Fikih - 2. Sayfa - 1.Cilt
Namazdan Kendi Sunu (Fiili) İle Çıkmak :
Namazda Gizli Veya Açıkdan Okumak :
Kadınların Îmâmeti Ve Cemâati :
Namazda Kadınların Erkekler İle Bir Hizada Bulunması :
Namazı Bozan Ve Namazda Mekruh Olan Şeyler Babı
Namaz Bölümü
Namazın Farzıyyeti Ve Hukmu :
Namazın bir kimseye farz olması için, İslâm, akıl ve bulûğ şart kılınmıştır. Nitekim Fıkıh Usûlünde, Dinin fürû' (amelî kısmı) ile teklifin medarının (sebebinin) bu üç şey olduğu anlatılmıştır.
Şayet yaşı on yıla vardıysa, çocuğun, namazı terkettiği için dövülmesi vâcib olur. [1] Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Siz, yedi yaşında olan çocuklarınıza namazla emredin ve on yaşında olan çocuklarınızı namazı Icrkettikleri için dövün.» [2] buyurmuştur.
Namazın farz olduğunu inkâr eden kimse kâfir olur. Çünkü namazın farzıyyeti, ihtimâle yer vermeyen kesin deliller ile sabittir. Şu halde, onu inkâr edenin hükmü, mürted' (dinden dönen) in hükmüdür.
Üşenerek, namazı kasden terk eden kimse fâsiktır. O kimse namazı kıhncaya kadar hapsedilir. Çünkü fâsık, kul hakkı için hapsedilir. Yüce Allah' (C.C.) m hakkı ise kul hakkından daha büyük haktır.
Bir kavle göre, «Cezada mübalağa (şiddet) için, o namazı terkeden kimseden kan akıncaya kadar dövülür.»
Namazı cemaatle kılan kimsenin Müslümanlığına hükmedilir. Yâni, şayet kâfir, cemaatle namaz kılsa, bize göre, Müslüman olduğuna hükmedilir. İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir. Çünkü bize göre, cemaat bu Ümmet-i Muhâmmed'e mahsustur. Tek başına namaz ve diğer ibâdetler bunun hilâfınadır. Çünkü bunlar diğer ümmetlerde de vardır. Resûlullah (S.A.V.) buyurmuştur ki:
«Bir kimse bizim namazımızı kılsa ve bizim kıblemize yönelse, o bizdendir.» [3]
Ulemâya göre; «Bizim namazımız» sözüyle murâd, hey'et-i mahsûsa üzere cemaatle kılınan namazdır. Cemaatsiz namaz ise, bizde mev-cûd olduğu gibi, kâfirlerde de vardır.»
Hacda caiz görüldüğü gibi, Namazda niyabet (vekillik), asla carî olmaz. Yâni kendi namazını başkasına kıldırmak caiz görülmez.
Yine, malla da caiz görülmez. Nitekim şeyh-i fânî [4] hakkında fidye ile oruçta caiz görüldüğü gibi. Çünkü niyabet ancak şeriatın izni ile caiz olur. Halbuki namazda niyabete (vekilliğe) şeriatın izni yoktur. [5]
Namaz Vakitleri:
Fıkıh usûlünde anlatılan sebeb mevcûd olduğundan, namaz özürlü olmayan kimse üzerine vaktin evvelinde vâcib olur. özürlünün üzerine vaktin sonunda vâcib olur : Baliğ olan çocuk, İslâm'a giren kâfir, deli ve bayılmaktan ayıları, hayz ve nifâsdan temizlenen kimseler gibi. Çünkü vaktin sonu özürlünün hakkında sebebdir.
Müsebbebin sebeb üzerine takaddümü olamıyacağmdan dolayı, vaktin sonundan önce caiz olmaz.
Sabah Namazının Vakti; subhu sânîden (ikinci sabah vaktinden) güneşin doğuşuna kadardır; Sabah namazının vakti, subhu sânî'nin tu-lûundan (doğuşundan) yâni ufukda yayılan beyaz ki subhu sâdık da denir, onun doğmasından- güneşin doğmasına kadardır.
Sabah namazının vaktini diğer vakitlerden önceye almaya sebeb, günün başlangıcı olduğu içindir. Öğle vaktini (zuhr'u) önce söyleyen, bu vakitte kılınan namazın, vâciblerin evveli olduğuna bakarak öne almıştır. Nitekim şöyle bir hadîs-i şerif rivayet edilmiştir :
«Cibril Aleyhisselâm, Resûlullah' (S.A.V.) e gelip Kâ'be'de, birinci günü fecrin tulûu vaktinde imâm oldu. İkinci günü, oldukça beyazlık görünüp güneş doğmaya yakın olduğu vakitte imâm oldu. Sonra Cibril Aleyhisselâm; bu iki vaktin arası senin için ve ümmetin için vakittir, dedi.» [6]
öğle Namazının Vakti; güneşin zevalinden gölgenin iki misline ulaştığı vakte kadardır. Öğle vaktinin evveline delîl Yüce Allah* (C.C.) in şu kavl-i şerifidir:
«Güneşin (zeval vaktinde) kayması ânından gecenin kararmasına kadar güzelce namaz kıl.» [7]
Âyetteki, «Dülûki'ş-Şems» ile murâd, güneşin zevalidir. Fukahânın çoğu bunu kabul" etmişlerdir.
Yine, Cibril Aleyhisselâm, birinci günü, zeval vaktinde imamet etmiştir. Bu husustaki ikinci vakit ise, Cibril Aleyhisselâm'ın ikinci gün o vakitte imameti sebebiyledir. '
İmâmeyn'e göre, Öğle Namazının sonu, fey'in zevalinden başka, her şeyin gölgesi kendisinin misli kadar olduğu vakittedir. Fey' lügat yönünden, geri dönmek (rücu') demektir. Örfen; gündüzün yan çizgisi üzerinde vâki olduğu vakitte batıdan doğuya rücû' eden (dönen) bir gölgedir.
Vaktin, zevale izafesi (isnadı), zeval sırasında hâsıl olduğundan ednâ mülâbeset içindir. Tesâmuh sayılmaz.
İkindi Namazının Vakti; gölgenin iki misline erişmesi vaktinden, güneşin batmasına kadardır. İkindi vaktinin evveli, İmâm A'zam' (Rh.A.) m burada zikredilen kavlidir. İmâmeyn'e göre, şayet gölge misli kadar olsa, İkindi Vakti girmiş olur. Bu, iki kavle göre de Öğle Vaktinin çıkmasıdır. İkindi Vaktinin sonuna delîl ise, Resûlullah' (S.A.V.) in şu kavlidir:
«Her kim güneş batmadan önce ikindiden bir rek'ate yetişirse, şüphesiz ikindiye yetişmiştir.»[8]
Akşam Namazının .Vakti; güneşin batmasından şafağın kaybolmasına kadardır. Ebû Hanîfe' (Rh.A.) ye göre, şafak, kızıllığı takib eden beyazdır. İmâmeyn'e göre kızıllıktır ve bununla fetva verilir. Çünkü ehl-i lisânın (lûgatçıların) onun üzerinde ittifakları vardır. Hattâ, İmâm A'zam (Rh.A.) Âmme-i Sahabenin [9] şafağı kızıllığa hamlettiklerini bildiği için bu görüşe dönmüştür. Mebsût'da; İmâmeyn'in kavli daha geniş ve İmâm A'zam' (Rh.A.) ınki ihtiyatlı (yeğrek) dir, diye zikredilmiştir.
Yatsı ve Vitir Namazının Vakti; şafağın kaybolmasından sabaha kadardır. Başlangıcına gelince; şüphesiz fukahâ icmâ eylediler ki: Yatsı namazının vaktinin başlangıcı, ihtilaf etmelerine rağmen, şafağın peşisıradır. Sonuna gelince; selef âlimlerinin [10] icmâı sebebiyle, şüphesiz Yatsı Namazının vaktinin sonu, fecrin tulûuna kadar devam eder.
Malum değilmidir ki; hayızh kadın, şayet fecrin tulûundan önce, gece temizlense, onun bil'ıcmâ Yatsı Namazını kaza etmesi gerekir. İmdi eğer vakit devam etmeseydi, onun üzerine Yatsı Namazının kazası nasıl gerekirdi? Bu kavi, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göredir.
İmâmeyn'e göre, Vitrin vakti, Yatsı Namazından sonradır. Sonunda ihtilâf yoktur. Bu ihtilâfa sebeb; Vitr Namazının İmâm A'zam'-(Rh.A.) a göre farz ve İmâmeyn'e göre, sünnet olmasıdır. [11] Nitekim yakında açıklaması gelecektir.
İhtilâfın faydası iki yerde görülür.
Birisi şudur : Eğer bir kimse yatsı namazından önce Vitri unutarak kılsa veya ikisini de kılsa, Yatsı Namazının fâsid olduğu, Vitr namazı fâsid [12] olmadığı anlaşılsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Vitr sahîh olup yalnız Yatsı Namazını iade eder. Çünkü tertib bu gibi özürle sakıt olur. İmâmeyn'e göre, Yatsı Namazı gibi Vitri de iade eder. Çünkü Vitr Yatsı Namazına tâbidir. Yatsı Namazından önce sahîh olmaz.
İkincisi şudur: İmâm' A'zam' (Rh.A.) a göre, tertîb [13], Vitr ile diğer farzlar arasında vâcibdir. Hattâ Vitr kılmmadıkca Sabah Namazı caiz olmaz. İmâmeyn'e göre, Sabah Namazı caizdir. Çünkü f-arzla sünnetler arasında tertib yoktur.
Bu Yatsı Namazı ile Vitr, Yatsının vaktini yitiren kimse için vâcita değildir. Yâni bir kimse, güneş battığı gibi veya şafak kaybolmadan önce fecr tulü' eden bir ülkede bulunmasıyla, Yatsı Namazı ile Vitrin vaktini bulamasa, sebeb olan vaktin yokluğundan dolayı, Yatsı Namazı ile vitrin edası onun üzerine vâcib olmaz.
Teravih Namazının Vakti, Yatsı Namazından sonra fecrin tulûuna kadardır. Yâni vitrden önce ve Yatsı Namazından sonradır. Çünkü Teravih Namazı nafilelerdendir! [14] Yatsı Namazından sonra olan bir sünnettir. Esah kavi budur.
Bir kavle göre; «Teravih Namazı, Yatsı Namazı ile Vitr arasında kılınır. Hatta Yatsı Namazından önce veya Vitrden sonra kılınırsa, vaktinde edâ edilmemiş olur.»
Bu hususta; «Gecenin hepsi Teravihin vaktidir. Yatsı Namazından önce ve sonra, Vitr'den Önce ve sonra olur. Çünkü o, kıyâm'uMeyldir (Gece Namazıdır)» de. denmiştir. [15]
Müstehab Vakitler :
Musannif, namaz vakitlerinin aslım açıklamayı bitirince, müste-hab vakitlerin izahına başlayıjrşöyle demiştir: Sabah Namazını, iki rek'atın her birinde yirmişer âyet okumakla, kırk âyetin okunması mümkün olacak tekrarı icab ederse bir o kadar âyet sığacak miktar ertelemek müstehabdır. Bu abdestinde bozulma görülürse olur. Çünkü ResûlüIIah (S.A.V.) :
«Siz Sabah Namazını, sabahın beyazlığı vaktinde edâ edin. Çünkü sevabı çok büyüktür.» [16] buyurmuştur.
Yaz günlerinin Öğle Namazını da, havanın serinlediği vakte ertelemek müstehabdır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Sîz Öğle Namazım serinliğe bırakın. Çünkü sıcağın şiddeti Cehennemin kaynamasmdandır.» buyurmuştur. [17]
Yatsı Namazım gecenin ilk üçte birinin sonuna ertelemek nıüste-habdır. Başlangıcı ilk üçtebirin sonundan önce ve bitimi, üçtetairin sonunda olur. Velev ki tahminle olsun. Bu sözle Kudûrî'nin «Gecenin üç tehirinden önce» sözü ile, Kenz sahibinin «gecenin üçtebîrine kadarı» sözünün arası birleştirilmiş olur.
Vitr Namazını da, uykudan uyanmaya güveni olan kimse için Sabah Namazının vaktine* kadar ertelemek müstehabdır. Eğer uyanmaya güveni yok ise Vitr Namazını, uyumadan önce kılar. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Bir kimse gecenin sonunda kalkamamaktan korkarsa, Vitri gecenin evvelinde kılsın ve eğer gecenin sonunda kâim olmaya ümit ederse, Vitri gecenin sonunda kılsın.» buyurmuştur.
Kış günlerinin Öğle Namazını da hemen kılmak müstehabdır. Çünkü Enes İbn Mâlik' (R.A.) dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
«Resûlüllah (S.A.V.), kış günlerinde Öğle Namazını hemen kılarlardı. Biz, gündüzden geçen mi daha çok, yoksa geri kalan mı daha çok olduğunu anlayamıyorduk.» Bunu İmâm Ahmed (Rh.A.) rivayet etmiştir.
Akşam Namazının hemen kılınması da müstehabdır. Çünkü rivayet edilmiştir ki: Resûlüllah (S.A.V.), güneş batıp perdeye büründüğü zaman Akşam Namazını kılardı.» Bu hadîsi Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir. .
Havada bulut olduğu günde, İkindi ve Yatsı Namazı hemen kılınır. Çünkü İkindi Namazının ertelenmesinde, mekruh vakitte kılınması ihtimâli vardır. Yatsı' Namazının ertelenmesinde de yağmur ve çamur sebebiyle cemaatin azalması ihtimâli vardır. [18]
İkindi ve Yatsı Namazlarından başka; Sabah, Öğle ve Akşam Namazları da ertelenir. Çünkü Sabah ile Öğle Namazlarının ertelenmesinde kerahet yoktur ve Akşam Namazının güneş batmadan önce kılınmasından korkulur. [19]
Mekruh Vakitler :
Güneşin doğma, zeval ve batmasi_vakitlerinde; kâini! vakitte [20] kılınması lâzım gelen namaz, Tilâvet secdesi ve mezkûr vakitlerden önce hâzır olan Cenaze Namazı sahih olmaz.
Ancak musallînin, o günün İkindi Namazını güneşin batma vaktinde kılması sahih olur. «Güneşin doğma vakti» sözü, «sahîh olmaz» sözü için zarfdır. «Ancak musallîniır, o günün ikindi namazını...» sözü de «namaz sahîh olmaz...» sözünden istisnadır. Zira İkindi Namazının güneşin batma vaktinde edâ edilmesi mekruh değildir. Çünkü musallî, o İkindi Namazını vâcib olduğu gibi <dâ eylemiştir. Zira vucûbun sebebi şudur: Eğer önce edâ etmemiş ise", vaktin sonudur. İmdi, şayet vâcib olduğu gibi edâ ederse, o vakitte o namazın fiili mekruh olmaz. Ancak o vakte kadar ertelemesi mekruh olur. Nitekim vaktin çıkmasından sonra kazanın fiili mekruh olmayıp ancak fevt olması haram olduğu gibi.
Fukahâ demişlerdir ki: Tilâvet secdesinden murâd, zikredilen vakitlerden önce okunan âyetin secdesidir. Çünkü o secde kâmil vakitte vâcibdir. Nakıs vakitte edâ edilmez. Fakat, eğer nakıs vakitte okunursa, kerâhetsiz o vakitte edası caizdir. Lâkin efdal olan müstehab vakitte edâ edilmesi için ertelenmesidir.
Yine böylece, Cenaze Namazı ile murâd, mezkûr vakitlerden önce hâzır olan cenazedir. Eğer cenaze o vakitte hâzır olursa, onun namazının edası kerâhetsiz, o vakitte caiz olur. Zira o, vâcib olduğu gibi edâ edilmiştir. Çünkü onun vücûbiyyeti hâzır olmasıyledir. O vakit edası ef-daldir ve ertelenmesi mekruhtur. Bu zikredilen şeylerin mezkûr vakitlerde çâiz olmadığı, hadîs-i şerîfde vârid olan nehy sebebiyledir. Çünkü güneşe tapanlar o mekruh vakitlerde ibâdet ederler.
Güneşin batma vaktinde, İkindi Namazı caiz olduğu gibi, yine böylece mezkûr vakitlerde başlanmış bir Nafile Namazı kılmak veya nâfi-lenia mezkûr vakitlerde edasına nezr etmek ve mezkûr vakitlerde başladığı ve bozduğu nafileyi o vakitlerde kaza etmek - bunların hepsi anlatılan şey sebebiyle - caizdir. Şüphesiz ki, nâkısan vâcib olan, nâkısan edâ edilir.
İlk iki meselede efdal olan, yâni mekruh vakitlerde nafile olarak başlanılan ile edası mezkûr vakitlerde nezr edilenden efdal olan, onu kesip kâmil vakitte kaza etmektir. Bunu Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Fecrin tulûundan sonra ve İkindi Namazını edadan sonra, Akşam Namazının edasına kadar, nafile kılmak mekruhdur. Sabah Namazının sünneti müstesnadır. Çünkü Sabah Namazının sünnetini kılmak mekruh değildir.
Nezredilmiş namaz, iki rek'at Tavaf Namazı ve musallînin nezr ile başlayıp bozduğu namazın'iadesi mekruhdur. Zikredilen iki vakitte, fâite yâni vakti kaçan namaz mekruh değildir. Ancak ufukda olan kızıllık vaktinde fâite de mekruh olur. Çünkü kızıllık vaktinde kaza mekruhtur.
Zikredilen iki vakitte Cenaze Namazı ve Tilâvet secdesi mekruh değildir.
Vakti kaçan namaz müstesna, imâmın hutbe için minbere çıktığı vakitte, hattâ imâm namazı bitirinceye kadar, kılınan namaz mekruhdur. Musannifin, hutbeyi mutlak olarak zikrine sebeb, Cuma'nın, Bayramın ve Hac hutbelerinin ve bunlardan başka hutbelerin hepsini içine alması içindir. Zeylaî ve Hidâye sarihleri böyle zikretmişlerdir. Bunun mekruh olması yalnız hutbe için değildir. İnşaallâhu Teâlâ tahkiki yakında Cuma Namazı babında gelecektir. Mekruh olmasına sebeb hutbeyi dinlemekten alıkoyduğu içindir. Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) :
«Vakti geçen namazlar, Cenaze Namazı ve Tilâvet secdesi, imâm hutbeye çıktığı vakitte mekruh olur.» demiştir. Nihâye sahibi, fâite (yâni vakti geçen namaz) hutbe vaktinde kerâhetsiz caiz olur» demiştir. Daha tercih edilir olduğu için, burada Nihâye'nin sözü seçilmiştir.
Özür sebebiyle bir vakitte iki farz namaz cemedilmez. İmâm Şafiî (Rh.A.) bu görüşte değildir. Çünkü İmâm Şafiî (Rh.A.), Öğle Namazı ile İkindinin ve Akşam Namazı ile Yatsının bir arada kılınmasını, yağmur, hastalık ve sefer özrüyle caiz görür.
Ancak, Hacda olursa bir arada kılınır. Çünkü Hacceden kimse Öğle Namazı ile İkindiyi Öğle vaktinde Arafe'de; Akşam Namazı ile Yatsıyı Müzdelife'de birleştirir yâni ikisini bir vakitte kılar.
Bir kadın, İkindi vaktinde veya Yatsı vaktinde temizlense, ancak onları kaza eder. İmâm Şafiî' (Rh.A,) ye göre; Öğle Namazı ile İkindinin vakitlerinin bir vakit olması ve Akşam Namazı ile Yatsının vakitlerinin bir vakit olması dolayısıyla, İkindi Namazı ile Öğle Namazı, Yatsı Namazı ile Akşam Namazı beraber kaza edilir. Bundan dolayı Özürle birleştirilmelerini caiz görmüştür. Nitekim yukarıda geçti.
Namaza vaktin sonunda ehil olan kimse, o vakti kaza eder. O vaktin sonunda hâiz (hayız) ve lohusa olan kadın kaza etmez.
Bize göre, sebebiyyette muteber olan vaktin sonudur. İmâm Şâfiî'-(Rh.A.) ye göre, muteber olan vaktin evvelidir. Hattâ vaktin sonunda bir kâfir İslâmla gelse veya bir çocuk baliğ olsa veya hayızlı kadın temizlenmiş olsa, bize göre, bunlara vaktin farzını edâ gerekir. Eğer kadın vaktin evvelinde hâiz olsa, bize göre, o vakti kaza etmez. İmâm Şafiî (Rh.A.), ayrı görüştedir. Bu-meselenin tahkiki usûlde anlatılmıştır. [21]
Ezan Babı
Ezan, lügat yönünden bildirmek (ilâm) demektir. Şer'an, vech-i mahsûs (özel bir şekil) ile namazın vaktini bildirmektir. Ezanda bulunan elfâz-ı mahsûsaya (muayyen lâfızlara) ezan adı verilir. [22]
Ezan, farzlar için sünnet-i müekkededir, sünnet kılınmıştır. O farzlar; beş vakit namaz (revâtib), onların* kazası ve Cuma Namazıdır.
Vitr Namazı, iki Bayram Namazı, Küsûf Namazı, Husuf Namazı, Cenaze Namazı, İstiskâ Namazı, sünnetler ve nafilelerde ezan sünnet değildir.
Ezan beş farz namazın vakitlerinde sünnettir. Yâni vaktinden önce ve sonra caiz değildir. Ancak kaza için caizdir. Çünkü, eğer edâ vakti geçmiş ise, kazanın' ezanı kaza vakti içindir. Zira, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) :
«Ulusa ili. vakti geçen namazı hatırladığı zaman kılsın.» [23] buyurmuştur. Çünkü vakti geçen namazın hatırlanması onun kazasının vaktidir.
İmdi, eğer vakit-girmezden önce ezan okunsa, o ezan iade edilir.
Ezanı, dört tekbir ile okumak sünnettir. Ezana; «Allâhu ekber, A1-. lâhu ekber, Allâhu ekber, Allâhu ekber» diyerek başlanır.
Teğannîsiz yâni değiştirmek ve bozmaksızın okunur. Tercî'de yapılmaz,
Tercî': Şehâdeteynde sesi alçaltıp sonra geri dönerek yine şehâde-teynle [24] sesi yükseltmektir.
Müezzin iki parmağını iki kulağına kor. İki elini koymak da caizdir. Nitekim ResûlüIIah' (S.A.V.) in Hz. Bilâl' (R.A.) e şöyle dediği rivayet edilmiştir:
«Yâ Bilâl, sen iki parmağını iki kulağına koy. Çünkü sesin çok yüksek çıkar.» [25]
Eğer müezzin iki parmağını kulağına koymayı terk ederse, bir mahzur yoktur. Çünkü Sünnet-i Asliyye değildir.[26]
Teressül eder. Yâni müezzin, ezanı çabuk değil, yavaş okur. Müezzin, eğer yerinde dururken ezanı işittirmesi mümkün ise, «Hay'aleteyn» de sağma ve soluna döner. Çünkü rivayet edilmiştir ki: «Hz. Bilâl (R.A.), Hayya ala's-salâh ve hayya ale'l-felâh'a geldiğinde, sağına ve soluna yüzünü çevirirdi ve dolaş m azdı.»
Bu ezânm keyfiyyeti; «Hayya ala's-salâh» in sağ taraf da ve «Hayya ale'l-felâh» m sol tarafda denmesidir. Bazı Âlimler, «Hayya ala's-salâh» sağda ve solda, «Hayya ale'I-felâh» yine böylece sağda ve solda söylenir, demişlerdir. Sahih olan söz, birincisidir. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Aksi takdirde müezzin yerinde dolaşır. Yâni müezzin, iki ayağı üzerinde sabit durup yüzünü çevirdiği zaman ezanı duyurmak mümkün olmadığı takdirde şerefede dolaşır ve sağ pencereden [27] başını çıkarıp «Hayya ala's-salâh», der. Sonra gider sol pencereden başını çıkarır, «Hayya ale'l-felâh», der.
Sabah Namazının ezanının felahından sonra iki kere «es-Salâtü hayrun min-en 'nevin» der. Çünkü rivayet edilmiştir ki: «Hz. Bilâl (R.A.), Resûlullah' (S.A.V.) e gelip onu uyur bulduğunda, «es-salâtü hayrun min-en-nevm», yâni namaz uykudan daha hayırlıdır» demiştir. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.); «Bu ne güzel sözdür, sen bu sözü ezanında oku» [28] buyurmuş ve- Sabah Namazına tahsis eylemiştir. Çünkü Sabah Namazı vaktinde insan, uyku ve gaflet halindedir. İmdi Sabah- Namazına uzun okumayı tahsis ettiği gibi, Sabah Namazının vaktine de, duyurup bildirme (ilâm) fazlalığını tahsis etmiştir.
İkâmet de böyledir. Yâni kelimelerin sayısında, ikâmet de ezan gibidir. Lâkin ikisi arasında şu farklar vardır: İkâmet iki parmakları kulaklara koymaksızın olur. Ve çabukça okunur. Ezandaki teressül (yavaş yavaş okuma) bunda yoktur. Yine ikâmet, «hayya ale'l-felâh» dedikden sonra, iki kere«kâd kâmet'is-salâh» ziyadesiyle okunur.
Musannifin, hay'aleleynde sağa ve sola yüzünü çevirmemeyi söylememesinin sebebi şudur : Çünkü, eğer böyle deseydi, bunun asla caiz olmadığı anlaşılırdı.
İmâm Temurtâşî (Rh.A), ikâmette orada namazı bekleyen insanlara doğru dönülür» demiştir.
Ezan ve ikâmetin ikisinde de kıbleye yönelinir ve ikisinin de aralarında konuşmak caiz değildir.
Tesvîb olunur. Tesvîb : İ'lâmdan sonra i'lâma (bildirme ve duyurmaya) dönmektir. Her memleketin tesvîbi, o memleketin halkının bildiği gibidir.
Ezan ile ikâmetin-arasında oturulur. Ancak Akşam Namazının ezanından sonra tesvîb ve oturmak olmaz. «Ancak Akşam Namazında» sözünde «ancak - illâ» harfi, «tesvîb eder ve ikisi arasında oturur» sözünden müstesnadır.
Akşam Namazı vaktinde tesvîb olmaz. Çünkü tesvîb, cemaate bildirmek içindir. Cemaat ise Akşam Namazı vaktinde, vakit dar olduğu için hâzırdırlar. Oturmak olmamasının sebebi ise, Akşam Namazının te'-hîri mekruh olduğu' içindir. Bu durumda, kerahetten sakınarak, ikisi arasını bir miktar ayırmakla yetinilir.
Musallî, bir kaza Namazı (fâite) için ezan ve ikâmet getirir. Bir çok Kaza Namazı sahibi olan kimse de birinci Kaza Namazı için ezan ve ikâmet getirir. Geri kalan^Kazâ Namazları için ezanda muhayyer kılınmıştır. Bu sözde, ikâmette muhayyer olmayıp geri kalan Kaza Namazlarının hepsinde ikâmeti getirmeğe işaret vardır.
Abdestsiz kimsenin, erginliğe yaklaşmış çocuğun (mürâhıkın), köle, veled-i zina, a'mâ ve A'râhînin [29] ezanı caizdir.
Cünubun, aklı gelişmemiş çocuğun; kadın, deli, sarhoş ve fâsıkın ve oturduğu halde ezan okuyan kimsenin ezanı mekrûhdur. Ancak kendisi için olursa, ezanın, sünnet olmasına riâyet ve i'lâma hacet olmadığı için, otururken ezan mekruh olmaz.
Fâsık ile oturarak ezan okuyandan başkasının ezanı iade edilir.
Zikredilen yedi çeşit kimsenin ezanları mekruh olduğu gibi, ikâmetleri de mekruhtur. Abdestsiz kimsenin ikâmeti de mekrûhdur. Fakat, ikâmeti tekrar etmenin şeriyyeti mevcûd olmadığı için ikâmetleri iade edilmez.
Yolcu, mescidde cemâatîe namaz knaıı kimse ve şehirdeki evinde cemaatle namaz kılan kimse, ezan ve ikâmeti okur. Yolcunun (müsâfirin), ikâmeti terk etmesi mekrûhdur. Mescidde cemaatle namaz kılan kimsenin, ikâmeti terk etmesi mekruh olduğu gibi, ezanı terki de mekrûhdur. Musallînin, şehirdeki evinde ezan ve ikâmetin ikisini de terketmesi mekruh değildir.
Vikâye'de denmiştir ki: Yolcu (müsâfir) olan kimse ve mescidde cemaatle namaz kılan veya şehirdeki evinde cemaatle namaz kılan kimse, ezan ve ikâmeti okur. İlk iki evvelkiler için, ikisinin de terki mekrûhdur. Üçüncü için mekruh değildir.
Malumdur ki, bundan anlaşılan; yolcu ve mescidde cemaatle namaz kılan için, ezan ile ikâmetten her birinin terkinin mekruh olmasıdır. Fakat ikisinden birinin terki Vikâye'nin sözünden anlaşılmamıştır. Bu sebebîe onun ibaresini ben burada görüldüğü şekilde değiştirdim.
Kadınlar için, ezan ve ikâmet mekruhtur. Çünkü ezan ve ikâmet, cemaatin müstehab olan sünnetlerindendir.
Müezzinden başka bir kimsenin, müezzinin yokluğunda ikâmet etmesi mekruh değildir. Şayet, müezzinin huzurunda ikâmet etse, eğer o kimsenin ikâmetinden müezzin hoşnut olmazsa, mekruh olur.
Ezan ve ikâmeti dinleyen kimse, müezzinin söylediği şeyleri söyler. Sâdece, hay'aleteyn'i söylemez. Yâni sâdece «hayya ala's-salâh» ile «hay-ya ale'l-felâh» ı demez. Çünkü bunların mânâsı: «Siz namaza kcşun» ve «onda olan kurtuluşa koşun» demektir. Eğer dinleyen kimse bunları söylese, onun bu tekrarlaması alaya benzer.
(Es salâtü hayrun minen nevm) sözü de zikredilen gibidir. Yâni dinleyen tekrarlarsa alay etmiş gibi olur.
Ancak bunları dinleyen kimse, birincide :
(Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) veya (Mâşâallâhü kân) der. İkincide: (Sadakte ve berirte) der.
Müezzin, kâmetis - salâtü) dediğinde, (Ekâme'hellâhü ve edâmchallâhü ilâ yevmil kıyameti) der.
Yine, bir adam mescidde Kur'ân okurken ezanı işitse, okumayı bırakmaz. Çünkü hâzır olmak, icabettir. Eğer evinde Kur'ân okurken işitse, okumayı bırakıp icabet eder. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir. [30]
Namazın Şartları Babı
Şart, bir şeyin mevcudiyeti kendisine bağlı olan şeydir ve onun içinde değildir. Musannif, «Namazdan önce gelen» demedi. Çünkü onu söyleyen kimse, onu sıfat-ı kâşife (açıklayıcı sıfat) kılmış, mümeyyize (ayırdedici) kılmamıştır. Zira önde gelmeyen şey şartlardan olmadığından ondan sakındırma gerekmez. [31]
Necasetten Temizlenmek :
Namaz kılan kimse (musallî) nin, libâsının ve namaz yerinin ne-câset-i galîzadan temiz olması ve bedeninin necâset-i galîzadan ve ha-desden pâk olması, namazın şartlarından bazılarıdır. Bu ibare, Kenz'in ve Vikâye'nin ibaresinden daha güzeldir. Nitekim dirayet (ilim) ehline gizli değildir.
Giyeceği olmayan kimsenin namazı, ayakta olduğu halde, rükû ve sücûd ile sahih ölür. Çünkü oturmakda, avret-i galîzanın [32] örtülmesi vardır, erkânın (namazın rükünlerinin) edası yoktur. Kıyamda ise, avretin açılması vardır ve erkânın edası vardır. Musallî kuûd ve kıyamdan dilediğine meyleder. Bu ikisini, imâ edici olduğu halde oturarak eda etmesi mendûbdur. Çünkü avret mahallinin örtülmesi, namazın ve insanların hakkından dolayıdır. Rükû ve sücûd İse, sâdece namazın hakkı için vâcibtirler.
Oturmanın (kuûdun) şekli; avret mahallinin daha çok örtülmesi için, iki ayaklarını kıbleye doğru uzatarak oturmaktır.
Hepsi pis olan libâs veya dörtte birinden daha azı temiz libâs bulan kimsenin namazı, o libâs ile mendûbdur. Çünkü avreti Örtmenin farzı umûmîdir. Namaza has kılınmış değildir. Temizliğin farzı ise namaza mahsûstur.
Dörtte biri temiz libâs (giyecek) bulan kimsenin, namazı çıplak olarak kılması caiz değildir. [33] Çünkü bir şeyin dörtte biri, bütünü yerine geçer. Nitekim ihramda olduğu gibi. O halde zaruret durumlarında hepsi adetâ temiz gibi sayılır.
Namaz kılacak kimsenin iki libâsında namazdan menedici pislik olsa, meselâ libâsın birinde iki dirhem miktarı,ve Öbüründe üç dirhem miktarı pislik olsa, pislik hangisinde daha az ise, namaz için daha uygun olan odur.
Eğer pislik iki libâsdan birinin dörtte birine ulaşsa, namaz için diğeri ta'yin edilir. Çünkü dörtte bir için bütünün hükmü vardır. Nitekim daha önce geçti.
Eğer iki libâsın biri pislik dolu olup ve diğer libâsın dörtte biri temiz olsa, az önce geçen sebebden dolayı, diğer libâs namaz için ta'yin edilir. " ' .
Bir kadın çıplak olduğu halde, bedenini ve başının dörtte birini örtecek kadar libâs bulsa, ikisinin de örtülmesi vâcib. olur. Hattâ başını örtmeyi terk etse, onun namazı caiz olmaz. Nitekim dörtte bir için bütünün hükmü olduğu malûmdur. Şu halde başını örtmek imkânı bulunmakla beraber, başını örtmeyi terk etmiş olur.
Başın dörtte birinden daha azını örtmek vâcib değildir. Hat'tâ başının dörttebirinden daha azını örtmeyi terk etse, namazı caiz olur. Çünkü dörttebirden daha azda bütünün hükmü yoktur. Fakat açılmayı azaltmak için, örtmek evlâdır.
Pisliği giderici bir şey bulamayan musallî, gerek o pislik onun bedeninde olsun, gerekse libâsında olsun ve gerekse bulunduğu yerde olsun, pislik ile beraber namazı kılar ve o namazı iade etmez. Çünkü teklîf güce göredir. [34]
Avreti Örtmek :
Namazın şartlarından biri de avreti örtmektir. Erkeğin uzvu için avret, göbeği altından iki dizleri altına kadardır. Şu halde göbek avret değildir, dizler avrettir. [35]
Cariyenin uzvunda da avret meselesi erkeğinki gibidir. Yâni erkekte avret olan uzuv cariyede de avret olur. Cariyenin sırtı ve karnı da avrettir. Sırt ve karın erkekte avret değildir, cariyede avrettir.
Mü kât ebe, müdebbere ve ümmü veledin sırtı ile karnı avret olmakta câriye gibidir. Hür kadının bütün uzuvları avrettir. Sâdece yüzü, iki elinin ayaları ve iki ayakları avret değildir. Çünkü kadının eliyle eşyaya temas mecburiyeti onu örtmesini güçleştirir. İki elinin ayalarında da açık kalmak zarureti vardır. Yüzünü açmaya da ihtiyâç olup, özellikle şehâdette, muhakemede ve nikâhda yüzünü açmasından başka çâre yoktur.
Yollarda yürürken ayaklarını örtmek, bilhassa kadınların fakir olanlarına zor gelir. Bu, Yüce Allah' (C.C.) in;
«Ancak kendiliğinden görünen kısmı müstesna» [36] kavlinin mânâsıdır.
Yâni bu âyet «âdet ve yaratılışın, onun görünmesini gerektirdiği şey müstesnadır» diye tefsir edilmiştir.
Kadının ayağının da avret olduğu rivayet edilmiştir.
Ön (kubül) ve geri (dübür) gibi, avret-i galîza olan uzvun dörtte birinin açılması namazı bozar. Ya da ön ve geriden başka, karın ve uyluk gibi, hafife avret olan uzvun dörtte birinin açılması da namazı bozar. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, yarısının açılması bozar.
Bu iki avretin (galiz ve hakîkî olan) zikrine sebeb, hükümde ikisinin arasında müsavat olduğuna işarettir. Bundan dolayı, Hidâye sahibi, manî olan açılma hakkında hilafı zikrettikden sonra, «Avreti galîza bu hilafa göredir, mânı olan'açılma dörtte bir miktarıdır veya yarıdır.» demiştir.
Erkeklik organı ve husyelerden her biri _- bunların ayrı ayrı söylenmesinin sebebi, bâzı âlimlerin; erkeklik organı ile husyeler, bir t,ek uzuvdur, diye olan sözlerinden ayırdetmek içindir -ve kadının başından, başının saçından her biri mutlaka, yâni saç gerek aşağı sarksın, gerekse başka türlü olsun avrettir. Kulağı ve kabaran memelerinden her biri de avrettir. [37] Bu, kabarmayan memeden ayırdetmek içindir. Çünkü ka-barmayıp yerinde kalan memeler göğse tâbidir. Bunlardan her biri bir uzuvdur,
Namaz kılan kimsenin avreti açılsa veya namazın cevazına mâni pislikle dursa veya rhusallî, kadınların saffında namazın rükünlerinden bir rüknün edası mümkün olacak kadar zaman dursa, o musallînin namazı, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, bozulur. Çünkü namazı bozan şey, o namazda bulunmuştur. İıriâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, bir rüknün edası mümkün olacak kadar durmakla namazı bozulmuş olmaz. Ancak bir rüknü edâ ederse bozulur. Çünkü namazı bozan şey, namazın rüknünden birini, o namazı bozan şey ile beraber edâ etmektir. Edâ ise yerine getirilmemiştir.[38]
Musannifin, «bir rüknün edası mümkün olacak kadar» demesine sebeb şudur : Çünkü musallî, avreti açılmakla beraber bir rüknü edâ etse, ittifâken namazı bozulur. Eğer avretini örterek, beklemeksizin edâ ederse, namazı ittifakla caiz olur. [39]
Kıbleye Yönelmek :
Namazın şartlarından biri de, Mekkeli için Ka'be'nin kendisine yönelmektir. Bunda icmâ vardır. Hattâ Mekke halkı, kendi evinde namaz kılsa, onların, - şayet duvarlar kaldırılsa - yönleri Ka'be'nin kendisine doğru olacak şekilde kılmaları gereklidir. [40]
Mekke halkından başkası için Ka'be yönüne yönelmek yeter. Bunlar Âfâkî olanlardır. Çünkü, eğer engeller kaldırılsa, Afakînin yönelmesi, Ka'be'nin kendisine doğru olması vâcib değildir. Ancak Ka'be yönüne doğru olmak, sahîh kavilde yeter. Çünkü teklif güce göredir.
Bir kavle göre; «Mekke halkı gibi, Afakînin de, Ka'be'nin kendisine yönelmiş olması gereklidir.» Fukahâ demişlerdir ki: İhtilâfın faydası, yönelmede Ka'be'nin bizzat kendisine niyetin şart olmasında görülür. Kavi sahibine göre şart ve diğer bazısına göre şart değildir,.Ka'be'nin yönü, musallînin alnından çıkan hattın iki dik köşe meydana gelecek şekilde Ka'be'ye doğru uzanan hatta ulaşmasıdır.
Veya Ka'be cihetine yönelmek için deriz ki: Ka'be öyle iki hattın arasında meydana gelmelidir ki; o iki hat musallînin zihninde birbirlerine kavuşup üçgen şeklinin iki kenarı gibi musallînin iki gözünden çıkmış olsun. Büyük Âlim Taftazânî (Rh.A.), Keşsâf Şerhinde böyle zikretmiştir. [41]
Bundan anlaşılır ki, musallî, Ka'be'nin kendisine yönelmekten kaymış olup, bu kayma (veya sapma) ile mukabele tamamıyle yok olmazsa, namaz caiz olur. Zahîriyye'de söylenen şu söz bunu teyîd eder: «Şayet musallî, soluna yönelmiş olsa veya sağma yönelmiş olsa, namaz caiz olur. Çünkü insanın yüzü kavislidir. Sağma ve soluna yöneldiğinde iki yanları Kıbleye doğru olur.»'
Bazı Arifler dediler ki; «İnsanlığın kıblesi Ka'be-i Mükerreme'dir. Gök ehlinin Kıblesi, Beyt-i Ma'mûr'dur. Melâike-i Kerrûbiyyûn'un (yâni Cebrail ve Mîkâil gibi Allah' (C.C.) a yakın meleklerin) Kıblesi Kür-sî'dir. Arşı taşıyanların kıblesi (Hamele'tül Arş), Arş-ı A'zam'dır ve hepsinin matlûbu (gayesi ve hedefi) Yüce Allah' (C.C.) in zâtıdır» Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir. [42]
Kıbleye yönelmekten âciz olanların kıblesi, - yâni yönü bilmekle beraber, Ka'be cihetine yönelmekten, düşman veya yırtıcı hayvan korkusuyla ya da denizde bir ağaç üzerinde bulunduğu için âciz olanların Kıblesi, - gücü yettiği yönedir. Yâni hangi yöne kadir ise, namazı o kadir olduğu cihete yönelmekle kılar.
Musallî, yâni namaz kılacak olan kimse kıbleyi araştırır. Araştırmak, gayeye ulaşmak için gayret sarfetmek demektir. Musallî, iştibah-dan dolayı araştırır.
İştibah: Alâmetlerin görünmcmesiyle veya karanlıkların yığılması yi e ya da bulutların toplanmasıyle musallîye Kıblenin şüpheli olmasıdır.
Kıbleden haber veren bir kimse de bulunmazsa, musallî yönü araştırır. Çünkü Ashâb Kıbleyi araştırıp namazlarını kılmışlardır. Resulü 1-Iah (S.A.V.) onları bundan menetmemiştir. İmdi, buradaki takriri sünnet cevazın delilidir.
Eğer namaz kılan kimse, Kıbleyi araştırdıktan sonra hatâ etse, namazı iade etmez. [43] Çünkü teklif güce göredir. Hakîkaten yöne isâbete güç ve imkân yoktur. Burada araştırılan cihet, Ka'be'den uzakta olan için Ka'be yönü gibidir. Bir kavle göre : Yüce Allah' (C.C.) m;
«Nereye döner, yönelirseniz Allah'ın vechi (kıblesi) oradadır.» [44] kavli, iştibâh (yâni yönde şüphe etme) hâlindeki namaz hakkında nâ-zü olmuştur. Bu kavle göre; «Vech'ullâh'dan murâd, KıbletuHah'dır.»
Eğer namaz kılacak olan kimse, kıbleyi araştırmaksızın namaza başlarsa, o namaz fâsid olur. Çünkü., onun Kıblesi araştırdığı yöndür. Araştırma ise olmamıştır. Araştırmaksızm başlayıp, şayet o namazda Kıbleye isabet ettiğini anlasa, yine namaz fâsid olur. Çünkü kuvvetliyi zayıf üzerine bina etmek fâsiddir. İsabetini bildikden sonra olan hâli, bilmezden Önce olan hâlinden daha kuvvetlidir.
Eğer kıbleye isabet ettiğini namazdan sonra anlarsa, gaye hâsıl olduğu için, namazı sahîh olur. Çünkü başkası için vâcib olan şeyin husulü muteber olmaz, bilâkis başkasının husulü muteber olur. Cumaya hemen gitmek (sa'y) gibi. Çünkü, şayet Cumanın edası mevcud olsaydı, gitmeye hacet kalmazdı.
Namaza araştırma ile başlandıkdan sonra, eğer namaz içinde, araştırmada hatâ ettiğini anlasa veya görüşü değişse, birincide doğru olan yöne ve ikincide görüşünü değiştirdiği yöne döner.
Namaz kılacak olan kimselerden her biri bir cihet araştırsalar, yâni bir adam veya bir topluluk, karanlık bir gecede Kıbleyi araştırdık-dan sonra, meselâ; bir adam bir ypne durup namazı kılsa, veya bir topluluk araştırıp her biri bir cihete durup namazı kılsalar - muktedî, eğer imamının cihetine muhalif olduğunu bilmezse ve muktedî hakîkaten imâmdan Önde de değilse - onlardan her birinin fiili caiz olur. Çünkü onların kıbleleri araştırdıkları cihetlerdir ve muhalefetleri, Ka'be'nin içinde bulunuyorlarmış gibi birbirlerine zarar vermez.
Aksi halde; eğer muktedî cihette imâma muhalefette olduğunu bilirse veya hakikatte imâmın önüne geçmiş ise, o muktedînin fiili caiz olmaz.
Birincinin sebebi: Muktedî imâmın hatâ ettiğine inandığı içindir. Ka'be'nin içi ise bunun hilâfınadır. Çünkü Ka'be'nin tamâmı Kıbledir.
İkincinin sebebi; Makam farzını terk ettiği içindir. Nitekim Ka'-be'nin içinde bulunduğu zamandaki gibi.
*Zâhir olan şudur ki: Vikaye sahibinin; «Onlar onun arkasındadır»
sözü, hakikatte imâmın arkasında olmalarını açıklamaktır. Yoksa onların imâmın arkasında olduklarını bilmelerini açıklamak değildir. Vi-kâye'nin sözü tesâhüle [45] yorumlanır. Nitekim Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) buna yorumlamıştır.
Evet, yâni, «hâlini bilen kimse için olmaz.» sözünde, tesâhül vardır. Çünkü, o kimsenin hâlini bilmesi, cevazın yokluğunu ifâde etmez. Bilâkis imâma muhalefet ettiğini bilmesi gerekir. Bundan dolayı ben ibareyi senin gördüğün şekilde değiştirdim. [46]
Niyet Etmek:
Namazın şartlarından biri de niyet etmektir. Çünkü Resûlullah (S.A.V.) :
«Ameller ancak niyetlere göredir.» buyurmuştur. [47]
Niyet; irâde, yâni dilemektir. Yoksa ilim, yâni bilmek değildir. İrâde, müsâvî olan iki şeyden birini diğerine tercih etmektir.
Mecmau'l-Fetâvâ'da denmiştir ki: Abdülvâhid (Rh.A.), Kitâb'us-Salât'da «Şayet musallî hangi namazı kıldığını bilirse, bu niyettir.» demiştir. Muhammed bin Seleme (Rh.A.) de : «Bu kadarı bilmek niyettir. Oruçda da böyledir.» demiştir.
Esah kavle göre, şüphesiz bu kadarı bilmek niyet değildir. Çünkü niyet, ilim (yâni bilmek) den başkadır. Malûm değilmi ki; bir kimse küfrü bilse, kâfir olmaz. Eğer küfre niyet ederse, kâfir olur. Müsâfir de ikâmeti bilmek ile mukîm olmaz. Eğer ikâmete niyet ederse, mukîm olur. [48]
Hidâye'de denilmiştir ki: Niyet, irâde, yâni dilemektir. Şartı, hangi namazı kıldığım kalbi ile bilmektir. Dil ile söylemeye ise itibâr edilmez. Azimetinin toplanması için söylenmesi iyi olur. Bu söze; bu, niyeti ilim (yâni bilmek) ile açıklamaya yönelmektir. Halbuki doğru değildir, diye itiraz edilmiştir.
Buna şöyle cevâb verilmiştir: Hidâye sahibinin maksadı; musallî-nin, girdiği namaza tahsis ederek (tâyin ederek) niyet etmesi ve eğer namaz nafile ise, o namazı gelişi güzel işlerden ayırmasıdır. Eğer namaz farz ise, namazın en husûsî vasıflarına - ki onlar farzıyyettir - ortak olan şeylerden onu ayırmaktır. Çünkü tahsis ve ayırma, ilimsiz tasavvur edilmez.
Ben derim ki: Bu cevâb itirazı teyîd eder, onu ortadan kaldırmaz. Çünkü niyet (cezm), özel bir ilimdir. Bilakis doğru olan cevâb : Şüphesiz, Hidâye'nin maksadı; îrâde demek olan niyette muteber sayılan, kalbin irâde için lâzım olan amelidir. Bu itibâr, musallînin, açıkça hangi namazı kıldığını bilmesidir. Eğer mu s ali î (ye hangi namazı kıldığı sorulacak olsa), cevâba kadir olmayıp ancak düşünmekle kadir olursa, namazı caiz olmaz ve dil ile söylemeye itibâr yoktur,» olmasıdır. İmdi, Hidâye'nin bu açıklamasına, itiraz ve cevabdan her biri, Hidâye'-nin «dil ile söylemeye itibâr edilmez» sözüne gafletten ileri gelir.
Niyeti dille söylemek (telaffuz) müstehabdır. Çünkü azimetin toplanması için, dille söylenen niyette kalbin hâzır olması vardır.
Yemek, içmek ve benzerleri gibi, namaz ile alâkası olmayan şeylerle niyet ve tahrîme (yâni ilk tekbir) arasını ayırmak caiz değildir. Fakat abdest almalç ve mescide yürümek gibi şeyle ayırmak zarar vermez.
Niyetin efdal olan vakti, tahrîmeye (ilk tekbire) bitişik olmakla, namaza başlamaya yakın olmasıdır. Bu zahir rivayettir.
Bir kavle göre; namaz kılan kimse, sena (yâni sübhâneke...) ya devam ettiği müddetçe niyeti sahih olur. Bir kavle göre; rükûdan önce sahîh olur ve bir kavle göre de musallî rükûdan başını kaldırmadan önce, niyet sahîh olur. Bu rivayetlerin faydası şudur : Şayet musallî niyeti unutmuş olsa, onun için niyeti telâfi etmek mümkün olur.'Çünkü niyeti telâfi etmek namazı bozmaktan daha iyidir.
Niyet, beş revâtib (yâni vakit namazları) ve Cuma gibi, farz kılan musallî için lâzımdır. Vitr Namazı, Bayram ve Cenaze Namazı ve bunların benzerleri gibi, vâcib kılan musallî için de niyet lâzımdır.
Niyette ta'yîn lâzımdır. Her birinin vasıflarının en husûsîsi olan farzıyyet veya vucûbda ortaklıkdan ayrılmak için ta'yin lâzımdır.
Namazın rek'atlerinin sayısını belirtmek gerekmez. Çünkü musallî, meselâ Öğle Namazına niyet eylediği zaman, rek'atlarm sayısında yanlışlık yapsa bu zarar vermez. Hatta, Sabah Namazına dört rek'at diye niyet etse, veya Öğle Namazına iki rek'at diye veya üç rek'at diye niyet etse, caiz olur ve belirttiği sayı geçersiz olur. Hâniye'de böyle zik-" redilmiştir.
Nafile Namaz kılan kimsenin niyeti, farz kılan gibi değildir. Zira nafilede mutlak niyet eder. Çünkü nafile, namaz çeşitlerinin en aşa-ğısıdır. Mutlak olan niyet nafileye yapılır.
Şayet bu nafile,.Teravih ve Sünnet-i Müekkede olursa, ekseri Ulemâya göre, diğer nafileler gibi, bunlarda da mutlak niyet yeter. Çünkü Teravih ve Sünnet-i Müekkedeler, aslında nafiledirler.
Namaz kılacak kimse, meselâ Öğle Namazının farzında, «Bu günün Öğle Namazına niyet ettim.» dese ve eğer bu vaktin Öğle Namazına, diye niyet etse ve vakit de devam etse, ta'yin bulunduğu için caiz olur. Şayet vakit çıkmış ve o da bilmiyorsa, caiz olmaz. Çünkü bu takdirde, vaktin far:zı öğleden başkadır. Eğer vaktin farzına niyet etse, caiz olur. Ancak Cuma'da olmaz. Çünkü, Cuma'da vaktin farzında ihtilâf vardır. Cuma'da «Cuma namazının farzına» diye niyet edilir.
Uygun olan, Cuma Namazından sonra ve Cumanın sünnetinden önce, Öğleyi (zuhru) kılmaktır. Musallî «Vaktine yetişip henüz kılmadığım son Öğle Namazını (zuhru âhiri) kılmaya niyet ettim.» diyerek niyet eder. Çünkü eğer kıldığı Cuma Namazı caiz olmazsa, Öğle Namazı musallî üzerine vâcib olur. Eğer Cuma Namazı caiz olursa, bu dört rek'at, musallînin kılmadığı (kazaya kalmış) Öğle Namazından sayılır. Ondan sonra Sünnet niyetiyle dört rek'at daha kılar. Çünkü, Sünnete niyet etmek, mutlak niyet etmekten daha iyidir.
Vitrde, musallî «Vitr Namazına» diye niyet eder. «Vâcib vitr» diye niyet etmez. Çünkü vâcib olmasında ihtilâf vardır.
Cenaze Namazında, «Allah için namaza ve şu meyyit için duaya» diye niyet eder. Eğer meyyit erkek midir, kadın mıdır, diye şüphe ederse, «Niyet ettim İmâmın, namazını kıldığı kimsenin, İmâmla beraber namazını kılmaya» der.[49]
Musallî, başlayıp bozduğu Nafile Namazın kazasında, bozduğu Nâ-file Namazın kazasına niyet eder. Bayramda da, «Bayram Namazına» diye niyet eder.
İmâma uyan musallî, kendi namazına ve imâma uymaya niyet
eder. Bazan muktedîye, uyduğu imâmı cihetinden iktidâmn fesadı lâzım gelir. Bu takdirde1 mukt0dînin onu kabullenmesi gerekir. Eğer muk-tedî, imâm imamet yerine durduğu vakitte niyet ederse, ekseri Me-şâyih'e göre, caizdir.
Eğer imâma uymaya niyet edip Öğle Namazını belirtmezse veya imâmın kıldırdığı namaza başlamaya niyet ederse, esah olan kavle göre, başlamak caiz olur ve, başlamak (şürû') imâmın namazına dönüşür.
Muktedîye efdal olan, ((imâm olan kimseye» veya «şu imâma» uydum, demektir.
Zeylaî (Rh.A.) : «Musallînin muktedî olması için efdal olan, uymaya imâmın tekbirinden sonra niyet etmesidir.» demiştir.
Ben derim ki: Bu husus incelenmeye değer. Çünkü efdal olan, şayet uymaya imâmın tekbirinden sonra niyet etmek olsaydı, efdal olan muktedînin tekbirinin imâmın tekbirinden sonra olması lâzım gelirdi. Zira tekbir, ya niyete yakın olur, ya da niyetten sonra olur. Yakında açıklaması gelecektir ki: Şüphesiz efdal olan, cemaatin imâm ile beraber tekbir almasıdır.
İmâm erkeklere imâm olduğu zaman, ancak kendi namazına niyet eder, yoksa kendisine uyanlara iniâm olduğuna niyet etmez.
Kadınlar, erkekler ile bir hizada durarak imâma uymadıklarında ise kadınlar hakkında ihtilâf edilmiştir. Şayet kadınlar, bir erkek ile aynı hizada uyduklarında, onların uyması sahîh olmaz. Ancak imâm, kadınlara imâm olmaya niyet etmiş ise, sahîh olur. Bunun daha çok tahkiki muhâzât meselesinde, inşâallah gelecektir. [50]
Namazın Sıfatı Babı
İlk Tekbir (Tahrîme) ;
Namazın bir takım farzları vardır. O farzlardan biri tahrîmedir. Tahrîm, bir şeyi muharrem yâni haram kılmaktır. Tahrîme lafzında olan «he» harfi isim oluşunu belirtmek içindir. [51]
Tahrîme ilk tekbîre tahsis edilmiştir. Çünkü ilk tekbîr, namaza başlamadan önce mubah olan şeyleri haram kılar. Diğer tekbirler böyle değildir.
Tahrîme, tekbirdir. Yâni «AHâhu ekber» demekle Cenabı Kibriyâyı tavsif etmektir. Hazifle okunur. Hazf, Musallînin «Allah» lafzının «hemzesinde» ve «ekber» lafzının «bâ» sında uzatma yapmamasıdir.
İki eller kaldırıldıktan sonra tekbir alınır. Esah olan budur. Çünkü iki eli kaldırma işinde, Yücq Allah' (C.C.) dan başkasından kibriyâyı «büyüklüğü» uzaklaştırma (nefy) vardır. Şu halde, uzaklaştırma (nefy) önce yapılır.
Eller iki kulakların hizasına kaldırılır. Yâni baş parmaklar kulakların iki memeleriyle beraber oluncaya kadar iki eller kaldırılır. Hidâye'de böyle zikredilmiştir.
Kâdîhân (Rh.A.); «Musallî iki baş parmaklarının uçlarını, iki kulaklarının memelerine dokundurur» demiştir.
Kadın iki ellerini iki omuzları hizasına kaldirdikdan sonra «AUahu ekber» der. Sahîh olan budur. Çünkü ellerini iki omuzları hizasına kaldırmakta, onlar için azamî nispette örtünmek vardır. Kunüt'un, Bayramların ve Cenaze Namazının tekbirleri de açıklandığı gibidir.
Elin diğer parmakları normal hâli üzere kalır. Yâni açılmaz ve birbirine de yapıştırılmaz. Hattâ yayılmış olur.
Tahrîme, ta'zîmi gösteren söz ile caizdir. Misâli: «AUahu Eceli», veya «Allahu A'zam» ya da «Er-Rahmânu Ekber», demek gibi.
Tesbîh ile de caizdir : «Sübhânallâh», demek gibi. Tehlîl ile de caizdir : «Lâ ilahe illallah» demek gibi.
Duaya delâlet eden söz ile caiz olmaz. Misâli: «Rabbiğfirlî» demek gibi. Sözün kısası : Tekbir yerine, sâdece ta'zîmi gösterip duâ ile karışık olmayan zikri söylemek caizdir.
İmâm, tekbîri açıkça söyler. İmâma uyan, imâm ile beraber tekbiri gizlice söyler. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, efdal olan uyanın imâm ile beraber tekbiri söylemesidir. Çünkü uyan (yâni muktedî), namazda imâmın ortağıdır ve ortaklığın hakikati beraberliktedir. İmâmeyn'e göre, efdal olan, muktedînin imâmdan sonra tekbir almasıdır. Çünkü muktedî, imâma tâbidir. Teslim'de, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İki rivayet vardır. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Eğer imâm, «Allahu Ekber» demezden önce, imâma uyan «AHâhu Ekber» dese, esah olan : Onlara göre, o kimse namaza başlamış olmaz. Fukahâ : İmâm, «Aliahu Ekber» sözünü bitirmeden önce, muktedî «Al-lâhu Ekber» sözünü bitirse, namaza başlamış olmayacağı hususunda birleşmişlerdir. Hânİye'de böyle zikredilmiştir.
Bize göre, tahrîme şarttır. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bir rükndür. Hilafın burada faydası, farzın tahrîmesi üzerine nafileyi bina etmenin cevazında görülür. Hattâ musallî Öğîe Namazını kilsa, yeniden tekbir almadan nafileyi kılması sahih olur. Şâfîî' (Rh.A.) ye göre, yeniden tekbir almadan sahîh olmaz.
Bina etmenin şekli şudur : Tahrîme şart olduğunda musallî nafileyi onunla edâ eder. O tahrîme ile farz edâ edilmiş olmak şartıyle bu caizdir. Nitekim, namaz kılacak olan kimsenin, farz için abdest alıp o abdesti ile nafileyi edâ etmesi caiz olduğu gibi. Şayet tahrîme bir rükn olsaydı, nafileyi, farzın rüknüyle edâ etmiş olurdu. Bundan dolayı caiz olmaz.
Yukarıda anlatılanlar yâni; Tahrîme için iki elleri kaldırmak, parmakları yaymak ve imâmın tekbiri açıkdan söylemesi, sünnettir. [52]
Kıyam :
Namazın farzlarından biri de, farz namazda kıyam etmek yâni ayakta durmaktır. Şüphesiz kıyamın farz olması, farz olan namaza mahsûstur. Nafile olan namazda kıyam farz değildir. Hattâ nafile namazın edası kıyâmsız caizdir. Nitekim bunun yakında, kendi babında açıklaması gelecektir.
Kıyamda musallî, göbeğinin altında, sağ elini sol elinin üzerine koyar. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, göğsüne koyar. Elleri tarif edildiği surette koymanın şekli, sağ elinin avuç içini sol elinin avucunun sırtı üzerine koyup küçük parmağı ve baş parmağı ile bileği üzerine halka etmektir.
İki ellerini, rukûdan kalkdığı zaman salıverir, Yine Bayram Namazının tekbirleri arasında, iki ellerini salıverir. [53] Sözün kısası, zikr mesnûn (Sünnet) olan her kıyamda iki ellerini bağlar. Böyle olmayan her kıyamda da ellerini salıverir.
Namaz kılan kimse, sena eder. Yâni: Sübhâneke.
«Sübhânekellahümme ve bi hamdık, ve tebârekesmük, ve teâlâ ceddük, velâ ilahe gayruk.»
duasını okur, Bu duanın mânâsı-: «Ey Allah'ım! Seni teşbih ve tenzih eder, San'a hamd-ü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve Senin, azamet ve celâlin pek yüksektir. Ve Senden başka Hak mâbûd yoktur.»
Sâdece (Ve Celle senâüke) farzlarda okunmaz. Çünkü meşhur hadîslerde zikredilmemiştir.
Namaz kılan kimse, «Sübhâneke" yi gizli okur. İster imâm olsun, isterse tek başına kılan olsun. Gerek gizli okuyana uysun ve gerekse açıkdan okuyana uysun. Hattâ, eğer imâma, açıkdan okumaya başladığı vakitte uysa, «Sübhâneke» duasını okumaz.
(İnnî veccehtü vechiyye lillezî.)[54] âyet-i kerimesini «Sübhâneke» duasına eklemez. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) bu görüşte değildir. Çünkü O'na göre, musallî tekbiri söyledikden sonra » (İnnî veccehtü vechiyye lillezî.)
âyet-i kerîmesini sonuna kadar okur. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, eğer tekbirden önce kalbin hâzır olmasj için okursa bu güzeldir.
Kıraat için gizlice, Eûzü billâhimineşşeytânirracim) der. Sena, yâni «Sübhâneke» için okumaz.
Cemaatle namazın evveline yetişemiyen kimse, geçen rek'atlerin kazasında (Eûzü...) çeker. İmâma uyan kimse ise (Eûzü...) okumaz. Çünkü mesbûk kıraat eder ve fakat Sübhâneke'yi okumaz. Zira, başlangıçta Sübhâneke'yi okumuştu. O halde (Eûzü...) okur.
İmâma uyan kimse (muktedî), Sübhâneke'yi okur, (Eûzü)yü okumaz ve kıraat da etmez.
İmâm (Eûzü...) okumayı Bayram Namazının tekbirlerinden sonraya bırakır. Çünkü Bayram Namazının tekbirleri, Sübhâneke'yi oku-dukdan sonradır. Şu halde uygun olan, (Eûzü...) nün «Sübhâneke...» ye değil, kıraate bitişik olmasıdır.
Bu anlatılanlar, yâni; Sağ eli sol el üzerine koymak, rükûdan kalktıkda ve Bayram tekbirleri arasında elleri salıvermek; Sübhâneke'yi okumak/ (Eûzü) yü okumak-? hepsi yukarıda anlatılanlar gibi Sünnetlerdir. [55]
Kıraat :
Namazın farzlarından biri de kıraattir. Yüce Allah' (C.C.) in;
«Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun.» [56] emri şerifine göre kirâatin farz olan miktarı, bir âyettir. Bir âyetten azı bi'1-icmâ kırâattan hâricdir.
îmâmeyn'e göre, üç kısa âyettir, veya uzun bir âyettir. [57] Bir âyet iie yetinen nıusallî, günahkar olur. Sebebi yakında gelecektir ki; Fatihayı okumak ve Fâtiha'ya bir sûre veya bir sûre miktarı âyet eklemek vâcibdir. Bir âyet ile yetinmekte vâcib terk edilmiş olur.
Namaz kılan kimse, Tekbir, Sübhâneke ve Eûzü'den sonra, ancak Fâtiha'da gizlice Besmele'yi okur. Yâni:
(Bismillâhirrahmanirrahim) der, ve Fâtiha'yı okur. «Fâtiha'dan sonra, sûrede Besmele'yi okumaz.» Fâtiha'dan sonra gizlice « âmin » der. Gerek imâm olsun, gerek imâma uyan kimse olsun ve gerekse tek başına kılan kimse olsun böyle yapar. Fâtiha'ya bir sûre veya üç âyet ekler. Hangi sûreden dilerse okur.
Fatiha ile Zamm-ı sûreden başkası sünnettir. Mi'râc'ud-Dirâye'de açıklanan şu şey bunu teyîd eder : İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İmâm Hasan (Rh.A.) rivayet etmiştir ki: Musallî, namazın başında Besmeleyi okur. Bundan sonra Besmeleyi tekrar okumaz. Çünkü Besmeleyi okumak Eûzü ve Sübhâneke gibi, namazı açmak için meşrudur.
Fatiha ile Zamm-ı sûre, vâcibdir. Bize göre, Fâtiha'yı okumak bir riikn değildir. Keza, Fâtiha'ya sûre eklemek de rükn değildir. İmâm Şafiî (Rh.A.) Fatiha hususunda muhaliftir. [58] İmâm Mâlik1 (Rh.A.) in Fâtiha'da ve Zamm-ı sûre'de ihtilâfı vardır.
İmâm Mâlik' (Rh.A.) in delili; Resûlüllah' (SAV.) in;
«Fâtihasız ve beraberinde süresiz namaz yoktur.» [59] kavli. İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin delili; Resûlüllah' (SAV.) in
«Fâtihasız namaz yoktur.» kavli şerifidir. Hidâye'de böyle zikredilmiştir.
İmâm Serûcî (Rh.A.), Hidâye'nin; «İmâm Mâlik' (Rh.A.) in Fatiha ve Zamm-ı sûrede ihtilâf vardır.» sözüne itiraz edip hiç kimse, «Zamm-ı sûre rükündür,» dememiştir; «Hidâye sahibi hatâ etmiştir.» demiştir.
Bizim için delil, Yüce Allah' (C.C.) in;
«Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun.» [60] emri şerifidir.
Haber-i vâhid [61] ile bunun üzerine ziyâde caiz olmaz. Fakat ha-ber-i vâhid, ameli gerektirir. Biz, Fatiha ve zamm-ı sûrenin vâcib olduğunu söyledik. Fakat Fatiha daha çok vâcibdir. Hattâ musallî, Fâtiha'yi terk etse, iade ile emrolunur. Zamm-ı sûreyi terk etse, iade ile em-rolunmaz. Üç âyet, i'câz hususunda bir kısa sûre yerine geçer. Nitekim bir uzun âyet de üç kısa âyet yerine geçer.
Kıraatin sünneti: Yolculukda, acele hâlinde Fâtiha'yı ve dilediği sûreyi; emniyet hâlinde Fâtiha'dan sonra, «Burûc» ve «İnşikâk» gibi sûreleri; hazarda Sabah Namazı ile öğle Namazında uzun mufassal sûreler; İkindi Namazı ile Yatsı Namazında orta halli olan sûreler; Ak-, şam Namazında kısa olan sûreler; ve zaruret hâlinde duruma göre okumaktır.
«Hucurât» sûresinden «Burûc» sûresine kadar uzun sûredir. «Burûc» dan «Beyyine» sûresine kadar ortadır. «Beyyine» sûresinden Kur'-ân-ı Kerim in sonuna kadar olanlar kısa sûrelerdir. [62]
Rükû' :
Namazın farzlarından biri de, rükû'dur. Musallî başım eğerken, rüku' için tekbir alır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.), başını eğerken ve kaldırırken tekbir ahrdı.
Namaz kılan kimse rükû'da, iki elleri ile iki dizleri üzerine dayanıp parmaklarını açar. Parmaklarını açmak, ancak bu halde mendûb-dur.
Musallî, sırtını düz tutarak rükû' eder. Hattâ rükû'da sırtına su dökülse, su sırtında durmalıdır. Musallî başını yukarı kaldırmayarak
ve aşağı eğmeyerek rükû' eder. Rükû'da durur ve üç kere (Sübhâne Rabbiyel Azîm) (Pek büyük olan Rabbimi her türlü noksanlardan tenzih ederim.) diyerek teşbih eder. Üç kere teşbih, en aşağı-sıdır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :" «Her kim rükûsunda üç kere : «Sübhâne Rabbiye'1-Azîm», derse, rükûsu tamam olmuştur. Bu onun en azıdır. Her kim de, sücûdunda üç kere : «Sübhâne Rabbiye'1-A'lâ», derse secdesi tamam olmuştur. Bu da onun en azıdır.» [63] buyurmuştur.
Musallî teşbihleri üçden eksik yapsa, mekruh olur. Eğer imâma uyan, teşbihi üç kere tamam etmeden imâm başını kaldırsa, bir rivayette, muktedî üç tekbiri tamam eder. Sahîh olan kavle göre, muktedî imâma tâbi olur. Her ne kadar teşbih ziyâde de olsa, tek başına kılan için teşbihi tek olan sayıda bitirmek efdaldir. İmâm ise, cemaati usandıracak şekilde teşbihi arttırcnaz.
Sonra, namaz kılan kimse, başım rükûdan kaldırırken :
(Semiallâhu limen hamideh) (Allah kendisine hamdedenin ham-dini kabul buyurur.) der. İmâm olan bununla yetinir. [64] İmâma uyan İse, (Rabbena leke'1-hamd) (Ey Rabbimiz hamd de sana mahsustur.) sözü ile iktifa eder. [65] Çünkü ResûlüHah (S.A.V.) :
«İmâm: «Semi Allâhu limen hamideh» dediği zaman, siz; «Rabbe-nâ leke'1-hamd» deyiniz.» buyurmuştur!
Bu hadîsi şerîü Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir. ResûlüHah (S.A.V.); bu sözü imâm ile muktedî arasında taksim etmiştir. Taksim ise ortaklığa aykırıdır.
Muhît'de denilmiştir ki: Senanın çok olması için, imâma uyanın,
(Allâhümme Rabbena ve leke'I-hamd) (Ey Rabbimiz olan Allahu Azimüşşan, hamd sana mahsustur.) demesi efdaldir.
Denilmiştir ki: Tek başına namaz kılan kimse, imâma uyan gibidir.
Yâni (Rabbena leke'I hamd) ile yetinir. Zeylaî (Rh.A.); Ulemânın çoğu bunu kabul etmişlerdir, demiştir. Mebsût'da esah olan budur, denmiştir. Çünkü (tesmî') kendisi ile beraber olan kimseyi tahmîde teşvik etmektir. Tek başına kılanın ise, kendinden başkasını tahmîde yâni, (Rabbena leke'l hamd) demeye teşvik edecek kimse yoktur. .
Bir kavle göre; «Tek başına namaz kılan kimse tesmî' ve tahmîdin ikisini de Bir arada yapar» Bu, İmâm Hasan' (Rh.A.) m İmâm A'zam Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den rivayetidir. Hidâye sahibi, esah kavi budur, demiştir.
Musallî, başım rükû'dan kaldırdıkdan sonra düz olarak ayakda durur. İtmi'nândan başkası sünnettir.'
İtminan : Mafsalları yerine oturuncaya kadar a'zanm sükûnet bulmasıdır. Bundan başka olan rükû tekbiri, parmakların açılması, teşbih, tahmîd, tesmî ve düz olarak ayakda durmak, Sünnetlerdir.
Ta'dîli erkândan olan rükûdaki durma «Itmi'nân» vâcîbdir. Çünkü,
o maksûd rüknün tamamlanması için meşru kılınmıştır. Rükûdan başını kaldırdıkdan sonra olan doğrulma ve iki secde arasında olan doğrulma bunun aksinedir. Bunlarda olan durma «itmi'nân» Sünnettir. Çünkü iki rek'atın arasım ayırmak için meşru olmuştur. Sözün kısası, farzı tamamlıyan Vâcibdir ve vacibi tamamlayan da Sünnettir. [66]
Secde :
Namazın farzlarından bîri de secde etmektir. Namaz kılan kimse, secde için tekbir alır. Çünkü Resûlullah (S.A.V.), her eğilmede ve başmı kaldırmada tekbir alırdı. Sâdece rükû'dan başını kaldırdığı vakitte tekbir almazdı. [67]
Musallî iki dizini yere kor. Musannif burada, rükûda olduğu gibi «Başını eğerken» dediği şekilde, «dizlerim koyarken» dememiştir. Çünkü tekbir, orada başı eğmeye yakın olur. Burada ise, koymaya yakın olmaz.
Musallî, sonra iki avucu üzerine dayanarak iki elini yer üzerine kor.
Çünkü Vâil bin Hucr (R.A.); iki avucu üzerine dayanıp secde etmiş ve iki uyluklarından yukarısının arasını kaldırmış, ondan sonra Resûlül-lah (S.A.V.) böyle secde ederdi, demiştir.
Musallî, sonra elleri iki kulaklarının hizasında olduğu halde yer üzerine yüzünü, iki avucu arasına koyar. Çünkü Vâil (R.A.) :
«Resûlüllah secde ettiği zaman, iki ellerini kulaklarının hizasına koyardı,» demiştir.
Haöîs-î şerîfde, Resûlüllah (S.A.V.) in secde ettiği zaman ellerini omuzlan hizasına koyduğu rivayet edilmiştir. Bu, ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle özür haline hamledilmiştir.
Musallî, parmaklarını birbirine bitiştirerek kor. Bu bitiştirme, ancak burada (yâni secdede) mendûb olur. Secdeyi pazu kısmını açarak ve karnını uyluklarından uzak tutarak yapar. Çünkü, Resûlüllah' (S.A.V.) in böyle yaptığı sabit olmuştur.
Bir kavle göre : Eğer musallî saıda ise, iki tarafında bulunan kimseleri rahatsız etmekden sakınmak için, pazularmı fazla açmaz. İki ayaklarını yer üzerine koyup, parmaklarını Kıble yönüne yönelerek secde eder. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.), şöyle buyurmuştur ;
«Kul secde ettiği zaman, onun her uzvu secde eder. O halde (musal-İi) gücü yettiği' kadar uzuvlarını Kıbleye yöneltsin.»
Kadın büzülür. Yâni ayağının parmaklarım dikmez, pazu kısmını açmaz ve kollarını yere döşpr. Karnını uyluklarına bitiştirir. Çünkü böyle yapmak, onları daha setredici olur. [68]
Namaz kılan kimse, burnu ve alnı üzerine secde eder. Çünkü Resû-lullah (S.A.V.) böyle devam etmiştir. Her ne kadar alın burundan daha kuvvetli ise de, burun alından önce secdeye konur. Çünkü secdede burun yere daha yakındır.-Önce burun sonra alın üzere secde eder.
Hacimli ve alnın istikrar bulacağı (yerleşeceği) şey üzerine secde edilir. Yerleşmenin haddi şudur: Secde eden kimse eğer secdesini mübalâğalı bir şekilde yapmış olsa, başı ondan aşağı inmemelidir.
Atılmış pamuk, saman, darı ve bunun gibi şeyler üzerine secde caiz değildir. Ancak, eğer namaz kılanın alnı yerin sertliğini bulduğu zaman caiz olur. Musallînin, sarığının kenarı üzerine, yen'i ve eteği gibi kendi libâsının fazlası üzerine - şayet yerin hacmi bulunursa - secde etmesi caizdir.
Yine musallînin, kıldığı namazı kılan kimsenin sırtı üzerine - meselâ ikisi de Öğle namazını kılsalar - secde etmesi caizdir. Hattâ eğer sırtına secde edilen kimse namaz kılmıyorsa veya sırtına secde edilen kimsenin kıldığı namaz musallînin kıldığı namaz değilse, o zaman da caiz olmaz. Sıkışıklıkta zaruretten dolayı caiz olur. Genişlikde caiz olmaz. Fakat, iki evvelkiler yâni sarığın kenarı üzerine ve libâsın fazlası üzerine secde etmek, secdede burunla yetinmek gibi kerîh görülmüştür. Çünkü, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, secdede burnuyla yetinmek kerahetle caizdir. Alın böyle değildir. Çünkü özürsüz, yalnız alın üzerine secde etmek, îmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, kerâhctsiz caizdir. Bedâyi'de ve Tuhfe'de de böyle zikredilmiştir. Kenz sahibinin, «ikisinden biriyle yetinmek mekruh olur» sözü tahkike cteğer, amaz kılan kimse, üç kere (Sübhâne Rabbiyel a'lâ)
(Pek yüce - kudret ve azametle muttasıf - olan Rabbimi bütün noksanlardan tenzih ederim) diyerek secdede sükûnet hâlinde olur.
Rivayet ettiğimiz hadîs-i şerîfden dolayı rükûda üç kere teşbih, en az miktardır. Rükû ve secdede tesbîhi üçden fazla yapmak men-dûbdur. Beş ve yedi gibi tek sayı ile bitirilir. Çünkü ResûlüIIah (S.A.V.) tek sayı ile bitirirdi.
Eğer musallî, imâm olursa, cemaatin bıkacağı tarzda uzatmaz. Fu-kahâ; "İmâma uygun olan, cemaatin üç kere tekrarına imkân vermek için beş kere tekrar etmektir.» demişlerdir.
Mıısallî secdeden başını tekbir alarak kaldırır. Nitekim Resûlullah' S.A.V.) in başını her indirmede ve aldırmada tekbir aldığı rivayet edilmiştir.
Başı secdeden kaldırmanın miktarı hakkında şöyle denilmiştir: Şüphesiz, başı kaldırmak, eğer secdeye yakın olursa caiz değildir. Çünkü o kaldırma, secdeden sayılır. Zira bir şey bir şeye yakın olduğunda, onun hükmünü alır. Eğer başı kaldırma oturmaya yakın olursa caiz olur. O kaldırma oturmaktan sayılır. Böylece, ikinci secde gerçekleşmiş olur.
Bir kavle göre; Şayet musallînin alnı, yer ile musallînin alnı arasından rüzgâr geçecek şekilde yerden ayrılsa, iki secde sayılıp caiz olur.
Musallî, mutmain (rahatça) olduğu halde bir teşbih okuyacak kadar oturur, tekbir alır ve mutmain olduğu halde secde eder.
Eğer, rükû ve sücûdun farziyyeti, Yüce Allah' (C.C.) in «Rükû edin, secdeye varın...»
[69] emri şerîfiyle sabit olduğundan, emir tekrarı gerektirmez. Bundan dolayı, rükûda tekrarı vâcib değildir. Bu durumda, sücûdun tekrarının farziyyeti nasıl sabit olmuş ve ne sebeble tekrar edilmiştir? denilirse, cevaben deriz ki:
Şüphesiz namaz âyetinin mücmel olduğu sabittir. Mücmelin açıklanması ise, bazan Resûlüllah' (S.A.V.) in fiili ile olur, bazan da sözü (hadîsi) ile olur. Secdenin tekrarının farziyyeti Resûlüllah' (S.A.V.) dan tevatür yoluyla nakledilen fiil ile sabittir. Çünkü, Resûlüllah' (S.A.V.) dan nakleden herkes O'nun sücûdunu tekrar ettiğini bildirmişlerdir.
Tekrarın sebebine gelince; şüphesiz sücûdun tekrarı teabbüdîdir. (Kullukla ilgilidir.); Rek'atlerin sayıları gibi, onda ma'nâ aranmaz, denmiştir.
Bir kavle göre; Şeytân Aleyhilla'ne, Hz. Adem Aleyhisselâma secde ile emrolundu. O mel'ûn büytiklenip secde etmedi. Böylece biz Şey-tân'a hakaret olsun diye iki kere secde ederiz.
Bir kavle göre de; Birinci secde bizim yerden yaratıldığımıza, ikinci secde yere döneceğimize işarettir. Nitekim Yüce Allah (C.C.) :
«Sizi yerden yarattık, ve sizi oraya döndüreceğiz.» [70] buyurmuştur.
İki secdeden sonra musallî kıyam için tekbir alır. Sücûdun aksine, önce başını kaldırır, sonra ellerini, ondan sonra iki dizlerini kaldırır ve yere dayanmaksızın, düz olarak ayağa kalkar. Nitekim İmâm Şafiî (Rh.A.) de yere dayanmamayı kabul etmiştir.
Kıyamdan önce oturmaksızın ayağa kalkar. Kıyamdan önce oturmaya «İstirahat celsesi» derler. Nitekim İmâm Şafiî (Rh.A.) bunu kabul etmiştir.
İkinci rekat birinci rek'at gibidir. Fakat ikinci cek'atta Sübhâne-ke, Eûzü ve el kaldırmak yoktur. Yâni musallî, birinci rek'atta her ne yaparsa, ikinci rek'atta da onu yapar. Fakat İftitâh tekbiri almaz ve (Eûzjti billâhimineşşeytânirracîm) demez. Bu İkisi ancak bir kere meşrudur. Birincide kaldırdığı gibi, ikincide ellerini de kaldırmaz. Zikredilen bu sözde, (Bismillâhirrahmanirrahim) diye Besmele çekileceğine işaret vardır.
Musallî, ikinci secdeyi sehven terk edip selâmdan önce veya selâmdan sonra dünyâ sözü konuşmadan hatırlasa, o secdeyi namaz içinde kaza eder. Yâni şayet namaz kılan kimse, bir secdeyi yapmasa, ondan sonra, selâmdan, önce veya selâmdan sonra ve dünyâ kelâmı konuşmadan önce hatırına gelse, secde eder.
Musallî, terk ettiği secdenin, ister birinci rek'atta olduğunu bilsin, isterse birinci rek'atın gayrında olduğunu bilsin, o secdeyi kaza eder. Çünkü o secde, aslî yerinden geçmiştir. Ve onun yerinden geçmesiyle tahrîmenin ifâsı için tamamen yer mevcûd olduğundan namaz bozulmamıştır. Şu halde, o secdenin kazası lâzımdır. Çünkü o secde rükündür. Öyle bir rükündür ki namazdan çıkıncaya kadar kaza etmezse, namaz bozulmuş olur. [71] '
Ka'de Ve Teşehhüd :
Musallî, secdenin peşisıra teşehhüd eder. Çünkü aslî secdeye dönmek teşehhüdü kaldırır. Zira; Teşehhüdün, mahallinin gayrında meydana geldiği anlaşılmış olur. Bu durumda teşehhüd lâzım gelir. Eğer musallî, teşehhüdü terk etse, namazı caiz olmaz. Çünkü ka1-dey-i ahîre farzdır. Musallî onda teşehhüd eder, selâm verir ve sehv için secde eder. [72] Sonra teşehhüd eder. Ondan sonra selâm verir. Bedâyi'de böyle zikredilmiştir.
Musallî, namazın iki secdesinden sonra sol ayağını yayar ve üzene oturur. Sağ ayağını ise diker ve yayılmış iki elini iki uylukları üzerine koyar. Diktiği ayağının parmaklarını kıbleye yöneltir. Çünkü Hz. Âişe (R.Anhâ), Rcsûlüllah' (S.A.V.) m iki ka'dede zikredildiği şekilde oturduğunu rivayet etmiştir.
Musallî, İbn Mes'ûd (R.A.) un teşehhüdü gibi teşehhüd eder. İbn Mes'ûd' (R.A.) un teşehhüdü şöyledir:
[Ettehiyyâtü li'llâhi ve's-salcvâtü ve't-tayyibâtü [73] Es-selânıü aleyke eyyühe'n nebiyyü ve rahmetu'llâhi ve bcıekâtüh. Es-selâmü aley-nâ ve alâ ibâdrilâhi's-sâlihîn. Eşhedii en lâ ilâhc illâ'llah ve eşhedü en-ne Muhanımeden abdülıû ve Resûlühû] Mânâsı:
«Dil ile, beden ve mal ile olan ibâdetlerin hepsi yalnız Yüce Allah'adır. Ondan başkasına ibâdet olmaz.
Ey mertebesi Yüce olan Nebî (Muhammed!) Allah'ın rahmeti ve bereketleri ile selâm ve selâmettik sana olsun!
Selâm ve selâmettik bizim üzerimize ve Allah'ın İyi kullarına olsun! '
Şehâdet ederim ki : Allah'tan başka hakikî mâbud yoktur; yine şe-hâdet ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve Peygamberidir.»
Tahiyyât; tahiyye'nîn çoğuludur. O da mülkdür. Bir kavle göre; «Tahiyyât dâim beka (sürekli kalmak) dır.» Bir diğerine göre; «Aza-metir» Yine bir kavle göre; «Selâmet, yâni âfetlerden ve eksikliğin her çeşidinden selâmettir»
İbn Kuteybe (Rh.A.) demiştir ki: Tahiyyâtı çoğul sîgası ile zikre sebeb şudur : Çünkü Arap Meliklerinden her birisi için tahiyye vardır ki, onunla tahiyye olunurlar (duâ edilip selâmlanırlar.) [74] İmdi bizim için, siz «(Ettehiyyâtü Hllâhi) deyiniz.» denilmiştir. Yâni, Allah için lâyık mülke delâlet eden lafızlarla duâ ediniz, demektir.
Salevât'a gelince; İbn'ül Münzir (Rh.A.) ve Şâfiîye'den bazıları demişlerdir ki: Salevât ile murâd, salevât-ı hams «beş vakit namazdır» Bir kavle göre; «Namazların hepsidir.» Diğer bir kavle göre; «Rahmettir» Yine bir kavle göre; «Dualardır» Zühri (Rh.A.), ibâdetlerdir, demiştir.
Tayyîbât ise; Ekseri âlimlere göre; Güzel sözler «kelimât-i tayyi-bât» dır. Bu da Yüce Allah* (C.C.) ı zikir ve onu takib eden şeydir, denmiştir. Bir kavle göre; «Salih âmellerdir.»
Burada, y^ni birinci oturuşda, teşehhüd ile iktifa edilir. Yâni salevât getirilmez. İlk iki rek'atten sonrakinde de Fatiha ile iktifa edilir. «Sonrakinde» yâni «fî mâ fo'ad» denmesinin sebebi, Akşam Namazını da içine alması içindir.
Namaz kılan kimse, eğer iki rek'attan sonraki rek'atlarda teşbih veya sükût ederse, caizdir. Fakat kasden sükût ederse, günahkâr olur; eğer sehven sükût ederse, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan İmâm Hasan' (Rh.A.) m rivayetine göre,, musallîye sehiv secdesi vâcib olur. Her ne kadar, sahîh kavle göre, vâcib değilse de, daha ihtiyatlı olan Fâti-ha'yı terk etmemektir.
îki ayakları, secdede yer üzerine koyup parmakları kıbleye yöneltmek ve ilk iki rek'atı kıraat için tayin, sücûdda ve birinci ka'dede itminan yâni sakin olmak; iki ka'dede teşehhüdde bulunmak ve birinci ka'dede teşehhüd ile yetinip Nebi (S.A.V.) üzerine salâtı terkden geri kalanı Sünnetlerdir.
«Zikredilenlerden başkası, yâni geri kalanın demekten maksad :
Sücûd tekbiri, üç kere teşbih ve iki elleri iki dizleri üzerine koymak, sol ayağı yayıp sağ ayağını dikmek, kavme ve celse [75] demektir ki, bunlar Sünnetlerdir.
Birincisi, yâni secdede iki ayaklarını yer üzerine koymak, bir rivayette farzdır. Bu, Kudûrî' (Rh.A.) nin rivayetidir. Hattâ musallî, şayet secde ettiği zaman ayaklarının parmaklarını yerden kaldırsa, namazı caiz olmaz. Kerhî (Rh.A.) ve Cessâs (Rh.A.) da böyle zikretmiştir. Eğer ikisinden birini yere koysa, caiz olur. Kâdîhân (Rh.A.), bunun için mekruh olur, demiştir. İmâm Temurtâşî (Rh.A.) : «Şüphesiz iki eller ve iki ayaklar farz olmamakta müsavidir» diye zikretmiştir. Şeyh'-ul-islâm'ın [76] IVIebsûtaundaki sözü de, musallînin sücûdunun caiz olduğuna delâlet eden Doğru olan da budur. İnâye'de böyle zikredilmiştir.
Geri kalanlar vâcibdir. İlk iki rek'atm kıraat için tâyini gibi. Hattâ üçüncü rek'ate kalkmayı, bir rükn edâ edecek kadar, teşehhüd üzerine bir şey ilâve ederek geciktirse, bir kavle göre; «Kasden bir harf ziyâde ederse, günahkâr olur veya sehven ziyâde öderse, sehiv secdesi yapar.» [77]
Ka'de-İ Ahire:
Namazın farzlarından biri de ka'de-i ahîre, yâni son oturuştur; [78]
Onda «Abdühû ve Resûlühû» ya kadar teşehhüdü okuyacak miktar oturmaktır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.), İbni Mes'ûd' (R.A.) a teşehhü-dü öğrettiği zaman şöyle buyurmuştur.
«Şayet sen bunu söylersen (veya yaparsan), şüphesiz namazın tamâm olur.»
Musallî teşehhüdü okusun veya okumasın, namazın tamâm olmasını Resûlüllah (S.A.V.), fiile bağlamıştır. Zira bu sözün mânâsı: «Sen otururken teşehhüdü okusan» demektir. Çünkü teşehhüdü okumak, sâdece ka'dede meşrudur. Kesûlüllah* (S.A.V.) in, (Bunu söylersen yâni yaparsan) sözünün mânâsı, «Hiç bir şey okumadığın hâlde otursan» demektir. Burada «muhayyerlik» sözdedir, fiilde (kuûdda) değildir. Zira fiil, iki durumda sabittir. Nitekim biz onu açıkladık.
Şarta bağlı olan şey, şartın varlığından önce yok olmuştur. Zira namaz sona ermiştir. Sona erme ise ancak tamamlanmakla olur. Tamâm olmak da ancak itmam yâni tamamlamakla olur. Bundan dolayı; serî fiillerde itmam, şâriin açıklamasıyle bilinir. Halbuki sâri', [79] itmâmı da beyân etmiştir. Şu halde, Ka'de-i ahire farz olur.
Eğer, haber-î vâhid ile farziyyet sabit olmaz, denilirse, cevaben biz deriz ki: Evet farayyet ilkin haber-i vâhid ile sabit olmaz. Fakat, şayet mücmel [80], haber-i vâhid [81] ile açıklanırsa, kuûdun farzıyyeti sabit olur. Nitekim daha önce geçti. Sonra .denilmiştir ki: Ka'deden farz kılman miktar, ka'dede şehâdeteyni okuyacak kadardır. Esah olan söz, Kâfide seçilendir. Burada zikredildiğine göre; Teşehhüd mutlak olarak zikredildiğinde ona râci olur.
Sol ayağı yayıp sağı dikme hususunda son oturuş, ilk oturuş yâni ka'de-i ûlâ gibidir. Fakat son oturuşda, Nebi (S.A.V.) üzerine sa-levât ziyâde edilir. Resûlüllah' (S.A.V.) a bu salevât, bize göre sünnettir. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, farzdır.
Salevâtın söyleniş keyfiyeti şöyledir:
«Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ Âii Muhammedin. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ Âli İbrahim, inneke hamıîdün mecîd.»
«Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ Âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ Âli İbrahim, inneke hamîdün mecîd.» Mânâsı:
«Yâ ilâhi; Efendimiz, büyüğümüz, veliyyü nimetimiz Hz. Muham-med'e ve âline salât et. Onların şeref ve kadrini yükselt. Hz. İbrahim'e ve Hz. İbrahim'in âline salât ettiğin gibi. Ve Efendimiz Hz. Muhammed'i ve Efendimiz Muhammedin Âlini mübarek kıl. Onların feyiz ve bereketini daim arttır. Hz. İbrahim'i ve Hz. İbrahim'in Âlini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki Sen Hamîdsin, Mecîdsin. Bütün hamdü sena bütün azamet ve celâl sana mahsustur.»
Bazı âlimler bu salâtı:
(AHahümme'rham Muhammeden ve Âle Muhammedin kemâ rahimte ve terahhamte alâ İbrahime ve alâ Âli İbrahime inneke hamîdiin me-cîd) diye zikretmişlerdir^Fuk anadan bazıları buradaki:
(Allahümme'rham Muhamnıeden... ilâ âhır) «Allah'ım Muhammed'e rahmet eyle...» demeyi kerih görmüştür. Çünkü bu, Enbiyâ' (Â.S.) nın kusurlu oldukları vehmini verir. Zira, rahmet; kınanılan şeyin işlenmesi sebebiyle olur. Sahîh kavle göre ise, bunda kerahet yoktur. Nitekim Zeylai (Rh.A.) böyle demiştir.
Mıısallî, salavât duasından sonra kendisi için ve diğer mü'minler için duâ eder. Bu bizim : «Kendisi için ve diğer mü'minler için duâ eder.» sözümüz, bazı âlimlerin «Kendisi için duâ eder» sözünden daha münâsiptir. Çünkü kendisini duaya tahsis etmemek sünnettir.
Kur'an'dan olan bir şey ile duâ eder. Yâni lafzen ve ma'nen ona benzeyen şey ile meselâ:
(Allâhümşmağiirlî velivâlideyye) «Allah'ım, beni ve ana - babamı af veyle» veya (Allâhümmemağfir lîlebî)
«Allah'ım babamı afveyle» demek gibi.
Veya me'sûr yâni Resûlüllah' (S.A.V.) den rivayet edilen Kur'ân'a benzer sözlerle duâ eder. Meselâ :
«Allahümme innî zalemtü nefsi zulmen kesîran ve innehû lâ yağ-firuz zünûbe illâ ente. Fağfir H mağfireten min ındike inneke entel ga-fûrür rahim» Mânâsı:
«Allah'ım, şüphesiz ben kendime çok zulmettim. Günâhları ise ancak Sen afvedersin. Beni, Sen'in katından bir mağfiretle afveyle. Şüphesiz Sen Gafur ve Rahîm'sin.» Bu, me'sûr dualardandır.
İnsanların sözüyle; yâni insanların sözüne benzer sözlerle dua edilmemelidir. Çünkü insanların sözü, namazı bozar. Bunda asıl olan şudur : Kullardan istenilmesi imkânsız olmayan (mümkün olan) her söz insanların sözüdür. Meselâ, «Benim borcumu Ödeyiver veya beni evlendir» demek gibi. Kullardan istenilmesi imkânsız olan her söz de insanların sözü değildir. «Allah'ım beni mağfiret et.» demek gibi.
Yine : Eğer musallî, namazın' sonunda teşehhüd miktarı oturmaz-sa, namazı ifsâd eder. Fakat şayet musallî, namazın sonunda teşehhüd miktarı oturursa, kendi sun'iyle (iradesiyle) çıkmak bulunduğu için namazı tamdır. Nitekim gelecektir.
Lâkin kadın, iki oturuş (ka'de) da da teverrük eder. Yâni kadın, iki ayaklarını sağ tarafından çıkarır ve sol uyluğu üzerine oturur. İki oturağım yere yerleştirir. Çünkü bu, kadın için daha iyi bir örtünmedir ve hâlinin setrine münâsiptir.
Son oturuşda salevât ve duâ sünnettir. Salevât İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, farzdır. [82]
Namazda Tertib :
Namazın farzlarından biri de, tertib kasdıyle, kıyamı rükûdan Önce ve rükûyu sücûddan önce yapmaktır. Hattâ eğer musallî, kıyamdan önce rükû eylese veya rükûdan önce secde eylese, caiz olmaz. Çünkü namaz ancak bu tertîb ile kâimdir. Kâfî'de de böyle zikredilmiştir.
Bunun hakikati şudur: Şüphesiz namaz efâl-i şer'Iyyedendir. [83] İmdi o namaz için şer'an maddî cüzlerden meydâna gelmiş bir mahiyet vardır ki, o maddî cüzler (zahirî kısımlar - «eczâ-i maddiyye») : Kıyam, rükû ve sücûddur. Yine namazın sûrî cüzden (şekli kısımlar) meydana gelen heyeti vardır ki o da : Kıyamı rükûdan önce ve rükûu sücûdtlan önce yapmaktır.
Musannif, kıraati zikretmemiştir. Bununla beraber kıraat; kıyam, rükû ve sücûd gibi maddî cüzlerdendir. Çünkü sûrî cüzün meydana gelişinde kıraatin alâkası ve te'siri yoktur. Zira şeriat, diğer rükünler için ta'yin ettiği gibi, kıraat için farzıyyet yoluyla husûsî bir manâ! ta'yin etmemiştir.
Bilâkis kıraati, mutlak namaz için farz kılmıştır. Hattâ ilk iki rek'-atta kıraat terk edilip ikinci iki rek'atta bulunsa, namaz sahih olur. [84] Eğer kıraat tamamıyle terk edilse, o zaman namaz sahîh olmaz. İmdi bu ince sırdan (sebebten) dolayı, Fukahâ, kıraat ile rükû arasında tertibe riâyet etmeyi, farzlardan değil, vâciblerden saymışlardır.
Erkânda tertibe riâyet vâcib olması için, «Musallî şayet kıyamdan önce rükû eylese» diye misâl vermekle iktifa etmişlerdir. Kâfi sahibinin «Namazda vâki olan hades babı» nm sonlarında söylediği şey bunu teyid eder. Şöyle ki: .Şer'iyyeti müttehid (bir) olan şeyin suret ve ma'nâ yönünden varlığına yerinde riâyet edilir. Çünkü tertib, zikredildiği gibi meşru olmuştur. İmdi, şayet musallî onu değiştirse, şüphesiz meşru fiili ters-yüz etmiş olurdu. Halbuki meşrûyu ters-yüz etmek bâtıldır. Bundan, Hidâye sahibinin vâcibleri sayarken fiillerden mükerreren meşru olan şeyde tertibe riâyet edilmesi sözünün hakikâti ma'Iûm olur ki, şüphesiz Hidâye sahibi o «mükerreren meşru olan şey» ile, secde gibi, bir rek'atta mükerreren meşru olan şeyi kasdetmektedir. İmdi musallî,, ikinci secdesini unutarak terk edip kalksa ve namazı tamam ettiğinde hatırına gelse, terk ettiği secdeyi eda etmesi vâcib olur. Sehv için dahî secde eder. Nitekim açıklaması daha önce geçti.
Hidâye sahibi bununla, rükû gibi, namazda mükerrer olmayan meşru bulunan şeyden sakınmiştır. Zira rükû, şayet secdeden sonra vâki olsa, o rek'at bil'icmâ sayılmış olmaz. [85] Bunu «Hidâye sarihlerin zikretmiştir. Hattâ Celâliyye'de zikredilmiştir ki: Her rek'atta şer'iyyeti müttehid (bir) olan şeyde, meselâ kıyam ve rükûda tertib farzdır. Her rek'atte şer'iyyeti müteaddid (birden fazla) olan şeyde sücûd gibi - tertîb farz değildir. Hattâ musallînin, birinci rek'atte secdeyi terk etmiş olduğu, ikinci rek'atın rükûunda hatırına gelse ve rükûundan inip secde etse, rükûu iade etmesi lâzım gelmez.
Eğer, ikinci secde birinci gibi farzdır ve maddî kısımlardandır. İkisi arasında tertibe riâyeti vâcib kılıb, farz kılmamakda sır nedir? denilirse, cevaben biz deriz ki: Şüphesiz secdenin aslı Yüce Allah' (C.C.) in (üscüdû) yâni «secde ediniz» kavli şerifi ile sabittir,
tekrar edilmesi ise Resûlüllah' (S.A.V.) in fiili iledir. Nitekim yukarıda geçti. İmdi, birinci secde yerinde yapılınca, nassın (Kur'ân-ı Kerîm'-in) icabı olarak, farz olan tertib meydana gelmiş olur. Eğer iki secde arasında tertib farz kılmsaydı, fi'len [86] sabit olan ile nass ile sabit olanın eşit olması gerekirdi. Halbuki mertebe yönünden birinci, ikinciden daha yüksektir.
Yine, Zahîre'de söylenen şeyin hakikâtinin şu olduğu anlaşılmaktadır : Rüknün önceliği - meselâ kıraatten önce rükû etmek gibi -bizim üç müctehid imâmıza göre; tertibin gözetilmesi vâcib olduğu içindir. İmâm Züfer (Rh.A.) bunun ayrı görüştedir. Çünkü rüknün önceliğinin mânâsı; bu şekilde tertibe riâyet bilhassa, üç müctehid imâm nazarında vâcib, İmâm Züfer' (Rh.A.) e göre, farz demektir. Zira bu hususu İmâm Züfer (Rh.A.); kıyam, rükû ve sücûd gibi, tertib edilmiş rükünlere kıyâs eder. Üç müctehid İmâm (yâni: İmâm A'zam (Rh.A.), Ebû Yûsuf (Rh.A.) ve Muhammed (Rh.A.)) kıraat ile üç rüknün arasım söylediklerimizle ayırırlar.
Burada zikredilen şeylerin tamamından anlaşılır ki; Sadru'ş-Şerîa' (Rh.A.) nın sözü kusurludur. Şöyleki:
1- Kusurlu olması; SadruY-Şerîa' (Rh.A.) nın «tekerrür edende ifâdesi kayd değildir. İlâ âhır» Hidâye sarihlerinin açıkladıkları şeye aykırı olduğu içindir. Bir rek'atte mükerrer olmayıp meşru bulunan şeyden sakınmıştır. Meselâ; rükû gibi ki, rükû secdeden sonra vâki olsa, itibâr edilen husus meydana gelmiş olmaz.
2- Kusurlu olmasında ikinci husus : «Hidâye sarihleri)) nin, rüknün önceliğinin benzeri için, kıraatten önce rükûu delil olarak getirmelerinin, üzerinde konuştuğumuzla ilgisi yoktur. Nitekim malûmdur ki: kıraat; tertibde alâkası olan rükünlerden değildir.
3- Kusurlu olmasının üçüncü hususu : Ma'lûmdur ki. «Tertibe riâyet mutlaka vâcibdir» sözü hakikate uygun değildir. Çünkü husûsiyle bir şekilde tertibe riâyetin vâcib olmasından, o husûsdan hâlî olan diğer şekilde tertibe riâyetin vâcib olması lâzım gelmez.
4- Kusurlu ve bozuk' olmasında dördüncü husus : Sadru'ş-Şerîa' (Rh.A.) nın, «Benim hatırıma geliyor ki, tekerrürden maksad, farzıyyet yoluyla tekerrür edendir.» sözü,» hatıra gelmemesi icâb eden şeylerdendir. Çünkü buradaki söz, erkânda tertibe riâyet husûsundadır. Nitekim kendisi bizzat bunu itiraf etmiştir.
Açış tekbiri (tahrînıe - iftitâh) - daha önce geçti - bir rükn değildir. Bilâkis şarttır. Son ka'de - ki yakında açıklaması gelecektir -açış tekbiri gibi rükn değildir. Teslim edilse bile; İki şeyin (rüknün) arasında tertibe riâyet ancak, imkân hâsıl olsun diye, o ikisi arasında olan tertibi bozmak mümkün olduğu zaman, farz olur. Son oturuş (ka'de-i ahîre) ise kendi nefsinde sondur. Açış tekbîri de kendi nefsinde açış tekbîridir. İkisi arasında tertibin bozulmasını kabul etmez, o halde Sadru'ş-Şerîa' (Rh.A.) nın anlattıklarını, Hidâye sahibinin sözleri-rini ve tahkikini [87] nasıl îzâh olabilir? Bu makamın sırlarını keşfe ve tahkike beni muvaffak kılan Yüce Allah' (C.C.) a ha m d olsun.
Burada bazı eski (selef) âlimler ile müeteh idi erin sözlerini tenkide hırslı olan kimseler öyle düşüklükler yapmışlardır ki hallerine bakan kendini şaşmaktan alamaz, şâir sözlerini de buradakine kıyâs eder. [88]
Namazdan Kendi Sunu (Fiili) İle Çıkmak :
Namazın farzlarından biri de, namaz kılan kimsenin, namazdan kendi sun'iyle çıkmasıdır. Yâni jıer ne şekilde olursa olsun, kendi fiiliyle çıkmasıdır. Çünkü kendi sun'iyle çıkmak, İmâm A'zam'' (Rh.A.) a göre, farzdır. İmâmeyn'e göre, farz değildir.
İmâmeyn'in delili; bize rivayet edilen, İbn-i Mes'ûd' (R.A.) un hadîsidir. Bir de, namazdan çıkmak, namazı bozduğu için, namazdan değildir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) in delili ise; Şüphesiz namaz için tahrîm (haram kılan şeyler) ve tahlil (helâl kılan şeyler) vardır. - Hac gibi - mu-sallî o namazdan ancak sun'île çıkar. Çünkü, diğer namazın edası, ancak bu namazdan çıkmakla mümkün olur. Farza, ancak kendisiyle ulaşılan her şey, onun gibi farz olur. Zeylaî (Rh.A.) da böyle zikretmiştir.
Ben derim ki, musannifin; «Çünkü namazdan çıkmak, ilââhır» sözünde ihtilâf vardır. Zira bu söz; ancak rükniyyetin yokluğunu ifâde eder. Rükniyyetin yokluğu ise, tahrîme gibi olması caiz olduğu için, farzıyyete aykırı değildir. Nitekim İmâm A'zam' (Rh.A.) m «Şüphesiz namaz için tanrım ve tahlil vardır» sözüyle istidlali bunu bildirir.
Musannif, çıkma şeklini, «îmâm ile beraber selâm verir.» sözüyle açıklamıştır. Yâni musallînin selâmı; imâmın selâmıyla birlikte selâm vermesidir. Nitekim tahrîmede (iftitah tekbirinde) olduğu gibi. Bir rivayette, imâmdan sonra selâm verilir. Nitekim bu husus daha Önce geçti. İmâmeyn'e göre, ondan sonra selâm verir. Nitekim tahrîmeyi imâmdan sonra yaptığı gibi.
Musallî, sağına ve soluna selâm verir. Yâni iki yanına da;
(Es selâmü aleyküm verah- metüllah) «Selâm ve Allah'ın rahmeti üzerinize olsun.» diye selâm verir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) : «Sağ yanağının beyazı görününceye kadar yüzünü çevirip sağ tarafına selâm verir ve sol yanağının beyazı görününceye kadar yüzünü çevirip sol tarafına selâm verirdi.»
Namazın sonunda selâm veren kimse, «Es selâmü aleyküm» hitâbıyle, cemâate ve Hafaza (Koruyucu) Meleklerine niyet eder. Yâni, birinci, selâm ile sağ tarafında olan (Müslüman) erkeklere, kadınlara ve Hafaza Melekleri'ne niyet eder. [89] Bir kavle göre : Bizim zamanımızda (selâm veren musallî) kadınlara niyet etmez. Zira onlar, çok kere mescidde bulunmazlar. İkinci selâm ile sol tarafında olan erkeklere, kadınlara ve Hafaza Meleklerine niyet eder. Çünkü musallî, yüzüyle onlara döner ve diliyle onlara hitâb eder. Şu halde, onlar için kalbi ile niyet eder. Zira selâm, ibâdettir (kurbettir), ve bütün ameller ise niyet ile olur.
Namaz kılan kimse, eğer imâmın bir tarafında ise, imâmın bulunduğu tarafa niyet ederek selâm verir. Eğer imâmın hizasında ise, selâmın ikisinde de imamına niyet eder. Çünkü imâm, hâzır olanlardandır. Hâzırûn (orada bulunanlar) dan olan ise, selâma daha lâyıktır. Çünkü imâm, onların namazlarını, sıhhat ve fesadı yönünden üzerine almasıyla onlara iyilikte bulunmuştur. Eğer imâm, musallînin sağ tarafında ise, musallî, imâma, cemâate ve Hafaza'ya niyet eder. Eğer sol tarafında ise, yine böylece imâma, cemâate ve Hafaza'ya niyet eder.
Eğer imâmın hizasında ise, Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, ilk selâmla imâma niyet eder. Zira iki .taraf çelişmiş olduğundan, sağ taraf tercih edilmiştir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, -ki bu, İmâm Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den de rivayet edilmiştir - iki selâmda dahî imâma, cemâate ve Hafaza'ya niyet eder. Zira, çelişme zamanında birleştirme mümkündür. Tercihe hacet yoktur.
İmâm, selâmın ikisinde de cemâate ve Hafaza'ya niyet ederek selâm verir. Selâmından maksâd, cemâate ve Hafaza'ya hitâbdır.
Tek başına namaz kılan kimse, iki selâmda da sadece Hafaza'ya niyet ile selâm verir. Çünkü onunla beraber Hafaza'dan başka kimse yoktur ve gaibe hitâb ise doğru olmaz.
oSelâm» lafzı vâcibdir. Geri kalanlar sünnettir. Bu husus malûmdur. [90]
Namazın Diğer Vâcibleri :
Namazın daha başka vâcibleri de vardır. Meselâ bir rek'atta, secde gibi mükerrer olanlarda tertibe riâyet etmek, - bunun açıklaması daha önce geçti - ve rükûdaki gibi tekrarsız farz olanda, tekrarı terk etmek böyledir. Hattâ eğer kasden tekrar ederse, günahkâr olur. Veya unutarak tekrar ederse, sehv secdesi vâcib olur.
Yine Vitr Namazının kunût'u, Bayram Namazının tekbirleri; açık-dan okunacak yerde, namaz caiz olacak miktarı açıkça okumak ve gizli yerinde gizlice okumak gibi... Bunlar namazın vâciblerindendir. Bir kavilde de; açıkça ve gizlice okumak Sünnettir. Hattâ, bu ikisinin terk edilmesiyle sehv secdesi gerekmez, denmiştir. [91]
Namazın Edebleri :
Namazın edeblcri de vardır. O edebler: Musallînin kıyam hâlinde secde yerine bakmasıdır. Rükûda, iki ayağının üst yüzüne bakmasıdır. Secde hâlinde burnunun iki yanlarına bakmasıdır. Kuûd'da kucağına bakmasıdır. Sağ tarafına selâmda, sağ om uzuna ve sol tarafına selâmda, sol omuzuna bakmasıdır. Çünkü bunlardan maksad huşû'dur ve güçlüğün terkidir. İmdi, eğer güçlüğü terk ederse, gerek kasden yapsın, gerek yapmasın, gözü zikredilen yerlere kayar. Zeylaî' (Rh.A.) de böyle demiştir.
Esnediği zaman ağzım örtmek de namazın edeblerindendir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur :
«Namazda esnemek Şeytandandır. Eğer sizden birine namazda, esneme gelirse, gücü yettiği kadar menetsin. (nefesini tutsun)» [92]
Tekbir alırken iki elleri iki yen'den çıkarmak da namazın edeblerindendir. Çünkü bu,, tevazua daha yakındır ve zorbalara benzemekten daha uzaktır.
Gücü yettiği kadar öksürüğü önlemek de namazın edeblerinden-dir. Çünkü namazın fiillerinden olmamakla beraber, eğer öksürmek özürsüz olursa, namazı bozar. Şu halde, mümkün olduğu kadar Öksürüğü önlemek gerekir.
Müezzin, ilk «Hayya ala's-Salâh» i söylediği zaman, ayağa kalkmak da namazın edeblerindendir. Zira musallî, bununla emrolunmuştur. Çünkü bunun mânâsı, «Haberdâr ol ve namaza yönel» demektir. Öyleyse, o emri hemen yerine getirmek müstehabdır.
Yine müezzin, «Kad kâmeti's-âalâh» (Namaz başladı) [93] dediği zaman, namaza başlamak da namazın edeblerindendir. Zira müezzin emin kimsedir. Şüphesiz o, namaza kalkmayı haber vermiştir. Bundan dolayı, müezzinin sözünü yalan olmaktan korumak için, namaza hemen başlanır. [94]
İmamet Hakkında Bir Fasıl [95]
Namazda Gizli Veya Açıkdan Okumak :
İmâm, Sabah Namazında ve Akşam Namazıyle Yatsı Namazının ilk iki rek'atlarında, edâen ve kazaen açıkdan okur. Cuma Namazı, iki Bayram Namazı, Teravih Namazında ve Terâvihden sonra kılınan Vitr Namazında da açıkdan okur. Çünkü bunlarda açıkdan okumak (cehr), Nebî' (S.A.V.) in zamanından bizim zamanımıza gelinceye kadar, sağlam bir şekilde devam etmiştir. Ancak Terâvihden sonra kılınan Vitrin kunûtunda açıkdan okunmaz". Çünkü açıkça okumamak da zikredilen gibi, sağlam bir şekilde bize kadar gelmiştir.
Tek başına namaz kılan, edâ ile olan cehri namazda muhayyerdir. Yâni tek başına namaz kılan kimse, edâen namaz kılmak istese, serbest bırakılmıştır. Dilerse, keiHÜsinin imâmı olduğu için açıkdan okur. Namazı edanın cemâat tarzında olması için açıkdan okumak (cehr) ef-daldir. Bir kimse namazı, zikredilen tarzda kılsa, namazında Melekler saflar bağlayıp onunla beraber namaz kılarlar, diye rivayet edilmiştir.
Musallî eğer dilerse, gizli okuyarak kılar. Çünkü arkasında dinleyecek insan yoktur. Musannifin, «cehriyye = açıktan» demesinin sebebi şudur: Musallî, cehriyyeden başkasında serbest bırakılmamıştır. Ancak başkasında vucûben gizli okur. Doğru olan görüş budur. Gecede Nafile kılan musallî gibi. Çünkü gecede Nafile kılan musallî, açıkdan okumakla gizli okumak arasında muhayyer (serbest) dir. Açıkdan okumak ise efdaldir.
Bazı âlimler demişlerdir ki: Tek başına kılan, eğer açıkdan okunan bir namazı (cehriyyeyi) kaza ediyorsa, gündüz Nafile kılan gibi, gizli okur.
Hidâye'de zikrolunmuştur ki: Bir kimse Yatsının vaktini geçirse, güneşin doğmasından sonra onu kaza ettiği takdirde, namazda imâm ise, açıkdan okur. Eğer yalnız kılarsa, vucûben gizli okur, muhayyer olmaz. Sahih kavi budur. Çünkü açıkdan okumanın hususiyeti vardır. Ya cemâatle vucûben olması veya yalnız kılan hakkında muhayyer olarak namazın vaktinde olması, gibi bu iki şeyden biri ile alâkalı değildir. Bir kavle göre; muhayyerdir.
Kâfî'de zikredilmiştir ki: Yatsı Namazını gündüz kaza eden kimse, eğer imâm olursa, açıkdan okur. Eğer yalnız kılarsa, musallî muhayyerdir. Kaza edaya uygun olsun diye açıkdan okumak efdaldir.
Nihâye [96] sahibi demiştir ki: Hidâye Sahibi' (Musannif) nin; «sa-hîh kavi budur» sözü, Şems'ul-Eimme es-Serahsî' (Rh.A.) nin, Fahru'l-İslâm' (Rh.A.) in, Kâdîhân (Rh.A.), İmâm Teraurtâşî' (Rh.A.) nin ve İmâm Mahbûbi (Rh.A.) nin Câmiu's-Sagîr şerhlerinde zikrettiklerine muhalif olur.
Hidâye Sahibi tarafından buna şöyle cevâb verilmiştir: Açıkdan okumanın iki sebebine dair musannifin zikrettiği şey - ki cemâat ile vakittir - icmâ ile sabittir. [97] Halbuki, burada ikisinden hiç birisi yoktur. Öyleyse hükm (cehr) de yoktur. Kazanın edaya uygun olmasına gelince; o uygunluğun sebebüliğine dair bir icmâ ve nass yoktur. Öyleyse, uygunluğun sebeb kılınması, ibtidâen kendi rey'i ile sebeb isbâtı olur. Bu ise bâtıldır. Her halde, Hidâyo Sahibini cehri olmamanın sıhhatinin hasrine (sıhhatJİliğine) sevkeden maksadı rivayet yönünden değil de dirayet (akl-ilm) yününden sıhhat olur.
Ben derim ki: Bu cevap tartışma götürür. Çünkü hükmün yok olması, zikredilenlerde (cemâat ve vakit) sebebiyyetin hasrına icmâ olduğu zamandır. Halbuki böyle değildir. Nasıl öyle olabilir ki? Eğer hasrına icmâ olsaydı, zikredilen büyük âlimler için bir çok gafletin meydana gelmemesi gerekirdi. Bilâkis İcmâ, cemâat ve vakitten her-birinin cehre sebeb olması husûsundadır.
Şüphesiz Fıkıh Usûlünde kaide hâline gelmiştir ki, icmâ ile sabit olan şeyin sebebinin (ta'lîli) gösterilmesi caizdir. Onda illet (sebeb) mev-cûd olduğu için, başkasının ona katılması da caiz olur. Açıkdan okumanın yalnız kılan hakkında, vakitte caiz olmasına, hattâ efdaliyyetine, mezkûr hadîsden anlaşılan şey illet (delil - sebeb) gösterilmiştir. Çünkü cemâat edada meşru olduğu gibi, kazada da öylece meşrudur. Öyleyse; yalnız kılanın açıkdan okunarak kılınan namazın kazasında, cemâatle olduğu gibi açıkdan okumasının hadîsin delâleti ile efdal olması gerektir. Bu hâlde, onun dirayetçe de sahîh olmadığı meydana çıkmıştır. Bundan dolayı Kâfî Sahibi onu tercih etmiştir.
Cehr (açıkdan okuma), musallînin başkasına işittirecek şekilde oku-masıdır. [98] Muhâfete (gizli okuma) ise, musallînin yalnız kendisinin işiteceği şekilde okumasıdır, [99] Hinduvânî' (Rh.A.) nin kabul ettiği görüş budur. [100]
İmâm Kerhî (Rh.A.) demiştir ki: Cehr, musallînin kendisinin işit-mesidir. Muhâfete ise, harfleri doğru çıkarmak (tashîh) dir. Çünkü kıraat dilin işidir, kulak deliğinin işi değildir.
Birinci söz daha doğrudur. Çünkü sadece, dilin sessiz hareketine kıraat denilmez. Konuşmayla ilgili olan her şey, bu ihtilâfa göre kıyas edilir. Hayvan keserken Besmele çekmek, tilâvette secde vâcib olması, talâk, ıtâk ve istisnada [101] olduğu gibi. (Meselâ, bir kimse zevcesini boşasa veya cariyesini azâd etse", veyahut «ona bin lira verin yüzü müstesna» dese, şayet bunlarda harfler düzgün, söylense bununla beraber kendisi işitmese, boşama ve azâd etme vâki olmaz ve istisna da sahîh olmaz.)
Musallî, Yatsı Namazının ilk iki rek'atında Fâtiha'yı okuyup zammı sûreyi terk etse, son iki rek'atta Fatiha ile beraber sûreyi açıkdan okur. Musallî, ilk iki rek'atte Fâtiha'yı terk etse, ikinci iki rek'-atte Fâtiha'yı kaza etmesi caiz olmaz. Çünkü musallî, ikinci iki rek'-ata âid Fatihaları okur. Şayet ilk iki rek'atın Fatihalarını da okumuş olsa bir rek'atta iki Fatihanın tekerrürü gerekirdi ki, bu meşru değildir, dir. [102]
Namazlarda Kıraatin Miktarı
Musallî, ancak Sabah Namazının birinci rek'atinde kıraati, ikinciden uzun yapar. Diğer namazların birinci rek'atında uzun yapmaz.
Çünkü insanlar cemâate ve Sabah Namazının sünnetine yetişsinler diye, Sabah Namazının birinci rek'atında okumayı uzun yapmak sünnettir. Çünkü gaflet vaktidir. Diğer namazlar Sabah Namazı gibi değildir. Eğer âyet, uzunluk ve kısalıkd'a birbirine yakın olursa, okumayı uzun yapmak, âyetler yönünden muteberdir. Eğer farklı ve çeşitli olursa, kelimeler ve harfler yönüyle itibâr olunur. Farkın, üçte bir ve üçte iki kadar ile olması halinde, üçte ikinin birinci rek'atte ve üçte birin ikinci rek'atta bulunması gerekir. Bu söylediğimiz, rnüstehab olanın açıklan-masıdır. Hükmün açıklanmasına gelince; eğer fark çok fazla olursa, vâ-rid olan habere (hadîs) binâen, bunda mahzur yoktur. İkinci rek'atta birinciden uzun: okunması ise, -icmâen kerih (mekruh) görülmüştür. Ke-rîh görülmesinin miktarı: Üç âyet kadar farklı olmaktır. Eğer bir âyet veya iki âyet fark ederse, mekruh olmaz. Çünkü Resulüllah (S.A.V.), Akşam Namazında Muavvizeteyn'i [103] okumuştur. Muavvizeteyn'in ikincisi, birincisinden bir âyet daha uzundur. Kâfî'de de böyle zikredilmiştir.
Namazın caiz olması için sûre ta'yin olunmamıştır. Yâni, «O sûre okunmadığı takdirde, namaz fâsid olur.» şeklinde sûre tayin etmek caiz değildir. Çünkü Yüce Allah' (C.C.) in :
«Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun.» [104] kavli mutlak olarak zikredilmiştir..
İmâm Şafiî (Rh.A.) : «Resûlullah (S.A.V.) m «Fâtihasız namaz yoktur.» [105] sözü sebebiyle, namazın câî« olması için Fatiha sûresi ta'-yin edilmiştir.» der.
Biz deriz ki; nass yâni yukarıda geçen âyet mutlaktır. [106] Haber-i vâhid, mutlakı, mukayyed kılmaz. Çünkü mutlakı takyîd, neshdir. [107]
Namaz için sûre ta'yin etmek, mekrühdur. Meselâ; Secde Sûresini, İnsan Sûresini, Cuma gününün Sabah Namazında ve Cuma Namazında da Cuma Sûresi ve Münâfikûn Sûresini okumayı ta'yin mekruhtur, Mekruh olmasının sebebi, diğer sûrelerin okunmasının terk edilmesi' dir.
Fukahâ demişlerdir ki: Ta'yinin mekruh olması; o sûreden başkasını okumak caiz değildir veya başkasını okumak mekruh olur, diye, ta'yini gerekli .gördüğü zamandır. Fakat, eğer musallîye, o sûreyi okumak kolay geldiği için veya Resûlullah (S.A.V.), o sûreyi okuduğu için teberrüken okursa, onda kerahet yoktur. Lâkin câhil, «Başkasını okumak caiz olmaz» sanmasın ûife, bazan başka sûreleri de okumak şarttır.
Fâtiha'dan başkasını ta'yin mekrühdur. Çünkü Fatiha her ne kadar, namazın caiz olması için ta'yin edilmemişse de, kerâhetsiz her namazda okunması için ta'yin edilmiştir. [108]
İmâma Uyan Kimsenin Kıraati :
İmâma uyan kimse, imâmın ardında okumaz. Her ne kadar imâm herhangi bir rahmet veya azâb âyetini okusa da, sadece o muktedî imâmı dinler ve susar. Çünkü Yüce Allah (C.C.) :
«Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun.» [109] buyurmuştur. Çünkü müfessirlerin çoğu, âyet-i kerîmenin tefsirinde, hitabın imâma uyanlar için olduğu kariaatindedirler. Müfessirlerin bazıları da, hutbe durumu için yorumlamıştır. Bu ikisi arasında çelişme yoktur. Hutbede dinlemek ve susmakla emrolunmağa sebeb, hutbede «Kur'ân okumak» bulunduğu içindir.
Hutbe de, imâma uyanın namazı gibidir. Yâni imâma uyan kimse hutbeyi dinler ve susar. Eğer hatîb, Resûlüllah' (S.A.V.) e tasliye [110]ederse, yine dinler ve sükût eder. Ancak, eğer hatîb :
yâni «Sallû aleyhi» «Resûlüllah'a salavât getirin» derse, dinleyen kimseler gizlice salavât söylerler. Yâni:
(Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ Âli Muhammedin) derler.
Kenz'de ve Vikaye'de şöyle denilmiştir : Bir kimsenin namaz için uyduğu imâm, tergîb (rahmet) veya terhîb (azâb) âyeti okusa da veya hitabet etse de veya Resûlullâlı' (S.A.V.) e tasliye etse de, imâma uyan kimse okumaz, bilâkis dinler ve susar.
Zeylaî (Rh.A.) bu söze itiraz edip demiştir ki : (Kenz ve Vikâye'-nin) «Veya hitabet etse» sözünün zahirinin, kırâat'a atfedilmesi mânâca doğru olmaz. Çünkü o, susmanın, hutbeden ve Ncbî' (S.A.V.) e tas-liyeden önce vâcib olmasını gerektirir. Murâd olan ise böyle değildir. Bu itirazın giderilmesi: Mü'temm, imama uymak durumunda olan kimse, mânâsına olması, «veya hitabet etse» sözünün de «imâma uyan okumaz» sözünden sonra mahzûf (kaldırılmış) olan «okudu» (karaa) ya bağlanmasıyla mümkün olur. Bu durumda mânâ : Her ne kadar imâm, rahmet veya azâb âyeti okusa da, imâmı okuduğu zaman, imâma uyan okumaz, bilâkis dinler ve susar. Veya imâm, hitabet veya Nebî (S.A.V.) üzerine salavât getirdiği zaman, imâma uyan okumaz, ancak dinler ve susar, demek olur. îşte böylece Zeylaî' (Rh.A.) nin itirazı giderilmiş olmaktadır. Ben başlangıçta artık soru sorulmasın, diye ibareyi değiştirip «hutbe de böyledir.» dedim. Hatîbden uzak olan mü'temm, dinleme ve susmada yakın olan gibidir. [111]
Cemaat :
Cemâat, erkekler için Sünnet-i Müekkededir. Bir kavle göre; «Farzdır.» Yakında açıklaması gelecektir. Şüphesiz kadınların cemâati mekruhtur.
Namaz kılacak cemâat, mahalle mescidinde ezan ve ikâmeti tekrar etmez. Yâni bir mescidin imâmı ve cemâati ma'lûm olsa, ö cemâatin bazısı ezan ve ikâmetle namazı kılsalar, geri kalanlar için ezan ve ikâmetle o namazın tekrarı mubah olmaz, [112]Lâkin, eğer mescid, yol mescidi olursa, o namazın ezan ve ikâmetle tekrarı ittifakla mubah olur. Eğer mescid ehli ezânsız, ikâmetsiz tekrar ederse, ittifakla caiz olur. Ancak eğer o mescidin ehlinden başkası ezan ve ikâmetle kılsalar, caiz olur. Çünkü mescid ehlinin hakları başkalarının fiili ile sakıt olmaz. Veya o mescidin ehli olanlar, ezan ve ikâmetle kılıp lâkin ezan ve ikâmeti gizlice okumakla kılsalar, diğerlerinin de kılması caiz olur. Çünkü onların ezanı gizliden okumaları diğerleri için özür olur. [113]
İmamet:
Hâzır olanlar arasında imamete en lâyık olanı, namaz caiz olacak kadar kıraati güzel oldukdan sonra, sıhhat ve fesâd yönünden namazın ahkâmını, onların en iyi bilenidir. Çünkü başka şeye nazaran ilme ihtiyâç daha çoktur.
İlimde eşit olurlarsa, imamete en lâyık olan, onlardan kıraat yönünden ve kıraati de, tecvîd yönünden daha fazla olandır. Çünkü Kur'ân okumak namazda rükündür.
Eğer kıraat ve tecvîdde de eşit olurlarsa, onlar arasında imamete en lâyık olanı, Yüce Allah' (C.C.) dan en çok korkan ve şüpheli şeylerden en çok sakınandır. Çünkü Resulullâh (S.A.V.) :
«Bir kimse takva sahibi olan bir âlimin ardında namaz kılarsa, sanki o bir Nebî'nin ardında namaz kılmış gibidir.» buyurmuştur.
Eğer; ilim, kıraat ve takvada da eşit olurlarsa, onlardan imamete en lâyık olanı, yaş bakımından onların en büyük olanıdır. Çünkü Resû-lüllah' (S.A.V.) in Ebû Müleyke' (B.A.) nin iki oğluna :
«Yaş bakımından en büyüğünüz size imâm olsun.» [114] dediği rivayet edilmiştir.
Eğer yaş bakımından da eşit olurlarsa, imamete onların en lâyık olanı insanlar ile iyi geçinip güzel ahlâk sahibi olandır.
Eğer güzel ahlâk yönünden de eşit olurlarsa, onlardan imamete en lâyık olanı, gecede, namazı çok kılandır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) :
«Kim gecede namazı çok kılarsa, gündüzde yüzü güzel olur, (nurlanır).» [115] buyurmuştur.
Eğer bunda da eşit olurlarsa, onlardan imamete en lâyık olanı, ne-seb yönünden daha şerefli ve libâsı yönünden daha temiz olandır. Çünkü bu sıfatlarda cemâati çoğaltma vardır. Eğer bunda da eşit olurlarsa, kur'a çekilir [116] veya cemâat seçtikleri kimseyi imâm yaparlar. Mi'râc'ud-Dirâye'de böyle zikredilmiştir.
Kölenin imameti mekruhtur. Çünkü köle ilim öğrenmek için boş vakit bulamaz/ onun üzerine bilgisizlik gâüb olur.
A'râbînın imameti de mekruhtur. A'râbî [117], çölde yaşayan kimsedir. Çölde yaşayan o kimse, ister Arap olsun, ister A'cemî [118] olsun. Çünkü bunların üzerine bilgisizlik gâlib olur.
Fâsık'ın imameti de mekruhtur. Çünkü fâsık, dininin işine Önem vermez.
A'mânın da imameti mekruhtur. Çünkü a'mâ, pislikden korunamaz, kendi kendine Kıbleye yönelemez ve çok kere abdesti tam alamaz.
Mübtedî'nin imameti de mekruhtur. Mübtedî, hevâ sahibi kimsedir ki, o hevâ nedeniyle sahibi, tekfir olunmaz. Eğer o hevâ ile sahibi tekfir olunursa, asla imameti caiz olmaz.
Veled-i zinanın da imameti mekruhtur. Çünkü veled-i zinanın, onu terbiye edecek babası yoktur. Şu halde ona bilgisizlik gâlib olur.
Eğer bunlardan biri, yâni: Köle, A'râbî, Fâsık, A'mâ [119], Mübtedî ve Veled-i zina imamete geçseler, kerahetle beraber imametleri caiz olur. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) :
«Sizler her sâlih kimsenin ve fâsıkin ardında namaz kılınız.» [120] buyurmuştur.
İmâmın namazı uzatması mekruhtur. [121] Çünkü Resûlullâh(S.A.V.) :
«Bir kimse bir cemâate imâm olursa, o kimse, cemâate onlann en zayıfının (kılacağı şekilde) namazını kıldırıvcrsin. Çünkü o cemâatin içinde, hasta, yaşlı ve hacet sahibi olanlar vardır.» [122] buyurmuştur. [123]
Kadınların Îmâmeti Ve Cemâati :
Kadınların yalnız başına cemâati mekruhtur. Çünkü onlar için iki mahzurdan biri gerekir : Biri, imâm olan kadının saffın ortasında durmasıdır ki bu mekruhtur. İkincisi, imâm olan kadının öne geçmesidir ki, bu da kadınlar hakkında mekruhtur. [124]
Eğer kadınlar cemâat yaparlarsa, imâm öne geçmez. Sadece kadınların ortasında durur. Çünkü şerrin bazısı, bazısından daha zararsızdır.
Meselâ : Urât gibi - ki urât âri'nin çoğuludur ve çıplak olanlar demektir - şüphesiz, çıplak erkekler cemâat ile namaz kıldıkları zaman oniwn imâmı ûa, öne geçmez.
Genç Kadınların bütün Beş Vakit Namaz ve Cuma Namazı cemâatlerinde bulunmaları (Tahrîmen) mekruhtur. Çünkü bunda fitne korkusu vardır. :
Yaşlı kadınların da Öğle, İkindi ve Cuma'da bulunmaları mekrûh-tür. Çünkü, fâsiklar bu Üç vakitte toplanırlar. Fâsıkiann asın şehvetleri bazan onları yaşlı kadınlara arzuya sevk eder. Sabah ile Yatsıda fâ-sıklar uyurlar, Akşamda ise yemek ile meşgul olurlar.
Sahrada olan namazgâhda ise, genişlik bulunduğu için, yaşlı kadınların ayrı bir larafda olmaları mümkündür. Öyleyse, yaşlı kadınların, bu şekilde" cemâatte hâzır olmaları mekruh değildir. (Kâfî'de «Bugün fetvâ, fesâd zuhuru sebebiyle, namazların hepsinde kadınların cemâatte hâzır olmalarının kerahetine dâirdir.» denmiştir.) [125]
İktidâ Meselesi :
İmâma uyan tek kişi, imâmın sağında durur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.), İbn Abbâs (R.A.) ile namaz kılmış ve İbn Abbâs' (R.A.) ı sağ tarafında durdurmuştur. Zahir rivayette, tek kişi imâmdan geride durmaz.
İmâm Muhammed' (Rh.A.) den rivayet edilmiştir ki, tek cemâat
ayak parmaklarını imâmın topuğu yanma (hizasına) koyar. Eğer imâma uyan kimse, imâmdan uzun olur da, onun sücûdu imâmın önüne düşerse, bu takdirde imâma zarar vermez. Çünkü itibâr, durduğu yeredir. Sücûdun yerine değildi/. Eğer tek muktedî, imâmın sol tarafında veya arkasında kılsa, namazı caiz olur. Lâkin esah kavide, imâmın solunda veya ardında kılanlar, sünnete aykırı olduğundan, günahkâr olurlar.
İmâma uyan iki kişi olursa, imâmın ardında dururlar. Çünkü Rcsû-lullâh (S.A.V.) böyle yapmıştır.
Su ile abdest alan, toprak ile teyemmüm edene uyar. Çünkü teyemmüm, Hanefîlerce, su ile abdest gibi, mutlak temizliktir. Bundan dolayı teyemmüm, ihtiyaç miktarına göre takdir edilmez.
Ayağını yıkayan, mesh edene iktidâ eder (uyar). Çünkü mestler ayağa hades geçmesine engel olur. Mestlere ulaşan hadesi de mesh giderir.
Ayakta kılan oturarak kılana uyar. Çünkü Besûlüllah (S.A.V.) namazının sonuncusunu arkasındaki cemâat ayakta oldukları halde, oturarak kıldırmışlardır.
İmâ ile namaz kılan kimse, imâ ile kılana, ikisi de aynı durumda oldukları için, uyar. Ancak oturarak imâ ile kılan, yatarak imâ ile kılan imâma uyamaz. [126]
Nafile namaz kılan kimse, farz kılana uyar. Çünkü nafile kılan hakkında hacet, namazın ashnadır. İmâm hakkında da o hacet mevcuttur. Şu halde, yerine getirme (ikâme) gerçekleşmiş olur.
Nafile kılan, nafile kılana, durumda ikisi de beraber oldukları için, uyar.
Yemin eden de, yemin edene uyar. Yâni iki adamdan her biri, ikişer rek'at namaz kılmaya yemin edip, onlardan biri diğerine uysa, nafile kılanın nafile kılana uyması gibi, sahîh olur.
Yemin eden de, adayana uyar. Yâni bir adara iki rek'at namaz kılmaya adayıp (nezredip) ve diğer adam da «Allah hakkı için iki rek'at namaz kılayım» diye yemin etse, yemin edenin adayana uyması caiz olur. Çünkü yemin edenin adayana uyması, nafile kılanın farz kılana uyması gibidir. Aksi caiz değildir. Yâni adayan, yemin edene uya-maz. Çünkü adayanın yemin edene uyması, farz kılanın, nafile kılana uyması gibidir.
Adayan kimse adayana uymaz. Yâni bir adam iki rek'at namaz kılmayı adaşa ve diğer bir adam da yine böyle iki rek'at namaza adak edip ikisinden biri diğerine uysa, caiz olmaz. Çünkü bu iki adayan kimseden her biri, bir farz kılanın başka bir farz kılana uyması gibidir. Ancak adayan kimse, o adanan namaza niyet ettiğinde iktidâ caiz olur. Meselâ, bir adam iki rek'at namaz kılmayı adayıp, diğer bir adam da «Allah için o adanan namazı kılmak benim üzerime adak olsun.» dese, sonra o iki adayan kimseden biri diğerine uysa, müştereklik bulunduğu için iktidâ caiz olur.
Erkek, namazda kadına veya çocuğa İktidâ etmez. Kadına uymamasının sebebi, Resûlüllah' (S.A.V.) in :
«Allah, kadınları geriye aldığı için, siz de onları (namazda) geriye ahn. (Çünkü) kadınların (namazda) Öne geçirilmesi caiz değildir.»
kavli şerifidir. [127]
Çocuğa da iktidâ olunmaz. [128] Çünkü çocuğun namazı nafiledir. Öyleyse, farz kılanın, nafile kılana uyması caiz olmaz.
Yine temiz ve Özürlü olan musallî, özürlüye; okumuş olan, ümmîye; giyimli olan,,çıplağa ve imâsız kılan, imâ ile kılana ve yine farz kılan, nafile kılana uymaz. Çünkü bu uymalardan her birinde kuvvetliyi zayıf üzerine bina etmek vardır. Bu ise, caiz değildir.
Yine farz namaz kılan, başka farz kılan kimseye, müştereklik bulunmadığı için uyamaz. [129]
Mü safirin de, Öğle, İkindi ve Yatsı Namazı gibi yolculuk sebebiyle değişmiş olan namazında, vaktinden sonra mukîme uyması caiz olmaz.
[130] Gerek o mukîmin tahrîmesi zikredilen gibi, vaktinden son: ra olsun, gerekse vakitte olup peşisıra vakit çıktıkdan sonra müsâfir uyar olsun, caiz olamaz. Şayet mukîm ve müsâfirin tahrîmesi vakitte olup, onlar namazda iken vakit çıkarsa, bu namaz onun aksinedir (müsâfirin mukîme uyması caizdir). Veya müsâfirin mukîme uyması, Sabah ve Akşam Namazı gibi, seferde sayısı değişmeyen namazda olsa, uyması sahîh olur.
Müsâfirin mukîme, sayısı değişen namazda uymasının sahîh olmamasına sebeb şudur: Çünkü müsâfir, yolculukda sayısı değişen namazda, hükmen farz olan namazı, farz olmayan namaz üzerine bina et-" mistir. Eğer, mukîme namazın birinci iki rek'atında uyarsa, o bina birinci ka'de (oturuş) hakkındadır. Çünkü birinci ka'de müsâfire farzdır, imâma farz değildir. Ya da, eğer müsâfir mukîme ikinci iki rek'at-ta uyarsa, bina, kıraat hakkındadır. Çünkü kıraat ikinci iki rek'atta imâma nafiledir, muktedîye farzdır.
Fakat müsâfir, vakitte uyabilir. Yâni farz ve nafilede müsâfir ile mukîmin durumları bir olduğu için, müsâfir mukîme, yolculuk ile değişen namazda vaktinde uyar. Çünkü müsâfir üzerine, mukîme uyma hâlinde dört rek'atlı. namazı tamamlamak vâcib (farz) olur. Zira bu uyma, müsâfirin ikâmete niyeti makamındadır. Çünkü müsâfir imâma uyarak bu dört irek'ath namaz hakkında mukîm olmuştur. Öyleyse birinci ka'de hakkında ve son iki rek'attaki kıraat hakkında, farz kılanın farz kılmayana uyması gibi birxiurum meydana gelmiş olmaz. Çünkü kıraat, nafilenin her rek'atında farzdır. [131] Bu konunun daha geniş tahkiki, Müsâfir Namazı babında gelecektir. înşâallâhu Teâlâ.
Bir kimsenin uyduğu imâmın abdestsiz olduğu anlaşılsa, namazı iade eder. Yâni bir kimse imâma uyup ondan sonra imamının muh-dis olduğu meydana çıksa, o imâma uyan kimse namazı iade eder. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Bir adam bir cemâate imam olup namaz kılıverse, ondan sonra cünulf olduğunu hatırlasa, o cemâat ve adam namazı iade ederler.» buyurmuştur.
Bir ümmî ile bir okuyabilen kimse [132], bir ümmîye uyup veya son iki rek'atta İmâm olan ümmî bir ümmîyi istihlâf etse (yâni yerine imâm yapsa) [133], üçünün de namazı fâsid olur. Okuyabilenin (kârî'nin) namazının fâsid olmasının sebebi; okuyabilen kimsenin, kirâata kudreti olmakla beraber kıraati terk ettiği içindir. İki ümmînin namazının fâsid olmasına gelince; şüphesiz iki ümmî cemâate rağbet ettikleri zaman, okuyabilenin kıraati, ikisi için kıraat olduğundan onların okuyabilene uymaları vâcib olmuştur. İmdi okuyabilen kimsenin kıraate kudreti ile beraber^ o iki ümmî, kırâat-i takdîriyyeyi (takdir edilen kıraat) terk etmişlerdir. Eğer okuyabilen kimse, ümmiyi son iki rek'atte istihlâf [134] etse, hepsinin namazı fâsid olur. Çünkü kıraat her namazda tah-kîken (hakikaten) veya takdîren vâcibdir. Halbuki burada kıraat mevcut değildir. Son iki rek'atta kıraatin vâcib olmaması sebebiyle, son iki rek'atta, ümmînin istihlâf için uygun olduğu zannedilmesin diye, musannif son iki rek'atı ayrıca zikretmiştir.
Namazda erkekler, İmâmın ardında saf olurlar, Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Sizden ahlâm ve akıl sahihleri bana yakın dursunlar.» [135] Yâni âkil ve baliğ olanlar bana yaklaşsınlar, buyurmuştur.
Erkeklerin ardında çocuklar, onlann ardında hünsâlar saf oiuf.
[136] Hanâsî, (hı) nm fethiyle hünsânm çoğuludur. Habâlâ, hublâ'-run [137] çoğulu olduğu gibi. Çocuklar, erkeklikde hâlis oldukları için, hünsâlardan öne alınmıştır. Hünsâlann ardında da kadınlar saf olurlar. [138]
Namazda Kadınların Erkekler İle Bir Hizada Bulunması :
Eğer kadınlar erkeklere bir rükn miktarı muhâzî (ayni hizada) olurlarsa, malûm olsun ki, namazı bozar. Bunun bir takım şartları vardır:
Birincisi: Kadının erkekle bîr hizada bulunduğu yerde bir rükn eda edecek kadar kalmasıdır. Ancak bir rüknden az durmak bozmaz.
İkincisi: Erkekle bir hizada bulunan kadının, vücudca iri ve cîmâa elverişli bir müştehât [139] olmasıdır. Sahih olan budur. Cimâa elverişli olmaktan murâd, fil cümle yani (halde veya mâzîde) [140] şehvet ehlinden olmasıdır. Yalnız o hizada duran, mecnûne veya iştah hâsıl olmayan küçük kız olursa, namazı bozmaz. Velev ki o muhâziye [141], «mahrem veya insanların tabiatlarının hoşlanmadığı» bir yaşlı kadın olsun, yine namazı bozar.
Üçüncüsü : Erkek ve kadının ikisinin de namazının rükû ve sücûdlu namaz olmasıdır. Eğer ikisi de imâ ile kılarlarsa; hattâ,.eğer kadın Cenaze Namazında erkekle bir hizada durursa, namazı bozmaz.
Dördüncüsü : İkisinin edâ edecekleri namazda, ikisinden birinin diğeri için imâm olması veya edâ edecekleri namazda ikisinin bir imâma uyması suretiyle o namazın ikisi arasında ortak olmasıdır. Şu halde, ortaklık imâm ile me'mûm (imâma uyan) arasına ve iki me'mum arasına şâmil oîur. Sonra muhâziye ile imâmın namazda ortaklığı, bazan hakikaten oîur. Nitekim rrfüdrikde [142] olduğu gibi. Bazan da hükmen olur. Nitekim lâhikde [143] olduğu gibi. Çünkü lâhik, kaza edeceği namazda, sanki o imâmın ardında gibidir. Nitekim izahı yakında gelecektir. Şüphesiz, zikrolunan şekilde ortaklık, Bayram Namazı, Teravih Namazı ve Ramazanda Vitr Namazı gibi Namazın edasına, kazasına; farzlara ve gayrına şâmildir. O halde muhâzât [144] zikredilenlerin hepsinde namazı bozucudur.
Beşincisi: Erkek ile bir hizada namaza duran kadının, hâilsiz [145] bir yerde olmasıdır. Çünkü hâil muhâzâtı kaldırır. Hâilin en azı, muah-hara-ı rahl [146] miktarıdır. Çünkü, Namaz ahvâlinin en aşağısı oturmaktır. Bu bakımdan, hâilin en azı muahhara-ı rahl ile takdir edilmiştir. Hâilin kalınlığı parmak kalınlığı gibidir. Ferece (ferace) de, hâil yerine geçer. Ferecenin en aşağısı, bir adam ayakta duracak kadar miktardır. Zeylaî' (Rh.A.) de böyle demiştir.
Altıncısı : Erkekle bir hizada duran kadının yönlerinin bir olmasıdır. Hattâ yön ayrı olsa, namazı bozmaz. Halbuki yönün ayrılığı ancak, Ka'be'nin içinde [147]veya karanlık bir gecede her biri araştırma ile namazlarım kılmaları hâlinde tasavvur edilir. İmâm Serûcî (Rh.A.), «Gaye» adlı kitabında, Ka'be'de Namaz Babında böyle zikretmiştir.
Yedincisi: İmâmın kadına veya kadınlara namaza başladıktan sonra de£i! de, başladığı vakitte [148] niyet etmesidir.
Sonra erkekle bir hizada namaza duran kadının bütün uzuvla-nyle muhâzî olması gerekmez. Hattâ bu muhâzât onun bazı uzuvlarıyle bile olsa yeterlidir.
Ebû Ali Nesefî (Rh.A.) demiştir ki: Muhâzâtm haddi, erkek ile bir hizada olan kadının uzvundan bir uzvunun erkeğin bir uzvuna muhâzî olmasıdır. Hattâ eğer kadın bir sofa (zulle) üzerinde, erkek de oradan aşağıda kadının hizasında olsa, eğer erkek kadının uzvundan birine muhâzî olursa, erkeğin namazı bozulur.
Zeylaî (Rh.A.) demiştir ki: Muhâzâtta mu'teber olan - sahîh kavle göre - kadının inciği ve topuğunun muhâzî olmasıdır. Bazısı, muhâzâtta mu'teber olan, kadının ayağıdır, demişlerdir.
Şayet sen (ey müslüman!) bu şartlan Öğrendinse, malûm olsun ki; musannifin «müştehât» sözü «şayet ona muhâzî olsa» sözünün failidir. Yâni müştehât kadın, erkeğe, namazın rükünlerinden bir rükn edâ edecek kadar muhâzî olsa; eğer o, erkeğin bir uzvuna muhâzî olursa erkeğin namazı bozulur. İmdi musannifin «bir rükn miktarı» sözü, birinci şarta işaret olur. Yine musannifin «müştehât, şayet ona mahrem de olsa» sözü, ikinci şarta işarettir. Bu mahrem olanlar erkeğin kızkardeşi, kızı veya bunlara benzeyenlerdir. Musannifin, «müştehât ile erkek, kâmil namazlarında bir hizada bulunsalar» sözü, üçüncü şartta işarettir. Musannifin «edâ etmek yönünden müşterek olan kâmil namaz» sözü, dördüncü şarta işarettir. Kaza Namazının karşılığı sanılmasın diye musannif «edâen» dememiştir. Yine musannifin «hâlisiz bir yerde» sözü «Hâzethü = ona muhâziye oldu» -sözüne mütealliktir ve beşinci şarta işarettir. Musannifin, «müştehât ile erkeğin yönleri bir olsa» sözü, altıncı şarta işarettir. Yine musannifin «namazı bozulur» sözü, «ona muhâziye olsa» sözü için ceza (cevap) dır. Musannifin, «eğer erkek kadına imamete niyet ederse, erkeğin namazı fâsid olur, ve eğer erkek ona imamete niyet etmezse müştehâtın namazı fâsid olur.» sözü yedinci şarta işarettir.
Bir cemâat bir mescidde olan gölgeliğin (sofanın) /Zulle/ [149] üzerinde namaz kılsalar ve o (erkeklerin bulunduğu) gölgeliğin altında, önlerinde kadınlar yahut yol olsa, o cemâatin namazları caiz olmaz. Çünkü yol ve kadınların saffı, iktidâya manîdir. Hâniye'de böyle zikredilmiştir.
Eğer o mescidin gölgeliği (zulle) üstünde namaz kılan erkeklerin altlarında, hizalarında kadınlar olsa, o yerin üstünde olan erkeklerin namazları caiz olur. Çünkü onların arası ile imâmın arasında kadınlar yoktur. İmdi o yerde hâil bulunduğundan muhâzât olmaz. Şu halde on-Lirin namazları fâsid olmaz. Meselâ : Bir erkek bir kadın ile beraber, aralarında duvar olduğu halde, bir namaz kılsalar, namazları fâsid olmaz. [150]
İktidâyı Meneden Durumlar :
Bir mescidin mahfeli [151] üzerinde namaz kılan nıusallînin, eğer o mescidin sahnmda (orta boşluğunda) boş yer bulunursa, namazı mekruh olur. Eğer sahnmda boş yer bulunmazsa mekruh olmaz.
İmâm ile ona uyan kimse arasında olan geniş yol, imâma uymayı meneder. Geniş yol, içinden araba ve yüklerle dolu kafile geçen yoldur.
Yol ile büyük nehirden her biri, mescidde bulunduklarında iktidâyı menetmez. Büyük nehir, içinde küçük gemi yüzen nehirdir. Mescidde olan geniş boşluk da iktidâyı menetmez. Hâniye'de böyle zikredilmiştir. Bir kavle göre; «Geniş yol ve büyük nehir gibi geniş boşluk da meneder.»
Yine sahrada İmâm ile Muktedî arasında tek saffa sığmak mümkün olacak kadar bir aralık iktidâyı menetmez. Sahrada üç zira' miktarı aralık olması iktidâyı meneâer, diyen de vardır. Sahralarda musalla (cebbâne) [152] Bayram Namazında mescid gibidir.
Kâdîhân (Rh.A.) : Eğer imâm, insanlar ile beraber Bayram Namazını musallada kılsa, her ne kadar safların arasında açık yer veya genişçe yer olsa da, hepsinin namazları caiz olur, demiştir. Çünkü cebbâ-ne yâni musalla insanlar için, namazın edası hakkında mescid hükmündedir.
İmâm ile muktedî arasında hâil olur ve o hâil sebebiyle imâmın durumu bir bakıma şüpheli olursa, o hâil iktidâyı meneder. Eğer o hâil sebebiyle imâmın durumu şüpheli olmazsa, iktidâyı menetmez. Ancak yer, ayrı ayrı olursa (yâni saflar bitişik olmazsa), iktidâyı meneder.
Kâdîhân (Rh.A.) demiştir ki : Eğer muktedî kendi evi Üe mescid arasında olan duvar üzerinde olsa, muktedîye İmâmın hali şüpheli olmazsa, iktidâ sahih olur. Eğer muktedî, evinin damı üzerinde dursa ve muktedînin evi de o mescide bitişik olsa, her ne kadar imâmın durumu o muktedîye şüpheli olmasa da, o muktedînin mescidde olan imâma uyması sahîh değildir. Çünkü rnescid ile muktedînin evinin damı arasında çok aralık vardır. Şu halde mekân ayrı ayrı olmuştur. Fakat mescid ile beraber olan evde ancak duvar araya girmiştir. Halbuki burada yer ayrı değildir. Yer birleşmiş olduğu vakitte iktidâ şahindir. Ancak eğer imâmın durumu, o muktedîye şüpheli olursa, iktidâ sahîh değildir.
Yine Kâdîhan (Rh.A.) demiştir ki: İmâm namazı bitirdiği zaman, Kıblenin sağ tarafına dönmesi müstehabdır. Kıblenin sağı, Kıbleye yönelenin solunun hizasında olan taraftır. Kıblenin solu, Kıbleye yönelenin sağının hizasında olan tarafdır. [153]
İktidâ Konuları İçin Ek
Müdrik, ıstilahda imâm ile beraber rek'atlan kılan kimsedir.
Mesbûk, imâmın onu bütün rek'atlar ile geçtiği ve imâma, son rü-kûdan başını kaldırdıkdan sonra yetişen veya imâma teşehhüdde yetişen kimsedir. Veya imâm, o kimseyi bazı rek'atlar ile geçer. O kimse imâma iki rek'ath namazda birinci rek'attan sonra yetişir veya ikinci rek'attan sonra yetişir. Veya dörtlü olan namazda üçüncü rek'atta yetişir.
Lâlıik ise, bütün rek'atlan kaçıran kimsedir. Veya imâma îktidâdan sonra rek'atlann bazısını kaçıran kimsedir. Şöyleki: O kimse birinci rek'atta imâma yetişir. Namazda iken abdesti bozulur. Gider abdest alır ve imâm namazdan çıktıkdan sonra gelir namaza başlar. Dört rek'atı ta-mâmıyle kılar. Ya da o lâhik bir rek'atı veya iki rek'atı veya üç rek'atı edâ ettikden sonra abdesti bozulursa, gidip abdest alıp gelir, kaçan rek'atlan kılar. Lâhıkm hükmünün açıklanması yakında gelecektir.
Mesbûk için kaza ettiği namazda, iki cihet vardır. Biri, hakikat bakımından tek kalma (infirâd) cihetidir. Şüphesiz mesbûkun kıldığ; namaz, imâm ile beraber iltizâm eylediği namazdan değildir. Diğeri de ik-tidâ cihetidir. İktidâ şekli cihetinden, mesbûkun tahrîmesini imâmın tahrîmesi üzerine bina eder. Bu durumda, birinci cihete bakılınca, mesbûk münferid gibidir.
Şayet mesbûk kaçan rek'atlan kaza etmeye kalkarsa, (Sübhâneke) yi okur. Eğer mesbûk imâma, açıkdan okumuş olduğu kıraatte yetişirse, (Eûzü) yü okur, (Fatiha) yi ve sûreyi kıraat eder.
Mesbûkun kıraati terkederek kaza eylediği namazı fâsid'olur. Mesbûkun namazı, kadınla bir hizada olmakla bozulmaz. Eğer mesbûk mü-sâfir olursa, ikâmete niyet ederek kaza eylediği namazı dört rek'ate dönüşür. Mesbûkun kaza ettiği namazda yanılmasıyle secde lâzım gelir. Bu zikredilen hükümlerin hepsi tek başına kılanın ahkâmmdandır.
Mesbûk, ikinci cihete nazaran muktedî gibidir. O mesbûka iktidâ etmek caiz değildir. Çünkü mesbûk tahrîme hakkında bina edicidir. Münferid bunun aksinedir. Yâni Ona iktidâ caiz olur. Her ne kadar, imamına hâdes vâki olduğunda imamının mesbûku yerine geçirmesi uygun ise de hilâfsız olarak ona iktidâ caiz değildir.
İftitâh tekbiri mesbûkun tahrîmesini sona erdirir, [154] Yâni eğer mesbûk muktedî, namazı yeniden kılmaya niyet ederek tekbir alıp ve namazı kesse mesbûk muktedî yeniden başlayıcı ve kesici olur. Tek başına kılan bunun aksinedir.
İmâmın sehvi ile (mesbûkun) kendisine sehv secdesi lâzım gelir. Yâni geçen namazı kazaya kâim olduğunda imamına iki secde-i sehv lâzım gelse İmâmla secde-i sehve dönmesi lâzım gelir. Eğer dönmezse namazının sonunda sehv secdesi etmesi lâzımdır. Tek başına kılan bunun aksinedir. Başkasının sehvi ile kendisine secde lâzım gelmez. Her ne kadar mesbûk namaza dahil olmazdan evvel İmâmın sehvinde hâzır değilse de ona secde-i sehv lâzım gelir.
Mesbûk muktedî, teşrik tekbirlerini okur. Tek başına kılan bunun aksinedir. Çünkü İmâni A'zam' (Rh.A.) a göre, münferide teşrik tekbiri vâcib değildir.
Lâhik için infirâd ve iktidâ ciheti yoktur. Bilâkis lâhik sanki imâmın ardında gibidir. Hattâ müsâfir olsa, ikâmete niyetle farzı değişmiş olmaz.
Lâhik, kaza ettiği namazda kıraat yapma2. Yine lâhik, şayet kaza ettiği namazda yanılsa, sehv secdesi yapmaz. İmâmın unutarak terk ettiği rüknü yerine getirmez. Lâhikm kadınla bir hizada kaza ettiği namazı fâsid olur. Yine lâhikın,^ imamından kıblenin hatâsını öğrenmesi ile namazı fâsid olur. Bu zikredilenlerin hepsi muktedî ahkâmındandir.
Mesbûk, kıraat hakkında namazının evvelini kaza eder ve teşehhüd hakkında sonunu kaza eder. Hattâ eğer mesbûk, imâm ile beraber Akşam Namazından bir rek'ata yetişse, imâm selâm verdikten sonra iki rek'atı kaza eder ve iki rek'atm arasını bir oturuşla ayırır. Çünkü mesbûk, bir rek'atı kaza etse, sanki o teşehhüde nazarla iki rek'atı kılmış gibi olur. ' ,
Mesbûk, o iki rek'attan her birinde (Fatiha) yi ve (sûre) yi okur. Çünkü o, mesbûkun kaza ettiği namazın evveli gibi olmuştur. Eğer mesbûk, iki rek'atın birinde kıraati terk etse namazı fâsid olur.
Eğer mesbûk dört rek'atlı namazdan bir rek'ata yetişse, diğer rek'-atı kılar, (Fatiha) yi ve (sûre) yi okur ve (teşehhüd) eder. Çünkü mesbûk sanki, (teşehhüde) nazarla iki rek'at kılmış gibidir. Ondan sonra mesbûk diğer rek'atı kılar, (Fatiha) yi ve (sûre) yi okur. Zira mesbûk, kıraate nazarla namazının evvelini kaza etmiştir. Üçüncü rek'atta (teşehhüd) yapmaz. Çünkü kaza ettiği, (teşehhüde) nazarla namazın sonudur. Mesbûk, üçüncü rek'atte okumak ile okumamak arasında muhayyer bırakılmıştır. Efdal olan üçüncüde de okumaktır. [155]
Namazda Hades Babı
Bir imâmın namazında, bina için manî olmayan bir hades arız olsa, imâm yerine başkasını geçirir (istihlâf eder).
Zira her ne kadar, hadesin zuhur bulması, selâmdan önce ve te-şehhüdden sonra da olsa - Burada «Bina için manî olmayan» kaydı şarttır. Çünkü mutlak hades, çoğu nüshalarda olduğu gibi sahîh değildir. Nitekim bu husus yakında açıklanacaktır. - Bu takdirde, o imâmın namazı tamam olmaz. Ma'lûmdur ki: «Hurûc bisun'ihî» (namazdan kendi fiili ile çıkmak), İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre farzdır. Halbuki burada hurûc bi sun'ihî mevcut değildir. İmâm, yerine birini geçirir (istihlâf eder). O abdesti bozulan imâmın, yerine birini geçirmesi caizdir. Çünkü imâmın yeri imâmsız kalsa, muktedînin namazı fâsid olur. Hattâ eğer imâmın abdesti bozulup birini öne geçirmeden mescidden dışarı çıksa, cemâatin namazı fâsid olur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Yerine başkasını geçirmenin (istihlâfın) şekli şudur: İmâmın abdesti bozulunca, burnu kanadı sanılsın diye, elini burnu üzerine koyarak ve kamburlaşarak geri çekilir. Böylece imâmdan sûi zanlar kalkar.
İmâm, kendisini takib eden safdan işaretle bir kimseyi öne geçirir.
Eğer konuşursa, cemaatin namazı bozulur. Sahrada safları geçmediği müddetçe, imâm yerine başkasını geçirebilir. Şayet mescidde olursa, mescidden çıkmadığı müddetçe, yerine başkasını geçirebilir. Eğer imâmın abdesti bozulup yerine başkasını geçirmese, hattâ bu haddi geçse, cemâatin namazı bâtıl olur. İmâmın namazının bâtıl olmasında iki rivayet vardır.
Nitekim şayet imâm kırâattan hasr olsa, yâni, namaz caiz alacak kadar okumadan tutulsa, şüphesiz o, bu takdirde tmâm A'zam' (Rh.A.) a g-Öre - yerine başkasını geçirir, tmâmeyn bunun aksi görüştedir. Eğer imâm, namaz caiz olacak kadar okusa, hades vukuunda, yerine başkasını geçirmeye hacet olmadığı için, hilâfsız, istihlâf (yerine geçirme) caiz olmaz. (Yerine başkasını geçiren) imâm abdest alır ve geçen namaz üzerine geri kalanı bina eder. Namazını abdest aldığı yerde tamâm eder veya ilk yerine döner. Eğer yerine geçirdiği imâmı namazdan çıktıysa, münferid gibidir.
İmâm, söylendiği gibi, abdest aldığı yerde namazı tamamlamakla, ilk yerine geri dönmek arasında muhayyerdir. Muhayyerliğin sebebi şudur : Birincide yâni namazı abdest yerinde tamamlamakta az yürümek vardır. İkincide yâni ilk yerine dönmekde, bir tek yerde namazı edâ vardır.
Eğer imâmın, yerine geçirdiği imâmı namazdan çıkmamış ise, kesinlikle yerine döner. Nitekim, abdesti bozulduğu zaman muktedî de imâm gibidir. Efdal olan, hilaf şüphesinden kurtulmak ve halelsiz edâ gerçekleşmesi için münferidin ve imâmı namazdan çıkan muktedînin namazı yeniden kılmasıdır.
İmâm ile muktedî, cemâat fazileti kazanmak için bina ederler. Eğer abdesti bozulan imâm, bir mesbûku yerine geçirse, tahrîmede ortaklık bulunduğu için, caiz olur. İmâm için evlâ olan yerine müdriki geçirmektir. Çünkü müdrik imâmın namazını tamamlamaya daha kadirdir. Bu mesbûk için uygun olan, teslimden aczi sebebiyle öne geçmemesidir.
Eğer mesbûk öne geçerse - imâmın yerine kâim olduğu ve onun kendisine ulaşması için başlaması sebebiyle - önce o imâmın namazını tamamlar.
Mesbûk namazın sonunda selâma ulaşınca, cemâate selâm vermek için bir müdriki öne geçirir.
Mesbûk, teşehhüd miktarı oturmak suretiyle imâmın namazını tamamladığı zaman, kahkaha, dünyâ kelâmı ve bunlar gibi namaza aykırı şeyler o mesbûk un namazına zarar verir.
İlk imâmın namazına da zarar verir. Çünkü o aykırı şey, ilk imâm ile mesbûkun namazları esnasında meydana gelmiştir. Ancak, eğer namaza aykırı iş,- ilk imâmın abdest alıp yerine geçirdiği halifesine - onun abdestini bir şey bozmamış şekilde - yetişmekle namazı bitirmesi sırasında olsa, halîfesi ardında namazı tamâm etmekle, münâfî (namaza aykırı şey) cemâate zarar vermez. Çünkü onların namazı tamâm olmuştur.
Eğer birinci imâmın abdestini bir şey bozmazsa ve teşehhüd miktân [156] oturup, kahkaha ile gülerse veya kasden abdestini bozarsa, namaz arasında münâfî bulunduğu için mesbükun namazı bozulur.
Eğer dünyâ kelâmı söylerse veya mescidden çıkarsa, mcsbûkun namazı bozulmaz. Çünkü kahkaha, imâmın namazına tesadüf eden cüz'-ü (kısmı) bozar. Şu halde muktedînin namazında mislini ifsâd eder. Ancak, imâm bina etmeye nıuhtâc olmaz, ve mesbûk bina etmeye muh-tâc olur. Fâsid üzerine bina olunan ise fâsiddir. Fakat kelâm bunun hilafıdır. Zira kelâm, selâm manasınadır. Çünkü kelâm ondandır (mütemmimdir), münâfî değildir. Bundan dolayı bununla namazın şartı yok olmaz. O şart da temizliktir. Şayet kelâm (yâni konuşmak), namazdan bir cüz'e tesadüf ederse, o cüz'ü ifsâd etmez. Öyleyse kelâm, mesbûk hakkında tesir etmez. Fakat şart; namaz anında keser, zamanın gayrinde kesmez. Kelâm, selâm manasınadır. Şu bakımdan ki, şüphesiz kelâm, namazın şartını bâtıl etmez. O şart da temizliktir. Kahkaha ve kasden hades bunun hilafıdır. Mescidden çıkmak da kelâm gibidir. Çünkü mescidden çıkmak namazı kesicidir, bozucu değildir.
Binanın mânü; kasden hadesdir, delirmedir ve bayılmadır. Namazda abdesti bozmayan bir uyku ile uyuyup ihtilâm olmaktır. Veya hatıra getirme ve şehvetle dokunma gibi, ihtilâmın gayrı ile meni gel-mekdir. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.
Yine, kahkaha ve dirhem miktarını geçen çok idrar, baş yarığından kanın akması ve istincâ yerinde avretin görünmesi, bunlar da bi-nâyı meneder. Ancak, eğer musallî -mecbur kalırsa, menetmez. İstincâda kadının avret yerinin görünmesi de, binayı meneder. Ancak eğer mecbur kalırsa, binayı menetmez.
Abdest almaya giderken ve gelirken okumak da binayı meneder. Bir kavle göre; «Giderken okursa namaz bozulur, gelirken bozulmaz» Diğer bir kavle göre; «Gelirken okursa bozulur, giderken okursa bozulmaz.» Sahih olan ikisinde de bozulmasıdır. Çünkü giderken (birincide) hades-le beraber bir rükn edâ etmiş ve gelirken (ikincide) de bir rükn edâ etmiştir. Esah kavide, teşbih ve tehlil [157] kıraatin aksidir. Zira teşbih ve tehlilde rüknü edâ yoktur. Bu, ammden (kasden) hades yahut kıraat üzerine matuftur.
fşâretle su istemek de binayı meneder. [158] Birbirine vermek (teati) ile suyu satın almak da binayı meneder. (Teâtî) sözcüğü ile musannifin kaydlamasına sebeb; suyu, açıkça icâb ve kabul [159] ile satın alsa, namazın bozulduğunun besbelli olmasıdır.
Hadesin vukuundan sonra, bir rükn edâ edecek kadar oyalanmak-da binayı meneder. Ancak, eğer hades ile beraber oyalanmak, uyurken olursa, binayı menetmez. Yâni hades, abdesti bozulanın uykusu hâlinde olursa menetmez. Çünkü uyku hâlinde olan hades ve oyalanma binayı menetmez.
Mescidden çıkmak ve mescidin gayrı, sahra gibi yerde, safları geçmek ve hades vâki oldu sanıp sonra temiz olduğu ortaya çıktıkdan sonra mescidden çıkmak da binayı meneder. Eğer teşehhüdden sonra kas-den namaza aykırı bir iş yaparsa, kendi sun'iyle çıkmak bulunduğu için, namaz tamâm olur.
Eğer namaza münafî (aykırı şey), teşehhüdden sonra, muhdisin irâdesi olmaksızın bulunca, münâfî, namaz tamâm olmazdan Önce bulunduğu için, namaz bâtıl olur. İmâmeyn, bunun aksi görüştedir.
Teyemmümdü olan kimsenin, namazda, suyu kullanmaya kudretinin olmasıyla namaz bâtıl olur. Teyemmümlüye iktidâ eden abdestlinin de, suyu görmesiyle namazı bozulur. Kenz Sahibi: Teyemmümlü suyu görse, namazı bâtıl olur, demiştir. Zeylaî (Rh.A.) demiştir ki : Görmek-den maksat, onu kullanmaya kadir olmaktır. Hattâ, eğer teyemmümlü suyu görüp, onu kullanmaya kadir olmazsa, namazı bâtıl olmaz; eğer suyu görmeden onu kullanmaya kadir olursa, teyemmümlünün namazı bozulur. Şu halde işin, esası, kudrete göre olup, başka şeye göre değildir. Kenz Sahibinin Namazın bozulmasını, teyemmümlünün suyu görmesine bağlamasının, bir fâidesi (mânâsı) yoktur.
Eğer bir abdestli, bir teyemmümlünün ardında namaz kılarken suyu görse, onun namazı bozulur. Çünkü bilir ki, imâma bunu haber vermesiyle, imâm suyu kullanmaya kadir olur. İmâmın ise, suya kudreti olmadığı için namazı tamdır. Bundan dolayı ben Kenz Sahibinin ibaresini görülen sekile çevirdim. [160]
Mestine mesh eden kimsenin mesti geniş olmak sebebiyle uğraş-maksızın kolaylıkla çıkarsa, namazı bâtıl olur. Eğer mestin çıkması güçlükle olursa, namazı tamâm olur. Kendi sun'iyle çıkmak bulunduğu için namazı bâtıl olmaz. Mestine mesh eden kimsenin, meshinin müddeti (te-şehhüdden sonra) geçmesiyle, eğer suyu bulursa, namazı bâtıl olur. Bir kavle göre; Meshin müddetinin geçmesi mutlaktır. Gerek suyu bulsun ve gerekse bulmasın namazı bâtıl olur.
Ümmînin namazda âyet Öğrenmesi [161] veya ümmî; [162] âyet öğrenmeğe uğraşmaksınız başkasından işittiği âyeti ezberlemesiyle namazı bâtıl olur. Eğer öğrenmeye çalışırsa, kendi sun'iyle çıkmak bulunduğu için, namazı bâtıl olmayıp tamâm olur. Meşhur metinlerde [163], âyet lafzı yerine sûre denilmiştir. Sûre lafzı ancak tmâmeyn'in sözüne göre doğru olur.
Çıplak olan musallînin, namaz caiz olacak kadar bir libâs bul-masıyle namazı bâtıl olur.
Namazı imâ ile kılan kimsenin, namazın rükünlerini edaya kadir olmasıyle namazı bâtıt olur. Çünkü onun namazının sonu kuvvetlidir. Şu halde kuvvetliyi zayıf üzerine bina etmek caiz olmaz.
Tertib sahibi olan kimsenin, vaktini geçirdiği namazı hatırlamasıyle namazı bâtıl olur. Eğer vakti geçen namaz, imâm için olursa, muk-tedînin o namazı hatırlanıasıyle yalnız muktedînin namazı bâtıl olur. Zeylaî (Rh.A.) böyle demiştir.
Okumaya kadir olan kimsenin, ümmîyi öne geçirmesiyle namazı bâtıl olur.
Sabah Namazında güneşin doğmasıyle, Cuma Namazında İkindi vaktinin girmesiyle, namaz içinde özürlünün özrünün yok olmasıyle, yaranın iyileşip sargısı düşmesiyle, pislikle namaz kılan kimsenin pisliği gideren şeyi teşehhüd miktarı oturduktan sonra bulmasıyle, kaza kılan kimsenin üzerine mekruh vaktin girmesiyle ve cariyenin örtüsüz namaz kılarken azâd edildiğinde avretini Örtmemesiyle, meydana gelen durumlar - İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre - Musallînin irâdesi olmaksızın namazı bozucudurlar. İmâmeyn ayrı görüştedir. Bu, kendi isteği ile çıkmak (hurûc bisun'ihî), İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, farz olup, İmâmeyn'e göre, farz değildir. Nitekim daha önce geçti.
Bir kimseye rükû da veya sücûdda hades vâki olsa veyahut sehv secdesini hatırlayıp secde etse, yeniden abdest aldığında, hadesin vâki olduğu rükû veya sücûdu kesinlikle iade etmesi gerekir. Çünkü rüknü tamamlamak ancak intikâl ile olur. İntikâl ise hadesle beraber gerçekleşmiş olmaz. Öyleyse iade lâzımdır. Eğer, rükûunda veya sücûdun-da abdesti bozulan kimse, imâm ise başkasını yerine geçirir. Öne geçirilen kimse; (O namazda) devamlı bulunmasıyle (namazı) tamamlama mümkün olduğu için, rükû veya sücûdda imâm olur. Eğer rükûunda veya sücûdunda, birinci rek'atta bir secde terkettiğini hatırlasa, o secdeyi kaza eder. Rükûyu veya sücûdu iade etmek onun üzerine vâcib olmaz. Fakat, imkân ölçüsünde namaz düzenli olsun diye iade ederse mendûbdur.
Bir kimse bîr kimseye namazda uysa, İmânı olanın abdesti bozulduğunda, eğer uyan erkek ise, o niyetsiz imânıdır. Yâni o, birinci imâmın hilâfeti ile ta'yin edilmiştir. Her ne kadar, imâm o muktedîyi kendi yerine geçirmeye niyet etmedi ise de, burada namazı korumak olduğu için sahilidir. Nitekim babın başlangıcında geçmiş idi. İmâmın ta'yin edilmesi muktedi kalabalığında izdihamı önlemek içindir. Burada ise izdiham yoktur. Bu durumda ilk imâm, namazını ikinci imâma uyarak tamâm eder. Nitekim kesin olarak kendi yerine geçirdiği zamanda tamamladığı gibi.
Eğer o muktedî erkek değil de, çocuk Veya kadın ise veyahut hünsâ ise, bir rivayette; imamet için uygun olmayan kimseyi kendi yerine geçirdiği için, o birinci imâmın namazı fâsid olur. Bir kavle göre : «Bozulmaz.» Çünkü onda, kasdî olarak yerine geçirmek yoktur. Yine böylece, şayet o tek muktedî, ümmî olursa veya farz kılan ardında nafile kılan ise veyahut kaza namazında müsâiir ardında mukîm ise, hüküm zik-redildiği gibidir.
Namaz kılan kimsenin burnu kanasa, kan kesil inceye kadar bekleyip, ondan sonra abdest alıp devam eder. Ona namazı yeniden kılması gerekmjez. [164]
Namazı Bozan Ve Namazda Mekruh Olan Şeyler Babı
Namazı Bozan Şeyler :
Namaz içinde, kasden selâm vermek namazı bozar. Musannifin kas-den (amden) kaydına sebeb şudur: Zira yanlışlıkla selâm vermek bozucu değildir. Çünkü o ezkârdandır. (yâni namazın rükünlerinden değildir.) Şu halde (selâm) kasdî olandan başkasında zikr, ve kasdî olanda da (kelâm) konuşmak sayılır.
Selâma karşılık vermek de namazı bozar. Musannifin bunu kasd ile kayd etmemesine sebeb şudur : Çünkü selâma karşılık vermek rükünlerden değildir. Bilâkis karşılık vermek konuşmak ve hitâblaşmaktır.
Mutlaka konuşmak (kelâm) namazı bozar. Gerek bu kasden olsun ve gerek sehven olsun, gerek az^veya çok olsun müsavidir.
Namaz içinde, bizim sözümüze benzeyen dua da namazı bozar. Mesela: (AHahümme elbisnî sevbe keza) «Ey Allah'ım bana şöyle bir elbise giydir.» demek gibi. Yine meselâ: (Allahümme zevvicnî fülâneten) «Ey Allah'ım beni falan kadın ile evlendir.» demek gibi. t mâ m Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bunlar bozmaz.
Namaz içinde ızdırapla inlemek «âh - vâh etmek» namazı bozar. Kâfî'de, Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan naklen zikredilmiştir ki: «âh» demek namazı bozmaz. Gerek hastalıkdan olsun ve gerek Cennet ve Cehennemi düşünmekten olsun eşittir.
Yine, «oh» demek ağrıdan veya Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan olursa, Kâfi'ye göre, ikisinde de namazı bozar.
Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki : Muhammed bin Seleme' (Rh.A.) ye bundan sorulmuş, ve o, namazı bozmaz, demiştir.
Gıyâsıyye'de zikredildiğine göre : Fukahâ demişler ki; meseleyi buna göre almak, fetva için daha güzeldir. Çünkü bu «oh», hastanın hastalığı şiddetli olduğunda mübtelâ olduğu şeydendir.
«Üf» demek de namazı bozar. Namaz içinde, hastahkdan dolayı veya musibetten dolayı ses ile ağlamak da namazı bozar. Namazda, Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak ise namazı bozmaz. Çünkü «âh ve enîn» ve bunun benzeri şey, şayet Cennet ve Cehennemi hatırlamaktan olursa, adetâ o :
(Allahümrne innî es'elükej cennete ve eûzü bike minennâri) «Ey Allah'ım! Ben Sen'den Cenriet'i isterim ve Cehennem'den Sana sığınırım.»
demiş gibi olur. Böyle demiş olsa namazı bozmaz. Eğer ağrıdan ve musibetten olursa bir nevi o: (Ene musâbün feazzûnî) «Ben musibete mübtelâ oldum, bana teselli ver.» demek olur. Eğer bu şekilde söylerse, namazı bozar. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Yine namaz içinde, Özürsüz 'öksürmek, medfûan ileyh olmayarak yâni mecbur kalmayarak, hattâ sesi güzelleştirmek için, namazı bozar. Eğer öksürmekle (ağızdan) harf çıkarsa, meselâ elifin fethiyle «eh» gibi veya ötresiyle «ün» gibi, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, namazı bozar. Eğer musallînin boğazına tükürük ve balgam toplandığı için mecbur kalırsa, aksırmak gibi, namazı bozmaz. Her ne kadar konuşmak meydana gelirse de, aksırmak namazı kesmez. Çünkü, tab'an mecburî olarak meydana gelir.
Geğirtiye gelince; eğer bununla harfler meydana gelirse - ki bu mecburen değildir - İmâmeyn'c göre, namazı keser. Eğer mecburen olursa kesmez. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Namaz içinde, aksıran kimseye teşmît eylemek de namazı bozar. Teşmît: Sin ile ve şin ile okunur. Esah olan şin iledir. Teşmît ;
(Yerhamükellâh) «Allah sana rahmet eylesin» demektir. Namazı bozmasının sebebi şudur : Çünkü bu insan sö-zündendir. Zira, bununla insanlar arasında hitaplaşmak meydana gelir. Eğer bu aksıran kimse veya işiten kimse
(Elhamdülillah) «Allah'a hamd olsun» dese, namazı bozmaz. Çünkü örfe göre cevâb değildir. Eğer aksıran kimse, kendisi için (Yerhamükellâh) «Allah sana rahmet eylesin» dese, namazı bozmaz. Çünkü (Yerhamunillâh) «Allah bana rahmet eylesin» menzilesi ndendir. Bu bakımdan namazı bozmaz. Zahfriyye'de böyle zikredilmiştir.Namaz içinde, kötü habere cevâb olarak : (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râcifm) «Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve şüphesiz biz O'na dönücüleriz.» demekle namaz bozulur.
Yine musallînin, sevindirici habere : Elhamdülillah) «Allah'a hamd olsun» demekle cevâb vermesi de namazı bozar. Tuhaf habere şaşarak (Sübhânellâh) «Allahı tesbîh ederim» demekle cevap vermek de namazı bozar.
Musallînin;: (Lâ ilahe illallah) «Allah'dan başka ilâh yoktur.» demekle cevâb vermesi de namazı bozar.
Musannif, burada «cevâb» kelimesini zikretmiştir. Çünkü musallî, eğer tahmîd ve benzeri ile cevâb murâd etmeyip kendisinin namazda olduğunu bildirmeyi murâd etse, ittifakla namazı caiz olur.
Cevâbı da tahmîd ve benzeri ile kayd etmiştir; zira, sena olmayan şeyle cevâb, ittifakla bozucudur.
Musallînin namaz içinde Mushaf-i Şerîfden okuması da namazı bozar. Çünkü Mushaf-ı şerîfden okuyan öğrenmek murâd eder. Şu halde bu başkasından Öğrenmeye benzer. '
Namazı kılan kimsenin, imamından başkasına namazda feth eylemcsi [165] de namazı bozar. Çünkü başkasına feth (telkin), öğretme ve öğrenmedir. Şu halde bu, insanların sözündendir. Musannifin, «imânımdan başkasına» sözü, muktedînin muktedî için fethine şâmil olur. Yine musallîden başkasına, yalnız musallîye ve imâmın yahut münferidin, hangi şahıs üzerine olursa olsun, fethine şâmil olur. Bunların hepsi bozucudur. Ancak, eğer musallî bununla feth kasd etmeyip, tilâvet kasd ederse, namazı bozucu olmaz.
Bunun benzeri misâl şudur : Şayet musallîye «malın nedir?» denildiğinde, «atlar, katırlar ve eşekler» dese, eğer bununla cevâb murâd ederse namazı bozulur. Cevâb murâd etmezse bozulmaz. Eğer musallî kendi imamına feth ederse, istihsânen namaz bozulmaz. Bu hususta : »Eğer namaz caiz olacak kadar okumakla feth ederse bozar» da denmiştir. Çünkü bu kadar okumaya zaruret yoktur. Bir kavle göre : «İmâm diğer âyete geçtiği zaman feth ederse, feth edenin namazı bozulur.» Keza imâm, feth edenin sözünü alırsa, imâmın namazı da bozulur. Çünkü bu; na hacet yoktur.
Kırâatta telkin eden (muktedî) e yaraşan, telkin (feth) etmekte acele etmemektir. Çünkü bazan âyet imâmın hatırına gelir. Bu durumda ihtiyâçsız telkin yapılmış olur. İmâma yaraşan feth edenin telkinini kabul etmeyip, farz miktarı okuduğunda, rükû etmektir. Eğer farz miktarı okumaz ise, diğer âyete geçmektir.
Namaz kılan kimsenin, namaz içinde yemesi ve içmesi namazı bozar. Çünkü yemek- ve içmek namaza aykırıdır. Zira kasd ile unutmak arasında fark yoktur. Namaz durumu, bir müzekkire (hatırlatıcı) dir.
Bu zikredilen yeme, musalHnin dişlerinin aralığında yenilir şey olmadiği surettedir. Fakat, eğer dişlerinin aralığında kalmış yenilir şey olur da namaz içinde onu yerse, namazı bozmaz. Nitekim yakında açıklaması gelecektir.
Namaz kılanın pislik üzerine secde etmesi namazı bozar. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edildiğine göre; bu, secdeyi bozar, namazı bozmaz. Hattâ o secdeyi temiz bir yerde tekrar yapsa sahîholur. Çünkü o secdeyi pislik üzerine yapması, yok yerindedir. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) in bu hususta delili şudur : Şüphesiz namaz, bölünme kabul etmez. Eğer bazısı fâsid olursa, tamâmı fâsid olur.
Elleri ve dizleri pislik üzerine koymak secde gibi değildir. Zira bununla namaz caiz olur. Çünkü elleri ve dizleri pislik üzerine koymak, aslen koyulmasını terk etmek gibidir, bunları yere koymamak ancak namazın cevazını menetmez. Musallînin yüzü bunun aksinedir. Çünkü yüzü yere koymayı terk etmek namazın cevazını meneder.
Musallînin avret yerinin açılması veya pislikle beraber bir rükn edâ etmesi veyahut bir rüknün edası mümkün olacak kadar oyalanması da namazı bozar. Eğer musallînin namazda avret yeri açılmış olsa, musallî o açılan avreti, beklemeksizin örter ise, icmâen namazı caiz olur. Çünkü az bir zamanda çok açılma, çok zamanda az açılma gibidir. Bu, namaza mâni değildir. Bu da onun gibidir. Eğer açılmayla bir rüknü edâ etse veya rüknü edâ mümkün olacak kadar oyalansa namazı bozulur. .
Yine eğer musallî, pis yer üzerinde ayakta dursa veya dirhemden fazla bir necaset elbisesine isabet etse ya da izdihamdan dolayı kadınlar safında bulunsa ve bir rüknü edâ^etse veya bir rüknü edâ edecek kadar oyalansa, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, namazı bozulur. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, bozulmaz! Yâni avretin açılması ve pisliğin bulaşması, rüknü edâ etmedikçe, namazı oyalanmakla bozmaz. Yâni rüknü edanın miktarına itibâr edilmez. Bilâkis edasının hakikatine itibâr edilir.
İmâmın, mescidin dışındaki bir muktedîyi yerine geçirmesi namazı bozar. Yâni şayet mescid cemâat ile dolup, saflar mescidin dışına tassa, imâma hades vâki olduğunda mescidden çıkıp mescidin dışından imâma uymuş olan bir adamı yerine geçirse, hepsinin namazı bozulur. Yukarıda geçen sebebden dolayı, imâmın yerinin imâmdan boş kalması namazı ifsâd eder. Lâkin, imâm mescidde oldukça o, yerini boş bırakmamış gibidir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, namaz bozulmaz. Çünkü safların yerleri için mescid hükmü vardır. Nitekim sahrada olduğu gibi. [166]
Yine imâmın ardında kadınlar varsa, kadını yerine geçirmekle namazı bozulur. Yâni imâmın ardında erkekler ve kadınlar olsa, imâma hades vâki olup yerine bir kadını geçirmekle imâmın ve cemâatin namazı bozulur. Çünkü imâm kendisine halîfe (vekil) olması uygun olmayan kimseyi yerine geçirmiştir. İmâmın namazının bozulması sebebiyle cemâatin de namazı bozulur.
Amel-i kesîrin [167] hepsi de namazı bozar. Amel-i kesîrin izahında ihtilâf edilmiştir. Ekseri Ulemâya göre, amel-i kesir : Birisi baktığında şüphesiz bu işi yapanı musallî değildir, sanır. Bir kavle göre; amel-i kesir : «Musallînin çok addettiği (veya çok gördüğü) ameldir.» İmâm Serahsî (Rh.A.) demiştir ki : Bu son görüş İmâm A'zam' (Rh.A.) in mezhebine daha yakındır. Çünkü onun görüşü, mübtelânın kendi görüşüne bırakmaktır. Diğer bir kavle göre; «Amel-i kesir; iki ele muh-tâc olan ameldir.»
Musailîniıı, yazılmış şeye bakması ve onu anlaması [168] amel-ı kesîr değildir. Gerek o yazılı şey, Kur'ân olsun ve gerekse Kur'ân'dan başka şey olsun, namaz kılan kimsenin ona bakması ve onun mânâsını anlaması, namazı bozmaz.
Namaz kılan kimsenin, dişlerinin aralığında kalan şeyi yemesi de namazı bozmaz. Çünkü o dişin aralığında olan yemek, tükürüğe tâbi olduğu için, oruç dahî onun yenmesi ile bozulmaz. Bir kavle göre; «Diş aralığında olan şey, eğer nohuddan, az bir şey olursa bozmaz, fazla olursa bozar.» Nihâyc'dc böyle zikredilmiştir.
Sahrada namaz kılan timsalimin secde yerinden bir kimsenin gelip geçmesi de mu şali inin namazını bozmaz. Fııkahâ bu mevzuda söz edip demişlerdir ki:
Oradan geçmek mekruh olur. Esah kavle göre muteber olan; mu-salimin sahrada namazının yeridir. Namas yeri, ayağından secde yerine varıncaya kadardır. Şu halde, oradan bir kimse geçse, her ne kadar geçen kimse günahkâr olursa da, musallinin namazı bozulmaz.
Eğer birinin geçeceğini zannederse, mu sal 1 i sahrada önüne bir süt-re diker. [169] Şayet sütre bulunmazsa, geçen kimseyi işaretle veya «Süb-hânallah» demekle defeder. [170] «Eğer sütre bulunmazsa» sözü, «defeder» sözüne bağlıdır. Fakat amel-i- kesirden sakınarak, işaret ve teşbihin ikisiyle defetmez. Veya sütre ile musallinin arasından geçse de, rmısaiîînin namazını bozmaz.
Cemâat için imâmın sütrcsî (diktiği) yeter. Küçük mescidde geçip giden kimse ile, önünden geçtiği musallî arasında sütre yoksa, o geçen kimse mutlaka günahkâr olur. Geçip giden kimse ile musallînin arası iki saf miktarı olsun veya dalia fazla olsun müsavidir. Büyük mes-cid, bir kavle göre; «Küçük mescid gibidir.» diğer bir kavle göre de; «Sahra gibidir.» [171]
Namazda Mekruh Olan Şeyler :
Musannif, namazı bozan ve bozmayan şeylerin açıklamasını bitirince, namazda mekruh olanı ve olmayanı açıklamaya başlayıp, musal-lînin namaz içinde esnemesi mekruhtur [172] demiştir. Çünkü esnemek, gevşeklik ve dolgunluk (mide) dan ileri gelen bir haldir. Şu halde, esnemek gâlib olursa, musallî gücü yettiği kadar ağzını yumsun. Eğer daha çok gâlib olursa, elini veya yen'ini ağzına koysun. [173]
Namaz kılan kimsenin gerinmesi de mekruhtur. Çünkü gerinmek tembelliktendir. Namaz kılanın, iki gözlerini yumması yasaklanmış şeylerden olduğu için, mekruhtur. [174]
Secde etmek istediği zaman önünden libâsını yukarı kaldırması da mekruhtur. [175] Çünkü bu zorbalık çeşididir. Musallînin libâsını sarkıtması da mekruhtur. [176] Bu sarkıtma, libâsını başı ve iki omuzu üzerine koyup uçlarım yanlarına salıvermektir. Çünkü bunda ehl-i kitaba benzemek vardır.
Musallînin libasıyle ve bedeniyle oynaması da mekruhtur. [177] Çünkü bunlar namazın dışındaki yasaklardandır. (Namaz içinde mekruh olması ise daha uygundur.)
Saçını toplayıp bağlamak yasaklardan olduğu için. mekruhtur. Bu saçı toplayıp Çağlama keyfiyeti; saçını başının ortasına bir ip ile veya zamk (biryantin) ile, birbirine yapışması ve toplanması için bağlamaktır.
Namaz kılanın parmaklarını çıtlatması da yasaklanan şeylerden olduğu için mekruhtur.
Hacet yok iken, boynunu Kıbleden kayacak kadar döndürmekle etrafına bakmak, yasaklardan olduğu için mekruhtur. Musallî gözünün ucu ile sağma ve soluna hacet için veya hacet olmaksızın, boynunu döndürmeden baksa, namazı mekruh olmaz. Eğer göğsünü kıbleden çevirirse, namazı bozulur.
Namaz kılanın gözünü semâya dikmesi de mekruhtur. Yüzünü çevirmek gibi yasaklardandır. Musallînin «ik'â» i yasaklardan olduğu için mekruhtur. [178]
İk'â : İki oturağı üzere oturup ve dizlerini dikip iki ellerini yer üzerine koymaktır. Çünkü bu ik'â, köpeğin oturmasına benzer.
JVIusallînin iki kolunu yere döşemesi mekruhtur. [179] Bu, ik'â gibi yasaklanmış şeylerdendir.
Musallînin Özürsüz, bağdaş kurup oturması da mekruhtur. [180]Çünkü özürsüz bağdaş kurup oturmakda, kuûd ve teşehhüdün sünnetlerini terk vardır. Eğer özürlü olursa mekruh olmaz.
Musallînin iki elini boş böğrü üzerine koyması da yasaklardan olduğu için mekruhtur. [181]
Sücûd mümkün olması için Musallînin önündeki çakıl taşlarını atması da mekruhtur. Ancak bir kere atması mekruh değildir. Tekrarının yasaklardan olması Resûlüllah' (S.A.V.) in şu kavli sebebiyledir; «Yâ Ebâ Zerrî Bir kere ya da terket..»
Yine musallînin, âyetleri ve teşbihi eliyle sayması da mekruhtur. Bu, çakıl taşlarını atmak gibi, yasaklardandır. Bunda îmâmeyn'in ayrı görüşü vardır ki kalble saymak ve namazın dışında elle saymak mekruh olmaz.
İmânını, mıhrâbda veya mihraptaki yüksekçe yerde veyahut yer üzerinde yalnız kâihı olması (kılması) mekruhtur. [182]
İmâmın yalnız kâim olmasının üç şekli vardır. Şöyle kî: İmâmın mıhrâbda yalnız kılması «kıyamı» mekruhtur. Çünkü bu ehl-i kitaba benzemek olur. Fakat mihrabın dışında kıyamı ve sücûdu, kerâhiyetin sebebi bulunmadığı için, mekruh değildir.
Yine mihraptaki yüksekçe yerde üzerinde imâmın yalnız kâim olup cemâatin yer üzerinde olması, bu yasak edildiği ve (ehl-i kitâb'a) benzeme bulunduğu için mekruhtur.
Yine esah kavle göre, Cemâat mihraptaki yüksekçe yerde olup İmâm yer üzerinde olmak da mekruhtur. Çünkü bu, iki ayrı yere benzer. İmdi bunda ehl-i kitaba benzeme ve imâmı küçültme vardır. Yükseklik boy yönünden takdir edilmiştir. Boydan alçak olursa, mahzur yoktur. Bunu Tahâvî (Rh.A.) zikretmiş ve bu Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan da rivayet edilmiştir. Bir kavle göre; «Yükseklik zira' miktarıdır.» İtimâd bunun üzerinedir. (Mesned olarak bu kabul edilmiştir.) Eğer yerde, imâm ile beraber bir miktar cemâat olursa, sahih kavilde, keraheti gerektiren mânâ ortadan kalktığı için, mekruh olmaz. [183]
Arasında boşluk olan sattın arkasında kâim olmak da, nehyedildiği için mekruhtur. [184]
Musallînin, üzerinde resimler bulunan libâsı giymesi mekruhtur.
[185]Çünkü o kimse put taşıyana benzer.
Musallînin önünde tandır veya ateş yanmış ocak olması, Mecûsî-lerin ibâdetine benzediği için mekruhtur. Çünkü onlar ateşe ibâdet ederler.
Ya da musallînin, başı ucunda, arkasında veya hizasında veyahut önünde resim (suret) olması, mekruhtur. [186] Çünkü Cebrail Aleyhis-selâm: .
«Biz içinde köpek veya resim olan eve girmeyiz.» [187]buyurmuştur.
Kerahet yönünden en şiddetlisi, resmin musallînin Önünde olmasıdır. Ondan sonra başı ucunda (üstünde) olması, ondan sonra sağ tarafında, sonra sol tarafında, sonra arkasında olmasıdır. [188]
Gâye'de zikredilmiştir ki; eğer resim (timsâl) sırtın gerisinde olursa mekruh olmaz. Çünkü bu, ona ibâdete benzemez. Câmiu's-Sağîr'de, keraheti mutlak bir şekilde zikredilmiştir.
Ancak, eğer resim (suret) küçük olursa veya başı kesilmiş olursa [189] veya ruh sahibi olmayanın resmi olursa? bu takdirde ona ibâdet edilmeyeceği için mekruh da olmaz.
Musallînin, başı açık olduğu halde kıldığı namazı, kayıtsızlık edip aldırış etmediği için, mekruhtur. Allah1 (C.C.) a karşı alçalmak (tezel-îül) için olursa, mekruh olmaz.
Musallînin, idrarını ve büyük abdestini veya yelini sıkışıp tuttuğu halde kıldığı namaz mekruh olur. [190] (Musallînin, idrar, büyük abdest ve yeli sıkışıp tutmakla namazın mekruh olması mizacında illet olup zaruret hasebiyle olursacür. Yoksa eğer kasden olursa, açıklamaya gerek yoktur.)
Mu sallı" rıin, eski libâs ile kıldığı namazı mekruhtur. [191]
Eski libâs (giyecek) : Evinde giyip onunla büyüklerin huzuruna gitmediği Ubâsdir.
Musallînin, alnını topraktan silmesi, yasaklandığı için mekruhtur. Namaz içinde, yılanı ve akrebi öldürmesi mekruh değildir. Çünkü Ebû Hüreyre (R.A.), ResûKillah' (S.A.V.) in, namazda esvedeyn'in (yâni yılan ve akrebin) öldürülmesini emrettiğini, rivayet etmiştir. Bundan sonra denilmiştir ki: Eğer onların öldürülmesi, vurmak gibi az bir fiil İle olursa, namaz mekruh olmaz. Fakat, eğer fazla uğraşmaya ve yürümeye ihtiyacı olursa, namaz bozulur. Mebsût'ta zikredilmiştir ki: Bunda tafsilât yoktur, çünkü bu, hadcsde yürümek ve kuyudan su çekmek gibi ruhsattır.
Musallînin, oturup konuşan k'imsenin sırtına karşı kıldığı namazı mekruh olmaz. [192] Bir kavle göre;. «mekruh olur.» Sahîh kavi, bizim zikrettiğimizdir. Çünkü rivayet edilmiştir ki: Resûlullah (S.A.V.), sahrada namaz kılmak istediği zaman, İkrime' (R.A.) ye önüne oturmasını emredip namazı kılardı.
Duvarda asılmış Mushaf'a ve kılıca karşı kılınan namaz mekruh olmaz. Çünkü onlara ibâdet edilmez. Kerahet ise, ibâdet itibariyledir. Velev ki bazıları «mekruh» demiş olsunlar.
Musallînin, lambaya karşı kıldığı namaz da mekruh olmaz. Çünkü Mecûsîler aleve ibâdet etmezler. Bilâkis yanmış köze ibâdet ederler.
Resimleri olan yaygı üzerinde kılman namaz, eğer o resimler mu-salimin oturduğu ve ayak bastığı yerde olup üzerlerine secde edilmezse mekruh olmaz. Çünkü onun üzerinde namazı kılmak, surete ihanet ve tahkirdir. Ta'zîm değildir. Şüphesiz, o resimler üzerine secde etmek puta tapanlara benzemektir. Keza (yine) buradaki «keza» lafzı, Kenz'in ibaresinde olan «fasl» gibidir. İki sözün arasında faslın sebebi şudur : Şüphesiz ikinci söz namazla ilgili değildir. Ancak kerahet münâsebeti iledir.
Mescidin üzerinde; cima* etmek, küçük ve büyük abdest yapmak mekruhtur. Çünkü bu işler mescide saygıya aykırıdır. Zira mescidin üstü (sathı) mescid hükmündedir. Hattâ eğer bir kimse imâma uyarak mescidin sathı üzerinde dursa, onun iktidâsı sahih olur.
Mu'tekif [193], mescidin sathı üzerine çıksa, i'tikâfı bozulma;,.
Hayızlı ve cünubun, mescidin sathı üzerinde durmaları helâl olmaz.
Hayızh ve cünubun, içinde mescid olan evin üzerinde durmaları caizdir. Bununla murâd, namaz için ayrılmış ve mihrabı olduğu için mescid denen yerdir. Fakat o aslında mescid değildir. Hattâ satılması caizdir. Onun için mescid hürmeti -yoktur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Mescidin kapısını kapamak mekruhtur. Çünkü mescid Müslümanların namaz yeridir. Onlardan menetmek doğru olmaz. Fukahâ demişlerdir ki: Bu mesele Selef / (Ashâb (R.A.) ve tabiîn (R.A.) / zamanındı idi. Bizim zamanımızda mescidin kapısını, vakitlerin dışında kapamanın mahzuru yoktur. Çünkü mescidin eşyası için emniyet yoktur.
Mescidi kireç veya sâc ile tezyin etmek mekruh değildir. Sâc [194], kıymetli bir ağaçtır. Hindistan'dan getirilir.
Mescidi yaptıran kimsenin, kendi malından altın ile mescidi süs iemesi mekruh olmaz. Yâni mescidi bina eden kimsenin malıyla mekruh olmaz. Fakat mütevelli, vakf malından mescidi altın ile süs-lerse, süslediği şeyin kıymetini öder.
Musallî, Fâtiha'dan sonra sûrenin ortasından okusa, mekruh olmaz. Bir kavle göre; «Mekruh olur.» Bir sûrenin sonunu iki rek'atta okumak mekrûhdur. Yine böylece bir sûrenin sonunu bir rek'atta veya iki sûrenin sonunu iki rek'atta okusa mekruh olur. «İkisinde de mekruh olmaz» diyenler de vardır. Bir rek'atta bir kaç sûreyi birden okumak mekruh değildir. Mamafih «mekruhtur» diyenler de vardır. Bir sûreyi iki rek'atta tekrar etmek mekruhtur. Ancak nafile namazda mekruh olmaz. Uygun olan iki rek'atın arasını, bir sûre ile veya iki sûre ile ayırmamaktır. Ancak bir kaç sûre ile ayırılır. El-Kunye'de böyle zikredilmiştir.
Birinci rek'atta Musallî Muavvizeteyn'i okumuş olsa, bazı âlimlere göre; îkirici rek'atta Fatiha ile Bakara sûresinden bir kaç âyet okur. Bazı âlimlere göre de; İkinci rek'atta (Kul eûzü bi rabbinnasî) okur. [195] Hâniye'de böyle zikredilmiştir. Birinci rek'atta (Kul eûzü bi rabbinnasi) okunsa, ikincide yine onun okunması gerekir.
Sûrenin bir kısmım her rek'atta okusa, bir kavle göre; «Mekruh olur», diğer bir kavle göre de; «Mekruh olmaz.» Sahih kavi budur.
Bir sûre okuyup ikinci rek'atta o sûrenin üstündeki sûreyi okusa, mekruh olur. [196] Âyet dahî sure gibidir. Mecma'ul-Fetâvâ'da böyle zikredilmiştir.
Musallînin namazda başından sarığı düşse, bir eliyle sarığını kaldırıp giymesi namazı baş açık kılmasından efdaldir. Fakat sarık, sarıldığı gibi düğümlü olduğu halde olup, yalnız bir eliyle kaldırıp giyilmesi mümkün ise, başım Örtmesi evlâdır. Eğer sarığın bağı çözülüp sarmaya muhtâc olursa, namazı baş açık kılması sarığı bağlamasından ve namazı kesmesinden evlâdır. Tatarhâniyye'de böyle zikredilmiştir.
Eğer musallî, namazı, yenleri dirseklerine kadar sıvanmış olduğu halde kılarsa, namazı mekruh olur. Eğer namazı don ve gömlek ile kılsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre yine mekruh olur.
Eğer namaz kılan kimse, uzun bir kumaş parçası veya cübbe giyip ellerini yenlerine sokmadan namazı kılsa, müteahhirûn [197] âlimler bu hususun kerahetinde ihtilâf etmişlerdir. Muhtar olan, mekruh olmamasıdır. Hulâsa'da böyle zikredilmiştir. [198]
Vitr Ve Nafileler Babı
Vitr Namazı, farz-ı amelîdir, farz-ı iti kail İ değildir. İkisi arasındaki fark, daha önce geçmiş idi [199] ki; Vitr Namazı vâcibdir, diye rivayet
edilen şeyden maksâd, farz-ı amelîdir.
Zahîriyye'de; Vitr Namazı amel yönünden farizadır, ilim yönünden değildir, denmiştir. Ulemâ, «vâcibdir» diye zikretmişlerdir. [200] İmâ-meyn'e göre, sünnet-i müekkededir.
Binâenaleyh Vitr namazını inkâr eden kâfir addedilemez. Bu söz onun, farz-ı itikadının dışında oluşuna göre, çıkarılmış bir hükümdür (tefrî'dir).[201]
Vitr Namazı, farz olmak üzere kaza edilir. Bu, onun farz oluşuna istinaden çıkarılmış bir hükümdür. Çünkü, eğer sünnet olsaydı, kaza edilmezdi.
Salât-ı nıektûbedc (Farz namazda), Vitr Namazının hatırlanması, o farz namazı bozar. Eğer sünnet olsaydı, salât-ı mektûbeyi bozmazdı.
Yine ter'tjb sahibi olan kimsenin Vitr Namazında, vakti geçmiş namazı hatırlaması Vitr Namazını bozar. Eğer sünnet olsaydı, bozmazdı.
Yatsı Namazının iadesinde, Vitr Namazı iade edilmez. Eğer sünnet olsaydı, farza uymak suretiyle iade edilirdi.
Vitr Namazı bir selâmla üç rekattır. Çünkü rivayete göre, ResûlüIIah (S.A.V.); Vitri üç rekat kılar, ikide selâm vermezdi. Ancak üç rck'atm sonunda selâm verirdi. Bu hadîs-i şerifi, Hz. Übey (R.A.) ve Sahâbe'den bir topluluk rivayet etmlşlerâlr.
Musallî, Vitr Namazının her rek'atında Fatiha ve bîr sûre okur. Çünkü Resûlullah' (S.A.V.) dan böyle rivayet edilmiştir. Yakında açıklaması gelecektir. Bir de; Vitr Namazının vâcib olması sünnet ile olduğu için, rek'atlarının hepsinde ihtiyaten kıraat vâcib olur,
Musallî, Vitr Namazının üçüncü rek'atında, rükûdan önce iki ellerini kaldırarak tekbir alır ve Kunut duasını rükûdan önce okur. Çünkü rivayet edilmiştir ki : ResûlüIIah (S.A.V.), Vitr Namazını üç rek'at olarak kılıp, birinci rek'alta; «Sebbihi'sme Rabbike'1-a'lâ»; ikinci rekatta : «Ku! Yâ eyyühel kâfinin.» ve üçüncü rek'atta : «Kul hüvaHahu ahad» ı okur, rükûdan Önce de kunut duasını okurdu. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, Kunut duası rükûdan sonra okunur.
Musallî Kunut için şu duayı okur :
«Allâhümme innâ nesteîmıke ve nestağtiruke ve ne-stehdîke ve nu'-minu bike ve netûbü üeyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleyke'1-hayra küllehû neşküruke velâ nekfüruk ve nahle'u ve netrûkü men-yef-cüruk.
Allâhümme iyyâke nâ'büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidu narcû rahmeteke ve nahşâ azâbek. İnne azâbeke bi'l-küffâri mülhık»
«Mülhık», hâ'nın kesre ve fethasıyla rivayet edilmiştir. Esah kavi, kesresiyledir. Cemâat de buraya gelince imâma tâbi olur. Yâni Ku-nutu imâm ile beraber gizliden okurlar.
Kunut duasının manâsı: İlâhî! Biz muhakkak Senden yardım diler, Sen'den mağfiret niyaz eder, Sen'den hidâyet isteriz. Seni tasdik eder, Sana tevbede bulunur, Sana itimâd ederiz. Seni bütün hayır ile sena da ve Sana zikirde bulunur, nimetlerini itiraf ile Sana şükür ederiz. Seni inkâr etmeyiz. Sana isyan edip duranları uzaklaştırır, terke-deriz. Kendilerinden alâkalarımızı keseriz. İlâhî! Biz ancak Sana ibâdet eder, Senin mânevi yakınlığına nâiliyet için çalışır, koşan/. Senin rahmetini umar, azabından da korkarız. Şüphe yok ki Senin azabın kâfirlere erişicidir.
İmâm duaya başlayınca, Ebû Yûsuf (Rh.A<) a göre; cemâat imâma tâbi olup imâm ile beraber Kunutu okurlar. İmâm Mu ha mm e d (Rh.A.) a göre; cemâat imâma tâbi olmaz, yalnızca «âmîn» derler.
(Evlâ olan, Hasan bin Ali' (R.Anhümâ) nin duasını da Kunuta eklemektir.) Du& şudur:
«AUahümmehdinâ fî men hedeyte ve âfinâ, fî men âfeyte ve tevel-lenâ fî men tevelleyte ve bârik lenâ fî mâ a'teyte ve kına şerre mâ ka-dayte inneke takdî ve lâ yukdâ aleyk. İnnehû lâ yezillu men vâleyte ve lâ yaizzü men âdeyte tebârekte rabbenâ ve teâleyte fe leke'l-hamdu alâ mâ kadayte ve nestağfirukellahümme ve netûbu ileyk ve kur rab-biğfir ve'rham ve ente hayru'r-râhimîn»
Mânâsı: «İlâhî! Bizi, hidâyete sevkettiğin kimseler İle birlikte hidâyette bulundur. Afiyet verdiğin kimseler arasında afiyette kıl. Dostluğuna seçip yardım ettiğin kimseler arasına kat. Lütuf ve ihsanda bulunduğun kimselerle mübarek kıl. Aleyhlerine hükmettiğin kimselerin şerrinden koru. Hüküm sahibi Sensin. Sana hükmolunmaz. Dostluğuna seçip yardım ettiğin kimse zelil olmaz. Düşmanın olarak kabul ettiğin kimse de azîz olmaz.
Ey Rabbımız! Sen bütün noksanlardan münezzeh ve her şeyden yücesin. Hüküm ve takdir ettiğin şeylerden dolayı hamd, yalnız Sana'-dır. İlâhî! Senden mağfiret diler, Sana tevbe ederiz.
De ki (Resulüm) : Ey Rabbim, beni mağfiret buyur ve bana rahmette bulun. Sen rahmet edicilerin en Hayırlısısm.»
Musallî Kunut duasını dâima yâni yılın tamamında okur.
İmâm Şafiî '(Rh.A.) ise; kunut duası, Vitr Namazında, ancak Ramazanın son yarısında okunur, demiştir.
Vitr Namazından başkasında kunut duası okunmaz.
İmâm Şafiî (Rh.A.); Kunut, Vitr Namazında okunduğu gibi, Sabah Namazının ikinci rek'atında, rükûdan sonra da okunur. Zira, Hz. Enes' (R.A.) : «Şüphesiz Resûlüllah (S.A.V.) Sabah Namazında, dünyâdan ayrılıncaya kadar, Kunutu okurdu», diye rivayet etmiştir, der.
Bizim için delil, Hz. İbn Mes'ûd (R.A.) un rivayet ettiği şu hadîstir :
«Resûlullâh (S.A.V.), bir ay Sabah Namazında Kunut okuyup, Arap Kabilelerinden bir kabileye beddua etti. Sonra, Sabah Namazında Ku-nut'u terk etti.»
Terk etmesi neshin delilidir ve tercih râvînin [202] Kıkıh derecesine göredir. (Çünkü, Hz. îbn Mes'ûd (R.A.), Hz. Enes' (R.A.) den daha fakîhtir.) Veyahut tercih, me-rvî iledir. Çünkü, mervî manîdir (Gayrına engel teşkil eder.) Şu halde o (yâni İbni Mes'ûd' (Rh.A.) un hadîsi) mübîhe, (yâni Hz. Encs' (R.A.) in hadîsine) tercih edilir.
Kıınut'un okunmasında Hanefî, Kunut'u rükûdan sonra okuyan Şafiî'ye tâbi olur. Çünkü ihtilâfları Sabah Namazmdadır. Nitekim ya-kında açıklaması gelecektir.
Sabah Namazında Kunût mensûh [203] olmakla beraber vakî-nen sabit olduğundan, Vitrin Kunut'unda Şafiî'ye tâbi olmaya delildir. Bu aynen, Sena, Teşehhüd ve ondan sonra duâ, rükû ve sücûd teşbihleri gibidir.
Hanefî Mezhebinde olan kimse, - İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre - Sabah Namazında Kunut duasını okuyan Şafiî'ye, duada tâbi olmaz. Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre Hanefî, Şafiî'ye tâbi olur. Çünkü, muktedîdir. Kunut ise müctehedün fîhdir. [204] Bu durumda İki Bayram tekbirleri ve rükûdan sonra Vitir de Kunut gibidir.
Bizim İçin delîl şudur : Şüphesiz Sabah Namazında Kunut, rivayet edilen hadîs sebebiyle mensûhtur. Mensûhda tâbilik olmaz. Nitekim Şafiî'nin Cenaze Namazında beş tekbir aldığı halde, Hanefî'nin ona tâbi
olmadığı gibi.
Ancak, Sabah Namazında Şafiî imâma uyan ii ini s t Kunut'ta, ayakta olduğu halde, tâbi olması vâcib olan şeyde ona tâbi olmak için sükût
eder. Bir kavle göre; «Muhalefetlerini isbât için oturur.» Çünkü susan, duâ edenin ortağıdır ve Kunut'tan başkasında tâbiliği bulunduğu için, susmak en uygun olandır. Kunut'u ezberleyemcyen kimsenin, üç kere «Allahümıtfağfirlî» veya «Allahım beni mağfiret et.» demesi nıüsle-habdır. Bu İmâm Ebu'I-Le^s' (Rh.A.) in tercihidir.
Ya da muşa Ilı", Kunut'u güzel ezberliyemezse;
«AHahümme rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve filâhireti hase-neten ve kına azâbennâr.» (Ey bizim Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ve güzellik, âhirette de iyilik, güzellik ver ve bizi, ateş azabından koru» duasını okur. Bu dua, diğer Meşâyihin kabul ettiğidir. Mi'râc'üd-Dirâ-ye'de de böyle zikredilmiştir.
Musallî, Kunut'u terk edip de rükûda hatırına gelse veya rükûdan sonra kıyamda hatırına gelse, rükûda Kunut'u okumaz. Çünkü rükû,
Kuhut'un yeri değildir. Eğer musallî, rükûdan sonra kıyamda Kunut'u okusa, rükûu iade etmez. Çünkü rükû farzdır, Kunut vâcibdir. Vacibi yerine getirmek için farzı terk caiz olmaz. Çünkü rükû iade edilse, birinci rükû terk edilmiş olur. Kunut aslî yerinden ayrıldığından, sehv için secde eder.
Muktedî, Kunut duasını bitirmeden önce imâm rükû etse, muktedî de imâma tâbi olur. Yâni mtfktedî Kunut'u keser ve imâma tâbi olup rükû eder. Çünkü tâbiliği terk etmek namazı bozar. Kunut'u terk etmek bozmaz.
Teşehhüd, Kunut'un aksinedir. Yâni şayet muktedf, teşehhüdü tamamlamadan önce imâm selâm verse, muktedî teşehhüdü kesip selâmda imâma tâbi olmaz. Çünkü burada selâmı terketmekîe namazın bozulmuş olması gerekmez.
Musallî, imâma Ramazan Vitrinin üçüncü rek'atında rükûda ye-tişse, o muktedî Kunut'a yetişmiş olur. Çünkü onun rükûa yetişmesi, kıyama yetişmektir.
Musallî, birinci rek'at veya ikinci rek'atta sehven Kunut'u okusa, üçüncü rek'atta okumaz. Çünkü Kunut'un tekrarı meşru değildir. [205]
[1] İSLÂM ŞERİATINDA İLK ABDEST VE İLK NAMAZ:
İslâm Dininde ilk abdest ve namaz Peygamber Efendimizin (S.A.V.) risâlctiyle baş-lar.'Vahy Meleği Cebrail (A.S.), 610/611 Kenesinde bir Pazartesi gününün sonuna doğru (bîr rivayetle Salı günü) ris..letin tebliğini müteakip ilk önce abdest almayı ve sonra da namaz kılmayı Peygamber Efendimize (S.A.V.) tâlim buyurmuştur: Mekke'nin yukarı-sındaki vadinin bin tarafında Ökçesini yere vurarak su çıkartan Cebrail (A.S.) çıkan su Üe namaz için nasıl temizlenileceğim görmesi için Peygamberimizin (S.A.V.) gözü önünde abdest almıştır. Abdesti bitirince bir avuç su alarak edeb yerine serpmiş ve Peygamberimiz (S.A.V.) de orada Cebrail'*(A,S.) dan gördüğü şekilde abdest almıştır. Bundan sonra Cebrail '(A.S.) ile iki rekât namaz kılmışlardır.
Böylece abdest de vahy-i gayri metlûv İle meşru olmuştur. Bu mes'ele ileride vahy-i metlüv (Mâidc Sûresi, âyet: 6) ile tekîd edilecektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu hadiseyi müteakip Hz. Hadîee' (R.Anhâ) nin yanma varıp, durumu O'ria anlatmış elinden tutarak suyun yanına götürmüş, namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğim Cebrail' (A.S.) den gördüğü gibi göstermek üzere kendisi yeniden abdest almış ve Hz. Hadîee' (R. Anhâ) ye de öylece abdest aldırmıştır. Bundan sonra da Cebrail' (A.S.) m kıldırdığı gibi O'na iki rekât namaz kıldırmıştır. Böylece Peygamberimizin (S.A.V.) İmâm olup kıldırdığı bu İlk namazda kendisine ilk uyan Müslüman Hz. Hadîee (R. Anha) olmuştur.
Islâmm bu İlk günlerinde Akşam Namazından başka bütün namazlar ikişer rekât olarak farz kılınmıştı. Hicret'ten sonra bunlar dörder rekâta çıkarılmıştır. Fakat yolculuk hâlinde yine ikişer rekâtta bırakılmıştır,
Daha Önce iki rekat İkindi Namazı kılınırdı. Sonra Sabah ve İkindi Vakitlerimle ikişer rekât namaz kılınmaya başlanmıştır (Tâhâ Sûresi; âyet 130). Bundan sonra gece yansına veya gecenin üçte İkisine veya üçte birine kadar (Müzemmil Sûresi; âyet; 1 - 8) namaz kılınması emrolunmu$tur. Gecenin geç saatlerine kadar İbâdet emri bir yıl sürmüştür. Sonra durum hafifletil mistir. (Mûoeınnıil Sûresi, âyet, 20). Daha sonra Sabah, Aksımı ve Gecenin bir kısmında (Yatsı Vaktinde) ibâdet edilmesi emri verilmiştir (Dehr Sûresi; âyet 25 - 26, Hûd Sûresi; âyet 115).
BEŞ VAKİT NAMAZ
Fukahadan Tahâvî (Rh,A.) ve İbn-i Âbidîn (Rh.A.) gibi zâtların da kabul ettikleri rivayete göre beş vakit namaz Resûlüllah' (S.A.V.) in Medine'ye Hicretlerinden (23 l~ylül 622 = 8 Rebîülevvel I. Hicrî) birbııı/uk sene veya onsekiz ay kadar evvel 27 Ite-cvU f»2I Cuma Mî'râc gecesinde ve Peygamberliğinin onbirinci senesinde emrolunmuş-lur (Isra sûresi; âyet, 78).
Beş Vakit Namazdan sonra Teheceiid Namazı Peygamber Efendimiz (S.A.V.) hakkında far/, olmakda devam etmişse de Ümmeti hakkında'nafileye çevrilmiştir.
Beş Vakit Namazın vakitleri Kur'ân-ı Kerim'de âyetlerle sabit olduğu gibi Peygamber Efendimizin (S.A.V.) hadîsleriyle de adetleri ve nasıl kılınacağı belirtilmiştir.
Kıır'ân-n Kerîm'de Bakara Sûresinin 238. âyeti Nama/ın hem farz kılındığına ve hem de beş olduğuna delâlet ettiği gibi Hûd. Sûresinin H4.cü âyeti Namaz Vakitlerini tam bir şekilde göstermekte, İsrâ Sûresinin 78. âyeti de Beş Vakit Namazı açık olarak anlatmaktadır.
(SAHİH - Bıthârî, SAHİH - Müslim, SÜNEN - Tirmizî, MÜSNED - Ahmed bin Honhcl. MUVATTA' - Mâlik,
SÎRE - tbni İshâk, TABAKÂT - İbn-i Sa'd, ve diğer muteber kaynaklar.)
[2] Ahmed bin llanbel, Müsned - Ebû Dâvûd, Hâkim. İbn-i Ömer' (R.A..) den rivayetle.
[3] Burada «Bizim namazımızı kılsa ve bizim kıblemize yöndse...» diye zikredilmesi insanları ona teşvik içindir. Zİrâ muhtemeldir ki bu hadis Kible'nin Beyt'ül Makdis'den Kabe'ye çevrilmesi vaktinde sâdır olmuş ve onlann nefislerinde bir iereddüd subût bulmuştur. Ya da temyiz bakımından o en maruf ve en meşhurdur. (Şerh'ül Meşânk)
[4] Buhârî, Müslim, Nesâî.
[5] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 95-97.
[6] Ebû Dâvûd, Tirmizî; İbn-İ Abbas' (R.A.) dan rivayetle.
[7] Isrâ Sûresi (17); fiyct: 78
[8] Buhârî, Müslîm, Tirmizî, Nesâî, Muvatta', Ahmed bin Hanbel.
[9] ÂMME-t SAHABE (Ekseri Sahabe):
Sahabe, «Sahâbî» kelimesinin çoğuludur. Sâhib kelimesinin çoğulu olan «Sahb» «Ashâb» ve «Sıhâb» da aynı manâda kullanılırlar.
Sahabe; Resûlullah (S.A.V.) Efendimizi Müslüman olarak görüp kendisiyle sohbet etme şerefine eren ve fslâm
olarak vefat eden zâtlara denir.
[10] SELEF ALİMLERİ: Selef; önce geçmiş zâtlar, demektir. Selef-i Sâlihîn; Ashâb-ı Kiram ile Tâbün'e, denir. (Ayrıca, Dinin emir ve nehiylerine tam olarak uyan diğer geçmiş zâtlarada bu tâbir kullanılır.)
Fukahâca selef; Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den (Vefatı: H. 150, M. 767) Muhammed bin Hasan'.(Rh.A.) a (Vefatı: H. 189, M. 804) kadar geçen zâtlardır.
Halef; daha sonra gelen zât manasınadır. Fukahâca; Muhammed bin Hasan (Rh.A.) dan Şems'ül Eirarae Halrânî (Rh.A.) (Vefatı: H. 456) ye kadar geçen zâtlardır.
[11] SÜNNET: Resûlüllah Efendimizin (SAV.) farz olmayarak yapmış oldukları şeydir. Söz, fiil ve takriri sühhet diye üç kısma ayrılır. Fıkıhta Sütınet-i Müekkede ve Sünnet-i Gayr-i Müekkede dîye iki kısma ayrılır. Sünnet'in çoğulu «sünen»dir.
Sünnet-i Müekkede; Sabah, Öğle ve Akşam Namazlarının sünnetleri gibi Resûlüllah Efendimizin (S.A.V.) devam edip çok az terk buyurdukları sünnettir.
tslâm Dininde çok lüzumlu görülen Ezan. İkâmet ve Cemâate devam gibi sünnetlere de «Sünenr-İ Hüdâ» denir ki bunlar da birer Sünnet-i Müekkede'dir,
Sütınet-i Gayr-t Müekkede ise Resûlüllah Efendimizin (S.A.V.) ibâdet maksadıyla. - Yatsı ve İkindi Namazlarının sünnetleri gibi - arasıra yaptıkları şeylerdir.
Yiyip içmeleri, giyinip kuşanmaları, oturup kalkmaları gibi Sîret-i Nebeviyyelerine âid şeylere de «Sünen4 Zevâid» adî verilir ki bunlar da birer Sünnet-i Gayr-i Müekkede sayılır.
Ayrıca Sahâbe-i Kîram'ın sîretlerine, tâkib ettikleri zühd ve takva yollarına da biz Hanefîlerce yine sünnet denir.
[12] FÂStD: Aslî bakımdan sahîh olup. vasıfça sahîh olmayan, yâni bizzat meşru iken meşru olmayan »bir şeye yakınlığı sebebiyle meşruluktan çıkan şeydir. Meşru olan bir ameli bozup iptal eden şeye de müfsid denir. Namaz içinde gülmek gibi ki aslında sahîh olan namazı ifsâd eder.
İbâdet hususunda fâsid ile bâtıl bîr hükümdedir. Bâtıl, rükünlerini veya şartlarım tamamen veya kısmen içine almayan herhangi bir ibâdet veya muameledir. Özürsüz olarak tahâretsiz kılınan namaz gibi.
[13] Tertîb: Namaz vakitleri arasında kaza (ve edâ) yönünden sıraya riâyettir. Üzerinden namaz geçmeden bulûğ çağından beri namaz kılıp en a2 altı vakit namazım kazaya bırakmamış kimseye tertîb sahibi (sâhib-i tertîb) denilir. Böyle bir zât bir vakit namazını kazaya bırakmış olsa bu namazını kaza etmedikçe bunu takib eden vakit namazın, edâ etmez. Bunlar arasında tertibe (sıraya) riâyet eder.
[14] 1 :arzdan ve vâcibden fazla olarak kılınan namazlara Nafile Nama?: denir. Re-vâlib ve Regâib olmak üzere ikiye ayrılırlar. Beş Vaktin farzlarından evvel yahut sonra kılınmakla olan sünnetlere Revâtib denir. Bunlar da, Sabah Namazının farzından evvel iki, öğlenin farzından evvel dört ve farzından sonra iki; İkindinin farzından evvel dört. Akşamın farzından sonra iki; Yatsının farzından evvel dört ve farzından sonra iki rekat olmak, üzere günde yirmi rekattır. Ayrıca, Cuma Namazından evvel ve sonra kılınan dörder rekata da revâtib denilir.
Regâib ise, Kuşluk (Duhâ), Teheccüt ve benzeri diğer nafile ibâdetlerdir.
[15] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 97-101.
[16] Tirmizî, Ncsâl, İbn-İ Hibbân. Râfi' (R.A.) dan rivayetle.
[17] Buhâri, İbn-i Mâce. Ebû Safa' (R.A.) den rivayetle: Bu hadîsi şerifteki «serinliğe bırakınız.» emri vücûb ifâde etmez. Manen müstehab olduğunu anlatır.
«Öğle Namazının serinliğe bırakılması biz Hanefîler ve Şâfiîlerce sünnettir. Cuma Namazının serinliğe bırakılması meselesi ise Cumhura göre meşru değildir. Her Coğrafi bölgede soğukluğa bırakmakda muteber olan, o bölgeye âîd sıcaklık şiddetinin sükûnudur ki o da bölgelere göre değişir.»
(Şerh-u Tûhfe)
Serinliğe bırakmak; herhangi bir duvar gölgesinin, üzerinde yürünebilecek duruma geldiği zaman, demektir. Kâfi'ye göre; herşeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır.
[18] İmâm Hasan' (Rh.A.) in Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den rivayetine göre; bulutlu günde namaz vakitlerinin hepsinin tehiri müstehabdır. Çünkü tehirde kaza ile edâ arasında tered-diid vardır. Tacilde ise sıhhat ile fesâd arasında
lercddiidvardır,hudurumda,tehirtacildendahauygunolur, (Zeylâî)
[19] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 101-103.
[20] Tam, geniş vakitte.
[21] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 103-105.
[22] EZÂN-I MUHAMMEDİ —
Hicretin 1. yılında (622/623) Ezân-ı Muhammedî Medine-i Münevvercdc meşru kılınmıştır. Vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnettir.
Ezanın meşru oluşu yalnız rüya ile değil hem Peygamber Efendimizin (S.A.V.) sünneiiyîe ve hem de -ilâhî vahy ile sabittir.
Hicretin birinci yılında Medîne-i Münevverede Mescid-i Nebevi tamamlanınca cemaatle namaz kılınmaya başlanmıştır. Namaz vakitlerinde de Hz. BilâM Habeşî (R.A.) ResûIÜllahın (S.A.V.) emriyle «essalâh, essalâh» (Namaza-namaza) veya «cssalâtü câmiâ-tün» (Namaz cemâate toplayıcıdır.) diye seslenirdi. Bu usûl
Müslümanları zamanında cemâate toplamaya ve onları cemâatten mahrum etmemeye elverişli olmamaktaydı. Bu sebeble Cuma'yi 've Beş Vakti zamanında bildirecek bir alâmete ihtiyaç duyulmuştu.
Bu iş için Peygamber Efendimizin (S.A.V.) başkanlığında bir Müşavere Hey'eti toplandı. Toplantıda hazır bulunan Ashâb tarafından çeşitli teklifler öne sürüldü. Bu teklifler; namaz nakitlerinin boru çalınarak, ateş yakılarak, çan çalınarak veya yüksekçe bir yere bayrak dikilerek haber verilmesi şeklindeydi. Fakat Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu tekliflerin herbirini, başka millet ve dinlere âİd olması sebebiyle münâsib görmemişti. Neticede, Müşavere Hey'etî bu hususu karara bağlayamadan dağılmasından sonra Ensârdan Zeydoğlu Abdullah' (R.A.) in rüyasında bugün okuduğumuz Ezanı te- allüm eylemesi ve bu rüyasını Peygamber Efendimize (S.A.V.) anlattığı zaman Resulü Ekrem* (S.A.V.) in;
«tnsâallah, bu hak rüyadır. Gördüğünü Bilâl'e Öğret Çünkü Bilâl'ın sesi senden güzeldir.» buyurması üzerine, Abdullah (R.A.) emri şerifi yerine getirdi. BilâM Habeşî (R.A.) Medine'nin, en yüksek yerine çıkarak, Zeyd oğlu Abdullah' (R.A.) dan öğrendiği ezanı yüksek ve çok tatlı bir sesle okudu. Ezân-ı Muhammcdînİn Medîne semâlarına yayıldığı sırada, bu ilâhî daveti duyan Hz. Ömer (R.A.) da evinden çıkıp koşa koşa Re-sûlullah' (S.A.V.) a gelip;
«Yâ ResûleHah, aynı rüyayı ben de gördüm.» dedi. Ve o sırada ilâhî vahy de Pey-gamber Efendimize (S.A.V.) gelmiş bulunuyordu. (Cuma sûresi; âyet: 9) İşte, ilk Ezân-ı Muhammedi böylece icra edildikten sonra meşrûİyyet kazanmıştır. (Buharî, Sünen-İ Ebû Dâvüd, Nimet-i İslâm ve diğer muteber kaynaklar)
İkâmet (Kamet) de rüyada Zeydoğlu Abdullah' (R.A.) a ezanın şekliyle birlikte bildirilmiştir. (Ebû Dâvûd - Sünen)
Haris' b. Ebû Usâme'nin Müsned'İnde: N;ımaz için ilk defa ezan okuyanın Cebrail (A.S.) olduğu; onu semanın birinci katında okuduğu ve Ömer (R.A.) ile Bilâl' (R.A.) m da bunu işittikleri, anlatılır. (Sahîh-i Müslim Tercüme ve şerhi A. Davudoğlu)
[23] Buhâri, Müslim, Ebü Dâvûd, Tirmizî, Nesâi. Enes' (R.A.) dan rivayetle.
[24] ŞEHÂDETEYN, burada «Eşhedü en lâ ilahe illallah» ve «Eşhcdü enne Muhammedcû Resûlüllâh» dır.
Aynca, «Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammedcn abduhû ve re-sûlüh» lâfzına da şehâdeteyn denir.
[25] Taberânî, Mu'cem-i Kebîr.
[26] Yâni Ezan hususumla asıl olan Abdullah bin ZeyeT (R.A.) in hadisinde zikredilmcmişlir.
[27] Minarenin kapısından başını, «Hayya ala's salâh» dediği zaman sağa, «Hayya ale'l-felâh» dediği zaman sola döndürür, ya da minarenin şerefesinin sağında, «Hayya ala's salâh»,
solunda «Hayya aJe'l felah» der.
[28] Taberânî, Mu'cem-i Kebîr.
[29] Veled-i zina: Gayrı meşrû cinsî münâsebetten doğan çocuk. A'râbî: Şehir dışında yaşıyan Arab halkı, Bedevi.
[30] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 106-111.
[31] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 112.
[32] Avret Mahalli: Namazda örtülmesi farz ve başkalarının bakmaları caiz olmayan uzuvlara avret mahalli, denir.
Avret-i galiza, örtülmesi şiddetle zarurî olan insanın ön (kubül = fere, zeker) ve arka (diîbür) gibi mahallerdir.
Avret-i hafife, ön ve gerinin dışında kaup karın ve uyluk gibi yine avret sayılan mahallerdir.
[33] Bahr'ul Muhît'de şöyle denir: Çıplak kimseler birbirlerinden uzak ve tekbaşına namaz kılarlar. Şayet cemaat hâlinde kılarlarsa İmâm onların ortalarında durur. Onlar da ayaklarını kıble tarafına uzatırlar, ellerini uyluklarına koyarlar, tmâ ile kılarlar. Ayakta duran imS ile kusa, oturan rükû ve secdeyi yapsa caizdir.
[34] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 112-113.
[35] Bizim Hanefî Mezhebi Ashabı, açılmanın azının affa tâbi, çoğunun tâbi olmadığı hıivû-fiunda ittifak etmişlerdir. Ancak, bu İkisi arasındaki ayırıcı sınırda ihtilâfa dürmüşlerdir. Ebü Hanîfe (Rh.A.) ve İmâm Muhammed (Rh.A.); «Dörtte biri çoğa girer, bunun daha aşağısı aza girer» demişlerdir.
Ebû Yûsuf (Rh.A.); «Yarıdan aşağısı aza girer. Çünkü bir şey çokluk ile ancak karşısındaki daha az olduğu zaman vasıflanır,..» demiştir. (Ekmelii'd-dîn)
[36] Bk. Nûr Sûresi (24); âyet: 31.
[37] Zahîriyye'de; «Kadının memeleri büyük olduğu zaman her biri tek başına avret itibâr olunur.» denmiştir.
[38] Hakâik'de şöyle denir: «Musâllî namazda açılan avretini beklemeksizin örtse namazı icmâcn caizdir. Bir rüknü edâ ettikten sonra, o açılan yerini örtse başka bir şey edâ etmese de namazı icmâen fâsiddir. Çünkü o bir rükün edası kadar beklemiş ve sonra edâ etmiştir, imâm Mııhammcd' (Rh.A.) in hilâfına namaz bozulmuş olur. Yine böylece insanlar tazyik etse de saffın ortasına düşse yahut necîs bir mahalle dursa veya elbisesine bir manî necaset isabet etmiş olsa, bu üç şekil de ihtilaflıdır.
[39] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 114-115.
[40] KIBLE:. Hicretin ikinci yılı olayları arasında iki mühim hâdise vardır. Bunlardan biri Müslümanlara nefislerini müdâfaa için savaşa izin veriLmesidir. (Hac Sûresi; âyet 29)
İkincisi de, Kıblenin Kudüs (Mescid-i Aksa) den Mekke' (Kabe) ye çevrilmesidir.
Kudüs'e doğru namaz kılmak Hicretten 3 yıl önce başlamış. Hicretten 16 ay ve birkaç gün sonrasına kadar devam etmiştir.
Mekke' (Kâb'e) nİn Müslümanlar için kıble olması Hicretin 2. yılı (624) Receb ayı ortalarında bir Pazartesi gününe raslar. O gün Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Selemeoğulları yurduna gitmiş oranın Mescidinde Öğle Namazını Kudüs'e doğru kıldırıyordu. Namaz içinde Kıblenin değiştirilmesi hakkında ilâh! vahy geldi. Namazın birinci rek'atı kılınmış, ikinci rek'atın sonuna gelinmişti. O sırada Kudüs'teki Mescİd-i Aksu'dan Mekke'deki Mescid-i Harama dönülmesi emrolundu. (Bakara sûresi; âyet 145). Resûl-i Ekrem (S.A.V.) derhal yüzünü Kudüs'ten Kabe'ye doğru çevirdi. Cemaat de saflanyle beraber o tarafa döndürdüler. Erkekler kadınların yerlerine geçtiler, kadınlar da erkeklerin yerlerini aldılar. Böylece, yeni Kıble'ye yönelmiş olarak namazın üç ve dördüncü rek'at-lannı Mescid-İ Harâm'a doğru kılarak tamamlamış oldular. Selemeoğullan Mescidine de bu vak'a üzerine Mescidül Kıbleteyn (İki Kıbteli Mescid) denildi.
[41] Ka'be'ye yönelmeyi gösterir sekil;
[42] Nazm'da denir ki: Kâbc, Mescid-î Harâm'da olanın kıblesidir. MescM, Mekke'de olanın kiblesidir. Mekke, Ehl-i Harâm'ın kıblesidir. Haram, âlemin kıblesidir. Bu takribi olarak böyledir fakat, tahkike göre Kabe âlemin kıblesidir.
(Zâhİdî (Rh.A.))
Bazıları da şöyle demiştir: Beyt, Mekke'de evinde yahut Sahrâ'da namaz kılanın kıblesidir. Mekke, Ehl-i Harâm'ın Kıblesidir. Harem, Âfâki'nİn Kıblesidir.
Ebû Hanîfe' (Rh.A.) dan rivayete göre; Meşnk, Mâgrîb Ehlinin Kıblesidir. Mağrîb, Meşrık Ehlinin Kıblesidir. Güney, Kuzey Ehlinin Kıblesidir. Kuzey, Güney Ehlinin Kıblesidir... (Zcylâî)
[43] Musallî araştırarak namaz kılıp da sonradan Kıble arkasında kaldığı meydana çıkarsa. İmâm Şafiî' (Rh.A.) e göre namaz caiz değildir. Hanefî Mezhebine göre caizdir.
Bundan başka yönler hususunda olursa icmâen caizdir. (Hakâyık)
[44] Bk. Bakara Sûresi (2); âyet; 115
[45] Tesâhül: İbarede lâfzın, ma'nâya açıkça delâlet etmiyecek şekilde getirilmesidir. Tesâhülde; lâFzın ma'nâsi düşünmek suretiyle bilinir.
Tesâmuhda; Musannif ve gayrının maksadı sözünden bilinir, fakat anlaşılması için başka bir lâfzın takdirine ihtiyaç hissedilir.
(Tü'rifât, Seyyid-i
[46] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 115-119.
[47] Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn-i Mâce. Ömer b. el-Hattâb' (R.A.) dan rivayetle.
[48] Münferid namaz kılan bir kimse üç niyete muhtaçtır. Birincisi, namazın kendisine niyet; ikincisi namazı Allah (C.C.) için kılmasına niyet; üçüncüsü Kabe'ye (Kâbeye yöneldim diye) niyet etmektir. (O kimse Kabe'nin arsasına da niyet eder.)
Muktcdî dört niyete muhtaçtır. Üçü yukarıda belirt tikleri mildir. Dördüncüsü «fa-lana iktidâ ediyorum.» demesidir. Efdâl olan «İmamıma» yahut «bu imâma» diye niyet etmesidir. Şayet iktidâ niyetini terk etmiş olsa caiz değildir.
(Zahîriyye)
[49] Fetâvâ-jı Kâdîhân'da şöyle denir: «En güzel olan. böyle kimsenin: (Niy>et etlini İmâmın kıldığı namazı kılmaya) demesidir.»
[50] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 119-122.
[51] Yani lahrîmc lafzının sonunda durulduğu zaman, (Iıc) okunan yuvarlak (ic) harfi kastedilmektedir.
İlk tefibire; tahrîme, iftitâh, ihram tekbiri, açış tekbiri de denilir.
[52] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 123-124.
[53] tıpam Muhammed' (Rh.A.) in kavline göre Cenaze Namazında da böyledir. (Huküyılt)
[54] ilk. [in'âm Sûresi (6); âyet : 79,
[55] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 125-126.
[56] İlk. M ti/a.-m mil Sûresi (73); ûyel : 20
[57] Uzun âyete misâl; Âyet'el Kürsî ve Sûre-i Bakara'nm sonundaki «Müdûycne» âyetidir. Tâc'üş-Şerîa'ya göre; uzun âyetten maksad üç kısa âyetten daha aşağı olmayandır.
[58] İmâm Şâfü (Rh.A.) şöyle der: «Musallî namazda Fâtiha'yı bir rükn olarak tayin eder. Hııiiâ bir rek'atte ondan bir harf terk etse namazı caiz olma/.» (Klfâye)
[59] Taberânî. Hatîbü'l Rağdâdi (Tarihi). İbn-İ Aıliyy (Kâmil).
[60] Bk. Müzzemmil Sûresi (73); âyet: 20
[61] Haber; herhangi bir zâttan nakledilen sözdür.
Hadîs ilminde haber, «sünnet ve hadîs» tâbirlerinin karşılığıdır. Buna «eser» de denilir.
Bazı zâtlara göre haber; Resûiiiilah' (S.A.V.) dan başka zâtlardan, meselâ Sahâbe-l Kirâm'dan rivayet edilen sözdür. Eser kelimesi de, Sahâbînin veya Selefin sözü makamında kullanılır.
Hadîsler (Haberler) kuvvet derecesi, nakil ve rivayet edenlerin sayısına göre kısımlara ayrılır. Habcr-i Vâhid (Haber-i Ahad) bunlardan biridir.
a) Haber-i Vâhid (Haber-i Ahad), bir zâtın veya iki üç gibi mahdûd zâtların yine bir veya iki üç gibi mahdûd zâtlardan naklettiği haberdir. Böyle âhad yolla Resûlüilah' (S.A.V.) dan rivayet edilen habere de Hadîsi Âhâd denilir. Resûlüllah' (S.A.V.) den bir zâtın rivayet ettiği hadîsi şerifi, o 7-âttan bir cemâatin nakletmesi de Haberi Âhad ka-bîlindendir. Yine tevatür şartlarını ihtiva etmeyen bir habere Haber-İ Âhad dcııiiir. Bu itibarla Haber-4 Meşhur da esâ*sen Haberci Âhad kabİlindendİr.
Haber-İ Âhad'm râvîlerİ çok mahdûd olduğundan onun kendisinden haber verilene ittisalinde hem sûreten hem de manen şüphe bulunur.
b) Haber-i Meşhur: Temizlik Bölümünde 12. dipnotta anlatıldığı gibi, evveli âhad olup, (yâni Önceleri mahdûd zâtlar tarafından nakledilmişken) sonraları ikinci ve üçüncü asırlarda şöhret bulmuş olan ve yalan üzerine ittifakları tasavvur olunmayan bir cemâat tarafından nakledilen haberdir ki buna «Habcr-i Müstefîz» de denilir, tşte bu şekilde nakledilegelen hadîsi şerife de Hadîs-î Meşhur (Haber-İ Meşhur) denilir. Böyle hadîsin Resûlüllah' (S.A.V.) a ittisalinde ilk râvîlerin ınahdûdiyetinden dolayı şeklen bir şüphe var ise de sonraları jöhret bularak Ümmet tarafından kabule şayan olması sebebiyle onda manen şüphe yoktur ve tevatür derecesine ulaşmıştır.
c) Haber-i Miitevâtİr: Yalan söylemek üzere ittifakları kabul edilemeyen bir topluluğun verdiği haberdir ki böyle mütevâtir surette rivayet edilen bir hadîsi şerifin Râ-sûlullah' (S.A.V.) a ittisalinde yâni O'nun mübarek sözü olduğu hususunda ne şeklen ve ne ile manen hiç şüphe bulunmaz. Buna Hadfc-i Mütevâtir de denilir.
[62] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 126-129.
[63] Tirmizî, Ebû Dâvûd.
[64] İmâmın «Semiallâhu limenhamideh» demesiyle de muktediden sakıt olur. Sadece tah-nıîd gerekir. Şafiî' (Rh.A.) ye göre ise; muktediden sakıt olmaz, tesmi yâni «Senıiaİlâhü limen hamideh» ile tahmîd yâni «Rabbena Ieke'l hamd» in arasını birleştirir.
[65] Tahmîd hakkında aşağıdaki dört rivayet vardır:
a) Rabbena Ieke'l hamd.
b) Rabbena ve Ieke'l hamd.
c) AUâhümme rabbenâ Ieke'l hamd.
d) Allâhümme rabbenâ ve Ieke'l hamd.
(Bahru'l-Muhît)
[66] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 129-131.
[67] Peygamberimiz Efendimiz1 (S.A.V.) in namaz kılışları'; Allahu Teâlâ (C.C.) şöyle buyuruyor:
«Şüphesiz namaz abdestli olarak kılınır» (Mâide Sûresi, âyet: 6). Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de;
«Namazın anahtarı taharet yâni abdestli olmaktır.» (Tirmizî ve Dârîmî - Sünenler) Yine «Abdestsiz namaz olmaz ve kabul olunmaz» buyurmuşlardır. (Buhârî ve Müslim - Sahihler)
Peygamberimiz (S.A.V.) böyle abdest alıp, namaz kılacağı zaman Kıble'ye döner, ayakta ellerini kulaklarının yumuşağına kadar kaldırıp «AUahu Ekber» diyerek tekbir alırdı. Sağ elini sol elinin üzerine koyarak göbeğinin altına bağlardı. «Sübhânekellâ-hümme ve bi hamdık ve tebârekesnıük ve teâlâ ceddük ve lâ ilahe gayrük» diyerek namaza başlardı.
Sonra «Besmele» çekerek «Fatiha» sûresini okur, «Fatiha» nin sonunda yavaşça «âmin» der - Müslümanlara siz de «âmin» deyiniz - derdi.
Kıldırdığı Sabah Namazı ise «Fâüha» sûresinden sonra «Tekvîn> sûresini, «Kâf» ve «Vakıa» sûrelerini - Ahmed bin Hanbel* (Rh.A.) in rivayetine göre bazan da «Yâsfn» sûresini - okurdu. Namazlarda 60 ilâ 100 âyet okurdu.
Cuma günü Sabah Namazında ise, «Secde» süresiyle «Dehr» sûresini okurdu.
Sabah Namazının birinci rek'atında uzun ikincisinde İse kısa sûre okurdu.
Ümmü Seleme' (R.Anha) nin rivayetine göre; Peygamberimiz' (S.A.V.) İn Sabah Namazında «Tur» sûresini okuduğu da olurdu.
Yine Sabah Namazında Peygamberimiz' (S.A.V.) in «Bakara ve «ÂM İmrân» sûrelerinden âyetler okuduğu da rivayet edilir.
«Istiâb - lbnü Abdi'lber» de Abdullah bin Sâib (R.A.) der ki: «Resul üllâh'-(S.A.V.) m Sabah Namazını Mekke'de kıldırdıkları sırada ben de bulunmuştum. «Mü'-minûn» sûresine başladı. Mûsâ ve Harun'un zikrine (45. âyete) gelince kendisini öksürük tuttu ve rukûa gitti.»
Peygamberimiz (S.A.V.) zammı sûreyi okuduktan sonra «AUahu Ekber» diyerek tekbir alır, belini kamburlaştırmadan bükerek rükûa varır, elleriyle diz kapaklarını tutar, üç defa «Sübhâne Rabbiyel azîm», bir defa da «Semiallahü Hmen hamideh» diye-rek doğrulunca «Rabbena ve lcke'1 hamd» der, «AUahu Ekber» diyerek secdeye giderdi. Secdeye gittiği zaman kollarını ne yere yayar ve ne de yanlarına yapıştırırdı.. Ayaklarının parmaklarını Kıble'ye karşı dikerdi. Alın ve burnu, elleri, dizleri ve ayak uçları yerde olmak üzere yedi âzası üzerinde secde ederdi. Secdede üç defa «Sübhâne Rabbiyet âlâ» derdi. Sonra «AUahu Ekber» diyerek secdeden başını kaldırır, tekrar «AUahu Ekber» diyerek ikinci secdeye gider, üç defa «Sübhâne Rabbiyel âlâ» dedikten sonra «AUahu Ekber» diyerek ikinci rek'ata kalkardı.'O rek'âtta da aynı şekilde «Besmele» çekerek «Fatiha» ve sûre okuduktan, rürkû ve secdelerini yaptıktan sonra sağ ayağını dikip sol ayağını bükerek üzerine oturur, ellerini dizleri üzerine koyar, «fcttehiyyâtü...» okur, sonunda «Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedîi enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh» der - böyle demelerini Müslümanlara da emrederdi - Namazın sonunda Ettehiyyâtü...» den sonra «AUahümme salli...» ve «Allahümme bârik...» okur (Bunun arkasında da istedikleri duayı okumalarını Müslümanlara tavsiyede bulunur) du.
Peygamberimizin (S.A.V.)rükûu, secdeleri iki secde arasındaki oturuşu, rükûdan başını kaldırıp duruşu hemen hemen birbirine müsavi idi. Peygamberimiz (S.A.V.) başını evvelâ sağ tarafına sonra da sol tarafına çevirerek «Esselâmü alcyküm ve rahmetûllâh» der ve selâm verirdi.
Selâm verdikten sonra «Allahümme entesselâmti ve mİnkesselâmii tebârekte yâ zel-celâ-H vel ikram. Lâ İlahe lllallâhii Vâhdehû Lâ şerike leh. Lclıül mülkü ve lehiil ham-dü yuhyî ve yîimîtü ve hiive alâ küllî şey'in kadir. AUâhümmc lâ mania I imâ â'tayte velâ mu'tiye limâ mena'te velâ yenfau zelceddi minkel ced.» dedikten sonra, 33 defa «Sübhâ-nellâh», 33 defa «Elhamdülillah», 33 defa da «Allahü Ekber», sonra da «Sübhâne Rab-bike Rabbil izzeti amma yasifûn ve sclamün alel mürselin velhamdii lillâhi Rabbil âlçmîyn» derdi.
Usdü'l Gâbe - İbni Esir (Rh.A.) - de bulunan bir rivayete göre; Peygamberimiz - S.A.V.) namaz sonunda 100 kere «Allahümmağfirli zenbî tnneke ente't Tevvâbül Ga-fûn> diye duada bulunurdu.
Peygamberimiz (S.A.V.) Öğle ve İkindi Namazlarının ilk rek'atlarında «Fatiha» ile birer sûre; ilk rek'atlarında uzun ikinci rek'atlannda uzun sûrelerden okurdu.
Öğle ve İkindi Namazlarında «Bürûc», «Asr», «Târik» gibi sûreler okurdu. Öğle Namazının birinci rek'atında 30, ikinci rek'atında da 15 kadar âyet okurdu. İkindi Namazında da Akşam Namazında olduğu kadar okurdu.
Öğle ve İkindi Namazlarında «Leyi» sûresini okuduğu da rivayet edilir. Peygamberimiz' (S.A.V.) in Akşam Namazında «Tûr» ve «Mürsclât» sûrelerini oku duğu da olurdu. Hattâ kıldırdıkları son Akşam Namazında «Mürsclât» sûresini okumuşlardır.
Rivayete göre Abdullah bin Abbas (R.A.) bir gün Akşam Namazında «Mürselât» sûresini okuyunca annesi tlmmü'I Fadl (R.Anhâ): «Yavrucuğum sen bu sûreyi okumakla vallahi benim derdimi aklıma getirip tazeledin; Zira bu sûre Akçam Namazında Resü-lullahtan en son İşittiğim sûredir» demiştir.
Peygamberimizin (S.A.V.) Akşam J-Janmının birinci rek'atında «Kâfirün» ikinci rek'atında «İhlâs» süresini okuduğu da olurdu.
Yine Peygamberimiz (S.A.V.) Yatsı Namazında «Dııhâ», «Tiyn», «Münâfİkûn» ve benzeri sûreleri okurdu. «Şems», «A'lâ», «Leyi», «Alâk» sûrelerini okuduğu da olurdu. Bir defasında Yatsı Namazında «İnşikak» sûresini okuyup secde âyetine gelince, secde etmişti.
Peygamberimiz (S.A.V.) Vitr Namazının birinci rek'atmda «Alâ» ikinci rek'atında «Kâfirin» ve üçüncü rek'atında «İhlâs» sûresini okur, selâm verince de üç kere «Süb-hâncl mclİkil kutidûs» der ve üçüncüsünde sesini yükseltir ve uzatırdı.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), itinâsız kılınan namazı da namaz saymazdı.
Peygamberimizin (S.A.V.) Kur'ân-ı Kerim okuyuşu:
Peygamberimiz (S.A.V.) Kur'ân okurken çekilmesi gereken harfleri çekerdi Meselâ «BİsmUlâhi» yi, «Errahmâni» yi, «Errahîm» i, çekerdi. Yine Kur'ân-ı Kcrîm'i âyet âyet okurdu. Meselâ, «Bismillahirrahmanirrahim» der keserdi, «Elhamdülillah! rabbil âlemin» der keser, «errahmânirrahim» der keser «mâlikiyevmiddin» der keserdi.
(Kütüb-i Sitte, İmâm A'zam Ebû Hanîfe (Rh.A.), Ahmed bin Manbel (Rh A ) (MUSNEDLERİ), Nesâi (Rh.A.) (Sünen))
[68] Zc>laî (Rh.A.) şöyle demiştir:
Kiidm şu 10 hususta erkeklerden ayrılır:
a) Tekbir'dc iki elini omuzları hizasına kadar kaldırır,
b) Sağ elini sol eli üzerine, memeleri altına koyup, el bağlar.
c) Secdede karnını iki uyluğundan ayırmayarak yapıştırır.
d) Celsede ellerini iki uyluğu üzerine parmak uçları dizlerine varacak çekildc koyar.
e) Koltuğunu secdede açmaz,
f) Tcşchhüd'de teverrük yapar, yâni sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından çıkarır.
g) Rükû'da parmaklarını açmaz, h) Erkeklere imâm olmaz,
0 Cemaat olmaları mekruhtur,
j) Cemaat olurlarsa, tmâm onların ortasına durur.
[69] Bk. Hacc Sûresi (22); âyet: 77
[70] 4 Bk. Tâhâ Sûresi (20); âyet: 55.
[71] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 131-137.
[72] Çünkü o, rüknü mahallinden tehir etmiştir. Riâyeti vâcib olan Icrtibİ lerk etmiştir.
[73] Rcsülüllah (S.A.V.) Mirâc gecesinde Cebrail' (A.S.) in «Rabbına senada bulun!» sözü üzerine Allstlnı Tcâlâ'ya zikredilen bu lâfızlarla senada bulununca, Allahıı Teâlâ da Resûlüllah' (S.A.V.) a; «et fahiyyâl» a karşı «es selâm», «es salât» a karşı «er rahmet», «et-tsyyibât» a karşı «el berekât» ile mukabelede bulunmuştur.
Ancak Peygamberimiz (S.A.V.) «selâm» dan Ümmetinin de nasİbdâr olmasını arzu ettiğinden «Es - selâmii aleynâ ve alâ îbâdi'llâhî's-sâlihîn» demiştir. lUıııun ü/erinc Cebrail (A.S.) ve bütün senıavât ehli «Eşhedü en lâ ilâhc illa'llalı ve eşhedü enne Mu-lifinıniedcn abdühû ve Resûlühû» demişler ve böylece bu dua ubı'ıdiyyct olmakla devanı etmiştir.
[74] Mülk, saltanat selâmı mânâsına gelen tahiyyât ile lslânidan önce Arablar arasında ilk defa selâmlanan Ya'rub bin Kahtan (D: ?, Ö : ?) dır. Bu zâlı oğlu, «Übîyte'Ilâ'ne ve en'İm sabâ han (Sabah-ı şerifler hayır olsun. Lanet görmiyesin!)», demekle selâmlardı.
(Sebâikü'zzeheb fî maVİFeli kabâili'larab, Muhammet! Emin el Bağdadî es-Süveydi)
Ya'rub'un babası Kahtân, rivayetlere göre ilk câhiliyyct devrinde Arab kabilelerinin babacı ve orada hükümet kuranların ilkidir. Hz. Nuh (A.S.) un ahfadından olduğu Söylenir. Kendisinden sonra Ya'rub, sonra Abdüşşems ve bundan sonra da Hınıyer hüküm sürmüş, bundan sonra gelenlere de böylece Hımyorîler, denmiştir.
Ya'rub'un Arabçayı ilk konuşan olduğundan bu adı aldığı ve şiiri, vezni, vasfı, metfhiyeyi. kıssayı, teşbihi (mcdlıe girişmeden önce yapılan afakî mukaddime) san'atıtn kullandığı rivayet edilir.
(El-A'lâm (Zirikli)* Kamiisul-a'lâm, Lisânü'I-arab, Oâirclii'l IVTrürifi! tslâmiyyc)
[75] Kavmc'dcn maksad. rükû ile secde arasındaki ayakla duruştur.
Cdse'den maksâd, iki secde arasında oturuştur ki, bu ittifâken Sünnettir. Buharı Şerhinde böyle açıklanmıştır.
[76] Şcyh'ııl-İslâm Muhammed bin Hüseyin el Buhârî ol Hanefî el Mâruf bi-Btkir Hâ-herzâde (Rh.A.) ıfir. Bu zâtın «Mcbsût» adil eseri 15 ciltten ibarettir. Hicri 483'de vefat etmiştir. Bir rivayete göre bu zâtın iki «Mebsût» u vardır.
[77] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 137-140.
[78] Ka'de-i Ahire'de teşehhüt! (tahiyyâl)ü okumak Şâfİî' (Rh.A.) ye göre Farzdır. Bize, yâni Hanefîlert; göre vâcibtir. Hattâ bir kimse teşehhüdü okumayı terketse bizce namazı caizdir, Şâfiîce caiz değildir. Fakat ka'de-i ûlâda okumak icmâen farz değildir.
(Mebsût)
[79] Sâri', Şeriat vaz'edîcisidir. Bu Iâfz seri' — şeriat kelimelerinden meydana gelmiştir.
Şeriat; insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol, izhâr ve beyân, kanun vaz'-etmek mânâlarmadır.
Şeriat, dîn lisanında ise Cenâb-ı Hakk'ın kulları İçin vaz'etmiş olduğu dinî, dünyevî hükümlerin hey'eti mecmuasıdır ki buna göre şeriat din ile aynı mânâya olup hem ahkâm-ı asliyye denilen itikadiyyâü hem de ahkâm-ı fer'iyye-i aıneliyye denilen ibâdet, ahlâk ve muamelât'ı ihtiva eder. Daha umûmî manâsıyla, bir Peygamber (S.A.) tarafından tebliğ edilmiş olan ilâhi kanun demektir. Bu kanunun asıl vaz'edicisi olan Cenâb-ı Hakka Şâri'-i Mübîn denir. Bu kanunu insanlara tebliğ etmiş olan Peygambere (S.A.) de Sâri' adı verilir, işte Ahkâm-ı Şer'iyye de liâhî Kanunun hükümleri mânâsına gelir.
[80] Mücmel, mânâsı anlatamayacak derecede kapah olan bir lafızdır ki onun anlaşılması ancak söyleyen tarafından bir açıklamaya bağlı kalır. Bunlar kullanılması az olması sebebiyle garip sayılan lafızlar ve çeşitli mânâlara vaz'edilmiş olan kelimeler ve yine kendisiyle söyleyenin ne kasdettigi anlaşılamayan lâfızlardır.
Hırsı çok sabrı az kimse mânâsına olan Helû' lafzı ile ribâ lafzı bu cümledendir.
[81] Haber-i Vâhid'Ie kasdedilen İbni Mesûd' (R.AJ un kavlidir.
[82] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 141-144.
[83] Ef'âM şer'iyye: Varlıkları birer şer'i hükme bağlı bulunan ve şer'i şartlar dairesinde birer şer'i fiil olan şeylerdir. Misâl: Namaz, Oruç, Bey', İcâre, Hibe fiilleri gibi.
[84] Kıraat burada özel şeklî cüzle beraber olarak değil de sadece maddi cüz olur. (Vânî)
[85] Yâni, namazın aslı baki. kalmaz.
[86] Yâni, Peygamber Efendimizin (S.A.V.) fiilîyle.
[87] Tahkik; bir meselenin deliliyle ispatıdır. Tetkik ise; bir meseleyi görene, o meseleyi güzel görecek tarzda dakîk bir delille ispattır.
[88] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 144-147.
[89] Selâmın (elif) ve (lâm) İle olması, teşehhüdde de olduğu gibi muhlâr olan husustur.
İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir. Selâmda sünnet olan ikincisinin birinciden daha hafif bir sesle olmasıdır. (Zahirîyye)
[90] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 147-149.
[91] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 149.
[92] Buhârî; «Bcd'ül halk», «Edeb». Müslim; «Zühd». Tirmizî; «Edeb, Salât».
[93] Dürr-i Muhtâr'a göre musallî, «Kad kâmeti's-salâh» sözü tamam oluncaya kadar başlamayı tehir etse icmâen bir beis yoktur.
[94] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 149-150.
[95] Fasıl; Bir kitabda, hükümleri değişen Fıkhî meselelerin bir bölümünün anlatıldığı kısımdır, Bâb ise, kitabda anlatılan Fıkhî meselelerin şâmil olduğu kısımdır. (tnâye)
[96] Hidayenm Şerhidir.
[97] Nitekim Nass ile de sabit okluğu gibi.
[98] Reddü'-l Muhtâr'a göre; yakınında olmayan kimseye işittirecek şekilde okumasıdır.
[99] Yine Reddü'-l Muhtâr'a göre yakınmdakin'e işittirecek şekilde okumasıdır.
[100] Hindimin, çok eski devirlerden beri mevcûd olup halen Afganistan hududlan dahilinde bulunan BELH'dc bir kalenin ismidir. Burada geçen Şeyh'iil Fakîh Ebû Cafer ve diğer bazı Ulemâ bu kalenin ismiyle (Hinduvânî) diye anılırlar. (Gâyetü'l-Bcyân)
[101] Talâk: Lügat mânâsı; boşanmak, hissi veya manevî bir kayıttan kurtulmaktır.
Fıkıh ıstılahındı; şer'i nikâh akdini özel bir lafız İle o anda veya o mealde hükümsüz bırakma ve İzâle etmektir.
Ftâk; âzad cfmek, demektir. Yâni kölede (memlükte) şer'i bir kuvvet, bir ehliyet ve malikiyyet gücü ispat, etmektir. Bir başk'a ifâdeyle, köle üzerindeki mülkiyet hakkını kendine mahsûs şekilde iskat etmektir ki, köle böylelikle hürriyetine kavuşup, velayet ve şahadet gîbi bütün tasarruflara ve kendi üzerine başkaları tarafından vuku bulacak tasarrufu def etmeye kudret bulmuş olur,
îtâk aşağıdaki kısımlara ayrılır.
a) Itâk-ı sarih: Açık lâfızla yapılan azâd cimedir.
b) ltâk-ı' vâcib : Kefaret olarak yapılması icâbeden azâdelmedİr.
c) ftük-ı mendûb: Allah (C.C.) rızâsı için yapılan azâdetmedir.
d) Itâk»ı mûbâh: Herhangi bir şeye niyet edilmeksizin yapılan azâdetmedir. c) Itâk-ı mahzur: Gayrimcşrû bir sebep için yapılan a/âddır.
f) Itâk-ı cebrî: Mâlikin rızâsı dışında olarak hakimin hükmüyle bir kölenin azadıdır.
tstisnâ; bir kısım şeylerin hükmüne girmekten bazı şeyleri «illâ» gibi bir edat ile ayn tutmaktır. Bu ayrı tutulan şeylere «müstesna», öteki kısım şeylere de «müstesnanı inh» denir, istisna da beyân-ı tağyir kabilitulcndir ve istisnai muttasıl, istisnai münkati İMsımiarma avrılır. Bunlara âîd geniş izahat ilerde kendi bölümünde gelecektir.
[102] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 151-154.
[103] Muavvizeteyn; malûm okluğu üzere Kur'ân-ı Kerîm'in son iki sûresi olan «Kül cüzü bî rabbilfelâk» ve «Kul eûzü bî rabbînnâs» yâni FELÂK ve NÂS sûreleridir. Felâk sûresi - Besmele sûreden bir âyet sayılmadiğı takdirde - beş âyettir. Nâs sûresi - yine Besmele sûreden bir âyet sayılmadığı takdirde - altı âyettir.
[104] Bk.. Müzzemmil sûresi (73); âyet: 20
[105] Tirmizi; Mevâkît. Ibni Mâce; İkâme.
[106] Mutlak: Şumûle, Shâtaya, ta'ym ve tahsise delâlet eden bir şeye yakın olmayarak yalnız kendi cinsindeki fertlere ve hallere gâmil olan lafızdır.
[107] Takyîd; Kayıtlama, sınırlandırma; bir lafzı kendi cinsinde yaygın olmayan bir şekille yaygın hâle getirmekten hâriç bırakmaktır. Her hangi bir tasarrufu, bir hükmü, bir akdi her hangi bir hususta şartlandırmaktır. Böyle bir hükm ve tasarrufa da mukayyed denir.
Nesh: Şcr'i hükmün ytne jer'i bir delille kaldırılmasıdır.
[108] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 154-155.
[109] Bk. A'râf Sûresi (7): âyet: 204
[110] T:ikMto : Salevnt getirmektir.
[111] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 156-157.
[112] Mekruh olur.
[113] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 157.
[114] BuhSrî, Tirmizî, Nesâi, İbn-i Mâce, Ahmed b. Haııbel.
[115] İbn-i Mâce; Câbİr' (R.A.) den rivayetle. (Zayıf senetle).
[116] Çünkü kur'a meşru bir iştir ve Sünnet kılınmış bir yoldur. (Van!)
[117] A'râb: Aslında Arap kelimesinin çoğuludur. Türk, Rum, Hind v.b. gibi yabancılıkla alâkası olmayan Arap ırkına mensûfr kimseler demektir. Çoğul hâlindeki bu kelime sonraları «Bedevi» çölde yaşayan Arap mânâsına olarak A'râbî şeklinde kullanılmaya başlanmıştır (Kaamûs Tere.)
[118] A'cem (A'cemî): Acem, Arap olmayan insan sınıfına denir. Türk, Hint, İranlı, Pakistanlı, Rûm v.b. gibi.
[119] Bcdâyi'c göre; bulunduğu mescidde a'mâya faziletçe eşit başka kimse bulunmadığı takdirde, o a'mânın imameti daha uygundur.
Muhit'tc de bunun benzeri kavi vardır.
Resûlüllah (S.A.V.) a'mâ olan İbn Ümmi Mektûm (Amr) (R.A.) ve Utbân bin Mâlik el Ensârî el Hazrecî' (R.A.) yi Medine'de yerine (İmâm olarak) bırakmıştı.(Zcylâî)
[120] Burada istidlalin şekli şudur: Zikredilen sınıftan herbiri iyi (birr) de olsa kötü (fâcir) de olsa her halükârda arkalarında namaz kılmak caizdir.
Bu hadîs-i şerîf; Dâre Kutnî'de mevcûddur.
[121] Yâni, sünnet olan miktardan fazla uzatmaktır.
[122] Câbir (R,A> dan rivayetle. Tirmizî hâriç beş Hadîs kitabı.
[123] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 157-160.
[124] Böyle bir şeyi ne ResûliMah (S.A.V.) ve ne de Sahabe (R.A.) dan biri yapmıştır. (VÛnî)
[125] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 160-161.
[126] Zcylaî' (Rh.A.) nin sözünden anlaşıldığına göre; ayakta olan da böyledir.(Azmî/âde)
[127] Rezîıı.
[128] Fakat çocuğun çocuğa iktidâsi caizdir. Çünkü namaz bir (müttehid) durumdadır.
(Vânî (Rh.A.)
[129] Çünkü iktidâ bir ortaklıktır, ittihadı gerektirir (Sadr'üs-Şeriâ (Rfı.A,))
[130] Meselâ, bunlardan birinin öğleyi, diğerinin İkindiyi; yahut yine bunlardan birinin bir önceki günün Öğlesini, diğerinin de içinde bulundukları günün Öğlesini kılması gibi.(Ferişteh (Rh.A.)
[131] Şayet, Müsafİr namazı tamamlarsa ikinci iki rek'at nafile olmuş olur.
[132] Bu meselede Ebû Yûsuf (Rh.A.) ile İmâm Muhammed (Rh.A.) ayrı görüştedirler. Kâfî'de böyle geçer. (Azmîzâdc)
[133] Bu meselede Ebû Yûsuf (Rh.A,) ve tmâm Züfer (Rh.A.) ayrı görüşledirler. Kâfî'de böyle geçer. (Azmîzâdc)
[134] İstihlâf; Elbisesinden tutup mihraba çekmekdir. (lnâye)
[135] Müslim. Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî. îbni Mace, Dâremî, Ahmed b. Hanbel.
[136] Hünsâ : Lügat t a yumuşak, mülayim demektir.
Şeriatta; hepi erkeklik ve hem de dişilik tenasül uzuvları (veya kromozomları) taşıyan kimse veya herhangi bir canlı; çift cinsiyetli, ya da bu iki uzuvdan hiçbiri bulunmayan demektir.
Yeni dilde, bunlara erselik denir. Tıp dilinde de hermaphrodite diye geçer.
Hünsâ-i Miişkil: Her İki cinsiyet organını taşıyan, fakat bu organlardan biri fiil, hareket ve yapı bakımından diğerinden farklı olmayan hünsâdir.
Ancak, hünsâ-İ müşkilde hüküm idrarın cereyanı, iştah, olgunluk ve ihtîlâm bakımından üstün olan tarafa göre verilir.
Hünsâ-j Recûlî: Erkeklik kromozomları daha fazla olan himsâdrr.
Ilünsâ-i İNisâî: Kadınlık kromozomları daha fazla olan hünsâdır.
{Kamus Torcotnesi. Âsim Efendi, Ta'rifât. Seyyid-i Şerif Ciircâni, El Kâmusü'l Asri - Arabic - English - Elias A. Elias, Meydan Larousse, C. 6)
[137] Hublâ : Hâmile, gebe.
[138] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 161-165.
[139] Müştehât: Erkeklik hissini tahrik edecek hale gelmiş kız.
[140] Halde tabiri: İştah sahibi küçük yaşdaki kıza; Mazide tabiri: Yaşlıya şâmildir.
(Abdülhalim)
[141] Muhâziye: Namazda erkeklerle bir hizada bulunan kadın.
[142] Müdrik : İmâma tamamen uyan, yâni namazın evvelinden sonuna kadar fasılasız olarak İmâma uyup bülün rek'atleri İmâra ile beraber kılan kimsedir.
[143] Lâhik : Namaza imâm ile başladığı halde kendisine uyku, gaflet veya cemâatin çokluğundan dolayı bir zahmet ya da bir hades meydana gelip de namazın tamamım veya bir kısmım İhıâm ile kılamayan kimsedir.
[144] Muhâzât (Muhâzât-ı Nîsâ): Kadınların namazda erkeklerle bir hizada bulunması.
[145] Hâil: İki şey arasında veya bir şey önünde perde olan, iki şey arasında bulunup birinden diğerinin görünmesine veya birleşmelerine manî olan, arayı kapayan engel.
[146] Mıınlıharaı rahl: Deve semerinin arka ağacı. Deveye binen kimsenin semere oturduğu 7nman baş hizasına gelen enli bir tahta.
[147] Veya avlusunda.
[148] Erkeklere niyetle birlikte.
[149] Zulle: Metinde geçen bu kelime lügat mânâsı itibariyle gölgelik, sofa, sundurma demektir.
Cami içindeki zulleden maksad ise şudur: Camilerde orta sahnın zemininden biraz yüksekte olan yan sahınlar; cümle kapısının iki yanında bulunan yüksek ve revaklarla Örtülü son cemâat yeri (sofa) dır.
Camiin son cemâat yerindeki revak kemerinin cümle kapısına rastlıyan orta kısmı daha geniş, üstündeki kemer de daha yüksek ve büyüktür. Buraya sertak (baş kemer) denir. Zikredilen revaklarm yâni üstü örtülü, önü açık ve zemini yüksek yerin arkasındaki duvarın üstünde dışarıya çıkma olarak yapılmış balkon gibi küçük kısma mü-kebbire de denir.
Müezzin buradan hem caminin içini hem de dışını rahatça görebilir. Cami içindeki tmâmm tekbirlerini aynen tekrar ederek dışaridakilerin de cami içindeki cemâatle birlikte namaz kılmalarını temin eder.
[150] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 165-168.
[151] Mahfe! (Mahfil - raf): Toplanılacak yer, toplantı yeri demektir.
Camilerde mahfe); etrafı parmaklıklarla çevrili, yerden yüksekçe olan kısımdır. Müezzin mahfili camilerde müezzinlere ayrılan yüksekçe yerdir. Camilerde bundan başka Mahfü-i hümâyûn (Hünkâr Mahfili) denen ve selâtin camilerinde bulunup Padişahların namaz kılmalarına ayrılmış olan yerler de vardır ki buralara umumiyetle bir kaç basamak merdivenle çıkılır. Bu Mahfil-i Hümâyûn'un cemâat tarafından görülmemesi için çevresi kafesle kapatılmıştır.
[152] Musalla (Cebbâne): Açıkta namaz kılmaya mahsûs ve Kıble tarafında Mihrap yerine bir dikili taş ikâme edilen üstü acık mcscİd.
[153] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 168-169.
[154] Tahrîme: İftitâh Tekbiri demektir ki, namazın dışında mubah olan şeylerin hürmetine çer'i sebcb olduğu için tahrîme denilmiştir.
[155] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 170-172.
[156] Teşehhüd miktarı: Namazda şehâdet miktarı oturmak ve «ettehıyyâtü» okumak.
[157] Teşbih: «SübhânaJlah» demektir. Allah' (C.C.) ı sânına lâyık İfâdelerle yâdetmektir.
Tehlil: «Lâ ilahe illallah» demek, Allah' (C.C.) tan başka İlâh olmadığını ifade etmektir.
[158] Bina etmek; İkmâl etmek, tamamlamak, demektir.
[159] İcâb vı? kabul: İcâb; gereklifck, lüzum, bir anlaşmada ilk söylenen sözdür ki akd ve tasarruf onunla ispat olunur.
Kabul; soıısöZ, bu anlaşmada İcâba karşı söylenen müsbet sözdür ki akd onunla tamâm olur.
[160] Kenz Sahibinin ibaresi şudur: Müteyemmim, suyu kullanmaya gücünün bulunduğunu anlamasıyla namazı bozulur.
[161] Yâni, ümmînin Allah' (C.C.) in ilhamı sebebiyle bir âyeti tezekkürü.
[162] Ümmî: Anasından doğduğu gibj kalıp bir tahsil görmemiş, mektep ve medresede okumamış ve okuyup yazmasını bilmeyen kimsedir. Bir diğer tarife göre; ümmî İlim, yazma ve okumadan mahrum kimsedir.
Kelimenin Ümmî' yâni anaya mensûb mc'nâsı da bu hususları açıkça anlatır. Şerhü'I Makdtsiye göre; burada ümmîden maksâd; namazda kâfi derecede kıraat bilmeyen kimsedin
[163] MEŞHUR METİNLER: Hanefî Fıkhının Zâhir-i rivâye, Nevâdir ve Vâkıât gibi kısımlara ayrılan sahalardaki meşhur Fıkıh Kitaplarıdır.
Zâhîr-i Rivâye Kitaptan:
İmâm Muhammcd' (Rh.A.) in; Mebsût. Câmi-i Sagîr, Câiıii-i Kebîr, Siyer-İ Sagîr,
Sîyer-i Kebîr ve Ziyâdât adlı kitaplarıdır.
Nevâdir Kitapları:
Keysânİyyât, Harûnîyât, Cürcâniyyât ve Rakkiyyât gibi eserlerdir.
Vâkıât ve Nevazil Kitapları:
Zâhir-i Rivâye ve Nevâdirde bulunmayan mes'eleler hakkında, sonra gelen Fuka-hâ'nın verdikleri hükümleri ihtiva eden kitaplardır.
Dört metin kitapları ise ki Hanefî Fıkhının meşhur ve muteber kitapları olarak adlandırılırlar Kcn/üd Dekâyık, Muhtar, Vikaye ve Mecmâ'dır.
Bilahere bazı zâtlar Zahiri Mezhep ile Nevâdîr, Vâkıât mes'elelerini kendi kitaplarında karışık bir tarzda toplamışlardır. «Haniye» Fetvasıyla «Hülâsatü'l Fetva» bu kabildendir. Radıyüddin-i Serâhsî' (Rh.A.) un «Muhit» adındaki kitabı ise bu üç kısmın, mes'elelerini ayn ayrı ihtiva eder.
[164] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 173-179.
[165] Feth eylemek: Burada, okuyan kimseye unuttuğunu bildirmek maksadıyla telkindir. Feth-İ Kıraat; yâni Kıraati telkin edip söylemek, okuyun yanıldığında yahut tutulduğu esnada yapılır.
Namazda mahsur kalan, yâni tutukluk yapan imâma kırâalı feth O'na tâlim demek olduğundan namazı bozucu olması kıyas icâbı ise de muktedî kendi imamına feth ederse .namaz istihsâlleri fâsid olmaz. Nitekim, Resûliilluh Efendimi/, (S.A.V.) namazda «Mü'minûn» sûresini okurlarken ,bir kelime geçmişler, namazdan sonra «İçinizde Ubey yok muydu?» dîye Ashâbm en iyi ve kuvvetli kıraate sahip olanı Hz. Uhcy bin Kaab' (R.A.) i sormuşlar.
Hz. Kaab (R.A.) «Evet! (Buradayım) yâ RcMİİüllah» rliw orada olduğun» aticiliğinde: «Bana feth ermeli dc«îl miydin?» buyurmuşlardır. Hz. Ubcy (R.A.) «Ben o kelimeyi mensûh olmuş sandım.» dediğinde Peygamber Efendimiz (S.A.V.) «Mensûh olsaydı size bildirirdim.» buyurmuşlardır.
Hz. Ali (R.A.) de «İmâm senin fethine muhtaç ise fethet»buyurmu$tur.
(Nİ'met-i İslâm)
[166] Sahrada sütresiz namaz mekruhtur. Sahrada namaz kılan kimse önüne kalınlığı bir parmak ve uzunluğu bir arşın olan bir sütre (değnek v.s.) dikmelidir. Zira, Resûlüllah Efendimiz (S.A.V.) <£>izin biriniz (önüne) bir ok da olsa mutlaka siitrc diksin.» buyurmuşlardır. (Mültekâ)
[167] Amel-i kesîr: Çok iş, «,-*>k hareket demektir. Aind-i kain: Az İş, az hareket, demektir.
Namazda, amel-İ -kesîr ifsâd edicidir. Amel-i kalîl ifsâd edici değildir. Ancak kötü bir harekettir.
istilanda: Amel-i kesîr, namaz kılanın, bazı hareketlerinden dolayı görene namazda olmadığı hususunda şüphe uyandırmadığı kimsedir.
Amel-i kalil ise, namaz kılanın, yıamazda olup olmadığı hususunda görene şüphe uyandırdığı kimsedir.
Amel-i kesîr namaz ve namazı ıslâhla ilgili bir hareket değildir. Zâid bir harekettir. Ancak, hâdes sebebiyle abdesti yenileme, imâmda istihlâf ve Korku Namazında saf fin tebdili amelleri müstesnadır.
Namazda düşen serpuşu (veya takkeyi) alıp başına koymak zâid bir amel değildir. Baş açık kilmatotansa onu başa almak daha faziletlidir.
Amel-i kesin biraz daha izah edersek şöyle dememiz gerekir: Bu amel musallînin namaza durduğunu bilmeyene göredir. Yoksa bir kimse birinin namaza durduğunu görüp de sonra O'ndan namaza aykırı bir hareket görse, meselâ eline tarak alıp saçını veya sakalını taraşa namazı fâsid olur. Bununla beraber, bu durumda O'nun namazda olmadığını bilmek yakînen şarttır.
AmeM kesîr ile amelfi kain daha değişik olarak şöyle de tarif edilmiştir:
Üç mütevâli hareket kesir ve onun aşağısı kailidir. Yahut iki eliyle yapılması â<lct olan şey bir eli ile de yapılsa kesîr, bunun aksi kalîldir. Yahut faile kasdedilen kesir, kasdedilmeyen kalîldir. Veya tecrübeye göre ehlinin kesîr dediği kesir, kalîl dediği kaindir. (Mültekâ, Nimct-i İslâm)
[168] Yâni. dilini hareket ettirmeden. Azmizâde (Rh.A.)
[169] Üç zira' kadar yakınına diker. Bunu terketmek «Münye» nin açıkladığına göre tchzîhen mekruhtur. (Reddü'l Muhtar)
[170] Bu bir ruhsattır. Terk edip yapmamak efdâldir. , (Bcdâyî, Dürriil Muhtar)
Çünkü bu namaza âid amellerden değildir (zâiddir). İmâm Mârurîdî CRh.A.) nin İmâm' (Rh.A.) dan rivayetine göre, bu namazda esvedeynin (yılanla akrebin) öldürülmesi gibidir. (Tahtâvî)
[171] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 180-186.
[172] Esnemesini gidermesi (tutması) mümkün okluğu halde, eli veya yen'i ağza koymak mekruhtur.
Ebû Hanîfe (Rh.A.) den böyle rivayet edil m M ir. <R<:ddü'l Muhtârl
Esnemek (tesâüb) şeytana âid bir haldir. Hz. Enbiya (A.S.) ise bundan korunmuşlardır. (Dürtül Muhtar)
[173] Evlâ olan, kıyamda iken sağ eli ağza koymakdır. Bunun gayrımla ise «ol eli koymaktır.
(Rcddiil Muhtar)
[174] Tenzîhen mekruhtur. (Reddül Muhtiri
[175] Tahrîmcn mekruhtur. (Reddül Muhtar) OD Ve Yahudi fiilidir.
[176] Tahrîmen mekruhtur. (Reddül Muhtar)
[177] Tahrîmen mekruhtur. (Reddül Muhtar)
[178] Tahrfmen mekruhtur. (Reridiil Muhtar)
[179] Tahrimcn mekruhtur. (Reddül Muhtar)
[180] Tenzîhen mekruhtur. (Reddül Muhtar)
[181] Tahrfmen mekruhtur. (Reddül Muhtar)
[182] Bu zikredilenleri» mekruh olması Özürsüz durumlardadır. Ama, mekân darlığı gibi özürlü durumlarda mekruh değildir, (Rerldü'J Mııhtflr)
[183] Tahrîmçn mekruh olmaz.
[184] Tahrîmen mekruhtur.
[185] Resimlerden maksâd, canlı varlıkların resimleridir.
Namazın dışında da böyle elbiselerin giyilmesi mekruhtur.
[186] Veya sağında, solunda ya da secde mahallinde olması da mekruhtur. (Dürrü'l Muhlâr) "
[187] Bıılıârî.
[188] Eğer resim, ayaklan altında yahut oturduğu yerde olursa ona hakaret olduğundan dolayı mekruh değildir.
[189] Yerde uUlıı£:ıi halde azasının bütün kısımları belli olmayacak şekilde olursa...
(Dürriil Muhtar)
[190] Tahrîmen mekruh olur.
[191] Ten/îhen mekruhtur.
[192] Bir insanın >ü?Üık> karşı nama/ kıldığı zaman, istikbâli gibi tahrîmen mekruhtur. TÇ-er istikbal nıusjllîden olursa kerahet onadır. Değilse u?ak da olsa ve hâil de bulunmasa istikbâl etkııin üzerinedir.
[193] Mu'tekif: İ'tikâfa girendir. Buna âkif de denir.
İlerde kendi babında geleceği üzere, î'tikâf; erkeğe göre ezan okunup İkâmet alınan yâni cemâatle beş vakit namaz kılınır durumda olan cami içinde; kadına göre. evinin mescidinde yâni namazgah edindiği odasında veya köşesinde. i'tİkâf Ctâat \c ibâdet) niyetiyle bekleyip kalmaktır.
[194] Sâc: Asıl vatanı Hindistan olan ve sonraları Güney Asya ve Endonezya'ya da yayılan bir ağaçtır.
Abanoz Ağacına benzer, yapraklarının sıklığı sebebiyle altında çok sayıda insanın yağmurdan korunması mümkün oiur. Bu ağaca bazıları Hint Çınarı, bazıları da Hint Ağacı derler.
Orta Doğuda Zâe dendiği de olur. Araplar ise fmuarreb olarak) Se'sem de derler.
[195] Eğer bir âyeti tek boşma nafile olarak kıldığı namazda tekrarlarsa mekruh değildir. Farzda Özür ve unutma halinde olmıyarak ihtiyarî şekilde tekrarlanırsa mekruh olur.
(Halebî-i Sâğîr)
[196] Şayet her rek'atta bir sûre okusa, iki sûre arasında bir sure terk çtse mekruhtur.
(Halebî-i Sâğîr)
Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) Câbir bin Semüre' (R.A.) in rivayetine göre; Cuma gecesi Akşam Namazında «Kul yâ eyyühel Kâfİrûne ve kul hüvallahü ehad» okumuştur. Bu hadisi Ebû Dâvûd (Rh.A.) ve tbni Mâce (Rh.A.) rivayet etmiştir. (Hılyetü'n Naci)
[197] Müteahhirûn : Son zamanlarda gelmiş büyük tslâm Âlimleri. Fukahâca; müteahhirûn Şemsü'I Eimme Halvânî' (Rh.A.) den (456/1063) Hâfızuddîn Buhârî (Rh.A.) (693 H.) ye kadar olan Fukahâdır.
Mütekaddimûn: Eskiden, evvelce gelmiş büyük İslâm Âlimleri. Fukahâca; müte-kaddİmûn Şemsü'I Eimme Halvânî' (Rh.A.) (456/1063) den önceki âlimlerdir.
[198] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 187-193.
[199] Kitûh-iıl Talıâre'de anlatılmıştı.
[200] Deliller leâru/ edip de bir kısmı sünnetliği bir kısmı da farzlığı gerektirince biz ikisinin arasında bir derece lesbii ettik ve vticûb ile söyledik.(Camiü's Sağîr)
[201] Tcfrî: Asıl mes'cleden türlü hükümler ve dallar çıkarma, dallandırıp budaklandırma. Yâni, hüküm çıkarma. Başka bir ifâdeyle; iltihâk, edenin geçene ihtiyacından dolayı bir şeyi diğer bir şeyin akabinde kılmaktır. (Ta'rifât-ı Seyd-i Şerif)
[202] MeıısııH: Neshedilmiş, hükmü kaldırılmış.
[203] Hâvî; Bir hadîs-i şerifi (bir sözü veya hâdiseyi) senetlerini zikrederek nakleden zâttır.
Rivâyei edilen hadîs veya habere de mervî denir.
* Tercih: Vasıf itibariyle birbirine benzer olan iki delilden birinin diğerine üstünlük ve değerliliğini ispat etmektir.
Böyle birbirine benzer (eş) delillerden birini diğerine tercihe muktedir olan zâtlara da Ashâb-ı rtercîh denir.
* Mübîh : Mübâh kılan, demektir. Mübâh ise; yapılması veya yapılmaması dince serbest bırakılmış şeydir.
[204] Müctchedun fih: İctihad neticesi ortaya çıkarılmış şer'i bir hüküm.
îetihad eden zâta müetehid denir.
tetihad ise Fakîhin tafsili (husûsî ve muayyen) delillere dayanarak ameli hükümleri çıkarmak için bütün gücünü harcaması, ortaya bir hüküm koymasıdır. /».-.:..j™-------«r.MAhoHım fîhMpn m»wârl Kunut'un ihtilaflı olmasıdır.)
[205] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 194-199.
İslami Okul Okulların En Önemlisi