El-Ihtiyar - Islam Fikhi - Elihtiyar - 38 Nikah
Evlenmenin Vâcib Veya Mekruh Oluşu:
Nikâh Şâhidleri Ve Onlarm Vasıfları:
Kendileriyle Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar
Akrabalık Sebebiyle Haram Kılınan Kadınlar Yedi Kısımdır:
Hısımlık Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Hısımlıkta Mahremiyet Sahih Nikâhladır:
Kıza Dokunmak Sebebiyle Karının Haram Oluşu:
Süt Emme Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Dörtten Fazla Kadını Cemetmenin Haramlığı:
Aralarında Akrabalık Bağı Bulunan Kadınları Birlikte Nikahlamak:
Biri Olduğu İçin Diğeri Nikâhlanamayan Kadınlar:
Hiç Bir Dinde İki Erkek Bir Kadını Nikahlamaz:
Başkasından Hâmile Kadınla Evlenmek Ve Zinadan Olan Yavru:
Mülkiyet Sebebiyle Mahrem Olan Kadınlar:
Küfür Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Ehl-İ Kitab Kadınları İle Evlilik:
Üç Talâkla Boşamayla Haram Olan Kadınlar:
Zina, Yapışma Ve Bakma İle Hısımlık Mahremiyeti:
Nikâhla Hısımlıkla, Zinayla Hısımlık Arasında Fark Yoktur:
Ellemek Ve Bakmak Cinsî Münasebet Yerindedir:
Şehvetin Ve Dokunmanın Ölçüsü:
Eli Tutmak Ve Saça El Sürmekle Mahremiyet:
Mut'a ve Geçici Nikâh Bâtıldır:
Nikâhda Kadınların Sözlerinin Muteber Oluşu
Kadının Kendi Kıydığı Nikâhda Denklik Şartı:
Kızın Tasdiki Olmadan, Babanın Kıydığı Nikâh:
Bakire Kız Evlenmeye Zorlanır Mı?
Dul Kadının Evlenmesi Kendi Elindedir:
Kızlık Zan Yırtılan Bakiredir:
Gerdeğe Girmeden Kocası Ölen Bakire Sayılır:
Nikâh Kıymada Sahih Olan, Önce Kıyılandır:
Bakirenin Dul Olduğunun Anlaşılması:
Deli Ve Bulûğa Ermemiş Kızın Evlendirilmesi:
Nikâhda Bulunan Faydalar Ve Denklik:
Bulûğa Ermeden Önce Evlenen Kızın Bulûğdan Sonraki Hükmü:
Nikâh Feshinde Kadı Ve Mahkeme:
Kadıların Velilikleri Ve Veli Olamayanlar:
Evlenmelerde Vekâlet, Asalet Ve Velayet:
Evlenmede Tarafların Denk Olmaları
Dengi Olmayan Erkekle Evlenmiş Kadının Durumu:
Nikâhı Feshetmek Talâk Sayılmaz:
Soy Hususunda Kadının Yalanı Ve Erkekten Farkı:
Temas Olmadan Boşanan Kadının Mehri:
Sahih Halvet Ve Bunun Mânileri:
Fâsid Nikâhın Mehr-İ Misili Gerekli Kılması:
Fâsid Nikâhdan Doğan Çocuğun Nesebi:
Şarap Ve Domuzun Mehir Olarak Şart Koşulduğu Nikâhın Hükmü
Nikâh, Fâsid Şartdan Dolayı Bozulmaz:
Karının, Kocadan Hizmet Beklemesi:
Kuma Getirmemek Üzere Mehirde Anlaşma:
Henüz Mehrini Alamamış Kadının Haklan:
Kadının Kocasıyla Sefere Çıkmama Hakkı:
Efendinin İzni Olmadan Kölenin Evlenmesinin Caiz Olmaması
Azil Yapmada Hür Ve Cariye Farkı:
Sonradan Müslüman Olan Zımmî Karı - Kocanın Mehri:
Hıristiyan, Yahudî Ve Mecûsîlerin Evlenmeleri:
Karı Kocadan Biri Dinden Çıkarsa, Ayrılırlar:
Muhayyerliği Sabit Kılan Ayıplar
İktidarsızlık, Sebepleri Ve Hükümleri:
Zevceler Arasında Adaleti Gözetmek
Hanımlarına Zulmedenin Cezası:
38- NİKAH KİTABI
Nikâh lügatte bir araya getirmek, toplamak mânasındadır. Darb-ı mesellerden birinde; izinsiz olarak kısmen dahi, iktibas edilemez.
"Yaban eşeği ile dişi bir eşeği bir araya getirdik ki, bunlardan doğacak yavrunun ne olduğunu görelim." Bu darbI mesel bir iş üzerinde karar kılıp bir araya gelen ve nasıl bir neticeye ulaşacaklannı bilemeyen bir topluluk hakkında kullanılır.
Müberred Basralılardan, Gulam Sa'leb de Kûfelilerden naklettiler ki, nikâh iki şeyi bir araya getirip birbirine katmaktan ibarettir.
Şer'î istilanda ise nikâh; hususî bir surette kadın ile erkeğin bir araya gelip birbirlerine katılıp yumulmalan, yani cinsî münasebette bulunmalan demektir. Çünkü bu esnada kan-koca birleşir, biri diğerine katılır ve sanki tek şahıs gibi olurlar.
Nikâh kelimesi evlenme akdi mânasında mecaz olarak kullanılır. Çünkü bu akid neticesinde eşler birleşir ve cinsî münasebette bulunurlar. Nikâh kelimesi mutlak olarak kullanıldığında Şeriatte onunla cinsî münasebet kasdedilmiş olur. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle Duyurmuştur: "Ben nikâh (helâl bir cinsî münasebet) dan doğdum." Başka bir hadîs-i şerîfde ise şöyle buyurmuştur: "Erkeğin hayız halindeki
karısına nikâh (cinsî münasebet) haricinde her şeyi yapması helâldir " [1]
Nikâh kelimesi Arap şiirinde de bazan cinsî münasebet mânasında kullanılmıştır. Nitekim Âşâ bir şiirinde;
"Mehri ödenmeksizin nikahlanan (kendisiyle cinsî münasebette bulunulan) esir bir kadın. Bir diğeri de vardır ki, ona; 'fidyesini öde' denilir."
Bir başka şâir de şöyle der;
"Bazı cariyeleri mızraklarımız nikahladı (biz onlarla cinsî münasebette bulunduk). Bir başkası da, amcasına ve dayısına yanıp üzülüyor."
Nikâh kelimesi karine ile birlikde kullanıldığında ondan evlenme akdi mânası anlaşılır. Bir âyet-i kerîmede Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikahlayıp alın."'(Nisa: 25). Cinsî münasebeti için sahibinin iznine gerek olmadığına göre; bu demektir ki, mezkûr âyet-i kerîmede geçen nikâh kelimesiyle cinsî münasebet değil, evlenme akdi kastedilmiştir.
Başka bir âyet-i kerîmede de Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Beğendiğiniz kadınlardan (ikişer, üçer, dörder) nikahlayıp alın." (Nisa- 3). Burada geçen nikâh kadınların sayısı ile alâkalı olup cinsî münasebetle ilgilidir. Keza, bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Şâhidler olmadan kılman nikâh geçerli değildir." Şâhidler evlenme akdi esnasında bulunurlar; cinsî münasebet esnasında değil... Kaldı ki, nikâh kıyılırken kadınla erkek birbirlerinden ayadırlar. Demek ki bu hadîs-i şerîfde geçen nikâh kelimesiyle evlenme akdi kastedilmiş, evlenme akdine de nikâh denilmiştir. Çünkü bu akid kadınla erkeğin birleşip cinsî münasebette bulunmaları neticesini doğurur.
Bu kabilden olmak üzere bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulur.
"Ben rüyamda şarap sıktığımı gördüm. "(Yûsuf: 36). Halbu ki şarap sıkılmaz, üzüm sıkılır. Ama sıkılan üzümün suyu netice itibarıyla şarap olacağı için, burada şarap sıkma tâbiri kullanılmıştır. Evlenme akdi de nikâh (cinsî münasebet) değildir. Ama neticede cinsî münasebet olacağı için de bu akde nikâh denilmiştir.
Nikâh; meşru bir akiddir ve müstehabdır. İnsanlar evlenmeye teşvik edilmişlerdir. Evliliğin meşruiyeti Kitab, sünet ve icmâ ile sabittir. Kur'ân-ı kerîmde;
"İçinizden bekârları ve kölelerinizden, cariyelerinizden sâlih olanları evlendirin. "(Nûr: 32). Ve;
"Beğendiğiniz kadınlardan (ikişer, üçer, dörder) nikahlayıp alın." (Nisa: 3). buyurulur.
Hz. Peygamber (sas) de bu hususda şöyle buyurmuştur:
"Nikahlanın, çoğa/m. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm.[2] Ve; "Evlenmek benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir."[3] Bu hususda eserler çok ve nasslar boldur.[4]
Evlenmenin Vâcib Veya Mekruh Oluşu:
Evlenmek normal durumda müekked bir sünnet ve rağbet edilen bir şeydir. Şiddetli bir şehevî arzu durumunda vâcibdir. Kadının haklarını yerine getirememekten korkulduğu zaman ise, mekruhtur: Normal durumda müekked sünnet olması yukarıda geçen nasslardan dolayıdır. Bu nasslann bir kısmı emirdir. Bunlar evlenmenin mergub ve müekked olmasını gerektirir.
Yukarıda zikredilen ikinci hadîs-i şerîf de, evlenmenin sünnet olduğunu belirtmektedir. Bundan sonra bu sünnetin terk edilmesinin mahzurlu olduğu bildirilmekle tekid edilmiştir. Bir şeyin terk edilmesinin mahzurlu olduğunu bildirmek, -sabah namazının sünnetinde olduğu gibi-tekidin hususiyetlerindendir. Ayrıca Hz. Peygamber (sas) in hayatı boyunca bu sünneti işlemeğe devam etmesi de müekkedlik alâmetlerindendir.
Şiddetli bir şehevî taşkınlık ve arzu hissetme durumunda kişinin haram olan zina fiilini işlemekten korkması veya bu fiili işleyeceğini kuvvetle zannetmesi sebebiyle evlenmesi vâcib olur. Çünkü haramdan sakınmak; yerine getirilmesi gereken bir farizadır.
Üçüncü duruma gelince; evlenmek nefsi iffetli kıldığı ve muhtemelen zina fiilini işlemekten koruduğu, Allah (cc) ı birleyip O'na ibadet edecek bir çocuğun doğması ihtimaline binâen meşru kılınmıştır.
Ancak kadının haklarını yerine getirememekten ve haksızlığa meyletmekten korkan kimse; haksızlık ve zulüm işlemekle günahkâr olur, haramları irtikâb eder, yasaklan çiğner. Bu mefsedetleri tercih edip işlediğinden dolayı mezkûr maslahatlar onun açısından yok olur ve evlenmesi de haram hale gelir. Ancak nasslar tafsilât vermezler. Dolayısıyla biz mümkün mertebe şüphecilikle amel ederek, böyle bir kimsenin evlenmesinin mekruh olacağını söyledik.[5]
Nikâhın Rüknü Ve Sîgası:
Nikâhın rüknü icab ve kabuldür: Çünkü akid bunlarla meydana gelir. Bir şeyin rüknü o şeyin kendisiyle var oduğu şeydir. Meselâ evin rükünleri (direkleri) gibi. Nikâh akdi iki mazi sîga ile yapılır: Meselâ birinin; 'seni zevce olarak aldım1 demesi, diğerinin de; 'seni kocalığa aldım' veya; 'kabul ettim' demesi gibi. Zira ihtiyacın meşruiyeti için evlilik akdini inşâ etmek (meydana getirmek) için kullanılır. Bunda ihtilâf yoktur. Veya biri mazi, diğeri müstakbel iki sîga ile yapılır: 'Beni zevç (koca) lige...' veya; f...zevceliğe al.' Ötekinin de; 'seni koca...' veya; '...karı olarak aldım' demesi gibi: 'Beni zevç (koca) lige...' veya; '...zevceliğe al' sözü, vekâlet vermektir. Vekil de -ileride açıklayacağımız gibi- nikâh akdinin her iki tarafı için vekâlet edebilir.
Muallâ b. Mansur'un Ebû Yûsuf kanalıyla Ebû Hanîfe'den bir rivayetinde anlatıldığına göre, bir kimse bir başkasına giderek; 'kızınla evlenme talebinde bulunmak için sana geldim1 veya; 'kızını benimle evlendirmen için sana geldim1 ya da; 'kızını benimle evlendir' der de; baba; 'kızımı seninle evlendirdim' derse, artık nikâh bağlayıcı olur ve evlenme talebinde bulunanın bu nikâhı kabul etmeme salahiyeti kalmaz. Bu alış verişe benzemez: Çünkü nikâhın temeli; müsamaha ve kolaylık sağlamaktır. Alış verişinki ise, pazarlık etmek ve fıat indirimi sağlamaktır.
Bir erkek bir kadına; 'seninle evleniyorum1 der, kadın da; 'yaptım' derse, nikâh akdi kesinleşir ve bağlayıcı olur. Zira; 'seninle evleniyorum' sözü örfe göre; 'seninle evlendim' mânasındadır. Bunu söyleyenin hali buna delalet eder. Kelime-i şehâdette olduğu gibi, bu kelimede; 'şehâdet ederim ki' diyen, 'şehâdet ettim ki' demiş gibi olur.
Bir kimse; 'beni evlendirir misin?' der de, diğeri; 'seni evlendirdim1 derse, nikâh akdedilmiş olmaz. Çünkü bu emir ve vekâlet vermek olmayıp, haber almak ve bir şeyin tekrarlanmasını istemektir. Ama bu sözüyle haber almayı değil de, tahkik ve mükellef kılmayı kastederse, nikâh akdedilmiş olur.
Nikâh akdi, 'nikâh1 ve 'tezvic' kelimeleriyle yapılır: Çünkü bunlar nikâh akdinde kullanılan sarih ifadelerdir. Hibe, sadaka, temlik, satmak, satın almak (İmam Şâfıî) kelimeleri ile de meydana gelir:
Zira bu kelimeler mülkiyet ifade ederler ve bunlar eşin kendisine mâlik olma vasıtasıyla ondan yararlanma hakkına sahip olmanın da bir sebebidir; tıpkı köle ve cariyeye sahip olmak gibi. Buradaki sebebiyet mecazî yollardandır.
Nikâh akdinin icar lafzıyla yapılıp yapılamayacağı mes'elesine gelince; İbn. Rüstem'in İmam Muhammed'den rivayet ettiğine göre, nikâh akdi bu kelime ile yapılamaz. Bu, Ebû Bekir er- Râzî'nin de tercih ettiği görüştür. Zira icar (kira), yararlanma hakkına mâlik olma mânasını ifade etmez. Çünkü icar geçici bir müddet içindir. Oysa nikâhda geçicilik olmaz.
Hasan'ın Ebû Hanîfe'den rivayet ettiği bir kavle göre; nikâh akdi icar kelimesiyle yapılırsa, caiz olur. Kerhî de bu görüşü benimseyerek şöyle demiştir: 'Zira Allah (cc) mehire ücret adını vermiştir.' Şu halde icar akdi icar kelimesiyle yapılabildiği gibi, nikâh akdi de bu kelime ile yapılabilir.
İmam Muhammed'e göre bir baba bir erkeğe; 'kızımı şimdiki halde sana vasiyyet ettim' derse, nikâh akdedilmiş olur. Ama mutlak olarak vasiyyet ederse, bununla nikâh akdedilmiş olmaz. Çünkü bu vasiyyet o adamın o kıza babasının ölümü şartına bağlı olarak mâlik olmasını gerektirir. Bu hususda aslolan bizim ashabımızın söyledikleri şu kaidedir: Kendisiyle aynlann mutlak surette mülk edilmesi sahih olan her lâfız ile nikâh akdi yapılabilir.
İbn. Rüstem'in İmam Muhammed'den naklettiği kavle göre; cariyenin mülk edinilmesinde kullanılan her kelime ile hür kadının nikâh akdi yapılabilir.[6]
Nikâh Şâhidleri Ve Onlarm Vasıfları:
Müslümanların nikâhı ancak iki erkek şâhid yahut bir erkek ile iki kadın şâhid huzurunda kıyılır. Şâhidlerin hür ve müslüman olmaları şart, âdil olmaları ise şart değildir: Nikâhın sahih olması için akid yapılırken şâhidlerin hazır olmaları şarttır. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Şâhiâler hazır olmadan nikâh akdi geçerli olmaz.", "Zinâkâr kadın; kendisini şâhidsiz olarak nikâhlayandır." [7]
Şâhidlerin vasıflarına gelince; arkadaşlarımız dediler ki; kendi nefsiyle kabule salâhiyetdar olan herkesin hazır olmasıyla nikâh akdi yapılabilir; aksi halde yapılamaz. Bu doğrudur: Çünkü şehâdet ve kabul her biri nikâhın sıhhati için şarttır. Bunlardan birinin diğeriyle muteber olması caizdir. Nikâh akdinde hazır bulunan şâhidlerin hür, âkil ve baliğ olmaları şarttır. Çünkü -şâhidlik bahsinde de anlatıldığı gibi- köle, deli ve çocuk şâhidlik ehliyetine sahip değildirler. Dolayısıyla bunlar kendi nefisleri ile kabule salâhiyet sahibi değildirler. Müslümanların nikâh akidlerine şâhid olanların da müslüman olmaları şarttır. Çünkü kâfirin müslüman üzerinde velayet hakkı olamaz.
Şâhidlik bahsinde de açıkladığımız gibi; mal üzerinde şehâdet hususu nazar-ı itibara alınarak, bir erkek ile iki kadının şâhidliği ile nikâh akdi caiz olur. İki fasıkın hazır bulunmasıyla da nikâh akdi yapılabilir. Çünkü nass bu hususda bir tafsilat vermemektedir. Ayrıca fasık da adaletli bir kimse gibi bizzat kabul ehliyetine sahiptir ve kendi nefsi üzerine velayet hakkı elinden alınmadığı gibi, başkası üzerine velayet hakkı da elinden alınmaz. Zira her iki velayet de aynı cinsden ve bu bir mükellefiyeti üzerine almak olduğu için de caizdir. Zira fasıklık bir itham hususunda yapıldığı zaman şâhidliğe tesir eder. Oysa burada normal olarak şâhidlik edâ edilmektedir.
Şâhidliği üstlenmeye gelince; bu müşahede edilen bir iş olup bunun itham edilecek bir tarafı yoktur. Nikâhın akdedilmesi, nikâhın şehâdetiyle ispatlanacağı kimsenin şehâdetine bağlı değildir. Meselâ; zahiren âdil olduğu bilinen ama bâtınî durumu bilinmeyen kimse gibi... Bu sebeple nikâh her ikisinin iki oğlunun veya kadının başka erkekden doğurduğu iki oğlunun şehâdetleriyle akdedilebilir. Ancak daha yakındaki birinin böyle bir nikâhın kıyılmamış olduğunu iddia etmesi halinde nikâh akdi bunlann şehâdetleriyle ispatlanamaz. Zira akid ancak şâhidlerin hazır olmasıyla yapılabilir. İnkârı halinde şehâdetleriyle ispatlanacağı kimselerin akid esnasında hazır olmaları şart değildir.
Kölelerin sahicilikleri ile de nikâh akdi caiz olur: Çünkü bunlar şâhidlik ehliyetine sahiptirler. Hatta körün şâhidliğine dayanılarak hâkimin hüküm vermesi de caiz olur. Çünkü bu üzerinde içtihad edilen bir mevzudur. İmam Mâlik körün şâhidliğini caiz görmüştür. Ebû Yûsuf ise, şâhidlik vazifesini gözleri görür vaziyette iken üstlenmesi şartıyla, âmâ iken şehâdette bulunmasını caiz gömüştür. Kör şâhidlik ehliyetine sahip olunca, gözü gören gibi olur. Çünkü o, nefsi ile kabule yetkili olur.
İffetli bir kadına zina iftirasında bulunduğu için hadd cezasına çarptırılan bir kimse eğer tevbe ederse, şâhidlik ehliyetine sahip olur. Hatta hâkimin onun şâhidliğine dayanarak hüküm vermesi caizdir. Tevbe etmez ise, -evvelce de açıkladığımız gibi- o fâsıktır.
Müslüman bir erkeğin zımmî bir kadınla, iki zımmî erkeği şâhid tutarak evlenmesi caiz olur. Fakat erkeğin nikâhı inkâr etmesi halinde bu iki zımmînin şâhidliği ile nikâh ispatlanamaz: İmam Muhammed dedi ki; böyle bir nikâh akdi caiz değildir. Çünkü kâfir müslümana karşı şâhidlik edemez. Nikâhda işitmek de şâhidliktir. Bu durumda sanki onlar sadece kadının konuşmasını işitmiş gibi olurlar.
Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf un bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; nikâh akdi inkâr edilirse, bu iki zımmînin şehâdetiyle ispat edilir. Bunlann şehâdetleriyle ispatlanması caiz olduğuna göre, bunlann huzurlannda nikâhın akdi haydi haydi caiz olur. Evvelce de açıkladığımız gibi; nikâhın akdedilmiş olması akdin kendisiyle sabit olduğu kimsenin işitmesine bağlı değildir. Kâfirin işitmesi müslümanlar hakkında sahih olur. Öyle ki; zımmî olarak işittikten sonra müslüman olursa, şâhidlikleri caiz olur.
Nikâh akdedilirken şâhid bulundurmanın şart koşulması mehrin vücûbundan değil de, mahallin ehemmiyetini ortaya koymak açısından mülkiyeti ispat içindir. Bunun sebebini açıklamıştık. Bu şart tahakkuk etmiş ve mülkiyet sabit olmuştur. Ama şâhidler kocanın söylediklerini işitmezlerse, hüküm bunun hilâfınadır. Zira nikâh akdi onun konuşmasıyla yapılır. Akid yapılırken şâhid bulundurmak şarttır.[8]
Kendileriyle Evlenilmesi Haram Olan Kadınlar
Bir erkeğe anasını, ninelerini, kızını, kız torunlarım, kız kardeşini, kız ve erkek kardeşlerinin kızlarını, halasını, teyzesini, kayın validesini, kendisiyle gerdeğe girdiği kadının önceki kocasından olan kızını, baba ve dedelerinin eşlerini, oğlunun ve sonuna kadar torunlarının karılarını nikahlamak haramdır. İki kız kardeşi birlikde nikâh altında bulundurmak haramdır. Sütten dolayı haram olanlar -yukarıda söylendiği şekilde- nesepden dolayı haram olanlar gibidir.
Şunu bilmeliyiz ki, kendileriyle evlenilmesi haram kılınan kadınlar -Allah (cc) m Kitab'ında ve Hz. Peygamber (sas) in sünnetinde bildirildiğine göre- dokuz kısımdır. Bunlardan bazısı akrabalık, bazısı hısımlık, bazısı süt emişme, bazısı bir arada nikâh altında bulundurma, bazısı takdim, bazısı başkasının hakkı kendisine taallûk ettiği, bazısı mülkiyet, bazısı kâfirlik, bazısı da üç talâkla boşanma sebebiyle haram kılınmışlardır.[9]
Akrabalık Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Akrabalık Sebebiyle Haram Kılınan Kadınlar Yedi Kısımdır:
1- Ne kadar yukarı çıksalar da; analar,
2- Ne kadar aşağı inseler de kızlar,
3- Hangi cihetten olursa olsun; kardeşler,
4- Halalar,
5- Teyzeler,
6- Erkek kardeş kızları, sonuna kadar haramdır,
7- Kız kardeş kızları sonuna kadar haramdır.
Bunlar Allah (cc) in Kitab'ınm nassı ile kendileriyle nikâh kıyılması da, cinsî münasebette bulunulması da ebediyyen haram kılınmış kadınlardır. Bunlarla cinsî münasebete götüren ön hareketleri yapmak da yasaklanmıştır. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları size haram kılındı. "(Nisa: 23). Bu âyet-i kerîme burada sayılan kadınların erkeğe mutlak surette haram kılındıklarına dâir bir nassdır. Bu nass, kendisine haramlığm izafe edildiği mahalle (yani âyet-i kerîmede sayılan kadınlara) saygı ve ikram maksatlı olanlar haricindeki her türlü fiilin yapılmasının haramlığını gerektirmektedir. Zira burada saygı ve ikram maksatlı fiillerin haramlığı kastedilmiş değldir. Bu gibi fiillerin âyet-i kerîmede sayılan kadınlara yapılması gerekir. Bunlar ya sila-i rahmi, ana-babaya iyiliği vâcib kılan nasslarla emredildikleri için ya aklen ya da icmâen gerekli olduklan için,
yerine getirilmesi vâcib olan işlerdir. Bunların haricindeki akraba kadınlarıyla evlenmek helâldir. Bunu bize âyet-i kerîme bildiriyor.
"Bunlardan başkasını istemeniz size helâl kılındı. "(Nisa: 24).[10]
Hısımlık Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Hısımlık sebebiyle kendileriyle evlenilmesi haram kılman kadınlar dört sınıftır:
1- Kayın valide,
2-Zevcenin evvelki kocasından doğan kızı: Bir erkek kendisiyle nikâh akdettiği kadının anasıyla artık evlenemez. Bu hüküm mutlaktır. Yani o kadınla gerdeğe girse de, girmese de; bu hüküm değişmez. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Eşlerinizin anaları da (size haram kılındı). "(Nisa: 23).
Bir kimse kendisiyle nikâh akdettiği bir kadınla gerdeğe girmedikçe, o kadının evvelki evlilikden doğma kızı kendisine haranı olmaz. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup, evlerinizde bulunan üvey kızlarınız (size haram kılındı)." (Nisâ:23). Üvey babanın evinde bulunmasa bile, üvey kızı ile evlenmesi yine haramdır. Âyet-i kerîmedeki; 'evlerinizde bulunan...' ifadesinin kullanılması şart mânasında olmayıp âdet mânasındadır. Üvey oğlun ve üvey oğlun kızları da üvey babaya haramdır. Çünkü bunlar da üvey kız isminin kapsamına girerler.
3- Oğlun ve nihayete doğru torunların zevceleri babaya haramdırlar: Oğullar ya da torunlar bunlarla gerdeğe girmiş olsalar da, olmasalar da, hüküm aynıdır. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri de size haram kılındı." (Nisa: 23). Ancak evlatlık olarak alınan oğulun zevcesi kişiye haram olmaz.
4- Babanın ve ne kadar yukarıya çıksalar da dedelerin eşleri oğul ve toruna haramdırlar. Bununla alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Geçmişte olanlar bir tarafa, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. "(Nisa: 22).[11]
Hısımlıkta Mahremiyet Sahih Nikâhladır:
Hısımlıkda mahremiyet ancak sahih nikâh akdinin kıyılması ile oluşur. Fâsid nikâh akdinin kıyılmasıyla oluşmaz. Zira mutlak mânada nikâh; zevce ve halîle, ancak sahih mânadaki nikâhı, zevceyi ve halîleyi ifade eder. Halîle kelimesi, zevceyi de, cariyeyi de kapsamına alır. Şu kadar var ki, zevce sırf nikâh akdi ile mahrem olur. Cariye ise, kendisiyle cinsî münasebette bulunulunca mahrem olur. Zira yatak cinsî münasebet yerine geçer. Bu mâna hür kadına nikâh akdiyle sahip olmada vardır. Ama cariyeye mâlik olmada yoktur. Bu sebepledir ki, kendileriyle cinsî münasebette bulunulmasa da, iki kız kardeşi aynı kocanın nikâhı altına almak caiz değildir. Ama kendileriyle cinsî münasebette bulunulmasa, cariye olan iki kız kardeşi aynı erkeğin satın alması caizdir.
Bir adamın bir cariyesi olur da, 'ben onunla cinsî münasebette bulundum1 derse; bu cariye o adamın babasına ve oğluna haram olur. Ama başkasının cariyesi hakkında; 'ben onunla cinsî münasebette bulundum' derse, her ikisi hakkında zahire bakılarak, bu cariye o adamın babasına ve oğluna haram olmaz.
Bir kimse babasının terekesindeki bir cariyeyi satın alsa, babasının onunla cinsî münasebette bulunduğunu bilmedikçe, o cariye ile cinsî münasebette bulunabilir.[12]
Kıza Dokunmak Sebebiyle Karının Haram Oluşu:
Bir kimse cinsî münasebette bulunmak için şehvet çağındaki kızı ile beraber uyumakda olan karısına yönelir de kansı zannederek kızına elini vurup onu şehvetle çimdikler veya tutarsa; kansı artık kendisine haram olur.[13]
Süt Emme Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Akrabalık ve hısımlık sebebiyle haram olan her kes, süt emme sebebiyle de haram olur. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Sizi emziren analarınız ve süt bacılarınız size haram kılındı." (Nisa: 23). Bu hususda Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurmuştur:
"Nesep sebebiyle haram olanlar, süt emme sebebiyle de haram olurlar.[14]
Dörtten Fazla Kadını Cemetmenin Haramlığı:
Cemetme sebebiyle haram kılınanlara gelince; bir erkeğin dörtten fazla kadını nikâhında bulundurması helâl olmaz. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"(Beğendiğiniz kadınlardan)ikişer, üçer, dörderahn. "(Nisa: 3). Bu âyet-i kerîme dört kadınla evlenilebileceğine dâir bir nassdır. Daha fazlasını almak caiz değildir. Rivayet edildiğine göre; Gaylan ed-Deylemî on kadınla evli iken müslüman oldu. Hz. Peygamber (sas) ona kadınlardan dördünü nikâhında tutmasını, diğerlerini ise boşamasını
emretimişti. [15]
Hür kadınlar ve nikâhlı cariyeler bu bakımdan aynı hükme tabidirler. Zira nass bu hususda tafsilat vermemektedir. -Nikâhsız cariyeler çok sayıda da olsalar, mülk edinilebilir ve kendileriyle cinsî münasebette bulunulabilirler. Bu helâldir. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hâriç." (Mü'minûn: 6). Bu âyet-i kerîme mutlaktır. Burada her hangi bir kısıtlama yoktur. Söylediklerimizle, zevceler bunun dışına çıktılar. Geride cariyeler kaldı; onlar için sayıca bir kısıtlama yoktur. Köle yan hakka sahip olduğundan dolayı, ancak iki kadınla evlenebilir. Bununla da hürriyetin şerefi izhar edilmektedir.
İki kız kardeşi aynı adamın nikâhı altına alması veya cariye olan iki kız kardeşi bir erkeğin satın alıp onlarla cinsî münasebette bulunması caiz olmaz. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"İki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı. Ancak geçen geçmiştir." (Nisa: 23). Bununla alâkalı olarak da Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah (cc) a ve âhiret gününe iman eden bir kimse (döl) suyunu iki kız kardeşin rahminde toplamasın. "
Ama iki kız kardeşi -kendileriyle cinsî münasebette bulunulmaksızın- cariye olarak satın alıp kendi mülkiyeti altında bulundurmak caiz olur. Zira nassdan kasıt, iki kız kardeşle cinsî münasebette bulunmanın haramlığıdır. Bu hususda icmâ edilmiştir.
Bir kimsenin kendisiyle cinsî münasebette bulunduğu bir cariyesi olur da, sonra o cariyenin kız kardeşiyle evlenirse; yapılan nikâh akdi ehliyetli bir kimseden sadır olduğu ve mahalline izafe edildiği için caiz olur. Artık o cariyeyle cinsî münasebette bulunamaz. Çünkü nikâhlı olanla hükmen cinsî münasebette bulunulmuş olur. Cariyeyi de kendisine haram kılmadıkça, nikâhlı karısıyla cinsî münasebette bulunamaz. Cariyeyi kendisine haram kılınca da, nikâhlı olanla cinsî münasebette bulunabilir. Ama cariyeyle daha evvel hiç cinsî münasebette bulunmamışsa, nikâhlı olanla cinsî münasebette bulunabilir. Nikâhlı olanı boşamadığı sürece, o cariyeyle cinsî münasebette bulunması kendisine haram olur.
Bir erkek tek bir nikâh akdi ile iki kız kardeşi birlikde nîkâhlasa, ikisinin de nikâhı fâsid olur: İkisinden birinin nikâhının câizlikde diğerine nisbetle önceliği olmadığı için, her ikisininki de fâsid olur. İki kız kardeşi iki ayrı nikâh akdi ile alsa da, hangisi ile daha önce nikâhlandığı bilinmese, kızlar o erkekden ayırt edilir: Çünkü ikisinden birinin nikâhı kesin olarak bâtıldır. Nikâhlarındaki cevazın evleviyeti olmadığından, kesinliğin bilinmesine de lüzum yoktur. Hangisinin nikâhının caiz olduğu ve dolayısıyla mehri hakettiği bilinemediğinden dolayı, mehrin yarısı müştereken ikisine verilir. İki kız kardeşi aynı anda değil de, ard arda nikahlarsa, sonrakinin nikâhı fasid olup, ondan ayrılır. Hâkim bunu bilirse, o kadınla kocasını birbirinden ayırır.
Zevcesini boşayan bir erkek iddeti bitinceye kadar ne onun kız kardeşiyle ve ne de dördüncü bir kadınla evlenemez: Bu boşama ric'î talâkla da olsa, bâin talâkla da olsa; hüküm aynıdır. Çünkü iddet, nafaka, süknâ hakkı, nesebin sübûtu açısından mevcud olan yatak, evden çıkıp dolaşma ve başka bir kocayla evlenme yasağı devam ettiğinden, ilk kadının nikâhı bir bakıma devam etmektedir. Yukarıdaki yasaklar haramlık babında ihtiyat gereği sabit olur.
İddet beklemekte olan bir kadın dinden dönerek dâr-ı harbe geçerse, kocasının o kadının kız kardeşiyle ve ondan başka dört kadınla evlenmesi helâl olur. Çünkü o kadının üzerinden İslâm ahkâmı kalkmıştır.
Efendisi azad ettiği zaman ümm-ü veledin iddet beklemekte oluşu, kendisinden başka dört kadınla evlenilmesine mâni değildir. Ama kız kardeşiyle evlenilmesine mânidir. Çünkü onun efendisiyle yatağı hâlâ mevcuttur. Eğer efendisi onun kız kardeşiyle evlenecek olursa, döl suyunu ikisinin rahminde toplamış olur ki, bu da hadîs-i şerîfm ifadesine göre haramdır. Ondan başka dört kadınla evlenmenin haram kılınması nikâh hususunda nakledilmiştir.
İmameyn dediler ki; 'efendisi azad ettiği zaman ümm-ü veledin iddet beklemekte oluşu, onun kız kardeşiyle evlenmesine mâni değildir. Çünkü efendisi onu azad etmeden kız kardeşiyle evlenebileceği gibi, azad ettikten sonra da evlenebilir. Lâkin kız kardeşiyle nikâh akdedilince, ümm-ü veledin iddeti sona ermeden, kız kardeşiyle cinsî münasebette bulunamaz.'
Buna cevaben deriz ki; ümm-ü veledin azad olmazdan evvelki yatağı [16] zayıf olup, başkasına nikâh ile nakledilebilirdi. Ama azad olduktan sonra nakledilemez. Bu sebeple azad edilmezden evvelki durumu ile, azad edildikten sonraki durumu arasında fark vardır. Nikâh akdi, -neseb kendisinden sabit oluncaya dek- cinsî münasebet yerine kâim olur. Bu sebepledir ki efendisi azad ettiği zaman ümm-ü veledin iddet beklemekte iken onun kız kardeşiyle efendisinin evlenmesi caiz olmaz.[17]
Aralarında Akrabalık Bağı Bulunan Kadınları Birlikte Nikahlamak:
Bir kadın ile o kadının teyzesi veya halasını birlikte nikâh altında bulundurmak haramdır: Buna dâir meşhur bir hadîs-i şerîf vardır: "Kadın; halasının, teyzesinin, erkek kardeşinin kızının ve kız kardeşinin kızının üzerine (kuma olarak) nikâhlanamaz. Böyle
yaparsanız, aralarındaki (manevî) rahim bağını koparmış olursunuz. [18]
Bir kadını evvelki kocasının başka kadından doğma kızıyla aynı erkeğin nikâhı altında bulundurmak caizdir. Çünkü bu iki kadın arasında akrabalık bağı yoktur.[19]
Biri Olduğu İçin Diğeri Nikâhlanamayan Kadınlar:
Biri varken ondan sonrakinin haram kılınması şeklinde mahrem olan kadınlara gelince; cariyenin hür bir kadın üzerine veya beraber, yahut hür kadın boşandıktan sonraki iddet içerisinde nikâhla alınması caiz olmaz. Hür bir kadının veya bir cariyenin diğer bir cariye üzerine, beraber ve boşandıktan sonraki iddet esnasında nikâhlanması ise, caizdir: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Hür kadın üzerine cariye nikâhlanamaz. Ama cariye üzerine hür kadın nikâhlanabilir."
İmameyn dediler ki; 'bir adam bâin talâkla boşadığı hür karısı iddet beklemekte iken, bir cariyeyi nikahlarsa, caiz olur. Çünkü bu o hür kadn üzerine yapılan bir nikâh sayılmaz. Hatta bu adam o hür karısına; 'senin üzerine vallahi başka bir kadınla evlenmeyeceğim' diye yemin etmiş olsa bile, bu cariyeyle evlenmekle yeminini bozmuş sayılmaz.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; burada hür kadının nikâhı, açıkladığımız gibi, bir bakıma mevcuttur. Burada edilen yeminin maksadı; iki eşi bir arada bulundurmamak ve eşlerin yanında geceleme sırasında haksızlık yapmamaktır ki, bu maksat da gerçekleşmiştir. Bir kimse tek akidle dört cariye ve beş hür kadınla evlenirse, hususi olarak cariyelerin nikâhı caiz olur. Çünkü bu mes'eledeki hür kadınların nikahlan cevaz hususunda Öncelikleri olmadığından dolayı bâtıldır. Böyle olunca, cariyelerle hürler arasında bir sıkıntı olmaz.
Hür bir erkeğin dört cariye ile evlenmesi caizdir: Âyet-i kerîmede; "İkişer, üçer, dörder alın." derken, hür ve cariye ayırımı yapılmamaktadır.
Hür kadınla evlenmeye kudreti varken, bir erkeğin hür olmayan kadınla evlenmesi caizdir: Zira nasslar bu hususda ayırım yapmamaktadırlar. Şöyle ki;
"Bunlardan başkasını istemeniz size helâl kılındı. "(Nisa: 24).
"Beğendiğiniz kadınlardan (ikişer, üçer, dörder) nikahlayıp alın." (Nisa: 3).[20]
Hiç Bir Dinde İki Erkek Bir Kadını Nikahlamaz:
Başkasının hakkı taallûk ettiği için haram kılınma şeklinde mahrem olan kadınlara gelince; başkasının zevcesiyle veya boşanıp da henüz iddeti bitmemiş bir kadınla evlenmek caiz değildir: Bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "(Döl) suyu başkasının ekinini
(başkasının zevcesinin rahmindekini) sulayan kimse lanetlenmiştir. [21]
Çünkü bu neseplerin karışmasına yol açar. Bu sebeple iki erkeğin bir kadına ortak olmaları hiç bir dinde meşru görülmemiştir.[22]
Başkasından Hâmile Kadınla Evlenmek Ve Zinadan Olan Yavru:
Başkasından hâmile olan bir kadınla evlenmek-açıkladığımız sebepden dolayı- caiz değildir. Ancak zinadan hâmile kadınla evlenmek caizdir (Ebû Yûsuf, İmam Şâfıî). Fakat bu kadınla doğum yapmadan evvel cinsî münasebette bulunulamaz: Ebû Yûsuf dedi ki; 'evvelce geçen hadîs-i şerîfden dolayı bu durumda yapılan nikâh akdi fasiddir. Hamilenin zina menşeli de olsa, rahmindeki yavru dokunulmazdır, düşürülmesi de caiz değildir.1
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; 'hâmile ile evlenmenin yasaklanması, nesebi sabit olanda başkasına âit rahimdeki bir cenini döl suyu ile sulamamak içindir. Hakikatte zinâkârm hürmeti yoktur ve bu, şu âyet-i kerîmenin kapsamına girer:
Bunlardan başkasını istemeniz size helâl kılındı. "(Nisa: 24).
Hamilenin karnındaki ceninin nesebi sâbitse, bu cariyenin hamileliği, ümm-ü veledin efendisinden hâmile kalması gibidir. Bu durumda akdedilen nikâh -açıkladığımız sebepden dolayı- fasiddir.[23]
Mülkiyet Sebebiyle Mahrem Olan Kadınlar:
Mülkiyet sebebiyle mahrem olan kadınlara gelince; bir erkek kendi cariyesiyle bir kadın da kendi kölesi ile evlenemez: Kölenin bir kısmına sahip olmak, bu mes'elede tamamına sahip olmak gibidir. Mükâtep ve me'zun kölede olduğu gibi, mülkiyet hakkı da böyledir. Zira kölelik ve cariyelik mülkiyeti nikâh mülkiyetinden daha kuvvetlidir. Kuvvetli varken zayıfı sabit kılmanın bir faydası yoktur. Zira nikâh mülkiyeti eşlerden her biri için diğeri üzerine bazı haklan vâcib kılar.
Kölelik ise, buna aykırıdır.[24]
Küfür Sebebiyle Haram Olan Kadınlar:
Kâfirlik sebebiyle mahrem kılınan kadınlara gelince; mecûsf ve putperest kadınlarla evlenmek ve bunlar cariye olduklarında kendileriyle cinsî münasebette bulunmak haramdır: Bununla alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"îman etmedikçe, putperest kadınlarla evlenmeyin. "(Bakara: 221).
Putperestler hakkında Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurmuştur:
. "Onlara ehl-i kitab muamelesi yapın. Ancak kadınlarıyla evlenmeyin,
kestikleri hayvanların etlerini yemeyin. [25]
Ehl-İ Kitab Kadınları İle Evlilik:
Ehl-i kitab kadınlarla evlenmek caizdir: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Daha evvel kendilerine kitab verilenlerden iffetli kadınlar da size helâldir." (Mâide: 5). Bu nass mutlak olduğu için, bu bakımdan zımmî kadın ile harbî kadın aynıdır. Bunun iktiza ettiği şey de mutlak olduğu için, bu bakımdan hür kadın ile cariye de aynıdır.
Yüdız-perest kadınlarla da evlenmek Ebû Hanîfe'ye göre caizdir (Ebû Yûsuf, İmam Muhatnmed): Ancak İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Yıldız-perestlerin kestiklerini yemek de böyledir. Çünkü Ebû Hanîfe ile İmameyn'in bunlar hakkındaki görüşleri farklıdır. Ebû Hanîfe'ye göre bunlar ehl-i kitabdırlar; yıldızlara saygı gösterirler, ama onlara tapmazlar. Bu sebeple kitab ehli gibidirler. İmameyn'e göre ise bunlar yıldıza taparlar. Dolayısıyla kitab ehli değildirler.[26]
Üç Talâkla Boşamayla Haram Olan Kadınlar:
Üç talâkla boşama sebebiyle mahrem olan kadınlara gelince; bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Eğer erkek kadını (üç defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe, onu nikahlaması kendisine helal olmaz. "(Bakara: 230). Bu hususda icmâ edilmiştir.[27]
Zina, Yapışma Ve Bakma İle Hısımlık Mahremiyeti:
Zina hısımlık mahremiyetini gerektirir: Bir erkek bir kadınla zina eder veya şüpheyle onunla cinsî münasebette bulunursa, o erkeğe o kadının usûl ve fîirûu haram olur. O kadın da o erkeğin usûl ve fiirûuna haram olur.
Erkek veya kadından biri diğerine şehvetle yapışması veya şehvetle tenasül organına bakması da hısımlık mahremiyetini gerektirir: Bu mahremiyetin meydana gelmesi için esas olan; kadının dış tenasül organına bakmak değil de, iç tenasül organına bakmasıdır. Bu görüş Ebû Yûsufdan nakledilmiştir. Sahih olan da budur. Tahavî, şehvetle öpüp ellemenin hısımlık mahremiyetini gerektirdiği hususunda selefin icmâ ettiklerini nakletmiştir. Bunu delili de şu âyet-i kerîmedir;
"Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. "(Nisa: 22).
Nikâh kelimesinin hakikatte cinsî münasebet mânasına geldiğine dâir yapmış olduğumuz açıklamaya binâen, bu âyet-i kerîmede geçen evlenme (nikâh) kelimesini cinsî münasebet mânasında anlamak daha uygun olacaktır. Ya da bu kelime daha umumî bir mâna ifade eder. Bu sebeple bunu cinsî münasebet mânasında daha umumî ve fayda bakımından da daha kapsamlı olur. Doğrusunu Allah bilir ama; bu takdirde âyet-i kerîmenin mânası şöyle olur: "Babalarınızın kendileriyle cinsî münasebette bulunduğu kadınlarla asla cinsî münasebette bulunmayın." Bu mutlaktır. Nikâha dayalı cinsî münasebet de, flört olarak yapılan cinsî münasebet de buna dâhil olur.
Ayrıca bu hususda Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse bir kadınla zina ederse, o kadının anası ve kızı o adama haram olur."
"Bir kadmm tenasül âletine şehvetle bakan veya o kadım şehvetle elleyen bir erkeğe o kadmm anası ve kızı haram olur. O kadm da o erkeğin oğluna ve babasına haram olur."
Babanın kendisiyle cinsî münasebette bulunduğu kadın hakkında bu hüküm sabit olunca, oğlun kendisiyle cinsî münasebette bulunduğu kadm hakkında da sabit olur.[28]
Nikâhla Hısımlıkla, Zinayla Hısımlık Arasında Fark Yoktur:
Kendisiyle cinsî münasebette bulunulan kaynananın kızı da, yani kişinin hanımı da boşanıp haram olur. Normal bir nikâha dayalı hısımlık sebebiyle meydana gelen diğer mahremiyetler de böyledir. Zira hiç kimse nikâha dayalı hısımlık ile zinaya dayalı hısımlık arasında bir fark görmemiştir. Zira cinsî münasebet -doğan çocuk vasıtasıyla- cüz'iyyet sebebidir. Bu sebeple cüz'e izafe edildiği gibi, asla da izafe edilebilir. Cüz1 den şehevî bakımdan faydalanmak haramdır.[29]
Ellemek Ve Bakmak Cinsî Münasebet Yerindedir:
Ellemek ve bakmak cinsî münasebete yol açan şeyler olduğundan dolayı, harama karşı ihtiyatlı olmak için cinsî münasebet yerine kâim oldular.
Şeyh Ebû'l- Hasan el-Kerhî dedi ki;
"Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. "(Nisa: 22). âyet-i kerîmesinde geçen nikâh kelimesiyle evlenme akdi değil de cinsî münasebet kastedilmiştir. Çünkü nikâh kelimesi hakikatte cinsî münasebet mânasındadır. Bununla evlenme akdi kastedilmiştir. Çünkü bir kelimenin aynı halde hem hakiki hem de mecazî mânasının kastedilmesi mümkün değildir. Akid sebebiyle mahremiyet bundan başka bir âyet-i kerîme ile sabit olmuştur.[30]
Şehvetin Ve Dokunmanın Ölçüsü:
Şehvetin sınırı; erkeğin bakarken veya ellerken zekerinin sertleşmesi, sert ise; daha da sertleşmesidir. Buruk ve iktidarsızın ise, kalbinde şehevî arzu duyması veya duymakda ise, bu duygunm artmasıdır. Üzerinde elbise varken kadına dokunur veya ellerse, bu elbise kadının tenindeki sıcaklığın erkeğin eline ulaşmasına mâni olursa, mahremiyet sabit olmaz. Mâni olmazsa, sabit olur.[31]
Eli Tutmak Ve Saça El Sürmekle Mahremiyet:
Bir erkek öpmek için bir kadının elini şehvetle tutar ama öpmezse, o kadın o erkeğin oğluna yine haram olur. Bir erkek bir kadının saçına şehvetle elini sürerse; o kadının anası ve kızı o erkeğe haram olur. Çünkü saç da o kadının bedeninin bir parçasıdır.
Ebû Hanîfe dedi ki; 'bir erkek normalde emsalleriyle cinsî münasebette bulunulmayan küçük bir kızla cinsî münasebette bulunarak bekâretini izâle ederse, o kızın anası o erkeğe haram olmaz.' Ebû Yûsuf dedi ki; 'haram olur.1 Ama normalde emsalleriyle cinsî münasebette bulunuluyorsa, o kızın anasının o erkeğe haram olacağı hususunda icmâ vardır.
Ebû Yûsuf un bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; o erkek o küçük kızın vaginasıyla cinsî münasebette bulunmuş olduğundan dolayı, büyük yaşdaki bir kadınla cinsî münasebette bulunmuş gibi o kadının anası o erkeğe haram olur.
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; küçük yaşdaki kızla cinsî münasebette bulunmak, çocuk sahibi olmak için değildir. Bu sebeple de bu temas livata gibidir. Ama yaşı büyük kadınla yapılan cinsî münasebet neticesinde kadının hâmile kalma ihtimali vardır.
Bir erkek aynı nikâhla biri kendisine helâl, diğeri haram iki kadınla evlense; kendisine helâl olan kadının nikâhı sahih olur: Yani aynı nikâh akdi ile ikisiyle birlikde evlenirse, kendisine helâl olan kadının nikâhı sahih olur. Bâtıl kılıcı sebep; kendisine helâl olmayana mahsus olduğu için, kendisine helâl olanla evlenmesine mâni yoktur.
Haccda ihramlı iken nikahlanmak caizdir: Zira Hz. Peygamber (sas) ihramlı iken Meymûne (ra) ile evlenmişti. Sakıncalı olan, ihramh iken evlenmek değil, cinsî münasebette bulunmak ve bu temasa yol açacak hareketler yapmaktır.
"Hz. Peygamber (sas) ihramhnm nikahlatmasını yasakladı, "hadîs-i şerîfındeki nikâh kelimesi; cinsî münasebet mânasında tefsir edilmiştir.[32]
Mut'a ve Geçici Nikâh Bâtıldır:
Mut'a nikâhı ve muvakkat nikâh da (İmam Züfer) bâtıldır:
Mut'a nikâhı bâtıldır: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Şu halde her kim bunun Ötesine gitmek isterse; işte bunlar haddi aşan kimselerdir." (Mü'minûn: 7). Bu şekilde nikahlanan kadın ne cariyedir, ne de zevcedir. Cariye olmadığı açıktır. Zevce de değildir. Çünkü kan-kocalık ahkâmı mirasdan değildir. Eşlerden birinin vefatı halinde boşanma olmaksızın kan-kocalık bağı kopar ve artık evlenmeye mâni kalmaz. Sahih bir rivayette anlatıldığına göre; Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: "Hayber harbinde Hz. Peygamber (sas) kadınlarla mut'a yapılmasını ve ehli eşeklerin etlerinin yenmesini haram kıldı."[33] Mut'a nikâhının mübahlığına dâir sabit olan rivayetlerin mensûh olduğu hususunda ashabın icmâı vardır. İbn. Abbas (ra) in da ashabın görüşüne uyduğu sahih rivayetlerle sabittir.
Muvakkat nikâha gelince; bu da mut'a mânasında olduğundan, bâtıldır. Muteber olan kelimeler değil, mânalardır. Müddet uzun da olsa, kısa da olsa; bu nikâh bâtıldır. Bu nikâhı bâtıl kılan sebep, geçici olmasıdır. Mut'a nikâhında ağırlıklı vasıf da budur.
Mut'a nikâhının şekli şöyledir; bir erkek bir kadına; 'şu kadar para karşılığında şu kadar müddet için beni kendi bedeninden şehevî cihetten mut'alandır (yararlandır)' demesi; kadının da ona; 'seni bedenimden yararlandırdım' demesi. Veya erkeğin; 'seninle yararlanıyorum' demesi halinde yapılan akde mut'a nikâhı denilir. Bu akidde temettü (yararlanma) kelimesinin telâffuz edilmesi gerekir.
Muvakkat nikâh ise; bir erkeğin bir kadını iki şahidin huzurunda belli bir müddet için nikâhlamasıdır. İmam Züfer dedi ki; 'muvakkat nikâh sahih olur. Ancak konulan müddet kaydı geçersiz olur. Zira nikâh akdi, ileri sürülen fasid şart sebebiyle bâtıl olmaz.' Buna daha evvel cevap verilmiştir.[34]
Nikâhda Kadınların Sözlerinin Muteber Oluşu
Nikâhda kadınların ifadeleri muteberdir. Bu cümleden olarak hür ve âkil-bâliğ olan bir kadın kendini nikahlarsa, caiz olur. Hür ve âkil-baliğ olan kadınların başkalarını vekil veya veli olarak evlendirmeleri veya kendilerini evlendirmek için bir vekil tâyin etmeleri caiz olur. Kadını başkası evlendirse de, kadın bunu tasdik ederse (İmam Muhammed), caiz olur: Bu Ebû Hanîfe'nin, İmam Züfer'in ve Hasan'm kavlidir. Ebû Yûsufun da bu görüşde olduğu zâhirü'r-rivâyede nakledilmiştir. İmam Muhammed dedi ki; 'velisi tasdik etmezse, kadının nikâhı geçerli olmaz. Kan- koca nikâhları- tasdik edilmeden evvel vefat ederlerse, birbirlerine mirasçı olamazlar. Kocanın bu kadını boşaması, zihar yapması geçerli olmaz. Bu kadınla cinsî münasebette bulunması haramdır. Eğer kadının velisi bu nikâhı tasdike yanaşmazsa, Tahavî'nin İmam Muhammed1 den naklettiği görüşe göre; kadı, bu karı-koca arasındaki nikâh akdini yeniler. Hişam, İmam Muhammed'in; 'eğer kadının velisi nikâhı tasdik etmezse, ben tasdik ederim' dediğini ve bu sözü söylediği zaman kendisinin kadı olduğunu rivayet etmiştir. Böyle olunca, bu mes'ele hakkında İmam Muhammed'den iki rivayet nakledilmiş olmaktadır. Vefatından yedi gün evvel İmam Muhammed'in bu hususda Ebû Hanîfe'nin görüşünü benimsediği rivayet edilmiştir.
Fakih Ebû Cafer el- Hindüvanî'nin anlattığına göre; bir kadın vafatından üç gün evvel İmam Muhammed'e gelerek; 'benim bir velim var; benden çok miktarda mal almadan beni evlendirmek istemiyor' demiş; İmam Muhammed de ona; 'git kendini evlendir' demişti. Bu hadise İmam Muhammed'in eski görüşünden vazgeçtiğine dâir rivayeti teyid etmektedir.[35]
Kadının Kendi Kıydığı Nikâhda Denklik Şartı:
Rivâyetü'l- usûlün gayrında Ebû Yûsuf dan, İmam Muhammed'in ilk kavli gibi bir görüş rivayet edilmiştir. Başka bir rivayete göre, onun şöyle dediği nakledilmiştir; 'kadın kendini dengi olan bir erkekle evlendirirse, nikâhı velisinin tasdikine bağlı kalmaz. Ama dengi olmayan bir erkekle evlenirse, nikâhının geçerli olabilmesi için velisinin tadiki şarttır.'
Veli tasdik etmezse, nikâhın geçerli olmayacağını müdâfaa edenlerin dayanağına gelince; Hz. Âişe (ra) Hz. Peygamber (sas) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Velisinin izni olmadan herhangi bir kadın
kendini nikahlarsa, nikâhı bâtıldır, bâtıldır, bâtıldır. " [36] Bir başka hadîs-i
şerîfde ise, şöyle buyurmuştur: "Nikâh ancak veli ile (sahih) olur.[37]
Nikâhın akdedilmesi ve bu akdin geçerli olması bakımından kadın, bulûğa ermeden evvel -görüşü oluşmadığı için- velayet altında olur. Bu velayet onun üzerinden kalkacaksa, ancak bulûğa ermekle kendisinde meydana gelen akıl ve görüş sebebiyle üzerinden kalkar. Ancak kendisinde meydana gelen akıl ve re'y yine de noksandır. Ama kendisinde akıl ve görüşün asla meydana gelmediği kadınların; meselâ deli olarak bulûğa eren kadınların üzerinden velayet asla kalkmaz. Kendisinde olgun akıl ve tam görüş meydana gelen kimsenin; meselâ akıllı olarak bulûğa eren bir erkeğin üzerinden velayet tamamıyla kalkar. Ama akıl ve görüş eksik olarak meydana gelirse, bir bakıma meydana gelmiş, bir bakıma da meydana gelmemiş gibidir. Bu durumda o kadın için iki velayetten biri sabit olur. Bu da şüphe sebebiyle nikâhın akdedilmesi, ama geçerli olmamasıdır. Geçerli olması için velinin tasdiki gerekir.
Veli tasdik etmezse feshedilir, diyenlerin gerekçesi şudur; nikâhın velilere bırakıldığı hadîs-i şerîfde ifade edilmiştir. Şu halde geçerli olması velinin tasdikine bağlıdır. Tasdik edilmezse, reddedilmiş olur. Meselâ bir kadın kendisini bir erkeğe nikahlarsa; akdin geçerli olması, velisinin tasdikine bağlı kalır. Tasdik etmediğinden dolayı nikâh bâtıl olunca, kadı nikâh akdini yeniler.
Hişam'ın rivâyetindeki gerekçe ise, şudur; nikâh (ferce) mâlik olan (kadın) dan sâdır olmuş bir akid olduğu için, hak sahibinin tasdikine bağlı olarak geçerli olur. Velinin reddetmesiyle feshe uğramaz. Meselâ bir kimse rehine bıraktığı malım satar da, rehinci bunu reddederse, satış akdi feshe uğramaz. Öyle ki, müşteri rehinin çözülmesine dek sabrederse, bu satış akdi geçerli olur. Nikâh akdi baki kalır da, veli haksızlık ederek bunu tasdik etmezse, kadı tasdik eder.
Rehin mes'elesinde hüküm bunun hilâfinadır: Çünkü nikâh akdine mâlik olan kadındır. Ancak kadın reddederse, akid bâtıl olur; tıpkı rehincinin rehin malı satması ve rehin sahibinin bu satışı reddetmesi gibi...
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın başka bir erkekle evlenmedikçe, onu alması kendisine helâl olmaz."(Bakara: 230).
"Kadınların kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. "(Bakara: 234). Bu âyet-i kerîmelerde nikâh akdi ve yapılan meşru işler kadınlara izafe edilmiştir. Bu da onlann ibarelerinin sahih ve geçerli olduğunu ispatlamaktadır. Çünkü âyet-i kerîmeler nikâhı ve fiilleri kendileriyle beraber başkalarını zikretmediği için, münferiden kadınlara izafe etmiştir.[38]
Kızın Tasdiki Olmadan, Babanın Kıydığı Nikâh:
Kadın mehr-i misil karşılığında dengi olan bir erkekle evlenirse, kendisi hakkında meşru bir iş yapmış olur. Artık bu işden dolayı velileri mes'ûl olmazlar. îbn. Abbas (ra) m rivayetine göre; genç bir kız Hz. Peygamber (sas) e gelerek şöyle bir şikâyette bulunmuş (ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir):
'- Yâ Rasûlallah (sas), babam fakirliğini benimle gidermek için, beni kardeşinin oğluna nikahladı. Oysa ben (amca oğlumdan) hoşlanmıyorum.'
"-Babanın yaptığını tasdik et. "
'-Babamın yaptığı işi arzulamıyorum.'
"- Öyle ise git de, kendini dilediğine nikâhla."
'- Yâ Rasûlallah (sas)! Aslında ben babamın yaptığı işi beğenmiyor değilim. Ama ben babaların kızlarının işlerine karışmaya salahiyetli olmadıklarını, kadınlara öğretmek istedim (o sebeple böyle konuştum). [39] Bu hadîs-i şerîfden bir kaç cihetle delil çıkarılabilir:
1- Hz. Peygamber (sas) o genç kıza; "Kendini dilediğine nikâhla" buyurmuştur.
2-Yine o genç kız; 'babamın yaptığı işi arzulamıyorum' demiş, Hz. Peygamber (sas) de onu bu sebeple reddetmemiş ve yadırgamamıştı. Bundan da anlaşılıyor ki, kızın kendisini nikâhlamaya salahiyeti vardır. Salahiyeti olmasaydı, Hz. Peygamber (sas) onun bu itirazı karşısında susmazdı.
3- Hz. Peygamber (sas) in o genç kıza; "Babanın yaptığını tasdik et" demesi, babanın kendi kızı için akdettiği nikâhın (kız bunu tasdik etmedikçe), geçerli olmayacağını ispatlamaktadır.
Babanın kızı için yaptığı nikâh akdedilmiş sayılması için kızın tasdiki gerekir, diyen arkadaşlarımızı teyid edici delil de, bu hadîs-i şerîfde vardır. Buharî'de yer alan bir rivayette anlattığına göre; Hansa binti Cüzam (ra) kendisi istemediği halde babası birine nikahlamıştı da Hz. Peygamber (sas) bu nikâhı reddetmişti.
Yine rivayet edildiğine göre; bir kadın kızını gönül rızasıyla evlendirmişti. Daha sonra kızın velileri gelerek davalaşmak için onu Hz. Ali (ra) nin huzuruna götürmüşlerdi. Hz. Ali (ra) de o nikâhı tasdik etmişti. Bu da nikâhın, kadınların ibareleriyle akdedilebileceğine bir delildir. Hz. Aİi (ra) de veliler olmadan kıyılan nikâhı tasdik etmişti. Zira nikâh akdi yapılırken, kızın velileri hazır bulunmamışlardı ve kadın da kendisinin hâlis hakkında bir tasamıfda bulunmuştu. Bunda başkalanna verilen bir zarar söz konusu değildir. Kadının kendi malında yaptığı tasarruf gibi, bu nikâh akdi de geçerli olur. Nikâhda velilik, malda velilikden daha çabuk bir şekilde sabit olur. Bu sebeple, baba ve dededen başka yakınlar için de malda velayet hakkı sabit olmadığı halde, nikâhda velayet sabit olur. Kaldı ki nikâh, kadının katıksız bir hakkıdır. Öyle ki, kadın evlenmek ister de, koca mehri verirse ve kadın da hakkını elde etme ehliyetine sahipse; velisi bu nikâh akdini kabule zorlanır. Ancak kadının kendi dengi bir erkekle evlenmesini istemek velilerin hakkıdır ve kadın onların bu hakkını iptal edemez.
Zikredilen hadîs-i şeriflere gelelim ; onlar bizim rivayetimizle tezat teşkil etmektedir. Bu takdirde ya mala ve erkeğe kıyas yapılır -ki bu da bizim dayanağımızdır- ya da iki hadîs-i şerîf arasında bağdaştırma yapılır ve bizim rivayet ettiğimiz hür ve âkil baliğ kadına hamledilir. Sizin rivayet ettiğiniz ise, uyum sağlamak için cariyeye hamledilir. Neden hamledilmesin ki? Zira bazı rivayetlerde de; 'velisiz olarak kendini nikahlayan cariyenin nikâhı bâtıldır1 denmektedir. Bu takdirde mutlak olan rivayet mukayyed olana hamledilir, ya da tercih edilir. Tercih de bizimle beraberdir. Çünkü bizim rivayet ettiğimiz ta'ndan salimdir; ta'n edilmemiştir. Onlann rivayet ettikleri ise, ta'n edilmiştir.
Ebû Abbas el- Mervezî'den rivayet edildiğine göre, o der ki; Yahya b. Main'in şöyle dediğini işittim: Üç hadîs-i şerîf var ki, bunları Hz. Peygamber (sas) in söylediği sabit değildir:
1- "Sarhoş edici her şey haramdır."[40]
2- "Zekerini elleyen abdest alsın. "[41]
3-"Velisiz ve iki âdil şâhidsizkıyılan nikâh (sahih) olmaz. [42]
Yahya b. Main'in bu görüşüne Ahmed b. Hanbel ile İshak b. Râheveyh de muvafakat etmişlerdir. Şu farkla; biz deriz ki, kadın kendi nefsinin velisidir. Kendi nikâhını akdettiği zaman o nikâh velisiz akdedilmiş olmamaktadır. Neden kadın kendi nefsinin velisi değildir, diyorsunuz? Böyle derseniz, hadîs-i şerife ihtiyacınız olmadığını ifade etmiş sayılırsınız. Keza, diğer hadîs-i şerîfde Süleyman b. Yesar tarafından Zührî'den rivayet edildiğine göre; o zayıf bir râvidir. Buhârî, Süleyman'ın zayıf olduğunu söylemiş ve rivayetini kabul etmemiştir. Rivayet edildiğine göre; İmam Mâlik ile İbn. Cüreyc, Zührî'den bu hadîs-i şerîfi sormuşlar, o da böyle bir hadîs-i şerîfî bilmediğini söylemiştir. Râvi haberi inkâr ettiğinde -usulün fürû ile beraber bulunmasında olduğu gibi- bu, o haberin bâtıl olduğuna delil olur. Ayrıca Hz. Âişe (ra) nin görüşüne göre, kadınların ibareleriyle yapılan nikâh akdi caiz olur. Çünkü kendisi de kardeşi Abdurrahman (ra) Şam'da iken Medine'de onun kızını evlendirmişti, Bu da kendi kendine evlendiren kadının nikâhının bâtıl olduğunu ifade eden hadîs-i şerîfın kendisinin veya bu hadîs-i şerîfın rivayetinin sahih olmadığını veya neshedildiğini
veya bizim zikrettiğimizin tercihe şayan olduğunu ispatlamaktadır.
Kadının bulûğa ererken eksik görüşünün meydana gelmiş olabileceğine dâir söylenen söze gelince; bu hususda biz deriz ki; velayet babında esas olan, artma ve eksilme olmaksızın, mutlak akıl ve bulûğdur. İnsanlar akıl ve görüş hususunda aşın derecede birbirlerinden farklı olurlar ve velayet babında bu nazar-ı itibara alınmaz. Akıl ve görüşü kâmil olanm kendi nefsi ve malı üzerindeki velayeti, akıl ve görüşü nakıs olanın velayetinden farksızdır. Nice kadınlar var ki, çok erkeklerden daha akıllı ve daha sağlam görüşlüdürler. Velayet hususunda akıl ve görüş farklılığını nazar-ı itibara almak, büyük güçlükler doğurur: Bu da insanları ayırdetme güçlüğüdür. Bundan da anlıyoruz ki, bu hususda muteber olan akıl ve bulûğun aslıdır ki, bunlar da kadında mevcuttur. Erkekde akıl ve bulûğun doğurduğu neticeler kadında da meydana gelirler. Bu hükmü verirken, mala kıyas yapmaktayız.[43]
Bakire Kız Evlenmeye Zorlanır Mı?
Bir veli bulûğ çağına giren bakire kızını evlenmeye zorlayamaz: Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur; "Bakire kadından kendi nefsi (evlenmesi) hakkında izin istenir: Susarsa, izin vermiş sayılır. Evlenmek istemezse, zorla evlendirilmesi caiz olmaz."[44]
Bir başka hadîs-i şerîfde de Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Tenasül âletleri (evlendirilmeleri) hususunda kadınlarla müşavere yapın." Hz Âişe (ra); "Ya Rasûlallah (sas), bakire kadın bu hususda fikir beyan etmekten utanır." deyince; Hz. Peygamber (sas) şu cevabı vermiştir: "Onun izin vermesi, susmasıdır. [45]
Velinin nikâhdan evvel bulûğ çağına giren bakire kızına danışması, izin alması ve 'falan adam seni istiyor veya; 'seninle evlenmek istiyor' diyerek, isteyen erkeğin kim olduğunu kıza söylemesi sünnettir. Bu durumda kız susarsa, razı olmuş demektir:
Velinin nikâhdan evvel kızına danışmadan onu evlendirmesi sünnete muhalefettir. Sahih bir rivayette anlatıldığına göre; Hz. Peygamber (sas) kızı Fâtıma (ra) yi Ali (ra) ile evlendirmek istediğinde kızını örten perdeye yaklaşarak; "Ali seninle evlenmek istiyor "buyurmuş, sonra da oradan çıkıp gitmiş ve onları evlendirmişti.
Kendisine danışıldığında bakirenin gülmesi de izni olduğunu gösterir: Çünkü gülmek, razı olmanın delilidir. Ancak alay ederek gülerse, izin vermiş veya razı olmuş sayılmaz.
Bakirenin ağlamasına gelince; bu hususda iki rivayet vardır. Zira ağlamak hüzünden dolayı olabileceği gibi, sevinçden dolayı da olabilir. Muhtar kavle göre; ses çıkarılmaksızın ağlarsa, bu da razı oluyor demektir: Ailesinden ayrılacağı için ağlıyordur.
Keza, velisi bakirenin iznini almaksızın onu evlendirir de sonra ona haber ulaşırsa, anlattığımız gibi, susması muteber olur. Haberin ona ulaşması da velisinin ona âdil veya gayrı âdil bir ulak göndererek kendisini evlendirdiği haberini iletmesidir. Ama ftızulî biri ona bu haberi verirse, bu takdirde haber verenlerde sayı veya adalet şartı aranır. Çünkü bu bir bakıma şehâdete benzer bir haberdir. Dolayısıyla bu habercide şehâdetin iki vasfından birinin bulunması şarttır. İmameyn'e göre bunda böyle bir şart aranmaz. Çünkü bu da diğerleri gibi bir haberdir.
Bakire kızın velisi; 'seni falana veya filâna nikahlayacağım' der de, kız susarsa, velisi onu hangisi ile evlendirirse evlendirsin, caiz olur. Ama bir cemaati söyler de bu cemaat sayılabilecek kadarsa ve kız da susarsa, susması; razı olması demektir. Ama cemaat sayılamayacak kadar çoksa; sussa da, susması razı olması yerine kâim olmaz.
Velisi bakire kıza damat adayı hakkında fikrini sorar da, o; 'ondan başkasını daha çok seviyorum1 derse, bu izin sayılmaz. Ama nikâh kıyıldıktan sonra bu sözü söylemesi izin olur. Çünkü bu izin verme mânasına gelebileceği gibi, izin vermeme mânasına da gelebilir. Biz akidden evvel şüpheli izni sabit kılmayız. Akid de şüphe sebebiyle iptal edilmez.
Veli olmayan bir kimse kızdan izin isterse, kızın susması.yeterli olmaz. Mutlaka konuşması gerekir: Çünkü susmak ancak ihtiyaç zamanında nza sayılır ki, o ihtiyaç da velinin evlenecek olan kıza danışması ve kızın kendisinin akid yapmaktan âciz oluşudur.
Nikâh akdini yapma salahiyetine sahip olmayan birinin, yani veliden başkasının evlenecek kıza fikrini sorması ihtiyaç değildir ve buna kıyas yapılamaz. Çünkü bu şahsın sözüne iltifat edilmez.[46]
Dul Kadının Evlenmesi Kendi Elindedir:
Dul kadının izin vermesi sözlü olur: Bir hadîsi şerîfde; "Dul kadının e/nri Ysfeoir"buyurulmaktadır. Emir vermek de sözle olur. Bakire hakkında ise; [47] "İzin istenir" İzin ve nza susmakla da olur. Bir başka hadîs-i şerîfde de Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Dul kadını(n fikrini) dili ifade eder."
Bakirenin susması izin sayılmıştır. Çünkü onun konuşmasına mâni olan; bakirelere has olan utangaçlığıdır. Bakirelerde utangaçlık daha fazla derecede olur. Dullar onlara kıyas lanamazlar. Ve isteyen erkeği kendisine tanıyacak şekilde tanıtmak gerekir: Çünkü tanımadığı bir erkekle evlenmeye razı olması mümkün değildir. Bazıları dediler ki; beğenip arzu etmeler mehir miktarına göre değişeceğinden dolayı, mehir miktarının belirtilmesi de şarttır.[48]
Kızlık Zan Yırtılan Bakiredir:
Bir kızın cerahattan, atlayıp sıçramaktan, uzun müddet bekâr kalmaktan yahut hayız kanamasından dolayı bekâret zan yırtılırsa, yine bakire sayılır: Çünkü o bakireler hükmündedir. Hatta onlar için yapılan bir vasiyyetin kapsamına girer. Bu hususda icmâ edilmiştir. Ona ilk isabet eden, isabet etmiş olur.
Bir zina sebebiyle bu zarı yırtılan da böyledir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. İmameyn dediler ki; bu kadın dullar gibi evlenir. Çünkü ona isabet eden, ona döner. Bu zinanın tekrarlanmasında böyledir.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşüne göre; zina sebebiyle bekâret zan yırtılan kadının evlenirken konuşması şart koşulursa ve o da konuşmazsa, nikâh maslahatım kaybeder. Konuşursa da, insanlar onu bakire bildiklerinden dolayı, zinası açığa çıkmakla mutazarrır olur. Utangaçlığı da daha fazladır. Her hâl ü kârda zarara uğrayacaktır. Şu halde zarar görmesin diye konuşmasını şart koşmamak gerekir. Ama zinâkârhkla tanınır; meselâ kendisine bu yüzden hadd tatbik edilir veya kendisi zina etmeyi alışkanlık haline getirir ya da bunu mükerreren yaparsa, yahut bu yüzden iddet beklemesine hükmolunursa; utangaçlığı ortadan kalktığı ve konuşma sebebiyle mutazarrır olmayacağı gerekçesiyle konuşmasının gerektiğine icmâ ile karar verilmiştir.[49]
Gerdeğe Girmeden Kocası Ölen Bakire Sayılır:
Evlenen bakirenin gerdeğe girmeden evvel kocası ölür veya boşanırsa, bekâret ve utangaçlığı hâlâ baki olduğundan dolayı, bu kız bakireler gibi evlenir.
Böyle kızlarla evlenen koca nikâhın inkâr edilmesi halinde; nikâhlandığımızın haberi sana ulaştı. Sen de susmuştun der, kız da; 'hayır, tam tersine seninle evlenmeyi reddetmiştim' derse, söz kızın olur: Çünkü burada kadın inkâr edici durumundadır. Çünkü o kendi cinsiyet organının sahibidir. Beyyineyi de kocanın ibraz etmesi gerekir. Çünkü iddia sahibi odur ve Ebû Hanîfe'ye göre kızın yemin etmesi de gerekmez: Ancak İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Bu mes'ele dâva bahsinde de anlatılmıştı. Ancak kadın haber aldığında nikâhı reddetmiş olduğunu iddia eder; koca ise onun o zaman susmuş olduğunu iddia ederse, söz kocanındır. Çünkü koca kendisinin o kadın üzerindeki mülkiyetinin zeval bulduğu iddiasını inkâr etmektedir.[50]
Nikâh Kıymada Sahih Olan, Önce Kıyılandır:
Bir kadın kendisini bir erkekle nikâhlar ve velisi de nzasını alarak onu başka bir erkekle nikahlarsa; kadın bu nikâh akidlerinden hangisinin daha evvel yapıldığını söylerse, o nikâh akdi sahih olur. Çünkü babanın ikrarından çok, kadının nefsi üzerine olan ikrarı daha sahihtir. Ama kadın; 'bu iki akidden hangisinin daha evvel yapıldığını bilmiyorum' derse; aynı anda iki kocanın nikâhı altında bulunması ve bu ikisinden birinin diğerine nisbetle önceliği olmadığından dolayı, hiç birinin varlığı sahih olarak sabit olmaz.[51]
Bakirenin Dul Olduğunun Anlaşılması:
Bir erkek bakire diye bir kadınla evlenir, fakat cinsî münasebet esnasında dul olduğunu öğrenirse; yine de mehrin tamamını vermesi gerekir. Zira bekâret nikâh ile hakedilen bir şey değildir.
Bir kadını velisi bir erkekle evlendirir ve, kadın bunu duyduğunda redder de, sonra velisi ona; 'bir cemaat seninle evlenme talebinde bulunuyor' der, kadın da; 'ben senin yapacağın işe razıyım' der ve velisi de onu evvelki erkeğe nikahlarsa; bu nikâh caiz olmaz. Zira kadının; 'ben senin yapacağın işe razıyım1 demesi, delaleten evvelki erkekden başkası için geçerli olur.
Yine buna benzer olarak bir erkek bir başkasına; 'ben falan kadınla beraber yaşamaktan ikrah ettim ve onu boşadım. Beni bir kadınla evlendir' der de, sonra o adam onu, boşadığı karısıyla evlendirirse; bu caiz olmaz. Keza, bir adam kölesini satar, sonra birine kendisi için bir köle satın almasını söyler de, o adam ona sattığı köleyi satın alırsa; bu caiz olmaz.[52]
Deli Ve Bulûğa Ermemiş Kızın Evlendirilmesi:
Bir velinin bulûğa ermiş olan kız ve erkek çocuğunu ve deli olan kız çocuğunu evlendirmesi caiz olur: Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bilesiniz; kadınları ancak veliler evlendirebilir. Ve onlar da ancak denkleriyle evlensinler.", "Nikâh salahiyeti asabalerindir."
Bâliğa kadınlar evvelce geçen hadîs-i şeriflerle bu kapsamın dışına çıkarıldılar. Geride yaşı küçük ve bulûğa ermemiş kızlar kaldı. Hz. Peygamber (sas) Hz. Âişe (ra) ile yedi yaşında iken evlenmiş, dokuz yaşında iken onunla gerdeğe girmişti.[53] Hz. Ali (ra) de küçük yaşdaki Ümmü Kulsûm (ra) u Hz. Ömer'e nikahlamıştı.[54]
Nikâhda Bulunan Faydalar Ve Denklik:
Nikâh bazı faydalan içerir: Bu da birbirine denk iki eş arasında olur. Denk eşi de her zaman bulmak mümkün olmamaktadır. Faydayı sağlamak ve ihtiyaç anma kadar kızı dengi olan kocaya hazırlamak maksadıyla yaşı küçük kızların velayet altında bulundurulmasında zaruri ihtiyaç vardır. Akrabalık velayet altındaki küçüğe bakmayı ve ona şefkat göstermeyi gerektirir. Böylece bütün işler yoluna girer. Ancak babanın ve dedenin şefkati diğer akrabalara nisbetle daha fazladır. Dolayısıyla bunların kendi velayetleri altındaki kız çocuğunu evlendirmeye dair yapmış oldukları nikâh akdi bağlayıcıdır. Bunda muhayyerlik yoktur. Baba ve dede haricindeki akrabalann şefkati nisbeten eksik olduğu için, bunlann velayetleri altındaki küçük kızlar için kıydıkları nikâh akdedilmiş olur ama, bulûğa erdiğinde küçük kız bu nikâhı kabul edip etmeme muhayyerliğine sahip olur. Bu evliliği çıkarma uygun görmezse, feshedebilir.
Eğer bunları evlendiren veli baba veya babanın babası ise; bulûğa erdiklerinde nikâhdan dönme muhayyerlikleri yoktur: Çünkü baba ve babanın babası velayetleri altındaki çocukların menfaatine aşın derecede düşkün ve onlara karşı çok şefkatlidirler. Böyle olunca da; bunların o çocuklar için yaptıkları nikâh akdini sanki o çocukların kendileri yapmış gibidirler. Kaldı ki, Rasûlullah (sas) de bulûğa erdiğinde Hz. Âişe'yi evliliği kabul edip etmemekte muhayyer kılmamıştı. Çünkü onu bulûğa ermesinden evvel babası evlendirmişti.
Eğer veli bu ikisinden başkası ise; bulûğa erdikleri zaman nikâhı devam ettirip ettirmemekte muhayyerdir (Ebû Yûsuf): Eşler dilerlerse, nikâhı devam ettirirler, dilerlerse feshederler. Ebû Yûsuf dedi ki; 'eşler bu nikâhı feshetme muhayyerliğine sahip değildirler. Çünkü bu nikâhı sanki baba veya babanın babası akdetmiş gibidir. Bunun cevabı da yukarıda anlattığımızdır. Yani baba ve babanın babası haricindeki velilerin velayetleri altındaki küçükler için gösterecekleri şefkat; babanın ve babanın babasının gösterecekleri şefkate nisbetle eksiktir. Bu da nikâhın maksadına halel getireceği zannını doğurmaktadır. Şayet varsa, böyle bir haleli gidermek için muhayyerlik hakkı sabit olur.[55]
Bulûğa Ermeden Önce Evlenen Kızın Bulûğdan Sonraki Hükmü:
Sonra bakire bulûğa erdiğinde nikâhlandığını öğrenirse; susması evliliğe razı olması demektir. Bu rızasının nikâhı yeni kıyılıyor gibi bulunduğu meclisde oturumun sonuna kadar devam etmesi şart değildir. Gerdeğe girdikten sonra bulûğa ererse, kadının razı olduğunu veya reddettiğini açık bir sözle ifade etmesi şarttır. Çünkü o, nikâhı yeni kıyılacak olan dul bir kadın gibidir. Erkek de aynı hükme tâbidir.[56]
Nikâh Feshinde Kadı Ve Mahkeme:
Fesihde mahkeme karan gereklidir. Çünkü nikâh akdi tamamlanmış ve ahkâmı sabit olmuştur. Hal böyle olunca da, nikâh akdi ancak velayet salahiyeti bulunan bir kimse -ki o da kadıdır- tarafından ya da kan-kocanm anlaşıp razı olmalarıyla ortadan kaldırılabilir. Çünkü akdin ortadan kaldırılmasında gizli bir zarar vardır ki, o da nikâh akdinde halel meydana gelmesidir. Bu bir ilzam, yani bağlayıcılık olur. Dolayısıyla da mahkeme kararını gerektirir. Bu hüküm erkeği de kadını da kapsar. Çünkü mâna da her ikisini kapsamaktadır. Yaşlan küçük ve bulûğa ermemiş kan-kocanın velileri tarafından nikâhlarının akdedilmiş olduğunu bilmeleri şarttır. Ama fesih hususunda mahkemece verilen karan bilmeleri şart değildir. Çünkü veli nikâh akdini yalnız başına yapar, bundan da haberdar olmayabilirler. Gizli kalmasın diye kan-kocanın bu akdi bilmeleri şarttır.
Mahkeme karanna gelince; ülke İslâm ülkesidir. Mahkemenin verdiği karardan haberdar olmama gibi bir mazeretleri söz konusu değildir. Ama köle azad etmedeki muhayyerlik bunun hilâfınadır. Bunda mahkeme karanna ihtiyaç yoktur. Çünkü bununla apaçık bir zarar giderilmiş olmaktadır ki, bu da mülkiyetin ziyade olmasıdır. Bu sadece kadına mahsus olur, erkeğe değil... Bu muhayyerlik hazır bulunulan meclisde oturumun sonuna kadar devam eder. Çünkü bu temlikin cevabıdır.
Bir cariyeye hitaben Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Tenasül organına sahip oldun. Tercihini yap. "Muhayyerlik hükmünü bilmeyen cariye mazurdur. Çünkü o, efendisinin hizmetiyle meşguldür. Bu hükmü öğrenmeye boş zaman bulamaz.[57]
Nikâhın Feshi Talâk Değildir:
Küçük yaşda evlendirilip de bulûğa erme sebebiyle muhayyer kılman kadın nikâhın feshini tercih eder de, buna dayanarak hâkim onu eşinden ayırırsa; bu talâksız bir ayırma olur ve yine bu mes'ûliyeti bertaraf etme zarureti dolayısıyla sabit olan bir fesihtir; talâk değildir. Bu sebeple kadın için fesih hakkı sabit olur. Fesih gerdekden evvel yapılırsa, bu kadın için mehir yoktur. Zira fesihden maksat, nikâh akdinin gerektireceği masraftan ortadan kaldırmaktır. Ama fesih gerdekten sonra yapılırsa, kadın nikâhda belirtilen mehri almayı hakeder. Çünkü bu durumda koca üzerine akid yapılan şeyi elde etmiştir. Aynı şekilde baliğ değilken evlendirilen erkek çocuk da bulûğa ermekle muhayyerlik hakkını kullanarak gerdekden evvel feshi tercih ederse, kadına mehir vermesi gerekme?. Burada koca tarafından gelen bir ayrılma yoktur. Bundan başka da mehir vermesi gerekmez. Bunun gerekçesi de şudur: Eğer mehir vermek gerekse idi, muhayyer kılınmasının bir faydası olmazdı. Çünkü o boşayarak ayrılmaya muktedirdir. Muhayyerlik hakkı sabit olunca, bunun bir fayda için sabit olduğunu anladık ki; bu fayda da mehrin sakıt olmasıdır. Kan-kocadan biri bulûğdan evvel ölür veya bulûğdan sonra anıa ayrılmadan evvel ölürse, sağ kalan ölene mirasçı olur. Çünkü nikâh akdi şahindir ve mülkiyet de onun sebebiyle sabittir. Ancak akid ölüm sebebiyle sona ermiştir.
İnşâallah yeri gelince de anlatılacağı gibi; kan-kocadan her hangi biri zeker kesikliği, burukluk ve iktidarsızlık haricindeki ayıplar sebebiyle muhayyerlik hakkına sahip olamazlar: Hz. Peygamber (sas); "Nikâh salâhiyeti asabeîere bırakılmıştır." diye buyurduğu için, veliler miras ve hacbdaki sıralarına göre asabeler, sonra azadlıların efendileridir: Ferâizde de bilindiği gibi, azadlının efendisi, asabelerin sonuncusudur.
Ananın ve yakınlarının, sonra mevle'l-muvâlâtın, sonra da kadının (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) evlendirme hakkı vardır:
Ananın ve yakınların evlendirme hakkının olması Ebû Hanîfe'nin mezhebidir. İmamın kendisinden rivayet edilen ve İmameyn'in de kavline göre; ananın akrabalarının böyle bir hakkı yoktur. Kadın kendi dengi ile evlenmezse, utanç lekesini silmek için velilik hakkı sabit olur. Bu hak da asabelerindir. Çünkü kadın kendi dengi olmayan biriyle evlenirse, utanç duyacak olanlar onlardır.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bu velilikde esas, velayet altmda bulunanın çıkarlarını gözetmek ve ona şefkat göstermektir. Bu da akrabalık vasfına sahip olan her kesde tahakkuk eden bir esasdır. Ananın şefkati kendisinden başka uzakta bulunan amca oğullannın, ananın babasının ve dayılann şefkatinden daha fazladır. Zira ana ebeveynden biridir. Babanın velilik hakkı misliyle ana kadar da sabittir. Bu görüş Hz. Ali (ra) ile İbn. Mes'ûd (ra) dan rivayet edilmiştir.
Bunda temel kaide şudur; vârisin taallûk ettiği her yakınlığa veliliğin sübûtu da taallûk eder. Çünkü bu yakınlık da asabelerde olduğu gibi, velayet altındaki kimseye şefkat beslemeğe ve insanı onun çıkarlanni gözetmeğe davet eder. Ancak bu grupdaki yakınlar mirasda olduğu gibi, velayette de asabelerden geride kalmışlardır. Çünkü bunlann akrabalık dereceleri uzak ve reyleri de zayıftır.
"Nikâh salâhiyeti asabeîere bırakılmıştır, "hadîs-i şerifine gelince; bu, var olmalan halinde nikâh akdetme salahiyetinin onlara verilmesini gerektiriyor, ancak var olmamalan durumundan bahsetmiyor. Bu sebeple biz deriz ki; bu durumda nikâh akdetme salahiyeti; şefkat hususunda asabe mânasında olan kimselere geçer ki, bu bizim aleyhimize değil, lehimize bir delil olur. Bunun tamamı ferâiz'in zevi'l- erham faslında anlatılmıştır.
Köle ve cariyeleri azad eden efendilere gelince; bunlar zevi'l-erhamdan sonra mirasçı olduklan gibi, onlardan sonra da nikâh akdetme velisi olurlar. Çünkü ferâizde de bilindiği gibi; bunlar asabedirler.[58]
Kadıların Velilikleri Ve Veli Olamayanlar:
Kadıya gelince; o da velidir. Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle
buyurmuştur: "Velisi olmayanın velisi sultandır.[59]
Müslüman bir kadını evlendirme hususunda kölenin, delinin ve kâfirin velayet hakkı olmaz: Kölenin velilik hakkı yoktur. Çünkü o kendi nefsine velilik yapamadığına göre, başkasına nasıl velilik yapabilir? Çocuk ve deli de böyledir: Onlann görüş ve tecrübeleri yoktur. Oysa bu ileri görüşlülüğe dayalı nazarî bir veliliktir.
Kâfirin velilik hakkı yoktur: Zira velilik velinin velayeti altında bulunana sözünün geçmesini gerekli kılar. Oysa şehadette de olduğu gibi, kâfirin sözü müslümanın üzerine nâfız olamaz.
Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Ve Allah (cc) kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir." (Nisa: 141). Fakat kâfirin kendi kâfir çocuğu üzerinde velilik hakkı sabittir. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Kâfir olanlarda birbirlerinin velileridirler. "(Enfal: 73). Bu sebeple kâfirlerin birbirlerine karşı şâhidlikleri kabul edilir.
Deli kadının evlendirilmesine velilik etmede oğlu babasından evvel gelir (İmam Muhammed): İmam Muhammed; 'babası oğlundan evvel gelir: Çünkü o da şefkatlidir' demiştir. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf a göre burada öncelik, asabelik sebebiyledir. Mirasda olduğu gibi, asabelikte de oğul önce gelir.
Yakın veli yolculuğu uzun süren bir yerde bulunur ve kıza denk olan tâlib de onun gelmesini beklemezse, uzak olan veli kızı evlendirir (İmam Züfer): Uzun süren yolculuğun süresi ve mesafesi hususunda ihtilâf edilmiştir: Ebû Yûsuf a göre bu bir aylık bir yoldur. İmam Muhammed'e göre Kûfe'den Rey şehrine kadar, yani on beş konaklık bir yoldur. Ebû Hanîfe'ye göre Bağdat'dan Rey şehrine kadar; yani yirmi konaklık bir yoldur.
Ibn. Şücâ tafsilat vererek bu hususda şöyle demiştir; 'kişi, kafile ve habercilerin senede ancak bir kez ulaşabildikleri bir yerde ise, uzun süren bir yolculukda bulunuyor demektir.'
Kudûrî dedi ki; 'bu sahih bir görüştür. Çünkü tâlib olan bir seneye kadar beklemez ve velinin bu talebi kabul edip etmeyeceğini bilemez.'
Bazan senenin bir kısmım bekleyebilir. Ama tamamını beklemez. Bu sebeple uzun süren yolculuğu bu müddetle takdir etmiştir.
İmam Züfer dedi ki; 'velinin nerede olduğu bilinmiyorsa, uzun süren bir yolculuktadır.1 Bu güzel bir belirlemedir. Çünkü velinin nerede olduğu bilinmiyorsa, velisi olduğu kimsenin evlenmesi hususundaki görüşünü almak mümkün değildir. Bu sebeple velayeti altmdakinin menfaati elden kaçmış olur.
Uzun süren yolculuğun üç günlük mesafedeki bir yolculuk olduğunu söyleyenler de vardır. Muhtar olan, kitapda anlatılan görüştür. Çünkü velinin velayeti altındaki kimsenin evlendirilmesi hususunda, 'gelsin de görüşünü alalım' diye beklenmesi sebebiyle maslahat kaybolmuş olur.
İmam Züfer dedi ki; 'bu durumda uzak dereceli veli o kadını evlendiremez.' Çünkü yakın dereceli olanın velayeti hâlâ mevcuttur. Öyle ki, yakın dereceli veli bulunduğu yerde o kadını evlendirirse, nikâh akdi caiz olur.
Bizim görüşümüze göre; yakın derecedekinin velayeti uzak derecedekine intikal etmezse, velayet altındaki küçük kız mutazarrır olur. Çünkü hazırdaki dengi koca adayı belki de evlenmekten vazgeçip gider ve o kız bir daha da dengi olan bir kocayı bulamaz. Şu halde ona gelecek bu zararı bertaraf etmek için; uzun süren yolculukdaki yakın dereceli velideki velilik salahiyetinin, uzak derecedeki akrabaya geçmesi gerekir. Gıyapdaki veli nikâhın maslahatlarını idare etmekten âciz olduğu için, veliliğin maksatlarını gerçekleştiremez. Çünkü bu bir nazariyedir. Oysa bunda nazar ve görüşe yer yoktur.
Uzun süren bir yolculukda bulunan yakın dereceli veli, velayeti altındaki kızı evlendirirse, bununla alâkalı iki görüş vardır: Bir görüşe göre onun veliliği son bulduğu için bu evlilik akdi caiz olmaz. Diğer görüşe göre; o velinin görüşünden yararlanma durumu ortaya çıktığı İçin bu evlendirme akdi caiz olur. Biz onun veliliğini, küçük kızı zarardan korumak için düşürdük. Ama o kızı evlendirince zarar ortadan kalkar, veliliği de düştükten sonra kendisine geri gelir.
Bu velilik sultana geçmez. Çünkü hadîs-i şerîfin de ifadesiyle sultan, velisi olmayanın velisidir. Oysa bu kızın velileri vardır.
Eşit derecedeki iki veli kızı ayrı ayrı evlendirseler, önce nikâhlayanınki muteber olur: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "(Eşit dereceli) iki veli (velayetleri altındakini) birine nikahladıklarında, önce nikâhiayanın akdi sahihtir. [60] İlk nikâhiayanın akdi öncelik sebebiyle sahih olur, ikincininki caiz olmaz. Zira veliliğin sebebi akrabalıktır ve akrabalık bölünemez. Dolayısıyla bu iki veliden her biri bağımsız olur. Bunlardan hangisi nikâh akdederse, caiz olur. Her ikisi de aynı anda nikâhlamışlarsa, her birinin nikahlaması da geçersiz olur: Çünkü bir kadının aynı zamanda iki erkeğin nikâhlısı olması ve bu nikâh akidlerinden birinin diğerine nisbetle önceliği olması mümkün değildir.
Baba ve dede oğullarına aldıkları kıza emsallerininkinden daha fazla mehir verseler, veya kızlarını denk olmayan birine ve noksan bir mehirle verseler, caiz olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed). Baba ve dededen başka velilerin ise, böyle bir hakları yoktur: İmam ey n dediler ki; 'baba ve dede de böyle bir hakka sahip değildirler. Ancak normal derecede aldamlabilecek derecedeki eksik bir mehirle verirlerse, o zaman nikâh akdi caiz olur.'
İmameyn'e göre mehir çok az ise, nikâh akdedilmiş sayılmaz. Çünkü bu nazarî bir velayettir ki, malda nazarî velayet caiz olmamaktadır.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; nikâh ömürlük bir akiddir. Bâtınî fayda, maksat ve gayeleri kapsar. Zahir kavle göre; şefkati çok ve görüşü tam olmakla birlikte baba, kızını eksik bir mehirle evlendirmişse, mutlaka mehirdeki eksik maldan ve denklikden daha fazla faydalı bir maksadı hesaba katarak bu hesabı yapmıştır. Ama malî tasarruflarda hüküm bunun hilâfına olup, o tasarruflarda maksat maliyettir, başka şey değildir. Baba ve dededen başka velilerde de hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü onların velayetleri altında bulunan kimselere karşı gösterecekleri şefkat, baba ve dedeninkinden azdır. Ama küçük yaşdaki cariyeyi evlendirmede hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü onun hakkında meydana gelen eksikliği telâfi edecek bir şey yoktur. Zira küçük yaşdaki bir kadın için nikâhın maksadı hâsıl olmaz. Kadın kendi başına eksik bir mehir karşılığı evlenince de hüküm bunun hilâfına olur. Çünkü velileri, kocasına itirazda bulunarak ya mehri tamamlamasını ya da kadından ayrılmasını isteyebilirler. Çünkü kadın, çabuk aldanan, görüşü zayıf bir varlıktır. Evliliği maksatları elde etmek için değil, heveslerine uyarak yapar. Zira kadınlar yapacakları işlerin doğuracağı neticeleri ve maslahatları çok az düşünürler.
İmameyn dediler ki; bu durumda veliler itirazda bulunamazlar. Çünkü mehir kadının hakkıdır. Kadın mehir almaksızın kendisini kocasına hibe edebileceğine göere, eksik mehir karşılığında evlenmesi de haydi haydi caiz olur.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; on dirheme kadar olan mehir Şeriatın hakkıdır. Bundan daha az bir mehir Şer'an caiz olmaz. Hatta evlenirken koca on dirhemden daha az vereceğini söylerse, kedin yine de on dirhem almayı hakeder. Emsallerinin mehri kadar mehir almasını temin etmek, velilerin hakkıdır. Çünkü onlar velayetleri altındaki kadının emsallerininkinden az bir mehirle evlenmesinden utanç duyarlar. Mehrin tam verilmesini temin maksadıyla dâva açabilirler. Mehri almak kadının hakkıdır; dilerse alır, dilerse bağışlar.[61]
Evlenmelerde Vekâlet, Asalet Ve Velayet:
Bir kimse hem oğlan, hem de kız tarafından veli yahut vekil olabilir. Bir tarafdan veli, diğer tarafdan vekil olabilir. Bir tarafdan asil, diğer tarafdan vekil olabilir. Bir tarafdan veli, diğer tarafdan asil de olabilir: Bir kimse iki tarafın da velisi olabilir. Meselâ bir adamın bir oğlunun oğlu ile, başka bir oğlunun kızını evlendirmesi; veya kardeşinin kızı ile bir başka kardeşinin oğlunu evlendirmesi; veya kendi cariyesiyle kölesini evlendirmesi gibi... Verilen misallerde nikâhı vekilin akdetmesine gelince; bu apaçık bir surette caiz olur.
Bir kimse bir tarafın velisi, diğer tarafın da vekili olabilir. Meselâ bir erkeğin bir babayı, bulûğa ermemiş küçük yaşdaki kızını kendisiyle evlendirmeye vekil tayin etmesi ya da bir kadının bir babayı, kendisini o babanın bulûğa ermemiş küçük yaşdaki oğluyla evlendirmeğe vekil tayin etmesi gibi.
Bir kimse bir tarafdan asil, diğer tarafdan vekil olabilir. Meselâ bir kadının bir erkeği kendisiyle evlendirmeğe vekil tayin etmesi gibi.
Bir kimse bir tarafdan veli, diğer tarafdan asil olabilir: Meselâ bir kimsenin bulûğa ermemiş küçük yaşdaki amca kızını kendi şahsıyla evlendirmesi gibi... Bu da şöyle demesiyle olur: 'Şâhid olun ki, ben falan kadını falan erkekle evlendirdim' veya;' falan kadınla evlendim.1 Burada kabule ihtiyaç yoktur. Çünkü bu nikâhı akdeden iki tarafı da içermektedir.
İmam Züfer dedi ki; 'bu caiz olmaz. Çünkü alış verişde olduğu gibi; bir kimsenin hem satıcı hem de alıcı olması mümkün değildir.'
Bizim görüşümüze göre bu şahıs bir elçidir, başkasının maksadını ifade etmekte olan birisidir. Bu, nikâhda sakınca değildir.
Alış verişde bunun caiz olmasına mâni olan husus, hakların akdi yapana râci olmasıdır. Bu sebeple bunda mâniâ ile karşılaşılmaktadır. Zira bir hakda bir kimsenin hem talep eden, hem de kendisinden talep edilen olması mümkün değildir. Ama nikâhda haklar akdi yapana râci olmadığı için, bir mâni söz konusu değildir.
Bir tarafdan fuzulî olan bir kimsenin yaptığı nikâh satışda olduğu gibi izne bağlı olarak akdedilmiş olur. Fakat bir kimse kedin ve erkek her iki tarafdan fuzulî olursa (Ebû Yûsuf); veya bir tarafdan fuzulî, diğer tarafdan asil bulunursa; bu nikâh akdi bâtıl olur: Bir
tarafdan fuzulî olan bir kimse; meselâ iznini almaksızın bir kadım bir erkekle evlendirir de, erkek kabul ederse, veya iznini almaksızın bir erkeği bir kadınla evlendirir de kadın kabul ederse; bu nikâh ekdedilmiş olur. Ancak geçerli olması, gâipdeki eşin tasdikine bağlıdır.
İki tarafdan da fuzulî olan bir kimse; meselâ emirleri olmaksızın ve hazırda bulunmayan bir erkekle kadını kastederek; 'şâhid olun ki, ben falan erkekle falan kadını evlendirdim' derse, bu nikâh akdedilmiş olmaz. Ebû Yûsuf; 'eşlerin tasdik etmesine bağlı olarak akdedilmiş olur' dedi.
Bir tarafdan fuzulî, diğer tarafdan asil olan bir erkek; meselâ, hazırda bulunmayan ve adma nikâh kabul eden bir şahsın bulunmadığı bir kadını kastederek; 'şâhid olun ki, ben falan kadınla evlendim' derse, bu nikâh hususunda da zikredilen ihtilâf vâkidir.
Nikâh akdi iki fuzulî şahıs arasında cereyan ederse, akid caiz olur. Bu hususda bizim ittifakımız vardır. Alış veriş bölümünde fuzulî kimsenin yaptığı tasarrufların mün'akid olacağına dâir delili anlatmıştık.
Ebû Yûsufun bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; akdi yapan kişi vekil olsa, nikâh mün'akid ve geçerli olur. Akdi yapan kimse fuzulî olsa, nikâh mün'akid olur ama, geçerli olması ilgili eşin tasdikine bağlıdır.
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; bu nikâhın yarısıdır. Asilde olduğu gibi, nikâh akdinin tamamlanması için akdin yapıldığı meclisden sonrasına bağlı olunmaz. Vekilin durumu buna benzemez. Çünkü o müvekkilin meramım ifade etmektedir. Onun konuşması eşlere intikal eder. Akdi yapan iki fuzulî şahsın sözleri tam bir akiddir, vekilinkine kıyaslanamaz.
Baba büyük yaşdaki oğlunu bir kadınla nikâhlar da, oğlu bu nikâhı tasdik etmeden delirirse, bunun üzerine akdi baba tasdik ederse; caiz olur. Çünkü tasdik ederken deliren oğlu üzerinde velayeti sabittir[62]
Evlenmede Tarafların Denk Olmaları
Nikâhda denklik esasdır: Denklik kadınlar hakkında lâzım olduğu !Çin, erkeğin kadına denk olması esasdır. Zira şerefli kadın hakir bir erkeğin yatağına girmekle utanç duyup öfkelenir. Ama erkek böyle değildir. Çünkü kadını yatağına alan odur. Bunun dayanağı da şu hadîs-i şerîfdir: "Bilesiniz ki, kadınları ancak veliler (i) evlendirebilirler ve kadınlar da ancak denkleri olan erkeklerle evlensinler." Umumiyetle nikâhın maslahatları ancak denk olan eşler arasında tamamlanır. Nikâhın maksadının tamamlanması için erkeğin kadına denk olması şarttır.
Erkeğin kadına denk olması şu beş yerde aranır:
1- Soyda denk olmak: Kureyşliler birbirlerinin dengidirler. Başka Arap kabilelerine mensup olanlar Kureyşlilerin dengi değildirler. Diğer Arap kabilelerine mensup olanlar birbirlerine denktirler. Arap olmayan diğer müslüman kavimler bunların dengi değildirler. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kureyşliler birbirlerinin dengidirler. Diğer Araplar
da birbirlerinin dengidirler " [63] Hz. Peygamber (sas) yine buyurmuştur ki;
"Arap olmayan diğer müslûmanlar da birbirlerine denktirler."[64]
Kureyş kabilesine bağlı kollar arasında üstünlük -her ne kadar rivayetimizde belirtildiği gibi, en üstünleri Hâşimoğullan ise de- bu durum nikâh bakımından muteber değildir. Kaldı ki, Hz. Peygamber (sas) kızını Abşemî ve aynı zamanda Emevî olan Hz. Osman (ra) ile evlendirmişti. Hz. Ali (ra) de kızını Adevî olan Hz. Ömer (ra) le evlendirmişti.
İmam Muhammed dedi ki; ancak erkek hilâfet ailesi gibi meşhur bir soydan geliyorsa, hangi kavme ve kabileye mensub olursa olsun; daha üstün soydan gelen bir kadınla evlenebilir. Çünkü hilâfet ailesine saygı göstermek gerekir.
2- Din ve takvada denk olmak: Öyle ki, sâlih bir adamın kızı fasık bir erkekle evlenirse; veliler bu evliliği reddedebilirler. Çünkü bu en kötü ve en fâcir şeylerdendir ve kadın bu adamla evlenmekten utanç duyar. Bir hadîs-i şerîfde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:
"Dindar kadını tercih etsene, hayır görmeyesice!"[65]Bu da dindarlığın ve takvanın asıl maksada en fazla ulaştıran vasıflar olduğuna işaret etmektedir.
İmam Muhammed dedi ki; kocanın fasık olması denklikde sakınca teşkil etmez. Ancak sokaklarda tokatlanan, kendisiyle alay edilen, sarhoş olarak dışarı çıkıp, çocukların kendisiyle alay ettikleri bir koca ise; o zaman bu denkliğe halel getirir. Çünkü bu uhrevî işlerdendir. Dünyevî işlerin temelleri bunun üzerine kurulamaz.
Soylu bir emir aşağı derecedeki bir kadına -eğer hakkında edilecek dedikodulara aldırmayacak ve bu yüzden lekelenmeyecekse- denk olur. Fakat çok düşük dereceli bir kadına denk olamaz. Çünkü bu yüzden kendisine leke gelir.
Ebû Yûsuf dan gelen bir rivayete göre; fâsık erkek mürüvvet sahibi ise, sâliha bir kadına denk olur. Yani durumu örtülü ise denk olur. Çünkü böylesinin fasıklığı açığa çıkmaz ve evlendiği kadın bu sebeple lekelenmiş olmaz.
3- Sanatta denk olmak: Zira insanlar düşük işlerde çalışmaktan utanç duyarlar. Ebû Hanîfe'den rivayet edilen bir görüşe göre; sanatta denklik gerekli değildir. Çünkü insan mesleğini bırakıp başka bir meslek edinebilir. Dolayısıyla sanat ve meslek insanın ayrılmaz bir vasfı değildir. Ebû Yûsuf dan rivayet edilen bir görüşe göre de san'atta denklik gerekli değildir. Ancak dokumacı, hacamatçı, tanzifatçı (temizikçi) ve sepici gibi çok düşük san'at sahibi bir erkek; manifaturacı, aktar, sarraf ve kuyumcunun kızına denk olamaz.
4-Hürriyette denk olmak: Köle hür kadına denk olamaz. Çünkü hür kadın, köle bir kocaya varmaktan utanç duyar. Bu onun için bir noksanlık ve lekedir.
5-Malda denk olmak: Zahir rivayete göre bu, kocanın kadına vereceği muaccel (peşin) mehre ve nafakaya mâlik olmasıdır. Öyle ki, peşin mehir ile nafakadan sadece birine mâlik olsa, kadına denk olamaz. Çünkü nikâhın maslahatları nafaka ile elde edilir. Evlilik de nafaka ile devam eder. Dolayısıyla nafakaya sahip olması zarurîdir. Mehir de kadının tenasül âletinin bedelidir. Dolayısıyla onun da kadına ödenmesi gerekir. Mehr-i muaccelden kasıt; peşin verilmesini insanların örf haline getirdikleri mehirdir. Hatta buna nakid derler. Daha sonra vermeyi örf haline getirdiklerine ise, mehr-i müeccel derler.
Ebû Yûsuf dan rivayet edilen bir görüşe göre göre; koca nafakaya değil de sadece mehre sahipse, kadının dengi değildir. Ama mehre değil de sadece nafakaya sahipse, kadına denktir. Çünkü mehirde kolaylaştırma hükümleri câri olur. Babasının ödemeye muktedir olmasıyla koca da bu mehri ödemeye muktedir sayılır. Nafakaya gelince; o her vakitte ve günde gereklidir.
Nevâdir1 de Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'den nakledildiğine göre; yüksek derecede varlıklı bir kadın mehir ve nafaka vermeye muktedir olabilen bir erkekle kendisini evlendirirse, yaptığı nikâh akdi reddolunur.
Ebû Yûsuf dedi ki; koca mehr-i muacceli ödemeye muktedirse ve kadına vereceği nafakayı günlük olarak kazanıp vermeye muktedirse, o kadına denk sayılır. Bundan fazla olan mala itibar edilmez. Çünkü mal gelir de, gider de...
Sadece babası müslüman veya sadece babası hür olan müslüman bir erkek, hem babası ve hem de dedesi müslüman olan müslüman bir kadına denk olamaz: Çünkü nesep baba ile tamamlanır. Fakat kendisiyle beraber babası ve dedesi (Ebû Yûsuf) müslüman olan bir erkek, bütün sülalesi müslüman olan kadına denk olur: Bunun sebebini açıklamıştık. Ebû Yûsuf a göre sadece babası müslüman olan müslüman bir erkek, bütün sülalesi müslüman olan müslüman bir kadına denktir. Bu dâva bahsinde de anlatılmıştı. Sadece kendisi müslüman olan bir erkek, hem kendisi hem de babası müslüman olan bir kadına denk olamaz. Çünkü kadın ona karşı İslâmiyetle övünür.
Akılda denk olmak: Bazılarına göre bu bakımdan da erkeğin kadına denk olması şarttır. Bazılarıysa bunun şart olmadığını söylemişlerdir. Şart olduğunu söyleyenlere göre deli bir erkek, akıllı bir kadına denk olamaz.[66]
Dengi Olmayan Erkekle Evlenmiş Kadının Durumu:
Bir kadın dengi olmayan birisi ile evlenirse, velisinin onu kocasından ayırmaya hakkı vardır: Üzerindeki utanç lekesini gidermek için, onu dengi olmayan kocasından ayırır. Velileri tarafından küçük yaşda evlendirilenlerin bulûğa erdiklerinde evliliği devam ettirme veya sona erdirme muhayyerliği bahsinde de anlatıldığı gibi, bu durumda ayırma işi hâkim karan ile olur. Ayrılmazlarsa, nikâh sabit olur.[67]
Nikâhı Feshetmek Talâk Sayılmaz:
Nikâhı feshetmek talâk sayılmaz. Çünkü talâk (boşama) nikâhda yapılan bir tasarruftur. Buradaki bu ayırma nikâhı esasdan feshetmektir. Fesih ancak kocaya niyabeten hâkim tarafından yapılırsa, talâk olur. Oysa bu fesih böyle değildir. Bu sebepledir ki, gerdekten evvel ayrılırlarsa, kadına mehir verilmesi gerekmez. Ama gerdeğe girilmişse, nikâhda belirtilen mehrin kadına verilmesi gerekir.
Sahih bir nikâh akdine dayanılarak gerdeğe girilmesinden sonraki ayrılmanın ardısıra kadının iddet beklemesi gerekir.
Velisi mehri almışsa veya mehir parasıyla ona çeyiz hazırlamışsa, yahut kızı için nafaka talebinde bulunmuşsa; bu evliliğe razı olmuş demektir: Bu, velinin kadını evlendirmesi, kadının da kendisini kocasına teslim etmesi gibi, nikâhı kesinleştirmektir ve veli ae bu evliliğe razı olmuş demektir.
Velinin susması razı olduğunu göstermez: Aradan uzun bir zaman geçse de, kadın doğurmadıkça velinin itiraz hakkı vardır. Çünkü kesin olarak var olan bir hakla itiraz etmeyip susmak, (bilahıre) itiraz hakkını iptal etmez. Zira olabilir ki, bu hakkını kullanmayı, davalaşmayı uygun gördüğü bir zamana tehir etmektedir.
Velilerden biri evliliğe razı olursa; aynı derecede ve daha aşağı derecedeki velinin itiraza hakkı kalmaz (Ebû Yûsuf). Daha yakın velininse itiraz hakkı vardır: Ebû Yûsuf dedi ki;'diğer velilerin itiraz hakkı vardır. Çünkü velilik ve ondan doğan itiraz hakkı hepsi için sabit olmuştur. Onlardan biri bu evliliğe razı olunca; kendi itiraz hakkını düşürmüş olur. Ama diğerlerinin hakkı baki kalır.
Bizim görüşümüze göre bu, bölünebilen şeylerde olur. Ama bizim anlatmakta olduğumuz utanç lekesinin giderilmesi işi, bölünebilen bir şey değildir. Burada her veli diğerinden bağımsızdır. Bu hüküm böyledir: Çünkü velilerden biri itiraz hakkını düşürmüştür. Aff ve kısasda da olduğu gibi, bu itiraz hakkı bölünemez olduğundan dolayı, diğer velilerin de itiraz hakkı zarurî olarak düşmüş olur. Bu, eman vermek gibidir. Bir müslüman bir harbîye eman verince, diğerleri de ona eman vermiş sayılırlar. Ama kadının kendisinin razı olmasında hüküm böyle değildir. Çünkü onun hakkı onların haklarından ayrı bir haktır. Onun hakkı; kendisini dengi olmayan bir erkeğin yatağına düşme zilletinden korumaktır. Onların haklan ise; bu yüzden kendilerine bulaşacak utanç lekesini gidermektir. Bu iki hakdan birinin düşmesi, diğerinin de düşmesini gerektirmez.
Hasan'ın rivayetine göre; Ebû Hanîfe; 'kadının dengi olmayan bir erkekle evlenmesi caiz olmaz' demiştir. Şemsü'l- eimme Es- Sarahsî demiş ki; 'ihtiyata uygun görüş de budur. Çünkü her veli mes'eleyi hâkime güzelce anlatamaz, iyi bir müdafaa yapamaz. Her hâkim de adaletle hükmetmez. En ihtiyatlı olanı bu kapıyı kapatmaktır.'[68]
Soyunu Gizleyen Erkek:
Bir erkek soyunu gizleyip başka bir soydan olduğunu söyler de kadın -inanarak- onunla evlenirse; erkeğin gizlemiş olduğu soyu üstün bir soy ise, ne kadının ne de velilerinin bu evliliği bozma muhayyerlikleri olur... Tıpkı bir malı kusurlu diye satın alan bir müşterinin o malın sağlam olduğunu görmesi gibi... Ama erkeğin gizlediği soy, düşük bir soy ise; kadının da velilerinin de bu evliliği bozma muhayyerlikleri vardır. Kadın razı olsa bile -evvelce de açıkladığımız gibi- veliler için muhayyerlik hakkı vardır.
Erkeğin mensub olduğunu iddia ettiği soya nisbetle asıl soyu daha düşükse, ancak yine de kadına denk ise; velilerinin muhayyerlik hakkı olmaz. Bu erkek soyca onlara denk olduğu için, utanç duymazlar. Ancak bunda kadının muhayyerlik hakkı vardır. Çünkü kocası ona daha fazla menfaat sağlayacağını şart koşmuştu. Bu şart gerçekleşmediğinden dolayı, kadın için muhayyerlik hakkı sabit olur. Bu tıpkı ekmekçi veya kâtip diye satın aldığı kölenin bu işleri iyi yapamadığını gören bir kimsenin alış verişi bozma muhayyerliğine sahip olması gibi olur.
Kadının bu evliliği bozma muhayyerliğine sahip olması şu sebebe dayanmaktadır: Kadın, belirtilen soydan aşağı derecedeki bir soya mensup olan bir erkeğin yatağına düşmekle zillet duyar. Oysa kendisi daha üst derecedeki soya mensup bir erkeğin yatağına girmeye razı olmuştu.[69]
Soy Hususunda Kadının Yalanı Ve Erkekten Farkı:
Eğer aldatan kadın ise, kocanın evliliği bozma muhayyerliği olmaz. Çünkü bu durumda kocanın kaybettiği bir fayda yoktur. Kadının kocaya denk olması şart değildir. Çünkü koca aldatılma durumunda karısını boşama gücüne sahiptir. Ve bu; iktidarsızlık, zeker kesikliği, vagina tıkanıklığı gibi sebeplerle evliliği sona erdirmek gibidir.
Ebû Bekir er- Râzî ile Ebû Hasan el- Kerhî'den rivayet edilen görüşe göre; eşler arasında denklik nazar-ı itibara alınmaz. Bulmam Mâlik'in de mezhebidir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki, Allah (cc) katında en değerli olanınız; O'ndan en çokkorkanmızdır. "(Hucurât: 13). Hz. Peygamber (sas) de şöyle buyurmuştur: "Arabm arap olmayana -takva hâriç- bir üstünlüğü yoktur." Hz. Peygamber (sas) Ebû Hüreyre (ra) ye; "Birkızım olsaydı, seninle evlendirirdim"h\xywm\\ş\m. Rivayet edildiğine göre; Bilal (ra) ansardan bir kadınla evlenmek istemiş, ancak ansar ona bu kadını vermek istememişlersdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) Hz. Bilal (ra) e şöyle buyurmuştu; "Git onlara de ki; Rasûlullah (sas) beni evlendirmenizi size emretti. "
Bunun cevabı daha evvel geçmiştir. Çünkü yukarıda geçen âyet-i kerîmeden maksat; dünyanın değil, âhiretin hükmüdür. Zira takvanın hakikatini ancak Allah (cc) bilir ve takvanın sevabı da âhirette verilecektir. Yukarıda geçen hadîs-i şerîfden kasıt da Allah (cc) katındaki üstünlüktür. Hadîs-i şerife verilecek evap da budur. Delilleri birbirleriyle bağdaştırabilmek için hadîs-i şerîfı bu mânaya hamletmek gerekir.
Bir kadın emsallerinin mehrinden daha az bir mehirle evlenirse; velilerinin onu eşinden ayırmaya hakları vardır. Yahut da noksan mehri tamamlatırlar: İmameyn'in kavline göre bunda bir müşkilat yoktur. Çünkü velisinin izni olmadan kadının nikâhlanması caizdir. Ebû Hanîfe'nin görüşüne döndüğüne dâir rivayet esas alınırsa, İmam Muhammed'e göre de bunda bir müşkil yoktur. Ancak evvelki kavline göre bunda müşkil vardır. Zira ona göre velisinin izni olmadan kadının nikâhlanması sahih olmaz.
Alimler dediler ki, bunun sureti şöyledir; veli velayetindeki kadını emsallerinin mehrinden daha az bir mehirle evlenmeye zorlar da, daha sonra bu zorlama ortadan kalkar ve kadın nikâhı tasdik ederse; bu durumda İmameyn'in hilâfına, Ebû Hanîfe'ye göre veliler akdedilen nikâha itiraz etme hakkına sahip olurlar.[70]
Mehir
Mehrin en azı on dirhem gümüş veya o kıymetteki bir maldır. Mehir ancak mal sayılan şeylerden verilir: Mehrin verilmesi gerektiğinin delili şu â\et-i kerîmedir:
"Bunlardan başkasını mallarınızla istemeniz size helâl kılındı." (Nisa: 24). Bu âyet-i kerîmede bir kadının bir erkeğe helâl olması, erkeğin onu bir mal karşılığında istemesi şartına bağlanmıştır. Bu malı (mehri) vermeden bir kadınla evlenmek helâl olmaz. Nikâh akdinde mehir miktarı belirtilmemiş olur ve eşler gerdeğe girmeden boşanırlarsa; kadının mehir alma hakkının düşmesi, mehrin mevcud olmadığına delalet etmez. Çünkü bu feshe benzer. Nikâh akdinde bedelin (mehrin) düşmesi, mehrin vâcib olmadığına delalet etmez. Çünkü düşmesi varlığının delilidir. Zira düşen bir şeyden şu anlaşılır; demek ki daha evvel sabitti ve lâzımdı. Gerdekden evvel boşanma durumunda kadına mehrinin yansının verilmesi, kıyasa aykırı olarak nass ile sabit olmuştur. Mehirle alâkalı âyet-i kerîmede söylenen şey mutlak olarak maldır ve bu mücmeldir; teferruatıyla açıklanmaksızm bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas) bunu on dirhem gümüş olarak açıklamıştır.
Câbir (ra) ve Abdullah b. Ömer (ra) in rivayetine göre; Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "On dirhemden az mehir olmaz." Mehir Allah (cc) in bir hakkı olarak sabit olduğundan dolayı, koca akid esnasında mehri reddeder veya mehirden söz etmezse, nikâh akdedilmiş olmaz. Bu sebeple kadın nikâh akdi yapılırken, mehrinin miktarının belirlenmesini isteme hakkına sahiptir. Bütün bunlar mehir aslının mevcud olduğu esası üzerine kurulan hükümlerdir. Allah (cc) in hakkı olarak sabit olan şeylere -zekât gibi- takdir (miktar belirleme) girer.
Mehir on dirhemden az olarak kararlaştırılmışsa, kadın yine on dirhem alır (İmam Züfer): İmam Züfer dedi ki; 'bu durumda kadın mehr-i misil almayı hakeder. Çünkü koca mehire elverişli olmayan bir şeyi söylemiş olduğundan, mehirden hiç söz etmemiş gibi olur.'
Bizim bu mes'eledeki görüşümüzün gerekçesi şudur; nikâh akdinin hükmünde on dirhemlik mehir parçalara bölünmez. Talâkda olduğu gibi, bir kısmının söylenmesi, tamamının söylenmesi gibidir. Bu cümleden olarak nikâh akdedilirken, 'kadının yansı ile evleniyorum* diyen erkeğin, o kadının tamamıyla evlenmiş sayılması da böyledir. Nitekim ehemmiyetini ortaya koymak için, Şeriat mehri vâcib kılmıştır. Sadece 'mal vereceğim' demekle nikâhın ehemmiyeti ortaya konulmuş olmaz. Çünkü mal kelimesi çok ehemmiyetsiz bir şeyi de içine alabilir. Şeriatın vâcib kıldığı; zekâtta olduğu gibi, mehrin de miktannın belirtilmesidir.
Kadın mehirsiz olarak evlenirse; mâlik olduğunu da, mâlik olmadığını da düşürmüş olmaktadır. Mâlik olduğu şey düşer-ki; bu mehrin on dirhemden fazlasıdır. Ama mâlik olmadığı şey düşmez ki, bu da mehrin on dirhemlik kısmıdır. Bu, müşterek bir borcu, alacaklılardan birinin düşürmesine benzer. Burada borcun tamamı düşmez. Ancak düşüren ortağın payına düşen kısım düşer.
Mehir tayin edilince; gerdeğe girmekle veya karı-kocadan birinin vefatı halinde, onu tam olarak ödemek kocanın borcu olur:
Gerdeğe girmekle mehrin tamamını Ödemek kocanın borcu olur. Çünkü bu durumda mehrin karşılığı olan vagina kocaya teslim edilmiş olmaktadır. Ölümü ile de evlilik sona erip, nikâh karar bulur ve nikâhın bedeli olan mehir vâcib olur.[71]
Temas Olmadan Boşanan Kadının Mehri:
Erkek karısını birleşme olmadan evvel boşarsa, kararlaştırılan mehrin yansını ödemesi gerekir: Çünkü Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"(Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları temas etmeden boşarsanız), tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır." (Bakara: 237).
Nikâh esnasında mehrin miktarı belirtilmemişse, yahut erkek kadına mehir vermeyi şart koşmuşsa; gerdeğe girme ve ölüm olunca, kadın emsallerine göre tam mehir alır. Gerdeğe girmeden evvel boşanan kadına müt'a vermek, kocaya vâcib olur: Nikâh sahih olduğu için, bedelinin verilmesi vâcib olur. Çünkü nikâh; karşılıklı bedel ödeme akdidir. Evvelce de açıkladığımız gibi, mehir Şeriatın hakkı olarak vâcib olmuştur. Burada aslî vâcib, mehr-i misildir. Çünkü bu daha âdilânedir. Nikâh kıyılırken mehir tayin edilmezse, o zaman mehr-i misil ödemesi gerekir. Ama tayin edilmişse, -emsallerininkinden az da olsa- tayin edilen miktann ödenmesi gerekir. Çünkü onlar bu miktara razı olmuşlardır. Emsallerinin nadirinden az olsa bile, tayin edilen miktar Ödenir. Çünkü erkek, tayin edilen miktara razı olmuştur.
Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Mehir, kan-kocanm üzerinde anlaştıkları şeydir." Sahih rivayette anlatıldığına göre; Hz. Peygamber (sas) mehirsiz olarak evlenip de gerdeğe girmeden evvel kocası ölen Bervâ binti Vaşik el- Eğcâî'ye mehr-i misil verilmesine hükmetmiştir.
Gerdekden evvel boşanma sebebiyle kadına müt'a verilmesinin vâcib oluşuna gelince; bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Bu durumda onlara müt'a verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. "(Bakara: 236).
Müt'a gerdekden evvel boşamaktan dolayı vâcibdir: Çünkü müt'a mehrin yansının yerine geçer. Başkası hakkında bu aslı ile bir arada bulunmaz. Bu sebepledir ki, müf anın kıymeti, yan mehr-i misilden fazla olursa, yan mehr-i misil ödemek gerekir. Ve bu da beş dirhem gümüşden az olamaz. Bunun dışında her boşanan kadına müt'a vermek müstehabdır.
Mütfa; bir gömlek, bir baş örtüsü ve bir entariden ibarettir:
Ibn. Abbas (ra) ve Hz. Âişe (ra) böyle demişlerdir. Bunda erkeğin hali dikkate alınır: Zira Allah (cc); "Zengin olan durumuna göre... "buyurur. Müt'a, kadının emsallerine göre tayin edilen mehrinin yarısından fazla olamaz: Zira akdedilirken, mehir miktan tayin edilen nikâh, mehir miktarı tayin edilmeyen nikâhdan daha kuvvetlidir. Kuvvetli nikâhda mehr-i misilin yarısından fazla miktarda müt'a vermek vâcib olmadığına göre; zayıf nikâhda evleviyetle vâcib olmaz.
Bir erkek mehirde bir artırım yaparsa, bu fazlalığı vermek üzerine borç olur: Alış veriş bahsinde satılan malın artırımı, satılan malın bedelnin artırımı anlatılırken, bunun gerekçesi açıklanmıştı. Fakat kadınla birleşmeden evvel boşanma olursa, bu fazlalığı vermek gerekmez (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf a göre gerdekden evvel boşanma olursa, bu fazlalığın yansını vermek gerekir. Çünkü ona göre akidden sonra şart koşulan şey, akid esnasında şart koşulmuş gibidir. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre yanyı ödemek, akid esnasında şart koşulan şeylere hastır. Bunda kaide şudur; bir erkek bir kadınla evlenir, ancak nikâh kıyarken ona mehir tayin etmez de, sonra belli bir mehir miktan üzerinde anlaşırlarsa, gerdeğe girer veya koca ölürse, kadın; üzerinde anlaştıklan mehri hakeder. Ama gerdekden evvel kadını boşarsa, erkeğin ona müt'a vermesi gerekir.
Ebû Yûsuf dedi ki; üzerinde anlaştıklan mehrin yarısının kadına ödenmesi gerekir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"(Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları temas etmeden boşarsanız), tayin ettiğiniz mehrin yansı onların hakkıdır." (Bakara: 237).
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre ise bu nikâh akdiyle vâcib olan mehr-i misilin belirtilmesidir. Mehr-i misil yanya bölünmeyeceği gibi, onun yerini alan şey de yarıya bölünemez. Farz olan; akidde miktan belirtilip bilinen mehirdir. Nassdan murad olunan da odur.
Kadm mehirde bir indirim yaparsa, bu indirim sahih olur:
Çünkü bu tahsil edilirse de, hak olarak baki kalsa da; sırf kadının hakkıdır. Kadm, diğer haklannda olduğu gibi, bu hakkını da düşürebilir.[72]
Halvet Gerdek Gibidir:
Sahih bir nikâhdan sonraki sahih bir halvet, gerdeğe girmek gibidir: Zira Muhammed b. Abdurrahman b. Sevban'ın rivayetine göre; Rasûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "(Nikâhdan sonra) bir kadının (karısının) baş örtüsünü açıp ona bakan bir kimse (koca), onunla gerdeğe girmiş olsa da, olmasa da; mehir vermek vâcib olur."
Zürâre b. ebî Evia (ra) nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah (cc) kendilerinden razı olsun; râşid halifeler şöyle hükmettiler; koca karısıyla baş başa kaldığı odanın perdesini salar veya kapısını kitlerse, karısı mehrin tamamını hakeder ve aynlma durumunda da iddet beklemesi gerekir."
İktidarsız erkeğin evlendiği kadınla halvete girip onunla temasda bulunamaması halinden bahseden Hz. Ömer (ra) erkeklere hitaben şöyle demiştir: "Acizlik sizden kaynaklanıyorsa, bunda kadmlann ne suçu var?"
Nikâh menfaatler üzerine yapılan bir akid olduğu için, -kiralamada olduğu gibi- kadının kendisini kocasına teslim etmesiyle yerine gelmiş olur. Çünkü bu durumda mehrin karşılığı erkeğe teslim edilmiştir. Alış verişde olduğu gibi, artık malın bedeli olan mehrin kadına verilmesi vâcib olur.
İktidarsız, buruk ve zekeri kesik olanların (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) halveti de aynı hükmü gerektirir: İmameyn dediler ki; 'bu durumda cinsî münasebeti kesin olarak imkânsız kılan bir mâni mevcut olduğundan dolayı, kadm mehrin yansını hakeder. Çünkü koca, hastadan daha âciz bir durumda bulunmaktadır.'
Ebû Hanîfe'ye göre bu nikâh akdi ile kocanın hakettiği şey cinsî münasebettir ki, kadın da bu iş için kendisini kocasına teslim etmiştir.[73]
Sahih Halvet Ve Bunun Mânileri:
Sahih bir halvet; tabiat ve din bakımından cinsî münasebete mâni bulunmayan yerde meydana gelir. Kadın veya erkek yönünden cinsî münasebete mâni bir hastalık tabiî bir mânidir. Çıban ve tıkanıklık da tabiî bir mânidir: Hastalığın artmasından korkuluyorsa, bu da bir mânidir. Çünkü bu da mutlaka temasa bir nevi fütur getirir, mâni olur.
Aybaşı hali de dinî ve tabiî bir mânidir: Çünkü temiz fıtratlar bundan tiksinirler. Farz ya da nafile hacc veya umre için ihramlı olmak mânidir. Ramazanda oruçlu olmak, farz namaz içinde bulunmak da dinî mânidir: İhramlı bir kimse cinsî münasebette bulunduğu takdirde ceza olarak bir koyun veya keçi kesmesi gerekeceğinden dolayı, ihramlılık cinsî münasebete mânidir. Farz orucunu tutmakda olan bir kimse cinsî münasebette bulunduğu takdirde, kaza ve keffaretle mükellef olacağından dolayı Ramazan orucu cinsî münasebete mânidir. Nafile oruçlar bu hükmün haricindedir. Çünkü nafile oruç tutmakta olan bir kimsenin misafirlik gibi, insan hakkıyla alâkalı bir mazeret sebebiyle orucunu bozması caizdir. Ama Ramazan ve adak orucu böyle değildir. Bu oruçları kaza etmekte olan bir kimsenin cinsî münasebete mânisi olup olmadığı hususunda iki rivayet vardır: Nafile bir günün orucundaki bir kimsenin de cinsî münasebete mânisi olup olmadığı hususunda da iki rivayetin mevcud olduğu söylenmiştir. Sabah namazının iki, öğlen namazının da dört rek'atlik sünnetinin de kılınırken cinsî münasebete mâni olduğu bildirilmiştir. Bunlar çok müekked sünnetlerdir. Zira terk edilmeleri halinde azap tehdidi vardır.
Halvetin sahih olarak yapılabileceği yer; eşlerin başkalarının kendilerini görmelerinden emin olacakları bir yerdir. Öyle ki, bir erkek bir mescidde veya bir hamamda veya yolda yahut etrafı çevrili olmayan bir damda eşiyle beraber başbaşa kalsa; bu sahih halvet olmaz. Aynı şekilde yanlarında âmâ veya aklı eren bir çocuk veya bir deli yahut kudurmuş bir köpek veya kocanın başka bir nikâhlı karısı veya yabancı bir kadın bulunursa; bu sahih halvet olmaz.
Yanlarında bir cariye bulunması halinde halvetin sahih olup olmayacağı hususunda iki rivayet vardır: Sahih olsun, olmasın; bu halvetlerin hepsinden sonra eşlerin ayrılması halinde kadının ihtiyaten iddet beklemesi gerekir. Çünkü iddet Şeriatın hakkıdır.[74]
Fâsid Nikâhın Mehr-İ Misili Gerekli Kılması:
Fâsid bir nikâhda kadına ancak mehr-i misil vermek gerekir. Bu mehir de, gerçekden eşler arasında cinsî münasebet olmuşsa, verilir: Nikâh fâsid olduğu için, bu evlilikde haramlık vardır ve bu da eşlerin cinsî münasebetlerine dînen mânidir. Mehrin verilmesi de kadının cinsiyet âletinden hakikaten istifade etmekle vâcib olur. Fâsid nikâhda mehr-i misil vâcib olur. Çünkü akid yapılırken tayin edilen mehir fasid olunca, mehr-i misile yöneliriz. Zira evvelce de belirtildiği gibi, asıl verilmesi gereken de odur.
Bu mehir hiç bir zaman nikâhda belirtilen mehirden fazla olamaz: Çünkü alınacak olan mal değildir. Ancak miktarı tayin edilmekle keymeti belirtilmiş olur. Tayin edilen mehir mehr-i misilden az ise, fazlalığın verilmesi gerekmez. Çünkü hakikatte mehir tayin edilmiş değildir. Tayin edilen miktar mehr-i misilden fazla ise de, fazlalığın verilmesi gerekmez. Çünkü tayin edilen mehir fâsid olmuştur. Fâsid alış verişde hüküm bunun hilâfmadır. Fâsid alış verişde satın alınan malın fiatı değil de, meblağı ne kadar yüksek olursa olsun, kıymetinin verilmesi gerekir. Çünkü bu alış verişde satılan mal, kıymetli bir maldır. Bedeli, kıymeti ile takdir edilir.[75]
Fâsid Nikâhdan Doğan Çocuğun Nesebi:
Fâsid bir nikâhdan sonra doğan çocuğun nesebi babasından sabit olur: Neseb; isbatında ihtiyatlı davranılan şeylerdendir. Nesebin başlangıç vakti kan-kocamn cinsî münasebette bulunduğu vakittir. Sahih nikâhda ise, nesebin başlangıç vakti, nikâhın akdedildiği vakittir. Çünkü sahih nikâh cinsî münasebetin sebebidir. Bu sebeple nikâh akdi cinsî münasebetin yerine ikâme edilmiştir.
Açıkladığımız haramlık gerekçesine binâen, fâsid nikâh cinsî münasebete yol açan bir sebep değildir. Dolayısıyla bunda nikâh akdi cinsî münasebetin yerine ikâme edilemez. Fâsid nikâhdan sonra aynlma halinde neseplerin karışmasından sakınmak için, ihtiyat gereği kadının iddet beklemesi gerekir.
İddet ayrılma gününden başlar. Çünkü iddet nikâh şüphesi sebebiyle vâcib olur. Bu şüphe de eşleri birbirlerinden ayırmakla ortadan kalkar.[76]
Şarap Ve Domuzun Mehir Olarak Şart Koşulduğu Nikâhın Hükmü
Şarap veya domuz yahut 'şu küp sirke' (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) mehir olmak üzere nikâh akdedilse de, sonra sirke şarap çıksa yahut da bir kölenin bir senelik hizmeti mehir olarak konulsa da (Ebû Yûsuf) sonra kölenin hür olduğu anlaşılsa, yahut Kur'an-ı kerimi öğretmek mehir tayin edilmiş olsa, yapılan nikâh caiz olur (İmam Muhammed). Kadın ise, emsallerine göre tayin edilen mehri hakeder: Şarap ile domuz mehir olamaz. Bunların mehir olarak şart koşulmaları fâsid bir şarttır, geçersizdir.[77]
Nikâh, Fâsid Şartdan Dolayı Bozulmaz:
Nikâh akdi fâsid şartlarla bozulmaz. Alış verişde ise, hüküm bunun hilâfınadır. Şarap veya domuz olarak tayin edilen mehir bâtıl olunca, hiç tayin edilmemiş gibi olur. Dolayısıyla -evvelce de açıkladığımız gibi-mehr-i misil ödemek gerekir.
Şu bir küp sirke mehir olarak tayin edilir de, sonra o küpdekinin şarap olduğu ortaya çıkarsa, kadına mehr-i misil verilmesi gerekir. Bu Ebû Hanîfe'ye göredir: Çünkü işaret etmek ad vermeye göre daha tanıtıcıdır. Bu durumda erkek şarap karşılığında o kadınla evlenmiş gibi olur.
îmameyn dediler ki; 'bu durumda kadın o şarap ağırlığınca sirke almayı hakeder.' Bir kölenin bir senelik hizmeti mehir olarak tayin edilse, sonra da o kölenin hür olduğu anlaşılsa; Ebû Hanîfe'ye göre bu mehir geçersiz olup, kadın mehr-i misil almayı hakeder.
Ebû Yûsuf dedi ki; bu durumda o adam köle farzedilerek bir senelik hizmetinin değerinin kadına verilmesi gerekir. Çünkü evlenirken koca kadını bir mala ümitlendirmiştir, ama malı ona teslim etmekten âciz kalmıştır. Şu halde kadına o malın mislini ya da kıymetini vermek gerekir. Sanki başkasının kölesini mehir olarak vermeyi şart koşarak o kadınla evlenmiş gibi olur.
İmam Muhammed dedi ki; bu durumda kadına mehr-i misil vermek gerekir. Bu mes'eledeki kaide şudur: Adı verilen mehir işaret edilenin cinsindense, nikâh akdi işaret edilene taallûk eder. Çünkü adı verilen zaten işaret edilenin içinde mevcuttur. Görmez misin ki; bir kimse kırmızı yakut diye aldığı bir kaşın daha sonra yeşil renkli olduğunu görürse, alış veriş akdi tamam olur. Çünkü kaşların cinsi aynıdır. Ama adı verilen şey işaret edilenle aynı cinsden değilse, akid; adı verilen şeye taallûk eder. Çünkü adı verilen şey işaret edilende ne zat ne de sıfat bakımından mevcut değildir. Görmez misin ki; yakut diye bir kaş satın alan kimse o kaşın cam olduğunu görürse, -ikisi aynı cinsden olmadığı için- alış veriş akdi tamamlanmış olmaz.
Sadedinde olduğumuz mes'elede ise, hür ile köle aynı cinsdendirler. Akid, işaret edilene taallûk eder. Bu durumda erkek hür bir kimsenin mehir olması karşılığında o kadınla evlenmiş gibi olur. Bu durumda kadına mehr-i misil vermek gerekir.
Şarap ve sirkeye gelince; bunlar iki ayrı cinsdirler. Aralarında aşın bir fark mevcud olduğundan dolayı akid, nikâhda adı verilen şeye (sirkeye) taallûk eder. Öyle ise, kocanın kadına mehir olarak sirke vermesi gerekir. Ama bir erkek bir kölenin bir senelik hizmeti veya Kur'an öğretmesi karşılığında bir kadınla evlenirse; Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf a göre kadına mehr-i misil vermek gerekir.
İmam Muhammed dedi ki; kadına o kölenin bir senelik hizmetinin kıymetinin verilmesi gerekir. Çünkü bu bir maldır. Ancak kocası tenakuz sebebiyle ona bu malı teslim etmekten âciz kalmıştır. Ve bu durumda koca sanki başkasının kölesi karşılığında o kadınla evlenmiş gibi olmaktadır. Dolayısıyla karısına kölenin hizmetinin kıymetini vermesi gerekir.
Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf a göre hizmet mal değildir. Çünkü hiç bir halde başkası onun üzerinde hak iddia edemez. Ve bu takdirde mehir olarak sanki şarap tayin edilmiş olmaktadır. Bu hüküm böyledir. Çünkü menfaatler ancak akid ile değerlendirilirler. Menfaatin taksimi akidde vâcib olmayınca; kıymetlenmesi de ortaya çıkmaz. Ve -açıkladığımız sebepden dolayı- mehr-i misil ödemesi gerekir.[78]
Karının, Kocadan Hizmet Beklemesi:
Ya da şöyle diyebiliriz: Meşru olan mal -veya açıkladığımız sebepden dolayı menfaat- karşılığında kadınla evlenmektir. Yahut şöyle diyebiliriz: Kur'an öğretmek vâcibdir. Kelime-i şehâdet gibi, Kur'an'ın da öğretilmesi mehir sayılamaz. Ama kölenin hizmeti böyle değildir. Çünkü hizmet bir maldır. Hizmeti yapacak olan köle dolaylı olarak kendini, hizmet vereceği kimseye teslim etmiş olur. Kaldı ki, kadının kocasından hizmet talebinde bulunması vaziyetini ters yüz etmektedir. Zira kocayı ağırlayıp ona saygı görtermek kadının vazifesidir. Kocasından hizmet talebinde bulunması onu küçümsemek olur.
Bir köle efendisinin izni ile bir senelik hizmeti karşılığında evenince, bu nikâh akdi caiz olur ve bir senelik hizmet kadının olur:
Zira -evvelce de açıkladığımız gibi- hizmet maldır ve bunda bir çelişki yoktur. Çünkü köle bu durumda manen efendisine hizmet etmektedir. Zira bu hizmeti onun emri ile yerine getirmektedir.
Bir erkek başka bir hür kimsenin hizmeti karşılığında bir kadınla evlenirse, sahih kavle göre bir çelişki mevcud olmadığından dolayı, bu evlilik sahih olur. Kadın da o hizmetin değerini dönüp kocasından ister.
Bir kimse koyunlarını otlatmak veya tarlasını ekip biçmek karşılığında bir kadınla evlenirse, bu hususda iki rivayet vardır. Fark iksinden birinin üzerinedir. Bunda bir tenakuz yoktur. Çünkü bu evlilik maslahatlarını yerine getirme kabilindendir. Koca hem mal, hem de mal olmayan şeyleri mehir olarak bir arada söyler de malı on dirhem gümüş olarak öderse, bu para kadının olur, başka şey değil... Ödenıezse, kadın mehr-i misilini tam olarak alır. Meselâ on dirhem gümüş ve bir rıtıl şarap karşılığında bir kadınla evlenirse, kadın on dirhemi alır. Ancak bu durumda mehr-i misil tamamlanmış olmaz.
Bir adam bir kadından bir köle satın alır da, köle kusurlu çıkarsa; kusur sebebiyle meydana gelen değer farkı karşılığında o kadınla evlenirse, caiz olur. Kusur sebebiyle meydana gelen değer farkı on dirhemse, bu fark kadının olur. On dirhemden az ise, on dirheme tamamlanır.[79]
Kuma Getirmemek Üzere Mehirde Anlaşma:
Bir erkek, başka bir kadınla evlenmemek üzere, bin lira karşılığında bir kadınla nikâhlansa, bu şarta sadakat gösterildiğinde kadın bin lira mehir alır: Çünkü bu para mehir olmaya elverişlidir. İkisi bunun üzerinde anlaşmışlardır. Eğer şarta uyulmaz da erkek başka bir kadınla da evlenirse, kadın mehr-i misil alır: Çünkü kadın, üzerine kuma getirilmemesi gibi bir menfaatin temini ile birlikde mehir olarak bin liraya razı olmuştur. Bu menfaati temin edilmezse, mehr-i misili tamamlanarak kadına verilmelidir. Çünkü yalın olarak mehir diye sadece o bin liraya razı olmamıştı. Dolayısıyla mehir tayin edilmemiş gibi olur.
Bir erkek bin ve bir de hoşuna gidecek bir ihsanda bulunma karşılığında bir kadınla evlenirse, kadına bin liradan eksik olmamak üzere mehr-i misil verilir. Çünkü kadın bin liraya razı olmuştur. Erkek cinsî münasebetten evvel boşarsa, ona beş yüz lira vermesi gerekir. Çünkü bu müt'adan fazladır.
Bir erkek kadının bulunduğu yerde ikamet ederse bin lira, başka yere götürülürse iki bin lira mehir vereceğini söylerse, ikameti halinde kadın bin lira alır. Başka yere götürülürse, mehr-i misil alır
(Ebû Yûsuf, İmam Muhamtned, İmam Züfer): Bu da bin liradan az, iki bin liradan fazla olamaz. İmameyn iki şartın da caiz olduğunu söylemişlerdir. İmam Züfer'e göre her iki şart da fasiddir ve bu kadın her iki takdirde de mehr-i misili hakeder. Şu halde birincinin üzerine başka bir kadınla evlenmezse; birinci kadına bin lira, başka bir kadınla evlenirse, birinci kadına iki bin lira mehir vermesi gerekir.
İmam Züfer'in bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; iki şıktan her birinin meydana gelme ihtimali vardır. Şu halde mehir belirsiz olmaktadır.
İmameyn'in gerekçeleri ise, şudur: Bu şıklardan her birinde sahih bir maksat vardır ve her birinde de belli bir bedel tayin edilmiştir. Bu Fars dikişi, Rum dikişi gibi belli olmuştur.
Ebû Hanîfe'ye göre ise; ileri sürülen iki şart sahihtir. Bunun gerektirdiği, tayin edilen mehirdir. İkinci şart ise, birincinin gerektirdiği şeyi reddetmektir. Belirleyip tayin etmek sahih olunca, gereğinin reddedilmesi caiz olmaz. Dolayısıyla ikinci şart bâtıl olur.
Bir erkek; eğer çirkinse bin lira, güzelse iki bin lira karşılığında bir kadınla evlenirse, her iki şart da sahih olur. Bu mes'eîe ile evvelki mes'ele arasındaki fark şudur: Bu sonuncu mes'elede her hangi bir risk yoktur. Çünkü kadın tek sıfat üzerinedir (yani ya güzeldir, ya da çirkindir). Ancak koca onun hangi sıfat üzere olduğunu bilmemektedir. Birinci mes'elede ise, ikinci belirlemede risk vardır. Çünkü kocanın ileri sürdüğü birinci şarta riâyet edip etmeyeceği bilinmemektedir.
Şu veya bu köle karşılığında bir kadınla evlenirse; o kölelerden hangisinin kıymeti mehr-i misile daha yakınsa, kadın onu almayı hakeder. Ama mehr-i misili ikisinin arasında ise, o zaman kadın mehr-i misil almayı hakeder: İmameyn dediler ki; 'her hal ü kârda kadın değeri düğük olan köleyi hakeder. Kocası gerdeğe girmeden evvel boşarsa, kadın değeri düşük kölenin yan değerini alır. Bu hususda icmâ edilmiştir.'
İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; düşük değerli köle kesinlikle mehir olarak tayin edilmiştir. Çünkü onun değeri daha azdır. Mehir belirtilmiş olunca, mehr-i misile yönelinmez.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; aslolan mehr-i misildir. Ancak mehr-i müsemma sahih olduğu zaman mehr-i misil terk olunur. 'Şu veya bu köle karşılığında1 sözündeki Veya1 kelimesi cümleye konulduğu zaman, mehr-i müsemma belirsiz ve fasid olur. Ancak mehr-i misil yüksek değerdeki kölenin değerinden fazla ise, kadın indirime razı olmuştur. Mehr-i misil yüksek değerdeki kölenin değerinden az ise, erkek fazla mehir vermeye razı olmuştur. Mehr-i müsemma belirsiz olunca, gerdek öncesi boşama sebebiyle kadına müt'a vermek gerekir. Ancak düşük değerli kölenin yan değeri normalden fazla olur. Koca itiraf ettiği için, bunu vermesi gerekir.
Mehir olarak hayvan verilecek olsa, ve at olduğu söylenerek nev'i de kararlaştmlsa, caiz olur. Eğer bu atın ne vasıfda olacağı bildirilmezse, vasat olanı verilir. Erkek isterse kadına hayvanın kendisini verir, isterse kıymetini verir. Elbise de hayvan gibidir. Şu kadar var ki, elbisenin vasfı belirtilmişse, teslimi gerekir. Erkeğin zimmetinde borç olmak üzere kararlaştırılan her şey de böyledir: Bunda asıl kaide şudur; cinsi, nev'i ve sıfatı belirsiz bir mehir tayin etmek sahih olmaz. Çünkü bu taraflar arasında anlaşmazlığa yol açar. Ama vasıf belirsizliği gibi az bir belirsizlikle mehir tayin etmek sahih olur. Zira nikâh bir çeşit belirsizliği taşır. Nikâh, kolaylaştırma ve tolerans esası üzerine bina edilir.
Berlirsiz olmakla birlikde mehr-i misil karşılığında bir kadınla evlenmenin caiz olduğu bilinmektedir. Çünkü bu taraflar arasında anlaşmazlığa yol açmamaktadır. Mehrin vasfmdaki belirsizlik de böyledir. Ama alış verişde hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü alış veriş tarafların birbirlerini sıkıştırıp, daha fazla kazanç sağlama çabasına girmeleri esasına dayanmaktadır.[80]
Mehirde Belirsizlik:
Sonra, belirsizliğin de çeşitleri vardır: Şöyle ki;
Nevi ve vasıf belirsizliği: Meselâ mehir olarak bir elbise veya hayvan veya ev vereceğim demek gibi... Böyle bir mehir tayin etmek sahih olmaz. Çünkü bunların kendi ferdleri arasında maddeten ve manen aşın derecede farklılık vardır. Dolayısıyla mehr-i misil vermek gerekir. Riskli bir mehir tayin etmek de böyledir. Meselâ mehir olarak cariyemin veya koyunumun karnındaki yavruyu..., yahut hurmalığımın bu seneki ürününü vereceğim, demek gibi.
Mehrin nevinin belli ama, vasfının belirsiz olması: Meselâ mehir olarak; köle..., at..., inek..., koyun... veya Herat kumaşı vereceğim, demek gibi. Bu şekilde mehir tayin etmek sahihtir. Bu durumda yukarıda sayılan şeylerin orta halde bulunanının mehir olarak verilmesi gerekir. Çünkü nevi belli olunca, o nevin iyisi, kötüsü ve ortası vardır. Orta olanının verilmesi gerekir. Bu daha adaletli olur. Çünkü orta derecede olan; iyiden de kötüden de pay alır.
Nev'in belli olmaması durumunda orta dereceliden söz edilemez. Çünkü nevilerin mânaları muhtelif olur. Atın mânası ile devenin mânası ayrıdır. Koyun ile manda da mâna bakımından farklıdırlar. Atlas, pamuk vb. elbise nevilerinin muhtelif olması da böyledir.
Nev'i belirtilen mehrin o neviden orta derecede olanı verme muhayyerliği kocaya tanınmıştır. Çünkü orta dereceli olan ancak kıymet ile bilinir. Ödeme hususunda orta dereceli olan esas alınmıştır. Mehir tayin etmede aslolan ayndır. Koca bunun orta dereceli olanını verme muhayyerliğine sahiptir. Kadın da mehir olarak bunu kabul etmeye zorlanır.
İmam Züfer dedi ki; 'mehir yün bir elbise ise, kadın bu elbisenin değerini almaya zorlanamaz. Bu Ebû Hanîfe'den gelen bir rivayettir. Mehir olarak belirtildiği için kadın o elbiseyi almayı haketmiştir. Selemde olduğu gibi, onun yerine başka bir şeyi almaya zorlanamaz.
Buna karşı şöyle denilebilir: Mehir olarak belirtilen nesne muayyen değilse, o ve kıymeti belirsizlik bakımından birbirlerine eşittirler. Hayvanın mehir tayin edilmesinde olduğu gibi, kadın o nesnenin kıymetini kabul etmeye zorlanabilir. Bazıları İmam Züfer'in kavlini benimsemişlerdir. O; 'esahh olan görüş de budur1 demiştir. Zira erkeğin mehir olarak tayin ettiği elbise selemde olduğu gibi, onun zimmetine yerleşmiş şekilde vâcib olmuştur. Ama hayvan böyle değildir. Çünkü hayvan selem babında zimmete yerleşmiş şekilde vâcib olmadığı gibi, mehirde de bu şekilde vâcib olmaz.
Şu da var ki; Ebü Hanîfe'ye göre orta derecedeki bir kölenin kıymeti kırk dinardır. Mehir olarak beyaz tenli bir köle tayin edilmişse, bu elli dinardır ve bu aynı zamanda bir gurrenin değeridir. Mehir gurre mânasındadır. İmameyn'e göre kölenin kıymeti bolluğa ve kıtlığa göre değişir.
Bir görüşe göre denildi ki; bu zamana göre değişir ve bu değişmez bir burhan değildir.
Mehrin kendisinin gayr-ı muayyen olması, cins ve sıfatının belli olması: Meselâ bir erkeğin zimmette vasfedilen Ölçeklik veya tartılık bir mal karşılığında bir kadınla evlenmesi durumunda yapılan mehir tayini sahih olur. Tayin edilen aynın kadına erkek tarafından teslimi gerekir. Çünkü bu ayn zimmette sahih bir şekilde sabit olmuştur. Dolayısıyla nakit gibi erkeğin bunu kadına teslim etmesi gerekir. Bir erkek vasfını belirtmeksizin mutlak bir ölçek buğday karşılığında bir kadınla evlenirse, bu erkek muhayyer olur. Dilerse orta vasıfta bir ölçek buğday verir, dilerse o buğdayın kıymetini verir. Hasan'ın Ebû Hanîfe'den rivayet ettiği kavle göre; kocanın bir ölçek buğdayı kadına teslim etmesi gerekir.
Bir kimse bin dirhem mehir karşılığında iki kadınla evlenirse, bu para asla dönülerek mehr-i misilleri miktarmca iki kadın arasında taksim edilir. Çünkü bu parayı onlara izafe etmekle, her birine hakettiği kısmı izafe etmiş olmaktadır. Aslında onların hakettikleri, kendi mehr-i misilleridir. Bu şuna benzer; bir kimse kendisinden bin lira alacaklı olan iki ortağa borcu olan bin lirayı öderse, onlar bu parayı alacakları miktannca kendi aralarında paylaşırlar.
Yukarıdaki mes'elede bahis mevzuu olan iki kadını kocaları kendileriyle gerdeğe girmeden boşarsa, bin liralık mehrin yansını haklan miktannca paylaşırlar. Çünkü birinin nikâhı sahih olmasa, diğerininki sahih olur. Çünkü iptal edici sebep birine mahsusdur. Bu sebep diğerine sirayet etmez. Bin dirhemin tamamı nikâhı sahih olanındır. İmameyn dediler ki; bu para birinci mes'elede olduğu gibi, mehr-i misilleri miktannca ikisi arasında paylaşılır. Çünkü kocalan bu parayı olduğu gibi ikisine izafe etmiştir. Sahih nikâhlıya isabet eden para onun olur, kalan kısım sakıt olur.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; nikâhın, nikâhı sahih olmayana izafe edilmesi lağvdır. Bu durumda o kadına sanki bir sütun veya binek izafe edilmiştir. Bedel ancak karşılıklı ödeşme, eşitlik ve akde dâhil olma hükmü ile paylaşılır. Haram kılınanda karşılıklı ödeşme, eşitlik ve akde dâhil olmak yoktur. Burada bedel sanki hiç
konuşulmamış gibidir.
Bir şeyin iki kişiye izafe edilmesi ve o şeyin iki kişiden birine has kılınması caizdir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan peygamberler gelmedi mi?" (En'âm: 130). Bu âyet-i kerîmede peygamberler cinlere ve insanlara izafe edilmişlerdir. Oysa peygamjberler cinlere değil, insanlara mahsusdurlar. Koca nikâhı sahih olmayanla gerdeğe girerse, Ebû Hanîfe'ye göre o kadına mehr-i misil vermek gerekir. Sahih olan da budur. Çünkü bu haram olan bir cinsî münasebettir. Nikâh akdi şüphesi mevcud olduğu için, hadd tatbik edilmez. Dolayısıyla kadına mehr-i misil vermesi gerekir. İmameyn'e göre mehr-i misil ve müt'adan hangisi az ise, onun verilmesi gerekir.[81]
Mehr-İ Misil Takdirinde Usûl:
Kadının mehr-i misili babası tarafından akraba olan kız kardeşleri, halaları, amca kızları gibi, kadınlara göre takdir edilir:
Ancak anası ve teyzesi aynı zamanda babasının kabilesinden iseler, bunlara göre de takdir edilebilir. Bervâ adındaki kadın mehirsiz olarak evlendiğinde Hz. Peygamber (sas) in böyle hüküm verdiği ve şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "O kadına kendi (kabilesinin) kadınlarının mehr-i misili verilmelidir." Yani babasının akrabası olan kadınların mehr-i misili verilmelidir. Zira bir şeyin kıymeti, kendi cinsinin kıymeti ile bilinir. Kadının cinsi de, babasının kavmidir.
İçlerinde onun haline benzer bir kadın bulunmazsa, o zaman yabancı kadınlara göre takdir edilir: Ki, mümkün mertebe maksat hâsıl olsun.
Kadının mehr-i misili takdir edilirken; yaşda, güzellikde, bâkirelikde, malda, aynı belde ve devirde onun dengi olan bir kadına göre bu takdir yapılır: Mehir bu vasıflara göre değişir. Zira erkeklerin rağbeti bu vasıflara göre değişir.
Bütün bu hususiyetlerin hepsi bulunmazsa, bulunanlar dikkate alınır: Çünkü bu vasıfların iki kadında toplanması imkânsızdır. Şu halde kendisinde bu vasıfların mevcud olduğu kadın nazar-ı itibara alınır. Çünkü bu kadın da diğerinin mislidir. Bazı ulemâdan nakledilen görüşe göre; kadın soylu ve şerefli ise, güzellik nazar-ı itibara alınmaz. Güzellik ancak soy ve şerefi orta derecede kadınlarda aranır. Çünkü bu takdirde rağbet güzelliğedir.[82]
Henüz Mehrini Alamamış Kadının Haklan:
Kadın mehrini alıncaya kadar kendisini kocasından sakındırmak ve kendisi ile yolculuğa çıkma isteğini reddetmek hakkına sahiptir: Çünkü kocanın hakkı mübdel (vagina) de taayyün etmiş olduğundan dolayı, kadının da bedel (mehir) de hakkı taayyün eder ki, eşler arasında eşitlik sağlanmış olsun. Mehrin tamamı müeccel (ertelenmiş) ise, kadın yukarıda sayılanları yapamaz. Çünkü o, hakkının ertelenmesine razı olmuştur. Ebû Yûsuf a göre kadın bunları yapmak hakkma sahiptir. Çünkü kadın kendisini bir defa kocasına teslim etmiştir. Artık kendisini kocasından alıkoyamaz. Meselâ buna benzer olarak; bir satıcı malı müşteriye teslim ettikden sonra artık o malı alıkoyamaz.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; kadının tenasül âletinin ehemmiyetini ortaya koymak bakımından, cinsî münasebetlerden hiç biri bedelsiz kalmasın diye mehir eşler arasında yapılacak olan bütün cinsî münasebetlerin bedelidir. Ancak daha sonra aralarında cinsî münasebet kurulup kurulmayacağı belirsiz olduğundan dolayı; mehir, ilk cinsî münasebetin vukûuyla kesinlik kazanır. Belirli olanla belisiz bir arada bulunmaz. İlkinden sonra başka bir cinsî münasebette bulunulursa, ikincisi de belirli olur ve belirli ile belirsiz bir araya gelip sıkışmış olurlar. Ve mehir de cinsî münasebetlerin hebsinin mukabili olur.
Buna benzer bir mes'ele olarak; cani bir köle bir cinayet işlediğinde bu cinayetine karşılık olarak hak sahibine (veya velisine) tesim edilir.
Teslim edilmez de; ikinci hatta üçüncü bir cinayet işlerse; bu cinayetlerin tamamına karşılık teslim edilir.
Eğer kocası mehrini verirse, alıp istediği yere götürür: Zira
Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
"Onların zevcelerini oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun." (Talâk: 6).[83]
Kadının Kocasıyla Sefere Çıkmama Hakkı:
Bir görüşe göre de, kocası onunla sefere çıkamaz. Fetva da bu görüşe göre verilmiştir: Çünkü zamanımızın insanları bozukturlar ve garip kimse de eziyet görür. Başka bir görüşe göre denildi ki; erkek karısıyla beraber şehrin yakın köy ve kasabalarına gidebilir. Çünkü buralar onun için gurbet değildir. Veli mehri kadına tekeffül ederse, diğer borçlara kefaletinde olduğu gibi, bu kefaleti sahih olur. Diğer kefaletlerde olduğu gibi, kadın mehrini dilerse velisinden, dilerse kocasından isteyebilir. Bundan rücû etmek de diğer kefaletlerden rücû etmek gibidir.[84]
Geline Mehri Babanın Vermesi:
Veli; evlendirdiği küçük yaşdaki oğlu için gelinine mehri tekeffül ederse, söylediğimiz sebepden dolayı sahih olur. Veli bu mehri kadına Öderse, dönüp bu parayı oğlundan alamaz. Çünkü örfe göre bu, oğluna yaptığı bir iyiliktir, babalık vazifesidir. Baba gelinine mehri ödemeden ölür de, terekesinden alınırsa, diğer mirasçılar bunu evlenen oğlunun hissesinden alırlar. Çünkü onlar onun borcunu ortak bir maldan ödemişlerdir.
İmam Züfer dedi ki; 'mirasçılar bunu evlenen oğlun hissesinden çıkarıp almazlar. Bu bana göre -emri olmaksızın- büyük oğlunun veya yabancı bir kimsenin vermesi gereken mehre kefil olması gibidir.
Biz deriz ki; burada kefalet mehir borçlusunun hükmî emri ile yapılmıştır. Çünkü baba küçük oğlunun velisidir. Kefaleti, yaşı küçük olan oğlunun bu hususda emir vermiş olduğuna delildir ki, ödeyince, ödediğini dönüp ondan alabilsin. Ama yaşı büyük oğlunun ve yabancı bir adamın vereceği mehre kefil olmasında hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü onun bunlar üzerinde velilik hakkı yoktur. Bu mehri sağlığında ödemiş olmasında da hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü bu" takdirde o, bağışda bulunmuş demektir. Babaların, oğulların mehrini ödemeleri aynı zamanda âdet gereğidir.[85]
Efendinin İzni Olmadan Kölenin Evlenmesinin Caiz Olmaması
Köle, cariye, müdebber ve ümm-ü veledin, efendilerinin izni olmadan evlenmeleri caiz olmaz: Bunun dayanağı Hz. Peygamber (sas) in şu hadîs-i şerifleridir: "Efendisinin izni olmadan evlenen bir kadın zinâkârdır. Efendisinin izni olmadan evlenen birköle de zinâkârdır." [86]'
Zevcelerine verecekleri nafaka kendi kazançlarına taallûk ettiğinden ve verecekleri mehir de kendi bedenlerine taallûk ettiğinden dolayı, evlenmek; köle ve müdebber için bir kusurdur. Kendisine gelen bir zararı bertaraf etmek için, efendiden başkası onların evlenmelerine izin verme yetkisine sahip değildir.
Köle ve cariyenin tenasül âletlerinin sağlayacağı menfaat, efendiye aittir. Onun emri olmadan başkası bu menfaate sahip olamaz. Efendileri bunları evlenmeye icbar etme hakkına sahiptir: Malı olan köleleri; telef olmalarına veya değerlerinin eksilmesine sebep olan zinadan korumak için, evlenmeye zorlama hakkına sahiptir. Bu mâna köleyi de cariyeyi de kapsar. Mükâteb bahsinde de açıklayacağımız gibi, efendilerinin elinden çıktıkları için, mükâteb köle ile cariyeyi -rızâları olmaksızın- efendileri evlendiremezler. Hadîs-i şerîfde ifade edilen sabit
kölelik kendilerinde mevcud olduğundan dolayı, efendilerinin izni olmadan bunların evlenmeleri caiz olmaz.
Mükâteb köle kendi cariyesini evlendirme salahiyetine sahiptir. Çünkü bu da kazançdan sayılır. Ama mükâteb köle kendi kölesini evlendiremez. Çünkü bu kazanç değil, zarardır. Mükâteb, kendi kölesi ile cariyesini mehirsiz olarak evlendirebilir. Cariyesine mehir verilmez.
Bir görüşe göre denildi ki; bu durumda cariye için Şeriatın hakkı olarak mehir vâcib olur, ama sonra da sakıt olur.
Bir köle efendisinin izni ile evlendiğinde mehri kendisi borçlanır ve bunun için de satılır: Çünkü bu, kölenin kendi fiiliyle şahsının mülkiyetinde vâcib olan bir borçtur. Ancak bu efendinin hakkında zuhur eder. Çünkü bu evlilik onun izni ile yapılmıştır. Kadının zarar görmemesi için -ticarete izinli kölenin borçlarında olduğu gibi- bu borç, evlenen kölenin şahsına taallûk eder. Müdebber köle ise, mehrini vermek için kazanç sahasına atılır: Çünkü müdebber kölenin satılması caiz değildir. Bu borcu kendi kazancından öder. Ümm-ü veled cariyenin, efendisinden başka bir erkekden doğurduğu çocuğu da bu hükme tâbidir.
Hür ya da köle bir kocayla evli olan bir cariye veya mükâtebe azad edildiklerinde, evliliklerini devam ettirip ettirmemekte muhayyerdirler: Zira Berîre azad edildiğinde Hz. Peygamber (sas) kendisine; "Artık cinsiyet organına sahip oldun. Seçimini yap öyleyse..." buyurmuştur. Burada muhayyerliği sabit kılan illet manevîdir ki, o da cinsiyet âletine sahip olmaktır. Cinsiyet âletine sahip olmak, muhayyerlik hakkını doğurur. İllet umumî olduğu için, bunda köle ile hür eşittirler. Bu, Berîre'nin kocasının hür olduğu rivayetine göre esas alman bir görüştür. Bu, kocasının köle olduğunu bildiren rivayetten daha kuvvetli bir rivayettir. Çünkü aslolan hürriyettir. Çünkü her iki fasılda da cariye üzerindeki mülkiyet artmaktadır. Dolayısıyla zarara karşı korunması için her iki fasılda da cariye için muhayyerlik hakkı sabit olur.
Bir kimse cariyesini evlendirdiği zaman onu tamamen kocasının evine teslim etmeyebilir. Cariye efendisine hizmet eder ve kocasına da; 'imkân bulduğun zaman onunla münasebette bulunursun1 denilir: Çünkü efendisinin, cariyesinin kendisine hizmet etmesine dâir hakkı bakidir. Cariyenin, kocasının evinde geceletilmesi, efendinin bu hakkını iptal eder. Dolayısıyla onun, kocasının evinde gecelemesine izin vermek mecburiyetinde değildir. Nikâh kıyılırken, cariyenin efendisine hizmet etmemesi şart koşulursa, bu şart bâtıl olur. Cariyeyi evde beraberinde geceletirse, efendisi ondan kendisine hizmet etmesini isteyebilir ve geceletme geçersiz olur. Çünkü onun hizmet etmesini gerektiren sebep, efendisinin ona mâlik olmasıdır. Bu mülkiyet de bakidir. Kocasının evinde gecelemesi, efendisinin bu hakkını ortadan kaldırmaz.
Bir köle efendisinin izni olmadan evlenir de, efendisi ona; kannı boşa1 derse; bu tasdik sayılmaz: Çünkü bu söz redd mânasına da gelebilir ve burada asıl anlaşılan mâna da budur. Çünkü bu köle efendisinden izin almadan evlenmiş ve onu devre dışı bırakmıştır. Bu nikâh akdinin reddedilmesine 'talâk' denilir. Yani bu 'boşa' mânasına hamledilir. 'Karından ayni' demesi de 'boşa' mânasındadır, hem de evleviyetle...
Fakat; 'onu ricfî talâk ile boşa1 derse; bu bir tasdiktir: Zira ric'î talâk ancak geçerli olan sahih bir nikâhta söz konusu olabilir. Efendi nikâh hususunda kölesine izin verirse; bu sahih bir nikâh olabileceği gibi, fasid bir nikâh da olabilir.
İmameyn dediler ki; 'bu izin sadece sahih bir nikâh içindir. Çünkü nikâhdan maksat; iffeti korumaktır. Bu da nikâhın devamıyla olur ve bu izin fasid nikâh için değil, sahih nikâh içindir. Aynca vasfı belirtilmeksizin mutlak olarak söylendiğinde -yeminde olduğu gibi-nikâh kelimesi; sahih nikâh mânasındadır.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; alış veriş bahsinde de geçtiği gibi, bir lâfız söylenince, ondan mutlak mânası anlaşılır. Fâsid alış veriş; azad etme ve mülk edinme gibi bazı tasarrufları ifade eder, denilirse; biz de deriz ki, fasid nikâh da neseb, iddet ve mehir gibi bazı tasarruflan ifade eder. Yemin mes'elesi memnudur. Bu kabul edilse bile, yeminler örf temeline dayanırlar.
Bu hususda Ebü Hanîfe ile İmameyn arasındaki ihtilâfın semeresi şudur: Bir köle fasid bir nikâhla bir kadınla evlenirse, Ebû Hanîfe'ye göre mes'ele biter. O köle artık başka bir kadınla evlenemez. İmameyn'e göre ise; sahih bir nikâhla başka bir kadınla evlenebilir. Çünkü ilk akdedilen fasid nikâh, efendinin emri altına girmediğinden, o emir baki kalmıştır. Evleme emrini alan köle birden fazla kadınla evlenemez. Zira evlenme emri tekrarı iktiza etmez. Ancak efendisi ona; 'dilediğin kadar evlen' derse, o zaman kölenin iki kadınla evlenmesi caiz olur.
Azil yapılmasına izin vermek, cariyenin efendisine âit bir haktır (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'bu cariyeye âit bir haktır. Çünkü cinsî münasebet cariyenin hakkıdır. Azil; yani temas esnasında döl suyunun dışarı akıtılması cinsî münasebet bakımından bir eksikliktir. Şu halde azil yapılabilmesi için, cariyenin rızâsının alınması şarttır [87]
Azil Yapmada Hür Ve Cariye Farkı:
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; azil, efendinin hakkına halel getirir. Efendinin hakkı, bu temas neticesinde kendisinin mülkü olacak bir çocuğun doğmasıdir. Şu halde azil yapılabilmesi için, efendinin izni şarttır. Hür kadında ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü çocuk da, cinsî münasebet de hür kadının hakkıdır.
Köle veya cariye efendilerinin izni olmadan evlenir ve sonra da azad edilirlerse; nikâh akdi geçerli olur: Çünkü her ikisi de ibareleri geçerli olan kimselerdir. Bunlar bir tasarrufda bulunurlarsa, tasarruflarını da efendileri tasdik ederse; geçerli olur. Azad edilince de efendilerinin bu hakkı ortadan kalkmış olur.
Cariyenin nikâhını feshettirmeye hakkı kalmaz: Çünkü bu nikâh akdi onun azad edilmesinden sonra geçerlilik kazanmıştır. O sanki azad edildikten sonra evlenmiş gibi olmaktadır.
Bir cariye evlenir de kocası onunla gerdeğe girer, sonra da efendisi onu azad ederse, -açıkladığımız sebepden dolayı- nikâh caiz olur. Mehri de efendisinin olur. Çünkü mehri veren koca efendinin mülkü olan cariyenin dişilik menfaatini elde etmiştir. Kıyasa göre bu durumda kocanın bir mehir daha vermesi gerekir. Ancak biz istihsan gereği sadece bir mehrin verilmesinin icab ettiği görüşündeyiz. Zira acizlik, nikâh akdinin aslına dayanmaktadır. Efendisinin azad etmesinden sonra kocası cariyeyle gerdeğe girerse, mehir cariyenin olur. Çünkü kocası artık onun mülkü olan dişilik menfaatini elde etmiştir.[88]
Zımmîlerin Evlenmeleri
Zımmî bir erkek, zımmî bir kadını mehirsiz veya kendi kendine ölen bir hayvan mehir olmak üzere kendisine nikahlarsa; bu onların dinlerine uygun ise, caiz olur ve kadına mehir vermesi de gerekmez (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; kocası ölür veya onunla cinsî münasebette bulunursa, bu kadın mehr-i misil alır. Gerdeğe girmeden evvel kocası boşarsa, bu kadına müt'a verilmesi gerekir. Çünkü zımmîler muamelât hususunda bizim hükümlerimizi kabullenmişlerdir. Bu ribâ gibi olmuştur.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi Hz. Peygamber (sas) in şu emridir: "Onları, dinlerinin hükümleri ile başbaşa bırakın. "
Zımmîler bizim hükümlerimizden kendi inançlarına aykırı olanları kabullenmemişlerdir. Zimmîlik akdi onları kılıç zoruyla bu hükümleri kabule mecbur etmeyi yasaklamıştır. Ancak bu hüccet ribânın hitâfınadır. Çünkü ribâ; onlarla yapılan zımmîlik akdinin dışında tutulmuştur. Bununla alâkalı olarak Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Ribâ muamelesi yapanlar hâriç; bizimle onlar arasında zımmîlik anlaşması olamaz."
Zina da böyledir. Çünkü zina bütün dinlerde haram kılınmıştır.
Eğer zımmî o kadınla şâhidsiz olarak evlenmişse, yahut diğer bir gayrimüslimin boşamasından sonraki iddet (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) içerisinde bu evlenme olmuşsa; dinleri buna müsâade ettiği takdirde caiz olur. Sonradan her ikisi de müslüman olsalar, evvelki nikâhları üzere bırakılırlar: İmameyn dediler ki; 'iddet beklemekte olan kadının nikâhlanmasının haram olduğu hususunda icmâ vardır. Şâhidsiz nikâh kıymanın haram olup olmadığında ise, ihtilâf edilmiştir. Zımmîler bizim hükümlerimizi kabul etmişlerdir; ama bütün ihtilâflarla birlikde kabullenmiş değillerdir.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; zımmîler Şeriatın teferruat kabilinden olan hükümlerine muhatap değildirler. Bu durumda haramhk Şeriatın hakkı olarak sabit olmadığı gibi, boşayan kocanın hakkı olarak da sabit olmaz. Zınımî olduğu için, o koca bunun haramlığına inanmamaktadır. Müslüman bir kocanın boşamasından sonra beklenen iddette ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü koca bu iddet içinde iken kadının nikâhlanmasmın haram olduğuna inanmaktadır. Muhakeme halinde veya İslama girme durumunda da iddet devam eder. Kendisiyle şüpheyle cinsî münasebette bulunulan kadının da iddet beklemesi gerektiği gibi; bu mes'elede de iddet beklemek onun zimmîlik akdine aykırı değildir. Aynı şekilde şâhidlik de iddetin devamı halinde şart değildir.[89]
Sonradan Müslüman Olan Zımmî Karı - Kocanın Mehri:
Zımmî bir erkekle zımmî bir kadın şarap veya domuz mehir olmak üzere evlenseler; sonra her ikisi veya biri müslüman olsa, şarap veya domuz muayyen olduklarında, kadın bunları alır (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) Aksi halde şarabın kıymetini alır. Domuz mehir olunca da, mehr-i misilini alır: Ebû Yûsuf dedi ki; 'her iki halde de mehr-i misilini alır.1 İmam Muhammed dedi ki; 'her iki halde de şarabın veya domuzun kıymetini alır.'
İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; mülkiyet kabz ile kesinleşir ve bu akde benzer. İslâmiyet buna mânidir. Bu durumda şarap ve domuz iki borç gibi olurlar. Şarabı veya domuzu mehir olarak kabzetmek imkânsız olunca; Ebû Yûsuf dedi ki; 'nikâh akdi esnasıda eşler müslüman olsalar, kadına mehr-i misil vermek gerekir. Mehri kabz esnasında müslüman olsalar, yine aynı hüküm geçerli olur.
İmam Muhammed dedi ki; 'şarabın veya domuzun mehir olarak tayin edilmesi sahihtir. Ancak müslüman olmaları sebebiyle koca mehir olarak şarap veya domuzu teslim etmekten âciz kaldığı için, şarabın veya domuzun kıymetini vermesi gerekir. Bu tıpkı mehrin bir köle olması ve kadın tarafından teslim alınmadan bu kölenin ölmesi gibidir. Bu durumda kölenin kıymetinin kadına ödenmesi gerekir.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; muayyen şeylerde mülkiyet, akdin kendisiyle tamamlanır. Öyle ki, akid yapıldıktan sonra hak sahibi bu muayyen şey üzerinde tasarrufda bulunabilir.
Kabz ile bu muayyen şey erkeğin kefaletinden çıkıp, kadının kefaletine geçer. İslâmiyet buna mâni değildir. Gasbedilen şarabın geri alınması, zımmî mükâtebin mehir olarak vereceğini bildirdiği şarabı teslim etmekten âciz olması, mehiri; çalışıp kazanarak vereceğini bildiren ticaret izinlisi kölenin kısıtlılık altına alınması misalinde olduğu gibi...
Muayyen olmayan mallara (şaraba veya domuza) ancak kabzetmekle mâlik olunabilir ki, bunları kabzetmeye de İslâmiyet mânidir. Kabzetmek mümkün olmadığına göre, şarap; mislî mallardandır. Domuz ise, kıyemî mallardandır. O zaman kıymeti onun yerine geçer, kendisinin verilmesi gerekmez. Dolayısıyla tek çıkar yol; mehr-i misil ödemektir. Mehir olarak tâyin edilen şarabmsa, kıymetinin ödenmesi gerekir. Çünkü kıymeti, şarabın yerine geçer.
Mecûsî müslüman olduğu zaman; daha önceden kensdisine mahrem olanlardan birisiyle evli bulunuyorsa, birbirlerinden ayrılırlar: İmameyn'e göre bunun sebebi apaçık ortadadır. Ebû Hanîfe'ye göre ise; sahih nikâhdan sonra bir mahremiyet ortaya çıkarsa, nikâh bâtıl olur. Çünkü mahremiyet, nikâhın devamına zıt bir durumdur. Ama iddet böyle değildir. Nitekim bunu açıklamıştık.
Mecûsî daha evvelden mahremi olan bir kadınla evlenir de, ikisinden biri müslüman olursa, eşinden tefrik edilir. Bu hususda icmâ edilmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre bu eşlerden birinin mahkemeye baş vurmasıyla birbirlerinden tefrik edilmezler. Ama İmameyn bu görüşe muhaliftirler. Zira Allah (cc) Hz. Peygamber (sas) e hitaben şöyle buyurmuştur:
"Sana gelirlerse, aralarında hüküm ver." (Mâide: 42). Eşlerden birinin mahkemeye başvurması, diğerinin hakkım iptal etmez. Çünkü o, diğerinin inancım benimsememektedir. Ama ikisi anlaşıp mahkemeye birlikde başvururlarsa, hüküm bunun hilâfına olup, yukarıda geçen âyet-i kerîme gereğince, eşler birbirlerinden tefrik edilirler. Çünkü bu durumda onlar bizim hükmümüze razı olmuşlardır. Dolayısıyla hükmümüz onlar için bağlayıcı olur.[90]
Mürtedle Evlenmek:
Müslümanlıkdan dönen erkek ve kadınlarla evlenmek caiz olmaz: Bu hususda sahabîler icmâ etmişlerdir. Bunlarla evlenmekte fayda da yoktur. Zira nikâhın meşruiyetinden maksat, evlenmenin maslahatlarıdır. Bu durumda bu maslahatlar temin edilemez. Zira müslümanlıkdan dönen erkek öldürülür. Müslümanlıkdan dönen kadın da hapsedilir.
Ya da şöyle diyebiliriz: Böylelerinin dini yoktur. Çünkü bunlar müslümanlıkdan çıkmış oldukları gibi, geçtikleri dinde de karar kılmazlar.[91]
Hıristiyan, Yahudî Ve Mecûsîlerin Evlenmeleri:
Hıristiyan bir erkeğin yahudi veya mecûsî bir kadınla evlenmesi caizdir. Yahudi bir erkeğin hıristiyan veya mecûsî bir kadınla evlenmesi caizdir. Mecûsî bir erkek de; yahudi veya hıristiyan bir kadınla evlenebilir. Çünkü küfür tek bir millettir. Hz. Ömer (ra) den böyle rivayet edilmiştir. Ehl-i küfür arasında denklik aranmaz.
Çocuk, din bakımından ana ve babasından dini en hayırlı olanına tâbi olur: Bunda çocuğun maslahatı da nazar-ı itibara alınmıştır. Ana veya babasından biri müslümansa, çocuk da müslümandır. Karı-kocadan biri müslümanlığa girer de, onların küçük bir çocukları varsa; bu çocuk da müslüman olur.
Kitabî, mecûsîden daha hayırlıdır: Öyle ki, mecûsînin kestiği değil de, kitabînin kestiği hayvanın etini yemek ve onunla evlenmek caizdir.
Gayrimüslim bir erkeğin ailesi müslüman olunca, kendisine de müslüman olması teklif edilir ki, müslümanhğı kabul etmekle nikâhın maslahatları tahsil edilmiş olsun. Kendisi müslüman olmayıp, sadece karısı müslüman olursa; evliliğin faydası kalmaz. Müslümanlığı kabul ederse, ailesi olarak kalır: İkisi birlikde İslama girmiş gibi olurlar. Aksi halde birbirlerinden ayırt edilirler: İslâmiyet taat ve ibadet olduğundan dolayı, eşlerinden birbirlerinden ayrılmalarına sebep olamaz. Kocanın müslümanhğı kabulden imtina etmesi, evliliğin maslahatının yok olmasına sebep olur ve bu bir ukubettir. Ve bu ayrılık boşanma yerine geçer (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf dedi ki; 'bu ayrılık boşanma yerine geçmez. Çünkü bu, eşlerden ikisinin de müşterek oldukları bir sebeptir ve boşanma yerine geçmez. Bu kadının kocayı talâka mâlik kılması ya da kocanın kadını talâka mâlik kılması gibi olur.'
îmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; koca yapmaya muktedir olduğu halde, karısını yanında iyilikle tutmamıştır. Bu durumda kadı, karısını iyilikle salıverme hususunda onun yerine geçer ve onun sözü kocanın sözü gibi olur. Bu da zeker kesikliği ve iktidarsızlık durumunda olduğu gibi, talâk olur.
Mecûsî bir kadının kocası müslüman olduğu zaman kadın da müslüman olursa, dokunulmaz. Aksi halde talâk olmadan araları tefrik edilir: Aradaki fark şudur: Kadın boşama ehliyetine sahip değildir. Kadı'nm sözü ona intikal etmez. Sonra, bu ayrılma gerdekden evvel olmuşsa, kadın mehri haketmez. Çünkü ayrılmanın sebebi, onun tarafından gelmektedir. Ama kocası kendisiyle gerdeğe girmişse, mehri hakeder. Çünkü mehir; gerdeğe girilmekle kesinlik kazanır.
Dâr-ı harpde eşlerden biri müslüman olmuşsa, iki mes'elede diğer eş müslüman olmadan önce geçen üç hayız müddetine bağlı olarak ayrılık meydana gelir: Çünkü bu durumda mutlaka onları birbirinden ayırmak gerekir. Dâr-ı harpde müslüman olan eşin kendisine müslüman olmasını teklif etmeye imkânı yoktur. Bu sebeple biz bunu üç hayız müddetine bağladık. Bu da ayrılmanın sebebi yerine geçen bir şarttır. Bu sebep de arzdır. Kuyuyu bir kimse kazar da, bir başkası gelip o kuyuya düşerse; kuyuyu kazanın mes'ûl tutulmayacağı misalinde olduğu gibi; küfürde kalan eşin müslüman olmaması sebebiyle evliliğin sona erdirilmesinden dolayı, müslüman eşi mes'ûl tutması mümkün değildir.
Sonra kadın üç hayız görmekle, kocasından kesin olarak aynlırsa; Siyer-i Kebir'de anlatıldığına göre, bu ayrılık îmameyn'e göre talâkdır. Ebû Yûsuf gibi bazılarına göre de, bu ayrılığın talâk olmadığı rivayet edilmiştir. Üç hayız geçmeden diğer eş de müslüman olursa, birbirlerinden ayrılmazlar.
Kitabî bir kadının kocası müslüman olursa; karısına müslüman olması teklif edilmeyeceği gibi, birbirlerinden ayırt da edilemezler. Çünkü evvelde onu nikahlaması caiz olduğu gibi, var olan evliliklerini devam ettirmeleri de caizdir.
Her ikisi de mümeyyiz çocuk olan eşlerden biri müslüman olursa, diğerine de müslüman olması teklif edilir. Çünkü çocuk da -kul hakkı olarak- îslâmiyetle muhataptır. Öyel ki, çocuk kul hakkına tecavüzde bulunmuşsa, mes'ûl tutulur. Müslüman olmayı kabullenmezse, eşinin hakkını ifa etmek ve eşini zarardan korumak için istihsan gereği aralan tefrik edilir.
Eşlerden biri kendi ülkesinden çıkıp bize müslüman olarak gelirse, aralarında ayrılık meydana gelmiş olur. Eşlerden biri esir alınırsa, yine araları ayrılmış olur. Fakat her iksi beraber esir alınırlarsa, aralarında ayrılık meydana gelmez: Ayrılığın sebebi din farklılığıdır, esaret değildir. Zira hakikaten ve hükmen din farklılığı eşler arasında var iken, evliliğin maslahatları elde edilemez. Evliliğin maslahatları ancak eşlerin bir arada bulunmasıyla elde edilebilir. Aralarındaki din farklılığı ise, bir arada bulunmalarına mânidir. Esarete gelince; bu insanın bedenine mâlik olmayı gerektirir. Bu durum varken nikâhın kıyılmasına mâni olmadığı gibi, mevcud olan nikâha da aykırı değildir.
Devletten eman alarak İslâm diyarına gelen gayrimüslime gelince; onun maksadı ülkesine geri dönmek olduğundan, bu durumda diyarların birbirine zıtlığı hükmen meydana gelmiş sayılmaz.
Bir kadın kendi ülkesinden çıkıp muhacir olarak müslümanlara katılırsa, üzerinden iddet müddetinin geçmesini beklemez (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki;'iddet müddetini beklemesi gerekir. Çünkü iddet, İslâm ahkâmındandır. Ve bu ayrılık da İslâm diyannda vukûbulmuştur.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün dayanağı şu âyet-i kerîmedir:
"Kâfir kadınîan nikâhınızda tutmayın." (Mümtahine: 10). Bazı tefsircilerden naklolunduğuna göre; bu âyet-i kerîme bu mes'ele hakkında nazil olmuştur.
İddet nikâhın ehemmiyetini ortaya koymak için vâcib olmuştur. Dâr-ı harpdeki gayrimüslimin ise, nikâhının ehemmiyeti yoktur. Bu sebeple biz; esir alman gayrimüslim kadının iddet beklemesi gerekmez, dedik.[92]
Karı Kocadan Biri Dinden Çıkarsa, Ayrılırlar:
Eşlerden biri müslümanhkdan çıkarsa, aralarında ayrılık meydana gelir ve bu ayrılık boşanma sayılmaz: İmam Muhammed dedi ki; dinden dönen eş koca ise; İslama giren eş kadın olup, müslüman olması kocasına da teklif edildiğinde kocasının bunu kabul etmemesi mes'elesinde olduğu gibi, aralarında meydana gelen ayrılık boşanmadır. Ebû Yûsuf un ise, o eski mes'eledeki görüşü burada geçerlidir.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki farklı görüşünün gerekçesi şudur; mürtedlik, mahremlik gibi, bir erkekle bir kadının evlenip birbirlerine helâl olmalarına aykırıdır. Talâk (boşanma) nikâhı ortadan kaldıran bir şeydir. Bu durumda eşlerin biribirlerinden ayrılmalarının talâk sayılması mümkün değildir. Bu sebeple bu mes'elede eşlerin birbirlerinden ayrılmaları için mahkeme kararma ihtiyaç yoktur.
Kadının müslüman olup, kocasına da İslâmiyetin teklif edildiğinde, kocasının bunu kabul etmemesi helâlhğa ve nikâha aykırı olmadığından, eşlerin arasını tefrik etmek için mahkeme kararına ihtiyaç vardır. Koca müslüman olmaya yanaşmamakla, karısını iyilikle salıvermeye yanaşmadığı için, -açıkladığımız sebepden dolayı- kadı onun yerine geçer.
Eğer dinden dönen kadın ise ve gerdeğe de girmişse, mehrini alır. Gerdeğe girmeden evvel dönmüşse; ne mehir ve ne de nafaka, hiç birini almaya hak kazanamaz: Bununla alâkalı açıklama daha evvel geçti. Dinden dönen eş erkek olunca; gerdeğe girmişse mehrin tamamını verir. Gerdeğe girmeden evvel ise, mehrin yarısını verir: Fetvalarda şöyle bir mes'ele anlatılır: Dinden donen eş kadın ise; onu menedip cezalandırmış olmak için, nikâhı fasid olmaz, denilmiştir. Sahih görüşe göre nikâhı fasid olur ve yine onu menedip cezalandırmış olmak için nikâhı yenilemeye zorlanır.
Karı-koca her ikisi beraber müslümanlıkdan çıkıp tekrar beraber müslüman olsalar; nikahlan olduğu gibi devam eder: Zira Hz. Ebûbekir (ra) in zamanında Hanifeoğulları kabilesi dinden çıkmış, sonra yine müslüman olmuşlardı. Hz. Ebûbekir (ra) de onları sahabîlerin huzurunda eski nikahlan üzerine bırakmış ve nikâhlarını yenilemelerini onlara emretmemişti. Bundan dolayı her hangi bir itirazla da karşılaşmamıştı. Dolayısıyla bu bir icmâ olmuştu. Her ikisi de dinden döndükten sonra eşlerden biri yine müslüman olursa, başlangıçda olduğu gibi nikâh yine fâsid olur.
Üvey oğlu bir kadını öper veya onunla cinsî münasebette bulunursa, -evvelce de açıkladığımız gibi- bu kadın o oğlanın babasına haram olur. Bu hadise kocasıyla gerdeğe girmesinden evvel ve kendi gönül rızasıyla olmuşsa, mehri düşer. Çünkü ayrılık sebebi kadın tarafından gelmiştir. Mehrin karşılığı olan; cinsiyet âletini kocasına teslimden kaçınmıştır. Alış verişde olduğu gibi, malı teslim etmeyince bedeli alamaz. Ama kendi isteği olmaksızın cinsî münasebete veya öpülmeye zorlanmışsa, mehir alma hakkı düşmez.
Bu hale mâruz kalan kadının yaşı küçükse, -kendi emsalleriyle cinsî münasebette bulunulan biri olsa bile- her iki mesafede de mehir hakkı düşmez. Çünkü onun yaptığı fiil muteber değildir. Öyle ki, onun fiiline hiç bir hüküm taallûk etmez. Yaptığı işden dolayı kendisine hadd, tâzir, gusül, günah terettüp etmez. Çünkü mükellef değildir. Bu da böyledir.
Yaşı küçük, yani bulûğa ermemiş kadın dinden dönerse, mehri düşer. Çünkü onun mürtedliğine hükmedilirse, nikâhın onu eşine helâl kılıcı vasfı geçersiz olur ve kendisi de yaşı büyük kadın gibi olur. Çünkü biz burada müslümanlık ve mürtedlikden anlayan eşlerden bahsetmekteyiz. Bu, daha sonra da açıklanacaktır.[93]
Muhayyerliği Sabit Kılan Ayıplar
Zekerin kesik olması, iktidarsızlık ve buruk dışında kalan diğer ayıplardan dolayı, eşlerin nikâhdan dönme muhayyerlikleri yoktur (İmam Muhammed): Kadındaki ayıplar sebebiyle erkeğin nikâhdan dönme muhayyerliğinin olmayacağı hususunda arkadaşlarımızın icmâı vardır. Çünkü kocanın hakettiği şey, kadının cinsî münasebet için kendisini ona teslim etmesidir ki, bu da mevcuttur. Semerelerden faydalanmak da kocanın hakkıdır. Ancak kadında bazı (fizikî) ayıpların bulunması, kocanın nikâhı feshetmesini gerektirmez. Ölüm sebebiyle cinsiyet bakımından kadından istifade etme imkânının ortadan kalkması, nikâhın feshini gerektirmediğine göre; kadındaki ayıplar nikâhın feshini haydi haydi gerektirmez.
Kocadaki ayıplara gelince; bunlar cüzzam ve deliliktir. Alacalı olmak da böyledir. İmam Muhammed dedi ki; 'erkekdeki ayıplar sebebiyle kadın nikâhdan dönme muhayyerliğine sahiptir. Çünkü bu takdirde kan-koca arasında evlilik maslahatı sağlanamaz ve ilişkileri düzene giremez. Bu durumda kadını zaradan korumak için kendisine nikâhdan dönme muhayyerliği doğar. Koca içinse, böyle bir muhayyerlik yoktur. Çünkü o bu durumda karısını boşayarak zararı kendisinden uzaklaştırabilir. Ve bu zeker kesikliği ve iktidarsızlık gibi bir şey olur.'
Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf un bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; muhayyerlik kocanın hakkını iptal eder. Bu sebeple kadın için muhayyerlik sabit olmaz. Ancak kocanın zekeri kesik ya da iktidarsız olursa, kadın için nikâhdan dönme muhayyerliği doğar. Çünkü bu iki kusur nikâhın maksadına halel getirir. Diğer ayıplar nikâhın maksadına halel getirmezler.[94]
İktidarsızlık, Sebepleri Ve Hükümleri:
İktidarsız; kadınlarla cinsî münasebette bulunamayan ya da dullarla değil de, bakirelerle cinsî münasebette bulunamayan veya başka kadınlarla değil de, kendi karısıyla cinsî münasebette bulunamayan erkektir.
İktidarsızlık; hastahkdan, zayıflıkdan, yaşlılıkdan veya büyülenmiş olmaktan kaynaklanabilir. Koca iktidarsız olup, karısı bu yüzden onu şikâyet ederse, hâkim kocaya bir sene müddet tanır: Bu müddet zarfında koca karısıyla cinsî münasebette bulunursa, mes'ele kapanır. Aksi takdirde, -kadının da talebi var ise- hâkim onları ayırır. Çünkü kadının cinsî münasebet hakkı vardır. Bu hakkının yerine getirilmesini talep edebilir[95].
İktidarsıza Müddet Verilmesi:
İktidarsızlık bir hastahkdan kaynaklandığı gibi, aslî bir âfetten de olabilir. Neden olduğunu anlayabilmek için, kocaya bir sene mühlet verilir. Zira bir sene dört mevsimi kapsar. Hastalık soğukdan geliyorsa, onu yazın sıcaklığı giderir. Nemden geliyorsa, onu güzün kuruluğu giderir. Sıcaktan kaynaklanıyorsa, onu kışın soğukluğu giderir. Kurulukdan kaynaklanıyorsa, onu ilkbaharın rutubeti giderir. Âdet böyledir. Bu hüküm Ömer, Ali ve İbn. Mes'ûd (r. anhum) dan rivayet edilmiştir. Bu bir senelik müddet dolar da bu erkek karısıyla cinsî münasebette bulunamazsa, iktidarsızlığının bir âfetten kaynaklandığı anlaşılır ve karısı evliliği bozma muhayyerliğine sahip olur. Kadın kendi nefsini, yani ayrılmayı seçerse, İmameyn'e göre hâkim karan olmadan ayrılmış olur. Bu zâhirü'r-rivâyedir. Hasan'ın Ebû Hanîfe'den rivayetine göre; hâkim ayırmadıkça, ayrılmış olmaz. Bu Ebû Hanîfe'nin mezhebinin meşhur görüşüdür.
İmameyn'in bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; kadının uğradığı zararı gidermek için Şeriat bir senelik müddet dolunca, onu muhayyer kılmıştır. Kocanın onu muhayyer kılmasında olduğu gibi, bu durumda da aynlması için hâkimin karar verip ayırmasına ihtiyaç yoktur.
Ebû Hanîfe'nin görüşünün gerekçesi ise şöyledir; nikâh bağlayıcı bir akiddir. Kocanın bundaki mülkiyeti de masumane bir mülkiyettir. Kendisine gelecek zararı savmak için kocanın kendisi yok etmeden bu mülkiyet yok olmaz. Ama koca karısını yanında ya iyilikle tutmak, ya da iyilikle salıvermekle mükelleftir. İktidarsızlığı sebebiyle bu mükellefiyetlerin ilkini yerine getirmekten âciz kalmıştır. Bu hususda hâkimin onun yerine geçmesi mümkün değildir. Şu halde kansıni iyilikle salıvermesi gerekir. Bunu da yapmaya yanaşmazsa, o zaman hâkim onun yerine geçer. Hâkim zulmü bertaraf etmek için vazifeye tâyin edilmiştir.
Hâkim ayırmadan bu karı-koca birbirlerinden ayrılamazlar. Ayrıca o kadını kocası boşamış gibi olur. Kadının maksadı hâsıl olsun diye bu bâin bir boşama olur. Bu maksat da, kendi nefsine mâlik olduğu için, şahsına gelecek zararı kadından savmaktır.
Aynlmak için, kadının talepde bulunması şarttır. Çünkü aynlmak bu durumda kadının hakkıdır. Bir seneden kasıt da, kamerî senedir. Çünkü şemsî veya kamerî kelimeleri söylenmeksizin, sadece 'sene' kelimesi söylendiğinde, bundan kamerî sene anlaşılır.
İbn. Semmâa'nm İmam Muhammed'den rivayet ettiğine göre; bu müddet bir şemsî senedir. Bu da günlere göre muteber olur. Şemsî sene kamerî seneden on bir gün fazla olur. Hayız günleri ve Ramazan ayı bu bir senelik müddete dâhildir. Çünkü bir sene içinde mutlaka bunlar vardır. Erkeğin ve kadının yanm ayı geçmeyen hastalıklan da bu müddete dâhildir. Yarım aydan fazla olursa, o kadar müddet bu bir seneye eklenir.
Ebû Yûsuf dan rivayet edilen bir görüşe göre; kadın hacca gider veya kaçar yahut kaybolursa; bu müddetler kadar bir zaman o bir senelik müddete eklenir. Ama erkek hacca gider veya kaçar yahut kaybolursa; bu müddetler o bir senelik müddetten sayılır. Erteleme ancak hâkimin nezdinde dâva açmasından sonra olur. Kadın ayrılmayı değil de, kocasının yanında kalmayı tercih ederse, ondan sonra artık ayrılma muhayyerliğine sahip olamaz. Çünkü o, hakkının iptal edilmesine razı olmuştur.
Hâkim ona muhayyerlik hakkı tanır da, o bu hakkını kullanmadan, bulunduğu yerden kalkıp giderse, kocası tarafından muhayyer kılınan kadın gibi, artık muhayyerlik hakkına sahip olamaz.
İktidarsız erkek hâkimden kendisine bir sene daha mühlet tanımasını isterse, kansı razı olmadan hâkim ona bu mühleti vermez. Kadın razı olursa, hâkimin ona bir sene daha mühlet tanıması caiz olur. İkinci senenin dolmasından evvel kadın vazgeçip ayrılmayı tercih edebilir. Hâkim onları ayırdıktan sonra kadın tekrar onunla evlenirse, bir daha evliliği bozma muhayyerliğine sahip olamaz. Çünkü kocasının iktidarsızlığına razı olmuştur.
Cinsî münasebetin bir senelik süre zarfında aralarında vukûbulup bulmadığı hususunda kan-koca ihtilâf ederlerse ve kadın da bakire değilse; yemin etmesiyle birlikde kocanın sözüne itibar edilir. Çünkü o, kadının ayrılma hakkını inkâr etmektedir. Bilindiği gibi, inkâr edenin yemin etmesi gerekir. Ayrıca aslolan ayıplardan salim olmaktır. Ayıp ise, arızî bir durumdur. Koca yemin ederse, kadının hakkı bâtıl olur. Yemine yanaşmazsa, diğer haklan gibi, kendisine bir senelik mühlet tanınır.
Kadın bakire ise; diğer kadınlar kendisine bakarlar: Bakire olduğunu söylerlerse, kocasına bir senelik mühlet tanınır. Bakire olmadığını söylerlerse, kocası -açıkladığımız şekilde- yemin eder.
Zekeri kesik sözüyle; zekeri dipten kesik olan erkek kastedilmektedir. Bu durumda kan-koca birbirlerinden dehal tefrik edilirler. Çünkü bu kocaya mühlet vermenin artık bir faydası yoktur.
Buruk da iktidarsız erkek gibidir. Çünkü bunun sertleşen ve kendisi ile cinsî münasebette bulunduğu bir zekeri vardır, ama temasda bulunduğu kadım hâmile bırakamaz. Bunun husyeleri (testisleri) çıkanlmıştır. Kendisine bir sene mühlet tanınır ve bu müddet zarfında kansıyla cinsî münasebette bulunduğunu iddia eder, kansı da inkâr ederse; ertelemeden evvelki ihtilâflannda tatbik edilen hüküm burada da geçerli olur.
Cariyenin kocası iktidarsız olursa, azil mes'elesinde olduğu gibi, Ebû Hanîfe'ye göre muhayyerlik hakkı onun efendisine ait olur. Kadının vaginasında tıkanıklık varsa, iktidarsız olan kocasından aynlma talebinde bulunamaz. Çünkü kendisiyle cinsî münasebette bulunmasını isteme hakkı yoktur. Kocası bir kez kendisiyle cinsî münasebette bulunduktan sonra iktidarsız olur ya da zekeri kesilirse; kadının kendisiyle cinsî münasebette bulunulmasını isteme hakkı ve evliliği bozma muhayyerliği yoktur.[96]
Zevceler Arasında Adaleti Gözetmek
Bir erkeğin zevceleri arasında eşit şekilde gecelemesi, üzerine düşen bir vecibedir: Zira Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "İki karısı olan bir adam eşlerinden birine meylederse, kıyamet gününde bir
yanı felçli olarak (haşir yerine) gelir."[97]
Bakire, dul, eski, yeni, müslüman ve kitabî olarak aldığı kadınların hepsi eşit haklara sahiptirler: Zira rivayet ettiğimiz hadîs-i şerîf mutlak olup, her hangi bir ayınm yapmamıştır. Çünkü bu nikâhın hukukundandır. Bu bakımdan eşler arasında bir farklılık olamaz. Ancak muhabbet ve cinsî münasebet bakımından onlara eşit muamelede bulunması vâcib değildir. Cinsî münasebet erkeğin şehevî arzusuna bağlı olduğu için, bu hususda eşlerine eşitliği tatbik etme imkânı yoktur. Muhabbet kalbî bir fiil olduğu için, bu hususda da onlara eşitliği tatbik etmesi mümkün değildir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) mübarek hanımlarına adaletli davranır ve şöyle buyururmuş: "Allah'ım! Bu benim yapabildiğim şeylerdeki kasnum (eşlerimin yanında gecelemem) dır. Yapmaya mülktedir olamadığım hususlarda beni mes'ûl tutma!"[98] Yani bazısına daha fazla muhabbet hissetmemden dolayı, beni hesaba çekme.
Sonra koca dilerse, eşlerine uğramayı bir veya iki yahut daha fazla sayıda günler olarak periyodik bir nöbete bağlayabilir. Bu hususda muhayyerdir. Çünkü yapması gereken, eşitliği sağlamaktır ki, bu da sağlanmış olmaktadır.
Hür kadının cariyeden bir kat fazla hakkı vardır: Bilindiği gibi kölelik, iddet ve diğer hususlarda da yan hakka sahip olması neticesini doğurur. Kadınlardan birinin kendi nöbetim diğerine bağışlaması caizdir: Zira rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sas) hanımlarından Şevde binti Zem'a (ra) ya; 'idet bekle'dediğinde, Şevde tekrar kendisine dönmesini, kıyamet gününde diğer eşleriyle birlikde hasrolunmasını ve nöbetinin de Aişe (ra) ye verilmesini dilemiş, Hz. Peygamber (sas) de onun bu dileğini kabul buyurmuştu.[99] Çünkü Hz. Peygamber (sas) in yanında gecelemesi onun hakkı idi ve o bu hakkını kendi rızasıyla iptal etmişti.
Kadının bundan dönme hakkı da vardır: Çünkü o, henüz vâcib olmayan bir hakkını bağışlamıştır. Diğerlerinin izni ile kocanın bir eşinin yanında günlerce kalması -aralannda eşitlik tatbik edilmese de- caiz olur. Zira Hz. Peygamber (sas) hastalandığında Aişe (ra) nin evinde kalmak için diğer eşlerinden izin istemiş, onlar da kendisine bu izni vermişlerdi. Vefat edinceye dek Aişe (ra) nin evinde kalmıştı. Bu da gösteriyor ki, hasta olsa bile, koca nöbete riâyet ederek, eşlerinin yanında kalmak mecburiyetindedir.
Gündüzleyin oruç tutan, geceleyin ibadetle meşgul olan kocaya, talep etmesi halinde, kansınm yanında gecelemesi emredilir.
Ebû Hanîfe'den nakledilen bir görüşe göre; böyle bir adamın dört günde bir karısının yanında kalması gerekir. Ama bu vâcib değildir. Çünkü bu, dört kansı olan bir adamın hiç nafile ibadete muktedir olamamasına yol açar. Ancak bu adama zaman zaman kendi nefsinin hakkını vermesi, mümkün olduğu kadarıyla nafile oruç tutup namaz kılması emredilir. Kadının, yanında kalma müddetini arttırması için kocasına mal vermesi veya ondan alacağı malda indirim yapması caiz olmaz. Verdiğini de geri alır.
Aynı şekilde kocanın da nöbetini kumasına bağışlaması için kadının mehrini artırması caiz olmaz. Bunun şekli açıkladığımız gibidir.
Erkek, eşlerinden dilediği ile yolculuğa çıkabilir. Fakat aralarında kur'a çekmesi daha iyidir: Çünkü yolculuk halinde kadınlann bu hususda kocalan üzerinde haklan yoktur. Öyle ki, yolculukda onlardan hiç birini de yanına almayabilir. Ama gönüllerini almak için aralarında kur'a çeker. Hz. Peygamber (sas) in böyle yaptığı rivayet edilmiştir.
Erkek karılarından biri ile yolculuğa çıkarsa, döndükten sonra diğerlerinin nöbetlerini kaza etmesi gerekmez. Çünkü yolculukda yanına aldığı karısına bağışda bulunmuştur; hakkını ifa etmiş değildir.[100]
Hanımlarına Zulmedenin Cezası:
Eşlerinden birine haksızlık ederse, kendisine nasihat edilir. Eğer zulümden vazgeçmezse, vazgeçmesi için ceza olarak canı acıtılır.
Teaddüd-ü zevcât oldukça fazla ve çoğu defa da haksızlık edilerek tartışılan
bir mevzudur. Yukarıda da kısmen izah edildiği gibi, Allah (cc) zevceler arasında her şeyden evvel adaletin teminini emreder. Ve yine birden fazla evlenen kimse nafaka vermeye gücü olan biri olmalıdır. Bu da evlenmenin bütün külfetlerini kaldırabilmeyi gerektirir. Ancak bütün bunlarla beraber, İslâm'ın uygun gördüğü bir defa evlenmekken, bazan birden fazla evlenmek de bazı şartlara bağlanmıştır: Bunlardan biri, kadın nüfusunun her hangi bir sebeple erkek nüfusdan çok fazla olup, kadınların erkeksiz kalmalarıdır. Umumî harpde alman erkeklerinin pek çoğu ölünce, alman kadınların altısına (veya dördüne) bir erkek düşmesi gibi fecî bir hal olmuş, fuhuş alabildiğine artmış ve alman kadınları birden fazla evlenmeye müsaade edilmesi için nümayiş (gösteri) yapmışlardı. Bugün Uzakdoğuda bazı memleketler bu sebeple dünya fuhşunun merkezi haline gelmişlerdir. Bununla beraber birden fazla evlenmede bazı hususî sebepler de vardır ki; onları da şöyle sıralayabiliriz:
1- Kadının kısır, hasta veya erkeğin tabiatı ile uyuşmaması.
2- Erkeğin kadından şiddetle nefret etmesi.
3- Bazan erkekte cinsî gücün normalden çok fazla olması ve kadının da bir çok sebepten dolayı erkeğine karşılık vermede zayıf kalması. Bunlara dikkat edilirse, görülür ki; hakikî bir mazeret ve zaruret olmadıkça birden fazla evlenmek makbul görülmemektedir.
Şunu da unutmamak gerekir ki; meşru yol ve her iki tarafın rızasıyla evlenmelere karşı çıkanlar çoğu kere gaynmeşrû ve hiç bir din ve kânunun kabul etmediği beraberlikleri, sapık ilişkileri ya bizzat gerçekleştirirler veya bir marifetmiş gibi buna ses çıkarmazlar. Yani belli bir kanun ve sınırda evlenenler, hiç bir sınır tanımayanlar tarafından tenkit edilmektedirler.[101]
[1] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve Ibn. Mâce rivayet etmiştir
[2] Bu hadîsi Abdürrezzak mürsel olarak El- Câmi'de; Ibn. Mürdeveyh de tefsirinde muttasıl olarak ve Beyhakî de El- Mârife'de rivayet etmiştir.
[3] Bu hadîsi Buharî ve Müslim rivayet etmiştir
[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/5-8.
[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/8-9.
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/9-11.
[7] Bu hadîsi Tirmizî tahric etmiştir
[8] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/11-13.
[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/13.
[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/14-15.
[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/15-16.
[12] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/16-17.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/17.
[14] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/17.
[15] Bu hadîsi Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, İbn. Hibban ve Hâkim rivayet etmiştir
[16] Yatak; zevciyet, yani karı-koca ile ümm-ü veled ve efendisi arasındaki bağa denilir. Arapca'daki karşılığı firaş'tır. (Mütercim).
[17] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/17-20.
[18] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Tirmizî rivayet etmiştir.
[19] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/21.
[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/21-22.
[21] Bu hadîsi Ebû Dâvud ye Ahmed rivayet etmiştir
[22] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/22-23.
[23] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/23.
[24] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/23-24.
[25] Muvatta.
Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/24.
[26] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/24-25.
[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/25.
[28] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/25-26.
[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/26.
[30] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/27.
[31] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/27.
[32] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/27-28.
[33] Bu hadîsi Buharı, Müslim, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.
[34] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/28-29.
[35] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/30.
[36] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn. Mâce, Hâkim, İbn. Hibban, îbn. Huzeyme, Ahmed ve Ebû Avâne rivayet etmiştir.
[37] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Ahmed, Hâkim ve İbn. Hibban rivayet etmiştir.
[38] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/30-32.
[39] Bu hadîsi Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
[40] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve İbn. Mâce rivayet etmiştir
[41] hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir
[42] Bu hadîsi Beyhakî rivayet etmiştir.
[43] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/33-36.
[44] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî ve İbn. Mâce rivayet etmiştir.
[45] Bu hadîsi Buharî, Müslim ve Neseî rivayet etmiştir
[46] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/36-38.
[47] Bu hadîsi Buharı, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Ibn. Mâce, Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir.
[48] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/38-39.
[49] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/39.
[50] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/39-40.
[51] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/40.
[52] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/40-41.
[53] Bunu Müslim, Ebû Dâvud ve Ahmed rivayet etmiştir
[54] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/41.
[55] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/41-42.
[56] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/42.
[57] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/42-43.
[58] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/43-45.
[59] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn. Mâce, Ebû Avâne, İbn. Huzâme ve Hâkim rivayet etmiştir.
[60] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Ibn. Mâce, Ebû Zür'a, Ebû Hatim ve Müstedrek adlı eserinde Hâkim rivayet etmiştir
[61] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/45-49.
[62] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/49-51.
[63] Bu hadîsi Hâkim ve Beyhakî rivayet etmiştir
[64] Bu hadîsi Hâkim ve Beyhakî rivayet etmiştir.
[65] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
[66] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/51-55.
[67] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/55.
[68] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/55-56.
[69] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/56-57.
[70] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/57-58.
[71] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/59-60.
[72] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/60-62.
[73] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/63.
[74] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/63-64.
[75] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/65.
[76] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/65-66.
[77] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/66.
[78] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/66-68.
[79] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/68-69.
[80] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/69-71.
[81] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/71-74.
[82] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/74-75.
[83] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/75-76.
[84] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/76.
[85] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/76-77.
[86] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Ahmed ve îbn. Hibban rivayet etmiştir.
[87] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/77-80.
[88] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/80-81.
[89] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/81-82.
[90] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/82-84.
[91] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/84.
[92] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/84-87.
[93] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/87-89.
[94] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/89-90.
[95] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/90.
[96] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/90-93.
[97] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
[98] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî rivayet etmiştir.
[99] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Ahmed rivayet etmiştir
[100] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/93-95.
[101] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 3/96.
İslami Okul Okulların En Önemlisi