48 SİYER (CİHAD) - Elihtiyar - 48 Siyer(Cihad)
Kâfirlerle Savaşmak İçin Gereken Şartlar:
Düşman İşgalinde Takınılacak Tavır:
Şehir Veya Kalede Kuşatılan Düşmana Muamele:
Cizye Verenlerin Müslümanlarla Ortak Durumları:
Davetin Ulaştığı Ve Ulaşmadığı Kimseleri İslama Davet:
Daveti Kabul Etmeyen Düşmana Muamele:
Düşmanın Müslümanları Kalkan Olarak Kullanması:
Savaş Esnasında Ağaç Kesme Ve Yakma:
Ahdi Bozma, Hırsızlık Ve İşkencenin Yasaklığı:
Savaşda Öldürülmeyecek Kimseler:
İnzivaya Çekilmiş Rahipler Öldürülmezler:
Müslümanların Zayıf Oldukları Halde Düşmanla Anlaşıp Sulh Yapmaları
Antlaşma Maslahat İse, Bu Da Bir Cihaddır:
Mal Alıp Vererek Düşmanla Sulh:
Mürtecilerin İstilâsı ve Zımmîlerin Ahdi Bozmaları:
Komutanın Ehl-İ Harbden Hediye Kabul Etmesi:
Düşmana Silah Ve Malzeme Satmak:
Dâr-I Harb Ehlinin İhracat Ve İthalâtı:
Eman Vermede Devlet Reisinden Görüş Alınması:
Emanla İslâm Ülkesine Gelenlere Olunacak Muamele:
Devlet Reisinin Bir Beldeyi Fethettiğinde Yapacağı İşler
Düşman Esirlerinin Ve Mallarının Hükmü:
Esirlerin Karşılıklı Değiştirilmesi, Fidye, Serbest Bırakma Vs.:
Cepheden Dönüşde Mal Ve Silahların Yakılması:
Esirlerin İslâm Ülkesine Getirilmeleri Veya İmhaları:
Ganimetin Taksimi Ve Satılması:
Harpde Ölen Vetakviye Kuvvet Olanın Ganimetteki Payı:
Ganimetlerin İslâm Ülkesine Taşınması:
Îslâm Askerlerinin Dâr-I Harpde İhtiyaçlarını Karşılamaları:
Yanında Ganimet Malından Bir Şey Kalması:
Devlet Reisinin Dâr-I Harbe Girdiğinde Yapacağı İşler Resmi Geçit ve Dâr-ı Harbe Giriş Şekli:
Gemi İle Savaşa Gidenlerin Ganimeti:
Ganimetlerin Beşe Taksiminin Mânası:
Savaşta Hemşirelik Ve Diğer Hizmetlerde Bulunanl Arın Ganimetteki Paylan:
Ganimette Efendimiz Ve Akrabalarının Hisseleri:
Beşe Bölünmeyecek Olan Ganimet:
Mücahide Hususi Ganimet Vaadinde Bulunmak:
Öldürülen Düşman Üzerinden Çıkan Seleb Ve Hükmü:
Düşmanın Ele Geçirdiği Müslüman Malları
Müslümanın Malını Ele Geçirenin Müslüman Olması:
Düşman Köleleri Müslüman Olmakla Hür Olurlar:
Dâr-I Harpden Eman Alan Müslüman Mütecaviz Olamaz, Ama Esir Olabilir:
Üzerlerinde Müslümanların Velayeti Bulunmayanlar Hakkında Hüküm Vermemek:
Harbînin İslâm Ülkesine Girişi Ve İkameti:
Zengin, Orta Halli Ve Fakirin Tespiti, Cizyenin Sebebi:
Üzerine Cizye Vergisi Konulanlar:
Arap Putperestleri Ve Mürtedler Zımmî Olamazlar:
Kendilerinden Cizye Alınmayacak Olanlar:
Zımmîlerin Dâr-I Harbe Katılmaları Veya Harp Etmleri:
Zımmîlerin Müslümanlara Giyim Kuşam Bakımından Benzememeleri:
İslâm Ülkesinde Kilise Ve Havra İnşâsı Ve Tamiri:
Zımmîierin Fuhuş Ve Haram Eğlencelerden Menedil-Meleri:
Tağlib Hıristiyanlarının Cizyede Farklılıkları:
Cizye Ve Haracın Sarfedileceği Yerler:
Öşür Ve Haraç Arazisi Olacak Topraklar:
İhya Edilen Toprağın Öşür veya Haraç Arazisi Olması:
Öşür Ve Haraçta Tahakkuk Farkı:
Ziraata Mâni Çıkmasında Haraç Alınmaması:
Haraç Arazisinin Âtıl Bırakılması:
Haracın Çeşitleri Ve Verginin Masrafa Göre Oluşu:
Öşür Ve Haracı Alma Hakkı Devlet Reisinindir:
Dinden Dönmek Ve Dönenlere Âit Hükümler
Mürteddin, İslâm'ın Arzından Evvel Öldürülmesi:
Mürteddin Yeniden Dine Dönüş Şartları:
Aklı Eren Çocuğun İmanı Ve İrtidadı:
Aklî Melekeleri Yerinde Olmayanların, Sarhoşun İmanı Ve İrtidadı:
Ebeveyni Müslüman Olan Kâfir Çocuğun Hükmü:
Dinden Dönen Kadın Öldürülmez:
Îrtidad Eden Kadının Tasarrufları:
Dâr-I Harbe İntikal Eden Mürted Kadının Çocuk Doğurması:
Müslüman Olmaya Zorlanan Zımmî:
Küfür Olan Ve Olmayan Bid'atler:
Müslüman Bir Topluluğun İtaatten Çıkması:
Bâğîlere Karşı Silah Kullanmak:
Fitne Ve Kargaşa Esnasında Evinde Oturmak:
İsyancıların Takibi Ve Öldürülmeleri:
Bâğîlerin Esirleri, Kaçanları, Mallan, Yaralıları Ve Zürriy Etleri:
Bâğîlerin Hayvanları, Silahları Ve Bâğîliklerinin Sona Ermesi:
Bâğîlerle Savaştan Sonra Adlî Takibat Ve Malların İadesi:
Bâğîlerin Beraberlerindeki Yatalak Ve Körler:
Âdil Ve Bâğînin Birbirlerine Mirasçı Olmaları:
Bâğîlerin Koparılan Başlarının Teşhiri:
SİYER (CİHAD)
Siyer; sîret kelimesinin çoğuludur. Sîret; ister hayırlı olsun, ister şerli olsun; yol mânasındadır. İyi yolda bulunan bir kimseye; 'falanın sîreti iyidir', kötü yolda bulunan bir kimseye de; 'falanın sîreti kötüdür' derler.
Bu bölüme 'siyer' adının verilmesinin sebebi; Peygamber Efendimiz (sas) in yolunu ve onunla ashabının savaş hususunda takib ettikleri yolları ve bu alanda nakledilen sözleri içine aldığı içindir.
Cihad muhkem bir farîza olup, onu inkâr eden kâfir olur. Farziyeti Kitab, sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kitabdaki delil şudur:
“Allah (cc) a ve âhiret gününe inanmayan kimselerle savaşın.” [1] Kâfirlerle savaşmayı emreden başka âyet-i kerîmeler de vardır.
Sünnetteki delilimiz ise, Peygamber Efendimiz (sas) in şu hadîs-i şerifleridir:
“İnsanlar, 'Allah (cc) dan başka ilâh yoktur' deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum” [2]
“Allah (cc) beni Peygamber olarak gönderdiği günden kıyamete kadar cihad, devam edecek olan bir farzdır. Hatta ümmetimden bir topluluk deccal ile savaşır.” [3]
Cihadın farziyeti hususunda icmâ-ı ümmet vardır. Peygamber Efendimiz (sas) bir ordu veya müfrezeyi vazifeye gönderirken, o birliğin komutanına; Allah (cc) dan korkmasını tavsiye ederek şöyle buyururdu:
“Allah (cc) yolunda Allah (cc) ın adı ile savaşın. Ganimetten çalmayın, ahdinizi bozmayın, işkence etmeyin, çocuk öldürmeyin. Putperest düşmanlarınızla karşılaştığınızda onları üç şeye davet edin:
1- Evvelâ İslâm'a çağırın; müslüman olurlarsa, bunu onlardan kabul edin ve onlara ilişmeyin.
2- Müslümanlığı kabul etmezlerse; onları cizye vermeğe çağırın.
3- Cizye vermeyi kabul etmezlerse; savaş ilân ettiğinizi kendilerine bildirin. Onları bir kalede veya şehirde kuşattığınızda sizden Allah (cc) ın hükmüne göre muameleye tâbi tutulmalarını isterlerse, onları bu hüküm karşısına getirmeyiniz. Çünkü Allah (cc) ın onlar hakkında ne hüküm verdiğini bilemezsiniz. Fakat onları kendi hükmünüze getirin. Sonra görüşünüze göre onlar hakkında hüküm verin. Sizden kendilerine Allah (cc) ve Rasûlünün zimmetinin verilmesini isterlerse, bunu da onlara vermeyin. Fakat kendinizin ve babalarınızın zimmetini verin. Çünkü babalarınız ve kendilerinizin zimmetlerini bozmanız, hafiftir.” [4]
Umumî Seferberlik Hali:
Umumî seferberlik halinde cihada katılmak farz-ı ayndır. Umumî seferberlik yokken, farz-ı kifâyedir: Umumî seferberlik halinde cihad, şu âyet-i kerîme ile farz-ı ayn kılınmıştır:
“Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın.” [5] Umumî seferberlik; savaş için bütün müslümanlara ihtiyaç duyulmasıdır. Bütün müslümanlar katılmadıkça, maksadın hâsıl olmamasıdır. Bilindiği gibi o maksat; dini kuvvetlendirip aziz kılmak, müşrikleri de kahretmektir. Bu durumda tıpkı namaz gibi her müslümanın cihada katılması farz-ı ayn olur. Böyle bir hal yokken cihada katılmak farz-ı kifâyedir. Bazı müslümanlar bu vazifeyi üzerine alınca, diğerleri bu mükellefiyetten kurtulurlar; selâma karşılık vermek vb. [6]
Cihadla Güdülen Maksat:
Cihaddan maksat; kâfirlerin şerrini defetmek, güçlerini kırmak, intikam ateşlerini söndürmek ve İslâm'ın kelimesini yüceltmektir. Bu maksada müslümanların bazısı ile ulaşılırsa, diğerlerine ihtiyaç kalmaz. Peygamber Efendimiz (sas) cihada giderken Medinelilerin tamamını beraberinde götürmezdi. Bu emr-i bi'l- mâruf ve nehy-i ani'l- münker olduğundan dolayı farz-ı kifâyedir. Bunu yapmak herkese farz-ı ayn olsaydı; o zaman müslümanların ziraat ve sanayi gibi faydalı işlerini yapacak kimse kalmazdı. Cihad için lâzım olan at ve silâh gibi maddeler yetiştirilmez ve üretilmezdi. Mücahidler de cihad edemezler ve cihad yapılamaz hale gelirdi. Diğer farz-ı kifâyelerde olduğu gibi, cihad eden bir kimse olmazsa, bütün insanlar günahkâr olurlar. [7]
Kâfirlerle Savaşmak İçin Gereken Şartlar:
Kâfirlerle savaşmak akıllı, sıhhatli, hür ve kuvvetli olan herkese farzdır: Çünkü köle efedisinin, kadın da kocasının hizmetiyle meşguldür. Kul hakkı Allah (cc) ın hakkından evvel gelir. Çocuk ve deli ise, cihad emrine muhatap değillerdir. Gücü olmayan kimseye gelince; hasta, âmâ, kötürüm vb. kimseleri cihadla mükellef kılmak çirkindir. Bu hususda âyet-i kerîme nazil olmuştur:
“Köre vebal yoktur, topala vebal yoktur, hastaya vebal yoktur, (Bunlar cihada katılmak zorunda değillerdir).” [8]
Düşman İşgalinde Takınılacak Tavır:
Düşman saldırdığında onu ülkeden çıkarmak bütün insanlara farz olur. Bu durumda kadınlar ve köleler koca ve efendilerinin izni olmaksızın cihada çıkarlar: Çünkü bu durumda cihad farz-ı ayn olmaktadır. Namaz ve oruç gibi farz-ı ayn olan vazifeler karşısında kocanın ve efendinin hakkı bir kıymet ifade etmez. [9]
Gazada Ücret Alıp Vermek:
Müslümanların ihtiyacı olduğu takdirde gazada bulunmak için ücret alıp, ücret vermelerinde bir sakınca yoktur: Çünkü böylelikle daha aşağı derecedeki bir zarara katlanılarak, daha üst derecedeki bir zarar bertaraf edilmektedir. İhtiyaç; müslümanların beytü'l- malinde bir şey kalmaması, müslümanların da azığa ve cihad maddelerine ihitiyaç duymaları fakat, bir şeye sahip bulunmamalarıdır. Sahih bir rivayette anlatıldığına göre, Peygamber Efendimiz (sas) Safvan'dan çok miktarda zırh almıştır. Hz.Ömer (ra) de evlilerin yerine bekârları gazaya gönderir, oturup savaşa gitmeyenlerin atlarını da piyadelere verirdi. [10]
Şehir Veya Kalede Kuşatılan Düşmana Muamele:
İslâm orduları düşmanı bir şehir veya bir kalede kuşattıklarında, onları evvelâ İslâm'a davet ederler: Zira anlatıldığına göre; Peygamber Efendimiz (sas) kendilerini İslâm'a davet etmeden hiç bir kavimle savaşmamıştır. Bu hususda şöyle bir hadîs-i şerif geçmişti:
“Belki de onlar müslüman olurlar ve böylece maksat iki şerrin ehven olanıyla gerçekleşmiş olur.”
Müslüman olurlarsa, müslüman orduları onlarla savaşmaktan vazgeçerler: Zira Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların Allah (cc) dan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah (cc) ın elçisi olduğuma şehâdet etmelerine kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu (kelime-i şehâdeti) söylerlerse, (ceza olarak) haketmeleri hâriç, canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesaplarını görmek ise, Allah (cc) a aittir.” [11]
Daha evvel bu hususda geçen bir hadîs-i şerîfde de şöyle buyurulmuştur:
“Maksat onların müslüman olmalarıdır ki, bu da elde edilmiştir.”
Müslüman olmayı kabul etmediklerinde eğer cizye ehlinden iseler, cizye vermeğe çağırırlar. Kendilerine cizye denilen verginin miktarı ve ödenme zamanları açıklanır: Eğer cizye ehlinden değillerse, onları cizye vermeğe çağırmazlar. Çünkü bunda bir fayda yoktur. Bu takdirde ya İslâmı kabul edeceklerdir, ya da iş kılıçla halledilecektir. Artık anlaşmazlığa son vermek için devlet yetkilisine kadar cizye vereceklerini de açıklar. Çünkü savaş, cizye vermekle sona erer. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“(Küçülerek) elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” [12] Yani cizye vermeyi kabul edinceye kadar onlarla savaşın. [13]
Cizye Verenlerin Müslümanlarla Ortak Durumları:
Cizye vermeyi kabul ederlerse; müslümanların lehine ve aleyhine olan hükümler onların da lehine ve aleyhine olarak işlemeğe başlar: Bu hususla alâkalı olarak Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Cizye vermeyi kabul ederlerse, müslümanlann lehine ve aleyhine olan hükümlerin onların da lehine ve aleyhine olarak işlemeğe başladığını kendilerine bildir.” Hz. Ali (ra) dedi ki; 'onlar ancak malları malımız, canları da canımız gibi olsun diye cizye vermeyi kabul ederler.' [14]
Davetin Ulaştığı Ve Ulaşmadığı Kimseleri İslama Davet:
Kendilerine davetin ulaşmadığı kimseleri evvelce geçen hadîs-i şerîfden dolayı ve kendileriyle niçin savaşıldığını bilmeleri için, İslâm'a davet etmek vaciptir: Belki de davet edildikleri şeyi kabul ederler de, harp külfetinden kurtuluruz. Davet etmeden onlarla savaşılırsa; bir görüşe göre bunun caiz olduğu söylenmiştir. Çünkü İslâm daveti küfür diyarında da yayılmıştır. Bu yayılma, tebliğ yerine geçer.
Başka bir görüşe göre ise, bunun caiz olmayacağı söylenmiştir. Savaşı başlatan komutan bu hususda yasak bulunduğundan veya emre muhalefet ettiğinden dolayı, günahkârdır. Çünkü bazı beldelerde İslâm davetinin yayılmış olması, her yerde yayılması demek değildir.
Ama bu davetin kendilerine ulaştığı kimseleri davet etmek müstehabdır: İkazda fazlasıyla bulunmuş olmak için, bu vâcib değil ama, müstehabdır. Zira Peygamber Efendimiz (sas) savaş halinde bulunan Mustâlik oğulları kabilesine ânî bir baskın yapmıştır. [15]
Üsâme b. Zeyd (ra) den rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz (sas) kendisine; Beni Asfer'e sabahleyin baskın yapması, sonra da hurmalıklarını yakması talimatını vermiştir. Bilindiği gibi baskın, karşı tarafı her hangi bir şeye davet etmeden ve onlara haber vermeden yapılır. [16]
Daveti Kabul Etmeyen Düşmana Muamele:
Müslüman olmaya ya da cizye vermeğe yanaşmayıp daveti kabul etmezlerse, onlara karşı Allah (cc) dan yardım dilenir ve onlarla savaşılır: Bunula alâkalı olarak Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“(Müslüman olmayı ya da cizye vermeyi) kabul etmezlerse, onlara karşı Allah (cc) dan yardım dile ve onlarla vuruş.” Ordunun komutanı onların ileri sürebilecekleri bir mazeret bırakmadığı, onlar da düşmanlıkda ısrar ettikleri için, onlarla savaşmak farz olmuştur. Bu durumda onlara karşı Allah (cc) dan yardım dilemek gerekir. Çünkü dostlarına yardım eden, düşmanlarını alçaltan O'dur. Öyle ise, O'ndan yardım dilenmelidir. [17]
Düşmanın Müslümanları Kalkan Olarak Kullanması:
Onlara karşı mancınıklar kurulur. Ekin ve ağaçları ifsad edilip yakılırlar ve onlara silah atılır. Müslümanları kendilerine siper ederlerse, müslümanlar kâfirleri kastederek o tarafa atış yaparlar: Bu tatbikatla kâfirler daha fazla öfkelendirilmiş ve frenlenmiş olurlar ki, asıl maksat da budur.
Sahih bir rivayette anlatıldığına göre; Peygamber Efendimiz (sas) aralarında müslümanlar bulunduğu halde Tâif halkını muhasara etmiş ve mancınıklarla üzerlerine taş yağdırmıştı. Düşman yurdunda mutlaka esir olarak bulunan veya ticaret için oraya gitmiş olan müslümanlar ve çocuklar vardır. Bu yüzden düşmanlarla cihad yasaklanacak olursa, savaşmak artık hiç bir surette mümkün olmaz. Müslüman askerler oradaki müslümanları öldürmekten mümkün olduğu kadar sakınmak için atış yaparlarken, onları hedef almamalıdırlar. [18]
Savaş Esnasında Ağaç Kesme Ve Yakma:
Anlatıldığına göre Peygamber Efendimiz (sas) Tâif seferine giderken yolda Ömer b. Mâlik en-Nadrî'nin köşkünü görmüş ve bu köşkün yakılmasını emretmişti. Üzüm bağlarının yanına vardığında ise, üzüm ağaçlarının kesilmesini emretmişti.
Zührî dedi ki; Peygamber Efendimiz (sas) Beni Nâdir yahudilerinin hurma ağaçlarını kesmiş, evlerini de yakmıştı. Onlar Peygamber Efendimiz (sas) e karşı kalelerinde istihkâm tedbirlerini alınca, Peygamber Efendimiz (sas) onların hurma ağaçlarının, kesilip yakılmasını emretti. Onların; 'Sen daha evvel fesada razı olmazdın, ey Ebû'l- Kasım' demeleri üzerine şu âyet-i kerîme nazil oldu:
“Hurma ağaçlarından her hangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah (cc) ın izni iledir ve Onun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” [19] Bu âyet-i kerîme hurma ağaçlarını kesmenin fesat sayılmayacağını açıklamaktadır. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Kâfirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları ancak bunların karşılığında kendilerine sâlih bir amel yazılması içindir.” [20]
Ahdi Bozma, Hırsızlık Ve İşkencenin Yasaklığı:
Müslümanların ahdi bozmamaları, ganimetten çalmamaları, işkence yapmamaları gerekir: Bu bölümün başında naklettiğimiz hadîs-i şerîfde de bu emirler yer almaktadır. Hıyanet edip gannimetten hırsızlık yapmak, bir kimseye eman verdikten sonra ona hile yapmak, ahdi bozmak caiz olmaz. Ama eman vermezden evvel bunu yapmanın bir sakıncası yoktur. O zaman bu bir hile ve kandırmaca olur. Peygamber Efendimiz (sas)
“Harp hiledir.” [21] buyurmuştur.
Düşmana karşı zafer kazandıktan sonra işkence etmek yasaktır. Ama daha evvel yapılmasının bir sakıncası yoktur. Çünkü bu onları daha fazla caydırır ve daha fazla zarar verir. [22]
Savaşda Öldürülmeyecek Kimseler:
Deliyi, kadını, çocuğu, âmâyı, kötürümü, sağ eli kesik olanı, pîr-i fânîyi öldürmemeleri gerekir. Meğer ki, bu saydıklarımızdan biri hükümdar olsun veya savaşmaya muktedir yahut savaşa teşvik edip kışkırtıcılık yapan biri veya savaş hususunda görüşü olan biri ya da mal sahibi olup, mal sarfederek insanları savaşmaya teşvik eden biri olsun. Ya da pîr-i fânî taktik sahibi bir kimse olsun: Peygamber Efendimiz (sas) çoluk çocuğun öldürülmesini yasaklamıştır. Savaş alanında bir kadın cesedine rastlayan Peygamber Efendimiz (sas);
“Ne demek oluyor bu!? Bu kadın savaşmıyordu, neden öldürüldü?” [23]
Öldürmeyi gerektiren sebep bu nassın da işaret ettiği gibi, savaşmaktır. Bu sayılanlar savaşmazlar. Deli ise, emre muhatap değildir. Sağ eliyle sol ayağı çaprazlama kesik olan, bir tarafı meflüç olan da böyledir. Bunlardan biri hükümdarsa veya savaşmaya muktedirse yahut savaşçılarına yardım edecek malı varsa veyahut şerrinden emin olunamayacak bir görüşü varsa; savaşçı gibi kabul edilir. Peygamber Efendimiz (sas) 120 yaşında bulunan Düreyd b. Samme'yi öldürmüştü. Çünkü Düreyd (savaş hususunda) görüş sahibi idi. [24]
İnzivaya Çekilmiş Rahipler Öldürülmezler:
İnsanların arasına karışan veya müslümanların açıklarını gösteren rahiplerle manastırlarda bulunanlar öldürülürler. Eğer insanların arasına karışmıyor veya kendilerini bir dağa veya manastıra vb. bir yere kapatmışlarsa, öldürülmezler. [25]
MÜSLÜMANLARIN ZAYIF OLDUKLARI HALDE DÜŞMANLA ANLAŞIP SULH YAPMALARI
Müslümanlar kuvvetli olduklarında düşmanla sulh yapmaları uygun olmaz: Bu durumda sulh yapmalarının bir faydası yoktur. Yaparlarsa; cihadı maddeten ve manen terketmiş veya ertelemiş olurlar. Çünkü sulh yapmak; savaşı bırakıp eman dilemektir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın.” [26]
Fakat kuvvetli değillerse; sulh yapmanın bir sakıncası yoktur: Allah (cc) şöyle buyurur:
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş.” [27] Barışta esas olan, İslâmın ve müslümanların faydasıdır. Fayda varsa, barışmak caiz, yoksa caiz değildir. Çünkü barışta müslümanlar kendi canlarını korurlar. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (sas) Hudeybiye senesinde Mekkelilerle on yıllığına saldırmazlık anlaşması yapmıştı. [28]
Antlaşma Maslahat İse, Bu Da Bir Cihaddır:
Saldırmazlık müslümanların faydasına ise, bu manen bir cihad olur. Zira maksat düşmanın şerrini defetmektir ve bu maksat da hâsıl olmuştur. Devlet reisinin faydalı görmesi halinde on seneden daha uzun müddetli bir saldırmazlık anlaşması yapmak caizdir. Çünkü hayır ve maslahatın geliştirilmesi her hangi bir müddetle kayıtlandırılmaz. [29]
Antlaşmanın Bozulması:
Düşmanla sulh edildikten sonra savaşmanın daha uygun olduğu görülürse, antlaşmanın bozulduğu karşı tarafın devlet reisine bildirilir ve onlarla savaşılır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Sen de aynı şekilde (antlaşmayı) bozduğunu kendilerine bildir.” [30] Peygamber Efendimiz (sas) kendisi ile Mekkeliler arasındaki antlaşmayı bozmuştu. Evvelce de açıkladığımız gibi düşmanla anlaşma yapmada esas olan; müslümanların maslahatıdır. Durum değişince, antlaşmayı bozmak da cihad olur. Maslahatı terk etmek; maddeten ve manen cihadı terk etmektir. Yasaklanan hıyanetten sakınmak için, antlaşmayı bozup, bunu karşı tarafa bildirmek lâzımdır. Bunu karşı tarafın devlet reisine bildirmek yeterli olur. Onların yöneticisi ve salahiyetlisi odur ve o bu durumu onlara bildirir. Antlaşmanın bozuldığu haberinin düşman cemiyetine ulaşacağı kadar bir müddeti beklemek şarttır. Bu müddet geçtikten sonra; devlet reisleri bunu onlara bildirmiş olsa da, olmasa da; savaşa başlamak caiz olur. Bu durumda kusur, onların devlet reislerinindir. Müddet dolduktan sonra onlarla savaşmak; ahdi bozmak ve hıyanet sayılmaz.
İslâm ordusunun komutanı onlara eman verir de onlar kalelerinden inmezlerse, durum kendilerine bildirildikten sonra onlarla savaşmanın bir sakıncası yoktur. Verilen eman üzerine müslüman askerlerin yanlarına gelirlerse; kalelerine dönünceye kadar onlar eman altındadırlar. Çünkü onlar eman sebebiyle kaleden inmişlerdir. Kaleye
dönünceye kadar emanın hükmü devam eder. [31]
Düşmanın Antlaşmayı Bozması:
Antlaşmadan sonra düşman hıyanete başlar ve devlet reisleri de bu durumu biliyorsa; antlaşmanın bozulduğu bildirilmeden onlarla savaşılır: Çünkü onlar devlet reislerinin iradesiyle ahdi bozmuşlardır. Ama devlet reislerinin emri olmadan onlardan bir grup ülkemize girip yol keserlerse; bu düşman milletinin tamamının ahdi bozması sayılmaz. Çünkü bu fiil, devlet reislerinin izni olmadan yapılmıştır. Sadece bu grup ahdi bozduğu için, bunlar öldürülürler. [32]
Mal Alıp Vererek Düşmanla Sulh:
Müslümanların faydasına olacaksa ve onların da mala ihtiyaçları varsa; mal ve diğer şeyler karşılığında düşmanla sulh etmek caizdir. Muhasaradan evvel, meselâ elçi göndererek düşmandan alınan mallar cizye gibidir. Bu mal beşe bölünmez. Çünkü bu ehl-i harbin malı olup, savaş olmaksızın bizim tarafımızca elde edilmiştir. Muhasaradan sonra alınanlar ise, beşte biri devlet reisi tarafından alınıp kalanı askerlere taksim edilir. Bu asker kuvvetiyle elde edildiğinden, ganimet hükmündedir. [33]
Ölümü Savmak Vâcibdir:
Zaruret halinde mal vererek düşmanla sulh yapmak caizdir: Zaruretten kasıt; ölüm korkusudur. Hangi yolla olursa olsun, ölümü savmak vâcibdir. Müslümanların gücü yoksa, düşman onları yener, canlarını ve mallarını alır. Peygamber Efendimiz (sas);
“Malını kendine siper et.” buyurmuştur. Ama zaruret yoksa, mal vererek düşmanla sulh etmek caiz olmaz. Çünkü böyle olunca, müslümanlar alçaltılıp zillete mâruz bırakılmış ve İslâmiyet küçük düşürülmüş olur. [34]
Mürtecilerin İstilâsı ve Zımmîlerin Ahdi Bozmaları:
Dinden dönenler bir şehri istilâ ederler ve zımmîler ahdi bozarlarsa; mütareke içinde yaşayan müşrikler gibi olurlar: Mürtedlere gelince; bunların tekrar İslama dönmeleri umulduğu için, durumları gözden geçirsinler diye onlarla saldırmazlık anlaşması yapılır, belki de yeniden İslama dönerler. Ancak bu durumda onlardan saldırmazlık karşılığında mal alınmaz. Çünkü bu mal cizye gibidir. Oysa onlar cizye ehli değildirler. îşâallah ileride de açıklanacağı gibi kendilerinden alınacak bir mal karşılığında öldürülmelerini ertelemek caiz değildir. Devlet reisi onlardan mal alacak olursa, o malı geri vermez. Çünkü onların mallarının dokunulmazlığı yoktur. Mağlûb edilirlerse; yerleri dâru'l- harb, malları da ganimet olur. Zımmîler de bu hükme tabidirler.
Zımmîler ahdi bozduklarında diğer ehl-i harb kimseler gibi olurlar. Onlardan mal almak caiz olur. Mürtedlerin aksine, onları cizye ile bırakmak caiz olmaz. Arapların putperest olanları saldırmazlık hususunda mürtedler gibidirler. Çünkü bunlar ya müslüman olacaklar, ya da araya kılıç girecektir. Asîler de saldırmazlık hususunda bu hükme tabidirler. Ama devlet reisi onlardan mal alırsa; savaş sona erdikten sonra mallarını onlara geri verir. Çünkü onlar müslümandırlar. Savaş yoluyla malları elde edilirse, kendilerine geri verilir. [35]
Komutanın Ehl-İ Harbden Hediye Kabul Etmesi:
Ordu komutanının veya müslüman birliklerden her hangi birinin komutanının kendi şahsına mahsus olmak üzere ehl-i harpten hediye kabul etmesi mekrühtur. Aldığı hediyeyi müslümanlara ganimet olarak verir. Çünkü mal kendi nefsinden dolayı değil de, müslümanların gücünden dolayı kendisine hediye edilmiştir. [36]
Düşmana Silah Ve Malzeme Satmak:
Sulhten evvel veya sonra düşmana silah ve savaşta iş gören hayvanları satmak ve düşmanı techîz etmek mekrühtur: Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) bunu yasaklamıştır. Böyle yapmakla onlar müslümanlara karşı kuvvetlendirilmiş olurlar ki, bu mâsiyettir. Demiri veya savaş âletlerinin hammaddesi olan şeyleri satmak da böyledir. [37]
Düşmana Yiyecek Satmak:
Kıyasa göre düşmana yiyecek ve içecek satmak da caiz olmamalıdır. Ancak biz bunun caiz olduğunu kabul ediyoruz. Zira rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (sas) bizimle harp halinde olan düşman Mekkelilere erzak temin etmesini Sümâme'ye emretmiştir. Zira biz de onların ülkesinde bulunan ilaç gibi bazı şeylere muhtacız. Biz onlara erzak vermezsek, onlar da bize ilaç vermezler. Bunları zımmîlere dâhil etmek mekrüh olmaz. Çünkü ahkâm hususunda onlar da müslümanlar gibi olmuşlardır. [38]
Dâr-ı Harb Ehlinin İhracat Ve İthalâtı:
Dâr-ı harp ehlinden olan bir kimse müslüman da olsa, kâfir de olsa; İslâm ülkesinde satın aldığı silah, savaşta iş gören hayvan, demir ve unu kendi memleketine götüremez. Ama kendi ülkesinden getirmiş olduğu bu gibi şeyleri geri götürmesine mâni olunmaz. Çünkü o eşyalar eman akdinin kapsamındadırlar. Kölelerden biri müslüman olursa, onun bunları dâru'l- harbe götürmesine müsâade edilmez. Çünkü müslümanın da bunu yapmasına izin verilmez.
Kur'ân-ı kerîm okumak maksadıyla büyük bir askerî birlik ile veya eman almış bir tacir ile beraber Mushafı küfür diyarına götürmenin bir sakıncası yoktur. Çünkü genelde bunda selâmet vardır. Ama yenilmelerinden korkulan bir seriyye veya küçük bir atlı müfreze ile Mushafı küfür diyarına götürmek mekrühtur. Çünkü muhtemeldir ki, o mushaf gayr-ı müslimlerin eline geçer de onu hafife alırlar. Fıkıh kitapları da bu bakımdan mushaf gibidirler. [39]
EMAN VERMEK
Bir erkek veya bir kadının toptan bir şehir halkına veya bir topluluğa ya da bir kâfire eman vermesi sahihtir: Kendilerine eman verilen kimselerle, müslümanlardan hiç birinin savaşması helâl olmaz. Verilen emanın sahih olması için, eman verenin; kâfirlerin kendisinden korktukları kuvvetli bir mücahid olması sattır. Çünkü eman vermek, korkudan sonra olur. Korku ise, kuvvetli kimse karşısında hissedilir. Bütün müslümanların bir araya gelip eman vermeleri mümkün olmadığından, bir kişi hepsinin yerine geçer ve onlar adına eman verebilir. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Müslümanlar kan bakımından birbirlerine denktirler. En düşük mertebede bulunanları bile onlar adına eman (güvence) verebilir.” [40] Yani bir müslüman bütün müslümanlar adına bir kâfire eman verebilir.
Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (sas) in kızı Zeyneb (ra) kocasına eman vermiş, Rasûlullah (sas) da onun verdiği bu emanı uygun bulmuştu. Ümmü Hani (ra) müşriklerden iki erkeğe eman vermiş, Hz. Ali (ra) de onları öldürmek isteyip Ümmü Hani (ra) e; 'Rasûlullah (sas) a karşı sen müşriklere eman mı veriyorsun?!' demişti. O da; 'Vallahi, beni öldürmeden onları öldüremezsin' deyip, Hz. Ali (ra) ye karşı kapısını kilitlemiş, sonra da Peygamber Efendimiz (sas) e gidip durumu anlatmış, Peygamber Efendimiz (sas) de ona şöyle buyurmuştur:
“Ali'nin onları öldürmeye hakkı yoktur. Senin güvence verdiğine biz de güvence vermiş, senin eman verdiğine biz de eman vermişizdir.” [41]
Bundan da anlaşılıyor ki, bir kimsenin eman vermesi caizdir. Caiz olduğuna göre, kendisine eman verilen şahsa devlet reisi tarafından eman verilmiş gibi, başkasının öldürmek ve malını almak şeklinde taarruzda bulunması caiz olmaz. [42]
Eman Vermede Devlet Reisinden Görüş Alınması:
Eman vermekte bir zarar varsa, eman veren kimse, görüşüne baş vurmadan eman verdiği için, devlet reisi tarafından cezalandırılır: Ama eman vermekte umumî bir maslahat varsa, devlet reisinin görüşüne baş vurmadan eman verilebilir. Eman vermek bu durumda geciktirilirse, devlet reisinin görüşüne baş vurmamak, maslahatın kaçırılmaması için bir mazeret sayılır. Ve, verilen eman da kaldırılıp, sahibine bildirilir: Çünkü devlet reisi onlara eman verir veya onlarla musalaha yapar da, sonra bu eman veya musalahayı bozmayı münasip görürse, bozar. Böyle yapması daha iyidir. [43]
Emanla İslâm Ülkesine Gelenlere Olunacak Muamele:
Gayr-ı müslimler eman alarak İslâm ülkesine geldiklerinde devlet reisinin onları müslüman olmaya, bunu kabul etmiyorlarsa, cizye ödemeğe davet etmesi gerekir. Müslüman olmayı kabul ederlerse; bu çok güzel olur. Müslüman olmayıp, cizye vermeğe razı olurlarsa, bu da kabul edilir ve zımmî olurlar. Buna da razı olmazlarsa, onları emniyette olacakları bir yere gönderir ve orada onlarla savaşır. Bunula alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Sonra onu emniyet içinde bulunacağı bir yere ulaştır.” [44] Çünkü eman almış kimselere saldırmak caiz olmadığı gibi, cizye almaksızın onları kâfir halde bırakmak da caiz olmaz. Onlara müslüman olmalarını veya ödedikleri takdirde emniyette olmayı hakedecekleri cizye ödemelerini teklif eder. Bu teklifi kabul etmezlerse, onları o halde bırakması caiz olmaz; onları emniyet içinde olacakları bir yere gönderir, sonra da eman aldıkları halde bize karşı yürümüşler gibi onlarla savaşır. [45]
Emanı Sahih Olmayacak Kimseler:
Zımmînin, esirin, düşman içinde kalan tüccarın, düşman safında iken müslüman olup, henüz onlar arasında bulunan müslümanın eman vermesi sahih olmaz: Çünkü zımmî onlardandır; onun müslümanlar üzerinde velayeti yoktur. Diğerleri de onların yanında kahra uğramış kimselerdir; onlardan korkmazlar. Açıkladığımız gibi onlar beyanda bulunma ehliyetine sahip değildirler. Eğer bu kapı açılacak olursa, fetih kapısı kapanır. Çünkü onlar her zora düştükçe mutlaka yanlarında bulunan bir esir veya taciri vesile ederek onun sayesinde kurtulurlar. Bundan da müslümanlar için apaçık zarar vardır.
Savaşa katılmasına izin verilmeyen kölenin verdiği eman geçerli değildir: İmam Muhammed dedi ki; 'bu kölenin verdiği eman sahihtir.' Ebû Yûsuf’un bu hususdaki kavli tereddütlüdür. İmam Muhammed'in kavlinin delili şu hadîs-i şerîfdir:
“Onların en aşağı derecede olanı dahi, onlar adına eman verir.” [46]
Ebû Yûsuf’un bu kavli, savaşmaya izinli olan kölenin vereceği emana kıyas edilmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre gayr-ı müslimler savaşma iznine sahip olmayan köleden taraf güvendedirler. Esir ve tacir gibi, onun da verdiği eman sahih olmaz. Köle, efendisinin hakkını düşürecek akidleri yapma salahiyetine sahip olmadığından, efendisinin ve diğer müslümanların haklarını düşürecek şeyleri de ki bu öncelikle emandır yapma salahiyetine sahip değildir.
Ama savaşma iznine sahip olan kölenin durumu bunun hilâfınadır. Çünkü onun savaşmasına izin verildiğine göre, demek ki, savaş hususunda onun re'y sahibi olduğu da kabul edilmiştir. Bu re'y bazan savaşmak için olabileceği gibi, bazan da savaştan geri durmak için olabilir. Bu sebeple bu kölenin eman vermesi caiz olur. Savaşa katılmasına izin verilmeyen köle savaşa katılmadığı için bu hususda hata yapacağı açıktır. Ama savaşa katılmasına izin verilen köle bizzat savaştığı için, nadiren hata yapar.
Mürahikin de eman vermeğe hakkı yoktur: İmam Muhammed dedi ki; 'mürahik, emanın ne mânaya geldiğini aklediyorsa ve onu tavsif edebiliyorsa; eman vermesi caiz olur. Çünkü o kendi nefsi ile müslüman olur. İslâmın ne mânaya geldiğini akledemeyecek kadar yaşı küçükse, ancak ebeveynine tâbi olarak onun müslüman olduğuna hükmolunur ki, bu da nazar-ı itibara alınmaz. Zira mürahik de, bülûğa ermiş kimseler gibi savaşabilecek kimselerdendir.
Ebû Hanîfe'ye göre mürahik akid yapma salahiyetine sahip değildir. Eman vermek de bir akiddir. Kendi şahsı ile alâkalı akid yapma salahiyetine sahip olmayan bir kimse başkası ile alâkalı akidleri yapma salahiyetine hiç mi, hiç sahip olamaz. Mürahik kimse savaşa katılma iznine sahipse; bir görüşe göre onun eman vermesi sahihtir. Ama meşayihin umumuna göre sahih değildir. Bunlara ancak tecrübe ve teşebbüsü fazla olan kimseler yol bulabilirler ki, bu da bülûğdan sonra olur. [47]
DEVLET REİSİNİN BİR BELDEYİ FETHETTİĞİNDE YAPACAĞI İŞLER
Devlet reisi bir beldeyi zor kullanarak fethederse, Peygamber Efendimiz (sas) in Hayber'de, Sa'd (ra) ın da Beni Kureyza'da yaptığı gibi, isterse o beldeyi ganimet ehli arasında paylaştırır, isterse de; Hz. Ömer (ra) in ashabın icmâı ile Sevad-ı Irak'da yaptığı gibi, sahiplerini orada bırakır. Onları cizye ile mükellef kılar, arazilerine de haraç tarh eder: Bütün bunlar uyulacak örneklerdir. Devlet reisi bunlardan birini tercih etme hakkına sahiptir. Dediler ki; ganimet ehlinin ihtiyacı varsa, araziler onlara paylaştırılır. İhtiyaçları yoksa, sahipleri o topraklar üzerinde bırakılır ki, orası ileriki zamanlarda müslümanlar için bir birikim olsun.
Araziler üzerinde gayr-ı müslim sahipleri müslümanlar için çalışırlar. Çünkü onlar ziraatın çok çeşit usullerini bilirler. Bu sebeple demişlerdir ki; çalışırken, onlara devlet reisi gereken taşınır malları verir ki, rahatça çalışabilsinler. Ziraatla ilgili faydaları müslümanlara temin etsinler, diye devlet reisi esirleri serbest bırakabilir. Ama arazileri yoksa, onları serbest bırakması caiz olmaz. Ziraî faydalar temin etmeyeceklerse, arazileri olsa da, onları veya hem kendilerini hem de ganimet olarak ele geçirilmiş mallarını geri vermek ganimet ehlinin haklarını iptal ettiğinden dolayı caiz olmaz. Çünkü düşman esirlerin tutsaklığı ancak ölümle veya müslüman olmakla sona erer. Ancak ganimet ehli mücahidler ziraatla uğraşıp cihaddan geri kalmasınlar diye gayr-ı müslim esirler arazilerinden dolayı serbest bırakılabilirler. Hz. Ömer (ra) in de dediği gibi, kendilerinden sonra gelecek nesillerin faydası için esirler tarlalarında çalışmak üzere serbest bırakılırlar.
Hz. Ömer (ra) Irak arazisine haraç tarhettiğinde kendisinden oraların taksimini istemişler, delil olarak da şu âyet-i kerîmeleri ileri sürmüşlerdi:
“Allah (cc) ın (fethedilen) ülkeler hakkında Peygamberine verdiği ganimetler; Allah (cc), Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir.” [48]
“(Ganimet malları) fakir muhacirlerindir.” [49]
Hz. Ömer (ra) de delil olarak şu âyet-i kerîmeyi ileri sürmüştü:
“Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden evvel gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla.” [50] Bu âyet-i kerîmeyi delil olarak ileri sürmüş ve şöyle demişti: 'Bu arazileri size paylaştıracak olursam, sizden sonrakilere bir şey kalmaz.’ Onlar da Hz. Ömer (ra) e iltifat edip, sözüne uymuşlardı. [51]
Düşman Esirlerinin Ve Mallarının Hükmü:
Devlet reisi şerlerini defetmek için, öldürmek suretiyle onların haklarını iptal etme salahiyetine sahiptir. Bu durumda müslümanlar için zarar söz konusu değildir. Ama bu düşman esirlerini karşılıksız olarak serbest bırakmak, müslümanlar için sırf zarardır. Bu onları kâfirlere yardımcı kılar. Bu hüküm akarlarda söz konusudur.
Düşmandan ele geçirilen menkul mallara gelince; devlet reisi bunları düşmanlara geri vermez. Çünkü onlara geri verilebileceğine dâir Şer'î bir hüküm yoktur.
Devlet reisi dilerse, aldığı esirleri öldürür: Zira Peygamber Efendimiz (sas) öldürmüştür. Böylece küfür ve fesat maddesi azaltılmış olur. Peygamber Efendimiz (sas) yakaladıktan sonra Ukbe b. ebî Muayt ile Nadr b. Şumeyl'i öldürmüştü. Kurayza oğullarını da ele geçirdikten sonra öldürmüştü.
Devlet reisi dilerse, aldığı esirleri köleleştirir: Çünkü böyle yapmakla şerleri defedilmiş ve müslümanlar için de çok fayda temin edilmiş olur. Veya onları müslümanların zimmetinde olmak üzere hür ve serbest bırakır: Ancak cizye bahsinde de anlatıldığı gibi mürtedler ve Arap müşrikleri bu hükmün dışındadırlar. Onları dâr-ı harbe göndermek de caiz olmaz. Eğer böyle yapılırsa, müslümanlara karşı kâfirler takviye edilmiş olurlar. Ele geçirildikten sonra müslüman olurlarsa, şerri defetmek maksadıyla onları öldüremeyiz. Mülkiyet sebebi akdolunduğu için, onları köleleştirmek caiz olur. Ama ele geçirilmeden evvel müslüman olurlarsa, mülkiyet sebebi akdolunmadığından dolayı, köleleştirilmeleri caiz olmaz. [52]
Esirlerin Karşılıklı Değiştirilmesi, Fidye, Serbest Bırakma Vs.:
İhtiyaç olmadıkça düşman esirleri müslüman esirlerle değiştirilmezler: İmameyn dediler ki; değiştirilirler. Çünkü müslüman esirlerin geri gelmesi bizim için bir yardım olur. Zira bir müslümanın kurtarılması, kâfirlerin öldürülmelerinden daha iyidir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Ya karşılıksız veya fidye karşılığında salıverin.” [53] Ebû Hanîfe'nin görüşünün delilleri ise, şu âyet-i kerîmelerdir.
“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.” [54]
“Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın.” [55] Onları öldürmek gerekir. Bu da onlarla dost olmaya mânidir. Zira kâfirler bize karşı harbîdirler. Onların savaş şerlerini defetmek, müslümanı onların elinden kurtarmaktan daha hayırlıdır. Zira müslümanın esir olarak onların elinde bulunması, Allah (cc) dan bir imtihandır; bunu yapan biz değiliz. Kâfir esirleri kendilerine teslim ederek kâfirlere yardımcı olmaksa, bizim yaptığımız bir iştir.
Kerhî'nin anlattığına göre Ebû Yûsuf şöyle demiştir; 'taksimden evvel fidye karşılığında serbest bırakmak caizdir. Ama taksimden sonra caiz değildir.' İmam Muhammed dedi ki; 'bu her hal-ü kârda caizdir.'
Esirler, ihtiyaç olmadıkça fidye karşılığında geri verilmez: (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bunun sebebini açıklamıştık. Bedir harbinde Peygamber Efendimiz (sas) esirleri fidye karşılığında serbest bırakınca, Allah (cc) onu kınamıştı;
“Allah (cc) tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, (aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu).” [56] Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Peygamber Efendimiz (sas) ile Hz. Ebûbekir (ra) oturup ağlamışlar ve Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştu;
“Gökten azap inse ondan ancak Ömer kurtulur.” Çünkü Hz. Ömer (ra) fidye alınmayıp, esirlerin öldürülmelerini teklif etmişti. Bununla alâkalı kıssa bilinmektedir. Ama ihtiyaç halinde cihada hazırlanmak için fidye karşılığında esirleri serbest bırakmak caizdir. Zira esas olan maslahattır. O da bizim anlattığımızdadır.
İmam Muhammed dedi ki; 'eğer çocuk sahibi olmaları umulmuyorsa, çok yaşlı erkek ve kadın esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılmalarının sakıncası yoktur. Çünkü bunların serbest bırakılmalarında kâfirlere yardım edilmiş olmaz. Çocuklar ve kadınlar ise böyle olmayıp, bunları geri vermekle kâfirlere yardım edilmiş olunur. Esirleri karşılıksız salıvermek caiz olmaz. Bedelsiz olarak salıverince, ganimet ehlinin hakları karşılıksız olarak iptal edilmiş olur. Ganimetçiler bunları esir almakla, bunlar üzerinde hak sahibi olurlar. Bu hakları iptal edilmez. Zira müşriklerle savaşmaya ve onları öldürmeğe dâir vârid olan nasslar buna aykırıdırlar. [57]
Cepheden Dönüşde Mal Ve Silahların Yakılması:
Devlet reisi cepheden geri dönmek istediğinde beraberinde hayvanlar bulunur ve onları nakletmekten âciz kalırsa, onları boğazlayıp yakar: Ki, düşmanlar bu hayvanların etinden faydalanmasınlar. Bunları yaralayarak öldürmek caiz olmaz. Çünkü bu bir işkencedir. Doğru bir maksatla koyunu boğazlamak caizdir. Düşmanın gücünü kırmak, doğru bir amaçtır. Bu, ağacı kesmek ve binayı tahrip etmek gibidir. Yakmaya gelince; bunu boğazlamadan yakmak yasaktır. Çünkü yakmakla hayvana azap verilmiş olunur. Silahları ve eşyaları da yakar: Yakılmayanları ise kâfirlerin ele geçiremeyecekleri bir yere gömer ki, kâfirlerin bu şeylerden faydalanmalarına imkân kalmasın. [58]
Esirlerin İslâm Ülkesine Getirilmeleri Veya İmhaları:
Esirlere gelince; onlar İslâm ülkesine yürütülerek getirilirler. Yürüyemezlerse, erkekler öldürülür. Kadın ve çocuklar ise, açlıktan ve susuzluktan ölünceye kadar ıssız bir yere bırakılırlar. Yasak olduğu için, onları öldüremeyiz. Ama yaşanabilecek mâmur bir yere bırakılırlarsa, tekrar bizimle savaşacak bir hale gelirler. Kadınlardan nesil elde edilir. Çocuklarsa, büyüyüp bizimle savaşacak duruma gelirler. Ve neticede bizim söylediğimiz olur. Bu sebeple demişler ki; müslümanlar dâr-ı harpde yılan ve akrep görürlerse, akreplerin zehirini alır, yılanların da dişlerini çekerler ki, kendilerine zarar vermesinler. Ama nesilleri tükenmesin diye, bu hayvanları öldürmezler. Zira nesillerinin tükenmesi, kâfirlerin yararına olur. Ama kendi ülkemizde bunun tersini yapmakla emrolunmuşuzdur. [59]
GANİMETLER VE TAKSİMİ
Ganimet; savaşta düşmanları yenerek onlardan zorla alınan mallara denilir. Hediye olarak, çalarak, kaparak veya hibe yoluyla alınan şeyler ganimet değildir. Bunlar, alanlara mahsusturlar. [60]
Ganimetin Taksimi Ve Satılması:
Dâr-ı harpte ganimet taksim edilmez: Lâkin devlet reisi bunları İslâm ülkesine getirir ve orada taksim eder. Ebû Yûsuf dedi ki; dâr-ı harpte taksim edilirse de caiz olur. Ama İslâm ülkesinde taksim edilmesi benim için daha sevimlidir.' Dâr-ı harpte de olsa, taksimden evvel satılması da caiz olmaz. [61]
Harpde Ölen Ve Takviye Kuvvet Olanın Ganimetteki Payı:
Mücahid dâr-ı harpte ölürse, ganimetten pay alamaz. Ganimetin İslâm ülkesine getirilmesinden sonra ölürse, payı mirasçılarına kalır: Mücahitler dâr-ı harpte iken kendilerine takviye kuvvet gelirse, bu kuvvette yer alan mücahidler de ganimete ortak olurlar. Ganimeti telef eden tazminat ödemez. Bunda asıl kaide şudur: Ganimeti elde eden asker ona mâlik olamaz. Ancak o malda hakkı sabit olur. O ancak nakledici ve tasarrufta bulunan bir eldir. Ganimet İslâm ülkesine getirilince, o maldaki hak kesinleşir. Taksimle de sâbitleşir. [62]
Müslüman Olan Esirin Durumu:
Esir yakalandıktan sonra İslâm ülkesine getirilmeden önce müslüman olursa, hür olmaz. Ama yakalanmadan evvel müslüman olursa, hür olur. Bunun delili şudur: Peygamber Efendimiz (sas) dâr-ı harpte ganimetin satılmasını yasaklamıştır. Taksim etmek de manen satmak sayıldığından, bu yasağın kapsamına girer. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) Bedir harbinde elde edilen ganimetleri Medine'de taksim etmişti. Eğer daha evvel taksim edilmesi caiz olsaydı, taksimi geciktirmezdi. Zira bu hakkı ihtiyacı olduğu halde sahibine geç vermek onun izni olmadan caiz değildir. Geciktirmede müslümanlar zarar görürler. Ganimetin dâr-ı harpte taksimi caiz olsaydı, sonradan gelecek olan takviye kuvvetlerinin ganimetten ümitleri kesildiği için, cephedeki orduya katılmazlardı. O zaman cephede bulunanlara kâfirlerin tekrar saldırmalarından emin olunamazdı. Cephedeki askerlerden her biri meydana düşen ganimeti ülkesine taşımakla meşgul olduğu için, bu durum bazan düşmanın onlara yeniden saldırmasına sebep olabilir.
Peygamber Efendimiz (sas) in Hayber'de elde edilen ganimetleri Hayber'de, Mustâlik oğulları harbinde elde edilen ganimetleri de Beni Mustâlik yurdunda taksim ettiğine dâir edilen rivayetlere gelince; oralar fethedilip İslâm ülkesi haline getirildiği için Peygamber Efendimiz (sas) onlardan elde edilen ganimetleri oralarda taksim etmiştir. Devlet reisi ganimetleri dâr-ı harpte taksim ederse, caiz olur. Bu hususta icmâ vardır. Çünkü o, içtihada medar olan bir mes'elede hüküm vermiştir.
Savaşta geri hizmetlerde çalışanlarla, önde çarpışanlar ganimetten eşit pay alırlar: Çünkü sebepte eşittirler. O sebep de inşâallah ileride anlatılacağı gibi birbirlerine mücavir olarak bulunmalarıdır. Çünkü düşmanı kovalamak; savaşanlar gibi, geri hizmetlerde çalışanlar vasıtasıyla da ve hatta daha fazlasıyla olur. Bunlar sebepte savaşçılara ortak olduklarından, istihkakda da onlara ortak olurlar.
Orduya, dâr-ı harpte iken, sonradan katılan takviye kuvvetler de, ganimette evvelkilerine ortak olurlar: Hz. Ömer (ra) de Sa'd b. ebî Vakkas (ra) a böyle yazmıştı. Bunların ortaklıkları, ganimetlerin İslâm diyarına getirilmesi veya ganimetlerin dâr-ı harpte taksim edilmesiyle veya devlet reisinin ganimetleri dâr-ı harpte satmasıyla sona erer. Bu üç sebepden biri mevcud olunca, ortaklık kesilir. Çünkü ganimet üzerinde bu üç sebepden biri ile mülkiyet sabit olur. Mülkiyet üzerinde istiklâl, ortaklığı keser.
Askerler dâr-ı harpten bir beldeyi fethedip, oraya hâkim olduktan sonra kendilerine takviye kuvvet ulaşırsa, sonradan gelenler ganimette onlara ortak olamazlar.
Ticaretle meşgul olan kişiler savaşa katılmadıkça, ganimetten pay alamazlar: Çünkü onların ganimetten pay alma sebepleri yoktur. O sebep de, savaş maksadıyla cepheye gitmeleridir. Bu olmayınca, diğer sebep nazar-ı itibara alınır ki, o da savaşma hakikatidir. Savaşçının savaş halindeki durumu da, yani piyade veya süvari olduğu da ganimet taksimi hususunda nazar-ı itibara alınır. Açıkladığımız sebepden dolayı tacir de böyledir. [63]
Ganimetlerin İslâm Ülkesine Taşınması:
Devlet reisinin ganimetleri taşıyacak vasıtaları yoksa, onları İslâm ülkesine çıkarmaları için, mücahidlere emanet olarak verir. Ganimetler yurda getirildikten sonra taksim edilirler: Evvelce de açıkladığımız gibi ganimetlerin dâr-ı harpte taksim edilmeleri caiz olmaz. Ganimetlerin İslâm Ülkesine taşınması şarttır. Ganimetler arasında yük taşıyacak hayvanlar varsa, mallar onlara yüklenir. Çünkü taşıyan da, taşınan da ganimetçilerindir. Aynı şekilde devlet reisinin de fazladan yük taşıyacak hayvanları varsa, ganimet malları onlara da yüklenir. Çünkü bunlar da müslümanların malıdır: Eğer devlet reisinin yanında yoksa, ganimetçilerden fazladan yük hayvanı bulunan biri de varsa, rızası alınarak ganimet malları onun hayvanına yüklenir. Ama razı olmazsa, bu mallar onun hayvanına yüklenmez. Çünkü rızası olmadan müslümanın malından faydalanmak helâl olmaz. Bu rivayet Siyer-i Sağîr'dedir. Siyer-i Kebîr'de anlatıldığına göre; razı olmasa da, emsal kira bedeli ödenerek bu mallar onun hayvanına yüklenir. Çünkü bu zarurettir, zaruret hali ise müstesnadır. Meselâ; bir hayvanın kira müddeti çölde veya geminin kira müddeti denizde veya ekini taşımak için tutulan vasıtanın kira müddeti yolda sona erese, ecr-i misil ile yeni bir kira akdi yapılır. Burada da aynı hüküm geçerlidir.
Ganimet malını taşıyacak hiç bir vasıta bulunamazsa; cinsine göre bunlar boğazlanır, yakılır ve öldürülürler. Bu daha evvel anlatılmıştı. [64]
Îslâm Askerlerinin Dâr-ı Harpde İhtiyaçlarını Karşılamaları:
Askerler, ihtiyaç duydukları zaman düşman ülkesindeki otlakları hayvanlarına otlatır, gıda maddelerini yiyebilir, yağlardan faydalanır, ele geçirdiği silahla harbeder ve havanlara biner, elde ettiği elbiseleri giyer: Zira İbn. Ömer (ra) in rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sas) zamanında asklerler bir miktar yiyecek ve balı ganimet olarak elde etmişlerdi de, Rasûlullah (sas) onlardan beşte biri almamıştı. Evfâ b. ebî Evfâ'dan rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz (sas) Hayber harbinde elde edilen ganimetlerden beşte biri almamıştır. Bu savaşta adam ihtiyaç duyduğu şeyi gidip alırdı.
Hz. Ömer (ra) Şam'daki İslâm ordusunun komutanına şu emri yazıp göndermişti: 'Askerlere emir ver; yesinler, yedirsinler, ama bunları altın ve gümüş karşılığında satmasınlar. Her kim bunları gümüş karşılığında satarsa, elde ettiği paranın beşte biri alınır. Çünkü mücahidlerin yiyecek ve yemleri İslâm ülkesinden dâr-ı harbe taşımaları çok zordur. Kendilerine erzak da gönderilememektedir. Düşmanları da bunları onlara satmaz. Eğer bu hususda askerlerimize izin vermezsek, işleri zorlaşır.’
Ya da şöyle diyebiliriz: yiyecek ve yemi dâr-ı harpten İslâm ülkesine getirmek mümkün değildir. Bunda karşılıklı engelleme cereyan etmez. Bu sebeple bunlardan faydalanmaları caizdir. Bu şeylerin bir kısmını altın ve gümüş karşılığında satmaları, başka eşyalarla mübadele etmeleri caiz olmaz. Ancak ihtiyaç için yiyecek maddelerini yemeleri ve yemleri hayvanlarına yedirmeleri mübah kılınmıştır. Yemeğini başkasına mübah kılan kimse gibi, bunların bu maddeleri başkalarına satmaları caiz olmaz. Satarlarsa, elde ettikleri parayı ganimet mallarına katarlar. Çünkü bu para artık diğer mallar gibi içinde karşılıklı engellemelerin cereyan ettiği bir mal olur.
Mücahidler ülkelerine döndükleri zaman ise, bunların hiç birisini yapamazlar: Çünkü artık ihtiyaç ortadan kalkmıştır. Zira İslâm ülkesine getirildikten sonra ganimetçilerin hakları o mallarda yerleşmiş olmaktadır. Diğerlerinin izni olmadan bazıları bu mallardan faydalanamazlar. [65]
Yanında Ganimet Malından Bir Şey Kalması:
Ganimetler taksim edilmeden evvel yanlarında bulunan fazla şeylerini de geri verirler. Taksimden sonra ise, o eşyaları sadaka olarak verirler: Ki, bunlar hak sahiplerine paylaştırılsın. Taksim yapılırsa, onları sadaka olarak verirler, tabii eğer zengin iseler. Ama muhtaç iseler, onlardan faydalanırlar. Çünkü artık bu malları asker topluluğu arasında paylaştırmak mümkün olmaz ve bu hak sahibine ulaştırılması mümkün olmayan bir mal gibi olur. Bunun hükmü lukata bahsinde anlatıldığı gibidir. İslâm ülkesine döndükten sonra o mallardan faydalanırlarsa ve faydalanan zenginse, açıkladığımız sebepden dolayı o malın kıymetini taksimden sonra sadaka olarak verir. Taksimden evvel ise, hakkı sahibine ulaştırmak için onları ganimet mallarına katar. Eğer fakirse, taksimden evvel o malın kıymetini geri verir. Ama taksimden sonra bir şey vermesi gerekmez. Sığırı veya koyunu boğazlamışlarsa; bunların derilerini ganimet mallarına katarlar. Çünkü onların derilere ihtiyacı yoktur. Bu mallardan zengin de olsa, fakir de olsa; ancak ganimetten pay alacak ve kendisine az miktarda bağış verilecek olanlar faydalanabilirler. Beraberlerindeki kadın, çocuk ve kölelere ganimetteki yiyeceklerden yedirebilirler, ama işçilerine yediremezler. Orduya sonradan katılan takviye birliğindeki asklerler de bu hükme tabidirler.
Mücahid, ganimetteki yiyecekleri bir tacire hediye ederse, onlardan yemesi uygun olmaz. Ancak buğday ekmeği ve pişmiş eti yemesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunlara tüketmekle mâlik olur. [66]
DEVLET REİSİNİN DAR-I HARBE GİRDİĞİNDE YAPACAĞI İŞLER
Resmi Geçit ve Dâr-ı Harbe Giriş Şekli:
Dâr-ı harbe girdiğinde devlet reisi veya vekili; süvari ile yaya olanları bilebilmek için orduyu resmi geçitten geçirmelidir: Ki, istihkakları kadar onlara ganimetten pay verebilsin. Dâr-ı harbe süvari olarak girildikten sonra atı ölen asker ganimetlerden süvari hissesi alır: Ganimetin elde edilmesinden evvel veya sonra atını düşman alsa, yine aynı hüküm geçerlidir. Çünkü süvari; düşman yurduna atlı olarak hücum edip, atlı olarak oraya giren kimsedir. Çünkü maksat, düşmanı korkutmaktır; yoksa atın üzerinde savaşmak değildir. Öyle ki, dâr-ı harbe süvari olarak girip piyade olarak savaşan kimse süvari hissesi almayı hakeder. Düşmanı korkutmak, ancak düşman yurduna girmekle olur. Çünkü o zaman haber yayılır ve ülkelerine; 'şu kadar piyade, şu kadar süvari' olarak İslâm askerinin girdiği haberi kendilerine ulaşır. Savaş esnasında bunların sayısını tespit etmek mümkün olmaz. Çünkü iki taraf karşı karşıya geldiği, askerler tabiye edildiği ve saflar tertip edildiğinde vakit daralır ve süvarilerin ne kadar, piyadelerin ne kadar sayıda olduklarını tespit edip yazmak için zaman kalmaz. Bazan dar geçitlerde, boğazlarda, kale kapılarında, ağaçlar arasında vb. yerlerde piyade savaşma ihtiyaç duyulabilir.
Şu halde zahirî sebebin nazar-ı itibara alınması gerekir ki, o da açıkladığımız gibi, maksadın hâsıl olması için sınırı geçip düşman yurduna girmektir. Zira Allah (cc) şu âyet-i kerîmeyle, düşman toprağına girmeyi; düşmanla savaşmak olarak kılmıştır:
“Kâfirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir muvaffakiyet kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine sâlih bir amel yazılması içindir.” [67]
Fakat atını satar, başkasına bağışlar, rehin olarak verir veya atı harbe gücü yetmeyecek kadar küçük, yaşlı yahut hasta olursa; ganimetten piyade hissesi alır: Çünkü onun bu tasarruflarda bulunması ve üzerinde savaşılamayacak bir atla sınırı geçmesi; onun süvari olarak savaşmak üzere sınırı geçme maksadında olmadığını gösterir. Hasan'ın rivayetine göre; Ebû Hanîfe şu görüştedir: Sınırı atlı olarak geçmesi nazar-ı itibara alınarak, atı ölmüş gibi süvari hissesi alır. Savaştan sonra atını satarsa, maksat hâsıl olduğu için yine süvari hissesi alır.
Sınırı piyade olarak geçip sonra bir at satın alan da piyade hissesi alır: Çünkü evvelce de açıkladığımız gibi mühim olan sınırı geçmektir. Hasan'dan rivayet edilen bir görüşe göre; piyade olarak düşman yurduna girip orada bir at satın alan veya kiralayan veya ödünç alan ya da kendisine bir at hibe edilen bir mücahid de süvari hissesi alır. Bu durumda savaşa katılma hususunda Ebû Hanîfe'den iki rivayet gelmiş olmaktadır. Bu rivayet şöyle izah edilebilir: Savaş halinde attan faydalanmak, sınırı geçerken yararlanmaya göre daha fazla derecededir. Düşman yurduna girerken süvari hissesi hakedildiğine göre, savaşmakla haydi haydi hakedilir. [68]
Gemi İle Savaşa Gidenlerin Ganimeti:
Müslümanlar gazaya gemi ile giderler de ganimet elde ederlerse, onlarla karadakiler eşit hisse alırlar. Bunlarda da sınırı geçerken süvari ve piyade olmaları durumu esas alınır. Hep kalelerden ibaret olan Hayber'de Peygamber Efendimiz (sas), süvari değil de, piyade savaşı yapıldığı halde, atlar için de hisse vermişti. Gemidekiler de adaya veya sahile ulaştıklarında karadakiler gibi atlara ihtiyaç duyarlar. [69]
Ganimetlerin Beşe Taksiminin Mânası:
Ganimetler beşe ayrılır: Beşte dördü savaşa katılan mücahidlerindir. Süvariler iki (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed), piyadeler bir hisse alırlar: Bunun dayanağı şu âyet-i kerîmedir:
“Bilin ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyin beşte biri Allah (cc) a, (Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir).” [70] Ganimetin beşte birinin âyet-i kerîmede sayılanlara âit olduğu bildirilmiştir. “Ganimet olarak aldığınız” sözünün de delaletiyle beşte dördü mücahidlerindir. Orayı istilâ ettikleri için ganimeti hakettikleri bu âyet-i kerîmeyle bildirilmiş olmaktadır.
İmameyn dediler ki; 'süvariye üç hisse verilir: Zira İbn. Ömer (ra) in rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sas) süvariye üç, piyadeye de bir hisse vermiştir. [71] Ayrıca atın da kendisine bakıcılık yapacak birine ihtiyacı vardır. Böylece süvari, at ve bakıcısı olmak üzere üç hisse olur.’
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur: Kıyas, atın hisse sahibi olmasına mânidir. Çünkü o silah gibi bir âlettir. Nass sebebiyle onu terk ettik. Nasslar da bu hususda muhtelittiler. Rivayet edildiğine göre o, süvariye üç hisse vermiştir. Bir başka rivayete göre ise; iki hisse vermiştir. Peygamber Efendimiz (sas) in süvariye iki hisse verdiğini söyleyen rivayet Mikdad b. Esved (ra) e aittir;
“Peygamber Efendimiz (sas) süvariye bir, atına da bir hisse verdi.”
Muhammed b. Yâkub b. Mücemmâ, dedesi Mücemmâ'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Peygamber Efendimiz (sas) le beraber Hayber harbine katılmıştım. Hayber'in ganimetleri 18 sehm üzerinden taksim edildi. O savaşta üçyüz at, bin ikiyüz de piyade vardı. Peygamber Efendimiz (sas) piyadeye bir, atına da bir hisse verdi.’
Nasslar muhtelif olduğunda Ebû Hanîfe, üzerinde ittifak edileni sabit kılar, diğerlerini aslolana hamleder. Süvariden elde edilen fayda, attan edilen faydadan daha büyüktür. Görülmez mi ki; süvari atsız kalınca da savaşabilmektedir. Ama at yalnız kalınca tek başına bir tesiri olmaz. Şu halde atın, sahibinden daha fazla hisseyi haketmesi caiz olmaz. Ayrıca bir hayvanı bir insandan üstün tutmak da caiz olmaz. Nâfî de İbn. Ömer (ra) kanalıyla Peygamber Efendimiz (sas) den, Ebû Hanîfe'nin mezhebi doğrultusunda bir rivayette bulunmuştur. Şu halde Ebû Hanîfe'den gelen iki rivayet birbiri ite tenakuz halindedir. Şu halde başkasının görüşüne uygunluk arzeden rivayeti evlâ olmaktadır.
Yük develeri ve katarlar için ganimetten hisse ayrılmaz: Çünkü bu hayvanlar hücum etmek ve kaçmak için elverişli değildirler. Bunlar da piyade gibidirler. Hisse sadece tek at için ayrılır (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf dedi ki, iki ata bir hisse verilir. Zira rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (sas) iki ata bir hisse vermiştir. Çünkü olabilir ki, bir at iş görmekten âciz kalır ve diğer ata ihtiyaç duyulabilir.
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in görüşlerinin dayanağı şu rivayettir: 'Zübeyr b. Avvam (ra) Hayber savaşına bir kaç atla katılmıştı. Peygamber Efendimiz (sas) de onun atlarından sadece birine hisse vermişti.’ Çünkü bir kişinin iki at üzerinde savaşması mümkün değildir. İhtiyaç bir tane ile giderilir. İkincisi de üçüncüsü gibi olur. Buna verilecek cevap şudur: Kıyas ata hisse verilmesine mânidir. Asıl at, melez at, hecin ve beygir bu bakımdan eşittirler. Çünkü bunların hepsine 'at' denilir. Çünkü asîl at kovalama ve kaçmada çok kuvvetli olma özelliğine sahipse, beygir de silah taşıma ve çok hamle yapmakta sebatlı olduğundan eşit fayda sağlarlar ve ganimette de eşit hakka sahip olurlar. [72]
Savaşta Hemşirelik Ve Diğer Hizmetlerde Bulunanların Ganimetteki Payları:
Köleler, küçükler, mükâtep köleler savaşa katıldıklarında normal hisseden daha az alırlar. Yaralıları tedavi eden kadınlar, müslümanlara yardım eden veya düşmanın eksik taraflarını ve yollarını gösteren zımmîler de normal hissenin altında pay alırlar: Bunda asıl kaide şudur: Zaruret hali dışında, savaşması gerekmeyenlere ganimetten hisse verilmez. Çünkü bunlar ganimet ehli kimseler değildirler. Savaşması gerekenlere ise, ganimetten hisse verilir. Çünkü bunlar ganimet ehli kimselerdir. Biz eğer hepsine hisse verecek olursak, hepsini birbirine eşitlemiş oluruz ki, bu caiz olmaz. Bunu delili, Ebû Hanîfe'nin şu rivayetleridir: 'Peygamber Efendimiz (sas) kölelere, kadınlara ve çocuklara ganimetten hisse vermezdi.’ İbn. Abbâs (ra) in rivayetine göre; Peygamber Efendimiz (sas) bunlara normal hisseden daha az vermiş ve;
“Onları cihad ehli gibi saymayın,” buyurmuştur. Bazı yahudilerden de diğer yahudilere karşı yardım ve destek alınmış, ama yine de onlara ganimetten hisse vermemiştir. Tabiatıyla kadın savaşmaktan âciz kaldığı için, savaşmak yerine yaralıları tedavi işi ile uğraşır ki, bunda da müslümanların menfaati vardır.
Ücretle tutulan işçi savaşacak olursa; İmam Muhammed dedi ki; 'bu eğer işverenin işini bırakıp savaşırsa, ganimetten hisse alır, yoksa alamaz. Çünkü hem ücretli hem de ganimet hissesini birlikte alması mümkün değildir.
Hülâsa; bir kimse savaşmak üzere düşman toprağına girerse; savaşsa da, savaşmasa da, ganimetten hisse almayı hakeder. Savaştan başka bir maksatla düşman toprağına giren bir kimse, eğer savaş ehlinden ise; savaşmadıkça ganimetten hisse almayı haketmez. Pazar esnafı ve tüccar, düşman toprağına savaşmak için değil de, geçimlerini temin etmek ve ticaret yapmak için girerler. Eğer orada savaşırlarsa, fiilen oraya savaş için giren kimseler gibi olurlar. İşçi de oraya savaşmak için değil, iş verene hizmet için girer. Ama işi bırakıp savaşırsa, askerler gibi olur.
Ganimetlerin geri kalan beşte biri de; yetimlere, fakirlere ve yolculara olmak üzere üçe taksim edilir. Hâşimoğulları ile Muttaliboğullarının fakirleri, yetimleri, yolda kalmışları diğerlerinden Önceliklidir: Zira bu hususda nakletmiş olduğumuz âyet-i kerîmede ganimetlerin beşte birinin Allah (cc) a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya âit olduğu bildirilmektedir. Ancak burada sözün başında Allah (cc) adı teberrüken söylenmiştir. Çünkü dünya ve âhiret zaten Allah (cc) ındır. Aynca Hulefa-yı Râşidîn ve hidayet önderi imamlar da ganimetten Allah (cc) hissesi diye bir hisse ayırmamışlardır. Bu hususda onlardan bir şey nakledilmiş değildir. Böyle bir şey yapmamış oldukları da, bizim söylediklerimizin doğruluğunu ispat etmektedir. [73]
Ganimette Efendimiz Ve Akrabalarının Hisseleri:
Peygamber Efendimiz (sas) in hissesine gelince; o bunu peygamberliği sebebiyle hakediyordu. Nitekim ganimetin içindeki seçkin bazı zırh, kılıç veya cariyeleri de kendi şahsına ayırabiliyordu. Ama dâr-ı bekaya irtihal etmesiyle bütün bu hisseler sakıt oldu. Çünkü kendisinden sonra peygamber yoktur. O, bu hususda şöyle buyurmuştur:
“Allan (cc) ın size ganimet olarak verdiği mallarda benim de beşte birden başka hakkım yoktur. Zaten o da size geri dönmektedir.” [74] Hidayet rehberi imamlar da Peygamber Efendimiz (sas) den sonra ganimetten böyle bir hisse ayırmamışlardır. Eğer ondan sonra da bu hüküm devam etse idi veya başkası o hisseyi haketse idi, ona verirlerdi.
Peygamber Efendimiz (sas) in akrabalarının hissesine gelince; onlar bu hisseyi asr-ı saadette Peygamber (sav) e yardım ettiklerinden, ondan sonra da fakirliklerinden dolayı haketmişlerdir. Rivayet edildiğine göre; Cübeyr b. Mut'im (ra) ile Osman b. Afvan (ra) Peygamber Efendimiz (sas) e gelerek şöyle demişlerdir: 'Ey Allah (cc) ın Rasûlü! Allah (cc) ın seni onlar arasında yerleştirmiş olduğu mevkiden dolayı Hâşimoğullarının üstünlüğünü inkâr etmiyoruz. Muttaliboğullarına verip bizi mahrum bırakmana ne diyorsun? Oysa sana yakınlık bakımından onlarla aynı mertebedeyiz.' Peygamber Efendimiz (sas) onlara şöyle cevap verdi;
“Câhiliyyet devrinde de, İslâmiyette de onlar benden ayrılmadılar.” [75] Bu da gösteriyor ki, ganimeti haketmek, Rasûlullah (sas) akrabalık sebebiyle değildir. Yine rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz (sas) Muttaliboğullarına ganimetten hisse vermiş, kendisinin daha yakın akrabaları olan Ümeyyeoğullarını ise mahrum bırakmıştı. Ümeyye, Hâşim'in ana-baba bir kardeşi idi. Muttalib ise, onun baba bir kardeşi idi. Ganimeti haketmek Rasûlullah (sas) a yakınlık sebebiyle olsa idi, Emevîler öncelikli olurlardı. Bundan da anlaşılıyor ki, maksat nesep yakınlığı olmayıp, yardım ve destek yakınlığıdır. Ayrıca Hz. Ebûbekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) evvelce de söylediğimiz gibi, ganimeti üçe bölmüşlerdi. Bu hususda önder olarak onlar bize yeter. Hâşimoğulları ile Muttaliboğullarından olup, şu üç sınıfta bulunanlara; yetimlere, düşkünlere ve yolda kalmışlara ganimetten hisse verilir. Zira Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ey Hâşimoğulları! Allah (cc) insanların kirlerini (sadakayı) sizler için mekrüh kıldı. Bunun yerine size ganimetten beşte birin beşte birini verdi.” Sadaka ve zekât bunların fakirlerine haram kılınmıştır. Çünkü bunların ve diğer insanların zengin olanlarına daha önceden haramdı. Şu halde ganimetin beşte birinin beşte biri, sadaka alması haram kılınanlara verilmiştir.
Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (ra) ganimetin beşte biri ile onların bekârlarını evlendirir, borçlularının borçlarını öder, ihtiyaç halinde olanların ihtiyaçlarını gördürürdü. Bunu ashabın huzurunda yapar ve hiç bir itirazla karşılaşmazdı.
Ganimette Allah (cc) ın hissesinin bulunmadığı, Peygamber Efendimiz (sas) in hissesinin düştüğü ve Rasûlullah (sas) ın yakınlarınınsa, fakirlik sebebiyle ganimeti hakettikleri sabit olunca, geride dediğimiz üç sınıf insan kalır. Ganimetin beşte birinin bunlara paylaştırılması gerekir. Peygamber Efendimiz (sas) in yakınları da bu vasıflara sahip iseler, bu kapsama girerler. [76]
Beşe Bölünmeyecek Olan Ganimet:
Kendilerinde kuvvet ve üstünlük bulunan bir topluluk düşman yurduna girer ve oradan ganimet elde ederlerse, bu da beşe bölünür. Fakat kuvveti bulunmayan bir tolumun aldığı şey beşe bölünmez: Şunu bilmeliyiz ki; düşman yurduna girenlerin kuvvet ve üstünlükleri ya vardır, ya da yoktur. Oraya müslümanların devlet reisinden izin alarak veya almayarak girmişlerdir. Kuvvet ve üstünlükleri varsa, aldıkları mal beşe bölünür. Bunda devlet reisinden izinli olup olmamaları farketmez. Çünkü onlar bu malı müslümanların kuvveti sayesinde elde etmişlerdir. Zor kullanıp düşmanı yenerek elde ettikleri için, bu ganimet olur. Bu sebeple devlet reisinin onlara yardım etmesi gerekir. Onları yardımsız bırakması müslümanlar için zaaf olur. O mal da müslümanların gücü sayesinde elde edilmiştir. Dolayısıyla beşe bölünmesi gerekir.
Kuvvet ve üstünlükleri yoksa ve girişleri devlet reisinin izni ile olmuşsa; elde ettikleri mal yine beşe bölünür. Çünkü devlet reisi onlara izin verdiğinde, askerlerle imdatlarına yetişip onlara yardımcı olacağını da taahhüd etmiştir. Şu halde bunların o malları müslümanların gücü sayesinde elde edilmiştir. Bir rivayete göre bu mal beşe bölünmez. Çünkü onların kâfirleri mağlûb edecek kuvvetleri yoktur. Bu ganimet değil, hırsızlık olur.
Devlet reisinden izin almaksızın oraya girmişlerse, elde ettikleri mal ganimet olmadığından, beşe bölünmez. Çünkü bu mallar müslümanların gücü sayesinde elde edilmiş değillerdir. Devlet reisinin bunlara yardım etme mecburiyeti yoktur. Çünkü düşman yurduna girmelerini kendisi emretmiş değildir. Onlara yardım etmezse, müslümanlara zaaf dokunmuş olmaz. Dolayısıyla elde ettikleri mal beşe bölünmez. Bu, tüccarın veya hırsızın elde ettiği bir mal gibidir. Bu ganimet olmadığına göre, onlardan her birinin aldığı mal, kendisinin olur. Çünkü şirket bahsinde de anlatılan sebeplerden dolayı, bu ot ve av gibi mübahlık prensibi üzere alınmış bir mal gibidir. [77]
Mücahide Hususi Ganimet Vaadinde Bulunmak:
Ganimetler yurda getirilmeden ve daha henüz savaş sona ermeden mücahidlere teşvik için ganimet vermeği vaad etmek caizdir. Bu durumda devlet reisi askerlere, 'kim ki bir düşman öldürürse, onun üzerindeki malı kendisinin olacaktır' veya; 'bir mala rastlayan onun dörtte, üçte, ikide, beşte. birine sahip olacaktır' der. Ganimetler yurda sokulduktan sonra fazla mal vaadi ancak beşte bir üzerinden yapılır:
Şunu bilmeliyiz ki; nefl kelimesi lügatte ganimetin adıdır. Şer'î ıstılahda ise, bazı gazileri daha bir kuvvet ve cesaretle savaşa teşvik maksadıyla devlet reisi bazı gazilere özel olarak vermeyi vaadetmiş olduğu hususî ganimetlerin adıdır. Bu caizdir. Çünkü Rasûlullah (sas) da Bedir harbinde böyle bir tatbikatta bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir düşman öldürürse, üzerindeki mallar onun olur.” [78]
İmam Mâlik Peygamber Efendimiz (sas) in bu tatbikatı Hayber harbinde yaptığını söylemiştir. Bu tatbikatla mücahidler savaşa teşvik edilmiş olurlar ki, buna Allah (cc) da çağrıda bulunmaktadır:
“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et.” [79] Bahadırlar mal kazanmak sevdasıyla kendilerini tehlikeye atarlar ve savaşa girişirler. Bu sebeple biz ganimetlerin yurda getirilmesinden önce bu gibi vaadlerde bulunmanın caiz olduğunu söyledik. Çünkü bu takdirde bu vaadler kişiyi savaşa teşviki ifade eder. Ama ganimetler yurda sokulup ganimetçilerin hakkı o mallar üzerinde sâbitleştikten sonra böyle bir tatbikat caiz olmaz. Çünkü bununla bazılarının hakkı düşürülmüş olur ve bu teşvik ifade etmez. Ganimetçilerin bazı ganimet mallarındaki hakları iptal edildiğinden dolayı, mücahidler savaşmaktan soğutulmuş olur.
İmam Muhammed dedi ki; 'ganimetlerin İslâm yurduna getirilmesinden sonra da Peygamber Efendimiz (sas) in böyle bir tatbikatta bulunduğuna dâir bir rivayet varsa da, Rasûlullah (sas) ganimetlerin beşte birinden veya kendine ayırdığı seçkin mallarından vererek, böyle bir tatbikatta bulunmuştur. Bazıları bunu yanlış anlayarak, ganimetlerin İslâm ülkesine getirilmesinden sonra böyle bir tatbikatın yapıldığını zannetmişlerdir.
İmam Muhammed'in dediği doğrudur: Çünkü açıkladığımız gibi ganimetler İslâm ülkesine getirildikten sonra devlet reisi ancak onların beşte biri üzerinde tasarrufta bulunabilir. Çünkü beşte birinde ganimetçilerin hakkı yoktur. [80]
Öldürülen Düşman Üzerinden Çıkan Seleb Ve Hükmü:
Öldürülen düşmanın selebi; onun silahı, elbisesi, atı, âletleri, üzerinde bulunan şeyler, şahsî eşyalarından ve mallarından yanında bulunan şeylerdir: Kölesinin beraberinde veya kendisine âit başka bir atının üzerindeki eşyaları bütün mücahidlere âit ganimet olur. Devlet reisi selebi öldürene verirse, diğer mücahidlerin o eşyada hakkı kalmaz. Meğer ki, İslâm ülkesine getirilerek bütün mücahidlerin o eşya üzerinde hakları sabit olsun.
Seleb beşe bölünmez. Meğer ki devlet reisi; 'beşe bölündükten sonra selebi onun olur' demiş olsun. O zaman şu seleb de beşe bölünür. Keza, devlet reisi dörtte biri veya yarıyı yahut üçte biri onlara mutlak olarak tahsis ederse, bunlar beşe bölünmez. Eğer; 'beşe bölündükten sonra dörtte biri sizindir' derse, o zaman elde ettikleri seleb beşe bölünür.
Devlet reisinin elde edilen malların tamamını onlara vaadetmesi uygun olmaz. Çünkü ganimet askerin hakkıdır. Tamamını onlara vaadederse, o mallarda zayıfların hakkı kalmaz ve Allah (cc) ın ganimette hak olarak belirlediği hisseler iptal edilmiş olur. Evlâ olanın da bu olduğunu söylemişlerdir. Devlet reisi bu tatbikatı bir seriyyede icra ederse, belki bu daha faydalı olur diye caiz olur.
Bu eşyalar öldürene vaadedilmediğinde umumî ganimete dâhil olurlar: Öldüren bunları haketmez. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Devlet reisinin gönlünün rızası olmadıkça kişi bir mala sahip olmaz.” [81]
DÜŞMANIN ELE GEÇİRDİĞİ MÜSLÜMAN MALLARI
Düşman, mallarımızı elde edip kendi ülkesine götürürse, o mallara mâlik olur. Eğer bundan sonra düşmana üstün gelirsek, ganimetlerin taksiminden evvel kim ki mallarını bulursa, bedel ödemeden malını alır. Ganimetler taksim edildikten sonra malını bulan isterse kıymeti karşılığında onu satın alır. Bu malı düşman ülkesine giren bir tacir satın alırsa, sahibi isterse onu alış ücreti karşılığında geri alır, isterse hakkından vazgeçer. Fakat tacire hibe edilmişse, ona kıymetini ödeyerek satın alması gerekir: İbn Abbâs (ra) dan rivayet edildiğine göre; adamın biri daha evvel müşrikler tarafından ele geçirilen devesini ganimetler arasında bulduğunda Peygamber Efendimiz (sas) ona şöyle buyurmuştur:
“Onu eğer ganimetlerin taksiminden evvel bulsaydm, hiç bir karşılık ödemeden senin olurdu. Şayet taksimden sonra bulursan, istersen kıymeti karşılığında onu alabilirsin.”
Eğer düşmanlar alıp götürdükleri mallarımıza mâlik olmuş olmasalardı, geri almak için sahibinin kıymet ödemesi gerekmezdi. Temim b. Tarfe (ra) den rivayet edildiğine göre; düşmanlar bir adamın devesini ele geçirmişlerdi. Bir başka düşman neferi de deveyi onlardan satın almıştı. Sahibi mes'eleyi kendisine anlattığında Peygamber Efendimiz (sas)
“Deveyi istersen bedelini ödeyip alabilirsin. Yoksa deve onların olur.” buyurmuştur. Bu da harbîlerin alıp götürdükleri mallarımıza mâlik olmalarının sahihliğini göstermektedir. Eğer böyle olmasaydı, sahibinin onu geri almak için bedel ödemesi gerekmezdi. Hz. Ömer (ra), oğlu Abdullah (ra), Zeyd b. Sabit (ra) ve Ebû Ubeyde b. Cerrah (ra) dan bu görüşümüz doğrultusunda rivayetler vârid olmuştur.
Bu mes'ele hakkında Hz. Ali (ra) nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Düşmanın bizden ele geçirmiş olduğu malı bir müslüman onlardan satın alırsa, caizdir. Hakkı sahibine teslim etmek bütün müslümanlar üzerine vâcibdir. Müslümanların o malı kâfirlerin elinden kurtarması gerekir ki, bir daha böyle bir şey yapmasınlar. Ganimetlerin taksiminden evvel sahibi hiç bir şey ödemeden malı geri alır. Müslümanlar bu malı sahibine geri vermekle mükellef olduklarından dolayı, onu geri vermeleri gerekir. Ganimetlerin taksiminden sonra ise, bedel ödeyerek o malı geri alabilir. Bu bedel de diğer ganimetçilere teslim edilen ganimet hissesidir. Bu durumda malını geri alırken, fazladan bir mal vermesi gerekmez. Dolayısıyla haketmediği bedeli borçlanıp, bunu ganimete mahsup etmesi gerekir. Bu malını onlardan, satın almış olan bir kimse de böyle olup, kendisinin haketmediği bir bedelle o malı aldığı için, sahibi onun verdiği bedeli ödeyerek, malını kendisinden alır.
Bu malın kendisine hibe edildiği kimseye gelince; o buna bir akidle mâlik olduğundan, bu tıpkı o malı satın almış gibi olur. Bunda miktarı belli, ödenmiş bir bedel yoktur. Dolayısıyla tıpkı ganimet taksiminden sonraki gibi, kıymetini ödeyerek malını ondan alır. [82]
Müslümanın Malını Ele Geçirenin Müslüman Olması:
Düşmanlar bizden ele geçirdikleri mallarımız yanlarında iken, müslüman olur veya zımmîlik statüsüne geçerlerse ya da bir harbî bu malları onlardan satın aldıktan sonra müslüman olur veya eman alarak yurdumuza gelirse, bu mal kendisinin olur. Bunula alâkalı olarak Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse yanında (bir müslüman) malı varken İslâma girerse, o mal kendisinin olur.” [83] Kendi ülkelerinde mülkiyetlerine geçmeden müslüman olurlarsa, bunu ilk sahibine teslim ederler. Dokunulmazlığı devam ettiğinden dolayı, bu mal üzerinde mülkiyetleri sabit olmamıştır.
Nakidlere, ölçekle ölçülen, tartıyla tartılan mallara gelince; kişi bu mallarını ve nakidlerini ganimetlerin taksiminden önce bulursa, evvelce de açıkladığımız gibi hiç bir karşılık ödemeden sahibi bunları alır. Ganimetlerin taksiminden sonra bulursa, yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü almak istese, ancak mislini vererek bunları alabilir ki, bunun da bir faydası yoktur.
Harbîlerin bazısı başka bazı harbîleri mağlûb edip mallarını alırlarsa, o mallara mâlik olurlar: Çünkü mübah olan bir malı istilâ etmişlerdir. Eğer biz oraya hâkim olup o malları ele geçirirsek, diğer malları gibi, o mallarına da mâlik oluruz.
Mükâtep ve müdebberlerimizi, ümmü veledlerimizi ve hür insanlarımızı mülkiyetleri altına alamazlar: Çünkü insanda aslolan hürriyettir. Hürriyet şu âyet-i kerîmenin icabıdır:
“Biz hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık.” [84] Ancak Şeriat Allah (cc) a itaatten geri durmasının cezası olarak onu mülketme mahalli yapmıştır. Tabii bu hüküm müslüman hakkında değil de, kâfir hakkında geçerlidir. Ancak kölenin bedeline mâlik olunabilir. Müslüman ise, köleleştirilmez. Eşyaya da mal olduğu için mâlik olunabilir. Bu hususda köle ve mal aynıdır. Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre, bir kölemiz kaçıp yanlarına giderse, ona mâlik olamazlar (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'onu ülkemizden alıp götürmüşler veya savaşta ele geçirmişler gibi ona mâlik olurlar.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur: O köle ülkemizden çıkıp gidince, efendisinin onun üzerindeki hâkimiyeti kalmaz. Kendi nefsinin hâkimi olur. Efendisinin ondan faydalanmasına imkân sağlayacak olan hâkimiyeti onun üzerinde sona erince, kendi kendine dokunulmaz bir mal haline gelir, mülkiyet mahalli olmaktan çıkar. Artık harbîlerin onun üzerinde mülkiyetleri sabit olmaz. Bundan sonra düşmanları yenersek, eski efendisi o köleyi ganimet taksiminden evvel veya sonra alır. Ganimetçilerin dağılmasından sonra paylaştırmanın yeniden yapılması mümkün olmadığından dolayı, bu kölenin bedeli beytü'l- malden ödenir. Mal sahibinin de bir ücret ödemesi gerekmez. Çünkü ganimetçi hesabına çalışmıştır. Zira o, o malın kendi mülkü olduğunu ileri sürmektedir. Köle veya mal düşmanlardan satın alınmış veya onlar tarafından bir kimseye hibe edilmişse, sahibi onu hiç bir şey ödemeden geri alır. Zira onu elinde bulunduran ona mâlik olmamıştır. Bu yüzden de onda tasarrufta bulunması sahih olmaz. [85]
Düşman Köleleri Müslüman Olmakla Hür Olurlar:
Düşmanların köleleri ülkemize müslüman olarak gelirlerse hür olurlar. Düşmanı yendiğimizde müslüman olmuşlarsa, aynı hüküm geçerlidir: Zira Peygamber Efendimiz (sas) müslümanlığı kabul ederek Tâifden çıkıp gelen kölelerin hür olmalarına hükmetmiş ve;
“Onlar Allah (cc) ın azatlılarıdır.” buyurmuştu.
Ülkemize gelen müslüman köle müslümanların cemiyetine iltihak etmekle, kendi nefsine sahip olmuştur. Müslümanlardan önce o kendi nefsine mâlik olur. Bu daha evlâdır.
Müste'menin bir müslüman köle satın alıp onu dâr-ı harbe götürmesi ile köle hür olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'hür olmaz. Çünkü mülkiyetinden çıkarmak için onu alıp götüreni zorlamak gerekir. Burada zorlama yapılamayacağından dolayı, kölelik hali devam eder.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; müslümanı kâfirin esaretinden mümkün olduğu kadarıyla kurtarmak vâcibdir. Müslüman köleyi alıp götüren kâfiri, onu serbest bırakmaya zorlamak mümkün olmadığından dolayı, bizim yurdumuzla onların yurdunun birbirine zıt oluşunu azad etme yerine saydık. Aynı şekilde karı-kocadan birinin dâr-ı harpte müslüman olması halinde aradan üç hayız geçmesini, onların birbirlerinden ayrılmaları yerine saydık. [86]
Dâr-ı Harpden Eman Alan Müslüman Mütecaviz Olamaz, Ama Esir Olabilir:
Bir müslüman emannâme alarak dâr-ı harbe giderse, onların mal ve canlarına tecavüz edemez: Tecavüzde bulunursa, onlara hıyanet etmiş olur ki, bu da yasaklanmıştır. Oradan bir şey alıp kaçarsa, onu da fakirlere sadaka olarak verir: Çünkü o malı mahzurlu bir yolla elde etmiştir; o yol da ihanet ve hainliktir. Bundan kurtulmanın çaresi, o malı sadaka olarak vermesidir. Çünkü bu haram bir mülktür. Esirde ise, hüküm bunun hilâfinadır. Çünkü o müste'men değildir. Zira esir onlara tecavüzde bulunmama sözü vermiş değildir. Onu serbest bıraksalar bile, onlara tecavüzde bulunması mübahtır. [87]
Üzerlerinde Müslümanların Velayeti Bulunmayanlar Hakkında Hüküm Vermemek:
Müslüman bir kimse dâr-ı harbe girer de, bir harbî ona veya o bir harbîye borç para verirse veya ikisinden biri diğerinden bir şey gasbederse, sonra da o müslüman kendi yurduna döner veya o harbî emannâme olarak İslâm yurduna gelirse; bu hususda aralarında bir ödeme hükmü verilmez. Gasbedilen mal, alan tarafından mübah bir mala el konulduğu için, geri verilmesine hükmedilmez. Borçlanmaya gelince; o esnada bizim o iki şahıs üzerinde velayetimiz yoktur. Hüküm vermek de velayete dayanır.
Velayet olmadan hüküm verilemez. Muhakeme esnasında müste'mene de bu hususda bir hüküm verilemez. Çünkü gemişte o bizim ahkâmımıza uyacağına dâir taahhütte bulunmamıştır. İki harbî kimse bu muameleyi yapıp, sonra müste'men olarak yurdumuza gelirlerse, onlara da aynı hüküm tatbik edilir. Müslüman olarak gelirlerse; gasbettiklerini değil de, borçlandıklarını ödemelerine hükmolunur, gasbettiklerini geri vermelerine hükmolunmaz. Bunun gerekçesi belirtilmişti.
Borçlandıklarını ödemelerine hükmolunur: Çünkü borçlanma akdini karşılıklı rızâ ile yapmışlardır. Akdin yapılışı esnasında bizim ahkâmımıza uyacaklarını taahhüd ettiklerinden dolayı, o zaman üzerlerinde velayetimiz sabittir. [88]
CİZYE AHKAMI
Harbî emannâme alarak İslâm ülkesine gelince, devlet reisi ona bir sene kalacaksa cizye vergisi koyacağını bildirir: Bunda kaide şudur: Harbînin İslâm ülkesinde daimî ikmeti ancak köle veya zımmî olması halinde mümkündür. Bunun dışında kendisine daimî ikamet hakkı tanınırsa, müslümanların açığını bulup bunu kendi ülkesine bildirir. Ama kısa müddetli ikamete mâni olunamaz. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Ve eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah (cc) ın kelâmını işitip dinleyeceği kadar ona eman ver. Sonra (müslüman olmazsa) onu emniyet içinde bulunacağı bir yere ulaştır.” [89]
Harbînin İslâm Ülkesine Girişi Ve İkameti:
Onların İslâm ülkesine girişleri yasaklanırsa; ticaret malları, davarlar ve erzak İslâm ülkesine gelmez olur, ticaret kapısı kapanır. Bu yüzden onlar da tüccarlarımızın dâr-ı harbe girişlerine bazan mâni olurlar. Bunda da gizlenemeyecek derecede fesat ve zarar vardır.
Harbîlerin İslâm ülkesinde uzun zaman ikametleri caiz olmayıp, kısa süreli ikametleri caiz olduğuna göre; bunun için ayırıcı bir sınır koymamız gerekiyordu ve biz bunu bir sene olarak belirledik. Çünkü bu, cizye ödenmesini gerektiren bir müddettir. Bu ikamet; cizye maslahatını temin etmek için verilir. Eğer İslâm ülkesinde bir sene kalırsa, zımmî olur: Devlet reisinin şartıyla cizye ödemeyi kabullendiği için, üzerine cizye ahkâmı konur. Bu durumda dâr-ı harbe dönmesine müsaade edilmez: Çünkü zımmîlik akdi bozulamaz. Bozulmasında müslümanların zararı vardır. Zira zimmet akdi bozulan zımmînin çocuğu bize karşı harbî olur ve ödeyeceği cizye de kesilmiş olur.
Devlet reisi bir seneden az bir vakit tayin eder ve müste'men de o kadar ikamet ederse, yine zımmî olur: Çünkü bu durumda da o zımmîliğin gereği olan cizye ödemeyi kabullenmiş olmaktadır. Haraç arazisi satın alıp haracını ödeyince de hüküm yine aynı olur: Arazi haracı da, baş haracı gibidir. Bunu ödediğine göre İslâm ülkesinde kalmayı kabullenmiş demektir. Sırf araziyi satın almakla zımmî olmaz. Onu ticaret maksadıyla da almış olması muhtemeldir. Bu araziyi bir müslümana kiraya verir de, devlet reisi haracı kiracıdan alır ve bunu ekincinin vermesi gerektiği görüşünde ise, zımmî olmaz. Çünkü devlet reisi kendisine haraç tarhetmemiştir. Sırf o araziye mâlik olmakla zımmî olmaz. Haraç vermekle mükellef olduğu zaman zımmî olur. Mükellef kılındığı günden bir sene sonra kendisinden cizye alınır. Çünkü o zaman zımmî olur. [90]
Harbînin Zımmî İle Evlenmesi:
Harbî bir kadın zımmî bir kimse ile evlenirse, o da zımmî olur. Fakat harbî bir erkek zımmî bir kadınla evlenirse, zımmî olmaz: Çünkü kadın kocasıyla beraber ikamet etmeyi kabullenmiştir. Ama koca karısıyla beraber ikamet etmeyi kabullenmiş değildir. Çünkü gerekirse karısını boşayıp ülkesine geri döner. [91]
Cizyenin Çeşitleri:
Cizye iki çeşittir: Biri karşılıklı rızâ ile konulan cizyedir ki, kararlaştırılan miktarın ötesine geçemez: Çünkü bu rızâ ile vâcib olmuştur. İlgilinin razı olmadığı şeyi vermesi vâcib olmaz. Aksi halde akde uyulmamış olunur. Peygamber Efendimiz (sas) Necran hıristiyanlarıyla 1200 takım elbise üzerine anlaşmış ve bu bir sulh cizyesi olmuştu.
Diğeri düşmanın yenilişinden sonra kendi mülk ve toprakları üzerinde bırakıldıklarında devlet reisi tarafından konulan cizyedir. Bu durumda zenginliği meydanda olana her sene için 48 dirhem, orta halliye 24 dirhem, fakir olana 12 dirhem cizye vergisi konur. Bu cizye vergisi sene başında tahakkuk eder ve her ay, bir aya düşen miktar taksitle alınır: Bu görüş Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) den rivayet edilmiş olup, başkaları tarafından da bir itiraza mâruz kalmamış olup, böylece bu bir icmâî hüküm haline gelmiştir.
Rasûlullah (sas) ın Muaz b. Cebel (ra) e verdiği şu buyruğa gelince;
“Bulûğa eren her erkek ve kadından birer dinar ya da bir dinar kıymetinde meafirî kumaşı al” [92] Bu buyruk sulh yoluyla alınan cizye içindir. Çünkü sulh anlaşmasına derc edilmedikçe, kadından cizye alınmaz. Zekât bahsinde de anlattığımız gibi, Hz. Ömer (ra) Beni Tağlib hıristiyanlarıyla böyle bir anlaşma yapmıştı. [93]
Zengin, Orta Halli Ve Fakirin Tespiti, Cizyenin Sebebi:
Âlimler zengini, orta halliyi ve fakiri belirleme hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir: Muhtar olan görüşe göre, her beldede ahalinin durumu ve bu hususdaki kriterlerine bakılmalıdır. Çünkü beldelerin bu hususdaki âdetleri muhteliftir. Biz bunu şu maksatla söyledik; cizye sene başında vâcib olur. Çünkü cizye vergisi zımmînin öldürülmekten kurtarılması için ödenmesi vâcib olan bir vergidir. Kasten öldürülmedeki sulh sebebiyle vâcib olan diyet gibi derhal vâcib olur. Muavvez, yani öldürülmeme hakkı zımmîye verildiğine göre bu hakkın bedeli (cizye) nin de tıpkı satın alınan malın bedeli gibi derhal hakedilmesi vâcib olur. Hafifleyip ödeme imkânı temin edilsin diye, biz bu cizye vergisini aylık taksitlere bağladık. [94]
Üzerine Cizye Vergisi Konulanlar:
Cizye vergisi ehl-i kitaba, mecûsîlere, Arap olmayan putperestlere konulur: Ehl-i kitaba konulur: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Kendilerine kitab verilenlerden Allah (cc) a ve âhiret gününe inanmayan, Allah (cc) ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendisine din edinmeyen kimselerle; küçülerek, elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” [95]
Bu vergi mecûsîlere konulur: Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (ra) 'ben bunlara ne yapayım?' diye sorduğunda Abdurrahman b. Avf (ra) şöyle cevap vermişti; 'ben Rasûlullah (sas) ın şöyle buyurduğunu işittim;
“Onlara ehl-i kitab muamelesi yapın. Yanlız kadınlarını nikahlamayın ve kestikleri hayvanları da yemeyin.” [96] Bu cevap üzerine Hz. Ömer (ra) onlara cizye vergisi koymuştu.
Bu vergi Arap olmayan putperestlere de konulur: Çünkü onları köleleştirmek caizdir. Kitabî ve mecûsîler gibi bunların erkeklerinden cizye vergisi almak caizdir. Ya da onları iki şeyden biri ile kâfir olarak bırakmak caizdir. Bu iki şeyden biri kölelik, diğeri ise cizyedir. [97]
Arap Putperestleri Ve Mürtedler Zımmî Olamazlar:
Arap putperestlerine ve mürtedlere bu vergi konmaz: Bunları köle olarak küfür halinde bırakmak caiz olmadığı gibi, cizye alarak da bırakmak caiz olmaz. Çünkü bunların kâfirlikleri daha çirkin ve daha galizdir. Arap putperestlerin cizyeleri kabul edilmez. Çünkü bunlar Rasûlullah (sas) ı yalanlayarak, onu vatanından çıkararak, ona aşırı derecede eziyet etmişlerdi. Bu yüzden cezaları da ağırlaşmıştır. Dolayısıyla bunlar ya müslüman olurlar, ya da kılıçla haklarından gelinir. Huneyn harbinde Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Araplar köleleştirilecek olsalardı, bugün bunun tam zamanıydı. Ama ya müslüman olurlar, ya da kılıçla haklarından gelinir.”
Mürtedlerin de cizye vermeleri kabul edilmez: Çünkü bunlar müslümanlıktan sonra kâfir olmuşlar ve İslâmın güzelliklerine muttali olmuşlardır. Bununla alâkalı olarak Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Dinini değiştireni öldürün.” [98]
Arapların kadınları köleleştirilebilir: Zira Rasûlullah (sas) ehl-i kitabı köleleştirdiği gibi, bunları da köleleştirmiştir. Bunlar müslüman olmaya zorlanmazlar. Mürted kadına gelince; inşâallah ileride anlatılacağı gibi o müslüman olmaya zorlanır. [99]
Kendilerinden Cizye Alınmayacak Olanlar:
Çocuklardan, kadınlardan, mecnûn, köle, mükâtep köle, yatalak, kör, kötürüm ve çok yaşlı olanlardan cizye alınmaz: Bunda asıl kaide şudur: Cizye kâfirliğin bir cezası olarak ve kâfiri İslâm'a yöneltmek maksadıyla meşru kılınmıştır. Bu, adam öldürmenin cezası gibidir. Ölüm cezasıyla cezalı olmayandan cizye alınmaz. Savaşanlar hakkında ölüm cezasının infazından caydıncı sebep hâsıl olunca, ki, bu mes'lede aslolan onlardır onlara tâbi olanlar hakkında da hâsıl olur.
Ya da şöyle diyebiliriz: Ölüm cezasını düşürmek için cizye ödenmesi vâcib olur. Öldürülmesi vâcib olmayan kimseye cizye konulmaz. Bunların öldürülmeleri caiz olmadığı için, kendilerinden cizye alınmaz. Zira Hz. Ömer (ra) kadınlara cizye tarhetmemiştir. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; eğer malları varsa; yatalak, kör ve çok yaşlı kimselerden cizye alınması gerekir. Çünkü çalışacak durumda olan fakirden cizye alınması gerekmektedir. Mal sahibi olmak; çalışma gücüne sahip olmaktan daha avantajlı bir durumdur. Çünkü harp hususunda görüşü ve ordularına yardım edecek malı bulunan kimsenin öldürülmesi caiz olduğuna göre, aynı şekilde cizye ödemesi de vâcib olur.
İnzivaya çekilmiş rahiplerden ve çalışmaya gücü olmayan fakirlerden de cizye alınmaz: Bundan maksat; çalışmaya gücü olmayan rahipler, seyyahlar vb. leridir. Ama çalışacak güçleri varsa; çalışmayı bırakıp inzivaya çekilseler bile, cizye vermeleri gerekir. Çünkü bunlar çalışacak güce sahiptirler. Bunlar çalışma gücüne sahip olup da, işi bırakan kimse gibi olurlar. Haraç arazisini işletmeme halinde de haraç alındığı gibi, bunlardan da cizye alınır.
Çalışma gücü bulunmayan fakirlere cizye tarhedilmez. Çünkü Hz. Ömer (ra) kendisinden cizye alınacak kimsenin çalışabilecek durumda olmasını şart koşmuştur. Bu da çalışma gücüne sahip olmayan kimselerin cizye vermelerinin gerekmediğine delalet etmektedir. Çünkü bunlar cizye ödeme gücüne sahip değildirler. Burada bu kişiler ziraata elverişli olmayan araziye kıyaslanmakta ve kafa vergisi olan cizye de arazi haracına benzetilmektedir.
Beni Tağlib hıristiyanlarının fakirlerinden cizye alınmaz. Zekât bahsinde de geçtiği gibi, onlarla sulh yapıldığından dolayı, onlardan; müslümanlardan alınan verginin iki katı alınır. Müslüman fakirden bir şey alınmadığı için, onların da fakirlerinden bir şey alınmaz. [100]
Cizyeyi Düşüren Sebep:
Cizye mükellefi senenin çoğunda hastalanırsa, çoğu tamamının yerine geçtiği için, cizyesi düşer. Senenin yarsını hasta olarak geçirirse, yine cizyesi düşer. Cizye bir ceza olduğundan, cezayı düşürücü sebep tercih edilir.
Devlet reisinin cizye tarhetmesinden evvel çocuk bulûğa erer, deli ayılır, köle azad edilir ve hasta iyileşirse; bunlara cizye vergisi konur. Ama devlet reisinin tarhetmesinden sonra bu durumlar meydana gelirse, bunlara cizye vergisi konmaz. Çünkü muteber alan; cizye vergisinin tarhedilmesinden evvel bunların ehil olmalarıdır. Zira devlet reisi bunların durumunu bilmek için her vakit teftişe çıkar. Cizyenin tarhedildiği vakitte bunlar cizye vermeğe ehil değildirler. Ama fakir cizyenin tarhedilmesinden sonra varlıklı olursa, hüküm bunun hilâfına olup, ona da cizye vergisi konur. Çünkü fakir cizye verme ehlindendir.
Ancak âciz olursa, bu vergisi düşer. Ama bu durumda acizliği ortadan kalkmıştır.
Cizye zımmînin ölümü ve müslüman olmasıyla düşer: Çünkü cizye; kâfiri küfürden caydırıp, İslâm'a yöneltme maksadıyla meşru kılınmıştır. Ölmesinden veya müslüman olmasından sonra buna ihtiyaç kalmaz. Evvelce de açıkladığımız gibi bu vergi, öldürülmekten kurtulmanın bedelidir. Ölen veya müslüman olan kimsenin ölüm cezası düşer. Zımmîlerin, küçültülerek ve zillet içinde bu vergiyi ödemeleri vâcibdir. Ödemeleri veya müslüman olmaları halinde de bu imkânsız hale gelir.
İki senenin cizyesi içtimâ edince; iç içe girer (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Sadece bir senenin cizyesinin verilmesi gerekir. İmameyn dediler ki; 'geçen senelerin tamamının cizyesi alınır. Çünkü borçlarda olduğu gibi, aradan zaman geçmesinin ödenmesi gereken şeyin düşmesine bir tesiri olmaz.' Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre; cizye kâfirliğin bir cezasıdır. Haddlerde olduğu gibi, cezalarda aslolan, iç içe girmektir. Ya da cizye kişiyi kâfirlikten caydırmak içindir. Geçmiş zamanlar için caydırma müeyyidesinin kullanılması mümkün değildir. [101]
Cizye Tahsilinde Zillet Vasfı:
Cizyenin küçüklük ve zillet vasfı ile alınması gerekir: Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” [102] Alan ayakta durur, verecek olan da onun önünde oturur. Alacak olan onun yakasından tutup sallar ve; ey Allah düşmanı, cizyeyi ver! denilir: Başkası bu vergiyi mükellefe vekâleten veremez. Çünkü bu bir cezadır. İmameyn'e göre mükellefe vekâleten başkası bunu ödeyebilir. Çünkü bu, malını eksilterek, onu kâfirlikten caydırmak için alınır. Kendisinden de alınsa, vekilinden de alınsa; malı eksiltilmiş olur. Haraçta olduğu gibi; iki veya daha fazla senenin cizyesini peşin almak caizdir. Bir zımmî iki senelik cizyesini peşin olarak ödedikten sonra müslüman olursa, bir senenin cizyesi kendisine geri verilir. Çünkü o bir seneninkini vâcib olmadan ödemiştir. İlk senenin başlamasından sora ölür veya nıüslüman olursa, ilk senenin cizyesi kendisine geri verilmez. Çünkü o bu cizyeyi ödenmesi vâcib olduktan sonra ödemiştir. [103]
Zımmîlerin Dâr-ı Harbe Katılmaları Veya Harp Etmleri:
Zımmîler dâr-ı harbe katılmadıkları yahut bir bölgede üstünlük elde edip bizimle harp etmedikleri müddetçe onlarla yapılan anlaşma bozulmaz. Antlaşmaları bozulan zımmîlerin hükmü, mürtedlerin hükmü gibi olur. Şu kadar var ki; onlara karşı zafer elde edersek, köleleştiririz ve onları İslâm'a girmeleri için zorlamayız: Onlar bize karşı harbî olduklarında kendileriyle zımmîlik akdi yapmanın yararı olmaz ve onlar mürted hükmünde olurlar. Malları da mürtedlerin malları gibi olur. Yalnız köleleştirilebilirler, zımmîliği kabule zorlanmazlar. Çünkü maksat; bizimle barış içinde bulunan yurttaşımız olmalarıdır ki, bu da onları köleleştirmekle temin edilebilir. Mürtedden istenen şey, İslâm'a geri dönmesidir. Bu da ancak ona karşı zor kullanmakla elde edilebilecek bir maksattır. Zımmîlik statüsüne geri dönerlerse, mürtedlikte olduğu gibi, antlaşmanın bozulmasından evvel üzerlerinde bulunan kul haklarından mes'ûl tutulurlar. Muharebe esnasında ele geçirmiş oldukları mallanmızdan dolayı mes'ûl tutulmazlar. Yani kendilerinden bu malları bize geri vermeleri istenmez. [104]
Zımmîlerin Müslümanlara Giyim Kuşam Bakımından Benzememeleri:
Cizye ehli giyim ve bineklerinde müslümanlardan ayırt edilecekleri şeyi edinirler: Ebû Hanîfe dedi ki; 'zımmîlerden hiç birinin giyim, binek ve görünüş bakımından müslümanlara benzemesine müsâade edilmemesi gerekir.' Bunda asıl delil şudur: Hz. Ömer (ra) ordu komutanlarına birer mektup yazarak, zımmîlerin boyunlarını kurşunla mühürlemelerini, kemerlerini açığa çıkarmalarını, perçemlerini traş etmelerini, giyim bakımından müslümanlara benzememelerini emretmişti. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (ra), bellerine zünnar bağlamaları hususunda zımmîlerle bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmayı sahabelerin huzurunda yapmış ve hiç bir itirazla karşılaşmamıştı. Çünkü müslümana saygı göstermek, ona dostça davranmak, önce kendisine selâm vermek, yolda önünü açmak, mecliste ona yer vermek gerekir. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Onlara önce siz selâm vermeyin ve onları yolların en dar olanına girmek zorunda bırakın.” [105]
Bu anlattığımız hususlarda zımmîler müslümanlardan ayırt edilmezlerse, bazan kâfirlere müslüman olduklarını zannederek önce biz selâm verip dostça davranır ve saygı gösterebiliriz ki, bu da câiz olmaz. Şu halde bu gibi durumlara düşmemek için, anlattığımız hususlarda onların müslümanlardan ayırt edilmeleri vâcib olur. Simasına bakarak bir kimsenin durumu anlaşılabilir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Sen onları simalarından tanırsın.” [106] Fakihler dediler ki; yoksul kılıklı bir kimseyi gördüğümüzde, ona zekât vermemiz caiz olur.
Zımmîlerin her birinin beline kestice denilen kuşak gibi, yünden veya kıldan örülme, herkesin rahatça görebileceği kalın bir kemer bağlaması, sarık takmaması, yakası göğsünde olan kaba kumaştan dokunmuş gömlek giymesi, sıkıştırılmış uzun külah takınması, ön ve arka tarafla nar büyüklüğünde kaşlar bulunan eğere binmesi mecburi kılınır. Câmiu's Sağîr'de anlatıldığına göre; bu eğer, semer şeklinde olmalıdır. Ayakkabı bağları bizimki gibi olmalı ama, gonçlu olmamalıdır. Müslümanlar gibi taylasan ve aba giymemelidirler.
Zarüret olmadan ata binemezler: Zarüret halinde ise, anlattığımız şekilde binerler ve müslümanların topluca bulundukları yerden geçerlerken de inerler. Silah kuşanamazlar: Çünkü onlar müslümanların düşmanıdırlar. Eşrafa, âlimlere ve din bilginlerine mahsus elbiseleri giyemezler. Yolda giderken ve hamamda bulunurlarken; zımmî kadınların müslüman kadınlardan ayırt edilmeleri gerekir. Bunun için de boyunlarına demir tasma takarlar. Hamamda bulunurlarken, peştemalleri müslüman kadınlarınkinden farklı olmalıdır. Evlerinin müslümanlarınkinden ayırt edilmesi için, damlarında ve bacalarında alâmet bulunmalıdır ki, dilenciler kapılarına gelmesin ve onlar için mağfiret duasında bulunmasınlar.
Hülâsa; onların horlanmışlık, zillet ve küçüklüklerini hissettirecek alâmetlerle ayırt edilmeleri gerekir. Bu da zamana ve her beldenin örfüne göre değişik olur. [107]
İslâm Ülkesinde Kilise Ve Havra İnşâsı Ve Tamiri:
Zımmîler İslâm ülkesinde kilise ve havra inşa edemezler: Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“İslâmiyette kadınlardan uzak durmak ve kilise inşa etmek yoktur.” Yani rahipler gibi kadınlardan uzak durmanın dinimizde yeri yoktur. Bu, kadın olmak gibi bir şeydir. Ancak yıkıldığı zaman eskilerini tamir ederler: Çünkü gayr-ı müslimlerin o kilisede ibadet etmelerine daha evvel müsâade edilmiştir. Bina ebedi kalmaz, günün birinde mutlaka yıkılır. Yıkılan yerde daha evvel ibadet etmelerine müsâade edildiğine göre, burayı tamir etmeleri de tarafımızca kabullenilmiş demektir. Ancak yıkılan kilisenin yerine başka tipte bir kilise yapamazlar; o zaman bu tamir olmaz, yeni bir kilise inşâ etmek olur.
Sonra denildi ki; gayr-ı müslimlerin şehir merkezlerinde kilise inşâ etmerine izin verilmez. Ama cuma namazlarının kılınmadığı ve haddlerin tatbik edilmediği köylerde kilise inşâ etmelerine mâni olunmaz. Bu gibi köylerde içki ve domuz satmaları da yasaklanmaz. Yani ahalisinin çoğunu zımmîlerin teşkil ettiği köylerde bunları yapabilirler. Ama müslüman köylerinde bunları yapamazlar. Arap diyarında ise; bunları ne köylerde ve ne de şehirlerde yapamazlar.
İmam Muhammed dedi ki; 'Arap diyarında hem şehir ve hem de köylerinde ne kilise ve ne de havra bırakmamalı; ne içki ve ne de domuz eti satılmamalıdır. Müşrikler Arap diyarını mesken edinmekten menedilmelidirler. Zira Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Arap diyarında iki din bir araya gelmez.” [108]
Zımmîlerin Fuhuş Ve Haram Eğlencelerden Menedilmeleri:
Zımmîler açıkça fuhuş yapmaktan, faiz alış verişi yapmaktan, zurna ve tanbur çalmaktan, şarkı söylemekten, dinlerinde haram olan her türlü eğlenceden menedilirler. Çünkü bu saydığımız şeyler bütün dinlerde büyük günahlardan sayılırlar. Eman alıp ülkemizde ikamet hakkına sahip kılınmakla bu işleri yapmalarına izin vermiş sayılmayız. Bayramlarında haçlarını ortaya çıkaramazlar. Bunu kiliselerde yapabilirler. Haçlarını şehirde görülecek şekilde kiliseden dışarı çıkaramazlar. Çıkarırlarsa, küfür yüceltilmiş olur. Kiliselere gelince; oraya gitmekten ve kâfirliklerini orada izhar etmekten ve orada çan çalmaktan men olunmazlar. Müslüman şehirlerinde içki ve domuz satmalarına müsâade edilmez. Çünkü bu bir günahtır ve diğer günahlar gibi bundan da menedilirler. Bu işleri müslüman köylerinde de yapamazlar. Bunun sebebini açıklamıştık. [109]
Tağlib Hıristiyanlarının Cizyede Farklılıkları:
Beni Tağlib kabilesi hıristiyanlarından müslümanların verdiği zekâtın iki katı cizye olarak alınır. Onların kadınlarından da cizye alınır. Müslümanlardan alınan öşrün de iki katı onlardan alınır: Çünkü Hz. Ömer (ra) zekât bahsinde de anlattığımız gibi müslümanlardan alınan zakâtın iki katını cizye olarak ödemeleri hususunda onlarla anlaşma yapmıştır. Bu sebeple onların çocuklarından değil de, kadınlarından da cizye alınır. Çünkü zekâtı müslüman kadınlar da verirler ama müslüman çocuklar vermezler.
Cizye ve haraç hususunda bunların köleleri Kureyş köleleri gibidir: Çünkü yüklerini hafifletmek maksadıyla bu anlaşma Beni Tağlib kabilesi hıristiyanları ile yapılmıştır. Ancak köleleri bu anlaşmanın kapsamına dâhil değildirler. Görülmez mi ki; müslümanın kölesi hıristiyansa, ona da cizye vergisi tarhedilir. [110]
Cizye Ve Haracın Sarfedileceği Yerler:
Cizye ve haraç vergileri Beni Tağlib kabilesinden ve ahalisi sürgün edilen arazilerden elde edilen gelirler ve harbîlerin devlet reisine verdikleri hediyeler müslümanların işlerine sarfedilir: Çünkü bu savaşılmaksızın müslümanlara ulaşan bir maldır; müslümanların işlerine sarfedilmek üzere beytü'l male konulurlar.
Muharipleri, onların çocuk ve ailelerini doyurmak, açık mevzileri ve gedikleri kapatmak, köprüler yapmak; hâkimlerin, müderrislerin, âlimlerin, müftülerin ve zekât memurlarının yetecek miktarda maaşlarını vermek bu işler arasındadır: Gedikleri kapatmak, köprüler yapmak, umumî maslahatlardır. Yukarıda sayılanların maaşlarını vermeye gelince; bunlar müslümanlar için çalıştıklarından dolayı kendilerine yetecek miktarda maaş verilmesi gerekir.
Muhariplere gelince; bunlar İslâmm ve müslümanların zaferi, dinin kuvvet bulması ve Allah (cc) ın kelimesinin yüceltilmesi için harbettiklerinden dolayı; devlet reisinin ve müslümanların, bunlara ve bunların ailelerine yetecek miktarda geçimlik temin etmeleri gerekir. Geçimlikleri yeterli miktarda temin edilmezse, bunun için kazanç teminine uğraşırlar ve kendilerini harbe veremezler.
Hâkimlere ve diğerlerine gelince; bunlar kendilerini müslümanların işlerini görmeğe adamışlardır. Onların dâvalarını halleder, muhakemelerini beyan eder, Şeriatlerinin hükümlerini onlara öğretir, yaptıkları ve yapamadıkları fiillerin, söyledikleri ve söylemedikleri sözlerin ahkâmını, dinî ve dünyevî maslahatlarını onlara öğretirler. Bu onların en mühim ve en geniş çaplı maslahatlarıdır.
Yukarıda anılan kimselerin geçimlerini müslümanlar yeterince temin etmelidirler ki; bunlar da müslümanların işlerini görebilsinler. Geçiminin temin edilmesinde aslolan hâkimdir, müderristir, müftüdür. Bunların hanımları da örfe göre bunlara tâbi olduğu için, onların da geçimlerinin temin edilmesi gerekir. [111]
ARAP ARAZİSİNİN HÜKMÜ
Arap arazisi öşür arazisidir. O da Uzeyb'den Yemen'de bulunan Mehre'deki hacerin nihayetine kadar devam eden yerler ile, oradan Şam sınırına kadar olan yerlerdir: Zira Peygamber Efendimiz (sas) ve Hulefa-yı Râşidîn Arap topraklarına haraç koymamışlardır. Çünkü haraç koymanın şartlarından biri de, oradaki ahalinin kâfir kalmalarına müsaade edilmesidir. Evvelce de açıkladığımız gibi Arap müşriklerinin kâfir kalmalarına müsaade edilmez.
Sevad haraç arazisidir. Sevad; Uzeyb'den Akabe-i Hulvan'a ve Als'den yahut Selebiye'den Abadan'a kadar olan yerlerdir: Çünkü bu mıntıkadaki insanları küfür halinde bırakmak caizdir. Bu takdirde haraç koymanın şartı mevcud olmaktadır. Hz. Ömer (ra) Irak sevadını fethettiği zaman sahabeler huzurunda o arazilere haraç koymuştu. Sahabeler Şam arazisine haraç konması hususunda icmâ etmişlerdir. Amr b. As (ra) Mısır'ı fethettiğinde oranın arazisine de aynı şekilde Hz. Ömer (ra) haraç koymuştu.
Sevad arazisi oradaki ahaliye mülk olarak bırakılmıştır ve orada tasarrufta bulunmaları caizdir: Evvelce de açıkladığımız gibi devlet reisi bir yeri zor kullanarak fethettiğinde sahiplerini o arazilerde bırakabilir ve o arazilere haraç koyar. Onları orada bırakınca, o arazileri onlara mülk olarak bırakmış olur. Onlar da orada satma, satın alma ve kiraya verme şeklinde tasarrufta bulunabilirler; tıpkı diğer mâlikler ve mülklerde olduğu gibi. [112]
Öşür Ve Haraç Arazisi Olacak Topraklar:
Üzerinde halkı müslüman olan her arazi yahut zorla fethedilip mücahidler arasında taksim edilen bir yer öşür arazisi olur: Çünkü baştan beri müslümana öşür koymak, haraç koymaktan daha lâyıktır. Zira zekât bahsinde de anlattığımız gibi, öşürde ibadet mânası vardır. Öşür, haraçtan daha hafiftir. Çünkü ürün elde edilirse, öşür verilir; yoksa verilmez. Zorla fethedilip halkına bırakılan veya halkı ile anlaşma yapılan her arazi haraç arazisi olur. Allah (cc) ın şereflendirdiği Mekke bu hükmün haricindedir: Aslında arazinin vazifesi haraçtır. Ama müslümanın yükünü hafifletmek ve ona ikramda bulunmak için onun arazisine haraç yerine öşür koyduk. Diğer araziler haraç arazisi olarak kalırlar. Çünkü kâfire başta haraç koymak daha lâyıktır.
Mekke'ye gelince; Rasûlulah (sas) orası için hususî bir statü getirmiştir. Orayı zor kullanarak fethettiği halde arazilerine haraç koymayıp, öylece bırakmıştır. [113]
İhya Edilen Toprağın Öşür veya Haraç Arazisi Olması:
Bir kimse bir yeri ihya ederse, o yerin bulunduğu mevki nazar-ı itibara alınır (İmam Muhammed): Öşür arazisinin yakınında ise, öşür arazisi; haraç arazisinin yakınında ise, haraç arazisi olur. Bu Ebû Yûsuf’un görüşüdür. Çünkü bir şeyin yakınında bulunan, o şeyin hükmünü alır. Tıpkı evin avlusu, bahçesi, kuyunun ve ağacın havzası vb. Kıyasa göre Basra arazileri de haraç arazisi olmalıdır. Çünkü bunlar da haraç arazileri havzasındadırlar. Ancak sahabeler buraları öşür arazileri saymışlardır. Bu sebeple buralarda kıyasa uyulmamıştır.
İmam Muhammed dedi ki; 'kişi bir araziyi öşür suyu ile ihya ederse, orası öşür arazisi; haraç suyu ile ihya ederse haraç arazisi olur. Çünkü kendisi kabullenmedikçe, müslüman haraçla mükellef kılınamaz. İhya ettiği araziye haraç suyunu akıtırsa, haraçla mükellef olmayı kabullenmiş olur. Aksi halde olmaz. Kendisinden haraç suyu kesilen haraç arazisi öşür suyu ile sulanırsa, orası öşür arazisi olur. Kendisinden öşür suyu kesilen öşür arazisi haraç suyu ile sulanırsa, orası haraç arazisi olur. Bu durumda suya itibar edilir. Çünkü ürünün sebebi sudur.
Aynı araziden hem öşür hem de haraç alınamaz: Zira Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Müslüman bir kimsenin arazisinden hem öşür hem de haraç alınamaz.” Âdil olsun, zâlim olsun; hükümdarlardan hiç birinin bir araziden hem öşür hem de haraç aldığı rivayet edilmiş değildir. Bu da bu hususda yeterli bir delildir. Çünkü zor kullanılarak fethedilen bir araziden öşür alınması gerekir. Haraç da, sahipleri üzerinde bırakılan arazilerden alınır. Bu iki durum birbirine zıttır. [114]
Öşür Ve Haraçta Tahakkuk Farkı:
Her ürün alınışında haraç vergisi tahakkuk etmez. Fakat öşür her ürün için yeniden tahakkuk eder: Çünkü Hz. Ömer (ra) her ürün alınışında haraç almamıştır. Çünkü haraç arazinin (yıllık) kira bedeli gibidir. Kişi bu bedeli ödeyince, o araziden dilediği gibi istifade eder ve orayı defalarca ekip biçebilir.
Öşüre gelince; bunun mânası da elde edilen ürünün onda birini vermektir. Bu da her ürün çıktığında tahakkuk eder ve her ürün elde edilince de öşrünün verilmesi gerekir. [115]
Ziraata Mâni Çıkmasında Haraç Alınmaması:
Arazi su baskınına uğrar veya su kesilirse yahut ekine bir afet gelirse, haraç alınmaz: Bir kimsenin o arazide ziraat yapılmasına mâni olmasında da aynı hüküm geçerlidir. Çünkü haraçta esas olan takdirî nemadır. Yani kiralanan arazide olduğu gibi, kişiye ziraî faaliyette bulunma imkânının tanınmasıdır. Öşürde esas ise; ürün elde edilmiş olmasıdır. Ekine bir afet gelmesi halinde senenin bir kısmında takdirî nema yok olmuş olur. Oysa zekâtta da olduğu gibi, haraç alınması için senenin tamamında takdirî nemanın mevcud olması şarttır.
Verilecek olan haracın iki misli ürün elde edilirse, haraç miktarı tam olarak ödenir. Ama, sadece haraç miktarı ürün elde edilmesi halinde her iki tarafa haksızlık yapılmasından sakınmak için haraç yarı miktarda ödetilir. [116]
Haraç Arazisinin Âtıl Bırakılması:
Fakat sahibi araziyi muattal bırakır işletmezse, haracını vermesi gerekir: Çünkü haraç ürün elde etmekle değil de, kişinin arazide ziraî faaliyette bulunma imkânına sahip olmasıyla alâkalıdır. Burada bu imkân sabittir. Ancak arazinin sahibi bu imkânı değerlendirmemiştir. Her hangi bir mazeret olmaksızın iki şeyden en ucuzuna intikal ederse, yüksek miktarda olan haracı vermesi gerekir.
Dediler ki; zâlimler insanların mallarına musallat olmaya cür'et etmesinler diye bu görüş ile fetva verilmez. Şunu bilmeliyiz ki; muhariplerin ihtiyaçlarını karşılamak için cahiliyyet devrinde de haraç vergisi alınırdı. Bu vergiyi ilk olarak koyan Kisrâ'dır. Sahabelerin icmâıyla bu bizim dinimizde de Şer'î bir hüküm haline gelmiştir. Rivayet edildiğine göre; Hz. Ömer (ra) Irak Sevadı'nı fethettiğinde orayı sahiplerinin elinde bırakmış, oranın arazilerini ölçmek için Osman b. Hanifi oraya göndermiş, Huzeyfe b. Yeman (ra) ı da bu işi kontrol etmekle vazifelendirmiştir. Osman orayı ölçmüş, yüz ölçümünün 36 milyon dönüm olduğunu tespit etmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) zirâata elverişli beyaz arazilerden ekilen her dönüm için bir dirhem para ve elde edilen üründen de bir kafiz (18 kg.), yonca ekilen arazilerden her dönümü için beş dirhem, üzüm bağlarının her dönümü için de on dirhem haraç koymuştur. Bu belirlemeyi sahabelerin huzurunda yapmış ve hiç bir itirazla karşılaşmamıştı. [117]
Haracın Çeşitleri Ve Verginin Masrafa Göre Oluşu:
Haraç İki Çeşittir:
a- Harac-ı mukâseme ki; öşür gibi ürüne bağlı olur: Bu devlet reisinin fethetmiş olduğu bir belde halkına ihsanda bulunarak haraç miktarını arazilerinden elde edecekleri ürünün dörtte biri veya üçte biri yahut yarısı nisbetinde takdir etmesidir. Ancak bu miktar ürünün yarısından fazla olamaz. Çünkü en fazla ürünün yarı miktarınca takdir edileceği hadîs-i şerifle sabittir. Rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sas) Hayber arazisini ve hurmalıklarını sahiplerine yarıcılık usulüyle vermiştir. Bu öşür hükmündedir. Ancak gerçekten haraç olduğu için haraç yerine konulur.
b- Harac-ı vazife ki; bu Hz. Ömer (ra) in koyduğu ölçülerden daha fazla olamaz. Bu da su ulaşan her dönüm araziden bir sâ' (2920 gr.) ürün ile bir dirhem paradır. Yoncanın her dönümü için beş dirhem, ağaçları birbirine bitişik hurma ve üzüm bahçelerinden on dirhem paradır: Zirâatte masraflar ürüne göre farklı olur. Vergiler de masraflara göre farklı olurlar. Bilindiği gibi yağmur suyu ile sulanan ürünlerin onda biri, dolapla sulanan ürünlerin yirmide biri zekât olarak verilir. Üzüm bağlarının masrafı az, ekin tarlalarının masrafı ise çok olur. Yoncalıklarınki ise, bu ikisinin arasındadır. Evvelce de açıkladığımız gibi her ürüne masrafı nisbetinde vergi tarhedilir.
Hz. Ömer (ra) zamanında haraç miktarı belli edilmeyen şeylerin haracı takata göredir: Safran ve benzeri bitkiler gibi. Takatın en sonu da, ürünün yarısına kadardır. Konulan vergi yarıyı aşamaz. Acizlik halinde ise, yarıdan aşağıya iner: Bununla alâkalı olarak Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir; 'araziye her halde kaldıramayacağı yükü yüklediniz.'
İmameyn dediler ki; 'daha fazla vergi koysak da, arazi bu yükü kaldırır.' Bu da haraç miktarını azaltmanın caiz olacağının delilidir. Sevad-ı Irak'da Hz. Ömer (ra) in belirlediği miktardan fazla miktarda haraç almak caiz olmaz. Çünkü bu sahabelerin icmâının hilâfına olur. Hz. Ömer (ra) in yaptığı gibi, bir devlet reisinin bir arazide içtihadla belirlediği haraç miktarı, onun misli olan başka bir içtihadla eksiltilemez. Ama bir arazi için ilk olarak haraç tarhedilirken, Hz. Ömer (ra) in belirlediğinden daha fazla miktarda haraç arazinin takatine göre tarhedilebilir. Bu İmam Muhammed'in kavlidir. Çünkü bu içtihada dayalı yeni bir hükümdür. Bununla başka bir hüküm bozulmuş olmamaktadır. Ancak bu Ebû Yûsuf’a göre caiz olmaz. Bu Ebû Hanîfe'den rivayet edilmiştir. Çünkü haracın miktarı Şer'an belirlenmiştir. Sahabelerin icmâına uymak vâcibdir. Çünkü miktarlar ancak tevkıfî olarak bilinirler. Belirleme arttırmaya mânidir. Çünkü noksanlaştırma zaten imkânsızdır. Şu halde belirleme faydasız olmasın diye, sadece artırmanın memnûiyeti ortada kalmaktadır.
Cerîbden maksat; ekinciliğe elverişli olmayan ve birbirine sarılmış meyve ağaçlarının sıkça bulunduğu yerdir. İmam Muhammed dedi ki; 'bu gibi bir yere kaldırabileceği miktarda haraç tarhedilir. Çünkü Hz. Ömer (ra) in bahçe haracı hakkında bir belirlemede bulunduğu menkul değildir. Bu, devlet reisinin görüşüne bırakılmıştır.'
Ebû Yûsuf dedi ki; 'bahçenin haracı üzüm bağınınkinden farklı olamaz. Çünkü bahçe de üzüm bağı gibidir. Üzüm bağı hakkında verilen hüküm, delaleten bahçe hakkında da verilmiş gibidir. Bahçede müteferrik ağaçlar varsa, orası araziye tâbidir. Görülmez mi ki; orası satışta da adı verilmeksizin araziye tâbi olur.
İmam Muhammed'den rivayet edildiğine göre; arazinin geliri elde edildiğinde, tabii, gelirin elde ediliş zamanı beldelere göre değişebilir haracın verilmesi vâcib olur. Çünkü haraç; elde edilen ürünün bedeli gibidir. Devlet reisi dilerse eşitliği temin etmek için arazi sahibinin elde edeceği ürün kadar haracı tahsil etmek üzere ürünü sahibini karıştırmayarak kendisi toplatır.
Bir müslüman haraç arazisini satın alır veya zımmî müslüman olursa, o yerden yine haraç alınır: Çünkü haraç o arazinin vergisidir. Zekât bahsinde de anlatıldığı gibi; sahibinin değişmesi ile bu vergi değişmez. Arazide ziraî faaliyette bulunmaktan ve haraç ödemekten âciz olan kimsenin arazisi kiraya verilir ve haracı kira bedelinden alınır. Araziyi kira ile tutacak biri çıkmazsa, devlet reisi o araziyi satarak elde edilen paradan haracı alır, artanı da sahibine geri verir. Bu hususta icmâ vardır. Bunda kamu yararına bir şahsa zarar vardır ki, bu da caizdir.
En- Nevâdir'de Ebû Hanîfe'nin şu görüşüne yer verilmektedir: Haraç mükellefleri arazilerini bırakıp kaçsalar bile, devlet reisi dilerse o arazileri beytü'l malden masraf yaparak imar eder, elde edilen gelir de müslümanların olur. Yahut dilerse bir vergi karşılığında o arazileri başkalarına verir. Aldığı vergi de müslümanların olur. Böyle yapmakla müslümanların haraç hakkı korunmuş olur, mülk de sahibinin olur. Bu arazilerde ziraî faaliyette bulunacak biri bulunamazsa, arazileri açıkladığımız gibi satar. [118]
Öşür Ve Haracı Alma Hakkı Devlet Reisinindir:
Mükellef kişi öşür veya haracı hakedenlere kendisi verirse, devlet reisi bunu ikinci defa mükellefden alır. Çünkü alma hakkı onundur. Ama devlet reisi haracı istemezse, mükellef bunu fakirlere sadaka olarak verir. Çünkü devlet reisi istemezse, mükellefin haracı ona vermesi imkânsız olur. Mes'ûliyetten kurtulması için tek yol kalır ki, o da bunu sadaka olarak vermesidir.
Devlet reisi haracı veya öşrü bir adama bırakırsa; Ebû Yûsuf’a göre bu öşür hakkında değil de, haraç hakkında caiz olur. İmam Muhammed dedi ki; 'bu ne öşür, ne de haraç hakkında caiz olur. Çünkü bunlar müslümanların hakkı olan bir vergidir.'
Ebû Yûsuf’un bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; devlet reisinin haraçta hakkı vardır. Haracı bir kimseye bağışlaması sahihtir. Öşür ise, sadece fakirlerin hakkıdır. Onu bir kimseye bırakması caiz olmaz. Fetva da bu görüşe göre verilmiştir.
Sâ' dört men'dir. Bir men 260 dirhemdir. Dirhemde nakidlerin en halisi ve en sağlamıdır. Bir cerib, hükümdar Kisra'nın zirâi ile 60 60 zira' dır. Bu, halkın kullandığı zirâ'dan bir tutam daha uzundur. Bu, Irak Sevadındaki ceribdir, diyenler de vardır. Her beldenin ceribi kendi örfüne göredir. [119]
DİNDEN DÖNMEK VE DÖNENLERE ÂİT HÜKÜMLER
Bir müslüman erkek Allah (cc) korusun dinden dönerse, hapsedilir ve kendisine İslâm arzedilir. Şüpheleri varsa giderilir. Bundan sonra müslüman olursa, olur; yoksa öldürülür: Hapsedilip kendisine İslâm'ın arzedilmesi vâcib değildir. Çünkü kendisine daha evvel İslâm daveti ulaşmıştır. Kâfir bir kimseye İslâm daveti ulaşmışsa, onu yeniden davet etmek vâcib olmadığına göre, mürtede davette bulunmak haydi haydi vâcib olmaz; ancak müstehabdır. Çünkü göründüğü kadarıyla o içine düşen bir şüpheden ve uğradığı bir haksızlıktan dolayı dinden çıkmıştır. İslâm'a dönmesi için bu şüphesi veya sıkıntısı giderilir. Bu onu öldürmekten daha kolaydır. Hz. Ömer (ra) in de böyle yaptığı rivayet edilmiştir.
Denildi ki; mürted eğer mühlet isterse, kendisine üç günlük mühlet tanınır. Aksi halde hemen öldürülür. Çünkü o işi zora sokan fırsatçı biridir. Böyle birinin öldürülmesi gerekir. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Onlarla savaşırsınız, ya da müsîüman olurlar.” [120] Bu âyet-i kerîmede mürtedler kastedilmektedir. İbn Abbâs (ra) ile müfessirler cemaatinin bu görüşte oldukları nakledilmiştir. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse dinini değiştirirse onu öldürün.” [121]
“Müslüman bir kimsenin kanı (öldürülmesi) ancak şu üç sebepten biriyle helâl olur: Evlenmiş olup da zina eden, adam öldüren ve dinini bırakıp cemaatten ayrılan.” [122]
Naklettiğimiz nasslar mutlak olduğu için, bu hususda hür ile köle eşittirler. [123]
Mürteddin, İslâm'ın Arzından Evvel Öldürülmesi:
Mürtedde İslâm arzedilmeden evvel onu birisi öldürürse, bir şey lâzım gelmez: Çünkü kâfirlik sebebiyle o öldürülmeyi haketmiştir, katili mes'ûl tutulmaz. Ancak katil, müstehab olan bir maksadı terkettiğinden ve devlet reisinin görüşünü almaksızın onu öldürdüğünden dolayı mekrüh bir fiili işlemiş olur. [124]
Mürteddin Yeniden Dine Dönüş Şartları:
Mürteddin yeniden müslüman olması, iki şehâdeti getirmesi ve İslâm'dan başka bütün dinlerden yahut girdiği dinden beri olmasıyla olur: Zira maksat böylece elde edilmiş olur. Yine irtidad ederse, aynı hüküm tatbik edilir. Bu ebediyete kadar böyle olur. Çünkü biz dış görünüşe göre hüküm veririz. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Sen onun kalbini yarıp bakmadın ya!” [125] Rasülullah (sas) münafıkların zahiren müslümanlıklarını kabul ederdi. Çünkü müslümanlığını izhar etmesiyle mürteddin ilk tevbesi kabul edilmiştir. Bu zahirî müslümanlığı daha sonra da mevcud olduğu için, tevbesi kabul edilir. [126]
Mürteddin Malları:
Mürteddin malları üzerindeki mülkiyeti mevkuf olarak sona erer. (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) Müslümanlığı kabul ederse, tekrar eski haline döner: İmameyn dediler ki; 'malları yine kendisinin mülkiyetinde kalır. Çünkü o mükellef ve muhtaçtır. Recm ve kısas cezasına mahkûm olan kimse gibi malları üzerinde mülkiyeti devam eder.'
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; mürted kâfirdir. Kanı mübah kılınmış ve horlanmış bir kimse olarak elimizin altında bulunmaktadır. Bu da mülkün ve mâlikiyetin zevalini gerektirmektedir. Ancak bu şahsın müslüman olması umulmaktadır. Kendisi İslâm'a davet edilmiştir. Malları üzerindeki mülkiyeti askıya alınır. Müslümanlığa dönerse, hep müslümanmış gibi kabul edilir. Ama müslümanlığı kabul etmeden ölür veya öldürülürse, yahut dâr-ı harbe iltihak ederse; kâfirliği devamlılık kazanır ve sebep işlemeğe başlar. [127]
Mürteddin Tasarrufları:
Şunu bilmeliyiz ki; mürteddin tasarrufları dört kısımdır:
1- İttifakla geçerli olan tasarruflar: Boşama, cariyenin ümmü veled kılınması, hibe kabulü, şuf’a hakkının taksimi, ticaretle izinli kölenin kısıtlılık altına alınması gibi. Bu tasarruflar velayetin tamamına ve mülkün hakikatine muhtaç değildirler.
2- İttifakla bâtıl olan tasarruflar: Nikâh akdi ve hayvan boğazlamak gibi. Çünkü bu tasarruflar dine dayalıdırlar. Mürteddin ise dini yoktur.
3- İttifakla mevkuf olan tasarruflar: Mufavaza ortaklığı gibi. Çünkü bu ortaklık; ortaklar arası eşitlik esasına dayanır. Müslüman ortakla mürted ortak arasında din eşitliği yoktur. Eğer müslüman olursa, aralarında eşitlik sağlanır. Yoksa ortaklık bâtıl olur. Bu sebeple ortaklık mevkuf (askıda) kalır.
4- İhtilaflı olan tasarruflar: Satmak, satın almak, azad etmek, müdebber kılmak, mükâtep kılmak, hibe etmek, vasiyyet etmek, borçları tahsil etmek gibi. Bu tasarruflar Ebû Hanîfe'ye göre mevkufturlar. Eğer müslüman olursa, geçerlilik kazanırlar. Müslüman olmadan ölür, öldürülür veya dâr-ı harbe iltihak ederse, bâtıl olurlar. İmameyn'e göre ise evvelce de açıkladığımız gibi mürteddin mülkiyeti hususundaki ihtilâflarına binâen bu tasarrufları geçerlidir.
îmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; mürted dinî emirlere muhatap ve de malları üzerinde mülkiyeti sabit olduğundan, tasarruf ehliyetine sahiptir. Dolayısıyla tasarruftan sahih olur. Ancak Ebû Yûsuf’a göre tasarrufları, sağlıklı kimsenin tasarrufları gibi sahihtir. Çünkü zahir hale göre şüphesi giderilince, İslâm'a döner. İmam Muhammed'e göre tasarrufları hasta kimseninki gibi malının üçte birinde sahih ve geçerli olur. Çünkü irtidad etmesi umumiyetle öldürülmesine yol açar. Çünkü bir yola koyulan kimse nadiren o yolu terk eder. Özellikle o, üzerinde yetiştiği ve alışageldiği şeyden yüz çevirmiştir.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; evvelce de açıkladığımız gibi onun malları üzerindeki mülkiyeti askıdadır. Buna bağlı olarak tasarrufları da askıda kalır: Mülkünün başkalarına mübah kılınması ehliyetinde noksanlık meydana gelmesini gerekli kılar. Bu sebeple tasarruftan askıda kalır.
Mürted öldürülür yahut dâr-ı harbe iltihak eder ve iltihak ettiğine hükmolunursa; müdebber köle ve cariyeleri, ümmü veled cariyeleri hür olurlar. Üzerindeki vadeli borçlar muacceliyet kazanır. Müslümanken kazandığı mallar müslüman mirasçılarına intikal eder. Mürtedken kazandığı mallarsa, ganimet olurlar (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Şunu bilmeliyiz ki; mürted dâr-ı harbe iltihak etmekle ehl-i harp olur. Onlar ise, İslâm ahkâmı bakımından ölüdürler. Çünkü İslâm devletinin velayeti ölülerin üzerinden kalktığı gibi, mürtedlerin de üzerlerinden kalkmaktadır. Ancak tekrar İslâm'a dönmeleri muhtemel olduğu için, haklarında mahkemece hüküm verilmeden dâr-ı harbe iltihaklan kesinlik kazanmaz. Dâr-ı harbe iltihaktan sebebiyle haklarının kesilmesi ihtilaflıdır. Diğer içtihadı mes'elelerde olduğu gibi, dâr-ı harbe iltihaklarının kesinleşmesi hâkimin hükmüne bağlıdır. Hâkim bu hususda hüküm verince, mürteddin hükmî ölümü sabit olur ve üzerine ölüm hükümleri terettüb eder. Bu da anlattığımız gerçek ölüm gibidir. Bu durumdaki mürted gerçekten ölmüş gibi mükâtep kölesi kitabet bedelini mirasçılarına öder. [128]
Mürteddin Mirası:
Miras hususuna gelince; müslümanken kazandığı malları müslüman mirasçılarına intikal eder. Bu hususda sahabeler icmâ etmişlerdir. Hz. Ali (ra) mürted olarak öldürdüğü Müstevrid ile İclî'nin malları için böyle hüküm vermiş ve sahabelerden hiç biri bu hükme itiraz etmemişlerdi. İbn. Mes'ûd (ra) dan da böyle bir görüş rivayet edilmiştir. Mürteddin irtidad halinde iken kazandığı mallar müslümanlara ganimet olur. İmameyn dediler ki; 'irtidad halinde iken kazandığı malları da, mürteddin müslüman mirasçılarının olur.' Çünkü İmameyn'e göre irtidaddan evvel de, sonra da kazandığı malları üzerinde mürteddin mülkiyeti sabittir. İrtidad halinde iken kazandığı mallar irtidad öncesine istinad etmektedir. Böyle olunca da, sanki müslüman müslümana mirasçı olmuştur. Çünkü irtidad ölüm sebebidir.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; istinad, irtidad öncesinde müslümanken kazandığı mallarda mümkündür; ama mürtedken kazandığı mallarda mümkün değildir. Çünkü bu mallar irtidaddan sonra meydana gelmiş olup, irtidaddan öncesine isnadı düşünülemez. Bunlar kanı mübah edilmiş bir kimsenin kazancı olduğundan, harbînin malı gibi ganimet olurlar.
Sonra Ebû Hanîfe'den gelen ve Züfer'in de kavli olduğu bildirilen bir rivayete göre; mürteddin dinden çıktığı günde meycud olan mirasçıları nazar-ı itibara alınırlar. Çünkü irtidadı ölüm sebebidir. Yine Ebû Hanîfe'den gelen ve İmam Muhammed'in de kavli olduğu bildirilen ve zâhirü'r- rivâye olan bir görüşe göre; öldüğü veya dâr-ı harbe iltihak ettiği günde mevcud olan mirasçıları nazar-ı itibara alınır. Çünkü mirasçı olma sebebi budur. İhtimalleri ortadan kaldırmak için hâkimin, dâr-ı harbe iltihak ettiğine hüküm vermesi gerekir.
Başka bir rivayete göre; ki, bu Ebû Yûsuf’un kavlidir mürteddin dâr-ı harbe iltihak ettiğine hüküm verildiği günde mevcud olan mirasçıları nazar-ı itibara alınır. Çünkü mirasçıların istihkakı bu hükümle kesinleşir ve iltihakı ölüm sayılır. Ebû Hanîfe'ye göre onun vasiyyetleri geçersiz olur. Çünkü irtidad etmesi, vasiyyetinden geri dönmesi gibidir. İmameyn dediler ki; 'başkaları hakkında değil de, yakınları için etmiş olduğu vasiyyetleri geçersiz olur.'
Mürteddin dinden dönmeden evvel ettiği borçları müslümanken kazandıklarından, irtidad halinde ettiği borçları da, irtidad halinde iken kazandıklarından ödenir: (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'borçları her iki kazancından da ödenir.' Çünkü İmameyn'e göre her iki kazanç da onun mülküdür. Ebû Hanîfe'ye göre nimetin külfet karşılığında oluşması için, borca hangi devrede girmişse, bu borcu o devrede edindiği kazançtan ödenir.
Mürted müslüman olarak geri dönerse, mallarından mirasçılarının elinde bulduğunu alır: Çünkü irtidad etmiş olan kimse müslüman olarak geri dönerse, diri olarak vatanına geri dönmüş olur. Mallarına olan ihtiyacı da doğmuş olur. Yokluğunda ihtiyacı olmadığı için, mirasçısı onun yerine malı üzerinde tasarrufta bulunma salahiyetine sahip olmuştur. İhtiyacı doğduğunda bu ihtiyacı mirasçıdan ve söylediklerimiz hâriç hâkimin bütün yaptıklarından önde gelir. Çünkü mürted, mirasçısını kendi malına bedelsiz olarak mâlik kılmıştır. Hibede olduğu gibi, kendi mülkiyetinde bulunduğu müddetçe bundan geri dönme hakkının sabit olması caizdir. Hibe edilmiş şey gibi, mirasçısının mülkiyetinden çıkmış olan malı geri alamaz. Bu malın mirasçının mülkiyetinden çıkması, satış vb. kendisinde fesih cereyan eden bir tasarrufla olabileceği gibi; azad etme gibi kendisinde fesih cereyan etmeyen bir tasarrufla da olabilir.
Hâkimin azadlığına hükmettiği kölesini de geri alamaz. Çünkü bunda da fesih cereyan etmez. Kitabet bedelini mürteddin mirasçılarına ödeyerek hürriyete kavuşan mükâtep kölesini de geri alamaz. Ama mevcutsa kitabet bedelini diğer mallar gibi mirasçılardan alır. Mürted hakkında hâkim tarafından hüküm verilmeden müslüman olarak yurduna geri dönerse; bu anlattığımız hükümlerden hiç biri onun hakkında sabit olmaz. Çünkü dâr-ı harbe iltihakı mahkeme kararına bağlanmadıkça, ölümüne hüküm verilemez. [129]
Aklı Eren Çocuğun İmanı Ve İrtidadı:
Aklı eren çocuğun müslüman olması da (İmam Züfer), dinden dönmesi de sahihtir (Ebû Yûsuf, İmam Züfer): Böyle bir çocuk dinden dönünce müslüman olmaya zorlanır, fakat öldürülmez: Bülûğa erince de zorlanır ama öldürülmez. Hülâsa; İslâm'a aklı eren çocuğun müslüman olması da dinden dönmesi de sahihtir,
Ebû Yûsuf dedi ki; 'müslüman olması sahihtir ama, irtidad etmesi sahih değildir.' Züfer dedi ki; 'müslüman olması da, irtidad etmesi de sahih olmaz. Çünkü bu ikisi konuşma ile olur. Çocuğun konuştukları ise, sahih değildir. Onun sözlerine boşama, azad etme, ikrarda bulunma ve akid yapma gibi hükümler taallûk etmez.'
Ebû Yûsuf’un bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; müslüman olmak çocuğun yararına, kâfir olmak ise zararınadır. Hibe kabul etme gibi yararına olan tasarrufları caiz olur. Fakat başkasına hibe etme gibi zararına olan tasarrufları caiz olmaz. Bu sebeple biz dedik ki; çocuğun zararlı tasarruflarını değil de, faydalı tasarruflarını velisi uygun görüp geçerli kılar.
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; Hz. Ali (ra) çocukken müslüman olmuş, Rasûlullah (sas) da onun müslümanlığını sahih sayarak onunla iftihar etmiştir. Hz. Ali (ra) de bu haliyle övünerek diğer müslümanlara şöyle demişti;
'Sizden evvel ben tüyü bitmemiş ve bülûğa ermemiş küçük bir çocukken müslüman oldum.'
İslâmiyet bülûğla değil, aklî melekenin tam çalışmasıyla alâkadardır. Zira aklı ermeden bülûğa eren kimsenin müslüman olması sahih değildir. Akıl, yaşı büyük kimsede mevcud olduğu gibi, yaşı küçükde de mevcud olabilir. Zira aklı eren çocuk İslâmiyetin gerçeğini ortaya koymuştur ki, bu da ikrarla beraber tasdiktir. Çünkü gönüllü olarak ikrarda bulunmak; inanmanın delilidir. Gerçekler reddedilemez. Aklı eren çocuğun müslümanlığı sahih olduğuna göre; irtidad etmesi halinde mürtedliği de baliğ kimseninki gibi sahih olur.
Şu da var ki; müslüman olmak bir akiddir. İrtidad ise bu akdi çözmektir. Bir akdi yapma ehliyetine sahip olan bir kimse, diğer akidler gibi o akdi çözme ehliyetine de sahip olur. Elinde bir dine inanma ehliyeti bulunan kimsenin bu inancını değiştirme ehliyetinin mevcud olması da düşünülebilir. Buna itiraf da bitişirse, İslâmiyet gibi bu onun itikadını değiştirmesine delalet eder.
Bir kimsenin mürtediliği sabit olunca, kendisine mürtedlik ahkâmı terettüp eder; mirasçı olamaz, kendisine mirasçı olunamaz, karısından bâin talâkla boşanmış olur. Mürted olarak ölürse, cenaze namazı kılınamaz. Yaşıyorsa, müslüman olmaya zorlanır. Çünkü müslümanlığına hükmedersek, baliğ kimse gibi küfür halinde bırakılmaz. Mürted müslüman olmaya zorlanmakla, kendisinden; mirastan mahrum kalma, karısından bâin olarak boşanma ve diğer zararlar uzaklaştırılmış olur. Ancak öldürülemez. Çünkü aslî kâfirlik sebebiyle öldürülmesi mübah olmayan kimselerin irtidad sebebiyle de öldürülmeleri mübah olmaz. Zira bilindiği gibi bir kimsenin öldürülmesinin mübah kılınması, onun İslâm milletiyle savaşma ehliyetine sahip olmasına binâendir. Zira öldürmek bir cezadır; irtidad eden çocuk bu ehliyete sahip değildir. Çünkü kısasda olduğu gibi, ölüm cezasının da çocuğun fiili ile alâkası yoktur. [130]
Aklî Melekeleri Yerinde Olmayanların, Sarhoşun İmanı Ve İrtidadı:
Çocuğun aklı ermediği takdirde müslüman olması da, irtidad etmesi de sahih olmaz. Deli de böyledir. Evvelce de açıkladığımız gibi İslâmiyet ve küfür akla tâbidir. Her hangi bir cihetten aklî melekeleri çalışamaz hale gelen bunak, mübersem (yani cinnete benzer bir hastalığa yakalanan kimse), kendisine bir şey içirilerek aklı zail olan kimse de bu hükme tâbidir. Kâh delirip kâh ayılan kimse, cinnet halinde deli hükmünde, ayıklık halinde ise akıllı kimse hükmündedir.
Sarhoşun irtidadı istihsan delili bakımından bir hüküm ifade etmez. Onun müslüman olması sahihtir. Çünkü evvelâ bunun bir inanıştan kaynaklandığı muhtemeldir. İslâmiyetin ispatı için çare aranırken, küfrün reddi için çare aranmış olur. Bu bakımdan da İslâmiyetle küfür birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Kıyasa göre sarhoş iken irtidad edenin de karısının bâin olarak boşanması gerekir. Çünkü talâk gibi, küfür de ayrılık sebebidir. İstihsan ciheti göz önüne alındığında, irtidad ayrılık sebebi değildir. Eşlerin dinlerinin farklı olması halinde ayrılık vukûbulur. Sarhoşun irtidadı sahih değildir. Şu halde sarhoşken irtidad eden kimse dinden çıkmış değildir ki, dini karısınınki ile farklı hale gelsin. [131]
Ebeveyni Müslüman Olan Kâfir Çocuğun Hükmü:
Bişr'in Ebû Yûsuf tarikiyle Ebû Hanîfe'den rivayet ettiği bir görüşe göre; ebeveyni müslüman olan bir çocuk kâfir olarak büyür ve kendisinden İslâmiyeti kabulüne dâir ikrar işitilmezse, öldürülmez. Fakat İslâmiyeti kabule zorlanır. Yalnız bülûğa erdikten sonra İslâmiyeti ikrar edip sonra irtidad eden kimse öldürülür. Zira evvelki çocuğun üzerine hadd vâcib olmamıştır. O kendi fiili ile müslüman da olmamıştır; ancak onun tâbiiyeti ve kazancı, kadının tebaiyeti ve kazancı gibidir. [132]
Dinden Dönen Kadın Öldürülmez:
İrtidad eden kadın öldürülmez. Fakat hapsolunur ve müslümanlığı kabul edinceye kadar her gün dövülür: Bunun mânası şudur: Kendisine İslâmiyet arzolunur; kabul etmezse, kendisine bir kaç sopa vurulur. Sonra yine arzolunur; kabul etmezse, hapsolunur. Bir rivayette anlatıldığına göre; her gün çıkarılıp anlattığımız şekilde dövülür. O her ne kadar büyük bir cürüm işlemişse de, bu suçu haddi gerektirmediği için, tâzir edilir, öldürülmesi caiz olmaz. Tâzir ise dayak ve hapistir, öldürülemez. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) kadınların öldürülmesini mutlak surette yasaklamıştır. Kadının aslî kâfirliği dahi, öldürülmesini mübah kılmamaktadır. Çünkü savaş ehli değildir. Sonradan meydana gelen küfrü de öldürülmesini mübah kılmamaktadır. Cihad babının baş kısmında da anlattığımız gibi, kâfiri öldürmeyi gerektiren sebep; savaşabilecek durumda olmasıdır. Sebebin bu olduğuna Rasûlullah (sas) şöyle dikkat çekmiştir:
“Bu kadın niçin öldürüldü? Oysa bu savaşmıyordu.” [133]
“Bir kimse dinini değiştirirse, onu öldürün.” [134] hadîs-i şerifine gelince; bunu İbn Abbâs (ra) rivayet etmiştir. Onun görüşüne göre, mürtedde (dinden dönmüş) kadın öldürülmez. Bu da mezkûr hadîs-i şerifin erkeklerle kayıtlı olduğuna delalet etmektedir.
Onu bir kimse öldürürse, bir şey gerekmez: Çünkü o, nassın mutlaklığına dayanmaktadır. Bu da âlimlerden bir cemaatin mezhebidir. (Lâkin) tedib edilir. Eğer İslâm diyarında ise tâzir edilir. Çünkü devlet reisinden uygun görüş alınmadan o kadın öldürülmüştür. [135]
Îrtidad Eden Kadının Tasarrufları:
İslâmdan irtidad eden kadın eğer İslâm diyarında ise, malında tasarrufta bulunması caizdir: Çünkü o kendi hâlis hakkında tasarrufta bulunmuştur. Zira malın dokunulmazlığı, sahibinin dokunulmazlığına tâbidir. Sahibinin dokunulmazlığı ise, devam etmektedir. Ama dâr-ı harbe iltihak etmesinden sonra dokunulmazlığı ortadan kalkar. Bu sebeple İslâm diyarında bulunduğu müddetçe köleleştirilemez. Zira İslâm diyarı, köleleştirme diyarı değildir. Dâr-ı harbe iltihak eder de, sonra esir alınırsa, cariyeleştirilir ve müslüman olmaya zorlanır. Zira Beni Hanîfe kabilesinin kadınları irtidad ettikten sonra sahabeler tarafından esir alınıp cariyeleştirilmişlerdi. Bunlar aslî kâfirler gibi öldürülmezler. Muhammed b. Hanefıyye'nin annesi de o kadınlardandı.
Dâr-ı harbe iltihak eder veya hapiste iken ölürse, kazancı mirasçılarına kalır: Evvelce de açıkladığımız gibi müslümanken kazandığı mallarla, mürtedken kazandığı mallar üzerinde mülkiyeti sabittir. Her iki dönemde kazandığı malları mirasçılarına intikal eder. Kocası ona mirasçı olamaz: Çünkü irtidad etmekle kocasından bâin olarak boşanır. Bu kadın ölmek üzere iken kocasından boşanmış olmadığı için, mirasını ondan kaçırmış sayılmaz. Bu kadın dâr-ı harbe iltihak edişinin hemen ardından kocası onun kız kardeşi ile evlenebilir. Bu kadın ölü gibi sayıldığından, kocası onun iddetini beklemek mecbûriyetinde olmaz. Müslüman olarak İslâm yurduna döner veya esir alınıp cariyeleştirilirse, kocasının onun kız kardeşi ile akdetmiş olduğu nikâh bozulmaz. Çünkü onun nikâhı düştükten sonra geri gelmez. Kendisi de dâr-ı harbe iltihak edince, iddet beklemek durumunda olmadığı için, hemen o anda başka bir erkekle evlenebilir. [136]
Dâr-ı Harbe İntikal Eden Mürted Kadının Çocuk Doğurması:
Dâr-ı harbe iltihak ettikten sonra aradan altı ay geçmeden orada bir çocuk doğurursa; o çocuğun nesebi müslüman olan eski kocasının üzerine sabit olur ve babasına tâbi olarak müslüman olur. Ama altı aydan sonra bir çocuk doğurur ve çocuğu ile birlikte esir alınırsa, her ikisi de ganimet olurlar. Bu çocuğun nesebi iddet olmadığı için müslüman kocası üzerine sabit olmaz ve çocuk da bu kadına tâbi olarak kâfir olur.
İrtidad eden kadın eğer bir cariye ise, hapsedilir. Efendisi onun hizmetine muhtaçsa, efendisine teslim edilir ve efendisi onu müslüman olmaya zorlamakla emrolunur. Hem efendisine hizmet etme maslahatını ve hem de müslüman olması maslahatını temin etmek için hâkim her gün onu dövüp müslüman olmaya zorlayacak bir vazifeliyi ona gönderir. [137]
KAFİRİN MÜSLÜMAN OLMASI
Bunda prensip şudur: Bir kâfir inandığının hilâfına bir ikrarda bulunursa, müslümanlığına hükmolunur. Seneviye [138] ve Mani [139] mezheplerine mensup kimselerle putperestler ve müşrikler gibi tevhid akidesini inkâr edenlerden biri; 'Allah (cc) dan başka ilâh yoktur' veya; 'Muhammed'in Allah (cc) ın elçisi olduğuna şehâdet ederim' veya; ‘müslüman oldum’ veya; 'iman ettim' veya; 'ben İslâm dinindenim' ya da; 'ben Hanif dinindenim' derse; müslüman olmuş olur.
Allah (cc) ın birliğine inanıp yahudi ve hıristiyanlar gibi Rasûlullah (sas) ın Peygamberliğini inkâr eden bir kimse; 'lâ ilahe illallah' demekle müslüman olmaz. Ancak Rasûlullah (sas) ın Allah (cc) ın elçisi olduğuna şâhidlik ederse, müslüman olur. Uzakta mevcud olan bir topluluk Hz. Muhammed (sas) in İsrâiloğullarına değil de, Araplara Peygamber olarak geldiğine inanırlar. Bunlar kelime-i şehâdet getirseler de, üzerinde bulundukları dinden beri olmadıkça müslüman olmazlar. Bunlardan biri; 'ben İslâmiyete girdim' derse; bazıları dediler ki; bunun müslümanlığına hükmolunur. Çünkü bu sözü onun yeni olarak İslâmiyete girdiğine delalet eder. Bu sözü eski inancına aykırı olup, o inançtan sıyrıldığını gösterir. Bunu 'Muhtasar' adlı eserinde Kerhî böyle anlatmıştır.
Bu adam; 'ben müslümanım' derse; Ebû Hanîfe dedi ki; 'bu eski inancından beri olmadıkça müslüman olmaz.' Ancak Ebû Hanîfe daha sonra bu görüşünden vazgeçerek; 'onun böyle demesi müslüman olduğunu gösterir' demiştir.
Kâfir bir kimse cemaatle namaz kılar veya mescitte ezan okur ya da; 'ben cemaatle namaz kılmanın hakikatine inanıyorum' derse; müslüman olur: Çünkü o İslâmiyete has bir şey yapmıştır. Aynı şekilde küfre mahsus bir şey yapmak da, kişinin kâfirliğine delalet eder. Puta secde eden, zünnar bağlayan veya mecûsî külahı giyen bir kimsenin kâfirliğine hükmolunur.
İmam Muhammed'den rivayet edilen bir görüşe göre; bir gayr-ı müslim münferid olarak namaz kılar ve kıblemize yönelirse, müslüman olur. Telbiye getirip ihrama girer ve müslümanlarla birlikte diğer hacc menasikine katılırsa, müslüman olur. [140]
Müslüman Olmaya Zorlanan Zımmî:
Zımmî bir kimse müslüman olmaya zorlanır da, müslüman olursa, müslümanlığı sahih olur. Müslümanlıktan dönerse, öldürülmez, ama İslâmiyete dönünceye kadar hapsedilir. [141]
HARİCİ VE BAĞİLER
Haricî ve bâğîler müslümandırlar. Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Eğer müminlerden iki taife birbirleri ile vuruşurlarsa, aralarını düzeltin.” [142] Hz. Ali (ra) onlar hakkında; 'kardeşlerimiz bize baş kaldırdılar’ demiştir. [143]
Küfür Olan Ve Olmayan Bid'atler:
Kendisiyle ilim ve amel olunmasını kat'î olarak gerektiren bir delile muhalif olan her bid'at küfürdür. Böyle bir delile muhalif olmayıp, zahiren kendisiyle amel olunmasını gerektiren bir delile muhalif olan bid'atler hem bid'at ve hem de dalâlettir; ama küfür değildir. [144]
Ashabdan Birine Dil Uzatmak:
İmamlar bid'at ehli kimselerin tamamının hata ve sapıklıkta oldukları hususunda görüş birliğine vararak icmâ etmişlerdir. Ashabdan birine sövmek ve ona düşmanca hisler beslemek küfür olmaz ama, sapıklık olur. Hz. Ali (ra) kendisine söven kimseyi kâfir saymamış ve öldürmemiştir. Bâğîler; güç sahibi olup bir beldeyi zorla ele geçirip bir arada toplanarak; 'haklıyız, yönetimde bulunmak bizim hakkımızdır' deyip öyle bir teville hareket ederek, adaletli devlet reisi ve onun adamlarıyla savaşan kimselerdir. Hırsızlardan bir topluluk bir şehri ele geçirir ve insanların mallarına el koyarlarsa, haklı olduklarına dâir tevilleri yoksa, hepsi yakalanırlar. Onlar bâğî değildirler. Güç ve kuvvet varsa, tevil yoktur. [145]
Müslüman Bir Topluluğun İtaatten Çıkması:
Müslümanlardan bir topluluk devlet reisine itaatten çıkar ve bir beldeyi zorla ele geçirirlerse; önce topluluğun reyine uymaya davet edilirler ve şüpheleri de bertaraf edilir: Çünkü Hz. Ali (ra) kendileriyle savaşmadan evvel İbn Abbâs (ra) ı Harura halkına göndererek onları İslâm cemaatinin reyine uymaya çağırmaya ve onlarla bu konuyu tartışmaya me'mûr etmişti. Böyle yapmak müstehaptır. Çünkü bu iki şeyden en kolay olanıdır. Umulur ki, çağrıdan sonra anlar da İslâm cemaatinin reyine uyarlar. [146]
Bâğîlere Karşı Silah Kullanmak:
Bâğîlere karşı silah ilk evvel devlet tarafından kullanılmaz: Çünkü onlar müslümandırlar. Fakat bunu onlar başlatırlarsa, hepsi dağıtılıncaya kadar onlarla savaşılır: Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah (cc) ın buyruğuna dönünceye kadar savaşın” [147] Zira Hz. Ali (ra) sahabelerin huzurunda bâğîlerle savaşmıştı. Onlar İslâm topluluğuna muhalefet etmekle büyük bir günah işlemiş olduklarından dolayı onları bu günahtan geri çevirmek vâcib olur. Savaşırken onlara ok atmak, mancınıkla üzerlerine taş atmak, geceleyin ekinlerine su salmak, ateşe vermek caizdir. Çünkü bu savaş âletlerindendir. [148]
Fitne Ve Kargaşa Esnasında Evinde Oturmak:
Abdullah b. Ömer (ra) ile bir sahabî topluluğunun fitne ve kargaşa esnasında oturup savaşa katılmadıklarına dâir bir rivayet mevcuttur. Bu caiz ve doğrudur. Çünkü onlar savaşmaktan âcizdiler. Gücü olmayanın savaşması gerekmez. Ebû Hanîfe'nin bu mes'ele ile alâkalı olarak şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Orada kendisini savaşa çağıran devlet reisi yoksa, fitneden uzak durup evinden dışarı çıkmaması gerekir. Ama devlet reisi onu savaşa çağırır, gücü ve mâlî kudreti de varsa, savaşa katılmama hakkı yoktur.
İsyancılar yeniden toparlanırlar ve ordu hazırlığına girişirlerse; bu sefer savaşa devlet tarafından başlanır: Ki, serleri bertaraf edilsin. Kendi hallerine bırakılırlarsa, kuvvetlenir ve müslümanlara eziyet etme, beldelerini ele geçirme imkânını bulurlar. Ebû Hanîfe derdi ki; 'devlet reisi haricîlerin silah alıp isyan hazırlığı yaptıklarını duyunca, onları yakalayıp hapsetmesi gerekir ki, bu işten temelli vazgeçip tevbe etsinler. Çünkü isyana azmetmek günahtır. Devlet reisi onları bundan meneder. Hapsedilirlerse, bundan vazgeçerler. Bunlarla yapılan savaşın masrafını müslümanlar karşılarlar. [149]
İsyancıların Takibi Ve Öldürülmeleri:
İsyancılarla savaşılırken, bir toplulukları varsa, yaralı olanları öldürülür ve kaçanları da takip edilir: Zira hakka dönünceye kadar onlarla savaşmak vâcibdir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Allah (cc) ın buyruğuna dönünceye kadar onlarla savaşın.” [150] Bunların kaçıp kendilerine katılacakları bir toplulukları varsa, bâğîlikleri devam eder. Zira bu durumda onlar güçlü bir bâğî topluluğuna katılarak yeniden savaşacaklardır. [151]
Bâğîlerin Esirleri, Kaçanları, Malları, Yaralıları Ve Zürriyetleri:
Esire gelince; devlet reisi onu öldürmeyi uygun görürse, öldürür. Çünkü onun bâğîliği devam etmektedir. Onu salıvermeyi uygun görürse, salıverir. Hz. Ali (ra) bir kimseyi esir aldığında onu karşı tarafa yardım etmeyeceğine dâir yemin ettirip salıverirdi. Şayet bâğîler tevbe edinceye kadar onları hapsetmeyi uygun görürse, hapseder. En güzeli de budur. Zira bu takdirde öldürmeksizin, onun şerrinden emin olunmaktadır. Ama bâğîlerin kaçıp kendilerine katılacakları bir topluluk yoksa; yaralıları öldürülmez, kaçanları takip edilmez ve esir düşenleri öldürülmez. Hz. Ali (ra) Basralılara böyle yapmıştı. 'Malları ganimet olarak alınmaz, çocukları esir alınmaz' demiştir.
Cemel harbinde de şöyle demiştir: 'Kaçanı kovalamayın, esiri öldürmeyin, yaralıyı da öldürmeyin. Gizlilik açığa çıkarılmasın. Mallar ganimet olarak alınamaz.' Hz. Ali (ra) bu hususda önder ve örnektir. Çünkü maksat âsilerin şerrini bertaraf etmek ve isyanlarını sona erdirmektir ki, bu maksat da hâsıl olmuştur.
İsyancıların zürriyeti esir alınıp köleleştirilemez. Malları ganimet olarak alınamaz. Ancak tevbe edinceye kadar mallarına el konulur ve tevbe ederlerse malları geri verilir: Bu hususta Hz. Ali (ra) nin söyledikleri daha evvel nakledilmiştir. Çünkü bunlar müslümandırlar. Müslüman dokunulmazdır. Ancak sayılarını azaltmak için devlet reisi onları hapseder. Bunda da müslümanların yararı vardır. Tevbe ederlerse, hapsin gereği kalmadığı için malları kendilerine geri verilir. [152]
Bâğîlerin Hayvanları, Silahları Ve Bâğîliklerinin Sona Ermesi:
İhtiyaç duyulduğunda onlara âit silah ve harp için kullanılan hayvanlarla harp edilebilir: Eğer onların kaçıp katılabilecekleri bir toplulukları varsa, silahları ve hayvanları âdil kimselere dağıtılır ki, bunlara karşı yapılan harpte onların yardımlarından istidafe edilmiş olunsun. İhtiyaç halinde devlet reisinin müslümanların silahlarını alması caiz olduğuna göre, bunlarınkini alması evleviyetle caiz olur. Hz. Ali (ra) nin Basra harbinde böyle yaptığı nakledilmiştir. İhtiyaç kalmazsa, bu silahları onlara vermek üzere bir depoda muhafaza eder. Onlara hemen de vermez ki, bu silahlardan müslümanlara karşı fayda görmesinler. Silahları depoda alıkoyar, hayvanları satar. Elde ettiği paraları da yanında tutar. Böyle yapması daha uygun ve daha kolaydır. Bâğîlikleri sona erince, diğer malları gibi, bunları da onlara geri verir. [153]
Bâğîlerle Savaştan Sonra Adlî Takibat Ve Malların İadesi:
İki taraftan her birinin diğerine isabet ettirdiği öldürme, yaralama veya mal telef etme gibi fiillerden dolayı, diyet veya tazminat ödemek ya da kısas tatbik etmek gerekmez. Ama her iki taraftan birinin elinde diğerine âit bir mal varsa, bu mal sahibine verilir. Zira Zührî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir; 'fitne harbi vukûbuldu. Çok sayıda sahabî toplanarak şu karar üzerinde ittifak ettiler; Kur'ân-ı kerîme göre adam öldürdüğü teviliyle adam öldüren kimseye ceza tatbik edilmez. Bu düşünce ile karşı tarafın malını alan kimse, eğer yanında duruyorsa, bu malı geri verir.
İmam Muhammed dedi ki; 'tevbe ederlerse, telef etmiş olduklarının kıymetini ödemeleri hususunda fetva veririm ama, onları buna zorlamam.’ Onlar bu malı haksız olarak telef etmişlerdir. Bu malın kıymetini ödemelerinin talep edilmemesi, kendileriyle Allah (cc) arasında bu mes'ûliyetten kurtuldukları mânasına gelmez.
Ashabımız dediler ki; topluluklarının dağıtılmasından sonra ve fakat kendilerine destek olacak topluluğa katılmak üzere çıkıp gitmelerinden evvel yaptıklarından mes'ûl tutulurlar. Çünkü onlar bizim vatandaşımızdırlar. Kuvvet ve üstünlükleri de yoktur. Dolayısıyla onlar diğer müslümanlar gibidirler. Ama o topluluğa katıldıktan sonra yaptıklarından mes'ûl tutulmaz ve tazminat ödemezler. Bunun sebebini açıklamıştık. [154]
Bâğîlerin Beraberlerindeki Kadın, Çocuk, Yaşlı, Yatalak Ve Körler:
Bâğîlerin beraberlerindeki kadın, çocuk, yaşlı, yatalak ve körler öldürülmezler. Bunlar kâfirlerle beraber bulunduklarında öldürülmediklerine göre, bunlarla beraber bulunduklarında haydi haydi öldürülmezler. Çünkü bunlar savaşçı değildirler. Kadın erkeklerle beraber savaşırsa, savaş halinde öldürülmesinin bir mahzuru yoktur. Esir alındığında öldürülmez. Ancak harbî kadın gibi hapsedilir. [155]
Âdil Ve Bâğînin Birbirlerine Mirasçı Olmaları:
Âdil bâğîyi öldürürse ona mirasçı olur. Keza bâğî; 'ben hak üzereyim’ deyip âdili öldürürse (Ebû Yûsuf), ona mirasçı olur ama; 'ben bâtıl üzereyim' derse, ona mirasçı olamaz: Çünkü hiç bir tevili olmadan onu haksız yere öldürmüştür. Ebû Yûsuf dedi ki; 'bâğî her iki durumda da âdile mirasçı olamaz.’ Bizim dayanağımız ise, rivayet edilen sahabe icmaıdır. [156]
Bâğîlerin Koparılan Başlarının Teşhiri:
Bâğîlerin koparılan başlarını çeşitli beldelere göndermek ve teşhir için etrafta dolaştırmak mekrühtur. Çünkü bu müsledir. Hz. Ali (ra) nin böyle yaptığına dâir bir nakil mevcut değildir. Rivayet edildiğine göre bir bâğînin koparılan kellesi Hz. Ebûbekir (ra) e götürüldüğünde o bu hareketi yadırgamıştır. Kendisine İranlılarla Bizanslıların da böyle yaptıkları hatırlatılınca; İranlılarla Bizanslıların yolundan mı gidilecek?!' demişti.
Ashabımız dediler ki; bu hareket onları tahkir için yapılıyorsa, bunun bir sakıncası yoktur. Çünkü İbn. Mes'ûd (ra) Ebû Cehil'in koparılan kellesini Rasûlullah (sas) a götürmüş ve O bu davranışı yadırgamamıştır. Doğrusunu Allah (cc) bilir. [157]
[1] Tevbe: 9/29.
[2] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, Ibn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[3] Bu hadîsi Ebû Dâvûd tahrîc etmiştir
[4] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/39-41.
[5] Tevbe: 9/41.
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/41.
[7] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/41.
[8] Fetih: 48/17. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/42.
[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/42.
[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/42.
[11] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[12] Tevbe: 9/29.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/43-44.
[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/44.
[15] Bunu Buharî, Müslim, Ebû Dâvud ve Ahmed rivayet etmiştir
[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/44-45.
[17] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/45.
[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/45.
[19] Haşr: 59/5.
[20] Tevbe: 9/120. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/46.
[21] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, Bezzar, İbn. Asakir ve Ahmed rivayet etmiştir
[22] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/46-47.
[23] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Neseî, Taberânî ve İbn. Hibbân tahrîc etmiştir
[24] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/47-48.
[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/48.
[26] Muhammed: 47/35.
[27] Enfal: 8/61.
[28] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/48.
[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/49.
[30] Enfal: 8/58.
[31] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/49-50.
[32] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/50.
[33] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/50.
[34] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/50.
[35] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/51.
[36] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/51.
[37] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/51-52.
[38] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/52.
[39] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/52.
[40] Bu hadîsi Ebû Dâvud rivayet etmiştir
[41] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud Mâlik ve Ahmed rivayet etmiştir
[42] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/52-53.
[43] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/54.
[44] Tevbe: 9/6.
[45] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/54.
[46] Bu hadîsi Ebû Dâvud rivayet etmiştir
[47] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/54-56.
[48] Haşr: 59/7.
[49] Haşr: 59/8.
[50] Haşr: 59/10.
[51] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/56-57.
[52] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/58.
[53] Muhammed: 47/4.
[54] Tevbe: 9/5.
[55] Enfal: 8/39.
[56] Enfal: 8/68.
[57] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/58-60.
[58] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/60.
[59] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/60-61.
[60] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/61.
[61] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/61.
[62] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/61.
[63] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/62-63.
[64] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/63-64.
[65] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/64-65.
[66] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/65.
[67] Tevbe: 9/120.
[68] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/66-67.
[69] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/67.
[70] Enfâl: 8/41.
[72] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/67-69.
[73] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/69-70.
[74] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Neseî rivayet etmiştir.
[75] Bu hadîsi Buharî, Ebû Dâvud ve Neseî rivayet etmiştir.
[76] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/71-72.
[77] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/72-73.
[78] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[79] Enfal: 8/65.
[80] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/73-75.
[81] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/75.
[82] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/75-77.
[83] Bu hadîsi Beyhakî ve İbn. Adiyy rivayet etmiştir
[84] İsrâ: 17/70.
[85] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/77-78.
[86] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/78-79.
[87] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/79.
[88] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/80.
[89] Tevbe: 9/6. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/80-81.
[90] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/81-82.
[91] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/82.
[92] Bu hadîsi Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, Hâkim, İbn. Hibbân ve Ahmed rivayet etmiştir
[93] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/82-83.
[94] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/83.
[95] Tevbe: 9/29.
[96] Bu hadîs-i şerîfı İmam Şâfıî ve Taberânî tahric etmiştir
[97] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/83-84.
[98] Bu hadîsi Buharî, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, Ibn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[99] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/84-85.
[100] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/85-86.
[101] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/86-87.
[102] Tevbe: 9/29.
[103] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/87-88.
[104] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/88.
[105] Bu hadîsi Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud ve Ahmed rivayet etmiştir
[106] Bakara: 2/273.
[107] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/88-90
[108] Bu hadîsi Beyhakî rivayet etmiştir. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/90-91.
[109] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/91.
[110] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/91-92.
[111] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/92-93.
[112] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/93.
[113] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/93-94.
[114] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/94-95.
[115] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/95.
[116] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/95.
[117] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/96.
[118] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/96-98.
[119] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/99.
[120] Fetih: 48/16.
[121] Bu hadîsi Buharî, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[122] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[123] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/99-100.
[124] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/100-101.
[125] Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvud, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[126] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/101.
[127] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/101-102.
[128] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/102-103.
[129] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/103-105.
[130] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/105-107.
[131] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/107.
[132] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/108.
[133] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Neseî, Taberânî ve İbn. Hibbân rivayet etmiştir.
[134] Bu hadîsi Buharî, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[135] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/108-109.
[136] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/109-110.
[137] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/110.
[138] Seneviye; Mütezile mezhebinin bir kolu.
[139] Manizm; insan varlığını bütünüyle kötülükten ibaret gören, bunun ortadan kalkması gerektiğine inanan bir mezhep. İran'da yayılmıştı. (Mütercim).
[140] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/110-111.
[141] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/112.
[142] Hucurât: 49/9.
[143] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/112.
[144] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/112.
[145] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/112-113.
[146] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/113.
[147] Hucurât: 49/9.
[148] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/113.
[149] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/113-114.
[150] Hucurât: 49/9.
[151] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/114.
[152] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/114-115.
[153] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/115.
[154] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/116.
[155] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/116.
[156] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/117.
[157] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/117.
İslami Okul Okulların En Önemlisi