Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fetvalar Mevdudi - 1. Sayfa

FETVALAR E V D U D.. 4

Kur'anın Tevilinde Doğru Metod. 4

Sorular: 4

Cevaplar: 5

Kur'an'ın Tevilinde Doğru Metod. 5

Dinde Zorlama Yoktur" Ayetinin Mânâsı 5

Kadiyânilere Nasıl Davranılmalı 6

Müslümanlara Tanınan Ayrıcalıklar 6

Devlet Eliyle Zorlama. 6

Mürted'in Cezası 7

Muhkem ve Müteşabih Ayetlerin Mânâları 7

Çok Evlilik. 8

Kur'an'm Te'viİinde Hadis'in Önemi 8

Kur'an'ın Nüzul Sırasına Göre Tertibi Zaruri Değildir 8

Kişinin Ferdî Te'vil Hakkı 8

Kur'an Hangi İncil'i Doğruluyor 8

İslâmî Tebliğe Cevazın Sebebi 9

Kur'an-ı Kerim'in Anlaşılmasında Deneysel Bilimleri Bilmenin Önemi 9

Kur'an Hangi Kutsal Kitapları Doğruluyor 9

Kendilerinden Peygamber Çıkmayan Kavimler 10

Soru: 10

Cevap: 10

Recm Ayeti Bir Kuran Ayeti Midir?. 10

Soru: 10

Cevap: 11

Metni Mensuh, Hükmü Bâki Ayetlerle İlgili Görüşe Ek. 13

Muta Bahsi 13

Soru: 13

Tefhimtl Kurana İtirazlar 14

Hurufu Mukattat'm Mânâsı 15

İsa'nın (a.s) Semaya Kaldırılmasının Keyfiyeti 15

Ashab-ı Kehf in Uyuma Müddeti 15

Tûr Dağı'na Çıkış Keyfiyeti 16

Hz. İbrahim ve Üç Yalan. 16

Birkaç İtiraz Daha. 17

Cevap: 20

1. Hac Farizasının Tarihinin Tesbiti 21

2. Peygamberlik Vazifesi ve Yûnus Aleyhisselâm... 21

3. Mensuh Hükümlerle Amel Etmek. 22

4. Cennetin Yeri 22

5- Peygamberlerin Masumiyeti 23

7. Cezaların Uygulanmasında Suçlunun Durumu. 23

8- Hz. Havva'nın Doğumu. 23

'Tûr Dağı'nın Kaldırılması" Hakkında Biraz Daha Geniş Açıklama. 24

Haber-i Vâhid ve Mütevatir Olmayan Hadisleri Red veya Kabul İman ve Küfrü İcab Ettirir mi?. 24

Recm Ayeti Üzerinde Ayrıntılı Tartışma. 25

Açıkça Bühtanda Bulunmaya Bir Örnek. 26

Haksız Taassub. 26

Cariyenin Tanımı Ve Helal Olmasının Delili 27

Soru: 27

Cevap: 27

Çok Evlilik (Taaddüd-Ü Zevcât) Ve Cariyeler 27

Soru: 27

Cevap: 28

Yedi Kat Gök" Ve Tûr Dağının Kaldırılması"Nın Sahih Tevili 29

Soru: 29

Cevap: 29

Berzah Hayatı Ve Ölülerin İşitmesi 29

Soru: 29

1- Yûnus Sûresinde: 29

Cevap: 31

Farklı Kuran Tefsirleri 34

Soru: 34

Cevap: 34

Cinler İnsanların Bir Türü Müdür?. 34

Cevap: 34

Ankebut Sûresi'nin İki Ayetinin Tefsiri 35

Soru: 35

Cevap: 36

Peygamberliğin Delili Olarak Mucize. 36

Hz. İshak ve Hz. İsmail (a.s) 36

Birkaç Değişik Soru. 36

Soru: 36

Cevap: 37

1. Hak Deyiminin Anlamı ve Kullanılış Şekilleri 37

2. Mîzân İndirilmesinin Anlamı 37

3. Hak Din Başarısız mı Olmuştur 37

4. Peygamberliğin Son Bulmasının Doğru Te'vil 38

Peygamberliğin Son Bulması Ve Kadiyânîlerin Delilleri 38

Soru: 38

Cevap: 38

Peygamberliğin Sona Ermesi 40

Soru: 40

Cevap: 40

Kadıyânîlerin Yanlış Tevilleri 41

Soru: 41

Cevap: 42

Bazı İhtilaflara Rağmen Sahabe-İ Kiram Birbirine Sevgi Duyardı (Ruhamâu Beynehum) 43

Soru: 43

Cevap: 43

Müşriklerin Çocukları Cennetlik Midir?. 45

Cevap: 45

Hz. Musa'nın Firavtjn'u Bir Miydi, İki Miydi?. 47

Soru: 47

Cevap: 47

Hz. Peygamberin "Ümmî" Oluşunun Gerçek Anlamı 48

Soru: 48

Cevap: 48

Yahudilerin Zillet Ve Meskeneti 48

Soru: 48

Cevap: 48

Hz. İsa'nın Babasız Doğması 49

Soru: 49

Cevap: 49

Çok Evliliğin Yasaklanması 50

Soru: 50

Cevap: 50

Soru: 50

Cevap: 51

Deccal İle İlgili Hadisler Verasûlullahın (S.A) Bazı Sözlerinin Vahye Dayalı Olmaması 51

Cevap: 52

Cevap: 52

Hadis Ve Sahabeleri Aşağılama. 54

Soru: 54

Cevap: 54

"Ben İlim Şehriyim..." Hadisinin İlmî Tahkiki 55

Soru: 55

Cevap: 55

Birkaç Hadisteki Karışıklığın Açıklanması 58

Soru: 58

Cevap: 59

Vahyin Nazil Olmaya Başlaması 59

Peygamberimizin Tükrüğünden Bereket Hasıl Etme. 60

Kuran Ve Hadis Arasındaki Karşılıklı Bağlar 60

Soru: 60

Cevap: 61

Hadisleri Tevil Etmenin Doğru Yolu. 62

Soru: 62

Cevap: 62

İKİNCİ BÖLÜM... 62

FIKHÎ MESELELER.. 62

Zekat Ve Mülkiyet Meselesi 62

Yapışık Doğan İkizlerin Evlenmesi 65

Soru: 65

Cevap: 65


FETVALAR E
V D U D

 

Kur'anın Tevilinde Doğru Metod

 

ABD Tufts Üniversite si'nden bir profesör bize birkaç so­ru yönelterek Kuranı anlamakta çektiği zorlukları gidermemizi, açık ve teferruatlı bir şekilde kendisini aydınlatma­mızı rica ediyor.

 

Sorular:

 

Benim anlamakta zorluk çektiğim Islâmî konuların ba­şında tevil konusu geliyor.

Aşağıdaki soruları, zihnimdeki bazı karışıklıkları gider­mek maksadıyla hazırladım. Ben bu soruyu özellikle Kuranın tevilinin usûl ve metodunu anlamak ve böylece il­gili bütün meselelerin usulünü kavramak ve genel olarak nasıl kullanıldığını bilmek için sordum.

Kur'an diyor ki: "Dinde zorlama yoktur". [1]

1. İran'daki Banallere yönelik soykırım bu ayete ters düş­mez mi? Eğer söz konusu soykırım bu ayete ters değilse, ni­çin değil? Pakistan'da Kadiyaniliğe karşı takınılan tavır bu ayete ters düşmüyor muydu? Niçin?

2. İkrah" m mânâsı nedir? Bu lafız (ikrah), "kahır" (coerrion) lafzından daha geniş kapsamlı değil mi? Günümüz dünyasında herhangi bir ülkede müslümanların daha az vergi vermeleri veya vatandaşlık haklarından daha fazla ya­rarlanmaları, gayri müslimlerin ise bunlardan mahrum bı­rakılmaları onlar için bir zorlama değil midir?

Şurası kesindir ki, gayri müslim bir küçük esnaf ticareti­ni sürdürebilmek için böyle bir ortamda İslâm'ı kabullenme­ye kendim mecbur hissedebilir.

3. Burada "din" lafzı, genelde kullanılan geniş mânâsına oranla daha dar bir mânâda mı kullanılmıştır?

4. Bu ayetin tefrişinde bir müfessir diyor ki: "İktidar müs­lümanların ellerine geçince dinde zorlamaya başvurmama prensibini uygulamaları gerekir."

Bu müfessir ayetin hükümlerini niçin müslümanların ik­tidarı ellerinde tuttukları zamana münhasır kılıyor? Siz, ayetin bu yorumuna katılıyor musunuz?

5. Eğer siz bu yoruma katılıyorsanız, bunun anlamı "müslümanlar iktidara gelene kadar ikraha devam edebilirler" demek olmaz mı?

6. Bir İslâm ülkesinde İslâm'dan dönenin (mürted) katle­dilmesi zorunlu ise, bu bir cebir (zorlama) değil midir?

Kur'an diyor ki:

"Kitab'ı sana O indirdi. Onun bazı ayetleri muhkemdir. Bunlar Kitab'ın anasıdır. Diğerleri de birbirine benzer. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onun müteşabih ayetlerinin ardına düşer­ler. Oysa onun tevilini Allah'tan başka kimse bilemez, ilim­de ileri gidenler, 'O'na inandık, hepsi Rabb'imiz katından-dır' derler. Akl-ı selim sahiplerinden baskısı düşünüp anla­maz. [2]

7. Muhkem ayetten maksat, mânâsı açık ve net olan, tevi­line ve açıklamasına gerek olmayan ayet mi demektir? Eğer böyleyse, muhkem ayetlerin mânâsının bütün insanlarca açıkça bilindiği farzedilebilir mi? Farzedilebilirse, bundan bütün insanların aynı şekilde düşündükleri ve aynı derece­de akla sahip oldukları mânâsı çıkmaz mı?

8. Dinde zorlama yoktur" ayeti muhkem bir ayet midir? Eğer değilse, bu konuda açık ve anlaşılır birkaç muhkem ayet zikrediniz.

9. Teaddüdü zevcat'a, yani çok evliliğe cevazın zikredildi-ği Nisa Sûresi'nin üçüncü ayeti muhkem midir? Eğer muh­kem ise, ayetin mânâsı üzerinde bu kadar fazla ihtilaf edil­mesi nedendir? Niçin ayet üzerinde bu kadar çok teviller ya­pılıyor?

Eğer bir kimse söz konusu ayetin mânâsını açık olarak anladığım kabul ederse, konuyla ilgili olarak hadisleri araş­tırmasına ne gerek var? (Bilinmesi gerekir ki, ben çok evlilik meselesiyle değil, Kur'an-ı Kerimin tevili meselesi ile ilgile­niyorum.)

10. Kur'an-ı Kerim'de bir konuyla ilgili çeşitli ayetrer var­sa ve bu ayetler içerik itibariyle farklılaşıyorsa, bir insan bunlardan hangisinin nâsih, hangisinin mensuh olduğunu nasıl anlayacak? Bir ayetin sonradan nazil oluşu, aynı ko­nuyla ilgili bir önceki ayetin neshedildiğine dair yeterli delil olabilir mi? Eğer bu doğru kabul edilirse, Kuranın nüzul sı­rasına göre tertib edilmesi daha sıhhatli olmaz mı?

11. Herhangi bir İslâm ülkes'inde herhangi bir kimsenin muhkem bir ayeti anladığı gibi uygulama hakkı var mıdır? Kendi anlayışına ters gelen bir ayetin yorumunu -hükü­metin oluşturmuş olduğu herhangi bir komisyon yapmış ol­sa bile- kabullenmeme hakkı var mıdır? Eğer yoksa, o halde Âl-i İmran Sûresi'nin 7. ayetinin ne faydası var? [3]

12. İncil'in, Peygamberlerin İşleri Bölümünün onuncu babında dört ayaklı bütün hayvanların etlerinin yenmesinin helal gösterilmesine rağmen, incil'in Ahd-i Atik Bölümü1 nde ve Kur'an-ı Kerim'de bazı hayvanların haram olduğu bildi­rilmiştir. Eğer bütün kitaplar Allah tarafından vahiy yoluy­la indirilmişse, müslümanlar; kutsal kitaplar arasındaki bu farklılaşmayı nasıl tevil edebileceklerdir?

(Herhangi bir kısım etin yenmesi ya da yenmemesinin beni fazla ilgilendirmediğini belirtmek durumundayım. Be­nim asıl amacım, Semavî Kitaplar arasında görülen ya da bana öyle gelen tezatları ortadan kaldırmak.)

13. Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın muhtelif ümmetler hak­kında çeşitli metodlar mukarrer kıldığı ve bu metodların hepsinin Allah'ın metodu olduğu bildirildiği halde, İslâm'da tebliğ konusunda görülen aşırı cezbe ve coşku nasıl haklı gö­rülebilir?

Günden güne gelişen tabiat ilimleri, kimya, biyoloji vs. gi­bi ilimlerin iyi bilinmesi Kur'an'ı daha iyi anlamaya katkıda bulunabilir mı?

15. Kur'an-ı Kerim'de yer yer bazı yahudi ve hıristiyan ki­tapları ilhama dayalı kitaplar olarak nitelendiriliyor. Ancak birçok İncil âlimi şu neticeye varmışlardır ki, bu kitapların sadece tarihi birer değeri olup, bunlardan bazılarının birden fazla müelliflerinin bulunması hasebiyle, bunların ilhama dayalı kitaplar olması ihtimali çok azdır. O halde Kuran bu kitaplar için vahiy ve ilham kelimelerini herhangi bir özel anlamda mı kullanmıştır? İncil alimleri bu konuda yanılı­yorlar mı? Bir diğer deyişle, Hz. Peygamberden (s.a) sonra yahudi ve hristiyanların mukaddes kitaplarında bir değişik­lik mi oldu?

 

Cevaplar:

 

Kur'an'ın Tevilinde Doğru Metod

 

Her şeyden önce, sizin Kuranın tevilinde doğru metodu güzel anlamanız gerekir. Hangi ayetin mânâsını anlamak istiyorsanız, o ayet üzerinde öncelikle Arapça açısından lü­gat ve terkip yönüyle gerektiği kadar durunuz. Sonra ayetle­rin siyak ve sibakı üzerinde de durunuz.

Kuranın çeşitli yerlerindeki bu konuyla ilgili diğer ayet­leri de toplayarak söz konusu ayetin olası yorumlarından hangisinin bu ayetlerle uyuştuğuna ve hangilerinin çatıştı­ğına dikkat ediniz. (Şurası açıktır ki, herhangi bir görüş sa­hibinin bir görüşü, eğer iki ya da daha fazla yorum olasılığı taşıyorsa, onun, söz konusu konu ile ilgili diğer açıklamala­rıyla mutabakat arzeden yorumu muteber sayılır.) Bu nok­taya kadar, Kur'an'ı bizzat Kur'an'dan anlamaya çalıştıktan sonra, aslında, bu Kur anı sunmakta olan kişinin (Peygam­berimiz (s.a) kastediliyor) söz konusu ayetin anlamı bağla­mında, kavil ve amel bazında ne gibi açıklamalarda bulun­duğuna bakınız. Yine, Ona en yakın zamanda, O'nun halef­lerinin ayete ne gibi anlamlar yüklediğine de dikkat ediniz.

 

Dinde Zorlama Yoktur" Ayetinin Mânâsı

 

Ben bu açıklamayı yaptıktan sonra, sizin de misal olarak verdiğiniz ayet üzerinde durmak istiyorum. Bu ayette şöyle deniliyor: "Dinde hiçbir zorlama yoktur". Arap grameri açı­sından "dinde" kelimesi iki anlama gelebilir. Birincisi; "dini kabul etmede veya seçmede", diğeri ise; "din düzeninde" de­mektir. Bu yorumlardan hangisi kabule şayandır? Buna ka­rar vermek için ayetin sadece lafzı ile yetinmeyip, siyak ve sibakına da müracaat gerekmektedir. Ayet-i kerimenin geli­şine göre bir defa Allah'ın vahdaniyyeti ve sıfatları hakkında açık bir kavram ortaya konmuştur.

Ancak, bu kavram günümüzde şirkin çeşitli kısımlarına mübtela olmuş bütün dini grupların ilah kavramlarından farklıdır ve Kuranın davet ettiği dinin temel inancını oluş­turmaktadır.

Daha sonra buyuruluyor ki: "Dinde hiçbir zorlama yoktur Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kira tağutu inkar edip Allah'a inanırsa muhakkak ki o kopmayan sağ­lam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir. Allah inananların dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıka­rır. Kafirlerin dostları da tağuttur. Onları aydınlıktan ka­ranlığa çıkarır. Onlar ateş halkıdır. Orada ebedî kalacak­lardır.[4]

Ayette geçen kelimelerin siyak ve sibakından altı çizili ibarenin mânâsı açıkça anlaşılıyor ve ifade ediliyor ki, Al­lah'la ilgili olarak, yukarıda söz konusu edilen inanç kimse­ye zorla kabul ettirilemez. Bu ayetler doğru akîde ile yanlış akideyi son derece belirgin ve net olarak ortaya koymuştur. Öyleyse bir kimse yanlış akideyi terkedip, ayette belirtildiği üzere doğru olanı, yani; 'Allah'a imanı kabul ederse, imanı kendisine fayda verir. Eğer yukarıda açıklandığı gibi, sahih imanı kabul etmezse hüsrandadır.

Siz Kur'an'ın bütününü gözden geçirince göreceksiniz ki, çeşitli suçlardan dolayı cezalar tahakkuk etmiş, birçok ahlâkî çöküntüyü yok eden kesin emirler verilmiş, pek çok şey haram, pek çok şey de farz kılınmış ve böylece insan ha­yatı için gerekli hükümler konmuştur.

Müslümanların Peygambere (s.a) ve ulu'l emre itaat et­meleri emredilmiştir. Bu itaatin sağlanması ve ilâhi hü­kümlerin tatbiki için zaman zaman devletin veya toplumun ahlâkî baskısının gücü şeklinde de olsa, behemehal kuvvete başvurma kaçınılmaz olur.

O halde "dinde zorlama yoktur" ayetinden, "İslâmî bir düzende İslâmî hayatın bekası için hiçbir zorlama yoktur" anlamı çıkarılamaz. Kur'an bu ayetle böyle bir mânâyı kasdetmiyor. Kur'an'ın bu ayetiyle kasdedilen, İslâm'a ilk defa giriş için böyle bir zorlama yapılamıyacağı hususudur. Kur'an İslâm'ı kabul etmek isteyeni bu isteğinde özgür bı­rakmış, kabul etmek istemeyeni ise zorlamamıştır.

Rasûlullah'ın (s.a) ve O'nun terbiyesiyle yetişen sahabe­nin tatbiki, konuyu daha iyi aydınlatmaktadır. Onlar hiçbir gayr-i müslimi İslâm'a girmeye zorlamamışlar, ama İslâm'a giren müslümanların İslâmî hükümleri yaşamalarını zo­runlu görmüşlerdir. Bunu gerçekleştirmek için sadece ahlâkî ve toplumsal baskıyla yetinmeyip, hükümetin gücü­nü de kullanmışlardır. Onların zamanında bir çok gayr-i müslim İslâm hükümetlerinin vatandaşı olarak yaşıyordu. Onlar inanç, ibadet, mezhep ve dinî merasimlerim icra et­mekte özgürdüler. Kişisel hak ve hukuklarına hiçbir şekilde dokunulmamıştır. Ancak toplumsal hayatta İslâm hukuku müslümanlara nasıl uygulanıyorsa, onlara da aynen uygu­lanıyordu.

Buraya kadar konu ile ilgili ayetin açıklamaları üzerinde etraflıca durmaya çalıştım. Şimdi sorularınızı tek tek cevaplandırmaya çalışacağım.

 

Kadiyânilere Nasıl Davranılmalı

 

1. İran'daki Bahailik ve bunlara nasıl davranıldığı konu­sunda yeterli bilgiye doğrusu sahip değilim. Bu itibarla Bahaîlik hakkında bilgi veremiyeceğim. Ancak Pakistan'da­ki Kadiyânîlere karşı yapılan davranışlar üzerine sorduğu­nuz soruları cevaplandırmak isterim. Bu sahadaki soruları­nızın hiçbir ilmî dayanağı yoktur. Son derece yanlış bilgiler­den hareketle fikir yürütüyorsunuz.

Her şeyden önce Pakistan'da, Kadiyânîlerin zorla memle­ketten çıkarılmaları, yok edilmeleri, vatandaşlık hakların­dan mahrum edilmeleri veya Kadiyâniliği terke zorlanmala­rı diye bir hadise yoktur. Ama ifade etmeliyim ki, Kadiyânîlerin bizzat kendileri İslâm inanç ve akidesini terkederek, toplumun değer yargılarını hiçe saymışlar ve toplumdan uzaklaşmışlardır. Bu uzaklaşmadan sonra, onla­rı hâlâ müslümanların bir parçası kabul etmek mümkün de­ğildir. Bu durumda, onları İslâmdışı görmek neden Kurana aykırı olsun? Kur'an'm hangi ayeti bizi bundan men ediyor?

Şimdi ben size soruyorum: "Dinde zorlama yoktur" ayeti­ni ileri sürerek, dinden uzaklaşıp, bizzat dini tatbik edenlere "kafir" diyecek kadar zındıkça hareket eden bir gruba karşı hiçbir tavır konmayacak, öyle mi? Bunlar daha da ileri gide­rek müslümanları kendi batıl inançlarına çekmeye çalışıyor­lar. Peki, biz bu durumda onlara karşı hiçbir tavır almaya­cak mıyız? Elbette müslümanca bir tavır alınacaktır,

1953 Mart'ında gelişen olaylara gelince: Bu olayların Kadiyânîlere karşı olduğu gerçek dışıdır. Söz konusu olayla­ra "Kadıyânîlik karşıtı olaylar" denilmesi, meselenin özünü bilmeyen müslümanlar arasında yanlış anlaşılmalara sebep olmakta ve müslümanların Kadıyânîleri öldürmek ve malla­rını yağmalamak için kol gezdiği sanılmaktadır. Oysa mese­lenin aslı şudur: Bu olaylar, hükümetle halk arasında, bir ta­raftan müslüman halkın Kadıyânîler'in gayr-i müslim ol­duklarının anayasaya da yansıtılması için hükümete b; ski yapmak istemesi, diğer taraftan hükümetin müslüman hal­kı zor yoluyla bastırmak istemesi üzerine boy göstermişti. Öyleyse, çatışma Kadıyânîlerle müslüman halk arasında de­ğil; hükümetle müslüman halk arasında olmuştu. Kadiyânîlerin can ve mallarına saldınlması ise, ancak, olay­ların başlaması üzerine bazı Kadiyânîlerin polis ve asker üniforması giyerek müslümanları öldürmeye başlamasının kesinleşmesi üzerine -ki bu yönde oldukça kesin deliller var­dır- başgöstermişti. (Bu konu için Adli Rapor'un 156. sayfası­na müracaat edilebilir.)

 

Müslümanlara Tanınan Ayrıcalıklar

 

2. Hiçbir İslâmî yasada, müslümanların kazançlarından doğan vergilerde gayr-i müslimlere karşı imtiyazlı oldukla­rını kabul eden bir madde yoktur. Ancak, İslâm'ın bidayetin­de gayr-i müslim tacirlerden, müslimlere oranla daha fazla ticari vergi almıyordu. Ancak bu, ne herhangi bir şer'î hük­me dayalı olarak ve ne de gayr-i müslim tüccarları müslü­man olmaya zorlamak için yapılıyordu. Bilakis bu, müslü­manları ticarete çekebilmek için uygulanan, o zamana has bir tedbir idi. Çünkü, o zamanlar müslümanların çoğu askerî ve sivil hizmetlerle meşgul idi ve yeni fethedilmiş ülkelerin tüm ekonomik hayatı (ticaret, sanat, ziraat vs.) gayr-i müs-limlerin ellerinde idi. Buna siz eğer, "vergi almadaki bu ter­cih yüzünden küçük esnafın (Marginal Businessman) ka­zancını devam ettirebilmek için müslüman olmaya mecbur olabilir" diye bir itirazda bulunursanız, ben, sizin bu tahmi­niniz yanlıştır, derim. Çünkü, gayr-i müslim, müslüman ol­makla cizye ve ticaret vergisinin toplamından daha fazla olan zekat yükünün mükellefiyeti altına girer. Zekat, onun tüm ticari sermayesi, evindeki zinet eşyası ve toplanmış tüm parasının senede yüzde iki buçuğu hesabıyla alınır. Bunun aksine, en zengin gayr-i müslim'den bile senede 48 dirhem­den [yaklaşık 3 dolar (1955 rayiçleriyle)] daha fazla cizye alınmayacak ve ticaret vergisi olarak da bir müslümana oranla en fazla yüzde 50 daha fazla ticaret vergisi ödeyecek­tir.

3. Bu sorunuzun cevabı benim birinci sorunuza verdiğim cevapta geçmiştir.

 

Devlet Eliyle Zorlama

 

4-5. Görüşünü bildirdiğiniz müfessirin demek istediği, "müslümanlar iktidarda olmadıkları müddetçe, kişileri zor­la kendi dinlerine sokmaya çalışabilecekleri, ama iktidarı ele geçirince zorlamayı bırakacakları" şeklinde gözükme­mektedir. Bilakis, büyük ihtimalle o, ayetin tefsirini zorla­manın ancak herhangi bir şahıs ya da grubun başka bir şahıs ya da grup üzerine şöyle ya da böyle zora dayalı bir etki yaptı­ğı ya da iktidar ele geçirdiği zaman var olduğu varsayımın­dan hareketle yapmıştır. Aksi halde, gücü olmayan bir kişiye zorlamada bulunma, diye söylemek manasızdır.

Beni bağışlayın ama, müfessirin sözüne verdiğiniz yanlış anlam akla da mantığa da terstir.

 

Mürted'in Cezası

 

6. Her ne kadar, dinden dönene İslâm kanunlarının ver­diği ceza Kur'an'm bu ayetine ters düşüyor gibi görünse de, gerçekte bu böyle değildir. "Dinde zorlama yoktur" ayetinin taalluk ettiği mânâ henüz İslâm'a girmeyenlerle ilgilidir. Bu itibarla, İslâm'a yeni girecek kişilere davet sırasmda zor kullanüamaz. Bunun aksine, müslüman oldukları halde dinden çıkanlar (mürtedler) ise, mürtedle ilgili kanun hükümlerin­ce serbest bırakılmazlar, cezaya çarptırılırlar. Mürtedlere verilen bu cezanın asıl gayesi onları dine dönmeye zorlamak veya dinde tutmak değil; İslâm toplumunun istikrarını ko­rumak ve onun manevî dinamiklerini ayakta tutmaktır. İslâm kanunları, İslâm ülkesinde yaşayan bir müslümana "dini alenen terketme" müsaadesi vermediği gibi, İslâm ül­kesinde yaşayan bir zımmînin de yaşadığı ülkeye "alenen ihanet etme"sine müsaade etmez. Benim bildiğim kadarıyla dünya üzerinde hiçbir devlet, kendi ülkesinin genel yapısını bozmaya yönelik faaliyetlere izin vermez. Bu konuda herkes "girmemiş olanla" "girip de çıkmak üzere olan" arasında fark gözetmekte ve bu iki durumda hiçbir kimse eşit muamelede bulunmamaktadır.

ABD ve İngiliz vatandaşlığını hiç sevmeyen biri ile, seçip de sonradan terkeden herhangi biri eşit tutuluyor mu? Birle­şik devletlere girmemiş olan eyaletle, girmiş bulunup da çık­mak isteyen bir eyalete karşı ABD'nin tavrı aynı mı olmakta­dır?

 

Muhkem ve Müteşabih Ayetlerin Mânâları

 

Gelelim sizin Al-i İmrân Sûresi'nin ikinci ayeti ile ilgili so­runuza:

Sorunuzun cevabına geçmeden önce, muhkem ve müteşa­bih ayetlerin ne demek olduğu üzerinde duralım. Öyle ki, bu konu iyice anlaşılsın ve aralarındaki nüans belirgin hale gel­sin.

Müteşabih ayetlerden murat, beşeri bilgi ve duyularla hakikat ötesinin izah edilmesidir. Bu gerçekler, dolaysız ola­rak insan tecrübe ve müşahedesiyle algılanamadığı ve bun­dan dolayı insan dilinde bu gerçekleri ifade etmek için kulla­nılan sözcükler bulunmadığı için, bunları açıklamada insa­nın aslında algılanabilir şeyler için kullandığı sözcüklerin kullanılması kaçınılmazdır. Örneğin; Allah Teâlâ için hayat, görme, işitme, konuşma gibi sözcüklerin kullanılması veya Ona arş ve kürsî izafe etme ve Onun göklerde olduğunu söy­leme, ya da Allah'ın sevdiğini ya da kızdığını belirtme. Bu gibi sözcük ve beyan şekilleri gerçeğe ilişkin mücmel bir fikir verebilir ve verilmek istenen de aslında budur. Ancak, bu gi­bi sözcük ve beyanların yardımıyla hakikati ayrıntılı bir şe­kilde tamı tamına ele geçirmek, duyu ötesi gerçeklerin keyfi­yet ve tabiatını (nature) tam manâsıyla ortaya çıkarmak be­hemehal mümkün değildir.

Bunun içindir ki, Kuran, müteşabih ayetleri tevile kalkı­şanların yanlış yolda olduklarını beyan buyurmaktadır. Çünkü müteşabih lafızları izahta insanın isabet etmesi, doğ­ru anlayıp, doğru açıklaması mümkün değildir.

Muhkem ayetler ise, bu söylediklerimizin aksine, beşeri duygu ve bilgi Ölçüleri ile idrak edilebilen ayetler olup, tecrü­be ve müşahede yolu ile anlaşılmaları mümkündür. İnsan hayatına sınırlar getirerek tatbik edilmesi emir buyurulan ayetler, işte bu ahkâm ayetleridir. Çünkü bu ayetlerin lafız­larında kullanılan kelimelerin ifade ettiği anlamlar, beşerî dille ifadesi mümkün olan anlamlardır. Bu ayetlerdeki ifa­deleri belli mânâlara hamledip, kesin mânâları budur diye bir sonuca varmak, hem mümkün hem de caizdir. Bu gerçek, şeriat tarafından istenilen bir husustur. Çünkü Kur'an'ın aslını anlamak ve onun yönlendirmesini elde etmek için bu­na zaruret vardır. Bir şartla ki, bu ameliyenin samimiyet ve iyi niyetle ifası daima göz önünde bulundurulmalıdır. Müs-lümamn böyle bir tevili veya çalışmayı kesinlikle kendisine çıkar sağlamak için yapmaması gerekir.

Bu açıklamalardan sonra şimdi ben geri kalan cevapları takdim ediyorum.

7. Bu konuda sorulanların cevabını yukarıda açıkladığım için burada tekrar etmeye lüzum görmüyorum.

"Muhkem ayetler'm anlaşılabilir olmaları, bu ayetler üzerinde hiçbir yorum yapılamayacağı anlamına gelmez. Bi­lakis Kur'an, müteşabih ayetler üzerinde fazla durulmasını men ederken, muhkem ayetler üzerinde özellikle durulması­nı hedefler. Ki böylece bu ayetler esas alınarak uzun çalışma­lar yapılsın, yorumlar getirilsin, hükümler çıkarılsın ve bu hükümler insan hayatında uygulansın.

8. Dinde zorlama yoktur" ayeti, kesin olarak muhkem ayetlerdendir. Onun için "din", "zorlama", "dinde zorlama

olmadığı" şeklindeki ifadelerin açık ve net olarak anlaşıl­masını lügat, gramer, kelimenin siyak ve sibakı, Kur'an-ı Kerim'in diğer ayetleri, hadisler, icma ve kıyas yardımıyla sağlayabiliriz. Aynı şekilde, insana bazı şeyleri kabul etme­sini, bazı şeyleri reddetmesini, bazılarını yaşamasını ve ba­zılarını terketmesini emreden Kur'an ayetlerinin tamamı muhkem ayetlerdir.

Yine, algılanabilen ve görülebilen eşyaları zikreden veya insanın tecrübesi ile algılanabilen meselelerden bahseden tüm ayetler de muhkem ayetler sınıfına girmektedir.

 

Çok Evlilik

 

9. Yukarıdaki açıklamalardan sonra Nisa Sûresi'nin üçüncü ayetenin müteşabih olmayıp muhkem olduğunu anlamışsınızdır.

Sizin; "eğer bu ayet muhkemse, bunun tevilinde niçin bu kadar ihtilaflar meydana gelmiştir?" şeklindeki sorunuz, birtakım yanlış anlamalarınızın bir neticesidir. İlk yanlışı­nız şu: "Eğer ayet muhkemse, onun yorumunda bir ihtilaf ol­maması gerekir". Sizin bu hataya düşmenizin sebebi, muh­kem ayetlerin anlaşılmasında hiçbir tefsire ihtiyaç olmama­sı gerektiğini iddia etmenizdir. Düştüğünüz ikinci hata ise, ayetin yorumundaki ufak-tefek ihtilafları büyütmenizdir. Halbuki 12 asırdır İslam âlimleri, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi ve bu sayının en fazla dörde kadar ulaşa­bilmesi meselesinde, kadınlar arasında adaletli davranma­nın sevgi bağında değil; hukuki muamelelerde olduğu konu­sunda ittifak halindedirler.

Şimdi de, 19. asrın sonlarından beri bazı müslümanlarm gündeme getirmeye başladıkları ve bu itibarla söz konusu âyet üzerinde geniş ihtilafların vuku bulduğu şeklinde sizi de yanlış anlamaya sevkeden yorumlara değinelim. Ben açıkça söylüyorum: Bunların yaptıkları tefsir değil, manevi tahrifattır. Onların bu yorumlarının Kur'an-ı Kerim'in mu­teber tefsirleri arasmda yeri yoktur. Haddizatında onların bu yorumları Kur'an'a dayanmıyor. Sizin gibi Batılı görüşe sahip insanlardan edindikleri görüşlerden kaynaklanıyor. Nerdeyse, sizin "doğru" dediğinize Kur'an'm da "doğru" demeşini zorunlu görüyorlar. Bence bir şeyi olduğundan başka göstermek münafıklıktır, hainliktir.

Bu mesele ya da başka herhangi bir meselede, eğer tam bir dürüstlükle Kur'an'm görüşünün yanlış ve Batıcıların görüşünün doğru olduğunu gorseydim, açık açık Kur'an'ı inkâr eder, sizin görüşlerinize iman ettiğimi duyurur ve müslüman olmadığımı söylemekte hiç bir tereddüt göster­mezdim. Böyle bir davranışta bulunmak her ihlas ve sağdu­yu sahibinin vazifesi olmalıdır. Ancak, üzülerek belirteyim ki, sizler içimizdeki münafıkları daha da cesaretlendiriyor­sunuz. Sırf, hayat muamelesinde (sosyal yaşantıda) sizlerle aynı görüşte oldukları için onları teşvik ediyorsunuz. Size, onların sizinle aynı görüşte olması güzel gözüküyor ve perde arkasındaki münafıklıklar ise kötü gözükmüyor.

 

Kur'an'm Te'viİinde Hadis'in Önemi

 

Siz bu soruyla bir diğer soruyu da sormuş oluyorsunuz: "Eğer bir insan ayetin anlamını tam olarak kavrayabiliyorsa, hadise müracaat etmesinin ne gereği var?" Ben derim ki: Bir insanın, ister Kur'an'm Peygamber Efendimiz tarafın­dan tasnif edildiğine inansın; isterse Kur'an'a, Kelamullah; Peygamber'e de Rasûlullah desin, her iki durumda da Kur'an-ı Kerim'i anlamak için Peygamberimizin sözüne ve tatbikatına gerek olmadığını iddia etmesi yanlış olur. Eğer bir kimse Kur'an'm tasnifinin Hz. Peygamber (s.a) tarafın­dan yapıldığını kabul ediyorsa, musannifin o kitabı en iyi açıklayan olduğunu da kabul etmesi gerekir. Eğer bir kimse Kur'an'm Allah kelamı olduğunu ve onu açıklaması için Rasûlü'nü görevlendirdiğini kabul ediyorsa, Kur'an'ı açıkla­mada asıl söz sahibi olanın Hz. Peygamber (s.a) olduğunu O'nun açıklamalarının esas alınması gerektiğini de kabul etmesi gerekir.

Peygamberimize (s.a) nisbet edilen hadislerin sahih olup olmadığı ya da sahih olup olmamasını gerektiren durumla­rın neler olduğu ayrı bir konudur Kur'an'ı anlamak için hadi­sin dışlanamayacağı gerçeğini kimse inkâr edemez.

 

Kur'an'ın Nüzul Sırasına Göre Tertibi Zaruri Değildir

 

10. Eğer Kur'an'da aynı konuda iki muhtelif hüküm bulu­nursa, sonra inen ayet önce inen ayeti nesh eder. Fakat bunu ortaya çıkarmak için Kur'an'daki ayetlerin nüzul (iniş) tari­hi itibariyle düzenlenmesine, sıraya konulmasına gerek yok­tur. Kur'an'daki mevcut tertip ve düzen sayesinde de biz, gü­venilir rivayetler aracılığıyla, hangi ayetler önce inmiş, han­gi ayetler sonra inmiş zaten bilmekteyiz.

 

Kişinin Ferdî Te'vil Hakkı

 

11. İslâmî bir devlette ilim sahibi her müslümanm Kur'an'ı te'vil etmesi, yorumlaması, şüphesiz imkân dahilin­dedir ve caizdir. Ancak, bu te'vil bütün müslünıanlara şâmil bir hüküm olarak kullanılamaz. Söz konusu yorumun her­kese şamil bir hüküm olabilmesi için, üzerinde bütün ehl-i il­min ittifakının olması veya çoğunluğun görüşüne uygun ol­ması gerekir. Ya da yetkili bir makam tarafından bu görüşe uygun bir hüküm verilmiş olmalıdır. Kişisel meselelerde her ilim sahibinin şüphesiz kişisel te'vil (yorum) yapma hakkı vardır. Fakat toplumun genelini ilgilendiren işlemlerde bir şahsa ferdi te'vil hakkı nasıl tanınabilir?

 

Kur'an Hangi İncil'i Doğruluyor

 

12. Ahd-i Cedid" (New Testament) deki "Amal" (Acts) kitabı bir kenara, Dört İncil de (Gospels) vahye dayanma­maktadır. Kur'an-ı Kerim bu kitapları kesinlikle tasdik et­memektedir. Şu da var ki Kur'an Hz. İsa'ya (a.s) indirilen İn­cil'i tasdik etmektedir.

Şimdi siz "Kur'an-ı Kerimin kabul ettiği İncil nerede öy­leyse?" diye bir soru sorabilirsiniz.

Ben de size derim ki, o İncil rivayetler halinde Ahd-i Ce-did'in ihtiva ettiği dört kitabın musanniflerine ulaşmış, on­lar da kendilerine ulaşan bu rivayetleri yazdıkları kitapla­rında İsa'nın (a.s) hayatım anlatırken muhtelif yerlere ser-piştirmişlerdir. Bu kitaplarda, yer yer İsa'ya (a.s) ait takrir­ler ve misaller bulunmaktadır. Bu sebeple, bugün şöyle bir zorlukla karşı karşıya bulunmaktayız: Acaba, Kur'an'la büyük çelişkiler ihtiva eden bu kitaplardaki "gerçek incil" par­çacıklarını nasıl ayırdedeceğiz? Zaten o bölümlerde de Kuranın ruhuna aykırı bir yer bulunmuyor.

 

İslâmî Tebliğe Cevazın Sebebi

 

13.  Siz, sorunuzda söz konusu ettiğiniz meseleye dair Kur1 an ayetini zikretmiyorsunuz. Eğer Hac Sûresi'nin 67. ayetini iddianıza kaynak olarak göstermek istiyorsanız, ya­nılıyorsunuz. Çünkü, o ayetin anlamı sizin düşündüğünüz mânâyı kesinlikle ifade etmez. Siz başka düşünüyorsunuz, ayetin mânâsı ise bambaşkadır. Bu ayetten anlaşılması ge­reken asıl mânâ, Allah'ın her peygamberin ümmeti için bir yol belirlediği şeklindedir. Allah'ın Peygamber Efendimiz vasıtasıyla inananlara gösterdiği yol ve tebliğ metodu zama­nımız için de geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde geçerli olan metod işte bu metoddur. Müslümanların, ehl-i kitabı ve tüm gayr-i müslimleri İslam'a davet etmeleri için Allah'ın razı olduğu metod budur.

 

Kur'an-ı Kerim'in Anlaşılmasında Deneysel Bilimleri Bilmenin Önemi

 

14. Şurası bir gerçektir ki, bir müslüman deneysel bilim­leri ne kadar iyi bilirse, Kur'an'a vukufîyeti, idraki ve anla­ma kabiliyeti o denli artar. Ancak bundan, deneysel bilimleri daha iyi bilen bir insanın Kur'anı Peygamber Efendimiz ve O'nun ashabından daha iyi anlayabileceği gibi bir mânâ çı­karılamaz. Aynı şekilde bir kimsenin astronomi, fizik, kim­ya vs. yi iyi bilmesi, onun mutlaka Kur'an'ı da her yönüyle kavradığını göstermez. Bir kimsenin Kuranı her şeyden da­ha iyi anlayabilmesi için, onun bir Allah kelamı olduğunun idraki içinde olması, yegane hidayet kaynağı olduğuna can-ı gönülden inanması ve onun anlaşılmasına yardımcı olabile­cek ilimleri iyi bilmesi gerekir. Bundan sonra da, İslâm, Kur1 an ve onun hayat nizamı hakkında iyi bir mesai yapa­rak bilgi edinilmelidir. Gayet tabiidir ki, her şeye rağmen hiçbir kimse Kuranı, Allah tarafından bizzat onun tebliğine memur kılman, insanlığı onun terbiye sistemi ile terbiye et­mekle görevli Allah Rasûlunden daha iyi bildiğini iddia etme bahtsızlığında bulunamaz.

 

Kur'an Hangi Kutsal Kitapları Doğruluyor

 

15. Bu sorunun cevabı kısaca şöyledir: Kur'an ne Ahd-i Atik'i, ne de Ahd-i Cedidi tasdik ediyor. Kur'an; Tevrat, Zebur ve İncil'i doğruluyor. Yahudiler Tevrat'ı bir müstakil kitap olarak muhafaza etmeyip, asıl Tevrat'ı Ahd-i Atik'in ihtiva ettiği ilk beş kitap içinde Ben-i İsrail tarihine ekledi­ler.

Bu kitaplar içerisindeki Tevrat'a ait parçaları şu şekilde ayırdedebüiriz: "Rab Yahova Musa'ya dedi, Rab şu hükmü verdi, Musa İsrailoğullarına hitap etti ve şu kararı verdi..." diye başlayan bölümler büyük ihtimalle Tevrat'ın herhangi bir bölümünü oluşturmaktadır.

Bu durum aynen Zebur için de geçerlidir. Yani asıl Zebur, Ahd-i Atikte bulunduğu şekliyte tam bir kitap olan Zebur değildir. Kur'anın tasdik ettiği sadece Davud'un (a.s) Ze­bur'udur. Bugün insanların ellerinde bulunan Zebur, asıl Zebur değildir. Ancak içinde gerçek Zebur'dan bazı parçacık­lar bulunabilir, incil için de aynı şey söz konusudur. Yukarı­da söylendiği gibi İsa'nın (a.s) havarileri de İncil'i aynen mu­hafaza edemediler, Hz. İsa'nın (a.s) biyografisini yazan tabi-lerden Luka, Markos, Matta, Yuhanna ve diğerleri kitapları­na ancak duydukları rivayetleri alabildiler. Onların kitapla­rında naklettikleri gerçek İncil parçacıklarını, "Mesih şöyle dedi, Mesih şu misali verdi, halka şu konuşmayı yaparak va­az etti." gibi ibarelerden anlamak mümkündür. Bugün eli­mizde mevcut bulunan Ahd-i Atik ve Ahd4 Cedidin yukarı­da işaretlediğimiz parçacıklarını benim verdiğim formül ve belirttiğim yöntemlerin ışığında, Kur'an'a kıyaslarsanız gö­receksiniz ki, Kur'an'la o kitapların söz konusu bölümleri arasında çok az bir fark vardır. Bu kadarlık bir farklılığın ise vahyin tarihi seyri içinde makul bir izahı mevcuttur.

Kur'an-ı Kerim, beşer eli değmemiş ilahi ve müstakil ya­pısıyla varlığını aynen koruyarak sürdürmektedir. Diğer üç kitap ise ne asıl lafızları[5] ve ne de bütünlükleri itibari ile asıl varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

Benim için Hz. Muhammed (s.a) zamanında bu üç kitabın asli şekliyle var olduklarını söylemek oldukça güçtür.

Ancak en azından Ahd-i Atik'teki Tevrat'la ilgili açıkla­maya binaen[6] ve hadi s çilerimizden öğrendiğimiz kadarıy­la yahudilerin elinde Tervat'm belli bir süre aslını korumuş olduğunu ve Peygamber Efendimiz (s.a) zamanında da bir nüshasının Medine yahudilerinin elinde bulunduğunu söy­leyebiliriz.[7]

 

Kendilerinden Peygamber Çıkmayan Kavimler

 

Soru:

 

"Kur'an'ı mütâlâa ederken, doğal olarak, zihnimizi kur­calayan öyle meseleler ortaya çıkıyor ki, aklımız karışıyor. Diğer taraftan da, Kur'an'a yapılacak bir itirazın imanıma halel getireceği ve imanımda bir noksanlık meydana gelece­ği korkusuna kapılıyorum. Buna bir de ayetin mânâsını tam olarak anlayamamaktan doğacak olumsuzlukları eklersek şüphelerim daha da artıyor.

Ben içimdeki huzursuzlukları yenmek ve ayetlerin ger­çek mânâlarını anlamak için Urduca ve Arapça tefsirleri okuyorsam da, biriken tereddütlerin ve soruların çözümü hususunda tam olarak mutmain olamıyorum ve zaman za­man size müracaat ediyorum. Ancak siz, muhtasar cevaplar­la meseleyi geçiştiriyorsunuz. Kesinlikle belirteyim ki bazı zamanlarda bu muhtasar cevaplarınız bile beni teselli edi­yor. Bugün, alışkanlık haline getirdiğim üzere, tefsirleri in­celerken Yâsîn Sûresi'nin aşağıdaki ayeti beni duraksattı:

"Babaları uyanlmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik)[8]

Bu ayetin tefsirinde:

"Kureyş kabilesine Muhammed'den (s. a.) önce hiçbir ne­bi gelmemişti" ibaresi yer alıyordu.

Sorumuza gelince: "Peygamberimizin bi'setinden önce Arap yarımadasına hiçbir peygamber gönderilmediğine gö­re, o dönemde yaşayan insanlar cennetlik mi, cehennemlik mi, yoksa arasatta mı kalacaklar?

Bu konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de başka ayetler de mevcut. Aklen sabit olduğu üzere; kendilerine bir pey­gamberin davetinin ulaşmadığı insanların, o peygamberin davetinden sorumlu olmamaları gerekir. Kendilerine her­hangi bir peygamberin daveti ulaşan toplumlar ise, bu dave­ti kabul etmekle mükelleftirler. Bu konuyu teyid eden diğer bir ayet-i kerime de şöyledir:

"Biz elçi göndermedikçe hiçbir kavme azab edecek deği­liz.[9]

Buna benzer, karışık bir meselem daha var. Sizden bu meseleyi de halletmenizi rica ediyorum.

Kalp ve akıl aynı mıdır, yoksa birbirinden ayrı iki şey mi­dir?

 

Cevap:

 

Kur'an-ı Kerim'de asıl sözü edilen ve bizim araştırmaları­mızla da vardığımız neticeye göre, Allah Teâlâ ilahi dinini kimlere ulaştırmışsa onları mesul tutmuştur. Bu din kimle­re ulaşmış, kimlere ulaşmamış, kimler haberdar edilmiş, kimler haberdar edilmemiş... Bütün bunların gerçeğini ancak Allah bilir, takdir Onundur.

Bu konunun bizimle ilgili bir konu olmadığını ifade ettik­ten sonra, bu konuda niçin karar vermeye uğraşalım? Al­lah'tan başka kimse, dinin kime, nerede, ne zaman, nasıl ve ne şekilde ulaştığını bilemez. Eğer bir kimse, kendisine da­vet ulaştıktan sonra bu davete icabet etmezse, niçin etmedi­ğini ve kendisine hiç davet ulaşmamış bir kimse varsa, bu kimseye de niçin davetin ulaşmadığını ancak Allah bilir. Hiç kimsenin bu duruma bir müdahalesi olamaz. Bu iki insan ti­pinden kimin neye karşı sorumlu, kimin de nelerden sorum­lu olmadığını ancak Allah bilir. Dolayısıyla bizim bu soruları cevaplandırmak için aklımızı boş yere yormamıza, kendimi­zi sorumluluğumuz dışındaki alanlarda zora sokmamıza lü­zum yoktur. Bizi ilgilendiren asıl mesele, davetin bize ulaştı­ğı ve bundan dolayı da kesinlikle mesul tutulacağımızdır. Aynı şekilde, davetin kendisine ulaşmadığını bildiğimiz kimselere daveti ulaştırmak sorumluluğu da bizim üzerimi­ze düşmektedir.

Kur'an'm "kalb" ve "fuâd" diye ifade ettiği kelimelerle kastedilen, tam olarak akıl değildir. Ancak akıl bunların yardımcılarından birisidir. "Fuâd" kelimesiyle insanın için­deki karar merkezi ve melekesini meydana getiren güç kas­tedilmektedir. İnsanın duyuları, bilgi, akıl, cezbe ve istekleri bu karar verme işleminde birer yardımcıdırlar.[10]

Recm Ayeti Bir Kuran Ayeti Midir?

 

Soru:

 

Kur'an'm neshi ile ilgili konuyu ele alırken "Resâil ve Mesâü" adlı eserinizin ikinci cildinde şöyle diyordunuz:

"Recm ayeti Tevrat'a aittir. Kur'andan değildir." Sizin bu açıklamanıza son derece şaşırdım. Çünkü bu görüş, hak­kında hiçbir ihtilaf bulunmayan bir konuya muhalif bir tu­tumdur. Selef ulemasından başlayarak şimdiye kadar gelen haleften bütün ehl-i sünnet uleması, Kuranda bazı ayetle­rin lafızlarının mensuh, ama hükümlerinin baki olduğunda ittifak etmişlerdir.

Cassâs'm "Ahkâm'ul-Kur'an" adlı eserinin birinci cildi nin altmış yedinci sayfasında:

"Nesih hazan hükmünün devam etmesi ile birlikte lafız-da olur" ifadesi mevcuttur.

Şimdi ben, recm ayetinin Allah Rasûlü'ne (s.a) indirildi­ğini ve daha önce Kur'an'm bir ayeti olduğunu delilleri ile ısbat etmeye çalışacağım:

1- Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid'in (r.a) rivayetlerine gö­re, iki kişi zina suçundan dolayı Rasûlüllah'm (s.a) huzuru­na geldikleri zaman, Rasûlullah (s.a.) onlar hakkında şöyle buyurdu: "Allah'a yemin ederim ki, vereceğim hüküm Kitâbullah'a uygun olacaktır." Daha sonra Peygamber Efendimiz (s.a) evli olan zâniye recm cezasını uygun gördü.[11] Kitâbullah'tan kastedilenin Kur'an-ı Kerim olduğu açıktır.

2. İbn Abbas'm (r.a) rivayetine göre Hz. Ömer (r.a) bir ko­nuşmasında dedi ki:

"Allah Teâlâ, Rasûlullah'a (s.a) Kitab'ı indirerek O'na hakikatleri vahyetti. Allah'ın inzal buyurduğu bu kitapta recm ayeti de mevcuttu. Recm ayetini biz okuduk, anladık ve ezberledik. Rasûlullah da (s.a) recm cezasını uyguladı. Biz de aynı uygulamayı sürdürdük. Ancak biraz zaman geçtik­ten sonra, birisinin çıkıp, Allah'ın Kitabında recm ayeti yok demesinden ve Allah'ın indirmiş olduğu bir farizayı terket-mekten dolayı insanların sapıklığa düşmesinden korkarım. Halbuki, Allah'ın Kitabında recm sabittir.[12]

3. Said b. Müseyyeb'ten rivayet edildiğine göre Hz. Ömer (r.a) diyor ki: "Dikkat ediniz. Recm ayetini inkâr etmeye kal­kışmayınız. Hiçbir kimse her iki cezanın da (evli ve bekarla­ra uygulanan zina cezası) Allah'ın Kitabında bulunmadığını söyleyemez. Rasûlulîah (s.a) zinadan dolayı recm cezasını uyguladı. Biz de aynı uygulamaya devam ettik. Allah'a yemin ederim ki, Ömer b. Hattâb olarak Kur'an'a ilave yap­tığım suçlamasına maruz kalma korkusu olmasaydı, şu aye­ti Kur'an'a yazdırırdım:

Yaşlı bir erkek ve yaşlı bir kadın zina ederlerse her ikisi­ni de mutlaka recm ediniz."

"Şüphesiz böyle bir ayet Kur'an'da mevcuttu ve biz bu ayeti okurduk.[13]

4. Allâme Âlûsî meşhur tefsirinde şöyle yazmaktadır:

"Kimi usûl alimlerinin kanaatlerine göre ayetin neshin­den maksat; hükmünün "baki, ama lafzının tilavetiyle ibade­tin kaldırılması şeklindedir.

Yaşlı bir erkek ve yaşlı bir kadın zina ederlerse, Allah'tan bir ceza alarak her ikisini de recmediniz. Allah aziz, hakim ve affedicidir" ayetinde görüldüğü gibi.[14]

Benim "Ahkâm'ul-Kur'an'dan nesih meselesiyle ilgili olarak nakletmiş olduğum bu görüş zihinleri altüst ediyor. Çünkü ayetin hükmü devanı ettiği halde, nasıl oluyor da laf­zı ve tilaveti neshediliyor, bir türlü anlıyamıyorum.

Yukarıda sunduğum delillerden de anlaşılıyor ki recm ayeti Peygamberimize inmiş olup, Kur1 anın bir ayetidir. Bu­na rağmen Kur'an-ı Kerim1 de neden yer almamıştır? Mesele­nin bir türlü halli mümkün olmayan ve beni yoran asıl yönü de budur. Kuranla ilgili şüphelerimi gidermeniz ve lütfedip gerçeği aydınlatmanız ümidiyle. Eğer benim delillerimi ken­diniz için ikna edici bulursanız, "Resâil ve Mesâü"âeki ko­nuyla ilgili ibarelerinizi iptal ediniz.                       

 

Cevap:

 

Şüphesiz, çeşitli rivayetlerde belirtildiği gibi, recm ayeti Kur'an'dan bir ayetti. Ancak bu konuyu kabulde beni tered­düt içinde bırakan birkaç mesele var:

1. Ayetin zikrinin geçtiği rivayetleri toplu olarak inceledi­ğimizde anlaşılıyor ki, ayetin lafzında çok açık farklılıklar göze çarpmaktadır. Rivayetlerin bazılarında ÂıŞ\ "elbettete" lafzı var, bazılarında ise bu lafız yoktur. Bazı ri­vayetlerde ayet "elbettete" kelimesi ile son bulmakta, bazıla­rında ise "elbette"den sonra :

Allah'tan bir azap olarak... Allah azizdir, hakimdir" lafzı geçmektedir. Bazı rivayetlerde de yukarıdaki lafızların yerine:

"O ikisi lezzetli bir an geçirdiler" lafzı kullanılmıştır. Eğer söz konusu recm ayeti Kur'an'ın bir ayeti ise, insanlar bunu ezberlemişse ve recm cezasına esas' olan delili teşkil ediyor­sa, o takdirde ayetin metninin rivayetinde bu kadar farklılık olması nasıl izah edilecektir?

2. Mânâ itibariyle mütevatir sünnetle sabit olan hüküm başka, ayetin sarih lafzının delaleti ile sabit olan hüküm baş­kadır. Sünnetle sabit olan hükme göre, zina yapan evli kadın veya evli erkek, yaşlı veya genç olmalarına bakılmaksızın recmedilirler.

Ayetten çıkan hüküm ise, yaşlı erkek veya yaşlı kadının zina yapmaları halinde, recmedilmelerine dairdir. Evli veya bekar olmaları şartı gözetilmez.

Ayetin bu şekildeki rivayeti sünnetle kesin olarak tesbit edilmiş olan hükme ters düşmektedir.

Arapçadaki günlük konuşma ve kullanım, istiare ve hatta kinayelere varıncaya kadar hiçbir yol, "eş-şeyh" kelimesinin "seyyib", yani evli erkek; "Eş-şeyhetü" kelimesinin de "sey-yibe", yani evli kadın mânâsına alınmasına imkân tanıma­maktadır.

3. Burada zikri geçen;

Yaşlı erkek ue yaşlı kadın zina ettiklerinde onları mutla­ka recmedin" şeklindeki ibareye bakıldığında belagat ölçüsü o derece düşüktür ki, dil zevki Allah Teâlâ'nın bu lafızları Kur'an'da indirdiğine bir türlü inanamamaktadır.

4. Peygamber Efendimizin ayetin tilavetini neshettiğine veya Kur'an'dan çıkardığına ya da Kur'an'a yazılmamasmı emrettiğine dair hiçbir merfu[15] rivayet yoktur.

5. Yahudiler bir zina fiili ile ilgili olarak Rasûlullah'a (s.a) müracaat ettiklerinde Efendimizin recme karar verdikten sonra onlardan Tevrat'ı istediği, Tevrat'taki zina ile ilgili hükmü recme delil gösterdiği ve:

"Allah'ım, ben Tevrat'ta zina ile ilgili olduğu halde unu­tulup yok sayılan hükmünü dirilten ilk kulunum" diye duâ ettiği Müslim ve EbuDauucTda zikredilmektedir.

6. Peygamberimizin (s.a), yahudilerin kendisine havale ettikleri zina davasında recm kararı verirken "Allah'a ye­min ederim ki Allah'ın Kitabına uygun olarak karar verece­ğim" buyurmasına bakılırsa, Allah Rasûlü burada "yaşlı er­kek" ve "yaşlı kadın" tabirinin geçtiği bir ibare kullanma­mıştır. Rasûlullah'ın (s.a) verdiği hükümde, kararını tilaveti mensuh; hükmü baki bir ayete göre verdiğini gösteren bir bilgi de mevcut değildir. Dolayısıyla, Rasûlullah'ın (s.a) yu­karıda zikredilen sözüyle kesinlikle bu ayete işaret ettiği id­dia edilemez. Konuyu şu şekilde tevil etmek de mümkündür: Kur'an'a göre uygulamada Rasûlullah'a (s.a) yetki verildi­ğinden, Peygamber Efendimizin kararı Allah'ın Kitabının kararı gibidir. Diğer taraftan şu şekilde bir tevil de yapılabi­lir: Yahudilerin bu davasında Peygamberimizin Tevrat'a uy­gun olarak verdiği recm hükmünü, Allah Teâlâ daha sonra Kur'an-ı Kerim'de bizzat tevsik buyurmuştur.

Bera b. Azib'in bu konu ile ilgili rivayetine göre:

"Ey peygamber, kalpleri ile inandıkları halde ğtzları de 'inandık' diyenlerle (münafıklarla), [16] ayetinden,

"Ve demiştik ki, incil ehli, Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm versin. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte onlar fasıklardır (kâfirlerdir) [17] ayetine kadar olan bölümde bu davanın tam olarak açıklığa kavuştuğu ifade edilmiştir.[18]

7. Evli birinin zina etmesi nedeniyle recm ile cezalandırıl­ması kanunu, ısbat için bu ayete muhtaç değildir. Bunu ispat etmede Peygamber Efendimizin (s.a) bu hükmü uygulaması ve bir çok yerde bu şekilde karar vermesi yeterlidir. Hulefa-i Raşidîn de aynı yöntemi uygulamış ve bütün fakih ve mu-haddisler de bu konuda ittifak etmişlerdir.

Bütün bunlar kanunu ısbat etmeye kafi geliyorsa, tilave­ti mensuh olan bir ayeti ısbat etmeye ne gerek var. Bu isbat edilse bile, söz konusu recm kanunu için hüccet olamaz. Şöy­le ki; yaşlılıkta zina suçu işlemeyi recmin illeti olarak görmekte olan söz konusu ayet, bu illeti evli olunmasına rağmen zina suçunu irtikap etmekte gören kanuna delil olarak geti­rilmiştir.

8. Bu ayetin yalnız lafzının neshedilmiş olduğunu söyle­yip, hükmünün baki olduğunu kabul etmek de doğru değil­dir. Çünkü câri olan hüküm, yaşlı erkek ve kadın evli olma­salar da zina ettikleri takdirde recmedilir demek değildir. Aksine taraflar ister yaşlı olsunlar, ister genç; recmin uygu­lanması için evlilik şartı vardır. Binaenaleyh, yaşlı bir bekar zina ederse; ona, genç birisine verilen kırbaç cezasının aynısı uygulanır. Bunun aksine evli genç birisi zina ettiği takdirde, ona da recm cezası uygulanır,

Allâme Alûsî bu konuda Allâme Ibn Hümam'm şu görü­şünü dikkate şâyân bulduğunu nakletmektedir:

Zina suçunu işleyen evli biri hakkında varid olan:

"Zina eden bir erkek ile zina eden bir kadından herbirisi-ne yüzer kırbaç vurunuz [19] hükmünün, kesinlik arzeden sünnet (Sünnet-i kat'iyye) ile neshedilmiş olduğunu söy­lemek, bu hükmün söz konusu ayet ile (Eşşeyhu ve'şeyhatü âyeti ile) neshedildiğini söylemekten daha sahih olur. Şöyle ki, bu ayetin nazil olduğu ve sonradan tilavetinin neshedildi-ği tam bir kesinlik arzetmemektedir.

Eğer Hz. Ömer (r.a) bir hutbesinde bu ayeti zikretmiş ve insanlar da sükut etmişse (rivayet edildiği gibi), bu da bu ko­nuda kesin hüccet ifade etmez. Çünkü, insanların sükutta icmaının delil olarak alınmasında ihtilaf vardır. Eğer hüccet olarak alındığını kabul etsek bile bütün müctehid sahabile-rin kesinlikle orada bulunduklarını söylememiz mümkün değildir.

Üstelik bu meselede Hz. Ömer'e (r.a) nisbet edilen riva­yetler de zannîdir. Hz. Ali, Şuraha'ya kırbaç veya recm cezası verirken şöyle demişti: "Ben Allah'ın Kitabı'na uygun ola­rak kırbaç vurdurttum. Rasûlüllah'ın sünnetine uygun olarak da recmettirdim." Hz. Ali bu sözüyle, tilaveti mensuh olan ayeti recm cezası için delil olarak göstermemiştir.[20]

Usul âlimlerinin; metni mensuh, hükmü baki ayetler me­selesi üzerinde durduklarında şüphe yoktur. Ancak, açıkça söylemek gerekirse, ısrarla üzerinde durmama rağmen, bu-meseleyi anlayamadığımı belirtmek isterim. Kaldı ki, tilave­ti neshedilen bir ayetin hükmünün baki kalması yerine nes-hedilmesi uygun düşer.

Bu konuda, beni ikna edecek şekilde açıklama yapacak biri çıkarsa ona müteşekkir olurum.[21]

 

Metni Mensuh, Hükmü Bâki Ayetlerle İlgili Görüşe Ek

 

Tercüman 'ul-Kur'an, Kasım 1955 sayısında yaymlaı an "Resâil ve Mesâil" başlığı altındaki yazınızda, recm ayeti ile ilgili bir soruya cevap veriyor, "ayet mensuh olduğu halde hükmünün baki kalması" hakkındaki görüşünüzü beyan ediyordunuz.

Bu soruya verdiğiniz cevap, gerek aklî ve gerekse naklî deliller bakımından düşünen bir akıl sahibi için son derece makul, inandırıcı ve tatmin edicidir.

Aynı zamanda bütün ilim sahiplerini de bu konuyu ay­dınlatmaya davet ettiğiniz içindir ki, ben de muhtasar bazı bilgileri aşağıda sunuyorum:

1. Sizin de bir kaynak olarak gösterdiğiniz Rûh'ul Meânî, Cilt, 1; Sayfa, 335'te sabit olduğu üzere ayetin metni mensuh olduğu halde; hükmünün baki kalması görüşü kimi usûlcülerin şahsi kanaati olup, ehl-i sünnet'in tamamının üzerinde ittifak ettiği bir görüş değildir.

Bu durumda size bu konuda soru yönelten şahsın, Kur'an'daki bazı ayetlerin tilavetleri neshedüdiği halde hü­kümlerinin baki olduğunu seleften halefe kadar bütün ehl-i sünnet uleması kabul etmektedir" şeklinde bir beyanda bu­lunması, delilsiz bir iddiadır. Hatta yanlış yönlendirme de denebilir. Şu bir gerçektir ki, bazı usûlcülerin görüşleri bu is­tikamette ise, bu görüş sadece kendilerini bağlar. Bütün ehl-i sünnet ulemasının görüş ve kanaatleri, usûl ulemasının gö­rüş ve kanaatleri doğrultusunda olmak zorunda değildir.

2- Bazı usûlcülerin bu görüşlerinin doğruluğu ve yanlışlı­ğı meselesine gelince: Bizim kanaatimiz, bu görüşlerin aklen ve naklen yanlış olduğu noktasındadır.

a) Aklen yanlıştır. Çünkü; Kur'an-ı Kerim'in içermediği bir ibare nasıl olur da Kur'anî bir hüküm ifade eder? Bu gü­lünç bir durumdur. Bu Kur'an'm 40 sûreden ibaret kabul edilmesi gibi gerçek olmayan, hayâli bir düşüncedir.

b) Naklen de yanlıştır. Çünkü; bu görüş esas alınırsa, Kur'an'm eksik kabul edilmesi gerekir. Zira, hükmü baki olan bir ayetin, lafzen Kur'an'da yer almaması, insanı Kur'an'da bir eksik arama düşüncesine sevkeder. Oysa Kur'an'da eksik olduğunu söylemek küfürdür ve:

Bu gün size dininizi tamamladım[22] ayet-i keri­mesinin de açıkça hilafınadır.

3- Zina ile ilgili şeriat hükmü, ister yaşlı ister genç olsun; bekar erkek veya kadına yüz kırbaç vurulmasıdır. İster yaş­lı, ister genç olsun; zina yapan evli erkek ve kadınların öldü­rülmesi, Sünnet ile, Hulefa-i Râşidîn'in tatbikatı ile ve bütün müslümanlarm icmai ile sabit olan, meşhur bir hükümdür. Hatta, evli olmayan zâni ve zâniyenin cezası Kur1 an ayeti ile de sabittir. Çünkü

Zani erkek ve zaniye kadına yüzer kırbaç vurun [23] ayetindeki elif-lâm (Ezzânî ve Ezzâniye'deki harf-i tarifler) kesinlik arzeden (Sünnet-i katiyye) sünnetle ahd-i haricidir ve bununla sadece evlenmemiş zâni ve zâniye kastedilmek­tedir.

Bu denli maruf ve meşhur, ümmetin üzerinde icma ettiği bir şeriat kanunu karşısında, size bu konuda soru yönelten şahsın Hz. Ömer'in hutbesini söz konusu etmesi, herşeyden önce dirayet bakımından muteber değildir. Hz. Ömer (r.a) gi­bi üstün bir İslâm müctehidine bu tür bir isnadm yapılması, ümmetin üzerinde icma ettiği böylesine kesin bir hükme karşı imiş gibi gösterilmesi, aklın alacağı bir şey değildir. Ona nisbet edilen sözün doğru olduğunu farzetsek bile, üm­metin üzerinde icma ettiği bu meşhur hükmün karşısında Hz. Ömer'in görüşü de ferdi kalır.

Peygamber dışındaki kimseler için bu şaşılacak birşey değildir.

"Müctehid hata da eder, isabet de". [24]

Muta Bahsi

 

Soru:

 

Zâtıâliniz Mü'minun Sûresinin tefsiri sırasında, mut'a ile ilgili İbn Abbas (r.a) ve diğer sahabe ve tabiînin sözlerini naklederken, bu zâtların mut'aya zaruret halinde müsaade edilebileceğine cevaz verdiklerim ifade etmektesiniz. Oysa birçok müfessir, İbn Abbas'm (r.a) mut'ayı helal gördüğüne dair görüşünden döndüğünü yazmışlardır.

Sizin, ibn Abbas'm bu ikinci görüşüne muttali olmayışı­nız beni hayrete düşürdü. Müfessirler, sahabe ve tabiînin mut1 anın haram olduğu hususunda ittifak halinde bu­lunduklarını belirtmektedirler. Sizin de mut'ayı haram ka­bul ettiğinizde şüphe yoktur. Fakat hayâli bir zaruret duru­munda mut'ayı caiz görmektesiniz.

Mut'a meselesinin ehl-i sünnet'in haramlığı hususunda üzerinde ittifak ettiği bir mesele olması hasebiyle bu alanda­ki görüşlerinizi bir defa daha gözden geçirmenizi temenni ediyoruz. Cevap:

Benim bu konuda yazdıklarımla ifade etmek istediğim; sahabe, tabiîn ve fakihlerden mut'anın cevazına kail olan bir kaç büyük âlimin asıl maksadının bu fiili mutlak mânâda ca­iz görmekten öte, haram olduğunu bile bile, zaruret halinde buna cevaz verdiklerini ve onlardan hiçbirinin normal du­rumda mut anın da nikah gibi alınmasına kail olmadıklarını anlatmaktır.

Sadece, zaruret halleri hakkında bir fikir vermek üzere o farazi misali gündeme getirdim. Dolayısıyla mut'aya cevaz verenlerin mezhebini benimsemeleri durumunda, şiîlerin, hangi zorunluluk durumlarıyla bunu sınırlamaları gerekti­ğini anlatmak istedim. Böylece, ben aslında, zorunluluk şar­tını aradan kaldırarak, mut'ayı mutlak mânâda helal gören­lerin düşüncelerini ıslah etmeye çalıştım..

Üzülerek ifade edeyim ki, benim bu açıklamalarımı sizin gibi bazı arkadaşlar yanlış değerlendirdiler ve bizzat benim de zaruret halinde mut'aya cevaz verdiğim kanısına kapıldı­lar. Oysa, ben bunun katiyetle haram olduğuna inanıyorum. Daha önce de bunu, "Resâil ve Mesâil'in 2. cildinin 20 ve 22. sayfalarında açıkça ortaya koymuştum.[25] Buna rağmen yanlış anlamalara meydan vermemek için eseri ikinci defa gözden geçirirken konu ile ilgili yerleri düzelteceğime söz ve­riyorum. Bu konuda mutmain olabilirsiniz.

ikinci hicri asrın başlarına kadar mut'a meselesi ihtilaflı bir mesele idi. Asıl ihtilaf da mutanın haramlığı hususunda değil; haramlığınm kesin mi, yoksa Ölü ve domuz etinin za­ruret halinde yenmesi gibi, mut'a hakkındaki hükmün de za­ruret halinde değişip değişmediği konusunda idi. Ekseriye­tin görüşü birinci görüş istikametinde idi. İkinci görüşü ka­bul edenlerin sayısı ise çok azdı. Daha sonraları, bütün ehl-i sünnet âlimleri mutanın kesin haramlığı hususunda ittifak etmişler, zaruret halinde caiz olacağına ait görüşü de reddet mislerdir.

Şiîler ise tam tersine mut'anm kesin helalliği inancını seçerek zorunluluk hali bir yana, gereklilik şartlarına kadar tüm şartları ortadan kaldırmışlardır.

Ben derim ki, mutanın haram oluşu behemehal sabittir ve mutlak mânâda helâl olması gibi bir görüş hiçbir şekilde kabul edilemez. Şu da var ki, seleften bazılarının zaruret hainde bunun cevazına kail oldukları vaki ise de, bu yolu izle­yenlerin hiç olmazsa selefin çizdiği sının aşmamaları gere­kir.

Siz, mut'a konusunda İbn Abbas'ın ilk görüşünden dön­düğünü zikretmektesiniz. Belirtmek gerekirse, ilim ehlinin İbn Abbas'ın ilk görüşünden döndüğüne dair iddiaları benim elimin altında da mevcuttur. Ancak, bu iddialar ihtilaflıdır. Bu konuda nakledilen rivayetlerden İbn Abbas'ın (r.a) hata­sını kabul ettiği sabit olmamaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki, o, sırf maslahat icabı mut'a hakkında fetva vermekten ka­çınmıştır.

Feth'ül-Bârî'de Allâme İbn Hacer'in, îbn Battal'm şu sö­zünü naklettiği görülür: "Mekkeliler ve Yemenliler, İbn Ab­bas'ın (r.a) mut'ayı mubah gördüğünü rivayet ederler. İbn Abbas'ın bu sözünden döndüğüne dair olan rivayet zayıftır. Asıl doğru olan, ibn Abbas'ın muta'ya cevaz verdiğidir."

Gelelim bu işin gerçek yönüne: İbni Hacer, İbn Abbas'm görüşünden döndüğünün ihtilaflı olduğunu söyler.[26]

Allâme îbn Kayyûm'un bu konudaki araştırmasında kul­landığı üslûptan, İbn Abbas'm maslahat icabı fetva vermek­ten kaçınmasının eski görüşünden döndüğü şeklinde yorum­landığı açıkça anlaşılmaktadır

O şöyle demektedir: "İnsanlar bu konuda işi büyütüp za­ruret halinde mut'a yapma sınırını aşarak, mut'a evliliğini yaygın hale getirince İbn Abbas (r.a) "mut'a helaldir" diye fetva vermeyi durdurdu ve bu fetvasından geri döndü.[27]

 

Tefhimtl Kurana İtirazlar

 

Ben Kur'an'ı mütâlâa ederken, öncelikle sizin yazdığınız

"Tefhim'ul Kur'an" olmak üzere, "Tefsir-i Celâleyn"den "Tefsir-i Hazîn"den ve diğer bazı tefsirlerden istifade ediyo­rum. Bazı ayetlerin tefsirinde sizin Önceki müfessirlere ol­dukça ters düşen görüşlerinize şahid oldum. Tabii olarak bu bazı şüpheleri de beraberinde getirdi. Sizin diğer müfessirle­re ters düşen görüşlerinizden birkaç örnek vermek istiyo­rum. Bunlara ikna edici cevaplar vereceğinizi umarını.

1. Tefhim'ul Kur'an m birinci cildinde huruf-u mukatta afla ilgili olarak, o dönemin beyan üslupları içerisinde hu­ruf-u mukattaat türü rumuzların yaygın olarak kullanıldığı­nı, hem şair ve hem de hatiplerin bu gibi üslûplardan istifade ettiğini yazıyorsunuz. Bu ifadelerinizle cumhura aykırı bir değerlendirme yapıyorsunuz.

Tefsîr-i Medârik ve Mealim de mukattaa harflerinin müteşabih ayetlerden olduğu ifade edilerek tefsiri cihetine gidilmemiş "Allah'u a'lem bi muradihi" denilip geçilmiştir. Şâbi'nin de dediği gibi Elif, Lam, Mim ve sûre başlarında­ki diğer mukattaa harfleri müteşabihtir. Bu harfler Kur'ânî bir sır olup, Allah'ın kendi ilmine münhasırdır. Biz böyle iman eder, bu harflerin gerçek mânâsını Allah'a havale ede­riz. Bunu böylece hatırlatmamız inancımızın bir gereğidir. Hz. Ebu Bekir'e (r.a) ait olan: "Her kitabın bir sırrı var­dır. Kur'andaki sır da sûrelerinin önündeki bu harflerdir" cümlesi, bu konuya sahabe dilinden bir izahtır.

Hz. Ali (r.a) ve diğer sahabelerin görüşleri de bu doğrultu­dadır. Eğer hurûf-u mukattaa o devirde sizin görüşünüz doğ­rultusunda anlaşılsaydı, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali de (r.a) o şekilde izah ederlerdi. Oysa zikri geçtiği üzere selef ve halef­ten bütün âlimler bu harflerin mânâlarını ancak Allah'ın (c.c) bildiği hususunda ittifak halindedirler. Sahabelerin bu harflere hiçbir mânâ vermemelerinden de anlaşıldığı gibi, hatip ve şairler de bu harfleri sizin zannettiğiniz gibi kullan­mıyorlardı.

Bu konuda Beydâvî'nin yaptığı şu açıklama oldukça uy­gun ve yerindedir: "Bu harflerle belagat ilminin zirvesinde bulunan Mekkelüere meydan okunmakta, adeta şunlar söy­lenmektedir: Allah (c.c) kitabını konuştuğunuz dilin temeli­ni teşkil eden harflerden meydana getirdiği halde, siz aynı harflerle böyle bir kitabı ve muciz bir kelamı ortaya koymak­tan acizsiniz."

2. Hz. İsa'nın (a.s) semaya çekilmesi hususunda da müb-hem bir ifade kullanarak, diğer müfessirlerden farklı bir gö­rüş beyan ediyorsunuz.

3. Kur'an Ashab-ı Kehf in mağarada uyuma müddetini açıkça ifade ettiği halde siz tarihi esas alarak görüş beyan ediyor, Kur'an'a ve onun tefsirlerine aykırı düşüyorsunuz.

4. Bulutu üstünüze gölgelik çektik" [28] ayetinin tefsirinde diğer müfessirlere muhalif olduğunuz gibi, Kur'an'a da ters düşüyorsunuz. Zira, Kur'an'ın ikinci bir ye rinde geçen  Sanki o bir gölgedir" ayeti sizin yapmış olduğunuz bu tefsiri red detmektedir.

5. Hz. İbrahim'in (a.s) hicreti sırasında yanında bulunan eşine zalim kral bir kötülük yapmak istemişse de Yüce Allah üstün gücüyle onu bunu yapmaktan alıkoymuştu. Sizin tef-, şiriniz burada da farklılık gösteriyor. Bu olayı da asılsız bu­luyorsunuz.

Bu konuyu bir daha gözden geçirerek eski değerlendir­melerinizden vazgeçeceğinizi veya bizi ikna edici deliller or­taya koyacağınızı umuyorum. Allah hidayet etsin, muhalif­leriniz sizin aleyhinize konuşabilmek için her zaman fırsat kollamakla meşguller.

Sorularınızın cevabı aşağıda sıralanmıştır:

 

Hurufu Mukattat'm Mânâsı

 

1. Benim mukattaa harfleri ile ilgili olarak yazdıklarınım iki ana esası vardır:

a) Kur'an'ın ilk nüzulü sırasında kafirler her çeşit itirazı yapıyorlardı. Ancak, bu harfleri anlamadıkları gibi, gerekçe­li bir itirazları da yoktu. Bu harflerin müteşabih olduğu, on­ların te'vilini Allah'tan başka kimsenin bilmediği şeklindeki bir yaklaşımın onları ikna edemeyeceği açıktı. Böyle bir yak­laşım müminleri ikna edebilirdi, fakat kafirleri nasıl ikna edecekti? İtiraz etmek için çeşit çeşit bahaneler arayan müş­riklerin huruf-u mukattaata bir itirazlarının bulunmayışı­nın makul bir sebebi olmalı değil mi?

b) Arap şair ve hatiplerinin bu harfleri kullandıklarına dair elimizde misaller vardır. Bu misallerden, bu tür üslûbun Araplar içerisinde yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Bence kafirlerin bu harflere itiraz etmemelerinin sebebi, bu tür harflerin Araplar arasında kullanılıyor olması idi. Saha­belerden bir kısmı, "bu harflerin mânâlarım Allah'tan başka kimse bilemez" şeklinde bir kanaat sahibi iken, bir kısım sa­habenin bu harflerin anlamlarına dair rivayetlerinin bize kadar ulaştığı da bir gerçektir.

Şimdi bu ifadelerden sonra geriye ilginç ve yerinde diye belirttiğiniz Beydâvî'nin izahı kalıyor. Bana göre bu izah pek ikna edici değildir. Eğer sizin açınızdan inandırıcı ise bir diyeceğim yok. Asıl olan, insanın yürekten inanmasıdır. Ben sizin bu inancınıza niye gölge düşüreyim.

 

İsa'nın (a.s) Semaya Kaldırılmasının Keyfiyeti

 

2- İsa'nın (a.s) semaya yükselmesi ile ilgili olarak söyle­diklerim; Kur'an'm, Mesih'in göğe yükselişinin cismâni ol­duğunu açıkça ifade etmediği hususudur. Tabii ki bunun an­lamı, cismâni olarak da göğe yükselmesinin mümkün olma­dığı demek değildir. Ama bu lafızlardan kesin bir sonuç çıka­rıp, "İsa (a.s) cismen göğe çekildi" dememize de imkân yok­tur. Biz Kur'an-ı Kerim'deki ifade nasılsa onu öylece kabul ederiz. Allah (c.c) onu "yükseltti" ifadesinden çeşitli anlam­lar çıkarılabilir. Bu anlamlar pekala Kur'an dışına çıkılarak da verilebilir. Ancak, yine de Kur'an'm bunu açıkça ifade et­tiğini söylemek mümkün değildir.

Bu şekilde meselenin mübhem kaldığından şikayetçi olursanız, bu kıssanın diğer bazı bölümlerinin de mübhem bir şekilde açıklandığını söyleyebilirim. Meselâ: İsa (a.s) düşman esaretinde iken onu çarmıha germeye karar verdi­ler. Sonra nasıl oldu da onun yerine bir başkasını çarmıha astılar? Oysa onlar, İsa'yı (a.s) çarmıha astıklarını sanıyorlardı. Bu konuda tereddüt içinde olanlar sadece düşmanları değildi. İsa'nın (a.s) havarileri de aynı tereddüde düşmüşler­di.

İsa'nın (a.s) suretinin bir başkasmda tecelli ettiğine dair

Kur'an-ı Kerim'de ayrıntılı bir keyfiyet bulmak mümkün müdür? Biz bu ibareyi herhangi bir başka kaynaktan ayrın­tılarıyla açıklamak istesek, bunu yapabiliriz. Ancak, bu ay­rıntıları bizzat Kuranın beyan buyurduğunu söyleyemeyiz.

 

Ashab-ı Kehf in Uyuma Müddeti

 

3. Ashab-ı Kehf in uyku müddeti ile ilgili olarak tüm kıs­sanın tefsirini okusaydınız, bana bu konu ile ilgili yapmış ol­duğunuz itirazın cevabını yine Tefhim'ul Kur'an'da bulur­dunuz. Bana karşı çok ağır bir ifade kullanmışsınız. Beni, Kur'an-ı Kerim uyku müddetini açıkça belirttiği halde, tari­he başvurmak ve Kur'an'm açık beyanını reddetmekle suç­lamışsınız. Kur'an'ı bırakıp da tarihi kabul eden bir şahsı müslüman olarak görebilir misiniz? Bana kalsa, ben böyle bir kimseyi kafir olarak nitelemekte bir an bile tereddüt et­mem. Şimdi, Kehf Sûresinin şu ayeti üzerinde dikkatlice dü­şünün:

"(Onlar) mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Dokuz (yıl) da ilave ettiler. De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. [29]Gerçekten bu Allah Teâlâ'nın uyku müddetini belirlemesi midir? Eğer böyle olsaydı;

De ki: Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir" ibaresi mânâsız olurdu.

 

Tûr Dağı'na Çıkış Keyfiyeti

 

"Bulutu üstünüze gölge çektik" [30] ayetine yap­tığınız itirazı anlayamadım. Sanıyorum siz     Jji <jV "Sanki o bir gölgedir [31] ayetini ele aldığınızı zan nederek

Bir zaman da sizin sözünüzü almış, üzerinize dağı kal­dırmıştık" (Bakara: 63) ayetinin tefsirine itiraz ediyorsu­nuz. Eğer mesele bu ise, Tefhim'ul Kur'anm birinci cildinin 183. sayfasını ve ikinci cildinin, 95. sayfasını iyice okuyarak, neye itirazınız varsa onu bize bildiriniz.

 

Hz. İbrahim ve Üç Yalan

 

5. Hz. İbrahim'in (a.s) üç yalanı konusunu ben iki yerde inceleme konusu yaptım. İlkini "Resâil ve Mesâil"in ikinci cildinin 35'ten 39'a kadar olan bölümünde, ikincisini ise Tef­him'ul Kur'anda Enbiyâ Sûresi'nin tefsirini yaparken 60 nolu haşiyede bahsettim. Her iki yerde de bu meseledeki ri­vayetin sıhhati ile ilgili şüphelerimi ve gerekçelerini beyan ettim. Eğer siz benim delillerimden ikna olursanız ne âlâ. İk­na olmazsanız, konuyu nasıl anlıyorsanız o şekilde anlama­ya devam ediniz. Bu gibi konularda farklı düşünmenin ne sa­kıncası var? Size göre hadisin makbul ve inandırıcı oluşunun nedeni; güvenilir bir senede dayanması, Buharı, Müslim, Nesaî ve diğer birçok büyük muhaddisin kitaplarında nakle­dilmiş olmasıdır. Benim doğru kabul etmeyiş nedenim ise, hadisin metninde bir peygambere yalan isnad edilmesi ve konunun bir kaç ravinin rivayeti ile doğru kabul edilebilecek basit bir konu olmayışıdır.

Ben bu konuda meseleyi İmam Razî'nin vardırdığı boyut­lara vardırmıyorum. O şöyle demektedir: "Peygamberlere yalan isnad etmektense, ravüerin yalan rivayette bulunduk­larını düşünmek kat kat daha evladır".[32] O şunu da söyle­mektedir: "Peygamber veya raviden birisine yalan isnad et­mek gerekli olduğu zaman, bunun peygamber yerine raviye isnad edilmesi zorunludur.[33] Ben, bu rivayetin sika (güve­nilir) ravileri için yalan rivayette bulunmuşlardır demiyo­rum, ama bu rivayetin nakli sırasındaki merhalelerden bi­rinde herhangi bir ravi mutlaka bir dikkatsizlikte bulun­muştur, diyorum. Söz konusu rivayetin Peygamberimizin (s.a) bir sözü olduğuna inanmak bence uygun olmaz. Sadece senede itimat ederek, peygamberlere itimadı sarsacak bir muhtevaya sahip hadis metinlerini gözleri kapalı nasıl ka­bul edebiliriz?

Gerçi, büyük muhaddislerin bu rivayeti savunageldikle-rinden haberdarım. Ancak, ben ikna edici olmadıklarını ifa­de ediyorum.

Ayette geçen:

 

"Hayır, dedi, (büyük putu göstererek) işte şu büyükleri yapmış" [34]ve Ben hastayım" [35]ifadelerinin asıl itibariyle yalan tanımına girme­diği hususunda ve sığalarının böyle bir şeye delalet etme diğinde bütün müfessir ve muhaddisler müttefiktirler. Siz bu olayın açıklaması için hangi tefsire bakmak isterseniz il­gili bölümü açıp bakın ve konuyu oradan araştırın. Meselâ: İbn Hacer, Aynî, Kastalânî ve başka hadisciler açıklamala­rında bu konuya değinmişlerdir.

Bu alimlerden hiçbiri Hz. İbrahim'in (a.s) sözlerini yalan olarak kabul etmemişlerdir. Geriye Hz. İbrahim'in zevcesine "kız kardeşim" demesi meselesi kalıyor. Bu o kadar acaıp bir rivayet ki, muhaddisler bir türlü tevil edememişlerdir. Biz de, şimdilik bunun mümkün olup olamayacağına şöyle bir bakalım. Bu vak'anm olduğu sırada Hz. Sâre'nm yaşı 65 idi. O yaşta bir kadına herhangi bir insanın tutulması nasıl mümkün olabilir?[36]

Kral, Hz. Sâre'yi elde etmek istediğinde İbrahim (a.s) Sâre'nin kız kardeşi olduğunu hangi maksatla söylemiş olabilir? Böyle bir durumda eşine "kardeşim" demekle ne gibi bir yarar temin edebilirdi?

Muhaddislerin bu sorulara verdikleri cevaplarda şu de­ğerlendirmeler yer almaktadır:

1- O Kralın dininde sadece evli kadınlara taarruz etme geleneği vardı. Hz. İbrahim (a.s) eşi Sâre'ye "kardeşim" de­mekle, onu kocası olmayan bir kadın olarak tanıtıp, tecavüz­den korumak istiyordu.

2- Hz. İbrahim (a.s) karısı Hz. Sâre için "kardeşim" sözü­nü, Rral'm karısını bırakmayacağını anladığı için söylemiş­ti. Eğer kendisinin bu kadının kocası olduğunu söylerse, hem canı ve hem de karısı gidecekti. Oysa, eşine "kardeşim" demekle karısı gitse bile, en azından kendi hayatını kurtar­mış oluyordu.

3. Hz. İbrahim'in (a.s) Hz. Sâre'yi kız kardeşi olarak tanıt­ması, onun zevcesi olduğunu öğrenirse Kral'ın boşamaya zorlayacağı endişesinden kaynaklanıyordu.

4. O Kral'ın dinine göre, bir kimse kız kardeşi ile aile ha­yatı kurmaya herkesten daha fazla hak sahibi idi. Hz. İbra­him (a.s) bu dini inançtan faydalanarak eşini kurtarmak için "bu benim kız kardeşimdir" demişti.[37]

Şimdi Allah için dikkat ediniz. Bu yorumlar meseleyi açıklığa mı kavuşturuyor, yoksa içinden çıkılmaz bir hale mi getiriyor?

Dünyanın neresinde ve hangi dinde bakire bir kadının bı­rakılıp da evli bir kadına göz dikildiği görülmüştür? Hele, bir peygamberin hayatını kurtarabilmek için namusunu feda edebileceğini düşünmek; bunu bir peygamberin üstün şahsi­yetine yakıştırabilmek aklın alacağı bir şey değildir.

Sonra Kral'ın zorla boşandıracağı endişesiyle eşine "kar­deşim" diyerek, onu boşamadan başkalarının faydalanması­na imkan tanımak hangi peygambere yaraşır? Ayrıca Kral'ın, kız kardeşin kocası olmaya erkek kardeşi herkesten daha fazla hak sahibi görmesine rağmen, kocanın kocalık hakim reddetmesine inanmak ne kadar mantıklı olur?

Bu gibi faydasız sözler üreterek mühmel bir hadiseyi doğ­ru göstermeye çalışmak yerine, Peygamber Efendimizin (s.a) kesinlikle böyle bir söz söylemediğini ve herhangi bir yanlış anlaşılma üzerine bu kıssanın yanlış yolla nakledildi­ğini kabul etmek daha evlâ değil midir?

Bazıları, bu tür delil ve sebeplerle, muhaddislerin incele­yip seçtiği hadislere şüphe gözü ile bakmanın bütün hadisle­re şüphe ile bakılması neticesini doğuracağını beyanla bu­nun doğru olmadığını söylerler. Bu endişe yersizdir. Çünkü her hadisin metninden şüphe edilmez. Ancak rasullere ol­dukça yersiz birşey isnad edilir, hiçbir şekilde de te'vil edile­mezse işte ondan şüphe edilir. Bir peygamberin şanına ya­kışmayan birşey duyulduğunda, ya konu dikkatle bir daha incelenir veya hadiscilerin dikkatlerinden kaçan birşey ol­duğuna inanılır. Ayrıca güvenilir bir raviden yapılan bir ri­vayet sırasında yanlış aktarmalar olabileceği de düşünülme­lidir.

Biz bu açıklamaları sizlerin istifadesine sunuyoruz. Bu gibi bazı rivayetlerin metninin şüpheli olduğunun be-lirtilmesiyle, bu şüphe neden bütün rivayetlere teşmil edil­sin ki? Hiçbir şekilde tevili yapılamayan yersiz sözlerin Pey­gamber Efendimize (s.a) nisbet edilmesi mi, yoksa muhad­dislerin hadisleri inceleyip elemede bazı eksiklikleri olduğu­nu veya bazı sika (güvenilir) ravilerin de rivayetlerin akta­rılmasında bazı hatalarının söz konusu olduğunu kabul et­mek mi daha tehlikelidir? Bunun üzerinde iyice düşünmek gerekir. Buyurun söyleyin, imanlı bir kimse bu iki seçenek­ten hangisini daha makul bulur?[38]

 

Birkaç İtiraz Daha

 

Bir okuyucumuz uzun bir mektupla Tercüman'ul-Kur'anda çıkan bazı yazılara itiraz ediyor. Faydalı olacağı ümidiyle soruları ve cevaplarım yayınlıyoruz.

Eserlerinizi devamlı ve güvenerek takip eden bir okuyu­cunuz olarak zihnime takılan ve beni üzen bir takım kuşku­larım var. Cemeatten bazı şahıslarla istişare etmeme rağ­men, şüphelerim azalacağı yerde çoğaldı. İtimat edilir kişi­lerle yaptığım istişare neticesinde sizlerle direkt irtibatın daha faydalı olacağı kanaatma vardık. Bu maksatla sorula­rımızı zâtıâlinize gönderiyoruz. Uygun görürseniz, herkesin faydasına olur düşüncesiyle derginizde de yayınlayabilirsi­niz.

1. Teflıim'ul Kur'an'da, "bu noktada şunu bilmek bir hay­li faydalıdır: Mekke'nin fethinden sonra İslâmî devrin ilk haccı Hicri 8. senede eski âdet üzere olmuştur. Hicrî 9. sene­de ise müslümanlar kendi İslâmî usullerine, müşrikler de kendi usullerine göre hac yapmışlardır. Ancak hicretin 10. senesinde gerçekleşen 3. hac ilk olarak tümüyle İslâmî usul­lere uygun olarak yapılmıştır [39] diyorsunuz.

Acaba hicretin 8. senesinde hangi sahabe hacca gitti? Haccm farz kılmışının kesin tarihi hicretin kaçıncı senesi-dir? Haccm farz kılınmasıyla birlikte, ahkâm da indirilme­miş miydi? Peygamberimiz (s.a) hacca niyetlenenlere hiçbir yönlendirmede bulunmamış mıydı?

Hicretin 9. yılında Hz. Ebu Bekir'in (r.a) başkanlığında hacca gidenler İslâmî prensipleri terkederek, kendi prensip leri ile nasıl hac yaptılar? Peygamberimiz (s.a) ashabını bu gayr-i İslâmî usullerle yapılan haclarından dolayı uyar­mış mıdır? Müslümanlar da müşrikler gibi Kabe'yi çıplak mı tavaf ediyorlardı? Bütün ayrıntılarıyla cevaplandırmanızı istirham ediyoruz.

2- Tehfim'ul Kur'an'm ikinci cildinde Yûnus Sûresi'nin tefsirini yaparken, "Hz. Yunus (a.s) nübüvvet vazifesini îfâ ederken bazı hataları oldu" ifadesini kullanıyorsunuz. Peki, peygamberler masum değil midir? Bilhassa risalet yüküm­lülüğünü yerine getirirken hata yapmaları mümkün mü­dür?

"Eğer o, bazı lâflar uydurup bize iftira etseydi, elbette on­dan sağ elini (gücünü, kuvvetini) alırdık. Sonra onun can damarını keserdik." [40]

Bu ayetler peygamberlerin risalet vazifesini yerine getir­me işinde hataya düşmediklerini güzel bir şekilde açıkla­makta değil midir? Peygamberler dini ulaştırma konusunda bir noksanlık göstermiş olsalar, o zaman dinden geriye ne kalır? Sizin söz konusu şüpheli yazınız peygamberlere küs­tahlıkta bulunmak değil de nedir?

3. Tercüman'ul Kur'an'in Ekim-Kasım 1955 sayısında şöyle yazıyorsunuz: "Eğer toplumun ihtiyacı varsa, mensuh olan hükümlerle şimdi de amel edilebilir. Eğer Sâri (hüküm koyucu) şeriatın bir hükmünü mensuh kılmışsa, bu hükmü tekrar kim geçerli kılacaktır? Her ilim sahibine bu neshetme ve düzeltme hakkı verilir ve herkes kendi görüşü ile hareket etmeye başlarsa, bu dinle oynamak anlamına gelmez mi? Nesih hükümlerinde umumîlik mi yoksa tahsis mi vardır? Haram kılınmış bir şey, şimdi helal olabilir mi? Helal olan hükümler de şimdi mensuh olabilir mi?

Lütfen konuyu genişçe anlatınız. Çünkü bu konu dinin te­mel esaslarıyla ilgilidir.

4. Tercüman'ul Kur'anm Rabîulevvel 1955 sayısında Hz. Adem'in bulunduğu cennetin yeryüzünde olduğunu" be­lirtiyorsunuz. Cennet yeryüzünde ise niçin "inin" [41] buyuruldu? Halbuki o takdirde

"çıkın" denmesi gerekmez miydi?

"Sizin yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lâzımdır" [42] ifadesine dikkat edelim. Önceleri yeryüzünde, istikrar var idiyse, ikinci bir istikrarın mânâsı nedir? Kur'an-ı Kerim'in tasvirine göre

Cennetin genişliği göklerle yer arası kadar"dır: [43] Yeryüzünde bunun gerçekleşmesi nasıl müm­kün olur? Ayet-i kerime şöyledir:

Sidre'yi kaplayan kaplamıştı (onu kaplayan şeyin içyü­zünü akıllar anlayamaz.) Ki barınılacak cennet, onun ya­nındadır" [44]

Sidret'ül Münteha da yeryüzünde midir? O zamanki cennetin yeryüzünde olduğunu farzetsek bile, söz konusu olan bu cennet şimdi nerededir? Şimdi biz uçaklarla niçin oraya ulaşamıyoruz? Yoksa cennet yeryüzünden kaldırıldı mı? Öyleyse delili nedir?

5. Tefhim'ul Kur'an da. şöyle diyorsunuz: "Allah'ın her nebisinden herhangi bir vakit muhafazasını kaldırıp, onu kendi haline bırakması ve onların zelle denilen küçük hata-cıkları yapmalarına müsaade etmesi ilahi bir hikmettir.[45]

Peygamberler bütün günahlardan masum değil midir? Nübüvvet sırasında onların masumiyeti kaldırılırsa, onlar peygamberliğine ve peygamberlik öğretilerinin mükem­melliğine nasıl itimat edebiliriz? Bu denli Önemi haiz bir yer­de şüpheye düşersek, böyle bir makamın masumiyetine kas­tedilmiş olmaz mı? Lütfen bu konuyu bize izah ediniz. Allah size bu alandaki çalışmalarınız için nice ecirler ve ihsanlar versin.

6. Tefhim'ul Kuranda "İsa'nın (a.s) semaya çekilişinin cismanî olduğunu söylemekten kaçınmak ve yine ölümünü ifade eden açıklamada bulunmamak Kur'an'm ruhuna daha uygun düşer[46] şeklinde bir ifade kullanılmıştır.

Bu husus Kur'an'da, sünnetle açıklandığında ancak anla­şılabilecek şekilde kapalı bir tarzla mı ifade buyurulmuştur?

"Oysa onu öldürmediler ve asmadılar" [47] ayeti­ni İsa'nın (a.s) öldürüldüğü şekliyle anlasanız, onun göğe çekildiğı'ni bildiren ayeti [48] nasıl anlayacaksınız?

Aksi takdirde bu sakat bir görüş olan zamirlerin farklılı­ğını gerektirmez mi? Mücmellik bu ayetin neresindedir? Bu­rada İsa'nın (a.s) semâya cismâni olarak çekilmediğine dela­let eden karine nedir? Halbuki, bu konuda rivayet edilen ha­disler onun cismanî olarak semaya çekildiğini ifade etmek­tedir. Öyleyse, buradaki semâya çekiliş, neden cismen çekili­şi ifade etmesin? Ümmet bu konuda ittifakla icma etmiştir. O halde Kur'an'm ruhuna uygunluğu üzerinde ittifak edil­miş bir mesele neden mücmeldir (açık değildir) denilerek-şüpheli hale getirilmek isteniyor? Kaldı ki, lafızlar Kur'an'm ruhuyla son derece mutabakat arzetmektedir.

7- Tefhim'ulKuran" adlı eserinizde "İslâm'da cezaların uygulanması anında suçlunun durumuyla birlikte zamanın şartlarının da nazarı itibara alınması gerekir. Meselâ; savaş sırasında hadd cezasının tatbiki durdurulur. Kıtlık anında hırsızın eli kesilmez[49] diyorsunuz.

Lütfen, Allah'ın Kitabı ve Rasûlullah'ın Sünneti ışığında bu meseleyi delilleriyle aydınlatınız. Hz. Sa'd vak'asındaki

uygulama Allah'ın bu konudaki emrini yerine getirmeyi terketmek için kesin bir delil değildir. O, Kitap ve Sünnet'ten kesin bir delil göstermemişti.[50] Aynı şekilde Hz. Ömer (r.a) Hz. Hatib'ten aldığı bir bedel karşılığında onun kölelerine uygulaması gereken cezayı uygulamamıştır. Burada görül­düğü üzere suçluyu bırakıp, suçsuzdan bedel almanın mânâsı nedir? Demek ki, Hz. Ömer'e (r.a) göre bu suç, bir hır­sızlık suçu değil de basit bir gasb idi. Bu itibarla suçlunun efendisinden bedel alarak suçluyu bırakmıştır.

Lütfedip, bu konuyu da Kitap ve Sünnet'ten delil göstere­rek açıklarsanız size müteşekkir oluruz.

8. Tefhim ul Kur'an adlı tefsirinizdeaHz. Havva'nın yara­tılışı ile ilgili açıklamanızda, onun Hz. Adem'in kaburgasın­dan  yaratılmadığım[51] ifade   etmektesiniz.   Halbuki Buhârî'de Hz. Adem'in kaburgasından yaratıldığı rivayet edilmektedir. Buna nasıl cevap vereceğiz?

9. Tefhim'ul Kur'an'da, Tûr dağının asiler üzerine kaldırılışı[52] konusunda muhakkik ve müfessirlere niçin karşısı­nız? Onların bu konudaki açıklamalarında ne gibi hatalar var?

"Bir zaman da üzerlerine dağı, bir gölge gibi kaldırmış­tık" [53] ayetindeki neteka" kelimesi neye işaret etmektedir? Ayrıca zulle" kelimesini sizin yapmış olduğunuz tefsire nasıl uygun düşürüyorsunuz? Hal­buki Talmut ve İncil'in rivayetine göre bu kavil doğrulanmaktadır. Gene  "kaldırdık" ve üzerinize şeklindeki ifadelerin açık anlamı sizin yorumunuzu doğ rulamıyor.

"Kaldırılma" bir hakikati değil de bir hayali ifade ediyor­sa, bunu açıkça belirtmenin ne mahzuru olabilir? Oysa Kur'an bu gibi hallerde meseleyi daima açıkça ortaya koyar. Örneğin:

Onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu.[54] ayetinde "azlık" ve çokluk" asıl amaç olmadığı halde açık açık ibarelerle belir­tilmiştir.

Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları hakikaten koşuyor gibi görünüyor.[55] ayetinde de durum aynıdır.

Bu konuda ümmetin icmaı olduğu halde, üzerinde ittifak edilen bir meseleyi neye dayanarak "mücmel" gösterip, şüp­heli bir hale getiriyorsunuz? Üstelik bunu Kuranın ruhule tam bir mutabakat arzeden bir lafzın yorumunda yapıyorsu­nuz.

10. Resâil ve Mesâü"de Mehdi ile ilgili meseleyi anlatır­ken, "dinde bu gibi bir konuma sahip her meselenin mutlaka Kur'an'dan delillerinin bulunması gerekir. İman ve küfür gerektiren bir meselede sadece hadise dayanarak bir karara varılamaz. Hadisler birkaç insandan birkaç insana aktarıla­rak gelmiş rivayetlerdir ve bunlarla ispat edilecek şey en faz­la sıhhatli tahmindir, ilm-i yakın (kesin bilgi) değildir[56] di­yorsunuz.

Yazmış olduğunuz bu umumi kaide sizi tehlikeye atmıyor mu? Meselâ; namazın rekatları, secdeler ve namazın edâ şekli Kur'an'da açıkça ifade edilmediği için bunu inkâr et­mek küfrü gerektirmez mi?

11. Tercüman'ul Kur'anda recm ayetiyle ilgili yazınızda, bunun kesinliği hakkında tereddüt göstermişsiniz. Halbuki Buhârî'de yer alan bir hadiste zikredilen bir vak'ada hanı­mefendisi ile zina eden bir kölenin durumu görüşülürken ço­cukların babasının Rasûluîlah'ın (s.a) huzuruna gelerek:

Aramızda vereceğin hüküm Allah'ın Kitabına uygun ol­sun" dediği, buna cevaben Rasûlullah'm da (s.a):

Nefsim elinde olan Allah 'a yemin ederim ki, aranızda vereceğim hüküm Allah'ın Kitabından olacaktır" buyurduğu ifade edilir. Bu iki yeminden sonra ortada şüphe kalır mı?

Rasûlullah'ın (s.a) yemini bizim inanmamız için yeterli sebep değil midir? Yoksa Buhârı-mn hadislerinin yanlış ol­duğunu mu söylemek gerekir? Hz. Ömer de (r.a) hutbede: "Recm ayetini Allah indirdi. Biz onu okuduk, üzerinde dü­şündük, iyice anladık" demişti ki, onun bu sözünü, Cuma gü­nü o kadar fakih sahabenin gözleri önünde, Allah'ın Kita-bı'na ve Rasûlullah'a (a.s) yapılmış bir iftira kabul edebilir miyiz? Hâşâ, bu söz iftira idiyse o kadar sahabe imandan yoksun mu idi ki bu iftiraya cevap verip, itirazda bulunmadı­lar? Onlar ki Hz. Ömer'e (r.a), hutbe anında bir gömleğin he­sabını soracak kadar titizdiler. Onunla mukayese edileme­yecek kadar önemli olan Kitabullah'a yapılan iftira -konu­sunda mı sessiz kalacaklardı? Yoksa bir gömlek, Kurandan daha mı kıymetliydi? Siz, bütün sahabenin orada bulundu­ğunun kesin olmadığını söyleyerek "Hz. Ömer'in (r.a) bu kavlinde icma yoktur" diyorsunuz. Yoksa sahabelerden Cuma namazına gelmemezlik edende mi vardı?

Hz. Abdurrahman'm da (r.a) ifade etiği gibi, "Medine bir hicret evi, sünnet otağı, fakirler beşiği ve ehl-i fıkh'ın.. en şe­refli insanların yaşadığı bir yerdi." Bu söz o günkü Medi­ne'nin durumunu bize açıkça bildiriyor. Ensar ve Muhacir­den fakih sahabelerin o günlerde Medine'de mevcut oldukla­rı malumdur. Farzedelim ki, fakih sahabilerin tamamı ora­da değildiler. Orada bulunanlar bulunmayanlara meseleyi naklederek, doğruluk veya yanlışlığını araştırmadılar mı? Eğer gerçekten sahabe, Allah'ın Kitabı karşısında bu kadar kolaycılık ve gaflet içerisinde bulunuyor ve Allah'ın Kitabı'n-da azalma, eksilme oluyor idiyse, o halde Rafîziler kesinlikle haklıdırlar.

Lütfen bu meseleyi Allah'ın Kitabı ve Sünnetle delillen-direrek izah buyurunuz efendim. Rasûlullah'ın (s.a) yemini, Hz. Ömer'in (r.a) hutbesi ve Buhârî'nin hadisi karşısında da­ha güçlü delil gerekir. Herhangi bir müctehid ve müfessirin görüşünün bunlara karşı güçlü delil teşkil etmeyeceği açık­tır.

12. Tercüman'ul Kuran m Rabîussânî 1375/1955 tarihli sayısında Hz. Ebu Bekir'in düz kefaleti yasaklamasını gayr-i İslamî hamiyet olarak yorumluyorsunuz. Hz. Ebu Bekir'in nübüvvet makamı ile olan bağı sadece kızı vesilesiyle mi idi? Bu, Hz. Ebu Bekir'e bir itham değil midir? Bu iftira Rasûlullah'ın (s.a) hanımlarından bir başkasına da yapılmış olsaydı, Hz. Ebu Bekir aynı titizliği göstermeyecek miydi? Nerede sahih gibi gözükmemektedir. Çünkü, burada sadece kefaleti oldukça yumuşak bir lehçe ile açmak kastediliyordu. Nite­kim:

 (s.a) şahsiyeti ve büyüklüğünü tasavvur etmek İslâm'da ya­saklanmış mıdır? Meselâ: "Fazilet ve servet sahibi kimseler"[57] ibaresi ve Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?[58] ibaresinden anlaşılan onun temiz hislerinden af dilemektir. Bunda itabın en ufak bir kokusu bile yoktur. Bunu vaid (kor­kutma) olarak almak bizim anlayışımızın dışındadır. Buna ilaveten, burada, sizin İslâmdışı hamiyetle yorumladığınız kefaletin temel muharriklerine değil de, kefalete muhalefet edilmiştir. Eğer bu muharrikler İslâmdışı olsaydı "yakınlığı bulunanlara vermeme" [59]yerine söz ko­nusu muharrikler gelmiş olurdu.

"Allah hakiki söylemekjten utanmaz" [60] Fesa­dın kaynağını bırakıp da ayrıntılarla uğraşmak yüce Kur'an'm şanına yaraşmaz. Kefalet o sözlerle sona erdirildi, ancak fesadın kaynağı olan İslâm dışı hamiyet onların kalp­lerinde aynı şekilde kalmaya devam etti.

Tercüman'ul Kur'anın Rabîülevvel 1375/1955 tarihli sa­yısında "büyük ihtimalle Hz. Ömer'i kısa bir zaman için fnağlup eden, işte o şahsiyeti yüceltme düşüncesiydi.[61] Nebi'nin

"Allah'a yemin olsun ki, sizden biri beni canından daha fazla sevmedikçe gerçek mümin olamaz" hadisine ne diyece­ğiz?

Rasûlullah'ı (s.a) sevmek imanî bir gerçek olarak ifade

edildiğine göre bu Kur'an'm ruhuna uygundur. Rasûlullah'ın (s.a) sağlığında şahısperest olmayan Hz. Ömer'e (r.a) bu şahısperestlik duygusu daha sonra nereden geldi?

Bedir esirleri, Hudeybiye musalahası, hicab olayı, müna­fıkların reisinin cenaze namazı ve sayısız hadiseler bu konu­ya ışık tutuyor.

Sahabe ve Hulafâ-i Raşidîn'e karşı ne derece kötü zan1 da bulunabiliriz. Bu konuyu daha başka bir şekilde te'vü ede­mez miydiniz?

"Ashabım hakkında Allah'tan korkun, Allah'tan, Ben­den sonra onları hedef almayınız. Kim onları severse ben de onları severim. Kim de onlara buğzederse, onlara buğzederim.

Ashabım yıldızlar gibidirler hangisine uyarsanız hida­yet bulursunuz."

Bu hadislerle kasdolunan nedir?

13. Siz hatadan masum musunuz? Değilseniz, içtihadınız tenkit edilebilir mi? "Tenkit edilebilirse", neden tenkit eden âlimleri kötülüyorsunuz? İslâm öğretisi hakkında söz söyle­yip anlatmayı yalnız kendi cemaatinizin alimlerine hasre­derseniz; bu, İslâm'ı dar çerçevede bırakıp, gelişmesine en­gel olmak demek olmaz mı? Bir şeyi baskı ile tercihe zorla­mak İslâm'ın ruhuna ters düşmez mi? Alimler arasındaki di­ne uygun ihtilaflar Allah Rasûlü'nün:

"Ümmetinin ihtilafında rahmet vardır" sözü ile aynı mânâya gelmezler mi? Bu ihtilaflarla, akim işlerliği sayesin­de değişik görüş ve düşünceler ortaya çıkıyor ve böylece üm­metin lehine neticeler elde edilmiyor mu?

14. Ashab tenkit edilebilir mi? Eğer siz tenkit edilebilece­ğini söylüyorsanız, şu hadisler hakkında ne düşünüyorsu­nuz?

Ashabım hakkında Allah'tan korkun, Allah'tan."

"Ashabım yıldızlar gibidirler. Hangisine uysanız hidayet bulursunuz."

 

Cevap:

 

Sorularınızın cevabına geçmeden önce şöyle bir açıkla­mayı zaruri görüyorum. Yazılarımdan şüpheye düşen veya bazı noktaları anlayamayanların bizzat bana müracaat ede­rek benden cevap istemeleri gerçekten memnuniyet verici bir husustur. Ancak şu kadannı söyleyeyim ki, eli kalem tu­tan ve kitaplardan araştırma imkânları olanların bu tür so­ruları bizzat kendilerinin araştırarak bir çözüme kavuştur­maları gerekirdi. Böyle bir çaba onların sadece biraz vakitle­rini alır, hepsi o kadar. Şüphelerini gidermeleri için de bu ka­darına katlanmalarını onlardan beklerdim. Bunun onlara zahmet olmayacağını umuyorum.

Şu da var ki, fitne çıkarıp milletin kafasını bulandırmak için benim yazılarımda açık arayan fitneciler iyi niyetle dü­şünmeye vakit ayırmazlar. Böylelerinin yaptığı tahrifatı gi­dermek için işimi gücümü terkederek bunlarla uğraşmaya vaktimin olmadığını da belirtmeliyim.

Takdir edersiniz ki, bu gibi fitnelerden etkilenerek bana gönderilen sorular sadece sizin yazıp gönderdiğiniz bu on dört soru değildir. Pakistan'ın çeşitli yerlerinden ve Hindis­tan'dan bana sürekli sorular gönderiliyor. Çünkü, dünyada­ki bir çok fitneci grup gibi buradakiler de bu gibi sorularla karşımıza çıkıyorlar. Bizden ne istiyorsunuz? Biz de bu tip sorularla değerli ömrümüzü onlar gibi fuzuli işlerde mi har­cayalım? Onların sorduğu bu gibi sorulara cevap yetiştirmek için değerli ömrümüzü heba mı edelim?

Şimdi sizin sorularınızın cevabına geçebiliriz:

 

1. Hac Farizasının Tarihinin Tesbiti

 

Eğer fitneciler sizin kafanıza bir şüphe sokmadılarsa, bu meselenin aslını anlamak için fazlaca vakit ayırmaya ihtiya­cınız yoktur. Bu soruyu basit bir akıl yürütmeyle çözebilirsi­niz. Benim asıl söylediğim şuydu: "Mekke'nin fethinden son­ra ilk hac eski yöntemle hicretin 8. yılında yapılmıştır."

Bir defa, sahabe-i kiram'ın ne zaman olursa olsun, "eski yöntemle" hac yaptığını nereden, hangi ibareden çıkardınız? Bu konuda sorduğunuz bu kadar soruyu, bizim hangi ifade­mizden ,nasıl çıkardınız? Siyer konularını işleyen herhangi bir kitaba baktığınızda göreceksiniz ki, Mekke hicretin 8. yılı Ramazanında fethedilmiştir. Onu takip eden ayda Huneyn ve Taif savaşları meydana gelmiş, Zilkade ayında ise Rasûlullah (s.a) umre yapmış ve hac yapmadan ashabı ile birlikte Medine'ye geri dönmüştür. O zaman için, yüzyıllar­dır bu usule uygun olarak hac yapmak üzere binlerce, yüz-binlerce müşrikin Mekke'de toplandığı ya da en kısa zaman­da toplanmak üzere olduğu bir zamanda, cahiliye zamanın­da revaçta olan eski hac usûlünün hemen değiştirilmesi mümkün değildi. Şayet bu câhili usûle o anda engel olunsaydı, Huneyn'deki savaştan bir kaç kere daha şiddetli bir sava­şın Harem-i Şerif çevresinde başgöstermesi kaçınılmazdı. Dolayısıyla o yıl câhili usûlle yapılan hacca itiraz edilmemiş ve hac eskiden nasıl yapılıyor idiyse, yine öyle yapılmıştır.[62]

Mekke'nin Fethi'nin ikinci yılı, yani; hicretin 9. senesi Rasûlullah (s.a) Hz. Ebubekir ve Hz. Ali'yi (r.a) haçtaki îslâmî değişimi ilân etmekle görevlendirdi:

"Bu yıldan sonra hiçbir müşrik ne hac yapacak, ne de çıp­lak olarak Kabe'yi tavaf edecektir."

Bu açıklama Kuranın hükümlerine istinad ediyordu:

(Allah'a) ortak koşanlar pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar.[63]

Fethin üçüncü, yani; hicretin 10. yılında Rasûlullah (s.a) bizzat teşrif buyurup menâsık-ı hacc'ı kamilen, ilelebet, ikâme ettiler.

Sizin "hac hangi yıl farz oldu?" sorunuzun cevabı ise, araştırmacılara göre; Hicri 9. yılın sonlarıdır. Bir başka ta­birle, Hicri 10. yılın başlarıdır.

Haccm farziyet tarihinin yukarıdaki gibi oluşunun en bü­yük delili Buharı ve Müslim'de rivayet olunduğu üzere, zi­yaretine gelen Abdulkays oğulları heyetine Rasûlullah'm (s.a) İslâm'ın şartlarından sadece dördünü zikredip, haçtan bahsetmemiş olmasıdır. Bu hadise de haccm o ana kadar farz olmadığını gösterir. Bu heyetin, hicretin 9. senesi Tebük Gazvesinden sonra geldiğinde ittifak edilmiştir.[64]

Zira o yıl, câhili adetlerin revaçta olması, haccm Zilkade ayına tesadüf etmesi ve Allah Rasûlu nün müşriklerle yan-yana haccetmesinin şanına uygun düşmemesi gibi nedenler­di le Efendimiz hac için bizzat gelmeyip; câhili adetleri kaldı­rıp, İslâmî hac usûlünü ilân etmek için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali'yi (r.a) gönderdi.

Bu alandaki İslâmî hükümlerin uygulandığı ilk hac hic­retin 10. yılında Veda Haccı sırasında gerçekleşmiş oldu.

 

2. Peygamberlik Vazifesi ve Yûnus Aleyhisselâm

 

Bu konuda yapılan itirazlara kendimden değil de, bizzat Kur1 an'dan cevap vermeyi tercih ediyorum. Yûnus (a.s) ile il­gili kıssa Kur'an'da dört yerde zikredilmektedir. Lütfen oku­yun.

Yûnus Sûresi'nde:

"Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması ken­disine fayda veren bir memleket olsaydı (azabı gördükten sonra inanmak hiçbir memlekete yarar sağlamamıştır.)" Yalnız Yûnusun kavmi (azâb henüz inmeden önce) inanın­ca dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık.[65]

Enbiyâ Sûresi'nde:

Zünnûn'a (balık karnına girmiş olan Yûnus b. Mat­ta'ya) da (lütfettik). Zira (o kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi (kavminin arasından çık­makla kendisini kurtaracağını) sanmıştı.[66] Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): "(Senden başka ilah yoktur. Sen eksik­liklerden uzaksın, yücesin, ben zalimlerden oldum!" diye yalvardı.) [67] Sâffât Sûresinde:

"Yunus da gönderilen peygamberlerdendi. Dolu gemiye kaçmıştı. (Yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolcu­lardan birini denize atmak gerekmişti. Birini atmak üzere gemidekilerle) kur'a çekti. (Yûnus) yenilenlerden oldu. (Kur'a kendisine isabet etti.) (Yûnus, Rabbi'nden izinsiz ola­rak kavminden ayrıldığı için kendi kendisini) kınayarak (denize attı), balık onu yuttu. Eğer teşbih edenlerdan olma­saydı (insanların) yeniden diriltüecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. [68] Kalem Sûresinde:

Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi (Yûnus) gibi olma.[69] Hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Allah'a) seslenmiş­ti. Eğer Rabbi'nden ona bir nimet yetişmeseydi, yenilerek çıplak bir yere atılırdı.[70]

Bu ayet, ne de olsa Yûnus'un (a.s) bir kusurunun olduğu­nu ifade etmektedir. Onun için de hikmet-i ilâhî mucibince balığın karnına düşmüştü. Bunun sebebi bir çeşit sabırsız­lıktı ki, olay Yûnus'un (a.s) nübüvvet vazifesini edası sıra­sında meydana gelmişti. Anahatlanyla olay Yûnus'un (a.s) tebliğ sırasında karşılaştığı olumsuzluklara dayanamaya­rak Allah Teâlâ'dan izin almaksızın kavmini terkedip gitme-siydi. Bunun içindir ki, Allah (c.c) onlara başka kavimlere yapmadığı bir muamele ile mukabelede bulunmuş, onlara azabı gösterdikten sonra tevbelerini kabul etmiştir. Oysa bi­liyoruz ki, Allah'ın (c.c) azabı geldikten sonra tevbelerin ka­bul edildiği görülmemiştir. Bu durum Allah'ın (c.c) kendi be­yanı ile sabittir. İfade etmeliyim ki, bu bilgiler bana ait de­ğildir. Bizzat ilâhî buyruklardır. Öyle ise itirazcılann itiraz­ları bana değil, bizzat Allah'ın (c.c) ilâhî Kitabı'na yapılmış demektir. Çünkü cevabını orada bulacaklardır. Bu cevap onun uhdesindedir.

"Bu sizin yazınız, enbiyâya saygısızlık yapmaya teşvik edici değil midir?" sorunuza karşılık, şimdi ben size soruyo­rum: Sizin, enbiyâya saygıda Allah'ı (c.c) neredeyse ikinci de­receye düşürmeniz; saygı duyduklarınızı onlan yaratan Al­lah'ın üzerine çıkarırcasına aşırıya gitmeniz; işte bizzat bu, büyük bir saygısızlıktır. Eğer böyle yaratılanı yaratanın üs­tünde bir saygıya lâyık görme hatasına düşmüyorsanız, ya neye karşı çıkıyorsunuz? Neye çözüm arıyorsunuz?[71]

 

3. Mensuh Hükümlerle Amel Etmek

 

Siz bu konu hakkında yanlış göndermede bulunuyorsu­nuz. 1955 yılı Ekim-Kasım aylarını ihtiva eden birleşik bir sayı yayınlanmamıştır. Öte yandan, bu konu ne Ekim sayı­sında, ne de Kasım sayısında bulunmuyor. Öyle anlaşılıyor ki, siz bu konulan kimden duydunuzsa, doğruluğunu araş­tırmadan duyduğunuz şekilde kaleme almış ve sorularınız arasına katmışsınız. Aslında bu konunun teferruatı "Resâil ve Mesâü"in 2. cildinin 115. sayfasında mevcuttur. Söz ko­nusu makalede, nesih konusunu duyduğunda bazı şüphelere kapılan halktan birisinin şüphelerini yok etmeye yönelik bir usûl izlenmiştir. Genelde halkın sorduğu soru şudur: "Neshedilmiş ayetlerin Kur'an'da bulunmasına ne gerek var, neden bu tür ayetlerin tilaveti de neshedilmedi?"

Şahsen ben, mensuh ayetlerin Kur'an'da bulunmalarının hikmetini şöyle açıklıyorum: Şayet biz mensuh ayetlerin neshinden önceki hayatı zamanın herhangi bir devresinde yeniden yaşayacak olursak, o konudaki mensuh ayetlerle amel edebiliriz. Meselâ: Bir müslüman, herhangi bir ülkede, Rasûlullah'm (s.a) ve ashabının Mekke devrinde karşılaştık­ları zorluklarla karşüaşsa -her ne kadar bir çok müfessir Me­dine döneminde nazil olan savaş ve cihad ayetleriyle Mekke devrinin sabırla ilgili ayetlerinin hükmünün neshedildiğini kabul ediyorsa da- Mekke devrinde amel edildiği gibi sabra ve tahammüle başvurur; Medine döneminin öğretileri olan cihad ve kıtale değil. Böylece, böyle bir durumda müslüman-lar Medine devrinde inmiş bulunan ve İslami hükümet olma­dan amel edilmesi mümkün olmayan bir hükme ve kanuna uymaktan muaf olacaktır. "Neshedilmiş ayetleri hakiki ka­nun koyucu neshettiğine göre, hangi kanun koyucu yeniden yürürlüğe koyabilir" şeklindeki sorunuza gelince; bu soru­nuzun muhatabı sadece ben değilim. Bunun muhatabı, daha birkaç sene öncesine kadar, İngiliz idaresi altında ulusal amel tarzı için Mekkî ayetlere başvuran ve Medine devrinde­ki savaş ahkâmını ve hadlerin uygulanmasını askıya alan tüm âlimlerdir.

 

4. Cennetin Yeri

 

İtirazlarınızın cevabı kaynak olarak gösterdiğiniz "Ter­cüman 'ul Kur'an"\n ilgili bölümünde mevcuttur. Eğer siz "Tercüman ul Kur'an'va Rabîulevvel H. 1375/1455 sayısını bizzat okusaydınız, sorduğunuz soruların cevabını orada mutlaka bulacak, itiraz' etmenize de gerek kalmayacaktı. Her ne kadar sorduğunuz bazı soruları cevaplandırmak mümkünse de ben bundan kaçmıyor ve şu anda gereksiz gö­rüyorum ve bunu da bilerek yapıyorum.[72]

Hz. Adem'in (a.s) konulduğu cennetin yerinin asli bir me­sele olmasından geçtik, fer'î bir mesele bile değildir. Delille­rinin tamamını Kur'ân'dan veren ve Kur'an'a bağlı araştır­ma yapan bir kimsenin görüşü için ilgili konuda kabul veya reddetmenin dışında bir yol yoktur. İsteyen kabul eder, iste­meyen reddeder. Bizim en büyük şansızlığımız şudur: Bazen bir konuya yapılan itiraz o kadar büyütülür ki, mesele itikadı bir inanç esası halini alır ve böylece bu inanç esasları etrafında iki cemaat oluşur. İtilaflar o denli ileri götürülür ki, cemaatler arasındaki bağlar tümüyle kopar ve o mesele de böylece son bulur. Bu hastalıktan kurtulabilmek için ileri geri her konuyu sormamak, her öne gelen meselede soru so­rup cevap alma alışkanlığından vazgeçmek gerekir. Gerçi bu sözlerim sizi ikna etmeyecek ve siz yine cevap bekleyeceksi­niz ama, sizin kesinlikle inanmadığınız bir konuda kimse si­zi inanmaya zorlayamaz. Kafanıza yatmayan şeyleri kabul etmeyebilirsiniz. Lüzumsuz konuları uzatmanın ve lüzum­suz konu üretmenin kime ne yararı olacaktır?

 

5- Peygamberlerin Masumiyeti

 

Peygamberlerin masumiyeti, şüphesiz, nübüvvetin te­mel esaslarından biridir. Peygamberlerini insanlara gönde­ren Allah, (c.c) onları biz, siz ve herkesten daha çok ve gerekli her türlü itimadı sağlayacak, şekilde göndermiştir.

Ancak, Allah (c.c) peygamberlerinin hata edebilecekleri­ni yüce kitabının müteaddit yerlerinde tenbih maksadıyla zikretmiştir. Bununla beraber, Allah yine kendi kitabında enbiyaları hakkında yanlış bir kanaate varmamamız için bi­ze onları küçücük bir hata üzerine bile bırakmadığını ifade eder. Belki anında peygamberin yaptığı hataları telafi eder. Daha doğrusu peygamberlerin hatasını anında önler.[73]

Şurası bir gerçektir ki, sizler peygamberlerin hatası gibi bir vakıa ile karşılaştığınızda onlar hakkında asla olumsuz bir kanaata sahip olmamalısınız.

Burada bilinmesi gereken asıl gerçek, peygamberlerin hata yapmalarının mümkün olduğudur. Çünkü Allah ile O'nun sevgili kulları nebileri arasındaki fark; Allah'ın asla hata yapmadığı, ama peygamberlerin hata yapabildikleri ve bu hatanın Allah tarafından önlendiği hususudur. Böylece, peygamberlere uluhiyet ve namütenahi hatasızlık gibi sapık bir isnadın yapılması önlenmiş oluyor.

6. Bu itirazların cevabı, "Tercüman'ul Kur'an'ın Aralık 1955 sayısının 280'inci sayfasında açıklanmıştır.

 

7. Cezaların Uygulanmasında Suçlunun Durumu

 

Bu meseleyi iyice anlamak istiyorsanız, Allâme İbn Kay-yım'm "I'lâm'ul Muvakkîn" adlı eserinin "Zaman, Mekan, Niyet, Durum ve Sebeplere Göre İhtilaflar" ve "Fetvaları De­ğiştirme" adlı bahislerine dikkatlice bakmalısınız.

Yine Allâme İbn Kayyım aynı eserinde, bu meseleyle ilgili hadisleri ve sözleri toplayarak zaman, yer, ilgili şahısların ferdî yaşantıları ve diğer birçok yönden incelemeye tabi tut-maksızm olaylar karşısında gözü kapalı hüküm vermenin yanlışlığım ısbat etmeye çalışmıştır. Sizin bana sorduğunuz şeylerin hepsini mezkur alim, defalarca ve geniş örneklerle anlatmıştır.

 

8- Hz. Havva'nın Doğumu

 

Kur'an-ı Kerim'in hiçbir yerinde Hz. Havva'nın, Hz. Adem'in kaburga kemiğinden yaratıldığı ibaresine rastlan­mamaktadır. Bu düşüncenin Kuranda teyid Duyurulduğu en fazla şu ayetle iddia edilebilir:

"O sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan­dır.[74]

Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu 167

"Ondan da zevcini yarattı". [75]

Bu iki ayette geçen minhâ" "ondan" ifadesinin mânâsı, "Onun nefsinden onun eşini yarattı" veya "Onun cinsinden eşini yarattı" şeklinde olup, ayetin bu iki mânâsından herhangi birisini tercihe vesile olan Kur'anî bir delil yoktur..Kurandaki diğer bazı ayetler ikinci mânâyı te­yid ediyor olabilir. Meselâ, Rûm Sûresi'nde şöyle buyurulmak tadır:

"Size kendi nefislerinizden eşler yaratması O'nun ayetlerindendir.[76]

"O size kendi nefislerinizden eşler yaratandır.[77]

Nahl Sûresi'nin 72. ayeti de aynı mealdedir: "Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı.[78] Bu üç ayetten de anlaşılıyor ki, sizden" ayetinin mânâsı sizin cinsinizden" demektir.

Buradan "bütün eşlerin, kocalarının kaburga kemiğin­den" yaratıldığı mânâsı çıkarılamaz. Eğer birinci meseleyi, yani;''nefislerinizden" tabirini esas alırsanız, Buharı ve Müslim'de geçen Ebu Hureyre hadisi bunu teyid eden bir esas olarak kabul edilebilir. Ancak bu rivayetin de lafızların­da ihtilaf vardır. Ravilerden biri Peygamberimizden şu lafız­larla rivayet etmektedir:

"Kadın eğe kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen eğriliğiyle fay­dalanırsın. "

Bir başka rivayette de şu lafızlar bulunmaktadır:

"Kadınlarınıza iyi davranın. Çünkü onlar eğe kemiğin­den yaratılmışlardır. Her ne kadar, eğe kemiğinin en üst ta­rafı en eğri tarafı ise de onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Ama kendi haline bırakırsan eğriliğe devam eder. Kadınla­ra hayırlı tavsiyelerde bulunun."

Bu iki hadisin birincisinde kadının yapısı eğe kemiğine teşbih edilmektedir. Burada kadının eğe kemiğinden yara­tıldığına işaret eden bir ibare zikredilmemektedir. îkinci ha­diste ise açıkça kadının eğe kemiğinden yaratıldığı ifade edilmektedir. Ancak burada dikkate şâyân olan mesele; ilk olarak Hz. Havva'nın eğe kemiğinden yaratılmış olması de­ğil de, bütün kadınların eğe kemiğinden yaratılmış olmasıdır.[79]

Gerçekten dünyadaki bütün kadınlar eğe kemiğinden mi yaratılıyor? Eğer böyle değilse -ki kesinlikle böyle değildir o zaman bunun "o eğe kemiğinden yaratılmıştır" mânâsına alınamayacağını kabul etmemiz gerekir. Burada kasdedilen, kadının yapısında eğe kemiği gibi bir eğriliğin bulunduğudur.

Bunun örneği:

"insanın tabiatında acelecilik vardır. Öyle acelecidir ki, sanki insan aceleden yaratılmıştır" (Enbiyâ: 37) Bunun mânâsı insanın aceleden yaratıldığı şeklinde olmayıp, insa­nın hilkatinde acelecilik olduğu şeklindedir.

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, Hz. Havva'nın eğe kemiğinden yaratıldığına dair kuvvetli ve kesin bir delile ne Kur'an1 da ve ne de hadislerde geçen ibarelerde rastlanmı­yor.

Gerçekte doğru olan bir şey varsa, o da; bu rivayeti müs-lümanların İsrailoğullarmdan naklederek kabullendikleri, bununla da kalmayıp büyük büyük alimlerin söz konusu ri­vayeti kitaplarına almış olduklarıdır.

Aslı esası olmayan bu tür rivayetleri dindenmiş gibi ka­bullenip, sonra da onlara itiraz edenleri sapıklıkla damgala­mak insaf ölçüleriyle bağdaşır mı?

İmam Buharı nin "Ehâdis'ul-Enbiyâ" bölümünde naklettiği ikinci rivayet ise şöyledir:

"Çünkü kadın eğe kemiğinden yaratılmıştır".

Şu halde, buradaki "kadınla kastedilen; dünyada herkesten önce yaratı­lan tek bir özel kadın değil, her kadm, yani; kadınlar sınıfının tamamıdır. Soruyu soran şahsın Buhârî'ye gönderme yaparak, bulunmadığı halde

"Adem'in eğe kemiğinden yaratıldı" ibaresini Buhari'de göstermeye çalış­ması hayret verici bir şeydir. (Mevdûdî)

'Tûr Dağı'nın Kaldırılması" Hakkında Biraz Daha Geniş Açıklama

 

Tehfim'ul Kur'an'm birinci cild 83. sayfası ve ikinci cild 95. sayfasında terceme ve teşrih olarak yazmış olduklarımı dikkatlice okuyunuz. Bu yazdıklarımın hiçbir yerinde dağın kaldırılmasının inkâr edildiğine rastlayamazsınız. Bu ko­nuyla ilgili olarak, sadece bu kaldırılışın tafsilatlı keyfiyeti­ni belirlemenin müşkil olduğu söylenmiştir. Dağın kaldırılı­şının bir şekli, büsbütün bir dağın yerden çıkarılarak yuka­rıya kaldırılmasıdır. İkinci bir şekli ise, dağın köklerinden sökülerek etekleri üzerinde durabilecek bir şekilde bir tara­fa eğdirilerek ona bakanların dağı sanki üzerlerine yıkılacakmış gibi görmeleridir. Bakara Süresindeki: üzerinize dağ kaldırmıştık.[80]ayeti birin­ci şekli akla getirmekte, ancak A'râf Sûresi'ndeki:

"Bir zaman da üzerlerinize dağı bir gölge gibi kaldırmış­tık, üstlerine düşecek sanmışlardı" [81] ayeti ise akli ikinci tarafa çekmektedir, Neteka'mn mânâsı bir şeyi sökmek ve şiddetli bir şekilde saklamaktır. Sözlükte mânâlarına gelmektedir. İmam Râğıb el-İsfahânî Müfredat'ül Kur'an isimli eserinde aynı mânâyı vermiş, Esâs'ül Belâğa'da da aynı anlamda kullanılmıştır. Bütün bunlara dayanarak, bana göre dağın kaldırılması ha­disesinde (yukarıda açıkladığımız olası) iki şekilden herhan­gi birisini kesin olarak belirlemek mümkün değildir.

Şimdi ortaya şöyle bir sorun çıkıyor: Eğer bir kimse bu iki şekilden her birinin olasılığını eşit görüyor ve bunlardan herhangi birini vakıanın kesin oluş şekli olarak belirlemede duraklıyorsa, ortalığı bu derece gürültüye verecek ne gibi bir suç işlemiştir? Bu konuda bizi daha da üzen şey, ortalığı gü­rültüye verenlerin itiraz ettikleri konularda benim asıl ki­taplarımı karıştırma zahmetine katlanmadan kulaktan dol­ma bilgilerle münakaşa etmeleridir. "Lafızları Kur'an'm ru­huyla daha fazla mutabakat gösterecek bir şekilde müekked olan ve üzerinde ittifak edilmiş bir meseleye mücmel diyerek onu şüpheli bir hale sokmanın ne alemi var" diye yazmanız da bu kadar şiddetli bir sorgulamaya tabi tuttuğunuz ibare­leri Tefhim'ul Kur'andaki aslından okumadığınızı açıkça göstermektedir. Çünkü benim bu açıkladığım mücmel mânânın Kur'an'm ruhuyla daha fazla mutabakat sağladığı Tefhim'ul Kur'an'm hiçbir yerinde yazılmış değildir. Sizin bu sorgulamanızın ciddiyetsizliğine diğer delillerimiz ise şu şekildedir: Siz Tûr dağının kaldırılması ile ilgili yorumunu­zu desteklemek babından incili de sorumsuzca kaynak gös­teriyorsunuz. Halbuki bu konuyla ilgili olarak ben İncil 'in söylediklerini Tefhim'ulKur'anm 2. cilt, 95. sayfasında ke­limesi kelimesine nakletmiş bulunuyorum. Naklettiğim bu görüşler sizin açıklamanıza tamamen muhaliftir. Talmud'a gelince; eğer Talmud'u mütâlâa fırsatı bulursanız, lütfen onun ibarelerini de bana gönderiniz.

 

Haber-i Vâhid ve Mütevatir Olmayan Hadisleri Red veya Kabul İman ve Küfrü İcab Ettirir mi?

 

10. Siz bu sorunuzda da benim tüm yazdıklarımın tama­mını değil de sadece bir bölümünü nakletmişsiniz. Lütfen benim "Resâil ve Mesâü" adlı kitabımın birinci cildinin say­fa 66'dan 68'e kadar olan bölümünü dikkatlice okuyunuz. Ayrıca Hanefi fıkhının meşhur imamlarından Şems'ül-eim-nıe Serahsi'nin bu bağlamda Usûl'üs Serahsî'âe yazmış ol­duğu ve benim de aşağıda aynen naklettiğim ibarelerini göz­den geçiriniz. Bunları okuduktan sonra, belki, yazmış oldu­ğum esasların benim uydurmalarım değil de selef-i sali-hın'den bu tarafa müsellem (kabul edilmiş) olarak gelen gö­rüşler olduğuna kanaat getirirsiniz. İmam Serahsî haber-i vahidle ilgili olarak şöyle yazmaktadır:

"Haberi vahid, ilm-i yakıni (kesin bilgi) gerektirmez.

Çünkü bunda ravinin hata etme ihtimali vardır. Tabiki oravi hakkında hüsn-ü zanna ve âdil olması durumunun belli olması dolayısıyla ravinin sıdk (güvenilirlik) yönünün ter­cih edilmesine dayanarak (haberi vahidden dolayı) kendi­siyle amel edilmesi vacib olan bir delil mutlaka ortaya çık­maktadır. O halde bu gibi haberlerin hükmü, delilinin kuv­veti dolayısıyla sabittir ve bu hüküm şudur; Onu inkâr eden tekfir edilemez. Çünkü onun delili ilm-i yakîni gerektirmez. Ancak ona uygun olarak amel etmek vacib olur. Çünkü onun delili kendisiyle amel edilmeyi gerektirmektedir. Eğer bunu inkâr eden kişi, tevile dayalı olarak değil de doğrudan ha-ber-i vahid'i inkâr ediyorsa böyle bir kişi sapıktır. Ancak ha-ber-i vahid'le amel etmeyi vacib olarak kabul ettiği halde, onu tevile dayalı olarak inkâr eden kişi sapık olarak nitelen­dirilemez.[82]

İmam Serahsi mütevatir haber hakkında da şöyle yaz­maktadır:

"Bunun (mütevatir) tarifi şu şekildedir: Birbirinden deği­şik bölgelerde yaşadıkları halde yalan üzerine ittifak etmele­ri mümkün olmayan büyük insan topluluklarının devirden devire, Rasûlullah'tan (s.a) zamanımıza kadar muttasıl olarak naklettikleri haberdir. Buna örnek olarak, namazla­rın sayısını, namaz rekatlarının sayısını, zekat miktarını, diyet vs. gibi diğer haberleri gösterebiliriz. O halde farklı bölgelerde yaşadıkları halde aynı haberi nakleden ravilerin çokluğu herhangi bir uydurma töhmetini ortadan kaldırır. Böyle bir haberi sanki Rasûlullah'tan (s.a) işitiyoruz gibi­dir. Böyle bir haber cumhur-u fukahaya göre ilmi yakinî ge­rektirir.[83]

Bundan sonra İmam Serahsî özü itibariyle haber-i vâhid kısmına giren, ancak birçok rivayette aynı müşterek mânânın bulunması hasebiyle bu müşterek mânânın teva­tür derecesine yükselmesini söz konusu etmektedir. Hadis ıstılahında bu habere haber-i meşhur denmektedir. Bu ko­nuda alimlerin ihtilaflarını zikrettikten sonra İmam

Serahsî'nin tercih ettiği görüş şudur:

"Bu gibi haberlerin üçe ayrıldığını bildiren Isa b. Ebân şöyle demektedir: Bunlardan birinci kısmını inkâr edenlere sapık denilebilir, ancak kâfir denilemez. Örneğin; evli iken zina edenin cezasının recm olduğunu inkâr eden kimse gibi. İkinci kısmı inkâr edenlere ise sapık denilemez, ancak hatalı denilebilir ki, bu kişilerin günahkâr oldukları endişesi du­yulur. Örneğin; mest üzerine meshetmeyi bildiren haberi ve­ya bir cinsin doğrudan alış-verişinde tefâdül'ün[84] haram olduğunu bildiren haberi inkâr eden kişi gibi. Üçüncü kısmı inkâr edenlerin ise günahkâr olma tehlikeleri yoktur, ancak onların görüşlerinin yanlışlığı gösterilebilir. Bu kışıma ahkâm babında fukahanın kabul edilip edilmemesi husu­sunda ihtilaf ettiği birçok haber girmektedir.[85]

Bu konuyu dikkatle incelerseniz, rededdilmesi veya ka­bul edilmesinin iman ve küfrü etkilediği meselelerin, sade­ce, Rasûlullah'tan (s.a) bize kadar katiyet bildiren bir ilim kaynağından gelen meseleler olduğunu anlarsınız. Söz ko­nusu kaynak ise ya Kur'an-ı Kerim'dir ya da İmam Serahsî'nin şartlarını açık bir şekilde bildirdiği mütevatir nakildir. Haber-i vâhid veya meşhur rivayetler olarak nak­ledilen şeyler ise delillerinin kuvvetine uygun ehemmiyeti haizdirler. Ancak bu haberlerden hiçbiri, imam etkileyebile­cek ve onu kabul etmeyeni kâfir kılabilecek oranda önemi haiz değildir. Hadislerde Mehdi ile ilgili gelmiş olan haber­ler Hadis Usûlü'ne uygun olarak tenkide tabi tutulsa, bu ha­berlerin mest üzerine meshetmek ve riba'1-fazl rivayetlerin mertebesine bile çıkamadığı görülür.

 

Recm Ayeti Üzerinde Ayrıntılı Tartışma

 

11- Sizin bu itirazınız bana göre itirazlarınızın en acâibi. Bundan sizin, benim Tercüman'ul Kur'anm Kasım 1955 ta­rihli sayısındaki itiraz ettiğiniz makalemi tam anlamıyla okumaya gerek bile görmediğiniz anlaşılmaktadır. Sizin zikretmekte olduğunuz Buharı hadisinin yorumunu, Ter­fi cuman'ulKur'anmyukarıda zikrettiğim sayısının 58 ve 59. sayfalarında altı madde halinde oldukça açık bir şekilde yaptım. Bunu okuduktan sonra artık sizin itirazınıza mahal kalıp kalmadığını iyice düşününüz. Gelelim Hz. Ömer'in (r.a) konuşmasına. Bu konuda ben kendimden bir kelime bi­le yazmış değilim. Ben sadece, meşhur Kur'an müfessiri Allâme Âlûsi'nin Rûh'ul Meântde, Hidâye'nin meşhur şârihi Allâme Ibn Hümam'dan yapmış olduğu alıntının tercemesini yaptım. Ancak size göre hatalı yine de benim. Bu iki büyüğü muhatap alarak onlara bir şey söylemiyorsunuz. Bu konuda sizi daha iyi ikna edebilmek için burada Hz. Ömer'in hutbesindeki şu cümleleri de aktarıyorum. Hz. Ömer (r.a) şöyle buyuruyor:

"Allah'ın Kitabında, evlendikten sonra zina edip de şa­hitlik veya hamilelik ya da itiraf yoluyla (zina ettikleri kesin­leşen) kadın veya erkeğe recm (cezası) uygulanması haktır."

Bu hutbedeki, hamileliğin tek başına recm cezası için ye­terli bir delil oluşturduğu yolundaki bölümünü cumhur-u ulema kabul etmemektedir.

Allâme Şevkâni Neyl'ül Evtâr da bu konu ile ilgili olarak şöyle yazmaktadır:

"Cumhur sırf hamilelikle haddin sabit olmadığı görü-şündedir. Bilakis haddin sabit olabilmesi için ya zinanın şa­hitlerle ispatlanması ya da bizzat itiraf edilmesi zaruridir. Cumhur bu görüşlerini desteklemek için, şüphe halinde had uygulanmasını yasaklayan hadisleri delil olarak göster­mektedir. Özetle söylemek gerekirse bu Hz. Ömer'inYşahsî) bir görüşüdür ve insan canını helak etmeye kadar götüren bu görüşe dayanarak bu kadar büyük bir uygulamaya konamaz. Hz. Ömer'in (r.a) bu meseleyi bir sahabe grubu içe­risinde gündeme getirdiği halde hiç kimsenin itiraz etmemesi meselesi ise sahih bir istidlal (delillendirme) değildir. Çünkü, dinleyenlerin itiraz etmemesinden icma lâzım gel­mez.[86]

 

Açıkça Bühtanda Bulunmaya Bir Örnek

 

1- Sizin bu itirazınız bir itirazdan öte bize açıkça bühtan­da bulunmaktır. Açıkça görülüyor ki, bu itirazınızı da benim asıl yazdıklarımı okuyarak değil, oradan buradan işittikleri­nize dayanarak yapmışsınız. Hz. Ebu Bekir'in düz bir kefa­let uygulama hadisesi sizin göndermede bulunduğunuz gibi Tercüman'ul Kur'anm Rabîussânî 1375. sayısında kesin­likle zikredilmemiştir. Bu mesele Tercüman'ul Kur'anm Cemadiyelûlâ 1375. sayısında gündeme getirilmiştir ve Hz. Ebu Bekir'in (r.a) bunu gayr-i Islâmî hamiyetine binaen yap­tığına dair işareten ya da kinayeten hiçbir şey yazılmamış­tır. Lütfen, yukarıda zikrettiğim derginin 307. sayfasını ta­mamıyla okuduktan sonra, bana böyle bir şeyin nerede ya­zılmış olduğunu bildirir misiniz? Yine Hz. Ebu Bekir'in (r.a) bu fiili dolayısıyla itaba mâruz kaldığı ve cehennemle korku­tulduğunun makalemizin neresinde olduğunu bir zahmet bana yazmız!

Siz, aynı şekilde, Rabîulevvel 1375 sayılı Tercüman'ul Kur'an'ı kaynak göstererek Hz. Ömer'le (r.a) ilgili bir bölüm nakletmişsiniz. Ancak Tercüman'ul Kur'anm Rabîulevvel 1375. sayısında kesinlikle böyle birşey yok. Yeniden okuya­rak, böyle bir ibareyi nereden bulduğunuzu bir zahmet bana bildiriniz. Sizin, sahabe-i kiram'ın aşkıyla yanıp tutuşarak bu gibi şeyleri yazdığınızdan şüphem yok. Ancak bana göre, herşeyden önce insanın kalbinde Allah korkusu olmalıdır.

 

Haksız Taassub

 

13. Ben, ne kendimi hatalardan masum gördüm ve ne de böyle bir şey söyledim. Benim söylediğim ve yazdığım her sö­zün tenkid edilebilirliğini uygun görmek bir yana, insanları buna bizzat teşvik eder ve bunu oldukça hoş karşılarım. Siz sadece benim değil, Cemaat-i İslâmî'ye bağlı kişilerden hiç­birinin herhangi bir sözünde, İslâm'ı doğru yorumlamayı sa­dece kendimize mahsus kıldığımıza veya kendimizi eleştiri ve tenkidlerin üstünde gördüğümüze dair suçlamayı gerek­tirecek hiçbir kelime bulamazsınız. Gücenmezseniz açıkça belirteyim ki, bu şıkta yazmış olduğunuz şeyler buram bu­ram taassup kokmaktadır. Üzerime çeşit çeşit bühtanlar atan, yazdıklarımı çarpıtarak yanlış mânâlar çıkartan ve en kötüsü yalan yanlış iftiralarda bulunarak, beni sadece tekfir etmek ve dalalette görmekle kalmayıp, yer yer vaazlar ve propaganda vesilesiyle halkı benim aleyhime kışkırtarak günlerim gün eden beylerin yaptığı size göre sırf eleştiridir ve onların bu yaptıkları sizin açınızdan itirazın ya da şikayet kabilinden şeyler değildir.

Yalnız, binlerce haksızlığa sabrettikten sonra, eğer Ce­maat-i İslâmi'den herhangi bir kimse dili ya da kalemiyle bu gibi iftiraları reddetme kabilinden bir kelime sarfederse, bu size göre ta'n oluyor ve hemen şikayete başlıyorsunuz.

14. "Tenkid" kelimesine 13 numaralı itirazınızda kullan­dığınız şekilde bir mânâ yüklenirse sahabe-i kiram bir tara­fa, en aşağı derecedeki bir insanı bile tenkid etmeyi günah olarak görürüm. Ancak, ilim ehli arasında maruf ve meşhur olan tenkid söz konusu edilir ve bu mânâya alınırsa, Allah Teâlâ ve peygamberler dışında hiçbir insanı eleştirinin üs­tünde görmem. Herhangi bir sahabenin sözü ya da davranışı o sözü söyleyen ya da o davranışı sergileyen kişinin şahsiye­tine binaen hüccet değildir. Onun deliline bakılarak kabul edilip edilemeyeceği hakkında bir görüşe varılabilir. Delil açısından herhangi bir meseleyi araştırma "tenkid" olarak isimlendirilmektedir. Ben bu mânâdaki tenkidin herhangi bir devirde tecviz edilmediğinin görüldüğünü sanmıyorum. Fıkhın bir çok meselesinde değişik sahabelerden sözlü veya amelî bir çok rivayet bulunmaktadır. Biz görmekteyiz ki, tabiîn, tebe-i tabiîn ve müctehid imamlar bunlardan bazıla­rını delil olarak kabul, bazılarını da reddetmişlerdir. Siz mu­teber fıkıh kitaplarından istediğiniz bir tanesini alıp bakın, söz konusu tenkide binlerce misal bulursunuz. Acaba size göre, sahabenin değişik kavil ve fiillerini bu şekil bir tenkide tabi tutan o insanların tamamı günahkâr mıydı? "Ashabım yıldızlar gibidir[87] hadisini, her sahabinin, her söz ve fiili­ne ittiba etmek zorunluluğu vardır şeklinde mi yorumluyor­sunuz? Ben selef ve halef içerisinde bu şekilde inanan hiçbir ilim sahibi bulamadım. Eğer siz bulduysanız, ismi bana da bildiriniz. Şu da var ki, tüm ümmet her dinî meselesini behe­mehal herhangi bir sahabi yoluyla çözümleyegelmiştir ve iş­te bu, söz konusu hadisin bildirmek istediği asıl mânâ olabi­lir.[88]

 

Cariyenin Tanımı Ve Helal Olmasının Delili

 

Soru:

 

Kur'an-ı Kerim cariyeye ne gibi bir tanım getirmektedir? Cariyenin nikahsız olarak helal olmasının delilleri nelerdir?

 

Cevap:

 

Kur'an-ı Kerim'de cariye, "bilek gücü ile elde edilen ka­dın" şeklinde tarif edilmiştir. Yalnız, Kur'an-ı Kerim "bilek gücu'nü kullanmayı sadece Allah yolunda savaşla sınırla­dığı için, Kur'an'm tarifine göre cariye, "Allah yolunda sa­vaşta yakalanan ve müslümanların eline geçen kadındır."

Bu tanım ve bu gibi kadınların helal olmasının delilini şu ayette bulmaktayız:

"Size anneleriniz. evli kadınlar haram kalındı, bundan sağ ellerinizin sahip olduğu (kadınlar) müstesna­dır. [89]Arapçada sağ el; kudret, galebe, kahır, bi­lek gücü mânâlarında kullanılmaktadır. Bu ayet haddi za­ti)

tında cariyenin yukarıda zikredilen tarifi lehinde yeterli bir delildir. Buna başka bir delil de şudur: "haram kılındı" hükmünden istisna edilmiş bulunan evli kadın, behemahal nikahı Dâr'ul İslâm'da kıyılmış kadın değildir. Çünkü ayetin gelişinden Dâr'ul İslâm'da nikahlanmış kadın

"Sizlere haram kılındı" hükmüne giren evli kadınlara şa­mildir. O halde, şunda şüphe yoktur ki,

"Ancak ellerinizin sahip oldukları bundan müstesna" ibaresinden murad Dâr'ul Harb'te evlenmiş bulunan, ancak savaş sırasında ele geçirilen kadınlar olur.

Bu kadınların nikahsız helal olmalarına gelince: Buna ilk delil olarak yukarıda zikredilen ayet-i kerimeyi verebiliriz. Söz konusu ayette savaş yoluyla ele geçirilen kadınlar, ha­ram kılınmış evli kadınlardan müstesna tutulmuştur. Ayet­te daha sonra şöyle buyurulmaktadır;

Bunlardan ötesini iffetli yaşamak, zina etmemek şar-tiyle mallarınızla istemeniz (mehirlerinizi verip almanız), size helâl kılındı.[90]

Bu ayet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır ki "sağ elin sahiplendiği" kadınlara mehir vererek nikahlama zarureti yoktur. Onlar bu olmadan helaldirler.

Bu mânâya delalet eden ayet-i kerime şudur:

"Felaha ulaştı o müminler. Ki onlar, namazlarında say­gılıdırlar. ... Ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri, yahut ellerinin sahip olduğu (cariyeler) hariç (bunlarla ilişkilerin­den dolayı) onlar kınanmazlar.[91]

Bu ayeti kerimede ehl-i imanın iki çeşit kadınla cinsel ilişkiye girmesi caiz görülmektedir. Birincisi; "ezvac" yâni, eşler. Diğeri ise,

"Sağ ellerinin sahip olduğu kadınlar." Eşlerle anlatıl­mak istenen açıktır. Yâni; nikahlı hanımlar. O halde

"Sağ ellerinin sahip olduğu kadınlar" da nikahlı hanım­lar sınıfına girseydi, onları eşlerden ayrı olarak zikretmek fuzuli olurdu. Bundan şüpheye mahal bırakmayacak bir şe­kilde şöyle bir netice çıkmaktadır: Sırf "sağ elin sahip oldu­ğu" kadınlar olmasına binaen bunlardan istifade caizdir. [92]

 

Çok Evlilik (Taaddüd-Ü Zevcât) Ve Cariyeler

 

Soru:

 

Aşağıdaki ayet-i kerimeyi anlayabilmek için sizi rahatsız ediyorum:

"Şayet öksüz (kadınlarla evlendiğiniz takdirde on)lar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. O (kadın)lar arasında da adalet yapamayacağınızdan kor­karsanız bir tane alın; yahut sahip olduğunuz cariyelerle ye­tinin. [93]

Bu ayet-i kerimeyle ilgili şu soruları sormak istiyorum:

1. Bu ayet-i kerimeye göre dört kez evlenme müsaadesi, sadece yetim kızların velisi olan ve onlar arasında adaleti gö-zetemeyeceği endişesi taşıyan kişilere mi verilmiştir?

2. Nikahlı eşlerin sayısı ile ilgili bir sınır getirilmiş ve en fazla dörde kadar evlenme müsaadesi verilmiş olduğu halde, cariyelerle cinsel ilişkiye girme konusunda onların sayısıyla ilgili olarak herhangi bir sınır konulmamıştır. Bunun sebebi nedir? Bu soruya "savaş anında ele geçirilecek kadınların sa­yısının belirlenmesine imkân olmadığından, cariyelerden istifade etme ile ilgili olarak da bir sayı belirlenmesine im­kan yoktur" şeklinde bir cevap verilirse, derim ki; şüphesiz bu doğrudur ve bu yüzden bir müslümanın hissesine ne ka­dar cariye düştüğünün belirlenmesi mümkün değildir. Bir kişiye on, bir diğerine ise 20 tane cariye düşebilir. Ancak, ca­riyelerle cinsel ilişki konusunda kişinin uhdesinde ne kadar fazla cariye bulunursa bulunsun, aynı nikahlı eşlerde oldu­ğu gibi, behemehal, onlardan sadece bir ya da ikisiyle cinsel ilişkiye girme sınırı getirilebilirdi.

Böyle bir serbestliğin mevcudiyetinde, bir şahıs sadece ganimet mallarının bölüşülmesinden bir çok cariye elde et­mekle kalmayıp, onlardan istediği kadarım da satm alabilir.

Böyle bir durum; bencil, sermayedar kişiler için istediği ka­dar cariye satın alıp, şehevî arzularını tatmin etme yolunda açık bir fırsat doğurur. Cariyelerden sayısını sınırlamadan istifade etmek gibi açık ve umumî bir cevaz verilmesinden dolayı, toplumda İslâm'ın zina diye tanımladığı ve şiddetli cezaları mucib gördüğü bozukluklar türer. Bana göre, müs-lümanlarm saltanatı büyüdükçe ve zenginlikleri arttıkça, müslüman toplumda recm cezasının uygulanmasına karşı­lık, şehvetperestliğin artmasının nedeni de budur. Bu bo­zukluğu engelleyip, Önünü alabilecek hiçbir kanun yoktu. İşte bu sebeptendir ki, cariyelerin Emevi ve Abbasi halifele­rinin haremlerini tıka basa doldurduğunu görüyor ve bu ca­riyelerin kölesi insanlar kanalıyla yapılan hiyanetleri tarih­ten okuyoruz. Eğer cariyelerden cinsel haz alma cevazı da bir sayıyla smırlandırsaydı, yukarıda zikretmiş olduğumuz fesat ve sosyolojik bozukluklar İslâm toplumunda zuhuı et­mezdi. Size göre, hüküm koyucu (Allah c.c) cariyelerden cinsel haz almaya müsaade ettiği halde, hangi sebep ve mas­lahatlara binaen buna herhangi bir sayısal sınır koymamış­tır?

3. Eğer cariye müşriklerden olursa ondan istifade etmek de caiz olur mu?

 

Cevap:

 

"Şayet öksüz (kadınlarla evlendiğiniz takdirde onlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsa ayeti üzerinde Tefhim'ul Kur'an da etraflıca durdum.[94]

Onu burada tekrara hacet görmüyorum. Bu ayetin tefsiri bağlamında, ayetten bir kaç mânâ çıkarılabilir. Örneğin, şöyle bir mânâ: "Eğer siz yetimlere karşı böyle bir adalet gös-teremezseniz, kocaları küçük küçük yetimler bırakarak öl­müş kadınlarla evlenin."

Bu sûrenin Uhud Savaşından sonra nazil olduğu ve söz konusu savaşta bir çok müslümanm şehid düştüğü göz Önü­ne alınırsa, ayete bu mânânın verilmesi daha münasip gö­zükmektedir. Ancak, İslâm'da dört hanımla evlenmeye ce­vaz verilmesi, bir zamanda dörtten fazlasına müsaade edil­memesi ve bu hükmün yetimlerle hiçbir alakasının bulun­maması hükmü sadece bu ayet-i kerimeden çıkarılmamak­ta, bunun yanında Peygamber Efendimizin (s.a) bu ayetin nazil olmasından sonra yapmış olduğu sözlü ve fiilî açıkla­malarla tam bir belirginlik kazanmaktadır. Bu ayet-i keri­me nazil olduğunda Peygamber Efendimiz (s.a), nikahı al­tında dörtten fazla hanımı bulunanlara, dört tanesini bıra­karak, ne kadar fazla olursa olsun, diğerlerini boşamaları yolunda emir vermişti. Halbuki, o zaman onların yetimler gibi herhangi bir sorunu yoktu. Yine, Peygamber Efendimiz (s.a) zamanında birçok sahabi dörtle sınırlı olmak kaydıyla birçok evlilik gerçekleştirmiş olmasına rağmen Allah'ın Rasûlü bir defacık olsun onlara; "sizin yetim çocuk yetiştir­mek gibi bir sorununuz olmadığı için bu cevazdan istifade etme hakkına sahip değilsiniz" dememiştir. Aynı şekilde sa­habe i kiramdan sonraki devirlere kadar ümmetin tüm fa-kihleri, bu ayetten; evlilik için bir zamanda dört sayısının sı­nır olarak belirlendiği, bu smırı aşmaya cevaz verilemeyece­ği, dörde kadar evlenme sınırının umumi olduğu ve bu mese­lede yetimlerle ilgili herhangi bir sınırlama getirilmediği mânâsını çıkarmışlardır.

Bizzat Peygamber Efendimizin (s.a) yapmış olduğu müteaddid evliliklerin hiçbirinde yetim meselesi söz konusu ol­mamıştır.

2. Siz, cariyelerle ilgili olarak "herhangi bir kimsen.n sa­yısal bir sınır olmadan cariye bulundurmasına cevaz veril­mesi, ancak sadece bir-iki tanesinden cinsel haz alması yo­lunda sınır konulması" teklifini getirmişsiniz. Siz meselenin sadece bir boyutunu göz önüne alıyorsunuz. Haz alma yolun­da sayısal sınır konulacak olursa, geriye kalan kadınların sorunu nasıl çözülecek? Acaba, onlar cinsel ihtiyaçlarını gi­dermekten tamamen mahrum mu edilmeliydiler? Yoksa on­lara, ev içinde ya da dışında, kendi nefsi arzularım tatmin etmeleri için caiz olmayan vasıtalar aramaları serbestisi mi verilmeliydi? Veya çıkarılacak bir kanunla, cariye sahipleri­nin onları mutlaka evlendirmeleri mecburiyeti mi getirilme­liydi? Böylece cariye sahiplerine, esir kadınların sorumlulu­ğunu yüklenmeye ilave olarak, cariyeyle evlenmeyi kabul

edecek kişiler peşinde koşma mesuliyeti de mi getirilmeliy­di?

3.  Şeriatte cariyeden cinsel haz alınabilmesi için onun ehl-i kitap'tan olması kaydı yoktur.

Akîen de böyle bir kaydın olmaması gerekirdi. Eğer böyle bir şey olsaydı, savaş esirlerini -esir değişimi olmaması du­rumunda- kişilerin mülkiyetine verme usûlünün benimse­tilmesi ve esir kadınların sahiplerine onlardan cinsel haz al­ma cevazının verilmesindeki maslahatların yarısından çoğu boşa gitmiş olurdu. Çünkü, böyle bir durumda sadece ehl-i kitab'a mensup kavimlerden ele geçirilmiş kadınların İslâm toplumuna cezbedilmesi mümkün olurdu. Ehl-i kitap dışın­daki başka milletlerle savaş yapılması ve onların kadınları­nın ele geçirilmesi durumunda, bunların Dar'ul İslâm'ı fesa­da uğratacak bir fitneye dönüşmelerinin önünün nasıl alına­cağı sorunu gündeme gelirdi.[95]

 

Yedi Kat Gök" Ve Tûr Dağının Kaldırılması"Nın Sahih Tevili

 

Soru:

 

Bakara Sûresinin tefsirinin 34 nolu haşiyesinde yedi kat göğün hakikatini belirlemenin güç olduğunu yazmaktası­nız. Öyle anlaşılıyor ki, siz yedi kat göğü inkâr ediyorsunuz. Veya, diğer bazı tefsirlerde olduğu gibi siz de hataya düş­müşsünüz. Eğer bu bir hata değilse, siz, bununla kastedilen ya şudur ya da budur diye neden yazıyorsunuz? Herhangi bir meseleyi kabul ya da reddettiğinizi neden açıkça yazmıyor­sunuz?

Aynı şekilde yine Bakara Sûresinin tefsirinin 81 nolu ha­şiyesinde yazmış olduğunuz ibarelerden, Tûr Dağının kal­dırılmasını da inkâr ettiğiniz anlaşılıyor. Bu konuyla ilgili olarak da, bu vakıayı kabul mü yoksa red mi ettiğinizi açıkça belirtmelisiniz.

 

Cevap:

 

Birinci sorunuzun cevabı şudur: Eğer yedi kat göğün ha­kikatini bilen herhangi biri varsa, lütfedip açıklasın. Ben bu meselenin hakikatini belirlemenin güç olduğunu söylüyo­rum. Eğer herhangi bir kimse, herhangi bir zamandaki ast­ronomi ilmine dayanarak, Kur'an'da bu ibareyle anlatılmak istenenin o belirli zamandaki astronomi ilminin bildirdiği­nin aynısı olduğunu iddia ediyorsa, müthiş bir hata işlemek­tedir. Astronomi ilminin teori ve gözlemleri değişip durmak­tadır. Bu yüzden bu teori ve gözlemlerden herhangi bir şeyi Kur'an'a nisbet etmek doğru değildir. Sizin medreselerde okuduğunuz, okuttuğunuz ve ona dayanarak geçmişteki bir­çok müfessirin göklerin hakikatim açıklamaya çalıştığı ast­ronomi ilminin üzerinden birçok devir geçti. Yeni buluş ve gözlemler bu ilmi temelinden değiştirdi. Eğer, sizler bugün de bu gibi şeyler üzerinde ısrar ederseniz, hata yaparsınız ve daha da kötüsü, bunları Kur'an'a nisbet ederseniz, insanla­rın imanını tehlikeye atarsınız.

Bakara Sûresinin tefrisindeki 81 nolu haşiyeyi ve 83. ayetin mealini okuyarak, benim Tûr Dağının kaldırılmasını inkâr ettiğimi anlıyorsanız, Allah sizin anlayışınıza ve be­nim de halime acısm. Tûr Dağı'mn kaldırılmasını inkâr etti­ğim anlamını çıkardığınız ibareleri bir defa daha gözden ge­çiriniz. Ben sadece, bu konunun ayrıntılı keyfiyetim bilme­nin zor olduğunu söyledim. Bunu söylememin nedeni de, bu olayın Kur'an'da iki yerde, iki değişik üslupla anlatılması dır. Bir yerde kaldırmak mânâsına gelen  kelimesi kullanılırken, diğer bir yerde sökmek, kökünden sökmek mânâsına kullanılan neteka" kelimesi kullanılmıştır. Bu yüzden, dağın yerden tamamen mi kaldırıldığı, ya da bütünüyle kökünden sökülüp sanki onla­rın üzerine yıkılacakmış gibi, kafaları üzerinde sallanacak şekilde mi konduğu kesin bir şekilde söylenemez. [96]

 

Berzah Hayatı Ve Ölülerin İşitmesi

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'an okuyorum. Elhamdülillah Kurandaki meseleleri güzel bir şekilde anlayabiliyorum. Ancak bazı meselelerde takılıp kalıyorum. Bunları size yazıyor, cevap vermenizi rica ediyorum. Bizim için oldukça faydalı olacak. Bunları size göndermemin nedeni şu: Ben sizin "Resâil ve Mesâil" isimli eserinizin birinci ve ikinci, yine Tefhim'ul Kur'an simli eserinizin de birinci ve ikinci ciltlerini dikkatle okudum. Bu eserlerinizde zikrettiğiniz ayet ve hadislerin mânâ ve mefhumlarını delillerle açıklıyorsunuz. Bu yüzden, ben de sormuş olduğum soruların delilleriyle cevaplanacağını ümid ediyorum. Bu beni iknaya bir vesile olacaktır.

 

1- Yûnus Sûresinde:

 

"Şimdi bizimle sizin aranızda Allah'ın şahit olması ye­ter; doğrusu biz sizin (bize) tapmanızdan tamamen haber­sizdik!" [97] ayetini şerh ederken şöyle diyorsunuz: 'Yâni; bütün o melekler, cinler ve ruhlar, âba ve ecdâd, nebi­ler, veliler, şehidler vs. Allah'a mahsus olan hakları kendile­rine vererek, Allah'a kendilerini ortak koşan ve kendilerine tapanlara açıkça şöyle diyecekler: "Biz, sizin bize taptığınızı bile bilmiyorduk. (Sizin hiçbir duanız, hiçbir iltica ve yakarı­şınız, feryadınız, hiçbir adak ve niyazınız, medhü senanız, hiçbir secdeye kapanmanız, eşikleri öpmeniz ve türbeleri ta­vaf etmeniz bize ulaşmadı." Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, ölen insanlardan hiç biri- o peygamberlerden de olsa, evli­ya vb.den de olsa, kabirlerine gidip bağırıp çağıran, adak adayıp dilek dileyen kişilerden haberdar değildirler, hiçbir şey işitmemektedirler. Buna delalet eden birçok ayet bulunmaktadır. Örneğin:

Tapındıkları putlar onlara; "siz.yalan söylüyorsunuz. Biz sizi ibadete çağırmadık" diyecekler.[98] ayetinde de aynı şeyi açıklamışsınız. Ayrıca şu ayetler de var:

Sen de ölülere (söz) dinletemezsin" [99]

Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu 187 'Sen kabirlerde bulunanlara işittirecek değilsin"

Eğer onları çağırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler [100]

"Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine ce­vap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabi­lir? Oysa onlar, bunların yalvardıklarından habersizdir­ler

Ancak, hadislere şöyle bir göz attığımızda açıkça ki, ölüler işitmekte, kendilerini ziyaret edenleri tanı­makta ve selamlara cevap vermektedir. Bu noktada -hadisle ayetin zıtlaştığmı görünce- insanın aklı durmakta, zihinsel bir ızdıraba düşmekte; ne bu ikisinin ortasını bulabilmekte, ne de doğru bir te'vil yapabilmekte. Bu yüzden konuyla ilgili birkaç hadis sunmak istiyorum. Bu hadislerin manasını açıklayarak ufkumun genişlemesine yardımcı olacağınızı umarım.

1. Bedir savaşında öldürülen müşriklere hitaben Pey­gamber Efendimizin (s.a):

"Rabbinizin size vadettiklerinin hak olduğunu gördünüz mü şimdi?" diye buyurması karşısında, Hz. Ömer'in (r.a): kabrine konduğunda, dostları onu bırakıp giderken onların ayakkabılarının sesini işitir."

Açıklanması gereken ikinci mesele ise şudur:

"Ey Allah 'in Rasûlü! Ruhları olmayan cesetler konuşur mu?" diye sorması üzerine Peygamber Efendimiz (s.a) şöyle cevap vermişti:

"Söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitmezsiniz".

Bundan açıkça anlaşılıyor ki, ölüler işitmektedir. Hz. Ai-şe'den (r.a) nakledilen bu hadisin tevilinde, Hz. Ömer'in (r.a) sorusuyla, Hz. Peygamberin (s.a) cevabı arasında hiç­bir münasebet gözükmemektedir.

2. "İbn Abdil Berr'in tahriç ettiği ve Abdulhak'km: "Sene­di îbn Abbas'tan merfu olarak sahihtir" dediği hadiste Pey­gamber Efendimiz (s.a) şöyle demektedir:

"Dünyada iken tanıdığı mümin bir kardeşini kabrinde ziyaret edip de selamlayan hiçbir kimse yoktur ki, (kabirde­ki) onu tanıyıp da selamını cevaplamamış olsun."

3. Buhârî ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadiste Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuşlardır:

"Allah'tan başka çağırdıkları (tanrıları), hiçbir şey yara­tamazlar, zâten kendileri yaratılmaktadırlar.[101]

Siz bu ayeti şerh ederken şöyle diyorsunuz: "Burada red­dedilen sahte mabudlar, melek, cin, şeytan ya da tahta veya taştan yapılmış putlar olmayıp, bilakis kabir ehli, yani; me­zarlarda yatan ölülerdir." Biraz daha ileride ise şöyle yazı­yorsunuz: "Hiç şüphe yok ki bu ayette:

"Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler" ibaresiyle kasdedi-len nebiler, veliler, şehidler, salihler ve diğer sıradan olma­yan kişilerdir." Şimdi, şunu söylemek isterim: Bakara

Sûresi'nde Allah Teâlâ şehidlere ölü denilmemesini buyuru­yor:

Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin; hayır, on­lar diridirler, ama siz farkında olmazsınız.[102]

Bu ayette Allah Teâlâ şehidlere ölü denmemesini buyur­duğu halde neden (sizin açıklamanıza göre) Nahl Sûresi 20-21'de:

"Onlar diri değildirler, ölüdürler" diye buyurmuştur. Za­hirde, sizin açıklamalırmıza göre bu iki ayet arasında tezad varmış gibi gözükmektedir.

Siz, Onlar diri değildirler, Ölüdürler" ibaresinin genelleme­sine peygamberleri de (a.s) dahil etmişsiniz. Halbuki birçok hadisten, peygamberlerin cesetleriyle birlikte kabirlerinde diri olduklarını, namaz kıldıklarını, selamları işitip, selama karşılık verdiklerini öğreniyoruz:

"Peygamberler kabirlerinde dindirler ve ibadet etmekte­dirler.

"Musa'ya uğradım da, kabrinde kalkmış namaz kılıyordu.

"Kim kabrimin yanıbaşında bana salât getirirse işitirim, kim de bana uzaktan salât gönderirse bana ulaştırılır."

Dahası bazı büyükler, vefatından sonra Peygamber Efen­dimizin dudaklarının hareket etmeye başladığını ve:

sonra bilecekler" buyurduğunu, kabrinde konuştuğu­nu ve bunu bazı sahabilerin işittiğini söylüyorlar. Bunlar vefattan sonra, ruhun cesedi tamamen bırakmadığı bir za­mandaydı. Ancak, ruhun bedenle olan bu ilişkisi haşre ka­dar devam mı edecek?

Büyüklerin söyledikleri her neyse de, yukarıda zikrettiği­miz üç hadis sizin tefsirinizin aleyhine bir mânâ taşımakta­dır. Lütfen bunu bir izaha kavuşturunuz.

 

Cevap:

 

Zikretmiş olduğunuz mesele zahiren oldukça karışık gö­züküyor. Ancak, birazcık düşününce tüm karışıklıklar orta­dan kalkmaktadır. Ölümle ilgili olarak genel akıl ve müşa­hede ile malumdur ki, halkın dilinde ölüm; bedenle ruh ara­sındaki hayat kelimesiyle ifade edilen irtibatın kesintiye uğ­ramasına verilen isimdir. Bu anlamda diğer sıradan insan­lar gibi nebiler, veliler ve şehidlerin hepsi vefat etmişlerdir. Bizzat şeriat da onların defnedilmelerine müsaade etmekte, onların miraslarını bölüştürmekte (yalnız peygamberlerin mirasının bölüştürülmesini yasaklamaktadır), onların ha­nımlarının yeniden evlenebilmelerine cevaz vermekte (yal­nız, peygamberlerin hanımlarının, kocaları sağ olduğu için değil de ümmet için annelik sıfatını taşıdıkları için, evlen­mesini haram kılmaktadır) ve onlar için ölüm, kati veya ve­fat kelimelerini kullanmaktatır.

Şimdi, onlar hakkında sabit bulunan hayat ya da dirilik kavramı, hiç şüphesiz yukarıda sözü geçen hayatın meşhur mânâsından farklıdır. Bu gerçeği göz önünde tutup, Kuran ve Hadis'in açıklamaları üzerine düşünürseniz, ölümden sonraki hayatla kasdedilenin behemehal berzahtaki hayat olduğunu anlayacaksınız. Her ne kadar, bu hayatın derece­leri her bir zümre için farklı ise de, bu zümreler hakkında reddedilen ölüm, fena bulmak ve yok olmak manasınadır; meşhur manâsıyla ölüm değil.

Söz konusu berzah hayatının nevi yukarıda da işaret etti­ğim gibi her bir zümre için farklı farklıdır. Kâfir ve fâcirleriler, hem kendileri yanlış anlamaya düşmekten kurtulur ve hem de başkalarını yanlış yola yönlendirmenin vebalini yüklenmezler.

Peygamber Efendimiz'in (s.a) vahyi yazdırdığı, Hz. Ebu Bekir'in (r.a) ilk mushafi oluşturduğu ve bunun aynısını Hz. Osman'ın (r.a) çoğaltıp dağıttığı yazı biçiminde, sadece esre-ötre vs. değil, noktanın dahi olmadığı tarihi bir gerçektir.

Çünkü o zaman daha bu gibi noktalama işaretleri icad edilmemişti. O yazı stilinde bütün Kur'an-ı Kerim ibareleri şöyle yazılmıştı: şeklinde de. Yine aynı şekilde: şeklinde de okunabiliyordu,

Lügat ehli bu stildeki ibareleri üzerinde düşünerek, be­hemehal mânâsını göz önünde bulundurarak okuyordu. An­cak, anlam itibariyle birbirine benzer lafızların gelmesi ya da dilin grameri ve konuşulması yönüyle tek bir ibarenin bir­kaç söyleniş biçimi ya da irabının söz konusu olması duru­munda, dil ehli bile birçok yerde şüpheye düşebiliyor ve ya­zanın asıl amacının ne olduğunu belirleyebilmek zorlaşıyordu. Örneğin:

Bu gibi ihtilaflar, bu stil yazıyı okurken lügat ehli arasın­da olabilirdi. Ancak, Arapça bir yazı, söz konusu yazı stiliyle yazılıp da lügat ehli dışında bir kimse tarafından okundu mu, yazıyı okuyan o derece büyük yanlışlara düşüyordu ki, ortaya yazıyı yazanın anlatmak istediğinin tam tersi bir mânâ çıkıyordu. Örneğin; bir defasında Arap olmayan bir şahıs:

Ebu'l Esved ed-Düeli'den Kur'an-ı Kerim'in daha kolay oku­nabilmesi için bazı işaretler önermesini taleb etmiş, o da meftun (üstünlü) harfin üzerine, meksur (esreli) harfin altı­na ve nıezmum (ötreli) harfin içine birer nokta konulmasını önermişti. Daha sonra Abdulmelik b. Mervan'm hükümet döneminde [103] Irak valisi Haccac b. Yusuf iki âlimi Kur'an-ı Kerim'de birbirine benzeyen harfleri ayırmak için bir çare bulmakla vazifelendirmişti. Onlar da daha önce dü­zenlenmiş bulunan Arap dili harflerinin bir kısmını noktala­yıp, bir kısmını öylece bırakarak ve noktaladıkları harflerin altına ya da üstüne birden üçe kadar nokta koyarak birbirin­den ayırmışlar ve Ebu'l Esved ed-Düelî'nin usûlünü değişti­rerek, irab için nokta yerine bugün hâlâ kullanılan üstün, es­re ve ötre harekelerini önermişlerdir.

Bu iki tarihi gerçeği göz önüne alarak şöyle bir düşünü­nüz. Eğer Kur'an'ın yayılması sırf yazılmaya bağlı olsaydı, bu kitabın ümmete ilk gelişteki yazılış stiliyle okunması du­rumunda sadece telaffuz ve irab olarak değil, benzer harfler yüzünden sayısız ihtilaflar çıkardı. Sırf dil ve dilin grameri açısından bizzat dil ehli oturup harfleri noktalama ve hare-kelendirmeyle uğraşsaydı,  Kur'an'ın her satırında ihtilaf edilir, onlarca mesele çıkar ve Peygamber Efendimize (s.a) inen asıl ibarenin ne şekilde olduğunu doğrulayacak hiçbir kaynak bulunamazdı. Bunu şöyle bir misalle daha iyi kavra­yabilirsiniz: Urduca dilinde herhangi bir ibareyi noktasız olarak yazıp [Urduca Arap harfleriyle yazılmaktadır on-onbeş dilbilimcinin önüne koysak, bu dil bilimcilerden hiçbirinin ibareyi okuyuşunun bir diğer dil bilimci ile aynı ol­madığını görürüz. Bundan anlaşılan odur ki, Kur'an- Kerim'deki harflerin noktalanması ve harekelenmesi işi sadece dil ve dilbilgisi maharetinin gücüyle yapılamazdı. Çünkü, böyle bir usulle bir tane değil, ibare ve harekelerinde sayısız farklılıklar bulunan sayısız mushaflar ortaya çıkardı. Bu mushaflardan hiçbiri hakkında da onun Peygamber Efendimiz'e (s.a) indirilen vahyin aynısı olduğu iddiası güdülemezdi.

O halde bugün, sayesinde tüm dünyada bütün müslü-manları üzerinde ittifak edilmiş tekbir metin okuyabilmeleri nimetine kavuşturan ve kıraatlardaki farklılıkları büyük boyutlara ulaştırmak yerine sadece birkaç "mütevatir".veya "meşhur" farklılıkla sınırlayan "şey" nedir? Bu, günümüzde hadis münkirlerinin tüm güçleriyle kadrini düşürmeye ve ona itimad ve güveni yok etmeye çalıştıkları "rivayet" nime­tinin yüzüsuyu hürmetine gerçekleşmiştir.

Yukarıda zikrettiğimiz iki tarihi gerçeğe ilaveten bir üçüncü tarihi hakikat daha söz konusudur. Bu tarihi haki­kat, Kuranın yaygınlaştırılmasının ilk olarak yazılarak de­ğil de şifahî telkinle gerçekleştirilmiş olmasıdır. Kuşkusuz Nebi (s.a), Kur'an ibarelerini vahiy katiplerine yazdırarak muhafaza ediyordu. Ancak, halk içerisinde Kuranın yay­gınlaştırılması asıl olarak şöyle gerçekleştiriliyordu: İnsan­lar direkt olarak Peygamber Efendimizin (s.a) dilinden Kur'an-ı Kerim'i dinleyip ezberliyorlar ve sonra da Peygam­berimizden (s.a) ezberlediklerini başkalarına öğretiyor ezberletiyorlardı. Dolayısıyla, Kur'an'm indirilişine aynen uyan sahih telaffuzu ve doğru harekelenmesi binlerce insa­na Peygamberimiz (s.a) tarafından öğretildi. Daha sonra da yüzbinlerce insan Peygamber Efendimizin (s.a) talebelerin­den şifahî eğitimle Kuranın sahih telaffuz ve harekelenme-sini aldılar. Sahabeden birçok kimse Kuranın tamamını Peygamber Efendimizden (s.a) kelimesi kelimesine dinleyip ezberlemişti. Yine, sahabeden binlercesi Kur'an'm çeşitli cüzlerini Peygamber Efendimizden (s.a) dinleyip hıfzetnıiş-ti. Aynı şekilde ashabtan birçoğu, Peygamber Efendimizin (s.a) mübarek hayatlarında Kur'an'in sadece birkaç cüz'ünü öğrenmelerine rağmen, O'nun (s.a) vefatından sonra Kuranın tamamını kelimesi kelimesine bunu daha önceden Nebi'den (s.a) Öğrenmiş olan sahabilerden öğrenmişlerdi. Daha sonraki nesillerin Kur'an'ın sahih tilavetini belirle­mek, öğrenmek için başvurdukları asıl kaynak işte bu saha-bilerdir. Kur'an'm doğru kıraatini belirlemek, sadece yazıl­mış mushaflara müracaatla mümkün değildi. Yazılı mus­haflar, canlı mushaflardan okunarak Kur'an'ın asıl ibareleri belirlenebilirdi.

Hz. Osman'ın (r.a), Kur'an'ın müstened (senet kabul edil­miş) nüshalarını çoğaltıp ülkenin çeşitli merkezlerine koydürttüğü ve her nüsha ile birlikte, halka bu nüshaları doğru olarak okumayı öğretecek bir kıraat üstadı tayin ettiği tarih­le sabittir. Medine'de bu hizmeti Hz. Zeyd b. Sabit (r.a) yürü­tüyordu. Hz. Abdullah b. Sâib (r.a) özellikle bu vazifeyi yeri­ne getirmek üzere Mekke'ye yollanmıştı. Şam'da Muğire b. Şihâb (r.a), Küfe'de Ebu Abdurrahman es-Sülemî (r.a) ve Basra'da Âmir b. Abdilkays (r.a) bu vazifeye memur edilmiş­lerdi. Bunlara ilaveten, Peygamber Efendimiz'den (s.a) do­laysız olarak ya da Ondan (s.a) sonra kurra sahabilerden Kur'an'm tamamını öğrenmiş bulunan sahabiler nerede bu­lunursa bulunsun, Kur'an'm doğru telaffuzu ve harekelendi-rilmesini lafzı lafzına öğrenmek amacıyla binlerce insan kendilerine müracaat ediyordu.

Kur'an'm bu umumî öğretmenlerine ilaveten, tabiîn ve tebe-i tabiîn devrinde, özellikle Kur'an-ı Kerimin kıraati üzerinde ihtisas sahibi olan büyüklerden bir zümre ortaya çıktı. Bu insanlar, her bir kelimenin telaffuzunu, söyleniş bi­çimini ve harekelendirilişini öğrenmek amacıyla, Peygam­ber Efendimize (s.a) talebelik nisbetiyle daha yakın üstadla-ra ulaşmak için seferlere çıktılar. Öğrendikleri her kelimeyi kimden öğrendiklerini ve üstadlarımn kimden öğrendiğini yazdılar. Bu merhalede, çeşitli sahabiler ve onların talebele­ri arasında kıraat konusuyla ilgili olarak nerelerde ve neler üzerinde farklılıklar olduğu ortaya çıktı. Bunlardan hangi farklılığın "şaz", hangisinin "meşhur" ve hangisinin "müte-uatir" ve her birisinin senedlerinin ne olduğu belirlendi.[104]

Hicri birinci yüzyılın sonlarından Hicri ikinci yüzyıla ka­dar İslâm dünyasında bu gibi kıraat üstadlarınm oluşturdu­ğu büyük bir grup vardı. Ancak, bunlardan özellikle bu bağ­lamda ilminin kemali bütün ümmetçe kabul edilen ve Kur-ra-ı Seb'a (Yedi Kurra) ismiyle meşhur olan yedi sahabi şunlardır:

1- Nâfi' b. Abdurrahman (ö. 169 H.): Kendi zamanında Medine'de Reis'ül Kurrâ olarak kabul edilirdi. Onun talebe­lik silsilesi herkesten daha muteberdi. Hz. İbn Abbas ve Hz. Ebu Hureyre'den (r.a) Kur'an'm tamamını öğrenmişti. On­lar Übey b. Ka'b'tan (r.a), o ise Rasûlullah'tan (s.a) öğrenmiş­ti.

2. Abdullah b. Kesîr: Mekke'de kıraat imamı idi. Hicri 45 yılında doğdu ve Hicri 120 yılında vefat etti. Asıl üstadı, Hz. Osman'ın (r.a) devlet tarafından çoğaltılmış Kur'an-ı Kerim nüshasıyla birlikte Kur1 anı Öğretmek üzere Mekke'ye gönderdiği Abdullah b. Sâib el-Mahzûmî idi. Abdullah b. Sâib ise Kur'an'm tamamını Hz. Ömer ve Hz. Übey b. Ka'b'tan (r.a) öğrenmişti.

3. Ebu Amr b. Âlâ el -Basrî: Hicri 68 yılında doğdu ve Hicri 155'te vefat etti. Haremeyn, Küfe ve Basra'daki birçok kıraat imamından ilim tahsil etti. Onun en fazla muteber ta­lebelik silsilesi iki tane idi. Birisi, Hz. Abdullah b. Abbas va­sıtasıyla Hz. Übey b. Ka'b'a ulaşan Mücâhid ve Said b. Cü-beyr silsilesi. Diğeri ise Ebu'l Âliye vasıtasıyla Hz. Ömer ibn Hattâb'a ulaşan Hasen'ül Basri silsilesi.

4. Abdullah b. Amir: Şam ehli tarafından kıraat imamı olarak kabul ediliyordu. Hicri 8'de doğdu ve Hicri 118'de ve­fat etti. Sahabelerin büyüklerinden kıraat Öğrendi. Asıl üs­tadı, Hz. Osman'dan kıraat ilmi almış olan Muğire b. Şihab el-Mahzûmî idi. Hz. Osman (r.a) zamanında Şam'a gönderi­len resmi Kur'an nüshasıyla birlikte Muğire b. Şihâb da kıra­at öğretmeye memur olarak gönderilmişti.

5. Hamza b. Habîb-el Kûfî: Hicri 80'de doğdu ve Hicri 157'de vefat etti. Onun kıraat ilmindeki silsilesi şöyledir: Hocası el-Â'meş idi. O, Yahya b. Vessûb'tan; o, Zerr İbn Hu-beyş'ten; o ise, Ali, Osman ve İbn Mes'ud'tan (r.a) kıraat ilmi­ni öğrenmişti. Hamza b. Habîb, döneminde Küfe'de kıraat ehlinin imamı olarak kabul ediliyordu.

6. Ali el-Kisâî: Hamza b. Habîb'ten sonra Küfenin kıraat imamı olarak kabul edildi. Hem nahiv imamı ve hem de kıra­at imamı idi. Onun ilim meclislerinde, yüzlerce insan mus-hafları ellerinde derse oturur, o da Kur'an'm her bir kelimesinin doğru telaffuzunu, söyleniş şeklini ve harekele ndiril-mesini onlara Öğretirdi. Hicri 189 yılında vefat etti.

7. Âsimb. Ebîel-Necûd:Küfenin Şeyh'ul-Kurrâ'sı. Hic­ri 128'de vefat etti. İki kıraat ilmi silsilesi onun en muteber silsilesi idi. Birisi, Zerr ibn Hubeys vasıtasıyla Hz. Ali, Hz. Osman ve Abdullah ibn Mes'ud'a ulaşan silsile. Diğeri ise, Abdullah b. Habîb es-Sülemî vasıtasıyla Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zeyd b. Sabit ve Hz. Ubey b. Ka'b'a ulaşan silsile. Hz. Ali, kıraat ilmini öğrendikten sonra Abdullah b. Habîb'i; İmam Hasan ve İmam Hüseyn'e kıraat hocası olarak tutmuştu. Bu­gün elimizin altında bulunan Kur'an nüshası, Asım b. Ebî el- Necûd'un en meşhur talebesi Hafs'ın (H. 90-H. 180) riva­yetine uygun olan nüshadır.

Bu yedi sahabeye ilave olarak, kıraatlan meşhur olan sa-habiler şunlardır;

Ebu Cafer, Yakub, Halef, Hasen-ül Basrî, İbn-i Muhay-sın, Yahya el-Yezîdî ve el- Şenbuzî.

Bu kurraların zamanında yüzlerce, binlerce öyle insan vardı ki, bu kurralara ulaşan söz konusu kıraatların kaynak ve senetleri onlara da ulaşmıştı. Onlar da bu kurraların üs-tadlannın talebeleriydiler. Onlardan her biri, her bir kıraat için, herhangi bir sahabi vasıtasıyla Peygamber Efendimize (s.a) kadar ulaşan tam bir senet silsilesine sahipti. Dolayı­sıyla, bu kıraat imamlarından hiçbirisi hakkında: "O kendi kıraatinin rivayetinde münferit idi" diye bir şey söylenemez. Aslında herbir imamın kıraatinin İslâm dünyasının her ke­siminde birçok şahidi bulunuyordu. Bu yüzdendir ki, bu imamların kıraatlan ümmet içerisinde müsellem[105] kabul edilmiştir.

Çeşitli kıraatlan red ya da kabul bağlamında bu ilmin otoritelerinin üzerinde hemen hemen ittifak ettiği şartlar şunlardır:

1. Hangi kıraat olursa olsun, Hz. Osman'ın (r.a) mushaf yazımıyla mutabakat arzetmelidir.                   

Bu mushaftaki yazımda yeri olmayan hangi kıraat olursa olaun hiçbir suretle kabul edilemez. Örneğin; Hz. Osman'ın (r.a) mushannda eğer herhangi bir kelime şeklinde ya­zılmışsa, bu kelimenin baid" ya da "ba'ade" şeklindeki kıraatlan kabul edilebilir. Ancak, oJbl' "ba'atte" şeklindeki bir kıraati kabul edilemez. Çünkü, böyle bir kıra­at müstened resmi metnin dışına çıkmaktadır.[106]

2. Kıraatin, Arapça'nın dil, konuşma ve gramer kaideleri­ne aykm olmaması ve ibarelerin siyak ve sibakıyla irtibatlı olması gerekir.

3. Bu iki şartla birlikte üçüncü önemli şart şudur: Bir kı­raatin kabul edilebilir olması için senedinin güvenilir ve mü-selsel (kesintisiz) ravilerle Peygamber Efendimize kadar ulaşması gerekir. Yoksa, bir kıraatin mushafm yazımında yerinin olması ve dilin grameri açısından da siyak ve sibak­taki herhangi bir kelimenin aynı şekilde okunabilir olması onun kabul edilmesi için yeterli değildir. Herhangi bir kıraa­tin kabul edilebilmesi için söz konusu kelime ya da ibarenin kıraatinin Peygamber Efendimizce bizzat kıraat buyuruldu-ğunun ya da herhangi bir sahabeye bu şekilde okuttuğunun kesinlikle ispat edilmesi gerekir. İşte bu son şart sayesinde Hz. Osman'ın (r.a) mushafmdaki yazım; dil ve konuşma şek­linde çıkması muhtemel birçok farklılığın izale edilerek, bir­kaç müstened ihtilafla sınırlanmasını ve Peygamber Efendi­mizin okuttuğu şekliyle bizim de okumamızı sağlayan asıl nimettir.

Şimdi geriye şu soru kalıyor: Güvenilir kâriler (Kur'an okuyuculan) vasıtasıyla müstevatir ve meşhur senetlerle bi­ze kadar ulaşan çeşitli kıraatlardaki ihtilafların keyfiyeti nedir? Acaba gerçekten, bizzat Peygamber Efendimiz bazı lafızlan (kelimeleri) çeşitli şekillerde okuyup okutmuş mu­dur, yoksa bunlardan bazılarının okunuşu yanlış bir şekilde Peygamber Efendimize mi dayandırılmıştır? Acaba bu çeşit­li kıraatlar mânâ itibariyle çelişki mi arzetmektedir, yoksa aralannda mutabakat mı göze çarpmaktadır? Bunun cevabı şudur: Gerçekten de Peygamber Efendimiz bazı lafızlan çe­şitli şekillerde okuyup, okutmuştur. Ancak bu farklı kıraatlarda kesinlikle çelişki söz konusu değildir. Üzerinde iyice düşünüldüğünde farklı kıraatlar arasında mânâ itibariyle oldukça derin ilişkiler göze çarpmaktadır. şeklinde nakletmişlerdir. Ayetin birinci rivayet itibariyle mânâsı, "Din (ceza ve mükâfat) gününün sahibi", şeklinde tercüme edilirken, ikinci kıraat "Din (ceza ve mükâfat) gününün sultanı" şeklinde tercüme edilmektedir. Şimdi şöyle bir düşünelim. Bu iki mânâ arasında tezat var mıdır? Aslına bakılırsa, bu iki kıraat bir araya gelince mânâyı daha da genişletmekte, anlatılmak isteneni daha da açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Senetleri göz önüne al-masak bile, akıl ve mantık bize şunu göstermektedir: Cebrail (a.s) Peygamber Efendimize bu ayeti her iki kıraatıyla bir­likte öğretmiş ve bilahere Peygamber Efendimiz de (s.a) aye­ti bazan birinci şekliyle, bazan da ikinci şekliyle okumuştur, ikinci bir örnek olarak abdest ayetini verebiliriz:

Ki bundan abdest alırken ayakların yıkanması gerektiği hükmü sabit olmaktadır. Abdullah b. Kesir, Hamza b. Ha-bib, Ebu Amr b. el-Alâ ve Asım'ın kıraatleri ise

şeklindedir ki, bundan da abdestte ayakların meshethlmesi hükmü çıkmaktadır. Bu iki kıraat şeklini gören bir kimse zahiren ikisi arasında çelişki olduğu zannına kapılabilir. Ancak Peygamber Efendimizin uygulamasından öyle anla­şılmaktadır ki, hakikatte bu iki kıraat arasında çelişki söz konusu olmayıp, her kıraat; iki farklı durumda, iki ayrı hük­me işaret etmektedir. Yani, abdestsiz olan kişinin abdest alırken ayaklarını yıkaması gerekmektedir. Abdestli bir kimse ise abdestini tazelerken sadece meshle iktifa edebilir. Bir kimse abdest alıp da ayaklarını yıkadıktan sonra mest giyinirse, seferi olmadığı durumlarda bir gece bir gündüz, se­feri olduğu hallerde ise üç gece, üç gündüz müddetince mest­ler üzerine meshedebilir. Hükmün bu genişliği bu iki kıraat sayesinde açıklığa kavuşmaktadır.

Aynı şekilde, Kur'an-ı Kerim'de yer yer bulunan müteva­tir ve meşhur kıraat rivayetlerindeki farklılıklarda da, hiç­bir yerde çelişki ve çatışma göremezsiniz. Her kıraat diğer bir kıraatla birlikte -üzerinde düşünülüp araştırıldığmda yeni bir fayda vermekte, yeni bir noktayı vuzuha kavuştur­maktadır.

 

Farklı Kuran Tefsirleri

 

Soru:

 

Kur'an-ı Kerim'in neden birbirinden farklı tefsirleri var­dır? Hz. Peygamberin (s.a) açıkladığı tefsir neden olduğu gi­bi yazılmamıştır? İnsanların kendi kişisel bilgilerine göre değişik tefsirler yapmalarına ve aralarında ihtilaflar, uyuş­mazlıklar çıkarmalarına ne gerek vardır?

 

Cevap:

 

Hz. Peygamberin (s.a) bizzat kendisi gerek buyrukları, gerekse uygulamaları ile Kur'an-ı Kerim'deki dini gerçekle­ri, İslâm'ın emir ve hükümlerini gerektiği ölçüde tefsir et­miş, açıklamıştır. Fakat insanın kendisi de bir düzenlemede bulunsun diye bir bölümü onların araştırma ve incelemeleri­ne bırakılmıştır. Bu bölümde farklı görüşlerin olması, ihti­lafların ortaya çıkması normal bir şeydir. Eğer Allah Teâlâ, dünyada hiçbir şekilde farklı görüş ve ihtilaf olmasını iste­meseydi, bütün insanlara doğrudan bir tek düşünce, bir tek anlayış bahşeder; akıl, düşünce ve tercih yetenekleri verme­ye de gerek kalmazdı. Böyle bir durumda, insanın herhangi bir gayesinin olamayacağı gibi, yükseliş ve çöküş diye bir şe­ye de imkân kalmazdı.[107]

 

Cinler İnsanların Bir Türü Müdür?

 

Kur'an-ı Kerim'in yeni bazı tefsircilerinin görüşüne göre, Kur'an'da bildirilen cinler ve insanlardan maksadın iki ayrı yaratık olmadığı, bunun aksine, cinlerden kasdedilenin köy­lüler ve insanlardan kasdedilenin de şehirliler olduğunu bi­liyorsunuzdur. Bu günlerde de "iblis ve Adem" adında bir ki­tabı okumaktayım. Bu kitaptaki lüzumsuz, mânâsız yorum­ları bir tarafa atarsak, bir yerdeki görüş üzerinde durulma ya değer gibi geldi. Yazar şöyle diyor: A'raf Sûresinin 35. ayetinde insanoğullarına hitaben sizden" peygamber gelecek, denilmiştir. En'am Sûresinin 130. ayetinde ise cin ve insan zümrelerine hitaben, "sizden" peygamber ler gelmişti, denilmektedir. Kuran-ı Kerim'de (ateştenyara­tılan) cinler için hiçbir zaman Peygamber kelimesi zikredil-memiştir. Bütün peygamberler hakkında, onların insano-ğullarmdan oldukları ve insanların erkeklerinden oldukları sınırlaması yapılmıştır. Bu bakımdan insan ve cin zümrele­rine "sizlerden peygamberler gelmişti" dendiğinde buradaki cin ve insan zümrelerinden kasdedilenin insanoğullarından iki cemaat olduğu açıkça anlaşılıyor. Bununla, insanlardan ayrı, başka bir varlık kasdedilmemiştir." Bu görüş ve kanaa­tin nereye kadar ve ne denli doğru olduğunu açıklayınız. Eğer cin başka bir varlık ve farklı bir yaratık ise, onlardan peygamber gönderilmemişse, o halde         sizden" hitabına nasıl ortak kılınmaktadırlar?

 

Cevap:

 

Cinler hakkında:

Size, sizden peygamberler gelmedi mi?" [108] ayetinin naklettiğiniz tefsirinden dolayı, kafanızda meyda­na gelen çıkmazı, eğer iki şeyi iyice incelerseniz kendi kendi­nize çözebilirsiniz.

1. Herhangi Bir şey, yalnız biriyle ilgili olduğu halde bü­tün topluluğa mal edilerek iki zümreye birden hitap edilmiş, bir tek toplulukmuş gibi muhatap alınmışsa bu yanlış mıdır? Eğer herhangi bir şey bir ibarede bütün topluluğa mensup kılınmışsa, bundan kastedilenin bütün topluluk olmadığı, aksine bir zümre olduğu sonucuna varmak doğru olmaz mı? Varsayalım ki, bir okulda bir çok sınıf vardır. Suçu o sınıflar­dan bir tanesi işlemiştir, ama okul müdürü terbiye etmek ve öğüt vermek için bütün sınıfları toplayarak hitabeder ve şöy­le der: "Öğrenciler, sizden bazı gençler şu hataları işlemiş­tir." Bu tür bir sözden; okulda sadece bir tek sınıfın olduğu, başka hiçbir sınıfın bulunmadığı sonucuna varılabilir mi? Bu kanaat ve sonuca varmak nasıl doğru değilse, anlattığı­nız tefsirdeki o sonuca varış da aynı şekilde doğru değildir, yanlıştır. Allah Teâlâ, cin ve insanların hepsine birden hitab etmektedir. Bu toplulukların ve zümrelerin içinden bir tek zümreden peygamberler gelmiştir, ama peygamberler iki zümreye de dini tebliğ etmişlerdir. İki zümre de o peygam­berlere iman etmekle yükümlüdürler. Bunun için her iki zümreyede topluca hitab edilerek, "Sizden peygamberler gelmiştir" denilmesi tam anlamıyla doğrudur. Böyle bir üs­lupla hitap edilmiş olması, bu iki zümrenin birbirinden fark­lı olmadığı, bir tek türle ilgili olduğu anlamına gelmez. Böyle bir iddianın hiçbir delili yoktur.

2. Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde açıkça insan ve cin­lerin birbirinden farklı, iki ayrı cins yaratıklar olduğu bildi­rildiğine göre, "size sizden bir peygamber gelmedi mi?" buy­ruğundan, cinler de insanlardan bir parçadır mânâsını çı­karmak hiçbir şekilde doğru değildir. Aşağıdaki ayetleri ör­nek olarak ele alalım:

1. "Andolsun biz insanı pişmemiş bir çamurdan, değiş­miş cıvık bir balçıktan yarattık". [109]

2. "insanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattı. Cinni de hâlis ateşten yarattı".  [110]

3. "(Tuttular) cinleri Allah'a ortak yaptılar.[111]

4. "Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı er­keklere sığınırlardı da onların kibir ve azgınlıklarını arttırırlardı." [112]

5. "Meleklere: 'Adem'e secde edin!' demiştik, secde ettiler, yalnız iblis (etmedi). O cinlerdendi, Rabbi'nin emrinden (dı­şarı) çıktı." [113]

6. "(Allah) buyurdu: 'Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan nedir1?' (îblis): 'Ben, dedi, ondan hayırlı­yım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.

7. "Ey Âdem, şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de (şaşırtıp) bir belâya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytan­ları, inanmayanların dostları yaptık."

8. "% insanlar, sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kır-mak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir."

9. "Bir zaman Rabb'in meleklere demişti ki: 'Ben kupku­ru çamurdan, değişken balçıktan bir insan yaratacağım!' 'Onu düzenleyip insan şekline koydu)ğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın!' Meleklerin hepsi topluca secde ettiler. Yalnız iblis, secde edenlerle bera­ber olmayı kabul etmedi." (Hicr: 28-31)

Bu ayetlerde birkaç mesele kesin ve açık bir şekilde gözler önüne serilmektedir:

Birincisi: İnsan, beşer, nâs ve ben-i âdem kelimeleri Kur'an-ı Kerim'de aynı mânâya gelen eş anlamlı kelimeler­dir. Kur'an-ı Kerim'de, ben-i âdem'in dışında hiçbir insan cinsinden söz edilmemektedir. Yani, Âdemoğlu'ndan başka bir insan türü olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ifade yoktur. Adem'den önce insan diye bir şey yoktu. Bu bakım­dan ne Adem'den (a.s) önce ne de Adem'den (a.s) sonra dün-yada Adem oğullarından başka bir insan bulunmuştur. Şim­di de dünyada Adem oğullarından başka bir insan türü bu­lunmamaktadır. Bu insan türü de Adem'den (a.s) ve onun eşinden meydana gelmiştir. Adem ve Havva ise topraktan yaratılmıştır.

ikincisi: Cin başka bir varlık türü olup, yaratılış maddesi insan türünden ayrıdır. İnsan türü topraktan yaratılmıştır. Cinler ise ateşten veya eteş alevinden yaratılmışlardır.

Üçüncüsü: İnsan türü yaratılmadan önce, cin türü yara­tılmıştı. Bu türün temsilcisine, insan türünün ilk kişisi olan Adem'in (a.s) önünde secde etmesi emredildiğinde o bunu reddetmişti. İddiası ve delili ise, tür ve cins bakımından on­dan üstün olduğu kanaatiydi. Kendisinin ateşten, Âdem'in  (a.s) ise topraktan yaratıldığını ileri sürmüştü.

Dördüncüsü: Cin türü insanları görebilen bir yaratık ol­duğu halde, insan türü cinleri görme imkânından yoksundur.

Beşincisi: Cahillikleri sebebiyle müşrikler, cinleri Al­lah'a ortak sayarlar ve kendilerini koruması için Allah'tan yardım isterlerdi.

Bu açıklamalardan sonra hâlâ yalnız "size, sizden pey­gamberler gelmedi mi?"î\âhi buyruğuna dayanarak, cinleri ve insanları bir tek tür kabul etmek için yeterli delil mevcut­tur demeye imkân ve ihtimal var mıdır? Âdemoğlu'ndan baş­ka ve toprak yerine ateşten yaratılmış, Âdem'in (a.s) yaratıl­masından önce de var olan köylü, ormanlı, dağlı insan nere-deymiş? İnsanların kendilerini göremediği, onlarmsa insan­ları gördüğü insan türünden varlık neredeymiş? Gerçek şu ki, destek ve mesnedden yoksun bu çeşit tahmin ve yorumla­rı; sadece Kur'an-ı Kerim'in peşinden gitme yerine, onu ken­di hayâl ve düşüncelerinin peşinden sürüklemek isteyen in­sanlar yapabilir.[114]

 

Ankebut Sûresi'nin İki Ayetinin Tefsiri

 

Soru:

 

Ankebût Sûresi'nde anlayamadığım iki ayetle karşılaş­tım. Bende olan Kur'an-ı Kerim tefsirinde de bunlara açıklık getirilmemiştir. Dinî anlayış ve idrak gücünüzle bunları net bir şekilde açıklayacağınızı, bizi uyaracağınızı umarak, te­şekkür ve memnuniyetimi arzediyorum.

1- Ankebût Sûresi'nin 50. ayetinde:

"Dediler ki: 'Ona Rabb'inden ayetler (mucizeler) indirilmeli değil iniydi?' De ki: 'Ayetler (mucizeler) Allah'ın yanın­dadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım'" buyurulmaktadır.[115]

Dış görünüş bakımından bu ayetten, Allah Teâlâ'nm Pey­gamber Efendimize mucizeler vermediği mânâsı çıkmakta­dır. Hz. Peygambere neden mucize verilmediğini bildiren Kur'an-ı Kerim ayetlerinde gösterilen sebepler Kur'an'da bildirilen Ölçü içerisinde elbette doğrudur. Ne var ki, Hz. Mu­sa ve Hz. İsa'ya (a.s) mucize ve işaretler verildiği Kur'an-ı Kerim1 de anlatılmakta ve Hz. Peygambere (s.a) bildirilmek­tedir. Bu durumda Hz. Peygamber'in (s.a) mucizelerden mahrum bırakılmış olması O'nun şanına halel getirmez mi?

Hz. Peygamberin (s.a) hayatını anlatan siyer kitapların­da Onunla ilgili bir çok mucizeler zikredilmektedir.

Meselâ; ayın ikiye bölünmesi, az bir yiyecekten pek çok insanın doyması, çakılların kelime-i şehadet getirmesi gibi mucizelerin Kur'an-ı Kerim'in anlatışının dış görünüşüne göre yanlış ve asılsız olduğu anlaşılmaktadır.

2. Ankebut Sûresinin 27. ayetinde de:

"Biz ona İshak'ı ve (torunu) Yakub'u armağan ettik. Onun nesli içine peygamberlik ve Kitab koyduk (vahyimiz olan Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an, onun neslinden gelen peygamberler vasıtasıyla insanlara gönderildi)" buyuruluyor.

Burada İbrahim'in (a.s) oğlu olduğu halde İsmail'in (a.s) adı anılmamış, terkedilmiştir. Halbuki İsmail (a.s) İbra­him'in (a.s) en büyük oğludur. Peygamber Efendimizin mü­barek soyundan geldiği İsmail'in (a.s) yüce ismi zikredilmeli değil miydi?

 

Cevap:

 

Peygamberliğin Delili Olarak Mucize

 

1. Kâfirlerin, Hz. Peygamberden (s.a) mucize göstermesi Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumuni istedikleri Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde anlatılmış­tır. Bu isteklere verilen cevaplar da Kur'an-ı Kerim'in deği­şik yerlerinde verilmiştir. Bunlar gözden geçirildiği zaman, peygamberliğine delil olarak Hz. Peygambere Kur'an-ı Ke-rim'den başka hiçbir mucizenin nübüvvet delili olarak veril­mediği anlaşılmaktadır. Bu, Hz. Peygamber'e (s.a) mutlak mânâda mucize verilmediği anlamını taşımaz. Aksine Allah ve Rasûlu nün peygamberliğin alâmeti olarak bildirdikleri ve gözle bizzat görüldüğü halde inkar edilmesi halinde azabı gerektiren mucizeler verilmediği anlamını taşır.

 

Hz. İshak ve Hz. İsmail (a.s)

 

2. Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde Hz. İbrahim'e (a.s) oğulları Hz. îshâk ile Hz. Yakub'un (a.s) bir lütuf ve bağış olarak verildiği zikredilmektedir. Meselâ; En'âm Sûresi'nin 85., Meryem Sûresi'nin 50., Enbiyâ Sûresi'nin 72. ayetlerin­de görüldüğü gibi.[116] Bütün bu ayetlerde Hz. İsmail'in ismi­nin zikredilmemesinin sebebi muhtemelen Allah Teâlâ'nın lütuf ve ikramlarının büyüklüğünü anlatanıdır. Bu üstün­lük ve değer ise, Hz. İbrahim'in oğullarından olan Hz. İshâk'tan (a.s) gelen kolda bulunmaktadır. Hz. İsmail'den gelen kol 2500 sene bedevi hayatı yaşamıştır. Bu kol içinde anılmaya değer büyük bir kimse Peygamber Efendimizin peygamber olarak gönderilmesine kadar ortaya çıkmamış­tır. Hz. İshâk'tan (r.a) süregelen koldan ise pek çok peygam­ber gelmiş ve tarihte onların büyük başarıları bildirilmiştir.[117]

 

Birkaç Değişik Soru

 

Soru:

 

Kur'an-ı Kerim'deki "hak" deyimi hangi anlamlarda kul­lanılmaktadır? Kainatın hak ile yaratıldığını, Kitabın hak ile indirildiğini, hak ile gönderildiğini bildiren hakk1 in hak olduğunu, hakkın bâtılı geçersiz kıldığını ifade eden ayetler-deki diziliş ve ölçü ile, hakkın sürekliliğine ve gelişmesine ışık tutan ayetlerdeki "kak" kelimesi nasıl aynı mânâya kul­lanılabilir?

2. Kur'an-ı Kerim'de, kitapla birlikte mizan (terazi, ölçek) indirildiği ileri sürülmüştür. Bu ne demektir? Vahiy ve ilha­ma dayanan kanunla birlikte indirilen terazi hangisidir ki, onunla biz toplumumuzun mücevherlerini ve çakıllarım tar­talım da değerlerini anlayalım? Hangi şeyin mücevher, han­gisinin taş kırıntısı olduğunu öğrenelim? Tefsir bilginlerinin söylediğine göre, insanlığın ahlâk normalliğinin adı mizan (terazi, ölçü)dır. Bu ifade doğru olamaz. Birincisi; insan vic­danının şahsî ahlâk duyguları doğruları tam ve sağlam şe­kilde değerlendiremez, doğruların değer ölçüsünü tam ola­rak ölçemez. İkincisi; mizanla birlikte kitap indirilmiştir. İn­san vicdanının mizanı (Ölçüsü) peygamberler ve kitaplarla birlikte indirilmiş olamaz. Çünkü insan vicdanı, peygamber­ler ve kitaplar gönderilmeden önce de vardı, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların inmesinden sonra da olmaya de­vam edecektir.

3- Dinlerin program ve prensipleri eğer insan fıtratı için çekicilik taşıyor, insanî duyguları kendisine bağlayaliyorsa, o halde neden hiç bir ülke ve millette takva sahibi kişiler ide­al toplum ortaya çıkarmakta başarılı olamamışlardır?

Eğer din insanlık tarihi boyunca bunu başaramamışsa, bugün nasıl olur da güvenlik, huzur ve ilerleme ümitlerimizi ona bağlayabiliriz? Şunu demek istiyorum: İnsan karakte­rinde fenalık gizlenmişse, din nasıl faydalı olabilir?-Dinler, hakkı canlı ve ayakta tutmak; bâtılı yok edip, hakkı hakim kılmak için sürekli uğraş verirler, ama küçük aralıklar dı­şında daima bunun aksi olmuştur. Tarih selinin akış yönü değişmemiştir. Başka bir deyişle, şeytanın gücü kırılıp yok edilmememiştir.

4. Peygamberlerin geliş zinciri neden tıkanıp son bulmuş­tur? İnsan bilinci bugün onlara ihtiyaç duymamakta mıdır?

 

Cevap:

 

1. Hak Deyiminin Anlamı ve Kullanılış Şekilleri

 

Hak kelimesi Kur'an-ı Kerim'de üç ayrı anlamda kulla­nılmaktadır. Hak kelimesi bazen "gerçek" (reality) anlamın­da, bazen "insanların kendi hakkı" (right) anlamında, bazen de "ulaşılması hedeflenen nokta, ideal" (purposiveness) an­lamında kullanılmaktadır. Kainatın yaratılması ile ilgili olarak bir yerde, "biz yer ile göğü hak ile yarattık" Duyurul­maktadır. Bu buyrukla bir taraftan bu kainatın sadece oyun­cak olarak, maksatsız yaratılmadığı, hiçbir sonuç elde etme­den bir süre gönül eğlendirip yok edilmeyeceği anlatılırken, diğer taraftan da bu kainatın varlığının bazı filozofların san­dıkları gibi maksatsız ve amaçsız olmadığı ifade edilmiştir. Kainatın yaratılmasının hiçbir yönden oyuncak kabul edile­meyeceği apaçık bir gerçektir. Hatta, bu buyrukla bu kaina­tın ve onun bütün düzeninin hak üzere kurulduğu, orada bâtılın hiçbir yerinin ve değerinin olmadığı da anlatılmak is­tenmiştir.

 

2. Mîzân İndirilmesinin Anlamı

 

Kur'an-ı Kerim'de indirildiği ifade edilen mizandan ka­sıt; peygamberler ile, peygamberlere indirilen ilahî kitaplar ve peygamberlerin çağrısına uyarak hikmet ve feyiz sahibi olan kimselerde meydana gelen fikri seviye, doğru ile yanlışı tefrik etme kabiliyeti ve değerlendirme gücüdür. Sadece ya­ratılıştan gelen düşünce ölçülülüğü veya felsefi tarzda ince­leme ve araştırma yoluyla elde edilen veya dindışı ahlâk öğ-retüeriyie kazanılan ölçü gerçek ölçü değildir. Çünkü bu yol­la edilen ölçü pek çok ifrat ve tefriti bünyesinde taşır. Gerçek mizan yalnız, Kuran ayetleriyle nasıl amel etmesi gerektiği­ni öğrenen, peygamberlerin hayatlarını derinlemesine ince­leyen ve bu yolla ilim elde eden, tutarlı bir bakışa ve mantıklı bir görüşe ulaşan kimselere nasip olur.

 

3. Hak Din Başarısız mı Olmuştur

 

Bu soruya verilebilecek cevap, sizin sorunuz kadar kısa değildir. Yine de eğer sadece küçük işaretlerle tatmin olabi­lirseniz, cevabımız şudur: Sizin öncelikle din kelimesinden neyi kas dettiğinizi bütün açıklığıyla ortaya koymanız gere­kir. Din kelimesinden kastınız bütün dinleri içine alan genel bir din kavramı ise, böyle bir soruya cevap vermek benim gö­revim değildir. Eğer din kelimesinden maksadınız, yaratıl­dığı günden itibaren doğru yolu bulabilmeleri için Allah (c.c) tarafından kendilerine gönderilen hak din ise -ki onun Kur'an'daki adı İslâm'dır insanoğlu ona inansa da inanma­sa da İslâm; evrenin gerçekleri üzerine bina edilmiş temel kaidelerin ve doğru prensiplerin bir toplamıdır.

Sağlığı korumak için uyulması gereken bir takım pren­sipler vardır. Sağlıklı kalabilmek için bu prensiplere uygun davranmak gerekir. Yeme, içme, nefes alıp-verme, dinlenme hep bu prensiplere uygun olarak yapılmalıdır. Sağlıklı kal­mak için bu prensiplere uygun davranmak şarttır. Bu pren­sipler herhangi bir insanın veya bütün insanların karşı koy­masıyla geçersiz hale gelmezler. Bu prensiplere bağlı kalma­nın insan fıtratma aykırı olduğu da söylenemez. İnsanlar bu prensiplere uymadı diye, bu prensiplerin geçersiz hale geldi­ği, bozulduğu da iddia edilemez. Bu prensiplere uymamakla insanlar bu prensiplere değil, kendilerine zarar verirler. Ba­şarısızlık prensiplere değil, insanlara ait olur. Sizin, dinin başarısızlığı olarak nitelendirdiğiniz husus da bunun gibi­dir. Buradaki başarısızlık dinin başarısızlığı değil, insanla­rın başarısızlığıdır. Mesela; din insanlara güvenilir olmayı ve emanetleri korumayı emretmektedir. Yeryüzünde yaşa­yan bütün insanlar birlik olup emanetlere ihanet etme plan­ları yapmaya başlasalar, bu, dinin başarısız olduğu anlamı­na mı gelecektir? Dinin başarısız kabul edilebilmesi için emanete riayet etmenin kainatın karakterine ve insanoğlu­nun tabiatına aykırı düştüğünün ısbat edilmesi gereRir. İn­san fıtratı emaneti değil, ihaneti gerektirir denilebiliyor ve bu ısbatlanabiliyorsa, o takdirde din başarısız olmuş demek­tir. Eğer insanlığın medeniyeti ve gelişmesi emanete değil de ihanete bağlıdır denilebilir ve bu şekilde ıspatlanabilirse, işte o vakit din başarısız olmuş demektir. Ama eğer bu ispat edilemezse -ki ısbat edilemez- o halde insanların güvenilirli­ği bırakarak ihaneti tercih etmesi ve bundan dolayı ahlâkî, medenî ve manevî zarara uğraması dinden kaynaklanan bir başarısızlık değil, insanlardan kaynaklanan bir başarısız­lıktır. Hak dinin ortaya koyduğu prensiplere tenkitçi bir göz­le bakınız. Bu prensiplerin doğru mu, yanlış mı olduğunu gözden geçiriniz.

Bu prensiplerin doğru ve gerçek olduğuna kanaat getirir­seniz, bunların başarılı olup olmadıklarına, insanların bu prensiplere bağlı kalıp kalmadıklarına bakarak karar ver­meyiniz. Zira, insanlar o prensiplere uygun davrandıkları zamanlarda başarılı olup, kazançlı çıkmışlar; aksi takdirde başarısızlığa düşerek zarara uğramışlardır.

 

4. Peygamberliğin Son Bulmasının Doğru Te'vil

 

Peygamberliğin geliş zincirinin son bulmasını insanların artık peygamberlere ihtiyaç duymayacak bir şuur seviyesine yükselmesine bağlayanlar, gerçekte bütün peygamberlere dil uzatmaktadırlar. Sadece özel bir şuur hali peygamberle­rin getirdiği hidayete ihtiyaç duyar demek, bu seviyeyi aşan insanlar peygamberliğin yol göstermesine ihtiyaç hisset­mezler demektir. Peygamberlik zinciri, peygamberin davet ve mesajının onun getirdiği helal ve haramların her yerde yayılmasına kadar devam etmiştir.

Ne zaman ki peygamberin daveti yayılmış, ilahi kelamı ve o ilahi kelamı getiren peygamberin hayatını ve onun getir­diği kitaba uygun amelî önderliği koruyabilecek ümmet or­taya çıkmış, artık peygamberlik görevi için yeni bir insanın görevlendirilmesine ihtiyaç duyulmamıştır.[118]

 

Peygamberliğin Son Bulması Ve Kadiyânîlerin Delilleri

 

Soru:

 

Kadiyânîler, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinden ve bazı hadislerden yola çıkarak peygamberliğin son bulmadığına dair deliller çıkarmaya çalışmaktadırlar. Örnek olarak şu ayeti gösteriyorlar:

"Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden elçiler gelip size ayetlerimi anlattıkları zaman (günâhlardan) korunup (ken­disini) düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler­dir. [119] Ve diyorlar ki: Kur'an-ı Kerim nazil olduktan ve Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak gönderildikten sonra bu ayet ancak müslümanlara hitap edebilir. Ayette zikredilen Âdem oğullarından kasıt işte bu Muhammed (s.a) ümmetidir. Kur'an-ı Kerimde bu ümmet muhatap alınarak "size sizden bir peygamber geldiği zaman" buyurulmakta-dır. Kadıyanilerin dediklerine göre bu ayetten, sadece üm­meti olan nebilerin değil, ümmeti olan rasullerin bile gelece ği anlaşılmaktadır. Kadıyanilerin delil olarak ileri sürdükle­ri bir başka ayette Mu minûn Sûresi'nin Ey Pey gamberler!  diye başlayan "Ey elçiler, güzel şeylerden ye-yin ve yararlı iş yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı bilmekte­yim. [120] ayetidir. Onlar bu ayete dayanarak da peygamberliğin gelişinin son bulmadığını iddia etmektedir­ler.

Aynı şekilde Kadıyânîler. "Eğer ibrahim (Peygamberimizin vefat eden oğlu) yaşa­saydı mutlaka peygamber olurdu" hadisinden de peygam­berlerin gelmesinin devam edeceği hakkında hüküm çıkar­maktadırlar. Lütfen onların bu delillerinin iç yüzünü açıkla­yınız.

 

Cevap:

 

Kadiyânîlerin pek çok delilleri gibi naklettiğiniz bu delil­leri de safsata ve laf salatasına dayanmakta ve baştan aşağı yanlışlar ihtiva etmektedir.

"Ey Âdem oğulları size kendi içinizden elçiler gelip size ayetlerimizi anlattıkları zaman (günâhlardan) korunup (kendisini}düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyecek­lerdir.[121] ayetini konuyla hiç ilgisi olmayan yönlere çekmekte, kendi arzuları istikametinde yorumlamaktadır­lar. Böylece ayetin ifade ettiği anlam yüz seksen derece ters istikamete çevrilmektedir. Oysa konunun akışı ve anlatılış üslûbu buna katiyyen elvermemektedir. Ayetin ifade biçimi­ne ve kelimelerinin dizilişine bakarak bunu anlamak son de­rece kolaydır.

Bu konudaki diğer Kur'an-ı Kerim ayetleri de Kadıyani­lerin mânâlandırmalarından tamamen farklıdır. Bundan başka Kadıyanilerin ortaya çıkışından önceki geçmiş on üç asır boyunca, hiç kimse yukarıdaki ayetten Hz. Peygam-ber'den (s.a) sonra peygamberlik dizisinin devam edeceği şeklinde bir anlam çıkarmamıştır. Aşağıda bu üç ince ve has­sas ifade ayrı ayrı açıklanacaktır.

Gerçekte, A'râf Sûresi'ndeki bu ayet Hz. Âdem ve Havva konusunun anlatılışı sırasında gelmiştir. Olayı anlatan ayetler zinciri içerisinde bu ayet de bulunmaktadır.Önceki ayetlerde Hz. Âdem ve Havva ile ilgili olaylar anlatılmış, bi­lahare bu olaylardan alınacak dersler bir kaç ayetle hatırla­tılmıştır. Ayetlerin bu konu akışını göz önüne alarak ve kafa­mıza yerleştirerek ayeti okursak açıkça anlarız ki "Ey Âdem oğulları" hitabı ile başlayan buyrukta anlatılan şey, Kuran-ı Kerim'in iniş zamanı ile değil; yaratılışın başlangıç zamanı üe ilgilidir. Bu ayetle insanoğluna daha yaratılışının başlan­gıcında kurtuluşlarının ne ile mümkün olacağı hatırlatıl­makta ve bunun da tek yolunun Allah'ın kendileri için koy­duğu şeriata sımsıkı sarılmalarıyla mümkün olduğu ifade edilmektedir. Bu konudaki ayetler Kur'an-ı Kerim'de bir yerde değil, üç ayrı yerde zikredilmektedir. Ve bu üç yerde de Hz. Adem'le Hz. Havva kıssası hikaye edilmektedir. Bunlar Bakara Sûresi'nin 38., A'râf Sûresi'nin 35. ve Tahâ Sûresi'nin 123. ayetleridir. Bu ayetlerin her biri gerek konu­su, gerekse yeri ve konumları açısından birbirlerine benze­mektedirler.[122]

Müfessirler, Bakara ve Tâhâ Sûrelerindeki ayetler gibi, A'râf Sûresi'ndeki bu ayetin de Hz. Âdem ile Hz. Havva kıs­sası ile ilgili olduğunda görüş birliği içindedirler. Allâme İbn Cerir tefsirinde bu ayetle ilgili olarak Ebu Seyyar Sülemî'den şöyle bir nakilde bulunmaktadır:

"Bu ayette, Allah Teâlâ, aynı anda ve bir arada hem Hz. Adem'e ve hem de onun soyundan gelenlere hitap etmekte­dir. " İmamı Razi de Tefsir-i Kebîr  bu ayetin izahını ya­parken şöyle yazmaktadır: "Eğer bu hitap peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Peygambere (s.a) yapılmış olsaydı, o va­kit bunun mânâsı, Allah Teâlâ bu ayette ümmetler hakkın­daki sünnetini açıklamaktadır, şeklinde olurdu." Büyük âlim Alûsî, Rûh'ul Meânî adlı tefsirinde diyor ki: "Burada bütün milletlerin karşısına çıkan mesele anlatılmaktadır. Ayrıca, "Ben-i Adem" ifadesinden Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetinin kasdedilmesi imkânsızdır. Zahire bakılarcak da böyle bir mânâ verilmesi yanlıştır. Çünkü ayette, rusulün" peygamberler kelimesi çoğul olarak kullanılmış tır.

Allâme Âlûsî'nin sözlerinin son bölümünden anlaşılan mânâ şudur: Eğer ayet-i kerime'deki hitapla kastedilen Mu-hammed (s.a) ümmeti olsaydı, o zaman bu ümmet için "sizin içinizden peygamberler gelince" ifadesinin tekrarlanmasına lüzum kalmazdı. Zira, Hz. Peygamberin (s.a) ümmeti için birden fazla peygamber'in gelmesi söz konusu değildir.

"Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın. Çün­kü ben yaptıklarınızı bilmekteyim.[123] ayetin­den de Kadıyanilerin çıkardığı mânâyı çıkarmak mümkün değildir. Onlar bu mânâyı ifadenin akışını ve mânânın bü­tünlüğünü bozarak çıkarmaktadır. Aksi takdirde böyle bir anlam çıkarmaya imkan ve ihtimal yoktur. Zira bu ayetin de içinde bulunduğu konu, yukarıdan itibaren anlatılıp gelen bir çok ayetle sürüp gelmektedir. Konunun akışı içerisinde Hz. Nuh'tan (a.s) başlayarak Meryem oğlu İsa'ya (a.s) gelin­ceye kadar farklı zamanlarda gönderilmiş bulunan peygam­berler ve onların ümmetlerinden bahsedilmektedir. Ayrıca nerede ve hangi dönemde gelmiş olursa olsun her peygambe­rin aynı mesaj ve aynı Öğretiyle gönderildikleri vurgulan­maktadır. Onların hepsinin yolu ve metodu daima aynı ol­muştur. Allah'ın lütuf ve keremi de onlar üzerine devam edegelmiştir. Hak yoldan sapmış ve haktan ayrılmış milletlerin de Allah'ın kendilerine gösterdiği hak yolu terketmeleri se­bebiyle yanlışlığa saplandıkları, bataklığa sürüklendikleri anlatılmıştır. Böyle bir anlatım içerisinde bu ayeti kerime­den, "Ey Peygamberler! Hz. Muhammed'den (s.a) sonra gele­cek olanlar, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın" şeklin­de bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Bu ayet-i kerime­den ancak şöyle bir mânâ çıkarılabilir: "Allah Teâlâ Nuh'tan (a.s) itibaren gelen bütün peygamberlere 'güzel şey­lerden yeyin ve yararlı iş yapın' şeklinde ferman buyurmuş­tur."

Hiçbir müfessir bu ayet-i kerimeden, Hz. peygamberden (s.a) sonra da peygamberlerin gelebileceği, peygamberlik ka­pısının Hz. Muhammed'den (s.a) sonra da açık bırakıldığı şeklinde bir anlam çıkarmamıştır. Eğer biri daha fazla araştırma yapmak ve tatmin olmak istiyorsa, çeşitli tefsirlerde bu ayetin bulunduğu yere bakabilirler. Kadıy anîlerin, İbrahim yaşasaydı mutlaka peygamber olurdu." hadisi­ni iddialarına delil getirmeleri dört bakımdan yanlıştır:

Birincisi: Hz. Peygamberin hadisi olarak anlatılan riva­yetin senedi zayıftır. Bunu sağlam kabul eden hiçbir muhad dis yoktur..

İkincisi: Nevevi ve İbn Abdüîberr gibi büyük hadisciler bu meseleyi tamamen önemsiz kabul etmişlerdir. İmam Ne­vevi (rh.a) Tehzîb'ul Esma ue'l Lügat isimli eserinde:

"Daha Öncekilerden bazılarının rivayet ettikleri, 'eğer ib­rahim yaşasaydı mutlaka peygamber olurdu' sözüne gelin­ce; bu tamamen bâtıldır, geçersizdir ve gaybla ilgili bir konu­da düşüncesizce söz sarfetmektir" demektedir.

Allâme İbn Abdüîberr ise Temhîd adlı eserinde, "böyle bir sözün nasıl söylenebildiğini anlayamıyorum. Nuh'un (a.s) çocukları peygamber değillerdi. Eğer her peygamberin oğlunun mutlaka peygamber olması gerekseydi, bugün her­kes birer peygamber olurdu. Çünkü yeryüzünde yaşayan herkes Nuh'un oğulları durumundadır" diye yazmaktadır.

Üçüncüsü: Bu söz, bir çok rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a) sözü olarak değil, sahabeye ait bir söz olarak nakledil­mekte ve Hz. Peygamber'den (s.a) sonra herhangi bir pey­gamberin gelmesi söz konusu olmadığı için oğlu İbrahim'in bu dünyadan göç ettirildiği açık açık ifade edilmektedir. Bir örnek olması açısından Buhârınin şu rivayetine bir göz ata "İsmail b. Ebi Halid diyor ki: Abd ibn Evfâ'ya Hz. Pey­gamber'in oğlu İbrahim'i gördün mü? diye sorduğumda ba­na: O küçük yaşta öldü. Eğer Allah (c.c) Hz. Peygamber'den sonra herhangi bir peygamberin gelmesini dilemiş olsaydı, o hayatta olurdu. Fakat Hz. Peygamber'den (s.a) sonra hiçbir peygamber gelmeyecektir" [124]

Hz. Enes'ten de (r.a) buna benzer bir rivayet nakledilmiş­tir:

"Eğer o (ibrahim) yaşasaydı, mutlaka peygamber olurdu, ama yaşamadı. Çünkü Peygamberimiz, (s.a) peygamberle­rin sonuncusudur.[125]

Dördüncüsü: Bu hadis üzerinde sahabe-i kiramın hiçbir açıklamasının bulunmadığını varsayalım. Hatta Peygam­ber Efendimizin hadisi olarak nakledilen bu rivayetin bir de­ğer taşımadığı, zayıf olduğu şeklindeki muhaddislerin açık­lamalarını da yok sayalım. Böyle olsaydı bile, bu söz değer verilecek, Önemsenecek bir şey olmazdı. Çünkü hadis ilmi­nin prensiplerine göre, bütün sahih hadislere aykırı olarak rivayet edilen bir tek hadis kesinlikle makbul değildir. Bu tür rivayet asla kabul edilemez. Senet ve metin yönünden asla şüphe kabul etmeyen bir çok sahih hadis, Hz. Peygam­ber'den (s.a) sonra peygamberlik kapısının kapandığını ve hiçbir peygamberin gönderilmeyeceğini haber verip durur­ken, senet yönünden zayıf olan tek bir rivayetin peygamber­lik kapısının kapanmadığı şeklindeki haberine itimat etmek mümkün değildir. Bir tek zayıf senetli rivayete dayanarak, senet ve metin yönünden sahih olan bir çok sahih hadisi red­detmek mümkün müdür?[126]

 

Peygamberliğin Sona Ermesi

 

Soru:

 

Müslümanların görüş birliği halinde, Hz. Muhammed'in (s.a) en son peygamber olduğuna, ondan sonra hiçbir pey­gamberin gelmeyeceğine kesin şekilde inandıklarında hiçbir şüphe yoktur. Buna rağmen Mirza Gulânı Ahmed Kadıyânî'nin ve ona bağlı olan Kadıyaniler topluluğunun bazı sözleri bana güzel gözüküyor, hoşuma gidiyor. Meselâ; Mirza Gulâm Ahmed'in çehresi bana göre masum ve saf bir çocuk gibi gözüküyor. Yalancı ve düzenbaz bir adamın çehre­si öyle olabilir mi? Gökte evlenmesi[127] ve ona benzer bazı söz­leri hariç, önceden verdiği haberler büyük ölçüde ortaya çı­kıp gerçekleşti. Ona bağlı olan topluluk gün geçtikçe geliş­mektedir. Bu toplulukta, iddiaları uğruna büyük bir heye­can ve fedakârlık görülmektedir.

Bütün bunlar insanı endişeye düşürüp, paniğe kaptırı­yor. Kalbimi tatmin etme uğrunda, bu soruna öylesine açık­lık kazandırmanızı istiyorum ki, bununla kalbim tamamen mutmain olsun, tereddüt ve panik ortadan kalksın. Hak ile bâtıl arasında açık bir ayırım ortaya çıksın.

 

Cevap:

 

Mirza Gulam Ahmed hakkında sizi tereddüde sevkeden sebeplerin temelde hiçbir önemi yoktur. Peygamber olduğu iddiasıyla yola çıkan bir insamn davası için ileri sürdüğü de­liller incelenmeye değer deliller değildir. Fakat ben diyorum ki, onların ellerinde iddialarının incelenmeye değer olduğu­nu gösteren daha güçlü delilleri olsaydı, yine de onlara değer verilmeye değmezdi. Kur'an-ı Kerime ve hadis-i şeriflere gö­re peygamberlik dinin temelidir. Zira insanın inkarcı olması da, iman etmiş sayılması da buna bağlıdır. Ahiretteki kurtu­luş ve felaket de doğrudan bununla ilgilidir. Herhangi bir kimse gerçek bir peygambere iman etmezse kafir olur, fakat sahte bir peygambere iman etmek de küfürdür. Bu kadar önemli ve hassas olan bir konuyu Allah ve Rasûlü kapalı, karmaşık, şüpheli ve anlaşılmaz biçimde bırakmamış, aksi­ne insanların din ve imanı tehlikeye düşmesin, insanların dalalete düşmelerinin, hak yoldan sapmalarının sorumulu-ğu Allah ve Rasûlu ne, ait olmasın diye, açık ve net biçimde aydınlığa kavuşturulmuştur. Şimdi bakınız, bir kere Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen peygamberlerden hiçbiri­nin döneminde peygamberlik dizisi bitmiştir ve artık hiçbir peyamber gelmeyecektir şeklinde birşey söylenmiş değildir. Bu, peygamberlerin gelmesi için kapının her zaman açık ol­duğu anlamına gelir. Bu temel sisteme göre, hiç kimse artık hiçbir peygamber gelmeyecektir diyerek peygamberlik iddia eden birini inkâr etmekte haklı olamazdı. Önceki dönemde gelen peygamberlerin her biri kendi ümmetlerine, kendisin­den sonra gelecek olan peygamberin niteliklerini söylüyor, evsafı belirtilen peygamber ortaya çıktığı zaman kendisine iman etmeleri konusunda ümmetinden söz istiyordu. Böyle yapmakla, peygamber olduğu iddiasıyla gelen kimsenin dü­şünülmeden derhal reddedilmemesini, aksine; onun karak­terinin, davetinin, sözlerinin, hareketlerinin iyice incelene­rek, gerçek bir peygamber mi, yoksa peygamberlik iddiasıy­la yola çıkmış bir sahtekâr mı olduğunun araştırılmasını istiyordu. Hz. Muhammed in (s.a) peygamber olarak gönderil­mesiyle birlikte bu mesele sona ermiştir. Hz. Peygamber (s.a), ne herhangi bir peygamberin gelişini önceden haber vermiş ve ne de ümmetinden bu konuda bir söz almıştır. Bi­lakis, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberlerin sonuncusu ol­duğu Kuran-ı Kerim'de kesin ve açık bir şekilde beyan edil­miştir. Hz. Peygamber'den (s.a) de sağlam ve güvenilir riva­yet zincirleriyle, artık peygamberlik kapısının kapandığını, bundan sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğini, bundan sonra peygamberlik iddia ederek ortaya çıkanların Deccal olacağını haber veren açık ve net pek çok hadis rivayet edil­miştir.

Allah'ın ve Rasûlü'nün nazarında artık insanların inkâr etmelerinin veya iman etmelerinin hiçbir önemi kalmadı mı diye sormak isterim. Halbuki Allah ve Rasûlü nazarında en önemli mesele, iman ve inkâr meselesidir. Allah Teâlâ ve O'nun peygamberleri, bizden önce gelen ümmetlerin inkâra saplanmamaları için onlara peygamberlik kapısının açık ol­duğunu haber vererek, gönderilen peygamberi reddedip küf­re düşmekten kurtarmış olsunlar da, bize sıra gelince pey­gamberlik kapısı kapanmıştır diyerek gönderilen peygam­berleri reddedip küfre düşmemize tuzak hazırlamış olsun­lar. Allah ve Rasûlü'nün bize böyle bir oyun oynayabileceğini tasavvur edebiliyor musunuz?

Kadıyânîler "Hatemennebiyyîn" "Peygamberlerin so­nuncusu" ifadesi ile ilgili olarak ne kadar farklı yorumlarda bulunurlarsa bulunsunlar, hiçbiri hiçbir şekilde bu kelime­nin peygamberlik dizisinin son bulduğu anlamına da geldi­ğini inkâr edemez.

Alimi ve cahiliyle bu ümmetin on milyonda, dokuz milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzu "Hatemennebiyyîn" ifadesini peygamberlerin sonuncusu mânâsında anlamıştır. İnsanların kendisine inanıp inanma­maları bakımından iman ve küfürle doğrudan ilgili bir mü­essese olan peygamberlik konusunda Allah Teâlâ'nın bir grup Kadıyânî'nin saçma sapan iddialar ortaya atabilecekle­ri kapalı bir ifade kullanacağını, bu konudaki bilgiyi anlaşıl­maz bir tarzla vereceğini kabul edebilir misiniz? Peygamber

Efendimizin bu konudaki ifadeleri hiçbir yanlış anlaşılmaya ve hiçbir te'vile mahal bırakmayacak şekilde kesin ve açık­tır. Sözün kısası -hâşâ- Allah ve Rasûlü'nün bize özel bir düş­manlığı mı vardır ki, peygamberlik zinciri son bulmadığı halde, bize yanlış bilgi vererek, hidayetimizi engellemeleri Söz konusu olsun?

Peygamberlik zincirinin tamamlandığını ve artık yeni bir peygamberin gelmesinin imkan dahilinde olmadığını anla­mak için bu meseleler üzerinde birazcık düşünmeniz yeterli­dir. Hal bu iken, sevimli ve cana yakın birinin kehanetleri­nin, değil bazılarının; tamamının doğru çıkması halinde bile peygamberlikle ilgili iddialarını incelenmeye ve üzerinde durulmaya değer kabul edemeyiz. Zira, bu tür iddiaların bir değer taşıması için herhangi bir peygamberin gelme imkân ve ihtimali olmalıdır. Bu tür iddialar ancak o zaman üzerin­de durulup, incelenmeye değer kabul edilebilir. Artık biz, peygamberlik iddia eden herhangi birinin peygamberlik id­diasını duyduğumuz zaman tam bir gönül rahatlığı ile red­dedebilir, onun yalancı olduğunu söyleyebiliriz. Peygamber­lik iddiasında bulunan kimsenin peygamberliğini ısbat sa­dedinde getirdiği delillerinden hiçbirini Önemsemeyiz. Yap­tığımız iş yanlış bile olsa, bize bir sorumluluk getirmez. Zira, elimizde hesap günü kendimizi müdafaa edip aklayabilece­ğimiz Kur'an-ı Kerim ayetleri ve Rasûlullah (s.a) buyrukları vardır.[128]

 

Kadıyânîlerin Yanlış Tevilleri

 

Soru:

 

Kadıyaniliği yaymaya çalışan propagandacılar bütün güçlerini peygamberliğin son bulmadığını ispat etmeye har­camaktadırlar. Bu konudaki iddialarının temelini şu iki aye­te dayandırmaktadırlar: Allah'a ve Elçi(sin)e itaat ederse işte onlar, Al­lah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır.[129]

Kadıyaniler bu ayetten yola çıkarak şöyle bir iddiayı dile getiriyorlar: "Ayet-i kerimede peygamberler, sıddîklar, şe­hidler ve salihler olmak üzere dört ayrı gruptan söz edilmek­tedir. Peygamberler dışındaki diğer üç grubun üçünün de (sıddîklar, şehidler ve salihler) Hz. Peygamberin (s.a) üm­meti içerisinde olduğu bir gerçektir. Fakat Muhammed (s.a) ümmeti içerisinde herhangi bir peygamber ortaya çıkma­mış, sonraya bırakılmıştır. İşte Muhammed ümmeti içeri­sinde sonraya bırakılmış olan bu peygamberlik Gulâm Ah-med'e verilmiştir. Eğer ayet-i kerime'deki beraberlikten ahi-retteki beraberlik kastedilmiş olsaydı, bunun anlamı Hz. Peygamber'in ümmeti içerisinde hiçbir sıddîk, hiçbir şehid ve hiçbir sâlih insan yoktu demek olurdu. Böyle olmadığına göre ayette zikredilen dört zümreden biri olan peygamberler zümresinin bu ümmet içerisinde olduğu gerçeğini inkâr et­mek için hangi delile başvurulabilir?"

2. "Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden elçiler gelip size ayetlerimi anlattıkları zaman (günâhlardan) korunup (kendisini) düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. [130]

Bu ayetten yola çıkarak şöyle bir hükme varmakta ve şu iddiayı ileri sürmektedirler: "Âdem oğulları hitabıyla insan cinsinin tamamı kasdedilmiş olmasına rağmen, ayet-i keri­me Hz. muhammed'e (s.a) indirilmiştir. Peygamberlik zinci­rinin devam ettirileceği kasdedilmiş olmasaydı, bu ayet-i ke-rime'nin Hz. Peygamber'e (s.a) indirilmesinin bir anlamı kalmazdı. Üstelik ayet-i kerime'de te'kid anlamına gelen ge­niş zaman kalıbı kullanılarak "size benim peygamberim şüphesiz gelecek" anlamı yüklenmiştir. Bu ifadelerden, Hz. Peygamber'in getirdiği şeriata bağlı, O'nun emrini ve pey­gamberliğini tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelebilir mânâsı çıkar".

Derginizde, herkesin istifade edebileceği delilli ispatlı bir açıklama yapmanızı istiyoruz.

 

Cevap:

 

Herhangi bir mesele hakkında açık ve net nasslar bulun­duğu, Allah ve Rasûlü o meseleyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu halde, Allah ve Rasûlü'nün bu açık ifadelerini ter-kederek o konuyla uzaktan yakından hiçbir alakası bulun­mayan ayet ve hadisleri o konuda delil olarak ileri sürmek sapıklıktır. Onların peygamberlikle ilgili olarak ileri sür­dükleri delillerden hiçbirinin peygamberlik kapısının kapa­nıp kapanmaması ile bir ilgisi yoktur. Konuyla hiçbir ilgisi olmayan ayet ve hadisleri, kendi sapık emellerine alet edip uydurma yorumlarla gerçeğinin tam zıddı bir hüküm çıka­ranlar yalnızca dalalette değildirler, onların yaptıkları Al­lah'a ve Rasulü'ne karşı girişilmiş bir başkaldırmadır, iğ­renç ve adi bir isyandır. Bununla da yetinmeyip, Allah ve Rasûlü'nün buyruklarını maksatlarına uygun olarak tahrif edip değiştiren, ayet ve hadislere hakiki anlamlarının tam tersi bir anlam vererek iddiasını ispatlamaya çalışan insan­lar çok daha büyük ve çok daha adi bir isyanı yaşamaktadır­lar. Bu tür işleri pervasızca yapabilen insanların Allah'a ve Rasulü'ne iman edip, Allah'a ve Peygamberi'ne gönülden bağlandıklarına inanmak mümkün müdür?

Hz. Muhammed (s.a) son peygamber midir, değil midir? Ondan sonra herhangi bir peygamberin gelmesi mümkün müdür, değil midir? Böyle bir konuda kesin karara varmak için öncelikle Allah Teâlâ'mn ve Rasûlü'nün (s.a) o konuda özel, açık ve net bir buyruğunun (nass) olup olmadığına ba­karız. Eğer bu konuda da Allah ve Rasûlü'nün sorumuza ce­vap teşkil eden çok açık ve çok net ifadeleri olmamış olsaydı, işte o zaman:

Kim Allah ve Rasûlü'ne itaat ederse". [131]

Ey Adem oğulları" [132] ayetlerine ve benzeri diğer ayetlere başvurmamız gerekirdi.

Peygamberlerin sonuncusu" [133] ayeti ve Hz. Peygamber tarafından ifade buyurulan pek çok sağlam ha­disle, Özellikle bu soruya, açık, net ve kesin cevaplar verildi­ğine göre bunları bırakarak

Kim Allah 'a ve Rasûlüne itaat ederse..." ve

Ey Adem oğulları..." ayetlerine, benzeri diğer ayetlere başvurmak, bu ayetlerden kesin nasslara ters düşen mânâlar çıkarmak, ancak yüreğinde zerrece Allah korkusu taşımayan, ölümünü müteakip Allah'ın huzurunda yaptık­larının hesabını vereceğine inanmayan kimselerin işi olabi­lir.

Bu iş şuna benzer: Herhangi bir memleketin ceza hukuku ile ilgili kanunlarından herhangi birinin çok açık ve net bir ifadeyle suç saydığı herhangi bir davranışı işleyen biri bu ka­nun maddesini görmezlikten gelerek, aynı kanunun konu ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir başka maddesine dayanarak bir takım kelime oyunları yapmak suretiyle, bu şuna, şu buna delalet eder; o kelimeden bu, bu kelimeden şu mânâ çıkar di­yerek kanunun açıkça suç saydığı davranışın suç olmadığını ispat etmeye çalışsa, mahkeme onun bu iddia ve delillerini geçerli sayar mı? Onun kendi keyfince yaptığı bu yorumlara herhangi bir değer verir mi? İnsanların koyduğu adalet ku­rallarında bile geçerliliği olmayan, insanları bile kandırma­ya yetmeyen böylesine alengirli bir yöntemin Allah katında geçerli sayılabileceğini tasavvur etmek mümkün müdür?

Bu adamların hüküm çıkardıklarını iddia ettikleri ayet­ler okunup incelendiğinde, onların bu ayetlere nasıl olup da böyle bir mânâ verebildiklerine hayret etmemek mümkün değildir. Naklettiğiniz iki ayetten birincisinde haber veril­mek istenen şey: "Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eden kimsele­rin, peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlihlerle beraber olacağı'dır. Böyle bir ifadeden nasıl olur da "Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eden kimse ya peygamberdir, ya sıddîkdir, yahut da şehidler veya salihler zümresine dahildir", anlamı çıkarılabilir?

Artık Hadîd Sûresinin 19. ayetine bakabiliriz. Bu ayette şöyle buyuruluyor:

"Allah'a ve Rasûlü'ne inananlar (yok mu) işte Rab'leri yanında onlar, sıddîkler (çok doğru olanlar) ve şehidlerdir [134]Bu ayet-i kerimede ifade buyurulan açık mânâ, Allah'a ve Rasûlü'ne iman eden kimselere, sıddîklara ve şehidlere verilen ecir ve sevap gibi bir karşılık verileceğidir. Peygamberler konusuna gelince: İman etmiş insanlar için peygamberlerle birlikte olmak başlı başına bir nimettir. Bir kimsenin, herhangi bir güzel amelinin karşılığı olarak pey­gamber olması mümkün değildir. Bu bakımdan Nisa Sûresi'nde: "Kim Allah'a ve Elçi(sin)e itaat ederse işte onlar,

Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir."

Hadid Suresi nin 19. ayetinde de:

Allah'a ve Rasûlüne inananlar (yok mu) işte Rab'leriya­nında onlar sıddîkler (çok doğru olanlar) ve şehidlerdir." [135]buyurulmuştur.

İkinci ayet ise A'râf Sûresi'nin 11. ayetiyle başlayan 36. ayetine kadar devam eden bir konu ile ilgilidir. Ayete bu ko­nunun akışı içerisindeki yerine koyarak bakılacak olursa, açıkça görülecektir ki, Âdem oğluna yapılan bu hitap, onun yaratılışının başlangıcı ile ilgilidir. Ayrıca, bu konu Kur'an-ı Kerim'de sadece bu ayette anlatılmış da değildir. Bakara Su­resinin 38 ve 39. ayetlerinde de aynı konudan söz edilmekte­dir. [136] Bu ayetleri görüp okuyan bir insan nasıl olur da, bu ayetlerde Hz. Peygamberden (s.a) sonra da peygamberlerin geleceği haberi verilmektedir diyebilir? Böyle bir anlam na­sıl çıkarılabilir? Zira, bu ayet-i kerimelerde Hz. Âdem ile eşi Hz. Havva'nın cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilmelerin­den bahsedilmektedir.[137]

 

Bazı İhtilaflara Rağmen Sahabe-İ Kiram Birbirine Sevgi Duyardı (Ruhamâu Beynehum)

 

Soru:

 

Bundan bir kaç gün evvel sahabe-i kiram'm faziletleri hu­susundaki düşüncelerimi arzetme imkânı buldum. Elimden geldiğince,

"Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunan­lar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli­dirler [138] ayetini açıklamaya çalıştım. Açıklamala­rım bittikten sonra bir dost şöyle bir soru yöneltti: Kur'an-ı Kerim, sahabe-i kiramı

"kendi aralarında merhametlidirler" şeklinde tavsif edi yor, ama hadiseler bunu doğrulamıyor. Cemel ve Sıffîn Sa­vaşlarında karşı karşıya gelenler arasında derece bakımın­dan pek büyük olan sahabiler de mevcuttu. Hz. Aişe (r.a) bile bir gruba katılıp yola koyulmuştu. Bu hadiseleri de nazar-ı dikkate aldığımız takdirde "kendi aralarında merhametli­dirler" ayetine ne tür bir yorum getirebiliriz?

Elimden geldiğince bu meseleyi tetkik etmeye çalıştım. Bir takım eserlere baktım, ilim erbabı bazı dostlara müraca­at ettim. Fakat kalbim tam anlamıyla mutmain olmuş değil­dir. Lütfen siz, hadiseleri de dikkate almak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'in buyruğunu doğru bir şekilde yorumlayıp, asıl amacını açıklayarak bu problemi ortadan kaldırınız.

 

Cevap:

 

Üzülerek belirteyim ki, sorularınızı ihtiva eden yazıları­nızı cevaplandırmakta oldukça geciktim. Bu ay çok fazla meşguliyetim vardı. Bu bakımdan mektupları okuma zama­nı bile bulamadım; kaldı ki, cevap vereyim. Büyük zorluklar içinde bulunduğumu göz önünde tutarak bu gecikmeyi ba­ğışlayacağınızı umarım.

Kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli­dirler" ayeti ile ilgili soru soran değerli insanın şüphe ve te­reddütlerinin temelinde iki tür varsayım yatmaktadır ki, bu varsayımların ikisi de gerçekten uzaktır ve gereksizdir. Soru soran kişi sanmaktadır ki, hakkında övücü bir söz seylenlen kişi ya da kişilerde övüldükleri sıfatlara aykırı hiçbir sı­fat bulunmaz. Halbuki insanlar ne zaman övülürlerse Övül­sünler, bu onların üstün durumları açısından yapılır. Onlar­da bu övülen sıfatlara zıt bir şeyin görülmüş olması genel hükmü bozucu kabul edilmez. Biz sahabe-i kiramı dünyanın en takva, en üstün, en temiz, en pırlanta yürekli zümresi ka­bul ederiz. Bu kanaat ve hüküm onların genel yaşayışından dolayıdır. Bunun mânâsı, insan olmanın tabii neticesi ola­rak bu zümrede en küçük bir kusurun, hiçbir zaman, hiçbir şekilde görülemeyeceği demek değildir.

Sonuçta o dönemde de kimine zina, kimine hırsızlık, ki­mine de taşlama cezası verilmişti. Cezaya uğrayan bu kim­seler de sahabe olma şerefine sahipti. Zira, iman edip İslâmiyeti kabul ettikten sonra Peygamber Efendimizle gö­rüşme şerefine erişen her müslüman mutlaka sahabidir. Bu hatalarından dolayı onlardan ne iman etmiş olma sıfatı, ne de sahabe olma sıfatı geri alınamaz. Bu toplumda zaman za­man hırsızlık, zina ve taşlanmayı gerektiren suç ve günâhların işlenmiş olması, o toplumun; üstünlük ve takvada kötülüklerden sakınmada ve iyilikleri yaymada başka hiçbir toplumun ulaşamadığı bir seviyeye ulaşmış ol­duğu gerçeğini değiştirmez. Sahabe-i kiram için kullanılan "kendi aralarında merhametlidirler" sıfatı, onların hayatla­rının bütününde kendilerine hâkim olan hususiyetleri dola­yısıyla verilmiştir. Sahabe-i kiram arasmdaki sevgi ve kay­naşmanın, yardımlaşmanın, hoşgörünün, anlayışın, saygı­nın, birbirlerinin hukukuna riayetin, birbirlerinin hayrını istemenin bir başka toplulukta aynı Ölçüde yaşandığını söy­lemek mümkün değildir. Bundan sonrası için de söylene­mez. Sahabe-i kiramın güzel sıfatları taşıma konusunda en üst seviyeye yükseldikleri görülür. Genelde durum budur. Fakat onların da birer insan olduklarını, aralarında bir ta­kım ihtilafların, anlaşmazlıkların çıkabileceğini, hatta bu ihtilafların savaşlara kadar götürebileceğini de göz ardı et­memek gerekir. Neticede sahabe-i kiram da birer beşerdir­ler, Hz. Peygambere (s.a) refakat edip, Onunla birlikte ol­maları için gökten indirilmiş olağanüstü varlıklar değildirler. Birlikte yaşıyorlar ve toplumsal hayatın gerektirdiği her türlü aktiviteye katılıyorlardı. Toplumsal hayatın tabiî bir neticesi olarak, zaman zaman aralarında ihtilaflar da çıkı­yordu. Hatta bu ihtilafların aşırıya kaçtığı da oluyordu. Ama bütün bunlar sebebiyle onların üstün sıfatları olan "kendi aralarında merhametlidirler" genel hükmünde bir değişik­lik olamaz. Çünkü onların genel ve üstün özelliği işte bu sıfatlarıydı.

Soru soran kişinin şüphesinin gerisinde iş gören ikinci tahmini, sahabe-i kiram arasında herhangi bir zamanda or­taya çıkan ihtilafların, "kendi aralarında merhametli" oluş­ları sıfatını alıp götürecek cinsten oluşudur. Bu anlaşmaz­lıklar, bu ihtilaflar devam ederken ve hatta birbirleriyle sa­vaşırlarken bile sahabe-i kiram'ın birbirlerine karşı son de­rece merhametli olduklarını gösteren şahane tabloların ser­gilendiği tarihi bilgilere sahibiz. Onların Cemel ve Sıffîn Sa­vaşlarında karşılıklı meydan okudukları bir gerçektir. Fa­kat bu savaşlarda sahabe-i kiram'ın birbirlerine gösterdiği merhametin, dünyada gerçekleşen hiçbir savaşta gösteril­mediği de bir gerçektir. Sahabe-i kiram'dan her iki grub da kendilerinin haklı olduklarına samimi bir şekilde inanmış oldukları ipin savaşa katılmışlardı. Yoksa herhangi bir dün­ya menfaatini gözettikleri veya kişisel düşmanlıkları sebe­biyle değil. Her bir grup, diğer grubun kendisini yanlış anla­dığı düşüncesiyle üzülüyor, fakat kendilerinin yanlış bir ta­vır içerisinde olabileceklerini düşünemiyorlardı. Birbirleri­ni ortadan kaldırmak gibi bir niyetleri yoktu. Onlar yalnızca, kendilerine göre yanlış yolda olan öteki grubu doğru yola ulaştırmaya azmetmişlerdi. Hiçbiri diğerinin imanı konu­sunda tereddüde düşmemiş, İslâm'ın ona verdiği hakları reddetmemişti. Diğerinin üstünlüğüne, fazilet ve erdemleri­ne dil uzatmıyor, İslâm'a yaptığı hizmetleri inkâra kalkışmı­yordu. Birbirlerini rezil ve zelil etmek gibi bir niyeti asla ta­şımıyorlardı. Savaş ensasmda ise, savaşın gereği ne ise onu yaptılar; ama yere düşenler için de baştan aşağı merhamet ve şefkat kesildiler. Esir alınanları yargılama, onları ceza­landırma veya aşağılayıp, zillete düşürme şöyle dursun, hapsetmeye ve bir dereceye kadar da olsa azarlayıp hakaret etmeye bile gönülleri razı olmadı.

Hadiseye bakınız. Cemel Savaşı sırasında iki ordu karşı karşıya. Hz. Ali (r.a) karşı grupta bulunan Hz. Zübeyr'i yanı­na çağırıyor. Zübeyr de (r.a) onunla buluşup, konuşmak üze­re öne çıkıyor. Ansızın saldırıp kendisine bir zarar verebile­ceği hususunda her ikisinin de zerrece kuşkuları yok. Karşı-karşıya gelmiş bulunan iki ordunun ortasında birbirlerine sarılıp ağlaşıyorlar. Askerler gelen iki kişinin kucaklaşarak ağladıklarını görmenin şaşkınlığı içindeler. Birbiriyle çar­pışmaya gelen bu iki insan şimdi birbirinin boynuna el atmış sağlıyor diyerek hayretlerini ifade ediyorlar. Hz. Ali ve Hz. Zübeyr (r.a) tenha bir yerde görüşüp askerlerin araşma dö­nüyorlar. Kendi tarafında bulunanlar Hz. Ali'ye: "Yâ Emîr'al Mü'minin! Nerdeyse savaş başlamak üzere. Böyle bir durumda nasıl olur da bir adamla tek başına görüşmeye gidersin?" diye soruyorlar. Hz. Ali (r.a) onlara şu cevabı veri­yor:   "Onun kim olduğunu  biliyor musunuz? O Allah Rasûlü'nün halası Safiyye'nin oğlu (Zübeyr) idi. Kendisine Rasûlüllah'ın (s.a) bir sözünü hatırlattım. Bana, keşke bu sözü daha önce hatırlatmış olsaydın, seninle savaşmaya ya­naşmazdım, dedi." Bunun üzerine orada bulunanlar: "Al­lah'a  hamd  olsun.   Yâ  Emir'al  Mü'minin!  Zübeyr Rasûlüllah'ın (s.a) yakını ve süvarisidir. En çok ondan çeki-niyorduk" karşılığını verdiler. Hz. Zübeyr de (r.a) ordusu­nun yanına döndüğü zaman: "Bir savaşa katıldığım zaman o savaş hakkında benim bir basiret ve ferasetim olurdu. Fa­kat bu savaşta ne basiretim, ne iradem ve ne de reyim benim­le beraberdir" diyor, askerlerin arasından ayrılıp gidiyor. Hz. Ali ile Hz. Talha da (r.a) karşı karşıya gelmiş iki ordunun safları arasında başbaşa görüşerek birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlar.

Savaş başladığı sırada Hz. Ali (r.a) ordusuna: "Dikkat edin, kaçan bir kimsenin arkasından giderek öldürmeyin. Hiçbir yaralıya el kaldırmayın. Onların ordusunca bulu­nan malları alabilirsiniz, ama o şehidlerin evlerinde bulu­nan malları onların mirasçılarına aittir. Kadınlarının id-deÛerini beklemeleri vardır" diye ilan ettirmektedir. "Onla­rın ordusunda bulunan malları elimize geçince bize helal oluyor da kadınları neden helal olmuyor" diye itiraz eden bi­rine, Hz. Ali (r.a) kızarak şu cevabı veriyor: "Hanginiz, mü­minlerin annesi Hz. Aişe'yi hissesine düşen bir pay olarak al­maya hazırdır!" Bu söz üzerine herkes bir ağızdan: "Hâşâ! Esteğfirullah" diye haykırır. Hz. Ali (r.a) savaştan sonra ölüler arasında dolaşırken Hz. Talha1 mn (r.a) oğlu Muham-med'in cesediyle karşılaşır. Hz. Ali (r.a) kendinden geçerek şöyle der:

"Ey Muhammed! Allah sana merhamet buyursun. Sen çok ibadet eden biriydin. Geceleri devamlı namaz kılardın. Çok sıcak günlerde bile oruç tutmaya devam eden bir insan­dın. " Hz. Zübeyr'i Öldüren kimse mükafat elde etme ümidiy­le geldiğinde kendisi cehennemle müjdelenmişti. Hz. Ai-şe'nin çevresini saran sahabe-i kiram ona ancak: "Ey hev-decte oturan! Allah sana evde oturmanı emretmişti. Sen ise savaşmaya geldin" demiş ve hürmetkar bir edayla Medi­ne'ye geri göndermiştir. Onların bu güzel davranışı sebebiy­le Hz. Aişe (r.a) "Allah Ebu Talib'in oğlunu cennetine koy­sun" diye dua buyurmuştu. Hz. Talha'nın oğlu Musa, Hz. Ali (r.a) ile görüşmek üzere geldiğinde, Hz. Ali (r.a) ona: "Ümit ederim ki ben ve baban, kendileri hakkında Allah'ın: "Biz, onların gönüllerinden birbirlerine karşı olan dargınlığı, kır­gınlığı çıkaracağız, onlar cennette kardeşçe karşı karşıya tahtlarda oturacaklar" diye buyurduğu kimselerden oluruz" diyordu.

Biri, yanınıza kim gelmişti diye sorunca, Hz. Ali; yeğe-nimdi, dedi. Bunun üzerine o: "Madem ki o sizin yeğeniniz-dir, o halde biz çok bedbaht insanlar olduk" dedi. Hz. Ali (r.a) bu söze kızarak:

"Yazıklar olsun sanal Allah Teâlâ Bedir ehline müjde göndererek dilediğinizi yapınız. Sizi bağışladım buyurdu" diye karşılık verdi.

Görüldüğü üzere sahabe-i kiram arasında cereyan eden savaşın durumu bu idi. Onlar birbirlerine kılıç kaldırırken bile merhameti elden bırakmış değillerdi. Birbirlerine karşı sevgi ve saygıda, birbirlerinin haklarını gözetmede o kadar hassas davranıyorlardı ki, onların kalplerine nüfuz etmiş bu yüce duygular, bu şiddetli iç savaş sırasında bile sarsılma­dan, eksilmeden devam etti. Onlardan bir grubun savunucu­luğunu yapıp, diğerine küfreden insanların yaptıkları edep­sizliktir. Zira onlar, aralarında düşmanlık olduğu için savaş­madılar; savaştıkları için de birbirlerine düşman olmadılar.[139]

 

Müşriklerin Çocukları Cennetlik Midir?

 

Soru: 18 yaşında Sind bölgesinden bir gencim. Arapça eğitimi veren bir okulda iki seneden beri tahsil görüyorum. Şu anda son sınıfta okumaktayım. Bizim burada, Arapça öğ­retimi öyle bir tarzda yürütülüyor ki, başlangıçta bu öğreti­me karşı içimde bir bıkkınlık ve nefret meydana geldi. İşte bu tarz bir Arapça eğitimi beni bir sene içerisinde "dinsiz" ya­pıp bıraktı. Fakat içimde doğru yolu bulma arzusu olduğun­dan durmadan beni "doğru yol"a ulaştırması için Allah Teâlâ'ya yakarıp durdum. Allah Teâlâ nihayetsiz lütuf ve merhameti ile, bana iman gibi bir serveti yeniden bahşetti. O'nun keremi ile şimdi İslâm'ı canı gönülden benimsemiş bir müslümanını. Kavmiyetçilik ve milliyetçilikten nefret edi­yorum. Hümanizm'e bağlıyım. Bu bir senelik süre içerisinde hem mesned ve hem de minberle (okul ve mescid) tanıştım, her ikisini de denedim. Ama hiçbir yerden gönlüm teselli bul­madı. Bana herhangi bir yerden bir nimet nasip olmuşsa, o yalnızca insanların Kur'an-ı Kerim diye isimlendirdiği Al­lah'ın Kitabı'm incelemem sayesinde ulaşmıştır. Artık ben İslâm'ı şaşmaz dinim olarak kabul ediyor, o şekilde iman edi­yorum. Okuma ve araştırmalarım sırasında zaman zaman karşılaştığım bazı hadisler ve fıkhı meseleler sebebiyle peri­şan oluyor, endişeye kapılıyorum. Bunlardan biri de bugün okulda yaşadığım bir olaydır. Şöyle ki: Okulda hadis kitabı Mişkat okutuluyordu. Kadere iman bölümünde İbn Mes'ud'un Hz. Peygamber'den (s.a) rivayet ettiği:

''(Kız çocuğunu) diri diri toprağa gömen de, diri diri topra­ğa gömülen de cehennemdedir" hadisini okuyunca muhte­rem hocamıza sadece; "Efendim, ben bu hadisle anlatılmak istenen şeyi anlayamadım" dedim. Hocam karşılık olarak: "Sen kim oluyorsun ki onu anlayabilesin. Sana düşen sadece inandık, kabul ettik demekten ibarettir" cevabını verdi. Ben de edeple kendisine: "Benim anlayışımın kıt olduğu doğru, fakat şu kadarını iyi anlayabiliyorum ki, Peygamber Efendi­mizin mübarek ağzmdaninsaf ve vicdanla bağdaşmayan böyle sözler çıkamaz. Eğer O, bu hadisi buyurmuşsa, o za­man bunun mânâsı zahire bakılarak yapılan tercümeyle çı­kan mânâ gibi olamaz. Eğer onun gerçek mânâsı bu sizin söylediğiniz gibi ise, o zaman bu hadis kainatın efendisi Hz. Peygamber e (s.a) ait olamaz" dedim. Ben bu sözü söyler söy­lemez kıyamet koptu. Sadece bu yüzden beni okuldan attılar ve sen hadisi inkar ediyorsun dediler. Halbuki ben hadisi inkâr edenlerin görüş ve tutumlarını doğru bulmuyorum. Onların yanıltıcı ve dalalete götürücü olduklarını düşünüyo­rum. Benim sormak istediğim, hadisleri anlama hakkımızın olup olmadığıdır. Biz düşünüp taşınmadan; aklımızı kulla­nıp, mantığımızı çalıştırmadan, bu tür hadislere nasıl inan­dık, kabul ettik diyeceğiz? Ayrıca bazı muhaddisler bu hadi­sin rivayet zincirini zayıf kabul etmişlerdir. Lütfen, bu hadi­si iyice açıklayarak bana yol gösteriniz.

 

Cevap:

 

Hadis dersi sırasında bir hadisin anlattığı konu üzerinde şüpheye düşmeniz üzerine, dersi okutan hocanın şüphenizi gidermekten aciz kalması ile ortaya çıkan durum sonunda sadece sizin kusurlu bulunarak okuldan çıkarılmanızı öğre­nince üzüldüm. Asıl suç okutmakla görevli kılındığı dersin problemlerini çözmekten aciz olan o hocaefendidedir. Ama ne yazık ki, onun cezası size verilmiştir. Bir kısım alimleri­miz, maalesef bu türden yanlış davranışları sebebiyle, iyi ni­yetli ve kapasiteli bir çok insanın yanlış yollara itilmesine, dalalete sürüklenmesine vesile olmuşlardır. Sizi perişan du­ruma düşüren hadisin konusu, aslında büyük bir meselenin ayrıntıları ile ilgilidir. Meselenin özü şudur: Henüz ergenlik çağına ulaşmamış, kendi iradesiyle hak veya bâtıl herhangi bir dine bağlanmamış, yâni; henüz mükellef olmamış çocuk­lar öldükleri takdirde, ahirette onlara ne tür bir muamele ya­pılacaktır? Konuyla ilgili pek çok hadis bulunmaktadır, ama bu hadislerin her biri haklı ifadeler taşımaktadır. Hadisle­rin bazısına göre, ergenlik çağma ulaşmadan vefat eden ço­cukların hepsi cennete gidecektir. Bir kısım hadislere göre ise müslümanlarm çocuları cennete, kafirlerin çocukları da cehenneme gidecektir. Bir kısım hadislerden çıkan mana ise şudur: Allah Teâlâ ezeli ilmi ile, ergenlik çağına ulaşmadan ölen çocukların yaşadıkları takdirde iyi birer mü'min mi yok­sa kâfir, münafık ve daha başka insanlar mı olacağını bilir. Onlar hakkındaki kararını buna göre verecektir. Bu değişik manâlı hadislerden biri de sizin anlattığınız hadistir. Bu ha­dis, müşriklerle, kâfirlerin çocuklarının cehenneme gidece­ğini belirten hadisler arasında gelmektedir. Başka bir ifade ile, kıyamet günü bu çocuklara, ana ve babalarına yapılan muamele yapılacaktır.

Aralarında bu kadar farklılık bulunan hadislerdeki ihti­lafları ortadan kaldırıp, üzerinde herkesin ittifak edebilece­ği bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Öyleyse yapılacak iş, Kur'an-ı Kerim'e ve dinin ruhuna uygun düşen, senet bakımmdan sağlam olan hadislere bakmaktır. Böyle olan'ha­disler diğer bütün hadislere üstün tutularak tercih edilecek ve ancak onlar kabul edilecektir. Bu kaide ve prensipler ışı­ğında söz konusu hadisleri inceden inceye tektik eden mü-dekkik İslâm alimleri, buluğ çağma ermeden ölen bütün çocuklarm cennete gidecekleri kanaatine varmışlardır. Çünkü bu mânâyı taşıyan hadisler, hadis ilmine göre en sağlam ve en güvenilir hadisler olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim'in ruhuna ve İslâm'ın prensiplerine de en uygun olanlarıdır. Bu konu ile ilgili olarak, Müslim Şerhinde İmam Nevevî şöyle yaz­maktadır: "Müşriklerin çocuklarına gelince; onlar hakkında üç görüş vardır. Pekçok kimse, o çocuların; babaları, atala­rıyla birlikte cehenneme gideceklerini söylüyor. Bir başka zümre, onlar hakkında çekimser davranıyor. Üçüncü bir grub da onların hepsinin cennetlik olduğunu söylüyor, işte bu görüş doğrudur. Araştırıcı bilginler, işte bu görüşü be­nimsemişlerdir. Bu görüş bir çok sebeple kuvvet kazanıyor. Meselâ; Buhâri 'de şöyle bir hadis mevcuttur; "Hz. Peygam­ber (s.a) rüyasında etrafında başka çocuklarla birlikte oynu­yor olduğu halde oğlu Hz. İbrahim'i cennette gördüğünü söy­ledi. Bunun üzerine sahabe-i kiram: "Onlar arasında müş­riklerin çocukları da var mıydı?" diye sordular. Rasûlüllah (s.a) "Evet, müşriklerin çocukları da vardı" buyurdu. Allah Teala ise şöyle buyurmuştur:

"Biz elçi göndermedikçe (hiçbir kavme) azâb edecek deği­liz". [140] Yâni; biz, kendisine peygamber göndermedi­ğimiz bir toplumu, niçin iman etmedikleri, niçin doğru dü­rüst amel yapmadıkları hususunda bir sorgulamaya tabi tutmayız. Çocukların yükümlü sayılmayacakları hususun­da İslâm alimlerinin de ittifakı vardır. Peygamberin (s.a) buyruğu ergenlik çağına ulaşmamış çocuklar için değildir. (Kitab'ul Kader; Her Doğan Fıtrat Üzere Doğar Babı)

Kur'an-ı Kerim'in buluğ çağma gelmemiş kimselerin hep­sinin cennete gireceklerine dair çok açık bir ifadesi yoksa da, cehenneme ancak peygamberlerin davetinden yüz çevirip, şeytana uyanların gideceğine dair çok açık hükmü bulun­maktadır: "(Bunları) müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönder­dik) ki, peygamberler geldikten sonra insanların Allah 'a karşı bahaneleri kalmasın. Allah üstündür, hikmet sahibi­dir.[141]

"Senden ve onlar içinde sana uyan kimselerden (gelenler ile) cehennemi dolduracağım.[142]  topluluk onun (cehennemin) içine atıldıkça onun bekçileri, onlara sordu: "Size bir uyarıcı gelmedi mi?" Dedi­ler; "Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve: 'Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesi­niz' dedik[143]

kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Her­kesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zarannadır." [144]

Bunlar ve daha pekçok ayet-i kerimeler konu ile ilgili çok açık ifadeler taşımaktadır.

Hadislere gelince: Onlar içinde pek çok sağlam ve sahih rivayetler vardır ki, onlarda çocukların cennete gideceğine ve ahirette azaptan korunmuş olacaklarına dair açıklık bu­lunmaktadır. Bu tür hadislerden en meşhuru, Buharı ve Müslim'in her ikisinde de rivayet edilmiş olan ve değişik se-nedlerle nakledilmiş bulunan şu hadis-i şeriftir:

"Her doğan çocuk ancak fıtrat üzere doğar. Sonra annesi, babası onu yahudileştirir, hristiyanlaştırır, putperestleşti-rir. Bu hayvanın karnından, organları eksiksiz yavrunun doğmasına benzer. Siz o doğan yavrulardan hiçbirinin kula­ğının kesik olarak doğduğunu gördünüz mü? (Yâni; onun kulağını, cahil insanlar daha sonra, kendi adetlerine göre keserler.)"

Bu hadiste bildirilen fıtrat üzere yaratılmaktan maksat İslâm fıtratı üzere yaratılmaktır. Çünkü hadiste yahudilik, Hıristiyanlık ve putperestlik fıtrat üzere yaratılmanın zıddı olarak anılmaktadır. Hatta bu hadisin diğer kollardan gelen başka rivayetlerinde;

"islâm fıtratı üzere" ve "bu milletin fıtratı üzere" ifadeleri zikredilmektedir. Bu ifadeler bir araya getirildiğine, kendiliğinden şu neticeye ulaşılmaktadır: Çocuk, kâfir bir ana-babanın çocuğu da olsa, onların dini üzere değil; fıtrat dini üzere doğar. Kî bu fıtrat dini Kur'an-ı Kerimde şöyle ifadesini bulmaktadır:

"Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön)ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştiri­lemez, işte doğru din odur.[145]

Çocuk anne karnından küfürle birlikte doğup gelmez. Bi­lakis onun bulaştığı küfür, şirk, dinsizlik gibi her çeşit inanç­sızlık, daha sonra kendisine çevresi vasıtasıyla ulaşır. Eğer o; bu dış etkiler kendisine yapacağını yapmadan; onun kötü etkileriyle müşrik, kafir, dinsiz olmadan küçük yaşta ölürse o, Allah'ın yarattığı temiz fıtrat üzere bu dünyadan göçmüş, küfür ve günâha bulaşmamış demektir. Böyle olunca onun, kâfirler ve fasıklar için hazırlanmış olan cehenneme gönde­rilmesi için de bir sebep yoktur.

Rasûlullah (s.a), aşağı yukarı aynı anlama gelen bir hadis-i kudsî'de, şöyle haber vermektedir: "Allah buyurdu ki:

"Şüphesiz ben kullarımı günahsız hanifler olarak yarat­tım. Daha sonra şeytanlar gelerek onları o hanif dininden uzaklaştırdılar.[146] Aynı hadisin değişik rivayetlerinde gü­nahsız hanifler yerine:

"Müslüman hanifler" tabiri kullanılmakta, yani; "Allah   (c.c) onları müslüman hanifler olarak yarattı" buyurulmak-tadır. Bundan elde edilen sonuç şudur: Şeytanın saptırması­na düşmeden, onun yoluna sapmadan ölen insan, yaratıldığı din olan hanif dini üzere ölmüş demektir. Onun ahiret azabı­na uğramasına hiçbir sebep yoktur.

Şimdi de, ister kâfir; ister mü'min olsun, bütün insanla­rın çocuklarının cennete gireceğini açıkça haber veren hadisleri gözden geçirelim: Bu anlamdaki en geçerli ve en mu­teber hadis İmam Buhârî'nin "Kitab'ul Tabir" ve "Kitab'ul Cenâiz" bölümlerinde Semura b. Cündüb hazretlerinden naklettiği hadistir. Bu hadiste Semura b. Cündüb hazretleri şöyle anlatıyor: "Birgün sabah namazından sonra, Rasûlullah (s.a) o gece gördüğü uzun bir rüyayı anlattı. Rasûlullah'a (s.a) rüyasında mükâfat ve mücâzatınpek çok manzaraları gösterilmişti. Rasûlullah (s.a) cennette, etra­fında pekçok çocuğun toplandığı uzun boylu bir zâtla karş-laştı. Kendisini gezdiren melek (Cebrail) bu büyük zâtın Hz. ibrahim (a.s) olduğunu ve çevresinde toplanan çocukların hepsinin de fıtrat üzere ölen çocuklar olduğunu, bu çocuklar içerisinde fıtrat üzere Ölen bütün çocukların bulunduğunu söyledi." Orada bulunanlardan biri bunun açıklanması ar­zusuyla; "Müşriklerin çocukları da mı onlar arasında bu­lunmaktadır?" dîye sordu. "Evet, müşriklerin çocukları da" diye mukabele buyurdu."

Bunu destekleyen bir başka hadiste Ahmed ibn Hanbel'in Müsnedinde Hansa binti Muâviye b. Harım'den rivayet edilmektedir. O diyor ki: "Halam, Rasûlullah'tan (s.a) kimle­rin cennetlik olduğunu sordu da, Rasûlullah (s.a) şöyle bu­yurdu:

"Peygamberler cennetliktir, şehidler cennetliktir, çocuk­lar cennetliktir."

Bazı İslâm alimleri Kur'an-ı Kerim'de "Ğılman" "Civanlar"[147] ve

"Vildânün muhalledûn" "Ebedî yaşamaya erdirilmiş gençler" [148] şeklinde zikredilenlerin bu hadiste sözü edilenler olduğu kanaatine varmışlardır. Bu kanaat akla yatkın ve diğer bilgilere çok uygundur. Cennetlik olmayan ana-babaların çocuklarının cennetin ebedi hizmetkârları kı­lınmaları, kıyas ve tahmine daha uygun gelmektedir. Doğ­ruyu en iyi bilen Allah'tır. Esas itibariyle; bu ölçü, asıl ve te­mel olarak kabul edilmeli, diğer bütün hadisler bu ölçüler içerisinde yorumlanmalıdır. Bu yapılamadığı takdirde ise susmak gerekir. Mümkündür ki, farklı rivayetler de sahih ve sağlam hadislerdendir de rivayet esnasında kullanılan fark­lı ifadeler dolayısıyla anlam çıkarmakta güçlük çekilmekte­dir.[149]

 

Hz. Musa'nın Firavtjn'u Bir Miydi, İki Miydi?

 

Soru:

 

Kur'an-ı Kerim'in tefsiri konusunda ortaya çıkan bir te­reddüdümü arzetmek istiyorum. Tercüman'ul Kur'an der­gisinin 1961 yılı Ocak sayısındaki Kasas Sûresinin tefsirini yaptığınız yazınızdan anladığım kadarıyla, önceki müfessir-lerin görüşlerinin aksini savunuyor, Hz. Musa'nın (a.s) kar­şısında bir değil, iki Firavunun bulunduğunu söylüyorsu­nuz. Kur'an-ı Kerim'deki ilgili ayetler incelendiği takdirde görülecektir ki, orada kastedilen Firavun tek bir Fira-vun'dur. Hz. Musa'nın (a.s) hakka davet için gönderildiği Fi­ravun ile Hz. Musa'nın (a.s) davetini inkâr etmesi seoebiyle suda boğulan Firavun aynı Firavun'dur. Firavunun karısı­nın Hz. Musa'yı besleyip, büyüttüğü de Kur'an-ı Kerinı'de anlatılmaktadır. Bu kadının müslüman olduktan sonra Fi­ravun tarafından eziyet ve işkenceye tabi tutulduğunu da biliyoruz. Çünkü, o Firavundan kurtulmak için Allah'a dua et­mişti.

Benim öğrenmek istediğim şu: Siz neye dayanarak, suda boğulan Firavun'la, Hz. Musa'nın (a.s) sarayında yetiştiği Firavunun ayrı ayrı kimseler olduğunu iddia ediyorsunuz?

 

Cevap:

 

Firavun adı Mısır krallarının müşterek adı, unvanı idi. Hz. Musa'nın (a.s) yaşadığı dönemde iki ayrı Firavun oldu­ğuna dair İsrail oğullarının ittifakı vardır. Modern tarih araştırmaları da bunu desteklemektedir. Akıl mantık da iki tane Firavun olması gerektiğini kabul ediyor. Çünkü Hz. Musa (a.s) risaletle görevlendirilip, kendisine hakkı tebliğ etmek için Firavunun sarayına gittiğinde 50 yaşmdaydı. Fi-ravun'un suda boğulması ve İsrail oğullarının Mısır'dan ay­rılmaları ise bundan 30 yıl sonrasına aittir. Yani Firavun su­da boğulup, İsrail oğulları Mısır'ı terkettiklerinde Musa (a.s) 80 yaşında idi. Artık suda boğulan Firavun ile Hz. Musa'nın yeni doğmuş bir çocuk olarak sarayına ulaştığı ve karısının da evlatlık aldığı Firavunun aynı kimse olduğunu düşün­mek pek mantıklı görünmemektedir. Kıyasa da uzak dur­maktadır. Son anlatılan düşünceyi (yani aynı Firavun oldu­ğu görüşünü) destekleme yolunda ortaya sürülen ayetler bu­na kesin bir ifadeyle delalet etmemektedirler. Meselâ, o ayetlerden birinde Firavunun şu sözü nakledilmiştir;

"Biz senidimizde bir çocuk olarak, yetiştirmedik mi? [150]

Babasının yanında büyüyüp yetişen bir adama, o baba­nın oğlu, biz seni kendi yanımızda besleyip büyüttük, diye­mez mi? Bazılarına göre, Kasas Sûresinde zikri geçen Fira-vun'un karısı ile Tahrîm Sûresi'nde zikri geçen Firavunun karısının mutlaka aynı kimseler olması gerekir. Bu iki ayet­te anlatılan kadınların iki ayrı kimse olmasını engelleyen bir durum yoktur. Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Musa'ya iman eden Firavun'un karısı ile Hz. Musa'nın süt emen bir çocukken, bir sepet içinde yüzerek karşısına geldiği ve onu öldürülmek­ten kurtarıp, evlat edinen Firavun'un karısının aynı kadın olduğuna dair de herhangi bir açıklık yoktur. [151]

 

Hz. Peygamberin "Ümmî" Oluşunun Gerçek Anlamı

 

Soru:

 

Tercüman'ul Kuran derginizin Ekim 1960 sayısındaki Ankebut Sûresi ile ilgili tefsirin 91 nolu dipnotunu inceler­ken zihnime takılan bazı meseleler oldu. Bunları arzediyo-rum. Dipnottaki ifadelerin akışından anladığım kadarıyla oradaki "ümmî" kelimesi, Hz. Peygamberin (s.a) kendisine peygamberlik verilmezden önce okuma bilmediği, fakat pey­gamberlik geldikten sonra okuyup yazabilen biri olduğu an­lamına gelmektedir. Hz. Peygamberin (s.a) özel bir gayreti olmaksızın, Allah Teâlâ tarafından, kendisine bir mucize eseri olarak okuma yazma öğretilmiş olması pekala müm­kündür, diye düşünüyorum. Sizin bu konudaki kanaatiniz nedir?

 

Cevap:

 

Bana göre bu konudaki doğruların neler olduğunu sizin göndermede bulunduğunuz Tercüman'ul Kuran sayısında bütün delilleri ile birlikte yazmıştım. Yazımın üslûbu ve or­taya koyduğum deliller sizin için yeterli değilse, siz kendini­ze göre doğru kabul ettiğiniz şeylerin peşine düşmekte ser­bestsiniz. Ben, size sadece Kur'an-ı Kerim'deki:

"Öyle olsaydı o zaman (Allah'ın sözlerini boşa çıkarmaya çalışan) iptâlciler^ kuşkulanırlardı, (ama şimdi ne diye şüpleniyorlar)[152] buyruğunu hatırlatmak ve onun üzerinde az da olsa düşünmenizi salıkvermek istiyorum. Al­lah Teâlâ doğrudan Peygamberine hitap ederek, eğer sen okuma yazma bilen biri olsaydın, o takdirde bâtılın peşinden sürüklenenlerin senin peygamberliğinden şüpheye düşme­lerine fırsat verilmiş olacaktı, buyuruyor. Bunun mefhumu muhalifinden çıkan açık anlam ise şudur: Hal böyle iken on­ların senin peygamberliğin konusunda şüphe ve tereddüt göstermeleri için ellerinde en küçük bir fırsat ve ihtimal kal­mamıştır. Zira, sen okuma yazma bilen biri değilsin. Eğer si­zin söylediğinize uygun olarak, peygamber olur olmaz, Allah Teâlâ tarafından mucize yoluyla peygamberine okuma yaz­ma öğretilmiş olsaydı, burada anlatılanların hiçbir anlamı kalmazdı. Eğer peygamberliğinden sonra kendisine okuma yazma öğretilmiş olsaydı, şüphe ve tereddütlerin ortadan kalkması ihtimali olmazdı. O zaman Mekke kâfirleri;, sen bugüne kadar bizden gizledin, artık anlaşıldı ki sen gizli gizli okuma yazma öğrenmişsin ve gizlice kitaplar okuyarak bu bilgileri toplamışsın diyebilirlerdi.

Bir de bu ayetin Rasûlullah'ın (s.a) nübüvvetle görevlen­dirilmesinden sonra geldiğini düşününüz. Bu ayetten açıkça anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber'e (s.a) bir mucize olarak Allah tarafından okuma yazma öğretilmemiştir. Bu ayetin gelişinden sonra, hangi tarihte bu mucize ortaya çıkmıştır? Rasûlullah'a (s.a) peygamber olur olmaz okuma yazma Öğretilmeyip de daha sonraki bir tarihte okuma-yazma öğretil­mesinin hikmeti ve faydası nedir? Bunları da ııazar-ı dikka­te alarak, konuyu yeniden incelemenizi ve üzerinde düşün­menizi tavsiye ediyorum. Konuyu daha fazla uzatmakta bir yarar yoktur.[153]

 

Yahudilerin Zillet Ve Meskeneti

 

Soru:

 

İki mesele kafamı sürekli meşgul etmektedir. Yahudiler

"Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu. [154]ayetinde anlatılmak istenen şeyin tam ve doğru olarak hangi anlama geldiğidir. Eğer bu ayette kastedilen genelin anladığı mânâ ise, yahudilerin Filistin'de devlet olmaları ne ile izah edilebilir? Ben bu ayetin tefsirini anlamak­ta güçlük çekiyorum. Eğer bu ayet, 'Kur'an-ı Kerim nazil ol­duğu sıralarda yahudiler zillet içerisinde idiler, zelil bir vazi­yette bulunuyorlardı1 demekse, müfessirler niçin sürekli bir zilletten ve rezillikten söz ediyorlar? Her ne hal ise, yahudi­lerin bugünkü gücünü ve hakimiyetini gördükten sonra on­ların nasıl olup da zelil ve rezil olduklarını anlamış değilim.

 

Cevap:

 

"Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu.[155] ayeti hakkında benim de inancım o ki, onların zillet ve aşağılanmaları kıyamete kadar devam edecektir. Filis­tin'de kurulmuş olan İsrail devletinden dolayı durumda hiç­bir değişiklik meydana gelmez. Birincisi, bu ayetle bildirilen hüküm, yahudi ırkının genelini ilgilendiren toplu bir hü­kümdür. Yahudi olan fertlerle, yahut belli bölgelerde yaşa­yan yahudi toplulukları ile ilgili bir hüküm değildir. Bu ayet­le; Allah'ın yahudiler hakkında koyduğu hükmün konulu­sundan kıyamete kadar geçerli olduğu, onların zillet içeri­sinde yaşamalarının kıyamete dek süreceği ve bu hükmün yahudilerin tamamını içine aldığı anlaşılmaktadır! Bu, bu kadar uzun bir zaman dilimi içerisinde, yahudilerden bir topluluğun herhangi bir yerde ve kısa bir süre için de olsa hâkimiyet kuramayacakları anlamına gelmez. Bu ayeti bü­tünüyle anlayabilmek için yahudilerin Hz. İsa'dan (a.s) bugüne kadar geçen tarihi süreç içerisindeki durumlarını çok iyi bilmek gerekir. Gerek tarihi, gerekse yeryüzündeki genel durumları dikkatlice incelenecek olursa Kur'an-ı Kerim'in yahudiler hakkındaki şu buyruklarının eksiksiz olarak doğ­rulanmış olduğu görülecektir.

"Rabb'in, 'Elbette tâ kıyamet gününe kadar onlara azabın en kötüsünü yapacak kimseler gönderecektir!' diye ilân etmişti." [156]

"Nerede olsalar, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur (ezilmeye mahkûmdurlar). Meğer ki Allah'ın ahdine ve in­sanların ahdine sığınmış olsunlar." [157]

Bütün tarihler, dünyanın neresinde olursa olsun, ortaya çıkan güçlü idarelerin yahudileri devamlı olarak hırpaladık­larım ve onlara eziyet ettiklerini haber veriyor. Yahudilerin zaman zaman sulh ve sükun içerisinde yaşamış olmaları, on­ların haysiyet ve şereflerini koruyarak, güçlerini ortaya ko­yarak gerçekleştirdikleri bir hadise değildir. Onlar bunu başka milletlerin himayeleri ile gerçekleştirebilmişlerdir. Şu anda İsrail'de kurulu bulunan yahudi devleti de varlığını İngiltere ve Amerika'nın himayesine borçludur. Onların hi­mayeleriyle ayakta durabilmektedir. İngiltere ve Ameri­ka'nın himayesi ortadan kalktığı gün İsrail devletinin başı­na gelecekleri bütün dünya ibretle görecektir. Ben şahsen, Allah Teâlâ'nm onları yok etmek istemediğini, aleme ibret olsun diye varlıklarını sürdürmelerine müsaade ettiğini dü­şünüyorum. Bunlara sürekli olarak azab edilmiş, sırtlarına işkence kırbacı yağdırılmış olsaydı, belki soyları kurur, yok olurlardı. Allah (c.c) kendi hikmetiyle, bazen bunların imha edilmelerini, bazen de birilerinin himayesinde yaşamalarını takdir buyurmuş.

"Orada ne ölür,   ne de yaşar [158] ayetinin mânâsına uygun olarak, dünyada sürünüp durmaktadırlar. [159]

 

Hz. İsa'nın Babasız Doğması

 

Soru:

 

İnsanlardan öyle bir grup var ki, Hz. îsa'nm (a.s) babasız doğduğunu kabul etmeye yanaşmıyor. Onlar kendi anlayış ve mantıklarına dayanarak ayetlerden değişik mânâlar çı­karmakta ve şöyle demektedirler: Melek, Hz. Meryem'e, sen­den tertemiz bir çocuk dünyaya gelecek müjdesini verdiği za­man Hz. Meryem ona şöyle cevap vermişti: "Henüz ben ev­lenmiş değilim, kötü bir iş de işlemedim". Melek kendisine bu haberi ulaştırdığı sırada bakire bir kız olan Hz. Meryem, Yusuf Neccar'la evlendikten sonra İsa'ya (a.s) hamile kalmış ve onu dünyaya getirmiş olsa, Allah Teâlâ'nın vadi gerçek­leşmiş olmaz mı?

Onların diğer bir delili de şöyledir: 'Allah Teâlâ sünnetini değiştirmez. Bunun en bariz örneği:

"Allah'ın kanununu değiştirme(ğe imkân) bulamazsın.[160] ayetidir. Herhangi bir çocuğun var olması için bir kadınla bir erkeğin izdivacı gerekir. Bu durum Allah Teâlâ'nın ezelden beri süregelen bir sünneti olup hâlâ da de­vam etmektedir. Böyle olunca, Hz. İsa'nın (a.s) babasız ola­rak dünyaya gelmiş olması Allah Teâlâ'nm bu sünnetine ay­kırı düşmektedir".

Böyle bir anlayışın ne derece tutarlı ve ayetten böyle bir anlam çıkarmanın ne derece doğru sayılabileceğini lütfen bi­ze açıklayınız. Uzun uzun cevaplandırmaya vaktiniz elver-miyorsa, sadece kaynakları bildirmeniz bile bizim için yeter­li olacaktır.

 

Cevap:

 

Hz. İsa'nın (a.s) babasız olarak dünyaya gelmesi ile ilgili bilgileri Tefhim'ul Kur'an'da. Âl-i İmrân ve Meryem Sûrelerinin tefrişini yaparken teferruatlı olarak vermiştim. Onları okuduğunuz zaman, Hz. İsa'nın (a.s) Allah'ın bir mu­cizesi olarak babasız dünyaya getirilişini inkâra yeltenenle­rin anlayış ve delillerinin yeterli olup olmadığını görecek ve

anlayacaksınız.

Allah'ın, sünnetinde bir değişme bulamazsın" buyruğu­na gelince: Bu ifade elbetteki doğrudur. Fakat, Allah Teâlâ'nın sünnetinin ne olup olmadığı konusunda karar ver­me yetkisi bize değil, doğrudan doğruya Allah Teâlâ'ya ait­tir. O'nun "benim sünnetimdir" buyurduğu bir şeyin aksi va-rid olamaz. Ancak bizim, Allah'ın sünnetidir dediğimiz şeyin aksinin olması ise her an için mümkündür. Zira, Allah Teâlâ için bizim verdiğimiz hüküm ve kararların sorumluluğunu taşıması düşünülemez. Allah Teâlâ, nerede ve ne zaman, er­keksiz bir kadının çocuk dünyaya getirmesi benim sünneti­me aykırıdır, bir kadının çocuk dünyaya getirebilmesi için mutlaka bir erkekle buluşması gerekir, diye buyurmuştur? İlk insan olan Âdem'in (a.s) yaratılışı hangi erkekle kadının buluşması sonucu olmuştur! Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, "Biz Adem'i topraktan ve eşini de kendisinden yarattık" bu­yuruyor. Hz. Âdem (a.s) ile Hz. Havva'nın yaratılması Al­lah'ın sünnetine aykırı olmuyor da, Hz. İsa'nın (a.s) babasız olarak dünyaya gelmesi Allah'ın sünnetine neden aykırı olu­yor! Bizzat Allah Teâlâ, Hz. İsa'nın yaratılışını, Hz. Âdem'in yaratılışına benzeterek, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmak­tadır:

"Allah yanında isa'nın durumu, Âdem'in durumu gibi­dir. Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol' dedi, artık olur[161]

 

Çok Evliliğin Yasaklanması

 

Soru:

 

Sizden öğrenmek istediğim bir husus var. Herhangi bir İslâm devletinde yaşayan kadın nüfus erkek nüfustan daha az olduğu takdirde, o İslâm devletinde erkeklerin birden faz­la kadınla evlenmelerine bir yasak getirilebilir mi? Böyle bir soruyu şunun için soruyorum: Anladığım kadarıyla, bir er­keğin birden fazla kadınla evlenebilmesine izin veren Kuran ayetleri bunu normal olmayan şartlar için koymuş­tur. Olağanüstü durum ve şartlar sebebiyle yıllarca cihad edilmiş ve bunun neticesi olarak da kadınlar dul, çocuklar yetim ve himayesiz kalmışlardır. Birden fazla kadınla evlili­ğe izin verilmesinin sebebi bu olağanüstü durumdan kurtul­mak, dulları ve yetimleri topluma kazandırarak kimsesiz ve bakımsız kalmalarını önlemek ve daha iyi bir hayat sürmele­rini temin etmektir.

 

Cevap:

 

Birinci sorunuzun cevabı şudur: Herhangi bir toplumda kadınların sayısının erkeklere oranla toplum düzeninde bü­yük bir sorun çıkaracak kadar az olması binde bir ortaya çı­kabilecek bir olaydır. Genellikle bunun aksi gerçekleşmekte, erkeklerin sayısı kadınlardan daha az olmaktadır. Bir top­lumda kadınların sayıca daha az olmasının sebepleri erkek­lerin sayısını azaltan sebeplerle aynı değildir. Bunun sebebi, Allah Teâlâ'nın kadınları daha az yaratmış olmasıdır ki, bu da eşine ender rastlanan bir hadisedir. Böyle bir sorunun ka­nun yoluyla halledilmesini gerektirecek boyutta ortaya çık­tığı şimdiye kadar görülmemiştir. Çok küçük ölçüde olabileceğini farzetsek bile, dul ve boşanmış kadınların evlendiril­mesinin yaygınlaştırılması ile bu problem çözülür.

Diğer yazdıklarınıza gelince, Kuran-ı Kerim'i iyi anla­madığınız ortaya çıkmaktadır. İslâm'ın hiçbir döneminde birden fazla evlilik yasaklanmış değildir ki, herhangi bir menfaat temini için o yasaklama kaldırılmış ve birden fazla evliliğe yeniden izin verilmiş olsun.

Birden fazla evliliğin bütün peygamberlerin şeriatlerin-de caiz ve geçerli olduğu ve bu geleneğin cahiliye dönemi Arap toplumu tarafından da yaygın biçimde sürdürüldüğü bilinen bir vakıadır. Rasûlullah'ın (a.s) risaletle görevlendi­rilmesinden sonra hem sahabe-i kiram ve hem de Rasûlullah'm (s.a) bizzat kendisi bu hükmü uygulamışlardı. Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayet yoktur ki, o ayet gelmezden ön­ce birden fazla evlilik caiz değildi de, bu ayet indikten sonra onu caiz kıldı diye bir şüphe varid olsun. Eğer siz böyle bir ayetin varlığından haberdar iseniz, lütfen o ayetten bizi de haberdar ediniz.

 

Soru:

 

Beni bağışlayacağınızı umarak, birinci soruma verdiği­niz cevabı yeterli bulmadığımı ifade etmek istiyorum. Benim sizden istediğim cevap sadece herhangi bir İslâm toplumun­da kadınların sayısı erkeklerden daha az olduğu takdirde devlet idaresinin birden fazla evliliğe mani olan bir kanunu çıkarıp, çıkaramayacağı idi. Siz ise, kadınların erkeklerden daha az olmasının eşine ender rastlanan bir hadise olduğu­nu yazmışsınız. Zaten ben de eşine ender rastlanan bu du­rumda ne yapılacağını öğrenmek istemiştim. Siz de biliyor­sunuz ki, nüfus sayımına göre, bugün Pakistan'daki kadın nüfus erkeklere oranla daha azdır. Bu durum aynı şekilde devam edecek olursa, devlet idaresi birden fazla evliliğe ma­ni olan bir kanun çıkarabilir mi?

Ben önceki sorumda zâtıâlinize şunu arzetmiştim: Bir­den fazla kadınla evlenmeye izin verilmesinin sebebi; her­halde, Rasûlullah'm (s.a) insanları İslâm'a davet etmekle meşgul olduğu dönemlerde yıllarca süren cihad hareketi so­nucu dul kalan kadınların ve yetim kalan çocukların sorununu çözmek amacına yönelik olmalıdır. Çünkü, bu işin en iyi çözümü birden fazla kadınla evliliğe izin verilmesiydi. Bir­den fazla evliliğe izin verilen ayet, cihadın konu edildiği ayetlerin hemen akabinde zikredilmiştir. Ben buradan hare­ketle -doğru veya yanlış olabilir- birden fazla evliliğe izin ve­rilmesinin bu tür özel durumlar için söz konusu olduğu kana­atine varmıştım. Nitekim, siz bu kanaatin yanlış olduğunu ve Kur'an'ı yanlış anlamam sonucu bu yargıya vardığımı yazmışsınız. Bunu bir yana bırakalım. Hehangi bir toplum­da kadınların sayısı erkeklere oranla çok daha fazla olduğu takdirde ikişer, üçer, dörder kadınla evlenmeye izin verildi­ğini düşünerek, bunun aksi söz konusu olduğunda, yâni; er­kek nüfusla kadm nüfus eşitlendiğinde ya da kadınların sa­yısı erkeklerden daha aza indiğinde bu iznin kullanılmasına gerek yoktur, denilebilir mi?

 

Cevap:

 

Pakistan'ın nüfus sayımında kadınların sayısının erkek­lerden daha az gösterilmesi, gerçekte ülkemizdeki kadın nü­fusun erkeklerden daha az olduğunun delili ve ispatı değil­dir. Aksine, bu az görünüşte ülkemizin gelenek ve âdetlerinin büyük rolü vardır. Bu âdetler sebebiyledir ki, in­sanlar ailelerindeki kadınları nüfusa yazdırmaktan kaçını­yorlar. On milyonlarca nüfus içinde birkaç yüz bin fark oldu­ğunu kabul etsek bile, bundan öyle sanıldığı kadar büyük bir toplumsal sorun ortaya çıkmaz. Bunun için de birden fazla evliliği kanun yoluyla engellemeye gerek yoktur. Bu mesele dul ve boşanmış kadınların tekrar evlendirilmesiyle halledi­lebilir. Varsayalım ki, küçümsenmiyecek boyutta bir azalma oldu. Bu durumda geçici bir süre için kanun yoluyla birden fazla kadınla evlenmeye engel konulabilir. Bu engellemenin ana sebebi sadece kadınların azlığı olmalıdır, başka sebepler değil. Ama biz şunu neden gizlemek zorunda kalalım ki, ül­kemizde birden fazla evliliğe yasak koyma zorunluluğu duy­mak, aslında kadm nüfusun azlığından dolayı duyulan bir zorunluluk değildir. Aksine bunun asıl itici gücü ve ana ne­deni, Batı düşüncesinin birden fazla evliliği doğrudan kötü bir şey kabul etmesi ve kanunla tek eşliliğin yaygınlaştırılmak istenmesidir. Bu itici güç ve sebep, bizce şiddetle redde­dilmeye layıktır. Biz bu Batı düşüncesinin kökünün kazın­ması gereğine inanıyoruz.

Önce de yazmıştım. Şimdi yine yazıyor ve tekrar ediyo­rum ki, Kur'an-ı Kerim'de birden fazla evliliğe izin veren hiç­bir ayet gelmemiştir. Birden fazla evlilik öteden beri geçerli ve caiz olarak sürüp geliyordu. Nisa Suresinin 3. ayeti nazil olmazdan evvel bizzat Rasûlullah'ın (a.s) evinde üç tane ter­temiz peygamber hanımı olduğu gibi, sahabe-i kiram arasın­da da birden fazla hanımı olan pek çok kimse vardı. Nisa Sûresi1 nin anılan ayeti bu caiz harekete izin vermek için gel­medi. Bilakis o, Uhud Savaşı esnasında şehit düşen pek çok sahabenin geride bıraktığı yetimler sebebiyle karşı karşıya kalman sosyal bir sorunun çözümlenmesine ışık tutmak için inzal buyurulmuştu. Deniyordu ki, eğer yetimleri doğrudan himayenize alamıyorsanız, ikişer, üçer, dörder kadınla ev­lenmek suretiyle onları himaye ediniz. Bununla müslüman-lara bir çözüm yolu önerilmiş oluyordu; yoksa birden fazla evlilik ancak bu gibi durumlarda caizdir denilmek istenmi­yordu.

Bu sistem, İslâm toplumunda 13-14 asırdan beri uygula­nan bir sistemdir. Önceleri birden fazla kadınla evlenmeye izin verilmesinin bir takım şartlara bağlandığı ne zaman açı­ğa çımıştır? Bu tür düşünceler Batı emperyalizminin ülke­mizdeki hakimiyetinden sonra ortaya atılır olmuştur.[162]

 

Deccal İle İlgili Hadisler Verasûlullahın (S.A) Bazı Sözlerinin Vahye Dayalı Olmaması

 

Soru: Tefhim'ul Kuran adlı tefsirinizin birinci cildinin 221. sayfasında, Necm Sûresinin:

"Akadasınız sapmadı, azmadı. O havadan konuşmaz, Ona inen Kur'ân veya onun söylediği sözler), kendisine vah-yedilen vahiyden başka bir şey değildir" [163] ayet­lerini açıklarken şöyle yazıyorsunuz:

"Bu ayetlerde Rasûlullah'm (s.a) her sözünün Kur'an-ı Kerimle aynı olduğunu belirten hiçbir şey yoktur. Bu ayetle­re göre, herhangi bir söze 'bu Peygamberin (s.a) sözüdür' di­yebilmek için o sözün mutlaka vahye dayalı olması gerekir."

"Resâil ve Mesâil" adlı kitabınızın 55. sayfasında Dec-cal'le ilgil ibir soruya cevap verirken ise şöyle diyorsunuz:

"Deccal hakkında Rasûlullah'tan (s.a) rivayet edilen ha-dis-i şeriflerin tamamını topluca gözden geçirecek olursak açık bir şekilde şunu görürüz: "Rasûlullah'a (s.a) Allah Teâlâ tarafından bu konuda verilen ilim, Deccal'in çıkmak üzere olduğu, sıfatlarının keyfiyeti ve hangi özelliklere sahip oldu­ğu ile ilgili idi. Onun ne zaman, nerede, Rasûlullah'm (s.a) döneminde mi, yoksa aradan uzun bir zaman geçtikten son­ra mı ortaya çıkacağı hakkında herhangi bir bilgi verilme­miştir. Bu bakımdan Rasûlullah'm (s.a), Deccal'm çıkışı, ni­telikleri ve özellikleriyle ilgili buyruklarında asla bir çelişki yoktur. Çünkü bu bilgiler vahye dayanmaktadır. Fakat ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı ile ilgili rivayetler birbirle­riyle çelişmektedir. Bu rivayetler arasında bir uyum sağla­mak da mümkün görünmemektedir. Çünkü zaman ve yer hakkındaki bilgiler vahye dayanmamaktadır.""

Biraz ileride ise şöyle diyorsunuz: "Bu meselelerle ilgili nakledilen hadislerdeki farklılıktan ve Rasûlullah'm (s.a) ifade tarzından anlaşılıyor ki, Rasûlullah (s.a) bunları vahye dayanarak değil de kendi zan ve tahminine dayanarak irad buyuî nuştur."

Yukarıdaki ifadelerinizde de açıkça görüldüğü gibi bu ha­dislerin birbirleriyle çeliştiklerini iddia ediyorsunuz. Birinci bölümde, "herhangi bir söze 'bu Peygamberin sözüd,ür' diye­bilmek için o sözün mutlaka vahye dayalı olması gerekir" di­yordunuz. İkinci bölümde ise, "Rasûlullah'm (s.a) vahye da­yanmayan buyrukları da vardır. Deccal'in ne zaman ve nerede ortaya çıkacağını haber veren buyrukları gibi. Bu buyruk­lara da Rasûlullah'm kelamı denilebilir" diyorsunuz. Aşağıdaki sualler cevap bekleyen suallerdir:

1- Rasûlullah'm (s.a) hangi buyrukları Kur'an-ı Kerim1 de desteklenmemiştir? Rasûlullah'm (s.a) buyruklarının han­gilerinin vahye dayalı olduğu, hangilerinin olmadığı konu­sunda neye göre karar verilecektir? Eğer bu sorunun cevabı, sizin yukarıda söylediğiniz gibi; 'aralarında çelişki bulun­mayan hadisler vahye dayanır', 'aralarında çeliki bulunan­lar ise vahye müstenid değildir' şeklinde olacaksa ortaya şöyle bir soru daha çıkmaktadır: Hadis kitaplarında birbir­leriyle çelişen öyle hadisler vardır ki, bu hadislerin vahye da­yanan hadisler olduğu kabul edilmekte ve ümmetin mücte-hidleri tarafından onlardan hükümler çıkarılmaktadır. Bu tür hadisler hakkındaki kanaatiniz nedir?

2- "Herhangi bir şey Hz. Peygamber'in (s.a) tahminine mutabık olarak gerçekleşmemişse, bu ne O'nun nübüvvet makamını zedeler ve ne de masumluğuna bir zarar verir" sö­zünüz kabul edilebilir bir söz değildir. Çünkü, yanlış tah­minlere saplanmak ancak bir felsefecinin işi olabilir. Pey­gamberin durumuna gelince: O, derece ve rütbe bakımından filozoflarla mukayese edilemeyecek bir makamın sahibidir ve  bütün  (s.a)     kusurlardan  arınmıştır.   Eğer  biz, Rasûlullah'm (s.a) filanca tahmini yanlış çıkmıştır, buna benzer yanlış tahminlerde bulunması da tabiidir diye inana­cak ve öyle kabul edecek olursak, Rasûlullah'm (s.a), Allah Teâla mn kendisine yol göstermediği kimi sözlerinde doğru yoldan çıktığını kabullenmek zorunda kalırız ki, bu aynı za­manda Arkadaşınız sapmadı, azmadı[164] ayetinin ye­terli bir delil olduğunu reddetmek anlamına gelir.

 

Cevap:

 

Tefkim'ul Kur'anm birinci cildinde anlattığım Necm "Akadasınız sapmadı, azmadı. O havadan konuşmaz, O(na inen Kur'ân veya onun söylediği sözler), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir"[165] ayet­lerini açıklarken şöyle yazıyorsunuz:

"Bu ayetlerde Rasûlullah'm (s.a) her sözünün Kur'an-ı Kerimle aynı olduğunu belirten hiçbir şey yoktur. Bu ayetle­re göre, herhangi bir söze 'bu Peygamberin (s.a) sözüdür' di­yebilmek için o sözün mutlaka vahye dayalı olması gerekir."

"Resâil ve Mesâil" adlı kitabınızın 55. sayfasında Dec-cal'le ilgil ibir soruya cevap verirken ise şöyle diyorsunuz:

"Deccal hakkında Rasûlullah'tan (s.a) rivayet edilen ha-dis-i şeriflerin tamamını topluca gözden geçirecek olursak açık bir şekilde şunu görürüz: "Rasûlullah'a (s.a) Allah Teâlâ tarafından bu konuda verilen ilim, Deccal'in çıkmak üzere olduğu, sıfatlarının keyfiyeti ve hangi özelliklere sahip oldu­ğu ile ilgili idi. Onun ne zaman, nerede, Rasûlullah'm (s.a) döneminde mi, yoksa aradan uzun bir zaman geçtikten son­ra mı ortaya çıkacağı hakkında herhangi bir bilgi verilme­miştir. Bu bakımdan Rasûlullah'm (s.a), Deccal'm çıkışı, ni­telikleri ve özellikleriyle ilgili buyruklarında asla bir çelişki yoktur. Çünkü bu bilgiler vahye dayanmaktadır. Fakat ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı ile ilgili rivayetler birbirle­riyle çelişmektedir. Bu rivayetler arasında bir uyum sağla­mak da mümkün görünmemektedir. Çünkü zaman ve yer hakkındaki bilgiler vahye dayanmamaktadır.

Biraz ileride ise şöyle diyorsunuz: "Bu meselelerle ilgili nakledilen hadislerdeki farklılıktan ve Rasûlullah'm (s.a) ifade tarzından anlaşılıyor ki, Rasûlullah (s.a) bunları vahye dayanarak değil de kendi zan ve tahminine dayanarak irad buyuî nuştur."

Yukarıdaki ifadelerinizde de açıkça görüldüğü gibi bu ha­dislerin birbirleriyle çeliştiklerini iddia ediyorsunuz. Birinci bölümde, "herhangi bir söze 'bu Peygamberin sÖzüd,ür' diye­bilmek için o sözün mutlaka vahye dayalı olması gerekir" di­yordunuz. İkinci bölümde ise, "Rasûlullah'm (s.a) vahye da­yanmayan buyrukları da vardır. Deccal'in ne zaman ve nerede ortaya çıkacağını haber veren buyrukları gibi. Bu buyruk­lara da Rasûlullah'm kelamı denilebilir" diyorsunuz. Aşağıdaki sualler cevap bekleyen suallerdir:

1- Rasûlullah'm (s.a) hangi buyrukları Kur'an-ı Kerim1 de desteklenmemiştir? Rasûlullah'ın (s.a) buyruklarının han­gilerinin vahye dayalı olduğu, hangilerinin olmadığı konu­sunda neye göre karar verilecektir? Eğer bu sorunun cevabı, sizin yukarıda söylediğiniz gibi; 'aralarında çelişki bulun­mayan hadisler vahye dayanır', 'aralarında çeliki bulunan­lar ise vahye müstenid değildir' şeklinde olacaksa ortaya şöyle bir soru daha çıkmaktadır: Hadis kitaplarında birbir­leriyle çelişen öyle hadisler vardır ki, bu hadislerin vahye da­yanan hadisler olduğu kabul edilmekte ve ümmetin mücte-hidleri tarafından onlardan hükümler çıkarılmaktadır. Bu tür hadisler hakkındaki kanaatiniz nedir?

2- "Herhangi bir şey Hz. Peygamber'in (s.a) tahminine mutabık olarak gerçekleşmemişse, bu ne O'nun nübüvvet makamını zedeler ve ne de masumluğuna bir zarar verir" sö­zünüz kabul edilebilir bir söz değildir. Çünkü, yanlış tah­minlere saplanmak ancak bir felsefecinin işi olabilir. Pey­gamberin durumuna gelince: O, derece ve rütbe bakımından filozoflarla mukayese edilemeyecek bir makamın sahibidir ve  bütün   (s.a)   kusurlardan   arınmıştır.   Eğer  biz, Rasûlullah'm (s.a) filanca tahmini yanlış çıkmıştır, buna benzer yanlış tahminlerde bulunması da tabiidir diye inana­cak ve öyle kabul edecek olursak, Rasûlullah'ın (s.a), Allah Teâla nm kendisine yol göstermediği kimi sözlerinde doğru yoldan çıktığını kabullenmek zorunda kalırız ki, bu aynı za­manda

"Arkadaşınız sapmadı, azmadı [166] ayetinin ye­terli bir delil olduğunu reddetmek anlamına gelir.

 

Cevap:

 

Tefkim'ul Kur'an'm birinci cildinde anlattığım Necm havadan konuşmaz" [167] ayetinin tefsirini bü­tün genişliğiyle okuma zahmetine katlanmadığınız, sadece bir paragrafını okumakla yetindiğiniz anlaşılıyor. Bunun içindir ki, Tefhim'ul Kur'arida yazdıklarımla, daha sonra yazdığım yazıyı okuyunca aralarında çelişki olduğunu zan­nettiniz. Lütfen Tefhim'ul Kur'an'ı 85. sayfadan 89. sayfa­ya, 220'den 222'ye, 238'den 240'a ve 244'e, 258'den 259'a ka­dar yeniden ve dikkat ederek bir kere daha okuyunuz.[168] Böyle yaptığınız takdirde, bu konu ile ilgili yazdıklarınım ta­mamını bir arada görme ve değerlendirme imkânma sahip olacaksınız. Bununla birlikte, gizli vahyin Rasûlullah'ın (s.a) söz ve hareketlerinde ne Ölçüde rol oynadığı ve Rasûlullah'm (s.a) bir kısım sözlerinin vahye dayalı, bir kı­sım sözlerinin de vahye dayalı olmadığı hususundaki düşün­celerimin neler olduğunu da daha iyi anlamış olacaksınız.

Bunu yaptıktan sonra, sizin daha sonra sıraladığınız so­ruların cevaplandırılmasına gerek olmadığını göreceksiniz. Ben yine de herhangi bir teredddün doğmasını engellemek maksadıyla o soruları da cevaplandırıyorum.

1. Hiçbir yazımda, 'hadis-i şeriflerde çelişki bulunması, onların vahye dayalı olmadığının; çelişki bulunmaması da vahye dayalı olduğunun tek ve kesin işaretidir' demedim. Benim yazdıklarımdan, aralarında çelişki bulunan hadisle­rin vahye dayalı olduğunu inkâr ettiğim anlamı da çıkarıla­maz. Bazen diğer bir takım işaret ve karinelerden dolayı vahye dayandığı açık olan hadisler arasında da görünüş ba­kımından çelişki ve ihtilaf göze çarpmaktadır. Böyle durum­larda çelişkileri te'vil etmek ve başka hadislerle karşılaştır­makla hadisler arasındaki ihtilaf kolayca ortadan kaldırıla­bilir veya o hadislerden birinin nâsih (öncekinin hükmünü ortadan kaldıran), diğerinin mensuh (daha sonra bildirilen buyrukla hükmü kaldırılan) olduğu ortaya çıkmış olur. Bazı rivayetler de kesinlikle çelişki olmamasına rağmen başka bir takım karinelerden açıkça anlaşılıyor ki onlar kanaat ve görüşlere göre söylenmiştir. Benim söylediğim sadece şu olur: Vahye dayanan buyruklar, yorumu yapılamayan çeliş­kilerden arınmıştır. Vahye dayanmayan buyruklarda ise ba­zen bütün karinelerin uygunluk göstermesine rağmen bir tek karinenin çelişki gösterdiği de olabilmektedir.

2. Rasûlullah'm (s.a) buyruklarından hangilerinin Allah Teâlâ'nın bildirdiği bilgiye yani; vahye, hangilerinin de O'nun şahsî kanaat ve tahminlerine dayandığını çoğunlukla Rasûlullah'm (s.a) kendi beyanları vasıtasıyla anlamak imkânma sahibiz. Diğer karineler de buna yardımcı olmak­ta, delil teşkil etmektedir. Meselâ; Deccal konusundaki ha­dis-i şeriflerde belirtilen yer, zaman ve Deccal'in kişiliği ile ilgili bilgilerin Rasûlullah'a (s.a) Allah tarafından verilmiş bir bilgi olmadığı, bizzat Hz. peygamberin (s.a) kendi beyan­larından anlaşılmaktadır. îbn Sayyâd'ın Deccal olabileceği konusunda Rasûlullah'm (s.a) o kadar güçlü tereddüdü var­dı ki, Hz. Ömer (r.a) Rasûlullah'm da (s.a) hazır bulunduğu bir mecliste, İbn Sayyâd'ın Deccal olduğuna yemin etti. Rasûlullah (s.a) ise bu sözü reddetmedi. Fakat Hz. Ömer öl­dürmek için izin isteyince:

"Eğer o gerçekten Deccal ise senin asla ona gücün yetmez. Ve eğer, o gerçekten Deccal değilse, senin onu öldürmende hiçbir fayda yoktur" buyurdu.[169] Rasûlullah (s.a) başka bir hadiste de Deccal'ı anlatırken şöyle buyurmaktadır: aranızda (hayatta) iken Deccal ortaya çıkarsa ben sizin adınıza ona karşı koyarım. Eğer ben aranızdan ayrıl­dıktan sonra (dünyadan göçtükten sonra) ortaya çıkarsa her fert kendi adına ona karşı koymalıdır. Benden sonra her müslümanın koruyucusu Allah'tı.[170]

Temim ed-Dâri, Rasûlullah'a (s.a) bir deniz yolculuğunda Deccalle karşılaştığım söylediği zaman Rasûlullah (s.a) onu ne doğruladı, ne de yalanladı. Bilakis,

"Temim'in söyledikleri beni hayrete düşündü. Çünkü onun söyledikleri, benim size söylediklerime uyuyor" buyur­duktan sonra şunları ilave etti.

'Ama o, Suriye denizinde midir, Yemen denizin de mi? Belki de doğu tarafındadır. [171]

Bu rivayetler için herhangi bir söz söylemeye hacet yok­tur. Zira her biri kendi anlamlarını bizzat kendileri açıkla­maktadırlar.

3. ikinci sorunuzda çok ağır bir söz söylemişsiniz. Böyle bir söz söylemeden Önce, bunu Kitap ve Sünnet'ten araştır-saydımz ne kadar iyi ederdiniz. Kur'an-ı Kerim, Yunus (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:

"Zünnûn'a (balık karnına girmiş olan Yûnus ibn Mat-ta'ya) da (lütfettik). Zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı.[172] Bu ayette bizzat Allah Teâlâ bir peygamberi için zan (tah­min) kelimesini kullanmakta ve yine Kur'an-ı Kerim'de bu tahminin doğru olmadığını haber vermektedir.

Sahih-i Müslim'de, Kitab'ul-Fedâil adı altında müsta­kil bir bölüm vardır. Bu bölümün başlığı şöyledir:

"Rasûlullah'ın (s.a) şer'i yolda söyledikleri şeylere uyma­nın vacib olduğu, şahsî kanaatine dayanarak dünya mesele­leri ile ilgili sözlerine uymanın ise vacib olmadığı hakkın­da."

Bu konuda İmam Müslim; Hz. Talha, Hz. Râfî b. Hadîc, Hz. Âişe ve Hz. Enes'ten naklederek şu olayı anlatmaktadır:

"Rasûlullah (s.a) Medine'ye geldiklerinde gördüler ki, Medine halkı dişi hurmalara erkek hurmaları aşılamakta­dırlar. Bunun üzerine O:

'Bunun herhangi bir yararının olacağını sanmıyorum, buyurdu. Halk bunu işitince hurmaları aşılamaktan vazgeçti. Fakat ağaçlar o sene iyi mahsul vermedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

"Eğer yaptığınız iş size bir fayda temin ediyorsa, onu yap­maya devam ediniz. Ben o sözü bir tahmin olarak söylemiş­tim. Bu sebeple bana tarizde bulunmayınız. Ama ben size Al­lah tarafından bir söz söylersem onu mutlaka alınız ve kabul ediniz. Çünkü hiçbir zaman Allah adına yalan söylemem mümkün değildir." Bu açıklamalar bizzat Allah Rasûlü'nün açıklamalarıdır. Yukarıda Allah Teâlâ'nın açık ifadelerini de gördünüz. Bundan sonra, kendi görüşünüzün mü, yoksa Allah ve Rasûlu nün anlattıklarının mı doğru olduğuna ka­rar vermek size düşer. [173]

 

Hadis Ve Sahabeleri Aşağılama

 

Soru:

 

Buhârî'nin Kitâb'ul-Enbiyâ Bölümünde Hz. İbn Ab-bas'ın (r.a) rivayetinin bir bölümü şu şekildedir:

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde ashabımdan bazısı sol taraflarından yakalanır da ben: (Onlara birşey demeyin) onlar benim ashabımdır, onlar be­nim ashabımdır' derim. 'Senin vefatından sonra onlar to­puklarının üzerinde geri döndüler' diye cevap gelir."Cevabı işitince ben Hz. Isa gibi: 'Ey Allah'ım, ben onların arasında kaldığım sürece onları gözettim, ama sen beni vefat ettirdik­ten sonra onları gören, gözetleyen sendin' derim."

Bu rivayetten sahabe-i kiramın (r.a) sanma leke geldiği açıktır. Bu rivayetin doğruluk derecesi nedir?

Bu rivayetten anlaşılmaktadır ki, kıyamet günü melekler Peygamber Efendimizin ashabından bazısını suçlu sıfatıyla sol taraflarından yakalarlar. Buna sebep ise onların Pey­gamber Efendimizin vefatından sonra O'nun (s.a) yolunu terkedip, yanlış yola girmeleridir.

Ashâb' ile kastedilen Peygamber Efendimizin sahabesi-dir. Buna delil olarak şunları söyleyebiliriz:

1. Ashâb 'kelimesinin bizzat kendisi, Peygamber Efendi­miz hayatta iken iman etmekle birlikte O'na (s.a) yardımcı olan ve yanında bulunanlara ashâb ismi verildiğine delalet etmektedir.

2. Bir rivayette bizzat Rasûlullah (s.a) şöyle bir açıklama­da bulunmaktadır: "Ey sahabe topluluğu! Siz benim asha-bırnsınız, sizden sonra gelecek iman ehli ise bizim kardeşi-mizdir."

3. Sahabe-i kiram hazeratmın (r.a) fazilet, büyüklük ve övgüleri bağlamında gelen rivayetlerde de 'ashab' ibaresi sahabeyi kirama ıtlak edilmektedir.

4. Peygamber Efendimizin (s.a) (hadiste zikredilen) itira­zından sonra melekler cevaben, "sizin dünyayı değiştirme­nizden sonra onlar sizin yolunuzu bıraktılar ve kendilerine yeni bir yol icad ettiler" derler.

Mişkât'ül-Meşâbih'te zikredilen:

"Senden sonra ne icad ettiklerini bilmiyorsun" hadisin-deki ibareler buna delildir. Yani, onlar Peygamberimiz ha­yatta olduğu müddetçe, O'nun vefalı dostları gibi, O'nun di­nine bağlı kaldılar, ama Rasûlullah'm (s.a) bu alemi terket-mesinden hemen sonra dini yozlaştırmaya başladılar.

5. Bu yüzden Peygamber Efendimiz de (s.a), Hz. İsa (a.s) gibi özür diler.

Kur'an'm bu ifadelerinden hadisteki konunun asıl odak noktasını Peygamberimizin ashabının oluşturduğu anlaşıl­maktadır.

 

Cevap:

 

İmam Buhârî bu hadisi Kitah'ul-Enbiyâ Bölümünde iki yerde İbn Abbas (r.a) referansıyla rivayet etmiştir. Birincisi:

"Allah, İbrahim'i dost edinmişti.[174] ayetiyle başlayan babta, diğeri ise:

"Kitab'da Meryem'i de an" [175] ayetiyle başla­yan babtadır.

Buna ilaveten, İmam Buhârî (rh.a) bu konudaki çeşitli hadisleri Kitâb'ur-Rikâk'm Fil-Hauz Babında Enes b. Mâlik, Sehl b. Sa'd, Ebu Saîd el~Hudrî ve Ebu Hureyre'den (r.a) nakletmiştir. Bu bu rivayetlerin bir arada değerlendi­rilmesinden iki nokta açıklığa kavuşmaktadır:

1. Bu konu, Peygamber Efendimiz (s.a) zamanında ashâb zümresinden sayıldıkları halde, daha sonra mürted olanlar hakkındadır. Nitekim bir rivayette şöyle buyurulmaktadır:

"Onlar sen ayrıldıktan sonra topukları üzerine döndüler ve geri dönmediler" (yâni, mürted olduktan sonra bir daha tevbe etmediler). Başka bir rivayette ise:

"Onlar geri döndüler; yâni, küfürden gelmişlerdi, o tara­fa geri döndüler."

2. Bu konu Peygamber Efendimiz devrinde İslâm'ı kabul ettikleri halde, sonraları kötü ameller işleyenlerle de ilgili­dir. Nitekim çeşitli rivayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

"Onların senden sonra ne yaptıklarını bilmiyorsun."

"Senden sonra onların ne yaptıkları hakkında bilgi sahi­bi değilsin."

Her iki durumda da konu bütün sahabelerle değil de, ashâbtan bazıları ile ilgilidir. Peygamber Efendimiz (s.a) za­manında İslâm'ı kabul eden yüz binlerce insan Rasûlullah'm (s.a) ashabı sayılıyordu. Ancak, onlardan bir kısmı irtidat fîtnesinde[176] yer almış ve o durumda can vermişti. Yine on­lardan bir kısmının münafıkça davranarak İslâm'ı kabul et­miş gibi gözükmesi ve bu münafıklığını gizli tutmuş olması da ihtimal dışı değildir.

Kendi ashabı içerisinde bu gibi insanların var olması ihti­malini göz önünde bulundurarak, Peygamber Efendimizin tenbih kabilinden bazı şeyler buyurmuş olması o kadar ya­dırganacak bir davranış değildir. Bundan dolayı da tüm ashâb töhmet altına girmez. Yukarıda zikredilen hadisler söz konusu tenbihler kabilinden şeylerdir. Bu hadislerle an­latılmak istenen, imanını muhafaza edemeyen veya günah-ı kebîre'ye mübtela olan kimselerin, sırf Peygamber Efendi­mizin sohbet şerefine nail olmakla Allah Teâlâ'mn yakala­masından kurtulamayacaklarım bildirmektir.[177]

 

"Ben İlim Şehriyim..." Hadisinin İlmî Tahkiki

 

Soru:

 

Dine oldukça fazla muhabbeti olan bir dostum Şiî mezhe­bine geçti. Bu dostum Ehl-i Sünnet'e aşağıda naklettiğim iti­razları yapıyor. Tatmin edici cevaplar vererek bizi sevindir­meniz ümidiyle.

1. Peygamber Efendimizin şu hadisinin mânâsı nedir?

"Be/ı i/im. şehriyim, Ali de onun kapısıdır. Her kim şehre girmek isterse, kapıya gelsin".

2. Bu hadistan dolayı şöyle bir zorunluluk söz konusu ol­maz mı? İlim -dini ilim- elde etmek için tek ve en muteber kaynak sırf Hz. Ali'nin (r.a) muhterem zatlarıdır. Bu kaynak dışmda elde edilen dini ilimler noksandır. Bunun içindir ki, bu yolla inanılan dinin hiçbir önemi yoktur.

 

Cevap:

 

Hadisleri delil gösterebilmek, hangi ölçüde güvenilir kay­naklardan rivayet edildiğini bilebilmek için öncelikle yap­manız gereken, hadisin rivayet zincirine bakmaktır. Daha sonra da mânâsı üzerinde düşünüp, sahih olması şartıyla, asıl mânâsının ne olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Herhan­gi bir hadisten, Peygamber Efendimizin diğer birçok buy-ruklarıyla çatışacak ya da birçok karışıklıklara yol açacak bir mânâ çıkarmak hiçbir şekilde doğru değildir. Bunun ye­rine, Peygamber Efendimizin diğer buyrukları ile hem aynilik arzeden ve hem de her türlü karışıklıktan uzak bir mânâ çıkarılabiliyorsa, işte bu; her anlayış sahibi insan için kabul edilebilir olanıdır.

Bu kaideyi göz önünde bulundurarak, bizim öncelikle:

"Ben ilim şehriyim ve Ali de onun kapısıdır..." hadisinin rivayet yönüyle derecesine bakmam gerekir. Kutub-u Sıtte içerisinde bu hadisi yalnız Tirmizî nakletmektedir. Tirmizî''deki rivayet te de yerine;

"Ben hikmetin eviyim ve Ali de onun kapısıdır" ifadesi kullanılmıştır. Bu hadisin ravisi de Hz. Ali'dir. İmam Tirmizî bu hadisi naklettikten sonra, hadisin rivayet Özellik­leri üzerinde şu yorumu yapmaktadır:

"Bu hadis garip ve münkerdir. Bazı raviler bunu sadece Şüreyk'ten (Tabiînden biri) rivayet etmişler ve senedinde Sunabihî'den bahsetmemişlerdir. Şüreyk dışında, sika (gü­venilir) ravilerden hiçbirinin bu hadisi rivayet ettiğini bil­miyoruz".

Garip hadis, hadis ıstılahında, rivayet zincirindeki ravi sayısı herhangi bir merhalede tek raviye düşen hadise denil­mektedir. Münker ise, hadisin sadece garip olmayıp ravisi-nin de zayıf olması durumunda, hadise derece itibariyle veri­len addır. Bunlardan, senet itibariyle Tirmizî n\n bu rivaye­tinin derecesinin ne olduğu ve bütün bir dinin bu rivayet üze­rine kurulmasının ne ölçüde doğru olabileceği anlaşılmakta­dır.

Tirmizı 'den sonra, bu konudaki rivayetlerin tamamının, zaten kendisi de muteber hadis kitaplarından sayılmayan Hâkim'in Müstedrehi ile sınırlı olduğunu görüyoruz. Hâkim Müstedrek'inde; İbn Abbas ve Cabir b. Abdullah'tan (r.a) iki farklı rivayeti nakletmektedir. İbn Abbas'm rivayeti şu şe­kildedir:

"Ben ilim şehriyim, Ali ise onun kapısıdır. Her kim ki şeh­re gelmeye niyetlenirse, kapısından gelsin". Cabir b. Abdul­lah'ın rivayetinin son bölümü ise şu şekildedir.

"Her kim ilim tahsil etmek isterse, kapıya gelsin." Hâkim bu iki hadisin sahih olduğunu iddia etmektedir. Ancak, hadis ilminde liyakat sahibi olan büyük hadis tenkit­çileri sadece bu iki rivayetin değil, bu konudaki bütün riva­yetlerin sâkıt'ul itibar (güvenilirliğini kaybetmiş) olduğu görüşünü savunmaktadırlar. İbn Abbas'm rivayeti ile ilgili olarak Hafız Zehebi (rh.a) ise, sahih olmak bir tarafa, mevzu (uydurulmuş) olduğu kanaatini taşımaktadır. O, Câbir b. Abdullah'ın rivayeti ile ilgili olarak da şu görüşü belirtmek­tedir:

"Hâkim'in, hangi cüretle, çıkıp da bu ve bu gibi bâtıl ri­vayetlere sahih dediğine doğrusu şaşılır. Bu Ahmed (Hâkim'in onun senedine dayanarak bu rivayeti naklettiği, Ahmed b. Abdullah b. Yezid el-Mehrâni) Deccâl'dır ve çok yalancı birisidir."

Yahya b. Muîn bu hadisle ilgili olarak:  Bunun aslı yoktur" demektedir. Buhârîye (rh.a) göre ise:

Bu rivayet 'münker'dir ve nakil yollarının hiçbiri sahih dç ğildir."

Nevevî ve Cezerî bu rivayete mevzu (uydurulmuş) de­mektedirler. İbn Dakik'ıl-Iyd nezdinde de bu rivayetin sa hihliği sabit değildir. İbn Cevzî (rh.a) konu üzerinde uzun bir bahis açarak Ben ilim şehriyim"

rivayetinin, hangi yolla rivayet edilmiş olursa olsun, hepsi­nin mevzu olduğunu isbat etmiştir.

Şimdi üzerinde düşünülmesi gereken konu şudur: Senet itibariyle durumu bu olan hadis üzerinde bizim Rasûlullah'tan (s.a) din ahkâmım sadece Hz. Ali (k.v) vasıta­sıyla elde edeceğimiz ve diğer sahabeyi ilim öğrenme kayna­ğı olarak kesinlikle görmeyeceğimiz gibi büyük ve hayati bir karara varmamız ne derece doğru olabilir? Bunun öyle basit bir karar olmadığı açıktır. Kur'an-ı Kerim'den sonra bizim için bir hidayet ve önderlik kaynağı varsa, o da Peygamber Efendimizin (s.a) usve-i hasenesi (güzel örneği)dir. Rasûlullah'm (s.a) hayatın çeşitli merhalelerinde ne gibi yönlendirmelerde bulunduğunu kendileri aracılığıyla öğre­nebileceğimiz kaynak ise sahabe-i kiram'dır. Eğer biz yuka­rıda sözü geçen hadise itimad edip de ilim için kendimizi sa­dece Hz. Ali b. Ebi Talib'le (k.v) sınırlarsak, hiç şüphesiz di­ğer sahabiler aracılığıyla nakledilmiş bulunan ilmin büyük bir bölümünden mahrum kalırız. Bu ölçüde önemli ve büyük bir karara varmak için Peygamber Efendimizin böyle bir buyruğunun, bu hadise göre daha fazla kavi, imjstened ve güvenilir yollardan bizlere ulaşması gerektiği daha mantıklı ve akıllıca değil midir? Hatta, böyle bir buyruğun sıhhatinde hiçbir şüpheye mahal bırakmamak için çok daha sahih ve kuvvetli senetlerle rivayet edilmesi gerekirdi.

Şimdi de bu hadisin zahiri ibareleri itibariyle ortaya çı­kan mânâsını kabul etmemiz durumunda, bunun Peygamber Efendimizin (s.a) birçok buyruğuyla ve bir ömür yapmış olduğu amellerle nasıl çatıştığını görelim: Rasûlullah (s.a) mübarek hayatları boyunca birçok sahabeyi ordunun başına geçirerek, bazı vazifeleri yerine getirmek üzere göndermiş­tir. İslâm ülkesinin çeşitli bölgelerinde memuriyet vermiş­tir. Sadakaları toplamaya memur etmiştir. Namaz kıldır­makla görevlendirmiştir. Eğitim ve tebliğ faaliyetleri için oraya buraya göndermiştir. Bunlar, hiç kimsenin inkar ede­meyecekleri gerçeklerdir. Bu noktada sorulması gereken so­ru şudur: Acaba bütün bu hizmetler dinî ilimlerde bilgi sahi­bi olmadan mı gerçekleştiriliyordu? Yoksa, bütün bu saha­beler Rasûlullah1 in (s.a) değil de Hz. Ali'nin mi (k.v) talebele­ri idiler? Eğer bunun ikisi de yanlışsa geriye doğru olarak sa dece şu kalmaktadır: Söz konusu sahabeler "Medine-tul ilim" (ilimşehri)den veya "Dar'ul-hikme" (hikmet evi)den doğrudan ilim ve hikmet Öğrenmişler. Onların hepsi de aynı Hz. Ali (k.v) gibi "İlim şehrı'nin veya "Hikmet evi"nin kapılarıydılar.

Dahası, Peygamber Efendimizin (s.a) pâk sîretlerini mü­talaa etmiş olan herkes, O'nun (s.a) nübüvvetle şereflenme­sinden sonra dünya hayatının son saatine kadar dinin talim ve terbiyesini bizzat kendisinin doğrudan yapmış olduğunu bilir. Din ile ilgili bilgilenmek isteyen herkes sorularını doğ­rudan Rasûlullah'a (s.a) yöneltir ve cevabını alırdı. Peygam­ber Efendimizin (s.a) Allah'tan kendisine ulaşan hükümleri yalnız Hz. Ali'ye (k.v) açıklayıp, bu hükümleri tüm dünyaya ulaştırma hizmetini yalnızca Hz. Ali'ye (k.v) vermesi gibi bir durum mu söz konusudur? Veya, herhangi bir kimse, din ile ilgili herhangi bir meseleyi sormak istediğinde, Peygamber Efendimizin (s.a), "Git Ali'ye sor" ya da "Ali vasıtasıyla bana gel" buyurduğu vâki midir? Eğer 23 senelik nübüvvet yaşan­tısı boyunca böyle bir şey olmadıysa, "ilim şehrinin yalnız bir kapısı vardır, o da Hz. Ali'dir" sözünün ne anlamı olabi­lir?

Bu hadisi büyük bir şevkle sahih olarak gösteren Hâkim, kendi kitabı Müstedrekte diğer sahabelerden de binlerce hadis nakletmektedir. Bu hadisler içerisinde öyleleri vardır ki, Hz. Ali'den (k.v) aynı mânâya gelen herhangi bir hadis rivayet edilmiş değildir. Burada şunu sormak gerekir: Eğer Hâkim'e göre bu hadis sahih ve ilim şehrine vasıl olma kapısı yalnız bir tane idiyse, bu diğer kapılar nereden ortaya çıkmış ve o neden bu kapılara gitme gereği duymuştur?

Aynı şekilde Hz. Ali (k.v) Rasûlullah'm (s.a)lbaşkalarına vermediği bir ilmi yalnız kendisine verdiği gibi bir iddiada da bulunmamıştır. Buharı, Müslim ve Ahmed b. Hanbel'in Müsnedinde sahih senetlerle Hz. Ali'nin (k.v) bu gibi düşün­celere sahip kimseleri herkesin önünde yalanladığına dair bir rivayet zikredilmektedir: Hz. Ali (k.v) kılıcının kınından bir kağıt parçası çıkararak etrafındakilere göstermiş ve ken­disinin Peygamber Efendimizden bundan başka bir şeyi du­yarak yazmadığını söylemişti. O söz konusu kağıt parçasın­da ise dört-beş fıkhı hüküm vardı. Hz. Ali'nin (k.v) bu kavli Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde on üç ayrı senetle nakle­dilmektedir. Bütün bu rivayetlerin topluca değerlendirilme­sinden çıkan sonuç şudur: Rasûlullah'm (s.a) başkalarına bildirmediği dinin bazı sırlarını kendi damadına gizlice söy­lediği şeklinde halk arasında dolaşan yalan-yanlış söylenti­leri Hz. Ali'nin (k.v) bizzat kendisi bir çok kez düzeltmiştir. Birçok kişi, Hz. Ali'nin (k.v) bu bâtıl düşünceyi yalanladığını bizzat onun kendi ağzından duymuştur. Bu yalanlama o ka­dar çeşitli senedlerle muhaddislere ulaşmıştır ki, bunun sıh­hatinden şüphe etmek oldukça güçtür.[178]

Bundan sonra, Peygamber Efendimizin (s.a) diğer saha­belerle ilgili olarak zikretmiş olduğu hakkında irşad buyur­duğu birçok sahih hadisi gözden geçirince, yukarıda sözü ge­çen hadisin (Hz. Ali'nin ilim şehrinin kapısı olduğu şeklinde ki hadis 'Çev.') açıkça bu hadislerle çalıştığını görüyoruz. Ah­med b. Hanbel'in Müsned i ve TirmizVde Peygamber Efen dimizden (s.a) Zeyd b. Sabitle (r.a) ilgili olarak şu rivayet nakledilmektedir:        Ashab arasında miras ilminde en maharetli olanıdır."

Muaz b. Cebel'le (r.a) ilgili olarak:

"Helal ve haramı hepsinden daha iyi bilendir."

Übey b. Kab ile ilgili olarak da: Kuranı engü zel okuyanlarıdır" şeklinde buyurduğu nakledilmektedir.

Ahmed b. Hanbel'in (rh.a) Müsned'inde bizzat Hz. Ali'nin şöyle bir rivayeti vardır: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

"Hiçbir nebi yoktur ki, gök ehlinden iki veziri ve yer ehlin­den iki veziri olmasın. Benim gö'k ehlinden iki vezirim, Ceb­rail ve Mikail; yer ehlinden iki vezirim ise, Ebu Bekir ve Ömer'dir."

Tirmizî'de Ukbe b. Amir'in şöyle bir rivayeti vardır: Pey­gamberimiz şöyle buyurdu:

"Eğer benden sonra peygamber olsaydı, Ömer olurdu." Buharı ve Müslim'de Hz. Sa'd b. Vakkâs'tan şöyle bir ri­vayet nakledilmektedir: Peygamber Efendimiz (s.a) Hz. Ömer'i muhatab alarak şöyle buyurdu:

"Eğer ümmetimden birini meşveresiz emir yapma duru­munda olsaydım îbn UmmiAbd'i (Abdullah b. Mesud) emir yapardım."

Tirmizî de Hz. Huzeyfe'nin (r.a) şöyle bir rivayeti vardır: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:

"Daha ne kadar aranızda kalırım bilemem. Benden son­ra iki kişiye tabi olun: Ebu Bekir ve Ömer."

Hz. Ebu Saîd Hudrî'nin de şöyle bir rivayeti nakledilmek­tedir: Peygamber Efendimiz (s.a) şöyle buyurdu:

Hattâb'ın oğlu! Nefsimi elinde tutan Zât/a yemin ol­sun ki, şeytanın seninle karşılaştığı hiçbir yol yoktur ki, yolunu değiştirip de seninkinden başka bir yola gitmesin."

Ebu Davud da Hz. Ebu Zer (r.a) Hz. Peygamberin (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

"Allah Teâlâ hakkı Ömer'in dili üzerine koymuş. O, ona uygun olarak konuşmaktadır".

Buharı ve Müslim'de Ebu Saîd Hudrî'den (r.a) şöyle bir rivayet nakledilmektedir: "Bir gün Hz. Peygamber (s.a) şöy­le buyurdu: "Geceleyin rüyamda küçük, büyük cellabiye giy­miş insanların bana arzedildiğini gördüm.Kiminin elbisele­ri göğüslerinde, kiminin de daha aşağıda idi. Ömer benim önüme getirilince onun cellabiyesinin eteklerinin yerleri süpürdüğünü gördüm". Hz. Ebu Saîd'den, Peygamber Efendi­mizin (s.a) bunu nasıl te'vil ettiği sorulunca: O'nun (s.a), cellabiyeden muradın din olduğunu buyurduğunu söyledi."

Bu rivayetler değişik sahabelerden nakledilmiştir. İster­seniz şimdi de bizzat Hz. Ali'den (k.v) oldukça sahih ve güve­nilir senedlerle hadis kitaplarında nakledilen hadislere bir göz atalım:

Buhârî'de, Hz. Ali'nin oğlu Muhammed b. Hanefiyye'den şöyle bir rivayet vardır: Muhammed b. Hanefiyye diyor ki: "Bir gün babamdan, Peygamber Efendimizden sonra en ef-dal insanın kim olduğunu sordum. "Ebu Bekir" diye cevap­ladı. "Ondan sonra kim?" dedim. "Ömer" diye cevap verdi. Bundan sonra aynı soruyu sorarsam, "Osman" diye cevapla­yacağından kuşkulandığım için "Ondan sonra da sen mi­sin?" diye sordum. O da:

"Ben müslümanlardan birisiyim, başka bir şey değilim" diye karşılık verdi." Bu Efendimiz Ali'nin (k.v) o yüce ve te­miz mizacına aynen uyan bir cevaptır. Kendi fazilet derece­sini açıklamaktan kaçınmak, kendisini diğer müslümanlar-la aynı safta göstermek, onun gibi yüce karakterli insanların şanmdandır.

Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde, İmam Hasan b. Ali'den (r.a) şöyle bir rivayet vardır: (Bu rivayet Tirmizî ve İbn Mâce'de de zikredilmektedir.) Efendimiz Ali (k.v) şöyle buyurmuştur:

"Peygamber Efendimizin (s.a) yanında oturuyordum. Tam o sırada Ebu Bekir ve Ömer göründü. Peygamber Efen­dimiz bana şöyle buyurdu: "Ey Ali, bu ikisi peygamberlerden sonra, yaşlı ve genç cennet ehlinin seyyidleri[179] (efendile­redir. "

Yine Müsned'de, Bezzâr ve Taberânî'de Hz. Ali'den (k.v) sahih senetle nakledilen şöyle bir hadis vardır: Peygamber Efendimizden (s.a) kendisinden sonra kimin emir olacağı hususunda sorulduğunda O (s.a) şöyle cevap verdi:

"Eğer Ebu Bekir'i emir yaparsanız, onu; emin, dünya işle­rinde zâhid, ahireti özleyen biri olarak bulursunuz. Eğer Ömer'i emir yaparsanız, onu güçlü, emin ve Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmayan biri olarak bulursu­nuz. Yapacağınızı zannetmiyorum ama eğer Ali'yi emir ya­parsanız, onu; doğru yolda ve sizi de doğru yola ulaştıracak birisi olarak bulursunuz.[180]

Aynı Müsned'de yirmi altı sahih senetle şöyle bir hadise daha nakledilmektedir: "Hz. Ali minberde hutbe verirken, açık açık şöyle buyurdu: Nebî'den (s.a) sonra ümmetin en ef-dali Ebu Bekir, ondan sonra da Ömer'dir."

Bu rivayetlerin çoğunda bütün raviler sikadır ve onlar­dan herhangi biri cerh (herhangi bir noksanlıkla suçlanmak) edilmemiştir. Yirmi üç rivayet hadis usûlü açısından sahih, ikisi ise hasendir. Sadece bir tanesi zayıftır. Bunlar­dan on ikisinin ravisi olan Ebu Huceyfe sahabidir ve Hz. Ali'nin (k.v) hilafet döneminde emniyet ve Beyt'ülmâl âmiri olarak vazife yapmıştır. O şöyle demektedir: Hz. Ali (k.v) hutbe esnasında "Nebî'den (s.a) sonra, bu ümmetin en efidali kimdir, biliyor musunuz?" diye sorunca, ben: "Ey Mü'min-lerin Emiri, o sizsiniz" diye karşılık verdim. O, cevaben: "Hayır" dedi. "Peygamberimizden sonra bu ümmetin en ef-dali Ebu Bekir (r.a) ve ondan sonra da Ömer'dir."

Bir başka ravi ise Abdi Hayr Hemedânî'dir. Ona da on üç rivayet zinciri ulaşmaktadır. Ona: "Sen, Hz. Ali'nin (k.v) bu sözünü bizzat onun ağzından mı işittin?" diye sorulunca, o: "Eğer ben bunu bizzat onun ağzından işitmediysem, kulak­larım sağır olsun" diye cevap vermiştir.

Bir diğer ravi İbrahim Nehaî şöyle demektedir: Alkâme Küfe Mescidi'nin minberine elini vurarak dedi ki: "Ben bu minberde Hz, Ali'yi (k.v) şöyle buyururken dinledim:

"Rasûlullah'tan (s.a) sonra bu insanların en hayırlısı Ebu Bekir, sonra da Ömer'dir.[181]

Beyhaki ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde Hz. Ali'nin (k.v) şöyle bir kavli nakledilmektedir:

"Vakar ve huzur Ömer'in diliyle konuşur sanardık." Buharı, Müslim ve Ahmed b. Hanbel'in Müsnedinde İbn Abbas'm şöyle bir rivayeti vardır: Hz. Ömer vefat edip, yıka­nılmak üzere teneşir tahtasına konulduğunda, halk'dört bir yanını sardı ve ona hayır duada bulunmaya başladı. Bu ara­da kalabalıktan biri dirseklerini omuzuma dayayarak eğildi ve şöyle konuşmaya başladı: "Allah sana rahmet eylesin. Al­lah'ın huzuruna onu alıp giderek hazır olacağım, amel defte­rimin aynen senin amel defterin gibi olmasını canı gönülden arzu ettiğim bir başkası yoktur. Allah Teâlanın sana mutla­ka kendi iki yoldaşının (Rasûlullah'ın (s.a) ve Hz. Ebu Be­kir'in (r.a)) yanında yer vereceğine inancım sonsuzdur. Çün­kü ben çoğu zaman Rasûlullah'ın (s.a) şöyle buyurduğunu işitirdim: "Falan yerde ben, Ebu Bekir ve Ömer vardı. Falan işi ben, Ebu Bekir ve Ömer yaptık. Falan yere ben, Ebu Bekir ve Ömer gittik. Falan yerden ben Ebu Bekir ve Ömer çıktık". İbn Abbas (r.a) diyor ki: "Dönüp baktığımda bunları konuşa­nın Hz. Ali (k.v) olduğunu gördüm."

Şimdi üzerinde düşünülmesi gereken konu şudur: "Ben ilim şehriyim..." hadisi eğer sahih ve hadisin metnin­den anlaşılan mânâ doğru ise; diğer sahabe-i kiramla ilgili olarak söz konusu hadisten daha fazla güçlü ve güvenilir se-nedlerle nakledilen çok sayıdaki hadis hakkında ne söylene­cektir? Hangi delile dayanarak zayıf ve oldukça şüpheli bir senede sahip bu hadise karşılık diğer birçok sahih hadis ya­lanlanabilir? Eğer sahih hadisler yalanlanamazsa, o halde bir taraftan Hz. Ali'nin (kv) ilim şehrinin tek kapısı olarak kalacağı, diğer taraftan da, diğer sahabeler hakkında hem Peygamber Efendimizin (s.a) ve hem de bizzat Hz. Ali'nin (k.v) buyurduklarının doğrulanacağı bu hadisin ne gibi bir te'vili yapılabilir?

Ben bu konuda şunu söylemek isterim: Herşeyden önce, Hz. Ali'nin (k.v) mertebesinin yüceliği hakkında sahih ve gü­venilir hadis kıtlığı yoktur ki, sened itibariyle zayıf hadis mertebesinden daha aşağı bir hadis ona nispet edilmeye kal­kışılsın. Bütün bu açıklamalara rağmen birisi kalkar da bu hadisin şahinliği üzerinde ısrar ederse, söz konusu hadisin: "Her kim bu şehre gelmek isterse, bu kapıdan gelsin" bölü­münün tamamıyla yanlış olduğunu bilmelidir." Çünkü bu, Rasûlullah'ın (s.a) diğer bir çok kavline ve O'nun (s.a) Ömrü boyunca yapmış olduğu amellere muhalif olduğu gibi, bizzat Hz. Ali'nin kavüleriyle de çatışmaktadır. Çok çok bu hadisin

"Ben ilim şehriyim, Ali ise onun kapısıdır" kısmı sahih olarak kabul edilebilir. Ancak, bu da bu şehrin sadece bir tek kapısı olduğu ve bunun da Hz. Ali olduğu mânâsına değildir. Bilakis, bu şehrin kapılarından bir tanesi de Ali'dir (k.v) mânâsmadır. Bu mânâ hem hakka uygundur ve hem de Hz. Peygamber'in (s.a) diğer kavil ve amelleriyle mutabakat ar-zetmektedir.[182]

 

Birkaç Hadisteki Karışıklığın Açıklanması

 

Soru:

 

İki-üç mesele bir zamandır kafamı meşgul edip duruyor. Bu yüzden sizin yönlendirmenize ihtiyaç duyuyorum.

1. Buhânnin üçüncü hadisinde vahyin nazil olması ve Peygamberimizin halleri zikrediliyor. Bu hadistan anlaşıl­dığına göre vahyin ilk nazil olmaya başladığı zamanlarda Peygamber Efendimizi bir perişanlık kaplıyordu. Sormak is­tediğimiz soru şudur: Hz. Peygamber (s.a) neden telaşa kapı­lıyordu? Buna cevap olarak, bunun peygamberlik vazifesini yerine getirme düşünce ve kaygısından kaynaklandığını söylemek tatmin edici olmuyor. Aksi takdirde Varaka b. Nevfel'e götürülmesinin hiçbir mânâsı kalmaz. Bazı kimse­lerin, Hz. Peygamber'in (s.a) o zaman için kendi peygamber­liğini gerektiği gibi açıkça anlayamadığı şeklindeki şüphele­ri de pek akıllıca bir düşünce gibi gözükmüyor. Eğer bu doğ­ru ise, acaba Hz. Peygamber'in halini arzetmek üzere gittiği kimse, Peygamber'in (s.a) bu hallerinin geçmişini ondan da­ha mı iyi biliyordu? Varaka b. Nevfel'in:

"Bu Allah'ın Musa'ya indirdiği Nâmûs (Cebrail)tur" sö­zü, o sırada gerçektende Hz. Peygamber'in kendi risaletini gerektiği gibi açıkça anlayamadığı düşüncesini destekle­mektedir. Böyle bir düşünce neticesinde ise, şüphe ve vesve­se daha da artmaktadır. Sizce asıl keyfiyet nedir?

2- Cihad ve Barışın Şartları Babmdaki 1266 nolu hadiste sahabenin Hz. Peygambere (s.a) olan inanç ve bağlılıkları nakledilirken Urve (r.a) şöyle buyuruyor:

Allah'ayemin olsun ki, Rasûlullah'ın tükürdüğü hiçbir zaman yoktur ki, onlardan (sahabe) birinin avucuna düşme­sin ve o da o tükürüğü yüzüne ve vücuduna sürmesin."

"Nehâme" hem balgama ve hem de burundan çıkan katı sıvıya (sümük) denilmektedir, 'nehâme' bu iki mânâdan hangisine alınırsa alınsın, düşündürücüdür. Acaba Peygam­ber'in (s.a) "nehâme" si(balgam ya da sümüğü) herkesinki gibi değil miydi? Veya, inanç ve bağlılıklarının aşırılığından dolayı mı sahabeler 'nehâme'yi yüz ve vücudlarına sürdükle­rinde bir tiksinti hissetmiyorlardı? Hz. Peygamber'in (s.a) temizliğe düşkünlüğü onlarm böyle davranmalarına neden engel teşkil etmiyordu?

3. insanların Abdest Artığının Kullanılması Babı'ndaki 155 nolu hadis şöyledir:

"Nebi (s.a) bir bardak su istedi. İçinde elini ve yüzünü yı­kadıktan sonra mazmaza yaptı ve (yanında bulunan iki sa­habeye) 'bunu için, yüzünüze ve sinenize serpin' buyurdu."

Su kabında el yıkamak, daha sonra içine mazmaza yap­mak ve bütün bunlardan sonra sahabeye o suyu içmelerini ve yüzlerine sürmelerini söylemek!.. Bütün bunlar Hz. Pey­gamberin (s.a) temizliğe aşırı düşkünlüğüne aykırıymış gibi geliyor insana. Dahası, sahabenin kendisinden geçerek o su­yu kullanması da işin ikinci bir hayret verici yanı. Bu konu­nun aydınlatılmasını rica ediyorum.

4. Merhum İkbal, Pakistan'da genel kabul görmüş ender şahsiyetlerden birisidir. Özellikle yeni nesiller içerisinde. Bu yeni nesiller içerisinde Pervizci[183] kimseler de göze çarp­maktadır. Bu yüzden söz konusu insanlar İkbal'in de hadisi inkâr etmekte olduğu şayiasını yaymağa çalışıyorlar. Bu işin hakikati nedir? İngilizce ile yaptığı konuşmalarda Mer-hum'un (İkbal) kaynak olarak gösterdikleri arasında hadis de var. Fakat, Merhum'un konunun detaylarını anlatırken ortaya koyduğu üsluptan sanki hadis münkirlerini teşvik ediyormuş gibi bir izlenim doğmaktadır.

 

Cevap:

 

Sormuş olduğunuz soruların kısa cevapları şu şekildedir:

 

Vahyin Nazil Olmaya Başlaması

 

1. Vahyin nazil oluşunu çok iyi bir şekilde anlamak için öncelikle Peygamber Efendimizin böyle bir durumla ansızın karşılaştığını iyice bilmek gerekir. O (s.a) ne bundan Önce ne­bi olarak vazifelendirileceğini aklından geçirmiş, ne böyle bir istek kalbinin bir köşesinde var olmuş ve ne de bu iş için herhangi bir hazırlık yapmış ve bir meleğin gökten mesaj alıp geleceği umudunu taşımıştı.

Şüphesiz, Hz. Peygamber uzlete çekilip murakabe ve iba­detle meşgul oluyordu, ama nebî olarak vazifelendirilme dü­şüncesi aklının ucundan bile geçmiyordu. Bu durumda, Hıra mağarasının yalnızlığında melek ansızın gelince, tabii ola­rak O (s.a) bu ilk ve olağanüstü tecrübenin etkisiyle -ne ka­dar üstün olursa olsun hiç şüphesiz her beşerin kapılacağı cinsten bir telaşa kapıldı. Bu şaşkınlık ve telaş basit değil, karmaşık bir keyfiyete sahipti. Peygamber Efendimizin (s.a) aklına mübarek mizaçlarını şiddetli bir şekilde endişeye sü­rükleyen çeşit çeşit soru geliyordu. Acaba gerçekten de nebî mi olmuştu? Çetin bir imtihana mı tâbi tutuluyordu? Bu ağır yükü nasıl omuzlayacaktı? İnsanlara, kendisinin nebi ola­rak vazifelendirildiğini nasıl söyleyecekti? İnsanlar söyle­diklerine nasıl inanacaklardı? Şimdiye kadar izzetli bir şe­kilde hayatını sürdürdüğü toplumda şimdi halk kendisiyle alay edecek ve deli olduğunu iddia edecekti. Cahiliyete bat­mış bu çevre ile nasıl savaşacaktı? Peygamber Efendimizin zihnini meşgul edip, Onu perişan eden bunun gibi daha nice sorular vardı kinıbilir! Bu yüzden Hz. Peygamber evine ulaş­tığında titriyordu. Eve girer girmez "beni örtün, beni örtün" buyurdu. Hane halkı onun üstünü örttüler. Bir müddet son­ra biraz sakinleştiğinde Hz. Hatice'ye (r.a) tüm hadiseyi an­lattı ve:

"Canımdan endişe ediyorum" dedi. Hz. Hatice (r.a) O'nu teskin etmeye çalışarak:

"Hayır, Allah'a yemin olsun ki, Allah seni mahzun etmez. Sen sılayı rahim yapıyorsun, kimsesizlere yardım ediyor­sun, fakirlerin elinden tutuyorsun, misafire ikram ediyor­sun ve bütün hayırlı işlere koşuyorsun." Daha sonra O'nu Varaka b. Nevfel'e götürdü. Çünkü, Varaka ehl-i kitaptan idi ve geçmiş peygamberlerin durumlarını bilirdi. Varaka b. Nevfel Hz. Peygamber'den (s.a) hadisenin tafsilatını işitince hiç tereddüt göstermeden; "bu Hz. Musa'ya gelmiş olan Nâmûs'tur" diyerek Peygamberimizi tasdik etti. Vara-ka'nm bunları söylerken hiç tereddüt göstermemesinin ne­deni, Peygamber Efendimizin çocukluğundan gençliğine ka­dar son derece temiz ahlâkına çok iyi bir şekilde vakıf olma­sıydı. Varaka, bulunduğu toplum içerisinde dedikodu kabi­linden bile olsa peygamberlik iddiası için önceden bir hazır­lık yapılmadığını da biliyordu. Varaka b. Nevfel, gaybtan ge­len bir varlığın, böyle bir şahsa, böyle bir durumda, peygam­berlerin öğretisiyle tam bir uygunluk arzeden bir mesaj ver­mesini yukarıdaki iki durumla karşılaştırınca, bunun mut­laka gerçek nübüvvet olması gerektiği kararına varmıştı.

Bütün bu olaylar o kadar doğal ve makuldür ki, buna ben­zer durumlarda böyle bir şeyin olması gerekirdi. Bunun üze­rinde  şüphe etmek bir tarafa, bana göre bu hadise Rasûlullah'm (s.a) sadık ve gerçek nebî olduğunun en önemli delillerinden bir tanesidir. Eğer bu hadise yukarıda anlatıl­dığı şekilde söz konusu olmayıp, Hz. Peygamber (s.a) Hı-ra'dan kendinden gayet emin bir şekilde gelip, kendisine me­leğin gelmesi hadisesini halkın içinde anlatarak peygamber­lik iddiasında bulunsaydı, halk içerisinde şöyle bir şüphe oluşması ihtimali oldukça fazlaydı: Muhammed (s.a) zaten kendisini önceden nübüvvete ehil görüyor; uzakta, dağın te­pesinde bir mağarada bıkıp usanmadan oturarak kendisine bir keşif ya da ilhamın ne zaman geleceği beklentisi içerisin­de bulunuyordu. Sonunda -maazallah- murakabe ve tefek­kürünün şiddetinden gözünün önünde melek sureti görü­nür, kulaklarına bazı sesler gelir gibi oldu. Hz. Peygamber'in o ortamda nübüvveti dilemesi, onu arzulaması ve bunun için aşırı gayret göstermesi bir tarafa, nübüvvet vazifesi bilfiil kendisine verilince bile bir kaç saat şaşkınlığını üzerinden atamadı. Başka bir tabirle bunu şöyle anlayabilirsiniz: Eşsiz bir kimliğe sahip olma, erişme durumunda bile O zât (s.a) te­kebbür ve kendini beğenmişlikten o derece uzaktı ki, birden­bire bu yüce vazifeye memur kılınması durumunda uzun bir müddet dünyadaki milyonlarca insan arasından bu makam için Alemlerin Rabbi'nin tercihinin üzerine düştüğü bu işe layık tek kişinin kendisi mi olduğu şeklindeki hayretini yenememişti.

 

Peygamberimizin Tükrüğünden Bereket Hasıl Etme

 

2. İki numaralı sorunuzda, aslında hiç de taacüp edilme­mesi gereken bir hadise hakkında şaşırdığınızı bildiriyorsu­nuz. O halde, şu mesele üzerinde düşününüz: Hâdise; bir peygamberle, O'nun (s.a) peygamberliğine yürekten inanan ve bu ölçüde yüce bir makama sahip bir varlığın kendi arala­rında bulunmasından iftihar duyan insanlar arasında geç­mektedir. Allah (c.c) ile konuşma şerefine nail olmuş bir var­lığın kendi içlerinde bulunmasının buna yürekten inanan insanlar üzerinde oluşturacağı oldukça güçlü etkiyi, bir neb­ze de olsa, kendinizi onların yerine koymakla çok iyi bir şe­kilde anlayabilirsiniz. Nebilerin insanlar üzerinde oluştur­duğu olağanüstü etki nedeniyledir ki, onların bağlılarından birçoğu haddi aşarak aşırıya kaçmış, onları Tanrı, Tanrının Oğlu vs. gibi görmeye başlamışlardır. Peygamber Efendimi­zin (s.a) kendi bağlılarının sürekli itidal sınırında kalması için göstermiş olduğu gayretler herkesin malumudur. An­cak, Hz. Peygamber (s.a) insan tabiatını da göz önünde bu­lundurmuş ve itidal sınırı içerisinde olmak kaydıyla bağlılık göstergesinin gidebileceği noktaya kadar gitmesine müsaa­de etmiş, o noktaya kadar insanları engellememişti. Bu yüz­dendir ki, herhangi bir zamanda insanlar Yüce Peygam­berin (s.a) tükrüğünü bile yere düşürmemiş ve hatta daha da ileri giderek onu elleriyle tutarak yüzlerine ve bedenleri­ne sürmüşlerse, Rasûlullah da (s.a) bunu engellememiştir. İnsanların bundan neden tiksinmediklerine gelince, şunu demek lazım gelir: Normal bir insanın tükrüğünden tiksin­mek kaçınılmazdır; ancak, Allah'ın Kelamının indiği ağızm tükrüğünden tiksinmek şöyle dursun; iman ehlinin gözünde bu tükrüğe karşılık ıtırın bile fazla bir kıymeti yoktur.

3. Sormak istediğiniz üçüncü hâdise de yukarıda açıkla­dığımız   hâdise   cinsindendir.   Ancak,   bu   konunun Buhârîmn, Kitab'ul Megâzi Bölümünün Taif Gazvesi Ba-fcı'nda zikredilen tafsilat göz Önüne alınınca, benim yukarı­da açıklamaya çalıştığım konu daha güzel anlaşılmaktadır. Konu şudur: Hz. Peygamber (s.a) Huneyn Gazvesi ganimet­lerini savaş mahallinde değil de Cîrâne bölgesine varıldığın­da taksim etmeyi kararlaştırmıştı. Bu sebeple de yeni müs-lüman olmuş bazı insanlar sabırsızlanmaya başladılar. Pey­gamber   Efendimiz   (s.a)   Cîrâne   bölgesine   ulaşınca, bedevilerden bir tanesi Peygamberimize (s.a) gelerek gani­metlerden kendi hissesini istedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a): "Sana müjdeler olsun" buyurdu. (Yani, çok kı­sa bir zaman sonra ganimetlerin pay edileceği ve o zamana kadar sabretmesinin ecrini göreceği müjdesi) Bedevi kızgın bir şekilde: "Senin bu müjdelerini çok işittim" diye cevap verdi. Bu sırada Hz. Ebu Musa el-Eş'arî ve Hz. Bilâl (r.a) ora­da bulunuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) onlara dönerek: "Bu, benim müjdemi reddetti. Siz ikiniz müjdemi kabul edin" buyurdu. Her ikisi birden "Biz kabul ettik" dediler. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) bir bardak dolusu su istedi. Onunla elini yüzünü yıkadı, mazmaza yaptı ve iki sahabeye dönerek: "Siz bunu için, yüzünüze ve sinenize sürün ve müj­denizi alın" buyurdu. Onlar da istenildiği şekilde yaptılar. Perdenin gerisinde müslümanlarm annelerinden Hz. Üm-mü Seleme (r.a) oturuyordu. O iki sahabeye: "Biraz da anne­nize bırakın" diye seslendi. Bunun üzerine onlar biraz su ar­tırarak mü'minlerin annesine verdiler.

Peygamber Efendimizin bu hâdiseyle söz konusu bedeviye, müslüman olduğunu iddia etmesine rağmen bu paha biçilemeyecek değerdeki müjdeyi reddetmekle ne gibi bir şükürsüzlüğe ve bedbahtlığa uğradığını anlatmak ve gerçek iman ehlinin de peygamberlerine nasıl davrandığını göstermek suretiyle ders vermek istediği açıkça anlaşılmak­tadır. Yine Hz. Ebu Musa el-Eş'ari'nin (r.a) rivayetteki üslu­bundan ve Ümmü Seleme'nin (r.a) bu sudan kendi hissesini talep etmesinden sahabilerin söz konusu mübarek suyu alıp içmekten, yüzlerine ve sinelerine sürmekten tiksinmek şöy­le dursun, onu kendileri için âb-ı hayat olarak gördükleri or­taya çıkmaktadır. Bu yüzden bu şerefe nail olabilmek için birbirleriyle yarışıyorlar ve nasiblerine böyle bir nimet düş­tüğü için de övünç duyuyorlardı.

4. "İkbâl ve hadis" ile ilgili sorunuza sadece şu cevabı vermekle yetineceğim: Bizim için, merhum İkbal'in hadisle ilgi­li görüşünün ne olduğu, ne olmadığı hiçbir önem arzetme-mektedir. Eğer elimizde bu konu ile ilgili açık ve vazıh nass-lar ve Hulefâ-i Raşidîn'den günümüze kadarki ümmetin alimlerinin üzerinde ittifak ettikleri hareket tarzı olmasay­dı, belki o zaman hadisle ilgili olarak Allâme İkbal'in görüş­lerine başvurma gereği duyabilirdik. Ancak, yukarıda zik­rettiğimiz hüccetlerin varlığı karşısında böyle bir şey için te­laşa düşmeye hiç de gerek yoktur.[184]

 

Kuran Ve Hadis Arasındaki Karşılıklı Bağlar

 

Soru:

 

"Resâil ve Mesâil" isimli kitabınızın 2. cildinin 62. ve 63. safyalarında şöyle yazıyorsunuz: "Kur'an-ı Kerim'de umumî olarak beyan edilen herhangi bir hükmün, hangi özel du­rumlar için uygulanacağı hadis tarafından açıklanmışsa, bu; Kur'an'ın hükmünün nefyedilmesi değil, bilakis şerhe-dilrnesidir. Eğer siz bu şerhetmeyi Kur'an'ın aleyhine göre­rek reddederseniz, bundan sayısız karışıklıklar çıkar. Bun­ların misallerini önünüze serdiğim zaman siz de bu konu üzerinde ısrar etmenin yanlış olduğunu kabullenirsiniz."

Eğer yazınızın sonunda konuyla ilgili birkaç misal ver­seydiniz, soruyu soran kimse daha çok ikna olurdu. Şahsen benim, hadis tarafından yapılan şerhi Kur'an'ın aleyhine göstermenin gerçekten de ne gibi karışıklıklara yol açacağı­nı gösteren ve o inkarcının ikna olmasına vesile olacak olan birkaç misale ihtiyacım var. Eğer dört misal verirseniz, be­nim için çok daha iyi olur.

Ben, hadisin Kur'an'ı açıkladığına, şerhettiğine inanan birisiyim. Ancak, herhangi bir hükmün Kuranda olmamas ile Kur'an aleyhine olması arasında ne gibi bir fark olduğunu anlayamıyorum. Altını çizdiğim iki mefhum arasındaki far­kı açık bir şekilde anlamama yardımcı olabilecek dört örnek verirseniz çok memnun olurum.

 

Cevap:

 

Hadis'in Kur'ân-ı Kerimi şerhettiği birçok misalden bir­kaç tanesini aşağıya alıyorum:

Kur1 an hırsızın elinin kesilmesini emretmektedir.[185] An­cak, bunda herhangi bir had tayin edilmemiştir. Öyle ki, eğer kendi çocuğunuz da cebinizden birkaç yüz lira aşırsa, o bile hırsız olarak gösterilebilir. Kesilen el hakkında da bir sınır belirtilmemiştir. Sağ el mi, yoksa sol el mi? Dirsekten mi, omuzdan mı, yoksa bilekten mi? Bunlarla ilgili bütün belir­lemeler hadislerle yapılmıştır. Eğer bunları göz ardı edecek olursak, hükmün uygulanması esnasında ne gibi haksızlık­lar vukua gelebileceğini varın siz hesaplayın.

Kur'an, haccın farz olması hususunda umumî hüküm vermekte, ancak gücü olan müslümanm her sene haccetme­sinin mi farz olduğu yoksa ömründe bir kere eda etmenin ye­terli mi olacağı hususunda açıklama yapmamaktadır.[186]

Herhangi bir müslümanm ömründe bir kere haccetmesi­nin yeterli olacağı hadisler kanalıyla öğrenilmektedir. Hadi­sin bu sınırlamasını kabul etmeyecek olursak, gücü yeten müslümanm Kur'an'daki bu genel hükme uyarak her yıl haccetmesi gerekecektir.

Kur'an-ı Kerim kadınlardan bazılarıyla evlenmeyi ha­ram kıldıktan sonra, onlar dışında kalan diğer kadınlarla evlenmenin helal olduğunu bildirmektedir. Kendileriyle evle-nilmesi sonsuza dek haram edilmiş bu kadınlara ilave ola­rak, yalnız -kız kardeşi hayatta ve nikah altında bulunduğu müddetçe baldız zikredilmiştir.[187] Kadının teyzesi ve halası zikredilmemiştir. Hadisten anlaşılmaktadır ki, kadının kız kardeşi gibi, babasının kız kardeşi ve annesinin kız kardeşi de kendisiyle aynı nikah altında bulunamaz. Hadisin bu açıklaması göz ardı edilirse, kişi; hükmün umumîliğinden yanlış yönde istifade ederek, şeriatın iki kız kardeşi bir ni­kah altında toplamayı haram kılan hükmüne ters düşen bir hataya sebebiyet verebilir.

Kur'an-ı Kerim altın ve gümüş biriktirenleri şiddetli bir şekilde uyarmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak Tevbe Sûresi'nin 34-35. ayetlerinin anlamına bakılabilir. [188] Bu ayetin umumi hükmünden yola çıkacak olursak evimizde al­tın ya da gümüşten bir tel bile bulundurmamıza imkân kal­maz. Bu ayetin anlamını açıklayan ve şerheden hadistir.

Herhangi bir hükmün Kur'an-ı Kerim'de bulunmayıp da hadiste bulunmasının anlamı, hadis Kur'an'a muhalif bir hüküm veriyor demek değildir. Bilakis hadis, Kur'an-ı Ke-rim'den kaynaklanan bir hüküm bildirmektedir. Meselâ; na­mazın rekatları, okunacak şeyler ve diğer ayrıntılar Kur'an'da yoktur. Haccın tüm rükünleri (menâsik) Kur'an-ı Kerim'de bildirilmemiştir. Zekatın nisabı, açıklaması ve di­ğer ayrıntılar Kur'an'da beyan buyurulmamıştır.[189] Ezanın sözleri Kur'an-ı Kerim'de zikredilmemiştir.-Bu şekilde, ha­dis yoluyla bize gelen ne kadar ahkâm varsa, Kur'an hüküm­leri üzerine fazlalıktır ama onlarla çatışma halinde değildir. Kur'an aleyhine olmak ise, Kur'an bir şeyi emrettiği halde, hadisin onu nehyetmesi veya tersi, yani; Kur'an bir şeyi nehyettiği halde, hadisin onun yapılması hükmünü vermesidir. Hiçbir sahih hadiste böyle bir duruma rastlanmamaktadır.[190]

 

Hadisleri Tevil Etmenin Doğru Yolu

 

Soru:

 

Bir konuda aşağıdaki hadis nakledilmiştir: "Canım kendi elinde olan zâta (Allah'a) yemin ol­sun ki, siz eğer hiç günah işlemeseydiniz, o zaman Allah sizi kaldırırdı da, günah işleyen ve Allah 'tan günahlarının ba­ğışlanmasını dileyen başka bir millet gönderirdi ve onların günahlarını da bağışlardı."

Bu belki de günahkârların günah işlemelerine izin ver­mek için uydurulmuş mevzu bir hadistir. Ben öyle sanıyorum. Görünüş bakımından bu hadis istiğfara (af dilemeye) Önem vermekten çok, daha fazla günah işlemeye teşvik edi­yormuş gibi geliyor. Bu hadis sahih midir? Bu hadisin man­tıklı bir izahını yapmak mümkün müdür?

 

Cevap:

 

Herhangi bir hadisi reddetmek için insanın o hadisin ko­nusuna kısa bir bakış atması yeterli olmadığı gibi, doğru bir yol da değildir. Hadiste anlatılan konu anlaşılmadığı yahut zihinde yanlış bir anlam uyandırdığı zaman hemencecik onun uydurma bir hadis olduğuna hükmetmek ve şu şu se­beplerden dolayı uydurulmuştur diye kesip atmak çok yan­lıştır. Hadisler bu tür bir mantıkla incelemeye tabi tutulacak olursa ne kadar sahih hadisin nehire salmıvereceğini Allah bilir. Hadis ilmini bütün derinliği ve genişliği ile bilen insan­lar ancak hadisleri inceleyebilirler. Hadislerin sahih olup ol­madıklarına karar vermek için yalnız hadis bilgisi de yet­mez. Hadisi inceleyen kimsenin sözün özünü anlama kabili­yeti de tam olmalıdır. Bir insan ancak bu özelliklere sahip ol­duktan, rivayet ve dirayetle ilgili sağlam bir ölçüye ulaştık­tan sonra hadis kritiği yapabilir; onun sahih olup olmadığı ve hangi mânâya geldiği hususunda söz söyleyebilir.

Sizin tenkit ettiğiniz hadis-i şerif Müslim, Tirmizî ve Müsned-i Ahmedde farklı rivayetlerle nakledilmiştir. Bu hadise rivayet açısından herhangi bir itirazın yapılması ha­dis ilmi açısından mümkün değildir.

Muhtevasına gelince: O konuyla ilgili başka bir takım ha­disler daha bildirilmiştir. Onların hepsini bir araya getire­rek okuduğunuz zaman görekceksiniz ki; insanın önce bile bile günah işlemesi, sonra da bu günahlarından tevbe etmesi gerekir gibi bir anlam çıkarma ihtimali katiyyen yoktur. Ha­disin gerçek anlamı şudur: İnsanoğlu hata ve günahtan büs­bütün arınmış değildir. İnsanın asıl güzelliği hiç günah işle­memesi, kendisinden hiç hata sâdır olmaması değildir. Aksi­ne onun en güzel tarafı, ne zaman hataya düşer, ne zaman bir günah işlerse; ondan derhal pişmanlık duyması, Rabb'in-den af talebinde bulunmasıdır. Rasûlullah (s.a) bu düşünce­nin zihinlerde iyice yerleşmesi için, "Eğer Allah Teâlâ hiçbir günah işlemeyecek bir varlık murad etseydi, insan yerine başka bir varlığı yaratırdı" buyurmuştur.

Allah Teâlâ insanları sevap ve günah gibi iki ayrı ve zıt şe­yi yapabilecek yetenek ve güçte yaratmıştır. Hem sevap hem de günah işleyebilecek bir fıtratta yaratılan böylesi bir var­lıktan günahsız olması beklenemez. İnsan için en büyük mertebe, fıtratının gereği olarak bir hataya düştüğü veya bir günah işlediği zaman onda ısrar etmemek, derhal tevbe ede­rek, Rabb'inden af dilemektir.[191]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

FIKHÎ MESELELER

 

Zekat Ve Mülkiyet Meselesi

 

Hanefî mezhebi alimleri, genellikle, zekat vermek için şahsî mülkiyeti (kişinin kendisinin mal varlığına sahip ol­ması) şart koşmaktadırlar. Onların fetvasına göre, mülkiyet hilesine başvurmadan, amme menfeatine uygun olan yerle­rin (mesela; okul, hastane v.s.nin) sosyal harcamalarına ze­kat verilemez. Bir adam bu konuyla ilgili bazı zor meseleleri ve anlaşılmaz noktaları alimlere sormuştu. Biz de o sorula­rın cevaplarını Tercüman'ul Kur'an dergisinin Muharrem 1374 nolu sayısında yayınlamıştık.

Soru sahibi şöyle bir itirazda bulunuyordu:

"Hanefî fıkhının yalnız mülkiyet söz konusu olduğu tak­dirde zekat verilebilir şeklindeki beyanlarının teferruatın­dan çıkan sonuç şudur: İnsanlar fert olarak kendilerine dü­şen zekat miktarını hesaplayarak istedikleri yerlere verebi­lirler. Bu uygulanabilir. Fakat toplu bir zekat uygulaması, meselâ; İslâm devletinin zekatları toplayıp, belli bir düzen içerisinde harcaması, mülkiyet şartının ayrıntılı hükümleri yüzünden bir günlüğüne bile gerçekleştirilemez. Çünkü ze­kat sisteminin sağlam bir temele oturtularak yaygın şekilde uygulanabilmesi için gerekli düzenlemeler yapılırken (ta­şınması, dağıtımı, ilgili malzemelerin temini) ortaya çıkma­sı muhtemel bir yığın sorunla birlikte mülkiyet şartına bağlı kalmak imkânsız olacaktır."

Bu sorulara o zaman verdiğimiz cevapları aşağıya alıyo­ruz:

Bana göre, kendisine dayanılarak bu soruların sorulduğu fetva:

"Sadakalar, (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere.[192] ayetinin Hanefî alimi erince benim­senen yorumuna göre bile doğru değildir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için ayette geçen kelimelere bir bakınız:

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

"Sadakalar, (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak fa­kirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekât toplayan) memurlara, kalbleri (islâm'a) ısındırılacak olanlara, mah­sustur.[193]

Bu ayetin başında geçen ve 'içindir' mânâsına gelen "lâm" harfi sadece 'fakirler' kelimesini ihtiva etmiyor. Aynı zamanda kimsesizleri, zekat toplama memurlarını, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenleri de ihtiva ediyor. Ayet-i keri-me'de geçen "lâm" harfi mülkiyet anlamına da gelse, hak sa­hibi olma, ait olma anlamlarını da taşısa, hatta daha başka bir anlam da ifade etse, bütün bu anlamlar "fukara" (fakir­ler) kelimesi ile ilgili olduğu kadar ondan sonra gelen diğer üç kelimeyle de ilgilidir. Hanefi'lerin bu ayetten yola çıkarak benimsedikleri görüşe göre zekat vermek mülkiyeti şart gö­rüyor olsa bile, farz olan zekat ve sadaka malları o dört grub-tan hangisine ait kümırsa kılınsın, mülkiyet şartı gerçekleş­miş olacaktır. Mülkiyet içinde mülkiyet hükmü nereden çı­karılmaktadır?

Zekat malı fakirin ve yoksulun mülkiyetine geçtikten sonra, onun harcanmasında herhangi bir sınırlama var mı­dır? Böyle bir sınırlama olmadığına göre; mal, zekat topla­makla görevli kimselere ulaştığı zaman "mülkiyet lâmı"nın gereği yerine gelmiş olur. Zekat toplama memurlarının daha fazla mülkiyet sahibi olmalarını engelleyen delil nedir?

Eğer buradaki "lâm" harfinin, mülkiyet (sahip olma) mânâsında kullanıldığı düşünülecek olursa, o zaman da her­hangi bir kimse zekat ve vacib sadakalara ait malları zekat işinde çalışanlara teslim etmekle, bir bakıma onları o malın sahibi kılmaktadır. Bu mallar, harpte ganimet malı olarak ele geçirilen malların devletin mülkiyetine geçmesi gibi, o kimselerin mülkiyetine geçmektedir. Zekatı toplayan kim­seler topladıkları bu malı hak sahiplerinden hangisine ver­miş olurlarsa olsunlar, onların mülkiyetine vermeleri gerek­mez. Çünkü, zekat toplama işiyle meşgul olanların topladık­ları zekat mallarını Kur'an-ı Kerim'de belirtilen yedi yerden herhangi birine harcama ve dağıtma hakkı vardır. Mülkiyet lâmı'nın zorlamasından dolayı onlar üzerine bir sınır ve tah­dit konamaz. Burada konulması gereken bir tek şart vardır. O da zekat toplama ve dağıtma işinde çalışanların emekleri­nin karşılığı olan ücretleri dışındaki zekat mallarını hak sa­hiplerine dağıtmaları şartıdır. Zira zekat işinde çalışanlar, zekatı verenler tarafından toplanılan zekat mallarının sa hipleri kılınmaktadırlar. Fakat bu kimseler, zekat mallarım bizzat kendileri için kullanmaya hak sahibi kılmmamakta-dır. Ayet-i Kerime'deki Onlar üzerinde

çalışan (zekât toplayan) memurlar" tabiri, hem bu kimse lere zekat verilebileceğini, hem de bu kimselerin topladıkla­rı zekat mallarından ne kadarını şahsî harcamaları için kul­lanabileceklerini açıklamaktadır.

Ayet-i kerime'yi bu kadar açıkladıktan sonra, İmam Ah-med'in (rh.a) Enes b. Malik (r.a) Hazretlerinden rivayet etti­ği hadise bir göz atalım. O hadiste Hz. Enes (r.a) şöyle anlatı­yor: Bir adam Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna geldi ve dedi ki:

"Sizin gönderdiğiniz temsilcinize (zekat toplama memu­runa) zekatımı vermekle Allah'a ve Rasûlü'ne karşı görevi­mi yapmış olur muyum?" Rasûlullah da (s.a) karşılık olarak:

"Evet sen onu benim elçime verdiğin zaman, Allah ve Hasûlü karşısında sorumluluğundan kurtulmuş, görevini yerine getirmiş olursun. O verdiğin zekatın ecir ve mükâfatı sanadır, günahı da yanlış yola harcayan olursa onadır" bu­yurdu. Bu ifadelerden açıkça anlaşılıyor ki zekat verecek olan kişi, zekatını zekat işiyle uğraşanlara vererek sorumlu­luktan kurtulmuş oluyor. Diğer bir ifade ile, bir fakire veya yoksula zekat vermekle nasıl mülkiyet lâmı'nın gereği yeri­ne getirilmiş oluyorsa, aynı şekilde zekat işiyle uğraşanlara vermekle de onun gereği yerine getirilmiş olur. Hal böyle olunca, 'zekat işiyle uğraşanlar eğer zekat mallarını mülki­yet yoluna göre harcarlarsa onlara zekat veriniz, yoksa ver­meyiniz' şeklindeki fetvanın hangi temele dayandığım sor­mak gerekir. Zekat verenlere, zekat işiyle uğraşanlar neye göre hareket ediyorlar, araştırınız ve zekatınızı ona göre ve­riniz diye bir mecburiyeti kim getirdi? Onlara böyle bir farzı kim yükledi? Onların üzerine düşen farz sadece, zekatı al­maya hak sahibi olanlara veya onlar için çalışan zekât topla­ma memurlarına kendi zekat mallarını vermektir. Zekat yo­lunda çalışanlar hakkında en çok denilebilecek söz şudur: "Zekat veren kimse, zekat tahsildarı olarak kendisine gelen kimsenin gerçekten zekat tahsildarı olup olmadığı hususun­da kesin kanaat sahibi olmalıdır." Bir İslâm devletinde, ze­kat tahsildarı olarak tayin edilen kimselerin yanmda hükü­met tarafından verilen zekat toplama belgesinin bulunması güven için yeterlidir. Ama böyle bir durum yoksa ve müslü-manlarm zekat toplayıp dağıtma işini herhangi bir sosyal kuruluş kendi basma yürütüyorsa, bu durumda sadece o ku­ruluşun gerçekten bu malı zekata layık olanlara dağıtıp da­ğıtmadığını ve bu yöndeki çalışma masraflarını caiz olan öl­çüde alıp almadığını araştırmak gerekir. Araştırma sonucu kesin güven elde edilirse, böyle kuruluşlara zekat verenler kesinlikle farzı yerine getirmiş olurlar, sorumluluktan da kurtulurlar.

Şimdi de Kur'an-ı Kerim'deki Onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlar" buyruğuyla kimlerin tanımlandığım anlamaya çalışalım. İnsanlar zekat işinde çalışan memurlar" buyruğuyla sadece devlet tarafından zekat toplamakla görevlendirilen kimselerin kastedildiğini sanıyor. Oysa Kur'an-ı Kerim'deki bu buyruk genel bir ifadedir. Bu ifade zekatın toplanması ve dağıtılma­sı işiyle ilgili olan herkesi içine alan bir ifadedir. Bu genel ifa­deyi özelleştiren hiçbir delil ve ispata rastlamış değilim.

Eğer İslâm devleti yoksa veya var da bu görevden haber­siz Ve ilgisizse, bu işi yürütmek için müslümanlardan bir zümre harekete geçmişse, böyle bir durumla hangi delile da­yanarak bunlara, siz zekat işinde çalışanlar" değil­siniz denilebilir? Böyle olması, bence, Allah Teâlâ'nm bize bir rahmetidir. Allah Teâlâ bu emri Özelle ştirmeyip genel bir emir olarak göndermekle, müslümanlarm bir İslâm devleti­ne sahip olmamaları durumunda veya İslâm devleti olduğu halde devlet idarecilerinin bu görevi yerine getirmemeleri durumunda, müslümanlarm bir teşkilat oluşturarak zekatı toplayıp dağıtabilmelerine imkan hazırlamış olmaktadır. Eğer Allah Teâlâ'nm koyduğu bu genel hüküm konulduğu gibi uygulanacak olursa, yaşlıların, sakatların, kimsesizle­rin her türlü bakım, tedavi vs. ihtiyaçlarını karşılamak ama­cıyla kurulan teşkilatlarda görev alanlar tam anlamıyla

IfJp ojUIp "zekat işinde çalışanlar" sınıfına dahil olacak­tır. Böyle olunca da bu teşkilatta görev alan herkes, zeka ti toplama ve ihtiyaç sahiplerine harcama konusunda yetkili kılınmış sayılacaklardır. Bu uygulandığı takdirde müslü-man kılığına girerek çeşitli dalaverelerle zekat toplayan ku­ruluşlar da engellenmiş olacaktır. Allah'ın bu genel emrinin uygulamaya konulmasıyla, yalnız zekatla ilgili işleri yürüte­cek bir teşkilatın kurulmasına da imkân hazırlanmış ola­caktır. Bu teşkilatın kurucuları "zekat işinde çalışanlar" sı­nıfına girecek ve zekatı toplayıp dağıtmada ellerinde mülki­yet hakkı gerektiren bir fetva taşımalarına da lüzum kalma­yacaktır.

Kanaatimce Kur'an-ı Kerim'deki bu genel ifade dikkate alınırsa, bu ifadeyle yalnız zekat memurlarına hitap edilme­diği, bu ifadenin zekat işiyle meşgul olan herkese şamil oldu­ğu görülecektir. Meselâ;, herhangi bir yetimi himayesine alan, hasta veya sakat bir kimsenin bakımını üstlenen, kim­sesiz yaşlıları korumaya çalışanlar da zekat işinde çalışan­lar" sınıfına dahildir. Bu gibi kimseler de zekat toplayarak ' bu insanların ihtiyaçları için harcamak hakkına sahiptirler. Hatta isterlerse topladıkları bu zekat mallarından hizmetle­rine karşılık olarak belli miktarda ücret de alabilirler. Topla­dıkları zekatı bulundukları yerden başka bir yere gönderme durumunda kalırlarsa, posta masrafını bu zekattan düşebi­lirler. Çünkü onlar gördükleri hizmet çerçevesi içinde zekat işinde çalışanlar" sınıfına dahildirler.

Zekat toplamak, zekat mallarını bir yerden başka bir yere mecburen taşımak veya zekata hak kazananların değişik ih­tiyaçlarını yerine getirmek için tren, otobüs, kamyon, at ara­bası vs. kullanılırsa, bunların ücret ve masrafları da zekat malından verilebilir. Çünkü bu hizmet yürütülürken onla­rın hepsi zekat işiyle uğraşanlar" arasında sayılırlar.

Zekat almaya hak kazananlara hizmet için ne kadar me-. mur, ne kadar işçi kullanılacaksa hepsinin ücreti toplanan zekat malından verilebilir. Çünkü onlar, zekat işinde çalı­şanlar" içine girerler. Hele hele istasyonda zekat mallarına ait tahıl çuvallarını taşıyanlar veya kimsesiz bir hastaya hizmet için arabasını yürütenler, ya da kimsesiz yetim ço­cukları himaye edenler rahatlıkla bu zekattan ücretlerini alabilirler. Acaba zekat işinde çalışanlar, zekat alma duru­munda olanlar için bina yapamazlar, araba, ilaç, alet, malze­me, kumaş vs. lüzumlu eşyaları satın alamazlar diye bir sı­nırlama var mıdır sorusuna gelince: Ben derim ki: Hanefîle-rin ayeti tevil edişlerine göre bu sınırlandırma sadece zekat verenlere aittir. Şüphesiz onların kendileri bu harcamaların hiçbirini yapamazlar. Onların işi sadece Allah Teâlâ'nm em­rine uyarak zekat kimlere verilebilirse onların veya* onlar­dan birmin mülkiyetine vermektir. Zekat işinde uğraşanlar içinse bu tür bir engelleme ve tahdit yoktur. Onların hepsi zekat almaya hak kazananlar için veli veya vekil durumun­dadırlar. Zekata asıl hak kazanan zekat malında ne kadar kullanabilme hakkına sahipse, onlar da onların velisi ve ve­kili olmaları açısından aynı haklara sahiptirler. Onlar, fa­kirlerin ve yoksulların ihtiyaçları için bir bina yaptırdıkla­rında veya bir araba satın aldıklarında bu, tıpkı, birçok fakir ve yoksulun bir araya gelerek aldıkları zekat paralarıyla bir bina yaptırmalarına veya bir binek satın almalarına benzer. Bu kullanmaya nasıl bir engelleme ve tahdit konulamazsa, aynı şekilde, vekillerine ve velilerine de bir engelleme ve tah­dit konulamaz. Zekat işiyle uğraşanlara zekat mallarının verilmesi, bir bakıma zekata hak kazanan herkese teslim et­mek olduğundan; Allah Teâlâ ve Onun Peygamberi zekat malını zekat işiyle uğraşanlara verenleri farzdan kurtulmuş kabul etmiştir. Zekat işiyle uğraşanlar zekata hak kazanan­lar adına zekat mallarını almakta ve sadece onların vekili ve hamisi olarak bu malları sarfetmektedirler. Şüphesiz onla­rın harcamalarına falan şeye gereğinden fazla harcadın ve­ya yaptığın hizmet karşılığında fazla ücret aldın ya da bir iş­çiye normalden fazla ücret verdin diye itiraz edebilirsin. Ama bildiğim kadarıyla hiçbir şer'î prensip yoktur ki, ona da­yanarak, zekat işini yürütenlere; şu şu harcamaları yapabi­lirsin, şu şu harcamaları yapamazsın denilebilsin. Şeriat prensipleri onlara zekatı almaya hak kazananlara verilen her işi yapma izni vermiştir. Özet olarak, bu meselede çö­zümlenmesi gereken iki sorun vardır:

a) Eğer zekat verenlerle, zekat alacak durumda olanların arzusu ile devlet adamı (resmi) olmayan birkaç kişi zekat işi ni yürütürlerse, acaba bunlar Kur'an-ı Kerim'in emir ve fer­manına uygun olarak "zekat işinde çalışanlar" tarifi içine girerler mi, girmezler mi?

b) Zekat işinde çalışanların eline zekat malını teslim et­tikten sonra, onların harcamaları üzerinde bir de mülkiyet izni verilmesi gerektiği delili var mıdır? Müslümanların alimlerine düşen işte bu iki sorun üzerinde düşünüp incele­me yaparak bir karara varmaktır.[194]

 

Yapışık Doğan İkizlerin Evlenmesi

 

(Aşağıda öyle bir sorunun cevabı verilmektedir ki, buna dayanarak bir kaç seneden beri bir grup insan, bizim aleyhi­mize, iki kız kardeşin arasını birleştirmeyi (aynı anda iki kız kardeşle birden evlenmeyi) helal kabul etmektedir diye pro­paganda yürütmektedir. Şimdi herkes o yazıyı doğrudan kendisi okuyarak, bu iftiranın gerçek yüzünün ne olduğu hakkında kararını versin. Şu da unutulmamalı ki, iki erkek veya kız kardeşin birbirine bitişik doğması imkânsız bir şey değildir. 1952 yılının Aralık ayına ait "Deader Digest" dergi­sinde yazılan Taylandlı bitişik doğmuş iki erkek kardeşin hikayesini okuyunuz.)

 

Soru:

 

Aşağıdaki satırlar cevap verilmesi isteğiyle size gönderil­mektedir. Sizi ziyarete gelen herhangi biri aracılığı ile cevabı göndererek bizi sevindiriniz.

Bhawelpur şehrinde bitişik doğmuş iki kız kardeş yaşa­maktadır. Yani; onlar doğduklarında, omuzlarından yanla­rına, kaburga kemiklerine kadar birbirine bitişiktiler. Hiç­bir şekilde onlar birbirinden ayrılamadı. Doğduklarından itibaren, şimdiki gençlik zamanlarına kadar birlikte gezip dolaşmaktadırlar. Aynı anda acıkmakta ve aynı anda büyük ve küçük abdest ihtiyacı duymaktadırlar. Hatta ikisinden biri herhangi bir hastalığa yakalansa, diğeri de aynı hastalı­ğa yakalanmaktadır.

Şimdi bunların bir erkekle evlenip evlenemeyeceğini sor­mak istiyorum. Bir de, ikisi aynı anda bir tek erkekle evlene-bilirlerse bunun şeriatteki delili nedir?

Bölgemizin alimleri, ne bir tek erkekle evlenmelerine izin vermektedirler, ne de iki ayrı erkekle evlenmelerine. İkisi­nin bir tek erkekle evlenmesi Kur'an-ı Kerim'in: "iki kız kardeşi bir arada almanız (size haram kalındı) [195]ayetine göre doğru değildir. Bu hükmü temel ka­bul ederek bu iki yapışık kızı bir tek erkekle evlendirmeyip, iki erkekle evlendirecek olursak, aşağıda yazılan mahzurlar ortaya çıkar. Alimler mahzurları gördükleri için susmuşlar­dır. Mesela; İkizlerden biri ile evlenen erkeğin yalnız kendi nikahı altında bulunanı ile cinsî münasebette bulunup, diğe­ri ile böyle bir münasebete girişmeyeceğini nasıl garanti ede­biliriz?

2. Kız kardeşiyle vücudu bitişik olan diğer kız da aynı his ve duyguları taşıdığı için, ikiz kardeşinin kocasıyla münase­beti esnasında etkilenip, aynı hazzı duymaz mı?

3. Bitişik ikizler bütün duyguları paylaştıkları için iki ay­rı erkekle evlendirilmeleri halinde de birinin cinsî münase­bet enasında taşıdığı hisleri diğeri de taşıyacaktır. Bu du­rumda onlar utanma duygularım atar ve birbirlerini kıskan­maya başlarlarsa

"O'nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız içn size kendi nefislerinizden eşler yaratması) ve aranıza sev­gi ve merhamet koymasıdır.[196]ve 'Gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti". [197] ayet­lerinde ifadesini bulan nikah ve evlilikteki esas gayeye aykı­rı bir davranış sergilenmiş olmaz mı?

4. Evlenmenin en büyük amaçlarından biri insan nesli­nin çoğalmasıdır. Bununla birlikte ebeveyn ile çocukları ara­sında şefkat ve merhamet duygularının yerleşmesi de önem­lidir. Bu yapışık ikizlerin, iki ayrı erkekle evlenmeleri duru­munda bu duygular köreltilmiş olacaktır. Böyle bir evliliğin daha nice kötülükleri vardır ki, biz onları burada yazmak is­temiyoruz.

Lütfen bu sorunu şeriatın aydınlığında çözüme kavuştu runuz. Şüphe ve tereddütleri yok ediniz ki, ebeveynleri bu ikizleri evlendir ehilsin. Bu genç ikizlerin kendilerini kaptırabileceği fitneler de ortadan kalksın.

 

Cevap:

 

Bu iki bitişik kız meselesinde dört durum ve dört uygula­ma imkânı vardır:

1. İkisinin ayrı ayrı iki kişiyle evlenmesi.

2. Birinin herhangi bir erkekle evlenmesi, diğerinin hiç evlendirilmemesi.

3. ikisinin bir tek kişiyle evlendirilmesi.

4. ikisinin de hiç bir zaman evlendirilmemesi.

Bunlardan ilk iki şeklin hiçbir delil ve mantığa ihtiyaç bı­rakmayacak biçimde caiz olmadığı açıktır. Sonraki iki şekle gelince: Bunların ikisi de uygulanabilir. Ne var ki, ikisinin bir tek erkekle evendirilmeleri hakkında, bölge alimlerinin bu durum, iki kız kardeşin aynı anda bir erkeğin nikahı al­tında bulunmalarını haram sayan Kur'an-ı Kerim hükmüne aykırıdır demeleri sebebiyle üçüncü ihtimal de ortadan kalkmakta ve yalnızca son şekle göre hareket etmek gerek­mektedir. Görünüş bakımından alimlerin bu sözü doğru gibi gelmektedir. Çünkü kız kardeşlerin ikisi de bitişik kardeş­lerdir. Kur'an-ı Kerim'in, iki kız kardeşle aynı anda evlen­meyi haram kıldığına ait emri açık ve kesindir. Burada iki soru ile karşı karşıya bulunmaktayız: Bu ikizleri, ömür boyu yalnız yaşamaya mahkum ederek, evlenmekten mahrum bı­rakmak bir zulüm değil midir?

Kur'an-ı Kerim'deki açık ve kesin hüküm bu bitişik kız­larda olduğu gibi eşine ender rastlanan durumları da ihtiva etmekte midir?

Kanaatimce, Allah Teâlâ'mn bu hükmü; bedenleri birbi­rinden büsbütün ayrı, birbiriyle hiçbir bedeni bağı olmayan, iki ayrı varlık olan kız kardeşlerle ilgili bir hüküm olup, bu özel hükmü içine almamaktadır. Çünkü ayrı ayrı bedenlere sahip iki kız kardeşin bir tek kişinin nikahı altında bulun­maları da, iki ayrı insanla evlenmeleri de mümkündür. Biti­şik durumda olanlarmsa ayrı ayrı kimselerle evlenmeleri mümkün değildir. Allah Teâlâ emirlerini genel durumlar için vazetmiştir. Eşine ender rastlanan bu gibi durumlar ise genel hükümlerin dışındadır. Böylesi durumlarla karşılaşıl­dığında yapılacak iş, fıhî hükümlere dayanarak genel hük­mü rastgele uygulamak değil; hükmün şeklini bir kenara bı­rakarak amacına uygun bir yol takip etmektir. Bunun için şöyle bir örnek verilebilir: Allah Teâlâ şeriatinde çok açık bir ifadeyle, fecirle birlikte oruca başlanması ve gece ile birlikte iftar edilmesi hükmünü koymuştur:

"Şafağın beyaz ipliği siyah iplikten aydırdedilinceye ka­dar yeyin, için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamla­yın.[198]

Bu ayet-i kerimede açıklanan hüküm gece ile gündüzün 24 saat olduğu bölgeler içindir. Hüküm bu şekilde bildiril­miştir. Çünkü insanların büyük çoğunluğu gece ile gündü­zün 24 saat olduğu yeryüzü bölgelerinde yaşamaktadır. Bu­radaki hüküm ve emir genel içindir. Herhangi biri çıkar da bu emri güney ve kuzey kutbunda da uygulamaya kalkarsa büyük bir hata işlemiş olur. Gece ile gündüzün aylarca hü­küm sürdüğü bölgelerde fecrin doğusuyla birlikte oruca baş­lanmalı, güneş kaybolup gece çökünceye kadar da oruca de­vam edilmeli demek ne kadar yanlışsa, o bölgelerde oruç tut­maya gerek yoktur demek de o kadar yanlıştır. Fıkhı iyi bil­menin ve fıkıh daimi derinden kavramanın gereği, bu gibi durumlarda genel hükmü bir yana koyup, maksada uygun bir sonuca ulaşmak ve Allah'ın o emirdeki gayesini gerçek­leştirmektir. Meselâ; oruçla ilgili emrin amaca en uygun şek­li gece ile gündüzü 24 saat olan kutuplara en yakın bir yeri öl­çü alarak bir zaman belirlemek ve orucu o zaman dilimlerin­de tutmaktır.

Bana göre bu formül bitişik doğan o iki kız hakkında da uygulanabilir. Onların iki ayrı erkekle evlenmeleri ya da hiçbir zaman evi enemeyecekleri görüşüne varılması yanlıştır. Bunun yerine,

İki kız kardeşin aynı anda bir kişiyle evlenmesi haram­dır [199] ayetinin dış görünüşü bırakılarak, sadece onun amacı yerine getirilmelidir. Bu ayetteki emrin hedefi, iki kız kardeşi kıskançlık ve rekabet duygusundan koru­maktır. Burada şöyle bir sonuçla karşı karşıyayız: Bu iki kız kardeş ya bir tek erkekle evlenebilirler ya da hiç kimseyle ev-lenemezler. Bu durumda yapılacak iş, kararı bu iki kıza bı­rakmaktır. İsterlerse her ikisi de birlikte olmak üzere bir er­keğin nikahlısı olurlar, isterlerse ömür boyu yalnız yaşama­yı tercih ederler. Tercihlerini evlilik üzerine yaparlarsa, on­ları evlendirmek gerekir. Yalnız yaşamayı tercih etmeleri halinde, bizi zulüm yapma sorumluluğundan kurtarmış olurlar. Allah'ın kanunu da böyle bir şeye muhatap olmaz. Bunların ikisinin bir kişiyle evlendirildiklerini varsaya­lım. Bu durumda evlenen adam onlardan birini boşarsa ne olacak, diye itiraz edilebilir. Buna cevabım şudur: Onlardan birinin boşanılması durumunda ikisi de boşanmış sayılır. Birinin boşanması, erkeğin onu boşaması sebebiyledir. Diğe­rinin boşanması da ondan artık faydalanamayacağından dolayıdır. Sadece faydalanma değil; onu kendi evinde bile alı­koyamaz. Çünkü boşanan kadını kendi evinde zorla tutma hakkına sahip değildir. Boşanmamış kadın veya kız da öbü­ründen ayrılamadığı sürece o adamın evinde kalamaz. Bu bakımdan, adam onlardan birini boşadığı zaman, bitişikler­den diğerinin de kendisini boşamasını isteme hakkı doğar. Adam boşamazsa, mahkemenin onu boşandırması gerekir. Bu iki kız doğuştan itibaren öyle bir durumdadırlar ki, bir kimse ne onlardan bir tekiyle evlenebilir ve ne de sadece bir tekini boşayabilir. Onların evlenmeleri de birlikte olacaktır, boşanmaları da. Benim bildiğim bu kadar. Doğruyu en iyi bi­len Allah'tır.[200]



[1] Bakara: 256

[2] Al-i İmrân: 7

[3] Bu ayetin meali şöyledir: "Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlar­la evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, ho­şunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şa­yet aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuzla yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur." (Nisa: 3)

[4] Bakara: 256-257

[5] Bir kimse bu kitapların asıl ibarelerini koruyarak günümüze kadar gelip gelmediği hakkında bir şüpheye düşerse; bir misal olması açısından, sade­ce, Dağlı'nm vaazını hem Matta ve hem de Luka'mn İncil'lerinden çıkara­rak karşılaştırması yeter. İki rivayet arasında o kadar fazla farklılık bu­lunmaktadır ki, bu durumda, vahyedilen asıl ibarelerin korunduğunu id­dia etmek oldukça güçleşir. (Mevdûdî)

[6] Misal olması açısından bkz: 2 Sultanlar, Bab: 22-23 (Mevdûdî)

[7] Tercüman ul Kur an, Safer, 1375 / Ekim, 1955

[8] Yasin: 6

[9] îsra: 15

[10] Tercüman'ul Kur'an, Ağustos, 1959

[11] Muvatta; tmam Malik, Sahih-i Buharı: Zinayı İtiraf Babı.

[12] Buhari: Zina için Recm Cezası Verilmesi Babı.

[13] Muvatta: İmam Malik: Evli Zâninin Recmedilmesi Babı.

[14] Rûh'ul - Meânî; 1/315

[15] Söz, fiil ve takrir olarak hassaten Hz. Peygamber'e izafe olunan ve isnadı muttasıl veya munkatı olan hadislere merfiı denir. (Çev.)

[16] Maide: 11

[17] Mâide: 47

[18] Müsned-i Ahmed, Müslim, Ebu Davud.

[19] Nur: 2

[20] Rühu'l-Meânî; XVIII/71

[21] Tercüman ul-Kur'an, Rabıulevvel, 1375 / Kasım, 1955

[22] Mâide: 3

[23] Nûr: 2

[24] Tercüman'ul Kur'an, Cemadiyelâhir, 13751 Şubat, 1956

[25] Eserin Urduca ikinci cildi kastediliyor. (Çev.)

[26] Fethü'l-Bâri; İbnİ Hacer, IX/138

[27] Zâdü'1-Meâd, 11/30 Tercüman'ul Kur''an, Eabiulevvel, 1375 / Kasım 1955

[28] Bakara: 57

[29] Kehf: 25-26

[30] Bakara: 57

[31] A'râf: 171

[32] Tefsir-İ Kebîr, VI/113

[33] a.g.e. VII/145

[34] Enbiyâ: 63

[35] Sâffât: 89

[36] İncil'in Tekvin bölümünde de Mısır seferinde Sâre'nin yaşı yukarıdaki gi­bi verilir. Bu Kuran ve hadise de uygundur. Kaldı ki Mısır Kralı sefer sı­rasında Hâcer'i Hz. ibrahim'e verdi. Bu evlilikten Hz. İsmail (a.s) dünya­ya geldi. Gene Kur'andan anlıyoruz ki, Hz. İsmail (a.s) büyüyünce, kur­ban edilmesi gerektiği babasına hatırlatıldı. Aynı zamanda Hz. ts^ak'ın (a.s) doğum müjdesi de verilmişti. Bu müjde Hz. Sâre'yi son derece sarsar ve şaşırtır. Çünkü o çok yaşlı idi. Bu iki vak'a arasında takriben 10-12 yıl vardır. Böyle ihtiyar bir kadının Mısır Kralının dikkatini çekeceğini dü­şünmek fazla abartma olmaz mı?

[37] Fethiıl Bârİ, VI/247 Aynî, XV/249 Kastalânî, V/280

[38] Tercüman ul-Kur'an, Rabîussânî, 13251 Kasım, 1955

[39] Tefhimul Kuran, 11/174.

[40] Hakka: 44-45-46

[41] Bakara: 36

[42] Bakara: 36

[43] Al-i İmrân: 133

[44] Necm: 16-15

[45] Teflıimul Kuran, 11/43

[46] Tefhim'ul Kur an, 1/421

[47] Nisa: 157

[48] Nisa: 158

[49] Tefhim'ul Kuran, 11/289.

[50] Sahabeyi tenkid etmeyi caiz görmeyen kişiler, bizzat kendileri bu işi so­rumsuzca yapmaktadırlar. Hz. Sa'd'a hamledilen Kitap ve Sünnet'ten delil olmadan Allah'ın emrini terketme suçlaması, eleştiriden daha da öte bir itham niteliği taşımaktadır. (Mevdûdi)

[51] Tefhim'ul Kur'an, 1/319

[52] Tefhim'ul Kur'an, 1/83

[53] A'raf: 171

[54] Enfâl: 44

[55] Tâhâ: 66

[56] Resâil ve Mesâil (Urduca Baskısı), 1/ 67

[57] Nûr: 22

[58] Nur: 22

[59] Nur: 22

[60] Ahzâb: 53

[61] Peygamberimiz vefat edince, Hz. Ömer (r.a): "Kim Muhammed (s.a) öldü derse boynunu vururum" demeye başlamıştı. Konu bu meseleye işaret ediyor. (Çev.)

[62] Bu bilgiler, sadece benim tarih araştırmalarımdan kaynaklanmıyor. Ay­rıca siyer kitaplarında da belirtilmektedir. Siyer-i İbn Hişamda hicretin 8. yılı olayları anlatılırken, "İnsanlar, o yıl, Arapların eski âdetleri üzere hac yaptılar" denmektedir. fSiyer-i İbn Hişam, IV/144)

[63] Tevbe: 28

[64] Zâd'ul Meâd, 1/246, H/34-39

[65] Yunus: 98

[66] Şah Abdulkâdir'in tercemesi: "Sonra, onu yakalayamayacağımızı zannet­ti" şeklinde, Mevlânâ Eşref Ali Tahanevî'nin tereemesi: "Ve o bizim onu (gitmesiyle) yakalayamayacağımızı sandı" şeklindedir.

[67] Enbiyâ: 87

[68] Sâffât: 139-144

[69] Mevanâ Eşref Ali Tahanevî'nin tercemesi şu şekildedir: 'Ve (canı sıkılıp da) balık sahibi (karnına giden) gibi olma."

[70] Kalem: 48-49

[71] Bu mesele üzerinde ayrıntılı tartışma için Teflıim'ul Kur'an'da Sâffât Sûresi'nin tefsirine müracaat edilebilir. (Mevdûdi)

[72] Bu konuda daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler Rûh'ul Meânî'nin 1/314. ve Tefsir'ul Menâr'ın 1/377. sayfalarına müracaat etsinler. Orada konuyla ilgili yeterli bilgi bulunmaktadır. (Mevdûdî)

[73] Bu meseleyi usul alimleri kitaplarında, enbiyâdan küçük hataların sâdır olabileceği ancak bu hata üzerine devam etmeyecekleri şeklinde açıkla­maktadırlar. Çünkü onların ıslah ve terbiyesini bizzat Allah (c.c) deruhte buyurmuştur. (Usul us-Serahsî, 1/318, II/5, 86, 91)

[74] Nisa: 1

[75] A'râf: 24

[76] Rûm: 21

[77] Şûra: 11

[78] Nahl: 72

[79] Bu ibareler Buhârîde "Kitab'un-Nikâh" bölümünde bulunmaktadır.

[80] Bakara: 63

[81] A'râf: 171

[82] Usûl'tis, Serahsî, 1/112

[83] Usûl'üs, Serahsî, 1/282-283

[84] Tefadül: Fazla alma. (Çev.)

[85] Usûlüs Serahsî, 1/293

[86] Neyl'ül Evtâr, VII/88

[87] Bu hadisin senedi oldukça zayıftır. (Mevdûdî)

[88] Tercüman'ul Kur'an, Ramazan, 1375 / Mayıs, 1956

[89] Nisa: 23-24

[90] Nisa: 24

[91] Mü'minûn: 1-2-5-6

[92] Tercüman'ulKuran, Şevval, 1375 / Haziran, 1956

[93] Nisa: 3

[94] Bu çeşit soru ve cevapları gören birçok kimse, bu gibi konuların içinde bu lunduğumuz zaman ya da gelecek için gündeme getirildiği zehabına kapıl­maktadır.

Halbuki, işin aslını söylemek gerekirse bu gibi sorular daha çok dünyada henüz savaşan milletler arasında esir değişiminin yaygınlık kazanmadı­ğı ve fidye üzerine bir anlaşmaya varmanın birbirine hasım imparator­luklar için oldukça müşkil olduğu bir zaman dilimiyle ilgilidir. Bugün bu meseleler üzerine tartışma açmaktan amaç, bizim şimdi de cariyelerin sa­tıldığı pazarlar açmak istediğimiz şeklinde değerlendirilmemelidir. Bila­kis bizim gayemiz, savaş esirleri sorununun esir değişimi ya da fidye yo­luyla halledilemediği zamanlarda İslâm'ın bu karmaşık konuya ne gibi bir çözüm getirdiğini aydınlığa kavuşturmaktır. Amacımızın diğer bir bo­yutunu ise, İslâm'ın bu meseleye getirmiş olduğu çözüme karşı bilgisi ol­madan itiraz eden kişilerin itirazlarını cevaplamak oluşturmaktadır. Biz her ne zaman bu meseleden söz açmışsak, bu gibi amaçlarla açmışızdır. Ancak, üzülerek belirtmemiz gerekir ki, bazı fitneci insanlar, bizim bu gi­bi meselelerden söz etmemizi kasıtlı olarak saptırmakta ve bundan güya bizim -esir değişimi yoluyla ya da fidye ile bu sorun çözüme bağlanmış ol­sun veya olmasın- bugün de kölelik devrini geri getirmek istediğimiz mânâsını çıkarmaktadır. Biz bu gibi kimselerin, bunu herhangi bir yanlış anlama sebebiyle yapmadıklarını gayet iyi biliyoruz. Onlardan bu yaptı­ğımız açıklamalardan sonra bile, yapmış oldukları suçlamalardan geri dönme olgunluğunu göstermelerini de beklemiyoruz. Yine de biz bu açık­lamamızı, kasıtlı suçlamalar sonucu bazı kimselerin içine düştüğü yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için yapıyoruz. (Mevdudî)

[95] Tercüman 'ul Kur 'an, Şevval, 13751 Haziran, 1956

[96] Tercüman'ul Kur'an, Şevval, 13751 Haziran, 1956

[97] Yûnus: 29

[98] NahI: 86

[99] Rûm: 52

[100] Fâtır: 14

[101] Nahl: 20-21

[102] Bakara: 154

[103] Hicri 65-86

[104] Şâzla kastedilen; herhangi bir kelimenin kıraatinin tek bir kaynak­tan öğrenilmesi.

Meşhurla kastedilen; birkaç sahabiden rivayet edilen kıraat.

Mütevatirle kastedilen; çok sayıda sahabinin çok sayıda sahabeden duyduğu ve yine bunu Peygamber Efendimizden (s.a) işitenlerin çok sayıda olduğu kıraat. (Mevdûdî)

[105] Müsellem: Teslim olunmuş olan, doğruluğu seksiz kabul edilen. Herkes tarafından kabul edilip emniyet ve itimad edilen. Tasdik edilip inkâr edil­meyen. Ayıplardan teberrî olunmuş. (Çev.)

[106] Burada müstened resmi metinden amaç, Hz. Osman'ın düzenlettiği ve üzerinde herkesin ittifak ettiği mushaftır. (Çev.}

[107] Tercüman 'ul Kur'an, Ağustos, 1959

[108] En'âm: 130

[109] Hicr: 26-27

[110] Rahman; 14-15

[111] En'âm: 100

[112] Cin: 6

[113] Kehf; 50

[114] Tercüman 'ul Kur'an, Şubat, 1962

[115] Ankebût: 50

[116] Zikri geçen ayetlerin anlamlan şöyledir:

"Zekeriyyâ, Yahya, îsâ ve İIyâs'a da (yol göstermiştik). Hepsi iyilerden ıdifler). (Enam: 85)

"Onlara [İshâka ve (İslâk'ın oğlu) Yâkub'a] rahmetimizden (mal ve ço­cuk) lütfettik ve onlar için yüce bir doğruluk dili verdik (yâni bütün dm mensuplarınca onların övülüp hayır ile yâd edilmelerini söyle­dik).  (Meryem: 50 "Onlara İshâk'ı hediye ettik, üstelik (torunu) Yâkub'u da (verdik). Hep­sini de sâlih (insan)lar yaptık.

[117] Tercüman'ul Kur'an, Receb, 1375 I Mart, 1956

[118] Tercüman'ulKuran, Zihicce, 1373 I Eylül, 1954

[119] Araf: 35

[120] Mü'minûn: 5

[121] Araf: 35

[122] A'râf Sûresinin 35. ayetinin meali metinde zikredilmişti. Diğer iki ayetin meali ise şöyledir:                                                                   

" 'Hepiniz oradan inin' dedik. Yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir". (Bakara: 38) Dedi ki: "Hepiniz oradan inin, birbirinize düşmansmız. İmdi benden size bir hidâyet geldiği zaman kim benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sı­kıntıya düşmez." (Tâhâ: 123)

[123] Mü'minûn: 51

[124] Buhârî, Kitabul Edeb

[125] Tefsîr-i Rûh'ul Meânî, XXII/3

[126] Tercüman ul Kur'an, Kasım, 1954

[127] Gulâm Ahmed Kadıyânî, İngilizlerin Hindistan'da müslümanları parça­lamak için ortaya çıkarttıkları sahte bir peygamberdir. İngilizler büyük mali desteklerle, bunların İslâm ülkelerinde yayılmaları için yoğun çaba göstermişlerdir. Gulâm Ahmed deli saçması denecek eserler yazmış, ken­dine göre geleceğe ait haberler vermiştir. Fatma adında yakın akrabasın­dan bir kıza aşık olmuş, kızın ailesi ve kız bunu reddetmiş, Mirza ise bu ev­liliğin mutlaka gerçekleşeceğini, Allah tarafından nikâhın göklerde kıyıl­dığım ileri sürmüştür. Ölüp gittiği halde bu evlilik olmamış, Kadıyaniler bu yalan sözü tevil için bu evliliğin kıyamet günü cennette gerçekleşeceği­ni ileri sürmüşlerdir. Buna benzer pek çok saçmalıkları ve yalanlan var­dır. (Çev.)

[128] Tercüman 'ul Kur'an, Aralık, 1959

[129] Nisa: 69

[130] A'râf: 35

[131] Nisa 69

[132] A'râf: 35

[133] Ahzâb: 40

[134] Hadîd: 19

[135] Hadîd: 19

[136] Hepiniz oradan inin," dedik. "Yalnız (İyi bilin ki) size bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."

"İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise ateş halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır." (Bakara: 38-39)

[137] Tercüman'ul Kur'an, Mayıs, 1962

[138] Fetih: 29

[139] Tercüman'ul Kur'an, Zilhicce, 1377 / Eylül, 1957

[140] İsrâ: 15

[141] Nisa: 165

[142] Sâd-85 Ayet-i kerîme siyak ve sibakı ile birlikte okunduğunda görülecektir ki bu kelâm Allah Teâlâ tarafından îblise karşı söylenmiştir. (Çev.)

[143] Mülk: 8-9

[144] Bakara: 286

[145] Rum-30

[146] Müslim

[147] Tûr: 24

[148] Vakıa: 17

[149] Tercüman 'ul Kur 'an, Zilhicce, 1376 i Eylül, 1957

[150] Şuarâ: 18

[151] Tercüman ul Kur'an, Şubat, 1961

[152] Ankebût: 48

[153] Tercüman'ul Kur'an, Şubat, 1961

[154] Ba­kara: 61

[155] Ba­kara: 61

[156] A'râf: 167

[157] A-li Imrân: 112

[158] Tâhâ:  74

[159] Tercüman'ul Kur'an, Nisan, 1962

[160] Ahzâb: 62

[161] Âl-i İmrân: 59 Tercüman 'ul Kur 'an, Şubat, 1963

[162] Tercüman ul Kur'an, Mayıs, 1963

[163] Necm: 2-3-4

[164] Necm: 2

[165] Necm: 2-3-4

[166] Necm: 2

[167] Necm: 3

[168] Burada verilen sayfa numaralanılın Urduca baskılar için geçerli olduğu dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. (Çev.)

[169] Müslim, İbn Sayyad Bahsi.

[170] Müslim, Deccal Bahsi.

[171] Müslim, El-Cessase Kıssası.

[172] Enbiyâ: 87

[173] Tercüman ül Kur'an, Cemadiyelevvel, 1375 / Ocak, 1956

[174] Nisa: 125

[175] Meryem: 19

[176] Büyük bir ihtimalle Hz. Ebu Bekir (r.a) dönemindeki irtidat hareketleri kastediliyor. (Çev.)

[177] Tercüman'ul Kur'an Cemâdiyeluhrâ, 1375,  1 Şubat, 1956

[178] Bakınız: Müsned-i Ahmed b. Hanbel (Mısır, Dârul-Maârif Matbaası bas­kısı) Hadis numaraları: 599, 615, 782, 798, 858, 874, 954, 959, 962, 993, 1037, 1297,1306. (MevdÛdî.)

[179] Müsned-i Ahmed, Hadis no: 602

[180] Müsned-i Ahmed ibn Hanbel, Hadis no: 859

[181] Bu rivayetler için bkz: Ahmed b. Hanbel'in Müsnedi Hadis no: 833-837, 871-880, 909, 922, 932-934, 1030-1032, 1040, 1051, 1052, 1054, 1055, 1059,1060. (Mevdûdî).

[182] Tercüman'ul Kuran, Zilkade, 1376 I Ağustos, 1957

[183] Gulam Mustafa Perviz: Ehl-i Kuran diye anılan ve hadisin hüccet oluşu­nu inkâr eden taifenin başı. (Çev.)

[184] Tercüman'ul Kur'an, Ağustos, 1960

[185] Söz konusu emrin zikredildiği ayet-i kerimenin anlamı şöyledir: "Hırsız­lık eden erkek ve kadmm, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir." (Mâide: 39)

[186] Haccın farz kılınışı ile ilgili ayetin meali şöyledir:

"Yoluna gücü yeten herkesin o, Ev'e (gidip) haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır. Kim İnkâr ederse şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir (kimseye muhtaç değildir)" (Al-i İmrân: 97)          

[187] Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kar­deşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, si­zi emziren analarınız, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, birleştiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -

eğer onlarla henüz birleşmemişseniz, (kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur- kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hariç. Şüphesiz Al­lah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir."(Nisâ: 23)

[188] Ey inananlar hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve (insanları) Allah yolundan çevirirler. Altun ve gü­müşü yığıp da onları Allah yolunda sarfetmeyenler var ya, işte onlara acı bir azabı müjdele.

O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılı(p pullanı)r; bunlarla, onla­rın alınları, yanları ve sırtları dağlanır: "İşte nefisleriniz için yığdıkları­nız, yığdıklarınızı tadın!" (denir)" (Tevbe: 34-35)

[189] Namaz ve zekatla ilgili ayet-i kerimelerin çokluğu herkesin malumudur. Biz bunlardan yalnız bir tanesinin anlamını almakla yetiniyoruz:   Na­mazı kılın, zekatı verin; kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her hayrı, Al­lah'ın yanında bulunsunuz. Allah yaptıklarınızı görür." (Bakara: 110)

[190] Tercüman ul Kur'an, Şubat, 1961

[191] Tercüman 'ul Kur 'an, Kasım, 1962

[192] Tevbe: 20

[193] Tevbe: 20

[194] Tercüman'ul Kur'an, Rabîulevvel, 1374 I Aralık, 1954

[195] Nisa: 23

[196] Rum: 21

[197] A'râf: 189

[198] Bakara: 187

[199] Nisa: 23

[200] Tercüman ul Kur'an, Safer, 1374 / Kasım, 1954