Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 53 Cinayetler - Elihtiyar

CİNAYETLER.. 2

Kısas: 2

Kasten Öldürme: 2

Kısasın Tatbik Edilmemesi: 3

Maktüle Mirasçı Olanların Bir Kısmının Katili Affetmeleri: 4

Oğlunu Öldüren Babaya Kısas Yoktur: 4

Kaste Benzer Öldürme: 4

Hatâ İle Öldürme: 5

Sebebiyet Vererek Öldürme: 5

Zehir İçirerek Öldürme: 5

Öldürdüğünün Mirasından Mahrumiyet: 6

Kuyuda Ölen Kimsenin Durumu: 6

Öldürmelerde Keffaret: 6

KISAS GEREĞİ ÖLDÜRÜLECEK VE ÖLDÜRÜLMEYECEK KİMSELER.. 6

Boğmaktan Dolayı Kısas: 8

Katiller Topluluğuna Bir Maktül İçin Kısas: 8

Bir Topluluk İçin Bir Katile Kısas: 8

Atılan Silahın Başka Birini Daha Öldürmesi: 9

UZUVLAR HAKKINDA KISAS. 9

Sonra noksanlık iki çeşittir: 9

Dil, Kulak, Dudak ve Zekerde Kısas: 10

Kemiklerde, Dişte ve Gözde Kısas: 10

Kısas Tatbiki Mümkün Olmazsa Diyete Baş Vurulur: 10


CİNAYETLER

 

Cinayet kelimesinin çoğulu cinâyâtdır. İçinde zarar bulunan her mahzürlu işe, cinayet denilir. İnsan bazan kendi şahsına, bazan da başkasına karşı cinayet işler. Başkasına karşı işlenen cinayet; onun nefsine, uzuvlarına, namusuna ve malına karşı olur. Nefse karşı işlenen cinayetlere öldürme, asma ve yakma adları verilir. Uzuvlara karşı işlenen cinayetlere ise, kesme, kırma ve yaralama adları verilir. Bu babda nefse ve uzuvlara karşı işlenen cinayetleri ve bunlar için gerekenleri açıklayacağız.

Namusa karşı işlenen cinayetler iki kısımdır: Biri zina iftirasıdır ve evvelce de açıkladığımız gibi bunun gereği haddir. Diğeri ise gıybettir; bu da insanı günaha sokar ki, bu da âhiret ahkâmındandır.

Mala karşı işlenen cinayetlere; gasp, hıyanet ve çalmak adları verilir ki, bunların gereğini hırsızlık ve gasp bahislerinde Allah (cc) ın inayetiyle açıklamıştık. [1]

 

Kısas:

 

Kısas dinin emridir. Meşruiyeti Kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabittir. Kitab'daki delilimiz şu âyet-i kerîmelerdir:

“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.” [2]

“Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velisine (hakkını alması için) salahiyet verdik.” [3] Sünnetteki delilimiz de şu hadîs-i şeriflerdir:   

“Öldüreni öldürürüz.” 

“Allah (cc) ın hükmü kısastır.” [4]

Kısasın meşruiyeti hususunda icmâ vardır. Bu hüküm akla da uygundur, hikmet de bunun meşruiyetini gerektirir. Çünkü insan tabiatı ve şerli nefisler, özellikle çöllerde yaşayanlar, akıl ve adaletin prensipleriden sapan câhiller; zulme ve tecavüze meylederler, yapılan haksızlığın intikamını fazlasıyla almaya rağbet ederler. Nitekim onların câhiliyetteki âdetleri anlatılırken, bu da açıklanmıştır. Tecavüz ve zulümden caydırıcı cezalar teşrî kılınmasaydı, cinayetlerin ne eksiği ve ne de fazlası; tam karşılığı olan kısas meşru kılınmasaydı, cehalet ve asabiyet sahibi zorbalar başkalarına saldırmaya ve öldürmeye; kendilerine yapılan tecavüzlerin de kat kat fazlasıyla intikamını almaya cür'et ederlerdi; bu da insanların telef olmalarına yol açardı. Bunda da gizlenemeyecek kadar fesad ve kötülük vardır. Adam öldürmeye karşı caydırıcı cezaların ve işlenen cinayetlerin intikamının fazlasıyla alınmasına mâni olan kısasın teşrîini ilâhî hikmet gerekli görmüştür ki, zulüm ve tecavüz kapısı temelli kapansın. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ey akıl sahipleri! Kısasda sizin için hayat vardır.” [5]

Hükümlere taallûku olan, yani hükmü gerektiren adam öldürme beş çeşittir: Kasten öldürme, kaste benzer öldürme, hatâen öldürme, hata yerine geçen öldürme, sebebiyet vererek öldürme: Buradaki öldürme ile kastettiğimiz şey; kısası veya diyeti ve keffareti gerektiren ve haksız yere iptidâen yapılan yukarıdaki beş çeşit öldürmedir.

Adam öldürme doğrudan ya da dolaylı olur. Dolaylı öldürme; sebebiyet vererek öldürmedir. Doğrudan öldürme ise, ya kasten ya da hatâen olur. Kasten öldürme; vücudun organlarını birbirinden ayırmada kullanılan silah vb. âletlerle veya başka şeylerle olur. Silah vb. âletlerle olursa, buna kasten öldürme denilir. Silah vb. âletlerden başka şeylerle olursa, buna da kaste benzer öldürme denilir.

Öldürme fiili eğer hatâen yapılmışsa, bu ya uyanık iken ya da uyku halinde yapılmıştır. Uyanık iken öldürülmüşse, bu hatâendir. Uyku halinde yapılmışsa, bu hata yerine geçen öldürmedir. Eğer denilse ki; bir kimse zorlanarak adam öldürdüğü takdirde zorlayan onu doğrudan öldürmüş değildir. Oysa siz kasten öldürme saydınız? Hatta zorlayana kısas tatbik edilmesine hükmettiniz. Bu nasıl olur? Buna cevaben deriz ki; zorlanan kimsenin iradesi elinden alındığı için işlediği cinayet fiili kendisine izafe edilmez. Onu zorlayıcının elinde bir âlet gibi saydık ve yaptığı işin mes'ûliyeti de kendisini zorlayana intikal eder. Bu durumda zorlayıcı kişi maktulü başka bir âletle öldürmüş gibi olmaktadır. Öyle ise zorlayıcı onu Şer'an ve takdiren doğrudan öldürmüş gibi olmaktadır. Bunun tamamı ikrah (zorlama) bahsinde öğrenilebilir. [6]

 

Kasten Öldürme:

 

Kasten öldürme; kılıç, keskin taş, keskin kamış ve ateş gibi bedenin kısımlarını birbirinden ayıran âletlerle kasten vurup öldürmektir: Kasıt, kalbî bir iştir. Yani niyyetlenip yönelmektir. Bunun tespiti de ancak delille olur ki, o da âdeten öldürme neticesini doğuran âlet ile doğrudan öldürmektir. Anlattığımız şeyde de bu mevcuttur ve işlenen fiil kasten öldürmedir. Adamı sivriltilmemiş bir demir veya tunçla, meselâ direk veya tartı kilolarıyla yahut bunların benzeri şeylerle öldürmeye gelince; bu hususda iki rivayet vardır. Zâhirü'r- rivâyeye göre cinayette kullanılan bu suç âletleri öldürme âletlerinin aslı oldukları nazar-ı itibara alınarak, bu kasten öldürme sınırındadır.

Tahavî'nin rivayetine göre; bu kasten öldürme değildir. Çünkü cinayette kullanılan bu âletler vücudun organlarını birbirlerinden ayırmazlar. Sivri ucu olmayan bir mızrakla vurup yaralama halinde işlenen cinayet kasten yapılmıştır. Çünkü bu mızrak vücudun organlarını birbirinden ayırınca, kılıç gibi kabul edilir. Ebû Yûsuf’un Ebû Hanîfe'den rivayetine göre; bir kimse bir adamı iğne vb. bir şeyle kasten vurur da o adam ölürse, katile kısas tatbik edilmez. Ama çuvaldız vb. bir şeyle vurup öldürürse kısas tatbik edilir. Çünkü normalde iğne ile vurmada öldürme maksadı güdülmez. Ama çuvaldız vurmada bu maksat güdülür. Başka bir rivayete göre; iğne ile can alıcı noktaya dürterse, katil öldürülür. Aksi halde öldürülmez.

Kasten öldürmenin hükmü; hem günah hem de kısasdır: Katilin adam öldürme sebebiyle günaha gireceği hususunda icmâ vardır. Bununla alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir mümini kasten öldürürse; cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah (cc) ona gazap etmiş, onu lânetlemiştir.” [7] Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) de şöyle buyurmuştur:

“İnsan Rabb'ın yaptığı bir binadır. Onu yıkan mel'ûndur.” Bu hususda nasslar çoktur.

Kısasa gelince; bu lâzımdır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.” [8] Yani kasten öldürülenler hakkında katile kısas tatbik etmek farzdır. Çünkü kasıt olmaksızın öldürenlere kısas tatbik edilmez. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Kasten öldürenin hükmü kısastır.” [9]

 

Kısasın Tatbik Edilmemesi:

 

Ancak şu hallerde kısas tatbik edilmez:

1- Maktülün velilerinin katili effetmeleriyle: Zira bu hususda hak sahipleri onlardır.

2- Katilin rızasıyla malından bir şey vermek karşılığında yapılan sulh antlaşmasına göre malın verilmesinin gerekmesi ile: Çünkü hak onundur. Bir bedel karşılığında kendisiyle sulh anlaşması yapılır da, karşı taraf buna razı olursa; diğer haklarda olduğu gibi bu caiz olur ve bedelin de katilin malından verilmesi vâcib olur. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Âkile (katilin akrabaları) kasten öldürmede ve sulhde malî bedel ödemeyi üstlenmez.” Bu durumda hem kasten öldürme ve hem de sulh vardır. Bu sulh anlaşması gereğince ödenmesi gereken malî bedeli katilin akrabaları üstlenmez. Aksine peşin, vadeli veya taksitli her ne şart koşmuşlarsa, o şarta uygun olarak malî bedelin katilin malından ödenmesi gerekir. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Müminler şartlara uyarlar.” [10] Her hangi bir şart koşmamışlarsa; mutlak olarak yapılan diğer bedelli akidlerdeki gibi umumî kaideye uyarlar. Bunun dayanağı şu âyet-i kerîmedir:

“Her kimin cezası kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa, artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir.” [11] Bununla tarafların sulh olmaları kastedilmektedir. Bu böyledir: Çünkü kasten öldürmenin gereği ayniyle kısastır. Bu cinayetten dolayı malî bedel vermek gerekmez. Ancak katilin rızasıyla karşı tarafla sulh yapılması halinde malî bedel verilir. Bunu şu âyet-i kerîme açıklamaktadır:

“Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can (karşılıklı cezadır).” [12] Eğer kasten işlenen cinayetlerde malî bedel de vermek yahut kısas ve malî bedelden biri gerekse idi, cana can kısasından bahsedilmezdi. Bizden evvelkilerin Şeriatleri haklarında nesh sabit olmamışsa bizim için de bağlayıcıdır. Kısas veya diyetten birinin tercih edilebileceğini bildiren hadîs-i sentlerin hepsi ahad haberlerdir. Kitab'ın hükmü bunlarla neshedilemez.

“(Öldürülenler hakkında) kısas size farz kılındı.” [13] âyet-i kerîmesinde geçen kısas kelimesi lügatte denklik ve mümaselet mânasındadır. Can mal ile değil, ancak can ile denkleştirilebilir. Ya da şöyle diyebiliriz; âyet-i kerîmede kısasdan söz edildi ama diyetten söz edilmedi. Eğer kısas veya diyetten birini tercih etmek yahut diyet ödemek gerekir, deniliyorsa; bu hüküm âhad haberle sabit olmuş olur ki, bu Kitab'ın hükmüne ilâve yapmaktır. İlâve yapmak neshtir. Oysa Kitab, âhad haberle neshedilemez. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:   “Kasten öldürmenin hükmü kısastır.” [14]  

“Allah (cc) ın hükmü kısastır.” Bu hükme sanlmak gerektiği daha evvel anlatılmıştı.

3- Maktülün velilerinden birinin sulha yanaşması ve affetmesi ile: Bu durumda mirasçılardan geriye kalanların   diyetten hissesi; âkile, yani katilin aşireti üzerine lâzım gelir: Çünkü bu mirasçılann ortak hakkıdır. Rasûlullah (sas) Eşyem ed- Dabbâni'nin diyetine onun karısını da mirasçı kılmıştı. [15]

 

Maktüle Mirasçı Olanların Bir Kısmının Katili Affetmeleri:

 

Diyet maktülün mirasçılarının ortak hakkı olduğuna göre, onlardan her biri kendi payında katili affedebilir, sulha yanaşabilir. Tıpkı diğer haklarda olduğu gibi. Mirasçılardan bazıları sulha yanaşır veya affederse, katile kısas tatbik etmek imkânsız olur. Çünkü kısas parçalara bölünemez. Bölünemeyeceğine göre, bir kısmı düşünce, mecburen kalan kısım da düşer. Bir kısmı düşünce de, diğer mirasçıların payı mala dönüşür ki, bedelsiz olarak düşüp gitmesin. Mala dönüşen payları katilin ödemesi gerekmez. Çünkü evvelce de açıkladığımız gibi Şeriat bunu katilin ödemesini gerekli kılmamıştır. Kendisi de bunu üzerine almamıştır. Şu halde bunu katilin akrabalarının ödemesi gerekir. Çünkü bu katilin kastı olmaksızın vâcib olmuştur ve hatâen öldürme gibi olmuştur. Affetmesi sebebiyle hakkı düştüğü için katili affeden, diyetten pay alamaz. [16]

 

Oğlunu Öldüren Babaya Kısas Yoktur:

 

4- Babanın oğlunu öldürmesi gibi kaste benzer öldürme yüzünden kısası tatbik etmek imkânsız olduğunda, bu durumda üç sene içinde katilin malından diyetin ödenmesi gerekir: Bu böyledir. Çünkü oğlunu öldüren babaya kısas tatbik edilmez. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Oğlu(nu Öldürme) sebebiyle babaya kısas tatbik edilmez.” [17] Çünkü oğul babanın bir parçasıdır. Bu da kısasın tatbiki hususunda bir şüphe ortaya koyar ve dolayısıyla kısas düşer. Kısas düşünce de, katilin malından diyet ödenmesi gerekir. Çünkü bu kasten öldürmedir. İnşâallah ileride de anlatılacağı gibi bu diyetin üç sene içinde katilin malından ödenmesi lâzımgelir.

Kasten öldürmede ayrıca keffaret yoktur: Zira Allah (cc) bunda keffareti vâcib kılmamıştır. Çünkü âyet-i kerîmede bundan bahsetmemiştir. Eğer kasten öldürmede keffaret vâcib olsaydı; hatâen öldürmede keffaretten bahsettiği gibi, bunda da söz ederdi. Çünkü kasten öldürmek büyük günahtır. Keffarette ise ibadet mânası vardır. Dolayısıyla kasten adam öldürmenin keffaretle alâkası yoktur ve bu hatâen öldürmeye kıyaslanamaz. Çünkü kasten işlenen cinayet diğerinden daha büyüktür. Küçük cinayetten cezayı kaldırmak, büyükden de kaldırmayı gerektirmez. [18]

 

Kaste Benzer Öldürme:

 

Kaste benzer öldürme; taş, sopa ve el gibi vücudun uzuvlarını birbirinden ayırmayan (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) âletlerle birisine kasten vurup öldürmektir: İmameyn dediler ki; 'büyük bir taş veya tahta ile vurup öldürürse, bu kasten öldürmedir.' İmameyn'e göre kasten öldürme; kişinin küçük sopa ve kırbaç gibi normalde öldürücü olmayan âletlerle vurup öldürmeyi kastetmesidir. Küçük sopa ve kırbaçtaki kasten vurup öldürme mânası eksiktir. Çünkü normalde bunlarla adam öldürülmez. Bu âletlerle insanı te'dib ve terbiye etmek gibi öldürme hârici mânalar kastedilir. Bunlarla yapılan öldürme, kaste benzer öldürmedir. Can almada kılıcın gördüğü işi yapmaktan geri kalmayan âletlerle adam öldürmeye gelince; bu kasten öldürmedir.

Rivayet edildiğine göre; yahudinin biri bir cariyenin başını taşla ezmişti. Bunun üzerine Rasûlullah (sas) o yahudiye kısas tatbik edilmesini emretmişti. Ebû Hanîfe'nin bu hususdaki delili şu hadîs-i şerîfdir:   

“Dikkat  edin, kaste benzer öldürülen, kırbaç ve sopa ile öldürülendir. Bunda diyet olarak yüz deve vardır.” [19] Bu hadîs-i şerîfde büyük küçük sopa ayırımı yapılmamıştır.

Numan b. Beşir Peygamber Efendimiz (sas) in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Kılıçla vurma haricindeki şeylerle vurup öldürmeler hatadır. Hata ile işlenen her cinayetten dolayı diyet verilir.” [20] Hz. Ali (ra) nin şöyle dediği rivayet edilir: 'sopayı fırlatarak, taşı atarak vurmak; kaste benzer vurmadır.' Rasûlullah (sas) buna 'kastın hatası' adını vermiştir. Çünkü bu; işlenen fiil bakımından kastıdır. Bu fiilin hükmü bakımından ise, hatadır. Çünkü bu cinayette kullanılan âlet kasten vurma âleti değildir ve bu cinayetteki kasıt mânası eksiktir. Çünkü kullanılan âlet öldürme için yapılmış olmadığı gibi, öldürme işinde de kullanılmaz. Bu böyledir: Çünkü kişiyi bir punduna getirip bu âletlerle öldürmek mümkün olmaz. Mağdurun kendisini bundan koruması mümkündür. Kılıç vb. şeylerde ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü bunlar kişiyi bir punduna getirip öldürmede kullanılan silahlardır. Bu şekilde öldürmek; küçük kırbaç ve sopa ile vurmakta olduğu gibi, kaste benzer öldürmektir. Zira öldürmek; bir insanı sûreten ve manen bozmaktır. Sûreten bozmaktır; çünkü öldürülen şahsın bedenî terkîbi bozulmaktadır. Manen bozmaktır; çünkü onun menfaatleri bozulmaktadır.

Kaste benzer öldürmede sûreten değil de manen öldürme vukûbulmaktadır. Kaste benzer öldüren katile kısas tatbik etmek gerekirse, ki, hadîs-i şerifle amel edilince kısasın kılıçla  tatbiki icab eder katil sûreten ve manen öldürülmüş olur ki, o zaman maktul ile katilin öldürülmelerinde nassların gerektirdiği denkleştirme, yani mümaselet tahakkuk etmiş olmaz.

Cariyenin başını taşla ezip öldüren yahudiye kısas tatbik edilmesine gelince; Rasûlullah (sas) onu siyaseten öldürmüştü. Rivayete göre o yahudi katil bu şekilde öldürmeyi alışkanlık haline getirmişti. Katil bu fiili, yani cinayeti tekrarlarsa, bize göre devlet reisi onu siyaseten öldürebilir.

Bunun icab ettirdiği hüküm; günahkâr olmaktır. Çünkü katil kasten öldürmüştür. Ve keffaretini ödemektir. Çünkü bu hataya benzer bir öldürmedir. Keffarette ibadet mânası vardır. Onu vâcib kılmada ihtiyatlı   davranmalıdır. Ve katilin âkilesinin diyet-i muğallazayı yüklenmesidir: Çünkü maktulün mirasçılarından bazıları sulha yanaşmaz ve katili affetmez de, öldürme sebebiyle ödenmesi vâcib olan diyeti katilin âkilesi ödemesi gerekir. Bu husus 'Diyetler' bahsinde de anlatılacaktır. Sonra Allah (cc) dilerse bu diyetin muğallaza oluşunu, miktarını ve ödenmesin vâcibliğini de açıklayacağız.

Kaste benzer öldürme; nefsi telefden gayrı şeylerde uzuvlar hakkında kasıt sayılır: Nefsi telef etmenin hükmü, kullanılan cinayet âletine göre değişir. Ama nefsi telef etmekten, yani adam öldürmekten aşağı derecedeki cinayetlerin hükmü kullanılan âlete göre değişmez. Ortada kalan hüküm vurma kastıdır ki, bu da vardır ve işlenen cinayet kastı darp olmaktadır. [21]

 

Hatâ İle Öldürme:

 

Hatâen öldürme; av hayvanı veya harbî bir kimse zannederek silahı atılıp öldürülenin bir müslüman olduğunun ortaya çıkmasıdır: Bu kastta hatadır. Ya da silahı cansız bir hedefe atıp bu silahın bir insana isabet ederek onu öldürmesidir: Bu da fiilde hatadır. Bunun icab ettirdiği hüküm; keffaret ödemek ve âkilenin diyet ödemesidir: Bu hükümle alâkalı olarak Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin mü’min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir.” [22] Bu öldürme sebebiyle katil günahkâr olmaz: Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Yanlışlıkla, unutarak veya zorlanarak yaptıkları (kötülüklerin mes'ûliyetleri) ümmetimin üzerinden kaldırıldı.” [23] Hatâen öldüren, öldürme günahına girmez. Ama silahı atarken yaptığı tedbirsizlikten dolayı günahkâr olur. Bu sebeple keffaretle mükellef olur.

Hata yerine geçen öldürmeye gelince; bunun misali şudur: Uyumakta olan bir kimsenin başka bir kimsenin üzerine yuvarlanıp onu öldürmesidir  ki, bu hüküm bakmından hatâen öldürmek gibidir: Çünkü uyumakta olan kimsenin kastı yoktur. Onun yaptığı işi kasıt veya hata ile tavsif edemeyiz. Ancak bu hata hükmündedir. Çünkü ölüm, hata yapan kimse gibi, onun fiili ile meydana gelmiştir. [24]

 

Sebebiyet Vererek Öldürme:

 

Sebebiyet vererek öldürmeye gelince; onun misali şudur: Bir kimse kendi mülkünün avlusunun ve çevresinin hâricinde bir yere kuyu kazar ve taş koyar da, bir insan kuyuya düşer veya ayağı o taşa takılarak ölürse; bunun icab ettirdiği hüküm, katilin ailesinin diyet ödemesidir. Bunun başka bir hükmü yoktur: Çünkü o taşı koyduğu ve kuyuyu kazdığı için tecavüzkâr davranmıştır. Dolayısıyla kuyuya düşeni kendisi itmiş, ayağı taşa takılanı da kendisi kaktırmış gibi olmaktadır. Bu sebeple âkilesinin, yani aşiretinin diyet ödemesi gerekir. Yalnız bunu kasıtlı olarak yapmadığı için de günahkâr olmaz. Adamı hakikaten kendisi öldürmediği için de keffaretle mükellef olmaz. Ancak biz bunu tazminat bakımından katil makamına koyduk. Geriye kalan kısım da asıl hüküm üzere kadı.

Kuyuya düşen hür de olsa, köle de olsa, hayvan da olsa; ölüme sebebiyet verenin tazminat ödemesi gerekir. Kadı Şüreyh sahabelerin huzurunda bu mes'elede böyle hüküm vermiş ve hiç bir itirazla karşılaşmamıştır. [25]

 

Zehir İçirerek Öldürme:

 

Bir kimse bir başkasına zehir içirerek onu öldürürse; bu kişi ölüme sebebiyet vermiştir. Çünkü o adamı doğrudan doğruya öldürmemiştir ve o zehir de o adamı öldürmek için imal edilmiş değildir. Zehirin tesiri, onu içenlerin bünyelerine göre farklı olur. Bir kimse bir başkasına zehir sunar da, o kişi alıp içer ve ölürse; ne katil ne de ailesi hiç bir şeyle mükellef olmazlar. Çünkü zehiri içen kendisini öldürmüştür. Bu, kendini bilerek kuyuya atmış gibi olur.

 

Öldürdüğünün Mirasından Mahrumiyet:

 

Sebebiyet vererek öldürme haricindeki bütün öldürmelerde katil öldürdüğü kimsenin mirasından mahrum kalır: Peygamber Efendimiz (sas);

“Katile miras verilmez.” buyurmuştur. Ölüme sebebiyet veren ne katildir, ne de zanlıdır. Çünkü o, mirasçısı olduğu müteveffanın kuyuya düşeceğini bilmiyordu. Ancak içten içe bunu kastettiği ihtimaline binâen o hatada zanlıdır. [26]

 

Kuyuda Ölen Kimsenin Durumu:

 

Bir kimse kuyuda açlıktan veya üzüntüden dolayı ölürse, o hederdir; kendiliğinden ölmüş gibidir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; 'kuyuyu kazan her iki durumda da mes'ûl olup, tazminat ödemekle mükellef olur.' Ebû Yûsuf dedi ki; 'açlıktan dolayı değil de üzüntüden dolayı ölürse, kuyuyu kazan tazminat öder. Çünkü üzüntü kuyudan ve kuyuya düşmekten kaynaklanmaktadır. Açlığa gelince; bu yemek bulamamaktan dolayıdır. Kuyunun ise, bununla alâkası yoktur.'

İmam Muhammed'in görüşüne göre, açlık da kuyuya düşmekten dolayıdır. Eğer kuyuya düşmeseydi, yemek onun yanında olacak ve aç kalmayacaktı. Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre, o kişinin ölümü kuyuya düşmesinden dolayı olmadığı için, kuyuyu kazan mes'ûl olmaz. O, kendi nefsindeki ve bedenindeki bir sebepten, yani açlık ve üzüntüden dolayı ölmüştür. Bunun da kuyuyu kazanla alâkası olmadığı için o, ölen kimsenin ölümüne sebebiyet vermiş olmamaktadır. [27]

 

Öldürmelerde Keffaret:

 

Kaste benzer hatâen ve hata yerine geçen öldürmelerden dolayı katilin edâ etmekle mükellef olduğu keffaret; mü'min bir köle azad etmektir. Bunu bulamayanın aralıksız iki ay oruç tutması gerekir: Bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet ve mümin bir köleyi azad etmesi gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah (cc) tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması gerekir.” [28] Keffarette düşkünlere yemek vermek yeterli olmaz. Zira keffaretler ancak nass ile bilinirler ve burada yemek verme hususunda nass yoktur. [29]

 

KISAS GEREĞİ ÖLDÜRÜLECEK VE ÖLDÜRÜL­MEYECEK KİMSELER

 

Hür veya köle olan bir kimse karşılığında hür bir katil ödürülür: Hür katilin hür maktül karşılığında öldürülmesi hususunda ihtilâf yoktur. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Hürre karşılık hür.” [30] Hür katilin köle maktül karşılığında öldürülmesine gelince; bu hususda Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Cana karşı can.” [31] Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Müslümanların kanları birbirlerine denktir.” [32] Çünkü can dokunulmazlığı bakımından müslümanlar birbirlerine eşittirler. Bu denklikten ötürü hür katile, öldürdüğü müslüman köle karşılığında kısas tatbik etmek gerekir.

“Hürre karşılık hür.” [33] âyet-i kerîmesi hür katili öldürdüğü köle karşılığında öldürmenin caiz olmadığına delalet etmez. Bu âyet-i kerîmede 'özellikle' mânası vurgulanmaktadır. Yoksa, 'bu başka mânaya gelmez’ demek değildir. Bilinmez mi ki; köle katil hür maktul karşılığında, erkek kadın karşılığında, kadın da erkek karşılığında, kısasen öldürülür. Bunda bir delil yoktur. Biz de bununla;

“Cana karşı can.” [34] âyet-i kerîmesiyle ve mezkûr hadîs-i şerifle amel ediyoruz ki; böyle yapmamız sadece; “Hürre karşılık hür.” [35] âyet-i kerîmesiyle amel etmemizden daha iyidir.

Öldürülen kadın karşılığında erkek katil öldürülür. Öldürülen büyüğe karşılık küçük öldürülür: Çünkü bununla alâkalı nasslar  mutlaktırlar. Zımmîye karşılık müslüman katil öldürülür (Şâfıî): Câbir (ra) in şöyle dediği rivayet edilir; Rasûlullah (sas) bir zımmîyi öldüren müslüman  bir katile kısas tatbik etti ve şöyle buyurdu;

“Ben taahhüdüne sâdık kalmaya en lâyık kimseyim.” [36] Zımmîye karşılık müslüman öldürülür. Çünkü müebbed dokunulmazlık bakımından ikisi de eşit mevkidedir. Şayet böyle bir durumda kısas tatbik edilmezse, artık gayrimüslimler zımmîlik akdi yapmaz olurlar ki, bunda da gizlenemeyecek fesat ve zarar vardır.

“Müslüman kimse kâfir karşılığında öldürülmez.” [37] hadîs-i şerîfîndeki kâfirden kasıt; harbî olan gayrimüslimlerdir. Çünkü kâfir kelimesi mutlak olarak söylendiğinde âdete ve örfe göre bundan harbîler anlaşılır ki, iki hadîs-i şerîf arasında da mutabakat sağlanmış olsun. Fakat aralarında eşitlik olmadığı için, müste'mene karşı müslüman ve zımmî öldürülmez: Çünkü onun canı müebbeden dokunulmaz değildir. Harbî oluşu, kanının mübahlığını gerektirir. Çünkü memleketine geri dönüp müslümanlarla harbetmek azim ve kararındadır.

Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen görüşe göre; İslâm ülkesine girişte aldığı emannâme nazar-ı itibara alındığı için, müste'men de zımmî gibi kabul edilir. Dolayısıyla onu öldüren müslüman veya zımmîye kısas tatbik edilir. Bunun cevabı daha evvel geçmişti.

Müste'men, müste'men karşılığında öldürülür: Çünkü birbirlerine eşittirler. Öldürülmez diyenler de vardır. Bu istihsan gereğidir. Çünkü onun öldürülmesini mübah kılan gerekçe vardır.

Sağlam vücutlu katil, müzmin hasta, âmâ, deli, organları eksik bir maktul karşılığında öldürülür: Buna dâir genel ölçüler daha evvel verilmişti. Ölüm dışında organ ve vasıflar arasındaki farklılıkları nazar-ı itibara alırsak; kısas tatbik etmek imkansızlaşır ki, bu da insanların birbirlerini öldürüp yok etmelerine yol açar.

Oğluna karşılık baba öldürülmez. Kölesine, oğlunun kölesine ve mükâtebine karşılık efendi öldürülmez: Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:   

“Oğlunu öldürmesi sebebiyle babaya, kölesini öldürme sebebiyle de efendiye kısas tatbik edilmez.” [38] Çünkü bir

insanın kendi nefsi için kendi nefsine kısas tatbik edilmesi vâcib olmaz. Oğlunu öldürdüğü için, kişinin kendisine kısas tatbik edilmez. Müdebber ve ümm-ü veled de bu bakımdan köle gibidirler.

Yine bir kimse bir kısmına sahip olduğu köleyi öldürmek sebebiyle kendisine kısas tatbik edilmez. Çünkü kısas bölünemez.

Bir kimsenin babası aleyhine kısasa mirasçı olması ile kısas düşer: Zira evvelce de açıkladığımız gibi oğul için babaya kısas tatbik edilmez. Hangi tarafdan olursa olsun; bu hususda anne, dedeler ve nineler baba gibidirler: Çünkü aralarında cüz'iyyet vardır ve onlar onun sebeb-i vücududurlar. Dolayısıyla onun için baba gibidirler.

Bir adamı kasten yaralayıp da, o yaralı bundan ölürse; yaralayana kısas tatbik edilir: Yani ölümüne sebebiyet verecek başka bir durumla karşılaşmayıp, sırf bu yaralanmadan dolayı ölürse; yaralayana kısas tatbik edilir. Çünkü canî onu kasten öldürmüştür. Dolayısıyla kendisine kısas tatbik edilmesi gerekir.

Kısas ancak kılıçla tatbik edilir: Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kısas ancak kılıçla yapılır.” [39] Burada kılıç kelimesiyle silah kastedilmiştir.

Babanın, efendinin, hatâen öldürenin, çocuğun, delinin ve öldürmesi sebebiyle kısas gerekmeyen bir kimsenin cinayet ortağına kısas tatbik edilmez: Çünkü bu öldürme iki sebeple meydana gelmiştir. Bu sebeplerden birisi kısası gerektirici değildir. Kısas da parçalara bölünemeyeceğine göre; bu durumlarda tatbik edilmesi vâcib olmaz. Çünkü kanlarda aslolan haram (dokunulmaz) lıktır. Kısası gerektiren nasslar; öldürme işini katilin tek başına yapması durumuna ve kısası tatbik etmenin mümkün olduğu yere mahsustur. Kısas parçalara bölünemeyeceğinden dolayı, burada tatbiki mümkün değildir. Dolayısıyla bu nassın kapsamına girmiyor. Sonra kendisine kısas tatbik edilmesi gereken kimse şayet bu cinayeti tek başına işlemiş olsaydı, fiilinde kasıt bulunduğu için diyetin yarısını kendi malından ödemesi gerekirdi. Ancak tatbiki mümkün olmadığı için, ona kısası tatbik etmek vâcib olmaz. Katilin aşireti kasten işlenen cinayetten dolayı diyet ödemeyi üstlenmez. Diyetin diğer yarısına gelince; suç ortağı çocuk veya deli veya hatâen işlemiş biri ise diğerinin aşireti tarafından ödenmesi gerekir. Çünkü öldürme fiilinin kendisi sebebiyle diyetin ödenmesi gerekir.

Doğrusu, kasten yapsalar bile, çocuğun ve delinin işlediği cinayet, hatâendir. Bunu Hz. Ali (ra) söylemiştir. Cinayetin iki ortağından biri baba ise, evvelce de açıkladığımız gibi diyetin yarsısı onun malından ödenir.

Rehine verilen köle öldürülünce, rehin verenle rehin alan bir araya gelmedikçe, kısas tatbik edilmez: Çünkü bu ikisinden her birinin hakkı bu kısasla alâkalıdır. Rehin alanın o kölede mülkiyeti olmadığı için, kısas hakkını talep edemez. Köle, rehin verenin mülküdür. Ama köleyi öldürürse, rehin alanın hakkı bâtıl olur. Şu halde rehin alanın hakkı düşsün ve rehin verene bir daha baş vurmasın diye, ikisinin bir araya gelmesi, kısasın tatbiki için şart koşulmuştur.

Borcuna yetecek malı bulunan köle öldürüldüğü zaman mevlâsından başka vârisleri varsa; asla kısas tatbik edilemez: Çünkü burada mevlâlar (veliler) karışmaktadır. Bu mükâtep eğer köle olarak ölürse, velisi efendisidir. Ashab bu mes'elede ihtilâf etmişlerdir. Veliler karıştığı için de kısası tatbik etmek imkânsız olmuştur.

Borcuna yetecek mal bırakmamışsa, kısas hakkı mevlânın olur: Çünkü o köle olarak ölmüştür. Bu hususta icmâ vardır. Öldürüldüğünde borcuna yetecek malı bulunur ve efendisinden başka da mirasçısı olmazsa; kısası talep etme hakkı efendinin olur (İmam Muhammed): Köle olarak da ölse, hür olarak da ölse; hüküm birdir ki, o da kısastır. Sebebin değişik olması münazaaya yol açmaz. İmam Muhammed dedi ki; 'kısasda talep etme hakkının sebebi kölelik midir, yoksa velayet midir? Bu bilinmediği için bu durumda kısas tatbik edilmez.' Bunun cevabı daha evvel geçmişti.

Maktülün mirasçılarının bir kısmı büyük, bir kısmı da küçük olduğu zaman, kısas isteme hakkı büyüğün olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'kısas isteme hakkı sadece büyüğün olmaz. Çünkü bu, mirasçıların müşterek hakkıdır. Mirasçılardan biri gaip olup diğeri hâzır olduğunda; nasıl ki, hâzır olan yalnız başına kısası talep etmezse ve maktülün iki velisi olduğunda nasıl ki, bunlardan sadece birisi kısası talep edemezse, aynı şekilde burada da sadece büyük mirasçı bu hakkı kullanamaz.’ Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; kısas parçalara bölünmez. Çünkü o, parçalara bölünmeyen bir sebepden dolayı sabit olmuştur ki, o da akrabalıktır. Şu halde bu hak mirasçılardan her biri için tam olarak sabit olur; tıpkı nikahlama veliliğinde olduğu gibi. Maktülün iki velisinin bulunması durumunda da aynı ihtilâf câridir. Maktülün küçük mirasçısının katili affetmesine ihtimal yoktur. Onun buülûğa ermesini bekleme halinde kısası tatbik etmeme ihtimali doğar. Ama maktülün büyük yaştaki veya gaipteki durumu bunun hilâfınadır: Bunların katili affetmeleri ihtimali vardır. Dolayısıyla bunlarla küçük yaştaki mirasçı arasında fark vardır. Maktülün mirasçılarının hepsi küçük yaşta iseler; bir görüşe göre denildi ki; kısasın tatbikini devlet reisi ister. Başka bir görüşe göre denildi ki; bu mirasçıların bülûğa ermeleri beklenir. Deli ve bunak da çocuk gibidir. Çünkü çocuk velayet altındadır. Büyük yaştaki mirasçı kısasın tatbikini isterse, kısasın bir kısmını asaleten kendi adına, bir kısmını da niyabeten küçük yaştaki mirasçı adına istemiş olur.

Çocuğun veya bunağın velisi öldürülünce, kısas isteme yahut da sulh olma babanın veya hâkimin olur. Bunların affetme hakları yoktur. Vâsinin sulh olmaktan başka bir hakkı yoktur: Babanın, evlâdının nefsi üzerinde velayeti vardır. Kısası isteme veya sulh olma da bu kategoridedir. Bu hak onun velayetiyle alâkalı bir sebepden dolayı ona tanınmıştır. Bu sebep de katilden intikam almasıdır. Bu velayet çocuğunu evlendirme velayeti gibidir. Katili öldürme salahiyeti kendisine tanındığına göre, sulh olma salahiyeti de kendisine tanınmıştır. Çünkü bu çocuk için daha faydalıdır. Ama katili affetme salahiyeti kendisine tanınmamıştır. Çünkü bu hiç bir bedel olmadan bir hakkı iptal etmektir. Bunağın elini kasten kesmek de bu hükme tâbidir.

Hâkim de babanın yetkisine sahiptir. Çünkü o devlet reisi makamındadır. Öldürülen bir kimsenin velisi yoksa; devlet reisi kısasın tatbikini isteme hakkına sahip olur. Hâkim de bunu isteyebilir. Vâsiye gelince; o katili affedemez. Bunun gererkçesini anlatmıştık. Vâsi kısasın tatbikini de isteyemez. Çünkü o vesayeti altında bulunan kimsenin nefsi üzerinde velayet hakkına sahip değildir. Şu halde bir hakkı iptalden korumak için, tek çare sulh olur. [40]

 

Boğmaktan Dolayı Kısas:

 

Boğazı sıkmaktan veya  suda boğmaktan dolayı kısas yoktur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): îmameyn bu görüşe muhaliftirler. Bu bir kimseyi ağır bir şeyle vurup öldürme mes'elesidir. Eğer cani buna tekrar tekrar yaparsa; devlet reisi onu siyaseten öldürme salahiyetine sahip olur. Çünkü o yer yüzünde fesat ve bozgunculuk yapmıştır. [41]

 

Katiller Topluluğuna Bir Maktül İçin Kısas:

 

Bir kişiye karşı bir topluluk öldürülür: Zira evvelki kısımlarda geçen umumî prensipde de bu anlatılmıştı. Rivayet edildiğine göre; San'a halkından yedi kişi bir adamı öldürmüşlerdi. Hz. Ömer (ra) de onları kısasen öldürmüş ve, 'eğer maktülü San'a halkı  hep birlikte öldürmüş olsalardı, hepsini de öldürürdüm' demişti. [42] Bunu  sahabelerin huzurunda söylemiş ve hiç bir itirazla karşılaşmamıştı. Dolayısıyla bu bir icmâ olmuştur. Ama bir kaç kişinin birleşerek bir adamın elini kesmeleri halinde hüküm bunun hilâfına olup, o müşterek suçluların elleri kesilmez. Çünkü adam öldürmede kısas; maktülün canının çıkması sebebiyledir ki, can da parçalara bölünemez ve müşterek katillerden her biri o maktülün canını yalnız başına almış gibi olur.

El kesmeye gelince; bu fiil parçalara bölünebilir. Bu durumda müşterek suçlulardan her biri elin bir kısmını kesmiş ve telef etmiş gibi olur. Adam öldürmek için bir kaç kişinin bir araya gelmesi çokça vukûbulmaktadır. Müşterek canilerin her birine kısas tatbiki gibi caydırıcı bir cezanın vaz'edilmesi; öldürme ve el kesme gibi iki cinayetin en büyüğüne ve en çok işlenenine mâni olmak içindir. Küçüğüne mâni olmak için bu cezanın vaz'edilmesi gerekmez. [43]

 

Bir Topluluk İçin Bir Katile Kısas:

 

Bir topluluğa karşılık da yeter olarak bir kişi öldürülür: Bunun şekli şöyledir: Bir adam bir topluluğu öldürürse, buna karşılık kendisi de kısasen öldürülür. Artık ona başka bir ceza gerekmez. Çünkü onlar (yani maktülün velileri) bir araya gelip onu öldürürlerse; canı almak parçalara bölünemeyeceğinden dolayı her biri hakkını ondan tam olarak almış olur. Katilin ayrıca diyet ödemesi gerekmez. O topluluktan birinin velisi katili öldürürse; diğer velilerin hakları düşer: Çünkü onların hakkı kısastadır. O hak da artık ortadan kalkmıştır. Bu, katilin ölmesi gibidir. Katil ölünce kısas tatbik etme mahalli yok olduğundan, kısas da tatbik edilemez. Bu da öyledir ve bu cani kölenin ölümü gibidir. [44]

 

Atılan Silahın Başka Birini Daha Öldürmesi:

 

Birisine kasten silah atıldığında kurşun onu delip başka birine geçer ve her ikisi de ölürse; birincinin ölümü kastendir: Silahı kasten attığı için açıkladığımız üzere bunda kısas vardır. İkincinin ölümü ise, hatâendir: Silah atmayı ikinciye kastetmediği için, o ikinci adam hatâen öldürülmüştür.

Bir kimseyi yılan sokar ve canavar da yaralar, o da kendisini yaralar, bir başkası da gelip kendisini yaralar ve o da ölürse; gelip kendisini yaralamış olan şahsın üçte bir diyet ödemesi gerekir. Vücudunun diğer kısmı ise hederdir. Çünkü o üç nevi (sebeple) telef olmuştur:

1- Dünyada ve âhirette muteber olan bir cinayet; bu gelip kendisini yaralayanın cinayetidir.

2- Dünyada ve âhirette heder olan bir cinayet; bu yılanın sokması ve canavarın yaralamasıdır.

3- Âhirette muteber olup, dünyada heder olan bir cinayet; bu da maktülün kendi kendisini yaralamasıdır. Bu durumda gelip kendisini yaralayan şahsın üçte bir diyet ödemesi gerekir. Çünkü o maktülün canının üçte birini telef etmiştir. [45]

 

UZUVLAR HAKKINDA KISAS

 

Uzuvlar mafsaldan kesildiğinde onlara taallûk eden diyetler arasında denklik ve uzuvların birbirine denkliği ve eşitliği olmadıkça; uzuvlar hakkında kısas icra edilemez: Bunun delili şu âyet-i kerîmedir:

“Yaralar da kısastır.” [46] Kısas denkliği gerektirir. Uzuvlara karşı işlenen cinayetlerin tecziyesinde, mala karşı işlenen cinayetlerin tecziyesinde tatbik edilen usul tatbik edilir. Bu sebeple çolak uzuv karşılığında sağlam uzuv kesilmez. Noksan parmaklı el ve ayak karşılığında tam parmaklı el veya ayak kesilmez. Çünkü bunlar kıymet bakımından farklıdırlar. Ama öldürmede evvelce de açıkladığımız gibi hüküm bunun hilâfınadır. Hal böyle olunca; maliyet bakımından eşitlik sağlanmadığı için, iki uzuv arasında denklik de sağlanamaz. Maliyet; Şer'î takdirle bilinmektedir. Bu sebeple uzuvlar arasında eşitliğin nazar-ı itibara alınması mümkün olur. Mafsaldan olmadıkça kesme hususunda uzuvlar arasında eşitliği sağlamak mümkün olmaz. Bu gerçek sabit olunca, deriz ki; uzuvlara karşı işlenen cinayetler sebebiyle kadın karşılığında erkeğe, erkeğe karşılık da kadına kısas tatbik edilmez. Aynı şekilde hürre karşılık köleye, köleye karşılık da hürre kısas tatbik edilmez. Çünkü bunların uzuvlarının kıymeti (diyeti) muhtelif miktardadır. Aynı şekilde bu hususda köleler arasında da kısas tatbik edilmez. Çünkü kölelerin kıymetleri arasında farklılık varsa; kısas tatbik edilmemesinin sebebi açıktır. Kıymetleri eşit sayılırsa, bu zan ve tahmine dayalı olur ki; bununla da kısas sabit olmaz.

İmam Muhammed kısasın câri olduğu yaralamalarda erkek ile kadın arasında kısasın cereyan edeceğini kesin olarak ifade etmiştir. Çünkü yaralanmada uzvun menfaati yok edilmemekte, ancak bir ayıp ve kusur bulaştırılmaktadır. Bu bakımdan kadın ile erkek eşittirler. Ama uzuvlardan birinin kesilip koparılmasında o uzvun insana temin edeceği menfaat yok edilmiş olmaktadır ki; bu hususda erkek ile kadın birbirine eşit değildirler. Diyette eşit olduklarından dolayı; müslüman ile zımmî arasında da kısas cereyan eder. [47]

 

Sonra noksanlık iki çeşittir:

 

1- Gözle görülebilen noksanlık: Meselâ; çolaklık gibi. Noksanlığı olan uzva karşılık, noksanlığı olmayan uzva kısas tatbik edilmez. Ama noksanlığı bulunmayan uzuv karşılığında noksanlığı bulunan uzva kısas tatbik edilir.

2- Hükmî noksanlık: Meselâ; sağ tarafdaki uzuv ile sol tarafdaki uzuv gibi. Bunlardan birine diğeri karşılığında kısas tatbik edilmez. Parmaklar da böyledirler. Bunlara da ancak misilleri karşılığında; meselâ; sağ parmağa sağ parmak, sol parmağa da sol parmak karşılığında kısas tatbik edilir. Göz de böyledir; sağ göze sağ göz karşılığında, sol göze sol göz karşılığında; ön dişe ön diş karşılığında, azı dişine azı dişi karşılığında kısas tatbik edilir. Alt diş karşılığında üst diş alınmaz. Çünkü kısas eşitlikten haber verir. Bu da, organın kıymet ve menfaatte eşitliği olmadan temin edilemez. Benzerlerini ve emsallerini de buna kıyaslayabilirsiniz.

Bir kimse bir başkasının elini mafsaldan kesince kendisinin de eli kesilir. Suçlu ile mağdurun elleri büyüklük ve küçüklük bakımından farklı olursa; bu nazar-ı itibara alınmaz. Çünkü elin sağlayacağı fayda buna göre farklı olmaz. Mafsaldan kesilen her uzuv da böyledir. Ayak ve burun yumuşağı gibi. Kulağa karşı kulak da kesilir. Çünkü kesme bakımından aralarında denklik sağlama imkânı vardır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Buruna burun, kulağa kulak.” [48]

 

Dil, Kulak, Dudak ve Zekerde Kısas:

 

Dilde ve sünnet yerinden kesilmiş olmadıkça zeker hakkında kısas tatbik edilmez: Çünkü bunlardan her biri toplanıp açılır, uzayıp kısalır. Kesme bakımından aralarında denklik sağlanamaz. Dolayısıyla bunlarda kısas tatbik edilmez. Ama sünnet yerinden kesilmesi halinde hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü burası mafsal gibi bellidir. Dilin veya zekerin bir kısmı kesilmesi halinde eşitliği temin etmek mümkün olmadığından kısas tatbik edilmez.

Kulağa gelince; bu büzüşmediği için arada denkliği temin etme imkânı vardır. Tamamı da kesilse, bir kısmı da kesilse, kısas tatbik edilir. Dudağın tamamı kesildiğinde eşitliği sağlamak mümkün olduğu için, kısası tatbik etmek vâcib olur. Ama bir kısmı kesildiğinde eşitliği sağlamak imkânsız olduğu için kısas tatbik edilmez. [49]

 

Kemiklerde, Dişte ve Gözde Kısas:

 

Dişten başka diğer kemiklerde kısas yoktur: Bu hüküm Hz. Ömer (ra) ile İbn. Mes'ûd (ra) dan rivayet edilmiştir. Dişten başka diğer kemikler arasında denklik sağlanamayacağı için, kısas tatbik edilmez. Zira şişe gibi içi boş olduğundan dolayı, kemiğin bir yeri kırılırsa, diğer tarafı kendiliğinden kırılır. Ama dişler arasında denkliğin sağlanması mümkündür. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Dişe diş.” [50] Çıkarılan dişe karşı diş çıkartılır. Kırılan dişe karşılık da, o miktar dişten eğelenir ki, eşitlik sağlansın. Diş eğelenmesi imkânsız bir halde ise, kısas tatbik edilmez ve suçlunun malından dişin diyetinin verilmesi gerekir. Dişlerin büyüklük ve küçüklükleri nazar-ı itibara alınmaz. Çünkü bunların temin ettikleri menfaatler birbirlerine eşittirler.

Göz için kısas yoktur: Çünkü aralarında eşitliğin sağlanması mümkün değildir. Ancak göz yerinde olup görme hissi zayıflatılmışsa, kısası tatbik etmek mümkündür. Bu cinayeti işleyenin yüzüne bir yaş pamuk konulur ve görme hissi zayıflatılıncaya kadar, gözü kızgın bir aynaya karşı tutulur: Bu görüş Hz. Ali (ra) ve diğer sahabîlerden rivayet edilmiştir. Kısası tatbik etmenin tek yolu bu olduğundan, bu yola baş vurulur. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen görüşe göre; şaşının gözüne kısas tatbik edilmez. Çünkü çolaklığın elde noksanlık oluşu gibi, şaşılık da gözde noksanlıktır. [51]

 

Kısas Tatbiki Mümkün Olmazsa Diyete Baş Vurulur:

 

Bir el karşılığında birden fazla el kesilmez: Bu daha evvel anlatılmıştı. Diyet vermek gerekir: Kısası tatbik   etmek mümkün olmayınca, diyet vermek gerekir ki, cinayet cezasız kalmasın.

Bir kimse iki adamın sağ ellerini keserse, onun da sağ eli kesilir ve aralarında paylaşılmak üzere diğer elin diyeti alınır: Çünkü bunlar terekede hakları bulunan alacaklılar gibi istihkak bakımından eşittirler. Yalnız, bunlardan biri öteki olmadan caninin elini kesmişse, orada bulunmayan tek başına diyetini alır: Çünkü hâzırda bulunan hakkını almış, gâipdekinin hakkı kalmıştır. Kısası tatbik etmek mümkün olmadığından da, diyet alınır.

Kesenin eli sakat veya parmakları eksik olursa; eli kesilen şahıs isterse kusurlu eli kestirir, isterse elinin diyetini alır: Çünkü hakkını tam olarak alması mümkün değildir. Hakkından daha azını almaya razı olursa, alır ve artık ona bir şey verilmez. Veya dilerse kısasın bedeli olan diyeti alır. Meselâ; bir kimse misliyattan olan bir malı gasbeder de bu malı telef eder ve sonra da bunun misilleri piyasada ve insanların yanlarında bulunmaz olursa; mal sahibi gasp edilen malının değerini alır. Yukarıdaki mes'ele de işte böyledir.

Caninin kusurlu eli kendiliğinden kopup düşer veya zulmen kesilirse, mağdur hakkı kısasda taayyün ettiği için bir şey alamaz. Ancak kendi arzusu ile bu hakkının karşılığında mal (diyet) alır. Ama o mal da kısas mahalli olan elin yok olması sebebiyle sakıt olur. Ancak caninin eli başka kısas veya hırsızlık sebebiyle kesilirse, mağdura diyet vermesi gerekir. Çünkü o, üzerinde tahakkuk eden bir hakkı o eliyle ödemiştir ve o el mağdur açısından sağlam sayılır.

Baş yaralayan kimse küçük başlı ise, yine hüküm aynıdır: Çünkü hakkını tam olarak alması mümkün değildir. Zira kendi kafasındaki yaranın alanı miktarınca, caninin kafasındaki alana kısas tatbik edilirse, sınırı aşarak hakkından fazla bir alana tecavüz eder. Söz gelimi; kafasındaki iki boynuz yerinin arası yaralanan bir kimse caninin kafasındaki iki boynuz yeri arasına kısas tatbik etme hakkına sahip olur. Caninin kafasındaki bu bölgenin alanı mağdurunkinden küçük ise ve mağdur da onun kafasında aynı büyüklükte yara açarsa, hakkından fazlasına tecavüz etmiş olur ve evvelce de söylediğimiz gibi muhayyer olur: Dilerse kısas tatbik eder, dilerse yarasının diyetini alır.

Yaralayanın başı büyük olduğunda yaralanan şahıs isterse yarası kadar kısas tatbik ettirir, dilerse yarasının diyetini alır: Çünkü yaralayanın kafasındaki iki boynuz yerinin arasına yara açılırsa, bu durumda yaranın uzunluğunun fazla olması sebebiyle yaralayanın kafasındaki ayıp ve kusur fazla olur ki, bunda hakkı yoktur. Ya kendi yarası kadar yara açar, ya da yarasının diyetini alır. Nitekim bunu daha evvel açıklamıştık.

Bir kimse hatâen bir adamın elini keser, sonra iyileşmeden onu kasten öldürür veya eli iyileştikten sonra hatâen öldürür yahut elini kasten keser sonra hatâen öldürür veya iyileştikten sonra kasten öldürürse; her iki durum ile de cezalandırılır: Bunda asıl olan şudur; yaraları üst üste koyup toplamak mümkünse toplanır. Çünkü umumiyetle öldürme müteakip yaralamalar sebebiyle vukûbulur. Her yarayı kendi başına değerlendirmeğe alırsak, bu sıkıntıya yol açar. Ama yaraları üst üste koyup toplamak mümkün olmazsa, her birine kendi hükmü verilir. Bu mes'elelerde yaraları toplamak mümkün değildir.

Birinci mes'elede her iki fiil ve bunların hükümleri değişiktir. Üçüncü mes'ele de böyledir. İkinci ve dördüncü mes'eleye gelince; bu mes'elelerdeki iki fiilin arasına iyileşme fasılası girdiği ve bu fasıla da araya girmese bile yaranın ölüme sirayetine (götürmesine) mâni olduğu için, iki fiil birbirine eklenip toplanır ve hatâen işlenen iki fiilden dolayı bir diyet vermekle iktifa edilir. Kasten işlenen iki fiilde de hüküm İmameyn'e göre böyledir.

Bir kimse bir adamın elini kasten keser, sonra iyileşmeden onu kasten öldürürse, bu iki fiil üst üste konup toplanır ve caninin eli kesilmeyip öldürülür. Çünkü işlenen fiiller birdir ve aralarına iyileşme fasılası girmemiştir. Bu sebeple bu iki kastî fiil hatâen işlenen fiillerde olduğu gibi, üst üste konup toplanır. Ebû Hanîfe dedi ki; 'devlet reisi isterse onlara şöyle der; 'elini kesin, sonra da öldürün.' Veya dilerse; 'onu öldürün' der. Çünkü bu mes'elede iki fiilin üst üste konulup toplanması mümkün değildir. Zira yapılması gereken kısastır. O da eşitlik esasına dayanır. Bu da kesmeye karşı kesmekle, öldürmeğe karşı öldürmekle olur. Kesme ve öldürme fillerini cem'etmek mümkün değildir. Ya da öldürmek fiili, ölümü, kesmek fiiline izafe etmeğe mâni teşkil eder. Görülmez mi ki; kesme fiilini bir kişi, öldürme fiilini de başka bir kişi işlerse; kısası katile tatbik etmek gerekir. Bu; iki fiilin arasına iyileşme fasılasının girmesine benzer. Ama kesme fiilinin ölüme yol açması halinde hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü o zaman işlenen fiil birdir. İki fiilin hatâen işlenmesi halinde de hüküm bunun hilâfınadır. Zira o takdirse diyet ödemek gerekir ve eşitlik nazar-ı itibara alınmaz.

Başkasının elini kesen kimse bu yaradan affedildikten sonra yaralı ölürse; kesenin malından diyet vermesi gerekir. Kesen, yaradan ve yaranın doğuracağı şeylerden affedilmişse, bu yaralının ölmesi halinde de affedilmesi demektir. Baş ve yüzdeki yaralamalar da kesmek gibidir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; bu her iki mes'elede de yaralının ölmesi halinde suçlunun affedilmesi demektir. Çünkü kesik ve yaralamada caniyi affetmek, bu fiillerin gereğini affetmek demektir ki, bu gerek de caninin elini kesmektir, eğer yaralı iyileşirse; caniyi öldürmektir, eğer yaralı ölürse. Affetmek, bu ikisinin hangisi tahakkuk ederse, caniyi cinayetten affetmek olur. Bu af, yaralamayı da, öldürmeyi de kapsar. Bu mes'elede de hüküm aynıdır.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; katil, masum bir kimseyi kasten öldürdüğü için kendisine kısas tatbik edilmesi kıyasın gereğidir. Onun kesme fiili affedilmiştir, öldürme fiili değil.

Ancak biz istihsan kaidesine uyarak dedik ki; affın sureti mevcud olduğu için, katilin malından diyet verilmesi gerekir. Bu da hâdisede bir şüphenin mevcud olmasını gerektirir. Şüphe ise, kısasa mâni olur. Cinayetin affedilmesinde ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü cinayet kelimesi; her türlü cinayeti kapsayan bir cins ismidir. Kesme fiilinin ve neticelerinin affedilmesinde de hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü bunu söylemek; açıkça öldürme fiilini affetmektir.

Sonra, öldürme fiili hatâen işlenmişse, maktülün affı malının üçte birinde muteber olur. Çünkü bu aff katilin mal (diyet) vermesini gerektirir. Mirasçıların hakkı bu mala taallûk eder. Katil öldürme fiilini kasten işlemişse, maktülün affı bütün malında muteber olur. Çünkü bu fiilin gereği kısastır. Kısas bir mal olmadığı için mirasçıların hakkı buna taallûk etmez.

İki veliden biri hazır bulunup öldürme hâdisesi üzerine delil getirse ve sonra diğer veli gelse, yeniden delil getirmesi gerekir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'yeniden delil getirmesi gerekmez. Öldürme hatâen olmuşsa, yeniden delil getirilmeyeceği hususunda icmâ vardır. Affetme ihtimali bulunduğu için, gâipdeki veli gelmeden hâzırdakinin kısas tatbik edemeyeceği hususunda icmâ vardır.'

îmameyn'in bu görüşlerinin gerekçesi şudur: Yaralandıktan sonra henüz hayatta iken affetmesinin sahih oluşu delilinden de anlıyoruz ki, kısas ölümün hakkıdır. Bu hak mala dönüşürse, maktülün borçları bu maldan ödenir, vasiyyetleri bu mal ile yerine getirilir. Bu mal mirasçılarına intikal eder. Delil getirme hususunda mirasçılardan biri hepsinin yerine geçer.

Ebû Hanife'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; İmameyn'in belirttikleri sebepden dolayı kısas bir bakıma maktülün, bir bakıma da mirasçıların hakkıdır. Çünkü yaralı hayatta iken, mirasçı yaralayanı affederse; affı sahih olur. Şayet affetme hakkı olmasaydı, borçluyu ibra etmek gibi, caniyi affetmesi de sahih olmazdı. Şu halde ihtiyat gereği olarak diğer velinin yeniden delil getirmesi icab eder. Ama hatâen işlenen cinayette hüküm bunun hilâfınadır: O takdirde mal (diyet) verilmesi gerekir ki; o da her bakımdan maktülün hakkıdır. Zira bu mal

öncelikle onun ihtiyaçlarına sarfedilir. Bunun temeli, diyet-i muğallaza değildir. Hatta bu suç fiili kadınların erkeklerle beraber yapacakları şâhidlikte ve şâhidlik üzerine yapılan şâhidlikle sabit olur. Ama kasten işlenen cinayette hüküm bunun hilâfınadır.

İki adamdan her biri maktülü kendisinin öldürdüğünü ikrar eder de, maktülün velisi onlara; 'siz ikiniz onu öldürdünüz' derse; her iki adama da kısas tatbik edilebilir. Ama ikrarın yerinde şâhidlik olursa, bu bâtıl olur: Şöyle ki; iki şâhid maktülü Zeyd'in öldürdüğüne, bunlardan başka iki şâhid de maktülü Amr'ın öldürdüğüne şâhidlik ederler: Ancak veli maktülü Zeyd ile Amr'ın beraber öldürdüklerini iddia eder. İki mes'ele arasındaki fark şudur; veli maktülü Zeyd ile Amr'ın beraberce öldürdüklerini söylemekle şâhidleri yalanlamıştır. 'Onu ikiniz öldürdünüz' demekle de ikrar sahiplerini yalanlamıştır. Şâhidleri yalanlamak, onları fasık saymaktır. Fâsıklık ise, şehâdetin kabulüne mânidir. İkrar sahibini ikrarının bir kısmında yalanlamak, onun kalan kısımla alâkalı ikrarını iptal etmez. Dolayısıyla bu iki mes'ele arasında fark vardır.

Bir müslümana ok atılır da Allah (cc) korusun o esnada irtidad eder ve sonra ok kendisine isabet ederse; onun için diyet ödemek gerekir (Ebû Yûsuf, îmam Muhammed). Bir mürtedde ok atılır da o esnada müslüman olur ve sonra ok kendisine isabet ederse; onun için bir şey ödemek gerekmez. Bir köleye ok atılır da, o esnada efendisi kendisini azad ederse; onun kıymetini ödemek gerekir (İmam Muhammed): Buradaki üç hükümden ilki Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. İmameyn dediler ki; 'bu durumda bir şey ödemek gerekmez.’ Çünkü bunlar silahın isabeti esnasındaki durumu nazar-ı itibara alırlar. Silahın isabeti ise, telef etme halidir ve bu da silahı atanın cezalandırılmasını gerektirir. Telef edilme halinde ise, o irtidad etmekle kendi canının dokunulmazlığını ortadan kaldırmıştır. Böyle olunca da, o silahı atanı suçtan ibra etmiş sayılmaktadır ve o yaralandıktan sonra, ama ölmeden evvel suçluyu ibra etmiş gibi olmaktadır.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; cani oku attığı için katildir. Maktül de okun atılışı esnasında masum, dokunulmaz ve kıymet sahibi bir kimse idi. Bu vasıfları irtidad etmesinden evvel vardı. Aslında bunun hükmü kısastır. Ancak öldürme halini nazar-ı itibara alırsak; irtidad etmesi sebebiyle bir şüphe meydana geldiği için kısas düşer ve diyet ödemesi gerekir. Ebû Hanîfe okun atılması durumunu nazar-ı itibara alır. Bilindiği gibi bir kimse okunu bir ava atar da ardı sıra irtidad eder ve sonra da oku o ava isabet ederse; o avı yemek helâl olur. Aynı şekilde okunu bir ava atar ve bu arada o av ölür ve sonra da ok ona isabet ederse; o av helâldir ve oku atana âit olur. Oku attıktan ama, ok isabet etmezden evvel kâfir olursa, o hayvanın helâl olması için bu da yeterli olur. Bu da okun atıldığı yerdeki durumun nazar-ı itibara alınması gerektiğini gösteren bir delildir.

İkinci mes'eleye gelince; ki, mürted iken kendisine ok atılan bir kimse İslama döner de bu arada isabet alıp ölürse; kendisi için bir şey verilmesi veya katile kısas tatbik edilmemesi gerektiği hususunda icmâ vardır. Çünkü okun atılışı tazminata sebep olarak vâki olmuş değildir. Zira kendisine ok atılan kimse kıymet sahibi değildir. Bundan sonra da tazminat ödenmesine sebep olamaz.

Bu noktadan hareketle; bir adam harbî bir kimseye ok atar ve bu arada o harbî kimse müslüman olur, daha sonra da ok kendisine isabet edip ölürse; onun için bir şey ödemek veya kısas tatbik etmek gerekmez.

Üçüncü mes'eleye, yani köle iken kendisine ok atılan ve ölen kimseye gelince; kıymetinin ödenmesi gerektiği hususundaki görüş Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’a aittir. İmam Muhammed dedi ki; 'kölenin sağlam halindeki kıymetinden faydalanması sebebiyle eksilen farkın ödenmesi gerekir. Çünkü azad edilmesi; sirayetin önüne geçer. Bu durumda okun atılması, yaralanan kölenin kıymetinde eksiltme yapan bir cinayet olarak kalır. Dolayısıyla kıymette meydana gelen farkın ödenmesi gerekir.'

Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’un görüşünün gerekçesi ise şudur; açıkladığımız gibi bu mes'elede esas, okun atılması esnasındaki durumdur. Suçlu oku attığı anda katil olur. Maktül o esnada efendisinin mülkiyetindedir. Dolayısıyla efendiye kıymetinin ödenmesi gerekir. Ama kölenin eli kesilir, ardı sıra efendisi onu azad eder, sonra da köle ölürse; kesilen elin köle azad edilinceye kadar meydana gelen değer eksikliğiyle birlikte diyetinin ödenmesi gerekir. Kölenin bedeninin tam kıymetinin ödenmesi gerekmez. Çünkü katil onun bedeninin bir kısmını telef etmiştir ki, bu da efendisine tazminat ödenmesini gerektirir. Yaranın ölüme sirayetinden dolayı bir şey verilmesi gerekse idi, köle için gerekirdi. Cinayetin başlangıcı sonucuna muhalif olurdu. Burada okun atılması isabetten evvel tazminat ödemeyi gerektirmemektedir. Çünkü bu itlaf değildir. Ancak bu sebeple rağbetler azalmaktadır. Dolayısıyla cinayetin başlangıcı ile sonu arasında ihtilaf bulunmamaktadır. [52]



[1] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/239.

[2] Bakara: 2/178.

[3] İsrâ: 17/33.

[4] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[5] Bakara: 2/179.

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/239-241.

[7] Nisa: 4/93.

[8] Bakara: 2/178.

[9] Bu hadîsi El- Kebîr'de Taberânî rivayet etmiştir. Hadîs-i şerîfın devamı şöyledir: “Hatâen öldürmeden dolayı diyet ödenir.” Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/241-243.

[10] Bu hadîsi Ebû Dâvud, Hâkim ve Taberânî rivayet etmiştir.

[11] Bakara: 2/178.

[12] Mâide: 5/45.

[13] Bakara: 2/178.

[14] Bu hadîsi El- Kebîr'de Taberânî rivayet etmiştir.

[15] Bunu Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmiştir. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/243-245.

[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/245.

[17] Bu hadîsi Tirmizî, İbn. Mâce, Beyhakî, İbn. Carud ve Ahmed rivayet etmiştir.

[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/245-246.

[19] İbn. Mâce, Diyât, bab: 5.

[20] Bu hadîsi El- Kebîr'de Taberânî rivayet etmiştir.

[21] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/246-248.

[22] Nisa: 4/92.

[23] Bu hadîsi El- Kebîr'de Taberânî rivayet etmiştir.

[24] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/248-249.

[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/249-250.

[26] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/250.

[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/250-251.

[28] Nisa: 4/92.

[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/251.

[30] Bakara: 2/178.

[31] Mâide: 5/45.

[32] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Neseî tahrîc etmiştir.

[33] Bakara: 2/178.

[34] Mâide: 5/45.

[35] Bakara: 2/178.

[36] Bu hadîsi Beyhakî rivayet etmiştir.

[37] Bu hadîsi Buharî, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[38] Bu hadîsi Tirmizî, İbn. Mâce, Beyhakî, İbn. Cârud ve Ahmed rivayet etmiştir.

[39] Bu hadîsi İbn. Mâce rivayet etmiştir.

 

[40] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/251-257.

[41] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/257.

[42] Bu hadîsi Buharî, Mâlik ve İbn ebî Şeybe rivayet etmiştir. Buharî'ye göre katiller dört kişi idi.

[43] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/257-258.

[44] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/258.

[45] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/258-259.

[46] Mâide: 5/45.

[47] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/259-260.

[48] Mâide: 5/45. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/260-261.

[49] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/261.

[50] Mâide: 5/45.

[51] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/261-262.

[52] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/262-268.