Fetvalar Mevdudi - 1. Sayfa
FETVALAR M E V D U D İ
BİRİNCİ BÖLÜM
Haram Aylarla İlgili Hüküm Hâlâ Geçerli Midir?
Soru:
Kur'ân'a göre haranı aylarda çatışma yasaktır. Fakat Şah Veliyyullah Dehlevî ve Mazhari Tefsirinin sahibi Mevlânâ Senâullah Panipeti gibi alimlerle, Atâ, İmam Beyzavî gibi mütekaddimîn alimleri ayetin hükmünün hâlâ geçerli olduğuna ve bu hükmün devam ettiğine inanıyorlar. Fakat Bedâ 'ius-Senâi sahibi Zemahşerî, Cessas, İbn Arabî, Mâliki ile diğer müfessirler ve fakihler bu ayeti mensuh ve hükmünü geçersiz saymaktadırlar. Hatta el-Umm adlı kitabında İmam Şafiî'nin eğiliminin de bu yönde olduğu görülmektedir. Oysa onun fıkhı usullerine göre bu ayetin mensuh sayılmaması gerekir.
Ben Tefhim'ul Kur'ân yazarının nasıl bir düşüncede olduğunu öğrenmek istiyorum. Tefhim'ul Kur'ân''da bu konuda sessiz kalınmış olmasından, bu ayetin mensuh olmadığı kanaatini taşıdığınız anlaşılmaktadır. Buna ve aşağıda belirtilen hususlara daha geniş ve net açıklamalar rica ediyorum.
1. İslâm savaş kanunlarında bu hüküm, diğer kanunların sahip olduğu aynı Önemi haiz midir?
2. Haram aylarda savaşmanın yasak olması sadece Araplar için midir, yoksa Islâmî her yönetimin bu hükmü göz önünde tutması gerekiyor mu?
3. Tefsirlerden anlaşıldığına göre, haram aylarda savaşmanın yasaklanması böyle bir geleneğin Araplarda eskiden beri olmasından ve onların bu aylara saygı göstermesinden kaynaklanmaktadır.
Eğer dünyanın bütün İslâmî devletlerinin bu hükmün muhatabı oldukları kabul edilecek olursa, bu hükmün illeti Araplara mahsus gelenekten başka birşey olmalıdır. Bu ne olabilir? Kur'ân ve Hadis'te buna dair herhangi bir işaret var mıdır?
Sizi uğraşlarınızdan alıkoyduğum için müteessirim. Yine de sizin sıkıntımı gidereceğinizi -özellikle ikinci kısımla ilgili olanı umuyorum.
Cevap:
Haram aylarla ilgili gerçek şöyledir; Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gönderilmesinin asırlar öncesinden beridir Araplar arasında fuhuş, kargaşa ve huzursuzluk yaygındı. Gün geçmezdi ki, kabileler arasında çatışmalar meydana gelmesin. Yollar korumasızdı. Kimse kabilesinin hudutları dışında kendini güvence içinde hissetmezdi. Hatta her kabile, kendi sınırları içinde bile diğer güç ve kabilelerin ansızın gelen saldırılarından korkmakta idiler. Bu ortamda -Araplar'a, Allah'ın bu rahmetinin nasıl ve ne zaman indiği bilinmemekle beraber- insanlarca hac ve umre farizasının huzur içinde yerine getirilebilmesi amacıyla, senenin dört ayında kanlı çatışmalar yasaklanmıştı. Bu dört aya haram aylar nitelemesinin kim tarafından konulduğu, ne zaman oluştuğu ve bütün Arap kabilelerince nasıl kabul edildiği herhangi bir vesile ile Öğrenilmiş değildir. Bilinen, İslâm öncesi Arap toplumunda bu uygulamanın yüzyıllarca revaçta olduğudur. Söz konusu dört ayın haram olarak kabul edilmesiyle gelen huzur, bahtsız bir ulus için Allah'ın büyük bir lütfü idi.
İslâm'ın gelmesi ile cahiliye dönemindeki bütün olumlu uygulamalar ile birlikte bu kaide de onaylanmıştır. Çünkü, bu sayede hiç olmazsa dört ay kan dökülmesi önlenmiş, hac ve umre yapmak için uygun ortam bulunmuştur. Bu aylara saygı, cehaletin içine gömülmüş olmasına rağmen Araplarda hâlâ Allah korkusunun mevcut olduğunu göstermesi bakımından da önemlidir.
Hz. Muhammed'in (s.a) hicretinden sonra müslümanlar ile kâfir Araplar arasında çatışmalar başladığı zaman, müs-lürnanlara en azından dört ay huzur ve emniyet getirmek amacıyla, bu dört ayın haramlığma dair hükme uyulmaya devam edilmiştir. Fakat bütün Araplar müslüman olduğu zaman bu hüküm kendiliğinden iptal olmuştur. Çünkü İslâm evine girdikten sonra onlara daha büyük bir vazife; haksız yere bir müslümanm Öldürülmesinin ebedi olarak haram olduğu hükmüne riayet etme vazifesi verildi. Bu durumda, haram aylara saygı hükmünün hâlâ geçerli olması, Arapların dört ay boyunca çatışmadan kaçınacakları, fakat geri kalan zamanlarda savaşabilecekleri anlamına gelirdi.
Bu hükmün yalnız Arap yarımadasına ve sadece İslâm'ın gelişinden önceki döneme has olduğunu kabul etmenin önemli bir gerekçesi olarak, Arap yarımadası müslüman olduktan sonra, müslümanlann; ancak Arap yarımadasında yaşamayan kafirlerle savaşabildiğim ve bu savaşlardan hiçbirinde, sahabe döneminden bu yana hiçbir ilim adamının haram aylara saygı konusuna değinmediğini gösterebiliriz.
Açıktır ki, kafirler savaş çıkarmak için haram ayların hürmetini gözetmek gibi bir şeyi akıllarından bile geçirmezler. Müslümanlar da herhangi bir kafir ulusa saldırırken haram ayda savaş açmamaya özen göstermemiştir. Bildiğim kadarıyla hiçbir İslâm fakihi de haram aylarda savaş yapılmaz gibi bir iddiada bulunmamıştır.[1]
Hadiste Dirayet
Soru:
Siz, Sâd Sûresi1 nin tefsirinde Hz. Süleyman (a.s) ile ilgili Ebu Hureyre'ye ait rivayetin doğru olduğunu söylediğiniz halde, muhtevasını; akla, mantığa aykırı olduğu gerekçesiyle reddetmişsiniz. Size karşı olanlar sizin akla ve mantığa aykırı olduğu gerekçesiyle bu hadisi reddetmenizi; sahih hadisleri inkâr ettiğiniz, sünneti kabul etmediğiniz şeklindeki iddialarına delil gösterebilirler. Siz ya bu kanaatinizi değiştirin ya da bu konuya ait bir deliliniz varsa yazın. Eğer ilk dönem alimlerinden herhangi birinin böyle bir görüşü varsa, onu kaynak göstermenizi, gereksiz tartışmalara son vermenizi rica ediyorum.
Eğer herhangi bir müctehid herhangi bir hadisin senedini doğru kabul edip; onun muhtevasını, yalnız akla ve mantığa aykırı olduğu gerekçesiyle reddetmiş ise, onu da yazın.
Hz. Süleyman'ın bir tek gecede 90 eşinin yanma uğradığını kabul edersek; bu hukuken kabahat, şer'ân suç mu oluyor? Acaba siz de çağdaş batı medeniyeti hayranlarının etkisinde mi kalıyorsunuz?
Cevap:
Bahsettiğiniz bölümü tekrar, dikkatle okumanızı rica ediyorum. Bunda doğruluk payı olmasına rağmen söz konusu hadisin muhtevasının neden kabul edilemez olduğunun delili orada mevcuttur. Ben orada, Hz. Muhammed'in (s.a) yahudüerin hurafelerinden söz etmiş olma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu, dinleyenlerin bu sözleri yanlış anlamış olabileceklerini ve bilahare bu hurafeleri Hz. Muhammed'in (s.a) kendi sözleri sanarak nakletmiş olabileceklerini de açık açık belirtmiştim.
Seleften bir tek alimin bile, senedi doğru olduğu halde muhtevası yüzünden kabul etmediği bir hadis örneği varsa gösterilmesine dair isteğinize gelince: Bunun bir değil, birçok örneği olduğunu söyleyebilirim.
Allâme Ibnul KayyumZâd'ul Meâde, Hz. Aişe ile Hz. Abdullah b. Abbas tarafından rivayet edilen:
"Kim âşık olur, sonra da iffetle yaşar ve o şekilde ölürse şe hid olur." Bir başka rivayette:
"Kim âşık olur, aşkını gizleyerek iffetli davranır, sabrederse; Allah onu bağışlar ve cennetine koyar" şeklindeki hadis için görüşlerini beyan ederken diyor ki:
"Eğer bu hadisin senedi güneş kadar açık ve parlak da olsa; bu yanlıştır, vehimden ibarettir, hayâldir." Gerekçe olarak da ihtiva ettiği anlamın doğru olmadığını ve söz tarzının da Hz. Muhammed'in üslûbuna benzemediğini göstermektedir.[2]
El-İstiâb'da Allâme İbn Abdilber bir rivayet aktardıktan sonra:
"İbn Amr'ın hadisi vehimdir, hayaldir, yanlıştır. Senedi doğru olsa bile muhtevası (anlamı) yanlıştır" diyor.[3]
Bir kimse gerçekten Hz. Muhammed'in (s.a) ağzından bir şey duymuş olabilir. Fakat iyi anlamamış olabileceği gibi, konumuna dikkat edemediğinden yanlış anlamış olması da imkan ve ihtimal dahilindedir. Buhari ve Müslim'in aktardığına göre Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Muhammed'in (s.a):
"Ölen kimseye aile fertlerinin ağlaması azab getirir" buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu rivayet Hz. Aişe'nin kulağına gidince, o dedi ki: 'Allah ibn Ömer'i affetsin. O yalan söylemez. Belki kendisi unutmuştur veya anlamakta hata yapmıştır, işin aslı şudur: Bir yahudi kadının ölmesi üzerine ailesi ağıt yakıyordu. Peygamber (s.a) oradan geçerken: "Bunlar burada onun için ağıt yakıyorlar, o ise mezarda azab çekiyor" buyurdu.
Hadisin senedine dikkat etmekle birlikte muhtevasını da değerlendirmek gerekiyor. Sadece senedin tam ve kusursuz olması, hadisin ihtiva ettiği mânânın da mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.
Siz, Hz. Süleyman'ın (a.s) bir tek gecede 90 eşine gitmekle ne gibi bir kabahat işlediğini soruyorsunuz. Ben bunda şer'î bir kabahat değil, fakat aklî ve mantıkî bir kabahat olduğunu söylüyorum. Çünkü pratikte bu mümkün değildir. Ben hesap yaptım. Eğer 90 yerine 60 eşi olduğu kabul edilse, Hz. Süleyman (a. s) 10 saat boyunca hiç durmadan birinden ötekine gitse ve 10 dakika içerisinde cinsî münasebette bulunup ayrılsa bile bunun imkansız olduğunu yazdım. Acaba, bir şahsın 10 saat boyunca hiç durmaksızın 10 dakikada bir cinsi münasebette bulunduktan sonra ara vermeksizin diğer bir münasebet için hazır olabileceğini sizin aklınız alıyor mu? Hz. Süleyman'ın bu duruma hazır olduğunu varsaysak bile, onun eşleri bu buluşmaya o şekilde hazır olabilir, o gelir gelmez cinsî münasebete başlayabilirler miydi? Akimiz, mantığınız bunu kabul ediyor mu? Eğer siz bu gibi şeylere inanmak istiyorsanız, elbette inanabilirsiniz. Buna bir diyeceğimiz olamaz. Ama unutmayın ki, rivayetler konusunda bu derece hatalı ısrar, hadisleri büsbütün inkâr fitnesini takviye eder.[4]
Hz. İbrahim'in Tefekkür Dönemi
Soru:
Tefhim'ul Kur'ân'ın birinci cildinin 552. sayfasındaki En'âm Sûresi'nin 74. ayetinin[5] tefrişi ile ilgili 50 numaralı açıklama notu şu şekildedir: "Nasıl bugün Hz. Muhammed (s.a) ve izleyicileri Allah'ın bahşettiği hidayetle şirki reddetmişler ve yapay tanrıları bırakarak kainatın tek sahibine teslim olmuşlarsa, daha önce İbrahim de (a. s) aynısını yapmıştı."
Bu alıntının açık anlamı şudur: Söz konusu mesele Hz. ibrahim'in vahiyle şereflendikten sonraki daveti ve kavmiy-le mücadelesi ile ilgilidir. "Allah'ın bağışlamış olduğu hidayet" ifadesinden de anlaşıldığı gibi, burada nübüvvetten önceki tefekkür döneminin açıklanması hedef alınmamıştır.
Ayette yer alan İbrahim'in daveti zikrinden de anlaşıldığına göre, bu davet nübüvvetten sonra yapılmıştır. Düşünce (tefekkür) dönemine ait olduğuna dair hiçbir işaret jbulun-mamaktadır. Ayrıca 75. ayetin [6]52. notunun son cümleleri de nübüvvetten sonra tebliğ durumunun anlatıldığını göstermektedir. Yani; Hz. İbrahim'in tevhidin daveti ile harekete geçtiğine ilişkin cümlesi.
Bunun dışında siz kitaplarınızda Hz. Muhammed'in (s.a) miracı konusuna değinirken diğer peygamberlerin de kainat nizamını müşahade ettiğini söylüyor ve kanıt olarak da Hz. İbrahim'in miracı için 75. ayeti gösteriyorsunuz. Bellidir ki, miraç nübüvvetten sonra gerçekleşmiştir. Nübüvvetten önce kainat nizamının müşahadesi için ilâhî düzenleme yapılamaz diyorsunuz. Bundan sonra "F" harfi ile başlayan 76. ayetin de tefekkür dönemine ait olduğunu söylüyorsunuz.
Ben bu ayetin nasıl tefekkür dönemine ait olduğunu çok düşündüm. Fakat bir yere varamadım. Bu karmakarışıklığı gidermenizi rica ederim. Ayrıca 75. ayette geçen:
"Yakın sahiplerinden olsun"[7] şeklinde illet ve sebep bildiren bir cümle vardır ki başlangıcında "vav" harfi mevcuttur. Ve zorunlu olarak bunun matufu da sebebi açıklayan cümlenin kendisi olmalıdır. Sizin yaptığınız tercümeden bambaşka bir anlam çıkıyor. "İşte böyle "böyle" kelimesiyle işaret edilen şey nedir?
Daha önce muhakkak sözü edilmiş olmalıdır.
Cevap:
En'âm Sûresi'nin sorduğunuz bölümü Kur'ân'ın en zor bölümlerinden biridir. Bunu çözmek için müfessirlerin uyguladığı yöntemler, benim uyguladığım yöntemde hissettiğiniz kuşkulardan çok daha fazla kuşku uyandıracak bir tarzdadır. Ben elimden geldiğince bu bölümü sarih bir şekilde açıklamaya çalıştım. Yine de açıklamam karışıklıklardan büsbütün kurtulmuş olmayabilir. Ancak, kanımca bu karışıklıklar en az düzeye indirilmiştir. Bunlar da çözümlenmeyecek cinsten değildir.
Asıl sorun, bu hadisenin nübüvvetten önceye mi, yoksa sonraya mı ait olduğudur. Eğer nübüvvetten Önceki döneme ait olduğu düşünülecek olursa, o zaman akla üç soru gelmektedir:
1. Gece olması, yıldızların çıkması, ayın doğması ve sonra güneşin yükselmesi gibi olaylar ilk defa aynı gün Hz. İbrahim'in (a.s) önünde mi meydana geldi? Acaba bundan önce hiç bu olaylar olmadı mı?
2. Yıldızları, ayı ve güneşi peşpeşe görerek:
"Bu benim Rabbimdir" demek şirk değil midir? Gerçi her birinin kayboluşundan sonra bunların ilâh olduklarını reddetmiştir. Fakat bir müddet için de olsa şirk halini yaşamış olur.
3. Muhtelif şeyleri önce rab olarak nitelendirip, sonra reddetmek ve nihayet yerlerin ve göklerin tek rabbi olduğu sonucuna varmak açık bir tekamül değil midir? Diğer bir deyişle; bir şahsın şirkin çeşitli merhalelerinden geçerek tevhid merhalesine eriştiği, sonra da bütün ulus önünde şirkten ayrılıp uzaklaştığını ilan etmesi açığa çıkmıyor mu?
Eğer bu hadise nübüvvetten sonra cereyan etmiş ise yukarıda zikredilen üç soru daha büyük önem kazanmakta ve bir başka soru ortaya çıkmaktadır. Bu soru şöyledir: Hadisenin esası ne idi? Acaba bu hadise, bir gün geceden başlayarak ertesi gün güneşin batışına kadar, bütün hadise, Hz. İbrahim'in yalnız olduğu bir zamanda cereyan etti ve sonra da dışarıya çıkarak milletinin huzurunda şirkten vazgeçerek yönünü yerlerin ve göklerin yaratıcısına çevirdiğini, ona iman ettiğini duyurması şeklinde mi gerçekleşti? Yoksa Hz. İbrahim'le (a.s) onun milleti arasında olayı temaşa eder bir vaziyette bir gece ve bir gün süren bir tartışma mı idi? Olay akşamleyin başlamış; Hz. İbrahim (a.s) yıldızları görünce milletine "bu benim Rabbimdir" demiş, bilahare yıldızlar kaybolunca da böyle kaybolan şeyleri sevmediğini söylemiş, aynı şekilde ay doğunca da "bu benim Rabbimdir" demiştir. Fakat sonradan ay da kaybolunca, Hz. İbrahim: "Eğer Rabbim bana yol göstermemiş olsaydı, ben de yoldan sapmış olanlardan olurdum" demiştir. Güneş doğduğunda ise Hz. İbrahim onun rabbi olduğunu ilân etmiş; "çünkü bu onların en büyüğüdür" demiştir. Sonra bütün millet günboyu karanlık basıncaya kadar oturup beklemiş ve güneş batar batmaz Hz. ibrahim'in: "Ey millet! Ben sizin şirk koştuğunuz şeyden uzağım" şeklindeki ilanından sonra temaşa sona ermiştir. Bu hadisenin hangi beyan şeklini seçerseniz seçin her ikisinin de izaha gerek duyulmayacak kadar karmaşık, anlaşılması zor tarafları olduğu ortadadır.
Bu zorlukları göz önünde tutarak 74. ayetten 78. ayete kadar yaptığım açıklamaları tetkik ediniz. Bence esas rivayet şöyledir: Şirk inancı aleyhinde ve tevhid inancı lehinde Hz. Muhammed'in (s.a) küffara karşı verdiği talimatın savunmasına güç katmak için Allah (c.c) Hz. İbrahim'i (a.s) anmış t ir.
Bu konuda 74. ayet onun peygamberi hayatına davet hakkında beyandan ibarettir. 75. ayetten 77. ayete kadar olan bölümlerle, 78. ayetin ilk bölümü nübüvvetten önceki tefekkür dönemi hakkında bilgi vermektedir.
"Ey kavmim, gerçekten ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım dedi" [8] ayetinden,
"Hangi gruba daha haktır, güven içinde olmak? Eğer biliyorsanız!" [9] ayetine kadar geçen bölümde nübüvvet davetinden söz ediliyor. Bu arada neden nübüvvetten önceki tefekkür hakkında bilgi verildiğini 51. nottan 53. nota kadar olan bölümde kendimce açıklamış bulunmaktayım.
Miraç konusunda bu hadiseye atıfta bulunmakla kuşkusuz sizin de değindiğiniz gibi güçlük çıkmaktadır. Eğer siz Kur'ân-ı Kerim'deki bu bölümde bulunan karışıklığı halletmeye çalışırken zihninizi konu ile doğrudan ilgisi olmayan konulardan kurtarırsanız daha iyi olur. Ara tartışmalarda ortaya çıkan işaretler önemsiz mahiyettedir. O zaman yazı yazan kimsenin zihni tartıştığı özel konuya yönlendirilmiş olmaktadır. Ve diğer konulara kendi tartışmasında göz ucu ile değinir. Bu değinme gerçek bir araştırma ve tartılma mahiyeti taşımamaktadır. Bir mesele üzerinde ilmi tartışma yaparken ortaya çıkan açılar bir bakışta ortaya çıkmaz.
"Yakın sahiplerinden olsun" [10] ayetindeki "vav" harfi sebebiyle, bu cümle sebepleri gösterilmiş cümle olmalı şeklindeki düşünceniz yanlış. Kur'ân'da, sebep gösterilen cümle ile birlikte geldiği halde o cümleye atfedilmeyen bir çok örnek mevcuttur. Meselâ; Âl-i İmrân Sûresi'ndeki:
"O günler... (evet) onları biz insanlar arasında çevirip duruyoruz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyyet veriyoruz; hazan bir topluma iyi veya kötü günler gösteriyoruz., bazan ötekine) Allah inananları ortaya çıkarsın, sizden şehidler edinsin diye (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmektedir). Allah zalimleri sevmez.
Ve inananları (günâhlardan) temizlesin ve kâfirleri mahvetsin diye (böyle, günleri insanlar arasında çevirmektedir). [11] Aynı sûredeki:
"De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldürülmesi) yazılmış olanlar, mutlaka (vurulup) yatacakları yeri boylardı. Allah göğüslerinizdekini denemek, kalbleri nizdekini açığa çıkarmak içindir (ki bunları başınıza getirdi) o ayetlerde mevcut değildir. Arka planda bulunan o şeye ben 51 nolu açıklama notunda işaret etmiştim. Yine Kur'ân-ı Kerim'de; Kezâlike"nm kullanılış biçimlerine dair pek çok örnekler mevcuttur. "Kezâlike" kelimesinin geçtiği bütün ayetleri bir araya getirerek bakarsanız bu ayetlerden bir çoğunun işaret ettiği şeylerin anıl-madiğim görecek ve araştırmanızın yönünü başka taraflara çevirmek zorunda kalacaksınız. Şûra Sûresi'nin ilk ayetinde olduğu gibi bazı yerlerde Kezâlike" ile söze başlandığı bile olur.[12]
Hızır'ın (A.S) Beşer Olma Meselesi
Soru:
Tefhim ul Kuranın üçüncü cildim incelemekteyim. Hızır'ın (a s) hadisesini ve sizin 60 nolu dipnotunuzu tamaimyle okudum. Siz, Hz. Hızır'ın bir melek veya beşer olmayan bir yaratık olduğu kamsmdasınız. Halbuki benim zihnimde şekillenen bazı noktalar beni sizin kanaatinize katılmaktan alıkoymaktadır. Dolayısıyla sizden daha açık bir yorum istiyorum. Delilinizin odak noktası her müminin beşer olması ve şeriata tabi olmakla yükümlü olmasıdır. Hızır'ın (a.s) beşer olduğunu kabul etmeye şeriatın kendisi engeldir.
Bunun çözümü bulunduğu takdirde Hızır'ın (a.s) beşer olup olmadığı tartışmasına hiç de gerek kalmayacak. Fakat Hızır'ın (a.s) Kur'an-ı Kerim'deki anlatılış şeklinden onun beşer olduğu düşüncesi doğmaktadır.
Bence, insan tarafından yapılan işleri melekler yapmaz. Allah bir insanın zararını ve yararını göz önünde tutarak bir meleği veya başka elemanları, insanlar çaresiz kalmadıkça, onlar enerji ve kaynaklan tükenmedikçe özel bir misyon için görevlendirmez. Kaldı ki, onların icraatının yöntemleri de insanın yöntemlerinden çok farklı, fevkalade ilginç ayrıcalıklar taşır.
Geminin tahtasını kırmak, çocuğu öldürmek ve yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltmek için bir meleğin enerjisine ihtiyaç yoktur. Bunlar herhangi bir insanın yapabileceği işlerdir. Bu işleri olağanüstü bir varlığın gerçekleştirdiğine dair hiçbir işaret bulunmamaktadır. Onun için salim akıl Hızır'ın (a.s) melek değil, beşer olduğunu söylemektedir. Fiilin çoğul kullanımından da anlaşıldığına göre Hz. Musa (a.s) ile Hz. Hızır (a.s) şehir halkından yiyecek istemişti. Buna göre ikisi de açtı ve yiyeceğe ihtiyaç duymaktaydılar. Eğer Hz. Hızır (a.s) gerçekten melek olsaydı, şüphesiz yiyeceğe ihtiyaç duymazdı. Binaenaleyh Hz. ibrahim (a.s) kızartılmış kuzuyu meleklere yemeleri için ikram ettiği zaman onlar fıtra-ten yemeğe ihtiyaç duymadıklarından ona el uzatmamışlar-dı. Bundan da Hz. Hızır'ın melek değil, insan olduğu sonucu çıkmaktadır.
Masum çocuğun öldürülmesi sadece Hz. Musa (a.s) gibi şeriat sahibi zât için hayret verici ve şaşkınlık uyandırıcı değildi. Bu olay sağduyulu her insanı hayrete düşüren bir nitelik taşıyordu. Fakat Allah'ın emri geldikten sonra bu emri yerine getirmekten başka çaresi de yoktu. Aynı şekilde Hz. ibrahim (a.s) en sevdiği evladını Allah'tan emir alır almaz kurban etmeye hazırlanmış ve şeriatın emrine dayanarak meşru bir mazeret ileri sürmemişti. Halbuki şeriata göre masum ve günahsız bir çocuğu öldürmek en büyük günahtır. Her iki büyük kişinin de ilahi emirleri uygulama konusunda son derece cüretkar bir tavırla şeriatı dikkate almamış görünmelerinden çıkan sonuç şudur: Normal şartlarda şeriatın emir ve yasaklarına uymak şarttır. Fakat bir insana, Özel bir konuda, Allah'tan özel bir emir ve hüküm gelecek olursa o kişinin o konuyla ilgili şeriat emirlerini göz ardı etmesi caizdir. Bu saygıdeğer insanların amel tarzı ve düşünce şeklini göz önünde tutarak, sonrakilerin ileri sürmeye çalıştığı düşüncelere katılmaya gönül razı olmamakta ve Hızır'ın beşer oluşunu inkar etmeye meyil göstermemektedir.
Allah Teâlâ'nm has rahmeti herşeyi kapsamaktadır. Fakat.
"Biz ona katımızdan bir rahmet verdik" [13] ve:
"Ona katımızdan bir ilim öğretmiştik [14]ayetlerinden anlaşıldığına göre Allah'ın bu rahmetinin özelliği ve kapsamı bazı peygamberler için:
"O'na hüküm ve ilim verdik" [15] buyruğunda saklı ölçülerde olabileceğini hissediyoruz. Benim bildiğim kadarıyla, bu üç ayet kesinlikle yukarıda bahsedilen melekler hakkında inmemiştir. Bu ayetler sadık ve mutlu insanlarla ilişkili olduğuna göre bunların yorum ve tefsirinde nübüvvet düşüncesi ortaya atılmış, peygamber kavramından söz edilmiştir. Eğer bu yorum kabul edilecek olursa, o takdirde Hızır (a.s) sadece bir beşer değil, bir nebî ya da bir rasul bile olabilir.
Allah Teâlâ bir insanı özel bir bilgi veya marifeti ile taltif etmek ve bir meleği buna aracı olarak seçmek istediği zaman bu vazife için muhakkak bir melek göndermiştir. Vahiy ve ilham sahibine mekanını değiştirmek gibi bir zahmet yüklenmemiş, vahyi getiren meleği aramak için yollara düşmek gibi bir görev verilmemiştir.
Yukarıda size sunduğum durumlardan herbiri şüphelere sebebiyet vermektedir. Bunları gidermek için açıklamalarınıza sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Bunun birinci nedeni, Allah'ın size verdiği dini anlayışın çok az insana nasip olmasıdır. Size sormamızın ikinci nedeni de ortaya attığımız bu düşünceye en iyi cevabı sizden alacağımız kanaatinde olduğumuzdan, başkasına sormanın uygun olmadığı sonucuna varmamız dır.
Cevap:
Hızır (a.s) hakkında yazdıklarım mukayese yolu ile yaptığım tahmin ve kanaatlerimden ibarettir. Kesin bir ifadeyle onun için beşerdi veya beşer değildi diyemem. Siz benim tahminime ve eğilimlerime katılmak zorunda değilsiniz. Eğer siz onun beşer olduğuna kanaat getiriyorsamz, bunda bir sakınca yoktur.
Kur'ân-ı Kerim'de aktarılan bu hadisenin anlatılış tarzından onun bir insan olduğu anlaşılmaktadır şeklindeki düşünceniz doğrudur. Fakat onu insan olarak kabul etmekte bizi tereddüte düşüren, onun şeriat kanunlarına aykırı olan işleridir: İçinde insanlar bulunan bir gemide delik açmak, günahsız bir çocuğu günah işleyeceği endişesi ile öldürmek.
Eğer Allah Teâlâ Hızır'ın (a.s) insan olduğunu açık açık ifade etmiş olsaydı, biz; insanlar için Allah'ın emirlerinin iki kısımdan ibaret olduğunu kabul ederdik. Bir kısmı şeriatte bulunan emirler, bir diğer kısmı da doğrudan doğruya bir insana indirilen şeriate aykırı emirler. Fakat Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Hızır'ın insan oluşu ile ilgili açık bir bilgi olmadığı ve insanlar için Allah'ın emirlerinin iki kısım olduğuna işaret eden herhangi bir örnek de bulunmadığından, bence Hz. Hızır'ın beşer olmadığını kabul etmek daha makul ve daha mantıklıdır.
Eğer İbrahim (a.s) oğlunu gerçekten kurban etseydi, Hz. İbrahim hadisesi ile ilgili deliliniz doğru olabilirdi. Bu durumda Allah Teâlâ'nın bazen insanlara şeriata aykırı emir de verdiğini kabul edebilirdik. Birincisi, İbrahim'e (a.s) çocuğunu kurban etmesi için sarih bir şekilde emir verilmedi, aksine rüyada kurban edilirken gösterildi. İkincisi, Allah Teâlâ kurban olayının gerçekleşmesine müsaade etmemiştir. Onun için bu hadise Allah'ın emirlerinin iki bölümden oluştuğuna delil teşkil edemez.
Gemiyi delmek ve çocuğu öldürmek ancak insanlara mahsustur düşüncesinden hareket ederek insanlarca yapılan işleri melekler yapmaz şeklinde bir delil getirmeniz de doğru değildir. Doğru olan şey, insanlar için caiz olmayan işlerin melekler için caiz olduğudur. Eğer insan başka birisinin malına meşru hak olmadan zarar veriyorsa veya günahsız bir insanı kanunsuz bir biçimde Öldürüyorsa, bu günahtır. Fakat melekler, kaza ve kader emirleri uyarınca hergün yüzbinlerce insanı çeşitli yollarla öldürüyorlar. Aynı şekilde, yerin ve göğün afetleri sebebiyle hergün insanların malları telef oluyor.
Bu ilâhî tedbirlerin üzerindeki gizlilik perdesi birazcık kaldırılarak Hz. Musa'ya (a.s) kaza ve kaderin tecellisiyle görevli memurların ne gibi gerekler uyarınca nasıl çalıştığı gösterildi. Hz. Musa (a.s) gibi büyük bir insan bile olsa, insanlar için bu hikmet ve gerekleri anlamak ne denli zordur.
Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın yiyecek istemelerini Hızır'ın (a.s) beşer oluşuna delil olarak ileri sürmek doğru değildir. Kuranda, Hz. Hızır'ın Hz. Musa (a.s) ile birlikte yemek yediği konusunda açıklama yoktur. Allah Teâlâ'nın Hz. Hızır (a.s) için:
"Biz ona katımızdan bir rahmet verdik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik" (Kehf: 65) biçimindeki sözleri, Kuranda bir çok yerde peygamberler için söylenen sözlere benzemektedir. Kur'ân'da herhangi bir melek için bu gibi ifadeler sarfedildiğine dair herhangi bir örnek mevcut değildir. Eğer Hızır (a.s) kıssasında geminin bozulması ile çocuğun öldürülmesine ilişkin olaylar anlatılmasaydı, bu ifadeler sebebiyle Hz. Hızır'ı nebî veya rasul olarak tanımamıza engel bir şey olmazdı.
Bu iki hadiseyle birlikte Hızır'ın peygamber olduğunu kabul edecek olursak, Hızır'ın diğer bütün peygamberlerden farklı şeriate aykırı bir takım emirler aldığını da kabul etmemiz gerekecektir.
Bunca büyük bir şeyi kabul etmek için Hz. Hızır'a hususi rahmet ile ilim bağışlandığına ilişkin ifadelerin Kur'ân kerim'de tıpkı diğer peygamberlere ilim ve hikmet verildiğim anlatan ifadelere benzer bir şekilde yer aldığını görmek kafi değildir. Aynı şekilde, meleği Hz. Musa'nın yanına göndermek yerine, Hz. Musa'yı meleğin yanına göndermek gibi bir uygulama da bunca büyük bir şeyi kabul etmek için kesin delil teşkil etmemektedir.
Hızır'ın (a.s) melek olduğu sonucuna varmak, çağdaş düşünürlerin yanlış kanaatleridir şeklindeki nitelemenizi de doğru bulmuyorum. Çağdaş düşünürler derken kimleri kastettiğinizi de anlamış değilim.
Kastettiğiniz çağdaş düşünürlerin kim olduğu hakkında bilgim yok, ama bilmeniz lâzım ki, Önceki dönem alimleri arasında da Hz. Hızır'ın rasül, nebî, melek, velî veya sağ ya da Ölü olduğu hususlarında görüş ayrılıkları mevcuttu. Örneğin; Hafız İbn Hacer Feth'ul-Bârî adlı eserinin 1. cildinin Kitab'ulllim Bölümünün Musa'nın (a.s) Denizde Yürümesi Babı'nda bu görüş ayrılıklarına değinmiş ve biraz ileride tekrar aynı konuya dönerek Kitab'ul Enbiya Bölümünde şöyle demiştir:
"Süheyli, bir topluluktan, Hızır'ın (a.s) melekler topluluğundan herhangi bir melek olduğunu, Adem oğullarından olmadığını söylediklerini zikretmiştir.[16]
İlâhî Vadin Anlamı
Soru:
Hadislerde, Kur'ân-ı Kerimin bazı ayetlerinin değişik zamanlarda ve farklı sayılarda okunmasıyla ilgili olarak büyük vaadlerde bulunulmaktadır. Ayet1 el Kürsıyî örnek olarak ele alalım. Buharı ve Müslim'de, çok küçük bazı kelime farklılıklarıyla, bu ayeti okuyan herkese muhafız olarak bir melek tahsis edileceği beyan edilmektedir. Aynı şekilde hırsızlıktan korunma ve mal varlığının muhafazasıyla alakalı konuları da meşhurdur. Bununla beraber yine de hırsızlık yapılmakta, insanlar zarara uğramaktadırlar. Aynı şekilde, hadislerde şu duayı okuyana hiçbir şeyin zarar veremeyeceğinin de zikri geçmektedir:
"Allah'ın ismiyle başlarım. O öyle Allah'tır ki, O'nun ismiyle birlikte yerde ve gökte bulunan hiçbir şey zarar veremez".
Sadece şunu sormak istiyorum: Olaylar karşısında bu va-adler neden her zaman netice vermiyor? Lütfen bu düğümü çözün.
Aynı durum, rızık vs. konularındaki vaadlerde de gözlenmektedir. Takva ehlinin bol bol rızıklandırılacağma dair haberlere rağmen, takva sahibi bir çok insanın darda olduğu görülmektedir. Nasıl oluyor da namusuyla ekmek kazanmaya çalışanların durumu içler acısı iken, sahtekar ve düzenbaz insanların kazancının haddi hesabı olmuyor? Bu durum insanların huzurunu bozuyor, neşesini kaçırıyor, hatta dürüstlük konusundaki hassasiyetini gideriyor. Genelde insanlar yanlış yollar deneyerek, yanlış hareketler yaparak başarı sağlıyorlar. Şeriata sadık kalarak, söz konusu yollardan kaçınanlar ise başarısız oluyorlar.
Bu tür meselelerimi çözeceğinizi umuyorum.
Cevap:
Hadislerde zikredilen Ayet'el'Kürsî'nin etkileri ile
Allah'ın ismiyle başlarım. O öyle Allah'tır ki, O'nun ismiyle hiçbir şey zarar veremez." duasının etkileri, bu lafızları ağızda tekrarlamakla alınacak neticeler değildir. Bu lafızların anlamlarını düşünenler ve özünde ifade edilenleri hayatında uygulayanlar hadislerde zikredilen etkilerini üzerlerinde hissetmeye başlarlar. Bu ifadelerden; bunları okuyanların bela ve musibetlerle, onların tabiî sonuçlarından korunacakları şeklinde bir anlam çıkarmak yanlıştır. Aksine, bunun gerçek anlamı şudur: Bu duaları okuyan kimse içinde öyle bir güç ve kuvvet hissedecektir ki, herhangi bir olumsuzluk karşısında kendisini bitmiş, tükenmiş olarak hissetmeyecektir.
Doğal afetler ile herkes karşılaşmaktadır, ama sadece kişiliği zayıf olanlar bu olaylara yenik düşmektedir. Güçlü ve iradeli insanlar ise bu sıkıntılara göğüs germeyi başarabilmektedirler.
Takva sahibi kanaatkar insanların bol bol rızıklandırıla-cağına ilişkin vaadlerde sözü geçen rızıktan kasıt, haram rı-zık değil; helal rızıktır. Kanaatkârlığın anlamı da haram yollarla geçim sağlamaktan kaçınmak ve helal vasıtalarla gelir sağlamaya azimli olmak demektir. Böyle bir insan için Allah rızık yollarım kapatmaz ve böyle bir insan da Allah tarafından helal bir şekilde kendisine az veya çok verilen rızka kanaat eder.
Sizce bahsedilen bol rızık aslında rızık, değil; takva sahibi bir kimsenin yemeyi aklından bile geçirmediği bir çöp yığını, bir pisliktir.[17]
Allah'ın Rızıklandırıcı Olmasının Anlamı
Soru:
Ben sizden Kur'ân-ı Kerim'de yer alan aşağıdaki ayetin anlamını açıklamanızı istiyorum.
"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a aid olmasın. (Allah) onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir Kitab (Levh-i Mahfuz)dadır.[18]
Rızkın sorumlusu Allah olduğuna göre, aklıma takılan 1940-1944 arasında Bengal'de [19] yaşanan açlığın yol açtığı 30 bin kişinin ölümünden kimin sorumlu olduğudur?
Cevap:
Bahsi geçen ayet, yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı için lüzumlu olan vesileleri Allah yaratmaktadır anlamına gelir. Eğer bu vesileleri Allar yaratmamış olsaydı, küçücük böceklerden, sineklerden tutun; insanoğluna kadar sayısız canlı varlıklar için gerekli rızkı kim temin edebilirdi? Rızkını temin edemediği için bazı canlı varlıkların öldüğü hususuna gelince: Böyle bir durum söz konusu diye rızkı verenin Allah olduğunu inkar etmek mümkün müdür? Önce siz, rızık bulamadığı için ölen canlı varlıkların kaç milyon veya kaç milyarda bir olduğunu bir tahmin edin. Bir de Allah Teâlâ'nm sayısız mahlukatı için hayal edilemeyecek düzeyde rızık kaynağı yaratmış olduğunu, aynı şekilde onların Ölümü için de sayısız sebepler yarattığını düşünün. Her gün binlerce insan dünyaya gelmekte ve bir o kadarı da Ölmektedir. Ölenler, aynı sebepten değil; sayısız şekil ve sebeplerden Ölmektedirler. Canlıların ölümüne yol açan bu sayısız sebeplerden biri de rızkın bulunamayışıdır. Ölümün vakti gelince, rızkın mevcut olması da bir canlıyı ölmekten kurtarama-maktadır. Yalnız rızkın değil, hayat ile ölümün sebep ve vasıtaları da Allah'ın elindedir. Bunun için ayette:
Allah onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir" [20] denilmektedir.[21]
Yedi Göğün Hakikati Ve Hz. Havva'nın Yaratılma Meselesi
Soru:
Tefhim'ul Kur'ânı incelerken iki yerde tereddüde düştüm. Bu konudaki kuşkularımın giderilmesini rica ediyorum.
a) Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin zahirinden anlaşıldığı kadarı ile yedi göğün dünyamızdan ayrı, kendine has kanunları olan mekanların ismi olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar birbirinin üzerinde bir çatıya benzemektedir. Örneğin:
O, yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı". [22]
Onları yedi gök olarak düzenledi." [23]
Göğü(düşmekten korunmuş) bir tavan yaptık.[24]
"En yakın göğü lambalarla donattık" [25] ayetlerinden anlaşılan budur.
Yine Kur'ân-ı Kerim'den anlaşıldığına göre göğün kapıları vardır:
"Gök açılmış, kapı kapı olmuştur" [26]
Hadislerde de -miraç hadisinde olduğu gibi- yedi göğün yedi ayrı mekandan oluştuğu açıkça kabul edilmektedir. Fakat siz Tefhim'ul Kur'ân'm I. cildinde Bakara Sûresi'nin 34 numaralı açıklama notunda, bundan; yeryüzü ile ilgili ne kadar kainat varsa Allah'ın onu yedi egemen tabakaya bölmüş olduğunu veya dünyanın da içinde bulunduğu kainatın yedi tabakadan oluştuğunu anlamak gerektiğini söylüyorsunuz.
Burada ileri sürdüğünüz düşünceye açıklık getirmenizi rica ediyorum.
b) Tefhim'ul Kur'ânın I. cildinde, Nisa Sûresi'nin 1 nolu açıklama notunda şöyle diyorsunuz:
"Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan, bu ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun.[27]
"Müfessirler genellikle Hz. Havva'nın (a.s) Hz. Adem'in (a.s) kaburga kemiğinden yaratıldığını söylerler. Kitab-ı Mukaddeste de aynı hikâye vardır. Oysa Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerim bu konuda sükut eder. Bunu destekler nitelikteki Hz. Peygamberin (s.a) hadisi de anlaşılandan farklı bir anlama delalet eder."
Bu konuda atıfta bulunduğunuz hadis Buhari ve Müslim'e aittir. Lütfen bu konudaki hadisin kabul edilip edilemeyeceği ve hadisin gerçek mahiyetinin ne olduğu hakkında bilgi veriniz.
Cevap:
Sorularınıza kısaca şöyle cevap verilebilir:
1) İnsanın bilgisi ve deneyimi dışında kalan şeyler için o şeylerin hakikatini bütünüyle yansıtan kelimeler bulunmamaktadır. Kur'ân ve Hadis'te böyle şeylerin sözü geçtiği zaman insan tarafından hissedilen eşyalar için beşer lisanınca belirlenen kelimeler kullanılır. Bu kelimeleri aynen lügat mânâsında düşünmek doğru olmaz. Aksine, bunların yardımı ile bu hissedilmeyen şeyler için zihinde bir kavram yaratmak lazımdır. Eğer birisi çatı kelimesini duyar duymaz evinin çatısını aklına getiriyor veya kapı kelimesiyle hemen zihninden kendi evwıin kapılarını geçiriyorsa, bu şahıs mazurdur. Ondan kendi anlama kabiliyeti ve yeteneğinden daha ileri ve kapsamlı anlamlar çıkarmasını beklemek gereksizdir.
2) Hz. Havva'nın kaburga kemiğinden yaratıldığını kanıtlamak için gösterilen hadislerden hiçbirinde Hz. Havva'nın Hz. Adem'den yaratıldığı ifadesi yoktur. Yalnız, hadislerden birinde kadınlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır ifadesi yer alıyor:
"Kadınlara iyi davranın, çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır."
Bir başka hadiste kadın kaburga kemiğine benzetilmekte:
"Kadın kaburga kemiği gibidir" Duyurulmaktadır. Üçüncü bir hadiste de kadın cinsinin kaburgadan yaratıldığı ifade edilmekte:
"Kadın kaburgadan yaratılmıştır,"
Bütün bu hadislerde esas mevzu insanın yaratılışı meselesi değildir. Hz. Muhammed (s.a) bu hadisleri ile kadın mizacının kaburgaya benzediğini, onu değiştirmemek lazım geldiğini ve bunu doğal karşılamak gerektiğim belirtmek istemiştir.
Siz, bu hadislere dayanarak Hz. Havva'nın, Hz. Adem'in kaburgasından yaratıldığı şeklindeki inancı; bir İslâm inancı, bir İslâm akidesi olarak kabul edebiliyor musunuz?[28]
Psikoloji Ve Birkaç Mesele
Soru:
Ben kitaplarınızdan ve sohbetlerinizden çok istifade ettiğim için size hep dua etmekteyim. Halen Amerika'da, özellikle psikoloji ve zihinsel hastalıkların tedavi yöntemlerini incelemekle meşgulüm. Sizin İslâmî basiretinizden istifade etmek istiyorum. Sorularım şunlar:
1. İslâm'da nefis nasıl tanımlanıyor?
"Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaatini) ilham edene andolsun ki, nefsi ni temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğra mıştır." (Şems: 7, 8, 9,10) ayetinin izahı nasıl olacak? Bu sadece biyolojik bir faktör müdür yoksa bunun ötesinde bir şey midir? Ayetlerin ifadelerinden anlaşılan o ki kimse ki" kelimesinin işaret ettiği şey; nefsini kendisine tabi tutan ve etkisi altında bırakan bir başka varlıktır. Takva ve kötülüğün ilhamından kasıt nedir? Nefsi bastırmak ve tezkiye etmenin anlamı nedir?,Nefs-i emmare ve nefs-i lev vame'nin psikolojik tanımı nasıl olacak? Bize düşünce kaynağı sağlaması ve İslâm'ın felsefi ve psikolojik düşünce mektebinin bir ekol olarak ortaya çıkmasında yardımcı olması açısından bu ayetlere ve terimlere ışık tutmanızı istirham ediyorum.
2. Nefis (mind), beyin (brain) ve vücut arasındaki karşılıklı ilişkinin mahiyeti nedir? Beyin ve vücudun maddeden müteşekkil olduğu ve nefis ile zihnin maddesiz şeyler olduğu aşikardır.
3. Siz Tefhim'ul Kur'ân'da ve diğer yerlerde, önce vahyin keyfiyetini çok güzel bir şekilde anlatmış ve bunun önceden çaba harcanarak ve hazırlık yapılarak elde edilen sübjektif bir deneme olmadığını, meleğin ve vahyin inmesinin kesinlikle beklenmedik bir deneme olduğunu söylemiştiniz. Ayrıca şunları da yazmıştınız: "Hz. Peygamber de (s.a) her insan gibi beklenmedik bu olay karşısmda ızdırap duymuştur. Bilgi, dikkat, müşahade ve vahiy arasında kesin bir çizgi çizmek gerekiyorsa, Peygamberin müşahadesi tamamiyle harici ve objektif gerçeğe dayanmaktadır." Fakat bu hususta Hira mağarasında Hz. Muhammed'in düşünce durumunun ne olduğu yolunda bir soru işareti ortaya çıkmaktadır.
Buna, dahili ve içe dönük ilham ve duyguların yakalanmaya çalışılmasından ibaretti diye itiraz edilebilir.
4. Bir psikiyatrist bana, bir ruh hastasının; bazen değişik şekiller gördüğünü, farklı sesler duyduğunu sandığını söyleyerek, Hz. Muhammed'e (s.a) vahiy gelmesinin de buna benzer bir olgu olup olmadığını sordu. Ben onu ikna edemedim. Bu yüzden sizden bu konuda yol göstermenizi rica ediyorum.
5. Siz İslâm'ın tevhid kavramı ve tarihini anlatırken; başlangıçta insanın Allah'ın tek olduğuna inandığını ve bu doğrultuda eğitim gördüğünü, şirkin (eş koşmak) ise sonradan ortaya çıktığını söylüyorsunuz. Fakat dinler tarihi ile ilgilenen bir kısım çağdaş tarihçilerin düşünceleri bunun tam tersidir. Vahşi ve yabanî kabilelerin Tanrıya eş koşmaları ve bâtıl inanışları buna kanıt olarak gösterilebilir. Bu gerekçeleri nasıl reddedebiliriz?
6. İslâm, suçların işlenmesinde suçluyu aklı başında ve irade sahibi bir fert olarak nitelendirerek, onu kanunen ve ahlâkî olarak yaptığı eyleminden dolayı tamamen sorumlu tutmaktadır. Fakat psikiyatristler, korkunç ve yüz kızartıcı suçları işleyenleri bile psikolojik hasta kabul etmekte; onların bu suçları işlerken bilinçli ve kasıtlı olmadıklarını söylemekte, onları suçsuz sayarak kurtarmaya çalışmaktadır.
Bu düşünce İslâmî bakış açısına göre ne dereceye kadar doğru ve kabul edilebilirdir?
7. İnsanlarla birlikte cinler de dünya hilafetine dahil midir? Onların psikolojisi de insan psikolojisine benzemekte midir? Genel rivayete göre deniliyor ki, "filan şahsa cin çarpmıştır". Bu konudaki gerçek nedir? Acaba cin ve şeytan her yerde mevcut mudur? Ve her insana aynı anda ulaşabilir mi?
8. Öldükten sonra dirilmenin delili olarak günahların karşılıklarının ahirette mutlaka verilmesi gerektiğini göstermişsiniz. Fakat tövbeden sonra da günahların bağışlandığı bir gerçektir. Bana burada bir çelişki var gibi geliyor. Bu çelişkiyi gidermeniz için yardımınızı rica ediyorum.
9. Gıybet günahtır. Fakat bazen bir insanın bazı özelliklerini söylemek ve beyan etmek kaçınılmaz oluyor. Örneğin, bu kişi düşündüğünü hemen söyleyen, sinirli bir kişidir v.s. Acaba gerektiği zaman bu yapılamaz mı?
10. İsa Mesih'in inmesi, Deccal, Ye'cüc ve Me'cüc hakkında yaptığınız yorumlar ve getirdiğiniz açıklamalar, atom çağının savaş çizgisi ile bağdaşmamaktadır. Günümüz dünyasında top ve tüfek yerine atom bombası ile bütün dünya birkaç saniyede yerle bir edilebilir.
Cevap:
Ben yavaş yavaş dinamizmimi kaybettiğim ve işlerim yoğunlaştığı için vaktimi iyi bir şekilde değerlendirmek zorundayım. Dolayısıyla detaylı cevap isteyen mektuplar için oldukça zorluk çekmekteyim. Bu yüzden sorularınızı kısa kısa cevaplandırıyorum.
1. Nefis sözcüğü bazen,
"Her nefis ölümü tadacaktır [29] ayetinde olduğu gibi hayatta olan şahıs, diri insan için kullanılmakta ve bazen de:
"Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve itaatini) ilham edene andolsun ki,[30] ayetinde olduğu gibi, şuur sahibi akıl (mind) anlamına gelmektedir.
Bazen,
"Nefisler çiftleştiği zaman, (ruhlar bedenlerle yahut amelleriyle birleştiği veya müminlerin ruhları hurilerle, kafirlerin ruhları şeytanlarla evlendiği zaman)" [31] ayetinde olduğu gibi ruh mânâsına gelmektedir. Bazen de:
"Kendi canlarınızda da öyle. Görmüyor musunuz?[32] ayetinde olduğu gibi, cisim ve ruhuyla birlikte insan kastedilmektedir.
Bazı kereler ise:
"Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı herşey var![33] ayetinde olduğu gibi, insan zihninin arzu ve isteklerinden oluşan bir parçası anlamında kullanılmaktadır.
Bazen de bundan kasıt muhakeme gücünü kullanarak hangi yolu seçmek ve hangi hayat tarzını izlemek gerektiğine karar vermeye yarayan insan zihninin bir bölümüdür.
"Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir.[34] ayetinde olduğu gibi.
Eğer bu nefis kötülük yolunda karar kılmakta ise, buna nefsi emmare denilmektedir. Eğer bu nefis kötülük yapmaktan pişmanlık duyarsa, o zaman buna nefsi levvâme veya modern deyişle vicdan denilmektedir:
"Yoo, daima kendini kınayan nefse and içerim" [35]ayetinde olduğu gibi.
Eğer o nefis doğru yolu seçer, vecibelerini yerine getirmeyi benimser ve bu yolda karşılaşılan zorluklara göğüs gererek, sebat gösterir, sıkıntılara katlanırsa; o zaman, buna nefs-i mutmainne denilir:
"Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş (yaptığın işlerle Allah'ı memnun etmiş ve aldığın nimetlerle Allah tarafından memnun edilmiş) olarçtk Rabbi'ne dön!" [36] ayetinde olduğu gibi.
Kur'ân-ı Kerim'in:
"Nefse ve onu düzenleyene" ayetine göre nefis; düşünmek, yorum yapmak, seçmek ve karar kılmak gibi gerekli özelliklerle donatılmış ve bu özellikleri değerlendirmeye yarayan bilgi ve anlayış kaynaklanna sahip bilinçli zihin demektir. Tesviye (düzenlemekMen gaye; bir şeyi en iyi şekilde hazırlamak, yapmak ve işler hale getirmek demektir. Bir arabayı yola çıkabilecek şekilde tamir edip hazırlayarak işler hale koymak gibi.
"O nefse itaatini ve isyanını ilham edene and olsun ki" ayetinde anlatılan şudur: Allah bir insana iyilik ve kötülük arasında ayırım yapabilecek ve iyilik veya kötülük yolunu tanıyabilecek düzeyde ilham bilgisi vermiştir.
"Nefsini temizleyen ıslah olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır." ayetinde, geliştiren ve azdırandan murad; insanın 'ene'si veya benim zihnim, benim kalbim, benim ruhum, benim canım vs. sözcüklerle dile getirilen insanın öz benliğidir. Bu öz benlik, bilinçli zihine egemen kılınmıştır. Ona bu zihin, yetenek ve güçlerini değerlendirerek istediği şekilde iyi veya kötü kişiliğe sahip olsun diye verilmiştir.
Eğer o bilinçli zihni doğru bir şekilde geliştirir ve bunu doğru bir şekilde kullanırsa, o zaman insan kurtuluşa erer. Eğer o, nefs-i emmare'ye esir olup, üzerinde yürümek üzere kendisinde yaratılmış bulunan en seçkin zihni kabiliyetlerini fıtratın gösterdiği asıl yolda kullanmayarak; nefs-i emma-re'nin isteklerini yerine getirmek için zorla tedbirler düşünmeye, hileler icad etmeye ve yollar bulmaya mecbur eder ve nefs-i levvame'nin uyarılarını da zorla bastırarak bildiği yolda gitmeye devam ederse, kurtuluşa eremez ve neticede başarısız olur.
2. Beyin, zihni çalıştıran maddi alet ve yerdir. Vücut ise, beyin yolu ile zihin tarafından verilen emirleri yerine getiren bir makinadır.
Kaba bir örnek vermek gerekirse; insan şoför ile motorlu arabadan oluşan bir bütün gibidir. Şoför zihindir. Motor ve direksiyon ile donatılmış aksam ise bir bütün olarak beyindir. Motora işlerlik kazandıran güç ve enerji ise ruhtur. Arabanın kaportası da vücuttur.
3. Rasûlullah'm (s.a) müşahadesi ile mistik tecrübelerin farkını Tercüman'ul Kur'ân adlı dergimizde yayınlanan
Necm Sûresi'nin tefsirini okuyarak teferruatlı bir şekilde öğrenebilirsiniz. Bu konuda ben Risale-i Diniyyat'ta. Hira ma-ğarasmdaki tefekkürün özelliğine ilişkin açıklamada bulunmuştum. İleride Tefhim ul Kur'ân adlı eser yayımlandığı zaman Duha, inşirah ve Alak Surelerinde daha ayrıntılı bilgi vereceğim. Gerçekten Hz. Muhammed'e (s.a) Hira mağarasında iken; cahiliyenin gelenekleri, inançları ve dini uygulamaları tamamen anlamsız ve saçma geliyordu. Kitap ehli (Yahudi ile Nasara) kimselerin temsil ettiği din de Hz. Mu-hammed'in (s.a) kafa yapışma uygun düşmüyordu. O, kendi milletinin içinde bulunduğu akidevî, ahlâkî ve sosyal eksikliklerden son derece rahatsız oluyordu. Ve O, kendi toplumunun ve çevredeki milletlerin karşılaştığı bozuklukları giderebilecek bir yolun olumlu ve tatminkâr açıklamasını bulmak için bir çıkış göremiyordu.
Bu durum İnşirah Sûresi'nde şöyle beyan ediliyor:
"Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?" [37]
Aynı durum Duhâ Sûresi'nde şöyle anlatılıyor:
"Seni şaşırmış bulup da (doğru) yola iletmedi mi?" [38]
Dall, Arapça'da yolu bilmediği için huzursuzluk içinde duran ve nereye gideceğini şaşırmış olan şahsa denir.
4. Size bir şeyler söyleyen psikiyatrist kendi alanı içerisin kapanmış, Peygamber'e nasib olan müşahade ve ilim ışığının tüm avantajlarından yoksun, zavallı bir kimsedir. Psikoloji, Allah'ın yardımı olmaksızın insan nefsi bulmacasını halletmeye çalışıyor. Bu durum, anahtar olmadan kilidi açmaya çalışan kişiye benzemektedir. Eğer bu psikiyatrist Kur'ân ı anlayarak okuyabilecek güçte olsaydı, muhakkak ki o, psikolojik açıdan hasta bir kimsenin ruhi bir takım mü-şahadelerle Kur1 ân gibi bir kitabı ve Hz. Mühammed'in (s.a) sergilediği son derece kapsamlı, dengeli bir liderliği göz önüne serebilecek küçük bir örnek, delil, iz ve işaret gösterilemeyeceğini farkederdi.
Belli ki, bu konu psikiyatri sınırlarını aşan, geniş ve üstün nitelikli bir konudur. Eğer bir kimse korkusuzsa, mutaassıp değilse ve inatçılık göstermiyorsa, o bunu psikiyatri alanı içine sokmaya çalışmadan, kendi sanatının eksik olduğunu itiraf edecektir. Allah'ın varlığını, insanın O'nun tarafından yaratıldığını ve insanlar içinden bazı kişiler vasıtasıyla insanoğluna rehber sağlama sorumluluğunun da kendisine ait olduğunu kabul etmeden bu kilidin anahtarına sahip olamaz.
Psikiyatri s tin bunu da bilmesi lazımdır ki, yine O (c.c) Peygambere bu amaç için müşahade imkanı sağlamakta ve özel yöntemle O'na bilgi iletmektedir. Bu gerçeği bilmeden, Peygamber'in müşahadesi ve ilhamını ruh hastalığının psikolojik bir denemesiydi biçiminde yorumlamak saçmalıktır. Eğer bu şekilde yorumlayan bir psikolog varsa, kendi biliminin yardımı ile Kur'ân gibi bir kitap hazırlayıp, onunla dünyanın önderliği için kıyam eden ve sadece bir milletin değil; insanlığın büyük bir kısmının hayatında devrim yaratan bir psikolojik hastanın örneğini buyursun, göstersin.
5. insanoğlunun ortaya çıkışının ilim ışığında gerçekleştiği ve insanoğlunun ilk dininin tevhid dini olduğu, şirkin sonradan meydana geldiği şeklindeki din tarihi ile ilgili İslâm düşüncesi, Arkeoloji ve Antropoloji ile reddedilemez. Çünkü, İslâm'ın bahsettiği dönem tarihten önceki dönemdir. Oysa bu ilim dalları tarihten sonraki dönemle uğraşmaktadır. Arkeoloji hâlâ insanın ilk durumuna ulaşamamıştır. Bu ilim dallarının, eski kabilelerin yaşayış tarzının ilk*insanın-yaşayış tarzım temsil ettiği yolundaki iddiası kesinlikle doğru değildir. Bilim diye nitelendirilmeye çalışılan ve sadece spekülasyondan ibaret bu iddialar ilmî verilerden uzak bir takım varsayımlar olmaktan öte bir kıymet ifade etmezler.
6. Gerek psikiyatri, gerekse hukuki ve beşeri kavramlar suçluya destek sağlamak ve taviz vermek eğilimindedirler. Suçluların eylemlerinden zarar gören insanlara duyulan sempati gün geçtikçe azalmaktadır. Ve suçlulara ceza verilmesi sanki bu insanları ziyadesiyle üzmektedir. Bu yüzden, suçluların gerçekten hasta olduğu; bilerek ve kasten suç işleyen toplum düşmanları olmadıkları felsefesi yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.
Burada şu sorulabilir: Bu felsefeye göre, psikiyatri suçları önlemede veya azaltmakta başarılı olmuş mudur?
Hatta ben şunu soracağım: Bu şahıslar hızı gün geçtikçe artan suçları belli bir oranda tutabilirler mi?
Bunun cevabı hayır ise, o zaman yeniden bir hâl ve durum değerlendirmesi yaparak İslâm fıkhına olan ihtiyaç gözden geçirilmeli değil mi?
7. Cinler hakkında Kur'ân ve Hadis'in hiçbir yerinde onlara hilafet verildiğine ilişkin herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Ancak insanlar gibi cinlerin de sorumluluk taşıdıkları, küfür ve iman ile itaat ve itaatsizlik konularında özgür oldukları beyan ediliyor. Aynı şekilde Kur'ân ve Ha-dis'ten, cinler tarafından insanın vücudunun ve zihninin esir alındığı anlamı çıkmıyor. Ancak deniliyor ki; şeytan hasletli cinler insanın nefsi emmaresiyle anlaşılmaz bir şekilde bağlantı kurarak, onu doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. Bunun dışında Kur'ân ve Hadis'te İblis'in her yerde mevcut olduğu yazılmamakta, aksine doğru yoldan saptırmaya çalışan şeytan hasletli cinlerden bir şeytanın her insana yapışmış olduğu söylenmektedir. İblis her yerde her insana gitmemektedir. O, şeytanların önderidir ve belki de büyük liderlerin yanma gitmekte, onlarla birlikte olmaktadır.
8. Benim ahiret hakkında verdiğim izahat ile sizin tövbe kavramıyla ilgili fikirleriniz arasında gerçekte bir çelişki yoktur. İnsanın işlediği suçların etkileri onun kendi şahsı üzerinde görülmekte ve toplumda geniş bir alana yayılmaktadır. Hatta, suçlunun ölmesinden sonra da bunun etkisi uzun süre devam etmektedir.
Eğer suçlu tövbe etmez ve ölünceye kadar eylemlerine devam ederse, o zaman kesinlikle Allah'ın hesaplaşması ve cezası ile karşı karşıya kalır. Eğer suçlu tövbe eder ve nefsini ıslah için samimi girişimlerde bulunursa, Allah onu hesaba çekmekten ve cezadan muaf tutar ve işlediği suçlardan dolayı zarar gören insanların zararını başka bir vesile ile telafi eder. Eğer tövbe ile de affin kapısı kapalı tutulsaydı, o zaman bir defacık bile olsa ahlâkî sefalete düşen kimseye hayâl kırıklığından başka birşey kalmayacak ve bu hayâl kırıklığı onu sürekli olarak ahlâksızlık bataklığına düşürmeye devam edecekti.
9. Gıybet hakkında detaylı bilgi "Tefhim'in üçüncü cildinde verilmiştir. Eğer okursanız gıybet ile ilgili sınırları; meşru olan ve olmayanın hududlanm net bir biçimde orada bulacaksınız.
10. Ye'cüc, Me'cüc ve Deccal'in çıkışı ile İsa (a.s) hakkındaki sorunuza gelince: Ben bu konuda teferruatlı cevap verme durumunda değilim. Gelecekte dünyada neler olacağını bilemem. Gelecek hakkında Kur'ân ve Hadis'ten anlayabildiğim kadarına Tefhim'ul Kur'ân'da ve "Nübüvvetin Sonu" adlı eserimde yer verdim. Fakat bu konuda teferruatlı bilgimiz de mevcut değildir. Atom silahlarının varlığı bile eski silahların kullanımını gereksiz kılmayabileceği gibi göğüs göğüse savaşma ihtimalini de ortadan kaldırmayabilir.[39]
"Nur" Ve "Kitabı Mübîn" Aynı Şey Midir?
Soru:
Tefhim'ul Kur'ân'ı mütâlâa etmek insana iç huzuru vermekte, akılları da tatmin etmektedir. Fakat siz Tefhim'ul Kur'ân'm 1. cildinde Mâide Sûresinin:
"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi" [40] ayetinin tefsirini sunarken, 3. rükuda, bir grup insanın size dil uzatmasına imkan veren, diğer bir grubu da bilginize hayran bırakan bir açıklamada bulunmuş, büyük bir hata işlemişsiniz. Siz ayetin bir bölümünü şöyle çevirmişsiniz:
"Siz Allah tarafından gönderilen ışığa ve hakkı gösteren bir kitaba kavuştunuz. (Ki bu vesile ile Allah kendi rızasına talip olan insanlara güvenliğin yollarını öğretmektedir...)"
Bu tercümeden belli olmaktadır ki, siz "ışık"ı başka ve "hakkı gösteren Kitab"\ başka birşey olarak telakki ediyorsunuz. Ayetin açıklaması ile ilgili 38 nolu açıklama notundan da bu anlaşılıyor. Çünkü orada "Allah'ın Kitabının ve O'nun Peygamberinin Sünneti'nin ışığında gitmek isteyen kimse" şeklinde bahsederken, sanki siz jy
"bihillah" kelimesinden her ikisinin de (Nur ve Kitâb-ı Mübîn) aynı şey demek olduğu ve bunların ayrı ayrı şeyler olamayacağı açıkça anlaşılıyor. Eğer iki ayrı şey olsaydı, o zaman tercümenizden de anlaşıldığına göre
Eğer her ikisi de aynı "şey" ise bu, "şey" nedir? Peygamber midir, yoksa Kur'ân-ı Kerim midir? Kur'ân'm başından sonuna kadar hiçbir yerinde Hz. Muhammed'e ne "Nur" ne de "Kitab-ı Mübîn" denilmediğini siz de kabul edersiniz. Ancak birçok yerlerde
Cevap:
Mektubunuzu aldım.
"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir knap geldi" [41] ayetinde "vav"ın fonksiyonu izahat ve tefsir içindir.
Çeviriniz aslında şöyle olmalı idi:
"Size Allah 'tan bir ışık, yâni; hakkı gösteren öyle bir kitap ulaşmıştır ki, onun yoluyla...
Ve 38 nolu açıklama notunuz da şöyle olsa idi doğcu olurdu: "Allah'ın Kitabından ışık sağlayan kişilerin düşünce ve uygulamaları..."
Maide Sûresinin 15. ayetinde yaptığım tercümeyi benden önceki birçok mütercimler de aynı şekilde yapmışlardır. Ve bunun tefsirinde de ben tek değilim.
Bir çok müfessir bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. Birkaç Urduca tercüme mütalaa için sunulmaktadır:
Şah Veîiyyullah Hazretlerinin tercümesi:
Size Allah'tan bir nur ve aydınlık bir kitap, yâni; Kur'ân geldi'!
Şah Rabuddin'in tercümesi:
Size Allah tarafından ışık ve açıklamalar getiren kitap geldi.
Şah Abdülkadir'in tercümesi:
Size Allah tarafından gönderilen aydınlık ve kitap açıklıyor...
Mevlânâ Mahmut Hasan'm tercümesi:
Şüphesiz size Allah tarafından aydınlık ve beyan eden kitap gelmiştir."
Şimdi müfessirlerin tefsirlerini mütalaa edelim:
Ibn Cerir, "Nur" kelimesinin tefsirini şöyle vermektedir:
Nur'dan kasıt Hz. Muhammed'dir. O'nun aracılığı ile Allah hakkı aydınlattı, islâm 'ı egemen kıldı ve şirki ortadan kaldırdı." İmam Râzi şöyle yazıyor:
Bu ayetin tefsirinde birçok farklı görüş vardır. Birincisi; nur'dan kasıt Hz. Muhammed (s.a), kitaptan kasıt Kur'ân'dır. İkincisi; nur'dan kasıt islâm ve kitaptan kasıt da Kurandır. Üçüncüsü ise, nur ve kitaptan çıkan mânâ sadece Kur'ân'dır, fakat bu görüş zayıftır. Çünkü bağlaçta 1.2. fıkra arasında tezat (ayrılık) olması gerekir." Allâme Alûsî' de, "Nur"dan kasıt Hz. Muhammed'in (s.a) şahsıdır" tefsirini tercih etmiştir.
Mevlânâ Şebbir Ahmet "belki" kelimesini kullanarak nur'dan maksat Hz. Muhammed'dir diye yazmışsa da bunun dışında başka bir tefsire de yer vermiyor. İfadelerden onun da aynı görüşü tercih ettiği anlaşılmaktadır. 'Belki' sözcüğüne ise nur'dan kastın-Hz. Muhammed (s.a) olduğuna dair Kur'ân'da kesin bir açıklama bulunmadığı için yer veriyor.
Siz bu şekildeki tefsirlerin yanlış olduğunu "onunla doğru yola üetir"deki zamirin tekil zamir olmasıyla ısbat etmek istemişseniz de bu doğru değildir. Kur'ân'da "ve" bağlacı ile birlikte iki ayrı kişiden söz ettikten sonra tekil çekimin kullanıldığına dair birçok örnek bulunmaktadır ve orada "ve"yi tefsir ve izah mânâsında kullanmak yersizdir. Örneğin Nûr Sûresi'nde:
"Onlar aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir" [42]yazıyor. Acaba burada siz "vav" harfini tefsir ve izah anlamında mı kullanacaksınız?
Bu gibi durumlarda ikisinin de hükümde aynı olduğunu bildirmek için tekil zamiri kullanılmaktadır. Allah'ın ve Rasûlü'nün emirleri iki ayrı şey değil, Allah ve Rasulü tarafından verilen aynı emirlerdir. İkisi arasında tuhaflık, zıtlık mümkün değildir. Dolayısıyla, Kitabın ve Rasûl'ün talimatları da ayrı ayrı değil; bilakis aynıdır, ikisi de aynı doğru yolu göstermektedir.
Bu tefsir ve izah tarzından bazı kişilerin yanlış anlamlar ve tartışmalar çıkaracakları düşüncesine gelince: Derim ki: Asıl saplantı Hz. Muhammed'in kişiliğim hidayet nuru olarak nitelendirmek değil; O'nun beşeriyetini inkar etmektir. Kur'ân'da Hz. Muhammed'e "Nur" denildiği için biri O'nun insan olmadığını savunursa, o zaman Kur'ân'da O'na Aydınlatıcı bir lâmba[43] buyurulmasına ne cevap verecektir? Bu durumda Hz. Muhammed'in (s.a) insan değil de bir lâmba olduğunun mu kabul edilmesi gere kecektir?[44]
Bitki Ve Haşerelerde Ölüm Ve Yeniden Dirilme
Soru:
Merakımı gidermek ve Tefhim'ul Kur'ân okuyucusunun bilgisini arttırmak bakımından dikkatinizi aşağıdaki konulara çekmeye değer buluyorum;
1) Siz Nahl Sûresinin 65. ayetini şöyle tercüme etmişsiniz:
"Görüyorsunuz ki yağmur mevsiminde Allah gökten yağmur yağdırdı ve bu sayede ölü duran toprağı canlandırdı. Kesinlikle bunda dinleyenlere bir alamet vardır."
Bu ayetin tefsiri ile ilgili 53 nolu açıklama notunuz kısaca şöyledir:
"Geçtiğimiz yağmur mevsiminden sonra ölmüş olan bitkiler veya sıcak günlerde izi bile kalmayan sayısız hareşat birdenbire canlanmış. Böyle olduğu halde siz Nebî'nin ağzından "Allah bütün insanları öldükten sonra diriltecektir" biçiminde çıkan sözleri duyup hayret içinde kalmaktasınız."
Ölümden sonraki hayat için verilen bu örnek hakikat ve müşahadeye tamamen aykırıdır. Bir bitki kesin olarak kuruduktan (öldükten) sonra ne kadar yağmur mevsimi görürse görsün, yeniden canlanamaz. Ancak, bir hayat belirtisi kalmış olan kökler bitki olarak fışkırabilir. Kuşkusuz belli mevsimlerde haşerat ölmekte fakat bazıları değişik biçimlerde hayatiyetlerini muhafaza etmekte, uzun zaman cansız ve hareketsiz kaldıktan sonra yumurta, larva şeklinde; toprak altında, tahta içlerinde, kapılarda, deliklerde, su vs. yerlerde saklanarak uygun derecede sıcaklık ve rutubet ortamı bulduklarında kabuktan dışarı çıkmaktadırlar. Sinek, sivrisinek, kelebek, tahta kurusu ve dünyanın bütün haşeratı hayatın çeşitli evrelerinden geçmekte ve bu evreler böigelerin havasına, suyuna, iklimine göre muhtelif zamanlarda tekamüle erişmektedir. Onun içindir ki, haşerat ve bitkilerin ölümden sonra dünyada yeniden canlandıkları şeklindeki misaliniz gerçeğe aykırıdır.
Bu tefsiri ileri sürmeden önce bir Botanik (bitki bilimi) ve Entemology (böcek bilimi) bilginine danışsaydmız veya bu bilimler hakkında bir kitap okusaydmız, böyle önemli bir konuda hataya düşmezdiniz.
Böylesine mantıklı ve muhteşem bir tefsirde bilim ve gerçek dışı şeyleri okuyan, sizin kabiliyetinizden ve ilme vukufî-yetinizden haberi olmayan insanlar, diğer konular hakkında verdiğiniz bilgileri de aynı ölçü içerisinde değerlendireceklerdir.
Ben bu açıklamaları kendi sınırlı bilgime ve böcekler konusundaki bir uzmana dayanarak yazmaktayım.
2. Tefhim'ul Kur'dn'daki, A'raf Sûresi'nin 87 nolu açıklama notunun aşağıdaki satırları dikkate değerdir: "Allah'ın emriyle yumurtanın içindeki birkaç cansız maddenin yılana dönüşmesi ne kadar tuhaf bir olay değilse, yine Allah'ın emriyle bir âsânın yılana dönüşmesi de o kadar tuhaf bir olay değildir. Söz konusu cümlede tuhaf veya tuhaf olmayan, a tartışması bir yana, söylemek istediğim tek şey şudur: Yılan, balık, kertenkele, tavuk, güvercin vb. canlı varlıklar çıkaran yumurta içindeki madde cansız değil, canlıdır. Yânı; bir yu-martada erkek ve dişiden gelme döllenmiş embriyo (Ovum sperni) vardır. Cansız made içeren yumurta erkek tarafından döllenmemiş yumurtadır. Ve bundan yavru çıkmamaktadır. Bu gerçekten hareketle deliliniz gülünçtür. Allah'ın mucize gücünü, yanlış bilimsel yöntemlerle kanıtlamak daha da tuhaf olmaktadır.
Cevap:
Hatalarımı düzeltmeye çalıştığınız için teşekkür ederim. Nahl Sûresi'ndeki söz konusu ayete gelince: İlgili açıklamalarımızda gösterdiğimiz deliller ve ispatlar yağmur mevsiminde herkesçe görülen genel manzara ile ilgilidir. Bu genel müşahadenin açıklamasını şu sözlerle yapmıştım:
"Siz de her sene kendi gözlerinizle bu manzarayı görüyorsunuz. Toprağın dümdüz durduğu, hayatın hiçbir belirtisinin mevcut olmadığı; otun bitmediği, bitkinin olmadığı ve hiçbir haşeratm bulunmadığı bir riianzarayı her sene görürsünüz. Bir de görürsünüz ki, toprak içinde gömülü sayısız kökler birdenbire topraktan fışkırmış ve geçtiğimiz yağmur mevsiminde doğduktan sonra ölmüş olan bitkiler birdenbire tekrar ortaya çıkmış. Yaz kuraklığında izi bile kalmayan sayısız haşerat geçtiğimiz yağmur mevsiminde görüldüğü gibi birdenbire aynı haşmetiyle tekrar meydana gelmiş."
Biyoloji, Botanik ve Entemoloji açısından bu meselenin yakından değerlendirilmesine gelince: Ben tavsiye ettiğiniz gibi bu konuda uzmanlara danışacağım. Sizin ve bu hususta bilgi sahibi arkadaşlarınızın görüşü olan çimlerin kökleri ve haşerelerin tabiî ölümden sonra yağmurun yağmasıyla dirilmelerinin mümkün olmadığı ve ancak hayat belirtisi kalmış olan kök ile haşerelerin yeniden canlanabilecekleri şeklindeki görüşün bir deneye, müşahadeye dayanıp dayanmadığını bana açıklamanızı rica ediyorum.
Yoksa siz, tabiî ölümden sonra bir canlının yeniden dirilmesinin mümkün olmadığı, dolayısıyla, yağmurda yeniden canlanan şeyde muhakkak bir canlılık belirtisi olduğu şeklindeki görüşünüzü kıyas yoluyla varılmış bir varsayım olarak mı ileri sürüyorsunuz?
Arap çölünün Rub'ul-Hali denilen bölümü bazen on sene kadar yağmurdan yoksun kalmakta ve bu bölgede sıcaklık derecesi 124-140'a kadar varmaktadır. Buna rağmen, yağmur yağdığı zaman çölde ot çıkmakta ve haşereler gezinmeye başlamaktadır. Bunu bölgeyi gezen birçok turistten dinledim.
Ben 1959'un sonunda Arabistan'ı gezerken Tebük'e vardığım gün yağmur yağdı. Oranın valisi ve kadığı bana tam 5 yıl önce son yağmurun yağdığını söyledi. Ben Tebük'ten ayrılırken, daha önce kuraklık yaşanan çölde yemyeşil otların bitmekte olduğunu gördüm. Arabadan inip burada haşereleri aramak aklıma gelmedi. Fakat otlar gözlerimin önünde duruyordu.
Burada şu soru ortaya çıkıyor:
Acaba, yağmur yağınca canlanan köklerde beş-on yıl süresince bir dereceye kadar hayat belirtisi mevcut olabileceği olgusu sadece bir varsayımdan mı ibarettir, yoksa yağmur ile canlanan köklerde hayat belirtisi kalmış olduğu düşüncesi gerçekten tecrübe ve müşahadeye mi dayanmaktadır? Ayrıca, hakikaten köklerin tabiî Ölümü ile belli bir seviyede canlı olma arasında kesin bir ayırım kaidesi ilimle ortaya çıkmış mıdır?
Aynı soru, çöl kumunda uzun müddet kuraklık ve şiddetli sıcaklıktan sonra yağmurla ortaya çıkan haşereler için de sorulabilir. Acaba bu varlıkların yağmurdan Önce herhangi bir canlılık emaresi taşıdığına ilişkin araştırma yapılmış mıdır, yoksa bu sadece bir varsayımdan mı ibarettir? Eğer siz bu konuya ışık tutarsanız, ben de Tefhim'ul Kur'ân'daki bu konunun tüm yönlerini gözden geçirerek, yeniden düzeltmeler yapacağım. Bu mesele etraflıca araştırılmalı, kesin sonuçlar alınmalıdır.
Bence, Allah ölümden sonraki hayatın göstergesi olabilmesi açısından bazı bitki ve hayvanları yeniden hayata dönebilecek özellikte yaratmıştır. Bu yüzden, Kuranda sık sık yağmur ile ölü toprağın ayağa kalkmasına değinilmektedir. Ve bu, ölümden sonraki hayatın delili olarak nitelendirilmektedir.
Âsâ'nm yılana dönüşmesi mucizesi hakkında yazdıklarım konusundaki düşüncelerimi bir kere daha açıklayayım. Dişi ve erkekten gelen hayata yeniden dönüştürme maddesini içinde barındıran döllenmiş (fertilised) yumurta da canlılığı kendisine Allah'ın vermiş olduğu maddi bir oluşumdur. Yoksa, cismi oluşturan madde bizatihi içinde hayat taşımamaktadır. O halde aradaki fark sadece şudur: Yılanların doğal olarak üremeleri; erkek ve dişinin birleşmesiyle teşekkül eden, maddi cisimden oluşan yumurtaya canlılığın verilmesi ve bilahare aşamalı olarak embrionun gelişip yılana dönüştürülmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak mucizeye dayalı olarak âsâ'nm yılana dönüşmesi; asanın maddi yapısına Allah'ın doğrudan müdahale ederek yılanımsı bir hayat ve şekil vücuda getirmesi ile gerçekleşmiştir.
Ben şunu demek istiyorum: Asâ'dan doğrudan doğruya yılan vücuda getirmek olağanüstü bir hadise olduğu için mucizedir. Oysa, erkeklik ve dişilik maddelerinin (ovum-sperm) birleşmesinden yılan vücuda gelmesi de mucizedir. Bunun mucize olduğu düşüncesinin akla gelmemesinin tek nedeni; bizim bunu doğal bir hadise olarak görmemizden başka bir şey değildir.[45]
Peygamber Hanımlarının •Uzun Dillilik" İle Suçlanması
Soru:
Tahrim Sûresi'nin:
Allah'a tevbe ederseniz, kalbiniz gerçekten (tevbeyi gerektiren bir duruma) yönelmişti (tevbe etmeniz gerekir). Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) O'nun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunun aıuindan melekler de O'na arka dır" [46] âyetini teşrih ederken Tefhim'ül Kur'ân'da Buhari ve Müslim'in naklettiği ve Hz. Ömer'in de rivayet ettiği hadisteki Hz. Ömer'in turâcii" şeklindeki ifadesini şu şekilde yorumlamışsınız: "Rasûlullah'a hiçbir zaman dil uzatma". [47] Bu doğru olmakla birlikte ben sizden bu sözcüklerinizi değiştirmenizi rica edeceğim. Çünkü ehl-i ziğ (fesat ehli) size yoğun olarak yönelttiği suçlamalara bir de Hz. Peygamberin (s.a.) eşlerine de dil uzattığınız, onlara karşı da saygısızlık ettiğiniz suçlamasını eklemişlerdir.
Fesat ehline propaganda malzemesi sağlamamak için anlamda herhangi bir değişiklik de olmayacağından ben size Tefhim'ül Kur 'ândaki "dil uzatma" ifadesi yerine "ters cevap verme" veya "yüzüne karşı cevap verme" ifadelerini kullanmanızı tavsiye ediyorum.
Cevap:
Hz. Ömer'in rivayetinden Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının Rasûlullah'a karşı ters cevap vermeye başlattıkları
anlaşılıyor. Siz de bilirsiniz ki, eğer küçük birisi rütbe açısından büyük olan diğerine yüzüne karşı ve ters cevap veriyorsa bunun adı dil uzatmadır, uzun dilliliktir. Örneğin; eğer bir baba oğlunu herhangi bir kabahat yüzünden azarlar, oğlu da babaya ters cevap verirse, bu, dil uzatmaktan başka birşey olamaz. Kaldı ki bu hareket Hz. Peygamber'e (s.a)
karşı yapılmıştır.
Birileri, Rasûlullah'tan (s.a) ziyade O'nun pak ve temiz eşlerine saygı göstermek gerektiğim düşünüyorsa; ben de böyle bir hastalığın tedayisi için ilaç bulunmamaktadır.
Hz. Peygamberin (s.a) mübarek eşlerinin hoş olmayan davranışları o dereceye ulaşmıştı ki, Hz. Ömer kızı Hz. Haf-sa'ya kızmış ve sonra da Peygamber eşlerini tek tek ziyaret ederek onları Allah'ın gazabından korkutmak zorunda kalmıştı. Hz. Muhammed de (s.a) darılarak ye onlarla ilişkiyi keserek 29 gün boyunca yalnız kalmıştı. Öye ki sahabe-i kiram arasında Hz. Peygamber'in eşlerinden boşandığı endişesi yayılmıştı. Sonunda Allah da Kur'ân-ı Kerim'de onları uyardı. Eğer bu sadece ters cevap vermeyle sınırlı olağan bir olay olsaydı, bu konuda itiraz edenler böyle basit bir konuda Allah tarafından hemen âyet gönderilmesi konusunda nasıl bir yorumda bulunacaklar? Tuhaftır ki, onlar Nebinin (s.a) ufak bir şeyde eşlerine bu kadar kızdığını ve dargörüşlü olduğunu düşünüyorlar.
Hz. Ömer'i ne zannediyorlar ki; önemsiz bir konuda kendi kızını azarlasın ve sonra da Peygamber'in (s.a) bütün hanımlarına giderek onları Allah'tan korkutsun. Kur'ân ve hadiste ispatlanmış bu konuyu aktardığım için mi günahkâr oluyorum? Muhaliflerin benim söylemek istediğim her şeye itiraz etmek işidir. Onun için ben hiçbir konuda onların tavırlarını önemsememeye karar verdim. Onlar istedikleri kadar günah kazanmaya devam etmekte serbesttirler. [48]
Semud Kavminin Mkskenleri
Soru
Dr. Nicholson, "Arapların Edebiyat Tarihi" adlı ünlü eserinin birinci bölümünde "Semud Efsanesi" başlığı altında şöyle diyor:
"Kur'ân'a göre Semud kavmi kayaları oyarak yapılan evlerde yaşamakta idiler. Günümüzde de Hicr bölgesi denilen yerde görülebilen bu oyulmuş mağaraların asıl durumundan Hz. Muhammed'in (s.a) haberdar olmadığı bir gerçektir. Bu evler Medine'nin kuzeyinde bir haftalık uzaklıktadır. Üzerlerinde Nebtî dilinde yazılar bulunan kitabelerden de anlaşıldığına göre bunlar ev değil, mezarlardı."
Ümit ediyorum ki bu konuda bendenizi araştırmalarınızdan haberdar edersiniz.
Cevap:
Semud kavmine ait yapıların bulunduğu bu yoldan Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetinden önce birçok defa geçtiğini ve nübüvvetten sonra da Tebük seferi dolayısıyla Peygamber'in (s.a) ordusuyla birlikte buradan geçtiğini zavallı Nicholson bilmiyor. O zamanın Asapları Semud milletinin bölgesini ve Semud halkının dağları delerek bu binaları yaptıklarını biliyorlardı. Onun içindir ki, o zamanki Araplar Kur'ân'ın bu beyanını hiç yadırgamamışlardı.
Ben de şahsen Hicr bölgesinde Semud kavminin binalarını gördüm. Nebtî bölgesini de gezip buradaki tarihi binaları da gördüm. İkisinin mimarı tarzı arasında uçurumlar var. Semudluların binalarında Nebtîlere ait yazıtların bulunması bunların Nebtîlere ait binalar olduğunun kanıtı değildir. Bu bölge Nebtîlerce işgal edilince kendi yazıtlarını yerleştirmiş olabilirler.
Soru:
Açıklamalarınıza çok teşekkür ederim. Bu bana düşünmek için yeterli kaynak sağlamıştır. Fakat ben geçen sefer söylediklerimi anlatamadığımı hissediyorum. Asıl mesele bu binaların Semudlulara mı, Nebtîlere mi ait olduğu değildir. Nicholson da Hz. Peygamberin (s.a) bu binaları gördüğünü ve Araplarca da bu binaların Semudlulara ait olduğunun bilindiğini söylemektedir. Nicholson da, bu binaların Semudlulara ait olduğunu reddetmemektedir. Asıl konu şu: Bu oyuklara Kur'ân-ı Kerim'de "büyüt" "evler" denilmektedir. Gerçi bu kelime (büyüt) ile genelde herhangi bir amaç için kullanılan odacıklar kastedilirse de akla en yatkın olanı bunların "ey" olduğudur. Nicholson'a göre ise bunlar ev değil "mezarlar"dır. Bu arada bendeniz bazı araştırmalarım sonu 1975'de bir hac kafilesi ile birlikte yolculuk yaparken Hicr bölgesini gezen Doughty isminde bir ingiliz seyyahın bu binaların şemasını çizdiğini ve bunlar üzerindeki kabartma yazıların kopyalarını ünlü Fransız bilgini Alsana Sonua Jousef Kenan'a gönderdiğini Nicholson'dan öğrenmiş bulunuyorum. Sonra ne olduğunu öğrenemedim. Ancak şunu anladım ki, Nicholson bu şahsa istinaden Kur'ân'da "büyüt" denilen binaların aslında mezarlar olduğu iddiasını ortaya atıyor.
Kuşkusuz Allah'ın buyruklarında yer alan her şey doğrudur ve aksine sonuç çıkaran her kimse yanılgıya düşmüştür. Ancak birisi ilmi düzeyde tarihi eserleri tanık göstererek belli bir meseleyi sonuçlandırmaya çalıştığı zaman, aynı düzeyde bunun araştırılması ve ona göre kabul ve reddedilmesi zorunlu hale gelmektedir. Bir süredir Nicholson'un bu kitabı piyasada satılmaktadır. Birçok müslüman ilgili yazıtları görme ve kopya etme yeteneğine sahip olduğu halde, bugüne kadar hiç kimse, ilmi düzeyde bu meseleye ışık tutmamıştır.
Bugünlerde, Tefhim'ul Kur'ân'da tarafınızdan Semud ve onların yapıları hakkında verilen bazı açıklamaları gözden geçirdim. Diğer konularda olduğu gibi bu konuda da daha fazla bilgi vererek bizi aydınlatabileceğinizi düşündüm. Bir kere siz resimli kampanya açmiştınız. Bu resimlerde yukarıda sözü edilen binalar da vardı. Acaba bu yazılara ait ayrı, tek resimler bulunabilir mi? Bu yazıtların sayısı ne kadardır? Hangi dilde yazılmıştır? El yazısı ile mi, ne çeşit bir yazıyla yazılmıştır? Biz bu yazıyı nasıl okuyabiliriz? Gerçekten bunların-mezar olduğu kanıtlanmış,mıdır? Öyle ise Kur'ân'ın tefsiri ile bunu nasıl telif edeceğiz? Kur'ân da bunların ikamet yerleri olduğuna dair delil mevcut değil midir? Öyleyse bu yapıların mezar olduğunu gösteren kitabeleri birileri çıkıp da niye yazmıştır? Bu yazıların sonradan Nebtîlerce yazıldığına ilişkin varsayımınız düşündürücüdür. Fakat bu konuda da ilmi araştırcnaya gerek vardır. Ben, müsteşriklerin yanılgıya düştüğünü ilmi düzeyde ispatlamak için, Kur'ânî gerçekliğin inkârı mümkün olmayan ısba-tının bulunmasını istiyorum.
Cevap:
Ben Kur'ân'ın indiği toprakları gezmeden önce Do-ughty'nin seyahatnamesini okudum ve onun tarafından Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a) hakkında uyandırılmak istenen şüpheleri gozönünde tutarak Hicr ve Medâin-i Salih de Semud binalarını gördükten sonra Nebtî bölgesini de gezerek Nebtîlerce yapılan binaları seyrettim. Bu binaların her ikisinin de fotoğraflarını çekip, Nebtîlere ve Semud-lulara ait binaların mimarî stili arasındaki farkı herkes görsün diye, Tefhim'ul Kur'ân'm 3. cildinde yayınladım. Semudlular ile Nebtîlerden her biri, kendi dönemlerinde, dağları kayaları oyarak evler yapmışlardı. Nebtîler Semudlulardan yüzlerce yıl sonra gelmişlerdir. Dolayısıyla onların zamanında, Semudlulara göre, dağları oyarak ev yapma sanatı daha fazla gelişmişti. İnsan, Semud bölgesinde mevcut olan bazı evleri gördüğü zaman, bunların; meclis, toplantı salonu olarak kullanıldığını düşünüyor. İki veya üç odadan oluşan bazı evler harhalde oturmak için yapılmış olsalar gerek. Bir kısmı ise küçük veya büyükçe bir tek kulübeden ibaret. Ben bunların başlangıçta mezar olarak inşâ edildiğine dair hiçbir ize rastlamadım. Yüzyıllar sonra bu bölgeler Nebtîlerce işgal edilince onlar tarafından mezar olarak kullanılmış olabilir. Fakat günümüzde orada mezar niteliği taşıyan hiçbir bina bulunmamaktadır.
Yazıtların lisanı ile alfabesine ilişkin olarak şunu anlamamız gerekir ki, eski Sami dillerin alfabeleri ile yazıları içice girmişti ve birbirine benzemekteydi. Semud, Lihyan ve Nebtî dilleri ile yazılış tarzları arasındaki küçük farklar tarihin çeşitli dönemlerinde devam etti. Dolayısıyla Arapların eski eserlerini araştıranlar için hangi yazının Semudlulara, hangisinin Nebtîlere ve hangisinin Lihyanhlara ait olduğunda karar kılmak hayli zor olmuştu. Semudlulara ait binalara sonradan Nebtîler kendi yazıtlarını yerleştirmişler veya onlardan önce Lihyanlılar yazmışlardır. Yahut Semud-luların başlangıçta birkaç kitabe yazmış olduklarını söylemek de mümkündür. Biz yazının kime ait olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz.
Dr. Cevad Ali İslâm'dan Önceki Arap Tarihi adlı kitabının 2. cilt 313. sayfasında ve devamında yine 7. cild 36-56. sayfalarda bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi vermektedir. Aynı şekilde meseleyi iyice anlayabilmeniz için Tefhim'ul Kur'ân'm 3. cildinden Şuarâ Sûresinin 99 nolu dipnotunu, ilgili resimlerle birlikte, gözden geçirebilirsiniz.[49]
İnsan Vücudunda Üreme Maddesinin Kaynağı Neresidir
(Târik Sûresi'nden Bir Ayetin Açıklaması)
Soru:
Ben bir doktorum. Tercüman'ul Kur'ân'ın Eylül sayısında Târik Sûresi'nin 5-7. âyetlerinin tercümesini yapmış ve bir de açıklama eklemişsiniz. Ancak açıklamanızı pek anlayamadım. Tercümeniz şöyle:
"insan bir baksın hangi şeyden yaratıldı? Dökülüp atılan bîr sudan yaratıldı. Bel ile göğüs kemikleri arasından çıkan bir sudan" [50] Bu âyetlere yapmış olduğunuz açıklamayı defalarca dikkatli dikkatli okumama rağmen anlayamadım. Bilimsel deneylerden anlaşıldığıkadarıyla üreme maddesi testislerde (testide) oluşmakta, ince ince kanallar yoluyla büyük kanallara geçerek karın duvarındaki kemiğe paralel bir konuma sahip büyük bir kanala (ıngumal canal) girerek yakındaki prostata (prostate) toplanmaktadır. Burada nemlenen bu maddenin dışarı çıkması da buradan olmaktadır. Ben bu suyun kaburga kemikleri ile belkemiği arasından çıkmasına anlam veremiyorum. Şu da var ki, bunun kontrolünün kaburga kemikleri ile belkemiği arasına bir ağ gibi yayılmış bir sinir sistemi sayesinde yapıldığını da kabul ediyorum. Tabii bu da belli bir noktaya kadar. Bunun kontrolü beyinde bulunan diğer bir guddenin nemlenmesi suretiyle olmaktadır.
Ancak bizim üzerinde tartıştığımız konu (bir kanal vasıtasıyla çıkması gereken) bu suyun nereden çıktığı meselesidir. Ricam bu âyetin tefsirini ayrıntılı bir şekilde yazmanız-dır. Sizden bu ricada bulunmamın nedeni sizin, bilimsel verilere karşı olumlu yaklaşıımnızdır.
Cevap:
Doktor olmanız dolayısıyla, bedendeki azaların her birinin ayn ayrı fonksiyonlara sahip olmasına rağmen, hiçbir azanın kendi başına çalışmadığını, bilakis birbirleriyle koordinasyon içerisinde çalıştığını daha iyi bilirsiniz. Erlik suyunun yapılma yerinin testisler olduğu ve bu suyun oradan belli uyarılar neticesinde çıktığı açıktır. Ancak, mide, akciğer, karaciğer, kalp, beyin, böbrek, vs. kendi vazifesini yapmasa erlik suyunun yapılması ve dışarı atılması sistemi kendi kendine çalışaDÜir mi? Aynı şekilde bir misal olarak şuna bakalım: Sidik böbreklerde oluşmakta, bir kanal vasıtasıyla mesaneye kadar ulaşmakta ve idrar organları yoluyla dışarı atılmaktadır. Ama bu hangi şey neticesinde olmaktadır? Kam yapan, tüm bedende dolaştırarak böbreğe kadar ulaştıran azalar kendi vazifelerini yapmasalar, acaba böbrekler kendi başına sidik adını verdiğimiz maddeyi kandan ayırarak mesaneye kadar gönderme vazifesini yerine getirebilir mi? Bu yüzdendir ki Kur'ân-ı Kerim'de erlik suyunun belkemiği ile kaburga kemikleri arasından değil de, bu iki kemik arasındaki bölgeden çıktığı anlatılmak istenmektedir. Kuranda böyle Duyurulması, erlik suyunun yapılması ve dışarı atılmasını bedenin belli bir bölümünün üstlendiği özel bir çalışma sistemini reddetmek mânâsına değildir. Bilakis, bundan anlaşılan odur ki, bu sistem kendi başına değildir. Bu sistem vazifesini, Allah Teâlâ'mn sulb ve terâib arasına yerleştirmiş bulunduğu aza sisteminin toplu çalışması sayesinde yerine getirebilmektedir. Bu yüzden, ben, bu işte bütün bedenin devrede olmadığı açıklamasını yapmıştım. Çünkü, ellerin ve ayakların kesilmesi durumunda da bu sistem vazifesini sürdürmektedir. Şu da var ki, sulb (belkemiği) ve terâib (kaburga kemikleri) arasında bulunan belli başlı azalardan herhangi birisinin mevcut olmaması durumunda bu sistem vazifesini sürdüremez. Tıbbî yönden bu açıklamamın herhangi bir yanlışlığı varsa lütfen beni uyarınız. [51]
Tefhim'ul Kuranda "Elhamdulillaktın Tercümesi
Soru:
Tefhim'ul Kur'ân'da. "elhamdulillah'ın tercümesini "Övgü Allah içindir" şeklinde yapmışsınız. Halbuki, bütün halef ve selef mütercimleri bu ibarenin tercümesini "bütün güzellikler Allah içindir", "bütün övgüler Allah içindir" şeklinde yapıyorlar. Tefhim'ul Kur'ân'daki tercüme eksikmiş, mükemmel değilmiş gibi gözüküyor.
Cevap:
Urduca'da "Allah için Övgüdür" ve "övgü Allah içindir" ibareleri arasında mânâ itibariyle büyük fark vardır. "Allah için Övgüdür"ün mânâsı şudur: Başkaları için olabileceği gibi, Allah için de övgü vardır. Ancak, "övgü Allah içindir" denildiğinde ortaya şöyle bir mânâ çıkmaktadır: Övgü denen şey tüm mânâları ile birlikte sırf Allah'a mahsustur, başka birine tahsis edilemez. Ben bu tercümeyi, "elhamdülillah" ibaresinde beyan buyurulmuş olan mânâyı aynen verebilmek amacıyla yaptım. Bu üslûbun seçilmesiyle, diğer mütercimlerin, "bütün güzellikler Allah içindir" veya "tamam güzellikler Allah içindir" ya da "bütün Övgüler Allah içindir" şeklinde vermek istedikleri mânâ daha iyi bir şekilde verilmektedir.[52]
İslâm Öncesi Araplar Arasında Hurûf-U Mukattaat'ın Kullanılışı
Soru:
Teflıim'ul Kur'ân'da. "huruf-u mukattaat'la ilgili olarak, bu üslubun cahiliye şairleri arasında bilindiğini, ancak daha sonra terkedüdiğini yazıyorsunuz. Buna birkaç itirazım var:
1. Söylediklerinize delil teşkil etmesi yönünden, buna cahiliye şairlerinin şiirlerinden ve hatiplerin konuşmalarından Örnek verebilir misiniz?
2. Sahabe-i kirâm'ın sözlerinde değişik örneklerine rastlanıyor mu?
3. Eğer mukattaat harflerini kullanma üslûbu sonradan terk edildi ise h\x"apaçık Arapça bir dille" [53] buyruğuna ters düşmez mi?
Cevap:
Eğer siz mukattaat harfleri ile ilgili detaylı bir araştırma için boş zaman bulamıyorsanız, sadece "Lisan el-Arab"m.I. cildindeki "Mukatiat Harflerinin Tefsiri" bölümüne bir göz atmız. Oradan öncelikle müfessirlerin bu konuda çeşitli yorumlar getirdiklerini göreceksiniz. Sonra da ünlü dil uzmanı el-Zeccâc'ın, "Araplar bir harf söyleyerek o harfin bulunduğu bir kelimeyi kastediyorlardı" dediğini göreceksiniz. El-Zeccac bu sözüne şu örneği göstermiştir;
Onlar bu gibi harflerin mânâlarını kolaylıkla arılayabiliyorlardı. Bu sebepledir ki. Kur'ân geldiği zaman hiçbir Arap bu harflerin kullanılmasına itiraz etmemişti. Fakat sonradan bu uygulama kalkınca hangi harfin hangi kelime anlamına geldiğini anlamak ve Kur'ân-ı Kerim'in mukattaat harflerinin anlamını çıkarmak güçleşti. Bu yönden bunların eş anlamlarını belirlemekte görüş ayrılıkları vardır ve bir tek yorumda görüş birliği sağlanamamıştır.
"Mânâları hâlâ doğru dürüst tesbit edilemeyen harflerin Kuranda bu kadar çok yer alması, bu kitabın anlaşılır Arapça oluşuna aykırı düşmez mi?" şeklindeki sorunuza gelince: Buna cevap olarak diyebiliriz ki: Bunların mânâlarının bili-nememiş olması, Kur'ân-ı Kerün'de insana verilen hidâyete (Kur'ân'ın rehberliğine) bir engel teşkil etmez, ona bir noksanlık getirmez.
Eğer bu hususta ufacık bir engel, bir eksiklik söz konusu olsaydı, Allah (c.c) bizzat o harflerin ne demek olduğu hakkında izahatta bulunurdu veya Rasûlullah (s.a) bu vazifeyi icra ederdi.[54]
Hz. Ebu Bekir Ve Hz. Osman Zamanında Kuranın Toplanması
Soru:
Tercüman'ul Kur'ân'ın Eylül sayısının "Resâil ve Mesâil" köşesini okurken içine düştüğüm şüpheleri gidereceğinizi ümid ediyorum.
"Düzeltme" kelimesinin açık örneğini verirken siz, "bir torbaya konulan Kur'ân-ı Kerim değişik malzemeler üzerinde yazılmıştı. Rasûlullah (s.a) onu sûrelerinin sırasına göre yazılmıştı. Rasûlullah (s.a) onu bûrelerinin sırasına göre toplayarak yazdırmamıştı. Buna ilaveten Yemame Savaşı'nda birçok hafız şehit düşmüştü" diyorsunuz. Ortaya çıkan sorular şunlardır:
Acaba hafızlar bu sûreleri bir tertibe göre mi ezberliyorlardı, yoksa herhangi bir tertibe uymaksızın mı?
Kur'ân'm tertibi Hz. Ebu Bekir-i Sıddık zamanında mı yapıldı?
Eğer tertip Hz. Muhammed (s.a) tarafından yapıldı ise değişiklik nasıl oldu?
Allah'ın Kur'ân'm korunması için üstlendiği sorumluluk nedir?
Başka bir yazmızda, "Kur an-ı Kerim yedi harf (Araplarca kullanılan yedi lehçe) üzerine nazil oldu. Daha sonra ortaya çıkan kıraat konusundaki görüş ayrılığı yüzünden, Hz. Osman zamanında, gönümüzde de geçerliliğini koruyan Ku-reyş lehçesi kıraat nüshası olarak muhafaza edildi ve diğerleri yakıldı" diyorsunuz. Bu ifadeler şöyle bir soruyu akla getiriyor: Allah (c.c) geri kalan altı lehçenin muhafazasını yapmayarak onların zayi olmasına müsaade mi etti? Halbuki Kur'ân-ı Kerim'in korunması sorumluluğunu bizzat Allah (c.c) üstlenmişti.
Cevap:
Rasûlullah bu dünyadan göç ederken, Kur an-ı Kerim'in eksiksiz ve sûrelerine göre tertib edilmiş şekli sadece onu Hz. Muhammed'den (s.a) öğrenip başından sonuna kadar bütünüyle ezberleyen hafızların zihinlerinde mevcuttu. Yazılı haline gelince: Rasûlullah (s.a) Kur'ân-ı Kerim'i kelime kelime yazdırmıştı, fakat bu mükemmel bir kitap şeklinde tasnif edilmeden muhtelif parçalara yazılmıştı. Bazı sahabeler ise kendi isteklerine göre kimi sûreleri yazmışlardı. Fakat kimsede, bütün olarak, Kur'ân'm yazılı tam bir nüshası mevcut değildi. Birçok kişi de Kur'ân-ı Kerimin çeşitli sûrelerini ezberlemişti. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a) öğrettiği tertib ve sıraya göre Kur an'ın tamamını ezberleyen sahabenin sayısı azdı. Bu sebeple, Hz. Ebu Bekir (r.a), zamanında önemli sayıda hafız savaşlarda şehid olunca, Hz. Ömer (r.a) eğer hafızlar aynı şekilde şehid düşmeye devam eder ve ümmetin elinde sadece parça parça yazılmış veya kısmen ezberlenmiş olan Kur'ân kalırsa, Kur'ân-ı Kerim'in büyük bir bülümünün kayba uğrayabileceği tehlikesinin farkına vardı. Bu kaygı içinde Hz. Ömer (r.a), Sıddık-ı Ek-ber'e (r.a) Kur'ân'm tamamını bir araya getirerek yazmayı tavsiye ettiği zaman Hz. Ebu Bekir (r.a) başlangıçta Hz. Muhammed'in (s.a) yapmadığı bu işi ben yapmaya nasıl cesaret ederim diye korkuya kapıldıysa da sonradan bunun ehemmiyetini gözönüne alarak kabul etti. Aynı kaygıyı, Kur'ân-ı Kerim'i bir araya getirmek için vazife verildiği zaman Hz. Zeyd b. Sabit de duydu. Hz. Ebu Bekir ve Zeyd b. Sabit (r.a), Kur an-ı Kerim'in korunması için hafızların hıfzına güvenmenin ve onu bir kitap şeklinde toplu halde yazdırmamanın Hz. Muhammed'in (s.a) bir sünneti olabileceği şeklindeki şüphelerini belirtiyorlardı. Onlar, biz bu sünneti değiştirmeye nasıl cesaret edebiliriz diyorlardı. Nihayet Hz. Ömer'in (r.a) "din ve milletin iyiliği, bu vazifenin yerine getirilmesinde ve bu işin tamamlanmasmdadır" sözü ile ikna olup bu işi yapmayı kabullendiler.
Malumdur ki, bu gerekçeyle sünnetten uzaklaşarak bir işi gerçekleştirme imkânı şeriatte olmasaydı, Sıddık-ı Ekber ve Faruk-ı Azam bunu nasıl meşru sayarlardı. Ve bütün bir ümmet onların davranışlarının doğru ocuğunu nasıl teyid ederlerdi.
Ben bu konuyu, yani düzeltme işini Sıddık-ı Ekber ve arkadaşlarının Kur'ân'm kelimelerinde veya tertibinde değişiklik yaptığı şeklinde kesinlikle nitelendirmiyorum. Benim çıkardığım anlam ile, Hz. Ömer'in (r.a) önerisi üzerine, Sıddık-ı Ekber ve Hz. Zeyd b. Sabit'in başta verdiği cevabın anlamı aynıdır.
ikinci sorunuzun cevabma gelince: Aslında Kur'ân-ı Kerim Kureyş lehçesi ile inmişti ve başta verilen emir de aynı lehçe ile okumak ve okutmak şeklindeydi. Allah (c.c) tarafından da bunun korunmasına söz verilmişti.
Fakat hicretten sonra, Hz. Muhammed'in (s.a) isteği üzerine, ülkenin çeşitli bölgelerinde İslâm'ı kabul edenlere kendi bölgelerinin telaffuz ve deyimlerine göre okumakta kolaylık olsun diye- Kur'ân'ın Kureyş lehçesi dışında Arabistan'ın en çok kullanılan altı lehçesi ile de okunmasına izin verildi. Bu, Kur'ân-ı Kerimi yaygınlaştırmada kolaylık sağlamak için verilen geçici bir izindi. Bu izni devam ettirmek ve Kur'ân-ı Kerim'i yedi lehçe ile dünyanın her yerine ulaştırmak amaçlanmamıştı. Fakat o devirde Allah (c.c) tarafından verilen bu izin, Hz. Muhammed'in (s.a) kutsal döneminin sonuna kadar sürdü ve bunu iptal etmek için ne Allah (c.c) bir emir verdi, ne de bu konuda Rasûlü Ekrem'in mübarek ağzından bir kelime duyuldu.
Kur'ân-ı Kerim'in yedi lehçe ile muhtelif kıraatlarde okunması, başta Arap olmayan yeni müslümanlar olmak üzere, insanlar için fitnelere yol açabileceği görüldüğü zaman Hz. Osman tarafından iptal edildi. Bu sebeple müminlerin emiri Hz. Osman (r.a), ümmeti fitnelerden ve ilahi kitabı ihtilaflardan uzaklaştırmak amacı ile, sadece Kureyş lehçesi ile yazılan Kur'ân-ı Kerim nüshalarının İslâm dünyasının merkezlerine gönderilmesine, diğer altı lehçeye göre yazılan bütün nüshaların da yakılmasına karar verdi. Ki herhangi bir İslâm düşmanı Kur'ân-ı Kerim hakkında bir şüphe ve tereddüt uyandırmaya kalkışanlasın.
Kuşkusuz, yedi lehçeden altısını iptal etme kararı cesur bir uygulamaydı. Eğer şeriat izin vermeseydi ne Hz. Osman (r.a) böyle bir uygulamaya geçebilirdi ve ne de bütün bir ümmet bunu kabul ederdi.[55]
"Seyl-İ Arim" Dönemi
Soru:
1) Tefhim'ul Kur'ân'da Arim seylabmın zamanını M. 450 olarak belirtmişsiniz, fakat bu bilginin kaynağı hakkında hiçbir malumat vermemişsiniz.
2) "Arzul Kur'ân" (Kur an'm İndiği Topraklar) adlı kitabın yayınından önce de 450'ye ilişkin rivayet bazı kitaplarda yer almıştı. Dolarıyla, Arim Seylabmın 450 senesinde vuku bulduğu rivayetlerinin "Arzul Kur'ân" eserinin yayınından sonra ortaya çıktığı söylenemez.Nicholson'un Arapların Edebiyat Tarihi isimli eserinde de Seyl-i Arim dönemi için 447 veya 450 senesi yer almaktadır. Fakat bu rivayet sebepsiz gözönünde tutulmaktadır.
3) Tefhim'ul Kur'ân da dahil olmak üzere Kur'ân-ı Kerim in muhtelif tefsirlerinin incelenmesinden Kur'ân-ı Kerim'de sözü edilen Arim Seylabımn Tübba milleti denilen Himyer Sebelileri ile değil, Sebe'nin ikinci tabakası ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde "Sebelilerin dağılması" olayı Hz. İsa'dan sonra değil, önce olmuştur.
4) Arim Seylabı sonucu Mearib Şeddi yıkıldı ve Sebelilerin bağ ve bahçeleri tahrip oldu. Arkasmdan, ticaret yolları üzerindeki kontrolleri diğer ulusların ellerine geçince buradaki kabilelerin hakimiyeti de ortadan kalktı.
5) Eğer Seyl-i Arim olayının zamanını M. 450 yılı olarak kabul edersek Sebelilerin dağılması ve göç etmelerinin de bundan sonra olmuş olması gerekir. Fakat Arapların -özellikle de Medine- tarihine göz atıldığı zaman görülür ki Sebe'nin muhtelif kabileleri M. 450 yılından çok önce bütün Arabistan'a dağılmışlardı. Yesrib'e (Medine) gelip yerleşmiş olan Ezd veya Esed adlı kabile, yahudi reisi Feyton'un (veya Fetyon) zulmüne maruz kalmıştı.
Gassani reisi Ebu Cübeyle bu baskılardan dolayı intikamını aldı. Bu olaydan sonra meşhur Tübba Ebu Bekir Es'ad veya Hasan b. Kelikerbi Yesrib'e (Medine) geldi. (Ebu Bekir Es'adin hükümranlığı M. 400 ile M. 425'den M. 455'e kadar devam etti.) Arap tarihçileri Tübbalıların durumunu, yanlış veya doğru, detaylı bir şekilde belirtiyorlar. Fakat hiç birisi Seyl-i Arim olayının Tübbalılar devrinde meydana geldiğini yazmıyor.
Eğer Seyl-i Arim olayının M. 450 senesinde meydana geldiğini kabul edersek o zaman Sebe kabilelerinin çöküşünün de M. 450 yılından sonra vukubulduğunu kabul etmek zorundayız. Halbuki tarihte Sebelilerin ticaret yolları üzerindeki kontrollerinin çok daha Önceden başkalarının eline geçtiği ve bu olayın onların dağılmasına neden olduğu ispatlanmış durumdadır. Bu dağılmış kabilelerden bazılarının tekrar toparlanıp yükseldiği ayrı bir gerçektir. Arim Seyla-bmm kabilelerin dağılmasıyla doğrudan ilgisi olmadığı da bir gerçektir. Fakat Sebe Sûresinde sözü geçen Arim Seylabmın gidişatından bu olayın M.Ö. 115 yılında yükselişi sona eren Sebe'nin ikinci tabakasıyla ilgili olduğu anlaşılıyor. Kuşkusuz Mearib Seddi'nden daha sonra da yararlanılmaya devam edildi. (Tarih bunun kimler tarafından tamir edildiği hususunda susmayı tercih ediyor.) Fakat "cenneteyn" denilen bağ ve bahçeler bir daha görülmedi. Mearib Şeddi Sebe-i Himyer döneminde de, ondan sonra da kullanıldı. Mearib Şeddi, M. 543 yılında tekrar yıkıldığı zaman Ebrehe onu tamir ettirdi. En son ne zaman yıkıldığı ile ilgili muhtelif rivayetler vardır.
6 ) Bütün tarihçüer Sebelilerin birinci ve ikinci tabakasının yerleşim merkezinin Mearib (Sebe) olduğunda görüş birliği içindedirler. Ve Arim Seylabı bu Mearib şehrinin etrafında inşa edilen aynı set ile ilgilidir. Himyerlilerin kendi egemenliklerini Mearib'e kadar yaymış oldukları bir gerçektir. Fakat Mearib'in, Himyer'in ikamet yeri olduğu söylenemez. Kur an'da da deniliyor ki: "Biz Sebe'nin meskun bölgesindeki şeddi yıkacak bir sel gönderdik". [56] (Meskun bölgeden kasıt başşehir veya Sebe'nin güç ile ihtişamının toplandığı şehir merkezidir.)
Cevap:
Bölgede bulunan kitabelerin yardımı ile yazılan Ye-men'in tarihi ile ilgili bilgiler gözden geçirilmiştir. Çıkarılan en eski yazıtın tarihi İsa'dan önce 660 yılma tesadüf etmektedir. Bu yazıttan anlaşıldığına göre, Mearib Şeddinin inşasına devam ediliyordu. Daha sonra bulunan Kral Şurahbil b. Yu'fir dönemine ait bir yazıttan 449 yılında Mearib Sed-di'nin yıkıldığı anlaşılıyor. Yeniden tamir edilen bu set 450 veya 451 senesinde tamamiyle yıkıldı. Bu sebeple geniş çapta tahrip meydana geldi ve büyük bir felaket ortaya çıktı. Bir çok insan uzak yerlere dağılıp gitti. Sonradan Kral Himyer ve Hadrarout kabilelerinin yardımı ile bunu tamir ettirdi. Bu yazıta göre olaym tarihi M. 465'tir.
Bu yazıt, Mearib Seddi'nin yıkılması ile büyük çapta zararın meydana geldiği ve sayısız insanın evsiz kaldığını gösteren ilk tarihi vesikadır.
Arap tarihçilerine göre Mearib Seddi'nin yıkılması yüzünden Cefne oğulları (Gassân, Evs, Hazrec) Lahm, Tenüh,
Tay ve Kinde vb. kabileler Kuzey ve Orta Arabistan bölgelerine dağılmak zorunda kaldılar.
Hamza Isfahanı, Dünya Krallar ve Peygamberler Tarih, adlı eserinde Gassâni Reisi Cefhe b. Amr Müzeykıya'nın, Bizans Kralı Nasturas devrinde Şam bölgesi Araplarmm hükümdarı seçildiğini yazıyor.
Sözü geçen Bizans kralının asıl adı Anastasius idi ve hükümranlık dönemi 491-518 yılları arasıydı. Bu da Gassânilerin göçünün beşinci miladi asrın ortalarında gerçekleştiğini teyid etmektedir.
Aynı şekilde Yemen'den göç eden başka bir kabile de, Hire'de Sasanîlere tabi olarak beşinci asırda egemenlik kurdu.
Bu konuda Arapça olarak kaleme alınmış Iraklı tarihçi Dr. Cevad Ali'nin "islâm'dan Önceki Arap Tarihi" adlı eseri oldukça güvenilir bir kaynaktır.[57]
Bazı Tefsir Zorluklarının Giderilmesi
Soru:
Tefhim'ui - Kur'ânın beşinci cildi incelendikten sonra aşağıda yer alan bazı konularda açıklamaya gerek duyulmuştur.
1. Sebe Sûresinin 14, âyetine göre Hz. Süleyman'ın cesedi değnek ile o ka,dar süre ayakta kalmış ki, tahta kurusu değneği kemirmiş ve cinler (tabii ki insanlar da) onun ölümünden haberdar olmamışlardı. Böyle bir olay düşünülemez. Oysa bu Kur an'da mucize olarak sunulmaktadır. Acaba cinlerden ve imparatorluğun ileri gelenlerinden hiçbiri, ibadet eden, yemek yiyen, mahkeme kararlarını veren, emirler yağdıran, dilekler dinleyen ve diğer işlerini yoğun bir şekilde yürüten Hz. Süleyman'ın uzun müddet nasıl durduğunu akıllarına getirmediler mi? Hayatta olduğunu kanıtlamak için sadece ayakta durmak yeterli midir? Acaba onun ailesi de ölümünden habersiz mi idi? Yoksa kendileri mi bu yolu seçmişler?
Saygıdeğer müfessirin açıkça dile getirdiği vak'a başlı başına bir muammadır.
2. a) Ahkâf Sûresinin 29. âyetinin 33. açıklama notundan cinlerin Mekke döneminde inanç sahibi oldukları anlaşılıyor. Fakat, Rasûlullah'm (s.a) ve müslümanlarm zor günlerinde herhangi bir yardımda bulunmadıkları gibi, herhangi bir cihada da katılmadıkları ileri sürülüyor. İnsanlar nasıl Kur'ân-ı Kerim'in tamamına itaata zorunlu ise, cinler de aynı uygulamaya tabi değil midir? Eğer namaz, oruç, zekat ve cihad, bunlann hepsi cinler için farz değilse, istisnanın dayanağı nedir? Eğer farz ise, cinler bunu ne zaman ve nasıl icra ederler?
b) Bu âyetlerden; cinlerin şans eseri iman ettiklerini ve onların kendi istekleri ile arkadaşlarına İslâm'ı kabul etme çağrısında bulunduklarını öğreniyoruz. Eğer Hz. Peygamber (s.a) insanlara olduğu gibi cinler için de gönderilmiş ise, o cinlere bizzat niçin çağrıda bulunmamıştır? Onların dini eğitimi için ne gibi tedbirler alınmıştır ve onlar için şeriat emirlerinin özelliği nedir? Kur'ân-ı Kerim'in sosyal buyrukları insanlar için olduğu gibi, cinler için de aynı şekilde geçerli midir? Yoksa onlara verilen emirler farklı mıdır?
3. Sâd Sûresi'nin 36. açıklama notunda "bu hadis sıhhat bakımından sağlam bir belge olmasma rağmen aklen kuşku uyandırmaktadır" deniliyor. Bir hadisin sağlamlığının ölçüsü aklı selim midir?
4. Şûra Sûresi'nin 23. âyetinin 41 nolu açıklama notunda, muhterem müfessir Kurbâ" kelimesi konusundaki görüşünü açık olarak belirtmemektedir. Oysa bu nun iyice açıklanması gerekiyordu. Bir zümreyi diğerlerinden ayırabilmek ancak o zaman mümkün olabilir.
5. Tefhim'ulKur'ân, Sayfa 289 (1. Baskı); Saffat Sûresi, âyet 65, açıklama notu 36...
Teşbih yapan (Allah) için teşbihin her iki tarafı da onaylanmıştır. İnsan şeytanın başını görmedi, ama zakkumun tomurcuklarını muhakkak görmüştür. Benzetilene dayanarak benzeten hakkında bir fikir edinilebilir. Dolayısıyla bunu "hayalî teşbih" olarak nitelendirmek uygun görülmüyor. Bu konuda saygıdeğer müfessir tarafından verilen örnekler gerçekten yersizdir.
6. "Çok kızdı ve yüzünün rengi kızardı." Buradaki kızmak, utanmak veya korkmak anlamına mı geliyor?
Cevap:
1. Kuranda yer alan konuları ben aynı şekilde beyan ettim. Burada sizce getirilen soru işaretlerinin cevabı Kur'ân-ı Kerim'de mevcut değil midir? Ben de kendiliğimden bir şeyler uydurarak Kur'ân-ı Kerim'e dahil edemem.
2. a) Cinlerin iman getirmesi, onların da insanlar arasında küfür ve iman çekişmesine katıldıkları anlamına gelmez. Cinler içinde de kâfir ve mümin çekişmesi vardır ve insanlar
buna iştirak etmezler.
b) Cinler rastlantı sonucu iman getirmemişlerdir. İnsanlar içinden gelen Peygamberin (s.a) cinlerin iman getirmesinde rolü vardır. Elbette cinler için şeriat emirlerinin neler olduğu, yetişmeleri için ne gibi tedbirlerin uygulandığı hususunda teferruatlı bilgiye sahip değiliz.
3. Sıhhat bakımından sağlam bir belge olmasına rağmen, hadisin metninde bunun sağlamlığına şüphe getiren bir şeyin olması mümkündür.
4. Ben Şûra Sûresi'nin 23. âyetinin açıklamasını gücümün yettiği ölçüde yaptım. Ama siz bundan memnun olmayabilirsiniz.
5. Şeytanın başının zakkuma benzediği ve onların zakkuma benzetildiği düşüncesine eğilimli iseniz, siz bu tefsiri yapabilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur.
6) Nefesin tükenmesi veya kaşıntıya yakalanması anlamına gelebilir. Fakat ben bunun tercümesini Hz. İbn Abbas'a (r.a) ait olan: "Allah'ın mahlûku, resim yapacaksan ağaçların resmini yap" sözünü gözonünde tutarak yaptım.
Bundan anlaşılıyor ki, bu şahıs insan resminin haramlığı konusunda rahatsız olmuştu, ama ressamlıkta ısrar etmek istiyordu.[58]
Hz. Muhammedin (S.A) Çocuklarının Yaşları
Soru:
Tefhim'ul Kur'ân'm altıncı cilt, 490. sayfasındaki Kevser Sûresi ile ilgili tefsirin giriş bölümünde İbn Sa'd'a ve İbn Asâkir'e dayanarak Hz. Abdullah ibn Abbas'm rivayetini verirken, siz Hz. Muhammed'in (s.a) en büyük oğlunun Hz. Kasım olduğunu söylüyorsunuz. Yine diyorsunuz ki, onun küçüğü Hz. Zeynep idi. Zeyneb'in küçüğü ise Hz. Abdullah idi. Ondan sonra sırasıyla üç kızı Ümrnü Gülsüm, Fatıma ve Ru-kiyye'dir. İlk Önce Hz. Kasım vefat etti, sonra Hz. Abdullah hayata gözlerini yumdu. Bu olay üzerine As b. Vâil "Onların nesli tükendi, şimdi onlar dağılmıştır" ifadesini kullandı. Bu rivayetten Hz. Rukiyye'nin en küçükleri olduğu ortaya çıkıyor. Fakat yaygın olan Hz. Fatıma'nın en küçükleri olduğudur. Bu rivayete göre Hz. Abdullah, Peygamberimizin (s.a) çocukları arasında üçüncü sırada idi. Oysa "Rahmeten lil Alemin" kitabının yazarı, Hz. Abdullah'ın nübüvvetten sonra dünyaya geldiğini yazıyor. Bu nakiller, Hz. Muham-med'in (s.a) çocuklarının yaş ve doğumları ile ilgili Hz. İbn Abbastan nakledilen rivayetle çelişiyor. Lütfen bunu açıklar mısınız?
Hz. Kasım nübüvvetten Önce dünyaya geldi ve gene nübüvvetten önce vefat etti. Onun ismi anılınca "Allah ondan razı olsun" denmesine ilişkin şeriat emri nedir?
Cevap:
Hz. Muhammed'in (s.a) çocuklarının doğum tarihi konusunda büyük çelişki vardır. Benim tetkiklerime göre kızlardan Hz. Zeynep (r.a) en büyüğü idi. Çünkü onun nikahı cahi-liye zamanında Ebu'l As ile yapıldı. Rivayetlere göre o, nübüvvetten 10 sene önce doğdu. Bana göre Hz. Rukiyye en küçükleri idi. Onun nikahı Hz. Osman'la (r.a) yapıldı ve onunla birlikte göç ederek Habeşistan'a gitti. Büyük bir ihtimalle onun yaşı nübüvvetten sonra 5. hicride en az 13-14 olmalı. Hz. Fatıma'ya ilişin rivayetlere göre, Hz. Muhammed (s.a) 41 yaşında iken Hz. Fatıma (r.a) dünyaya geldi.
Rasûlullah'm nübüvvetten önce dünyaya gelen ve küçükken vefat eden çocuklarına "radıyallahü anh" denmesinde bir sakınca yoktur.[59]
Kuran Ahkâmının Teferruatında Değişiklik Yapılabilir Mi?
Soru:
Ben genç bir talebeyim. 1970'den beri Cemaat-i İslâmî'nin sempatizanıyım ve size saygı duymaktayım. Size saygı duyarken veya bir başkasına düşmanlık beslerken ben her zaman son nebi Hz. Muhammed'in (s.a) "Sevgi ve nefretin Ölçüsünü sadece Kur'ân-ı Kerim ve doğru sünnete dayandırın" hadisini göz önünde tutarım. Kitaplarınızı inceledim. Allah'a sonsuz hamdederim ki, bana İslâm'ı anlamayı, bilinçli olarak O'nun gösterdiği yolda yürümeyi ve dini ikame etme hususunda üzerime düşeni yerine getirme yolunda hizmet etmeyi bana lütfetti. Bu yolda çalışmayı nasip etti.
Bu girizgahtan sonra benim zihnimi karıştıran meseleye değinmek istiyorum:
Bu mesele "Sünnetin Temel Değeri" adlı eserinizde çıkan yazrile ilgilidir. Bende bu kitabın Mart 1970 baskısı bulunmaktadır. Kitabınızda Dr. Abdül Vedüd Beyin şöyle bir sorusu bulunuyor: "Hz. Muhammed (s.a) tarafından dini emirleri yerine getirmek için yapılan önerilerde herhangi bir dönemin gereklerine göre değişiklik yapılabilir mi? Bu gibi değişiklikler Kur'ân-ı Kerim'in teferruatla ilgili hükümlerinde de yapılabilir mi?" Bu soruya verdiğiniz cevapta siz, ifade ve kelimelerin izin verdiği ölçüde, bir dereceye kadar değişiklik yapılabileceğini söylüyorsunuz. Buna Kur'ân-ı Kerim'i de dahil ediyorsunuz.
Siz, "Sünnetin Temel Değeri" adlı kitabınızın 146. sayfasında yer alan soru ve cevabı tekrar okuyunuz. Bana göre, bu görüşünüz Kur'ân-ı Kerim'in güvenilir durumuna kuşku getirmektedir. Oysa o her çeşit tahribattan korunmuştur.
Sadece bana göre değil; ilahi fermana göre de Kur'ân-ı Kerim, virgülünde dahi değişiklik yapılamayan yegane sağlam ve güvenilir kitaptır. Bu karar sünnet için de geçerlidir.
Siz diyorsunuz ki, hüküm ve emre göre değişiklik yapılabilir.
Konuyla ilgili sorular aşağıya çıkarılmıştır:
1. Bu yazınızdaki "Kur'ân-ı Kerim'in teferruatla ilgili hükümleri"nden kasıt nedir?
2. Eğer bundan kastınız Kur ân m âyetleri ise, vahiy sahibi olmayan bir kimsenin bu âyetlerde değişiklik yapma yetkisi var mıdır?
3. Rasûlullah'm (s.a) irtihalinden sonra Kur'ân-ı Kerim'in buyruklarında değişiklik yapılabilir mi?
4. Bizzat Hz. Muhammed'in (s.a) kendisi, Kur'ân emirlerinin en küçük ayrıntısında bile isteğine göre, değişiklik yapabilir miydi?
5. Bu yazınız nübüvvetin sona ermesine karşı bir delil olmaz mı?
6. Yazınıza, Kur'ân-ı Kerim'den, Rasûlullah'm sünnetinden ehl-i sünnet imamların mezheplerinden herhangi bir delil gösterebilir misiniz?
7. Eğer bu konuda elinizde delil yoksa görüşünüzden dönmeye hazır mısınız?
8. Cemaat-i İslâmî içinde kalmak için yazılarınızı okumak ve görüşlerinize katılmak zorunlu mudur?
Ben sözleri abartarak teşhir eden ve bunları başkalarına karşı nefret ve hakaret vesilesi yapan kimselerden değilim. Bütün yazdıklarımı haklı olduğumu düşünerek aktardım. Araştırma ve tetkiklerim sizin kitaplarınızla sınırlı değildir. Ben bu kısacık ömrümde öncekilerin yazılarını da inceledim. Ancak İslâm bilincini kuşanmamda eserlerinizin payı büyük. Allah (c.c) sizden razı olsun.
Cevap:
"Sünnetin Temel Değeri" kitabımın bir yerinde ortaya çıkan kuşkulara dikkatimi çektiğiniz için teşekkür ederim. Aslında ben sorulara cevap verirken soru soranın sorusunda yer alan "değişiklik" ifadesini kullandım. Şüphesiz bu kelime tek basma kullanıldığında şüphe ve tereddüt uyandırmaktadır. Ama benim bu kelimeyi kullandığım yazılarımı dikkatlice okuduğunuz zaman kuşkularınız kalmayacaktır. Benim ifademin aslı şöyledir:
"Gerek Kur'ân emirlerinin teferruatlarında olsun, gerekse Rasûlullah'ın (s.a) sahih sünnetinin teferruatlarında olsun; her ikisinde de hüküm bildiren kelimelerin müsaade ettiği ölçüde değişiklik yapılabilir veya ancak başka bir nas-la değiştirilen hükümler için değişiklik bahis konusu olabilir. Bunun dışında hiçbir mu min, herhangi bir durumda, Allah ve Rasûlü'nün buyruklarında değişiklik yapmaya yetkili olduğunu düşünemez".
Bu yazıda "değişiklik"ten kastedilen; dilediği şekilde, keyfince yapılan değişiklik değildir. Fakat bu değişiklik, buyruğun bir anlamını bırakıp diğer anlamım almaya imkan varsa veya kelimelerin her iki anlama müsaade ettiği hallerde veya bazı hususî durumlar için özel emirlerde terketme veya benimsemeye izin verildiği durumlarda söz konusu olabilir.
Ben bu iki mevzuun izahatı için Kur'ân-ı Kerim'den bir kaç örnek sunuyorum:
"Boşanmış kadınlar, üç kuru' (üç adet veya üç temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetlerler.[60]
Bu âyette geçen kuru"' kelimesinin bir anlamını bir fıkıh grubu, diğer anlamını da bir başka fıkıh grubu benimsedi."kuru"' kelimesinde her iki anlama da açık kapı olduğu için, bir hükmü bırakıp, diğerini almamız geçerli ve doğru idi.
Aynı şekilde teyemmümün hükümleri beyan edilirken Kur'ân-ı Kerim1 de:
'Yahut kadınlara dokunduğunuz zaman [61] ifadesi kullanılmıştır. Bu ifadeler de iki türlü anlama müsaittir. Dolayısıyla bir fıkıh grubu bir anlamını ve diğer fıkıh grubu da başka bir anlamını benimsedi. Bu âyetin kelimeleri iki mefhumdan birini terkedip diğerini benimsemeye müsaade ettiği için bu geçerli ve doğru bir yoldu. Şimdi ikinci mevzuun örneklerini inceleyelim: Muhammed Sûresi'nde Allah'ın şöyle bir emri var:
"Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız" [62]Burada savaş esirlerine nasıl muamele edileceği konusunda iki şekil teklif edildi. Biri, ihsan; diğeri, fidye. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a) uygulamalarından ihsanın, fidye almadan serbest bırakmak suretiyle de, köle veya cariye yaparak iyi muamele göstermek sureti ile de gerçekleştirilebileceği anlaşılmaktadır. Eğer bu örnek olmasa idi, ihsanım zahiri mânâsı sadece savaş esirlerinin fidye alınmaksızın serbest bırakılması olarak anlaşılacak ve kabul edilecekti.
Kureyza Savaşı sırasında Hz. Muhammed (s.a) Medine'den giden mücahidlere "Beni Kurayza bölgesine ulaşmadan ikindi namazını kılmayın" emrini verdi. Fakat yolculukta gecikme oldu ve ikindi namazı kılma zamanı geçmeye başladı. Bu durumda bir kısmı namazı kılmış ve bir kısmı kümamıştır.
Namazı kılmayan grup namazın zamanında kılınmasına ilişkin Kur an emri ve Sünnet'in tavsiye ve talimatlarından vazgeçerek, Hz. Muhammed'in (s.a) bu özel durum için verdiği açık emrine uydular. Diğer grup ise Hz. Muhammed'in (s.a) talimatından "ikindi namazından önce Beni Kurayza'ya varın" şeklinde anlam çıkardılar. Zamanında oraya ulaşamayacaklarını anladılar ve namazın da geçmeye başladığını düşünerek namazı zamanında kılmaya ilişkin genel emre itaat ettiler.
Bu iki grubun uygulaması kendisine ulaştırıldığı zaman Hz. Muhammed (s.a) hiçbir grubun uygulamasına yanlıştır dememiştir. Çünkü her ikisi için de lehlerine olan (anlayışlarına uygun) nass mevcuttu.
Bu açıklamalardan sonra, yönelttiğiniz sekiz sorudan ilk yedisine cevap yermeye gerek kalmamıştır sanıyorum.
Sekizinci soruya kısa cevabım şudur: Cemaat-i İslami'ye katılmak veya içinde kalmak için benim yazılarıma uymanın kesinlikle gerekli olduğuna dair hiçbir mecburiyet yoktur.
Bunu ben Cemaat-i İslâmî kurulduğu gün söylemiştim.[63]
Kadıyânîlerin Kuran Ayetlerinden Çıkardıkları Yanlış İstidlaller
Soru:
Ben bir çok yazılarınızı mütalaa ettim. Fakat Kadiyanîlerin tartışma konusu yaptığı âyet hakkında bir yorumunuzu görmedim.
A'raf Sûresinin 35. âyetinde
"Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden elçiler gelip, size âyetlerimi anlattıkları zaman (günahlardan) korunup (kendisini) düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.[64] buyuruluvor. Burada, Hz. Muhammed'e (s.a) inen Kur'ân'da Ben-i Adem'e seslenerek "size kendi içinizden elçiler gelecek" denilmektedir. Bundan, Hz. Muham-med'den (s.a) sonra nebilerin gelişinin yolunun açık olduğu açıkça anlaşılıyor. Kadıyâanîlerin bu deliline cevabınız nedir? Aynı şekilde onlar Mü'minûn Sûresi'nin 51. âyetine[65] ve:
"Eğer ibrahim yaşasaydı nebi olurdu" hadisine dayanarak peygamberliğin son bulmadığını iddia ediyorlar. Bunlara ne tür bir karşılık verilebilir?
Cevap:
A'raf Sûresi'nin 35. âyetini kendisinden önceki ve sonraki âyetlerden koparıp, anlam bütünlüğünü ortadan kaldıracak tarzda ileri sürülen herhangi bir yorumdan çıkan netice âyetin siyak ve sibakı dikkate alınarak çıkarılan sonucun tam tersidir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'de yer alan birtakım âyetlerden de anlaşılacağı gibi, Kadıyânîlerin ileri sürdükleri tefsir gerçek dışıdır. Bunun dışında Kadıyânîlerden on üç asır öncesinden bu yana hiç kimse, söz konusu âyetten Hz. Muhammed'den (s.a) sonra nübüvvet sürecinin devam ettiği yolunda bir anlam çıkarmamış ve böyle bir yorum getirmemiştir. Kadiyânîlerin bu âyeti delil göstererek insanları kandırmalarına fırsat vermemek için ben bu üç meseleyi ayrı ayrı açıklayacağım:
1. Aslında A'raf Süresindeki bu âyet, ikinci rükuun başından dördüncü rükuun ortasına kadar devam eden Âdem ve Havva'nın hikayesine ilişkin olarak inmişti. Önce ikinci rükuda bütün hikâye beyan edildikten sonra üçüncü ve dördüncü rükuda bu hikayeden çıkan sonuçlar değerlendirilmişti.
Bu özellikleri kavradıktan sonra 35. âyetin incelenmesinden "Ey Ben-î Âdem" şeklindeki sesleniş ile bu âyetin, Kur'ân-ı Kerim'in nazil olduğu dönemdeki insanları değil; insan cinsinin ilk yaratılışı dönemindeki insanları kastettiği, onlarla ilgili olduğu görülecektir. Diğer bir deyişle; yaratılış dönemindeki insanlara, kurtuluşlarının Allah tarafından gönderilen peygamberler vasıtasıyla gösterilen yolu takip etmeleriyle mümkün olacağı uyarısında bulunulmuştu.
2. Bu konuyla ilgili âyetler Kur'ân-ı Kerim'in üç ayrı yerinde tekrarlanmıştır. Üçünde de Âdem ile Havva'nın öyküsü anlatılmaktadır. Birinci âyet Bakara Sûresi'nin 38. âyetidir. İkinci âyet A'râf Sûresi'nin 35. âyetidir.'Üçüncü âyet de Tâhâ Sûresi'nin 123. âyetidir.[66]
Bu üç âyetin içeriği birbirine benzemektedir.
3. Kur'ân müfessirleri, diğer âyetler gibi A'râf Sûresi'nin bu âyetinin de Âdem ile Havva'nın öyküsüne ilişkin olduğunda birleşiyorlar. Öyle ki, en büyük müfessirlerden olan Allame İbn Cerir et-Taberi tefrişinde bu âyetle ilgili olarak Ebu Seyyid el-Sülemi'nin sözlerini aktararak "Allah (c.c) burada Hz. Adem ve onun nesline bir arada ve aynı anda hitap etti" diyor, imanı Razi de Tefsir-i Kebirinde bu âyeti teşrih ederken şöyle yazıyor:
Peygamberliği sona erdiren son peygamber olmasına rağmen - eğer bu hitap Hz. Muhammed'e (s.a) ise bu, Allah'ın (c.c) ümmetler hususunda kendi sünnetini beyan ettiği anlamına gelecektir."
Allâme Âlûsi "Ruh 'ül Meânî" adlı tefsirinde şöyle diyor: "Burada her milletin yaşadığı olaylar hikâye olarak beyan ediliyor. Burada rusül kelimesi çoğul olarak (peygamberler) kullanıldığı için Ben-î Adem'den; Hz. Muhammed'in ümmeti olarak mânâ çıkarmak âyetin açıkifade tarzına eve gramere aykırıdır."
Allâme Âlûsi yazının son bölümünde " - Eğer burada hitap Hz. Muhammed'in (s.a) ümmetine yönelik ise - bu ümmete birden fazla rasûlün gönderilmesi bahis konusu olamayacağına göre niçin "eğer bir zamanlar size rasûl gönderilirse" şeklinde bir ifade kullanıldığını soruyor."
"Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı bilmekteyim" (Mü'minûn: 51) âyeti de siyak ve sibakı gözönünde tutulmak şartı ile incelendiğinde,
Kadiyanîlerin çıkardığı anlam çıkarılamaz.
Bu âyetin muhtevası ikinci rükudan beri devam ediyor. Orada Hz. Nuh'dan (a.s) başlayarak, Hz. Isa b. Meryem'e (a.s) kadar muhtelif zamanların peygamberleri ile onların ulusları bahis konusu edilerek, her yerde ve her zaman peygamberlerin aynı mesajı ve aynı eğitimi verdiği dile getiriliyor. Onların hepsinin yöntemi aym olmuştur. Hepsi aynı şekilde Allah'ın rahmetinden nasip almışlardır. Bunun aksine doğru yoldan sapmış uluslar da daima Allah'ın yolunu terk ederek yanlış eylemlere girmişlerdir. Bu beyan silsilesi içerisinde bu âyet "Ey Muhammed'den (s.a) sonra gelecek olan rasûller, helâl rızık yeyin ve iyi işler yapın" anlamında olamaz. Bunun anlamı; Allah'ın (c.c) Nuh'dan (a.s) şimdiye kadar gelen bütün rasûllere "helal rızık yeyin ve iyi işler yapın" talimatını verdiği yönündedir.
Kur'ân müfessirleri, bu âyetten hiçbir zaman Hz. Muhammed'den (s.a) sonra peygamberlerin geliş kapısmm açık olduğu anlamını çıkarmamışlardır. Daha fazla araştırma için muhtelif tefsirlerden bu konuyla ilgili bölümlere bakılabilir.
"Eğer ibrahim yaşasaydı peygamber olurdu" hadisine dayanarak Kadiyanîlerin keyfî mânâ çıkarmaları ve bu âyet-i kerimeyi peygamberliğin son bulmadığına dair delil olarak ileri sürmeleri dört açıdan yanlıştır.
Birincisi: Rasûlullah'm (s.a) hadisi olarak gösterilen rivayetin senedi zayıftır ve muhaddislerden hiçbiri bunun sahih olduğunu kabul etmemektedir.
ikincisi: Nevevî ve İbn Abdilberr gibi ünlü muhaddisler hadis diye rivayet edilen bu metnin güvenilir olmadığını kabul etmektedirler. İmam Nevevî "Tehzib'ül Esmâi ve'l-Lu-gat" adlı eserinde şöyle yazıyor:
Bazı kimselerden rivayet edilen 'eğer ibrahim yaşasaydı nebî olurdu' şeklinde söylenen sözler yanlıştır ve görünmeyen, bilinmeyen şeyler hakkında fikir yürütmenin yersiz cesaret örneğidir. Bu, düşünmeden büyük bir söz söylemekten ibarettir."
Allâme İbn Abdilberr şöyle yazıyor:
Bunun ne demek olduğunu anlayamadım. Nuh'un (a.s) nebi olmayan evladı vardı. Eğer bir peygamberin bütün çocukları peygamber olsaydı, Nuh'un (a.s) çocuklarının hepsi peygamber olurdu. Çünkü onların hepsi Nuh'un (a.s) çocukları idi."
Üçüncüsü: Çoğu rivayetlerde bu söz Hz. Muhammed'in (s.a) değil, bazı sahabelerin sözü olarak naklediliyor. Ve deniliyor ki, Hz. Muhammed'den (s.a) sonra başka bir nebi gelmeyeceği için Allah Teâlâ Hz. Peygamberin (s.a) oğlunu vefat ettirmiştir.
Örneğin: Buharı mn. rivayeti şöyledir:
"İsmail b. Ebi Halid diyor ki: Abdullah ibn Ebi Ev fa'ya 'Hz. Muhammed'in (s.a) oğlunu gördün mü?' diye sordum. Dedi ki: 'Küçük yaşta vefat etti. Allah (c.c), Hz. Muhammed'den (s.a) sonra bir peygamber göndermeye karar verseydi, Hz. Muhammed'in oğlu hayatta olurdu. Fakat Rasûlullah'tan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir.[67]
Hz. Enes'ten (r.a) aktarılan buna benzer bir rivayet de şöyledir:
o (Peygamberimizin oğlu ibrahim) hayatta kalsaydı, peygamber olurdu. Fakat kalmadı. Çünkü sizin peygamberiniz Hz. Muhammed (s.a), peygamberlerin sonuncusudur. [68]
Dördüncüsü: Faraza, sahabe-i kiramın bu açıklamaları olmasayd, muhaddislerin; "Hz. Peygamberin (s.a) sözü olarak nakledilen bu rivayet, senedindeki zayıflık nedeniyle hadis olarak kabul edilemez" şeklindeki açıklamaları da bulunmamış olsaydı, bu rivayet yine de zayıf ve kabul edilemez olarak nitelendirilecekti. Çünkü hadis ilminin ittifakla kabul edilen sabit ilkelerine göre, diğer sahih hadislere ters düşen bir rivayet hadis olarak kabul edilemez.
Bir tararla Hz. Muhammed'den (s.a) sonra nübüvvet kapılarının kapalı olduğunu açık bir biçimde gösteren çok sayıda doğru ve kuvvetli hadisler dururken, nübüvvet kapısının açık olduğuna imkân tanıyan bir tek rivayete nasıl itibar edilebilir. Kaldı ki, bu bir tek zayıf rivayet için diğer sahih rivayetler görmezlikten gelinemez.[69]
Kurandan Birkaç Meselenin İzahı
Soru:
[70]Tefhim ul Kur'ân'ın birinci cildi, sayfa 79 -80'de bu âyetin tercümesini şöyle yapmışsınız:
"Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden sebzesinden, buğdayından, sarımsak ve soğanından, mercimek vesaire-sinden bize çıkartsın.[71]
"Sâk [72]dan sonra virgül koyup "sebze" yazmışsınız Igii/ nın 'sebze" olarak tercüme edilmesi daha doğrudur. Ancak sizin bu ikisi arasına virgül koymanız şaşırtıcıdır. Tercümenizden öyle anlaşılıyor ki siz LgJÜS ibaresini "sebze" olarak tercüme etmişsiniz. Halbuki "hıyar"a. denilmektedir. Şeyhul-Hind Mahmûd'ul Hasen de bu şekilde tercüme etmiştir. Abdullah Yusuf Ali de ibaresini İngilizcede "cucumbers" "hıyar" olarak yazmıştır. J-^ soğana mı yoksa sarımsağa mı denmektedir? Sarımsak, Kur'ân-ı Ke-rim'in hangi kelimesinin tercümesidir. Sonra, tercümeniz deki tertip şöyledir: "Soğan, mercimek vs." Oysa, soğanın sonda gelmesi gerekirdi. Acaba "vs." ilavesini müfessirler de zikretmiş midir?
Cevap:
Söz konusu âyet bağlamında benim yaptığım tercümede, sizin dikkatimi çekmek istediğiniz kelimelerin detayı Arapça'dan Farsça'ya "Surah" sözlüğünde ve "Müntehe'l Edeb" kitabının Farsça tercümesinde şu şekilde yapılmaktadır:
Tere ve sebze, yeri yeşillendiren her bitkiye denir. (Surah). Fideden değil de, tohumdan yetişen sebzeler.
Farsça'da "tere" kelimesi "sak" için, sebze ise her ikisi için kullanılmaktadır. Benim yukarıda işaret ettiğim üzere tere ve sebze atıf vavı'yla birlikte kullanılmıştır. Bu yüzden sak ve sebze olarak tercüme etmek daha doğrudur.
Hıyar (Surah). Hıyardan daha uzun olan acur ve hıyar (Müntehe'l Edeb). Bu tercüme gerçekten de gözümden kaçmış ileride ilâve ederim.
Yeşil sarımsak ve nohut ve buğday (Surah). Sarımsak ve buğday ve nohut ve kendisiyle ekmek pişirilen her tane. Ve, her baş sarımsak ve soğan (Müntehe'l Edeb),
Bir çeşit tahıl olan mercimek (Surah). Mercimek (Münft'hel Edep).
Soğan (Surah ve Müntehe'l Edeb) Bu âyet-i kerimede kullanılmış bulunan kelimelerin çoğu geniş kapsamlı olduğu ve her birinin tam mânâsını tercümede vermek mümkün olmadığı için "vs." ibaresi kullanılmıştır. Böylece, bu kelimelerin aynı anlamdaki diğer şeyleri de kapsadığı açıklanmak istenmiştir. Ben tercüme değil de tercümanlık ettiğim için, Kur'ânî ibarelerin sınırında durarak, Kur an'da geçen kelimelerân amacına işaret eden bu gibi bazı eklemelerde bulundum.[73]
Tefhimül Kurana Birkaç İtiraz
Tefhim'ul Kur 'ândaki bazı yerlere yapılmış birkaç itiraz almış bulunuyoruz. Araştırmacı gözle bakınca, bunların ele alınmasını gerekli gördük. Aşağıda bu itirazları tek tek naklederek, üzerinde durmak istiyoruz.
Birinci İtiraz: Yûsuf Sûresi 3. Ayet
Kıssalar" burada masdar olarak kullanılma mıstar. Arapçanm bilinen kaideleri uyarınca masdarın "nek re" olarakgelmesigerekir
sen'ül Kasas" aynı "Ahsen'ül Hadis" cinsinden bir terkiptir ve "kasas" burada "maksus", yânî "hikaye olunmuş" mânâsına kullanılmıştır, ibarenin bu şekilde kullanımı
Arapça'ya uygundur.
Kassa, yekussu" fiili mef ul tarafına mü-teaddi (geçişli) olmakta ve bu Kur'ân-ı Kerim'de her yerde yalnız mef ul (yüklem) olarak kullanılmaktadır. Bundan dolayı âyetin doğru tercümesi şu şekilde olmalıdır:
Biz sana en güzel hikayeyi anlatıyoruz."
Lisan'ül Arap "taki:[74]
Sana en iyi açıklamayı yapıyoruz" ibaresi de bu tercümeyi teyid etmektedir. Çünkü bu ibarede de "beyan" kelimesi masdar olarak değil de isim olarak kullanılmaktadır.
Bu âyet Tefhim'ul Kur'ân'da şu şekilde terceme edilmiştir: "Biz vakıa ve hakikatleri sana en uygun üslubla beyan ediyoruz". Eğer bu âyet-i kerime motamot tercüme edilseydi, şöyle bir tercüme ortaya çıkacaktı: "Biz sana beyan ediyoruz, en uygun üslubla beyanı". Ancak, böyle bir üslup Urduca'da alışılmadık bir üsluptur. Bu yüzden biz, "hikâye etme", "en güzel üslupla beyan etme" anlamlarını Urduca konuşma diline uygun olarak yazdık. Bu âyet üzerinde gramer yönüyle durmadan önce, ilim ehlinin büyüklerinin bu âyetin tercümesini nasıl yaptıklarına bakalım:
Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a) "Sana hikaye ediyoruz, en iyi hikaye etmeyi."
Şah Refıuddin (rh.a) "Biz beyan ediyoruz, senin üzerine en iyi bir şekilde beyan etmeyi."
Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (r.a) "Biz sana oldukça güzel (nefis) bir hikaye beyan ediyoruz."
ilk iki büyük, size göre yanlış olan bir tercüme yapmıştır. Yani, onlar, "el-kasas" kelimesini masdar mânâsına alarak "hikâye etmek''ve "beyan etmek" şeklinde tercüme etmişlerdir. Şu da var ki, üçüncü büyük, söz konusu kelimeyi isim olarak mütalaa ederek tercümesini "beyan"ve "kıssa" şeklinde vermiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki, Arap dilinde her iki tâbire de yer vardır.
Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a) ve Şah Refîuddin (rh.a) hakkında, birinin çıkıp da onların Arapça'nın bilinen kaidelerinden habersiz olduklarını söylemeye cür'et etmesi oldukça zordur.
Şimdi de gramer yönüyle âyeti kerimeyi inceleyelim: Zemahşeri "el-kasas" kelimesinin "iktisas", "hikâye etmek"'.mânâsına masdar da olabileceğini, aynı "hikâye edilmiş" mânâsına alman "el-haber" kelimesinde olduğu gibi, mef ul mânâsına fiil olarak da alınabileceğini söylemektedir. Aynı şekilde, mahlukun isminin "halk" olmasında olduğu gibi, mef ulun masdar ismiyle isimlendirilmesinin de caiz olduğunu söylemektedir. O halde, eğer, "el-kasas" kelimesini masdar mânâsına alırsak âyetin anlamı şu şekilde olur:
Biz beyan ediyoruz sana en iyi beyan etmeyi". Eğer "el-kasas maksûs" (beyan edilmiş şey) olarak alırsak âyetin mânâsı:
Biz beyan ediyoruz sana, beyan edilenlerin en iyisini".
İmam Râzî de aynı şeyi söylemekte ve buna şöyle bir ilâvede bulunmaktadır: Eğer "el-kasas", "iktisas" mânâsında masdar kabul edilecek olursa, güzelliği açıklamak üzere bildirilen "ahsen" kıssaya değil de "güzel açıklamaya" yönelik olur. Yani "iktisas'm mânâsı "en iyi üslupla beyan etmek" olur; "en iyi hikâye" değil. Eğer el-kasas" "maksûs", yânî; beyan edilmiş söz mânâsına alınacak olursa, güzellik beyan edilmiş kıssaya yönelik olur.
Allâme Alûsî, "el-kasas" kelimesini masdar anlamına ve "iktisas'la. eş anlamlı kabul ederek başka bir noktaya daha parmak basmıştır. Şöyle ki: Ona göre bu âyet-i kerimede yânî; "biz hikaye ediyoruz"un mefûlü değildir. Bu rada mef ûl mahzuftur (gizlidir). Mahzuf olan ise Yûsuf Sûresi'nin içeriğidir. Bu yüzden biz de, bu mahzuf olan mefûlü (yüklemi) "vakalar ve hakikatler" ibaresiyle beyan etmeyi uygun bulduk.[75]
İkinci İtiraz: Mü'minûn Sûresi 67. Âyet
"İstihbar", yânî; büyüklerime kelimesinden sonra "be" bağlacının gelmesi, bu kelimenin burada istihza (alay) anla mı taşıdığına delalet etmektedir. Arapça'da, bağlacın hemen kendisinden Önceki kelime ile ilgisi yoksa,
mef ûlü de (yüklem) olabilir. Eğer o, "be" ile mecrur Öznenin hâli kabul edilse bile herhangi bir sakınca yoktur.
Tehcurûne" (siz bırakırsınız) ibaresi kendi bilinen mânâsında kullanılmıştır.
Terceme: "Büyüklenerek, sanki bir masalcıyı terkeder gibi çekip giderdiniz."
Cevap:
Bu konunun iyi anlaşılabilmesi için bu ibarenin içerisinde gelmiş bulunduğu âyetin tümünün gözler önüne serilmesi gerekmektedir. Ayetin tamamı şu şekildedir:
Tercüman 'ül Kur'ân'da bu âyetlerin tercümesi şu şekilde yapılmıştır: "Ayetlerim size okunurdu da siz (Rasûlümüzün sesini duyar duymaz) topuklarınız üzerinde geri döner, büyüklük taslayarak onu aklınıza bile getirmez, toplantılarınızda ona dil uzatarak hezeyanlar savururdunuz".
İlim ehlinin büyüklerinden bazılarının tercümesi ise şu şekildedir:
Şah Veliyyuîlah Dehlevi (rh.a): "Muhakkak ki okunurdu âyetlerimiz size de, topuklarınız üzerinde, o Kur'ân'a gururlanarak geri dönerdiniz, hezeyanla meşgul olup onu terkederdiniz."
Şah Refîuddin (rh.a): "Muhakkak ki benim âyetlerim sizlere okunurdu da, siz topuklarınız üzerine geri dönerdiniz, ona karşı kibirlenerek, hezeyanlar savurarak beyhude dolaşırdınız."
Şah Abdulkadir (rh.a): "Size benim âyetlerim okunurdu da, topuklarınız üzerinde geri kaçardınız. Ona büyüklük taslaya, taslaya bir hikayeciyi (terkeder gibi) bırakıp giderdiniz. "
Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (rh.a): "Benim âyetlerim (Rasûl'ün dilinden) size okunur dururdu da siz, topuklarınız üzerinde geri kaçardınız; kibirlenerek, Kur'ânla istihza ederek, hezeyanlar savurarak."
Tefhim'ül Kuranda Müstekbirine bihî" ibaresinde zamir (özne), âyetleri okuyan Rasûl'e atfe dilmiş ve bununla birlikte; kibirlenme durumunda, özen göstermeme, muhatab almama hali mukadder kabul edilerek bunun mânâsı "aklına bile getirmeme" ibaresiyle karşılanmıştır. "Sâmiran" kelimesi ise Arapça'daki kullanılışına uygun olarak, her kabilenin köy odasında geceleri toplanıp efsane anlatma ve karşılıklı laflaşma mânâsmda ifade edilmiştir. Tehcurûne" kelimesi ise, hezeyan ve kötü söz mânâsında ifade edilmiştir.
Şah Veliyyuîlah (rh.a) onun iki oğlu ve Mevlânâ Eşref Ali Tahanevi "bihî" ibaresindeki zamiri Kur'ân'a ya da onu okuyan Rasûl'e atfetmişlerdir. Sâmiran" kelimesini Şah Veliyyuîlah, Şah Refîuddin ve Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî, efsane ile meşgul olmak, efsane söylemekle meşgul olmak ve Kur'ân'ı alaya almak mânâsmda almışlardır. Ancak, Şah Abdulkadir, bunu; Kureyş kâfirlerinin Rasûlullah'ı (s.a) "hikayeci" olarak gördükleri şeklinde ifade etmiştir. "Tehcurûne" ibaresini Şah Veliyyuîlah ve Şah Abdulkadir, terk etmek, bırakmak; Şah Refiuddin'le, Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî ise beyhude hezeyan savurma mânâsında almışlardır. Şimdi biraz da müfessirlerin büyüklerinin bu âyet hakkında neler söylediklerine bakalım:
İbni Cerir şöyle demektedir: "Sâmiran" ibaresiyle kastedilen geceleri toplanıp efsane anlatmaktır. "Tehcurûne'mn ise iki mânâsı olabilir:
1- Kur'ân ya da Rasûlullah'a yüz çevirip onu terkedenler,
2- Onlar hezeyanlar savuruyorlardı.
Bundan sonra sahabe ve tabiîn'in görüşlerini nakleden İbn-i Cerir şöyle yazmaktadır: Hz. Abdullah İbn Abbas tehcurûne" ibaresinin mânâsını; Allah'ı zikretmeyi ve hakkı terketmek, şeklinde açıklamıştır. Hz. Said b. Sâmiran tehcurûne"nia tefsiri; "geceleri toplanıp efsane anlatmak, hak aleyhine sözlere dalmak" şeklindedir. Mücahid'e göre "tehcurûne"nin mânâsı; Kur'ân hakkında kötü söz söylemektir. Ibn Zeyd'e göre ise bu ibarenin mânâsı, hezeyan savurmaktır.
Zemahşeri "Müstekbirine bihî sâmiran tehcurûne" ibaresini tefsir ederken şöyle yazmaktadır: (yâni; benim âyetlerim)" kelimesine de atfedilebilir. Bu durumda Kur'ân'a büyüklenmenin mânâsı; ya "onlar Kur'ân'a karşı büyüklenerek onu yalanlıyorlar" şeklinde, ya da "Kur'ân'ı dinleyince gurur ve isyana kapılmakta ve bu yönüyle Kur'ân'a karşı büyüklenmeyi mürtekip olmaktadırlar" şek linde olur.
2) kelimesiyle de irtibatı olabilir. Bu durumda, ibarenin mânâsı; "gece sohbet lerinde Kur'ân'ı zikrederek ondan kötü bir şekilde bahsederler." Kureyş kafirleri adetleri üzere, geceleri Beytullah'm kıyı ve köşesinde sohbet meclisleri düzenler ve vakitlerini Kur'ân-ı Kerim aleyhine konuşmak ve Rasûlullah (a.s) aley hine hezeyanlar savurmakla geçirirlerdi.
3) Bihı'nin "hucr" kökünden türemesi halinde sövmek, kötü söz söylemek; "hecr" kökünden türemesi ha linde ise, hezeyan savurmak mânâsına gelen "tehcurûne" ile de ilgisi olabilir.
İmam Razı ve Beydâvîi'nin tefsirleri Zemahşeri ve İbn Cerir'in tefsirlerinden pek' de farklı değildir.
Âlûsî ise şöyle demektedir:
Müstekbirine bihî" ibaresinde "be" bağlacı; ya büyüklenmeye zımnen, yalanlama (tekzib) mânâsının da şâmil olabilmesi amacıyla tağdiye (geçişlilik) veya sebep bildirmek içindir. Çünkü, kafirlerin içinde tekebbür (büyüklenme) Rasûlullah'ın (s.a) bi'seti sebebiyle ortaya çıkmıştır. Veya, zamirin buna deîalet etmektedir. Aynı şekilde, zamirin "sâmiran"a atfedilmesi de caizdir. Bu durumda ibarenin mânâsı, "onlar gece sohbetlerinde Kur'ân aleyhine kötü sözler söylüyorlardı" olur. Âlûsî daha sonra şöyle demektedir: "Tehcurûne"; terketmek ve irtibatları kesmek mânâsına olan "hecr"den türemiştir ve burada "hâl" olarak kullanılmıştır. Yânı; "onlar hakkı veya Kur'ân'ı ya da Rasûl'ü (s.a) terkederek yaptıklarını yapmaktadırlar." "Hecr" aynı şekilde yaşayan mânâsına da gelmektedir ki, bu durumda ibarenin mânâsı şu şekilde olur: "Onlar Kur'ân ya da Rasûlullah (s.a) hakkında hezeyanlar savururlar". "Tehcurûne"mn kötü söz anlamına gelen "hucr"den türetilmesi de mümkündür.
Bütün bunlardan öyle anlaşılmaktadır ki Tefhim'ül Kur'ân'm tercümanlığı ile diğer mütercimlerin tercümesi arasında, itirazların aksine herhangi bir çelişki yoktur.[76]
Üçüncü İtiraz: Âl-i İmrân Sûresi 182. Ayet
Bu âyetin doğru tercümesi şöyle olmalıdır: "Allah kullarına birazcık da olsa zulüm yapmaz',' Arapça'da mübalağa üzerine nefîy (olumsuzluk) gelirse, bununla "mübalağa finnefîy" (olumsuzlukta mübalağa) kastedilir.
Cevap:
Mübalağa üzerine nefyin geldiği her durumda, bunun mübalağada olumsuzluk mânâsı vermesi küllî (genel geçer) bir kaide değildir. "Zallâm"ıa mânâsı, fazla zulme dendir. Bu keliru olumsuzlukla birlikte zikredildiğinde, mânâ.sı,"ftlan kimse mutlak zulmeden değildir" şeklinde olmaz. Bilakis "o fazla zulmeden doğildir" şeklinde olur ve bunu işiten bir kimse bundan onun az da olsa kesinlikle zulüm edebileceği neticesini çıkarır. Bu yüzden, Tefhim'ul Kur'ân'da, bu cümle, "Allah kullarına zulmedici değildir" şeklinde tercüme olunmuştur.
Bu tercümeyi diğer mütercimler de yapmıştır. Şah Veli-yullah'ın (rh.a) tercümesi şu şekildedir: "Allah zulmetmez kullarına". Şah Refiuddin'in tercümesi ise şu şekildedir: "Allah zulmedici değildir kullarına". Şah Abdulkadir'in tercümesi "Allah zulmetmez kullarına" şeklinde ve Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî'nin tercümesi ise, "Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir" şeklindedir. Bu şekilde zulmün nef-yedilmesİ3'le birlikte, "zallâm'm nefyi kendiliğinden gerçekleşmekte ve mübalağada da olumsuzluğa gitmeye gerek kalmamaktadır. Zalim olmayan bir kişi, nasıl olur da büyük zalim, daha fazla zulmeden olur? Bu gayet açıktır.
Bu noktada başka bir inceliği daha iyi anlamak gerekir. Allah Teâlâ'mn sırf bu âyette değil, bilakis diğer birçok âyette de zalim olmadığını nefyetmek yerine "zallâm" olmadığını nefyetmeye gitmesinin nedeni şudur: Tüm evrenin yaratıcısı, eğer kullarına hatasız yere azab ederse, bu takdirde O normal zalimler gibi olmayıp, oldukça büyük bir zalim olur. O halde, "zallâm nefyederek O (c.c), kullarına şu hakikati anlatmak istemektedir: Onları yaratan, büyütüp, besleyip, rızıklandıran Tanrı, kullarını tuğyan ve isyanda haddi aşmaları durumunda azaplandırmaktadır. Böylece kendi kötü amelleri yüzünden kendi kendilerini azaba müs-tehak kılmaktadırlar. Yoksa Yaratıcı ve Rab, kendi kullarına ancak Rahîm (çok merhametli) olabilir, kesinlikle zulmedici olamaz.
Dördüncü İtiraz: Hac Sûresi 15. Âyet
Dedi ki: "Ey önde gelenler, bu işim de bana görüş belirtin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin karar veren biri değilim."
Bu yüzden âyetin tam tercümesi şu şekilde olur: "Kim Allah'ın kendisine, dünyada ve ahirette kesin olarak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, durmaksızın bir iş vasıtasıyla göklere erişsin ve sonra kendi meselesinde bir karara varsın da baksın, acaba aldığı tedbir, gam ve kederini uzaklaştırabiliyor mu?" [77]
Cevap:
Arapçada kaf " kelimesine karar vermek mânâsım yüklemek kesinlikle yanlıştır. Hiçbir sözlükle bunu ispat etmek mümkün değildir. Bu mânâyı teyit etmek üzere istidlal edilen âyette katı'aten emran"
ibaresi kullanılmıştır. "Kat'" kelimesi "emr" kelimesi ile birlikte kullanıldığında, Arapça konuşma dilinde, herhangi bir meseleyi karara bağlama mânâsı vermekte ise de, yalnızca "kaf " ile bu mânâ kesinlikle ortaya çıkmamaktadır. Bu aynen Darb'un fil ardı" ibaresinin, yer yüzünde gezinmek; seyahat etmek mânâsına geldiğini gören bazılarının, yalnız "darb" kelimesinin de aynı mânâya geldiğini sanarak:
ibaresi burada, azirn ve gayretie herhangi bir meselede karar vermek anlammadır.
Nemi Sûresi 32. âyette şöyle buyurulmaktadır:[78]
âyetini" Musa'ya dedik ki, âsânı alarak kayalıklara tırman" şeklinde yorumlamaları kabilinden bir tevildir.
Hac Sûresinde bu ibarenin geçtiği âyet bir dizi açıklamanın bir parçasıdır. Bu açıklamalar 11. âyetten itibaren yapılageîmektedir. Bu âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: in-sanlardan öyleleri vardır ki hak ve batıl sınırında durarak
Allah'a ibadet eder. Eğer herhangi bir menfaati olursa bununla tatmin olur, ancak, eğer kendisine bir zarar dokunursa sırtını dönüverir. Kendisine fayda ya da zarar vermeye yetkisi olmayanların dergahlarına birbir yüzgetirmeye başlar. Bunun aksine, iman edip salih amellerde bulunanları Allah altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Gerçek şu ki, Allah her dilediğini yapar. Bundan sonra şöyle buyurulmak tadır:[79]
Tefhim'ül Kur'ân'da bu âyet şu şekilde tercüme edilmiştir: "Kim Allah'ın kendisine dünyada ve ahirette hiçbir yardım yapmayacağını sanıyorsa, durmaksızın, bir iş aracılığıyla göklere ulaşsın, bir delik açsın ve baksın ki, acaba tahammül edemediği şeyi kendisinden uzaklaştırmaya tedbiri yetiyor mu?" Bu tercüme de sanıda (zanda) bulunan şahısla kastedilen, hak ve bâtıl sınırında durarak ibadet eden kimsedir ve o Allah'ın kendisine hiçbir yardımda bulunmayacağını sanmaktadır. Bundan sonraki bölümlerin anlamı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başkalarının dergahına yüzsürmek bir tarafa, kişinin göklere kadar yükselip bir delik açarak bakması durumunda bile tahammül edemediği Allah'ın takdirini değiştirmeye gücü yetmez.
Şimdi, ulemanın büyüklerinden hiçbirisinin tercümesinde sizin sümm'el-yakta"' ibaresini verdiğiniz mânâya rastlamıyoruz.
Şah Veliyyullah'ın (rh.a) tercümesi şu şekildedir:
"Öyleyse, yukarıya doğru' bir ip assın ve kendisini boğsun, sonra da baksın, acaba uzaklaştırıyor mu bu tedbiri kendisini öfkelendiren şeyi kendisinden."
Şah Refîuddin: "Öyleyse göğe doğru bir ip çeksin ve sonra onu kessin, sonra da bir baksın, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?"
Şah Abdulkadir: "Öyleyse göğe bir ip çeksin ve sonra kessin de baksın bakalım, bu tedbiriyle öfkesini dindirebiliyor mu?"
Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî: "Öyleyse göğe kadar bir ip çeksin ve sonra da (onun vasıtasıyla göklere ulaşıp, yapabiliyorsa) vahyi durdurmayı denesin ve düşünsün, acaba bu tedbiri tahammül edemediği şeyi (yani vahyi) durdurabilir mıf
Bir de İmam Râzi ile Allâme Alûsî'nin naklettiği müfes-sirlerin kavillerine bakalım:
1. Müşriklere olan kin ve nefretlerinin şiddetinden dolayı, müslüman-lardan bir grup, Allah tarafından kendi Rasûlü ve dinine yardımın geciktiğini görerek oldukça sabırsızlanmaya başlamıştı. Bunun üzerine buyurulmaktadir ki; Allah'ın Rasûlü'ne yardım etmeyeceğini zanneden kimse, oldukça fazla gayret göstersin, hatta göğe kadar bir ip çeke-biliyorsa çekip göklere ulaşarak baksın; acaba, onun bu tedbiri, kendi öfkesini celbeden, Allah tarafından gelmesi beklenen zaferin gecikmesini engelleyebilir mi?
2. Kafirler, Allah'ın kendi Rasûlune yardım etmeyeceğini zannediyorlardı. Bu yüzden onlara hitaben, herhangi bir ip vasıtasıyla göklere ulaşıp, kendilerim öfkelendirmekte olan, Allah'ın kendi Rasûlü'ne yardımının gelmesini engelleyip engelleyemeyeceklerine bakmaları söylenmektedir.
3. Bu âyete şöyle bir anlam da verilmektedir: Eğer vahyin gelmesine tahammül edemiyorsanız, elinizdeyse göklere kadar çıkın da Rasûl'e vahiy gelmesini durdurmayı deneyin de görün.
4. Bazı müfessirler ise göğü evin çatışı mânâsına anlamışlar ve âyete şu mânâyı vermişlerdir: Dünya ve ahirette Allah'ın yardımından ümit kesmiş olan kişinin, evinin tavanından bir ip sallandırarak kendisini asması ve Allah'ın yardımını alamaması dolayısıyla kendisini saran öfke ve kinini uzaklaştırmaya bu tedbirinin yetip yetmeyeceğine bakması gerekir, âyete bu anlamı verenler, "kat' " kelimesinden nefes yollarının tıkanmasını anlamaktadırlar.
Bunlardan da anlaşılmaktadır ki, müfessirlerden hiçbiri "kat' "kelimesini "karar vermek" mânâsına almamıştır.
Bilakis, hepsi bunu hakiki ya da mecazi mânâda kesmek mânâsına almıştır.
Beşinci İtiraz: Enfâl Sûresi 67-69. Âyetler
Genelde bu âyetin tercümesi şu şekilde yapılmaktadır: "Yeryüzünde iyice kan dökmeden, bir nebiye esir alması yakışık almaz..."
Bu anlamı sağlayabilmek için iskan fil'arz" ibaresi kesinlikle münasip değildir. Eğer böyle bir şey söylenmek muradedilseydi hattâ yushinehüm" ibaresi kullanılırdı. Leulâ kitâb'ün minellâhi" "Eğer Allah'ın geçmişte bir yazması olmasaydı" ibaresi de Kur'ân-ı Kerim'de genellikle kâfirlere mühlet verilmesinde Allah'ın sünnetini ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Gerçek şu ki, Bedir'de "ishan" (öldürme ve yara lamada aşırı olmak) hiç de az olmamıştı.
Bu şekil, üsluplarda yol seçmek, usul benimsemek mânâlarına kullanılmaktadır.
Söz konusu âyetlerin geri plânı şu şekildedir: Bedir Gazvesi'nden sonra fidye meselesi gündeme gelince Kureyşliler, müslümanların sırf dünyaya talip oldukları propagandasını yaymaya başlamışlardı. Onlar, müslümanların yaptıkları bu savaşların hak hatırına değil de ganimet malı yığmaya yönelik çıkarıldığı ele geçirdikleri esirleri bile fidye karşılığı serbest bırakacakları; nübüvvet davasının sözde kaldığı, sırf mal toplamak için biraraya geldikleri propagandasını yapmaya başladılar. Bu propagandaya karşılık şöyle buyurul-muştu:
"Hiçbir peygambere, yeryüzünde kan dökmeden esir alması yakışmaz. (Ey Mekkeli Kureyşliler) dünyaya talip olan sizlersiniz, oysa Allah ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Eğer Allah'ın geçmişte sizin için (mühlet vermekle ilgili bir) yazması olmasaydı, benimsemiş olduğunuz tavır karşılığında size gerçekten büyük bir azap dokunurdu."
Cevap:
Her şeyden önce, kendisi temel kabul edilerek yeni bir tercümesi teklif edilen yukarıdaki âyetlerle ilgili, verilen geri plân yanlıştır. Esir değişimi için fidye alınmasına karşılık, kafirlerin yukarıda izah edildiği gibi bir propagandaya giriştiğine dair ne hadis ve ne de tarih rivayetlerinde bu iddiayı doğrulayacak bir delil vardır. Ne de buna karşılık söz konusu âyetler nazil olmuştur. Bu salt uydurma ve varsayımdır ve bu varsayımlardan hareketle Kur'ân âyetlerinin tefsirin' yapmak hiçbir şekilde doğru değildir. Ayetlerin asıl geri plânı şu şekildedir: Muhammed Sûresi 4. âyette, kâfirlerle ne zaman bir savaş söz konusu olsa, önce onların boyunlarını vura vura imha etmek şartıyla, daha sonra esir alınabileceği müsaadesi verilmişti. Bundan sonra müslümanlar, isterlerse esirlere ihsan etmek ya da fidye almak konusunda serbest bırakılmışlardı. Bu âyetin ilk ibarelerinden, yâni:
"Kafirlerle karşı karşıya geldiğinizde" ibarelerinden, bu âyetin daha kafirlerle savaşma sırasının gelmediği bir dönemde nazil olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden bu âyetin hükmü, herşeyden Önce, Bedir Gazvesi'ne yönelik olmuştur. Hiç şüphe yok ki, İslâm mücahidleri Hakk'm himayesinde canla başla savaşarak Kureyş kafirlerinin kendilerinden üç kat daha büyük ordusunu yenilgiye uğratmışlardı, ancak "ishan" şartını tam manâsıyla yerine getirmeden esir almaya başlamışlardı.
Hz. Sa'd b. Muâz (r.a), Peygamberimizle birlikte yüksek bir yerden savaşı izlerken bunu kendilerine arzetmişti. Mücahidlerin ganimet malı ele geçirme ve esir yakalamakla meşgul olduklarını görmekten çehresinde hoşnutsuzluk izleri belirince, Peygamber Efendimiz ona şöyle demişti: "Ey Sa'd, bu yapılanları beğenmediğin anlaşılıyor" Sa'd işe cevaben "Evet Ya Rasûlallah, bu Allah Teâlâ'nın şirk ehlini yenmek için verdiği ilk fırsat. Şu an onları esir olmaktansa, iyice imha etmek (yani şaşkınlık içinde oraya buraya kaçışmakla olan kafirlerden mümkün olduğu kadar fazla öldürerek, onların gücünü iyice kırmak) daha iyidir." Allah Teâlâ Enfâl Sûresinin söz konusu âyetlerinde bunu tasdik etti.
Şimdi, Tefhim'ül Kur'ân det bu âyetlerin nasıl tercüme edildiğine ve diğer büyük Kur'ân mütercimlerinin nasıl tercüme ettiklerine bakalım:
Tefhim ul Kur'ân: "Yeryüzünde savaşırken, düşmanları iyice imha etmeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Siz dünya yararını istiyorsunuz, oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın geçmişte bir yazması olmasaydı, aldıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.[80]
Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a): "Yeryüzünde birçok kimseyi öldürmeden esirler alması Peygamber'e yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz. Allah ise ahiret maslahatını istiyor. Allah galiptir ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın önceden verilmiş bir hükmü olmasaydı, sizlere aldıklarınızdan dolayı büyük bir azap dokunurdu. Artık ganimet olarak aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir."
Şah Refluddin (rh.a): "Yeryüzünde kan dökmedikçe bir peygamberin esirler alması yakışık almaz. Siz dünyanın sebeplerini istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istemektedir. Allah üstündür, hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın Önceden bir yazması olmasaydı, şüphesiz ki size aldıklarınızdan, dolayı büyük bir azap dokunurdu. Artık ganimet aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir."
Şah Abdulkadir (rh.a): 'Yeryüzünde kan dökmeden esirler almak gerekir mi nebiye? Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor. Allak üstün ve hikmet sahibidir. Önceden yazılmış bir söz olmasaydı size aldıklarınızdan dolayı büyük bir azap dokunurdu. O halde, ganimet olarak aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkun. Allah bağışlayan ve esirgeyendir."
Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (rh.a): "Yeryüzünde (kafirlerin) iyice kanını dökmeden elinde esir bulundurmak (bilakis öldürülmelidir) Nebi'nin şanına yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti (maslahatını) istemektedir. Allah üstündür, hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın takdir edilmiş bir yazması olmasaydı, sizin bu yaptıklarınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu. O halde, almış olduklarınızı helal ve temiz bilerek yiyin ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok esirgeyendir. "
Bakınız şimdi, sadece Tefhim'ül Kur'ân'da değil, diğer bütün güvenilir tercümelerde de, sizin âyetlerin anlamıyla ilgili görüş açınızı destekleyen en ufak bir belirti yoktur.
Tercümelerden sonra şimdi isterseniz bir de müfessirlerin görüşlerini gözden geçirelim:
İbn Cerir:
"Yeryüzünde müşrikleri iyice öldürmeden, güçle onları yenmeden..."
"Ey Ehl-i Bedir, eğer levh-i mahfuz'da ganimet malının Allah tarafından sizlere helal kılınacağı kararı önceden yazılmamış olsaydı, almış olduğunuz ganimet malları ve fidyeden dolayı size büyük bir azap dukunurdu."
Zemahşeri: "Ishan'ınmânâsı, fazla katletme ve katilde aşırıya gitmedir. Amaç, küfür ehli iyice katledilerek küfrü zelil ve zayıf yapmak, düşmanın tasallutu ve zorbalığı altındaki islâm'ı ise üstün ve güçlü kılmaktır. Bundan sonra esir alınabilir."
İmam Râzî: Allah Teâlamn "yeryüzünde kan dökmeden elinde esir bulundurmak bir peygambere yaraşmaz" buyurması, o zamanki şartlarda esir almanın "ishan" şartıyla meşru olduğuna delalet etmektedir. "îshan'la kastedilen ise, Öldürme ve aşırı şekilde korkutmadır. Bu söylediğimizi Allah Teâlanın Muhammed Süresindeki şu buyruğu teyit etmektedir:
"Sonunda onları iyice imha edince, artık esirleri bağlamaya başlayın. Bundan sonra ya onlara ihsan edip (salıverin) ya da fidye alın.[81]
Beydâvî:
"Eğer levh-i mahfuzda Allah tarafından önceden hüküm yazılmış olmasaydı Size dokunurdu. Fidye karşılığında her ne aldıysanız. "
Alûsî: "Sehane'nin asıl mânâsı cisimde sertlik ve katılık olmasıdır. Bu kelime istiareli olarak Öldürme ve yaralamada aşırıya gitmek mânâsına kullanılmaktadır. Çünkü, bu da hareketi engellemekte, öldürülen ve yaralananı akmayan katı birşey gibi hareketsiz bırakmaktadır. idi.
Size ulaşırdı veya dokunurdu (azap)"
"Sizin almış olduğunuz, fidye karşılığında almış bulundu ğunuz şey yüzünden."
Cessas'ın Ahkâm'ul Kur'ârimda:
Ayetlerin zahirinden, ganimet ve esirin "ishan'dan sonra mubah olması gerektiği anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ başka bir âyette (Muhammed Sûresi: 4'de)
"Öyleyse, kafirlerle karşı karşıya geldiğinizde, onları iyice imha edene kadar boyunlarını vurduktan sonra, esirleri bağlayın" buyurmaktadır. O zamanki şartlarda yapılacak ilk iş, müşrikleri iyice imha edene kadar Öldürmekti. Bun dan sonra fidye almak mubah idi. "ishan'dan önce fidye almak caiz değildi." İmam Cessâs daha da ileri giderek, sahih senedle birlikte Hz. Ömer'in ile kastedilenin fidye almak olduğunu bildiren kavlini nakletmektedir.
Bu yukarıda naklettiklerim, hem Arap dilinde önder ve hem de Kur'ân âyetlerinin mânâ ve mefhumlanm anlamada seçkin kişilerin tefsirleridir. Bütün bu büyükler "ishan fil ard" ibaresine sizin münasib olarak bulmadığınız anlamı vermektedirler. Yine ibaresini de, size göre; kafirler için bir ilâhî sünnet (kanun) olan "imhal" (mühlet verme) mânâsmda anlamamışlardır. Yine onlardan hiçbiri, sizin söylediğiniz gibi Kureyş müşriklerinin propagandasına cevap olarak bu âyetlerin indirildiği görüşünü teyid eder en ufak bir imâda dahi bulunmamışlardır.
Birinci âyetten "ishan fil ard"m (öldürme ve yaralamada aşırı gitme) Peygamberin şanına yaraşır olmadığı mânâsının çıkarıldığına dair yine onlardan hiçbirinde- bir bilgiye rastlamıyoruz. Aynı şekilde, onlardan hiçbiri ibaresinden ibaresine kadarki bütün âyetin muhatabını Kureyş kafirleri olarak göstermemektedir. Dahası, ibaresinden hemen sonra, Öyleyse ganimet olarak aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin" şeklinde Duyurulmasının, sizin açıkladığınız şekliyle, âyetin daha öceki bölümleriyle ne gibi bir ilgisi olabilir?
Altıncı İtiraz: Zuhruf Sûresi 61. Âyet
Zuhruf Sûresi 61. âyet(in içeriği) hiçbir şekilde Allah Teâlâ'mn sözü değildir. Çünkü, ittiba kelimesi sırf peygamberlere tabi olmak için kullanılmaktadır. Ayetin doğru tercümesi şu şekilde olmalıdır: "Ey Peygamber onlara de ki; O (Hz. Isa) kıyametin bir alametidir. O halde ondan şüphe etmeyin ve bana tabi olun. Dosdoğru olan yol budur."
Cevap:
Bu âyetin tefsirinde mütercimlerle müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bazıları tüm âyetin içeriğini Allah Teâlâ'mn kavli olarak görürken, bazıları "ondan şüphe etmeyin"e kadar olan bölümü Allah Teâlâ'nın; "bana tabi olun" ibaresinden âyetin sonuna kadar olan bölümü ise Rasûlullah'ın (s.a) kavli olarak görmüşlerdir.
Önce çeşitli tercümelere bir göz gezdirelim:
Tefhim'ül-Rur'ân: "O aslında kıyametin bir alametidir. Öyleyse ondan şüphe etmeyin de benim sözüme uyun. îşte bu doğru yoldur.[82]
Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a): "Şüphesiz ki, İsa kıyametin bir alametidir. Öyleyse şüphe etmeyin kıyametten. Ve deki ya Muhammed: Bana uyun; budur, doğru yol"
Sah Refıuddin (rh.a): "Şüphe yok ki o kıyamet alametidir. Öyleyse ondan şüphe etme ve bana uy. Bu dosdoğru yoldur."
Şah Abdulkadir (rh.a): "O, işte o kıyametin alametidir. Öyleyse ondan şüphe etme ve söylediklerine tabi ol. Bu, dosdoğru bir yoldur."
Mevlânâ Eşref Ali Tahanevî (rh.a): "O (yani Hz. İsa) kıyamete bir yakın vesilesidir. O halde siz (onun doğruluğunda) şek etmeyin ve bana tabi olun. Bu doğru yoldur."
Bu tercümelerden sadece Şah Veliyyulah (rh.a) tercümesinde "^bana uyun, budur doğru yol" ibaresinin, Allah Teâlâ'nın hükmüyle Peygamber Efendimizin söylediği bir söz olduğu açıklamasını getirmiştir.
Şimdi de müfessirlerin kavillerine bakalım:
Ibn Cerir: "Ve bana uyun" ibaresinin Allah Teâlâ'mn kavli olduğunu ve "bana itaat edin, emrettiğim şeyleri yapın, nehyettiğim şeylerden kaçının" mânâsına geldiğim söylemektedir. Aynı şeyi Zemahşeri şu şekilde söylemektedir: "Bana itaat edin'ın mânâsı, "benim gösterdiğim yola, Şeri-at'a ve Peygamber'e uyun." Aynı şekilde Peygamber Efendimize böyle söylemesi hükmü verildiği de söylenmiştir." İmam Razı, Kadı Beydâvî ve Allâme Alûsî de âyeti bu şekilde tefsir etmişlerdir. Onların hepsi "bana tabi olun" ibaresine birinci olarak "benim gösterdiğim yola, şeriatıma ve Rasûlüme uyun" mânâsını vermişler, ikinci mânâ olarak ise şöyle bir açıklamada bulunmuşlardır: "Ve denilmiştir ki, Peygamber Efendimize bunu söyleme emre verilmişti."
Bütün bu açıklamalardan sonra ittiba ibaresinin yalnızca Peygamber'e tabi olmak için kullanıldığı ve bu âyetin içeriğinin hiçbir şekilde Allah'ın kavli olamayacağı gibi bir iddiaya mahal kalmamaktadır.
Yedinci İtiraz: Zuhuf Sûresi 85-89. Âyetler
Tine Zuhruf Sûresi'nde (88. âyet) ve kılihi" ibaresinin atfi "hakka şahidlik edenler" üzerinedir. Âyetlerin anlamı [83]şu şekildedir: "O'nu bırakıp da yalvardıkları şeyler hiçbir şefaat yetkisine haiz değildirler. Ancak, "Ey Rabbim, şüphesiz onlar imana gelmezler" şeklindeki kavilleriyle, kendileri bilerek hakka şahidlik edenler müstesna. Onlara kendilerini kim yarattı diye soracak olsan tartışmasız Allah derler. Öyleyse Ey Peygamber, onlardan yüz çevir ve size selam de. Yakında onlar bilecekler."
Cevap:
Bu karışık bir konu olduğu için, konunun akışının baştan itibaren gözden geçirilmesi zorunludur. Zuhruf Sûresi 85. âyetten 89. âyete kadar olan bölüm şu şekildedir:
Şimdi bu âyetlerin çeşitli tercümelerine bakalım: Tefhim'ul Kur'ân: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülküne sahip olan (Allah) ne de yücedir. Kıyamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve siz O'na döndürüleceksiniz. O'nu bırakıp da yalvardıklan şeyler hiçbir şefaat yetkisine sahip değildirler. Ancak bilerek hakka şahidlik edenler müstesna. Onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan bizzat kendileri Allah derler. Öyleyse nasıl oluyor da aldanıyorlar? Rasûl'ün "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" kavlinin hakkı için, Ey Nebi onlardan yüz çevir ve size selam de. Yakında görecekler."
Şah Veliyyullah Dehlevî (rh.a): Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların hükümranı ne de çok bereket sahibidir. Kıyametin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz. Kafirlerin Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şefaate kadir değillerdir. Bilerek doğruya, şehadet edenler müstesna. Eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, kesinlikle Allah yarattı diyecekler. Öyleyse nereden döndürülüyorlar? Peygamberin "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" diye niyazının çokluğundan; "onlardan yüz çevir ve elveda selamı ver, yakında görecekler" diye buyurduk."
Şah Kefîuddin (rh.a): "Göklerin ve yerin ve bu ikisi ara-sındakilerin hükümranı ne de çok bereket sahibidir. Kıyametin ilmi O'nun katındadır ve O'na doğru döndürüleceksiniz. Ondan başka çağırdıklarınızın şefaat etme yetkisi yoktur. Bilerek hakka şahitlik edenler müstesna. Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, kesinlikle, Allah derler. Öyleyse nereden çevriliyorlar? Peygamber çok niyaz ediyor; "Ey Rabbim, benim bilgime göre bunlar imana gelmez bir kavimdir"diye. Öyleyse (Ey Peygamber) yüz çevir onlardan ve "şerrinizden mahfuz olmak istiyorum"de. Yakında elbette bilecekler."
Şah Abdulkadir (rh.a): "Göklerin ve yerin ve bu ikisi ara-sındakilerin hükümdarı büyük bereket sahibidir. Kıyamet haberi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz. Çağırmakta oldukları şeyler (kafirlere) şefaate yetkili değildir. Ancak bilerek şahidlik edenler müstesna. Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan Allah derler. Öyleyse nereden döndürülüyorlar? Rasûl'ün; "Ey Rabbim, bunlar iman getirmezler" sözünün hakkı için, onlardan yüz çevir ve selam de. Sonunda bilecekler."
Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (rh.a): "Göklerin ve yerin ve bu ikisi arasındikelerin kendisine boyun eğdiği zat ne de yücedir. Kıyametin haberi de O'nun katındadır ve siz hepiniz O'na döndürüleceksiniz. Allah'tan başka çağırdıklarının şefaat etmeye bile yetkileri yoktur. Hak sözü (yani iman kelimesini) ikrarla birlikte tasdik de edenler, müstesna. Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan Allah derler. Öyleyse nasıl oluyar da döndürülüyorlar? Onun, Rasûl'ün; 'Ey Rabbim, bunlar iman getirmezler' sözünden de haberi vardır. O halde, onlardan yüz çevir ve 'size selam olsun' de. Onlar ya kında görecekler."
Bu tercümelerde Şah Veliyyullah ve Şah Refiuddin "ve kılihı" ibaresini yakma atfetmişlerdir. Bu haliyle Şah Veliyyullah'm (rh.a) tercüme silsilesi şu şekilde ortaya çıkmaktadır: "Eğer onlardan sorarsan.... öyleyse nereden döndürülüyorlar? Peygamberin niyazının çokluğundan..."
Şah Refîuddin'in tercüme ve silsilesi ise şu şekilde ortaya çıkmaktadır: "Eğer onlara sorarsan... Öyleyse nereden çevriliyorlar? Peygamber çok niyaz ediyor..."
Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî: ve kîlihi" ibaresini "Kıyamet haberi de O'nun katındadır" atfetmekte ve tercüme silsilesi şu şekilde ortaya çıkmaktadır: "Ve kıyamet haberi de O'nun katındadır ve Peygamber'in; "Ey Rabbim, bunlar iman getirmezler" sözünden de haberi vardır."
Bizim tercümemize itiraz eden şahıs ise ve kîlihi" ibaresini "hakka şehadet eden" üzerine ve "kîlihî"deki zamiri de "bilerek hakka şehadet edenlere" at fetmektedir. Onun görüşüne göre tercüme silsilesi şu şekilde ortaya çıkmaktadır: "O'nu bırakıp da yalvardıkları şeyler hiçbir şefaat yetkisine haiz değillerdir. Ancak, "Ey Rab-bim, şüphesiz onlar iman getirmezler" diye kavilleriyle kendileri bilerek hakka şahidlik edenler müstesna".
Şah Abdulkadir de Şah Veliyyullah ve Şah Refiuddin gibi, "kîlihî'deki zamirin Peygamber Efendimize döndüğünü söylemiştir. Ancak onlar ibarenin siyakım müselsel kabul ederek "ve kîlihî" ibaresini "kasem" kabul etmişlerdir. Aynı usûl Tercüman'ul Kur'ânın tercümesinde de izlenmiştir. Bundan dolayı, 88. âyetin anlamı 86 ve 87. âyetlerle birlikte şu şekilde ortaya çıkmaktadır: "Rasûl'ün; "Ey Rabbim, bunlar imana şelmez bir kavimdir" sözünün hakkı için, kendilerini ve tapadurdukları mabudlarını Allah'ın yarattığını bizzat kabul ettikleri halde, Halık'ı bırakıp da mahlûka ibadet etmekte ayak direyenlerin aldanışları ne de acaiptir."
Müfessirler ise bu farklılaşmaları şu şekilde ifade etmişlerdir:
İbn Ceiîr ve kîlihî" ibaresini kıyametin ilmi de O'nun katmdadır& atfetmekte ve âyete şöyle mânâ vermektedir:
"Hem kıyametin ve hem de Rasûlunün kendi kavminin yalanlaması ve iman etmemesini Rabbi'ne şikâyetinin ilmi Allah katındadır". Ibn Cerîr, aynı şekilde Katâde'den şöyle bir görüş bildirmektedir: "Kîlihî" ile kastedilen Rabbi'ne şikâyette bulunan, Nebinizin kavlidir."
Zemahşeri, çeşitli görüşler aktardıktan sonra, daha ka-' vi, zaman ve zemin itibariyle daha münasip görüş olarak, ve kîlihî''nin kasem harfinin muzmeri ve onun hazfînamefcrâve bunlar şüphesiz imâna gelmez bir kavimdir" ibaresinin de kasemin cevabı olmasını öngörmektedir. O zaman âyetten şöyle bir mânâ çıkmaktadır: "Rasûl'ün; 'Ey Rabbim bunlar imana gelmez bir kavimdir' kavline yemin olsun... "Daha sonra Zemahşeri şöyle demektedir: Ve kîlihî"'ibaresinde'zamir Rasûlullah'a (s.a) raci (yonelik)dir. Peygamber Efendimizin kavli üzerine yemin etmek ise, Allah Teâlâ tarafından O'nun (s.a) mertebesinin yüceliği, dua ve niyazının önemini bildirmek içindir."
İmam Râzî, Ahfeş, Ferra ve Zeccâc'm şöyle bir kavlini nakletmektedir Ve kîlihî".essâatü" kıyamet saati üzerine atfedilmiştir. Yanî;f Allah katında hem kıyamet saatinin ve hem de Rasûl'ün "Ey Rabbim bunlar..." kavlinin ilmi vardır."
Allâme Alûsî de "ve Mlihî" ibaresini "essâatü" üzerine atfetmekte ve İmam Râzî'nin naklettiği görüşü zikret mektedir. Allâme Alûsî daha sonra şöyle demektedir: "Allah Teâlanın 'Rasûl'ün böyle söylediğini de biliyorum' buyurması kafirlere bir tehdittir. (Yânı; şu kastedilmektedir: "Kainatın sultanı; asi kullarına, onların Peygamber'in kendilerinden şikâyetlerine yol açan kötü amellerini çok iyi bir şekilde bildiğini bildirmektedir.) Allâme Alûsî ikinci olarak yukarıda Zemahşerî'den nakledilen görüşü bildirmekte, üçüncü olarak ise şu görüşü zikretmektedir: "Ve kîlihî" deki "vav", "vav-ı kasem"dir ve "cevab-ı kasem" mahfuzdur. Yâni; "Biz, Rasûlümüze yardım edeceğiz veya kafirlere istediğimiz gibi davranacağız" mânâsı takdir edilmiştir (kastedilmiştir).
Behemehal, hiçbir tefsirde ve kîlihî" ibaresinin ancak bilerek hakka şahidlik edenler müstesna" üzerine atfedildiğine dair bir bilgi gözümüze çarpmadı. Kur1 ân üzerinde düşünen hiçbir müfessirin böyle bir şey söylemesi de düşünülemezdi. Çünkü, böyle bir atfı yapıp, âyetin mânâsım "Ey Rabbim, bunlar şüphesiz imana gelmez bir kavimdir diye şahitlik edenler müstesna" şeklinde vermek tamamen anlamsızdır. Zira, Zuhruf Sûresi 86. âyette Allah Teâlâ'nın, bâtıl mabudların şefaat yetkisini nefyederken "ancak, bilerek hakka şahidlik edenler müstesna" buyurması, ahiretle ilgilidir. Bunun mânâsı şudur: Söz konusu özelliklere sahip kişiler o günde (kıyamet gününde) şefaat edebileceklerdir. Bunun aksine 88. âyetteki; "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" ibaresi bu dünya ile ilgilidir. Bu iki ibare arasında ne gibi bir bağ olabilir ki? Bunun anlamı ahirette ilmine dayalı olarak hakka şehadet etmek ve bu dünyada da "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" kavliyle şahitlikte bulunmak mıdır? [84]
1. Ekonomik Sebeplerden Dolayı Hamileliği Önlemek Doğru Mudur?
2. Hz. Âdemin Vücut Yapısı Günümüz İnsanına Benzemiyor Muydu?
Soru:
Ben aziz bir dostumun iki itirazına tatmin edici bir cevap veremedim. Lütfen yol gösterin. İtirazları şöyledir:
1) Mevlânâ Ebu'l A'la Mevdîdî İsrâ Sûresi'nin 31. âyeti olan:
"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları Öldürmek büyük günahtır" âyetini tefsir ederken, tefsirin hakkını vermemiştir. Bu âyetin tefrişinde kendisi siyasi amaçlarını elde etmek düşüncesiyle hareket etmiş ve bu yönde bir anlam çıkarmıştır. Şöyle ki: Ayette öldürmeye yasak konulmuştur. Ne var ki, ancak can taşıyan kimse öldürülebilir. Can taşımanın başlangıcı ise, ana rahmine düşen spermin annedeki yumurtayla birleşmesinden sonra mümkün olabilir. Canlı varlık ancak bu şekilde teşekkül edebilir. Nesillerin çoğalmasına engel olmak için kullanılan yöntemler genelde bahis konusu birleşmeden önce harekete geçtiğine göre, can taşımayan bir şeyin öldürülmesi anlamsız değil mi?
2) Darwin'in evrim düşüncesine karşı olanlar, bu düşünceye sadece insanların Âdem'in çocukları olduğu inancından hareket ederek karşı çıkıyorlar. Diyelim ki bu inanç ve düşünce doğrudur. Elinizde Hz. Adem'in vücut yapısının günümüz insanı ile aynı olduğunu kanıtlayan sağlam bir delil ve tatmin edici bir kaynak mevcut mudur? Allah'ın Hz. Adem'i yarattığı biçim Darwin'in düşüncesine uygun olabilir. (Yânî o zamanın insanı unicellular insan olabilir.) Sadece şu farkla ki bu oluşum kendiliğinden değil, Allah'ın emriyle meydana gelmiş ve aşama aşama gelişerek günümüz insanının şeklini almış olabilir.
Cevap:
Siz dostunuzun itirazlarını bize göndermişsiniz. Biz de onların cevaplarını size gönderiyoruz.
1) Dostunuz, Beni İsrail (İsrâ) Sûresinin 31. âyetini dikkatlice okumayıp kafasında Önceden yerleşen fikirlerden hareket ederek, bu âyetten sadece evlat katlinin yasak olduğu anlamını çıkarmıştır. Halbuki bu âyette; evlat katlinin yasak olması ile birlikte bunun tahrik edici unsuru yoksulluk korkusunun da yanlış olduğu hatırlatılmış ve peşinden "biz onlara da size de rızık vereceğiz" buyurularak, evlat katline neden olan yoksulluk korkusunun aslında Allah'ın rızık veren olma özelliğine güvensizlik duyulması anlamına geldiğine işaret edimiştir. Bu güven mevcut olsaydı, yoksulluk korkusuyla evladınızı da katletmezdiniz. Bu konuda tefsirimde gerekli açıklama yer aldığı halde arkadaşınız dikkatlice okumak zahmetinde bulunmamıştır. Oradaki izahımda, hamileliğe engel olmak evladı katletmektir denilmemiş bilakis, yoksulluk korkusu eskiden çocukların öldürülmesine ve düşürülmesine sebep oluyordu, şimdi ise hamileliği önlemeye sebep olmaktadır denilmiştir. Onun için, ekonomik kaynakların kıtlığı endişesi ile nüfus plânlaması yaparak neslin devamına engel olmak da bu âyete göre yanlıştır.
2) Affedersiniz ama, arkadaşınız Kurandan daha ziyade Darwin'e inandığı için Adem'in yaratılışı ile ilgili Kur'ân'm tüm açıklamalarını bir yana bırakıp, Darwin'in düşüncesine uyarak, Hz. Adem'in hücreler bileşiği bir varlık olduğunu mümkün görmekte, bana da Hz. Adem'in vücut yapısının günümüz insanına benzediğini kabul etmek için elimde ne tür bir kaynak bulunduğunu sormaktadır. Buna benim cevabım şudur: Eğer o şahsa göre Kur'ân-ı Kerim ilmin doğru bir kaynağı değilse, onunla tartışmaya girmek yersizdir. Çünkü mantıken Adem'in vücut yapısının günümüz insanının vücut yapısı gibi olduğunu düşünmek nasıl mümkün ise, aynı şekilde onun bileşik hücreli molekülden ibaret olduğunu düşünmek de mümkündür. Eğer her iki düşünce için imkânlar eşit ise ve birini öbürüne tercih etmek için doğru kaynak yoksa, boşuboşuna tartışmaya girmenin faydası yoktur. Eğer o, Kur'ân-ı Kerinı'in ilmin sağlam kaynağı olduğunu kabul ediyorsa, Bakara Sûresİ'nin 30. âyetinden 39. âyetine kadar olan âyetlerini, A'râf Sûresinin 11. âyetinden 25. âyetine kadar olan âyetlerini, Hicr Sûresİ'nin 26. âyetinden 42. âyetine kadar olan âyetlerini, İsra Sûresİ'nin 61. âyetinden 65. âyetine kadar olan âyetlerini ve Tâhâ Sûresİ'nin 115. âyetinden 123. âyetine kadar oian âyetlerini dikkatlice okumak zahmetine katlansın ve Darwin'in nazariyesini tekrar gözden geçirsin. Acaba Hz. Adem hakkında, Kur'ân'm bu âyetlerinde beyan edilenlerin kendi düşünceleri doğrultusunda olacağına onun aklı yatıyor mu? Bununla birlikte arkadaşınıza şunu da söylemenin gerekli olduğunu düşünmekteyim: Eğer o, Kur'ân'm ilmin sağlam kaynağı olduğu düşüncesinde olmadığı halde, millet huzurunda kendisini müslüman olarak tanıtıyorsa; vicdanına, ahlâkına ve toplumuna büyük bir haksızlık yapmaktadır. Gerçekten İslâm'a inanmadığı halde bunu açıkça söylemek yerine, kendini müslümanların safında göstererek sürekli aldatmaya çalışmak dürüst bir adama yakışmaz. [85]
Şehidlerin Berzah Hayatı
Soru:
1) Bakara Sûresİ'nin 154. âyetini Tefhim'ul-Kur'ânm 1. cilt, 126. sayfadaki 55 nolu açıklama notunda izah ejderken Allah yolunda şehit olanlara Ölü denilmemesine sebep olarak, şehidlere ölü denirse cihad ruhunun söneceğini ileri sürmüşsünüz. Her ne kadar aynı notun devamında, onlara ölü denilmesinin olayın gerçeğine de aykırı olduğunu zikretmişseniz de yazının tamamı okunduğunda edinilen izlenim cihad ruhunu canlı tutmak için onlara ölü denilmemesi em-redüdiği kanaatinde olduğunuzdur.
2) Yâsîn Sûresİ'nin 26 ve 27. âyetlerini Tefhim'ul Kur'ân'm 4. cildinin 23 nolu açıklama notunda "Müminin Şehid Düşmesinden Sonraki Halleri"nden söz ederken diyorsunuz ki: "Söz konusu âyet, diğer bir çok âyetler gibi 'berzah' aleminin varlığını apaçık ispat etmektedir". Yine "Bu safhada ruh, cismi olmaksızın diridir, konuşur ve işitir hisseder memnun da olur, kederli de, dünyadakilere ilgi de duyar'1 diyorsunuz. Çoğu kişiler, "burada bir şehidin durumundan söz edilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'in Bakara Sûresinin 154. âyetinin tefsirinde bir şehidin durumu, neden sıradan bir insanın ölümü ile bir tutulmuş, normal ölümle ölenlere benzetilmeye çalışılmıştır?" diye sormakta ve buna itiraz etmektedir.
Cevap:
Bakara Sûresİ'nin 154. âyetinde yer alan notta "ölü demeyiniz" ifadesini açıklarken, ben, şehidlerin hayatına ilişkin olarak bir çok insanın, 'onlar bizim dualarımızı dinlemekte oldukları için hayattadırlar' şeklindeki yanlış inançlarını ıslah etmek istedim.
Halk, şehidlere ölmemiştir denilmesi için onların bizim duâ ve hitaplarımızı işitmeleri gerektiğini sanıyor. Halbuki Allah Teâlâ kâfirlerin ve münafıkların:
"Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve vurul mazlardı.[86]
"Bizim sözümüzü tutsalardı öldürülmezler di[87] gibi sözlerle ehl-i imanda korkaklık yaratma çabalarını önlemek, onların sözlerini reddetmek için, onları şehidlere ölü demekten alıkoymuş ve şehidlerin hayatta olduklarını ispatlamıştı. Kur'ân-ı Kerim'de şehid olmakla bedeni hayatın kesinlikle öldüğü açık bir şekilde ifade edilmiştir:
"Ölür veya öldürülür seniz, elbette Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız" [88] Ama bu gerçekte ebedi bir yaşayıştır:
"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar" [89]
İşte bu anlamda, şehidlere Ölü denilmesinin olayın gerçek yönüne aykırı olduğunu ifade ettim. Çünkü onların berzah (kabir) ve ahiret hayatında diri oldukları apaçık bir hakikattir.
Eğer siz Yâsîn Sûresinin 23 nolu açıklama notunu, Bakara Sûresi'nin 55. açıklama notu ve Âl-i İmran Sûresi'nin 158. âyeti ile birlikte okursanız, şehidlerin hayatının aslında 'berzah hayatı' olduğu açıkça anlaşılır. Ruhun vücuddan ayrılışı itibariyle diğer insanlar nasıl ölüyorsa, şehidler de aynı şekilde Ölüyor. Bunun içindir ki, onların mirası dağıtılıyor ve dul bıraktıklarının ikinci defa nikahlanması caiz oluyor. Onlara ölü denmesini yasaklayan sebeplere gelince, onları yukarıda izah etmiştim.[90]
Boğulan Firavunun Cesedi
Soru:
Eğer fırsat bulabilirseniz
"Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden gafildir". (Yûnus: 92) âyeti ile ilgili karşılaştığım iki sorunu çözmenizi rica edeceğim. Allâme Cevheri Tantâvî Mısrî bu âyetle ilgili incelemelerinde Kızıldenizde boğulan Firavunun cesedinin 1900'de ortaya çıkarıldığını ve araştırma yapan zâtın çeşitli tanıklarına, işaret ve izlere dayanarak, bu cesedin Firavuna ait olduğunu ilân ettiğini yazıyor. Fakat Allâme Tantâvî bu tanıklardan, iz ve işaretlerin neler olduğundan bahsetmemektedir. Siz de delil olarak sadece Firavunun bedeninde bulunan deniz tuzundan söz ediyorsunuz.
Eğer siz başka delillerden haberdar iseniz veya bu delillerden söz eden herhangi bir kitap biliyorsanız, lütfen bize haber veriniz.
Sizin sözünü ettiğiniz, Firavunun cesedinin tuzla kaplı olması olayı, gerçekte mumyalanma olabilir. Eğer Fira-vun'un cesedi mumyalanmış ise deniz tuzu nasıl kalmış olabilir?
Bu ceset pramitte mi yoksa olağan bir mezarda mı bulundu? Cesedin çıkarıldığı yer nerededir? Kahire'nin ne tarafında ve ne kadar mesafededir?
Cevap:
Boğulan Firavun hakkındaki bilgileri ben daha ziyade Louis Golpingin seyahatnamesi olan "in The Steps ofMoses The Laıvgiver" adlı kitaptan aldım. Bu yazar, inceleme ile ilgili seyahatnamesinde, Firavun Ramses Il.nin, Hz. Musa'nın (a.s) doğduğu döneme rastlayan ve Benî İsrail'e
yaptığı zulümden dolayı meşhur oları Firavunun tâ kendisi olduğunu, bundan dolayı ona "Zalim Firavun" dendiğini yazıyor. Hz. Musa'nın (as.), döneminde peygamber olarak gönderildiği ve Kızıldeniz'de boğulan Firavun ise Ramses ILnin oğlu olan Firavun (Meneptah) idi. (Ansiklopedia Britani-ca'da onun ismi Merneptah olarak veriliyor.) Golding'in kitabı ve Britanicanm Egypt (Mısır) adlı maddedeki yazıda, Thebes'deki pramitler mabedinde 1896'da Einders Petric'in ele geçirdiği bir sütun üzerinde onun kendi döneminde yaptığı işler sıra ile anlatılıyordu. İsrail oğullarının Mısır'da bulunuşlarının ilk tarihi belgesine bu sütunlarda rastlandı. Britanicanm. Mummy maddeli yazısına göre, bir İngiliz otopsi uzmanı Sir Grafton Elliot Smith 1906'da mumyaları açarak 44 tane mumyanın nasıl ve ne ile mumyalandığını inceledi, Golding'e göre, 1907 de Smith tarafından bulunan Merneptah'm cesedi üzerindeki sargılar açıldığında, başka hiçbir mumyada bulunmayan kalın bir tuz tabakasının bulunduğunu herkes hayretler içerisinde gördü. Ayrıca Golding, bu Firavun'un o dönemde Kızıldeniz'le birleşen acı göllerde (Bitter Lakes) boğulduğunu önü sürüyor. Yine ona göre, Sina Yarımadasının batı sahilinde yerli halk tarafından Firavun dağı denilen bir dağ vardır. Bu dağın yamaçlarında halk tarafından Firavun Hamamı denilen bir mağarada sıcak su kaynağı bulunmaktadır. Ağızdan ağıza dolaşıp gelen rivayetlere göre Firavun'un cesedi buradan çıkarıldı.
Ben bu bilgilerden şu sonuca vardım: Acı göllerde boğulduktan sonra cesedinin denizde yüzerek Firavun Hamamına kadar ulaşması uzun bir zaman almış ve bu sırada onun vücudu deniz tuzunu iyice ve bol bol emmiş olmalı. Bu tuz onun cesedi mumyalandığı vakit çıkarılamamıştır. Üç bin senelik bir zaman içerisinde, tuz yavaş yavaş onun vücudundan çıkarak bir tabaka oluşturmuştur. Nitekim sargılar açıldığında bu tuzun vücudun derileri üzerinde donup kaldığı görülmüştür.[91]
Miraç Olayında Verilen Talimatlar Nelerdi?
Soru:
İsrâ ve Miraç olayı ile ilgili yazınızı okuduğum zaman, kafamı kurcalayan bazı noktalar oldu. Bunları gerektiği şekilde cevaplandırmanız ümidiyle aşağıya sıralıyorum:
Siz, bu olayın iki amacından söz ediyorsunuz. Birincisi Hz. Muhammed'e (s.a) kainatın bâtını nizamının idrakini sağlamak, sırlarını göstermek için Kur'ân'da
"Rabb'inin âyetlerinin en büyüğü" [92] olarak ad landmlan işaretleri müşahade ettirmek amacını taşıyordu. İkincisi, Allah (c.c), Hz. Muhammed'i (s.a) kendi huzuruna çağırarak İslâm toplum düzeninin kuruluşu hakkımda hidâyetle ilgili bazı temel meseleleri vermek istemişti.
Kuşkusuz Kur'ân-ı Kerim, Miracın bu her iki amacını da ispatlamaktadır. Hz. Muhammed'e (s.a) büyük işaretler göstermesine ilişkin birinci amacının başka yollarla da gerçekleştirilebileceği hususunu burada belirtmekte fayda vardır. Çünkü, bu amaca Sidret ul Müntehâ'ya kadar olan mesafede ulaşılmıştı. Hz. Muhammed (s.a), diğer meleklerle birlikte, Hz. Cebrail'i de ikinci defa kendi aslî hüviyetiyle görmüştü. Peygamberlerle tanışmıştı. Ceza ve mükafatın birçok şekillerini görmüştü. Beyt'ul Mamur, Cennetü'l Me'vâ ve Cehennem gibi yerlerin müşahade işini de tamamlamıştı. Dolayısıyla bu amaç için, şimdi şahadet aleminin sınırlarını geçerek, gayb alemine adım atmanın pek gereği yoktu. İkinci amacına gelince: Bu amaca, ilâhî huzura çıkmadan da ulaşılabilirdi. Kur'ân'm bütünü Arabistan topraklarında Rasûlullah'a inebildiğine göre bu hidâyetlerin inmesine ne engel olabilirdi?
Aslında bu iki amaçtan başka, Mirac'ın üçüncü bir amacının da bulunduğu Kur'ân ve Hadisle sabit olmaktadır. Bu amaç ise; Allah Teâlâ'mn Hz. Muhammed'i (s.a) yakınlık makamının en yükseğine ulaştırıp, kelimelerle ifade edilemeyen kendine has işaretleri ve gizli sırları Öğretmek istemesiydi.
"Allah kulu (Muhammed)'na vahyettiğini vahyetti" [93] kelimeleri bu amaca işaret ediyor. Burada vahye-dilen şeylerin kelimelerle niçin ifade edilmediği hususu da merak konusudur. Biz bu özel vahiy şekline "vahyi gayri metluv" (sözle ifade edilemeyen vahiy) demekte haksız sayılmayız. Buna Hz. Cebrail'in (a.s) yetkisi dışında olan bilgileri de dahil edebiliriz.
Celiy vahiy ile bu özel vahyin öğretisinde bir çelişki olmadığı gibi, gizli vahyi açık vahye tercih etmek gibi bir mesele de olmayacaktır.
Burada, Allah (c.c), Hz. Muhammed'e (s.a) verilen bu Özel durumun gücünü kısmen ümmetinin bazı fertlerine de nasip etseydi bunda hayret verici ne olabilirdi sorusu ortaya çıkıyor. Eğer birisi cömertlik göstermezse ona cömert denemez. Hz. Ebu Bekir'in, ilahi sırrı sakladığı için diğer sahabeye üstünlük sağlaması hadisle sabittir. Rasûlullah(s.a) tarafından sır olarak nitelendirilen bir şeyi başka bir şeye bağlamak bir mü'mine yakışmaz.
Miraç olayında Allah'ı görme meselesine gelince: Bence millet bu konuda fuzuli tartışmaya girmiştir. Ahirette mü'-minlerin Allah'ı göreceği hususu sabit olduğuna göre, gayp aleminde Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın (c.c) huzuruna kabulü hayret verici birşey değildir. Hz. Aişe'nin (r.a):
"Gözler O'nu görmez, O gözlen görür; O lâtif (gözle görülmez veya lütuf sahibi), herşeyi haber alandır [94]âyetinde reddettiği olay, sahip olduğumuz bu göz ve bu baş ile Allah'ı görme olayıdır.
Bu, dünya alemi ile ilgilidir; gayp alemi veya ahiret alemi ile ilgili değildir. Siz de Tefhim'ul Kur'ân'da görme işinin göz gibi bir aletle yapılmasının gerekmediğini, Allah'ın (c.c) isterse, kalb veya başka bir araç ile de görmenin şeklini yaratabilecek güçte olduğunu söylüyorsunuz.
Cevap:
Yüce Allah'ın, Hz. Muhammed'i (s.a) Sidretü'l Münte-ha'dan da öteye çağırarak, yakın kabulünde şeref verdiği doğrudur. Fakat ümmetten saklı tutmak için orada Hz. Muhammed'e (s.a) bazı sırların öğretildiği doğru değildir.
Tekvir Sûresinde açıkça deniliyor ki:
"Rasûlümüz gaybın bilgilerini saklayacak, kendinde tutacak şekilde hasis değildi. [95] Aynı şey Cin Sûresi'nin son üç âyetinde de belirtiliyor. Bunların anlamına göre Allah'ın sevdiği Rasûlu ne gayp hakkında verdiği bilgiler risaleti tebliğ içindir.[96]Mâide Sûresi'nin 67. âyetinde de aynı şey belirtilerek şöyle deniliyor:
"Ey Rasûl, sana nazil olan herşeyi tebliğ et[97] Sahih bir hadis-i şerife göre Hz. Ali (r.a) Rasûlullah'tan (s.a) kendisine gizli olarak özel bir talimat verilip verilmediği sorusuna, herkesin huzurunda, hayır diye cevap verdi ve minberde bulunduğu bu sırada, kılıcının kınından Rasûlullah'tan (s.a) işitip yazdığı bir kaç şer'î ahkâmı çıkararak, "Rasûlullah'tan (s.a) işitip yazdıklarım bunlardan ibarettir" diyerek orada bulunanlara okudu.
Eğer Miraç sırasında Hz. Muhammed'e (s.a) vahyi metluv dışında, vahyi gayri metluv ile bir kısım talimatlar verildi ise, şüphesiz bu, İslâm nizamını uygulamak ve hak dini ikame etmekle ilgili olabilirdi. Rasûlullah (s.a) bunu açıklama imkânını hicretten hemen sonra buldu. Bu hikmet, Hz. Peygamberin (s.a) Medine'de geçirdiği on senelik hayatı sırasında yaptığı büyük işlerden de açıkça görülmektedir. Bu hikmet sahabe-i kiram'ın eğitimi için verilen emirlerde, hükümlerde, yasaklarda, öğüt ve tavsiyelerde, sözlü ve fiili davranışlarda da kendini belli etmektedir. Ümmetten saklı tutularak, özel kişi veya kişilere telkin edilen sırların, rumuzların, zevklerin, cezbelerin mevcut bulunduğu hadislere ve sünnete hiç rastlanmamaktadır.
Cemâlullah'ı görme konusuna gelince: Buradaki sorun, bu göz ve bu baş ile görme idi. Güvenilir hadislere göre, Peygamberimiz (s.a) bunu reddetmiştir.[98]
Din Ve Şeriatın Açıklanması İle İlgili Bir Soru Ve Hac Sırasında Kurban Kesme
Soru:
1) Tefhim'ul Kur'ân'm dördüncü cildinde, Şûra Suresinin 20. açıklama notunda şöyle yazıyorsunuz: "Bazılarına göre; Allah'ın, ikame edilmesi için peygamberlerine gönderdiği din hepsinde aynıdır. Bundan sadece "din" kasdolun-maktadır, "şeriat" değil. Onlar "din" ile şeriattaki hükümlerin aynı şeyler olmadığı anlamından yola çıkarak; "tevhid'e, ahirete, kitaplara ve peygamberlere inanmak, Allah'a ibadet etmek ve bir de olsa olsa ahlâkın temel prensiplerini kabul etmek tüm dinlerin genel karakterini ortaya koyar" şeklinde bir sonuca varıyorlar. "Dinde birlik, şeriatlarda farklılık" gibi çok tehlikeli bir sonuca götüren bu düşünce-daha baştan sathi bir yaklaşımdır. Bu düşünce izale edilmezse St. Paul'un şeriatsiz bir din ortaya koymak suretiyle Hz. İsa'nın (s.a) ümmetini harap ettiği gibi, din ile şeriat birbirinden ayrıhr.[99]
Daha sonra siz, Kur'ân ayetlerinden deliller getirerek, dinden kastın sadece iman esaslarından ibaret bulunmadığını; şeriat hükümlerinin de buna dahil olduğunu ve Hz. Mu-hammed'in (s.a) ümmetine verilen şeriatın bu devir için din olduğunu ve bu şeriatı ayakta tutmanın, dini ayakta tutmak anlamına geldiğim söylüyorsunuz. "Risale-i Diniyyat" adlı eserinizin 6. bölümünde değindiğiniz din ile şeriat arasındaki fark konusunu gözden geçirmeniz gerektiğini sanıyorum.
2) Bir toplantıda, cemaatinizin hacca giden bir üyesi Tefhim'ul Kur'âria istinaden dedi ki: "Eğer bir şahıs hac mevsiminde hacdan önce umre yaparsa kurban kessin." Fa-'kat Mekke'de umreden sonra kurban kesilmez. Bu konuda Tefhim'ul Kur'ân\n birinci cildinde Bakara Sûresi'nin 196. ayetinin tercümesinde şöyle denilmiştir:
"Hac mevsimi gelinceye kadar umreden istifade eden bir kimse gücüne göre kurban kessin."
Ben ona anlatmaya çalıştım ki, bu sadece ayetin tercümesidir ve bunun anlamı umreden hemen sonra kurban kesmek değildir. Ancak, Hacc-ı Temettü ve Hacc-ı Kıranda kurban kesmek vacip olur. Hac zamanı gelmeden önce umreden istifade etmek konusunda açıklamalar getirdiğiniz 213 nolu açıklama notunda verdiğiniz bilgilere de dikkatini çektim. Fakat o, bu beyanın gerektiği kadar açık olmadığında ısrar etmektedir. Yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak için bu meseleye biraz daha açıklık getirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.
Cevap:
Şûra Sûresinin 20 numaralı açıklama notu tamamiyle okunduğu takdirde "Risale~i Diniyyat" ta din ve şeriat arasındaki farkla ilgili verilen bilgilerin yeterli olduğu anlaşdacak ve böylece yazının tekrar gözden geçirilip düzeltilmesine gerek olmadığı görülecektir. Özellikle siz 490. sayfadaki şu ifadeyi mülâhaza ediniz: "Allah her peygambere din ve şeriat vermiş, kendi dönemlerinde din ve şeriatı ikame etmekle mükellef tutmuştur. Şimdi, Hz. Peygamber'in (s.a) nübüvvet dönemi olduğundan dolayı, Şeriat-ı Muhammediye dinin bir cüz u olarak ikame edilmek durumandadır."
"Risale-i Diniyyat" da, dinin iman esasları ile ilgili bölümünün daima aynı ve müşterek kaldığını; şeriat bölümünün ise, çeşitli dönemlerde, muhtelif nebiler vasıtası ile kapsam açısından farklı kılındığını ifade etmiştik. "Risale-i Diniyyat", dini yeni öğrenenler için yazıldığına göre Şûra Sûresi'nin tefsirinde yer aldığı gibi orada detaylı olarak tartışılamazdı.
Bakara Sûresi'nin 196. ayetinde üç emir ayrı ayrı beyan ediliyor:
1. Bir şahıs hac veya umre için ihram giyer de herhangi bir engel sebebiyle Mescid-i Harama ulaşamazsa, hedy kurbanı göndermeli ve bu kurbanı kesilmeden ihramdan çıkmamalıdır.
2. Eğer birisi hastalık yüzünden kan aldırmaya mecbur kalırsa kan aldırır ve fidyesini verir.
3. Eğer birisi bir engelle karşılaşmadan haram bölgeye varırsa, Temettü veya Kıran haccı yaptığı takdirde kurban kesmek zorundadır. Elbette Hacc-ı ifrat'da ona kurban vacip olmaz.[100]
Miraç Gece Mi Yoksa Gündüz Mü Gerçekleşti?
Soru:
Geçenlerde ziyaret sebebiyle hapishaneye gittim. Muhtelif düşünceye sahip insanların bir tek amaç peşinde plduğunu gördüm. Kur'ân dersi ve cemaatle namaz kılmanın imkânı hazırlanmış. Fakat üzülerek söylüyorum ki, orada da teferruata dair ihtilaflarla uğraşan insanlar var. Benim sorumluluğum altında bulunan koğuşta Diyobendî, Brelvî ve Hadis Ehli olmak üzere 3 ayrı cemaat kurulmuştu. Ben arkadaşlarla bir tek cemaat kurulması için konuştum. Bu amaçla ilk önce bir Diyobendî alimine gittik. O benim Cema-at-i İslâmî üyesi olduğumu biliyordu. Daha konuya girmeden size itirazda bulunmaya başladı ve Mevlânâ Mevdûdî yeni şeyler çıkarmaya çalışıyor dedi.
Onun söylediğine göre siz Tercüman'ul Kur'ân'da, Miraç hadisesinin güpegündüz cereyan ettiğini yazmışsınız. Halbuki, Kur'ân'da buyurulduğuna göre bu hadise gece vaktinde cereyan etmiştir. Hadis ile de kanıtlanmıştır ki, bu olay yatsı ile sabah namazı arasında cereyan etmiştir. Ben bu konuyu fazla bilmediğim için tartışmayı uzatmak istemedim.
Hapishaneden dönüşte Tercüman'ul Kur'ânın eski sayılarına baktım ve Ocak 1977 sayısının onuncu sayfasında şu yazıya rastladım:
"Rasûlullah (s.a) buna karanlıkta, tefekkür halinde, rüyada veya yan uykuda tanık olmadı. Aksine aydınlık bir vaziyette tanık oldu ve o tamamiyle uyanıktı. O, herhangi bir insanın dünyadaki herhangi bir manzarayı seyretmesi gibi, gün ışığında, kendi gözleriyle bu manzarayı gördü."
Anlaşıldı ki, itiraz yazının bu bölümünedir. Bu bölüme açıklama getirmenizin çok iyi olacağını düşünmekteyim.
Cevap:
Miraç olayı ile ilgili olarak ben, hiçbir zaman bu hadise gündüz cereyan etmiştir demedim. Böyle bir şeyi ne yazdım, ve ne de böyle birşey aklıma geldi. Miracın gündüz mü, yoksa gece mi olduğu hakkındaki düşüncelerimi Tefhim'nl Kur'ân'm. ikinci cildine, Beni İsrail (Isrâ) Sûresi'nin birinci ayetinin tercümesine ve ilgili açıklama notlanma bakarak öğrenebilirsiniz.
Necm Sûresi'nin 4. ayetinden 12. ayetine kadar olan bölümünde Hz. Peygamber (s.a) ile Cebrail'in (a.s) Miraç ile hiçbir ilişkisi olmayan ilk buluşmalarından söz ediliyor. O buluşma hakkında yazarken, ben bu müşahadenin gün ışığında ve uyanık vaziyette olduğunu ifade ettim. Tefhim'ul Kur'ân'm 5. cildinde (188-189) ve (192-200) konuyla ilgili bütün açıklamalar detaylarıyla mevcuttur.
Ocak 1977 Sayılı Tercüman 'ul Kur'ârim. 10. sayfasında yer alan tartışmaya gelince: "Cebrail'in (a.s) Hz. Muham-med (s.a) Re Yeryüzünde ilk Buluşması" başlığından da bunun gökteki görüşme olmadığı anlaşılmaktadır. Bütün bu açıklamayı okuyunca görceksiniz ki, Miraç konusunda bu tartışmaya, bu gibi önemli müşahadelerde Hz. Muham-med'in (s.a) kuşkuya düşmemesinin nedenini göstermek için yer verilmiştir. Biraz daha ileride 13. sayfada, Cebrail (a.s) ile Rasûlullah'm (s.a) Sidretul Münteha'daki ikinci görüşmesi anlatılmaktadır. Bu yazıyı da okuyarak anlatılanların neyi açıkladığını görebilirsiniz.
Gerçekten, bir şahsın bir yazısından bir iki cümleyi alarak onları suçlamaya başlamak gibi kötü alışkanlıkları olan insanlar vardır. Bu gibi kimseler bir yazıyı sonuna kadar okumadıkları gibi, yazarın diğer yazılarını da inceleme zahmetine katlanmazlar ki, o konuda ne demektedir, neler yazmıştır görsünler. Böyle bir araştırma yapmayı yeğleseler, onlar da görecekler ki, yaptıkları suçlama iftira ve töhmetten başka birşey değildir. Vaktimiz olmadığından araştırma yapamadık, kusura bakmayın türünden bahaneler ileri sürerlerse; onlara, başkalarına iftira atarak suçlamalarda bulunup yayma işini mutlaka yapmaları gerektiği emrini kimlerden aldıklarını sorunuz.[101]
Taâmü'l Miskinin Anlamı
Soru:
El-Hâkka Sûresi ile Mâûn Sûrelerinde geçen:[102] âyetinin tercümesi Tefhim'ul Kur'ân'da iki ayrı şekilde verilmiş. Ayetin anlamı bir yerde "fakire yemek yedirmek" şeklinde verilirken, diğer yerde ise "fakirin yemeğini ver-
Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu i 123 mek" şeklinde verilmiş. Bu fark neden ileri .gelmektedir?
Cevap:
Taam" kelimesi Arapça'da "yemek" demektir. Bu kelime it'âm" yâni; "yemek yedirmek" anlamında ek kullanılıyor. Taâmül miskîn"in mânâsı birinciye göre "fakirin yemeği", yâni; "fakire verilen ye mek"tir. Varlıklı insanın yemeğinde fakirin de hakkı vardır. Aynı şey Kur'ân-ı Kerim'de bir başka ifade tarzı ile şöyle ifade edilmektedir:
"Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.[103]
Diğer mânâsı ise açıktır. Buna göre,
ayetinin anlamı şudur: "O fakire yemek yedirmek için kimseyi teşvik etmez.[104]
Kuranı Kerimin Yardımı İle Bilim Ve Tekniğin Gelişmesi
Soru:
Bir müslüman olarak Kur'ân-ı Kerim'in hayatın her alanında yol gösterdiğine iman etmekteyim.
Müslümanların bilim ve teknikte ilerleyerek insanları refaha kavuşturmalarına ve kendi savunmalarını başarı ile gerçekleştirmelerine yardımcı olacak bilim ve teknikle ilgili gelişmeleri ve yeni ilmî sırları Öğrenmek için Kur'ân'da birçok işaretler bulunduğuna da inanıyorum.
Boş zamanlarımda Kur'ân-ı Kerim'den bu tür sırları öğrenmeye çalıştım. Naçiz bir atom enerjisi mühendisi olarak bu hususları kendi bakışım doğrultusunda anlamaya çalıştım. Bilimin bu alanında araştırma yaparak, müslümanlar için yeni birşey icad edebilmem için aşağıda gösterilen ayetlerin doğru anlamım ve açıklamalarını yapmanızı rica ediyorum.
1. Hûd Sûresi, âyet: 94-95
2. El-Hicr Sûresi, âyet: 83 -84
3. El-Müminûn Sûresi, âyet: 41
4. Yasin Sûresi, âyet: 28-29
5. Sâd Sûresi, âyet: 14-15
6. El-Hâkka Sûresi, âyet: 1, 2, 3, 4, 5, 13, 14, 15
7. El-Kâria Sûresi, âyet: 1, 2, 3, 4, 5
Bir çok âyetler daha var ki, onları daha sonra size göndereceğim.
Bu ayetlerin yardımı ile biz atom ışınları, atomun özeliği, dünyanın dönüşü, ses vs.'nin karşılıklı etkileşimi üzerinde araştırma yapıyoruz.
Cevap:
Siz bilimsel araştırmanız üzerinde görüşmek için bana gelmiştiniz, fakat ben rahatsız olduğum için terferruath görüşememiştik. Bilahare, büroma bıraktığınız mektuplarınızı da hastalığımdan dolayı uzun süre okuyamadım. Ancak bugün, gösterdiğiniz ayetlere ilişkin sorularınıza kısaca cevap veriyorum:
1. Hûd Sûresinin 94-95. ayetleri Şuayb (a.s) ve O'nun ümmeti ile ilgilidir. Hz. Şuayb'm (a.s) ümmetinin uğradığı azab, "bir 'sayha' geldi ve onları mahvetti" şeklinde ifade edilmiştir. 'Sayha', Arapça'da; şiddetli çığlık, bağırma ve gök gürültüsü anlamına gelir. Ben olayın yerini ve mekanını dikkate alarak bunu "şiddetli patlama, gürültü" olarak tercüme ettim. Bundan, olağanüstü şiddetli sesin insanlar ve onların yerleşim bölgeleri için tahrip edici olduğu'anlamı çıkmaktadır. Bunun denemesi deöteden beri bu dünyada olmaktadır. 'Sayha' kelimesi, kıyametten bahsedilirken, Yâsîn Sûresinin 49. ayetinde de kullanılmaktadır. Aynı anlamda Kur'ân-ı Kerim'de "Sûr" kelimesi de kullanılmıştır.
Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu 1125 Örneğin: Zümer Sûresi'nin 68. ayetinde buyuruluyor ki:
(Birinci defa) Sûr'a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar, yahut öldüler.) Ancak Allah'ın dikdiği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi, birden onlar ayağa kalktılar, bakıyorlar (ne olacağını bekliyorlar)". [105] Kur'ân-ı Kerimin muhtelif yerlerinde geçen âyet-i kerimelerden anlaşıldığına göre bu iki ses arasındaki fark şudur: Biri; belirli çapta bir bölgede yükselen ve o bölgenin insanlarını yok eden güçlü sestir, diğeri ise; sadece yeryüzünde değil, göklere kadar yükselen ve bütün mahlukları öldüren şiddetli sestir.
Her neyse, bu sesin sadece kulakları çınlatan bir ses değil, Öldürebilecek, bir milleti yok edebilecek veya kıyamet koparabilecek kadar güçlü olup olmadığı tahminleri yapılabilir. Bu fark, yalnız hava yolu ile yaratılan ve eşyaları etkileyen sesin şiddetine bağlı değildir. Kıyamet mesajını veren Sûr'un sesi, hava yerine başka bir unsur vasıtasıyla yükselmiş olabilir. Çünkü bu ses sadece yeryüzüyle sınırlı kalmayacak, bilakis yeryüzünü aşarak göklere kadar yayılacaktır. Hava ise sadece yeryüzünün üstünde belli bir yükseklikte mevcut olup, bunun ötesindeki uzay boşluğunda bulunmamaktadır.
2. El-Hicr Sûresi'ndeki 83 ve 84. âyetler Semud kavmi ile ilgili âyetlerdir. Bu ayetlerden önce aynı surenin 73. âyetinde Lut kavminin hedef olduğu azap için "sayha" kelimesi kullanılmaktadır. Bunun açıklamasını ben yukarıda yaptım. Bahis konusu edilen 73. âyette, Lut kavminin karşılaştığı "sayha"nm etkisine değinilerek, evlerin ters yüz olduğu yani, çatıların yere düştüğü ifade edilmekte, şehirlerin alt üst olduğu bildirilmektedir. Bu, sadece insanları öldürmekle kalmayan, ulusların yerleşim bölgelerini bile yok edebilecek sesin gücünü de göstermektedir.
83 ve 84 nolu ayetlere gelince: Ben, Semud kavminin yerleşim bölgesini gördüm. Bu bölgede bulunan dağlar baştan aşağıya kadar çatlamıştır. Bu dağları bile delebilen sesin gücünü göstermektedir.
3. Müminûn Sûresi'nin 41. âyetine gelince: Bu âyette Semud kavmine ilişkindir. Bu ayette "sayha'nra meydana getireceği tahribat: "Derken o korkunç ses onları gerçek bir şekilde yakaladı da onları sel süprüntüsü haline getirdik" buyruğu ile öyle bir anlatılmıştır ki, sesin gücü, şiddeti ve dehşetinin sadece insanı mahvetmekle bırakmayıp, vücudunu da parça parça ettiği haberi verilmiştir.
4. Yâsîn Sûresi'nin 28 ve 29. âyetleri Kur'ân-ı Kerim'de zikri geçmeyen bir millet hakkındadır. Bu millet de "sayha" ile yok olmuş ve sayhanın onlara olan etkisi:
"Sadece korkunç bir ses oldu, hemen sönüverdiler" şek linde anlatılmıştır. Başka bir deyişle, onların hayatının çeş-mesikurudu Jj-ul^ "Hâmidûn" kelimesi ile anlatılmak istenen; onlarm vücudlannm hararetinin yok olması sonucu ölmeleri olabilir.
5. Sâd Sûresi'nin 14 ve 15. ayetlerinde Mekke ehline, eğer iman etmezler veya Rasûlullah'ı yalanlamaya devam ederlerse, diğer milletlere geldiği gibi onlara da bir "sayha" geleceği ve başka bir sayha'ya gerek olmayacağı, ük ve son sayhaya uğrayacakları konusunda uyarıda bulunulmuş tur. Burada tek bir sayha'nm onları mahvetmek için yeterli olacağı anlatılmak istenmiştir. nın başka bir anlamı da; bu "sayha" ile onlarm mahvolması arasında bir dişi ,deveden süt sağma esnasında memeyi birinci çekiş ile ikinci çekiş arasında geçen vakit kadar bir vakit olmayacağıdır. İfadenin bu şekilde kullanılmasından maksat; Araplara, bu sayha'nm sesinin onları bir anda öldürecek güçte oldu: ğunu, helak olma anında yere düşerek çırpınmaya bile, vakit kalmayacağını anlatmaktır.
6. El-Hâkka Sûresi'nin 1-5. ve 13-15. âyetlerinde gelecek olan kıyamet için "El-Hâkka" kelimesi kullanılmaktadır. Dördüncü ayette aynı kıyamet için Kâria" kelimesi kullanılmaktadır. Arapça'da bu kelime; çarpmak, titretmek, vuruşmak, iki şeyi birbirine vurarak ses çıkarmak anlamlarına gelir.
Bunun teferruatı 13 ile 14. ayetlerde şöyle belirtilmektedir: "Sûr'a birinci üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpıldığı (ve hepsi darmadağın olduğu)zaman.[106] Sonra 16. ayette bu durum şöyle açıklanıyor: "Sûr'a üflenmesi sonucu gök çatlayacak ve onun kontrolü gevşeyecek": Başka bir deyişle; yıldızlar ve gezegenler yörüngelerinden ayrılacak ve onlar arasındaki mesafe alt üst olacaktır. İşte bu Âpjü "Kâria"mn apaçık izahıdır. Kur'ân-ı Kerim'de, yer yer bunun teferruatı verilirken, bu tahribin Sûr'a üflemenin hemen peşinden olacağı ifade edilmektedir. Bu ifadelerden Sûr'dan yükselen şeyin sadece sesten ibaret olmadığı, aksine, yeryüzü ile dağları çarpıştırarak tuz-buz edecek ve bütün felek düzenini alt üst edecek güçlü bir şey olduğu anlaşıl maktadır. Beşinci ayette Semud kavminin helak ediliş sebebi büyük bir hadise olarak tabir edilen Tâğiya" ile ifade edilmektedir. Bu çeşit hadiseye A'raf Suresi'nde şiddetli zelzele anlamına gelen "Racfe" denilmiştir. Hûd
Sûresi'nde ise aynı hadise için Sayha" denilmiştir ki izahını yapmıştım. Fussilet Sûresinde buna Sâikat'ül Azâb" "alçaltıcı azab yıldırımı" [107] den mistir. Bundan Semud kavminin sadece şiddetli ses niteliğinde azaba uğramadığı zelzeleye de maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Sonra 6. ayette Ad kavminin helakinden söz edilerek, bütün Ad kavmini helak eden ve onları budanmış bir hurma ağacı gibi düşüren havanın gücünden bahsedilmektedir.
7. El-Kâria Sûresi'ne ilişkin "El-Kâria" kelimesinin teşrihini yukarıda yapmıştım. Burada kıyamet için 'bir şey çarpan anlamına gelen kelime kullanılmaktadır ve denilmektedir ki; bu çarpma, insanları pervaneler gibi dağıtan ve dağları hallaç pamuğu gibi atan bir şiddette olacaktır. Burada, Allah Teâlâ'nın ses ve hava ile ilgisi olmayan kudretinin diğer unsurları da beyan edilmektedir. [108]
İsrailoğullarının Filistin'i Fetihten Kaçınmaları
(Bakara Sûresi'nin 243. ayetinin teşrihi)
Soru:
[109]ayetinin [110] yorumunu verirken 266 nolu açıklama notunda diyorsunuz ki: "Burada İsrailoğullarının büyük taifeler halinde Mısır'dan çıkışlarına ve kendileri için bir yurt bulmak üzere çöllerde oradan oraya geçişlerine değinilmektedir. Fakat Hz. Musa (a.s), Allah'tan"aldığı vahiy üzerine onlara Filistinlilere saldırmalarını, oranın halkını sürüp çıkarmalarını ve orayı fethetmelerini emrettiğinde, onlar korktular ve ilerleme emrine karşı çıktılar. Bu nedenle Allah onları başıboş bir şekilde çölde bıraktı. Böylece, çölün zorlukları içinde, eski nesil yok olup yerine yeni bir nesil yetişti. Daha sonra Allah- onlara Filistinlilere karşı zafer ihsan etti. Büyük bir ihtimalle "ölüm ve ikinci bir hayat" Mısır'dan çıkışın bu iki yönünü kastetmektedir." Bu bir yerde doğrudur, fakat bu ayetin bu hadiseyle ilgisi olamaz. Çünkü bu ayette ölüm korkusu, çıkışın illeti olarak nitelendiriliyor. Ancak İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışlarının sebebi ölüm korkusu değil, Allah'ın (c.c) Musa'ya (a.s) bir emri idi:
"Musa'ya: 'Kullarımı geceleyin (Mısır'dan çıkar), yürüt' diye vahyettik[111] ayetlerinden de bu açıkça anlaşılmaktadır.
İkincisi; bu ayette çıkışın kınanabilecek bir vakıa olduğu kabul ediliyor. Fakat Mısır'dan çıkış kınanacak bir şey değildi. Bu bir hicretti.
Üçüncüsü;
"Allah onlara "ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti"[112] ayetinin anlamı ölmüş olan insanların tekrar dirilmesidir. Ben tefsirleri mütâlâa ettim. Fakat hiçbir yerde söylediklerinizi bulamadım. Aksine bu tefsirlerde, Beni İsrail'in bir grubuna işaret edilerek, onların vebadan korkarak kaçtıkları, onlara yolda ölümün ulaştığı ve tekrar hayata kavuşturulduktan yazmaktadır. Lütfen bu durumu izah eder misiniz?
Cevap:
Bakam Suresihdeki Yurtlarından çıktılar" ile "Ölüm korkusundan" ifadeleri arasındaki "Binlerce kişi iken" ifadesi üzerinde durunuz. Eğer evlerden çıkmanın sebebi vebadan ölmek korkusu olsaydı burada "Binlerce kişi iken" denmesi yersiz olurdu. Çünkü böyle bir ölüm korkusu, beş-on kişi için de, yüzlercebinlerce kişi için de söz konusu olabilirdi ve insanların bu şekilde öldürülmesi olayının ibret için anlatılması pek de önemli bir şey olamazdı. Bu cümle içinde Onlar binlerce kişi iken" ifadesi, onların binlerce olmalarına rağmen, ölüm korkusundan dolayı kaçtıklarını açıkça ortaya koymaktadır.
"Binlerce" kelimesi on binden fazla anlamına gelir. Dolayısıyla çok sayıda olmalarına rağmen düşmala karşılaşma korkusuylayle kaçmaları yüzünden bu kaçış kınanmaya müstehak bir çıkıştır. Bundan sonraki
"Allah onlara "ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti" buyruğunun, öldürülme kararı verilen insanların tekrar hayata döndürüldüğü mânâsına gelmesi lâzım değildir. Bu ifade bir kavim, bir topluluk hakkında kullanıldığı zaman, bunun anlamı; onlardan ölüm korkusu hissedenlerin korktukları ölüme gitmeleri ve diğerlerine de ölümden korkmadan, düşmanla savaşacak şekilde hayat verilmesi demekti. Sonraki
"Allah yolunda savaşın.[113] âyetinde bu ifadenin amacı açıklığa kavuşmaktadır. Burada, müslümanla-ra, bu hadise anlatılarak, Allah yolunda savaşma cesareti verilmektedir. Bu âyetin dizilişi içerisinde veba veya başka bir hastalıktan ölme korkusunun hiçbir yeri yoktur.
İsrailoğullarımn Mısır'dan çıkışının asıl sebebi, ölüm korkusu değil, hicret emridir şeklindeki görüşünüz için dikkatle gözönünde tutmanız gereken kayda de^er bir husus da Mısır'da sayısız olmalarına rağmen onlara savaşarak mallarım ve canlarını güvence altına alma emri yerine, niçin göç emri verildiğidir. Bunun nedeni, bellidir ki onlar, Fira-vun'dan ve Firavun hanedanından korktukları için en büyük zulümlere mâruz kaldıkları halde ses çıkaramıyorlar, onlara hiçbir şey yapamıyorlardı. Aksine, onun gelmesiyle daha da zor duruma düştükleri gerekçesiyle, Hz. Musa'ya (a.s) tariz ve şikayette bulunuyorlardı.[114]
Tefhim'ul Kur'ân'da 'Teşvil" Kelimesine Verilen Çeşitli Anlamlar
Soru:
Tefhim'ul Kur'ânin iki noktasına dikkatinizi çekiyorum:
1) Yûsuf Sûresi'nin 18 ile 83. âyetlerinde aynı şekilde tekrarlanan
ifadesini siz iki ayrı şekilde tercüme etmişsiniz: "Baba lan bunu duyunca, dedi ki: "Herhalde nefisleriniz sizi al-datifi, büyük bir işi size kolaylaştırdı. Artık benim yapacağım iş güzelce sabretmektir".
Aynı ifadenin 83. âyetteki tercümesini ise şöyle yapmışsınız: "Babaları bu olayı dinleyince dedi ki: Aslında nefisleriniz sizi aldatıp büyük bir işi size kolaylaştırdı. Artık bana güzelce sabretmek kalıyor."
2) Tâhâ Sûresi'nin 96. âyetinde de aynı kelime (sevvelet) geçmektedir:
Buradaki tercümeyi ise şöyle yapmışsınız: "Nefsim beni işte öyle ikna etti." (Nefsim bana böyle 'yapmayı' hoş gösterdi.)
Burada da aynı kelime (.sevvelet) var, fakat tercüme farklı. Oysa her iki yerde de fiilin öznesi nefis veya enfus'tür. Tesvil kelimesi teşkil anlamında da kullanılmaz. Bunları vuzuha kavuşturacağınızı ümid ediyorum.
Cevap:
Yûsuf Sûresi'nin 18 ile 83. ayetlerinde geçen sevvelet" kelimesi için verdiğim anlam Allâme Zemahşeri'nin "Keşşaf adlı tefsirinde verdiği anlam ile aynıdır.
("Sevvelet" kelimesinin anlamı sehhelet" kelimesinin anlamı ile aynı olup, kolaylaştırmak demektir. Kösevele" olup, bükülmek; yumuşak olmak; eğilmek anlamındadır. 'Nefisleriniz bu büyük işi -bu işi Yûsuf hakkında işlediniz- size olağan bir iş olarak gösterdi.')
Bunun aksine Tâhâ Sûresinin 96. aytindeki"seuueZe£" kelimesine, Yûsuf Sûresi'ndeki âyetin tercümesinde verdiğim anlamın aynının verilmesi yer ve mekan açısından uygun değildir. Çünkü burada Samirî kendisinin suçsuzluğuna savunmaktadır. Onun için ben burada "tesviV'va mânâsını "taksin" olarak aldım:
("Tesvîl"; bir şeyi insan için hoş hale getirmek ve ilgi çekici yapmak anlamına gelir ki, o onu yapsın veya söylesin.)
Samirî sanki, "Nefsim bana bunları iyi bir iş olarak sundu" demektedir.
İmam Râğıp el-îsfehânî, "Müfredat el-Kur'ân" adlı kitabında "tesvîl" kelimesinin mânâsım tezyin ve tahsin olarak göstermekte ve şöyle demektedir:
(Tesvil'den mur.ad: "İnsan nefsinin kendi hırsını süslemesi ve kötülüğü kendisi için güzelleştirmesidir.") Kamusta şöyle deniliyor:
("Nefsi ona böylece süsledi". "Esvel" kelimesi, düşüp altta kalan kimse demektir.)
Lane de "Maddu'l Kamus" adlı lügatrnda "sevvele" kelimesinin anlamını şöyle kaydediyor: "Made it appear easy to him: Bu (iş) kendisi için kolay gibi yapıldı.[115]
İKİNCİ BÖLÜM
Allah'ın Sıfatlarında Tezat Mı Yoksa Mutabakat Mı Var?
Soru:
Tefhimin I. bölümündeki bir yazınızda "Allah rahmet, kerem ve şefkat duygularının kaynağı olmasına rağmen küçük ve masum çocuklara niye sıkıntı ve zorluklar veriyor" şeklindeki bir soruya verdiğiniz cevapta, Allah'ın ilâhî nizamında ortaya çıkan "serler" e mantıkî açıdan açıklamalar getirmeye çalışmış ve bunu yaparken de şu fikirlere başvurmuşsunuz:
1) Allah indinde bütün kainatın topluca menfaati söz konusudur. Buna siz "hayr-ı killi" (bütün iyilik) diyorsunuz.
2) Bütün iyiliği (hayr-ı küll) gerçekleştirmek bir nizam vasıtasıyla mümkün olabilir. Allah hikmetli ve akıl sahibi olduğuna göre, şüphesiz O, bu amaç için işlev ve önem açısından en iyi sistemi seçmiş olmalıdır.
3) Eğer bu serler ortaya çıkmadan külli hayrın (bütün iyilik) gerçekleştirilebileceği mevcut nizamdan daha iyi bir nizam olsaydı, Allah kesinlikle o nizamı tercih eder, bize onu gönderirdi.
Siz Allah'ın sıfatlarını izah ederken de şöyle yazıyorsunuz:
"Bizim isteklerimiz hakkında bilgisi olmasına rağmen eğer O (Allah Teâlâ), bunları yerine getirmekten kaçınmış ve bizim arzularımızı yerine getirmemişse, bizim öyle yapmanın gerçekten mümkün olmadığını anlamamız lâzım. Bu demektir ki, akıllı ve herşeyi bilenin bilgisi dahilinde bundan daha iyi bir durum olamaz. Eğer öyle olsaydı, Allah onu seçer ve onu bize gönderirdi. Çünkü O hikmet sahibidir ve O'nun hikmetinde daha iyi tedbir mümkün iken onu terkederek en kötü durumu seçti diye kuşkuya düşemeyiz."
Yazınızdan aldığımız yukarıdaki alıntının bir cümlesi şöyle:
"Akıllı ve herşeyi bilenin bilgisi dahilinde daha iyi bir durum olamaz. Eğer öyle olsaydı Allah onu seçer ve onu bize gönderirdi." Bu cümle güzel bir Örnek sunmakla beraber Allah Teâlâ'nm herşeyden haberdar olan, akıllı, hikmet ve irfan sahibi gibi sıfatları hakkında şaşırtıcı bir fikir vermektedir. Allah'ı, herşeyi bilen, herşeyden haberdar olan olarak kabul ettikten sonra O'nun bilgisini özel bir durum veya tedbirle sınırlandırmak; O'nun alim ve habir olmasını inkâr etmek anlamına gelir. Eğer Allah'ın, hiçbir kötülüğe yer vermeden külli hayrı (bütün iyiliği) yerleştirebileceği bir nizamı kurmaya muktedir olduğu kamtlanabilirse, o zaman peşinden Allah'ın hikmet sahibi olmadığı ve herşeyden de haberdar bulunmadığı sonucu çıkacaktır. Çünkü bütünüyle hayrı içeren bir nizam kurabileceği halde kurmaması, serleri de ihtiva eden bir nizamı uygulaması; ilim ve hikmet sahibi olmanın eksikliğinin göstergesi olacaktır. Eğer Allah'ın ilim ve hikmet sahibi olmasından kuşku duymak küfür sayılıyor-sa ve Allah'm ilim ve hikmet sahibi oluşunun hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar gerçek olduğu kabul ediliyorsa, bundan, Allah'ın içinde kötülükler bulunmayan külli hayrı (mutlak iyilik) ikame edecek bir düzeni kurmaya kudretinin yetmeyeceği ve ileride de yetmeyeceği sonucu çıkarılabilir. Benim bu sorunumu çözmeye çalışacağınızı ümit ediyorum. Verdiğiniz cevabın, Allah'ın hikmet ve bilgi sahibi mi, yoksa kadir-i mutlak (herşeye gücü yeten) mı olduğu veya aynı anda hem hikmet ve bilgi sahibi olduğu hem de kadir-i mutlak (herşeye gücü yeten) mı olduğu noktasındaki kararsızlıklarımı ortadan kaldıracak ve kanaatlerimi sağlamlaştıracak şekilde doyurucu bilgiler ihtiva etmesini rica ediyorum.
Cevap:
Mektubunuzu birkaç ay önce hapishanede iken aldım. Fakat orada sansür uygulandığı için mektuplaşmayı bırakmak zorunda kalmıştım. Dolayısıyla diğer yüzlerce mektup gibi sizin mektubunuza da cevap veremedim. Şimdi kısaca cevaplıyorum.
Bu konudaki sıkıntınız; Allah Teâlâ'nm kudreti-, bilgisi ve hikmetinin gereklerinde mutabakat yerine çelişki arama düşüncenizden kaynaklanıyor. Bu telaşınız sizi, bu sıfatlardan birini inkâr etmekten başka bir çare olmadığı noktasına getirmiştir. Şüphesiz siz bu dünyada kötülüklerin bulunduğunu, şeytanın mevcut olduğunu, küfür, şirk ve diğer itikadî sapıklıkların var olduğunu inkâr edemezsiniz. Cinayet, hırsızlık, vurgun, zina, Lût kavminin eylemleri (homoseksüellik) üe buna benzer sayısız ahlâkî sapıklıkların bulunduğunu da inkâr edemezsiniz. İyilik karşısında kötülüğün ve şer güçlerin açıkta cirit attığı ve faaliyetlerini pervasızca sürdürdüğü de bir gerçektir. Bu sebeple enva-i çeşit haksızlık ve zulümlerin ortaya çıktığını da biliyoruz. O halde sorulması gereken şudur: Acaba, Allah'ın bütün bu kötülüklerin bulunmadığı ve bunlar olmadan iyiliğin yeşerebileceği bir alemi yaratmaya kudreti var mıydı, yok muydu? Eğer O gücü yettiği halde Öyle yapmadı ise, sizin bu durum karşısında -Allah korusun- Allah'ın hikmet, insaf ve iyilikten yoksun olduğunu kabul etmekten başka çareniz kalmayacaktır. Eğer O'nun böyle bir âlemi yaratmaya kudreti yetmiyor idiyse, sizin mantığınıza göre O'nun aciz sayılması gerekir. İnsanları, Allah'ın" sıfatları konusunda uyum yerine çelişki aramaya iten böyle bir akıl ve mantık yolunun ulaşacağı sonuç kesinlikle böyle bir sonuçtur.
Ben bunun tersini yaptım. Allah'ın sıfatlarında çelişki yerine uyum aramaya ve uyumları açıklamaya çalıştım. Allah Teâlâ tarafından yaratılan dünyada kötülüklerin bulunmasından tedirgin olmak yerine, O'nun hikmetine güvenmek gerektiğini anlatmaya çalıştım. Allah Teala dünyanın nizam ve düzenini bu şekilde yarattığına göre şüphesiz hikmeti gereği böyle yaratmıştır ve bunun dışında serden arınmış bir başka düzen kurmak hikmetine aykırı olacaktır. Eğer siz benim izah tarzımdan mutmain olmuyorsanız iki şekilden birini seçebilirsiniz: Ya Allah'ın sıfatları konusundaki uyumu daha iyi bir tarzla izah ederek bana da doğrusunu gösterin, ya da kafanızdaki Allah'ın kudretten mi, hikmetten mi uzak olduğu konusundaki düşüncenizde bir karara varın.[116]
Allah'ın Varlığına İlişkin Bir Soru
Soru:
Aşağıda yazılan soru yüzünden bir arkadaşımın aklı uzun süredir karmakarışık. Büyük çaba göstermeme rağmen doğru cevap bulamadım. Soruya cevap vererek bizi memnun edeceğinizi umuyorum.
"Akıl ve mantığa göre, var olan herşey için bir var edici gerektiğine göre Allah nasıl var oldu?"
Cevap:
Akıl ve mantık, var olan her bir şeyin mutlaka bir var edicisi (her yaratılanın bir yaratıcısı) olması gerektiğini düşündüğü için, aynı akıl ve mantık; bir mucidi olmaksızın kendiliğinden ortaya çıkan bütün kainat için de bir mucidin (yaratıcının) olmasını istiyor ve şart koşuyor. Yoksa, her varlık için bir mucidin olması gerekecek ve bu süreç hiç bitmeyecek. İşte Allah herşeyi yaratan, fakat kendisi hiç kimse tarafından yaratılmayana denir. Yâni; yaratıcı olup, yaratılmayandır. Eğer o mahluk olsaydı Allah olamaz, aksine onu yaratan Allah olurdu.[117]
Peygamberlerin Masumluğu
Soru:
Tefhimin ikinci cildinde, Davud'un (s.a) kıssasını anlatırken, peygamberlerin ismeti hakkında yazdıklarınızdan dolayı bir kısım ulema, bir süreden beri, sizin nebilerin ismetini inkâr ettiğinizi söylemektedirler. Müftü Mevlânâ Mu-hammed Yusuf son yazdığı kitabında bu mesele üzerinde detaylı durarak onların bütün itirazlarını reddetti. Fakat bu kitabın yayınlanmasından sonra bir medresenin hadis muallimi konuyla ilgili yorumlarda bulunarak bu suçlamayı tekrar canlandırmaya çalışıyor. Bu zâtin dediğine göre, "bu yazılarda verilmek istenen anlayıştan dolayı Mevlânâ Mevdûdî, hakikaten peygamber aşığı, dürüst bir müslüma-nın gözünde; saygısız, ciddiyetten ve dine bağlılıktan uzak bir insan olarak görülecektir."
Bilahare şu ifadelere yer veriyor:
"Mevlânâ Mevdûdi'nin yazdıklarından anlaşılan o ki, peygamberlerin masumiyetinden maksat; büyük-küçük bütün günahlardan, yalandan ve küfürden korunmaktır. "Ayak sürçmesinden kastı da geneldir. Bu sürçme büyük ve küçük günahlar, yalan ve küfür gibi her bakımdan olabilir."
Daha sonra şöyle bir sonuç çıkarıyor:
"İlâhî koruma kaldırıldıktan sonra olacak iş, koruma var olduğu sürece mümkün olmayan iştir. Bu izahattan çıkan sonuç Mevlânâ Mevdûdi'ye göre; Adem'den (a.s) itibaren şimdiye kadar geçen nebilerin -ki bunlara Hz. Muhammed (s.a) de dahildir- bir-iki büyük günah işlemiş oldukları sonucuna varılabilir. Bu durumda günah sayısı bir veya iki olsun veya ikiyüz olsun bunu işleyen kişi masum değildir ve günah işlediği anda nübüvvet sıfatı ortadan kalkacaktır. Çünkü peygamberlikte büyük günahlardan uzak olmak (masumiyet) sıfatı şarttır."
Bu izahat ve ihtimallere bizzat cevap verirseniz, meseleyi açıklığa kavuşturmuş, itirazcıların, delil ve iddialarım çürütmüş olacaksınız ümidindeyiz.
Cevap:
İtirazcılar benim yazımdan bir kaç cümleyi alarak, benim peygamberlerin günahsız oluşlarını inkâr ettiğim sonucuna varmışlar. Aslında benim o yazım peygamberlerin masumiyetinin temel prensiplerini açıklamak için kaleme alınmış değildi. Sadece Davud (a.s) ile ilgili kıssanın geçtiği Sâd Sûresi'nin ayetleri üzerinde durulurken, bu konudan kısaca bahsedilmişti. Bu konuya orada kısaca değinmek zorunda kalmam aslında çok önemli bir soruya cevap vermek içindi. Bu soru, Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde Allah Teâla nm, peygamberlerden bazılarım eylemlerin sebebiyle uyardığına dair bilgilerin verilmesinden dolayı ortaya çıkmıştı. Meselâ:
Hz. Adem (a.s) hakkında:
Âdem, Rabb'i (nin buyruğu)na karşı geldi de (yolunu) şaşırdı.[118]
Hz. Nûh (a.s) hakkında:
Sana cahillerden olmamanı öğütlerim.[119] Hz. Davud (a.s) hakkında:
Keyf(in)e uyma, sonra seni Allah'ın yolundan saptırır.[120]
Hz. Yûnus (a.s) hakkında: emiye kaçmıştı.[121]
Balık sahibi (Yûnus) gibi olma" [122] Ve bizzat Peygamberimiz (s.a) hakkında da:
Yeryüzünde ağır basdp küfrün belini kır)ıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz."
Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin ver.
'Ey peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah 'in sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun?[123]
"Surat astı ve döndü; Kör geldi diye.[124] Buradaki Kur'ân ayetlerinden ve ifade tarzından anlaşılan o ki, Allah'ın beğenmediği ve hoşnutsuzluk ifade ettiği bazı davranışlar nebilerden sudur etmiş ve Allah onları uyarmıştır. Burada, nebilerin ismeti ile bu davranışların nasıl bağdaştığı sorusu ortaya çıkıyor. Acaba, Allah Teâlâ, nebiler tarafından yapılan iş hakkında önceden bilgi sahibi değildi, iş olup bittikten sonra haberdar oldu ve bunun üzerine nebilerini uyardı diye mi düşüneceğiz? Allah muhafaza, böyle bir durum kabul edilecek olursa bu davranış şekli; nübüvvete itirazdan da öte, Allah Teâlâ'nm herşeyden haberdar olma sıfatına itiraz edilmiş olur. Eğer, Allah'ın bu eylem-' ierden önceden haberi vardı, yapılmazdan önce de Allah bu eylemleri biliyordu denilecek olursa, o zaman da Allah Teâlâ'nm niçin buna önceden engel olmadığı sorusu sorulacaktır. Bu hareketlerin yapılmasına önce izin verilip, sonra yasaklanmasının hikmet ve maslahatı ne olabilir? Daha da ötesi, bu yasaklamanın, kıyamete kadar, mümin, kafir herkes tarafından okunacak olan Kur'ân-ı Kerim1 de yer almasının hikmeti ne olabilir? Sorulması muhtemel bu gibi sualleri sorulmuş varsayarak şöyle cevapladım:
Aslında ismet, (masumluk) nebilerin kişiliğinin bölünmez parçası değildir. Fakat Allah Teâlâ, peygamberliğin soruinluluklarrnı doğru bir şekilde yerine getirebilmeleri için, hikmet ve maslahatı gereği, onları yapmaları muhtemel hata ve sürçmelerden korumuştur.
Eğer Allah (c.c) bir müddet için de olsa.bu korumayı bıraksaydı, sıradan bir insan nasıl hata yapıyor ve yanılgıya düşüyor idiyse, peygamberler de aynı hatalara düşebilirlerdi. İlginçtir ki, Allah (c.c) bazen, kısa bir süre, bu korumasını kaldırarak peygamberlerin küçük bir iki hata yapmaları için kapıyı aralamıştır. Bu, peygamberlerin ilâh olduğunun sanılmasını engellemek ve insanlara onların da beşer olduğunu bildirmek için denenmiştir.
Makalenin bütünü ele alındığında görülecektir ki, burada peygamberlerin masumiyeti konusu işlenmiyor. Konunun seyri ve akışı bunu açıkça gösteriyor. Sözü edilen, sadece Kur'ân-ı Kerim'de ifadesini bulan küçük hatalardır. Burada da ismete rağmen bu yanlışlıkların nasıl mümkün olduğu ve bunların önceden niçin önlenmediği, meydana gelen yanlışlıkların niçin sessizce yapılan uyarılarla düzeltilmediği, bu hataların Kur'ân-ı Kerim'de açık açık belirtilmesine neden ihtiyaç duyulduğu üzerinde duruldu.
Fakat ne yazık ki itirazcılar, esas mevzudan çıkan yan bir mevzu olmasına rağmen, bunu nebilerin ismet meselesi üzerinde yapılan genel bir tartışma gibi göstermek suretiyle ilk zulmü işlediler. Onların bu hususta yaptıkları ikinci zulüm de; peygamberlerin de küçük hatalar işleyebilecekleri fikrini benimsememizi abartarak işi isyanlara, büyük günahlara, hatta küfre kadar götürmeleridir. Halbuki ben sadece Kur'ân-ı Kerim'de zikri geçen yanlışlıklardan söz ettim. Ne yazık ki onlar, ismetin kapsamını genişletmek ve ismetin kaldırılmasını her türlü korunmanın kaldırılması kabul etmek ve dolayısıyla küçük büyük her çeşit günahın işlenebileceği, yalanın söylenebileceği, hatta küfre kadar uzanan hataların işlenebileceği ihtimalini ortaya atmak suretiyle, çok daha vahim bir zulüm işlediler. Kaldı ki, okuması yazması olan sıradan bir insan bile yazımdan, belli bir durumaa belli bir yanlışlığın vuku bulması için korumanın belli, bir süre için kaldırıldığından bahsettiğimizi, masumluğun büsbütün kaldırılması diye birşeyden söz etmediğimizi anlayabilir. Bütün hayatını felsefe ve mantık okutarak geçiren zatların ismetin bütünüyle kaldırılması ile kısmen kaldırılması arasındaki farkı düşünemediklerini öğrenmek benim için çok zor ve şaşırtıcı olmuştur.
Hal böyle iken, ne şekilde olursa olsun, peygamberlerin masumiyetini inkâr ettiğim düşüncesi yayılsın da bana olan güven kaybolsun diye, bu işin bilerek yapıldığını düşünmekte haleliyim. Senelerdir tekrarlanan bu tür ithamların bu açıklamayla son bulmayacağım, daha yıllarca tekrarlanacağını düşünmek uzak bir ihtimal olmasa gerek. Esas mesele ilmi bir ihtilaf değil, Allah korkusu ile bir arada bulunma ihtimali olmayan kin ve düşmanlıktır. Ben onların haksız suçlamalarına her yönü ile cevap verdiğim, delillerini çürüttüğüm halde, onlar kendilerine hiç cevap verilmemiş gibi, haksız suçlamalarını tekrarlamaktadırlar. Bunu defalarca yaşadım, tecrübe ettim.
İsterseniz, kısaca izahını yapmaya çalıştığım Kur'ân-ı Kerim ayetleri üzerinde inceleme yapılırken işaret ettiğim soruların ortaya çıkıp çıkmayacağını hadis üstadı'ndan sorabilir, bu soruların cevaplarım kendilerinden isteyebilirsiniz. Benim bu sorulara getirdiğim cevaplar yanlış ise, bir ilim adamına düşen vazife kendince doğru sayılan cevapları bildirmektir.[125]
Ehli Sünnetin Ashabı Kiram Hakkındaki İtikadı
Soru:
"Hilafet ve Saltanat" adlı kitabınızı bir süreden beri dikkatle okuyorum. Sizce ileri sürülen bazı noktalar, sünnet ehlinin icmaya dayanan inançlarına tamamen ters düşüyor.
Sahabe-i kiram'm bazı kusurlarından bahsetmek sünnet ehlinin davranışlarına aykırıdır. Bunu yapanlar sünnet ehlinden sayılmazlar. Yazılarınızda inancıma ters düşen hususlar şöyle aktarılıyor:
"Bir büyük zat şahsî çıkar için bir başka büyük zâttan talepte bulunmak suretiyle bunun caiz olduğu kanaatini verdi.[126]
"Şimdi hilafetin Hz. Peygamberin (s.a) peygamberi çizgisi üzerinde yeniden tesisi konusunda son bir çare kalmıştı. O da, Hz. Muâviye'nin, kendisinden sonra bu vazifeyi ifa edecek kimsenin tesbiti görevini müslümanlarm iradelerine bırakmak veya çekişmeleri engellemek istiyor idiyse, kendisi hayatta iken, söz sahibi müslümanlara danışarak ümmet içinde veliahd için en uygun adamın kim olduğunu öğrenmekti. Fakat o kendi oğlunu veliaht yapmak için tehdit ve menfaata başvurarak biat almak suretiyle bu imkânı da ortadan kaldırdı.[127]
Ehl-i sünnet'in sahabe-i kiram hakkındaki kanaat ve inancının sizce doğru mu, yanlış mı olduğunu lütfen bize bildiriniz.
Cevap:
Sorularınıza cevap vermeden önce siz benim şu sorularıma cevap veriniz.
1. Acaba siz, hiçbir sahabenin hata yapmayacağına mı inanıyorsunuz?
2. Yoksa sahabenin hata yapabileceğine, fakat hiçbir zaman hata yapmadığına mı inanıyorsunuz?
3. Veya sahabelerin hata yapmalarının mümkün olduğunu ve de hata yaptıklarını kabulleniyor da, bunu söylemenin caiz olmadığına mı inanıyorsunuz?
Siz, bana bunlardan hangisine inanıp, hangisine inanmadığınızı söylemelisiniz ki, sizin ehl-i sünnet'ten olup olmadığınızı anlayabileyim. Eğer siz birinci şıkka inanıyorsanız, bu sünnet ehlinin inancı değildir. Eğer ikincisinden ikna oluyorsanız, bunun yanlış olduğu; Kur'ân-ı Kerim'de, sahih hadislerde ve sünnet ehlinin âlimleri tarafından aktanlan birçok rivayetlerde geçen güvenilir olaylarla sabit olmaktadır. Eğer üçüncüsüne inanıyorsanız, bu da kesinlikle dayanaktan yoksundur. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde bizzat Allah Teâlâ ashab-ı kiramın hatalarından bahsetti inekte, muhaddisler de onlarla ilgili olaylara teferruatlı bir şekilde aktarmaktadır. Ve siz, tefsirinde bu olaylardan söz etmeyen herhangi bir müfessirin ismini bile söyleyemezsiniz. Sünnet ehlinin inancına göre, sahabeye kötü söz söylemek ve dil uzatmak caiz değildir. Ben, böyle bir hatayı, Allah'ın yardımı ile hiçbir yazımda kesinlikle yapmadım. Fakat ehl-i sünnet'in alimleri nazarında, ilmi bir mevzuda ya da ilmi bir tartışmada tarihi bir olayı nakletmek hiçbir zaman uygunsuz karşılanmamış, caiz olmayan bir davranış olarak değerlendirilmemiştir. Sünnet ehlinin uleması böyle bir olayı açıklamaktan kaçınmamıştır. Hiçbir ehl-i sünnet alimi de, sahabe tarafından bir yanlışlık yapılırsa onu doğru kabul etmek gerekir veya böyle bir harekete yanlış dememek gerekir gibi bir söz söylememiştir.
İsterseniz, anlattığım olayların sünnet ehlinin alimlerinin kitaplarından alındığını siz de görebilirsiniz. Bu durumda iki ihtimal ortaya çıkmaktadır: Eğer onlar bu olayların doğru olduğunu kabullenerek kitaplarında aktardı iseler, sizce, onların hepsi ehl-i sünnetten çıkarılmalıdır. Yok eğer yanlış olduğunu bildikleri veya şüpheli gördükleri halde kitaplarına almak suretiyle sonraki nesillere ulaştırmışlarsa, o vakit "kişinin yalancı olması için her işittiğini anlatması yeter" kavlince, bu insanlar yalancılıkla itham edilmiş olur ki, her iki durumda da yanlıştır.[128]
Rasûlullah İn Kanun Koyma Yetkisi
Soru:
"Sünnetin Yeri" adlı eserinizi gözden geçirdim. Bu eserin mütâlâası ile birkaç şüphe dışında hemen hemen kuşkularımın hepsini gidermiş oldum. Kalan kuşkularımı gidermek için yol göstereceğinizi ümit ediyorum.
Sayfa 79'da Allah'ın (c.c), Hz. Muhammed'e (s.a) açıkça teşri yetkileri verdiğini yazıyor ve şöyle diyorsunuz: "Allah Teâlâ'nın verdiği emirler sadece Kur'ân-ı Kerim1 de yer alan buyruklardan ibaret değildir. Hz. Muhammed'in (s.a) haram veya helal diye nitelendirdiği, yasakladığı veya emrettiği şeyler de Allah tarafından verilen yetkilerdir. Ve dolayısıyla bunlar da ilahı kanunların bir parçasıdır." Fakat 88. sayfadan 90. sayfaya kadar verdiğiniz örnekler gerçekte şeriat vazetmeyle ilgili Örnekler değil, şeriatı açıklayıcı örneklerdir. Bu konuda verdiğiniz, dikkatimi çeken en son örnekleri aşağıya alıyorum:
Bunlar hakkında yol gösterici açıklamarimzi rica edeceğim.
a) Sayfa 89'da bazı yiyeceklerin haram oluşu ile ilgili olarak Mâide Sûresi ile iktifa etmişsiniz. Fakat En'âm Sûresinin 145. ayetine göre, sadece mundar ölmüş hayvanın eti, domuz eti ve Allah adına kesilmeyen hayvanın eti haramdır. Yâni, Allah Teâlâ vahiy yoluyla bu saydığımız yiyecekler dışında, başka hiçbir şeyi haram saymıyor. Hal böyle iken Hz. Muhammed'e (s.a) diğer şeyleri haram saymanın yetkisi nasıl verildi?
b) Şeriate göre, bazı durumlarda zinanın cezası taşlayarak öldürmektir. Fakat Kur'ân-ı Kerim'de zina suçu dolayısıyla bu cezadan bahsedilmiyor. Bu ceza nasıl önerildi?
Her iki Örnekte de Kur'ân buyrukları ile şeriat buyrukları arasında zahirde bir çelişki varmış gibi görünüyor. Oysa gerçekte böyle bir çelişki yoktur. Bu gerçeği açıklayarak bizi memnun edeceğinizi ümit ediyorum.
Cevap:
Hz. Muhammed'in (s.a) teşri (şeriat vazetme) yetkilerinden Hz. Muhammed'e (s.a) kendi istek ve arzusu ile birşeyi helâl veya haram kılma yetkisi verildiğini kastetmedim. Söylemek istediğim, her emrin Kur an yoluyla gelmesinin gerekli olmadığıdır. Hz. Muhammed'in (s.a) ağzından çıkan her emir Allah Teâlâ'mn işareti ile olduğundan, müslüman-lar Hz. Muhamıned'den (s.a) işittikleri her emri yerine-getir-mekle mükelleftirler. Peygamberin (s.a) ağzından çıkan emri duyup, O'na bu emrin Kur'ân'ın hangi ayetine göre çıkarıldığını sormak ve Kur'ân'da olmadığı için biz bu emirlere itaat etmekte mükellef değiliz demek, müslümanlarm işi değildir.
Kuşkusuz, Hz. Muhammed (s.a) tarafından müslümanlara namaz kılma konusunda gösterilen uygulamalı şekil ve sözlü olarak insanlara öğretilen teferruat Kur'ân-ı Kerim'de de yazılı değildi. Fakat inananlar O'nun yolunda yürümekte mükellef idiler. Çünkü onlara, sadece Kur'ân-ı Kerim'e itaat değil, Rasûl'e itaat ve O'nun gösterdiği yoldan yürüme emri de verilmişti.
Şeriat vazetme ile şeriatı açıklamada ileri sürdüğünüz farklılık üzerinde ısrarla düşündüğünüz takdirde, bunlar arasında gerçekte herhangi bir fark olmadığını göreceksiniz.
Allah Teâlâ'mn anahatlanyla bildirdiği herhangi bir emrin açıklamasını bizzat yaşayarak veya emir ve yasaklarıyla öğretmek Hz. Peygamberin (s.a) vazifesi olduğuna göre, Peygamberin (s.a) bu açıklamaları da, hükmün aslı gibi kesin hüküm ifade eder. Oysa bu hükümler, Kur'ân-ı Kerim'de haber verilmemiştir.
En'âm Sûresinin 145. âyetinin muhtevasına baktığınız zaman anlayacaksınız ki, âyet-i kerimede anlatılmak istenen şey; haram olanların cahiliye dönemi Araplarmm haram saydığı şeyler değil, bu ayette haram kılınanlar olduğudur. Ayet, söz konusu dört şeyin dışında kalan hiçbir şey haram değildir anlamına gelmez. Ayette anlatılmak istenen şey Hz. Muhammed'in (s.a) yırtıcı hayvanların ve avcı kuşlar gibi yırtıcı kuşların haramlığını bildiren hadisleri ile açıklığa kavuşmaktadır. İşte Rasûlullah'm (s.a) Kur'ân-ı Kerim'de bildirilenler dışında bazı şeyleri haram kılan bu hükmü, Kur1 ân emrine ilave olarak verilen gizli bir emri ihtiva etmektedir.
Zinadan dolayı verilen C3za hakkında Nûr Sûresinin tefsirinde teferruatlı açıklamada bulundum. Orada ben; Nûr Sûresi'nde zina yapan erkekle zina yapan kadın için belirlenen cezanın aslında evli olmayan suçlunun cezası olduğunu açıkladım. Nûr Sûresi ile Nisa Sûresi'nin 25. ayetinin tefsirinde de işaret ettiğim bu deliller Kur'ân'ın diğer yerlerinde de mevcuttur. Bu konu için siz Tefhim'ul Kur'ân'ın birinci cildinin 342 ve 343. sayfalarını okuyabilirsiniz. Bütün bu açıklamayı dikkatlice okuduğunuz zaman evli bir insana zinadan dolayı taşlayarak öldürme cezası vermenin Kur'ân'ın hiçbir hükmüne aykırı olmadığını, bilakis Hz. Muhammed'in (a.s) gizli vahiy (vahy-i hafî) yolu ile aldığı; Kur'ân-ı Kerim'de yer almayan, fakat Kur'ân-ı Kerim'deki hükmü tamamlayan ek bir emir olduğunu anlayacaksınız.
Soru:
Birinci mektubuma verdiğiniz cevapta siz, En'âm Süresindeki ayetin cahiliye dönemindeki Arapların haram saydığı şeylerin haram olmadığını, ayette zikredilen şeylerin haram olduğunu açıkladığını söylüyorsunuz. Fakat Kur'ân-ı Kerim'in açıklaması sadece bununla kalmamakta, Hz. Muhammed'e (s.a) inen vahye göre bu şeyler dışında başka hiçbir şeyin haram sayılmadığı yolunda izahat da getirmektedir. Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen kelimeler açık ve nettir. Buna rağmen siz niçin "bunun anlamı, bu dört şeyin dışında kalan hiçbir şeyin yenilmesinin haram sayılmadığı değildir" diyorsunuz. Lütfen izahat buyurunuz.
Teftıim'ulKur'ânı önce de okumuştum. Şimdi, tavsiyenize uyarak, Nisa Sûresi ile Nur Süresindeki ilgili notlarınızı tekrar mütâlâa ettim. Saygısızlık olarak telakki etmezseniz açıklamalarınızın beni pek tatmin etmediğini ifade etmek isterim.
Genelde karşılaştırma benzer şeyler arasında yapılır. Yani, eğer evli bir cariyeye namuslu hür bir kadına verilen cezanın bir kısmı veriliyorsa hür kadının da evli olması lâzımdır. Yoksa Kur'ân-ı Kerim'in burada, evli bir cariyenin, evli hür bir kadınla değil; evli olmayan hür bir kadınla mukayese yapıldığı şeklinde açıklama getirmesi gerekirdi. Siz, Kur'ân-ı Kerim'in veya Rasûlullah'uı (s.a) buna açıklama getirdiğini söyleyebilir misiniz? Nur Sûresi'nde verdiğiniz notta, "Hz. Ali (r.a) bir kadım kırbaçlatmış ve cuma günü taşlayarak öldürtmüştü. Peşinden de 'Allah'ın Kitabına uygun olarak kırbaçlattık ve Rasûlullah'ın (s.a) Sünnetine uygun olarak da recmettirdik demişti" diye yazıyorsunuz. Yani, Hz. Ali'nin (r.a) gözünde, Nûr Sûresi'ndeki ayette belirtilen ceza; evli olmayan namuslu (hür) kadınlarla sınırlı değildi? demeye getiriyorsunuz. Belki de bunun için İmam Ahmed, Davud Zahiri ve Islak b. Raheveyh önce yüz kırbaç vurup, sonra taşlanarak Öldürme cezasını tecviz etmişlerdir.
Eğer bu yorum doğru ise, zina için yüz kırbaç cezasının evli hür kadın için de geçerli olduğu lehinde pek çok deliller mevcuttur. Hal böyle iken bu suç için evli hür kadınlara niçin recm cezası veriliyor?
Cevap:
Dört şeyin haram oluşuna ilişkin emir En'âm Sûresi dışında Mâide, Nahl ve Bakara Sûrelerinde de geçmektedir. Fakat her üçünde de bu şeyler dışında başka bir şeyin haram olduğunu gösteren herhangi bir kelime bulunmamaktadır. Sadece En'âm Sâresi'nde, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (s.a) verilen emirde, bu dört şey dışında başka şeylerin ha-ramlığından bahsedilmiyor. Bunun için sizden ayeti siyak ve sibakı ile birlikte değerlendirmenizi önermiştim. Konunun akışı dikkate alınarak bakılırsa, burada Arapların cahiliye döneminde haram saydıkları şeylerin aslında haram olmadığı ve haram olan şeylerin onların haram saydıklarının değil, ayetin haram olarak bildirdiklerinin olduğu anlatılmak istenmiştir.
Dikkatinizi çektiğim Nisa Sûresi'nin ilgili ayetinin üslûbunu ve kelimelerini bir daha gözden geçiriniz. Orada deniliyor ki, eğer bir kişi, hür bir mümin kadınla evlenmeye güç yetiremezse, mümin cariyeyle nikah kıyabilir. Daha sonra bu ayette deniliyor ki,.bu köle kadınlardan nikahlanarak namuslu kadın durumuna gelenler bundan sonra zina ederlerse namuslu kadına verilen cezanın yarısı verilir.
Yine bu ayette iki yerde "hür kadınlar" tabiri kullanılmıştır. İki yerde de aynı anlamda kullanılaca ğı malumdur. Sizce bu ayetin ilk cümlesindeki "hür kadınlar" dan kasıt evli kadınlar mı? Yani bu, evli mümin kadınla nikah kıyacak gücü bulunmayan şahıs, mümin cariye ile nikah yapsın anlamına mı geliyor? Eğer anlam bu değilse bu cümledeki "hür kadınlar"dan kastın hür ailenin evli olmayan kadınları olacağı meydandadır.
Bu kadınlara karşı, mü'min cariyelerden söz edildiği zaman bu, ancak hür bir ailenin evlenmemiş kızının "hür kadın" olması gibi, evli olmayan cariye aynı anlamda "hür bir kadın" olamaz anlamında olabilir. Köle bir kadın evlenerek iffetli kadın durumuna geldikten sonra zina suçu işlerse, ona aynı durumda olan hür kadına verilen cezanın yarısı verilir Duyurulduğuna göre, ikinci cümlede geçen hür kadınlara verilen cezadan kasıt da evli olmayan hür aile kızının zina işlemesi halinde verilen cezadır. Burada siz, bu kelimeyi "evli hür kadın" anlamında alamazsınız. Çünkü aynı ayette, aynı kelimeyi iki ayrı anlamda almak doğru değildir. Hz. Ali'nin (r.a) söz ve davranışı konusundaki delilinize gelince: Bilmelisiniz ki: Bu konuda Hz. Ali (r.a) görüşünde sahabe-i kiram içinde münferit kalmaktadır. Hz. Peygamber (s.a) hiçbir zaman zina eden hür bir kadını recmetmeden önce kırbaçlatmadı.
Aynı şekilde, diğer üç halife zamanında da recmettirme-den Önce kırbaçlama olayına rastlanmamaktadır. Hiçbir sahabenin bunu teyidi duyulmamıştır. Ve cumhur-u fukaha da Hz. Ali'nin (r.a) bu içtihadını kabul etmemektedir.[129]
Günahkâr Mümin İle İyiliksever Kafir Arasındaki Fark
Soru:
Bugünlerde üniversiteli, çok zeki, hristiyan bir kız öğrenci benden ingilizce dersi alıyor, hemen hergün benimle dini konularda görüş alışverişinde bulunuyor. Ben de bu fırsattan istifade etmek düşüncesiyle onu İslâm dininin prensiplerinden haberdar etmeye çalışıyorum. Şükürler olsun, onun İslâm dini hakkındaki pek çok yanlış anlamalarını giderdim. Fakat birgün bu öğrenci bana öyle bir soru sordu ki, bütün eserlerinizi mütâlâa ettiğim halde sadra şifa bir bilgiye rastlayamadım.
Benim hristiyan kız Öğrencimin dediğine göre, lisede din dersinde okuduğu bir hadis-i şerifte; bir müslümanın, ne kadar günahkâr olursa olsun, cehennem'de bir müddet günahlarının cezasını çektikten sonra eninde sonunda muhakkak cennet'e gideceği, fakat kafirin sürekli cehennem'de kalacağı ifade ediliyormuş. Ondan sonra bu öğrenci bana "siz bizi kafir addediyorsunuz" dedi. Müslümanların itikadına göre; bir hristiyan ne kadar iyiliksever olursa olsun, kesinlikle ce-hennem'e gidecektir. Bunun sebebi nedir?
Cevap:
Önce siz öğrencinize günahkâr mümin ile iyiliksever kâfir arasındaki farkın temelini anlatın. Mü'min, Allah Teala'ya itaati kabul ederek herşeyden önce O'nun sadık kullan arasında yer almaktadır. Sonra bazı ahlâkî bozuklukları sebebiyle, bir veya birkaç suç işlemiş olmaktadır. Kâfire gelince, temelde o bir isyankârdır. Söylediğiniz gibi iyiliksever de olsa, bunun anlamı; isyanın dışında başka bir suçu işlememiş olmak demektir. Malumdur ki, asi olmayan ve sadece suçlu qlan bir kimseye işlediği suçuna göre ceza verilecektir. Ona isyankâr cezası verilemez. Çünkü, bir kimseyi suç işledi diye itaatkarların listesinden silemezsiniz. Fakat isyan başlı başına en büyük suçtur. Eğer bir kimse başka bir suç işlememiş, isyanına başka bir suç eklememiş bile olsa, onun durumu itaatkâr bir kimsenin durumuyla bir olamaz. Ona başka bir suç işlememiş olsa dahi, isyanının cezası verilecektir. Eğer o, isyan ile birlikte başka suçları da işlemiş olursa ona isyan cezası ile birlikte diğer suçlarının cezası da verilecektir.
Bu temel prensibi anladıktan sonra ona Allah Teâlâ'nın vefakâr ve itaatkâr kulları arasında sadece Allah Teâlâ'nın tevhidine şirk katmadan, Allah'ın tüm peygamberlerine ayırım gözetmeden ve Allah'ın gönderdiği kitapların tümüne hiçbirini inkâr etmeksizin iman eden, ahirette de hesaba çekileceği bilen, bütün bunlara inanan insanların yer aldığını söyleyin. Bunlardan herhangi birine bile inanmayan şahsın âsi olduğunu ve Allah'ın fedakâr kullarından biri sayılamayacağını anlatın. Peygamberlere ve kitaplara imandan Örnek verelim: Hz. İsa'dan (a.s) önceki peygamberlere ve onların getirdiği kitaplara inandıkları halde, Hz. İsa'yı (a.s) ve O'nun getirdiği İncil'i kabul etmeyen yahudiler âsî ve bağî sayıldı. Aynı şekilde Hz. Muhammed'in (s.a) gelişine kadar Hz. İsa'nın (a.s) izinde olanlar Allah'ın itaatkâr kulları idi. Fakat Hz. Muhammed'i (s.a) ve O'nun getirdiği Kur'ân-ı Ke-rim'i inkâr ettikleri için onlar da yahudiler gibi âsi oldular.
İsa'yı (a.s), İncil'i ve Önceki nebiler ile onların getirdiği kitapları kabul etmelerine rağmen onlar Allah'ın itaatkâr kullan arasında sayılamazlar.
Bunu da söylemekte fayda vardır ki? Allah Teâlâ cenneti asiler için değil, itaatkâr kulları için yaratmıştır. Eğer bu itaatkâr kullardan birisi bağışlanamaz bir suç veya suçlar işlerse; ona, bu suçlara göre ceza verilecektir ve cezasını çektikten sonra cennete girecektir. Fakat isyan suçunu işleyen hiçbir surette cennete gidemeyecektir, o kesinlikle cehenneme konulacaktır. Başka bir suç işlememiş olsa dahi tek başına isyan öylesine büyük bir suçtur ki, bu suçla birlikte hiçbir iyilik o kimseyi cennete götüremez. [130]
Hakkı Aramanın Doğru Yolu
Soru:
Eğer birisi yoğun çabalarına rağmen hak aramakta başarısız oluyorsa, o zavallının cesareti kırılmış olmayacak mı? Bir misal vereyim: Bir şahıs zifiri karanlıkta yolculuk etmekte ve aydınlığaulaşma ümidi taşımaktadır. Ne varki alınan uzun mesafeye rağmen ışığa rastlanmamaktadır. Bu zavallı ve bitkin adam karanlıktan başka birşey elde edemeyeceğini düşünmeye başlayacak ve aydınlığı bulma ümidini yitirdiği için yolculuktan da vazgeçecektir.
Siz, bu Örneğin bir hayâl mahsûlü olduğunu söyleyeceksiniz. Fakat ben insan hayatında cereyan eden hakiki bir Örnek verdim: Bilinçli ve resmen müslüman olan iki kişi iki kalede kapalı tutulmaktadır. Bunlardan birisi musibet, eziyet ve başarısızlık kalesidir. Bu şahıslardan biri birinci kaleden dışarı çıktıktan sonra bir tek kaleye daha girip serbest olacağını düşünmektedir. Bu düşünceler içerisinde olan kişinin morali yükselmekte ve ikinci kaleden çıktıktan sonra serbest kalmaktadır. Bu tecrübe onun için tatmin edici olmakta ve musibet içinde olanlara yardım eden bir zat halini almaktadır. Fakat öbür şahıs bir kaleden çıkıp ikincisine, üçüncüsüne, dördüncüsüne... girmeye devam etmektedir. Bu durumda olan kişi de hayâl kırıklığına uğramakta, musibet zamanında ona yardım eden bir zâtın bulunmadığını düşünmektedir. Bu şahıs hiçbir isteğinin yerine getirilmediği ve sayısız musibetlerden kurtulamadığı için ümitsizdir. Çünkü o zavallı adam devamlı şekilde Allah'ın yardımı ne zaman?" [131] diye bağtrmadıkça
"iyi bilin ki, Alah'ın yardımı yakındır" [132] diye karşılık veren bir seda işitmiyor. Eğer onun bir tek isteği yerine getirilmiş olsaydı veya bir tek derdi halledilmiş olsaydı, o hayâl kırıklığına uğramaz, yukarıda dualarını işiten veya isteklerini yerine getiren yüce bir zâtın mevcut olduğunu düşünür, ümitsizliğe kapılmazdı.
Cevap:
Sorunuza cevap olarak diyebilirim ki, hak ve gerçeği aramak temel bir erdemdir ve hakkı bulmanın birinci şartıdır. Fakat bununla birlikte hakkın iyi niyetle, taassupsuz ve akıllıca aranması gerekir. Yani, bunu ararken hak ve batıl arasında ayırım yapmak ve batıl görünen şeyi terketmek lâzımdır. Bu durumda, insanın eline koyu karanlıklar dışında başka bir şeyin geçmeyeceği düşüncesi ve imkânı ortadan kalkmış olur. Sorunuzun ikinci bölümünde verdiğiniz misalden, sizin yalnız hak arama peşinde değil, aynı zamanda musibet, eziyet ve başarısızlık kalesinden dışarıya çıkmak pe sinde olduğunuz da görülmektedir. Dolayısıyla sizin "Allah'ın yardımı ne zaman?" [133]feryadınıza karşılık veren birinin:
"iyi bilin ki, Allah 'in yardımı yakındır." [134]diye cevap vermesi sizin için yeterli olmamakta, sizi felaket ve musibetlerden de kurtarması gerekmektedir.
Bence, hak aramak için giriştiğiniz ve sizi ümitsizliğe sevkeden başlangıç noktanız tamamiyle yanlıştır. Hayâl kırıklığınız da bundan kaynaklanmaktadır. Hak aramanın doğru yolunu bulabilmek için önce şu soruları iyice düşünmeli, araştırmalı ve bir sonuca varmalısınız:
1. Kainatın bu nizamı bir yaratıcı olm'adan mı kuruldu?
2. Veya bu kainat yetkili bir cok Tann'mn eseridir de, onlar mı bu nizamı yönetiyorlar?
3. Veya, bu nizamın bir tek yaratıcısı, sahibi ve hâkimi mi vardır?
Bundan sonra siz bu kainatı anlamaya çalışın ve bunun:
a) Bir azab evi mi,
b) Eğlence yeri mi,
c) Veya, lezzetin ve acının, rahatın ve huzursuzluğun, başarı ve başarısızlığın, kâr ve zararın vs. herşeyin deneme yeri olan bir imtihan yeri mi olduğunu araştırın.
Sonra bu dünyada insanın konumunu anlamaya çalışın ve düşünün:
a) O bu dünyada tamamiyle serbest midir, yoksa onun kaderi üzerinde insanüstü bir varlığın etkisi mi varır? Bu yüce varlık huzurunda yaptıklarından hesaba çekilmeyecek midir?
b) Veya, yerlerde ve göklerde birçok Tanrılar onun geleceği üzerinde söz sahibi midir?
c) Veya, bir tek Allah, onun ve bütün dünyanın yaratıcısı, hâkimi ve mutlak egemeni midir? O, bizim ileri sürdüğümüz şartlara bağımlı değil midir? O, bize karşı hesap vermek zorunda değil de, biz O'na karşı hesap vermek zorunda mıyız? O, bizi iyi-kötü, acı-tatlı, çeşitli merhalelerden geçirerek karşılığı yaşadığımız dünyada değil de ahirette olan bir sınavdan mı geçirmektedir?
Eğer, araştırmanızın sonucuna göre, bu sorulara cevabınız birinci veya ikinci şekilde ise ben sizi umutsuzluktan çıkarıp umut yoluna koymak için birşey yapamam. Eğer cevabınız üçüncü şekilde ise bu cevap sizi hoşnudluk menziline götürecektir.
Eşi ve benzeri olmayan Allah tek başına bütün kainatı yönetmektedir. O halde kainatın sayısız varlıklarından hiçbiri, Allah'tan bütün ilahlık vasıflarım terkedip, sadece kendi menfaati için çalışmasını isteyemez. Böyle bir istek kesinlikle yanlıştır.
Bu dünya bir imtihan evi olduğuna göre, bu dünyada kar-
şılaşılan sevinç ve üzüntü, sıkıntı ve rahat, başarı ve başarısızlık aslında insanı denemek içindir. Bunu bilinçli şekilde kavrayan insan, iyi durumda kibirlenip böbürlenmez, kötü durumda da moralini bozup üzüntüye düşmez. Her hal ve durumda Allah tarafından yapılan sınavda başarılı olmaya çalışır. Dünyanın mevcut nizamının bu gerçeğini anlayan kişi ona sadece rahat, başarı, konfor ve kolaylıklar nasip olsun; kendisine hiçbir zaman musibet, dert, üzüntü ve başarısızlık verilmesin gibi yanlış temennilerde bulunmaz. Çünkü bilir ki; bu dünya ne tek başına zevkin, ne de tek basma acının; yahut tek başına huzurun veya huzursuzluğun; veya yalnızca başarının veya başarısızlığın olduğu bir dünyadır. Bu dünya yalnız zevk-ü sefa yeri olmadığı gibi, yalnız elem ve ızdırap dünyası da değildir. Bu dünyada her şey zıddı ile kaimdir.
Araştırma ve incelemeleriniz sonucunda akıl ve mantığınız, üçüncü sorunun cevabı olan, Allah'ın tek yaratıcı ve hakim olduğu, bizim mahluk olduğumuz; O'nun mutlak egemen olduğu, bizim O'nun kulları olduğumuz; O'nun bizim ileri sürdüğümüz şartlara uymak zorunda olmadığı; O'nun bize karşı değil, bizim O'na karşı sorumlu olduğumuz cevabını ikna edici bulur ve kabullenirse, hiçbir zaman bizi bu veya şu şekilde yaşatması, ne istersek bize vermesi, bir felaketle karşılaşırsak onu derhal bizden uzaklaştırması ve bizim bütün isteklerimizi uygun görerek, o şekilde yerine getirmesi gibi yanlış beklentilere bel bağlamaz, Allah'ı bunları yapmaya mecbur gibi görmezsiniz.
Kısacası, güvenilir bilginin semeresi; iyi ya da kötü bütün hallerde değişmeyen zihni ve kalbi tatmin etmektir. Bilgi ve marifetten yoksunluk ise, kesinlikle huzursuzluk, sıkıntı ve yeistir. İnsan geçici başarılarla avunsa da sonuç değişmez. Ümitsizlikten kurtulmayı gerçekten istiyorsanız, herşeyden evvel gerçeği yakalamayı düşünün. Yoksa hiçbir şey sizi dipsiz karanlıklardan kurtaramaz.[135]
Sahabe-İ Kiramın Hak Ölçüsü Olup Olmadıkları Tartışması
Soru:
Sizin ilmi yazılarınız ve eserlerinizdeki diğer tartışmalara ilaveten, ashab-ı kiram'ın hak ölçüsü olup olmadığı meselesi yüzünden yeni bir tartışmanın daha başladığını haber vermek istiyorum. Ben, bu görüş ayrılıklarının gerçek yüzünü anlayamadığım için tedirginim. İlgililerin yazdıklarından anlaşmazlığın sebep ve sonuçlarını çıkarmak mümkün olmamaktadır. Çünkü siz, sahabe-i kiram'ı Allah'ın rahmet ve bağışlamasına nail olmuş kimseler olarak kabul etmektesiniz. Muarızlarınız da sahabenin günahsız olduğunu iddia etmemektedirler. Size göre, sahabe-i kiram'ın mutabakatı ve topluca amel tarzı doğru ve hak ölçüsü için bir delil (hüccet) sayılır. Her sahabenin her hareketi onların gözünde de mutlaka taklid edilecek bir şey ve hakkın ölçüsü değildir. Diğer taraftan, taraftarlardan her biri her sahabenin toplumsal hayatında hayır ve iyilik yönünün galip geldiğine ikna olmuş durumdadırlar. Sahabe-i kiramın tarihi hakkında araştırma yaparak yazdığınız doğru veya yanlış hadiselerin bu tartışmanın temeli yapılmasına gelince: Kanımca, kısmî veya bireysel olayların gerçekte vuku bulup bulmaması bir dereceye kadar sahabenin hak ölçüsü olup olmadığıyla alâkalı değildir. Onun için bu karışıklıklarla dolu uzun tartışmadan kaçınarak, bu olayları bir kenara bırakıp, sadece ilmi açıdan inkâr ettiğiniz hak ölçüsünün ne demek olduğunu açıklamanızı istiyorum. Bu konudaki incelememin sonucunu size sunmaktayım. Buna mutabakat ediyorsanız ne âlâ, aksi halde ilmî tenkidlerinizden istifade edelim.
Kitap ve Sünnet'te bildirilen şeyler için ilave ölçülere ihtiyaç olmadığı aşikârdır. Bizatihi bunların kendisi başkaları için başlı basma bir ölçüdür. Sahabe-i kiram'ın basit hataları üzerinde durmakta bir fayda yoktur. Kur'ân ve hadiste olumlu veya olumsuz açıklama bulunmayan, sonradan ortaya çıkan teferruatla ilgili meselelerde sahabe-i kiram'm sözleriyle hareketleri delil olarak kullanılabilir. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a) ile birlikte olup O'nun sohbetlerine katılmanın, O'na yakın ve arkadaş bulunmanın tesiriyle onların kalbleri ve kafa yapıları, bize göre; doğruya, hakka ve sevaba daha yatkındır. Hz. Muhammed'le (s.a) sohbet şerefinin dışında nübüvvet ile sağlam ve yakın ilişki kurduklarından dolayı sahabenin maçldi ve manevi meseleleri (din ve dünya işlerini) çözmede bir nevi üstünlük sağlamalarına "hak ölçüsü olma" tabiri kullanılmaktadır. Sahabe olmayanların kendi söz ve amellerini doğrulamak için Kur'ân-ı Kerim'den veya hadis-i şeriften bir delil sunmaları veya en azından bir sahabenin kendilerini doğruladığını gösterir bir olayı nakletmeleri zorunludur. Fakat, sahabenin söz ve ameline aykırı olarak nasstan sağlam bir delil bulunamadığı; aksi ispat-lanamadığı sürece, sahabenin söz ve davranışı en sağlam se-ned sayılır; başka delil aranmaz. Özetle; Peygamber'e (s.a) yakınlıktan dolayı onlara bu derece itimat hasıl olmuştur. Hz. Peygamber'e (s.a) en yakın insanlar olmaları nübüvvetle haşir-neşir bulunmaları hasebiyle kazandıkları üstünlüğün onların masum sayılmaları için yeter sebep olmadığını kabul etmekle beraber, onları Kur'ân-ı Kerim'in ve hadis-i şeriflerin açıklayıcıları saymamız gerektiği kanaatini taşıyorum. Aklımıza gelen düşünce ve izahatın tasdiki için sahabenin davranışlarına başvurmamız lâzımdır. Dinî konuları yorumlamada, mümkün olduğu kadar, sahabeye ters düşmekten kaçınmalıyız. Eğer siz bu konuda farklı bir düşünceye sahipseniz, lütfen delilleriyle birlikte cevaplandırınız.
Cevap:
Sorunuza kısaca cevap veriyorum: Hak ölçüsü sadece, Allah'ın Kelâmı ve O'nun Rasûlü'nün sünnetidir. Sahabe-i kiram hak ölçüsü değildir. Onlar bu ölçüye uymaktadır. Bunun örneğini şöyle verelim: Mihenk altın değildir, fakat altının altın olduğu mihenge vurmakla kanıtlanabilir.
Siz de biliyorsunuz ki, ben sahabenin icmaınıdelil (hüccet) kabul ediyorum ve hatta sahabenin çoğunluğu tarafından kabul edilen bir şeyi diğer bütün görüşlere tercih ediyorum. Şüphesiz sahabenin her biri ile ilgili olarak karşımıza iki ayrı durum çıkmaktadır. Birinci durumda: Sahabenin sözlerinde diğer sahabelerden farklı bir durum ortaya çıkarsa, bu durumda hepsinin sözleri aynı zamanda kabul edilemez, fakat şer'î delillere istinaden bunların sözleri reddedilerek yeni bir görüş ve söz benimsenebilir. İkinci durumda: Bir veya birkaç sahabeden herhangi bir söz bildirilmiş ve ona aykırı başka bir söz de söylenmemişse, bu durumda yapılması doğru olan bu sözün kabul edilmesidir. Bu söz reddedilerek başka bir söz benimsenemez. Ancak, seçkin tabiîn'in ve herkes tarafından kabul edilmiş müctehid imamların kati delillere istinad ederek kararlaştırdıkları ve doğruya en yakın olduğu hissedilen durumlar bundan müstesnadır. [136]
Rasûlullahın (Ş.A) Beşeriyetine İtirazlar
Soru:
Tercüman'ul Kur'ârim Nisan sayısında çıkan "İslâm Neyin Bayraktarıdır" adlı makalenizin bazı noktalarına şu itirazlar yöneltilebilir;
1) "Peygamber insan üstü değildir". Bunun anlamı nedir? Bundan kastettiğiniz Allah'ın kendisine verdiği ilâhî yetkilere sahip olmak mıdır? Yoksa beşer olmakla, maddenin ötesinde bir varlık olmak mı kastedilmiştir? İtiraz edenler, sıradan insanlardan üstün olması kastedilmiştir ve elbette Peygamber (s.a) beşeriyetin en üstünüdür, demektedirler.
2) İkinci itiraz ise, Hz. Peygamberin (s.a) beşeri zaaflardan istisna olduğunu kabul etmemeniz hususundadır. Halbuki Hz. Peygamber (s.a) her açıdan masumdur. Beşeri zaaflardan kasdınız beşeriyetin gerekleri mi, yoksa daha başka şeyler midir?
3) "Bazı peygamberlerin daveti başarısızlığa uğradı." Bu ifade tarzı nebilere yakıştınlamaz. İtirazcıların en çok itiraz ettikleri nokta sözün söyleniş biçimidir. Söz sahibinin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, ifade tarzı küstahçadır ediyorlar.
Cevap:
Bu itirazlara cevap vermeden Önce, bu makalenin aslında gayri müslimlere İslâm'ı anlatmak için yazıldığını söylemek istiyorum. Bu yazıda; onların yanlış inançlarından söz açılmadan, İslâm'ın doğru tasviri çizilerek onların yanlış inançları reddedilmiştir. İslâm'ın sağlam inançlarım görerek, dinlerine ne gibi yanlış inançların girdiğini bizzat anlamaları hedefi güdülmüştür. Şimdi itirazları bir bir ele alıyorum:
1) "Peygamber insanüstü değildir" cümlesinden bir mânâ çıkarmadan önce, itirazcının bu cümlenin hangi kelam silsilesi içerisinde söylendiğine bakması, nerede yazdığımı görmesi lâzım. Yazımda şöyle deniliyor: "Peygamber bir insandır ve ilâh olma noktasında O'nun hiçbir payı yoktur." Bundan hemen sonra "O insanüstü değildir" denmesi, açıkça O'nun beşeriyetin dışında bir varlık olmadığı, ilâhlık sıfatı taşımadığı anlamına gelir.
2 ) Aynı söz dizisi içerisinde "peygamberler beşerî zaaflardan istisna değildir" cümlesi ikinci bir özellik olarak hemen eklenmiştir. Bu cümledeki beşerî zaaflardan kasıt; açlık, susuzluk, uyku, hastalık, üzüntü gibi her insanın karşılaşabileceği şeylerdir. O yazıda bu husus, hristiyanlar tarafmdan ilâh veya Allah'ın oğlu olarak nitelendirilen kimsenin de bu beşeri zaaflarla karşılaştığını söylemek, bunlar ortada iken bir beşerî [İsa (a. s)] ilâhlığa ortak ettiklerini hatırlatmak amacı ile belirtilmiştir. Bu delil tamamiyle Kur'ân-ı Kerim'den alınmıştır:
"Meryem oğlu Mesih, bir elçiden başka bir şey değildir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğrudur, ikisi de (öteki insanlar gibi) yemek yerlerdi. (Yaşamak için yemeğe muhtaç olan nasıl tanrı olabilir?) Bak, onlara nasıl ayetlerimizi açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) çevriliyorlar!?" [137]
Bu ayette İsa'nın (a.s), bir kadının karnından doğması ve ana ile oğlunun ikisinin de yemek yemesi, Hz. İsa'nın (a.s) beşer olduğuna, insanüstü bir varlık olmadığına, hristiyan-lann düşündükleri gibi üâhlıkla zerrece bir ilgisi olmadığına delil olarak gösterilmiştir.
3) Üçüncü itiraz da söz dizisi gözden uzak tutularak, sadece bir kelimenin kullanılışına yapılmıştır. Burada söylemek istediğim şey şu idi: Nebinin vazifesi, iman edenleri bireysel ve toplumsal olarak eğiterek, tam mânâsı ile İslâm kültür ve medeniyeti için fiilen hazırlamak ve dünyada Allah'ın dinini fiilen yerleştirmeye çalışan örgütlü bir cemaat haline getirmektir. Bunun amacı, Allah kelimesini (Tevhid dinini) yaymak, diğer kelimeleri (bâtıl din ve inançları) ortadan kaldırmaktır. Daha sonra, yazımda şu ifadelere yer veriliyor:
"Bütün nebilerin, davetlerini en son şamaya kadar ulaştırmada başarılı oldukları söylenemez. Bir çok nebiler gelmiştir ki, kendi kusurlarından dolayı değil; mutaassıp kişilerin direnişleri ve elverişli olmayan koşullar yüzünden başarısız olmuşlardır."
Bu yazıdaki "başarısızlık" kelimesinin kullanılış şekline küstahlık demenin, ne âdab-ı muaşeretle ne de edeb ve saygı ile ilgisi olabilir. Eğer bu gibi abartmalar aynı şiddeti ile devam ederse, yarın Hz. Muhammed'in (s.a) Uhud'da yaralandığını veya filan vakit hasta olduğunu söyleyen bir kimsenin küstahlıkla itham edilmesine şaşmamak gerekir. Eğer olan bir hadiseyi inkâr etmemek gerekiyorsa, onu herkesçe bilinen ve yaygın olarak kullanılan kelimelerle anlatmak gerekir. Bunu küstahlık sayanlar kanaatlerinde hürdürler. Fakat niçin bu görüşü başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar?[138]
Peygamberlerin Beşerî Zaaflarından Kasıt Doğal İhtiyaçlarıdır
Soru:
Bir din alimi ısrarla, Londra İslâm konferansında okuduğunuz makalede Rasûluliah (s.a) hakkında "beşeri zaaflardan istisna değildir" şeklinde kullandığınız ifadenin aslında ayıp ve noksanlık (kusur ve hata) anlamına geldiğini söylüyor. Bu ifadelerden neyi kasdettiğinizi tam olarak açıklar mısınız?
Cevap:
Tercüman ul Kur'ân'm Haziran sayısında bundan ne kasdettiğimi açıkladığım halde, hâlâ bu suçlama üzerinde durulmaktadır. Tuhaftır ki, ben sözlerime açıkça izahat getirdiğim, ne söylemek istediğimi açıkça anlattığım halde, bazı itirazcılar; yok, hayır, senin sözünün amacı senin açıkladığın gibi değil, bizim söylediğimiz gibidir demeyi sürdüreceklerdir.
Böylesi bir tutum, yüreğinde Allah korkusu taşıyan insanların asla benimsemediği tuhaf bir tutumdur.
Doğrusu, bir açıklama yapma imkânı bulamamış bile olsaydım, iyi niyet ve dikkatle okunduğu takdirde, yazımdaki beşeri zaaflardan kastın ayıp ve kusur olduğu gibi yanlış bir sonuca varılmazdı. O yazıdaki bütün tartışma; diğer milletlerin kendi nebileri hakkında aşırılığa giderek onları Allah veya Allah'ın oğlu saymaları, yahut Allah'ın farklı tezahürleri kabul etmeleri ve Kur'ân-ı Kerim'in müslümanları bu gibi aşırılıklardan koruduğu ve her insanın rasûTün ne olup olmadığını anlayabilmesi için Allah ile risalet arasında belirgin bir çizgi çizdiği hususundan ibaretir. Böyle bir anlatım içerisinde "peygamber hata ve kusurlardan korunmuş değildir" gibi bir ifadeye neden ihtiyaç duyulsun. Ayrıca şunu da ilave etmek gerekir ki, okuduğunu, işittiğini anlama yeteneğine sahip bir insan beşerî zaaflar tabirinden ayıp ve kusur anlamı çıkarmaz. Bir insan için kusur kelimesi ancak küfürbaz, yalancı, dedikoducu, sahtekâr, bozuk ahlâklı vs. olduğu zaman kullanılır. Hata (ayıp) kelimesi de o insanın bedenen bir özrü olması durumunda, örneğin; çirkin, sakat olması halinde yahut akıl ve ahlâk noksanlığı söz konusu olduğunda, örneğin; geri zekalı, aptal veya nefsinin esiri olması gibi durumlarda kullanılır.
Bu ikisi dışındaki beşeri zaaflar şunlardır: İnsanoğlu selameti için, yarlığını idame ettirebilmek için gıdaya ve suya muhtaçtır. İstirahata ve uykuya muhtaçtır. Evlenmeye muhtaçtır. Hastalandığında tedaviye, ilaca muhtaçtır. Sıcaktan ve soğuktan, kardan ve yağmurdan korunmak için sığınağa, elbiseye muhtaçtır.
İşte Allah Teâlâ bu anlamda, Nisa Sûresinin 28. ayetinde, şöyle buyuruyor:
"Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.[139]
Kâfir Erdemli Amelinden Dolayı Mükâfata Hak Kazanır Mı?
Soru:
Bendenizin dindar bir dostu var. Bu dostun inancına göre, "Rabb'inin rızasını gözeterek mazlumu koruyan, yoksula yardım eden, yolcuya hizmet sunan, hastayı iyileştiren vs. iyi davranışlarda bulunan, kim olursa olsun, yaptıklarının karşılığını Allah'tan mutlaka alacaktır. Ahirette mükâfat almak sadece müslümanlara mahsus değildir. Allah alemlerin rabbidir, sadece müslümaniarın değil." Dostumun kanaatine göre, "ister hristiyan, ister hindu, isterse budist olsun herhangi bir dine mensup bir kimse, gösteriş düşüncesi taşımaksızın, iyi niyetle bir iyilik yapmış ve hayırda bulunmuşsa ahirette muhakkak mükâfatlandırılacaktır." Ben onun görüşlerine katılmıyorum. Kur'ân-ı Kerim'in bazı ayetlerine dayanarak, iyi amellerin kabul edilmesi için iman etmenin şart olduğunu söylüyorum. Nahl Sûresinin 97, Tâhâ Sûresi'nin 112 ve Enbiyâ Sûresinin 94. ayetlerini örnek olarak gosteriyorum.[140]
Ona bütün ulemanın bu hususta mutabık olduğunu söylememe rağmen tatmin olmadı. Arkadaşım, genelde ulemanın aşırı görüşlü kimseler oldukları iddiasında. Söz sizden açılınca, sizin dengeli, düşüncelerinde ölçülü, görüşlerinde aşırı gitmeyen, mutedil bir âlim olduğunuzu, konuyu sizden sormamı istedi. Bu konuda izahatınızı istemeden önce konuya açıklık getirmem için bir şeyi daha yazmama müsaade ediniz. Günahkâr bir müslüman iyilik yaptığı zaman kabul ediliyor da aynı iyiliği hatta daha büyük bir iyiliği bir gayr-i müslim yaptığı zaman neden reddediliyor? Allah bu şekilde taraflı olamaz. Bu Onun kullarını koruyup gözeten şanına aykırı değil midir?
Cevap:
Dostunuz, bu soruya Kur'ân-ı Kerim'den cevap istiyorsa, Kur'ân-ı Kerim'in cevabı gayet açık ve nettir; Kâfir, amellerinin iyi veya kötü oluşu sebebiyle değil; yalnızca küfrü sebebiyle cehennem'de cezalandırılmayı hak etmiştir. Eğer arkadaşınız Nahl, Tâhâ ve Enbiyâ Sûrelerindeki ayetlerle ikna olmadıysa, ona daha açık bir şekilde, Allah'a, O'nun peygamberlerine, O'nun ayetlerine ve ahiret gününe veya onlardan herhangi birine iman etmeyen kimselerin kâafır olduğunu ve kafirlerin de cehennemde azap çekeceğini bildiren ayetler gösterilebilir. Örneğin; Nisa Sûresinin 150-151. ayetlerinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Onlar ki Allah'ı ve elçilerini inkâr ederler. Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler. 'Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz!' derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) arasında bir yol tutmak isterler.
işte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır!" [141]
Bu buyruğa göre, Allah'ı ve peygamberlerini tanımamak veya Allah'ı tanıyıp, peygamberlerini tanımamak veya peygamberl erinden birini tanıyıp, diğerini tanımamak kesinlikle küfürdür. Küfrün cezası ise, amele bakılmaksızın, ibret verici azaptır.
Sonra En'âm Sûresinin 130. ayetine bakınız. Bundan önceki ayetlerde şeytanlar ve onların peşinden gidenler için ebedî azap kararı duyurulduktan sonra buyuruluyor ki: (Allah Teâlâ'nın hitabı cinlere ve insanlaradır.)
" Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?' 'Kendi aleyhimize şahidiz' dediler. Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler." [142]
Bu ayette, rasullerin söylediklerini kabullenmeyen, onların getirdiği ayetlere iman etmeyen ve ahireti kabul etmeyen insanlar kâfir olarak nitelendiriliyor; onların amellerinin iyi veya kötü oluşuna bakılmaksızın cehennem azabını ebedî olarak hak ettikleri haber veriliyor.
Aynı şey Zümer Stturesi'nin 7\ ve 72. ayetlerinde de anlatılmakta ve şöyle buyurulmaktadır:
"inkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman, cehennemin kapılan açıldı, cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi: 'Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi bugününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?' 'Evet, geldi dediler, ama kafirlere azab sözü hak oldu.
O halde içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüşf denildi.[143]
Burada da dünyadaki rasullere, onların takdim ettiği ayetlere ve ahirete iman etmeyen insanlar kafir olarak nitelendiriliyor. Bu kişiler aleyhine ebedî cehennem azabı kararı verildi. Onların kafir olmaları ve iman etmemeleri dışında cehennem azabını gerektirecek herhangi bir günahlarının olup olmadığından hiç söz edilmemektedir.
Bundan sonra sadece peygamberleri ve onlara inen kitapları inkâr etmenin cehennem azabına sebep olduğunu belirten Mülk Sûresinin 8-11. ayetlerine bakınız:
Az daha öfkeden çatlayacak. Her topluluk onun içine atıldıkça onun bekçileri, onlara sordu: 'Size bir uyarıcı gelmedi mi?'
Dediler: 'Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve (Allah hiçbirşey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz) dedik.
Ve dediler ki: 'Eğer biz (onların sözlerini) dinleseydik, yahut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!'
Günahlarını itiraf ettiler, (bırak) o çılgın ateş halkı (Allah'ın rahmetinden) uzak olsunlar!" [144]
Kur'ân-ı Kerim'e inanan bir kimse bu ayetleri gördükten sonra, küfür ve inkârın insanı tek başına cehenneme götüren bir sebep olduğunu reddedebilir mi? İnkârla birlikte herhangi bir iyi amelin onu cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini inkâr edebilir mi? Eğer aralarında herhangi bir fark varsa o da şu olabilir: O azap evinin pekçok giriş kapısı mevcuttur. İyi İşler yapan kafir başka kapıdan, kötü işler yapan kafirler, -inkârları dışında - kötü amellerinin derecesine göre, yaşantılarına uygun değişik kapılardan içeri gireceklerdir. Başka bir deyişle; birisi için azap hafif olacak, diğeri için şiddetli ve daha başkası için daha da şiddetli. Amellerine göre azabı şiddetli veya hafif olabilir, fakat hiçbir şey kâfiri cehenneme girmekten kurtaramaz. Çünkü küfür, Allah'a isyandır. Allah cenneti de isyankâr için yaratmadı.
Müminlere gelince; bunlar da iki çeşittir. Birinciler, imanı bütün, ameli salih olanlardır, Bunların ufak tefek kusurları olsa da tevbe ile affedilebilirler. Dünyanın zorlukları, hastalıklar ve dertler de onun için kefaret olabilir. Şefaat de onun lehinde bir menfaat olabilir. Allah Teala kendi lütuf ve keremiyle onu bağışlayabilir.
İkinci tip müminler ise, iman sahibi olmalarına rağmen büyük günah işleyenlerdir. Onlar isyankâr değil, suçludurlar. Eğer o günahları bağışlatacak hiçbir şeyleri bulunmasa bile onlara isyandan dolayı değil, işledikleri suç veya suçlardan dolayı ceza verilecektir. Dünyadaki kanunlar bile asi ile suçluyu aynı düzeyde tutmaz. Devlete karşı koyan âsi ile suç işlemiş herhangi birine aynı cezayı vermez.
Hal böyle iken siz nasıl oluyor da mutlak adalet sahibi, hakimler hakimi Allah Teâlâ'nm, kendisine başkaldıran, isyan eden kâfir ile suç işlemiş herhangi bir insan konumundaki müslümam bir tutacağım, ikisini de aynı kefeye koyacağım düşünebiliyorsunuz![145]
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
FIKHI VE İKTİSAÎ MESELELER
Korku Namazı
Soru:
Cephede vatanı savunmak için savaşan Pakistan Kuvvetleri için farz namazların hükmü nedir? Mevcut durumda farz namazlar nasıl kılmır?[146]
Cevap:
Eğer fiilen savaş olmuyorsa, askeri birlik savaş meydanında bir mevkide sadece savunma için hazır bulunuyorsa, bu durumda korku namazı şu şekilde kılınmalı:
Önce askerlerin yarısı cemaat halinde "kasır" namazı, yani dört rekat farz yerine iki rekat namaz kılmalı, sonra da geri kalan diğer yarısı aynı şekilde namazlarını eda etmelidirler. Namaz kılarken askerler silahlarını yanında bulundurmalıdır.
Eğer düşmandan ani saldırı tehlikesi varsa ve hiçbir asker yerinden kıpırdayamıyorsa cemaatle birlikte namaz kılmak zorunlu değildir. Bu durumda her asker bulunduğu yer ve mekanda oturarak, ayakta veya yatar vaziyette durarak işaretle yalnız farz namazı "kasır namazı" şeki'nde kılar. Bu durumda kıbleye yönelmek de şart değildir. Eğer kıbleye dönerek namaz kılmak mümkün değilse; o zaman, sadece yüzünü kıbleye doğru çevirerek niyet edip namaza durur, savaş gereklerine göre ne tarafa yönelmek gerekiyorsa o tarafa yönelerek namazı kılabilir. Rüku ve secdeleri yapma imkanı yoksa sadece işaretlerle namaz kılınır. Eğer namaz sırasında düşman saldırırsa cevabî ateş açılabilir. Ancak yerinden ayrılmak, hareket etmek ve silah arkadaşları ile konuşmak icap ederse, namaz kesilir ve fırsat bulunca kaza edilir.
Eğer savaş çok yoğun oluyorsa ve namaz kılmak için hiçbir fırsat olmuyorsa, namaz kazaya bırakılabilir. Bu durumda kazaya bırakılan bütün namazlar çatışma bittikten hemen sonra kaza edilmelidir.[147]
Gıdaların Haram Ve Helalliği
Soru:
Ben bir müddetten beri İngiltere'de yaşamaktayım. Bu-radakilerle ne zaman din hakkında bir sohbete başlasak hemen her zaman domuz etinden söz açarlar ve domuz etinin İslâm'da niçin haram kılındığını sorarlar. Ben bu soruya tatmin edici bir cevap veremedim. Bu konuda bilginizden istifade etmek istiyorum. Kur'an-ı Kerim'de domuz etinin hangi sebepten dolayı haram kılındığını ve bunda ne gibi bir hikmetin bulunduğunu açıklamanızı rica ediyorum.
Cevap:
Domuz eti Kur'an-ı Kerim'de nasıl yasaklandı ise Eski Ahit'te de aynı şekilde yasak edilmiştir. Dolayısıyla ya-hudiler günümüzde de domuz etini yememektedirler. Yeni Ahit'te de Hz. İsa (a.s) tarafından bu hükmün iptal edildiğine dair bir rivayete rastlanmamaktadır. Saint Paulidi hris-tiyanlığı Batı toplumuna benimsetmek için şeriatın ipini koparmış, hüküm ve emirlerini değiştirmiş, Allah'ın haram kıldığı şeyleri helal saymıştır. Gerçekte ise Allah'ın peygamberlerine gönderdiği bütün şeriatlerde domuz eti daima haram olmuştur.
İnsanın deneyimleriyle kendisine zarar verdiğini öğrendiği şeyler hakkında Allah'ın birşey buyurmasına lüzum yoktur. Onlar hakkında bilgi elde etmek için insanın kendi bilgi kaynakları yeterlidir. Onun için Allah'ın kanunlarında arseniğin (zehirin) haramhğına yer verilmemiştir. Fakat, insanın kendisine zarar verdiğini kendi kaynaklarıyla öğrenemeyeceği şeyler hususunda, Allah Teâlâ; bunlardan uzak durun şeklinde hüküm koymuştur. Bizim için en akıllıca yol zarardan korunmak için Allah'a güvenip, bu gibi şeylerden uzak durmaktır.
Gıdaların sadece insan bedenini değil karakterini de etkilediği bir gerçektir. Bedene olan etkilerini biz uygulamalı
"İslâm vatanını savunmak için sınırda savaşa hazır bir vaziyette bekleyen askerler için farz namazların hükmü nedir? Böyle bir durumla karşı karşıya bulunan kimseler farz namazları nasıl kılmalıdırlar?"
bilimlerden ve tecrübelerden öğrenmiş oluyoruz. Fakat bugüne kadar, beşeri ilimler yoluyla, gıdaların karakterimiz ve ahlâkımız üzerindeki tesirlerinin neler olduğu konusunda herhangi bir bilgi elde edebilmiş değiliz. İnsanların ahlâkî yapılarında meydana getirdiği manevî tahribatlar, kötü tesirler sebebiyle; domuz, mundar hayvan, leş, kan ve yırtıcı hayvanların yenmesi, Allah'ın şeriatında yasaklanmış, haram kılınmıştır.[148]
Sigortayı Hahamlıktan Çıkaran Önlemler
Soru:
Sigortada köklü değişikliklere gidilmesi düşünceniz doğrudur. Fakat bunun için uzun ve sürekli çalışmaya ihtiyaç olduğunu siz de biliyorsunuz. Ben şimdiye kadar kendi sigorta şirketimde hayat sigortası yapmaktan kaçındım. Fakat bir süre düşündükten sonra hayat sigortasmdaki eksikliklerin şu önlemlerle ortadan kaldırabileceği sonucuna vardım:
1. Devlete güvence parası yatırırken bu paranın faizli işlere yatırılması yerine bir devlet fabrikasına veya faizsiz çalışan bir kamu kuruluşunun hisse senetlerine yatırılmasına dair istekte bulunulabilir. Çaba harcanırsa hükümetin bunu kabul edeceğini ümit ediyorum. Böylece faiz işine bulaşmaktan uzaklaşılmış olur.
2. Şirket isterse bir kişinin sigortasını iptal etmek veya baştan kabul etmemek yetkisine sahiptir. Biz mevzuatımıza, sigorta sahibinin isterse parasını varislere şeriata göre pay edebileceği maddesini de ekleyebiliriz. Allah ve Rasûlü'nün emirlerine uygun olarak, şeriat usullerine göre hareket eden kişilere poliçe sahibi olma imkânı hazırlamak için, şeriata göre paylaşmaya rıza göstermeyen kişilerin poliçe satın alma başvurularını kabul etmeme şartı getirilebilir.
3. Kumar işine bulaşmaktan kurtulmak için poliçe satın alan kişilerden, ölmeleri halinde sadece yatırdıkları kadar paranın varislerine verileceğine dair bir belge alınır.
Her ne kadar şimdiki haliyle olumsuz yönleri ağır basıyorsa da bu iş kollarının hayra dönüştürülmesi de mümkündür.
Bir müddet önce tehlikenin büyüklüğünü düşünerek, şirketimi satmayı düşünmüştüm. Fakat sonradan, başkalarına örnek oluşturmak ve İslâm sınırları içinde kalarak sigorta işlerim yürütmenin bir yolunu bulmak amacı ile şirketi satmaktan vazgeçtim. Bu konuda bir açıklama yaparsanız memnun olurum.
Cevap;
Sigorta işini düzeltmek için sunduğunuz önerilerle bu işin haram oluşuna sebep olan etkenlerin ortadan kalkacağını ümit ediyorum. Bana göre bu işi caiz duruma getirmek için şu tedbirlerin alınması gerekir:
1. Devleti, şirketin güvence paralarını kamu kuruluşlarına ortaklık için yatırmaya ve bu paraların gelirlerini önceden belirlenen miktarlarla değil, kazancına göre hissesine düşeni Ödemeye razı etmelidir.
2. Şirket diğer sermayesini de faiz yerine kâr payı veren kuruluşlara yatırsın ve sermayenin hiç bir bölümünü faiz getiren alanlarda kullanmasın.
3. Şu iki şeyi kabul eden kişilerin hayat sigortası yapılsın: Birincisi onların ölümü halinde sadece birikmiş olan para varislerine verilecek, ikincisi bu para şeriat usullerine göre bütün varislere dağıtılacak.
4. Kâr isteyen poliçe sahiplerinin parası, onların müsaadesiyle, faiz yerine kâr getiren ticari alanlarda hissedar usulüyle yatırılsm.
Bu dört reform uygulanabilirse; hem şirketinizi caiz temellere oturtmuş, hem de sigorta işinin düzeltilmesini isteyenlere rehberlik etmiş olacaksınız,[149]
Tokalaşma Ve Kucaklaşma
Soru:
Bazı kimseler bayram namazından sonra dostlarını, akrabalarmı ziyarete gittiklerinde ya tokalaşıyorlar, ya da kucaklaşıyorlar. Şunu anlamak istiyorum: Bayram namazından sonra bayramlaşmak için kucaklaşmak doğru mudur? Hadis-i şeriflerle veya bir sahabenin yaptığı bir hareket ve amelle bunun caiz olduğu ısbat edilebilir mi?
Cevap:
Mesele tokalaşmak (musafaha yapmak)tan ibaret olunca, sadece neşeli, kutlu günlerde değil; her zaman, her görüşme, buluşma anında tokalaşmak caiz olmakla kalmaz, sünnet, müstehab bile olur. Ebu Dâvûdda nakledildiğine göre Berâ b. Azib, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "iki müslüman birbiriyle buluştuklarında tokala-şırlar da Allah'a hamdederler ve O'ndan bağışlanmayı dilerlerse Allah ikisini de bağışlar."
Tirmizi'de ise Hz. Peygamberin (s.a) mübarek buyruğunun kelimeleri şöyledir:
"iki müslüman birbiri ile buluştuğunda musafaha (tokalaşma) ederlerse, onlar birbirinden henüz ayrılmadan Allah onun ikisini de affeder."
Yani onların birbiriyle tokalaşmaları, müslümanın müs-lümana muhabbetini ve birbirine iyilik ve ikram duygusu taşıdıklarını gösterdiği için, bu hareket ikisinin de mağfiretine sebep olmaktadır. Ebu Davud'da, Hz. Ebu Zerden (r.a), Hz. Peygamberle (s.a) karşılaştığınızda sizlerle tokalaşır mıydı diye sorulduğu, O'nun da: "Ben Rasûlullah ile karşılaşmış olayım da o benimle tokalaşmış olmasın, bu hiçbir zaman olmadı" diye cevap verdiği anlatılmaktadır. Bu bakımdan, tokalaşma konusunda fıkıh bilginleri arasında hiçbir ihtilaf yoktur.
Müânaka (kucaklaşma) konusunda ise fıkıh bilginleri arasında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Aralarında İmam Ebu Yusuf un da bulunduğu bazı fıkıh bilginleri bunu kera-hetsiz caiz görmüşlerdir. Bazıları sadece bir yolculuktan dönüşte veya buna benzer herhangi bir önemli durumda kucaklaşmayı caiz görmüşler, genel durumlarda mekruh kabul etmişlerdir. İmam Ebu Hanife'ye göre ise bu kesinlikle mekruhtur. Bu farklı görüşlerin sebebi, muânaka konusunda birbirinden farklı hadislerin bulunmasıdır. Tirmizi'de Hz. Enes'in (r.a) şöyle rivayet ettiği bildirilmektedir: "Adamın bîri Rasûlullah'a (s.a): 'Ya Rasûlallah, bizden bir kişi herhangi bir kardeşi ile karşılaştığında onun önünde eğilsin mi?' diye sordu. Easûlullah (s.a): 'Hayır' buyurdu. Adam: 'O'nunla kucaklaşsın ve onu öpsün mü?' diye sordu. Rasûlullah (s.a): 'Hayır' buyurdu. O adam yine: 'Elini tutarak tokalaşsın mı?' diye sordu. Rasûlullah da (s.a): 'Evet', buyurdu." Tirmizi'de bir başka rivayet daha vardır ki, onda Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyor: "Zeyd b. Halid b. Harise (seferden dönerek) Medine'ye ulaştığında doğrudan bize gelerek kapımızı tıklattı. Rasûlullah (s.a) hızlıca kalkarak dışarı çıktı ve onun boynuna sarılarak yüzünden öptü."
Ebu Davudda, Hz. Ebu Zer'in (r.a) şöyle anlattığı zikredilmiştir: "Bir keresinde Rasûlullah (s.a) beni istemiş, ben ise evde yoktum. Rasûlullah 'in beni hatırladığını öğrenince, mübarek huzuruna vardım. O da beni kucakladı."
Bu rivayetleri bir araya toplayınca anlaşılıyor ki, Peygamber Efendimiz sadece musafaha yapmakla (tokalaşmakla) yetinirdi. Muânaka (kucaklaşma) genel âdeti'değildi. Şüphesiz ara sıra özel bir durumda kucaklaşmış olduğu da bir gerçektir ki, O'nun bu hareketi kucaklaşmanın caiz olduğuna bir delildir.[150]
Faizsiz Ekonomide Hükümete Borç Verme Meselesi
Soru:
Bu günlerde faizsiz bankacılık sistemi üzerine bir kitap yazmaktayım. Bu arada hükümete borç verme meselesi üzerinde de bir bölüm yazmak gerekti. Çeşitli sebepler dolayısıyla bu günlerde hükümetin yüklü miktarda paraya ihtiyacı var. Bu durumu da dikkate alarak, yalnız ahlâkîobir temenni ile yetinme yerine, servet sahiplerinin borç para vermelerinin teşvik edilmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.
Benim kanaatim şu: Faizsiz ekonomide hükümete borç olarak sermaye sağlayan kişilere, borç olarak verdikleri
para üzerinden bazı vergilerinde hafifletme, bazı vergilerinde muafiyet tanınmalıdır. Meselâ; devlete borç veren kişiyi onurlandırmak için borç olarak verilen paranın geliri üzerinden gelir vergisini azaltmak gerekir. Bu davranış hükümetin borç para bulmasına yardımcı olacaktır. Bizim teklifimiz bir İslâm devletinin öşür, zekat v.s gibi şer'i vergiler dışında koyduğu gelir vergileriyle ilgiliydi. Şimdi bundan büsbütün ayrı bir mesele olarak şunu Öğrenmek istiyorum: Yukarıda anlatılan görüşü uygulama imkânı görüyorsanız, bu durumda, hükümete borç veren kişinin bu parasından devlete borç verdiği süre içerisinde zekat alınıp alınmaması ile ilgili durumun nasıl olacağını anlatınız.
Tekliflerimize uygun düşen ve aykırı olan elimdeki delilleri size göndererek değerli vaktinizi harcamak yerine, şu kadarını yazmakla yetiniyorum: Birinci teklifle ilgili olarak hiçbir şer'i prensibi çiğnemediğim için gönlüm rahat. Konunun aydınlığa kavuşması için uygulamadaki iyi neticeleri beklemek gerekmektedir. Açıkça söyleyeyim ki, ikinci görüş üzerinde tam bir kanaate sahip değilim. İki görüş hakkında da geniş bilgi vermenizi, herbiri hakkında ayrı ayrı yol göstermenizi bekliyorum.
Cevap:
Hükümete faizsiz borç verenleri vergiden muaf tutmak bana göre caizdir. Bir şartla ki, muaf tutmada (onları gözetmede) borç verme miktarı açısından bir arttırma olmamalı. Çünkü o zaman bu onu faize benzetecektir. Zekattan muaf tutulmasına gelince: Bunun caiz olduğuna dair hiçbir delil benim gözüme çarpmadı. Eğer gönül rızası ile askerlik veya başka hizmetler karşılığında namaz sorumluluğu o kişinin üzerinden kalkabilirse, o zaman faizsiz borç karşılığında zekat da kalkabilir. (Yâni; herhangi bir hayırlı hizmet karşılığında namazdan muaf kalınamayacağına göre, hükümete borç para vermekle de zekattan muaf kalınamaz.) Peygamber Efendimizin o kutlu döneminde defalarca savaş ve diğer ihtiyaçlar için insanlardan mali yardım talep edildi. Ama hiçbir zaman, hiçbir yardım karşılığında herhangi bir farz düşürülmedi. Herhangi bir farzda (Allah emrinde) hafifletme de yapılmadı. Buna ek olarak, kâr ve kazanç getiren yerlere yatırmak amacıyla devletin aldığı borçlardan elde edilen kârları, bu işler için para vermiş kişilere hisselerine uygun olarak dağıtabilir. Bu durum çoğu defa halkın bir takım menfaatlerin peşine düşerek başka devletlere faizli borç para vermelerinden daha kârlı ve daha teşvik edici olacaktır. Eğer Özel bir yatırım planı için hükümet halktan mali bir yardım alırsa aldığı bu borç para o yatırımda kaldığı sürece, o işten gelen gelirin bir bölümünü borç para veren kişilere dağıtabilir. Ve eğer bu genel bir borç olup, pek çok yatırımda kullanılması gerekiyorsa, o takdirde bu para borç para yerine, karma ortak olma sistemine göre alınmalı ve bu paranın kullanıldığı işlerden gelen kârların tümünden uygun bir miktarı o borcu veren insanların hepsine ödenmelidir. [151]
Namazda Okunan Salât Ve Selâm
Soru:
"Hitabeler" isimli eserinizde namaz hakkında genişçe bilgi verirken, yazdığınız salât ve selâm'da geçen seyyidinâvemevlânâ" kelimeleri, sünnet olan ve hadislerde nakledilen salât'da mevcut değildir. Bir din bilgini buna itiraz ederek, sünnet olan salât ve selâm'dan fazla olarak bu kelimelerin namazda okunması mekruhtur, diyor. Elinizde iddianızın caiz olduğunu gösteren bir senet (belge) var mıdır?
Cevap:
Bu ilaveleri mekruh kabul eden o büyük zât galiba konunun özelliğini, meselenin türünü çok iyi bilmiyor. Bunu iyice anlamak için, teşehhüdün (iki rekatta bir teşehhüde otur manın) bütün yönlerim incelemek gerekir.
Teşehhüd hakkındaki en sahih rivayet, Hz. Abdullah b. Mesud'dan (r.a) yapılan rivayettir. Bu rivayeti raviler yirmi den fazla senetle nakletmişlerdir. Rivayet edenlerin hepsi de, ettehiyyâtü"'den başlayarak "abdühû ve rasûlühil'ye kadar bütün ibareyi aynı şekil de nak]etmiştir. Rivayetlerden hiçbirinin kelimeleri diğer rivayetin kelimelerinden farklı değildir. Buna rağmen namazda sadece bu teşehhüd okunacaktır diye bir karara varılmamıştır. İmam Şâfıî, İbn Abbas'm teşehhüdünü, İmam Mâlik de Hz. Ömer'in teşehhüdünü daha üstün saymışlardır. Halbuki bu ifadelerdeki sözler hem birbirinden, hem de İbn Me-sud'un rivayetinden farklıdır. Buna ek olarak teşehhüdün birbirinden farklı bir çok ibareleri; Hz. Câbir b. Abdillâh, Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Aişe, Hz. Semüre b. Cündüp, Hz. Abdullah b. Zübeyr, Hz. Ebu Hu-meyd, Hz. Ebu Bekir, Hz. Hüseyin b. Ali, Hz. Talha b. Ubey-dullah, Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sâid Hudrî ve daha başka sahabiler tarafından hadisler arasında rivayet edilmiştir. İnsan bu teşehhüdlerden hangisini okursa okusun, namazı sahihtir. Ibn Abdülberr ve Ibn Teymiyye, bu mubah bir işte ihtilafa düşmek gibidir diyorlar. Yânî; bu değişik ve farklı teşehhüdlerden (ettehiyyâtü okuyuşlarından) hiçbiri mubah dışında değildir. İbn Hacer şöyle diyor: Alimlerden büyük bir topluluk hadislerle bildirilen teşehhüdlerden herhangi birini okumayı caiz kabul etmektedir. Fakat mesele sadece hadislerde zikredilen teşehhüd şeklinin caiz olacağı noktasında kalmıyor. Bir büyük sahabi teşehhüdün bu ibaresini (söz dizisini) Hz. Peygamber'den (s.a) bizzat naklediyor ve diyor ki: 'Ben buna iki yerde ilave yaptım.' Bu söz büyük sahabi Abdullah b. Ömer'indir. Ebu Da vud ve Dârekutnî de onun şöyle buyurduğu yazılmıştır:
"Bunu dediğin zaman (yahut bunu yerine getirdiğin zaman) şüphesiz ki namazını kılmış sayılırsın. Ayağa kalkmayı isti-, yorsan kalk, oturmayı istiyorsan otur" buyurdu." Hz. Pey-gamber'in (s.a) bu buyruğu rasûlühû"ye kadar okunduğunda namazın tamamlandığı na en açık bir delildir. Bundan sonra insan hiçbir şey okurna-sa da namazında bir eksiklik kalmaz. Salât, selâm ve duâ teşehhüde dahil değildir, hatta ona bir ilâveden ibaret fazlalıktır ve fazlalığı okumak, kesinlikle müstehaptır. Bu fazlalık için şeriat sahibi Hz. Peygamber (s.a) bu ibareden okunması kararlaştırılan yahut buna bir ilave ve eksiltme yapılan hiçbir özel ibare (ifade ve söz) söylememiştir. Buharı, Müslim ve Müsned-i Ahmed de nakledilen Abdullah b. Mesud Hazretlerinin rivayetinde geçen teşehhüd ibaresini (sözlerini) naklettikten sonra Hz. Peygamberin: "Sonra kişi istediği duayı seçsin" buyurduğunu da nak-letmişlerdir.
Müsned-i Ahmed ve TVesât'nin bir rivayetinde, Hz. Peygamberin:
"Sonra sizlerden biri, en çok sevdiği duayı seçsin ve onunla aziz ve celil olan Rabb'inden istesin"buyurduğu nakledilmiştir. Buna benzer kelimeler Buhar i ve Ebu Davud'un, rivayetlerinde de geçmektedir. Hz. Peygamberin bu buyruklarından açıkça anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber (s.a) teşehhüd'den sonra kişinin Allah Teâlâ'ya dua ederek, bir takım isteklerde bulunmasını beğenmektedir. (Salât ve selam da dua olduğuna göre o da bunun içine girer.) Fakat yapılacak duanın kelimelerini seçmeyi, dua yapan kimsenin kendisine bırakmaktadır.
Şimdi de salât ve selâm meselesi üzerinde duralım. İtiraz sahibi şöyle diyor: Teşehhüd un Hz. Peygamber'den nakledilen kelimelerinde eksiklik veya fazlalık yapmak mekruhtur. Ama acaba gerçekten fıkıh bilginleri arasında bu mekruh olma üzerinde görüş birliğine varılmış mıdır? İmam Ebu Bekir b. Mesud Keşânî, Hanefi fıkhının en muteber kaynaklarından olan "Bedâi'us Senâî" adlı kitabında bu konuyu izah ederken şöyle yazıyor:
"Büyük âlimlere göre salât ve selâm okurken, kişinin "ver-ham muhammeden" (Muhammed'e merhamet et) demesi mekruh değildir. Bazıları bunu mekruh görmüşlerdir... Doğru olan onun mekruh olmadığıdır."
Salât ve selâm okurken "seyyidinâ" kelimesini ilave etme hususunda Küçük Şafiî denilen meşhur Şafiî fıkıhçısı Şemseddin el-Remlî, "Nihâyet'ül Muhtâc ilâ Şerhi'l Minhâc" isimli kitabında:
"En iyisi salât okurken "seyyidinâ" ifadesinin söylenme-sidir... Çünkü bu, bize söylenmesi emredilen bir kelimenin burada okunmasıdır ve bu bir edep olan hakikatin'haber verilmesinin eklenmesidir, söylenmemesinden daha efdaldir" diye yazmaktadır.
Sadece salat ü selâm'da değil, teşehhüd'de dahi Şafîîler "seyyidinâ" kelimesini ilave etmeyi sadece caiz görmemekte, bununla amel de etmektedirler. Nitekim "Dört Mezhebe Göre Fıkıh" kitabında Şafiî mezhebinin teşehhüdü yazılırken bu teşehhüd:
"Ve eşhedü enne seyyidenâ Muhammeden Rasûlullah" sözleriyle bitmektedir. Halbuki İmam Şafiî'nin benimsediği, Ibn Abbas'm teşenhhüdünde "seyyidinâ" kelimesi bulunmamaktadır.
samlı büyük âlim îbn Abidîn, Hanefî mezhebinin en güvenilir kitaplarından olan "Redd'ül Muhtar" adlı eserinde Hz. Peygamber (s.a) için rahmet dileme duası hakkında şöyle yazmaktadır: "Bazıâlimler "Allahümme irham Muhammeden" (Allah'ım Muham med'e rahmet et) dememişlerdir, imam Serahsî işte bu ikinci görüşü tercih etmiştir." Sonra salât ve selâm içerisinde "seyyidinâ" kelimesinin okunması üzerinde dururken şöyle yazıyor: "Bu, bizim mezhebimize (Hanefi mezhebi) aykırıdır diyerek itiraz edilmekte ve buna delil olarak da imam Ebu Hanife'nin teşehhüd okumakta eksiltme ve çoğaltmayı mekruh kabul ettiği gösterilmektedir. Fakat bu itirazın mesnedi zayıftır. Çünkü salât ve selâm, teşehhüd üzerine yapılmış ilâve bir şeydir. Onun içinde değildir. Eğer bir kimse teşeh-hüdde :
"Eşhedü enne seyyidenâ Muhammeden abdühû ve raşûlühû" diyerek buradaki gibi "seyyidena'yı ilave ederse, bu kesinlikle mekruhtur. Ama teşehhüdden sonra okunan salât ü selâm için bu kelime eklenebilir."
Bu izahlardan açık bir şekilde anlaşılıyor ki, namazda okunan salât ü selâiri'm hadislerde rivayet edilen şekliyle okunması şart değildir. Hadislerde anlatılan o ifadelerde ek siltme veya fazlalaştırma yapılabilir. Eğer salât ve selâm'da Allahümme irham Muhammeden" ve Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin" demek mekruh değilse, "seyyidinâ" kelimesi ile birlikte "mevlânâ" kelimesini de okumanın mekruh olduğunu iddia etmenin mantıklı bir sebebi olamaz.[152]
Salât Ve Selâmda "Seyyidinâ Ve Mevlânâ" Kelimelerinin Kullanılması Ve Bazı Önemli Temel Meseleler
Soru;
Tercüman'ul Kuran derginizin Mart ayısında s>%e soru yönelten birine cevap verirken, namazda salli bârik okunması ile ilgili yazdıklarınız üzerine aşağıdaki itirazlar yapılmıştır:
1. Siz, Ebu Davud ve Dârekutnî'ye atfen, Abdullah b. Ömer Hazretlerinin şu ifadesini nakletmişsiniz: "O, Hz. Peygamber'in öğrettiği teşehhüde (ettehiyyâtü okumasına) 'rahmetullahi 'den sonra
beraketühû'yu ve eşhedü en lâ i lâhe illallah'âan sonra 'vahdehû lâ şerîkelehu'ya ilave etti." Bu ifadeye dayanarak hadisle bildirilen ifadeye ilave yapmanın caiz olduğunu iddia ediyorsunuz. Fakat bu, sizin iddianızı doğrulamak için yeterli değildir. Çünkü bu sözler merfu olarak nakledilen hadiste de bildirilmiştir.
2. Teşehhüd hakkında siz, Abdullah b. Mesud Hazretlerinden, Hz. Peygamberin (s.a) O'na abduhû ve rasûlühu'ye kadar öğrettikten sonra: "Sen bunu okuyunca" veya "bunu tamamlayınca" namazı bitirmiş sayılırsın. Bundan sonra kalkmak istersen kalk, oturmak istersen otur mana devam et" buyurduğunu nakletmişsiniz. Siz bu hadisi, "abdühû ve rasûlühû" de namazın tamamlandığına delil göstermişsiniz. "Bundan sonra insan hiçbir şey okumasa dahi namazında bir eksiklik ve kusur meydana gelmez. Salât ü selâm ve dua teşehhüde dahil değildir. Aksine ona ilave bir şeydir" diyorsunuz. Ama sizin bu delillendirmeniz doğru değildir. Çünkü hadis hafızlarının hepsi ittifakla "abdühû ve rasûlühû"den sonraki sözlerin Abdullah b. Mesud Hazretlerinin kendi sözü olduğunu,ravi-lerden birinin bu sözü Hz. Peygamber'in (s.a) buyruğu sanarak yanlışlıkla hadisin metnine ilave ettiğini söylemektedirler.
3. Sizin delil olarak gösterdiğiniz bu rivayetin sağlam olduğunu kabul etsek bile yine de, Hz. Peygamberin teşehhüdü namazın farz olduğu ilk sıralarda öğrettiği bir gerçektir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamber'e (s.a) salât ü selâm okunması ile ilgili hüküm, Hendek Savaşı ile Kureyzaoğulları Gazvesi sırasında, yani 5. Hicri yılda nazil olmuştu. Bundan dolayıdır ki, o ayet Ahzab Sûresi içinde bulunmaktadır. Çünkü bu sûre o gazveler sırasında nazil olmuştur. Şüphesiz, sonraki öncekinin hükmünü kaldırmıştır.
4. Namaz, ibadet ile ilgili amellerdendir. Bu amellerle ilgili olarak kabul edilmiş bir prensip vardır. Bu prensip şeriat sahibi bir şeyi nasıl öğretmişse, onun o şekilde uygulanmasını gerektirir. Kişi kendi kendine bunlarda bir değişikliğe gidemez. Usûl âlimleri, ibadetlerde asıl olanın verilen hükme uymak ve şeriat sahibinin bildirdiği şekle bağlı kalmak olduğunda ve bu çizgiyi aşmanın ise bidat olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Oysa siz, hadisle bildirilen salât ve selâm ibaresiyle iktifa etmiyor, ona yalnız ilâve yapılmasını değil; onu değiştirmeyi[153] de, eksiltip çoğaltmayı da caiz görüyorsunuz. Halbuki namazdaki bütün salât ve selâmlar Allah tarafından kabul buyurulan bir düzen içerisindedir. Ondan birşey eksiltmek de ona bir şey ilave etmek de, caiz değildir.
5. Salât ü selâm sözleri içine "seyyidinâ ve mevlânâ"yı eklemek çeşitli sebeplerden dolayı caiz değildir.
Birincisi: Hadislerle bildirilen ne kadar salâtü selâm ifadeleri varsa, hiçbirinde bu kelimeler kullanılmamıştır. Dahası, Hafız İbn Hacer'in deyişi ile, sahabi ve tabiîlerden hiçbiri bu kelimeleri salât ü selâm içinde kullanmamışlardır.
İkincisi: Seyyid kelimesinin, bu dünyada Hz. Peygamber (s.a) için kullanılmasının kesinlikle caiz olmadığı ve Hz. Pey-gamber'in kendisi için bunu kullanmayı menettiği hadislerde belirtilmiştir.
Hz. Peygamberin Ene seyyidü veledi âdem" "Ben insanoğlunun efendisiyim" buyruğuna gelince: Bu ki yametle ilgili bir olaydır. Bu şeref orada Hz. Peygamber'e (s.a), kulluk vazifesinde gösterdiği tutum ve davranışlarından dolayı Allah Teâlâ tarafından mükâfat olarak verilecektir. Kâdî Iyâd da Şifa isimli eserinde şöyle bir rivayet .nakletmektedir: "İsrafil (a.s), Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah Teâlâ, sana bu tevazuun karşılığı olarak kıyamet gününde insanoğlunun seyyidi (efendisi) olma şerefini verecek" dedi. Ha-dis-i şerif te şöyle de haber verilmiştir. Cebrail'in de (a.s) yanında bulunduğu esnada bir melek Peygamberimize gelerek, Allah Teâlâ'nm vahyini ulaştırdı:
"Sultan bir peygamber mi olmak dilersin, yoksa kul bir peygamber mi? Dilediğini yapayım". Cebrail (a.s) Hz. Peygamber'e işaretle "Sen Rabbine tevazu ile mukabele et" dedi. O zaman Rasûlullah (s.a) o meleğe cevap olarak: "Sadece kul peygamber olmayı dilerim" buyurdu. İşte bu bakımdan Peygamberimiz kendisi için efendi, başkan kelimesini kullanmayı istemedi. Dualarında son derece acz ve tevazu gösterdi."
Üçüncüsü: Hz. Peygamber (s.a) Kureyzaoğulları Gazvesi sırasında halka hitaben Hz. Said b. Muâz için:
"Efendinizi karşılamak üzere ayağa kalkın" dediklerinde Hz. Ömer'in ağzından kendiliğinden «üil _jlLJi "Efendi olan yalnız Allah'tır" sözleri döküldü. Bununla beraber Hz. Sâid b. Muâz'la (r.a) ilgili hadisenin Hicri 5. yıla tekabül ettiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Hz. Peygamberin (s.a) seyyid kelimesinin kendisi hakkında kullanılmasını reddederek, "Seyyid yalnız Allah'tır" buyurması, Amiroğulları heyetinin Rasûlullah'ın huzuruna geldiği Hicri 9. yılda olmuştu.
Dördüncüsü: Aslolan salât ü selâmın bir dua oluşudur. Dua ederken, kendisi için dua edilen kimsenin seyyid olarak anılması bizatihi duanın özüne aykırıdır. Dilek ve temennilerde acz ve tevazu gösterilmesi, kulluğa uygun davranılma-sı gerekir. Kendisi hakkında dua edilen için, bîçare bir kulun huzuruna gelmiştir, denilir; bizim başkanımız, efendimiz huzuruna gelmiştir denilmez.
Cevap:
İtirazlarınız gerçekten dikkate şâyân. Ben böyle itirazlar üzerinde durmaktan, onları incelemekten memnuniyet hissederim. Aşağıda bu sorulara sırasıyla cevap veriyorum.
Teşehhüdde İbn Ömer'in (r.a) Tutumu
Hz. Abdullah b. Ömer Hazretlerinin rivayetinden yola çıkarak vardığım sonuç üzerinde birazcık dursaydmız, "bu hadis sizin iddianızı doğrulamaz, çünkü teşehhüdde okunan bu sözler merfu hadiste de bildirilmiştir" diye itiraz etmezdiniz. Sizden, Abdullah b. Ömer'in sözlerini bir kere daha, dikkatle okumanızı istiyorum. O şöyle buyurmaktadır:
"Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahı'den sonra ve berâkâtühû"ya ve eşhedü en lâilâhe illallah"tan sonra vahdehû lâ şerike lehû"yu ben kendim ilâve ettim."
Abdullah b. Ömer'in bu sözünden de anlaşıldığı gibi kendisi bu ilaveyi yaptığı sırada, sizin; "bu ibare onda da mevcuttur" dediğiniz merfu hadisi bilmiyordu. Bu hadisi hiç işitmemiş olması da, ilaveyi yaptıktan sonra işitmiş olması da mümkündür. Bu hadisin sahih olup olmadığını da araştırın. Dârekutnî, bu hadisi naklettikten sonra, "Bu senet sağlamdır" diye not düşmüştür. Hafız İbn Ha cer de, Ebu Davud'un bu rivayetinin sahih olduğu sonucuna varmıştır. Bu sonuç, sizin iddianızı açıkça yalanlamaktadır. Çünkü bununla, sahabe-i kiram'dan büyük bir zâtın namazda kıraat olunan hadislere kendiliğinden bazı ilaveler yaptığı ve yaptığı bu ilaveleri herkese açıkladığı ve fakat ne sahabe döneminde ve ne de tabiîn döneminde bir tenkide maruz kalmadığı sabit olmuştu. Bildiğim kadarı ile daha sonraki dönemlerde de hiçbir fakih ve muhaddis bunu sahabeden birinin dalâlet olan bid'atı olarak benimsemiş değildi.
İbn Mes'ud'un Teşehhüd İle İlgili Rivayeti
Teşehhüdle ilgili olarak nakledilen Abdullah b. Mesud Hazretlerinin rivayeti hakkında diyorsunuz ki: "Hadis hafızları abduhû ve rasûlühu'den sonraki sözleri ittifakla, ilave ve fazlalık (yani sonradan ekleme) olarak kabul etmişlerdir. Bundan da anlaşıldığı üzere, bu söz Abdullah b. Mes'ud Hazretlerinin kendisine ait olduğu halde raviler tarafından yanlışlıkla Hz. Peygamberin (s.a) sözü olarak nakledilmiştir." Bu iddiayı ileri süren hadis hafızlarının fazilet ve derecelerini takdir edip, hürmetle anmama rağmen onları körükörüne taklid de etmiyorum. Onların ittifak halinde oldukları bir konuda hiçbir araştırma yapmadan, hangi prensiblerden yola çıkarak böyle bir sonuca ulaştıklarım öğrenmeden, ekleme konusundaki bu ittifakın akla yatkın olup olmadığını düşünmeden; olduğu gibi kabul etmera için bir sebep yoktur. Meselenin aslı şudur: Bu hadis dört değişik .şekilde Abdullah b. Mesud Hazretleri tarafından rivayet edilmiştir.
Birinci rivayete göre: Abduhû ve rasûlühû" den sonra Sen bunları söyleyince" ibaresi gelmekte olup, bu ikisi arasında, 'bu söz Hz. Peygam-ber'e (s.a) değil; Abdullah b. Mes'ud Hazretlerine aittir1 şeklinde bir tereddüde mahal bırakacak hiçbir işaret mevcut değildir. Bunun içindir ki, 'Rasûlullah'a (s.a) ait olan kısım şurada tamamlanıyor, şuradan itibaren İbn Mes'ud'un sözleri başlıyor' şeklinde bir iddiada bulunmak da mümkün değildir.
İkinci rivayete göre: Hadis abdühû ve rasûlühû" ile son bulmaktadır. Daha sonra zikredilen ibare bu nakilde hiç zikredilmemiştir. Bunun zikredilmemiş olması, yukarıdaki rivayette ilave olarak zikredilen bölümün ilave olduğuna delil sayılmaz. -,
Üçüncü rivayet şekli ise şöyledir Abdühû ve rasûlühû "den sonra dedı've dedi ki, sen bunu yaptığın zaman..." ifadeleri vardır. Bu "dedi" veya sonra dedi" ifadeleriyle sözün kime ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Bu kelimeler sahabe de di ki demek olabileceği gibi "bizzat Hz. Peygamber (s.a) buyurdu ki" anlamına da gelebilir. Her iki ihtimale de eşit derecede imkan tanınan bu ifadelerden birini tercih etmeye, rivayetin kendisi imkan tanımamaktadır.
Dördüncü rivayet şekline gelince:
"Abdühû ve rasûlühû "den sonra Abdullah dedi ki" veya İbn Mes'ud dedi ki" badeleri gelmektedir. Daha sonra ise Sen bunu yaptığın zaman" dan sonraki ibare nakledilmiştir. Yalnız bu ibareye dayanarak bundan sonra gelen kısmın dışarıdan bir ilave olduğunu kabul eden hadis hafızlarının ehliyet ve li-yakatlarmı kabul etmekle birlikte, bu tür iddialar ileri sürmenin usûl ilminin değerini zedeleyeceğini, güvenilirliğini azaltacağını düşünüyorum. Abdullah b. Mes'ud Hazretleri
Hz. Peygamber'den duyduğu şey üzere fetva vermişti demek ne gibi zorluk taşıyor ki, iş böyle çıkmaza sokuluyor. O, Birinci bölümdeki hadislerde Hz. Peygamber'in sözünü naklet-mistir. Son bölümdeki hadislerde ise Hz. Peygamber'in sözüne tam uyarak, kendi fetvasını açıklamıştır. Eğer onun fetvası, rivayet ettiği hadislere aykırı olsaydı, o zaman hadis kesinlikle şüpheli olurdu. Fakat o böyle yapmamış, hadise uygun fetva vermiştir.
İbn Mes'ud Ahzâb Sûresini Bilmiyor muydu
Üçüncü itirazmızdaki sözlerinizi bütünüyle açıklığa ka-vuşturursanız, sorunuzun cevabını kendiniz bulmuş olacaksınız. Sizin sorunuz; Abdullah b. Mes'ud'un, Alkame ve diğer talebelere teşehhüdle ilgili hadisi Öğretirken Ahzâb Sûresi'nin nazil olup olmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer İbn Mes'ud'un teşehhüdü öğrettiği sırada Ahzâb Sûresi indirilmiş idiyse -ki bunu inkâr etmek mümkün değildir- geriye İbn Mes'ud'un (r.a) bundan haberdar olup olmadığı meselesi kalıyor. Bu noktayı açıklığa kavuşturursanız, cevanızı da kendiniz bulmuş olacaksınız.
Hadisle Bildirilen Salât, Selâm ve Duanın İfadelerine Bağlılık Şart mıdır
İbadet türünden olan amellerle ilgili olarak, anlattığınız şekilde görüş birliğine varılmış prensip ve kaideler benim için de bağlayıcıdır. Yirmi sene önce bunu bizzat açıklamıştım.[154] Ama, hadislerde bildirilen salâtü selâm ve duâlarr bildirildiği şekilde okumanın zorunlu olduğu fikrinize, doğru olmadığı için katılmıyorum. Çünkü Buhari, Müslim, Ne sai, Ebu Davud ve Müsned-i Ahmed'de nakledilen Abdullah b. Mesud Hazretlerinin rivayeti abdühû ve rasûlühû'ye kadar teşehhüdü okuduktan sonra, kişi nin Allah'a yakarış için istediği duayı yapmasının caiz olduğunu gösteriyor.
İbadetle İlgili Meselelerde Değiştirme ve Eksiltme-Ekleme İmkanı
Hadis-i şeriflerde öyle çeşitli örnekler vardır ki bu genel kaidenin istisna olması sözkonusudur. Hadislerde yalnız ilave ve fazlalık değil, değiştirme ve eksiltmeye de örnekler vardır. Bunları kısaca aktarıyorum.
Değiştirmeye açık bir Örnek
"Değiştirme" nin en bariz örneği, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde Kur'an-ı Kerim'in bir kitap halinde toplanması dır. Rasûlullah'm (a.s) kendi kutlu döneminde Kur'an-ı Kerim'i kesinlikle yazdırdığı sahih hadislerle sabittir. Fakat o yazılan bu Kur'ân sayfaları bir çuvala doldurulmuş olarak çeşitli parçalara, tahtalara, hurma ağacının kabuklarına, kürek kemikleri üzerine vb. diğer şeyler üzerine yazılmış olarak bulunuyordu. Allah'ın Rasûlü onları sûre sırasıyla bir yere topluca yazdırmamıştı. Daha sonra Hz. Ebu Bekir'in (r.a) hilafet devri gelip de irtidad (dinden çıkış) fitnesinin ateşi tutuşunca, mürtedlerle yapılan savaşlarda, özellikle Yemame Savaşı'nda pek çok Kur'an hafızı şehid oldu. Buhari, Tirmizî, Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebu Davud, Tâyâlisî ve diğer hadis kitaplarında anlatıldığı gibi Hz. Ömer, bu şekilde hafızlar şehicl olmaya devam ederlerse, Kur'an-ı Kerimin büyük bir bölümünün ortadan kaybolması tehlikesini hissetti. Hz. Ömer bu tehlikeyi efendimiz Hz. Ebu Bekir'in huzuruna arzederek görüşünü açıkladı ve Kur'an-ı Kerim'i bir araya toplama emrini veriniz dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a): "Rasûlullah'm (s.a) yapmadığı bir işi ben nasıl yapabilirim1 diye cevap verince, Hz. Ömer: "Bu iş vallahi çok hayırlı bir iştir" diyerek bu teklifinde ıstfar etti. O noktaya kadar ki, nihayet Allah (c.c) Hz. Ebu Bekir'e bu meselede gönül rahatlığı bahşetti. Hz. Ömer'in görüşüne katıldı. Daha, sonra Hz. Ömer'in de bulunduğu bir sırada Hz. Ebu Bekir, Zeyd b. Sabit Hazretlerini çağırarak kendisine Kur'an-ı Kerim'i bir araya toplamasını emretti. Zeyd Hazretleri de bu teklif üzerine, başlangıçta Hz. Ebu Bekir'in Hz. Ömer'e söylediğini söyledi: "Rasûlullah'm yapmadığı bir işi sizler nasıl yapıyorsunuz İkisi birden ona cevap olarak: "Bu iş, Allah'a yemin olsun ki çok hayırlı bir iştir" dediler ve ikisi de ısrar ettiler.
Nihayet Allah Teâla, Hz. Zeyd'e de bu konuda gönül rahatlığı bahşetti. Böylece, pekçok sahabenin görev aldığı Kur'an-ı Kerim'i bir araya toplama işine başlandı. Ve giderek bütün sahabe anladı ki bu iş halifenin kontrolünde yapılmaktadır. Şimdi bir düşünün: Bu iş dünyaya ait bir problemi çözme işi değil, ibadetle alâkalı bir işti. Bu sebepledir ki Hz. Ebu Bekir ve Hz. Zeyd b. Sabit (r.a) Hz. Ömer'in (r.a) Kur'an'ın toplanması ile ilgili teklifini ilk duyduklarında cevap olarak, 'Rasûlullah'm yapmadığı bir şeyi nasıl yaparız' demişlerdi. Fakat neticede, Hz. Ömer'in teklifini yaparken dayandığı delil ve Allah Teâlâ'nm Hz. Ebu Bekir ve Zeyd b. Sabit (r.a) Hazretlerinin kalblerine indirdiği hoşnutlukla gönülleri bu işe yatışınca, bunun hayırlı bir iş olduğu kanaatine vardılar. Bundan sonra yapılan iş açıkça değiştirme özelliği taşıyordu. Çünkü böyle yapmakla, Hz. Peygamber zamanında parça parça olan Kur'an-ı Kerim'in o dağınık şekli reddedilmiş, bir arada toplanmış şekliyle değiştirilmişti. Fakat o zaman hiç kimse bunu bid'at ve dinde yeni bir şey ortaya çıkarma olarak kabul etmedi. Bugüne kadar da hiç kimse bu harekete itiraz edemedi. Aksine bu iş, en büyük tasdik edici Hz. Ebu Bekir'in en önemli dini hizmetleri arasında sayılmaktadır.
Eksiltmeye Açık Bir Örnek
Şimdi biraz da "eksiltme"ye en açık bir örneğe bakınız. Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud ve daha başka hadis kitaplarında en sağlam senetlerle, Kur'an-ı Kerim'in yedi harf (lehçe) üzere nazil olunduğu nakledilmiştir. Ulemanın bu konudaki açıklaması şöyledir: Kur'an-ı Kerim önceleri sadece Kureyş lehçesiyle nazil olmuştu. İslâm Arabistan'a yayılmaya başlayınca, Rasûlullah'm Allah'tan niyazı ile Arapların en düzgün ve sağlam altı lehçesiyle okunmasına müsaade edildi. Bu altı lehçede söyleniş, kelimelerin sonundaki haller veya konuşma üslûbu gibi farklar bulunuyordu. Bunlar yüzünden de mânâda bir fark meydana gelmiyordu. Ama bu izin, her bölge insanının kendi lehçelerine bizzat kendilerinin değiştirmesi şeklinde açık bir izin değildi. Bu izin ancak Allah'ın (c.c) emriyle, Cebrail'in (a.s) Hz. Peygambere, Kureyş lehçesi dışındaki lehçelerde, hangi kelimeleri ve nasıl okuyabileceğini öğretmesi ve Hz. Peygam-ber'in de (s.a) ona uygun olarak Kur'an-ı Kerim'i insanlara tâlim ettirmesiyle gerçekleşiyordu. Kur'an-ı Kerim'in lehçelere göre okunuş, Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir ve her okunuş, o indirilişe uygundur. Bu, Allah'ın düzenlediği, sıraya koyduğu şekil idi. Buhari'de Hz. Abdullah b. Abbas'tan (r.a) nakledilen bir rivayette, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
"Kur'an-ı Kerim'i önceleri Cebrail (a.s) bana bir lehçeye göre okutmuş ve öğretmişti. Daha sonra ben, ısrarlı bir şekilde, kendisinden başka lehçelerde de okunması için izin verilmesini istedim. Neticede yedi lehçeye kadar okuma izni verildi." Müslim'de yapılan bu rivayette İmam Zühri'ye atfen: "Bu izin, ancak helal ve haramın arasında fark meydana gelmeyen işlere kadardı" denilmektedir. Müslim, Nesâî, Ebu Davud, Tirmizî veTabertnin naklettikleri Hz. Ubey b. Ka'b'm rivayetinden, Kur'an-ı Kerim'in okunuşundaki bu genişliğin hicretten sonra olduğu anlaşılmaktadır. Bu rivayette anlatılıyor ki: Cebrail (a.s) Medine'nin Edatı Beni Gıfar denen yerinde Rasulûllah'm (s.a) yanına geldi ve Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'i ümmetine bir harf (lehçe) üzerine okutmanı emrediyor, dedi. Hz. Peygamber de bu emirde yumuşaklık ve kolaylık umuyorum, ümmetim buna güç yetiremez (Arap-çanm belli bir lehçesine alışık olan insanların bir başka lehçede Kur'an'ı okumaları zorlaşır) buyurdu. Bundan sonra Cebrail (a.s) önce iki, daha sonra da üç lehçe ile okunma müsaadesi veren hükümle geldi. Peygamber (s.a) daha fazlasını arzu buyurdu. Nihayet Cebrail (a.s) "Allah Teâlâ senin yedi lehçe üzerine Kur'an-ı Kerim okutmanı kararlaştırmıştır, insanlar onlardan hangisini dilerlerse onunla okuyabilirler, bu kendilerinden kabul edilecektir" haberini ulaştırdı-.
Müslim, Nesâî ve Taberî'de, Übeyy b. Kâ'b Hazretlerinin başka bir ifadesi daha rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Onun da bulunduğu bir sırada arka arkaya iki adam Peygamber Mes-cidi'ne girdiler. Ve her biri, Kur'an-ı Kerim'i, Hz. Peygamberin Übeyy Hazretlerine öğrettiği okuma tarzına aykırı bir tarzda okudular. Bu ikisinin okuyuş tarzı kendi aralarında da birbirine aykırıydı. Ubeyy Hazretleri ikisini de alarak Hz. Peygamber'in huzuruna geldi ve bu farklı okuyuşu anlattı. Peygamber Efendimiz o iki kişinin okumasını dinledi ve her-birinin okuyuşunun doğru olduğuna karar verdi. Hz. Ubeyy diyor ki: "Bu sözü duyunca gönlümde cahiliye döneminde bile olmayan bir yalanlama meydana geldi" .Tâberınin rivayetine göre onun ağzından çıkan sözler şöyledir: "Ben içimde Öyle şeytani bir vesvese duydum ki, ondan dolayı yüzüm kıpkırmızı oldu. Bu durumu gören Rasûlullah göğsüme eliyle vurdu. Bu tavrım yüzünden kan ter içerisinde de kaldım. Arkasından Rasûlullah (s.a) bana Kur'an-ı Kerim'in yedi lehçe üzerine nazil olduğunu, hepsinin de aynı ölçüde değer taşıdığını anlattı."
Bu çizgide bir başka rivayet, Buhari, Müslim, Tirmizi ve Nesâıde Hz. Ömer'den şöyle nakledilmiştir: "Birgün ben Hişam b. Hakim b. Hizam'ı,[155] Furkan Sûresi'ni okurken işittim. Onun okuyuşu Rasûlullah'm (s.a) bize okuttuğu okuyuştan farklı idi." Bir başka rivayette Hz. Ömer'in şöyle söylediği anlatılmıştır: "Ona, bu okuyuşu sana kim öğretti' diye sordum. O: 'Allah'ın Rasûlü öğretti" dedi". Bir başka rivayette anlatıldığına göre, Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurdu: "Onu elinden tutarak Rasulûllah'm (s.a) huzuruna götürdüm". Bir başka rivayette de: "O anda onu yakalamayı içimden geçirdim, ama namazını tamamlamasına kadar sabrettim, sonra yakasından yapışarak Rasulûllah'm (s.a) huzuruna götürdüm." Bir diğer rivayette ise: "Nerde ise üzerine atlayacaktım. Fakat selâm vermesine kadar sabrettim. Sonra yakasından yapışıp Rasulûllah'm (s.a) huzuruna götürdüm" demektedir. Rivayetin bundan sonraki kısmı diğer bütün rivayetlerde aynıdır ve şöyledir: "Rasûlullah (s,a) Önce Hişam Hazretlerinin okuyuşunu dinledi ve "iyi, bu sûre bu şekilde nazil oldu" buyurdu. Rasûlullah (s.a) daha sonra Hz. Ömer'in okuyuşunu dinledi ve "iyi, işte bu şekilde nazil oldu" buyurdu. Ondan sonra Hz. Peygamber (s.a) Kur'an-ı Kerimin yedi lehçe üzerine nazil olduğunu, bu bakımdan, nasıl kolaylık olursa, ona göre okunabileceğini açıkladı."
Bu rivayetlerden iki mesele kesinlik kazanıyor. Biri, (Kur'ân-ı Kerim'i) yedi lehçeye göre okumak Allah'ın belirlemesine dayalıdır. Yani, bu yedi lehçeden her biri Allah tarafından belirlenmiş ve Kur'an-ı Kerim her bir lehçe üzerine nazil olmuştur. İnsanlar Kur'an-ı Kerim'in kelimelerini kendi lehçelerine kendileri çevirmemişlerdir. Bilakis Hz. Peygamber (s.a), insanlara her lehçeye göre Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğretmiştir, ikinci olarak şu da bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır ki, okuyuşların bu farklılığı üzerinde yapılan tartışmalar bizzat Hz. Paygamber'in (s.a) huzurunda olmaya başlamıştı. Ama o Yüce Peygamber, bu farklı okuyuşların hepsinin geçerli olduğunu kesin bir dille bildirdi ve tartışmalar oluyor diye, Kureyş lehçesi dışındaki lehçelere göre okuyuşu geçersiz saydığını ilan etmedi.
Hz. Osman (r.a) dönemine geldiğimiz zaman görürüz ki, onun Kur'an-ı Kerim'i bir araya getirmesiyle ilgili rivayet edilen en sahih hadis Buharî'de, İbrahim b. Said'in Züh-ri'den, onun da Enes b. Malik'ten rivayet ettiği hadistir. Hadiste zikredilen olay şöyledir: Hz. Huzeyfe b. Yemanî (r.a) Ermenistan ve Azerbaycan seferinden dönünce, müminlerin emiri Hz. Osman'ın (r.a) huzuruna geldi. O insanların Kur'an-ı Kerim'i okuyuşlarmdaki farklılıkları görmesinden dolayı son derece huzursuzdu. Halife'nin huzuruna girer girmez dedi ki: Ey Müminlerin Emiri! Bu ümmeti Yahudiler ve Hristiyanlar gibi, Allah'ın Kitabı'nda ihtilafa düşmekten kurtarın. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a) müminlerin annesi Hz. Hafsa'ya (r.a) haberci gönderdi ve yanında bulunan sayfaları kendisine göndermesini istedi Onların bir suretini yazalım ve sonra size geri gönderelim dedi.[156] Hz. Hafsa (r.a) da yanında bulunan sayfaları kendisine gönderdi. Hz. Osman (r.a); Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Sa'd b. el-As ve Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam Hazretlerinden bu sayfaları kitaplar haline getirmelerini istedi. Bu üç Kureyşli ile Zeyd b. Sabit Hazretleri arasında bir ihtilaf olursa, orada Kureyş lehçesine göre yazılmasını, çünkü aslında Kur'an'm bu lehçede nazil olduğunu söyledi. Daha sonra bir kitap haline getirilen Kur'an-ı Kerim nüshalarının her biri çeşitli bölgelere gönder ildi. [157] Mü'minlerin emiri tarafından, bu güvenilir Kur'an-ı Kerim nüshalarına aykırı düşen ne kadar sayfa ele geçerse yakılması emredildi.
Zikredilen olaydan da anlaşılacağı gibi Kureyş lehçesi dışındaki diğer altı lehçe de Allah'ın vahyine dayanmaktadır. Diğer lehçeler de Allah (c.c) tarafından indirilmiş ve Peygamberimiz tarafından da halka talim ettirilmiş olmakla birlikte ümmetin Kur'an-ı Kerim'in lafızları üzerinde ihtilafa düşmeleri ve fitneye sebep olmaktan kurtulmaları maksadıyla neshedil mistir.
Hz. Osman'ın (r.a) bu hareketini bütün ümmet onaylamış ve bunu onun en büyük iyiliklerinden, sevaplarından saymıştır. Bu iş, ibadetle ilgili işlerde sadece artırmanın değil, azaltmanın da yapıldığına en açık bir örnektir. İlim sahibi hiç kimse bunu bid'at kabul etmemiştir. Hafız b. Hacer, Ibn Ebi Davud'a havale ederek, Süveyd b. Gailenin şu rivayetini nakletmiştir: "Hz. Osman bu işi sahabe-i kiram'a danışarak yapmıştı." Mesele şimdi daha da netleşmiş olmaktadır. Çünkü sahabe-i kiram, şeriata aykırı görüş bildirmeye asla izinli ve yetkili değillerdi. Allah tarafından kabul ve Rasûlü tarafından tâlim ettirilen yedi lehçeden birinin bırakılıp diğerlerinin kaldırılması ile ilgili Allah ve Rasûlu nün herhangi bir hükmü olmamasına rağmen sahabe-i kiram bunu uygun görüp benimsemişlerdir. O halde böyle bir uygulama dış görünüş bakımından her ne kadar dinde bir yenilikmiş gibi görünüyorsa da, İslâm'ın menfaati ve müslümanların selameti için böyle bir uygulama sadece caiz değil, fitnenin önüne geçmek için şart olarak görülmüştür. [158]
Salât Ve Selâmda "Seyyidînâ" Ve "Mevlânâ" Kelimelerinin Kullanılması Ve Bazı Önemli Temel Meseleler
İlave Yapmaya Örnekler
Şimdi sıra Allah tarafından kabul ve tasdik edilmiş ibadetle ilgili hususlardaki artırma ile, hadisi şeriflerde haber verilen ve namazda okunan salât ü selâm dualarına yapılan ilavelerle ilgili hadislerde rastladığımız misalleri vermeye geldi.
Cuma Namazı İle İlgili Hüküm Gelmeden Önce Medine'de Cuma Kılınması
Abd b. Hamid İbn'ül Münzir ve Abdürrezzak'm, İbn Sîrîn'den naklettikleri rivayetten Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'ye gelişinden önce, hatta Cuma namazının farz olduğunu bildiren hükmün nazil olmasından da Önce, Medine'de bulunan Ensar'ın aralarında görüşerek, yahudi ve hristi-yanlar haftada bir günü toplu ibadet yapmak için nasıl ayırmışlar sa,biz de bu iş için aynı şekilde bir gün ayıralım dedikleri, sonra da Cuma gününü bunun için uygun gördükleri ve eski adı olan Arûbe'yi bırakıp yeni ad olarak Cuma koydukları, bu karara uygun olarak ilk Cuma namazım Es'ad b. Zürâre Hazretlerinin kıldırdığı anlaşılmaktadır. Ebu Da-vud,. İbn Mâce, İbn Hibbân, Hâkim, Beyhakî ve Dârekutnî'nin yaptıkları rivayetten hadisenin bu şekilde gerçekleştiği sabit olmaktadır. Ka'b b. Malik (r.a) Hazretlerinden oğlu Abdurrahman'm naklettiği bu rivayette o şöyle diyor: "ilk Cumayı Hz. Es'ad b. Zürare kıldırmış, bu namaza kırk kişi katılmıştı."Dârekutni'de İbn Abbas Hazretlerinin şu rivayeti nakledilmiştir: "Cuma namazı ile ilgili hüküm Mekke'de, hicretten evvel nazil oldu. O zaman Mekke'de Cuma namazı kıldırmak mümkün değildi. Bu bakımdan Rasûlullah (s.a), Mus'ab b. Umeyr'e: "Siz Medine'de Cuma namazını kıldırın' diye yazdı." Taberânî'de bildirilen Ebu Mesud Ensarî Hazretlerinin rivayeti de şöyledir: "Bu hükme uygun olarak Hz. Mus'ab'ın kıldırdığı ilk Cuma namazına on iki kişi katılmıştı.[159] Şu işe bakınız, sahabeden bir topluluk aralarında görüşerek, kendi kendilerine yeni bir namaz ilave ediyorlar. Hz. Peygamber (s.a) hayatta iken bu olay meydana geliyor, ama O buna hiçbir tepki göstermiyor. Hatta bu namazın Allah tarafından farz kılmış hükmü nazil oluyor. Hüküm gelmeden önce kılınmaya başlanan o namaz daha sonra gelen hükme müsteniden kılınmaya başlanmıştır.
Hz. Peygamber'in Bulunduğu Sırada Dua İfadelerine İlave Yapılması
Buhari, Müslim, Ebu Davud, Müsned-i Ahmed, Nesaî ve Taberânî'de Rufââ b. Rafı (r.a) Hazretlerinin şöyle rivayet ettiği bildirilmiştir: "Bir gün Rasûlullah'in (s.a) arkasında namaz kılıyorduk. Rukûdan başını kaldırırken, Rasûlullah (s.a): Semiallahü limen hamideh" deyince, arkadan bir kişi:
"Rabbena ve lekel hamdü hamden kesiran, tayyiben, mü-bareken fihi" dedi. Namazdan sonra Rasûlullah (s.a): "Biraz önce bu sözü söyleyen kimdi" diye sordu. O şahıs da: "Ben-söylemiştim, Ya Rasûlallah dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a): "Ben otuzdan fazla melek gördüm, onlar bunu yazmak için birbirinin önüne geçmeye çalışıyorlardı" buyurdu." Burada da gördüğünüz gibi o kişi Hz. Peygamber'in öğrettiği sözlere birkaç kelime fazladan ilave yapmıştır. Bu fazladan kelimeleri Peygamberimiz öğretmemişti. 0, bu dua kelimelerine Hz. Peygamber'in (s.a) bulunduğu sırada, peşinde namaz kılarken ilave yapmıştı. Sizin görüşünüze göre, Hz. Peygamber (s.a) buna şiddetle kızdığını göstermeli ve o kişiye: "Sen, duaya kendiliğinden bazı keJimeler ekleyerek şeriata aykırı hareket ettin. Sen benim huzurumda dinde yeni bir tarz icad etme cüretini gösterdin. Senin ilave ettiğin sözlerin şeriatta olması istenseydi, buna bir ihtiyaç duyulsaydı, ben onu bildirirdim. Sen kim oluyorsun da onu namaz duaları arasına sokuyorsun" diye azarlamahydı. Halbuki Hz. Peygamber (s.a) böyle yapmamış, bu ilaveyi yapan sahabeyi, "söylediklerin o kadar kıymetli idi ki, meleklerden herbiri onu yazabilmek için yarış ediyor, bu sözü yazma bahtiyarlığına kendisi ulaşmak istiyordu" diyerek müjdelemişti.
Teşehhüdün içindeki dua kelimelerine, Abdullah b. Ömer Hazretlerinin soktuğu kelimeleri daha önce zikretmiş ve kendinizi kurtarmak için yaptığınız tevilin tamamen mânâsız olduğunu bildirmiştim.
Yeni Bir Ezan ilavesi
Müsned-i Ahmed ve Nesâi'de şöyle bir rivayet mevcuttur: Hz. Peygamber (s.a) Cuma günleri minbere çıktığı zaman Bilâl-i Habeşi (r.a) Hazretleri ezan okurdu. Ve O, minberden inerken kamet getirirdi. Bu Hz. Peygamber (s.a) zamanında tesbit edilmiş iki ezan şekliydi. Buharı, Nesâi, Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mâcede, Said b. Yezid Hazretlerinin şöyle rivayet ettiği bildirilmiştir: Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) döneminde Duma'nın ilk ezanı imam minbere oturduğu zaman okunurdu. Hz. Osman dönemi geldi ve müslümanlarm sayısı iyice arttı. O vakit Hz. Osman (r.a) imam minbere çıkmadan önce okunan üçüncü ezanın okunmasını emretti. Bu ezan Zevrâ'da (Medine'nin ortalarında bulunan yüksek bir tepenin adı. Ezan okuyacak kimse bu tepeye çıkarak ezan okurdu) okundu. Buhari'nin başka bir rivayetindeki ifadenin kelimeleri de şöyledir: Cuma günü üçüncü ezam ilave yapan Hz. Osman'dı. Ne zaman ki Medine halkının sayısı çoğaldı, Hz. Osman bu üçüncü ezanı okutmayı gerekli görmüştü. (İmam minbere çıkmadan önce okunan ezan). Taberânî'nitı rivayetine göre Hz. Osman (r.a) ilk ezanın Zevrâ[160] denen yerde okunmasını emretti. Daha sonra o minbere çıkıp oturunca müezzini ezan okurdu. Minberden indiğinde ise müezzin kamet getirirdi. Bu ibadetle ilgili işler çerçevesi içinde sünnet olan bir harekete açıkça ilave yapmaktı, Hak üzere halife olan Hz. Osman (r.a) bu işi İslâm dünyasının sahabe ve tabiînle dolu olduğu bir dönemde gerçekleştirmişti. Daha sonra bu hareket İslâm dünyasının tamamında memnunlukla karşılanıyor ve hiçbir itiraza mahal olmaksızın uygulanıyordu.
İbn Ebi Şeybe'nin rivayetine göre, sadece bir tek kişi; îbn Ömer (r.a) bu işe bid'at demişti. Hafız îbn Hacer şöyle diyor: "O, bu sözüyle böyle bir hareketi doğrudan münker kabul etmiş olabileceği gibi, Hz. Peygamber (s.a) zamanında olmayan bir uygulama olduğu için de bid'at saymış olabilir. Zira, Peygamber Efendimiz döneminde olmadığı halde sonradan ihdas edilmiş herşeye bid'at denmektedir. Fakat böyle işlerden bazısı güzel olur, bazısı da tersine kötü olur". Hafız îbn Hacer'in bu düşüncesini Abdullah b. Ömer'in (r.a) daha önce işlemiş olduğu bir "güzel bid'at" desteklemektedir. Ayrıca onun önceden bid'at olarak nitelendirdiği bir hareketi daha sonra övdüğünü gösteren örneği de gelecek konuda izah edeceğiz.
İbn Ömer'in (r.a) Kuşluk Namazına "Güzel Bid'at" Demesi
Kuşluk namazını kılmak doğrudan Hz. Peygamber'in ameli ile sabittir. Dolayısıyla onun sünnet olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Fakat bunu sürekli ve hiç kaçırmadan kılmak veya bunu mescidlerde kılmak diye bir alışkanlık Peygamberimiz (s.a) döneminde yoktu. Daha sonra gelenler bu yolu benimsediler. Kuşluk namazı ile ilgili olarak Abdullah b. Ömer'e fikri sorulduğu zaman "bit'attır, ama güzel bir bid'attır" cevabım verdi. (îbn Ebi Şeybe) Bir başka rivayette ise şöyle cevap vermiştir: "Bu sonradan ihdas edilen bir yol olmasına rağmen insanların ihdas ettiği güzel yollardandır. " (Said b. Mansur.) Üçüncü bir rivayette ise şöyle söylediği nakledilmiştir: "insanlar bana bundan daha sevimli gelen hiçbir yeni şey ihdas etmiş değillerdir." (Abdürrezzâk) Bu üç rivayetin üçü de tamamen sağlam senetlerle bize ulaşmıştır. [161]
Hz. Ömer'in (r.a) Teravih Namazına "Güzel Bid'at" Demesi
Teravih namazı da Hz. Peygamberin (s.a) uygulaması ile sabit olduğundan sünnet olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak, Teravih namazının cemaatle ve mescidlerde kılınması ve bunun yaygınlaştırılması Hz. Ömer'in (r.a) kendi döneminde uygulattığı ve onun hakkında
"Bu ne güzel bid'attır" dediği yeni bir tarzdı. Bu şekil bir uygulama ibadetle ilgili meseleler konusunda şeriat sahibinin koyduğu tarza bir ilave idi. Sünnete son derece bağlı bir sahabi ve aynı zamanda müminlerin halifesi olan Hz. Ömer'in, sonradan ihdas edilmiş bir bid'at olmasına rağmen bunu iyi bir yol kabul ederek uygulatmasına ve bu uygulamayı sahabenin tabiînin müctehid imamlar fıkıh ve hadis alimlerinin hiç tereddüt etmeden benimsemelerine dikkat ediniz. Sahih hadislerin incelenmesi ile ortaya çıkan sonuca göre, ibadetle ilgili hususlarda hiçbir şekilde değiştirme, artırma ve azaltma yapılamayacağı şeklindeki küllî kaidenin hiçbir istisnaya mahal bırakmayacak şekilde kesin ve kati olduğuna dair bir mesned yoktur. Bu tesbitten sonra, salât ve selâmda bulunan ve nahil yoluyla bize kadar ulaşan "seyyidinâ ve mevlânâ " ifadelerinin okunmasının hakikaten yasaklanmış, okunması caiz olmayan işlerdenim olduğuna bakmak gerekir. Herşeyden önce ben, namazda okunan salâtü selâm'ın rivayet edilmiş kelimeleri içerisinde bulunmasa bile Rasûlullah (s.a) ve diğer kimseler için meşru addedilen sözlerin salâtü selâm'a eklenmesinde bir beis olmadığını ifade etmek istiyorum.
İbn Mes'ud'un (r.a) Salli Bârik Dualarının Kelimelerine ilave Yapması
Hadislerle rivayet edilen hiçbir salâtü selâm'da "seyyidinâ" ifadesinin olmadığı şeklindeki ifadeniz doğrudur. Ancak siz bu iddianızı, Hafız b. Hacerin "sahabiden böyle bir salât ve selâm nakledilmemiştir" şeklindeki sözüne dayanarak söylüyorsanız, bu yanlıştır.
Ibn Mâce, Hz. Peygamber'e Salât Bölümünde Abdullah b. Mesud Hazretlerinin şöyle söylediğini nakletmiştir:
"Rasûlullah'a (s.a) okuduğunuz salât ü selâmları güzel okuyunuz. Siz bilmiyor olabilirsiniz, ama bu okuyuşunuz belki de Hz. Peygambere (s.a) bildiriliyordur." Bunun üzerine orada bulunanlar "öyleyse onu bize öğret" dediler. Abdullah b. Mesud şu şekilde söyleyiniz buyurdu:
"Allahümmec'al salâteke ve rahmeteke ve berâkâtike ala seyyidi'l mürselîn ve imâmi'l müttekîn ve hâteminnebiyyîn muhammedin abdike ve rasûlike imâmi'l hayri ve kâidi'l hayri ve rasuli'r rahmeti, Allahümmeb'âshü makâmen mahmuden yeğbituhû bihi'l evvelûne ve'l âhirûne""Ya Rabbi, inayet, rahmet ve bereketlerini peygamberlerin efendisi, müttakîlerin imamı, nebilerin sonuncusu, iyiliğin başı, hayırların Önderi ve rahmet peygamberi olan, kulun ve rasûlün Muhammed'e indir. Ya Rabbi, O'nu, öncekilerin ve sonrakilerin imreneceği güzel bir makama ulaştır." İbn Mesud Hazretleri daha sonra Hz. Peygamber'in(s.a) öğrettiği nakille gelen salât ve selâm'ı okudu.
Abdullah b. Mes'ud Hazretlerinin bu sözünün asıl mânâsı şu misalle daha iyi anlaşılabilir: Üstün mevkide şerefli bir insan birini ziyarete gittiğinde ev sahibinin hizmetlisine varıp, kendi ağzıyla: "Ev sahibine git de Abdurrahman Beyefendi Hazretleri teşrif ettiler, de" demez. Aksine o, "Abdurrahman geldi, de" der. Artık ev sahibine haber vermek için gelenin mevkiine, şerefine uygun kelimeler seçmek veya ziyarete gelen kişinin kendisi için kullandığı sade kelimeleri olduğu gibi kullanmak hizmetçinin kavrayış ve anlamasına bağlıdır.
Bu rivayetin bütün ravileri güvenilir kimselerdir. Bunu İbn Mesud'dan Esved b. Yezid Hazretleri rivayet etmiştir ki o çok değerli tabiîlerdendi. Ondan rivayet eden ise Ebu Fâhite Sâid b. İlâka'dır. Takrib adlı eserinde Hafız b. Hacer, onun en güvenilir kimselerden olduğunu söylemiştir. Bu rivayetin senedinde bulunan raviler incelenecek olursa görülür ki, hepsi usûl-ü hadis kitaplarmda sika (güvenilir) insanlar olarak zikredilmiştir.
[1] Tercüman 'ul Kur 'ân, Şubat, 1965
[2] Zâd'ul Meâd: III / 206 - 207
[3] El-İstiâb: II / 466
[4] Tercüman'ul Kur'ân, Mart, 1965
[5] En'âm Sûresi 75. ayetin anlamı da şu şekildedir: "Böylece İbrahim'e -kesin bilgiye inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu (Allah'ın değişmez egemenliğine ve sünnetine bağımlı olarak hareket ettikleri gerçeğini) öğretiyorduk."
[6] En'âm Sûresi 74. ayetin anlamı şöyledir: "Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Kuşku yok, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
[7] En'âm: 75
[8] En'âm: 81
[9] Enam: 81
[10] En'âm: 75
[11] Âl-i İmrân: 140-141
[12] Tefhim'ul Kur'ân, Haziran, 1965
[13] Kehf: 65
[14] Kehf: 65
[15] Yûsuf: 52
[16] Tercüman'ul Kur'ân, Temmuz, 1965
[17] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1965
[18] Hûd: 6
[19] Hindistan'ın Batı Bengal eyaleti ile şimdiki Bengladeş'i oluşturan bölge. (Çev.)
[20] Hûd: 6
[21] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1965
[22] Mülk: 3
[23] Bakara: 29
[24] Enbiyâ: 32
[25] Mülk: 5
[26] Nebe: 20
[27] Nisa: 1
[28] Tercüman'ul Kur'ân, Mayıs, 1966
[29] Âl-i İmrân: 185
[30] Şems: 6-7
[31] Tekvir: 7
[32] Zâriyât: 21
[33] Zuhruf: 71
[34] Yusuf: 53
[35] Kıyamet: 2
[36] Fecr: 27-28
[37] İnşirah: 2-3
[38] Duha: 7
[39] Tercüman'ul Kur''ân, Mart, 1978
[40] Mâide: 15
[41] Mâide: 15
[42] Nûr: 48
[43] Ahzâb: 46
[44] Tercüman ul Kur'ân, Mart, 1967
[45] Tercüman'ul Kur'ân, Aralık, 1968
[46] Tahrim: 4
[47] Tercûmanul Kur an, Cilt: 72, Sayı: 4, Sh: 223
[48] TercûmanulKur'ân, Kasım, 1970
[49] Tercüman'ul Kur'ân, Kasım, 1971
[50] Târik 5-7
[51] Bkz. Tefhim'ul Kur'ân VI/ 583-584 (Mevdûdi) Tercüman'ul Kur'ân, Kasım-1971
[52] Tercüman'ul Kur'ân, Mart 1975
[53] Şuarâ: 195, Nahl: 103
[54] Tercüman 'ul Kur'ân, Ağustos, 1975
[55] Tercüman ul Kur'ân, Kasım 1975
[56] Sebe: 16
[57] Tercüman''ul Kur1ân, Ocak, 1976
[58] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1976
[59] Tercüman'ul - Kur'ân, Şubat, 1976
[60] Bakara: 228
[61] Nisa: 43
[62] Muhammed: 4
[63] Tercüman'ul Kur'ân, Eylül, 1976
[64] A'raf: 35
[65] Mü'minûn Sûresi 51. âyetin anlamı şöyledir: "Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı bilmekteyim.'
[66] Bu âyetlerin anlamlan şöyledir:
"Hepiniz oradan inin" dedik. "Yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (A'râf: 35)
"Ey Ademoğulları, size kendi içinizden elçiler gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman (günahlardan) korunup (kendisini) düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (A'râf: 35)
"Dedi ki: 'Hepiniz oradan inin, birbirinize düşmansınız. İmdi benden size bir hidâyet geldiği zaman kim benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez." (Tâhâ: 123)
[67] Buhari, Kitab'ul Edeb, Peygamberlerin İsimleriyle İsimlendirme Babı.
[68] Tefsir-i Rûh'ûl Meânî, XXII/3
[69] Tercüman ul Kur'ân, Kasım, 1976
[70] Prof- Dr. Süleyman Ateş bu âyeti şu şekilde açıklamaktadır: "Hani siz demiştiniz ki: "Ey Mûsâ, biz bir yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rab-bine duâ et de bize yerin bitirdiği sebzesinden kabağından, sarımsağın dan, mercimeğinden, soğanından çıkarsın" (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada size istediğiniz var" demişti. Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyana daldıkları sının aştıkları için bunu hak ettiler." (Bakara: 61)
[71] Üstad Mevdûdî bu âyetin tercümesini Tefhim ul Kur'ân'ın daha sonraki baskılarında şu şekilde düzeltmiştir. "Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, acurundan, buğdayından, sarımsak ve soğanından, mercimek vesairesinden bize çıkartsın." (Çev.)
[72] Hind yarımadasında yetişen pırasaya benzer bir şey. (Çev.)
[73] Tercüman'ul Kur'ân, Kasım, 1976
[74] Arapça'nın en muteber sözlüklerinden biri. (Çev.)
[75] Prof. Dr. Süleyman Ateş'in meali de şu şekildedir: "Biz, bu Kur'ân'ı vah-yetrçekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen o (Kurâ)n'dan önce (bunları) bilmeyenlerden idin." (Yûsuf: p)
[76] Muminûn Sûresi'nin söz konusu 66^ve 67 âyetlerine Prof. Dr. Süleyman Ateş'in verdiği anlam da şöyledir: "Ayetlerim size okunuyor da siz arkanıza dönüyordunuz. Ayetlerime karşı kibirlenerek geceleyin (Kabe'nin çevresinde toplanıp) saçmalıyordunuz."
[77] Hac: 15
[78] Bakara: 60
[79] Hac: 15
[80] Enfâl: 67-69
[81] Muhammed: 4
[82] Zuhruf: 61
[83] Zuhruf 86-89
[84] Tercüman 'ül Kur 'ân, Aralık, 1976
[85] Tercüman 'ul Kur 'ân, Ocak, 1977
[86] Âl-i İmrân: 156
[87] Al-i İmrân: 168
[88] Âl-i İmrân: 158
[89] Âl-i İmrân: 169
[90] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1977
[91] Tercüman ül Kur'ân, Ocak, 1977
[92] Necnı: 18
[93] Nemi: 10
[94] Enam: 103
[95] Mevdûdî merhum Tekvir Sûresi'nin 24. âyetine atıfta bulunuyor. Bu âyetin Asım kıraatine göre anlamı şöyledir: "O gaybe ait haberlerde cimrilik etmez. Gördüklerini, aldığı vahiyle aynen tebliğ eder. (Tekvîr: 24)
[96] O gaybı bilendir. Kendi görünmez bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçilere gösterir. Çünkü O, (razı olduğu kimselerin)
önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar (onları şeytanların kapmasına, ya da bildiklerine, gördüklerine yanıltıcı şeyler karıştırmalarına engel olur).
(Böyle yapar) ki onların, Rab'lerinin kendilerine verdiği emirleri duyurduklarını bilsin. Ve (Allah), onların yanında bulunan her şeyi (bilgisiyle) kuşatmıştır (tebliğ etmeleri için kendilerine ne emirler gönderdiğini bilir), her şeyi bir bir saymıştır." (Cin: 26, 27, 28)
[97] Ayetin tamamı şöyledir: "Ey Rasûl, Rabb'inden sana indirileni duyur; ' eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu yola iletmez." (Mâide: 67)
[98] Tercüman 'ul Kur'ân, Nisan, 1977
[99] Söz konusu ayet Şûra Sûresi'nin 13. ayeti olup anlamı şöyledir:
"O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,
Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun (Allah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin. (İşte Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin temeli budur.) Fakat kendilerini çağırdığın (bu) şey, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendine Seçer ve (O'na) yöneleni kendisine iletir." (Şûra: 13)
[100] Tercüman rul Kur 'ân, Nisan, 1977
[101] Tercüman ul Kur'ân, Temmuz, 1977
[102] Hakka: 34, Mâûn: 3
[103] Zâriyât: 19
[104] Tercüman ul Kur'ân, Temmuz, 1977
[105] Zümer: 68
[106] Hakka: 13-14
[107] Fussilet: 17
[108] Tercüman ul Kur'ân, Haziran, 1978
[109] Bakara: 243
[110] Şu binlerce kişi iken Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "Ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler," (Bakara: 243).
[111] Şuarâ: 52, Tâhâ: 77
[112] Bakara: 243
[113] Bakara: 244
[114] Tercüman ul Kur'ân, Nisan, 1979
[115] Tercüman'ul Kur'ân, Nisan, 1979
[116] Tercüman ul Kur'ân, Şubat, 1965
[117] Tercüman'ul Kur'ân, Kasım, 1965
[118] Tâhâ: 121
[119] Hûd: 46
[120] Sâd: 26
[121] Saffât: 140
[122] Kalem: 48
[123] Tahrîm: 1
[124] Abese: 1-2
[125] Tercüman 'ul Kur 'ân, Şubat, 1968
[126] Hilafet ve Saltanat, sh: 15
[127] a.g.e, sh: 148
[128] Tercüman 'ul Kur'ân, Temmuz, 1968
[129] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1971
[130] Tercüman 'ul Kur 'ân, Ağustos, 1975
[131] Bakara 214
[132] Bakara: 214
[133] Bakara: 214
[134] Bakara: 214
[135] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1975
[136] Tercüman'ul Kur'ân, Ağustos, 1976
[137] Mâide: 75
[138] Tercüman ul Kur'ân, Haziran, 1976
[139] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1976
[140] İlgili ayetlerin anlamlan şöyledir:
"Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, hâlinden memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz.' (Nahl: 97)
"Kam inanarak iyi olan işlerden yaparsa artık o, ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkmaz." (Tâhâ: 112)
"İmdi kim inanmış olarak iyi işlerden yaparsa onun çalışmasına nankörlük yok, (teşekkür vardır) ve biz (onun çalışmasını) yazanlarız." (Enbiyâ: 94)
[141] Nisa: 150 -151
[142] En'âm: 130
[143] Zümer: 71-72
[144] Mülk: 8-11
[145] Tercüman'ul Kur'ân, Ocak, 1977
[146] Metne sadık kalma düşüncesiyle soru olduğu gibi verilmiştir. Okuyucu bu soruyjı şu şekilde sorulmuş kabul edebilir:
[147] Tercüman ul Kur'an, Kasım, 1965
[148] Tercüman'ul Kur'an, Kasım, 1965
[149] Tercüman ul Kur an, Şubat, 1966
[150] Tercüman 'ul Kur'an, Şubat, 1966
[151] Tercüman ul Kur'an, Temmuz, 1967
[152] Tercuman'ul Kur'an, Mart, 1975
[153] Ben değiştirme kelimesini hiçbir yerde kullanmadım. Sadece eksiltme, çoğaltmayı söyledim. Nitekim, eğer itham eden kişi benim değiştirmeye inandığımda ısrar ediyorsa, cevabımda onun Örneğini de yazmış olurdum.
Mevdûdî
[154] Bkz. Tefhimat 3. cilt. Konu: Yasama, Şûra ve İcma. Söz konusu makalenin sonunda neşredildiği yıl olarak 1955 yazılıdır. (Mevdûdî)
[155] Bu kişi Mekke'nin fethinde müslüman olmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer in naklettiği hadisenin Mekke'nin fethinden sonraki bir zamanda olduğunda şüphe yoktur. (Mevdûdî)
[156] Hz. Ebu Bekir'in (r.a) yazdırmış olduğu Kuran Hz. Hafsa'da idi. Bu rivayette; söz konusu Kur'an'm sahifeler şeklinde olduğu bildirilmektedir. Ancak, başka rivayetlerde onun tek bir sahifeden ibaret olduğu ve hatta ilim ehli arasında Hz. Ebu Bekir'in Kur'an'ı bir mushafta topladığının meşhur olduğu rivayet edilmektedir. İmam Bedruddin Zerkeşi "el-Bur-han"da ve İmam Suyuti "el-İtkan"da bu görüşün sahih olduğunu bildirmişlerdir. (Mevdûdî)
[157] Bunların kaç mushaf olduğu meselesi ihtilaflıdır. Meşhur olan, bu nüshaların 5 tane olduğu ve bunlardan bir tanesinin Medine'de bırakılarak diğerlerinin merkezi bölgelere gönderildiğidir. Ancak Ebu Hatem Sicistani bunların 7 nüsha olduğunu rivayet etmekte, bir tanesinin Medine'de bırakıldığını, diğerlerinin Mekke, Suriye, Yemen, Bahreyn, Basra ve Küfe ye gönderildiğini söylemektedir. Bu görüş daha sıhhatli gözükmektedir. (Mevdûdî)
[158] Tercüman ul Kur'an, Eylül, 1975
[159] Burada akla "hüküm gelmeden Önce, Ensar'ın kendiliğinden kılmaya başladığı Cuma namazlarının ilkine 40 kişi katılmasına rağmen, hüküm geldikten sonraki Cuma namazına yalnız 12 kişinin katılmasının sebebi nedir" şeklinde bir soru gelebilir. Bu sorunun cevabı şudur: Hüküm Mekke'den Medine'ye gönderilmişti. İhtimalen haberci aynı gün Medine'ye ulaşmış ve bunu vaktinde ilan edememiştir. (Mevdûdî)
[160] Burası Medine'de, müezzinin çok daha uzaklardan duyulması amacıyla üzerine çıkıp ezan okuduğu bir evdi. (Mevdûdî)
[161] Bkz. Feth'ül Bârî, Kuşluk Namazı Babı.
İslami Okul Okulların En Önemlisi