Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

VASİYYETLER KİTABI - Elihtiyar - 55 Vasiyyetler

VASİYYETLER KİTABI. 2

Vasiyyetin Yerine Getirilme Şartları ve Miktarı: 2

Katil Lehinde Vasiyyet: 3

Vasiyyet Etme Salahiyeti Olanlar: 3

Maldan Vasiyyet Etmede Ölçü: 4

Cenin İçin Vasiyyette Bulunmak: 4

Vasiyyet Edilen Malın Ölüm Anında Mevcud Olması: 4

Lehdarın Vasiyyeti Kabul Etmesi Şartı: 5

Vasiyyetten Dönmek: 5

Vasiyyetini İnkâr Etmek: 5

Lehdarın Vasiyyeti Reddetmesi: 6

Vasinin Sınıfları: 6

Vasilerin İki Kişi Olması ve Tasarrufları: 7

Vasînin, Vasîsi Olduğu Çocuğa Satması ve Ondan Satın Alması: 8

Yetimin Malını Borç Vermek: 8

Vasinin Şâhidliği: 8

Muhtaç Vasinin Yetim Malından İstifadesi: 9

VASİYYET EDİLMELERİ CAİZ OLAN ŞEYLER.. 9

Galle Ne Demektir?. 10

Gelirleri Vasiyyet Etmek: 10

Muhâbat Mes'eleleri: 11

Allah (cc) a Âit Hakların Yerine Getirilmesinde Öncelik: 12

TEREKENİN ÜÇTE BİRİNİN BİR ADAMA, BİR KISMININ DA BAŞKA BİR ADAMA VASİYYET EDİLMESİ  12

Ölü Mal Edinmeğe Ehil Değildir: 15

KOMŞULARA, ESHARA, EHTANA VE EHLE EDİLEN VASİYYETLER.. 15

Komşunun Tarifi: 15

Müslümanlar Nazarında Ailenin Temeli Müslüman Dededir: 16

Yetim, Dul, Eyyim, Fetâ, Gulam, Kühûl, Şeyh Kelimelerinin Mânaları: 17

MÜTEFERRİK MES'ELELER.. 19

Mezarların İmarı ve Orada Kur'ân-ı Kerîm Okuma Vasiyyeti: 20

Zımmîlerin Kilise ve Manastır İçin Vasiyyette Bulunmaları: 20

Ağıtçı ve Türkücü Kadınlar İçin Vasiyyette Bulunmak: 20

Eman Almış Harbînin Vasiyyeti: 20


VASİYYETLER KİTABI

 

Vasiyyet kelimesinin çoğulu vesayâdır. Vasiyyet; bir kimsenin yokluğunda veya ölümünden sonra bir işin kendi maslahatına uygun bir şekilde yapılmasını bir başkasından istemesidir. Borçların ödenmesi, ihtiyaçların karşılanması ve diğer şeyleri vasiyyet etmek gibi. Meselâ şöyle denilir; 'falan adam yolculuğa çıktı ve şunu vasiyyet etti’, ‘falan öldü ve (ölmeden evvel) şunu vasiyyet etti.’

İstisâ; vasiyyeti kabul etmek demektir. Meselâ; 'falan adamın vasiyyetini kabul etti' denilir. Veda hutbesinde de Rasûlullah (sas)

“Kadınlar hakkında ettiğim vasiyyeti kabul edin. Doğrusu  onlar sizin yanınızda esirdirler.” [1] buyurmuştur.

Vasiyyette bulunmak; meşru bir kaziyye ve kurbet olup mendubdur: Buna Kitab, sünnet ve icmâ delalet etmektedir. Kitab'daki delili şu âyet-i kerîmedir:

“(Bütün bu paylar ölenin) bulunacağı vasiyyetten ve borçtan sonradır.” [2] Bu vasiyyetin meşrüiyet delilidir. Sünnetteki delili ise şudur; rivayet edildiğine göre, Sa'd b. ebî Vakkas (ra) Mekke'de hastalandığında üç gün sonra Rasûlullah (sas) onu ziyarete gitmiş ve bu ziyaret esnasında Sa'd (ra) Rasûlullah (sas) a şöyle sormuş (ve aralarında bir konuşma geçmişti).

“Yâ Rasûlullah (sas), ben geride sadece bir kız evlat bırakıyorum. Malımın tamamını başka yerlere ve şahıslara verilmesini vasiyyet edeyim mi?”

“Hayır.”

“Malımın üçte ikisini vasiyyet edeyim mi?”

“Hayır.”

“Yarısını?”

“- Hayır.”

“- Üçte birini.?”

“- Üçte biri çoktur. Mirasçılarını zengin olarak bırakman, onları insanlara el açan yoksullar olarak bırakmandan daha hayırlıdır.” [3]

Diğer bir hadîs-i şerîfde de Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ömrünüzün sonunda Allah (cc) daha fazla amel işleyesiniz diye mallarınızın üçte birini size sadaka olarak verdi ki, o malları  dilediğiniz yere koyasınız (sarfedesiniz).” [4] Başka bir rivayette;

“Sevdiğiniz yere.” ifadesi kullanılmıştır. Bu da vasiyyet etmenin meşruiyetine delalet etmekte ve vâcib olduğunu söyleyenlerin iddiasını reddetmektedir.

Bir başka hadîs-i şerîfde Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Hakkında vasiyyette bulunacağı bir malı olup da, Allah (cc) a ve âhiret gününe iman etmiş bir adamın vasiyyeti başının altında olmaksızın iki geceyi geçirmesi helâl olmaz.” [5] Bu da vasiyyette bulunmanın mendubluğuna delalet etmektedir.

İcmâ deliline gelince; hidayet önderi imamlar ve selef-i sâlihîn vasiyyette bulunmuşlardır. İslâm ümmeti günümüze kadar bu tatbikatı devam ettiregelmişlerdir. Her insanın mutlaka başkalarına hakkı geçtiği gibi, başkalarının da ona geçmiş hakları vardır ve o, bu haklardan dolayı hesaba çekilecektir. Kendisi bizzat bu hakların gereğini yerine getiremiyorsa, başkasını bu hususda kendisine nâib tayin etmelidir. Vasî bu hususda onun naibidir. Bunun mes'ûliyetinden kurtulmak için vasiyyette bulunmakla ihtiyatlı davranılmış ve gerekli tedbir alınmış olur. Dolayısıyla vasiyyette bulunmaya teşvik vardır. Bu faydaların temini için de meşru kılınmıştır. [6]

 

Vasiyyetin Yerine Getirilme Şartları ve Miktarı:

 

İnşâallah Ferâiz bahsinde de anlatılacağı üzere, vasiyyette bulunanın ihtiyaçları karşılandıktan ve borçları ödendikten sonra vasiyyeti yerine getirilir. Vasiyyet, malın üçte biri ile takdir olunmuştur. Müslüman veya kâfir de olsa, yabancı bir şahıs için vasiyyette bulunmak mirasçıların tasdiki olmadan sahih olur: Sa'd b. ebî Vakkas (ra) hakkında rivayet edilen hadîs-i şerifle diğer hadîs-i şerifler bunu böylece bildirmektedirler. Vasiyyet mutlak olup, başkaları ile kayıtlı değildir.

Malın üçte birinden fazlasını kapsayan vasiyyet ile mal sahibini öldüren katil ve mal sahibinin mirasçısına edilen vasiyyet, mirasçıların tasdiki ile sahih ve geçerli olur: Zira Sa'd b. ebî Vakkas (ra) hakkında rivayet edilen hadîs-i şerîfde de bildirildiği gibi, malın üçte birinden fazlasını vasiyyet etmek caiz olmaz.

Bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuştur:

“Vasiyyette haksızlık ve kayırma büyük günahlardandır.” Bu hadîs-i şerîfın şu mânaya geldiği söylenmiştir: Malın üçte birini aşan miktarda vasiyyette bulunmak, mirasçı için vasiyyette bulunmak; büyük günahlardandır. Bunun yasaklanması diğer mirasçıların o malda haklarının bulunmasından dolayıdır. Zira ölümcül hastalığa yakalanan kimsenin artık mala ihtiyacı kalmaz. Bundan sonra onun malına mirasçıların hakkı taallûk eder.

Ancak evvelki sayfalarda geçen hadîs-i şerîfden ötürü mirasçıların hakkı, malın üçte birlik kısmında yapılan vasiyyette zuhur etmez. Kaldı ki, mal sahibi yapmadığı veya eksik yaptığı amellerini telafi etmek için vasiyyette bulunma ihtiyacındadır. Ama mirasçılar malın üçte birini aşan vasiyyeti tasdik ederlerse, haklarının düşürülmesine razı oldukları için bu vasiyyet sahih olur.

Mirasçıların, vasiyyet edenin ölümünden sonraki tasdikleri müteber olur: Çünkü ölümünden evvel değil de, ölümü anında onun malında hakları sabit olur. Hak, ancak sabit olduktan sonra düşer. Sahibinin ölümünden sonra vasiyyetini tasdik ederlerse, sübûtundan sonra haklarını düşürmüş olurlar ki, bu sahihtir.

Mirasçı lehine edilen vasiyyet, geriye kalan mirasçıların hakkı sebebiyle caiz görülmemiştir. Mirasçı lehine vasiyyet etmek caiz olmaz. Bu hususda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:  

“Mirasçı lehine vasiyyette ve borç ikrarında bulunmak yoktur.” [7] Başka bir rivayette ise, şöyle buyurulmuştur: “Mirasçı lehine vasiyyette bulunmak, diğer mirasçıların tasdiki olmadan geçerli olmaz.” [8] Çünkü böyle bir vasiyyette kimileri kayırılmakta, kimileri de haksızlığa uğratılmaktadır ve evvelce de açıkladığımız gibi mirasçılarının tamamının hakkı o mala taallûk etmektedir. Vasiyyet eden malını mirasçılarından bazısına verirse, geriye kalanlar bundan rahatsız olurlar. Bu onlar arasında kin ve düşmanlık duygularının alevlenmesine, akrabalık bağlarının kopmasına yol açar. Geriye kalan mirasçılar bunu tasdik ettiklerinde, kendilerinde lehdara karşı kin ve düşmanlık bulunmadığını anlarız ve dolayısıyla o vasiyyet geçerli olur. Geriye kalan mirasçılardan biri tasdik eder de, diğerleri reddederlerse, tasdik edenin mirasdaki payı nisbetinde o vasiyyet geçerli olur. Diğer kısmı ise, geçersiz olur. Çünkü tasdik eden kendi şahsı hakkında salahiyet sahibidir ama başkaları hakkında salahiyet sahibi değildir. [9]

 

Katil Lehinde Vasiyyet:

 

İster kasten, isterse hatâen olsun; vasiyyet edeni doğrudan öldüren katilin lehinde vasiyyette bulunmak caiz olmaz. Zira Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Katil lehinde vasiyyette bulunulamaz.”

Keza, bir kimse bir adamın lehine vasiyyette bulunur, ancak daha sonra o adam vasiyyet edeni öldürürse, belirttiğimiz gerekçeden dolayı vasiyyet geçersiz olur. Zira vasiyyet, sahibinin ölümünden sonra işlerlik kazanır. Ancak mirasçılar tasdik ederlerse, geçerli olur. Ebû Yûsuf dedi ki; 'bu hususdaki hadîs-i şerifin ifadesi mutlak olduğundan, kişinin kendi katili lehinde vasiyyette bulunması caiz olmaz. Bu onun cinayeti sebebiyle caiz olmamıştır ve cinayetinin tesiri de bakidir.

Bizim görüşümüze göre; terekede mirasçıların hakkı bulunduğu için, kâtil lehine vasiyyette bulunmak caiz değildir. Çünkü bu vasiyyetin geçersiz kılınması onların faydasınadır. Katil lehine edilen vasiyyetin geçersiz kılınması onların faydasınadır. Katil lehine edilen vasiyyetin iptali, mirasçı lehine yapılan ve malın üçte birinden fazlasını kapsayan vasiyyetin iptali gibidir. Mirasçılar bu vasiyyetleri tasdik ederlerse, kendi haklarını düşürdükleri için, hakları düşer. Geçerliliği mirasçıların tasdikine bağlı olan her vasiyyet, mirasçılar tarafından tasdik edilirse, geçerli olur. Kendisi için vasiyyette bulunulan (mûsâ-leh) vasiyyet edilen mala vasiyyet eden (mûsî) cihetinden mâlik olur. Çünkü mülkiyet sebebi mûsîden sâdır olmuştur. Mirasçıların tasdiki vasiyyetin geçerliliğine mâni olan mâniyi ortadan kaldırır. Bu tıpkı rehincinin tasdik etmesi halinde, rehindeki malın satılmasının caiz olması gibidir. [10]

 

Vasiyyet Etme Salahiyeti Olanlar:

 

Vasiyyet, bağışlaması sahih olan kimse tarafından yapılırsa, sahih olur: Çocuğun, delinin, mükâtep kölenin ve ticarete izinli kölenin vasiyyette bulunması sahih olmaz. Çünkü vasiyyet sırf bir bağışlamadır. Bunun karşılığında malî bir amel veya dünyevî bir fayda elde edilmez. Bu tıpkı hibede bulunmak ve köleyi azad etmek gibidir.

Çocuk vasiyyette bulunduktan sonra bülûğa erer ve ölürse, deli vasiyyette bulunduktan sonra ayılıp akıllanır ve ölürse; bu ikisi vasiyyette bulunurken bağışlama ehliyetine sahip olmadıklarından, vasiyyetleri geçerli olmaz. Bir çocuk; 'ben bülûğa erersem, malımın üçte biri falana vasiyyettir' derse; bu sözü söylerken tasarruf ehliyetine sahip olmadığı için, vasiyyeti sahih olmaz. Lehdar da ne o anda, ne de bülûğa ermesinden sonra o çocuğun malının üçte birine sahip olamaz. Bu, aynı ifade kalıpları ile yapılan boşama ve azad etmenin geçersizliği gibidir.

Ticarete izinli köle ile mükâtep köleye gelince; bunlar vasiyyetlerini azadlıklan sonrasına izafe ederlerse, vasiyyetlerinin sahih olmayışı bunlan ehliyet sahibi olmalarından değil de, o esnada efendilerinin kendileri üzerinde bulunan hakkından dolayıdır. Efendinin hakkı üzerlerinden kalktıktan sonra bulunacakları vasiyyet sahih olur. [11]

 

Maldan Vasiyyet Etmede Ölçü:

 

Vasiyyetin, malın üçte birinden az olması müstehabdır: Zira Rasûlullah (sas) vasiyyetten bahsederken;

“Üçte bir çoktur.” [12] buyurmuştur. Hz. Ali (ra) nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir; 'malımın beşte birini vasiyyet etmem, dörtte birini vasiyyet etmemden daha sevimlidir. Malımın dörtte birini vasiyyet etmem, üçte birini vasiyyet etmemden daha sevimlidir.' Çünkü mal sahibinin az bir malını vasiyyet etmesi veya hiç etmemesi, kendi hakkını mirasçılara bırakmakla onlara iyilik etmiş olur. Malının tam olarak üçte birini vasiyyet eden, mirasçılarına iyilik etmiş olmaz. Çünkü hakkını tam olarak kullanmıştır.

Mirasçılar fakir olup kendilerine düşecek hisse ile zenginleşmeyeceklerse, vasiyyette bulunmamak daha iyi olur: Çünkü böyle yapmakla mirasçılarına iyilik etmiş ve onlara sadaka vermiş olur. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur;  

“Sadakanın en iyisi; (sana karşı) içinde düşmanlık gizleyen akrabaya verilen sadakadır.”

“Akraba muhtaç iken başkasına sadaka verilmez.”

Vasiyyette bulunmamak Rasûlullah (sas) ın da buyurduğu gibi akrabalar için;

“Sadaka ve iyiliktir.” Çünkü onlar fakirdirler, bu onlar için bir sadaka olur. Onlar akrabadırlar, bu onlar için bir iyilik olur. Mirasçılar zengin iseler, ya da mirası almakla zenginleşeceklerse; bir görüşe göre denildi ki; bu durumda mal sahibinin vasiyyette bulunması daha iyi olur. Başka bir görüşe göre de denildi ki; mal sahibi bu durumda muhayyerdir. Çünkü vasiyyette bulunmak başkalarına sadaka veya ihsandır.

Bulunmamak da akrabalara karşı bir iyiliktir ki; bunların hepsi de hayırlı işlerdir. [13]

 

Cenin İçin Vasiyyette Bulunmak:

 

Cenin için vasiyyette bulunmak, cenini vasiyyet etmek, cenini istisna ederek anneyi vasiyyet etmek sahihtir: Cenin için vasiyyette bulunmak sahihitir. Çünkü vasiyyet, kendisi için vasiyyette bulunulan şahsı vasiyyet edilen malda vasiyyette bulunanın kendi yerine geçirmesidir. Mirasta da olduğu gibi, cenin buna ehildir. Vasiyyet de miras gibidir. Ancak vasiyyet, vasiyyette bulunanın rücû etmesiyle iptal edilir: Zira lehdar o mala vasiyyetçinin ölümünden sonra mâlik olur. Hibede ise hüküm bunun hilâfınadır; Çünkü lehdar, kendisine hibe edildiği anda o mala sahip olur. Her hangi bir kimsenin o malın mülkiyetini ondan alıp başka birine nakletmesi mümkün değildir. Mülkiyeti başkasına intikal etmez.

Cenini karnında taşıyan kadının kocası ölü ise, kadın da çocuğunu iki seneden evvel ve canlı olarak doğurursa; cenin için edilen vasiyyet geçerli olur. Kadın çocuğunu ölü olarak doğurursa, bu vasiyyet geçersiz olur. Çünkü annesinin durumunu iyiye yormak için çocuğuna hâmile kalışından itibaren doğurması en uzun müddete havale edilir. Bu sebeple o çocuk ana rahmine düştükten sonra iki seneye kadar doğarsa, nesebi sabit olur.

Cenini karnında taşıyan kadının kocası hayatta ise ve kadın da çocuğunu vasiyyetin edildiği tarihten altı ay sonra doğurursa, o çocuk için edilen vasiyyet geçersiz olur. Çünkü helâl olan cinsî münasebette doğum hâmile kalınan tarihten sonraki en kısa zamana havale edilir. Zira vasiyyetin edildiği vakitte annenin o çocuğa hâmile kaldığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak annesi o çocuğu vasiyyetin edildiği tarihten itibaren altı ay geçmeden doğurursa, vasiyyet geçerli olur.

Cenini vasiyyet etmeğe gelince; annesi onu vasiyyet tarihinden itibaren altı ay içinde doğurursa, vasiyyet sahih olur ki, vasiyyet vaktinde o çocuk ana rahminde mevcud olsun. O vakitte ana rahminde mevcutsa, diğer mevcudat gibi onu da vasiyyet etmek sahih olur. Mevcud olmadığı bir zamanda meyveyi vasiyyet etmek sahih olduğuna göre, mevcud olan şeyi vasiyyet etmek evleviyetle sahih olur.

Cenini istisna ederek annesini vasiyyet etmeğe gelince; onu annesinden ayırarak vasiyyet etmek sahih olduğuna göre, annesini de ondan ayırarak vasiyyet etmek sahih olur. Çünkü yalnız başına akde konu olması sahih olan bir şeyi akidden istisna edip ayırmak da sahih olur. Satılan mallarla diğer şeylerde olduğu gibi, bu mahiyette olmayan şeyler için ise, bu sahih olmaz. Zira cariye adı cariyenin karnındaki çocuğu kapsamaz. Ama bu mutlak olarak söylendiğinde çocuk annesine bitişik olmanın zarüretine binâen annesine tâbi olur. Ancak vasiyyetçi cenini istisna edip annesini açık bir dille vasiyyet ederse, bu vasiyyet sahih olur. Çünkü cenin ile annesinden her biri aslında bağımsız birer candırlar. [14]

 

Vasiyyet Edilen Malın Ölüm Anında Mevcud Olması:

 

Vasiyyetçinin ölümü anında mevcud olan malı ve mirasçıları nazar-ı itibara alınır: Bir kimse malı yokken malının üçte birini vasiyyet eder de, sonra kazanıp mal edinir ve ölürse, ya da vasiyyet ederken altınları varsa, ve daha sonra bu altınları eksilirse; ölümü anında mevcud olan malı vasiyyet için esas alınır. Çünkü vasiyyeti ölümünde geçerlilik kazanır ve malı da kendisi için vasiyyet edilene intikal eder. Mirasçılar da böyledirler: Kendisinden evvel ölen mirasçıları nazar-ı itibara alınmazlar. Vasiyyet onun tasdikine veya reddetmesine bağlı değildir. Çünkü malı vasiyyetçinin ölümünden sonra onlara intikal eder. Mâlikten başkasına itibar edilmez. [15]

 

Lehdarın Vasiyyeti Kabul Etmesi Şartı:

 

Vasiyyetin geçerli olması için, vasiyyet edenin ölümünden sonra vasiyyetin lehdar tarafından kabul edilmesi esastır: Öyle ki, lehdar vasiyyet edenin ölümünden evvel bu vasiyyeti kabul ya da reddederse, bu bir hüküm ifade etmez. Çünkü vasiyyetin hükmü, vasiyyet edilen mala lehdarın mâlik olmasıdır. Mâlik olması da vasiyyet edenin ölümünden sonra sabit olur. Ölümünden evvel meydana gelen şey, akidden evvel meydana gelen şey gibi nazar-ı itibara alınmaz. Lehdar kabul etmekle, kendisi için  vasiyyet edilen mala mâlik olur. Çünkü bu, akidle   yapılan bir mülketmedir. Diğerlerinde olduğu gibi, bu akdin geçerliliği lehdarın kabulüne bağlıdır. Mirasda ise   hüküm bunun hilâfinadır. Çünkü bu terekede ölünün halefi olmaktır. Öyle ki, mirasçı için ayıp muhayyerliği sabit olur. Ama bu muhayyerlik kendisi için vasiyyette bulunulan kimse hakkında sabit değildir. Bu muhayyerlik mirasçı için Şer'an zorunlu olarak sabit olur. Kendisi için vasiyyette bulunulan kimse vasiyyet edilen mala kabulsüz mâlik olursa, vasiyyet eden onun iradesi olmaksızın o malı mülkedinmeğe onu mecbur tutabilir. Oysa bu icbarı ancak velayeti altında bulunan kimselere yapabilir. Halbu ki, lehdar üzerinde onun böyle bir velayeti yoktur. Böyle yapması caiz olsaydı, ona zarar verecek bir şeyi onun için vasiyyet edebilirdi: Meselâ onun talâkını o mala mâlik olması şartına bağlamak gibi. Bu caiz olmaz. Vasiyyetin geçerliliği için lehdarın kabulü şart olduğuna göre, lehdar kabul etmeden o mala mâlik olmaz. Ancak vasiyyet edenin ölümünden sonra lehdar da vasiyyeti kabul etmeden ölürse, vasiyyet edilen o mala lehdarın mirasçıları mâlik olurlar. Kıyasa göre ve açıkladığımız sebepden dolayı bu vasiyyetin iptali gerekir. Ancak biz istihsan kaidesine uyduk ve vasiyyet edilen o mala, lehdarın mirasçıları mâlik olurlar, dedik. Çünkü vasiyyet eden açısından bu tamamlanmıştır ve onun tarafından bu vasiyyete bir fesih gelmez. Bu vasiyyetin tatbikatında meydana gelen duraklama lehdanrın hakkından dolayıdır ki, o da onu zarardan korumak ve minnet altında kalmasına mâni olmaktır. Öldükten sonra minnet altında kalması söz konusu olmayacağına göre, bu vasiyyet mecburî olarak geçerlilik kazanır. Bu tıpkı şuna benzer; muhayyerlik hakkına sahip olan bir müşteri satınalma akdini kesinleştirmeden ölürse, satın almış olduğu mal, mülkiyetine girer. [16]

 

Vasiyyetten Dönmek:

 

Vasiyyet edenin söz ve fiili ile vasiyyetinden dönmeye hakkı vardır. İnkârında ise ihtilâf vardır: Vasiyyetten rücû etmek caizdir. Çünkü bu henüz tamamlanmamış bir bağıştır. Çünkü tamamlanması evvelce de açıkladığımız gibi vasiyyet edenin ölmesi ve lehdarın da vasiyyeti kabul etmesi iledir. Tamamlanmadan evvel vasiyyetten rücû etmek caizdir. Zira tamamlanmadan evvel bağlayıcı olsaydı, bu bir bağış olmazdı.

Vasiyyetten rücû etmek; 'vasiyyetten rücû ettim' veya; 'onu iptal ettim' gibi sözleri söylemekle olur. Fiilî olarak vasiyyetten rücû etmekse; vasiyyet edilen malı satarak veya hibe ederek vasiyyet edenin o mal üzerinde kendi mülkiyetini izale etmesiyle gerçekleşir. Çünkü vasiyyet ettiği malı üzerindeki mülkiyetini izale ederse, vasiyyeti bâtıl olur. Zira vasiyyet ancak onun mülkünde geçerli olur. Artık o mal kendisinin mülkiyetine dönse de, dönmese de; hüküm değişmez. Her bakımdan tüketme sayılan bir fiili o mal üzerinde işlemesi de böyledir; yani bu fiil o vasiyyeti iptal eder. Gâsıbın gasbettiği mal üzerinde yapmasıyla, mal sahibinin o mal üzerindeki hakkını kesip ortadan kaldıran bir fiili, vasiyyet ettiği mal üzerinde meydana getirmesi de, vasiyyetten rücû etmek sayılır ki, bunun tam açıklaması gasp bahsinde yapılmıştı.

Vasiyyet ettiği malı arttıran bir fiil işlerse, meselâ vasiyyet edilen arsada bir bina yaparsa veya nesneyi boyarsa veya kavrulmuş una yağ katarsa veya pamuğa kılıf yaparsa veya elbisenin yüzünü astarına dikerse ya da bunun tersini yaparsa yahut bunlara benzer fiilleri işlerse; vasiyyetinden rücû etmiş olur. Çünkü o malı artan kısmından ayrı olarak lehdara teslim etmesi mümkün değildir. Mal sahibinin kendi mülkünde kendi fiili ile meydana geldiği için, bu fazlalığı asıldan ayırmak da mümkün değildir. Vasiyyet edenin başkasına vasiyyet ettiği koyunu kesmesi de vasiyyetten rücû etmektir. Çünkü normalde o ihtiyacı olduğu için koyunu kesmiştir. Kesilen koyun da onun ölüm vaktine kadar kalamaz. [17]

 

Vasiyyetini İnkâr Etmek:

 

Vasiyyet edenin ettiği vasiyyeti inkâr etmesine gelince; bu İmam Muhammed'in hilâfına, Ebû Yûsuf’a göre rücû etmektir. Zira inkâr, geçmişte olan bir şeyi yok saymaktır. Hal-i hazırdaki bir şeyi yok saymaya ancak zarüret sebebiyle rücû etmek diyebiliriz. Hal-i hazırda sabit ise, inkâr lağv olur. Ebû Yûsuf’a göre rücû; hal-i hazırdaki bir şeyi yok saymaktır ki, bu evleviyetle rücû etmek olur.

Bir kimsenin; 'Ahmed'e vasiyyet ettiğim köle Mehemed'indir' veya; 'onu Mehmed'e vasiyyet ettim' demesi rücû etmeğe misal olarak gösterilebilir. Çünkü  bu, ortaklığı kesip ortadan kaldırmaya delalet eden bir ifadedir. Şayet Mehmed ölü ise, vasiyyet edenin yukarıdaki sözü rivayet etmek olmaz. Çünkü Ahmed'e edilen vasiyyet, Mehmed'e edilen vasiyyetin sahih olması halinde zarurî olarak geçersiz olur. Oysa ölü olduğu için, Mehmed'e edilen vasiyyet sahih değildir. Mehmed sağ olsa ve vasiyyet edenden evvel ölse, kendisi için edilen vasiyyet sahih olduğundan dolayı, Ahmed'e edilmiş olan vasiyyet bâtıl olur.

Bir kimse bir malı bir şahıs için vasiyyet eder de, sonra aynı malı ikinci bir şahıs için de vasiyyet ederse; bu müştereken o iki şahıs için vasiyyet edilmiş olur ve bu rücû etmek olmaz. Çünkü bu ortaklık mânasındadır. Vasiyyet edenin ifadesi ortaklığı bozmaz, aksine ortaklığa elverişlidir. Dolayısıyla o mal ikisinin olur. [18]

 

Lehdarın Vasiyyeti Reddetmesi:

 

Kendisi için vasiyyette bulunulan kimse bu vasiyyeti evvelâ kabul eder, sonra da vasiyyet edenin yüzüne karşı reddederse; bu reddir: Çünkü lehdarın isteği yoksa, vasiyyet eden onu bu vasiyyeti kabule zorlayamaz. Ama onun gıyabında reddederse, bu redd sayılmaz: Çünkü bunda ölüye hıyanet ve onu aldatma vardır. Çünkü vasiyyet eden kendisinden sonra işlerini yürütme ve terekesini idare etmede yerini alacağına inanıp güvenerek onu vasî tayin etmiş ve ölmüştür.Vekilde ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü müvekkil onu vekil tayin etmekten rücû edip, bir başkasını tayin edebilir. Ayrıca müvekkil hayatta olup ona havale ettiği işi bizzat kendisi yapabilir veya onu azledip yerine vekil tayin edebilir. Dolayısıyla vekil ile vasî arasında fark vardır.

Lehdar vasiyyeti kabul ya da reddetmez de, vasiyyet eden ölürse; lehdar muhayyer olur: Dilerse vasiyyeti kabul eder, dilerse reddeder. Vasiyyet edenin onu kabul veya redd hususunda zorlama salahiyeti bulunmadığından dolayı, o muhayyerdir.

Şu da var ki; vasiyyeti kabul sözlü olabileceği gibi, fiilî de olabilir. Çünkü fiil de ona delalet eder. Meselâ vasiyyet edenin ölümünden sonra vasinin terekedeki bazı malları satması gibi. Bu satış salahiyetli ve ehil biri   tarafından yapıldığı için, geçerlidir. Vasinin mirasçılara yarayacak bir şeyi satın alması, ölünün borçlarını ödemesi yahut alacaklarını tahsil etmesi de böyle olup, bu durumda vasiyyet onun için bağlayıcı olur. Vasinin yapılan vasiyyetten haberdar olması veya olmaması bu hükmü değiştirmez. Çünkü bu vasiyyet, onun mal sahibinin yerine geçmesi mânasındadır. Bilindiği gibi vasinin salahiyeti, vasiyyet edenin salahiyetinin sona erdiği anda başlamaktadır. O zaman salahiyet kendisine intikal eder. Kendisinin vasî tayin edildiğini bilmesine ihtiyaç yoktur, tıpkı mirasta olduğu gibi.

Vasî âciz ise, kadı onun yanına başka birini vasî olarak tayin eder. Vasî köle, kâfir yahut fâsık ise, kadı onun yerine başka birini vasî tayin eder. [19]

 

Vasinin Sınıfları:

 

Bilinmesi gerekir ki, üç sınıf vasî vardır:

1- Vasiyyet edilen işi yerine getirmeğe muktedir olan emin vasî: Bu safatı taşıyan vasî, vazifesinde bırakılır. Kadı onu azletmez. Zira vasiyyet edenin maksadı ona bıraktığı işleri ve vasiyyetini yerine getirmesidir. Bu maksadı gerçekleştirebiliyorsa; artık o vasîyi değiştirmek, vasiyyet edenin maksadını değiştirmek olur ki, bu caiz değildir.

2- Vasiyyet edilen işi yerine getirmekten âciz olan emin vasi: Bu durumda kadı ona bir yardımcı verir. Zira ona yapılan sahihtir, iptali caiz değildir. Ancak bu vasî yalnız başına bırakıldığında acizliğinden dolayı maksadın bir kısmına halel gelir. Maksadı tamamlamak üzere yanına bir yardımcı verilir.

3- Fâsık veya kâfir yahut köle olan vasî: Bu vasıftaki vasinin azledilip yerine başkasının konulması gerekir. Çünkü böyle bir vasinin vasiyyet edene nâiblik yapması sahih olmaz. Çünkü ölü, onun yapacağı işlerde görüşüne, emin olmasına ve yeterliliğine güvenmiştir. Oysa bu vasıftaki vasiler, sağlam görüş sahibi, emin ve yeterli değildirler. Fâsık hainlikle itham edildiği için vasî olamaz. Kâfire gelince; müslümanın işlerini yüz üstü bırakmasına sebep olacak dinî düşmanlığı sebebiyle vasî olamaz. Köle ise; tasarruflarının geçerliliği efendisinin tasdikine bağlı olduğu için ve budan sonra da efendisi onu kısıtlılık altına alma imkânına sahip olduğundan dolayı, vasî olamaz. Bu sebeple kadı vasî tayin edilen bu gibi kimseleri azleder ve yerlerine ölünün çıkarlarını koruyacak kimseleri vasî tayin eder. Çünkü kadı müslümanlara bakmak ve çıkarlarını korumak üzere bu vazifeye tayin edilmiştir. Görülmez mi ki; bir kimse kendisinden sonra işlerini idare etmek üzere bir vasî tayin etmemişse, kadı onun için bir vasî tayin eder. İşte bahsettiğimiz mes'ele de böyledir.

Kölesini vasî tayin edenin mirasçıları arasında büyük kimseler varsa, bu vasiyyet sahih olmaz: Çünkü büyük mirasçı vasî olan o köleyi satar veya ondaki kendi payını satabilir. Böyle olunca da, vasiyyetin gereğini yapmaktan âciz kalır. Zira satın alan efendisi o köleyi vasiyyetin gereğini yapmaktan meneder ve vasiyyetin faydası da hâsıl olmaz. Ama mirasçıların hepsi de küçükse, caiz olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'caiz olmaz.' Kıyasa uygun olan da budur. Çünkü kölelik, küçükler üzerinde velilik yapmaya mânidir. Zira bu köle vasî olursa, sahipleri üzerinde velayet hakkına sahip olmuş olur. O takdirde meşrü ters yüz edilmiş, mevzu da aksine döndürülmüş olur.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bu köle velayet ehliyetine sahiptir. Dinî emir ve yasaklara muhataptır. Yalnız başına tasarrufta bulunabilir. Dolayısıyla vesayet ehliyetine sahiptir. Mirasçılar onun üzerinde vesayette bulunamazlar; her ne kadar onun mâliki iseler de, bu böyledir. Mirasçılar onu vasilikten menedemezler. Zira bunda hukuka aykırılık yoktur. O mükâtep gibidir.

Bir kimse bir çocuğu veya köleyi veya kâfiri vasî tayin eder de, kadı; bülûğa erinceye kadar o çocuğu, azad edilinceye kadar o köleyi, müslüman oluncaya kadar da kâfiri vasîlikten azletmezse; azli gerektiren sebep ortadan kalktığı için, bu vasiyyet geçerli olur. Ancak evvelce de açıkladığımız gibi bunlar emin kimseler değil iseler, vasiyyet geçerli olmaz.

Bir kimse mükâtep kölesini vasî tayin ederse; ehliyeti ve vasiyyeti yerine getirmeğe aktidarı bulunduğu için bu caiz olur. Mükâteplik bedelini öderse, azad olmakla birlikte vesayeti devam eder ve artık o köle hükmündedir. Bu daha evvel anlatılmıştı. [20]

 

Vasilerin İki Kişi Olması ve Tasarrufları:

 

İki vasîden biri, diğeri olmadan tasarrufta bulunamaz (Ebû Yûsuf): Ebû Yûsuf dedi ki; 'bunlardan her biri her işte yalnız başına tasarrufta bulunabilir.’ Çünkü vasî, vasiyyet edenin halefidir. Onun adına iş yapabilir. Bu da vasiyyet edende bulunan ehliyetin vasîde de bulunması halinde söz konusudur.

İmameyn'in bu mes'eledeki görüşlerinin gerekçesi şudur; vasiyyet etmekle ancak her iki vasinin görüşlerine uygun olarak tasarrufta bulunulmasına razı olunmuştur. Vasilerin salahiyeti ancak vasiyyet edenin salahiyetinin devrinde bulunmasıyla sabit olur. Bunun vasfın gereğine uyulması gerekir. Ki, o da ancak her iki vasinin görüş birliği etmeleriyle olur ve ancak bunda fayda vardır. Yapacakları tasarrufların geçerliliği, görüş birliği etmeleri şartıyla mukayyettir. Çünkü bu faydalı bir şarttır. İstisna edilen şeylerde ise, hüküm bunun hilâfınadır. Bu gibi şeylerde her ikisinin görüş birliği etmeleri şartı aranmaz. Çünkü bunlar yapılması zarurî olan şeylerdir. Zarurî şeylerse, müstesnadırlar. O şeyler de şunlardır: Ölüyü techiz etmek, küçüklerin yiyecek giyecek gibi ihtiyaçlarını karşılamak, dâvaları takip etmek, emanetleri ve gasbedilmiş eşyayı geri vermek, borçları ödemek, belirli bir köleyi azad etmek, belirli bir vasiyyetin gereğini yerine getirmek.

Ölüyü techiz etmek (bir iştir ki); techizi geciktirirse, ölünün cesedi bozulur. Hatta alâkadar olan yoksa, bu işi ölünün komşusu da yapar. Küçüklerin ihtiyaçlarını karşılamak da böyledir. Çünkü ihtiyaçları karşılanmazsa, aç ve çıplak kalmalarından korkulur.

Dâvalarla alâkadar olmaya gelince; her iki vasinin bu mes'elede görüş birliği etmeleri mümkün değildir. Diğer zarurî işlerde ikisinin görüş birliği edip etmemesi arasında fark yoktur. Çünkü bu işlerin yapılmasında görüşe ihtiyaç yoktur. Müşterinin fasid bir alış verişi reddetmesi, malları muhafaza etmek ve hibe kabul etmek de böyledir. Çünkü bu  işlerin geciktirilmesinde fitne korkusu vardır. Bütün zayi olan malları ve telef olmasından korkulan malları kabul etmek de böyledir.

Vasilerin biri ölünce, kadı onun yerine başkasını tayin eder: Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre bunun gerekçesi açıktır. Çünkü bunlara göre o ikisinden biri yalnız başına tasarrufta bulunamaz. Ebû Yûsuf’a göre bir vasî her ne kadar yalnız başına tasarrufta bulunabilse de, vasiyyet eden haklarının takibinde iki kişinin kendisinin yerini almasını gaye edinmiştir. Ölen vasînin yerine başka birini tayin ederek maksadını gerçekleştirmek mümkün olduğuna göre, ölenin yerine başka bir vasî tayin edilir. Ölen vasî vesayetini ikinci vasîye devretmişse, başka biri tayin edilmiş gibi ikinci vasî yalnız başına tasarrufta bulunabilir. Çünkü vasîsinin görüşü ile, hükmen onun görüşü de bakidir. Bu sebeple hayatta iken onu ölünün malında tasarrufta bulunma hususunda vekil tayin etmesi caiz olur. Vasiyyet de böyledir.

Ebû Hanîfe'ye göre iki vasîden biri yalnız başına tasarrufta bulunamaz. Zira vasiyyet eden, onun yalnız başına tasarrufta bulunmasına razı olmamıştır. Ama birinin ölümü halinde ölen vasî vesayetini diğerine devrederse, caiz olur. Çünkü vasiyyet edenin maksadı ikili görüş ile hâsıl olmuştur.

Vasî olan bir kimse başkasını vasî tayin edince, bu ikinci vasî her ikisinin de terekesinde vasî olur: Bu iki terekeden biri ölen vasînindir, diğeri de önceki ölünündür. Ölen vasî müstakil bir salahiyetle tasarrufta bulunduğundan dolayı, dede gibi bir başkasına vesayet verebilir. Çünkü velayet evvelâ vasiyyet edenin kendisinde idi. Sonra bu velayet mal bakımından vasîye, can bakımından da dedeye intikal etti. Cana velayet hususunda dede, baba yerine geçer. Malî velayet hususunda vasî de böyledir. Zira vasiyyette bulunmak, kişinin kendi yerine başka birini geçirmesidir. Ölüm anında vasînin her iki tereke üzerinde velayeti vardı. Onun tayin ettiği veli de istihlafı tahakkuk ettirmek için böyledir.

Bir kimse kendi terekesi hususunda bir adamı vasî tayin eder de, o vasî ölmek üzere olduğunda zâhirü'r- rivâyeye göre her iki terekede de vasî olur. Çünkü kendisini vasî tayin edenin terekesi kendi terekesi hükmündedir. Zira  onun, o adamın terekesinde tasarrufta bulunma salahiyeti vardır. İmameyn'den rivayet edilen görüşe göre; onun tasarruf salahiyeti sadece kendi terekesi ile sınırlıdır. Çünkü bu açıkça bildirilmiştir. Bunun cevabı daha evvel geçmişti.

Vasînin zengin için yetimin malı ile havaleyi kabul etmesi caizdir: Havaleyi yapacak olan kişi asıl borçludan daha varlıklı veya borcunu daha rahat ve daha çabuk ödeyen biri ise, bunu yapmak caiz olur. Çünkü vasi, yetimin işlerini daha iyi idare eder. Velilik nazarîdir. Yani yetimin işlerini daha iyi idare etmeyi gerektirir. Bu sebeple vasînin, yetimin malını hiç kimsenin aldanmayacağı derecede ucuza satması veya onun parasıyla hiç kimsenin aldanmayacağı derecede pahalı fiata ona mal satın alması caiz görülmemiştir. Demek ki, bu alış verişi yaparken vasî işi iyi idare edememiştir. Az bir aldanmayla yetim için yapacağı alış veriş ise, caizdir. Çünkü bu kadarlık bir aldanmadan sakınmak mümkün değildir. Bu kadarlık az bir aldanma onun adına alış veriş yapmaya mâni sayılırsa, onun için tasarrufta bulunma kapısı tamamen kapatılmış olur. [21]

 

Vasînin, Vasîsi Olduğu Çocuğa Satması ve Ondan Satın Alması:

 

Çocuğun menfaati olduğunda ona malını satması ve onun malını kendisi için satın alması caiz olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Meselâ; çocuğun malını değerinden fazla bir para ile kendisi için satın alması veya kendi malını değerinden daha az bir para ile çocuğa satması gibi. İmameyn dediler ki; 'nasıl ki, vekil müvekkilinin malını kendisi için satın alamaz ve kendi malını da ona satamazsa, aynı şekilde vasî de vesayeti altında bulunan çocuğun malını kendisi için satın alamaz ve kendi malını da ona satamaz.’

Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre; yetimin malına en sağlam ve en iyi ve en güzel bir şekilde yaklaşmak nass ile caizdir. Bu hususda vasî de baba gibidir. [22]

 

Yetimin Malını Borç Vermek:

 

Vasî yetimin malını borç alamaz. Çocuğun babası ise, borç alabilir: Zira baba çocuğunun malını misli olan bir malın değeri üzerinden satın alabilir. Ama vasî bunu yapamaz. Aynı şekilde ihtiyaç duyulması halinde baba çocuğunun malından ihtiyacı kadarını alabilir. Ama vasî bunu yapamaz. Her ikisi de yetimin malını borç veremezler. Ama kadı borç verme salahiyetine sahiptir: Zira borç vermek, işin ibtidasında bir teberrûdur, ama nihayeti itibarıyla bir bedelleşme akdidir. Kadı'nın tasarrufu da karşılıklı bedelleşme akdi sayıldı. Çünkü kadı borçluyu hapsederek veya başka müeyyideler getirerek borcu ondan tahsil etme gücüne sahiptir. Başkası hakkında ise, teberrü sayıldı. Çünkü borç veren, borcu tahsilden nazarî olarak âcizdir ve ayrıca yetimin malı hususunda ihtiyatlı olmak için böyle denildi.

Vasî, yetimin malında tasarrufta bulunmada dededen daha fazla hak sahibidir: Zira vasiyyette bulunmakla babanın velayeti vasîye intikal etmiştir. Dolayısıyla babanın velayeti hükmen mevcuttur. Ayrıca dedenin varlığını bildiği halde vasîyi tercih etmesi, vasinin tasarrufunun dedeninkinden daha akıllıca olduğunun delilidir. Dolayısıyla vasinin tasarrufu dedeninkinden evlâdır. Baba her hangi bir kimseyi vasî tayin etmezse, velayet salahiyeti dedenin olur. Çünkü torunlarına o daha yakın, çocuklarına da, daha şefkatlidir. Bu sebeple vasî mevcud olsa da, torunlarını başkaları ile evlendirmede dede daha fazla salahiyet sahibidir. Ancak açıkladığımız sebepden dolayı malî tasarruflarda dededen önce, vasî gelir. Dedenin tayin ettiği vasî, babanın tayin ettiği vasî gibidir. Çünkü dede, yokluğu halinde baba mertebesindedir. Babanın tayin ettiği vasî yoksa, dedenin tayin ettiği vasî de böyledir. [23]

 

Vasinin Şâhidliği:

 

Vasinin ölü lehine şehâdet etmesi caiz olmaz: Çünkü onun kendi nefsi için kabzetme salahiyeti vardır. Ama aleyhinde şâhidlik etmesi caiz olur: Çünkü bu hususda töhmet yoktur. Vasinin, mirasçılar büyük olduklarında lehlerine şâhidlik etmesi caizdir. Fakat küçük iseler, caiz olmaz (Ebû Yûsuf, İmam Muhamnıed): Büyükler lehine şâhidliği caizdir. Zira Ebû Hanîfe dedi ki, 'eğer bu şehâdet ölünün malı hakkında ise, caiz olmaz. Ama başkasının malı hakkında ise, caiz olur.' İmameyn dediler ki; 'her iki durumda da caiz olur. Çünkü ikisinin onun üzerinde velayetleri yoktur. Kendi nefisleri için tasarruf salahiyetleri bulunmadığı için, bunda bir töhmet yoktur. Mirasçıların küçük olmaları halinde ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü o ikisi kendileri için hakkında şâhidlikte bulunulan malda tasarrufta bulunma salahiyetinin var olduğunu söylerler.'

Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre o ikisi kendileri için muhafaza salahiyeti ile vârisin gıyabında menkul malı satma sahiyetinin var olduğunu söylerler. Bu durumda töhmet tahakkuk eder. Ama terekeden başka mal hakkında şâhidlik etmeleri halinde hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü o ikisinin, yani vasî ile büyük mirasçının terekeden başka mallar üzerinde tasarrufta bulunma salahiyetleri yoktur. Küçük mirasçılar için şâhidlik etmeğe gelince; açıkladığımız üzere töhmet sebebiyle bu hiç bir halde caiz olmaz.

Bir kimse; 'falan adam gelinceye kadar' diyerek bir şahsı vasî tayin ederse, o şahıs falan adam gelinceye kadar vasidir. Ya da; 'oğlum yetişkin oluncaya kadar' diyerek bir şahsı vasî tayin ederse, oğlu yetişinceye kadar o şahıs vasîdir. Çünkü vesayet, vekâlet mânasındadır. Zira vasiyyet; yetimlerin bülûğa ermelerine veya reşid olmalarına kadar Şer'an muvakkat olarak devam eder. Bu böyle olduğu gibi, şartla da muvakkat olabilir.

Bir kimse bir şahsı kendisinin malında tasarrufta bulunmak üzere vasî tayin ederse, o şahıs onun hem malı hem de çocuğu için vasî olur. Bir nevide vasî olan, bütün nevilerde de vasî olur. Eğer böyle olmazsa, başka bir vasî tayin etmeğe ihtiyacımız olur. Vasiyyet eden bunu bazı işlerinde vasî olarak tercih edip seçmiştir. Bunu onun bütün işlerinde vasî tayin etmek, kendisine ek olarak başka birini daha vasî tayin etmekten daha iyidir. Çünkü vasiyyet eden bazı işlerinde bunun tasarrufta bulunmasına razı olmuştur. Ama bundan başkasının onlarda tasarrufta bulunmasına asla razı olmamıştır.

Vasî her hangi bir beyyinesi olmaksızın ölüden alacaklı olduğunu iddia ederse, kadı onu vasîlikten alır. Çünkü bu vasî yetim malını yemeyi helâl saymış olmaktadır. Bir görüşe göre denildi ki; ölünün malından belirli bir şeyin kendisine âit olduğunu iddia ederse, kadı onu vesayetten alır, aksi halde alamaz.

Muhtar kavle göre kadı bu iddianın sahibi olan vasîye şöyle demelidir; 'ya beyyine getirir hakkını alırsın, ya da ölüyü bundan ibra edersin. Yoksa seni vesayetten alırım.' Ölüyü ibra ederse, ne âlâ. Aksi halde kadı onu vesayetten alıp yerine başkasını tayin eder.

Vasî, vesayeti altındaki çocukların mallarını mudârabeye vereceği gibi, kendisi de bu mudârabe ortaklığında işçi olarak çalışabilir. Çünkü o, çocuğun babası makamındadır. Baba bu gibi tasarruflarda bulunabileceğine göre, vasi de bulunabilir. Vasî mudârabede bizzat çalışırsa, buna başkalarını şâhid tutması gerekir. Çünkü o, vesayeti altındaki küçük çocuğun malı ile ticaret yapabilir. Zira Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: “Yetimlerin mallarında hayır talep edin.” Bu mudârabe ortaklığında kendi şahsı için bir miktar malı almak isterse, töhmeti bertaraf etmek için, buna başkalarını şâhid tutması gerekir. İmam Muhammed'den rivayet edilen bir görüşe göre; eğer başkalarını şâhid tutmazsa, kazancı mirasçılara kalır. Çünkü zahir olan da budur. Delil (şâhid tutma) olmadan zahirî hüküm bir tarafa bırakılamaz. [24]

 

Muhtaç Vasinin Yetim Malından İstifadesi:

 

Vasî muhtaç ise, yetimin malından yiyebilir. Onun ihtiyacı için bir yere gidiyorsa, bineğine binebilir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Yoksul olan da (ihtiayaç ve emeğine) uygun olarak yesin.” [25] Ebû Yûsuf’un şöyle dediği rivayet edilmiştir; sultan yetimin malına tamahlanır da, vasî onun tamahlandığından daha az miktarda yetim malı vererek onunla anlaşırsa, mes'ûl olmaz ve verdiğini yetime ödemesi gerekmez. Çünkü yetimin malını imkân nisbetinde korumakla mükelleftir. Onu koruması da ancak bu yolla mümkün olmuştur. [26]

VASİYYET EDİLMELERİ CAİZ OLAN ŞEYLER

 

Bir kimse kölesinin hizmetini, evinde oturtulmasını ve bu ikisinin gelirini daimî olarak ve belli bir müddette vasiyyet edebilir: Çünkü bir kimsenin menfaatleri, hayatta iken bedelli veya bedelsiz olarak başkasına mülk etmesi sahihtir. Tıpkı eşyalar gibi menfaatleri ölümünden sonra da başkasına mülk edebilir. Buna ihtiyaç vardır. Sonra kendisi için vasiyyette bulunulan kimse bunları vakıf bahsinde de dediğimiz gibi vasiyyet edenin mülkü üzerine mâlik olur. Ödünç verme ve kiraya vermede olduğu gibi, bunları daimî olarak ve belli bir müddetle vasiyyet etmek caiz olur. Çünkü bu mülketmektir. Bu ikisinin kıymeti terekenin üçte birinden çıkarsa, kendisi için vasiyyet edilen kimse köleyi çalıştırır, her hangi bir kimseyi evde oturtur ve bunların gelirlerini alır: Çünkü terekenin üçte biri vasiyyet edenin hakkıdır. Bu kısımda mirasçılar ona karışamazlar. Zira menfaati vasiyyet etmek, menfaate mâlik olma hakkında eşyanın aslını kendisi için vasiyyet edilene mülk etmektir. Zira o eşyadan yararlanması, kiralamada olduğu gibi o eşyanın kendisine mâlik olmada daha fazla hak sahibi olmasıyla mümkündür. Dolayısıyla bu mutlak olarak değil de, yararlanma bakımından o eşyanın kendisini lehdara vasiyyet etmek olur.

Lehdar bunları ücretle çalıştıramaz, kiraya veremez: Çünkü bu, menfaati bedelsiz olarak mülketmektir. Ödünç vermede olduğu gibi menfaati lehdara bedel karşılığında vasiyyet edenin mülk etme salahiyeti yoktur. Zira bedel karşılığında mülketmek, daha kuvvetli ve daha bağlayıcıdır. Daha zayıf olan, daha kuvvetli olanı kapsamına almaz.

Ölünün bu ikisinden başka malı yoksa, köle iki gün mirasçılara, bir gün de vasiyyet edilen şahsa çalışır: Çünkü köle hepsine bir defada hizmet etme imkânına sahip değildir. Kölenin hizmetinde hakkı bulunanların menfaat taksimi söylediğimiz gibi gün esasına göre olur. Ayn için edilen vasiyyette olduğu gibi, lehdar, kölenin üçte birinde, mirasçılar ise üçte ikisinde hak sahibidirler. Vasiyyet eden kölenin tamamını lehdara vasiyyet etmek hakkına sahip olmadığı gibi, kölenin tamamını mirasçılardan menetme hakkına da sahip değildir. Lehdara kölenin üçte birinin vasiyyet edilmesi kesinlik kazandığına göre, evvelce de açıkladığımız gibi hisseler nisbetinde kölenin hizmetini paylaşmak gerekir.

Dediler ki; vasiyyet edilen ev hususunda en adaletli çözüm yolu; evin üçe taksim edilip mirasçıların iki bölümde, kendisi için vasiyette bulunulanın da bir bölümde oturmalarıdır. Böyle yapmakla nesne ve zaman itibarıyla faydalanmada aralarında eşitlik temin edilmiş olur. Menfaati paylaşacak olduklarında zaman itibarıyla değil de, nesne itibarıyla aralarında eşitlik sağlanır. Kölede ise hüküm bunun hilâfınadır: Köleyi bölmek ve parçalara ayırmak mümkün olmadığından, tek çıkar yol; onun temin edeceği menfaati paylaşmaktır.

Vasiyyet edenin başka malı da varsa, ancak bu mal terekenin üçte birinden çıkmıyorsa; bu takdirde köle kendisi için vasiyyet edilen şahsa terekenin üçte biri kadar çalışır, kalanı da mirasçılar için olur. Meselâ; kölenin kıymeti terekenin yarısı ise; o, kendisi için vasiyyet edilen şahsa iki gün, mirasçılara da bir gün çalışır. Çünkü kölenin üçte ikisi terekenin üçte biridir. Bu takdirde vasiyyet edilen şey kölenin üçte ikisi olur. Üçte biri de mirasçıların olur ve anlattığımız gibi taksim edilir. Mevzu ile alâkalı diğer mes'elelerin hesabı da buna göre yapılır.

Kendisi için vasiyyet edilen ölünce de mirasçılara intikal eder: Zira kendisi için vasiyyette bulunulan kimse vasiyyet edilen menfaatleri evvelce de açıkladığımız gibi vasiyyet edenin mülkü üzerinde elde etmiştir. Köle veya ev vasiyyet edenin mirasçılarına intikal edince, bu mal sahibinin rızası olmadan yeni baştan bir hak iddiası olur ki, bu da caiz değildir. Vasiyyet edenin mülkü üzerinde olunca, diğer malları gibi bu köle de mirasçılara intikal eder.

Bir kimse kölesinin ve evinin gelirinin bir şahsa verilmesini vasiyyet eder de, lehdar o köleyi bizzat kendi hizmetinde kullanır ve o evde bizzat kendisi oturursa; bir görüşe göre denildi ki; menfaat ve gelir maksatta eşit olduklarından dolayı, bu caizdir. Başka bir görüşe göre ise, bunun caiz olmayacağı söylenmiştir. Esahh olan da budur. Çünkü gelir; dirhem ve dinarlardır, Bunları vasiyyet etmek hâsıl olmuştur, lehdar menfaati elde etmiştir. Mirasçılar hakkında bu ikisi arasında fark yoktur. Vasiyyet edenin borçlu olduğu ortaya çıkarsa, mirasçıların geliri kendisi için vasiyyet edilen şahıstan geri alıp borcu ödeme imkânına sahiptirler. Ama elde etmesinden sonra menfaati lehdarın geri alma imkânına sahip değildirler. Şu halde bu daha iyidir.

Mirasçıların, kölenin üçte ikisini satmaya hakları yoktur. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; satmaları caizdir. Çünkü bu onların hâlis hakkıdır. Zahir görüşün izahı şöyledir: Kendisi vasiyyette bulunulan kimse evin tamamında oturma hakkına sahiptir. Vasiyyet edenin başka bir malının bulunduğu anlaşılırsa, ev terekenin üçte birinden çıkıyorsa; lehdarın elindeki üçte bir çıkacak olursa, üçte ikide mirasçılara hak iddiasında bulunabilir. Satış bunu iptal ettiği için mirasçılar lehdarı bundan menederler.

Bir kimse kölesinin hizmetini bir adama, mülkiyetini de başka bir adama vasiyyet ederse ve kölesinin kıymeti terekenin üçte birinden çıkıyorsa, vasiyyeti tamamdır. İkisini birbirine atfettiği için, her bir lehdara bir şeyin verilmesini vâcib kılmış ve her biri için ayrı ayrı vasiyyette bulunmuş gibi olur. Kölenin mülkiyeti kendisi için vasiyyet edilen kimse ile kölenin hizmeti kendisi için vasiyyet edilen kimsenin hükmü; mirasçı ile kölenin hizmeti kendisi için vasiyyet edilen kimsenin hükmü gibidir.

Bir kimse bahçesinin ürününü vasiyyet ederse; lehdar vasiyyet edenin ölümü esnasında mevcud ürünü alır. Eğer 'daimî' kaydı konulmuşsa, yaşadığı müddetçe bahçenin ürünü onun olur. Bahçenin geliri vasiyyet edilmişse, hazırdaki ve gelecekteki gelirler musâ lehindir: Çünkü ürün kelimesi örfen mevcud olanların adıdır. Başka bir delil olmadıkça mevcud olmayanlara bu ad verilmez. 'Daimî' kaydı vasiyyet edenin iradesini açıkça ortaya koyduğundan, sonra yetişecek meyveler de bu ürün kelimesinin kapsamına girerler. Kapsamına girmeyecek olsa, o zaman 'daimî' kaydını koymanın bir faydası olmaz. [27]

 

Galle Ne Demektir?

 

Galle kelimesine gelince; bu, vasiyyet esnasında mevcud olan ürünü ve daha sonra pey der pey yetişecek olan ürünleri de örfen kapsamına alır. Meselâ; 'falan adam bahçesinin, tarlasının ve evinin gallesini (gelirini) yiyor' denilir. Bu kelime ile, o esnada mevcud olan gelir ile, daha sonra elde edilecek gelirler kastedilir. Dolayısıyla ürünle gelir arasında fark vardır.

Bir kimse koyunlarının yününü veya yavrularını yahut sütünü vasiyyet etmişse; ister 'daimî' kaydını koysun, ister koymasın; bu vasiyyet sadece ölümü esnasında mevcud olanlara mahsustur: Bilindiği gibi vasiyyet, ölüm anında bir şeyin başkasına mülk edilmesidir. Şu halde o şeyin ölüm esnasında mevcud olması esastır. Zira kıyas mevcud olmayan şeyi mülk etmeyi yasaklar. Çünkü lehdar bunu kabul etmez. Ancak Şeriat, müsakat ve icarede mevcud olmayan ürün ve gelirin üzerine akid yapılabileceğini bildirdiği için, biz vasiyyette de kıyasen bunun caiz olacağım söyledik. Hatta vasiyyette daha iyi olur. Çünkü vasiyyet kapısı daha geniştir. [28]

 

Gelirleri Vasiyyet Etmek:

 

Koyunun yavrularını, yününü ve sütünü vasiyyet etmeğe gelince; bunların mevcud olmayanları hakkında her hangi bir hüküm vârid olmamıştır. Ancak satış akdine tâbi olarak ve hul'ün maksadına uyularak, bunların mevcud olanları hakkında hüküm vârid olmuştur. Aynı şekilde Şer'î hükümlere uyularak bunların mevcud olmayanlarının değil de, mevcud olanlarının vasiyyet edilmesi caiz olur.

Bir kimse kölesinin ve evinin gelirinin düşkünlere verilmesini vasiyyet ederse, caiz olur. Evinde düşkünlerin oturmasını ve kölesinin onlara hizmet etmesini vasiyyet ederse, caiz olmaz. Düşkünler için değil de muayyen bir düşkün için vasiyyet ederse, caiz olur. Çünkü nafaka ve tamir masrafı karşılanmadan köleyi çalıştırmak ve evde düşkünleri iskân etmek mümkün olmaz. Bunlardan birinin üzerine hükmetmek mümkün değildir. Vasiyyeti yerine getirmek mümkün olmadığı için de vasiyyet geçersiz olur.

Gelirin vasiyyet edilmesine gelince; evin tamir masrafını ve kölenin nafakasını bu gelirden karşılamak mümkün olduğu için, vasiyyetin yerine getirilmesi vâcib olur.

Hastalık halinde azad etmek, hibe etmek ve değerinden çok ucuza satmak; vasiyyette bulunmak sayılır: Bu vasiyyet terekenin üçte birinde muteber olur. Bunlar mal sahibinin hastalığı halinde ve mirasçıların hakkının taallûk ettiği malın bağışlanması olduğundan, bu tasarruflar malının üçte birinde muteber olur. Bunun sebebini açıklamıştık. [29]

 

Muhâbat Mes'eleleri:

 

Değerinden çok ucuza satmak azaddan evvel olmuşsa, azad etmeğe takdim olunur. Sonra olursa, azadla müsavi olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn dediler ki; 'nasıl olursa olsun; azad etmek evlâ olur.’ Değerinden çok ucuza satmak (muhâbat) şöyle olur: Hasta kimse yüz lira değerindeki bir malı elli liraya satarsa, veya elli lira değerindeki bir malı yüz liraya satın alırsa; satarken malın almadığı yarı değeri, satın alırken de malın değerinin iki katını ödemesi mübahtır. Bu, hastalık halinde edilen hibe gibi olup, vasiyyet sayılır. Bunda dört mes'ele vardır:

1- Muhâbat yaptıktan sonra sahibinin köleyi azad etmesi.

2- Köleyi azad edip sonra muhâbat yapması.

3- Azad edip sonra muhâbat yapması, sonra yine azad etmesi. Bunların  hepsi terekenin üçte birinden çıkarsa, vasiyyet geçerli olur. Bunda söylenecek bir şey yoktur ve ihtilaf da yoktur. Terekenin üçte birinden çıkmazsa, birinci mes'elede muhâbat geçerli olur ve bir şey artarsa, o da kölenin azadlığına devredilir. İmameyn bunun aksini söylemişlerdir. İkinci mes'elede ise muhâbat ile azadlık müşterek olur. İmameyn ise; 'azadlık geçerli   olur. Bir şey artarsa, o da azadlığa devredilir’ dediler. Üçüncü mes'elede terekenin üçte birinin yarısı muhâbata sarfedilir. Çünkü Ebû Hanîfe'ye göre muhâbat birinci azadlığa iştirak eder. Sonra birinci azadlığa isabet eden  kısım birinci ile ikinci azadlık arasında yarı yarıya taksim edilir. Dördüncü mes'elede ise terekenin üçte biri birbirlerine eşit olduklarından dolayı iki muhâbata taksim edilir. Sonra ikinci muhâbata isabet eden kısım kendisinden evvel yapıldığı için, azadlık ile ikinci muhâbat arasında taksim edilir.

İmameyn dediler ki; 'azadlık her hâl-ü kârda önceliklidir.' Onların bu görüşlerinin gerekçesi şudur: Azadlık feshe uğramaz, ama muhâbat feshe uğrayabilir. Dolayısıyla azadlık önceliklidir. Söylenişte öncelikli olmak, sübut bakımından öncelikli olmayı gerektirmediği için söylenişe itibar edilmez. İbn. Ömer (ra) den gelen bir rivayette anlatıldığına göre; vasiyyetin maddeleri arasında bir azad etme tavsiyesi varsa, evvelâ bu köle veya cariye azad edilerek işe başlanır.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; muhâbat daha kuvvetlidir. Çünkü bu bedelleşme (muâvaza) akdi zımnında sabit olur. Dolayısıyla bu sûreten değil de, manen teberrü olmaktadır. Azad etmekse; hem sûreten hem de manen teberrü olmaktadır. Bedelleşme (muâvaza) akidleri teberrûdan daha kuvvetlidir. Önce muhâbat olduğunda ki o azadlıktan daha kuvvetlidir ondan daha zayıf olan azadlık pay almada onunla çekişmez. Çünkü muhâbat ondan evvel yapılmıştır ve ondan daha kuvvetlidir.

Şu da var ki; azad etme daha evvel yapılmışsa, o nakzedilmeyi kabul etmediğinden dolayı muhâbatla muâraza eder. Bu sebeple de birbirlerine müsavi olurlar ve terekenin üçte birine ortak olurlar. Züfer dedi ki; Vasiyyet eden bunlardan hangisini daha evvel yapmışsa, öncelik onun olur. Çünkü onun evel yapılması vasiyyet edenin ona daha fazla ehemmiyet verdiğine delalet eder ve onun asıl maksadı da onun gerçekleşmesidir ve maksadına uyulur.' Bunun cevabı daha evvel geçmişti.

Bir kimse ölüp geride bir köle bırakır ve bu köle efendisinin mirasçısı olan çocuğuna; 'baban beni azad etmişti’ der de, bir başkası o çocuğa; 'babandan bin dirhem alacağım var’ der ve çocuk da her ikisine; 'doğru söylüyorsunuz' derse; bu köle kendi kıymeti kadar parayı temin edinceye kadar kazanç sahasına atılıp çalışır. İmameyn dediler ki; 'o köle çalışmaksızın azad olur. Çünkü azadlık ve borç mirasçının tek sözle doğrulaması sebebiyle sahih olarak birlikte ortaya çıkmışlardır. Sahih olarak ortaya çıkan azadlık azad edenin borcu bulunsa da kölenin çalışmasını gerektirmez.'

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; borç azadlıktan daha kuvvetlidir. Çünkü borç, terekenin tamamında müteberdir. Bir kimsenin hasta iken kölesini azad ettiğini ikrar etmesi, malının üçte birinde müteber olur. Bu  durumda azadlığın iptali uygun olur. Ancak vukuundan sonra iptal edilemeyeceği için biz kölenin çalışmasının gerekli olduğunu söyleyerek, azadlığı manen iptal ettik. [30]

 

Allah (cc) a Âit Hakların Yerine Getirilmesinde Öncelik:

 

Allah (cc) a âit hakların ödenmesi vasiyyet edilince; evvelâ farz olan yerine getirilir: Bunlar nafilelerden daha mühimdirler. Zira farzlar insanı mes'uliyetten kurtarırlar. Nafileler ise, ona daha fazla sevap kazandırırlar. Öyle ise farzlar daha önde gelirler. Açıkça anlaşılıyor ki; vasiyyet eden mühim ve öncelikli olanların yerine getirilmesini kastetmiştir. Bu haklar hepsi de farz olup derece bakımından birbirlerine eşit olurlar ve terekenin üçte biri de bunların tamamının ödenmesine yetmezse, vasiyyet edenin öncelik verdiği hususlar öncelikle yerine getirilir: Açıkça anlaşıldığına göre vasiyyet eden vasiyyetine daha mühim olan hususlarla başlamıştır. Bir görüşe göre denildi ki; evvelâ hacc vazifesi ifa edilir, sonra da zekâtı verilir. Çünkü hacc hem mal hem de beden ile ifa edilir.

Başka bir görüşe göre denildi ki; evvelâ zekâtı ödenir, sonra da haccı edâ edilir. Zekâta kul hakkı taallûk ettiğinden, öncelik ona verilir. Bu ikisinden sonra keffaretleri ödenir. Çünkü hacc ve zakât farziyet ve yapılmamaları halinde terettüp edecek olan cezaları bakımından keffaretlerden daha kuvvetlidirler. Keffaretlerden sonra fitır sadakası ödenir. Zira keffaretlerin vâcibliği Kur'an ile, fitır sadakasının vâcibliği ise, sünnet ile bilinmektedir. Daha sonra kurbanı kesilir. Zira fitır sadakasının vâcibliğinde icmâ, kurbanın vâcibliğinde ise, ihtilaf vardır.

Vâcib olmayanlarda vasiyyet edenin önce söylediği önce yerine getirilir. Bunun gerekçesi daha evvel anlatılmıştı. [31]

 

TEREKENİN ÜÇTE BİRİNİN BİR ADAMA, BİR KIS­MININ DA BAŞKA BİR ADAMA VASİYYET EDİLMESİ

 

Terekenin üçte biri bir adama, altıda biri de başka bir adama vasiyyet edilirse, terekenin üçte biri aralarında ikili birli taksim edilir: Çünkü üçte bir, altıda birin iki katıdır. Demek ki bu iki adamdan birine iki, diğerine ise bir hisse vasiyyet edilmiştir. Bir kimseye terekenin üçte biri, diğer bir kimseye de üçte biri yahut yarısı veya tamamı (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) vasiyyet edilince, terekenin üçte biri aralarında eşit olarak taksim edilir: Bütün bu taksimat şekli mirasçıların üçte biri aşan vasiyyeti tasdik etmeleri durumunda tatbik edilir. Birinci mes'elede icmâ vardır. Çünkü her iki lehdar vasiyyet miktarında eşittirler. Üçte bir ikisinin payını kapsamadığı için, bunlar üçte biri eşit olarak paylaşırlar. İkinci ve üçüncü mes'elelerdeki taksimat şekline gelince; bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. Ve Ebû Hanîfe'ye göre mûsâ-leh üçte biri aşan miktarı çarpma yapamaz (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed). Ancak yukarıdaki mesele hükmünden muhâbat, siâye; yani kölenin kıymeti karşılığında kazanç sahasına atılması ve derâhim-i mürsele hâriçte kalır: İmameyn dediler ki; 'mirasçıların tasdik etmeleri halinde olduğu gibi, her biri için vasiyyet edilen miktar ile çarpma yapılır. Yukarıdaki mes'elede malın üçte biri her birine vasiyyet edilen payın nisbetine göre taksim ediliyordu. Burada da aynı şey tatbik edilir.

İmameyn'e göre ikinci mes'elede terekenin üçte biri beşe bölünür. Kendisine malın yarısı vasiyyet edilene ise, beşte üç verilir. Kendisine üçte bir vasiyyet edilene ise, beşte iki verilir. Üçüncü mes'elede terekenin üçte biri dörde bölünür. Kendisine malın tamamı vasiyyet edilene dörtte üç verilir. Kendisine malın üçte biri vasiyyet edilene ise, dörtte bir verilir. Çünkü vasiyyette bulunan şahıs kendileri için vasiyyette bulunduğu kimselerden bazısının bazısından daha fazla pay almasını maksat edinmiştir. Bu maksadının mümkün mertebe nazar-ı itibara alınması gerekir. Bu da anlattığımız gibi, payların çarpımı yoluyla mümkün olur. Mirasçılara zararı dokunmadığı için, bu usûle baş vurulur.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi. şudur; terekenin üçte birinden fazlasını kapsayan vasiyyet mirasçıların tasdik etmemeleri halinde lehdarın istihkakı açısından bâtıldır. Bu, onun almayı haketmediği bir vasiyyet olduğundan, adem-i istihkak zarüretine binâen payları çarpma hakkı bâtıl olur. Vasiyyet eden vasiyyetini malının tamamına izafe etmesinden de anlaşılacağı gibi, mirasçıların tasdik edecekleri ve lehdarların da vasiyyet edilen malı almayı hakedecekleri faraziyesinden hareketle, lehdarlardan bazısının bazısından fazla almasını maksat edinmiştir. Burada istihkak ve tasdik bâtıl olduğu için, lehdarlardan bazısının bazısından fazla pay alması da bâtıl olmuştur. Tıpkı alış veriş akdi zımnındaki sabit muhâbat gibi. Alış veriş akdi bâtıl olduğunda muhâbat da bâtıl olur. Yukarıdaki üç fasılda ise, hüküm bunun hilâfınadır. Zira oransız bin dirhemin vasiyyet edilmesi ve muhâbat kesinlikle mirasçıların hakkı üzerinde vâki olmamıştır. Bu vasiyyet ölünün başka bir malı ortaya çıkmakla caiz ve geçerli olur ve bu meblağ mirasçıların tasdikine lüzum kalmadan terekenin üçte birinden çıkarılır.

Kölenin azad edilmesini vasiyyet etmek onun kendi kıymeti kadar parayı kazanmak üzere çalışmasını da vasiyyet etmek sayılır. Bu, nisbetsiz olarak söylenen dirhemler gibidir. Ama kölenin kıymeti terekenin üçte birinden fazla ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü tereke çok da olsa, o köle mirasçıların hakkıdır.

Bir kimse, malının bir şey veya bir kısmı hâriç olmak üzere üçte birini bir şahsa vasiyyet ederse, o şahıs kesin olarak terekenin üçte birinin yarısını alır. Bunun üzerindeki fazlalığın açıklaması ise, mirasçılara kalır. Çünkü o fazlalığın miktarı belirsizdir.

Bir kimse malından bir hisse verilmesini vasiyyet etmişse, kendisi için vasiyyette bulunulan şahıs terekenin altıda birini alır: Câmiu's- Sağîr'deki rivayete göre bu Ebû Hanîfe'nin görüşüdür. Orada anlatıldığına göre Ebû Hanîfe şöyle demiştir; 'kendisi için vasiyyette bulunulan, yani mûsâ-leh, mirasçıların en düşük hisselisi kadar alır. Ancak bu hisse terekenin altıda birinden daha az ise, altıda birini alır. Bundan fazlasını alamaz. Hülâsa o, terekenin altıda birini alır.’ Kitabu'l Vesâyâ' daki rivayete göre ise, Ebû Hanîfe bu hususda şöyle demiştir; 'terekenin altıda birini aşması halinde ona mirasçıların en düşük hissesi verilir.’ İmameyn bu mes'ele hakkında şöyle demişlerdir; 'mûsâ-lehe hisselerin en düşüğü verilir. Ancak en düşük hisse terekenin üçte birinden daha fazla olursa, o zaman kendisine terekenin üçte biri verilir.' İmameyn'e göre hisse mirasçıların örfen ve Şer'an hakettikleri şeye denilir. Hisselerin en azı kesin olarak bellidir. Ondan fazlasının miktarı ise, şüphelidir. Bu üçte birden fazla olamaz. Çünkü üçte biri mirasçıların tasdik etmemesi durumunda vasiyyetin geçerli olacağı bir yer ve alandır.

Ebû Hanîfe'nin görüşünün dayanağı ise, İbn. Mes'ûd (ra) un şu rivayetidir; adamın biri malından bir hissenin bir şahsa verilmesini vasiyyet etmişti. Rasûlullah (sas) o şahsa terekenin altıda birinin verilmesine hükmetti. Çünkü hisse (sehim) kelimesi söylendiğinde lügate göre bundan altıda biri kastedilir.

Iyas dedi ki; 'sehim, lügatte altıda birdir. Bu kelime söylendiğinde bununla mirasçıların hisseleri kastedilir. îhtiyatlı olmak için bunlardan az olanı mûsâ-lehe verilir.

Bir adam ölüp, geride mirasçı olarak karısını ve oğlunu bırakırsa; Kitabu'l- Vesâyâ'daki rivayete göre kendisine vasiyyet edilene terekenin sekizde biri verilir. Sekiz hisseye bir hisse eklenir ve mûsâ-lehe dokuzda bir verilir. El- Câmi'deki rivayete göre, ona altıda bir hisse verilir.

Bir kimse ölüp geride mirasçı olarak karısını ve ana baba bir kardeşini bırakırsa, Ebû Hanîfe'ye göre mûsâ-lehe terekenin altıda biri verilir. İmameyn'e göre dört hisseye bir eklenerek mûsâ-lehe terekenin beşte biri verilir.

Bir kimse ölüp geride iki oğul bırakırsa, Ebû Hanîfe'ye göre mûsâ-lehe terekenin altıda biri verilir. İmameyn'e göre ise, üçte bir verilir. Bir kimse malından bir hissenin bir adama verilmesini vasiyyet eder de, sonra geride mirasçı bırakmadan ölürse, mûsâ-lehe terekenin yarısı verilir. Çünkü beytü'l- mal kişinin oğlu mertebesindedir. Bu takdirde onun iki oğlu varmış gibi kabul edilir. Burada mûsâ-lehe terekenin üçte birinden fazlasının verilmesine mâni yoktur. Böyle bir taksimat sahihtir.

Ebû Yûsuf dedi ki; 'bir kimse malının bir parçasının veya bir payının veya bir kısmının kendi kölesine verilmesini vasiyyet ederse, kölesi azad olmaz. Ama malından bir hisse verilmesini vasiyyet ederse, kölesi azad olur. Çünkü hisse terekenin altıda birinden ibarettir. Ya da mirasçıların en düşük hissesidir. Ve bu hisselerin miktarı da belli olduğu için, vasiyyet terekenin bir cüz'ünde geçerli olur. Parça ve pay kelimelerine gelince; bunların miktarı belli olmadığından, mirasçılar diledikleri miktarda mal vermeden vasiyyet terekede geçerli olmaz.

Bir cüz' vasiyyet edilmişse, mirasçı ona dilediği kadar verir: Pay, bazı ve kısım kelimelerinde belirsiz miktarların adı olduklarından dolayı bu hükme tabidirler. Mirasçı vasiyyet edenin yerine kâim olduğundan, bu miktarların açıklaması mirasçıya bırakılmıştır.

Vasiyyet edenin iki oğlu bulunur ve bir oğluna düşen pay kadarını vasiyyet etmişse, mûsâ-leh terekenin üçte birini alır: Çünkü terekenin üçte birini aldığında vasiyyet edenin oğlunun payı kadar almış olur. Terekenin yarısını alırsa, bu daha fazla olur. 'Oğlunun payı kadarını' değil de, 'payını' vasiyyet ederse, bu başkasının malının verilmesini vasiyyet etmek olduğundan, bâtıl ve geçersiz olur. Zira oğlun payı babasının ölümünden sonra kendisinin eline geçecek olan maldır. Ama 'oğlunun payı kadar' vasiyyet edilmesi durumunda hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü 'bir şey kadar' sözü, o şeyin kendisi değildir.

Bir kimse dirhemlerinin veya koyunlarının üçte birini vasiyyet ettikten sonra bunun üçte ikisi helak olup geriye üçte biri kalsa; bu miktar terekenin üçte birinden çıktığı takdirde, tamamı mûsâ-lehe verilir. (İmam Züfer) Tek bir cinsden olunca, ölçülen tartılan ve giyilen şeyde de hüküm budur. Eğer muhtelif cinsden iseler, geriye kalanın üçte biri mûsâ-lehin olur. Köle ve evlerde de hüküm böyledir: Züfer dedi ki; 'terekenin tamamından üçte biri mûsâ-lehe verilir. Çünkü terekenin hepsine ikisi ortakdırlar. Helak olan mal, ikisinin hakkından çıkıp gitmiş olur. Geriye kalan da diğer müşterek mallarda ve muhtelif cinslerde olduğu gibi, her ikisine kalır.'

Bizim görüşümüze göre; vasiyyet, malın geride kalan kısmına taallûk eder. Çünkü helâktan evvel taksim edilse idi, mûsâ-leh terekeyi mirasçılarla paylaşarak terekedeki o payı hakedebilirdi. Zira bu, kendisinde taksimatı cebren câri olduğu şeylerdendir ve bu onun ifraz edilmesidir. Kendisine vasiyyetin taallûk ettiği her şey terekenin üçte birinden çıkacak halde ise, mûsâ-lehin olur. Helak olan kısma bakılmaz. Görülmez mi ki; bir kimse malının binek, ev ve köle gibi belirli olanlarından üçte birinin bir adama verilmesini vasiyyet eder de, ölümünden sora başkası onun geride bıraktığı malının üçte ikisinin kendisine âit olduğunu iddia ederse, mûsâ-leh kalan malın üçte birini alma hakkına sahip olur. Muhtelif cinslerden olan malın vasiyyetinde ise hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü mûsâ-lehin geride kalan malları paylaşarak isteme hakkına sahip olması düşünülemez. Vasiyyet buna taallûk etmez. Çünkü taksimat bunda cebren cari olmaz. Câri olsa idi, bu bir mübadele olurdu. Ve mübadelenin zarurî icabı olarak da mûsâ-leh ancak geride kalan malın üçte birini alırdı. Muhtelif cins mallar hakkında bu hükmü vermenin gerekçesi ortadadır. Çünkü bunlarda cebrî taksimatın câri olmayacağı hususunda ihtilaf yoktur.

Muhtelif evlere ve kölelere gelince; Ebû Hanîfe'ye göre bunlar da aynı hükme tabidirler. Çünkü ona göre bunlar da taksim edilmezler, İmameyn'in kavline dayanarak âlimler dediler ki; bu malların elbise ve koyun gibi mallar olması gerekir. Çünkü İmameyn'e göre bunlar taksim edilmezler. Bir görüşe göre bunun caiz olmayacağı söylenmiştir.

Evlere gelince; İmameyn'e göre kadı bir fayda ve maslahat görürse, bunlar taksim edilirler. Bu taksim her hâl-ü kârda yapılabilen taksimata göre daha zayıftır. Kölelere gelince; bunlar İmameyn'e göre her ne kadar taksim edilirlerse de, aralarında aşırı derece bir farklılık mevcud olduğundan dolayı, bunlar iki ayrı cins gibi olurlar.

Bir kimse malının üçte birini Zeyd ve Amr'e vasiyyet edip, Amr ölü olsa, malın üçte biri Zeyd'in olur: Çünkü Amr hayatta olsa idi, üçte birlik kısımda Zeyd'e ortak olacaktı. Öyle ise, payını alamayacağından dolayı, üçte bir kısım, başkası hak alma teşebbüsünde bulunmadan sadece Zeyd'e kalır. Vasiyyet eden; 'malımın üçte biri Zeyd'in ve Amr'ındır' demiş ama, Amr'la alâkalı kısım lağvolmuştur.

Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; bu mes'elede vasiyyet eden Amr'ın ölü olduğunu bilse de, hüküm böyledir. Çünkü bu takdirde o sözünün Amr'la alâkalı kısmının lağvolduğunu bilmektedir. Her ne kadar üçte birinin yarısının Zeyd'e verileceğini bilmese de böyledir. Vasiyyet edilen bu malın Zeyd ile Amr arasında olduğunu ve onun Zeyd'e üç birin yarısını vasiyyet ettiğini iddia edenlerin iddiası doğru çıkmaktadır.

Eğer; 'malımın üçte biri Zeyd ile Amr arasında vasiyyettir' derse, Zeyd, üçte birin yarısını alır: Çünkü bu deyiş, üç birin ikisine yarı yarıya paylaştırılmasını gerekli kılmaktadır. Görülmez mi ki, vasiyyet eden; 'malımın üçte biri Zeyd'indir' deyip sussa, üçte birin tamamı Zeyd'in olur. Ama; 'malımın üçte biri Zeyd ile Amr arasındadır' deyip sussa, Zeyd, üçte birin tamamını almayı haketmez.

Bir kimse malından bin lirayı birisi için vasiyyet eder ve kendisinin para olarak değil de ayn olarak malı ve ayrıca alacağı varsa, bu bin lira aynî malın üçte birinden çıkıyorsa, müsâ-lehe aynî maldan verilir: Bu vasiyyet mirasçılara zarar vermediğinden, vasiyyetin mahalli olan terekenin üçte birinden yerine getirilmesi mümkün olduğu için, gereği yapılır. Eğer bin lira aynî malın üçte birinden çıkmıyorsa, aynın üçte biri ile alacaktan tahsil edilenin üçte birinden bin lirayı tamamlayıncaya kadar alınır: Terekeye ikisi ortak olduklarından, her ikisi hisseleri kadar aynî mala ve alacağa ortak olurlar. Zira aynî mal alacaktan daha iyidir. İkisinden birisi ona hak kazanırsa, diğeri bundan mutazarrır olur. Şu halde bizim anlattığımız usul en adaletlisidir.

Bir kimse malının üçte birisini falana ve düşkünlere vasiyyet ederse; üçte birin yarısı falana, yarısı da düşkünlere verilir (İmam Muhammed): İmam Muhammed dedi ki; 'üçte birlik kısmın üçte ikisi düşkünlere verilir.' Bunda kaide şudur: 'Düşkünler' kelimesi iki veya daha fazla düşkünü kapsamına alır. Çünkü vasiyyet de mirasla benzer hükümlere sahiptir. Miras babında cem', iki veya daha fazla şahsı kapsadığından, vasiyyette de hüküm aynıdır.

İmameyn'e göre 'düşkünler' kelimesi bir ve daha fazla şahsı kapsar. Zira 'düşkünler'in Arapça karşılığı olan el-mesâkîn kelimesinin başındaki (el) cins ifade eder. Bu bütün cinse sarfedilmesi mümkün olmadığından, o cinsdeki ferdlerin en azına sarfedilir ki, o da bir şahıstır. Meselâ; su içmemeğe, kadınlarla evlenmemeğe ve kimseyle konuşmamaya yemin eden bir kimse bir damla su içse, bir kadınla evlense veya bir kimse ile konuşsa; yeminini bozmuş olur. Burada da su, kadın ve kimse kelimelerini bu kelimelerin ifade ettikleri bütün ferd ve birimlere sarfetmek imkânsız olduğundan dolayı, bu kelimeler ifade ettikleri birim ve ferdlerin en azına sarfedilir ki, o da bir damla su, bir kadın ve bir kimsedir. Buna göre bir kimse malının üçte birini düşkünlere vasiyyet ederse, İmam  Muhammed'e göre üçte birin sadece bir düşküne verilmesi caiz olmazken, Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’a göre evvelce de açıkladığımız sebepden dolayı caiz olur.

Bir kimse malının üçte birini falana, yoksullara ve düşkünlere vasiyyet ederse; Ebû Hanîfe'ye göre terekenin üçte birinden bir hisse falana, bir hisse yoksullara, bir hisse de düşkünlere verilir. Çünkü yoksullar ve düşkünler iki ayrı sınıftırlar. Böyle olunca da vasiyyet eden burada üç sınıfa vasiyyette bulunmuş gibi olmaktadır. Ebû Yûsuf’a göre terekenin üçte birinin yarısı falana, yarısı da düşkünlere ve yoksullara verilir. Çünkü yoksullar ve düşkünler mâna bakımından aynı sınıfa girerler. Zira düşkün kelimesi de, yoksul kelimesi de muhtaçlık mânasındadırlar. İmam Muhammed'e göre terekenin üçte biri beşe bölünerek bir hisse falana ve düşkünlerle yoksullara da ikişer hisse verilir. Bunun sebebini açıklamıştık.

Bir kimse iki şahıstan her biri için yüzer lira vasiyyet eder ve sonra üçüncü bir şahsa; 'seni onlara ortak ettim’ derse, o şahıs her iki yüz liranın üçte birini hakeder: Ki, ortaklık tahakkuk etsin. Çünkü ortaklık eşit olmayı gerektirir.

Bir kimse bir şahsa yüz lira, başka bir şahsa da elli lira vasiyyet eder ve sonra üçüncü bir şahsa 'seni bu ikisine ortak ettim’ derse, üçüncü şahıs onlardan her birine vasiyyet edilen paranın yarısını alır. Birinci şahısla ikinci şahsa vasiyyet edilen paralar farklı miktarlarda olduğundan dolayı, hepsi arasında eşitliği sağlamak mümkün olmamıştır. Mümkün olduğu kadarıyla ortaklık kelimesinin gereğince amel etmek için bu vasiyyeti, üçüncü  şahsı birinci ve ikinci şahıslardan her birine eşit kılma şeklinde tefsir ettik.

Bir kimse mirasçılarına; 'falanın benden alacağı var’ der ve mirasçıları da onu tasdik ederlerse, bu sözü terekesinin üçte birine kadar tasdik olunur: Yani terekenin üçte birinden fazla borç bulunduğunu iddia eder ve mirasçılar da onu yalanlarsa, üçte bire kadar olan borç tasdik edilir. Bu meçhulü ikrar olduğu için, ancak beyan ile sahih olur. Bundan da anlıyoruz ki, vasiyyet eden falan adamın mirasçılarından öncelikli olmasını amaçlamıştır. Biz de onun bu maksatla ettiği vasiyyeti geçerli saydık ve bu terekenin üçte biri ile takdir olundu.

Bir kimse yabancı bir şahıs ile bir mirasçısı için vasiyyette bulunursa, yabancı şahıs malın yarısını alır. Ama mirasçı için vasiyyet edilen diğer yarısı iptal olur: Çünkü vasiyyet eden mâlik olduğu şey ile olmadığı şeyi vasiyyet etmiştir. Mâlik olduğu malda etmiş olduğu vasiyyet sahih olur ama, mâlik olmadığı malda olan vasiyyeti sahih olmaz, bâtıl olur. [32]

 

Ölü Mal Edinmeğe Ehil Değildir:

 

Biri diri, diğeri ölü iki kimse için edilen vasiyyette ise hüküm bunun hilâfınadır. Ölü mülk edinmeğe ehil olmadığı için, ortağı olan diriden pay almaya kalkışamaz. Mirasçıya gelince; o mülk edinme ehliyetine sahip olduğu için, ona edilen vasiyyet diğer mirasçıların tasdiki ile sahih olur ve vasiyyet ortağından pay alabilir. [33]

 

KOMŞULARA, ESHARA, EHTANA VE EHLE EDİLEN VASİYYETLER

 

Bir kimsenin komşularına ettiği vasiyyet; Ebû Hanîfe ile Züfer'e göre o kimsenin evine evleri bitişik olanlaradır (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Kıyasa uygun olan da budur. Çünkü bu mücavereden, yani evlerin bitişik olmasındandır. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: 

“Komşu, bitişik komşusu üzerinde daha fazla hak sahibidir.” [34] Çünkü o varken başkaları onun komşusu üzerinde şuf’a talebinde bulunamaz. [35]

 

Komşunun Tarifi:

 

İmameyn dediler ki; 'komşular; evleri birbirine bitişik olan ve aynı mahalle mescidinde namaz kılan kimselerdir.' Bu aynı zamanda Hasan'ın Ebû Hanîfe'den rivayet ettiği bir görüş olup, istihsan kaidesine de uygundur. Çünkü  örfe göre bunlar komşu olarak adlandırılırlar.

Komşular; bitişik olan komşu, bitişik olmayan komşu şeklinde bir ayırıma tâbi tutulurlar. Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Mescide komşu olan kimsenin mescidde kılmadığı namaz, namaz değildir.” [36] Mescide komşuluk, orada okunan ezanı duyma halinde olan kimseler olarak izah edilmiştir. Bundan maksat sevap kazanmaktır. Bizim anlattığımızda bu daha kapsamlı olarak anlatılmıştır. Ancak bu da komşuların bir arada olup, birbirleri ile iç içe olmalarıyla, mescidlerinin aynı olması ile mümkün olur. Komşuların mülk sahibi ve kiracı olmaları farketmez. Aynı şekilde kadın, erkek, büyük, küçük, müslüman veya zımmî olmaları da farketmez. Çünkü komşu kelimesi bunların hepsini de kapsar.

Eshar; bir kimsenin hanımı tarafından olan yakınları (hısımları) dır: Rasûlullah (sas) eşi Safiyye'nin esir düşen akrabalarının hepsini azad etmişti. Onlara; 'Rasûlullah (sas) ın esharı' deniliyordu. Kişinin nikâhında bulunan eşinin mahrem olan akrabalarının hepsi bu kapsama girerler. Bir kimse esharı için vasiyyette bulunup da karısını boşar ve sonra da ölürse, bu vasiyyet geçersiz olur. Çünkü sıhriyyetin ölüm anında mevcud olması şarttır. Sıhriyyet ise, nikâh devam ettikçe devam eder.

Ehtan; bir kimsenin kendisine mahrem olan kadınların kocalarıdır: Yakın, uzak, köle, hür. Bunların hepsi bu kapsama girerler. Çünkü ehtan kelimesi bunların tamamını kapsar. Ehtanın tekili olan haten kelimesi, kesme mânasına da gelir. Kabir de hayatı kestiği için; 'kabir ne güzel hayat kesicidir' denilmiştir. Lûgatçilere göre eshar ile ehtan kelimelerinin mânasında ihtilaf vardır ki, bunu biz anlatmıştık. Örf, bizim anlattığımız mâna üzerinde olup, hüküm de buna göredir.

Ehl; bir kimsenin zevcesidir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn'e göre ehl; geçimlerini temin etmek üzere kendi evinde toplayıp bir araya getirdiğin aile efradından hür olan kimselerdir. Köleler bu kapsamın dışmdadırlar. Kendi evinin dışında kalan kimseler örfe göre ehl kelimesinin kapsamına girmezler. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ve bütün ehlinizi (ailenizi) bana getirin.” [37] Ebû Hanîfe'ye göre hakikat bizim anlattığımızdır. Meselâ; bir adam bir beldede evlendiğinde onun için, 'o orada teehhül etti' denilir. Mutlak olarak söylendiğinde ehl kelimesinin aile mânasında anlaşılması da bu hakikatin delilidir. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ehline; 'burada bekleyin' dedi.” [38] Burada ehl kelimesi ile zevce kastedilmiştir.

“Sonunda Müsa süreyi doldurup ehli ile yola çıkınca.” [39] Burada da ehl kelimesi ile Müsa (as) nın zevcesi kastedilmiştir. Bilindiği gibi onun zevcesi Hz. Şuayb (as) ın kızı idi.

Âl; bir kimsenin ehl-i beytidir: Bir kimsenin âli, onun mensubu bulunduğu kabilesidir. Falan adamın ehl-i beyti için vasiyyette bulunulduğunda o adamın ehl-i beytine dedesi ve babası dâhil olur. Çünkü baba evin aslıdır.

Neseb ehli; bir kimsenin babası tarafından kendisine nesep yakınlığı bulunanların hepsidir: Çünkü nesep babalara gider. Cins; bir kimsenin babasının ehl-i beytidir: Çünkü kişi babasının cinsindendir. Türkün oğlu türk, Hindlinin oğlu da hindlidir. Hülâsa; ehl-i beyt, ehl-i nesep, cins ve âl; kişinin baba tarafından kendilerini müslümanlıkta toplayan en dipdeki dedeye kadar olan akrabalarıdır. Her ne kadar sayılamasalar da, bu kapsama zenginler ve yoksullar da girerler. Çünkü akrabalık kelimesi zengini  de yoksulu da kapsamaktadır. Kişinin yakını olan zengin biri için vasiyyette bulunması kurbettir. Zira bu sıla-i rahimdir.

Bir kimsenin akrabasına yahut zevi'l karabetine veya erhamına yahut zevi'l erhamına yahut ensabına vasiyyette bulunması durumunda vasiyyet edilen şey ana baba ve çocuklar hâriç bütün zî rahm-i mahremlerinden en az iki kişiye verilir (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) Cedd (dede) hakkında ise, iki rivayet vardır: Ebû Hanîfe dedi ki; ‘zî rahm-i mahremlerinden bir kişi vasiyyet edilen malı hakeder.’ Bunda; mahrem, yakın, uzak. onları İslâmiyette bir araya getiren en dip dedeye intisabı olan herkes eşittir. Akrabalık bunların hepsini aynı ad altında toplar. Zira rivayet edildiğine göre;

“En yakın akrabanı uyar.” [40] âyet-i kerîmesi nazil olduğunda Rasûlullah (sas) Safa tepesine çıktı ve;

“Ey falan oğulları, ey falan oğulları.!” diye seslenerek, bütün Kureyş kabilelerini orada toplanmaya çağırdı. Toplanmalarından sonra da onlara şöyle buyurdu;

“Ben, şiddetli bir azap gelmeden evvel sizi uyaran biriyim.” Bu da gösteriyor ki, akraba kelimesi yakın olanı da, uzak olanı da kapsamaktadır. [41]

 

Müslümanlar Nazarında Ailenin Temeli Müslüman Dededir:

 

İmameyn'in; 'Abbasî ve alevî gibi, onları bir araya getirip toplayan en dipteki dede' sözlerine gelince; bu şekilde bulunulan vasiyyet ile Hz. Abbas (ra) ile Hz. Ali (ra) nin soyundan gelen herkes dâhil olur. Çünkü âlin temeli müslüman dededir. Çünkü o soydan gelenler onunla şereflenmişlerdir. Ondan evvelki gayr-ı müslim dedelere itibar edilmez.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; akraba çoğul isimdir. Ancak tesniye (çift, ikili) de iki kişinin bir araya gelmiş olması bakımından çoğul olmaktadır. Çünkü vasiyyet de mirasın benzeridir.   Mirasta  çoğulun en azı ikidir. Vasiyyette bulunmaktan maksat; iyilik ve ihsanda bulunmaktır. Bu nafakada olduğu gibi mahrem akrabalara mahsustur. Mutlak olduğu için de, bunda kadınlarla erkekler eşittirler. Baba ve evlat bu kapsama girmezler. Zira Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ebeyne ve yakınlara vasiyyet etmek, Allah (cc) dan korkanlar üzerine bir borçtur.” [42] Bu âyet-i kerîmede ebeveyn ile yakınlar birbirlerine atfedilmişlerdir. Atf edilen üzerine atıf yapılan birbirinden ayrı şeylerdir. Ana ve baba çocuğun yakını olmadığına göre, çocuk da onların yakını değildir. Dede, nine, erkek ve kız torun da bu kapsama girmezler. Çünkü bunlar akraba değildirler. Çünkü lügate göre akraba; başkası vasıtasıyla kişiye yakın olan kimselerdir. Bunların arasında cüz'iyyet yoktur. Baba ve evladının birbirlerine yakınlıkları kendi nefisleri iledir, başkasının aracılığı ile değil. Dede ile torunları arasında cüz'iyyet vardır. Kendisi için vasiyyette bulunulan kimsenin mirasçı olmaması şarttır. Çünkü mirasçıya vasiyyette bulunmak sahih olmaz.

Yukarıdaki durumlarda yakınlık sırasına riâyet edilir: Ebû Hanîfe'ye göre de hüküm böyledir. Eğer o vasiyyet edenin bir amcası ve iki de dayısı bulunsa; vasiyyet edilen şeyin yarısını amcası, diğer yarısını da iki dayısı alır (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed) İmameyn dediler ki; 'amcası üçte birini, dayısından her biri de üçte birer pay alırlar.' İki amca iki de dayı olduğunda vasiyyet edilen şeyin tamamı sadece amcaların olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): İmameyn'e göre iki amca ile iki dayıdan her birine dörtte bir verilir.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; vasiyyet mirasın benzeridir. Mirasda olduğu gibi, yakınlık sırası nazar-ı itibara alınır. Dayı, iki amcanın yanı sıra mirasçı olamaz. Birinci mes'elede amcaya malın yarısı verilir. Zira evvelce de açıkladığımız gibi Ebû Hanîfe'ye göre ikilinin olması mecburî olduğundan dolayı, malın kalan kısmı iki dayının olur. İmameyn'e göre ise evvelce de açıkladığımız gibi akraba kelimesi yakın olanı da uzak olanı da kapsar.

Eğer vasiyyet edenin bir tek amcası olsa, üçte birin yarısını alır (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. İmameyn'e göre ise, malın tamamını alır. Eğer bir amcası, bir halası ve bir de dayısı olsa, vasiyyet edilen şeyin tamamı eşit olarak amca ile halanın olur: Çünkü bu ikisi akrabalıkta birbirlerine eşittirler. Akrabalık; halalık ve dayılıktan daha kuvvetli bir bağdır. Hala mirasçı olmadığında akrabalık lafzıyla vasiyyeti hakeder. Tıpkı akrabanın köle veya kâfir olması durumunda olduğu gibi.

Bir kimsenin zî karabetine veya zî nesebine etmiş olduğu vasiyyetlerde de hüküm böyledir: Aynı ihtilaf burada da câri olur. Şu kadar var ki, bu sefer bir tek kişi hepsini alır: Bu hususta icmâ vardır. Zira zî lâfzı tekildir. Dolayısıyla bu vasiyyeti bir tek kişi hakeder. Bir amca ve iki dayı mes'elesinde amca açıkladığımız sebepden dolayı vasiyyet edilen malın tamamını almayı hakeder. Ama vasiyyet eden kişi; 'zevi'l- karabe’ veya; 'zevi'l- ensaba' demişse, o zaman bunlar yakınlık sırasına göre vasiyyet edilen malı almayı hakederler. Bunlardan bir tek şahıs varsa, o şahıs vasiyyet edilen malın tamamını almayı hakeder. Zira evvelce de açıkladığımız gibi 'yakınlık sırasına göre' sözü, mes'eleyi açıklığa kavuşturur. 'En yakın' kelimesi tekil içindir. Buna zû rahm-i mahremler ve diğerleri dâhil olurlar. Çünkü 'yakınlık sırasına göre' sözü hepsini kapsar. Yakındakinin olmaması halinde uzaktaki şahıs vasiyyet edilen malı almayı hakeder. Ama yakındaki ile birlikte olduğunda 'yakınlık sırasına göre' sözünün gereğince amel edilerek o malı almayı haketmez.

Bu kimsenin zî rahm-i mahremi yoksa, vasiyyet bâtıl olur: Bu görüş Ebû Hanîfe'nindir. İmameyn ise bu görüşe muhaliftirler. Bunun delili daha evvel anlatılmıştı.

'Falanın oğullarını' diye vasiyyet edilip de, o kimse de Beni Temim gibi bir kabilenin babası ise; bu vasiyyet erkekleri, kadınları, fakir ve zenginleri içine alır. Eğer bunlar sayılamazlarsa, vasiyyet bâtıl olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu mes'elede asıl kaide şudur: Lehdarların sayılması mümkün olan her vasiyyet geçerlidir. Vasiyyet edilen mal erkek, kadın ayırımı yapılmaksızın lehdarlara kafa sayısına göre eşit olarak taksim edilir. Zengin ve fakirler de buna dâhildirler. Çünkü hakkın muayyen insanlara sabit kılınması caizdir. Zira malın bunlara teslimi mümkündür. Burada tahsise delalet bulunmadığı için vasiyyet sahih olur. Ama lehdarlar sayılamayacak kadarsa, o zaman üç vecih söz konusu olur:

1- Vasiyyete zenginler dâhil olmazlar: Meselâ; vasiyyet edenin, Temim oğullarının fakir ve düşkünlerine.’ demesi gibi. Bu şekilde edilen vasiyyet sahih olur. Bunlardan bulunabilen kimselere vasiyyet malı verilir.  Zira bu vasiyyet Allah (cc) rızası için edilmiştir. Fakirler de bu malın sarfedileceği kimselerdir.

2- Vasiyyet lâfzının hem zenginler ve hem de fakirler için söylenmiş ve bunlardan birine tahsis edilmemiş olması: Meselâ; 'Temim oğullarına.’ denmesi gibi. Bu şekildeki vasiyyet bâtıldır. Çünkü bu kullar içindir; sayılamayacak kadar çok olduklarından dolayı bu vasiyyet malını bütün Temim oğullarına dağıtmak imkânsızdır. Bunu onların bir kısmına dağıtmak da mümkün değildir. Çünkü onlardan bazısı bu hususda bazılarından öncelikli olamaz. Dolayısıyla bu şekildeki vasiyyet bâtıl olur. Birinci şekilde durum bunun hilafınadır. O vasiyyet Allah (cc) için yapılmıştır ki, O da birdir.

3- Vasiyyet lâfzının zengini ve fakiri kapsaması, lâkin bu lâfzın bazan muhtaç kimseler hakkında da kullanılır olması: Meselâ; 'Beni Temim'in yetimleri ve köleleri.' veya; 'kötürümleri.' veya; 'dulları.' demek  gibi. Bunlar sayılabilecek kadar iseler, bu isim zenginler ile fakirler üzerinde vâki olup, vasiyyet her ikisi için olur. Bunlar muayyen olduklarından dolayı, malı  bunlara teslim etmek mümkündür. Söylenen vasiyyet lâfzı mutlaklığı üzere caiz olur. Bunlar sayılamazlarsa, vasiyyet edilen mal bunların fakirlerine verilir. Çünkü bu lâfız söylendiğinde ekseriyetle bununla ihtiyaç sahipleri kastedilir. Allah (cc) humus âyet-i kerîmesinde yetimlerden  bahs etmiş ve   bununla onların fakirlerini kastetmiştir. Şu halde; 'Temim oğullarının yetimlerine, körlerine, kötürümlerine.'  veya; 'dullarına.’ diye vasiyyet edildiğinde vasiyyet edilen malı bunların muhtaç olanlarına tahsis edip vermek gerekir. Çünkü bunlarda yakınlık ve sevap daha fazladır. Zaten ekseriyetle vasiyyetin maksadı da budur. Bu vasiyyette kadın, erkek eşit pay alırlar. Çünkü alış veriş sebebiyle vâki olan hakedişlerde olduğu gibi, akid sebebiyle vâki olan hak edişlerde de erkekler kadınlardan fazla hak alma hakkına sahip olamazlar.

Bir kimse; 'falan oğullarının fakirlerine.’ diyerek vasiyyette bulunur ve onların atası da efradı sayılamayan bir kabilenin atası ise; bu vasiyyetin kapsamına, mevlâyı müvalâtı, mevlâyı itakası ve antlaşmalıları da girerler. Kendileri için vasiyyette bulunulan kimseler kabile atası olmayan bir kimsenin evlâdı iseler, o zaman bu vasiyyetin kapsamına mevâli ve antlaşmalılar değil, sadece o kimsenin evlâdı girerler. Çünkü benî falan (falanın oğulları) dendiğinde bunlar sayılmayacak kadar çok iseler, bununla nisbet kastedilir ki, bu nisbette mevâli ve antlaşmalılar da mevcuttur. 'Falanın oğulları' dendiğinde bunlar sayılabilecek kadar iseler, bundan kasıt falana mensup olan kimseler olmayıp, o kimsenin evlâdıdır.

Kendisine vasiyyet olunan kişi bir kabilenin değil de bir soyun babası ise, vasiyyet özel olarak erkeklere ait olur (Ebû Yûsuf, İmam Muhammed): Bu Ebû Hanîfe'ye göredir. O daha önceleri bu vasiyyetin erkeklerle kadınlara âit olduğunu söylerdi ki, bu İmameyn'in de kavilleridir. Zira kadınlarla erkekler karışık olduklarında erkeklere edilen hitap kadınlara da edilmiş olur. Meselâ; Âdem oğulları, Hâşim oğulları, gibi.

Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; oğul kelimesi ile gerçek mânada erkekler kastedilir. Vasiyyet edenin bu kelime ile kadınları da kastetmesi mecazdır. Kelimenin gerçek mânası ile amel etmek evlâdır. Ebû Hanîfe dedi ki; 'falanın oğullarına.' diye vasiyyet edilmesi halinde eğer; 'falanın' yaşayan oğulları yoksa, vasiyyet edilen mal onun oğullarından gelen torunlarına verilir. Kızlarından gelen torunlarına verilmez. Buna erkeklerle birlikte kadınlar ortak olamazlar. Çünkü bu vasiyyet sadece erkeklere mahsustur. Oysa, Allah (cc) dilerse ileride anlatılacağı gibi veled adının mânası bunun hilafınadır.

Falan oğullarının yetimlerine veya körlerine yahut kötürümlerine veyahut dullarına vasiyyet edilmişse ve onlar sayılabiliyorlarsa; bu vasiyyet fakir olanlarını da, zengin olanlarını da kapsar. Ama sayılamazlarsa, sadece   fakir olanlara âit olur: Bu daha evvel anlatılmıştı. Mekke mücavirlerine edilen vasiyyette de hüküm böyledir. Bu, yetimlere edilen vasiyyet gibidir. [43]

 

Yetim, Dul, Eyyim, Fetâ, Gulam, Kühûl, Şeyh Kelimelerinin Mânaları:

 

Yetim: Babası ölmüş olup, henüz bülûğa ermemiş zengin veya fakir çocuktur.

Dul: Kocası ölen veya kendisinden aynlmış olan yoksul ve bâliğa kadındır. Ölmeden veya ayrılmadan kocasının kendisi ile cinsî münasebette bulunmuş veya bulunmamış olması bu hükmü değiştirmez. Dul (ermel); azığı tükenmiş mânasına da gelir.

Karısı ölen veya boşanan erkeğe mecaz mânasında dul denilir. Şâir şöyle der;

“Bütün dul kadınların ihtiyaçlarını giderdim.

Şu dul erkeğin ihtiyacını kim giderecek.”

Eyyim: Kendisiyle helâl veya haram cinsî münasebette bulunulmuş, bülûğa ermiş veya ermemiş, fakir veya zengin olan kocasız kadına denilir. İmam Muhammed böyle demiştir. Onun sözü lügatte hüccet olarak kabul edilir.

Genç ve fetâ: On beş yaş ile olgunluk çağı arası yaşlarda bulunan kimsedir ki, bu hep gelişir ve yetişir.

Gulam (delikanlı): Oyun ve eğlencede sarhoş gibi olup hevâ ve hevesâta dalmaktan kurtulamayan ve bülûğa ermemiş kimsedir.

Kühûlet (olgunluk): Otuz yaşından itibaren başlayan devredir. Bu devrindeki adamın saçına ak düşerse, ona şeyh (ihtiyar) denilir. Cevheri böyle demiştir. İmameyn'e göre kühûlet kırk ila elli yaş arasındaki devredir. Ancak bu devredeki bir kimsenin saçlarının yarısından çoğu ağarırsa o bir ihtiyardır. Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; otuz yaşına varan bir kimse saçına ak düşerse, o kehl (olgun) olur. Saçına ak düşmezse, o gençtir. Bunda esas ölçü saça ak düşmesidir. İnsanlar bunu örf haline getirmişlerdir. Saçta ağarma alâmeti mevcud olduğunda kişiye kehl (olgun) denilir. Kühûlet; iktihaî kökünden türemiş olup, olgunlaşma mânasındadır. Ekin yetişip beyazlaştığmda, 'iktehale'z- zer'ü' denilir.

Şeyh: Elli yaşından sonra ömrünün sonuna kadar yaşayan adama denilir ki, bu ihtiyarlıktır.

Ebû Yûsuf dedi ki; 'Falanın oğullarına.' diye vasiyyet edildiğinde onun oğulları, torunları ancak kütük ve hesap ile sayılabiliyorsa, onlar sayılamaz demektir.' İmam Muhammed dedi ki; 'bunlar yüz kişiden fazla iseler, sayılamazlar.’ Muhtar olan görüşe göre bu iş kadıya bırakılmalıdır. İhtiyatlı olan da budur.

Falan adamın mirasçılarına.' diye edilen vasiyyette erkekler, kadınların iki katı kadar pay alırlar: Bunda miras ölçüleri esas alınır. Çünkü 'mirasçı' kelimesi buna delalet etmektedir. 'Falan adamın çocuğuna. 'diyerek vasiyyet edilmişse, kadın, erkek bu vasiyyetten eşit pay alırlar: Çünkü burada erkeklerin kadınlardan fazla pay alacaklarına delalet eden bir şey yoktur. 'Çocukları' kelimesi o şahsın kız, erkek bütün çocuklarını kapsar. Çocuk; doğanlar için bir cins adıdır. Bunlar bir tane olabilecekleri gibi, birden fazla da olabilirler. Kız olabilecekleri gibi, erkek de olabilirler. Ana karnındaki çocuk da bu kapsama girer. Çünkü o bir çocuk olup, ebeveynine mirasçı olur.

Bir şahsın çocukları adına edilen vasiyyete o şahsın oğlunun çocukları dâhil edilmezler: Çünkü bir kimsenin çocuğu kendisinden olan evlâdıdır. Çocukları için vasiyyette bulunulan şahsın kendi kız çocukarı ve bir de oğlunun oğulları varsa, vasiyyet edilen mal kelimenin hakiki manasıyla amel edilerek o şahsın kız çocuklarına verilir. Ancak kendi çocukları bulunmadığında oğlunun çocukları dâhil olur: Zira bir kimsenin çocuğu derken; hakikatte onun kendi çocuğu, mecazen de torunu akla gelir. Kelimenin hakiki manasıyla amel etmek mümkün olmadığında o kelimeyi muattal bırakmamak için mecazî manasıyla amel olunur. Kızından olan torunları ise, bu vasiyyete dâhil olmazlar: Hassâf’ın İmam Muhammed'den rivayet ettiği bir görüşe göre; kızından olan torunları da bu vasiyyete dâhil olurlar. Bununla alâkalı olarak Siyer-i Kebîr'de anlatılan bir mes'elede şöyle denmektedir; 'bir kimse kendi şahsı ve çocuğu için eman aldığında bu emana onun kızından olan torunlan dâhil olmaz.’

Hassâf’ın rivayeti şöyle açıklanabilir; çocuk ebeveynine hakikî mânada, dedesine ise mecazî mânada mensup olur. Dedesine (babasının babasına) onun mecazen oğlu olduğu düşünülerek nisbet edilebildiğine göre, annesinin babasına da nisbet edilebilir. Hz. İsa (as) annesi vasıtasıyla, onun soyundan geldiği halde kendisine Âdemoğlu denilir.

Zahir olan görüşün izahı şöyledir; kişinin kızından olan torunları kendisine değil, babalarına nisbet edilirler. Şâir demiştir ki;

“Oğullarımız, oğullarımızın oğulları ve kızlarımız,

Kızlarımızın oğulları ise, bize uzak erkeklerin çocuklarıdırlar.”

Kişinin kızlarından doğan torunları kendi babalarına nisbet edildiklerine göre, annelerinin babalarına nisbet edilemezler. Dolayısıyla annelerinin babasının çocukları için edilen vasiyyetin kapsamına girmezler. Buna şu âyet-i kerîme de delalet etmektedir:

“Muhammed (sas) sizin erkeklerinizden hiç kimsenin babası değildir.” [44] Eğer kızının çocuğu kişiye nisbet edilebilse idi, Rasûlullah (sas) Hasan (ra) ile Hüseyin (ra) in babası olurdu.

Bir kimse mevlâları, yani köleleri için vasiyyette bulununca, bu vasiyyet, sıhhatinde ve hastalığında azad ettiği kölelerine ve bunların erkek ve kız çocularına âit olur: Köleyi vasiyyetten evvel ve sonra azad etmesi bu hükmü değiştirmez. Zira vasiyyet ölüme taallûk eder. Vasiyyet sahibi efendinin ölümü esnasında bunlar için velâ sabit olur ve kendilerinde velâ sıfatı mevcud olduğu için, vasiyyet edilen malda hak sahibi olurlar. Azada velâ sebebiyle kendisine mensup olan bunların çocukları da bunlarla beraber vasiyyete dâhil olurlar. Müdebber kölelerle, ümm-ü veledler buna dâhil olmazlar.

Ebû Yûsuf’dan rivayet edilen bir görüşe göre; bunlar feshe uğramayan bir sebepden dolayı hür olmayı hakettiklerinden, vasiyyete dâhil olurlar. Azad edilen köle gibi velâya mensup olurlar. Zahir görüşün izahı şöyledir; vasiyyet edilen mal vasiyyet edenin ölümü ile hakedilir. Bunlar, yani müdebberlerle ümm-ü veledler efendinin ölümünün ardı sıra hür olurlar ve ondan sonra kendileri için velâ sabit olur. Vasiyyetin işlerlik kazanması halinde bunlar mevâli olmadıkları için vasiyyete dâhil olmazlar.

Bir kimse kölesine; 'seni dövemezsem, hürsün' der ve onu dövmeden ölürse, kölesi vasiyyete dâhil olur. Çünkü efendisinin dövmekten âciz olması ânında o köle hürriyete kavuşur. O anda efendisi hayatının son cüz'ündedir. Efendisinin ölümünün ardı sıra mevlâ (azadlı) adını almayı hakeder ve vasiyyete dâhil olur.

Mevlâ'l- müvâlâta gelince; Ebû Yûsuf dedi ki; 'vasiyyet sahibi Araplardansa ve azatlı köleleri ile mevlâ'l- müvâlâtı varsa; bunlar onun vasiyyetine ortak olurlar. Çünkü mevlâ kelimesi bunların hepsini kapsar.

Câmiü'l- Kebir adlı eserde İmam Muhammed dedi ki; 'bu vasiyyet azadlılarla bunların çocuklarını kapsar, mevlâ'l- müvâlâtı içine almaz. Çünkü mevlâ'l- muvâlât akidle, mevlâ'l- itaka (azad edilen kölenin azadlığı) itaka, yani azad etmekle olur ki, bunlar birbirlerine zıt mânalardır ve bunlar aynı lâfzın kapsamına girmezler. Mevlâl- itakanın durumu daha bağlayıcı olduğundan, vasiyyet ona hamledilir. Çocuklarda ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü bunlarla babaları olan azadlılar vasiyyet sahibi efendiye bir velâ ile mensup olurlar.

Yukarıdakilerin bulunmayışı müstesna, bunlara mevlâların mevlâları dâhil olmazlar: Çünkü hakikatte bunlar  başkalarının mevlâları (azadlıları) dırlar. Bunlar vasiyyet edenin oğulları ile beraber mevcud olan torunları mertebesindedirler. Gerçek mevlâlar azad edilen kölelerdir. Onların azad ettiklerine gelince; bunlar o kişinin mecazî azadlılarıdır. Hakiki mânada mevlâ (azadlı) ların bulunmayışı halinde bunlar kişi için 'azatlı' adını alırlar. Vasiyyet edenin iki azadlısı varsa; terekenin vasiyyet edilen üçte biri, ikisinin olur. Çünkü vasiyyetlerde çoğul, iki veya daha fazla kişiyle olur. Bu daha evvel anlatılmıştı.

Eğer o kimsenin bir mevlâsı ve bir de mevlâ'l- müvâlâtı varsa; vasiyyet edilen şeyin yarısı mevlânın, geri kalanı da mirasçıların olur: Evvelce de açıkladığımız gibi çoğul adı iki veya daha fazla şahsı kapsar. Bu mes'elede mevlâ vasiyyet edilen malın yarısını hakeder. Kelimenin hem mecaz hem de hakikati ile amel etmek mümkün olmadığından, mevlâ'l- müvâlât sakıt olur ve malın kalan yarısı mirasçılara verilir. Bunun benzeri bir mes'ele de şöyledir; bir oğlu ve bir de oğlunun oğlu bulunan bir kimse oğlu için vasiyyette bulunursa, terekenin üçte birinin yarısını oğlu alır. Diğer yarısı ise, vasiyyet edenin mirasçılarına verilir. Oğlunun oğluna ise, bir şey verilmez. Bunun sebebini açıklamıştık.

Bu vasiyyette bulunan kimsenin kendisini azad etmiş olan mevlâları, yani efendileri ve kendisinin aiad ettiği mevlâları, yani köleleri varsa, bu vasiyyet bâtıl olur: Mânaları muhtelif olduğu halde mevlâ kelimesi ikisini de kapsar. Çünkü bunlardan biri in'amda bulunmuş, diğerine ise in'amda bulunulmuştur. Bunlardan biri diğerinden evlâ değildir. Mevlâ lafzı umum ifade ettiği için, kendisi ile amel etmek imkânsız olmuştur. Zira şart koşulan bir isim bir halde iki muhtelif mânayı kapsamına alamaz. Böyle olunca da, mûsâ-leh meçhul kalmaktadır. Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf’dan nakledilen bir görüşe göre; bu vasiyyet geçerlidir. Vasiyyet edilen mal her iki gruba verilir. Çünkü mevlâ adı her iki grubu kapsamaktadır. Ama vasiyyet edenin babasının mevlâları bu vasiyyete dâhil olamazlar.

Ebû Yûsuf dedi ki; 'bunlar da vasiyyete dâhil olurlar. Çünkü bunlar hükmen onun mevlâlarıdırlar. Hatta velâ ile bu onlara mirasçı olur. Dolayısıyla onlar da mevlâ kelimesinin kapsamına girerler.

Zahir görüşün izahı şöyledir; vasiyyet edenin kendisi onları azad etmiş değildir. Dolayısıyla onlar, onun gerçek mevlâları olamazlar. Velâ sebebiyle ona mensup olamazlar. Mevlânın oğlunun hükmü ise, bunun hilâfınadır. Çünkü o, babası vasıtası ve velâ sebebiyle bu vasiyyet eden efendiye mensup olmaktadır. Efendi de velâ sebebiyle değil, ancak asabe olarak onlara mirasçı olur. Bir kısmı azad edilen kölede ise, hüküm bunun hilâfınadır. Çünkü bu köle velâ sebebiyle bu vasiyyet eden efendiye mensup olamaz. [45]

 

MÜTEFERRİK MES'ELELER

 

Bir kimse vesayeti altındaki yetimin malını müflis birine satarsa, kadı o müşteriye üç gün müddet tanır: Parayı öderse, ne âlâ. Aksi halde yetimin hakkını korumak için satışı fesheder.

Bir kimse bir adama malının üçte birini dilediği yere koymasını vasiyyet ederse, o adam onun malını kendisine alıkoyabilir. Böyle yapmakla vasiyyet edenin emrine de uymuş olur. Onun emri kayıtsız olduğu için yerine getirilmiş olur. Eğer o adama; 'malımı dilediğine ver' demiş olsa, o malı kendisine veremez. Çünkü vermek; ancak başkasının alması ile tahakkuk eder. Almak ile vermek aynı kişiden sadır olamaz. Ama koymakta hüküm bunun hilâfınadır. Bu fiil, kişinin kendi yanında da tahakkuk eder.

Bir kimse bir adama; 'şu on dirhemi benden taraf on düşküne sadaka olarak ver' derse, o adam o on dirhemi bir düşküne sadaka olarak verir, yahut; 'şu on dirhemi bir düşküne sadaka olarak ver' der de o adam o on dirhemi on düşküne sadaka olarak verirse, caiz olur. Çünkü sadaka kurbettir, Allah (cc) a yakın olmak için verilir. Düşkünler de kendilerine zekât verilebilecek kimselerdir. Hasan'ın Ebû Hanîfe'den, İbn. Semmâa'nın da Ebû Yûsuf’dan rivayet ettikleri görüşe göre; bu caiz değildir.

İmam Muhammed'den rivayet edilen bir görüşe göre; bir kimse bir adama; 'şu bin dirhemi.' veya; 'şu elbiseyi.' veya; 'şu köleyi sadaka olarak ver.' ya da; 'şu büyük baş hayvanı benim adıma kurban et' diye vasiyyette  bulunursa, o vasinin bu malların kıymetini sadaka olarak vermeğe hakkı yoktur. Muhtar olan kavle göre zekât ya da sadakada olduğu gibi, bu malların kıymetini de sadaka olarak vermesi caizdir.

Bir kimse vasisine, kendisinin ölümünden sonra insanlara yiyecek almasını ve taziyesine gelenlere üç gün müddetle yemek vermesini vasiyyet ederse; Fakih Ebû Cafer dedi ki; 'bu vasiyyetin terekenin üçte birinden yerine getirilmesi, uzak yerden gelip taziyede uzun müddet bekleyenlere yemek verilmesi caiz olur.’ Uzun müddet bekleyenlere yemek verilmesi caiz olmaz: Bu hususda misafirlerin zengin ya da fakir olmaları aynıdır. Vasî çok miktarda yemek yaparsa, fazla masrafı kendisinin karşılaması gerekir. Ama az miktarda yemek yaparsa, masrafı karşılaması gerekmez. Bu vasiyyetin geçersiz olduğunu söyleyenler de vardır.

Bir kimsenin; kefeni, defni ve cenazesinin bir yerden başka bir yere nakledilmesi hususunda etmiş olduğu vasiyyet geçersizdir. Çünkü ölünce, kendi malı üzerinde salahiyeti sona erer. [46]

 

Mezarların İmarı ve Orada Kur'ân-ı Kerîm Okuma Vasiyyeti:

 

Mezarının sıvanmasını ve üzerine kubbe yapılmasını veya mezarının yanında Kur'ân-ı kerîm okuyanlara bir şey verilmesini vasiyyet etmesi bâtıldır. Çünkü sağlamlaştırmak maksadıyla mezarlarda imar faaliyetlerinde bulunmak mekrühtur. Kur'ân-ı kerîm okumak için bir şey almak da caiz olmaz. Çünkü bu ücret gibidir. [47]

Zımmîlerin Kilise ve Manastır İçin Vasiyyette Bulun­maları:

 

Zımmînin kilise ve manastır için vasiyyette bulunması caizdir. Şunu bilmeliyiz ki, zımmînin vasiyyeti hem biz ve hem de kendilerine göre, ya sadece kendilerine göre veya sadece bize göre kurbet (sevap getirici bir iş) için olur ya da hiç kurbet için olmaz.

Birinciye misal: Mescid-i Aksanın imarı, kandillerin yakıtı, kendilerine muhalif harbîlerle savaşan gaziler için vasiyyette bulunmak gibi. Bu sahihtir. Çünkü bu hem hakikatte hem de onların inançlarına göre kurbet (sevap kazandırıcı bir iş) tir.

İkinciye misal: Evini bir manastır veya kilise için vasiyyet etmesi ya da bir manastır veya kilisenin yapılması için vasiyyette bulunması ya da domuzlarının kesilip müşriklere yedirilmesini vasiyyet etmesidir ki, bu da caizdir.

Ebû Yûsuf ile îmam Muhammed dediler ki; 'caiz olmaz. Çünkü bu bir mâsiyetin işlenmesini vasiyyet etmektir. Bu vasiyyet caiz sayılacak olursa, mâsiyetin işlenmesi tasdik edilmiş olur.’ Ebû Hanîfe'nin bu mes'eledeki görüşünün gerekçesi şudur; bu onların inançlarına göre sevap getirici bir vasiyyettir. Biz onları kendi inançları ile başbaşa bırakmakla emrolunmuşuzdur. Peygamber Efendimiz (sas);

“Onları kendi itikadları ile baş başa bırakın.” buyurmuştur. Böyle bir vasiyyette bulunmak onların inançlarına göre caizdir. 'Bu vasiyyet caiz sayılacak olursa, mâsiyetin işlenmesi tasdik edilmiş olur' sözünün bir hükmü yoktur. Eğer böyle bir vasiyyet yasaklanacak olursa, o zaman onlardan cizye almak da caiz olmaz. Çünkü bu da onların kâfirliklerini tasdik etmek ve küfür halinde kalmalarını kabullenmek olur.

Üçüncüye misal: Mescidlerimizin imar edilmesini ve hacca gidilmesini vb. işlerin yapılmasını vasiyyet etmek gibi. Bu, onların inançlarına göre bâtıldır. [48]

 

Ağıtçı ve Türkücü Kadınlar İçin Vasiyyette Bulunmak:

 

Dördüncüye misal: Ağıtçı ve türkücü kadınlar için vasiyyette bulunmak. Bu caiz değildir. Çünkü bu iş hem bize, hem onlara, hem de bütün dinlere göre mâsiyettir. Burada vasiyyetin câizliğinin hiç bir sebebi yoktur. Eğer bu bilinen belirli bir kavim için olursa, vasiyyet ve istihlaf yoluyla değil, mülk etme yoluyla caiz olur. Üçüncü fasıldaki vasiyyet de böyledir. [49]

 

Eman Almış Harbînin Vasiyyeti:

 

Harbî bir kimse eman alarak ülkemize girer ve malının tamamını müslüman veya zımmî bir kimse için vasiyyet ederse, caiz olur. Terekenin üçte birinden fazlasını kapsayan terekenin caiz olmaması sadece mirasçıların hakkından dolayıdır. Görülmez mi ki; terekenin üçte birinden fazlasını kapsayan vasiyyet, mirasçıların tasdiki ile geçerli olur. Bu mes'eledeki mirasçıların saygın bir hakkı yoktur. Onlar dâr-ı harpte bulunduklarından dolayı, dinî hükümlerimiz bakımından ölü gibidirler. Dolayısıyla bu ölünün mirasçısı yok gibidir ve bu vasiyyet sahih olur. [50]



[1] Bu hadîsi Tirmizî tahric etmiştir.

[2] Nisa: 4/11.

[3] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[4] Bu hadîsi El- Kebîr'de Taberânî rivayet etmiştir.

[5] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[6] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/325-327.

[7] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[8] Bu hadîsin baş kısmını Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî ve Dârekutnî rivayet etmiştir.

[9] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/327-329.

[10] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/329-330.

[11] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/330-331.

[12] Bu hadîsi Buharî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[13] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/331-332.

[14] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/332-333.

[15] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/333.

[16] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/433-434.

[17] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/434-435.

[18] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/335-336.

[19] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/336-337.

[20] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/337-339.

[21] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/339-341.

[22] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/341.

[23] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/341-342.

[24] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/342-344.

[25] Nisa: 4/6.

[26] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/344.

[27] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/644-347.

[28] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/347-348.

[29] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/348-349.

[30] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/349-351.

[31] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/351.

[32] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/351-359.

[33] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/359.

[34] Bu hadîsi Buharî, Ebû Dâvud, Neseî, İbn. Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir.

[35] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/359.

[36] Bu hadîsi İbn. Hibbân ve Dârekutnî rivayet etmiştir.

[37] Yusuf: 12/93.

[38] Kasas: 28/29.

[39] Kasas: 28/29.

[40] Şuarâ: 26/214.

[41] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/359-362.

 

[42] Bakara: 2/180.

[43] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/362-367.

[44] Ahzâb: 33/40.

[45] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/367-372.

[46] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/372-373.

[47] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/373.

[48] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/373-374.

[49] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/374.

[50] Abdullah b. Mahmûd b. Mevdûd el- Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta'lîlî'l-Muhtar, Ümit Yayınları: 4/375.