Fikih - 54 Diyetler - Elihtiyar
Dört Adet Olan Organların Diyetleri:
Saç, Sakal, Kaş ve Kirpiklerin Diyeti:
BAŞ VE YÜZDEKİ YARALAR VE BUNLARIN GEREĞİ
CENİNİN ÖLDÜRÜLMESİ VE BUNUN HÜKMÜ
UMUMÎ YOLA PENCERE VB. ŞEYLER AÇMAK
Hayvanların Sebep Olduğu Cinayetler:
Yolda Çarpışarak Ölenlerin Tazminatı:
(KATİLİ BULMAK İÇİN YEMİN ETTİRMEK)
Ölen ve Öldürülenin Alâmetleri:
Velinin Yemin Edecekleri Seçmesi:
Maktulün Cesedinin Tam Olarak Bulunamaması:
Kasâmede Yemine Yanaşmayanın Hapsi:
Binekte Bulunan Maktulün Diyeti:
Ölünün, Sesin Duyulacağı Mesafede Bulunması:
Ölünün Mahalle Mescidinde Bulunması:
Ölünün Selatin Camiinde, Köprüde, Zindanda veya Büyük Caddede Bulunması:
Çölde veya Nehirde Bulunan Maktul:
Katilin Aşiretinden Kuvvet Alması:
Katilin Divan Ehlinden Olması:
Kabile Ferdlerinin Diyet Ödemeye Yetmemesi:
Âkilesi Olmayan Kimsenin Diyeti:
Katilin San'at Erbabından Olması:
Şehrin, Kendi Köyleri İçin Âkile Olması:
Akileye Dâhil Olmayıp, Diyet Ödemeyecek Olanlar:
Akilenin Ödeyeceği Diyet Miktarı:
Akilenin Diyeti Ödemeğe Katılma Şartı:
DİYETLER KİTABI
Diyet; ödenen şey demektir. Adam öldürmek maktülün velilerine mal vermeyi icab ettirdiğinden, bu mala diyet adı verilmiştir. Başka telefîyetler için değil de, sadece öldürülen kimsenin can bedeli olarak ödenen şeye diyet adı verilmiştir. Çünkü bu ad hususiyetle diyeti tarif etmek için türetilmiştir. Diğer telefıyetlerin bedeline bu ad verilmez. Öldürme sebebiyle diyet ödemenin vâcib kılınmasında büyük hikmet vardır ki, o da insanın binasını yıkımlara karşı korumak ve kanının boşa akmasına mâni olmaktır.
Diyet ödemek Kitab ve sünnet ile vâcib kılınmıştır. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Maktülün ailesine belli bir diyet vardır.” [1] Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Öldürülen mü'min bir kimse için (diyet olarak) yüz deve verilir.” [2]
Diyet-i muğallaza, yani ağır diyet 2, 3, 4 ve 5 (İmam Muhammed) yaşındaki dişi develerden 25'er tane olarak yekun 100 tanedir: İmam Muhammed dedi ki; 'diyet-i muğallaza 4 ve 5 yaşındaki develerden 30'ar tane, hepsi de gebe olmak şartı ile 6 ilâ 9 yaşlarındaki develerden de 40 tane olmak üzere yekun 100 devedir.' Zira Veda haccında Peygamber Efendimiz (sas) in şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Bilerek öldürme benzeri cinayetle öldürülen kimse, sopa ve kırbaçla öldürülen kimsedir. Bundaki diyet; kırkının karnında yavru olan yüz devedir.” [3] Kaste benzer cinayetin diyeti daha da ağırdır ve yukarıda açıkladığımız miktarda diyetin ödenmesi gerekir.
İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin dayanağı;
“Öldürülen mümin bir kimse için (diyet olarak) yüz deve verilir.” [4] mealindeki hadîs-i şerîfdir. Zührî'nin rivayetine göre; Rasûlullah (sas) ın zamanında diyetler 2, 3, 4 ve 5 yaşındaki develerden 25'er tane olmak üzere yekun yüz deve olarak verilirdi. Bilindiği gibi bununla hatâen öldürmeler kastedilmemiştir. Demek ki kastedilen, kaste benzer öldürmedir. Gebe develerin verilmesini de vâcib sayarsak, o zaman yüzden fazla deve verilmesi gerekir.
İbn. Mes'ûd (ra) dan rivayet edildiğine göre; diyet-i muğallaza; 2, 3, 4 ve 5 yaşındaki develerden 25'er tane olmak üzere yekun yüz devedir. Nitekim biz de böyle demiştik. Bu ancak simâen bilinir ve bu husus evvelki rivayetle tenakuz halindedir. Şu da var ki, ashab diyet-i muğallazanın keyfiyetinde ihtilaf etmişlerdir. Bizim rivayetimiz sabit ise, o merfu bir rivayettir. Özellikle sizin iddianıza göre Rasûlullah (sas) bu hadîs-i şerifini Veda haccında çok büyük bir müslüman cemaatinin önünde irad buyurmuş ise, bunun meşhur olması gerekirdi. Meşhur olunca da bazıları bunu daha başka kimselere karşı delil olarak ileri sürerlerdi. Delil olarak ileri sürselerdi, ihtilaf ortadan kalkardı. İhtilaf ortada olduğuna göre, bu hadîs-i şerîfin sabit olmadığına delalet eder. Kaldı ki, diyet olarak gebe develerin verilmesini şart koşmak da caiz değildir. Çünkü devenin gebeliği hakikaten bilinemez. Bu insanı altından kalkamayacağı bir şeyle mükellef kılmaktır.
Diyet-i gayr-ı muğallaza; iki yaşına giren erkek deveden 20, iki yaşına girmiş dişi deveden 20, üç yaşına girmiş dişi deveden 20, dört yaşına girmiş dişi deveden 20, beş yaşına girmiş dişi deveden yirmi olmak üzere yekun yüz devedir: Bu beş sınıf devedir ki, her birinden 20 tane verilmesi gerekir. İbn. Mes'ûd (ra) böyle demiştir. Rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sas) hatâen öldürülen bir kimse için bizim dediğimiz gibi beş sınıf deveden yüz deve verilmesine hükmetmiştir. Hatâen öldürmenin cezası daha hafiftir. Bunun icabı olan diyet de buna göre hafif olmalıdır ve o da bizim anlattığımız şekildedir.
Ya da bin dinar yahut on bin dirhemdir: Her on dirhem yedi miskal ağırlığında olmalıdır. Bununla alâkalı olarak Merrar b. Harise (ra) nin şöyle dediği rivayet edilir: 'Rasûlullah (sas) ın zamanında bir el kesildi de, Rasûlullah (sas) kesenin beş bin dirhem ödemesine hükmetti.'
Hz. Ömer (ra) in öldürülen kimseler için diyet olarak on bin dirhem ya da bin dinar ödenmesine hükmettiği rivayet edilmiştir. Rasûlullah (sas) ın da öldürülen kimseler için diyet olarak on bin dirhem ödenmesine hükmettiği rivayet edilmiştir. On iki bin dirhem ödenmesine hükmettiğini bildiren rivayetle alâkalı olarak Muhammed b. Hasan şöyle demiştir; 'o dirhemlerden her biri altı miskal ağırlığında idi.’ Böylece rivayetler arasında uyum sağlanmış oldu. [5]
Diyet Olabilecek Mallar:
Diyet; dinar, dirhem ve deveden başkası ile verilmez (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'diyet olarak sığırdan iki yüz, koyundan iki bin, elbiseden rida ve izar olmak üzere iki yüz elbise verilmesi gerekir. Ubeyde es- Selmanî'nin rivayetine göre; Hz. Ömer (ra) diyet olarak dirhemlerden on bin dirhem, dinarlardan bin dinar, develerden yüz deve, sığırlardan iki yüz sığır, koyunlardan iki bin koyun, elbiselerden iki yüz elbise verilmesine hükmetmiştir. Ubeyde es-Selmanî'nin demek istediği şudur; Hz. Ömer (ra) diyeti bu miktarlarda belirlemiştir. Çünkü Hz. Ömer (ra) aynı vakitte bu cinslerin hepsi ile diyetin miktarına hükmetmiş değildir. Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün dayanağı şu (yukarıda zikredilen) hadîs-i şerîfdir:
“Öldürülen mümin bir kimse için (diyet olarak) yüz deve verilir.” Bunun hükmü şudur ki; hakkında delil olmadıkça diyetin bunlardan başka şeylerden verilmesi gerekmez. Diyetin altından ve gümüşten verilebileceğinin delili, Rasûlullah (sas) ın vermiş olduğu ve yukarıda nakletmiş olduğumuz hükümdür.
Ashabımızdan bazıları İmameyn'in kavline benzer bir kavli Ebû Hanîfe'den rivayet etmişlerdir. Ebû Hanîfe dedi ki; 'maktülün velisi iki yüz sığırdan veya iki yüz elbiseden fazlasını almakla sulh olursa, bu sulh caiz olmaz. İşte takdir âyeti budur.
Kadının diyeti bunun yarısıdır: Rasûlullah (sas) dan; Hz. Ömer (ra), Hz. Ali (ra), İbn. Mes'ûd (ra) ve Zeyd b. Sabit (ra) den böyle rivayet edilmiştir. Kadın miras ve şâhidlik hususunda erkeğin yarIsı olduğu gibi, diyette de onun yarısıdır.
Diyet-i muğallaza ancak deveden verilir: Çünkü diyet-i muğallazamn deveden başkasıyla verileceğine dâir bir nass vârid olmamıştır. Bu husus ancak nass ile bilinir.
Müslüman ile zımmînin diyeti aynıdır: Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Ahdine sadakat gösteren her ahid sahibinin diyeti bin dinardır.” Zührî dedi ki; 'Hz. Ebübekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali (ra); zımmîye de müslümanın diyeti kadar diyet verilmesi gereğine hükmettiler.’ Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“(Anlaşmayı) kabul ederlerse, müslümanlarla aynı haklara sahip olacaklarını, müslümanların tâbi oldukları mükellefiyetlere kendilerinin de tâbi olacaklarını onlara bildir.”
Müslümanların tâbi olduları haklardan biri şudur; onlardan biri öldürüldüğünde mirasçılarına diyet olarak bin dinar verilecektir. Zımmîler de bu hakka sahiptirler. Eman alarak İslâm ülkesine gelen müste'menin de diyeti bu miktardadır. İbn Abbâs (ra) dan şöyle rivayet edilmiştir; 'iki müste'men Rasûlullah (sas) a geldiler. Rasûlullah (sas) onlara giyecek ve binek verdi. Yanından çıkıp gittiler. Eman aldıklarını bilmeyen Amr b. Ümeyye ed- Damrî onlara rastladı ve onları öldürdü. Rasûlullah (sas) onlar için iki hür müslümanın diyetini ödedi.’ [6]
HAKKINDA DİYET GEREKEN ŞEYLER
Bir insanın ölümüne karşılık tam diyet vardır: Bunun delili, rivayet etmiş olduğumuz hadîs-i şerîfdir. Öldürülen insandan kasıt, hür insandır. Çocuk ile büyük, eşrafdan olanla sıradan olan, müslüman ile zımmî bu hususda müsavidirler. Çünkü bunlar saygınlık ve dokunulmazlık bakımından da eşittirler. Dünyevî ahkâmda da bunlar bütün durumlarda birbirlerine eşittirler.
Burun, tenasül âleti ve tenasül âletini sünnet yerinden kesmenin, aklı gidermenin, koklama, tatma, işitme, görme duygularını yok etmenin, dilin, konuşmaya mâni olması halinde dilin bir kısmını kesmenin, cinsî münasebete mâni olduğunda sulbün yahut meni kesilmesinin veya kamburlaştırmanın ve cinsî münasebet esnasında kadının temas yolu ile idrar yolunun arasını yırtıp idrarını tutamaz hale getirmenin; (bütün bu sayılanların) bir insanın öldürülmesi gibi, tam diyeti vardır: Bunda kaide şudur: Bu âzalardaki güzellik ve intizam tam olarak giderildiği ve bunların menfaatleri tam olarak giderildiği zaman, tam diyet gerekir. Çünkü menfaat cinsini telef etmek, o menfaat hakkında nefsi manen telef etmektir. Zira nefsin manen kâim olması, menfaatlerinin kâim olması iledir. Menfaatin cinsini yok etmek, hayatı yok etmek gibidir. Güzellik ve intizam hayvanlarda (canlılarda) menfaat gibi maksattır. Bu sebepledir ki, güzellikle kölenin kıymeti artar. Menfaat cinsinin yok edilmesi; insanı onurlandırmak ve saymak için diyet ödenmesini gerektirir. Vücudunun temin ettiği menfaatle şereflendiği gibi, güzelliği ile de şereflenir. Dolayısıyla ona tam diyet taallûk eder. Said b. Müseyyeb (ra) in şu rivayeti de bunu teyid eder: Bu rivayete göre Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“İnsanın öldürülmesi sebebiyle diyet ödenir. Dilin koparılması sebebiyle diyet ödenir, Zekerin koparılması sebebiyle diyet ödenir. Burnun kesilmesi sebebiyle diyet ödenir. Burun yumuşağının kesilmesi sebebiyle diyet ödenir.” Rasûlullah (sas) Amr b. Hazm (ra) a böyle yazmıştır. [7]
Bu hüküm sabit olunca, biz deriz ki; burun kesilince güzellik tam olarak yok edilmiş olur. Burun yumuşağı ve kemeri de böyledir. Bunların hepsi bir organdırlar. Hepsinin kesilmesi sebebiyle sadece bir diyet ödemek gerekir.
Zekerin kesilmesiyle; cinsî münasebette bulunma, idrarı tutma, hâmile bırakmanın yolu olan vaginaya idhal etme ve döl suyunu akıtıp fışkırtma menfaati yok edilmiş olur. Sünnet yerine gelince; vaginaya idhal etme ve döl suyunu akıtıp fışkırtma menfaatinde aslolan budur. Kamış denen kısım sünnet yerine tâbidir.
Akla gelince; bunun menfaati diğer şeylerinkinden çok daha büyüktür. İnsan dünyanın ve âhiretin menfaatini onunla elde eder. Aklın temin ettiği menfaatler sayılmayacak kadar çok ve büyüktür.
Koklama, tatma, işitme ve görme; amaçlanan menfaatlerdir. Hz. Ömer (ra), akletme ve konuşma kabiliyetlerinin, işitme ve görme duygularının yok edilmesine yol açan tek bir darbe sebebiyle dört diyet ödenmesine hükmetmiştir.
Dilin kesilmesi halinde konuşma menfaati gibi amaçlanan bir menfaat yok edilmiş olur. Konuşma menfaatini yok eden sebep mevcud olduğu için, dilin bir kısmının kesilmesi halinde de aynı hüküm söz konusudur. Bazı harflerle konuşmaktan âciz kalacak olursa, çoğunu telâffuz edemez ise, tam diyet ödenmesi gerekir. Çünkü konuşma menfaati yok edilmiştir. Çoğunu telâffuz edebilirse, dilin darbeli haliyle darbesiz hali arasındaki kıymet farkının âdilâne hesaplanıp verilmesi gerekir. Çünkü eksik de olsa, anlatma menfaati hâsıl olmaktadır.
Cinsî münasebet amaçlanan bir menfaat olup, ona bir çok maslahat taallûk etmektedir. Bu menfaat yok edilirse, tam bir diyet ödenmesi gerekir. Döl suyunun kesilmesiyle cinsî münasebet menfaatinin cinsi ortadan kaldırılmış olmaktadır.
Kamburlaştırma sebebiyle insanın güzelliği tam olarak ortadan kaldırılır. Kamburluk yok edilince cezanın sebebi ortadan kalktığı için hiç bir şey gerekmez. İdrarı tutmak da amaçlanan bir menfaattir. Bu menfaatin yok edilmesi sebebiyle diyet ödenmesi gerekir.
Bir insanın elini hata ile kesen, sonra iyileşmeden onu hata ile öldürürse; cins birliği olduğu için, tek bir diyet ödemesi gerekir: Bu daha evvel anlatılmıştı.
Bedende çift olan organlardan her ikisinin diyeti, bir insanın tam diyetine eşittir. Çift organlardan birinin diyeti ise, tam diyetin yarısıdır: Bunlar kulaklarla gözlerdir. Bunların kendileri yok edilse veya yerinde bırakılsa, işitme ve görme kuvveleri giderilince, diyet ödemek gerekir. Çünkü bunların sağladıkları menfaat kendileriyle değil, nurları iledir. Alt ve üst çene, kaşlar, dudaklar, eller, ayaklar, kulakların işitme duyguları, kadının memeleri ve meme uçları da vücudun çift organlarındandır. Sütün tutulması ancak memelerle olur. Bunların yok edilmesiyle emzirme menfaati de yok edilir.
Husyeler yok edilirse, uylukların eti sıyrılıp kemikleri ortaya çıkarsa tam diyet ödenmesi gerekir. Bunun delili şudur: Said b. Müseyyeb (ra) den rivayet edildiğine göre; Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“İki gözde diyet vardır. İki kulakta diyet vardır. İki elde diyet vardır. İki ayakta diyet vardır. İki testiste diyet vardır. İki dudakta diyet vardır.” Rasûlullah (sas) Amr b. Hazm'a yazdığı mektupta şunları söylemiştir:
“İki gözde (tam bir) diyet vardır. Birinde ise yarım diyet vardır.” [8] Çünkü görme menfaati veya güzellik, iki gözün yok edilmesiyle tam olarak yok edilir. İkisinden biri yok edilince, menfaatin ve güzelliğin yarısı yok edilmiş olur.
Zekerle beraber iki husye (testis) de kesilir veya evvelâ zeker sonra iki husye kesilirse; her iki durumda da iki diyet ödenir. Çünkü zekerin kesilmesinden sonra iki testisin menfaati yerinde durmaya devam eder ki, o menfaat de meni ve idrarı tutmaktır. Evvelâ testisler sonra da zeker kesilirse; testisler için tam diyet, zeker için de bilir kişilerin takdir edeceği miktarda bir diyet verilir. Çünkü testislerin kesilmesiyle adam hadım olur. Hadım kimsenin zekerinin kesilmesinde ise, bilir kişilerin takdir edeceği miktarda bir diyet verilir. Çünkü testislerin kesilmesiyle zekerin menfaatine halel gelir ki, o da doğurtmaktır. Bu haldeki zeker çolak el gibidir. [9]
Dört Adet Olan Organların Diyetleri:
Sayıları dörder olan organlardan her birinin diyeti tam diyetin dörtte biridir: Bunlar kirpiklerle kaşlardır. Bunların yok edilmesiyle insanın güzelliği ve bu organların sağladığı menfaatin cinsi yok edilmiş olur ki, o menfaat de gözlerin kir ve çapaktan korunmasıdır. Kaşları olmayan gözlerin kirpikleri kesilirse, bir diyet ödenmesi gerekir. Kirpiklerden biri kesilirse, çeyrek diyet ödenmesi gerekir. Kaşlar da böyledirler. Kirpiği kaşla beraber kesme halinde ise, bir diyet ödenmesi gerekir. Çünkü kaşla kirpik, burun ile yumuşağı gibi bir organa benzerler.
El ve ayak parmaklarından her parmağın diyeti tam diyetin onda biridir: Zira Rasûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:
“Her bir parmak için on deve verilir.” [10] Parmakların hepsi bu bakımdan aynıdırlar. Hepsinin kesilmesi durumunda tam diyet ödenmesi gerekir. Parmaklar on tane olduklarına göre, tam diyet, yani yüz deve parmak sayısına bölünür. Demek ki, bir parmağın diyeti on devedir. Ve bir parmağın diyeti o parmağın mafsallarına taksim edilir: İki mafsallı parmağın bir mafsalı kesilirse, o parmağın yarı diyeti, üç mafsallı bir parmağın bir mafsalı kesilirse, o parmağın üçte bir diyeti verilir. Bunda elin diyetinin parmaklara bölünmesi esas alınmıştır.
Avuç içi parmaklara tâbidir: Çünkü eşyayı tutma menfaati parmaklarla kâimdir. Menfaatin yok edilmesi halinde diyetin ödenmesi gerekir. [11]
Dişlerin Diyeti:
Her bir diş için diyetin onda birinin yarısı vardır: Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Her diş için beş deve verilir.” [12] Bu hadîs-i şerîfde her hangi bir ayırım yapılmadığı için ön dişlerin, sivri dişlerin ve azı dişlerinin diyetleri aynıdır. Diş adı bunların hepsini kapsar. Bütün dişler için tam bir diyet ile birlikte beşte üç diyet ödemek gerekir. Çünkü ağızda yekun otuz iki diş vardır. Bunlardan yirmi tanesi azı dişi, dört tanesi sivri diş, dört tanesi de bunlarla sivriler arasında bulunan ve gülünce görülen dişlerdir. Kösenin dişlerinin yirmi sekiz tane olduğunu söylemişlerdir. Onun dişlerinin tamamı için tam bir diyetle birlikte beşte iki diyet ödemek gerekir. Bu organların ölçüsü üzerine câri olan bir kıyaslama değildir. Ancak bu hususda baş vurulacak yer nasstır.
Sökülen dişin yerine diş çıkarsa, diyet sakıt olur: Çünkü diyet ödemeyi gerektiren sebep ortadan kalkmıştır. Suçlu söktüğü dişi eski yerine takarsa, yine diyet ödemesi gerekir. Çünkü o diş temin edeceği menfaat ve güzellik bakımından eski haline dönmez. Sökülen diş yerine takılsa da, oradaki damarları ve sinirleri tutmaz. Bunu eski yerine takmakla takmamak arasında fark yoktur. Hatta yerine takıldıktan sonra biri gelip onu çıkarsa, ona bir ceza gerekmez.
Darbe sebebiyle bir diş kararır veya kızarır yahut yeşerirse, tam diyet ödemek gerekir. Zira diş kararınca, dağılır ve bu sebeple temin edeceği menfaat yok edilmiş olur ve güzelliği tamamen ortadan kalkmış olur. Darbe sebebiyle diş sararırsa; Ebû Hanîfe'den rivayet edilen görüşe göre; bilir kişinin belirleyeceği miktarda diyet ödenmesi gerekir. Çünkü sararması dişin temin edeceği menfaati gidermez, ancak noksanlaştırır. Bu sebeple bilir kişinin tayin edeceği miktarda diyet ödenmesi gerekir.
Darbe sebebiyle diş sallanırsa; sağlamlaşıp eski haline geleceği ihtimaline binâen bir sene beklenir. Düşer veya dişte anlattığımız vasıflardan biri meydana gelirse, bu hususda söylediğimiz şey gerekir. Çünkü cinayetlerde; durulup istikrara erme hali nazar-ı itibara alınır. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Yaralarda iyileşme oluncaya kadar beklenir.” Çünkü durulup istikrara varılmadan, neyin gerekeceği bilinemez. Dolayısıyla hemen hüküm vermek caiz olmaz. [13]
Saç, Sakal, Kaş ve Kirpiklerin Diyeti:
Baştaki saç kazıtılır da yerine yeniden saç bitmezse, diyet ödenmesi gerekir. Sakal, kaş ve kirpikler de böyledir: Kaşlarla kirpikler hakkında bu hükmün verilmesinin gerekçesi daha evvel anlatılmıştı. Sakal için de böyle bir hüküm verilmiştir. Çünkü sakalda tam bir güzellik vardır. Zira bir hadîs-i şerîfde Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Dünya semasının melekleri 'erkekleri sakalla, kadınları da örükle süsleyen Allah (cc) noksanlıklardan münezzehtir' derler.”
Saçı kazıtıp da, başında yeniden saç bitmeyen kimseye Hz. Ali (ra) tam diyet verilmesine hükmetmiştir. Sakal hakkında da aynı hükmü vermiştir. Ebû Cafer el- Hindüvanî sakal hakkında şöyle demiştir; 'sakal tam olup, kendisiyle güzelleşiliyorsa, kesilmesi halinde diyet vermek gerekir. Ama dağınık kıllar halinde olup kendisiyle güzelleşilmiyorsa, kesildiği takdirde diyet ödemek gerekmez. Dağınık kıllar halinde olmayıp kendisiyle güzelleşilmiyorsa, kesildiği takdirde diyet ödemek gerekmez. Dağınık kıllar halinde olmayıp kendisiyle güzelleşilmiyorsa ve kesilmesi ile sahibi çirkinleşmiyorsa, bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenmesi gerekir.
Sakatlanan el ve görmesi noksanlaşan göz için de diyet vardır: Çünkü sağladıkları menfaat yok edildiğinden, bunların kendileri de manen yok edilmiş olur ve açıkladığımız üzere diyet ödenmesi gerekir.
Bıyıklar, kösenin sakalı, erkeğin memesi, hadım ve iktidarsız kimsenin zekeri, ahrasın dili, çolak el, görmeyen göz, topal ayak, çürük diş, fazla parmak, sağlam oldukları bilinmediği zaman çocuğun gözü, dili ve tenasül âleti ve bütün bu sayılanlar için bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenmesi gerekir: Bıyık sakala tâbidir. Bir görüşe göre denildi ki; bıyıkta sünnet olan, onu traş etmektir. O tam bir güzellik unsuru değildir. Saçlar için ödenmesi vâcib olan diyetler ancak saç bitimi yerinin bozulması halinde vâcib olur. Ama saç eski haliyle yeniden biterse, diyet ödemeyi gerektiren sebep ortadan kalktığı için, bir şey vermek gerekmez.
Erkeğin memelerinde güzellik ve menfaat yoktur. Hadım ve iktidarsız kimsenin zekeri, çolak el, ahrasın dili, görmeyen göz ve topal ayak kesilip koparıldığında menfaat yok edilmediği, çürük dişte güzellik olmadığı, fazla parmakta bir menfaat olmadığı için, tam diyet ödemek gerekmez. Ancak yine de bunlar insanın bir parçası olduğu için, insan onurunu korumak maksadıyla, bu durumlarda bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenmesi gerekir.
Çocuğun organlarının sağlamlığı ve menfaatlerinin sâlimliği bilinmiyorsa, diyet gerekmez. Çünkü şüphe varsa, diyet gerekmez. Menfaatlerin sâlimliği zahir olsa bile, karşı tarafı ilzam etme hususunda zahir, hüccet olmaya elverişli değildir. Çocuğun doğarken bağırması konuşmak değildir. Aksine bu yalın bir sestir. Dilin sağlamlığı konuşma ile bilinir. Zekerin sağlamlığı hareketle bilinir. Gözün sağlamlığı bakmaya delalet eden şeyle bilinir. Bu organlarının sağlam olduğu bilinince, artık kasten veya hatâen işlenen cinayetlerde çocuğun organları da baliğ kimsenin organları hükmünde olur. İnsan bedenindeki tüylerin yok edilmesi halinde bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenir. Çünkü bunlarda menfaat ve güzellik yoktur ve bu açıkça görülmez.
Kulağa vurulur da kurursa; bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödemek gerekir. Tırnak sökülür de yeniden çıkmazsa, bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödemesi gerekir. Çünkü bunun için miktarı belli bir diyet ödeneceğine dâir bir rivayet yoktur.
Dirsekten el ayasına kadar olan kısmın yarısından kesildiği zaman el ayası için yarı diyet, oradan yukarısı için bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenir: Çünkü bunda menfaat ve güzellik yoktur. Dirsekten kesilmesi halinde de açıkladığımız sebepden dolayı aynı hüküm geçerlidir.
Bir parmağın kesilmesinden dolayı diğer parmak da işlemez hale gelirse veya sağ el kesildiğinde sol el de çolaklaşırsa, kısas tatbik etmek gerekmez (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'yukarıda anlatılan iki mes'elenin birincisinde kısas, ikincisinde ise diyet gerekir.'
Suçlu, mağduru mudiha yarasıyla (yani kemiği açığa çıkaracak şekilde) yaralar da, mağdurun işitme ve duyma hassası yok olursa, yukarıdaki ihtilaf geçerlidir. Ama mudiha olarak yaralar da, sonra bu yara münakkileye dönüşürse; yani kemiği kırıldıktan sonra yerinden oynarsa veya mağdurun dişini kırar da, diğer dişler kararırsa veya avuç kısmı kesilir de dirseğe kadar olan kısım çolaklaşırsa veya bir parmağı kesilir de avuç kısmı sakatlanırsa veya parmağı mafsaldan kesilir de kalan kısım sakatlanırsa; bütün bunlarda kısas tatbik edilmeyip, organın tam diyetinin ödenmesi gerektiği hususunda icmâ etmişlerdir. İmameyn'in yukarıdaki ihtilaflarının gerekçesi şudur; cinayet mahalli taaddüd etmiştir. Bu mahallerin birinde kısasın düşmesi sebebiyle diğerinde de düşmesi gerekmez. Bir organa karşı kasten cinayet işlenmesi misalinde olduğu gibi. Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi ise şudur; caninin cinayeti bir fiille sâri olarak vukûbulmuştur. Bitişik olduğu için, suç mahalli de birdir. Bu sebeple kısas tatbik etmek imkânsız olmuştur. Çünkü kısas denklik mânasındadır. Burada sirayet edici vasıfda caniyi yaralamak veya organını kesme imkânı yoktur. Kısas tatbik etmek mümkün olmayınca, icmâ yerlerinde olduğu gibi, malî ceza ödemek gerekir. Birini diğerine kıyaslamalarında ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü yaralardan biri diğerine sirayet etmez.
Bir veya iki parmağı bulunan bir eli kesen kimsenin, parmakların diyetini ödemesi gerekir. Elin ayası için bir şey gerekmez. İmameyn dediler ki; bir iki parmağın diyetine ve bilirkişinin el ayası için takdir edeceği diyete bakılır. Az olan çoğa dâhil olur. Çünkü bunlar aynı fiille aynı mahalde işlenmiş iki cinayettir. Dolayısıyla iki diyet ödenmesi gerekmez. İkisinden birini heder etmek de caiz olmadığına göre biz, baştaki saçların bir kısmını döken mudiha yarasında olduğu gibi, çok olanı tercih ettik.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; parmaklar asıldır. El ayası ise bunlara tâbidir. Çünkü eşya ancak parmaklarla tutulabilir. Şu da var ki, parmakları kesmekle tam diyet ödemek gerekir. Ama el ayasını kesmekte hüküm böyle değildir. Asıl az olsa bile, tâbi olanın kendisine göre hüküm almasını gerektirir. Ama yukarıda anlatılan mes'elede hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü onların biri diğerine tâbi değildir.
Üzerinde üç parmak bulunan bir el kesilirse, parmakların diyetinin ödenmesi gerekir. Bu hususta icmâ vardır. Zira açıkladığımız sebepden dolayı aslolan parmaklardır. Tamın hükmü çoğa verilir. [14]
Çocuğun ve Delinin Cinayeti:
Çocuğun ve delinin kasten işledikleri cinayetler hatâen işlenmiş gibidir: Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Çocuğun kastı hatadır.” Rivayet edildiğine göre; delinin biri bir adamı kılıçla vurup öldürmüş, Hz. Ali (ra) de o delinin akrabalarının diyet ödemelerine hükmetmiş ve hiç bir itirazla karşılaşmamıştı. Kısas bir cezadır. Haddlerde olduğu gibi, çocuk ve deli işledikleri fıilleden dolayı cezaya çarptırılmazlar. Ayrıca kasten işlenen suç fiilleri failin günahkâr olmasını gerektirir. Oysa bunlar işledikleri suçlardan dolayı günahkâr da olmazlar. [15]
BAŞ VE YÜZDEKİ YARALAR VE BUNLARIN GEREĞİ
Baş ve yüzdeki yaralar on çeşittir:
1- Harise; cildin yarılması: Cildi çizen ve yaran ama kan çıkarmayan yaradır.
2- Dâmie; göz yaşı kadar kanın çıktığı yara: Bir görüşe göre denildi ki; kan çıkar ama gözdeki yaş gibi olup akmaz.
3- Dâmiye; kan çıkartan ve akıtan yara.
4- Bâdie; deriden başka biraz da et kesilmiş olan yara.
5- Mütelahime; etten epeyce kesilmiş olan yara.
6- Simhak; kemiğin üzerindeki zara kadar ulaşan yara.
8- Haşime; kemiğin kırıldığı yara.
9- Münakkile; kemik kırıldıktan sonra yerinden kaydığı yara.
10- Âmme; bu yarada dimağ ile kemik arasındaki zar meydana çıkar.
Dediler ki; bunlardan sonra dâmiğa yarası gelir ki, bu; deriyi yırtıp beyine ulaşan yaradır. İmam Muhammed bunu söylememiştir. Bunu söylemenin faydası da yoktur. Zira bu şekilde yaralanan kimse yaşayamaz. Bunun hükmü yoktur. Harise ve dâmiyeyi de söylememiştir. Çünkü umumiyetle bu yaraların izi kalmaz. İzi kalmayan yaralar ise, hükümsüzdür.
Mudiha kasten yapılmışsa, kısas lâzımgelir: Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:
“Yaralarda kısas vardır.” [16] Mudihada kısası tatbik mümkündür. Çünkü bıçağı kemiğe ulaştırmak mümkündür. Böyle olunca da, iki yara arasında eşitlik temin edilmiş olur. Rasûlullah (sas) mudihada kısas tatbik edilmesine hükmetmiştir.
Mudihadan evvel yer alan altı çeşit yaradan dolayı kısas gerekmeyip bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet verilir: O yaralar için miktarı belli bir diyet yoktur. Karşılıksız bırakılmaları da mümkün olmadığından dolayı, bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenmesi gerekir. Ömer b. Abdülaziz demiştir ki; mudihadan aşağı derecedeki yaralamalar, tırmalama mahiyetinde olduğundan; bunlar için bilirkişinin belirleyeceği miktarda bir diyet ödenmesi gerekir.
El- Asl'da İmam Muhammed'den rivayet edilen bir görüşe göre; mudihadan sonrakilerde değil de, mudihadan evvelki yaralarda kısas vardır. Çünkü öncekilerde eşitliğin esas alınması mümkündür. Yaranın derinliği bir çivi ile ölçülür, sonra o uzunlukta bir demir çubuk alınıp sonuna kadar ete batırılır ve işlediği cinayet kadarınca suçluya kısas tatbik edilir. Zira Allah (cc);
“Yaralarda kısas vardır.” [17] buyurmaktadır. Mudihadan sonraki yaralarda ise, bu mümkün değildir. Zira kemiği kırıp yerinden kaydırmada eşitliğin temin edilmesi mümkün değildir.
Mudiha hatâen yapılmışsa; tam diyetin yirmide biri alınır. Haşimenin diyeti tam diyetin onda biridir. Münakkilenin diyeti tam diyetin onda biri ve ayrıca onda bir diyetin yarısıdır. Âmme denilen yaranın diyeti, tam diyetin üçte biridir. Câife denilen yaranın diyeti de âmme denilen yara gibi, tam diyetin üçte biridir. Eğer yara içeriye kadar nüfuz etmişse, tam diyetin üçte ikisi alınır: Zira Amr b. Hazm (ra) ın rivayetine göre, Rasûlullah (sas) kendisine yazdığı mektupta şöyle buyurmuştur;
“Mudihada beş deve, haşimede on deve, münakkilede on beş deve, âmmede diyetin üçte biri verilir.” [18] Başka bir hadîs-i şerîfde de Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Câifede diyetin üçte biri verilir.”
İçeriye nüfuz eden câife yarası için Hz. Ebûbekir (ra) in üçte iki diyet ödenmesine hükmettiği rivayet edilmiştir. Çünkü içeriye nüfuz etmesi halinde, bu iki câife olur.
Şecce adı altında toplanan yaralar, baş ve yüzde açılan yaralardır: Lügate göre yanaklarda, iki çene ve alında açılan yaralara şecce denilir. Câife; karın, yan ve sırtta açılan yaralardır. Bunların haricindekiler cerahat olup, hükümet-i adli gerektirir: Bunlar için miktarı belli bir diyet yoktur. Ama karşılıksız da bırakılamayacaklarından, bunlar için hükümet-i adl gerekir. [19]
Hükümet-i Adi Ne Demektir:
Hükümet-i adl; yaralı kişi bir köle gibi düşünülerek sağlam ve yaralı hali değerlendirilir. Yaralamanın eksilttiği kıymet diyetten hesaplanarak bedeli ödenir: Kıymetinin onda biri eksilmişse, diyetin onda birinin ödenmesi gerekir ve hep bu kıstasa göre hesaplanır. Bu görüş Tahavî'ye aittir. Çünkü hür kimseye değer biçmek mümkün değildir. Köle için değer, hür için diyet gibidir. Bunlardan birinde noksanlık meydana getiren şey, diğerlerinde de muteber olur.
Kerhî dedi ki; 'bu yaranın miktarı, belli diyeti olan yaraya göre tahminen hesaplanır ve o nisbette diyet alınır. Meselâ bu yaranın mudiha yarasına göre miktarı hesaplanır ve tam diyetin yirmide birine kıyasla ne kadar tutuyorsa, o kadarı alınır.
Bir kimse bir başkasının başını yaralar da, bu yaralama sebebiyle mağdurun aklı veya başının saçı giderilirse, buna mudiha diyeti de dâhil olur: Zira akıl gidince, bütün organların temin edecekleri menfaat gider ve cani onu yaralamış, o da bu yüzden ölmüş gibi olur.
Saça gelince; mudihanın diyeti, saçın bir kısmının giderilmesi sebebiyle vâcib olur. Öyle ki, giderilen saçın yerine yenisi biterse, diyet ödeme mükellefiyeti düşer. Saçın tamamının giderilmesinde diyet-i kâmile gerekir. Burada iki suç bir fiile taallûk etmektedir. Dolayısıyla parmağı kesilip de eli sakatlanan kimse misalinde olduğu gibi, parça bütüne dâhil olmaktadır.
Görme, işitme ve konuşma kabiliyeti giderilirse, buna mudiha diyeti dâhil olmaz. Ama bununla beraber mudiha diyetinin ödenmesi gerekir: Zira evvelki sayfalarda geçen bir rivayette anlatıldığı gibi, Hz. Ömer (ra) bir darbe sebebiyle dört diyet ödenmesine hükmetmiştir. Çünkü bu organlardan her birinin temin edeceği menfaat kendisine has olup, başkasına sirayet etmez. Bunlar değişik organlara benzerler. Akıl ise böyle değildir. Çünkü onun temin edeceği menfaat bütün organlara sirayet eder.
Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; şecce görme duygusunun değil de, işitme ve konuşma duygusunun giderilmesi diyetine dâhil olur. Çünkü işitme ve konuşma bâtıni bir hadisedir ve akıl ile müteberdir. Görmeye gelince; bu zahirî bir hâdise olup bu kapsama dâhil olmaz.
Bu duyguların gidip gitmediğini bilmenin yolu; caninin itirafta bulunması veya mağduru tasdik etmesi yahut yeminden kaçınmasıdır. Diğer haklarda da bu böyledir. Görme duygusunun gidip gitmediği iki âdil tabibin muayenesiyle bilinir. Çünkü bu zahirî bir hâdisedir ve varlığı veya yokluğu bu şekilde bilinir.
Ashabımızdan bazıları dediler ki; kişinin görüp görmediğini anlamak için önüne bir yılan bırakılır ve nasıl davrandığı kontrol edilir. Kişinin işitip işitmediğini anlamak için dalgınlığı esnasında kendisine aniden seslenilir. Anlatıldığına göre bir erkek bir kadını dövmüş, kadın ise sağırlaştığını iddia etmiş, ikisi muhakeme olunmak üzere Kadı İsmail b. Hammad b. ebî Hanife'ye başvurmuşlardı. Kadı o kadına bakmayıp, başka bir şeyle oyalanır gibi yapmış, sonra aniden ona dönüp; 'avret yerini kapa’ deyince kadın toparlanmış ve Kadı da davacı kadının yalan söylediğini anlamıştı.
Kişinin konuşup konuşamadığını anlamak için ise, kendisinden habersizmiş gibi davranılır ve gizlice takib edilerek konuşup konuşmadığına bakılır. Koku alma duygusunu kaybettiğini iddia eden bir kimse yanında pis koku saçmakla denenir. Yanında pis koku saçıldığında yüzünü buruşturursa, yalan söylediği anlaşılır.
Mudiha yarası ve diğer organların yaralanmalarında hemen kısas tatbik edilmez, yaranın iyileşmesi beklenir: Zira rivayet edildiğine göre; adamın biri Hassan b. Sabit (ra) i yaralamıştı. Bunun üzerine Ansar kalkıp Rasûlullah (sas) a gelerek kısas talebinde bulunmuşlardı da Peygamber Efendimiz (sas) onlara şöyle buyurmuştu:
“Bekleyin bakalım, arkadaşınıza ne olacak?”
Hatâen yaralamaların durumunda şüphe yoktur: Bu yara başka yerlere sirayet etmezse, hükmü bellidir. Ama sirayet ederse, daha evvel diyetin bir kısmı alındığı için, bu defa kalan kısmı da alınır.
Bir kimse bir başkasının başını yaralar, ancak daha sonra et birbirine kaynayıp yara kapanır ve yeniden saç biterse, diyet ödenmez (Ebû Yûsuf): Çünkü diyet ödenmesini gerektiren sebep ortadan kalkmıştır ki, o sebep de insanın çirkinleşmesidir. Ebû Yûsuf dedi ki; 'bu takdirde cani mağdura çektirdiği acının diyetini ödemekle mükellef olur. Çünkü yaranın meydana getirdiği çirkinlik her ne kadar yok olmuşsa da, yaralama sebebiyle hâsıl olan acı hâlâ devam etmektedir. Bu sebeple o acının miktarınca diyet ödenmesi gerekir.'
İmam Muhammed dedi ki; 'mağdurun tedavisi için lâzım gelen tabip ücretini caninin ödemesi gerekir. Zira caninin işlediği suç fiili sebebiyle mağdura tedavi lâzım olmuştur. Cani bu tedavi masrafını sanki mağdurun malından almıştır. Dolayısıyla bu masrafı caninin karşılaması gerekir.’ [20]
CENİNİN ÖLDÜRÜLMESİ VE BUNUN HÜKMÜ
Bir kimse bir kadının karnına vurur da kadın ölü bir cenin düşürürse, bu fiilden dolayı caninin akrabalarının bir gurre; yani erkek veya kadın bir köle veya elli dinar vermeleri gerekir. Düşen ceninin erkek veya kız olması farketmez: Kıyasa göre bu durumda bir şey gerekmez. Çünkü düşen ceninin sağ olduğu bilinmemektedir. Zahirî durum ilzam için uygun değildir. Ancak biz burada kıyasın hükmüne uymadık. Zira rivayet edildiğine göre; bir kadın kumasının karnına çadır direği ile vurmuştu; kuması da ölü bir cenin düşürünce, davalaşmak üzere Rasûlullah (sas) ın huzuruna varmışlar, Rasûlullah (sas) da vuran kadının ailesinin (aşiretinin) bir gurre (köle ya da cariye) ya da bunun kıymeti olan beş yüz dirhem vermelerine hükmetmişti.' [21] Burada düşen ceninin erkek veya kız olduğu açıklanmamıştır. Çünkü ceninin erkek veya kız olduğunu ayırt etmek imkânsızdır. Zorluk ve sıkıntıyı bertaraf etmek için, erkek veya kız olması nazar-ı itibara alınmamaktadır.
Başka bir rivayette bu mes'ele şöyle anlatılmaktadır; “O kadın ölü bir cenin düşürdü ve kendisi de öldü. Rasûlullah (sas) da vuran kadının âkilesinin diyet ve cenin için de gurre (köle veya cariye) vermelerine hükmetti.” Bunu rivayet eden Muğîre (ra) derki, 'o ceninde hayat vardı.' Vuran kadının babası veya başka bir rivayete göre kardeşi İmran b. Uveymir el Eslemî de kalkıp dedi ki; 'yemeyen, içmeyen, bağırmayan, ses vermeyen bir varlık için mi diyet ödeyeceğiz?! Böylelerinin kanı helâldir, boşa gider.'
Onun bu itirazını Rasûlullah (sas) şöyle cevaplandırdı;
“Kâhinlerin secileri gibi seci' mi kullanıyorsun?! O cenin için köle veya cariye bir gurre verilmesi gerekir.” [22] Muhammed b. Mesleme bunu böyle rivayet etmiştir.
Eğer cenin sağ olarak düştükten sonra ölürse, âkilenin tam diyet, vuranın da ölüm keffaretini ödemesi gerekir: Çünkü o katil olmuştur. Kadın cenini ölü olarak düşürür, sonra kendisi de ölürse; kadın için diyet, cenin için de gurre verilir. Kadın öldükten sonra cenini de ölü olarak düşürürse, kadın için diyet lâzımgelirken, cenin için hiç bir şey gerekmez: Kadının ölmesi, ceninin ölümüne sebep olur. Cenin anasının ölümü sebebiyle boğulur ve anasının nefes almasıyla nefes alır. Ama anasının yediği darbe sebebiyle ölmesi de muhtemeldir. Şüphe sebebiyle gurre vermek gerekmez.
Kadın ölür ve sonra canlı olarak bir cenin çıkartır, sonra da o cenin ölürse, iki diyet ödenir: Çünkü bu durumda cani iki can öldürmüş olmaktadır.
İkiz ölü cenin düşürmenin iki gurresi vardır: Zira Rasûlullah (sas) bir cenin için bir gurre verilmesine hükmetmiştir. İki cenin, için ise iki gurre verilmesi gerekir. Zira bir darbe ile iki şahsı telef eden kimse, onlardan her biri için tıpkı büyükler gibi tazminat vermesi gerekir.
Biri ölü, diğeri sağ olarak düşürülür ve sonra da ölürse; ölü doğan için gurre, diri doğan içinse, tam bir diyet verilir: Her biri ayrı ayrı nazar-ı itibara alınır.
Gurre bir sene içinde ödenir: Rasûlullah (sas) ın böyle hükmettiği rivayet edilir.
Yaradılışının birazı ortaya çıkmış, fakat tamamlanmamış cenin için de gurre ödenmesi gerekir: Çünkü o ceninin bir çocuk olduğunu tespit etmişizdir. O artık tam bir çocuk gibidir. Rasûlullah (sas) cenin için gurre verilmesine hükmetmiş, kendisine sorulmadığı için de tafsilat vermemiştir.
Ölü olarak düşürülen bir cenin için ölüm keffareti ödenmez: Düşürülen ceninin canlı olmayabileceği düşünülerek bu mes'elede öldürme hâdisesinin tahakkuku kesin değildir. Düşürülen cenin için gurre ödemenin kıyasa aykırı olduğunu, ancak bunun nass icabı olduğunu açıklamıştık. Bu nass başka şey hakkında değil de, gurre hakkında vârid olmuştur. Keffaretlerin yolu tevkifidir ya da ittifak iledir. Kıyaslama ile değildir.
Cenin düşürme cinayetinden dolayı ödenen tazminat ceninin mirasçılarına intikal eder: Çünkü bu tazminat onun canının bedelidir.
Tıpkı diyet gibi, ondan miras kalır. Ancak darbeyi vuran kişi ona mirasçı olamaz. Çünkü bu onun katilidir.
Düşürülen cenin bir cariyeninse, erkek ve de canlı olarak düşürülmüşse; çocuğun kıymetinin yirmide biri, kız ise kıymetinin onda biri tazmin edilir: Çünkü hür kadının düşürülen cenini için beş yüz dirhem verilmesi gerekir ki, bu da diyetin yirmide biridir. Hürrün diyeti, kölenin kıymeti mesabesindedir, ona göre nazar-ı itibara alınır. Ceninin gurresi vuranın malından alınır. Çünkü âkile, köleye diyet vermez. Fetvalarda şöyle denilmiştir; gebe kadın iddet beklemekte iken iddetini tamamlamak için hile yaparak çocuğunu düşürürse, kocaya gurre vermesi gerekir. Ancak bu gurreden miras payı alamaz. Bunun açıklaması daha evvel geçmişti. [23]
UMUMÎ YOLA PENCERE VB. ŞEYLER AÇMAK
Bir kimse umuma âit yola aydınlatma yeri, oluk, hela veya dükkân çıkartırsa, halktan her hangi bir kimsenin onun hakkında davacı olmaya hakkı vardır: Çünkü umuma âit yoldan yaya olarak veya binek üzerinde geçmek herkesin ortak hakkıdır. Yola yapılan bu yapıları herkesin yıkma hakkı vardır. Müşterek mülkte ortaklardan biri diğerinin veya diğerlerinin rızası olmadan bir yapı yaparsa, ortaklardan her biri o yapıyı yıkabileceği gibi, umuma âit yola yapılan yapıları da herkesin yıkmaya hakkı vardır.
Umumî yola yapılan ve çıkartılanlar bir kimsenin üzerine düşer de öldürürse; yapanın âkilesi üzerine diyet lâzımgelir: Çünkü o insanın telef olmasına sebep olmuştur. Hakkı olmadığı halde müslümanların yolunu ve havasını işgal ettiği için, o mütecavizdir. Bunu sultanın emri ile yapmışsa, mes'ûl olmaz. Böyle yapması mutlak surette mübah olur. Çünkü sultan, müslüman cemiyetinin naibidir. Bundan sonra o evi satarsa, mes'ûliyetten kurtulmuş olmaz. Çünkü cinayet ondan neş'et etmiştir ve o da hâlâ durmaktadır.
Oluğun duvar üstündeki kısmı isabet edip öldürmüşse, tazminat vermek gerekmez: Çünkü o, ölümün sebebinde mütecaviz değildir. Zira oluğun dâhildeki kısmı kendi mülküne konulmuştur. Fakat yola uzanan tarafı değerse, tazmini gerekir: Çünkü o, ölüm sebebinde mütecavizdir.
Her iki tarafı da isabet eder veya hangi tarafın isabet ettiği bilinmezse, yarım diyet ödenir: Ölümü iki tarafdan birine izafe etmede bir tercih sebebi bulunmadığı için, ölüm her iki tarafa da izafe edilir.
Yola yapılanlardan hiç kimse zarar görmüyorsa, sahibi ondan faydalanır: Çünkü onun oradan geçme hakkı vardır. Bundan kimseye zarar yoksa caizdir. Fakat bir kişi bundan zarar görüyorsa, kullanmak mekrüh olur: Çünkü insanlara zarar vermek aklen ve dinen haramdır.
Çıkmaz sokak ahalisinden bir kimsenin ortakların izni olmadan yola doğru bir şey yapmaya hakkı yoktur: Çünkü yol onların müşterek malıdır ve bu yol onların müşterek evi gibidir. Evde barınma âdetine uygun olarak çıkmaz sokağa eşya koymak gibi bir fiili işlemişse, mes'ûl olmaz. Çünkü âdete göre o mütecaviz değildir.
Yolda ateş yakan kimse, o ateşin o yerde yakmış olduğunu tazmin eder: Ateşi hareket ettirip başka bir yere aktarırsa ve rüzgârlı bir gün değilse, ateşin o ikinci yerde yaktığını tazmin etmez. Yola su serpmek, hayvan bağlamak, tahta koymak, toprak dökmek, çamur almak ve eşya koymak da böyledir.
Dinlenmek için veya yorulduğu yahut hastalandığı için yürümekten âciz kalıp yolda oturan bir kimseye gelip geçenlerden birinin ayağı takılıp düşer ve ölürse; diyet ödenmesi gerekir. Zira yolda oturan kişi geçmekte olanın ölümüne sebebiyet vermiştir. Evvelki kısımlarda geçen, başkasının mülkünde kuyu kazma misalinde olduğu gibi, mes'ûldür.
Birinin umumî yola bıraktığı eşyaya ayağı takılan bir kimse bir başka adamın üzerine düşer de o başkası ölürse; tazminatı ayağı takılanın değil, eşyayı yola bırakanın ödemesi gerekir. Zira ölüme sebebiyet veren ayağı takılıp düşen değil, eşyayı yola bırakandır.
Ahmed'in yola bıraktığı eşyayı Mehmed alıp başka bir tarafa koyar da, Ali gelip ayağı o eşyaya takılıp düşer ve ölürse; Mehmed'in tazminat ödemesi gerekir. Çünkü Mehmed o eşyayı evvelki yerinden uzaklaştırmakla ikinci bir yeri işgal etmiş ve Ahmed'in fiilinin eserini yok etmiştir. Bu mes'elede suçlu Mehmed olduğu için, tazminatı da o öder.
Bir kimse yolu sular veya yolda abdest alırsa, bu yüzden birinin ayağı kayıp düşerse; failin tazminat ödemesi gerekir. Dediler ki; yoldan geçen âmâ birinin ya da vakit gece olup, yolun sulandığını bilmeyenin kayıp düşmesi halinde failin tazminat ödemesi gerekir. Eğer yoldan geçen kimse yolun sulanmış olduğunu biliyorsa, failin tazminat ödemesi gerekmez. Çünkü sulandığını bildiği halde bile bile oradan geçmekle kendi canını tehlikeye atmış ve telefin doğrudan mes'ûlü olmuştur. Yolu sulayanın da tazminat ödemesi gerekmez.
Yola konulan taş veya tahtanın üzerinden bilerek geçen kimse ayağı kayıp düşerse, o taşı veya tahtayı oraya koyan kimse mes'ûl olmaz. Bir görüşe göre denildi ki; bu hüküm yolun bir kısmının sulanması halinde söz konusudur. Ama tamamının sulanması halinde sulayanın tazminat ödemesi gerekir. Çünkü insan, başka geçit bulamadığı için oradan geçmek zorundadır. Bu eşyaları yola koyan keffaretle mükellef değildir. Ölenin mirasçısı ise mirasından mahrum kalmaz. Çünkü o başkasının mülkünde kuyu kazan kimse gibi ölüme sebebiyet vermiştir. Bu misal daha evvel geçmişti.
Bir kimsenin duvarı umumî yola doğru meyleder ve müslüman olsun, zımmî olsun; bir kimse ondan duvarını yıkmasını ister de, yıkılması mümkün olan bir zaman içerisinde yıkmaz ve devrilip zarara yol açarsa; bu zarar tazmin edilir: Kıyasa göre duvar sahibinin tazminat ödemesi gerekmez. Çünkü duvarın meyledip havayı işgal etmesi duvar sahibinin fiili değildir. O maktülü direkt olarak öldürmediği gibi, ölümüne sebebiyet de vermiş değildir. Dolayısıyla tazminat ödemesi gerekmez. Ama tazminat ödemesini gerekli gören istihsan kaidesine göre, hava onun duvarı ile işgal edilmiştir. Evvelce de açıkladığımız gibi insanlar o havada müşterek hak sahibidirler. Kendisinden işgal ettiği havayı boşaltması istenmişse, boşaltması gerekir.
İmkân bulduğu halde boşaltmazsa, mütecaviz olur. Ama boşaltması istenmeden evvel yıkmamış ise, mütecaviz olmaz. Çünkü duvar onun elinde (mülkiyetinde) iken, ama kendisinin tesir ve dahli olmaksızın meyletmiştir.
Bu şuna benzer; rüzgâr bir adamın kucağına bir elbiseyi atar, sahibi de elbiseyi geri vermesini ondan ister, ancak imkânı olduğu halde elbiseyi geri vermez ve bu arada elbise de telef olursa; tazminat ödemesi gerekir. Ama sahibi elbiseyi geri vermesini ondan istemezse, tazminat ödemesi gerekmez.
Yıkılması istenildikten sonra sahibi yıkımla meşgulken o duvar bir kimsenin üzerine yıkılır da, o adam ölürse; duvar sahibinin tazminat ödemesi gerekmez. Çünkü yıkılmasının istenmesinden sonra sahibinden her hangi bir haksızlık sâdır olmuş değildir. Duvarı yıktıktan sonra yoldan gelip geçenlerden biri ayağı enkaza takılarak düşer ve ölürse; duvar sahibinin tazminat ödemesi gerekir. Bu görüş İmam Muhammed'e aittir. Enkazı kaldırması kendisinden istenmiş olmasa bile, tazminat ödemesi gerekir. Çünkü yol, onun toprağı ve molozları ile işgal edilmiştir. Dolayısıyla orayı boşaltması gerekir.
Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; enkazı kaldırması istenmemişse, elbise mes'elesinde olduğu gibi tazminat ödemesi gerekmez. Evi satarsa, eğik duvarın mesüliyetinden kurtulur. Duvarın yıkılması evin yeni sahibinden istenir. Çünkü evvelkinin duvarı yıkma salahiyeti kalmamıştır. Duvarın yıkılmasını ancak bu salahiyeti üzerinde taşıyandan istemek sahih olur. Söz gelimi; rehinde veya kirada yahut emanette bulunan bir evin meyilli duvarını yıkmasını rehinciden veya kiracıdan veyahut emanetçiden istemek sahih olmaz. Ama yıkmayı, o evi rehin verenden istemek sahih olur. Çünkü rehni çözerken o evin eğik duvarını yıkma salahiyetine sahip olabilir.
Çocuğa ait meyilli duvarı yıkma hususunda baba, vasî ve ana da böyledirler. Çünkü bunların mal sahibi olan çocuk üzerinde velayetleri vardır. Yıkma sebebiyle başkalarına zarar vermeleri halinde tazminat çocuğun malından ödenir. Çünkü bunların yıkması, çocuğun yıkması gibidir.
Eğer duvar başlangıçta meyilli olarak yapılmışsa; devrilip telef ettiği şey önceden dâva edilmemiş olsa bile, yine tazmin edilir: Evvelce de açıkladığımız gibi o, insanların ortak oldukları bir havada bina yaptığından dolayı, mütecavizdir. [24]
Hayvanların Sebep Olduğu Cinayetler:
Hayvana binen onun ön ve arka ayakları ile basıp telef ettiği şeyi tazmin eder: Şunu bilmeliyiz ki; hayvana binmek ve hayvanın yürümesi sahibinin mülkiyetindeki bir yerde oluyorsa, ayağı ile basıp telef etmesi dışında, yürüyüş ve hareketlerinden doğan zararları sahibinin tazmini gerekmez. Çünkü bu onun kendi mülkündeki bir tasarrufudur. Kendi mülkünde kuyu kazan kimse misalinde olduğu gibi, tasarrufu selamet şartı ile kayıtlı değildir. Ancak hayvanın ayağı ile basıp telef edişini istisna etmiştik. Çünkü hayvanın bastığı canlının helaki kendisinin ağırlığı ile hâsıl olduğu için, bu kendi fiili gibidir. Bu sebeple hayvanın başka fiilleri ile değil de, ayağını basmasıyla ölen kimse için süvarinin keffaret-i kati edâ etmesi vâcib olur. Bu daha evvel de anlatılmıştı.
Hayvana binmek veya onu yürütmek başkasının mülkü olan bir yerde oluyorsa; hayvanın durarak, yürüyerek, fiskeleyerek veya ısırarak işlediği cinayetten dolayı sahibinin tazminat ödemesi gerekir. Çünkü sahibi bu cinayetin sebebinde mütecavizdir. Zira sahibi onu başkasının mülkü olan bir yerde yürütme veya durdurma hakkına sahip değildir. Ama bu hususda mülk sahibinden izin almışsa, kendi mülkünde imiş gibi muamele görür. Hayvanı umuma açık olan yolda telefıyette bulunmuşsa, zaten kitabımızın mes'elesi de budur sahibi, hayvanın ön veya arka ayakları ile vurması, ısırması, çarpması, başıyla vurması veya kendini yere atıp yuvarlanmasıyla meydana getirdiği zararı tazmin eder.
Fakat kuyruğu veya arka ayakları ile vurup telef ettiğini tazmin etmez: Bu mes'elede kaide şudur; umumî yoldan geçmek mübahtır. Tabii ki, mübahlık için selamet şartı vardır. Bu yolda onun da hakkı vardır. Dolayısıyla oradan geçmesi mübahtır. Herkesin o yoldan geçmeye hakkı vardır. Çünkü orası halkın müşterek malıdır. İki tarafın durumunu göz önüne alarak ve iki hakka riâyet ederek biz o yoldan geçmeyi selamet şartına bağladık. Süvarisinin gözü önünde cereyan ettiğinden dolayı, ayakla basıp ezme vb. hareketlerden sakınmak mümkündür. Böyle olunca da bu gibi zararlara karşı selamet şartı konulmuştur. Yürürken hayvanın fiske atması arkadan olduğu için, süvarinin buna mâni olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu bakımdan selamet şartı konulmamıştır. Durdurduğu esnada hayvan fiske atarak telefat verirse, sahibinin tazminat ödemesi gerekir. Çünkü hayvanı durdurmayarak buna mâni olma imkânı vardır.
Hayvan yolda giderken dışkısını bırakır veya bunun için durdururlarsa; dışkı sebebiyle telef olan şeyi ödeme mecburiyeti yoktur: Çünkü bundan sakınmasına imkân yoktur. Yolda giderken dışkısını bırakmasının hükmü açıktır. Durdurduğunda da hüküm böyledir. Çünkü durmadığı takdirde dışkısını bırakmayan bazı hayvanlar da vardır.
Başka şey için durdurulmuşsa, verdiği telefat ödenir: Çünkü durdurmayarak bundan sakınması mümkündür. Yedekteki kimse de süvari gibidir. Çünkü hayvanın seyri her ikisine izafe edilir. Hayvanı durdurma hususunda mescid kapısı (nın önü) de yol gibidir. Müslümanların devlet reisi hayvanların durdurulması için mescid kapısının yanında bir yer belirlemişse, orada durmakta iken hayvanın meydana getirdiği zarardan dolayı sahibinin tazminat ödemesi gerekmez. Hayvan pazarında iken hayvanın meydana getirdiği zarar da bu hükme tâbidir. Çünkü orada durmasına sultan tarafından izin verilmiştir. Hacc menasikinin ifâ edildiği mekânlar hâricinde Mekke yolu ve çöl de böyledir. Hayvanın burada yaptıklarından insanların zarar görmeyecekleri için, izin almaya ihtiyaç yoktur. Hacc menasikinin ifa edildiği yerlere gelince; oralar yol gibidir.
Hayvanı yedeğinde götüren arka değil, fakat ön ayakları ile dokunup telef ettiğini tazmin eder. Hayvanı önüne katıp götüren de bunun gibi ön ayakları ile verdiği zararı tazmin eder: Bu görüş Kadı Şüreyh'den rivayet edilmiştir. Bir görüşe göre denildi ki; hayvanın fiske atması sebebiyle meydana gelen zararı, sahibi tazmin eder. Hayvanı yedeğinde götüren kimse süvari gibi olup, hayvanın fiskeleyerek değil de ayağıyla basarak meydana getireceği zarardan sakınabilir. Hayvanı önüne katıp götüren onun ayağı ile basarak da meydana getireceği zarardan sakınabilir.
Fiskelemesiyle meydana getireceği zarara gelince; bunu tazmin etmesi gerekmez, diyenler de vardır. Çünkü bu görüşe göre, bundan sakınması mümkün değildir. Çünkü hayvanın ayağında fiskelemesine mâni olan bir şey yoktur. Bir görüşe göre denildi ki; tazmin etmesi gerekir. Çünkü hayvan onun gözleri önünde fiskelemektedir. İnsanları o hayvandan uzaklaştırarak ve ikaz ederek bu zarara mâni olması mümkündür. Ama hayvanı yedeğinde götüren kimsenin durumu böyle değildir. Deve katarını yolda çekip götürmekte olan kimse, bu katarın başındaki ve sonundaki hayvanların verdikleri zararı karşılar. Çünkü bu hayvanları zaptedip başkalarını, bunların ezip çarpmalarından korumakla mükelleftir.
Bir kimsenin bindiği hayvan ön ve arka ayakları ile akrabalarından birisini basıp öldürürse, mirastan ve vasiyetten mahrum kalır ve keffaretini de ödemesi gerekir: Bunu 'cinayetler' bahsinin baş kısmında açıklamıştık.
Birisinin binmiş olduğu hayvanı başkası kırbaçlar ve hayvan aniden birisini ezerse, zararı karşılamak kırbaçlayana düşer: Çünkü kırbaçlandığında fiskeleyip zıplaması, hayvanın âdetindendir. Dolayısıyla bu zarar onu kırbaçlayana izafe edilir. Süvari bu durumda zarüret içindedir, hayvanın seyri ona izafe edilmez. Zarara sebebiyet veren, onu kırbaçlayandır.
Başkasının kırbaçladığı hayvanın süvarisi düşüp ölürse, kırbaçlayanın tazminat ödemesi gerekir. Hayvan kendisini kırbaçlayanı öldürürse, onun kanı hederdir, karşılıksız kalır. O, kendi kazdığı kuyuya düşen gibidir. Eğer kırbaçlamasını ona süvari emretmişse, tazminatı süvari öder. Çünkü onun emir vermesi sahihtir. Kırbaçlama fiili süvariye izafe edilir.
Hayvan bir adamın yola koyduğu taştan ürküp de, başkasına zarar verirse; taşı oraya koyan kırbaçlayan gibi tazminat öder. Çünkü taşın oraya konması hayvanın ürkme sebebidir. Nitekim, hayvanın kırbaçlanması da, zıplamasının sebebidir.
Bir hayvanı birisi önüne katıp sürer, diğeri de o hayvanı yedeğine alırsa; veya birisi önüne katıp sürer, diğeri de binerse; zararı ikisi öder: Çünkü bitişiklik hükmünce ikisinden biri tam olarak önüne katıp sürücüdür, diğeri de tam olarak yedeğine alıcıdır. Bir görüşe göre denildi ki; süvarinin tazminat ödemesi gerekir. Çünkü evvelce de açıkladığımız gibi cinayeti doğrudan kendisi işlemiştir. Hayvanı önüne katıp süren ise, bu hâdiseye sebebiyet vermiştir. Cinayeti doğrudan işleyene izafe etmek daha uygun olur.
Bu mes'elelerin hepsinde ölen eğer bir insansa, diyeti katilin âkilesinin ödemesi gerekir. Çünkü katilin tamamen mahv-u perişan olmasından korkulduğu için, yükünü hafifletmek maksadıyla, hatâen işlenen cinayetlerde diyeti katilin âkilesi üstlenir. Bu mes'elelerdeki cinayetlerse, hatâen işlenen cinayetlerden daha aşağı derecede olduğu için, katilin yükünü daha da hafifletmek evlâ olur.
Ölen insan değil de hayvan ise ve telef olan da eşya ise; tazminat caninin malından alınır. Çünkü caninin âkilesi bu gibi şeyler için ödemede bulunmaz. [25]
Yolda Çarpışarak Ölenlerin Tazminatı:
İki atlı veya iki yaya çarpışıp ölseler, her ikisinin de âkilesi diğerinin diyetini öder: Çünkü her birinin öldürme fiili her ikisinin fiiline değil diğerinin fiiline izafe edilir. Zira öldürmek, mahzurlu bir sebebe izafe edilir. İkisinden her birinin fiili, yani yolda yürümesi kendisi açısından mübah, fakat arkadaşı açısından mahzurludur. Çünkü evvelce de açıkladığımız gibi bu fiilin mübah olması, selamet şartına bağlıdır. Kendisi açısından mübah olduğu için fiilinin mûteberliği sakıt olur ve öldürülmesi tamamen diğerinin fiiline izafe edilir. Çünkü diğerinin fiili onun hakkında mahzurludur ve o kuyuyu kazanla birlikte yürüyen gibidir. Çünkü telef ikisinin fiili ile, yani kazma ve yürüme sebebiyle hâsıl olmuştur. Bununla beraber telef sadece kazanın fiiline izafe edilir.
Çünkü onun fiili mahzurludur. Telef, yürüyenin fiiline izafe edilmez. Çünkü onun fiili mübahtır.
Çarpışan iki kişi kasıtlı olarak çarpışıp ölmüşlerse; ikisinden her biri yarım diyet ile mükellef olur. Çünkü ikisinden her birinin fiili mahzurludur. Dolayısıyla telef her ikisinin fiiline izafe edilir. Eğer ikisi de köle iseler, kanları heder olur. Hatâen çarpışıp ölmeleri halinde cinayet, diyet ödeme veya kendilerini teslim bakımından her birine taallûk ettiğinden ve bu da efendilerinin dahli olmaksızın karşılıksız kaldığından, mecburi olarak sakıt olur. Kasten çarpışıp ölmeleri halinde ikisinden her biri cinayet işledikten sonra öldüğü için, kısas düşer. [26]
Gemilerin Çarpışması:
İbn. Rüstem'in Nevadir' inde şöyle bir hâdise nakledilir: Binek üzerinde gitmekte olan bir adama binek üzerindeki bir başkası gelip arkadan çarparsa; arkadan gelen ölürse, öndekinin tazminat ödemesi gerekmez. Öndeki ölürse, tazminatını arkadakinin ödemesi gerekir. İki geminin çarpışması da böyledir.
Üzerlerinde süvarileri olan iki binek hayvanı karşı karşıya gelip çarpışırlar da, bu hayvanlardan biri ölürse; diğerinin süvarisinin tazminat ödemesi gerekir. [27]
İpe Asılmış Kimselerin Ölümü:
İki kişi karşılıklı bir ipe asılır, ip kopar ve ölürlerse, bakılır; eğer sırt üstü düşmüşlerse, heder olurlar: Çünkü her ikisinin ölümü arkadaşının kuvvetine değil de, kendi fiiline ve kuvvetine izafe edilir. Yüz üstü düşmüşlerse; her birinin âkilesi diğerine diyetini verir: Çünkü o arkadaşının kuvveti ve çekmesi ile düşmüştür. Biri sırt üstü, diğeri de yüz üstü düşmüşse; yüz üstü düşen için arka üstü düşenin âkilesi diyetini öder: Çünkü o, diğerinin kuvveti ile ölmüştür ve arka üstü düşenin kanı heder olur: Çünkü o kendi kuvveti ile düşüp ölmüştür. Dışarıdan biri ipi kesmişse, ikisinin de diyetini ipi kesenin âkilesi öder: Çünkü ölümleri onun kesme fiiline izafe edilir ve ölmelerinin sebebi odur. [28]
KÖLENİN CİNAYETİ
Köle hatâen bir cinayet işlerse, efendisi ya kölesini maktülün velisine verir ve o da köleye mâlik olur, yahut da diyetini ödeyip köleyi kurtarır: Bu cinayet hür bir kimseye veya köleye karşı işlenmişse; öldürme veya yaralama şeklinde olsa, diyeti az veya çok olsa, hüküm aynıdır. Zira İbn Abbâs (ra) ın şöyle dediği rivayet edilmiştir; 'köle cinayet işlediği zaman efendisi muhayyerdir; dilerse köleyi (maktülün velisine) verir, dilerse maktülün diyetini öder.’
Bu hususda Hz. Ömer (ra) de şöyle der; 'köleler insanların mallarıdır. Kölelerin işledikleri cinayetler kendi nefislerini alâkadar eder (yani maktülün velilerine kendileri teslim edilir).' Hz. Ali (ra) nin de bunun gibi söylediği rivayet edilmiştir.
İşlediği cinayetin bedeli kölenin kendi bedeninden alınabildiğine göre, tıpkı kasten işlenen cinayette olduğu gibi cinayeti kendi bedenine taallûk eder. Bedenine taallûk ettiğine göre, bir cinayet işlediğinde efendisi onu maktülün velisine teslim ederse, kasten işlenen cinayette olduğu gibi, artık efendisinden her hangi bir talepte bulunulamaz. Cinayetin tazmini o köleye mâlik oluşundan dolayı kendisinden talep edilmişti. Köle üzerinde hakkı kalmayınca; artık kendisinden talepte bulunulamaz. Tıpkı mirasçının terekeyi alacaklılara bırakması misalinde olduğu gibi. Efendi diyet ödemeyi tercih ederse, maktülün velisi diyet alma hakkına sahip olur. Alınca da başka hakkı kalmaz. Ancak vâcib-i aslî, kölenin, maktülün velisine verilmesidir. Köle ölüp de bu hakkın mahalli ortadan kalkınca, cinayetin gereği sakıt olur. Ancak zekâtta olduğu gibi, malların değeri ödenebileceği gibi, efendi diyet ödeyerek kölesini kurtarabilir. Efendi diyet ödemeyi tercih ettikten sonra köle ölürse, efendi diyet ödemekle mükellef olur. Zira diyet ödemeyi tercih etmekle, maktülün velisinin hakkı kölenin bedeninden efendinin zimmetine intikal eder. Diğer borçlarda olduğu gibi, kölenin ölümüyle bu diyet düşmez. Kölenin cinayeti bedenine taallûk bakımından borcu gibi değildir. Zira hür kimsenin hatâen işlediği cinayetin bedeli, kendisinden başkalarından, yani âkilesinden talep edilir. Ama borçlarını başkalarının ödemesi talep edilmez.
Aynı şekilde kölenin hatâen işlediği cinayetin bedeli kendisinden başkasından, yani efendisinden talep edilir. Ama borçları kendi şahsına taallûk eder ve bu borçları kendisinden başkasının ödemesi talep edilemez. Ancak maktülün velisi köleyi alınca, ona mâlik olur. Çünkü o cinayetin bedelidir. Veli diğer bedelli akidlerde olduğu gibi, ona mâlik olur.
İkinci ve üçüncü cinayetini işlemesinde de durum aynıdır: Bunun mânası şudur; birinci cinayetin bedeli verildikten sonra ikinci bir cinayet işlediğinde, efendisi ilk cinayette olduğu gibi muhayyer olur. Çünkü diyeti ödenince, ilk cinayetin cezasından kurtulur ve ilk cinayeti işlememiş gibi olur. Dolayısıyla ikincisi ilk gibi olur. Üçüncü, dördüncü ve diğer cinayetleri de böyledir.
Köle iki cinayet işlerse, efendi dilerse kölesini her iki maktülün velilerine verir ve onlar da cinayetin diyetinden her ikisine düşen miktarda onu paylaşırlar. Yahut efendi ikisine diyetini ödeyerek kölesini kurtarır. Köle bir topluluğa karşı cinayet işlerse; hüküm yine böyle olup, efendi ya kölesini onlara verir ve onlar da hisseleri nisbetinde onu paylaşırlar; ya da hepsinin diyetini ödeyerek kölesini kurtarır. Çünkü cinayetin onun bedenine taallûk etmesi, borçlarda olduğu gibi, bedeninin misline taallûk etmesine mâni olmaz. Zira efendinin hakkı, cinayetin kölenin bedenine taallûk etmesine mâni değildir. Maktülün velisinin hakkı bu cinayetin kölenin bedenine taallûk etmesine evleviyetle mâni olmaz.
Efendi kölesini, işlediği cinayeti öğrenmeden evvel azad etmişse; kıymetinden ve diyetten hangisi daha az ise, onu tazmin eder. Haberi aldıktan sonra azad etmişse, diyetin tamamını tazmin eder: Çünkü efendinin hakkı bu ikisinden birindedir. Birinci muhayyerliği bakidir. Kölenin kıymetinden ve diyetten hangisi daha az ise, onu ödemeyi tercih eder. İkinci mes'elede ise, kölenin cinayet işlediğini öğrendikten sonra diyet ödemeyi tercih etmiş olur. Azad etmiş olduğu için, artık onu kendisinden kaynaklanan bir sebepten dolayı maktülün velisine vermesi mümkün değildir ve dolaylı olarak diyet ödemeyi tercih etmiş olur. Köleyi satmak, hibe etmek, müdebber kılmak ve ümm-ü veled kılmak da azad sayılır. Zira bütün bunlar onu maktülün velisine teslim etmeye mânidirler. Efendinin onu mağdura satması da böyle olup, bu durumda efendi diyet ödemeyi tercih etmiş olur. Onu mağdura hibe etmesi ise, böyle değildir: Çünkü hak sahibi onu bedelsiz almıştır. Bu mâni hibede vardır ama, satmada yoktur.
Müdebber ve ümm-ü veledin işlediği cinayetler için kıymetlerin ve diyetlerin hangisi az ise, onu tazmin eder: Zira Ebû Ubeyde b. Cerrah (ra) Şam valisi iken cinayet işleyen müdebberin kıymet ve diyeti hususunda efendisinin ödeme yapmasına, hiç bir itirazla karşılaşmaksızın, bir grup sahabenin huzurunda hükmettiği rivayet edilmiştir. Çünkü efendi onu müdebber veya ümm-ü veled kılmakla cinayette diyet ödemeksizin, onu cinayetin velisine teslime mâni olmaktadır. Bu efendisinin cinayetten bî-haber olarak onu müdebber kılması gibidir. Ancak bu takdirde efendinin, kölenin kıymetinden ve diyetten hangisi az ise, onu vermesi gerekir. Diyet daha az ise, cinayet velisinin diyetten başka bir şey isteme hakkı yoktur. Kölenin kıymeti diyetten daha az ise, müdebber kılmakla ancak kölenin rekabesi telef edilmiş olur.
Efendi mahkeme kararı ile kıymetini ödediği halde, köle dönüp bir daha cinayet işlerse, efendi üzerine hiç bir şey gerekmez. Ancak ikinci cinayetin velisi birinciye, aldığı şeyde ortak olur: Birden fazla da olsa, müdebberin işlediği cinayetler sadece bir kıymet ödenmesini gerektirir. Çünkü efendi onu müdebber kılmakla cinayetin velisine, bir kölenin verilmesine mâni olmuş olmaktadır. Mâni olduğu için de tazminat ödemekle mükellef olur. Köleyi cinayet işlediğini haber aldıktan sonra müdebber kılması gibi olur. Kaldı ki, kıymetinin ödenmesi, kölenin kendisini vermesi gibidir. Kölenin verilmesi tekerrür etmeyeceğine göre, kıymetinin verilmesi de tekerrür etmez. Evvelce de açıkladığımız gibi cinayetlerin velileri kölenin kıymetini hisseleri nisbetinde paylaşırlar.
Efendi kıymetini mahkeme kararı olmadan vermişse, ikinci cinayetin velisi dilerse ortak olur, dilerse efendiden hakkını ister (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) Bu durumda o da birinciye rücû eder: İmameyn dediler ki; 'efendinin bir şey vermesi gerekmez.' Çünkü efendi kölenin kıymetini ödediğinde, kölenin ikinci cinayeti mevcud değildi. O, hakkı sahibine vermiştir ve mahkeme kararı gereği ödemede bulunmuş gibidir.
Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; cinayetlerin tazminatı efendinin kendisi sebebiyle mâni olduğu müdebber kılmaya dayanır. Efendi onu cinayet işlemesinden sonra müdebber kılmış gibi olur. Bu sebeple de cinayet velilerinin hakları kölenin kıymetine taallûk eder. Efendi mahkeme kararıyla bu kıymeti ödediğinde kendi tercih ve ihtiyarı olmaksızın bu kıymet onun elinden çıkmış olmaktadır. Dolayısıyla onu tazmin etmesi gerekmez. Mahkeme kararı olmaksızın onu öderse, birinciye ikincinin hakkının taallûk ettiği şeyi teslim etmiş olur. İkinci cinayetin velisi, efendi ikisinden hangisini dilerse, onu tazmin etme hakkına sahip olur. Çünkü o, kıymeti haketmeyene vermekle suç işlemiştir.
Birinci cinayetin velisi de suçludur: Çünkü o hakkını zulmen almıştır. Tıpkı bir vasinin terekeyi ölüden alacaklı olanlara bırakması ve sonra da başka bir alacaklının ortaya çıkması gibi. Vasi eğer terekeyi mahkeme kararı ile alacaklılara bırakmışsa, sonradan ortaya çıkan alacaklı diğer alacaklılara terekede ortak olur. Ama vasi terekeyi mahkeme kararı olmadan alacaklılara bırakmışsa; sonradan ortaya çıkan alacaklı dilerse vasiye rücû eder, dilerse terekede diğer alacaklılara ortak olur.
İkinci cinayetin velisi kölenin efendisine gelirse, o da birinci cinayetin velisine rücû eder. Çünkü ona hakkı olmayan bir şeyi vermiştir. İkincisi birinciye ortak olursa, birinci artık her hangi bir kimseye rücü etmez. Çünkü hâsıl olanı onun tazmin etmesi gerekir.
Kölenin cinayet işlediği gündeki kıymeti, cinayet velilerinden her biri için esas alınır. Müdebber kılınması nazar-ı itibara alınmaz, Çünkü efendi geçmişteki müdebber kılma ile köleyi hal-i hazırda teslime mâni olmaktadır. Böyle olunca da köle cinayet işledikten sonra efendisi onu müdebber kılmış gibi olmaktadır. Dolayısıyla cinayet işlediği gündeki kıymeti esas alınır. Meselâ; bir köle hatâen bir adamı öldürür; öldürdüğü zamanki kıymeti bin dirhem iken, daha sonra kıymeti beş yüz dirhem daha artar, bunun ardından bir adam daha öldürürse; ikinci cinayetin velisi kölenin efendisinden, kıymet artışı olan beş yüz dirhemi alır ve bu para onun cinayetinin diyetine mahsup edilir. Bin dirhem otuz dokuza bölünür. Çünkü birinci cinayetten sonraki kıymet artışında birinci cinayetin velisinin hakkı yoktur. Zira birinci cinayetin velisinin hakkı efendinin zimmetine taallûk ettikten sonra, bu kıymet artışı olmuştur. Dolayısıyla ikinci cinayetin velisi yalnız başına bu fazlalığa sahip olur. Onun için diyetten dokuz bin beşyüz dirhem, birinci cinayetin velisi için ise, tam diyet; yani bin dirhem kalır. Bu paradan her beş yüz dirhemi, ikisine şöyle paylaştırmak gerekir; birinciye yirmi, ikinciye ondokuz hisse verilir. Bin dirhem de böylece taksim edilir.
Müdebber köle hatâen cinayet işledikten hemen sonra ölürse; efendisinin cinayet velisine onun kıymetini ödeme hükmü ortadan kalkmaz. Çünkü kölenin cinayeti işlemesinin hemen ardı sıra onun kıymetini cinayet velisine ödeme mükellefiyeti efendisinin zimmetinde vâcib olur. Kölenin bedeninin hayatta kalması veya ölmesi bu bakımdan aynıdır. Cinayetten sonra gözlerini kaybetmesi de böyle olup, açıkladığımız sebepden dolayı kıymetinden bir eksiltme yapmaz.
Bir kaç cinayet işlemiş olan müdebber köleyi efendisi azad ederse; efendisinin bir kıymet ödemesi lâzımgelir. Çünkü tazminat vermesi; onu müdebber kılıp cinayet velisine vermeye mâni olması sebebiyle vâcib olmuştur. Bundan sonra azad edilip edilmemesi farketmez.
Müdebber köle hatâen cinayet işlediğini ikrar ederse; ikrarı geçerli olmaz ve azad edilmiş olsa da, olmasa da; kendisine bir şey lâzımgelmez. Onun hatâen cinayet işlemesi, efendisini tazminat ödemekle mükellef kılar. Efendisinin aleyhinde ikrarda bulunması ise, hükümsüzdür.
Köleyi hatâen öldüren onun kıymetini öder. Bu kıymet on bin dirhemi aşmayıp (Ebû Yûsuf), bu miktardan on dirhem az olur. Cariyenin en yüksek kıymeti ise, beş bin dirhemden on dirhem az ödenebilir. Kölenin kıymeti bundan daha az olunca; kıymeti ne ise o ödenir: Ebû Yûsuf dedi ki; 'ne miktara varırsa varsın, kölenin kıymeti ödenir. Bir kimse iki bin dirhem değerinde bir köleyi gasbeder de, bu köle onun yanında iken ölürse; kıymetini ödemesi gerekir. Bu hususda icmâ vardır.’
Ebû Yûsuf’un bu görüşünün gerekçesi şudur: Bu, mala karşı işlenen bir cinayettir. Hayvanlarda olduğu gibi, bir meblağ takdir edilmeksizin kölenin kıymetinin ödenmesi gerekir. Hz. Ali (ra) ile İbn. Ömer (ra) in de bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in delilleri ise, şu âyet-i kerîmedir;
“Ölenin ehline belli bir diyet vardır.” [29] Bu âyet-i kerîmenin hükmü mutlaktır.
Diyet, öldürülen kimsenin karşılığı olarak ödenmesi gereken şeydir. Bu insana karşı işlenen bir cinayet olduğundan dolayı; hür kimsede olduğu gibi, bu on bin dirhemden fazla olamaz. Ayrıca kölede mevcud olan mânalar hürde de mevcuttur. Hürlük mânasının fazlalığında diyetten fazlasını ödemek gerekmediğine göre, noksanlığı ile birlikte köle için daha fazlasının ödenmesi haydi haydi gerekmez. Çünkü kölede insanlık mânası da vardır. Hatta o mükellef olmuştur. Onda mallık mânası da vardır. Bir kimseyi hem insan hem de mal olarak tasavvur etmek mümkün olmadığından, insanlık mânası daha üstündür ve bu mâna onda muteber olur. Bundan daha düşük bir mâna olan mallık mânası sakıt olur. Hayvanlarda ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü hayvan sırf maldır. Gaspda da hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü gasp hâdisesi mal üzerinde vâki olur. Şu halde köleye karşı işlenen cinayette ödenen şey, mal karşılığında ödenen şey demektir. İbn. Mes'ûd (ra) dan da, Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in görüşleri gibi bir görüş rivayet edilmiştir.
Kıymeti az olan köleye gelince; onun için ödenen de yine insanlığına karşılık olarak ödenir. Ancak bu hususda bir nass bulunmadığından, biz bunu kendi görüşümüz olarak kıymeti ile takdir ettik. Çünkü bu daha âdilânedir. Kıymeti çok olan köle hakkında ise, nass vardır. Hür bir kimsenin diyetinin on bin dirhem olduğu nass ile bildirilmiştir. Ancak biz kölenin diyetini bundan biraz daha az olarak belirledik. Hür insanın şerefini izhar etmek ve onun yanında kölenin mertebesini düşük tutmak için, böylece belirledik.
On bin dirhem olarak takdir etmek İbn Abbâs (ra) dan nakledilmiştir. Çünkü bu Şeriat nazarında ehemmiyeti bulunan en az bir maldır. Kadının tenasül âletinin kullanılması ve el kesmenin mübahlığı ancak bu miktardaki malla olur. Kıymeti az veya çok olan cariye için de bu ihtilâf ve gerekçeler geçerlidir.
Hür için takdir olunan diyet miktarı nisbetinde kölenin de organları için kıymetine göre diyet takdir olunur: El için 4955 dirhem verilir. Eğer kıymeti çok olan bir köle ise, bu kadar verilir. Çünkü bu köle öldürüldüğünde 9990 dirhem verilir. El, bir insanın yarısıdır. Şu halde el için, insanın tamamı için verilenin yarısı verilir. Diğer organlar da buna kıyaslanmalıdır. [30]
KASÂME
(KATİLİ BULMAK İÇİN YEMİN ETTİRMEK)
Kasâme; aksame, yuksimu fiilinin mastarı olup, yemin mânasındadır. Kanlar üzerine yemin esasına dayandığı için, bu baba hususi olarak bu isim verilmiştir. İleride de açıklanacağı üzere kasâmenin meşruiyeti icmâ ve hadîs-i şeriflerle sabittir. [31]
Ölen ve Öldürülenin Alâmetleri:
Üzerinde öldürülme eseri bulunan her ölüye maktul denilir: Üzerinde öldürülme eseri yoksa, onun maktul olmayıp, kendiliğinden öldüğü açıkça anlaşılır ve ölümünden dolayı yemin ve tazminat gerekmez. Öldürülme eseri; yara veya darp izi veya boğma yahut gözünden veya kulağından kan çıkmış olmasıdır. Çünkü öldürülmesi başkasının fiili ile olmamışsa, normalde kendisinden kan çıkmaz. Ağzından, makadından veya zekerinden kan çıkmışsa, maktul değildir. Çünkü başkasının fiili olmadan da bu gibi yerlerden kan çıkabilir. Bu böyledir: Zira maktul örfe göre; başka bir kimsenin meydana getirdiği sebeple hayatını kaybeden kimsedir. Bir kimsenin maktul olduğunu anladığımızda, böyle birisi bir mahallede bulunur ve katili de bilinmezse; çünkü katili bilinirse, kasâmeye gerek kalmaz, maktulün velisi de o mahalle halkının, yahut onlardan birinin, kasten veya hatâen öldürdüklerini iddia ederse, beyyinesi de yoksa; onlardan elli adam seçer: Hak onun olduğu için, dâva etmesi gerekir. Beyyinesi varsa, yemine gerek kalmaz. Beyyinesi olmadan böyle bir iddiada bulunursa, yemin vâcib olur ve bunun için de elli kişiyi seçer.
(Yemin ederken) her biri; 'Allah (cc) a yemin ederim ki, onu ben öldürmedim ve öldüreni de bilmiyorum’ diye yemin eder. Sonra o mahalle halkına ölünün diyetini ödeme cezası verilir: Yani bu cezayı o mahalledekilerin âkilesi öderler.
Bunun dayanağı şu rivayettir: Abdullah b. Sehl (ra) Hayber'deki kuyulardan birinde ölü olarak bulunmuştu. Kardeşi Abdurrahman ile amcaları Huveyse ve Mahisa Rasûlullah (sas) a gelmişler, kardeşi Abdurrahman konuşmaya başlayınca, Peygamber Efendimiz (sas);
“Büyük konuşsun, büyük.” buyurmuştu. Bunun üzerine büyük amcası şöyle söze başlamış (ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş) tı;
“- Yâ Rasûlallah (sas), biz onu Hayber kuyularından birinde öldürülmüş olarak bulduk.”
“- Elli yahudi onu öldürmediklerine yemin ederek kendilerini size karşı ibra ederler.”
“- Yahudilerin yeminlerine nasıl razı oluruz? Onlar müşriktirler.”
“- Onu yahudilerin öldürdüklerine sizden elli kişi yemin eder mi?”
“- Görmediğimiz bir şeyin üzerine nasıl yemin ederiz?”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sas) Abdullah (ra) ın diyetini kendisinden ödemişti. [32]
Said b. Müseyyeb (ra) in şöyle dediği rivayet edilmiştir; 'kasâme tatbikatı cahiliyye devrinde vardı. Rasûlullah (sas) yahudilerin kuyusunda bulunan Ensarlı bir maktul hakkında da bu tatbikatı yaptı: Yahudileri huzuruna getirtip onlardan elli kişiyi yeminle mükellef kıldı. Yahudiler 'yemin ederiz' dediler. Bu defa Ensara dönüp;
“Siz yemin eder ve diyeti hakeder misiniz?” buyurunca, yahudileri diyet ödemekle mükellef kıldı. Çünkü Ensarî onların arasında öldürülmüştü. [33]
Rivayet edildiğine göre adamın biri Rasûlullah (sas) a gelerek şöyle demiş (ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş) ti;
“- Ya Rasûlallah (sas)! Kardeşimi falan oğulları yurdunda öldürülmüş olarak buldum.”
“- Onlardan elli adamı topla; kardeşini öldürmediklerine ve katilini de bilmediklerine yemin etsinler.”
“- Ya Rasûlallah (sas)! Kardeşim için bundan başka bir hakkım yok mudur?”
“- Hayır, yüz deve alırsın.”
Bu hadîs-i şerifler mahalle halkının yemin etmesinin ve diyet ödemesinin gerekliliğine delalet etmektedir. Bu hadîs-i şerifler yemini evvelâ maktulün velisinin etmesi gerektiğini savunanları reddetmektedirler.
Halk; Kendi Mahallesinde Bulunanı Korumaya Mecbürdur:
Çünkü mahalle halkının kendi mahallelerinde afet ve cinayetlere karşı koruyup muhafaza etmeleri, mahallelerinde yaşayanlara yardımcı olmaları, masum kanları akıtıp heder etmekten korumaları gerekir. Şeriat, masum ve dokunulmaz insanı heder olmaktan korumak maksadıyla diyetin vücûbu hakkında mahalleyi korumadıkları için; maktulü öldürme suçunu onlara yüklemiştir. Zira görünen odur ki, katil onlardandır. Maktul onların aralarında öldürüldüğü için, onlar katilin aşireti gibi olmuşlardır.
Rasûlullah (sas) ın Ensara;
“Siz yemin eder ve diyeti hakeder misiniz?” buyurması, onları protesto etmek için söylenmiş bir sözdür. Çünkü onlar; 'biz Yahudilerin yeminlerine razı olmayız' demişlerdi. Bu sebeple Rasûlullah (sas) onlara muzari sigasıyla hitap etmişti. Yoksa onlara emir sigasıyla; 'yemin edin ve adamınızın diyetini hakedin' buyururdu.
Yukarıda geçen;
“Yemin eder ve diyeti hakeder misiniz?” sözü aslında;
“Yemin eder ve diyeti hakedersiniz ha!?” demektir. Bu tıpkı şu âyet-i kerîmede olduğu gibidir;
“Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbu ki Allah (cc) (sizin için) âhireti istiyor.” [34] Buradaki istiyorsunuz sözü; istiyor musunuz? mânasındadır.
Kasâmede evvelâ maktulün velisinin yemin etmesi gerektiğini söylemek, Rasûlullah (sas) ın;
“Beyyine davacıya, yemin etmek de inkâr edene düşer.” [35] hadîs-i şerîfıne aykındır. Çünkü bu, şu âyet-i kerîmenin kapsamına girmektedir:
“Allah (cc) a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince; işte bunların âhirette bir payı yoktur.” [36]
Velinin Yemin Edecekleri Seçmesi:
Maktulün velisi elli kişiyi seçer: Çünkü yemin ettirmek onun hakkıdır. Ortada gördüklerinden elli kişiyi kendi tercihiyle seçer. Cinayetle itham ettiği kimseleri veya sâlih kimseleri seçer ki, yeminden sakınsınlar ve böylece katil de ortaya çıksın. Bunlar yemin ederlerse, akiklerinin diyet ödemelerine hükmedilir. Maktulü bütün mahalle halkının' veya o mahalle sakinlerinden belirli bazı kimselerin ya da meçhul kimselerin öldürdüklerini iddia etmesi bu hükmü değiştirmez. Çünkü bu hususdaki nasslar mutlaktırlar. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; maktulün velisi belirli bazı kimselerin öldürdüklerini iddia ederse, kasâmeye gerek kalmaz ve mahallenin diğer sakinleri de diyet ödemekten kurtulurlar. İddia sahibi velinin beyyinesi varsa, hüküm böyledir. Yoksa dâvâlıdan diğer dâvalarda olduğu gibi bir kez yemin etmesi istenir. [37]
Maktulün Cesedinin Tam Olarak Bulunamaması:
Bir mahallede maktulün gövdesi veya yarısından fazlası yahut başı ile beraber yarısı bulunursa, yine aynı hüküm tatbik edilir: Çünkü kasâme ile alâkalı nass gövde hakkında vârid olmuştur. Gövdenin çoğu insana saygının gereği olarak gövdenin tamamı hükmündedir. Gövdenin dikey olarak yarısı veya baş ile beraber gövdenin yarıdan azı ya da başı veya eli veya ayağı yahut başka bir organı bulunursa; ne kasâme tatbik edilir, ne de diyet alınır. Çünkü nass gövde hakkında vârid olmuştur. Burada sayılanlar gövde mânasında değildirler. Zira bunlar için kasâme tatbik edilmesi gerekse, başka bir organın bulunması veya gövdenin diğer yarısının bulunması halinde de kasâme tatbik edilmesi gerekir ki, bu takdirde tek bir insanın öldürülmesi sebebiyle, kasâme mükerreren tatbik edilmiş veya birden fazla diyet alınmış olur. Oysa bu doğrultuda nass vârid olmamıştır.
O mahallede elli kişi yoksa; elliye tamamlamak için onlara yemin tekrarlatılır: Zira rivayet edildiğine göre; Yemen'deki Vedia ve Erhab kabilelerinin mıntıkaları arasında maktul bir erkek görülmüştü. O zamanın Yemen valisi bu hâdiseyi bir mektupla Hz. Ömer (ra) e bildirmiş, ne yapması gerektiğini sormuştu. Hz. Ömer (ra) de valiye yazdığı mektubunda şu emri vermişti; 'iki kabilenin bulunduğu köylerin arasını ölç; maktulün bulunduğu yer hangi kabilenin köyüne daha yakınsa, o kabileyi mes'ûl tut.'
Ölçme neticesinde Vedia kabilesinin köyüne daha yakın olduğu tespit edilmişti. Vedia köylüleri bundan sonra Hz. Ömer (ra) e gelmişlerdi; 49 kişi idiler. Hz. Ömer (ra) onların hepsine yemin ettirdi ve onlardan bir adama da yeminini iki kez tekrarlattı; böylece yeminleri elliye tamamlanmış, sonra da diyet ödemelerine hükmetmişti. Onlar; 'hem yemin ediyoruz, hem de malımızı mı vereceğiz?!' deyince Hz. Ömer (ra); 'ya bu adamın kanı nereye gidecek? Heder mi olacak?!' karşılığı vermişti. [38]
Kasâmede Yemine Yanaşmayanın Hapsi:
Onlardan yemin etmeye yanaşmayan yemin edinceye kadar hapsedilir: Çünkü kasâmede yemin, nefsin hakkıdır. Görülmez mi ki; kasâmede yeminle diyet cemedilmektedir. Yemenlilerin; 'hem yemin ediyoruz, hem de malımızı mı vereceğiz. Yemin ve diyetten biri diğerinin yerini tutmaz mı? demelerine karşılık Hz. Ömer (ra) in; 'hayır' cevabı vermesi de buna delalet etmektedir. Kasâmede yemin nefsin hakkı olduğuna göre; yeminden imtina eden, yemin edinceye kadar hapsedilir. Çünkü o, bunu edaya muktedirdir.
Malî dâvalarda yeminden imtina etmekte ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü malî dâvalarda edilen yemin, hakkın bedelidir. İddia edilen mal dâvâlı tarafından verilince, yemine gerek kalmaz. Davalı yeminden imtina ederse, davacıya malı vermesi gerekir. Çünkü o mal davacının hakkıdır. Hak olmayan bir şey için hapsetmenin bir mânası yoktur. Bu mes'elede ise, diyeti ödemekle yemin sakıt olmaz. Burada bir hak karşılığında dâvâlı hapsedilmektedir. Dolayısıyla iki mes'ele arasında fark vardır. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; zanlı yeminden imtina ederse, diğer dâvalarda olduğu gibi diyetin ödenmesi gerekir. Buna verilecek cevap evvelce geçmişti. Davacı kendi nefsi için bunu haketmektedir.
Maktulün velisinin yemini ile diyete hükmedilemez: Çünkü yemin bir şey haketmek için değil, bir cezayı savmak için meşru kılınmıştır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas)
“İnkâr edene de yemin düşer.” buyurmakla cezadan kurtulması için yemini inkâr eden üzerine vâcib kılmıştır. Veli istihkaka muhtaç olduğu için, yemin onun hakkında meşru değildir. O, yeminiyle verilen değersiz ve ehemmiyetsiz bir malı hak etmediğine göre, muhterem bir nefsi evleviyetle haketmez. [39]
Kasâmeye Dâhil Olmayanlar:
Kasâmeye çocuklar, deliler çünkü bunlar yemin ehli değildirler köleler ve kadınlar dâhil olmazlar: Çünkü bunlar başkalarına yardım edemezler. Yemin etme ve yardımcı olma, ancak bu işlerin ehli olan kimseler üzerine vâcibdir.
Maktulün velisi cinayeti o mahalle halkından başkalarının işlediklerini iddia ederse, kasâme onların üzerinden düşer. O mahalle halkının dâvâlı aleyhine şehâdet etmeleri de kabul edilmez
(Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Yemin ancak dâva etmekle lâzımgelir. Diyet de böyledir. Ama burada maktulün velisi onlar aleyhinde davacı olmamıştır. Eğer velinin dâvâlı aleyhine beyyinesi varsa, hakkını alır. Beyyinesi yoksa, diğer dâvalarda olduğu gibi, dâvâlının bir kez yemin etmesi gerekir. Yemin ederse beraat eder. Yeminden çekinirse, dâva bahsinde geçen ihtilaf burada da câri olur.
O mahalle halkının dâvâlı aleyhine şehâdet etmeleri kabul edilmez. Zira onlar davalaşmak için taayyün etmişlerdir. Çünkü maktul onların arasında bulunmuştur. Dolayısıyla onlar husumette vekil gibi, azledildikten ve vesayetten çıkarıldıktan sonra şehâdette bulunan vasî gibi, olmuşlardır. îmameyn dediler ki; 'o mahalle halkının dâvâlı aleyhine şehâdette bulunmaları kabul edilir. Çünkü maktulün velisi katilin o mahalle halkından başkası olduğunu iddia edince, o mahalle halkına kasâme tatbik edilmez. Dolayısıyla o mahalle halkının dâvâlı aleyhine bulunacakları şehâdette töhmet yoktur.' Bunun cevabı daha evvel geçmişti. [40]
Binekte Bulunan Maktulün Diyeti:
Bir insanın sürdüğü hayvan üzerinde bulunan ölünün diyetini, sürenin âkilesi öder: Çünkü bu işin başlangıcı sürenin elindedir. Ölü, onun evinde bulunmuş gibidir. Yedeğine alan ve binen için de durum aynıdır: İkisi bir arada ise, diyeti her ikisinin âkilesi öder. Çünkü hayvan ikisinin elindedir.
Bir kimsenin evinde bulunan maktulden dolayı icab edecek olan kasâme ev sahibine ve orada bulunan âkilesi (Ebû Yûsuf) üzerine düşer: Ebû Yûsuf dedi ki; 'âkilenin üzerine kasâme düşmez. Çünkü ev sahibi başkalarına nisbetle kendi evine sahiptir. O yalnız başına mahalle halkı gibidir. Kasâmede başkaları ona katılmaz. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in görüşüne göre; o evde hazır bulunmakla ev sahibi gibi âkilenin de orayı koruma altına almaya yardımcı olmaları gerekir. Dolayısıyla kasâmeye onlar da katılırlar.
Âkilesi orada bulunuyorsa, ev sahibine yemin tekrar ettirilir. Diyetini ödemek âkile üzerine düşmektedir: Bunun sebebi daha evvel anlatılmıştı. Yarısı bir adama, onda biri bir adama, altıda biri bir adama, kalan kısmı da başka bir adama âit bulunan ortak bir evde bir maktul bulunursa; kasâme bunların hisse sayısına göre değil, kelle sayısına göre olur. Çünkü bunlar tedbirde ortak mes'ûliyet altındadırlar. Koruma hususunda da eşit mükellefiyet altındadırlar. Kasâme de ehl-i hitta üzerindedir. Bunlar orası fethedildiğinde devlet reisinin taksimat yaparak orayı kendilerine vermiş olduğu kimselerdir. Müşteriler kasâmeye bunlarla birlikte dâhil olmazlar.
Ebû Yûsuf dedi ki; 'hepsi kasâmeye katılırlar. Çünkü kasâme, evi kurma salahiyetine sahip olan kimselerin ki, oraya mâlik olanlar bu salahiyete sahiptirler bu vazifeyi yapmamaları sebebiyle vâcib olur. Mülkiyette eşit oldukları için, kasâme hususunda müşterilerle ehl-i hitta eşittirler.’
Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in görüşlerine göre, maktulün bulunduğu yeri koruma hususunda daha fazla mes'ûldürler. Hüküm ise, daha fazla mes'ûl olana taallûk eder. Bu takdirde müşteri ehl-i hittaya göre yabancı gibidir. Zira aslında diyeti ehl-i hittanın ödemesi gerekir. Onlardan biri mevcud olduğu müddetçe başkalarına intikal etmez. Tıpkı babanın mevlâları gibi. Bunların diyet ödemeleri gerektiğinde ve bunlardan biri bulundukça bu vazife ananın mevlâlarına intikal etmez.
Denildi ki; Ebû Hanîfe Kûfe'de müşterilerin değil de ehl-i hittanın mahalle işlerini idare ettiklerini ve icab ettiğinde gerekli yardımı yaptıklarını gördü ve hükmünü bu esas üzerine bina etti. Ehl-i hittadan hiç biri hayatta kalmaz da, o mahallede müşteriler (orayı satın almış olanlar) ve sakinler (kiracılar) varsa; kasâme, sakinlerin üzerine değil de, mülk sahiplerinin üzerine olur. Ebû Yûsuf dedi ki; 'kasâme hepsinin üzerine olur. Çünkü Rasûlullah (sas) mıntıkanın sakinleri olan Hayber halkının üzerine kasâmeyi vâcib kılmıştı. Çünkü mâlik gibi sakin de tedbir vazifesini yürütür. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in görüşüne göre; mâlik orayı korumak ve gereken yardımı yapmak hususunda daha fazla mes'ûldür. Görülmez mi ki; sakinler mahallede bir müddet ikamet eder, sonra başka yere taşınırlar. Dolayısıyla kasâme daha fazla mes'ûliyeti olan kimselerin üzerindedir.
Hayber halkına gelince; Rasûlullah (sas) onları mülklerinin üzerinde bırakmıştı ve onlardan haraç alıyordu.
Ölü iki köy arasında bulunursa, kasâme daha yakın olan köyün üzerinedir: Ebû Saîd el- Hudrî (ra) den rivayet edildiğine göre; Rasûlullah (sas) böyle bir durumda iki köyün arasındaki mesafenin ölçülmesini emretmişti. Hz. Ömer (ra) in de böyle yapılması gerektiğini söylediği rivayet edilmiştir. [41]
Ölünün, Sesin Duyulacağı Mesafede Bulunması:
Bu; sesin duyulacağı bir mesafede olmaları durumunda câri olan bir hükümdür: Çünkü sesin duyulacağı bir mesafede iseler, imdat kuvvetleri kendilerine ulaşır. Ama sesin duyulmayacağı bir mesafede iseler, kendilerine imdat kuvvetleri ulaşamaz ve dolayısıyla üzerlerine bir şey lâzımgelmez. İki köy halklarından biri sesi duyuyor iseler, söylediğimiz gerekçeden dolayı kasâme, sesi duyanların üzerine olur. [42]
Ölünün Gemide Bulunması:
Ölü bir gemide bulunursa; kasâme, geminin kaptan, mürettebat ve yolcularının üzerine olur: Ebû Yûsuf’un kavline göre, bu hüküm zahirdir. Çünkü o, mülk sahiplerinin ve sakinlerin kasâme ile mükellef olduklarını savunur. Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'in kavillerine göre, gemi yerden yere dolaşıp intikal eder. Binek hayvanlarında olduğu gibi, onda da mülkiyet değil; onu elde bulundurmak esas alınır. Ev ve mahalle böyle değildir. Bunlar gemiden ve binekten farklıdırlar. [43]
Ölünün Mahalle Mescidinde Bulunması:
Ölü bir mahalle mescidinde bulunursa, kasâme o mahalle halkının üzerinedir: Çünkü o mahalle halkının o mescidde tasarrufta bulunma ve orayı korumaya yardımcı olma hususunda mes'ûliyetleri daha fazladır. Mescidde bulunan maktul, onların mahallesinde bulunmuş gibidir. [44]
Ölünün Selatin Camiinde, Köprüde, Zindanda veya Büyük Caddede Bulunması:
Selatin camiinde ve büyük caddelerde bulunan ölünün diyeti devlet hazinesinden verilir ve bunlar için kasâme muamelesi gerekmez: Umuma âit köprüler de bu hükme tabidirler. Çünkü bu köprü sadece bazı kimselerin kullanmasına mahsus değildir. Aksine müslüman cemiyetine mahsustur. Bu köprüden dolayı ödenmesi gereken şey, müslümanların devlet hazinesinden ödenir. Suçlanan kimseye yemin ettirilir. Oysa müslüman cemiyeti itham altında değildir. Zindanda bulunan maktul için de hüküm aynıdır.
Ebû Yûsuf dedi ki; 'bu durumda kasâme zindandaki mahkûm ve mahpuslar üzerinedir. Diyeti de bunların âkileleri öderler. Zira görünüşe göre cinayeti zindandakiler işlemişlerdir.' Ebû Hanîfe ile İmam Muhanımed'in görüşlerine göre, zindandakiler kahır ve baskı altındadırlar. Onların bir yeri korumaya ve bir kimseye yardım etmeye güç ve imkânları yoktur. Bu güç ve imkâna sahip olanların üzerine vâcib olan, bunların üzerine vâcib olmaz. Zindanın faydası müslüman cemiyetinedir. Çünkü o müslümanların hakkını almak ve zararı onlardan savmak için yapılmıştır. Dolayısıyla o maktule yardım etmeleri gerekir ki, bu da mâlikin ve sakinin tâli vazifelerindendir. Zira zindandaki hükümlülerle mahpuslar, sakinler gibidirler. Onların yardım ve koruma vazifeleri yoktur. Ancak Ebû Yûsuf bu görüşe muhaliftir.
Maktul bir çarşıda bulunur ve bu çarşı özel mülk ise kasâme mâliklerin üzerinedir. Ebû Yûsuf’a göre sakinlerin de üzerinedir. Bu çarşı mülk değilse veya sultana aitse, oranın üzerinde müslüman cemiyetinin hakkı olan umumî cadde ve sultan tarafından müslüman cemiyetine tahsis edilen çarşı gibidir. Bu gibi yerler için ödenmesi gereken şey, devlet hazinesinden ödenir ve bu ödeme üç sene içinde yapılır.
Âkile tarafından ödenen diyet vadeli olarak ödendiğine göre, başka yerlerden ödenen diyet de vadeli olarak ödenir. Görülmez mi ki; hatâen öldürdüğünü ikrar eden kimsenin ödemesi gereken diyet üç sene içinde onun malından tahsil edilmektedir. [45]
Çölde veya Nehirde Bulunan Maktul:
Çölde veya Fırat nehrinin ortasında bulunan bir maktul heder olmuştur: Çünkü buralar kimsenin elinde ve mülkiyetinden değildir. Şehirdekiler ve köydekiler buralardan gelecek sesi duymazlar. Dolayısıyla buralarda bulunan maktul heder olur. Fakat nehrin kıyısında duruyorsa, sesi işitilebilecek en yakın köye kasâme lâzımgelir: Çünkü onlar buralarda daha fazla hak sahibidirler. Görülmez mi ki; bu insanlar gelip bu nehirden su içmekte ve hayvanlarını getirip bu nehirden sulamaktadırlar. Böyle olunca da, mahalle halkı gibi, bunların orayı koruma ve orada öldürülene yardımcı olma hususundaki mes'ûliyetleri başkalarına nisbetle daha fazladır.
Hakkında şüf’a hükmü verilebilen özel mülkiyetteki küçük bir nehirde bir maktul bulunursa, diyeti; o nehir sahiplerinin âkilesinin ödemesi gerekir, Çünkü bu nehir onların mülküdür. Başkalarına nisbetle onların o nehir üzerinde daha fazla hakları vardır. Evde çarşıda ve özel mülkte bulunan bir maktulden dolayı oraların sahiplerine ne gerekiyorsa, bu küçük nehirde bulunan maktulden dolayı da o nehrin sahiplerine aynı şey gerekir.
Bir kimse kendi evinde ölü olarak bulunursa, âkilesi onun diyetini mirasçılanna öder. İmameyn dediler ki; 'onun için bir şey gerekmez. Çünkü kendisi yaralanırken, ev onun elinde idi. O, kendi kendini öldürmüş gibidir. Kendisini öldürünce nasıl heder oluyorsa, bu durumda da heder olur.'
Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre; öldürme hâdisesi ortaya çıktığı için kasâme gerekli olmuştur. Bu hâdisenin ortaya çıkışı esnasında o ev mirasçılarının mülküdür. Dolayısıyla diyeti onların âkilesinin ödemesi gerekir.
Bunların üzerine de kasâme gerekir mi? Bu hususda ulemânın ihtilafı vardır. Mükâtep kölenin kendi evinde ölü bulunması halinde hüküm bunun hilâfınadır. Bu hâdisenin ortaya çıkışı esnasında o ev kendisinin mülkiyetindedir. Binâenaleyh, o kendini öldürmüş gibidir ve kanı hederdir.
Üçüncü bir şahsın olmadığı bir evdeki iki kişiden biri maktul olarak bulunursa; Ebû Yûsuf’a göre diğer şahıs diyeti öder. İmam Muhammed dedi ki; 'diğer şahsın bir şey ödemesi gerekmez. Çünkü maktulün kendisini öldürmüş olması muhtemeldir. Aynı zamanda arkadaşı da onu öldürmüş olabilir. Şüpheli durumda diyet ödemek gerekmez.' Ebû Yûsuf’a göre insan kendisini öldürmez. Dolayısıyla kendisini öldürmüş olması ihtimali nazar-ı itibara alınmaz. O, bir mahallede maktul olarak bulunan bir kimse hükmündedir. [46]
DİYETLER (MEAKIL)
Meâkil; mâkile kelimesinin çoğuludur. Mâkile, diyet demektir: Diyete iki sebepden dolayı akl denilmiştir;
1- Çünkü diyet, kanların akıtılmasını akleder (buna mâni olur).
2- Diyet deve olarak alındığında bunlar toplanıp bağlanır, sonra da cinayet velisine gönderilirler.
Âkile; mâkileyi, yani diyeti ödeyen kimselerdir: Diyetin âkile tarafından ödenmesi gereğinin delili, ceninle alâkalı hadîs-i şerîfdir. Bu hadîs-i şerifin rivayetinde anlatıldığına göre; Rasûlullah (sas), hâmile bir kadının karnına vurarak çocuğunu düşürmesine sebep olan caninin velilerine;
“Kalkın ve çocuğun diyetini ödeyin.” buyurmuştu.
Rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sas) Ensardan her batın için bir âkile belirlemiştir. Mâkul kelimesi de buna delalet etmektedir. Zira hatâen cinayet işleyen kimse mazurdur. Ama mazereti, dokunulması haram olan bir cam almasını mübah kılmaz. Ancak cezalandırılmasına mâni olur. Hal böyle olduğuna göre, Şeriat bir canın heder olmasına mâni olmak için diyet ödenmesini gerekli görmüştür. Sonra diyetin tamamını katile yüklemek haksızlık olur. Böyle yapılması onu bitirir ve bu onun için ağır bir ceza olur. Şu halde onu bu işkenceden kurtarmak için diyet ödemede âkilesi de ona eklenir. [47]
Katilin Aşiretinden Kuvvet Alması:
Katil, aşiretinin arka vermesinden, onların çokluğuna güvenerek kuvvet bulduğundan ve aşiretindeki yardımcılarının gücüne bel bağlayarak bu cinayeti işlediğinden; onlar bu cinayette kendisine ortak olmuş gibi olurlar. Ona yardımcı ve destekçi gibi olduklarından dolayı, diyeti ona tazmin ederler. Çünkü onlar öldürdüklerinde bu da onlar için diyet ödemeyi üstlenir. Kendisi öldürdüğünde de tabii ki onlar diyet ödemeyi üstlenirler. Bu insanların karşılıklı yardımlaşma âdetlerinde olduğu gibi, muavenet babındandır.
Telef edilen mallarda ise, hüküm bunun hilâfınadır. Bu şeylerin kıymeti çok olmadığı için, suçlu; yükünün hafıfletilmesine ihtiyaç duymaz. Ama diyet çok miktarda bir mal olduğu için, katile ağır gelir. Dolayısıyla o, yükünün hafıfletilmesine ihtiyaç duyar. Hatâen ve kaste benzeyen öldürme sebebiyle gereken her diyeti onların ödemesi vâcibdir: Böyle demekle sulh, itiraf veya katilin baba olması gibi bir şüphe ile kısasın düşmesi sebebiyle ödenmesi gereken diyet, bu hükmün kapsamı dışına çıkarılmış oldu. Kaste benzer öldürme sebebiyle ödenmesi gereken diyeti, cenin hadîs-i şerifi dolayısıyla âkilenin ödemesi vâcib olmuştur. Bilindiği gibi o hadîs-i şerîfdeki ifadeye göre; katil kadın kumasının karnına kasıtlı olarak çadır direği ile vurmuş, Rasûlullah (sas) da kâtilenin âkilesinin diyet ödemesine hükmetmişti. Çünkü bu diyet babında hatâen icra edilen bir öldürme gibidir. Bu diyeti katilin âkilesinin üstlenmesinde de hüküm böyledir. Zira Hz. Ömer (ra), hatâen öldürme sebebiyle ödenecek olan diyeti katilin âkilesinin ödemesi gerektiğine, hiç bir itirazla karşılaşmaksızın, sahabenin huzurunda hükmetmiştir. [48]
Katilin Divan Ehlinden Olması:
Katil divan ehlinden ise, divandakiler onun âkilesidirler: Divan ehli; geçimlerini devlet hazinesinden temin eden kimselerdir. Zamanımızda bunlar asker aileleridirler. Her sancağa bağlı müstakil bir divan vardır. Çünkü câhiliye devrinde Araplar; akrabalık, velâ, antlaşma gibi sebeplerle birbirleri ile yardımlaşırlardı. Bu âdetleri Rasûlullah (sas) ın zamanına kadar devam etti. Hz. Ömer (ra) hilâfete geçip divanları tedvin edince, insanlar bu kez divanlar vasıtasıyla birbirleri ile yardımlaşır oldular. Muhtelif kabilelerden olsalar bile, aynı divana bağlı kimseler birbirlerine yardım ederler.
Sahih rivayette anlatıldığına göre, Hz. Ömer (ra) diyeti, katilin mensup olduğu divandaki kimselerin ödemelerine hükmetmiştir. Daha önceleri diyet, katilin aşiretinin mallarından alınırdı. Çünkü divanları ilk kuran Hz. Ömer (ra) dir ve o diyeti, katilin divanındaki kimselerin ödemelerine hükmetmiştir. Bu hükmü ashabın huzurunda verdiği için, icmâ haline gelmiştir. Bu hüküm Rasûlullah (sas) ın hükmüne de mâna bakımından uymaktadır. Zira ashab Rasûlullah (sas) ın yardımını nazar-ı itibara alarak diyeti katilin aşiretinin ödemesine hükmettiğini biliyorlardı. Sonra iyilik ve yardım yoluyla aşiretinin bu yükü kaldırması gerekir. Kendilerine ulaşan bir şeyde bunun vâcib olması, onların bir iyiliği ve bağışıdır. Her divan ehli başkalarına gelen böyle bir durum karşısında tek bir vücut gibidirler.
Diyet üç sene içinde onların maaşlarından alınır: Hz. Ömer (ra) in daha evvel geçen hadîs-i şerifinde bunun gerekçesi anlatılmıştı. Rasûlullah (sas) ın da bu şekilde hükmettiği rivayet edilmiştir. Bu üç senelik müddet diyete hükmedildiği günden itibaren başlar. Çünkü diyet, hükmün verildiği günde vâcib olur. Maaşları daha az bir müddet içinde de çıksa, daha fazla bir müddet içinde de çıksa; hüküm aynıdır. Çünkü bu üç senelik müddet ödemede hafifleştirmeyi temin etmek için vâcib olmuştur. Hangi vakitte elde edilmiş olursa olsun, maksada ulaşılır ve o zaman alınır. Divan ehlinin maaş ödemeleri gecikirse, kendilerinden diyet talebinde bulunulmaz. Üç seneden evvel maaşları ödenirse, açıkladığımız sebepden dolayı diyetin tamamı maaşlardan kesilir. Diyetin tamamının üç senede ödenmesi vâcib olduğuna göre, her bir senede üçte birinin ödenmesi gerekir. Diyetin üçte birinin veya daha azının ödenmesine hükmolunması halinde bunun bir senede ödenmesi gerekir. Üçte birinden üçte ikisine kadarının ödenmesine hükmolunması halinde, bunun iki senede ödenmesi gerekir. Bundan daha fazlasından diyetin tamamı kadarına hükmolunması halinde bunun iki senede ödenmesi gerekir.
Katilin âkilesi maaşlı kimselerden iseler, diyet onların maaşlarından kesilir. Maaşları senede bir veriliyorsa, her sene verilen maaşlarından diyetin üçte biri kesilir. Her altı ayda bir veriliyorsa, aylık payları hesaplanarak bundan diyetin altıda biri kesilir. Hesaplama da hep buna göre yapılır.
Hülâsa; erzakları nasıl çıkarsa çıksın, her sene onlardan diyetin üçte biri alınır. Çünkü onlara verilen erzak, maaşlılara verilen maaş gibidir. Her ay onlara erzak ve her sene de maaş veriliyorsa, daha kolay olduğu için diyet onların maaşlarından kesilir. Çünkü erzak, ihtiyaçları miktarınca aylık veya günlük olarak verilir. Diyeti erzaklarından almak zordur. Maaşa gelince; bu kişinin savaşlardaki tecrübesi ve çektiği zahmeti nisbetinde verilir. Diyeti maaşdan kesmek bu sebeple kolay olur.
Katil divan ehlinden değilse, âkilesi; bağlı bulunduğu kabiledir: Bunlar nesep itibarıyla onun asabesidirler. Zira rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sas) diyeti katilin asabesinin ödemesini vâcib kılmıştır. Onlar akrabalıkları sebebiyle birbirleri ile yardımlaşırlar. Bir kişiden senede üç veya dört dirhemden fazla alınmaz. Bu miktarlardan daha azı alınabilir: Her sene ondan bir dirhemin üçte biri veya bir dirhem alınır. Zira bunda aslolan hafifleştirmedir. Akrabalığın icabı olarak bu ödenir. Bunu bir sene için bir dirhem olarak belirlemişlerdir. Çünkü bu takdir edilen miktarın en azıdır. Bir dirheme üçte bir dirhem daha eklenir ki, bu azdan daha fazla olsun. Muhtar olan görüş budur. Yarım dirheme ulaşmayan miktar da bu hükme tâbidir. [49]
Kabile Ferdlerinin Diyet Ödemeye Yetmemesi:
Bir kabilenin ferdleri bu işe yetmediği zaman, nesep itibarı ile ona en yakın kabileden onlara ilave edilir: Ki, katile ağır yük yüklenmesin ve hafifleştirme mânası tahakkuk etsin. Bu sebeple asabelik sırasına göre en yakın olanlar, bunlar da yetmezse bunlardan sonra gelenler onlara eklenir. Çünkü yardımlaşma bununla yapılır.
Aynı şekilde bir divanda bulunan kimseler bu işe yetmezse, diyeti ödemede kendilerine yardımcı olmak için en yakın birliğin divanında bulunanlar onlara eklenir. Başlarına bir iş geldiği veya düşman baskınına uğradıkları zaman ekleme yapılır. Bu devlet reisinin görüşüne bırakılmıştır. Çünkü bunu en iyi bilen odur. [50]
Âkilesi Olmayan Kimsenin Diyeti:
Âkilesi olmayan kimsenin durumu ne olacaktır?
Bir rivayete göre; onun öldürdüğü kimsenin diyeti devlet hazinesinden ödenmelidir. Zira kendisi ölse, mirasçısı da yoksa mirası devlet hazinesine kalır. Kendisi cinayet işleyince de yükünü devlet hazinesinin kaldırması gerekir ki, nimet külfet karşılığında olsun.
Bir başka rivayete göre ise; maktulün diyeti caninin malından alınır. Aslında diyeti kendisinin ödemesi gerekir. Çünkü cinayeti işleyen kendisidir. Ancak belirttiğimiz gerekçeden dolayı diyeti âkilesinin ödemesini gerekli gördük. Âkilesi yoksa, bunu ödeme mükellefiyeti asıla, yani caniye döner. [51]
Katilin San'at Erbabından Olması:
Katil san'at sebebiyle birbirlerine yardımcı olanlardan ise, âkilesi san'atından olanlardır. Anlaşmalarla yardımlaşanlardan ise, âkilesi; bu anlaşmaya dâhil olanlardır: Evvelce de açıkladığımız gibi bunun mânası, yardımlaşmadır. Divanı veya aşireti olmayan kimseye gelince; bir görüşe göre denildi ki, bu durumda katilin mahallesi veya köyü nazar-ı itibara alınır. Bunda da esas olan yakınlık sırasıdır. Divan veya aşireti olmayan katilin malından diyet ödenmesi gerektiğini söyleyenler de vardır.
Başka bir görüşe göre denildi ki; divan ve aşireti olmayan katil müslümansa, diyetin devlet hazinesinden ödenmesi gerekir. Çünkü diyet, yardımlaşma itibarıyla vâcib olur. Müslüman cemiyetinin ferdleri birbirleri ile yardımlaşırlar, birbirlerini korurlar. Sokakta bulunan çocuk büyüyüp cinayet işlerse, onun için de yukarıdaki ihtilaf câridir. [52]
Şehrin, Kendi Köyleri İçin Âkile Olması:
Bir şehir başka bir şehre âkile olmaz. Ama bir şehir kendi köylerine âkile olur. Çünkü şehir halkı kendi divanları, köylüleri ve kasabalılarıyla yardımlaşırlar. Ama başka bir şehrin divanındakilerle yardımlaşmazlar. İki bâdiye muhtelif olduklarında, iki ayrı şehir gibi olurlar.
Katil, âkilesinden biri gibi diyet öder: Kendisine zarar gelmesin diye, diyetin tamamı kendisine yüklenmedi. Ama bu durumda kendisine zarar verilmemektedir. Çünkü cani kendisidir. Âkilesinin bir ferde düşen paydan daha azını ödemesi de söz konusu olamaz. Âkilenin ödemesi, yardımlaşma sebebiyle vâcib olur. Herhalde onun da öncelikle kendisine yardımcı olması gerekir. [53]
Akileye Dâhil Olmayıp, Diyet Ödemeyecek Olanlar:
Çocuklar, kadınlar diyet ödemezler. Zira Hz. Ömer (ra) buyurmuştur ki, 'âkileyle beraber çocuklar ve kadınlar diyet ödemezler. Çünkü bunlar yardım ehli değildirler. Ayrıca diyet, iyilik ve teberrü mahiyetinde ödenir. Çocuk ise teberrüda bulunma ehliyetine sahip değildir. Köleler, müdebber ve mükâtep köleler âkileye dâhil edilmezler: Çünkü Araplar bunlardan yardım istemezler. Aralarında yardımlaşma olmadığı için gayrimüslim müslümana, müslüman da gayrimüslime âkile olamaz: Kafiler birbirlerine âkile olurlar. Çünkü küfür tek millettir. Ancak aralarında savaş ve düşmanlık varsa, birbirlerine âkile olamazlar. Çünkü bunların aralarında yardımlaşma olmaz.
Zımmînin âkilesi olduğunda diyetini ödemek onlara düşer: Tıpkı müslümanda olduğu gibi. Çünkü aralarında yardımlaşma vardır ve ayrıca muamelâtta onlar bizim ahkâmımızı kabullenmişlerdir. Âkilesi yoksa, diyet üç sene içinde malından ödenir: Tıpkı müslüman hakkında dediğimiz gibi. Zira ödeme mükellefiyeti katilin kendi üzerindedir. Ancak âkilesi varsa, bu mükellefiyet âkileye intikal eder. Âkile yoksa bu mükellefiyet katilin üzerinde kalır.
Kölelikten azad edilenin âkilesi, efendisinin âkilesidir: Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:
“Kavmin azadlısı o kavimdendir.” [54] Çünkü o, kendisini azad edenlerden yardım görür.
Velâ-i müvalât sahibi olan bir kimsenin âkilesi de mevlâsı ve mevlâsının kabilesidir: Zira müvalât akdi, yardımlaşmalarına sebep olan bir akiddir.
Liânla reddedilen çocuğun âkilesi; annesinin âkilesidir: Bu çocuk onlara mensup olduğu için, kendisine onlar yardım ederler. Bundan sonra baba çocuğun kendisinden olduğunu iddia ederse; annenin âkilesi babanın âkilesine rücû eder: Kendini yalanladığı, liân iptal edildiği ve çocuğun nesebi kendisinden sabit olduğu için, diyetin babanın âkilesi üzerine vâcib olduğu ortaya çıkmıştır. Daha evvel annesinin âkilesi babasının âkilesinin ödemekle mükellef olduğu diyeti mecbüriyet karşısında üstlenip ödemişlerdir. Hakikat ortaya çıkınca, hâkimin annenin âkilesi lehine ve babanın âkilesi aleyhine hükmettiği günden itibaren üç sene içinde annesinin âkilesi, babanın âkilesine rücû eder ve ödedikleri diyeti ondan talep ederler. [55]
Akilenin Ödeyeceği Diyet Miktarı:
Akile elli dinar ve daha fazlasını öder. Bundan az olan diyetler caninin malından ödenir: Zira rivayet ettiğimize göre Rasûlullah (sas) akilenin gurre ödemesine hükmetmiştir ki, o da elli dinardır. Hz. Ömer (ra) den mevkuf ve merfü olarak rivayet edilen bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuştur:
“Amden işlenen cinayetlerde, köleye karşı işlenen cinayetlerde caninin suçunu itiraf etmesi ve cinayet velisi ile sulh olması halinde mudiha (kemiği açığa çıkaran) ve erş (diyet) ten az olan diyetleri âkile ödemez.” İbn Abbâs (ra) dan da böyle bir hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir.
Diyet; katile zarar vermekten sakınmak maksadıyla âkileye yüklenmiştir. Bu da az olan diyetler için değil, çok olan diyetler içindir. Ne kadarının az ne kadarının çok olacağı Şer'i tespitlerle anlaşılır ki, onları da söylemiştik. [56]
Akilenin Diyeti Ödemeğe Katılma Şartı:
Âkile caninin itirafı ile sabit olan bir cinayetin diyetini ödemez. Şu kadar var ki; suçunu ikrar eden caniyi tasdik eden âkile diyete katılır: Caninin âkilesi aleyhindeki ikrarı onları bağlamaz. Çünkü onun onlar üzerinde velayeti yoktur. İtirafını tasdik ederlerse, o itirafa razı oldukları için bulunulan itiraf onları bağlar. Müslümanların kadılarından birinin, akilenin diyet ödemesine hükmettiği hususunda katil ile cinayetin velisi birbirlerini tasdik ederlerse, bu durumda akilenin bir şey ödemesi gerekmez. Çünkü bu ikisinin birbirlerini tasdik etmeleri, âkile aleyhine bir hüccet olamaz. Bu durumda katilin malından bir şey ödenmesi gerekmez. Çünkü diyet, kendilerinin doğrulaması sebebiyle âkile üzerine bir hüküm olarak yerleşir. Bu doğrulama kendileri hakkında bir hüccettir. Birinci durumda ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü o durumda itirafı sebebiyle diyetin, katilin malından ödenmesi gerekir. Bu durumda diyeti akilenin ödemesini vâcib kılmak mümkün olmadığı için, diyeti katilin ödemesi gerekir.
Hür olan bir kimse hatâen bir köleye karşı cinayet işlediği zaman, diyet yine âkilesine lâzımgelir: Diyet alınan canın bedeli olduğu için, bunu hür kimsenin öldürülmesinde olduğu gibi akilenin ödemesi gerekir. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; bu durumda diyetin katilin malından alınması gerekir. Hadîs-i şerîfde geçen;
“Köleye karşı işlenen cinayetlerde. diyetleri âkile ödemez.”ifadesi de bu mânaya hamledilmektedir.
Buna verilecek cevap şudur: Bundan kastedilecek mâna şudur; âkile kölenin cinayetini üstlenmez. Çünkü efendi köleye âkileden daha yakındır. Yine Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; diyet miktarınca ödemeyi âkile yapar. Çünkü diyet, alınan can için verilen bir tazminattır. Bundan daha fazlası ise, caninin malından alınır. Zira bu malın tazminatıdır. Zira Ebû Yûsuf’a göre meblağı ne kadar fazla olursa olsun, öldürülen kölenin kıymetinin ödenmesi gerekir ki, bu husus daha evvel anlatılmıştı. [57]
[1] Nisa: 4/92.
[2] Bu hadîsi Neseî ve Mâlik rivayet etmiştir.
[3] Ebû Dâvûd, Diyetler, c; 2, s; 269. İbn. Mâce, Diyetler, c; 1, s; 192.
[4] Bu hadîsi Neseî ve Mâlik rivayet etmiştir.
[5] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/269-271.
[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/271-273.
[7] Bu hadîsi Neseî, Ahmed, İbn. Huzeyme, İbn. Hibbân, İbn. Carud, Mâlik ve mürsel hadîslerde Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.
[8] Bu hadîsi Neseî tahric etmiştir.
[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/273-276.
[10] Bu hadîsi Neseî, Ahmed, Mâlik, İbn. Huzeyme, İbn. Hibban, İbn. Carud ve mürsellerde Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.
[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/276-277.
[12] Bu hadîsi Neseî tahric etmiştir.
[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/277-278.
[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/278-281.
[15] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/281.
[16] Mâide: 5/45.
[17] Mâide: 5/45.
[18] Bu hadîsi Neseî, Ahmed, İbn. Huzeyme, İbn. Hibbân, İbn. Cârud ve Merasil'de Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.
[19] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/281-284.
[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/284-286.
[21] Bu hadîsi rivayet etmiştir.
[22] Bu hadîsi Ebû Dâvud ve Neseî rivayet etmiştir.
[23] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/286-289.
[24] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/289-293.
[25] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/293-296.
[26] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/296-297.
[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/297.
[28] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/297.
[29] Nisa: 4/92.
[30] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/298-304.
[31] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/304.
[32] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[33] Bu hadîsi Müslim ve Neseî rivayet etmiştir.
[34] Enfal: 8/67.
[35] Bu hadîs-i şerîfı Beyhakî, İbn. Asakir, Dârekutnî ve Abdürrezzak rivayet etmiştir.
[36] Âl-i İmrân: 3/77. Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/304-308.
[37] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/308.
[38] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/308-309.
[39] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/309-310.
[40] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/310-311.
[41] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/311-313.
[42] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/313.
[43] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/313.
[44] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/313.
[45] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/314.
[46] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/315-316.
[47] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/316.
[48] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/317.
[49] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/317-319.
[50] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/319.
[51] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/320.
[52] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/320.
[53] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/320-321.
[54] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.
[55] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/321-322.
[56] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/322-323.
[57] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/323.
İslami Okul Okulların En Önemlisi