Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fetvalar Mevdudi - 2. Sayfa

Peygamberimiz Kendisi İçin Seyyid Kelimesinin Kullanılmasını Gerçekten Yasaklamış mıydı 5

Senedi Olmayan ve Konuyla İlgisi Bulunmayan Rivayetlerin Delil Gösterilmesi 5

Hz. Ömer'in (r.a) Rasûlullah'ın (s.a) Buyruğuna İtirazı 6

Dua İçinde Hz. Peygamber'e (s.a) Seyyidina Demek Duanın Ruhuna Aykırı mı dır 6

Seyyid Kelimesinin Geçerliliği 6

Mevlâ Kelimesinin Geçerliliği 7

Bankada Hesap Açtırmanın Uygun Yolu. 7

Soru: 7

Cevap: 7

Karganın Helal Ve Hahamlığı Ve Bazı Başka Meseleler 8

Soru: 8

Cevap: 8

Hanefi Mezhebine Mensup Müslümanların Davaları Başka Mezheplere Göre Karara Bağlanabilir Mi?. 8

Soru: 8

Cevap: 8

Fıkhı Ayrılıklara Mezheb Denilmesi Doğru Mudur?. 9

Soru: 9

Cevap: 9

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 9

EKONOMİK MESELELER.. 9

Ekonomik Meselelerle İlgili Gündemdeki Bazı Sorular 9

Toplumun Faizsiz Sistemlerle Islahı 9

Soru: 9

Cevap: 9

İslâmî Hükümet ve Millîleştirme. 10

Soru: 10

Cevap: 10

İslâmî Hükümet ve Suistimalci Memurlar 10

Soru: 10

Cevap: 10

Ön Ödeme İle Alış-Veriş. 11

Soru: 11

Cevap: 11

Faiz ve Dış Ticaret 11

Soru: 11

Cevap: 11

Soru: 12

Cevap: 12

Faizli Dış Sermaye. 12

Soru: 12

Cevap: 12

Zekata İlave Olarak Gelir Vergisi Almak da Caiz midir 12

Soru: 12

Cevap: 12

Faizle İlgili Birkaç Sorun. 13

Soru: 13

Daha Fazla Harcama Politikası 13

Bankacılığın Gelişmesi 14

Karşılıksız Paranın Piyasaya Sürülmesi 15

Cevap: 15

Tercihli Hisseler 16

Soru: 16

Cevap: 16

Müslüman Olmayan Ülkelerden Ekonomik Ve Endüstriyel Kredi Almak. 16

Soru: 16

Cevap: 17

BEŞİNCİ BÖLÜM... 17

Rüya Ve İslam'ın Rüyaya Bakışı 17

Soru: 17

Cevap: 18

Rüya İle Amel Etmek. 18

Soru: 19

Cevap: 19

Allah'ı Zikir Ve Keyfiyeti 19

Soru: 19

Cevap: 19

Bir Kadının Hicaba İtirazına Cevap. 19

Soru: 19

Cevap: 20

Cevap: 21

İlim Yoluyla İhanet 21

Soru: 21

Cevap: 22

Hz. Muhammed'in (S.A) Doğum Ve Vefat Tarihi 22

Cevap: 22

Mekkeliler Arasında Akrabalık Ve Hz. Ömer'in (R.A) İslâm'ı Kabulü Sırasındaki Müslüman Adedi 22

Soru: 22

Cevap: 23

İlmî Bir Terimin Tercümesine Yapılan İtiraz. 23

Soru: 23

Cevap: 24

Fakirliğin Anlamı 24

Soru: 24

Cevap: 24

İslâm Eğitim Sistemi 24

Soru: 24

Cevap: 24

ALTINCI BÖLÜM... 25

Huruç Meselesinde İmam Azamın Reyi 25

Soru: 25

Cevap: 27

Soru: 27

Cevap: 28

Hilâfetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (I) 29

Bu Makalelerin Neden ve Niçin Yazıldığı 29

Bu Konuya Neden İhtiyaç Vardır 30

Hakka Çağıran Bir Kimse Ne Yapmalıdır 30

Hata Yapmakla Büyüklüğe Zarar Gelmez. 31

Sahabe Arasında Derece Farkı 31

Büyüklerin Hareketlerini Tenkit Etmenin Doğru Yolu. 31

Kaynaklar Meselesi 31

Savunuculuğun Temel Zayıflığı 34

Hilafetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (II) 34

Akraba Meselesinde Hz. Osman'ın Hareket Tarzının Açıklanması 34

Devlet Hazinesinden Akrabalara Yardım Meselesi 35

Kargaşanın Sebepleri: 36

Hz. Alinin (r.a) Halifeüği 37

Hz. Osman'ın (r.a) Katillerinin Durumu. 38

İctihad Hatası Nedir, Ne Değildir 38

Yezid'in Veliahtlığı Meselesi 39

Hz. Ali'yi (r.a) Yersiz Savunma Suçlaması 39

Hilâfet Ve Saltanat 40

Soru: 40

Cevap: 40

İsrail Devleti Hakkında Enterasan Bir Mantık Yürütme. 40

Soru: 40

Cevap: 41

Pakistan'ın Bir İslâm Devleti Olamamasının Sorumluluğu Kimdedir?. 41

Soru: 41

Cevap: 41

Açık Bir Yalan. 42

Soru: 42

Cevap: 42

Cemaati İslâmînin Müslüman Ülkelere Bakışı 42

Soru: 42

Cevap: 43

Yahudilerin Kirli Oyunları Ve Amerika. 44

Soru: 44

Cevap. 44

Tasavvuf Silsile Ve Deyimleri Ve İdarecilere Mektup Yoluyla Tebliğ. 44

Soru: 44

Cevap: 45

İslâmdışı Ülkelerde İslâm'ı Tebliğ. 45

Soru: 45

Cevap: 46

Müslüman Ülkelerin Kapıları Misyonerlere Açık Tutulmalı Mıdır?. 46

Soru: 46

Cevap: 47

Hak İle Bâtıl Çatışması Ve Bunun Hakikati 48

Soru: 48

Cevap: 48

Müftü Muhammed Yusuf Beyin Kitabı İle İlgili Bir Soru. 49

Soru: 49

Cevap: 49

Değişen Koşullarda İslâmi Hareketin Uslübu. 50

Soru: 50

Cevap: 50

Hz. Musa'nın (A.S) Davetinin Ikı Yonu. 51

Soru: 51

Cevap: 52


Peygamberimiz Kendisi İçin Seyyid Kelimesinin Kullanılmasını Gerçekten Yasaklamış mıydı

 

Hz. Peygamber (s.a) kendisine seyyid denmesini yasakla­mıştı demeniz kesinlikle doğru değildir. Bu yanlış, hadisleri doğru anlamamanın ve onların nerede, nasıl söylendiğini bilmeden bir sonuç çıkarmanın en bariz örneklerindendir. İşin aslı şöyledir: Rasûlullah (s.a) kendisini yüzüne karşı öven kimseden hoşlanmazlardı. Buharı ve Ebu Davud'da, Hz. Ebu Bekre'den (r.a) şöyle bir rivayet nakledilmiştir:

"Bir adam, Rasûlullah'm (s.a) huzurunda, bir arkadaşı­nı övdü. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) üç kere (başka bir rivayette tekrar tekrar) "Sen arkadaşının boğazını kestin" buyurdu. Arkasından: "Eğer sizlerden birinin mutlaka ker-deşini övmesi gerekiyorsa ve gerçekten onun hakkında söyle­mek istediklerinin doğru olduğunu tam olarak biliyorsa, o zaman 'ben onu iyi biliyorum' şeklinde söylesin." Sonra da 'Onu en iyi bilen Allah'tır. Ben onun Allah katında tertemiz biri olduğunu söylemeye mezun değilim desin' buyurdu."

Hz. Peygamber (s.a) kendisine seyyid denilmesini yasak­lamıştı sonucuna varılan rivareyete bakarken bu sözü gözö-nünde bulundurunuz. Müsned-i Ahmed'de Enes b. Mâlik Hazretlerinin şöyle rivayet ettiği yazılmıştır: "Bir adam Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna geldi ve şöyle dedi: "Ey Mu-hammed (s.a), ey bizim efendimiz, ey bizim efendimizin oğlu, bizim en hayırlımız ve bizim en hayırlımızın oğlu."Bunun üzerine Peygamberimiz, (s.a): "Ey insanlar, takvanız üze­rinde durunuz. Şeytan sizi yanlış yola çevirmesin. Ben Ab­dullah oğlu Muhammed'im. Allah'ın kulu ve peygamberi­yim. Sizin, beni Allah Teâlâ'nın bana bahşettiği mevkiden daha yukarı çıkarmaya çalışmanızı istemiyorum" buyur­du."

Bir de Rasûlullah'm (s.a) kendisi için seyyid denmesini yasakladığına dair Hicrî 9. yıla ait rivayeti gözden geçiriniz. Müsned-i Ahmed'in üç yerinde ve Ebu Davud'un Kitabü'l Edeb Bölümünün bir yerinde şöyle denilmektedir: "Amiroğullarmm heyeti Peygamberimizin huzuruna geldi. Heyette bulunanlar arasında Mutarrif b. Abdillah b. el-Şu-hayyir'in babası da vardı. Mutarrif sözü babasına atfederek onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Biz, Rasûlullah'm yanı­na vardığımızda kendisine selâm verdik ve arkasından siz bizim hamimiz, efendimiz (başkanımız) siniz. Siz bize en çok lütuf ve kerem eden, ikramda bulunan ve en güzel yemekleri yedirensiniz"dedik." Onların bu yaltaklanmaya varan üs­luplarını gördüğünde Hz. Peygamber (s.a) "Sen bizim efendimizsin" sözlerine karşılık

"Efendi, ulu ve yüce olan Allah'tır" buyurdu ve onlar yal­taklık yapıp gittikten sonra da şöyle dedi: "Kendinize ait meselelerinizi konuşun ki, şeytan sizi kendi isteği doğrultusun­da kullanmasın." Bu sözü delil sayarak Hz. Peygamber'in (s.a) kendisine seyyid denilmesini yasakladığını söylemek, hadis bilmeye ve hadisi anlamaya kötü bir örnek teşkil et­mektedir.

Allah Rasûlü'nün buyruğu

"Seyyid, ulu ve yüce olan Allah'tır" cümlesidir. Şayet bu emirden yola çıkarak seyyid kelimesinin Allah'tan başkası için kullanılamayacağı sonucu çıkarılacak olursa, o vakit seyyid kelimesinin Allah'tan başkası için kullanıldığı her hadisi yanlış kabul etmek gerekeceği gibi, Allah Teâlâ'nm kendine özgü isimlerine seyyid kelimesini de ilave etmek ge­rekecektir. Halbuki hiç kimse Allah'ın güzel isimleri (esmâ-i hüsna) arasında seyyid kelimesini saymamıştır. Ama siz, "bu kelimenin kullanılması sadece Hz. Peygamber (s.a) için yasaklanmıştır, O'nun dışındaki herkes için kullanılabilir" gibi bir sonuca varırsanız, o zaman bu hiçbir temele dayan­mayan, mânâsız bir anlayış olur. Çünkü sizin delil kabul et­tiğiniz sözlerden hiçbir şekilde bu mânâ çıkmaz. Ayrıca, Pey­gamber Efendimizin bu kelimeyi kendisi için yaltaklanma amacı dışında kullanıldığı zaman yasaklamamış, bundan menetmemiş olması sebebiyle de yanlıştır. Çünkü, Müsned-i Ahmed'&e Nadle b. Tariften şöyle bir rivayet nakledilmek­tedir: Nadle'nin kabilesinden Abdullah isminde bir adamın karısı kocasıyla olan anlaşmazlığı yüzünden evinden kaça­rak, aynı kabileden Mutarrif b. Behsal'in evine sığındı. Ab­dullah o şahsa giderek kendisinden karısını teslim etmesini istedi, o bu teklifi reddetti. Abdullah da yardım dilemek maksadıyla Hz. Peygamber'e (a.s) geldi ve birkaç beyitlik şi­irle şikayetini anlattı. İlk beyit şuydu:

"Ey insanların seyyidi ve ey Arapların lideri! Uzun dilli kadınlardan bir kadını sana şikayet ediyorum."

Bu feryat yardıma muhtaç birinin feryadı olduğu ve baş­ka bir amaç taşımadığı için Rasûlullah (s.a) buna itiraz et­medi. Mutarrif e haber göndererek, Abdullah'ın ailesini ken­disine iade etmesini istedi.[1]

 

Senedi Olmayan ve Konuyla İlgisi Bulunmayan Rivayetlerin Delil Gösterilmesi   

 

Kadı Iyâd Şifa adlı kitabında naklettiği rivayetin ne kay­nağını göstermiş, ne de o rivayetin senedini açıklamıştır. Düşüncenizi destekliyor diye, senedi bile bulunmayan riva­yetleri kabul ediyorsunuz, ama maksadınıza uymayan riva­yetleri en sahih kitaplar olan Kütüb-i Sitte'de muttasıl se­netlerle rivayet edilmiş olsa bile, herhangi bir ravisini mes-nedsiz suçlamalarla itham ederek reddediyorsunuz. Pey­gamberimizin Cebrail'in (a.s) işareti ile cevap tarzında bu­yurdukları hadisin bu konu ile hiçbir ilgisi yoktur.

 

Hz. Ömer'in (r.a) Rasûlullah'ın (s.a) Buyruğuna İtirazı

 

Kureyzaoğulları ile ilgili meselede hakemlik yapması için çağrılan Sa'd b. Muâz topluluğa yaklaştığında, Hz. Peygam­ber (s.a) orada bulunanlara veya Ensar'a:

"Efendiniz için ayağa kalkınız" diye emretmişti diye bir nakilde daha bulunuyorsunuz. Fakat bu olayla ilgili olarak Buharı, Müslim, Ebu Davud, Müsned-i Ahmed, Meğazi ve Sîret kitaplarında nakledilen diğer bütün rivayetleri gör­mezlikten gelip, sadece Müsned-i Ahmed'deki tek bir rivaye­ti ön plana çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sizin takılıp kaldığı nız o rivayette anlatılan da şudur:   Hz. Peygamber (s.a):

Efendiniz için ayağa kalkınız" buyurduğunda, kalabalık arasında bulunan Hz. Ömer (r.a):

Efendimiz yüce Allah 'tır" diye karşılık vermiştir. Başka ri­vayetlerde bunun zikredilmediğini kısa bir süre için göz ardı edelim. Siz, Hz. Ömer (r.a) gibi bir sahabinin Rasûlullah'a (s.a) karşı küstahlık yapabileceğini düşünebiliyor musunuz? Tirmizıde Hz. Aişe (r.a) onun (Hz. Ömer'in) şöyle söyle­diğini, şu kelimelerle nakletmektedir:

Hz. Ebu Bekir (r.a) bizim efendimizdir, en hayırlımızdır ve Rasûlullah'a (s.a) en sevgili olanımızdır." Onun başka bir sözünü Câbir b. Abdillah Hazretleri, Buharı de şöyle naklet-mistir:

Ebu Bekir bizim efendimizdir ve efendimizi (Bilâl-i Ha­beşi'yi) azad etmiştir." Zikredilen hadiselerden sonra naklettiğiniz sözü Hz. Ömer'in (r.a) söylemiş olması makul değil­dir.

 

Dua İçinde Hz. Peygamber'e (s.a) Seyyidina Demek Duanın Ruhuna Aykırı mı dır

 

Dua yaparken Rasûlullah (s.a) için "seyyidina" (efendi­miz) demek duanın ruhuna terstir. Tazarru ve niyazda kul­luğun acziyeti ve tevazu ön plâna çıkarılmalı. Ya Rabbi, hu­zuruna gelmiş zavallı kulunun elini boş çevirme, yardımım esirgeme denilmeli. Efendimiz, reisimiz gelmiştir şeklinde bir ifade kullanılmamalı" diyorsunuz. Evet, bir kul kendisi için bir niyazda bulunuyorsa, siz haklısınız.' -Lâkin Rasûlullah (s.a) için duada bulunan bir kulun "Ya Rabbi! Aciz kulun Muhammed'e merhamet eyle" demesi mümkün mü?

Müsned-i Ahmed'de,  Müsned-i Ebu Âvâne'de,   İbn Hibbân'm Sahihinde ve Hafız Mervezi'nin Müsned-i Ebu Bekir in de sağlam senetlerle yapılan rivayetlerde kıyamet günü yapılacak şefaatle ilgili olarak şöyle bir rivayet varken sizin sözünüz nasıl doğru olabilir? O rivayet şöyledir:

"Huzeyfet'ül Yemânî, Hz. Ebu Bekir (r.a)den, o da Hz. Peygamber'den (s.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: 'Allah Teâlâ kıyamet gününde Rasûlullah a (s.a) daha Önce hiç­bir insana nasip olmamış bir dua yolu açacak ve Rasûlullah (s.a) şu şekilde dua buyuracaklardır:

"Ya Rabbi! Beni ademoğlunun efendisi kıldığın için asla övünmüyorum. Kıyamet günü yeryüzünün yanlmasıyla her­kesten önce kendisini çıkarttığın kimse kıldığın için de asla övünmüyorum". Hz. Peygamber'e (s.a) duasını nasıl yapma sı gerektiğini öğreten bizzat Allah Teâlâ'dır. Allah'ın (c.c) ta­lim ettirdiği bu duada           ademoğlunun efendisi" ibaresi kullanılıyor. Buna da duânm özüne aykırı dır diyebilir misiniz?

 

Seyyid Kelimesinin Geçerliliği

 

İtirazlarınızın hepsine cevap verdikten sonra artık size şunu söyleyeyim ki, "seyyid" kelimesi geçerli ve meşru bir kelime olup, pek çok hadiste hem Hz. Peygamber için, hem de diğer insanlar için kullanılmıştır. Buhari, Müslim, Müs­ned-i Ahmed, Müsned-i Ebu Davud, Tâyâlisî, Tirmizı, Ebu Davud, Dârimi ve daha başka bir çok hadis kitabında Ibn Abbas, Ebu Hureyre, Ebu Sâid Hudri ve Enes b. Mâlik (r.a) Hazretlerinin rivayetleri nakledilmiştir. Bu rivayetlerde Hz. Peygamberin (s.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Ben kıyamet günü ademoğlunun efendisi olacağım. Ama bununla övünmüyorum" veya Müslim, Ebu Davud, Ibn Mâce ve Müsned-i Ahmed' de şöyle bir rivayet bulunmaktadır: "Allah'ın lian (lanetleşme) konusundaki hükmü gelmeden önce karısını başka bir er­kekle uygunsuz bir durumda gören kocanın ne yapması ge­rektiği konusunda çıkan bir tartışmada Sa'd b. Ubâde aşırı öfke ve reaksiyon gösterdi. Hz. Peygamber (s.a) Ensar'a:

"Efendinizin söylediklerini iyi dinleyin" buyurdu. Buhari, Müslim, Nesâî ve diğerlerinde ifk hadisesiyle ilgili olarak rivayet edilen bir nakilde Hz. Aişe'nin (r.a) Sa'd b. Ubade Hazretleri için ''Hazrec'in efendisi" ifadesini kullandığı zikredilmektedir. Sa'd b. Muaz için seyyid keli meşinin kullanılması konusu ise yukarıda zikredilmişti.

"Cennetlik kadınların hanımefendisi" ifadelerini kullan­mıştır.

Buharı, Tirmizi, Ebu Davud ve diğerlerinde Rasûlullah'm (s.a), Hz. Hasan (r.a) hakkındaki şu buyruğu nakledilmektedir:

"işte benim bu oğlum seyyiddir. Umulur ki, Allah (c.c) onun aracılığı ile müslümanlardan iki grubun arasını ıslah eder." Bu, Buharı'nin sözleridir. Başka rivayetlerde ifade­ler biraz daha farklıdır. Fakat Hz. Hasan (r.a) için kullanılan seyyid kelimesi hepsinde vardır.

Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a) için

"Cennet ehli gençlerin iki seyyidi" ifadesi, Tirmizi, Ibn Mâce, Nesâi ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde bulun­maktadır. Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) için "Cennet ehli olgun yaştakilerin iki efendisi" ifadesi çeşitli senetlerle Müsned-i Ahmed, Tilmizî ve Ibn Mâce'de nakle­dilmiştir.

Bu hadislerden yola çıkarak varılan sonuç seyyid kelime­sinin hem başka insanlar, hem de Rasûlullah (s.a) için kulla­nılmasının meşru olduğudur. Bu kelimenin kullanılışı ne bu dünyada, ne de ahirette gayri meşrudur. O halde namazın içinde veya dışında, Hz. Peygambere salât ve selâm getirir­ken bu kelimenin kullanılmasının caiz olmadığım söylemek mümkün değildir.

 

Mevlâ Kelimesinin Geçerliliği

 

Aynı durum "mevlâ" kelimesi için de geçerlidir. İbn Mâce'de geçen bir rivayete göre, bir hac sırasında Sa'd b. Ebi Vakkas Hazretleri Hz. Muâviye ile görüşmeye gitmişti. Ora­ya ulaştığında Hz. Ali'nin (r.a) hoş olmayan bir biçimde anıl­dığına şahit oldu. Bunun üzerine Sâ'd (r.a) öfkelendi ve: "Ben müdâfaamı Rasûlullah'ın (s.a):

'Ben kimin mevtası isem Ali de onun meulâsıdır' buyur­duğu kimse için yapıyorum" dedi.

Müsned-i Ahmed ve Nesâi'de, Abdullah b. Abbas Hazret­leri, Büreyde (r.a) Hazretlerinin şöyle anlattığını naklet­mektedir: "Hz. Ali (r.a) ile birlikte Yemen sorununu çözmek için gittiğimiz sırada onun sert davranışı ile karşılaştım. Döndükten sonra Rasûluîlah'a onu şikayet ettim. Benim sö­zümü dinledikten sonra Rasûlullah'm (s.a) mübarek çehre­sinin rengi değişti ve : "Ey Büreyde, ben müslümanlara can­larından daha fazla değerli değil miyim? buyurdu. Ben de: "Nasıl değilsiniz Ya Rasûlallah, elbette öyledir" diye muka­bele ettim. Bunun üzerine Peygamberimiz

"Ben kimin mevtası isem, Alı de onun mevlâsıdır" buyur­du. Hafız İbrI Kesir: "Bu rivayetin senedinde hiçbir zaaf un­suru mevcut değildir, bütün ravileri de güvenilir kimseler­dir" diyor.

Nesâi'de Zeyd b. Erkam (r.a) Hazretlerinin bir rivayeti nakledilmektetir. Bu rivayette Zeyd b. Erkâm, Rasûlullah in (s.a) Veda Haccı'ndan dönüşte Gadir-i Hûm'da yaptığı ko­nuşmasını anlatmakta ve şöyle demektedir: "Daha sonra Rasûlullah (s.a) Hz. Ali'nin (r.a) elini tutarak:

Ben kimin mevtası isem, işte bu da onun mevlâsıdır" bu­yurdu. Hafız Ibni Kesir de diyor ki: "Üstadımız İmam Zehebi bu rivayeti sağlam kabul etmiştir." İmam Ahmed, Müs-ned'inde Zeyd b. Erkâm Hazretlerinin rivayetini şu kelime­lerle nakletmiştir: "Rasûlullah (s.a) Hûm Vadisi'nde konu­şurken şöyle buyurdu: "Siz biliyor musunuz?" veya şöyle bu­yurdu: "Siz benim her müslüman için canından daha değerli olduğuma tanıklık etmiyor musunuz?" İnsanlar da "şüphe­siz ediyoruz" dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

"Ben kimin mevlâsı isem, şüphesiz Ali de onun mevlâsıdır" buyurdu.

Başka bir rivayette ise, Ali de onun mevlâsıdır" denilmektedir. İbn Kesir diyor ki: "Bu zincir leme rivayet senedi sağlamdır ve ravileri Sünenin şartları­na uygun güvenilir kimselerdir."

Rivayetlerden de anlaşıldığı gibi "mevlâ" kelimesinin kullanılması peygamber için de peygamber olmayan için de yersiz değildir; kullanılabilir bir ifadedir. O halde gerek na­maz içinde ve gerekse namaz dışında Peygamberimize salât ve selâm getirilirken "seyyidinâ ve mevlânâ" kelimeleri kullanılabilir. Bunun günah olması için herhangi bir neden yok­tur. Böyle bir kullanıma yasaktır, caiz değildir veya mekruh­tur denilebilmesi için kendisine dayandığımız bir delil var mıdır ki![2]

 

Bankada Hesap Açtırmanın Uygun Yolu

 

Soru:

 

Bankaya para yatırıp, hesap açtırmayla ilgili şöyle bir so­rum var: Eğer ben bir tasarruf hesabı açtırarak bankaya pa­ra yatmrsam, karşılığında banka bana faiz ödeyecektir. Eğer ben paramı cari hesaba yatmrsam bana herhangi bir faiz Ödenmeyecek, fakat param banka tarafından faizli işler­de kullanılacak, banka benim param vasıtasıyla faiz alacak­tır. Bu durumda ben cari hesap açtırmak yerine tasarruf he­sabı açtırsam ve paramın biriken faizlerini kendime ait işler­de harcamak yerine ihtiyaç sahiplerine veya hayır kurumla­rına versem ne olur? Bu faizi neden banka yesin? Neden bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı giderilmesin? Bu konuda beni ay­dınlatmanızı istiyorum.

 

Cevap:

 

Cari hesaba yatırılan paraya faizin uygulanmadığını bili­yoruz. Ancak bu parayı bankanın kendi bünyesinde kullan­ması da söz konusu değildir. Çünkü bu, bankanın kendi yön­temlerine, işleyişine aykırıdır. Buna rağmen onlar bu parayı faiz işlerinde kullanırlarsa, bu durumda bizim üzerimize bir sorumluluk düşmez. Çünkü, biz oraya paramızı korunması için koyuyoruz; faizli işlerde kullanılsın diye değil. Bunun aksine eğer siz paranızı, faizini ihtiyaç sahiplerine dağıtma­yı düşünerek, size faiz getirecek bir hesaba yatıracak olursa­nız, o zaman da bir adam ortaya çıkacak insanların bu şekil­de aldıkları paralan ihtiyaç sahiplerine dağıtacağım söyle­yerek onları aldatacak, paralarını yürütecektir. [3]

 

Karganın Helal Ve Hahamlığı Ve Bazı Başka Meseleler

 

Soru:

 

1- Karganın eti helal midir? Hayvanlardan ve kuşlardan hangilerinin etleri helaldir, hangilerinin değildir? Lütfen yazınız. Bazı kimseler Dürrü'l Muhtar atıfta bulunarak, orada karga etinin helal kabul edildiğini söylemektedirler. Bu ne derece doğrudur?

2- Son günlerde yoğun biçimde yağan yağmurlar ve her yeri kaplayan seller sebebiyle bazı insanlar evlerin çatıları­na çıkarak Allah'tan korktuklarını izhar etmek için ezan okumaktadırlar. Böyle yapmak ne derece caizdir? Böyle bir hareket müstehab mıdır? Yoksa günah mıdır? Yahut şeriata aykırı bir tutum mudur?

3- Başı örtmek için takke veya buna benzer bir bez parçası bulunduğu halde onlaiı Kullanmayıp baş açık namaz kılma­nın hükmü nedir? Baş açık olarak namaz kılmanın caiz oldu­ğuna dair herhangi bir hadis var mıdır?

 

Cevap:

 

1. Haram oldukları hakkında Kur'an-ı Kerim'de veya sa­hih hadislerde açık ifadeler bulunan hayvanlar üzerinde ümmet (müslüman toplumu) görüş birliği halindedir. Fakat alimler, kendileri hakkında tam ve açık bir hüküm bulun­mayan sadece temel prensip ve kaidelerin anlatıldığı yerler­de, helâl ve haram konusunda ihtilaf halindedirler. Dürrü'l Muhtarda karganın eti ile ilgili olarak şu ifadelere rastlan­maktadır:

Leş yiyen alaca karga helal değildir. Çünkü o, murdar, pis hayvanlardandır. Bu söz Tenvir'ul Ebsâr adlı kitabın ya­zarına aittir. Bunun yanında temizlik konusunda titizlik gösteren insanların pis olarak kabul ettiği şeyler de pis ve murdardır".

Büyük alim Şâmi, Reddul-Muhtâr isimli eserinde bunu açıklayarak şöyle yazmaktadır:

"Alaca kargaya (siyahlı beyazlı olana) gelince, bunun üç çeşidi vardır. Bir çeşidi dane yer, leş yemez; bunun etinin yenmesi mekruh değildir. Bir çeşidi de dane yemez, ancak leş yer; şüphesiz onun eti haramdır. (Yazarın alaca karga diye adlandırdığı bu çeşit kargalardır.) Kargaların bir çeşidi da­ha vardır ki, bazen dane yer, bazen de leş yer. Kitapta bunun­la ilgili bir hükme rastlanmamaktadır. Onun eti Ebu.Hani-fe'ye göre mekruh değildir. İmam Yusuf a göre mekruhtur [4] Adı geçen kitabın ilgili yerlerine müracaat ederek hangi kuşların helal, hangilerinin haram olduklarını öğrenebilir­siniz.

2. Sellerin arttığı veya yağmurların çoğaldığı zamanlarda ya da herhangi bir başka felaketle karşılaşıldığında ezan okumak müslümanlar arasında alışkanlık haline gelmiştir. Bilebildiğim kadarıyla, bu davranış herhangi bir sağlam ri­vayete dayanmamaktadır. İnsanlar bunu Allah Teâlâ'dan yardım dilemek için nida etmenin bir şekli kabul ederek be­nimsemiş olabilirler. Eğer bunu dinin bir gereği kabul ede­rek yaparlarsa yanlıştır. Yok eğer sadece Allah'a niyaz edip, O'nun rahmet ve keremini kendilerine çekme niyeti ile ya­parlarsa mubahtır.

3. Namaz kılarken başın örtüleceğine dair bir hükmü, bir emri veya başı açık namaz kılmayı meneden bir yasaklama hükmünü ben bilmiyorum. Şüphesiz şu bilinen bir şeydir ki, Peygamber Efendimiz ve sahabe-i kiram, sarık ya da takke giyinerek namaz kılarlardı.

Her mescUde gidişinizjde süslü, güzel elbiselerinizi (üzerinize) alın" ayetinin hükmü de bunu icabettiriyor olsa gerek. Çünkü, namaz en güzel elbiselerle kılınma­lıdır. Takke, sarık vs. benzeri şeyler de bunun içine girer. Yi­ne de eğer bir kişi başı açık olarak namaz kılarsa, onun na­mazı da makbuldür.[5]

 

Hanefi Mezhebine Mensup Müslümanların Davaları Başka Mezheplere Göre Karara Bağlanabilir Mi?

 

Soru:

 

Hehangi bir konuda Hanefî mezhebinin görüşü ile Şafiî mezhebinin görüşü arasında bir ihtilaf vuku bulur, mahke­me de Şafiî mezhebinin görüşünü daha doğru kabul ederse, Hanefî mezhebine mensup kimseler için illâ da Hanefî mez­hebinin görüşüne uygun hareket etmek mecburiyeti var mı­dır?

 

Cevap:

 

Biri usul diğeri de ameli yönden olmak üzere konunun iki ayrı yönü vardır.

Usul yönünden: Özel bir mesele ile ilgili olarak hâkim mütâlâasını tamamlar ve Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheple­rinden herhangi birinin görüşünü Kitap ve Sünnet'e daha uygun görür ve tercihini o yönde yaparsa, tercih yapmak söz konusu değildir. Bunda uygulama açısından bir takım güç­lükler vardır.

Birinci güçlük: Ülkemizde, diğer mezheplerin sağlam, güvenilir ve çok geniş bilgi veren kitapları bulunmamakta­dır. Meselelerle ilgili delillerin etraflıca incelenip bir sonuca varılabilmesi için bütün bu kaynakların mevcut olması gere­kir.

Herhangi bir mezhebe uygun karar verilebilmesi için o mezhebe ait kaynak eserlerin el altında bulunması gerekir ki, teferruat gözden kaçmasın.

ikinci güçlük: Herhangi bir mezheble ilgili fıkıh kitapla­rında atıfta bulunulan eserlerin sıhhatini araştırabilmek için lüzumlu olan başvuru kitaplarına; hadis kitapları, şerh­leri ve ilgili tüm kaynaklara, ne bir devlet kütüphanesinde ve ne de Özel kütüphanelerde rastlamak mümkün değildir. Üçüncü güçlük: Fıkıh ve hadisle ilgili kaynak kitapların tamamının Arapça olması ve ülkenin hakim ve avukatlarının, Arapça'yı bir lisan olarak bilseler bile, bu dili, fıkıh, ha­dis usûl-ü fıkıh'taki özel deyimleri ve kullanılışlarıyla bilme­meleridir. Konunun inceliklerini kavrayabilmek için sadece Arapça'yı bilmek yeterli değildir. Ne yazık ki, bugüne kadar hukuk fakültelerinde İslâm hukuku ile ilgili düzenli bir eği­tim yapılamamıştır.

Bir diğer güçlük de şuradan gelmektedir: Üst düzeyde bir adalet mahkemesi araştırma ve inceleme sonucu Hanefî mezhebi yerine bir başka mezhebin görüşüne uygun bir ka­rara varırsa, onların varmış olduğu bu karar diğer mahke­meler için de örnek teşkil edecek; yetkili, yetkisiz bütün mahkemeler diğer fıkıh mezheplerine göre ictihad edip, hü­küm çıkararak bir karara varmaya kalkışacaktır. İnsanları­mızın çoğu Hanefî mezhebine müntesiptirler. Alimlerimiz ise yalnızca Hanefi mezhebi ile ilgili hususlarda yeterli bilgi­ye sahiptirler ve mezhepleri konusunda mutaassıptırlar. Ehliyetsiz mahkemelerin Hanefî fıkhına aykırı kararlar al­masıyla sürtüşmeler başlayacak, kargaşa doğacaktır.

Bütün olumsuzlukları dikkate alarak, çok titiz ve tedbirli davranmak gerektiği kanaatini taşıyorum.[6]

 

Fıkhı Ayrılıklara Mezheb Denilmesi Doğru Mudur?

 

Soru:

 

Tercüman'ul Kur'ân'm Ocak sayısında size yöneltilen bir soruyu cevaplandırırken Hanefî fırkası veya Şafiî fırkası için, Hanefî mezhebi veya Şafiî mezhebi ifadelerini kullanı­yorsunuz. Benim dini bilgim, dini zümrecilikten daha üstün tutan bir halk müslümam Öİçüsündedir. Bütün fırkalarımı­zın mezhebi (dini) bir değil midir?

 

Cevap:

 

Arapça'da kullanılan mezheb kelimesinin mânâsı Urdu­ca'da kullanılan mezheb kelimesinin mânâsı ile aynı değildir. Bu kelime Urduca'da "din" anlamında kullanılmaktadır. Fakat Arapça'da "bir düşünce ekolü" mânâsında kulla­nılmaktadır. Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Hanbelî ve diğerleri, fır­ka (zümre) değil; İslâm dini içinde kabul edilmiş mezhebler-dir. Onlar için bir deyim ve tâbir olarak kullanılan kelime, "mezheb" kelimesidir. İlim sahipleri, hiçbir dönemde bunla­rı zümre olarak kabul etmemişler sürekli, "mezheb" olarak anmışlardır.[7]

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

EKONOMİK MESELELER

 

Ekonomik Meselelerle İlgili Gündemdeki Bazı Sorular

 

Toplumun Faizsiz Sistemlerle Islahı

 

Soru:

 

Ticari işlerin, hatta tüm ekonomik yaşantının faiz üzeri­ne bina edildiği ve iktisadî hayatta faizin girmediği hiçbir alanın bulunmadığı günümüzde faizin fiili olarak kökünün kazınması mümkün müdür? Acaba faizi kaldırarak, faizsiz temeller üzerine oturan ekonomik bir yapı oluşturulabilir mi?

 

Cevap:

 

Eğer herhangi bir müslüman faizi kaçınılmaz bir şey ola­rak görüyor ve günümüzde faizsiz hiçbir işin yürümeyeceği­ni düşünüyorsa, bence bu bütünüyle yanlış olan bir düşünce­dir. Böyle bir düşünce sadece prensip olarak yanlış değildir; bu düşüncenin sahibi olan insan kendi Rabbi hakkında da suizan etmektedir. Çünkü biz, Rabbimizin, insan yaşamın­da kaçınılmaz olan ve onsuz dünyevî ticaretin yürütüleme-yeceği bir şeyden bizi alıkoymayacağına inanıyor, bu şekilde iman ediyoruz. Lakin, ben bu kadar bir cevapla iktifa etmek istemiyorum. Bilakis şunları arzetmek istiyorum: içinde bu­lunduğumuz zamanda ekonomik prensip ve teoriler bile faiz oranlarının aşağılara çekilmesi hatta sıfırlanarak sona erdi­rilmesi yönünde bir yol izlemektedir. Nitekim siz, çoğu ülke­lerde faiz oranlarının hızla düştüğünü ve dünyanın faizden yakasını kurtarabilecek bir noktaya yaklaşmak için uğraş verdiğini görmektesiniz. Benim bu konuda ayrıntılara gir­meme gerek yok. Çünkü ben "Faiz" isimli kitabımda bu ko­nu üzerinde geniş olarak durdum.

Burada yalnızca İslâmî bir hükümetin bu meseleyi fiili olarak nasıl halledebileceği meselesi üzerinde durmak iste­rim. Bana göre, bu konuda şöyle bir yol izlenmelidir: Herşey-den önce ülkede tüm faizler kaldırılmalı ve daha sonra ikinci bir adım olarak dış ticarette faizin sona erdirilmesi için çaba sarfedilmelidir. Hükümet ülke içerisinde faizli ahş-verişleri kanunî olarak yasaklamalı ve bizzat kendi yaptığı ahş-veriş-lerde de faizi terketmelidir. Hiçbir mahkeme faiz lehinde ka­rar vermemeli, faizle iş yapan kimseler ağır ceza mahkeme­sinde yargılanmalıdır. Baştan itibaren bu kabil tedbirler alınmazsa faizsiz bir mali düzeni yürütme imkanı -daha işin başında- ortadan kalkacaktır. Bu gerçeği şöyle bir misalle daha güzel anlatabiliriz: Eğer bir hükümet, bir taraftan trenle yolculuk için bilet almayı zorunlu görür, diğer taraf­tan biletsiz yolculuk için de bazı boşluklar bırakırsa, bilet al­maya yanaşan yolcu oldukça az çıkacaktır. Ancak, biletsiz yolculuk yapmak ağır ceza kapsamına giren bir suç sayıla­cak olursa, bilet almayan bir şahıs trenle yolculuk etmeye cüret gösteremeyecektir. Aynı şekilde, ülkemizde faiz kanu­nen yasal olduğu, faizli ahş-verişe müsaade edildiği, kendi hükümetimiz bizzat faizli alış-veriş yaptığı ve mahkemeleri­miz faiz lehine kararlar aldığı müddetçe hükümetin ya da herhangi başka bir müessesenin faizli sistem yerine kâr-za­rar ortaklığına dayalı bir banka sistemini başarıyla yürüt­mesi kesinlikle mümkün değildir. Şu da var ki, öncelikle fai­ze dayalı bankacılığın kanunen yasaklanması durumunda kâr-zarar ortaklığına dayalı bir sistemin gelişme gösterece­ğinden tamamiyle ümitliyiz. Kâr-zarar ortaklığından şunu kastediyorum: Bu sistemde kâr ve zarara tüm ortaklar (his­sedarlar) ortaktırlar. Faizin ülke içinde yasaklanmasından sonra dış ticarette de bundan kurtulunabilir. Böyle bir şey inşaaîlah herhangi bir çekişmeye yol açmayacak, dostça yol­larla ticari ilişkilerde bulunarak diğer ülkeleri de faizsiz bir ticarete razı edebileceğiz.

 

İslâmî Hükümet ve Millîleştirme

 

Soru:

 

Islâmî hükümetin, millîleştirme konusunda nasıl bir po­litika izlemesi gerekir?                                       

 

Cevap:

 

Bu meseleyi İslâm'ın ışığında incelemeye çalıştım. Bu noktada şunları söyleyebilirim: İslâm, üretim kaynaklarını

millîleştirme programını temel bir prensip olarak benimse-memektedir. Bu, İslâm'ın toplumsal düzeninin mizacına ay­kırıdır. İslâmî bakış açısına göre, herhangi bir ülkenin Genel Meselelerinin çözümü tüm üretim araçlarının millîîeştirilmesmde yatmamaktadır. Şu da var ki, herhangi bir sınaî veya ticarî kuruluşun özel sektör elinde geliştiril­mesinin mümkün olmadığı tecrübe ile sabit ise, böylesi bir durumda bu tür kuruluşlar devletin kontrolüne verilebilir.

 

İslâmî Hükümet ve Suistimalci Memurlar

 

Soru:

 

Günümüz memurlarının büyük bir çoğunluğunda yüce ahlâk ve görevini yerine getirme duygusu dumura uğramış­tır. İslâmî bir hükümet bu gibi memurlardan nasıl istifade edebilir?

 

Cevap:

 

Devlet memurlarının ve halkın diğer bazı kesimlerinin ahlâkî tavır ve davranışlarının tüm halkın yaşantısını ifsad ettiğinde hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bu oldukça hassas ve karmaşık bir meseledir. Herşeyden önce, ahlâkî suçların ke­sinlikle Allah'tan korkmamak ve ahireti düşünmemekten kaynaklandığı hadisesi inkâr edilemez bir gerçektir. Bu bo­zukluğun temel sebebidir. Ancak, buna bizim toplumsal ya­şantımızda karşılaştığımız ve onlar vesilesiyle bozukluğun dört bir yanı sardığı birçok sebep de ilave edilebilir. Meselâ: Bizim toplumumuzda yüksek tabakayı temsil eden güruh nihai derecede sefih ve israfçı bir yaşam tarzını benimsemiş durumdadır. Bu tabakanın gereksinimleri sadece yemek iç­mek, gününü gün etmek ve çocuklarım okutmakla sınırlı kalmamaktadır. Bu insanlar diğer bazı uğraşıları için de milyonlarca rupi harcamaktadırlar. Ülke yönetimini yürü­ten kesim de bu tabakadandır. Üst tabakadaki insanların hareketlerinin alt tabakadakileri de etkilediği ve onlar için de örnek teşkil ettiği şeklinde bir kural vardır. Orta tabaka, üst tabakadan; alt tabaka da orta tabakadaki insanlardan etkilenmekte, dolayısıyla bu hâl toplumsal bir sorun haline gelmektedir. İşte bu orta tabaka ile toplumun en alt tabaka­sındaki insanlar, kendi yaşam seviyelerini yükseltebilmek için yasal olsun olmasın, her çeşit yola başvurmayı kendileri için meşru saymaktadırlar.

Şimdi, siz eğer bütün bu meseleleri halletmek istiyorsa­nız, bir tabakanın ıslahı ile -o da bir kanun tasarısı ile- mese­lenin halledilebileceği beklentisi içerisinde olmamalısınız. Bu hastalığın kökleri toplumumuzun damarlarına kadar iş­lemiş bulunmaktadır. İslâm'ın şöyle bir usûlü vardır: O, top­lumdaki bozuklukları ortadan kaldırırken sadece kanunlar­la iktifa etmemektedir. Bilakis, İslâm ortadan kaldırmak is­tediği bozuklukla her boyutta ve yaşamın her safhasında sa­vaş vermektedir. O, eğitim ve Öğretim aracılığıyla, tebliğ ve telkin aracılığıyla, ıslah ve Önleyici tedbirler aracılığıyla ve bütün bunlarla birlikte kanuni düzenlemeler ve yaptırım­larla kötülükleri ortadan kaldırmaktadır. İslâmî bir hükü­metin toplumun ıslahı için bütün bu işleri yapması gerek­mektedir. Eğitim ve öğretim müesseselerinin, yayınevleri­nin, gazetelerin ve medyanın tüm gücünü bu iş için kullan­ması lâzım gelir. Bütün bunlardan daha önemlisi ise, üst ta­bakanın savurganlığına yol açan sebepleri fiilen ortadan kaldırmaktır. Bu tabakaya mensup insanlardan devletin üst kademelerinde bulunan kişilerin maaşlarını arttırmak yeri­ne azaltmak gerekmektedir. Çünkü onları böyle gereksiz harcamalara iten dolgun ücretleridir. Alt seviyelerde iş ya­pan memurların ücretlerini ise fazlalaştırmak lazımdır. Çünkü, çoğu zaman temel ihtiyaçlarını karşılama kaygusu onları uygunsuz işler yapmaya mecbur etmektedir. Anladı­ğıma göre alt ve orta tabakadaki memurların ekseriyeti rüş­vet yemek vb. uygunsuz işlere bulaşmak istememekte, an­cak bazı durumlarda buna mecbur kalmaktadırlar. Beheme­hal durumumuzun ıslahı için bütün bu girişimlerin yapılma­sı kaçınılmazdır. Öngördüğümüz bütün önlemlere rağmen bazı kimseler rüşvet ve hıyanetten vazgeçmezlerse; bu gibi suçlular için herkesin önünde aleme ibret için uygulanacak cezaları içeren kanunlar çıkarılmalıdır.

Böyle bir çözüme karşı bazıları bütçenin bir anda kabara­cağı gerekçesiyle itiraz ediyorlar. Onlara cevabım şudur:

Eğer bizim resmi ve yarı resmi memurlarımızın hepsi dürüst insanlar olurlar ve ekonomik durumları da iyileşirse, hükü­met gelirleri rahatlıkla iki katına çıkarılabilir. Çünkü, rüş­vet, hile ve hıyanet yüzünden hükümetin birçok geliri hazi­neye kadar ulaşamamaktadır. Eğer hükümet bu gelirlerden mahrum bırakılmazsa, ücretlere yapılacak zamları kolay­lıkla karşılayabilir. Şu da var ki, bu girişimi başlatabilmek için hükümet belki de özel sektörden faizsiz borç almak du­rumunda kalacaktır. Ancak, eğer halkın hükümete güven ve itimadı olursa, bu gibi ıslahatçı programlan finanse etmek için faizsiz borç (kredi) bulmak hiç de zor bir iş olmaz. Eğer hükümet, memurlar ve halk, bu hamle içerisinde kendi vazi­felerini dürüstçe yapar ve birbirleriyle dayanışma içerisinde olurlarsa, belki de birkaç sene içerisinde rüşvet ve hıyanetin adı sanı kalmaz, yok olur gider. Her şahıs kendi gereksinim­lerini caiz yollardan elde etme imkânına kavuşur.

 

Ön Ödeme İle Alış-Veriş

 

Soru:

 

Acaba, İslâmî açıdan malı almadan ön ödeme ile ahş-ve-riş (fonvard transaction) caiz değil midir?

 

Cevap:

 

Bu aslında uzun bir konudur. Ancak, bunun kısa cevabı şu şekilde verilebilir: İslâm'da malı almadan ön Ödeme ile ya­pılan alış-verişin sadece bir şekli caizdir ve buna "bey'i se­lem" denilmektedir. Bey'i selem'in gerçekleşebilmesi için birkaç şartın yerine getirilmesi gerekmektedir.

1. Alış-verişi yapılan şeyin ismi, kalitesi ve özellikleri ta­mamen belirlenmiş olmalı ve pazarda numunesi bulunabilmelidir.

2. Alan ve satanın belli olması lazımdır.

3. Alış-verişi yapılan şeyin miktarı, kıymet ve evsafı belir­lenmiş olmalıdır.

4. Satıcının alıcıya malı teslim edeceği vaktin de belirlen­miş olması lazımdır.

5. Ön ödeme ile alış-veriş durumunda tüm ödemenin yapılmış olması da lazımdır.

Eğer bu şartlardan bir tanesi bile eksik olursa, alış-veriş geçersiz kabul edilir.

 

Faiz ve Dış Ticaret

 

Soru:

 

Kendisiyle ticari ilişkide bulunduğumuz dış ülkelerdeki tüccarlar bizden faiz almamaya mecbur kalırsa kendi malı­nın fiatını artırmaz mı? Böyle bir davranışla faize dayalı ti­carete son vermemiz pratikte faydısız kalmaz mı?

 

Cevap:

 

Eğer yabancı tüccarlara ödenmesi gereken paralar için düzgün ve güvenli bir sistem oluşturulursa, onlar büyük bir ihtimalle mallarının fiyatını arttırmazlar. Ancak, bize ver­dikleri ticari malların fiyatını yükselteceklerini farzetsek bi­le, ticaretimiz harama bulaşmaktan korunur. Bu durumda bizim ticaretimiz -harama bulaşmış olmayacağından- ger­çekte zarar eden bir ticaret değil, kâr eden bir ticaret olur. Buna ilaveten, bizim ekonomik yaşamımızdaki bu İslâmî devrim tüm dünya için bir örnek teşkil eder. İnşaallah, bizim fiilen uyguladığımız örnekten esinlenerek, tüm milletler fai­zin ne caiz ve ne de kaçınılmaz olduğu hususunda sadece ik­na olmakla kalmayacaklar, bunu kabul de edeceklerdir.

 

Soru:

 

Günümüz dış ticaretinde karşılaştığımız güçlüklerden bir tanesi de dış ticaret yapabilmek için bankada akreditif (Letter of Credit) açılmasının zorunlu olmasıdır. Faizsiz ola­rak da akreditifin açılması mümkün değildir? Ne yapmamızı önerirsiniz?

 

Cevap:

 

Günümüz şartlarında, dış dünya ile ticaret yapmak iste­yen insanın ister istemez bir takım zorluklarla karşılaştığı doğrudur. Bu zorluklar, hükümetin sizi desteklemediği ve hükümetin dış ticarette bizzat faizden kurtulmak için gayret göstermediği zamana kadar sürecektir. Lakin, eğer hü­kümet çeşitli ülkelerle faizsiz temeller üzerinde anlaşma yapmaya çalışır, ülke içinde de faizsiz bir mali düzen oluş­turmaya gayret göstererek dış ülkelerle ticari bağı bulunan iş çevrelerinin ödemelerinde yardımcı olursa, bütün bu güç­lüklerin çözümü kolay bir şekilde bulunabilir.

 

Faizli Dış Sermaye

 

Soru:

 

İslâmî bir hükümet faizli yabancı sermaye ile ülkede yatı­rım yapılmasına müsaade edebilir mi? Bu gibi yatırımlara izin verilmemesi durumunda endüstriyel gelişme plânında bir duraksama söz konusu olmaz mı?

 

Cevap:

 

îslâmî bir hükümette herhangi bir müslümana veya gay­ri müslime, yerli veya yabancı yatırımcıya faizle iş yapma müsaadesi kesinlikle verilemez. Eğer ülkede faiz ortadan kaldırılırsa, dış sermaye çevreleri kendiliğinden ülkeyi ter-kedecektir. inşaallah böyle bir şey bizim lehimize olur. Ta­rihte, yabancı sermaye ile kalkınmaya çalışırken, kalkınma yerine çok daha uzun bir süre daha büyük problemler arasın­da sıkışıp kalmayan bir ülke göremiyoruz. Bizim hem ticari ve hem de endüstriyel alanda kendi yerli sermayemizle kal­kınmayı gerçekleştirmeye çalışmamız lazımdır.

 

Zekata İlave Olarak Gelir Vergisi Almak da Caiz midir

 

Soru:

 

İslâm'da zekatla birlikte gelir vergisi almak da caiz midir?

 

Cevap:

 

Evet, İslâmî devlette bu ikisi de caiz olabilir. Zekatın veri­lebileceği yerler Tevbe Sûresinde açıklandığı üzere tamamen belirlidir.[8] Aynı şekilde zekat oranları ve zekatla ilgi­li diğer ayrıntıları Peygamber Efendimiz belirlemişlerdir. Bu noktada herhangi bir arttırma ya da eksiltme caiz değil­dir. Şu halde, devlet başka ihtiyaçlarını karşılamak için ge­rek görürse halktan mali yardım talebinde bulunabilir. Eğer bu yardım zorunlu tutulursa, vergi; zorunlu tutulmayrp da kendi isteğiyle olursa bağış ve geri verilmesi şartıyla olursa, borç (loan) olur. Zekat ve bu çeşit diğer algılar ne birbirinin yerini alabilir ve ne de biri diğerini düşürür. Usulen söz ko­nusu meselenin cevabı bu şekildedir, ama bununla birlikte ben sizi şu noktada da temin etmek istiyorum: Eğer bizim ül­kemizde gerçek mânâda bir İslâmî hükümet kurulur ve dü­rüstçe yürütülürse, bugün alındığı kadar çok vergi almaya gerek kalmaz. Günümüzde vergi meselesi ile ilgili olarak ne tür hıyanetler yapıldığını ve ne tür oyunlar döndüğünü siz de gayet iyi biliyorsunuz. Bir taraftan alınan vergilerin ancak onda biri gerçek amacı için kullanılırken, diğer taraftan ver­gi kaçırma (evasion) yolunda genel bir eğilim oluşmaktadır. Eğer sistem düzeltilirse, mevcut şartlarda alman vergilerin dörtte biri bile yeterli olur. Vergilerden faydalanma oranı ise dört beş katma çıkar.[9]

 

Faizle İlgili Birkaç Sorun

 

Soru:

 

Ekonomi bölümü öğrencisiyim. Bu yüzden, İslâm'ın eko­nomik yapısı ile ilgili elime ne kadar kitap geçtiyse, hepsini okudum. Faizle ilgil ibazı bölümleri defalarca okumama rağ­men yine de bazı meseleleri anlayamadım.

 

Daha Fazla Harcama Politikası

 

Birkaç gün önce size yazarak şöyle bir şey sormuştum: "Siz tüketim konusunda o kadar teşvikkâr davranıyorsunuz ki, böyle bir durumda İslâm devletinde sermaye eksikliği çe­kilir ve endüstriyel gelişme durur". Siz buna cevap verirken, "Faiz" isimli kitabınızdaki ilgili bölümleri tekrar okursam, soruma cevap bulacağımı yazmıştınız. Ben söz konusu bö­lümleri birkaç defa okumama rağmen kafamdaki sorulara cevap bulmuş değilim. Bu yüzden ben sizin 'Faiz" isimli ki­tabınızda ortaya koyduğunuz delilleri buraya olduğu gibi aktararak kendi itirazlarımı yazıyorum.

Siz, eğer herkes cömertçe harcama yaparsa, herşeye tale­bin fazlalaşacağını ve bunun sonucu olarak da üreticinin (producers) üretimini artıracağını, bunun da daha fazla işçi­ye gelir imkanı sağlayacağını iddia ediyorsunuz. Üretici ge­lirlerinin artması sonucunda eşyaya talebin daha da çoğala­cağını belirtiyor ve bir taraftan üretim işçilerinin geliri ve yaşam seviyesini yükselten, diğer taraftan da üreticinin kâr ve kazancını çoğaltan bir sistemin kurulacağını vurguluyor­sunuz.

Bundan sonra, endüstrinin gelişmesinin artan sermaye ve artan gelirden elde edilen tasarruflarla sağlanacağını

söylüyorsunuz.

Şimdi isterseniz benim itirazlarımı nakledeyim: Başlan­gıçta belirtmeliyim ki, faizin ortadan kaldırılmasından son­ra mevduat birikiminin duracağında hiçbir şüphem yok. Be­nim tüm itirazım daha fazla harcama politikasının doğru bir politika olmadığı üzerindedir.

Siz, ülkenin daha önceden endürstriyeljplânda tam anla­mıyla gelişmiş olduğu teorisinden hareketle sermayeye ihti­yaç olduğunu belirtiyorsunuz. İkinci teoriniz ise, halkın ta­sarruflarını biriktirmeyi adet haline getirmelerinden dolayı ülkede endüstriyel kapasitenin tam manâsıyla kullanılama­dığı fikri üzerine oturuyor.

Ben birinci neticeyi şu şekilde çıkardım: Siz, endüstrinin ülke içi kazancının sermaye eksikliğini gidereceğini söylü­yorsunuz. Ancak bu, endüstrinin geçmişten daha iyi bir ge­lişme gösterdiği bir durumda geçerlidir. Endüstrinin hiç olmadiği ya da daha başlangıç merhalesinde bulunduğu bir ül­kede, sırf ülke içi sermaye ile ya da biraz yabancı sermaye katkısı ile gereksinimlerin karşılanması mümkün değildir. Örnek olarak Pakistan'ın altı yıllık kalkınma plânını ele ala­lım. Bu plân bizim temel gereksinimlerimiz açısından son derece basit olmasına ve bu plânda ülke gereksinimlerinden daha çok yatırım meselesi dikkate alınmasına ve bu plânı tam manâsıyla uygulayabilmek için endüstriyel ve ulusal sermaye birbirine katılmasına, bu amaçla yabancı sermaye de kullanılmasına rağmen sermaye gereksinimleri karşılanamamakta ve hükümet açık veren bir bütçe hazırlamaya mecbur kalmaktadır. Aynı durum Hindistan, Endonezya, Japonya vb. gibi ülkelerde de söz konusudur. Geri kalmış ül­kelerden hiçbirinin ulusal sermayesi, o ülkenin endüstriyel gereksinimlerini karşılamak için yeterli değildir. O halde, "endüstri kesiminin kendi sermayesi ile gerçekleştirdiği ya­tırımlar, bizim endüstriyel gereksinimlerimizi karşılamak için yeterlidir" sözü nasıl gerçekçi olabilir?

İkinci neticeye ise şöyle vardım: Siz, halkın daha fazla pa­ra harcaması durumunda iş imkanlarının artacağını, üreti­cilerin daha fazla üretim amacıyla daha fazla işçiye iş imka­nı sağlayacağım söylüyorsunuz. Ancak bu, üstün bir endüst­riyel gücün varolması durumunda geçerlidir. Eğer endüstri­de kapasitesinin üstünde çalışma gücü yoksa, yani; fabrika kendi iş kapasitesinin altında çalışmıyorsa ya da genellikle çoğu geri kalmış ülkelerde olduğu gibi fabrika diye bir şey söz konusu değilse, daha fazla harcamanın enflasyonu kö­rüklemekten başka bir neticesi olamaz. Başka ülkeler bir ta­rafa, biz bunun acı tecrübesini kendi ülkemizde yaşadık. Fabrikaların gece-gündüz çalıştığı savaş zamanlarında, pa­ranın fazla olması dolayısıyla, halk cömertçe para harcıyor­du ve o dönemde endüstride de sözde bir ilerleme olmuştu. Ancak, enflasyon da iyice artmıştı. O halde, fazla harcama­nın endüstriyi geliştireceğini söylemek ne ölçüde doğru ola­bilir? Bu durumda, sizin sunduğunuz ekonomik modelin kalkındırıcı değil de geri bıraktırıcı olduğunu söylemek daha doğru olmaz mı? Sizin sunduğunuz reçete geri kalmış ülke­ler için değil, gelişmiş ülkeler için yararlı olabilir.

Bu, sizin sunduğunuz ekonomik modelin bir analizi ve be­nim onun üzerine eleştirim idi. Şimdi ben burada "daha fazla harcama" politikası aleyhine birkaç delil sunmak istiyorum:

1. Ekonomik görüş açısından her çeşit harcama faydalı değildir. Eğer fazla kazanç endüstriyel yatırımlarda kulla­nılmak yerine pahalı ev, elbise, mobilya vb. şeylere harcanır­sa, bunun ulusal endüstriye hiçbir faydası dokunmaz, tersi­ne zararı dokunur. Çünkü, harcanan meblağ endüstriyel ya­tırıma dönüştürülememiştir. Ayrıca, bu kadar meblağ en­düstriyel üretime katkıdan geri bırakılmıştır. Aynı şekilde, harcanan miktarda endüstri ürünleri de satılamamıştır. Bu gibi harcamalar haram olmadığından engellenemez de. Bu­nun içindir ki "daha fazla harcama" politikası ekonomik kur­tuluş için çözüm değildir.

2. "Daha fazla harcama" politikası geri kalmış ülkeler için zararlıdır. Bu gibi ülkelerde sözde bir endüstri var olduğu için harcamalar ve tercihler daha çok ithal edilmiş mallara yapılmaktadır. Bunun sonucu olarak da dövize olan ihtiyaç artmakta ve bunun yükü devletin sırtına binmektedir.

Geri kalmış ülkelerin dış dünyadaki kaynakları sınırlı ol­makta ve ithal mallarına harcama yapanların baskıları so­nucu endüstriyel gelişmede kullanılacak makinaların ithali için geriye oldukça az yatırım imkanı kalmaktadır. Bu se­beple, "daha fazla harcama" politikası endüstriyel gelişmeyi ciddi bir şekilde baltalamaktadır. Ülkedeki enflasyon çarkı­nın dönmesini hızlandıracağından, harcama baskısının art­tığı bir ortamda tüketim mallarının (consumption goods) it­hali de önlenemez. Biz bu iki alternatifi de iyici denedik. İlk alternatifi ekonomik tedbirler paketiyle Fazlurrahman Bey 'denemişti. İkinci alternatifin denemesi ise 1953'ten beri ya­pılıyor ve her iki tecrübenin neticesi de gözler önünde.

3. "Daha fazla harcama" politikası ile, hızlı endüstriyel gelişme isteği birbirine tamamen zıttır. Her ülkenin kay­nakları sınırlıdır ve bu kaynaklar iki şekilde, tüketim (con­sumption) ve üretim (production) şeklinde kullanılmakta­dır. Tüketim talebini (consumption demand) karşılamak için ne denli fazla kaynak harcanırsa, endüstriyel yatırım gerek­sinimlerini karşılamak için geriye o denli az kaynak kalaçaktır. Elimizde Alaeddin'in sihirli lâmbası yok ki, istediği­miz zaman istediğimiz kadar sermayeye sahip olalım ve iste­diğimiz amaçla kullanıp gelecekten endişe etmeyelim. Bu gerçeği ispatlamak için sayısız örnekler verilebilir. Ben bu­rada sadece anlaşılması kolay bir misal vermekle yetirece-ğim: İngiltere'de, bugün bile, imkan ve kaynakların kıtlığı daha fazla ev yapılmasına elvermemektedir. Ne denli fazla yatırım çimento ve demir için harcanırsa, o denli az yatırım endüstriyel gelişim amacıyla kullanılacaktır. Bu yüzden, ekonomi konsülü her endüstri dalı için kota uygulamakta ve böylece her dala en azından belli bir hisse ayrılmasını sağla­yarak hiçbir iş kolunun aksatılmamasma çalışmaktadır.

4. Geri kalmış hiçbir ülke, tüketim harcamalarını (con-sumption expenditure) kısmadan ve ulusal gelirin belli bir oranını tasarrufa ayırmadan kalkınamaz. Dış yardımlar ve yabancı sermayenin miktarı ne oranda büyük olursa olsun, böyle bir ülkenin yatırım gereksinimlerini karşılamaya yet­mez. Eğer bu gibi ülkeler tüketim harcamalarını (consump-tion expenditure) kısmaya ve imkanlar ölçüsünde ulusal ge­lirden tasurruf etmeye yanaşmazlarsa, sürekli olarak en­düstriyel gelişme ve kalkınma rüyaları görürler. Ancak bu rüyaların gerçekleşmesi için uzun bir zaman beklemek ve birçok fedakarlığa tahammül etmek zorunda kalırlar. Bu id­diamızın en canlı delili bugünkü Rusya ve Japonya modelle­ridir. Siyasi yönden iki ülke arasında gökten yere kadar fark­lılık olduğu halde, iki ülke de ekonomik kalkınma için aynı metoda başvurmuşlardır. Her iki ülke de ekonomik açıdan bizim gibi kötü bir durumdaydı. Yabancı sermaye bulama­mış olmalarına rağmen süratle sanayileşmek istiyorlardı. Bu sebeple, söz konusu ülkeler tüketim harcamalarını (con-sumption expenditure) kısmışlar ve ulusal gelirin belli bir oranını zorunlu tasarrufa ayırarak elde edilen sermaye ile ulusal endüstrilerini kurmuşlardır.

 

Bankacılığın Gelişmesi

 

Benim ikinci itirazım "Faiz" isimli kitabınızın ikinci bö­lümünde bankacılık üzerine yapmış olduğunuz analizle ilgi­lidir. Siz 121. sayfadan 123. sayfaya kadar olan bölümde bankacılığın tarihi üzerinde dururken şöyle diyorsunuz: "Nasıl ki ilk zamanlar sarraflar emanet olarak aldıkları al­tınları borç olarak vermeye başlamışlar, sonra da birikmiş altınların gücüyle on katı daha fazla borç verme kapasitesi­ne ulaşmışlarsa; aynı şekilde, bankacılar da yüzde doksanı karşılıksız olan paraları piyasaya sürerek şöyle ya da böyle bu parayı sahiplenmişler ve bunu toplumun başına borç şek­linde yıkarak, karşılığında yüzde on, yüzde on iki faiz alma­ya başlamışlar ve bu devamlı sahtekarlık dolayısıyla ülke varlığının yüzde doksanını ellerine geçirmişlerdir."

Ben, sizin bu analizinize tamamen karşı çıkıyorum. Be­nim, sizin açıkladığınız bankacılığın tarihiyle bir alıp vere­mediğim yok. Ben, sizin yukarıdaki satırlardan naklettiğim görüşlerinize katılmıyorum.

Ben şöyle diyorum:

1. O sermaye sahte değildir.

2. Bankerin malı değildir.

3. Toplum üzerine zorla borç şeklinde yıkılmamıştır.

4. Bankacılar ülkenin mal varlığının yüzde doksanının sahibi olmamışlardır.

5. Piyasaya para sürme işi bankacılığın başlangıcında de­ğil, zaman içerisinde olmuştur.

Bütün bu söylediklerimi ispatlayabilmek için bankacılık gerçeğim kendi anladığım şekliyle burada şu şema yardı­mıyla anlatmak durumundayım.

Bir şahıs banka açmaktadır. Bu şahsın elinde ne bir ser­maye vardır, ne de bir kimse ona mevduat şeklinde sermaye bırakmıştır. Çünkü, banka işe sıfırdan başlamaktadır ve bu durum şemada B=0 ile gösterilmiştir, "A" şahsı gelmekte, 100 lira kredi istemektedir. Banka bunu kabul etmekte, an­cak nakit olarak birşey verememektedir. Dolayısıyla "A" şahsının hesabına 100 lira işlemektedir. Bu durum şemada "A+100" olarak gösterilmiştir. Bankadan pazara giden "A", orada bazı alış-verişler yapmakta ve karşılığında 100 liralık çek vermektedir. Şimdi çek "C" şahsının eline geçer ve "C" bu çeki bankaya yatırır. Bu durumda banka "A" şahsının hesa­bından 100 lira çıkarmaktadır. Şemada bu durum "A+100-100=0" şeklinde gösterilmiştir. Hesaptan çıkarılan para şimdi "C" şahsının hesabına geçirilmekte ve bu "C+100" ile gösterilmektedir. Böylece, karşılığında hiçbir merkez ban­kası banknotu verilmemiş olmasına rağmen pazarda 100 li­ralık değeri olan birşey "C" şahsından "A" şahsına geçmiş bu­lunmaktadır. Yalnızca banka hesabına 100 liranın yazılma-sıyla iktifa edilmiştir. Bankanın (B) elinde önceden de bir meblağ yoktu, şimdi de yoktur. Daha sonra çeki elinde bu­lunduran "C" şahsı mal olarak 100 liralık çeki "D" şahsına vermektedir. Banka bu durumda "C'nin hesabından 100 lira eksiltmekte ve bunu "D'nin hesabına işlemektedir. Kısaca söyleyecek olursak, bir ticaret çarkı kurulmaktadır. Banke­rin elinde hiçbir meblağ olmamasına rağmen 100 liralık kre­di açtığı ve banka kredisinin banknotlar gibi geçtiği açıkça anlaşılmaktadır. Bankanın açtığı bu kredi ile, tıpkı normal banknotlarla yapıldığı gibi alış-veriş yapılabilmekte ve ban­ka işe sıfırla başlamış olmasına rağmen 100 liralık bir ka­zancın sahibi olmaktadır. Siz bu durumu görünce, bankerin sahtekarlık yaptığı, kendi icad ettiği sahte paraları sahiple­nerek bunu toplumun üzerine kredi şeklinde yıktığı ve aynı şekilde kredi miktarınca milli varlığı gasbettiği feryadını ba­sıyorsunuz. Şunu sormak istiyorum: Bu feryadınızın gerçeği yansıttığını söyleyebilir miyiz?

Benim bankeri işe sıfır sermaye ile başlatmamın nedeni, sizin suçlamalarınızın ağırlığının tüm açıklığıyla ortaya çık­ması ve piyasaya para sürmede bire on oranı sınırlamasının engel teşkil etmemesi içindir. Bir şahıstan diğer şahsa geçen meblağın belirli bir meblağ olması da hesaplarda kolaylık sağlamak içindir.

Benim vermiş olduğum misalde şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: Bankanın elinde avucunda bir kuruş bile olma­masına rağmen banka "A" şahsından 100 lira alacaktır. Çünkü o, bankadan bu tutarda kredi almıştır. Bu meblağa ilaveten banka faiz de alacaktır. Ancak, bununla birlikte banka hesabında "D" şahsı adına 100 lira bulunmaktadır. Yani banka "D"ye 100 lira verecektir. Başka bir deyişle bir taraftan faiz+100 lira alırken, diğer taraftan uhdesinde ver­mesi gereken 100 lira da bulunmaktadır. Şimdi tüm mesele açıklık kazanmaktadır.

1. Bankanın icad ettiği meblağ bankanın malı değildir. O tasarruf şahinin, yani "D" şahsının malıdır. Banka sadece fa­iz meblağının sahibidir.

2. Bu sebeple banka herhangi bir sahte sermaye icad et­memiştir. Bankanın yaptığı iş, tasarruf sahibinin mevduatı­nı krediye dönüştürmekten ibarettir.

3. Banka, toplumun malvarlığının yüzde doksanının sa­hibi olmamaktadır.

4. Banka, toplumun başına zorla kredi yıkmamaktadır. Mevduat sahibi istediği zaman bu çarkı durdurabilir.

"D" şahsı bankadan nakit 100 lirasını istediğinde banka "A" şahsından borcunu ödemesini ister. "A" şahsı 100 lira + faizi bankaya geri verir. Banka "D" şahsına 100 lira nakit pa­ra ile birlikte bir miktarda faiz verir ve faizin bir kısmını da kendi alır. Şu an banka yeniden boşalmıştır. Ne herhangi bir kişide alacağı vardır, ne de başka bir kişiye borcu.

Eğer bankalar sahte para dolaştırabilselerdi, hiçbir za­man başarısız olmamaları lazım gelirdi. Bankaların başarı­sız olmalarının sebebi, sahte para yapamamalarıdır. Mevdu­at sahipleri mevduatlarını geri çekmek istemekte, fakat bankalar bazen verdiği kredileri bu kısa zaman içerisinde geri alamamaktadır. Mevduat sahiplerinin mevduatlarını kısa zamanda nakit olarak almak istemeleri sebebiyle, ban­ka, mevduat sahiplerinin isteğini karşılamaktan aciz kal­makta ve tehlike çanları çalmaya başlamaktadır.

Yazdıklarınızdan, sarrafların ekonomik gelişmelerinin başlangıcında ellerinde bulunan "bir''i ona katladıkları, şimdi ise bu durumun sona erdiği görüşüne sahip olduğunuz an­laşılıyor. Ancak, bu durumun hâlâ devam etmekte olduğu bir gerçektir. Bugün her banka bir lira karşılığında on liralık kredi açmaktadır. Fark sadece şuradadır: Önceden bankalar krediyi senet şeklinde verirlerdi, şimdi ise çek olarak veri­yorlar. Ancak, senet ve çek mahiyet itibariyle aynıdır. Her ikisi de bankanın ödemesi gerekin meblağa delalet etmekte­dir. Siz, piyasaya para sürülmesi (cheation of money) yolları­nı çok iyi bildiğiniz için burada bu konuyu yeniden tekrarla­manın bir faydası yoktur. Ben sadece şunu söylemek istiyo­rum: Ya benim anlayışımın kıtlığından ya da sizin ifade tar­zınızdan, sizin bu meseleyi bankacılık tarihinde eski bir bab-mış gibi değerlendirdiğiniz zehabına kapıldım. Acaba bu tahminim doğru mu?

 

Karşılıksız Paranın Piyasaya Sürülmesi

 

Benim üçüncü ve son sorum herhangi bir itiraz olmayıp, fıkhı bir soru niteliği taşıyor.

İslâmî bankacılık sisteminde, ticari bankaların piyasaya karşılıksız para sürmelerine müsaade edilecek mi? Bu işin şer'î yönü nedir? Eğer buna müsaade edilmezse, kredi siste­mi içerisinde esneklik nasıl sağlanacaktır?

Yaptığım itirazlara tatmin edici cevaplar vererek beni ik­na etmeniz dileğiyle.

 

Cevap:

 

Sorularınıza kısaca cevap veriyorum. Ayrıntılara inme imkanına sahip değilim. Sadece bazı noktalara işaretle ikti­fa edeceğim.

Birinci itirazınız iki teori üzerine oturmaktadır:

1. Daha fazla harcama" telkini yapılır yapılmaz, halkın gözü kapalı harcamalara girişeceğini ve tasarruf etme ya da parayı herhangi bir işe yatırma temayülünün Öleceğini zan­nediyorsunuz.                                                 

2. Daha fazla harcama" sözüyle kasdedileni, gücün üze­rinde ve gereksinimleri gözardı ederek yapılan lüks harcamalar olarak algılıyorsunuz.

Halbuki bu iki teori de doğru değildir. Harcama temayülü zamanla artacaktır. Eğer harcama temayülünün artmasıyla birlikte endüstriyel gelişme için de çalışma yapılırsa, bu iş için yeterli para da bulunmuş olur. Bu iki şeyin dengeli bir şekilde büyümesiyle de endüstriyel gelişme sağlanacaktır. Bunun neticesinde de endüstri ürünlerinin tüketimi artar ve endüstrinin daha fazla gelişmesine kaynak ve imkan hazır­lanmış olur. Dahası biz harcama ile, insanın kendi şahsı için yaptığı harcamaları değil; Allah yolunda yapılan infakı kas­tediyoruz. Böyle olunca, paranın büyük bir bölümü, günü­müz şartlarında satmalma gücü iyice düşmüş halk kesimle­rine gidecek ve bu kesim satm alma gücüne eriştikten sonra her türlü ihtiyaçlarını karşılama yoluna gidecektir. Bu yol­la, filizlenmekte olan bütün endüstri dalları sulanmış ola­caktır. Benim bu iki görüşümün arkasında şöyle bir temel varsayım söz konusudur; Ülke yönetimi öyle kimselerin elindedir ki, onlar bir taraftan genel ahlâkın ıslahı ve sıhhat­li bir düşüncenin oluşturulması için gayret gösterirken, di­ğer taraftan ülke içerisinde elde edilmesi mümkün tüm kay­nakları kalkınmaya yönelik girişimlere oldukça akıllı bir şe­kilde yatırmaktadırlar.

Bankacılık ile ilgili olarak yazdığım yazılarda, Önce mo­dern bankacılığın başlangıcı üzerinde durdum. Daha sonra ise yavaş yavaş canlanarak, şimdi bu işin nasıl yürütüldüğü­nü anlatmaya çalıştım. O yazıdan benim gayem, bankacılık üzerinde teknik açıklamalarda bulunmak, bilimsel araştır­malar yapmak değildi. Benim asıl amacım, bu sistemdeki kusurlu yönleri göstermek ve bu kusurları bu sistemden iza­le ederek bankacılık sistemi için gerekli olan asıl ihtiyaçların nasıl giderilebileceğini anlatmaya çalışmaktı. Bu yüzden ben daha ayrıntılı konulara girmedim. Siz itiraz ederken, bankacılığın doğuşu ve gelişmesinin üç merhalede izah edil­diğine dikkat etmemişsiniz. Bu yüzden siz, tüm konuyu bir merhale gibi görerek, ilk devirlere ait şeyleri günümüzdeki durumla ilgili zannetmişsiniz. Yine siz, şu anda mevcut olan durumu da sadece bir varsayım şeklinde gündeme getiriyor­sunuz. Halbuki benim üçüncü merhale başlığıyla gündeme getirdiğim konu şu anda bankacılığın ona uygun olarak ça­lıştığı usûl ve prensiplerle ilgilidir. Siz -eğer yanınızda kitap varsa [Mevdûdi'nin "Faiz" isimli kitabı kastediliyor (Çev) konuyu bu tasniflere uygun olarak okursanız, itirazınızın ortadan kalkmış olduğunu göreceksiniz. Benim piyasaya karşılıksız para sürülmesini (creation of money) bankacılık tarihinde sırf eski bir usûl olarak gördüğümü iddia etmeniz de doğru değildir. Bunun hâlâ geçerli olduğunu ben de biliyo­rum. Ancak üçüncü merhalede buna değinmememin sebebi, bu merhalede üzerinde durulan tüm konunun bununla ilgili olmamasından dolayıdır. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, be­nim tartıştığım mesele bankacılığın teknik yönü olmayıp, İslâmî görüş açısından bu sistemin zararlı yönlerini ortaya koyarak, ıslahı üzerinde bazı öneriler getirmektedir.

Son sorunuzu şöyle cevaplayabiliriz: Piyasaya karşılıksız para sürülmesinin ardında, eğer faiz ve hile yoksa, harama kaçan, sakıncalı hiçbir yön yoktur. Şimdi, ekonomik gereksi­nimler doğrultusunda piyasaya karşılıksız para sürülme­sinde kusurlardan armmış sıhhatli bir sistemin nasıl kuru­lacağını belirlemek, sizin gibi bu konunun uzmanları olan insanların görevidir.[10]

 

Tercihli Hisseler

 

Soru:

 

Bir tekstil fabrikasında hisse sahibiyim. Fabrikadan al­dığım kâr her sene aynı miktarda oluyordu. Bu sefer kârın neden hep aynı miktar üzerinden verildiğini öğrenmek için fabrikanın muhasebesine uğradım. Bana hisselerimin ter­cihli hisse olduğu, tercihli hisselerin kesinlikle zarara uğra­madığı ve bu hisselerin devamlı olarak aynı miktarda kâr ge­tirdiği cevabı verildi. Bana göre böyle bir kâr faizdir. Bu ko­nuda bana yol gösterirseniz, memnun kalırım. Bunun faiz ol­ması durumunda, hisseleri satarak bu işten yakamı kurtar­mak istiyorum.

 

Cevap:

 

Bu tür hisseler faizin tanımı içerisine girmektedir. Sizin şu an için yapmanız gereken, ya bu tür hisseleri satmanız ve­ya bu hisseleri belirli bir kâr yerine, kâr ve zarar ortaklığı ile çalışan hisselerle değiştirmenizdir.[11]

 

Müslüman Olmayan Ülkelerden Ekonomik Ve Endüstriyel Kredi Almak

 

Soru:

 

Bir ülkenin diğer ülkelerle ilişkisini keserek gelişmesini sürdüremediği günümüzde İslâmî bir hükümet diğer devlet­lerden ekonomik, askeri, teknik yardım almayı veya ulusla­rarası bankadan faizle kredi almayı haram olarak mı göre­cektir? Maddî, endüstriyel, ziraî, bilimsel gelişme vs. alan­larda gelişmiş (advanced) ülkelerle, Orta Doğu, özellikle de İslâm ülkeleri (başka bir deyimle, bu atom devrinde sahip olanlarla, olmayanlar) arasındaki mesafe nasıl kapatılabi­lir? İslâmî bir devlette, ülke içerisindeki, tüm bankacılık ve sigorta sistemlerini terketmek yolunda bir siyaset mi izlene­cektir? Faiz, komisyon, hava parası, kâr, kazanç, ahş-verişte simsarlık ve komisyonculuk için ne gibi bir ictihadi yol izle­nebilir? Acaba, İslâm ülkeleri kendi aralarında faiz, kâr, ka­zanç vs. üzerinden herhangi bir şekilde borç alıp verebilirler mi?

 

Cevap:

 

İslâm devleti, hiçbir devirde gayri müslim devletlerle liş-kilerini kesmek gibi bir siyaset izlememiştir, bugün de izle­meyecektir. Ancak, borç almak demek, gayri müslim ülkele­rin şartlarını kabul ederek devamlı borç isteyip durmak de­mek değildir. Böyle bir ilişkiyi zamanımızın himmeti az in­sanları ortaya çıkarmıştır. Eğer herhangi bir ülkede gerçek mânâda bir İslâm devleti kurulursa, böyle bir devlet maddi gelişmeden önce kendi halkının ahlâkî durumunu düzelt­mek için çaba gösterecektir. Ahlâkî durumu düzeltmenin mânâsı, ülke yöneticilerinin ve yönetim mekanizmasının düzgün, ülke fertlerinin ise dürüst olması demektir. Ülkede yaşayan insanlar, kendi haklarından önce kendi vazifelerini göz önüne alan ve bu anlayışla hareket eden kişiler olmalı­dırlar. Hepsinin gözünde devlet ve millet; uğrunda canları­nı, mallarını, vakitlerini feda edebilecekleri, tüm emek ve kabiliyetlerini harcayabilecekleri yüce bir hedef olmalıdır. Ayrıca, yöneticilerin halka, halkın da yöneticilere tam bir güveni olmalıdır. Halkın, kendi idarecilerinin gerçekten de kendilerinin iyiliği için çalıştığına inanması gerekir. Eğer bu durum gerçekleştirilebilirse, bir milletin dışarıdan borç di­lenmeye ihtiyacı kalmaz. Ülke içinde tayin ve tesbit edilen vergiler yüzde yüz tahsil edilir ve yüzde yüz o milletin geliş­mesi, kalkınması yolunda sarfedilir. Ne vergilerin tahsili sı­rasında ve ne de vergilerin değerlendirmesinde bir yolsuz­luk söz konusu olur. Bütün bunlara rağmen yine de borç al­ma durumu söz konusu olursa, milletin kendisi; gerekli pa­rayı, bir kısmını gönüllü olarak yardın", şeklinde, bir kısmını faizsiz borç şeklinde ve diğer bir kısmını da kâr-zarar ortak­lığı şeklinde devlet için bulur. Bana göre, eğer Pakistan'da Islâmî prensipler tecrübe edilse, belki cie oldukça kısa bir za­manda, başkalarından borç almak yerine başkalarına borç verecek bir konuma gelecektir.

Varsayalım ki, bizim yabancı ülkelerden faizle borç almamız kaçınılmaz oldu. Yâni; bizim gereksinimlerimizi yerine ge­tirmemizin zorunlu olduğunu ve bunu gerçekleştirebilmek için de yeterli sermayemizin olmadığını varsayalım. Bu du­rumda başkalarından faizle borç alınabilir, ama ülke içeri­sinde faizli alış-veriş için yine cevaz verilemez. Ülkede faize son verilebilir ve bütün mali sistem (firancial system) faizsiz olarak yürütülebilir. Ben "Faiz" isimli kitabımda, bankacı­lık sisteminin faiz yerine kâr-zarar ortaklığı (profit slıaring) usûlüne uygun olarak yürütülebileceğini kanıtlamış bulu­nuyorum. Aynı şekilde sigorta meselesi de yapılacak bazı ıs­lahatlarla, İslâmdışı yollara sapmadan, faydalı olabilecek bir sisteme bağlanabilir. Komisyonculuk, kâr, hava parası, komisyon vb.lerinin ayrı ayrı şer'î durumları vardır. Islâmî devlet kurulunca, bu meseleler incelenerek ya önceki durum üzerine bırakılır veya gerekli değişiklik ve ıslahat yapılır.[12]

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

Rüya Ve İslam'ın Rüyaya Bakışı

 

Soru:

 

Rüya nasıl oluşuyor, İslâm'ın bu konuya bakışı nasıldır?

Şüphesiz bu konuyu araştırmakta fayda var. Freud'a gö­re bilinçaltı istekler bilinç kazanmak istemektedir. Fakat toplumun koyduğu kısıtlamalar ve benliğinin baskısı dolayı­sıyla bunlar bilinç altında kalmaktadır. Uyurken bilinç de uyumakta ve bilinçaltı gizlice bu istekleri bilinç haline getir­mektedir. Fakat bilinçaltı bu isteklerin şeklini ve biçimini değiştirmektedir. (Freud'a göre bütün rüyalar cinsel bir ni­telik taşımaktadır. Dolayısıyla Freud uyandıktan sonra rü­yada gördükleri için "manifest content" (açık içerik) terimini kullanmaktadır). Bunların da mânâsı bambaşka olup sim­geler (semboller) içermektedirler ve rüyanın asıl anlamı bu simgelerin tabir edilip belirlenebilir (Öğrenilebilir) olması­dır.

Bu simgelerin asıl amacı nedir?

Bu amaç bilinçaltı isteklerde saklıdır. Freud bahis konu­su bilinçli istekler için "latent content" (gizli içerik) terimini kullanmaktadır. Psikoloji ilmine göre bir rüyanın yorumu "manifest content" (açık içerik)tir, yâni; rüyada görünen şey­ler ve onun sembolleri ile gizli düşüncenin öğrenilmesidir.

Bu amaç için psikologlar (serbest çağrtşım) "free associa-tion" tabirini kullanmakta ve rüyaların simgelerine cinsellik süsü vermektedirler.

Konuyla ilgili olarak îslâmî açıdan şu soruların cevapla­rını Öğrenmek istiyorum:

1. Rüya nasıl oluşmaktadır?

2. Simgelerin anlamı nasıl Öğreniliyor? Başka bir deyişle bu simgelerin anlamı hangi yöntemlerle tesbit ediliyor? Pey­gamberler ve arkadaşları bu simgelere ne gibi anlamlar ve­rirlerdi?

3. Rüyaların yorumunda simgelere verdiğimiz anlamla­rın İslâm düşüncesine uygunluğunun ölçüsü nedir? Buna ilave olarak sormak istediğimiz bir kaç soru da şöyledir:

A.Allâme İbn Sîrîn'in ve sahabe-i kiram'ın yaptığı rüya tabirleri Kur'an'm rüya düşüncesi olarak değerlendirilebilir mi? Yoksa bunlar müslüman düşünürlerin rüya ve rüya ta­biri ile ilgili düşünceleri olarak mı isimlendirilecektir?

B. Sabahleyin görülen rüyanın daha gerçekçi olduğu söy­leniyor. Zaman faktörü rüyaların doğruluk derecesini etkili­yor mu?

C. Buharide zikredilen "rüya nübüvvetin kırk bölümün­den biridir" deyiminin anlamı nedir?

 

Cevap:

 

Çağımız psikololgarı iki konuda büyük yanılgıya düş­müşlerdir. Birincisi; onlar insanı ve etrafındaki kainatı etkileyen yüce bir aleme inanmamaktadırlar. İkincisi; onlar te­melde insanı, sadece akıllı bir hayvan saymakta ve biyolojik hayatın dışında herhangi bir ruh ve ruhaniyetin varlığını ta­nımamaktadırlar. Bunun içindir ki, onlar da Freud gibi açık­lamalarda bulunmuşlar, rüyanın oluşumuna etki eden fak­törleri Freud ve benzerleri gibi açıklamışlardır.

İslâm dini, yüce bir alem ile, insanda bulunan ruhun var­lığını tanıdığı için rüya hakkında bu gibi açıklamaları kesin­likle reddetmektedir. İslâm'da rüya başlıca iki katagoriye ayrılmıştır. Bunlardan biri "rüyay-ı sâdıka", diğeri de "adğâsü ahlâm"dır.

Rüyay-ı sadıka, sözcük anlamından da anlaşıldığı gibi, gerçek rüya demektir. Bu öyle bir rüyadır ki, ancak, bilincin müdahalesi olmaksızın, Allah ile insan ruhunun bağlantı kurması sonucu görülmektedir. Bu durumda insan çoğun­lukla bir gerçeği veya ileride gerçekleşecek bir olayı gerçek şekliyle görmektedir. Bazen insana herhangi bir konuda öy­lesine açık ve net bir bilgi verilmekte veya tavsiyede bulunul­maktadır ki, insan kendisini onu gündüzün aydınlığında uyanık bir halde iken işitmiş ve görmüş gibi hissetmektedir. Bazı zamanlarda ise bu bilgi ve tavsiyeler belirlemekte zor­luk çektiği bir takım semboller olarak görünmektedirler.

Dirayet ve basiret sahibi bazı insanlar bu simgelerin an­lamlarını, çoğunlukla, kesin bir şekilde belirleyebilmekte­dirler. Eğer söz konusu simgelerin anlamı o anda belirlenemez ve bilahare bunların tabiri fiilen ortaya çıkarsa "gördü­ğümüz rüyanın anlaşılamayan gerçek tabiri böyleymiş" derız.

Bu simgesel şekillerin tabirinde faydalanılan iki gerçek yöntem için Hz. Yusuf tarafından görülen ve tabiri Kur'an-ı Kerim'de kullanılan iki rüya bize yol göstermektedir.

Bunun bazı usulleri Hz. Muhammed (s.a) ile ashab-ı ki­ram ve tabiînin bazı rüyalar hakkında yaptıkları tabirlerden de anlaşılmaktadır. Fakat rüyaları tabir etmekteki ehliyet daha ziyade Allah'ın (c.c) verdiği dirayete bağlıdır. Bu tabir sanatının herhangi bir ilim dalı gibi özel kaideleri yoktur ki, her simgesel şekil veya söz için özel anlamlar tesbit edilsin.

Adğâsü ahlâm ise, değişik sebeplerden dolayı, değişik ni­telikler taşımaktadır. Örneğin; bu çeşit rüyaların bir kıs­mında şeytan, doğru yoldan çıkmış, inancı sarsılmış bir insa­nı, bâtılın doğruluğuna veya doğrunun batıl olduğuna inan­maya zorlamaktadır. Ona öyle şekiller göstermekte ve öyle sözler söylemektedir ki, böylece onun doğru yoldan çıkması­na sebep olmaktadır. Bu rüyaların bir kısmmda da, insanla­rın vehimleri, hayalleri, korkuları, nefretleri ve hırsı canlan­maktadır. Bir başka tip rüyada ise insan, hastalığı dolayısıy­la bir takım şeyler görmektedir. Bu çeşit rüyalar bir bütün olarak ele alındığında bu rüyaları oluşturan etkenlerin Fre-ud'un teorisi ile yorumlanmasinm ve bu yolla bir netice alın­masının mümkün olmadığı görülecektir. Aynı şekilde, bun­lardan sonuç çıkarmak veya bunların anlamlarını tesbit et­mek için diğer psikologların teknikleri de yeterli değildir.

Bu kişilerin kusuru şudur: Önce ortaya bir teori atıyorlar, sonra da rüyalara ortaya sürdükleri teoriye uygun bir takım kaide ve kurallar içinde yorum getiriyorlar. Halbuki doğru yöntem, bu rüyaları bir araya getirmek ve bu tür rüya gören­lerin hayatını çok yönlü incelemek suretiyle adğâsü ahlâm'm türleri ve muhtelif durumlarda, muhtelif kişilerin, hangi sebeplerden dolayı bu tür rüyalar gördüklerini araştı­rıp ortaya koymak olmalıdır.

Sorduğunuz soruların çoğunun cevabı yukarıda verilmiş­tir. Diğer soruların cevaplarına gelince: İslâm'ın rüya hak­kındaki görüşü sadece Kur'an-ı Kerim ve sahih hadislerden öğrenilebilir. İslâm düşünürleri tarafından ileri sürülen gö­rüş ve düşünceleri onların kendi kanaatları olarak değerlendinmelisiniz.

Rüyanın doğruluğu ile zaman arasında özel bir ilginin ol­duğunu söyleyebilmek için zahirde mantıklı hiçbir sebep

mevcut değildir.

Doğru rüyayı (rüyay-ı sâdıka) nübüvvetin bölümlerinden biri olarak nitelendirmenin iki anlamı vardır: Birinci anla­mına göre peygamberlerin rüyaları vahiy niteliğindedir, adğâsü ahlam türünden değildir. İkinci anlamı ise, doğru rü­ya; beşeri istekler, irade veya şuurun engel olmadığı durum­larda, insan ruhu ile, yüce âlem arasındaki bağlantının bir sonucu olarak ortaya çıktığı için; bu türden bir rüya ile, pey­gamberlerin kalbi ile ilham yoluyla kurulan bağ arasında bir dereceye kadar benzerlikten söz edilebilir. [13]

 

Rüya İle Amel Etmek

 

Soru:

 

Ben, geçen Cuma namazından sonra uyumuşum. Rü­yamda beyaz elbise giymiş iki yaşlı muhterem zat gördüm.

Bana doğru yaklaşınca bir de baktım ki, bunlardan biri hocaefendi, diğeri de kendisinden daha yaşlı olan .hocae fendi idi. Yaşlıca olanı beni yanına çağırdı ve dedi ki:

"Sen Cemaat-i İslâmînin lideri Mevlânâ Mevdûdi'yi des­teklemekten vazgeç". O arada uyanmışım. O günden beri te­reddüt içindeyim. Çünkü ben kendisine hayranım ve Cema­at-i- İslâmı yi de Allah için destekliyorum.

Bu konuda zâtıâlinizden birşeyler yazmanızı rica ediyorum.

 

Cevap:

 

Bu konuda size tavsiyede bulunmak benim için zordur. Bu rüyaya göre hareket edip etmemeye siz karar vereceksi­niz. Ben, uyanık bir vaziyette, akim ve bilimin ışığı altında karar vermemiz ve bir sonuca ulaşmamız gereken konular­da, karmakarışık rüyalar, vehimler ve şeytanın verdiği ves­veselerle hareket etmeyi doğru bulmuyorum. Gördüğünüz rüya sıradan ve nitelik olarak basit türden bir rüyadır. Kadı yanilerden olan bir çok insan, benzeri ve hatta daha beter saptırıcı ve yanıltıcı rüyalarına uymaları sebebiyle haktan uzaklaşmışlardır. Çünkü Kadiyanilik, felsefesini bu inanç üzerine oturtmuştur.[14]

 

Allah'ı Zikir Ve Keyfiyeti

 

Soru:

 

Zikr-i ilâhî'nin sünnete uygun olup olmadığı konusunda zihnimde bazı tereddütler uyanmaktadır. Hz. Abdullah b. Mes'ud (r.a), bazı talebelerinin zikr-i ilâhî için belirli bir yer­de toplandıklarını görünce onlara kızmış ve "siz hidayete Rasûlullah'ın kerim ashabından daha mı yakınsınız" diye çıkışmıştır.

Bir başka rivayete göre İbn Mes'ud (r.a) şöyle buyurmuş­tur: "Raşûlullah (s.a) zamanında ben bu şekilde bir zikir gör­medim. Böyle bir yolu nereden çıkarıyorsunuz?"

Öte yandan toplu zikrin faziletinden bahseden bir çok ha­disler de mevcuttur. Meselâ, Hz. Enes (r.a) şöyle rivayet edi­yor: "Raşûlullah (s.a) zikir için oluşan halkaları cennetin bahçelerine benzetmiştir." Hz. Ebu Sa'd'ın (r.a) rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Zikr-i ilâhi için bir araya gelen hiçbir topluluk yoktur ki, melekler onla­rın etrafını çevrelememiş ve onlara rahmet yağdırmamış ol­sun. "

Aynı şekilde Buharı ve Müslim'in kitaplarında da şu ha-dis-i şerif nakdelimektedir:

"Melekler zikr~i ilâhî için toplanan meclisleri ararlar ve onlarla birlikte otururlar."

Bu hadisler nazarı dikkate alındığında zikir meclisleri­nin bidat olduğunu söylemek zordur.

Rasûlullah'ın (s.a) buyrukları yanında, Hz. İbn Mes'ud'un (r.a) sözlerini nasıl anlamamız gerektiğini açıklar mısınız?

 

Cevap:

 

Zikir kelimesi birçok anlamlara gelmekte, değişik şeyi için kullanılmaktadır.

Sözünü ettiğiniz anlam dışında, bir başka anlamı da Al­lah'ı tefekkür ve gönülden anmaktır. Bir diğer mânâsı da, oturup kalkarken, her durumda, her vesileyle Allah'ın ismi­ni anmaktır. Meselâ; elhamdülillah, maşaallah, inşaallah, sübhanallah vs. demek, gece-gündüz muhtelif durumlarda Allah'a dua etmek, sohbetlerde Allah'ın verdiği nimetlerden, O'nun hikmetlerinden, sıfatlarından, buyruk ve yasakların­dan söz etmektir.

Üçüncü mânâsı, Kur'an-ı Kerim'in ve şeriatın emirlerini gerek ders verme, gerekse toplu müzakere şeklinde veya va­az ve demeçlerde beyan etmektir.

Dördüncü mânâsı ise teşbih, tehlil ve tekbir anlamına ge­lir. Raşûlullah (s.a) tarafından övülüp takdir edilen zikir halkaları ve zikir meclisleri üçüncü grupta zikredilen mec­lislerdir. Abdullah ibn Mes'ud un (r.a) hoşnutsuzluk ifade et­tiği şeyden kasıt ise dördüncü grupta anlatılan zikir şeklidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) zamanında grup oluşturarak teşbih ve tehlil ile sesli zikir yapmak adeti yoktu. Raşûlullah (s.a) böyle bir tavsiyede bulunmamış, sahabe-i kiram da böy­le bir uygulama yapmamıştı.

Malumdur ki, ilk iki maddede zikredilen zikir türleri de halkalar oluşturularak yapılmamıştır ve asla o şekilde yapı­lacağı anlamına gelmez. Bunlar ancak ferdî olarak yapılan zikirlerden olabilir.[15]

 

Bir Kadının Hicaba İtirazına Cevap

 

Soru:

 

Ben "Risale-i Diniyyât" adlı kitabınızın ingilizce tercü­mesini okuyordum. Kitabın 182. sayfasına kadar bütün ko­nularda görüşbirliği içindeyim. Bu sayfada şu pasajı gör­düm: "Eğer kadınlar evden çıkmak zorunda kalırlarsa, basit bir kıyafet giyerek vücutlarım güzelce kapatıp dışarıya çık­malıdırlar. Yüz ve ellerini açık bırakmak zorunda değillerse, bunları da saklamahdırlar."

İki sayfa sonra ise şöyle bir ifadenizle karşılaştım: "Her­hangi bir kadın kocası dışmda hiçbir erkeğin yanmda, elleri ve yüzü hariç vücudunun hiçbir yerini açmamalıdır. Velevki yanındakiler yakın akrabaları olsun."

İfadeleriniz arasında çelişkiler olduğunu öncelikle belirt­meliyim. Ayrıca her iki ifadenizin de Nûr Sûresinin 31. aye­tine ve Rasûlullah'ın (s.a) hadislerine aykırı olduğu kanaati­ni taşıyorum. Hadis-i şerife göre Hz. Peygamber (s.a) Hz. Es­ma ya (r.a) şöyle demişti:

"Bir kız çocuğu buluğ çağına eriştiği zaman elleri ve yüzü hariç vücudunun herhangi bir yeri gözükmemelidir."

Kitabınızın sonuna doğru şöyle yazıyorsunuz: "Şeriatın kanunları herhangi bir milletin veya herhangi bir çağın gele­neklerine dayanmamaktadır ve belirli bir millet ile belirli bir çağın insanları için değildir. Bütün insanlar ve bütün çağlar içindir". Fakat Kurana baktığımız zaman örtünün ancak örf ve adetten ibaret olduğunu ve bunun İslâm'ın buyrukları ile alâakası olmadığını açıkça görürüz.

Siz, İslâm kanunlarını yanlış yorumlayarak birçok insa­nın İslâm'dan uzaklaşmasına neden olduğunuzun farkında mısınız?

İslâm'ı çağımızın gençlerinin kabul etmekten kaçınacak­ları bir tarzda ortaya koymamalıyız. İslâm tarafından konan kısıtlamaların ötesinde kendimizden de bazı kısıtlamalar koymaya hakkımız var mı?

(Not: Bu Amerika'dan bir müslüman kadın tarafından gönderilen İngilizce mektubun tercümesidir.)

 

Cevap:

 

Ben açık sözlülüğünüze saygı gösteriyorum. Kanaatimce siz söylediklerimi iyice anlamadınız. 182 ve 183. sayfalarda yazdıklarımda herhangi bir çelişki bulunmamaktadır. Ka­dın için şeriatın buyrukları üç kısımdan oluşmaktadır:

1. Kadının, kocası dışında kimsenin önünde, yüzü, ve elle­ri hariç vücudunun diğer bölümlerini açmaması gerekir. Çünkü bunlar setr'dir (örtü) ve setrde sadece kocanın önün­de açılabilir.

2. Kadın, 24. Sûre'nin 31. ayetinde zikredilen akrabaları­nın huzuruna yüzü ve elleri açık ve de zînet eşyası ile çıkabilir.[16]

3. Yukarıda sözü geçen ayetlerde beyan edilen akrabalar dışındaki bütün yabancı erkekler karşısında kadın yüzünü de zînet eşyalarını da saklamahdır. Bu da 33. Sûre'nin 53-55 ve 59. ayetlerinde anlatılmıştır.[17]

İngilizce'ye çeviri yapan mütercimler bu ayetlerin tercü­mesini yaparken tam karşılığını veremediklerinden genelde hata yapıyorlar. Fakat siz Arapça biliyorsanız, ayetleri

Arapça aslından okuyarak incelemelisiniz.

Bunları okuduğunuzda Kur'an-ı Kerimin kocalar, akra­balar ve yabancı erkekler hakkında kadınlar için ayrı ayrı hükümler koyup sınırlamalar getirdiğini ve yabancı erkek­lerden saklanmaları için bütün bedenlerini örtmelerini em­rettiğini açıkça göreceksiniz.

Örtünün sadece toplumun geleneğine dayandığı yolun­daki düşünceniz de doğru değildir. Kur'an-ı Kerim nazil ol­madan önce, Araplar hicab (Örtü ve tesettür) kavramına ke­sinlikle vakıf değillerdi. Bu kaide ilk önce Kur'an-ı Kerim ta­rafından konuldu. Bilahare örtü müslümanlar arasında bir gelenek halini almıştır. Ne önceden ne de şimdi, müslüman­lar dışında hiçbir millet buna bağlı kalmamıştır.

Bu durumda müslümanlarca yaygın biçimde uygulanan tesettür sizce hâlâ bir gelenek olarak değerlendirilebilir mi? Gereksiz sınırlamalar getirmeye kimsenin hakkı olmadı­ğına dair düşünceniz doğrudur, fakat hiçbir müslüman da çağdaşlık kompleksine kapılarak Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin getirdiği kısıtlamaları kaldırmaya yeltenmemeli­dir. Urduca bilip bilmediğinizi bilemiyorum. Urduca kitap­ları okuyabiliyorsanız "Hicab" isimli eserimle Nûr ve Ahzâb Sûrelerinin tefsirlerim okumanızı tavsiye edebilirim. Eğer bunları okuma imkanı bulabilirseniz tesettüre ait hükümle­rin Kur'an-ı Kerim'in hangi ayetlerine ve Rasulullah'ın (s.a) hangi hadislerine dayandığını öğrenebilirsiniz.

Ayrıca bu hüküm ve sınırlamaların sonradan insanlar ta­ralından mı ortaya atıldığını, yoksa Allah ve Rasûlü

 

Cevap:

 

Şeriatte, mescidlerin inşası için belli bir mimari tarzı be­lirlenmemiştir. Onun için özel bir tarza dayanarak mescid yapmak ne farzdır ne de yasaktır. Söz konusu yazı sahibinin, bütün mescidler Hz. Muhammed (s.a) tarafından yapılan Mescid-i Nebevi nin stiline göre yapılmalıdır şeklindeki dü­şüncesi doğru değildir. Müslümanların yaşadığı ülkelerin her birinde, mescidler inşa edilirken, çeşitli modeller uygu­lanmıştır. Bu değişik modellerin uygulanmasında dikkat edilen hususlar, o ülke veya bölgede mescid olarak inşa edi­len binaların diğer yapılardan farklı olması, uzaktan görün­düğünde mescid olduğunun anlaşılabilmesi ve namaz vakti girdiğinde aranmaksızın kolayca bulanibilir olmasıdır.

Aynı kaideye göre, dünyanın çeşitli ülkelerinde o ülkenin şartlarına uygun özel bir mimari tarzı uygulanmakta ve bu özellikleriyle mescidler diğer ülkelerde bulunan mescidler-den ayrılmaktadırlar. Bizim ülkemizde de genelde mescidle­rin tek tip mimarî tarzı revaçtadır. Bunu kaldırarak, tama-miyle değişik mimarî bir üslup kullanmak ve bunun için de Mescid-i Nebevinin başlangıçtaki üslûbunu- delil olarak ileri sürmek gereksizdir.

Hz. Peygamber'in (s.a), hutbe esnasında cemaatin hatibi rahatça görebilmeleri için Mescid-i Nevebî'de ağaçtan bir minber yaptığı herkesçe bilinen bir hakikattir.

Mihrab ise üç mülahazadan dolayı konulmaktadır: Birin­cisi; Önde sadece imam bulunduğu ve tek bir şahıs için bir saf­lık yer bırakmamak amacıyla kendisine Ön tarafta ilave bir yer ayrılmaktadır. İkincisi; mihrab sayesinde imamın sesi­nin tâ arka saftakilere kadar ulaştırılması imkânı sağlan­mış oluyor. Üçüncüsü; mihrab mescidin belli başlı özellikle­rinden biridir. Herhangi bir yapıya dışarıdan baktığınızda, mihrabın oluşturduğu çıkıntı sebebiyle, onun mescid oldu­ğunu hemen anlarsınız. Mescidlerin minareleri de aynı mas­lahattan dolayı yapılır.[18]

 

İlim Yoluyla İhanet

 

Soru:

 

Mahmud Abbasi'nin "Tahkîk-i Mezîd" adlı kitabından birkaç alıntı sunuyorum. Bu kitapta yazılanların ne derece doğru olduğunu açıklamanızı rica ediyorum. Sorun şurada­dır: Siyer yazarlarının hepsi, Hz. Muhammed'in (s.a) dedesi­nin vefatından sonra amcası Ebu Talib'in himayesine girdi­ğini yazmaktadır. Fakat Mahmud Abbasi değişik şeyler ileri sürmektedir.

Kitabının 125. sayfasında şöyle diyor: "Abdulmuttalib'in vefatından sonra onun dokuz oğlu hayatta idi. Zübeyir en bü­yükleri idi. Kureyş'in geleneklerine göre bu zât babasının halefi seçildi ve Abdulnıuttalib de onu vekil tayin etmişti."

"Zübeyir şairdi. Ağırbaşlı bir kimseydi. Abdulmuttalib de onu yerine tavsiye etmişti.[19]

Yine 125. sayfada "Zübeyr, Ebu Talib ve Hz. Muham­med'in (s.a) babası Abdullah, aynı annenin üç öz oğludur" de­mektedir.

125 ve 126. sayfalarda "eski tarihçilerden Ebu Cafer Mu-hammed b. Habib (Ölüm Tarihi H. 245) "Kitabul Meccer" adlı eserinde "Yöneticiler Kureyştendir, Sonra da Ben-i Ha-şim'den" başlığı altında, yaşadıkları dönemde yönetici ve başkan olmuş bütün Kureyş ailelerinin listesini verirken, Beni Haşim'den Abdulmuttalib'in hemen arkasından Zübe­yir b. Abdulmuttalib'i, daha sonra da Zübeyir'in kardeşi Ebu Talib'in adlarını vermektedir" demektedir.

Daha sonra görüşlerini şu şekilde sıralamaktadır: 126. sayfada: "Abdulmuttalib iyi niyet ve temiz vasıfla­rından dolayı oğlu Zübeyir'le övünürdü, ölürken de onu ken­di yerine halef bıraktı."

126 ve 127. sayfalarda: "Hüful-füdûl, Kureyş kabilesinin kolları ile diğer kabileler arasında yapılmış bir andlaşmadır. Bu andlaşma onların gayretleriyle Abdullah biaCeda'nm evinde toplanarak aralarında yaptıkları bir andlaşmay "Hz. Peygamber (s.a) o sırada, amcası Zübeyir'le birlikte oradaydı. Muhtelif rivayetlere göre, Hz. Muhammed (s.a) o vakitler 18-20 yaşlarındaydı."

128. sayfada: "Hz. Muhammed (s.a) dedesinin vefatından sonra amcası Zübeyir b. Abdulmuttalib'in gözetiminde kaldı. Zübeyir ve eşi Atika b. Ebi Veheb b. Anır bin Aid b. İmran b. Mahzûm onu kendi çocuklarından daha fazla sevgiyle yetiş­tirdiler."

132. sayfada: "Zübeyir b. Abdulmuttalib'in ölümünden sonra Hz. Muhammed (s.a) başka amca veya akrabanın vela­yetine geçmeyecek kadar büyümüştü."

 

Cevap:

 

Mahmud Abbasî en meşhur ve en sahih rivayetleri redde­derek kendini tatmin için zayıf rivayetler peşine düşmeyi ve bu zayıf rivayetleri de saptırarak kendi amacına uydurmayı alışkanlık edinmiştir. Zübeyir b. Abdulmuttalib hakkındaki rivayetleri İbn Sa'd'dan nakletmiştir. Halbuki İbn Sa'd "Tabakât" adlı eserinin 119. sayfasında, Abdülmuttalib'den sonra Hz. Muhammed'in (s.a) bakımım Ebu Talib'in üstlen­diğini ve onu evlatlarından daha fazla sevdiğini yazmakta­dır. Bir önceki sayfada, yâni; 118. sayfada ise yine İbn Sa'd, Abdulmuttalib'in vefatı esnasında Ebu Talib'e Hz. Muham­medi (s.a) himayesi altına almasını vasiyet ettiğini yazmak­tadır.

Bütün muhaddisler, tarihçiler ve sîret yazarları bu görü­şü paylaşmaktadırlar. Mahmud Abbasî'nin ilmi hiyanetine şaşmamak elde değil. Çünkü bütün rivayetleri değiştirmek­te, alt-üst etmektedir. Meselâ; onun İbn Sa'd'dan naklettiği Abdulmuttalib'in vasiyeti olayı aslında şöyledir: Abdulmut­talib, Huzaaoğulları ile vardığı Hılf andlaşması gereği Ab­dulmuttalib oğlu Zübeyir'e bu andlaşmaya bağlı kalmasını vasiyet etmiştir. Zübeyir Ebu Talib'e; Ebu Talib de oğlu Ab-bas'a aynı vasiyeti yapmıştır.

Mahmud Abbasî'nin delil olarak gösterdiği Cafer Mu­hammed b. Habib, Abdulmuttalib'ten sonra Zübeyir'in Hz. Peygamberi (s.a) himayesi altına aldığını değil, kabile yönetiminin başına geçtiğini yazmıştır.

Bu örneklerden sonra Mahmud Abbasî'nin ne kadar gü­venilir biri olduğunu kolayca anlamanız mümkündür.[20]

 

Hz. Muhammed'in (S.A) Doğum Ve Vefat Tarihi

 

Hz. Muhammed'in (s.a) doğum ve vefat tarihi konusunda ehl-i sünnet ve'l cemaat'in inancı 12 Rabîulevvel olmasına rağmen, şiîlerin farklı bir kanaate sahip olmaları beni son derece huzursuz etmektedir.

Şiîlere göre Hz. Muhammed'in (s.a) doğum tarihi 17 Rabîulevvel, vefat tarihi de 28 Safer olarak kabul edilmekte­dir.

Bu görüş ayrılığı nasıl ve ne zaman ortaya çıktı? Halbuki Hz. Muhammed'in (s.a) vefatına ehl-i beyt'te sahabe-i kiram da şahit olmuşlardır. Ehl-i beyt'in ve sahabe-i kiram'ın kendi dönemlerinde Hz. Peygamberin (s.a) vefatı ile ilgili davra­nışları nasıldı?

Konuyla ilgili açıklamalarınızı büyük bir sabırsızlık içe­risinde bekliyorum.

 

Cevap:

 

Ehl-i sünnet'in rivayetlerinde Hz. Muhammed'in (s.a) do­ğum ve vefat tarihinin Rabîulevvel ayının Pazartesi günü ol­duğunda ittifak vardır. Ancak tarihi konusunda ihtilaf edil­miştir. Söz konusu doğum tarihi için bazıları 2, bazıları 8, ba­zıları 12, bazıları ise 17 tarihini ileri sürmektedirler. Fakat ehl-i sünnet'e göre yaygın tarih 12 Rabîulevvel'dir. Aynı şe­kilde vefat tarihi için bazıları Rabîulevverin l'i bazıları 2'si, bazıları da 10'u demektedirler. Fakat ehl-i sünnet'e göre en yaygın tarih yine 12 Rabîulevvel'dir. Ehl-i sünnet'in rivayet­lerine göre Hz. Muhammed'in (s.a) doğumu ve vefatıüe ilgili olarak ne sahabe-i kiram'ın ve ne de ehl-i beyt'in herhangi bir uygulaması vardı. Bununla ilgili herhangi bir tören de düzeni emezl erdi.

Şiîler arasında meşhur olan ve makbul addedilen "Usûlü Kâfi" adlı eserde Hz. Peygamberin (s.a) doğum ve vefat ta­rihlerinin her ikisi için de 12 Rabîulevvel tarihi verilmiştir. Fakat şiî alimler şu görüşü paylaşmaktadırlar; Doğum tari­hi 17 Rabîulevvel, vefat tarihi de 28 Safer'dir.

Bildiğim kadarıyla, ehl-i beyt imamları da Hz. Muham­med'in (s.a) doğum ve vefat yıldönümünde herhangi bir tö­ren tertip etmezlerdi.

Tarihlerdeki bu görüş ayrılıklarının nasıl ve ne zaman or­taya çıktığını belirlemek zordur.[21]

 

Mekkeliler Arasında Akrabalık Ve Hz. Ömer'in (R.A) İslâm'ı Kabulü Sırasındaki Müslüman Adedi

 

Soru:

 

1. Tercüman'ul Kur'ân'ın Temmuz 1976 sayısının 12. sayfasında "Habeşistan Göçmenlerinin 47 Nolu Listesi"nde Ayyaş b. Rabia ismi verildikten sonra, parantez içinde onun Ebu Cehil'in kardeşi olduğu ifade ediliyor. 15. sayfadaki "Mekke'de Bu Göçe Tepki"başlıklı yazıda Hz. Ayyaşın Ebu Cehil'in amcasının oğlu olduğu yazılıyor. 17. sayfada ise Hz. Ayyaş, Abdullah b. Rabia'mn öz kardeşi, 22. sayfada da Hz. Ayyaş'ın Ebu Cehü'in ana bir kardeşi olduğu yazılıyor.

Acaba Hz. Ayyaş'ın, Ebu Cehil'in amcazadesi ve ana bir kardeşi olduğu doğru mudur?

2. Tercüman'ul Kur'ânm Ağustos 1976 sayısının 19. sayfasında   Hz.    Ömer'in    şu   sözü    aktarılmıştır: "Rasûlullah'ın (s.a) yanında 39 kişi vardı. Ben de katılınca 40 kişi olduk." Siz bu söze, "Hz. Ömer (r.a) müslüman olduğu vakit müslümanlardan ancak 39 kişiyi tanıdığı için böyle söylemiştir. Yoksa müslüman olmuş pek çok insan vardı, fa­kat imanlarını açığa vurmadıklarından sayıları bilinmiyor­du" şeklinde bir açıklama getiriyorsunuz.

Üç senelik gizli hareket sırasında 33 kişinin müslüman olduğu hususu burada dikkat çekicidir. Sonradan açıkça İslâm'ı tebliğ çalışmaları yapıldı. Halk giderek çoğalan bir hızla müslüman olmaya başlayınca, kâfirlerin muhalefeti yoğunlaştı. Ve bi'setin 5-6. yıllarında 103 sahabe iki aşama­da Habeşistan'a hicret etmek zorunda kaldı. Bir müddet son­ra bazıları Mekke'ye geri döndüler.

Bu hicretten sonra Mekke'de kıyamet koptu. Bu muha­cirlerin arasında Hz. Ömer'in (r.a) kabilesi Beni Adiye men­sup kişiler de bulunuyordu. Bu hicretten Hz. Ömer de etki­lendi. Dolayısıyla, İslâm dinini kabul ettiği halde bunu açık­lamamış insanların varlığı hakkında Hz. Ömer'in (r.a) bilgi­sinin olmaması mümkündür. Fakat nasıl olur da olup biten herşeyden haberdar olan Ömer (r.a) gibi bir kimsenin hicret edip Habeşistan'da kalan çok sayıdaki müslüman varlığın­dan haberi olmaz?

Hz. Ömer (r.a) bu sözüyle, kendisi İslâm dinini kabul et­mek için Erkam'ın evine gittiğinde orada 39 kişinin bulun­duğunu, kendisinin de katılmasıyla bu sayının 40'a ulaştığı­nı kasdetmiş olmasın? Bu insanlar iki sıra halinde Kabe'ye doğru yürüdüler. Birinci sıranın başında Hz. Hamza (r.a), di­ğer sırada da Hz. Ömer (r.a) bulunuyordu. O sıralarda Mek­ke'de 10 tane de müslüman kadın vardı. Diğer kadın sahabi-ler muhacir olarak Habeşistan'da ikamet etmekteydiler.

 

Cevap:

 

Birinci sorunuzun cevabı şudur: Hz. Ayyaş b. Ebi Rabia hem Ebu Cehil'in amcasının oğlu, hem de ana bir kardeşi idi. Bu ailenin akrabalıklarım iyice kavramanız lâzım. Çünkü, bu ailenin İslâm'ın ilk dönem tarihi ile yakın ilişkisi vardır.

Mahzumoğullarının reisi Muğira b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm'un tarihimizle özel ilişkisi olan oğulları şunlardır:

1. Velid b. Muğira (Hz. Halid b. Velid'in babası.)

2. Hişam b. Muğira (Onun kızı Hanteme Hz. Ömer'in an­nesi idi.)

3. Hişam b. Muğira (Ebu Cehil ile Haris'in babası.)

4. Ebu Ümeyye b. Muğira (Hz. Ümmü Seleme1 nin babası.)

5. Ebu Rabia b. Muğira. Bu kişi, kardeşi Hişam'dan son­ra onun karısı Esma binti Muharribe (Ebu Cehil ile Haris'in annesi) ile nikahlandı.

Bu izdivaçtan Hz. Ayyaş b. Ebi Rabia dünyaya geldi. Do­layısıyla Hz. Ayyaş (r.a) Ebu Cehil'in ana bir kardeşi ve aynı zamanda amcasının oğlu idi.

Aynı aileden Muğira'nın kardeşi Esad b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm'un oğlu Abdümenaf, Hz. Erkanım (r.a) ba­bası idi. İslâm tarihinde "Dar'ül Erkam" olarak meşhur olan ev, işte bu Erkam'ın evidir.

Muğira'mn diğer kardeşi Hilal b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm'un oğlu Abdulesed, Ebu Seleme'nin (müminlerin annesi Hz. Ümmü Seleme'nin ilk kocası) babası idi.

İkinci sorunuzun cevabı kanaatimce şöyledir:

Habeşistan'a hicretten sonra Mekke'de kalan müslü-manlarm hepsi Erkanım evine sığmmamıştır. Bunlardan bazıları İslamiyet'i kabul ettiklerini saklamışlardır. Bir kıs­mı da Hz. Muhammed'le (s.a) birlikte Erkam'ın evinde bulu­nuyorlardı. Hz. Ömer (r.a) bunları işaretle 39 kişi oldukları­nı, kendisi ile birlikte 40'a ulaştıklarını söylemiştir.[22]

 

İlmî Bir Terimin Tercümesine Yapılan İtiraz

 

Soru:

 

Ben dikkatinizi bir tercüme hatasına çekmek istiyorum. Tercüman'ul Kur'ârim Ocak 1977 sayısında "Resâil ve Mesâil" başlıklı yazıda "tek hücreli molekül" (unicellular molecule) ifadesini kullanıyorsunuz. Oysa bu doğru değildir. Biyoloji bilimine göre bütün canlı varlıklar hücrelerden (cells) oluşur. Her canlı hücre de ise enerji sağlayan ve yeni­leme işlevini yürüten birçok türden milyonlarca molekül (molecules) bulunmakta olduğu bilinen bir şeydir. Bu mole­küller kimyasal bileşikler (chemical unist)dir.

Eğer bir hücrede milyonlarca molekül bulunuyorsa o za­man sizin "unicellular molecule" ifadesini "tek hücreli mole­kül" şeklinde tercüme etmeniz kesinlikle yanlıştır. Bilimle ilgili hiçbir kitapta sizin yaptığınız bu tercümeyi bulmanız mümkün değildir.

Şüphesiz bazı ilkel ve tek hücreden oluşan canlı varlıklar mevcuttur. Örneğin; eğer siz virüsü kastediyorsanız, o za­man "tek hücreli canlı" (unicellular organismas) şeklinde tercüme etmelisiniz. Genelde virüslerin yapısında sadece bir tek DNA molekülü bulunmaktadır. Buna biz tek moleküllü hücre (unimolecular cells) diyebiliriz.

Bu tercüme hatası, Tefhim'ulKur'ân \rv ikinci cildindeki evrim teorisi üzerine yapılan tartışmalarda da mevcuttur. Siz orada "kurtçuk" tabirini kullanmışınız.

 

Cevap:

 

Dikkatimi bir hataya çektiğiniz için size teşekkür ede­rim.

Biyoloji ilmine göre, hayvani veya nebatî bütün canlı or­ganizmaların pekçok hücrelerden, her bir hücrenin de sayı­sız moleküllerden oluştuğu doğrudur. Fakat aynı bilime gö­re, Allah'ın yarattığı varlıklar içerisinde, gelişmiş düzeydeki bitkiler ile hayvanların hücrelerine benzeyen, tek hücreden oluşmuş organizmalar da vardır. Böyle organizmalara ge­nelde "tek hücreliler" (unicellular) denilmektedir.

Organizma tek hücreli veya çok hücreli bir yapıya sahip olsa da hücre her cismin en küçük birimi olduğundan ve ha­yat taşıyıcı maddenin tüm Özelliklerini bünyesinde taşıdı­ğından dolayı, bazı yönlerden hayat taşıyıcı molekül (mole-cule of livingmatter) olarak nitelendirilebilir. Konuyla ilgili geniş bilgiyi 1967 baskılı Ansiklopedia Britanica'mn 2. cildi­nin 655. sayfasında bulup, inceleyebilirsiniz.

Virüslerin çoğunlukla bir tek DNA molekülünden oluştu­ğunu ve bunlara "tek moleküllü hücreler" (unimolecular cells) denildiğini kendiniz de yazıyorsunuz.

Bu durumda her canlı, "hücrede bir çok türden milyonlar­ca molekül bulunmaktadır" şeklinde ifade ettiğiniz genel ka­ide kendiliğinden çürütülmüş olmaktadır.

Burada, "tek moleküllü hücre" (unimolecular cells) ile "tek hücreli molekül" (unicelullar molecule) arasında söz­cüklerin yer değiştirmesi dışında nasıl bir fark olduğu soru­su akla gelmektedir. Her iki durumda da bir tek molekülden oluşan canlı bir hücrenin varlığından söz edilmektedir. Siz buna ister "tek hücreli molekül", isterseniz "tek moleküllü hücre" deyin değişen bir şey yoktur.

Tefhim'ul Kur'ân \n ikinci cildinde kullandığım "kurtçuk" sözcüğünden kastım, sizin "canlı" diye nitelendirdiği­niz tek hücreli canlı moleküldür.[23]

 

Fakirliğin Anlamı

 

Soru:

 

Merhum Allâme İkbâl (Pakistan'ın milli şairi) manzume­lerinde sık sık "fakr" sözcüğü kullanmıştır. Ben onun bu ko­nudaki manzumelerini bir araya toplayıp derlemek düşün­cesindeyim.

Sizce fakr'dan kastı nedir?

 

Cevap:

 

Fakrın lügat manası ihtiyaçtır. Fakat marifet ehlinin bundan kastı, yoksulluk ve kıtlık değil; Allah'ın dışında hiç kimseye minnet etmemek, ihtiyaç duymamaktır. İhtiyaçla­rını Allah'tan (c.c) başkasından karşılamayı uman ve servet hırsı ile başkalarına boyun büküp el açmaya yönelen insan, lügat anlamıyla fakir olabilir; fakat hakikat ehli arifler ka­tında fakir değil, dilencidir.

Gerçek fakir, herhalukârda Allah'a (c.c) güvenen, insan­lar karşısında haysiyetli, onurlu; Yaratıcı karşısında acziyet içerisinde olandır. Gerçek fakir, az veya çok, Yaratıcı ne ver-misse onunla kanaat edip şükreden; yaratılanların servet ve ihtişamında gözü olmayan kimsedir. Zira o, insanların değil; Allah'ın (c.c) fakiridir.[24]

 

İslâm Eğitim Sistemi

 

Soru:

 

1. İslâm eğitim sistemi ne anlama gelir?

2. Sizce Pakistan'ın varlığı ve istikrarı için İslâm eğitim sisteminin gereksinimi ve önemi nedir?

3. İslâm eğitim sisteminin geliştirilmesi çabalarına engel olmaya çalışan güçler hangileridir?

4. Sizce, geçen 27 sene içerisinde Pakistan, İslâm eğitim sistemine yaklaştı mı yoksa uzaklaştı mı?

5. Sizce, İslâm eğitim sistemini fiilen uygulamak için ne gibi Önlemlere ihtiyaç vardır? Bu düşüncenin kültür ve me­deniyet hayatına katkıları neler olacaktır?

6.  "Nur Han Eğitim Politikası"nm uygulanmasına kim engel oldu?

 

Cevap:

 

1. İslâm eğitim sisteminde ders programının bütün bö­lümleri İslâm usûl ve düşünceleri ışığında düzenlenir. Eği­tim ve öğretim yapanların dinî ve ahlâkî terbiyesine Özen gösterilir. Arapça ile, Kur'an ve Sünnet'in bütün buyrukları eğitim sisteminin vazgeçilmez parçaları olarak nitelendiri­lir.

2. Pakistan'ın varlığı ve istikrarı için İslâm eğitim siste­minin gereksinimi ve önemi şu hakikati kavramakla müm­kündür. Ülke ve milletin yönetimi her zaman tahsilli insan­ların, eğitim görmüş tabakanın elinde olmuş, okumamış ve­ya az okumuş zümre önderlerinin peşinden gitmiştir.

Eğitim görmüş zümrenin yoldan çıkıp yozlaşmaya başla­masıyla memleketin başına ne büyük belalar örüldüğünü izah etmeye gerek yoktur.

3. İslâm eğitim sistemi yolunda ilerlemeye en büyük en­gel böyle bir sistemden haberi olmayan ve bundan korkan hükümettir.

4. Geçen 27 senede Pakistan İslâmi eğitim sistemine doğ­ru bir adım ileri attı ise iki adım geri atmıştır.

5. İslâm eğitim sistemini uygulamak için iki çeşit önlem gereklidir.

Bunlardan biri, eğitim müesseselerinin içinde alınması gerekli Önlemler; diğeri ise, kamuoyunun baskısı ile dışarı­dan başlatılan önlemlerdir.

Her iki cephede de düzenli, güvenli ve sürekli düzenleme­ye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, hayatın bütünlüğü ger­çeğini de gözden uzak tutmamak gerekir. Binaenaleyh siya­si, sosyal ve iktisadi alanlarda İslâmî bir devrim gerçekleş­medikçe, eğitim alanındaki değişiklikler kolay ve kalıcı ola­maz.

6. "Nur Han Eğitim Politikası"n\n yürürlüğe girmesine kinûn ve neyin engel olduğu ta olarak büinmemektedir.[25]

 

ALTINCI BÖLÜM

 

Huruç Meselesinde İmam Azamın Reyi

 

Soru:

 

Huruç konusuyla ilgili önceki mektubumun yayınlanma­sına olduğu kadar, ona verilen cevaba da sevindim. Ne var ki, cevabınızı okuduğumda, İmam Azam Ebu Hanife'nin hi­lafet meselesine yaklaşımına bakışımda herhangi bir deği­şiklik olmadı. Bunun yüzden sizden istediklerimi daha geniş bir biçimde sunmayı arzu ettim. Tercüman ul Kur'ân oku­yucularının bilgilerini genişletmek amacıyla, yazdıklarımın cevaplarını dergide yayınlayacağınızı ümit ediyorum.

"Hilafet Meselesi" adlı kitabınızda İmam Azam'm hila­fetle ilgili görüşlerim açıklarken, onun; fasık ve zalim bir kimsenin imameti ile ilgili önemli ve büyük üç prensibi oldu­ğunu zikrediyorsunuz.

Birincisi: İmam Azam, fasık ve zalim bir yöneticiyle hiç­bir sosyal .çalışma yapılamaz, toplumda anarşi doğar, devlet sistemi işlemez hale gelir, bu yüzden fasık ve zalim imamın devlet başkanlığı geçersizdir diyen Mutezile ve Haricilere katılmadığı gibi, müslümanlar yönetimde bulunan o kişiye güvensin, onu değiştirmeye kalkmasın, her türlü hareketini haklı ve hakka uygun olarak benimsesin diyen Mürcie'ye de katılmaz.

O iki görüşü birleştiren uyumlu ve ölçülü bir görüş ileri sürmüş ve şöyle demiştir: Zâlim ve fâsık imamın idaresi al­tında gerçekleştirilen bütün sosyal hadiseler geçerlidir. Ge­çersiz olan hakka uygun olmayan imametin kendisidir.

İkincisi: Zalim bir idareye karşı, her müslümanm iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirme hakkı vardır. Bu sadece bir hak değil, aynı zamanda her müslümanm yerine getirmesi gereken bir farzdır.

Üçüncüsü: Böyle zalim ve fasık bir idarecinin başkanlık­ta bulunması halinde, o idareye isyan edip başkaldırmak da caizdir. Burada dikkat edilmesi gereken; başkaldırmanın anarşi ve kargaşa amacıyla değil, âdil ve muttaki bir imamı başa getirmek için olmasıdır. Bu şartları yerine getirmek kaydıyla huruç etmek (başkaldırma) caiz olmanın ötesinde bir zorunluluktur.

Bana göre, doğrudan doğruya "İmam Azam Ebu Hani-fe'ye göre, zâlim ve fâsık kimsenin imameti geçersizdir, ona göre, zâlim ve fâsık devlet başkanına başkaldırmak caizdir" demek; Hanefi mezhebinin bu konudaki görüşlerini yanlış tanıtmak anlamına gelir. Onun fasık ve zalim bir devlet baş­kanına karşı tutumu şöyle özetlenebilir: Zâlim ve fâsık bir kimse zorla ve darbe yolu ile iş başına gelmiş (idareyi zorla elinde tutan kimseye mütegallib denir), kendisine meşru şe­kilde biat edilmemiş olduğu halde, zor kullanmak suretiyle de olsa emirlerini uygulatabiliyorsa, onun idaresini kabul etmek gerekir. Böyle bir imama başkaldırmak caiz değildir. Onun yönetiminde gerçekleştirilen sosyal işler caizdir. Böy­le bir idareye başkaldırmak caiz değildir, haramdır.

Benim bu kanaatimi, Hanefî mezhebi fıkıhçılarınm aşa­ğıya aldığım görüşleri desteklemektedir:

"Devlet başkanı" (imam), toplumda söz sahibi olan öncü kişilerin biat etmeleriyle başkan olur. Kendinden önceki başkanın yerine geçmesiyle olduğu gibi, Şerh-i Mâkasıd'da anlatıldığı üzere, zor ve güç kullanarak da başkanlık maka­mına geçebilir. İmametin tesbiti, ya önceki halifenin o kim­seyi kendi yerine halef bırakmasıyla ya da ehliyet ve liyakat sahibi kimselerin biat etmeleriyle mümkündür. İmamet ma­kamına yükseltilen kimse başkanlık için gerekli olan bilgi ve yetenekten yoksun da olsa, onun imametten uzaklaştırılma­sı fitneyi çağıracaksa, kaş yapayım derken göz çıkarmamak için o kimsenin imametinin geçerli olduğuna hükmederiz. Şeriata aykırı davranmadığı sürece âdil de, zâlim de olsa devlet başkanına itaat gerekir.[26]

Adalet sıfatının devlet başkanında bulunması asıl olmak­la birlikte, bu şart onun başkanlığının geçerli olması için de­ğil, başkanlığının daha sağlam temellere oturması ve daha iyi yürümesi içindir. Bu bakımdan fâsık ve günahkâr bir kimsenin devlet başkanı olması mekruh kabul edilmiş, ama geçersiz kabul edilmemiştir. Şâmi, cilt I, sayfa 512 de şöyle denilmektedir: "Hanefî mezhebine göre, başkanlığın geçerli olması için adalet sıfatı şart değildir. Kerahetle birlikte, fâsık birinin devlet başkanlığına geçirilmesi de caizdir". Bu prensipten hareketle Hanefî mezhebince, zorbanın devlet başkanlığı geçerli sayılmıştır. "Mecburi hallerde, müteğalli-bin (gâsıbın) saltanatı geçerlidir." Fâsık kişilerle ilgili ola­rak, Ebu Hanife'nin, "ona dua edilmesi gerekir, karşı gelmek gerekmez" kanaatinde olduğu ifade edilmiştir. Bütün bu ifa­deler îbn Hümam'ın Mesira isimli eserinde zekredilmiştir. Bu ifadeler topluca değerlendirildiği zaman çıkan sonuç şu­dur: Ebu Hanife'ye göre fasık ve zalim bir devlet başkanının yönetiminde yürütülen sosyal faaliyetler caiz olduğu gibi, böyle bir başkanı görevden uzaklaştırmak da caizdir.

Fâsık ve zâlim bir başkanın yerinden indirilmesi için bu hareketin fitneye sebep olmamasına özen gösterilmelidir; çünkü onu yerinden indirmek bu şartla caizdir. Bazı Hanefî alimleri: "Zâlim ve fâsık da olsalar, devlet başkanlarına baş­kaldırmak müslümaniarm icmaî ile haramdır" derken, baş­kaldırma hareketlerinin zamanımızda sebep olduğu fitnele­ri göz önünde bulundurmuşlardır. Bunun için böyle idareci­leri sözlü olarak uyarmak yeterlidir.

Anladığım kadarıyla İmam Azam'ın müslüman isyancı­lar hakkındaki kanaati şudur: "Caiz olmayan şartlarda İslâm devlet başkanına karşı isyana katılanlar; bu cürmü iş­leyenler Öldürülür. İsyan hareketine katılmayan kimseleri Öldürmek caiz değildir. Savaşa katılmayanlar ister yetişkin erkekler olsun, ister çocuklar, ihtiyarlar, körler olsun, du­rum değişmez. Bunlardan hiçbiri Öldürülemez." Buna delil olarak kaynak gösterdiğimiz aşağıdaki Hanefi fıkıhçılarınm ifadelerini inceleyiniz:

İmam Serâhsi, Mebsûd adlı eserinin, 10. cildinin 124. sayfasında şu ifadelere yer veriyor: "Eğer müslümanlar bir kişi üzerinde ittifak ederek ve onun idaresi altında kendile­rini huzur ve emniyette hissediyor, asayişi temin edebiliyor-larsa, bu durumda başkana isyan eden müslümanlara karşı savaşmak eli silah tutan bütün müslümaniarm görevidir". İmam Serâhsi, bunlarla savaşmanın şart olduğuna dair üç delil getirmektedir:

Birinci delili:

"Eğer ikisinden biri diğerine başkaldırırsa, o başkaldı-ranla Allah'ın emrine uyancaya kadar savaşın" ayetidir.[27]

İkinci delili: Çünkü, âdil imama karşı çıkanlar müslü-manlara eziyet vermek gayesini gütmektedirler. Âdil olan imama isyan etmek, kötülüklerin en büyüğüdür. Başkaldı-ranlarla savaşmak kötülükten sakındırmak demektir. Bu ise müslümanlar üzerine farzdır.

Üçüncü delili ise: Bunlar fitneyi körüklediklerinden dola­yı onlara karşı çıkılması gerekir. Peygamber Efendimiz:

"Uyuyan fitneyi uyandırana Allah lanet etsin" buyur­muştur. Şeriat sahibinin melun diye isimlendirdiği kimse ile savaşmak gerekir.

Bu ifadelerin tamamı topluca değerlendirildiğinde isyan­cılarla savaşmanın şart olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Savaş yalnız İslâm'ın kanlarının dökülmesini mubah saydığı kim­selerle yapılabilir. Hadis-i şerif buna işaret etmektedir:

"Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun Rasûlü'dür' deyinceye kadar, insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri an kanlarını ve mallarını ben­den kurtarmış olurlar."

İsyan edenlere karşı savaşmak şart olduğuna göre, onla­rın can emniyeti ortadan kalkmış demektir. Böyle olunca da onların öldürülmelerinin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Ha­nefi alimleri bu sebeplerden dolayı, fıkhı eserlerinde asilerin öldürülmelerinin caiz olduğunu açıkça ifade etmektedirler.

Bedâi'us-Senâî kitabının yazarı, asilerle ilgili olarak şöyle yazmaktadır: "Asilerden öldürülmeleri caiz olan ve ol­mayan kimselerin tesbitine gelince: Savaşta öldürülmeleri caiz olmayan çocuklar, yaşlılar, kadınlar ve körler isyancılar arasında bulundukları zaman da öldürülemezler. Çünkü, onların öldürülmelerinin caiz oluşu, savaşmaları tehlikesi­nin önüne geçmek içindir. Bu kötülük ise savaşanlara özgü­dür. Onlar ne savaşabiliyorlar, ne de öldürüyorlar. Eğer sa­vaşa katılırlarsa o takdirde savaş esnasında da, savaştan sonra da öldürülebilirler.[28]

Fakihlerin bu açıklamalarını dikkate aldığımız zaman imam Azamın isyancılar hakkındaki görüşünün «çıkça şöy­le olduğu anlaşılıyor: Eğer devlet güçleri güç yetirir de isyan­cıları mağlup ederse, isyana katılmış bulunan reşid bütün erkekleri öldürmeye ve onların mallarına el koymaya yetki­lidir. İsyankâr müslümanların bu şartı kabul edip etmeme­leri neticeyi değiştirmez. İsyana katılan müslümanlar (bağîler) silahlarını bırakmcaya kadar bu savaş ve öldürme devam eder. Onlar silahlarını bırakınca öldürme ve savaş da sona erer.

Onların mallanılın ganimet olarak paylaştırılamayacağı malumdur. Savaş bitince ya da silahlarım bıraktıklarında mallan onlara iade edilir. "Aynı şekilde onların mallarından ele geçirilenler geri verilir. Çünkü ev dokunulmazlığı ve ha­ne güvenliği devam ettiğinden, o mallara sahip çıkılamaz.[29] Eğer fıkıhçüarm açıklamalan, Ebu Hanife'nin görüşünü tam olarak aksettiriyorsa -nitekim bizim böyle olduğuna ke­sin inancımız vardır- akıl, nasıl olur da Musul'da isyan çıka­ran müslümanların, Mansur'la ileride sana başkaldıracak olursak mallarımız ve canlarımız sana helaldir şeklinde bir anlaşma yaparak söz verdiklerini kabul eder. Bu hadise se­bebiyledir ki? alimlere, isyancıların mallarının ve canlarının caiz olup olmayacağı sorulmuş ve Mansur'un kendisinden fetva istemesi üzerine, Ebu Hanife isyancıların mal ve canla­rının kendisine helal olmadığı fetvasını vermiştir.

Bir de şu bana tuhaf gelmektedir: Siz, Şemsti11 Eimme Serâhsi'nin açıklamalarına, tarihçilerin anlattıklarına uy­madığı için, güvenilir değildir diyorsunuz. Oysa isyan gibi önemli bir meselede, fıkıh alimlerinden büyük bir fakihin ve İmam Azam gibi bir mezhep imamının görüşünü anlama ko­nusunda o mezhebe bağlı olan fıkıh âlimlerinin sözlerine da­ha çok güvenilmesi gerekir. Tarihi hadiseleri seyrine uygun olarak düzenlemek, herhangi bir mezhep imamının ictihad ve görüşlerini nakletmekten çok daha zordur. Tarihi olayla­rın dizilişinde çok daha fazla yanlış ve hata yapılma ihtimali vardır.

Serâhsi'nin Mebsûdunda naklettiği bu olayı İbn Hümam Feth'ul Kadir adlı eserinin 341. sayfasında aynen naklet-miştir. İbn Esir veya el-Kürderî'nin sözlerini bu iki müctehid imamın söylediklerine tercih etmek mümkün değildir.

 

Cevap:

 

İmam Ebu Hanife'nin, huruç (başkaldırma) konusundaki görüşü hakkında yazdıklarınıza geçmeden önce dikkatinizi çekmek istediğim bazı hususlar üzerinde durmak istiyorum.

Birincisi: Ebu Bekir Cessâs, El-Muvaffak el-Mekkî ve ibn el-Bezzâz el-Kürderî Hanefî fakihlerinden midir, değil midir? Ebu Bekir Cessâs'ın Hanefi fakihlerinin meşhurla­rından olduğunu biliyor olmalısınız. Ebu Bekir Cessâs, Ebu Sehl el-Zeccâc ve Ebu Hasan el-Kerhî'den ders almıştır. Ya­şadığı dönemde (305-370 H.) Hanefîlerin imamı olarak bili­nir ve kabul edilirdi. Ahkâmü'l Kur'âriı Hanefi fıkıh kay­nakları arasında mühim bir mevki işgal eder. El-Muvaffak el-Mekkî de (484-568 H.) Hanefi fikıhçılarındand El-Kâfdî'nin dediği gibi, "o, fıkıh ve edebiyat alanında geniş bir bilgi ve kültür birikimine sahipti". El Kürderî de Hanefi fı-kıhçılarmdan kabul edilir. Fetâuâ-i Bezzâziye, Âdâb el-Fükâha ve Muhtasar fi Beyânı Târifât el-Âhkâm erbabınca iyi tanınan meşhur eserlerindendir. Bu üç kitaba dayanarak yaptığım nakillerin değerlendirilmesi üzerinde düşünmeni­zi istiyorum.

İkincisi: Yukarıda bahsi geçen isyan olayında Zeyd b. Hüseyin ve Nefsi Zekiyye ile ilgili olarak Ebu Hanife'nin ve üç alimle birlikte diğer tarihçilerin aktardıkları hareket bi­çimini doğru ve itibar edilebilir tarihi hadiseler olarak kabul edebiliyor musunuz? Bu olayların yanlışlığını kabul ediyor­sanız, hangi delile müsteniden bunu yalanlayabiliyorsunuz? Yok eğer yanlış değilse, İmam Azam Ebu Hanife'nin görüş ve ictihadlarını anlamada onlardan istifade etme imkânı var mıdır? Böyle bir durumda İmam Azam Ebu Hanife gibi bir büyük şahsiyetin fıkhı kanaatleri ile uygulamasının birbiri­ni tutmadığı şeklinde bir anlayış zuhur edecektir ki, böyle bir anlayışı ona yakıştırmak mümkün değildir. O halde iki şeyden biri, yani; ya anlatılan bu olaylar, ya da İmam Azam Ebu Hanife'nin içtihadının nakledilmesi yanlıştır. Yapıla­cak şey İmam Azam'ın içtihadını uygulamasına uygun bir tarzda aktarmak olmalıdır.

Şemsü'l Eimme Serâhsi'nin Musul halkı ile ilgili yazdık­ları hakkında şunları söyleyebilirim: Konuyla ilgili başka bir açıklama el-Kürderî'ye aittir. El-Kürderi, sadece bir ta­rihçi değil, aynı zamanda bir fıkıh alimidir. El-Kürderi'nin yazdıkları şunlar: Mansur, fıkıh âlimlerinin önüne şu soru­yu getirmişti: "Peygamberimizin, müminler verdikleri söz­lere ve ileri sürdükleri şartlara sadıktırlar, ondan dönemez­ler buyruğu doğru değil inidir? Halbuki Musul halkı, bana is­yan etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi, ama valime isyan ettiler. O halde onların kanlarını dökmek bana caizdir."

Ebu Hanife, Mansur'un 15u sorusunu şu şekilde cevaplan­dırdı:

"Onlar sana sahibi ve mâliki olmadıkları canlarını ver­meyi şart koştular. Bu şartları yerine getirmek için onların canlarını feda etmelerine gerek yoktur. Bir adam diğerine beni Öldür dese, karşısındaki de o adamın bu isteğini erine getirerek onu öldürse, öldüren kimsenin öldürülen için kan bedeli ödemesi gerekir. Sana ait olmayan bir şey onlara şart kılınmıştır. Çünkü, müslümanın kam ancak üç sebepten dolayı helal olur. O halde sen onları öldürürsen, sana helal ol­mayan bir şekilde öldürmüş olursun. Uygulanmaya en layık olan ise Allah'ın hükmüdür.[30]

Bu yazıda hem soruyu soran, hem de fetvayı veren bu me­selenin müslümanlarla ilgili bir mesele olduğunu ortaya koymuşlardır.

 

Soru:

 

Kıymetli mektubunuzu aldım. Dikkat ve ilgimizi çektiği­niz şeyler hakkında kısaca görüşlerimi sunuyorum: Ebu Be­kir Cessâs'ın, el-Muvaffak el-Mekkî ve İbn Bezzaz el Kürderi büyük fıkıh âlimleri arasında sayılmaktadır. Aynı şekilde si­zin bahsettiğiniz Ahkâm el-Kur'ân ve diğer kitaplar da meşhur ve bilinen kitaplardır. Ama, derece ve değer açısın­dan bu zâtların rütbesi, İmam Serâhsî'nin rütbesinden (se­viyesinden) çok daha aşağılardadır. Bunun gibi, İmam Serâhsî'nin kitabı el-Meb$ûd'un derecesi ve seviyesi, Ahkâm el-Kur'ân'dan ve diğer bahsettiğiniz kitaplardan, araştırmacı Hanefî âlimlerine göre çok üstün ve çok daha yu­karı derecededir. Bunun içindir ki, fıkıh bakımından İmam Âzam'ın görüşünü tam belirlemede Serahsi'nin Mebsûd'un-daki kanaati, daha değerli ve daha güvenilirdir. Ahkâm el-Kur'ân ve diğer kitaplarda bu özellik o kadar yoktur. Büyük âlim Şamlı İbn Abidin, büyük araştırmacı İbn Kemal'den naklen fıkıhçılarm tabakaları ile ilgili yaptığı geniş açıkla­malarda İmam Serâhsi'yi üçüncü tabakada saymıştır. Bu ta­baka ise, meselelerin içtihadını yapanlar tabakasıdır. Ebu Bekir Cessas Râzî de Serâhsi'yi sadece taklitçiler tabakası olan, dördüncü tabakada saymıştır.

Bu açıklamaları gözönüne alarak, huruç (isyan) mesele­sinde İmam Azam'ın görüşünün Ahkâm el-Kur'ân ve başka tarihlerde belirtilen görüş değil, Mebsûd'da anlatılan görüş olduğu kabul edilecektir.

İmam Azamın, Zeyd b. Ali b. Hüseyin Hazretleri ve Nefsi Zekiyye'nin huruç (başkaldırma) olaylarındaki tutumlarıy­la ilgili tavrına gelince: Ben tarihi açıdan İmam Azam'ın bu konudaki tavrını yüzde yüz doğru ve haklı buluyorum. Bü­tün tarihçiler İmam Ebu Hanife'nin, Zeyd b. Ali b. Hüseyin ve Nefsî Zekiyye'nin başkaldırmalarım desteklediğinde gö-rüşbirliği halindedirler. Problem olan, bu meselenin fıkıh yönünün tarih yönünden tamamen farklı oluşudur.

Huruç (başkaldırma) ile ilgili olarak Hanefî fıkhının mu­teber bütün kaynaklarında hatta Zahir el-Rivâye kitapla­rında İmam azam'ın görüşünün; değil adaletli devlet başka­nına, zâlim ve zorba bir başkana bile başkaldırmanın caiz ol­madığı, hatta haram olduğu bildirilmiştir. Birbirine zıt bu iki açıklama karşısında, bizim ya uygulamaya dayanarak ya da tercihle amel etmemiz gerekecektir. Sorun yalnız tercih yapmakla kaldığı sürece bizim yapacağımız şey; fıkıh alim-lerince benimsenmiş prensip ve kaidelerden yola çıkarak mezhebin görüşünü tesbit ederken, fıkıh kitaplarında mez­hebin görüşlerini aktaran Hanefi fıkıhçılarımn nakillerini tarihçilerin anlattıklarına tercih etmektir. Tarihçiler ara­sından Ebu Bekir Râzî, el-Muvaffak el-Mekkî ve İbn el-Bezzâz gibi fıkıh âlimi de olanlar, liyakat ve ehliyet bakımın­dan mezhebin görüşünü asıl nakledenlerin seviyesinde ol­madıkları için, onların nakilleri diğerleri karşısında önemli ve değer verilebilir kabul edilmez. Tarihi nakil ve rivayet usûlü açısından kuvvetli olsa da, onların derecesinde ola­maz.

Eğer biz tatbik yolunu benimseyecek olursak, o zaman benim kafamda tatbikin en güzel yolu şudur: Sizin söylediği­niz gibi Zeyd b. Ali'nin başkaldırma olayı H. 122 yılının Safer ayında meydana geldiğine ve Nefsi Zekiyye'nin başkaldırma olayı da yine sizin yazdığınız gibi H. 145'te ortaya çıktığına ve imam Ebu Hanife de (r.a) İbn Kesir'in fade ettiği gibi [31] H. 15O'de vefat etmiş bulunduğuna göre İmam Âzam, Nefsi Ze­kiyye'nin başkaldırma olayından sonra en azından beş yıl daha yaşamış olacaktır. İşte bu bakımdan olabilir ki, Ebu Hanife ömrünün sonuna doğru eski görüşünü değiştirerek, huruç (başkaldırma) konusundaki yeni görüşünü "başkal­dırma ve isyan caiz değil, haramdır" diye belirlemiş ve önceki görüşünden vazgeçmiş olabilir. O da diğer hadisciler gibi, "başkaldırma caiz değil, haramdır. Kötülükleri düzeltmek için başkaldırma yerine, iyiliği emredip, kötülükten men et­me yolu seçilecektir" görüşüne inanmış olabilir. Belki de bu yüzden Molla Aliyyül Kâri (r.a): "Onlara başkaldırma mese­lesine gelince; onların hepsi fasık, zâlim kimseler de olsalar müslümanların icmâı ile (onlara başkaldırmak müslüman-lara)haram kılınmıştır" demiştir. [32]

İmam Azam'm başkaldırmayı caiz görmediği ve fıkıh bil­ginlerinin de açıkladıkları gibi müslüman isyancıların öldü­rülmesine hükmettiği yapılan bu incelemelerden anlaşıl­maktadır. Daha Önce yazdığım mektupta nakiller ve atıflar yaptığım fakihler de aynı kanaattedirler. Bence Musul halkı ile ilgili meselede İmam Serahsi ile Şeyh İbn Hümâm'm, "bu olay isyancılarla ilgili değil, müşriklerin himaye edilmeleri ile ilgilidir" sözü daha doğru bir sözdür. Çünkü İmam Azam'm görüşü isyancıların katledilmesi gerektiği yönün­dedir; onları öldürmenin caiz olmadığı şeklinde değil. El-Kürderî'nin anlattıklarına bakıldığında bu olay isyankâr müslümanlarla ilgili imiş gibi görünüyorsa da işin aslı bu­dur.

 

Cevap:

 

Yazınızı aldım. Artık bu cevapla benim ne demek istedi­ğim ve görüşümün neler olduğu tarafınızdan iyice anlaşıl­mış olacaktır kanaatindeyim.

Benim yazdıklarım İmam Azam'm bu konudaki görüşle­rinin ne olduğunu tesbit etmek olduğu halde, siz Hanefi mez­hebine mensup alimlerin görüşlerini delil olarak ortaya atı­yorsunuz. Sizin gibi ilim ve nefis terbiyesine sahip büyük bir zât için, Ebu Hanife'nin görüşü ile Hanefi mezhebinin aynı şey olmadığı gizli değildir. Ebu Hanife'nin görüşü, sadece İmam Azam'm kendi sözlerine ye hareketlerine bağlıdır. Ha­nefî mezhebine gelince: Buna, İmam Azamla birlikte, onun­la aynı görüşü paylaşan arkadaşları ve o mezhebe mensup bütün müctehidler dahildir. Ebu Hanife'ye ait olmayan pek çok görüş Hanefi mezhebinin görüşleri olarak bilinir. Hanefi mezhebi içerisindeki bütün görüşlerin onun arkadaşları ta­rafından ortaya konduğunda da bir kesinlik yoktur. Öyle ic-tihadlar mevcuttur ki, Hanefî mezhebinin fetvasına, İmam Azam'm görüşüne bile aykırıdır.

Birinci dereceden fakih olmamalarına rağmen Ebu Bekir Cessâs, el-Muvaffak el-Mekkî ve îbn'ül Bezzaz (rh.a), mez­heplerinin en büyük imamı olan Ebu Hanife'nin kendi içti­hadına aykırı olan söz ve davranışları araştırıp incelemeden ona yakıştıracak kadar fıkıh bilgisinden yoksun değillerdir. Özellikle Cessâs (rh.a) İmam Azam'a çok yakın bir dönemde yaşamıştır. Cessâs, İmam Azâm'm vefatından sadece 155 sene sonra dünyaya gelmiştir. O, Bağdat'ta, aralarında İmam Azam Ebu Hanife Ekolünün görüşlerini belirten riva­yetlerin tam olarak korunduğu Hanefî mezhebinin büyük âlimleri ile ilişki kurmuştu. Eğer İmam Azam'a yanlış bir söz ve ictihad yakıştırılmış olsaydı, Hâtıbü'l Leyi, Ahkam'ul Kur'ân gibi fıkıhla ilgili önemli eserlerde, onu nakleden biri çıkardı. Eğer İmam Azam'm o görüşten vazgeçtiği sabit ol­saydı, ne bundan habersiz kalınırdı ne de onu gizlerlerdi.

İmam Azam'ın Önceki içtihadından vazgeçtiği yolundaki tahminiz şu açıdan da geçersizdir: Eğer o bu görüşünden vaz­geçmiş olsaydı, Halife Mansur onu hayatıyla tehdit etmez; aksine bu görüşü sebebiyle dost olurdu. Buna ilaveten hiç kimse, ima ve işaretle dahi İmam Azam'm Nefsi Zekiyye'nin başkaldırmasına katılmayı uygun görmediği şeklinde bir ifade kullanmamıştır.

imam Azam'ın bu konudaki görüş ve kanaatlerinin ken­disinden nakledilen söz ve tavırlarda belirtilen şekilde oldu­ğunda tereddüt yoktur. Şüphesiz Hanefî mezhebi, daha son­ra sizin naklettiğiniz şekilde kararlaşmıştır. Bu görüşlerin mezhep haline gelmesinin sebebi şudur; Ebu Hanife döne­minde hadiscilerden bir grup tarafından benimsenen bu gö­rüş bunu daha önceki yazımda da nakletmiştim. Yazıda Evzâi'ye atıfta bulunulmuştu.) İkinci yüzyılın sonlarından itibaren ehl-i sünnet ve'l cemaata mensup bütün gruplar ta­rafından benimsendi. Eş'arî kelamcılar Mutezileye karşı bu fikri savundular. Gerçekte bu görüş kesin nasslara dayandığından benimsenmiş değildir. Huruç (başkaldırma) sırasın­da yaşanan tecrübelerin bu görüşün benimsenmesinde bü­yük payı olmuştur. Fıkıh bilginleri tarafından anlatılan ne varsa, maslahatın gereği olarak kabul gördü. Fakat, zâlim sultanlara başkaldırma işinin daha sonra gelen fıkıh alimle­ri tarafından Hicri birinci asrın müctehidleri ve büyükleri adına ikâme edilmiş bir görüş olduğunu gösteren hiçbir deli­le rastlamadım.

1957 yılının sonlarında Lahorda yapılan milletlerarası araştırma toplantısında şarkiyatçı bir İngiliz şöyle demişti: "İslâm devlet düzeni bozulacak olursa, onu yeniden düzenle­yecek bir yapı İslâm'da yoktur". Yapılan bu tenkid üzerinde önemle durulmalıdır. O bu itirazında Eş'ârilerin ve ehl-i sünnet fıkıh âlimlerinin görüşlerini ortaya koyarken şöyle demişti. "Devlet düzeninde bozulma görülmeye başladığı sı­rada, fıkıhçıların açıklamalarına göre, sadece kişisel olarak hak söz söylenebilir, gerçeğin sesi yükseltilebilir. Ama, toplu bir çalışma olamaz." Buna cevap olarak elimizde Ebu Hani-fe'nin görüşünden başka ileri sürülecek bir şey yoktu. Şimdi eğer bu da yanlışsa, bu itiraza nasıl bir cevap verileceğini siz bize bildirin. Eğer isyancılar silahlı olarak ayaklanmışlarsa, onlardan savaşanların öldürülebileceği ve onların malları­nın da harp ganimeti olarak alınabileceği bilinen bir şeydir. Ancak, isyancıların yaşadığı bölgede bulunan bütün insan­ların canlarına ve mallarına kastedilmesi doğru bir hareket midir? Fıkhın getirdiği hüküm bu olsaydı, Harre olayında Yezid ordusunun Mekke ahalisine yaptıklarının hepsinin caiz olması gerekirdi. O takdirde sahabenin, tabiînin, daha sonra gelen âlim ve fakihlerin Harre olayına yaptıkları iti­razları ne ile açıklayacağız?[33]

 

Hilâfetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (I)

 

Tercüman ul Kur'ânda bir kaç aydır süren hilafetle ilgili yazıların son bölümündeki "Raşid Halifeler ve Özellikleri" ile "Hilafetten Saltanata" başlıklı mevzularla ilgili olarak pekçok soru ve itiraz yöneltildi. Onların hepsini naklederek cevaplar vermek uzun zaman alacağı için, hepsine birden bu sayfalardan cevap veriyorum. Yöneltilen itirazların hangi konu ile ilgili olduğu başlıklardan anlaşılacaktır.[34]

 

Bu Makalelerin Neden ve Niçin Yazıldığı

 

Bir takım sorular ve itirazlarla karşılaşan yazılar benim bir kitabımın iki bölümünü oluşturan yazılardır. Bir süredir Tercüman'ul Kur'ânda parça parça yayınlanmaktadır, ile­ride  de  yayınlanmaya  devam  edecektir.   İlk  bölüm "Kur'ân'ın Siyasi Talimatı" idi. İkincisi "islâm'ın idari Prensipleri", üçüncüsü de "Raşid Halifeler ve Özellikle­ri" dir. Dördüncüsü ise, "Halifelikten Sultanlığa" adını taşı­maktadır. Bu makalede ben, Raşid Halifeliğin yerini nasıl ve hangi sebeplerden dolayı sultanlığın aldığını anlattım. Peşinden Tercüman'ul Kur'ânda beşinci bölüm yayınlanma­ya başlandı. Bu bölümde, hilafetle saltanatın yer değiştir-mesiyle ortaya çıkan yeni durumlar ve yeni şartlar ele alın­mış ve müslumanların bu şartlar altında nasıl bir yol takip ettikleri anlatılmıştır. İleride yayınlanacak olan altıncı bö­lümde ise müslümanlar arasında zümreciliğin nasıl ve han­gi sebeplerden dolayı başladığı ve nasıl geliştiği anlatılacak ve ümmetin o dönemde yerleşme merkezlerinin tavırlarına ışık tutulacaktır. Yedinci ve sekizinci bölümlerde de İmam Ebu Hanife'nin ve İmam Ebu Yusuf un yaptıkları işler izah edilecektir. Kısacası bu yazılar bir kitabın belli bazı bölümle­rinden ibarettir. Yazıların bütünü yayınlandıktan sonra ta­mamı gözden geçirilerek bir sonuca ulaşmak daha uygun

olacaktı.

 

Bu Konuya Neden İhtiyaç Vardır

 

O yazılarda ortaya konan tarihi gerçekler, İslâm tarihi­nin en güvenilir kitaplarından alınmıştır. Bu kaynaklar ilgili bölümde açıklanacaktır. Naklettiğim olayların hepsinin nereden alındığını da yazılarımda belirttim. Kaynağını gös­teremediğim meseleyi de yazılarıma katmadım. Bu yazılar­la, yazıda kaynak gösterilen kaynaklar ilim sahipleri tara­fından incelenecek olursa, bu hadiselerin doğruluk ve yan­lışlığı görüleceği gibi, benim ekleme veya çıkarma gibi bir tasarrafta bulunup bulunmadığım da görülecektir.

Bu tarihi kaynaklar herhangi bir yerde saklanmış değil ki ben onu birden bire ortaya çıkarıp getirmiş olayım. Bu kaynaklar zaten asırlardan beri dünyanın her tarafında, modern basın ve yayın araçları vasıtasıyla basılıp, yüzbin-lerce, milyonlarca insana ulaştırılıyor, dost-düşman, kafîr-müslüman herkes tarafından okunuyor. Bu kaynaklar sade­ce Arapça konuşulan yerlerde değil, dünyanın her tarafında mevcut. Hem şarkiyatçılar tarafından batı dillerine tercüme edilmiştir, hem de dilimize aktarılmış bulunmaktadır. Telif ve tercüme bir çok eser piyasadadır. Öyleyse bizim onu ne gizleme inkânımız vardır, ne de insanlara İslâm tarihinin bu bölümünü okumayınız deme hakkımız. İnsanları onun üze­rinde konuşmaktan menetme hakkına da sahip değiliz. Bu durumda bize düşen onu sahih kaynaklardan deliller getire­rek akla yatkın ve ölçülü bir biçimde sunmaktır. Eğer biz bu­nu metodlara uygun şekilde değerlendirip sonuçlandıra-mazsak o zaman iş şarkiyatçılara ve ehil olmayan tutarsız müslümanlara kalacaktır. Onlar da yalan yanlış aktarmaya devam edecekler; yeni yetişen müslümanların beynine baş­tan başa yanlış kavramlarla yerleştireceklerdir. Bugün Pa­kistan'ın lise, kolej ve üniversitelerinde İslâm tarihi okutul­duğunu ve burada okuyan talebelerin bu tarihi Öğrendikleri­ni biliyor olmalısınız. Pencap Üniversitesi'nin siyaset bölü­münde mastır yapan öğrencilere, "Kur'ân-ı Kerim'in devlet­le ilgili koyduğu prensipler nelerdir? Bu prensipler Peygam­ber (s.a) döneminde nasıl uygulanmıştır? Halifelik nedir? Hilafetle yönetim biçimi niçin, nasıl değişmiştir?" gibi soru­lar daha bu yıl sorulmuştur. Öğrenciler bu sorulara batılı müsteşriklerin istedikleri gibi mi cevap vermelidir? Bunu mu istersiniz, yoksa Molla Aliyyü'l Kâri'nin, İmam Şafiî'nin görüş ve düşüncelerini yansıtan cevaplar vermelerini mi? Biz kendi tarihimizi, halifeliğin gerçekte hangi anlama gel­diğini, onu başka sistemlerden farklı kılan yönlerinin neler olduğunu niçin cesaretle ortaya koymayalım? Saltanatla hi­lafet arasındaki temel farkı, hilafetin bırakılıp saltanata ge­çilmesinin nedenlerini ve bu işin nasıl gerçekleştiğim niçin anlatmayalım? Saltanata geçişle birlikte sosyal bünyemizde husule gelen değişiklikleri, bu değişikliğin getirdiği sıkıntı­ları ve bu sıkıntılardan kurtulmak için yapılanları niçin tes-bit etmeyelim? Bütün bu soruları açık ve net olarak delille­riyle birlikte cevaplandırmadığımız müddetçe zihinlerde oluşturan şüphelerin giderilmesi mümkün olmayacaktır.

Bu konuda niçin bu kadar uğraştığımı sanırım anlamış olmalısınız. Yıllardır düşündüğüm halde, pek de iç açıcı ve hoş olmayan ama mutlaka çözülmesi gereken bu konuyu biri çıkıp aydınlatsın, ben de böylece kurtulmuş olayım diye erte­ledim. Bu işi aydınlatmak şöyle dursun, keyfî bir takım yo­rumlarla halifelik kavramının mahiyetinin değiştirildiğini, anlamının kaybettirildiğini görünce bu görevi yerine getir­menin zorunlu olduğu sonucuna vardım.

 

Hakka Çağıran Bir Kimse Ne Yapmalıdır

 

Bir kısım dostlarım ihtilaflı konulara girmememi öğütlü­yorlar. Sen bir hak yol davetçisisin, sadece hak yola çağırma işine devam et ki, herkes senin sözünü dinlesin, sana saygı duysun diyorlar. Tavsiyeleri için kendilerine kalbî teşekkür­lerimi sunuyorum. Karşı çıkılmasın, tenkid edilmesin, eleş­tirilmesin düşüncesiyle yola çıkan bir davetçinin bu davetim nasıl yerine getirebileceğini şu ana kadar anlamış değilim. Eleştirilmek, karşı çıkılmak endişesiyle yola çıkan bir davet­çinin davetini ilgilendiren hadis, fıkıh, akaid, kelam ve ta­rihle ilgili konularda nasıl söz söyleyebileceğim, davetini na­sıl açıklayabileceğini de doğrusu merak ediyorum.

"Sahabe'nin Hepsi Adil Kişilerdir" Sözünün Gerçek An­lamı

Bir de bu tür konular sebebiyle sahabenin şahsiyeti zede­leniyor, müslümanların sahabeye olan güveni kayboluyor türünden endişeler var. Bu konuda da bazı açıklamalar yap­mayı lüzumlu buluyorum.

.Benim sahabe-i kiram hakkındaki kanaatim, bütün mu-haddis ve mufakkihlerin kanaati ile aynıdır. O da, bütün sa­habenin adalet ve zabt sahibi kimseler olduğudur. Bu dinin bize kadar ulaşmasını onlara borçlu olduğumuz ortadadır. Sahabenin adaleti üzerinde duyulacak en küçük tereddüt, dinde de tereddüde götürür. Şu da var ki, "bütün sahabe ada­let sahibidir" demek; onların hatadan beri oldukları, bütün beşeri noksanlıklardan uzak bulundukları, hiçbir hataya düşmedikleri ve sahabenin tamamının böyle olduğu anlamı­na gelmez. Benim kanaatim, bu sözle kastedilen; sahabenin Hz. Peygamber'den (s.a) bir rivayeti naklederken veya bir ri­vayetle O'na atıfta bulunurken doğruluktan şaşmadıkları-dır. Eğer bu sözü birinci manada anlayacak olursa yalnız ta­rihi hadiseler değil, bizzat sahih hadisler bile bunu doğrula-mayacaktır. İkinci anlamda değerlendirecek olursak bu sö­zün doğruluğu ispatlanmış olacaktır. Hiçbir kimse, güveni­lir bir yolla, buna zıt bir delil ve belge gösteremez. Sahabe-i kiram'ın adalet sahibi olmada ulaştıkları nokta, son nokta­dır. Çünkü, aralarında kan dökülmesine kadar varan bir ta­kım hadiseler cereyan etmiş ve savaşlar çıkmış olmasına rağmen, hiçbir sahabenin diğer sahabeler aleyhine söz söy­lediğine, uydurma hadis rivayet ettiğine yahut menfaatine uygun düşmeyen bir hadisi yalanladığına rastlanmamıştır. Bu açıdan bakıldığında, sahabeden birinin haklı; diğerinin haksız olduğu kabul edilecek olursa, din veya dinî inanç teh­likeye düşer gibi bir endişenin yersiz olduğu anlaşılacaktır. Biz sahabenin tamamının Hz. Peygamber'den (s.a) yaptık­ları rivayetler hususunda adalet ve zabt sahibi olduklarını kabul ediyor ve onların rivayetlerini başımızın tacı yapıyo­ruz.

 

Hata Yapmakla Büyüklüğe Zarar Gelmez

 

Peygamberler dışındaki bütün insanların masum olma­dıkları kanaatini taşıyorum. Kanaatimce masumiyet yalnız peygamberlere mahsus bir durumdur. Peygamberler dışın­da hiçbir insanın hatadan berî olduğuna ve hiçbir hata işle­meyecek kadar büyük olduğuna inanmıyorum. Bir kişinin büyüklüğü; ilmi ile amel etmiş olmak ve hayır tarafı ağır gel­mekle Ölçülür. Bir insan ne kadar çok ilim tahsil etmiş ve ne kadar hayır ve hasenat işlemişse, o kadar büyüktür. Bence, insan işlediği hayır oranında büyüktür. Onun herhangi bir yanlış davranışı, o kişinin büyüklüğüne halel getirmez. Be­nimle diğer insanlar arasmda bulunan bu temel farklılık se­bebiyledir ki, insanların çoğu benim düşüncelerimi anla­makta yanılgıya düşüyorlar. İnsanlar zannediyorlar ki, bü­yük zâtlar hata yapmazlar. Hata yapan büyük kimse değildir. Bu düşünceyle yola çıkan insanlar, büyük olarak bilinen herhangi bir insanın herhangi bir söz ve davranışına hatalı denilmesini sindiremiyorlar. Hatta, büyüklerden herhangi birinin hata işlediğini söyleyen kimsenin, o kişiyi büyükler­den olarak kabul etmediğini düşünüyorlar. Ben bunun aksi­ni düşünüyorum. Peygamberler dışında, herhangi bir hare­keti yanlış olan kimse hâlâ büyüklüğünü devam ettiriyor olabilir. Ben, büyük bir zâtın herhangi bir hareketine, ancak çok güvenilir kaynaklarla ispat edildiği ve herhangi bir man­tıklı delille iyiye yorumlanamadığı zaman yanlış derim. Ya­ni, bir iş yanlış olmuşsa, yanlış olan o işin kendisidir diye dü­şünürüm. Tenkid ederken de tenkidimi o yanlış işin çerçeve­si dışına taşırmam. Bence, herhangi bir ulu kişinin yaptığı yanlışlık onun büyüklüğüne bir zarar getirmez. Ona olan saygımda da bir azalma sözkonusu olmaz. Büyük olarak bil­diğim bir insanın yanlışlarını saklamayı, hatalarını Örtbas etmeyi veya hiç de mantıkî olmayan yollarla tevil edip doğru­luğunu isbatlamayı hiçbir zaman lüzumlu görmedim. Yanlış bir işe doğru demek, Ölçülerimizin kesinlikle değişmesi so­nucunu ortaya çıkaracaktır. Büyük insanların kendilerine mahsus hataları gizlenecek olursa, bütün hatalar birikecek, yığılacak, iş düğümlenip kalacaktır. Böylece ölçü yitirilecek-tir. Bu tür tutumlar insanları şüpheye düşürecek; manevi dereceleri gerçekten büyük olan insanların bu değerlerinin gerçek değerler olduğuna değil insanların kendi uydurduk­ları destanlardan ibaret olduğuna inanılacaktır.

 

Sahabe Arasında Derece Farkı

 

Sahabe-i kiram konusunda okuduğum hadis ve siyer ki­taplarından, onların sahabe olma şerefinde eşit oldukları, fakat ilim, fazilet ve peygamberler şahı Efendimizden feyiz alma ve O'nun sohbet ve terbiyesinden etkilenme konusun­da aralarında derece farkı olduğu sonucuna vardım. Herşeye rağmen onlar, içinde peygamberlik mumunun parladığı bir insanlık toplumu idi. O toplumun bütün insanları ne o mum­dan ışık olmakta eşittiler, ne de herbirine diğerleriyle eşit fırsat ele geçmişti. Bundan başka, herbirinin karakteri, hu­yu, meziyetleri ve zaafları aynı değildi. Onların hepsi, kendi yeteneklerine göre, Hz. Peygamberin (s.a) öğretiminin, eğitiminin ve sohbetinin tesirini az çok almıştı, ama nefis terbi­yesinin en güzel eğitiminin verildiği o güzide topluluk içeri­sinde kalplerinde herhangi bir açıdan zayıflık bulunan kim­seler de olabiliyordu. Bu inkâr edilemez bir gerçektir, Bu ger­çeği inkâr etmek, ashab-ı güzîn'e duyulan edep ve saygının gereği de değildir.

 

Büyüklerin Hareketlerini Tenkit Etmenin Doğru Yolu

 

Genelde bütün din büyükleri, özelde de sahabe-i kiram hakkındaki tavrım ve hareket tarzım şudur: Onların her­hangi bir sözünü veya davranışını muteber kaynaklar ve gü­venilir rivayetler yardımıyla mantıklı bir şekilde yorumla­mak mümkünse, o sözün veya o davranışın doğruluğunu tas­dik ederim. Yanlıştır dememek için elimden gelen bütün ça­bayı harcarım. Ne var ki, bu söz ve davranışları akla uygun tarzda yorumlama imkânı bulamadım diyerek, akim sınırla­rını aşıp hataları görmezlikten gelmek ya da onları doğru göstermeye çalışmak hem insaf sınırlarını zorlamak hem de ilmi araştırmalara aykırı davranmak olur. İş bununla da kalmaz, çok büyük zararlara sebebiyet verebilir. Çünkü, bu tarz bir savunma ile insanları tatmin etmek mümkün değil­dir. Bu tür davranışlar sahabe ve diğer büyük zatlara mah­sus temel meziyet ve üstünlükler hakkında yazdıklarımızın şüpheyle karşılanması sonucunu doğurur. Bu tehlikeyi önle­mek için gün gibi ortada olan bir şeyi gizlemeye çalışmak ve­ya demogojilerle geçiştirmek yerine, bu filanca büyük zâtın düştüğü bir yanlışlıktır demelidir. Büyük insanlar da hata eder. Bu hatalardan dolayı onların büyüklüğüne bir zarar gelmez. Çünkü; onların değeri düştükleri küçük hatalardan değil, büyük başarılarından kaynaklanır.

 

Kaynaklar Meselesi

 

Bir kısım insanlar, "Raşid Halifeler ve Özelliklerı'mn son bölümü üzerinde ve "Hilafetten Saltanata" adlı yazılarımda kaynak olarak verdiğim kitaplarla ilgili tereddütleri­ni izhar ediyorlar. Bu kaynakları iki ayrı kategoride değer­lendirmek gerekir. Birinci kategoridekiler; İbn Ebi el-Hadid, Ibn Kuteybe ve el-Mes'ûdî gibi kendilerinden pek az ve arka plân için yararlandığım eserler ikinci kategoridekiler ise;

Muhammed b. Sa'd, İbn Abd'ulberr, İbn'ul-Esîr, İbn Cerir el-Taberî ve İbn Kesirdir ki, bunlar araştırmalarıma esas teş­kil eden önemli kaynaklardır.

İtan Ebi el-Hadid: Birinci kısım kaynaklardan olan İbn Ebi el-Hadid'in şiî olduğu malumdur. Benim ondan yaptığını tek nakil Hz. Ali'nin (r.a) kardeşi Âkil b. Ebi Talib'e devlet hazinesinden hakkı olmayan şeyi vermemesi hadisesidir ki, bu olayın doğruluğu diğer tarihçiler tarafından da nakledil­mektedir. Hz. Akil'in kardeşini bırakıp muhalifler grubuna katılması da bu olay yüzündendir. Örnek olarak Isâbe ve el-îstiab'daki, Hz. Akil'in ahvalini inceleyiniz. İbn Ebi el-Ha­did şiîdir diye, gerçekliği hakkında ihtilaf olmayan bir hadi­seyi inkâr etmek mümkün değildir.

Ibn Kuteybe: İbn Kuteybe hakkında, o şiî idi veya şiîliğe eğilimi vardı, diye düşünmek tamamen yanlıştır. Hem o asla sika olmayan (güvenilmeyen) bir kişi de değildi. Ebu Hatim es-Sicistânî ve İshâk b. Rahaveyh gibi nıüctehidlerden ders almış, Dinever'de kadılık yapmıştı. İbn Kesir ondan bahse­derken, "O muhterem ve güvenilir biriydi" diyor. Onunla il­gili olarak Hafız b. Haâcer, "son derece güvenilir biriydi" der­ken Hatip Bağdadî "O çok güvenilir, dindar, faziletli bir kim­se idi" diyor. Mesleme b. Kâsun, "Ehl-i sünnet'ten çok doğru ve dürüst bir kimse idi. Onun İshâk b. Rahaveyh'in izinden gittiği söylenir" diyor. İbn Hazm, "dininde ve ilminde sika (güvenilir) bir insandı" diye yazıyor. İbn Hacer de onun gö­rüşleri ve mezhebi üzerinde bilgi verirken diyor ki: "Es-Selefî, İbn Kuteybe'nin en güvenilir insanlardan ve ehli sün­net'ten olduğunu ifade etmiş. Ancak mezhebi açıdan Hâkim ona karşıydı. Öyle zannediyorum ki, selefinin onun mezhe­binden maksadı, Hz. Ali'ye karşı olduğunu söylemek isteme­sidir. Çünkü İbn Kuteybe'de ehl-i beyt'ten sapma bulunu­yordu. Hâkim ise buna karşı çıkıyordu.[35]

Bundan anlaşılan şu ki, şiîlik bir yana, İbn Kuteybe'ye Hz. Ali düşmanlığı bile yakıştırümıştır. Hiç kimse, kesin bir dille, "El-Irnâme ve's Siyâse'nin ona ait olmadığını iddia et­memiştir. Ancak, bazı tereddütler olduğu söylenmiştir. Zira, bu kitapta bulunan bazı konuların İbn Kuteybe'nin ilmi ve diğer eserleri ile bağdaştırılması mümkün değildir. Bu kita­bı baştan sona okudum ve şu kanaata vardım: Kitapta bulu­nan bazı rivayetler sonradan eklenmiş olabilir. Kitaba bazı ilavelerin yapılmış olması, onun tamamını reddetmeyi ge­rektirmez. Böyle yapılmışsa haksızlık edilmiş olur. Çünkü kitapta çeşitli konulara yönelik öyle bilgiler var ki, onları reddetmek için hiçbir karine bulunmamaktadır.

Şunu ilave etmekte de yarar görüyorum: Bu kitaptan yaptığım nakillerde, bu nakillerin diğer kitaplar tarafından desteklenmiş olması şartını aradım. Bunu gösterdiğim kay­naklardan da anlamak mümkündür.

El-Mes'ûdî: Mes'udî'nin Şia mezhebinden olduğu bir gerçektir. Ama onun aşırı şiadan olduğunu söylemek doğru değildir. Onun, Mürûc'üz-Zeheb isimli eserinde, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer hakkında yazdıklarını okursanız görür­sünüz ki, şiîlikte aşırılık taşıyan bir insan Hz. Ebu Bekir'le, Hz. Ömer'i (r.a) bu şekilde anmaz, onlardan bu üslupla bah­setmez. El-Mes'udî şiîlik unsurları taşıyor olsa bile, ben on­dan başka kitapların desteklemediği, diğer kaynakların nakletmediği olayları almadım. Yaptığım rivayetlerin tama­mına atıfta bulunduğum kaynaklara gelince, bunlar da aşa­ğıdadır:

İbn Sa'd: Onlardan ilki, Muhammed b. Sa'd'dır ki, ben onun rivayetlerini diğer bütün rivayetlere tercih ettim.

ibn Sa'd'ın rivayetlerine ters düşen hiçbir rivayeti naklet­memek için büyük çaba harcadım. Bunu yapmamın sebebi de, onun Hulefa-i Raşidin'e en yakın dönemde yaşamış olma­sı ve kaynakları derlemiş bulunmasıdır. H. 168'de doğdu, H. 230'da vefat etti. Geniş bilgiye sahip bir zat olup, siyer ve me-gazi (Peygamberimizin hayatı ve savaşları) konusunda gü­venilir ve itimada şayan biri olduğunda bütün hadisciler ve tefsirciler birleşmişlerdir. İlim sahibi hiç kimse onunla ilgili olarak şiîlikle ilgili bir şüpheye de düşmemiştir. Hatip Bağdadî, "Muhammed b. Sa'd, bize göre adalet sahibi kimse­lerdendir. Onun sözü, onun doğruluğuna delalet eder. Çün­kü o, pek çok rivayetini araştırıp inceledikten sonra kayde­der, rastgele bir rivayette bulunmaz" diyor. Hafız İbn Hacer ise, "O, çok güvenilen ve çok tedbirli hadis hafızlarındandır"diye bir kayıtta bulunuyor. İbn Hallekân da şöyle diyor: "O, çok dürüst ve en güvenilir bir insandı." Hafız Sahâvi ise şöyle diyor: "Her ne kadar hocası Vâkidi'ye zayıf denilmişse de o si­ka bir kimse idi." İbn Tâğri Birvî de şöyle diyor: "Yahya b. Mâin'den başka bütün hadis hafızları onun sika (en güveni­lir kimse) olduğunu söylemişlerdir."

Kendi hocası Vâkidi'ye dahi hadis konusunda zayıf denil­miş, ama siyer ve meğâzî konusunda bütün hadisciler ona güvenmiştir. Aynı durum, onun diğer hocaları olan Hişam b. Muhammed b. el-Sâib ve Ebu Mâşer için de geçerlidir. (Siret ve gazveler, yâni; Peygamberimizin hayatı ve savaşları ko­nusunda herkes onlara güvenmiştir.)

İbn Cerir Taberî: İkincisi de İbn Cerir Taberî'dir. Ken­dime kaynak kabul ettiğim bu büyük İslâm âliminin bir tef-sirci, hadisci, fıkıhçı ve tarihçi olarak çok değerli bir kimse ol­duğunu herkes kabul etmiştir. İlim ve takva açısından değer ve derecesi çok yüksektir, Kendisine kadılık makamı teklif edildi ama, o reddetti. Adalet Komisyonu Başkanlığı teklif edildi, onu da reddetti. İmam İbn Huzeyme onun hakkında: "Ben bugün yeryüzünde ondan daha büyük bir âlim tanımı­yorum" diyor. Ibni Kesir ise şöyle diyor: "O Allah'ın Kitabını ve Peygamberinin Sünnetini bilme ve onlarla amel etme ko­nusunda İslâm müctehidlerinin en büyüklerindendi." ibn Hacer de, "O, büyük ve güvenilir İslâm müctehidlerindendi11 diyor. Hatip Bağdadî ise, "O, müctehid âlimlerdendir. Sözü­ne ve görüşüne göre karar verilir, kanaatine başvurulur. Çünkü o, ilmî olgunluğu ve yüksek şahsiyeti bakımından bu­na layıktır. O, o kadar geniş bilgiye sahipti ki, döneminde hiçbir kimse onun seviyesine ortak olmamıştı" diyerek kana­atlerini açıklıyor. İbn Esir diyor ki: "Ebu Cafer tarih yazarla­rı arasında bilgisine ve yazdıklarına en fazla güven duyulan bir kimseydi". O, hadis konusunda bir muhaddis olarak ka­bul edildiği gibi, fıkıh konusunda başlı başına bir müctehid olduğuna inanılırdı. Mezhebi, ehl-i sünnet mezheplerinden biriydi. Tarih konusunda ona güvenmeyen kimse yoktur. Özellikle fitne döneminin tarihi konusunda görüşlerine ve bilgisine en fazla güven duyulan bir kimse olmuştur, ibn Esir "el-Kâmü'ü fit- Tarih" isimli eserinin giriş bölümünde şöyle yazmaktadır:

"Neseb ilmi konusunda, sahabe-i kiram'm neseb ilmini bilme hususunda İbn Cerir et-Taberî diğer bütün tarihçiler­den daha güvenilir bir kimsedir. Çünkü o, hem geniş bir bil­giye sahiptir, hem de gerçekten çok iyi bir araştırmacıdır."

îbn Kesir bile dönemin tarihi ile ilgili olarak ona başvur­makta ve: "Şiî kökenli rivayet ve kaynaklardan kurtulmak için en fazla müracaat ettiğim ve en fazla güvendiğim kay­nak İbn Cerir Taberî'dir. O, bu konudaki imamlardandır" de­mektedir. Bir kısım insanlar bazı fikrî meselelerle, Gâdir-i Hum hadisesinde şiîlerle aynı kanaate sahip olduğu için onu şiî yapıp çıkmışlardır. Büyüklerden biri, onu İmamiye mez­hebinin büyüklerinden olarak takdim etmiştir. Oysa ehl-i sünnet'ten olan bir kısım imamların bazı fıkhi meselelerde ve bazı hadislerin kritiğini yapmada şiadan olan imamlarla aynı görüşü paylaştıklarını görürüz. Malum olduğu üzere İmam İbn Teymiyye şiaya karşı en katı tutum takman alim­lerden olduğu halde İbni Cerir Taberi'nin tefsiri hakkında şöyle demektedir: "Mevcut tefsirler içerisinde en sağlam ve en güvenilir olanı onun tefsiridir. Çünkü bid'atlara yer veril­memiştir.[36]

Ona şiîlik suçlamasını ilk defa, İmam Ahmed b. Hanbel'i sadece muhaddis kabul edip, fakih (fıkıhçı) kabul etmeme­sinden dolayı kızdıkları için Hanbelîler yapmış, sağlığında bile bu düşmanlıklarını açığa vurmuşlardı. İnsanları ona gitmekten, ona başvurmaktan menediyorlardı. Vefatından sonra, müslüman mezarlığına konulmasını engelledikleri için, kendi evine defnedildi.[37] Bu aşırılıktan ve bu katılık­tan dolayı imam İbn Huzeyme, "şüphesiz Hanbelîler ona zul­metmiştir" diyor. Onun kötülenmesinin bir başka sebebi de; kendisi şiî olan ve onunla aynı asırda yaşayan Muhammed b. Cerir Taberî adındaki bir kimse ile karıştırılmış olmasıdır. İbn Cerir'in tefsirini ve Taberi Tarihini bir kerecik olsun dik­katlice okuyan kimse bu kitapların şiî olan Muhammed b. Cerir Taberînin olmadığını anlayacak ve bu yanlışa düşme yöcektir.[38]

İbn Abd'ülberr: Üçüncüsü ise Ömer ibn Abdülberr'dir. Hafız Zehebî, "Tezkiret'ul Huffâz" isimli eserinde onu şey­hülislam olarak zikretmektedir. Ebü'l Velid el-Bâcî; "Endü­lüs'te (İspanya), Ebu Ömer ibn Abdülberr gibi hiçbir hadis âlimi yoktu" demekte, İbn Hazm da kanaatini, "Hadis usûlü ilminde bırakınız ondan iyisini, onun seviyesinde bile kimse yoktu" şeklinde izhar ederek şöyle demektedir: "Onun, ben­zeri olmayan kitapları vardır. Onlardan biri "el-lstiâb" isimli olanıdır ki, sahabenin hayatı hakkında yazılmıştır. O seviyede başka bir kitap yoktur. Onun sahabenin hayatı ile ilgili bu eserine güvenmemek ve şiîliğe meyyaldi diye tered­düt göstermek kesinlikle yanlıştır."

tbn'ül Esir: Dördüncüsü İbn'ül Esir'dir. Onun "Ta-rih'ül-Kâmil" ve "Üsd'ul Gâbe" gibi eserleri İslâm tarihinin en güvenilir kaynaklarındandır. Kendisinden sonra gelen bütün yazarlar onun eserlerini kaynak almışlar, ondan istifade etmişlerdir. Muasırlardın İbn Hallikân şöyle yazıyor:

"Hadisleri hıfzetme, tanıma ve onunla ilgili konuları açıklamada imamdı. Eski ve yeni tarihle ilgili bütün konula­ra vakıftı. Arapların tarihini, nesebini ve onlarla ilgili bütün olayları çok iyi bilirdi.[39] Şiîliğe eğilimi olduğuna dair hiçbir şüphe varid olmamıştır.

Tarihinin giriş bölümünde şunları yazmaktadır: "Saha­be-i kiram arasmdaki nesep bağlarını belirlerken çok hassas davrandım, tedbirli hareket etmeye büyük bir itina göster­dim."

ibn Kesir: Beşincisi ise Hâfiz İbn Kesir1 dir. Onun, derece ve seviyesi, tefsirci, hadisci ve tarihçi olarak bütün ümmet arasında bilinmekte ve kabul edilmektedir. Onun "El-Bidâye ve'n Nihaye" isimli tarihi, İslâm tarihinin en güzel kaynakları arasında sayılmaktadır. Keş'üz-Zünûn yazarı­nın deyişiyle, onun en büyük Özelliği ve güzelliği "sahih rivayetler ile nakıs rivayetler arasında ayırım yapmış" olması­dır.

Hafız Zehebi onu tanımlarken diyor ki: "O, fetva verebi­len bir imam, üstün bir hadisci, çok yönlü bir fikıhçı ve bütün görüşlere yer veren bir tefsirci idi."

Ben, onun tarihine daha çok iki sebepten dolayı itimat et­tim.

Birincisi: O'nun şiîliğe karşı herhangi bir eğilimi ve ya­kınlığı olmak bir yana, ona şiddetle karşı olmasıdır. Sahabe­den hiçbirine hiçbir söz söyletmemeye gücü yettiğince çaba sarfeder. Fitne döneminde cereyan eden olayları atkarırken yalnız Hz. Muaviye'yi aklamakla kalmamış, Yezid'i bile te­mize çıkarmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de olayları giz­lememiş, tarihini yazarken dürüst bir yol takip etmiştir.

İkincisi: Onun Kadı Ebu Bekir İbn Arabî ve İbn Teymiy-ye'den sonra gelmiş olmasıdır. Kadı Ebu Bekir'in "El-Avâsım Min'el Kavasım" ve İbn Teymiyye'nin "Minhâc'üs-Sünne" adlı eserlerini biliyordu. O, İbn Teymiyye'nin öğren­cisi olduğu kadar, hayranıdır da. îbn Teymiyye için bazı sı­kıntılara da göğüs germiştir. Onun için ben onun şiî rivayet­lerden hiçbir şekilde etkilenmediğine ve o rivayetleri yapar­ken herhangi bir dalgınlık yapmadığına eminim. Kadı Ebu Bekir ve İmam İbn Teymiyye'nin bildiklerini onun da bildi­ğinden hiç şüphem yok.

Acaba bu tarihî kanaklar güvenilmez midir?

Dikkat edilirse yazımda istifade ettiğim kaynakların bunlar olduğu görülecektir. Bu tarihi kaynaklar güvenilir değildir denilecek olursa; asr-ı saadetten H. 8. asra kadar ge­çen süre içerisinde İslâm tarihi ile ilgili güvenilir hiçbir eser kaleme alınmamıştır gibi bir iddia ortaya atılmış olacaktır ki, bunun izahı mümkün değildir. Zira İslâm tarihinin asr-ı saadet dışmdaki bütün dönemleri -ki buna Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) dönemleri de dahildir- bize bu kaynaklar vasıtasıyla ulaşmıştır.

Bu kaynaklar güvenilir kaynaklar değillerse dört halife dönemi de dahil, müctehidlerin hayatı, hizmeti ve başarıları ile ilgili anlatılanların tamamı yanlış ve uydurma demektir. Bunların doğruluğunu ispatlayacak hiçbir delile sahip değiliz demektir. O takdirde hiç kimse -günümüz müslümanları da dahil- İslâm büyüklerinin bu kitaplarda anlatılan mezi­yetlerinin hepsinin doğru, kusurların da yanlış olduğunu kabul etmez. Şiilerin kasıtlı hareketleri ve hileleri o kadar kuvvetliydi ki, bu hilelerden ehl-i sünnet'e mensup olan bu insanlar da kendilerini kurtaramamış, şiîlerin rivayetleri onların yazdıklarına da sirayet ederek o dönemin tarihini baştan ayağa kirletmiştir diyorsanız, bu takdirde Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) hayatı ve dönemleri ile ilgili yazı­lanların şiîlerin bu tasallutundan nasıl kurtulduğuna şaş­mak gerekir.

 

Savunuculuğun Temel Zayıflığı

 

Kaynaklar bölümüne son vermeden önce şunu da açıkla­mak istiyorum: Kadı Ebu Bekir ibn Arabi'nin "El-Avâsım min'el-Gavâsım'ı, İmam İbn Teymiyye'nin "Minhâc'us-Sünne"si ve Şah Abdülâziz'in "Tuhfe-i Isnâ Aşeriyye" si ile yetinmek zorunda değilim. Bu insanlara son derece saygı du­yuyorum. Onların doğru ve güvenilir olduklarından, araştır­malarını yaparlarken dikkatli ve titiz davrandıklarından da kuşkum yok. Benim niyetim onlarla yetinmeyip, asıl kay­naklara inerek onlar üzerinde araştırmalar yapmak, bağım­sız ve hür bir kanaata varmaktı. Böyle davranmamın sebebi, bu yazarların eserlerini şiîlerin ifrat ve tefrite varan aşırılık­larını reddetmek için yazmış olmalarıdır. Böyle olunca da o kitaplar savunma mahiyetinde kaleme alınmış olmaktadır. İster karşı tarafı suçlamak veya aklamak için, isterse kendi tarafını aklamak için olsun, insan ister istemez iddiasını güçlendirecek delilleri zayıf da olsa alır, aleyhine olan delil­leri de, güçlü bile olsa, terkeder. Çünkü bu işin karakteri bu­dur. Özellikle Kadı Ebu Bekir bu konuda aşırı gitmiş, çizme­yi aşmıştır. Tarihi araştırmalar yapan bir insanın bu tür eserlerden faydalanması imkansızdır.[40]

 

Hilafetle İlgili Sorular Ve İtirazlar (II)

 

Şimdi konumuz olan asıl meseleye dönüyorum.

 

Akraba Meselesinde Hz. Osman'ın Hareket Tarzının Açıklanması

 

Efendimiz Hz. Osman'ın (r.a) akrabaları konusunda be­nimsediği hareket tarzı ile ilgili olarak, onun hiçbir art niyeti olmadığı konusunda en küçük bir tereddüdüm yoktur. İman edip müslüman olduğu andan şehid oluncaya kadar geçen bütün hayatı, onun Peygamber Efendimizin en samimi ve en sevgili sahabilerinden olduğuna şahitlik etmektedir. Onun takvasını, iffetli hayatını, İslâm uğrunda yaptığı sayısız fedakârlıkları gören aklı selim sahibi insan nasıl olur da, onun, günümüz politikasında bile hoşgorülmeyen bir yakın­lığı akrabalarına gösterebileceğini düşünebilir. Onun, akra­balarına gösterdiği yakınlık sıla-i rahim (akrabaya iyilik et­me) düşüncesinden başka birşey değildir. Bu onun kendi açıklamasıdır[41] Onun anlayışına göre Kur'ân ve Sünnetle emredilmiş bulunan sıla-i rahimden maksat, bir kimsenin güç yetirebildiği oranda akrabasına iyilik ve yardımda bu­lunmasıdır. Bu, art niyetten kaynaklanan bir düşünce değil; bir ictihad ve bir düşünce yanlışlığıdır. Art niyet, kişinin kendisinin veya akrabalarının menfaatine olan bir hareketi her halükarda, yanlış bile olsa sürdürmesiyle gerçekleşir. Hz. Osman'ın (r.a) akrabalarına gösterdiği yakınlık için, bu ictihadda yapılan bir yanlışlıktır demekten başka bir çare­miz yoktur. Çünkü sıla-i rahim, onun temsil ettiği halifelik makamı ile ilgili değil, kendi şahsı ile ilgili idi.

Hz. Osman'ın (r.a) yalnız halifelik döneminde değil, ha­yatı boyunca akrabalarına gösterdiği cömertlik ve yakınlık, sıla-i rahime en güzel örnektir. Tüm servetini akrabaları arasında paylaştırırken, kendi çocuklarını onlardan farklı görmemiş, akrabalarıyla bir tutmuştur. O, bu davranışı se­bebiyle her türlü övgüye layıktır. Sıla-i rahimle ilgili hükümler halifelik makamı ile ilgili olmadığı içindir ki, onun halife­lik makamında iken akrabalarına gösterdiği ilgi ve yakınlık sıla-i rahimin gerektirdiği bir hâl olarak düşünülemez. Yani, Hz. Osman'ın (r.a), bütün meziyetlerine rağmen, halifeliğin yetkilerini kullanarak yakınlarına menfaat temin etmeye çalışması sıla-i rahim hükmünü uygulaması ve bu emri yeri­ne getirmesi olarak mütâlâa edilemez.

Hz. Osman'ın (r.a) akrabalarına gösterdiği yakınlığın şe­riat açısından sıla-i rahim hükümlerine aykırı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Şeriatte; halife olan kimse, ailesinden veya akrabasından olan bir kimseye devlet kade­melerinde görev veremez, diye bir kural yoktur. Aynı şekilde şeriatte; halka beytü'l mal'den veya ganimet mallardan pay ayrılırken, akrabalara verilmez diye de bir hüküm yoktur. Eğer öyle olsaydı, bu hükme karşı gelinmiş olurdu. Hz. Ömer'in (r.a) bu konudaki tavsiyesi de uyulması şart, terki haram olan bir şer'i hüküm değildir ki, buna uymakla Hz. Osman (r.a) bir şeriat hükmünü yerine getirmiş, uymamak­la da haram işlemiş olsun. Böyle olunca da Hz. Osman (r.a) caiz olan sınırı aşmakla suçlanamaz. Ne var ki, en tutarlı ve en uygun davranış şeklinin Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) hilafetleri döneminde akrabalarıyla ilgili uyguladıkları ve Hz. Ömer'in kendisinden sonra o makama gelecekler için tavsiye ettiği davranış olduğu da bir hakikattir. Hz. Osman'ın (r.a) farklı bir yol takip ederek izlediği tutumun ted­bir açısından uygun olmadığını, zararlı sonuçlar doğurduğu­nu kabullenmek durumundayız. Şüphe yok ki o, halifeliği­nin başlangıcında kendisine gelebilecek zararları tahmin edememiştir. Bu durumu dikkate alıyor olmamıza rağmen yapılanın yanlış olduğunu kabul etmek durumundayız. Dev­let başkanı olan bir kimsenin kendi aile çevresinden olan bi­rini devlet kademesinin en üst noktasına yerleştirmesinin ve bütün eyaletlere kendi yakınlarını vali olarak atamasının doğruluğunu savunmak mümkün değildir. (O zamanki dü­zenlemeye göre, Afrika'nın fethedilmiş bütün bölgelerinin Mısır valiliğinin; Suriye topraklarının Şam valiliğinin; Irak, Azerbaycan, Ermenistan, Horasan, İran bölgelerinin Küfe ve Basra valiliklerinin yönetimine bırakıldığı unutulmamalıdır.) Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti sırasında bütün eyaletlerin basma akraba valilerin tayin olunduğu dönemler yaşanmış­tır. Tarihen sabit olan bu hadiseleri, taraftar olsun; muhalif olsun, inkâr eden, aksini iddia eden çıkmamıştır.

Hz. Osman'ın (r.a) uygulamalarının doğruluğunu ispat­lamak isteyen İslâm büyüklerinin pek çoğu Hz. Osman'ın gö­rev verdiği kimselerin Hz. Ömer zamanmda da mevki sahibi insanlar olduklarını delil olarak göstermek istemektedirler. Ancak, bu tür deliller gerçekten zayıf delillerdir. Birincisi; Hz. Ömer kendi akrabalarına değil, başkalarına makam ve mevki vermişti. Bunların içinde Hz. Osman'ın da akrabala­rının bulunması kimsenin dikkatini çekmemiş, öfkesini cel-betmemişti. İnsanlar ancak, devlet başkanları kendi akra­balarını devlet idaresine doldurduğu zaman kıskançlık gös­termekte, Öfkeye kapılmaktadırlar. İkincisi; Hz. Osman (r.a) döneminde yüksek mevkilere getirilen kişiler, Hz. Ömer (r.a) döneminde devlet kademelerinin Önemli yerlerine geti­rilmiş değillerdi. Hz. Ömer'in (r.a) döneminde Abdullah b. Sa'd b. Ebi Şerh Mısır'da askerî bir komutan, Hz. Muaviye (r.a) Şam bölgesinde genel bir vali idi. Velid b. Ukbe (r.a) ise Arap yarımadasındaki Arapların meskun bulundukları yer­ler için idareci seçilmişti. Sa'd b. As (r.a) ve Abdullah b. Amir'e ise daha alt kademelerde görev verilmişti. Hz. Ömer'in (r.a) hilafeti sırasında, Arap yarımadası dışında, İslâm topraklarına dahil edilmiş bulunan bütün yerlerin ha­lifeye akraba olan genel valilerin yönetimine bırakılması gi­bi bir durum kesinlikle söz konusu değildi.

Hz. Osman'ın (r.a) hilafetinin sonlarına doğru son derece önemli mevkilere getirilen bu insanların, Rasulullah'm (s.a) terbiye ve sohbetlerinden en az istifade edebilen tulekâdan[42] (bağışlanmış kimseler) oldukları gerçeğini de inkâr etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, ne Rasulullah'm (s.a) ve ne de Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) bu insanlarla münasebeti terkettikleri, onların devlet idaresi ile olan bağlarını kopardıkları da söylenemez. Hem Rasûlullah (s.a), hem de Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) on­ların gönlünü almaya, onları belli bir eğitime tabi tutarak ce­miyete kazandırmaya çalışmışlardı. Kendilerine kabiliyet­leri ölçüsünde görev de verilmişti. Fakat ilk müslümanlar dururken bunların ön plâna geçirilmesi, devletin yönetim ve hükmedici mevkilerine getirilmeleri ne Hz. Peygamber (s.a) ne de ilk iki halife döneminde olmuştu. Gelişen olaylar sonu­cu devlet Enıevî sülalesinin yönetimine bırakılınca görüldü ki, bu insanların dindışı devlet yönetimi ile ilgili politik, idari ve askeri yetenekleri ne olursa olsun, bunlar ümmete önder­lik yapacak liyâkat ve ehliyete sahip değillerdir. Bu o kadar bariz bir hakikattir ki, tarihçilerden hiçbiri bu hakikati ört­me ya da tersini savunma gibi bir tavır takınmamıştır.

Şer'î açıdan Hz. Muaviye'nin (r.a) 16-17 yıl gibi uzun bir zaman genel valilik yapmasında hiçbir mahzur yoktur. Fa­kat siyasî tedbir açısından kesinlikle uygunsuzdu. Bununla, hata yapıp yapmadığına bakılmaksızın görevden alınması gerektiğini söylemek istemiyorum.

Bu kadar uzun bir zamanda bir tek eyalette değil de bir kaç eyalette valilik verilmesi daha uygun olurdu. Böyle ya­pılmış olsaydı, merkezî yönetime karşı silahlı mücadeleye girişecek gücü kendinde bulamazdı.

 

Devlet Hazinesinden Akrabalara Yardım Meselesi

 

Şer'î açıdan, Hz. Osman'ın (r.a) akrabalarına yaptığı yar­dımlar için söylenecek söz yoktur. O'nun, Allah'ın ve müslü-manlarm malına ihanet ettiği de düşünülemez. Fakat uygu­lamada olumsuz sonuçlar vermiş, şikayetlere engel oluna­mamıştır.

Tabakât'ta Muhammed b. Sa'd, İmam Zührî'den şu şekil­de bir nakil yapmaktadır:

"Hz. Osman (r.a) hilafetinin son altı yılında aile fertlerini ve yakınlarını devlet yönetimine getirdi. Mısır'ın gelirinin beşte birini Mervan'a verdi. Akrabalarına maddi yardımlar­da bulundu. Bunu yaparken de Allah'ın süa-ı rahim konu­sundaki hükmünü uyguladığını düşündü. Bazen borç ola­rak, bazen de nakit olarak hazineden para çekti. Ben yetkile­rimi kullandım, oysa Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) bu konudaki yetkilerini kullanmamışlardır. Ama insanlar yaptık­larımdan hoşlanmadılar, dedi.[43]

İşte bu ifadeler, İmam Zührî'nin anlattıklarıdır. O'nun yaşadığı dönem, Hz. Osman (r.a) dönemine en yakın olan bir dönemdi. Muhammed b. Sa'd da İmam Zühri'ye çok yakın bir dönemde yaşamıştır. İbn Sa'd, sadece iki kuşakla (vasıtayla) onun sözlerini nakletmiştir. Eğer İbn Sa'd bu sözü İmam Zührî'ye veya İmam Zührî bu sözü Hz. Osman'a (r.a) yanlış ve hatalı isnad etselerdi, hadisciler mutlaka buna itiraz ederlerdi. Öyleyse anlatılanların doğruluğunu tasdik etmek gerekmektedir, ibn Cerir el-Taberî'nin şu sözü de bu düşün­ceyi destekler mahiyettedir: "Abdullah b. Ebi Şerh Afri-ka'daki patrikle belli bir miktar üzerinde sulh anlaşması yapmıştı. Hz. Osman ona, bu parayı Mervan b. Hâkem'in ba­basının ailesine bağışlamasını emretti.[44]

Hz. Ali, Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Hz. Muaviye'nin de (r.a) hazır bulunduğu bir mecliste Hz. Osman'ın yakınlarıyla ilgili olarak yaptığı yardımlar üzerin­de durulur ve itirazlar yapılırken bizzat Hz. Osman (r.a) şu açıklamalarda bulunmuştur:

"Benden önceki iki halife hem, kendi şahısları hakkında hem de akrabaları hakkında çok katı bir yol takip ettiler. Halbuki Rasûlullah (s.a) akrabalarına mal verirdi. Ben, geli­ri az; geçimi kıt bir aileye mensubum. Yaptığım hizmetin karşılığını almak, rızkımı bu yolla temin etmek zorundayım. Bunun için de böyle davranmaya mecburum ve buna hakkım olduğunu sanıyorum. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorsa­nız, bu paraların iade edilmesine karar verebilirsiniz. Ben de sizin bu kararınızı uygulamaya koyarım. Toplantıda hazır bulunanların tamamı Hz. Osman'a (r.a) hak verdiler, ama yine de: Siz, Abdullah b. Halid b. Useyd'e ve Mervan'a para verdiniz dediler. Hz. Osman (r.a) da bu paralardan Mervan'a ve Useyd'e az bir miktar verildiğini bildirdi. Nitekim bu pa­raların o ikisinden de alınarak, devlet hazinesine geri veril­mesi kararlaştırıldı ve toplantıdan memnun olarak ayrıldı­lar. [45]

Bu rivayetlerden çıkan sonuç şudur: Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti sırasında akrabalarına yardımda bulunması, şeria­ta aykırı düşen bir davranış değildir. Hazineden para alır­ken, ya hizmetinin karşılığı olarak almış ve kendisi harcaya­cağı yerde yakınlarına vermiş; ya da akrabalarına borç ola­rak dağıtmış, bu borçların iadesi için de kendisi kefil olmuş­tu. Bir de ganimet malları konusunda yetkisini kullanmış, uygun gördüğü şekilde taksim etmişti. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) yaptığı gibi kendi akrabalarına yaptıklarını başkalarına da yapsaydı buna itiraz eden olmazdı. Onun yal­nız kendi akrabalarına iyiliklerde bulunması, kendisinin suçlanmasına sebep oldu.

Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (r.a) ithamlardan kurtulmak maksadıyla başka insanlara iyilik yaptıkları halde, kendi akrabalarını bu iyiliklerden mahrum etmişler, hazineye uzak kalmışlardır. Hz. Osman (r.a) böyle bir tedbir almamış ve itirazlara hedef olmuştur.

 

Kargaşanın Sebepleri:

 

Hz. Osman aleyhine çıkarılan kargaşa hakkında, 'hiçbir sebep yokken, sadece Sebecilerin[46] komplosundan dolayı ortaya çıkmıştı' veya 'sadece Iraklıların kargaşa çıkarma hevesliliğinin sonucu idi' demek, tarihi iyi incelememektir. Eğer insanları öfkelendirecek asıl sebepler olmasaydı ve ger­çekte öfke ve kızgınlık bulunmasaydı; hiçbir tahrikçi, komp­locu zümre, kargaşa çıkarmakta ve sahabeyi, hatta sahabe­nin çocuklarına varıncaya kadar herkesi o kargaşanın içine çekmeye muvaffak olamazdı. Bu kişilerin bozgunculukların­da başarılı olmalarının asıl sebebi, Hz. Osman'ın akrabaları konusundaki tutumuna duyulan öfkenin sadece halkta de­ğil, büyük sahabilerde de bulunması idi. Sebeciler böyle bir ortamdan yararlandılar ve zayıf karakterli insanları elde ederek çirkin emellerine alet ettiler. Halkın zaafından ya­rarlandılar, îbn Sa'd şöyle anlatıyor:

"Halk, Hz. Osman'ın (r.a) Mervan'a olan yakınlığından ve onun etkisi altında kalmasından memnun değildi. Hz. Os­man'a (r.a) izafe edilen pekçok şeyin ona ait olmadığım, Mer-van'ın kendisine ait olan birçok sözü ve uygulamayı Hz. Os­man'ın (r.a) sözü ve uygulaması olarak gösterdiğini biliyor­du. Bunun için de Mervan'a bu kadar yakınlık gösterilip iti­bar edilmesine karşı çıkıyordu.[47]

İbn Kesir'in anlattığına göre, şikayetlerini arzetmek üze­re Kûfe'den gelen heyetin Hz. Osman'a (r.a) yönelttikleri iti­razlar en fazla şu noktalarda toplanıyordu:

"Kûfeliler, Hz. Osman'ın bir çok sahabeyi görevinden ala­rak yerlerine Emevi soyundan olan kendi akrabalarını tayin etmesinin sebeplerini sormaları için içlerinden bir grup in­san göndermişlerdi. Fakat Kûfe'den gelenler Hz. Osman'a (r.a) karşı çok ağır ithamlarda bulunarak bu insanları görev­den almasını ve yerlerine başkalarını tayin etmesini söyledi­ler.[48]

Hafız İbn Kesir daha sonra da şunları kaydediyor: "Mu­haliflerin, insanları Hz. Osman'a karşı tahrik etmek maksa­dıyla kullandıkları en büyük silahları şu idi:

Hz. Osman (r.a) sahabenin önde gelen büyüklerini görev­lerinden almış, onların yerine kendi akrabalarını genel vali­ler olarak tayin etmişti. Halk buna tepki gösteriyordu. Bazı­ları da bunu hazmedemiyordu"[49]

Fitne döneminde Hz. Ali ile Hz. Osman (r.a) arasında ce­reyan eden pe çok konuşma Taberî, İbn Esir ve İbn Kesîr ta­rafından tafsilatlı olarak nakledilmiştir ki, şöyledir:

"Hz. Osman (r.a) için yapılan tenkidler çoğalıp, her yer­den itirazlar yükselince; Medine'de, Zeyd b. Sabit, Ebu Üseyd es-Sâidî, Ka'b b. Mâlik ve Hasan b. Sabit dışında Hz. Osman'ı (r.a) müdafaa eden kimse kalmamıştı. Bunun üze­rine halk, Hz. Ali'ye şöyle dedi: "Hz. Osman'a giderek bu me­seleyi konuşunuz". Hz. Ali, Hz. Osman'ın yanma gitti ve sis­temini, uygulama ve idare tarzmı değiştirmesini tavsiye et­ti. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a): "Benim üstün mevkiler vererek göreve getirdiğim insanlara Ömer b. Hattâb da mevkiler vermiş, üstün görevlere getirmişti. O halde, neden in­sanlar sadece bana karşı çıkıyorlar?" dedi. Hz. Ali, (r.a) ise şöyle cevap verdi: "Ömer (r.a) bir yere genel vali tayin ettiği kimse hakkında şikayeti gerektiren bir şey kendisine ulaşın­ca, onu fena halde cezalandırırdı. Oysa siz öyle yapmıyor, ak­rabalarınıza olabildiğince yumuşak davranıyorsunuz. Hat­ta arka çıkıyorsunuz." Buna karşılık Hz. Osman (r.a): "Onlar sizin de akrabalarınız" dedi. Hz. Ali (r.a) ise cevap olarak: "Evet onlar, benim de akrabalarım. Fakat bu işleri onlardan daha iyi yapacak kimseler mevcut" karşılığım verdi. Hz. Os­man (r.a) "Ömer (r.a), Muaviye'yi vali yapmamış mıydı?", Hz. Ali (r.a): "Hz. Muaviye; Hz. Ömer'den, kölesi Yerfen'in kendisinden korktuğundan daha çok korkardı. Şimdi durum tamamen değişti. Muaviye size sormadan istediği gibi hare­ket ediyor, sonra da bu Osman'ın emridir diyor. Siz de buna ses çıkarmıyorsunuz" cevabım verdi. [50]

Başka bir zaman Hz. Osman (r.a), Hz. Ali'nin (r.a) evine gitti. Akrabalığına güvenerek ona: "Bu fitneyi söndürmede bana yardım ediniz" dedi. Hz. Ali (r.a) cevap olarak: "Bütün bunlar Mervan b. Hakem, Said b. El-As, Abdullah b. Amir ve Muaviye (r.a) yüzünden oluyor. Siz, bu insanların sözüne inanıyorsunuz, benimkine değil" dedi. Hz. Osman (r.a) buna karşılık: "Peki, artık ben senin sözünü dinleyeceğim" dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), Ensar ve Muhacirlerden bir grup sahabeyi yanına alarak Mısır'dan gelen bozguncuların yanma gitti, onlarla konuşarak Mısır'a dönmeleri için ikna etti.[51]Fitne döneminin alevlendiği bir zamanda Hz. Ali Os­man'a (r.a) gelerek şikayetlerini şu şekilde dile getirdi: "Ben olayları yatıştırmaya çalışıyorum, Mervan onları yine alev­lendiriyor. Rasûlullah'm minberine çıkarak insanları yatış­tırıyorsunuz, siz gittikten sonra Mervan kapınıza dikilerek; halka küfrediyor ve ateşi alevlendiriyor.[52]

İbn Cerir Taberî, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Aişe (r.a) ile ilgili olarak: Bunlar da vaziyetten memnun değillerdi, gidişattan dolayı öfkeli idiler" diye rivayetler nakletmiştir.[53] Ama bu sahabelerden hiçbiri, halifeye karşı bir ayaklanma başlatılmasını, bir bozgunculuk çıkarılmasını, işin halifeyi öldürmeye kadar götürülmesini kesinlikle istemiyorlardı. Taberî de Hz. Talha ve Hz. Zübeyir'den naklen: "Biz sadece emir'ül mü'minîn Hz. Osman'ın (r.a) tutumundan vazgeçme­sini istiyorduk. Onu öldürmeyi asla düşünmedik. Ne yazık ki ahmak insanlar akıllı insanlara galebe çaldılar ve onu öl­dürdüler" denilmektedir.

 

Hz. Alinin (r.a) Halifeüği

 

O zaman için revaçta olan ve genel kabul görmüş İslâmî anayasaya göre Hz. Ali caiz bir şekilde halife seçilmemiş miydi? Hz. Osman'ın şehadetini müteakiben Hz. Ali'nin hangi şartlarda halife seçildiği herkes tarafından bilinmek­tedir. Medine dışından gelen iki bini aşkın bozguncu halife­lik merkezini işgal etmiş ve azgınlıklarını halifeyi öldürme­ye kadar vardırmışlardı. Zaten Medine'de de bu bozguncula­ra destek veren birçok insan vardı. Onların da yardımıyla bozguncular yeni halifenin seçiminde Önemli rol aldılar. Ba­zı rivayetlerde bu kimselerin bazı insanları Hz. Ali'ye (r.a) zorla biat ettirdikleri nakledilmektedir. Bütün bunlara rağ­men şu soruların cevaplandırılması şarttır: Bu yanlış bir se­çim miydi? Yalnız Medine'de değil bütün İslâm dünyasında halifeliğe Hz. Ali'den (r.a) daha layık bir kimse mevcut muy­du? O zaman için revaçta olan ve genel kabul görmüş İslâmî anayasaya göre Hz. Ali (r.a) caiz bir şekilde halife seçilmemiş miydi? İslâm anayasasında, önceki halifenin aleyhine olup ona başkaldıranlarm yeni halifenin seçimine katılmaları du­rumunda, bu seçimin gayri meşru olacağına dair bir hüküm var mıydı? Böyle bir seçim olursa, kanunsuz mu olurdu? Ha­lifenin şehid düşmesiyle birlikte hemen yeni bir halife seçi­mine gidilmeyip, mülümanlann halifesiz bırakılması doğru bir davranış olur muydu? Hz. Osman'ın (r.a) katillerini ya­kalayıp hesap sorma konusunda Hz. Ali'nin (r.a) imkansız­lıklar sebebiyle bir şey yapamadığını yahut hata ettiğini veya kasıtlı olarak böyle davrandığını kabul etsek bile, onun halifeliğini geçersiz kılacak yahut ona isyan etmeyi haklı gösterecek İslâmî bir prensip ve kanun maddesi var mıydı? Daha sonra gelişen olaylar hakkında doğru bir kanaata ula­şabilmek için bu temel soruların cevaplandırılması gerek­mektedir.

Bu sorulara, 'evet öyledir1 diyebilecek biri çıkarsa, sağlam delillerini de getirmelidir. Şu da var ki, birinci asırdan günü­müze kadar gelen bütün ehl-i sünnet alimleri Hz. Ali'nin dör­düncü halife oluşunda müttefiktirler. Her cuma camileri­mizde ehl-i sünnet'e mensup imamlar tarafından, hutbeler yoluyla, onun halifeliği tekrarlanır. Hz. Ali'nin (r.a) yaşadığı dönemde de durum aşağı yukarı böyleydi. Suriye bir kenara bırakılacak olursa, bütün Arap yarımadasıyla birlikte he­men hemen bütün İslâm coğrafyasında onun halifeliği kabul edilmişti. İdare onun halifeliğine istinaden emniyeti temin ediyor, İslâm toplumunun kahır ekseriyeti onun hilafeti al­tında kendini huzur ve emniyette hissediyordu. Bu şartlar­da, Hz. Ali'nin (r.a) hilafetinde tereddüt vardı, bunun içindir ki, ona karşı isyan edip savaşmakta şer'i açıdan bir sakınca yoktu demek mümkün müdür? Hz. Hüseyin'in halifeliğini tâ başından yanlış ve geçersiz olarak nitelendiren, sonra da Ye-zid'in hilafetinin geçerliliğini savunan Hz. Muaviye için bir takım mazeretler bulmaya çalışanlara hayret etmemek mümkün değildir. Çünkü Hz. Ali'nin (r.a) halifeliği, Yezid'in halifeliğini geçerli kılmak için ileri sürülen delillerin binler­ce katı daha sağlam ve geçerli delillerle teessüs etmişti. Hz. Osman'ın (r.a) intikamım almak bahanesiyle Hz. Ali'ye (r.a) kılıç kaldıranların haklılığını destekleyen hiçbir şer'î delil gösterilemez. Allah'ın şeriatmda hiçbir noksanlık ve hiçbir pürüz yoktur. O noksansız şeriatta, makam ve mevki sebe­biyle hiç kimsenin yanlışını doğru gösterme imkanı bulun­mamaktadır.

 

Hz. Osman'ın (r.a) Katillerinin Durumu

 

Şer'î prensipler üzerinde yaptığım uzun araştırmalardan sonra vardığım-sonuç şudur: Hz. Osman'ın (r.a) kanının be­delinin alınması için şeriata muvafık olan tek yol Hz. Ali'nin  (r.a) halifeliğim tasdik ederek, ondan Hz. Osman'ın (r.a) ka­tillerinin yakalanarak mahkemeye teslim edilmesini ve işle­nen cürümde pay sahibi olanların suçlarının delili endirile-rek hak ettikleri cezaların verilmesini talep etmekti. Bunun tek yolu Hz. Ali'ye destek olmak, onun rahat çalışabileceği ortamı hazırlamaktı. Bu mesele, ancak o şartlarla çözülebi­lirdi. Tarihen sabittir ki, isyan çıkararak Medine'ye kadar gelenlerin sayısı iki bin kadardı. Medine içinde de onları des­tekleyen bir grup vardı. Mısır, Basra ve Kûfe'de de onların peşinden giden gruplar, teşkilatlar bulunuyordu. Eğer hak­tan yana olmaya çalışsalardı, bu isyancı topluluk dağıtılır ve adalete teslim edilirdi. Ne yazık ki, böyle yapılmadı. Etkili ve güçlü olan sahabenin önde gelenleri, fitneden uzak durmak amacıyla, bir kenara çekildiler. Basra ve Şam taraflarından güçlü bir birlik oluşturularak Hz. Ali (r.a) ile savaşmak üzere yola çıkarıldı. Desteksiz kalan Hz. Ali, Osman'ın katillerini yakalama fırsatı bulamadığı gibi, hazırlananan bu güçlü or­duya karşı koyabilmek için kendisine yardım vadeden her­kesin yardımını kabul etmek zorunda kaldı. Bu şartlar altın­da Hz. Osman'ın (r.a) katillerinin peşine düşmek, karışıklığı arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Bu kanaati pay­laşmayanlar lütfen söylesinler: Hz. Ali (r.a) Hz. Osman'ı (r.a) katleden isyancıları ne zaman dağıtabilirdi? Hilafete gelir gelmez mi, Sıffin Savaşı esnasında mı? Hz. Muaviye (r.a) eyaletleri teker teker ele geçirirken mi? Hariciler kendisi ile savaşmak üzere hazırlık yaparlarken mi? Hasılı, Hz. Ali (r.a) bu adamları yakalayıp cezalandırma fırsatım hiçbir za­man bulamadı.

 

İctihad Hatası Nedir, Ne Değildir

 

Benim yukarıda arzettiklerimden açıkça anlaşılıyor ki, Hz. Osman'ın (r.a) katillerinden intikam almak için döne­min halifesine karşı kılıca sarılan kimselerin bu hareketi şer'î bakımdan da doğru değildi, yöntem bakımından da. Ben onların bu hatayı, kendilerinin haklı olan tarafta yer aldık­larını düşündüklerinden dolayı yaptıklarından ve kesinlikle iyi niyetle hareket ettiklerinden zerre kadar kuşku duymu­yorum. Ancak bunun "hata" olduğunu düşünüyorum, "ictihad hatası" olduğunu değil. Çünkü, ictihad terimi ancak şer'î bir mesele için kullanılabilir. İctihad hatası deyimi de sert bir meseledeki yanılma sebebiyle kullanılabilir. Bu ya­nılma da delillerin zayıflığı ve yanlışlığıyla olur. Biz de bu gi­bi durumlarda "ictihad hatası" deyimini kullanırız. Oysa ilim ve irfan ehli hiçbir kimse, Hz. Ali'ye (r.a) isyan etmenin caiz olduğunu söyleyemez. Dikkat edilecek olursa, Hz. Talha ve Hz. Zübeyir'in (r.a) Cemel Savaşı başlamadan hatalarının farkına vararak meydanı terkettikleri görülür. Hz. Aişenin (r.a) de sonradan hatasmı kabullendiği güvenilir rivayetler­le nakledilmiştir. Hz. Muaviye (r.a) ise sürekli olarak kendi­sini hakkın yanında ve haklı olarak düşündü. Onun böyle düşünüyor olması, hareketinin caiz olmasını gerektirir mi? Onu haklı çıkaracak bir delil gösterilebilir mi? Bunun için hangi sebep makul gösterilebilir? Halifenin bir genel valiyi görevinden alması mı? Önceki halifenin katillerini yakalata­rak mahkemeye teslim etmek istemesi mi? Yoksa önceki ha­lifeyi katledenlerin yeni halife üzerinde hakimiyet tesis et­mek istemeleri mi? Merkezde ve diğer bütün eyaletlerde onun halifeliği kabul edilmişken, bir eyalet valisinin yeni ha­lifenin seçiminin kanunlara uygun şekilde icra edilmediği kanaati mi? Bu sebeplerden hiçbiri ile şeriatte halifeye karşı kılıç kullanmanın cevazına dair bir imkân ve ihtimal bul­mak mümkün değildir. Bu konuda

"Suçsuz olarak öldürülenin geride kalan velisine biz bir yetki verdik" [54] ayetini delil getirmek kesinlikle yan­lıştır. Çünkü, bu ayetten; eğer halife kendinden önceki hali­fenin katillerini yakalayıp cezalandırmıyorsa, öldürülenin yakınları halifeye savaş açmakta haklıdırlar, anlamı çıkmaz.

Amr b. As konusunda da aynı sorunla karşılaşıyoruz. Mu­teber kaynaklarda nakledilen rivayetlere bakarak, Sıffin Savaşında mızrakların ucuna Kur'ân-ı Kerim takılması tek­lifine ve Devmetül Cendel'deki hakem tayinine baktığımızda "bu bir hataydı" demek zorundayız. Bunun bir "ictihad yanlışlığı" olduğunu söyleyebilecek hiçbir mazerete ve hiçbir delile sahip değiliz. İbn Sa'd, İmam Zührî'den şöyle bir riva­yet nakletmektedir: "Sıffîn savaşı sırasında çarpışmalar son derece şiddetlenip, savaşanların gücü ve cesareti kırılınca Artır b. As, Hz. Muaviye'ye şunları söyledi: Bana kalırsa in­sanlara Kur'ân'ı açmalarını ve şöyle bağırmalarını söyle: Ey Iraklılar! Biz sizi Kur'ân'a çağırıyoruz. Fatiha'dan Nâs Sure-si'ne kadar Kur'ân'da yer alan ne varsa onunla karar vere­lim. Böyle yapacak olursan Iraklılar ihtilafa düşecekler. Şamlılarda ise bir parçalanma olmayacaktır. Hz. Muaviye de onun bu sözünü yerine getirdi.[55]

Aynı konu Ibn Cerîr, Ibn Kesir ve Ibn Esirde çok daha geniş bir şekilde anlatılmaktadır. Hepsinin görüş birliğine vardıkları ifadeleri şöyledir: Kur'ân'ı hakem tayin etmeyi teklif eden Amr b. As bunun sebebini şöyle izah ediyordu: "Bunu yapacak olursak Hz. Ali'nin (r.a) orduları ya dağıla­cak ya da bu teklifimize inanacaklar. Böylece savaşı gecikti­rip toparlanmak için fırsat yakalamış olacağız.[56] Amr b. As'ın teklifi ile Kur'ân-ı Kerim'in açılarak mızrakların ucu­na takılmasının başka bir gayesi yoktu. Bildiğim kadarıyla hiçbir tarihçiden başka türlü bir rivayet nakledilmemiştir. Bu teklifle; Kur'ân'ın hükümlerine göre karar vermek değil, savaşta hile yapmak düşünülmüştür. Bütün rivayetlerin birleştiği bu durum için "bu bir ictihad meselesiydi" demek mümkün müdür? Tabâkat-ı İbn Sa'd, Tarih-i Taberî, El-Bidâye ve'n-Nihaye ve Ibn Kesir şu noktada müttefiktirler: Devmeî'ul Cendel denilen mevkideki hakem olayında Hz. Amr b. As ile Hz. Musa el-Eş.'arî kendi aralarında konuşmuş­lar ve bir sonuca varmışlardı. Ebu Musa el-Eş'arî Hazretleri aldıkları kararı taraftarlarına olduğu gibi anlattığı halde, Amr b. As Hazretleri bunun tersini yapmıştı. [57]Herhangi bir insanın bütün bunları okuyup öğrendikten sonra bu bir "ictihad" di demesi mümkün müdür?                 

 

Yezid'in Veliahtlığı Meselesi

 

Beni en fazla hayrete düşüren şey; bir takım delillerle Ye­zid'in veliaht tayin edilmesinin caiz olduğunun ispat edilme­ye çalışılmasıdır. Bize karşı çıkanlar, Yezid'in veliaht yapıl­masıyla ortaya çıkan vahim sonuçları kabullenmekle birlik­te, "eğer Hz. Muaviye kendisinden sonra yerine geçmek üze­re oğlu Yezid'i veliaht olarak tayin edip, zorla biat almamış olsaydı, Hz. Muaviye'nin vefatından sonra müslümanlar bir­birine düşer, kardeş kavgaları olur, bunu fırsat bilen Bizans İmparatorluğu da müslümanlara saldırır ve İslâm devletini yok ederdi. Bu durum göz önüne alınacak olursa Yezid'in ve­liaht tayin edilmesiyle ortaya çıkan durumların çok daha mutedil olduğu ortaya çıkar" diyorlar. Ben de diyorum ki: Eğer Hz. Muaviye'nin daha hayatta iken Yezid'i veliaht ta­yin edip ona zorla biat toplamaktaki gerçek niyeti kardeş kavgalarını engellemek olsaydı, sahabe-i kiramla ve tabiînin ileri gelenleriyle istişare ederek bu güzel niyetini onlara açıklaması ve sağlığımda yerine geçecek veliahtı ta­yin etmenizi istiyorum demesi ve onların da kabul ettiği bir veliaht için biat toplaması daha uygun düşmez miydi? Böyle davranmasını engelleyen bir sebep mi vardı? Hz. Muaviye (r.a) bu yolu tercih etmiş olsa bile yine de kardeş kavgası çı­kar, iç savaşlar zuhur eder ve Bizans, İslâm devletine saldı­rarak ona son verirdi, diyebilir misiniz?

 

Hz. Ali'yi (r.a) Yersiz Savunma Suçlaması

 

Bize karşı çıkanlar, Hz. Ali'yi, yersiz olarak savunduğu­muz şüphesini bile göstermişlerdir. Fakat ben, Hulefa-i Raşidîn ve sahabe-i kiramla ilgili olarak takındığım tavrı ve onlar hakkındaki kendime has düşünceleri daha önce, "onla­rın ilk bakışta yanlış ve hatalı gibi görünen söz ve davranış­ları ile karşılaşıldığında, onların bu söz veya davranışlarının bir başka söz ve davranışlarıyla doğrulanıp doğrulanmadığı tetkik edilmeli, dönemin şartları da göz önünde bulunduru­larak uygun bir yol izlenmeye çalışılmalıdır. İsbat ve delili bulunmayan savunmalar yerine, mantıklı açıklamalar ya­pılmalıdır" şeklinde ortaya koymuştum. "Res^il ve Mesâil adlı eserimin birinci cildinde yer alan "Hz. Ali'nin Halifelik

Beklentisi" adlı yazımda olduğu gibi, şu anda yazmakta ol­duğum yazıda da aynı prensipler doğrultusunda hareket et­mekteyim. Bu yaptığım, ne gereksiz bir avukatlık ve ne de yersiz savunmadır. İncelendiği takdirde görülecektir ki, Hz. Ali kendisinden önce gelen üç büyük halifenin üçüne de yar­dımcı olmuş, onlara olan sevgi ve samimiyetinde hiçbir bir değişiklik olmamıştır.

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in vefatlarından sonra bütün samimiyeti ile onları övmüştür. Bu sahih rivayetler ortada iken, onun kendisinden önceki halifelere öfke duyduğunu ve onlarla olan münasebetini keserek onlara danldığını söyle­yen çok zayıf rivayetlere itibar edecek değilim. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.a) hilafeti sırasında onların hilafetine bağ­lılığını ifade eden sahih rivayetler ortada iken, biz niçin onun genel tavrına aykırı olan zayıf rivayetleri tercih edelim de uygun olan rivayetleri reddelim ki! Hz. Alinin (r.a), Hz. Os­man'ın (r.a) şehid edilmesinden kendi hilafetinin sona erme­sine kadar geçen zaman içerisindeki tutum ve davranışları incelenecek olursa, onun olaylar karşısındaki her türlü tu­tum ve davranışının makul bir sebebi ve sağlam bir dayanağı olduğu görülecektir. Yalnız, Malik el-Eşter ile Muhammed b. Ebî Bekr'i genel vali yapmasının haklılığını ve yerinde bir davranış olduğunu gösteren makul bir neden bulamadım. Bu durumu savunacak bir yol bulamadığımı da ifade etmek istiyorum.[58]

 

Hilâfet Ve Saltanat

 

Soru:

 

"Hilâfet ve Saltanat" isimli eserinizi ve Abbasi Bey'in bu­na cevap veren "Tebsıra-ı Mahmudî" isimli eserinin birinci ve ikinci ciltlerini objektif bir bakışla gözden geçirdim ve şu neticeye ulaştım: Abbasi Bey, İslâm'ın siyasi düzenini açık ve net olarak kavrayamamış. Onun siyaset anlayışı ile ilgili olarak ortaya koyduğu düşünceler kendinde mevcut olan dü­şünce yoksunluğunun bir tezahürüdür. Zâtıâlinize yönelik menfi propagandaların ilim çevrelerinde etkili olmasını engellemek için bazı konuların tarafınızdan daha açık bir dille anlatılması gerektiği kanaatini taşıyorum. Bu konular şun­lardır: Abbasi Bey'in söylediğine bakılacak olursa, İslâm'da halifeyi belirlemek için Öngörülmüş hiçbir seçim şekli yok­tur. Hz. Ebu Bekir (r.a) halife seçilirken Beni Saide çardağın­da genel bir toplantı yapılmamış, hangi kesimleri temsil etti­ği bilinmeyen iki-üç kişi ile bu işi sonuçlandırmıştı. Onun içindir ki, Hz. Ebu Bekir'in ümmetin genel desteğini aldığını ve oy birliği ile seçildiğini gösteren bir durumdan söz etme imkanı yoktur.

Abbasi Beye göre, Hz. Ömer'i de Hz. Ebu Bekir (r.a) aday göstermiş, halk da onun adaylığını benimsemişti. Halkın ne düşündüğü sorulmadı bile. Eğer halkın düşüncesinin sorul­duğunu ve onların reylerine başvurulduğunu kabul etsek bi­le, bu sadece Medine halkı için söz konusudur. Ülkenin her yanında oylamaya gidilmediği için bütüfl müslümanların bu işe rıza gösterip göstermedikleri açıklığa kavuşmuş değildir, Abbasi Bey itirazlarım şöyle sürdürüyor: Hz. Muaviye halkı krallık ile yönetiyor olsa idi, sahabeler kendisine biat ederek onu desteklemez, onun yönetimindeki bir devlet idaresinde görev yüklenmeyi kabullenmezlerdi.

Bütün bunlara ilaveten Abbasi Bey şöyle de diyor: Hadis­lerin ravileri nasıl araştırmaya tabi tutuluyorsa, tarihi riva­yetler yapanların da öylece incelenmesi gerekir.

 

Cevap:

 

Abbasi Bey1 den naklettiğiniz iddiaların her üçünün ceva­bı da "Hilafet ve Saltanat" isimli kitabımda mevcuttur.

1. Halifeliğe seçilme yolları ile ilgili olarak sayfa 35-36-70 e ve 73'ten 75'e, 83'ten 87'ye, 157'den 160'a ve 249-250'ye kadar olan yerlere bakınız.

2. Hz. Muaviye'nin yönetim biçimi krallık olsaydı, sahabe ona biat etmez, onun yönetimindeki bir devlet idaresinde gö­rev almazdı iddiasının cevabı olarak da 158. sayfaya, 201-202. sayfalara ve 251'den 254'e kadar olan sayfalara bakınız.

3. Sonuncu sorunun cevabı da aynı kitabın 316'dan 318 e kadar olan sayfalarında mevcuttur.

Ayrıca şöyle bir cevap da verilebilir: Abbasi Bey'in tarihi olayları anlatırken dayandığı kaynaklar da, onun verdiği öl­çülere uymamaktadır.

Bir başka cevap da şu şekilde verilebilir: Eğer tarih, bu şartları dikkate alarak yazılacak olursa; sonraki asırların tarihi bir yana, birinci asır tarihinin de onda dokuzunu çı­karmak gerekir. Dünya tarihinin geneline bakılacak olursa, onun için ciddi bir dayanak bulmak zaten mümkün değildir. Zira dünya tarihini kaleme alan insanların rivayetlerinin doğruluğunu araştırıp inceleyen ve doğruları ile yanlışlarını birbirinden ayıran herhangi bir Ölçü zaten mevcut değildir.[59]

 

İsrail Devleti Hakkında Enterasan Bir Mantık Yürütme

 

Soru:

 

Mevlânâ Abdülmecid Deryâbâdî Lucknow'da yayınlanan "Sıdk-ı Cedîd" adlı dergisinin "Doğru Sözler" başlığını taşı yan köşesinde İsra Sûresinin 104. ayetini: "Bu ayette zikre­dilen "va'd'ul-ahireti" den murad "yevm'ul-ahireti" olmayıp, kıyametin kopmasına yakın bir zamanda gelecek olan bir gündür. Ci'nâ biküm lefifen"de.n murad  ise  İsrailoğullarına mensup farklı grupların bir yerde toplanmasıdır" diye yo­rumlamakta ve şöyle demektedir: "Burada anlatılmak iste­nen gayet açıktır. Firavun hadisesinden sonra İsrailoğulla­rına artık serbestsiniz, dünyanın neresine yerleşmek ister­seniz orada yerleşiniz, ama bilesiniz ki kıyamete yakın bir zamanda biz sizi yerleştiğiniz bölgelerden, farklı diller konu­şuyor ve farklı kıyafetler giyiniyor olduğunuz halde bir yere toplayacağız. Bu yer, onların eski vatanı olan Filistin'den başka bir yer olamaz. Bugün, dünyanın değişik bölgelerin­den gelerek Filistin'e yerleşiyor olmaları önceden haber veri­len olayın gerçekleşmesi, Allah'ın önceden haber verdiği ha­disenin zuhur edişidir."

Mevlânâ Abdülmacid Deryabâdînin ayetten böyle bir so­nuç çıkarması, korkarım ki, Filistin meselesindeki genel cihad heyecanını söndürecektir. Bu anlayış kabul edildiği tak­dirde, Filistin'de bir İsrail devletinin kurulması, Allah'ın iradesinin tâ kendisi olarak kabul edilecektir.

 

Cevap:

 

Yukarıda zikredilen ayetin bu şekilde açıklanmasını gö­rünce hayrete düştüm. Ayetin sözleri şundan ibarettir:

"Ondan sonra, (yani Firavunun suda boğulmasından sonra), biz israiloğullarına dedik ki: O ülkede oturun, âhiret zamanı gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz" [60]

Bu ayetten "kıyametin kopmasına yakın bir zaman"da yahudilerin gruplar halinde yaşadıkları dünyanın çeşitli ül kelerinden getirilip İsrailoğullannın eski vatanı olan Filis­tin'de, meskun edileceği anlamı nasıl çıkarılabilir.

Va'd'ul-ahireti"mn. asıl ve açık anlamı, kıyame­te yakın bir zamanda va'dedilen herhangi bir zaman dilimi değil; ahiret vaktidir. Hepsini bir araya toplamaktan mak­sat da kıyamet günü bir araya toplamaktır. Ayetin ifade etti­ği mânâ içerisinde İsrailoğullannın dünyada bir araya geti­rileceğine dair hiçbir iz ve işaret mevcut değildir. Bu anlayı­şın hayret ettiğimiz bir başka yanı da, "bir araya toplama" kavramını ayetin sözleri içine sokmakla yetinilmemiş olma­sı, bu toplanmaya bir de yer belirlenmiş ve o yere "İsrailoğul­lannın eski vatanı"ndan başka bir yer olamaz, denmiş olma­sıdır. Bu anlayış, iki bin yıldır Filistin'le hiçbir bağı olmayan yahudilerin 'Filistin bizim asıl vatanımızdır' iddialarını des­tekleyen bir anlayıştır. Böyle bir anlayış iki bin yıldır Filistin topraklarında yaşayan insanları sahibi bulundukları bu top­raklardan uzaklaştırıp, yahudilere yerleşim merkezleri kur­mak isteyenlerin İngiltere, Rusya ve Amerika olduğu değil; bilakis bu topraklara yerleşme hakkı en fazla kendilerine ait olan yahudilerin Allah tarafından buraya yerleştirildiği an­lamına gelir. Bu da İsrail devletinin kurulmasının zalim dünya milletlerinin bir komplosu değil de, Allah'ın va'dinin gerçekleşmesi olarak kabul edilmesi sonucunu doğurur ki, ayetten böyle bir anlam çıkarmaya kesinlikle imkân ve ihti­mal yoktur.[61]

 

Pakistan'ın Bir İslâm Devleti Olamamasının Sorumluluğu Kimdedir?

 

Soru:

 

Önce haftalık "Tâhir" dergisinde sonra da  "Nüvâyi Vakt" gazetesinde zât âlinize atfen Müslim Lig (Müslüman Birliği) Teşkilatı için sahtekâr kelimesini kullandığınız ya­zılmıştır. Ben, bir Müslim Lig taraftarıyım. Büyük önder Muhammed Ali Cinnah gözlerini kapatır kapatmaz Müslü­man Birliği'nin Himalaya dağlarından daha büyük hatalar yaptığını anlıyorum. Fakat, büyük önder Muhammed Ali Cinnah hakkında kesin inancım şudur: Eğer hayat ona vefa gösterseydi, Allah'ın lütfettiği bu memlekette İslâm anaya­sasını uygulamak için gücü ölçüsünde mutlaka uğraşırdı. Benim kanaat ve düşüncem şu ki: Sizin, bir konuşma esna­sında, sahtekâr diye nitelediğiniz Müslüman Birliği Teşkila­tı, büyük Önder Ali Cinnah'ın genel başkanlıktan istifa etme­sinden sonra, Cühedri Halîk'uz-Zaman ve Liyâkat Ali'nin başkanlığında gelişen Müslüman Birliği Teşkilatı idi. Hiç şüphesiz sizin maksadınız büyük Önder Cinnah'ın üstün ni­teliklere sahip olan şahsı değildi.

"Nüvâyi Vakt" gazetesinde yayınlanan üzüntü verici ya­zıya herhangi bir cevap vermemeniz, bu iddiaya daha da çok güç kazandırmaktadır. Milletimizin "Nüvayı Vakt gazete­sinin yol göstericiliği ve sizin önderliğinize haddinden fazla ihtiyaç duyduğu şu sıkıntılı dönemde sizin ufak bir tekzibi­niz bu meseleyi bitirmede mücâdihâne bir rol oynayacaktır.

 

Cevap:

 

Avukatlar toplantısında yaptığım konuşmada, bu konu­daki bir sözüm açıkça saptırılarak nakledilmiştir. Olay şu­dur: Benim konuşmamın toplantının ilk gününün son ko­nuşması olduğu yazılıyor. Buna cevap teşkil eden konuşma­nın ise ikinci günün faaliyetleri içerisindeki ilk konuşma olan Meya Tufeyl Muhammed Bey'in konuşması olduğu söy­leniyor. Halbuki benim konuşmam ikinci gün olmuştu ve son konuşmaydı. Bu konuşmadan sonra da hiçbir konuşma ya­pılmamıştı. Bu durumda Meya Tufeyl Muhammed'in benim konuşmamı tekzib edici bir konuşma yapması söz konusu değildir. Bana karşı çok kere yapılan ve hâlâ da yapılmaya devam edilen bir başka haksızlık da Pakistan'da İslâm düze­ninin uygulanmamasının sorumluluğunu, kuruluşundan sonra bu devletin idaresini elinde bulunduran kimselere yüklemem hasebiyle yapılmaktadır. Ben ne zaman bu suçla­mayı yapsam, derhal Merhum Ali Cinnah'ın sözü edilmekte ve benim sorumlu olarak onu ileri sürdüğüm fikri yayılmaya çalışılmaktadır. Böylece, kendilerine yapılan ithamı, Mu­hammed Ali Cinnah'a yapılmış gibi göstermeye gayret edil­mektedir. Halbuki bu konuda ben, hiçbir zaman merhumun adını ağzıma almadım. "Tâhir" dergisinde yayınlanan ko­nuşmamın özetini bir daha okuyarak bakınız. O yazının ne­resinde, devlet kurulduktan sonra, İslâm düzeninin getiril­memesinin sorumlusu Muhammed Ali Cinnah'tı veya o bu konuda samimi değildi diye bir ifade vardır.

Mesele sadece benim Merhum Ali Cinnah hakkında böyle söylemediğimle de kalmıyor. 1953'te Hâkim Münir soruştur­ma komisyonunda Muhammed Ali Cinnah 11 Ağustos 1947'de Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada, Pakistan anayasasının dindışı (lâik) olacağına karar vermişti" deyin­ce, ben bunu Cinnah'ın konuşmalarına atfederek uzun uza-dıya reddetmiştim. Pakistan'ın kurulmasından önce de Pa­kistan'ın kuruluşundan sonra da aynı şeyi yaptım. Konu ile ilgili yazım o günkü gazetelerde yayınlanmıştı. Şimdi de "Kadiyânilik Meselesi ve Onun Siyasi, Dini ve içtimâi Yönü ' adlı kitabımın 188. sayfasından 192. sayfasına kadar olan bölümünde görülebilir. Artık insaf ediniz de yayınladığım bir eserimde uzun uzun anlatarak reddettiğim düşünceyi bana yüklemeyiniz. Tekrar tekrar suçlanmamda ve tekrar tekrar reddetmemde ne fayda vardır.

Ülkenin idaresi ve otoritesinin hiçbir zaman doğrudan büyük önder Muhammed Ali Cinnah'ın eline geçmediği hak­kındaki gerçeği kim bilmiyor ki. Pakistan kurulduktan sonra o sadece 13 ay yaşadı. Bu sürenin büyük bir bölümünü de hastalıkla geçirdi. Hastalıktan sonra bir takım faaliyetler gösterebileceği ilk günlerinde de kuruluşun başlangıçtaki büyük problemlerini çözmekle uğraştı. Bu bakımdan ben, "ülke yönetimini eline geçiren insanlar İslâm düzenini uygu­lama niyeti taşımıyorlardı" derken, bu sözümle Cinnah'ın şahsını değil, aksine şu anda merkezde ve eyaletlerde hakim noktalarda bulunan ve geçmişte kilit noktalarda görev yap­mış olan kimseleri kastediyorum.[62]

 

Açık Bir Yalan

 

Soru:

 

Karaçi'de yayınlanan "Efkâr" isimli aylık edebi bir dergi­nin Aralık 1976 sayısında Riyad Sıddıkî'nin, "Bir Dönem Yaratan Üstün Kişi, Büyük Önder Muhammed Ali Cinnah" başlıklı bir makalesi yayınlandı. Bu makalenin son satırla­rında makale yazarı "Cemaat-i İslâmî ve Büyük Önder" isimli küçük başlık altında şöyle yazmaktadır:

"Büyük Önder Muhammed Ali Cinnah 1939'da, Mevlânâ Mevdûdî ile Allâme İnâyetullah Meşrikî'yi Müslim Lig'e (Müslüman Teşkilatı) katılmaya davet etmeleri için Mah-mud Âbâd Racası'na ve Kameruddin Bey'e yetki vermişti. Müslim Lig'in kurultayı yapılmak üzereydi. Kameruddin Bey bu mesele üzerinde Mevlânâ Mevdûdî ile ilişki kurdu. Mevlânâ Mevdûdi, Müslim Lig'in kurultayına katılmayı bü­yük önder Cinnah'ın imzasıyla kendi adına davet mektubu yayınladığı takdirde kabul edeceğini söyledi. O ata kadar Müslim Lig'de resmi davet mektubu uygulaması diye bir tarz yoktu. Bu bakımdan, Kameruddin Bey hemen Delhi'ye gitti ve ne yapıp edip, istenilen davet mektubunu elde etmeyi başardı. Bu davet mektubuna rağmen Mevdûdi Müslim Lig'in kurultayına katılmadı ve oldukça katı bir ifade ile, "ben İslâm dâvası gütmeyen sözde İslâmî bir toplulukla iliş­ki kurmayı arzu etmiyorum. Müslim Lig'e katılanlar ancak isim müslümanlarıdır. Ben bu anlamsız siyasî grupla ile iliş­ki kurarak kendi şahsiyetimi yitirmek istemiyorum" diyerek mazeretini beyan etti.

Sizin İslâm düşüncenizden ve İslâmî hareketinizden et­kilenerek kişiliğinize gönülden bağlı olan ve sizin görüşleri­niz, düşünceleriniz ve kişiliğiniz üzerinde kendine göre ka­lemle hizmet de yapan bir kişi olarak şu meselelere açıklık getirmenizi ve bizi memnun etmenizi sizden rica ediyorum.

1. Gerçekten böyle bir davet mektubu istendi mi?

2. Söylendiği gibi davet mektubu hazırlandı mı?

3. Davet mektubu hazırlanması halinde bile, gerçekten katı bir ifade ile özür beyan edildi mi?

 

Cevap:

 

Uzun, geniş mektubunuzun son derece kısa cevabı şudur: Karaçi'de ayda bir yayınlanan "Efkâr" dergisinin naklettiği­niz yazısının bir kelimesi dahi doğru değildir. İnsanların hangi cüretle yalan yazıp, onu yaydıklarına ve bir gün ahiret denen bir yere gidilerek yaptıkları iftiraların karşılığını ver­meleri gerekeceğini unuttuklarına hayretler ediyorum.[63]

 

Cemaati İslâmînin Müslüman Ülkelere Bakışı

 

Soru:

 

İngiltere'den gelen bir mektupta şöyle yazıyor: "İslâmî fa­aliyetlerde bulunan kimselerin çeşitli İslâm ülkeleri ile özel­likle de Suudi Arabistan'la dayanışma içerisinde olmaları­nın bir çok mahzurları bulunmaktadır. En son örneğini, Av­rupa İslâm Konseyinin gerçekleştirdiği Uluslararası Eko­nomi Konferansında yaşadık. İslâm'm devlet anlayışı ile il­gili tavrı bir çok yanlış anlamaya sebep olacak bir tarzda su­nulmaktadır. Bu konferansta İslâm'ın temel prensiplerinin bir çoğu Avrupa İslâm Konseyi tarafından alt üst edildi. Si­zinle ilişkisi bulunan ve sizin önderlik ettiğiniz harekete yakmhğı ile tanınan kimi insanların da bu toplantıya iştirak etmesi halk arasında sizin de bu insanları desteklediğiniz in­tibaını uyandırmaktadır. Böyle olunca da halkın gözünde, sözde İslâm ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan'daki yönetimin meşru bir zemine oturduğu kanaati yaygınlaş­makta, sizin destek olduğunuz şeklindeki kanaatle de belge­lenmiş olmaktadır. Bizim sizden istediğimiz, davanıza katı­lan, hareketiniz içerisinde yer alan insanları İslâm ülkeleri idarecilerinin keyfine göre hizmet veren, onların şahsî çıkar­larını gözeten, milli ve milletlerarası her türlü toplantı ve fa­aliyetlerden uzak tutmak için bütün gücünüzü göstermenizdir".

Mektubun yanında pek çok imzanın da yer aldığı bir de liste bulunmaktadır.

 

Cevap:

 

Pek çok kişinin imzasıyla desteklediği mektubunuzu al­dım. Müslüman devletler konusunda benim ve Pakistan İslâm Cemaatinin tutumu kısaca şöyledir:

1. Onlar, halkında müslüman olan ülkelerdir, yoksa birer İslâm devleti değillerdir. Biz, halkı müslüman olan ülkele­rin idarecileri de müslüman olduğu için o ülkelere İslâm ül­keleri diyoruz. Bu ülkelerin devlet idareleri İslâmî prensip­lere dayanmadığı, kısmen veya tamamıyla İslâm'ın emir ve hükümlerine göre tanzim edilmediği için onlara İslâm dev­letleri demek mümkün değildir. Biz onların birer İslâm dev­leti olmadıkları konusunu yayınlarımızda o kadar açık ve o kadar çok anlattık ki, yayınlarımızla karşılaşan bir kimse­nin onlar hakkındaki kanaatimizi bilmemeleri düşünüle­mez.

2. Memleketimiz olan Pakistan'da İslâmî bir devlet kur­mak için doğrudan mücadele veriyoruz. Halkı müslüman olan diğer ülkelerde de İslâmî devletler kurulması için gerek oradaki İslâmî hareketler kanalıyla olsun, gerekse yazı ve eserlerimizle olsun çaba sarfediyoruz. Hiçbir, menfaat karşı­lığı, İslâm'a başka bir ideolojinin katılmasına müsaade et­meyiz.

3. İslâm davetini yürütürken ve İslâm'ı hayata hakim küma mücadelemizi sürdürürken hiçbir zaman göz ardı ede­meyeceğimiz gerçekler olduğunu da biliyoruz. Gerek ülke­mizde ve gerekse halkı müslüman olan başka ülkelerde, boş­lukta faaliyet göstermediğimizin bilincindeyiz. Hiçbir yerde başıboş bir devlet bulunmamaktadır. Şöyle ya da böyle, ama mutlaka idareyi elinde bulunduran ve fiilen yürürlükte olan bir devlet sistemi mevcuttur. Bu sistem kiminde küfür üze­redir, kiminde ise İslâm'la İslâmdışı prensiplerin karışımı şeklindedir. İslâm ülkelerinde yaşayan halkın çoğunluğu da islâm'ı bilmekten ve onu yaşamaktan çok çok uzak bir halde­dir.

4.  Şimdi sorulması gereken soru, bütün bu gerçeklere rağmen İslâm davetinin nasıl yürütüleceği ve dinin hayata hâkim kılınması mücadelesinin nasıl yapılması gerektiği­dir. Değişik biçimlerde yönetilen bu devletleri ve İslâm'dan habersiz yaşayan ve sayıları milyonları bulan halk yığınları­nı görmezlikten gelmek mümkün müdür? Müslüman halkın yaşadığı devletlerle olan bütün münasebetlerimizi keserek orada yaşayan müslüman halkı bulundukları hal üzere bıra­kabilir miyiz? Onlarda husule gelebilecek müsbet değişimle­ri sağlamak için gerekli olan çabalardan uzak kalabilir mi­yiz?

5. Sizin ve sizinle aynı kanaati paylaşanların tercihlerini hangi yönde kullandıklarını bilemiyorum. Ama benim ve ce­maatimin, ülkelerin içinde bulundukları şartları göz önüne alarak, metodumuzu Kur'ân ve Sünnet'in ışığında tesbit et­tiğimizi, faaliyetlerimizi ona göre sürdürdüğümüzü, insan­ları İslâm'a çağırmaya devam ettiğimizi bilmenizi istiyo­rum. Bu faaliyetlerimizi sürdürürken her bölgenin kendi şartlarım dikkate alıyoruz. Memleketimizde ise, bir yandan İslâm'ı halk arasmda yaymaya ve onları İslâmî bilgilerle do­natmaya çalıştık, bir yandan da İslâm'ı hayata hakim kılma mücadelesinde bizimle birlikte olan insanları teşkilatlandır­dık.    Diğer    taraftan    mevcut    devlet    sisteminin İslâmileştirilmesi için gerekli olan mücadeleyi verdik. Tabi­atıyla, halkı müslüman olan ülkelerde böyle bir çalışmayı doğrudan yapamazdık. Bunun için de oralarda yayınlarımı­zın okunmasını temin etmeye çalıştık. Önceden İslâm'ın mücadelesini veren ve harekete yeni katılmak isteyen müslü-manlarla, imkânlarımızın elverdiği ölçüde, yardımlaşmaya çalıştık. Devlet yöneticilerini karşımıza almamaya özen gös­terdik. Böyle davranmaktaki amacımız çalışmalarımıza en­gel olmamaları içindir.

6. Kendileri ile olan münasebetlerimiz diğer devletlerden oldukça farklı olan Suudi devletini özellikle zikrediyorsu­nuz. Siz ve sizinle aynı kanaati paylaşanların fikrimize katı­lıp katılmadıklarına bakmaksızın, Suudi Arabistan ile olan özel münasebetlerimizin nedenlerini açıkça söyleyeceğim. Bizim kanaatimize göre Suudi Arabistan'ın konumu dünya­nın diğer köşelerinden çok farklı ve daha önemlidir. Çünkü Kabe ve Ravzâ-ı Mutahhara oradadır. Bu sebepledir ki, biz bütün dünyanın günah ve isyan bataklığına saplanmasına tahammül etsek bile, Mekke ve Medine'nin günah ve isyanla kirlenmesine tahammül edemeyiz.

Suudi Arabistan'la olan özel münasebetlerimizin teme­linde bu vardır. İşte bu sebeple, orada İslâm'a sahip çıkan, onu koruyan ve ona yardımcı olmaya çalışan herkese gücü­müzün yettiği kadar destek olmaya çalışıyoruz. Orada yaşa­yan müslümanlan ve o memleketi, kötülüklerden ve oraya kötülüklerini saçmak isteyenlerin şerlerinden korumaya ça­lışıyoruz. Biz yalnız bu gaye için Suudi devleti ve onu yöne­tenlerle işbirliği yapıyoruz. Onların gerçekleştirdiği iyi ve hayırlı olan her işte onlara yardımcı olduk. Onları daha iyi ve daha hayırlı işler yapmaya teşvik ettik. Yeryüzü coğrafyası­nın her köşesinde, İslâm'a ve müslümanlara devlet kanalıy­la yardım edilmesini temine gayret ettik. Kısacası onları müslümanlarm yararına olan her işte maddi-manevi destek olmaya zorladık. Yoksa biz onları ne gereksiz yere övdük ve ne de onların hatırı için krallıkla ilgili tutumumuzda her­hangi bir değişiklik gösterdik. Onların yanlış olan herhangi bir hareketini desteklediğimize dair hiçbir örnek göstere­mezsiniz.

7. Avrupa İslâm Konseyinin tertiplediği Milletlerarası Ekonomi Konferansı'nı da özellikle zikrediyor ve bu konfe­ransta pek çok temel İslâm öğretilerinden sapıldığım veya onlarda tahrifat yapıldığını söylüyorsunuz. Ama ben, bu konferansta hangi İslâm Öğretüerininin saptırıldığını bilmi­yorum. Eğer bu konuda bana biraz bilgi verirseniz, size min­nettar kalırım.

8. Cemaatimize mensup olan insanlar o tür toplantılara İslâm'ın temel prensiplerini halka sunmak ve ileri sürülen yanlış görüşleri düzeltmek amacıyla katılmaktadırlar. Böy­le bir konferansa katılmakla, konferansa katılan devletlerin politikalarının onaylanmış olacağını ilk kez sizin yazdıkları­nızdan okuyarak Öğreniyorum.[64]

 

Yahudilerin Kirli Oyunları Ve Amerika

 

Soru:

 

1. İsrail Başbakanı Begin Amerika gezisinden döndükten hemen sonra Ürdün nehrinin batı yakasında gayr-i kanunî olarak kurulmuş bulunan yahudi yerleşim merkezlerini ya-sallaştırdı. Buna ilaveten Begin hükümeti batı yakasında üç yeni yerleşim merkezi daha oluşturmak çabasını gütmekte. Bu konudaki görüşünüzü açıklar mısınız?

2. İsrail, Mescid-i Aksanın duvarları dibinde başlattığı kazıyı hâlâ sürdürmektedir. Bundan dolayı cami büyük teh­like altındadır. Rabıta-i Âlem-i İslâmî'nin bu konudaki be­yannamesini görmüş olmalısınız. Siz de bu konudaki düşün­celerinizi açıklar mısınız?

 

Cevap

 

1. Ben şöyle düşünüyorum: Eğer Amerika insaf, ahlâk ve adalet gibi temel prensipleri ayaklar altına alarak yahudile-re haksız yere yardım ve desteklerde bulunmasa, onları ko­rumaya kalkışmasaydı, İsrail ardı arkası gelmeyen saldır­ganlıklara girişemez; bu kadar rahat ve cüretli davranamaz­dı. Bunun için asıl suçlunun, cinayet işlemeyi meslek haline getirmiş "terörist1' bir devlet olan İsrail'e arka çıkan, ona her türlü desteği veren ve bunu yaparken de zerre kadar utanma hissi taşımayan Amerika olduğu inancındayım. Yahudiler Amerika'yı öylesine yıldırmışlar ki, İsrail başbakanının Amerika'ya gelişi sırasında yahudüerin dini liderleri ve etkili lobileri Amerika'nın devlet başkanına Begin'in isteklerini yerine getirmesi için baskı yapabiliyor, gizleme ihtiyacı bile duymaksızın ima yollu ifadelerle Amerika'da başkan olacak kimsenin yahudi oylarına muhtaç olduğu hatırlatılıyor. Be­gin'in söylediklerine bakınız: "1967'de savaş yoluyla ele geçi­rilen Ürdün nehrinin batı kıyıları Filistin'in bir parçası de­ğildir. Tevrat'taki bilgilere göre, orası bize dört bin yıl önce miras bırakılmıştır. Bizim yaptığımız sadece oraların özerk­liğini temin etmektir. Bizim oraları terketmemiz asla müm­kün değildir."

Pervasızca ortaya konan bu hayâsızlık karşısında her­hangi bir Amerikalı idarecinin veya herhangi bir Amerikan vatandaşının çıkıp da, bundan dört bin yıl önce Tevrat'ta zik­redilen bir söz nasıl oluyor da bugün bir devletin iddialarına mesned oluşturuyor diye sorduğuna şahit olamıyoruz. Bu çe­şit mesnedsiz delillerle bir milletin vatanı bir başka millet tarafından işgal edilebilecekse, o zaman daha nice milletle­rin vatanları başkalarınca işgal edilir, denilmiyor.

2. Yahudinin, Mescid-i Aksâ'da şu anda yapıyor olduğu ve el-Halil şehrinde ibrahim Mescidi'ne yapmış olduğu yakıp yıkma hareketlerini, beyanatlarla, Birleşmiş Milletlerin kararlarıyla önlemek imkânsızdır. Çünkü yahudiler bu zu­lümleri Amerika'dan aldığı güç ve destekle yapmaktadır. Amerika'ya karşı, yahudilerin Amerika üzerindeki baskı­sından daha fazla bir baskı gücüne sahip olmadıkça, bu cina­yetlerin durdurulabileceğini sanmıyorum.[65]

 

Tasavvuf Silsile Ve Deyimleri Ve İdarecilere Mektup Yoluyla Tebliğ

 

Soru:

 

Tasavvufta "kutub, gavs, abdal, kayyûm" gibi meşhur ve yaygın olan bazı terimler vardır. Oysa, Kur'ân ve Hadis'te bunlara rastlanmamaktadır. Bu konuda şahsi kanaatinizi bildirir misiniz? Ayrıca tasavvufun dört kolu ile ilgili yüksek düşüncelerinizden bizi müstefid etmenizi de istiyoruz. Oldukça meşhur bir rivayete göre; Hz. Ali (r.a), Hasan Basri Hazretlerine bir hırka hediye etmiş ve bütün tarikat­lar Hz. Ali'den itibaren başlamıştır. Şu anda önümde Molla Aliyy'ül Kârî'nin "Mevzûât-ı Kebîr'i duruyor. Bu zatm hırka rivayeti konusunda görüş ve incelemelerine bakarak, lütfen tenkidinizi delilleri ile birlikte yapınız. Adı geçen eserin söz dizisi şöyledir:

"İbni Salah ve İbn Dihye, "Sûfîlerin hırka giymesi hadisi ve Hz. Ali'nin (r.a) Hasan Basri Hazretlerine hırka giydirme­si hadisesinin asılsız olduğunu söylemektedirler."

İbn Hacer Askalâni de şöyle diyor:

"Bu rivayetlerin anlatılış yollarından hiçbirinin sahih ol­duğu söylenemez. Zira, sahih, hasen ve zayıf bir rivayetle bi­le olsa, tarikat ehli arasında yaygın bir inanç olan, Peygam-ber'in (s.a) sahabeden birine hırka giydirdiğine veya herhan­gi bir sahabeye bu şekilde bir talimat verdiğine dair hiçbir bilgi yoktur. Konuyla ilgili olarak aktarılan bütün rivayetler gerçek dışıdır."

"Hz. Ali'nin (r.a), Hasan Basri Hazretlerine hırka giydir­diği rivayeti de gerçek dışı bir rivayettir. Hasan Basri Haz­retlerinin Hz. Ali'ye (r.a) mülaki olup, onunla görüştüğü ve onun sohbetlerini dinlediği muhaddislerce isbat olunmuş değilken, onun elinden hırka giymiş olması nasıl izah edile­cektir."

Sûfîler arasında yedi letâyifin kademe kademe gelişmesi de yaygındır. Hadis kitaplarında bu konu ile ilgili bir rivaye­te de rastlanmamaktadır. Bu konuda değerli görüşlerinizi de bize yazmanızı istiyoruz.

Dikkatlerinizi iyi bir yöne çekmek ve çalışmalarınızı o yönde yoğunlaştırmak istiyorum. Siz de, Müceddid-i Elf-i Sâni Şeyh Ahmed Serhendî Hazretlerinin döneminde yaptı­ğı gibi, devlet başkanlarına, yöneticilere, komutanlara ve yetki sahibi herkese hakkı tebliğ etmek ve onları hakka ça­ğırmak için mektuplar yazamaz mısınız?

 

Cevap:

 

Sözünü ettiğiniz terimlerden yalnızca bir tanesi Hz. Ali'nin (r.a) sözleri içerisinde zikredilmektedir ki, o da "abdal" terimidir. Gavs, kutub ve kayyûm terimlerine ise, ne Rasûlullah'm (s.a) buyrukları arasında ve ne de sahabe ve tabiînin sözleri arasında rastlamak mümkündür.

Hz. Ali'nin (r.a) ifadesi içerisinde yer alan "abdal" keli­mesi ile mutasavvıfların kullandığı "abdal" kelimesi arasın­da da hiçbir ilgi bulunmamaktadır.

Tasavvufun dört kolu ile ilgili olarak benden neyi öğren­mek istediğinizi de tam olarak anlayabilmiş değilim. Bu kol­lar, hiç şüphe yok ki, ümmetin en mübarek kişileri olan bü­yük zatlar tarafından başlatıldı. Onların gayesi insanları düzeltmek, kalplerinde bulunan kötü duyguları uzaklaştır­maktı. Bu gayenin son derece iyi niyet taşıyon bir gaye oldu­ğu konusunda tereddüde mahal yoktur. Şurası da bir gerçek­tir ki, müslümanların hayatına her alanda girmiş bulunan yanlış ve hatalar zinciri tasavvufu da etkilemiş; hayatın di­ğer alanlarında olduğu gibi, tasavvuf alanında da gerileme­ler başlamış ve bidayetteki temiz zincir safiyetini koruyama-mıştır. Kur'ân ve Sünnet ise Allah'ın lütfü sayesinde, terte­miz bir şekilde muhafaza edilmiş olarak elimizin altındadır. Hayatın her alanındaki doğru ve yanlışlarımızı onların reh-berliğiyle bulabildiğimiz gibi, tasavvufla ilgili düşünce ve hareketlerin doğruluk ve yanlışlık derecelerini de aynı öl­çüyle değerlendirebiliriz.

Hasan Basri Hazretlerinin Hz. Ali'nin (r.a) elinden hırka giymesi ile ilgili rivayetler hadis ilmince yalanlanmaktadır. Sizin de naklettiğiniz Molla Aliyyül Kârinin sözleri tama­mıyla gerçeği yansıtmaktadır. Mutasavvıflar ve tarikat ehli olan kimseler arasında yaygın olan nefis tezkiyesi, eğitim ve öğretim yollarından çoğu onların kendi buluşlarıdır.' Rasu-lullah'm (s.a) yaşadığı saadet asrında, sahabe ve tabiin dö­nemlerinde bu tür kelimelere pek ender rastlanmaktadır.

Müceddidi Elf-i Sâni İmam Rabbani Hazretlerinin yaptğı gibi, bizim de devlet başkanlarına mektuplar yazarak hakkı tavsiye etmemizi Öğütlüyorsunuz. Eğer devlet yöneticileri arasında sözüme itibar edip, benimle samimi mürîasebetler kuracak birine rastlamış olsaydım tavsiyenizi mutlaka yeri­ne getirirdim. Böyle olsaydı, benim kendilerine öğüt verdi­ğim insanlar yönetimi altında bulunanlara tesir edecek, onların ıslahı için çaba harcayacaklardı. Ne yazık ki böyle bir ortamı henüz bulabilmiş değilim. İmam Rabbani Hazretleri yazdığı mektuplarında kime hitap etmiş, kime nasihat et­mişse, onlarda bu iki şartın ikisi de bulunuyordu. [66]

 

İslâmdışı Ülkelerde İslâm'ı Tebliğ

 

Soru:

 

Bir süredir Amerika'da oturmaktayım. Burada yaşayan insanlarla dini ve içtimaî konularda görüş alış-verişinde bu­lunma imkânı buldum. Allah (c.c) ne kadar anlayış ve idrak vermişse ve sizin eserlerinizle diğer dini eserlerden ne kadar din bilgisine ve şuuruna sahip olmuşsak, o ölçüde İslâm'ı an­latmaya çalışıyorum. Bana öyle geliyor ki, burada yaşayan insanlar içinde bulundukları maddi imkânlar sebebiyle ol­dukça mutlular ve bu mutluluklarının çoğalmasını arzu edi­yorlar. Onların problemleri de zevkleri de bizimkilerden farklı. Ülkemizde yaşanan sapıklıklardan çok daha farklı ve çok daha beter bir sapıklık içindeler. İnsanları hakka davet ederken İslâm ülkelerinde kullandığımız yöntemler uygula­dığımız metodlar ve ileri sürdüğümüz deliller burada geçerli olmuyor.

Buradaki çevreyi ve düşünceyi göz önüne alarak İslâm'ı tebliğ etmede, onu kafalara yerleştirmede tutacağım yolu göstermenizi ve burada yaşayan insanlara, düşünce ve dav-ramşlarındaki sapıklıkları, yanlışlıkları nasıl kabul ettire­bileceğimi bana bildirmenizi istiyorum. Buradaki insanla­rın çoğunu, İslâm'a yöneltmek ve İslâm çizgisi içine sokmak çok zor görünüyor. Ancak bilinmesi gereken, işin başında hangi metodun benimseneceği ve hangi yolu tercih etmenin uygun olacağıdır.

 

Cevap:

 

Sizin Amerika'da karşılaştığınız sorun, gerçekte yeni bir sorun değildir. Nerede olursa olsun, materyalist (maddeci) toplumların bulunduğu her yerde, hemen hemen aynı zor­luklar hakka çağrının Önüne çıkmaktadır. Tefhim'ul Kur'âridan Mekke'de nazil olmuş sûrelerin açıklamalarını dikkatle okursanız, Kureyş toplumunun düşünce tarzının da aynı olduğunu göreceksiniz. O düşüncedeki insanları uyarmak ve onların dikkatlerini gerçeklere çekmek için Kur'ân-ı Kerim'de tercih edilen hakka çağrı tarzını iyice in­celeyerek anlamaya çalışırsanız, o tür toplumlarda nasıl bir davet yolu tutulacağını göreceksiniz. Bu tarzda bir tebliğ ve davet için, içinde bulunduğunuz toplumun temel bozukluk­larını çok iyi kavramış olmanız gerekiyor. Toplumun yozlaş­masının sebep olduğu kötü sonuçlar hakkmda da çok sağlam ve delilli bilgiler edinmelisiniz. Amerika hakkında böyle bil­gileri çok kolaylıkla elde edebilirsiniz. Arkasında yüksek tahsil görmüş insanların zekasının rol oynadığı cinayetler, günbe gün artan suçlar ve bu suçların teknik ve sistemli yol­ları... Yirmi yaşın altında bulunan kız ve erkek çocuklarının işledikleri suçlardaki korkunç tırmanış ve anormal seks (Ab-normal sexuality) ilişkileri... Hızla çoğalan boşalmalar ve yı­kılan aileler, sönen ocaklar... Bir yanda servetinin hesabını bilmeyen zenginler, diğer yanda fakirliğin uç noktası... Top­luma, akrabaya ve hatta yaşlanan anne ve babalara karşı ilgisizlik... Ve Vietnam'da işlenen cinayetler, Filistin'de sah­neye konular Yahudi zulümleri vs. vs... Bütün bunlar ve da­ha niceleri öylesine önemli malzemelerdir ki siz bu malzeme­leri kullanarak insanların dikkatlerini bu yöne çekebilirsi­niz.

Vicdanlarında hayat izine rastlanabiîen Amerikalıların içinde bulundukları vahim durumu onlara hatırlatabilir, on­ların maddeci (materyalist) medeniyetlerinin gerçek yüzü­nü, bütün yanlışlarıyla vicdanlarına sunabilirsiniz.

Bu malzemelerden yararlanırken ve onların tenkidini ya­parken Kur'ân^da belirtilen yöntemlerden şaşmayınız. On­ların yanlışlarını düzeltirken de Kur'ân'm üslûbunu ve is-batlama metodunu uygulamayı ihmal etmeyiniz.

Amerikalıların içine düştüğü bir diğer sapıklık hristiyan-lıktır. Onun üzerinde tenkit yapmanız için ihtiyaç duyacağı­nız bütün malzemeyiTefhim'ul Kur'an aracılığı ile elde ede­bilirsiniz. Her cildin "Fihrist"'ve "İndeks"iae dikkatle baka­rak o bilgileri toplayabilirsiniz. Ama bununla birlikte siz, bümeyen bir insan gibi değil de; bilen, özüne vâkıf olan bir adam gibi konuşabümeniz için, hristiyanlığm gereken en az incelemesini yapmalısınız. Ayrıca insanların doğru yolu bu­labilmeleri için Allah tarafından gönderilen ve bütün pey­gamberler aracılığıyla insanlara ulaştırılan gerçek dinin İslâm olduğunu da anlatın. İnsanların, Allah tarafından gönderilen dinde bir çok değişiklik yaparak hristiyanlık ve yahudiliği nasıl tahrif ettiklerim anlatmayı da unutmayın. Bu konuda da Tefhim'ul Kur'ân'm indeksinden "nübüvvet", "peygamberlik" kelimelerine bakmak suretiyle faydalana­bilirsiniz. Bu yolla siz, insanlara; onların dinini değiştirme­ye gelmediğinizi, aksine onları Hz. İsa, Hz. Musa ve Hz. ibra­him'in (a.s) gerçek dinine davet etmeye geldiğinizi anlatabi­lirsiniz. Onlara anlatınız ki, İslâm sadece Hz. Muhammed'in (s.a) dini değil, aksine bütün peygamberlerin, bütün semavi kitapların dinidir. Müslüman onlardan hiçbirim inkâr et­mez, hepsine inanır.

Amerikan tipi materyalist toplumlarda büyük ölçüde bir hidayet ve din değiştirme (conversion) hadisesinin yaşanma­dığı gerçeğini de göz önünde bulundurmalısınız. Davetçiler, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, başlangıçta ancak bir-iki ki­şi hidayete tabi oluyor. Siz konuştuğunuz insanlar içinde, hakkı, gerçeği kabul etme yeteneği olan ve hak ile bâtıl konu­sunda ciddi düşünce ve anlayış sahibi olan insanları keşfedi­niz. Böyle birini bulduğunuz zaman, o size tam anlamıyla yardımcı oluncaya dek onun üzerinde durunuz. Daha sonra o başka insanları ıslah edip, hakka çekmeye aracı olabilecek­tir. Bu insanlara da, düşünce ve yaşayışlarında köklü bir de­ğişiklik oluncaya kadar, fazla itimat etmeyiniz. Çünkü batı­lılardan bir kısmı İslâm'ın belli bir yönünü beğenip hoşlan­dıkları ve benimsedikleri için İslâm'ı kabul ediyorlar ama, hayatlarının diğer alanlarında önceki yaşama biçimlerini sürdürüyorlar. İslâm'ı bu tarzda benimsemiş insanların müslüman olduklarını söylemeleri bile bir fitne sebebidir ve bunlar hiçbir işe yaramayan insanlardır.[67]

 

Müslüman Ülkelerin Kapıları Misyonerlere Açık Tutulmalı Mıdır?

 

Soru:

 

Amerika'dan bir dostum mektup yazarak, oradaki Arap ve Müslüman öğrencilerin bizden şu iki sorunun cevabını is­tediklerini söylüyor. Sorular şunlar:

1. İslâm ülkeleri, diğer dinlerin tebliğcilerine (misyoner­lerine), özellikle hristiyan misyonerlerine yasaklama koy­malı mıdır? İslâm'ın bu konuya bakışı nasıldır?

2. Eğer yasaklama koymak dini açıdan gerekli ise, o za­man hristiyanlar da kendi ülkelerinde İslâm davetçilerine yasaklama getireceklerdir. Bu durumda İslâm'ın mesajı (çağrısı) insanlık âlemine nasıl ulaştırılabilecektir?

 

Cevap:

 

Arkadaşınız bu soruları sorarken şöyle düşünmüş olmalı: İslâm davetçilerinin batı ülkelerinde İslâm'ı tebliğ etmeleri­ni istiyorsak, onların da kendi dinlerini anlatmaları için ka­pılarımızı açık bulundurmamız gerekir. Yoksa, siz bizim tebliğcilerimize kapılarınızı açacaksınız, ama biz sizin mis­yonerleriniz için kapılarımızı kapalı tutacağız demek, man­tıksızlık olur; insafla bağdaşmaz. Ama ben bunun tam aksini düşünüyorum. Çünkü, yüzyıllardır, hristiyan misyonerleri dünyanın çeşitli ülkelerinde diledikleri gibi faaliyetlerini de­vam ettirmektedirler. Batı dünyasının maddi-manevi bütün desteklerini arkasına alarak yazboz tahtasına çevirdikleri ülkelerde çıkardıkları rezaletleri gören akıl sahibi hiç kimse, insaf ve adalet kavramlarının arkasına sığınarak, bizden hristiyan misyonerlere kapılarımızı açmamızı isteyemez. İnsaf ve adaletin gerektirdiği şey, batılı misyonerlerin der­hal ülkemizden kovulması ve bir daha açılmamak üzere ka­pılarımızın kapatılmasıdır. Batılılar buna misilleme yap­mak ve intikam almak amacıyla İslâm davetçilerine,kapıla­rını kapatırlarsa, buna da aldırmanıalıyız. Onların böyle bir intikam peşine düşmeleri başlı başına bir mantıksızlık ve bir zulümdür. Zira bugüne kadar hiçbir İslâm davetçisi, dinini yayma şemsiyesi altında, yanlış bir yola tevessül etmemiştir. Halbuki hile, oyun ve gizli maksatlar, hristiyan misyo­nerlerin özel alametidir. Bu güne kadar hiçbir batı ülkesi İslâm davetçilerden şikayetçi olmamıştır. Böyle bir şikayet işgüzarlık için bile yapılmamıştır. Öyleyse onların kapıları­nı kapatmaları bizim içimize dert olmayacaktır.

Misyonerler hakkındaki sözlerimden kuşku duyanlar çı­karsa, hristiyan misyonerlerin Asya ve Afrika'daki rezalet­lerini araştırıp öğrensinler. Misyonerlerin çeşitli ülkelerde başvurdukları hile ve desiselerin binbir çeşidim görecekler­dir. Hristiyan misyonerlerin, pek çok ülkede, batı sömürge­ciliğinin öncüleri olarak görevlendirildiklerine tarih şahit­tir. Afrikalı bir lider bu misyonerlerin kendi kıtasında yap­tıklarını şu kelimelerle özetleyerek anlatmıştır:

"Batılılar, bizim ülkemize ilk defa geldiklerinde, onların ellerinde kitap (İncil), bizim elimizde de toprak (servet) var­dı. Bir süre sonra baktık ki, kitap (İncil) bizim elimizde, top­rak da onların."

Misyonerler gittikleri Asya ve Afrika ülkesinden birine önce bir batılı ülkeyi musallat etmişler, sonra da o batılı ülke yöneticilerinin maddi-manevi desteğini alarak o ülke insan­larına hristiyanlığı zorla kabul ettirmeye çalışmışlar, para ve vicdanları satın almaya kalkışmışlardır. Batının sömürü tuzağına düşmüş ülkelerin yönetiminde işbaşına getirilen­ler eğitim faaliyetlerini misyonerlere bırakmış, ülkede yaşa­yan insanların eğitimini ve istikbalini hristiyanlığı kabul et­me şartına bağlamıştır. Bazı ülkelerde de düzenledikleri ka­nunları baskı unsuru olarak kullanmışlar; yalnız bütün böl­geleri kendi kontrollerine geçirip, oralara başka dinden olan davetçilerin gitmesini engellemekle kalmamışlar, bölgeye o dine mensup insanları bile sokmamışlardır. Bunun en açık ve kötü örneği Sudan'da yaşanmaktadır. İngiltere, orayı ta­mamen misyonerlere bırakmıştı. Kuzey Sudanlı herhangi bir müslüman özel izin almadan oraya giremezdi. İsterse o müslüman, İslâm'ı tebliğ için değil de şahsi bir işi için oraya gitmiş olsun, durum aynı idi. Sudan, hürriyetini elde edip milli bir hükümet kurunca Güney Sudan'daki misyonerlerin bu imtiyazlı durumuna son verdi. Misyonerler halkı isyan ettirdiler. Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen misyonerler hâlâ hristiyan Habeşistan idaresinin ve çevredeki di­ğer hristiyan bölgelerin yardımı ile Sudan idaresine karşı fitne üstüne fitne çıkarmaya devam etmektedirler. Güney Vietnam'da çıkarılan karışıklıklar çok daha hainceydi. Çün­kü orada, hristiyan azınlığın budistlerden oluşan çoğunluğa tahakkümü için akla gelmedik hileleri denediler, her türlü yola başvurdular.

İngiliz sömürge yönetiminin ülkemize gelir gelmez yaptı­ğı ilk şey hristiyan misyonerlerini İslâm'a saldırtmak oldu. Daha sonra İngiliz idaresi, siyasi bir takım çıkmazlar mey­dana geleceği tehlikesini görünce, bu politikayı değiştirerek yeni bir yol tuttu. Bu politikalarına uygun olarak kendileri­ne ait okullara, kolejlere, hastanelere ve değişik türden diğer kuruluşlara çeşitli, geniş imtiyazlar verdiler. Büyük miktar­larda bağışlar yaptılar. Onlara, dış ülkelerden de devamlı olarak para yardımı yapıldı. Gözlerini hırs ve açgözlülük bü­rümüş olan misyonerler, ellerine geçirdikleri imkânlarla, bir yandan yoksul insanların dinlerini satın aldılar, bir yandan da hristiyanlaştıramadıkları müslümanları dinsizleştirmek için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Ortadoğuda, Türkler arasında Turancılık; Araplar arasında da Arap ırkçılığı yap­mak suretiyle onların beyinlerini sulandırdılar ve neticede Türklerle Arapları karşı karşıya getirdiler. Osmanlı İmpa­ratorluğunu parçalayanlar da bu fitnecilerdi. İslâm'ın ilk sancaktarının, yani; Arap milletinin içine öyle bir tohum et­kiler ki, onlar içinde çok büyük çapta siyasi, edebi, ilmi ve kültürel hareketler, asıl şeyin İslâm değil; Arap ırkçılığı ol­duğu temeline göre yürütülmeye başlandı.

Şimdi soruyorum: Hristiyan misyonerlerin bu hareketle­ri, gerçekten "dini yayma" gibi günahsız, temiz bir isimle ad­landırılmaya layık mıdır? Bu suçların sahipleri, dinlerini ta­nıtmak bahanesiyle, istedikleri fırıldakları çevirmeleri için serbestlik tanınmaya layık insanlar mıdır? Bu insanların geçmişte yaptıkları hile ve desiselerden haberdar olan* hangi akıl ve insaf sahibi, onların dini yayma bahanesiyle çevirdik­leri dolaplara dünyanın her yanında göz yumulmalı, onların hakları korunmalıdır diyebilir? Bu anlatılanlardan sonra, eğer biz misyonerlerin ülkemizde serbestçe dolaşmalarını engelleyecek olursak, onlar da bizim davetçilerimizi ülkele­rine sokmamak hakkını elde etmiş olurlar gibi bir düşünce ortaya konabiliyor anlamak mümkün değildir.

Dini faaliyetlerde bulunmak, dini yaymak amacıyla ku­rulmuş teşkilatlara "misyon"; dini yayma faaliyetini kendi­lerine meslek olarak seçmiş insanlara da "misyoner" denildi­ğini de bilmekte fayda vardır. Müslümanlar arasında böyle teşkilat Önceden mevcut değildi, belki şimdi bir-iki yerde vardır. İslâm'ı yayma faaliyetleri, özelde bir işi sebebiyle de­ğişik yerlere seyahat eden müslümanlar tarafından, genelde bütün müslümanlar tarafından yapılmıştır. İnsanlar, müs-lümanların konuşmalarını duyarak ve onların ibadet ve ya­şayış tarzlarını görerek İslâm'ı kabul edegelmişlerdir. Dün­yanın hiçbir yerinde dinin bu şekilde yayılmasını engelle­mek mümkün değildir. Hiçbir güç bunun üstesinden gele­mez. Bunun içindir ki, batılılar İslâm davetçilerini ülkeleri­ne almasalar bile, İslâm bundan zarar görmez. Çünkü müs-lümanın serberstçe girebildiği her yere İslâm da giriyor de­mektir.[68]

 

Hak İle Bâtıl Çatışması Ve Bunun Hakikati

 

Soru:

 

Bir süreden beri içimde var olan bir ukde sebebiyle sıkın­tılı bir hali yaşıyorum. Lütfen bu konuda bana yol gösteriniz. Bir türlü çözemediğim ukdeye gelince: Hz. Peygamber (s.a) ve Raşid Halifeler dönemini bir tarafa bırakacak olursak, bugüne kadar dinlerinin ve imanlarının gereklerini tam ola­rak yerine getirmeye çalışan müslümanların daima başarı­sız oldukları görülür. Müslümanların başarıya ulaşamama-larındaki en büyük engelin yine müslümanlar tarafından çı­karıldığını ve aynı durumun günümüzde de devam ettiğini gördükçe bu iş daha da önem kazanmaktadır. Şunu öğren­mek istiyorum:

Dünya hayatını düzeltmek ve güzelleştirmek için gelen dinin bütün kanun ve prensipleri, dünya hayatında uygulanmak içindir. Bu güzellikleri hayata hakim kılmak için sa­yısız müslüman hayatını feda ettiği ve bir o kadarı da bu yola başkoyduğu halde acaba bu ideal niçin gerçekleşmemiştir? İnsanlardan çoğu, İslâm'ın bu yüce nimetlerinden niçin na­siplerini alamamışlardır? Allah'ın sayısız kulları, bir avuç zalim ve diktatörün zulmüne niçin katlanmışlardır? Ekono­mik adaletsizliğe, yoksulluğa ve işkencelerin acıklı biçimle­rine neden düşmüşlerdir? Güveni, huzuru ve esenliği geti­ren ve kuran hak din olan İslâm ve ona bağlı olan müslüman-lar neden zayıfların, çaresizlerin, kimsesizlerin, yoksulla­rın, ezilmişlerin sığınağı, barınağı olamamıştır? Bu iş niçin ba şarıl amamış tır?

 

Cevap:

 

İçine düştüğünüz sıkıntıdan kurtulmak için yapacağınız ilk şey, Allah'ın insana bir irade gücü verdiğini ve insanın bu gücü kullanmasıyla imtihana tabi tutulduğunu kavramanız ve bunun hikmetini anlamaya çalışmanızdır. Eğer bu gerçe­ği bütünüyle kavrayabilirseniz, yanlış ve bâtıl düzenlerin bir millet içinde yayılıp dal budak salmasındaki, hatta be­nimsenip uygulanmasındaki sırrın, o bâtıl düzenin kendi ba­şarısı değil; batıl sistemlerin yayılmasına engel olamayan insanların başarısızlığı olduğunu görecek ve anlayacaksı­nız. Yine görecek ve anlayacaksınız ki, İslâm'ı hayata hâkim kalma uğrunda ellerinden gelen bütün gayreti gösteren, bu uğurda varını yoğunu harcayan ve bu çalışmalarını aralıksız bir şekilde sürdüren, sağlam bir yol ve dosdoğru bir istika­met takip eden müslümanlar mücadelelerinde başarılı ola­mıyor, İslâm'ı hayata hâkim kılamıyorsa, bu onların başarı­sızlıklarından değil; adaletin kökleşmediği, kötülüklerinse hızla yayıldığı toplumlardaki insanların verimsizliklerin­den, başarısızhklarmdandır. Yeryüzünde hak ile batılın sü­rekli olarak çatışma halinde olması; Allah'ın kullarını imti­hana tabi tutmasıdır. Bu imtihanda kimin başarılı olduğu ise bu dünyada değil, ahirette açıklanacaktır. Bu millet bü­tünüyle batılı seçer veya insanların çoğu bâtıldan yana tavır takınırsa, hatta bütün insanlık haktan yüz çevirip bâtıla tu-tunursa, bu hakkın başarısızlığı değil; insanların Allah'ın kendilerini tabi tuttuğu imtihanda başarısız oldukları anla­mına gelir ki, sonucu ahirette açıklanacaktır. Bunun tersi­ne, bâtıla karşı hak üzerinde sağlamca duran ve hakkı üstün tutmak için canını malını feda eden azınlık ise bu irfitihanda başarılı olmuştur ye o, ahirette bu başarısının en güzel sonu­cunu görecektir. İnsan türünü yeryüzüne indirirken Allah Teâlâ'nm açık açık bildirdiği şey işte bu idi:

"Benim tarafımdan size kesin olarak bir hak söz geldiğin­de, kim o hak sözüme uyarsa, artık onlara bir korku ve endişe yoktur, onlar artık üzülmezler de. İnkâr edip de buyrukları­mızı yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliklerdir. On­lar orada ebediyyen kalacaklardır." [69]

Eğer bu gerçeği bütünüyle kavrayabilirseniz, hakkı ter­cih edenlerin yeryüzünden bâtılı kaldırıp, yerine hakkı ha­kim kılmakla mükellef olmadıklarım, bilakis güçleri yettiği oranda bâtılı yok edip hakkı ayakta tutmaya çalışmakla ve bu uğurda çaba sarfetmekle yükümlü oldukları gerçeğini de kavrayabilirsiniz. Onlar bu çalışmalarını sürdürürlerken, bile bile bir hata yapmamışlarsa, başarılı olmuşlar demek­tir. Onların başarısı, bâtılı yeryüzünden kaldırmakla değil; gayretleriyle ölçülecektir. Ve onlar Allah katında gayretleri ölçüsünde başarılı olmuşlar demektir. Asıl ölçü çalışmaları­dır.

Çoğu insanın kafasında; bu din Allah'tan geldiğine, onun için çalışanlar da Allah yolunda çalıştıklarına, bu dinin aley­hinde çalışanlar da aslında Allah'a isyan ettiklerine göre, ne­den isyan edenler üstün geliyorlar da hak yolda olanlara zul­mediyorlar diye de bir tereddüt ve ukde doğuyor. Bu tereddü­dün izalesi için yukarıda anlattıklarımız üzerinde dikkatlice düşünmek yetecektir. Zira bu durum, Allah tarafından in­sanlara bahşedilen irade hürriyetiyle doğrudan ilgilidir. Eğer Allah'ın iradesi sadece yeryüzünde kendisine itaat edilerek emirlerine uyulması ve hiçbir kimsenin kesinlikle O'nun rızasına aykırı davranamaması olsaydı, Allah Teâlâ; hayvanları, ağaçları, denizleri, dağları kendi emrine musah-har kıldığı gibi, insanları da kendisine itaata mecbur kılardı. Böyle yapılmış olsaydı, ne imtihan olmaya bir imkan olurdu ve ne de başarılı olması halinde birine cennet verme, başarı­sız olma halinde de birini cehenneme koyma durumu söz ko­nusu olurdu. Allah Teâlâ böyle yapmayıp bütün insanları bir imtihana tabi tutmayı irade buyurmuşsa, bu imtihanın bir gereği olarak insanlara irade ve yapma hürriyetini lütfetme­si gerekirdi ki, Allah Teâlâ da bunu yapmış, insanlara imti­hanlarının gerektirdiği ölçüde dileme ve dilediklerini yapma hürriyeti vermiştir. İstediklerini yapıp yapmama konusun­da serbest bırakılan insanlara Allah'ın müdahale etmesi isyankârları cebren başarısız1; itaatkârları da başarılı kılma­sı düşünülemez.

Allah tarafından kendilerine lütfedilen irade hürriyeti içerisinde hakkı veya bâtılı tercih ederek, hakkın ve bâtılın mücadelesinde öncülük edenlerle, içlerinde sıradan müslü-manlarm da bulunduğu insanlık alemi imtihan dünyasında birer birer imtihanlarım vermektedirler. Hakka bağlı olan­ların cesaretlendirilmesi, isyankârların ise cesaretlerinin kırılması Allah tarafından kesinlikle yapılmakta, ama imti­hanın amaç ve hedefini ortadan kaldıran bir girişimde bulu­nulmamaktadır. Hakka bağlı olanların imtihanı, onların hakkı üstün kılmak için ne derece gayret gösterdiklerinde-dir. Genel insanların imtihanı da onların hakkı temsil eden­lerin mi, yoksa bâtılı temsil edenlerin mi yanında oldukla-rındadır. Bâtılı tercih edip, haktan uzakta olanların imtiha­nı ise; onların haktan yüz çevirerek, bâtılı tutmakta ne ka­dar inat gösterdiklerinde ve hakka karşı çıkmakta, pisliğin, kötülüğün hangi noktasına kadar ulaştıklarmdadır. Bu öy­lesine belirgin bir savaştır ki, bu savaşa katılan hakkın savu­nucuları yere düştükleri vakit hak başarısız olmuş, Allah Teâlâ da bu başarısızlığa rıza göstererek, hakkın yenilgisini sessizce seyretmiş demek değildir. Aksine bu; hak için çalı­şanların ilâhi imtihanda en üstün notu almaları, onlara zulmedenlerin akıbetlerini daha da perişan bir hale getirmeleri demektir. Hak ile bâtılın bu mücadelesi sürerken savaşa se­yirci kalanlarla, hakkın yanında yer almaktan çekinenler ve bâtılın galebe çaldığını görerek bâtılın safını tutanlar kendi­lerini büyük bir tehlikenin içine atanlardır.

Müslümanlardan sayılan kişilerin bu imtihana tabi tu­tulmayacaklarım sanmaları veya sadece müslüman denil­mekle bu imtihanda başarılı olacaklarını düşünmeleri yan­lış bir inançtır. Müslüman milletler ve toplumlarda dinden sapmanın çoğalmasını, adi ve fasık bir düzenin iş basma gel­mesini çözümü mümkün olmayan bir muamma gibi görerek ye'se düşmek ümitsizliğe kapılmak da doğru değildir. Al­lah'ın insanlar için bir imtihan yeri olarak belirlediği yeryü­zünde herkes kendi imtihanını vermektedir. Bu gerçek dün olduğu gibi bu gün de değişmemiştir. Burada yapılması gere­ken fikirlerin sözle savunuculuğunu yapmak değil, onları bilfiil hayata geçirmek olmalıdır. İmtihanı başarı ile veren şahıs, topluluk ve milletlerin durumu ise nüfus kağıtların­daki kayıtlarla değil, hayata tatbikleriyle ölçülür.[70]

 

Müftü Muhammed Yusuf Beyin Kitabı İle İlgili Bir Soru

 

Soru:

 

üftü Muhammed Yusuf Bey'in, içinde size yapılan iti­razların ilmi bir değerlendirilmesinin yapıldığı kitabı henüz yayınlandı. Ben de onu okuyup inceledim. MaşaaHah kitap her bakımdan delilli, ispatlı yazılmıştır. Bazı şeyleri yanlış anlamış insanlar bu yanlışlıklarından uzaklaşacaklardır. Ne ki p.ksi ve inatçı olanların tedavisi zordur. Ben bazı dost­larıma okumaları için kitabı verdim, onlar ûl mutmain oldu­lar. Fakat, bir hocaefendi kitabı okuduktan sonra dedi ki: Ben tatmin oldum, ama bir problem var. O da şu Müftü Mu­hammed Yusuf Bey'in yorumladıklarının bazılarını Mevlânâ Mevdûdi'nin kendisi reddediyor. Bundan dolayıdır ki, bu kitaba önsöz yazmamış ve böylece kitabı onaylama­mıştır. Ben de buna karşılık şöyle dedim: Eğer Mevlânâ Mevdûdi Bey kitapta anlatılanlara karşı çıkmışsa, kitaplarım basanlar onları neden yayınladılar? Neden onlar üzerine önsözler yazdılar? Bu kitap Tercüman ul Kur'ân, Asya (Ai-sa), Âin dergilerinde neden reklam edildi? Fakat o zât dü­şüncesinde ısrarlı ve şöyle diyor: Bunlar, onun karşı çıkma­sına rağmen olmuştur ve Cemaat'in bazı insanlarının isteği ile olmuştur. Mevlâna Mevdûdi'nin kendisi böyle istemiyor­du. Bu hocaefendi ısrarla, eğer senin sözlerin doğruysa mek­tup yazarak öğren de durumu gör dedi. Nitekim bu yazılan satırları o söz üzerine kaleme alarak huzurunuza gönderiyo­rum. Bu tip insanları tatmin etme uğruna lütfen kendi eli­nizle birkaç satır yazınız.

 

Cevap:

 

Mevlânâ Müftü Muhammed Yusuf Beyin kitabında be­nim sözlerime yaptığı yorumları, getirdiği açıklamaları inkâr ettiğimden dolayı o kitaba Önsöz yazmadığımı, onayla­madığımı size söyleyen ve bu kitabın benim isteğim dışında yayınlandığını ileri süren hocaefendi size tamamen yalan söylemiş. Böyle açık seçik yalan söyleyen kimselerin dini okullarda bulunması ve âlimler zümresi içinde sayılması şa­şırtıcıdır. Bunları hangi haber alma kaynağından öğrendiği­ni kendisinden bir sorunuz.

Eğer siz Müftü Beyin kitabını dikkatle okumuş olsaydı­nız, bana sormaya ihtiyaç bile hissetmezdiniz. Hatta o hoca efendinin size söylediği sözlerin kendi uydurmaları olduğu­nu ve o kitap üzerinde benim bir onayımın olmasına hiç ge­rek olmadığım da bilirdiniz. Müftü Bey, benim hiçbir sözü­mün yorumunu kendiliğinden yapmamıştır. Her yorumunu ispat için o, bizzat benim sözlerimden ve o sözlerin akışından delil göstermiş ve benim asıl iddiamın ayna gibi ortaya çıktı­ğı sözlerimi tamamen nakletmiştir. Bu ispat ve delillerden sonra benim onaylamam gerektiğini sadece iki çeşit insan hissedebilir: Birinci çeşit insanlar, herhangi bir ilmi konuyu anlama yetneğine sahip olmayanlardır. İkinciler de," kesin delil ve ispat gözleri önüne geldiği halde hak sözü kabul et­mek istemez, fitne çıkarmak için bahane arar.

O hocaefendinin, eğer bana göre bu kitap doğru ise neden benim ona önsöz yazmadığımı söylemesi, onun geri zekalılığını gösteriyor. İnsanın kendini desteklemesi ve kendini öv­mesi için kitaplar yazdırmasının, kendisinin de onlara ön­sözler yazmasının basit insanların işi olduğunu ona söyleyi­niz. Beni destekleme uğrunda bir kitap yazın diyerek, Müftü Bey'e veya başka birine asla bir istekte bulunmadım. Müftü Bey'in kendisi, dürüstlüğü ve gerçekçiliği sebebiyle, bu kita­bı yazmıştır. Ben anlıyorum ki, onun sözü eğer delil yönün­den ağırlıklı ise, o kitap doğrudan ilim erbabı arasında etki­sini gösterecek, benim bir önsözüme muhtaç olmayacaktır.

Meselenin aslı şu: Müftü Bey'in bu kitabı ile, benim sözle­rimi kasten eğip büken, bozup dağıtan; onlara küfür, zındık­lık ve dalalet mânâları doldurmakla uğraşan kişilerin dü­rüstlüğü şüpheli hale gelmiştir. Ben hiçbir zaman onların bu haksızlıklarına, bana yaptıkları bu kötülüklere aldırış etme­dim. Çünkü, yalan sandalının çok ileri gidemeyeceğine ve Allah Teâlâ'nm bir gün onların yüzündeki perdeyi yırtıp ata­cağına kesinlikle inanıyorum. Şimdi onlardan insaf sahibi bir kişinin eliyle Allah Teâlâ bu perdeyi yırttırınca, tutuşu­yorlar. Halbuki bu mânâsız hareketler onları daha da rezil edecektir. Şunu sormak istiyorum: Tarafımdan Müftü Bey'in yorumlarının hiçbir onayı veya reddedilişi olmadığını varsaysak bile, Müftü Beyin de benim sözlerimle benim id­diama açıklama getireceği yerde, bizzat kendisi, muhalifle­rim tarafından bana yapılan itirazları ortadan kaldıran yo­rumları ve açıklamaları yapmışsa, o zaman şeriatın hangi kaidesine göre dürüst bir insan şöyle bir tutumu tercih ede­bilir: Bir müslümanm sözünden iki türlü mânâ çıkarıldığmı varsayalım. O iki mânâdan birine göre o müslümana haka­ret ediliyor olsun, diğerine göre de o suçlu kabul ediliyor ol­sun. Bu durumda o müslüman birinci yorumu kabul etmeyi reddedip, ikinci yorumda ısrar eder mi? Böyle bir ısrar, onla­rın doğrudan doğruya Allah için değil, kin ve düşmanlıkla-rmdaki inatları yüzünden o müslümana karşı çıktıkları an­lamını taşır.[71]

 

Değişen Koşullarda İslâmi Hareketin Uslübu

 

Soru:

 

Şimdilerde bizim yakınımızdaki müslüman çevreler şu konu üzerinde kafa yormaktalar: Herhangi bir memlekette müslüman olmayanlar müslümanlara hakim ise, orada İslâmî faaliyetlerde bulunanların, millî ve şahsî meseleleri ile ne derecede ilgilenmeleri gerekir? Böylesi bir faaliyet içe­risinde bulunmanın gerekliliğim savunanlar, Hz. Musa'nın (a.s) Firavunla giriştiği mücadeleyi ve İsrailoğullarım Mı­sır'dan çıkarmasını buna delil getiriyorlar. Buna karşı çı­kanlar da, bu tür bir faaliyet içerisinde bulunmakla İslâmî hareketin aslî hüviyetini yitireceği ve onun evrenselliğinin haleldar olacağı iddiasını savunuyorlar. Birinci grupta olan­ların düşüncelerine delil olarak ileri sürdükleri temel nokta şudur; Hz. Peygamberin (s.a) nübüvvetle görevlendirilme­sinden önceki dönemlerde, İsrailoğulları Allah tarafından nasıl dünya milletlerinin en seçkini olarak vasfedilmişse, şimdi de herhangi bir ülkede müslümanca yaşayan bir toplu­luk yeryüzünün en seçkin, en üstün ve en şerefli topluluğu durumundadır. Böyle olunca da, bu seçkin müslüman toplu­luğun varolma mücadelesini desteklemek; onların can, mal, namus ve haysiyetlerini korumak, eğitim ve öğretim kurum­larının sürekliliğini temin etmek birinci derecede önemi ha­izdir. Çünkü dinin ayakta tutulması için bunların yapılması şarttır. Peygamberlik müessesesinin evrenselleşmesi ile bir­likte yeryüzünde yaşayan bütün insanlar için tek bir pey­gamber gönderilmeye başlanınca, bir millet içerisinden tek bir kişi seçilip peygamberlikle şereflendirilmiş, bütün mil­letler içerisinden de tek bir millet seçilip peygamberliğin ge­tirdiği vazifeleri omuzlamakla yükümlü kılınmıştı.

Hz. Musa'nın (a.s) Firavunu imana davet etmesi İsrailo­ğullarım hürriyetlerine kavuşturmakla ilgili vazifesinin bir kısmını ihtiva ediyordu.

Sizden, gayr-i müslim bir idarenin yönetimi altında bulu­nan bir ülkede İslâm'ın hayata nasıl hakim kılınabileceğini, Hz. Musa'nın (a.s) davetinin İsrailoğulları ile Firavun'un

kavmi arasındaki ilgisinin' gerçek yüzünü, Hz. Musa'nın (a.s) İsrailoğullarınm millî meselelerine niçin bu kadar sa­hip çıktığını öğrenmek istiyorum.

 

Cevap:

 

Son günlerde sürekli tartıştığınızı söylediğiniz konuyu dikkatlice inceledim. Düşüncemi kısaca özetliyorum; İslâm'a çağrı için ve onu ayakta tutmak için bir memlekette ve herhangi bir dönemde faaliyet göstermek üzere ayağa kalkan kişi veya grup, zaman ve mekan bağlarının üstünde olan bir doğruluğun temsilcisi ise ve her devir ve her yörenin insanları için eşit olan prensipleri öğretiyorsa, içinde faali­yet gösterdiği ülkenin ve toplumun şartlarından tamamen sıyrılamaz. Kendisini yalnız dini tebliğ etmekle görevli bir davetçi olarak değil de hayatm bütün alanlarına dini hakim kılma mücadelesi veren biri olarak gören kimse, görevini ye­rine getirirken içinde bulunduğu yer ve zamanın şartlarım da dikkate almak zorundadır. Davetçinin içinde faaliyet gös­terdiği toplumun İslâmdışı bir toplum olup olmadığına veya o toplumda bazı insanların önceden İslâm'a inanıp inanma­dıklarına yahut orada büyük çoğunluğun İslâm'a inananlar olup olmadığına bakması gerekir. Çünkü bu üç ayrı durum­da da yapılacak davet şekli birbirinden farklıdır. Amerika veya Japonya'daki şartlarla Rusya veya Çin'deki şartlar ay­nı değildir. Bir yerde Hindistan'daki şartlar geçerli olurken, bir başka yerde Seylan'daki şartlar geçerlidir. Bazı yöreler­de Pakistan'ın şartları yürürlükte iken, bazı yörelerde Mısır ve Suriye gibi ülkelerin şartları yürürlüktedir. Başka bir yerde de Türkiye'dekine benzer şartlarla karşılaşmak sözko-nusudur. İslâm'ın temel prensipleri için yapılan çağrılar bü­tün bu şartlar için aynı ise de bu uğurda çalışanlar, akıllı, mantıklı, hikmetli insanlar olurlarsa, her yerde aynı reçete­yi (metodu) kullanamazlar. Hastaların ve hastalığın seyrini dikkate almak suretiyle reçeteyi sunarken uygun değişiklik­leri yaparlar.

Değişik durum ve şartlarda hangi yolu takip etmemiz ge­rektiğini peygamberlerin hayatlarından öğrenebiliriz. On­ların değişik durumlardaki davranışlarını örnek almak suretiyle farklı durumlarda nasıl davranılması gerektiğinin inceliklerini yakalayabiliriz. Bunun için bizim faaliyette bu­lunduğumuz toplumun şartları ile peygamberlerin yaşadığı dönemdeki şartların aynı olması gerekmez. Sorunuzda Hz. Musa (a.s) örneği verildiği için ben de örneğimi o konuda ve­receğim: O dönemde Mısır halkının ancak onda biri veya iki­si müslümandı. Diğer tarafta ise, tarihi sebeplerden dolayı müslümanlara kin ve nefret duyan gayr-i müslim çoğunluk bulunuyordu. Bunun içindir ki, Hz. Musa'nın (a.s) davetinde izlediği yol, İslâmdışı toplumlarda davetini yürüten pey­gamberlerin izlediği yoldan farklı idi. Hz. Musa (a.s), Fira­vun ve tabilerine İslâm'ın prensiplerini tebliğ edip, onları hakka davet ederken; Mısır'da yaşayan müslümanlan da gö­zetmek, onlarla da ilgilenmek durumunda idi. Mısır'da yaşa­yan müslüman azınlığı dışlamak, onlara karşı ilgisiz kal­mak olmazdı.

O, Mısırlıları İslâm'a davet etmekle birlikte, her ne kadar inanç sapmalarına ve ahlâki çöküşe yakalanmış idiyseler de önceden müslümarr olmuş olan insanlarda da dini uyanış meydana getirmeye çalıştı. Müslümanları küfrün hakimiye­tinden kurtararak hürriyetlerine kavuşturmak onun görevi­nin ayrılmaz bir parçasıydı. İsrailoğullarım Mısır'dan çıkar­mak isteyişinin asıl sebebi de, o gün için Mısır'da yaşanan şartların Mısır'ın bir İslâm beldesi haline gelmesi için müsa­it olmamasıydı. Eğer Firavun ve avanesi İslâm'ı kabul etmiş olsalardı ne İsrailoğullarım ve ne de onların arkadaşları olan diğer müslümanlan Mısır'dan çıkarmaya gerek kala­caktı. Bu örnekten yola çıkarak şu sonuca varıyoruz: Bulun­dukları yerde söz sahibi olanlar ve devleti yönetenler müslü­man olmadığı halde belli sayıda bir müslüman grubun yaşa­dığı memleketlerde İslâm davetini gerçekleştirmek isteyen davetçiler, bu müslüman grubu dikkate almak, onlarla mü­nasebet kurmak zorundadır. Onların hareket tarzı her ne kadar müslüman milliyetçiliği renginden sıyrılmış olmalı ise de, önceden beri mevcut olan İslâmi değerlerim koruma­ları ve yeni haklar elde etmek için çabalarken önceden elde ettikleri haklarını da muhafaza etmeleri gerekir. Ben bu meoddan yola çıkarak, Hindistan ile Pakistan birbirinden ayrı iki devlet olarak kurulmadan önce de, bir taraftan müslü­man olsun veya olmasın herkese İslâm'ın temel prensipleri­ni anlatmaya çalıştım, diğer taraftan da Hindistan'da yaşa­yan müslümanlarm hindu çoğunluğu içerisinde eriyip yok olmamaları, onların işkence ve zulümlerine uğramamaları için gayret gösterdim.[72]

 

Hz. Musa'nın (A.S) Davetinin Ikı Yonu

 

Soru:

 

Daha önce yazdığım mektubumdaki soruma verdiğiniz cevapta, Hz. Musa'nın (a.s) görevinin ne olduğu konusunda açıklamalarda bulunmak yerine daha onceTefhim'ul Kur 'ânda ifade ettiğiniz düşüncelerinizi tekrarlamayı ter­cih etmişsiniz. Görüşlerinize katılmamızı güçleştiren hu­suslar şunlardır:

Hz. Musa'nın (a.s) İsrailoğullanyla birlikte Mısır'dan göç etmesi, Firavun ve tebaasının hidayete tabi olmalarından ümit kesildikden sonra gerçekleşmiş değildi. Hz. Musa (a.s) Firavun'a iki teklifle gitmişti. Bunlardan biri Firavun ve te­baasının İslâm'ı kabul etmeleri, diğeri de İsrailoğullarımn serbest bırakılması teklifi idi. Bunun hikmeti neydi? Sadece iman etmeye çağırması yeterli değil miydi? Bence bu soru­nun bir tek izah tarzı vardır: Firavun'un iman etmesi ile, İs-railoğullannm serbest bırakılması aynı değerde olamaz. Bu teklifle Firavun iman etmediği takdirde İsrailoğullarımn Mısır'ı terkedeceği söylenmemişti. Firavun, Musa'nın (a.s) teklifini kabul ederek iman etmiş olsaydı da İsrailoğulları Mısır'ı terkedecekti. Çünkü, bu yerine getirilmesi gereken bir vazifeydi. Bana göre Kur'ân-ı Kerim'in üslûbu bu kanaati destekliyor.

Ümid ediyorum ki, elinize geçecek ilk fırsatta benim bu ri­cama yönelecek ve ikinci kez dikkatle inceleyip, vardığınız sonucu bana bildireceksiniz.

 

Cevap:

 

Hz. Musa'nın (a.s), Firavun'a hem imana davet hem de Is-raüoğullarmı serbest bırakması teklifini aynı anda götürmesi, üzerinde durduğunuz sorunun temel sebebidir. Dikkati­nizi Kur'ân-ı Kerim'de geniş bir şekilde anlatılan bu olay üzerinde yoğunlaştırırsanız, bu sorun kendiliğinden orta­dan kalkacaktır.

Hz. Musa (a.s), Firavun'a bu teklifleri götürdüğü zaman İsrailoğulları yalnız Mısır'ın değil, bütün Ortadoğu ülkesi­nin ve belki de bütün medeni dünyanın, bir olan Allah'a ve peygamberliğe iman etmiş tek milleti idi. Uzunca bir zaman­dır da kafirlerin ağır işkence ve zulümleri altında inlemek­teydiler. Öyle bir noktaya gelinmişti ki, artık İsrailoğulları ya yok olacak, ya da kafirler arasında eriyip gidecekti. Tehli­ke çok yakındı ve kesin gözüyle bakılıyordu. Bu şartlarda, Fi­ravun ve tebaası önce İslâm'a davet edilerek belli bir süre beklensin; eğer iman etmeyecekleri kesinleşirse, bu defa da iman sahibi kimselerin Mısır'dan çıkmaları için izin veril­mesi istensin gibi bir düşünceyi uygulamaya koyma fırsatı yoktu. Böyle yapılmış olsaydı daha önce İslâm'ı kabul etmiş bir topluluk korumasız bırakılacaktı. Eğer Firavun'a sadece imana davet ile gidilmiş olsaydı, yukarıda zikredilen şartlar gerçekleşinceye kadar geçecek olan 25-30 yıllık süre içerisin­de Mısırlılar bu müslüman milleti eritir, yok ederdi. Bu ise "Dimyat'a giderken evdeki bulgurdan olma" anlamına gelir­di. İşte Musa'nın (a.s) davetinin hemen başında İsrailoğulla-rının serbest bırakılmasını istemesinin sebebi bu idi.

Hz. Musa'nın (a.s) görevi milli bir önderlik olmayıp dine davet olduğundan, o yalnız İsrailoğullarımn serbest bırakıl­malarını istemekle kalmadı, aynı anda davet görevini yaptı. Bu davet muvaffak olsaydı da Mısır hükümdarı ve idareci sı­nıfı İslâm'ı kabul etseydi, bu durumda müslüman bir mille­tin, İslâm ülkesi olmuş bir beldeyi zorla terkederek, yeni baş­tan kafirlerle çatışmak zorunda kalacakları bir küfür yurdu­na gitmelerine hiç gerek kalmayacaktı. Sizin de bildiğiniz gi­bi, Mısır'da dine davetle birlikte İsrailoğullarımn serbest bı­rakılması isteğine de başlanmıştı. İsrailoğullarımn dağınık olan nüfusunun ülkeyi bırakıp gitmesi için gerekli olan'hazırlıkların bir anda tamamlanması mümkün değildi. Onlar yirmi beş-otuz yıldır buna hazırlanıyorlardı. Yıllardır devam eden zulümler, işkenceler ve kölelikler onların göçe olan azim ve kararlılıklarını iyice arttırmıştı. Onlar göçe önceden hazırdılar. Ani bir kararla Mısır'dan çıkmaları emredilseydi, bunu başarmaları imkânsız olurdu. [73]



[1] Bu kişi, Beni Mazinin ailelerinden bir aile olan Beni Hirmaz'a mensuptu. Onun Hz. Peygamber'e (s.a) "Arapların hakimi" diye hitap etmesinden açıkça anlaşılmaktadır ki bu kabilenin de müslüman olması Mekke'nin fethi ve Huneyn gazvesinden sonraki bir hadise olabilir. Çünkü Hz. Pey­gamber Huneyn'den sonra Arapların gerçek hakimi olmuştur. (Mevdûdî)

[2] Tercüman ul Kur'an, Ekim, 1975

[3] Tercüman 'ul Kur 'an, Ağustos, 1976

[4] Reddül Muhtar, V/266

[5] Tercüman ul Kur'an, Eylül, 1976

[6] Tercüman ul Kur'an, Ocak, 1977

[7] Tercüman ul Kur'an, Mart, 1977

[8] Mevdûdî'nin işaret buyurduğu âyet Tevbe Sûresi'nin 60. âyeti olup, meali şöyledir:"Sadakalar (zekatlar) Allah'tan bir farz alarak ancak fekirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur (toplanan zekat, ancak bu sayılan yerlere verilir). Allah bilendir, hikmet sahibidir."

[9] Tercüman 'ul Kur 'an, Zilhicce, 1373/Eylül, 1954

[10] Tercüman ul Kur'ân, Şaban, Ramazan, 1376!Haziran, 1975

[11] Tercüman ul Kur'an, Receb, 13751 Mart, 1956

[12] Tercüman'ul Kuran, Cilt: 57, Sayı: 2, Kasım, 1961

[13] Tercüman'ul Kuran, Nisan, 1965

[14] Tercüman 'ul Kur 'an, Ocak, 1966

[15] Tercüman'ul Kur'an, Mayıs, 1966

[16] Bu kimseler şunlardır:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzların.] korusunlar. Süslerim göstermesinler. Ancak (elbise, yüzük gibi örtülme­sinde güçlük bulunan ve) kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koy(up boyunlarım ört)sünler. Süsle­rini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşle­rinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (kö­le ve cariye)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan (iktidarsız, şehvet-siz) erkeklerden tabilerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaç ihtiyaçla­ra, bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara (gösterebilirler.) Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarını (yere) vurmasınlar. Ey mü'mmler, topluca Allah'a tevbe edin ki felaha eresiniz." (Nûr: 31)

[17] Bu kimseler de şunlardır:

"Ey inananlar, yemeğe çağırılmadan peygamberin evlerine girmeyin, (şayet yemek haricinde size izin verilmiş de girmişseniz) yemek vaktim gözetlemeyin (yemek gelsin diye oturup durmayın.) (Yemeğe) davet edil­diğiniz zaman girin; yemeği yeyince dağıtın, (birbirinizle veya ev halkı ile) söze dalmayın. Çünkü bu (hareketiniz) peygambere eziyet ediliyor, fakat o (size bunu söylemekten) utanıyordu. Ama Allah hakiki söyle­mekken utanmaz. Onlardan (yani peygamberin hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha temizdir. Sizin, Allah'ın Rasulüne ezi­yet etmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikahlamanız asla ola­maz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günahtır. Bir şeyi açığa vursanız da, yahut gizlesiniz de (fark etmez), Allh her şeyi gayet iyi bilmektedir.

Onlara (yani peygamberin hanımlarına) ne babaları, ne oğulları, ne kar­deşleri, ne kardeşlerinin oğulları, ne kız kardeşlerinin oğulları, ne kadın­ları ve ne de ellerinin altında bulunan (cariye)leri hakkında bir günah yoktur. Bunlara karşı örtünmeleri gerekmez. Ey peygamberin hanımları Allah'tan korkun; şüphesiz Allah, her şeyi görmektedir." (Ahzâb: 53-55) "Ey peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) Örtülerini üstlerine salsınlar (vücut­larım örtsünler); onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."(Ahzâb: 59)

[18] Tercüman ul Kur'an, Ocak, 1967

[19] Tabakât-ı İbn Sa'd, 1/74

[20] Tercüman ul Kur'an, Şubat, 1967

[21] Tercüman ul Kur'an, Mart, 1977

[22] Tercüman'ul Kur'an, Nisan, 1977

[23] Tercüman'ul Kur'an, Nisan, 1977

[24] Tercüman'ul Kuran, Nisan, 1977

[25] Tercümlnul Kuran, Temmuz, 1977

[26] ReddÜ'l Muhtar, III/428

[27] Zikri geçen âyet Hucurât Sûresi'nin 9. ayeti olup tam anlamı şöyledir: "Eğer inananlardan iki grup vuruşurlarsa onların arasım düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran ta­rafla vuruşun. (Allah'ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların arası­nı düzeltin ve (her hususta) âdil olun. Allah adâlet(le hareket) edenleri se­ver." (Hucurât: 9)

[28] Bedâi'us-Senâî, VII/141

[29] Mebsûd, X/126

[30] Menâkıb-ı İmam Azam, 11/16-17

[31] El-Bİdâye,X/107

[32] Mİrkâd

[33] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1964

[34] Ebu'l AlâMevdûdî.

[35] El-Bidaye ve'n-Nihâye, XI/48-57 Lisan'ul Mîzân, 11/357-359

[36] Fetavâ-yı İbn Teymiyye; 11/192 Matbaat'ü Kürdistan'il İlmiyye; Mısır 1326 H.

[37] el-Bidâye ve'n-Nihâye, XI/146

[38] Hafız İbn Hacer'in Lisân'ül - Mîzân adlı eserinin 5. cüd, 100 -103, sayfalarına bakarak sünnî îbn Cerirle, şiî İbn Cerir arasındaki farkı görebi­lirsiniz.

[39] Vefeyâtul Ayan, HI/33-34.

[40] Tercüman'ul Kur'ân, Eylül, 1965

[41] Kenz'ül Ummâl, V7 2324 Tabakât İbn Sa'd, ffl/64

[42] Tulekâ'dan maksat, Mekke'nin fethi olayında Peygamberimizin (s.a) affı­na mazhar olup, bağışlanan kimselerdir.

[43] Tabakât-i İbn Sa'd, 111/64

[44] Tabert, IH/314

[45] a.g.e. IH/382 İbn'ül -Esîr, 111/79

[46] Münafık bir yahudî olan Abdullah İbn Sebe'nin taraftarları.

[47] Tabaât-ıİbnSa'd,V/36

[48] El-Bidâye Ve'n-Nihâye, VII/167

[49] a.g.e. VII/168

[50] Tâberi, III/377. İbn'ül Esir 111/76. El -Bidâye, VII/168-169

[51] Tâberî, III/394. îbnûİ Esîr, 111/81-82

[52] Taberî, III/398. İbn'ül Esîr, 111/83-84

[53] Taberî, 111/477,486

[54] İsra: 33

[55] Tabakât-i İbn Sa'd, İV/ 225

[56] Taberî, IV/34. El-Bidaye, VII/272. İbn'ül-Esîr, III/160

[57] Tabâkat-ı İbn Sa'd, IV/256-257. El-Taberî, IV/49-52. EI-Bidâye ve'n-Nihâye, VII/281-283. İbn'ül-Esir, III/167-168.

[58] Tercüman ul Kur'ân, Kasım, 1965

[59] Tercüman ul Kur'ân, Mart, 1967

[60] İsrâ:104

[61] Tercüman'ııl Kur'ân, Haziran, 1976

[62] Tercüman ul Kur'ân, Ağustos, 1976

[63] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1967

[64] Tercüman 'ul Kur'ân, Ağustos, 1977

[65] Tercüman'ul Kur'ân, Ekim, 1977

[66] Tercüman'ul Kur'ân, Ağustos, 1965

[67] Tercüman'ul Kur'ân, Ekim, 1966

[68] Tercüman'ul Kur'ân, Ocak, 1967

[69] Bakara: 38-39

[70] Tercüman 'ul Kur 'ân, Nisan, 1967

[71] Tercüman ul Kur'ân, Ocak, 1968

[72] Tercüman 'ul Kur'ân, Haziran, 1968

[73] Tercüman 'ul Kur 'ân, Haziran, 1968