Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fetvalar Mevdudi - 1. Sayfa

FETVALAR M E V D U D İ

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Haram Aylarla İlgili Hüküm Hâlâ Geçerli Midir?

 

Soru:

 

Kur'ân'a göre haranı aylarda çatışma yasaktır. Fakat Şah Veliyyullah Dehlevî ve Mazhari Tefsirinin sahibi Mevlânâ Senâullah Panipeti gibi alimlerle, Atâ, İmam Beyzavî gibi mütekaddimîn alimleri ayetin hükmünün hâlâ geçerli olduğuna ve bu hükmün devam ettiğine inanıyorlar. Fakat Bedâ 'ius-Senâi sahibi Zemahşerî, Cessas, İbn Arabî, Mâliki ile diğer müfessirler ve fakihler bu ayeti mensuh ve hükmünü geçersiz saymaktadırlar. Hatta el-Umm adlı kita­bında İmam Şafiî'nin eğiliminin de bu yönde olduğu görül­mektedir. Oysa onun fıkhı usullerine göre bu ayetin mensuh sayılmaması gerekir.

Ben Tefhim'ul Kur'ân yazarının nasıl bir düşüncede ol­duğunu öğrenmek istiyorum. Tefhim'ul Kur'ân''da bu konu­da sessiz kalınmış olmasından, bu ayetin mensuh olmadığı kanaatini taşıdığınız anlaşılmaktadır. Buna ve aşağıda be­lirtilen hususlara daha geniş ve net açıklamalar rica ediyo­rum.

1. İslâm savaş kanunlarında bu hüküm, diğer kanunların sahip olduğu aynı Önemi haiz midir?

2. Haram aylarda savaşmanın yasak olması sadece Arap­lar için midir, yoksa Islâmî her yönetimin bu hükmü göz önünde tutması gerekiyor mu?

3. Tefsirlerden anlaşıldığına göre, haram aylarda savaş­manın yasaklanması böyle bir geleneğin Araplarda eskiden beri olmasından ve onların bu aylara saygı göstermesinden kaynaklanmaktadır.

Eğer dünyanın bütün İslâmî devletlerinin bu hükmün muhatabı oldukları kabul edilecek olursa, bu hükmün illeti Araplara mahsus gelenekten başka birşey olmalıdır. Bu ne olabilir? Kur'ân ve Hadis'te buna dair herhangi bir işaret var mıdır?

Sizi uğraşlarınızdan alıkoyduğum için müteessirim. Yine de sizin sıkıntımı gidereceğinizi -özellikle ikinci kısımla ilgili olanı umuyorum.

 

Cevap:

 

Haram aylarla ilgili gerçek şöyledir; Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gönderilmesinin asırlar öncesinden beridir Araplar arasında fuhuş, kargaşa ve huzursuzluk yaygındı. Gün geçmezdi ki, kabileler arasında çatışmalar meydana gelmesin. Yollar korumasızdı. Kimse kabilesinin hudutları dışında kendini güvence içinde hissetmezdi. Hatta her kabile, kendi sınırları içinde bile diğer güç ve kabilelerin ansızın gelen saldırılarından korkmakta idiler. Bu ortamda -Araplar'a, Allah'ın bu rahmetinin nasıl ve ne zaman indiği bilinmemekle beraber- insanlarca hac ve umre farizasının huzur içinde yerine getirilebilmesi amacıyla, senenin dört ayında kanlı çatışmalar yasaklanmıştı. Bu dört aya haram aylar nitelemesinin kim tarafından konulduğu, ne zaman oluştuğu ve bütün Arap kabilelerince nasıl kabul edildiği herhangi bir vesile ile Öğrenilmiş değildir. Bilinen, İslâm ön­cesi Arap toplumunda bu uygulamanın yüzyıllarca revaçta olduğudur. Söz konusu dört ayın haram olarak kabul edilme­siyle gelen huzur, bahtsız bir ulus için Allah'ın büyük bir lüt­fü idi.

İslâm'ın gelmesi ile cahiliye dönemindeki bütün olumlu uygulamalar ile birlikte bu kaide de onaylanmıştır. Çünkü, bu sayede hiç olmazsa dört ay kan dökülmesi önlenmiş, hac ve umre yapmak için uygun ortam bulunmuştur. Bu aylara saygı, cehaletin içine gömülmüş olmasına rağmen Araplarda hâlâ Allah korkusunun mevcut olduğunu göstermesi ba­kımından da önemlidir.

Hz. Muhammed'in (s.a) hicretinden sonra müslümanlar ile kâfir Araplar arasında çatışmalar başladığı zaman, müs-lürnanlara en azından dört ay huzur ve emniyet getirmek amacıyla, bu dört ayın haramlığma dair hükme uyulmaya devam edilmiştir. Fakat bütün Araplar müslüman olduğu zaman bu hüküm kendiliğinden iptal olmuştur. Çünkü İslâm evine girdikten sonra onlara daha büyük bir vazife; haksız yere bir müslümanm Öldürülmesinin ebedi olarak ha­ram olduğu hükmüne riayet etme vazifesi verildi. Bu durum­da, haram aylara saygı hükmünün hâlâ geçerli olması, Arap­ların dört ay boyunca çatışmadan kaçınacakları, fakat geri kalan zamanlarda savaşabilecekleri anlamına gelirdi.

Bu hükmün yalnız Arap yarımadasına ve sadece İslâm'ın gelişinden önceki döneme has olduğunu kabul etmenin önemli bir gerekçesi olarak, Arap yarımadası müslüman ol­duktan sonra, müslümanlann; ancak Arap yarımadasında yaşamayan kafirlerle savaşabildiğim ve bu savaşlardan hiç­birinde, sahabe döneminden bu yana hiçbir ilim adamının haram aylara saygı konusuna değinmediğini gösterebiliriz.

Açıktır ki, kafirler savaş çıkarmak için haram ayların hürmetini gözetmek gibi bir şeyi akıllarından bile geçirmez­ler. Müslümanlar da herhangi bir kafir ulusa saldırırken ha­ram ayda savaş açmamaya özen göstermemiştir. Bildiğim kadarıyla hiçbir İslâm fakihi de haram aylarda savaş yapıl­maz gibi bir iddiada bulunmamıştır.[1]

 

Hadiste Dirayet

 

Soru:

 

Siz, Sâd Sûresi1 nin tefsirinde Hz. Süleyman (a.s) ile ilgili Ebu Hureyre'ye ait rivayetin doğru olduğunu söylediğiniz halde, muhtevasını; akla, mantığa aykırı olduğu gerekçesiy­le reddetmişsiniz. Size karşı olanlar sizin akla ve mantığa aykırı olduğu gerekçesiyle bu hadisi reddetmenizi; sahih ha­disleri inkâr ettiğiniz, sünneti kabul etmediğiniz şeklindeki iddialarına delil gösterebilirler. Siz ya bu kanaatinizi değiş­tirin ya da bu konuya ait bir deliliniz varsa yazın. Eğer ilk dö­nem alimlerinden herhangi birinin böyle bir görüşü varsa, onu kaynak göstermenizi, gereksiz tartışmalara son verme­nizi rica ediyorum.

Eğer herhangi bir müctehid herhangi bir hadisin senedi­ni doğru kabul edip; onun muhtevasını, yalnız akla ve mantı­ğa aykırı olduğu gerekçesiyle reddetmiş ise, onu da yazın.

Hz. Süleyman'ın bir tek gecede 90 eşinin yanma uğradığı­nı kabul edersek; bu hukuken kabahat, şer'ân suç mu oluyor? Acaba siz de çağdaş batı medeniyeti hayranlarının etkisinde mi kalıyorsunuz?

 

Cevap:

 

Bahsettiğiniz bölümü tekrar, dikkatle okumanızı rica ediyorum. Bunda doğruluk payı olmasına rağmen söz konu­su hadisin muhtevasının neden kabul edilemez olduğunun delili orada mevcuttur. Ben orada, Hz. Muhammed'in (s.a) yahudüerin hurafelerinden söz etmiş olma ihtimalinin ol­dukça yüksek olduğunu, dinleyenlerin bu sözleri yanlış an­lamış olabileceklerini ve bilahare bu hurafeleri Hz. Muham­med'in (s.a) kendi sözleri sanarak nakletmiş olabileceklerini de açık açık belirtmiştim.

Seleften bir tek alimin bile, senedi doğru olduğu halde muhtevası yüzünden kabul etmediği bir hadis örneği varsa gösterilmesine dair isteğinize gelince: Bunun bir değil, bir­çok örneği olduğunu söyleyebilirim.

Allâme Ibnul KayyumZâd'ul Meâde, Hz. Aişe ile Hz. Abdullah b. Abbas tarafından rivayet edilen:

"Kim âşık olur, sonra da iffetle yaşar ve o şekilde ölürse şe hid olur." Bir başka rivayette:

"Kim âşık olur, aşkını gizleyerek iffetli davranır, sabre­derse; Allah onu bağışlar ve cennetine koyar" şeklindeki ha­dis için görüşlerini beyan ederken diyor ki:

"Eğer bu hadisin senedi güneş kadar açık ve parlak da olsa; bu yanlıştır, vehimden ibarettir, hayâldir." Gerekçe ola­rak da ihtiva ettiği anlamın doğru olmadığını ve söz tarzının da Hz. Muhammed'in üslûbuna benzemediğini göstermektedir.[2]

El-İstiâb'da Allâme İbn Abdilber bir rivayet aktardıktan sonra:

"İbn Amr'ın hadisi vehimdir, hayaldir, yanlıştır. Senedi doğru olsa bile muhtevası (anlamı) yanlıştır" diyor.[3]

Bir kimse gerçekten Hz. Muhammed'in (s.a) ağzından bir şey duymuş olabilir. Fakat iyi anlamamış olabileceği gibi, konumuna dikkat edemediğinden yanlış anlamış olması da imkan ve ihtimal dahilindedir. Buhari ve Müslim'in aktar­dığına göre Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Muhammed'in (s.a):

"Ölen kimseye aile fertlerinin ağlaması azab getirir" bu­yurduğunu rivayet etmiştir. Bu rivayet Hz. Aişe'nin kulağı­na gidince, o dedi ki: 'Allah ibn Ömer'i affetsin. O yalan söy­lemez. Belki kendisi unutmuştur veya anlamakta hata yap­mıştır, işin aslı şudur: Bir yahudi kadının ölmesi üzerine ai­lesi ağıt yakıyordu. Peygamber (s.a) oradan geçerken: "Bun­lar burada onun için ağıt yakıyorlar, o ise mezarda azab çe­kiyor" buyurdu.

Hadisin senedine dikkat etmekle birlikte muhtevasını da değerlendirmek gerekiyor. Sadece senedin tam ve kusursuz olması, hadisin ihtiva ettiği mânânın da mutlaka doğru ol­duğu anlamına gelmez.

Siz, Hz. Süleyman'ın (a.s) bir tek gecede 90 eşine gitmekle ne gibi bir kabahat işlediğini soruyorsunuz. Ben bunda şer'î bir kabahat değil, fakat aklî ve mantıkî bir kabahat olduğu­nu söylüyorum. Çünkü pratikte bu mümkün değildir. Ben hesap yaptım. Eğer 90 yerine 60 eşi olduğu kabul edilse, Hz. Süleyman (a. s) 10 saat boyunca hiç durmadan birinden öte­kine gitse ve 10 dakika içerisinde cinsî münasebette bulunup ayrılsa bile bunun imkansız olduğunu yazdım. Acaba, bir şahsın 10 saat boyunca hiç durmaksızın 10 dakikada bir cin­si münasebette bulunduktan sonra ara vermeksizin diğer bir münasebet için hazır olabileceğini sizin aklınız alıyor mu? Hz. Süleyman'ın bu duruma hazır olduğunu varsaysak bile, onun eşleri bu buluşmaya o şekilde hazır olabilir, o gelir gelmez cinsî münasebete başlayabilirler miydi? Akimiz, mantığınız bunu kabul ediyor mu? Eğer siz bu gibi şeylere inanmak istiyorsanız, elbette inanabilirsiniz. Buna bir diye­ceğimiz olamaz. Ama unutmayın ki, rivayetler konusunda bu derece hatalı ısrar, hadisleri büsbütün inkâr fitnesini takviye eder.[4]

 

Hz. İbrahim'in Tefekkür Dönemi

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'ân'ın birinci cildinin 552. sayfasındaki En'âm Sûresi'nin 74. ayetinin[5] tefrişi ile ilgili 50 numaralı açıklama notu şu şekildedir: "Nasıl bugün Hz. Muhammed (s.a) ve izleyicileri Allah'ın bahşettiği hidayetle şirki reddet­mişler ve yapay tanrıları bırakarak kainatın tek sahibine teslim olmuşlarsa, daha önce İbrahim de (a. s) aynısını yap­mıştı."

Bu alıntının açık anlamı şudur: Söz konusu mesele Hz. ibrahim'in vahiyle şereflendikten sonraki daveti ve kavmiy-le mücadelesi ile ilgilidir. "Allah'ın bağışlamış olduğu hida­yet" ifadesinden de anlaşıldığı gibi, burada nübüvvetten ön­ceki tefekkür döneminin açıklanması hedef alınmamıştır.

Ayette yer alan İbrahim'in daveti zikrinden de anlaşıldı­ğına göre, bu davet nübüvvetten sonra yapılmıştır. Düşünce (tefekkür) dönemine ait olduğuna dair hiçbir işaret jbulun-mamaktadır. Ayrıca 75. ayetin [6]52. notunun son cümleleri de nübüvvetten sonra tebliğ durumunun anlatıldığını gös­termektedir. Yani; Hz. İbrahim'in tevhidin daveti ile hareke­te geçtiğine ilişkin cümlesi.

Bunun dışında siz kitaplarınızda Hz. Muhammed'in (s.a) miracı konusuna değinirken diğer peygamberlerin de kainat nizamını müşahade ettiğini söylüyor ve kanıt olarak da Hz. İbrahim'in miracı için 75. ayeti gösteriyorsunuz. Bellidir ki, miraç nübüvvetten sonra gerçekleşmiştir. Nübüvvetten ön­ce kainat nizamının müşahadesi için ilâhî düzenleme yapıla­maz diyorsunuz. Bundan sonra "F" harfi ile başlayan 76. aye­tin de tefekkür dönemine ait olduğunu söylüyorsunuz.

Ben bu ayetin nasıl tefekkür dönemine ait olduğunu çok düşündüm. Fakat bir yere varamadım. Bu karmakarışıklığı gidermenizi rica ederim. Ayrıca 75. ayette geçen:

"Yakın sahiplerinden olsun"[7] şeklinde illet ve sebep bildiren bir cümle vardır ki başlangıcında "vav" harfi mevcuttur. Ve zorunlu olarak bunun matufu da sebebi açık­layan cümlenin kendisi olmalıdır. Sizin yaptığınız tercüme­den bambaşka bir anlam çıkıyor. "İşte böyle "böyle" kelimesiyle işaret edilen şey nedir?

Daha önce muhakkak sözü edilmiş olmalıdır.

 

Cevap:

 

En'âm Sûresi'nin sorduğunuz bölümü Kur'ân'ın en zor bölümlerinden biridir. Bunu çözmek için müfessirlerin uy­guladığı yöntemler, benim uyguladığım yöntemde hissetti­ğiniz kuşkulardan çok daha fazla kuşku uyandıracak bir tarzdadır. Ben elimden geldiğince bu bölümü sarih bir şekil­de açıklamaya çalıştım. Yine de açıklamam karışıklıklardan büsbütün kurtulmuş olmayabilir. Ancak, kanımca bu karı­şıklıklar en az düzeye indirilmiştir. Bunlar da çözümlenme­yecek cinsten değildir.

Asıl sorun, bu hadisenin nübüvvetten önceye mi, yoksa sonraya mı ait olduğudur. Eğer nübüvvetten Önceki döneme ait olduğu düşünülecek olursa, o zaman akla üç soru gelmek­tedir:

1. Gece olması, yıldızların çıkması, ayın doğması ve sonra güneşin yükselmesi gibi olaylar ilk defa aynı gün Hz. İbra­him'in (a.s) önünde mi meydana geldi? Acaba bundan önce hiç bu olaylar olmadı mı?

2. Yıldızları, ayı ve güneşi peşpeşe görerek:

"Bu benim Rabbimdir" demek şirk değil midir? Gerçi her birinin kayboluşundan sonra bunların ilâh olduklarını red­detmiştir. Fakat bir müddet için de olsa şirk halini yaşamış olur.

3. Muhtelif şeyleri önce rab olarak nitelendirip, sonra reddetmek ve nihayet yerlerin ve göklerin tek rabbi olduğu sonucuna varmak açık bir tekamül değil midir? Diğer bir de­yişle; bir şahsın şirkin çeşitli merhalelerinden geçerek tevhid merhalesine eriştiği, sonra da bütün ulus önünde şirkten ayrılıp uzaklaştığını ilan etmesi açığa çıkmıyor mu?

Eğer bu hadise nübüvvetten sonra cereyan etmiş ise yu­karıda zikredilen üç soru daha büyük önem kazanmakta ve bir başka soru ortaya çıkmaktadır. Bu soru şöyledir: Hadise­nin esası ne idi? Acaba bu hadise, bir gün geceden başlayarak ertesi gün güneşin batışına kadar, bütün hadise, Hz. İbra­him'in yalnız olduğu bir zamanda cereyan etti ve sonra da dı­şarıya çıkarak milletinin huzurunda şirkten vazgeçerek yö­nünü yerlerin ve göklerin yaratıcısına çevirdiğini, ona iman ettiğini duyurması şeklinde mi gerçekleşti? Yoksa Hz. İbra­him'le (a.s) onun milleti arasında olayı temaşa eder bir vazi­yette bir gece ve bir gün süren bir tartışma mı idi? Olay ak­şamleyin başlamış; Hz. İbrahim (a.s) yıldızları görünce mil­letine "bu benim Rabbimdir" demiş, bilahare yıldızlar kay­bolunca da böyle kaybolan şeyleri sevmediğini söylemiş, ay­nı şekilde ay doğunca da "bu benim Rabbimdir" demiştir. Fakat sonradan ay da kaybolunca, Hz. İbrahim: "Eğer Rabbim bana yol göstermemiş olsaydı, ben de yoldan sapmış olanlardan olurdum" demiştir. Güneş doğduğunda ise Hz. İbrahim onun rabbi olduğunu ilân etmiş; "çünkü bu onların en büyüğüdür" demiştir. Sonra bütün millet günboyu karan­lık basıncaya kadar oturup beklemiş ve güneş batar batmaz Hz. ibrahim'in: "Ey millet! Ben sizin şirk koştuğunuz şeyden uzağım" şeklindeki ilanından sonra temaşa sona ermiştir. Bu hadisenin hangi beyan şeklini seçerseniz seçin her ikisi­nin de izaha gerek duyulmayacak kadar karmaşık, anlaşıl­ması zor tarafları olduğu ortadadır.

Bu zorlukları göz önünde tutarak 74. ayetten 78. ayete kadar yaptığım açıklamaları tetkik ediniz. Bence esas riva­yet şöyledir: Şirk inancı aleyhinde ve tevhid inancı lehinde Hz. Muhammed'in (s.a) küffara karşı verdiği talimatın sa­vunmasına güç katmak için Allah (c.c) Hz. İbrahim'i (a.s) an­mış t ir.

Bu konuda 74. ayet onun peygamberi hayatına davet hakkında beyandan ibarettir. 75. ayetten 77. ayete kadar olan bölümlerle, 78. ayetin ilk bölümü nübüvvetten önceki tefekkür dönemi hakkında bilgi vermektedir.

"Ey kavmim, gerçekten ben sizin şirk koştuklarınızdan uzağım dedi" [8] ayetinden,

"Hangi gruba daha haktır, güven içinde olmak? Eğer bili­yorsanız!" [9] ayetine kadar geçen bölümde nübüv­vet davetinden söz ediliyor. Bu arada neden nübüvvetten ön­ceki tefekkür hakkında bilgi verildiğini 51. nottan 53. nota kadar olan bölümde kendimce açıklamış bulunmaktayım.

Miraç konusunda bu hadiseye atıfta bulunmakla kuşku­suz sizin de değindiğiniz gibi güçlük çıkmaktadır. Eğer siz Kur'ân-ı Kerim'deki bu bölümde bulunan karışıklığı halletmeye çalışırken zihninizi konu ile doğrudan ilgisi olmayan konulardan kurtarırsanız daha iyi olur. Ara tartışmalarda ortaya çıkan işaretler önemsiz mahiyettedir. O zaman yazı yazan kimsenin zihni tartıştığı özel konuya yönlendirilmiş olmaktadır. Ve diğer konulara kendi tartışmasında göz ucu ile değinir. Bu değinme gerçek bir araştırma ve tartılma ma­hiyeti taşımamaktadır. Bir mesele üzerinde ilmi tartışma yaparken ortaya çıkan açılar bir bakışta ortaya çıkmaz.

"Yakın sahiplerinden olsun" [10] ayetindeki "vav" harfi sebebiyle, bu cümle sebepleri gösterilmiş cümle olmalı şeklindeki düşünceniz yanlış. Kur'ân'da, sebep göste­rilen cümle ile birlikte geldiği halde o cümleye atfedilmeyen bir çok örnek mevcuttur. Meselâ; Âl-i İmrân Sûresi'ndeki:

"O günler... (evet) onları biz insanlar arasında çevirip du­ruyoruz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyyet veriyoruz; hazan bir topluma iyi veya kötü günler gösteriyoruz., bazan ötekine) Allah inananları ortaya çıkarsın, sizden şehidler edinsin diye (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmek­tedir). Allah zalimleri sevmez.

Ve inananları (günâhlardan) temizlesin ve kâfirleri mah­vetsin diye (böyle, günleri insanlar arasında çevirmektedir). [11] Aynı sûredeki:

"De ki: "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldü­rülmesi) yazılmış olanlar, mutlaka (vurulup) yatacakları yeri boylardı. Allah göğüslerinizdekini denemek, kalbleri nizdekini açığa çıkarmak içindir (ki bunları başınıza getir­di) o ayetlerde mevcut değildir. Arka planda bulunan o şeye ben 51 nolu açıklama notunda işaret etmiştim. Yine Kur'ân-ı Kerim'de; Kezâlike"nm kullanılış biçim­lerine dair pek çok örnekler mevcuttur. "Kezâlike" kelimesinin geçtiği bütün ayetleri bir araya getirerek bakar­sanız bu ayetlerden bir çoğunun işaret ettiği şeylerin anıl-madiğim görecek ve araştırmanızın yönünü başka taraflara çevirmek zorunda kalacaksınız. Şûra Sûresi'nin ilk ayetinde olduğu gibi bazı yerlerde Kezâlike" ile söze başlandı­ğı bile olur.[12]

 

Hızır'ın (A.S) Beşer Olma Meselesi

 

Soru:  

 

Tefhim ul Kuranın üçüncü cildim incelemekteyim. Hı­zır'ın (a s) hadisesini ve sizin 60 nolu dipnotunuzu tamaimyle okudum. Siz, Hz. Hızır'ın bir melek veya beşer olmayan bir yaratık olduğu kamsmdasınız. Halbuki benim zihnimde şe­killenen bazı noktalar beni sizin kanaatinize katılmaktan alıkoymaktadır. Dolayısıyla sizden daha açık bir yorum isti­yorum. Delilinizin odak noktası her müminin beşer olması ve şeriata tabi olmakla yükümlü olmasıdır. Hızır'ın (a.s) be­şer olduğunu kabul etmeye şeriatın kendisi engeldir.

Bunun çözümü bulunduğu takdirde Hızır'ın (a.s) beşer olup olmadığı tartışmasına hiç de gerek kalmayacak. Fakat Hızır'ın (a.s) Kur'an-ı Kerim'deki anlatılış şeklinden onun beşer olduğu düşüncesi doğmaktadır.

Bence, insan tarafından yapılan işleri melekler yapmaz. Allah bir insanın zararını ve yararını göz önünde tutarak bir meleği veya başka elemanları, insanlar çaresiz kalmadıkça, onlar enerji ve kaynaklan tükenmedikçe özel bir misyon için görevlendirmez. Kaldı ki, onların icraatının yöntemleri de insanın yöntemlerinden çok farklı, fevkalade ilginç ayrı­calıklar taşır.

Geminin tahtasını kırmak, çocuğu öldürmek ve yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltmek için bir meleğin enerjisine ihtiyaç yoktur. Bunlar herhangi bir insanın yapabileceği iş­lerdir. Bu işleri olağanüstü bir varlığın gerçekleştirdiğine dair hiçbir işaret bulunmamaktadır. Onun için salim akıl Hızır'ın (a.s) melek değil, beşer olduğunu söylemektedir. Fiilin çoğul kullanımından da anlaşıldığına göre Hz. Musa (a.s) ile Hz. Hızır (a.s) şehir halkından yiyecek istemişti. Buna gö­re ikisi de açtı ve yiyeceğe ihtiyaç duymaktaydılar. Eğer Hz. Hızır (a.s) gerçekten melek olsaydı, şüphesiz yiyeceğe ihti­yaç duymazdı. Binaenaleyh Hz. ibrahim (a.s) kızartılmış ku­zuyu meleklere yemeleri için ikram ettiği zaman onlar fıtra-ten yemeğe ihtiyaç duymadıklarından ona el uzatmamışlar-dı. Bundan da Hz. Hızır'ın melek değil, insan olduğu sonucu çıkmaktadır.

Masum çocuğun öldürülmesi sadece Hz. Musa (a.s) gibi şeriat sahibi zât için hayret verici ve şaşkınlık uyandırıcı de­ğildi. Bu olay sağduyulu her insanı hayrete düşüren bir nite­lik taşıyordu. Fakat Allah'ın emri geldikten sonra bu emri yerine getirmekten başka çaresi de yoktu. Aynı şekilde Hz. ibrahim (a.s) en sevdiği evladını Allah'tan emir alır almaz kurban etmeye hazırlanmış ve şeriatın emrine dayanarak meşru bir mazeret ileri sürmemişti. Halbuki şeriata göre masum ve günahsız bir çocuğu öldürmek en büyük günahtır. Her iki büyük kişinin de ilahi emirleri uygulama konusunda son derece cüretkar bir tavırla şeriatı dikkate almamış gö­rünmelerinden çıkan sonuç şudur: Normal şartlarda şeria­tın emir ve yasaklarına uymak şarttır. Fakat bir insana, Özel bir konuda, Allah'tan özel bir emir ve hüküm gelecek olursa o kişinin o konuyla ilgili şeriat emirlerini göz ardı etmesi caiz­dir. Bu saygıdeğer insanların amel tarzı ve düşünce şeklini göz önünde tutarak, sonrakilerin ileri sürmeye çalıştığı dü­şüncelere katılmaya gönül razı olmamakta ve Hızır'ın beşer oluşunu inkar etmeye meyil göstermemektedir.

Allah Teâlâ'nm has rahmeti herşeyi kapsamaktadır. Fakat.

"Biz ona katımızdan bir rahmet verdik" [13] ve:

"Ona katımızdan bir ilim öğretmiştik [14]ayetle­rinden anlaşıldığına göre Allah'ın bu rahmetinin özelliği ve kapsamı bazı peygamberler için:

"O'na hüküm ve ilim verdik" [15] buyruğunda saklı ölçülerde olabileceğini hissediyoruz. Benim bildiğim kadarıyla, bu üç ayet kesinlikle yukarıda bahsedilen melek­ler hakkında inmemiştir. Bu ayetler sadık ve mutlu insan­larla ilişkili olduğuna göre bunların yorum ve tefsirinde nü­büvvet düşüncesi ortaya atılmış, peygamber kavramından söz edilmiştir. Eğer bu yorum kabul edilecek olursa, o takdir­de Hızır (a.s) sadece bir beşer değil, bir nebî ya da bir rasul bi­le olabilir.

Allah Teâlâ bir insanı özel bir bilgi veya marifeti ile taltif etmek ve bir meleği buna aracı olarak seçmek istediği zaman bu vazife için muhakkak bir melek göndermiştir. Vahiy ve il­ham sahibine mekanını değiştirmek gibi bir zahmet yüklen­memiş, vahyi getiren meleği aramak için yollara düşmek gi­bi bir görev verilmemiştir.

Yukarıda size sunduğum durumlardan herbiri şüphelere sebebiyet vermektedir. Bunları gidermek için açıklamaları­nıza sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Bunun birinci ne­deni, Allah'ın size verdiği dini anlayışın çok az insana nasip olmasıdır. Size sormamızın ikinci nedeni de ortaya attığımız bu düşünceye en iyi cevabı sizden alacağımız kanaatinde olduğumuzdan, başkasına sormanın uygun olmadığı sonucu­na varmamız dır.

 

Cevap:

 

Hızır (a.s) hakkında yazdıklarım mukayese yolu ile yap­tığım tahmin ve kanaatlerimden ibarettir. Kesin bir ifadeyle onun için beşerdi veya beşer değildi diyemem. Siz benim tah­minime ve eğilimlerime katılmak zorunda değilsiniz. Eğer siz onun beşer olduğuna kanaat getiriyorsamz, bunda bir sa­kınca yoktur.

Kur'ân-ı Kerim'de aktarılan bu hadisenin anlatılış tar­zından onun bir insan olduğu anlaşılmaktadır şeklindeki düşünceniz doğrudur. Fakat onu insan olarak kabul etmek­te bizi tereddüte düşüren, onun şeriat kanunlarına aykırı olan işleridir: İçinde insanlar bulunan bir gemide delik aç­mak, günahsız bir çocuğu günah işleyeceği endişesi ile öldür­mek.

Eğer Allah Teâlâ Hızır'ın (a.s) insan olduğunu açık açık ifade etmiş olsaydı, biz; insanlar için Allah'ın emirlerinin iki kısımdan ibaret olduğunu kabul ederdik. Bir kısmı şeriatte bulunan emirler, bir diğer kısmı da doğrudan doğruya bir in­sana indirilen şeriate aykırı emirler. Fakat Kur'ân-ı Ke­rim'de Hz. Hızır'ın insan oluşu ile ilgili açık bir bilgi olmadığı ve insanlar için Allah'ın emirlerinin iki kısım olduğuna işa­ret eden herhangi bir örnek de bulunmadığından, bence Hz. Hızır'ın beşer olmadığını kabul etmek daha makul ve daha mantıklıdır.

Eğer İbrahim (a.s) oğlunu gerçekten kurban etseydi, Hz. İbrahim hadisesi ile ilgili deliliniz doğru olabilirdi. Bu du­rumda Allah Teâlâ'nın bazen insanlara şeriata aykırı emir de verdiğini kabul edebilirdik. Birincisi, İbrahim'e (a.s) çocu­ğunu kurban etmesi için sarih bir şekilde emir verilmedi, ak­sine rüyada kurban edilirken gösterildi. İkincisi, Allah Teâlâ kurban olayının gerçekleşmesine müsaade etmemiş­tir. Onun için bu hadise Allah'ın emirlerinin iki bölümden oluştuğuna delil teşkil edemez.

Gemiyi delmek ve çocuğu öldürmek ancak insanlara mahsustur düşüncesinden hareket ederek insanlarca yapılan işleri melekler yapmaz şeklinde bir delil getirmeniz de doğru değildir. Doğru olan şey, insanlar için caiz olmayan iş­lerin melekler için caiz olduğudur. Eğer insan başka birisi­nin malına meşru hak olmadan zarar veriyorsa veya günah­sız bir insanı kanunsuz bir biçimde Öldürüyorsa, bu günah­tır. Fakat melekler, kaza ve kader emirleri uyarınca hergün yüzbinlerce insanı çeşitli yollarla öldürüyorlar. Aynı şekilde, yerin ve göğün afetleri sebebiyle hergün insanların malları telef oluyor.

Bu ilâhî tedbirlerin üzerindeki gizlilik perdesi birazcık kaldırılarak Hz. Musa'ya (a.s) kaza ve kaderin tecellisiyle görevli memurların ne gibi gerekler uyarınca nasıl çalıştığı gösterildi. Hz. Musa (a.s) gibi büyük bir insan bile olsa, in­sanlar için bu hikmet ve gerekleri anlamak ne denli zordur.

Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın yiyecek istemelerini Hızır'ın (a.s) beşer oluşuna delil olarak ileri sürmek doğru değildir. Kuranda, Hz. Hızır'ın Hz. Musa (a.s) ile birlikte yemek yedi­ği konusunda açıklama yoktur. Allah Teâlâ'nın Hz. Hızır (a.s) için:

"Biz ona katımızdan bir rahmet verdik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik" (Kehf: 65) biçimindeki sözleri, Kuranda bir çok yerde peygamberler için söylenen sözlere benzemektedir. Kur'ân'da herhangi bir melek için bu gibi ifadeler sarfedildiğine dair herhangi bir örnek mevcut değil­dir. Eğer Hızır (a.s) kıssasında geminin bozulması ile çocu­ğun öldürülmesine ilişkin olaylar anlatılmasaydı, bu ifade­ler sebebiyle Hz. Hızır'ı nebî veya rasul olarak tanımamıza engel bir şey olmazdı.

Bu iki hadiseyle birlikte Hızır'ın peygamber olduğunu kabul edecek olursak, Hızır'ın diğer bütün peygamberlerden farklı şeriate aykırı bir takım emirler aldığını da kabul et­memiz gerekecektir.

Bunca büyük bir şeyi kabul etmek için Hz. Hızır'a hususi rahmet ile ilim bağışlandığına ilişkin ifadelerin Kur'ân kerim'de tıpkı diğer peygamberlere ilim ve hikmet verildiğim anlatan ifadelere benzer bir şekilde yer aldığını görmek kafi değildir. Aynı şekilde, meleği Hz. Musa'nın yanına gönder­mek yerine, Hz. Musa'yı meleğin yanına göndermek gibi bir uygulama da bunca büyük bir şeyi kabul etmek için kesin de­lil teşkil etmemektedir.

Hızır'ın (a.s) melek olduğu sonucuna varmak, çağdaş dü­şünürlerin yanlış kanaatleridir şeklindeki nitelemenizi de doğru bulmuyorum. Çağdaş düşünürler derken kimleri kas­tettiğinizi de anlamış değilim.

Kastettiğiniz çağdaş düşünürlerin kim olduğu hakkında bilgim yok, ama bilmeniz lâzım ki, Önceki dönem alimleri arasında da Hz. Hızır'ın rasül, nebî, melek, velî veya sağ ya da Ölü olduğu hususlarında görüş ayrılıkları mevcuttu. Ör­neğin; Hafız İbn Hacer Feth'ul-Bârî adlı eserinin 1. cildinin Kitab'ulllim Bölümünün Musa'nın (a.s) Denizde Yürüme­si Babı'nda bu görüş ayrılıklarına değinmiş ve biraz ileride tekrar aynı konuya dönerek Kitab'ul Enbiya Bölümünde şöyle demiştir:

"Süheyli, bir topluluktan, Hızır'ın (a.s) melekler toplulu­ğundan herhangi bir melek olduğunu, Adem oğullarından olmadığını söylediklerini zikretmiştir.[16]

 

İlâhî Vadin Anlamı

 

Soru:

 

Hadislerde, Kur'ân-ı Kerimin bazı ayetlerinin değişik za­manlarda ve farklı sayılarda okunmasıyla ilgili olarak bü­yük vaadlerde bulunulmaktadır. Ayet1 el Kürsıyî örnek ola­rak ele alalım. Buharı ve Müslim'de, çok küçük bazı kelime farklılıklarıyla, bu ayeti okuyan herkese muhafız olarak bir melek tahsis edileceği beyan edilmektedir. Aynı şekilde hır­sızlıktan korunma ve mal varlığının muhafazasıyla alakalı konuları da meşhurdur. Bununla beraber yine de hırsızlık yapılmakta, insanlar zarara uğramaktadırlar. Aynı şekilde, hadislerde şu duayı okuyana hiçbir şeyin zarar veremeyece­ğinin de zikri geçmektedir:

"Allah'ın ismiyle başlarım. O öyle Allah'tır ki, O'nun is­miyle birlikte yerde ve gökte bulunan hiçbir şey zarar vere­mez".

Sadece şunu sormak istiyorum: Olaylar karşısında bu va-adler neden her zaman netice vermiyor? Lütfen bu düğümü çözün.

Aynı durum, rızık vs. konularındaki vaadlerde de gözlen­mektedir. Takva ehlinin bol bol rızıklandırılacağma dair ha­berlere rağmen, takva sahibi bir çok insanın darda olduğu görülmektedir. Nasıl oluyor da namusuyla ekmek kazanma­ya çalışanların durumu içler acısı iken, sahtekar ve düzen­baz insanların kazancının haddi hesabı olmuyor? Bu durum insanların huzurunu bozuyor, neşesini kaçırıyor, hatta dü­rüstlük konusundaki hassasiyetini gideriyor. Genelde in­sanlar yanlış yollar deneyerek, yanlış hareketler yaparak başarı sağlıyorlar. Şeriata sadık kalarak, söz konusu yollar­dan kaçınanlar ise başarısız oluyorlar.

Bu tür meselelerimi çözeceğinizi umuyorum.

 

Cevap:

 

Hadislerde zikredilen Ayet'el'Kürsî'nin etkileri ile

Allah'ın ismiyle başlarım. O öyle Allah'tır ki, O'nun is­miyle hiçbir şey zarar veremez." duasının etkileri, bu lafızla­rı ağızda tekrarlamakla alınacak neticeler değildir. Bu lafız­ların anlamlarını düşünenler ve özünde ifade edilenleri ha­yatında uygulayanlar hadislerde zikredilen etkilerini üzerlerinde hissetmeye başlarlar. Bu ifadelerden; bunları oku­yanların bela ve musibetlerle, onların tabiî sonuçlarından korunacakları şeklinde bir anlam çıkarmak yanlıştır. Aksi­ne, bunun gerçek anlamı şudur: Bu duaları okuyan kimse içinde öyle bir güç ve kuvvet hissedecektir ki, herhangi bir olumsuzluk karşısında kendisini bitmiş, tükenmiş olarak hissetmeyecektir.

Doğal afetler ile herkes karşılaşmaktadır, ama sadece ki­şiliği zayıf olanlar bu olaylara yenik düşmektedir. Güçlü ve iradeli insanlar ise bu sıkıntılara göğüs germeyi başarabil­mektedirler.

Takva sahibi kanaatkar insanların bol bol rızıklandırıla-cağına ilişkin vaadlerde sözü geçen rızıktan kasıt, haram rı-zık değil; helal rızıktır. Kanaatkârlığın anlamı da haram yol­larla geçim sağlamaktan kaçınmak ve helal vasıtalarla gelir sağlamaya azimli olmak demektir. Böyle bir insan için Allah rızık yollarım kapatmaz ve böyle bir insan da Allah tarafın­dan helal bir şekilde kendisine az veya çok verilen rızka ka­naat eder.

Sizce bahsedilen bol rızık aslında rızık, değil; takva sahi­bi bir kimsenin yemeyi aklından bile geçirmediği bir çöp yığı­nı, bir pisliktir.[17]

 

Allah'ın Rızıklandırıcı Olmasının Anlamı

 

Soru:

 

Ben sizden Kur'ân-ı Kerim'de yer alan aşağıdaki ayetin anlamını açıklamanızı istiyorum.

"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a aid ol­masın. (Allah) onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bi­lir. Bunların hepsi apaçık bir Kitab (Levh-i Mahfuz)dadır.[18]

Rızkın sorumlusu Allah olduğuna göre, aklıma takılan 1940-1944 arasında Bengal'de [19] yaşanan açlığın yol açtığı 30 bin kişinin ölümünden kimin sorumlu olduğudur?

 

Cevap:

 

Bahsi geçen ayet, yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı için lüzumlu olan vesileleri Allah yaratmaktadır anla­mına gelir. Eğer bu vesileleri Allar yaratmamış olsaydı, kü­çücük böceklerden, sineklerden tutun; insanoğluna kadar sayısız canlı varlıklar için gerekli rızkı kim temin edebilirdi? Rızkını temin edemediği için bazı canlı varlıkların öldüğü hususuna gelince: Böyle bir durum söz konusu diye rızkı ve­renin Allah olduğunu inkar etmek mümkün müdür? Önce siz, rızık bulamadığı için ölen canlı varlıkların kaç milyon ve­ya kaç milyarda bir olduğunu bir tahmin edin. Bir de Allah Teâlâ'nm sayısız mahlukatı için hayal edilemeyecek düzey­de rızık kaynağı yaratmış olduğunu, aynı şekilde onların Ölümü için de sayısız sebepler yarattığını düşünün. Her gün binlerce insan dünyaya gelmekte ve bir o kadarı da Ölmekte­dir. Ölenler, aynı sebepten değil; sayısız şekil ve sebeplerden Ölmektedirler. Canlıların ölümüne yol açan bu sayısız sebep­lerden biri de rızkın bulunamayışıdır. Ölümün vakti gelince, rızkın mevcut olması da bir canlıyı ölmekten kurtarama-maktadır. Yalnız rızkın değil, hayat ile ölümün sebep ve va­sıtaları da Allah'ın elindedir. Bunun için ayette:

Allah onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir" [20] denilmektedir.[21]

 

Yedi Göğün Hakikati Ve Hz. Havva'nın Yaratılma Meselesi

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'ânı incelerken iki yerde tereddüde düş­tüm. Bu konudaki kuşkularımın giderilmesini rica ediyorum.

a) Kur'ân-ı Kerim ayetlerinin zahirinden anlaşıldığı ka­darı ile yedi göğün dünyamızdan ayrı, kendine has kanunla­rı olan mekanların ismi olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar bir­birinin üzerinde bir çatıya benzemektedir. Örneğin:

O, yedi göğü, birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı". [22]

Onları yedi gök olarak düzenledi." [23]

Göğü(düşmekten korunmuş) bir tavan yaptık.[24]

"En yakın göğü lambalarla donattık" [25] ayetlerin­den anlaşılan budur.

Yine Kur'ân-ı Kerim'den anlaşıldığına göre göğün kapıla­rı vardır:

"Gök açılmış, kapı kapı olmuştur" [26]

Hadislerde de -miraç hadisinde olduğu gibi- yedi göğün yedi ayrı mekandan oluştuğu açıkça kabul edilmektedir. Fa­kat siz Tefhim'ul Kur'ân'm I. cildinde Bakara Sûresi'nin 34 numaralı açıklama notunda, bundan; yeryüzü ile ilgili ne kadar kainat varsa Allah'ın onu yedi egemen tabakaya böl­müş olduğunu veya dünyanın da içinde bulunduğu kainatın yedi tabakadan oluştuğunu anlamak gerektiğini söylüyor­sunuz.

Burada ileri sürdüğünüz düşünceye açıklık getirmenizi rica ediyorum.

b) Tefhim'ul Kur'ânın I. cildinde, Nisa Sûresi'nin 1 nolu açıklama notunda şöyle diyorsunuz:

"Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan, bu ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden korkun.[27]

"Müfessirler genellikle Hz. Havva'nın (a.s) Hz. Adem'in (a.s) kaburga kemiğinden yaratıldığını söylerler. Kitab-ı Mukaddeste de aynı hikâye vardır. Oysa Allah'ın kitabı Kur'ân-ı Kerim bu konuda sükut eder. Bunu destekler nite­likteki Hz. Peygamberin (s.a) hadisi de anlaşılandan farklı bir anlama delalet eder."

Bu konuda atıfta bulunduğunuz hadis Buhari ve Müs­lim'e aittir. Lütfen bu konudaki hadisin kabul edilip edile­meyeceği ve hadisin gerçek mahiyetinin ne olduğu hakkında bilgi veriniz.

 

Cevap:

 

Sorularınıza kısaca şöyle cevap verilebilir:

1) İnsanın bilgisi ve deneyimi dışında kalan şeyler için o şeylerin hakikatini bütünüyle yansıtan kelimeler bulunma­maktadır. Kur'ân ve Hadis'te böyle şeylerin sözü geçtiği za­man insan tarafından hissedilen eşyalar için beşer lisanınca belirlenen kelimeler kullanılır. Bu kelimeleri aynen lügat mânâsında düşünmek doğru olmaz. Aksine, bunların yardı­mı ile bu hissedilmeyen şeyler için zihinde bir kavram yarat­mak lazımdır. Eğer birisi çatı kelimesini duyar duymaz evi­nin çatısını aklına getiriyor veya kapı kelimesiyle hemen zihninden kendi evwıin kapılarını geçiriyorsa, bu şahıs ma­zurdur. Ondan kendi anlama kabiliyeti ve yeteneğinden da­ha ileri ve kapsamlı anlamlar çıkarmasını beklemek gerek­sizdir.

2) Hz. Havva'nın kaburga kemiğinden yaratıldığını ka­nıtlamak için gösterilen hadislerden hiçbirinde Hz. Hav­va'nın Hz. Adem'den yaratıldığı ifadesi yoktur. Yalnız, ha­dislerden birinde kadınlar kaburga kemiğinden yaratılmış­lardır ifadesi yer alıyor:

"Kadınlara iyi davranın, çünkü onlar kaburga kemiğin­den yaratılmışlardır."

Bir başka hadiste kadın kaburga kemiğine benzetilmek­te:

"Kadın kaburga kemiği gibidir" Duyurulmaktadır. Üçüncü bir hadiste de kadın cinsinin kaburgadan yaratıldığı ifade edilmekte:

"Kadın kaburgadan yaratılmıştır,"

Bütün bu hadislerde esas mevzu insanın yaratılışı mese­lesi değildir. Hz. Muhammed (s.a) bu hadisleri ile kadın mi­zacının kaburgaya benzediğini, onu değiştirmemek lazım geldiğini ve bunu doğal karşılamak gerektiğim belirtmek is­temiştir.

Siz, bu hadislere dayanarak Hz. Havva'nın, Hz. Adem'in kaburgasından yaratıldığı şeklindeki inancı; bir İslâm inan­cı, bir İslâm akidesi olarak kabul edebiliyor musunuz?[28]

 

Psikoloji Ve Birkaç Mesele

 

Soru:

 

Ben kitaplarınızdan ve sohbetlerinizden çok istifade etti­ğim için size hep dua etmekteyim. Halen Amerika'da, özel­likle psikoloji ve zihinsel hastalıkların tedavi yöntemlerini incelemekle meşgulüm. Sizin İslâmî basiretinizden istifade etmek istiyorum. Sorularım şunlar:

1. İslâm'da nefis nasıl tanımlanıyor?

"Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korun­masını (isyanını ve itaatini) ilham edene andolsun ki, nefsi ni temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğra mıştır." (Şems: 7, 8, 9,10) ayetinin izahı nasıl olacak? Bu sa­dece biyolojik bir faktör müdür yoksa bunun ötesinde bir şey midir? Ayetlerin ifadelerinden anlaşılan o ki   kimse ki" kelimesinin işaret ettiği şey; nefsini kendisine tabi tutan ve etkisi altında bırakan bir başka varlıktır. Tak­va ve kötülüğün ilhamından kasıt nedir? Nefsi bastırmak ve tezkiye etmenin anlamı nedir?,Nefs-i emmare ve nefs-i lev vame'nin psikolojik tanımı nasıl olacak? Bize düşünce kay­nağı sağlaması ve İslâm'ın felsefi ve psikolojik düşünce mek­tebinin bir ekol olarak ortaya çıkmasında yardımcı olması açısından bu ayetlere ve terimlere ışık tutmanızı istirham ediyorum.

2. Nefis (mind), beyin (brain) ve vücut arasındaki karşı­lıklı ilişkinin mahiyeti nedir? Beyin ve vücudun maddeden müteşekkil olduğu ve nefis ile zihnin maddesiz şeyler olduğu aşikardır.

3. Siz Tefhim'ul Kur'ân'da ve diğer yerlerde, önce vahyin keyfiyetini çok güzel bir şekilde anlatmış ve bunun önceden çaba harcanarak ve hazırlık yapılarak elde edilen sübjektif bir deneme olmadığını, meleğin ve vahyin inmesinin kesin­likle beklenmedik bir deneme olduğunu söylemiştiniz. Ayrı­ca şunları da yazmıştınız: "Hz. Peygamber de (s.a) her insan gibi beklenmedik bu olay karşısmda ızdırap duymuştur. Bil­gi, dikkat, müşahade ve vahiy arasında kesin bir çizgi çiz­mek gerekiyorsa, Peygamberin müşahadesi tamamiyle ha­rici ve objektif gerçeğe dayanmaktadır." Fakat bu hususta Hira mağarasında Hz. Muhammed'in düşünce durumunun ne olduğu yolunda bir soru işareti ortaya çıkmaktadır.

Buna, dahili ve içe dönük ilham ve duyguların yakalan­maya çalışılmasından ibaretti diye itiraz edilebilir.

4. Bir psikiyatrist bana, bir ruh hastasının; bazen değişik şekiller gördüğünü, farklı sesler duyduğunu sandığını söyle­yerek, Hz. Muhammed'e (s.a) vahiy gelmesinin de buna ben­zer bir olgu olup olmadığını sordu. Ben onu ikna edemedim. Bu yüzden sizden bu konuda yol göstermenizi rica ediyorum.

5. Siz İslâm'ın tevhid kavramı ve tarihini anlatırken; baş­langıçta insanın Allah'ın tek olduğuna inandığını ve bu doğ­rultuda eğitim gördüğünü, şirkin (eş koşmak) ise sonradan ortaya çıktığını söylüyorsunuz. Fakat dinler tarihi ile ilgile­nen bir kısım çağdaş tarihçilerin düşünceleri bunun tam ter­sidir. Vahşi ve yabanî kabilelerin Tanrıya eş koşmaları ve bâtıl inanışları buna kanıt olarak gösterilebilir. Bu gerekçe­leri nasıl reddedebiliriz?

6. İslâm, suçların işlenmesinde suçluyu aklı başında ve irade sahibi bir fert olarak nitelendirerek, onu kanunen ve ahlâkî olarak yaptığı eyleminden dolayı tamamen sorumlu tutmaktadır. Fakat psikiyatristler, korkunç ve yüz kızartıcı suçları işleyenleri bile psikolojik hasta kabul etmekte; onla­rın bu suçları işlerken bilinçli ve kasıtlı olmadıklarını söyle­mekte, onları suçsuz sayarak kurtarmaya çalışmaktadır.

Bu düşünce İslâmî bakış açısına göre ne dereceye kadar doğru ve kabul edilebilirdir?

7. İnsanlarla birlikte cinler de dünya hilafetine dahil mi­dir? Onların psikolojisi de insan psikolojisine benzemekte midir? Genel rivayete göre deniliyor ki, "filan şahsa cin çarp­mıştır". Bu konudaki gerçek nedir? Acaba cin ve şeytan her yerde mevcut mudur? Ve her insana aynı anda ulaşabilir mi?

8. Öldükten sonra dirilmenin delili olarak günahların karşılıklarının ahirette mutlaka verilmesi gerektiğini gös­termişsiniz. Fakat tövbeden sonra da günahların bağışlan­dığı bir gerçektir. Bana burada bir çelişki var gibi geliyor. Bu çelişkiyi gidermeniz için yardımınızı rica ediyorum.

9. Gıybet günahtır. Fakat bazen bir insanın bazı özellikle­rini söylemek ve beyan etmek kaçınılmaz oluyor. Örneğin, bu kişi düşündüğünü hemen söyleyen, sinirli bir kişidir v.s. Acaba gerektiği zaman bu yapılamaz mı?

10. İsa Mesih'in inmesi, Deccal, Ye'cüc ve Me'cüc hakkın­da yaptığınız yorumlar ve getirdiğiniz açıklamalar, atom ça­ğının savaş çizgisi ile bağdaşmamaktadır. Günümüz dünya­sında top ve tüfek yerine atom bombası ile bütün dünya bir­kaç saniyede yerle bir edilebilir.

 

Cevap:

 

Ben yavaş yavaş dinamizmimi kaybettiğim ve işlerim yo­ğunlaştığı için vaktimi iyi bir şekilde değerlendirmek zorun­dayım. Dolayısıyla detaylı cevap isteyen mektuplar için ol­dukça zorluk çekmekteyim. Bu yüzden sorularınızı kısa kısa cevaplandırıyorum.

1. Nefis sözcüğü bazen,

"Her nefis ölümü tadacaktır [29] ayetinde olduğu gibi hayatta olan şahıs, diri insan için kullanılmakta ve bazen de:

"Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve korun­masını (isyanını ve itaatini) ilham edene andolsun ki,[30] ayetinde olduğu gibi, şuur sahibi akıl (mind) an­lamına gelmektedir.

Bazen,

"Nefisler çiftleştiği zaman, (ruhlar bedenlerle yahut amelleriyle birleştiği veya müminlerin ruhları hurilerle, kafirlerin ruhları şeytanlarla evlendiği zaman)" [31] ayetinde olduğu gibi ruh mânâsına gelmektedir. Bazen de:

"Kendi canlarınızda da öyle. Görmüyor musunuz?[32] ayetinde olduğu gibi, cisim ve ruhuyla birlikte insan kastedilmektedir.

Bazı kereler ise:

"Orada canların çektiği, gözlerin hoşlandığı herşey var![33] ayetinde olduğu gibi, insan zihninin arzu ve is­teklerinden oluşan bir parçası anlamında kullanılmaktadır.

Bazen de bundan kasıt muhakeme gücünü kullanarak hangi yolu seçmek ve hangi hayat tarzını izlemek gerektiği­ne karar vermeye yarayan insan zihninin bir bölümüdür.

"Çünkü nefis, daima kötülüğü emredicidir.[34] ayetinde olduğu gibi.

Eğer bu nefis kötülük yolunda karar kılmakta ise, buna nefsi emmare denilmektedir. Eğer bu nefis kötülük yapmak­tan pişmanlık duyarsa, o zaman buna nefsi levvâme veya modern deyişle vicdan denilmektedir:

"Yoo, daima kendini kınayan nefse and içerim" [35]ayetinde olduğu gibi.

Eğer o nefis doğru yolu seçer, vecibelerini yerine getirme­yi benimser ve bu yolda karşılaşılan zorluklara göğüs gere­rek, sebat gösterir, sıkıntılara katlanırsa; o zaman, buna nefs-i mutmainne denilir:

"Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş (yaptığın işlerle Allah'ı memnun etmiş ve aldığın nimetlerle Allah ta­rafından memnun edilmiş) olarçtk Rabbi'ne dön!" [36] ayetinde olduğu gibi.

Kur'ân-ı Kerim'in:

"Nefse ve onu düzenleyene" ayetine göre nefis; düşünmek, yorum yapmak, seçmek ve karar kılmak gibi ge­rekli özelliklerle donatılmış ve bu özellikleri değerlendirme­ye yarayan bilgi ve anlayış kaynaklanna sahip bilinçli zihin demektir. Tesviye (düzenlemekMen gaye; bir şeyi en iyi şe­kilde hazırlamak, yapmak ve işler hale getirmek demektir. Bir arabayı yola çıkabilecek şekilde tamir edip hazırlayarak işler hale koymak gibi.

"O nefse itaatini ve isyanını ilham edene and olsun ki" ayetinde anlatılan şudur: Allah bir insana iyilik ve kötülük arasında ayırım yapabilecek ve iyilik veya kötülük yolunu tanıyabilecek düzeyde ilham bilgisi vermiştir.

"Nefsini temizleyen ıslah olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır." ayetinde, geliştiren ve azdırandan murad; insanın 'ene'si veya benim zihnim, benim kalbim, be­nim ruhum, benim canım vs. sözcüklerle dile getirilen insa­nın öz benliğidir. Bu öz benlik, bilinçli zihine egemen kılın­mıştır. Ona bu zihin, yetenek ve güçlerini değerlendirerek is­tediği şekilde iyi veya kötü kişiliğe sahip olsun diye verilmiş­tir.

Eğer o bilinçli zihni doğru bir şekilde geliştirir ve bunu doğru bir şekilde kullanırsa, o zaman insan kurtuluşa erer. Eğer o, nefs-i emmare'ye esir olup, üzerinde yürümek üzere kendisinde yaratılmış bulunan en seçkin zihni kabiliyetleri­ni fıtratın gösterdiği asıl yolda kullanmayarak; nefs-i emma-re'nin isteklerini yerine getirmek için zorla tedbirler düşün­meye, hileler icad etmeye ve yollar bulmaya mecbur eder ve nefs-i levvame'nin uyarılarını da zorla bastırarak bildiği yol­da gitmeye devam ederse, kurtuluşa eremez ve neticede ba­şarısız olur.

2. Beyin, zihni çalıştıran maddi alet ve yerdir. Vücut ise, beyin yolu ile zihin tarafından verilen emirleri yerine getiren bir makinadır.

Kaba bir örnek vermek gerekirse; insan şoför ile motorlu arabadan oluşan bir bütün gibidir. Şoför zihindir. Motor ve direksiyon ile donatılmış aksam ise bir bütün olarak beyin­dir. Motora işlerlik kazandıran güç ve enerji ise ruhtur. Ara­banın kaportası da vücuttur.

3. Rasûlullah'm (s.a) müşahadesi ile mistik tecrübelerin farkını Tercüman'ul Kur'ân adlı dergimizde yayınlanan

Necm Sûresi'nin tefsirini okuyarak teferruatlı bir şekilde öğ­renebilirsiniz. Bu konuda ben Risale-i Diniyyat'ta. Hira ma-ğarasmdaki tefekkürün özelliğine ilişkin açıklamada bulun­muştum. İleride Tefhim ul Kur'ân adlı eser yayımlandığı zaman Duha, inşirah ve Alak Surelerinde daha ayrıntılı bil­gi vereceğim. Gerçekten Hz. Muhammed'e (s.a) Hira mağa­rasında iken; cahiliyenin gelenekleri, inançları ve dini uygu­lamaları tamamen anlamsız ve saçma geliyordu. Kitap ehli (Yahudi ile Nasara) kimselerin temsil ettiği din de Hz. Mu-hammed'in (s.a) kafa yapışma uygun düşmüyordu. O, kendi milletinin içinde bulunduğu akidevî, ahlâkî ve sosyal eksik­liklerden son derece rahatsız oluyordu. Ve O, kendi toplumu­nun ve çevredeki milletlerin karşılaştığı bozuklukları gide­rebilecek bir yolun olumlu ve tatminkâr açıklamasını bul­mak için bir çıkış göremiyordu.

Bu durum İnşirah Sûresi'nde şöyle beyan ediliyor:

"Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp at­madık mı?" [37]

Aynı durum Duhâ Sûresi'nde şöyle anlatılıyor:

"Seni şaşırmış bulup da (doğru) yola iletmedi mi?" [38]

Dall, Arapça'da yolu bilmediği için huzursuzluk içinde duran ve nereye gideceğini şaşırmış olan şahsa denir.

4. Size bir şeyler söyleyen psikiyatrist kendi alanı içerisin kapanmış, Peygamber'e nasib olan müşahade ve ilim ışığı­nın tüm avantajlarından yoksun, zavallı bir kimsedir. Psiko­loji, Allah'ın yardımı olmaksızın insan nefsi bulmacasını halletmeye çalışıyor. Bu durum, anahtar olmadan kilidi açmaya çalışan kişiye benzemektedir. Eğer bu psikiyatrist Kur'ân ı anlayarak okuyabilecek güçte olsaydı, muhakkak ki o, psikolojik açıdan hasta bir kimsenin ruhi bir takım mü-şahadelerle Kur1 ân gibi bir kitabı ve Hz. Mühammed'in (s.a) sergilediği son derece kapsamlı, dengeli bir liderliği göz önü­ne serebilecek küçük bir örnek, delil, iz ve işaret gösterileme­yeceğini farkederdi.

Belli ki, bu konu psikiyatri sınırlarını aşan, geniş ve üs­tün nitelikli bir konudur. Eğer bir kimse korkusuzsa, muta­assıp değilse ve inatçılık göstermiyorsa, o bunu psikiyatri alanı içine sokmaya çalışmadan, kendi sanatının eksik oldu­ğunu itiraf edecektir. Allah'ın varlığını, insanın O'nun tara­fından yaratıldığını ve insanlar içinden bazı kişiler vasıta­sıyla insanoğluna rehber sağlama sorumluluğunun da ken­disine ait olduğunu kabul etmeden bu kilidin anahtarına sa­hip olamaz.

Psikiyatri s tin bunu da bilmesi lazımdır ki, yine O (c.c) Peygambere bu amaç için müşahade imkanı sağlamakta ve özel yöntemle O'na bilgi iletmektedir. Bu gerçeği bilmeden, Peygamber'in müşahadesi ve ilhamını ruh hastalığının psi­kolojik bir denemesiydi biçiminde yorumlamak saçmalıktır. Eğer bu şekilde yorumlayan bir psikolog varsa, kendi bilimi­nin yardımı ile Kur'ân gibi bir kitap hazırlayıp, onunla dün­yanın önderliği için kıyam eden ve sadece bir milletin değil; insanlığın büyük bir kısmının hayatında devrim yaratan bir psikolojik hastanın örneğini buyursun, göstersin.

5. insanoğlunun ortaya çıkışının ilim ışığında gerçekleş­tiği ve insanoğlunun ilk dininin tevhid dini olduğu, şirkin sonradan meydana geldiği şeklindeki din tarihi ile ilgili İslâm düşüncesi, Arkeoloji ve Antropoloji ile reddedilemez. Çünkü, İslâm'ın bahsettiği dönem tarihten önceki dönemdir. Oysa bu ilim dalları tarihten sonraki dönemle uğraşmakta­dır. Arkeoloji hâlâ insanın ilk durumuna ulaşamamıştır. Bu ilim dallarının, eski kabilelerin yaşayış tarzının ilk*insanın-yaşayış tarzım temsil ettiği yolundaki iddiası kesinlikle doğ­ru değildir. Bilim diye nitelendirilmeye çalışılan ve sadece spekülasyondan ibaret bu iddialar ilmî verilerden uzak bir takım varsayımlar olmaktan öte bir kıymet ifade etmezler.

6. Gerek psikiyatri, gerekse hukuki ve beşeri kavramlar suçluya destek sağlamak ve taviz vermek eğilimindedirler. Suçluların eylemlerinden zarar gören insanlara duyulan sempati gün geçtikçe azalmaktadır. Ve suçlulara ceza veril­mesi sanki bu insanları ziyadesiyle üzmektedir. Bu yüzden, suçluların gerçekten hasta olduğu; bilerek ve kasten suç işle­yen toplum düşmanları olmadıkları felsefesi yaygınlaştırıl­maya çalışılıyor.

Burada şu sorulabilir: Bu felsefeye göre, psikiyatri suçla­rı önlemede veya azaltmakta başarılı olmuş mudur?

Hatta ben şunu soracağım: Bu şahıslar hızı gün geçtikçe artan suçları belli bir oranda tutabilirler mi?

Bunun cevabı hayır ise, o zaman yeniden bir hâl ve durum değerlendirmesi yaparak İslâm fıkhına olan ihtiyaç gözden geçirilmeli değil mi?

7. Cinler hakkında Kur'ân ve Hadis'in hiçbir yerinde on­lara hilafet verildiğine ilişkin herhangi bir ibare bulunma­maktadır. Ancak insanlar gibi cinlerin de sorumluluk taşı­dıkları, küfür ve iman ile itaat ve itaatsizlik konularında öz­gür oldukları beyan ediliyor. Aynı şekilde Kur'ân ve Ha-dis'ten, cinler tarafından insanın vücudunun ve zihninin esir alındığı anlamı çıkmıyor. Ancak deniliyor ki; şeytan hasletli cinler insanın nefsi emmaresiyle anlaşılmaz bir şekilde bağlantı kurarak, onu doğru yoldan saptırmaya çalışmakta­dır. Bunun dışında Kur'ân ve Hadis'te İblis'in her yerde mev­cut olduğu yazılmamakta, aksine doğru yoldan saptırmaya çalışan şeytan hasletli cinlerden bir şeytanın her insana ya­pışmış olduğu söylenmektedir. İblis her yerde her insana git­memektedir. O, şeytanların önderidir ve belki de büyük li­derlerin yanma gitmekte, onlarla birlikte olmaktadır.

8. Benim ahiret hakkında verdiğim izahat ile sizin tövbe kavramıyla ilgili fikirleriniz arasında gerçekte bir çelişki yoktur. İnsanın işlediği suçların etkileri onun kendi şahsı üzerinde görülmekte ve toplumda geniş bir alana yayılmak­tadır. Hatta, suçlunun ölmesinden sonra da bunun etkisi uzun süre devam etmektedir.

Eğer suçlu tövbe etmez ve ölünceye kadar eylemlerine de­vam ederse, o zaman kesinlikle Allah'ın hesaplaşması ve cezası ile karşı karşıya kalır. Eğer suçlu tövbe eder ve nefsini ıslah için samimi girişimlerde bulunursa, Allah onu hesaba çekmekten ve cezadan muaf tutar ve işlediği suçlardan dola­yı zarar gören insanların zararını başka bir vesile ile telafi eder. Eğer tövbe ile de affin kapısı kapalı tutulsaydı, o zaman bir defacık bile olsa ahlâkî sefalete düşen kimseye hayâl kı­rıklığından başka birşey kalmayacak ve bu hayâl kırıklığı onu sürekli olarak ahlâksızlık bataklığına düşürmeye de­vam edecekti.

9. Gıybet hakkında detaylı bilgi "Tefhim'in üçüncü cil­dinde verilmiştir. Eğer okursanız gıybet ile ilgili sınırları; meşru olan ve olmayanın hududlanm net bir biçimde orada bulacaksınız.

10. Ye'cüc, Me'cüc ve Deccal'in çıkışı ile İsa (a.s) hakkın­daki sorunuza gelince: Ben bu konuda teferruatlı cevap ver­me durumunda değilim. Gelecekte dünyada neler olacağını bilemem. Gelecek hakkında Kur'ân ve Hadis'ten anlayabil­diğim kadarına Tefhim'ul Kur'ân'da ve "Nübüvvetin Sonu" adlı eserimde yer verdim. Fakat bu konuda teferruatlı bilgi­miz de mevcut değildir. Atom silahlarının varlığı bile eski si­lahların kullanımını gereksiz kılmayabileceği gibi göğüs göğüse savaşma ihtimalini de ortadan kaldırmayabilir.[39]

 

"Nur" Ve "Kitabı Mübîn" Aynı Şey Midir?

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'ân'ı mütâlâa etmek insana iç huzuru ver­mekte, akılları da tatmin etmektedir. Fakat siz Tefhim'ul Kur'ân'm 1. cildinde Mâide Sûresinin:

"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gel­di" [40] ayetinin tefsirini sunarken, 3. rükuda, bir grup insanın size dil uzatmasına imkan veren, diğer bir gru­bu da bilginize hayran bırakan bir açıklamada bulunmuş, büyük bir hata işlemişsiniz. Siz ayetin bir bölümünü şöyle çevirmişsiniz:

"Siz Allah tarafından gönderilen ışığa ve hakkı gösteren bir kitaba kavuştunuz. (Ki bu vesile ile Allah kendi rızasına talip olan insanlara güvenliğin yollarını öğretmektedir...)"

Bu tercümeden belli olmaktadır ki, siz "ışık"ı başka ve "hakkı gösteren Kitab"\ başka birşey olarak telakki ediyor­sunuz. Ayetin açıklaması ile ilgili 38 nolu açıklama notun­dan da bu anlaşılıyor. Çünkü orada "Allah'ın Kitabının ve O'nun Peygamberinin Sünneti'nin ışığında gitmek isteyen kimse" şeklinde bahsederken, sanki siz jy

"bihillah" kelimesinden her ikisinin de (Nur ve Kitâb-ı Mübîn) aynı şey demek olduğu ve bunların ayrı ayrı şeyler olamayacağı açıkça anlaşılıyor. Eğer iki ayrı şey olsaydı, o zaman tercümenizden de anlaşıldığına göre    

Eğer her ikisi de aynı "şey" ise bu, "şey" nedir? Peygamber midir, yoksa Kur'ân-ı Kerim midir? Kur'ân'm başından so­nuna kadar hiçbir yerinde Hz. Muhammed'e ne "Nur" ne de "Kitab-ı Mübîn" denilmediğini siz de kabul edersiniz. Ancak birçok yerlerde  

 

Cevap:

 

Mektubunuzu aldım.

"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir knap geldi" [41] ayetinde "vav"ın fonksiyonu izahat ve tefsir için­dir.

Çeviriniz aslında şöyle olmalı idi:

"Size Allah 'tan bir ışık, yâni; hakkı gösteren öyle bir kitap ulaşmıştır ki, onun yoluyla...

Ve 38 nolu açıklama notunuz da şöyle olsa idi doğcu olurdu: "Allah'ın Kitabından ışık sağlayan kişilerin düşünce ve uy­gulamaları..."

Maide Sûresinin 15. ayetinde yaptığım tercümeyi benden önceki birçok mütercimler de aynı şekilde yapmışlardır. Ve bunun tefsirinde de ben tek değilim.

Bir çok müfessir bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. Bir­kaç Urduca tercüme mütalaa için sunulmaktadır:

Şah Veîiyyullah Hazretlerinin tercümesi:

Size Allah'tan bir nur ve aydınlık bir kitap, yâni; Kur'ân geldi'!

Şah Rabuddin'in tercümesi:

Size Allah tarafından ışık ve açıklamalar getiren kitap gel­di.

Şah Abdülkadir'in tercümesi:

Size Allah tarafından gönderilen aydınlık ve kitap açıklı­yor...

Mevlânâ Mahmut Hasan'm tercümesi:

Şüphesiz size Allah tarafından aydınlık ve beyan eden kitap gelmiştir."

Şimdi müfessirlerin tefsirlerini mütalaa edelim:

Ibn Cerir, "Nur" kelimesinin tefsirini şöyle vermektedir:

Nur'dan kasıt Hz. Muhammed'dir. O'nun aracılığı ile Al­lah hakkı aydınlattı, islâm 'ı egemen kıldı ve şirki ortadan kaldırdı." İmam Râzi şöyle yazıyor:

Bu ayetin tefsirinde birçok farklı görüş vardır. Birincisi; nur'dan kasıt Hz. Muhammed (s.a), kitaptan kasıt Kur'ân'dır. İkincisi; nur'dan kasıt islâm ve kitaptan kasıt da Kurandır. Üçüncüsü ise, nur ve kitaptan çıkan mânâ sa­dece Kur'ân'dır, fakat bu görüş zayıftır. Çünkü bağlaçta 1.2. fıkra arasında tezat (ayrılık) olması gerekir." Allâme Alûsî' de, "Nur"dan kasıt Hz. Muhammed'in (s.a) şahsıdır" tefsirini tercih etmiştir.

Mevlânâ Şebbir Ahmet "belki" kelimesini kullanarak nur'dan maksat Hz. Muhammed'dir diye yazmışsa da bunun dışında başka bir tefsire de yer vermiyor. İfadelerden onun da aynı görüşü tercih ettiği anlaşılmaktadır. 'Belki' sözcüğü­ne ise nur'dan kastın-Hz. Muhammed (s.a) olduğuna dair Kur'ân'da kesin bir açıklama bulunmadığı için yer veriyor.

Siz bu şekildeki tefsirlerin yanlış olduğunu "onunla doğru yola üetir"deki zamirin tekil zamir olmasıyla ısbat etmek istemişseniz de bu doğru değildir. Kur'ân'da "ve" bağlacı ile birlikte iki ayrı kişiden söz ettikten sonra te­kil çekimin kullanıldığına dair birçok örnek bulunmaktadır ve orada "ve"yi tefsir ve izah mânâsında kullanmak yersiz­dir. Örneğin Nûr Sûresi'nde:

"Onlar aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir" [42]yazıyor. Acaba burada siz "vav" harfini tefsir ve izah anlamında mı kullanacaksınız?

Bu gibi durumlarda ikisinin de hükümde aynı olduğunu bildirmek için tekil zamiri kullanılmaktadır. Allah'ın ve Rasûlü'nün emirleri iki ayrı şey değil, Allah ve Rasulü tara­fından verilen aynı emirlerdir. İkisi arasında tuhaflık, zıtlık mümkün değildir. Dolayısıyla, Kitabın ve Rasûl'ün talimat­ları da ayrı ayrı değil; bilakis aynıdır, ikisi de aynı doğru yolu göstermektedir.

Bu tefsir ve izah tarzından bazı kişilerin yanlış anlamlar ve tartışmalar çıkaracakları düşüncesine gelince: Derim ki: Asıl saplantı Hz. Muhammed'in kişiliğim hidayet nuru ola­rak nitelendirmek değil; O'nun beşeriyetini inkar etmektir. Kur'ân'da Hz. Muhammed'e "Nur" denildiği için biri O'nun insan olmadığını savunursa, o zaman Kur'ân'da O'na Aydınlatıcı bir lâmba[43] buyurulmasına ne cevap verecektir? Bu durumda Hz. Muhammed'in (s.a) insan değil de bir lâmba olduğunun mu kabul edilmesi gere kecektir?[44]

 

Bitki Ve Haşerelerde Ölüm Ve Yeniden Dirilme

 

Soru:

 

Merakımı gidermek ve Tefhim'ul Kur'ân okuyucusunun bilgisini arttırmak bakımından dikkatinizi aşağıdaki konu­lara çekmeye değer buluyorum;

1) Siz Nahl Sûresinin 65. ayetini şöyle tercüme etmişsi­niz:

"Görüyorsunuz ki yağmur mevsiminde Allah gökten yağ­mur yağdırdı ve bu sayede ölü duran toprağı canlandırdı. Kesinlikle bunda dinleyenlere bir alamet vardır."

Bu ayetin tefsiri ile ilgili 53 nolu açıklama notunuz kısaca şöyledir:

"Geçtiğimiz yağmur mevsiminden sonra ölmüş olan bit­kiler veya sıcak günlerde izi bile kalmayan sayısız hareşat birdenbire canlanmış. Böyle olduğu halde siz Nebî'nin ağzın­dan "Allah bütün insanları öldükten sonra diriltecektir" biçi­minde çıkan sözleri duyup hayret içinde kalmaktasınız."

Ölümden sonraki hayat için verilen bu örnek hakikat ve müşahadeye tamamen aykırıdır. Bir bitki kesin olarak ku­ruduktan (öldükten) sonra ne kadar yağmur mevsimi görür­se görsün, yeniden canlanamaz. Ancak, bir hayat belirtisi kalmış olan kökler bitki olarak fışkırabilir. Kuşkusuz belli mevsimlerde haşerat ölmekte fakat bazıları değişik biçim­lerde hayatiyetlerini muhafaza etmekte, uzun zaman cansız ve hareketsiz kaldıktan sonra yumurta, larva şeklinde; top­rak altında, tahta içlerinde, kapılarda, deliklerde, su vs. yer­lerde saklanarak uygun derecede sıcaklık ve rutubet ortamı bulduklarında kabuktan dışarı çıkmaktadırlar. Sinek, sivri­sinek, kelebek, tahta kurusu ve dünyanın bütün haşeratı ha­yatın çeşitli evrelerinden geçmekte ve bu evreler böigelerin havasına, suyuna, iklimine göre muhtelif zamanlarda teka­müle erişmektedir. Onun içindir ki, haşerat ve bitkilerin ölümden sonra dünyada yeniden canlandıkları şeklindeki misaliniz gerçeğe aykırıdır.

Bu tefsiri ileri sürmeden önce bir Botanik (bitki bilimi) ve Entemology (böcek bilimi) bilginine danışsaydmız veya bu bilimler hakkında bir kitap okusaydmız, böyle önemli bir ko­nuda hataya düşmezdiniz.

Böylesine mantıklı ve muhteşem bir tefsirde bilim ve ger­çek dışı şeyleri okuyan, sizin kabiliyetinizden ve ilme vukufî-yetinizden haberi olmayan insanlar, diğer konular hakkında verdiğiniz bilgileri de aynı ölçü içerisinde değerlendirecek­lerdir.

Ben bu açıklamaları kendi sınırlı bilgime ve böcekler ko­nusundaki bir uzmana dayanarak yazmaktayım.

2. Tefhim'ul Kur'dn'daki, A'raf Sûresi'nin 87 nolu açıkla­ma notunun aşağıdaki satırları dikkate değerdir: "Allah'ın emriyle yumurtanın içindeki birkaç cansız maddenin yılana dönüşmesi ne kadar tuhaf bir olay değilse, yine Allah'ın em­riyle bir âsânın yılana dönüşmesi de o kadar tuhaf bir olay değildir. Söz konusu cümlede tuhaf veya tuhaf olmayan, a tartışması bir yana, söylemek istediğim tek şey şudur: Yılan, balık, kertenkele, tavuk, güvercin vb. canlı varlıklar çıkaran yumurta içindeki madde cansız değil, canlıdır. Yânı; bir yu-martada erkek ve dişiden gelme döllenmiş embriyo (Ovum sperni) vardır. Cansız made içeren yumurta erkek tarafın­dan döllenmemiş yumurtadır. Ve bundan yavru çıkmamak­tadır. Bu gerçekten hareketle deliliniz gülünçtür. Allah'ın mucize gücünü, yanlış bilimsel yöntemlerle kanıtlamak da­ha da tuhaf olmaktadır.

 

Cevap:

 

Hatalarımı düzeltmeye çalıştığınız için teşekkür ederim. Nahl Sûresi'ndeki söz konusu ayete gelince: İlgili açıklama­larımızda gösterdiğimiz deliller ve ispatlar yağmur mevsi­minde herkesçe görülen genel manzara ile ilgilidir. Bu genel müşahadenin açıklamasını şu sözlerle yapmıştım:

"Siz de her sene kendi gözlerinizle bu manzarayı görüyor­sunuz. Toprağın dümdüz durduğu, hayatın hiçbir belirtisi­nin mevcut olmadığı; otun bitmediği, bitkinin olmadığı ve hiçbir haşeratm bulunmadığı bir riianzarayı her sene görür­sünüz. Bir de görürsünüz ki, toprak içinde gömülü sayısız kökler birdenbire topraktan fışkırmış ve geçtiğimiz yağmur mevsiminde doğduktan sonra ölmüş olan bitkiler birdenbire tekrar ortaya çıkmış. Yaz kuraklığında izi bile kalmayan sa­yısız haşerat geçtiğimiz yağmur mevsiminde görüldüğü gibi birdenbire aynı haşmetiyle tekrar meydana gelmiş."

Biyoloji, Botanik ve Entemoloji açısından bu meselenin yakından değerlendirilmesine gelince: Ben tavsiye ettiğiniz gibi bu konuda uzmanlara danışacağım. Sizin ve bu hususta bilgi sahibi arkadaşlarınızın görüşü olan çimlerin kökleri ve haşerelerin tabiî ölümden sonra yağmurun yağmasıyla diril­melerinin mümkün olmadığı ve ancak hayat belirtisi kalmış olan kök ile haşerelerin yeniden canlanabilecekleri şeklinde­ki görüşün bir deneye, müşahadeye dayanıp dayanmadığını bana açıklamanızı rica ediyorum.

Yoksa siz, tabiî ölümden sonra bir canlının yeniden diril­mesinin mümkün olmadığı, dolayısıyla, yağmurda yeniden canlanan şeyde muhakkak bir canlılık belirtisi olduğu şek­lindeki görüşünüzü kıyas yoluyla varılmış bir varsayım ola­rak mı ileri sürüyorsunuz?

Arap çölünün Rub'ul-Hali denilen bölümü bazen on sene kadar yağmurdan yoksun kalmakta ve bu bölgede sıcaklık derecesi 124-140'a kadar varmaktadır. Buna rağmen, yağ­mur yağdığı zaman çölde ot çıkmakta ve haşereler gezinme­ye başlamaktadır. Bunu bölgeyi gezen birçok turistten dinle­dim.

Ben 1959'un sonunda Arabistan'ı gezerken Tebük'e var­dığım gün yağmur yağdı. Oranın valisi ve kadığı bana tam 5 yıl önce son yağmurun yağdığını söyledi. Ben Tebük'ten ayrı­lırken, daha önce kuraklık yaşanan çölde yemyeşil otların bitmekte olduğunu gördüm. Arabadan inip burada haşerele­ri aramak aklıma gelmedi. Fakat otlar gözlerimin önünde duruyordu.

Burada şu soru ortaya çıkıyor:

Acaba, yağmur yağınca canlanan köklerde beş-on yıl sü­resince bir dereceye kadar hayat belirtisi mevcut olabileceği olgusu sadece bir varsayımdan mı ibarettir, yoksa yağmur ile canlanan köklerde hayat belirtisi kalmış olduğu düşünce­si gerçekten tecrübe ve müşahadeye mi dayanmaktadır? Ay­rıca, hakikaten köklerin tabiî Ölümü ile belli bir seviyede canlı olma arasında kesin bir ayırım kaidesi ilimle ortaya çıkmış mıdır?

Aynı soru, çöl kumunda uzun müddet kuraklık ve şiddetli sıcaklıktan sonra yağmurla ortaya çıkan haşereler için de so­rulabilir. Acaba bu varlıkların yağmurdan Önce herhangi bir canlılık emaresi taşıdığına ilişkin araştırma yapılmış mıdır, yoksa bu sadece bir varsayımdan mı ibarettir? Eğer siz bu konuya ışık tutarsanız, ben de Tefhim'ul Kur'ân'daki bu ko­nunun tüm yönlerini gözden geçirerek, yeniden düzeltmeler yapacağım. Bu mesele etraflıca araştırılmalı, kesin sonuçlar alınmalıdır.

Bence, Allah ölümden sonraki hayatın göstergesi olabil­mesi açısından bazı bitki ve hayvanları yeniden hayata dö­nebilecek özellikte yaratmıştır. Bu yüzden, Kuranda sık sık yağmur ile ölü toprağın ayağa kalkmasına değinilmektedir. Ve bu, ölümden sonraki hayatın delili olarak nitelendiril­mektedir.

Âsâ'nm yılana dönüşmesi mucizesi hakkında yazdıkla­rım konusundaki düşüncelerimi bir kere daha açıklayayım. Dişi ve erkekten gelen hayata yeniden dönüştürme mad­desini içinde barındıran döllenmiş (fertilised) yumurta da canlılığı kendisine Allah'ın vermiş olduğu maddi bir oluşum­dur. Yoksa, cismi oluşturan madde bizatihi içinde hayat taşı­mamaktadır. O halde aradaki fark sadece şudur: Yılanların doğal olarak üremeleri; erkek ve dişinin birleşmesiyle teşek­kül eden, maddi cisimden oluşan yumurtaya canlılığın veril­mesi ve bilahare aşamalı olarak embrionun gelişip yılana dö­nüştürülmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak mucizeye dayalı olarak âsâ'nm yılana dönüşmesi; asanın maddi yapı­sına Allah'ın doğrudan müdahale ederek yılanımsı bir hayat ve şekil vücuda getirmesi ile gerçekleşmiştir.

Ben şunu demek istiyorum: Asâ'dan doğrudan doğruya yılan vücuda getirmek olağanüstü bir hadise olduğu için mu­cizedir. Oysa, erkeklik ve dişilik maddelerinin (ovum-sperm) birleşmesinden yılan vücuda gelmesi de mucizedir. Bunun mucize olduğu düşüncesinin akla gelmemesinin tek nedeni; bizim bunu doğal bir hadise olarak görmemizden başka bir şey değildir.[45]

 

Peygamber Hanımlarının •Uzun Dillilik" İle Suçlanması

 

Soru:

 

Tahrim Sûresi'nin:

Allah'a tevbe ederseniz, kalbiniz gerçekten (tevbeyi gerektiren bir duruma) yönelmişti (tevbe etmeniz ge­rekir). Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) O'nun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve mü­minlerin iyileridir. Bunun aıuindan melekler de O'na arka dır" [46] âyetini teşrih ederken Tefhim'ül Kur'ân'da Buhari ve Müslim'in naklettiği ve Hz. Ömer'in de rivayet ettiği hadisteki Hz. Ömer'in turâcii" şek­lindeki ifadesini şu şekilde yorumlamışsınız: "Rasûlullah'a hiçbir zaman dil uzatma". [47] Bu doğru olmak­la birlikte ben sizden bu sözcüklerinizi değiştirmenizi rica edeceğim. Çünkü ehl-i ziğ (fesat ehli) size yoğun olarak yö­nelttiği suçlamalara bir de Hz. Peygamberin (s.a.) eşlerine de dil uzattığınız, onlara karşı da saygısızlık ettiğiniz suçla­masını eklemişlerdir.

Fesat ehline propaganda malzemesi sağlamamak için anlamda herhangi bir değişiklik de olmayacağından ben si­ze Tefhim'ül Kur 'ândaki "dil uzatma" ifadesi yerine "ters cevap verme" veya "yüzüne karşı cevap verme" ifadelerini kullanmanızı tavsiye ediyorum.

 

Cevap:

 

Hz. Ömer'in rivayetinden Hz. Peygamber'in (s.a) hanım­larının Rasûlullah'a karşı ters cevap vermeye başlattıkları

anlaşılıyor. Siz de bilirsiniz ki, eğer küçük birisi rütbe açısın­dan büyük olan diğerine yüzüne karşı ve ters cevap veriyor­sa bunun adı dil uzatmadır, uzun dilliliktir. Örneğin; eğer bir baba oğlunu herhangi bir kabahat yüzünden azarlar, oğ­lu da babaya ters cevap verirse, bu, dil uzatmaktan başka birşey olamaz. Kaldı ki bu hareket Hz. Peygamber'e (s.a)

karşı yapılmıştır.

Birileri, Rasûlullah'tan (s.a) ziyade O'nun pak ve temiz eşlerine saygı göstermek gerektiğim düşünüyorsa; ben de böyle bir hastalığın tedayisi için ilaç bulunmamaktadır.

Hz. Peygamberin (s.a) mübarek eşlerinin hoş olmayan davranışları o dereceye ulaşmıştı ki, Hz. Ömer kızı Hz. Haf-sa'ya kızmış ve sonra da Peygamber eşlerini tek tek ziyaret ederek onları Allah'ın gazabından korkutmak zorunda kal­mıştı. Hz. Muhammed de (s.a) darılarak ye onlarla ilişkiyi keserek 29 gün boyunca yalnız kalmıştı. Öye ki sahabe-i ki­ram arasında Hz. Peygamber'in eşlerinden boşandığı endi­şesi yayılmıştı. Sonunda Allah da Kur'ân-ı Kerim'de onları uyardı. Eğer bu sadece ters cevap vermeyle sınırlı olağan bir olay olsaydı, bu konuda itiraz edenler böyle basit bir konuda Allah tarafından hemen âyet gönderilmesi konusunda nasıl bir yorumda bulunacaklar? Tuhaftır ki, onlar Nebinin (s.a) ufak bir şeyde eşlerine bu kadar kızdığını ve dargörüşlü ol­duğunu düşünüyorlar.

Hz. Ömer'i ne zannediyorlar ki; önemsiz bir konuda ken­di kızını azarlasın ve sonra da Peygamber'in (s.a) bütün ha­nımlarına giderek onları Allah'tan korkutsun. Kur'ân ve ha­diste ispatlanmış bu konuyu aktardığım için mi günahkâr oluyorum? Muhaliflerin benim söylemek istediğim her şeye itiraz etmek işidir. Onun için ben hiçbir konuda onların ta­vırlarını önemsememeye karar verdim. Onlar istedikleri ka­dar günah kazanmaya devam etmekte serbesttirler. [48]

 

Semud Kavminin Mkskenleri

 

Soru

 

Dr. Nicholson, "Arapların Edebiyat Tarihi" adlı ünlü eserinin birinci bölümünde "Semud Efsanesi" başlığı altın­da şöyle diyor:

"Kur'ân'a göre Semud kavmi kayaları oyarak yapılan ev­lerde yaşamakta idiler. Günümüzde de Hicr bölgesi denilen yerde görülebilen bu oyulmuş mağaraların asıl durumun­dan Hz. Muhammed'in (s.a) haberdar olmadığı bir gerçektir. Bu evler Medine'nin kuzeyinde bir haftalık uzaklıktadır. Üzerlerinde Nebtî dilinde yazılar bulunan kitabelerden de anlaşıldığına göre bunlar ev değil, mezarlardı."

Ümit ediyorum ki bu konuda bendenizi araştırmaları­nızdan haberdar edersiniz.

 

Cevap:

 

Semud kavmine ait yapıların bulunduğu bu yoldan Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetinden önce birçok defa geçtiğini ve nübüvvetten sonra da Tebük seferi dolayısıyla Peygamber'in (s.a) ordusuyla birlikte buradan geçtiğini zavallı Nicholson bilmiyor. O zamanın Asapları Semud milletinin bölgesini ve Semud halkının dağları delerek bu binaları yap­tıklarını biliyorlardı. Onun içindir ki, o zamanki Araplar Kur'ân'ın bu beyanını hiç yadırgamamışlardı.

Ben de şahsen Hicr bölgesinde Semud kavminin binala­rını gördüm. Nebtî bölgesini de gezip buradaki tarihi binala­rı da gördüm. İkisinin mimarı tarzı arasında uçurumlar var. Semudluların binalarında Nebtîlere ait yazıtların bulunma­sı bunların Nebtîlere ait binalar olduğunun kanıtı değildir. Bu bölge Nebtîlerce işgal edilince kendi yazıtlarını yerleştir­miş olabilirler.

 

Soru:

 

Açıklamalarınıza çok teşekkür ederim. Bu bana düşün­mek için yeterli kaynak sağlamıştır. Fakat ben geçen sefer söylediklerimi anlatamadığımı hissediyorum. Asıl mesele bu binaların Semudlulara mı, Nebtîlere mi ait olduğu değildir. Nicholson da Hz. Peygamberin (s.a) bu binaları gördü­ğünü ve Araplarca da bu binaların Semudlulara ait olduğu­nun bilindiğini söylemektedir. Nicholson da, bu binaların Semudlulara ait olduğunu reddetmemektedir. Asıl konu şu: Bu oyuklara Kur'ân-ı Kerim'de "büyüt" "evler" denilmekte­dir. Gerçi bu kelime (büyüt) ile genelde herhangi bir amaç için kullanılan odacıklar kastedilirse de akla en yatkın olanı bunların "ey" olduğudur. Nicholson'a göre ise bunlar ev değil "mezarlar"dır. Bu arada bendeniz bazı araştırmalarım sonu 1975'de bir hac kafilesi ile birlikte yolculuk yaparken Hicr bölgesini gezen Doughty isminde bir ingiliz seyyahın bu binaların şemasını çizdiğini ve bunlar üzerindeki kabart­ma yazıların kopyalarını ünlü Fransız bilgini Alsana Sonua Jousef Kenan'a gönderdiğini Nicholson'dan öğrenmiş bulu­nuyorum. Sonra ne olduğunu öğrenemedim. Ancak şunu an­ladım ki, Nicholson bu şahsa istinaden Kur'ân'da "büyüt" de­nilen binaların aslında mezarlar olduğu iddiasını ortaya atı­yor.

Kuşkusuz Allah'ın buyruklarında yer alan her şey doğ­rudur ve aksine sonuç çıkaran her kimse yanılgıya düşmüştür. Ancak birisi ilmi düzeyde tarihi eserleri tanık göstere­rek belli bir meseleyi sonuçlandırmaya çalıştığı zaman, aynı düzeyde bunun araştırılması ve ona göre kabul ve reddedil­mesi zorunlu hale gelmektedir. Bir süredir Nicholson'un bu kitabı piyasada satılmaktadır. Birçok müslüman ilgili yazıt­ları görme ve kopya etme yeteneğine sahip olduğu halde, bu­güne kadar hiç kimse, ilmi düzeyde bu meseleye ışık tutma­mıştır.

Bugünlerde, Tefhim'ul Kur'ân'da tarafınızdan Semud ve onların yapıları hakkında verilen bazı açıklamaları göz­den geçirdim. Diğer konularda olduğu gibi bu konuda da da­ha fazla bilgi vererek bizi aydınlatabileceğinizi düşündüm. Bir kere siz resimli kampanya açmiştınız. Bu resimlerde yu­karıda sözü edilen binalar da vardı. Acaba bu yazılara ait ay­rı, tek resimler bulunabilir mi? Bu yazıtların sayısı ne ka­dardır? Hangi dilde yazılmıştır? El yazısı ile mi, ne çeşit bir yazıyla yazılmıştır? Biz bu yazıyı nasıl okuyabiliriz? Gerçek­ten bunların-mezar olduğu kanıtlanmış,mıdır? Öyle ise Kur'ân'ın tefsiri ile bunu nasıl telif edeceğiz? Kur'ân da bun­ların ikamet yerleri olduğuna dair delil mevcut değil midir? Öyleyse bu yapıların mezar olduğunu gösteren kitabele­ri birileri çıkıp da niye yazmıştır? Bu yazıların sonradan Nebtîlerce yazıldığına ilişkin varsayımınız düşündürücü­dür. Fakat bu konuda da ilmi araştırcnaya gerek vardır. Ben, müsteşriklerin yanılgıya düştüğünü ilmi düzeyde ispatla­mak için, Kur'ânî gerçekliğin inkârı mümkün olmayan ısba-tının bulunmasını istiyorum.

 

Cevap:

 

Ben Kur'ân'ın indiği toprakları gezmeden önce Do-ughty'nin seyahatnamesini okudum ve onun tarafından Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a) hakkında uyandırıl­mak istenen şüpheleri gozönünde tutarak Hicr ve Medâin-i Salih de Semud binalarını gördükten sonra Nebtî bölgesini de gezerek Nebtîlerce yapılan binaları seyrettim. Bu binala­rın her ikisinin de fotoğraflarını çekip, Nebtîlere ve Semud-lulara ait binaların mimarî stili arasındaki farkı herkes gör­sün diye, Tefhim'ul Kur'ân'm 3. cildinde yayınladım. Semudlular ile Nebtîlerden her biri, kendi dönemlerinde, dağ­ları kayaları oyarak evler yapmışlardı. Nebtîler Semudlulardan yüzlerce yıl sonra gelmişlerdir. Dolayısıyla onların zamanında, Semudlulara göre, dağları oyarak ev yapma sa­natı daha fazla gelişmişti. İnsan, Semud bölgesinde mevcut olan bazı evleri gördüğü zaman, bunların; meclis, toplantı salonu olarak kullanıldığını düşünüyor. İki veya üç odadan oluşan bazı evler harhalde oturmak için yapılmış olsalar ge­rek. Bir kısmı ise küçük veya büyükçe bir tek kulübeden iba­ret. Ben bunların başlangıçta mezar olarak inşâ edildiğine dair hiçbir ize rastlamadım. Yüzyıllar sonra bu bölgeler Nebtîlerce işgal edilince onlar tarafından mezar olarak kul­lanılmış olabilir. Fakat günümüzde orada mezar niteliği ta­şıyan hiçbir bina bulunmamaktadır.

Yazıtların lisanı ile alfabesine ilişkin olarak şunu anla­mamız gerekir ki, eski Sami dillerin alfabeleri ile yazıları içi­ce girmişti ve birbirine benzemekteydi. Semud, Lihyan ve Nebtî dilleri ile yazılış tarzları arasındaki küçük farklar tarihin çeşitli dönemlerinde devam etti. Dolayısıyla Arapların eski eserlerini araştıranlar için hangi yazının Semudlulara, hangisinin Nebtîlere ve hangisinin Lihyanhlara ait oldu­ğunda karar kılmak hayli zor olmuştu. Semudlulara ait bi­nalara sonradan Nebtîler kendi yazıtlarını yerleştirmişler veya onlardan önce Lihyanlılar yazmışlardır. Yahut Semud-luların başlangıçta birkaç kitabe yazmış olduklarını söyle­mek de mümkündür. Biz yazının kime ait olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz.

Dr. Cevad Ali İslâm'dan Önceki Arap Tarihi adlı kitabı­nın 2. cilt 313. sayfasında ve devamında yine 7. cild 36-56. sayfalarda bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi vermektedir. Aynı şekilde meseleyi iyice anlayabilmeniz için Tefhim'ul Kur'ân'm 3. cildinden Şuarâ Sûresinin 99 nolu dipnotunu, ilgili resimlerle birlikte, gözden geçirebilirsiniz.[49]

 

İnsan Vücudunda Üreme Maddesinin Kaynağı Neresidir

 

(Târik Sûresi'nden Bir Ayetin Açıklaması)

 

Soru:

 

Ben bir doktorum. Tercüman'ul Kur'ân'ın Eylül sayı­sında Târik Sûresi'nin 5-7. âyetlerinin tercümesini yapmış ve bir de açıklama eklemişsiniz. Ancak açıklamanızı pek an­layamadım. Tercümeniz şöyle:

"insan bir baksın hangi şeyden yaratıldı? Dökülüp atı­lan bîr sudan yaratıldı. Bel ile göğüs kemikleri arasından çı­kan bir sudan" [50] Bu âyetlere yapmış olduğunuz açıklamayı defalarca dikkatli dikkatli okumama rağmen an­layamadım. Bilimsel deneylerden anlaşıldığıkadarıyla üre­me maddesi testislerde (testide) oluşmakta, ince ince kanal­lar yoluyla büyük kanallara geçerek karın duvarındaki ke­miğe paralel bir konuma sahip büyük bir kanala (ıngumal canal) girerek yakındaki prostata (prostate) toplanmakta­dır. Burada nemlenen bu maddenin dışarı çıkması da bura­dan olmaktadır. Ben bu suyun kaburga kemikleri ile belke­miği arasından çıkmasına anlam veremiyorum. Şu da var ki, bunun kontrolünün kaburga kemikleri ile belkemiği arasına bir ağ gibi yayılmış bir sinir sistemi sayesinde yapıldığını da kabul ediyorum. Tabii bu da belli bir noktaya kadar. Bunun kontrolü beyinde bulunan diğer bir guddenin nemlenmesi suretiyle olmaktadır.

Ancak bizim üzerinde tartıştığımız konu (bir kanal vası­tasıyla çıkması gereken) bu suyun nereden çıktığı meselesi­dir. Ricam bu âyetin tefsirini ayrıntılı bir şekilde yazmanız-dır. Sizden bu ricada bulunmamın nedeni sizin, bilimsel ve­rilere karşı olumlu yaklaşıımnızdır.

 

Cevap:

 

Doktor olmanız dolayısıyla, bedendeki azaların her biri­nin ayn ayrı fonksiyonlara sahip olmasına rağmen, hiçbir azanın kendi başına çalışmadığını, bilakis birbirleriyle ko­ordinasyon içerisinde çalıştığını daha iyi bilirsiniz. Erlik su­yunun yapılma yerinin testisler olduğu ve bu suyun oradan belli uyarılar neticesinde çıktığı açıktır. Ancak, mide, akci­ğer, karaciğer, kalp, beyin, böbrek, vs. kendi vazifesini yap­masa erlik suyunun yapılması ve dışarı atılması sistemi kendi kendine çalışaDÜir mi? Aynı şekilde bir misal olarak şuna bakalım: Sidik böbreklerde oluşmakta, bir kanal vası­tasıyla mesaneye kadar ulaşmakta ve idrar organları yoluy­la dışarı atılmaktadır. Ama bu hangi şey neticesinde olmak­tadır? Kam yapan, tüm bedende dolaştırarak böbreğe kadar ulaştıran azalar kendi vazifelerini yapmasalar, acaba böb­rekler kendi başına sidik adını verdiğimiz maddeyi kandan ayırarak mesaneye kadar gönderme vazifesini yerine getire­bilir mi? Bu yüzdendir ki Kur'ân-ı Kerim'de erlik suyunun belkemiği ile kaburga kemikleri arasından değil de, bu iki kemik arasındaki bölgeden çıktığı anlatılmak istenmekte­dir. Kuranda böyle Duyurulması, erlik suyunun yapılması ve dışarı atılmasını bedenin belli bir bölümünün üstlendiği özel bir çalışma sistemini reddetmek mânâsına değildir. Bi­lakis, bundan anlaşılan odur ki, bu sistem kendi başına de­ğildir. Bu sistem vazifesini, Allah Teâlâ'mn sulb ve terâib arasına yerleştirmiş bulunduğu aza sisteminin toplu çalış­ması sayesinde yerine getirebilmektedir. Bu yüzden, ben, bu işte bütün bedenin devrede olmadığı açıklamasını yapmış­tım. Çünkü, ellerin ve ayakların kesilmesi durumunda da bu sistem vazifesini sürdürmektedir. Şu da var ki, sulb (belke­miği) ve terâib (kaburga kemikleri) arasında bulunan belli başlı azalardan herhangi birisinin mevcut olmaması duru­munda bu sistem vazifesini sürdüremez. Tıbbî yönden bu açıklamamın herhangi bir yanlışlığı varsa lütfen beni uyarı­nız. [51]

 

Tefhim'ul Kuranda "Elhamdulillaktın Tercümesi

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'ân'da. "elhamdulillah'ın tercümesini "Övgü Allah içindir" şeklinde yapmışsınız. Halbuki, bütün halef ve selef mütercimleri bu ibarenin tercümesini "bütün güzellikler Allah içindir", "bütün övgüler Allah içindir" şeklinde yapıyorlar. Tefhim'ul Kur'ân'daki tercüme eksikmiş, mükemmel değilmiş gibi gözüküyor.

 

Cevap:

 

Urduca'da "Allah için Övgüdür" ve "övgü Allah içindir" ibareleri arasında mânâ itibariyle büyük fark vardır. "Allah için Övgüdür"ün mânâsı şudur: Başkaları için olabileceği gi­bi, Allah için de övgü vardır. Ancak, "övgü Allah içindir" de­nildiğinde ortaya şöyle bir mânâ çıkmaktadır: Övgü denen şey tüm mânâları ile birlikte sırf Allah'a mahsustur, başka birine tahsis edilemez. Ben bu tercümeyi, "elhamdülillah" ibaresinde beyan buyurulmuş olan mânâyı aynen verebil­mek amacıyla yaptım. Bu üslûbun seçilmesiyle, diğer mü­tercimlerin, "bütün güzellikler Allah içindir" veya "tamam güzellikler Allah içindir" ya da "bütün Övgüler Allah için­dir" şeklinde vermek istedikleri mânâ daha iyi bir şekilde verilmektedir.[52]

 

İslâm Öncesi Araplar Arasında Hurûf-U Mukattaat'ın Kullanılışı

 

Soru:

 

Teflıim'ul Kur'ân'da. "huruf-u mukattaat'la ilgili ola­rak, bu üslubun cahiliye şairleri arasında bilindiğini, ancak daha sonra terkedüdiğini yazıyorsunuz. Buna birkaç itira­zım var:

1. Söylediklerinize delil teşkil etmesi yönünden, buna cahiliye şairlerinin şiirlerinden ve hatiplerin konuşmaların­dan Örnek verebilir misiniz?

2. Sahabe-i kirâm'ın sözlerinde değişik örneklerine rast­lanıyor mu?

3. Eğer mukattaat harflerini kullanma üslûbu sonradan terk edildi ise h\x"apaçık Arapça bir dille" [53] buyruğuna ters düşmez mi?

 

Cevap:

 

Eğer siz mukattaat harfleri ile ilgili detaylı bir araştır­ma için boş zaman bulamıyorsanız, sadece "Lisan el-Arab"m.I. cildindeki "Mukatiat Harflerinin Tefsiri" bölü­müne bir göz atmız. Oradan öncelikle müfessirlerin bu ko­nuda çeşitli yorumlar getirdiklerini göreceksiniz. Sonra da ünlü dil uzmanı el-Zeccâc'ın, "Araplar bir harf söyleyerek o harfin bulunduğu bir kelimeyi kastediyorlardı" dediğini gö­receksiniz. El-Zeccac bu sözüne şu örneği göstermiştir;

Onlar bu gibi harflerin mânâlarını kolaylıkla arılayabili­yorlardı. Bu sebepledir ki. Kur'ân geldiği zaman hiçbir Arap bu harflerin kullanılmasına itiraz etmemişti. Fakat sonra­dan bu uygulama kalkınca hangi harfin hangi kelime anla­mına geldiğini anlamak ve Kur'ân-ı Kerim'in mukattaat harflerinin anlamını çıkarmak güçleşti. Bu yönden bunların eş anlamlarını belirlemekte görüş ayrılıkları vardır ve bir tek yorumda görüş birliği sağlanamamıştır.

"Mânâları hâlâ doğru dürüst tesbit edilemeyen harflerin Kuranda bu kadar çok yer alması, bu kitabın anlaşılır Arap­ça oluşuna aykırı düşmez mi?" şeklindeki sorunuza gelince: Buna cevap olarak diyebiliriz ki: Bunların mânâlarının bili-nememiş olması, Kur'ân-ı Kerün'de insana verilen hidâyete (Kur'ân'ın rehberliğine) bir engel teşkil etmez, ona bir nok­sanlık getirmez.

Eğer bu hususta ufacık bir engel, bir eksiklik söz konusu olsaydı, Allah (c.c) bizzat o harflerin ne demek olduğu hak­kında izahatta bulunurdu veya Rasûlullah (s.a) bu vazifeyi icra ederdi.[54]

 

Hz. Ebu Bekir Ve Hz. Osman Zamanında Kuranın Toplanması

 

Soru:

 

Tercüman'ul Kur'ân'ın Eylül sayısının "Resâil ve Mesâil" köşesini okurken içine düştüğüm şüpheleri gidereceğinizi ümid ediyorum.

"Düzeltme" kelimesinin açık örneğini verirken siz, "bir torbaya konulan Kur'ân-ı Kerim değişik malzemeler üzerin­de yazılmıştı. Rasûlullah (s.a) onu sûrelerinin sırasına göre yazılmıştı. Rasûlullah (s.a) onu bûrelerinin sırasına göre toplayarak yazdırmamıştı. Buna ilaveten Yemame Savaşı'nda birçok hafız şehit düşmüştü" diyorsunuz. Ortaya çıkan sorular şunlardır:

Acaba hafızlar bu sûreleri bir tertibe göre mi ezberliyor­lardı, yoksa herhangi bir tertibe uymaksızın mı?

Kur'ân'm tertibi Hz. Ebu Bekir-i Sıddık zamanında mı yapıldı?

Eğer tertip Hz. Muhammed (s.a) tarafından yapıldı ise değişiklik nasıl oldu?

Allah'ın Kur'ân'm korunması için üstlendiği sorumlu­luk nedir?

Başka bir yazmızda, "Kur an-ı Kerim yedi harf (Araplarca kullanılan yedi lehçe) üzerine nazil oldu. Daha sonra orta­ya çıkan kıraat konusundaki görüş ayrılığı yüzünden, Hz. Osman zamanında, gönümüzde de geçerliliğini koruyan Ku-reyş lehçesi kıraat nüshası olarak muhafaza edildi ve diğer­leri yakıldı" diyorsunuz. Bu ifadeler şöyle bir soruyu akla ge­tiriyor: Allah (c.c) geri kalan altı lehçenin muhafazasını yap­mayarak onların zayi olmasına müsaade mi etti? Halbuki Kur'ân-ı Kerim'in korunması sorumluluğunu bizzat Allah (c.c) üstlenmişti.

 

Cevap:

 

Rasûlullah bu dünyadan göç ederken, Kur an-ı Kerim'in eksiksiz ve sûrelerine göre tertib edilmiş şekli sadece onu Hz. Muhammed'den (s.a) öğrenip başından sonuna kadar bütünüyle ezberleyen hafızların zihinlerinde mevcuttu. Ya­zılı haline gelince: Rasûlullah (s.a) Kur'ân-ı Kerim'i kelime kelime yazdırmıştı, fakat bu mükemmel bir kitap şeklinde tasnif edilmeden muhtelif parçalara yazılmıştı. Bazı saha­beler ise kendi isteklerine göre kimi sûreleri yazmışlardı. Fakat kimsede, bütün olarak, Kur'ân'm yazılı tam bir nüs­hası mevcut değildi. Birçok kişi de Kur'ân-ı Kerimin çeşitli sûrelerini ezberlemişti. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a) öğret­tiği tertib ve sıraya göre Kur an'ın tamamını ezberleyen sa­habenin sayısı azdı. Bu sebeple, Hz. Ebu Bekir (r.a), zama­nında önemli sayıda hafız savaşlarda şehid olunca, Hz. Ömer (r.a) eğer hafızlar aynı şekilde şehid düşmeye devam eder ve ümmetin elinde sadece parça parça yazılmış veya kısmen ezberlenmiş olan Kur'ân kalırsa, Kur'ân-ı Kerim'in büyük bir bülümünün kayba uğrayabileceği tehlikesinin farkına vardı. Bu kaygı içinde Hz. Ömer (r.a), Sıddık-ı Ek-ber'e (r.a) Kur'ân'm tamamını bir araya getirerek yazmayı tavsiye ettiği zaman Hz. Ebu Bekir (r.a) başlangıçta Hz. Mu­hammed'in (s.a) yapmadığı bu işi ben yapmaya nasıl cesaret ederim diye korkuya kapıldıysa da sonradan bunun ehem­miyetini gözönüne alarak kabul etti. Aynı kaygıyı, Kur'ân-ı Kerim'i bir araya getirmek için vazife verildiği zaman Hz. Zeyd b. Sabit de duydu. Hz. Ebu Bekir ve Zeyd b. Sabit (r.a), Kur an-ı Kerim'in korunması için hafızların hıfzına güven­menin ve onu bir kitap şeklinde toplu halde yazdırmamanın Hz. Muhammed'in (s.a) bir sünneti olabileceği şeklindeki şüphelerini belirtiyorlardı. Onlar, biz bu sünneti değiştir­meye nasıl cesaret edebiliriz diyorlardı. Nihayet Hz. Ömer'in (r.a) "din ve milletin iyiliği, bu vazifenin yerine geti­rilmesinde ve bu işin tamamlanmasmdadır" sözü ile ikna olup bu işi yapmayı kabullendiler.

Malumdur ki, bu gerekçeyle sünnetten uzaklaşarak bir işi gerçekleştirme imkânı şeriatte olmasaydı, Sıddık-ı Ekber ve Faruk-ı Azam bunu nasıl meşru sayarlardı. Ve bütün bir ümmet onların davranışlarının doğru ocuğunu nasıl teyid ederlerdi.

Ben bu konuyu, yani düzeltme işini Sıddık-ı Ekber ve ar­kadaşlarının Kur'ân'm kelimelerinde veya tertibinde deği­şiklik yaptığı şeklinde kesinlikle nitelendirmiyorum. Benim çıkardığım anlam ile, Hz. Ömer'in (r.a) önerisi üzerine, Sıd­dık-ı Ekber ve Hz. Zeyd b. Sabit'in başta verdiği cevabın an­lamı aynıdır.

ikinci sorunuzun cevabma gelince: Aslında Kur'ân-ı Ke­rim Kureyş lehçesi ile inmişti ve başta verilen emir de aynı lehçe ile okumak ve okutmak şeklindeydi. Allah (c.c) tarafın­dan da bunun korunmasına söz verilmişti.

Fakat hicretten sonra, Hz. Muhammed'in (s.a) isteği üzerine, ülkenin çeşitli bölgelerinde İslâm'ı kabul edenlere kendi bölgelerinin telaffuz ve deyimlerine göre okumakta kolaylık olsun diye- Kur'ân'ın Kureyş lehçesi dışında Arabis­tan'ın en çok kullanılan altı lehçesi ile de okunmasına izin verildi. Bu, Kur'ân-ı Kerimi yaygınlaştırmada kolaylık sağ­lamak için verilen geçici bir izindi. Bu izni devam ettirmek ve Kur'ân-ı Kerim'i yedi lehçe ile dünyanın her yerine ulaş­tırmak amaçlanmamıştı. Fakat o devirde Allah (c.c) tarafın­dan verilen bu izin, Hz. Muhammed'in (s.a) kutsal dönemi­nin sonuna kadar sürdü ve bunu iptal etmek için ne Allah (c.c) bir emir verdi, ne de bu konuda Rasûlü Ekrem'in müba­rek ağzından bir kelime duyuldu.

Kur'ân-ı Kerim'in yedi lehçe ile muhtelif kıraatlarde okunması, başta Arap olmayan yeni müslümanlar olmak üzere, insanlar için fitnelere yol açabileceği görüldüğü za­man Hz. Osman tarafından iptal edildi. Bu sebeple mümin­lerin emiri Hz. Osman (r.a), ümmeti fitnelerden ve ilahi kita­bı ihtilaflardan uzaklaştırmak amacı ile, sadece Kureyş leh­çesi ile yazılan Kur'ân-ı Kerim nüshalarının İslâm dünyası­nın merkezlerine gönderilmesine, diğer altı lehçeye göre ya­zılan bütün nüshaların da yakılmasına karar verdi. Ki her­hangi bir İslâm düşmanı Kur'ân-ı Kerim hakkında bir şüphe ve tereddüt uyandırmaya kalkışanlasın.

Kuşkusuz, yedi lehçeden altısını iptal etme kararı cesur bir uygulamaydı. Eğer şeriat izin vermeseydi ne Hz. Osman (r.a) böyle bir uygulamaya geçebilirdi ve ne de bütün bir üm­met bunu kabul ederdi.[55]

 

"Seyl-İ Arim" Dönemi

 

Soru:

 

1)  Tefhim'ul Kur'ân'da Arim seylabmın zamanını M. 450 olarak belirtmişsiniz, fakat bu bilginin kaynağı hakkın­da hiçbir malumat vermemişsiniz.

2) "Arzul Kur'ân" (Kur an'm İndiği Topraklar) adlı kita­bın yayınından önce de 450'ye ilişkin rivayet bazı kitaplarda yer almıştı. Dolarıyla, Arim Seylabmın 450 senesinde vu­ku bulduğu rivayetlerinin "Arzul Kur'ân" eserinin yayının­dan sonra ortaya çıktığı söylenemez.Nicholson'un Arapla­rın Edebiyat Tarihi isimli eserinde de Seyl-i Arim dönemi için 447 veya 450 senesi yer almaktadır. Fakat bu rivayet sebepsiz gözönünde tutulmaktadır.

3) Tefhim'ul Kur'ân da dahil olmak üzere Kur'ân-ı Ke­rim in muhtelif tefsirlerinin incelenmesinden Kur'ân-ı Ke­rim'de sözü edilen Arim Seylabımn Tübba milleti denilen Himyer Sebelileri ile değil, Sebe'nin ikinci tabakası ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde "Sebelilerin dağılması" ola­yı Hz. İsa'dan sonra değil, önce olmuştur.

4) Arim Seylabı sonucu Mearib Şeddi yıkıldı ve Sebelile­rin bağ ve bahçeleri tahrip oldu. Arkasmdan, ticaret yolları üzerindeki kontrolleri diğer ulusların ellerine geçince bura­daki kabilelerin hakimiyeti de ortadan kalktı.

5) Eğer Seyl-i Arim olayının zamanını M. 450 yılı olarak kabul edersek Sebelilerin dağılması ve göç etmelerinin de bundan sonra olmuş olması gerekir. Fakat Arapların -özel­likle de Medine- tarihine göz atıldığı zaman görülür ki Se­be'nin muhtelif kabileleri M. 450 yılından çok önce bütün Arabistan'a dağılmışlardı. Yesrib'e (Medine) gelip yerleşmiş olan Ezd veya Esed adlı kabile, yahudi reisi Feyton'un (veya Fetyon) zulmüne maruz kalmıştı.

Gassani reisi Ebu Cübeyle bu baskılardan dolayı intika­mını aldı. Bu olaydan sonra meşhur Tübba Ebu Bekir Es'ad veya Hasan b. Kelikerbi Yesrib'e (Medine) geldi. (Ebu Bekir Es'adin hükümranlığı M. 400 ile M. 425'den M. 455'e kadar devam etti.) Arap tarihçileri Tübbalıların durumunu, yanlış veya doğru, detaylı bir şekilde belirtiyorlar. Fakat hiç birisi Seyl-i Arim olayının Tübbalılar devrinde meydana geldiğini yazmıyor.

Eğer Seyl-i Arim olayının M. 450 senesinde meydana geldiğini kabul edersek o zaman Sebe kabilelerinin çöküşü­nün de M. 450 yılından sonra vukubulduğunu kabul etmek zorundayız. Halbuki tarihte Sebelilerin ticaret yolları üze­rindeki kontrollerinin çok daha Önceden başkalarının eline geçtiği ve bu olayın onların dağılmasına neden olduğu ispat­lanmış durumdadır. Bu dağılmış kabilelerden bazılarının tekrar toparlanıp yükseldiği ayrı bir gerçektir. Arim Seyla-bmm kabilelerin dağılmasıyla doğrudan ilgisi olmadığı da bir gerçektir. Fakat Sebe Sûresinde sözü geçen Arim Seyla­bmın gidişatından bu olayın M.Ö. 115 yılında yükselişi sona eren Sebe'nin ikinci tabakasıyla ilgili olduğu anlaşılıyor. Kuşkusuz Mearib Seddi'nden daha sonra da yararlanılmaya devam edildi. (Tarih bunun kimler tarafından tamir edildiği hususunda susmayı tercih ediyor.) Fakat "cenneteyn" denilen bağ ve bahçeler bir daha görülmedi. Mearib Şeddi Sebe-i Himyer döneminde de, ondan sonra da kullanıldı. Mearib Şeddi, M. 543 yılında tekrar yıkıldığı zaman Ebrehe onu ta­mir ettirdi. En son ne zaman yıkıldığı ile ilgili muhtelif rivayetler vardır.

6 ) Bütün tarihçüer Sebelilerin birinci ve ikinci tabakası­nın yerleşim merkezinin Mearib (Sebe) olduğunda görüş bir­liği içindedirler. Ve Arim Seylabı bu Mearib şehrinin etrafın­da inşa edilen aynı set ile ilgilidir. Himyerlilerin kendi ege­menliklerini Mearib'e kadar yaymış oldukları bir gerçektir. Fakat Mearib'in, Himyer'in ikamet yeri olduğu söylenemez. Kur an'da da deniliyor ki: "Biz Sebe'nin meskun bölgesinde­ki şeddi yıkacak bir sel gönderdik". [56] (Meskun böl­geden kasıt başşehir veya Sebe'nin güç ile ihtişamının top­landığı şehir merkezidir.)

 

Cevap:

 

Bölgede bulunan kitabelerin yardımı ile yazılan Ye-men'in tarihi ile ilgili bilgiler gözden geçirilmiştir. Çıkarılan en eski yazıtın tarihi İsa'dan önce 660 yılma tesadüf etmek­tedir. Bu yazıttan anlaşıldığına göre, Mearib Şeddinin inşa­sına devam ediliyordu. Daha sonra bulunan Kral Şurahbil b. Yu'fir dönemine ait bir yazıttan 449 yılında Mearib Sed-di'nin yıkıldığı anlaşılıyor. Yeniden tamir edilen bu set 450 veya 451 senesinde tamamiyle yıkıldı. Bu sebeple geniş çap­ta tahrip meydana geldi ve büyük bir felaket ortaya çıktı. Bir çok insan uzak yerlere dağılıp gitti. Sonradan Kral Himyer ve Hadrarout kabilelerinin yardımı ile bunu tamir ettirdi. Bu yazıta göre olaym tarihi M. 465'tir.

Bu yazıt, Mearib Seddi'nin yıkılması ile büyük çapta za­rarın meydana geldiği ve sayısız insanın evsiz kaldığını gös­teren ilk tarihi vesikadır.

Arap tarihçilerine göre Mearib Seddi'nin yıkılması yü­zünden Cefne oğulları (Gassân, Evs, Hazrec) Lahm, Tenüh,

Tay ve Kinde vb. kabileler Kuzey ve Orta Arabistan bölgele­rine dağılmak zorunda kaldılar.

Hamza Isfahanı, Dünya Krallar ve Peygamberler Tarih, adlı eserinde Gassâni Reisi Cefhe b. Amr Müzeykıya'nın, Bi­zans Kralı Nasturas devrinde Şam bölgesi Araplarmm hü­kümdarı seçildiğini yazıyor.

Sözü geçen Bizans kralının asıl adı Anastasius idi ve hü­kümranlık dönemi 491-518 yılları arasıydı. Bu da Gassânilerin göçünün beşinci miladi asrın ortalarında ger­çekleştiğini teyid etmektedir.

Aynı şekilde Yemen'den göç eden başka bir kabile de, Hire'de Sasanîlere tabi olarak beşinci asırda egemenlik kurdu.

Bu konuda Arapça olarak kaleme alınmış Iraklı tarihçi Dr. Cevad Ali'nin "islâm'dan Önceki Arap Tarihi" adlı eseri oldukça güvenilir bir kaynaktır.[57]

 

Bazı Tefsir Zorluklarının Giderilmesi

 

Soru:

 

Tefhim'ui - Kur'ânın beşinci cildi incelendikten sonra aşağıda yer alan bazı konularda açıklamaya gerek duyulmuştur.

 

1. Sebe Sûresinin 14, âyetine göre Hz. Süleyman'ın cese­di değnek ile o ka,dar süre ayakta kalmış ki, tahta kurusu değneği kemirmiş ve cinler (tabii ki insanlar da) onun ölü­münden haberdar olmamışlardı. Böyle bir olay düşünüle­mez. Oysa bu Kur an'da mucize olarak sunulmaktadır. Aca­ba cinlerden ve imparatorluğun ileri gelenlerinden hiçbiri, ibadet eden, yemek yiyen, mahkeme kararlarını veren, emirler yağdıran, dilekler dinleyen ve diğer işlerini yoğun bir şekilde yürüten Hz. Süleyman'ın uzun müddet nasıl dur­duğunu akıllarına getirmediler mi? Hayatta olduğunu ka­nıtlamak için sadece ayakta durmak yeterli midir? Acaba onun ailesi de ölümünden habersiz mi idi? Yoksa kendileri mi bu yolu seçmişler?

Saygıdeğer müfessirin açıkça dile getirdiği vak'a başlı başına bir muammadır.

2. a) Ahkâf Sûresinin 29. âyetinin 33. açıklama notun­dan cinlerin Mekke döneminde inanç sahibi oldukları anla­şılıyor. Fakat, Rasûlullah'm (s.a) ve müslümanlarm zor günlerinde herhangi bir yardımda bulunmadıkları gibi, her­hangi bir cihada da katılmadıkları ileri sürülüyor. İnsanlar nasıl Kur'ân-ı Kerim'in tamamına itaata zorunlu ise, cinler de aynı uygulamaya tabi değil midir? Eğer namaz, oruç, ze­kat ve cihad, bunlann hepsi cinler için farz değilse, istisna­nın dayanağı nedir? Eğer farz ise, cinler bunu ne zaman ve nasıl icra ederler?

b) Bu âyetlerden; cinlerin şans eseri iman ettiklerini ve onların kendi istekleri ile arkadaşlarına İslâm'ı kabul etme çağrısında bulunduklarını öğreniyoruz. Eğer Hz. Peygam­ber (s.a) insanlara olduğu gibi cinler için de gönderilmiş ise, o cinlere bizzat niçin çağrıda bulunmamıştır? Onların dini eğitimi için ne gibi tedbirler alınmıştır ve onlar için şeriat emirlerinin özelliği nedir? Kur'ân-ı Kerim'in sosyal buyruk­ları insanlar için olduğu gibi, cinler için de aynı şekilde ge­çerli midir? Yoksa onlara verilen emirler farklı mıdır?

3. Sâd Sûresi'nin 36. açıklama notunda "bu hadis sıhhat bakımından sağlam bir belge olmasma rağmen aklen kuşku uyandırmaktadır" deniliyor. Bir hadisin sağlamlığının ölçü­sü aklı selim midir?

4. Şûra Sûresi'nin 23. âyetinin 41 nolu açıklama notun­da, muhterem müfessir Kurbâ" kelimesi konusun­daki görüşünü açık olarak belirtmemektedir. Oysa bu nun iyice açıklanması gerekiyordu. Bir zümreyi diğerlerin­den ayırabilmek ancak o zaman mümkün olabilir.

5. Tefhim'ulKur'ân, Sayfa 289 (1. Baskı); Saffat Sûresi, âyet 65, açıklama notu 36...

Teşbih yapan (Allah) için teşbihin her iki tarafı da onay­lanmıştır. İnsan şeytanın başını görmedi, ama zakkumun tomurcuklarını muhakkak görmüştür. Benzetilene dayana­rak benzeten hakkında bir fikir edinilebilir. Dolayısıyla bu­nu "hayalî teşbih" olarak nitelendirmek uygun görülmüyor. Bu konuda saygıdeğer müfessir tarafından verilen örnekler gerçekten yersizdir.

6. "Çok kızdı ve yüzünün rengi kızardı." Buradaki kız­mak, utanmak veya korkmak anlamına mı geliyor?

 

Cevap:

 

1. Kuranda yer alan konuları ben aynı şekilde beyan et­tim. Burada sizce getirilen soru işaretlerinin cevabı Kur'ân-ı Kerim'de mevcut değil midir? Ben de kendiliğimden bir şey­ler uydurarak Kur'ân-ı Kerim'e dahil edemem.

2. a) Cinlerin iman getirmesi, onların da insanlar arasın­da küfür ve iman çekişmesine katıldıkları anlamına gelmez. Cinler içinde de kâfir ve mümin çekişmesi vardır ve insanlar

buna iştirak etmezler.

b) Cinler rastlantı sonucu iman getirmemişlerdir. İnsan­lar içinden gelen Peygamberin (s.a) cinlerin iman getirme­sinde rolü vardır. Elbette cinler için şeriat emirlerinin neler olduğu, yetişmeleri için ne gibi tedbirlerin uygulandığı hu­susunda teferruatlı bilgiye sahip değiliz.

3.  Sıhhat bakımından sağlam bir belge olmasına rağ­men, hadisin metninde bunun sağlamlığına şüphe getiren bir şeyin olması mümkündür.

4. Ben Şûra Sûresi'nin 23. âyetinin açıklamasını gücü­mün yettiği ölçüde yaptım. Ama siz bundan memnun olma­yabilirsiniz.

5. Şeytanın başının zakkuma benzediği ve onların zak­kuma benzetildiği düşüncesine eğilimli iseniz, siz bu tefsiri yapabilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur.

6) Nefesin tükenmesi veya kaşıntıya yaka­lanması anlamına gelebilir. Fakat ben bunun tercümesini Hz. İbn Abbas'a (r.a) ait olan: "Allah'ın mahlûku, resim ya­pacaksan ağaçların resmini yap" sözünü gözonünde tuta­rak yaptım.

Bundan anlaşılıyor ki, bu şahıs insan resminin haramlığı konusunda rahatsız olmuştu, ama ressamlıkta ısrar etmek istiyordu.[58]

 

Hz. Muhammedin (S.A) Çocuklarının Yaşları

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'ân'm altıncı cilt, 490. sayfasındaki Kev­ser Sûresi ile ilgili tefsirin giriş bölümünde İbn Sa'd'a ve İbn Asâkir'e dayanarak Hz. Abdullah ibn Abbas'm rivayetini ve­rirken, siz Hz. Muhammed'in (s.a) en büyük oğlunun Hz. Ka­sım olduğunu söylüyorsunuz. Yine diyorsunuz ki, onun kü­çüğü Hz. Zeynep idi. Zeyneb'in küçüğü ise Hz. Abdullah idi. Ondan sonra sırasıyla üç kızı Ümrnü Gülsüm, Fatıma ve Ru-kiyye'dir. İlk Önce Hz. Kasım vefat etti, sonra Hz. Abdullah hayata gözlerini yumdu. Bu olay üzerine As b. Vâil "Onların nesli tükendi, şimdi onlar dağılmıştır" ifadesini kullandı. Bu rivayetten Hz. Rukiyye'nin en küçükleri olduğu ortaya çıkı­yor. Fakat yaygın olan Hz. Fatıma'nın en küçükleri olduğu­dur. Bu rivayete göre Hz. Abdullah, Peygamberimizin (s.a) çocukları arasında üçüncü sırada idi. Oysa "Rahmeten lil Alemin" kitabının yazarı, Hz. Abdullah'ın nübüvvetten son­ra dünyaya geldiğini yazıyor. Bu nakiller, Hz. Muham-med'in (s.a) çocuklarının yaş ve doğumları ile ilgili Hz. İbn Abbastan nakledilen rivayetle çelişiyor. Lütfen bunu açık­lar mısınız?

Hz. Kasım nübüvvetten Önce dünyaya geldi ve gene nü­büvvetten önce vefat etti. Onun ismi anılınca "Allah ondan razı olsun" denmesine ilişkin şeriat emri nedir?

 

Cevap:

 

Hz. Muhammed'in (s.a) çocuklarının doğum tarihi konu­sunda büyük çelişki vardır. Benim tetkiklerime göre kızlar­dan Hz. Zeynep (r.a) en büyüğü idi. Çünkü onun nikahı cahi-liye zamanında Ebu'l As ile yapıldı. Rivayetlere göre o, nü­büvvetten 10 sene önce doğdu. Bana göre Hz. Rukiyye en kü­çükleri idi. Onun nikahı Hz. Osman'la (r.a) yapıldı ve onunla birlikte göç ederek Habeşistan'a gitti. Büyük bir ihtimalle onun yaşı nübüvvetten sonra 5. hicride en az 13-14 olmalı. Hz. Fatıma'ya ilişin rivayetlere göre, Hz. Muhammed (s.a) 41 yaşında iken Hz. Fatıma (r.a) dünyaya geldi.

Rasûlullah'm nübüvvetten önce dünyaya gelen ve kü­çükken vefat eden çocuklarına "radıyallahü anh" denmesin­de bir sakınca yoktur.[59]

 

Kuran Ahkâmının Teferruatında Değişiklik Yapılabilir Mi?

 

Soru:

 

Ben genç bir talebeyim. 1970'den beri Cemaat-i İslâmî'nin sempatizanıyım ve size saygı duymaktayım. Size saygı duyarken veya bir başkasına düşmanlık beslerken ben her zaman son nebi Hz. Muhammed'in (s.a) "Sevgi ve nefre­tin Ölçüsünü sadece Kur'ân-ı Kerim ve doğru sünnete dayan­dırın" hadisini göz önünde tutarım. Kitaplarınızı inceledim. Allah'a sonsuz hamdederim ki, bana İslâm'ı anlamayı, bi­linçli olarak O'nun gösterdiği yolda yürümeyi ve dini ikame etme hususunda üzerime düşeni yerine getirme yolunda hizmet etmeyi bana lütfetti. Bu yolda çalışmayı nasip etti.

Bu girizgahtan sonra benim zihnimi karıştıran mesele­ye değinmek istiyorum:

Bu mesele "Sünnetin Temel Değeri" adlı eserinizde çı­kan yazrile ilgilidir. Bende bu kitabın Mart 1970 baskısı bu­lunmaktadır. Kitabınızda Dr. Abdül Vedüd Beyin şöyle bir sorusu bulunuyor: "Hz. Muhammed (s.a) tarafından dini emirleri yerine getirmek için yapılan önerilerde herhangi bir dönemin gereklerine göre değişiklik yapılabilir mi? Bu gibi değişiklikler Kur'ân-ı Kerim'in teferruatla ilgili hüküm­lerinde de yapılabilir mi?" Bu soruya verdiğiniz cevapta siz, ifade ve kelimelerin izin verdiği ölçüde, bir dereceye kadar değişiklik yapılabileceğini söylüyorsunuz. Buna Kur'ân-ı Kerim'i de dahil ediyorsunuz.

Siz, "Sünnetin Temel Değeri" adlı kitabınızın 146. sayfa­sında yer alan soru ve cevabı tekrar okuyunuz. Bana göre, bu görüşünüz Kur'ân-ı Kerim'in güvenilir durumuna kuşku ge­tirmektedir. Oysa o her çeşit tahribattan korunmuştur.

Sadece bana göre değil; ilahi fermana göre de Kur'ân-ı Kerim, virgülünde dahi değişiklik yapılamayan yegane sağlam ve güvenilir kitaptır. Bu karar sünnet için de geçerlidir.

Siz diyorsunuz ki, hüküm ve emre göre değişiklik yapıla­bilir.

Konuyla ilgili sorular aşağıya çıkarılmıştır:

1. Bu yazınızdaki "Kur'ân-ı Kerim'in teferruatla ilgili hükümleri"nden kasıt nedir?

2. Eğer bundan kastınız Kur ân m âyetleri ise, vahiy sa­hibi olmayan bir kimsenin bu âyetlerde değişiklik yapma yetkisi var mıdır?

3. Rasûlullah'm (s.a) irtihalinden sonra Kur'ân-ı Ke­rim'in buyruklarında değişiklik yapılabilir mi?

4. Bizzat Hz. Muhammed'in (s.a) kendisi, Kur'ân emirle­rinin en küçük ayrıntısında bile isteğine göre, değişiklik ya­pabilir miydi?

5. Bu yazınız nübüvvetin sona ermesine karşı bir delil ol­maz mı?

6. Yazınıza, Kur'ân-ı Kerim'den, Rasûlullah'm sünne­tinden ehl-i sünnet imamların mezheplerinden herhangi bir delil gösterebilir misiniz?

7. Eğer bu konuda elinizde delil yoksa görüşünüzden dönmeye hazır mısınız?

8. Cemaat-i İslâmî içinde kalmak için yazılarınızı oku­mak ve görüşlerinize katılmak zorunlu mudur?

Ben sözleri abartarak teşhir eden ve bunları başkaları­na karşı nefret ve hakaret vesilesi yapan kimselerden değilim. Bütün yazdıklarımı haklı olduğumu düşünerek aktar­dım. Araştırma ve tetkiklerim sizin kitaplarınızla sınırlı de­ğildir. Ben bu kısacık ömrümde öncekilerin yazılarını da in­celedim. Ancak İslâm bilincini kuşanmamda eserlerinizin payı büyük. Allah (c.c) sizden razı olsun.

 

Cevap:

 

"Sünnetin Temel Değeri" kitabımın bir yerinde ortaya çıkan kuşkulara dikkatimi çektiğiniz için teşekkür ederim. Aslında ben sorulara cevap verirken soru soranın sorusunda yer alan "değişiklik" ifadesini kullandım. Şüphesiz bu keli­me tek basma kullanıldığında şüphe ve tereddüt uyandır­maktadır. Ama benim bu kelimeyi kullandığım yazılarımı dikkatlice okuduğunuz zaman kuşkularınız kalmayacaktır. Benim ifademin aslı şöyledir:

"Gerek Kur'ân emirlerinin teferruatlarında olsun, ge­rekse Rasûlullah'ın (s.a) sahih sünnetinin teferruatlarında olsun; her ikisinde de hüküm bildiren kelimelerin müsaade ettiği ölçüde değişiklik yapılabilir veya ancak başka bir nas-la değiştirilen hükümler için değişiklik bahis konusu olabi­lir. Bunun dışında hiçbir mu min, herhangi bir durumda, Al­lah ve Rasûlü'nün buyruklarında değişiklik yapmaya yetkili olduğunu düşünemez".

Bu yazıda "değişiklik"ten kastedilen; dilediği şekilde, keyfince yapılan değişiklik değildir. Fakat bu değişiklik, buyruğun bir anlamını bırakıp diğer anlamım almaya im­kan varsa veya kelimelerin her iki anlama müsaade ettiği hallerde veya bazı hususî durumlar için özel emirlerde terketme veya benimsemeye izin verildiği durumlarda söz ko­nusu olabilir.

Ben bu iki mevzuun izahatı için Kur'ân-ı Kerim'den bir kaç örnek sunuyorum:

"Boşanmış kadınlar, üç kuru' (üç adet veya üç temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetlerler.[60]

Bu âyette geçen kuru"' kelimesinin bir anlamını bir fıkıh grubu, diğer anlamını da bir başka fıkıh grubu benimsedi."kuru"' kelimesinde her iki anlama da açık kapı olduğu için, bir hükmü bırakıp, diğerini almamız geçerli ve doğru idi.

Aynı şekilde teyemmümün hükümleri beyan edilirken Kur'ân-ı Kerim1 de:

'Yahut kadınlara dokunduğunuz zaman [61] ifa­desi kullanılmıştır. Bu ifadeler de iki türlü anlama müsaittir. Dolayısıyla bir fıkıh grubu bir anlamını ve diğer fıkıh grubu da başka bir anlamını benimsedi. Bu âyetin kelimele­ri iki mefhumdan birini terkedip diğerini benimsemeye mü­saade ettiği için bu geçerli ve doğru bir yoldu. Şimdi ikinci mevzuun örneklerini inceleyelim: Muhammed Sûresi'nde Allah'ın şöyle bir emri var:

"Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız" [62]Burada savaş esirlerine na­sıl muamele edileceği konusunda iki şekil teklif edildi. Biri, ihsan; diğeri, fidye. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a) uygula­malarından ihsanın, fidye almadan serbest bırakmak sure­tiyle de, köle veya cariye yaparak iyi muamele göstermek su­reti ile de gerçekleştirilebileceği anlaşılmaktadır. Eğer bu örnek olmasa idi, ihsanım zahiri mânâsı sadece savaş esirle­rinin fidye alınmaksızın serbest bırakılması olarak anlaşıla­cak ve kabul edilecekti.

Kureyza Savaşı sırasında Hz. Muhammed (s.a) Medi­ne'den giden mücahidlere "Beni Kurayza bölgesine ulaşma­dan ikindi namazını kılmayın" emrini verdi. Fakat yolcu­lukta gecikme oldu ve ikindi namazı kılma zamanı geçmeye başladı. Bu durumda bir kısmı namazı kılmış ve bir kısmı kümamıştır.

Namazı kılmayan grup namazın zamanında kılınması­na ilişkin Kur an emri ve Sünnet'in tavsiye ve talimatların­dan vazgeçerek, Hz. Muhammed'in (s.a) bu özel durum için verdiği açık emrine uydular. Diğer grup ise Hz. Muham­med'in (s.a) talimatından "ikindi namazından önce Beni Kurayza'ya varın" şeklinde anlam çıkardılar. Zamanında oraya ulaşamayacaklarını anladılar ve namazın da geçmeye baş­ladığını düşünerek namazı zamanında kılmaya ilişkin genel emre itaat ettiler.                                               

Bu iki grubun uygulaması kendisine ulaştırıldığı zaman Hz. Muhammed (s.a) hiçbir grubun uygulamasına yanlıştır dememiştir. Çünkü her ikisi için de lehlerine olan (anlayış­larına uygun) nass mevcuttu.

Bu açıklamalardan sonra, yönelttiğiniz sekiz sorudan ilk yedisine cevap yermeye gerek kalmamıştır sanıyorum.

Sekizinci soruya kısa cevabım şudur: Cemaat-i İslami'ye katılmak veya içinde kalmak için benim yazılarıma uyma­nın kesinlikle gerekli olduğuna dair hiçbir mecburiyet yok­tur.

Bunu ben Cemaat-i İslâmî kurulduğu gün söylemiştim.[63]

 

Kadıyânîlerin Kuran Ayetlerinden Çıkardıkları Yanlış İstidlaller

 

Soru:

 

Ben bir çok yazılarınızı mütalaa ettim. Fakat Kadiyanîlerin tartışma konusu yaptığı âyet hakkında bir yorumunuzu görmedim.

A'raf Sûresinin 35. âyetinde

"Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden elçiler gelip, size âyetlerimi anlattıkları zaman (günahlardan) korunup (ken­disini) düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler­dir.[64] buyuruluvor. Burada, Hz. Muhammed'e (s.a) inen Kur'ân'da Ben-i Adem'e seslenerek "size kendi içi­nizden elçiler gelecek" denilmektedir. Bundan, Hz. Muham-med'den (s.a) sonra nebilerin gelişinin yolunun açık olduğu açıkça anlaşılıyor. Kadıyâanîlerin bu deliline cevabınız ne­dir? Aynı şekilde onlar Mü'minûn Sûresi'nin 51. âyetine[65] ve:

"Eğer ibrahim yaşasaydı nebi olurdu" hadisine dayana­rak peygamberliğin son bulmadığını iddia ediyorlar. Bunlara ne tür bir karşılık verilebilir?

 

Cevap:

 

A'raf Sûresi'nin 35. âyetini kendisinden önceki ve sonra­ki âyetlerden koparıp, anlam bütünlüğünü ortadan kaldıra­cak tarzda ileri sürülen herhangi bir yorumdan çıkan netice âyetin siyak ve sibakı dikkate alınarak çıkarılan sonucun tam tersidir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerim'de yer alan birtakım âyetlerden de anlaşılacağı gibi, Kadıyânîlerin ileri sürdük­leri tefsir gerçek dışıdır. Bunun dışında Kadıyânîlerden on üç asır öncesinden bu yana hiç kimse, söz konusu âyetten Hz. Muhammed'den (s.a) sonra nübüvvet sürecinin devam ettiği yolunda bir anlam çıkarmamış ve böyle bir yorum ge­tirmemiştir. Kadiyânîlerin bu âyeti delil göstererek insanla­rı kandırmalarına fırsat vermemek için ben bu üç meseleyi ayrı ayrı açıklayacağım:

1. Aslında A'raf Süresindeki bu âyet, ikinci rükuun ba­şından dördüncü rükuun ortasına kadar devam eden Âdem ve Havva'nın hikayesine ilişkin olarak inmişti. Önce ikinci rükuda bütün hikâye beyan edildikten sonra üçüncü ve dör­düncü rükuda bu hikayeden çıkan sonuçlar değerlendiril­mişti.

Bu özellikleri kavradıktan sonra 35. âyetin incelenme­sinden "Ey Ben-î Âdem" şeklindeki sesleniş ile bu âyetin, Kur'ân-ı Kerim'in nazil olduğu dönemdeki insanları değil; insan cinsinin ilk yaratılışı dönemindeki insanları kastetti­ği, onlarla ilgili olduğu görülecektir. Diğer bir deyişle; yara­tılış dönemindeki insanlara, kurtuluşlarının Allah tarafın­dan gönderilen peygamberler vasıtasıyla gösterilen yolu ta­kip etmeleriyle mümkün olacağı uyarısında bulunulmuştu.

2. Bu konuyla ilgili âyetler Kur'ân-ı Kerim'in üç ayrı ye­rinde tekrarlanmıştır. Üçünde de Âdem ile Havva'nın öykü­sü anlatılmaktadır. Birinci âyet Bakara Sûresi'nin 38. âyetidir. İkinci âyet A'râf Sûresi'nin 35. âyetidir.'Üçüncü âyet de Tâhâ Sûresi'nin 123. âyetidir.[66]

Bu üç âyetin içeriği birbirine benzemektedir.

3. Kur'ân müfessirleri, diğer âyetler gibi A'râf Sûresi'nin bu âyetinin de Âdem ile Havva'nın öyküsüne ilişkin oldu­ğunda birleşiyorlar. Öyle ki, en büyük müfessirlerden olan Allame İbn Cerir et-Taberi tefrişinde bu âyetle ilgili olarak Ebu Seyyid el-Sülemi'nin sözlerini aktararak "Allah (c.c) burada Hz. Adem ve onun nesline bir arada ve aynı anda hi­tap etti" diyor, imanı Razi de Tefsir-i Kebirinde bu âyeti teş­rih ederken şöyle yazıyor:

Peygamberliği sona erdiren son peygamber olmasına rağmen - eğer bu hitap Hz. Muhammed'e (s.a) ise bu, Allah'ın (c.c) ümmetler hususunda kendi sünnetini beyan etti­ği anlamına gelecektir."

Allâme Âlûsi "Ruh 'ül Meânî" adlı tefsirinde şöyle diyor: "Burada her milletin yaşadığı olaylar hikâye olarak beyan ediliyor. Burada rusül kelimesi çoğul olarak (peygamberler) kullanıldığı için Ben-î Adem'den; Hz. Muhammed'in üm­meti olarak mânâ çıkarmak âyetin açıkifade tarzına eve gra­mere aykırıdır."

Allâme Âlûsi yazının son bölümünde " - Eğer burada hi­tap Hz. Muhammed'in (s.a) ümmetine yönelik ise - bu ümme­te birden fazla rasûlün gönderilmesi bahis konusu olamaya­cağına göre niçin "eğer bir zamanlar size rasûl gönderilirse" şeklinde bir ifade kullanıldığını soruyor."

"Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın. Çün­kü ben yaptıklarınızı bilmekteyim" (Mü'minûn: 51) âyeti de siyak ve sibakı gözönünde tutulmak şartı ile incelendiğinde,

Kadiyanîlerin çıkardığı anlam çıkarılamaz.

Bu âyetin muhtevası ikinci rükudan beri devam ediyor. Orada Hz. Nuh'dan (a.s) başlayarak, Hz. Isa b. Meryem'e (a.s) kadar muhtelif zamanların peygamberleri ile onların ulusları bahis konusu edilerek, her yerde ve her zaman pey­gamberlerin aynı mesajı ve aynı eğitimi verdiği dile getirili­yor. Onların hepsinin yöntemi aym olmuştur. Hepsi aynı şe­kilde Allah'ın rahmetinden nasip almışlardır. Bunun aksine doğru yoldan sapmış uluslar da daima Allah'ın yolunu terk ederek yanlış eylemlere girmişlerdir. Bu beyan silsilesi içe­risinde bu âyet "Ey Muhammed'den (s.a) sonra gelecek olan rasûller, helâl rızık yeyin ve iyi işler yapın" anlamında ola­maz. Bunun anlamı; Allah'ın (c.c) Nuh'dan (a.s) şimdiye ka­dar gelen bütün rasûllere "helal rızık yeyin ve iyi işler yapın" talimatını verdiği yönündedir.

Kur'ân müfessirleri, bu âyetten hiçbir zaman Hz. Mu­hammed'den (s.a) sonra peygamberlerin geliş kapısmm açık olduğu anlamını çıkarmamışlardır. Daha fazla araştırma için muhtelif tefsirlerden bu konuyla ilgili bölümlere bakıla­bilir.

"Eğer ibrahim yaşasaydı peygamber olurdu" hadisine dayanarak Kadiyanîlerin keyfî mânâ çıkarmaları ve bu âyet-i kerimeyi peygamberliğin son bulmadığına dair delil olarak ileri sürmeleri dört açıdan yanlıştır.

Birincisi: Rasûlullah'm (s.a) hadisi olarak gösterilen rivayetin senedi zayıftır ve muhaddislerden hiçbiri bunun sahih olduğunu kabul etmemektedir.

ikincisi: Nevevî ve İbn Abdilberr gibi ünlü muhaddisler hadis diye rivayet edilen bu metnin güvenilir olmadığını ka­bul etmektedirler. İmam Nevevî "Tehzib'ül Esmâi ve'l-Lu-gat" adlı eserinde şöyle yazıyor:

Bazı kimselerden rivayet edilen 'eğer ibrahim yaşasay­dı nebî olurdu' şeklinde söylenen sözler yanlıştır ve görünmeyen, bilinmeyen şeyler hakkında fikir yürütmenin yersiz cesaret örneğidir. Bu, düşünmeden büyük bir söz söylemek­ten ibarettir."

Allâme İbn Abdilberr şöyle yazıyor:

Bunun ne demek olduğunu anlayamadım. Nuh'un (a.s) nebi olmayan evladı vardı. Eğer bir peygamberin bütün ço­cukları peygamber olsaydı, Nuh'un (a.s) çocuklarının hepsi peygamber olurdu. Çünkü onların hepsi Nuh'un (a.s) çocuk­ları idi."

Üçüncüsü: Çoğu rivayetlerde bu söz Hz. Muhammed'in (s.a) değil, bazı sahabelerin sözü olarak naklediliyor. Ve de­niliyor ki, Hz. Muhammed'den (s.a) sonra başka bir nebi gel­meyeceği için Allah Teâlâ Hz. Peygamberin (s.a) oğlunu ve­fat ettirmiştir.

Örneğin: Buharı mn. rivayeti şöyledir:

"İsmail b. Ebi Halid diyor ki: Abdullah ibn Ebi Ev fa'ya 'Hz. Muhammed'in (s.a) oğlunu gördün mü?' diye sordum. Dedi ki: 'Küçük yaşta vefat etti. Allah (c.c), Hz. Muham­med'den (s.a) sonra bir peygamber göndermeye karar ver­seydi, Hz. Muhammed'in oğlu hayatta olurdu. Fakat Rasûlullah'tan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir.[67]

Hz. Enes'ten (r.a) aktarılan buna benzer bir rivayet de şöyledir:

o (Peygamberimizin oğlu ibrahim) hayatta kal­saydı, peygamber olurdu. Fakat kalmadı. Çünkü sizin peygamberiniz Hz. Muhammed (s.a), peygamberlerin sonuncu­sudur. [68]

Dördüncüsü: Faraza, sahabe-i kiramın bu açıklamaları olmasayd, muhaddislerin; "Hz. Peygamberin (s.a) sözü ola­rak nakledilen bu rivayet, senedindeki zayıflık nedeniyle hadis olarak kabul edilemez" şeklindeki açıklamaları da bu­lunmamış olsaydı, bu rivayet yine de zayıf ve kabul edilemez olarak nitelendirilecekti. Çünkü hadis ilminin ittifakla ka­bul edilen sabit ilkelerine göre, diğer sahih hadislere ters dü­şen bir rivayet hadis olarak kabul edilemez.

Bir tararla Hz. Muhammed'den (s.a) sonra nübüvvet ka­pılarının kapalı olduğunu açık bir biçimde gösteren çok sayı­da doğru ve kuvvetli hadisler dururken, nübüvvet kapısının açık olduğuna imkân tanıyan bir tek rivayete nasıl itibar edilebilir. Kaldı ki, bu bir tek zayıf rivayet için diğer sahih rivayetler görmezlikten gelinemez.[69]

 

Kurandan Birkaç Meselenin İzahı

 

Soru:

 

[70]Tefhim ul Kur'ân'ın birinci cildi, sayfa 79 -80'de bu âyetin tercümesini şöyle yapmışsınız:

"Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden sebzesinden, buğdayından, sarımsak ve soğanından, mercimek vesaire-sinden bize çıkartsın.[71]

"Sâk [72]dan sonra virgül koyup "sebze" yazmışsınız Igii/ nın 'sebze" olarak tercüme edilmesi daha doğrudur. Ancak sizin bu ikisi arasına virgül koymanız şaşırtıcıdır. Tercüme­nizden öyle anlaşılıyor ki siz LgJÜS ibaresini "sebze" olarak tercüme etmişsiniz. Halbuki "hıyar"a. denilmektedir. Şeyhul-Hind Mahmûd'ul Hasen de bu şekilde tercüme et­miştir. Abdullah Yusuf Ali de ibaresini İngilizcede "cucumbers" "hıyar" olarak yazmıştır. J-^ soğana mı yoksa sarımsağa mı denmektedir? Sarımsak, Kur'ân-ı Ke-rim'in hangi kelimesinin tercümesidir. Sonra, tercümeniz deki tertip şöyledir: "Soğan, mercimek vs." Oysa, soğanın sonda gelmesi gerekirdi. Acaba "vs." ilavesini müfessirler de zikretmiş midir?

 

Cevap:

 

Söz konusu âyet bağlamında benim yaptığım tercüme­de, sizin dikkatimi çekmek istediğiniz kelimelerin detayı Arapça'dan Farsça'ya "Surah" sözlüğünde ve "Müntehe'l Edeb" kitabının Farsça tercümesinde şu şekilde yapılmak­tadır:

Tere ve sebze, yeri yeşillendiren her bitkiye denir. (Surah). Fideden değil de, tohumdan yetişen sebzeler.

Farsça'da "tere" kelimesi "sak" için, sebze ise her ikisi için kullanılmaktadır. Benim yukarıda işaret ettiğim üzere tere ve sebze atıf vavı'yla birlikte kullanılmıştır. Bu yüzden sak ve sebze olarak tercüme etmek daha doğrudur.

Hıyar (Surah). Hıyardan daha uzun olan acur ve hıyar (Müntehe'l Edeb). Bu tercüme gerçekten de gözümden kaçmış ileride ilâve ederim.

Yeşil sarımsak ve nohut ve buğday (Surah). Sa­rımsak ve buğday ve nohut ve kendisiyle ekmek pişirilen her tane. Ve, her baş sarımsak ve soğan (Müntehe'l Edeb),

Bir çeşit tahıl olan mercimek (Surah). Mercimek (Münft'hel Edep).

Soğan (Surah ve Müntehe'l Edeb) Bu âyet-i kerimede kullanılmış bulunan kelimelerin çoğu geniş kapsamlı olduğu ve her birinin tam mânâsını tercü­mede vermek mümkün olmadığı için "vs." ibaresi kullanıl­mıştır. Böylece, bu kelimelerin aynı anlamdaki diğer şeyleri de kapsadığı açıklanmak istenmiştir. Ben tercüme değil de tercümanlık ettiğim için, Kur'ânî ibarelerin sınırında dura­rak, Kur an'da geçen kelimelerân amacına işaret eden bu gi­bi bazı eklemelerde bulundum.[73]

 

Tefhimül Kurana Birkaç İtiraz

 

Tefhim'ul Kur 'ândaki bazı yerlere yapılmış birkaç iti­raz almış bulunuyoruz. Araştırmacı gözle bakınca, bunların ele alınmasını gerekli gördük. Aşağıda bu itirazları tek tek naklederek, üzerinde durmak istiyoruz.

 

Birinci İtiraz: Yûsuf Sûresi 3. Ayet

 

Kıssalar" burada masdar olarak kullanılma mıstar. Arapçanm bilinen kaideleri uyarınca masdarın "nek re" olarakgelmesigerekir

sen'ül Kasas" aynı "Ahsen'ül Hadis" cinsinden bir terkiptir ve "kasas" burada "maksus", yânî "hikaye olunmuş" mânâsına kullanılmıştır, ibarenin bu şekilde kullanımı

Arapça'ya uygundur.

Kassa, yekussu" fiili mef ul tarafına mü-teaddi (geçişli) olmakta ve bu Kur'ân-ı Kerim'de her yerde yalnız mef ul (yüklem) olarak kullanılmaktadır. Bundan do­layı âyetin doğru tercümesi şu şekilde olmalıdır:

Biz sana en güzel hikayeyi anlatıyoruz."

Lisan'ül Arap "taki:[74]

Sana en iyi açıklamayı yapıyoruz" ibaresi de bu tercü­meyi teyid etmektedir. Çünkü bu ibarede de "beyan" kelime­si masdar olarak değil de isim olarak kullanılmaktadır.

Bu âyet Tefhim'ul Kur'ân'da şu şekilde terceme edil­miştir: "Biz vakıa ve hakikatleri sana en uygun üslubla be­yan ediyoruz". Eğer bu âyet-i kerime motamot tercüme edil­seydi, şöyle bir tercüme ortaya çıkacaktı: "Biz sana beyan ediyoruz, en uygun üslubla beyanı". Ancak, böyle bir üslup Urduca'da alışılmadık bir üsluptur. Bu yüzden biz, "hikâye etme", "en güzel üslupla beyan etme" anlamlarını Urduca konuşma diline uygun olarak yazdık. Bu âyet üzerinde gra­mer yönüyle durmadan önce, ilim ehlinin büyüklerinin bu âyetin tercümesini nasıl yaptıklarına bakalım:

Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a) "Sana hikaye ediyoruz, en iyi hikaye etmeyi."

Şah Refıuddin (rh.a) "Biz beyan ediyoruz, senin üzerine en iyi bir şekilde beyan etmeyi."

Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (r.a) "Biz sana oldukça gü­zel (nefis) bir hikaye beyan ediyoruz."

ilk iki büyük, size göre yanlış olan bir tercüme yapmıştır. Yani, onlar, "el-kasas" kelimesini masdar mânâsına alarak "hikâye etmek''ve "beyan etmek" şeklinde tercüme etmişler­dir. Şu da var ki, üçüncü büyük, söz konusu kelimeyi isim olarak mütalaa ederek tercümesini "beyan"ve "kıssa" şek­linde vermiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki, Arap dilinde her iki tâbire de yer vardır.

Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a) ve Şah Refîuddin (rh.a) hakkında, birinin çıkıp da onların Arapça'nın bilinen kaide­lerinden habersiz olduklarını söylemeye cür'et etmesi olduk­ça zordur.

Şimdi de gramer yönüyle âyeti kerimeyi inceleyelim: Zemahşeri "el-kasas" kelimesinin "iktisas", "hikâye et­mek"'.mânâsına masdar da olabileceğini, aynı "hikâye edil­miş" mânâsına alman "el-haber" kelimesinde olduğu gibi, mef ul mânâsına fiil olarak da alınabileceğini söylemekte­dir. Aynı şekilde, mahlukun isminin "halk" olmasında oldu­ğu gibi, mef ulun masdar ismiyle isimlendirilmesinin de caiz olduğunu söylemektedir. O halde, eğer, "el-kasas" kelimesi­ni masdar mânâsına alırsak âyetin anlamı şu şekilde olur:

Biz beyan ediyoruz sana en iyi beyan etmeyi". Eğer "el-kasas maksûs" (beyan edilmiş şey) olarak alırsak âyetin mânâsı:

Biz beyan ediyoruz sana, beyan edilenlerin en iyisini".

İmam Râzî de aynı şeyi söylemekte ve buna şöyle bir ilâvede bulunmaktadır: Eğer "el-kasas", "iktisas" mânâsında masdar kabul edilecek olursa, güzelliği açıkla­mak üzere bildirilen "ahsen" kıssaya değil de "güzel açıklamaya" yönelik olur. Yani "iktisas'm mânâsı "en iyi üslupla beyan etmek" olur; "en iyi hikâye" değil. Eğer el-kasas" "maksûs", yânî; beyan edilmiş söz mânâsına alınacak olur­sa, güzellik beyan edilmiş kıssaya yönelik olur.

Allâme Alûsî, "el-kasas" kelimesini masdar anlamına ve "iktisas'la. eş anlamlı kabul ederek başka bir noktaya daha parmak basmıştır. Şöyle ki:  Ona   göre bu  âyet-i kerimede  yânî; "biz hikaye ediyoruz"un mefûlü değildir. Bu rada mef ûl mahzuftur (gizlidir). Mahzuf olan ise Yûsuf Sûresi'nin içeriğidir. Bu yüzden biz de, bu mahzuf olan mefûlü (yüklemi) "vakalar ve hakikatler" ibaresiyle beyan etmeyi uygun bulduk.[75]

 

İkinci İtiraz: Mü'minûn Sûresi 67. Âyet

 

"İstihbar", yânî; büyüklerime kelimesinden sonra "be" bağlacının gelmesi, bu kelimenin burada istihza (alay) anla mı taşıdığına delalet etmektedir. Arapça'da, bağlacın hemen kendisinden Önceki kelime ile ilgisi yoksa,

mef ûlü de (yüklem) olabilir. Eğer o, "be" ile mecrur Öznenin hâli kabul edilse bile herhangi bir sakınca yoktur.

Tehcurûne" (siz bırakırsınız) ibaresi kendi bilinen mânâsında kullanılmıştır.

Terceme: "Büyüklenerek, sanki bir masalcıyı terkeder gibi çekip giderdiniz."

 

Cevap:

 

Bu konunun iyi anlaşılabilmesi için bu ibarenin içerisin­de gelmiş bulunduğu âyetin tümünün gözler önüne serilme­si gerekmektedir. Ayetin tamamı şu şekildedir:

Tercüman 'ül Kur'ân'da bu âyetlerin tercümesi şu şekil­de yapılmıştır: "Ayetlerim size okunurdu da siz (Rasûlümüzün sesini duyar duymaz) topuklarınız üzerinde geri döner, büyüklük taslayarak onu aklınıza bile getirmez, toplantılarınızda ona dil uzatarak hezeyanlar savururdunuz".

İlim ehlinin büyüklerinden bazılarının tercümesi ise şu şekildedir:

Şah Veliyyuîlah Dehlevi (rh.a): "Muhakkak ki okunur­du âyetlerimiz size de, topuklarınız üzerinde, o Kur'ân'a gu­rurlanarak geri dönerdiniz, hezeyanla meşgul olup onu terkederdiniz."

Şah Refîuddin (rh.a): "Muhakkak ki benim âyetlerim sizlere okunurdu da, siz topuklarınız üzerine geri dönerdiniz, ona karşı kibirlenerek, hezeyanlar savurarak beyhude dolaşırdınız."

Şah Abdulkadir (rh.a): "Size benim âyetlerim okunurdu da, topuklarınız üzerinde geri kaçardınız. Ona büyüklük taslaya, taslaya bir hikayeciyi (terkeder gibi) bırakıp gider­diniz. "

Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (rh.a): "Benim âyetlerim (Rasûl'ün dilinden) size okunur dururdu da siz, topukları­nız üzerinde geri kaçardınız; kibirlenerek, Kur'ânla istihza ederek, hezeyanlar savurarak."

Tefhim'ül Kuranda Müstekbirine bihî" ibaresinde zamir (özne), âyetleri okuyan Rasûl'e atfe dilmiş ve bununla birlikte; kibirlenme durumunda, özen göstermeme, muhatab almama hali mukadder kabul edile­rek bunun mânâsı "aklına bile getirmeme" ibaresiyle karşı­lanmıştır. "Sâmiran" kelimesi ise Arapça'daki kullanılışına uygun olarak, her kabilenin köy odasında geceleri toplanıp efsane anlatma ve karşılıklı laflaşma mânâsmda ifade edil­miştir. Tehcurûne" kelimesi ise, hezeyan ve kötü söz mânâsında ifade edilmiştir.

Şah Veliyyuîlah (rh.a) onun iki oğlu ve Mevlânâ Eşref Ali Tahanevi  "bihî" ibaresindeki zamiri Kur'ân'a ya da onu okuyan Rasûl'e atfetmişlerdir. Sâmiran" keli­mesini Şah Veliyyuîlah, Şah Refîuddin ve Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî, efsane ile meşgul olmak, efsane söylemekle meş­gul olmak ve Kur'ân'ı alaya almak mânâsmda almışlardır. Ancak, Şah Abdulkadir, bunu; Kureyş kâfirlerinin Rasûlullah'ı (s.a) "hikayeci" olarak gördükleri şeklinde ifa­de etmiştir. "Tehcurûne" ibaresini Şah Veliyyuîlah ve Şah Abdulkadir, terk etmek, bırakmak; Şah Refiuddin'le, Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî ise beyhude hezeyan savurma mânâsında almışlardır. Şimdi biraz da müfessirlerin büyük­lerinin bu âyet hakkında neler söylediklerine bakalım:

İbni Cerir şöyle demektedir: "Sâmiran" ibaresiyle kas­tedilen geceleri toplanıp efsane anlatmaktır. "Tehcurûne'mn ise iki mânâsı olabilir:

1- Kur'ân ya da Rasûlullah'a yüz çevirip onu terkedenler,

2- Onlar hezeyan­lar savuruyorlardı.

Bundan sonra sahabe ve tabiîn'in görüşlerini nakleden İbn-i Cerir şöyle yazmaktadır: Hz. Abdullah İbn Abbas tehcurûne" ibaresinin mânâsını; Allah'ı zikretmeyi ve hak­kı terketmek, şeklinde açıklamıştır. Hz. Said b. Sâmiran tehcurûne"nia tefsiri; "gecele­ri toplanıp efsane anlatmak, hak aleyhine sözlere dalmak" şeklindedir. Mücahid'e göre "tehcurûne"nin mânâsı; Kur'ân hakkında kötü söz söylemektir. Ibn Zeyd'e göre ise bu ibare­nin mânâsı, hezeyan savurmaktır.

Zemahşeri "Müstekbirine bihî sâmiran tehcurûne" ibaresini tefsir ederken şöyle yazmak­tadır: (yâni; be­nim âyetlerim)" kelimesine de atfedilebilir. Bu durumda Kur'ân'a büyüklenmenin mânâsı; ya "onlar Kur'ân'a karşı büyüklenerek onu yalanlıyorlar" şeklinde, ya da "Kur'ân'ı dinleyince gurur ve isyana kapılmakta ve bu yönüyle Kur'ân'a karşı büyüklenmeyi mürtekip olmaktadırlar" şek linde olur.

2) kelimesiyle de irtibatı olabilir. Bu durumda, ibarenin mânâsı; "gece sohbet lerinde Kur'ân'ı zikrederek ondan kötü bir şekilde bahseder­ler." Kureyş kafirleri adetleri üzere, geceleri Beytullah'm kıyı ve köşesinde sohbet meclisleri düzenler ve vakitlerini Kur'ân-ı Kerim aleyhine konuşmak ve Rasûlullah (a.s) aley hine hezeyanlar savurmakla geçirirlerdi.

3) Bihı'nin "hucr" kökünden türemesi halinde sövmek, kötü söz söylemek; "hecr" kökünden türemesi ha linde ise, hezeyan savurmak mânâsına gelen "tehcurûne" ile de ilgisi olabilir.

İmam Razı ve Beydâvîi'nin tefsirleri Zemahşeri ve İbn Cerir'in tefsirlerinden pek' de farklı değildir.

Âlûsî ise şöyle demektedir:

Müstekbirine bihî" ibaresinde "be" bağlacı; ya büyüklenmeye zım­nen, yalanlama (tekzib) mânâsının da şâmil olabilmesi ama­cıyla tağdiye (geçişlilik) veya sebep bildirmek içindir. Çün­kü, kafirlerin içinde tekebbür (büyüklenme) Rasûlullah'ın (s.a) bi'seti sebebiyle ortaya çıkmıştır. Veya, zamirin buna deîalet etmektedir. Aynı şekilde, zamirin "sâmiran"a atfedilmesi de caizdir. Bu durumda ibarenin mânâsı, "onlar gece sohbetlerinde Kur'ân aleyhine kötü sözler söylüyorlar­dı" olur. Âlûsî daha sonra şöyle demektedir: "Tehcurûne"; terketmek ve irtibatları kesmek mânâsına olan "hecr"den türemiştir ve burada "hâl" olarak kullanılmıştır. Yânı; "on­lar hakkı veya Kur'ân'ı ya da Rasûl'ü (s.a) terkederek yap­tıklarını yapmaktadırlar." "Hecr" aynı şekilde yaşayan mânâsına da gelmektedir ki, bu durumda ibarenin mânâsı şu şekilde olur: "Onlar Kur'ân ya da Rasûlullah (s.a) hak­kında hezeyanlar savururlar". "Tehcurûne"mn kötü söz an­lamına gelen "hucr"den türetilmesi de mümkündür.

Bütün bunlardan öyle anlaşılmaktadır ki Tefhim'ül Kur'ân'm tercümanlığı ile diğer mütercimlerin tercümesi arasında, itirazların aksine herhangi bir çelişki yoktur.[76]

 

Üçüncü İtiraz: Âl-i İmrân Sûresi 182. Ayet

 

Bu âyetin doğru tercümesi şöyle olmalıdır: "Allah kullarına birazcık da olsa zulüm yapmaz',' Arapça'da mübalağa üzerine nefîy (olumsuzluk) gelirse, bununla "mübalağa finnefîy" (olumsuzlukta mübalağa) kas­tedilir.

 

Cevap:

 

Mübalağa üzerine nefyin geldiği her durumda, bunun mübalağada olumsuzluk mânâsı vermesi küllî (genel geçer) bir kaide değildir. "Zallâm"ıa mânâsı, fazla zulme dendir. Bu keliru olumsuzlukla birlikte zikredildiğinde, mânâ.sı,"ftlan kimse mutlak zulmeden değildir" şeklinde olmaz. Bilakis "o fazla zulmeden doğildir" şeklinde olur ve bu­nu işiten bir kimse bundan onun az da olsa kesinlikle zulüm edebileceği neticesini çıkarır. Bu yüzden, Tefhim'ul Kur'ân'da, bu cümle, "Allah kullarına zulmedici değildir" şeklinde tercüme olunmuştur.

Bu tercümeyi diğer mütercimler de yapmıştır. Şah Veli-yullah'ın (rh.a) tercümesi şu şekildedir: "Allah zulmetmez kullarına". Şah Refiuddin'in tercümesi ise şu şekildedir: "Allah zulmedici değildir kullarına". Şah Abdulkadir'in ter­cümesi "Allah zulmetmez kullarına" şeklinde ve Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî'nin tercümesi ise, "Allah Teâlâ kulları­na zulmedici değildir" şeklindedir. Bu şekilde zulmün nef-yedilmesİ3'le birlikte, "zallâm'm nefyi kendiliğinden gerçek­leşmekte ve mübalağada da olumsuzluğa gitmeye gerek kal­mamaktadır. Zalim olmayan bir kişi, nasıl olur da büyük za­lim, daha fazla zulmeden olur? Bu gayet açıktır.

Bu noktada başka bir inceliği daha iyi anlamak gerekir. Allah Teâlâ'mn sırf bu âyette değil, bilakis diğer birçok âyette de zalim olmadığını nefyetmek yerine "zallâm" olma­dığını nefyetmeye gitmesinin nedeni şudur: Tüm evrenin yaratıcısı, eğer kullarına hatasız yere azab ederse, bu tak­dirde O normal zalimler gibi olmayıp, oldukça büyük bir za­lim olur. O halde, "zallâm nefyederek O (c.c), kullarına şu hakikati anlatmak istemektedir: Onları yaratan, büyütüp, besleyip, rızıklandıran Tanrı, kullarını tuğyan ve isyanda haddi aşmaları durumunda azaplandırmaktadır. Böylece kendi kötü amelleri yüzünden kendi kendilerini azaba müs-tehak kılmaktadırlar. Yoksa Yaratıcı ve Rab, kendi kulları­na ancak Rahîm (çok merhametli) olabilir, kesinlikle zulme­dici olamaz.

 

Dördüncü İtiraz: Hac Sûresi 15. Âyet

 

Dedi ki: "Ey önde gelenler, bu işim de bana görüş belir­tin, siz (herşeye) şahidlik etmedikçe ben hiçbir işte kesin ka­rar veren biri değilim."

Bu yüzden âyetin tam tercümesi şu şekilde olur: "Kim Allah'ın kendisine, dünyada ve ahirette kesin ola­rak yardım etmeyeceğini sanıyorsa, durmaksızın bir iş vası­tasıyla göklere erişsin ve sonra kendi meselesinde bir karara varsın da baksın, acaba aldığı tedbir, gam ve kederini uzaklaştırabiliyor mu?" [77]

 

Cevap:

 

Arapçada kaf " kelimesine karar vermek mânâsım yüklemek kesinlikle yanlıştır. Hiçbir sözlükle bu­nu ispat etmek mümkün değildir. Bu mânâyı teyit etmek üzere istidlal edilen âyette katı'aten emran"

ibaresi kullanılmıştır. "Kat'" kelimesi "emr" kelimesi ile bir­likte kullanıldığında, Arapça konuşma dilinde, herhangi bir meseleyi karara bağlama mânâsı vermekte ise de, yalnızca "kaf " ile bu mânâ kesinlikle ortaya çıkmamaktadır. Bu ay­nen Darb'un fil ardı" ibaresinin, yer yüzünde gezinmek; seyahat etmek mânâsına geldiğini gören bazıları­nın, yalnız "darb" kelimesinin de aynı mânâya geldiğini sa­narak:

ibaresi burada, azirn ve gayretie herhangi bir meselede karar vermek anlammadır.

Nemi Sûresi 32. âyette şöyle buyurulmaktadır:[78]

âyetini" Musa'ya dedik ki, âsânı alarak ka­yalıklara tırman" şeklinde yorumlamaları kabilinden bir tevildir.

Hac Sûresinde bu ibarenin geçtiği âyet bir dizi açıkla­manın bir parçasıdır. Bu açıklamalar 11. âyetten itibaren yapılageîmektedir. Bu âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: in-sanlardan öyleleri vardır ki hak ve batıl sınırında durarak

Allah'a ibadet eder. Eğer herhangi bir menfaati olursa bu­nunla tatmin olur, ancak, eğer kendisine bir zarar dokunur­sa sırtını dönüverir. Kendisine fayda ya da zarar vermeye yetkisi olmayanların dergahlarına birbir yüzgetirmeye baş­lar. Bunun aksine, iman edip salih amellerde bulunanları Allah altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Gerçek şu ki, Allah her dilediğini yapar. Bundan sonra şöyle buyurulmak tadır:[79]

Tefhim'ül Kur'ân'da bu âyet şu şekilde tercüme edilmiş­tir: "Kim Allah'ın kendisine dünyada ve ahirette hiçbir yar­dım yapmayacağını sanıyorsa, durmaksızın, bir iş aracılı­ğıyla göklere ulaşsın, bir delik açsın ve baksın ki, acaba ta­hammül edemediği şeyi kendisinden uzaklaştırmaya tedbi­ri yetiyor mu?" Bu tercüme de sanıda (zanda) bulunan şahıs­la kastedilen, hak ve bâtıl sınırında durarak ibadet eden kimsedir ve o Allah'ın kendisine hiçbir yardımda bulunma­yacağını sanmaktadır. Bundan sonraki bölümlerin anlamı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başkalarının dergahına yüzsürmek bir tarafa, kişinin göklere kadar yükselip bir de­lik açarak bakması durumunda bile tahammül edemediği Allah'ın takdirini değiştirmeye gücü yetmez.

Şimdi, ulemanın büyüklerinden hiçbirisinin tercüme­sinde sizin sümm'el-yakta"' ibaresini verdiğiniz mânâya rastlamıyoruz.

Şah Veliyyullah'ın (rh.a) tercümesi şu şekildedir:

"Öyleyse, yukarıya doğru' bir ip assın ve kendisini boğ­sun, sonra da baksın, acaba uzaklaştırıyor mu bu tedbiri kendisini öfkelendiren şeyi kendisinden."

Şah Refîuddin: "Öyleyse göğe doğru bir ip çeksin ve sonra onu kessin, sonra da bir baksın, bu hilesi kendisini öfkelen­diren şeye engel olabilir mi?"

Şah Abdulkadir: "Öyleyse göğe bir ip çeksin ve sonra kes­sin de baksın bakalım, bu tedbiriyle öfkesini dindirebiliyor mu?"

Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî: "Öyleyse göğe kadar bir ip çeksin ve sonra da (onun vasıtasıyla göklere ulaşıp, yapabili­yorsa) vahyi durdurmayı denesin ve düşünsün, acaba bu tedbiri tahammül edemediği şeyi (yani vahyi) durdurabilir mıf

Bir de İmam Râzi ile Allâme Alûsî'nin naklettiği müfes-sirlerin kavillerine bakalım:

1. Müşriklere olan kin ve nefretlerinin şiddetinden dola­yı, müslüman-lardan bir grup, Allah tarafından kendi Rasûlü ve dinine yardımın geciktiğini görerek oldukça sa­bırsızlanmaya başlamıştı. Bunun üzerine buyurulmaktadir ki; Allah'ın Rasûlü'ne yardım etmeyeceğini zanneden kimse, oldukça fazla gayret göstersin, hatta göğe kadar bir ip çeke-biliyorsa çekip göklere ulaşarak baksın; acaba, onun bu ted­biri, kendi öfkesini celbeden, Allah tarafından gelmesi bek­lenen zaferin gecikmesini engelleyebilir mi?

2. Kafirler, Allah'ın kendi Rasûlune yardım etmeyeceği­ni zannediyorlardı. Bu yüzden onlara hitaben, herhangi bir ip vasıtasıyla göklere ulaşıp, kendilerim öfkelendirmekte olan, Allah'ın kendi Rasûlü'ne yardımının gelmesini engel­leyip engelleyemeyeceklerine bakmaları söylenmektedir.

3. Bu âyete şöyle bir anlam da verilmektedir: Eğer vah­yin gelmesine tahammül edemiyorsanız, elinizdeyse göklere kadar çıkın da Rasûl'e vahiy gelmesini durdurmayı deneyin de görün.

4. Bazı müfessirler ise göğü evin çatışı mânâsına anla­mışlar ve âyete şu mânâyı vermişlerdir: Dünya ve ahirette Allah'ın yardımından ümit kesmiş olan kişinin, evinin tava­nından bir ip sallandırarak kendisini asması ve Allah'ın yar­dımını alamaması dolayısıyla kendisini saran öfke ve kinini uzaklaştırmaya bu tedbirinin yetip yetmeyeceğine bakması gerekir, âyete bu anlamı verenler, "kat' " kelimesinden ne­fes yollarının tıkanmasını anlamaktadırlar.

Bunlardan da anlaşılmaktadır ki, müfessirlerden hiçbi­ri "kat' "kelimesini "karar vermek" mânâsına almamıştır.

Bilakis, hepsi bunu hakiki ya da mecazi mânâda kesmek mânâsına almıştır.

 

Beşinci İtiraz: Enfâl Sûresi 67-69. Âyetler

 

Genelde bu âyetin tercümesi şu şekilde yapılmaktadır: "Yeryüzünde iyice kan dökmeden, bir nebiye esir alması ya­kışık almaz..."

Bu anlamı sağlayabilmek için iskan fil'arz" ibaresi kesinlikle münasip değildir. Eğer böyle bir şey söy­lenmek muradedilseydi hattâ yushinehüm" ibaresi kullanılırdı. Leulâ kitâb'ün minellâhi" "Eğer Allah'ın geçmişte bir yazması olmasaydı" ibaresi de Kur'ân-ı Kerim'de genellikle kâfirlere mühlet ve­rilmesinde Allah'ın sünnetini ifade etmek üzere kullanıl­maktadır. Gerçek şu ki, Bedir'de "ishan" (öldürme ve yara lamada aşırı olmak) hiç de az olmamıştı.

Bu şekil, üsluplarda yol seçmek, usul benimsemek mânâlarına kullanılmaktadır.

Söz konusu âyetlerin geri plânı şu şekildedir: Bedir Gazvesi'nden sonra fidye meselesi gündeme gelince Kureyşliler, müslümanların sırf dünyaya talip oldukları propagandasını yaymaya başlamışlardı. Onlar, müslümanların yaptıkları bu savaşların hak hatırına değil de ganimet malı yığmaya yönelik çıkarıldığı ele geçirdikleri esirleri bile fidye karşılığı serbest bırakacakları; nübüvvet davasının sözde kaldığı, sırf mal toplamak için biraraya geldikleri propagandasını yap­maya başladılar. Bu propagandaya karşılık şöyle buyurul-muştu:

"Hiçbir peygambere, yeryüzünde kan dökmeden esir al­ması yakışmaz. (Ey Mekkeli Kureyşliler) dünyaya talip olan sizlersiniz, oysa Allah ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Eğer Allah'ın geçmişte sizin için (mühlet vermekle ilgili bir) yazması olmasaydı, benimsemiş olduğunuz tavır karşılığında size gerçekten büyük bir azap dokunurdu."

 

Cevap:

 

Her şeyden önce, kendisi temel kabul edilerek yeni bir tercümesi teklif edilen yukarıdaki âyetlerle ilgili, verilen ge­ri plân yanlıştır. Esir değişimi için fidye alınmasına karşılık, kafirlerin yukarıda izah edildiği gibi bir propagandaya giriş­tiğine dair ne hadis ve ne de tarih rivayetlerinde bu iddiayı doğrulayacak bir delil vardır. Ne de buna karşılık söz konusu âyetler nazil olmuştur. Bu salt uydurma ve varsayımdır ve bu varsayımlardan hareketle Kur'ân âyetlerinin tefsirin' yapmak hiçbir şekilde doğru değildir. Ayetlerin asıl geri plânı şu şekildedir: Muhammed Sûresi 4. âyette, kâfirlerle ne zaman bir savaş söz konusu olsa, önce onların boyunlarını vura vura imha etmek şartıyla, daha sonra esir alınabileceği müsaadesi verilmişti. Bundan sonra müslümanlar, isterler­se esirlere ihsan etmek ya da fidye almak konusunda serbest bırakılmışlardı. Bu âyetin ilk ibarelerinden, yâni:

"Kafirlerle karşı karşıya geldiğinizde" ibarelerinden, bu âyetin daha kafirlerle savaşma sırasının gelmediği bir dö­nemde nazil olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden bu âyetin hükmü, herşeyden Önce, Bedir Gazvesi'ne yönelik olmuştur. Hiç şüphe yok ki, İslâm mücahidleri Hakk'm himayesinde canla başla savaşarak Kureyş kafirlerinin kendilerinden üç kat daha büyük ordusunu yenilgiye uğratmışlardı, ancak "ishan" şartını tam manâsıyla yerine getirmeden esir alma­ya başlamışlardı.

Hz. Sa'd b. Muâz (r.a), Peygamberimizle birlikte yüksek bir yerden savaşı izlerken bunu kendilerine arzetmişti. Mücahidlerin ganimet malı ele geçirme ve esir yakalamakla meşgul olduklarını görmekten çehresinde hoşnutsuzluk iz­leri belirince, Peygamber Efendimiz ona şöyle demişti: "Ey Sa'd, bu yapılanları beğenmediğin anlaşılıyor" Sa'd işe ce­vaben "Evet Ya Rasûlallah, bu Allah Teâlâ'nın şirk ehlini yenmek için verdiği ilk fırsat. Şu an onları esir olmaktansa, iyice imha etmek (yani şaşkınlık içinde oraya buraya kaçış­makla olan kafirlerden mümkün olduğu kadar fazla öldüre­rek, onların gücünü iyice kırmak) daha iyidir." Allah Teâlâ Enfâl Sûresinin söz konusu âyetlerinde bunu tasdik etti.

Şimdi, Tefhim'ül Kur'ân det bu âyetlerin nasıl tercüme edildiğine ve diğer büyük Kur'ân mütercimlerinin nasıl ter­cüme ettiklerine bakalım:

Tefhim ul Kur'ân: "Yeryüzünde savaşırken, düşmanları iyice imha etmeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Siz dünya yararını istiyorsunuz, oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın geçmişte bir yazması olmasaydı, al­dıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunur­du. Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.[80]

Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a): "Yeryüzünde birçok kim­seyi öldürmeden esirler alması Peygamber'e yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz. Allah ise ahiret maslahatını is­tiyor. Allah galiptir ve hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın önce­den verilmiş bir hükmü olmasaydı, sizlere aldıklarınızdan dolayı büyük bir azap dokunurdu. Artık ganimet olarak al­dıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan kor­kun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir."

Şah Refluddin (rh.a): "Yeryüzünde kan dökmedikçe bir peygamberin esirler alması yakışık almaz. Siz dünyanın se­beplerini istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istemektedir. Al­lah üstündür, hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın Önceden bir yazması olmasaydı, şüphesiz ki size aldıklarınızdan, dolayı büyük bir azap dokunurdu. Artık ganimet aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Al­lah bağışlayan ve esirgeyendir."

Şah Abdulkadir (rh.a): 'Yeryüzünde kan dökmeden esirler almak gerekir mi nebiye? Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor. Allak üstün ve hikmet sahibidir. Önceden yazılmış bir söz olmasaydı size aldıklarınızdan do­layı büyük bir azap dokunurdu. O halde, ganimet olarak al­dıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan kor­kun. Allah bağışlayan ve esirgeyendir."

Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (rh.a): "Yeryüzünde (kafir­lerin) iyice kanını dökmeden elinde esir bulundurmak (bila­kis öldürülmelidir) Nebi'nin şanına yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti (maslahatını) iste­mektedir. Allah üstündür, hikmet sahibidir. Eğer Allah'ın takdir edilmiş bir yazması olmasaydı, sizin bu yaptıkları­nızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu. O halde, al­mış olduklarınızı helal ve temiz bilerek yiyin ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah Teâlâ çok bağışlayan, çok esirgeyen­dir. "

Bakınız şimdi, sadece Tefhim'ül Kur'ân'da değil, diğer bütün güvenilir tercümelerde de, sizin âyetlerin anlamıyla ilgili görüş açınızı destekleyen en ufak bir belirti yoktur.

Tercümelerden sonra şimdi isterseniz bir de müfessirlerin görüşlerini gözden geçirelim:

İbn Cerir:

"Yeryüzünde müşrikleri iyice öldürmeden, güçle onları yen­meden..."

"Ey Ehl-i Bedir, eğer levh-i mahfuz'da ganimet malının Allah tarafından sizlere helal kılınacağı kararı önceden ya­zılmamış olsaydı, almış olduğunuz ganimet malları ve fid­yeden dolayı size büyük bir azap dukunurdu."

Zemahşeri: "Ishan'ınmânâsı, fazla katletme ve katilde aşırıya gitmedir. Amaç, küfür ehli iyice katledilerek küfrü zelil ve zayıf yapmak, düşmanın tasallutu ve zorbalığı altın­daki islâm'ı ise üstün ve güçlü kılmaktır. Bundan sonra esir alınabilir."

İmam Râzî: Allah Teâlamn "yeryüzünde kan dökmeden elinde esir bulundurmak bir peygambere yaraşmaz" buyur­ması, o zamanki şartlarda esir almanın "ishan" şartıyla meşru olduğuna delalet etmektedir. "îshan'la kastedilen ise, Öldürme ve aşırı şekilde korkutmadır. Bu söylediğimizi Al­lah Teâlanın Muhammed Süresindeki şu buyruğu teyit et­mektedir:

"Sonunda onları iyice imha edince, artık esirleri bağla­maya başlayın. Bundan sonra ya onlara ihsan edip (salıverin) ya da fidye alın.[81]

Beydâvî:

"Eğer levh-i mahfuzda Allah tarafından önceden hü­küm yazılmış olmasaydı Size dokunur­du. Fidye karşılığında her ne aldıysa­nız. "

Alûsî: "Sehane'nin asıl mânâsı cisimde sertlik ve katılık olmasıdır. Bu kelime istiareli olarak Öldürme ve yaralama­da aşırıya gitmek mânâsına kullanılmaktadır. Çünkü, bu da hareketi engellemekte, öldürülen ve yaralananı akmayan katı birşey gibi hareketsiz bırakmaktadır. idi.

Size ulaşırdı veya dokunurdu (azap)" 

"Sizin almış olduğunuz, fidye karşılığında almış bulundu ğunuz şey yüzünden."

Cessas'ın Ahkâm'ul Kur'ârimda:

Ayetlerin zahirinden, ganimet ve esirin "ishan'dan son­ra mubah olması gerektiği anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ başka bir âyette (Muhammed Sûresi: 4'de)

"Öyleyse, kafirlerle karşı karşıya geldiğinizde, onları iyi­ce imha edene kadar boyunlarını vurduktan sonra, esirleri bağlayın" buyurmaktadır. O zamanki şartlarda yapılacak ilk iş, müşrikleri iyice imha edene kadar Öldürmekti. Bun dan sonra fidye almak mubah idi. "ishan'dan önce fidye al­mak caiz değildi." İmam Cessâs daha da ileri giderek, sahih senedle birlikte Hz. Ömer'in  ile kastedilenin fidye almak olduğunu bildiren kavlini nakletmektedir.

Bu yukarıda naklettiklerim, hem Arap dilinde önder ve hem de Kur'ân âyetlerinin mânâ ve mefhumlanm anlamada seçkin kişilerin tefsirleridir. Bütün bu büyükler "ishan fil ard" ibaresine sizin münasib olarak bulmadığınız anlamı vermektedirler. Yine ibaresini de, size göre; kafirler için bir ilâhî sünnet (kanun) olan "imhal" (mühlet verme) mânâsmda anlamamışlardır. Yine onlardan hiçbiri, sizin söylediğiniz gibi Kureyş müşriklerinin propa­gandasına cevap olarak bu âyetlerin indirildiği görüşünü teyid eder en ufak bir imâda dahi bulunmamışlardır.

Birinci âyetten "ishan fil ard"m (öldürme ve yaralama­da aşırı gitme) Peygamberin şanına yaraşır olmadığı mânâsının çıkarıldığına dair yine onlardan hiçbirinde- bir bilgiye rastlamıyoruz. Aynı şekilde, onlardan hiçbiri ibaresinden ibaresine kadarki bütün âyetin muhatabını Kureyş kafirleri olarak göstermemektedir. Da­hası,             ibaresinden hemen sonra, Öyleyse ganimet olarak aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin" şeklinde Duyurulmasının, sizin açıkladığınız şekliyle, âyetin daha öceki bölümleriyle ne gibi bir ilgisi olabilir?

 

Altıncı İtiraz: Zuhruf Sûresi 61. Âyet

 

Zuhruf Sûresi 61. âyet(in içeriği) hiçbir şekilde Allah Teâlâ'mn sözü değildir. Çünkü, ittiba kelimesi sırf peygam­berlere tabi olmak için kullanılmaktadır. Ayetin doğru ter­cümesi şu şekilde olmalıdır: "Ey Peygamber onlara de ki; O (Hz. Isa) kıyametin bir alametidir. O halde ondan şüphe et­meyin ve bana tabi olun. Dosdoğru olan yol budur."

 

Cevap:

 

Bu âyetin tefsirinde mütercimlerle müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bazıları tüm âyetin içeriğini Allah Teâlâ'mn kavli olarak görürken, bazıları "ondan şüphe etmeyin"e ka­dar olan bölümü Allah Teâlâ'nın; "bana tabi olun" ibaresin­den âyetin sonuna kadar olan bölümü ise Rasûlullah'ın (s.a) kavli olarak görmüşlerdir.

Önce çeşitli tercümelere bir göz gezdirelim:

Tefhim'ül-Rur'ân: "O aslında kıyametin bir alametidir. Öyleyse ondan şüphe etmeyin de benim sözüme uyun. îşte bu doğru yoldur.[82]

Şah Veliyyullah Dehlevi (rh.a): "Şüphesiz ki, İsa kıya­metin bir alametidir. Öyleyse şüphe etmeyin kıyametten. Ve deki ya Muhammed: Bana uyun; budur, doğru yol"

Sah Refıuddin (rh.a): "Şüphe yok ki o kıyamet alameti­dir. Öyleyse ondan şüphe etme ve bana uy. Bu dosdoğru yol­dur."

Şah Abdulkadir (rh.a): "O, işte o kıyametin alametidir. Öyleyse ondan şüphe etme ve söylediklerine tabi ol. Bu, dos­doğru bir yoldur."

Mevlânâ Eşref Ali Tahanevî (rh.a): "O (yani Hz. İsa) kı­yamete bir yakın vesilesidir. O halde siz (onun doğruluğun­da) şek etmeyin ve bana tabi olun. Bu doğru yoldur."

Bu tercümelerden sadece Şah Veliyyulah (rh.a) tercü­mesinde "^bana uyun, budur doğru yol" ibaresinin, Allah Teâlâ'nın hükmüyle Peygamber Efendimizin söylediği bir söz olduğu açıklamasını getirmiştir.

Şimdi de müfessirlerin kavillerine bakalım:

Ibn Cerir: "Ve bana uyun" ibaresinin Allah Teâlâ'mn kavli olduğunu ve "bana itaat edin, emrettiğim şeyleri yapın, nehyettiğim şeylerden kaçının" mânâsına geldiğim söyle­mektedir. Aynı şeyi Zemahşeri şu şekilde söylemektedir: "Bana itaat edin'ın mânâsı, "benim gösterdiğim yola, Şeri-at'a ve Peygamber'e uyun." Aynı şekilde Peygamber Efendi­mize böyle söylemesi hükmü verildiği de söylenmiştir." İmam Razı, Kadı Beydâvî ve Allâme Alûsî de âyeti bu şekilde tefsir etmişlerdir. Onların hepsi "bana tabi olun" ibaresine birinci olarak "benim gösterdiğim yola, şeriatıma ve Rasûlüme uyun" mânâsını vermişler, ikinci mânâ olarak ise şöyle bir açıklamada bulunmuşlardır: "Ve denilmiştir ki, Peygamber Efendimize bunu söyleme emre verilmişti."

Bütün bu açıklamalardan sonra ittiba ibaresinin yalnız­ca Peygamber'e tabi olmak için kullanıldığı ve bu âyetin içe­riğinin hiçbir şekilde Allah'ın kavli olamayacağı gibi bir iddi­aya mahal kalmamaktadır.

 

Yedinci İtiraz: Zuhuf Sûresi 85-89. Âyetler

 

Tine Zuhruf Sûresi'nde (88. âyet) ve kılihi" ibaresinin atfi "hakka şahidlik edenler" üzerine­dir. Âyetlerin anlamı [83]şu şekildedir: "O'nu bırakıp da yalvardıkları şeyler hiçbir şefaat yetkisine haiz değildirler. Ancak, "Ey Rabbim, şüphesiz onlar imana gelmezler" şeklindeki kavilleriyle, kendileri bilerek hakka şahidlik edenler müstesna. Onlara kendilerini kim yarattı diye soracak olsan tartışmasız Allah derler. Öyleyse Ey Pey­gamber, onlardan yüz çevir ve size selam de. Yakında onlar bilecekler."

 

Cevap:

 

Bu karışık bir konu olduğu için, konunun akışının baş­tan itibaren gözden geçirilmesi zorunludur. Zuhruf Sûresi 85. âyetten 89. âyete kadar olan bölüm şu şekildedir:

Şimdi bu âyetlerin çeşitli tercümelerine bakalım: Tefhim'ul Kur'ân: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülküne sahip olan (Allah) ne de yücedir. Kı­yamet saatinin ilmi O'nun katındadır ve siz O'na döndürü­leceksiniz. O'nu bırakıp da yalvardıklan şeyler hiçbir şefaat yetkisine sahip değildirler. Ancak bilerek hakka şahidlik edenler müstesna. Onlara kendilerini kimin yarattığını so­racak olursan bizzat kendileri Allah derler. Öyleyse nasıl oluyor da aldanıyorlar? Rasûl'ün "Ey Rabbim, bunlar ima­na gelmez bir kavimdir" kavlinin hakkı için, Ey Nebi onlar­dan yüz çevir ve size selam de. Yakında görecekler."

Şah Veliyyullah Dehlevî (rh.a): Göklerin, yerin ve bu iki­si arasında bulunanların hükümranı ne de çok bereket sahi­bidir. Kıyametin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüle­ceksiniz. Kafirlerin Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şefaate kadir değillerdir. Bilerek doğruya, şehadet edenler müstes­na. Eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, ke­sinlikle Allah yarattı diyecekler. Öyleyse nereden döndürü­lüyorlar? Peygamberin "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" diye niyazının çokluğundan; "onlardan yüz çevir ve elveda selamı ver, yakında görecekler" diye buyur­duk."

Şah Kefîuddin (rh.a): "Göklerin ve yerin ve bu ikisi ara-sındakilerin hükümranı ne de çok bereket sahibidir. Kıya­metin ilmi O'nun katındadır ve O'na doğru döndürüleceksi­niz. Ondan başka çağırdıklarınızın şefaat etme yetkisi yok­tur. Bilerek hakka şahitlik edenler müstesna. Onlara kendi­lerini kimin yarattığını sorarsan, kesinlikle, Allah derler. Öyleyse nereden çevriliyorlar? Peygamber çok niyaz ediyor; "Ey Rabbim, benim bilgime göre bunlar imana gelmez bir kavimdir"diye. Öyleyse (Ey Peygamber) yüz çevir onlardan ve "şerrinizden mahfuz olmak istiyorum"de. Yakında elbette bilecekler."

Şah Abdulkadir (rh.a): "Göklerin ve yerin ve bu ikisi ara-sındakilerin hükümdarı büyük bereket sahibidir. Kıyamet haberi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz. Çağır­makta oldukları şeyler (kafirlere) şefaate yetkili değildir. Ancak bilerek şahidlik edenler müstesna. Onlara kendileri­ni kimin yarattığını sorarsan Allah derler. Öyleyse nereden döndürülüyorlar? Rasûl'ün; "Ey Rabbim, bunlar iman ge­tirmezler" sözünün hakkı için, onlardan yüz çevir ve selam de. Sonunda bilecekler."

Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî (rh.a): "Göklerin ve yerin ve bu ikisi arasındikelerin kendisine boyun eğdiği zat ne de yü­cedir. Kıyametin haberi de O'nun katındadır ve siz hepiniz O'na döndürüleceksiniz. Allah'tan başka çağırdıklarının şefaat etmeye bile yetkileri yoktur. Hak sözü (yani iman keli­mesini) ikrarla birlikte tasdik de edenler, müstesna. Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan Allah derler. Öyleyse nasıl oluyar da döndürülüyorlar? Onun, Rasûl'ün; 'Ey Rab­bim, bunlar iman getirmezler' sözünden de haberi vardır. O halde, onlardan yüz çevir ve 'size selam olsun' de. Onlar ya kında görecekler."

Bu tercümelerde Şah Veliyyullah ve Şah Refiuddin "ve kılihı" ibaresini yakma atfetmişlerdir. Bu haliyle Şah Veliyyullah'm (rh.a) tercüme silsilesi şu şekilde ortaya çık­maktadır: "Eğer onlardan sorarsan.... öyleyse nereden dön­dürülüyorlar? Peygamberin niyazının çokluğundan..."

Şah Refîuddin'in tercüme ve silsilesi ise şu şekilde orta­ya çıkmaktadır: "Eğer onlara sorarsan... Öyleyse nereden çevriliyorlar? Peygamber çok niyaz ediyor..."

Mevlânâ Eşref Ali Tahânevî: ve kîlihi" ibaresini "Kıyamet haberi de O'nun katındadır" atfetmekte ve tercüme silsilesi şu şekilde ortaya çıkmakta­dır: "Ve kıyamet haberi de O'nun katındadır ve Peygamber'in; "Ey Rabbim, bunlar iman getirmezler" sözünden de haberi vardır."

Bizim tercümemize itiraz eden şahıs ise ve kîlihi" ibaresini "hakka şehadet eden" üzerine ve "kîlihî"deki zamiri de "bilerek hakka şehadet edenlere" at fetmektedir. Onun görüşüne göre tercüme silsilesi şu şekil­de ortaya çıkmaktadır: "O'nu bırakıp da yalvardıkları şey­ler hiçbir şefaat yetkisine haiz değillerdir. Ancak, "Ey Rab-bim, şüphesiz onlar iman getirmezler" diye kavilleriyle ken­dileri bilerek hakka şahidlik edenler müstesna".

Şah Abdulkadir de Şah Veliyyullah ve Şah Refiuddin gi­bi, "kîlihî'deki zamirin Peygamber Efendimize döndüğünü söylemiştir. Ancak onlar ibarenin siyakım müselsel kabul ederek "ve kîlihî" ibaresini "kasem" kabul etmişlerdir. Aynı usûl Tercüman'ul Kur'ânın tercümesinde de izlenmiştir. Bundan dolayı, 88. âyetin anlamı 86 ve 87. âyetlerle birlikte şu şekilde ortaya çıkmaktadır: "Rasûl'ün; "Ey Rabbim, bunlar imana şelmez bir kavimdir" sözünün hakkı için, ken­dilerini ve tapadurdukları mabudlarını Allah'ın yarattığı­nı bizzat kabul ettikleri halde, Halık'ı bırakıp da mahlûka ibadet etmekte ayak direyenlerin aldanışları ne de acaiptir."

Müfessirler ise bu farklılaşmaları şu şekilde ifade etmiş­lerdir:

İbn Ceiîr ve kîlihî" ibaresini kı­yametin ilmi de O'nun katmdadır& atfetmekte ve âyete şöyle mânâ vermektedir:

"Hem kıyametin ve hem de Rasûlunün kendi kavminin yalanlaması ve iman etmemesini Rabbi'ne şikâyetinin ilmi Allah katındadır". Ibn Cerîr, aynı şekilde Katâde'den şöyle bir görüş bildirmektedir: "Kîlihî" ile kastedilen Rabbi'ne şikâyette bulunan, Nebinizin kavlidir."

Zemahşeri, çeşitli görüşler aktardıktan sonra, daha ka-' vi, zaman ve zemin itibariyle daha münasip görüş  olarak, ve kîlihî''nin kasem harfinin muzmeri ve onun hazfînamefcrâve  bunlar şüphesiz imâna gelmez bir kavimdir" ibaresinin de kasemin cevabı olmasını öngörmektedir. O zaman âyetten şöyle bir mânâ çıkmaktadır: "Rasûl'ün; 'Ey Rabbim bunlar imana gelmez bir kavimdir' kavline yemin olsun... "Daha sonra Ze­mahşeri şöyle demektedir: Ve kîlihî"'ibaresinde'zamir Rasûlullah'a (s.a) raci (yonelik)dir. Peygamber Efendimizin kavli üzerine yemin etmek ise, Allah Teâlâ tarafından O'nun (s.a) mertebesinin yüceliği, dua ve niyazının önemini bildir­mek içindir."

İmam Râzî, Ahfeş, Ferra ve Zeccâc'm şöyle bir kavlini nakletmektedir Ve kîlihî".essâatü" kıyamet saati üzerine atfedilmiştir. Yanî;f Allah katında hem kıyamet saatinin ve hem de Rasûl'ün "Ey Rabbim bun­lar..." kavlinin ilmi vardır."

Allâme Alûsî de "ve Mlihî" ibaresini "essâatü" üzerine atfetmekte ve İmam Râzî'nin naklettiği görüşü zikret mektedir. Allâme Alûsî daha sonra şöyle demektedir: "Al­lah Teâlanın 'Rasûl'ün böyle söylediğini de biliyorum' bu­yurması kafirlere bir tehdittir. (Yânı; şu kastedilmektedir: "Kainatın sultanı; asi kullarına, onların Peygamber'in ken­dilerinden şikâyetlerine yol açan kötü amellerini çok iyi bir şekilde bildiğini bildirmektedir.) Allâme Alûsî ikinci olarak yukarıda Zemahşerî'den nakledilen görüşü bildirmekte, üçüncü olarak ise şu görüşü zikretmektedir: "Ve kîlihî" deki "vav", "vav-ı kasem"dir ve "cevab-ı kasem" mahfuzdur. Yâni; "Biz, Rasûlümüze yardım edeceğiz veya kafirlere iste­diğimiz gibi davranacağız" mânâsı takdir edilmiştir (kaste­dilmiştir).

Behemehal, hiçbir tefsirde  ve kîlihî" ibaresinin ancak bilerek hakka şahidlik edenler müstesna" üzerine atfedildiğine dair bir bilgi gözümüze çarpmadı. Kur1 ân üze­rinde düşünen hiçbir müfessirin böyle bir şey söylemesi de düşünülemezdi. Çünkü, böyle bir atfı yapıp, âyetin mânâsım "Ey Rabbim, bunlar şüphesiz imana gelmez bir kavimdir diye şahitlik edenler müstesna" şeklinde vermek tamamen anlamsızdır. Zira, Zuhruf Sûresi 86. âyette Allah Teâlâ'nın, bâtıl mabudların şefaat yetkisini nefyederken "ancak, bilerek hakka şahidlik edenler müstesna" buyurma­sı, ahiretle ilgilidir. Bunun mânâsı şudur: Söz konusu özel­liklere sahip kişiler o günde (kıyamet gününde) şefaat edebi­leceklerdir. Bunun aksine 88. âyetteki; "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" ibaresi bu dünya ile ilgilidir. Bu iki ibare arasında ne gibi bir bağ olabilir ki? Bunun anlamı ahirette ilmine dayalı olarak hakka şehadet etmek ve bu dünyada da "Ey Rabbim, bunlar imana gelmez bir kavimdir" kavliyle şahitlikte bulunmak mıdır? [84]

 

1. Ekonomik Sebeplerden Dolayı Hamileliği Önlemek Doğru Mudur?

2. Hz. Âdemin Vücut Yapısı Günümüz İnsanına Benzemiyor Muydu?

 

Soru:

 

Ben aziz bir dostumun iki itirazına tatmin edici bir cevap veremedim. Lütfen yol gösterin. İtirazları şöyledir:

1) Mevlânâ Ebu'l A'la Mevdîdî İsrâ Sûresi'nin 31. âyeti olan:

"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları Öldürmek büyük günahtır" âyetini tefsir ederken, tefsirin hakkını vermemiştir. Bu âyetin tefrişinde kendisi siyasi amaçlarını elde etmek dü­şüncesiyle hareket etmiş ve bu yönde bir anlam çıkarmıştır. Şöyle ki: Ayette öldürmeye yasak konulmuştur. Ne var ki, ancak can taşıyan kimse öldürülebilir. Can taşımanın baş­langıcı ise, ana rahmine düşen spermin annedeki yumurtay­la birleşmesinden sonra mümkün olabilir. Canlı varlık an­cak bu şekilde teşekkül edebilir. Nesillerin çoğalmasına en­gel olmak için kullanılan yöntemler genelde bahis konusu birleşmeden önce harekete geçtiğine göre, can taşımayan bir şeyin öldürülmesi anlamsız değil mi?

2) Darwin'in evrim düşüncesine karşı olanlar, bu düşün­ceye sadece insanların Âdem'in çocukları olduğu inancından hareket ederek karşı çıkıyorlar. Diyelim ki bu inanç ve düşünce doğrudur. Elinizde Hz. Adem'in vücut yapısının günü­müz insanı ile aynı olduğunu kanıtlayan sağlam bir delil ve tatmin edici bir kaynak mevcut mudur? Allah'ın Hz. Adem'i yarattığı biçim Darwin'in düşüncesine uygun olabilir. (Yânî o zamanın insanı unicellular insan olabilir.) Sadece şu farkla ki bu oluşum kendiliğinden değil, Allah'ın emriyle meydana gelmiş ve aşama aşama gelişerek günümüz insanının şekli­ni almış olabilir.

 

Cevap:

 

Siz dostunuzun itirazlarını bize göndermişsiniz. Biz de onların cevaplarını size gönderiyoruz.

1) Dostunuz, Beni İsrail (İsrâ) Sûresinin 31. âyetini dik­katlice okumayıp kafasında Önceden yerleşen fikirlerden hareket ederek, bu âyetten sadece evlat katlinin yasak oldu­ğu anlamını çıkarmıştır. Halbuki bu âyette; evlat katlinin yasak olması ile birlikte bunun tahrik edici unsuru yoksul­luk korkusunun da yanlış olduğu hatırlatılmış ve peşinden "biz onlara da size de rızık vereceğiz" buyurularak, evlat kat­line neden olan yoksulluk korkusunun aslında Allah'ın rızık veren olma özelliğine güvensizlik duyulması anlamına gel­diğine işaret edimiştir. Bu güven mevcut olsaydı, yoksulluk korkusuyla evladınızı da katletmezdiniz. Bu konuda tefsi­rimde gerekli açıklama yer aldığı halde arkadaşınız dikkat­lice okumak zahmetinde bulunmamıştır. Oradaki izahımda, hamileliğe engel olmak evladı katletmektir denilmemiş bila­kis, yoksulluk korkusu eskiden çocukların öldürülmesine ve düşürülmesine sebep oluyordu, şimdi ise hamileliği önleme­ye sebep olmaktadır denilmiştir. Onun için, ekonomik kay­nakların kıtlığı endişesi ile nüfus plânlaması yaparak neslin devamına engel olmak da bu âyete göre yanlıştır.

2) Affedersiniz ama, arkadaşınız Kurandan daha ziya­de Darwin'e inandığı için Adem'in yaratılışı ile ilgili Kur'ân'm tüm açıklamalarını bir yana bırakıp, Darwin'in düşüncesine uyarak, Hz. Adem'in hücreler bileşiği bir varlık olduğunu mümkün görmekte, bana da Hz. Adem'in vücut yapısının günümüz insanına benzediğini kabul etmek için elimde ne tür bir kaynak bulunduğunu sormaktadır. Buna benim cevabım şudur: Eğer o şahsa göre Kur'ân-ı Kerim il­min doğru bir kaynağı değilse, onunla tartışmaya girmek yersizdir. Çünkü mantıken Adem'in vücut yapısının günü­müz insanının vücut yapısı gibi olduğunu düşünmek nasıl mümkün ise, aynı şekilde onun bileşik hücreli molekülden ibaret olduğunu düşünmek de mümkündür. Eğer her iki dü­şünce için imkânlar eşit ise ve birini öbürüne tercih etmek için doğru kaynak yoksa, boşuboşuna tartışmaya girmenin faydası yoktur. Eğer o, Kur'ân-ı Kerinı'in ilmin sağlam kay­nağı olduğunu kabul ediyorsa, Bakara Sûresİ'nin 30. âyetinden 39. âyetine kadar olan âyetlerini, A'râf Sûresinin 11. âyetinden 25. âyetine kadar olan âyetlerini, Hicr Sûresİ'nin 26. âyetinden 42. âyetine kadar olan âyetlerini, İsra Sûresİ'nin 61. âyetinden 65. âyetine kadar olan âyetlerini ve Tâhâ Sûresİ'nin 115. âyetinden 123. âyetine ka­dar oian âyetlerini dikkatlice okumak zahmetine katlansın ve Darwin'in nazariyesini tekrar gözden geçirsin. Acaba Hz. Adem hakkında, Kur'ân'm bu âyetlerinde beyan edilenlerin kendi düşünceleri doğrultusunda olacağına onun aklı yatı­yor mu? Bununla birlikte arkadaşınıza şunu da söylemenin gerekli olduğunu düşünmekteyim: Eğer o, Kur'ân'm ilmin sağlam kaynağı olduğu düşüncesinde olmadığı halde, millet huzurunda kendisini müslüman olarak tanıtıyorsa; vicdanı­na, ahlâkına ve toplumuna büyük bir haksızlık yapmakta­dır. Gerçekten İslâm'a inanmadığı halde bunu açıkça söyle­mek yerine, kendini müslümanların safında göstererek sü­rekli aldatmaya çalışmak dürüst bir adama yakışmaz. [85]

 

Şehidlerin Berzah Hayatı

 

Soru:

 

1) Bakara Sûresİ'nin 154. âyetini Tefhim'ul-Kur'ânm 1. cilt, 126. sayfadaki 55 nolu açıklama notunda izah ejderken Allah yolunda şehit olanlara Ölü denilmemesine sebep ola­rak, şehidlere ölü denirse cihad ruhunun söneceğini ileri sürmüşsünüz. Her ne kadar aynı notun devamında, onlara ölü denilmesinin olayın gerçeğine de aykırı olduğunu zikretmişseniz de yazının tamamı okunduğunda edinilen izlenim cihad ruhunu canlı tutmak için onlara ölü denilmemesi em-redüdiği kanaatinde olduğunuzdur.

2) Yâsîn Sûresİ'nin 26 ve 27. âyetlerini Tefhim'ul Kur'ân'm 4. cildinin 23 nolu açıklama notunda "Müminin Şehid Düşmesinden Sonraki Halleri"nden söz ederken di­yorsunuz ki: "Söz konusu âyet, diğer bir çok âyetler gibi 'ber­zah' aleminin varlığını apaçık ispat etmektedir". Yine "Bu safhada ruh, cismi olmaksızın diridir, konuşur ve işitir his­seder memnun da olur, kederli de, dünyadakilere ilgi de du­yar'1 diyorsunuz. Çoğu kişiler, "burada bir şehidin durumun­dan söz edilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'in Bakara Sûresinin 154. âyetinin tefsirinde bir şehidin durumu, neden sıradan bir insanın ölümü ile bir tutulmuş, normal ölümle ölenlere benzetilmeye çalışılmıştır?" diye sormakta ve buna itiraz et­mektedir.

 

Cevap:

 

Bakara Sûresİ'nin 154. âyetinde yer alan notta "ölü de­meyiniz" ifadesini açıklarken, ben, şehidlerin hayatına iliş­kin olarak bir çok insanın, 'onlar bizim dualarımızı dinle­mekte oldukları için hayattadırlar' şeklindeki yanlış inanç­larını ıslah etmek istedim.

Halk, şehidlere ölmemiştir denilmesi için onların bizim duâ ve hitaplarımızı işitmeleri gerektiğini sanıyor. Halbuki Allah Teâlâ kâfirlerin ve münafıkların:

"Eğer bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve vurul mazlardı.[86]

"Bizim sözümüzü tutsalardı öldürülmezler di[87] gibi sözlerle ehl-i imanda korkaklık yaratma çabalarını önlemek, onların sözlerini reddetmek için, onları şehidlere ölü demekten alıkoymuş ve şehidlerin hayatta ol­duklarını ispatlamıştı. Kur'ân-ı Kerim'de şehid olmakla be­deni hayatın kesinlikle öldüğü açık bir şekilde ifade edilmiş­tir:

"Ölür veya öldürülür seniz, elbette Allah'ın huzuruna çı­karılacaksınız" [88] Ama bu gerçekte ebedi bir yaşayıştır:

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (on­lar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar" [89]

İşte bu anlamda, şehidlere Ölü denilmesinin olayın ger­çek yönüne aykırı olduğunu ifade ettim. Çünkü onların ber­zah (kabir) ve ahiret hayatında diri oldukları apaçık bir ha­kikattir.

Eğer siz Yâsîn Sûresinin 23 nolu açıklama notunu, Ba­kara Sûresi'nin 55. açıklama notu ve Âl-i İmran Sûresi'nin 158. âyeti ile birlikte okursanız, şehidlerin hayatının aslın­da 'berzah hayatı' olduğu açıkça anlaşılır. Ruhun vücuddan ayrılışı itibariyle diğer insanlar nasıl ölüyorsa, şehidler de aynı şekilde Ölüyor. Bunun içindir ki, onların mirası dağıtılı­yor ve dul bıraktıklarının ikinci defa nikahlanması caiz olu­yor. Onlara ölü denmesini yasaklayan sebeplere gelince, on­ları yukarıda izah etmiştim.[90]

 

Boğulan Firavunun Cesedi

 

Soru:

 

Eğer fırsat bulabilirseniz

"Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden gafildir". (Yûnus: 92) âyeti ile ilgili karşılaş­tığım iki sorunu çözmenizi rica edeceğim. Allâme Cevheri Tantâvî Mısrî bu âyetle ilgili incelemelerinde Kızıldenizde boğulan Firavunun cesedinin 1900'de ortaya çıkarıldığını ve araştırma yapan zâtın çeşitli tanıklarına, işaret ve izlere dayanarak, bu cesedin Firavuna ait olduğunu ilân ettiğini yazıyor. Fakat Allâme Tantâvî bu tanıklardan, iz ve işaretle­rin neler olduğundan bahsetmemektedir. Siz de delil olarak sadece Firavunun bedeninde bulunan deniz tuzundan söz ediyorsunuz.

Eğer siz başka delillerden haberdar iseniz veya bu delil­lerden söz eden herhangi bir kitap biliyorsanız, lütfen bize haber veriniz.

Sizin sözünü ettiğiniz, Firavunun cesedinin tuzla kaplı olması olayı, gerçekte mumyalanma olabilir. Eğer Fira-vun'un cesedi mumyalanmış ise deniz tuzu nasıl kalmış ola­bilir?

Bu ceset pramitte mi yoksa olağan bir mezarda mı bu­lundu? Cesedin çıkarıldığı yer nerededir? Kahire'nin ne ta­rafında ve ne kadar mesafededir?

 

Cevap:

 

Boğulan Firavun hakkındaki bilgileri ben daha ziyade Louis Golpingin seyahatnamesi olan "in The Steps ofMoses The Laıvgiver" adlı kitaptan aldım. Bu yazar, inceleme ile il­gili seyahatnamesinde, Firavun Ramses Il.nin, Hz. Musa'nın (a.s) doğduğu döneme rastlayan ve Benî İsrail'e

yaptığı zulümden dolayı meşhur oları Firavunun tâ kendisi olduğunu, bundan dolayı ona "Zalim Firavun" dendiğini ya­zıyor. Hz. Musa'nın (as.), döneminde peygamber olarak gön­derildiği ve Kızıldeniz'de boğulan Firavun ise Ramses ILnin oğlu olan Firavun (Meneptah) idi. (Ansiklopedia Britani-ca'da onun ismi Merneptah olarak veriliyor.) Golding'in ki­tabı ve Britanicanm Egypt (Mısır) adlı maddedeki yazıda, Thebes'deki pramitler mabedinde 1896'da Einders Petric'in ele geçirdiği bir sütun üzerinde onun kendi döneminde yap­tığı işler sıra ile anlatılıyordu. İsrail oğullarının Mısır'da bu­lunuşlarının ilk tarihi belgesine bu sütunlarda rastlandı. Britanicanm. Mummy maddeli yazısına göre, bir İngiliz otopsi uzmanı Sir Grafton Elliot Smith 1906'da mumyaları açarak 44 tane mumyanın nasıl ve ne ile mumyalandığını in­celedi, Golding'e göre, 1907 de Smith tarafından bulunan Merneptah'm cesedi üzerindeki sargılar açıldığında, başka hiçbir mumyada bulunmayan kalın bir tuz tabakasının bu­lunduğunu herkes hayretler içerisinde gördü. Ayrıca Golding, bu Firavun'un o dönemde Kızıldeniz'le birleşen acı göl­lerde (Bitter Lakes) boğulduğunu önü sürüyor. Yine ona gö­re, Sina Yarımadasının batı sahilinde yerli halk tarafından Firavun dağı denilen bir dağ vardır. Bu dağın yamaçlarında halk tarafından Firavun Hamamı denilen bir mağarada sı­cak su kaynağı bulunmaktadır. Ağızdan ağıza dolaşıp gelen rivayetlere göre Firavun'un cesedi buradan çıkarıldı.

Ben bu bilgilerden şu sonuca vardım: Acı göllerde boğul­duktan sonra cesedinin denizde yüzerek Firavun Hama­mına kadar ulaşması uzun bir zaman almış ve bu sırada onun vücudu deniz tuzunu iyice ve bol bol emmiş olmalı. Bu tuz onun cesedi mumyalandığı vakit çıkarılamamıştır. Üç bin senelik bir zaman içerisinde, tuz yavaş yavaş onun vücu­dundan çıkarak bir tabaka oluşturmuştur. Nitekim sargılar açıldığında bu tuzun vücudun derileri üzerinde donup kaldı­ğı görülmüştür.[91]

 

Miraç Olayında Verilen Talimatlar Nelerdi?

 

Soru:

 

İsrâ ve Miraç olayı ile ilgili yazınızı okuduğum zaman, kafamı kurcalayan bazı noktalar oldu. Bunları gerektiği şe­kilde cevaplandırmanız ümidiyle aşağıya sıralıyorum:

Siz, bu olayın iki amacından söz ediyorsunuz. Birincisi Hz. Muhammed'e (s.a) kainatın bâtını nizamının idrakini sağlamak, sırlarını göstermek için Kur'ân'da

"Rabb'inin âyetlerinin en büyüğü" [92] olarak ad landmlan işaretleri müşahade ettirmek amacını taşıyordu. İkincisi, Allah (c.c), Hz. Muhammed'i (s.a) kendi huzuruna çağırarak İslâm toplum düzeninin kuruluşu hakkımda hidâyetle ilgili bazı temel meseleleri vermek istemişti.

Kuşkusuz Kur'ân-ı Kerim, Miracın bu her iki amacını da ispatlamaktadır. Hz. Muhammed'e (s.a) büyük işaretler göstermesine ilişkin birinci amacının başka yollarla da ger­çekleştirilebileceği hususunu burada belirtmekte fayda var­dır. Çünkü, bu amaca Sidret ul Müntehâ'ya kadar olan me­safede ulaşılmıştı. Hz. Muhammed (s.a), diğer meleklerle birlikte, Hz. Cebrail'i de ikinci defa kendi aslî hüviyetiyle görmüştü. Peygamberlerle tanışmıştı. Ceza ve mükafatın birçok şekillerini görmüştü. Beyt'ul Mamur, Cennetü'l Me'vâ ve Cehennem gibi yerlerin müşahade işini de tamam­lamıştı. Dolayısıyla bu amaç için, şimdi şahadet aleminin sı­nırlarını geçerek, gayb alemine adım atmanın pek gereği yoktu. İkinci amacına gelince: Bu amaca, ilâhî huzura çık­madan da ulaşılabilirdi. Kur'ân'm bütünü Arabistan toprak­larında Rasûlullah'a inebildiğine göre bu hidâyetlerin inme­sine ne engel olabilirdi?

Aslında bu iki amaçtan başka, Mirac'ın üçüncü bir ama­cının da bulunduğu Kur'ân ve Hadisle sabit olmaktadır. Bu amaç ise; Allah Teâlâ'mn Hz. Muhammed'i (s.a) yakınlık makamının en yükseğine ulaştırıp, kelimelerle ifade edile­meyen kendine has işaretleri ve gizli sırları Öğretmek istemesiydi.

"Allah kulu (Muhammed)'na vahyettiğini vahyetti" [93] kelimeleri bu amaca işaret ediyor. Burada vahye-dilen şeylerin kelimelerle niçin ifade edilmediği hususu da merak konusudur. Biz bu özel vahiy şekline "vahyi gayri metluv" (sözle ifade edilemeyen vahiy) demekte haksız sa­yılmayız. Buna Hz. Cebrail'in (a.s) yetkisi dışında olan bilgi­leri de dahil edebiliriz.

Celiy vahiy ile bu özel vahyin öğretisinde bir çelişki ol­madığı gibi, gizli vahyi açık vahye tercih etmek gibi bir mese­le de olmayacaktır.

Burada, Allah (c.c), Hz. Muhammed'e (s.a) verilen bu Özel durumun gücünü kısmen ümmetinin bazı fertlerine de nasip etseydi bunda hayret verici ne olabilirdi sorusu ortaya çıkıyor. Eğer birisi cömertlik göstermezse ona cömert dene­mez. Hz. Ebu Bekir'in, ilahi sırrı sakladığı için diğer sahabe­ye üstünlük sağlaması hadisle sabittir. Rasûlullah(s.a) tara­fından sır olarak nitelendirilen bir şeyi başka bir şeye bağla­mak bir mü'mine yakışmaz.

Miraç olayında Allah'ı görme meselesine gelince: Bence millet bu konuda fuzuli tartışmaya girmiştir. Ahirette mü'-minlerin Allah'ı göreceği hususu sabit olduğuna göre, gayp aleminde Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın (c.c) huzuruna ka­bulü hayret verici birşey değildir. Hz. Aişe'nin (r.a):

"Gözler O'nu görmez, O gözlen görür; O lâtif (gözle gö­rülmez veya lütuf sahibi), herşeyi haber alandır [94]âyetinde reddettiği olay, sahip olduğumuz bu göz ve bu baş ile Allah'ı görme olayıdır.

Bu, dünya alemi ile ilgilidir; gayp alemi veya ahiret ale­mi ile ilgili değildir. Siz de Tefhim'ul Kur'ân'da görme işinin göz gibi bir aletle yapılmasının gerekmediğini, Allah'ın (c.c) isterse, kalb veya başka bir araç ile de görmenin şeklini ya­ratabilecek güçte olduğunu söylüyorsunuz.

 

Cevap:

 

Yüce Allah'ın, Hz. Muhammed'i (s.a) Sidretü'l Münte-ha'dan da öteye çağırarak, yakın kabulünde şeref verdiği doğrudur. Fakat ümmetten saklı tutmak için orada Hz. Mu­hammed'e (s.a) bazı sırların öğretildiği doğru değildir.

Tekvir Sûresinde açıkça deniliyor ki:

"Rasûlümüz gaybın bilgilerini saklayacak, kendinde tu­tacak şekilde hasis değildi. [95] Aynı şey Cin Sûresi'nin son üç âyetinde de belirtiliyor. Bunların anlamına göre Allah'ın sevdiği Rasûlu ne gayp hakkında verdiği bilgiler risaleti teb­liğ içindir.[96]Mâide Sûresi'nin 67. âyetinde de aynı şey belir­tilerek şöyle deniliyor:

"Ey Rasûl, sana nazil olan herşeyi tebliğ et[97] Sahih bir hadis-i şerife göre Hz. Ali (r.a) Rasûlullah'tan (s.a) kendisine gizli olarak özel bir talimat verilip verilmediği sorusuna, herkesin huzurunda, hayır diye cevap verdi ve minberde bu­lunduğu bu sırada, kılıcının kınından Rasûlullah'tan (s.a) işitip yazdığı bir kaç şer'î ahkâmı çıkararak, "Rasûlullah'tan (s.a) işitip yazdıklarım bunlardan ibarettir" diyerek orada bulunanlara okudu.

Eğer Miraç sırasında Hz. Muhammed'e (s.a) vahyi metluv dışında, vahyi gayri metluv ile bir kısım talimatlar veril­di ise, şüphesiz bu, İslâm nizamını uygulamak ve hak dini ikame etmekle ilgili olabilirdi. Rasûlullah (s.a) bunu açıkla­ma imkânını hicretten hemen sonra buldu. Bu hikmet, Hz. Peygamberin (s.a) Medine'de geçirdiği on senelik hayatı sı­rasında yaptığı büyük işlerden de açıkça görülmektedir. Bu hikmet sahabe-i kiram'ın eğitimi için verilen emirlerde, hü­kümlerde, yasaklarda, öğüt ve tavsiyelerde, sözlü ve fiili davranışlarda da kendini belli etmektedir. Ümmetten saklı tutularak, özel kişi veya kişilere telkin edilen sırların, ru­muzların, zevklerin, cezbelerin mevcut bulunduğu hadisle­re ve sünnete hiç rastlanmamaktadır.

Cemâlullah'ı görme konusuna gelince: Buradaki sorun, bu göz ve bu baş ile görme idi. Güvenilir hadislere göre, Pey­gamberimiz (s.a) bunu reddetmiştir.[98]

 

Din Ve Şeriatın Açıklanması İle İlgili Bir Soru Ve Hac Sırasında Kurban Kesme

 

Soru:

 

1) Tefhim'ul Kur'ân'm dördüncü cildinde, Şûra Sure­sinin 20. açıklama notunda şöyle yazıyorsunuz: "Bazılarına göre; Allah'ın, ikame edilmesi için peygamberlerine gönder­diği din hepsinde aynıdır. Bundan sadece "din" kasdolun-maktadır, "şeriat" değil. Onlar "din" ile şeriattaki hükümle­rin aynı şeyler olmadığı anlamından yola çıkarak; "tevhid'e, ahirete, kitaplara ve peygamberlere inanmak, Allah'a iba­det etmek ve bir de olsa olsa ahlâkın temel prensiplerini ka­bul etmek tüm dinlerin genel karakterini ortaya koyar" şek­linde bir sonuca varıyorlar. "Dinde birlik, şeriatlarda farklı­lık" gibi çok tehlikeli bir sonuca götüren bu düşünce-daha baştan sathi bir yaklaşımdır. Bu düşünce izale edilmezse St. Paul'un şeriatsiz bir din ortaya koymak suretiyle Hz. İsa'nın (s.a) ümmetini harap ettiği gibi, din ile şeriat birbirinden ayrıhr.[99]

Daha sonra siz, Kur'ân ayetlerinden deliller getirerek, dinden kastın sadece iman esaslarından ibaret bulunmadı­ğını; şeriat hükümlerinin de buna dahil olduğunu ve Hz. Mu-hammed'in (s.a) ümmetine verilen şeriatın bu devir için din olduğunu ve bu şeriatı ayakta tutmanın, dini ayakta tutmak anlamına geldiğim söylüyorsunuz. "Risale-i Diniyyat" adlı eserinizin 6. bölümünde değindiğiniz din ile şeriat arasında­ki fark konusunu gözden geçirmeniz gerektiğini sanıyorum.

2) Bir toplantıda, cemaatinizin hacca giden bir üyesi Tefhim'ul Kur'âria istinaden dedi ki: "Eğer bir şahıs hac mevsiminde hacdan önce umre yaparsa kurban kessin." Fa-'kat Mekke'de umreden sonra kurban kesilmez. Bu konuda Tefhim'ul Kur'ân\n birinci cildinde Bakara Sûresi'nin 196. ayetinin tercümesinde şöyle denilmiştir:

"Hac mevsimi gelinceye kadar umreden istifade eden bir kimse gücüne göre kurban kessin."

Ben ona anlatmaya çalıştım ki, bu sadece ayetin tercü­mesidir ve bunun anlamı umreden hemen sonra kurban kes­mek değildir. Ancak, Hacc-ı Temettü ve Hacc-ı Kıranda kur­ban kesmek vacip olur. Hac zamanı gelmeden önce umreden istifade etmek konusunda açıklamalar getirdiğiniz 213 nolu açıklama notunda verdiğiniz bilgilere de dikkatini çektim. Fakat o, bu beyanın gerektiği kadar açık olmadığında ısrar etmektedir. Yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak için bu meseleye biraz daha açıklık getirmenin faydalı olacağı ka­naatindeyim.

 

Cevap:

 

Şûra Sûresinin 20 numaralı açıklama notu tamamiyle okunduğu takdirde "Risale~i Diniyyat" ta din ve şeriat ara­sındaki farkla ilgili verilen bilgilerin yeterli olduğu anlaşdacak ve böylece yazının tekrar gözden geçirilip düzeltilmesine gerek olmadığı görülecektir. Özellikle siz 490. sayfadaki şu ifadeyi mülâhaza ediniz: "Allah her peygambere din ve şeri­at vermiş, kendi dönemlerinde din ve şeriatı ikame etmekle mükellef tutmuştur. Şimdi, Hz. Peygamber'in (s.a) nübüv­vet dönemi olduğundan dolayı, Şeriat-ı Muhammediye dinin bir cüz u olarak ikame edilmek durumandadır."

"Risale-i Diniyyat" da, dinin iman esasları ile ilgili bö­lümünün daima aynı ve müşterek kaldığını; şeriat bölümü­nün ise, çeşitli dönemlerde, muhtelif nebiler vasıtası ile kap­sam açısından farklı kılındığını ifade etmiştik. "Risale-i Di­niyyat", dini yeni öğrenenler için yazıldığına göre Şûra Sûresi'nin tefsirinde yer aldığı gibi orada detaylı olarak tar­tışılamazdı.

Bakara Sûresi'nin 196. ayetinde üç emir ayrı ayrı beyan ediliyor:

1. Bir şahıs hac veya umre için ihram giyer de herhangi bir engel sebebiyle Mescid-i Harama ulaşamazsa, hedy kur­banı göndermeli ve bu kurbanı kesilmeden ihramdan çıkma­malıdır.

2. Eğer birisi hastalık yüzünden kan aldırmaya mecbur kalırsa kan aldırır ve fidyesini verir.

3. Eğer birisi bir engelle karşılaşmadan haram bölgeye varırsa, Temettü veya Kıran haccı yaptığı takdirde kurban kesmek zorundadır. Elbette Hacc-ı ifrat'da ona kurban va­cip olmaz.[100]

 

Miraç Gece Mi Yoksa Gündüz Mü Gerçekleşti?

 

Soru:

 

Geçenlerde ziyaret sebebiyle hapishaneye gittim. Muh­telif düşünceye sahip insanların bir tek amaç peşinde plduğunu gördüm. Kur'ân dersi ve cemaatle namaz kılmanın imkânı hazırlanmış. Fakat üzülerek söylüyorum ki, orada da teferruata dair ihtilaflarla uğraşan insanlar var. Benim sorumluluğum altında bulunan koğuşta Diyobendî, Brelvî ve Hadis Ehli olmak üzere 3 ayrı cemaat kurulmuştu. Ben arkadaşlarla bir tek cemaat kurulması için konuştum. Bu amaçla ilk önce bir Diyobendî alimine gittik. O benim Cema-at-i İslâmî üyesi olduğumu biliyordu. Daha konuya girme­den size itirazda bulunmaya başladı ve Mevlânâ Mevdûdî yeni şeyler çıkarmaya çalışıyor dedi.

Onun söylediğine göre siz Tercüman'ul Kur'ân'da, Mi­raç hadisesinin güpegündüz cereyan ettiğini yazmışsınız. Halbuki, Kur'ân'da buyurulduğuna göre bu hadise gece vak­tinde cereyan etmiştir. Hadis ile de kanıtlanmıştır ki, bu olay yatsı ile sabah namazı arasında cereyan etmiştir. Ben bu konuyu fazla bilmediğim için tartışmayı uzatmak isteme­dim.

Hapishaneden dönüşte Tercüman'ul Kur'ânın eski sa­yılarına baktım ve Ocak 1977 sayısının onuncu sayfasında şu yazıya rastladım:

"Rasûlullah (s.a) buna karanlıkta, tefekkür halinde, rü­yada veya yan uykuda tanık olmadı. Aksine aydınlık bir va­ziyette tanık oldu ve o tamamiyle uyanıktı. O, herhangi bir insanın dünyadaki herhangi bir manzarayı seyretmesi gibi, gün ışığında, kendi gözleriyle bu manzarayı gördü."

Anlaşıldı ki, itiraz yazının bu bölümünedir. Bu bölüme açıklama getirmenizin çok iyi olacağını düşünmekteyim.

 

Cevap:

 

Miraç olayı ile ilgili olarak ben, hiçbir zaman bu hadise gündüz cereyan etmiştir demedim. Böyle bir şeyi ne yazdım, ve ne de böyle birşey aklıma geldi. Miracın gündüz mü, yok­sa gece mi olduğu hakkındaki düşüncelerimi Tefhim'nl Kur'ân'm. ikinci cildine, Beni İsrail (Isrâ) Sûresi'nin birinci ayetinin tercümesine ve ilgili açıklama notlanma bakarak öğrenebilirsiniz.

Necm Sûresi'nin 4. ayetinden 12. ayetine kadar olan bö­lümünde Hz. Peygamber (s.a) ile Cebrail'in (a.s) Miraç ile hiçbir ilişkisi olmayan ilk buluşmalarından söz ediliyor. O buluşma hakkında yazarken, ben bu müşahadenin gün ışı­ğında ve uyanık vaziyette olduğunu ifade ettim. Tefhim'ul Kur'ân'm 5. cildinde (188-189) ve (192-200) konuyla ilgili bütün açıklamalar detaylarıyla mevcuttur.

Ocak 1977 Sayılı Tercüman 'ul Kur'ârim. 10. sayfasında yer alan tartışmaya gelince: "Cebrail'in (a.s) Hz. Muham-med (s.a) Re Yeryüzünde ilk Buluşması" başlığından da bu­nun gökteki görüşme olmadığı anlaşılmaktadır. Bütün bu açıklamayı okuyunca görceksiniz ki, Miraç konusunda bu tartışmaya, bu gibi önemli müşahadelerde Hz. Muham-med'in (s.a) kuşkuya düşmemesinin nedenini göstermek için yer verilmiştir. Biraz daha ileride 13. sayfada, Cebrail (a.s) ile Rasûlullah'm (s.a) Sidretul Münteha'daki ikinci gö­rüşmesi anlatılmaktadır. Bu yazıyı da okuyarak anlatılan­ların neyi açıkladığını görebilirsiniz.

Gerçekten, bir şahsın bir yazısından bir iki cümleyi alarak onları suçlamaya başlamak gibi kötü alışkanlıkları olan insanlar vardır. Bu gibi kimseler bir yazıyı sonuna ka­dar okumadıkları gibi, yazarın diğer yazılarını da inceleme zahmetine katlanmazlar ki, o konuda ne demektedir, neler yazmıştır görsünler. Böyle bir araştırma yapmayı yeğleseler, onlar da görecekler ki, yaptıkları suçlama iftira ve töh­metten başka birşey değildir. Vaktimiz olmadığından araş­tırma yapamadık, kusura bakmayın türünden bahaneler ileri sürerlerse; onlara, başkalarına iftira atarak suçlama­larda bulunup yayma işini mutlaka yapmaları gerektiği em­rini kimlerden aldıklarını sorunuz.[101]

 

Taâmü'l Miskinin Anlamı

 

Soru:

 

El-Hâkka Sûresi ile Mâûn Sûrelerinde geçen:[102] âyetinin tercümesi Tefhim'ul Kur'ân'da iki ayrı şekilde ve­rilmiş. Ayetin anlamı bir yerde "fakire yemek yedirmek" şeklinde verilirken, diğer yerde ise  "fakirin yemeğini ver-

Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu i 123 mek" şeklinde verilmiş. Bu fark neden ileri .gelmektedir?

 

Cevap:

 

Taam" kelimesi Arapça'da "yemek" demektir. Bu kelime it'âm" yâni; "yemek yedirmek" anlamında ek kullanılıyor. Taâmül miskîn"in mânâsı birinciye göre "fakirin yemeği", yâni; "fakire verilen ye mek"tir. Varlıklı insanın yemeğinde fakirin de hakkı vardır. Aynı şey Kur'ân-ı Kerim'de bir başka ifade tarzı ile şöyle ifa­de edilmektedir:

"Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.[103]

Diğer mânâsı ise açıktır. Buna göre,

ayetinin anlamı şudur: "O fakire yemek yedirmek için kimseyi teşvik etmez.[104]

 

Kuranı Kerimin Yardımı İle Bilim Ve Tekniğin Gelişmesi

 

Soru:

 

Bir müslüman olarak Kur'ân-ı Kerim'in hayatın her alanında yol gösterdiğine iman etmekteyim.

Müslümanların bilim ve teknikte ilerleyerek insanları refaha kavuşturmalarına ve kendi savunmalarını başarı ile gerçekleştirmelerine yardımcı olacak bilim ve teknikle ilgili gelişmeleri ve yeni ilmî sırları Öğrenmek için Kur'ân'da bir­çok işaretler bulunduğuna da inanıyorum.

Boş zamanlarımda Kur'ân-ı Kerim'den bu tür sırları öğrenmeye çalıştım. Naçiz bir atom enerjisi mühendisi olarak bu hususları kendi bakışım doğrultusunda anlamaya çalış­tım. Bilimin bu alanında araştırma yaparak, müslümanlar için yeni birşey icad edebilmem için aşağıda gösterilen ayet­lerin doğru anlamım ve açıklamalarını yapmanızı rica edi­yorum.

1. Hûd Sûresi, âyet: 94-95

2. El-Hicr Sûresi, âyet: 83 -84

3. El-Müminûn Sûresi, âyet: 41

4. Yasin Sûresi, âyet: 28-29

5. Sâd Sûresi, âyet: 14-15

6. El-Hâkka Sûresi, âyet: 1, 2, 3, 4, 5, 13, 14, 15

7. El-Kâria Sûresi, âyet: 1, 2, 3, 4, 5

Bir çok âyetler daha var ki, onları daha sonra size gön­dereceğim.

Bu ayetlerin yardımı ile biz atom ışınları, atomun özeli­ği, dünyanın dönüşü, ses vs.'nin karşılıklı etkileşimi üzerin­de araştırma yapıyoruz.

 

Cevap:

 

Siz bilimsel araştırmanız üzerinde görüşmek için bana gelmiştiniz, fakat ben rahatsız olduğum için terferruath görüşememiştik. Bilahare, büroma bıraktığınız mektuplarını­zı da hastalığımdan dolayı uzun süre okuyamadım. Ancak bugün, gösterdiğiniz ayetlere ilişkin sorularınıza kısaca ce­vap veriyorum:

1. Hûd Sûresinin 94-95. ayetleri Şuayb (a.s) ve O'nun ümmeti ile ilgilidir. Hz. Şuayb'm (a.s) ümmetinin uğradığı azab, "bir 'sayha' geldi ve onları mahvetti" şeklinde ifade edilmiştir. 'Sayha', Arapça'da; şiddetli çığlık, bağırma ve gök gürültüsü anlamına gelir. Ben olayın yerini ve mekanını dikkate alarak bunu "şiddetli patlama, gürültü" olarak ter­cüme ettim. Bundan, olağanüstü şiddetli sesin insanlar ve onların yerleşim bölgeleri için tahrip edici olduğu'anlamı çıkmaktadır. Bunun denemesi deöteden beri bu dünyada ol­maktadır. 'Sayha' kelimesi, kıyametten bahsedilirken, Yâsîn Sûresinin 49. ayetinde de kullanılmaktadır. Aynı an­lamda Kur'ân-ı Kerim'de "Sûr" kelimesi de kullanılmıştır.

Ayetlerin Tefsiri ve Hadislerin Yorumu 1125 Örneğin: Zümer Sûresi'nin 68. ayetinde buyuruluyor ki:

(Birinci defa) Sûr'a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldı(lar, yahut öldüler.) Ancak Al­lah'ın dikdiği kaldı. Sonra ona bir daha üflendi, birden on­lar ayağa kalktılar, bakıyorlar (ne olacağını bekliyorlar)". [105] Kur'ân-ı Kerimin muhtelif yerlerinde geçen âyet-i kerimelerden anlaşıldığına göre bu iki ses arasındaki fark şudur: Biri; belirli çapta bir bölgede yükselen ve o böl­genin insanlarını yok eden güçlü sestir, diğeri ise; sadece yeryüzünde değil, göklere kadar yükselen ve bütün mahluk­ları öldüren şiddetli sestir.

Her neyse, bu sesin sadece kulakları çınlatan bir ses de­ğil, Öldürebilecek, bir milleti yok edebilecek veya kıyamet koparabilecek kadar güçlü olup olmadığı tahminleri yapıla­bilir. Bu fark, yalnız hava yolu ile yaratılan ve eşyaları etki­leyen sesin şiddetine bağlı değildir. Kıyamet mesajını veren Sûr'un sesi, hava yerine başka bir unsur vasıtasıyla yüksel­miş olabilir. Çünkü bu ses sadece yeryüzüyle sınırlı kalma­yacak, bilakis yeryüzünü aşarak göklere kadar yayılacaktır. Hava ise sadece yeryüzünün üstünde belli bir yükseklikte mevcut olup, bunun ötesindeki uzay boşluğunda bulunma­maktadır.

2. El-Hicr Sûresi'ndeki 83 ve 84. âyetler Semud kavmi ile ilgili âyetlerdir. Bu ayetlerden önce aynı surenin 73. âye­tinde Lut kavminin hedef olduğu azap için "sayha" kelimesi kullanılmaktadır. Bunun açıklamasını ben yukarıda yap­tım. Bahis konusu edilen 73. âyette, Lut kavminin karşılaş­tığı "sayha"nm etkisine değinilerek, evlerin ters yüz olduğu yani, çatıların yere düştüğü ifade edilmekte, şehirlerin alt üst olduğu bildirilmektedir. Bu, sadece insanları öldürmek­le kalmayan, ulusların yerleşim bölgelerini bile yok edebile­cek sesin gücünü de göstermektedir.

83 ve 84 nolu ayetlere gelince: Ben, Semud kavminin yerleşim bölgesini gördüm. Bu bölgede bulunan dağlar baştan aşağıya kadar çatlamıştır. Bu dağları bile delebilen se­sin gücünü göstermektedir.

3. Müminûn Sûresi'nin 41. âyetine gelince: Bu âyette Semud kavmine ilişkindir. Bu ayette "sayha'nra meydana getireceği tahribat: "Derken o korkunç ses onları gerçek bir şekilde yakaladı da onları sel süprüntüsü haline getirdik" buyruğu ile öyle bir anlatılmıştır ki, sesin gücü, şiddeti ve dehşetinin sadece insanı mahvetmekle bırakmayıp, vücu­dunu da parça parça ettiği haberi verilmiştir.

4. Yâsîn Sûresi'nin 28 ve 29. âyetleri Kur'ân-ı Kerim'de zikri geçmeyen bir millet hakkındadır. Bu millet de "sayha" ile yok olmuş ve sayhanın onlara olan etkisi:

"Sadece korkunç bir ses oldu, hemen sönüverdiler" şek linde anlatılmıştır. Başka bir deyişle, onların hayatının çeş-mesikurudu Jj-ul^ "Hâmidûn" kelimesi ile anlatılmak is­tenen; onlarm vücudlannm hararetinin yok olması sonucu ölmeleri olabilir.

5. Sâd Sûresi'nin 14 ve 15. ayetlerinde Mekke ehline, eğer iman etmezler veya Rasûlullah'ı yalanlamaya devam ederlerse, diğer milletlere geldiği gibi onlara da bir "sayha" geleceği ve başka bir sayha'ya gerek olmayacağı, ük ve son sayhaya uğrayacakları konusunda uyarıda bulunulmuş tur. Burada tek bir sayha'nm onları mahvetmek için yeterli olacağı anlatılmak istenmiştir. nın başka bir anlamı da; bu "sayha" ile onlarm mahvolması arasında bir dişi ,deveden süt sağma esnasında memeyi birinci çekiş ile ikinci çekiş arasında geçen vakit kadar bir vakit olmayacağı­dır. İfadenin bu şekilde kullanılmasından maksat; Arapla­ra, bu sayha'nm sesinin onları bir anda öldürecek güçte oldu: ğunu, helak olma anında yere düşerek çırpınmaya bile, vakit kalmayacağını anlatmaktır.

6. El-Hâkka Sûresi'nin 1-5. ve 13-15. âyetlerinde gele­cek olan kıyamet için "El-Hâkka" kelimesi kullanılmaktadır. Dördüncü ayette aynı kıyamet için Kâria" kelimesi kullanılmaktadır. Arapça'da bu kelime; çarpmak, titretmek, vuruşmak, iki şeyi birbirine vurarak ses çıkar­mak anlamlarına gelir.

Bunun teferruatı 13 ile 14. ayetlerde şöyle belirtilmek­tedir: "Sûr'a birinci üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerin­den kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpıldığı (ve hepsi dar­madağın olduğu)zaman.[106] Sonra 16. ayette bu durum şöyle açıklanıyor: "Sûr'a üflenmesi sonucu gök çatlayacak ve onun kontrolü gevşeyecek": Başka bir deyişle; yıldızlar ve gezegenler yörüngelerinden ayrılacak ve onlar arasındaki mesafe alt üst olacaktır. İşte bu Âpjü "Kâria"mn apaçık izahıdır. Kur'ân-ı Kerim'de, yer yer bu­nun teferruatı verilirken, bu tahribin Sûr'a üflemenin he­men peşinden olacağı ifade edilmektedir. Bu ifadelerden Sûr'dan yükselen şeyin sadece sesten ibaret olmadığı, aksi­ne, yeryüzü ile dağları çarpıştırarak tuz-buz edecek ve bü­tün felek düzenini alt üst edecek güçlü bir şey olduğu anlaşıl maktadır. Beşinci ayette Semud kavminin helak ediliş sebe­bi büyük bir hadise olarak tabir edilen Tâğiya" ile ifa­de edilmektedir. Bu çeşit hadiseye A'raf Suresi'nde şiddetli zelzele anlamına gelen               "Racfe" denilmiştir. Hûd

Sûresi'nde ise aynı hadise için Sayha" denilmiştir ki izahını yapmıştım. Fussilet Sûresinde buna Sâikat'ül Azâb" "alçaltıcı azab yıldırımı" [107] den mistir. Bundan Semud kavminin sadece şiddetli ses niteli­ğinde azaba uğramadığı zelzeleye de maruz kaldığı anlaşıl­maktadır. Sonra 6. ayette Ad kavminin helakinden söz edile­rek, bütün Ad kavmini helak eden ve onları budanmış bir hurma ağacı gibi düşüren havanın gücünden bahsedilmek­tedir.

7. El-Kâria Sûresi'ne ilişkin "El-Kâria" kelimesinin teşrihini yukarıda yapmıştım. Burada kıyamet için 'bir şey çarpan anlamına gelen kelime kullanılmaktadır ve denil­mektedir ki; bu çarpma, insanları pervaneler gibi dağıtan ve dağları hallaç pamuğu gibi atan bir şiddette olacaktır. Burada, Allah Teâlâ'nın ses ve hava ile ilgisi olmayan kudretinin diğer unsurları da beyan edilmektedir. [108]

 

İsrailoğullarının Filistin'i Fetihten Kaçınmaları

 

(Bakara Sûresi'nin 243. ayetinin teşrihi)

 

Soru:

 

[109]ayetinin [110] yorumunu verirken 266 nolu açıklama notunda diyorsunuz ki: "Burada İsrailoğullarının büyük taifeler halinde Mısır'dan çıkışlarına ve kendileri için bir yurt bulmak üzere çöllerde oradan oraya geçişlerine deği­nilmektedir. Fakat Hz. Musa (a.s), Allah'tan"aldığı vahiy üzerine onlara Filistinlilere saldırmalarını, oranın halkını sürüp çıkarmalarını ve orayı fethetmelerini emrettiğinde, onlar korktular ve ilerleme emrine karşı çıktılar. Bu nedenle Allah onları başıboş bir şekilde çölde bıraktı. Böylece, çölün zorlukları içinde, eski nesil yok olup yerine yeni bir nesil ye­tişti. Daha sonra Allah- onlara Filistinlilere karşı zafer ihsan etti. Büyük bir ihtimalle "ölüm ve ikinci bir hayat" Mısır'dan çıkışın bu iki yönünü kastetmektedir." Bu bir yerde doğru­dur, fakat bu ayetin bu hadiseyle ilgisi olamaz. Çünkü bu ayette ölüm korkusu, çıkışın illeti olarak nitelendiriliyor. Ancak İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışlarının sebebi ölüm korkusu değil, Allah'ın (c.c) Musa'ya (a.s) bir emri idi:

"Musa'ya: 'Kullarımı geceleyin (Mısır'dan çıkar), yü­rüt' diye vahyettik[111] ayetlerinden de bu açıkça anlaşılmaktadır.

İkincisi; bu ayette çıkışın kınanabilecek bir vakıa oldu­ğu kabul ediliyor. Fakat Mısır'dan çıkış kınanacak bir şey değildi. Bu bir hicretti.

Üçüncüsü;

"Allah onlara "ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti"[112] ayetinin anlamı ölmüş olan insanların tekrar dirilmesidir. Ben tefsirleri mütâlâa ettim. Fakat hiçbir yer­de söylediklerinizi bulamadım. Aksine bu tefsirlerde, Beni İsrail'in bir grubuna işaret edilerek, onların vebadan korka­rak kaçtıkları, onlara yolda ölümün ulaştığı ve tekrar haya­ta kavuşturulduktan yazmaktadır. Lütfen bu durumu izah eder misiniz?

 

Cevap:

 

Bakam Suresihdeki Yurtlarından çıktılar" ile "Ölüm  korkusundan" ifadeleri  arasındaki "Binlerce kişi iken" ifadesi üzerinde durunuz. Eğer evlerden çıkmanın sebebi vebadan ölmek korkusu olsaydı burada "Binlerce kişi iken" denmesi yersiz olurdu. Çünkü böyle bir ölüm korkusu, beş-on kişi için de, yüzlercebinlerce kişi için de söz konusu olabilirdi ve insan­ların bu şekilde öldürülmesi olayının ibret için anlatılması pek de önemli bir şey olamazdı. Bu cümle içinde  Onlar binlerce kişi iken" ifadesi, onların binlerce olmaları­na rağmen, ölüm korkusundan dolayı kaçtıklarını açıkça or­taya   koymaktadır.

"Binlerce" kelimesi on binden fazla anlamına gelir. Dolayısıyla çok sayıda olmalarına rağmen düşmala karşılaşma korkusuylayle kaçmaları yüzünden bu kaçış kınanmaya müstehak bir çıkıştır. Bundan sonraki

"Allah onlara "ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti" buyruğunun, öldürülme kararı verilen insanların tekrar ha­yata döndürüldüğü mânâsına gelmesi lâzım değildir. Bu ifa­de bir kavim, bir topluluk hakkında kullanıldığı zaman, bu­nun anlamı; onlardan ölüm korkusu hissedenlerin korktuk­ları ölüme gitmeleri ve diğerlerine de ölümden korkmadan, düşmanla savaşacak şekilde hayat verilmesi demekti. Son­raki

"Allah yolunda savaşın.[113] âyetinde bu ifa­denin amacı açıklığa kavuşmaktadır. Burada, müslümanla-ra, bu hadise anlatılarak, Allah yolunda savaşma cesareti verilmektedir. Bu âyetin dizilişi içerisinde veba veya başka bir hastalıktan ölme korkusunun hiçbir yeri yoktur.

İsrailoğullarımn Mısır'dan çıkışının asıl sebebi, ölüm korkusu değil, hicret emridir şeklindeki görüşünüz için dik­katle gözönünde tutmanız gereken kayda de^er bir husus da Mısır'da sayısız olmalarına rağmen onlara savaşarak malla­rım ve canlarını güvence altına alma emri yerine, niçin göç emri verildiğidir. Bunun nedeni, bellidir ki onlar, Fira-vun'dan ve Firavun hanedanından korktukları için en bü­yük zulümlere mâruz kaldıkları halde ses çıkaramıyorlar, onlara hiçbir şey yapamıyorlardı. Aksine, onun gelmesiyle daha da zor duruma düştükleri gerekçesiyle, Hz. Musa'ya (a.s) tariz ve şikayette bulunuyorlardı.[114]

 

Tefhim'ul Kur'ân'da 'Teşvil" Kelimesine Verilen Çeşitli Anlamlar

 

Soru:

 

Tefhim'ul Kur'ânin iki noktasına dikkatinizi çekiyorum:

1) Yûsuf Sûresi'nin 18 ile 83. âyetlerinde aynı şekilde tekrarlanan

ifadesini siz iki ayrı şekilde tercüme etmişsiniz: "Baba lan bunu duyunca, dedi ki: "Herhalde nefisleriniz sizi al-datifi, büyük bir işi size kolaylaştırdı. Artık benim yapaca­ğım iş güzelce sabretmektir".

Aynı ifadenin 83. âyetteki tercümesini ise şöyle yapmış­sınız: "Babaları bu olayı dinleyince dedi ki: Aslında nefisle­riniz sizi aldatıp büyük bir işi size kolaylaştırdı. Artık bana güzelce sabretmek kalıyor."

2) Tâhâ Sûresi'nin 96. âyetinde de aynı kelime (sevvelet) geçmektedir:

Buradaki tercümeyi ise şöyle yapmışsınız: "Nefsim be­ni işte öyle ikna etti." (Nefsim bana böyle 'yapmayı' hoş gös­terdi.)

Burada da aynı kelime (.sevvelet) var, fakat tercüme farklı. Oysa her iki yerde de fiilin öznesi nefis veya enfus'tür. Tesvil kelimesi teşkil anlamında da kullanılmaz. Bunları vuzuha kavuşturacağınızı ümid ediyorum.

 

Cevap:

 

Yûsuf Sûresi'nin 18 ile 83. ayetlerinde geçen sevvelet" kelimesi için verdiğim anlam Allâme Zemahşeri'nin "Keşşaf adlı tefsirinde verdiği anlam ile aynıdır.

 ("Sevvelet" kelimesinin anlamı sehhelet" keli­mesinin anlamı ile aynı olup, kolaylaştırmak demektir. Kö­sevele" olup, bükülmek; yumuşak olmak; eğilmek anlamındadır. 'Nefisleriniz bu büyük işi -bu işi Yûsuf hakkında işlediniz- size olağan bir iş olarak gösterdi.')

Bunun aksine Tâhâ Sûresinin 96. aytindeki"seuueZe£" kelimesine, Yûsuf Sûresi'ndeki âyetin tercümesinde verdi­ğim anlamın aynının verilmesi yer ve mekan açısından uy­gun değildir. Çünkü burada Samirî kendisinin suçsuzluğu­na savunmaktadır. Onun için ben burada "tesviV'va mânâsını "taksin" olarak aldım:

("Tesvîl"; bir şeyi insan için hoş hale getirmek ve ilgi çe­kici yapmak anlamına gelir ki, o onu yapsın veya söylesin.)

Samirî sanki, "Nefsim bana bunları iyi bir iş olarak sun­du" demektedir.

İmam Râğıp el-îsfehânî, "Müfredat el-Kur'ân" adlı ki­tabında "tesvîl" kelimesinin mânâsım tezyin ve tahsin olarak göstermekte ve şöyle demektedir:

(Tesvil'den mur.ad: "İnsan nefsinin kendi hırsını süsle­mesi ve kötülüğü kendisi için güzelleştirmesidir.") Kamusta şöyle deniliyor:

("Nefsi ona böylece süsledi". "Esvel" kelimesi, düşüp alt­ta kalan kimse demektir.)

Lane de "Maddu'l Kamus" adlı lügatrnda "sevvele" ke­limesinin anlamını şöyle kaydediyor: "Made it appear easy to him: Bu (iş) kendisi için kolay gibi yapıldı.[115]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Allah'ın Sıfatlarında Tezat Mı Yoksa Mutabakat Mı Var?

 

Soru:

 

Tefhimin I. bölümündeki bir yazınızda "Allah rahmet, kerem ve şefkat duygularının kaynağı olmasına rağmen kü­çük ve masum çocuklara niye sıkıntı ve zorluklar veriyor" şeklindeki bir soruya verdiğiniz cevapta, Allah'ın ilâhî niza­mında ortaya çıkan "serler" e mantıkî açıdan açıklamalar ge­tirmeye çalışmış ve bunu yaparken de şu fikirlere başvur­muşsunuz:

1) Allah indinde bütün kainatın topluca menfaati söz ko­nusudur. Buna siz "hayr-ı killi" (bütün iyilik) diyorsunuz.

2) Bütün iyiliği (hayr-ı küll) gerçekleştirmek bir nizam vasıtasıyla mümkün olabilir. Allah hikmetli ve akıl sahibi ol­duğuna göre, şüphesiz O, bu amaç için işlev ve önem açısın­dan en iyi sistemi seçmiş olmalıdır.

3) Eğer bu serler ortaya çıkmadan külli hayrın (bütün iyi­lik) gerçekleştirilebileceği mevcut nizamdan daha iyi bir ni­zam olsaydı, Allah kesinlikle o nizamı tercih eder, bize onu gönderirdi.

Siz Allah'ın sıfatlarını izah ederken de şöyle yazıyorsu­nuz:

"Bizim isteklerimiz hakkında bilgisi olmasına rağmen eğer O (Allah Teâlâ), bunları yerine getirmekten kaçınmış ve bizim arzularımızı yerine getirmemişse, bizim öyle yapma­nın gerçekten mümkün olmadığını anlamamız lâzım. Bu de­mektir ki, akıllı ve herşeyi bilenin bilgisi dahilinde bundan daha iyi bir durum olamaz. Eğer öyle olsaydı, Allah onu seçer ve onu bize gönderirdi. Çünkü O hikmet sahibidir ve O'nun hikmetinde daha iyi tedbir mümkün iken onu terkederek en kötü durumu seçti diye kuşkuya düşemeyiz."

Yazınızdan aldığımız yukarıdaki alıntının bir cümlesi şöyle:

"Akıllı ve herşeyi bilenin bilgisi dahilinde daha iyi bir du­rum olamaz. Eğer öyle olsaydı Allah onu seçer ve onu bize gönderirdi." Bu cümle güzel bir Örnek sunmakla beraber Al­lah Teâlâ'nm herşeyden haberdar olan, akıllı, hikmet ve irfan sahibi gibi sıfatları hakkında şaşırtıcı bir fikir vermekte­dir. Allah'ı, herşeyi bilen, herşeyden haberdar olan olarak kabul ettikten sonra O'nun bilgisini özel bir durum veya ted­birle sınırlandırmak; O'nun alim ve habir olmasını inkâr et­mek anlamına gelir. Eğer Allah'ın, hiçbir kötülüğe yer ver­meden külli hayrı (bütün iyiliği) yerleştirebileceği bir nizamı kurmaya muktedir olduğu kamtlanabilirse, o zaman peşin­den Allah'ın hikmet sahibi olmadığı ve herşeyden de haber­dar bulunmadığı sonucu çıkacaktır. Çünkü bütünüyle hayrı içeren bir nizam kurabileceği halde kurmaması, serleri de ihtiva eden bir nizamı uygulaması; ilim ve hikmet sahibi ol­manın eksikliğinin göstergesi olacaktır. Eğer Allah'ın ilim ve hikmet sahibi olmasından kuşku duymak küfür sayılıyor-sa ve Allah'm ilim ve hikmet sahibi oluşunun hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar gerçek olduğu kabul ediliyorsa, bun­dan, Allah'ın içinde kötülükler bulunmayan külli hayrı (mutlak iyilik) ikame edecek bir düzeni kurmaya kudretinin yetmeyeceği ve ileride de yetmeyeceği sonucu çıkarılabilir. Benim bu sorunumu çözmeye çalışacağınızı ümit ediyo­rum. Verdiğiniz cevabın, Allah'ın hikmet ve bilgi sahibi mi, yoksa kadir-i mutlak (herşeye gücü yeten) mı olduğu veya aynı anda hem hikmet ve bilgi sahibi olduğu hem de kadir-i mutlak (herşeye gücü yeten) mı olduğu noktasındaki karar­sızlıklarımı ortadan kaldıracak ve kanaatlerimi sağlamlaş­tıracak şekilde doyurucu bilgiler ihtiva etmesini rica ediyo­rum.

 

Cevap:

 

Mektubunuzu birkaç ay önce hapishanede iken aldım. Fakat orada sansür uygulandığı için mektuplaşmayı bırak­mak zorunda kalmıştım. Dolayısıyla diğer yüzlerce mektup gibi sizin mektubunuza da cevap veremedim. Şimdi kısaca cevaplıyorum.

Bu konudaki sıkıntınız; Allah Teâlâ'nm kudreti-, bilgisi ve hikmetinin gereklerinde mutabakat yerine çelişki arama düşüncenizden kaynaklanıyor. Bu telaşınız sizi, bu sıfatlar­dan birini inkâr etmekten başka bir çare olmadığı noktasına getirmiştir. Şüphesiz siz bu dünyada kötülüklerin bulunduğunu, şeytanın mevcut olduğunu, küfür, şirk ve diğer itikadî sapıklıkların var olduğunu inkâr edemezsiniz. Cinayet, hır­sızlık, vurgun, zina, Lût kavminin eylemleri (homoseksüel­lik) üe buna benzer sayısız ahlâkî sapıklıkların bulunduğu­nu da inkâr edemezsiniz. İyilik karşısında kötülüğün ve şer güçlerin açıkta cirit attığı ve faaliyetlerini pervasızca sür­dürdüğü de bir gerçektir. Bu sebeple enva-i çeşit haksızlık ve zulümlerin ortaya çıktığını da biliyoruz. O halde sorulması gereken şudur: Acaba, Allah'ın bütün bu kötülüklerin bu­lunmadığı ve bunlar olmadan iyiliğin yeşerebileceği bir ale­mi yaratmaya kudreti var mıydı, yok muydu? Eğer O gücü yettiği halde Öyle yapmadı ise, sizin bu durum karşısında -Allah korusun- Allah'ın hikmet, insaf ve iyilikten yoksun ol­duğunu kabul etmekten başka çareniz kalmayacaktır. Eğer O'nun böyle bir âlemi yaratmaya kudreti yetmiyor idiyse, si­zin mantığınıza göre O'nun aciz sayılması gerekir. İnsanları, Allah'ın" sıfatları konusunda uyum yerine çelişki aramaya iten böyle bir akıl ve mantık yolunun ulaşacağı sonuç kesin­likle böyle bir sonuçtur.

Ben bunun tersini yaptım. Allah'ın sıfatlarında çelişki yerine uyum aramaya ve uyumları açıklamaya çalıştım. Al­lah Teâlâ tarafından yaratılan dünyada kötülüklerin bulun­masından tedirgin olmak yerine, O'nun hikmetine güven­mek gerektiğini anlatmaya çalıştım. Allah Teala dünyanın nizam ve düzenini bu şekilde yarattığına göre şüphesiz hik­meti gereği böyle yaratmıştır ve bunun dışında serden arın­mış bir başka düzen kurmak hikmetine aykırı olacaktır. Eğer siz benim izah tarzımdan mutmain olmuyorsanız iki şekilden birini seçebilirsiniz: Ya Allah'ın sıfatları konusun­daki uyumu daha iyi bir tarzla izah ederek bana da doğrusu­nu gösterin, ya da kafanızdaki Allah'ın kudretten mi, hik­metten mi uzak olduğu konusundaki düşüncenizde bir kara­ra varın.[116]

 

Allah'ın Varlığına İlişkin Bir Soru

 

Soru:

 

Aşağıda yazılan soru yüzünden bir arkadaşımın aklı uzun süredir karmakarışık. Büyük çaba göstermeme rağ­men doğru cevap bulamadım. Soruya cevap vererek bizi memnun edeceğinizi umuyorum.

"Akıl ve mantığa göre, var olan herşey için bir var edici ge­rektiğine göre Allah nasıl var oldu?"

 

Cevap:                                           

 

Akıl ve mantık, var olan her bir şeyin mutlaka bir var edi­cisi (her yaratılanın bir yaratıcısı) olması gerektiğini düşün­düğü için, aynı akıl ve mantık; bir mucidi olmaksızın kendili­ğinden ortaya çıkan bütün kainat için de bir mucidin (yaratı­cının) olmasını istiyor ve şart koşuyor. Yoksa, her varlık için bir mucidin olması gerekecek ve bu süreç hiç bitmeyecek. İş­te Allah herşeyi yaratan, fakat kendisi hiç kimse tarafından yaratılmayana denir. Yâni; yaratıcı olup, yaratılmayandır. Eğer o mahluk olsaydı Allah olamaz, aksine onu yaratan Al­lah olurdu.[117]

 

Peygamberlerin Masumluğu

 

Soru:

 

Tefhimin ikinci cildinde, Davud'un (s.a) kıssasını anla­tırken, peygamberlerin ismeti hakkında yazdıklarınızdan dolayı bir kısım ulema, bir süreden beri, sizin nebilerin isme­tini inkâr ettiğinizi söylemektedirler. Müftü Mevlânâ Mu-hammed Yusuf son yazdığı kitabında bu mesele üzerinde de­taylı durarak onların bütün itirazlarını reddetti. Fakat bu kitabın yayınlanmasından sonra bir medresenin hadis mu­allimi konuyla ilgili yorumlarda bulunarak bu suçlamayı tekrar canlandırmaya çalışıyor. Bu zâtin dediğine göre, "bu yazılarda verilmek istenen anlayıştan dolayı Mevlânâ Mevdûdî, hakikaten peygamber aşığı, dürüst bir müslüma-nın gözünde; saygısız, ciddiyetten ve dine bağlılıktan uzak bir insan olarak görülecektir."

Bilahare şu ifadelere yer veriyor:

"Mevlânâ Mevdûdi'nin yazdıklarından anlaşılan o ki, peygamberlerin masumiyetinden maksat; büyük-küçük bü­tün günahlardan, yalandan ve küfürden korunmaktır. "Ayak sürçmesinden kastı da geneldir. Bu sürçme büyük ve küçük günahlar, yalan ve küfür gibi her bakımdan olabilir."

Daha sonra şöyle bir sonuç çıkarıyor:

"İlâhî koruma kaldırıldıktan sonra olacak iş, koruma var olduğu sürece mümkün olmayan iştir. Bu izahattan çıkan sonuç Mevlânâ Mevdûdi'ye göre; Adem'den (a.s) itibaren şimdiye kadar geçen nebilerin -ki bunlara Hz. Muhammed (s.a) de dahildir- bir-iki büyük günah işlemiş oldukları sonu­cuna varılabilir. Bu durumda günah sayısı bir veya iki olsun veya ikiyüz olsun bunu işleyen kişi masum değildir ve günah işlediği anda nübüvvet sıfatı ortadan kalkacaktır. Çünkü peygamberlikte büyük günahlardan uzak olmak (masumiyet) sıfatı şarttır."

Bu izahat ve ihtimallere bizzat cevap verirseniz, meseleyi açıklığa kavuşturmuş, itirazcıların, delil ve iddialarım çü­rütmüş olacaksınız ümidindeyiz.

 

Cevap:

 

İtirazcılar benim yazımdan bir kaç cümleyi alarak, benim peygamberlerin günahsız oluşlarını inkâr ettiğim sonucuna varmışlar. Aslında benim o yazım peygamberlerin masumi­yetinin temel prensiplerini açıklamak için kaleme alınmış değildi. Sadece Davud (a.s) ile ilgili kıssanın geçtiği Sâd Sûresi'nin ayetleri üzerinde durulurken, bu konudan kısaca bahsedilmişti. Bu konuya orada kısaca değinmek zorunda kalmam aslında çok önemli bir soruya cevap vermek içindi. Bu soru, Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde Allah Teâla nm, peygamberlerden bazılarım eylemlerin sebebiyle uyardığı­na dair bilgilerin verilmesinden dolayı ortaya çıkmıştı. Meselâ:

Hz. Adem (a.s) hakkında:

Âdem, Rabb'i (nin buyruğu)na karşı geldi de (yolunu) şaşırdı.[118]

Hz. Nûh (a.s) hakkında:

Sana cahillerden olmamanı öğütlerim.[119] Hz. Davud (a.s) hakkında:

Keyf(in)e uyma, sonra seni Allah'ın yolundan saptırır.[120]

Hz. Yûnus (a.s) hakkında: emiye kaçmıştı.[121]

Balık sahibi (Yûnus) gibi olma" [122] Ve bizzat Peygamberimiz (s.a) hakkında da:

Yeryüzünde ağır basdp küfrün belini kır)ıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz."

Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin ver.

'Ey peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah 'in sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun?[123]

"Surat astı ve döndü; Kör geldi diye.[124] Buradaki Kur'ân ayetlerinden ve ifade tarzından anlaşı­lan o ki, Allah'ın beğenmediği ve hoşnutsuzluk ifade ettiği bazı davranışlar nebilerden sudur etmiş ve Allah onları uyarmıştır. Burada, nebilerin ismeti ile bu davranışların na­sıl bağdaştığı sorusu ortaya çıkıyor. Acaba, Allah Teâlâ, nebiler tarafından yapılan iş hakkında önceden bilgi sahibi değildi, iş olup bittikten sonra haberdar oldu ve bunun üzeri­ne nebilerini uyardı diye mi düşüneceğiz? Allah muhafaza, böyle bir durum kabul edilecek olursa bu davranış şekli; nü­büvvete itirazdan da öte, Allah Teâlâ'nm herşeyden haber­dar olma sıfatına itiraz edilmiş olur. Eğer, Allah'ın bu eylem-' ierden önceden haberi vardı, yapılmazdan önce de Allah bu eylemleri biliyordu denilecek olursa, o zaman da Allah Teâlâ'nm niçin buna önceden engel olmadığı sorusu sorula­caktır. Bu hareketlerin yapılmasına önce izin verilip, sonra yasaklanmasının hikmet ve maslahatı ne olabilir? Daha da ötesi, bu yasaklamanın, kıyamete kadar, mümin, kafir her­kes tarafından okunacak olan Kur'ân-ı Kerim1 de yer alması­nın hikmeti ne olabilir? Sorulması muhtemel bu gibi sualleri sorulmuş varsayarak şöyle cevapladım:

Aslında ismet, (masumluk) nebilerin kişiliğinin bölün­mez parçası değildir. Fakat Allah Teâlâ, peygamberliğin soruinluluklarrnı doğru bir şekilde yerine getirebilmeleri için, hikmet ve maslahatı gereği, onları yapmaları muhtemel ha­ta ve sürçmelerden korumuştur.

Eğer Allah (c.c) bir müddet için de olsa.bu korumayı bıraksaydı, sıradan bir insan nasıl hata yapıyor ve yanılgıya düşüyor idiyse, peygamberler de aynı hatalara düşebilirler­di. İlginçtir ki, Allah (c.c) bazen, kısa bir süre, bu korumasını kaldırarak peygamberlerin küçük bir iki hata yapmaları için kapıyı aralamıştır. Bu, peygamberlerin ilâh olduğunun sa­nılmasını engellemek ve insanlara onların da beşer olduğu­nu bildirmek için denenmiştir.

Makalenin bütünü ele alındığında görülecektir ki, bura­da peygamberlerin masumiyeti konusu işlenmiyor. Konunun seyri ve akışı bunu açıkça gösteriyor. Sözü edilen, sadece Kur'ân-ı Kerim'de ifadesini bulan küçük hatalardır. Burada da ismete rağmen bu yanlışlıkların nasıl mümkün olduğu ve bunların önceden niçin önlenmediği, meydana gelen yanlış­lıkların niçin sessizce yapılan uyarılarla düzeltilmediği, bu hataların Kur'ân-ı Kerim'de açık açık belirtilmesine neden ihtiyaç duyulduğu üzerinde duruldu.

Fakat ne yazık ki itirazcılar, esas mevzudan çıkan yan bir mevzu olmasına rağmen, bunu nebilerin ismet meselesi üze­rinde yapılan genel bir tartışma gibi göstermek suretiyle ilk zulmü işlediler. Onların bu hususta yaptıkları ikinci zulüm de; peygamberlerin de küçük hatalar işleyebilecekleri fikrini benimsememizi abartarak işi isyanlara, büyük günahlara, hatta küfre kadar götürmeleridir. Halbuki ben sadece Kur'ân-ı Kerim'de zikri geçen yanlışlıklardan söz ettim. Ne yazık ki onlar, ismetin kapsamını genişletmek ve ismetin kaldırılmasını her türlü korunmanın kaldırılması kabul et­mek ve dolayısıyla küçük büyük her çeşit günahın işlenebile­ceği, yalanın söylenebileceği, hatta küfre kadar uzanan ha­taların işlenebileceği ihtimalini ortaya atmak suretiyle, çok daha vahim bir zulüm işlediler. Kaldı ki, okuması yazması olan sıradan bir insan bile yazımdan, belli bir durumaa belli bir yanlışlığın vuku bulması için korumanın belli, bir süre için kaldırıldığından bahsettiğimizi, masumluğun büsbü­tün kaldırılması diye birşeyden söz etmediğimizi anlayabilir. Bütün hayatını felsefe ve mantık okutarak geçiren zatla­rın ismetin bütünüyle kaldırılması ile kısmen kaldırılması arasındaki farkı düşünemediklerini öğrenmek benim için çok zor ve şaşırtıcı olmuştur.

Hal böyle iken, ne şekilde olursa olsun, peygamberlerin masumiyetini inkâr ettiğim düşüncesi yayılsın da bana olan güven kaybolsun diye, bu işin bilerek yapıldığını düşünmek­te haleliyim. Senelerdir tekrarlanan bu tür ithamların bu açıklamayla son bulmayacağım, daha yıllarca tekrarlanaca­ğını düşünmek uzak bir ihtimal olmasa gerek. Esas mesele ilmi bir ihtilaf değil, Allah korkusu ile bir arada bulunma ih­timali olmayan kin ve düşmanlıktır. Ben onların haksız suç­lamalarına her yönü ile cevap verdiğim, delillerini çürüttü­ğüm halde, onlar kendilerine hiç cevap verilmemiş gibi, hak­sız suçlamalarını tekrarlamaktadırlar. Bunu defalarca ya­şadım, tecrübe ettim.

İsterseniz, kısaca izahını yapmaya çalıştığım Kur'ân-ı Kerim ayetleri üzerinde inceleme yapılırken işaret ettiğim soruların ortaya çıkıp çıkmayacağını hadis üstadı'ndan so­rabilir, bu soruların cevaplarım kendilerinden isteyebilirsi­niz. Benim bu sorulara getirdiğim cevaplar yanlış ise, bir ilim adamına düşen vazife kendince doğru sayılan cevapları bildirmektir.[125]

 

Ehli Sünnetin Ashabı Kiram Hakkındaki İtikadı

 

Soru:

 

"Hilafet ve Saltanat" adlı kitabınızı bir süreden beri dik­katle okuyorum. Sizce ileri sürülen bazı noktalar, sünnet eh­linin icmaya dayanan inançlarına tamamen ters düşüyor.

Sahabe-i kiram'm bazı kusurlarından bahsetmek sünnet ehlinin davranışlarına aykırıdır. Bunu yapanlar sünnet eh­linden sayılmazlar. Yazılarınızda inancıma ters düşen hu­suslar şöyle aktarılıyor:

"Bir büyük zat şahsî çıkar için bir başka büyük zâttan ta­lepte bulunmak suretiyle bunun caiz olduğu kanaatini verdi.[126]

"Şimdi hilafetin Hz. Peygamberin (s.a) peygamberi çizgi­si üzerinde yeniden tesisi konusunda son bir çare kalmıştı. O da, Hz. Muâviye'nin, kendisinden sonra bu vazifeyi ifa ede­cek kimsenin tesbiti görevini müslümanlarm iradelerine bı­rakmak veya çekişmeleri engellemek istiyor idiyse, kendisi hayatta iken, söz sahibi müslümanlara danışarak ümmet içinde veliahd için en uygun adamın kim olduğunu öğren­mekti. Fakat o kendi oğlunu veliaht yapmak için tehdit ve menfaata başvurarak biat almak suretiyle bu imkânı da or­tadan kaldırdı.[127]

Ehl-i sünnet'in sahabe-i kiram hakkındaki kanaat ve inancının sizce doğru mu, yanlış mı olduğunu lütfen bize bil­diriniz.

 

Cevap:

 

Sorularınıza cevap vermeden önce siz benim şu soruları­ma cevap veriniz.

1. Acaba siz, hiçbir sahabenin hata yapmayacağına mı inanıyorsunuz?

2. Yoksa sahabenin hata yapabileceğine, fakat hiçbir za­man hata yapmadığına mı inanıyorsunuz?

3. Veya sahabelerin hata yapmalarının mümkün olduğu­nu ve de hata yaptıklarını kabulleniyor da, bunu söylemenin caiz olmadığına mı inanıyorsunuz?

Siz, bana bunlardan hangisine inanıp, hangisine inan­madığınızı söylemelisiniz ki, sizin ehl-i sünnet'ten olup ol­madığınızı anlayabileyim. Eğer siz birinci şıkka inanıyorsa­nız, bu sünnet ehlinin inancı değildir. Eğer ikincisinden ikna oluyorsanız, bunun yanlış olduğu; Kur'ân-ı Kerim'de, sahih hadislerde ve sünnet ehlinin âlimleri tarafından aktanlan birçok rivayetlerde geçen güvenilir olaylarla sabit olmakta­dır. Eğer üçüncüsüne inanıyorsanız, bu da kesinlikle daya­naktan yoksundur. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in bir çok yerinde bizzat Allah Teâlâ ashab-ı kiramın hatalarından bahset­ti inekte, muhaddisler de onlarla ilgili olaylara teferruatlı bir şekilde aktarmaktadır. Ve siz, tefsirinde bu olaylardan söz etmeyen herhangi bir müfessirin ismini bile söyleyemezsi­niz. Sünnet ehlinin inancına göre, sahabeye kötü söz söyle­mek ve dil uzatmak caiz değildir. Ben, böyle bir hatayı, Al­lah'ın yardımı ile hiçbir yazımda kesinlikle yapmadım. Fa­kat ehl-i sünnet'in alimleri nazarında, ilmi bir mevzuda ya da ilmi bir tartışmada tarihi bir olayı nakletmek hiçbir za­man uygunsuz karşılanmamış, caiz olmayan bir davranış olarak değerlendirilmemiştir. Sünnet ehlinin uleması böyle bir olayı açıklamaktan kaçınmamıştır. Hiçbir ehl-i sünnet alimi de, sahabe tarafından bir yanlışlık yapılırsa onu doğru kabul etmek gerekir veya böyle bir harekete yanlış dememek gerekir gibi bir söz söylememiştir.

İsterseniz, anlattığım olayların sünnet ehlinin alimleri­nin kitaplarından alındığını siz de görebilirsiniz. Bu durum­da iki ihtimal ortaya çıkmaktadır: Eğer onlar bu olayların doğru olduğunu kabullenerek kitaplarında aktardı iseler, sizce, onların hepsi ehl-i sünnetten çıkarılmalıdır. Yok eğer yanlış olduğunu bildikleri veya şüpheli gördükleri halde ki­taplarına almak suretiyle sonraki nesillere ulaştırmışlarsa, o vakit "kişinin yalancı olması için her işittiğini anlatması yeter" kavlince, bu insanlar yalancılıkla itham edilmiş olur ki, her iki durumda da yanlıştır.[128]

 

Rasûlullah İn Kanun Koyma Yetkisi

 

Soru:

 

"Sünnetin Yeri" adlı eserinizi gözden geçirdim. Bu eserin mütâlâası ile birkaç şüphe dışında hemen hemen kuşkuları­mın hepsini gidermiş oldum. Kalan kuşkularımı gidermek için yol göstereceğinizi ümit ediyorum.

Sayfa 79'da Allah'ın (c.c), Hz. Muhammed'e (s.a) açıkça teşri yetkileri verdiğini yazıyor ve şöyle diyorsunuz: "Allah Teâlâ'nın verdiği emirler sadece Kur'ân-ı Kerim1 de yer alan buyruklardan ibaret değildir. Hz. Muhammed'in (s.a) haram veya helal diye nitelendirdiği, yasakladığı veya emrettiği şeyler de Allah tarafından verilen yetkilerdir. Ve dolayısıyla bunlar da ilahı kanunların bir parçasıdır." Fakat 88. sayfa­dan 90. sayfaya kadar verdiğiniz örnekler gerçekte şeriat va­zetmeyle ilgili Örnekler değil, şeriatı açıklayıcı örneklerdir. Bu konuda verdiğiniz, dikkatimi çeken en son örnekleri aşa­ğıya alıyorum:

Bunlar hakkında yol gösterici açıklamarimzi rica edece­ğim.

a) Sayfa 89'da bazı yiyeceklerin haram oluşu ile ilgili ola­rak Mâide Sûresi ile iktifa etmişsiniz. Fakat En'âm Sûresinin 145. ayetine göre, sadece mundar ölmüş hayvanın eti, domuz eti ve Allah adına kesilmeyen hayvanın eti ha­ramdır. Yâni, Allah Teâlâ vahiy yoluyla bu saydığımız yiye­cekler dışında, başka hiçbir şeyi haram saymıyor. Hal böyle iken Hz. Muhammed'e (s.a) diğer şeyleri haram saymanın yetkisi nasıl verildi?

b) Şeriate göre, bazı durumlarda zinanın cezası taşlaya­rak öldürmektir. Fakat Kur'ân-ı Kerim'de zina suçu dolayı­sıyla bu cezadan bahsedilmiyor. Bu ceza nasıl önerildi?

Her iki Örnekte de Kur'ân buyrukları ile şeriat buyrukları arasında zahirde bir çelişki varmış gibi görünüyor. Oysa ger­çekte böyle bir çelişki yoktur. Bu gerçeği açıklayarak bizi memnun edeceğinizi ümit ediyorum.

 

Cevap:

 

Hz. Muhammed'in (s.a) teşri (şeriat vazetme) yetkilerin­den Hz. Muhammed'e (s.a) kendi istek ve arzusu ile birşeyi helâl veya haram kılma yetkisi verildiğini kastetmedim. Söylemek istediğim, her emrin Kur an yoluyla gelmesinin gerekli olmadığıdır. Hz. Muhammed'in (s.a) ağzından çıkan her emir Allah Teâlâ'mn işareti ile olduğundan, müslüman-lar Hz. Muhamıned'den (s.a) işittikleri her emri yerine-getir-mekle mükelleftirler. Peygamberin (s.a) ağzından çıkan em­ri duyup, O'na bu emrin Kur'ân'ın hangi ayetine göre çıkarıl­dığını sormak ve Kur'ân'da olmadığı için biz bu emirlere ita­at etmekte mükellef değiliz demek, müslümanlarm işi değil­dir.

Kuşkusuz, Hz. Muhammed (s.a) tarafından müslümanlara namaz kılma konusunda gösterilen uygulamalı şekil ve sözlü olarak insanlara öğretilen teferruat Kur'ân-ı Kerim'de de yazılı değildi. Fakat inananlar O'nun yolunda yürümekte mükellef idiler. Çünkü onlara, sadece Kur'ân-ı Kerim'e itaat değil, Rasûl'e itaat ve O'nun gösterdiği yoldan yürüme emri de verilmişti.

Şeriat vazetme ile şeriatı açıklamada ileri sürdüğünüz farklılık üzerinde ısrarla düşündüğünüz takdirde, bunlar arasında gerçekte herhangi bir fark olmadığını göreceksiniz.

Allah Teâlâ'mn anahatlanyla bildirdiği herhangi bir em­rin açıklamasını bizzat yaşayarak veya emir ve yasaklarıyla öğretmek Hz. Peygamberin (s.a) vazifesi olduğuna göre, Peygamberin (s.a) bu açıklamaları da, hükmün aslı gibi ke­sin hüküm ifade eder. Oysa bu hükümler, Kur'ân-ı Kerim'de haber verilmemiştir.

En'âm Sûresinin 145. âyetinin muhtevasına baktığınız zaman anlayacaksınız ki, âyet-i kerimede anlatılmak iste­nen şey; haram olanların cahiliye dönemi Araplarmm ha­ram saydığı şeyler değil, bu ayette haram kılınanlar olduğu­dur. Ayet, söz konusu dört şeyin dışında kalan hiçbir şey ha­ram değildir anlamına gelmez. Ayette anlatılmak istenen şey Hz. Muhammed'in (s.a) yırtıcı hayvanların ve avcı kuşlar gibi yırtıcı kuşların haramlığını bildiren hadisleri ile açıklı­ğa kavuşmaktadır. İşte Rasûlullah'm (s.a) Kur'ân-ı Ke­rim'de bildirilenler dışında bazı şeyleri haram kılan bu hük­mü, Kur1 ân emrine ilave olarak verilen gizli bir emri ihtiva etmektedir.

Zinadan dolayı verilen C3za hakkında Nûr Sûresinin tef­sirinde teferruatlı açıklamada bulundum. Orada ben; Nûr Sûresi'nde zina yapan erkekle zina yapan kadın için belirle­nen cezanın aslında evli olmayan suçlunun cezası olduğunu açıkladım. Nûr Sûresi ile Nisa Sûresi'nin 25. ayetinin tefsi­rinde de işaret ettiğim bu deliller Kur'ân'ın diğer yerlerinde de mevcuttur. Bu konu için siz Tefhim'ul Kur'ân'ın birinci cildinin 342 ve 343. sayfalarını okuyabilirsiniz. Bütün bu açıklamayı dikkatlice okuduğunuz zaman evli bir insana zi­nadan dolayı taşlayarak öldürme cezası vermenin Kur'ân'ın hiçbir hükmüne aykırı olmadığını, bilakis Hz. Muhammed'in (a.s) gizli vahiy (vahy-i hafî) yolu ile aldığı; Kur'ân-ı Kerim'de yer almayan, fakat Kur'ân-ı Kerim'deki hükmü ta­mamlayan ek bir emir olduğunu anlayacaksınız.

 

Soru:

 

Birinci mektubuma verdiğiniz cevapta  siz,  En'âm Süresindeki ayetin cahiliye dönemindeki Arapların haram saydığı şeylerin haram olmadığını, ayette zikredilen şeyle­rin haram olduğunu açıkladığını söylüyorsunuz. Fakat Kur'ân-ı Kerim'in açıklaması sadece bununla kalmamakta, Hz. Muhammed'e (s.a) inen vahye göre bu şeyler dışında baş­ka hiçbir şeyin haram sayılmadığı yolunda izahat da getir­mektedir. Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen kelimeler açık ve nettir. Buna rağmen siz niçin "bunun anlamı, bu dört şeyin dışında kalan hiçbir şeyin yenilmesinin haram sayılmadığı değildir" diyorsunuz. Lütfen izahat buyurunuz.

Teftıim'ulKur'ânı önce de okumuştum. Şimdi, tavsiye­nize uyarak, Nisa Sûresi ile Nur Süresindeki ilgili notlarını­zı tekrar mütâlâa ettim. Saygısızlık olarak telakki etmezse­niz açıklamalarınızın beni pek tatmin etmediğini ifade et­mek isterim.

Genelde karşılaştırma benzer şeyler arasında yapılır. Ya­ni, eğer evli bir cariyeye namuslu hür bir kadına verilen ce­zanın bir kısmı veriliyorsa hür kadının da evli olması lâzımdır. Yoksa Kur'ân-ı Kerim'in burada, evli bir cariyenin, evli hür bir kadınla değil; evli olmayan hür bir kadınla mu­kayese yapıldığı şeklinde açıklama getirmesi gerekirdi. Siz, Kur'ân-ı Kerim'in veya Rasûlullah'uı (s.a) buna açıklama ge­tirdiğini söyleyebilir misiniz? Nur Sûresi'nde verdiğiniz not­ta, "Hz. Ali (r.a) bir kadım kırbaçlatmış ve cuma günü taşla­yarak öldürtmüştü. Peşinden de 'Allah'ın Kitabına uygun olarak kırbaçlattık ve Rasûlullah'ın (s.a) Sünnetine uygun olarak da recmettirdik demişti" diye yazıyorsunuz. Yani, Hz. Ali'nin (r.a) gözünde, Nûr Sûresi'ndeki ayette belirtilen ceza; evli olmayan namuslu (hür) kadınlarla sınırlı değildi? deme­ye getiriyorsunuz. Belki de bunun için İmam Ahmed, Davud Zahiri ve Islak b. Raheveyh önce yüz kırbaç vurup, sonra taş­lanarak Öldürme cezasını tecviz etmişlerdir.

Eğer bu yorum doğru ise, zina için yüz kırbaç cezasının evli hür kadın için de geçerli olduğu lehinde pek çok deliller mevcuttur. Hal böyle iken bu suç için evli hür kadınlara niçin recm cezası veriliyor?

 

Cevap:

 

Dört şeyin haram oluşuna ilişkin emir En'âm Sûresi dı­şında Mâide, Nahl ve Bakara Sûrelerinde de geçmektedir. Fakat her üçünde de bu şeyler dışında başka bir şeyin haram olduğunu gösteren herhangi bir kelime bulunmamaktadır. Sadece En'âm Sâresi'nde, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (s.a) verilen emirde, bu dört şey dışında başka şeylerin ha-ramlığından bahsedilmiyor. Bunun için sizden ayeti siyak ve sibakı ile birlikte değerlendirmenizi önermiştim. Konunun akışı dikkate alınarak bakılırsa, burada Arapların cahiliye döneminde haram saydıkları şeylerin aslında haram olma­dığı ve haram olan şeylerin onların haram saydıklarının de­ğil, ayetin haram olarak bildirdiklerinin olduğu anlatılmak istenmiştir.

Dikkatinizi çektiğim Nisa Sûresi'nin ilgili ayetinin üslûbunu ve kelimelerini bir daha gözden geçiriniz. Orada deniliyor ki, eğer bir kişi, hür bir mümin kadınla evlenmeye güç yetiremezse, mümin cariyeyle nikah kıyabilir. Daha son­ra bu ayette deniliyor ki,.bu köle kadınlardan nikahlanarak namuslu kadın durumuna gelenler bundan sonra zina eder­lerse namuslu kadına verilen cezanın yarısı verilir.

Yine bu ayette iki yerde "hür kadınlar" tabiri kullanılmıştır. İki yerde de aynı anlamda kullanılaca ğı malumdur. Sizce bu ayetin ilk cümlesindeki "hür kadın­lar" dan kasıt evli kadınlar mı? Yani bu, evli mümin kadınla nikah kıyacak gücü bulunmayan şahıs, mümin cariye ile ni­kah yapsın anlamına mı geliyor? Eğer anlam bu değilse bu cümledeki "hür kadınlar"dan kastın hür ailenin evli olma­yan kadınları olacağı meydandadır.

Bu kadınlara karşı, mü'min cariyelerden söz edildiği za­man bu, ancak hür bir ailenin evlenmemiş kızının "hür ka­dın" olması gibi, evli olmayan cariye aynı anlamda "hür bir kadın" olamaz anlamında olabilir. Köle bir kadın evlenerek iffetli kadın durumuna geldikten sonra zina suçu işlerse, ona aynı durumda olan hür kadına verilen cezanın yarısı verilir Duyurulduğuna göre, ikinci cümlede geçen hür kadınlara ve­rilen cezadan kasıt da evli olmayan hür aile kızının zina işle­mesi halinde verilen cezadır. Burada siz, bu kelimeyi "evli hür kadın" anlamında alamazsınız. Çünkü aynı ayette, aynı kelimeyi iki ayrı anlamda almak doğru değildir. Hz. Ali'nin (r.a) söz ve davranışı konusundaki delilinize gelince: Bilme­lisiniz ki: Bu konuda Hz. Ali (r.a) görüşünde sahabe-i kiram içinde münferit kalmaktadır. Hz. Peygamber (s.a) hiçbir za­man zina eden hür bir kadını recmetmeden önce kırbaçlat­madı.

Aynı şekilde, diğer üç halife zamanında da recmettirme-den Önce kırbaçlama olayına rastlanmamaktadır. Hiçbir sa­habenin bunu teyidi duyulmamıştır. Ve cumhur-u fukaha da Hz. Ali'nin (r.a) bu içtihadını kabul etmemektedir.[129]

 

Günahkâr Mümin İle İyiliksever Kafir Arasındaki Fark

 

Soru:

 

Bugünlerde üniversiteli, çok zeki, hristiyan bir kız öğren­ci benden ingilizce dersi alıyor, hemen hergün benimle dini konularda görüş alışverişinde bulunuyor. Ben de bu fırsat­tan istifade etmek düşüncesiyle onu İslâm dininin prensiple­rinden haberdar etmeye çalışıyorum. Şükürler olsun, onun İslâm dini hakkındaki pek çok yanlış anlamalarını gider­dim. Fakat birgün bu öğrenci bana öyle bir soru sordu ki, bü­tün eserlerinizi mütâlâa ettiğim halde sadra şifa bir bilgiye rastlayamadım.

Benim hristiyan kız Öğrencimin dediğine göre, lisede din dersinde okuduğu bir hadis-i şerifte; bir müslümanın, ne ka­dar günahkâr olursa olsun, cehennem'de bir müddet günah­larının cezasını çektikten sonra eninde sonunda muhakkak cennet'e gideceği, fakat kafirin sürekli cehennem'de kalaca­ğı ifade ediliyormuş. Ondan sonra bu öğrenci bana "siz bizi kafir addediyorsunuz" dedi. Müslümanların itikadına göre; bir hristiyan ne kadar iyiliksever olursa olsun, kesinlikle ce-hennem'e gidecektir. Bunun sebebi nedir?

 

Cevap:

 

Önce siz öğrencinize günahkâr mümin ile iyiliksever kâfir arasındaki farkın temelini anlatın. Mü'min, Allah Teala'ya itaati kabul ederek herşeyden önce O'nun sadık kullan arasında yer almaktadır. Sonra bazı ahlâkî bozuklukları se­bebiyle, bir veya birkaç suç işlemiş olmaktadır. Kâfire gelin­ce, temelde o bir isyankârdır. Söylediğiniz gibi iyiliksever de olsa, bunun anlamı; isyanın dışında başka bir suçu işleme­miş olmak demektir. Malumdur ki, asi olmayan ve sadece suçlu qlan bir kimseye işlediği suçuna göre ceza verilecektir. Ona isyankâr cezası verilemez. Çünkü, bir kimseyi suç işledi diye itaatkarların listesinden silemezsiniz. Fakat isyan baş­lı başına en büyük suçtur. Eğer bir kimse başka bir suç işle­memiş, isyanına başka bir suç eklememiş bile olsa, onun du­rumu itaatkâr bir kimsenin durumuyla bir olamaz. Ona baş­ka bir suç işlememiş olsa dahi, isyanının cezası verilecektir. Eğer o, isyan ile birlikte başka suçları da işlemiş olursa ona isyan cezası ile birlikte diğer suçlarının cezası da verilecek­tir.

Bu temel prensibi anladıktan sonra ona Allah Teâlâ'nın vefakâr ve itaatkâr kulları arasında sadece Allah Teâlâ'nın tevhidine şirk katmadan, Allah'ın tüm peygamberlerine ayı­rım gözetmeden ve Allah'ın gönderdiği kitapların tümüne hiçbirini inkâr etmeksizin iman eden, ahirette de hesaba çe­kileceği bilen, bütün bunlara inanan insanların yer aldığını söyleyin. Bunlardan herhangi birine bile inanmayan şahsın âsi olduğunu ve Allah'ın fedakâr kullarından biri sayılama­yacağını anlatın. Peygamberlere ve kitaplara imandan Ör­nek verelim: Hz. İsa'dan (a.s) önceki peygamberlere ve onla­rın getirdiği kitaplara inandıkları halde, Hz. İsa'yı (a.s) ve O'nun getirdiği İncil'i kabul etmeyen yahudiler âsî ve bağî sayıldı. Aynı şekilde Hz. Muhammed'in (s.a) gelişine kadar Hz. İsa'nın (a.s) izinde olanlar Allah'ın itaatkâr kulları idi. Fakat Hz. Muhammed'i (s.a) ve O'nun getirdiği Kur'ân-ı Ke-rim'i inkâr ettikleri için onlar da yahudiler gibi âsi oldular.

İsa'yı (a.s), İncil'i ve Önceki nebiler ile onların getirdiği kitap­ları kabul etmelerine rağmen onlar Allah'ın itaatkâr kullan arasında sayılamazlar.

Bunu da söylemekte fayda vardır ki? Allah Teâlâ cenneti asiler için değil, itaatkâr kulları için yaratmıştır. Eğer bu itaatkâr kullardan birisi bağışlanamaz bir suç veya suçlar işlerse; ona, bu suçlara göre ceza verilecektir ve cezasını çek­tikten sonra cennete girecektir. Fakat isyan suçunu işleyen hiçbir surette cennete gidemeyecektir, o kesinlikle cehenne­me konulacaktır. Başka bir suç işlememiş olsa dahi tek başı­na isyan öylesine büyük bir suçtur ki, bu suçla birlikte hiçbir iyilik o kimseyi cennete götüremez. [130]

 

Hakkı Aramanın Doğru Yolu

 

Soru:

 

Eğer birisi yoğun çabalarına rağmen hak aramakta başa­rısız oluyorsa, o zavallının cesareti kırılmış olmayacak mı? Bir misal vereyim: Bir şahıs zifiri karanlıkta yolculuk et­mekte ve aydınlığaulaşma ümidi taşımaktadır. Ne varki alı­nan uzun mesafeye rağmen ışığa rastlanmamaktadır. Bu za­vallı ve bitkin adam karanlıktan başka birşey elde edemeye­ceğini düşünmeye başlayacak ve aydınlığı bulma ümidini yi­tirdiği için yolculuktan da vazgeçecektir.

Siz, bu Örneğin bir hayâl mahsûlü olduğunu söyleyeceksi­niz. Fakat ben insan hayatında cereyan eden hakiki bir Ör­nek verdim: Bilinçli ve resmen müslüman olan iki kişi iki ka­lede kapalı tutulmaktadır. Bunlardan birisi musibet, eziyet ve başarısızlık kalesidir. Bu şahıslardan biri birinci kaleden dışarı çıktıktan sonra bir tek kaleye daha girip serbest olaca­ğını düşünmektedir. Bu düşünceler içerisinde olan kişinin morali yükselmekte ve ikinci kaleden çıktıktan sonra ser­best kalmaktadır. Bu tecrübe onun için tatmin edici olmakta ve musibet içinde olanlara yardım eden bir zat halini almak­tadır. Fakat öbür şahıs bir kaleden çıkıp ikincisine, üçüncü­süne, dördüncüsüne... girmeye devam etmektedir. Bu du­rumda olan kişi de hayâl kırıklığına uğramakta, musibet zamanında ona yardım eden bir zâtın bulunmadığını düşün­mektedir. Bu şahıs hiçbir isteğinin yerine getirilmediği ve sayısız musibetlerden kurtulamadığı için ümitsizdir. Çünkü o zavallı adam devamlı şekilde Allah'ın yardımı ne zaman?" [131] diye bağtrmadıkça

"iyi bilin ki, Alah'ın yardımı yakındır" [132] diye karşılık veren bir seda işitmiyor. Eğer onun bir tek isteği ye­rine getirilmiş olsaydı veya bir tek derdi halledilmiş olsaydı, o hayâl kırıklığına uğramaz, yukarıda dualarını işiten veya isteklerini yerine getiren yüce bir zâtın mevcut olduğunu dü­şünür, ümitsizliğe kapılmazdı.

 

Cevap:

 

Sorunuza cevap olarak diyebilirim ki, hak ve gerçeği ara­mak temel bir erdemdir ve hakkı bulmanın birinci şartıdır. Fakat bununla birlikte hakkın iyi niyetle, taassupsuz ve akıllıca aranması gerekir. Yani, bunu ararken hak ve batıl arasında ayırım yapmak ve batıl görünen şeyi terketmek lâzımdır. Bu durumda, insanın eline koyu karanlıklar dışın­da başka bir şeyin geçmeyeceği düşüncesi ve imkânı ortadan kalkmış olur. Sorunuzun ikinci bölümünde verdiğiniz misal­den, sizin yalnız hak arama peşinde değil, aynı zamanda mu­sibet, eziyet ve başarısızlık kalesinden dışarıya çıkmak pe sinde olduğunuz da görülmektedir. Dolayısıyla sizin "Allah'ın yardımı ne zaman?" [133]feryadınıza karşılık veren birinin:

"iyi bilin ki, Allah 'in yardımı yakındır." [134]diye cevap vermesi sizin için yeterli olmamakta, sizi felaket ve musibetlerden de kurtarması gerekmektedir.

Bence, hak aramak için giriştiğiniz ve sizi ümitsizliğe sevkeden başlangıç noktanız tamamiyle yanlıştır. Hayâl kı­rıklığınız da bundan kaynaklanmaktadır. Hak aramanın doğru yolunu bulabilmek için önce şu soruları iyice düşünmeli, araştırmalı ve bir sonuca varmalısınız:

1. Kainatın bu nizamı bir yaratıcı olm'adan mı kuruldu?

2. Veya bu kainat yetkili bir cok Tann'mn eseridir de, on­lar mı bu nizamı yönetiyorlar?

3. Veya, bu nizamın bir tek yaratıcısı, sahibi ve hâkimi mi vardır?

Bundan sonra siz bu kainatı anlamaya çalışın ve bunun:

a) Bir azab evi mi,

b) Eğlence yeri mi,

c) Veya, lezzetin ve acının, rahatın ve huzursuzluğun, ba­şarı ve başarısızlığın, kâr ve zararın vs. herşeyin deneme ye­ri olan bir imtihan yeri mi olduğunu araştırın.

Sonra bu dünyada insanın konumunu anlamaya çalışın ve düşünün:

a) O bu dünyada tamamiyle serbest midir, yoksa onun ka­deri üzerinde insanüstü bir varlığın etkisi mi varır? Bu yüce varlık huzurunda yaptıklarından hesaba çekilmeyecek mi­dir?

b) Veya, yerlerde ve göklerde birçok Tanrılar onun gelece­ği üzerinde söz sahibi midir?

c) Veya, bir tek Allah, onun ve bütün dünyanın yaratıcısı, hâkimi ve mutlak egemeni midir? O, bizim ileri sürdüğümüz şartlara bağımlı değil midir? O, bize karşı hesap vermek zo­runda değil de, biz O'na karşı hesap vermek zorunda mıyız? O, bizi iyi-kötü, acı-tatlı, çeşitli merhalelerden geçirerek karşılığı yaşadığımız dünyada değil de ahirette olan bir sı­navdan mı geçirmektedir?

Eğer, araştırmanızın sonucuna göre, bu sorulara cevabı­nız birinci veya ikinci şekilde ise ben sizi umutsuzluktan çı­karıp umut yoluna koymak için birşey yapamam. Eğer ceva­bınız üçüncü şekilde ise bu cevap sizi hoşnudluk menziline götürecektir.

Eşi ve benzeri olmayan Allah tek başına bütün kainatı yö­netmektedir. O halde kainatın sayısız varlıklarından hiçbi­ri, Allah'tan bütün ilahlık vasıflarım terkedip, sadece kendi menfaati için çalışmasını isteyemez. Böyle bir istek kesinlik­le yanlıştır.

Bu dünya bir imtihan evi olduğuna göre, bu dünyada kar-

şılaşılan sevinç ve üzüntü, sıkıntı ve rahat, başarı ve başarı­sızlık aslında insanı denemek içindir. Bunu bilinçli şekilde kavrayan insan, iyi durumda kibirlenip böbürlenmez, kötü durumda da moralini bozup üzüntüye düşmez. Her hal ve durumda Allah tarafından yapılan sınavda başarılı olmaya çalışır. Dünyanın mevcut nizamının bu gerçeğini anlayan kişi ona sadece rahat, başarı, konfor ve kolaylıklar nasip ol­sun; kendisine hiçbir zaman musibet, dert, üzüntü ve başarı­sızlık verilmesin gibi yanlış temennilerde bulunmaz. Çünkü bilir ki; bu dünya ne tek başına zevkin, ne de tek basma acı­nın; yahut tek başına huzurun veya huzursuzluğun; veya yalnızca başarının veya başarısızlığın olduğu bir dünyadır. Bu dünya yalnız zevk-ü sefa yeri olmadığı gibi, yalnız elem ve ızdırap dünyası da değildir. Bu dünyada her şey zıddı ile kaimdir.

Araştırma ve incelemeleriniz sonucunda akıl ve mantığı­nız, üçüncü sorunun cevabı olan, Allah'ın tek yaratıcı ve ha­kim olduğu, bizim mahluk olduğumuz; O'nun mutlak ege­men olduğu, bizim O'nun kulları olduğumuz; O'nun bizim ileri sürdüğümüz şartlara uymak zorunda olmadığı; O'nun bize karşı değil, bizim O'na karşı sorumlu olduğumuz cevabı­nı ikna edici bulur ve kabullenirse, hiçbir zaman bizi bu veya şu şekilde yaşatması, ne istersek bize vermesi, bir felaketle karşılaşırsak onu derhal bizden uzaklaştırması ve bizim bü­tün isteklerimizi uygun görerek, o şekilde yerine getirmesi gibi yanlış beklentilere bel bağlamaz, Allah'ı bunları yapma­ya mecbur gibi görmezsiniz.

Kısacası, güvenilir bilginin semeresi; iyi ya da kötü bütün hallerde değişmeyen zihni ve kalbi tatmin etmektir. Bilgi ve marifetten yoksunluk ise, kesinlikle huzursuzluk, sıkıntı ve yeistir. İnsan geçici başarılarla avunsa da sonuç değişmez. Ümitsizlikten kurtulmayı gerçekten istiyorsanız, herşeyden evvel gerçeği yakalamayı düşünün. Yoksa hiçbir şey sizi dip­siz karanlıklardan kurtaramaz.[135]

 

Sahabe-İ Kiramın Hak Ölçüsü Olup Olmadıkları Tartışması

 

Soru:

 

Sizin ilmi yazılarınız ve eserlerinizdeki diğer tartışmala­ra ilaveten, ashab-ı kiram'ın hak ölçüsü olup olmadığı mese­lesi yüzünden yeni bir tartışmanın daha başladığını haber vermek istiyorum. Ben, bu görüş ayrılıklarının gerçek yüzü­nü anlayamadığım için tedirginim. İlgililerin yazdıkların­dan anlaşmazlığın sebep ve sonuçlarını çıkarmak mümkün olmamaktadır. Çünkü siz, sahabe-i kiram'ı Allah'ın rahmet ve bağışlamasına nail olmuş kimseler olarak kabul etmekte­siniz. Muarızlarınız da sahabenin günahsız olduğunu iddia etmemektedirler. Size göre, sahabe-i kiram'ın mutabakatı ve topluca amel tarzı doğru ve hak ölçüsü için bir delil (hüc­cet) sayılır. Her sahabenin her hareketi onların gözünde de mutlaka taklid edilecek bir şey ve hakkın ölçüsü değildir. Di­ğer taraftan, taraftarlardan her biri her sahabenin toplum­sal hayatında hayır ve iyilik yönünün galip geldiğine ikna ol­muş durumdadırlar. Sahabe-i kiramın tarihi hakkında araştırma yaparak yazdığınız doğru veya yanlış hadiselerin bu tartışmanın temeli yapılmasına gelince: Kanımca, kısmî veya bireysel olayların gerçekte vuku bulup bulmaması bir dereceye kadar sahabenin hak ölçüsü olup olmadığıyla alâkalı değildir. Onun için bu karışıklıklarla dolu uzun tar­tışmadan kaçınarak, bu olayları bir kenara bırakıp, sadece ilmi açıdan inkâr ettiğiniz hak ölçüsünün ne demek olduğu­nu açıklamanızı istiyorum. Bu konudaki incelememin sonu­cunu size sunmaktayım. Buna mutabakat ediyorsanız ne âlâ, aksi halde ilmî tenkidlerinizden istifade edelim.

Kitap ve Sünnet'te bildirilen şeyler için ilave ölçülere ihti­yaç olmadığı aşikârdır. Bizatihi bunların kendisi başkaları için başlı basma bir ölçüdür. Sahabe-i kiram'ın basit hataları üzerinde durmakta bir fayda yoktur. Kur'ân ve hadiste olumlu veya olumsuz açıklama bulunmayan, sonradan orta­ya çıkan teferruatla ilgili meselelerde sahabe-i kiram'm söz­leriyle hareketleri delil olarak kullanılabilir. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a) ile birlikte olup O'nun sohbetlerine katılmanın, O'na yakın ve arkadaş bulunmanın tesiriyle onların kalbleri ve kafa yapıları, bize göre; doğruya, hakka ve sevaba daha yatkındır. Hz. Muhammed'le (s.a) sohbet şerefinin dı­şında nübüvvet ile sağlam ve yakın ilişki kurduklarından dolayı sahabenin maçldi ve manevi meseleleri (din ve dünya işlerini) çözmede bir nevi üstünlük sağlamalarına "hak öl­çüsü olma" tabiri kullanılmaktadır. Sahabe olmayanların kendi söz ve amellerini doğrulamak için Kur'ân-ı Kerim'den veya hadis-i şeriften bir delil sunmaları veya en azından bir sahabenin kendilerini doğruladığını gösterir bir olayı nak­letmeleri zorunludur. Fakat, sahabenin söz ve ameline aykı­rı olarak nasstan sağlam bir delil bulunamadığı; aksi ispat-lanamadığı sürece, sahabenin söz ve davranışı en sağlam se-ned sayılır; başka delil aranmaz. Özetle; Peygamber'e (s.a) yakınlıktan dolayı onlara bu derece itimat hasıl olmuştur. Hz. Peygamber'e (s.a) en yakın insanlar olmaları nübüvvetle haşir-neşir bulunmaları hasebiyle kazandıkları üstünlüğün onların masum sayılmaları için yeter sebep olmadığını ka­bul etmekle beraber, onları Kur'ân-ı Kerim'in ve hadis-i şe­riflerin açıklayıcıları saymamız gerektiği kanaatini taşıyo­rum. Aklımıza gelen düşünce ve izahatın tasdiki için sahabe­nin davranışlarına başvurmamız lâzımdır. Dinî konuları yo­rumlamada, mümkün olduğu kadar, sahabeye ters düşmek­ten kaçınmalıyız. Eğer siz bu konuda farklı bir düşünceye sa­hipseniz, lütfen delilleriyle birlikte cevaplandırınız.

 

Cevap:

 

Sorunuza kısaca cevap veriyorum: Hak ölçüsü sadece, Al­lah'ın Kelâmı ve O'nun Rasûlü'nün sünnetidir. Sahabe-i ki­ram hak ölçüsü değildir. Onlar bu ölçüye uymaktadır. Bu­nun örneğini şöyle verelim: Mihenk altın değildir, fakat altı­nın altın olduğu mihenge vurmakla kanıtlanabilir.

Siz de biliyorsunuz ki, ben sahabenin icmaınıdelil (hüc­cet) kabul ediyorum ve hatta sahabenin çoğunluğu tarafın­dan kabul edilen bir şeyi diğer bütün görüşlere tercih ediyo­rum. Şüphesiz sahabenin her biri ile ilgili olarak karşımıza iki ayrı durum çıkmaktadır. Birinci durumda: Sahabenin sözlerinde diğer sahabelerden farklı bir durum ortaya çıkarsa, bu durumda hepsinin sözleri aynı zamanda kabul edile­mez, fakat şer'î delillere istinaden bunların sözleri reddedi­lerek yeni bir görüş ve söz benimsenebilir. İkinci durumda: Bir veya birkaç sahabeden herhangi bir söz bildirilmiş ve ona aykırı başka bir söz de söylenmemişse, bu durumda yapılma­sı doğru olan bu sözün kabul edilmesidir. Bu söz reddedile­rek başka bir söz benimsenemez. Ancak, seçkin tabiîn'in ve herkes tarafından kabul edilmiş müctehid imamların kati delillere istinad ederek kararlaştırdıkları ve doğruya en ya­kın olduğu hissedilen durumlar bundan müstesnadır. [136]

 

Rasûlullahın (Ş.A) Beşeriyetine İtirazlar

 

Soru:

 

Tercüman'ul Kur'ârim Nisan sayısında çıkan "İslâm Neyin Bayraktarıdır" adlı makalenizin bazı noktalarına şu itirazlar yöneltilebilir;

1) "Peygamber insan üstü değildir". Bunun anlamı nedir? Bundan kastettiğiniz Allah'ın kendisine verdiği ilâhî yetki­lere sahip olmak mıdır? Yoksa beşer olmakla, maddenin öte­sinde bir varlık olmak mı kastedilmiştir? İtiraz edenler, sıra­dan insanlardan üstün olması kastedilmiştir ve elbette Pey­gamber (s.a) beşeriyetin en üstünüdür, demektedirler.

2) İkinci itiraz ise, Hz. Peygamberin (s.a) beşeri zaaflar­dan istisna olduğunu kabul etmemeniz hususundadır. Hal­buki Hz. Peygamber (s.a) her açıdan masumdur. Beşeri zaaf­lardan kasdınız beşeriyetin gerekleri mi, yoksa daha başka şeyler midir?

3) "Bazı peygamberlerin daveti başarısızlığa uğradı." Bu ifade tarzı nebilere yakıştınlamaz. İtirazcıların en çok itiraz ettikleri nokta sözün söyleniş biçimidir. Söz sahibinin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, ifade tarzı küstahçadır ediyorlar.

 

Cevap:

 

Bu itirazlara cevap vermeden Önce, bu makalenin aslında gayri müslimlere İslâm'ı anlatmak için yazıldığını söylemek istiyorum. Bu yazıda; onların yanlış inançlarından söz açıl­madan, İslâm'ın doğru tasviri çizilerek onların yanlış inanç­ları reddedilmiştir. İslâm'ın sağlam inançlarım görerek, din­lerine ne gibi yanlış inançların girdiğini bizzat anlamaları hedefi güdülmüştür. Şimdi itirazları bir bir ele alıyorum:

1) "Peygamber insanüstü değildir" cümlesinden bir mânâ çıkarmadan önce, itirazcının bu cümlenin hangi kelam silsi­lesi içerisinde söylendiğine bakması, nerede yazdığımı gör­mesi lâzım. Yazımda şöyle deniliyor: "Peygamber bir insan­dır ve ilâh olma noktasında O'nun hiçbir payı yoktur." Bun­dan hemen sonra "O insanüstü değildir" denmesi, açıkça O'nun beşeriyetin dışında bir varlık olmadığı, ilâhlık sıfatı taşımadığı anlamına gelir.

2 ) Aynı söz dizisi içerisinde "peygamberler beşerî zaaflar­dan istisna değildir" cümlesi ikinci bir özellik olarak hemen eklenmiştir. Bu cümledeki beşerî zaaflardan kasıt; açlık, su­suzluk, uyku, hastalık, üzüntü gibi her insanın karşılaşabi­leceği şeylerdir. O yazıda bu husus, hristiyanlar tarafmdan ilâh veya Allah'ın oğlu olarak nitelendirilen kimsenin de bu beşeri zaaflarla karşılaştığını söylemek, bunlar ortada iken bir beşerî [İsa (a. s)] ilâhlığa ortak ettiklerini hatırlatmak amacı ile belirtilmiştir. Bu delil tamamiyle Kur'ân-ı Ke­rim'den alınmıştır:

"Meryem oğlu Mesih, bir elçiden başka bir şey değildir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğru­dur, ikisi de (öteki insanlar gibi) yemek yerlerdi. (Yaşamak için yemeğe muhtaç olan nasıl tanrı olabilir?) Bak, onlara nasıl ayetlerimizi açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) çev­riliyorlar!?" [137]

Bu ayette İsa'nın (a.s), bir kadının karnından doğması ve ana ile oğlunun ikisinin de yemek yemesi, Hz. İsa'nın (a.s) beşer olduğuna, insanüstü bir varlık olmadığına, hristiyan-lann düşündükleri gibi üâhlıkla zerrece bir ilgisi olmadığına delil olarak gösterilmiştir.

3) Üçüncü itiraz da söz dizisi gözden uzak tutularak, sa­dece bir kelimenin kullanılışına yapılmıştır. Burada söyle­mek istediğim şey şu idi: Nebinin vazifesi, iman edenleri bi­reysel ve toplumsal olarak eğiterek, tam mânâsı ile İslâm kültür ve medeniyeti için fiilen hazırlamak ve dünyada Al­lah'ın dinini fiilen yerleştirmeye çalışan örgütlü bir cemaat haline getirmektir. Bunun amacı, Allah kelimesini (Tevhid dinini) yaymak, diğer kelimeleri (bâtıl din ve inançları) orta­dan kaldırmaktır. Daha sonra, yazımda şu ifadelere yer veri­liyor:

"Bütün nebilerin, davetlerini en son şamaya kadar ulaş­tırmada başarılı oldukları söylenemez. Bir çok nebiler gelmiştir ki, kendi kusurlarından dolayı değil; mutaassıp kişi­lerin direnişleri ve elverişli olmayan koşullar yüzünden ba­şarısız olmuşlardır."

Bu yazıdaki "başarısızlık" kelimesinin kullanılış şekline küstahlık demenin, ne âdab-ı muaşeretle ne de edeb ve saygı ile ilgisi olabilir. Eğer bu gibi abartmalar aynı şiddeti ile de­vam ederse, yarın Hz. Muhammed'in (s.a) Uhud'da yaralan­dığını veya filan vakit hasta olduğunu söyleyen bir kimsenin küstahlıkla itham edilmesine şaşmamak gerekir. Eğer olan bir hadiseyi inkâr etmemek gerekiyorsa, onu herkesçe bili­nen ve yaygın olarak kullanılan kelimelerle anlatmak gere­kir. Bunu küstahlık sayanlar kanaatlerinde hürdürler. Fa­kat niçin bu görüşü başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışı­yorlar?[138]

 

Peygamberlerin Beşerî Zaaflarından Kasıt Doğal İhtiyaçlarıdır

 

Soru:

 

Bir din alimi ısrarla, Londra İslâm konferansında okudu­ğunuz makalede Rasûluliah (s.a) hakkında "beşeri zaaflar­dan istisna değildir" şeklinde kullandığınız ifadenin aslında ayıp ve noksanlık (kusur ve hata) anlamına geldiğini söylü­yor. Bu ifadelerden neyi kasdettiğinizi tam olarak açıklar mısınız?

 

Cevap:

 

Tercüman ul Kur'ân'm Haziran sayısında bundan ne kasdettiğimi açıkladığım halde, hâlâ bu suçlama üzerinde durulmaktadır. Tuhaftır ki, ben sözlerime açıkça izahat ge­tirdiğim, ne söylemek istediğimi açıkça anlattığım halde, ba­zı itirazcılar; yok, hayır, senin sözünün amacı senin açıkladı­ğın gibi değil, bizim söylediğimiz gibidir demeyi sürdürecek­lerdir.

Böylesi bir tutum, yüreğinde Allah korkusu taşıyan in­sanların asla benimsemediği tuhaf bir tutumdur.

Doğrusu, bir açıklama yapma imkânı bulamamış bile ol­saydım, iyi niyet ve dikkatle okunduğu takdirde, yazımdaki beşeri zaaflardan kastın ayıp ve kusur olduğu gibi yanlış bir sonuca varılmazdı. O yazıdaki bütün tartışma; diğer millet­lerin kendi nebileri hakkında aşırılığa giderek onları Allah veya Allah'ın oğlu saymaları, yahut Allah'ın farklı tezahür­leri kabul etmeleri ve Kur'ân-ı Kerim'in müslümanları bu gi­bi aşırılıklardan koruduğu ve her insanın rasûTün ne olup ol­madığını anlayabilmesi için Allah ile risalet arasında belir­gin bir çizgi çizdiği hususundan ibaretir. Böyle bir anlatım içerisinde "peygamber hata ve kusurlardan korunmuş değil­dir" gibi bir ifadeye neden ihtiyaç duyulsun. Ayrıca şunu da ilave etmek gerekir ki, okuduğunu, işittiğini anlama yetene­ğine sahip bir insan beşerî zaaflar tabirinden ayıp ve kusur anlamı çıkarmaz. Bir insan için kusur kelimesi ancak küfür­baz, yalancı, dedikoducu, sahtekâr, bozuk ahlâklı vs. olduğu zaman kullanılır. Hata (ayıp) kelimesi de o insanın bedenen bir özrü olması durumunda, örneğin; çirkin, sakat olması ha­linde yahut akıl ve ahlâk noksanlığı söz konusu olduğunda, örneğin; geri zekalı, aptal veya nefsinin esiri olması gibi du­rumlarda kullanılır.

Bu ikisi dışındaki beşeri zaaflar şunlardır: İnsanoğlu se­lameti için, yarlığını idame ettirebilmek için gıdaya ve suya muhtaçtır. İstirahata ve uykuya muhtaçtır. Evlenmeye muhtaçtır. Hastalandığında tedaviye, ilaca muhtaçtır. Sı­caktan ve soğuktan, kardan ve yağmurdan korunmak için sı­ğınağa, elbiseye muhtaçtır.

İşte Allah Teâlâ bu anlamda, Nisa Sûresinin 28. ayetinde, şöyle buyuruyor:

"Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.[139]

 

Kâfir Erdemli Amelinden Dolayı Mükâfata Hak Kazanır Mı?

 

Soru:

 

Bendenizin dindar bir dostu var. Bu dostun inancına gö­re, "Rabb'inin rızasını gözeterek mazlumu koruyan, yoksula yardım eden, yolcuya hizmet sunan, hastayı iyileştiren vs. iyi davranışlarda bulunan, kim olursa olsun, yaptıklarının karşılığını Allah'tan mutlaka alacaktır. Ahirette mükâfat almak sadece müslümanlara mahsus değildir. Allah alemle­rin rabbidir, sadece müslümaniarın değil." Dostumun kana­atine göre, "ister hristiyan, ister hindu, isterse budist olsun herhangi bir dine mensup bir kimse, gösteriş düşüncesi taşı­maksızın, iyi niyetle bir iyilik yapmış ve hayırda bulunmuş­sa ahirette muhakkak mükâfatlandırılacaktır." Ben onun görüşlerine katılmıyorum. Kur'ân-ı Kerim'in bazı ayetlerine dayanarak, iyi amellerin kabul edilmesi için iman etmenin şart olduğunu söylüyorum. Nahl Sûresinin 97, Tâhâ Sûresi'nin 112 ve Enbiyâ Sûresinin 94. ayetlerini örnek ola­rak gosteriyorum.[140]

Ona bütün ulemanın bu hususta mutabık olduğunu söy­lememe rağmen tatmin olmadı. Arkadaşım, genelde ulemanın aşırı görüşlü kimseler oldukları iddiasında. Söz sizden açılınca, sizin dengeli, düşüncelerinde ölçülü, görüşlerinde aşırı gitmeyen, mutedil bir âlim olduğunuzu, konuyu sizden sormamı istedi. Bu konuda izahatınızı istemeden önce konu­ya açıklık getirmem için bir şeyi daha yazmama müsaade ediniz. Günahkâr bir müslüman iyilik yaptığı zaman kabul ediliyor da aynı iyiliği hatta daha büyük bir iyiliği bir gayr-i müslim yaptığı zaman neden reddediliyor? Allah bu şekilde taraflı olamaz. Bu Onun kullarını koruyup gözeten şanına aykırı değil midir?

 

Cevap:

 

Dostunuz, bu soruya Kur'ân-ı Kerim'den cevap istiyorsa, Kur'ân-ı Kerim'in cevabı gayet açık ve nettir; Kâfir, amelle­rinin iyi veya kötü oluşu sebebiyle değil; yalnızca küfrü sebe­biyle cehennem'de cezalandırılmayı hak etmiştir. Eğer arka­daşınız Nahl, Tâhâ ve Enbiyâ Sûrelerindeki ayetlerle ikna olmadıysa, ona daha açık bir şekilde, Allah'a, O'nun peygam­berlerine, O'nun ayetlerine ve ahiret gününe veya onlardan herhangi birine iman etmeyen kimselerin kâafır olduğunu ve kafirlerin de cehennemde azap çekeceğini bildiren ayetler gösterilebilir. Örneğin; Nisa Sûresinin 150-151. ayetlerinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Onlar ki Allah'ı ve elçilerini inkâr ederler. Allah ile elçi­lerinin arasını ayırmak isterler. 'Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz!' derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) ara­sında bir yol tutmak isterler.

işte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır!" [141]

Bu buyruğa göre, Allah'ı ve peygamberlerini tanımamak veya Allah'ı tanıyıp, peygamberlerini tanımamak veya peygamberl erinden birini tanıyıp, diğerini tanımamak kesinlik­le küfürdür. Küfrün cezası ise, amele bakılmaksızın, ibret verici azaptır.

Sonra En'âm Sûresinin 130. ayetine bakınız. Bundan ön­ceki ayetlerde şeytanlar ve onların peşinden gidenler için ebedî azap kararı duyurulduktan sonra buyuruluyor ki: (Al­lah Teâlâ'nın hitabı cinlere ve insanlaradır.)

" Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi an­latan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran el­çiler gelmedi mi?' 'Kendi aleyhimize şahidiz' dediler. Dünya hayatı kendilerini aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler." [142]

Bu ayette, rasullerin söylediklerini kabullenmeyen, onla­rın getirdiği ayetlere iman etmeyen ve ahireti kabul etmeyen insanlar kâfir olarak nitelendiriliyor; onların amellerinin iyi veya kötü oluşuna bakılmaksızın cehennem azabını ebedî olarak hak ettikleri haber veriliyor.

Aynı şey Zümer Stturesi'nin 7\ ve 72. ayetlerinde de anla­tılmakta ve şöyle buyurulmaktadır:

"inkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman, cehennemin kapılan açıldı, cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi: 'Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi bugününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?' 'Evet, geldi dediler, ama kafirlere azab sözü hak oldu.

O halde içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapıla­rından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüşf denildi.[143]

Burada da dünyadaki rasullere, onların takdim ettiği ayetlere ve ahirete iman etmeyen insanlar kafir olarak nitelendiriliyor. Bu kişiler aleyhine ebedî cehennem azabı kararı verildi. Onların kafir olmaları ve iman etmemeleri dışında cehennem azabını gerektirecek herhangi bir günahlarının olup olmadığından hiç söz edilmemektedir.

Bundan sonra sadece peygamberleri ve onlara inen ki­tapları inkâr etmenin cehennem azabına sebep olduğunu be­lirten Mülk Sûresinin 8-11. ayetlerine bakınız:

Az daha öfkeden çatlayacak. Her topluluk onun içine atıldıkça onun bekçileri, onlara sordu: 'Size bir uyarıcı gelmedi mi?'

Dediler: 'Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve (Allah hiçbirşey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık için­desiniz) dedik.

Ve dediler ki: 'Eğer biz (onların sözlerini) dinleseydik, ya­hut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bu­lunmazdık!'

Günahlarını itiraf ettiler, (bırak) o çılgın ateş halkı (Al­lah'ın rahmetinden) uzak olsunlar!" [144]

Kur'ân-ı Kerim'e inanan bir kimse bu ayetleri gördükten sonra, küfür ve inkârın insanı tek başına cehenneme götü­ren bir sebep olduğunu reddedebilir mi? İnkârla birlikte her­hangi bir iyi amelin onu cehennemden kurtarmaya yetmeye­ceğini inkâr edebilir mi? Eğer aralarında herhangi bir fark varsa o da şu olabilir: O azap evinin pekçok giriş kapısı mev­cuttur. İyi İşler yapan kafir başka kapıdan, kötü işler yapan kafirler, -inkârları dışında - kötü amellerinin derecesine göre, yaşantılarına uygun değişik kapılardan içeri girecekler­dir. Başka bir deyişle; birisi için azap hafif olacak, diğeri için şiddetli ve daha başkası için daha da şiddetli. Amellerine gö­re azabı şiddetli veya hafif olabilir, fakat hiçbir şey kâfiri ce­henneme girmekten kurtaramaz. Çünkü küfür, Allah'a is­yandır. Allah cenneti de isyankâr için yaratmadı.

Müminlere gelince; bunlar da iki çeşittir. Birinciler, ima­nı bütün, ameli salih olanlardır, Bunların ufak tefek kusur­ları olsa da tevbe ile affedilebilirler. Dünyanın zorlukları, hastalıklar ve dertler de onun için kefaret olabilir. Şefaat de onun lehinde bir menfaat olabilir. Allah Teala kendi lütuf ve keremiyle onu bağışlayabilir.

İkinci tip müminler ise, iman sahibi olmalarına rağmen büyük günah işleyenlerdir. Onlar isyankâr değil, suçludur­lar. Eğer o günahları bağışlatacak hiçbir şeyleri bulunmasa bile onlara isyandan dolayı değil, işledikleri suç veya suçlar­dan dolayı ceza verilecektir. Dünyadaki kanunlar bile asi ile suçluyu aynı düzeyde tutmaz. Devlete karşı koyan âsi ile suç işlemiş herhangi birine aynı cezayı vermez.

Hal böyle iken siz nasıl oluyor da mutlak adalet sahibi, hakimler hakimi Allah Teâlâ'nm, kendisine başkaldıran, is­yan eden kâfir ile suç işlemiş herhangi bir insan konumun­daki müslümam bir tutacağım, ikisini de aynı kefeye koya­cağım düşünebiliyorsunuz![145]

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

FIKHI VE İKTİSAÎ MESELELER

 

Korku Namazı

 

Soru:

 

Cephede vatanı savunmak için savaşan Pakistan Kuv­vetleri için farz namazların hükmü nedir? Mevcut durumda farz namazlar nasıl kılmır?[146]

 

Cevap:

 

Eğer fiilen savaş olmuyorsa, askeri birlik savaş meyda­nında bir mevkide sadece savunma için hazır bulunuyorsa, bu durumda korku namazı şu şekilde kılınmalı:

Önce askerlerin yarısı cemaat halinde "kasır" namazı, yani dört rekat farz yerine iki rekat namaz kılmalı, sonra da geri kalan diğer yarısı aynı şekilde namazlarını eda etmeli­dirler. Namaz kılarken askerler silahlarını yanında bulun­durmalıdır.

Eğer düşmandan ani saldırı tehlikesi varsa ve hiçbir as­ker yerinden kıpırdayamıyorsa cemaatle birlikte namaz kıl­mak zorunlu değildir. Bu durumda her asker bulunduğu yer ve mekanda oturarak, ayakta veya yatar vaziyette durarak işaretle yalnız farz namazı "kasır namazı" şeki'nde kılar. Bu durumda kıbleye yönelmek de şart değildir. Eğer kıbleye dö­nerek namaz kılmak mümkün değilse; o zaman, sadece yü­zünü kıbleye doğru çevirerek niyet edip namaza durur, sa­vaş gereklerine göre ne tarafa yönelmek gerekiyorsa o tarafa yönelerek namazı kılabilir. Rüku ve secdeleri yapma imkanı yoksa sadece işaretlerle namaz kılınır. Eğer namaz sırasın­da düşman saldırırsa cevabî ateş açılabilir. Ancak yerinden ayrılmak, hareket etmek ve silah arkadaşları ile konuşmak icap ederse, namaz kesilir ve fırsat bulunca kaza edilir.

Eğer savaş çok yoğun oluyorsa ve namaz kılmak için hiç­bir fırsat olmuyorsa, namaz kazaya bırakılabilir. Bu durum­da kazaya bırakılan bütün namazlar çatışma bittikten he­men sonra kaza edilmelidir.[147]

 

Gıdaların Haram Ve Helalliği

 

Soru:

 

Ben bir müddetten beri İngiltere'de yaşamaktayım. Bu-radakilerle ne zaman din hakkında bir sohbete başlasak he­men her zaman domuz etinden söz açarlar ve domuz etinin İslâm'da niçin haram kılındığını sorarlar. Ben bu soruya tat­min edici bir cevap veremedim. Bu konuda bilginizden istifa­de etmek istiyorum. Kur'an-ı Kerim'de domuz etinin hangi sebepten dolayı haram kılındığını ve bunda ne gibi bir hik­metin bulunduğunu açıklamanızı rica ediyorum.

 

Cevap:

 

Domuz eti Kur'an-ı Kerim'de nasıl yasaklandı ise Eski Ahit'te de aynı şekilde yasak edilmiştir. Dolayısıyla ya-hudiler günümüzde de domuz etini yememektedirler. Yeni Ahit'te de Hz. İsa (a.s) tarafından bu hükmün iptal edildiği­ne dair bir rivayete rastlanmamaktadır. Saint Paulidi hris-tiyanlığı Batı toplumuna benimsetmek için şeriatın ipini ko­parmış, hüküm ve emirlerini değiştirmiş, Allah'ın haram kıldığı şeyleri helal saymıştır. Gerçekte ise Allah'ın peygam­berlerine gönderdiği bütün şeriatlerde domuz eti daima ha­ram olmuştur.

İnsanın deneyimleriyle kendisine zarar verdiğini öğren­diği şeyler hakkında Allah'ın birşey buyurmasına lüzum yoktur. Onlar hakkında bilgi elde etmek için insanın kendi bilgi kaynakları yeterlidir. Onun için Allah'ın kanunlarında arseniğin (zehirin) haramhğına yer verilmemiştir. Fakat, in­sanın kendisine zarar verdiğini kendi kaynaklarıyla öğrene­meyeceği şeyler hususunda, Allah Teâlâ; bunlardan uzak durun şeklinde hüküm koymuştur. Bizim için en akıllıca yol zarardan korunmak için Allah'a güvenip, bu gibi şeylerden uzak durmaktır.

Gıdaların sadece insan bedenini değil karakterini de et­kilediği bir gerçektir. Bedene olan etkilerini biz uygulamalı

"İslâm vatanını savunmak için sınırda savaşa hazır bir vaziyette bekle­yen askerler için farz namazların hükmü nedir? Böyle bir durumla karşı karşıya bulunan kimseler farz namazları nasıl kılmalıdırlar?"

bilimlerden ve tecrübelerden öğrenmiş oluyoruz. Fakat bu­güne kadar, beşeri ilimler yoluyla, gıdaların karakterimiz ve ahlâkımız üzerindeki tesirlerinin neler olduğu konusunda herhangi bir bilgi elde edebilmiş değiliz. İnsanların ahlâkî yapılarında meydana getirdiği manevî tahribatlar, kötü te­sirler sebebiyle; domuz, mundar hayvan, leş, kan ve yırtıcı hayvanların yenmesi, Allah'ın şeriatında yasaklanmış, ha­ram kılınmıştır.[148]

 

Sigortayı Hahamlıktan Çıkaran Önlemler

 

Soru:

 

Sigortada köklü değişikliklere gidilmesi düşünceniz doğ­rudur. Fakat bunun için uzun ve sürekli çalışmaya ihtiyaç ol­duğunu siz de biliyorsunuz. Ben şimdiye kadar kendi sigorta şirketimde hayat sigortası yapmaktan kaçındım. Fakat bir süre düşündükten sonra hayat sigortasmdaki eksikliklerin şu önlemlerle ortadan kaldırabileceği sonucuna vardım:

1. Devlete güvence parası yatırırken bu paranın faizli iş­lere yatırılması yerine bir devlet fabrikasına veya faizsiz ça­lışan bir kamu kuruluşunun hisse senetlerine yatırılmasına dair istekte bulunulabilir. Çaba harcanırsa hükümetin bunu kabul edeceğini ümit ediyorum. Böylece faiz işine bulaşmak­tan uzaklaşılmış olur.

2. Şirket isterse bir kişinin sigortasını iptal etmek veya baştan kabul etmemek yetkisine sahiptir. Biz mevzuatımı­za, sigorta sahibinin isterse parasını varislere şeriata göre pay edebileceği maddesini de ekleyebiliriz. Allah ve Rasûlü'nün emirlerine uygun olarak, şeriat usullerine göre hareket eden kişilere poliçe sahibi olma imkânı hazırlamak için, şeriata göre paylaşmaya rıza göstermeyen kişilerin po­liçe satın alma başvurularını kabul etmeme şartı getirilebi­lir.

3. Kumar işine bulaşmaktan kurtulmak için poliçe satın alan kişilerden, ölmeleri halinde sadece yatırdıkları kadar paranın varislerine verileceğine dair bir belge alınır.

Her ne kadar şimdiki haliyle olumsuz yönleri ağır bası­yorsa da bu iş kollarının hayra dönüştürülmesi de mümkün­dür.

Bir müddet önce tehlikenin büyüklüğünü düşünerek, şir­ketimi satmayı düşünmüştüm. Fakat sonradan, başkaları­na örnek oluşturmak ve İslâm sınırları içinde kalarak sigor­ta işlerim yürütmenin bir yolunu bulmak amacı ile şirketi satmaktan vazgeçtim. Bu konuda bir açıklama yaparsanız memnun olurum.

 

Cevap;

 

Sigorta işini düzeltmek için sunduğunuz önerilerle bu işin haram oluşuna sebep olan etkenlerin ortadan kalkaca­ğını ümit ediyorum. Bana göre bu işi caiz duruma getirmek için şu tedbirlerin alınması gerekir:

1. Devleti, şirketin güvence paralarını kamu kuruluşları­na ortaklık için yatırmaya ve bu paraların gelirlerini önce­den belirlenen miktarlarla değil, kazancına göre hissesine düşeni Ödemeye razı etmelidir.

2. Şirket diğer sermayesini de faiz yerine kâr payı veren kuruluşlara yatırsın ve sermayenin hiç bir bölümünü faiz ge­tiren alanlarda kullanmasın.

3. Şu iki şeyi kabul eden kişilerin hayat sigortası yapılsın: Birincisi onların ölümü halinde sadece birikmiş olan para varislerine verilecek, ikincisi bu para şeriat usullerine göre bütün varislere dağıtılacak.

4. Kâr isteyen poliçe sahiplerinin parası, onların müsaa­desiyle, faiz yerine kâr getiren ticari alanlarda hissedar usu­lüyle yatırılsm.

Bu dört reform uygulanabilirse; hem şirketinizi caiz te­mellere oturtmuş, hem de sigorta işinin düzeltilmesini iste­yenlere rehberlik etmiş olacaksınız,[149]

 

Tokalaşma Ve Kucaklaşma

 

Soru:

Bazı kimseler bayram namazından sonra dostlarını, akrabalarmı ziyarete gittiklerinde ya tokalaşıyorlar, ya da kucaklaşıyorlar. Şunu anlamak istiyorum: Bayram namazın­dan sonra bayramlaşmak için kucaklaşmak doğru mudur? Hadis-i şeriflerle veya bir sahabenin yaptığı bir hareket ve amelle bunun caiz olduğu ısbat edilebilir mi?

 

Cevap:

 

Mesele tokalaşmak (musafaha yapmak)tan ibaret olun­ca, sadece neşeli, kutlu günlerde değil; her zaman, her görüş­me, buluşma anında tokalaşmak caiz olmakla kalmaz, sün­net, müstehab bile olur. Ebu Dâvûdda nakledildiğine göre Berâ b. Azib, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "iki müslüman birbiriyle buluştuklarında tokala-şırlar da Allah'a hamdederler ve O'ndan bağışlanmayı di­lerlerse Allah ikisini de bağışlar."

Tirmizi'de ise Hz. Peygamberin (s.a) mübarek buyruğu­nun kelimeleri şöyledir:

"iki müslüman birbiri ile buluştuğunda musafaha (toka­laşma) ederlerse, onlar birbirinden henüz ayrılmadan Allah onun ikisini de affeder."

Yani onların birbiriyle tokalaşmaları, müslümanın müs-lümana muhabbetini ve birbirine iyilik ve ikram duygusu ta­şıdıklarını gösterdiği için, bu hareket ikisinin de mağfiretine sebep olmaktadır. Ebu Davud'da, Hz. Ebu Zerden (r.a), Hz. Peygamberle (s.a) karşılaştığınızda sizlerle tokalaşır mıydı diye sorulduğu, O'nun da: "Ben Rasûlullah ile karşılaşmış olayım da o benimle tokalaşmış olmasın, bu hiçbir zaman ol­madı" diye cevap verdiği anlatılmaktadır. Bu bakımdan, to­kalaşma konusunda fıkıh bilginleri arasında hiçbir ihtilaf yoktur.

Müânaka (kucaklaşma) konusunda ise fıkıh bilginleri arasında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Aralarında İmam Ebu Yusuf un da bulunduğu bazı fıkıh bilginleri bunu kera-hetsiz caiz görmüşlerdir. Bazıları sadece bir yolculuktan dö­nüşte veya buna benzer herhangi bir önemli durumda ku­caklaşmayı caiz görmüşler, genel durumlarda mekruh kabul etmişlerdir. İmam Ebu Hanife'ye göre ise bu kesinlikle mek­ruhtur. Bu farklı görüşlerin sebebi, muânaka konusunda birbirinden farklı hadislerin bulunmasıdır. Tirmizi'de Hz. Enes'in (r.a) şöyle rivayet ettiği bildirilmektedir: "Adamın bîri Rasûlullah'a (s.a): 'Ya Rasûlallah, bizden bir kişi her­hangi bir kardeşi ile karşılaştığında onun önünde eğilsin mi?' diye sordu. Easûlullah (s.a): 'Hayır' buyurdu. Adam: 'O'nunla kucaklaşsın ve onu öpsün mü?' diye sordu. Rasûlullah (s.a): 'Hayır' buyurdu. O adam yine: 'Elini tuta­rak tokalaşsın mı?' diye sordu. Rasûlullah da (s.a): 'Evet', buyurdu." Tirmizi'de bir başka rivayet daha vardır ki, onda Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyor: "Zeyd b. Halid b. Harise (se­ferden dönerek) Medine'ye ulaştığında doğrudan bize gele­rek kapımızı tıklattı. Rasûlullah (s.a) hızlıca kalkarak dışa­rı çıktı ve onun boynuna sarılarak yüzünden öptü."

Ebu Davudda, Hz. Ebu Zer'in (r.a) şöyle anlattığı zikre­dilmiştir: "Bir keresinde Rasûlullah (s.a) beni istemiş, ben ise evde yoktum. Rasûlullah 'in beni hatırladığını öğrenince, mübarek huzuruna vardım. O da beni kucakladı."

Bu rivayetleri bir araya toplayınca anlaşılıyor ki, Pey­gamber Efendimiz sadece musafaha yapmakla (tokalaşmakla) yetinirdi. Muânaka (kucaklaşma) genel âdeti'değildi. Şüphesiz ara sıra özel bir durumda kucaklaşmış olduğu da bir gerçektir ki, O'nun bu hareketi kucaklaşmanın caiz oldu­ğuna bir delildir.[150]

 

Faizsiz Ekonomide Hükümete Borç Verme Meselesi

 

Soru:

 

Bu günlerde faizsiz bankacılık sistemi üzerine bir kitap yazmaktayım. Bu arada hükümete borç verme meselesi üze­rinde de bir bölüm yazmak gerekti. Çeşitli sebepler dolayı­sıyla bu günlerde hükümetin yüklü miktarda paraya ihtiya­cı var. Bu durumu da dikkate alarak, yalnız ahlâkîobir te­menni ile yetinme yerine, servet sahiplerinin borç para ver­melerinin teşvik edilmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.

Benim kanaatim şu: Faizsiz ekonomide hükümete borç olarak sermaye sağlayan kişilere, borç olarak verdikleri

para üzerinden bazı vergilerinde hafifletme, bazı vergilerin­de muafiyet tanınmalıdır. Meselâ; devlete borç veren kişiyi onurlandırmak için borç olarak verilen paranın geliri üze­rinden gelir vergisini azaltmak gerekir. Bu davranış hükü­metin borç para bulmasına yardımcı olacaktır. Bizim teklifi­miz bir İslâm devletinin öşür, zekat v.s gibi şer'i vergiler dı­şında koyduğu gelir vergileriyle ilgiliydi. Şimdi bundan büs­bütün ayrı bir mesele olarak şunu Öğrenmek istiyorum: Yu­karıda anlatılan görüşü uygulama imkânı görüyorsanız, bu durumda, hükümete borç veren kişinin bu parasından dev­lete borç verdiği süre içerisinde zekat alınıp alınmaması ile ilgili durumun nasıl olacağını anlatınız.

Tekliflerimize uygun düşen ve aykırı olan elimdeki delil­leri size göndererek değerli vaktinizi harcamak yerine, şu kadarını yazmakla yetiniyorum: Birinci teklifle ilgili olarak hiçbir şer'i prensibi çiğnemediğim için gönlüm rahat. Konu­nun aydınlığa kavuşması için uygulamadaki iyi neticeleri beklemek gerekmektedir. Açıkça söyleyeyim ki, ikinci görüş üzerinde tam bir kanaate sahip değilim. İki görüş hakkında da geniş bilgi vermenizi, herbiri hakkında ayrı ayrı yol gös­termenizi bekliyorum.

 

Cevap:

 

Hükümete faizsiz borç verenleri vergiden muaf tutmak bana göre caizdir. Bir şartla ki, muaf tutmada (onları gözet­mede) borç verme miktarı açısından bir arttırma olmamalı. Çünkü o zaman bu onu faize benzetecektir. Zekattan muaf tutulmasına gelince: Bunun caiz olduğuna dair hiçbir delil benim gözüme çarpmadı. Eğer gönül rızası ile askerlik veya başka hizmetler karşılığında namaz sorumluluğu o kişinin üzerinden kalkabilirse, o zaman faizsiz borç karşılığında ze­kat da kalkabilir. (Yâni; herhangi bir hayırlı hizmet karşılı­ğında namazdan muaf kalınamayacağına göre, hükümete borç para vermekle de zekattan muaf kalınamaz.) Peygam­ber Efendimizin o kutlu döneminde defalarca savaş ve diğer ihtiyaçlar için insanlardan mali yardım talep edildi. Ama hiçbir zaman, hiçbir yardım karşılığında herhangi bir farz düşürülmedi. Herhangi bir farzda (Allah emrinde) hafifletme de yapılmadı. Buna ek olarak, kâr ve kazanç getiren yer­lere yatırmak amacıyla devletin aldığı borçlardan elde edi­len kârları, bu işler için para vermiş kişilere hisselerine uy­gun olarak dağıtabilir. Bu durum çoğu defa halkın bir takım menfaatlerin peşine düşerek başka devletlere faizli borç pa­ra vermelerinden daha kârlı ve daha teşvik edici olacaktır. Eğer Özel bir yatırım planı için hükümet halktan mali bir yardım alırsa aldığı bu borç para o yatırımda kaldığı sürece, o işten gelen gelirin bir bölümünü borç para veren kişilere dağıtabilir. Ve eğer bu genel bir borç olup, pek çok yatırımda kullanılması gerekiyorsa, o takdirde bu para borç para yeri­ne, karma ortak olma sistemine göre alınmalı ve bu paranın kullanıldığı işlerden gelen kârların tümünden uygun bir miktarı o borcu veren insanların hepsine ödenmelidir. [151]

 

Namazda Okunan Salât Ve Selâm

 

Soru:

 

"Hitabeler" isimli eserinizde namaz hakkında genişçe bilgi verirken, yazdığınız salât ve selâm'da geçen   seyyidinâvemevlânâ" kelimeleri, sünnet olan ve hadislerde nakledilen salât'da mevcut değildir. Bir din bilgi­ni buna itiraz ederek, sünnet olan salât ve selâm'dan fazla olarak bu kelimelerin namazda okunması mekruhtur, diyor. Elinizde iddianızın caiz olduğunu gösteren bir senet (belge) var mıdır?

 

Cevap:

 

Bu ilaveleri mekruh kabul eden o büyük zât galiba konu­nun özelliğini, meselenin türünü çok iyi bilmiyor. Bunu iyice anlamak için, teşehhüdün (iki rekatta bir teşehhüde otur manın) bütün yönlerim incelemek gerekir.

Teşehhüd hakkındaki en sahih rivayet, Hz. Abdullah b. Mesud'dan (r.a) yapılan rivayettir. Bu rivayeti raviler yirmi den fazla senetle nakletmişlerdir. Rivayet edenlerin hepsi de, ettehiyyâtü"'den başlayarak "abdühû ve rasûlühil'ye kadar bütün ibareyi aynı şekil de nak]etmiştir. Rivayetlerden hiçbirinin kelimeleri diğer ri­vayetin kelimelerinden farklı değildir. Buna rağmen namaz­da sadece bu teşehhüd okunacaktır diye bir karara varılma­mıştır. İmam Şâfıî, İbn Abbas'm teşehhüdünü, İmam Mâlik de Hz. Ömer'in teşehhüdünü daha üstün saymışlardır. Hal­buki bu ifadelerdeki sözler hem birbirinden, hem de İbn Me-sud'un rivayetinden farklıdır. Buna ek olarak teşehhüdün birbirinden farklı bir çok ibareleri; Hz. Câbir b. Abdillâh, Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Aişe, Hz. Semüre b. Cündüp, Hz. Abdullah b. Zübeyr, Hz. Ebu Hu-meyd, Hz. Ebu Bekir, Hz. Hüseyin b. Ali, Hz. Talha b. Ubey-dullah, Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sâid Hudrî ve daha başka sahabiler tarafından hadisler arasında rivayet edilmiştir. İnsan bu teşehhüdlerden hangisini okur­sa okusun, namazı sahihtir. Ibn Abdülberr ve Ibn Teymiyye, bu mubah bir işte ihtilafa düşmek gibidir diyorlar. Yânî; bu değişik ve farklı teşehhüdlerden (ettehiyyâtü okuyuşların­dan) hiçbiri mubah dışında değildir. İbn Hacer şöyle diyor: Alimlerden büyük bir topluluk hadislerle bildirilen teşeh­hüdlerden herhangi birini okumayı caiz kabul etmektedir. Fakat mesele sadece hadislerde zikredilen teşehhüd şekli­nin caiz olacağı noktasında kalmıyor. Bir büyük sahabi te­şehhüdün bu ibaresini (söz dizisini) Hz. Peygamber'den (s.a) bizzat naklediyor ve diyor ki: 'Ben buna iki yerde ilave yap­tım.' Bu söz büyük sahabi Abdullah b. Ömer'indir. Ebu Da vud ve Dârekutnî de onun şöyle buyurduğu yazılmıştır:

"Bunu dediğin zaman (yahut bunu yerine getirdiğin zaman) şüphesiz ki namazını kılmış sayılırsın. Ayağa kalkmayı isti-, yorsan kalk, oturmayı istiyorsan otur" buyurdu." Hz. Pey-gamber'in (s.a) bu buyruğu rasûlühû"ye kadar okunduğunda namazın tamamlandığı na en açık bir delildir. Bundan sonra insan hiçbir şey okurna-sa da namazında bir eksiklik kalmaz. Salât, selâm ve duâ te­şehhüde dahil değildir, hatta ona bir ilâveden ibaret fazlalık­tır ve fazlalığı okumak, kesinlikle müstehaptır. Bu fazlalık için şeriat sahibi Hz. Peygamber (s.a) bu ibareden okunması kararlaştırılan yahut buna bir ilave ve eksiltme yapılan hiç­bir özel ibare (ifade ve söz) söylememiştir. Buharı, Müslim ve Müsned-i Ahmed de nakledilen Abdullah b. Mesud Haz­retlerinin rivayetinde geçen teşehhüd ibaresini (sözlerini) naklettikten sonra Hz. Peygamberin: "Sonra kişi istediği duayı seçsin" buyurduğunu da nak-letmişlerdir.

Müsned-i Ahmed ve TVesât'nin bir rivayetinde, Hz. Pey­gamberin:

"Sonra sizlerden biri, en çok sevdiği duayı seçsin ve onun­la aziz ve celil olan Rabb'inden istesin"buyurduğu nakledil­miştir. Buna benzer kelimeler Buhar i ve Ebu Davud'un, ri­vayetlerinde de geçmektedir. Hz. Peygamberin bu buyruk­larından açıkça anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber (s.a) teşeh­hüd'den sonra kişinin Allah Teâlâ'ya dua ederek, bir takım isteklerde bulunmasını beğenmektedir. (Salât ve selam da dua olduğuna göre o da bunun içine girer.) Fakat yapılacak duanın kelimelerini seçmeyi, dua yapan kimsenin kendisine bırakmaktadır.

Şimdi de salât ve selâm meselesi üzerinde duralım. İtiraz sahibi şöyle diyor: Teşehhüd un Hz. Peygamber'den nakledi­len kelimelerinde eksiklik veya fazlalık yapmak mekruhtur. Ama acaba gerçekten fıkıh bilginleri arasında bu mekruh ol­ma üzerinde görüş birliğine varılmış mıdır? İmam Ebu Bekir b. Mesud Keşânî, Hanefi fıkhının en muteber kaynakların­dan olan "Bedâi'us Senâî" adlı kitabında bu konuyu izah ederken şöyle yazıyor:

"Büyük âlimlere göre salât ve selâm okurken, kişinin "ver-ham muhammeden" (Muhammed'e merhamet et) demesi mekruh değildir. Bazıları bunu mekruh görmüşlerdir... Doğru olan onun mekruh olmadığıdır."

Salât ve selâm okurken "seyyidinâ" kelimesini ilave et­me hususunda Küçük Şafiî denilen meşhur Şafiî fıkıhçısı Şemseddin el-Remlî, "Nihâyet'ül Muhtâc ilâ Şerhi'l Minhâc" isimli kitabında:

"En iyisi salât okurken "seyyidinâ" ifadesinin söylenme-sidir... Çünkü bu, bize söylenmesi emredilen bir kelimenin burada okunmasıdır ve bu bir edep olan hakikatin'haber ve­rilmesinin eklenmesidir, söylenmemesinden daha efdaldir" diye yazmaktadır.

Sadece salat ü selâm'da değil, teşehhüd'de dahi Şafîîler "seyyidinâ" kelimesini ilave etmeyi sadece caiz görmemek­te, bununla amel de etmektedirler. Nitekim "Dört Mezhebe Göre Fıkıh" kitabında Şafiî mezhebinin teşehhüdü yazılır­ken bu teşehhüd:

"Ve eşhedü enne seyyidenâ Muhammeden Rasûlullah" sözleriyle bitmektedir. Halbuki İmam Şafiî'nin benimsediği, Ibn Abbas'm teşenhhüdünde "seyyidinâ" kelimesi bulunma­maktadır.

samlı büyük âlim îbn Abidîn, Hanefî mezhebinin en gü­venilir kitaplarından olan "Redd'ül Muhtar" adlı eserinde Hz. Peygamber (s.a) için rahmet dileme duası hakkında şöy­le yazmaktadır: "Bazıâlimler "Allahümme irham Muhammeden"   (Allah'ım Muham med'e rahmet et) dememişlerdir, imam Serahsî işte bu ikin­ci görüşü tercih etmiştir." Sonra salât ve selâm içerisinde "seyyidinâ" kelimesinin okunması üzerinde dururken şöyle yazıyor: "Bu, bizim mezhebimize (Hanefi mezhebi) aykırıdır diyerek itiraz edilmekte ve buna delil olarak da imam Ebu Hanife'nin teşehhüd okumakta eksiltme ve çoğaltmayı mek­ruh kabul ettiği gösterilmektedir. Fakat bu itirazın mesnedi zayıftır. Çünkü salât ve selâm, teşehhüd üzerine yapılmış ilâve bir şeydir. Onun içinde değildir. Eğer bir kimse teşeh-hüdde :

"Eşhedü enne seyyidenâ Muhammeden abdühû ve raşûlühû" diyerek buradaki gibi "seyyidena'yı ilave ederse, bu kesinlikle mekruhtur. Ama teşehhüdden sonra okunan salât ü selâm için bu kelime eklenebilir."

Bu izahlardan açık bir şekilde anlaşılıyor ki, namazda okunan salât ü selâiri'm hadislerde rivayet edilen şekliyle okunması şart değildir. Hadislerde anlatılan o ifadelerde ek siltme veya fazlalaştırma yapılabilir. Eğer salât ve selâm'da Allahümme irham Muhammeden" ve Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin" demek mekruh değilse, "seyyidinâ" keli­mesi ile birlikte "mevlânâ" kelimesini de okumanın mekruh olduğunu iddia etmenin mantıklı bir sebebi olamaz.[152]

 

Salât Ve Selâmda "Seyyidinâ Ve Mevlânâ" Kelimelerinin Kullanılması Ve Bazı Önemli Temel Meseleler

 

Soru;

 

Tercüman'ul Kuran derginizin Mart ayısında s>%e soru yönelten birine cevap verirken, namazda salli bârik okun­ması ile ilgili yazdıklarınız üzerine aşağıdaki itirazlar yapıl­mıştır:

1.  Siz, Ebu Davud ve Dârekutnî'ye atfen, Abdullah b. Ömer Hazretlerinin şu ifadesini nakletmişsiniz: "O, Hz. Peygamber'in öğrettiği teşehhüde (ettehiyyâtü okumasına) 'rahmetullahi 'den sonra

beraketühû'yu ve eşhedü en lâ i lâhe illallah'âan sonra 'vahdehû lâ şerîkelehu'ya ilave etti." Bu ifadeye dayanarak hadisle bildirilen ifadeye ilave yapmanın caiz olduğunu id­dia ediyorsunuz. Fakat bu, sizin iddianızı doğrulamak için yeterli değildir. Çünkü bu sözler merfu olarak nakledilen ha­diste de bildirilmiştir.

2. Teşehhüd hakkında siz, Abdullah b. Mesud Hazretle­rinden, Hz. Peygamberin (s.a) O'na abduhû ve rasûlühu'ye kadar öğrettikten sonra: "Sen bunu okuyun­ca" veya "bunu tamamlayınca" namazı bitirmiş sayılırsın. Bundan sonra kalkmak istersen kalk, oturmak istersen otur mana devam et" buyurduğunu nakletmişsiniz. Siz bu ha­disi,  "abdühû ve rasûlühû" de namazın ta­mamlandığına delil göstermişsiniz. "Bundan sonra insan hiçbir şey okumasa dahi namazında bir eksiklik ve kusur meydana gelmez. Salât ü selâm ve dua teşehhüde dahil de­ğildir. Aksine ona ilave bir şeydir" diyorsunuz. Ama sizin bu delillendirmeniz doğru değildir. Çünkü hadis hafızlarının hepsi ittifakla "abdühû ve rasûlühû"den sonraki sözlerin Abdullah b. Mesud Hazretlerinin kendi sözü olduğunu,ravi-lerden birinin bu sözü Hz. Peygamber'in (s.a) buyruğu sana­rak yanlışlıkla hadisin metnine ilave ettiğini söylemektedir­ler.

3. Sizin delil olarak gösterdiğiniz bu rivayetin sağlam ol­duğunu kabul etsek bile yine de, Hz. Peygamberin teşehhü­dü namazın farz olduğu ilk sıralarda öğrettiği bir gerçektir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamber'e (s.a) salât ü selâm okun­ması ile ilgili hüküm, Hendek Savaşı ile Kureyzaoğulları Gazvesi sırasında, yani 5. Hicri yılda nazil olmuştu. Bundan dolayıdır ki, o ayet Ahzab Sûresi içinde bulunmaktadır. Çün­kü bu sûre o gazveler sırasında nazil olmuştur. Şüphesiz, sonraki öncekinin hükmünü kaldırmıştır.

4. Namaz, ibadet ile ilgili amellerdendir. Bu amellerle il­gili olarak kabul edilmiş bir prensip vardır. Bu prensip şeriat sahibi bir şeyi nasıl öğretmişse, onun o şekilde uygulanması­nı gerektirir. Kişi kendi kendine bunlarda bir değişikliğe gi­demez. Usûl âlimleri, ibadetlerde asıl olanın verilen hükme uymak ve şeriat sahibinin bildirdiği şekle bağlı kalmak oldu­ğunda ve bu çizgiyi aşmanın ise bidat olduğu konusunda gö­rüş birliği içindedirler. Oysa siz, hadisle bildirilen salât ve selâm ibaresiyle iktifa etmiyor, ona yalnız ilâve yapılmasını değil; onu değiştirmeyi[153] de, eksiltip çoğaltmayı da caiz görüyorsunuz. Halbuki namazdaki bütün salât ve selâmlar Al­lah tarafından kabul buyurulan bir düzen içerisindedir. On­dan birşey eksiltmek de ona bir şey ilave etmek de, caiz değil­dir.

5. Salât ü selâm sözleri içine "seyyidinâ ve mevlânâ"yı eklemek çeşitli sebeplerden dolayı caiz değil­dir.

Birincisi: Hadislerle bildirilen ne kadar salâtü selâm ifa­deleri varsa, hiçbirinde bu kelimeler kullanılmamıştır. Da­hası, Hafız İbn Hacer'in deyişi ile, sahabi ve tabiîlerden hiç­biri bu kelimeleri salât ü selâm içinde kullanmamışlardır.

İkincisi: Seyyid kelimesinin, bu dünyada Hz. Peygamber (s.a) için kullanılmasının kesinlikle caiz olmadığı ve Hz. Pey-gamber'in kendisi için bunu kullanmayı menettiği hadisler­de belirtilmiştir.      

Hz. Peygamberin Ene seyyidü veledi âdem" "Ben insanoğlunun efendisiyim" buyruğuna gelince: Bu ki yametle ilgili bir olaydır. Bu şeref orada Hz. Peygamber'e (s.a), kulluk vazifesinde gösterdiği tutum ve davranışların­dan dolayı Allah Teâlâ tarafından mükâfat olarak verilecek­tir. Kâdî Iyâd da Şifa isimli eserinde şöyle bir rivayet .naklet­mektedir: "İsrafil (a.s), Hz. Peygamber'e (s.a) "Allah Teâlâ, sana bu tevazuun karşılığı olarak kıyamet gününde insa­noğlunun seyyidi (efendisi) olma şerefini verecek" dedi. Ha-dis-i şerif te şöyle de haber verilmiştir. Cebrail'in de (a.s) ya­nında bulunduğu esnada bir melek Peygamberimize gele­rek, Allah Teâlâ'nm vahyini ulaştırdı:

"Sultan bir peygamber mi olmak dilersin, yoksa kul bir peygamber mi? Dilediğini yapayım". Cebrail (a.s) Hz. Pey­gamber'e işaretle "Sen Rabbine tevazu ile mukabele et" dedi. O zaman Rasûlullah (s.a) o meleğe cevap olarak: "Sadece kul peygamber olmayı dilerim" buyurdu. İşte bu bakımdan Pey­gamberimiz kendisi için efendi, başkan kelimesini kullan­mayı istemedi. Dualarında son derece acz ve tevazu göster­di."

Üçüncüsü: Hz. Peygamber (s.a) Kureyzaoğulları Gazvesi sırasında halka hitaben Hz. Said b. Muâz için:

"Efendinizi karşılamak üzere ayağa kalkın" dediklerinde Hz. Ömer'in ağzından kendiliğinden «üil _jlLJi "Efendi olan yalnız Allah'tır" sözleri döküldü. Bununla beraber Hz. Sâid b. Muâz'la (r.a) ilgili hadisenin Hicri 5. yıla tekabül ettiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Hz. Peygamberin (s.a) seyyid kelimesinin kendisi hakkında kullanılmasını redde­derek, "Seyyid yalnız Allah'tır" buyurması, Amiroğulları heyetinin Rasûlullah'ın huzuruna geldiği Hicri 9. yılda ol­muştu.

Dördüncüsü: Aslolan salât ü selâmın bir dua oluşudur. Dua ederken, kendisi için dua edilen kimsenin seyyid olarak anılması bizatihi duanın özüne aykırıdır. Dilek ve temenni­lerde acz ve tevazu gösterilmesi, kulluğa uygun davranılma-sı gerekir. Kendisi hakkında dua edilen için, bîçare bir kulun huzuruna gelmiştir, denilir; bizim başkanımız, efendimiz huzuruna gelmiştir denilmez.

 

Cevap:

 

İtirazlarınız gerçekten dikkate şâyân. Ben böyle itirazlar üzerinde durmaktan, onları incelemekten memnuniyet his­sederim. Aşağıda bu sorulara sırasıyla cevap veriyorum.

 

Teşehhüdde İbn Ömer'in (r.a) Tutumu

 

Hz. Abdullah b. Ömer Hazretlerinin rivayetinden yola çı­karak vardığım sonuç üzerinde birazcık dursaydmız, "bu ha­dis sizin iddianızı doğrulamaz, çünkü teşehhüdde okunan bu sözler merfu hadiste de bildirilmiştir" diye itiraz etmezdi­niz. Sizden, Abdullah b. Ömer'in sözlerini bir kere daha, dik­katle okumanızı istiyorum. O şöyle buyurmaktadır:

"Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahı'den sonra  ve berâkâtühû"ya ve  eşhedü en lâilâhe illallah"tan sonra  vahdehû lâ şerike lehû"yu ben kendim ilâve ettim."

Abdullah b. Ömer'in bu sözünden de anlaşıldığı gibi ken­disi bu ilaveyi yaptığı sırada, sizin; "bu ibare onda da mev­cuttur" dediğiniz merfu hadisi bilmiyordu. Bu hadisi hiç işit­memiş olması da, ilaveyi yaptıktan sonra işitmiş olması da mümkündür. Bu hadisin sahih olup olmadığını da araştırın. Dârekutnî, bu hadisi naklettikten sonra, "Bu senet sağlamdır" diye not düşmüştür. Hafız İbn Ha cer de, Ebu Davud'un bu rivayetinin sahih olduğu sonucuna varmıştır. Bu sonuç, sizin iddianızı açıkça yalanlamaktadır. Çünkü bununla, sahabe-i kiram'dan büyük bir zâtın namaz­da kıraat olunan hadislere kendiliğinden bazı ilaveler yaptı­ğı ve yaptığı bu ilaveleri herkese açıkladığı ve fakat ne saha­be döneminde ve ne de tabiîn döneminde bir tenkide maruz kalmadığı sabit olmuştu. Bildiğim kadarı ile daha sonraki dönemlerde de hiçbir fakih ve muhaddis bunu sahabeden bi­rinin dalâlet olan bid'atı olarak benimsemiş değildi.

 

İbn Mes'ud'un Teşehhüd İle İlgili Rivayeti

 

Teşehhüdle ilgili olarak nakledilen Abdullah b. Mesud Hazretlerinin rivayeti hakkında diyorsunuz ki: "Hadis ha­fızları abduhû ve rasûlühu'den sonraki sözleri ittifakla, ilave ve fazlalık (yani sonradan ekleme) olarak kabul etmişlerdir. Bundan da anlaşıldığı üzere, bu söz Abdullah b. Mes'ud Hazretlerinin kendisine ait olduğu halde raviler tarafından yanlışlıkla Hz. Peygamberin (s.a) sözü olarak nakledilmiştir." Bu iddiayı ileri süren hadis ha­fızlarının fazilet ve derecelerini takdir edip, hürmetle anma­ma rağmen onları körükörüne taklid de etmiyorum. Onların ittifak halinde oldukları bir konuda hiçbir araştırma yapma­dan, hangi prensiblerden yola çıkarak böyle bir sonuca ulaş­tıklarım öğrenmeden, ekleme konusundaki bu ittifakın akla yatkın olup olmadığını düşünmeden; olduğu gibi kabul etmera için bir sebep yoktur. Meselenin aslı şudur: Bu hadis dört değişik .şekilde Abdullah b. Mesud Hazretleri tarafın­dan rivayet edilmiştir.

Birinci   rivayete   göre: Abduhû ve rasûlühû" den sonra Sen bunları söyleyince" ibaresi gelmekte olup, bu ikisi arasında, 'bu söz Hz. Peygam-ber'e (s.a) değil; Abdullah b. Mes'ud Hazretlerine aittir1 şek­linde bir tereddüde mahal bırakacak hiçbir işaret mevcut de­ğildir. Bunun içindir ki, 'Rasûlullah'a (s.a) ait olan kısım şu­rada tamamlanıyor, şuradan itibaren İbn Mes'ud'un sözleri başlıyor' şeklinde bir iddiada bulunmak da mümkün değildir.

İkinci rivayete göre: Hadis  abdühû ve rasûlühû" ile son bulmaktadır. Daha sonra zikredilen ibare bu nakilde hiç zikredilmemiştir. Bunun zikredilmemiş olması, yukarıdaki rivayette ilave olarak zikredilen bölü­mün ilave olduğuna delil sayılmaz. -,

Üçüncü rivayet şekli ise şöyledir Abdühû ve rasûlühû "den sonra  dedı've dedi ki, sen bunu yaptığın zaman..." ifadeleri vardır. Bu "dedi" veya sonra dedi" ifadeleriyle sözün kime ait ol­duğunu anlamak mümkün değildir. Bu kelimeler sahabe de di ki demek olabileceği gibi "bizzat Hz. Peygamber (s.a) bu­yurdu ki" anlamına da gelebilir. Her iki ihtimale de eşit de­recede imkan tanınan bu ifadelerden birini tercih etmeye, ri­vayetin kendisi imkan tanımamaktadır.

Dördüncü rivayet şekline gelince: 

"Abdühû ve rasûlühû "den sonra Abdullah dedi ki" veya İbn Mes'ud dedi ki" badeleri gelmektedir. Daha sonra ise Sen bunu yaptığın zaman" dan sonraki ibare nakledilmiştir. Yalnız bu ibareye dayanarak bundan sonra gelen kısmın dışarıdan bir ilave olduğunu kabul eden hadis hafızlarının ehliyet ve li-yakatlarmı kabul etmekle birlikte, bu tür iddialar ileri sür­menin usûl ilminin değerini zedeleyeceğini, güvenilirliğini azaltacağını düşünüyorum. Abdullah b. Mes'ud Hazretleri

Hz. Peygamber'den duyduğu şey üzere fetva vermişti demek ne gibi zorluk taşıyor ki, iş böyle çıkmaza sokuluyor. O, Bi­rinci bölümdeki hadislerde Hz. Peygamber'in sözünü naklet-mistir. Son bölümdeki hadislerde ise Hz. Peygamber'in sözü­ne tam uyarak, kendi fetvasını açıklamıştır. Eğer onun fet­vası, rivayet ettiği hadislere aykırı olsaydı, o zaman hadis kesinlikle şüpheli olurdu. Fakat o böyle yapmamış, hadise uygun fetva vermiştir.

 

İbn Mes'ud Ahzâb Sûresini Bilmiyor muydu

 

Üçüncü itirazmızdaki sözlerinizi bütünüyle açıklığa ka-vuşturursanız, sorunuzun cevabını kendiniz bulmuş olacak­sınız. Sizin sorunuz; Abdullah b. Mes'ud'un, Alkame ve diğer talebelere teşehhüdle ilgili hadisi Öğretirken Ahzâb Sûresi'nin nazil olup olmadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer İbn Mes'ud'un teşehhüdü öğrettiği sırada Ahzâb Sûresi indi­rilmiş idiyse -ki bunu inkâr etmek mümkün değildir- geriye İbn Mes'ud'un (r.a) bundan haberdar olup olmadığı meselesi kalıyor. Bu noktayı açıklığa kavuşturursanız, cevanızı da kendiniz bulmuş olacaksınız.

 

Hadisle Bildirilen Salât, Selâm ve Duanın İfadelerine Bağlılık Şart mıdır

 

İbadet türünden olan amellerle ilgili olarak, anlattığınız şekilde görüş birliğine varılmış prensip ve kaideler benim için de bağlayıcıdır. Yirmi sene önce bunu bizzat açıklamıştım.[154] Ama, hadislerde bildirilen salâtü selâm ve duâlarr bildirildiği şekilde okumanın zorunlu olduğu fikrinize, doğ­ru olmadığı için katılmıyorum. Çünkü Buhari, Müslim, Ne sai, Ebu Davud ve Müsned-i Ahmed'de nakledilen Abdullah b. Mesud Hazretlerinin rivayeti abdühû ve rasûlühû'ye kadar teşehhüdü okuduktan sonra, kişi nin Allah'a yakarış için istediği duayı yapmasının caiz oldu­ğunu gösteriyor.

 

İbadetle İlgili Meselelerde Değiştirme ve Eksiltme-Ekleme İmkanı

 

Hadis-i şeriflerde öyle çeşitli örnekler vardır ki bu genel kaidenin istisna olması sözkonusudur. Hadislerde yalnız ila­ve ve fazlalık değil, değiştirme ve eksiltmeye de örnekler var­dır. Bunları kısaca aktarıyorum.

 

Değiştirmeye açık bir Örnek

 

"Değiştirme" nin en bariz örneği, Hz. Ebu Bekir (r.a) dö­neminde Kur'an-ı Kerim'in bir kitap halinde toplanması dır. Rasûlullah'm (a.s) kendi kutlu döneminde Kur'an-ı Kerim'i kesinlikle yazdırdığı sahih hadislerle sabittir. Fakat o yazı­lan bu Kur'ân sayfaları bir çuvala doldurulmuş olarak çeşitli parçalara, tahtalara, hurma ağacının kabuklarına, kürek kemikleri üzerine vb. diğer şeyler üzerine yazılmış olarak bulunuyordu. Allah'ın Rasûlü onları sûre sırasıyla bir yere topluca yazdırmamıştı. Daha sonra Hz. Ebu Bekir'in (r.a) hi­lafet devri gelip de irtidad (dinden çıkış) fitnesinin ateşi tutu­şunca, mürtedlerle yapılan savaşlarda, özellikle Yemame Savaşı'nda pek çok Kur'an hafızı şehid oldu. Buhari, Tirmizî, Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebu Davud, Tâyâlisî ve diğer hadis kitaplarında anlatıldığı gibi Hz. Ömer, bu şe­kilde hafızlar şehicl olmaya devam ederlerse, Kur'an-ı Ke­rimin büyük bir bölümünün ortadan kaybolması tehlikesini hissetti. Hz. Ömer bu tehlikeyi efendimiz Hz. Ebu Bekir'in huzuruna arzederek görüşünü açıkladı ve Kur'an-ı Kerim'i bir araya toplama emrini veriniz dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a): "Rasûlullah'm (s.a) yapmadığı bir işi ben nasıl yapabilirim1 diye cevap verince, Hz. Ömer: "Bu iş vallahi çok hayırlı bir iştir" diyerek bu teklifinde ıstfar etti. O noktaya kadar ki, ni­hayet Allah (c.c) Hz. Ebu Bekir'e bu meselede gönül rahatlığı bahşetti. Hz. Ömer'in görüşüne katıldı. Daha, sonra Hz. Ömer'in de bulunduğu bir sırada Hz. Ebu Bekir, Zeyd b. Sa­bit Hazretlerini çağırarak kendisine Kur'an-ı Kerim'i bir araya toplamasını emretti. Zeyd Hazretleri de bu teklif üze­rine, başlangıçta Hz. Ebu Bekir'in Hz. Ömer'e söylediğini söyledi: "Rasûlullah'm yapmadığı bir işi sizler nasıl yapı­yorsunuz İkisi birden ona cevap olarak: "Bu iş, Allah'a yemin olsun ki çok hayırlı bir iştir" dediler ve ikisi de ısrar etti­ler.

Nihayet Allah Teâla, Hz. Zeyd'e de bu konuda gönül ra­hatlığı bahşetti. Böylece, pekçok sahabenin görev aldığı Kur'an-ı Kerim'i bir araya toplama işine başlandı. Ve gide­rek bütün sahabe anladı ki bu iş halifenin kontrolünde yapıl­maktadır. Şimdi bir düşünün: Bu iş dünyaya ait bir problemi çözme işi değil, ibadetle alâkalı bir işti. Bu sebepledir ki Hz. Ebu Bekir ve Hz. Zeyd b. Sabit (r.a) Hz. Ömer'in (r.a) Kur'an'ın toplanması ile ilgili teklifini ilk duyduklarında ce­vap olarak, 'Rasûlullah'm yapmadığı bir şeyi nasıl yaparız' demişlerdi. Fakat neticede, Hz. Ömer'in teklifini yaparken dayandığı delil ve Allah Teâlâ'nm Hz. Ebu Bekir ve Zeyd b. Sabit (r.a) Hazretlerinin kalblerine indirdiği hoşnutlukla gö­nülleri bu işe yatışınca, bunun hayırlı bir iş olduğu kanaati­ne vardılar. Bundan sonra yapılan iş açıkça değiştirme özel­liği taşıyordu. Çünkü böyle yapmakla, Hz. Peygamber zama­nında parça parça olan Kur'an-ı Kerim'in o dağınık şekli red­dedilmiş, bir arada toplanmış şekliyle değiştirilmişti. Fakat o zaman hiç kimse bunu bid'at ve dinde yeni bir şey ortaya çı­karma olarak kabul etmedi. Bugüne kadar da hiç kimse bu harekete itiraz edemedi. Aksine bu iş, en büyük tasdik edici Hz. Ebu Bekir'in en önemli dini hizmetleri arasında sayıl­maktadır.

 

Eksiltmeye Açık Bir Örnek

 

Şimdi biraz da "eksiltme"ye en açık bir örneğe bakınız. Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud ve daha başka hadis kitaplarında en sağlam senetlerle, Kur'an-ı Kerim'in yedi harf (lehçe) üzere nazil olunduğu nakledilmiştir. Ule­manın bu konudaki açıklaması şöyledir: Kur'an-ı Kerim ön­celeri sadece Kureyş lehçesiyle nazil olmuştu. İslâm Arabis­tan'a yayılmaya başlayınca, Rasûlullah'm Allah'tan niyazı ile Arapların en düzgün ve sağlam altı lehçesiyle okunması­na müsaade edildi. Bu altı lehçede söyleniş, kelimelerin so­nundaki haller veya konuşma üslûbu gibi farklar bulunu­yordu. Bunlar yüzünden de mânâda bir fark meydana gelmi­yordu. Ama bu izin, her bölge insanının kendi lehçelerine bizzat kendilerinin değiştirmesi şeklinde açık bir izin değil­di. Bu izin ancak Allah'ın (c.c) emriyle, Cebrail'in (a.s) Hz. Peygambere, Kureyş lehçesi dışındaki lehçelerde, hangi ke­limeleri ve nasıl okuyabileceğini öğretmesi ve Hz. Peygam-ber'in de (s.a) ona uygun olarak Kur'an-ı Kerim'i insanlara tâlim ettirmesiyle gerçekleşiyordu. Kur'an-ı Kerim'in lehçe­lere göre okunuş, Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir ve her okunuş, o indirilişe uygundur. Bu, Allah'ın düzenlediği, sıra­ya koyduğu şekil idi. Buhari'de Hz. Abdullah b. Abbas'tan (r.a) nakledilen bir rivayette, Hz. Peygamberin şöyle buyur­duğu nakledilmektedir:

"Kur'an-ı Kerim'i önceleri Cebrail (a.s) bana bir lehçeye göre okutmuş ve öğretmişti. Daha sonra ben, ısrarlı bir şekil­de, kendisinden başka lehçelerde de okunması için izin veril­mesini istedim. Neticede yedi lehçeye kadar okuma izni veril­di." Müslim'de yapılan bu rivayette İmam Zühri'ye atfen: "Bu izin, ancak helal ve haramın arasında fark meydana gelmeyen işlere kadardı" denilmektedir. Müslim, Nesâî, Ebu Davud, Tirmizî veTabertnin naklettikleri Hz. Ubey b. Ka'b'm rivayetinden, Kur'an-ı Kerim'in okunuşundaki bu genişliğin hicretten sonra olduğu anlaşılmaktadır. Bu riva­yette anlatılıyor ki: Cebrail (a.s) Medine'nin Edatı Beni Gıfar denen yerinde Rasulûllah'm (s.a) yanına geldi ve Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'i ümmetine bir harf (lehçe) üzerine okutma­nı emrediyor, dedi. Hz. Peygamber de bu emirde yumuşaklık ve kolaylık umuyorum, ümmetim buna güç yetiremez (Arap-çanm belli bir lehçesine alışık olan insanların bir başka leh­çede Kur'an'ı okumaları zorlaşır) buyurdu. Bundan sonra Cebrail (a.s) önce iki, daha sonra da üç lehçe ile okunma mü­saadesi veren hükümle geldi. Peygamber (s.a) daha fazlasını arzu buyurdu. Nihayet Cebrail (a.s) "Allah Teâlâ senin yedi lehçe üzerine Kur'an-ı Kerim okutmanı kararlaştırmıştır, insanlar onlardan hangisini dilerlerse onunla okuyabilir­ler, bu kendilerinden kabul edilecektir" haberini ulaştırdı-.

Müslim, Nesâî ve Taberî'de, Übeyy b. Kâ'b Hazretlerinin başka bir ifadesi daha rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Onun da bulunduğu bir sırada arka arkaya iki adam Peygamber Mes-cidi'ne girdiler. Ve her biri, Kur'an-ı Kerim'i, Hz. Peygamberin Übeyy Hazretlerine öğrettiği okuma tarzına aykırı bir tarzda okudular. Bu ikisinin okuyuş tarzı kendi aralarında da birbirine aykırıydı. Ubeyy Hazretleri ikisini de alarak Hz. Peygamber'in huzuruna geldi ve bu farklı okuyuşu anlattı. Peygamber Efendimiz o iki kişinin okumasını dinledi ve her-birinin okuyuşunun doğru olduğuna karar verdi. Hz. Ubeyy diyor ki: "Bu sözü duyunca gönlümde cahiliye döneminde bi­le olmayan bir yalanlama meydana geldi" .Tâberınin riva­yetine göre onun ağzından çıkan sözler şöyledir: "Ben içimde Öyle şeytani bir vesvese duydum ki, ondan dolayı yüzüm kıp­kırmızı oldu. Bu durumu gören Rasûlullah göğsüme eliyle vurdu. Bu tavrım yüzünden kan ter içerisinde de kaldım. Ar­kasından Rasûlullah (s.a) bana Kur'an-ı Kerim'in yedi lehçe üzerine nazil olduğunu, hepsinin de aynı ölçüde değer taşıdı­ğını anlattı."

Bu çizgide bir başka rivayet, Buhari, Müslim, Tirmizi ve Nesâıde Hz. Ömer'den şöyle nakledilmiştir: "Birgün ben Hişam b. Hakim b. Hizam'ı,[155] Furkan Sûresi'ni okurken işittim. Onun okuyuşu Rasûlullah'm (s.a) bize okuttuğu okuyuştan farklı idi." Bir başka rivayette Hz. Ömer'in şöyle söylediği anlatılmıştır: "Ona, bu okuyuşu sana kim öğretti' diye sordum. O: 'Allah'ın Rasûlü öğretti" dedi". Bir başka ri­vayette anlatıldığına göre, Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurdu: "Onu elinden tutarak Rasulûllah'm (s.a) huzuruna götür­düm". Bir başka rivayette de: "O anda onu yakalamayı içimden geçirdim, ama namazını tamamlamasına kadar sabrettim, sonra yakasından yapışarak Rasulûllah'm (s.a) huzuruna götürdüm." Bir diğer rivayette ise: "Nerde ise üze­rine atlayacaktım. Fakat selâm vermesine kadar sabrettim. Sonra yakasından yapışıp Rasulûllah'm (s.a) huzuruna gö­türdüm" demektedir. Rivayetin bundan sonraki kısmı diğer bütün rivayetlerde aynıdır ve şöyledir: "Rasûlullah (s,a) Ön­ce Hişam Hazretlerinin okuyuşunu dinledi ve "iyi, bu sûre bu şekilde nazil oldu" buyurdu. Rasûlullah (s.a) daha sonra Hz. Ömer'in okuyuşunu dinledi ve "iyi, işte bu şekilde nazil oldu" buyurdu. Ondan sonra Hz. Peygamber (s.a) Kur'an-ı Kerimin yedi lehçe üzerine nazil olduğunu, bu bakımdan, nasıl kolaylık olursa, ona göre okunabileceğini açıkladı."

Bu rivayetlerden iki mesele kesinlik kazanıyor. Biri, (Kur'ân-ı Kerim'i) yedi lehçeye göre okumak Allah'ın belirle­mesine dayalıdır. Yani, bu yedi lehçeden her biri Allah tara­fından belirlenmiş ve Kur'an-ı Kerim her bir lehçe üzerine nazil olmuştur. İnsanlar Kur'an-ı Kerim'in kelimelerini ken­di lehçelerine kendileri çevirmemişlerdir. Bilakis Hz. Pey­gamber (s.a), insanlara her lehçeye göre Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğretmiştir, ikinci olarak şu da bir gerçek olarak or­taya çıkmaktadır ki, okuyuşların bu farklılığı üzerinde yapı­lan tartışmalar bizzat Hz. Paygamber'in (s.a) huzurunda ol­maya başlamıştı. Ama o Yüce Peygamber, bu farklı okuyuş­ların hepsinin geçerli olduğunu kesin bir dille bildirdi ve tar­tışmalar oluyor diye, Kureyş lehçesi dışındaki lehçelere göre okuyuşu geçersiz saydığını ilan etmedi.

Hz. Osman (r.a) dönemine geldiğimiz zaman görürüz ki, onun Kur'an-ı Kerim'i bir araya getirmesiyle ilgili rivayet edilen en sahih hadis Buharî'de, İbrahim b. Said'in Züh-ri'den, onun da Enes b. Malik'ten rivayet ettiği hadistir. Ha­diste zikredilen olay şöyledir: Hz. Huzeyfe b. Yemanî (r.a) Er­menistan ve Azerbaycan seferinden dönünce, müminlerin emiri Hz. Osman'ın (r.a) huzuruna geldi. O insanların Kur'an-ı Kerim'i okuyuşlarmdaki farklılıkları görmesinden dolayı son derece huzursuzdu. Halife'nin huzuruna girer gir­mez dedi ki: Ey Müminlerin Emiri! Bu ümmeti Yahudiler ve Hristiyanlar gibi, Allah'ın Kitabı'nda ihtilafa düşmekten kurtarın. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a) müminlerin anne­si Hz. Hafsa'ya (r.a) haberci gönderdi ve yanında bulunan sayfaları kendisine göndermesini istedi Onların bir suretini yazalım ve sonra size geri gönderelim dedi.[156] Hz. Hafsa (r.a) da yanında bulunan sayfaları kendisine gönderdi. Hz. Os­man (r.a); Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Sa'd b. el-As ve Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam Hazretlerinden bu sayfa­ları kitaplar haline getirmelerini istedi. Bu üç Kureyşli ile Zeyd b. Sabit Hazretleri arasında bir ihtilaf olursa, orada Kureyş lehçesine göre yazılmasını, çünkü aslında Kur'an'm bu lehçede nazil olduğunu söyledi. Daha sonra bir kitap hali­ne getirilen Kur'an-ı Kerim nüshalarının her biri çeşitli böl­gelere gönder ildi. [157] Mü'minlerin emiri tarafından, bu güve­nilir Kur'an-ı Kerim nüshalarına aykırı düşen ne kadar say­fa ele geçerse yakılması emredildi.

Zikredilen olaydan da anlaşılacağı gibi Kureyş lehçesi dı­şındaki diğer altı lehçe de Allah'ın vahyine dayanmaktadır. Diğer lehçeler de Allah (c.c) tarafından indirilmiş ve Pey­gamberimiz tarafından da halka talim ettirilmiş olmakla birlikte ümmetin Kur'an-ı Kerim'in lafızları üzerinde ihtila­fa düşmeleri ve fitneye sebep olmaktan kurtulmaları maksa­dıyla neshedil mistir.

Hz. Osman'ın (r.a) bu hareketini bütün ümmet onaylamış ve bunu onun en büyük iyiliklerinden, sevaplarından say­mıştır. Bu iş, ibadetle ilgili işlerde sadece artırmanın değil, azaltmanın da yapıldığına en açık bir örnektir. İlim sahibi hiç kimse bunu bid'at kabul etmemiştir. Hafız b. Hacer, Ibn Ebi Davud'a havale ederek, Süveyd b. Gailenin şu rivayetini nakletmiştir: "Hz. Osman bu işi sahabe-i kiram'a danışarak yapmıştı." Mesele şimdi daha da netleşmiş olmaktadır. Çünkü sahabe-i kiram, şeriata aykırı görüş bildirmeye asla izinli ve yetkili değillerdi. Allah tarafından kabul ve Rasûlü tarafından tâlim ettirilen yedi lehçeden birinin bırakılıp di­ğerlerinin kaldırılması ile ilgili Allah ve Rasûlu nün herhan­gi bir hükmü olmamasına rağmen sahabe-i kiram bunu uy­gun görüp benimsemişlerdir. O halde böyle bir uygulama dış görünüş bakımından her ne kadar dinde bir yenilikmiş gibi görünüyorsa da, İslâm'ın menfaati ve müslümanların sela­meti için böyle bir uygulama sadece caiz değil, fitnenin önü­ne geçmek için şart olarak görülmüştür. [158]

 

Salât Ve Selâmda "Seyyidînâ" Ve "Mevlânâ" Kelimelerinin Kullanılması Ve Bazı Önemli Temel Meseleler

 

İlave Yapmaya Örnekler

 

Şimdi sıra Allah tarafından kabul ve tasdik edilmiş iba­detle ilgili hususlardaki artırma ile, hadisi şeriflerde haber verilen ve namazda okunan salât ü selâm dualarına yapılan ilavelerle ilgili hadislerde rastladığımız misalleri vermeye geldi.

 

Cuma Namazı İle İlgili Hüküm Gelmeden Önce Medine'de Cuma Kılınması

 

Abd b. Hamid İbn'ül Münzir ve Abdürrezzak'm, İbn Sîrîn'den naklettikleri rivayetten Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'ye gelişinden önce, hatta Cuma namazının farz oldu­ğunu bildiren hükmün nazil olmasından da Önce, Medine'de bulunan Ensar'ın aralarında görüşerek, yahudi ve hristi-yanlar haftada bir günü toplu ibadet yapmak için nasıl ayır­mışlar sa,biz de bu iş için aynı şekilde bir gün ayıralım dedik­leri, sonra da Cuma gününü bunun için uygun gördükleri ve eski adı olan Arûbe'yi bırakıp yeni ad olarak Cuma koyduk­ları, bu karara uygun olarak ilk Cuma namazım Es'ad b. Zürâre Hazretlerinin kıldırdığı anlaşılmaktadır. Ebu Da-vud,. İbn   Mâce,   İbn   Hibbân,   Hâkim,    Beyhakî   ve Dârekutnî'nin yaptıkları rivayetten hadisenin bu şekilde gerçekleştiği sabit olmaktadır. Ka'b b. Malik (r.a) Hazretle­rinden oğlu Abdurrahman'm naklettiği bu rivayette o şöyle diyor: "ilk Cumayı Hz. Es'ad b. Zürare kıldırmış, bu nama­za kırk kişi katılmıştı."Dârekutni'de İbn Abbas Hazretleri­nin şu rivayeti nakledilmiştir: "Cuma namazı ile ilgili hüküm Mekke'de, hicretten evvel nazil oldu. O zaman Mekke'de Cuma namazı kıldırmak mümkün değildi. Bu bakımdan Rasûlullah (s.a), Mus'ab b. Umeyr'e: "Siz Medine'de Cuma namazını kıldırın' diye yazdı." Taberânî'de bildirilen Ebu Mesud Ensarî Hazretlerinin rivayeti de şöyledir: "Bu hük­me uygun olarak Hz. Mus'ab'ın kıldırdığı ilk Cuma namazı­na on iki kişi katılmıştı.[159] Şu işe bakınız, sahabeden bir topluluk aralarında görüşerek, kendi kendilerine yeni bir namaz ilave ediyorlar. Hz. Peygamber (s.a) hayatta iken bu olay meydana geliyor, ama O buna hiçbir tepki göstermiyor. Hatta bu namazın Allah tarafından farz kılmış hükmü nazil oluyor. Hüküm gelmeden önce kılınmaya başlanan o namaz daha sonra gelen hükme müsteniden kılınmaya başlanmış­tır.

 

Hz. Peygamber'in Bulunduğu Sırada Dua İfadelerine İlave Yapılması

 

Buhari, Müslim, Ebu Davud, Müsned-i Ahmed, Nesaî ve Taberânî'de Rufââ b. Rafı (r.a) Hazretlerinin şöyle rivayet ettiği bildirilmiştir: "Bir gün Rasûlullah'in (s.a) arkasında namaz kılıyorduk. Rukûdan başını kaldırırken, Rasûlullah (s.a): Semiallahü limen hamideh" deyince, arkadan bir kişi:

"Rabbena ve lekel hamdü hamden kesiran, tayyiben, mü-bareken fihi" dedi. Namazdan sonra Rasûlullah (s.a): "Bi­raz önce bu sözü söyleyen kimdi" diye sordu. O şahıs da: "Ben-söylemiştim, Ya Rasûlallah dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a): "Ben otuzdan fazla melek gördüm, onlar bunu yazmak için birbirinin önüne geçmeye çalışıyorlardı" buyurdu." Burada da gördüğünüz gibi o kişi Hz. Peygamber'in öğrettiği sözlere birkaç kelime fazladan ilave yapmıştır. Bu fazladan kelimeleri Peygamberimiz öğretmemişti. 0, bu dua kelime­lerine Hz. Peygamber'in (s.a) bulunduğu sırada, peşinde na­maz kılarken ilave yapmıştı. Sizin görüşünüze göre, Hz. Pey­gamber (s.a) buna şiddetle kızdığını göstermeli ve o kişiye: "Sen, duaya kendiliğinden bazı keJimeler ekleyerek şeriata aykırı hareket ettin. Sen benim huzurumda dinde yeni bir tarz icad etme cüretini gösterdin. Senin ilave ettiğin sözlerin şeriatta olması istenseydi, buna bir ihtiyaç duyulsaydı, ben onu bildirirdim. Sen kim oluyorsun da onu namaz duaları arasına sokuyorsun" diye azarlamahydı. Halbuki Hz. Pey­gamber (s.a) böyle yapmamış, bu ilaveyi yapan sahabeyi, "söylediklerin o kadar kıymetli idi ki, meleklerden herbiri onu yazabilmek için yarış ediyor, bu sözü yazma bahtiyarlı­ğına kendisi ulaşmak istiyordu" diyerek müjdelemişti.

Teşehhüdün içindeki dua kelimelerine, Abdullah b. Ömer Hazretlerinin soktuğu kelimeleri daha önce zikretmiş ve kendinizi kurtarmak için yaptığınız tevilin tamamen mânâsız olduğunu bildirmiştim.

 

Yeni Bir Ezan ilavesi

 

Müsned-i Ahmed ve Nesâi'de şöyle bir rivayet mevcut­tur: Hz. Peygamber (s.a) Cuma günleri minbere çıktığı za­man Bilâl-i Habeşi (r.a) Hazretleri ezan okurdu. Ve O, min­berden inerken kamet getirirdi. Bu Hz. Peygamber (s.a) za­manında tesbit edilmiş iki ezan şekliydi. Buharı, Nesâi, Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mâcede, Said b. Yezid Hazretlerinin şöyle rivayet ettiği bildirilmiştir: Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) döneminde Duma'nın ilk ezanı imam minbere oturduğu zaman okunurdu. Hz. Osman döne­mi geldi ve müslümanlarm sayısı iyice arttı. O vakit Hz. Os­man (r.a) imam minbere çıkmadan önce okunan üçüncü eza­nın okunmasını emretti. Bu ezan Zevrâ'da (Medine'nin orta­larında bulunan yüksek bir tepenin adı. Ezan okuyacak kim­se bu tepeye çıkarak ezan okurdu) okundu. Buhari'nin başka bir rivayetindeki ifadenin kelimeleri de şöyledir: Cuma günü üçüncü ezam ilave yapan Hz. Osman'dı. Ne zaman ki Medine halkının sayısı çoğaldı, Hz. Osman bu üçüncü ezanı okutma­yı gerekli görmüştü. (İmam minbere çıkmadan önce okunan ezan). Taberânî'nitı rivayetine göre Hz. Osman (r.a) ilk eza­nın Zevrâ[160] denen yerde okunmasını emretti. Daha sonra o minbere çıkıp oturunca müezzini ezan okurdu. Minberden indiğinde ise müezzin kamet getirirdi. Bu ibadetle ilgili işler çerçevesi içinde sünnet olan bir harekete açıkça ilave yap­maktı, Hak üzere halife olan Hz. Osman (r.a) bu işi İslâm dünyasının sahabe ve tabiînle dolu olduğu bir dönemde ger­çekleştirmişti. Daha sonra bu hareket İslâm dünyasının ta­mamında memnunlukla karşılanıyor ve hiçbir itiraza mahal olmaksızın uygulanıyordu.

İbn Ebi Şeybe'nin rivayetine göre, sadece bir tek kişi; îbn Ömer (r.a) bu işe bid'at demişti. Hafız îbn Hacer şöyle diyor: "O, bu sözüyle böyle bir hareketi doğrudan münker kabul et­miş olabileceği gibi, Hz. Peygamber (s.a) zamanında olma­yan bir uygulama olduğu için de bid'at saymış olabilir. Zira, Peygamber Efendimiz döneminde olmadığı halde sonradan ihdas edilmiş herşeye bid'at denmektedir. Fakat böyle işler­den bazısı güzel olur, bazısı da tersine kötü olur". Hafız îbn Hacer'in bu düşüncesini Abdullah b. Ömer'in (r.a) daha önce işlemiş olduğu bir "güzel bid'at" desteklemektedir. Ayrıca onun önceden bid'at olarak nitelendirdiği bir hareketi daha sonra övdüğünü gösteren örneği de gelecek konuda izah ede­ceğiz.

 

İbn Ömer'in (r.a) Kuşluk Namazına "Güzel Bid'at" Demesi

 

Kuşluk namazını kılmak doğrudan Hz. Peygamber'in ameli ile sabittir. Dolayısıyla onun sünnet olduğu konusun­da hiçbir ihtilaf yoktur. Fakat bunu sürekli ve hiç kaçırma­dan kılmak veya bunu mescidlerde kılmak diye bir alışkan­lık Peygamberimiz (s.a) döneminde yoktu. Daha sonra ge­lenler bu yolu benimsediler. Kuşluk namazı ile ilgili olarak Abdullah b. Ömer'e fikri sorulduğu zaman "bit'attır, ama güzel bir bid'attır" cevabım verdi. (îbn Ebi Şeybe) Bir başka rivayette ise şöyle cevap vermiştir: "Bu sonradan ihdas edi­len bir yol olmasına rağmen insanların ihdas ettiği güzel yol­lardandır. " (Said b. Mansur.) Üçüncü bir rivayette ise şöyle söylediği nakledilmiştir: "insanlar bana bundan daha se­vimli gelen hiçbir yeni şey ihdas etmiş değillerdir." (Abdürrezzâk) Bu üç rivayetin üçü de tamamen sağlam se­netlerle bize ulaşmıştır. [161]

 

Hz. Ömer'in (r.a) Teravih Namazına "Güzel Bid'at" Demesi

 

Teravih namazı da Hz. Peygamberin (s.a) uygulaması ile sabit olduğundan sünnet olduğu konusunda hiçbir ihtilaf yoktur. Ancak, Teravih namazının cemaatle ve mescidlerde kılınması ve bunun yaygınlaştırılması Hz. Ömer'in (r.a) ken­di döneminde uygulattığı ve onun hakkında

"Bu ne güzel bid'attır" dediği yeni bir tarzdı. Bu şekil bir uygulama ibadetle ilgili meseleler konusunda şeriat sahibi­nin koyduğu tarza bir ilave idi. Sünnete son derece bağlı bir sahabi ve aynı zamanda müminlerin halifesi olan Hz. Ömer'in, sonradan ihdas edilmiş bir bid'at olmasına rağmen bunu iyi bir yol kabul ederek uygulatmasına ve bu uygula­mayı sahabenin tabiînin müctehid imamlar fıkıh ve hadis alimlerinin hiç tereddüt etmeden benimsemelerine dikkat ediniz. Sahih hadislerin incelenmesi ile ortaya çıkan sonuca göre, ibadetle ilgili hususlarda hiçbir şekilde değiştirme, ar­tırma ve azaltma yapılamayacağı şeklindeki küllî kaidenin hiçbir istisnaya mahal bırakmayacak şekilde kesin ve kati olduğuna dair bir mesned yoktur. Bu tesbitten sonra, salât ve selâmda bulunan ve nahil yoluyla bize kadar ulaşan "seyyidinâ ve mevlânâ " ifadelerinin okunmasının hakika­ten yasaklanmış, okunması caiz olmayan işlerdenim olduğu­na bakmak gerekir. Herşeyden önce ben, namazda okunan salâtü selâm'ın rivayet edilmiş kelimeleri içerisinde bulunmasa bile Rasûlullah (s.a) ve diğer kimseler için meşru adde­dilen sözlerin salâtü selâm'a eklenmesinde bir beis olmadığı­nı ifade etmek istiyorum.

 

İbn Mes'ud'un (r.a) Salli Bârik Dualarının Kelimelerine ilave Yapması

 

Hadislerle rivayet edilen hiçbir salâtü selâm'da "seyyidinâ" ifadesinin olmadığı şeklindeki ifadeniz doğru­dur. Ancak siz bu iddianızı, Hafız b. Hacerin "sahabiden böy­le bir salât ve selâm nakledilmemiştir" şeklindeki sözüne da­yanarak söylüyorsanız, bu yanlıştır.

Ibn Mâce, Hz. Peygamber'e Salât Bölümünde Abdullah b. Mesud Hazretlerinin şöyle söylediğini nakletmiştir:

"Rasûlullah'a (s.a) okuduğunuz salât ü selâmları güzel okuyunuz. Siz bilmiyor olabilirsiniz, ama bu okuyuşunuz belki de Hz. Peygambere (s.a) bildiriliyordur." Bunun üzeri­ne orada bulunanlar "öyleyse onu bize öğret" dediler. Abdul­lah b. Mesud şu şekilde söyleyiniz buyurdu:

"Allahümmec'al salâteke ve rahmeteke ve berâkâtike ala seyyidi'l mürselîn ve imâmi'l müttekîn ve hâteminnebiyyîn muhammedin abdike ve rasûlike imâmi'l hayri ve kâidi'l hayri ve rasuli'r rahmeti, Allahümmeb'âshü makâmen mahmuden yeğbituhû bihi'l evvelûne ve'l âhirûne""Ya Rabbi, inayet, rahmet ve bereketlerini peygamberle­rin efendisi, müttakîlerin imamı, nebilerin sonuncusu, iyili­ğin başı, hayırların Önderi ve rahmet peygamberi olan, ku­lun ve rasûlün Muhammed'e indir. Ya Rabbi, O'nu, önceki­lerin ve sonrakilerin imreneceği güzel bir makama ulaştır." İbn Mesud Hazretleri daha sonra Hz. Peygamber'in(s.a) öğrettiği nakille gelen salât ve selâm'ı okudu.

Abdullah b. Mes'ud Hazretlerinin bu sözünün asıl mânâsı şu misalle daha iyi anlaşılabilir: Üstün mevkide şerefli bir insan birini ziyarete gittiğinde ev sahibinin hizmetlisine va­rıp, kendi ağzıyla: "Ev sahibine git de Abdurrahman Beye­fendi Hazretleri teşrif ettiler, de" demez. Aksine o, "Abdur­rahman geldi, de" der. Artık ev sahibine haber vermek için gelenin mevkiine, şerefine uygun kelimeler seçmek veya zi­yarete gelen kişinin kendisi için kullandığı sade kelimeleri olduğu gibi kullanmak hizmetçinin kavrayış ve anlamasına bağlıdır.

Bu rivayetin bütün ravileri güvenilir kimselerdir. Bunu İbn Mesud'dan Esved b. Yezid Hazretleri rivayet etmiştir ki o çok değerli tabiîlerdendi. Ondan rivayet eden ise Ebu Fâhite Sâid b. İlâka'dır. Takrib adlı eserinde Hafız b. Hacer, onun en güvenilir kimselerden olduğunu söylemiştir. Bu ri­vayetin senedinde bulunan raviler incelenecek olursa görü­lür ki, hepsi usûl-ü hadis kitaplarmda sika (güvenilir) insan­lar olarak zikredilmiştir.



[1] Tercüman 'ul Kur 'ân, Şubat, 1965

[2] Zâd'ul Meâd: III / 206 - 207

[3] El-İstiâb: II / 466

[4] Tercüman'ul Kur'ân, Mart, 1965

[5] En'âm Sûresi 75. ayetin anlamı da şu şekildedir: "Böylece İbrahim'e -ke­sin bilgiye inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu (Al­lah'ın değişmez egemenliğine ve sünnetine bağımlı olarak hareket ettik­leri gerçeğini) öğretiyorduk."

[6] En'âm Sûresi 74. ayetin anlamı şöyledir: "Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Kuşku yok, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."

[7] En'âm: 75

[8] En'âm: 81

[9] Enam: 81

[10] En'âm: 75

[11] Âl-i İmrân: 140-141

[12] Tefhim'ul Kur'ân, Haziran, 1965

[13] Kehf: 65

[14] Kehf: 65

[15] Yûsuf: 52

[16] Tercüman'ul Kur'ân, Temmuz, 1965

[17] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1965

[18] Hûd: 6

[19] Hindistan'ın Batı Bengal eyaleti ile şimdiki Bengladeş'i oluşturan bölge. (Çev.)

[20] Hûd: 6

[21] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1965

[22] Mülk: 3

[23] Bakara: 29

[24] Enbiyâ: 32

[25] Mülk: 5

[26] Nebe: 20

[27] Nisa: 1

[28] Tercüman'ul Kur'ân, Mayıs, 1966

[29] Âl-i İmrân: 185

[30] Şems: 6-7

[31] Tekvir: 7

[32] Zâriyât: 21

[33] Zuhruf: 71

[34] Yusuf: 53

[35] Kıya­met: 2

[36] Fecr: 27-28

[37] İnşirah: 2-3

[38] Du­ha: 7

[39] Tercüman'ul Kur''ân, Mart, 1978

[40] Mâide: 15

[41] Mâide: 15

[42] Nûr: 48

[43] Ahzâb: 46

[44] Tercüman ul Kur'ân, Mart, 1967

[45] Tercüman'ul Kur'ân, Aralık, 1968

[46] Tahrim: 4

[47] Tercûmanul Kur an, Cilt: 72, Sayı: 4, Sh: 223

[48] TercûmanulKur'ân, Kasım, 1970

[49] Tercüman'ul Kur'ân, Kasım, 1971

[50] Târik 5-7

[51] Bkz. Tefhim'ul Kur'ân VI/ 583-584 (Mevdûdi) Tercüman'ul Kur'ân, Kasım-1971

[52] Tercüman'ul Kur'ân, Mart 1975

[53] Şuarâ: 195, Nahl: 103

[54] Tercüman 'ul Kur'ân, Ağustos, 1975

[55] Tercüman ul Kur'ân, Kasım 1975

[56] Sebe: 16

[57] Tercüman''ul Kur1ân, Ocak, 1976

[58] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1976

[59] Tercüman'ul - Kur'ân, Şubat, 1976

[60] Bakara: 228

[61] Nisa: 43

[62] Muhammed: 4

[63] Tercüman'ul Kur'ân, Eylül, 1976

[64] A'raf: 35

[65] Mü'minûn Sûresi 51. âyetin anlamı şöyledir: "Ey elçiler, güzel şeyler­den yeyin ve yararlı iş yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı bilmekteyim.'

[66] Bu âyetlerin anlamlan şöyledir:

"Hepiniz oradan inin" dedik. "Yalnız (iyi bilin ki) size benden bir hidâyet geldiği zaman, kimler benim hidâyetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (A'râf: 35)

"Ey Ademoğulları, size kendi içinizden elçiler gelip size âyetlerimi anlat­tıkları zaman (günahlardan) korunup (kendisini) düzeltenlere korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (A'râf: 35)

"Dedi ki: 'Hepiniz oradan inin, birbirinize düşmansınız. İmdi benden size bir hidâyet geldiği zaman kim benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sı­kıntıya düşmez." (Tâhâ: 123)

[67] Buhari, Kitab'ul Edeb, Peygamberlerin İsimleriyle İsimlendirme Babı.

[68] Tefsir-i Rûh'ûl Meânî, XXII/3

[69] Tercüman ul Kur'ân, Kasım, 1976

[70] Prof- Dr. Süleyman Ateş bu âyeti şu şekilde açıklamaktadır: "Hani siz demiştiniz ki: "Ey Mûsâ, biz bir yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rab-bine duâ et de bize yerin bitirdiği sebzesinden kabağından, sarımsağın dan, mercimeğinden, soğanından çıkarsın" (Mûsâ): "İyi olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada size istediğiniz var" demişti. Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr edi­yorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyana daldıkları sı­nın aştıkları için bunu hak ettiler." (Bakara: 61)

[71] Üstad Mevdûdî bu âyetin tercümesini Tefhim ul Kur'ân'ın daha sonraki baskılarında şu şekilde düzeltmiştir. "Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden, sebzesinden, hıyarından, acurundan, buğdayından, sarımsak ve soğanından, mercimek vesairesinden bize çıkartsın." (Çev.)

[72] Hind yarımadasında yetişen pırasaya benzer bir şey. (Çev.)

[73] Tercüman'ul Kur'ân, Kasım, 1976

[74] Arapça'nın en muteber sözlüklerinden biri. (Çev.)

[75] Prof. Dr. Süleyman Ateş'in meali de şu şekildedir: "Biz, bu Kur'ân'ı vah-yetrçekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen o (Kurâ)n'dan ön­ce (bunları) bilmeyenlerden idin." (Yûsuf: p)

[76] Muminûn Sûresi'nin söz konusu 66^ve 67 âyetlerine Prof. Dr. Süleyman Ateş'in verdiği anlam da şöyledir: "Ayetlerim size okunuyor da siz arka­nıza dönüyordunuz. Ayetlerime karşı kibirlenerek geceleyin (Kabe'nin çevresinde toplanıp) saçmalıyordunuz."

[77] Hac: 15

[78] Bakara: 60

[79] Hac: 15

[80] Enfâl: 67-69

[81] Muhammed: 4

[82] Zuhruf: 61

[83] Zuhruf 86-89

[84] Tercüman 'ül Kur 'ân, Aralık, 1976

[85] Tercüman 'ul Kur 'ân, Ocak, 1977

[86] Âl-i İmrân: 156

[87] Al-i İmrân: 168

[88] Âl-i İmrân: 158

[89] Âl-i İmrân: 169

[90] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1977

[91] Tercüman ül Kur'ân, Ocak, 1977

[92] Necnı: 18

[93] Nemi: 10

[94] Enam: 103

[95] Mevdûdî merhum Tekvir Sûresi'nin 24. âyetine atıfta bulunuyor. Bu âyetin Asım kıraatine göre anlamı şöyledir: "O gaybe ait haberlerde cim­rilik etmez. Gördüklerini, aldığı vahiyle aynen tebliğ eder. (Tekvîr: 24)

[96] O gaybı bilendir. Kendi görünmez bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçilere gösterir. Çünkü O, (razı olduğu kimselerin)

önüne ve arkasına gözetleyiciler (koruyucular) koyar (onları şeytanların kapmasına, ya da bildiklerine, gördüklerine yanıltıcı şeyler karıştırma­larına engel olur).

(Böyle yapar) ki onların, Rab'lerinin kendilerine verdiği emirleri duyur­duklarını bilsin. Ve (Allah), onların yanında bulunan her şeyi (bilgisiyle) kuşatmıştır (tebliğ etmeleri için kendilerine ne emirler gönderdiğini bi­lir), her şeyi bir bir saymıştır." (Cin: 26, 27, 28)

[97] Ayetin tamamı şöyledir: "Ey Rasûl, Rabb'inden sana indirileni duyur; ' eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni in­sanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu yola iletmez." (Mâide: 67)

[98] Tercüman 'ul Kur'ân, Nisan, 1977

[99] Söz konusu ayet Şûra Sûresi'nin 13. ayeti olup anlamı şöyledir:

"O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e,

Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun (Allah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümle­re teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düş­meyin. (İşte Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin temeli budur.) Fakat ken­dilerini çağırdığın (bu) şey, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dile­diğini kendine Seçer ve (O'na) yöneleni kendisine iletir." (Şûra: 13)

[100] Tercüman rul Kur 'ân, Nisan, 1977

[101] Tercüman ul Kur'ân, Temmuz, 1977

[102] Hakka: 34, Mâûn: 3

[103] Zâriyât: 19

[104] Tercüman ul Kur'ân, Temmuz, 1977

[105] Zümer: 68

[106] Hakka: 13-14

[107] Fussilet: 17

[108] Tercüman ul Kur'ân, Haziran, 1978

[109] Bakara: 243

[110] Şu binlerce kişi iken Ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara "Ölün" dedi de sonra kendilerini diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler," (Ba­kara: 243).

[111] Şuarâ: 52, Tâhâ: 77

[112] Bakara: 243

[113] Bakara: 244

[114] Tercüman ul Kur'ân, Nisan, 1979

[115] Tercüman'ul Kur'ân, Nisan, 1979

[116] Tercüman ul Kur'ân, Şubat, 1965

[117] Tercüman'ul Kur'ân, Kasım, 1965

[118] Tâhâ: 121

[119] Hûd: 46

[120] Sâd: 26

[121] Saffât: 140

[122] Kalem: 48

[123] Tahrîm: 1

[124] Abese: 1-2

[125] Tercüman 'ul Kur 'ân, Şubat, 1968

[126] Hilafet ve Saltanat, sh: 15

[127] a.g.e, sh: 148

[128] Tercüman 'ul Kur'ân, Temmuz, 1968

[129] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1971

[130] Tercüman 'ul Kur 'ân, Ağustos, 1975

[131] Bakara 214

[132] Bakara: 214

[133] Bakara: 214

[134] Bakara: 214

[135] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1975

[136] Tercüman'ul Kur'ân, Ağustos, 1976

[137] Mâide: 75

[138] Tercüman ul Kur'ân, Haziran, 1976

[139] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1976

[140] İlgili ayetlerin anlamlan şöyledir:

"Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dünya­da) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, hâlinden mem­nun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz.' (Nahl: 97)

"Kam inanarak iyi olan işlerden yaparsa artık o, ne zulümden, ne de hakkı­nın çiğnenmesinden korkmaz." (Tâhâ: 112)

"İmdi kim inanmış olarak iyi işlerden yaparsa onun çalışmasına nankör­lük yok, (teşekkür vardır) ve biz (onun çalışmasını) yazanlarız." (Enbiyâ: 94)

[141] Nisa: 150 -151

[142] En'âm: 130

[143] Zümer: 71-72

[144] Mülk: 8-11

[145] Tercüman'ul Kur'ân, Ocak, 1977

[146] Metne sadık kalma düşüncesiyle soru olduğu gibi verilmiştir. Okuyucu bu soruyjı şu şekilde sorulmuş kabul edebilir:

[147] Tercüman ul Kur'an, Kasım, 1965

[148] Tercüman'ul Kur'an, Kasım, 1965

[149] Tercüman ul Kur an, Şubat, 1966

[150] Tercüman 'ul Kur'an, Şubat, 1966

[151] Tercüman ul Kur'an, Temmuz, 1967

[152] Tercuman'ul Kur'an, Mart, 1975

[153] Ben değiştirme kelimesini hiçbir yerde kullanmadım. Sadece eksiltme, çoğaltmayı söyledim. Nitekim, eğer itham eden kişi benim değiştirmeye inandığımda ısrar ediyorsa, cevabımda onun Örneğini de yazmış olurdum.

Mevdûdî

[154] Bkz. Tefhimat 3. cilt. Konu: Yasama, Şûra ve İcma. Söz konusu makalenin sonunda neşredildiği yıl olarak 1955 yazılıdır. (Mevdûdî)

[155] Bu kişi Mekke'nin fethinde müslüman olmuştur. Bu yüzden Hz. Ömer in naklettiği hadisenin Mekke'nin fethinden sonraki bir zamanda olduğun­da şüphe yoktur. (Mevdûdî)

[156] Hz. Ebu Bekir'in (r.a) yazdırmış olduğu Kuran Hz. Hafsa'da idi. Bu riva­yette; söz konusu Kur'an'm sahifeler şeklinde olduğu bildirilmektedir. Ancak, başka rivayetlerde onun tek bir sahifeden ibaret olduğu ve hatta ilim ehli arasında Hz. Ebu Bekir'in Kur'an'ı bir mushafta topladığının meşhur olduğu rivayet edilmektedir. İmam Bedruddin Zerkeşi "el-Bur-han"da ve İmam Suyuti "el-İtkan"da bu görüşün sahih olduğunu bildir­mişlerdir. (Mevdûdî)

[157] Bunların kaç mushaf olduğu meselesi ihtilaflıdır. Meşhur olan, bu nüsha­ların 5 tane olduğu ve bunlardan bir tanesinin Medine'de bırakılarak di­ğerlerinin merkezi bölgelere gönderildiğidir. Ancak Ebu Hatem Sicistani bunların 7 nüsha olduğunu rivayet etmekte, bir tanesinin Medine'de bı­rakıldığını, diğerlerinin Mekke, Suriye, Yemen, Bahreyn, Basra ve Küfe ye gönderildiğini söylemektedir. Bu görüş daha sıhhatli gözükmek­tedir. (Mevdûdî)

[158] Tercüman ul Kur'an, Eylül, 1975

[159] Burada akla "hüküm gelmeden Önce, Ensar'ın kendiliğinden kılmaya başladığı Cuma namazlarının ilkine 40 kişi katılmasına rağmen, hüküm geldikten sonraki Cuma namazına yalnız 12 kişinin katılmasının sebebi nedir" şeklinde bir soru gelebilir. Bu sorunun cevabı şudur: Hüküm Mek­ke'den Medine'ye gönderilmişti. İhtimalen haberci aynı gün Medine'ye ulaşmış ve bunu vaktinde ilan edememiştir. (Mevdûdî)

[160] Burası Medine'de, müezzinin çok daha uzaklardan duyulması amacıyla üzerine çıkıp ezan okuduğu bir evdi. (Mevdûdî)

[161] Bkz. Feth'ül Bârî, Kuşluk Namazı Babı.