Fetvalar Mevdudi - 2. Sayfa
Peygamberimiz Kendisi İçin Seyyid Kelimesinin Kullanılmasını Gerçekten Yasaklamış mıydı
Senedi Olmayan ve Konuyla İlgisi Bulunmayan Rivayetlerin Delil Gösterilmesi
Hz. Ömer'in (r.a) Rasûlullah'ın (s.a) Buyruğuna İtirazı
Dua İçinde Hz. Peygamber'e (s.a) Seyyidina Demek Duanın Ruhuna Aykırı mı dır
Seyyid Kelimesinin Geçerliliği
Bankada Hesap Açtırmanın Uygun Yolu
Karganın Helal Ve Hahamlığı Ve Bazı Başka Meseleler
Hanefi Mezhebine Mensup Müslümanların Davaları Başka Mezheplere Göre Karara Bağlanabilir Mi?
Fıkhı Ayrılıklara Mezheb Denilmesi Doğru Mudur?
Ekonomik Meselelerle İlgili Gündemdeki Bazı Sorular
Toplumun Faizsiz Sistemlerle Islahı
İslâmî Hükümet ve Millîleştirme
İslâmî Hükümet ve Suistimalci Memurlar
Zekata İlave Olarak Gelir Vergisi Almak da Caiz midir
Karşılıksız Paranın Piyasaya Sürülmesi
Müslüman Olmayan Ülkelerden Ekonomik Ve Endüstriyel Kredi Almak
Rüya Ve İslam'ın Rüyaya Bakışı
Bir Kadının Hicaba İtirazına Cevap
Hz. Muhammed'in (S.A) Doğum Ve Vefat Tarihi
Mekkeliler Arasında Akrabalık Ve Hz. Ömer'in (R.A) İslâm'ı Kabulü Sırasındaki Müslüman Adedi
İlmî Bir Terimin Tercümesine Yapılan İtiraz
Huruç Meselesinde İmam Azamın Reyi
Hilâfetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (I)
Bu Makalelerin Neden ve Niçin Yazıldığı
Bu Konuya Neden İhtiyaç Vardır
Hakka Çağıran Bir Kimse Ne Yapmalıdır
Hata Yapmakla Büyüklüğe Zarar Gelmez
Büyüklerin Hareketlerini Tenkit Etmenin Doğru Yolu
Hilafetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (II)
Akraba Meselesinde Hz. Osman'ın Hareket Tarzının Açıklanması
Devlet Hazinesinden Akrabalara Yardım Meselesi
Hz. Osman'ın (r.a) Katillerinin Durumu
İctihad Hatası Nedir, Ne Değildir
Hz. Ali'yi (r.a) Yersiz Savunma Suçlaması
İsrail Devleti Hakkında Enterasan Bir Mantık Yürütme
Pakistan'ın Bir İslâm Devleti Olamamasının Sorumluluğu Kimdedir?
Cemaati İslâmînin Müslüman Ülkelere Bakışı
Yahudilerin Kirli Oyunları Ve Amerika
Tasavvuf Silsile Ve Deyimleri Ve İdarecilere Mektup Yoluyla Tebliğ
İslâmdışı Ülkelerde İslâm'ı Tebliğ
Müslüman Ülkelerin Kapıları Misyonerlere Açık Tutulmalı Mıdır?
Hak İle Bâtıl Çatışması Ve Bunun Hakikati
Müftü Muhammed Yusuf Beyin Kitabı İle İlgili Bir Soru
Değişen Koşullarda İslâmi Hareketin Uslübu
Hz. Musa'nın (A.S) Davetinin Ikı Yonu
Peygamberimiz Kendisi İçin Seyyid Kelimesinin
Kullanılmasını Gerçekten Yasaklamış mıydı
Hz. Peygamber (s.a) kendisine seyyid denmesini yasaklamıştı demeniz kesinlikle doğru değildir. Bu yanlış, hadisleri doğru anlamamanın ve onların nerede, nasıl söylendiğini bilmeden bir sonuç çıkarmanın en bariz örneklerindendir. İşin aslı şöyledir: Rasûlullah (s.a) kendisini yüzüne karşı öven kimseden hoşlanmazlardı. Buharı ve Ebu Davud'da, Hz. Ebu Bekre'den (r.a) şöyle bir rivayet nakledilmiştir:
"Bir adam, Rasûlullah'm (s.a) huzurunda, bir arkadaşını övdü. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) üç kere (başka bir rivayette tekrar tekrar) "Sen arkadaşının boğazını kestin" buyurdu. Arkasından: "Eğer sizlerden birinin mutlaka ker-deşini övmesi gerekiyorsa ve gerçekten onun hakkında söylemek istediklerinin doğru olduğunu tam olarak biliyorsa, o zaman 'ben onu iyi biliyorum' şeklinde söylesin." Sonra da 'Onu en iyi bilen Allah'tır. Ben onun Allah katında tertemiz biri olduğunu söylemeye mezun değilim desin' buyurdu."
Hz. Peygamber (s.a) kendisine seyyid denilmesini yasaklamıştı sonucuna varılan rivareyete bakarken bu sözü gözö-nünde bulundurunuz. Müsned-i Ahmed'de Enes b. Mâlik Hazretlerinin şöyle rivayet ettiği yazılmıştır: "Bir adam Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna geldi ve şöyle dedi: "Ey Mu-hammed (s.a), ey bizim efendimiz, ey bizim efendimizin oğlu, bizim en hayırlımız ve bizim en hayırlımızın oğlu."Bunun üzerine Peygamberimiz, (s.a): "Ey insanlar, takvanız üzerinde durunuz. Şeytan sizi yanlış yola çevirmesin. Ben Abdullah oğlu Muhammed'im. Allah'ın kulu ve peygamberiyim. Sizin, beni Allah Teâlâ'nın bana bahşettiği mevkiden daha yukarı çıkarmaya çalışmanızı istemiyorum" buyurdu."
Bir de Rasûlullah'm (s.a) kendisi için seyyid denmesini yasakladığına dair Hicrî 9. yıla ait rivayeti gözden geçiriniz. Müsned-i Ahmed'in üç yerinde ve Ebu Davud'un Kitabü'l Edeb Bölümünün bir yerinde şöyle denilmektedir: "Amiroğullarmm heyeti Peygamberimizin huzuruna geldi. Heyette bulunanlar arasında Mutarrif b. Abdillah b. el-Şu-hayyir'in babası da vardı. Mutarrif sözü babasına atfederek onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Biz, Rasûlullah'm yanına vardığımızda kendisine selâm verdik ve arkasından siz bizim hamimiz, efendimiz (başkanımız) siniz. Siz bize en çok lütuf ve kerem eden, ikramda bulunan ve en güzel yemekleri yedirensiniz"dedik." Onların bu yaltaklanmaya varan üsluplarını gördüğünde Hz. Peygamber (s.a) "Sen bizim efendimizsin" sözlerine karşılık
"Efendi, ulu ve yüce olan Allah'tır" buyurdu ve onlar yaltaklık yapıp gittikten sonra da şöyle dedi: "Kendinize ait meselelerinizi konuşun ki, şeytan sizi kendi isteği doğrultusunda kullanmasın." Bu sözü delil sayarak Hz. Peygamber'in (s.a) kendisine seyyid denilmesini yasakladığını söylemek, hadis bilmeye ve hadisi anlamaya kötü bir örnek teşkil etmektedir.
Allah Rasûlü'nün buyruğu
"Seyyid, ulu ve yüce olan Allah'tır" cümlesidir. Şayet bu emirden yola çıkarak seyyid kelimesinin Allah'tan başkası için kullanılamayacağı sonucu çıkarılacak olursa, o vakit seyyid kelimesinin Allah'tan başkası için kullanıldığı her hadisi yanlış kabul etmek gerekeceği gibi, Allah Teâlâ'nm kendine özgü isimlerine seyyid kelimesini de ilave etmek gerekecektir. Halbuki hiç kimse Allah'ın güzel isimleri (esmâ-i hüsna) arasında seyyid kelimesini saymamıştır. Ama siz, "bu kelimenin kullanılması sadece Hz. Peygamber (s.a) için yasaklanmıştır, O'nun dışındaki herkes için kullanılabilir" gibi bir sonuca varırsanız, o zaman bu hiçbir temele dayanmayan, mânâsız bir anlayış olur. Çünkü sizin delil kabul ettiğiniz sözlerden hiçbir şekilde bu mânâ çıkmaz. Ayrıca, Peygamber Efendimizin bu kelimeyi kendisi için yaltaklanma amacı dışında kullanıldığı zaman yasaklamamış, bundan menetmemiş olması sebebiyle de yanlıştır. Çünkü, Müsned-i Ahmed'&e Nadle b. Tariften şöyle bir rivayet nakledilmektedir: Nadle'nin kabilesinden Abdullah isminde bir adamın karısı kocasıyla olan anlaşmazlığı yüzünden evinden kaçarak, aynı kabileden Mutarrif b. Behsal'in evine sığındı. Abdullah o şahsa giderek kendisinden karısını teslim etmesini istedi, o bu teklifi reddetti. Abdullah da yardım dilemek maksadıyla Hz. Peygamber'e (a.s) geldi ve birkaç beyitlik şiirle şikayetini anlattı. İlk beyit şuydu:
"Ey insanların seyyidi ve ey Arapların lideri! Uzun dilli kadınlardan bir kadını sana şikayet ediyorum."
Bu feryat yardıma muhtaç birinin feryadı olduğu ve başka bir amaç taşımadığı için Rasûlullah (s.a) buna itiraz etmedi. Mutarrif e haber göndererek, Abdullah'ın ailesini kendisine iade etmesini istedi.[1]
Senedi Olmayan ve Konuyla İlgisi Bulunmayan Rivayetlerin Delil Gösterilmesi
Kadı Iyâd Şifa adlı kitabında naklettiği rivayetin ne kaynağını göstermiş, ne de o rivayetin senedini açıklamıştır. Düşüncenizi destekliyor diye, senedi bile bulunmayan rivayetleri kabul ediyorsunuz, ama maksadınıza uymayan rivayetleri en sahih kitaplar olan Kütüb-i Sitte'de muttasıl senetlerle rivayet edilmiş olsa bile, herhangi bir ravisini mes-nedsiz suçlamalarla itham ederek reddediyorsunuz. Peygamberimizin Cebrail'in (a.s) işareti ile cevap tarzında buyurdukları hadisin bu konu ile hiçbir ilgisi yoktur.
Hz. Ömer'in (r.a) Rasûlullah'ın (s.a) Buyruğuna İtirazı
Kureyzaoğulları ile ilgili meselede hakemlik yapması için çağrılan Sa'd b. Muâz topluluğa yaklaştığında, Hz. Peygamber (s.a) orada bulunanlara veya Ensar'a:
"Efendiniz için ayağa kalkınız" diye emretmişti diye bir nakilde daha bulunuyorsunuz. Fakat bu olayla ilgili olarak Buharı, Müslim, Ebu Davud, Müsned-i Ahmed, Meğazi ve Sîret kitaplarında nakledilen diğer bütün rivayetleri görmezlikten gelip, sadece Müsned-i Ahmed'deki tek bir rivayeti ön plana çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sizin takılıp kaldığı nız o rivayette anlatılan da şudur: Hz. Peygamber (s.a):
Efendiniz için ayağa kalkınız" buyurduğunda, kalabalık arasında bulunan Hz. Ömer (r.a):
Efendimiz yüce Allah 'tır" diye karşılık vermiştir. Başka rivayetlerde bunun zikredilmediğini kısa bir süre için göz ardı edelim. Siz, Hz. Ömer (r.a) gibi bir sahabinin Rasûlullah'a (s.a) karşı küstahlık yapabileceğini düşünebiliyor musunuz? Tirmizıde Hz. Aişe (r.a) onun (Hz. Ömer'in) şöyle söylediğini, şu kelimelerle nakletmektedir:
Hz. Ebu Bekir (r.a) bizim efendimizdir, en hayırlımızdır ve Rasûlullah'a (s.a) en sevgili olanımızdır." Onun başka bir sözünü Câbir b. Abdillah Hazretleri, Buharı de şöyle naklet-mistir:
Ebu Bekir bizim efendimizdir ve efendimizi (Bilâl-i Habeşi'yi) azad etmiştir." Zikredilen hadiselerden sonra naklettiğiniz sözü Hz. Ömer'in (r.a) söylemiş olması makul değildir.
Dua İçinde Hz. Peygamber'e (s.a) Seyyidina Demek Duanın Ruhuna Aykırı mı dır
Dua yaparken Rasûlullah (s.a) için "seyyidina" (efendimiz) demek duanın ruhuna terstir. Tazarru ve niyazda kulluğun acziyeti ve tevazu ön plâna çıkarılmalı. Ya Rabbi, huzuruna gelmiş zavallı kulunun elini boş çevirme, yardımım esirgeme denilmeli. Efendimiz, reisimiz gelmiştir şeklinde bir ifade kullanılmamalı" diyorsunuz. Evet, bir kul kendisi için bir niyazda bulunuyorsa, siz haklısınız.' -Lâkin Rasûlullah (s.a) için duada bulunan bir kulun "Ya Rabbi! Aciz kulun Muhammed'e merhamet eyle" demesi mümkün mü?
Müsned-i Ahmed'de, Müsned-i Ebu Âvâne'de, İbn Hibbân'm Sahihinde ve Hafız Mervezi'nin Müsned-i Ebu Bekir in de sağlam senetlerle yapılan rivayetlerde kıyamet günü yapılacak şefaatle ilgili olarak şöyle bir rivayet varken sizin sözünüz nasıl doğru olabilir? O rivayet şöyledir:
"Huzeyfet'ül Yemânî, Hz. Ebu Bekir (r.a)den, o da Hz. Peygamber'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 'Allah Teâlâ kıyamet gününde Rasûlullah a (s.a) daha Önce hiçbir insana nasip olmamış bir dua yolu açacak ve Rasûlullah (s.a) şu şekilde dua buyuracaklardır:
"Ya Rabbi! Beni ademoğlunun efendisi kıldığın için asla övünmüyorum. Kıyamet günü yeryüzünün yanlmasıyla herkesten önce kendisini çıkarttığın kimse kıldığın için de asla övünmüyorum". Hz. Peygamber'e (s.a) duasını nasıl yapma sı gerektiğini öğreten bizzat Allah Teâlâ'dır. Allah'ın (c.c) talim ettirdiği bu duada ademoğlunun efendisi" ibaresi kullanılıyor. Buna da duânm özüne aykırı dır diyebilir misiniz?
Seyyid Kelimesinin Geçerliliği
İtirazlarınızın hepsine cevap verdikten sonra artık size şunu söyleyeyim ki, "seyyid" kelimesi geçerli ve meşru bir kelime olup, pek çok hadiste hem Hz. Peygamber için, hem de diğer insanlar için kullanılmıştır. Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebu Davud, Tâyâlisî, Tirmizı, Ebu Davud, Dârimi ve daha başka bir çok hadis kitabında Ibn Abbas, Ebu Hureyre, Ebu Sâid Hudri ve Enes b. Mâlik (r.a) Hazretlerinin rivayetleri nakledilmiştir. Bu rivayetlerde Hz. Peygamberin (s.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
Ben kıyamet günü ademoğlunun efendisi olacağım. Ama bununla övünmüyorum" veya Müslim, Ebu Davud, Ibn Mâce ve Müsned-i Ahmed' de şöyle bir rivayet bulunmaktadır: "Allah'ın lian (lanetleşme) konusundaki hükmü gelmeden önce karısını başka bir erkekle uygunsuz bir durumda gören kocanın ne yapması gerektiği konusunda çıkan bir tartışmada Sa'd b. Ubâde aşırı öfke ve reaksiyon gösterdi. Hz. Peygamber (s.a) Ensar'a:
"Efendinizin söylediklerini iyi dinleyin" buyurdu. Buhari, Müslim, Nesâî ve diğerlerinde ifk hadisesiyle ilgili olarak rivayet edilen bir nakilde Hz. Aişe'nin (r.a) Sa'd b. Ubade Hazretleri için ''Hazrec'in efendisi" ifadesini kullandığı zikredilmektedir. Sa'd b. Muaz için seyyid keli meşinin kullanılması konusu ise yukarıda zikredilmişti.
"Cennetlik kadınların hanımefendisi" ifadelerini kullanmıştır.
Buharı, Tirmizi, Ebu Davud ve diğerlerinde Rasûlullah'm (s.a), Hz. Hasan (r.a) hakkındaki şu buyruğu nakledilmektedir:
"işte benim bu oğlum seyyiddir. Umulur ki, Allah (c.c) onun aracılığı ile müslümanlardan iki grubun arasını ıslah eder." Bu, Buharı'nin sözleridir. Başka rivayetlerde ifadeler biraz daha farklıdır. Fakat Hz. Hasan (r.a) için kullanılan seyyid kelimesi hepsinde vardır.
Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a) için
"Cennet ehli gençlerin iki seyyidi" ifadesi, Tirmizi, Ibn Mâce, Nesâi ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde bulunmaktadır. Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) için "Cennet ehli olgun yaştakilerin iki efendisi" ifadesi çeşitli senetlerle Müsned-i Ahmed, Tilmizî ve Ibn Mâce'de nakledilmiştir.
Bu hadislerden yola çıkarak varılan sonuç seyyid kelimesinin hem başka insanlar, hem de Rasûlullah (s.a) için kullanılmasının meşru olduğudur. Bu kelimenin kullanılışı ne bu dünyada, ne de ahirette gayri meşrudur. O halde namazın içinde veya dışında, Hz. Peygambere salât ve selâm getirirken bu kelimenin kullanılmasının caiz olmadığım söylemek mümkün değildir.
Mevlâ Kelimesinin Geçerliliği
Aynı durum "mevlâ" kelimesi için de geçerlidir. İbn Mâce'de geçen bir rivayete göre, bir hac sırasında Sa'd b. Ebi Vakkas Hazretleri Hz. Muâviye ile görüşmeye gitmişti. Oraya ulaştığında Hz. Ali'nin (r.a) hoş olmayan bir biçimde anıldığına şahit oldu. Bunun üzerine Sâ'd (r.a) öfkelendi ve: "Ben müdâfaamı Rasûlullah'ın (s.a):
'Ben kimin mevtası isem Ali de onun meulâsıdır' buyurduğu kimse için yapıyorum" dedi.
Müsned-i Ahmed ve Nesâi'de, Abdullah b. Abbas Hazretleri, Büreyde (r.a) Hazretlerinin şöyle anlattığını nakletmektedir: "Hz. Ali (r.a) ile birlikte Yemen sorununu çözmek için gittiğimiz sırada onun sert davranışı ile karşılaştım. Döndükten sonra Rasûluîlah'a onu şikayet ettim. Benim sözümü dinledikten sonra Rasûlullah'm (s.a) mübarek çehresinin rengi değişti ve : "Ey Büreyde, ben müslümanlara canlarından daha fazla değerli değil miyim? buyurdu. Ben de: "Nasıl değilsiniz Ya Rasûlallah, elbette öyledir" diye mukabele ettim. Bunun üzerine Peygamberimiz
"Ben kimin mevtası isem, Alı de onun mevlâsıdır" buyurdu. Hafız İbrI Kesir: "Bu rivayetin senedinde hiçbir zaaf unsuru mevcut değildir, bütün ravileri de güvenilir kimselerdir" diyor.
Nesâi'de Zeyd b. Erkam (r.a) Hazretlerinin bir rivayeti nakledilmektetir. Bu rivayette Zeyd b. Erkâm, Rasûlullah in (s.a) Veda Haccı'ndan dönüşte Gadir-i Hûm'da yaptığı konuşmasını anlatmakta ve şöyle demektedir: "Daha sonra Rasûlullah (s.a) Hz. Ali'nin (r.a) elini tutarak:
Ben kimin mevtası isem, işte bu da onun mevlâsıdır" buyurdu. Hafız Ibni Kesir de diyor ki: "Üstadımız İmam Zehebi bu rivayeti sağlam kabul etmiştir." İmam Ahmed, Müs-ned'inde Zeyd b. Erkâm Hazretlerinin rivayetini şu kelimelerle nakletmiştir: "Rasûlullah (s.a) Hûm Vadisi'nde konuşurken şöyle buyurdu: "Siz biliyor musunuz?" veya şöyle buyurdu: "Siz benim her müslüman için canından daha değerli olduğuma tanıklık etmiyor musunuz?" İnsanlar da "şüphesiz ediyoruz" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):
"Ben kimin mevlâsı isem, şüphesiz Ali de onun mevlâsıdır" buyurdu.
Başka bir rivayette ise, Ali de onun mevlâsıdır" denilmektedir. İbn Kesir diyor ki: "Bu zincir leme rivayet senedi sağlamdır ve ravileri Sünenin şartlarına uygun güvenilir kimselerdir."
Rivayetlerden de anlaşıldığı gibi "mevlâ" kelimesinin kullanılması peygamber için de peygamber olmayan için de yersiz değildir; kullanılabilir bir ifadedir. O halde gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında Peygamberimize salât ve selâm getirilirken "seyyidinâ ve mevlânâ" kelimeleri kullanılabilir. Bunun günah olması için herhangi bir neden yoktur. Böyle bir kullanıma yasaktır, caiz değildir veya mekruhtur denilebilmesi için kendisine dayandığımız bir delil var mıdır ki![2]
Bankada Hesap Açtırmanın Uygun Yolu
Soru:
Bankaya para yatırıp, hesap açtırmayla ilgili şöyle bir sorum var: Eğer ben bir tasarruf hesabı açtırarak bankaya para yatmrsam, karşılığında banka bana faiz ödeyecektir. Eğer ben paramı cari hesaba yatmrsam bana herhangi bir faiz Ödenmeyecek, fakat param banka tarafından faizli işlerde kullanılacak, banka benim param vasıtasıyla faiz alacaktır. Bu durumda ben cari hesap açtırmak yerine tasarruf hesabı açtırsam ve paramın biriken faizlerini kendime ait işlerde harcamak yerine ihtiyaç sahiplerine veya hayır kurumlarına versem ne olur? Bu faizi neden banka yesin? Neden bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderilmesin? Bu konuda beni aydınlatmanızı istiyorum.
Cevap:
Cari hesaba yatırılan paraya faizin uygulanmadığını biliyoruz. Ancak bu parayı bankanın kendi bünyesinde kullanması da söz konusu değildir. Çünkü bu, bankanın kendi yöntemlerine, işleyişine aykırıdır. Buna rağmen onlar bu parayı faiz işlerinde kullanırlarsa, bu durumda bizim üzerimize bir sorumluluk düşmez. Çünkü, biz oraya paramızı korunması için koyuyoruz; faizli işlerde kullanılsın diye değil. Bunun aksine eğer siz paranızı, faizini ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı düşünerek, size faiz getirecek bir hesaba yatıracak olursanız, o zaman da bir adam ortaya çıkacak insanların bu şekilde aldıkları paralan ihtiyaç sahiplerine dağıtacağım söyleyerek onları aldatacak, paralarını yürütecektir. [3]
Karganın Helal Ve Hahamlığı Ve Bazı Başka Meseleler
Soru:
1- Karganın eti helal midir? Hayvanlardan ve kuşlardan hangilerinin etleri helaldir, hangilerinin değildir? Lütfen yazınız. Bazı kimseler Dürrü'l Muhtar atıfta bulunarak, orada karga etinin helal kabul edildiğini söylemektedirler. Bu ne derece doğrudur?
2- Son günlerde yoğun biçimde yağan yağmurlar ve her yeri kaplayan seller sebebiyle bazı insanlar evlerin çatılarına çıkarak Allah'tan korktuklarını izhar etmek için ezan okumaktadırlar. Böyle yapmak ne derece caizdir? Böyle bir hareket müstehab mıdır? Yoksa günah mıdır? Yahut şeriata aykırı bir tutum mudur?
3- Başı örtmek için takke veya buna benzer bir bez parçası bulunduğu halde onlaiı Kullanmayıp baş açık namaz kılmanın hükmü nedir? Baş açık olarak namaz kılmanın caiz olduğuna dair herhangi bir hadis var mıdır?
Cevap:
1. Haram oldukları hakkında Kur'an-ı Kerim'de veya sahih hadislerde açık ifadeler bulunan hayvanlar üzerinde ümmet (müslüman toplumu) görüş birliği halindedir. Fakat alimler, kendileri hakkında tam ve açık bir hüküm bulunmayan sadece temel prensip ve kaidelerin anlatıldığı yerlerde, helâl ve haram konusunda ihtilaf halindedirler. Dürrü'l Muhtarda karganın eti ile ilgili olarak şu ifadelere rastlanmaktadır:
Leş yiyen alaca karga helal değildir. Çünkü o, murdar, pis hayvanlardandır. Bu söz Tenvir'ul Ebsâr adlı kitabın yazarına aittir. Bunun yanında temizlik konusunda titizlik gösteren insanların pis olarak kabul ettiği şeyler de pis ve murdardır".
Büyük alim Şâmi, Reddul-Muhtâr isimli eserinde bunu açıklayarak şöyle yazmaktadır:
"Alaca kargaya (siyahlı beyazlı olana) gelince, bunun üç çeşidi vardır. Bir çeşidi dane yer, leş yemez; bunun etinin yenmesi mekruh değildir. Bir çeşidi de dane yemez, ancak leş yer; şüphesiz onun eti haramdır. (Yazarın alaca karga diye adlandırdığı bu çeşit kargalardır.) Kargaların bir çeşidi daha vardır ki, bazen dane yer, bazen de leş yer. Kitapta bununla ilgili bir hükme rastlanmamaktadır. Onun eti Ebu.Hani-fe'ye göre mekruh değildir. İmam Yusuf a göre mekruhtur [4] Adı geçen kitabın ilgili yerlerine müracaat ederek hangi kuşların helal, hangilerinin haram olduklarını öğrenebilirsiniz.
2. Sellerin arttığı veya yağmurların çoğaldığı zamanlarda ya da herhangi bir başka felaketle karşılaşıldığında ezan okumak müslümanlar arasında alışkanlık haline gelmiştir. Bilebildiğim kadarıyla, bu davranış herhangi bir sağlam rivayete dayanmamaktadır. İnsanlar bunu Allah Teâlâ'dan yardım dilemek için nida etmenin bir şekli kabul ederek benimsemiş olabilirler. Eğer bunu dinin bir gereği kabul ederek yaparlarsa yanlıştır. Yok eğer sadece Allah'a niyaz edip, O'nun rahmet ve keremini kendilerine çekme niyeti ile yaparlarsa mubahtır.
3. Namaz kılarken başın örtüleceğine dair bir hükmü, bir emri veya başı açık namaz kılmayı meneden bir yasaklama hükmünü ben bilmiyorum. Şüphesiz şu bilinen bir şeydir ki, Peygamber Efendimiz ve sahabe-i kiram, sarık ya da takke giyinerek namaz kılarlardı.
Her mescUde gidişinizjde süslü, güzel elbiselerinizi (üzerinize) alın" ayetinin hükmü de bunu icabettiriyor olsa gerek. Çünkü, namaz en güzel elbiselerle kılınmalıdır. Takke, sarık vs. benzeri şeyler de bunun içine girer. Yine de eğer bir kişi başı açık olarak namaz kılarsa, onun namazı da makbuldür.[5]
Hanefi Mezhebine Mensup Müslümanların Davaları Başka Mezheplere Göre Karara Bağlanabilir Mi?
Soru:
Hehangi bir konuda Hanefî mezhebinin görüşü ile Şafiî mezhebinin görüşü arasında bir ihtilaf vuku bulur, mahkeme de Şafiî mezhebinin görüşünü daha doğru kabul ederse, Hanefî mezhebine mensup kimseler için illâ da Hanefî mezhebinin görüşüne uygun hareket etmek mecburiyeti var mıdır?
Cevap:
Biri usul diğeri de ameli yönden olmak üzere konunun iki ayrı yönü vardır.
Usul yönünden: Özel bir mesele ile ilgili olarak hâkim mütâlâasını tamamlar ve Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinden herhangi birinin görüşünü Kitap ve Sünnet'e daha uygun görür ve tercihini o yönde yaparsa, tercih yapmak söz konusu değildir. Bunda uygulama açısından bir takım güçlükler vardır.
Birinci güçlük: Ülkemizde, diğer mezheplerin sağlam, güvenilir ve çok geniş bilgi veren kitapları bulunmamaktadır. Meselelerle ilgili delillerin etraflıca incelenip bir sonuca varılabilmesi için bütün bu kaynakların mevcut olması gerekir.
Herhangi bir mezhebe uygun karar verilebilmesi için o mezhebe ait kaynak eserlerin el altında bulunması gerekir ki, teferruat gözden kaçmasın.
ikinci güçlük: Herhangi bir mezheble ilgili fıkıh kitaplarında atıfta bulunulan eserlerin sıhhatini araştırabilmek için lüzumlu olan başvuru kitaplarına; hadis kitapları, şerhleri ve ilgili tüm kaynaklara, ne bir devlet kütüphanesinde ve ne de Özel kütüphanelerde rastlamak mümkün değildir. Üçüncü güçlük: Fıkıh ve hadisle ilgili kaynak kitapların tamamının Arapça olması ve ülkenin hakim ve avukatlarının, Arapça'yı bir lisan olarak bilseler bile, bu dili, fıkıh, hadis usûl-ü fıkıh'taki özel deyimleri ve kullanılışlarıyla bilmemeleridir. Konunun inceliklerini kavrayabilmek için sadece Arapça'yı bilmek yeterli değildir. Ne yazık ki, bugüne kadar hukuk fakültelerinde İslâm hukuku ile ilgili düzenli bir eğitim yapılamamıştır.
Bir diğer güçlük de şuradan gelmektedir: Üst düzeyde bir adalet mahkemesi araştırma ve inceleme sonucu Hanefî mezhebi yerine bir başka mezhebin görüşüne uygun bir karara varırsa, onların varmış olduğu bu karar diğer mahkemeler için de örnek teşkil edecek; yetkili, yetkisiz bütün mahkemeler diğer fıkıh mezheplerine göre ictihad edip, hüküm çıkararak bir karara varmaya kalkışacaktır. İnsanlarımızın çoğu Hanefî mezhebine müntesiptirler. Alimlerimiz ise yalnızca Hanefi mezhebi ile ilgili hususlarda yeterli bilgiye sahiptirler ve mezhepleri konusunda mutaassıptırlar. Ehliyetsiz mahkemelerin Hanefî fıkhına aykırı kararlar almasıyla sürtüşmeler başlayacak, kargaşa doğacaktır.
Bütün olumsuzlukları dikkate alarak, çok titiz ve tedbirli davranmak gerektiği kanaatini taşıyorum.[6]
Fıkhı Ayrılıklara Mezheb Denilmesi Doğru Mudur?
Soru:
Tercüman'ul Kur'ân'm Ocak sayısında size yöneltilen bir soruyu cevaplandırırken Hanefî fırkası veya Şafiî fırkası için, Hanefî mezhebi veya Şafiî mezhebi ifadelerini kullanıyorsunuz. Benim dini bilgim, dini zümrecilikten daha üstün tutan bir halk müslümam Öİçüsündedir. Bütün fırkalarımızın mezhebi (dini) bir değil midir?
Cevap:
Arapça'da kullanılan mezheb kelimesinin mânâsı Urduca'da kullanılan mezheb kelimesinin mânâsı ile aynı değildir. Bu kelime Urduca'da "din" anlamında kullanılmaktadır. Fakat Arapça'da "bir düşünce ekolü" mânâsında kullanılmaktadır. Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Hanbelî ve diğerleri, fırka (zümre) değil; İslâm dini içinde kabul edilmiş mezhebler-dir. Onlar için bir deyim ve tâbir olarak kullanılan kelime, "mezheb" kelimesidir. İlim sahipleri, hiçbir dönemde bunları zümre olarak kabul etmemişler sürekli, "mezheb" olarak anmışlardır.[7]
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
EKONOMİK MESELELER
Ekonomik Meselelerle İlgili Gündemdeki Bazı Sorular
Toplumun Faizsiz Sistemlerle Islahı
Soru:
Ticari işlerin, hatta tüm ekonomik yaşantının faiz üzerine bina edildiği ve iktisadî hayatta faizin girmediği hiçbir alanın bulunmadığı günümüzde faizin fiili olarak kökünün kazınması mümkün müdür? Acaba faizi kaldırarak, faizsiz temeller üzerine oturan ekonomik bir yapı oluşturulabilir mi?
Cevap:
Eğer herhangi bir müslüman faizi kaçınılmaz bir şey olarak görüyor ve günümüzde faizsiz hiçbir işin yürümeyeceğini düşünüyorsa, bence bu bütünüyle yanlış olan bir düşüncedir. Böyle bir düşünce sadece prensip olarak yanlış değildir; bu düşüncenin sahibi olan insan kendi Rabbi hakkında da suizan etmektedir. Çünkü biz, Rabbimizin, insan yaşamında kaçınılmaz olan ve onsuz dünyevî ticaretin yürütüleme-yeceği bir şeyden bizi alıkoymayacağına inanıyor, bu şekilde iman ediyoruz. Lakin, ben bu kadar bir cevapla iktifa etmek istemiyorum. Bilakis şunları arzetmek istiyorum: içinde bulunduğumuz zamanda ekonomik prensip ve teoriler bile faiz oranlarının aşağılara çekilmesi hatta sıfırlanarak sona erdirilmesi yönünde bir yol izlemektedir. Nitekim siz, çoğu ülkelerde faiz oranlarının hızla düştüğünü ve dünyanın faizden yakasını kurtarabilecek bir noktaya yaklaşmak için uğraş verdiğini görmektesiniz. Benim bu konuda ayrıntılara girmeme gerek yok. Çünkü ben "Faiz" isimli kitabımda bu konu üzerinde geniş olarak durdum.
Burada yalnızca İslâmî bir hükümetin bu meseleyi fiili olarak nasıl halledebileceği meselesi üzerinde durmak isterim. Bana göre, bu konuda şöyle bir yol izlenmelidir: Herşey-den önce ülkede tüm faizler kaldırılmalı ve daha sonra ikinci bir adım olarak dış ticarette faizin sona erdirilmesi için çaba sarfedilmelidir. Hükümet ülke içerisinde faizli ahş-verişleri kanunî olarak yasaklamalı ve bizzat kendi yaptığı ahş-veriş-lerde de faizi terketmelidir. Hiçbir mahkeme faiz lehinde karar vermemeli, faizle iş yapan kimseler ağır ceza mahkemesinde yargılanmalıdır. Baştan itibaren bu kabil tedbirler alınmazsa faizsiz bir mali düzeni yürütme imkanı -daha işin başında- ortadan kalkacaktır. Bu gerçeği şöyle bir misalle daha güzel anlatabiliriz: Eğer bir hükümet, bir taraftan trenle yolculuk için bilet almayı zorunlu görür, diğer taraftan biletsiz yolculuk için de bazı boşluklar bırakırsa, bilet almaya yanaşan yolcu oldukça az çıkacaktır. Ancak, biletsiz yolculuk yapmak ağır ceza kapsamına giren bir suç sayılacak olursa, bilet almayan bir şahıs trenle yolculuk etmeye cüret gösteremeyecektir. Aynı şekilde, ülkemizde faiz kanunen yasal olduğu, faizli ahş-verişe müsaade edildiği, kendi hükümetimiz bizzat faizli alış-veriş yaptığı ve mahkemelerimiz faiz lehine kararlar aldığı müddetçe hükümetin ya da herhangi başka bir müessesenin faizli sistem yerine kâr-zarar ortaklığına dayalı bir banka sistemini başarıyla yürütmesi kesinlikle mümkün değildir. Şu da var ki, öncelikle faize dayalı bankacılığın kanunen yasaklanması durumunda kâr-zarar ortaklığına dayalı bir sistemin gelişme göstereceğinden tamamiyle ümitliyiz. Kâr-zarar ortaklığından şunu kastediyorum: Bu sistemde kâr ve zarara tüm ortaklar (hissedarlar) ortaktırlar. Faizin ülke içinde yasaklanmasından sonra dış ticarette de bundan kurtulunabilir. Böyle bir şey inşaaîlah herhangi bir çekişmeye yol açmayacak, dostça yollarla ticari ilişkilerde bulunarak diğer ülkeleri de faizsiz bir ticarete razı edebileceğiz.
İslâmî Hükümet ve Millîleştirme
Soru:
Islâmî hükümetin, millîleştirme konusunda nasıl bir politika izlemesi gerekir?
Cevap:
Bu meseleyi İslâm'ın ışığında incelemeye çalıştım. Bu noktada şunları söyleyebilirim: İslâm, üretim kaynaklarını
millîleştirme programını temel bir prensip olarak benimse-memektedir. Bu, İslâm'ın toplumsal düzeninin mizacına aykırıdır. İslâmî bakış açısına göre, herhangi bir ülkenin Genel Meselelerinin çözümü tüm üretim araçlarının millîîeştirilmesmde yatmamaktadır. Şu da var ki, herhangi bir sınaî veya ticarî kuruluşun özel sektör elinde geliştirilmesinin mümkün olmadığı tecrübe ile sabit ise, böylesi bir durumda bu tür kuruluşlar devletin kontrolüne verilebilir.
İslâmî Hükümet ve Suistimalci Memurlar
Soru:
Günümüz memurlarının büyük bir çoğunluğunda yüce ahlâk ve görevini yerine getirme duygusu dumura uğramıştır. İslâmî bir hükümet bu gibi memurlardan nasıl istifade edebilir?
Cevap:
Devlet memurlarının ve halkın diğer bazı kesimlerinin ahlâkî tavır ve davranışlarının tüm halkın yaşantısını ifsad ettiğinde hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bu oldukça hassas ve karmaşık bir meseledir. Herşeyden önce, ahlâkî suçların kesinlikle Allah'tan korkmamak ve ahireti düşünmemekten kaynaklandığı hadisesi inkâr edilemez bir gerçektir. Bu bozukluğun temel sebebidir. Ancak, buna bizim toplumsal yaşantımızda karşılaştığımız ve onlar vesilesiyle bozukluğun dört bir yanı sardığı birçok sebep de ilave edilebilir. Meselâ: Bizim toplumumuzda yüksek tabakayı temsil eden güruh nihai derecede sefih ve israfçı bir yaşam tarzını benimsemiş durumdadır. Bu tabakanın gereksinimleri sadece yemek içmek, gününü gün etmek ve çocuklarım okutmakla sınırlı kalmamaktadır. Bu insanlar diğer bazı uğraşıları için de milyonlarca rupi harcamaktadırlar. Ülke yönetimini yürüten kesim de bu tabakadandır. Üst tabakadaki insanların hareketlerinin alt tabakadakileri de etkilediği ve onlar için de örnek teşkil ettiği şeklinde bir kural vardır. Orta tabaka, üst tabakadan; alt tabaka da orta tabakadaki insanlardan etkilenmekte, dolayısıyla bu hâl toplumsal bir sorun haline gelmektedir. İşte bu orta tabaka ile toplumun en alt tabakasındaki insanlar, kendi yaşam seviyelerini yükseltebilmek için yasal olsun olmasın, her çeşit yola başvurmayı kendileri için meşru saymaktadırlar.
Şimdi, siz eğer bütün bu meseleleri halletmek istiyorsanız, bir tabakanın ıslahı ile -o da bir kanun tasarısı ile- meselenin halledilebileceği beklentisi içerisinde olmamalısınız. Bu hastalığın kökleri toplumumuzun damarlarına kadar işlemiş bulunmaktadır. İslâm'ın şöyle bir usûlü vardır: O, toplumdaki bozuklukları ortadan kaldırırken sadece kanunlarla iktifa etmemektedir. Bilakis, İslâm ortadan kaldırmak istediği bozuklukla her boyutta ve yaşamın her safhasında savaş vermektedir. O, eğitim ve Öğretim aracılığıyla, tebliğ ve telkin aracılığıyla, ıslah ve Önleyici tedbirler aracılığıyla ve bütün bunlarla birlikte kanuni düzenlemeler ve yaptırımlarla kötülükleri ortadan kaldırmaktadır. İslâmî bir hükümetin toplumun ıslahı için bütün bu işleri yapması gerekmektedir. Eğitim ve öğretim müesseselerinin, yayınevlerinin, gazetelerin ve medyanın tüm gücünü bu iş için kullanması lâzım gelir. Bütün bunlardan daha önemlisi ise, üst tabakanın savurganlığına yol açan sebepleri fiilen ortadan kaldırmaktır. Bu tabakaya mensup insanlardan devletin üst kademelerinde bulunan kişilerin maaşlarını arttırmak yerine azaltmak gerekmektedir. Çünkü onları böyle gereksiz harcamalara iten dolgun ücretleridir. Alt seviyelerde iş yapan memurların ücretlerini ise fazlalaştırmak lazımdır. Çünkü, çoğu zaman temel ihtiyaçlarını karşılama kaygusu onları uygunsuz işler yapmaya mecbur etmektedir. Anladığıma göre alt ve orta tabakadaki memurların ekseriyeti rüşvet yemek vb. uygunsuz işlere bulaşmak istememekte, ancak bazı durumlarda buna mecbur kalmaktadırlar. Behemehal durumumuzun ıslahı için bütün bu girişimlerin yapılması kaçınılmazdır. Öngördüğümüz bütün önlemlere rağmen bazı kimseler rüşvet ve hıyanetten vazgeçmezlerse; bu gibi suçlular için herkesin önünde aleme ibret için uygulanacak cezaları içeren kanunlar çıkarılmalıdır.
Böyle bir çözüme karşı bazıları bütçenin bir anda kabaracağı gerekçesiyle itiraz ediyorlar. Onlara cevabım şudur:
Eğer bizim resmi ve yarı resmi memurlarımızın hepsi dürüst insanlar olurlar ve ekonomik durumları da iyileşirse, hükümet gelirleri rahatlıkla iki katına çıkarılabilir. Çünkü, rüşvet, hile ve hıyanet yüzünden hükümetin birçok geliri hazineye kadar ulaşamamaktadır. Eğer hükümet bu gelirlerden mahrum bırakılmazsa, ücretlere yapılacak zamları kolaylıkla karşılayabilir. Şu da var ki, bu girişimi başlatabilmek için hükümet belki de özel sektörden faizsiz borç almak durumunda kalacaktır. Ancak, eğer halkın hükümete güven ve itimadı olursa, bu gibi ıslahatçı programlan finanse etmek için faizsiz borç (kredi) bulmak hiç de zor bir iş olmaz. Eğer hükümet, memurlar ve halk, bu hamle içerisinde kendi vazifelerini dürüstçe yapar ve birbirleriyle dayanışma içerisinde olurlarsa, belki de birkaç sene içerisinde rüşvet ve hıyanetin adı sanı kalmaz, yok olur gider. Her şahıs kendi gereksinimlerini caiz yollardan elde etme imkânına kavuşur.
Ön Ödeme İle Alış-Veriş
Soru:
Acaba, İslâmî açıdan malı almadan ön ödeme ile ahş-ve-riş (fonvard transaction) caiz değil midir?
Cevap:
Bu aslında uzun bir konudur. Ancak, bunun kısa cevabı şu şekilde verilebilir: İslâm'da malı almadan ön Ödeme ile yapılan alış-verişin sadece bir şekli caizdir ve buna "bey'i selem" denilmektedir. Bey'i selem'in gerçekleşebilmesi için birkaç şartın yerine getirilmesi gerekmektedir.
1. Alış-verişi yapılan şeyin ismi, kalitesi ve özellikleri tamamen belirlenmiş olmalı ve pazarda numunesi bulunabilmelidir.
2. Alan ve satanın belli olması lazımdır.
3. Alış-verişi yapılan şeyin miktarı, kıymet ve evsafı belirlenmiş olmalıdır.
4. Satıcının alıcıya malı teslim edeceği vaktin de belirlenmiş olması lazımdır.
5. Ön ödeme ile alış-veriş durumunda tüm ödemenin yapılmış olması da lazımdır.
Eğer bu şartlardan bir tanesi bile eksik olursa, alış-veriş geçersiz kabul edilir.
Faiz ve Dış Ticaret
Soru:
Kendisiyle ticari ilişkide bulunduğumuz dış ülkelerdeki tüccarlar bizden faiz almamaya mecbur kalırsa kendi malının fiatını artırmaz mı? Böyle bir davranışla faize dayalı ticarete son vermemiz pratikte faydısız kalmaz mı?
Cevap:
Eğer yabancı tüccarlara ödenmesi gereken paralar için düzgün ve güvenli bir sistem oluşturulursa, onlar büyük bir ihtimalle mallarının fiyatını arttırmazlar. Ancak, bize verdikleri ticari malların fiyatını yükselteceklerini farzetsek bile, ticaretimiz harama bulaşmaktan korunur. Bu durumda bizim ticaretimiz -harama bulaşmış olmayacağından- gerçekte zarar eden bir ticaret değil, kâr eden bir ticaret olur. Buna ilaveten, bizim ekonomik yaşamımızdaki bu İslâmî devrim tüm dünya için bir örnek teşkil eder. İnşaallah, bizim fiilen uyguladığımız örnekten esinlenerek, tüm milletler faizin ne caiz ve ne de kaçınılmaz olduğu hususunda sadece ikna olmakla kalmayacaklar, bunu kabul de edeceklerdir.
Soru:
Günümüz dış ticaretinde karşılaştığımız güçlüklerden bir tanesi de dış ticaret yapabilmek için bankada akreditif (Letter of Credit) açılmasının zorunlu olmasıdır. Faizsiz olarak da akreditifin açılması mümkün değildir? Ne yapmamızı önerirsiniz?
Cevap:
Günümüz şartlarında, dış dünya ile ticaret yapmak isteyen insanın ister istemez bir takım zorluklarla karşılaştığı doğrudur. Bu zorluklar, hükümetin sizi desteklemediği ve hükümetin dış ticarette bizzat faizden kurtulmak için gayret göstermediği zamana kadar sürecektir. Lakin, eğer hükümet çeşitli ülkelerle faizsiz temeller üzerinde anlaşma yapmaya çalışır, ülke içinde de faizsiz bir mali düzen oluşturmaya gayret göstererek dış ülkelerle ticari bağı bulunan iş çevrelerinin ödemelerinde yardımcı olursa, bütün bu güçlüklerin çözümü kolay bir şekilde bulunabilir.
Faizli Dış Sermaye
Soru:
İslâmî bir hükümet faizli yabancı sermaye ile ülkede yatırım yapılmasına müsaade edebilir mi? Bu gibi yatırımlara izin verilmemesi durumunda endüstriyel gelişme plânında bir duraksama söz konusu olmaz mı?
Cevap:
îslâmî bir hükümette herhangi bir müslümana veya gayri müslime, yerli veya yabancı yatırımcıya faizle iş yapma müsaadesi kesinlikle verilemez. Eğer ülkede faiz ortadan kaldırılırsa, dış sermaye çevreleri kendiliğinden ülkeyi ter-kedecektir. inşaallah böyle bir şey bizim lehimize olur. Tarihte, yabancı sermaye ile kalkınmaya çalışırken, kalkınma yerine çok daha uzun bir süre daha büyük problemler arasında sıkışıp kalmayan bir ülke göremiyoruz. Bizim hem ticari ve hem de endüstriyel alanda kendi yerli sermayemizle kalkınmayı gerçekleştirmeye çalışmamız lazımdır.
Zekata İlave Olarak Gelir Vergisi Almak da Caiz midir
Soru:
İslâm'da zekatla birlikte gelir vergisi almak da caiz midir?
Cevap:
Evet, İslâmî devlette bu ikisi de caiz olabilir. Zekatın verilebileceği yerler Tevbe Sûresinde açıklandığı üzere tamamen belirlidir.[8] Aynı şekilde zekat oranları ve zekatla ilgili diğer ayrıntıları Peygamber Efendimiz belirlemişlerdir. Bu noktada herhangi bir arttırma ya da eksiltme caiz değildir. Şu halde, devlet başka ihtiyaçlarını karşılamak için gerek görürse halktan mali yardım talebinde bulunabilir. Eğer bu yardım zorunlu tutulursa, vergi; zorunlu tutulmayrp da kendi isteğiyle olursa bağış ve geri verilmesi şartıyla olursa, borç (loan) olur. Zekat ve bu çeşit diğer algılar ne birbirinin yerini alabilir ve ne de biri diğerini düşürür. Usulen söz konusu meselenin cevabı bu şekildedir, ama bununla birlikte ben sizi şu noktada da temin etmek istiyorum: Eğer bizim ülkemizde gerçek mânâda bir İslâmî hükümet kurulur ve dürüstçe yürütülürse, bugün alındığı kadar çok vergi almaya gerek kalmaz. Günümüzde vergi meselesi ile ilgili olarak ne tür hıyanetler yapıldığını ve ne tür oyunlar döndüğünü siz de gayet iyi biliyorsunuz. Bir taraftan alınan vergilerin ancak onda biri gerçek amacı için kullanılırken, diğer taraftan vergi kaçırma (evasion) yolunda genel bir eğilim oluşmaktadır. Eğer sistem düzeltilirse, mevcut şartlarda alman vergilerin dörtte biri bile yeterli olur. Vergilerden faydalanma oranı ise dört beş katma çıkar.[9]
Faizle İlgili Birkaç Sorun
Soru:
Ekonomi bölümü öğrencisiyim. Bu yüzden, İslâm'ın ekonomik yapısı ile ilgili elime ne kadar kitap geçtiyse, hepsini okudum. Faizle ilgil ibazı bölümleri defalarca okumama rağmen yine de bazı meseleleri anlayamadım.
Daha Fazla Harcama Politikası
Birkaç gün önce size yazarak şöyle bir şey sormuştum: "Siz tüketim konusunda o kadar teşvikkâr davranıyorsunuz ki, böyle bir durumda İslâm devletinde sermaye eksikliği çekilir ve endüstriyel gelişme durur". Siz buna cevap verirken, "Faiz" isimli kitabınızdaki ilgili bölümleri tekrar okursam, soruma cevap bulacağımı yazmıştınız. Ben söz konusu bölümleri birkaç defa okumama rağmen kafamdaki sorulara cevap bulmuş değilim. Bu yüzden ben sizin 'Faiz" isimli kitabınızda ortaya koyduğunuz delilleri buraya olduğu gibi aktararak kendi itirazlarımı yazıyorum.
Siz, eğer herkes cömertçe harcama yaparsa, herşeye talebin fazlalaşacağını ve bunun sonucu olarak da üreticinin (producers) üretimini artıracağını, bunun da daha fazla işçiye gelir imkanı sağlayacağını iddia ediyorsunuz. Üretici gelirlerinin artması sonucunda eşyaya talebin daha da çoğalacağını belirtiyor ve bir taraftan üretim işçilerinin geliri ve yaşam seviyesini yükselten, diğer taraftan da üreticinin kâr ve kazancını çoğaltan bir sistemin kurulacağını vurguluyorsunuz.
Bundan sonra, endüstrinin gelişmesinin artan sermaye ve artan gelirden elde edilen tasarruflarla sağlanacağını
söylüyorsunuz.
Şimdi isterseniz benim itirazlarımı nakledeyim: Başlangıçta belirtmeliyim ki, faizin ortadan kaldırılmasından sonra mevduat birikiminin duracağında hiçbir şüphem yok. Benim tüm itirazım daha fazla harcama politikasının doğru bir politika olmadığı üzerindedir.
Siz, ülkenin daha önceden endürstriyeljplânda tam anlamıyla gelişmiş olduğu teorisinden hareketle sermayeye ihtiyaç olduğunu belirtiyorsunuz. İkinci teoriniz ise, halkın tasarruflarını biriktirmeyi adet haline getirmelerinden dolayı ülkede endüstriyel kapasitenin tam manâsıyla kullanılamadığı fikri üzerine oturuyor.
Ben birinci neticeyi şu şekilde çıkardım: Siz, endüstrinin ülke içi kazancının sermaye eksikliğini gidereceğini söylüyorsunuz. Ancak bu, endüstrinin geçmişten daha iyi bir gelişme gösterdiği bir durumda geçerlidir. Endüstrinin hiç olmadiği ya da daha başlangıç merhalesinde bulunduğu bir ülkede, sırf ülke içi sermaye ile ya da biraz yabancı sermaye katkısı ile gereksinimlerin karşılanması mümkün değildir. Örnek olarak Pakistan'ın altı yıllık kalkınma plânını ele alalım. Bu plân bizim temel gereksinimlerimiz açısından son derece basit olmasına ve bu plânda ülke gereksinimlerinden daha çok yatırım meselesi dikkate alınmasına ve bu plânı tam manâsıyla uygulayabilmek için endüstriyel ve ulusal sermaye birbirine katılmasına, bu amaçla yabancı sermaye de kullanılmasına rağmen sermaye gereksinimleri karşılanamamakta ve hükümet açık veren bir bütçe hazırlamaya mecbur kalmaktadır. Aynı durum Hindistan, Endonezya, Japonya vb. gibi ülkelerde de söz konusudur. Geri kalmış ülkelerden hiçbirinin ulusal sermayesi, o ülkenin endüstriyel gereksinimlerini karşılamak için yeterli değildir. O halde, "endüstri kesiminin kendi sermayesi ile gerçekleştirdiği yatırımlar, bizim endüstriyel gereksinimlerimizi karşılamak için yeterlidir" sözü nasıl gerçekçi olabilir?
İkinci neticeye ise şöyle vardım: Siz, halkın daha fazla para harcaması durumunda iş imkanlarının artacağını, üreticilerin daha fazla üretim amacıyla daha fazla işçiye iş imkanı sağlayacağım söylüyorsunuz. Ancak bu, üstün bir endüstriyel gücün varolması durumunda geçerlidir. Eğer endüstride kapasitesinin üstünde çalışma gücü yoksa, yani; fabrika kendi iş kapasitesinin altında çalışmıyorsa ya da genellikle çoğu geri kalmış ülkelerde olduğu gibi fabrika diye bir şey söz konusu değilse, daha fazla harcamanın enflasyonu körüklemekten başka bir neticesi olamaz. Başka ülkeler bir tarafa, biz bunun acı tecrübesini kendi ülkemizde yaşadık. Fabrikaların gece-gündüz çalıştığı savaş zamanlarında, paranın fazla olması dolayısıyla, halk cömertçe para harcıyordu ve o dönemde endüstride de sözde bir ilerleme olmuştu. Ancak, enflasyon da iyice artmıştı. O halde, fazla harcamanın endüstriyi geliştireceğini söylemek ne ölçüde doğru olabilir? Bu durumda, sizin sunduğunuz ekonomik modelin kalkındırıcı değil de geri bıraktırıcı olduğunu söylemek daha doğru olmaz mı? Sizin sunduğunuz reçete geri kalmış ülkeler için değil, gelişmiş ülkeler için yararlı olabilir.
Bu, sizin sunduğunuz ekonomik modelin bir analizi ve benim onun üzerine eleştirim idi. Şimdi ben burada "daha fazla harcama" politikası aleyhine birkaç delil sunmak istiyorum:
1. Ekonomik görüş açısından her çeşit harcama faydalı değildir. Eğer fazla kazanç endüstriyel yatırımlarda kullanılmak yerine pahalı ev, elbise, mobilya vb. şeylere harcanırsa, bunun ulusal endüstriye hiçbir faydası dokunmaz, tersine zararı dokunur. Çünkü, harcanan meblağ endüstriyel yatırıma dönüştürülememiştir. Ayrıca, bu kadar meblağ endüstriyel üretime katkıdan geri bırakılmıştır. Aynı şekilde, harcanan miktarda endüstri ürünleri de satılamamıştır. Bu gibi harcamalar haram olmadığından engellenemez de. Bunun içindir ki "daha fazla harcama" politikası ekonomik kurtuluş için çözüm değildir.
2. "Daha fazla harcama" politikası geri kalmış ülkeler için zararlıdır. Bu gibi ülkelerde sözde bir endüstri var olduğu için harcamalar ve tercihler daha çok ithal edilmiş mallara yapılmaktadır. Bunun sonucu olarak da dövize olan ihtiyaç artmakta ve bunun yükü devletin sırtına binmektedir.
Geri kalmış ülkelerin dış dünyadaki kaynakları sınırlı olmakta ve ithal mallarına harcama yapanların baskıları sonucu endüstriyel gelişmede kullanılacak makinaların ithali için geriye oldukça az yatırım imkanı kalmaktadır. Bu sebeple, "daha fazla harcama" politikası endüstriyel gelişmeyi ciddi bir şekilde baltalamaktadır. Ülkedeki enflasyon çarkının dönmesini hızlandıracağından, harcama baskısının arttığı bir ortamda tüketim mallarının (consumption goods) ithali de önlenemez. Biz bu iki alternatifi de iyici denedik. İlk alternatifi ekonomik tedbirler paketiyle Fazlurrahman Bey 'denemişti. İkinci alternatifin denemesi ise 1953'ten beri yapılıyor ve her iki tecrübenin neticesi de gözler önünde.
3. "Daha fazla harcama" politikası ile, hızlı endüstriyel gelişme isteği birbirine tamamen zıttır. Her ülkenin kaynakları sınırlıdır ve bu kaynaklar iki şekilde, tüketim (consumption) ve üretim (production) şeklinde kullanılmaktadır. Tüketim talebini (consumption demand) karşılamak için ne denli fazla kaynak harcanırsa, endüstriyel yatırım gereksinimlerini karşılamak için geriye o denli az kaynak kalaçaktır. Elimizde Alaeddin'in sihirli lâmbası yok ki, istediğimiz zaman istediğimiz kadar sermayeye sahip olalım ve istediğimiz amaçla kullanıp gelecekten endişe etmeyelim. Bu gerçeği ispatlamak için sayısız örnekler verilebilir. Ben burada sadece anlaşılması kolay bir misal vermekle yetirece-ğim: İngiltere'de, bugün bile, imkan ve kaynakların kıtlığı daha fazla ev yapılmasına elvermemektedir. Ne denli fazla yatırım çimento ve demir için harcanırsa, o denli az yatırım endüstriyel gelişim amacıyla kullanılacaktır. Bu yüzden, ekonomi konsülü her endüstri dalı için kota uygulamakta ve böylece her dala en azından belli bir hisse ayrılmasını sağlayarak hiçbir iş kolunun aksatılmamasma çalışmaktadır.
4. Geri kalmış hiçbir ülke, tüketim harcamalarını (con-sumption expenditure) kısmadan ve ulusal gelirin belli bir oranını tasarrufa ayırmadan kalkınamaz. Dış yardımlar ve yabancı sermayenin miktarı ne oranda büyük olursa olsun, böyle bir ülkenin yatırım gereksinimlerini karşılamaya yetmez. Eğer bu gibi ülkeler tüketim harcamalarını (consump-tion expenditure) kısmaya ve imkanlar ölçüsünde ulusal gelirden tasurruf etmeye yanaşmazlarsa, sürekli olarak endüstriyel gelişme ve kalkınma rüyaları görürler. Ancak bu rüyaların gerçekleşmesi için uzun bir zaman beklemek ve birçok fedakarlığa tahammül etmek zorunda kalırlar. Bu iddiamızın en canlı delili bugünkü Rusya ve Japonya modelleridir. Siyasi yönden iki ülke arasında gökten yere kadar farklılık olduğu halde, iki ülke de ekonomik kalkınma için aynı metoda başvurmuşlardır. Her iki ülke de ekonomik açıdan bizim gibi kötü bir durumdaydı. Yabancı sermaye bulamamış olmalarına rağmen süratle sanayileşmek istiyorlardı. Bu sebeple, söz konusu ülkeler tüketim harcamalarını (con-sumption expenditure) kısmışlar ve ulusal gelirin belli bir oranını zorunlu tasarrufa ayırarak elde edilen sermaye ile ulusal endüstrilerini kurmuşlardır.
Bankacılığın Gelişmesi
Benim ikinci itirazım "Faiz" isimli kitabınızın ikinci bölümünde bankacılık üzerine yapmış olduğunuz analizle ilgilidir. Siz 121. sayfadan 123. sayfaya kadar olan bölümde bankacılığın tarihi üzerinde dururken şöyle diyorsunuz: "Nasıl ki ilk zamanlar sarraflar emanet olarak aldıkları altınları borç olarak vermeye başlamışlar, sonra da birikmiş altınların gücüyle on katı daha fazla borç verme kapasitesine ulaşmışlarsa; aynı şekilde, bankacılar da yüzde doksanı karşılıksız olan paraları piyasaya sürerek şöyle ya da böyle bu parayı sahiplenmişler ve bunu toplumun başına borç şeklinde yıkarak, karşılığında yüzde on, yüzde on iki faiz almaya başlamışlar ve bu devamlı sahtekarlık dolayısıyla ülke varlığının yüzde doksanını ellerine geçirmişlerdir."
Ben, sizin bu analizinize tamamen karşı çıkıyorum. Benim, sizin açıkladığınız bankacılığın tarihiyle bir alıp veremediğim yok. Ben, sizin yukarıdaki satırlardan naklettiğim görüşlerinize katılmıyorum.
Ben şöyle diyorum:
1. O sermaye sahte değildir.
2. Bankerin malı değildir.
3. Toplum üzerine zorla borç şeklinde yıkılmamıştır.
4. Bankacılar ülkenin mal varlığının yüzde doksanının sahibi olmamışlardır.
5. Piyasaya para sürme işi bankacılığın başlangıcında değil, zaman içerisinde olmuştur.
Bütün bu söylediklerimi ispatlayabilmek için bankacılık gerçeğim kendi anladığım şekliyle burada şu şema yardımıyla anlatmak durumundayım.
Bir şahıs banka açmaktadır. Bu şahsın elinde ne bir sermaye vardır, ne de bir kimse ona mevduat şeklinde sermaye bırakmıştır. Çünkü, banka işe sıfırdan başlamaktadır ve bu durum şemada B=0 ile gösterilmiştir, "A" şahsı gelmekte, 100 lira kredi istemektedir. Banka bunu kabul etmekte, ancak nakit olarak birşey verememektedir. Dolayısıyla "A" şahsının hesabına 100 lira işlemektedir. Bu durum şemada "A+100" olarak gösterilmiştir. Bankadan pazara giden "A", orada bazı alış-verişler yapmakta ve karşılığında 100 liralık çek vermektedir. Şimdi çek "C" şahsının eline geçer ve "C" bu çeki bankaya yatırır. Bu durumda banka "A" şahsının hesabından 100 lira çıkarmaktadır. Şemada bu durum "A+100-100=0" şeklinde gösterilmiştir. Hesaptan çıkarılan para şimdi "C" şahsının hesabına geçirilmekte ve bu "C+100" ile gösterilmektedir. Böylece, karşılığında hiçbir merkez bankası banknotu verilmemiş olmasına rağmen pazarda 100 liralık değeri olan birşey "C" şahsından "A" şahsına geçmiş bulunmaktadır. Yalnızca banka hesabına 100 liranın yazılma-sıyla iktifa edilmiştir. Bankanın (B) elinde önceden de bir meblağ yoktu, şimdi de yoktur. Daha sonra çeki elinde bulunduran "C" şahsı mal olarak 100 liralık çeki "D" şahsına vermektedir. Banka bu durumda "C'nin hesabından 100 lira eksiltmekte ve bunu "D'nin hesabına işlemektedir. Kısaca söyleyecek olursak, bir ticaret çarkı kurulmaktadır. Bankerin elinde hiçbir meblağ olmamasına rağmen 100 liralık kredi açtığı ve banka kredisinin banknotlar gibi geçtiği açıkça anlaşılmaktadır. Bankanın açtığı bu kredi ile, tıpkı normal banknotlarla yapıldığı gibi alış-veriş yapılabilmekte ve banka işe sıfırla başlamış olmasına rağmen 100 liralık bir kazancın sahibi olmaktadır. Siz bu durumu görünce, bankerin sahtekarlık yaptığı, kendi icad ettiği sahte paraları sahiplenerek bunu toplumun üzerine kredi şeklinde yıktığı ve aynı şekilde kredi miktarınca milli varlığı gasbettiği feryadını basıyorsunuz. Şunu sormak istiyorum: Bu feryadınızın gerçeği yansıttığını söyleyebilir miyiz?
Benim bankeri işe sıfır sermaye ile başlatmamın nedeni, sizin suçlamalarınızın ağırlığının tüm açıklığıyla ortaya çıkması ve piyasaya para sürmede bire on oranı sınırlamasının engel teşkil etmemesi içindir. Bir şahıstan diğer şahsa geçen meblağın belirli bir meblağ olması da hesaplarda kolaylık sağlamak içindir.
Benim vermiş olduğum misalde şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: Bankanın elinde avucunda bir kuruş bile olmamasına rağmen banka "A" şahsından 100 lira alacaktır. Çünkü o, bankadan bu tutarda kredi almıştır. Bu meblağa ilaveten banka faiz de alacaktır. Ancak, bununla birlikte banka hesabında "D" şahsı adına 100 lira bulunmaktadır. Yani banka "D"ye 100 lira verecektir. Başka bir deyişle bir taraftan faiz+100 lira alırken, diğer taraftan uhdesinde vermesi gereken 100 lira da bulunmaktadır. Şimdi tüm mesele açıklık kazanmaktadır.
1. Bankanın icad ettiği meblağ bankanın malı değildir. O tasarruf şahinin, yani "D" şahsının malıdır. Banka sadece faiz meblağının sahibidir.
2. Bu sebeple banka herhangi bir sahte sermaye icad etmemiştir. Bankanın yaptığı iş, tasarruf sahibinin mevduatını krediye dönüştürmekten ibarettir.
3. Banka, toplumun malvarlığının yüzde doksanının sahibi olmamaktadır.
4. Banka, toplumun başına zorla kredi yıkmamaktadır. Mevduat sahibi istediği zaman bu çarkı durdurabilir.
"D" şahsı bankadan nakit 100 lirasını istediğinde banka "A" şahsından borcunu ödemesini ister. "A" şahsı 100 lira + faizi bankaya geri verir. Banka "D" şahsına 100 lira nakit para ile birlikte bir miktarda faiz verir ve faizin bir kısmını da kendi alır. Şu an banka yeniden boşalmıştır. Ne herhangi bir kişide alacağı vardır, ne de başka bir kişiye borcu.
Eğer bankalar sahte para dolaştırabilselerdi, hiçbir zaman başarısız olmamaları lazım gelirdi. Bankaların başarısız olmalarının sebebi, sahte para yapamamalarıdır. Mevduat sahipleri mevduatlarını geri çekmek istemekte, fakat bankalar bazen verdiği kredileri bu kısa zaman içerisinde geri alamamaktadır. Mevduat sahiplerinin mevduatlarını kısa zamanda nakit olarak almak istemeleri sebebiyle, banka, mevduat sahiplerinin isteğini karşılamaktan aciz kalmakta ve tehlike çanları çalmaya başlamaktadır.
Yazdıklarınızdan, sarrafların ekonomik gelişmelerinin başlangıcında ellerinde bulunan "bir''i ona katladıkları, şimdi ise bu durumun sona erdiği görüşüne sahip olduğunuz anlaşılıyor. Ancak, bu durumun hâlâ devam etmekte olduğu bir gerçektir. Bugün her banka bir lira karşılığında on liralık kredi açmaktadır. Fark sadece şuradadır: Önceden bankalar krediyi senet şeklinde verirlerdi, şimdi ise çek olarak veriyorlar. Ancak, senet ve çek mahiyet itibariyle aynıdır. Her ikisi de bankanın ödemesi gerekin meblağa delalet etmektedir. Siz, piyasaya para sürülmesi (cheation of money) yollarını çok iyi bildiğiniz için burada bu konuyu yeniden tekrarlamanın bir faydası yoktur. Ben sadece şunu söylemek istiyorum: Ya benim anlayışımın kıtlığından ya da sizin ifade tarzınızdan, sizin bu meseleyi bankacılık tarihinde eski bir bab-mış gibi değerlendirdiğiniz zehabına kapıldım. Acaba bu tahminim doğru mu?
Karşılıksız Paranın Piyasaya Sürülmesi
Benim üçüncü ve son sorum herhangi bir itiraz olmayıp, fıkhı bir soru niteliği taşıyor.
İslâmî bankacılık sisteminde, ticari bankaların piyasaya karşılıksız para sürmelerine müsaade edilecek mi? Bu işin şer'î yönü nedir? Eğer buna müsaade edilmezse, kredi sistemi içerisinde esneklik nasıl sağlanacaktır?
Yaptığım itirazlara tatmin edici cevaplar vererek beni ikna etmeniz dileğiyle.
Cevap:
Sorularınıza kısaca cevap veriyorum. Ayrıntılara inme imkanına sahip değilim. Sadece bazı noktalara işaretle iktifa edeceğim.
Birinci itirazınız iki teori üzerine oturmaktadır:
1. Daha fazla harcama" telkini yapılır yapılmaz, halkın gözü kapalı harcamalara girişeceğini ve tasarruf etme ya da parayı herhangi bir işe yatırma temayülünün Öleceğini zannediyorsunuz.
2. Daha fazla harcama" sözüyle kasdedileni, gücün üzerinde ve gereksinimleri gözardı ederek yapılan lüks harcamalar olarak algılıyorsunuz.
Halbuki bu iki teori de doğru değildir. Harcama temayülü zamanla artacaktır. Eğer harcama temayülünün artmasıyla birlikte endüstriyel gelişme için de çalışma yapılırsa, bu iş için yeterli para da bulunmuş olur. Bu iki şeyin dengeli bir şekilde büyümesiyle de endüstriyel gelişme sağlanacaktır. Bunun neticesinde de endüstri ürünlerinin tüketimi artar ve endüstrinin daha fazla gelişmesine kaynak ve imkan hazırlanmış olur. Dahası biz harcama ile, insanın kendi şahsı için yaptığı harcamaları değil; Allah yolunda yapılan infakı kastediyoruz. Böyle olunca, paranın büyük bir bölümü, günümüz şartlarında satmalma gücü iyice düşmüş halk kesimlerine gidecek ve bu kesim satm alma gücüne eriştikten sonra her türlü ihtiyaçlarını karşılama yoluna gidecektir. Bu yolla, filizlenmekte olan bütün endüstri dalları sulanmış olacaktır. Benim bu iki görüşümün arkasında şöyle bir temel varsayım söz konusudur; Ülke yönetimi öyle kimselerin elindedir ki, onlar bir taraftan genel ahlâkın ıslahı ve sıhhatli bir düşüncenin oluşturulması için gayret gösterirken, diğer taraftan ülke içerisinde elde edilmesi mümkün tüm kaynakları kalkınmaya yönelik girişimlere oldukça akıllı bir şekilde yatırmaktadırlar.
Bankacılık ile ilgili olarak yazdığım yazılarda, Önce modern bankacılığın başlangıcı üzerinde durdum. Daha sonra ise yavaş yavaş canlanarak, şimdi bu işin nasıl yürütüldüğünü anlatmaya çalıştım. O yazıdan benim gayem, bankacılık üzerinde teknik açıklamalarda bulunmak, bilimsel araştırmalar yapmak değildi. Benim asıl amacım, bu sistemdeki kusurlu yönleri göstermek ve bu kusurları bu sistemden izale ederek bankacılık sistemi için gerekli olan asıl ihtiyaçların nasıl giderilebileceğini anlatmaya çalışmaktı. Bu yüzden ben daha ayrıntılı konulara girmedim. Siz itiraz ederken, bankacılığın doğuşu ve gelişmesinin üç merhalede izah edildiğine dikkat etmemişsiniz. Bu yüzden siz, tüm konuyu bir merhale gibi görerek, ilk devirlere ait şeyleri günümüzdeki durumla ilgili zannetmişsiniz. Yine siz, şu anda mevcut olan durumu da sadece bir varsayım şeklinde gündeme getiriyorsunuz. Halbuki benim üçüncü merhale başlığıyla gündeme getirdiğim konu şu anda bankacılığın ona uygun olarak çalıştığı usûl ve prensiplerle ilgilidir. Siz -eğer yanınızda kitap varsa [Mevdûdi'nin "Faiz" isimli kitabı kastediliyor (Çev) konuyu bu tasniflere uygun olarak okursanız, itirazınızın ortadan kalkmış olduğunu göreceksiniz. Benim piyasaya karşılıksız para sürülmesini (creation of money) bankacılık tarihinde sırf eski bir usûl olarak gördüğümü iddia etmeniz de doğru değildir. Bunun hâlâ geçerli olduğunu ben de biliyorum. Ancak üçüncü merhalede buna değinmememin sebebi, bu merhalede üzerinde durulan tüm konunun bununla ilgili olmamasından dolayıdır. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, benim tartıştığım mesele bankacılığın teknik yönü olmayıp, İslâmî görüş açısından bu sistemin zararlı yönlerini ortaya koyarak, ıslahı üzerinde bazı öneriler getirmektedir.
Son sorunuzu şöyle cevaplayabiliriz: Piyasaya karşılıksız para sürülmesinin ardında, eğer faiz ve hile yoksa, harama kaçan, sakıncalı hiçbir yön yoktur. Şimdi, ekonomik gereksinimler doğrultusunda piyasaya karşılıksız para sürülmesinde kusurlardan armmış sıhhatli bir sistemin nasıl kurulacağını belirlemek, sizin gibi bu konunun uzmanları olan insanların görevidir.[10]
Tercihli Hisseler
Soru:
Bir tekstil fabrikasında hisse sahibiyim. Fabrikadan aldığım kâr her sene aynı miktarda oluyordu. Bu sefer kârın neden hep aynı miktar üzerinden verildiğini öğrenmek için fabrikanın muhasebesine uğradım. Bana hisselerimin tercihli hisse olduğu, tercihli hisselerin kesinlikle zarara uğramadığı ve bu hisselerin devamlı olarak aynı miktarda kâr getirdiği cevabı verildi. Bana göre böyle bir kâr faizdir. Bu konuda bana yol gösterirseniz, memnun kalırım. Bunun faiz olması durumunda, hisseleri satarak bu işten yakamı kurtarmak istiyorum.
Cevap:
Bu tür hisseler faizin tanımı içerisine girmektedir. Sizin şu an için yapmanız gereken, ya bu tür hisseleri satmanız veya bu hisseleri belirli bir kâr yerine, kâr ve zarar ortaklığı ile çalışan hisselerle değiştirmenizdir.[11]
Müslüman Olmayan Ülkelerden Ekonomik Ve Endüstriyel Kredi Almak
Soru:
Bir ülkenin diğer ülkelerle ilişkisini keserek gelişmesini sürdüremediği günümüzde İslâmî bir hükümet diğer devletlerden ekonomik, askeri, teknik yardım almayı veya uluslararası bankadan faizle kredi almayı haram olarak mı görecektir? Maddî, endüstriyel, ziraî, bilimsel gelişme vs. alanlarda gelişmiş (advanced) ülkelerle, Orta Doğu, özellikle de İslâm ülkeleri (başka bir deyimle, bu atom devrinde sahip olanlarla, olmayanlar) arasındaki mesafe nasıl kapatılabilir? İslâmî bir devlette, ülke içerisindeki, tüm bankacılık ve sigorta sistemlerini terketmek yolunda bir siyaset mi izlenecektir? Faiz, komisyon, hava parası, kâr, kazanç, ahş-verişte simsarlık ve komisyonculuk için ne gibi bir ictihadi yol izlenebilir? Acaba, İslâm ülkeleri kendi aralarında faiz, kâr, kazanç vs. üzerinden herhangi bir şekilde borç alıp verebilirler mi?
Cevap:
İslâm devleti, hiçbir devirde gayri müslim devletlerle liş-kilerini kesmek gibi bir siyaset izlememiştir, bugün de izlemeyecektir. Ancak, borç almak demek, gayri müslim ülkelerin şartlarını kabul ederek devamlı borç isteyip durmak demek değildir. Böyle bir ilişkiyi zamanımızın himmeti az insanları ortaya çıkarmıştır. Eğer herhangi bir ülkede gerçek mânâda bir İslâm devleti kurulursa, böyle bir devlet maddi gelişmeden önce kendi halkının ahlâkî durumunu düzeltmek için çaba gösterecektir. Ahlâkî durumu düzeltmenin mânâsı, ülke yöneticilerinin ve yönetim mekanizmasının düzgün, ülke fertlerinin ise dürüst olması demektir. Ülkede yaşayan insanlar, kendi haklarından önce kendi vazifelerini göz önüne alan ve bu anlayışla hareket eden kişiler olmalıdırlar. Hepsinin gözünde devlet ve millet; uğrunda canlarını, mallarını, vakitlerini feda edebilecekleri, tüm emek ve kabiliyetlerini harcayabilecekleri yüce bir hedef olmalıdır. Ayrıca, yöneticilerin halka, halkın da yöneticilere tam bir güveni olmalıdır. Halkın, kendi idarecilerinin gerçekten de kendilerinin iyiliği için çalıştığına inanması gerekir. Eğer bu durum gerçekleştirilebilirse, bir milletin dışarıdan borç dilenmeye ihtiyacı kalmaz. Ülke içinde tayin ve tesbit edilen vergiler yüzde yüz tahsil edilir ve yüzde yüz o milletin gelişmesi, kalkınması yolunda sarfedilir. Ne vergilerin tahsili sırasında ve ne de vergilerin değerlendirmesinde bir yolsuzluk söz konusu olur. Bütün bunlara rağmen yine de borç alma durumu söz konusu olursa, milletin kendisi; gerekli parayı, bir kısmını gönüllü olarak yardın", şeklinde, bir kısmını faizsiz borç şeklinde ve diğer bir kısmını da kâr-zarar ortaklığı şeklinde devlet için bulur. Bana göre, eğer Pakistan'da Islâmî prensipler tecrübe edilse, belki cie oldukça kısa bir zamanda, başkalarından borç almak yerine başkalarına borç verecek bir konuma gelecektir.
Varsayalım ki, bizim yabancı ülkelerden faizle borç almamız kaçınılmaz oldu. Yâni; bizim gereksinimlerimizi yerine getirmemizin zorunlu olduğunu ve bunu gerçekleştirebilmek için de yeterli sermayemizin olmadığını varsayalım. Bu durumda başkalarından faizle borç alınabilir, ama ülke içerisinde faizli alış-veriş için yine cevaz verilemez. Ülkede faize son verilebilir ve bütün mali sistem (firancial system) faizsiz olarak yürütülebilir. Ben "Faiz" isimli kitabımda, bankacılık sisteminin faiz yerine kâr-zarar ortaklığı (profit slıaring) usûlüne uygun olarak yürütülebileceğini kanıtlamış bulunuyorum. Aynı şekilde sigorta meselesi de yapılacak bazı ıslahatlarla, İslâmdışı yollara sapmadan, faydalı olabilecek bir sisteme bağlanabilir. Komisyonculuk, kâr, hava parası, komisyon vb.lerinin ayrı ayrı şer'î durumları vardır. Islâmî devlet kurulunca, bu meseleler incelenerek ya önceki durum üzerine bırakılır veya gerekli değişiklik ve ıslahat yapılır.[12]
BEŞİNCİ BÖLÜM
Rüya Ve İslam'ın Rüyaya Bakışı
Soru:
Rüya nasıl oluşuyor, İslâm'ın bu konuya bakışı nasıldır?
Şüphesiz bu konuyu araştırmakta fayda var. Freud'a göre bilinçaltı istekler bilinç kazanmak istemektedir. Fakat toplumun koyduğu kısıtlamalar ve benliğinin baskısı dolayısıyla bunlar bilinç altında kalmaktadır. Uyurken bilinç de uyumakta ve bilinçaltı gizlice bu istekleri bilinç haline getirmektedir. Fakat bilinçaltı bu isteklerin şeklini ve biçimini değiştirmektedir. (Freud'a göre bütün rüyalar cinsel bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla Freud uyandıktan sonra rüyada gördükleri için "manifest content" (açık içerik) terimini kullanmaktadır). Bunların da mânâsı bambaşka olup simgeler (semboller) içermektedirler ve rüyanın asıl anlamı bu simgelerin tabir edilip belirlenebilir (Öğrenilebilir) olmasıdır.
Bu simgelerin asıl amacı nedir?
Bu amaç bilinçaltı isteklerde saklıdır. Freud bahis konusu bilinçli istekler için "latent content" (gizli içerik) terimini kullanmaktadır. Psikoloji ilmine göre bir rüyanın yorumu "manifest content" (açık içerik)tir, yâni; rüyada görünen şeyler ve onun sembolleri ile gizli düşüncenin öğrenilmesidir.
Bu amaç için psikologlar (serbest çağrtşım) "free associa-tion" tabirini kullanmakta ve rüyaların simgelerine cinsellik süsü vermektedirler.
Konuyla ilgili olarak îslâmî açıdan şu soruların cevaplarını Öğrenmek istiyorum:
1. Rüya nasıl oluşmaktadır?
2. Simgelerin anlamı nasıl Öğreniliyor? Başka bir deyişle bu simgelerin anlamı hangi yöntemlerle tesbit ediliyor? Peygamberler ve arkadaşları bu simgelere ne gibi anlamlar verirlerdi?
3. Rüyaların yorumunda simgelere verdiğimiz anlamların İslâm düşüncesine uygunluğunun ölçüsü nedir? Buna ilave olarak sormak istediğimiz bir kaç soru da şöyledir:
A.Allâme İbn Sîrîn'in ve sahabe-i kiram'ın yaptığı rüya tabirleri Kur'an'm rüya düşüncesi olarak değerlendirilebilir mi? Yoksa bunlar müslüman düşünürlerin rüya ve rüya tabiri ile ilgili düşünceleri olarak mı isimlendirilecektir?
B. Sabahleyin görülen rüyanın daha gerçekçi olduğu söyleniyor. Zaman faktörü rüyaların doğruluk derecesini etkiliyor mu?
C. Buharide zikredilen "rüya nübüvvetin kırk bölümünden biridir" deyiminin anlamı nedir?
Cevap:
Çağımız psikololgarı iki konuda büyük yanılgıya düşmüşlerdir. Birincisi; onlar insanı ve etrafındaki kainatı etkileyen yüce bir aleme inanmamaktadırlar. İkincisi; onlar temelde insanı, sadece akıllı bir hayvan saymakta ve biyolojik hayatın dışında herhangi bir ruh ve ruhaniyetin varlığını tanımamaktadırlar. Bunun içindir ki, onlar da Freud gibi açıklamalarda bulunmuşlar, rüyanın oluşumuna etki eden faktörleri Freud ve benzerleri gibi açıklamışlardır.
İslâm dini, yüce bir alem ile, insanda bulunan ruhun varlığını tanıdığı için rüya hakkında bu gibi açıklamaları kesinlikle reddetmektedir. İslâm'da rüya başlıca iki katagoriye ayrılmıştır. Bunlardan biri "rüyay-ı sâdıka", diğeri de "adğâsü ahlâm"dır.
Rüyay-ı sadıka, sözcük anlamından da anlaşıldığı gibi, gerçek rüya demektir. Bu öyle bir rüyadır ki, ancak, bilincin müdahalesi olmaksızın, Allah ile insan ruhunun bağlantı kurması sonucu görülmektedir. Bu durumda insan çoğunlukla bir gerçeği veya ileride gerçekleşecek bir olayı gerçek şekliyle görmektedir. Bazen insana herhangi bir konuda öylesine açık ve net bir bilgi verilmekte veya tavsiyede bulunulmaktadır ki, insan kendisini onu gündüzün aydınlığında uyanık bir halde iken işitmiş ve görmüş gibi hissetmektedir. Bazı zamanlarda ise bu bilgi ve tavsiyeler belirlemekte zorluk çektiği bir takım semboller olarak görünmektedirler.
Dirayet ve basiret sahibi bazı insanlar bu simgelerin anlamlarını, çoğunlukla, kesin bir şekilde belirleyebilmektedirler. Eğer söz konusu simgelerin anlamı o anda belirlenemez ve bilahare bunların tabiri fiilen ortaya çıkarsa "gördüğümüz rüyanın anlaşılamayan gerçek tabiri böyleymiş" derız.
Bu simgesel şekillerin tabirinde faydalanılan iki gerçek yöntem için Hz. Yusuf tarafından görülen ve tabiri Kur'an-ı Kerim'de kullanılan iki rüya bize yol göstermektedir.
Bunun bazı usulleri Hz. Muhammed (s.a) ile ashab-ı kiram ve tabiînin bazı rüyalar hakkında yaptıkları tabirlerden de anlaşılmaktadır. Fakat rüyaları tabir etmekteki ehliyet daha ziyade Allah'ın (c.c) verdiği dirayete bağlıdır. Bu tabir sanatının herhangi bir ilim dalı gibi özel kaideleri yoktur ki, her simgesel şekil veya söz için özel anlamlar tesbit edilsin.
Adğâsü ahlâm ise, değişik sebeplerden dolayı, değişik nitelikler taşımaktadır. Örneğin; bu çeşit rüyaların bir kısmında şeytan, doğru yoldan çıkmış, inancı sarsılmış bir insanı, bâtılın doğruluğuna veya doğrunun batıl olduğuna inanmaya zorlamaktadır. Ona öyle şekiller göstermekte ve öyle sözler söylemektedir ki, böylece onun doğru yoldan çıkmasına sebep olmaktadır. Bu rüyaların bir kısmmda da, insanların vehimleri, hayalleri, korkuları, nefretleri ve hırsı canlanmaktadır. Bir başka tip rüyada ise insan, hastalığı dolayısıyla bir takım şeyler görmektedir. Bu çeşit rüyalar bir bütün olarak ele alındığında bu rüyaları oluşturan etkenlerin Fre-ud'un teorisi ile yorumlanmasinm ve bu yolla bir netice alınmasının mümkün olmadığı görülecektir. Aynı şekilde, bunlardan sonuç çıkarmak veya bunların anlamlarını tesbit etmek için diğer psikologların teknikleri de yeterli değildir.
Bu kişilerin kusuru şudur: Önce ortaya bir teori atıyorlar, sonra da rüyalara ortaya sürdükleri teoriye uygun bir takım kaide ve kurallar içinde yorum getiriyorlar. Halbuki doğru yöntem, bu rüyaları bir araya getirmek ve bu tür rüya görenlerin hayatını çok yönlü incelemek suretiyle adğâsü ahlâm'm türleri ve muhtelif durumlarda, muhtelif kişilerin, hangi sebeplerden dolayı bu tür rüyalar gördüklerini araştırıp ortaya koymak olmalıdır.
Sorduğunuz soruların çoğunun cevabı yukarıda verilmiştir. Diğer soruların cevaplarına gelince: İslâm'ın rüya hakkındaki görüşü sadece Kur'an-ı Kerim ve sahih hadislerden öğrenilebilir. İslâm düşünürleri tarafından ileri sürülen görüş ve düşünceleri onların kendi kanaatları olarak değerlendinmelisiniz.
Rüyanın doğruluğu ile zaman arasında özel bir ilginin olduğunu söyleyebilmek için zahirde mantıklı hiçbir sebep
mevcut değildir.
Doğru rüyayı (rüyay-ı sâdıka) nübüvvetin bölümlerinden biri olarak nitelendirmenin iki anlamı vardır: Birinci anlamına göre peygamberlerin rüyaları vahiy niteliğindedir, adğâsü ahlam türünden değildir. İkinci anlamı ise, doğru rüya; beşeri istekler, irade veya şuurun engel olmadığı durumlarda, insan ruhu ile, yüce âlem arasındaki bağlantının bir sonucu olarak ortaya çıktığı için; bu türden bir rüya ile, peygamberlerin kalbi ile ilham yoluyla kurulan bağ arasında bir dereceye kadar benzerlikten söz edilebilir. [13]
Rüya İle Amel Etmek
Soru:
Ben, geçen Cuma namazından sonra uyumuşum. Rüyamda beyaz elbise giymiş iki yaşlı muhterem zat gördüm.
Bana doğru yaklaşınca bir de baktım ki, bunlardan biri hocaefendi, diğeri de kendisinden daha yaşlı olan .hocae fendi idi. Yaşlıca olanı beni yanına çağırdı ve dedi ki:
"Sen Cemaat-i İslâmînin lideri Mevlânâ Mevdûdi'yi desteklemekten vazgeç". O arada uyanmışım. O günden beri tereddüt içindeyim. Çünkü ben kendisine hayranım ve Cemaat-i- İslâmı yi de Allah için destekliyorum.
Bu konuda zâtıâlinizden birşeyler yazmanızı rica ediyorum.
Cevap:
Bu konuda size tavsiyede bulunmak benim için zordur. Bu rüyaya göre hareket edip etmemeye siz karar vereceksiniz. Ben, uyanık bir vaziyette, akim ve bilimin ışığı altında karar vermemiz ve bir sonuca ulaşmamız gereken konularda, karmakarışık rüyalar, vehimler ve şeytanın verdiği vesveselerle hareket etmeyi doğru bulmuyorum. Gördüğünüz rüya sıradan ve nitelik olarak basit türden bir rüyadır. Kadı yanilerden olan bir çok insan, benzeri ve hatta daha beter saptırıcı ve yanıltıcı rüyalarına uymaları sebebiyle haktan uzaklaşmışlardır. Çünkü Kadiyanilik, felsefesini bu inanç üzerine oturtmuştur.[14]
Allah'ı Zikir Ve Keyfiyeti
Soru:
Zikr-i ilâhî'nin sünnete uygun olup olmadığı konusunda zihnimde bazı tereddütler uyanmaktadır. Hz. Abdullah b. Mes'ud (r.a), bazı talebelerinin zikr-i ilâhî için belirli bir yerde toplandıklarını görünce onlara kızmış ve "siz hidayete Rasûlullah'ın kerim ashabından daha mı yakınsınız" diye çıkışmıştır.
Bir başka rivayete göre İbn Mes'ud (r.a) şöyle buyurmuştur: "Raşûlullah (s.a) zamanında ben bu şekilde bir zikir görmedim. Böyle bir yolu nereden çıkarıyorsunuz?"
Öte yandan toplu zikrin faziletinden bahseden bir çok hadisler de mevcuttur. Meselâ, Hz. Enes (r.a) şöyle rivayet ediyor: "Raşûlullah (s.a) zikir için oluşan halkaları cennetin bahçelerine benzetmiştir." Hz. Ebu Sa'd'ın (r.a) rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Zikr-i ilâhi için bir araya gelen hiçbir topluluk yoktur ki, melekler onların etrafını çevrelememiş ve onlara rahmet yağdırmamış olsun. "
Aynı şekilde Buharı ve Müslim'in kitaplarında da şu ha-dis-i şerif nakdelimektedir:
"Melekler zikr~i ilâhî için toplanan meclisleri ararlar ve onlarla birlikte otururlar."
Bu hadisler nazarı dikkate alındığında zikir meclislerinin bidat olduğunu söylemek zordur.
Rasûlullah'ın (s.a) buyrukları yanında, Hz. İbn Mes'ud'un (r.a) sözlerini nasıl anlamamız gerektiğini açıklar mısınız?
Cevap:
Zikir kelimesi birçok anlamlara gelmekte, değişik şeyi için kullanılmaktadır.
Sözünü ettiğiniz anlam dışında, bir başka anlamı da Allah'ı tefekkür ve gönülden anmaktır. Bir diğer mânâsı da, oturup kalkarken, her durumda, her vesileyle Allah'ın ismini anmaktır. Meselâ; elhamdülillah, maşaallah, inşaallah, sübhanallah vs. demek, gece-gündüz muhtelif durumlarda Allah'a dua etmek, sohbetlerde Allah'ın verdiği nimetlerden, O'nun hikmetlerinden, sıfatlarından, buyruk ve yasaklarından söz etmektir.
Üçüncü mânâsı, Kur'an-ı Kerim'in ve şeriatın emirlerini gerek ders verme, gerekse toplu müzakere şeklinde veya vaaz ve demeçlerde beyan etmektir.
Dördüncü mânâsı ise teşbih, tehlil ve tekbir anlamına gelir. Raşûlullah (s.a) tarafından övülüp takdir edilen zikir halkaları ve zikir meclisleri üçüncü grupta zikredilen meclislerdir. Abdullah ibn Mes'ud un (r.a) hoşnutsuzluk ifade ettiği şeyden kasıt ise dördüncü grupta anlatılan zikir şeklidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) zamanında grup oluşturarak teşbih ve tehlil ile sesli zikir yapmak adeti yoktu. Raşûlullah (s.a) böyle bir tavsiyede bulunmamış, sahabe-i kiram da böyle bir uygulama yapmamıştı.
Malumdur ki, ilk iki maddede zikredilen zikir türleri de halkalar oluşturularak yapılmamıştır ve asla o şekilde yapılacağı anlamına gelmez. Bunlar ancak ferdî olarak yapılan zikirlerden olabilir.[15]
Bir Kadının Hicaba İtirazına Cevap
Soru:
Ben "Risale-i Diniyyât" adlı kitabınızın ingilizce tercümesini okuyordum. Kitabın 182. sayfasına kadar bütün konularda görüşbirliği içindeyim. Bu sayfada şu pasajı gördüm: "Eğer kadınlar evden çıkmak zorunda kalırlarsa, basit bir kıyafet giyerek vücutlarım güzelce kapatıp dışarıya çıkmalıdırlar. Yüz ve ellerini açık bırakmak zorunda değillerse, bunları da saklamahdırlar."
İki sayfa sonra ise şöyle bir ifadenizle karşılaştım: "Herhangi bir kadın kocası dışmda hiçbir erkeğin yanmda, elleri ve yüzü hariç vücudunun hiçbir yerini açmamalıdır. Velevki yanındakiler yakın akrabaları olsun."
İfadeleriniz arasında çelişkiler olduğunu öncelikle belirtmeliyim. Ayrıca her iki ifadenizin de Nûr Sûresinin 31. ayetine ve Rasûlullah'ın (s.a) hadislerine aykırı olduğu kanaatini taşıyorum. Hadis-i şerife göre Hz. Peygamber (s.a) Hz. Esma ya (r.a) şöyle demişti:
"Bir kız çocuğu buluğ çağına eriştiği zaman elleri ve yüzü hariç vücudunun herhangi bir yeri gözükmemelidir."
Kitabınızın sonuna doğru şöyle yazıyorsunuz: "Şeriatın kanunları herhangi bir milletin veya herhangi bir çağın geleneklerine dayanmamaktadır ve belirli bir millet ile belirli bir çağın insanları için değildir. Bütün insanlar ve bütün çağlar içindir". Fakat Kurana baktığımız zaman örtünün ancak örf ve adetten ibaret olduğunu ve bunun İslâm'ın buyrukları ile alâakası olmadığını açıkça görürüz.
Siz, İslâm kanunlarını yanlış yorumlayarak birçok insanın İslâm'dan uzaklaşmasına neden olduğunuzun farkında mısınız?
İslâm'ı çağımızın gençlerinin kabul etmekten kaçınacakları bir tarzda ortaya koymamalıyız. İslâm tarafından konan kısıtlamaların ötesinde kendimizden de bazı kısıtlamalar koymaya hakkımız var mı?
(Not: Bu Amerika'dan bir müslüman kadın tarafından gönderilen İngilizce mektubun tercümesidir.)
Cevap:
Ben açık sözlülüğünüze saygı gösteriyorum. Kanaatimce siz söylediklerimi iyice anlamadınız. 182 ve 183. sayfalarda yazdıklarımda herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Kadın için şeriatın buyrukları üç kısımdan oluşmaktadır:
1. Kadının, kocası dışında kimsenin önünde, yüzü, ve elleri hariç vücudunun diğer bölümlerini açmaması gerekir. Çünkü bunlar setr'dir (örtü) ve setrde sadece kocanın önünde açılabilir.
2. Kadın, 24. Sûre'nin 31. ayetinde zikredilen akrabalarının huzuruna yüzü ve elleri açık ve de zînet eşyası ile çıkabilir.[16]
3. Yukarıda sözü geçen ayetlerde beyan edilen akrabalar dışındaki bütün yabancı erkekler karşısında kadın yüzünü de zînet eşyalarını da saklamahdır. Bu da 33. Sûre'nin 53-55 ve 59. ayetlerinde anlatılmıştır.[17]
İngilizce'ye çeviri yapan mütercimler bu ayetlerin tercümesini yaparken tam karşılığını veremediklerinden genelde hata yapıyorlar. Fakat siz Arapça biliyorsanız, ayetleri
Arapça aslından okuyarak incelemelisiniz.
Bunları okuduğunuzda Kur'an-ı Kerimin kocalar, akrabalar ve yabancı erkekler hakkında kadınlar için ayrı ayrı hükümler koyup sınırlamalar getirdiğini ve yabancı erkeklerden saklanmaları için bütün bedenlerini örtmelerini emrettiğini açıkça göreceksiniz.
Örtünün sadece toplumun geleneğine dayandığı yolundaki düşünceniz de doğru değildir. Kur'an-ı Kerim nazil olmadan önce, Araplar hicab (Örtü ve tesettür) kavramına kesinlikle vakıf değillerdi. Bu kaide ilk önce Kur'an-ı Kerim tarafından konuldu. Bilahare örtü müslümanlar arasında bir gelenek halini almıştır. Ne önceden ne de şimdi, müslümanlar dışında hiçbir millet buna bağlı kalmamıştır.
Bu durumda müslümanlarca yaygın biçimde uygulanan tesettür sizce hâlâ bir gelenek olarak değerlendirilebilir mi? Gereksiz sınırlamalar getirmeye kimsenin hakkı olmadığına dair düşünceniz doğrudur, fakat hiçbir müslüman da çağdaşlık kompleksine kapılarak Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin getirdiği kısıtlamaları kaldırmaya yeltenmemelidir. Urduca bilip bilmediğinizi bilemiyorum. Urduca kitapları okuyabiliyorsanız "Hicab" isimli eserimle Nûr ve Ahzâb Sûrelerinin tefsirlerim okumanızı tavsiye edebilirim. Eğer bunları okuma imkanı bulabilirseniz tesettüre ait hükümlerin Kur'an-ı Kerim'in hangi ayetlerine ve Rasulullah'ın (s.a) hangi hadislerine dayandığını öğrenebilirsiniz.
Ayrıca bu hüküm ve sınırlamaların sonradan insanlar taralından mı ortaya atıldığını, yoksa Allah ve Rasûlü
Cevap:
Şeriatte, mescidlerin inşası için belli bir mimari tarzı belirlenmemiştir. Onun için özel bir tarza dayanarak mescid yapmak ne farzdır ne de yasaktır. Söz konusu yazı sahibinin, bütün mescidler Hz. Muhammed (s.a) tarafından yapılan Mescid-i Nebevi nin stiline göre yapılmalıdır şeklindeki düşüncesi doğru değildir. Müslümanların yaşadığı ülkelerin her birinde, mescidler inşa edilirken, çeşitli modeller uygulanmıştır. Bu değişik modellerin uygulanmasında dikkat edilen hususlar, o ülke veya bölgede mescid olarak inşa edilen binaların diğer yapılardan farklı olması, uzaktan göründüğünde mescid olduğunun anlaşılabilmesi ve namaz vakti girdiğinde aranmaksızın kolayca bulanibilir olmasıdır.
Aynı kaideye göre, dünyanın çeşitli ülkelerinde o ülkenin şartlarına uygun özel bir mimari tarzı uygulanmakta ve bu özellikleriyle mescidler diğer ülkelerde bulunan mescidler-den ayrılmaktadırlar. Bizim ülkemizde de genelde mescidlerin tek tip mimarî tarzı revaçtadır. Bunu kaldırarak, tama-miyle değişik mimarî bir üslup kullanmak ve bunun için de Mescid-i Nebevinin başlangıçtaki üslûbunu- delil olarak ileri sürmek gereksizdir.
Hz. Peygamber'in (s.a), hutbe esnasında cemaatin hatibi rahatça görebilmeleri için Mescid-i Nevebî'de ağaçtan bir minber yaptığı herkesçe bilinen bir hakikattir.
Mihrab ise üç mülahazadan dolayı konulmaktadır: Birincisi; Önde sadece imam bulunduğu ve tek bir şahıs için bir saflık yer bırakmamak amacıyla kendisine Ön tarafta ilave bir yer ayrılmaktadır. İkincisi; mihrab sayesinde imamın sesinin tâ arka saftakilere kadar ulaştırılması imkânı sağlanmış oluyor. Üçüncüsü; mihrab mescidin belli başlı özelliklerinden biridir. Herhangi bir yapıya dışarıdan baktığınızda, mihrabın oluşturduğu çıkıntı sebebiyle, onun mescid olduğunu hemen anlarsınız. Mescidlerin minareleri de aynı maslahattan dolayı yapılır.[18]
İlim Yoluyla İhanet
Soru:
Mahmud Abbasi'nin "Tahkîk-i Mezîd" adlı kitabından birkaç alıntı sunuyorum. Bu kitapta yazılanların ne derece doğru olduğunu açıklamanızı rica ediyorum. Sorun şuradadır: Siyer yazarlarının hepsi, Hz. Muhammed'in (s.a) dedesinin vefatından sonra amcası Ebu Talib'in himayesine girdiğini yazmaktadır. Fakat Mahmud Abbasi değişik şeyler ileri sürmektedir.
Kitabının 125. sayfasında şöyle diyor: "Abdulmuttalib'in vefatından sonra onun dokuz oğlu hayatta idi. Zübeyir en büyükleri idi. Kureyş'in geleneklerine göre bu zât babasının halefi seçildi ve Abdulnıuttalib de onu vekil tayin etmişti."
"Zübeyir şairdi. Ağırbaşlı bir kimseydi. Abdulmuttalib de onu yerine tavsiye etmişti.[19]
Yine 125. sayfada "Zübeyr, Ebu Talib ve Hz. Muhammed'in (s.a) babası Abdullah, aynı annenin üç öz oğludur" demektedir.
125 ve 126. sayfalarda "eski tarihçilerden Ebu Cafer Mu-hammed b. Habib (Ölüm Tarihi H. 245) "Kitabul Meccer" adlı eserinde "Yöneticiler Kureyştendir, Sonra da Ben-i Ha-şim'den" başlığı altında, yaşadıkları dönemde yönetici ve başkan olmuş bütün Kureyş ailelerinin listesini verirken, Beni Haşim'den Abdulmuttalib'in hemen arkasından Zübeyir b. Abdulmuttalib'i, daha sonra da Zübeyir'in kardeşi Ebu Talib'in adlarını vermektedir" demektedir.
Daha sonra görüşlerini şu şekilde sıralamaktadır: 126. sayfada: "Abdulmuttalib iyi niyet ve temiz vasıflarından dolayı oğlu Zübeyir'le övünürdü, ölürken de onu kendi yerine halef bıraktı."
126 ve 127. sayfalarda: "Hüful-füdûl, Kureyş kabilesinin kolları ile diğer kabileler arasında yapılmış bir andlaşmadır. Bu andlaşma onların gayretleriyle Abdullah biaCeda'nm evinde toplanarak aralarında yaptıkları bir andlaşmay "Hz. Peygamber (s.a) o sırada, amcası Zübeyir'le birlikte oradaydı. Muhtelif rivayetlere göre, Hz. Muhammed (s.a) o vakitler 18-20 yaşlarındaydı."
128. sayfada: "Hz. Muhammed (s.a) dedesinin vefatından sonra amcası Zübeyir b. Abdulmuttalib'in gözetiminde kaldı. Zübeyir ve eşi Atika b. Ebi Veheb b. Anır bin Aid b. İmran b. Mahzûm onu kendi çocuklarından daha fazla sevgiyle yetiştirdiler."
132. sayfada: "Zübeyir b. Abdulmuttalib'in ölümünden sonra Hz. Muhammed (s.a) başka amca veya akrabanın velayetine geçmeyecek kadar büyümüştü."
Cevap:
Mahmud Abbasî en meşhur ve en sahih rivayetleri reddederek kendini tatmin için zayıf rivayetler peşine düşmeyi ve bu zayıf rivayetleri de saptırarak kendi amacına uydurmayı alışkanlık edinmiştir. Zübeyir b. Abdulmuttalib hakkındaki rivayetleri İbn Sa'd'dan nakletmiştir. Halbuki İbn Sa'd "Tabakât" adlı eserinin 119. sayfasında, Abdülmuttalib'den sonra Hz. Muhammed'in (s.a) bakımım Ebu Talib'in üstlendiğini ve onu evlatlarından daha fazla sevdiğini yazmaktadır. Bir önceki sayfada, yâni; 118. sayfada ise yine İbn Sa'd, Abdulmuttalib'in vefatı esnasında Ebu Talib'e Hz. Muhammedi (s.a) himayesi altına almasını vasiyet ettiğini yazmaktadır.
Bütün muhaddisler, tarihçiler ve sîret yazarları bu görüşü paylaşmaktadırlar. Mahmud Abbasî'nin ilmi hiyanetine şaşmamak elde değil. Çünkü bütün rivayetleri değiştirmekte, alt-üst etmektedir. Meselâ; onun İbn Sa'd'dan naklettiği Abdulmuttalib'in vasiyeti olayı aslında şöyledir: Abdulmuttalib, Huzaaoğulları ile vardığı Hılf andlaşması gereği Abdulmuttalib oğlu Zübeyir'e bu andlaşmaya bağlı kalmasını vasiyet etmiştir. Zübeyir Ebu Talib'e; Ebu Talib de oğlu Ab-bas'a aynı vasiyeti yapmıştır.
Mahmud Abbasî'nin delil olarak gösterdiği Cafer Muhammed b. Habib, Abdulmuttalib'ten sonra Zübeyir'in Hz. Peygamberi (s.a) himayesi altına aldığını değil, kabile yönetiminin başına geçtiğini yazmıştır.
Bu örneklerden sonra Mahmud Abbasî'nin ne kadar güvenilir biri olduğunu kolayca anlamanız mümkündür.[20]
Hz. Muhammed'in (S.A) Doğum Ve Vefat Tarihi
Hz. Muhammed'in (s.a) doğum ve vefat tarihi konusunda ehl-i sünnet ve'l cemaat'in inancı 12 Rabîulevvel olmasına rağmen, şiîlerin farklı bir kanaate sahip olmaları beni son derece huzursuz etmektedir.
Şiîlere göre Hz. Muhammed'in (s.a) doğum tarihi 17 Rabîulevvel, vefat tarihi de 28 Safer olarak kabul edilmektedir.
Bu görüş ayrılığı nasıl ve ne zaman ortaya çıktı? Halbuki Hz. Muhammed'in (s.a) vefatına ehl-i beyt'te sahabe-i kiram da şahit olmuşlardır. Ehl-i beyt'in ve sahabe-i kiram'ın kendi dönemlerinde Hz. Peygamberin (s.a) vefatı ile ilgili davranışları nasıldı?
Konuyla ilgili açıklamalarınızı büyük bir sabırsızlık içerisinde bekliyorum.
Cevap:
Ehl-i sünnet'in rivayetlerinde Hz. Muhammed'in (s.a) doğum ve vefat tarihinin Rabîulevvel ayının Pazartesi günü olduğunda ittifak vardır. Ancak tarihi konusunda ihtilaf edilmiştir. Söz konusu doğum tarihi için bazıları 2, bazıları 8, bazıları 12, bazıları ise 17 tarihini ileri sürmektedirler. Fakat ehl-i sünnet'e göre yaygın tarih 12 Rabîulevvel'dir. Aynı şekilde vefat tarihi için bazıları Rabîulevverin l'i bazıları 2'si, bazıları da 10'u demektedirler. Fakat ehl-i sünnet'e göre en yaygın tarih yine 12 Rabîulevvel'dir. Ehl-i sünnet'in rivayetlerine göre Hz. Muhammed'in (s.a) doğumu ve vefatıüe ilgili olarak ne sahabe-i kiram'ın ve ne de ehl-i beyt'in herhangi bir uygulaması vardı. Bununla ilgili herhangi bir tören de düzeni emezl erdi.
Şiîler arasında meşhur olan ve makbul addedilen "Usûlü Kâfi" adlı eserde Hz. Peygamberin (s.a) doğum ve vefat tarihlerinin her ikisi için de 12 Rabîulevvel tarihi verilmiştir. Fakat şiî alimler şu görüşü paylaşmaktadırlar; Doğum tarihi 17 Rabîulevvel, vefat tarihi de 28 Safer'dir.
Bildiğim kadarıyla, ehl-i beyt imamları da Hz. Muhammed'in (s.a) doğum ve vefat yıldönümünde herhangi bir tören tertip etmezlerdi.
Tarihlerdeki bu görüş ayrılıklarının nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını belirlemek zordur.[21]
Mekkeliler Arasında Akrabalık Ve Hz. Ömer'in (R.A) İslâm'ı Kabulü Sırasındaki Müslüman Adedi
Soru:
1. Tercüman'ul Kur'ân'ın Temmuz 1976 sayısının 12. sayfasında "Habeşistan Göçmenlerinin 47 Nolu Listesi"nde Ayyaş b. Rabia ismi verildikten sonra, parantez içinde onun Ebu Cehil'in kardeşi olduğu ifade ediliyor. 15. sayfadaki "Mekke'de Bu Göçe Tepki"başlıklı yazıda Hz. Ayyaşın Ebu Cehil'in amcasının oğlu olduğu yazılıyor. 17. sayfada ise Hz. Ayyaş, Abdullah b. Rabia'mn öz kardeşi, 22. sayfada da Hz. Ayyaş'ın Ebu Cehü'in ana bir kardeşi olduğu yazılıyor.
Acaba Hz. Ayyaş'ın, Ebu Cehil'in amcazadesi ve ana bir kardeşi olduğu doğru mudur?
2. Tercüman'ul Kur'ânm Ağustos 1976 sayısının 19. sayfasında Hz. Ömer'in şu sözü aktarılmıştır: "Rasûlullah'ın (s.a) yanında 39 kişi vardı. Ben de katılınca 40 kişi olduk." Siz bu söze, "Hz. Ömer (r.a) müslüman olduğu vakit müslümanlardan ancak 39 kişiyi tanıdığı için böyle söylemiştir. Yoksa müslüman olmuş pek çok insan vardı, fakat imanlarını açığa vurmadıklarından sayıları bilinmiyordu" şeklinde bir açıklama getiriyorsunuz.
Üç senelik gizli hareket sırasında 33 kişinin müslüman olduğu hususu burada dikkat çekicidir. Sonradan açıkça İslâm'ı tebliğ çalışmaları yapıldı. Halk giderek çoğalan bir hızla müslüman olmaya başlayınca, kâfirlerin muhalefeti yoğunlaştı. Ve bi'setin 5-6. yıllarında 103 sahabe iki aşamada Habeşistan'a hicret etmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra bazıları Mekke'ye geri döndüler.
Bu hicretten sonra Mekke'de kıyamet koptu. Bu muhacirlerin arasında Hz. Ömer'in (r.a) kabilesi Beni Adiye mensup kişiler de bulunuyordu. Bu hicretten Hz. Ömer de etkilendi. Dolayısıyla, İslâm dinini kabul ettiği halde bunu açıklamamış insanların varlığı hakkında Hz. Ömer'in (r.a) bilgisinin olmaması mümkündür. Fakat nasıl olur da olup biten herşeyden haberdar olan Ömer (r.a) gibi bir kimsenin hicret edip Habeşistan'da kalan çok sayıdaki müslüman varlığından haberi olmaz?
Hz. Ömer (r.a) bu sözüyle, kendisi İslâm dinini kabul etmek için Erkam'ın evine gittiğinde orada 39 kişinin bulunduğunu, kendisinin de katılmasıyla bu sayının 40'a ulaştığını kasdetmiş olmasın? Bu insanlar iki sıra halinde Kabe'ye doğru yürüdüler. Birinci sıranın başında Hz. Hamza (r.a), diğer sırada da Hz. Ömer (r.a) bulunuyordu. O sıralarda Mekke'de 10 tane de müslüman kadın vardı. Diğer kadın sahabi-ler muhacir olarak Habeşistan'da ikamet etmekteydiler.
Cevap:
Birinci sorunuzun cevabı şudur: Hz. Ayyaş b. Ebi Rabia hem Ebu Cehil'in amcasının oğlu, hem de ana bir kardeşi idi. Bu ailenin akrabalıklarım iyice kavramanız lâzım. Çünkü, bu ailenin İslâm'ın ilk dönem tarihi ile yakın ilişkisi vardır.
Mahzumoğullarının reisi Muğira b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm'un tarihimizle özel ilişkisi olan oğulları şunlardır:
1. Velid b. Muğira (Hz. Halid b. Velid'in babası.)
2. Hişam b. Muğira (Onun kızı Hanteme Hz. Ömer'in annesi idi.)
3. Hişam b. Muğira (Ebu Cehil ile Haris'in babası.)
4. Ebu Ümeyye b. Muğira (Hz. Ümmü Seleme1 nin babası.)
5. Ebu Rabia b. Muğira. Bu kişi, kardeşi Hişam'dan sonra onun karısı Esma binti Muharribe (Ebu Cehil ile Haris'in annesi) ile nikahlandı.
Bu izdivaçtan Hz. Ayyaş b. Ebi Rabia dünyaya geldi. Dolayısıyla Hz. Ayyaş (r.a) Ebu Cehil'in ana bir kardeşi ve aynı zamanda amcasının oğlu idi.
Aynı aileden Muğira'nın kardeşi Esad b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm'un oğlu Abdümenaf, Hz. Erkanım (r.a) babası idi. İslâm tarihinde "Dar'ül Erkam" olarak meşhur olan ev, işte bu Erkam'ın evidir.
Muğira'mn diğer kardeşi Hilal b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm'un oğlu Abdulesed, Ebu Seleme'nin (müminlerin annesi Hz. Ümmü Seleme'nin ilk kocası) babası idi.
İkinci sorunuzun cevabı kanaatimce şöyledir:
Habeşistan'a hicretten sonra Mekke'de kalan müslü-manlarm hepsi Erkanım evine sığmmamıştır. Bunlardan bazıları İslamiyet'i kabul ettiklerini saklamışlardır. Bir kısmı da Hz. Muhammed'le (s.a) birlikte Erkam'ın evinde bulunuyorlardı. Hz. Ömer (r.a) bunları işaretle 39 kişi olduklarını, kendisi ile birlikte 40'a ulaştıklarını söylemiştir.[22]
İlmî Bir Terimin Tercümesine Yapılan İtiraz
Soru:
Ben dikkatinizi bir tercüme hatasına çekmek istiyorum. Tercüman'ul Kur'ârim Ocak 1977 sayısında "Resâil ve Mesâil" başlıklı yazıda "tek hücreli molekül" (unicellular molecule) ifadesini kullanıyorsunuz. Oysa bu doğru değildir. Biyoloji bilimine göre bütün canlı varlıklar hücrelerden (cells) oluşur. Her canlı hücre de ise enerji sağlayan ve yenileme işlevini yürüten birçok türden milyonlarca molekül (molecules) bulunmakta olduğu bilinen bir şeydir. Bu moleküller kimyasal bileşikler (chemical unist)dir.
Eğer bir hücrede milyonlarca molekül bulunuyorsa o zaman sizin "unicellular molecule" ifadesini "tek hücreli molekül" şeklinde tercüme etmeniz kesinlikle yanlıştır. Bilimle ilgili hiçbir kitapta sizin yaptığınız bu tercümeyi bulmanız mümkün değildir.
Şüphesiz bazı ilkel ve tek hücreden oluşan canlı varlıklar mevcuttur. Örneğin; eğer siz virüsü kastediyorsanız, o zaman "tek hücreli canlı" (unicellular organismas) şeklinde tercüme etmelisiniz. Genelde virüslerin yapısında sadece bir tek DNA molekülü bulunmaktadır. Buna biz tek moleküllü hücre (unimolecular cells) diyebiliriz.
Bu tercüme hatası, Tefhim'ulKur'ân \rv ikinci cildindeki evrim teorisi üzerine yapılan tartışmalarda da mevcuttur. Siz orada "kurtçuk" tabirini kullanmışınız.
Cevap:
Dikkatimi bir hataya çektiğiniz için size teşekkür ederim.
Biyoloji ilmine göre, hayvani veya nebatî bütün canlı organizmaların pekçok hücrelerden, her bir hücrenin de sayısız moleküllerden oluştuğu doğrudur. Fakat aynı bilime göre, Allah'ın yarattığı varlıklar içerisinde, gelişmiş düzeydeki bitkiler ile hayvanların hücrelerine benzeyen, tek hücreden oluşmuş organizmalar da vardır. Böyle organizmalara genelde "tek hücreliler" (unicellular) denilmektedir.
Organizma tek hücreli veya çok hücreli bir yapıya sahip olsa da hücre her cismin en küçük birimi olduğundan ve hayat taşıyıcı maddenin tüm Özelliklerini bünyesinde taşıdığından dolayı, bazı yönlerden hayat taşıyıcı molekül (mole-cule of livingmatter) olarak nitelendirilebilir. Konuyla ilgili geniş bilgiyi 1967 baskılı Ansiklopedia Britanica'mn 2. cildinin 655. sayfasında bulup, inceleyebilirsiniz.
Virüslerin çoğunlukla bir tek DNA molekülünden oluştuğunu ve bunlara "tek moleküllü hücreler" (unimolecular cells) denildiğini kendiniz de yazıyorsunuz.
Bu durumda her canlı, "hücrede bir çok türden milyonlarca molekül bulunmaktadır" şeklinde ifade ettiğiniz genel kaide kendiliğinden çürütülmüş olmaktadır.
Burada, "tek moleküllü hücre" (unimolecular cells) ile "tek hücreli molekül" (unicelullar molecule) arasında sözcüklerin yer değiştirmesi dışında nasıl bir fark olduğu sorusu akla gelmektedir. Her iki durumda da bir tek molekülden oluşan canlı bir hücrenin varlığından söz edilmektedir. Siz buna ister "tek hücreli molekül", isterseniz "tek moleküllü hücre" deyin değişen bir şey yoktur.
Tefhim'ul Kur'ân \n ikinci cildinde kullandığım "kurtçuk" sözcüğünden kastım, sizin "canlı" diye nitelendirdiğiniz tek hücreli canlı moleküldür.[23]
Fakirliğin Anlamı
Soru:
Merhum Allâme İkbâl (Pakistan'ın milli şairi) manzumelerinde sık sık "fakr" sözcüğü kullanmıştır. Ben onun bu konudaki manzumelerini bir araya toplayıp derlemek düşüncesindeyim.
Sizce fakr'dan kastı nedir?
Cevap:
Fakrın lügat manası ihtiyaçtır. Fakat marifet ehlinin bundan kastı, yoksulluk ve kıtlık değil; Allah'ın dışında hiç kimseye minnet etmemek, ihtiyaç duymamaktır. İhtiyaçlarını Allah'tan (c.c) başkasından karşılamayı uman ve servet hırsı ile başkalarına boyun büküp el açmaya yönelen insan, lügat anlamıyla fakir olabilir; fakat hakikat ehli arifler katında fakir değil, dilencidir.
Gerçek fakir, herhalukârda Allah'a (c.c) güvenen, insanlar karşısında haysiyetli, onurlu; Yaratıcı karşısında acziyet içerisinde olandır. Gerçek fakir, az veya çok, Yaratıcı ne ver-misse onunla kanaat edip şükreden; yaratılanların servet ve ihtişamında gözü olmayan kimsedir. Zira o, insanların değil; Allah'ın (c.c) fakiridir.[24]
İslâm Eğitim Sistemi
Soru:
1. İslâm eğitim sistemi ne anlama gelir?
2. Sizce Pakistan'ın varlığı ve istikrarı için İslâm eğitim sisteminin gereksinimi ve önemi nedir?
3. İslâm eğitim sisteminin geliştirilmesi çabalarına engel olmaya çalışan güçler hangileridir?
4. Sizce, geçen 27 sene içerisinde Pakistan, İslâm eğitim sistemine yaklaştı mı yoksa uzaklaştı mı?
5. Sizce, İslâm eğitim sistemini fiilen uygulamak için ne gibi Önlemlere ihtiyaç vardır? Bu düşüncenin kültür ve medeniyet hayatına katkıları neler olacaktır?
6. "Nur Han Eğitim Politikası"nm uygulanmasına kim engel oldu?
Cevap:
1. İslâm eğitim sisteminde ders programının bütün bölümleri İslâm usûl ve düşünceleri ışığında düzenlenir. Eğitim ve öğretim yapanların dinî ve ahlâkî terbiyesine Özen gösterilir. Arapça ile, Kur'an ve Sünnet'in bütün buyrukları eğitim sisteminin vazgeçilmez parçaları olarak nitelendirilir.
2. Pakistan'ın varlığı ve istikrarı için İslâm eğitim sisteminin gereksinimi ve önemi şu hakikati kavramakla mümkündür. Ülke ve milletin yönetimi her zaman tahsilli insanların, eğitim görmüş tabakanın elinde olmuş, okumamış veya az okumuş zümre önderlerinin peşinden gitmiştir.
Eğitim görmüş zümrenin yoldan çıkıp yozlaşmaya başlamasıyla memleketin başına ne büyük belalar örüldüğünü izah etmeye gerek yoktur.
3. İslâm eğitim sistemi yolunda ilerlemeye en büyük engel böyle bir sistemden haberi olmayan ve bundan korkan hükümettir.
4. Geçen 27 senede Pakistan İslâmi eğitim sistemine doğru bir adım ileri attı ise iki adım geri atmıştır.
5. İslâm eğitim sistemini uygulamak için iki çeşit önlem gereklidir.
Bunlardan biri, eğitim müesseselerinin içinde alınması gerekli Önlemler; diğeri ise, kamuoyunun baskısı ile dışarıdan başlatılan önlemlerdir.
Her iki cephede de düzenli, güvenli ve sürekli düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, hayatın bütünlüğü gerçeğini de gözden uzak tutmamak gerekir. Binaenaleyh siyasi, sosyal ve iktisadi alanlarda İslâmî bir devrim gerçekleşmedikçe, eğitim alanındaki değişiklikler kolay ve kalıcı olamaz.
6. "Nur Han Eğitim Politikası"n\n yürürlüğe girmesine kinûn ve neyin engel olduğu ta olarak büinmemektedir.[25]
ALTINCI BÖLÜM
Huruç Meselesinde İmam Azamın Reyi
Soru:
Huruç konusuyla ilgili önceki mektubumun yayınlanmasına olduğu kadar, ona verilen cevaba da sevindim. Ne var ki, cevabınızı okuduğumda, İmam Azam Ebu Hanife'nin hilafet meselesine yaklaşımına bakışımda herhangi bir değişiklik olmadı. Bunun yüzden sizden istediklerimi daha geniş bir biçimde sunmayı arzu ettim. Tercüman ul Kur'ân okuyucularının bilgilerini genişletmek amacıyla, yazdıklarımın cevaplarını dergide yayınlayacağınızı ümit ediyorum.
"Hilafet Meselesi" adlı kitabınızda İmam Azam'm hilafetle ilgili görüşlerim açıklarken, onun; fasık ve zalim bir kimsenin imameti ile ilgili önemli ve büyük üç prensibi olduğunu zikrediyorsunuz.
Birincisi: İmam Azam, fasık ve zalim bir yöneticiyle hiçbir sosyal .çalışma yapılamaz, toplumda anarşi doğar, devlet sistemi işlemez hale gelir, bu yüzden fasık ve zalim imamın devlet başkanlığı geçersizdir diyen Mutezile ve Haricilere katılmadığı gibi, müslümanlar yönetimde bulunan o kişiye güvensin, onu değiştirmeye kalkmasın, her türlü hareketini haklı ve hakka uygun olarak benimsesin diyen Mürcie'ye de katılmaz.
O iki görüşü birleştiren uyumlu ve ölçülü bir görüş ileri sürmüş ve şöyle demiştir: Zâlim ve fâsık imamın idaresi altında gerçekleştirilen bütün sosyal hadiseler geçerlidir. Geçersiz olan hakka uygun olmayan imametin kendisidir.
İkincisi: Zalim bir idareye karşı, her müslümanm iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirme hakkı vardır. Bu sadece bir hak değil, aynı zamanda her müslümanm yerine getirmesi gereken bir farzdır.
Üçüncüsü: Böyle zalim ve fasık bir idarecinin başkanlıkta bulunması halinde, o idareye isyan edip başkaldırmak da caizdir. Burada dikkat edilmesi gereken; başkaldırmanın anarşi ve kargaşa amacıyla değil, âdil ve muttaki bir imamı başa getirmek için olmasıdır. Bu şartları yerine getirmek kaydıyla huruç etmek (başkaldırma) caiz olmanın ötesinde bir zorunluluktur.
Bana göre, doğrudan doğruya "İmam Azam Ebu Hani-fe'ye göre, zâlim ve fâsık kimsenin imameti geçersizdir, ona göre, zâlim ve fâsık devlet başkanına başkaldırmak caizdir" demek; Hanefi mezhebinin bu konudaki görüşlerini yanlış tanıtmak anlamına gelir. Onun fasık ve zalim bir devlet başkanına karşı tutumu şöyle özetlenebilir: Zâlim ve fâsık bir kimse zorla ve darbe yolu ile iş başına gelmiş (idareyi zorla elinde tutan kimseye mütegallib denir), kendisine meşru şekilde biat edilmemiş olduğu halde, zor kullanmak suretiyle de olsa emirlerini uygulatabiliyorsa, onun idaresini kabul etmek gerekir. Böyle bir imama başkaldırmak caiz değildir. Onun yönetiminde gerçekleştirilen sosyal işler caizdir. Böyle bir idareye başkaldırmak caiz değildir, haramdır.
Benim bu kanaatimi, Hanefî mezhebi fıkıhçılarınm aşağıya aldığım görüşleri desteklemektedir:
"Devlet başkanı" (imam), toplumda söz sahibi olan öncü kişilerin biat etmeleriyle başkan olur. Kendinden önceki başkanın yerine geçmesiyle olduğu gibi, Şerh-i Mâkasıd'da anlatıldığı üzere, zor ve güç kullanarak da başkanlık makamına geçebilir. İmametin tesbiti, ya önceki halifenin o kimseyi kendi yerine halef bırakmasıyla ya da ehliyet ve liyakat sahibi kimselerin biat etmeleriyle mümkündür. İmamet makamına yükseltilen kimse başkanlık için gerekli olan bilgi ve yetenekten yoksun da olsa, onun imametten uzaklaştırılması fitneyi çağıracaksa, kaş yapayım derken göz çıkarmamak için o kimsenin imametinin geçerli olduğuna hükmederiz. Şeriata aykırı davranmadığı sürece âdil de, zâlim de olsa devlet başkanına itaat gerekir.[26]
Adalet sıfatının devlet başkanında bulunması asıl olmakla birlikte, bu şart onun başkanlığının geçerli olması için değil, başkanlığının daha sağlam temellere oturması ve daha iyi yürümesi içindir. Bu bakımdan fâsık ve günahkâr bir kimsenin devlet başkanı olması mekruh kabul edilmiş, ama geçersiz kabul edilmemiştir. Şâmi, cilt I, sayfa 512 de şöyle denilmektedir: "Hanefî mezhebine göre, başkanlığın geçerli olması için adalet sıfatı şart değildir. Kerahetle birlikte, fâsık birinin devlet başkanlığına geçirilmesi de caizdir". Bu prensipten hareketle Hanefî mezhebince, zorbanın devlet başkanlığı geçerli sayılmıştır. "Mecburi hallerde, müteğalli-bin (gâsıbın) saltanatı geçerlidir." Fâsık kişilerle ilgili olarak, Ebu Hanife'nin, "ona dua edilmesi gerekir, karşı gelmek gerekmez" kanaatinde olduğu ifade edilmiştir. Bütün bu ifadeler îbn Hümam'ın Mesira isimli eserinde zekredilmiştir. Bu ifadeler topluca değerlendirildiği zaman çıkan sonuç şudur: Ebu Hanife'ye göre fasık ve zalim bir devlet başkanının yönetiminde yürütülen sosyal faaliyetler caiz olduğu gibi, böyle bir başkanı görevden uzaklaştırmak da caizdir.
Fâsık ve zâlim bir başkanın yerinden indirilmesi için bu hareketin fitneye sebep olmamasına özen gösterilmelidir; çünkü onu yerinden indirmek bu şartla caizdir. Bazı Hanefî alimleri: "Zâlim ve fâsık da olsalar, devlet başkanlarına başkaldırmak müslümaniarm icmaî ile haramdır" derken, başkaldırma hareketlerinin zamanımızda sebep olduğu fitneleri göz önünde bulundurmuşlardır. Bunun için böyle idarecileri sözlü olarak uyarmak yeterlidir.
Anladığım kadarıyla İmam Azam'ın müslüman isyancılar hakkındaki kanaati şudur: "Caiz olmayan şartlarda İslâm devlet başkanına karşı isyana katılanlar; bu cürmü işleyenler Öldürülür. İsyan hareketine katılmayan kimseleri Öldürmek caiz değildir. Savaşa katılmayanlar ister yetişkin erkekler olsun, ister çocuklar, ihtiyarlar, körler olsun, durum değişmez. Bunlardan hiçbiri Öldürülemez." Buna delil olarak kaynak gösterdiğimiz aşağıdaki Hanefi fıkıhçılarınm ifadelerini inceleyiniz:
İmam Serâhsi, Mebsûd adlı eserinin, 10. cildinin 124. sayfasında şu ifadelere yer veriyor: "Eğer müslümanlar bir kişi üzerinde ittifak ederek ve onun idaresi altında kendilerini huzur ve emniyette hissediyor, asayişi temin edebiliyor-larsa, bu durumda başkana isyan eden müslümanlara karşı savaşmak eli silah tutan bütün müslümaniarm görevidir". İmam Serâhsi, bunlarla savaşmanın şart olduğuna dair üç delil getirmektedir:
Birinci delili:
"Eğer ikisinden biri diğerine başkaldırırsa, o başkaldı-ranla Allah'ın emrine uyancaya kadar savaşın" ayetidir.[27]
İkinci delili: Çünkü, âdil imama karşı çıkanlar müslü-manlara eziyet vermek gayesini gütmektedirler. Âdil olan imama isyan etmek, kötülüklerin en büyüğüdür. Başkaldı-ranlarla savaşmak kötülükten sakındırmak demektir. Bu ise müslümanlar üzerine farzdır.
Üçüncü delili ise: Bunlar fitneyi körüklediklerinden dolayı onlara karşı çıkılması gerekir. Peygamber Efendimiz:
"Uyuyan fitneyi uyandırana Allah lanet etsin" buyurmuştur. Şeriat sahibinin melun diye isimlendirdiği kimse ile savaşmak gerekir.
Bu ifadelerin tamamı topluca değerlendirildiğinde isyancılarla savaşmanın şart olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Savaş yalnız İslâm'ın kanlarının dökülmesini mubah saydığı kimselerle yapılabilir. Hadis-i şerif buna işaret etmektedir:
"Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun Rasûlü'dür' deyinceye kadar, insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri an kanlarını ve mallarını benden kurtarmış olurlar."
İsyan edenlere karşı savaşmak şart olduğuna göre, onların can emniyeti ortadan kalkmış demektir. Böyle olunca da onların öldürülmelerinin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Hanefi alimleri bu sebeplerden dolayı, fıkhı eserlerinde asilerin öldürülmelerinin caiz olduğunu açıkça ifade etmektedirler.
Bedâi'us-Senâî kitabının yazarı, asilerle ilgili olarak şöyle yazmaktadır: "Asilerden öldürülmeleri caiz olan ve olmayan kimselerin tesbitine gelince: Savaşta öldürülmeleri caiz olmayan çocuklar, yaşlılar, kadınlar ve körler isyancılar arasında bulundukları zaman da öldürülemezler. Çünkü, onların öldürülmelerinin caiz oluşu, savaşmaları tehlikesinin önüne geçmek içindir. Bu kötülük ise savaşanlara özgüdür. Onlar ne savaşabiliyorlar, ne de öldürüyorlar. Eğer savaşa katılırlarsa o takdirde savaş esnasında da, savaştan sonra da öldürülebilirler.[28]
Fakihlerin bu açıklamalarını dikkate aldığımız zaman imam Azamın isyancılar hakkındaki görüşünün «çıkça şöyle olduğu anlaşılıyor: Eğer devlet güçleri güç yetirir de isyancıları mağlup ederse, isyana katılmış bulunan reşid bütün erkekleri öldürmeye ve onların mallarına el koymaya yetkilidir. İsyankâr müslümanların bu şartı kabul edip etmemeleri neticeyi değiştirmez. İsyana katılan müslümanlar (bağîler) silahlarını bırakmcaya kadar bu savaş ve öldürme devam eder. Onlar silahlarını bırakınca öldürme ve savaş da sona erer.
Onların mallanılın ganimet olarak paylaştırılamayacağı malumdur. Savaş bitince ya da silahlarım bıraktıklarında mallan onlara iade edilir. "Aynı şekilde onların mallarından ele geçirilenler geri verilir. Çünkü ev dokunulmazlığı ve hane güvenliği devam ettiğinden, o mallara sahip çıkılamaz.[29] Eğer fıkıhçüarm açıklamalan, Ebu Hanife'nin görüşünü tam olarak aksettiriyorsa -nitekim bizim böyle olduğuna kesin inancımız vardır- akıl, nasıl olur da Musul'da isyan çıkaran müslümanların, Mansur'la ileride sana başkaldıracak olursak mallarımız ve canlarımız sana helaldir şeklinde bir anlaşma yaparak söz verdiklerini kabul eder. Bu hadise sebebiyledir ki? alimlere, isyancıların mallarının ve canlarının caiz olup olmayacağı sorulmuş ve Mansur'un kendisinden fetva istemesi üzerine, Ebu Hanife isyancıların mal ve canlarının kendisine helal olmadığı fetvasını vermiştir.
Bir de şu bana tuhaf gelmektedir: Siz, Şemsti11 Eimme Serâhsi'nin açıklamalarına, tarihçilerin anlattıklarına uymadığı için, güvenilir değildir diyorsunuz. Oysa isyan gibi önemli bir meselede, fıkıh alimlerinden büyük bir fakihin ve İmam Azam gibi bir mezhep imamının görüşünü anlama konusunda o mezhebe bağlı olan fıkıh âlimlerinin sözlerine daha çok güvenilmesi gerekir. Tarihi hadiseleri seyrine uygun olarak düzenlemek, herhangi bir mezhep imamının ictihad ve görüşlerini nakletmekten çok daha zordur. Tarihi olayların dizilişinde çok daha fazla yanlış ve hata yapılma ihtimali vardır.
Serâhsi'nin Mebsûdunda naklettiği bu olayı İbn Hümam Feth'ul Kadir adlı eserinin 341. sayfasında aynen naklet-miştir. İbn Esir veya el-Kürderî'nin sözlerini bu iki müctehid imamın söylediklerine tercih etmek mümkün değildir.
Cevap:
İmam Ebu Hanife'nin, huruç (başkaldırma) konusundaki görüşü hakkında yazdıklarınıza geçmeden önce dikkatinizi çekmek istediğim bazı hususlar üzerinde durmak istiyorum.
Birincisi: Ebu Bekir Cessâs, El-Muvaffak el-Mekkî ve ibn el-Bezzâz el-Kürderî Hanefî fakihlerinden midir, değil midir? Ebu Bekir Cessâs'ın Hanefi fakihlerinin meşhurlarından olduğunu biliyor olmalısınız. Ebu Bekir Cessâs, Ebu Sehl el-Zeccâc ve Ebu Hasan el-Kerhî'den ders almıştır. Yaşadığı dönemde (305-370 H.) Hanefîlerin imamı olarak bilinir ve kabul edilirdi. Ahkâmü'l Kur'âriı Hanefi fıkıh kaynakları arasında mühim bir mevki işgal eder. El-Muvaffak el-Mekkî de (484-568 H.) Hanefi fikıhçılarındand El-Kâfdî'nin dediği gibi, "o, fıkıh ve edebiyat alanında geniş bir bilgi ve kültür birikimine sahipti". El Kürderî de Hanefi fı-kıhçılarmdan kabul edilir. Fetâuâ-i Bezzâziye, Âdâb el-Fükâha ve Muhtasar fi Beyânı Târifât el-Âhkâm erbabınca iyi tanınan meşhur eserlerindendir. Bu üç kitaba dayanarak yaptığım nakillerin değerlendirilmesi üzerinde düşünmenizi istiyorum.
İkincisi: Yukarıda bahsi geçen isyan olayında Zeyd b. Hüseyin ve Nefsi Zekiyye ile ilgili olarak Ebu Hanife'nin ve üç alimle birlikte diğer tarihçilerin aktardıkları hareket biçimini doğru ve itibar edilebilir tarihi hadiseler olarak kabul edebiliyor musunuz? Bu olayların yanlışlığını kabul ediyorsanız, hangi delile müsteniden bunu yalanlayabiliyorsunuz? Yok eğer yanlış değilse, İmam Azam Ebu Hanife'nin görüş ve ictihadlarını anlamada onlardan istifade etme imkânı var mıdır? Böyle bir durumda İmam Azam Ebu Hanife gibi bir büyük şahsiyetin fıkhı kanaatleri ile uygulamasının birbirini tutmadığı şeklinde bir anlayış zuhur edecektir ki, böyle bir anlayışı ona yakıştırmak mümkün değildir. O halde iki şeyden biri, yani; ya anlatılan bu olaylar, ya da İmam Azam Ebu Hanife'nin içtihadının nakledilmesi yanlıştır. Yapılacak şey İmam Azam'ın içtihadını uygulamasına uygun bir tarzda aktarmak olmalıdır.
Şemsü'l Eimme Serâhsi'nin Musul halkı ile ilgili yazdıkları hakkında şunları söyleyebilirim: Konuyla ilgili başka bir açıklama el-Kürderî'ye aittir. El-Kürderi, sadece bir tarihçi değil, aynı zamanda bir fıkıh alimidir. El-Kürderi'nin yazdıkları şunlar: Mansur, fıkıh âlimlerinin önüne şu soruyu getirmişti: "Peygamberimizin, müminler verdikleri sözlere ve ileri sürdükleri şartlara sadıktırlar, ondan dönemezler buyruğu doğru değil inidir? Halbuki Musul halkı, bana isyan etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi, ama valime isyan ettiler. O halde onların kanlarını dökmek bana caizdir."
Ebu Hanife, Mansur'un 15u sorusunu şu şekilde cevaplandırdı:
"Onlar sana sahibi ve mâliki olmadıkları canlarını vermeyi şart koştular. Bu şartları yerine getirmek için onların canlarını feda etmelerine gerek yoktur. Bir adam diğerine beni Öldür dese, karşısındaki de o adamın bu isteğini erine getirerek onu öldürse, öldüren kimsenin öldürülen için kan bedeli ödemesi gerekir. Sana ait olmayan bir şey onlara şart kılınmıştır. Çünkü, müslümanın kam ancak üç sebepten dolayı helal olur. O halde sen onları öldürürsen, sana helal olmayan bir şekilde öldürmüş olursun. Uygulanmaya en layık olan ise Allah'ın hükmüdür.[30]
Bu yazıda hem soruyu soran, hem de fetvayı veren bu meselenin müslümanlarla ilgili bir mesele olduğunu ortaya koymuşlardır.
Soru:
Kıymetli mektubunuzu aldım. Dikkat ve ilgimizi çektiğiniz şeyler hakkında kısaca görüşlerimi sunuyorum: Ebu Bekir Cessâs'ın, el-Muvaffak el-Mekkî ve İbn Bezzaz el Kürderi büyük fıkıh âlimleri arasında sayılmaktadır. Aynı şekilde sizin bahsettiğiniz Ahkâm el-Kur'ân ve diğer kitaplar da meşhur ve bilinen kitaplardır. Ama, derece ve değer açısından bu zâtların rütbesi, İmam Serâhsî'nin rütbesinden (seviyesinden) çok daha aşağılardadır. Bunun gibi, İmam Serâhsî'nin kitabı el-Meb$ûd'un derecesi ve seviyesi, Ahkâm el-Kur'ân'dan ve diğer bahsettiğiniz kitaplardan, araştırmacı Hanefî âlimlerine göre çok üstün ve çok daha yukarı derecededir. Bunun içindir ki, fıkıh bakımından İmam Âzam'ın görüşünü tam belirlemede Serahsi'nin Mebsûd'un-daki kanaati, daha değerli ve daha güvenilirdir. Ahkâm el-Kur'ân ve diğer kitaplarda bu özellik o kadar yoktur. Büyük âlim Şamlı İbn Abidin, büyük araştırmacı İbn Kemal'den naklen fıkıhçılarm tabakaları ile ilgili yaptığı geniş açıklamalarda İmam Serâhsi'yi üçüncü tabakada saymıştır. Bu tabaka ise, meselelerin içtihadını yapanlar tabakasıdır. Ebu Bekir Cessas Râzî de Serâhsi'yi sadece taklitçiler tabakası olan, dördüncü tabakada saymıştır.
Bu açıklamaları gözönüne alarak, huruç (isyan) meselesinde İmam Azam'ın görüşünün Ahkâm el-Kur'ân ve başka tarihlerde belirtilen görüş değil, Mebsûd'da anlatılan görüş olduğu kabul edilecektir.
İmam Azamın, Zeyd b. Ali b. Hüseyin Hazretleri ve Nefsi Zekiyye'nin huruç (başkaldırma) olaylarındaki tutumlarıyla ilgili tavrına gelince: Ben tarihi açıdan İmam Azam'ın bu konudaki tavrını yüzde yüz doğru ve haklı buluyorum. Bütün tarihçiler İmam Ebu Hanife'nin, Zeyd b. Ali b. Hüseyin ve Nefsî Zekiyye'nin başkaldırmalarım desteklediğinde gö-rüşbirliği halindedirler. Problem olan, bu meselenin fıkıh yönünün tarih yönünden tamamen farklı oluşudur.
Huruç (başkaldırma) ile ilgili olarak Hanefî fıkhının muteber bütün kaynaklarında hatta Zahir el-Rivâye kitaplarında İmam azam'ın görüşünün; değil adaletli devlet başkanına, zâlim ve zorba bir başkana bile başkaldırmanın caiz olmadığı, hatta haram olduğu bildirilmiştir. Birbirine zıt bu iki açıklama karşısında, bizim ya uygulamaya dayanarak ya da tercihle amel etmemiz gerekecektir. Sorun yalnız tercih yapmakla kaldığı sürece bizim yapacağımız şey; fıkıh alim-lerince benimsenmiş prensip ve kaidelerden yola çıkarak mezhebin görüşünü tesbit ederken, fıkıh kitaplarında mezhebin görüşlerini aktaran Hanefi fıkıhçılarımn nakillerini tarihçilerin anlattıklarına tercih etmektir. Tarihçiler arasından Ebu Bekir Râzî, el-Muvaffak el-Mekkî ve İbn el-Bezzâz gibi fıkıh âlimi de olanlar, liyakat ve ehliyet bakımından mezhebin görüşünü asıl nakledenlerin seviyesinde olmadıkları için, onların nakilleri diğerleri karşısında önemli ve değer verilebilir kabul edilmez. Tarihi nakil ve rivayet usûlü açısından kuvvetli olsa da, onların derecesinde olamaz.
Eğer biz tatbik yolunu benimseyecek olursak, o zaman benim kafamda tatbikin en güzel yolu şudur: Sizin söylediğiniz gibi Zeyd b. Ali'nin başkaldırma olayı H. 122 yılının Safer ayında meydana geldiğine ve Nefsi Zekiyye'nin başkaldırma olayı da yine sizin yazdığınız gibi H. 145'te ortaya çıktığına ve imam Ebu Hanife de (r.a) İbn Kesir'in fade ettiği gibi [31] H. 15O'de vefat etmiş bulunduğuna göre İmam Âzam, Nefsi Zekiyye'nin başkaldırma olayından sonra en azından beş yıl daha yaşamış olacaktır. İşte bu bakımdan olabilir ki, Ebu Hanife ömrünün sonuna doğru eski görüşünü değiştirerek, huruç (başkaldırma) konusundaki yeni görüşünü "başkaldırma ve isyan caiz değil, haramdır" diye belirlemiş ve önceki görüşünden vazgeçmiş olabilir. O da diğer hadisciler gibi, "başkaldırma caiz değil, haramdır. Kötülükleri düzeltmek için başkaldırma yerine, iyiliği emredip, kötülükten men etme yolu seçilecektir" görüşüne inanmış olabilir. Belki de bu yüzden Molla Aliyyül Kâri (r.a): "Onlara başkaldırma meselesine gelince; onların hepsi fasık, zâlim kimseler de olsalar müslümanların icmâı ile (onlara başkaldırmak müslüman-lara)haram kılınmıştır" demiştir. [32]
İmam Azam'm başkaldırmayı caiz görmediği ve fıkıh bilginlerinin de açıkladıkları gibi müslüman isyancıların öldürülmesine hükmettiği yapılan bu incelemelerden anlaşılmaktadır. Daha Önce yazdığım mektupta nakiller ve atıflar yaptığım fakihler de aynı kanaattedirler. Bence Musul halkı ile ilgili meselede İmam Serahsi ile Şeyh İbn Hümâm'm, "bu olay isyancılarla ilgili değil, müşriklerin himaye edilmeleri ile ilgilidir" sözü daha doğru bir sözdür. Çünkü İmam Azam'm görüşü isyancıların katledilmesi gerektiği yönündedir; onları öldürmenin caiz olmadığı şeklinde değil. El-Kürderî'nin anlattıklarına bakıldığında bu olay isyankâr müslümanlarla ilgili imiş gibi görünüyorsa da işin aslı budur.
Cevap:
Yazınızı aldım. Artık bu cevapla benim ne demek istediğim ve görüşümün neler olduğu tarafınızdan iyice anlaşılmış olacaktır kanaatindeyim.
Benim yazdıklarım İmam Azam'm bu konudaki görüşlerinin ne olduğunu tesbit etmek olduğu halde, siz Hanefi mezhebine mensup alimlerin görüşlerini delil olarak ortaya atıyorsunuz. Sizin gibi ilim ve nefis terbiyesine sahip büyük bir zât için, Ebu Hanife'nin görüşü ile Hanefi mezhebinin aynı şey olmadığı gizli değildir. Ebu Hanife'nin görüşü, sadece İmam Azam'm kendi sözlerine ye hareketlerine bağlıdır. Hanefî mezhebine gelince: Buna, İmam Azamla birlikte, onunla aynı görüşü paylaşan arkadaşları ve o mezhebe mensup bütün müctehidler dahildir. Ebu Hanife'ye ait olmayan pek çok görüş Hanefi mezhebinin görüşleri olarak bilinir. Hanefi mezhebi içerisindeki bütün görüşlerin onun arkadaşları tarafından ortaya konduğunda da bir kesinlik yoktur. Öyle ic-tihadlar mevcuttur ki, Hanefî mezhebinin fetvasına, İmam Azam'm görüşüne bile aykırıdır.
Birinci dereceden fakih olmamalarına rağmen Ebu Bekir Cessâs, el-Muvaffak el-Mekkî ve îbn'ül Bezzaz (rh.a), mezheplerinin en büyük imamı olan Ebu Hanife'nin kendi içtihadına aykırı olan söz ve davranışları araştırıp incelemeden ona yakıştıracak kadar fıkıh bilgisinden yoksun değillerdir. Özellikle Cessâs (rh.a) İmam Azam'a çok yakın bir dönemde yaşamıştır. Cessâs, İmam Azâm'm vefatından sadece 155 sene sonra dünyaya gelmiştir. O, Bağdat'ta, aralarında İmam Azam Ebu Hanife Ekolünün görüşlerini belirten rivayetlerin tam olarak korunduğu Hanefî mezhebinin büyük âlimleri ile ilişki kurmuştu. Eğer İmam Azam'a yanlış bir söz ve ictihad yakıştırılmış olsaydı, Hâtıbü'l Leyi, Ahkam'ul Kur'ân gibi fıkıhla ilgili önemli eserlerde, onu nakleden biri çıkardı. Eğer İmam Azam'm o görüşten vazgeçtiği sabit olsaydı, ne bundan habersiz kalınırdı ne de onu gizlerlerdi.
İmam Azam'ın Önceki içtihadından vazgeçtiği yolundaki tahminiz şu açıdan da geçersizdir: Eğer o bu görüşünden vazgeçmiş olsaydı, Halife Mansur onu hayatıyla tehdit etmez; aksine bu görüşü sebebiyle dost olurdu. Buna ilaveten hiç kimse, ima ve işaretle dahi İmam Azam'm Nefsi Zekiyye'nin başkaldırmasına katılmayı uygun görmediği şeklinde bir ifade kullanmamıştır.
imam Azam'ın bu konudaki görüş ve kanaatlerinin kendisinden nakledilen söz ve tavırlarda belirtilen şekilde olduğunda tereddüt yoktur. Şüphesiz Hanefî mezhebi, daha sonra sizin naklettiğiniz şekilde kararlaşmıştır. Bu görüşlerin mezhep haline gelmesinin sebebi şudur; Ebu Hanife döneminde hadiscilerden bir grup tarafından benimsenen bu görüş bunu daha önceki yazımda da nakletmiştim. Yazıda Evzâi'ye atıfta bulunulmuştu.) İkinci yüzyılın sonlarından itibaren ehl-i sünnet ve'l cemaata mensup bütün gruplar tarafından benimsendi. Eş'arî kelamcılar Mutezileye karşı bu fikri savundular. Gerçekte bu görüş kesin nasslara dayandığından benimsenmiş değildir. Huruç (başkaldırma) sırasında yaşanan tecrübelerin bu görüşün benimsenmesinde büyük payı olmuştur. Fıkıh bilginleri tarafından anlatılan ne varsa, maslahatın gereği olarak kabul gördü. Fakat, zâlim sultanlara başkaldırma işinin daha sonra gelen fıkıh alimleri tarafından Hicri birinci asrın müctehidleri ve büyükleri adına ikâme edilmiş bir görüş olduğunu gösteren hiçbir delile rastlamadım.
1957 yılının sonlarında Lahorda yapılan milletlerarası araştırma toplantısında şarkiyatçı bir İngiliz şöyle demişti: "İslâm devlet düzeni bozulacak olursa, onu yeniden düzenleyecek bir yapı İslâm'da yoktur". Yapılan bu tenkid üzerinde önemle durulmalıdır. O bu itirazında Eş'ârilerin ve ehl-i sünnet fıkıh âlimlerinin görüşlerini ortaya koyarken şöyle demişti. "Devlet düzeninde bozulma görülmeye başladığı sırada, fıkıhçıların açıklamalarına göre, sadece kişisel olarak hak söz söylenebilir, gerçeğin sesi yükseltilebilir. Ama, toplu bir çalışma olamaz." Buna cevap olarak elimizde Ebu Hani-fe'nin görüşünden başka ileri sürülecek bir şey yoktu. Şimdi eğer bu da yanlışsa, bu itiraza nasıl bir cevap verileceğini siz bize bildirin. Eğer isyancılar silahlı olarak ayaklanmışlarsa, onlardan savaşanların öldürülebileceği ve onların mallarının da harp ganimeti olarak alınabileceği bilinen bir şeydir. Ancak, isyancıların yaşadığı bölgede bulunan bütün insanların canlarına ve mallarına kastedilmesi doğru bir hareket midir? Fıkhın getirdiği hüküm bu olsaydı, Harre olayında Yezid ordusunun Mekke ahalisine yaptıklarının hepsinin caiz olması gerekirdi. O takdirde sahabenin, tabiînin, daha sonra gelen âlim ve fakihlerin Harre olayına yaptıkları itirazları ne ile açıklayacağız?[33]
Hilâfetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (I)
Tercüman ul Kur'ânda bir kaç aydır süren hilafetle ilgili yazıların son bölümündeki "Raşid Halifeler ve Özellikleri" ile "Hilafetten Saltanata" başlıklı mevzularla ilgili olarak pekçok soru ve itiraz yöneltildi. Onların hepsini naklederek cevaplar vermek uzun zaman alacağı için, hepsine birden bu sayfalardan cevap veriyorum. Yöneltilen itirazların hangi konu ile ilgili olduğu başlıklardan anlaşılacaktır.[34]
Bu Makalelerin Neden ve Niçin Yazıldığı
Bir takım sorular ve itirazlarla karşılaşan yazılar benim bir kitabımın iki bölümünü oluşturan yazılardır. Bir süredir Tercüman'ul Kur'ânda parça parça yayınlanmaktadır, ileride de yayınlanmaya devam edecektir. İlk bölüm "Kur'ân'ın Siyasi Talimatı" idi. İkincisi "islâm'ın idari Prensipleri", üçüncüsü de "Raşid Halifeler ve Özellikleri" dir. Dördüncüsü ise, "Halifelikten Sultanlığa" adını taşımaktadır. Bu makalede ben, Raşid Halifeliğin yerini nasıl ve hangi sebeplerden dolayı sultanlığın aldığını anlattım. Peşinden Tercüman'ul Kur'ânda beşinci bölüm yayınlanmaya başlandı. Bu bölümde, hilafetle saltanatın yer değiştir-mesiyle ortaya çıkan yeni durumlar ve yeni şartlar ele alınmış ve müslumanların bu şartlar altında nasıl bir yol takip ettikleri anlatılmıştır. İleride yayınlanacak olan altıncı bölümde ise müslümanlar arasında zümreciliğin nasıl ve hangi sebeplerden dolayı başladığı ve nasıl geliştiği anlatılacak ve ümmetin o dönemde yerleşme merkezlerinin tavırlarına ışık tutulacaktır. Yedinci ve sekizinci bölümlerde de İmam Ebu Hanife'nin ve İmam Ebu Yusuf un yaptıkları işler izah edilecektir. Kısacası bu yazılar bir kitabın belli bazı bölümlerinden ibarettir. Yazıların bütünü yayınlandıktan sonra tamamı gözden geçirilerek bir sonuca ulaşmak daha uygun
olacaktı.
Bu Konuya Neden İhtiyaç Vardır
O yazılarda ortaya konan tarihi gerçekler, İslâm tarihinin en güvenilir kitaplarından alınmıştır. Bu kaynaklar ilgili bölümde açıklanacaktır. Naklettiğim olayların hepsinin nereden alındığını da yazılarımda belirttim. Kaynağını gösteremediğim meseleyi de yazılarıma katmadım. Bu yazılarla, yazıda kaynak gösterilen kaynaklar ilim sahipleri tarafından incelenecek olursa, bu hadiselerin doğruluk ve yanlışlığı görüleceği gibi, benim ekleme veya çıkarma gibi bir tasarrafta bulunup bulunmadığım da görülecektir.
Bu tarihi kaynaklar herhangi bir yerde saklanmış değil ki ben onu birden bire ortaya çıkarıp getirmiş olayım. Bu kaynaklar zaten asırlardan beri dünyanın her tarafında, modern basın ve yayın araçları vasıtasıyla basılıp, yüzbin-lerce, milyonlarca insana ulaştırılıyor, dost-düşman, kafîr-müslüman herkes tarafından okunuyor. Bu kaynaklar sadece Arapça konuşulan yerlerde değil, dünyanın her tarafında mevcut. Hem şarkiyatçılar tarafından batı dillerine tercüme edilmiştir, hem de dilimize aktarılmış bulunmaktadır. Telif ve tercüme bir çok eser piyasadadır. Öyleyse bizim onu ne gizleme inkânımız vardır, ne de insanlara İslâm tarihinin bu bölümünü okumayınız deme hakkımız. İnsanları onun üzerinde konuşmaktan menetme hakkına da sahip değiliz. Bu durumda bize düşen onu sahih kaynaklardan deliller getirerek akla yatkın ve ölçülü bir biçimde sunmaktır. Eğer biz bunu metodlara uygun şekilde değerlendirip sonuçlandıra-mazsak o zaman iş şarkiyatçılara ve ehil olmayan tutarsız müslümanlara kalacaktır. Onlar da yalan yanlış aktarmaya devam edecekler; yeni yetişen müslümanların beynine baştan başa yanlış kavramlarla yerleştireceklerdir. Bugün Pakistan'ın lise, kolej ve üniversitelerinde İslâm tarihi okutulduğunu ve burada okuyan talebelerin bu tarihi Öğrendiklerini biliyor olmalısınız. Pencap Üniversitesi'nin siyaset bölümünde mastır yapan öğrencilere, "Kur'ân-ı Kerim'in devletle ilgili koyduğu prensipler nelerdir? Bu prensipler Peygamber (s.a) döneminde nasıl uygulanmıştır? Halifelik nedir? Hilafetle yönetim biçimi niçin, nasıl değişmiştir?" gibi sorular daha bu yıl sorulmuştur. Öğrenciler bu sorulara batılı müsteşriklerin istedikleri gibi mi cevap vermelidir? Bunu mu istersiniz, yoksa Molla Aliyyü'l Kâri'nin, İmam Şafiî'nin görüş ve düşüncelerini yansıtan cevaplar vermelerini mi? Biz kendi tarihimizi, halifeliğin gerçekte hangi anlama geldiğini, onu başka sistemlerden farklı kılan yönlerinin neler olduğunu niçin cesaretle ortaya koymayalım? Saltanatla hilafet arasındaki temel farkı, hilafetin bırakılıp saltanata geçilmesinin nedenlerini ve bu işin nasıl gerçekleştiğim niçin anlatmayalım? Saltanata geçişle birlikte sosyal bünyemizde husule gelen değişiklikleri, bu değişikliğin getirdiği sıkıntıları ve bu sıkıntılardan kurtulmak için yapılanları niçin tes-bit etmeyelim? Bütün bu soruları açık ve net olarak delilleriyle birlikte cevaplandırmadığımız müddetçe zihinlerde oluşturan şüphelerin giderilmesi mümkün olmayacaktır.
Bu konuda niçin bu kadar uğraştığımı sanırım anlamış olmalısınız. Yıllardır düşündüğüm halde, pek de iç açıcı ve hoş olmayan ama mutlaka çözülmesi gereken bu konuyu biri çıkıp aydınlatsın, ben de böylece kurtulmuş olayım diye erteledim. Bu işi aydınlatmak şöyle dursun, keyfî bir takım yorumlarla halifelik kavramının mahiyetinin değiştirildiğini, anlamının kaybettirildiğini görünce bu görevi yerine getirmenin zorunlu olduğu sonucuna vardım.
Hakka Çağıran Bir Kimse Ne Yapmalıdır
Bir kısım dostlarım ihtilaflı konulara girmememi öğütlüyorlar. Sen bir hak yol davetçisisin, sadece hak yola çağırma işine devam et ki, herkes senin sözünü dinlesin, sana saygı duysun diyorlar. Tavsiyeleri için kendilerine kalbî teşekkürlerimi sunuyorum. Karşı çıkılmasın, tenkid edilmesin, eleştirilmesin düşüncesiyle yola çıkan bir davetçinin bu davetim nasıl yerine getirebileceğini şu ana kadar anlamış değilim. Eleştirilmek, karşı çıkılmak endişesiyle yola çıkan bir davetçinin davetini ilgilendiren hadis, fıkıh, akaid, kelam ve tarihle ilgili konularda nasıl söz söyleyebileceğim, davetini nasıl açıklayabileceğini de doğrusu merak ediyorum.
"Sahabe'nin Hepsi Adil Kişilerdir" Sözünün Gerçek Anlamı
Bir de bu tür konular sebebiyle sahabenin şahsiyeti zedeleniyor, müslümanların sahabeye olan güveni kayboluyor türünden endişeler var. Bu konuda da bazı açıklamalar yapmayı lüzumlu buluyorum.
.Benim sahabe-i kiram hakkındaki kanaatim, bütün mu-haddis ve mufakkihlerin kanaati ile aynıdır. O da, bütün sahabenin adalet ve zabt sahibi kimseler olduğudur. Bu dinin bize kadar ulaşmasını onlara borçlu olduğumuz ortadadır. Sahabenin adaleti üzerinde duyulacak en küçük tereddüt, dinde de tereddüde götürür. Şu da var ki, "bütün sahabe adalet sahibidir" demek; onların hatadan beri oldukları, bütün beşeri noksanlıklardan uzak bulundukları, hiçbir hataya düşmedikleri ve sahabenin tamamının böyle olduğu anlamına gelmez. Benim kanaatim, bu sözle kastedilen; sahabenin Hz. Peygamber'den (s.a) bir rivayeti naklederken veya bir rivayetle O'na atıfta bulunurken doğruluktan şaşmadıkları-dır. Eğer bu sözü birinci manada anlayacak olursa yalnız tarihi hadiseler değil, bizzat sahih hadisler bile bunu doğrula-mayacaktır. İkinci anlamda değerlendirecek olursak bu sözün doğruluğu ispatlanmış olacaktır. Hiçbir kimse, güvenilir bir yolla, buna zıt bir delil ve belge gösteremez. Sahabe-i kiram'ın adalet sahibi olmada ulaştıkları nokta, son noktadır. Çünkü, aralarında kan dökülmesine kadar varan bir takım hadiseler cereyan etmiş ve savaşlar çıkmış olmasına rağmen, hiçbir sahabenin diğer sahabeler aleyhine söz söylediğine, uydurma hadis rivayet ettiğine yahut menfaatine uygun düşmeyen bir hadisi yalanladığına rastlanmamıştır. Bu açıdan bakıldığında, sahabeden birinin haklı; diğerinin haksız olduğu kabul edilecek olursa, din veya dinî inanç tehlikeye düşer gibi bir endişenin yersiz olduğu anlaşılacaktır. Biz sahabenin tamamının Hz. Peygamber'den (s.a) yaptıkları rivayetler hususunda adalet ve zabt sahibi olduklarını kabul ediyor ve onların rivayetlerini başımızın tacı yapıyoruz.
Hata Yapmakla Büyüklüğe Zarar Gelmez
Peygamberler dışındaki bütün insanların masum olmadıkları kanaatini taşıyorum. Kanaatimce masumiyet yalnız peygamberlere mahsus bir durumdur. Peygamberler dışında hiçbir insanın hatadan berî olduğuna ve hiçbir hata işlemeyecek kadar büyük olduğuna inanmıyorum. Bir kişinin büyüklüğü; ilmi ile amel etmiş olmak ve hayır tarafı ağır gelmekle Ölçülür. Bir insan ne kadar çok ilim tahsil etmiş ve ne kadar hayır ve hasenat işlemişse, o kadar büyüktür. Bence, insan işlediği hayır oranında büyüktür. Onun herhangi bir yanlış davranışı, o kişinin büyüklüğüne halel getirmez. Benimle diğer insanlar arasmda bulunan bu temel farklılık sebebiyledir ki, insanların çoğu benim düşüncelerimi anlamakta yanılgıya düşüyorlar. İnsanlar zannediyorlar ki, büyük zâtlar hata yapmazlar. Hata yapan büyük kimse değildir. Bu düşünceyle yola çıkan insanlar, büyük olarak bilinen herhangi bir insanın herhangi bir söz ve davranışına hatalı denilmesini sindiremiyorlar. Hatta, büyüklerden herhangi birinin hata işlediğini söyleyen kimsenin, o kişiyi büyüklerden olarak kabul etmediğini düşünüyorlar. Ben bunun aksini düşünüyorum. Peygamberler dışında, herhangi bir hareketi yanlış olan kimse hâlâ büyüklüğünü devam ettiriyor olabilir. Ben, büyük bir zâtın herhangi bir hareketine, ancak çok güvenilir kaynaklarla ispat edildiği ve herhangi bir mantıklı delille iyiye yorumlanamadığı zaman yanlış derim. Yani, bir iş yanlış olmuşsa, yanlış olan o işin kendisidir diye düşünürüm. Tenkid ederken de tenkidimi o yanlış işin çerçevesi dışına taşırmam. Bence, herhangi bir ulu kişinin yaptığı yanlışlık onun büyüklüğüne bir zarar getirmez. Ona olan saygımda da bir azalma sözkonusu olmaz. Büyük olarak bildiğim bir insanın yanlışlarını saklamayı, hatalarını Örtbas etmeyi veya hiç de mantıkî olmayan yollarla tevil edip doğruluğunu isbatlamayı hiçbir zaman lüzumlu görmedim. Yanlış bir işe doğru demek, Ölçülerimizin kesinlikle değişmesi sonucunu ortaya çıkaracaktır. Büyük insanların kendilerine mahsus hataları gizlenecek olursa, bütün hatalar birikecek, yığılacak, iş düğümlenip kalacaktır. Böylece ölçü yitirilecek-tir. Bu tür tutumlar insanları şüpheye düşürecek; manevi dereceleri gerçekten büyük olan insanların bu değerlerinin gerçek değerler olduğuna değil insanların kendi uydurdukları destanlardan ibaret olduğuna inanılacaktır.
Sahabe Arasında Derece Farkı
Sahabe-i kiram konusunda okuduğum hadis ve siyer kitaplarından, onların sahabe olma şerefinde eşit oldukları, fakat ilim, fazilet ve peygamberler şahı Efendimizden feyiz alma ve O'nun sohbet ve terbiyesinden etkilenme konusunda aralarında derece farkı olduğu sonucuna vardım. Herşeye rağmen onlar, içinde peygamberlik mumunun parladığı bir insanlık toplumu idi. O toplumun bütün insanları ne o mumdan ışık olmakta eşittiler, ne de herbirine diğerleriyle eşit fırsat ele geçmişti. Bundan başka, herbirinin karakteri, huyu, meziyetleri ve zaafları aynı değildi. Onların hepsi, kendi yeteneklerine göre, Hz. Peygamberin (s.a) öğretiminin, eğitiminin ve sohbetinin tesirini az çok almıştı, ama nefis terbiyesinin en güzel eğitiminin verildiği o güzide topluluk içerisinde kalplerinde herhangi bir açıdan zayıflık bulunan kimseler de olabiliyordu. Bu inkâr edilemez bir gerçektir, Bu gerçeği inkâr etmek, ashab-ı güzîn'e duyulan edep ve saygının gereği de değildir.
Büyüklerin Hareketlerini Tenkit Etmenin Doğru Yolu
Genelde bütün din büyükleri, özelde de sahabe-i kiram hakkındaki tavrım ve hareket tarzım şudur: Onların herhangi bir sözünü veya davranışını muteber kaynaklar ve güvenilir rivayetler yardımıyla mantıklı bir şekilde yorumlamak mümkünse, o sözün veya o davranışın doğruluğunu tasdik ederim. Yanlıştır dememek için elimden gelen bütün çabayı harcarım. Ne var ki, bu söz ve davranışları akla uygun tarzda yorumlama imkânı bulamadım diyerek, akim sınırlarını aşıp hataları görmezlikten gelmek ya da onları doğru göstermeye çalışmak hem insaf sınırlarını zorlamak hem de ilmi araştırmalara aykırı davranmak olur. İş bununla da kalmaz, çok büyük zararlara sebebiyet verebilir. Çünkü, bu tarz bir savunma ile insanları tatmin etmek mümkün değildir. Bu tür davranışlar sahabe ve diğer büyük zatlara mahsus temel meziyet ve üstünlükler hakkında yazdıklarımızın şüpheyle karşılanması sonucunu doğurur. Bu tehlikeyi önlemek için gün gibi ortada olan bir şeyi gizlemeye çalışmak veya demogojilerle geçiştirmek yerine, bu filanca büyük zâtın düştüğü bir yanlışlıktır demelidir. Büyük insanlar da hata eder. Bu hatalardan dolayı onların büyüklüğüne bir zarar gelmez. Çünkü; onların değeri düştükleri küçük hatalardan değil, büyük başarılarından kaynaklanır.
Kaynaklar Meselesi
Bir kısım insanlar, "Raşid Halifeler ve Özelliklerı'mn son bölümü üzerinde ve "Hilafetten Saltanata" adlı yazılarımda kaynak olarak verdiğim kitaplarla ilgili tereddütlerini izhar ediyorlar. Bu kaynakları iki ayrı kategoride değerlendirmek gerekir. Birinci kategoridekiler; İbn Ebi el-Hadid, Ibn Kuteybe ve el-Mes'ûdî gibi kendilerinden pek az ve arka plân için yararlandığım eserler ikinci kategoridekiler ise;
Muhammed b. Sa'd, İbn Abd'ulberr, İbn'ul-Esîr, İbn Cerir el-Taberî ve İbn Kesirdir ki, bunlar araştırmalarıma esas teşkil eden önemli kaynaklardır.
İtan Ebi el-Hadid: Birinci kısım kaynaklardan olan İbn Ebi el-Hadid'in şiî olduğu malumdur. Benim ondan yaptığını tek nakil Hz. Ali'nin (r.a) kardeşi Âkil b. Ebi Talib'e devlet hazinesinden hakkı olmayan şeyi vermemesi hadisesidir ki, bu olayın doğruluğu diğer tarihçiler tarafından da nakledilmektedir. Hz. Akil'in kardeşini bırakıp muhalifler grubuna katılması da bu olay yüzündendir. Örnek olarak Isâbe ve el-îstiab'daki, Hz. Akil'in ahvalini inceleyiniz. İbn Ebi el-Hadid şiîdir diye, gerçekliği hakkında ihtilaf olmayan bir hadiseyi inkâr etmek mümkün değildir.
Ibn Kuteybe: İbn Kuteybe hakkında, o şiî idi veya şiîliğe eğilimi vardı, diye düşünmek tamamen yanlıştır. Hem o asla sika olmayan (güvenilmeyen) bir kişi de değildi. Ebu Hatim es-Sicistânî ve İshâk b. Rahaveyh gibi nıüctehidlerden ders almış, Dinever'de kadılık yapmıştı. İbn Kesir ondan bahsederken, "O muhterem ve güvenilir biriydi" diyor. Onunla ilgili olarak Hafız b. Haâcer, "son derece güvenilir biriydi" derken Hatip Bağdadî "O çok güvenilir, dindar, faziletli bir kimse idi" diyor. Mesleme b. Kâsun, "Ehl-i sünnet'ten çok doğru ve dürüst bir kimse idi. Onun İshâk b. Rahaveyh'in izinden gittiği söylenir" diyor. İbn Hazm, "dininde ve ilminde sika (güvenilir) bir insandı" diye yazıyor. İbn Hacer de onun görüşleri ve mezhebi üzerinde bilgi verirken diyor ki: "Es-Selefî, İbn Kuteybe'nin en güvenilir insanlardan ve ehli sünnet'ten olduğunu ifade etmiş. Ancak mezhebi açıdan Hâkim ona karşıydı. Öyle zannediyorum ki, selefinin onun mezhebinden maksadı, Hz. Ali'ye karşı olduğunu söylemek istemesidir. Çünkü İbn Kuteybe'de ehl-i beyt'ten sapma bulunuyordu. Hâkim ise buna karşı çıkıyordu.[35]
Bundan anlaşılan şu ki, şiîlik bir yana, İbn Kuteybe'ye Hz. Ali düşmanlığı bile yakıştırümıştır. Hiç kimse, kesin bir dille, "El-Irnâme ve's Siyâse'nin ona ait olmadığını iddia etmemiştir. Ancak, bazı tereddütler olduğu söylenmiştir. Zira, bu kitapta bulunan bazı konuların İbn Kuteybe'nin ilmi ve diğer eserleri ile bağdaştırılması mümkün değildir. Bu kitabı baştan sona okudum ve şu kanaata vardım: Kitapta bulunan bazı rivayetler sonradan eklenmiş olabilir. Kitaba bazı ilavelerin yapılmış olması, onun tamamını reddetmeyi gerektirmez. Böyle yapılmışsa haksızlık edilmiş olur. Çünkü kitapta çeşitli konulara yönelik öyle bilgiler var ki, onları reddetmek için hiçbir karine bulunmamaktadır.
Şunu ilave etmekte de yarar görüyorum: Bu kitaptan yaptığım nakillerde, bu nakillerin diğer kitaplar tarafından desteklenmiş olması şartını aradım. Bunu gösterdiğim kaynaklardan da anlamak mümkündür.
El-Mes'ûdî: Mes'udî'nin Şia mezhebinden olduğu bir gerçektir. Ama onun aşırı şiadan olduğunu söylemek doğru değildir. Onun, Mürûc'üz-Zeheb isimli eserinde, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hakkında yazdıklarını okursanız görürsünüz ki, şiîlikte aşırılık taşıyan bir insan Hz. Ebu Bekir'le, Hz. Ömer'i (r.a) bu şekilde anmaz, onlardan bu üslupla bahsetmez. El-Mes'udî şiîlik unsurları taşıyor olsa bile, ben ondan başka kitapların desteklemediği, diğer kaynakların nakletmediği olayları almadım. Yaptığım rivayetlerin tamamına atıfta bulunduğum kaynaklara gelince, bunlar da aşağıdadır:
İbn Sa'd: Onlardan ilki, Muhammed b. Sa'd'dır ki, ben onun rivayetlerini diğer bütün rivayetlere tercih ettim.
ibn Sa'd'ın rivayetlerine ters düşen hiçbir rivayeti nakletmemek için büyük çaba harcadım. Bunu yapmamın sebebi de, onun Hulefa-i Raşidin'e en yakın dönemde yaşamış olması ve kaynakları derlemiş bulunmasıdır. H. 168'de doğdu, H. 230'da vefat etti. Geniş bilgiye sahip bir zat olup, siyer ve me-gazi (Peygamberimizin hayatı ve savaşları) konusunda güvenilir ve itimada şayan biri olduğunda bütün hadisciler ve tefsirciler birleşmişlerdir. İlim sahibi hiç kimse onunla ilgili olarak şiîlikle ilgili bir şüpheye de düşmemiştir. Hatip Bağdadî, "Muhammed b. Sa'd, bize göre adalet sahibi kimselerdendir. Onun sözü, onun doğruluğuna delalet eder. Çünkü o, pek çok rivayetini araştırıp inceledikten sonra kaydeder, rastgele bir rivayette bulunmaz" diyor. Hafız İbn Hacer ise, "O, çok güvenilen ve çok tedbirli hadis hafızlarındandır"diye bir kayıtta bulunuyor. İbn Hallekân da şöyle diyor: "O, çok dürüst ve en güvenilir bir insandı." Hafız Sahâvi ise şöyle diyor: "Her ne kadar hocası Vâkidi'ye zayıf denilmişse de o sika bir kimse idi." İbn Tâğri Birvî de şöyle diyor: "Yahya b. Mâin'den başka bütün hadis hafızları onun sika (en güvenilir kimse) olduğunu söylemişlerdir."
Kendi hocası Vâkidi'ye dahi hadis konusunda zayıf denilmiş, ama siyer ve meğâzî konusunda bütün hadisciler ona güvenmiştir. Aynı durum, onun diğer hocaları olan Hişam b. Muhammed b. el-Sâib ve Ebu Mâşer için de geçerlidir. (Siret ve gazveler, yâni; Peygamberimizin hayatı ve savaşları konusunda herkes onlara güvenmiştir.)
İbn Cerir Taberî: İkincisi de İbn Cerir Taberî'dir. Kendime kaynak kabul ettiğim bu büyük İslâm âliminin bir tef-sirci, hadisci, fıkıhçı ve tarihçi olarak çok değerli bir kimse olduğunu herkes kabul etmiştir. İlim ve takva açısından değer ve derecesi çok yüksektir, Kendisine kadılık makamı teklif edildi ama, o reddetti. Adalet Komisyonu Başkanlığı teklif edildi, onu da reddetti. İmam İbn Huzeyme onun hakkında: "Ben bugün yeryüzünde ondan daha büyük bir âlim tanımıyorum" diyor. Ibni Kesir ise şöyle diyor: "O Allah'ın Kitabını ve Peygamberinin Sünnetini bilme ve onlarla amel etme konusunda İslâm müctehidlerinin en büyüklerindendi." ibn Hacer de, "O, büyük ve güvenilir İslâm müctehidlerindendi11 diyor. Hatip Bağdadî ise, "O, müctehid âlimlerdendir. Sözüne ve görüşüne göre karar verilir, kanaatine başvurulur. Çünkü o, ilmî olgunluğu ve yüksek şahsiyeti bakımından buna layıktır. O, o kadar geniş bilgiye sahipti ki, döneminde hiçbir kimse onun seviyesine ortak olmamıştı" diyerek kanaatlerini açıklıyor. İbn Esir diyor ki: "Ebu Cafer tarih yazarları arasında bilgisine ve yazdıklarına en fazla güven duyulan bir kimseydi". O, hadis konusunda bir muhaddis olarak kabul edildiği gibi, fıkıh konusunda başlı başına bir müctehid olduğuna inanılırdı. Mezhebi, ehl-i sünnet mezheplerinden biriydi. Tarih konusunda ona güvenmeyen kimse yoktur. Özellikle fitne döneminin tarihi konusunda görüşlerine ve bilgisine en fazla güven duyulan bir kimse olmuştur, ibn Esir "el-Kâmü'ü fit- Tarih" isimli eserinin giriş bölümünde şöyle yazmaktadır:
"Neseb ilmi konusunda, sahabe-i kiram'm neseb ilmini bilme hususunda İbn Cerir et-Taberî diğer bütün tarihçilerden daha güvenilir bir kimsedir. Çünkü o, hem geniş bir bilgiye sahiptir, hem de gerçekten çok iyi bir araştırmacıdır."
îbn Kesir bile dönemin tarihi ile ilgili olarak ona başvurmakta ve: "Şiî kökenli rivayet ve kaynaklardan kurtulmak için en fazla müracaat ettiğim ve en fazla güvendiğim kaynak İbn Cerir Taberî'dir. O, bu konudaki imamlardandır" demektedir. Bir kısım insanlar bazı fikrî meselelerle, Gâdir-i Hum hadisesinde şiîlerle aynı kanaate sahip olduğu için onu şiî yapıp çıkmışlardır. Büyüklerden biri, onu İmamiye mezhebinin büyüklerinden olarak takdim etmiştir. Oysa ehl-i sünnet'ten olan bir kısım imamların bazı fıkhi meselelerde ve bazı hadislerin kritiğini yapmada şiadan olan imamlarla aynı görüşü paylaştıklarını görürüz. Malum olduğu üzere İmam İbn Teymiyye şiaya karşı en katı tutum takman alimlerden olduğu halde İbni Cerir Taberi'nin tefsiri hakkında şöyle demektedir: "Mevcut tefsirler içerisinde en sağlam ve en güvenilir olanı onun tefsiridir. Çünkü bid'atlara yer verilmemiştir.[36]
Ona şiîlik suçlamasını ilk defa, İmam Ahmed b. Hanbel'i sadece muhaddis kabul edip, fakih (fıkıhçı) kabul etmemesinden dolayı kızdıkları için Hanbelîler yapmış, sağlığında bile bu düşmanlıklarını açığa vurmuşlardı. İnsanları ona gitmekten, ona başvurmaktan menediyorlardı. Vefatından sonra, müslüman mezarlığına konulmasını engelledikleri için, kendi evine defnedildi.[37] Bu aşırılıktan ve bu katılıktan dolayı imam İbn Huzeyme, "şüphesiz Hanbelîler ona zulmetmiştir" diyor. Onun kötülenmesinin bir başka sebebi de; kendisi şiî olan ve onunla aynı asırda yaşayan Muhammed b. Cerir Taberî adındaki bir kimse ile karıştırılmış olmasıdır. İbn Cerir'in tefsirini ve Taberi Tarihini bir kerecik olsun dikkatlice okuyan kimse bu kitapların şiî olan Muhammed b. Cerir Taberînin olmadığını anlayacak ve bu yanlışa düşme yöcektir.[38]
İbn Abd'ülberr: Üçüncüsü ise Ömer ibn Abdülberr'dir. Hafız Zehebî, "Tezkiret'ul Huffâz" isimli eserinde onu şeyhülislam olarak zikretmektedir. Ebü'l Velid el-Bâcî; "Endülüs'te (İspanya), Ebu Ömer ibn Abdülberr gibi hiçbir hadis âlimi yoktu" demekte, İbn Hazm da kanaatini, "Hadis usûlü ilminde bırakınız ondan iyisini, onun seviyesinde bile kimse yoktu" şeklinde izhar ederek şöyle demektedir: "Onun, benzeri olmayan kitapları vardır. Onlardan biri "el-lstiâb" isimli olanıdır ki, sahabenin hayatı hakkında yazılmıştır. O seviyede başka bir kitap yoktur. Onun sahabenin hayatı ile ilgili bu eserine güvenmemek ve şiîliğe meyyaldi diye tereddüt göstermek kesinlikle yanlıştır."
tbn'ül Esir: Dördüncüsü İbn'ül Esir'dir. Onun "Ta-rih'ül-Kâmil" ve "Üsd'ul Gâbe" gibi eserleri İslâm tarihinin en güvenilir kaynaklarındandır. Kendisinden sonra gelen bütün yazarlar onun eserlerini kaynak almışlar, ondan istifade etmişlerdir. Muasırlardın İbn Hallikân şöyle yazıyor:
"Hadisleri hıfzetme, tanıma ve onunla ilgili konuları açıklamada imamdı. Eski ve yeni tarihle ilgili bütün konulara vakıftı. Arapların tarihini, nesebini ve onlarla ilgili bütün olayları çok iyi bilirdi.[39] Şiîliğe eğilimi olduğuna dair hiçbir şüphe varid olmamıştır.
Tarihinin giriş bölümünde şunları yazmaktadır: "Sahabe-i kiram arasmdaki nesep bağlarını belirlerken çok hassas davrandım, tedbirli hareket etmeye büyük bir itina gösterdim."
ibn Kesir: Beşincisi ise Hâfiz İbn Kesir1 dir. Onun, derece ve seviyesi, tefsirci, hadisci ve tarihçi olarak bütün ümmet arasında bilinmekte ve kabul edilmektedir. Onun "El-Bidâye ve'n Nihaye" isimli tarihi, İslâm tarihinin en güzel kaynakları arasında sayılmaktadır. Keş'üz-Zünûn yazarının deyişiyle, onun en büyük Özelliği ve güzelliği "sahih rivayetler ile nakıs rivayetler arasında ayırım yapmış" olmasıdır.
Hafız Zehebi onu tanımlarken diyor ki: "O, fetva verebilen bir imam, üstün bir hadisci, çok yönlü bir fikıhçı ve bütün görüşlere yer veren bir tefsirci idi."
Ben, onun tarihine daha çok iki sebepten dolayı itimat ettim.
Birincisi: O'nun şiîliğe karşı herhangi bir eğilimi ve yakınlığı olmak bir yana, ona şiddetle karşı olmasıdır. Sahabeden hiçbirine hiçbir söz söyletmemeye gücü yettiğince çaba sarfeder. Fitne döneminde cereyan eden olayları atkarırken yalnız Hz. Muaviye'yi aklamakla kalmamış, Yezid'i bile temize çıkarmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de olayları gizlememiş, tarihini yazarken dürüst bir yol takip etmiştir.
İkincisi: Onun Kadı Ebu Bekir İbn Arabî ve İbn Teymiy-ye'den sonra gelmiş olmasıdır. Kadı Ebu Bekir'in "El-Avâsım Min'el Kavasım" ve İbn Teymiyye'nin "Minhâc'üs-Sünne" adlı eserlerini biliyordu. O, İbn Teymiyye'nin öğrencisi olduğu kadar, hayranıdır da. îbn Teymiyye için bazı sıkıntılara da göğüs germiştir. Onun için ben onun şiî rivayetlerden hiçbir şekilde etkilenmediğine ve o rivayetleri yaparken herhangi bir dalgınlık yapmadığına eminim. Kadı Ebu Bekir ve İmam İbn Teymiyye'nin bildiklerini onun da bildiğinden hiç şüphem yok.
Acaba bu tarihî kanaklar güvenilmez midir?
Dikkat edilirse yazımda istifade ettiğim kaynakların bunlar olduğu görülecektir. Bu tarihi kaynaklar güvenilir değildir denilecek olursa; asr-ı saadetten H. 8. asra kadar geçen süre içerisinde İslâm tarihi ile ilgili güvenilir hiçbir eser kaleme alınmamıştır gibi bir iddia ortaya atılmış olacaktır ki, bunun izahı mümkün değildir. Zira İslâm tarihinin asr-ı saadet dışmdaki bütün dönemleri -ki buna Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) dönemleri de dahildir- bize bu kaynaklar vasıtasıyla ulaşmıştır.
Bu kaynaklar güvenilir kaynaklar değillerse dört halife dönemi de dahil, müctehidlerin hayatı, hizmeti ve başarıları ile ilgili anlatılanların tamamı yanlış ve uydurma demektir. Bunların doğruluğunu ispatlayacak hiçbir delile sahip değiliz demektir. O takdirde hiç kimse -günümüz müslümanları da dahil- İslâm büyüklerinin bu kitaplarda anlatılan meziyetlerinin hepsinin doğru, kusurların da yanlış olduğunu kabul etmez. Şiilerin kasıtlı hareketleri ve hileleri o kadar kuvvetliydi ki, bu hilelerden ehl-i sünnet'e mensup olan bu insanlar da kendilerini kurtaramamış, şiîlerin rivayetleri onların yazdıklarına da sirayet ederek o dönemin tarihini baştan ayağa kirletmiştir diyorsanız, bu takdirde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) hayatı ve dönemleri ile ilgili yazılanların şiîlerin bu tasallutundan nasıl kurtulduğuna şaşmak gerekir.
Savunuculuğun Temel Zayıflığı
Kaynaklar bölümüne son vermeden önce şunu da açıklamak istiyorum: Kadı Ebu Bekir ibn Arabi'nin "El-Avâsım min'el-Gavâsım'ı, İmam İbn Teymiyye'nin "Minhâc'us-Sünne"si ve Şah Abdülâziz'in "Tuhfe-i Isnâ Aşeriyye" si ile yetinmek zorunda değilim. Bu insanlara son derece saygı duyuyorum. Onların doğru ve güvenilir olduklarından, araştırmalarını yaparlarken dikkatli ve titiz davrandıklarından da kuşkum yok. Benim niyetim onlarla yetinmeyip, asıl kaynaklara inerek onlar üzerinde araştırmalar yapmak, bağımsız ve hür bir kanaata varmaktı. Böyle davranmamın sebebi, bu yazarların eserlerini şiîlerin ifrat ve tefrite varan aşırılıklarını reddetmek için yazmış olmalarıdır. Böyle olunca da o kitaplar savunma mahiyetinde kaleme alınmış olmaktadır. İster karşı tarafı suçlamak veya aklamak için, isterse kendi tarafını aklamak için olsun, insan ister istemez iddiasını güçlendirecek delilleri zayıf da olsa alır, aleyhine olan delilleri de, güçlü bile olsa, terkeder. Çünkü bu işin karakteri budur. Özellikle Kadı Ebu Bekir bu konuda aşırı gitmiş, çizmeyi aşmıştır. Tarihi araştırmalar yapan bir insanın bu tür eserlerden faydalanması imkansızdır.[40]
Hilafetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (II)
Şimdi konumuz olan asıl meseleye dönüyorum.
Akraba Meselesinde Hz. Osman'ın Hareket Tarzının Açıklanması
Efendimiz Hz. Osman'ın (r.a) akrabaları konusunda benimsediği hareket tarzı ile ilgili olarak, onun hiçbir art niyeti olmadığı konusunda en küçük bir tereddüdüm yoktur. İman edip müslüman olduğu andan şehid oluncaya kadar geçen bütün hayatı, onun Peygamber Efendimizin en samimi ve en sevgili sahabilerinden olduğuna şahitlik etmektedir. Onun takvasını, iffetli hayatını, İslâm uğrunda yaptığı sayısız fedakârlıkları gören aklı selim sahibi insan nasıl olur da, onun, günümüz politikasında bile hoşgorülmeyen bir yakınlığı akrabalarına gösterebileceğini düşünebilir. Onun, akrabalarına gösterdiği yakınlık sıla-i rahim (akrabaya iyilik etme) düşüncesinden başka birşey değildir. Bu onun kendi açıklamasıdır[41] Onun anlayışına göre Kur'ân ve Sünnetle emredilmiş bulunan sıla-i rahimden maksat, bir kimsenin güç yetirebildiği oranda akrabasına iyilik ve yardımda bulunmasıdır. Bu, art niyetten kaynaklanan bir düşünce değil; bir ictihad ve bir düşünce yanlışlığıdır. Art niyet, kişinin kendisinin veya akrabalarının menfaatine olan bir hareketi her halükarda, yanlış bile olsa sürdürmesiyle gerçekleşir. Hz. Osman'ın (r.a) akrabalarına gösterdiği yakınlık için, bu ictihadda yapılan bir yanlışlıktır demekten başka bir çaremiz yoktur. Çünkü sıla-i rahim, onun temsil ettiği halifelik makamı ile ilgili değil, kendi şahsı ile ilgili idi.
Hz. Osman'ın (r.a) yalnız halifelik döneminde değil, hayatı boyunca akrabalarına gösterdiği cömertlik ve yakınlık, sıla-i rahime en güzel örnektir. Tüm servetini akrabaları arasında paylaştırırken, kendi çocuklarını onlardan farklı görmemiş, akrabalarıyla bir tutmuştur. O, bu davranışı sebebiyle her türlü övgüye layıktır. Sıla-i rahimle ilgili hükümler halifelik makamı ile ilgili olmadığı içindir ki, onun halifelik makamında iken akrabalarına gösterdiği ilgi ve yakınlık sıla-i rahimin gerektirdiği bir hâl olarak düşünülemez. Yani, Hz. Osman'ın (r.a), bütün meziyetlerine rağmen, halifeliğin yetkilerini kullanarak yakınlarına menfaat temin etmeye çalışması sıla-i rahim hükmünü uygulaması ve bu emri yerine getirmesi olarak mütâlâa edilemez.
Hz. Osman'ın (r.a) akrabalarına gösterdiği yakınlığın şeriat açısından sıla-i rahim hükümlerine aykırı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Şeriatte; halife olan kimse, ailesinden veya akrabasından olan bir kimseye devlet kademelerinde görev veremez, diye bir kural yoktur. Aynı şekilde şeriatte; halka beytü'l mal'den veya ganimet mallardan pay ayrılırken, akrabalara verilmez diye de bir hüküm yoktur. Eğer öyle olsaydı, bu hükme karşı gelinmiş olurdu. Hz. Ömer'in (r.a) bu konudaki tavsiyesi de uyulması şart, terki haram olan bir şer'i hüküm değildir ki, buna uymakla Hz. Osman (r.a) bir şeriat hükmünü yerine getirmiş, uymamakla da haram işlemiş olsun. Böyle olunca da Hz. Osman (r.a) caiz olan sınırı aşmakla suçlanamaz. Ne var ki, en tutarlı ve en uygun davranış şeklinin Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) hilafetleri döneminde akrabalarıyla ilgili uyguladıkları ve Hz. Ömer'in kendisinden sonra o makama gelecekler için tavsiye ettiği davranış olduğu da bir hakikattir. Hz. Osman'ın (r.a) farklı bir yol takip ederek izlediği tutumun tedbir açısından uygun olmadığını, zararlı sonuçlar doğurduğunu kabullenmek durumundayız. Şüphe yok ki o, halifeliğinin başlangıcında kendisine gelebilecek zararları tahmin edememiştir. Bu durumu dikkate alıyor olmamıza rağmen yapılanın yanlış olduğunu kabul etmek durumundayız. Devlet başkanı olan bir kimsenin kendi aile çevresinden olan birini devlet kademesinin en üst noktasına yerleştirmesinin ve bütün eyaletlere kendi yakınlarını vali olarak atamasının doğruluğunu savunmak mümkün değildir. (O zamanki düzenlemeye göre, Afrika'nın fethedilmiş bütün bölgelerinin Mısır valiliğinin; Suriye topraklarının Şam valiliğinin; Irak, Azerbaycan, Ermenistan, Horasan, İran bölgelerinin Küfe ve Basra valiliklerinin yönetimine bırakıldığı unutulmamalıdır.) Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti sırasında bütün eyaletlerin basma akraba valilerin tayin olunduğu dönemler yaşanmıştır. Tarihen sabit olan bu hadiseleri, taraftar olsun; muhalif olsun, inkâr eden, aksini iddia eden çıkmamıştır.
Hz. Osman'ın (r.a) uygulamalarının doğruluğunu ispatlamak isteyen İslâm büyüklerinin pek çoğu Hz. Osman'ın görev verdiği kimselerin Hz. Ömer zamanmda da mevki sahibi insanlar olduklarını delil olarak göstermek istemektedirler. Ancak, bu tür deliller gerçekten zayıf delillerdir. Birincisi; Hz. Ömer kendi akrabalarına değil, başkalarına makam ve mevki vermişti. Bunların içinde Hz. Osman'ın da akrabalarının bulunması kimsenin dikkatini çekmemiş, öfkesini cel-betmemişti. İnsanlar ancak, devlet başkanları kendi akrabalarını devlet idaresine doldurduğu zaman kıskançlık göstermekte, Öfkeye kapılmaktadırlar. İkincisi; Hz. Osman (r.a) döneminde yüksek mevkilere getirilen kişiler, Hz. Ömer (r.a) döneminde devlet kademelerinin Önemli yerlerine getirilmiş değillerdi. Hz. Ömer'in (r.a) döneminde Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh Mısır'da askerî bir komutan, Hz. Muaviye (r.a) Şam bölgesinde genel bir vali idi. Velid b. Ukbe (r.a) ise Arap yarımadasındaki Arapların meskun bulundukları yerler için idareci seçilmişti. Sa'd b. As (r.a) ve Abdullah b. Amir'e ise daha alt kademelerde görev verilmişti. Hz. Ömer'in (r.a) hilafeti sırasında, Arap yarımadası dışında, İslâm topraklarına dahil edilmiş bulunan bütün yerlerin halifeye akraba olan genel valilerin yönetimine bırakılması gibi bir durum kesinlikle söz konusu değildi.
Hz. Osman'ın (r.a) hilafetinin sonlarına doğru son derece önemli mevkilere getirilen bu insanların, Rasulullah'm (s.a) terbiye ve sohbetlerinden en az istifade edebilen tulekâdan[42] (bağışlanmış kimseler) oldukları gerçeğini de inkâr etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, ne Rasulullah'm (s.a) ve ne de Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) bu insanlarla münasebeti terkettikleri, onların devlet idaresi ile olan bağlarını kopardıkları da söylenemez. Hem Rasûlullah (s.a), hem de Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) onların gönlünü almaya, onları belli bir eğitime tabi tutarak cemiyete kazandırmaya çalışmışlardı. Kendilerine kabiliyetleri ölçüsünde görev de verilmişti. Fakat ilk müslümanlar dururken bunların ön plâna geçirilmesi, devletin yönetim ve hükmedici mevkilerine getirilmeleri ne Hz. Peygamber (s.a) ne de ilk iki halife döneminde olmuştu. Gelişen olaylar sonucu devlet Enıevî sülalesinin yönetimine bırakılınca görüldü ki, bu insanların dindışı devlet yönetimi ile ilgili politik, idari ve askeri yetenekleri ne olursa olsun, bunlar ümmete önderlik yapacak liyâkat ve ehliyete sahip değillerdir. Bu o kadar bariz bir hakikattir ki, tarihçilerden hiçbiri bu hakikati örtme ya da tersini savunma gibi bir tavır takınmamıştır.
Şer'î açıdan Hz. Muaviye'nin (r.a) 16-17 yıl gibi uzun bir zaman genel valilik yapmasında hiçbir mahzur yoktur. Fakat siyasî tedbir açısından kesinlikle uygunsuzdu. Bununla, hata yapıp yapmadığına bakılmaksızın görevden alınması gerektiğini söylemek istemiyorum.
Bu kadar uzun bir zamanda bir tek eyalette değil de bir kaç eyalette valilik verilmesi daha uygun olurdu. Böyle yapılmış olsaydı, merkezî yönetime karşı silahlı mücadeleye girişecek gücü kendinde bulamazdı.
Devlet Hazinesinden Akrabalara Yardım Meselesi
Şer'î açıdan, Hz. Osman'ın (r.a) akrabalarına yaptığı yardımlar için söylenecek söz yoktur. O'nun, Allah'ın ve müslü-manlarm malına ihanet ettiği de düşünülemez. Fakat uygulamada olumsuz sonuçlar vermiş, şikayetlere engel olunamamıştır.
Tabakât'ta Muhammed b. Sa'd, İmam Zührî'den şu şekilde bir nakil yapmaktadır:
"Hz. Osman (r.a) hilafetinin son altı yılında aile fertlerini ve yakınlarını devlet yönetimine getirdi. Mısır'ın gelirinin beşte birini Mervan'a verdi. Akrabalarına maddi yardımlarda bulundu. Bunu yaparken de Allah'ın süa-ı rahim konusundaki hükmünü uyguladığını düşündü. Bazen borç olarak, bazen de nakit olarak hazineden para çekti. Ben yetkilerimi kullandım, oysa Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) bu konudaki yetkilerini kullanmamışlardır. Ama insanlar yaptıklarımdan hoşlanmadılar, dedi.[43]
İşte bu ifadeler, İmam Zührî'nin anlattıklarıdır. O'nun yaşadığı dönem, Hz. Osman (r.a) dönemine en yakın olan bir dönemdi. Muhammed b. Sa'd da İmam Zühri'ye çok yakın bir dönemde yaşamıştır. İbn Sa'd, sadece iki kuşakla (vasıtayla) onun sözlerini nakletmiştir. Eğer İbn Sa'd bu sözü İmam Zührî'ye veya İmam Zührî bu sözü Hz. Osman'a (r.a) yanlış ve hatalı isnad etselerdi, hadisciler mutlaka buna itiraz ederlerdi. Öyleyse anlatılanların doğruluğunu tasdik etmek gerekmektedir, ibn Cerir el-Taberî'nin şu sözü de bu düşünceyi destekler mahiyettedir: "Abdullah b. Ebi Şerh Afri-ka'daki patrikle belli bir miktar üzerinde sulh anlaşması yapmıştı. Hz. Osman ona, bu parayı Mervan b. Hâkem'in babasının ailesine bağışlamasını emretti.[44]
Hz. Ali, Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Hz. Muaviye'nin de (r.a) hazır bulunduğu bir mecliste Hz. Osman'ın yakınlarıyla ilgili olarak yaptığı yardımlar üzerinde durulur ve itirazlar yapılırken bizzat Hz. Osman (r.a) şu açıklamalarda bulunmuştur:
"Benden önceki iki halife hem, kendi şahısları hakkında hem de akrabaları hakkında çok katı bir yol takip ettiler. Halbuki Rasûlullah (s.a) akrabalarına mal verirdi. Ben, geliri az; geçimi kıt bir aileye mensubum. Yaptığım hizmetin karşılığını almak, rızkımı bu yolla temin etmek zorundayım. Bunun için de böyle davranmaya mecburum ve buna hakkım olduğunu sanıyorum. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorsanız, bu paraların iade edilmesine karar verebilirsiniz. Ben de sizin bu kararınızı uygulamaya koyarım. Toplantıda hazır bulunanların tamamı Hz. Osman'a (r.a) hak verdiler, ama yine de: Siz, Abdullah b. Halid b. Useyd'e ve Mervan'a para verdiniz dediler. Hz. Osman (r.a) da bu paralardan Mervan'a ve Useyd'e az bir miktar verildiğini bildirdi. Nitekim bu paraların o ikisinden de alınarak, devlet hazinesine geri verilmesi kararlaştırıldı ve toplantıdan memnun olarak ayrıldılar. [45]
Bu rivayetlerden çıkan sonuç şudur: Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti sırasında akrabalarına yardımda bulunması, şeriata aykırı düşen bir davranış değildir. Hazineden para alırken, ya hizmetinin karşılığı olarak almış ve kendisi harcayacağı yerde yakınlarına vermiş; ya da akrabalarına borç olarak dağıtmış, bu borçların iadesi için de kendisi kefil olmuştu. Bir de ganimet malları konusunda yetkisini kullanmış, uygun gördüğü şekilde taksim etmişti. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) yaptığı gibi kendi akrabalarına yaptıklarını başkalarına da yapsaydı buna itiraz eden olmazdı. Onun yalnız kendi akrabalarına iyiliklerde bulunması, kendisinin suçlanmasına sebep oldu.
Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (r.a) ithamlardan kurtulmak maksadıyla başka insanlara iyilik yaptıkları halde, kendi akrabalarını bu iyiliklerden mahrum etmişler, hazineye uzak kalmışlardır. Hz. Osman (r.a) böyle bir tedbir almamış ve itirazlara hedef olmuştur.
Kargaşanın Sebepleri:
Hz. Osman aleyhine çıkarılan kargaşa hakkında, 'hiçbir sebep yokken, sadece Sebecilerin[46] komplosundan dolayı ortaya çıkmıştı' veya 'sadece Iraklıların kargaşa çıkarma hevesliliğinin sonucu idi' demek, tarihi iyi incelememektir. Eğer insanları öfkelendirecek asıl sebepler olmasaydı ve gerçekte öfke ve kızgınlık bulunmasaydı; hiçbir tahrikçi, komplocu zümre, kargaşa çıkarmakta ve sahabeyi, hatta sahabenin çocuklarına varıncaya kadar herkesi o kargaşanın içine çekmeye muvaffak olamazdı. Bu kişilerin bozgunculuklarında başarılı olmalarının asıl sebebi, Hz. Osman'ın akrabaları konusundaki tutumuna duyulan öfkenin sadece halkta değil, büyük sahabilerde de bulunması idi. Sebeciler böyle bir ortamdan yararlandılar ve zayıf karakterli insanları elde ederek çirkin emellerine alet ettiler. Halkın zaafından yararlandılar, îbn Sa'd şöyle anlatıyor:
"Halk, Hz. Osman'ın (r.a) Mervan'a olan yakınlığından ve onun etkisi altında kalmasından memnun değildi. Hz. Osman'a (r.a) izafe edilen pekçok şeyin ona ait olmadığım, Mer-van'ın kendisine ait olan birçok sözü ve uygulamayı Hz. Osman'ın (r.a) sözü ve uygulaması olarak gösterdiğini biliyordu. Bunun için de Mervan'a bu kadar yakınlık gösterilip itibar edilmesine karşı çıkıyordu.[47]
İbn Kesir'in anlattığına göre, şikayetlerini arzetmek üzere Kûfe'den gelen heyetin Hz. Osman'a (r.a) yönelttikleri itirazlar en fazla şu noktalarda toplanıyordu:
"Kûfeliler, Hz. Osman'ın bir çok sahabeyi görevinden alarak yerlerine Emevi soyundan olan kendi akrabalarını tayin etmesinin sebeplerini sormaları için içlerinden bir grup insan göndermişlerdi. Fakat Kûfe'den gelenler Hz. Osman'a (r.a) karşı çok ağır ithamlarda bulunarak bu insanları görevden almasını ve yerlerine başkalarını tayin etmesini söylediler.[48]
Hafız İbn Kesir daha sonra da şunları kaydediyor: "Muhaliflerin, insanları Hz. Osman'a karşı tahrik etmek maksadıyla kullandıkları en büyük silahları şu idi:
Hz. Osman (r.a) sahabenin önde gelen büyüklerini görevlerinden almış, onların yerine kendi akrabalarını genel valiler olarak tayin etmişti. Halk buna tepki gösteriyordu. Bazıları da bunu hazmedemiyordu"[49]
Fitne döneminde Hz. Ali ile Hz. Osman (r.a) arasında cereyan eden pe çok konuşma Taberî, İbn Esir ve İbn Kesîr tarafından tafsilatlı olarak nakledilmiştir ki, şöyledir:
"Hz. Osman (r.a) için yapılan tenkidler çoğalıp, her yerden itirazlar yükselince; Medine'de, Zeyd b. Sabit, Ebu Üseyd es-Sâidî, Ka'b b. Mâlik ve Hasan b. Sabit dışında Hz. Osman'ı (r.a) müdafaa eden kimse kalmamıştı. Bunun üzerine halk, Hz. Ali'ye şöyle dedi: "Hz. Osman'a giderek bu meseleyi konuşunuz". Hz. Ali, Hz. Osman'ın yanma gitti ve sistemini, uygulama ve idare tarzmı değiştirmesini tavsiye etti. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a): "Benim üstün mevkiler vererek göreve getirdiğim insanlara Ömer b. Hattâb da mevkiler vermiş, üstün görevlere getirmişti. O halde, neden insanlar sadece bana karşı çıkıyorlar?" dedi. Hz. Ali, (r.a) ise şöyle cevap verdi: "Ömer (r.a) bir yere genel vali tayin ettiği kimse hakkında şikayeti gerektiren bir şey kendisine ulaşınca, onu fena halde cezalandırırdı. Oysa siz öyle yapmıyor, akrabalarınıza olabildiğince yumuşak davranıyorsunuz. Hatta arka çıkıyorsunuz." Buna karşılık Hz. Osman (r.a): "Onlar sizin de akrabalarınız" dedi. Hz. Ali (r.a) ise cevap olarak: "Evet onlar, benim de akrabalarım. Fakat bu işleri onlardan daha iyi yapacak kimseler mevcut" karşılığım verdi. Hz. Osman (r.a) "Ömer (r.a), Muaviye'yi vali yapmamış mıydı?", Hz. Ali (r.a): "Hz. Muaviye; Hz. Ömer'den, kölesi Yerfen'in kendisinden korktuğundan daha çok korkardı. Şimdi durum tamamen değişti. Muaviye size sormadan istediği gibi hareket ediyor, sonra da bu Osman'ın emridir diyor. Siz de buna ses çıkarmıyorsunuz" cevabım verdi. [50]
Başka bir zaman Hz. Osman (r.a), Hz. Ali'nin (r.a) evine gitti. Akrabalığına güvenerek ona: "Bu fitneyi söndürmede bana yardım ediniz" dedi. Hz. Ali (r.a) cevap olarak: "Bütün bunlar Mervan b. Hakem, Said b. El-As, Abdullah b. Amir ve Muaviye (r.a) yüzünden oluyor. Siz, bu insanların sözüne inanıyorsunuz, benimkine değil" dedi. Hz. Osman (r.a) buna karşılık: "Peki, artık ben senin sözünü dinleyeceğim" dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), Ensar ve Muhacirlerden bir grup sahabeyi yanına alarak Mısır'dan gelen bozguncuların yanma gitti, onlarla konuşarak Mısır'a dönmeleri için ikna etti.[51]Fitne döneminin alevlendiği bir zamanda Hz. Ali Osman'a (r.a) gelerek şikayetlerini şu şekilde dile getirdi: "Ben olayları yatıştırmaya çalışıyorum, Mervan onları yine alevlendiriyor. Rasûlullah'm minberine çıkarak insanları yatıştırıyorsunuz, siz gittikten sonra Mervan kapınıza dikilerek; halka küfrediyor ve ateşi alevlendiriyor.[52]
İbn Cerir Taberî, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Aişe (r.a) ile ilgili olarak: Bunlar da vaziyetten memnun değillerdi, gidişattan dolayı öfkeli idiler" diye rivayetler nakletmiştir.[53] Ama bu sahabelerden hiçbiri, halifeye karşı bir ayaklanma başlatılmasını, bir bozgunculuk çıkarılmasını, işin halifeyi öldürmeye kadar götürülmesini kesinlikle istemiyorlardı. Taberî de Hz. Talha ve Hz. Zübeyir'den naklen: "Biz sadece emir'ül mü'minîn Hz. Osman'ın (r.a) tutumundan vazgeçmesini istiyorduk. Onu öldürmeyi asla düşünmedik. Ne yazık ki ahmak insanlar akıllı insanlara galebe çaldılar ve onu öldürdüler" denilmektedir.
Hz. Alinin (r.a) Halifeüği
O zaman için revaçta olan ve genel kabul görmüş İslâmî anayasaya göre Hz. Ali caiz bir şekilde halife seçilmemiş miydi? Hz. Osman'ın şehadetini müteakiben Hz. Ali'nin hangi şartlarda halife seçildiği herkes tarafından bilinmektedir. Medine dışından gelen iki bini aşkın bozguncu halifelik merkezini işgal etmiş ve azgınlıklarını halifeyi öldürmeye kadar vardırmışlardı. Zaten Medine'de de bu bozgunculara destek veren birçok insan vardı. Onların da yardımıyla bozguncular yeni halifenin seçiminde Önemli rol aldılar. Bazı rivayetlerde bu kimselerin bazı insanları Hz. Ali'ye (r.a) zorla biat ettirdikleri nakledilmektedir. Bütün bunlara rağmen şu soruların cevaplandırılması şarttır: Bu yanlış bir seçim miydi? Yalnız Medine'de değil bütün İslâm dünyasında halifeliğe Hz. Ali'den (r.a) daha layık bir kimse mevcut muydu? O zaman için revaçta olan ve genel kabul görmüş İslâmî anayasaya göre Hz. Ali (r.a) caiz bir şekilde halife seçilmemiş miydi? İslâm anayasasında, önceki halifenin aleyhine olup ona başkaldıranlarm yeni halifenin seçimine katılmaları durumunda, bu seçimin gayri meşru olacağına dair bir hüküm var mıydı? Böyle bir seçim olursa, kanunsuz mu olurdu? Halifenin şehid düşmesiyle birlikte hemen yeni bir halife seçimine gidilmeyip, mülümanlann halifesiz bırakılması doğru bir davranış olur muydu? Hz. Osman'ın (r.a) katillerini yakalayıp hesap sorma konusunda Hz. Ali'nin (r.a) imkansızlıklar sebebiyle bir şey yapamadığını yahut hata ettiğini veya kasıtlı olarak böyle davrandığını kabul etsek bile, onun halifeliğini geçersiz kılacak yahut ona isyan etmeyi haklı gösterecek İslâmî bir prensip ve kanun maddesi var mıydı? Daha sonra gelişen olaylar hakkında doğru bir kanaata ulaşabilmek için bu temel soruların cevaplandırılması gerekmektedir.
Bu sorulara, 'evet öyledir1 diyebilecek biri çıkarsa, sağlam delillerini de getirmelidir. Şu da var ki, birinci asırdan günümüze kadar gelen bütün ehl-i sünnet alimleri Hz. Ali'nin dördüncü halife oluşunda müttefiktirler. Her cuma camilerimizde ehl-i sünnet'e mensup imamlar tarafından, hutbeler yoluyla, onun halifeliği tekrarlanır. Hz. Ali'nin (r.a) yaşadığı dönemde de durum aşağı yukarı böyleydi. Suriye bir kenara bırakılacak olursa, bütün Arap yarımadasıyla birlikte hemen hemen bütün İslâm coğrafyasında onun halifeliği kabul edilmişti. İdare onun halifeliğine istinaden emniyeti temin ediyor, İslâm toplumunun kahır ekseriyeti onun hilafeti altında kendini huzur ve emniyette hissediyordu. Bu şartlarda, Hz. Ali'nin (r.a) hilafetinde tereddüt vardı, bunun içindir ki, ona karşı isyan edip savaşmakta şer'i açıdan bir sakınca yoktu demek mümkün müdür? Hz. Hüseyin'in halifeliğini tâ başından yanlış ve geçersiz olarak nitelendiren, sonra da Ye-zid'in hilafetinin geçerliliğini savunan Hz. Muaviye için bir takım mazeretler bulmaya çalışanlara hayret etmemek mümkün değildir. Çünkü Hz. Ali'nin (r.a) halifeliği, Yezid'in halifeliğini geçerli kılmak için ileri sürülen delillerin binlerce katı daha sağlam ve geçerli delillerle teessüs etmişti. Hz. Osman'ın (r.a) intikamım almak bahanesiyle Hz. Ali'ye (r.a) kılıç kaldıranların haklılığını destekleyen hiçbir şer'î delil gösterilemez. Allah'ın şeriatmda hiçbir noksanlık ve hiçbir pürüz yoktur. O noksansız şeriatta, makam ve mevki sebebiyle hiç kimsenin yanlışını doğru gösterme imkanı bulunmamaktadır.
Hz. Osman'ın (r.a) Katillerinin Durumu
Şer'î prensipler üzerinde yaptığım uzun araştırmalardan sonra vardığım-sonuç şudur: Hz. Osman'ın (r.a) kanının bedelinin alınması için şeriata muvafık olan tek yol Hz. Ali'nin (r.a) halifeliğim tasdik ederek, ondan Hz. Osman'ın (r.a) katillerinin yakalanarak mahkemeye teslim edilmesini ve işlenen cürümde pay sahibi olanların suçlarının delili endirile-rek hak ettikleri cezaların verilmesini talep etmekti. Bunun tek yolu Hz. Ali'ye destek olmak, onun rahat çalışabileceği ortamı hazırlamaktı. Bu mesele, ancak o şartlarla çözülebilirdi. Tarihen sabittir ki, isyan çıkararak Medine'ye kadar gelenlerin sayısı iki bin kadardı. Medine içinde de onları destekleyen bir grup vardı. Mısır, Basra ve Kûfe'de de onların peşinden giden gruplar, teşkilatlar bulunuyordu. Eğer haktan yana olmaya çalışsalardı, bu isyancı topluluk dağıtılır ve adalete teslim edilirdi. Ne yazık ki, böyle yapılmadı. Etkili ve güçlü olan sahabenin önde gelenleri, fitneden uzak durmak amacıyla, bir kenara çekildiler. Basra ve Şam taraflarından güçlü bir birlik oluşturularak Hz. Ali (r.a) ile savaşmak üzere yola çıkarıldı. Desteksiz kalan Hz. Ali, Osman'ın katillerini yakalama fırsatı bulamadığı gibi, hazırlananan bu güçlü orduya karşı koyabilmek için kendisine yardım vadeden herkesin yardımını kabul etmek zorunda kaldı. Bu şartlar altında Hz. Osman'ın (r.a) katillerinin peşine düşmek, karışıklığı arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Bu kanaati paylaşmayanlar lütfen söylesinler: Hz. Ali (r.a) Hz. Osman'ı (r.a) katleden isyancıları ne zaman dağıtabilirdi? Hilafete gelir gelmez mi, Sıffin Savaşı esnasında mı? Hz. Muaviye (r.a) eyaletleri teker teker ele geçirirken mi? Hariciler kendisi ile savaşmak üzere hazırlık yaparlarken mi? Hasılı, Hz. Ali (r.a) bu adamları yakalayıp cezalandırma fırsatım hiçbir zaman bulamadı.
İctihad Hatası Nedir, Ne Değildir
Benim yukarıda arzettiklerimden açıkça anlaşılıyor ki, Hz. Osman'ın (r.a) katillerinden intikam almak için dönemin halifesine karşı kılıca sarılan kimselerin bu hareketi şer'î bakımdan da doğru değildi, yöntem bakımından da. Ben onların bu hatayı, kendilerinin haklı olan tarafta yer aldıklarını düşündüklerinden dolayı yaptıklarından ve kesinlikle iyi niyetle hareket ettiklerinden zerre kadar kuşku duymuyorum. Ancak bunun "hata" olduğunu düşünüyorum, "ictihad hatası" olduğunu değil. Çünkü, ictihad terimi ancak şer'î bir mesele için kullanılabilir. İctihad hatası deyimi de sert bir meseledeki yanılma sebebiyle kullanılabilir. Bu yanılma da delillerin zayıflığı ve yanlışlığıyla olur. Biz de bu gibi durumlarda "ictihad hatası" deyimini kullanırız. Oysa ilim ve irfan ehli hiçbir kimse, Hz. Ali'ye (r.a) isyan etmenin caiz olduğunu söyleyemez. Dikkat edilecek olursa, Hz. Talha ve Hz. Zübeyir'in (r.a) Cemel Savaşı başlamadan hatalarının farkına vararak meydanı terkettikleri görülür. Hz. Aişenin (r.a) de sonradan hatasmı kabullendiği güvenilir rivayetlerle nakledilmiştir. Hz. Muaviye (r.a) ise sürekli olarak kendisini hakkın yanında ve haklı olarak düşündü. Onun böyle düşünüyor olması, hareketinin caiz olmasını gerektirir mi? Onu haklı çıkaracak bir delil gösterilebilir mi? Bunun için hangi sebep makul gösterilebilir? Halifenin bir genel valiyi görevinden alması mı? Önceki halifenin katillerini yakalatarak mahkemeye teslim etmek istemesi mi? Yoksa önceki halifeyi katledenlerin yeni halife üzerinde hakimiyet tesis etmek istemeleri mi? Merkezde ve diğer bütün eyaletlerde onun halifeliği kabul edilmişken, bir eyalet valisinin yeni halifenin seçiminin kanunlara uygun şekilde icra edilmediği kanaati mi? Bu sebeplerden hiçbiri ile şeriatte halifeye karşı kılıç kullanmanın cevazına dair bir imkân ve ihtimal bulmak mümkün değildir. Bu konuda
"Suçsuz olarak öldürülenin geride kalan velisine biz bir yetki verdik" [54] ayetini delil getirmek kesinlikle yanlıştır. Çünkü, bu ayetten; eğer halife kendinden önceki halifenin katillerini yakalayıp cezalandırmıyorsa, öldürülenin yakınları halifeye savaş açmakta haklıdırlar, anlamı çıkmaz.
Amr b. As konusunda da aynı sorunla karşılaşıyoruz. Muteber kaynaklarda nakledilen rivayetlere bakarak, Sıffin Savaşında mızrakların ucuna Kur'ân-ı Kerim takılması teklifine ve Devmetül Cendel'deki hakem tayinine baktığımızda "bu bir hataydı" demek zorundayız. Bunun bir "ictihad yanlışlığı" olduğunu söyleyebilecek hiçbir mazerete ve hiçbir delile sahip değiliz. İbn Sa'd, İmam Zührî'den şöyle bir rivayet nakletmektedir: "Sıffîn savaşı sırasında çarpışmalar son derece şiddetlenip, savaşanların gücü ve cesareti kırılınca Artır b. As, Hz. Muaviye'ye şunları söyledi: Bana kalırsa insanlara Kur'ân'ı açmalarını ve şöyle bağırmalarını söyle: Ey Iraklılar! Biz sizi Kur'ân'a çağırıyoruz. Fatiha'dan Nâs Sure-si'ne kadar Kur'ân'da yer alan ne varsa onunla karar verelim. Böyle yapacak olursan Iraklılar ihtilafa düşecekler. Şamlılarda ise bir parçalanma olmayacaktır. Hz. Muaviye de onun bu sözünü yerine getirdi.[55]
Aynı konu Ibn Cerîr, Ibn Kesir ve Ibn Esirde çok daha geniş bir şekilde anlatılmaktadır. Hepsinin görüş birliğine vardıkları ifadeleri şöyledir: Kur'ân'ı hakem tayin etmeyi teklif eden Amr b. As bunun sebebini şöyle izah ediyordu: "Bunu yapacak olursak Hz. Ali'nin (r.a) orduları ya dağılacak ya da bu teklifimize inanacaklar. Böylece savaşı geciktirip toparlanmak için fırsat yakalamış olacağız.[56] Amr b. As'ın teklifi ile Kur'ân-ı Kerim'in açılarak mızrakların ucuna takılmasının başka bir gayesi yoktu. Bildiğim kadarıyla hiçbir tarihçiden başka türlü bir rivayet nakledilmemiştir. Bu teklifle; Kur'ân'ın hükümlerine göre karar vermek değil, savaşta hile yapmak düşünülmüştür. Bütün rivayetlerin birleştiği bu durum için "bu bir ictihad meselesiydi" demek mümkün müdür? Tabâkat-ı İbn Sa'd, Tarih-i Taberî, El-Bidâye ve'n-Nihaye ve Ibn Kesir şu noktada müttefiktirler: Devmeî'ul Cendel denilen mevkideki hakem olayında Hz. Amr b. As ile Hz. Musa el-Eş.'arî kendi aralarında konuşmuşlar ve bir sonuca varmışlardı. Ebu Musa el-Eş'arî Hazretleri aldıkları kararı taraftarlarına olduğu gibi anlattığı halde, Amr b. As Hazretleri bunun tersini yapmıştı. [57]Herhangi bir insanın bütün bunları okuyup öğrendikten sonra bu bir "ictihad" di demesi mümkün müdür?
Yezid'in Veliahtlığı Meselesi
Beni en fazla hayrete düşüren şey; bir takım delillerle Yezid'in veliaht tayin edilmesinin caiz olduğunun ispat edilmeye çalışılmasıdır. Bize karşı çıkanlar, Yezid'in veliaht yapılmasıyla ortaya çıkan vahim sonuçları kabullenmekle birlikte, "eğer Hz. Muaviye kendisinden sonra yerine geçmek üzere oğlu Yezid'i veliaht olarak tayin edip, zorla biat almamış olsaydı, Hz. Muaviye'nin vefatından sonra müslümanlar birbirine düşer, kardeş kavgaları olur, bunu fırsat bilen Bizans İmparatorluğu da müslümanlara saldırır ve İslâm devletini yok ederdi. Bu durum göz önüne alınacak olursa Yezid'in veliaht tayin edilmesiyle ortaya çıkan durumların çok daha mutedil olduğu ortaya çıkar" diyorlar. Ben de diyorum ki: Eğer Hz. Muaviye'nin daha hayatta iken Yezid'i veliaht tayin edip ona zorla biat toplamaktaki gerçek niyeti kardeş kavgalarını engellemek olsaydı, sahabe-i kiramla ve tabiînin ileri gelenleriyle istişare ederek bu güzel niyetini onlara açıklaması ve sağlığımda yerine geçecek veliahtı tayin etmenizi istiyorum demesi ve onların da kabul ettiği bir veliaht için biat toplaması daha uygun düşmez miydi? Böyle davranmasını engelleyen bir sebep mi vardı? Hz. Muaviye (r.a) bu yolu tercih etmiş olsa bile yine de kardeş kavgası çıkar, iç savaşlar zuhur eder ve Bizans, İslâm devletine saldırarak ona son verirdi, diyebilir misiniz?
Hz. Ali'yi (r.a) Yersiz Savunma Suçlaması
Bize karşı çıkanlar, Hz. Ali'yi, yersiz olarak savunduğumuz şüphesini bile göstermişlerdir. Fakat ben, Hulefa-i Raşidîn ve sahabe-i kiramla ilgili olarak takındığım tavrı ve onlar hakkındaki kendime has düşünceleri daha önce, "onların ilk bakışta yanlış ve hatalı gibi görünen söz ve davranışları ile karşılaşıldığında, onların bu söz veya davranışlarının bir başka söz ve davranışlarıyla doğrulanıp doğrulanmadığı tetkik edilmeli, dönemin şartları da göz önünde bulundurularak uygun bir yol izlenmeye çalışılmalıdır. İsbat ve delili bulunmayan savunmalar yerine, mantıklı açıklamalar yapılmalıdır" şeklinde ortaya koymuştum. "Res^il ve Mesâil adlı eserimin birinci cildinde yer alan "Hz. Ali'nin Halifelik
Beklentisi" adlı yazımda olduğu gibi, şu anda yazmakta olduğum yazıda da aynı prensipler doğrultusunda hareket etmekteyim. Bu yaptığım, ne gereksiz bir avukatlık ve ne de yersiz savunmadır. İncelendiği takdirde görülecektir ki, Hz. Ali kendisinden önce gelen üç büyük halifenin üçüne de yardımcı olmuş, onlara olan sevgi ve samimiyetinde hiçbir bir değişiklik olmamıştır.
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in vefatlarından sonra bütün samimiyeti ile onları övmüştür. Bu sahih rivayetler ortada iken, onun kendisinden önceki halifelere öfke duyduğunu ve onlarla olan münasebetini keserek onlara danldığını söyleyen çok zayıf rivayetlere itibar edecek değilim. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) hilafeti sırasında onların hilafetine bağlılığını ifade eden sahih rivayetler ortada iken, biz niçin onun genel tavrına aykırı olan zayıf rivayetleri tercih edelim de uygun olan rivayetleri reddelim ki! Hz. Alinin (r.a), Hz. Osman'ın (r.a) şehid edilmesinden kendi hilafetinin sona ermesine kadar geçen zaman içerisindeki tutum ve davranışları incelenecek olursa, onun olaylar karşısındaki her türlü tutum ve davranışının makul bir sebebi ve sağlam bir dayanağı olduğu görülecektir. Yalnız, Malik el-Eşter ile Muhammed b. Ebî Bekr'i genel vali yapmasının haklılığını ve yerinde bir davranış olduğunu gösteren makul bir neden bulamadım. Bu durumu savunacak bir yol bulamadığımı da ifade etmek istiyorum.[58]
Hilâfet Ve Saltanat
Soru:
"Hilâfet ve Saltanat" isimli eserinizi ve Abbasi Bey'in buna cevap veren "Tebsıra-ı Mahmudî" isimli eserinin birinci ve ikinci ciltlerini objektif bir bakışla gözden geçirdim ve şu neticeye ulaştım: Abbasi Bey, İslâm'ın siyasi düzenini açık ve net olarak kavrayamamış. Onun siyaset anlayışı ile ilgili olarak ortaya koyduğu düşünceler kendinde mevcut olan düşünce yoksunluğunun bir tezahürüdür. Zâtıâlinize yönelik menfi propagandaların ilim çevrelerinde etkili olmasını engellemek için bazı konuların tarafınızdan daha açık bir dille anlatılması gerektiği kanaatini taşıyorum. Bu konular şunlardır: Abbasi Bey'in söylediğine bakılacak olursa, İslâm'da halifeyi belirlemek için Öngörülmüş hiçbir seçim şekli yoktur. Hz. Ebu Bekir (r.a) halife seçilirken Beni Saide çardağında genel bir toplantı yapılmamış, hangi kesimleri temsil ettiği bilinmeyen iki-üç kişi ile bu işi sonuçlandırmıştı. Onun içindir ki, Hz. Ebu Bekir'in ümmetin genel desteğini aldığını ve oy birliği ile seçildiğini gösteren bir durumdan söz etme imkanı yoktur.
Abbasi Beye göre, Hz. Ömer'i de Hz. Ebu Bekir (r.a) aday göstermiş, halk da onun adaylığını benimsemişti. Halkın ne düşündüğü sorulmadı bile. Eğer halkın düşüncesinin sorulduğunu ve onların reylerine başvurulduğunu kabul etsek bile, bu sadece Medine halkı için söz konusudur. Ülkenin her yanında oylamaya gidilmediği için bütüfl müslümanların bu işe rıza gösterip göstermedikleri açıklığa kavuşmuş değildir, Abbasi Bey itirazlarım şöyle sürdürüyor: Hz. Muaviye halkı krallık ile yönetiyor olsa idi, sahabeler kendisine biat ederek onu desteklemez, onun yönetimindeki bir devlet idaresinde görev yüklenmeyi kabullenmezlerdi.
Bütün bunlara ilaveten Abbasi Bey şöyle de diyor: Hadislerin ravileri nasıl araştırmaya tabi tutuluyorsa, tarihi rivayetler yapanların da öylece incelenmesi gerekir.
Cevap:
Abbasi Bey1 den naklettiğiniz iddiaların her üçünün cevabı da "Hilafet ve Saltanat" isimli kitabımda mevcuttur.
1. Halifeliğe seçilme yolları ile ilgili olarak sayfa 35-36-70 e ve 73'ten 75'e, 83'ten 87'ye, 157'den 160'a ve 249-250'ye kadar olan yerlere bakınız.
2. Hz. Muaviye'nin yönetim biçimi krallık olsaydı, sahabe ona biat etmez, onun yönetimindeki bir devlet idaresinde görev almazdı iddiasının cevabı olarak da 158. sayfaya, 201-202. sayfalara ve 251'den 254'e kadar olan sayfalara bakınız.
3. Sonuncu sorunun cevabı da aynı kitabın 316'dan 318 e kadar olan sayfalarında mevcuttur.
Ayrıca şöyle bir cevap da verilebilir: Abbasi Bey'in tarihi olayları anlatırken dayandığı kaynaklar da, onun verdiği ölçülere uymamaktadır.
Bir başka cevap da şu şekilde verilebilir: Eğer tarih, bu şartları dikkate alarak yazılacak olursa; sonraki asırların tarihi bir yana, birinci asır tarihinin de onda dokuzunu çıkarmak gerekir. Dünya tarihinin geneline bakılacak olursa, onun için ciddi bir dayanak bulmak zaten mümkün değildir. Zira dünya tarihini kaleme alan insanların rivayetlerinin doğruluğunu araştırıp inceleyen ve doğruları ile yanlışlarını birbirinden ayıran herhangi bir Ölçü zaten mevcut değildir.[59]
İsrail Devleti Hakkında Enterasan Bir Mantık Yürütme
Soru:
Mevlânâ Abdülmecid Deryâbâdî Lucknow'da yayınlanan "Sıdk-ı Cedîd" adlı dergisinin "Doğru Sözler" başlığını taşı yan köşesinde İsra Sûresinin 104. ayetini: "Bu ayette zikredilen "va'd'ul-ahireti" den murad "yevm'ul-ahireti" olmayıp, kıyametin kopmasına yakın bir zamanda gelecek olan bir gündür. Ci'nâ biküm lefifen"de.n murad ise İsrailoğullarına mensup farklı grupların bir yerde toplanmasıdır" diye yorumlamakta ve şöyle demektedir: "Burada anlatılmak istenen gayet açıktır. Firavun hadisesinden sonra İsrailoğullarına artık serbestsiniz, dünyanın neresine yerleşmek isterseniz orada yerleşiniz, ama bilesiniz ki kıyamete yakın bir zamanda biz sizi yerleştiğiniz bölgelerden, farklı diller konuşuyor ve farklı kıyafetler giyiniyor olduğunuz halde bir yere toplayacağız. Bu yer, onların eski vatanı olan Filistin'den başka bir yer olamaz. Bugün, dünyanın değişik bölgelerinden gelerek Filistin'e yerleşiyor olmaları önceden haber verilen olayın gerçekleşmesi, Allah'ın önceden haber verdiği hadisenin zuhur edişidir."
Mevlânâ Abdülmacid Deryabâdînin ayetten böyle bir sonuç çıkarması, korkarım ki, Filistin meselesindeki genel cihad heyecanını söndürecektir. Bu anlayış kabul edildiği takdirde, Filistin'de bir İsrail devletinin kurulması, Allah'ın iradesinin tâ kendisi olarak kabul edilecektir.
Cevap:
Yukarıda zikredilen ayetin bu şekilde açıklanmasını görünce hayrete düştüm. Ayetin sözleri şundan ibarettir:
"Ondan sonra, (yani Firavunun suda boğulmasından sonra), biz israiloğullarına dedik ki: O ülkede oturun, âhiret zamanı gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz" [60]
Bu ayetten "kıyametin kopmasına yakın bir zaman"da yahudilerin gruplar halinde yaşadıkları dünyanın çeşitli ül kelerinden getirilip İsrailoğullannın eski vatanı olan Filistin'de, meskun edileceği anlamı nasıl çıkarılabilir.
Va'd'ul-ahireti"mn. asıl ve açık anlamı, kıyamete yakın bir zamanda va'dedilen herhangi bir zaman dilimi değil; ahiret vaktidir. Hepsini bir araya toplamaktan maksat da kıyamet günü bir araya toplamaktır. Ayetin ifade ettiği mânâ içerisinde İsrailoğullannın dünyada bir araya getirileceğine dair hiçbir iz ve işaret mevcut değildir. Bu anlayışın hayret ettiğimiz bir başka yanı da, "bir araya toplama" kavramını ayetin sözleri içine sokmakla yetinilmemiş olması, bu toplanmaya bir de yer belirlenmiş ve o yere "İsrailoğullannın eski vatanı"ndan başka bir yer olamaz, denmiş olmasıdır. Bu anlayış, iki bin yıldır Filistin'le hiçbir bağı olmayan yahudilerin 'Filistin bizim asıl vatanımızdır' iddialarını destekleyen bir anlayıştır. Böyle bir anlayış iki bin yıldır Filistin topraklarında yaşayan insanları sahibi bulundukları bu topraklardan uzaklaştırıp, yahudilere yerleşim merkezleri kurmak isteyenlerin İngiltere, Rusya ve Amerika olduğu değil; bilakis bu topraklara yerleşme hakkı en fazla kendilerine ait olan yahudilerin Allah tarafından buraya yerleştirildiği anlamına gelir. Bu da İsrail devletinin kurulmasının zalim dünya milletlerinin bir komplosu değil de, Allah'ın va'dinin gerçekleşmesi olarak kabul edilmesi sonucunu doğurur ki, ayetten böyle bir anlam çıkarmaya kesinlikle imkân ve ihtimal yoktur.[61]
Pakistan'ın Bir İslâm Devleti Olamamasının Sorumluluğu Kimdedir?
Soru:
Önce haftalık "Tâhir" dergisinde sonra da "Nüvâyi Vakt" gazetesinde zât âlinize atfen Müslim Lig (Müslüman Birliği) Teşkilatı için sahtekâr kelimesini kullandığınız yazılmıştır. Ben, bir Müslim Lig taraftarıyım. Büyük önder Muhammed Ali Cinnah gözlerini kapatır kapatmaz Müslüman Birliği'nin Himalaya dağlarından daha büyük hatalar yaptığını anlıyorum. Fakat, büyük önder Muhammed Ali Cinnah hakkında kesin inancım şudur: Eğer hayat ona vefa gösterseydi, Allah'ın lütfettiği bu memlekette İslâm anayasasını uygulamak için gücü ölçüsünde mutlaka uğraşırdı. Benim kanaat ve düşüncem şu ki: Sizin, bir konuşma esnasında, sahtekâr diye nitelediğiniz Müslüman Birliği Teşkilatı, büyük Önder Ali Cinnah'ın genel başkanlıktan istifa etmesinden sonra, Cühedri Halîk'uz-Zaman ve Liyâkat Ali'nin başkanlığında gelişen Müslüman Birliği Teşkilatı idi. Hiç şüphesiz sizin maksadınız büyük Önder Cinnah'ın üstün niteliklere sahip olan şahsı değildi.
"Nüvâyi Vakt" gazetesinde yayınlanan üzüntü verici yazıya herhangi bir cevap vermemeniz, bu iddiaya daha da çok güç kazandırmaktadır. Milletimizin "Nüvayı Vakt gazetesinin yol göstericiliği ve sizin önderliğinize haddinden fazla ihtiyaç duyduğu şu sıkıntılı dönemde sizin ufak bir tekzibiniz bu meseleyi bitirmede mücâdihâne bir rol oynayacaktır.
Cevap:
Avukatlar toplantısında yaptığım konuşmada, bu konudaki bir sözüm açıkça saptırılarak nakledilmiştir. Olay şudur: Benim konuşmamın toplantının ilk gününün son konuşması olduğu yazılıyor. Buna cevap teşkil eden konuşmanın ise ikinci günün faaliyetleri içerisindeki ilk konuşma olan Meya Tufeyl Muhammed Bey'in konuşması olduğu söyleniyor. Halbuki benim konuşmam ikinci gün olmuştu ve son konuşmaydı. Bu konuşmadan sonra da hiçbir konuşma yapılmamıştı. Bu durumda Meya Tufeyl Muhammed'in benim konuşmamı tekzib edici bir konuşma yapması söz konusu değildir. Bana karşı çok kere yapılan ve hâlâ da yapılmaya devam edilen bir başka haksızlık da Pakistan'da İslâm düzeninin uygulanmamasının sorumluluğunu, kuruluşundan sonra bu devletin idaresini elinde bulunduran kimselere yüklemem hasebiyle yapılmaktadır. Ben ne zaman bu suçlamayı yapsam, derhal Merhum Ali Cinnah'ın sözü edilmekte ve benim sorumlu olarak onu ileri sürdüğüm fikri yayılmaya çalışılmaktadır. Böylece, kendilerine yapılan ithamı, Muhammed Ali Cinnah'a yapılmış gibi göstermeye gayret edilmektedir. Halbuki bu konuda ben, hiçbir zaman merhumun adını ağzıma almadım. "Tâhir" dergisinde yayınlanan konuşmamın özetini bir daha okuyarak bakınız. O yazının neresinde, devlet kurulduktan sonra, İslâm düzeninin getirilmemesinin sorumlusu Muhammed Ali Cinnah'tı veya o bu konuda samimi değildi diye bir ifade vardır.
Mesele sadece benim Merhum Ali Cinnah hakkında böyle söylemediğimle de kalmıyor. 1953'te Hâkim Münir soruşturma komisyonunda Muhammed Ali Cinnah 11 Ağustos 1947'de Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada, Pakistan anayasasının dindışı (lâik) olacağına karar vermişti" deyince, ben bunu Cinnah'ın konuşmalarına atfederek uzun uza-dıya reddetmiştim. Pakistan'ın kurulmasından önce de Pakistan'ın kuruluşundan sonra da aynı şeyi yaptım. Konu ile ilgili yazım o günkü gazetelerde yayınlanmıştı. Şimdi de "Kadiyânilik Meselesi ve Onun Siyasi, Dini ve içtimâi Yönü ' adlı kitabımın 188. sayfasından 192. sayfasına kadar olan bölümünde görülebilir. Artık insaf ediniz de yayınladığım bir eserimde uzun uzun anlatarak reddettiğim düşünceyi bana yüklemeyiniz. Tekrar tekrar suçlanmamda ve tekrar tekrar reddetmemde ne fayda vardır.
Ülkenin idaresi ve otoritesinin hiçbir zaman doğrudan büyük önder Muhammed Ali Cinnah'ın eline geçmediği hakkındaki gerçeği kim bilmiyor ki. Pakistan kurulduktan sonra o sadece 13 ay yaşadı. Bu sürenin büyük bir bölümünü de hastalıkla geçirdi. Hastalıktan sonra bir takım faaliyetler gösterebileceği ilk günlerinde de kuruluşun başlangıçtaki büyük problemlerini çözmekle uğraştı. Bu bakımdan ben, "ülke yönetimini eline geçiren insanlar İslâm düzenini uygulama niyeti taşımıyorlardı" derken, bu sözümle Cinnah'ın şahsını değil, aksine şu anda merkezde ve eyaletlerde hakim noktalarda bulunan ve geçmişte kilit noktalarda görev yapmış olan kimseleri kastediyorum.[62]
Açık Bir Yalan
Soru:
Karaçi'de yayınlanan "Efkâr" isimli aylık edebi bir derginin Aralık 1976 sayısında Riyad Sıddıkî'nin, "Bir Dönem Yaratan Üstün Kişi, Büyük Önder Muhammed Ali Cinnah" başlıklı bir makalesi yayınlandı. Bu makalenin son satırlarında makale yazarı "Cemaat-i İslâmî ve Büyük Önder" isimli küçük başlık altında şöyle yazmaktadır:
"Büyük Önder Muhammed Ali Cinnah 1939'da, Mevlânâ Mevdûdî ile Allâme İnâyetullah Meşrikî'yi Müslim Lig'e (Müslüman Teşkilatı) katılmaya davet etmeleri için Mah-mud Âbâd Racası'na ve Kameruddin Bey'e yetki vermişti. Müslim Lig'in kurultayı yapılmak üzereydi. Kameruddin Bey bu mesele üzerinde Mevlânâ Mevdûdî ile ilişki kurdu. Mevlânâ Mevdûdi, Müslim Lig'in kurultayına katılmayı büyük önder Cinnah'ın imzasıyla kendi adına davet mektubu yayınladığı takdirde kabul edeceğini söyledi. O ata kadar Müslim Lig'de resmi davet mektubu uygulaması diye bir tarz yoktu. Bu bakımdan, Kameruddin Bey hemen Delhi'ye gitti ve ne yapıp edip, istenilen davet mektubunu elde etmeyi başardı. Bu davet mektubuna rağmen Mevdûdi Müslim Lig'in kurultayına katılmadı ve oldukça katı bir ifade ile, "ben İslâm dâvası gütmeyen sözde İslâmî bir toplulukla ilişki kurmayı arzu etmiyorum. Müslim Lig'e katılanlar ancak isim müslümanlarıdır. Ben bu anlamsız siyasî grupla ile ilişki kurarak kendi şahsiyetimi yitirmek istemiyorum" diyerek mazeretini beyan etti.
Sizin İslâm düşüncenizden ve İslâmî hareketinizden etkilenerek kişiliğinize gönülden bağlı olan ve sizin görüşleriniz, düşünceleriniz ve kişiliğiniz üzerinde kendine göre kalemle hizmet de yapan bir kişi olarak şu meselelere açıklık getirmenizi ve bizi memnun etmenizi sizden rica ediyorum.
1. Gerçekten böyle bir davet mektubu istendi mi?
2. Söylendiği gibi davet mektubu hazırlandı mı?
3. Davet mektubu hazırlanması halinde bile, gerçekten katı bir ifade ile özür beyan edildi mi?
Cevap:
Uzun, geniş mektubunuzun son derece kısa cevabı şudur: Karaçi'de ayda bir yayınlanan "Efkâr" dergisinin naklettiğiniz yazısının bir kelimesi dahi doğru değildir. İnsanların hangi cüretle yalan yazıp, onu yaydıklarına ve bir gün ahiret denen bir yere gidilerek yaptıkları iftiraların karşılığını vermeleri gerekeceğini unuttuklarına hayretler ediyorum.[63]
Cemaati İslâmînin Müslüman Ülkelere Bakışı
Soru:
İngiltere'den gelen bir mektupta şöyle yazıyor: "İslâmî faaliyetlerde bulunan kimselerin çeşitli İslâm ülkeleri ile özellikle de Suudi Arabistan'la dayanışma içerisinde olmalarının bir çok mahzurları bulunmaktadır. En son örneğini, Avrupa İslâm Konseyinin gerçekleştirdiği Uluslararası Ekonomi Konferansında yaşadık. İslâm'm devlet anlayışı ile ilgili tavrı bir çok yanlış anlamaya sebep olacak bir tarzda sunulmaktadır. Bu konferansta İslâm'ın temel prensiplerinin bir çoğu Avrupa İslâm Konseyi tarafından alt üst edildi. Sizinle ilişkisi bulunan ve sizin önderlik ettiğiniz harekete yakmhğı ile tanınan kimi insanların da bu toplantıya iştirak etmesi halk arasında sizin de bu insanları desteklediğiniz intibaını uyandırmaktadır. Böyle olunca da halkın gözünde, sözde İslâm ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan'daki yönetimin meşru bir zemine oturduğu kanaati yaygınlaşmakta, sizin destek olduğunuz şeklindeki kanaatle de belgelenmiş olmaktadır. Bizim sizden istediğimiz, davanıza katılan, hareketiniz içerisinde yer alan insanları İslâm ülkeleri idarecilerinin keyfine göre hizmet veren, onların şahsî çıkarlarını gözeten, milli ve milletlerarası her türlü toplantı ve faaliyetlerden uzak tutmak için bütün gücünüzü göstermenizdir".
Mektubun yanında pek çok imzanın da yer aldığı bir de liste bulunmaktadır.
Cevap:
Pek çok kişinin imzasıyla desteklediği mektubunuzu aldım. Müslüman devletler konusunda benim ve Pakistan İslâm Cemaatinin tutumu kısaca şöyledir:
1. Onlar, halkında müslüman olan ülkelerdir, yoksa birer İslâm devleti değillerdir. Biz, halkı müslüman olan ülkelerin idarecileri de müslüman olduğu için o ülkelere İslâm ülkeleri diyoruz. Bu ülkelerin devlet idareleri İslâmî prensiplere dayanmadığı, kısmen veya tamamıyla İslâm'ın emir ve hükümlerine göre tanzim edilmediği için onlara İslâm devletleri demek mümkün değildir. Biz onların birer İslâm devleti olmadıkları konusunu yayınlarımızda o kadar açık ve o kadar çok anlattık ki, yayınlarımızla karşılaşan bir kimsenin onlar hakkındaki kanaatimizi bilmemeleri düşünülemez.
2. Memleketimiz olan Pakistan'da İslâmî bir devlet kurmak için doğrudan mücadele veriyoruz. Halkı müslüman olan diğer ülkelerde de İslâmî devletler kurulması için gerek oradaki İslâmî hareketler kanalıyla olsun, gerekse yazı ve eserlerimizle olsun çaba sarfediyoruz. Hiçbir, menfaat karşılığı, İslâm'a başka bir ideolojinin katılmasına müsaade etmeyiz.
3. İslâm davetini yürütürken ve İslâm'ı hayata hakim küma mücadelemizi sürdürürken hiçbir zaman göz ardı edemeyeceğimiz gerçekler olduğunu da biliyoruz. Gerek ülkemizde ve gerekse halkı müslüman olan başka ülkelerde, boşlukta faaliyet göstermediğimizin bilincindeyiz. Hiçbir yerde başıboş bir devlet bulunmamaktadır. Şöyle ya da böyle, ama mutlaka idareyi elinde bulunduran ve fiilen yürürlükte olan bir devlet sistemi mevcuttur. Bu sistem kiminde küfür üzeredir, kiminde ise İslâm'la İslâmdışı prensiplerin karışımı şeklindedir. İslâm ülkelerinde yaşayan halkın çoğunluğu da islâm'ı bilmekten ve onu yaşamaktan çok çok uzak bir haldedir.
4. Şimdi sorulması gereken soru, bütün bu gerçeklere rağmen İslâm davetinin nasıl yürütüleceği ve dinin hayata hâkim kılınması mücadelesinin nasıl yapılması gerektiğidir. Değişik biçimlerde yönetilen bu devletleri ve İslâm'dan habersiz yaşayan ve sayıları milyonları bulan halk yığınlarını görmezlikten gelmek mümkün müdür? Müslüman halkın yaşadığı devletlerle olan bütün münasebetlerimizi keserek orada yaşayan müslüman halkı bulundukları hal üzere bırakabilir miyiz? Onlarda husule gelebilecek müsbet değişimleri sağlamak için gerekli olan çabalardan uzak kalabilir miyiz?
5. Sizin ve sizinle aynı kanaati paylaşanların tercihlerini hangi yönde kullandıklarını bilemiyorum. Ama benim ve cemaatimin, ülkelerin içinde bulundukları şartları göz önüne alarak, metodumuzu Kur'ân ve Sünnet'in ışığında tesbit ettiğimizi, faaliyetlerimizi ona göre sürdürdüğümüzü, insanları İslâm'a çağırmaya devam ettiğimizi bilmenizi istiyorum. Bu faaliyetlerimizi sürdürürken her bölgenin kendi şartlarım dikkate alıyoruz. Memleketimizde ise, bir yandan İslâm'ı halk arasmda yaymaya ve onları İslâmî bilgilerle donatmaya çalıştık, bir yandan da İslâm'ı hayata hakim kılma mücadelesinde bizimle birlikte olan insanları teşkilatlandırdık. Diğer taraftan mevcut devlet sisteminin İslâmileştirilmesi için gerekli olan mücadeleyi verdik. Tabiatıyla, halkı müslüman olan ülkelerde böyle bir çalışmayı doğrudan yapamazdık. Bunun için de oralarda yayınlarımızın okunmasını temin etmeye çalıştık. Önceden İslâm'ın mücadelesini veren ve harekete yeni katılmak isteyen müslü-manlarla, imkânlarımızın elverdiği ölçüde, yardımlaşmaya çalıştık. Devlet yöneticilerini karşımıza almamaya özen gösterdik. Böyle davranmaktaki amacımız çalışmalarımıza engel olmamaları içindir.
6. Kendileri ile olan münasebetlerimiz diğer devletlerden oldukça farklı olan Suudi devletini özellikle zikrediyorsunuz. Siz ve sizinle aynı kanaati paylaşanların fikrimize katılıp katılmadıklarına bakmaksızın, Suudi Arabistan ile olan özel münasebetlerimizin nedenlerini açıkça söyleyeceğim. Bizim kanaatimize göre Suudi Arabistan'ın konumu dünyanın diğer köşelerinden çok farklı ve daha önemlidir. Çünkü Kabe ve Ravzâ-ı Mutahhara oradadır. Bu sebepledir ki, biz bütün dünyanın günah ve isyan bataklığına saplanmasına tahammül etsek bile, Mekke ve Medine'nin günah ve isyanla kirlenmesine tahammül edemeyiz.
Suudi Arabistan'la olan özel münasebetlerimizin temelinde bu vardır. İşte bu sebeple, orada İslâm'a sahip çıkan, onu koruyan ve ona yardımcı olmaya çalışan herkese gücümüzün yettiği kadar destek olmaya çalışıyoruz. Orada yaşayan müslümanlan ve o memleketi, kötülüklerden ve oraya kötülüklerini saçmak isteyenlerin şerlerinden korumaya çalışıyoruz. Biz yalnız bu gaye için Suudi devleti ve onu yönetenlerle işbirliği yapıyoruz. Onların gerçekleştirdiği iyi ve hayırlı olan her işte onlara yardımcı olduk. Onları daha iyi ve daha hayırlı işler yapmaya teşvik ettik. Yeryüzü coğrafyasının her köşesinde, İslâm'a ve müslümanlara devlet kanalıyla yardım edilmesini temine gayret ettik. Kısacası onları müslümanlarm yararına olan her işte maddi-manevi destek olmaya zorladık. Yoksa biz onları ne gereksiz yere övdük ve ne de onların hatırı için krallıkla ilgili tutumumuzda herhangi bir değişiklik gösterdik. Onların yanlış olan herhangi bir hareketini desteklediğimize dair hiçbir örnek gösteremezsiniz.
7. Avrupa İslâm Konseyinin tertiplediği Milletlerarası Ekonomi Konferansı'nı da özellikle zikrediyor ve bu konferansta pek çok temel İslâm öğretilerinden sapıldığım veya onlarda tahrifat yapıldığını söylüyorsunuz. Ama ben, bu konferansta hangi İslâm Öğretüerininin saptırıldığını bilmiyorum. Eğer bu konuda bana biraz bilgi verirseniz, size minnettar kalırım.
8. Cemaatimize mensup olan insanlar o tür toplantılara İslâm'ın temel prensiplerini halka sunmak ve ileri sürülen yanlış görüşleri düzeltmek amacıyla katılmaktadırlar. Böyle bir konferansa katılmakla, konferansa katılan devletlerin politikalarının onaylanmış olacağını ilk kez sizin yazdıklarınızdan okuyarak Öğreniyorum.[64]
Yahudilerin Kirli Oyunları Ve Amerika
Soru:
1. İsrail Başbakanı Begin Amerika gezisinden döndükten hemen sonra Ürdün nehrinin batı yakasında gayr-i kanunî olarak kurulmuş bulunan yahudi yerleşim merkezlerini ya-sallaştırdı. Buna ilaveten Begin hükümeti batı yakasında üç yeni yerleşim merkezi daha oluşturmak çabasını gütmekte. Bu konudaki görüşünüzü açıklar mısınız?
2. İsrail, Mescid-i Aksanın duvarları dibinde başlattığı kazıyı hâlâ sürdürmektedir. Bundan dolayı cami büyük tehlike altındadır. Rabıta-i Âlem-i İslâmî'nin bu konudaki beyannamesini görmüş olmalısınız. Siz de bu konudaki düşüncelerinizi açıklar mısınız?
Cevap
1. Ben şöyle düşünüyorum: Eğer Amerika insaf, ahlâk ve adalet gibi temel prensipleri ayaklar altına alarak yahudile-re haksız yere yardım ve desteklerde bulunmasa, onları korumaya kalkışmasaydı, İsrail ardı arkası gelmeyen saldırganlıklara girişemez; bu kadar rahat ve cüretli davranamazdı. Bunun için asıl suçlunun, cinayet işlemeyi meslek haline getirmiş "terörist1' bir devlet olan İsrail'e arka çıkan, ona her türlü desteği veren ve bunu yaparken de zerre kadar utanma hissi taşımayan Amerika olduğu inancındayım. Yahudiler Amerika'yı öylesine yıldırmışlar ki, İsrail başbakanının Amerika'ya gelişi sırasında yahudüerin dini liderleri ve etkili lobileri Amerika'nın devlet başkanına Begin'in isteklerini yerine getirmesi için baskı yapabiliyor, gizleme ihtiyacı bile duymaksızın ima yollu ifadelerle Amerika'da başkan olacak kimsenin yahudi oylarına muhtaç olduğu hatırlatılıyor. Begin'in söylediklerine bakınız: "1967'de savaş yoluyla ele geçirilen Ürdün nehrinin batı kıyıları Filistin'in bir parçası değildir. Tevrat'taki bilgilere göre, orası bize dört bin yıl önce miras bırakılmıştır. Bizim yaptığımız sadece oraların özerkliğini temin etmektir. Bizim oraları terketmemiz asla mümkün değildir."
Pervasızca ortaya konan bu hayâsızlık karşısında herhangi bir Amerikalı idarecinin veya herhangi bir Amerikan vatandaşının çıkıp da, bundan dört bin yıl önce Tevrat'ta zikredilen bir söz nasıl oluyor da bugün bir devletin iddialarına mesned oluşturuyor diye sorduğuna şahit olamıyoruz. Bu çeşit mesnedsiz delillerle bir milletin vatanı bir başka millet tarafından işgal edilebilecekse, o zaman daha nice milletlerin vatanları başkalarınca işgal edilir, denilmiyor.
2. Yahudinin, Mescid-i Aksâ'da şu anda yapıyor olduğu ve el-Halil şehrinde ibrahim Mescidi'ne yapmış olduğu yakıp yıkma hareketlerini, beyanatlarla, Birleşmiş Milletlerin kararlarıyla önlemek imkânsızdır. Çünkü yahudiler bu zulümleri Amerika'dan aldığı güç ve destekle yapmaktadır. Amerika'ya karşı, yahudilerin Amerika üzerindeki baskısından daha fazla bir baskı gücüne sahip olmadıkça, bu cinayetlerin durdurulabileceğini sanmıyorum.[65]
Tasavvuf Silsile Ve Deyimleri Ve İdarecilere Mektup Yoluyla Tebliğ
Soru:
Tasavvufta "kutub, gavs, abdal, kayyûm" gibi meşhur ve yaygın olan bazı terimler vardır. Oysa, Kur'ân ve Hadis'te bunlara rastlanmamaktadır. Bu konuda şahsi kanaatinizi bildirir misiniz? Ayrıca tasavvufun dört kolu ile ilgili yüksek düşüncelerinizden bizi müstefid etmenizi de istiyoruz. Oldukça meşhur bir rivayete göre; Hz. Ali (r.a), Hasan Basri Hazretlerine bir hırka hediye etmiş ve bütün tarikatlar Hz. Ali'den itibaren başlamıştır. Şu anda önümde Molla Aliyy'ül Kârî'nin "Mevzûât-ı Kebîr'i duruyor. Bu zatm hırka rivayeti konusunda görüş ve incelemelerine bakarak, lütfen tenkidinizi delilleri ile birlikte yapınız. Adı geçen eserin söz dizisi şöyledir:
"İbni Salah ve İbn Dihye, "Sûfîlerin hırka giymesi hadisi ve Hz. Ali'nin (r.a) Hasan Basri Hazretlerine hırka giydirmesi hadisesinin asılsız olduğunu söylemektedirler."
İbn Hacer Askalâni de şöyle diyor:
"Bu rivayetlerin anlatılış yollarından hiçbirinin sahih olduğu söylenemez. Zira, sahih, hasen ve zayıf bir rivayetle bile olsa, tarikat ehli arasında yaygın bir inanç olan, Peygam-ber'in (s.a) sahabeden birine hırka giydirdiğine veya herhangi bir sahabeye bu şekilde bir talimat verdiğine dair hiçbir bilgi yoktur. Konuyla ilgili olarak aktarılan bütün rivayetler gerçek dışıdır."
"Hz. Ali'nin (r.a), Hasan Basri Hazretlerine hırka giydirdiği rivayeti de gerçek dışı bir rivayettir. Hasan Basri Hazretlerinin Hz. Ali'ye (r.a) mülaki olup, onunla görüştüğü ve onun sohbetlerini dinlediği muhaddislerce isbat olunmuş değilken, onun elinden hırka giymiş olması nasıl izah edilecektir."
Sûfîler arasında yedi letâyifin kademe kademe gelişmesi de yaygındır. Hadis kitaplarında bu konu ile ilgili bir rivayete de rastlanmamaktadır. Bu konuda değerli görüşlerinizi de bize yazmanızı istiyoruz.
Dikkatlerinizi iyi bir yöne çekmek ve çalışmalarınızı o yönde yoğunlaştırmak istiyorum. Siz de, Müceddid-i Elf-i Sâni Şeyh Ahmed Serhendî Hazretlerinin döneminde yaptığı gibi, devlet başkanlarına, yöneticilere, komutanlara ve yetki sahibi herkese hakkı tebliğ etmek ve onları hakka çağırmak için mektuplar yazamaz mısınız?
Cevap:
Sözünü ettiğiniz terimlerden yalnızca bir tanesi Hz. Ali'nin (r.a) sözleri içerisinde zikredilmektedir ki, o da "abdal" terimidir. Gavs, kutub ve kayyûm terimlerine ise, ne Rasûlullah'm (s.a) buyrukları arasında ve ne de sahabe ve tabiînin sözleri arasında rastlamak mümkündür.
Hz. Ali'nin (r.a) ifadesi içerisinde yer alan "abdal" kelimesi ile mutasavvıfların kullandığı "abdal" kelimesi arasında da hiçbir ilgi bulunmamaktadır.
Tasavvufun dört kolu ile ilgili olarak benden neyi öğrenmek istediğinizi de tam olarak anlayabilmiş değilim. Bu kollar, hiç şüphe yok ki, ümmetin en mübarek kişileri olan büyük zatlar tarafından başlatıldı. Onların gayesi insanları düzeltmek, kalplerinde bulunan kötü duyguları uzaklaştırmaktı. Bu gayenin son derece iyi niyet taşıyon bir gaye olduğu konusunda tereddüde mahal yoktur. Şurası da bir gerçektir ki, müslümanların hayatına her alanda girmiş bulunan yanlış ve hatalar zinciri tasavvufu da etkilemiş; hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, tasavvuf alanında da gerilemeler başlamış ve bidayetteki temiz zincir safiyetini koruyama-mıştır. Kur'ân ve Sünnet ise Allah'ın lütfü sayesinde, tertemiz bir şekilde muhafaza edilmiş olarak elimizin altındadır. Hayatın her alanındaki doğru ve yanlışlarımızı onların reh-berliğiyle bulabildiğimiz gibi, tasavvufla ilgili düşünce ve hareketlerin doğruluk ve yanlışlık derecelerini de aynı ölçüyle değerlendirebiliriz.
Hasan Basri Hazretlerinin Hz. Ali'nin (r.a) elinden hırka giymesi ile ilgili rivayetler hadis ilmince yalanlanmaktadır. Sizin de naklettiğiniz Molla Aliyyül Kârinin sözleri tamamıyla gerçeği yansıtmaktadır. Mutasavvıflar ve tarikat ehli olan kimseler arasında yaygın olan nefis tezkiyesi, eğitim ve öğretim yollarından çoğu onların kendi buluşlarıdır.' Rasu-lullah'm (s.a) yaşadığı saadet asrında, sahabe ve tabiin dönemlerinde bu tür kelimelere pek ender rastlanmaktadır.
Müceddidi Elf-i Sâni İmam Rabbani Hazretlerinin yaptğı gibi, bizim de devlet başkanlarına mektuplar yazarak hakkı tavsiye etmemizi Öğütlüyorsunuz. Eğer devlet yöneticileri arasında sözüme itibar edip, benimle samimi mürîasebetler kuracak birine rastlamış olsaydım tavsiyenizi mutlaka yerine getirirdim. Böyle olsaydı, benim kendilerine öğüt verdiğim insanlar yönetimi altında bulunanlara tesir edecek, onların ıslahı için çaba harcayacaklardı. Ne yazık ki böyle bir ortamı henüz bulabilmiş değilim. İmam Rabbani Hazretleri yazdığı mektuplarında kime hitap etmiş, kime nasihat etmişse, onlarda bu iki şartın ikisi de bulunuyordu. [66]
İslâmdışı Ülkelerde İslâm'ı Tebliğ
Soru:
Bir süredir Amerika'da oturmaktayım. Burada yaşayan insanlarla dini ve içtimaî konularda görüş alış-verişinde bulunma imkânı buldum. Allah (c.c) ne kadar anlayış ve idrak vermişse ve sizin eserlerinizle diğer dini eserlerden ne kadar din bilgisine ve şuuruna sahip olmuşsak, o ölçüde İslâm'ı anlatmaya çalışıyorum. Bana öyle geliyor ki, burada yaşayan insanlar içinde bulundukları maddi imkânlar sebebiyle oldukça mutlular ve bu mutluluklarının çoğalmasını arzu ediyorlar. Onların problemleri de zevkleri de bizimkilerden farklı. Ülkemizde yaşanan sapıklıklardan çok daha farklı ve çok daha beter bir sapıklık içindeler. İnsanları hakka davet ederken İslâm ülkelerinde kullandığımız yöntemler uyguladığımız metodlar ve ileri sürdüğümüz deliller burada geçerli olmuyor.
Buradaki çevreyi ve düşünceyi göz önüne alarak İslâm'ı tebliğ etmede, onu kafalara yerleştirmede tutacağım yolu göstermenizi ve burada yaşayan insanlara, düşünce ve dav-ramşlarındaki sapıklıkları, yanlışlıkları nasıl kabul ettirebileceğimi bana bildirmenizi istiyorum. Buradaki insanların çoğunu, İslâm'a yöneltmek ve İslâm çizgisi içine sokmak çok zor görünüyor. Ancak bilinmesi gereken, işin başında hangi metodun benimseneceği ve hangi yolu tercih etmenin uygun olacağıdır.
Cevap:
Sizin Amerika'da karşılaştığınız sorun, gerçekte yeni bir sorun değildir. Nerede olursa olsun, materyalist (maddeci) toplumların bulunduğu her yerde, hemen hemen aynı zorluklar hakka çağrının Önüne çıkmaktadır. Tefhim'ul Kur'âridan Mekke'de nazil olmuş sûrelerin açıklamalarını dikkatle okursanız, Kureyş toplumunun düşünce tarzının da aynı olduğunu göreceksiniz. O düşüncedeki insanları uyarmak ve onların dikkatlerini gerçeklere çekmek için Kur'ân-ı Kerim'de tercih edilen hakka çağrı tarzını iyice inceleyerek anlamaya çalışırsanız, o tür toplumlarda nasıl bir davet yolu tutulacağını göreceksiniz. Bu tarzda bir tebliğ ve davet için, içinde bulunduğunuz toplumun temel bozukluklarını çok iyi kavramış olmanız gerekiyor. Toplumun yozlaşmasının sebep olduğu kötü sonuçlar hakkmda da çok sağlam ve delilli bilgiler edinmelisiniz. Amerika hakkında böyle bilgileri çok kolaylıkla elde edebilirsiniz. Arkasında yüksek tahsil görmüş insanların zekasının rol oynadığı cinayetler, günbe gün artan suçlar ve bu suçların teknik ve sistemli yolları... Yirmi yaşın altında bulunan kız ve erkek çocuklarının işledikleri suçlardaki korkunç tırmanış ve anormal seks (Ab-normal sexuality) ilişkileri... Hızla çoğalan boşalmalar ve yıkılan aileler, sönen ocaklar... Bir yanda servetinin hesabını bilmeyen zenginler, diğer yanda fakirliğin uç noktası... Topluma, akrabaya ve hatta yaşlanan anne ve babalara karşı ilgisizlik... Ve Vietnam'da işlenen cinayetler, Filistin'de sahneye konular Yahudi zulümleri vs. vs... Bütün bunlar ve daha niceleri öylesine önemli malzemelerdir ki siz bu malzemeleri kullanarak insanların dikkatlerini bu yöne çekebilirsiniz.
Vicdanlarında hayat izine rastlanabiîen Amerikalıların içinde bulundukları vahim durumu onlara hatırlatabilir, onların maddeci (materyalist) medeniyetlerinin gerçek yüzünü, bütün yanlışlarıyla vicdanlarına sunabilirsiniz.
Bu malzemelerden yararlanırken ve onların tenkidini yaparken Kur'ân^da belirtilen yöntemlerden şaşmayınız. Onların yanlışlarını düzeltirken de Kur'ân'm üslûbunu ve is-batlama metodunu uygulamayı ihmal etmeyiniz.
Amerikalıların içine düştüğü bir diğer sapıklık hristiyan-lıktır. Onun üzerinde tenkit yapmanız için ihtiyaç duyacağınız bütün malzemeyiTefhim'ul Kur'an aracılığı ile elde edebilirsiniz. Her cildin "Fihrist"'ve "İndeks"iae dikkatle bakarak o bilgileri toplayabilirsiniz. Ama bununla birlikte siz, bümeyen bir insan gibi değil de; bilen, özüne vâkıf olan bir adam gibi konuşabümeniz için, hristiyanlığm gereken en az incelemesini yapmalısınız. Ayrıca insanların doğru yolu bulabilmeleri için Allah tarafından gönderilen ve bütün peygamberler aracılığıyla insanlara ulaştırılan gerçek dinin İslâm olduğunu da anlatın. İnsanların, Allah tarafından gönderilen dinde bir çok değişiklik yaparak hristiyanlık ve yahudiliği nasıl tahrif ettiklerim anlatmayı da unutmayın. Bu konuda da Tefhim'ul Kur'ân'm indeksinden "nübüvvet", "peygamberlik" kelimelerine bakmak suretiyle faydalanabilirsiniz. Bu yolla siz, insanlara; onların dinini değiştirmeye gelmediğinizi, aksine onları Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. ibrahim'in (a.s) gerçek dinine davet etmeye geldiğinizi anlatabilirsiniz. Onlara anlatınız ki, İslâm sadece Hz. Muhammed'in (s.a) dini değil, aksine bütün peygamberlerin, bütün semavi kitapların dinidir. Müslüman onlardan hiçbirim inkâr etmez, hepsine inanır.
Amerikan tipi materyalist toplumlarda büyük ölçüde bir hidayet ve din değiştirme (conversion) hadisesinin yaşanmadığı gerçeğini de göz önünde bulundurmalısınız. Davetçiler, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, başlangıçta ancak bir-iki kişi hidayete tabi oluyor. Siz konuştuğunuz insanlar içinde, hakkı, gerçeği kabul etme yeteneği olan ve hak ile bâtıl konusunda ciddi düşünce ve anlayış sahibi olan insanları keşfediniz. Böyle birini bulduğunuz zaman, o size tam anlamıyla yardımcı oluncaya dek onun üzerinde durunuz. Daha sonra o başka insanları ıslah edip, hakka çekmeye aracı olabilecektir. Bu insanlara da, düşünce ve yaşayışlarında köklü bir değişiklik oluncaya kadar, fazla itimat etmeyiniz. Çünkü batılılardan bir kısmı İslâm'ın belli bir yönünü beğenip hoşlandıkları ve benimsedikleri için İslâm'ı kabul ediyorlar ama, hayatlarının diğer alanlarında önceki yaşama biçimlerini sürdürüyorlar. İslâm'ı bu tarzda benimsemiş insanların müslüman olduklarını söylemeleri bile bir fitne sebebidir ve bunlar hiçbir işe yaramayan insanlardır.[67]
Müslüman Ülkelerin Kapıları Misyonerlere Açık Tutulmalı Mıdır?
Soru:
Amerika'dan bir dostum mektup yazarak, oradaki Arap ve Müslüman öğrencilerin bizden şu iki sorunun cevabını istediklerini söylüyor. Sorular şunlar:
1. İslâm ülkeleri, diğer dinlerin tebliğcilerine (misyonerlerine), özellikle hristiyan misyonerlerine yasaklama koymalı mıdır? İslâm'ın bu konuya bakışı nasıldır?
2. Eğer yasaklama koymak dini açıdan gerekli ise, o zaman hristiyanlar da kendi ülkelerinde İslâm davetçilerine yasaklama getireceklerdir. Bu durumda İslâm'ın mesajı (çağrısı) insanlık âlemine nasıl ulaştırılabilecektir?
Cevap:
Arkadaşınız bu soruları sorarken şöyle düşünmüş olmalı: İslâm davetçilerinin batı ülkelerinde İslâm'ı tebliğ etmelerini istiyorsak, onların da kendi dinlerini anlatmaları için kapılarımızı açık bulundurmamız gerekir. Yoksa, siz bizim tebliğcilerimize kapılarınızı açacaksınız, ama biz sizin misyonerleriniz için kapılarımızı kapalı tutacağız demek, mantıksızlık olur; insafla bağdaşmaz. Ama ben bunun tam aksini düşünüyorum. Çünkü, yüzyıllardır, hristiyan misyonerleri dünyanın çeşitli ülkelerinde diledikleri gibi faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Batı dünyasının maddi-manevi bütün desteklerini arkasına alarak yazboz tahtasına çevirdikleri ülkelerde çıkardıkları rezaletleri gören akıl sahibi hiç kimse, insaf ve adalet kavramlarının arkasına sığınarak, bizden hristiyan misyonerlere kapılarımızı açmamızı isteyemez. İnsaf ve adaletin gerektirdiği şey, batılı misyonerlerin derhal ülkemizden kovulması ve bir daha açılmamak üzere kapılarımızın kapatılmasıdır. Batılılar buna misilleme yapmak ve intikam almak amacıyla İslâm davetçilerine,kapılarını kapatırlarsa, buna da aldırmanıalıyız. Onların böyle bir intikam peşine düşmeleri başlı başına bir mantıksızlık ve bir zulümdür. Zira bugüne kadar hiçbir İslâm davetçisi, dinini yayma şemsiyesi altında, yanlış bir yola tevessül etmemiştir. Halbuki hile, oyun ve gizli maksatlar, hristiyan misyonerlerin özel alametidir. Bu güne kadar hiçbir batı ülkesi İslâm davetçilerden şikayetçi olmamıştır. Böyle bir şikayet işgüzarlık için bile yapılmamıştır. Öyleyse onların kapılarını kapatmaları bizim içimize dert olmayacaktır.
Misyonerler hakkındaki sözlerimden kuşku duyanlar çıkarsa, hristiyan misyonerlerin Asya ve Afrika'daki rezaletlerini araştırıp öğrensinler. Misyonerlerin çeşitli ülkelerde başvurdukları hile ve desiselerin binbir çeşidim göreceklerdir. Hristiyan misyonerlerin, pek çok ülkede, batı sömürgeciliğinin öncüleri olarak görevlendirildiklerine tarih şahittir. Afrikalı bir lider bu misyonerlerin kendi kıtasında yaptıklarını şu kelimelerle özetleyerek anlatmıştır:
"Batılılar, bizim ülkemize ilk defa geldiklerinde, onların ellerinde kitap (İncil), bizim elimizde de toprak (servet) vardı. Bir süre sonra baktık ki, kitap (İncil) bizim elimizde, toprak da onların."
Misyonerler gittikleri Asya ve Afrika ülkesinden birine önce bir batılı ülkeyi musallat etmişler, sonra da o batılı ülke yöneticilerinin maddi-manevi desteğini alarak o ülke insanlarına hristiyanlığı zorla kabul ettirmeye çalışmışlar, para ve vicdanları satın almaya kalkışmışlardır. Batının sömürü tuzağına düşmüş ülkelerin yönetiminde işbaşına getirilenler eğitim faaliyetlerini misyonerlere bırakmış, ülkede yaşayan insanların eğitimini ve istikbalini hristiyanlığı kabul etme şartına bağlamıştır. Bazı ülkelerde de düzenledikleri kanunları baskı unsuru olarak kullanmışlar; yalnız bütün bölgeleri kendi kontrollerine geçirip, oralara başka dinden olan davetçilerin gitmesini engellemekle kalmamışlar, bölgeye o dine mensup insanları bile sokmamışlardır. Bunun en açık ve kötü örneği Sudan'da yaşanmaktadır. İngiltere, orayı tamamen misyonerlere bırakmıştı. Kuzey Sudanlı herhangi bir müslüman özel izin almadan oraya giremezdi. İsterse o müslüman, İslâm'ı tebliğ için değil de şahsi bir işi için oraya gitmiş olsun, durum aynı idi. Sudan, hürriyetini elde edip milli bir hükümet kurunca Güney Sudan'daki misyonerlerin bu imtiyazlı durumuna son verdi. Misyonerler halkı isyan ettirdiler. Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen misyonerler hâlâ hristiyan Habeşistan idaresinin ve çevredeki diğer hristiyan bölgelerin yardımı ile Sudan idaresine karşı fitne üstüne fitne çıkarmaya devam etmektedirler. Güney Vietnam'da çıkarılan karışıklıklar çok daha hainceydi. Çünkü orada, hristiyan azınlığın budistlerden oluşan çoğunluğa tahakkümü için akla gelmedik hileleri denediler, her türlü yola başvurdular.
İngiliz sömürge yönetiminin ülkemize gelir gelmez yaptığı ilk şey hristiyan misyonerlerini İslâm'a saldırtmak oldu. Daha sonra İngiliz idaresi, siyasi bir takım çıkmazlar meydana geleceği tehlikesini görünce, bu politikayı değiştirerek yeni bir yol tuttu. Bu politikalarına uygun olarak kendilerine ait okullara, kolejlere, hastanelere ve değişik türden diğer kuruluşlara çeşitli, geniş imtiyazlar verdiler. Büyük miktarlarda bağışlar yaptılar. Onlara, dış ülkelerden de devamlı olarak para yardımı yapıldı. Gözlerini hırs ve açgözlülük bürümüş olan misyonerler, ellerine geçirdikleri imkânlarla, bir yandan yoksul insanların dinlerini satın aldılar, bir yandan da hristiyanlaştıramadıkları müslümanları dinsizleştirmek için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Ortadoğuda, Türkler arasında Turancılık; Araplar arasında da Arap ırkçılığı yapmak suretiyle onların beyinlerini sulandırdılar ve neticede Türklerle Arapları karşı karşıya getirdiler. Osmanlı İmparatorluğunu parçalayanlar da bu fitnecilerdi. İslâm'ın ilk sancaktarının, yani; Arap milletinin içine öyle bir tohum etkiler ki, onlar içinde çok büyük çapta siyasi, edebi, ilmi ve kültürel hareketler, asıl şeyin İslâm değil; Arap ırkçılığı olduğu temeline göre yürütülmeye başlandı.
Şimdi soruyorum: Hristiyan misyonerlerin bu hareketleri, gerçekten "dini yayma" gibi günahsız, temiz bir isimle adlandırılmaya layık mıdır? Bu suçların sahipleri, dinlerini tanıtmak bahanesiyle, istedikleri fırıldakları çevirmeleri için serbestlik tanınmaya layık insanlar mıdır? Bu insanların geçmişte yaptıkları hile ve desiselerden haberdar olan* hangi akıl ve insaf sahibi, onların dini yayma bahanesiyle çevirdikleri dolaplara dünyanın her yanında göz yumulmalı, onların hakları korunmalıdır diyebilir? Bu anlatılanlardan sonra, eğer biz misyonerlerin ülkemizde serbestçe dolaşmalarını engelleyecek olursak, onlar da bizim davetçilerimizi ülkelerine sokmamak hakkını elde etmiş olurlar gibi bir düşünce ortaya konabiliyor anlamak mümkün değildir.
Dini faaliyetlerde bulunmak, dini yaymak amacıyla kurulmuş teşkilatlara "misyon"; dini yayma faaliyetini kendilerine meslek olarak seçmiş insanlara da "misyoner" denildiğini de bilmekte fayda vardır. Müslümanlar arasında böyle teşkilat Önceden mevcut değildi, belki şimdi bir-iki yerde vardır. İslâm'ı yayma faaliyetleri, özelde bir işi sebebiyle değişik yerlere seyahat eden müslümanlar tarafından, genelde bütün müslümanlar tarafından yapılmıştır. İnsanlar, müs-lümanların konuşmalarını duyarak ve onların ibadet ve yaşayış tarzlarını görerek İslâm'ı kabul edegelmişlerdir. Dünyanın hiçbir yerinde dinin bu şekilde yayılmasını engellemek mümkün değildir. Hiçbir güç bunun üstesinden gelemez. Bunun içindir ki, batılılar İslâm davetçilerini ülkelerine almasalar bile, İslâm bundan zarar görmez. Çünkü müs-lümanın serberstçe girebildiği her yere İslâm da giriyor demektir.[68]
Hak İle Bâtıl Çatışması Ve Bunun Hakikati
Soru:
Bir süreden beri içimde var olan bir ukde sebebiyle sıkıntılı bir hali yaşıyorum. Lütfen bu konuda bana yol gösteriniz. Bir türlü çözemediğim ukdeye gelince: Hz. Peygamber (s.a) ve Raşid Halifeler dönemini bir tarafa bırakacak olursak, bugüne kadar dinlerinin ve imanlarının gereklerini tam olarak yerine getirmeye çalışan müslümanların daima başarısız oldukları görülür. Müslümanların başarıya ulaşamama-larındaki en büyük engelin yine müslümanlar tarafından çıkarıldığını ve aynı durumun günümüzde de devam ettiğini gördükçe bu iş daha da önem kazanmaktadır. Şunu öğrenmek istiyorum:
Dünya hayatını düzeltmek ve güzelleştirmek için gelen dinin bütün kanun ve prensipleri, dünya hayatında uygulanmak içindir. Bu güzellikleri hayata hakim kılmak için sayısız müslüman hayatını feda ettiği ve bir o kadarı da bu yola başkoyduğu halde acaba bu ideal niçin gerçekleşmemiştir? İnsanlardan çoğu, İslâm'ın bu yüce nimetlerinden niçin nasiplerini alamamışlardır? Allah'ın sayısız kulları, bir avuç zalim ve diktatörün zulmüne niçin katlanmışlardır? Ekonomik adaletsizliğe, yoksulluğa ve işkencelerin acıklı biçimlerine neden düşmüşlerdir? Güveni, huzuru ve esenliği getiren ve kuran hak din olan İslâm ve ona bağlı olan müslüman-lar neden zayıfların, çaresizlerin, kimsesizlerin, yoksulların, ezilmişlerin sığınağı, barınağı olamamıştır? Bu iş niçin ba şarıl amamış tır?
Cevap:
İçine düştüğünüz sıkıntıdan kurtulmak için yapacağınız ilk şey, Allah'ın insana bir irade gücü verdiğini ve insanın bu gücü kullanmasıyla imtihana tabi tutulduğunu kavramanız ve bunun hikmetini anlamaya çalışmanızdır. Eğer bu gerçeği bütünüyle kavrayabilirseniz, yanlış ve bâtıl düzenlerin bir millet içinde yayılıp dal budak salmasındaki, hatta benimsenip uygulanmasındaki sırrın, o bâtıl düzenin kendi başarısı değil; batıl sistemlerin yayılmasına engel olamayan insanların başarısızlığı olduğunu görecek ve anlayacaksınız. Yine görecek ve anlayacaksınız ki, İslâm'ı hayata hâkim kalma uğrunda ellerinden gelen bütün gayreti gösteren, bu uğurda varını yoğunu harcayan ve bu çalışmalarını aralıksız bir şekilde sürdüren, sağlam bir yol ve dosdoğru bir istikamet takip eden müslümanlar mücadelelerinde başarılı olamıyor, İslâm'ı hayata hâkim kılamıyorsa, bu onların başarısızlıklarından değil; adaletin kökleşmediği, kötülüklerinse hızla yayıldığı toplumlardaki insanların verimsizliklerinden, başarısızhklarmdandır. Yeryüzünde hak ile batılın sürekli olarak çatışma halinde olması; Allah'ın kullarını imtihana tabi tutmasıdır. Bu imtihanda kimin başarılı olduğu ise bu dünyada değil, ahirette açıklanacaktır. Bu millet bütünüyle batılı seçer veya insanların çoğu bâtıldan yana tavır takınırsa, hatta bütün insanlık haktan yüz çevirip bâtıla tu-tunursa, bu hakkın başarısızlığı değil; insanların Allah'ın kendilerini tabi tuttuğu imtihanda başarısız oldukları anlamına gelir ki, sonucu ahirette açıklanacaktır. Bunun tersine, bâtıla karşı hak üzerinde sağlamca duran ve hakkı üstün tutmak için canını malını feda eden azınlık ise bu irfitihanda başarılı olmuştur ye o, ahirette bu başarısının en güzel sonucunu görecektir. İnsan türünü yeryüzüne indirirken Allah Teâlâ'nm açık açık bildirdiği şey işte bu idi:
"Benim tarafımdan size kesin olarak bir hak söz geldiğinde, kim o hak sözüme uyarsa, artık onlara bir korku ve endişe yoktur, onlar artık üzülmezler de. İnkâr edip de buyruklarımızı yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır." [69]
Eğer bu gerçeği bütünüyle kavrayabilirseniz, hakkı tercih edenlerin yeryüzünden bâtılı kaldırıp, yerine hakkı hakim kılmakla mükellef olmadıklarım, bilakis güçleri yettiği oranda bâtılı yok edip hakkı ayakta tutmaya çalışmakla ve bu uğurda çaba sarfetmekle yükümlü oldukları gerçeğini de kavrayabilirsiniz. Onlar bu çalışmalarını sürdürürlerken, bile bile bir hata yapmamışlarsa, başarılı olmuşlar demektir. Onların başarısı, bâtılı yeryüzünden kaldırmakla değil; gayretleriyle ölçülecektir. Ve onlar Allah katında gayretleri ölçüsünde başarılı olmuşlar demektir. Asıl ölçü çalışmalarıdır.
Çoğu insanın kafasında; bu din Allah'tan geldiğine, onun için çalışanlar da Allah yolunda çalıştıklarına, bu dinin aleyhinde çalışanlar da aslında Allah'a isyan ettiklerine göre, neden isyan edenler üstün geliyorlar da hak yolda olanlara zulmediyorlar diye de bir tereddüt ve ukde doğuyor. Bu tereddüdün izalesi için yukarıda anlattıklarımız üzerinde dikkatlice düşünmek yetecektir. Zira bu durum, Allah tarafından insanlara bahşedilen irade hürriyetiyle doğrudan ilgilidir. Eğer Allah'ın iradesi sadece yeryüzünde kendisine itaat edilerek emirlerine uyulması ve hiçbir kimsenin kesinlikle O'nun rızasına aykırı davranamaması olsaydı, Allah Teâlâ; hayvanları, ağaçları, denizleri, dağları kendi emrine musah-har kıldığı gibi, insanları da kendisine itaata mecbur kılardı. Böyle yapılmış olsaydı, ne imtihan olmaya bir imkan olurdu ve ne de başarılı olması halinde birine cennet verme, başarısız olma halinde de birini cehenneme koyma durumu söz konusu olurdu. Allah Teâlâ böyle yapmayıp bütün insanları bir imtihana tabi tutmayı irade buyurmuşsa, bu imtihanın bir gereği olarak insanlara irade ve yapma hürriyetini lütfetmesi gerekirdi ki, Allah Teâlâ da bunu yapmış, insanlara imtihanlarının gerektirdiği ölçüde dileme ve dilediklerini yapma hürriyeti vermiştir. İstediklerini yapıp yapmama konusunda serbest bırakılan insanlara Allah'ın müdahale etmesi isyankârları cebren başarısız1; itaatkârları da başarılı kılması düşünülemez.
Allah tarafından kendilerine lütfedilen irade hürriyeti içerisinde hakkı veya bâtılı tercih ederek, hakkın ve bâtılın mücadelesinde öncülük edenlerle, içlerinde sıradan müslü-manlarm da bulunduğu insanlık alemi imtihan dünyasında birer birer imtihanlarım vermektedirler. Hakka bağlı olanların cesaretlendirilmesi, isyankârların ise cesaretlerinin kırılması Allah tarafından kesinlikle yapılmakta, ama imtihanın amaç ve hedefini ortadan kaldıran bir girişimde bulunulmamaktadır. Hakka bağlı olanların imtihanı, onların hakkı üstün kılmak için ne derece gayret gösterdiklerinde-dir. Genel insanların imtihanı da onların hakkı temsil edenlerin mi, yoksa bâtılı temsil edenlerin mi yanında oldukla-rındadır. Bâtılı tercih edip, haktan uzakta olanların imtihanı ise; onların haktan yüz çevirerek, bâtılı tutmakta ne kadar inat gösterdiklerinde ve hakka karşı çıkmakta, pisliğin, kötülüğün hangi noktasına kadar ulaştıklarmdadır. Bu öylesine belirgin bir savaştır ki, bu savaşa katılan hakkın savunucuları yere düştükleri vakit hak başarısız olmuş, Allah Teâlâ da bu başarısızlığa rıza göstererek, hakkın yenilgisini sessizce seyretmiş demek değildir. Aksine bu; hak için çalışanların ilâhi imtihanda en üstün notu almaları, onlara zulmedenlerin akıbetlerini daha da perişan bir hale getirmeleri demektir. Hak ile bâtılın bu mücadelesi sürerken savaşa seyirci kalanlarla, hakkın yanında yer almaktan çekinenler ve bâtılın galebe çaldığını görerek bâtılın safını tutanlar kendilerini büyük bir tehlikenin içine atanlardır.
Müslümanlardan sayılan kişilerin bu imtihana tabi tutulmayacaklarım sanmaları veya sadece müslüman denilmekle bu imtihanda başarılı olacaklarını düşünmeleri yanlış bir inançtır. Müslüman milletler ve toplumlarda dinden sapmanın çoğalmasını, adi ve fasık bir düzenin iş basma gelmesini çözümü mümkün olmayan bir muamma gibi görerek ye'se düşmek ümitsizliğe kapılmak da doğru değildir. Allah'ın insanlar için bir imtihan yeri olarak belirlediği yeryüzünde herkes kendi imtihanını vermektedir. Bu gerçek dün olduğu gibi bu gün de değişmemiştir. Burada yapılması gereken fikirlerin sözle savunuculuğunu yapmak değil, onları bilfiil hayata geçirmek olmalıdır. İmtihanı başarı ile veren şahıs, topluluk ve milletlerin durumu ise nüfus kağıtlarındaki kayıtlarla değil, hayata tatbikleriyle ölçülür.[70]
Müftü Muhammed Yusuf Beyin Kitabı İle İlgili Bir Soru
Soru:
üftü Muhammed Yusuf Bey'in, içinde size yapılan itirazların ilmi bir değerlendirilmesinin yapıldığı kitabı henüz yayınlandı. Ben de onu okuyup inceledim. MaşaaHah kitap her bakımdan delilli, ispatlı yazılmıştır. Bazı şeyleri yanlış anlamış insanlar bu yanlışlıklarından uzaklaşacaklardır. Ne ki p.ksi ve inatçı olanların tedavisi zordur. Ben bazı dostlarıma okumaları için kitabı verdim, onlar ûl mutmain oldular. Fakat, bir hocaefendi kitabı okuduktan sonra dedi ki: Ben tatmin oldum, ama bir problem var. O da şu Müftü Muhammed Yusuf Bey'in yorumladıklarının bazılarını Mevlânâ Mevdûdi'nin kendisi reddediyor. Bundan dolayıdır ki, bu kitaba önsöz yazmamış ve böylece kitabı onaylamamıştır. Ben de buna karşılık şöyle dedim: Eğer Mevlânâ Mevdûdi Bey kitapta anlatılanlara karşı çıkmışsa, kitaplarım basanlar onları neden yayınladılar? Neden onlar üzerine önsözler yazdılar? Bu kitap Tercüman ul Kur'ân, Asya (Ai-sa), Âin dergilerinde neden reklam edildi? Fakat o zât düşüncesinde ısrarlı ve şöyle diyor: Bunlar, onun karşı çıkmasına rağmen olmuştur ve Cemaat'in bazı insanlarının isteği ile olmuştur. Mevlâna Mevdûdi'nin kendisi böyle istemiyordu. Bu hocaefendi ısrarla, eğer senin sözlerin doğruysa mektup yazarak öğren de durumu gör dedi. Nitekim bu yazılan satırları o söz üzerine kaleme alarak huzurunuza gönderiyorum. Bu tip insanları tatmin etme uğruna lütfen kendi elinizle birkaç satır yazınız.
Cevap:
Mevlânâ Müftü Muhammed Yusuf Beyin kitabında benim sözlerime yaptığı yorumları, getirdiği açıklamaları inkâr ettiğimden dolayı o kitaba Önsöz yazmadığımı, onaylamadığımı size söyleyen ve bu kitabın benim isteğim dışında yayınlandığını ileri süren hocaefendi size tamamen yalan söylemiş. Böyle açık seçik yalan söyleyen kimselerin dini okullarda bulunması ve âlimler zümresi içinde sayılması şaşırtıcıdır. Bunları hangi haber alma kaynağından öğrendiğini kendisinden bir sorunuz.
Eğer siz Müftü Beyin kitabını dikkatle okumuş olsaydınız, bana sormaya ihtiyaç bile hissetmezdiniz. Hatta o hoca efendinin size söylediği sözlerin kendi uydurmaları olduğunu ve o kitap üzerinde benim bir onayımın olmasına hiç gerek olmadığım da bilirdiniz. Müftü Bey, benim hiçbir sözümün yorumunu kendiliğinden yapmamıştır. Her yorumunu ispat için o, bizzat benim sözlerimden ve o sözlerin akışından delil göstermiş ve benim asıl iddiamın ayna gibi ortaya çıktığı sözlerimi tamamen nakletmiştir. Bu ispat ve delillerden sonra benim onaylamam gerektiğini sadece iki çeşit insan hissedebilir: Birinci çeşit insanlar, herhangi bir ilmi konuyu anlama yetneğine sahip olmayanlardır. İkinciler de," kesin delil ve ispat gözleri önüne geldiği halde hak sözü kabul etmek istemez, fitne çıkarmak için bahane arar.
O hocaefendinin, eğer bana göre bu kitap doğru ise neden benim ona önsöz yazmadığımı söylemesi, onun geri zekalılığını gösteriyor. İnsanın kendini desteklemesi ve kendini övmesi için kitaplar yazdırmasının, kendisinin de onlara önsözler yazmasının basit insanların işi olduğunu ona söyleyiniz. Beni destekleme uğrunda bir kitap yazın diyerek, Müftü Bey'e veya başka birine asla bir istekte bulunmadım. Müftü Bey'in kendisi, dürüstlüğü ve gerçekçiliği sebebiyle, bu kitabı yazmıştır. Ben anlıyorum ki, onun sözü eğer delil yönünden ağırlıklı ise, o kitap doğrudan ilim erbabı arasında etkisini gösterecek, benim bir önsözüme muhtaç olmayacaktır.
Meselenin aslı şu: Müftü Bey'in bu kitabı ile, benim sözlerimi kasten eğip büken, bozup dağıtan; onlara küfür, zındıklık ve dalalet mânâları doldurmakla uğraşan kişilerin dürüstlüğü şüpheli hale gelmiştir. Ben hiçbir zaman onların bu haksızlıklarına, bana yaptıkları bu kötülüklere aldırış etmedim. Çünkü, yalan sandalının çok ileri gidemeyeceğine ve Allah Teâlâ'nm bir gün onların yüzündeki perdeyi yırtıp atacağına kesinlikle inanıyorum. Şimdi onlardan insaf sahibi bir kişinin eliyle Allah Teâlâ bu perdeyi yırttırınca, tutuşuyorlar. Halbuki bu mânâsız hareketler onları daha da rezil edecektir. Şunu sormak istiyorum: Tarafımdan Müftü Bey'in yorumlarının hiçbir onayı veya reddedilişi olmadığını varsaysak bile, Müftü Beyin de benim sözlerimle benim iddiama açıklama getireceği yerde, bizzat kendisi, muhaliflerim tarafından bana yapılan itirazları ortadan kaldıran yorumları ve açıklamaları yapmışsa, o zaman şeriatın hangi kaidesine göre dürüst bir insan şöyle bir tutumu tercih edebilir: Bir müslümanm sözünden iki türlü mânâ çıkarıldığmı varsayalım. O iki mânâdan birine göre o müslümana hakaret ediliyor olsun, diğerine göre de o suçlu kabul ediliyor olsun. Bu durumda o müslüman birinci yorumu kabul etmeyi reddedip, ikinci yorumda ısrar eder mi? Böyle bir ısrar, onların doğrudan doğruya Allah için değil, kin ve düşmanlıkla-rmdaki inatları yüzünden o müslümana karşı çıktıkları anlamını taşır.[71]
Değişen Koşullarda İslâmi Hareketin Uslübu
Soru:
Şimdilerde bizim yakınımızdaki müslüman çevreler şu konu üzerinde kafa yormaktalar: Herhangi bir memlekette müslüman olmayanlar müslümanlara hakim ise, orada İslâmî faaliyetlerde bulunanların, millî ve şahsî meseleleri ile ne derecede ilgilenmeleri gerekir? Böylesi bir faaliyet içerisinde bulunmanın gerekliliğim savunanlar, Hz. Musa'nın (a.s) Firavunla giriştiği mücadeleyi ve İsrailoğullarım Mısır'dan çıkarmasını buna delil getiriyorlar. Buna karşı çıkanlar da, bu tür bir faaliyet içerisinde bulunmakla İslâmî hareketin aslî hüviyetini yitireceği ve onun evrenselliğinin haleldar olacağı iddiasını savunuyorlar. Birinci grupta olanların düşüncelerine delil olarak ileri sürdükleri temel nokta şudur; Hz. Peygamberin (s.a) nübüvvetle görevlendirilmesinden önceki dönemlerde, İsrailoğulları Allah tarafından nasıl dünya milletlerinin en seçkini olarak vasfedilmişse, şimdi de herhangi bir ülkede müslümanca yaşayan bir topluluk yeryüzünün en seçkin, en üstün ve en şerefli topluluğu durumundadır. Böyle olunca da, bu seçkin müslüman topluluğun varolma mücadelesini desteklemek; onların can, mal, namus ve haysiyetlerini korumak, eğitim ve öğretim kurumlarının sürekliliğini temin etmek birinci derecede önemi haizdir. Çünkü dinin ayakta tutulması için bunların yapılması şarttır. Peygamberlik müessesesinin evrenselleşmesi ile birlikte yeryüzünde yaşayan bütün insanlar için tek bir peygamber gönderilmeye başlanınca, bir millet içerisinden tek bir kişi seçilip peygamberlikle şereflendirilmiş, bütün milletler içerisinden de tek bir millet seçilip peygamberliğin getirdiği vazifeleri omuzlamakla yükümlü kılınmıştı.
Hz. Musa'nın (a.s) Firavunu imana davet etmesi İsrailoğullarım hürriyetlerine kavuşturmakla ilgili vazifesinin bir kısmını ihtiva ediyordu.
Sizden, gayr-i müslim bir idarenin yönetimi altında bulunan bir ülkede İslâm'ın hayata nasıl hakim kılınabileceğini, Hz. Musa'nın (a.s) davetinin İsrailoğulları ile Firavun'un
kavmi arasındaki ilgisinin' gerçek yüzünü, Hz. Musa'nın (a.s) İsrailoğullarınm millî meselelerine niçin bu kadar sahip çıktığını öğrenmek istiyorum.
Cevap:
Son günlerde sürekli tartıştığınızı söylediğiniz konuyu dikkatlice inceledim. Düşüncemi kısaca özetliyorum; İslâm'a çağrı için ve onu ayakta tutmak için bir memlekette ve herhangi bir dönemde faaliyet göstermek üzere ayağa kalkan kişi veya grup, zaman ve mekan bağlarının üstünde olan bir doğruluğun temsilcisi ise ve her devir ve her yörenin insanları için eşit olan prensipleri öğretiyorsa, içinde faaliyet gösterdiği ülkenin ve toplumun şartlarından tamamen sıyrılamaz. Kendisini yalnız dini tebliğ etmekle görevli bir davetçi olarak değil de hayatm bütün alanlarına dini hakim kılma mücadelesi veren biri olarak gören kimse, görevini yerine getirirken içinde bulunduğu yer ve zamanın şartlarım da dikkate almak zorundadır. Davetçinin içinde faaliyet gösterdiği toplumun İslâmdışı bir toplum olup olmadığına veya o toplumda bazı insanların önceden İslâm'a inanıp inanmadıklarına yahut orada büyük çoğunluğun İslâm'a inananlar olup olmadığına bakması gerekir. Çünkü bu üç ayrı durumda da yapılacak davet şekli birbirinden farklıdır. Amerika veya Japonya'daki şartlarla Rusya veya Çin'deki şartlar aynı değildir. Bir yerde Hindistan'daki şartlar geçerli olurken, bir başka yerde Seylan'daki şartlar geçerlidir. Bazı yörelerde Pakistan'ın şartları yürürlükte iken, bazı yörelerde Mısır ve Suriye gibi ülkelerin şartları yürürlüktedir. Başka bir yerde de Türkiye'dekine benzer şartlarla karşılaşmak sözko-nusudur. İslâm'ın temel prensipleri için yapılan çağrılar bütün bu şartlar için aynı ise de bu uğurda çalışanlar, akıllı, mantıklı, hikmetli insanlar olurlarsa, her yerde aynı reçeteyi (metodu) kullanamazlar. Hastaların ve hastalığın seyrini dikkate almak suretiyle reçeteyi sunarken uygun değişiklikleri yaparlar.
Değişik durum ve şartlarda hangi yolu takip etmemiz gerektiğini peygamberlerin hayatlarından öğrenebiliriz. Onların değişik durumlardaki davranışlarını örnek almak suretiyle farklı durumlarda nasıl davranılması gerektiğinin inceliklerini yakalayabiliriz. Bunun için bizim faaliyette bulunduğumuz toplumun şartları ile peygamberlerin yaşadığı dönemdeki şartların aynı olması gerekmez. Sorunuzda Hz. Musa (a.s) örneği verildiği için ben de örneğimi o konuda vereceğim: O dönemde Mısır halkının ancak onda biri veya ikisi müslümandı. Diğer tarafta ise, tarihi sebeplerden dolayı müslümanlara kin ve nefret duyan gayr-i müslim çoğunluk bulunuyordu. Bunun içindir ki, Hz. Musa'nın (a.s) davetinde izlediği yol, İslâmdışı toplumlarda davetini yürüten peygamberlerin izlediği yoldan farklı idi. Hz. Musa (a.s), Firavun ve tabilerine İslâm'ın prensiplerini tebliğ edip, onları hakka davet ederken; Mısır'da yaşayan müslümanlan da gözetmek, onlarla da ilgilenmek durumunda idi. Mısır'da yaşayan müslüman azınlığı dışlamak, onlara karşı ilgisiz kalmak olmazdı.
O, Mısırlıları İslâm'a davet etmekle birlikte, her ne kadar inanç sapmalarına ve ahlâki çöküşe yakalanmış idiyseler de önceden müslümarr olmuş olan insanlarda da dini uyanış meydana getirmeye çalıştı. Müslümanları küfrün hakimiyetinden kurtararak hürriyetlerine kavuşturmak onun görevinin ayrılmaz bir parçasıydı. İsrailoğullarım Mısır'dan çıkarmak isteyişinin asıl sebebi de, o gün için Mısır'da yaşanan şartların Mısır'ın bir İslâm beldesi haline gelmesi için müsait olmamasıydı. Eğer Firavun ve avanesi İslâm'ı kabul etmiş olsalardı ne İsrailoğullarım ve ne de onların arkadaşları olan diğer müslümanlan Mısır'dan çıkarmaya gerek kalacaktı. Bu örnekten yola çıkarak şu sonuca varıyoruz: Bulundukları yerde söz sahibi olanlar ve devleti yönetenler müslüman olmadığı halde belli sayıda bir müslüman grubun yaşadığı memleketlerde İslâm davetini gerçekleştirmek isteyen davetçiler, bu müslüman grubu dikkate almak, onlarla münasebet kurmak zorundadır. Onların hareket tarzı her ne kadar müslüman milliyetçiliği renginden sıyrılmış olmalı ise de, önceden beri mevcut olan İslâmi değerlerim korumaları ve yeni haklar elde etmek için çabalarken önceden elde ettikleri haklarını da muhafaza etmeleri gerekir. Ben bu meoddan yola çıkarak, Hindistan ile Pakistan birbirinden ayrı iki devlet olarak kurulmadan önce de, bir taraftan müslüman olsun veya olmasın herkese İslâm'ın temel prensiplerini anlatmaya çalıştım, diğer taraftan da Hindistan'da yaşayan müslümanlarm hindu çoğunluğu içerisinde eriyip yok olmamaları, onların işkence ve zulümlerine uğramamaları için gayret gösterdim.[72]
Hz. Musa'nın (A.S) Davetinin Ikı Yonu
Soru:
Daha önce yazdığım mektubumdaki soruma verdiğiniz cevapta, Hz. Musa'nın (a.s) görevinin ne olduğu konusunda açıklamalarda bulunmak yerine daha onceTefhim'ul Kur 'ânda ifade ettiğiniz düşüncelerinizi tekrarlamayı tercih etmişsiniz. Görüşlerinize katılmamızı güçleştiren hususlar şunlardır:
Hz. Musa'nın (a.s) İsrailoğullanyla birlikte Mısır'dan göç etmesi, Firavun ve tebaasının hidayete tabi olmalarından ümit kesildikden sonra gerçekleşmiş değildi. Hz. Musa (a.s) Firavun'a iki teklifle gitmişti. Bunlardan biri Firavun ve tebaasının İslâm'ı kabul etmeleri, diğeri de İsrailoğullarımn serbest bırakılması teklifi idi. Bunun hikmeti neydi? Sadece iman etmeye çağırması yeterli değil miydi? Bence bu sorunun bir tek izah tarzı vardır: Firavun'un iman etmesi ile, İs-railoğullannm serbest bırakılması aynı değerde olamaz. Bu teklifle Firavun iman etmediği takdirde İsrailoğullarımn Mısır'ı terkedeceği söylenmemişti. Firavun, Musa'nın (a.s) teklifini kabul ederek iman etmiş olsaydı da İsrailoğulları Mısır'ı terkedecekti. Çünkü, bu yerine getirilmesi gereken bir vazifeydi. Bana göre Kur'ân-ı Kerim'in üslûbu bu kanaati destekliyor.
Ümid ediyorum ki, elinize geçecek ilk fırsatta benim bu ricama yönelecek ve ikinci kez dikkatle inceleyip, vardığınız sonucu bana bildireceksiniz.
Cevap:
Hz. Musa'nın (a.s), Firavun'a hem imana davet hem de Is-raüoğullarmı serbest bırakması teklifini aynı anda götürmesi, üzerinde durduğunuz sorunun temel sebebidir. Dikkatinizi Kur'ân-ı Kerim'de geniş bir şekilde anlatılan bu olay üzerinde yoğunlaştırırsanız, bu sorun kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Hz. Musa (a.s), Firavun'a bu teklifleri götürdüğü zaman İsrailoğulları yalnız Mısır'ın değil, bütün Ortadoğu ülkesinin ve belki de bütün medeni dünyanın, bir olan Allah'a ve peygamberliğe iman etmiş tek milleti idi. Uzunca bir zamandır da kafirlerin ağır işkence ve zulümleri altında inlemekteydiler. Öyle bir noktaya gelinmişti ki, artık İsrailoğulları ya yok olacak, ya da kafirler arasında eriyip gidecekti. Tehlike çok yakındı ve kesin gözüyle bakılıyordu. Bu şartlarda, Firavun ve tebaası önce İslâm'a davet edilerek belli bir süre beklensin; eğer iman etmeyecekleri kesinleşirse, bu defa da iman sahibi kimselerin Mısır'dan çıkmaları için izin verilmesi istensin gibi bir düşünceyi uygulamaya koyma fırsatı yoktu. Böyle yapılmış olsaydı daha önce İslâm'ı kabul etmiş bir topluluk korumasız bırakılacaktı. Eğer Firavun'a sadece imana davet ile gidilmiş olsaydı, yukarıda zikredilen şartlar gerçekleşinceye kadar geçecek olan 25-30 yıllık süre içerisinde Mısırlılar bu müslüman milleti eritir, yok ederdi. Bu ise "Dimyat'a giderken evdeki bulgurdan olma" anlamına gelirdi. İşte Musa'nın (a.s) davetinin hemen başında İsrailoğulla-rının serbest bırakılmasını istemesinin sebebi bu idi.
Hz. Musa'nın (a.s) görevi milli bir önderlik olmayıp dine davet olduğundan, o yalnız İsrailoğullarımn serbest bırakılmalarını istemekle kalmadı, aynı anda davet görevini yaptı. Bu davet muvaffak olsaydı da Mısır hükümdarı ve idareci sınıfı İslâm'ı kabul etseydi, bu durumda müslüman bir milletin, İslâm ülkesi olmuş bir beldeyi zorla terkederek, yeni baştan kafirlerle çatışmak zorunda kalacakları bir küfür yurduna gitmelerine hiç gerek kalmayacaktı. Sizin de bildiğiniz gibi, Mısır'da dine davetle birlikte İsrailoğullarımn serbest bırakılması isteğine de başlanmıştı. İsrailoğullarımn dağınık olan nüfusunun ülkeyi bırakıp gitmesi için gerekli olan'hazırlıkların bir anda tamamlanması mümkün değildi. Onlar yirmi beş-otuz yıldır buna hazırlanıyorlardı. Yıllardır devam eden zulümler, işkenceler ve kölelikler onların göçe olan azim ve kararlılıklarını iyice arttırmıştı. Onlar göçe önceden hazırdılar. Ani bir kararla Mısır'dan çıkmaları emredilseydi, bunu başarmaları imkânsız olurdu. [73]
[1] Bu kişi, Beni Mazinin ailelerinden bir aile olan Beni Hirmaz'a mensuptu. Onun Hz. Peygamber'e (s.a) "Arapların hakimi" diye hitap etmesinden açıkça anlaşılmaktadır ki bu kabilenin de müslüman olması Mekke'nin fethi ve Huneyn gazvesinden sonraki bir hadise olabilir. Çünkü Hz. Peygamber Huneyn'den sonra Arapların gerçek hakimi olmuştur. (Mevdûdî)
[2] Tercüman ul Kur'an, Ekim, 1975
[3] Tercüman 'ul Kur 'an, Ağustos, 1976
[4] Reddül Muhtar, V/266
[5] Tercüman ul Kur'an, Eylül, 1976
[6] Tercüman ul Kur'an, Ocak, 1977
[7] Tercüman ul Kur'an, Mart, 1977
[8] Mevdûdî'nin işaret buyurduğu âyet Tevbe Sûresi'nin 60. âyeti olup, meali şöyledir:"Sadakalar (zekatlar) Allah'tan bir farz alarak ancak fekirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur (toplanan zekat, ancak bu sayılan yerlere verilir). Allah bilendir, hikmet sahibidir."
[9] Tercüman 'ul Kur 'an, Zilhicce, 1373/Eylül, 1954
[10] Tercüman ul Kur'ân, Şaban, Ramazan, 1376!Haziran, 1975
[11] Tercüman ul Kur'an, Receb, 13751 Mart, 1956
[12] Tercüman'ul Kuran, Cilt: 57, Sayı: 2, Kasım, 1961
[13] Tercüman'ul Kuran, Nisan, 1965
[14] Tercüman 'ul Kur 'an, Ocak, 1966
[15] Tercüman'ul Kur'an, Mayıs, 1966
[16] Bu kimseler şunlardır:
"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzların.] korusunlar. Süslerim göstermesinler. Ancak (elbise, yüzük gibi örtülmesinde güçlük bulunan ve) kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koy(up boyunlarım ört)sünler. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle ve cariye)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan (iktidarsız, şehvet-siz) erkeklerden tabilerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaç ihtiyaçlara, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara (gösterebilirler.) Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarını (yere) vurmasınlar. Ey mü'mmler, topluca Allah'a tevbe edin ki felaha eresiniz." (Nûr: 31)
[17] Bu kimseler de şunlardır:
"Ey inananlar, yemeğe çağırılmadan peygamberin evlerine girmeyin, (şayet yemek haricinde size izin verilmiş de girmişseniz) yemek vaktim gözetlemeyin (yemek gelsin diye oturup durmayın.) (Yemeğe) davet edildiğiniz zaman girin; yemeği yeyince dağıtın, (birbirinizle veya ev halkı ile) söze dalmayın. Çünkü bu (hareketiniz) peygambere eziyet ediliyor, fakat o (size bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allah hakiki söylemekken utanmaz. Onlardan (yani peygamberin hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha temizdir. Sizin, Allah'ın Rasulüne eziyet etmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikahlamanız asla olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günahtır. Bir şeyi açığa vursanız da, yahut gizlesiniz de (fark etmez), Allh her şeyi gayet iyi bilmektedir.
Onlara (yani peygamberin hanımlarına) ne babaları, ne oğulları, ne kardeşleri, ne kardeşlerinin oğulları, ne kız kardeşlerinin oğulları, ne kadınları ve ne de ellerinin altında bulunan (cariye)leri hakkında bir günah yoktur. Bunlara karşı örtünmeleri gerekmez. Ey peygamberin hanımları Allah'tan korkun; şüphesiz Allah, her şeyi görmektedir." (Ahzâb: 53-55) "Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) Örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarım örtsünler); onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."(Ahzâb: 59)
[18] Tercüman ul Kur'an, Ocak, 1967
[19] Tabakât-ı İbn Sa'd, 1/74
[20] Tercüman ul Kur'an, Şubat, 1967
[21] Tercüman ul Kur'an, Mart, 1977
[22] Tercüman'ul Kur'an, Nisan, 1977
[23] Tercüman'ul Kur'an, Nisan, 1977
[24] Tercüman'ul Kuran, Nisan, 1977
[25] Tercümlnul Kuran, Temmuz, 1977
[26] ReddÜ'l Muhtar, III/428
[27] Zikri geçen âyet Hucurât Sûresi'nin 9. ayeti olup tam anlamı şöyledir: "Eğer inananlardan iki grup vuruşurlarsa onların arasım düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların arasını düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah adâlet(le hareket) edenleri sever." (Hucurât: 9)
[28] Bedâi'us-Senâî, VII/141
[29] Mebsûd, X/126
[30] Menâkıb-ı İmam Azam, 11/16-17
[31] El-Bİdâye,X/107
[32] Mİrkâd
[33] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1964
[34] Ebu'l AlâMevdûdî.
[35] El-Bidaye ve'n-Nihâye, XI/48-57 Lisan'ul Mîzân, 11/357-359
[36] Fetavâ-yı İbn Teymiyye; 11/192 Matbaat'ü Kürdistan'il İlmiyye; Mısır 1326 H.
[37] el-Bidâye ve'n-Nihâye, XI/146
[38] Hafız İbn Hacer'in Lisân'ül - Mîzân adlı eserinin 5. cüd, 100 -103, sayfalarına bakarak sünnî îbn Cerirle, şiî İbn Cerir arasındaki farkı görebilirsiniz.
[39] Vefeyâtul Ayan, HI/33-34.
[40] Tercüman'ul Kur'ân, Eylül, 1965
[41] Kenz'ül Ummâl, V7 2324 Tabakât İbn Sa'd, ffl/64
[42] Tulekâ'dan maksat, Mekke'nin fethi olayında Peygamberimizin (s.a) affına mazhar olup, bağışlanan kimselerdir.
[43] Tabakât-i İbn Sa'd, 111/64
[44] Tabert, IH/314
[45] a.g.e. IH/382 İbn'ül -Esîr, 111/79
[46] Münafık bir yahudî olan Abdullah İbn Sebe'nin taraftarları.
[47] Tabaât-ıİbnSa'd,V/36
[48] El-Bidâye Ve'n-Nihâye, VII/167
[49] a.g.e. VII/168
[50] Tâberi, III/377. İbn'ül Esir 111/76. El -Bidâye, VII/168-169
[51] Tâberî, III/394. îbnûİ Esîr, 111/81-82
[52] Taberî, III/398. İbn'ül Esîr, 111/83-84
[53] Taberî, 111/477,486
[54] İsra: 33
[55] Tabakât-i İbn Sa'd, İV/ 225
[56] Taberî, IV/34. El-Bidaye, VII/272. İbn'ül-Esîr, III/160
[57] Tabâkat-ı İbn Sa'd, IV/256-257. El-Taberî, IV/49-52. EI-Bidâye ve'n-Nihâye, VII/281-283. İbn'ül-Esir, III/167-168.
[58] Tercüman ul Kur'ân, Kasım, 1965
[59] Tercüman ul Kur'ân, Mart, 1967
[60] İsrâ:104
[61] Tercüman'ııl Kur'ân, Haziran, 1976
[62] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1976
[63] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1967
[64] Tercüman 'ul Kur'ân, Ağustos, 1977
[65] Tercüman'ul Kur'ân, Ekim, 1977
[66] Tercüman'ul Kur'ân, Ağustos, 1965
[67] Tercüman'ul Kur'ân, Ekim, 1966
[68] Tercüman'ul Kur'ân, Ocak, 1967
[69] Bakara: 38-39
[70] Tercüman 'ul Kur 'ân, Nisan, 1967
[71] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1968
[72] Tercüman 'ul Kur'ân, Haziran, 1968
[73] Tercüman 'ul Kur 'ân, Haziran, 1968
İslami Okul Okulların En Önemlisi