Nafile Namazlar : - 1.Cilt - 3. Sayfa
Farz Namaza Yetişme (İdrâk) Babı
Vakti Gecen Namazların Kazası Babı
Cuma Namazının Sıhhatinin Şartları :
Şek Ve Sehv Secdesi Babı Sehv Secdesi:
Cenaze Namazi Kılınmayan Kimseler ;
Cenaze Namazının Kılınışı Ve Duaları :
Nafile Namazlar :
Musannif, Vitr Namazının hususiyetlerini açıklamayı bitirince, nafilelerin hususiyetlerini1 beyâna başlayıp dedi ki: Sabah Namazından önce ve Öğle Namazından sonra, Akşam Namazından sonra ve Yatsı Namazından sonra iki rek'at namaz, sünnet-i müekkede olmuştur. Yine Öğle Namazının farzından Önce ve Cuma Namazının farzından önce ve sonra dört rek'at namaz kılmak, dört rek'atte bir selâmla sünnet olmuştur. Hattâ Musallî dört rek'atı iki selâmla edâ etse, makbul olmaz. Bundan dolayı, bir kimse bir selâmla dört rek'at namaz kılmayı adayıp iki selâmla edâ etse, adakdan kurtulmuş olmaz. İki selâmla dört rek'at kılmayı adaşa ve dört rek'atı bir selâmla edâ etse, adağı edâ etmiş olur, Kâfi'de böyle zikredilmiştir.
Bu zikredilen dört rek'at sünnet, Öğle Namazından önce, Cuma Namazından Önce ve Cuma'nın farzından sonra kılınan sünnetlerdir. Bunda asi olan, Resûlüllah' (S.A.V.) m şu kavlidir:
«Bir kimse bir gün bir gecede oniki rek'at namaza devam etse, Allah onun için Cennette bir ev bina eder.» [1] Bunu Resûlüllah (S.A.V.), yukarıda zikrettiğimiz şekilde tefsir etmiştir.
Salât-ı Evvâbin :
Dört rek'at namaz, İkindi Namazından önce; dört rek'at namaz, Yatsıdan önce ve sonra bir selâmla;" altı rek'at namaz [2] Akşam Namazından sonra bir selâmla mendûb olmuştur.
Gündüz kılınan nafilenin bir selâmla dört rek'attan fazlası ve gece kılman nafilenin sekiz rek'attan fazlası mekruh olmuştur. Çünkü sünnet, gece namazında altı rek'atten sekize kadar, gündüz namazında ise dörde kadar vârid olmuştur. Öyleyse bunlardan fazlası bir selâmla mekruhtur. Çünkü delili olmayan şey sabit olmaz.
Gece ile gündüzde efdal olan dörder rek'at kılmaktır. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; gündüz nafileleri dörder, gece nafileleri ikişer kılınır. îmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; gece ve gündüz nafileleri ikişer rek'at kılınır.
öğle Namazının ve Cuma'nın farzından önce, ve Cuma'mn farzından sonra kılman dört rek'at m birinci ka'desinde, salevât duası okunmaz.
Musa 11 î, birinci ka'deden üçüncü rek'ata kalkınca, Sübhâneke'yi okumaz. Çünkü bu Sünnet-i Müekkede olduğu için farzlara benzer. Bundan dolayı, teşehhüd üzerine salevât duasını ziyâde eden kimseye sehv secdesi vâcib olduğu hususunda ihtilâf vardır.
Zikredilen namazlardan başka, dört rek'atlı nafile namazda, mu-sallî birinci ka'dede salevât duasını okur ve Sübhâneke'yi de okur. Çünkü onlarda farzıyyete benzemek bulunmadığı için, onlardan her çift müstakil namaz sayılır.
Kıyamın uzunu, sücûdun çokluğundan evlâdır. Çünkü ResûlüIIah (S.A.V.) :
(^Namazın efdali, kıyamı (kunutu) uzun olandır.» [3] buyurmuştur, çünkü kıyamın uzununda kıraat çok olur, rükû ve sücûdun çokluğunda teşbih çok olur. Kıraat ise tesbihden efdaldir.
Tahiyyet'ül Mescid Namazı:
Tahiyyet'ül-Mescid namazı sünnettir. Bu namaz, mescîdde oturmadan Önce kılınan iki rek'at namazdır. Çünkü ResûlüIIah (S.A.V.)
«Sizden biriniz mescide girdiği zaman, iki rek'at namaz kılmadan oturmasın.» [4] buyurmuştur. [5] Farzı edâ etmek onun yerine geçer. [6] Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Abdest aldıkdan sonra iki rek'at namaz kılmak mendûbdur. Çürkü Resûlüllah (S.A.V..) :
«Bir kimse abdest alır ve abdestini (şartlarıyle) güzel yapar ve iki rek'-at namaz kılıp, o iki rek'atta kalbiyle ve veçhiyle namaza yönelirse onun için Cennet vâcib olur.» [7] buyurmuştur.
Kuşluk Namazı :
Kuşluk vaktinde dört rekat, ya da daha çok namaz kılmak men-dûbdur. Çünkü Hz. Aişe (R.Anhâ); «Resûlüllah (S.A.V.) Kuşluk Namazını dört rek'at ve (daha fazla) dilediği kadar kılardı» diye rivayet etmiştir. [8]
Farzın iki rek'atmda kıraat farz kılınmıştır. Yâni farzın iki rek'-atında, ta'yin edilmemiş olduğu halde kıraat farzdır. Hattâ musallî farzın her rek'atmda okumasa veya yalnız bir rek'atmda okusa, namaz fâsid olur.
İlk iki rek'atta kıraat vâcibdir. Hattâ musallî ilk iki rek'atta okumayıp son iki rek'atta okusa, namazı caiz olur. Eğer sehven terk etti ise, ona sehv , secdesi vâcib oLur. Eğer kasden terk etti ise, günahkâr olur.
Nafilenin her rek'atmda, Vitrde kıraat farz olmuştur. Nafilede farz olmasının sebebine gelince, nafileden her çift, ayrı (müstakil) tarzda namazdır. Ondan üçüncü rek'ata kalkmak, yeni tahrîme menzilesindedir. Bundan dolayı, bizim müctehidlerimizden meşhur olan rivayete göre birinci tahrîme (açış tekbîri) ile ancak iki rek'at vâcib olur. Vitrin her rek'atmda kıraatin farz olması ise ihtiyat içindir. [9] Nitekim daha önce geçti.
Kasden başlanılan nafileyi tamamlamak gerekir. Kasden sözü, zan-nen başlanılanı ayırdetmek içindir. Nitekim, şayet Öğle Namazının farzım kılmadı zannedip farza başladığı zaman, kıldığı hatırına gelse, farz diye başladığı namaz, nafile olur. Tamamlanması vâcib olmaz. Hattâ o namazı bozsa, kazası vâcib olmaz. Eğer o namaz, güneşin doğma, batma ve zeval vaktinde olursa, bu takdirde ifsâd ettiğinden kaza vâcib olur. Nitekim bunun incelenmesi, «Namaz Bölümü» nün evvelinde geçmiş idi.
Dört rek'at nafileye niyet eden musallî, eğer ilk çifti veya ikinci çifti bozarsa, iki rek'atı kaza eder. Yâni şayet musallî, dört rek'at nafileye başlayıp ilk iki rek'atı bozarsa, ancak ilk çifti kaza eder. Çünkü ilk çifti bozmuş ve ikinci çifte başlamamıştır. Nafileden her çift, ayrı (müstakil) tarzda namazdır. Eğer ilk çifti bozmayıp ikinci rek'atte oturup üçüncü rek'ata kalktığında bozarsa, ancak ikinci çifti kaza eder. Çünkü ilk çift tamâm olmuştur. İkinci çifti ise bozulmuştur. Öyleyse, yalnız ikinci çiftin kazası gerekir.
Ya da musallî iki çiftte de okumadı ise, -çünkü İmâm A'zam (Rh.A.) a göre asi olan, eğer iki rek'atta okumayı terk etti ise - tahrîme bâtıl olur. Eğer iki rek'atın birinde terk etti ise, tahrîme bâtıl olmaz. Bilâkis edâ fâsid olur. Şu halde, ilk çiftte kıraat etmediyse, tahrîme bâtıl olur. Öyleyse, ilk çiftte başlama sahîh olup ikinci çiftte sahîh olmadığı için; yine, başlamanın fesadı ve tahrîmenin bâtıl olması sebebiyle, ilk çiftin kazası lâzım gelir.
Ya da ilk çiftte kıraat etmese, şüphesiz bu takdirde fâsid olur ve tahrîme bâtıl olur. Şu halde ilk çift fâsid olduğu için kazası lâzım gelir ve tahrîme bâtıl olduğu için ikinci çifte başlama sahîh olmaz.
Ya da ikinci çiftte kıraat etse, yine iki rek'atın kazası lâzım gelir. Çünkü ilk çift şüphesiz tamâmdır ve ikinci çift fâsid olmuştur. Öyleyse kazası lâzımdır.
Ya da ilk çiftten iki rek'atın birinde kıraat etmedi ise, İki rek'atın kazası lâzım gelir. Çünkü ilk çift fâsid olmuştur. Şu halde kazası gerekir. Tahrîme baki kaldığı için ikinci çift sahîh olmuştur.
Ya da ikinci çiftten iki rek'âtın birinde kıraat etmedi ise, yine iki rek'atı kaza eder. Çünkü ilk çift tamâmdır ve ikinci fâsid olmuştur. Öyleyse ikinci çiftin kazası gerekir.
Ya da ilk çiftte ve ikinci çiftin bir rek'atında kıraat etmese, yine iki rek'atı kaza eder. Çünkü ilk çift başladıkdan sonra bâtıl olmuştur. Öyleyse onun kazası gerekir. İkinci çifte başlamakla tahrîme bâtıl olduğu için sahîh olmaz.
Eğer her çiftin bir rek'atında kıraat etmedi ise, dört rek'atı kaza eder. Çünkü her çiftin birer rek'atında okumazsa, hepsinin edası, başlamanın sıhhatiyle beraber fâsid olur. Öyleyse rek'atların kazası gerekir.
Ya da kıraati ikinci çiftte terk etse ve birinci çiftin bir rek'atında okumasa, yine dört rek'atı kaza eder. Şayet birinci çiftin bir rek'atında okudu ise, edâ fâsid olup tahrîme bakî kalır ve ikinci çifte başlama sahîh olur. Şayet ikinci çiftte de okumasa, ayni şekilde bu da fâsid olur. Şu halde dört rek'atm kazası lâzım gelir. Eğer ikisi arasında oturmaz ise, kaza yoktur. Yâni, şayet nafileden dört rek'atı kılıp ve iki çiftin arasında oturmasa, uygun olan ilk çiftin fâsid ve kazasının da vâcib olmasıdır. Çünkü nafileden her çift, bir (müstakil) namazdır. Bununla beraber, farz üzerine kıyâs etmekle fâsid olmaz. Nitekim yakında Sücûd-ı sehv Babında incelenmesi gelecektir.
Ya da teşehhüdden sonra namazı bozsa, yâni musallî, nafileden dört rek'ata niyet edip, ikinci rek'atta teşehhüd miktarı oturduğunda, namazı bozsa [10], onun üzerine-kaza lâzım gelmez. Çünkü vâcib olanı edâ etmiş ve ikinci çifte başlamamıştır ki kaza vâcib olsun.
Musallî, kudreti var iken, başlangıçta nafileyi oturduğu yerde kılabilir. Eğer ayakda başlayıp, ayakta kılmaya kudreti var iken oturduğu yerde kılarsa, mekruh olur. Eğer ayakta kılmaya kudretle başladıkdan sonra, özür zuhurundan dolayı oturduğu yerde kılarsa, mekruh olmaz.
Musallî, nafileyi hayvana bindiği halde, şehrin dışında imâ île kılabilir. Bu durumda secdesi, rükûundan daha alçak olur. Şehrin dışı; müsâfirin namazı kısaltması câız olan her yerdir. Yakında açıklaması gelecektir. [11] Musannif, «şehrin dışında» diye kaydetmekle, seferin şart olmadığını ve şehir içinde râkiben (binici olarak) nafile kılmanın caiz olmadığını murâd etmektedir. Yâni müsâfir olmaksızın, nâfüeyi imâ ile râkib (hayvana binici) olduğu halde, ancak şehrin dışında kılar, şehrin içinde kılmaz.
Şayet hayvana binen o musallî, namazı, kıbleden başka yöne doğru olsa da, kılabilir. Çünkü nafile namazlar belli bir vakte tahsis edilmemiştir. Hayvandan inmeyi iltizâm eder de Kıble'ye dönerse kafileden ayrılmış olması lâzım gelirdi. Farzlar nafilenin aksinedir. Çünkü farzların belli vakti vardır. Hayvan üzerinde caiz olmaz, ancak zaruret hâlinde caiz olur. [12]
Vâcib olan Vitr Namazı, Adanmış Namaz, başlandikdan sonra bozulan namaz, Cenaze Namazı ve yer üzerinde okumakla vâcib olan secde, bunlar da farzlar gibidir. Hayvan üzerinde caiz olmaz, ancak zaruretten dolayı caiz olur.
Revâtib denen sünnetler ise, nafiledir. İmâm A'zam' (Rh.A.) dan şöyle rivayet edilmiştir: Musallî Sabah Namazının sünneti için hayvandan iner. Çünkü Sabah Namazının sünneti, diğer sünnetlerden daha kuvvetlidir. İnmek suretiyle (namazı) bina eder. Yâni: şayet musallî sünnete, hayvana binici olduğu halde iftitâh etse, ondan sonra hayvandan inse, iftitâhı üzere bina eder.
Rükûbu üzere değil. Yâni: Binici değil iken iftitâh tekbiri alıp ondan sonra binip bina eylemez. JZirâ o musallî, başladığı namazı bozmuştur. Çünkü, birincide yâni binici iken iftitâh edip inmesinden sonra, binada musallî, üzerine vâcib olan şeyin en mükemmeli ile edâ eder. [13] İkincide, yâni binmeden önce iftitâhda tahrîme rükû ve sü-cûd için gerekli şekilde akdolunmuştur. İmâ ile edası caiz olmaz. Yakında, hayvan üzerinde nama/ babında bu husus geniş şekilde açıklanacaktır. İnşâallâhu Teâlâ. [14]
Teravih Namazı
Teravih; tervîha'nın çoğuludur. Tervîha, oturma «celse» mânâsında isimdir. Bu namazda her dört rek'attan sonra insanlar oturup dinlendikleri için, bu ad ile sıfatlandırılmıştır. Aynca, her dört rek'ata da, mecazen tervîha adı verilmiştir. Çünkü, sonunda istirahat yardır.
Teravih, Resûlullâh' (S.A.V.) in sünnetidir. [15] Çünkü Resûlullâh'-(S.A.V.) in, Ramazanın bazı gecelerinde teravihi kıldığı sahîhdir. Bu namaza devamı bırakmada beyân ettiği özür, teravihin bizim üzerimize farz olmasından korkmasıdır.
Bundan sonra, Teravihe, Hulefâ-i Râşidîn (Rıdvânullâhi Teâlâ aleyhim ecmaîn) devam ettiler. Resûlullâh (S.A.V.) :
«SAze, benim sünnetime ve benden sonra râşid halîfelerin sünnetine sarılmanızı tavsiye ederim.» [16] buyurmuştur.
Teravih namazı, erkeklere ve kadınlara sünnettir. Râfizîlerden [17] bazıları; bu namaz yalnız erkeklere sünnettir, demişlerdir..
Terâvihde cemâatin, kâfi miktarda olması sünnettir. Hattâ ehl-i mescid, (cami cemâati) bu namazı terketse, günahkâr olurlar. Bazısı teravihi kılsa, kılmayıp geri kalanlar Teravihin faziletini terketmiş olurlar ve günahkâr olmazlar. Çünkü bazı Ashâb bu namazı zaman zaman terk etmiştir. -
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki; bir kimse teravihi, imâmla kıldığı gibi, evinde cemâat ile kılmaya kadir olsa, evinde kıldığı namazı efdaldir.
Sahîh olan şudur ki: Şüphesiz evde olan cemâat için fazilet vardır. Mescidde kılan cemâat için de başka bir fazilet vardır. Öyleyse, Te-râvîhi cemâat ile evinde kılan musallî, iki faziletin birini alıp fazla olanını terketmiş olur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Bir kimse gerek cemâatle ve gerekse münferiden Teravihi kaçırsa vakti geçeni asla kaza etmez. Çünkü kaza; farzın ve farza tâbi olan mü-ekkedlerin özelliklerindendir. [18]
Teravihi, gecenin üçte birinin sonuna kadar te'hir etmek müste-habdir.
Teravih Namazı, beş tervîha'dir. Her tervîha için iki selâm vardır. Böylece selâmlar on adet olur. İmâm ve cemâat her iftitâh tekbirinde «Sübhânekeyi» okur. İki tervîha'nın arasında bir tervîha kadar otururlar. Yine böylece; beşinci tervîha ile Vitr Namazı arasında da bir ter-, viha kadar oturulur. Çünkü (o ikisi arasında bir tervîha kadar oturmak) Ashâb (R.Anhüm) zamanından bizim zamanımıza gelinceye kadar, bu şekilde devam edegelmiştir.
İmâm, teşehhüd (ettehıyyâtü lillâhi...) den sonra salevât dualarını okur. Ancak, îmâm cemâate bıkkınlık verirse, bu takdirde, salevât dualarını terkedebilir.
Terâvihde, (Ramazan boyunca) bir kere hatm-i şerif sünnettir [19] ve yirmiyedinci gecede hatmi tamamlamak efdaldir. [20] Çünkü Ramazanın yirmiyedinci gecesinin Kadir Gecesi olduğuna dâir pek çok haberler vardır. Hafız olan imânı, cemâatin tenbelliğinden dolayı bu namazda yapacağı hatm-i şerifi terketmez.
«El-İhtiyâr» sahibi demiştir ki; «Bizim zamanımızda efdal olan, cemâate ağır gelmiyecek kadar okumaktır.»
Bîr kimsenin, Yatsı Namazını yalnız edâ edip Teravihi imâm ile kılması caizdir. Eğer bir kimse farzda cemâati terk ederek kumaşa, Te-râvîhi cemâat ile kılması caiz olmaz. Eğer cemâat Teravihi imâmla kıl-masa bile, Vitr Namazını imâmla kılabilirler.
Ramazanın dışında, Vitr Namazı cemâat ile kılınmaz. BU'icmâ caiz değildir. [21] Ramazanda kılınan Terâvîhden başka, cemâat ile tatav-vu' (nafile) da kılınmaz [22] Şemsü'I-Eimme el Kerderî (Rh.A.) den rivayet edilmiştir ki, cemâat ile tatavvu' namazı, şayet cemâat birbirlerini da'vet ederlerse mekruhtur. [23] Fakat bir kimse bir kimseye iktidâ eder veya iki kimse bir kimseye uyarsa, mekruh olmaz. Eğer bir kimseye üç kişi uyarsa, onda ihtilâf vardır. Eğer dört kişi bir kimseye uyarsa, ittifakla mekruh olur. Kâfide böyle zikredilmiştir. [24]
Farz Namaza Yetişme (İdrâk) Babı
Ma'lûm olsun ki, ibâdeti özürsüz bozmak haramdır. Çünkü Yüce Allah (C.C.) : «Amellerinizi bozmayınız.» [25] buyurmuştur. Şüphesiz, tamamlamak için bozmak ma'-nen ikmâldir. Böyle olunca caiz olur. Mescidi [26] tamir etmek için bozmak ve Cuma Namazı için Öğle Namazım bozmak gibi.
Cemâat ile edâ edilen namazın, tek başına edâ edilen namaza üstünlüğü vardır. Şu halde yâlnız kılınan namazın bozulması cemâatin faziletini kazanmak için caiz olur. Bu söylenen söz anlaşıldıysa, bilinsin ki; bir kimse yalnız namaza başladığı zaman, şayet o farizayı kılmaya imâm başlamış ise [27], yalnız kılan kimse, o farizayı (farz namazı) keser. Eğer birinci rek'at için secdeye varmış ise, imâma uyar. Musallî'nin bu durumda namazını terk ederek imâma uyması tamamlamak için yapılan bozmadır. Eğer birinci rek'at için secde ettiyse namazı kesmez. Çünkü birinci rek'at için secde, tamamlamak için olan bozmaya manîdir. Namaza başlayan, birinci rek'at için olan secdeyi, dört rek'atlı namazın gayrında yapsa, başladığı namazı keser; eğer kes-meyip diğer rek'atı da kılsa, iki rek'atlı namazını tamâmlar. Ekser (çok) üçlüde bulunur ve ekser için kül hükmü vardır. Şu halde ekserin üçlüde bulunmasında, bitirme şüphesi vardır. Bitirmenin hakikati ise, bozmaya ihtimâl vermez. Keza bitirmenin şüphesi de bozmaya ihtimâl vermez.
Ya da namaza başlayan kimse, dörtlü namazda, birinci rek'atta secdeyi yapsa, yine kesebilir. Lâkin o başlayan, iki rek'at nafile olsun diye diğer bir rek'at daha ekler. Ondan sonra keser. Kesmesiyle cemâatin faziletini kazanır.
Eğer namaza başlayan kimse, dörtlüden üç rek'atı kılmış olsa, onu tamamlar. Yâni o üç rek'ata diğer bir rek'at katıp tamâm eder. Çünkü başladığı namazın çoğunu edâ etmiştir. Çoğunluk için tüm hükmü vardır. Şu halde, bozmaya ihtimâl yoktur. Nitekim daha önce geçti. Bundan sonra, nafile kılıcı olduğu halde imâma uyar. Ancak İkindi Namazında uymaz. Çünkü İkindiden sonra nafile mekruhtur.
Nafile namaza başlayan musallî, namazını kesmez. Çünkü bu sû rette kesmek, ikmâl için değildir.
İmâm, Öğle Namazını kılmaya kalktığı zaman, öğle Namazının sünnetlerine başlayan musallînin, sünneti kesmesinde ihtilâf edilmiştir. Hatib hutbeye başladığı zaman Curna'nın sünnetinde de ihtilâf edilmiştir. Bir kavle göre; «İki rek'atm başında keser.» Çünkü başlayan kimsenin başladığı Öğle Namazının ve Cuma'nın sünnetleri, sünnet olmak bakımından nafilelerdir. Bu söz, Ebû Yûsuf dan rivayet edilmiştir. Bir kavle göre; «Başlayan, o başladığı sünneti dörde tamâm eder.
Çünkü o sünnetler bir tek namaz hükmündedir. Burada kesmek, tamamlamak için değildir. Öğle Namazı bunun hilafıdır. Çünkü namaza başlayan kimse Öğle Namazına başlamış olsa, onun kesilmesi ikmâl için olur.»
Ezan okunan bir mescidde bulunan kimsenin, orada namaz kılmadıkça çıkması caiz değildir. Ancak bir başka cemâatin işini düzenleyen kimse - ki o cemâatin müezzini veya imamıdır - veya ayrı kalan ya da az kalan bir cemâatin işi ile görevli bulunan kimse olursa o kimsenin ezan okunan mescidde namazını kılmadan çıkması caiz olur.
Nihâye'de zikredilmiştir ki: Eğer o ezan okunan mescidden çıkan kimse, namazı kabilesi mescidinde cemâat ile kılmak için çıkarsa, ister diğer cemâate müezzin veya imâm olsun ve isterse olmasın, mutlaka (katiyyetle) onun çıkmasında mahzur yoktur.
Bir defa Öğle ve İkindi Namazlarını, yâni vaktin farzmı kılan kimsenin ezan okunduktan sonra mescidden çıkmasında da beis yoktur. Çünkü Allah' (C.C.) in da'vetçisine (müezzine) bir defa icabet etmiştir. İkinci defasında icabeti terketmesi zarar vermez.
Yine namaza ikâmet esnasında mescidden bir kimsenin çıkması caiz olmaz. Çünkü çıkarsa, cemâate açık muhalefet ile, itham olunur.^ O kimse hakkında ehl-i sünnet arkasında namazı caiz görmediği sa-nılabilir. Ancak, diğer bir cemâatin mukîmi olan görevli kimsenin çıkmasında mahzur yoktur.
Sabah, İkindi ve Akşam namazını bir kere vaktinde kılan kimsenin ikâmetten sonra, çıkmasında da, mukîm gibi mahzur yoktur. Çünkü Sabah Namazından sonra, gün doğuncaya kadar ve İkindiden sonra güneşin batma vaktine kadar, nafile kılmak mekruhtur. Akşam Namazından sonra üç rek'at nafile meşru değildir.
İkâmetten önce, öğle Namazını ve Yatsı Namazını yalnız kılan kimsenin, ikâmet olunan mescidden çıkması caiz olmaz. Çünkü Öğle ile Yatsıdan sonra nafile namaz kılınabilir!
Sabah Namazında cemâatin fevt olmasından korkan kimse, sünnetini terkedip imâma uyar. Çünkü cemâatin sevabı daha büyüktür. Ve terkinde vaîd (tehdid) elzemdir. Şu halde, cemâatin faziletini kazanmak evlâdır.
Sabah Namazından bir rek'ata yetişebilen kimse, sünneti kılar. Yânî Sabah Namazının farzından bir rek'atın idrâkine hâzır olan kimse, her ne kadar ondan birinci rek'at geçip gitse de, sünnetini kılar. Sabah Namazının sünnetini kaza etmez. Sünnetini farz ile beraber geçirdiği vakitte ancak farza tebaan kaza eder. O Sabah Namazının sünnetini cemâat ile beraber, veya tek başına kaza eder. Kaza vacibe mahsûs olduğu için, sünnette kıyâs olan kaza edilmemektir. Lâkin zevalden önce farz ile beraber kazasına dâir hadîs vardır. O rivayet edilen hadîs şudur:
«Resûlüllah (S.A.V.), ta'rîs gecesinin [28] sabahı, sünneti farz ile beraber güneş yükseldikten sonra kaza etti. Gerisi aslı üzere bakî kaldı.»
Zevalden sonra kazasında, ulemanın ihtilâfı vardır. Fakat, şayet sünnet, farzsız fevt olsa, İmâm A'zam (Rh.A.) ile tmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, kazası lâzım gelmez. İmâm Muhammed (Rh.A.); Zevale kadar kaza edilmesi daha'iyidir» demiştir. Sabahdan sonra nafile mekruh olduğu için, güneşin doğmasından önce bil'icmâ kaza edilmez.
Kazaya kalan Öğle Namazının sünneti, mutlaka terk edilir. Musallî gerek Öğle Namazından bir rek'ate yetişsin, gerekse yetişmesin müsavidir. Çünkü Öğle Namazının sünnetinin fazileti, Sabah Namazının sünneti gibi değildir. Hattâ Fukahâ : Eğer bir âlim o hususta fetva mercii olsaydı, diğer sünnetleri terk eder, sâdece Sabah Namazının sünnetini terk etmezdi.» demişlerdir. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
öğle Namazının ilk sünnetim terk eden musallî, onu farzından sonra gelen iki rek'at sünnetinden Önce kaza eder. Bu, İmâm Ebû Yûsuf {Rh.A.) a göredir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, farzdan sonraki iki rek'atten sonra kaza eder. Sadru'ş-Şehîd (Rh.A.) bu ihtilâfı aksine nakle t m iştir.
Sünnetlerden, Sabah ile Öğlenin sünnetlerinden başkası kaza edilmez. Çünkü diğer sünnetler vakitten sonra - yalnız sünnet - icmâen kaza edilmez.
Farza tebaiyetle diğer sünnetlerin kaza edilmesinde ihtilâf edilmiştir. E sah kavle göre, onlar kaza. edilmez.
Hulâsa'da denilmiştir ki: Bir kimse Sabah Namazının sünnetini veya Öğleden önce dört rek'at sünneti kılsa, ondan sonra alış-verişle veya yemek ile meşgul olsa, o kimse sünneti iade eder. Fakat bir lokma yemekle veya içmekle sünnet bâtıl olmaz. Bir kavle göre; «Zahir olan şudur ki, Musallî o sünnetleri iade etmez.»
Beş Vakit Namazın sünnetlerini bir kimse terk eder de eğer hak görmezse kâfir olur. Eğer hak görürse, terkinden dolayı günahkâr olur. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Öğle, İkindi ve Yatsı Namazı gibi, dört rek'at olan namazların bir ıek'atma yetişen kimse, cemâatin faziletine yetişmiştir. Fakat o kimse, o namazı cemâat ile kılmış sayılmaz. Üç rek'ata yetişen kimse ile lâhık-da ihtilâf edilmiştir. Yâni bir kimse, o dört rek'atlı olan namazlardan bir rek'atma yetişse (o namaza) onlar ile beraber iştirak etmiş olduğundan cemâatin faziletine yetişmiş olur, fakat o kimse o namazı cemâat ile kılmış olmaz. Çünkü rek'atinin çoğunu kaçırmıştır. Bundan dolayı, eğer o musallî : Ben Öğle Namazını imâm ile beraber kılmam, diye yemin etse, eğer üç rek'ate yetişmemiş ise, yemininde hânis [29] olmaz. Çünkü yemininde hânis olmasının şartı, tmâm ile beraber Öğle Namazımı kılmasıdır. Halbuki üç rek'atı imâmdan ayn kılmıştır. Eğer üç rek'-ata yetişip bir rek'atı kaçırsa, cevâbın zahirine göre, o kimse yemininde hânis olmazdı. Çünkü yemin eden kimse, üzerinde yemin edilen şeyin bir kısmiyle yeminini bozmuş olmaz. Lâhık bunun aksinedir. Çünkü lâ-hık olan kimse, hükmen imâmın ardındadır. Bundan dolayı, kaçırdığı rek'atlan kılarken okumaz.
Şems'üf Eimme (Rh.A.) demiştir ki: Şüphesiz lâhık, üç rek'ate yetişen gibi, yemininde hânis olur. Çünkü ekseriyet için kül hükmü vardır, tmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: Lâhık da hâ-ııis olmaz. Ancak eğer imânım namazıyle kılarsam derse, hânis olur. Kıyâs da budur. Fukahâ bu şekilde açıklamışlardır. Halbuki, iki rek'-ata yetişen hakkında söz etmemişlerdir.
Ben derim ki: İki rek'ata yetişen hakkında söz etmemelerinin sebebi şudur: Onun hükmü iki tarafın hükmünden anlaşılır. [30] Çünkü bir rek'ate yetişen kimse, şayet cemâatin faziletine yetişse, iki rek'ate yetişen kimsenin, cemâatin faziletine yetişmesi evlâ yoluyla [31] olur. Şayet üç rek'ate yetişen kimsenin cemâat ile namaz kılmasında ihtilâf edilse, İki rek'ate yetişen kimsenin cemâat ile kılmaması evlâ yoluyla olur. İmdi ötesini sen düşün!
Bir kimse vaktin çıkmasından emin olsa, farzdan önce tatavvu talar. İmdi, bir kimse cemâati kaçırıp tek başına farzı kılmak istediğinde; önce sünneti mi Jsılar? diye sorusuna, Meşâyihimizin bazısı; «Sünneti kılmaz, çünkü sünnet, farzı cemâat ile edâ ederse kılınır.» demiştir. Lâkin esah kavle göre, her ne kadar cemâati kaçırdı ise de, sünneti kılar. Ancak, eğer vakti dar olursa, bu takdirde sünneti kılmaz.
Bir kimse rükûda imâma uyup, imâm rükudan başını kal dirin caya kadar dursa, yâni imâm rükûda iken uymaya niyet ederek tekbir alıp İmâm rükûdan başını kaldınncaya kadar ayakta dursa, o rek'atın rü* kûunda ortaklık bulunmadığı için, o kimse imâmın rek'atına yetişmemiş sayılır. İmâmı kendisine lâhık olan rükû edici, bu muktedînin aksidir. Yâni imâma uyan kimse, imamından önce rükû edip, imâm kendisine kavuşuncaya kadar dursa, bir cüz'de ortaklık bulunduğu için caiz olur. İmâm Züfer (Rh.A.) bunun aksi görüştedir. [32]
Vakti Gecen Namazların Kazası Babı
Beş vaktin farzları ile Vitrin arasında, edâen ve kazaen tertib farz-ı amelîdir. Yâni onun fevtiyle (geçmesiyle) cevaz fevt olur. Nitekim daha önce tekrar tekrar geçmişti. Yâni beş farz namazın (ve Vitrin), hepsinin vakti geçse, beş farz arasında tertibe riâyet gerekir. Yine böylece beş farz namaz ile Vitr .arasında da tertibe riâyet gerekir. Keza, bazısının vakti geçmiş olup bazısı vaktinde olursa, tertibi gözetmek gerekir. Şu halde, vakti geçmiş namaz, vaktiyyeden [33] önce kaza edilir.
îmâmeyn'e göre, farzlar ile Vitr arasında tertib yoktur. Çünkü Vitr namazı, İmâmeyn'e göre, sünnettir ve farzlar ile sünnet arasında tertîb yoktur. Farzlar arasında tertibin lâzım olmasında asıl olan Resûlüllah (S.A.V.) 'in şu kavli şerifidir.
«Bir kimse namazdan gafil olup uyuşa veya onu unutsa, hatırına ancak imâm ile namaz kılarken gelse, evvelâ, içinde bulunduğu namazı kılıp ondan sonra hatırına gelen namazı kaza etsin. Sonra imâm ile kıldığı namazı iade etsin.»
Hidâyc sarihleri: «Bu hadîs-î şerif, haber-i meşhurdur.» demişlerdir. Âlimler bu hadîs-i şerifi* kabul edip almışlardır. Farz-ı amelî bununla sabit olmuştur. Nitekim muhâzâtda vârid olan hadîs-i şerif gibi.
Tertib sahibi olan kimse, farzlardan beş farz namazı - bu, yukarıda geçen «farzlar arasında tertib farzdır» sözüne istinaden çıkarılmış bir hükümdür - vakti geçen bir farz namazı hatırlayarak kılsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, o kıldığı beş farz, mevkûfen [34] fâsid olur.
îmâmeyn'e göre, tevakkufsuz [35] fâsid olur. Lâkin İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, farziyyetin vasfı fâsid olur.[36]
İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, namazın aslı fâsid olur.
Eğer altıncı farzı edâ ederse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, farziyyetin vasfıyle beraber, altısı (hepsi) da sahîh olur. Eğer o vakti geçen namazı, altıncı farzdan önce kaza ederse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, beşinin de farzıyyeti bâtıl olup, nafile olur. Nitekim Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, altıncının kazasından önce nafile olduğu gibi. İmâmeyn'e göre sebeb şudur : Şüphesiz beş namaz, azı ile beraber tertîbsiz edâ edilmekle fâsid olur. Bu durumda, sahihe dönüşmez. Altıncı ile hâsıl olan çokluk ise, altıncıda tesir eder ve altıncıdan sonrasında ancak ikisi ittifâken sahîh olurlar. Yoksa geçen beşde sahîh olmazlar. Nitekim, öğretilmiş (muallem) köpek üç kere, avı yemeyi terk etse, üçden sonra olan avın helâl olması sabit olur. Üçde sabit olmaz.
Beş namazın fâsid olduğunu söyleyen İmâm A'zam' (Rh.A.) m gösterdiği sebeb; altıdan aşağısında tertibin vâcıb olması düşüncesidir. Tevakkufu [37] kabul etmesindeki sebeb; şüphesiz tertibin vâcib olması çokta (altıda) değil, azda (altıdan aşağıda) olmasından dolayıdır. Altıncı farzı edâ etmek muhtemel olunca, vakti geçen namaz (fâite) çokluğa ulaşır ve tertîb gözetilmez. Bu surette beş namaz sahîh olur. Altıncı farzdan önce vakti geçeni kaza etmekle azı baki kalır. Bu takdirde tertibe riâyet edilir. İmdi, kesinlikle fâsid olmak ihtimalinden dolayı fesâd ile cezm (kesinlik) sahîh olmaz.
Bununla beraber tertibin düşmesi için gerekli olan çokluk diğer müstenidler gibi evveline istinâd ettiği halde altı vaktin yekûnu ile kâimdir. Ve o kimse adetâ, tertibin düşmesi halinde beş vakit farz namazı kılmış gibidir. Bu durumda, o beş vakit namaz sahih olur.
İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, asıl bâtıl olmaz. Çünkü asla mahsûs olan vasfın bâtıl olması, asim bâtıl olmasını gerektirmez. Nitekim fakîr olan kimsenin oruç keffâreti, o kimse zenginleştiğinde keffâretin vâki olmayıp, bilâkis nafile olması gibi.
Vitr Namazını kılmadığım hatırlayan musallînin Sabah Namazını kılması caiz değildir. Bu musannifin (farzlarla Vitr arası) sözüne göre çıkarılmış bir hükümdür. İmâmeyn buna muhalif görüştedirler. Zira; İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Vitr vâcibdir. İmâmeyn'e göre ise, sünnettir.
Tertîb, altı farzın vaktinin geçmesiyle (fevtiyle) düşer. Çünkü bu takdirde, çokluk haddine ulaşmış olur. Altıncı farzın vaktinin çıkmasıy-le düşer. Hattâ farzlardan biri tekrarlanmış olur, farzların kendi aralarında ve kendileriyle diğer vaktiyyât arasında tertib, vâcib olan tertibin düşmesiyle, tahfif için sebeb olmaya elverişli olur. Bu tahfif sebebinde asıl olan bayılmak suretiyle olan kazadır. Şüphesiz, Hz. Ali (R.A.), bir gün bir geceden daha az baygın kalmış, ayılmca, namazları kaza ettiği sabit olmuştur. Anımar bin Yâsir (R.A.) de bir gün bir gece baygm kalmış. O da namazları kaza etmiştir. Yine Abdullah bin Abbâs (R.A.) bir gün bir geceden daha fazla baygın dalmış, fakat O onları kaza etmemiştir. Bu, şüphesiz tekrarın tahfîfde muteber olduğuna delâlet eder.
Tertîb, vaktin dar olmasıyle düşer. [38] Eğer o dar vakitte, vakti geçenlerden bazısı için, vaktiyye ile beraber kılınacak kadar genişlik varsa, genişlik miktârınca vakti geçenler vaktiyye ile beraber kılınır. Nitekim Yatsı ve Vitr Namazının vakti geçse de fecr vaktinden güneşin doğmasına kadar ancak beş rek'at namaz kılınacak kadar vakit kalsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Vitr Namazı kaza edilir ve Sabah Namazı edâ edilir. Yine, eğer Öğle ve İkindi Namazının vakti geçse, Akşam Namazı vaktinden ancak yedi rek'at namaz kılınacak kadar vakit kalsa, Öğle Namazı ile Akşam Namazı kılınır.
Tertîb unutmakla da düşer. Musallî Yatsı Namazı ile sünneti iade eder, Vitri iade etmez. Yatsı Namazını abdestsiz, Sünnetle Vitri abdest ile kıldığını anlıyan kimse, yâni vakit içinde Yatsı Namazını abdestsiz ve sünneti ile beraber Vitri abdest ile kıldığını hatırlayan kimse, Yatsı Namazı ile Sünneti iade eder. Çünkü Farzdan önce Sünnetin kazası, abdest ile edâ edilmiş olmasına rağmen, sahih olmaz. Çünkü, Sünnet Farza tâbidir. Vitr Namazı ise, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, müstakil namazdır. Öyleyse, edası sahîh olur. Çünkü Vitr Namazı ile Yatsı Namazı arasında tertîb farzdır. Lâkin musallî, Vitri ve Yatsıyı abdest ile kıldı zannıyle eda etmiştir» Yatsı Namazının üzerinde olduğunu unutmuştur. Şu halde tertîb düşmüştür. İmâmeyn'e göre musallî Vitri de Yatsı gibi kaza eder. Çünkü, îmâmeyn'e göre, Vitr Sünnettir.
Yine tertîb, mu'teber [39] zan ile de düşer. Zira musallî Sabah Namazını terk ettiğini hatırlayarak, Öğle Namazını kılsa, Öğle Namazı fâ-sid olur. Şayet Sabah Namazını kaza edip [40] Öğle Namazını hatırlayarak İkindi Namazını kılsa, İkindi Namazı caiz olur.
Bu, «mu'teber zan ile» sözüne dayanılarak çıkarılmış bir hükümdür. Zira, musallî Sabah Namazım terk ettiğini hatırladığı halde Öğle Namazını kılsa, Öğle Namazı fâsid olur. Bu durumda Sabah Namazını kaza edip Öğle Namazını hatırladığı halde İkindi' Namazım kıîsa, İkindi Namazı caiz olur. Çünkü musallînin İkindi Namazını edası hâlinde, zannına göre, üzerinde vakti geçmiş namaz yoktur. Bu ise mu'teber zandır. Çünkü onda ictihâd edilmiştir. [41] Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Sonradan hâsıl olan fâite ve eskiden kalan fâite, bir kimsede top-lansa, yeni vakti geçen namaz onun hatırına gelmesiyle, vaktiyyenin edası caiz olur. Ve çokluğun azlık üzerine dönmesiyle tertîb geri dönmez. Meselâ, bir ayın namazını terk eden kimsenin vaktinde kıldığı farz namazı, tertîb düşünce sahîh olur. Bu, «Sonradan hâsıl olan fâite ve eskiden kalan fâite, bir kimsede toplansa» sözüne dayanılarak çıkarılmış bir hükümdür.
Yine o kimse vaktiyye olanların edasına başlayıp bir farzı terk etse, bir ayın vakti geçen namazları eski olur, eski namazlar tertibi düşürür.
O kimse bir farzı terk etse, onu hatırlar hatırlamaz bir vaktiyyeyi edâ etmek caiz olur.
Bir ayın namazını kaza eden kimsenin, farz-ı vaktîsi sahîh olur. Ancak o, bir ayın namazının birini veya ikisini kaza etmezse, tertîb geri dönmez. Bu, «bir ayın namazım terk» sözüne matuftur ve «tertîb avdet etmez.» sözüne dayanılarak çıkarılmış bir hükümdür (tefridir). Öyleyse, vaktiyyenin edası sahîh olur. Bazı Meşâyihden rivayet edilmiştir ki, eğer azlık, çoklukdan sonra olursa, namaza önem verilmediğinden onu zorlamak için tertîb jgeri döner.
Birinci kavi, Şems'ül-Eimme' (Rh.A.) nin ve Fahr'ul-İslâm' (Rh.A.) ro kabul ettikleridir. Ebû Hafs el-Kebir (Rh.A.); fetva bunun üzerinedir, demiştir.
Şayet vakti geçen namazlar çok olursa, kazâsıyle meşgul olduğu zaman Öğlenin ve İkindinin [42] ve bu ikisine benzeyenin ta'yinine ihtiyâcı olur. Falan günün Öğle Namazı diye niyet eder. Çünkü zimmetinde olan iki Öğle Namazının toplanmasında, ikisinden biri teayyün etmez. Vaktin ihtilâfı, sebebin ihtilâfı gibidir. Öyleyse, bir kimse, kendisine işin kolay olmasını isterse, üzerinde olan Öğle Namazının ilkine [43] niyet eder veya üzerinde olan Öğle Namazının sonuncusuna niyet eder. Şayet ilk Öğle Namazına niyet edip onu takibeden Öğle Namazını kılsa ilk olur. Yine Şöylece üzerinde olan son Öğle Namazına niyet edip ondan önce olanı kılsa sonuncu olur. Böylece ta'yin hâsıl olur.
Ramazan orucu da böyledir. Yâni, namazda ta'yine muhtaç olduğu gibi, Ramazan'dan terk eylediği oruçta da ta'yine muhtâc olur. Eğer bir kimsenin üzerinde olan kaza, iki Ranıazan'a âid olsa, o kimse birinci Ramazan'dan veya ikinci Ramazan'dan üzerinde olan orucun birincisine niyet eder veya birinci Ramazan'dan yada ikinci Ramazan'dan üzerinde olan orucun sonuncusuna niyet eder. Eğer iki Ramazan'dan olmazsa, ta'yine hacet olmaz. Hattâ bir kimsenin üzerinde, bir Ramazan'dan iki gün oruç kazası olsa, bir gününü kaza edip ta'yin etmese, caiz olur. Çünkü oruçta sebeb birdir. O da Ramazan ayıdır. Ve oruç tutanın üzerine vâcib olan, sayıyı tamamlamaktır.
Namazda sebeb niuhtelifdir. O da vakittir. Sebebin ihtilâfiyle vâcib de muhtelif olur. Öyleyse, ta'yin lâzımdır. Hulâsa'da böyle zikredilmiştir.
Nisâb'da ve Mecma'ul-Fetâvâ'da denmişdir ki: Şayet bir kimse vakti geçen namazı kaza etse, uygun olan o vakti geçen namazı, insanların bilmemeleri için mescidde değil.evinde kaza etmesidir. Çünkü namazı vaktinden sonraya bırakmak ma'siyyettir. Şu halde, kendinden başkasının o suçu öğrenmesi doğru değildir.
Hulâsa'da zikredilmiştir ki: Bir adam sıhhatli iken pek çok namazın vaktini geçirip sonra bir hastalığa yakalansa; abdest o hastalığa zarar verdiği için teyemmüm etse; rükû ile sücûda kadir olmadığından imâ ile kılsa, vakti geçen namazlarını da hastalığı hâlinde bu şekilde edâ etse, caiz olur. Eğer sıhhat bulup kazaya kadir olursa, kaza düşer. [44]
Hastanın Namazı Babı
Şayet musallîye, namaza başlamadan önce veya namaz içinde kıyam zor gelse veya hastalığın artmasında korksa veya kıyam sebebiyle hastalığın iyileşmesinin gecikmesinden ya da başdönmesinden korksa veya kıyamda şiddetli ağrı bulsa, o namaz kılan kimse, bağdaş kurup [45] veya başka şekilde [46] dilediği gibi oturur. Rükû ve sücûd ile, oturarak, namazı kılar. Eğer ayakta durduğu halde tekbîre veya kıraatin bir kısmına kadir olursa, şüphesiz kıyâml ile emrolunur. Şems'ül-Eimme (Rh.A.); «Sahîh görüş budur.» demiştir. Eğer kıyamı özürsüz terk ederse, namazının caiz olmamasından korkulur.
Eğer hastaya rükû ile sücûd zor gelip kıyam zor gelmezse, oturduğu halde imâ eder. Oturduğu halde olan imâ, ayakta durduğu halde olan imâdan efdaldir. Lâkin sücûdunun imâsını rükûunun imâsından daha alçak yapar. Çünkü imâ, rükû ile sücûdun yerine geçer. Bu durumda imâ onların hükmünü alır.
Üzerine secde etmek için yüzüne bir şey yükseltmek, başını alçalt-madıkca caiz olmaz. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) ziyaret için bir hastanın yanına girdiğinde ona:
«Eğer sen yer üzerine secdeye kadir isen secde et ve eğer değil isen imâ et.» [47] buyurmuştur.
Eğer secde etmek için bir şey yükseltip başını o yüksek olan şeyin üzerine eğip secde ederse veya hacmi bulunmayan ve alnı onda karar kılmayan bir şey üzerine secde ederse, imâ bulunduğu için caiz olur.
Eğer o şeyin hacmi olup alnı ona dayanırsa, îma bulunmadığı için, caiz olmaz.
Eğer hastaya oturmak da zor gelirse, sırtı üzerine yattığı halde imâ eder. İki ayaklarını kıble tarafına yöneltir. [48] ÇünkÛ Resûlullâh (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.
«Hasta olan kimse gücü yeterse, namazı ayakta kılar ve eğer gücü yetmezse, oturur halde kılar. Eğer oturmaya da kadir değil ise, başıyla imâ ederek kılar. Eğer buna da kadir değilse, Yüce Allah (C.C.) o kimsenin Özrünü kabule ehaktır.» [49]
Uygun olanı, oturmaya benzer durup ve imâ mümkün olması için başının altına yastık gibi bir şey konulmasıdır. Çünkü sırtüstü yatmanın gerçek durumu sıhhatli olan kimseden imâyı meneder. Şu halde zikrettiğimiz husus hasta için nasıl mümkün olur? [50] Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Eğer hastaya imâ da zor gelirse, namazı sonraya bırakır. [51] Bu sözde, namazın düşmemiş olduğuna işaret vardır. [52] Hastanın, ikî gözleri, iki kaşları ve kalbi ile imâ etmesi caiz değildir. Bu da, bizim rivayet ettiğimiz, hakkında nass bulunan imânın baş üe olduğu; iki göz, iki kaş ve kalb ile olmadığı sebepledir. Bu hususta îmânı Züfer (Rh.A.) muhaliftir.
Namaz içinde hastalığa yakalanan musallî, gücü yettiğiyle tamâm eder. Yâni, sağlıklı olan musallî namazın bazısını kılıp, ondan sonra hastalık görürse, oturduğu halde rükû ve sücûd ile veya imâ ile tamamlar. Eğer rükû ve sücûda kadir olmazsa, sırtı üzerine yatıp imâ ile tamâm eder. Çünkü bu, alçağı yüksek üzerine bina etmektir. Namazı imâ ile kılanın, sağlama uyabilmesi gibi. Kıyamdan âciz olan kimse, oturduğu halde, namazı rükû ve sücûd üe kılarken o namazda sıhhatine ka-vuşsa, ayakta olduğu halde bina eder. Çünkü bina iktidâ gibidir. Ayakta durabilenin oturana iktidâsı- caizdir. Yine böylece, yalnız kılan kimsenin, namazının- sonunu evveline bina etmesi caiz. olur.
Namazı imâ ile kılan hasta, namazında sıhhatine kavuşsa, bina etmez. Bilâkis yeniden başlar. Çünkü rükû eden ile secde edenin imâ ile kılana iktidâsı caiz değildir. Yine, tek başına imâ ile kılan kimse, namazında sıhhatine kavuşursa, imâ âle binası caiz olmaz.
Namazı, tatavvuan (nafile olarak) kılan kimsenin sopa veya duvar gibi bir şeye dayanması caizdir. [53] Ya da namazda yorulmaktan dolayı oturup kılması caiz olur. Çünkü yorulmak özürdür. Burada iki mesele meydana gelir : Biri dayanmak meselesi, diğeri oturmak meselesidir.
Her biri iki çeşittir : Özürlü ve özürsüz. Fakat dayanmak özür ile olursa, icmâen mekruh olmaz. Özürsüz olursa, İmâm A'zara' (Rh.A.) a göre, yine caizdir. [54] îmâmcyn'e gİ>re, mekruh olur.
Yorulmaktan dolayı oturmak ise, eğer özürle olursa mekruh olmaz ve özürsüz olursa caizdir. Halbuki İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, mek-rûhdur ve İmâmeyn'e göre, caiz değildir.
Bir kimse bir gün bir gece deli olsa veya bayılsa beş vaktin namazını kaza eder.
Eğer beş vaktin üzerine bir vakit namaz daha ziyâde olsa, kaza etmez. Esah olan budur.
Bunun sebebi Vakti geçen namazların (kazası babında) zikrettiğimiz; Hz. Ali' (R.A,) in bir gün bir geceden az baygın kalıp beşini de kaza etmesi, Ammâr bin Yâsir' (R.A.) in bir gün bir gece baygın kalıp, .beşini de kaza etmesi, Abdullah bin Abbâs' (R.A.) in bir gün bir geceden çok baygın kalıp, O'nun da kaza etmemiş olmasıdır. Bunlar gösteriyor ki, vaktin tekrarı ile çokluk lâzım gelmediği için, tahfîfde tekrar muteberdir. Delilik de - Ebû Süleyman' (Rh.A.) m [55] rivayetine görebayılma gibidir. Sahih kavi budur. Yoksa îmânı Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan, muteber olan ziyâde, saatler yönünden yâni zamanlar yönünden ziyâdedir. Ehl-i nücûmun [56],bildiği ziyâde değildir, dîye nakledilen söz, sahih bir söz değildir.
Bir kimsenin, banotıı [57] yemekle veya içki içmekle aklı gitse, her ne kadar aklın zail olması uzasa da, o kimseye kaza lâzım gelir. Çünkü kazanın düşmesi, eser (hadîs) ile bilinir. Şayet semavî bir âfetle meydana gelmiş olsa, kendi fiiliyle meydana gelen, semavî âfet ile olanın üzerine kıyâs edilmez.
Bir kimsenin iki elleri dirseklerinden ve iki ayakları topuklarından kesilse, o kimsenin namaz kılması gerekmez. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Bir kavle göre [58] : Eğer o kimse, kendisine abdest aldırmak için birini bulup kendi emri ile yüzünü ve kesilen yerlerini yıkar, başına mesh ediverirse, o kimse oturduğu halde rükû ve sücûd ile namazı kılar. Eğer abdestine yardım eden bir kimse bulamazsa yüzünü ve başını suya sokar veya yüzünü ve kesilen yerlerini duvara sürer (sanki teyemmüm ediyormuş gibi yapar) ve namazı kılar, Tatârhâniyye'de böyle zikredilmiştir. [59]
Hayvan Üzerinde Namaz Babı
Müsâfir (seferi) için namazın kasrı (kısaltılması) caiz olan her
yer - o yer müsâfirin ma'mûr olan ikametgâhının hâricidir - gerek mü-sâfirin oturduğu o yer şehir [60] olsun ve gerekse köy olsun, orada müsâfir için ve müsâfirden başkası için hayvan üzerinde tatavvu' namazı imâ ile caiz olur. Hayvan, hangi yöne yönelirse, yâni hayvan gerek Kıbleye yönelsin gerekse yönelmesin [61]; her ne kadar özürsüz olsa da yâni özür olmadığı takdirde de nafile caiz olur. [62]
Farzlar da özüre mebnî (hayvan üzerinde) caiz olur. Kâdîhân (Rh.A.) demiştir ki: «Şayet bir kimse hayvan üzerinde özür ile namazı kılsa, eğer o hayvanı durdurmaya kadir olamazsa, o hayvan üzerinde namazı imâ ile kılmak, hayvan yürüse de, caiz olur. Eğer musallî hayvanı durdurmaya kadir olursa, yürümesiyle yer değiştiği için, caiz olmaz.»
Künyede denilmiştir ki: «Eğer hayvan üzerinde iken hayvanı yü-rütse, o kimse için farz ve nafile caiz değildir.»
Özür; (musallînin) hayvanından indiği zaman, kendisine veya hayvanına yırtıcı hayvanlardan veya yol kesicilerden zarar gelmesinden korkması dır. Veya yere indiğinde, çamurdan, kuru bir yer bulanıama-sıdır veya ihtivarhkdan veya mizacının za"tından veya bunların benzeri bir engelden dolayı âciz olmasıdır. Yine hayvan serkeş olduğu için, indiğinde, yardımcısız binmeye gücü yetmemesi de özürdür. Ya da sahrada yüklü deve üzerinde olup, kafile de yürümekde ise, o binen kimse inmekle kendi şahsından ve libâsından korkarsa, bu da Özürdür. Zahî-riyye'de böyle zikredilmiştir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, Vitr namazı için (musallî) hayvandan iner. İmâmeyn'e göre, diğer sünnetler gibidir, inmez. [63]
Gemide Namaz Babı
Gemide kılınan namazda asıl olan, Resûlullâh (S.A.V.) den rivayet edilen hadîs-i şerif dir. Şöyleki:
Resûlullâh (S.A.V.), Ca'fer bin Ebî TâUV (R.A.) i Habeşistan'a gönderdiği zaman, gemide namazı ayakta kılmayı, ancak boğulmak korkusu olursa, oturarak kılmayı emretmişlerdir.
Suveyd bin Gafele' (R.A.) den, şöyle dediği rivayet edilmiştir :
«Ben, Hz. Ebû Bekr (R.A.) ve Hz. Ömer' (R.A.) e, gemide namazdan sordum. Bana : (Eğer gemi yürürse, namazı otururken kıl ve eğer gemi durursa, ayakta iken kıl) dediler.»
Gemi, hangi tarafa dönerse dönsün, musallî gemide Kıbleye [64] yönelir. İftitâh tekbiri sırasında ve namazda Kıbleye yönelir. Zİrâ orada musallî için güçlük olmadan Kıbleye yönelmek mümkündür. Hayvan üzerinde olan namaz böyle değildir, çünkü hayvan yürürken kıbleye yönelmek mümkün değildir.
Gemide ayakta durmaya ve gemiden çıkmaya kadir olan kimse, gemide namazı otururken kılsa, o otururken kıldığı namaz caizdir. Yâni kaza lâzım gelmez. Çünkü gemide gâlib olan aczdir ve göz kararması-dır. Gâlib ise, hemen olmuş gibidir. Fakat musallî ayakta kılmamakla efdali terk etmiş olur. Efdal olan, birincide gemide ayakta durmak ve ikincide çıkmaktır.
Irmak (deniz) kenannda bağlı olan gemide, oturarak namaz, bîl'-icmâ caiz değildir. Ancak musallînin başı dönerse, oturarak kılmak caiz olur.
Bir gemi halkının, diğer gemide olan imâma uyması, yer ayn olduğu için, caiz değildir. Ancak, eğer iki gemi birbirlerine yakın (yaklaşık) olurlarsa, bu takdirde, .hükmen mekânın birleşmesi sebebiyle caiz olur. îki ayrı hayvan üzerinde olan iki kimse için durum böyle değildir. Yâni o ikisinden birinin diğerine uyması caiz değildir.
Muktedî, ırmak (deniz) kenarında ve imâm gemide olsa veya muk-tedî gemide ve imâm ırmak (deniz) kenarında olsa, eğer muktedî ile imâm arasında yol gibi veya nehirden bîr kısım gibi iktidâya bir engel var ise, namaz caiz olmaz. Eğer engel yoksa, caiz olur. [65]
Müsâfirin Namazı Babı
Müsâfir (yolcu), ikâmet ettiği yerin evlerim geçip giden kimsedir.
Yâni ikâmet ettiği yerden çıkıp gidendir. Bu söz, beldeyi (şehri) ve köyü içine alır. Çünkü yolculuk için köyünden çıkan, şehirden çıkan kimse gibi, mü safirdir. Şu halde, bu ibare «beldenin evleri» sözünden daha güzeldir. Büyût'u (yâni evleri) t çoğul sîğasıyle söylemenin sebebi, şayet onun önünde geçmediği bir ev kalsa, müsâfir olamıyacağı içindir.
Müsâfir orta bir yürüyüş ile gidilen bir mesafeye gitmeyi kasdedi-ci olduğu halde çıkıp gidendir. Şu halde, bir kimse oturduğu yerin evlerinden ileri geçip yol almayı kasdetmese veya yol almayı kasdedip evleri geçmese müsâfir (seferi) olmaz.
Orta bir yürüyüş (seyr-i vasat) a gelince : Karada olan seyr-i vasat, devenin ve yaya yürüyen kimsenin yürümesiyle; denizde olan seyr-i vasat, rüzgârın itidali ile; dağda olan seyr-i vasat, o dağa uygun olan yürüyüş ile itibâr olunur.
(Bu seyr-i vasat ile sefer) istirahatlar ile beraber üç gündür. Bizim âlimlerimizin, sefer müddetinin en aşağısı üç gün ve üç günün gecelerinin mesiresi (mesafesi) dir, sözlerinin mânâsı; üç gün üç gece esnasındaki istirahat ile beraber olan yürüyüştür. Çünkü yolcu için dâima yürümek mümkün değildir. Zira, bazı vakitlerde yürür ve bazısında' istirahat eder. Bazısında da yemek yer ve su içer. Muhît'-de böyle zikredilmiştir. Geceler dinlenme vakitleri olduğu için Fıkıh Kitaplarının bazılarında terk edilmiş ve bazılarında zikredilmiştir.
Âsî (isyankâr) de olsa, mü safi re yolculuğunda ruhsat verilmiştir.
Bu yol kesen kimsenin, ana - babasına âsî olanın, Hacca mahremsiz giden kadının ve efendisinden kaçan kölenin yolculukları gibidir. İmâm Şâfü' (Rh.A.) ye göre, zikredilen kimselerin yolculuğuna ruhsat fayda vermez.
Dörtlü olan farzın kasrına ruhsat [66] verilmiştir. Farz ile kayda sebeb, Sünnetlerde kasr (kısaltma) olmadığındandır. Dörtlü (rubâî) kaydına sebeb, Sabah Namazı ile Akşam Namazı hâriç kılınması içindir. Çünkü Hz. Âişe' (R.Anhâ) dan şöyle rivayet edilmiştir :
«Namaz aslında iki rek'at olarak farz kılındı. Nebi (S.A.V.) Medine'ye geldiği zaman, Akşam Namazından başka her namaza misli kadar ekledi. Çünkü Akşam Namazı gündüzün Vitridir. [67] Bundan sonra hazarda ziyâde edildi ve seferde ash üzere kaldı.» [68]
Mü safir ikâmet ettiği yere girinceye kadar dörtlü olan farz namaz-lan kasreder. Ya da müsâfir bir şehirde veya bir köyde yarım ay [69] kadar veya yarım aydan daha çok ikâmete niyet edinceye kadar, namazı kasreder (kısaltır).
Musannifin, şehir (beled) ve köy (karye) ile kaydı, sahrada ikâmete niyet sahîh olmadığını bildirmek içindir. Nitekim Hidâye sahibi Hi-dâye'de zikretmiştir.
Lâkin Kâfi sahibi şöyle demiştir: Fukahâ dediler ki: Sahrada ikâmete niyetin sahîh olmaması, müsâfir üç gün gidip sonra ondan başka ikâmete niyet ettiği vakittedir. Eğer üç gün gitmedi ise, ondan başka (köy ve belde gibi) yerde ikâmete niyeti, sahrada da olsa sahih olur.
Müsâfir, namazı kasreder. Yâni eğer ikâmet müddeti yanm ay île takdir edilmiş olursa, yanm aydan daha az zamanda ikâmete niyet sahîh olmaz. Bu durumda, müsâfir namazı yine kasr eder.
Eğer müsâfir yarım aydan daha az zamanda veya yanm ayda ikâmete niyet ederse, ancak Mekke ile Mina gibi, [70] iki ayn yerde niyet ederse^bu takdirde şüphesiz müsâfir namazı kasreder. Çünkü o, mukîm olmaz. Fakat, şehre yakın olup sakinleri üzerine Cum'a vacip (farz) olan köy ve o şehirden biri diğerine tâbi olsa, bu takdirde ikâmete niyet ile (müsâfir) ikisinde de mukîm olur ve ikisinden birine girmekle namazı tamam kılar. Çünkü ikisi de bir tek yer gibidir. Tuh-fe'de böyle zikredilmiştir.
Ya da müsâfir bir şehre girip ikâmete de niyet etmese, hatta ertesi günü veya ertesi günden sonra çıkma azminde olsa ve bu azimde [71] bir kaç yıl o şehirde kalsa, zikredilen bu müsâfir namazı kasr eder.
Dâr-i harbe [72] giren bir asker, dâr-ı harbde yanm ay miktarı veya daha çok ikâmete niyet etse, dâr-ı harbden bir kaleyi kuşatmış da olsalar, namazı kasr eder. Çünkü dâr-ı harb ikâmet yeri değildir. Zira küf-fâr kalmak (karâr) ile kaçmak (firar) arasındadır. Fakat bir kimse dâr-ı harbe emân [73] ile girse ve bir yerde ikâmete niyet etse, ikâmeti sahih olur. Hâniye'de böyle zikredilmiştir.
Ya da o askerler bizim yurdumuzda (dâr-ı İslâm) ikâmet yerinden başkasında ikâmete niyet etseler ve bâğîler bu askerleri kuşatsalar, şüphesiz zikredilen gibi, namazı kasr ederler ve ikâmetleri caiz olmaz.
Ehl-i ahbiye, (Çadır halkı) bir yerde onbeş gün ikâmete niyet etseler, esah kavide müsâfir olmazlar,
Ahbiye, « h ı b â » kelimesinin çoğuludur. Hıbâ, deve ve koyun tüyünden olan eve (çadıra) derler. Araplar ve Türkler gibi ehl-i ahbiye-deh göçebe olanlar namazı kasr etmezler.
Musannifin: «esah» sözü, onlar bir yerde onbeş gün ikâmete niyet etseler, ikâmetleri caiz olmaz, bilâkis namazı kasr ederler. Çünkü ikâmet ancak şehirlerde ve köylerde sahîh olur, denileni ayırt etmek içindir. Müftâ bih [74] olan esah kavil İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilen şu sözdür: «Şüphesiz çobanlar, şayet sahrada göç hâlinde olsalar, müsâîir olurlar. Ancak eğer bir otlağa konup da orada onbeş gün ikâmete azmetseler, onların mukîmlerden sayılmalarını müstah-sen [75] görürüm.»
Eğer müsâfir namazı kasretmeyip dört rek'ati tamam eder, birinci ka'dede de teşehhüd miktarı oturur ise, farzı tamâm olur. Çünkü onun farzı iki rek'attır. Birinci ka'de ona farzdır. Bu durumda, birinci ka'-de bulunduğu zaman onun farzı tamâm olur ve geri kalan iki rek'-at nafile olur. Fakat o müsâfir selâmı geciktirdiği için, nafilede vâcib olan iftitâh tekbirini terk etmesi ve yine Allah' (C.C.) in sadakasını kabul etmemek şüphesi sebebiyle isâet (edepsizlik) etmiş olur. Çünkü bize göre kasr, iskât için ruhsattır. Onun hükmü; âmilin o ruhsatı kabul etmeyip azimet etmesiyle günahkâr olmasıdır.
Farz tamâm oldııkdan sonra, üzerine eklenen o iki rek'at nafiledir.
Eğer musallî birinci ka'dede teşehhüd miktarı oturmamış ise, farzı bâtıl olur ve hepsi nafileye dönüşür. Çünkü malûmdur ki, o müsâfir farzı yâni birinci ka'deyi terketmiştir.
Hasan bin Hayy' (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: «Bir müsâfir dört rek'ata niyetle iftitâh tekbiri alsa, iade eder. Hattâ son iki rek'at için iftitâh tekbiri alır.»
İmâm Eâzî (Rh.A.) demiştir ,kî: «Bu bizim kanaatimizdir. Çünkü o müsâfir şayet dört rek'ata niyet etse, şüphesiz farza muhalefet etmiş olur. Bu aynen Sabah Namazına dört rek'at niyet etmiş gibidir. Eğer namaza iki rek'at niyet edip iftitâhdan sonra dört yapsa, o namaz geçersiz olmuş olur. Öğle Namazına iftitâh edip ondan sonra İkindiye niyet eden kimse gibi olur. Zahidi şeyhinde de böyle zikredilmiştir.»
Sünnetlerde ihtilâf edilmiştir. Bir kavle göre; «Müsâfire efdal olan sünnetleri ruhsat cihetiyle terk etmesidir.» Diğer bir kavle göre : «Allah' (C.C.) a yaklaşmak ve sevâb için sünnetleri kılmasıdır.» Hinduvâ-nî (Rh.A.) demiştir ki: «Konaklama hâlinde kılıp yolculuk (yürüyüş) hâlinde terk etmelidir.» Yine bîr kavle, göre : «Yalnız Sabah Namazının sünnetini kılar.» Bir kavle göre de : «Akşam Namazının sünnetini de Sabah Namazınınki gibi kılar.» Muhît'de böyle zikredilmiştir.
Bir müsâfir, bir mukîme iktidâ etse, vakit içinde iktidâsi sahih olur ve o, başladığı namazı o iktidâ da tamâm eder. [76] Çünkü müsâ-firin mukîme iktidâ kasdı, tekmilin vâcib olması hakkında ikâmete niyet menzilesinde olur.
Müsâfir mukîme, vakitten sonra sefer ile değişmiş olan farzda iktidâ etmez. Çünkü o, dörtlü olan farzdır. Musannif, dörtlü (rübâî) kay-dıyle Sabah ve Akşam Namazını ayırdetmiştir. Çünkü müsâfirin, o namazın ikisinde de mukîme iktidâsı vakit içinde ve vakitten sonra sahih olur. Vakitten sonra sefer ile değişmiş olanda iktidâsının sahîh olmamasına sebeb, farzı farz olmayan üzerine hükmen bina lâzım geldiği içindir. Farzı, farz olmayan üzerine bina, eğer müsâfir, mukîme birinci çiftte iktidâ etmiş ise ya ka'de hakkındadır - çünkü ka'de ona farzdır, İmâma farz değildir - veya eğer ikinci çiftte iktidâ etmiş ise, kıraat hakkındadır. Çünkü ikinci çiftte kıraat imâma nafile, muktediye farzdır. Bu meselenin tahkikinin tamâmı Câmiu'I-Kebîr'in Telhis şer-hindedir.
Bunun aksi sahîhdir. Yâni mukîmin, müsâfire iktidâsı vakitte ve vakitten sonra sahîhdir. Çünkü mukîmin hâli, vakitte olan iktidâdan değişmiş olmaz. Zira mukîm, rriüsâfire vakitte iktidâ ederse, bu ka'de hakkında, nafile, kılanın farz kılana iktidâsı gibi olur. Şayet vakitten sonra iktidâ ederse, yine böyledir. Bundan sonra, müsâfire iktidâ eden mukîm, şayet tamamlamaya kadir olursa, esah kavide kıraat etmez. Çünkü o muktedî, namazının evveline imâm ile beraber yetişmesi bakımlından lâhık gibidir ve farzın kıraati imâmın kırâatiyle edâ edilmiş olur. İlk çift ile mesbûk bunun hilafıdır. İmâm ikinci çiftte kıraat etmiş olsa da, mesbûk onda kıraat eder. Çünkü o, nafile kırâata yetişmiştir.
Müsâfire iktidâ eden mukîm, namazı tamâm eder. Çünkü Resûlul-İah (SAV.), yolculuğunda insanlar ile namazı kılıp selâm verdiği vakitte :
«Namazınızı tamamlayın, ey Mekkeliler. (Çünkü) Biz müsâfir bir topluluğuz.» [77]buyurmuştur.
İmâm olan müsâfirin, kendisine uyanlara : «Siz namazınızı tamamlayın, çünkü ben müsâfirim,» demesi mendûbdur. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) böyle buyurmuştur.
Gerek sefer ve gerek hazar, vakti kaçırılmış namazları değiştirmez.
Yâni musallî, seferde vakti kaçmış olan namazı kaza etse, kasr eder ve hazarda vakti kaçmış olan namazı seferde kaza etse, tamâm kılar.
Farzın değişmesinde mu'teber olan vaktin sonudur. Eğer musallî vaktin sonunda müsâfir olursa, onun üzerine iki rek'at vâcib olur. Eğer vaktin sonunda mukîm olursa, onun üzerine dört rek'at vâcib olur. Çünkü, sebebiyyette mu'teber olan, edâ olmadığı vakitte edanın öncesindeki şeydir. Nitekim bu, Usûl-ü Fıkhda sabit olan bir kaidedir.
Vatan-ı aslî, ancak misliyle bâtıl olur. Vatan-ı ikâmet de misli ile, sefer ile ve vatan-ı aslî ile bâtıl olur. Vatan-ı aslî meskendir ve vatan-ı ikâmet, müsâfirin mesken edinmeksizin onbeş gün veya daha çok oturmaya niyet ettiği yerdir. Şayet bir şahsın vatan-ı aslîsi olup bir diğer vatan-ı aslî daha edinse, gerek iki vatan arasında sefer müddeti olsun, gerekse olmasın, birinci vatan-ı aslî bâtıl olur. Hattâ müsâfirliği hâlinde oraya girse, ancak niyetle mukîm olur. Vatan-ı aslî, sefer ile bâtıl olmaz. Hattâ müsâfirliği hâlinde oraya girse, sâdece girmek ile mukîm olur. Vatan-ı ikâmet ise, misli ile bâtıl olur. Hattâ müsâfir birinci vatan-ı ikâmetinden sonra edindiği vatan-ı ikâmete girmiş olsa ve vatan-ı ikâmetle birinci vatan arasında sefer müddeti olmasa, ancak niyetle mukîm olur. Yine böylece, şayet o vatan-ı ikâmetten sefer etse veya vatan-ı asliyyesine geçse, ancak niyetle mukîm olur.
İtibâr aslın niyetinedir, yoksa asla tâbi olanın niyetine değildir. Yânii şayet asıl, sefere veya ikâmete niyet etse, asla tâbi olan da asıl gibi olur. Ve böylece, tâbi, bağımsızlık cihetiyle niyete muhtâc olmaz.
Bu aynen, kocası ile beraber yolcu olan kadın gibidir. Çünkü o kadın, mehrini tamâmiyle almış olduğu zaman, kocasına tâbidir. Onun niyetine itibâr edilmez. Muhît'de böyle zikredilmiştir.
Yine, efendisi ile yolculuk eden köle gibi. Yine, komutanın (emîrin) idaresinde ve rızkı da komutandan olup onun ile, beraber yolculuk eden asker gibi. Padişah ile beraber yolculuk eden emir de asker gibidir.
Yine, ücretli tutulan kimse gibi. Ücretli tutulan kimse, kendisini ücretle tutan kimse ile beraber yolculuk edip rızkı da ondan olursa, onun niyetine itibâr edilmez. Askerin komutanına tâbi olduğu gibi, o da ücretle tutana tâbidir.
Padişah, şayet yolculuk etse, namazı kasr eder. [78] Ancak, eğer sefer müddetinde ulaşacak yere gitmeyi kasd etmeksizin vilâyetini dolaşırsa, bu takdirde padişah müsâfir olmaz. Veya Padişah bir düşmanı aramak için çıkıp ona nerede yetişeceğini bilmezse, bu takdirde de müsâfir olmaz. Kâdîhân (Rh.A.) böyle zikretmiştir. Eğer kendisi ile menzili arasında sefer müddeti kadar yol olursa, Sultan menziline dönüşünde namazı kasr eder.
Bir kâfir ile-çocuğu beraberce üç gün veya üç günden çok yol gitmek kasdıyle çıksalar, kâfir İslama gelip çocuk da baliğ olsa ve bunların ikisi ile menzilleri, yâni gitmeye kasd ettikleri yer arası sefer müddetinden daha az olsa, Âmme-i Meşâyih (Ekseri Fukâha) demişlerdir kî: «Müslüman olan, seferden arta kalan yerlerde namazı kasre-der ve çocuk namazı tamâm kılar. Çünkü kâfirin niyeti muteberdir. Böylece, kâfir önceden müsâfir olmuştur. Çocuk onun aksinedir. Çünkü o, bu vakitten (bulûğdan) itibaren müsâfir olur. Geri kalan yol ise, sefer müddetine dâhil değildir.» Bu hususta, Ulemâ arasında; «Kâfir iken niyetine itibâr edilmemesi sebebiyle ikisi de yâni Müslüman olan da, bâ-liğ olan da namazı tamâm kılarlar» diyenler de vardır. Yine bir kavle göre; «Çocuğun müsâfir olan babasına tâbi olması sebebiyle ikisi de (Müslim ve sabî) de namazı kasr ederler.» [79]
Cuma Namazı Babı
Cuma namazı farzdır. [80] Çünkü Yüce Allah (C.C.) «Allah'ı anmaya hemen gidiniz.» [81] buyurmuştur. Bir şeye hemen gitmek (sa'y) ile emrolunmak, sârifden (manîden) hâlî olarak, ancak vü-cûb için olur. [82]
Cuma Namazının Sıhhatinin Şartları :
1- Cuma Namazının -sıhhatinin şartı, şehirdir. Köyler (karyeler) de (Cum'a) caiz değildir. İmâm Şafiî (Rh.A.) ayn görüştedir.
Şehir (mısr); mescidlerinin en büyüğüne - mutlaka orada oturanlar değil - üzerine Cuma vâcib olan [83] halkı sığmayan beldedir veya Müftüsü olan beldedir. Bunu Kâdîhân (Rh.A.) zikretmiştir.
Yine şehir; emîri, ve ahkâmı infaz edip cezaları uygulayan Kadısı olan beldedir. Bu iki ma'nâ, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan nakle (inmiştir. Birinci ma'nâ Kerhî' (Rh.A.) nin kabul ettiğidir. İkinci ma'-nâ, Selcî' (Rh.A.) nin kabul ettiğidir.
Veya Cuma Namazının sıhhatinin şartı, finây-ı mısr'dır. O finâ [84], şehrin işleri için hazırlanmış olmak bakımından şehre bitişik bir yerdir. Bu, at koşturmak, asker toplamak, ok atmaya çıkmak, ölüleri gömmek ve cenaze namazı kılmak ve bunlara benzer işler için hazırlanmış yerdir.
2- Yine Cuma'mn sıhhatinin bir şartı da Sultân'dır. Veya Cuma Namazını kıldırmak için Sultân'ın emrettiği kimsedir.
Şehrin Valisi vefat etse, onlara ölünün halîfesi Cuma Namazı kıldırır. Veya «Sâhib-i Sarat» kıldırır. Sarat; alâmet mânâsındadır. Ona Şıh-ne [85] (yâni Emniyet Âmiri) denir. Sarat adı verilmesinin sebebi şudur: Zira, onlar kendilerine, bilinip tanınmaları için alâmet koyarlar.
Veya Cuma'yi Kadı kıldırır. Çünkü halkın işi onlara verilmiştir. Kâdihân (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Cuma'mn kılınması için, halkın bir kimseyi nasb (tâyin) etmelerine itibâr edilmez Ancak, eğer ölünün halîfesi, sahibi sarat ve kadî bulunmazsa, o zaman halkın bir kimseyi tâyinine itibâr edilir.
Cuma'yi Hac mevsiminde Mina'da ancak Halîfenin veya Mekke'de olan Hicaz Emîrinin [86] kıldırması caizdir. Yâni Hac mevsiminin dışında Arafat'ta ve Mina'da; mevsimde Mina'da, Mevsim Emîrinin - ki ona Hac Emîri denir - Cuma'yı kıldırması caiz değildir. Ancak Halîfenin ve Hicaz Sultanının kıldırması caizdir.
3- Yine, Cuma Namazının sıhhatinin şartı, Öğle Namazının vaktidir. Öğle vaktinin çikmasıyle Cuma bâtıl olur. Bu durumda, Öğle Namazı kaza edilir, Cuma yerine geçmez.
4- Cuma Namazının sıhhatinin bîr şartı da, tesbîha (Cenâb-ı Hakk'kı teşbihler) miktarı hutbedir, tmâmeyn'e göre, hutbe denilebilecek uzun bir zikr lâzımdır, İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, iki hutbe lâzımdır, ki iki hutbeden her biri tahmîd (hamd-ü sena) ve salevât (sa-lât-ü selâm) ve takva ile tavsiyeyi ihtiva etmelidir. Birinci hutbe kıraate dâir ve ikinci hutbe mü'minler için dua hakkındadır.
Hutbe, Cuma Namazından önce, Cuma'mn vaktinde okunur. Eğer Cuma'yı hutbesiz kılsalar veya hatib hutbeyi Cuma Namazından sonra okusa veya vaktinden önce okusa, Cuma bâtıl olur. Ve bu durumda, vaktinde iade edilir. . ,
5- Cuma Namazının sıhhatinin bir şartı da cemâattir. Cemâatin en azı, imâmdan başka, erkeklerden üç kişidir. Eğer cemâat, imâm secde etmeden önce dağılmış olsalar, şartı mevcûd olmadığı için bâtıl olur, ve Öğle Namazım kılmaya başlamak gerekir. Eğer cemâat üç erkek kalırsa veya imâmın sücûdundan sonra ayrılırlarsa, Cuma Namazını tamâm ederler. Çünkü cemâat Cuma'mn kurulmasının (in'ikâdının) şartıdır. Cemâat ise kurulmuştur. Devamı şart değildir.
6- Cuma Namazının sıhhatinin bir şartı da izn-i âmmdır. Yâni Emîrin, insanlar içjn umûmî müsâde vermesidir. Hattâ emîr, köşkünün kapısını kapayıp maiyyetiyle Cuma Namazını kılsa, caiz olmaz. Çünkü Cuma Namazı, İslâm'ın şiarından ve Dînin husûsiyetlerindendir. Bu bakımdan, kılınması, duyurulmak* ve yayılmak yoluyla vâcibdir. Eğer Emîr köşkünün kapısını açıp maiyyetiyle birlikte Cuma'yı kılar ve insanların girmesine izin verirse Cuma caiz olur. Fakat mekruh olur. Çünkü Emîr cemeden (toplayan) mescidin hakkını yerine getirmemiştir. [87]
Cumanın Vücûbunun Şartları:
1- Cuma Namazının musallî üzerine vâcib olmasının şartı, şehirde ikâmet etmesidir.
2 - Yine timsalimin sağlıklı, hür, erkek, âkil ve baliğ olması, iki gözü ve ayağı sağlam olmasıdır.
Zikredilen bu şartlan ve benzerini yitirene Cuma vâcib değildir.
Meselâ, zâlim sultandan gizlenen kimse veya zindanda mahbûs olan kimse gibi. Eğer bunlar Cuma Namazım kılsalar, vaktin farzı düşer. Çünkü Cuma'nın şartlarım "yitiren kimseden düşmesi hafifletmek içindir. Bu bakımdan, şayet (şartlan) yitiren kimse o düşeni (farzı) yük-lense, vaktin farzı yerine caiz olur. Müsâfirin (yolcunun) oruç tutması gibi.
Cuma Namazı, şehrin bir kaç yerinde caiz olur. 8u cevaz, İmâm A'zam' (Rh.A.) in ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) in sözüdür. Esah kavi
budur. Çünkü büyük bir şehirde bir tek yerde insanların toplanmasında güçlük vardır. Güçlük ise kaldırılmıştır. Cuma Namazından başka namazda imamete uygun olan kimse, Cuma Namazında da uygundur.
Cuma Namazı müsâfir, köle ve hasta için caizdir. İmâm Züfer (Rh.A.), caiz olmaz, demiştir. Çünkü Cuma Namazı, çocuk ile kadına vâcib olmadığı gibi, onlara da vâcib değildir. Bizim kanaatimiz şudur ki: Şüphesiz onlar imamete ehildir. Onlardan vucûbun düşmesi ruhsatı tahfif içindir. Bu durumda, onlar şayet Cuma Namazında hâzır olsalar, vaktin farzı yerine geçer. Müsâfirin oruç tutması gibi. Çocuk bunun hilafıdır. Çünkü çocuk imamete ehil değildir. Kadın da, müsâfir, köle ve hastanın aksidir. Çünkü kadın, ehil değildir. Yâni erkeklere imâm olmaya uygun değildir.
Cuma Namazı, müsâfir, köle ve hastanın hâzır olmasıyle de yerine getirilir. Hattâ bunlardan başka kimse hâzır olmasa, Cuma caiz olur.
Cuma gününde şehirde; özürlü, tutuklu ve müsâfir olan ve şehir halkından Cuma Namazını kaçırmış olanların Öğle Namazını cemâat ile kılmaları mekruhtur. Şehir (mısr) kaydı, sevâd (şehrin kenarındaki köy) ı ayırdetmek içindir. Mekruh olmasının sebebi, onda Cuma Namazını ihlâl bulunduğu içindir. Çünkü Cuma Namazı pek çok cemâatleri biraraya toplayıcıdır. Köy halkı bunun aksinedir. Çünkü onlara Cuma vâcib olmaz. Eğer Cuma'yı kaçıran özürlü, tutuklu ve müsâfir, Öğle Namazım cemâat ile kılsalar, Öğle Namazının şartları toplandığı için namazları caiz olur. Özürlü olanın hükmünden, özürlü olmayanın Öğle Namazının mekruh olması daha iyi anlaşılır.
Özürlü, tutuklu ve müsâfirden başkasının Öğle Namazını, Cuma Namazından önce kılması, yukarıda geçen sebebden dolayı, Cuma Namazına halel verdiği için, mekruhtur. Eğer o Cuma'dan önce Öğle Namazını kılan kimse pişman olup, imâm Cuma Namazında iken Cu-ma'ya gitse, O'nun Cuma'dan önce kıldığı Öğle Namazı, sâdece o Cu-ma'ya gitmekle bâtıl olur. Gerek o kimse Cuma Namazına yetişsin (başlasın), gerekse yetişmesin (başlamasın) müsavidir.
înıâmeyn demişlerdir ki : Onun Öğle Namazı, hattâ imâm ile beraber Cuma'ya.dâhil olsa da, bâtıl olmaz. Çünkü Cuma'ya sa'y (yâni hemen gitmek) öğle Namazının aşağısıdır. Öyleyse Öğle Namazının tamâm olmasından sonra sa'y (yâni hemen gitmek) Öğle Namazını, bozmaz. Halbuki Cuma, Öğle Namazının üstüdür. Şu hâlde Cuma, Öğle Namazını bozar. Bu durumda o kimse, imâmın ayrılmasından sonra Cuma'ya yönelmiş gibi olmuştur.
İmâm A'zam (Rh.A.) için delîl şudur: Şüphesiz Cuma'ya hemen gitmek (sa'y) Cuma'nın husûsiyetlerindendir. Bu durumda, o sa'y ihtiyaten Öğle Namazının bozulması hakkında Cuma menzilesine indirilir. İmâmın Cuma'dan ayrılmasından sonra olan sa'y bunun hilâfınadır. Çünkü ayrılmasından sonra olan sa'y (hemen gitme), Cuma'ya sa'y değildir. Sa'y anlamına da değildir.
Cuma Namazına teşehhüdde veya sehv secdesinde yetişen kimse, o Cuma Namazını tamamlar. Çünkü Cuma gününde imâma yetişen kimse, yetiştiği namazı imâm ile beraber kılar, ve Cuma'yı onun üzerine biriâ eder (tamamlar). Bu İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf-(Rh.A.) e göredir. Çünkü Resûlullah (S.A.V.) : i-
«Sizler namazdan yetiştiğinizi kılın ve kaçırdığınızı da kaza edin.»
buyurmuştur.
İmâm Muhammed (Rh.A.) demiştir ki: «Eğer musallî, Cuma Namazında imâm ile beraber ikinci rekatın çoğuna, meselâ, imâm rükûda iken yetişse, Cuma'yı onun üzerine bina eder. Eğer ikinci rek'atın daha azma, meselâ, imâm rükûdan başını kaldırdıkdan sonra yetişse, Öğle Namazını onun üzerine bina eder.» [88]
Hutbenin Hükümleri :
İmâm, hutbe için aslen ve Cuma Namazı için ibtidâen yerine başkasını geçirmez. Yâni hutbe için istihlâf aslen caiz olmaz ve namaz için de ibtidâen (başta) caiz olmaz. Ancak imâma hades vâki oldukdan sonra namaz için başkasını yerine geçirmesi caiz olur. Bu, Hidâye'-nin «Edeb'ül-Kâdî» bölümünde zikredilenlerden anlaşılandır.
Cuma Namazını kıldırmaya memur olan kimse bunun hilâfmadır ki o (yâni görevlendirilmiş memur) yerine başkasını bırakır. Çünkü Cu-ma'yı kılmak muvakkat olduğu için, vakti geçmeye yakındır. Şu halde (Cuma'nın edası için) ona emir, vakit sebebiyle istihlâfa izin olmuştur.
Hidâye sarihleri demişlerdir ki : Me'mûrun, yerine başkasını bırakması caizdir. Zira Cuma'nın edası vakti geçmeye yakındır. Çünkü belli bir,, vakitle sınırlı olduğundan, o vaktin geçmesiyle Cuma'nın edası da geçer. Böylece, edâ emri, o vakit sebebiyle halîfeden delâlet yönünden başkasını yerine bırakmaya izin olur. Lâkin istihlâf,. bu başka kişi hutbeyi dinlediği vakitte caiz olur. Çünkü hutbe, Cuma'mn iftitâhınm şartlarındandır. Bu istihlâfm caiz olmasının sebebi; şüphesiz hutbe ve hutbeden sonra imametin, kaza (Kâdî tayini) gibi Sultanın işlerinden olmasıdır. Öyleyse hutbe ve imamet başkası için caiz değildir. Ancak Sultanın izni ile caizdir. Şu halde, şayet izin bulunmazsa caiz değildir. Bunun tahkiki, Şeyh Ebû'I-Muîn (Rh.A.) in, El-Câmİ'ul-Kebîr şerhinde-ki şu sözüdür: «Kâdî'nîn, yerine başkasını geçirmesi, ancak Sultân istih-lâfı Kâdî'ya bıraktığı zaman caiz olur. Çünkü Kâdî, kazayı (Muhakeme etme işini -Kadılığı-) izin ile elde eder. Şu halde izin verilmeyen Kâdî hakkında kaza, izinden Önce olan duruma göre bakî kalır. Kâdî'nin, yerine başkasını geçirmesi, Sultan kâdîye istihlâfı bıraktıkdan sonra caiz olur. Çünkü Kâdî, Sultânın izni ile istihlâfa mâlik olmuştur. Nitekim insanlar arasında kâdînin, kendi hakkında kazaya (hüküm vermeye) mâlik olması gibi. Kâdî'nin bu istihlâfı meselâ, satışa vekîl kılman kimse, şayet başkasını vekîl etse, izinsiz caiz olmayacağı meselesi ile itibâr olunur. Ödünç alan kimse (müsteîr) bunun aksinedir. Ödünç alan kimsenin ödünç vermesi caizdir. Çünkü menfaatler ödünç alanın mülkü üzerinde meydana gelir. Bu durumda, müsteîr, o menfaatleri başkasına temlike mfâlik olur. Böylece müsteîr, mülk hükmüyle tasarruf da bulunur.»
Bizim üzerinde konuştuğumuz, bunun aksidir. Çünkü kâdî, izin hükmüyle mutasarnftır. Ve izin verildiği şey kadarıyle mâlik olur.
Bundan sonra Şeyh Ebû'I-Muîn (Rh.A.) demiştir ki: Bu meseleyi bizim Ulemâmız açıklayıp dediler ki: Bir kimse başkasının makamına başkası (üçüncü şahıs) adına geçse, O kimse için kendi makamına başkasını geçirmesi caiz değildir. (İstihlâf meselesi gibi). [89] Fakat bir kimse başkasının makamına kendisi için geçse, kendi makamına başkasını geçirmesi caizdir. (İstiare meselesi gibi).[90]
Fıkıh ise, bizim açıkladığımız şekildedir.
Eğer denilirse ki; Sultân tarafından istihlâfa me'zûn olmayan asî-lin hazar olduğu sırada, naibin hitabeti caiz olur mu? Nitekim istihlâfa me'zûn olmayan kâdî hâzır olduğu zaman, naibin hükmü; ve izni olmayan müvekkilin hâzır olması sırasında vekilin tasarrufu caiz olduğu gibi caiz olur mu? diye sorulursa, cevâbında biz, «Olmaz» deriz. Çünkü onların (yâni hüküm ve tasarrufun) medarı (sebebi), reylerinin mevcudiyetidir. Bu durumda, şayet rey bulunursa, caiz olur. Cuma bunun gibi değildir. Çünkü Cuma'yı kılmada, reye lüzum yoktur. Kâdî ve hatibin, yerine başkasını geçirmesi (istihlâf), ancak Sultân tarafından onlara (namaz ve hutbeye) istihlâf için izin verildiği zaman caiz olur. y\ncak bu takdirde istihlâf caiz olur. Bu ehemmiyetle bilinmesi gereken meseledir. İnsanlar bundan gafildirler.
Birinci ezan [91] ile Cuma'ya sa'y (hemen gitmek) vâcibdir [92] ve alım - satım mekrûhdur. Çünkü Yüce Allah (C.C.)
«Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya hemen gidin, alım - satımı bırakın.» [93] buyurmuştur.
Sa'y (yâni hemen gitmek), ikinci ezanda vâcib olur, diyenler de vardır. Çünkü birinci ezan (minarede okunan) Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) in zamanında yoktu. Esah olan birinci sözdür. Çünkü eğer musallî, ikinci ezan vaktinde yönelse, Cuma Namazımdan önce sünneti kılmaya ve hutbeyi dinlemeye imkân bulamaz. Hattâ onun Cuma'yı kaçırmasından korkulur.
Her ne kadar Hidâye sahibi Hidâye'de; «Sa'yın vâcib ve alım satımın haram» olduğunu söylemiş ise de, musannif «alım satım haramdır.» dememiştir. Zira ezan vaktinde alım - satım caizdir. Fakat mekruhtur. Nitekim bu hususlar fürû ve usûl kitaplarında yazılmıştır. Bundan dolayı bazı Hidâye sarihleri, kerahet lafzı harama delâlet eder, demişlerdir.
İmâıiım minbere çıkmasryle, [94] Cuma Namazının tamamlanmasına kadar namaz kılmak ve konuşmak haramdır. Musannif, burada, Hidâye sahibinin Hidâyede dediği gibi «hutbe tamamlanıncaya kadar» dememiştir.
Nitekim Muhît'de ve Gayet'ul-Beyân'da açıklanmıştır kî : Şüphesiz namaz ve konuşmak, imâmın minbere çıkışı vaktinden Cuma Namazından ayrılıncaya kadar mekfûhtur. Bir kimse, imâm minbere çıktığı zaman, namazda olsa, Cuma'nm sünneti de olsa, iki rek'atm başında namazı keser. Eğer o kimse bir rek'atı kılsa, onun üzerine diğer bir rek'-atı ekleyip selâm verir. Eğer üçüncü rek'atta olsa, dördü tamâm eder.
İmâm minber üzerine oturduğu zaman, müezzin imâmın Önünde ezan okur. [95] Hatibin iki hutbe ile hitabet etmesi ve iki hutbe arasında oturması sünnettir. Ayakta durarak temiz olduğu halde [96] okuması sünnettir. Çünkü Selefden mütevâtiren rivayet edilen budur.
Hutbenin tamâm olmasından sonra ikâmet yapmak sünnettir. Hatibden başkasının Cuma Namazını kıldırması doğru değildir. Çünkü Cuma, hutbe ile beraber bir tek şey gibidir. Şu halde, o Cuma'yı iki kimsenin kıldırması doğru değildir. Eğer kıldırırsa, caiz olur.
Bir çocuk Sultânın izni ile hutbe okuyup Cuma'yı da bir baliğ kimse kıldırsa, caizdir. Hülâsa'da böyle zikredilmiştir.
Cuma gününde yolculuğa çıkmakta - eğer o yolculuğa çıkan kimse Öğle vaktinin çıkmasından önce şehrin evlerinden çıkarsa - mahzur yoktur. Çünkü Cuma öğle vaktinin sonunda vâcib olur. Halbuki o kimse, o vakitte müsâfirdir. Köylü olan kimse, şayet Cuma gününde şehre girer ve o gün o şehirde kalmaya niyet ederse, o kimseye Cuma Namazı vâcib olur. Eğer o köylü Cuma gününde vakitten önce veya vakitten sonra çıkmaya niyet ederse, ona Cuma Namazı yoktur. Çünkü o köylü kalmaya niyet ettiği günde, şehir halkından biri gibi olmuştur. Şehirden çıkmaya niyet ettiği günde ise, şehir halkının biri gibi olmamıştır. Şayet bir müsâfir Cuma gününde şehre gelse, onbeş gün o şehirde ikâmete niyet etmedikçe ona Cuma lâzım gelmez. Kâdîhân (Rh.A.) böyle söylemiştir.
Kılıç zoruyla fethedilen her şehirde, hatîb minber üzerinde kılıç ile hitabet edip onlara o beldenin kılıç ile fethedildiğini, şayet onlar İslâm'dan dönecek olurlarsa, o şehrin ebedî Müslümanların elinde kalacağını ve İslâm'a geri dönünceye kadar onlar ile savaşacaklarını gösterir. Halkı sulhen İslâm'a giren her şehirde ise, hatîb minberde kı-hçsız hitabet eder. Resûlüllah' (S.A.V.) in Medîne-i flîünevvere'si kıhç-sız fethedilmiştir. Öyleyse hatif; orada kılıçsız hitabet eder. Mekke-i Mü-kerreme kılıç ile fethedilmiştir, orada hatîb kılıç ile hitabet eder. Ta-târhâniyye'de böyle zikredilmiştir. [97]
Bayram Namazları Babı [98]
İki Bayram Namazı [99], şartlanyle üzerine Cuma vâcib olan kimsenin üzerine vâcib olur [100]. Bayram Namazının vâcib olduğu, tmâm Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den rivayet edilmiştir. Esah olan kavi budur.
İmâm Muhammed' (Rh.A.) in : Bîr günde iki Bayram biraraya gelse, birincisi sünnet± ikincisiJarzdır [101], dediği nakledilmiştir. Bu, Bayram Namazının vücûbu Sünnet ile sabit olduğunu kasdetmiş olmasıy-le te'vil edilmiştir.
Bayram Namazının hutbesi vâcib değildir. Şu halde, hutbe Bayram Namazının şartlarından değil, sünnettir. Bayramın hutbesinin, Cumanın hutbesine muhalif olması, Cuma Namazının hutbesiz sahih olmadığından dolayıdır. Bayram Namazı ise böyle değildir. Yine ikisi arasındaki fark : Cuma'da hutbe namazdan Öncedir. Bayram hutbesi ise, namazdan sonradır.
Eğer hatîb hutbeyi Bayram'da, Cuma'd ak i gibi önce okursa, caiz olur. Namazdan sonra hutbeyi tekrar okumaz. İnâye'de böyle zikredilmiştir.
Şayet Bayram Namazı ile Cenaze Namazı bir araya gelse, Bayram Namazı - her ne kadar kıyâs aksine ise de - Cenaze Namazından önce kılınır ve Cenaze Namazı da hutbeden önce kılınır, [102] Kunye'de böyle zikredilmiştir. [103]
Ramazan Bayramı Namazı:
Ramazan Bayramı günü, namazdan önce bir şey yemek mendûb-dur. Yine Ramazan Bayramı günü misvak kullanmak, gusl etmek, güzel kokular sürünmek ve en iyi elbiseyi giymek mendûbdur. Çünkü ResûlüUah (S.A.V.) böyle yapardı. Kurban Bayramı günü (yevm-i nahr) ise, namazdan dönünceye^kadar bir şey yememek, namazdan dönünce kurbanının (udhiyye'nin) etinden yemek mendûbdur.
Sadaka-ı fıtrayı edâ ettikden sonra musallaya çıkmak mendûbdur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Siz, bu gibi günlerde fakirleri dilenmeye muhtaç etmeyin.» buyurmuştur.
Sadaka-ı fıtrayı acele vermekde fakirlerin kalbini namaza yöneltmek vardır.
Her ne kadar mescidleri geniş olsa da, musallaya (namazgaha) çıkmak sünnettir. Bizim zamanımızda musallaya [104] minber çıkarmakta mahzur yoktur. El-İhtiyâr'da böyle zikredilmiştir.
. Ramazan (Fıtr) Bayramında musallanın yolunda açıkdan tekbir okunmaz. İmâmeyn bunu kabul etmemişlerdir.
Zeylaî (Rh.A.), Ebû Ca'fer' (Rh.A.) den şöyle nakletmiştir: Ebû Ca\
fer (Rh.A.) : «Halkın hayrlara rağbetleri az olduğu için onları, musallaya minber çıkarmakdan menetmek doğru değildir,» demiştir.
Bayram Namazından önce nafile namaz kılınmaz. Çünkü Resûlul-lah (S.A.V.), namaza karşı olan şiddetli isteklerine rağmen bunu yapmamışlardır. Eğer caiz olaydı, cevazı öğretmek için yaparlardı.
Bayram Namazının vakti, güneşin yükselmesinden zevale kadardır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.); güneş bir mızrak veya iki mızrak boyu yükselmiş iken Bayram Namazını kılarlardı. Rivayete göre : ResûlüHah (S.A.V.) zamanında bir topluluk zevalden sonra hilâli gördüklerine şe-hâdet etmişler, Resûlüllah (S.A.V.) de : Ertesi gün musallaya çıkılmasını emretmiştir. Eğer zevalden sonra edâ caiz olaydı, namazı te'hîr etmezdi.
Zevâid tekbirlerinden önce, imâm insanlar île beraber tekbir alıp sena ederek yâni (Sübhânekeyi okuyarak) iki rek'at namaz kılmaya başlar. O zevâid tekbirleri her rek'atta üçer tekbirdir.
İmâm iki kıraatin arasım ayırır. Yâni imâm önce iftitâh için tekbir alır. Ondan sonra Sübhânekeyi okur, sonra üç kere tekbir alır. Ondan sonra sûre ile beraber Fâtiha'yı okur. Ondan sonra rükû için tekbir alır. İmâm ikinci rek'ata kalktığı zaman önce sûre ile beraber Fâtiha'yı okur. Ondan sonra üç kere tekbir alır. Sonra rükû için tekbir alır.
Zevâid tekbirlerde eller kaldırılır. Çünkü Resul üll ah (S.A.V.)
«Eller ancak yedi yerde kaldırılır.» buyurmuştur. [105]
Bu İki Bayramın tekbirleri onlardan zikredilmiştir. Bayram Namazları, büyük bir kalabalık ile kılındığı için, her iki tekbir arasında üçer kere teşbih edecek kadar sükût edilir ve tekbirler peşisıra, uzak olan kimselere aktarmayla ulaştırılır.
Bayram Namazından sonra, iki hutbe okunur. Çünkü ResûluIIâh (S.A.V.) böyle yapmıştır. Cuma bunun aksinedir. Şüphesiz hutbe, Cu-ma'da namazdan öncedir. Çünkü hutbe Cuma'nın şartındandır. Şart ise önce gelir.
Hatip insanlara hutbede sadaka-ı fıtrin hükümlerini öğretir. Çünkü hutbe, fıtranın hükümlerini öğretmek için meşru olmuştur. Eğer; yukarıda geçen, «musallaya çıkmadan önce sadaka-ı fıtr vermek men-dûbdur» hükümlerini bilmezden önce fıtrayı edâ muhaldir. Halbuki hutbe ancak musallaya çıktıkdan sonradır. Öyleyse iki söz arasında çelişme vardır, denilirse, cevâbında deriz ki: «Çelişme yoktur. Çünkü sadaka-ı fıtri musallaya çıkmadan önce vermenin mendûbiyeti, çıkdıkdan sonra vermek için ertelenmesinin cevazına aykırı değildir. Musallaya çıkanların bazısının, fıtranın nasıl verileceğini bilmemesi caizdir. Şu halde onlar dikkate alınarak öğretmek faydalıdır.»
İmâm, Bayram Namazını cemâat ile beraber kılsa ve bazı insanlar namazı kaçırsa, o namaz, ne vaktinde ve ne de vaktinden sonra, kaza edilmez. Çünkü bu namaz, Bayram Namazı olması sıfatıyle, Onun bir kurbiyyet ve rahmet olduğu ancak şartlarla bilinir. Zira Bayram Namazı şartları yalnız kılanda tamam değildir.
Ramazan Bayramı Namazı, özür ile ertesi güne tehir edilir. Yâni, şayet bir özür, namazı kılmakdan alıkoyarsa, Ramazan Bayramı Namazı ertesi güne bırakılır. Meselâ, insanlara hilâlin bulutlu olması ve imâmın yanında zevalden sonra veya zevalden önce hilâli gördüklerine şehâdet edecek kişiler bulunması fakat zevalden Önce insanların toplanmasının mümkün olmaması ya da bulutlu günde insanların Bayram Namazını kılması ve o namazın zevalden sonra kılındığının anlaşılması suretlerinde, Ramazan Bayramı Namazı tehir edilir.
Ramazan Bayramı Namazı, ancak ertesi güne tehir edilir. Çünkü bu Bayram Namazında asi olan, Cuma gibi kaza edilmemektir. Ancak şu kadar var ki, biz onu, KesûlüIIah' (S.A.V.) in ertesi güne tehirine dâir rivayet ettiğimiz hadîsinin mefhûmu ile terk ettik. Resûlüllah'-(S.A.V.) m ertesi günden sonraya tehîr ettiği ise rivayet edilmemiştir. Öyleyse asi üzere bakî kalmıştır. [106]
Kurban Bayramı Namazı :
Musannif, Ramazan (Fıtr) Bayramının hükümlerinden sonra Kurban Bayramının hükümlerine başlayıp demiştir ki: Ramazan Bayramında zikredilen hükümler Kurban Bayramında da vardır. Lâkin Kurban Bayramında (îd-i edhâ'da) namazı özürsüz, nahr günlerinin [107] üçüncü gününe kadar tehîr etmek kerahetle caizdir. Namazı nahr günlerinin üçüncü gününe özür ile tehîr etmek ise, kerâhetsiz caizdir. Şu halde Kurban Bayramı Namazının vakti, udhiyyenin vakti ile belirlenmiştir. Udhiyyenin vakti devam ettiği müddetçe, namaz caiz olur. Udhiyyenin vakti çıktikdan sonra caiz değildir. Çünkü bu namaz, kaza edilmez. Burada özür ise, keraheti kaldırmak ve Fıtr Namazında cevaz içindir. Hattâ eğer insanlar o namazı, özürsüz ertesi güne bıraksalar caiz olmaz.
Lâkin Kurban Bayramında, yemeği namazdan sonraya bırakmak mendûfotur. Fıtr Bayramı bunun aksinedir. Kurban Bayramında (îd-i edhâ'da), yolda açıkdan tekbir okunur. Fıtr Bayramı bunun aksinedir. [108] Kurban Bayramında imâm, hutbede teşrik tekbirini ve udhiy-ye'yi (kurbânı) insanlara öğretir. IJıtr Bayramında bu yoktur.
T A ' R î F ; Arafâtta vakfeye duranlara benzemek için, insanların Arefe günü bir yerde toplanmalarıdır. Bu, bîr şey değildir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) den Usûlün rivayetinin gayrinde, ta'rîfin mekruh olmadığı rivayet edilmiştir. Sahih olan birinci sözdür. [109]
Teşrik Tekbîri :
Teşrik tekbiri vâcibdir. Çünkü Yüce Allah (C.C.)
«Allah'ı sayılı günlerde (teşrik günlerinde) zikredin (tekbîr alın)» [110] buyurmuştur.
Teşrik, lügat yönünden, eti kurutmaya derler. Halil bin Ahmed' (Rh.A.) den rivayet edilmiştir ki; teşrik, tekbirdir. İzafet, beyân içindir. [111] Bir kavle göre; «Teşrik tekbiri» diye adlandırma, İmâmeyn'in sözüne göre vâkî olmuştur. Çünkü İmâm A'zam*. (Rh.A.) a göre, tekbîrden bir şey, teşrik günlerinde vâki olmaz. Nitekim yakında açıklaması gelecektir.
Kurb «yaklaşma» itibariyle teşrik günleri «eyyâmu't-Teşrik» adını almıştır, demek de caizdir. Teşrik günleri, Nahr gününden sonra üç gündür. Nahr günleri Bayram günüdür ve Bayramdan sonra iki gündür.
Şu halde, o dört günden birinci gün Teşrîksız Nahrdır ve dördüncü gün Nahrsız Teşriktir. İki gün nahrdır ve teşriktir. Tekbîr :
(Allâhû - Ekber, Allâhu - Ekber, La ilahe fflâ'll&hu Vallâhu Ekber, AUâ-hu Ekber ve li'llâhi'1-Hamd) demektir.
Bu tekbîrin aslı, Hz. İbrahim' (A.S.) den rivayet edilen şu olaydır: Şüphesiz, Cebrail (A.S.) kurbân ile İbrahim' (A.S.) e geldiği zaman, İbrahim' (A.S.) in İsmail' (A.S.) i kesmeye acele etme endişesi karşısında, Cebrail (A.S.) (Allâhu Ekber, Allâhu Ekber) dedi. İbrahim (A.S.) da onu görünce : (Lâ ilahe illâ'llâhü Va'llâhu Ekber) diye karşılık verdi. İsmail (A.S.) da fidâyı (yâni bedel olan kurbanı) öğrenince : (AHâhu - Ekber ve U'llâhi'1-Hamd) dedi.*
Sonda gelenler için vâcib olduğu halde, bizim naklettiğimiz şeyi, başından sonuna kadar bir kere söylemek bakî kalmıştır.
Teşrik tekbiri bir kere vâcibdir; Bir kere yâni (merreten) sözü, İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin sözünden ihtirazdır. Çünkü İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, tekbir, üç kere «Allâhû Ekber, Allâhû Ekber, Allâhû Ekber» demektir. Bu üçüncü üzerine ziyâde eylemez. Yine İmâm Şafiî (Hh.A.) için, tekbirden sonra tehlîlde iki kavi vardır.
Üzerinde Sahabenin (R.Anhûm.) büyükleri birleştikleri için, bu hu-sûsda bizim âlimlerimiz arasında bir anlaşmazlık yoktur. Arefe gününün Sabah (fecr) Namazı vaktinden Bayramın birinci gününün ikindi vaktine kadar, her farzın ardında bir kere teşrîk tekbiri vâcibdir.
Tekbir, sekiz namaz üzerine fasılasız binayı meneder. Musannifin «farz» kaydı ile Nafileler ve Bayram Namazı hâriç kalmıştır. Yine, Musannifin «edâ edilen» sözüyle de kaza hâriç kalmıştır. Çünkü kazada tekbir yoktur.
Musannifin; «Müstehab olan cemâat ile edâ edilen farz akabinde vâcibdir.» sözü ile, şayet kadınlar ile beraber bir erkek bulunmazsa, ka-duılar cemâati hâriç kalır. Çünkü kadınlar cemâatinde de tekbir yoktur.
Tekbir, şehirde ikâmet eden imâma vâcibtir. Münferid üzerine vâcib değildir. Müsâfir olan imâma veya kadına veya köylerin ve çöllerin halkına da vâcib değildir.
Tekbir, Müsâfir olan muktedîye veya köylü olan muktedîye veya kadın olan muktedîye vâcibtir.
İmâ m ey n, «Mutlaka her farzın peş i sıra teşrik tekbiri vâcibdir.» demişlerdir. Yâni gerek namaz cemâat ile edâ edilsin, gerekse edilmesin müsavidir. Gerek o mûsallî erkek olsun, gerekse kadın olsun; gerek müsâfir olsun, gerekse şehirde veya köyde ikâmet etsin tekbir vâcibdir.
Yine İmâmeyn; «Arafe gününden beşinci günün İkindi vaktine kadar tekbir vâcibtir.» demişlerdir O beşinci gün Zi'I-hîccenin onüçüncü
günüdür. O gün teşıîkdir, Nahr değildir. Bu vakte gelinceye kadar ve Bayram gününün İkindisine hasretmeden tekbir ile ibâdet babında ihtiyaten hâlen amel edilir.
İmâm tekbiri terk etse dahi, imâma uyan kimseler onu terk etmezler. Çünkü tekbir namaz içinde değil, namazdan sonra eda edilir. Bu durumda tekbirde imâma tâbi olmak vucûben değildir. Tilâvet secdesinde olduğu gibi. Sehv secdesi ise bunun aksinedir/Çünkü sehv secdesi namaz içinde edâ edilir.
Mesbûk da tekbîr getirir. Çünkü mesbûk tahrîme'ye muktedîdir. Lâkin meşbûk imâm ile beraber tekbir getirmez. Ancak, kazanın peşisıra getirir. Yâni geçeni kaza ettikden sonra tekbir getirir. Bundan lâhı-kın hâli de malûm olur. Çünkü lâhık tamâmıyle imâmın ardında olur. [112]
Küsûf Namazı Babı [113]
Cuma imâmı veya bu namazı kıldırmakla Sultânın emrettiği kimse, insanlar ile beraber, güneş tutulduğu zaman nafile tarzında iki rek'at namaz kılar. [114] Bu namaz, ezânsız, ikâmetsiz, cehrsiz ve hutbesiz olarak her rek'atta bir rükû ile kılınır. İmâm Şâfü (Rh.A.) ye göre, her rek'atta iki rükû ile kılınır.
İmâm, iki rek'atta da kıraati uzatır. İki rek'attan sonra, güneş par-laymcaya kadar, duâ ederler. Eğer Cuma imâmı ve Sultânın memur ettiği kimse bulunmazlarsa, insanların her biri ayrı ayn kılarlar.
Nitekim; Husuf (Ay tutulması) namazı da[115], şiddetli rüzgârda, müthiş karanlıkta ve düşman korkusu gâlib olduğu zamanda kılınan namazlar da böyledir. [116]
İstiskâ Babı
tstiskâ Namazında, cemâat ve hutbe yoktur. [117] İstiskâ, bir duâ ve istiğfardır. Çünkü Yüce Allah (C.C,) ;
«Rabbinizden bağışlanma dileyin! Çünkü O doğrusu, çok bağışlayandır, size gökten bol bol yağmur indirsin.» [118] buyurmuştur.
Yüce Allah (C.C.) tstiskâ Namazını yağmur göndermek için sebeb kıldığından bir duâ ve istiğfardır. Bu bakımdan, eğer insanlar onu ayrı ayrı kılsalar caiz olur.
tstiskâ Namazında ridâyı (palto veya abayı) çevirmek yoktur.
İmâm Muhammed (Rh.A.); «İstîskâda imâm ridâsını çevirir, cemâat çevirmez» demiştir.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan (bu hususta) iki rivayet vardır :
Ridâyı çevirmenin hakikati'şudur ki; eğer o ridâ dört köşeli olursa, üstü altına ve altı üstüne getirilerek döndürülür. Eğer ridâ yuvarlak yâni cübbe olursa, sağ tarafı sol ve sol tarafı sağ yapılarak çevirilir.
İstiskâ Namazında ve duasında Zimmî [119] hâzır olmaz. Çünkü bu istiskâ, rahmet (yağmur) indirilmesini istemek içindir. Zimmîlerin üzerine ise, azâb ve la'net iner.
İnsanlar, peşipeşine üç gün İstiskâ Namazına çıkarlar. Çünkü üç gün, özürleri çıkarmak için getirilen bir müddettir.
Yine insanlar istiskaya yaya oldukları halde, yıkanmış eski veya yamalı elbiseleriyle mütezellil, alçakgönüllü; Yüce Allah (C.C.) için hu-şûdan başlarını aşağı eğerek ve korku içinde çıkarlar. Her gün, çıkmadan önce sadaka verirler.
Bir kavle göre : «Bu istiskâda namaz yoktur» Tuhie'de; istiskâda zahir rivayete göre namaz yoktur, denmiştir. [120]
Korku Namazı Babı
Korku Namazım İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ResûlüUah' (S.A.V.) den sonra caiz görmemiştir. Çünkü Korku Namazı ancak, Sahâbe-i Kiram' (R.A.) in, ResûlüUah' (S.A.V.) in ardında [121] onun faziletini kazanmaları için, kıyâsın hilâfına olarak meşru olmuştur. Bu ma'nâ, Resul-i Ekrem Hazretlerinden sonra yok olmuştur.
Korku namazını, İmânı A'zam (Rh.A.) ije İmâm Mııhammed (Rh.A.) caiz görmüşlerdir. Çünkü Sahâbe-i Kiram (R.A.), Resûlullâh' (S.A.V.) dan sonra onu kılmışlardır ve sebebi de korkudur. Korku ise Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) den sonra da meydana gelir.
Şayet hâzır olan düşmandan veya yırtıcı canavardan korkulursabu kayıd, düşman gerçekten onlara yakın bir yerde ve onların karşılarında ise, sözüne işarettir - dediğimiz şekilde Korku Namazı caiz olur.
Fakat şayet düşman onlardan uzak bir yerde ise veya karanlık ya da toz görmeleri sebebiyle düşman sanıp Korku Namazını kılarsalar ve gördükleri de düşman olmazsa, onların namazları caiz olmaz.
İmâm, cemâati iki bölük yaparak bir bölüğünü korkulan düşmana karşı koyar, diğer bölük ile eğer müsâfir ise veya Sabah vaktinde veya Cuma gününde ya da iki Bayramda İseler bir rek'at kılar. Eğer imâm mukîm olursa ve iki rek'ath namazdan başkasında olursa, iki rek'at kılar. Musannif bunu, Akşam Namazını da içine alsın diye böyle söylemiştir. Şüphesiz Akşam Namazının hükmü dörtlü namazın hükmü gibidir.
Namazı kılan bölük korkulan yere gider, diğer bölük gelir. Birinci bölük ile, dörtlü olan namazdan geri kalan iki rek'atı, üçlüde geri kalan bir rek'atı kılarlar ve imâm yalnız başına selâm verir.
O bölük, korkulan düşmana karşı gider. Birinci bölük gelir ve namazlarını kırâatsiz tamâm ederler ve selâm verirler. Çünkü onlar lâ-hikdırlar. Ve âdeta imâmın arkasında gibidirler.
Ondan sonra diğer bölük gelir ve namazlarını kıraat ile kılıp tamâm ederler. Çünkü onlar mesbûkdürlar. Eğer onların korkuları şiddetli olursa, kadir oldukları yöne imâ ile ayn ayn, hayvana binici olarak da kılabilirler.
Eğer kıbleye yönelmeye kadir olurlarsa, kıbleye yönelirler. Eğer kıbleye yönelmeye kadir olamazlarda, kadir olabildikleri tarafa doğru kılarlar. Savaşmakla, yürümekle ve hayvana binmekle onların namazları bozulur. Çünkü bunların her biri amel-i kesirdir. [122]
Ka'be'de Namaz Babı
Ka'be'de nafile namaz ittifakla sahihtir. Farz olan namaz da sahihtir. İmâm Şafiî (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.
Münferid oldukları halde ve cemâat ile namaz kılmaları sahîhdir.
Yüzleri çeşitli yönde olsa da yine, sahîh olur. Ancak kafası imâmın yüzüne gelen kimsenin namazı sahîh olmaz. Çünkü o kimse imâmın önüne geçtiği için namazı caiz olmaz. İmâm ile beraber olan kimse imâmın önüne geçmiş olmaz ve kıbleye yönelir.
Yine, eğer Ka'be'de halka olsalar, namazları sahîh olur. Şayet bazıları imâmın önünde, imâmın yüzü de Ka'be'ye yönelmiş olduğu halde olursa, yine sahîh olur.
Cemâat, Ka'be'nin dört tarafından imâma uysa, bazıları Ka'be' ye imâmdan daha yakın bile olsa,, iktidâ caiz olur. Ancak imâmın tarafındaki kimsenin, imâmın önüne geçtiğinden dolayı caiz olmaz. Diğer tarafında olan kimse, böyle değildir. Çünkü o kimse hükmen imâmın ar-dındadır. Böylece, Ka'be'ye yakınlığı zarar yermez.
Cemâat Ka'be'nin dışından, Ka'be'nin içinde olan imâma uysa, kapı da açık olsa, o cemâatin imâma uyması caizdir. Çünkü Ka'be'nin kapısı açık iken, imâmın Ka'be içinde durması, diğer mescidlerde imâmın mihrabda durması gibidir. Ka'be'nin üstünde namaz kılmak, her ne kadar caiz ise de mekruhtur. Çünkü Ka'be'ye ta'zîme aykırıdır. [123]
Şek Ve Sehv Secdesi Babı Sehv Secdesi:
İki tarafa selâmdan sonra Sehv secdesi vâcibtir. Bir kavle göre; «Sünnettin). Sahîh olan bîrinrsidir. [124] Bunu, Hidâye sahibi, Şems'ül-Eimme (Rh.A.) ve tmîm Ebul-Yüsr (Rh.A.) ve İmâm Zahîr'ud-Dîn el-Mergînânî (Rh.A.) kabul etmişlerdir.
Veya bir tarafına selâmdan sonra sevh secdesi vâcibtir. Bunu Kâfi sahibi, Fahr'ul-İslâm (Rh.A.), Şeyh'ul-İslâm Hâherzâde (Rh.A.) ve El-îzâh sahibi kabul etmişlerdir.
Hidâye şerhinde Tâc'uş-Şerîa (Rh.A.) demiştir ki: Şems'ül-Eimme (Rh.A.), şüphesiz sehv secdesi iki selâmdan sonra yapılır, demiş. Esah olan kavi budur. Çünkü bu kavi, Ömer (R.A.), AH (R.A.) ve İbn-i Mesûd (R.A.) ve1 Cumhuru Ulemâ gibi, sahabenin büyüklerinin sözüdür. Kesûlüllah' (S.A.V.) a yakın olan sahabeyi kirâm'ın rivayetini almak ise daha doğrudur.
Diğer rivayet, Aişe (R.Anhâ) ile Sehl Bin Sa'd' (R.A.) dandır. Âişe (R.Anhâ) kadınlar safmdadır. Sehl bin Sa'd (R.A.) ise çocuklardandır. Şüphesiz ikisi de, ikinci selâmı işitmemiş olabilirler. Çünkü Resû-lüilah (S.A.V.), ikinci selâmı birinciden alçak sesle verirlerdi. Meşhur kitaplarda yazılı olan bunlardır. îki fırkanın sözünün şevki, şüphesiz iki sözün îmâm A'zam' (Rh.A.) a âit olduğuna delâlet eder. Mecma'da ikinci söz İmâm Mu ha mm e d (Rh.A.) a nisbet edilmiştir Birinci söz de İmâm A'zam (Rh-A.) ile Ebû Yûsuf (Rh.A.) a nisbet edilmiştir. îmâm'ın Ki-tâb'ında ben ancak, Mi'râc'ud-Dirâye sahibinin «kıl = dendi» ile nakIettiği şeyi buldum. Bundan dolayı iki sözün İmâm A'zam' (Rh.A.) in sözü olmasına şu söylenen söz uygun düşer : Muhtar olan, münferid için sehv secde, iki yanına selâmdan sonradır. İmâm için bir yanına selâmdan sonradır. Çünkü imâm, şayet iki yanma selâm verse, çok kere cemâatten bazısı imâm selâm verdikden sonra namaza aykırı şey yapar.
İki secde, teşehhüd, sağa ve sola selâm, sehven bir vacibi terk ile vâ-cib olur. Çünkü musallî kasdde günahkâr olur ve secde vâcib olmaz. Vacibi terke misâl; kıraatten önce rükû yapmak gibi fiillerdir. Şüphesiz kıraati rükûdan önce yapmak vâcibdir, farz değildir. İmâm Züfer (Rh.A.) bunun aksi görüştedir. Fakat kıyamı rükûdan önce ve rükûyu secdeden önce yapmak farzdır. Nitekim bunun incelenmesi, namazın sıfatı babında ayrıntılanyle geçmiştir.
Yine vacibi terke misâl, mu salim in üçüncü rek'ata kalkması, teşehhüde bir şey eklemekle geciktirmesi gibi fiillerdir. Bununla sehv secdesi vâcib olur.
Bir kavle göre; «Bir harf eklemekle sehv secdesi vâcib olur.» Sahih olan, o ziyâdenin bir rükn eda edilecek kadarıyle vâcib olmasıdır.
Yine musallî, iki rükû yapmakla sehv secdesi vâcib olur. Şüphesiz bir rükû ile yetinmek vâcibdir. Rükû üzerine- bir rükû daha eklemek ise, vacibi terkdir.
Gizli okunacak namazda açık'dan okumak ve açıkdan okunacak namazda gizli okumak da vacibi terkdir. Bu okuma miktarında ihtilâf edilmiştir. Esah. olan, iki fasılda da o kıraat ile namaz caiz olacak miktardır.
Yine vacibi terke misâl, birinci ka'deyi terk etmektir. Namazın sıfatı babında zikredilen diğer vâcibleri terk gibi. Bunlar ile sehv secdesi vâcib olur.
Vacibi terk tekerrür etse de, sehv secdesi bir kere vâcib olur.
Sehv secdesi münferide vâcib olur. Eğer imâmı yanılarak sehv secdesi ederse, muktedîye de sehv secdesi vâcib olur. Eğer imâm secde etmezse, imâma uyan da secde etmez. Teşrik tekbiri bunun gibi değildir. Nitekim kendi babında zikredilmiştir.
İmâma uyan kimseye kendi yamlmasıyle sehv secdesi vâcib olmaz. Çünkü eğer imâma uyan kimse yalnız kendi secde etmeye kalksa, imamına muhalif olur. Eğer imâm kendisine uyan kimse ile beraber secde etse, imamet iktidâya dönüşür.
Sehv secdesi yapması gereken kimse, sehv secdesinin teşehhüdünde Nebî (S.A.V.) e tasliye eder, yâni ikinci teşehhüdde salevât duasını okur. İhtiyata uygun olan, iki teşehhüdde de salevât duasını okumaktır, Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.
Her ne kadar imâmın sehvi, mesbûkun kendisiyle beraber kılmadığı kısımda olsa da, mesbûk onunla beraber sehv secdesi eder. Bundan sonra mesbûk geçenleri kaza eder. Uygun olan, imâmın sücûdun-dan önce mesbûkun ayağa kalkmamasıdır. Şayet mesbûk, imâmın sü-cûdundan önce ayağa kalkar da,o rek'atı secde ile kaydlamazsa imâm ile beraber secde etmek için geri döner. Eğer o rek'atı secde ile kaydlarsa dönmez.
Eğer mesbûk kaza ettiği rek'atte yanılırsa, o yanılma için ikinci defa sehv secdesi eder. Aynen lâhik de böyledir. Yâni imâmın yanılma^ siyle lahika sehv secdesi vâcib olur. İmâmın muktedînin uyuması hâlinde yanılması veya muktedînin abdeste gittiği zaman yamlmasıyla da vâcib olur. Çünkü o lâhik imâmın ardında namaz kılan menzilesinde-dir.
İmâm, dört rek'ath olan farz namazda veya üç rek'ath olan farz namazda birinci oturuşu unutsa - Burada musannif farz lâfzıyle nafileyi ayırdetmiştir. Çünkü nafilenin birinci oturuşu, farzın ikinci oturuşu gibidir - her ne kadar kıyama kalksa da, ikinci oturuşa (ka'deye) mutlaka döner. İmâm, yerden dizlerini kaldırmayıp da oturuşa daha yakın iken, birinci ka'deyi hatırlarsa, birinci ka'deye döner ve kendisine sehv secde lâzım gelmez. Eğer oturuşa'yakın hatırlamazsa, ayağa kalkar ve sehv için secde eder. Bir kavle göre; «Kıyama doğrulmadıkca oturuşa döner.» Esah olan kavi budur. Zeylaî (Rh.A.) böyle demiştir.
Eğer imâm, son oturuşu (ka'deyi) unutsa, hattâ dört rek'at olan namazda beşinciye, üç rek'at olanda dördüncüye ve iki rek'atta üçüncüye kalksa, secde etmedikçe son oturuşa döner. Zira bu dönüşde namazı ıslâh vardır ve ıslâhın imkânı dönmekledir. Çünkü rek'atın gerisinde olan, farzı terk yeri değildir. Yanıldığı için de sehv secdesi yapar. Zira bu yanılan, farzı geciktirmiştir.
Eğer namaz kılan kimse, beşinci rek'at için secde ederse, onun farzı nafile olur.- Beş olan dörtlü namazda, eğer dilerse altıncı bir rek'at daha ekler. Musannifin «eğer dilerse» demesine sebeb şudur : Çünkü bu nafiledir. Ona kasden başlanılmamıştır; şu halde, bunun tamamlanması vâcib değildir, dilerse ilâve eder. Yine üçlü olup dörde geçen namazda bir rek'at daha eklemeye hacet yoktur. Çünkü üç rek'at olan namaza dördüncüyü eklemekle onu nafileye çevirir. Böylece, onunla tam namaz hâsıl olur.
İkili olup üçe geçilen namazda - ki o Sabah Namazıdır - hepsinin nafile olması için dördüncü bir rek'at daha eklemez. Çünkü, fecrin tu-lûundan sonra, Sabah Namazının sünnetinden daha fazla nafile namaz kılmak mekruhtur.
Eğer imâm son ka'dede oturur, ondan sonra selâm vermeyip unutarak ayağa kalkarsa, oturuşa döner ve selâm verir. Ancak dörtlü olan namazda beşinci için ve üçlü namazda dördüncü için secde ederse, son oturuş bulunduğu için farzını tamâmlar. Dörtlü namazda altıncı rek'atı ekler. Musannif burada, ilk surette dediği gibi, «dilerse» dememiştir. Eğer imâm altıncı rek'atı keserse, iki surette de kaza yoktur. Çünkü burada altıncıyı eklemek, birinci yerde eklemekten sağlamdır. Zira, imâmın farzı burada şüphesiz tamâmdır. Fakat selâmı geciktirmekle sehv secdesi vâcib olur. Eğer o iki rek'ati sehv için secde etmemekle keserse, vacibi terk lâzım gelir. Eğer kıyamdan dönüp oturursa ve sehv için secde ederse, sünnet olan şekilde sevh secdesi edâ edilmez. Bu durumda altıncı rek'atı eklemek gerekir. İki rek'at üzere oturur ve sehv için secde eder. Birinci mesele -bunun aksinedir. Şüphesiz f arzıyyet bundan sonra, kendi noksanını tedârike muhtâc olması için bakî kalmaz.
«Her ne kadar o namaz İkindi de olsa.» Musannifin bu sözü, «İkindiden sonra nafilenin keraheti sebebiyle İkindide eklenmez.» denilen sözün zayıflığına işarettir. Bir kavle göre; «Eklenir.» Çünkü bu ekleme m aksu d (kasıdh) değildir. İkindiden sonra nafile namaz kılmaktan nehy ise maksûdu kapsar. Bu durumda, ekleme kasıdsız mekruh olmaz. Esah olan kavi budur. Zeylaî (Rh.A.) böyle demiştir.
Yine imâm, üçlü olan namazda iki surette de, o iki rekatın nafile olması için, beşinci rek'atı ekler. Her ne kadar bu iki fazla rek'at Öğle, Yatsı ve Akşamın sünnetleri yerine geçmezlerse de, o beşinci rek'atı ekler. Çünkü Nebr; (S.A.V.) in bu'iki rek'at nafile üzerine devamı başlangıç tahrîmesi ile olmuştur.
Selâmı geciktirdiğinden dolayı imâm, sehv secdesi eder. İki surette, iki fazla rek'atta imâma uyan kimse, iki fazla rek'atı imâma tâbi olarak kılar. O muktedî eğer ifsâd ederse, o iki rek'atı kaza eder. Çünkü muktedî ona kasden başlamıştır.
Yine Sabah Namazında üçüncü rek'ata geçen kimse, dördüncüsünü eklemez. Çünkü Sabah Namazından sonra nafile mekruhtur. Nitekim Sabah Namazından önce nafile mutlaka mekruh olduğu gibi. İkindiden sonra dahî nafile, eğer kasden başlanırsa, mekruh olur, İkindi Namazından önce nafile mutlaka mekruh olmaz.
Musannif, oturuşda sehv açısından farzın hâlini açıklamayı bitirince, sehv secdesinin kısımlarım tamamlamak için oturuşda nafilenin hâ-': imi açıklamak isteyip demiştir ki: Musallî, sehven nafile namazda birinci oturuşu terk etse, sehv secdesi eder ve namazı bozulmamış olur. Kıyâs olan, bozulmuş olmaktı.. Bu,' İmâm Züfer' (Rh.A.) in sözüdür ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) den rivayet edilmiştir.
İstihsân cihetiyle ise fâsid olmaz. Musallîye, unutarak birinci oturuşu terkden dolayı iki sehv secdesi vâcib olur. Çünkü tetavvu', iki rek'at meşru olunduğu gibi, dört rek'at da meşru olunmuştur. Şu halde, şayet musallî birinci oturuşu terk etse ve ikinci çifte kalksa, onun hepsini bir tek namaz yapmamız bize mümkün olur.
Dört rek'atlı namazlardan birinde ancak son oturuş (ka'de-i ahire) farzdır. O oturuş, bitirme ve ayrılma oturuşudur. Nitekim Öğle Namazında olduğu gibi, Sabah Namazı bunun aksinedir. Çünkü Sabah Namazı sadece iki rek'at olarak meşru kılınmıştır. îkinci çifti eklemekle onun hepsi bir namaz olmaz. Bu zikredilen, son oturuşun erkândan olmadığına dâir olan bir kıyamdır (Fıkıhdır). Ancak, son oturuş bitirmek için farz kılınmıştır. Çünkü farz kılınmış olanı bitirmek farzdır. Bu takdirde birinci oturuş farz değildir. Şu halde, şayet musallî birinci oturuş yerinde üçüncü rek'ata kalksa, o namaz dört rek'atlı olur. İmdi, birinci oturuş bitirmek için değildir. Farzda bakî kaldığı gibi farzıyyet yönünden bakî değildir. Mi'râc'ud-Dirâye'de böyle zikredilmiştir.
Musallî, iki rek'at nafile namaz kıldığında ilk çiftte yanılıp sehvine secde etse onu bina etmez. Yâni o musallî başlama tahrîmesini yenüe-meksizin, o namazı kılmaz. Çünkü sehv secdesi namazın arasında vâ-' kî olmuştur. Eğer musallî o namazı tainâ etse (tamamlasa) tahrîmenin bekası sebebiyle sahîh olur. Fakat sehv secdesini tekrar yapar. Çünkü musallînin yanılma (sehv) sebebiyle yaptığı secde, namazın arasında vâkî olmuştur. BU durumda, o secde sayılmaz.
Üzerine sehv secdesi lâzım olan musallînin selâmı kendisini namazdan mevkûfen [125] çıkarır, kat'î olarak çıkarmaz. Hattâ o musallîye uymak sahîh olur. Namaz içinde kahkaha ile gülse onun abdesti bâtıl olur ve müsâfir ise ikâmete niyet ile farzı dört rek'at olur. Eğer o musallî sehv için secde ederse sahîh olur.
Eğer o musallî secde etmezse, üzerine mezkûr hükümler terettüb etmez. Yâni ona uymak sahîh olmaz, kahkaha ile abdesti bozulmaz, ikâmete niyetle farzı dört rek'at olmaz.
Üzerine sehv secdesi lâzım gelen musallînin namazı kesmek niyetiyle selâmı o namazı kesmez. Çünkü onun niyeti meşrûyu değiştirmek için olduğundan o niyeti geçersiz olur. Nitekim, eğer Öğle Namazına altı rek'at olarak niyet etse [126] geçersiz olacağı gibi. Hatta onun, tahrîme bulunduğu için sehvinden dolayı secde etmesi gerekir. Ancak, şu namaz bunun hilâfınadır : Şayet musallî, namazın rüknü olan secdeyi (secde-i sulbiyye) [127] terkettiğini hatırlayarak naitfazi kesmek niyetiyle selâm verse, o zaman namazı fâsid olur. Aralarındaki fark şudur : Şüphesiz sehv secdesi, namazın ihtiramında sehv sebebiyle yapılır. Ve o ihtiram da bakîdir. Sulbiyye olan secde ise, namaz sebebiyle namazın hakikatm-da yapılır ve şüphesiz kasden selâm ile namaz bâtıl olur.
Musallî Kıble'den dönmedikçe veya bir söz konuşmadıkça namazı kesilmiş olmaz. Şu halde, Kıble'den dönme ve konuşma tahrîmeyi iptal eder. Bir kavle göre; «Bir söz konuşmadıkça veya mescidden dışarı çıkmadıkça, kıbleden dönme (tahavvül) ile kesilmez.»
Bu mes'elede asıl olan; O mu sallın in, her ne kadar yürümüş ve KıJb-le'den dönmüş de olsa, konuşmazdan önce veya mescîdden çıkmazdan önce secde etmesidir. Bunu bazı Meşâyih söylemiştir. Nihâye'de de böyle zikredilmiştir.
Öğle Namazını kılan musallî, namazı tamamladım zanniyle iki rek'attan sonra selâm verse, yâni o musallî Öğle Namazını tamâm ettim sansa, o Öğle Namazını dört rekata tamamlar ve sehv için secde eder. Çünkü Resûlüllah' (S.A.V.) in böyle yaptığı rivayet edilmiştir.
Eğer musallî, müsâfir olduğunu zannederek veya o namazın Cuma olduğunu sanarak selâm verse, bu yukarıdakinin aksinedir. Ya da o musallî yakın zamanda İslâm ile şereflendiğinden, Öğlenin farzı iki rek'-attır, sansa veya o musallî Yatsı Namazında iken o Yatsı Namazını terâvihdir, sansa, o vakit o musallînin namazı bunların hepsinde bâtıl olur. Çünkü o niusallî kasden selâm vermiştir.
imâm Cuma Namazında ve İki Bayram Namazında sehv için secde etmez. [128]
Namazda Şüphenin Hükümleri :
Âdeti şek olmayan kimse, namazında şüphe etse, — Bu husus, Fu-kahânın ibaresinde «ilk defa şüphe etse» olarak geçmiştir. Kâfî sahibi Kâfî'de demiştir ki: Bu «ilk defa şüphe etse» ibâresindeki kimse, şüphe kendisi için âdet olmayan bir kimse, demektir. Yoksa geçmiş zamanda ömründe yanılmayan ve unutmayan kimse demek, değildir. O kimse kaç rek'at namaz kıldığında şüphe etse, — o namazı yeniden kılar. Eğer musallînin şüphesi çok olursa, zanmn gâlibiyle amel eder. Eğer zannı gâlib olmazsa, en az olanı alır. O musallî zannettiği şeyin hepsinde, namazın sonunda oturur.
Musallî, namazda şüphe edip kendisine kesin bilgi gelinceye kadar düşünse ve eğer o musallînin düşünmesi namazın rükünlerinden birinin edası mümkün olacak kadar uzasa, üzerine sehv secdesi vâcib olur. Eğer o musallînin düşünmesi namazın bir rüknünün edası mümkün olacak kadar uzun olmayıp, ondan az olsa, sehv secdesi vâcib olmaz. Çünkü uzun düşünme namazın rükünlerini yerlerinden geciktiren şeydendir. Az düşünmek ise, kendisinden sakınma mümkün olmayan şeydendir. Bu durumda musallî, o düşünmeyi sanki yapmamış gibi olur. Tuhfet'ul-Fukahâ'da böyle zikredilmiştir. [129]
Tilâvet Secdesi Babı
Tilâvet secdesi, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre ve İmâm A'zam' (Rh.A.) la ilgili bir rivayete göre, vüs'at [130] yönünden vâcibdir. [131] İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre ve yine İmâm A'zam' (Rh.A.) a ait bir rivayete göre fevren [132] vâcibdir. İnâye'de böyle zikredilmiştir. [133]
Bu tilâvet secdesinde namazın şartlarıyle beraber secdelerin teşbihini okumak vardır. Yâni; (Sübhâne rabbiye'l alâ) demek vardır. Onların şartları ise yukarıda geçmişti: ' Tekbir alırken niyet etmek ve Kıble'ye yönelmek, avreti örtmek ve iki çeşit temizlik gibi.
Elleri kaldırmak sızın secde, iki tekbîrin arasında vâcibtir. Yâni tilâvet secdesi yapmak isteyen kimse, önce ellerini kaldırmaksızın tekbir alır ve secde eder. Ondan sonra yine tekbir alır ve başını secdeden kaldırır. Bu secde, namaz secdesi-gibi yapılır. Bu söz, İbni Mes'ûd' (R.A.) dari mervîdir.
Yine tilâvet secdesi, teşehhüd etmeksizin ve selâm vermeksizin iki tekbîr arasında vâcibdir. Çünkü teşehhüd ve selâm tehallül [134] içindir. Tehallül de, tahrîmenin daha önce geçmiş olmasını gerektirir. Burada tahrîme bulunmadığından teşehhüd ve selâm da yok olmuştur.
Tilâvet secdesi bilinen ondört âyetten birinin okunmasiyle vâ-cib olur. O bilinen âyetler : A'râf sûresinin sonunda; Ra'd, Nahl, Benî İsrail ve Meryem sûrelerinde; Hac sûresinin ilk yarısında; Furkân, Nemi, Secde, Sâd, Hâ mim (es-Secde), Necin, İnşikâk ve Ikra' sûrelerin-dedir. [135]
Şayet, üzerine eda ve kaza î'tibâriyle namaz lâzım gelen bir kimse secde âyetini okusa, ona secde vâcib olur. Bu duruma göre tilâvet secdesi, secde âyeti okuyan sağıra vâcib olur. Çünkü sağır edâ ve kaza ehlindendir.
Yine tilâvet secdesi; secde âyetini, okuyan cünub, abdestsiz ve sarhoşa da vâcib olur. Çünkü onlar kaza ehlindendir.
Tilâvet secdesi; kâfir, mecnûn [136], çocuk, hayızh ve lohusaya vâcib değildir. Çünkü onlar edâ ve kaza için ehil değillerdir.
Ondört âyetten bir âyeti işiten kimseye, dinlemeyi kasd etmese de [137], tilâvet secdesi vâcibtir. İster o kimse secdeyi anlasın ve isterse anlamasın, şayet ona secde âyeli okunduğu haber verilirse, secde vâcib olur. Kâdîhân (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Yukarıda zikredilen sağır, cüııub, abdestsiz ve sarhoşdan secde âyetini işitmekle de secde vâcib olur. Yine tilâvet secdesini, uyuyan kimseden işitmekle secde vâcib olur.
Kâdîhân (Rh.A.) demiştir ki: «Bir kimsenin, tilâvet secdesini, uyuyan kimseden işitmesi meselesinde ihtilâl edilmiştir. Sahih olan, secdenin vâcib olmasıdır.»
Secde âyetini, kuştan [138], daimî deliden (mecnûn-ı mutbık), sadâ-dan (yankı) ve imâma uyan kimseden işiten kimse üzerine tilavet secdesi, bunlar kırâata ehliyetleri olmadıkları için vâcib değildir. Bunlar tarafından yapılan okuma, okuma olmamış gibidir. İşitilen de dinlenmemiş gibidir. İlk üçün, yâni kuş, daimî deli ve sadânuı, ehil olmadıkları açıktır. Dördüncüsü, yâni imâma uyanın ehil olmamasının sebebi ise şudur : Çünkü imâma uyan kimse, imâmın tasarrufu kendisine ulaştığı için, kıraatten menedilmiştir. Menedilıniş (Mahcur) in tasarrufu için ise hüküm yoktur. Cünub, hayızlı ve bunlara benzeyenler bunun aksinedir. Çünkü onlar kıraat tan nehyedilmişlerdir. Nehy ise, hıcr (menetme) den başkadır.
Câmi'ul-Kebîr'in telhisinde denmiştir ki: «İmâma uyan kimseden secde âyetim işitmek, deliden, kuştan ve sadâdan işitmek gibidir. Bir şey icâb etmez»
Yine Kâdîhân demiştir ki: «Tilâvet secdesi, üzerine namaz vâcib olan kimseye, secde âyetini okuduğunda vâcib olur. Ya da secde âyetini, üzerine namaz'vâcib olan kimseden işittiğinde vâcib olur. Ya da hayz veya nifâs sebebiyle; cünûn sebebiyle; küfür sebebiyle veya küçüklük sebebiyle üzerine namaz vâcib olmayan kimseden işittiğinde, secde vâcib olur.» Bu ikisi arasında ise mecnûn hakkında açık bir muhalefet vardır.
Ben derim ki; bunda uzlaştırma yolu şudur : Şüphesiz Kâdîhân' (Rh.A.) in mecnûn'daıı maksadı, daimî olmayan «ayık olan» delidir. Telhis sahibinin maksadı ise, daimî delidir.
Nevâdİr'den Zahidi' (Rh.A.) nin naklettiği şu şey bunu te'yîd eder :
«Delilik (cünûn), kısa olurda, bir gün bir gece veya bir gün bir geceden daha az olursa, o mecnûna, secde âyetini okumak veya işitmek ile secde lâzım gelir,» demiştir.
Bunun tahkik ve tedkiki şudur : Şüphesiz delilik üç mertebedir :
Birinci mertebe kısa delilikdir. Nitekim yukarıda anlatıldı. İkinci mertebe daimî olmayan kâmil delilikdir. Bu delilik kısadan daha çok olur. (Üç gün üç geceden daha kısa.) Lâkin bu delilik bazan gider. Üçüncü mertebe daimî olan kâmil (tam) deliliktir. Bu delilik asla gitmez.
Şahıslar da, delilik gibi tilâvet secdesine nazarla üç mertebedirler.
O mertebelerin ilki, secde âyetini okumasıylc kendi üzerine ve kendinden secde âyetini işiten başka kimsenin üzerine secde lâzım gelendir. «Kısa (Geçici) deli» bu kabildendir ki o Nevâdir'de zikredilendir.
ikinci mertebe, secde âyetini okıımasıyle üzerine secde lâzım gelmeyendir. Lâkin ondan secde âyetini işiten başkası üzerine secde lâzım gelir. Dâimi olmayan kâmil deli bu kabildendir. Bu, Kâdîhân' (Rh.A.) m zikrettiği deliliktir.
Üçüncü mertebe secde âyetini okumasıyle kendi üzerine ve kendisinden işitmekle başkası üzerine bir şey lâzım gelmeyendir. Bu, Telhis sahibinin zikrettiği deliliktir.
Bu araştırma, Melik'ul-Allâm olan Yüce Allah' (C.C.) m yardımıy-le benim için burada kolaylıkla tamâm oldu. Doğruyu ilham eden Allah' (C.C.) a hamd olsun, dönülecek ye sığınılacak olan O'dur.
Namaz içinde olan tilâvet için, tilâvet secdesi, namazuı rükûu ve sücûdundan başjsa, bir rükû ve sücûd ile edâ edilir. Şayet rükû, secde âyetinin peşisıra yapılırsa - eğer musallî, rükûun tilâvet secdesi ile olmasına niyet ederse - tilâvet secdesi namazın rükûu ile edâ edilir.
Yine, tilâvet secdesi, namazın rükûu ile edâ edildiği gibi, kıraatin peşisıra, - her ne kadar musallî tilâvet secdesi olmasını niyet etmese de - namazın secdesiyle de edâ edilir. Yâni şayet musallî, namazı içinde secde âyetini okursa, eğer dilerse tilâvet için rükû eder, dilerse tilâvet için secde eder, ondan sonra doğrulup okur. Çünkü secdeden maksûd, Ma'bûd (C.C.) için huşunun gösterilmesidir. O huşu, secde ile hâsıl olduğu gibi, rükû ile de hâsıl olur.
Tilâvet secdesi, namaz secdesi ile de edâ edilir. Çünkü namaz secdesi, her bakımdan tilâvet secdesine uygun olur. Muhît'de böyle zikredilmiştir.
Hulâsa'da denmiştir ki; Ulemâ, şüphesiz tilâvet secdesi, tilâvet için niyet edilmese de, namaz secdesi ile edâ edilir, diye icmâ etmişlerdir. Fakat, rükûda ihtilâf etmişlerdir.
Hâherzâde (Rh.A.) adiyle laııınan Şcyh'ul İslam; nRükûun tilâvet secdesi yerine geçmesi için, rükûda l.ilâvet secdesi için niyet, lâzımdır» demiştir.
İmâm Mulıammed (Rh.A.) bunu böyle lâyiıı ve tahdîd etmiştir.
Her ne kadar imâma uyan kimse âyeti işi t meşe de, imâma uyması gerektiği ivin, imâma uyan, imâmın secde âyetini ukımıasıyle secde eder.
Eğer secde âyetini imâma uyan kimse (mü'tem) okursa, imâm da nıü'tem de asla secde etmez. Çünkü malûmdur ki, imâma uyan kimse mahcurdur. (Yâni okumaktan menedilmiştir) ve mahcurun i'iili için asla hüküm yoktur. Yâni ne namaz içinde, ne de namazdan sonra, imâm ve imâma uyan secde etmezler. Namazın dışında bulunan kimse bunun aksinedir. Eğer o namazın dışında olan kimse -secde âyetini, imâma uyandan işitse, bu takdirde onun üzerine secde vâcibdir. Çünkü hıcr (menetme), namaz Kılanlar'hakkında sabit olmuştur. Böylece, o namazın dışında olan kimse, namaz kılanlardan sayılmaz.
Musaliî secde âyetini namaz kılmayandan işitse, namaz içinde secde etmez. Zira o âyet namaza âid değildir. Çünkü namaz kılanların bu secdeyi işitmeleri namazın nülerinden değildir. O secdenin sebebi gerçekleştiği için, bii'akis o musallî namazdan sonra secde eder.
Eğer musallî namaz içinde secde etse caiz değildir. Çünkü musallî, namazın rükünlerinden olmayan şeyi'namaza sokmaktan nehy olunmuştur. Ancak secde, namazın dışında bir sebeb ile kâmil şekilde vâcib-dir. Şu halde, eğer musallî namaz içinde eda etse, nakıs şekilde vâki olur. Bu durumda, o noksan sebebiyle uhdeden çıkmaz. Bilâkis musallî, secdeyi îâde eder. Namazı iade etmez. Çünkü sâ,dece secde etmek, namazın hürmetine aykırı olmaz.
İmâm ile beraber namazda olmayan bir adam, secde âyetini imâmdan işitse ve hiç imâma uymasa veya imâma bir diğer ıek'atta uysa, sebebin varlığından ve edanın yokluğundan dolayı o adam namazın dışında secde eder.
Eğer o adam, secdeyi işittiği ıek'atta, imâm secde etmezden önce imâma uysa, imâm ile beraber secde eder. Çünkü o adam, şayet secde âyetini işitmese bile, imâm ile beraber secde eder. Nitekim daha önce anlatıldı. Şu halde burada secde etmesi daha uygundur.
Eğer o adam secde âyetini işittiği rekatta, imâm secdeyi yantıkdan sonra imâma uysa, mutlaka secde etmez. Yâni gerek namazda ve gerekse namazın dışında secde etmez. Çünkü adam o rek'ate yetişmekle o secde için müdrik olmuştur.
Yeri namaz içinde olan bir tilâvet secdesi, namazın dışında kaza edilmez. Çünkü o secde namaza âiddir. Ve o secdeye namazın meziyye-ti (üstünlüğü, tamlığı) vardır. O hâlde nakıs ile edâ etmek lâzım gelmez.
Musannif, namaz içinde vâcib olan ile edasının yeri namaz dışında olan tilâvet secdesini birbirinden ayırmak için, «namaz içinde vâcib olan bir secde» dememiştir. Nitekim musallî secdeyi kendisiyle beraber olmayan kimseden veya imamından işitse ve o imâma bir başka rek'atta uysa, tilâvet secdesi vâcib olduğu gibi.
Bir kimse namazın dışında secde âyetini okuyup peşisıra secde etse ve namaza başladığında, namaz içinde secde âyetini tekrar okusa, tekrar secde eder. Çünkü o kimse, şayet namazdan önce secde etse, namaz içinde vâcib olan secde meydana gelmiş olmaz.
Eğer o kimse namaza başlamadan önce secde etmezse, namaz içinde bir secde yeter. Çünkü her ne kadar meclis (yer) bir değil ise de, namaz içinde olan secde, namazın gayri olan secdeyi tabî kılmıştır. Nitekim bir kimse secde âyetini bir mecliste tekrar etse, bu takdirde bir secde yettiği gibi. Gerek o musallî secde âyetini bir meclisde iki kere okusun, ondan sonra secde etsin veya bir kere okuyup secde etsin, ondan sonra o meclisde secde âyetini yine okusun müsavidir. İki meclisde okusa, bir secde yetmez. Şu halde eğer o kimse secde âyetini iki meclisde tekrar etse, iki. secde vâcib olur. Eğer o kimse secde âyetini bir meclisde tebdil etse, yâni bir meclisde birinci âyetin yerine başka bir secde âyeti okusa, bir secde yetmez. Bilâkis, iki secde icâbeder. Asıl olan şudur ki : Şüphesiz secdenin mebnâsı (esâsı), güçlüğü savmak için tedahül [139] üzerinedir. [140] O secde sebebde tedahül etmiştir, hükümde tedahül etmemiştir. O sebeb [141], ihtiyat için ibâdetlere daha uygundur. Hükümde tedahül [142], şeriat sahibinin keremini göstermek için ukûbâta (cezalara) daha uygundur. Tedahülün mümkün oluşu, ayrı olanları ihtiva ettiğinden dolayı meclisin bir olduğu zamandadır. Şu halde şayet meclis ayrı ayrı olsa, hüküm asl'a döner.
Hakikat yönünden ayrılık bulunduğu ve fakat hüküm yönünden cemeden bulunmadığı için, bez çözülmesi ve bir daldan diğer bir dala geçilmesi (bir yerden bir yere geçilmesi)" tebdili mekândır. [143]
Mescidin ve evin köşeleri bunun aksinedir. Şüphesiz köşeler imâma uymanın sıhhatinin delili ile bir tek yer hükmündedir.
Az bir iş mekânı (meclisi) değiştirmek değildir. Otururken kalkmak gibi. Bu takdirde, bir secde yeter. Gerek o secde az fiilden sonra vâkî olsun - meselâ bir kimse secde âyetini okuyup peşisıra ayağa kalkıp ondan sonra secde âyetini tekrar okuyup peşisıra secde etse - veya gerekse o secde az fiilden önce olsun - meselâ secde âyetini okuyup peşisıra secde edip ondan sonra ayağa kalkıp peşisıra secde âyetini tekrar okusa - bir tek secde yeter.
Yine bir adım veya iki adım yürümek, bir lokma şey yemek, bir yudum şerbet içmek, az bir söz konuşmak ve meclisi değiştirmeyen şeylerden bunlara benzeyen; oturmak, bir şeye dayanmak, hayvana binmek ve inmek gibi şeyler meclisi değiştirmez.
Şu secde bunun aksinedir: Şayet bir kimse bir başka secde âyeti okusa veya bir kaç adım yürümek gibi çok bir işden sonra, secde âyetini tekrar etse [144], şüphesiz bir secde yetmez.
Bir kimse musallî olmayıp hayvan üzerinde binici olduğu halde secde âyetini tekrar etse, secdeyi de tekrar eder. Çünkü hayvanın yürümesi, hayvana binmiş olana izafe edilir. Hattâ o binicinin, hayvanın zarar verdiği şeyi ödemesi gerekir. Bu durumda, binicinin yeri, arza itibâr edilir. Yoksa hayvanın sırtına değil.
Musannifin; «musalH olmayıp», demesine sebcb şudur : Çünkü namaza hürmet, mekânları bir tek mekân gibi yapar. Eğer tek mekân olmamış olsa, o binicinin namazı sahih olmaz. Çünkü mekânın ihtilâfı namazın sıhhatini meneder.
Bir kimse secde âyetini gemide iken tekrar etse - her ne kadar o kimse gemide namazda olmasa da - secdeyi tekrar etmez. Zira gemi ev gibidir. Geminin yüzmesi, o kimseye izâle edilmez. Yüce Allah (C.C.)
Kur'ân-ı Hakim'de : «(Gemiler) onları götürdüler.» [145]buyurmuştur.
Eğer musallj secde âyetini bir rek'at namazda tekrar etse, meclis bir olduğu için, kıyâscn [146] ve istihsânen bir secde yeter. Eğer iki rek'-atta tekrar etse, İmâm Ebû Yûsuf1 (Rh.A.) a göre, yine bir secde yeter.
Secde âyetini işiten kimsenin meclisinin değişmesi, üzerine diğer secdeyi gerektirir. Fakat okuyanın üzerine diğer secdeyi gerektirmez. Aksi olmaz. Yâni okuyan kimsenin yerinin değişmesi, işiten üzerine diğer secdeyi gerektirmez.
Secde âyetini işiten kimse, secdeden hasını, okuyan kimseden önce kaldırmaz. Âyeti okuyan kimse işitene âdeta imâm gibidir.
İmâmın gizli okuyuş i!e kıldığı namazda secde âyetini açık dan okuması mekruhtur, Çünkü açıkdan okumak cemâati okunan şeyin sıhhatinde şüpheye sevkeder. Ancak hemen peşisira rükûa niyet ederse, mekruh olmaz.
Yine imâmın secde âyetini terk edip, geri kalanını okuması da mekruhtur. Çünkü imâmın o sec"de âyetini terketmesi, secdeden çekinmesi ve üzerine secdenin lüzumundan kaçması kuruntusunu verir.
Yine secde âyetine bir âyet veya bir kaç âyet eklemek, üstünlük kuruntusunu savmak için mendûbdur. İşitene şefkat için secde âyetini okuyan kimsenin gizlice okuması da mendûbdur.
Ayağa kalkıp ondan sonra secde etmek de mendûbdur. Bu, Âişe'
(R.Anhâ) den rivayet edilmiştir. Çünkü tilâvet secdesine kıyamdan inmek daha kolay ve daha tamdır. [147]
Cenazeler Babı
Cenâiz, cenazenin çoğuludur. Cenaze, cîm'in îethiylc ölü (meyyit) demektir, ve cîm'in kcsriyle tâbût'dur.
Ölüme hâzır olan kimseyi kabre konulduğu şekilde, sağ tarafı üzere Kıbleye yöneltmek sünnettir. Zira Kıbleye yöneltmek ölü için şereftir. Sırtı üzere yatırıp iki ayaklarını Kıbleye yöneltmek de caizdir. Çünkü ruhun çıkması kolay olur. Birincisi sünnettir. Yüzünün Kıbleye doğru olması, semâya doğru olmaması için başı bîr miktar kaldırılır.
O ölüme hâzır olan kimsenin yanında Şehâdeteyni zikrederek yâni :
(Eşhedü enlâ ilahe illallah ve cşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh) diyerek telkin yapılır.[148] Çünkü birinci şehâdet ikinci şehâ-detsiz kabul edilmez. Ona bu iki şehâdeti söyle, diye emredilmez. Çünkü cam sıkılıp reddetmesinden korkulur. [149]
Ölmesinden sonra çenesi bağlanır ve iki gözleri yumdurulur. Durum bize böylece intikal etmiştir. Burada onun suretini güzelleştirme vardır. Böylece, istihsân olarak kabul edilir.
Bir kimsenin vefatını insanlara i'lân etmekte mahzur yoktur. Teçhizinde acele edilir. Kefeni buhurlandığı gibi, tek sayı olarak üç kere veya yedi kere buhurlanmış serîr (teneşir, sedir) üzerine konulur. Çünkü güzel koku ile bühurlanmakta ölüye ta'zîm vardır. Tek sayının seçilmesi Resûlüllah' (SAV.) in şu kavlinden dolayıdır. Kesûl-i Ekrem (S.A.V.) buyurmuştur ki :
«Şüphesiz Allah tck'dir, tek'i sever.» (Buhârî, Sünen-i Ebû Dâvûd Sünen-i Nesâî, Sünen-i Dâremî, Ahmed bin Hanbel, Tayâlisî.)
Meyyitin giyecekleri çıkartılır ve galîza olan avreti örtülür. Bir kavle göre; «Gerek galîza ve gerekse hafife olan avreti örtülür.» Suyun çıkarılması güç olduğu için, mazmaza ve istinşaksız abdest verilir. İyice temiz olsun diye üzerine sidr [150] ve çöven [151] ile kaynamış su dökülür.
Eğer sidr ve çöven bulunmazsa, maksadın aslı hâsıl olsun diye hâlis su dökülür.
Meyyitin başı ve sakalı hatmi [152] ile yıkanır. Çünkü kirin çıkarılmasında hatmi en uygundur. Eğer hatmi bulunmazsa, sabun ile ve sabuna benzer şey île yıkanır.
Bundan sonra, yıkanmasında önce sağından başlanması için, meyyit sol tarafına döndürülür. Hattâ meyyit, teneşir tahtasına yaklaşan yerine su ulaşıncaya kadar su ve si dr ile yıkanır. Ondan sonra sağ tarafına döndürülür, aynı şekilde, tahtaya yaklaşan yerine su ulaşıncaya kadar yıkanır. Bundan sonra, yıkayan kimse (gassal), meyyiti kendine dayayarak oturtur.
Kefene pislik bulaşmasın diye meyyitin karnı hafifçe mesh edilir.
Dışarı çıkan yıkanır, meyyit tekrar yıkanmaz. Abdesti de tekrarlanmaz. Çünkü yıkama nass ile malûmdur. Şüphesiz nass da bir defa hâsıl olmuştur.
Sonra, kefenleri ıslanmasın diye bir bez ile meyyitin yaşlığı kurulanır. Meyyitin tırnağı kesilmez ve saçı taranmaz. Çünkü tırnak kesmek ve saç taramak süslenmek içindir. Meyyitin ise buna ihtiyâcı yoktur.
Başı ve sakaiı üzerine buhur [153] konulur. Çünkü güzel koku sünnettir. Secde yerlerine, yâni alnına, burnuna, dizlerine ve ayaklarına da kâfur [154] konulur. Çünkü meyyit, sağlığında secde ederken bunlar üzerine secde ederdi. Öyleyse onlara saygı için ve çabuk bozulmasından korumak için (meyyite bundan) îazlasıyle tahsis edilir.
Şayet meyyitin üzerine su aksa veya yağmur yağsa meyyit yıkanmış olmaz. Suda boğulan meyyit de yıkanır. Kâdîhân (Rh.A.) böyle demi.1; tir. [155]
Meyyiti Kefenlemek :
Erkek için kefenin sünnet olanı: İzâr, kamîs ve lifâledîr. İzâr ile 1İ-t'âfeden her biri başdan ayağa varıncaya kadardır. Kamîs ise meyyitin iki omuzlarından iki ayaklarına varıncaya kadardır. Yakasız, cebsiz, kolsuz olur ve etrafı meyyitin üzerine dürülınez. [156] Sarık dolamak müstahsendir. [157] Yâni başına sarık mesabesinde bir bez dolamayı sonraki âlimler caiz görmüşlerdir.
Kadın için sünnet olan kefen : (Dır') (gömlek üzerine giydiği libâs), izâr ve hınıâr (başörtüsü), lîlâfe ve göğüslerini bağlamak için hırka (bez parçası) dır.
Erkeğin kefeninde kifayet miktarı olanı, izâr ve Jifâfedir. Kadın için kifayet miktarı, yine izâr ve lifâfedir, bir de hımârdır.
Erkek ve kadın için kefenin zarurî olanı, elbiselerinden mevcûd olandır. Meyyit kefenlenmek istendiği zaman : Lifâfe yayılır ve izâr li-fâfenin üzerine serilir. Meyyit gömlcklenîr ve izâr üzerine konur. Hayatında olduğu gibi, önce izârın sol tarafı, sonra da sağ tarafı meyyitin üzerine dürülür.
Ondan sonra lifûfe de izâr gibi, önce sol tarafı sonra sağ tarafı dürülür. Kadının üzerine, (dır) yâni gömlek giydirilir ve saçı iki bölük yapılıp (dır') in üstüne, göğsünün üzerine konulur. Ilıman da (dır1) in üzerine Iifâfenin altına konur. Eğer kefenin çözülmesinden korkulur ise iki tarafından bağlanır. Kefenin yıkanmışı ile yenisi müsavidir. Yâni yeni olan için üstünlük yoktur. Meyyiti kumaş ve keten ile ke-fenlemekde mahzur yoktur. Kadınları ipekli kumaş ile, za'ferân [158] ve usfûr [159] ile boyanmış bez ile kefeni emek de mahzur yoktur. [160]
Malı olmayan meyyitin keleni, hayalında nafakası üzerine vâcib olan kimsenin üzerine vâcibtir.
Meyyitcniıı <vefat etmiş kadının) kocası hakkında ihtilâf edilmiştir. Fukahâ arasında bazısı : «Keleni, kocası üzerine vâcibdîr.» Bazısı da, «Vâcib değildir,» demiştir.
Halbuki esah kavi, kadının keteninin kocası üzerine vâcib olmasıdır. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.
Eğer meyyitin, nafakası üzerine vacib olan kimsesi bulunmasa, o meyyitin kefeni Beyl'ul-mâl (Devlet Hazinesi) üzerine vâcib olur.
Meyyitin Namazı (Cenaze Namazı), farz-ı kifâyedir. Yâni bir kısım
müslümaniar edâ ederse, bütün cemâatten düşer. Eğer hiç kimse edâ etmezse, cemâatin hepsi günahkâr olur. [161]
Cenaze Namazi Kılınmayan Kimseler ;
Vei'ât eden her Müslüman üzerine namaz kılınır. Ancak Müslüman olan bâğiler [162] ve yol kesiciler, eğer çarpışmada öldürülürler-se, onların namazı kılınmaz.
Musannifin bu kaydı, Kâdîhân' (Rh.A.) in zikrettiği şu şeye işârettir : «Şüphesiz, zulüm ve isyan ehli, silâhlarını bıraktıkclan sonra öl-dürülseler, onların Cenaze namazı kılınır. Yine böylece, yol kesicileri İmâm (Emîr) yakalayıp ondan sonra öldürse, namazları kılınır» Yine, gece şehr içinde silâhla başkaldıran kimse o vaziyette öldürülse, yıkanırsa da, namazı kılınmaz.
Kendisini öldüren kimse yıkanır ve namazı kılınır.
Babasını veya anasını öldüren kimsenin namazı, ona ceza olarak kılınmaz. [163]
Cenaze Namazının Kılınışı Ve Duaları :
Meyyitin namazı dört tekbîr ile kılınır. [164] İki eller yalnız ilk tekbirde kaldırılır. Şafiî' (Rh.A.) ye göre, iki eller hepsinde kaldırılır. İlk tekbirden sonra, diğer namazlar gibi şu duâ okunur :
«Sübhânekellahünune ve bihaindîk ve tebâieke'smük ve teâlâ ceddük ve celle senâüke ve lâ ilahe gayrük.»
Mânâsı : «Ey, Allahım! Seni teşbih ve tenzih eder, Sana hanıd-ü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve Senin azamet ve celâlin pek yüksektir; Sen'den başka hak ma'bûtl yoktur.»
İkinci içkimden sonra, Nebî (S.A.V.) üzerine, diğer namazlarda te-şclıhiiddm sonra okunan salavât okunur. («Allahümme salli» ve «Alla-hümme bârik» duaları)
Üçüncü tekbirden sonra, baliğ olan meyyitler için şu duâ okunur :
AUâhümma'gfir li-hayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğâibinâ ve kebîrinâ ve sağîrînâ ye zekerinâ ve ünsânâ.
AUâhümme men ahyeytehû minnâ fe-ahyihi ale'l-İslâmi. Ve men teveffeytehû minnâ feteveffehû ale'I-îmâni. Ve hussa hâze'l-meyyite bi'r-ravhi ve'r-râhati ve'r-rahmeti ve'I-mağfireti ve'r-rıdvân.
AUâhümme in kâne muhsinen fi'zid fî ihsan i hi. Ve in kâne müsîen fetecâ vez anini. Velakkıhî'1-emne ve'1-büşrâ ve'I-kerâmete ve'z-züUâ bi-rahmetike yâ Erhame'r-Râhimîn.»
Ma'nâsı: «Allah'ım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hâzır ve gâib olanlarımızı, küçük ve büyüklerimizi, erkeklerimizi ve kadınlarımızı, afv-ü mağfiret buyur.
Yâ İlâhî! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat, bizden Öldürdüklerini imân üzere öldür. Bilhassa bu ölüyü rahmet ve mağfiretine erdir.
Yâ Rabbi! Eğer bu Ölü, muhsin ise ihsanını artır ve eğer yaramaz bulunmuş ise afvet, kendisine emniyet, bişâret, keramet ve yakınlık nasîb eyle. Rahmetinle ey erhamerrâhimîn!» [165]
Dördüncü tekbirden sonra musallî iki tarafa selâm verir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, bir tarafa selâm verir, sağından başlıyarak solunda bitirir.
Cenaze Namazında kıraat yoktur. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; Fatiha okunur. Teşehhüd de yoktur.
Eğer İmâm, beşinci bir tekbir daha alırsa, ona uyulmaz. Çünkü mensûhtur. [166]
Musallî, üçüncü tekbirde, erkek ve kız çocuk ile mecnûn için mağfiret dilemez. Çünkü onların günahları yoktur. Ancak şöyle duâ eder:
ccAIlâhümmec'alhü lenâ feratan, vec'alhü lenâ ecren ve zuhrân. Al-lâhümmcc'alhü lenâ şâfian ve müşeffean.»
Mânâsı : «İlâhî! onu bize takdim edilmiş bir ecr kıl. Yâ Rabbi!
Onu bize bir sevab ve sürekli hayr kıl, onu bizlere şefaatçi ve şefaati kabul edilmiş kıl.»
İmâm, mutlaka meyyitin. göğsü hizasında ayakta durur. [167] Gerek o meyyit erkek olsun, gerekse kadın olsun. Çünkü göğüs, kalbin yeridir, ve îmân nuru ondadır. Onun hizasında durmak, o meyyitin îmânı için şefaate bir işaret olur.
Bir kaç cenaze toplansa, her biri için ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Sonra evlâ olan, o meyyitlerden en faziletli olanının namazını önce kılmaktır.
İmâm, o meyyitlerin hepsi üzerine bir kere namaz kılmakla yetinmek istese, cenazeleri, hepsinin göğüsleri imâmın kendi önüne gelecek şekilde, ard arda Kıbleye doğru uzanan bir saff yapar.
İmâm bunda tertibe riâyet eder. Yâni, kendini takib eden tarafa önüne erkekleri, onların arkasına erkek çocukları, onların arkasına hün-sâları, onların arkasına kadınları ve onların arkasına kız çocukları koyar. Hür olan çocuk kölenin önüne konur.
Âlimler, mekân yönünden sıraya koymanın keyfiyeti konusunda çeşitli görüşler İleri sürmüşlerdir.
İbn Ebî Leylâ (Rh.A.) demiştir ki: Erkek diğer erkeğin arkasına konulur. Diğer erkeğin başı birincinin başından daha aşağı olduğu halde bu şekilde derecelenerek konulurlar. İmâm Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den, İbn Ebî Leylâ' (Rh.A.) nın bu sözünün güzel olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Çünkü Nebiyyi Ekrem (S.A.V.) iki arkadaşı Hz. Ebû Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.) / ile zikredilen vaziyette defnedildiler. [168] Eğer hepsinin başı arkadaşının başı hizasında konulursa, bu da güzeldir. Çünkü maksâd hâsıl olmaktadır. O maksad da üzerlerine namaz kılmaktır.
İmâma uyan kimse, imânıdan sâdır olan bir veya iki tekbiri kaçir-sa, imâmın son tekbirini gözetir, imânı selâm verdiği zaman, tekbirden üzerinde kalanı, cenaze kaldırılmamdan önce kaza eder. Çünkü Cenaze Namazı, o tekbirler olmadan tasavvur edilemez.
Musallî, cenazede hâzır olup imâm ile beraber tekbir almasa, ikinci tekbiri beklemez. Çünkü bu surette musallî müdrik gibidir.
Eğer musallî, imâm dördüncü tekbiri aldikdan sonra gelse, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, Cenaze Namazını kaçırmış olur. İmâm Ebû Yûsuf {Rh.A.) a göre, sonra gelen o musallî bir tekbir alır ve imâm selâm verdikden sonra üç tekbiri kaza eder. Nitekim, şayet o musallî imâmın arkasında hâzır olup imâm dördüncü tekbiri alıncaya kadar hiç tekbir almasa, tekbirleri kaza etmesi gerektiği gibi.
Sahîh kavi, İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) in sözüdür. Zira yalnız bir tekbir almakda sebeb yoktur. Çünkü Cenaze Namazından bir tekbir, diğer namazdan bir rek'at gibidir. Halbuki imâm dörtten sonra tekbir almaz ki ona tâbi olsun. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, bu mevzuda asıl olan şudur: Muk-tedî, imâmın tekbirinde namaza dâhil olur. İmâm dördüncü tekbiri bitirince, muktedirin girmesi imkânsız olur. Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, tahrîme bakî kalırsa, muktedî dâhil olur. Bedâyi'de böyle zikredilmiştir.
Cenaze Namazında imamete evlâ olan Sultandır veya Naibidir. Yâni beldenin Emîridir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), «Meyyitin velîsi evlâdır» demiştir. Birinci sözün sebebi şudur : Hz. Ali' (R.A.) nin oğlu Hz. Hüseyin (R.A.), Hz. Hasan (R.A.^ vefat ettiği zaman Saîd bin As* (R.A.) ı, Hz. Hasan' (R.Â.) in cenaze namazında öne geçirdi ve : «Eğer sünnet olmasaydı, ben seni öne geçirmezdim,» dedi. O günde Saîd bin Âs (R.A.) Medine valisi idi.
Sultan veya Beldenin Em iri bulunmazsa, evlâ olan kâdîdir. Kâ-dî [169] de bulunmazsa, evlâ olan kabile imamıdır. Kabile imâmı [170] da bulunmazsa, meyyitin velîsidir. Evlâ olan kimsenin Cenaze Namazında velîden başkası için izin vermesinde mahzur yoktur. Çünkü tekad-düm [171], evlâ olan kimsenin hakkıdır. Başkasını takdim ile iptaline de mâlik olur.
Musannifin «evlâ olanın izniyle» deyip «velînin izniyle» dememesine sebeb, evleviyette Sultan ve Sultandan başkası da dâhil olsun, diyedir.
Eğer evlâ olan kimsenin izni olmadan başkası Cenaze Namazını kılsa, kendi hakkında başkasının tasarrufu olduğu için, evlâ isterse o namazı iade eder ve dilerse iade etmez.
Eğer Cenaze Namazını evlâ olan kimse kılsa, ondan sonra başkasının kılması caiz olmaz. Çünkü maksad evlâ ile hâsıl olur. Bir daha nafile kılmak meşru değildir.
Meyyit namazı kılınmadan gömülse, cesedi bozulduğu zannedilmedi kce, kabri üzere namazı kılınır. Bunda mu'teber olan - sahih kavle göre - re'yin gâlib olmasıdır. Çünkü meyyit, zamanın, mekânın ve kişilerin çeşitli olmasıyle muhtelif olur. Bir kavle göre; «Üç güne kadar kılınır.»
Meyyitin namazını hayvan üzerinde kılmak, istihsânen caiz değildir. Yâni bir kimsenin bindiği hayvandan inmeye kudreti var iken Cenaze namazını hayvan üzerinde kılması caiz olmaz. Cenaze Namazını, cemâatin ayakta kılmaya kudretleri var iken oturdukları halde kılmaları da caiz değildir. Kıyâs olan, caiz olmasıdır. Çünkü o, duâdir.
Mescid İçinde olan meyyitin namazını mescidde kılmak mekruhtur. Bir rivayete göre bu tahrîmen mekruhtur. Diğer bir rivayete göre tenzîhen mekruhtur. Fakat Cenaze Namazı için bina edilmiş yerde kılmak mekruh değildir. Mescidden dışarıda olan meyyitin namazında Fu-kahâmn ayrı görüşte olmaları sebebiyle, ihtilâf edilmiştir. Çünkü kerahet; ya pislik bulunduğu veya, mescidin, farz namazların kılınması için yapılmış olup, :cenâze namazı için bina edilmemiş olduğu içindir.
Bir çocuk doğduğu vakitte vefat etse, eğer o çocuk ağlamış durumda ise, (istihlâl etmiş ise) ona isim konur, yıkanır ve Cenaze Namazı kılınır.
İstihlâl; o çocukdan hayâta delâlet eden ağlama veya uzvunun hareketinden bir şey olmasıdır. Eğer hayâta delâlet eden bir şey olmazsa, - Zahir rivayete göre - yıkanır ve bir bez parçasına sarılıp gömülür. Namazı kılınmaz.
Babası veya anası ile esîr olan çocuk da böyledir. Ancak, eğer babasından ve anasından biri olmaz ya da ikisinden biri ile esîr olursa ve o ebeveynden biri yahut çocuk İslâm'a gelirse [172], o çocuk üzerine cenaze namazı kılınır. Çünkü o çocuk hükmen Müslümandır.
Bir kâfir [173] ölse, gerek köle olsun ve gerek hür olsun, onun mev-lâsından veya akrabasından olan Müslüman velîsi onu yıkar. Fakat Müslüman gibi değil, yâni Müslüman cenazenin yıkandığı şekilde yıkanmaz. O ölen kâfiri, Müslüman velîsi bir beze sarar ve bir küçük çukura gömer.
Cenazeyi götürmelide sünnet olan; önce baş tarafından sonra ayağı tarafından sağ omuz üzerine koymak suretiyle yüklenmek (taşımak); önce baş tarafından, sonra ayağı tarafından sol omuz üzerine yüklenmektir. Cenaze ile, koşmaksizın, hızlıca yürünür. [174]
Cenaze götürenler, cenazeyi omuzlarından indirmezden önce diğerlerinin oturması mekruhtur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Cenazeye tâbi olan kimse, cenaze yere konuncaya kadar oturmasın.» (Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbni Mâce, Ahmed bin Hanbel, Tâyalisî) buyurmuştur. [175]
Cenaze ile giden kimselerin, cenazenin ardınca yürümesi mendûbdur. Çünkü Resûlüllah (SAV.) : «Cenazenin ardınca gidilir.» buyurmuştur.
Yine cenazenin ardınca yürümek, taşımakdan efdaldir. Çünkü o çe-nâze arkasından bakdıkca kendisiyle irşâd olunmaya, nasihat almaya daha uygundur. Yine eğer ihtiyâç olursa, taşınmasına yardım etmek için de daha uygundur.
Kabr, lâhd olunur, şakk olunmaz yâni yarılmaz. [176] Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Lâhd bizim içindir, ve şakk bizden başkası içindir.» buyurmuştur.
Ancak, eğer yer gevşek olup lâhd (mezar) mümkün olmazsa, yarmakta ve taşdan veya demirden tabut edinip kullanmakda mahzur yoktur. Onun içine toprak döşenir ve meyyit kabre kıble tarafından sokulur.
Meyyiti kabre koyan kimse şunu söyler-:
(Bismillah! ve ala milleti Rasûlillâhi)
Yâni : «Allah Teâlânın ismiyle ve Resûlüllahın milleti üzerine sem defnediyoruz, (teslim ediyoruz)
Meyyitin yüzü kıbleye yöneltilir. Çünkü Rcsûlullah (S.A.V.) böyle emretmiştir.
Kefenin dağılmasından korkulduğu için bağlanan düğüm çözülür. Kabir, kerpiç ve kamış ile tesviye edilir. Ağaçla, kiremitle ve alçı île yapılmaz. Eğer yer gevşek olursa, kiremit ve alçı ile tesviye etmek caizdir. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Kadınların kabrinin içi tesciye edilir (örtü çekilir) [177]. Erkeğin kabrine çekilmez. Çünkü kadınların hâline uyan örtünmektir. Erkek-lerinki böyle değildir.
Kabrin üzerine toprak yığılır. Çünkü âdet böyledir. Kabir deve hör-gücü gibi yapılır. Dört köşeli yapılmaz, ve kireç ile düzeltilmez. Çünkü bu ikisi hakkında nehy vardır.
Meyyit kabirden çıkarılmaz. Ancak, eğer yer gasbedilmiş. veya şüf a ile alınmış olursa, bu takdirde, mâlikin isteği ile çıkarılır.
Gemide bir kimse vefat etse, yıkanır, kefenlenir ve üzerine namaz kılınıp kefeniyle denize atılır. Zahîriyye'de böyle zikredilmiştir.
Bir hâmile kadın vefat edip karnındaki çocuğu diri olsa, o hâmile kadının karnı sol tarafından yarılıp çocuğu çıkarılır. Hâniye'de böyle zikredilmiştir.
Yine Hâniyyc'de zikredilmiştir ki: Öldürülmüş veya vefat etmiş kimsenin defninde nıüstehab olan, bulunduğu yerde, Müslümanların mezarına gömülmesidir. Eğer gömülmezden önce, bir mil veya iki mîl kadar bir yere nakledilse, mahzur yoktur. Vine böylece, meyyit, memleketinden başka yerde vefat etmiş olsa, orada bırakılması müstehab olur. Eğer başka şehre nakledilirse, bunda mahzur yoktur. [178]
Yahudilerin ve benzerlerinin kemikleri kabirlerinde bulunsa, kırılmaz. Kabirlerin üzerine oturmak ve kabirlerin üzerinde sabit olan ağaçları kesmek, otları sökmek mekruhtur. Eğer kuru ise, mahzur yoktur. [179]
Şehid Bâbı
(Burada meyyitin) şehîd diye adlandırılmasının sebebi: Onun için nass-i kerîmde (âyet-i kerimede) [180] Cennet ile şehâdet edilmesinden veya Meleklerin onun ölümüne ikrânıen hâzır bulunduklarından veya Vücc Allah (C.C.) katında hâzır bir şekilde diri olduğundan dolayıdır.
Malûmdur ki: Bu bâbda asıl olan Uhud Gazasının [181] şehitleridir ki şüphesiz onlar kefenlendiler, üzerlerine namaz kılındı ve fakat yıkanmadılar. Çünkü Resûlullah (SAV.) onların hakkında :
«Siz onları yaralarıyla, kanlarıyla tekfin edin ve onlan yıkamayın.»[182] buyurmuştur.
Bunların mânâsında (hakikî şehitlik mânâsında) olan herkes, yi-kannıamakda onlara katılır. Bunların mânâsında olmayan fakat, zul-men Öldürülmüş veya yanarak veya suda boğularak veya tâûn [183] hastalığına tutularak ölmüş olanlar için şehîd sevabı vardır. Bununla beraber yıkanırlar ve Resûlullah' (S.A.V.) in hadis-i şeriflerine göre şe-hîddirler. Malûm ki, Hz. Ömer <R.A.) ve Hz. Ali' (R.A.) yaralandıktan sonra evlerine götürüldüler ve yıkandılar. Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) in kavl-i şerifi ile ikisi de şehîd oldular. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.
Burada maksad, yıkanmamak hususunda Uhud şehidleri mânâsında olan şehidi ta'rîfdir. (Allah onların hepsinden razı olsun.)
Şehîd : Müslüman, temiz ve baliğ olup zulmen öldürülen; katlin kendisiyle mal vâcib olmayan ve mürtes olmayandır. [184]
Burada, Müslüman ve temiz ifadesiyle; cünub, hayızlı ve lohusa gibi, üzerine gusl vâcib olanlar ayııdedilmiştir.
Baliğ ifadesiyle; çocuk ile baliğ ayırdedilmiştir.
Zuîmen öldürülen ifadesiyle; had ve kısas ile öldürülenler ayırde-dümişür.
Katlin kendisiyle mal vâcib olmayan ifadesiyle; katlin kendisiyle mal vâcib olanlar ayırdedilmiştir. Katlin kendisiyle denilmesine sebeb şudur: Şayet bir baba oğlunu zulmen öldürse, o şehîd olur. Çünkü mal burada vâcib ise de katlin kendisiyle vâcib değildir. Ancak babalık şüphesinden dolayı kısasın düşmesiyle vâcib olur. (Lem yürtes) sözü mef'ûl için bina kılınmıştır. (Ürtüssel cerîhû) denir. Yâni : «Harbde yaralanıp henüz canlı iken emin bir yere kaldırıldı.» demektir. Böyle olursa, şehîd denilmez.
Şeriatta irtisâs, onun hayâtın tealhıkatından (veya faydalarından) biriyle faydalanmasıdır. Ya da onun için hayâtın ahkâmından bir hükmün sabit olmasıdır. Bunun açıklaması yakında gelecektir.
Gerek o öldürülen kimseyi âsî öldürsün ve gerekse yol kesici öldürsün veya harbî öldürsün veya yaralayıcı âletten başkasıyla öldürülsün şehîddir. Çünkü şehîdde asi olan Uhud şehidleridir. Nitekim malûmdur ki; onların hepsi kılıçla ve silâhla öldürülmemiştir. Onların içinde başı taşla yarılmış olanlar ve sopa ile öldürülmüş olanlar vardı. Resûlül-lah (S.A.V.) bu şehîdlcrin hepsinin yıkanmamasını emretmişti.
Ya da zikredilen katillerden başka kimse, yara açan âlet ile (âlet-i câriha ile) öldürülmüş olsun, şehîddir. Çünkü âsî ve yol kesici olmayan bir Müslüman, bir Mü si umanı ve bir Zİmmî bir Müslümanı zulmen Öldürse, öldürülen o kimse şehîd olur.
Ya da âsî ve âsîye benzeyenlere karşı yapılan savaşta yaralı halde ölü bulunan, yine şehîddir. Yaralanmanın şart kılınması, eceli ile ölmüş olmayıp, öldürülmüş olduğunun bilinmesi içindir. O öldürülmüş kimseden kefene elverişli olmayan giyecekler çıkarılır. Kürk, kaftan, tâc, silâh ve mest gibi şeyler üstünden alınır ve kefenin tamâm olması için, eğer kefen eksik olursa eklenir, fazla olursa eksiltilir. Nelıyedildiği için yıkanmaz. Nitekim daha önce anlatılmıştı.
Ona ta'zîmen ve ikrâmen üzerine Cenaze Namazı kılınır ve kanı ile defnedilir. Çünkü bu Öldürülen Müslüman, Uhud şehidleri manasınadır. Resûlüllah' (S.A.V.) m bunun gibileri yıkamaktan nehyettiği daha önce anlatılmıştı.
Şafiî (Hh.A.), namaz hususunda bize muhalefet eder.
Şehir içinde öldürülmüş bulunan kimse, şayet şehir içinde kasâme vâcib olan yerde bulunursa ve katili de bilinmezse, yıkanır.
«Kasâme : öldüreni (katili) bilinmeyen kimsenin, bulunduğu yer halkından elli kişiye yemîn ettirmektir.» Bu öldürülmüş kimse (maktul) yıkanır demekle camide- ve caddede bulunan ölü ayırdedilir.
Hidâye'de denmiştir ki: Bir kimse şehir içinde öldürülmüş bulunsa, yıkanır. Çünkü onda vâcib olan kasâme ve diyettir. Ancak, o maktulün zulmen keskin şeyle öldürülmüş olduğu bilinse, zulm eseri hafif olur. Çünkü onda vâcib olan kısâsdır.
Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) şöyle demiştir : Ben derim ki, bu rivayet Za-hîre'de olan rivayete muhâlifdir. Zira Hidâye'nin rivayeti, onun katili ma'lûm olmadığı zamandadır. Çünkü kasâmenin vâcib olmasıyla illet-lendirmiştir. Halbuki kasâme ancak katili bilinmediği zaman olur. Öyleyse katili bilinmediği surette, şayet maktulün bir keskin şeyle Öldürüldüğü bilinse, Hidâye'nin rivayetine göre, yıkanmaz. Çünkü bu katlin kendisi kısası gerektirir. Fakat diyet ve kasâmenin vâcib olması, kısas yapmaktan acz arız olduğu içindir. Öyleyse o maktulü bu arız, şehîd olmaktan çıkaramaz. Fakat Zahîre'nin rivayetine göre, o maktul yıkanır. Zahire nin ibaresi şudur: Eğer öldürme bir keskin şey ile hâsıl olmuş ise ve eğer onun katili de bilinmezse mahalle halkı üzerine diyet ve kasâme vâcib olur. Öyleyse maktul yıkanır. Eğer katili bilinirse, bize göre yıkanmaz.
Zahire'de katlin kendisine itibâr olunmamıştır, diyetin vücûbu, her ne kadar arızla oldu ise de maktulü çehâdetten çıkarmıştır. Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) metinde bu rivayeti almıştır.
Ben derim ki: Sadr'uş-Şerîa ^(Rh.A.), Hidâye'nin ibaresini düşünmemiş ve şerhlerine dahî bakmamıştır. Çünkü Hidâye sarihleri açıklamışlardır ki Hidâye'nin, «Ancak, maktulün bir keskin şey ile zulmen öldürüldüğü bilinse», dediği sözü «Şayet onda öldürme açıkça bilinse» demeye hamledilnıiştir. Kitabın lafzı da ona işaret eder. Çünkü o, onda vâcib olan kısâsdır, kısas da ancak bilinen katil üzerine vâcib olur, demiştir.
Sadr'uş:Şerîa' (Rh.A.) nın ceddi Tâe'uş-Şerîa (Rh.A), «zulmen» sözünün şerhinde «yâni katili bilinen» demiştir. Kitâb'da ona işaret vardır. Çünkü, şayet katil bilinirse, öldürme zulmen olur. Eğer katili bilinmezse, o maktulün mu'tedî (mütecaviz) olup öldürülmesinin zulmen olmadığı caiz olur.
Fakat Hidâye sahibinin önce, «bir kimse şehirde öldürülmüş bulunsa» sözünün mânâsı - Sadr'uş-Şerîa' (Rh.A.) nın itiraf ettiği gibi • «bir kimse şehirde öldürülmüş bulunup onun katili bilinmese» demektir. Buna da delil onda vâcib olan kasâme ve diyettir, sözüdür. Tuhaftır ki, Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.), birincide, delilden anlaşılan kayda itibâr etmiştir. İkincide, zikredilen gibi, delilden anlaşılan kayda itibâr etmemiştir. Şu halde ina'lûm olmuştur ki, şüphesiz Hidâye'nin ve Zahîre'-nin sözü meal itibariyle birdir. Buradaki herhangi bir rivayette ihtilâf yoktur. Muhalefet ve ihtilâfın kaynağı Hidâye'de «illâ = ancak» dan önce zikredilen ile «illâ» dan sonra zikredileni ayıramamaktır. Artık, ötesini sen düşün. Doğru yola sevkeden Allah' (C.C.) dır. O bana kâfidir ve ne güzel vekildir.
Had vurmakla veya kısas ile öldürülmüş olan maktul yıkanır. Çünkü bu öldürme zulmen öldürme değildir. Ya da bir yaradan ölmüş olup üzerine hayât hükümlerinden; yemek, içmek, uyumak ve tedavi gibi, bir hükm sabit olmuş olsa veya bir çadıra inmekle ya da bir namazın vaktinin geçtiğini anlayıp edasına kadir olmak suretiyle - ki hattâ terk edilmesiyle üzerine kaza vâcib olarak bu şekilde dünya ahkâmından olur - veya savaş alanından nakledilmek suretiyle mürtes olsa, bu suretlerde yıkanır.
Ancak eğer atların çiğnemesinden korkulduğu için nakledilirse, bu takdirde şehitliğe aykırı olmaz. Bu istisnayı Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Ya da o yaralı «dünyâ işlerini veya âhiret işlerini vasiyet etmekle mürtes olur.» Bu söz, İmâm Ebij Yûsuf (Rh.A.) undur. İmâm Muham-med (Rh.A.) bu görüşe karşıdır. Bir kavle göre : «İkisi arasında ihtilâf, dünya işleriyle vasıyyettedir. Âhiret işleri ile vasıyyette o yaralı bil'lcmâ mürtes olmaz.'
Ya da o yaralı bir şey satmakla veya bir şey satın almakla veya çok söz söylemekle mürtes olur. Tîir kavle göre : «Bir kelime söylemekle mürtes olur» Bunların hepsi şehitliğin mânâsını bozar. Bu durumda öl-dükden sonra yıkanır. Çünkü o kimse bu zikredilen şeyler ile şehâdetin hükmünde ahdi bozmuştur. Hayatın teallukatından (veya faydalarından) bir şeye nail olur. Öyleyse Uhud şehidleri mânâsında değildir. Çünkü üzerlerinde su kâsesi dolaştığı halde, Uhud Şehitleri şehâdetlerinin noksan olacağı korkusuyla, susuz oldukları halde şehâdet şerbetini içmişlerdi. [185]
İrtisâsda zikredilen şeyin yıkamayı icâbtlürmesi, o §ey harbin bitmesinden sonra olduğu zamandır. Eğer /ikroluııan şey hai'bde bulunursa, maktul o şeylerden bir şey ile nniıtes olmaz. Zeylaî' (Rh.A.) de böyle demiştir. Bunlar yıkanacakları gibi üzerlerine de Cenaze Namazı kılınır. [186]
Zekât Bölümü
Musannif, Yüce Allah' (C.C.) in
«Namazı kılın, zekâtı verin» [187] emr-i şerifine ve yine «Onlar namazı kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar.» [188] kavl-i şerifine uyarak «Zekât Bölümü» nü «Namaz Bolümü» nün peşisıra zikretmiştir.
Zekât; şâri'in ta'yin etmiş oiduğu malın bazısını kesinlikle temlik, etmek (mülk edindirmek) tir. [189] Kenz'de : «Zekât, malı Hâşimİ olmayan Müslüman fakire temlik etmektir.» denilmiştir.
Ben derim ki: Bu ta'rif mutlak sadakayı içine alır, ta'rîfin zekâta tahsisi yoktur. Burada kabul edilen ta'rîf ona karşıdır. Çünkü «şâri'in ta'yin etmiş olduğu» sözü tahsis [190] ifâde eder. Çünkü sadakada ta'yin yoktur.
Zeylaî (Rh.A.) demiştir ki : Şayet bir kimse kelfâret temlik etse, Kenz'in ta'rîfine göre bunun için suâl vârid olur. Çünkü mezkûr vasıf ile temlik, keifârette mevcûddur. Eğer Kens sahibi : «Mal için lâzım olan bir şekilde temlik etmektir.» demiş olsaydı, keffârel o ta'rîfden ayrılmış olurdu. Çünkü zekâtta malı temlik vâcibdir,
«Cezmen = kesinlikle» demem; kelfâret için soru sorulmasın, di-yedir. Çünkü «cezmen» lafzının mânâsı: «Kendinde temlikin gayrına ihtimalsiz olarak ibâhat gibidir» demektir. Çünkü keffâret kendinde (nefsinde) temlik gerektirmez. Zekât onun gibi değildir. Çünkü zekâtın meşrûiyyeti, Yüce Allah' (C.C.) in «Zekâtı verin» emri şerifidir. İtâ-ı zekât. «zekâtı vermek» ise - müfessirlerin açıkladıkları gibi - temlik gerektirir.
İbâhat ile zekâtın hükmü hâsıl olmaz. Hattâ bir kimse bir yetime kefil olsa, ve o yetime zekât niyetiyle infâk etse caiz görülmez. Keffâret bunun aksinedir. Eğer o yetimi zekât niyetiyle giydirse, temlik mev-cûd olduğu için caizdir.
Zekâtı, Hâşimi olmayan ve Hâşimî'nin azadlı kölesi olmayan Müslüman fakire temlik etmek gerekir. [191] Musannif bu sözde fakire, laf-zryle fakiri zenginden ayırdetmiştir. Müslüman demekle de kâfiri ayır-detmiştir. Hâşimî olmayan ve Hâşimî'nin azadlı kölesi olmayan ile Hâşimî ve Hâşimî'nin azadlı kölesi olanları ayırdetmiştir. Onların Hâşimî olduğunu bilerek zekât vermek caiz değildir. Yakında bunun açıklaması gelecektir.
Zekât, her bakımdan maldan mâlikin menfaatinin kesilmesiyle beraber Müslüman fakır için temliktir. Bu söz ile kendi mâlikin fürûuna - fürûu ne kadar aşağı giderse gitsin - vermesini ayırdetmiştir. Usûiüne yâni baba ve dedelerine (ecdadına) - ne kadar yukarı giderse gitsin -vermesini de ayırdetmiştir. Yine kocanın karışma ve karının kocasına vermesini ayırdetmiştir. Nitekim açıklaması ileride gelecektir.
Zekâtı, Yüce Allah' (C.C.) in emrine ilâat ve onun rızâsı için vermek gerekir. Zira zekât vermek ibâdettir. Bu durumda, onda Yüce Allah (C.C.) için ihlâs lâzımdır. Çünkü Yüce Allah (C.C.) :
«Halbuki onlar, ancak Allah'a, O'nun dîninde ihlâs (ve samîmiy-yet) erbabı olarak ibâdet etmelerinden... başkasıyle emrolunmamışlar-dı.» [192] buyurmuştur.
Zekâtın vâcib olmasının (farz-iyyetinin) şartı, âkil ve baliğ olmaktır. Çünkü bu ikisi, olmayınca teklif yoktur. Yine Müslüman olmaktır. Çünkü İslâm, bütün ibâdetlerin sıhhati için şarttır. Yine zekâtın vâcib olmasının şartı, temlikin gerçekleşmesi için hür olmaktır. Çünkü köle temlike mâlik olamaz.
Zekâtın vâcib olmasının (farziyyetinin) sebebi - Mükâtebin malında olduğu gibi, yalnız mâlikiyyet yönüyle olmayarak - boredan ayrı, nisâb [193] için tâm mülktür. Çünkü mükâtebin [194] malı, gerçekde efendisinin mülküdür. Her ne kadar bu Kenz'de zekâtın vucûbunun şartlarından sayılmış ise de, şüphesiz usûl kitablarındaT zekâtın sebeb-i vucûbunun mezkûr mülk olduğu yazılıdır.
(Burada) nisâb itibâr olunmuştur. Çünkü Kesûlüllah (SAV.) zekâtın sebebini nisâb ile takdir etmiştir. Zekât, borçtan hâlî olacaktır, Iîorc (deyn) ile nıurâd : Kullar tarafından istenilen boredur. Hattâ borç, nezr ve keüâreti mcnetmez. Nisabın bekası hâlinde borç zekâtı meneder. Keza, nisabın istihlâkmdan sonra da zekâtı meneder. Çünkü imâm (İslâm devlet başkanı), zekâtı emvâl-i zahire [195] (görünen mallar) den ister. Vekilleri ise emvâl-i bâtına «gizli mallar» dan ister. O vekiller iş erbabıdır. Çünkü Hz. Osman (R.A.) zamanına kadar emvâl-i batmadan zekâtı imâm (Halîfe) alıyordu. Hz. Osman (R.A.), emvâl-i batmada zulüm yapılmasını gidermek için, onun zekâtını vermeyi sâ-hiblerine bırakmıştır. O vazife Hz. Osman (R.A.) zamanından itibaren malların sâhiblerine bırakılmıştır.
Borcun asalet yoluyla veya kefalet yoluyla olmasında fark yoktur. Bunu Zeylaî (Rh.A.) ve daha başkaları da zikretmiştir.
Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) zekâtı, nezr ve kefffârete eklemiştir. Bu ekleme Hidâye'ye ve ondan başkasına da muhaliftir. Belki bu, kitabın kopyasını çıkaran ilk kâtibin hatasıdır.
Zekat, kişinin hâcet-i asliyyesinden [196] hâriç (fazla) nisâb için tâm mülk olmasıdır. Oturulan evler ve benzerleri gibi. Bunun yakında açıklaması gelecektir.
O (zekât), takdiren bile olsa, neması hâsıl olan nisâbdır. Nema: Ya hakîkidir -ki bu doğma, türeme ve ticâret ile olur- veya takdiridir. Nemanın meydana gelmesi, kendi elinde veya naibi elinde olmakla mümkün olur. Şu halde, şayet o nema kaybolsa, zekât vâcib olmaz. Bu, tam mülk sözüne dayanılarak çıkarılmış bir hükümdür.
Miikâteb'e zekât vâcib olmaz. Çünkü mükâteb, mala asla mâlik değildir. Ancak yed'en mâliktir. Bu söz, borçtan ayrı sözüne göre çıkarılmış bir hükümdür.
(Zekât), Allah' (C.C.) m kullarından borçlu olana da, borcu kadarı ile vâcib olmaz. Çünkü borçlu kimsenin, dörtyüz dirhem [197] borcu olsa ve onun malı da dörtyüz dirhem olsa, ona zekât vâcib olmaz. Eğer borcu ikiyüz dirhem olursa, ikiyüz dirhemin fazlasının zekâtı vâcib olur. Bu, hâcet-i asliyye sözüne dayanılarak çıkarılmış bir hükümdür.
(Bir kimsenin) oturduğu evleri hâcet-i asliyyeden olduğu İçin onda zekât vâcib olmaz. Yine; beden elbisesi, ev eşyası, binecek hayvan, hizmet gören köle, ehli olanın kitabları ve zanaat ehlinin sanat âletleri gibi şeylere de zekât vâcib olmaz.
Dımâr malından vâsıl olana da zekât vâcib olmaz. Dımâr : Mülkün mevcûd olmasıyle beraber, kendisine kavuşmak güç olan maldır. Bunlar : Kaçan köle, kaybolan mal, üzerine delîl (beyyîne) bulunmayan gasbedilmiş mal, denize düşen mal, sahrada gömülüp yeri unutulan mal, müsadere yoluyla Padişahın aldığı mal ve emânet edilip verildiği kimsenin unutulduğu mal gibidir ki, burada emânet edilen kimse tanınan kimselerden değil de yabancılardan biri olur. Yine üzerine delili olmayan inkâr edilmiş bir alacak gibi ki bilâhare, birkaç yıl sonra o borçlu, insanların yanında borcunu ikrar ederek beyyine hâsıl olursa ve o mala bir kaç yıldan sonra kavuşursa, o malın zekâtı vâcib olmaz. Zikredilen mal, isterse takdiri olsun, artışı olmadığından, geçmiş yılları için zekât vâcib olmaz. Borcunu ikrar (kabul) eden borçlu üzerinde olan borç, inkâr (red) edilmişin aksinedir. İsterse o mukir (kabul eden) fakır olsun. Çünkü o borcu inkâr eden zengin ise, ona ibtidâen kavuşma mümkün olur. Veya fakîr ise tahsîl vasıtasıyle kavuşmak mümkün olur.
Ya da borçlunun iflâsına hâkim hükmetse veya borçlunun inkârına karşı delil (beyyîne) olsa veya onu Kâdî bilse, bu zikredilen mallar mâtikine ulaşırsa geçmiş yılların zekâtı vâcib olur.
Oturmak (mesken) için olmayan evlerde zekât yoktur. Bu «tak-diren de olsa neması hâsıl olan» sözüne dayanılarak çıkarılmış bir hükümdür. Yine bu zikredilenlerin benzerleri olan :
Giyilmeyen elbiseler, kullanılmayan ev eşyası, binilmeyen hayvan, hizmette kullanılmayan köle ve ehlinden başkasında olan kitab v.s. gibilerde ticârete niyeti yoksa, takdirî nema bulunmadığı için, zekât vâcib olmaz.
Hidâye'de denmiştir ki: «Ehli olan için ilim kitabları da bunun gibidir. Nihâye'de denmiştir ki: Burada «ehl» demek bir mânâ ifâde etmez. Çünkü -o kimse o kitabların ehlinden olmasa ve o kitablar da ticâret için olmasa, isterse çok olsun, nema olmadığı için ona zekât vâcib olmaz. «Ehl» ifâdesi ancak zekâtı sarf eden kimse hakkında bir mânâ ifâde eder. O kitab sahibinin, şayet ikiyüz dirheme müsâvî kitabları olsa, tedris ve tedrîsden başka şey için onlara muhtâc olsa, ona zekât vermek caiz olur. Fakat, o kitablara muhtâc olmasa ve o kitablar da ikiyüz dirheme müsâvî olsa, ona zekât vermek caiz olmaz. Zanaat ehlinin âletleri de böyledir.
Zekâtın edasının vâcib olmasının sebebi İlâhî hitabın yönelmesidir. Yâni Yüce Allah (C.C.) in «zekâtı verin» kavlidir. Zekâtın vucûbu fevridir, diyen kimseye göre, o,'bir yılın geçmesi sonunda (akabinde) dır. Zekât, önırîdir, diyen kimseye göre, ömrün sonundadır. Yakında açıklaması gelecektir. [198]
[1] Tİrmizî, Nesâî, İbni Mâce.
[2] Akşam Namazının iki rek'at Sünneti Mückkedesinden sonra kılınan bu altı rek'at namaza salât-ı Evvâbin denilir.
Bu hususta Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Akşamdan sonra konuşmadan altı rek'at namaz kılanın elli senelik günahı mağfiret olunur.»
Başka bir Hadîsde: «Kim Akşam Namazından sonra rek'atlar arasında hiçbir şey konuşmadan altı rek'at namaz kılarsa, O'nun için ohîki senelik ibâdete muâdil olur.» buyurulmujtur. Bu da delâlet etmektedir ki, Akşam Namazının iki rek'atı Sünnetten sayılmıştır. Lâkin Eşbâh'da, bu hususun hilâfına işaret edilmiştir.
(Mecmaul Enhur)
[3] Ahraed bin Hanbel, (Müsned), Müslim, Tirmizî, İbn-i Mâce, Câbir (R.A.) den rivayetle.
[4] Deyhâkî. (Sünen), thn-i Adiyy (Kâmil).
[5] Her gün için bir kere kâfidir. Hanefî Mezhebine göre, olurmakla sakıt olmaz.
(Diirrii'l Muhtar)
[6] Ni\ elsiz, olarak (Dürrül Muhtar). Veya başka bir Namaz da olabilir. Nehr'de şöyle denmiştir: «Girdiği zaman farz olsun sünnet olsun kıldığı her Namaz onun yerine geçer.»
(Rcddül Muhtar)
[7] Bcyhâkt (Şımbii'l İman) Ebû Hüreyre (R.A.) den rivayetle.
[8] İmâm Nevevî (Rh.A.) şöyle demiştir: «Kuşluk Namazının en azı iki rek'attır, en mükemmeli sekiz rek'altır. ortası ise dört vcva altı rek'attır.»
[9] Kifâye'dc denmiştir ki: Vitrin sabit sünnet olmasındaki şüphe bu husustaki hadîs-i şeriflerin ihtilâfından dolayıdır.
Peygamber Efendimiz' (S.A.V.) den şöyle rivayet edilmiştir:
«Üç şey Bana farz kılındığı halde sizin için sünnet olmuştur. Onlar da; Vitr, Kuşluk [Namazı ve Kurban kesmekdir» Sünnetin rek'atında kıraati terketmek onu ifsâd eder.
[10] Yâni, iki rek'atı tamamladıkta» sonra selâm verse.
[11] Hayvan üzerinde namaz babında açıklaması gelecektir.
[12] Eşkiyâ, yırtıcı hayvan korkusu ve yerin çamurlu olması gibi hallerde olduğu gibi..
[13] Onun üzerine vâcib olan imâdır. (Aımizfide)
[14] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 200-205.
[15] TERAVİH NAMAZI:
Teravih, müellifin .beyânlarından anlaşıldığı üzere 20 rek'at olarak erkek ve kadın üzerine Sünnot-i Müekkede bir namazdır. Cemâatle kılınması Sünnet-i Kifâyedir.
Peygamberimiz (S.A.V.) Teravihi diğer nafileler gibi tutmayıp cemâat olarak Vitr ile beraber onbir, rek'at kılmıştır. Butum ve Müslim'de H/~ Âişe (R.Anhâ) nin rivayetlerine göre; Ramazânın 23, 25 ve 27 inci geceleri Mescid-i Şerife gelerek Sahâbeleriyle birlikte Teravih Namazını onbir rek'at olarak kıldıktan sonra geri kalanını yalnız başına evlerinde kılmışlardır. Ancak, ümmetine farz olur endişesiyle cemâatle kılmayı terk etmişlerdir. Fakat Teravihi 20 rek'at olarak kılmışlardır.
Terâvih'in 20 rek'at olması Peygamberimizin (S.A.V.), Sahabc-İ Kîram'ın devamla-rıyla sabittir. Bu hususta Uz. Ömer* (R.A.) in de bir rivayeti mevcuttur.
Kcşf'ül f.umme'de; Ebû Zerr-i Gifârî' (R.A.) den rivayetle Teravih Namazına Bayram'a yedi gün kala yâni Ramazan'ın 23.cü gecesi başlandığı yazılıdır.
İslâmda ilk defa Hicrî 14 senesi Ramazan ayında Übey bin Ka'b (R.A.) ı erkeklere, tbn-İ Ebi Hayseme (R.A.) yi kadınlara cemâatle Teravih kıldırmak üzere tâyin eden Hz. Ömer' (R.A.) dır. Fakat, kadınlarla ilgili cemâati sonradan kaldırmıştır.
(Nimct'i İstâın - Mehmet! Zihni Efendi, Et - Terâtİbül idâriyye - Şeyh Abdülhay el Keitâııî, İslâm Dini - Ahmet Hamdi Akseki, Büyük İslâm İlmihâli - Ömer Nasûhî Bilmen)
[16] Ebû Dâvûd (Sünen), İbn-i Mâce (Sünen), Dâremî (Sünen), Ahmed bin Hatıbcl fMüsned).
[17] RÂFİZÎ: Râfızâ fırkasından olan kimsedir.
Râfızâ : Hak Mezhepten ayrılmış, namaz kılmayan kimsedir.
H7. Ebû Bekir (R.A.), Hz. Ömer' (R.A.) ve Hz. Osman (R.A.) İn halifeliklerini kabul etmeyen, onlara karşı çıkan, Hz.. Âişe (R. Anhâ) ya tanda bulunan; >!/. Ali' (R.A.) ye ve evlâdına aşın sevgi besleyen kimseler güruhudur.
Bir inanç kolu olan bu taife Şiilerin bir koludur. RâsûluİIah' (S.A.V.) in vefatından sonra. İmamlık (Halifelik.) hakkının Hz. Ali' (R.A.) ye âid okluğunu iddia eder.
Bunların bir kısmı Hz. Ali' (R.A.) nin Tanrı olduğuna. Ölmediğine, tekrar dünyaya gelerek insanları kurtaracağına ve yeryüzüne adalet dağıtacağına inanırlar.
Rafızîlik; 7. inci asır ortalarında Yahudi asıllı ibn-i Scbe tarafından kurulmuştur. Ve Sünni Mezhebinin bütün görüşlerine karşı çıkan bir inançtır.
[18] Vitir gibi amelî de olsa.
[19] Eğer, İmâm Hafız ise.
[20] Zahîriyye'de söyle denir: Terâvih'de bir kere hatmetmek sünnettir, tki kere hatmetmek fazilet'tir. Her onda birde olmak üfere üç kere hatmetmek efdaldir, Uir kere hatmetmek her rek'atta on âyet okumakla olur. İki kere hatmetmek her rek'atta yirmi âyet okumakla olur. Üç kere hatmetmek her rek'atta otuz âyet okumakla olur.
Kâdi İmâm Ebû Ali en Nesefî (Rh.A.) der ki: İmâm cemâatin Terâvihde bıkkınlık hissetmelerinden dolayı Kur'ân'ın bazısını okumasmda (yâni her rek'atta on âyetten az okumasmda) bir beîs yoktur. Onlar için namaz sevabı hâsıl olur, Hatim sevabı hâsıl olmaz.
Ebû Hanife' (Rh.A.) den rivayet edildiğine göre; kendisi Ramazan ayında 61 hatim yapardı, bunun 30'u gecede, 30'u gündüzde,- biri de Teravihte idi.
Yine rivayete göre Ebû Hanife (Rh.A.); 30 sene Sabah Namazını Yatsı abdesti ile kılmıştır.
[21] îemâ bulunmaması sebebiyle caiz değildir. Şayet, cemâat birbirlerini çağırmadan ezânsız ve ikâmetsiz Mescidin nahiyesinde kılsalar mekruh değildir. (Hızanctü'l Fetâvâ)
[22] Sadrü'ş Şehîd (Rh.A.) der ki: Şayet İmâm ezandan ve İkâmetten önce Mescidin nahiyesinde cemâatle nafile kilsa mekruh değildir. (Câmiul FetfvA)
[23] Birbirlerini davetten maksad, çokluktur. (VânI)
[24] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 206-208.
[25] Bk. Muhammed sûresi (47); âyet: 33
[26] ELÂMtYETTE İLK MESCİD.
Islâmiyette umûmî mânâda ve Resûlüllah1 (S.A.V.) in Ashabı ile bir araya gelip ilk defa apaçık namaz kıldıkları Mescid Kubâ Mescİdi'dîr,
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Mekke'den Medine'ye hicretleri sırasında, Medine'ye bir saat mesafede bulunan Kubâ Köyüne 8 inci günün Kuşluk vaktinde (12 Rebîulevvel 1. H / 23 Eylül 622: M.) vardılar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Kubâ Köyüne varınca Ensârdan Külsüm bin HldW (R.A.) in Mirbed'i (hurma kurutma yeri) nî satın almış ve bu yere kendisinin de bizzat çalıştığı KUBÂ MESCIDİ'dİ 14 gün zarfında inşâ ettirmiştir. (26 Rebîulevvel 1. H / 7 Ekim 622 M.)
Kubâ Mescidinin kuruluşunu bizzat görenlerden Şemus bint-i Nûman (R.Anhâ); mescid inşâ edilirken Peygamber Efendimizin (S.A.V.) güçlükle kaldirabildiği ağır bir taşı veya kayayı kucağına aldığını, Ashâbdan birisinin varıp; «Yâ Rasûiellah! Babam, ananı Sana feda olsun! Elindekînİ bana ver!» dediğini ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.); «Hayırl Sen de başkasını al!» buyurarak Mescid yapılıp bitinceye kadar çalışmaktan geri kalmadığını rivayet eder.
Kur'ân-ı Kerîm'deki Allah' (C.C.) in Tevbe sûresi; âyet 108 «(Medine'ye Hicretin) ilk gününden, takva temeli üzerine kurulan (Kubâ'daki) mescidde namaza durmak daha doğrudur. 'Orada temizliği seven adamlar vardır. Allab/da temiz olanları sever.» kavli bu Mescidi şerife İşaret etmektedir.
Bu Mescidin İmâmı Hanzala bin Ebî Hanzala (R.Â.), Müezzini de Sa'dül Kuraz (R.A.) idi.
(Üsdü'l Gâbe - İbn-i Esîr, El Kâmil fit Târih - İbn-i Esîr, Vefa Semhûdî, El Me-vâhib - ül - Ledünnlyye - İmâm Kastalâni, Peygamberimiz, İslâm Dîni ve Aşere-1 Mü-beşşere Zekâi Konrapa)
[27] Burada anlaşılan şudur ki; namaza başlansa. imâm da namaza girmemi? ise, o namazı kılan diğer rek'atı - her ne kadar secde ile kayıtlamadı ise de - icmâen ona ekler. Bunu Hulvânl (Rh.A.) zikretmiştir.
[28] Ta'ris Gecesi (Leyle-i Ta'rîs):
Ta'rîs; yolcunun gecenin sonunda uyumak ve istirahat etmek için konması, ko-naklam asıdır.
Ta'rîs gecesi; Peygamber Efendimizin (S.A.V.) uyuyup kalmaları ile Sabah Namazını geçirdikleri gecedir ki bu bir gazada meydana gelmiştir.
Sözü edilen bu gaza Haybertn Fethi ile neticelenen gazadır, 7 Muharrem 7. II / Ağustos 628 M.)
Rivayet edilen hadîsde cereyan eden vak'a şöyle olmuştu:
Peygamberimiz (S.A.V.) ve Ashabı Hayber'İn Fethini müteakip dönerlerken yollarının bîr bölümünde ve gecenin son kısmında İstirahat etmeyi buyurdular. Bunun üzerine;
«Gece uyuyup kalmamız ihtimâli karşısında fecri bizim için kim gözetleyecek?» buyurdular.
Hz, Bilâl (R.A.); «Ben size fecri gözetlerim!» cevabını verdi.
Bundan sonra Peygamberimiz (S.A.V.) ve Ashabı orada konaklayıp, uykuya daldılar.
Hz. Bilâl (R.A.); bu arada bir hayli namaz kıldı. En sonunda devesine yaslanıp fecrin doğuşunu beklemeye başladı. Bir süre sonra gözleri kapanıp uyuya kaldı.
Peygamberimiz (S.A.V.) ve Ashabını güneşin ilk ışıkları uyandırdı. Ve ilk uyanan da Fahr-i Âlem Efendimiz (S.A.V.) oldu.
«Namaz benim gözbebeğimdir, göz,nünündür» buyurup, bütün gecelerini mübarek ayakları şişinceye kadar ibâdet ve namazla ihya eden Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (S.A.V.) güneşin doğuşunu ve Sabah Namazı vaktinin geçtiğini görünce, hüzünle «Ne ettin bize, yâ Bilâl!» buyurdular. Bunun üzerine Hz. Bilâl (R.A.); «Sizin üzerinize arız olan (uyku) bana da arız oldu. (Veya : Nefsimi Senin nefsini kabzeden kabzetti!) dedi.
Peygamberimiz (S.A.V.); «Doğru, haklısın!» buyurdular. Sonra develerini bir müddet sürüp çökerttiler: Ashabı ile abdest alıp Hz. Bilâl' (R.A,) e ikâmet etmesini emrettiler. Sonra Ashabına namaz kıldırdılar. Selâmdan sonra, onlara doğru dönüp; «Namazınızı unutup da hatırladığınız zaman onu kılınızı. Çünkü Allah tebâreke ve tcâlii (...Yalnız bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl) / Tahâ Sûresi; âyet. 14 / buyurmaktadır.» diye buyurdular.
Kurtubî'de de şöyle geçer: Dârc Kutnî (Rh.A.), İmrân b. Husayn' (R.A.) den rivayet edip demiştir ki: Resûlüllah (S.A.V.) ile beraber bir gazaya - yahut bir seriyye'ye -çıktık. Seher vakti olunca istirahat için konakladık (tarîs). Uyanmamız güneşin harareti ile oldu. Her ferdimiz sıçrayarak uyandı. Resûlüllah (S.A.V.) uyanınca emir buyurup göçtük. Güneş yükselinceye kadar yürüdük. Sonra durduk, topluluk ihtiyâcını yerine getirdi. Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Bilâl' (R.A.) e ezan okumasını emretti. Bilâl (R.A.) ezan okudu. İki rek'at namaz kıldık. Yine Bilâl' (R.A.) e İkâmeti emretti. Bilâl (R.A.) ikâmet etti. Sabah Namazını kıldık...»
(Kâmûs-u Okyanus, Mütercim Âsim Efendi, Mulıammed Resûlülkılı, Muhammed Rıza, Beyrut 1975, Müslim, Ahmctl b. Hanbel, ibııİ Mâcc. Muratta.)
Bu rivayetin benzeri «Tcfsİr-i Kebîr» de Ebû Kalüdc (R.A.) den de nakledilmektedir.
[29] Hânis: Ettiği yemini yerine getirmeyen, yeminini bozan.
[30] İki taraftan maksâd; bir rek'ate yetişenle, üç rek'ate yetişendir.
[31] Evlfi: Daha (veya en) iyi, daha (veya en) uygun, daha (veya en) üstün.
[32] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 209-214.
[33] Vaktiyye: Vaktin namazı, vaktinde kılınan namazdır. Buna Salât-ı hazıra da denir. Vakti geçmiş, vaktinde kılınmamı? olan namaza da fâite (çoğulu fcvâit) denir.
[34] Mevkûfen fâsid olmak; Sabit olup kalmak ile yok olmak arasında ntütcretklid olup sü-bûîu namazların adedinin azlık derecesinde kalmasına, yok olması çokluk derecesine vanîı.ısma bağlı olmak, demektir.
[35] Tevakkufsuz, kat'î olarak, demektir.
[36] Nama/ııı aslı fâsid olmaz.
[37] Tevakkuf: Şüpheli, kat'î olmayan,
[38] Ruradaki vaktin dar olması; kaz:î ve edâ için olan v;ıkit darlığıdır.
[39] Burada «mu'teber zan» dan maksad; geçmiş namaz olmama, harınıdır.
[40] Öğle Namazından sonra.
[41] ictihâd edilmiş bir hükümdür. Hakkında bir ihtilâf vardır. Çünkü Şafiî tcrtîb görmez.(Vâtıl)
[42] Akşam ve Yata gibi.
[43] Namazın şartları babında, zuhr-ı âhir'e niyette geçtiği gibi, (Vânî)
[44] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 215-219.
[45] Ebû Hanife' (Rh.A.) ye gÖrc; o kimse İstediğini seçer, yâni İsterse bağdaş kurar.
İmâm Muhammet!' (Rh.A.) e göre; o bağdaş kurar. İmâm Ziifer' (Rh.A.) e göre, teşehhüdde olduğu gibi oturur.
Fakîh Ebûl - Leys (Rh.A.); bu meselede fetvanın İmâm Züfer' (Rh.A.) in görüşüne göre olduğunu, çünkü bunun tevazu' ve huılûa daha yakın olduğunu söyler.
(Zahîriyye)
[46] İlıtİbâ* (Dizlerini dikip iki elini kavuşturarak) ve iftirâş (yayılarak oturmak) suretiyle de oturabilir.
[47] Bczzâr (Müsned), Beyhiikî (Ma'rifet)
[48] Ancak şu kadar var ki; ayaklan Kıbleye doğru uzatmak tcnzîhen mekruh olduğu için dizlerini diker. (Dürriil Muhtar)
[49] Hasan bin Hasan el Aranî'den zayıf bir senetle. Nesâî'de bir ziyade ile Imrân bin Husavn'den.
[50] Yâni hastadan namaz asla sakıt olmaz. (Azmizâde)
[51] Şayet, bir kimsenin lisânı bir gündüz ve bir gece tutulup da, dilsiz namazı gibi namazını kıldıktan sonra lisânı açılsa iade lâzım gelmez. (Tahtâvî)
[52] Bahr'de Sirâc'a göre bu mesele dört şekildedir;
a) Eğer hastanın hâli İmâdan âciz olarak altı namaz devam eder ve hasta da kendini bilmez bir halde bulunursa
kaza ondan icmâen sakıt olur.
b) Eğer âciz hasta ondan (beş vakitten) az devam eder ve hastanın aklı bajında bulunursa o namazları sonra icmâen kaza eder.
c) Âciz allı namaz devam edip aklı başında ise,
d) Veyahut âciz altı namazdan az ve fakat kendinde değil ise, bu iki surette Meşâyıh ihtilâf ederek bir kısmı: «Kaza etmek lâzım gelir» bir kısmı da «lâzım gelmez» demişlerdir.
[53] Pczdcvî demiştir ki: Ebû Hanîfc' (Rh.A.) ye göre; özürsüz olarak oturmak mekruh değildir. Yaslanmak mekruhtur. Çünkü, başlangıçta özürsüz olarak oturmak meşrudur. Yaslanmak ise başlangıçta meşru değildir. Bundan dolayı, latavvua (nafileye) yaslanarak başlamak mekruhtur, oturarak başlamak mekruh değildir. (Zeylail
[54] Yâni, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; bu halde de mekruh değildir. Çünkü Özürsüz olarak oturmak O'nun nazarında kerahetle beraber caizdir. Dayanmak ise kerâhetsiz olarak caizdir. Çünkü bu onun fevkındadir.
Bir kavle göre ise; İmâm A'zam (Rh.A.; ..«..utrıııda özürsüz olarak dayanmak mekruhtur. Çünkü, böyle durumda sû-i edcb.fkötü davranış) mevcûddur. Ancak bu kavi Hidâye'dc zikirce ön sıraya alınmıştır.
[55] Burada zikredilen Ebû Süleyman (Rh.A.); Muhammed bin Hasan' (Rh.A.) in talebesi olan bir fakîhtir.
Bu zât bazı «Dürer» (hattâ matbu olan) nüshalarında el Cürcânî diye geçmektedir.
Molla Hüsrev (Rh.A.) in kendi elyazması nüshasında sâdece Ebû Süleyman (Rh.A.) olarak zikredilmektedir.
Bİr çok elyazma «Dürcr» nüshalarında yaptığımız teshillere göre; adı geçen zât: Ebü Süleyman el Cürcânî (Rh.A.) değil, Muhammcd bîn Hasan' (Rh.A.) m talebesi olan Mûsâ bin Süleyman Ebû Süleyman el Ciizcânî' (Rh.A.) dîr.
Cüreânî lâkablı Ebû Süleyman İsimli bir zât kaynaklarda tesbil edilememiştir. Çeşitli nüshalarda görülen bu yanılma belki de Ebû Abdullah (Yûsuf) el Cürcânî (Rh.A.) (398/1007) / Hİzânctu'l Ekmel Sahibi / ile Ebû Süleyman el CÜzcânî (Rh.A.) isimlerinin ilk bakışta birbirine benzer gibi görünmesinden ileri gelmiştir.
Bu görüşümüzü Ömer Rızâ Kehhâle'nîn «Mu'cemul Mii'ellifîn» ve Hayreddin Zirik-li'nin «El A'lam (Kâmûs-u Terâcümi...))» mdaki eserlerinde görülen şu malûmat da teyîd eder:
Mûsâ bin Süleyman Ebû Süleyman el Cüzcânî (Rh.A.); Hicrî 200/Milâdî 816 Bağdadî, Hanefî. Aslı Horasanın Belh yöresin dendir. Fıkıh öğrenip şöhret bulmuştur.
Muhammed bin Hasan' (Rh.A.) m sohbetinde bulunan bir fakîhtir. Fıkhı ondan almıştır. Abbasi Halifesi Me'mun kendisine kadılık teklif ettiği halde, özür bildirip ka-bûl etmemiştir. Hicrî 200'de vefat etmiştir.
Eserleri: Es Siyerü's Sagîr, Es salât, Er-Rehn ve Nevâdirü'l Fetâvâ'dir.
[56] Ehl-i nücûm : llm-i Nücûm sahihleri (âlimleri) tlîr.
İlm-i Nücûm (Yıldızlar İlmi): a) Yıldızların hâl ve hareketlerinden bahseden İlim (Astronomi), b) Yıldızların mevki ve hareketlerinden insanlarla ilgili hükümler çıkar-mak ilmi (Astroloji, Müneccimlik. Yıldız falcılığı)
Metinde geçen cümlede, «ehl-i nücûmun bildiği ziyâde değildir» söVünden raaksâd; Haşiyetii'd-Dürer müelliflerinden Abdülhalîm'e göre; «gece ve gündüze âid 24 saat (zaman parçası) dır.»
[57] BANOTU (BANGOTU) Hekimlikte kullanılan bir bilki türüdür. Baltalık ormanlarda ve harabelerde yetişir.
Esrar, konca, ğubâr, haşhaş, hayal yaprağı, tılây-i kalenderiyye ve müdâme-i hay-deriyye gibi isimleri vardır.
Üç çeşidi vardır.
Siyah olanın çiçekleri ergııvâni, kirmizt olanın çiçekleri san ve beyaz olanın çiçekleri beyazdır. Bunların içinde
en kötüsü siyah olanıdır. Bunu hiçbir şekilde kullanmak doğru değildir.
Yaprakları yumuşak ve tüylüdür. Meyvesi kapaklı kapsül biçimindedir. Yaprak ve tohumları İçin yetiştirilir. Bol güneş gören serin ve derin topraklan sever.
İsâbe adlı kitapta; Bi'rastan adlı bir Hintlinin Kİsrâ zamanında Hindistan'da bu bitkiyi keşfettiği, sonra İslâm memleketlerine gelip, oralarda bilhassa Yemen'de şöhret bulduğu yazılıdır.
Kânûn-u Edcb müellifine göre; 550, tarihlerinde Arabistan'da Şeyh Haydar İsimli bir zâtın bu bitkiyi yaygınlaştırdığını Makrîzi'nin anlattığı belirtilmiştir.
Hekimlikte; Hyoscyamus niger diye bilinir. Müsckkin olarak bugünkü tababetle kullanılır.
Bu bitkinin öğütülerek toz hâline getirilen tohumlarından hiyosİyamin, yapraklarından haricen kullanılmak üzere çeşitli merhem, toz, yağ, şurup v.b. şeklinde ilâçlar yapılır.
Eski tabîblcre göre bu bitkinin hâssaları:
Usaresi kulak yaralarına sürülürse yaralan tedavi eder.
Sirke, yağ ve gülsuyu ile karıştırılarak elde edilen mayi diş etlerine sürülecek olursa, ağrıları keser.
Kadınların memeleri etrafında meydana gelen yaralara sürülecek olursa, tedavi eder. Ayrıca ntfâs hâlindeki kadınların şişen memelerine sürülecek olursa; ağrı ve şişi indirir.
Yine, ateşli yaralardan meydana gelen sızılan teskin eder.
GÖzbebeğini açma hâssasına da sahiptir.
Kavudile karıştırılıp ilâç yapıldığı zaman çok şiddetli ağrı kesici olur.
Ağrıyan dişe, tohumu İmbik içinde ısıtılıp tütsü yapılırsa, diş ağrısını keser.
Beyaz tohumu, şişmanlatmak, semizletmek İçin kullanılır. Kanı tesbit eder ve dondurur.
Uykuyu kaçırır. Bu bitkinin siyah olanının 2 dirhemi (7 gram) derhal öldürür.
Uyuşturucu (dondurucu) maddelerin adetâ üçüncü derecede olanıdır.
Öğütülerek toz hâline getirilen tohumları alkolle karıştırılıp ilâç yapılırsa, el ve ayak parmaklarına arız olan jiş (Nİkrİs) ve şişkin husyelere faydalıdır. Hâsılı, kullanılması çok dikkat isteyen bu bitki yalnız başına kullanılacak olursa; uykuyu kaçırır, aklı ifsâd eder, zihni karıştırır, dilde yaralar, gözlerde kızarma meydana getirir. Nefes darlığı meydana getirdiği gibi ağzın köpürmesine de sebep olur. Hattâ, kullanan kimseyi delirtir.
(El Mu'temet fil edviyetll Müfrede, Kâmûs-u Okyanus (Muhit) Meydan Larousse.)
[58] Bunu Kadlhân Ebû Muhammcd' (Rh.A.) dan rivayet etmiştir.
[59] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 220-225.
[60] ŞEHİR (Mısr): İçinde Emîri (Valisi), Müftüsü ve Kadısı (Hâkimleri) mevcûd olan yerdir.
Ayrıca, en büyük mescidine Cuma ile mükellef bulunan ahalisi sığmayan yerdir, diye tarif olunabilirse de, bu tarifin içine köy (Karye) ler de girmektedir. Bu sebeble muteber olan tarif birincisidir.
Beled, belde: Gerek mâmur olsun ve gerekse olmasın, muayyen bir takım hududlan olan ve içinde yaşıyanlann eseri bulunan her toprak parçasıdır. Yerin geniş mekânı olarak adlandırılır. Bunun Kur'ân-ı Kerim'de misâli ise; «Güzel olan memleketin bitkisi Rabbının izniyle çıkar.» (A'raf sûresi; âyet: 7) dir.
Şelıir mânâsına da gelir. Hadîs-i Şeriflerde Mekke Şehri mânâsındadır ve Belediil Emin, Belediil Haram, Beldetüllah şeklinde geçer.
[61] Yâni, başlangıçta Kıble'ye yönelmek şart değildir. Zira Kible'nin gayrı cihete dönerek namaz kılmak caiz olunca onun gayrı cihete karşı iftitâh da caiz olur. Şafiî bunun aksi görüştedir. (Reddü'l Muhtar)
[62] Zahîriyye'de denmiştir ki: Hayvan üzerinde şehirde kılman nafile namaz Ebû Hanîfe (Rh.A.) ye göre caiz değildir. Ebü Yûsuf (Rh.A.) a göre; bir beîs yoktur.
Ebû Muhammed* (Rh.A.) e göre; caiz ve mekruhtur.
[63] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 226-227.
[64] Ariflere göre Kıble beştir. Birincisi: Mihrabdır. İkincisi: Kâbedir. Üçüncüsü: Bey-tü'1-mamÛrdur. Dördüncüsü : Arşdir. Beşincisi: Kürsîdir.
Mihrâb, nefsin kıblesidir. Kabe, niyyetin kıblesidir. Beytü'l-mnmûr, fohmin kıble-sidir. Arş, kalbin kıblesidir. Kürsî, akim kıblesidir.
[65] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 228-229.
[66] Ruhsat: Kulların Özürleri sebebiyle kendilerine bir kolaylık ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru kılınan şeydir. Sefer hâlinde Ramazan orucunun tutulmaması gihİ.
[67] Gündüzün Vitri diye isimlendirilmesinin sebebi; Gündüzün akabinde vuku bulup ona yakın olduğu İçindir. Yoksa o, geceye âiddir.. (Reddü'I Muhtar)
[68] Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Muvatta', Ahmed bin Hanbel.
[69] Başka bir mahalle doğru çıkma azmi olmadığı zaman tevali şart değildir.
[70] Hacı şayet Mekke'ye «Eyyâm-i Aşr» tle girse, niyeti sahîh değildir. Çünkü o Mina ve Arefeye çıkar, mahallinin gayrında ikâmete niyet gibi olur. Mina'dan dönüşünden sonra sahîh olur. Nitekim bu ikisinden birinde gecelemeye niyet tetse sahîh olduğu gibi.
(Dürriil Muhtar)
Şayet, önce kendisinde gündüz, kalmaya niyet ettiği mahalle girerse mukîm olmaz ve Önce kendisinde gecelemeye niyet ettiği mahalle girerse mukîm olur. Sonra başka bir yere çıkmaya niyet ederse müsâfir sayılmaz. Çünkü o adamın ikâmet mahalli, onun gecelemesi İtibariyledir. <Reddü1 Muhtar)
[71] Azimet: Kulların Özürleri sebebiyle olmaksızın bidayette meşru kılınan şeydir. Sefer hâlinde Ramazan-ı Şerîf orucunun tutulmaması gibi.
Bir hâdisede azimet ile ruhsat birleşince azimet yolunu tutmak, bir takva nişanesi sayılır.
[72] Dâr-ı harb: Ehli İslâm ile aralarında mütâreke ve anlaşma bulunmayan gayrimüslimlerin ülkesidir, (Harp yurdu).
[73] Emân : Korkudan ve endişeden uzak olmak, emniyet manasınadır. Böyle korkudan ve endişeden uzak, hayatı korunmuş kimseye de emîn, âmin denilir.
[74] Müftâ bİh: Bu kelime, fetva mevzuu ile ilgili bir ıstılahtır. Bunu ve bununla ilgili bazı ıstılahları açıklamak icâbetmektedir.
Fetva: Lügatte, sorulan bir müşkîl hakkında verilen cevab, hail ve beyândır.
Böyle bir suâle cevap vermeye iftâ denir.
Bir müşkîl şeyin hail ve izah edilmesini dilemek ise istif tâ dır.
istilanda Fetva; sorulan dînî bir meseleye dâir Fakîh bir zâtın verdiği bir cevaptan, açıkladığı hükümden ibarettir. Çoğulu fetâvâ'dir.
Kendisiyle fetva verilen kavle de muftâ bih denir.
Yine bir meseleyi öğrenmek için ehlinden soran kimseye s:'»il, müstefit denildiği gibi. o meseleyi bildiren ehliyetli zâta da miicîb, müfti denilir.
[75] Müstahsen: Dince güzel görülen, makbul ve muteber olan .şey, demektir. Bir başka ifâdeyle; Dince iyi ve faydalı olarak kabul edilen şeydir ki Fıkıh'da fcr'İ delillerdendir.
[76] Yâni hu namaz hakkında, İmâma tâbi ve onun velayetine dâhil olduğundan dolayı mukîm olur. Aslın ikâmeti tabiin ikâmetini icâbettirir. Haklarındaki - tebâiyyetitı sübûtundan dolayı. Mevlâ (Efendi) ve Emîr niyetiyle mukîm oJan köle ve asker gibi..
Tâbi olanda hüküm; aslın şartıyle sabit olur. Hattâ Mevlâ ikâmete niyet etse ve köle bilmeyİp bir kaç gün nanıa/ı kasretse, sonra da durumu bilse, o namazı kaza eder.
(Kifâvc)
[77] rbii Dflvûd, Ttrmizî, _lî|-mııvatla', Alımcd b, llanbcl.
[78] İLK KASREDİLEN NAMAZ:
Diirrül Muhtar Hâşiyesindeki bir rivayete göre; Asr-t Scâdetteki İlk kasrolunan (kısaltılan) namaz İkindi Namazıdır ki Peygamberimiz (S.A.V.) Hudeybiye Gazası (Mü-sâlahası) nda Mekke'ye iki merhale mesafedeki Usfân mevkiinde (I Zilka'tlc 6 H. / 13 Mart 628 M.) kasretmİşlerdtr.
[79] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 230-236.
[80] İLK CUMA NAMAZI i
Peygamberimiz (S.A.V.) Mekke'den Medine'ye Hicretleri sırasında Küba'ya Kuşluk vakti geldiklerinde Amnıâr bin Yâsir (R.A.) «Resûlüllah için, istediği zaman gölgesinde yatıp dinleneceği, gölgeleneceği ve içinde namaz kılacağı bir yer yapsak olmaz mı?» demişti. Bunun üzerine daha önce anlattığımız şekilde Kubâ Mescidini inşâ etmişlerdi. (M. 622)
Peygamberimiz (S.A.V.) Küba'da 14 gün Amr bin AvfoğuMarında ikâmet eylediler. Bu ikâmetleri sırasında Pazartesi. Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Kubâ Mescidinde namaz kıldılar.
Bu 14 günlük -ikâmetten sonra bir Cuma günü Rasûl-i Ekrem (S.A.V.) devesine bindi, arkasına da Ebû Bekir' (R.A.) i aldı. Karşılamaya gelen Muhacirlerden ve Ensâr-dan silâhlı 100 kişilik bir toplulukla Allah' (C.C.) in büyük iûtfuna şükrederek Kubâ köyünden hareket edip Medine'ye doğru yola çıktı.
Yolda Avfoğlu Sâlimoğullanna âid «Ranûnâ» vadisine varıldı. Öğle Namazı vakti gelmişti. Devesinden indi ilk olarak orada- arka arkaya ikt hutbe okudu. Cemâatle Cuma Namazını kıldırdı. Râsûl-i Ekrem'in Medîne'de kıldırdığı ilk Cuma Namazı işte bu oldu. (Hicrî 1. sene Rebi'ülevvel'in ilk Cuma gönü.)
Peygamber Efendimizin (S.A.V.) irâd buyurduktan Uk Cuma Hutbesinin özeti ise şudur:
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Allah' (C.C.) a hamdü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu : «Ey insanlar! Sağlığınızda Ahiretinlz için hazırlık görünüz, şüphesiz bilirsiniz ki kıyamet gününde herkes sorguya «ekilecek ve çobansız bıraktığı koyunundan (mes'ul olduğu kimselerden) sorulacak. Sonra Cenâb-ı Hak Ona tercümansız ve vasıtasız olarak bizzat: (Sana benim Peygamberim gelip de bildirmedi mi? Ben sana mal verdim, sana ihsan ve iyilikte bulundum. Sen kendin için ne hazırlık yaptın) diyecek ve o kimse de sağma soluna bakacak, bir şey göremiyecek. önüne bakacak Cehennemden başka bîr şey göre* miyecek. öyleyse kim kendisini yarım bir hurma ile de olsa ateşten kurtarabilecekse, hemen o iyiliği yapsın. Onu da bulamazsa «Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlülİâlı» kelinıe-i tayyibesî ile kendisini kurtarsın. Zira, onunla bîr hayra on mislinden yedîyüz misline kadar sevâb verilir. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi sizlere olsun.»
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) birinci hutbeyi böylece ikmâl ettikten sonra ikinci hutbeye kalkıp şöyle buyurdu:
«Allah'a hamd ve sena eder, Ondan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın doğruluğa (hidâyete) sevkettiğİni kimse saplıramaz. Allah'ın saptırdığını da kimse doğruluğa (hidâyete) sevkedemez. Allah' (C.C.) dan başka İlâh olmadığına, birliğine ve O'nun ortağı bulunmadığına şahitlik ederim. Sözlerin en güzeli AUah' (C.C.) in kitabıdır. Cenâb-ı Hakkın kalbinde Kur'ân'ı süslediği, kâfir iken Müslüman olmayı nasib ettiği ve kendisinin de Kur'ân'ı bütün sözlere tercih ettiği kimse kurtulmuştur. Doğrusu Allah' (C.C.) m kitabı sözlerin en güzeli ve en üstünüdür. Allah' (C.C.) in sevdiğini seviniz. O'nu (Allah' (C.C.) ı) candan ve gönülden seviniz. Allah' (C.C.) m kelâmından ve zikrinden usanmayınız ve Onun kelâmından kalbinize kasavet gelmesin. Çünkü Allah' (C.C.) m kelâmı herşejin en iyisini ayırıp, seçer. İşlerin iyisini, seçkin kullar olan Peygamberleri ve en iyi kıssaları anlatır. O helâl ve haramı bildirir.
Artık Allah' (C.C.) a kulluk ediniz ve O'na bir şey ortak etmeyiniz. O'ndan hakkıyla sakınınız. Allah* (C.C.) a yönelen güzel sözünüzle ve aranızda Allah' (C.C.) in kelâmiyla sevişiniz. Şüphesiz biliniz ki, AllahÜ Teâlâ ahdini bozanlara gazâb eder. Selâm sîzlerin üzerine olsun.»
Hicretin 1. ci senesi Rebi'ülcvvel ayının İlk Cuma günü Medine'de kılınmaya başlanılan Cuma Namazı daha sonra diğer Müslüman Devletlerinde de kılınmaya başlanmıştır.
İstanbul'da ise, fethi müteakib yâni 29 Mayıs 1453 Salı (27 Cumâdel ulâ 857) gününden sonra kılınmaya başlanmıştır.
Cuma Namazının farzıyyelinden evvel de Cuma Namazı kılınmıştı.
Medînelilerden bir' kısım halk Müslüman olunca, Peygamber (S.A.V.) Efendimizden bir muallim İstemişler, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de Mus'ab bin Umeyr' (R.A.) ı göndermişti. Mus'ab (R.A), Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre3 (R.A.) in nezdİnde müsâfir olmuş ve O'nun yardımıyla mevcudu 40'a varan ^Ehl-i îmâna Cuma günleri Medine hâricinde Neki'ÜI Hadamât (yahut Neki'ül Hudmân) denilen mevkide namaz kıldirmistı.
MESCİDİ NEBEVİ VE İLK MİNBER.
Resûl-i Ekrem (SAV.) Efendimiz Kubâ Mescidini inşâ ettirdikten sonra bir Cuma günü Medîne-İ MÜnevvere'ye teşrif etmişler ve Ebû Eyyûb'ÜI Ensârî (R.A.) nin evine teşrif buyurmuşlardı. (622 M.)
Peygamber Efendimizin (S.A.V.) hicrette bindiği devenin, Medine'de oturduğu yerin yanında bir mirbed (hurma kurutmaya mahsûs yer) vardı. Burası Fhl-i İslama ma'bed olabilecek bir bina inşasına müsâid idi. Bu arazi Râfi' bin Amr' (R.A.) ,n oğulları Sehl ve Süheyl isminde iki yetimin mülküydü.
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz yetimlerin velîlerini celbetlirdi, mülklerini 10 altın bedel ile salın aldırıp zeminini tesviye ettirdi. Sonra da taş getirmelerini ve kerpiç kesmelerini Ashabına buyurdu.
[81] Bk. Cum'a sûresi (62); âyet: 9 Kerpiçlerin çamurunun Baki'ul Garkadır) sol tarafında ve Ebû Eyyûb' (R.A.) un kuyusu yanındaki Baki'i Habhabede yoğurulduğu ve Hadramutlu bir zâtın nezâreti altında imâl olunduğu Eyyub Sabrı Paşa'nın «Mir'at-i Medine» isimli kitabında anlatılır.
Kerpiçlerin imâline nezâret eden zâtın da Talk bin Ali (veya Talk bin Sümâme) olduğu, İbn-i Hâcer-i Askalânî'nİn «Kitab'iil tsâbe fi Esam'is Sahabe» isimli kitabında zikredilir.
Mescid-i Seâdet'in arsasının eni ve boyu başlangıçta 70'er zira' (47.60 m.) idi, Kıble değiştikten sonra Ölçüler 100'er zira' (68 m.) ya çıkarıldı. 3 arşın (2.04 m.) derinliğinde açılan temeller tahkim edildi, zeminden 7 zira' (4.76 m) yüksek olan duvarlar da kerpiçle Örüldü. Hurma ağacından yontulmuş direklere dayanan çatı, hurma dallarıyla örtülüp üstüne de toprak atıldı.
Şimdiki HiicnM Seâdetin Bâb'üt tevessül denilen kapısı yerine bir Mİhrâb ve biri şimdiki Mihrâb'iin Nebi mevkiinde olmak üzere üç tane kapı yapıldı.
Başlangıçda Mescidin zemini topraktı. Bir gece yağmur yağınca zemin çamur olmuş* tu. Bunun üzerine Ömer (R.A.) ridâsına'hasba denilen küçük çakıl (aşlarından doldurup onları secde edeceği yere yaydı. Bir süre sonra da mescidin tamâmına hasba yayıldı.
Keşf'iH Gumme'de, Mescide ilk defâ hasır yaydıran zâtın Ömer (R.A.) olduğu yazılıdır. '
Mescid, ilk zamanlar hurma yapraklan ve budakları yakılmak suretiyle aydınlatılıyordu, Hicrî 9 senesinde Medine'ye gelip Müslüman olan Temim I>arî Şam'dan getirdiği kandilleri Mescide asınca da daimî surette tenvir edilmeye başlandı.
Mescİd-i Nebevî'nin elektrik ile aydınlatılması ise; 25 Şaban 326'da Sultan İkinci Abdüihamid' (Rh.A.) in tren yolunu Medine'ye kadar uzattırmasından sonra gerçekleştirilmiştir.
İslâm Tarihinde ilk minber de Mescid-i Nebevî içindeki minberdir.
Buhârî'nin Aynî Şerhinde; minberi Ensârdan Ulâse (R.Anha) ismindeki bir kadının Câbe Ağaçlığında yetişen Esi' (Ilgın Ağacı) den dülger olan kölesi Mcymûn'a yaptırdığı ve Mescid-i Nebeviye gönderdiği yanlıdır. (2 H. / 623 M / Nübüvvetin 14.CÜ senesi)
Minber-i, Seâdetin kapısına İlk defa olarak perde astıran zâtın Osman bin Affan (R.A.) olduğu mervidir.
Mescid-i Nebevî'de hâlen mevcûd olan mermer minberi ise Sultan Murad ÎTL îmâl ve irsal ettirmiştir.
(Hak Dîni - Kur'ân Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, C. 4 - Müsncd, Ahmed bin Hanbel -Sahih, Buhârî - Sünen, Ebû Dâvûd - Kısâs-ı Enbiyâ, Cevdet Paşa - Nurii'i Yakîn, Mu-hammeıl el Hudarî - Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, Tâhir'ül Mevlevi)
[82] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 237-238.
[83] Cum'ü vâcib olan» kaydıyla kadınlar, çocuklar ve cariyeler hüküm dışı kalmakladır.
[84] Eski İstanbul'da Kâğıthane, Davutpaşa ve Okmeydanı gibi semtler buna benzer mahallerdir.
[85] Osmanlı Devletinde şehirlerde Subaşı denilen zabıtadır ki; Sultan tarafından tâyin edilir ve şehrin asayişini temin ederdi. Bugünkü «Emniyet (Zabıta) Amiri» ne tekabül eder.
Subaşının mânâsı, imlâ tarzı ve vazifesi muhtelif eserlerde başka şekillerde gösterilmiştir.
«Mecelle-i Pmûr-u Belediye'» nin verdiği malûmata göre; Subaşı, Zabıta, daha ziyâde Belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kaza itibar olunan kasabaların başında bulunan memurun unvanıdır.
Selçuklularda Subaşı, kumandap, serasker mânâsına olarak Zabıta işlerinde kullanılır îdi.
Selçuklularda bir de fazla olarak Şahne vardı. Şahne, Kâmus'a göre (şm) in kes-resiyle (şıhne); Şehirlerde Subaşv tâbir olunan zabite denir ki Sultan tarafından tâyin edilip Şehrin inzibatı hususuna kefil olur. Hâlâ avam lisanında (şm) in fethasıyle $ahn« olarak dolaşır.
Selçuklularda Subaşılık Miri re Timur olmak üzere İki kısma ayrılırdı:
Mîri Subaşılar; şehirlerde ihtisab (Polis ve Belediye işlerini yürütme) vazifesiyle mükellef olan subaşılardır.
Bunların vazifesi; gündüzleri kol gezerek çarşı, pazar ve mahalle aralarının temizliğini temin etmek, kaldırımları tamir ettirmek, yıkılmak tehlikesine uğrayan evlerin yaptırılması için Mimarbaşıya haber vermektir. Geceleri Asesbaşı (Polis Müdürü) ile kol gezerek ahlâk dışı yaşıyan zümreyi teftiş ve kontrol İle meşgul olmak gibi ZfiMa ve Belediyeye âid olan işlerdi.
Hulâsa; Subayları Kâdl'nın emri altında bulunurlar, hem Belediye ve hem de Zabıta işlerine bakarlardı.
[86] Hicaz Emîri: Peygamberimizin neseb-i şeriflerinden seçilip, Mekke'de oturan ve salahiyetli bulunduğu islerle meşgul olan zâta verilen unvandır. Bu emir; Mekke, Medine ve sonraları Cidde'yi de içine alan bölgenin, salahiyetli bulunduğu işlerine bakardı.
Emiriil Hac (Hac Emîri, Mevsim Emîri): Hac için Mekke'ye giden kafilelerin reisi hakkında kullanılan bir tâbirdir.
Islâmiyette bu işe ilk memur edilen Hz. Ebû Bekir' (R.A.) dır. (H. 9 / M. 630) Emîrü'l Hac olanların; kervanları Hacca emniyet altında getirip götürmelerinden ve; Hac müddetince inzibatı Mekke'de temin etmelerinden başka Mekke'de Arafat'ta ve diğer mübarek makamlarda yapılacak menâsİki idare etmek gibi vazifeleri de vardı.
Mısır'ın Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı ülkesine ilhakına kadar Nfısır Memlukleriyle OsmanJı Padişahları ayrı ayrı Emîrü'l Hac nasbederlerdi.
Mısır Emîrü'l Haccı Kahire hacılarını, Osmanls Emîrü'l Haccı da İstanbul hacılarını Şam yoluyla Mekke'ye götürürlerdi.
Osmanlı hilâfetinde bu memuriyet sonraları Siirrc Emînliğine tahvil edilmiştir.
EMİR : Bir kavmin, bir yerin reisi mânâsına kullanılan bir tâbirdir.
Kâmûs'da: Kebîr vezninde bir kavme fermanreva olan âdeme denir ki ıstılahımızda Bey tâbir olunur.
MüsUkİmzâde merhumun beyânına göre; Bey lafzı Türkîde zengin âdeme denir.
Emîr, eski İslâm Devletlerinde kumandan yerine de kullanılmıştır. Emîrü'l Ceyş o kabildendir.
Daha sonraları; Emîr-i Mekke, Emîr-i Ahur, Emîrül Hac, Emîrü'l Ümerâ gibi tâbirler de kullanılmıştır.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey'den Yıldırım Bayezit'c kadar ve hattâ sonrakilere kadar Padişaha «Emîr» denildiği gibi «Bey» de denirdi.
HALİFE: İlâhî hükümlerin icrasında Peygamber Efendimize (S.A.V.) vekil olan zât. Emîrü'l Müminin yerinde kullanılan bir tâbirdir. Çoğulu, Hulcfâ'dır.
Bu tâbir müfred ve cem'i olarak Kur'ân-ı Kerîm'de de geçer.
Hilâfete, tmâmet de denildiği için Halife'ye aynı zamanda tmâm da söylenir. Yalnız, cemâate İmâm olandan ayırdetmek için buna Imâmct-i Kübrâ denir.
İslâm Ulemâsı, Hilâfet makamını işgal edecek zâtlarda; İlim, Adalet, Kifayet, Âza ve havasta selâmet gibi dört şartın tahakkukunu ararlardı.
EMİRÜX MÜMİNİN: Padişahlar hakkında kullanılan bir tâbirdir.
Müminlerin Bey'i. İslamların Padişahı mânâsına gelen bu tâbir aynı zamanda Peygamberimizin (S.A.V.) Halifesi demektir.
Islâmiyette bu unvan ilk defa Hz. Ömer' (R.A.) e verilmiş, sonraları Emevî, Abbasî, Fatımî ve Osmanlı halifeleri de bu tâbiri kullanmışlardır.
SULTAN: İbni Haldun'a göre; Osmanlı Padişahları hakkında, diğer İslâm hükümdarları gibi unvan olarak kullanılmış bir tâbirdir.
Bu unvanı ilk kullanan Abbasî Vezirlerinden Cağfer bin Yahya'dır.
Bir zamanlar Bağdat ve Şam valilerine de Sultan denilmiştir.
Bazan de Sultan kelimesiyle bizzat Halîfe kasdedilmiştİr.
Islâmiyette İlk defa, resmen Sultan unvanını kullanan Mahmud Gaznevîdir. Bu unvanı sonraları Selçukîler, Eyyubîler, Kölemenler ve Osmanlılar kullanmıştır.
Bu unvanı ilk defa kullanan Osmanlı Padişahı Çelebi Sultan Mehmeddir.
[87] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 239-242.
[88] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 242-244.
[89] Hutbe için istihlâf (yerine birini geçirmek) şeklinde olduğu gibi. (Azmizâde)
[90] Bey' (Alım-satım) için tevkil (vekil tâyini) meselesinde olduğu gibi. (Azmizâde)
[91] ISLÂMDA İLK MİNARE:
Ezan ilk meşru olduğu sıralarda minare olmadığından Hz. BİIâl (R.A.) Mescid-i Ncbevî'nin yanında bulunan evlerin en yükseği olan Benî Neccârdan bir kadının evi üzerine çıkıp ezan okumuştu. Sonra Mescid-i Şerifin üstünde kendisi için bir yer yapıldı.
Minareyi Mesddlerde ilk defa Amr Camiinde ihdas eden Ashâb'dan Müselleme bin Muhlif (R.A.) dır ki Hz. Muaviye zamanında Mısır Emîri idi.
İbni Âbidin bu hususta şöyle der: Ezan okumak için Mısır minaresine ilk çıkan Şurahbil bin Amir'dir. Çift ezanı ihdas eden Benî Ümcyye'dir. Ezandan sonra minarede Peygamber Efendimize (S.A.V.) salâvat-ı şerife okunması 791 senesinde Mısır'da ihdas edilmiş olup bir bid'at-ı hâsenedir.
Gecenin sonundaki sala (tesbîh ve temcit) da böyledir. Bu Sultan Nasrüddin'in emriyle başlamıştır.
Yine öürrü'l Muhtâr'da; ezandan sonra teslîm'in 781 senesi Rabî'ul-âhir'inde Önce Pazartesi gecesi, sonra Yatsı Namazında, sonra Cuma gününde başlanıp Î0 sene sonra Ak^am ezanından başka hepsinde okunmaya başlandığı anlatılır,
Vefâ'da Scmûdî'nin anlattığına göre; Ömer bin Abdülaziz ilk defa olarak Mescidin dört köşesine birer minare yaptırmıştı. Bunlardan birisinin boyu 60 zira' (40,8 m) ikisinin boyu 50'şer zira' (40'ar metre), birininki de 53. zira' (36.04 m.) idi.
[92] CUMA'NIN MÂNÂSI:
Cuma gününün Arapça eski ismi ARÛBE dir ki açık ve güzel konuşmak mânâsına olan İrâbdan gelmektedir. İnsanlar o günde süslenip bezendikleri için böyle denilmiştir.
Ona Cuma ismini İlk veren Kâab bin Lüey'dir. Bu husustaki Hadîs-i şerife göre; Cuma günlerin en şereflisi olup, Biirûc süresindeki «Yevm-i mcv'ûd» (kıyamet günü), «Yevm-İ meşbûd» (Arcfe günü) ve «Yevm-İ $âh1d» (Cuma günü) diye tefsir olunmuştur.
Cuma günü müminlerin Bayramı ve bîçârelerin Hacadır,
[93] Bk. Cuma Sûresi (62), fiyct: 9
[94] «İmâmın minbere çıkması» ibaresi Arap âdetine göredir. Çünkü, onlar imâmın sânını tazim ve Onun istediği zaman çıkması gayesiyle, boş bir yer yaparlardı.
(Mefâtîhiil Cinân)
[95] Yâni, minberin önünde okur.
Evvelce Cuma gününde Öğle Vakti için iç ezanından başka ezan okunmaz idi. Birinci ezanı Hz. Osman (R.A.) ihdas etti. O günün ikâmeti de hesaba katılarak Hz. Osman (R.A.) bir üçüncü nida ziyâde etmiş, denilmiştir. (Nimet-i tslâm)
[96] «Temiz olduğu halde» sözünden maksâd abdesl ve gusüldür, Bu bakımdan hatîbin hutbeyi abdestsiz ve çünüp okuması mekruhtur.
[97] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 244-248.
[98] Bayram Namazının meşrûiyyeti Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Mekke'den Medine'ye Hicret ettikleri birinci senede (bir kavle göre İkinci senede) vâki olmuştur.
Uyûnül Eser sahibine göre; ilk Bayram Namazı Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Hicretlerinden 18 ay sonra Şaban ayının başında Kıblenin Kabe'ye çevrilmesini müteakip Ramazan ayının farziyyeti İle (yâni o seneki Ramazan ayında gelen Ramazan Bayramı ile) meşru kılınmıştır. Bundan sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V.) 10 sene Bayram Namazı kılmıştır.
Bir kavle göre; Hicri 2. ci senenin Ramazan ayı sonunda, yâni Bayrama 2 gün kala Resül-i Ekrem (S.A.V.); erkek, kadın, büyük, küçük, hür, köle, bütün Müslümanların fıtr sadakası vermelerinin vâcib olduğunu, buyurdu. Şevval ayının 1. ci gününü de Bayram olarak İttihâz etti.
Bayram günü de meydanlık bir mevki de (Dâr-ı Şifâ yakınında) Bayram Namazını kıldırdı. (1 Şevval 2. H.)
Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz İkinci Bayram Namazını Devs mahallesinde, üçüncü Bayram Namazını da Bayram Musallası denilen nurlu mevkide kıldırmıştir. Daha sonra, yâni üçüncü Bayram Namazından sonra bütün Bayram Namazlarını Bayram Musallası (Musallây-ı î'd) denilen bu Namazgahta kıldırmalardır.
Peygamher (S.A.V.) Efendimiz böyle mescid. Namazgahlarda namaz kıldırdıkları vakit Kıble tarafına bir mızrak diktirir ve onu sütre edinirdi.
(Mîr'ât-ı Medine, Eyyûb Sabri Paşa - Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, Tâhİ-rü'I Mevlevi)
[99] Musannifin iki Bayram Namazı ile Cuma Namazını birarada zikretmesinin sebebi şudur: Çünkü bunların her İkisi de büyük bir cemâat hâlinde gündüzün ve cehren kıraat edilen namazlardır.
Bunların birindeki şart, diğerinde de şarttır. Ancak, hutbe hâriçtir. Çünkü Cuma Namazının hutbesi sıhhatinin şartıdır ve namazdan Öncedir. Bayram Namazında ise şart değil sünnettir ve Namazdan sonradır.
[100] Bizim ileri gelen Fakîhlerimize göre; İki Bayram Namazında ve Cum'ada cemâatin fitneye düşmemeleri için tmâm sehv secdesi yapmaz. (Kâdîhan)
[101] İki Bayram 'Namazının biraraya gelmesinden maksad; Ramazan veya Kurban Bayramı 'ile Cuma'nm bir güne tesadüf etmeleridir. (Dürer Haşiyesi, Abdülhalîm)
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) zamanında İki Bayram yâni Ramazan Bayramı ile Cuma (yeya Kurban Bayramı ile Cuma) nın bir güne tesadüf ettiği bazı Sahabeden (R.A.) rivayet edilmiştir. (El Musannef, Hafız Ebû Bekir Abdürrezzak bin Hemmân es San'ânî, /Doğumu: 126, Vefatı: 211/)
[102] Burada Bayram Namazının Cenaze Namazından Önce kılınmasına sebeb; Bayram Namazının vâcib, Cenaze Namazının ise kifâye olmasıdır. (Kerderf)
[103] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 249-250.
[104] Buradaki Musalla daha önce de zikrettiğimiz gibi, açıkta namaz kılmaya mahsûs ve Kıble tarafında Mihrap yerine bir dikilitaş İkâme edilen üstü açık namazgahtır. (Bir nevi mescid)
[105] Ellerin kaldırılacağı yerler şunlardır:
a) Namaza iftitâhda, b) Vitrin Kunûl'unda, c) İki Bayram tekbirlerinde, <j) Hâ-ecr-i Esved'i istilâmda, el Safâ'da ve Merve'de, 0 *ki Vakfede, g) İki Ccmre'dc.
[106] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 250-253.
[107] Nahr Günleri üç gündür. Teşrik günleri de üç gündür. Bu altı gün dört günde geçer. Zilhicce'nin 10 uncu günü hassaten Nahr'dır, 13 üncü günü hassaten Teşrîk'dİr. İki gün de Nahr ve Teşrîk'dİr. (Kâfi)
[108] Fakîh Ebû Ca'fer (Rh.A.) der ki; Meşayihimtzîn bunu bid'at olarak kabul ettiklerini işittim. Nevâzil'de ise Ebû Bekir: «Ibn-i Ömer Eyyâm-ı Aşr'da Medine sokağına girer, tekbir getirir ve insanlara da tekbir getirmelerini hatırlatırdı» demiştir.
[109] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 253.
[110] Bk. Bakara Sûresi (2); âyet: 203
[111] İzüfet-İ beyâniyye: İzâfet-i Mânevİyyenin kisımlarındandır. Bu izafette; Muzâf İle Mu-, zâfmileyh arasında bir bakımdan umûm ve husus bulunmak suretiyle muzâfınileyh mu-
zâfa ve muzâfın gayrına şâmil olan bir cins olur. Buna izâfet-i biraânâ «min» de denilir.
[112] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 254-256.
[113] Küsûf Namazının Bayram Namazı ile beraber zikredilmesinin sebebi; ikisinin de ezânsız ve ikâmetsiz cemâatle eda olunmalanndandır.
Küsûf Namazının Bayram Namazından sonraya alınması da esah kavide, daha önce yazıldığı gibi vâcib olduğu içindir. (El Ekmel)
[114] Küsûf (Güneş tutulması) Namazı: Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Mâriye-i Kibtiyye (R.Anhâ) den doğan (H. 8) ve küçük çocuğu olan Hz. İbrahim'in vefatları (H. 10) (bazı râvîlere göre 22 aylık iken, Hz. Âişe' (R.Anhâ) nin rivayetlerine göre 17-18 aylık iken) sırasında güneşin, tutulması üzerine bazı kimselerin güneşin tutulmasın: bu hâdiseye yormaları ile Resûlullah' (S.A.V.) in güneş ve ayın tutulmasının bir İnsanın ölümüyle alâkası olmadığını söyliyerck kıldıkları namaz ve yaptıkları duadır.
[115] Küsûf ve Hiisûf Namazları sünnet ve icmâ üe meşrudur.
Bu namazların Peygamber Efendimizin (S.A.V.) bir sünneti olduğuna işaret eden hadîs-i şeriflerden bir tanesi Hz. Âişe' (R.Anhâ) nin, diğeri de Hz. Ebû Bekir' (R.A.) İn rivayet ettiği, Buhârî'nin naklettiği aşağıdaki hadîs-i şeriflerdir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), oğlu Hz. İbrahim'in vefatı esnasında, güneşin tutulmuş olması sebebiyle kıldırdığı namazdan sonra şöyle buyurmuştur:
Âişe' (R.Anhâ) den:
«Güneş ile Ay şüphe yok kî, bir kimsenin ne ölmesinden ne de hayat bulmasından dolayı tutulmaz. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılınız ve Allahü Azîmüşşan'a duâ ediniz.»
Ebû Bekr' (R.A.) den: «Bunlar Allahü Teâlâ'nın âyetlerinden iki âyettir, (yâni kudret ve hikmetine âid iki alâmettir.)»
[116] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 257-258.
[117] İSTİSKÂ : Sünnet-i Müekkededir, Bunda tam bir ittifak vardır. Yine ilk günkü Istiskâdan sonra yağmur yağmazsa İkinci ve üçüncü günlerde yağmur duasına çıkılacağında; yağmurun çokluğundan dolayı zarar hâsıl olduğunda giderilmesini Hak'dan niyaz etmenin sünnet 'olduğunda da ittifak vardır. Ancak, duadan başka namaz, hutbe ve elbiseyi çevirme meselelerinde Mezhep İmamları arasında ihtilaf vardır.
Sünen-İ Ebû Dâvûd ile Sahîh-1 İbn-i Hibbân'da; Hz. Âise (R.Anhâ) den rivayet edilen bir hadîste, Peygamber Efendimiz Hîcrî 6. ci yılda minberini musallaya çıkartıp orada yağmur duasında bulunmuşlardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) istiskâda aynca, İki rek'at namaz da kılmışlardır.
Yine, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Mekke devrinde de Medine devrinde de bu duayı (istiskâ) icra buyurmuşlardır.
îmâmeyn, İmâm Mâlik (Rh.A.), İmâm Şafiî (Rh.A.) ve İmâm Ahmed hin Hanbel (Rh.A.) gibi büyük Mezhep İmamları istiskânın Bayram Namazı gibi iki rekV cemâatle kılınmasının sünnet olduğuna kail olmuşlardır.
Hanefîlere göre tstiskâ Kitab (Hûd Sûresi; âyet: 52) ve Sünnet ile sabittir, tstiskâ da yalnız bir hadîsde zikredilmiştir o da şazdır.
(Buhârî - Tecrid-i Sarih, Müslim - Tercüme ve şerhi)
[118] Bk. Nûh Sûresi (71); âyet: 10 - 11
[119] Ziramî: İslâm zimmetini, ahİd ve emânını hâiz bulunan gayri müslimlerdir. Bunların kadınlarına da Zimmiye denir.
Harbî bulunan bir şahsın veya bir cemâatin İslâm ahit! ve emânıiıı yâni tâbîiyeiini kabul etmesine ise akd-i zimmet tâbir edilir.
[120] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 259-260.
[121] KORKU NAMAZI: Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ve Ashabı tarafından ilk defa, Hu-deybiye Umresi (yolculuğu) esnasmd^ (1 Zilka'de 6. H. / 13 Mart 628. M.) Usfân mev-kjindc kılınmıştır. Korku Namazı hakkındaki âyet de burada nazil olmuştur. (Nisa Sûresi; âyet: 101 - 102) .
Son Korku Namazının da Batn-ı Nahle'de vâki olduğu rivayet edilir.
(lk Korku Namazının Zâtü'rrika' Gazasında vâki olduğu da rivayet edilmiştir. Ancak; Zâtü'rrika', Muharib-İ Hafsa, Necİd, Sa'lebe, Katafân diye geçen gazaların hepsi işaret edüen vakanın geçtiği bir gazaya âid isimlerdir. Hattâ Ashâb arasında buna Gazvetül Acîb de denir. Bu gazve Bedr, Uhud, Hendek, Kureyzâ, MürcysF ve Hayber-den sonra meydana gelmiştir.
Zâtü'rrika' Namazı ile de bu Namaz kaydedilmektedir.
Bir rivayete göre; Usfânda iken nazil olan âyet-i kerime Namazı kısaltmaya (kasr) da âiddir.
Korku Namazının cemâatle edası keyfiyeti sünnet ile sabittir. Kitabullahdan delili ise biraz evvel işaret ettiğimiz Sûre-i Nisâ'dakİ 101 - 102 ci ve sûre-i Bakara'daki 239. uncu âyeti kerîmedir.
(Buhâri - Tecrîd, Ebû Dâvûd, Nurii'l Yakîn» Asr-ı Seâdet, Sahîh-i Müslim - A. Da-vudoğhı)
[122] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 261-262.
[123] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 263.
[124] Bu kavle Şeyh Hasen el Kerhî (Rh.A.) de İmâm Muhammed1 (Rh.A.) in: «İmâm yanıldığı zaman secde etmesi vâcibtir...» sözü ile istidlalde bulunmuştur.
(Zahfriyye)
[125] Mevkûfen: Duraklamaya mahkûm bırakılmış, tutuklanmış olarak.
[126] Yahut müsâfir Öğleye dört rek'at olarak niyet etse. (Zeylaî (Rh.A.)
[127] Secde-i sulbiyye: Namazın kendi secdesi.
[128] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 264-269.
[129] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 269-270.
[130] Vüs'at: Geniş zamanda, mühlet ile.
[131] Hanefilerden başka bütün Ulemâ'ya göre, Secde-i Tilâvet sünnettir.
Hanefîlere ve ŞâfiDere göre secde için âyetin kasden dinlenmesi cart değildir. Rast-gele işitenlerin de secde etmeleri gerekir. Yalnız Şâfiîlere göre, rastgele işiten bir kimseye, secde etmek kasden dinleyene olduğu kadar kuvvetle sünnet değil, müstehâbdır.
Tilâvet secdesinin vücûbiyetî Kitap (Necm sûresi; âyet: 62, Alâk sûresi; âyet: 19, Inşikâk sûresi; âyet: 21) ve Sünnef ile sabittir. Hanefîler bu yukarıdaki üç âyet-i kerîme ile istidlal ederler.
Secde âyeti okununca hemen secde edilmesi, mümkün olmadığı takdirde okuyan veya dinleyenlerin «Semi'nâ ve eta'nâ ğufrâneke Rabbena ve ileykelmasîyr» demeleri müstehâbây.
Secdeye, Secde-İ tilâvet niyetiyle eller kaldınlmaksızın (AUahu Ekber) denilerek varılır, secdede üç kere, «Sübhânc Rabbiyel alâ» veya bir kere «Sübhâne Rabbinâ in kâ-oe vâdu Rabbinâ lemef'ûlâ» denilir. Sonra «AHahu Ekben> denilerek secdeden kalkılır.
Tüâvet secdesine ayaktan inilmesi; bu secdeden kalkarken ayağa kadar kalkılmasi ve böyle ayağa kalkarken de «Ğufrâneke Rabbena ve îleykel masîyr» denilmesi müste-hâbtır.
[132] Fevren: Acele olarak, mühletsiz, hemen ve zamanında.
[133] Zâhiriyye'de denmiştir ki; Ulemâ, Tilâvet secdesinin; vücûbiyyete sebcb olduğu hususunda ittifak halindedirler. Dinleme hususunda ihtifâdadırlar. Bazıları: Dinlemek 'iır sebebdir. Sarih olan sebebin tilâvet olduğudur, demişlerdir.
[134] Tehallül: Nama/ı bitirip çıkmak.
[135] Tilâvet Secdesi:
A'râf (7); âyet: 206. Nemi (27); âyet: 26.
Ra'd (13); âyet: 15 Secde (32); âyet: 15.
Nahl (16); âyet: 49. Sâd (38); âyet: 24.
İsra' (17); ayet: 109. Fussılct (41); âyet: 38.
Meryem (19); âyet : 58. Necm (53); âyet: 38.
Hac (22); âyet : 18 ve 77. iııgikâk (84); âyet: 21.
Furkân (25); âyet: 60. Ikra' (Alâk) (96); âyet: 19. olmak üzere, Hanefîlcre ve diğer bazı âlimlere göre 14 yerdedir.
[136] Buradaki mecnûndan maksad; kendini kaybetmiş, baygın vaziyette olmayan mecnûndur. Bu şekilde olmayan bir mecnûn Tilâvet secdesini işittiği zaman, secde elmesi lâzım gelir. Fakat muttuk yâni,baygın haldeki mecnûn bunun aksinedir..
[137] «Her ne kadar kasd etmese de» sözünün sebebi şudur: Çünkü Peygamberimiz (S.A.V.); «Secde «mu işitene ve okuyana tcretltib eder.» (l)uhârî) buyurmuştur. Hu lâfı/ vücûb ifâde eıliT. k biletmekle sınırlı değildir. (Hİdâyo)
[138] Zcylâî demiştir ki: Tulİ kuşu (İşittiği sesi taklid eden, bazı sözleri ezberleyip tekrarlayan papağan cinsinden bir kuş) bir secde âyetini tekrarladığı zaman, onu işiten kimseye secde sahih olarak gerekmez. Bir kavle göre; «Gerekir.» (Vâcibdir) (Keza Zahîriyye)
Radyo v.b. cihazlardan işitilen secde âyeti için de ihtiyaten secde edilir.
(Ö. N. Bilmen)
[139] Tedahül.: liir şeyin diğer bir şeye hacım ve miktarı ziyâde olmaksızın girmesinden ibarettir. (Ta'rilat, Seyyid-i ŞlıîO
[140] Yâni hepsinin bîr lilâvel gibi kılınıp, bir ianesinin sebeb olması, kalanının ila ona tâbi olmasıdır. Hu da ibâdete daha lâyıkdtr. Çünkü onun sebebîyyetinin vücıibiyeıine rağmen terkctlilmesi kötü bir fül (günâh) dir. (Hâilimi)
[141] Sebeb? Hükme ulaşmaya yol açan ve hükme lesirİ olmayan şeydir.
İllet: Kemlisine hükmün vücûbu izafe edilen şeydir.
[142] Yine bir çok tilâvetin bir tilâvet gibi kılınıp birinin onların evveline ve sonrasına sebeb ve nâib kılınmasıdır.
Hükümde tedahülde sebeb, ancak evveline nâib olur. Şöyfeki; bir kimse bir kaç kere hattâ bir kaç yerde ve muhtelif zamanlarda zina etse tek hadd'e (cezaya) müste-hâk olur. Şayet, o kimse zina edip bir hadd görse, eğer sonra yine zina etse - bir mekânda da olsa - ikinci defa hadd gerekir.
Kazif (ehli namus bir kadına iftira ile zina islinâd etmek) bunun hilâfınadır. Bir kimseye, bir kere o suçtan ceza tatbik «aliise sonra bir kaç defa ka/îf suçu işlese ona ceza. tatbik edilmez. Çünkü ondaki âr yalanının ortaya tıkmamdan dolayı birinci ile yok olmuştur. (Abdiilhalîm)
Hadd (çoğulu Hudûd): Lûgalla menetmek mânÜMiiadır. Kulanda ise /inâ, içki \c hırsızlık gibi fiillerin sebeblerini meneden manîlerdir ki bunların bazısı dayak, bazımı el kesmek, kelle kesmek gibi şeylerdir.
[143] Bu hususu biraz daha açıklayalım:
Mekân değiştirilen yerlerin her birinde secde âyeti okuı^a bir tilâvet secdesi kâfi gelmez. Meselâ;' bir çözgücü (arışcı) çivinin birinin başında okuduğu secde âyclini diğer çivinin başında da okusa, tilâvet secdesi yapması gerekir. Çözgücü, yani ar işçi dokumacılıkta atkıların geçirildiği uzunlamasına iplerin bulunduğu âletin ba.şmda iş yapan kişi, demektir.
Yine bir ağacın dalında bulunan kimse secde âyeiiıû tilâvet else, aynı âyeti ağacın diğer dalına geçip okusa, her
dalında okuduğu secde âyetinden tilâvet secdesi sapması gerekir. Çünkü her dal ayrı bir mekândır.
[144] Câmi'ul Kebîrin Telhisinde de böyledir.
[145] Bk. Yûnus sûresi (10); â\cl : 22.
[146] Kı>âs: Dir sevin hükmünü diğer bir şeyin hükmüne ben/etmek ve bıbıı/e>eııe de n hükmü i^pat etmektir. Meselâ, şarap içmek sarhoşluk verdiği, içîn Vuranıdır. Kakı ila sarhoş eder. O halde Rakı içmek de hanımdır,
gibi. I:ger hükmim haram olmalına sebeb o!;ııı illet gâyel açık ise o kıyâsa kıyâs-) celi denir. Kıyâs denilince hu anlaşılır, lllel birden anlaşılmaz da çok dikkat ve inceleme ile anlaşılırsa ona kiyâs-ı hafi yahut istihsâli denir. Hununla beraber kıyâs-ı celî'ye mukabil olan delile ile istihsâli denilir. Bu delil >â bir âyet veya bir hadis, yâ İenıâ ve\a /arıırei olabilir.
Hüküm : Mükellef olan kulların fiillerine teaîlük eden İlâhi hitabın sebebidir. Meselâ, «Namaz kıl» hitabının eseri, nama/ın far/ ulusudur. Mahkûmunbih : Mükellefin fiilidir. Mahkûm un aleyh : Mükellef olan insandır,
[147] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 271-279.
[148] Ölmek Üzere olan kimseye nıuhiezar, Muhtezarın yanında şehâdeteyııi zikretmeye ve kabrinde yapılacak muayyen hitabeye telkin, meyyitin yıkanılmasın;! gaslimeyyîl, meyyitin yıkanılmazından kabrine defnedilmesine kadar lâzım gelen şeylere ve bu şeyleri tedârik etmeye techîz, meyyiti kefenlemeye de tekfin denilir.
[149] Veya kelimc-i tevhîd «Lâ ilahe illallah» yüksek sesle telkin edilir.
Vefat eden kimsenin gözleri açıksa, yumulur ve kısaca; «lîİMnillûhi ve ala milleti Re*ü-lillah...» denilir. Bu mesnûndur. Rcsûliillalı' (S.A.V.) ııı bunu Ebû Seleme' (R.A.) in gözlerini yumduğu zaman buyurduğu rivayet edilir.
[150] Sidr (Nabk): Yakındoğu'da yetişen bir çeşit hünnap (eigde) ılır. Arabistan Kirazı da denir. İlmi adı, z£%yphus statüsüne İki çeşidi vardır, Dikenli ve zararsız olanına Ubri, dikenli olanına da Dal denir. Meyvesine Nabk denir. Huş kokuludur.
Ubri olanı nehirlerde, Dal olanı karada yetişir. Boyları 2 - S metre arasında değişir.
Meyvelerinin şekli zeytini andırır; önce yeşil, olgunhışınea kırmızı olur; eli beyaz, tatlı ve glütenlidir. Taze ve kuru olarak yenir, reçeli yapılır.
Meyyitin talinde sidr kullanmak müstchâbdır. Ane.ık sidr >aprağını suja atmak gereksizdir. Müstehâb olan sidr i ilk yıkayışta kullanmaktır. Ba/j «ilimler; her yıkayışta sidr kullanılması gerektiğini söylemişlerdir.
Ubri olanı yâni suda yetişeni yıkanmak, gusletmek için kullanılır.
Kuru olanı yemekten önce yenecek olursa iştahı acar. Yine kuru olanı mide ve bağırsakta bulunan fazla sulan giderir.
Üçte bir şeker karıştırılarak yapılan reçeli yenilecek ulursa harareti giderir. Yaprakları kurutularak dövülür ve yıkanılırken sabun yerine kullanılacak olursa deriyi temizler, cildi güzelleşlirir.
Yapraklarının suyu ile saçlar yıkanacak olursa, rengini kırmızıya döndürür, sacdaki yağları alır,, dökülmeyi
önler. Ayrıca başla bulunan yaralara da iyi gelir.
F.czacılıkta, hafif nıüshil ve göğüs yumuşatıcı İlâçlarla ba^ı merhemlerin bileşiminde bulunur, (Lisâtıii'I Arab, İbn Manzûr, L-bu'l Fadl Cemalüddîu - IMtıccm u'i Buldan, Şahabeddiıi Hamevî - Mutemet)
[151] ÇÖVEN: (llurd - Üşnân): Kökü. dalları, sabun katılmış gibi suyu köpürtme özelliği olan bir bitkidir. Kumlu topraklarda yetişir. Kendisi ve külü elbise v.s, yıkamakla sabun gibi kullanılır. Buna sabunoiu diyenler de vardır, İlmî adı Salsola kalidir. Çiçekleri kırmızı, sarı veya pembe olur. Boyu 2 santimetre kadardır. Bilhassa, köksapı kaynatılacak olursa sabun gibi köpürür. Ayrıca helvacılıkta da kullanılır.
[152] HATMİ (Hıtmİ) : İlmî adı AUhaea cıfficinaHsdir.
KÖkü çok sene] un m iş. pembe beyaz çiçekli, uzun boylu, yumuşak ot gibi bir nebattır. Sulak yerlerde yetiştiği gibi özel olarak da yetiştirilir. Çiçeği güle benzer.
Eczacılıkta ve hekimlikte yumuşatıcı olarak kullanılır.
Çiçeği kaynatılır, ağman yerlere sürülürse. ağrıları giderir.
Hatmî suyu" apseli yaraya tatbik edilecek olursa, apseyi dağılır, cerahati söker.
Dalları taze olduğu müddetçe kökü de yapraklarının hassasına sahiptir.
Halini tohumu kaynatılıp, suyu içilecek olursa böbrek taşlarını döker.
Kaynatılmış halmi suyu bağırsak iltihaplarına şifâdır. Midedeki gaz ağrılarını giderir. Kan deveranını normal hâle döndürür.
Göz kapaklarındaki şişlere hatmî suyu ile baiıjo japılacak olursa, şişlikleri giderir. Hatmi yaprağf suyu ciğer ve yan ağrılarına faydalıdır. Hatmî su>u kadınların terleme ve titremelerine de iyi gelir.
Hatmi suyundan bir miskal (4,807 gram) içilecek olursa, kulunç ağrılarına iyi gelir. Merhem yapılıp, sürülecek olursa sinirden mütevellit adale ağrılarını keser,
[153] BUIIÛH (Bahr): Bir çeşit tütsüdür.
Hindistan'da ve daha çok Afrika'da yetişen bir çeşit ağacın kabuklanın çizmekle elde edilen Zamk - reçine, günlük. Yakıldığı zaman güzel kokar, fena kokulan defeder.
[154] Kâfur (Kâfûrî) Kâfur ağacından vınlan bir maddedir.
Hindistan'da yetişen defneye benzer bir küçük ağacın /anıkından ibaret olan çok beyaz ve güzel, ve .seri kokusu olan bir tıbbi maddedir.
Bir çok çeşitleri vardır. Hıı iyileri kaysuri ve rİ>âlıi olanlardır. İlmî adı canıphanıdır.
Mikrop öldürücü hassası okluğu gibi, akciğer ilıilıabı, kalb ve Miıir ilâçlarının terkibinde de bulunur. Ayrıca kan durdurmakla kullandır.
Kâfûr'u ilk kullanan Rabâh isimli bir Melektir. 11/.. Âdem" (A.S.) i gaslettiklerinde sıcak su ile bundan kullanmışlardır.
Meyyit için kâfur kullanılmasının hiiUmii şudur: Kâfur ci-mi kaüUıştırır, kokucundan da sinekler, böcekler
kaçar. Ayrıca, onu kullanmak Meluike-i Kirama bir ikram sayılır. Ekseri ulemâ, misk kullanmayı da eâi/ görmüşlerdir.
[155] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 280-283.
[156] Müslim'de, Câbİr (R.A.) Peygamber Efendimi/.' (S.A.V.1) den 5u h;ıdî\-i şerifi rivayet eder: Bir. gün Peygamber (Sr.A.V.) hutbe okudu ve hutbe esnasında Ashabından bir /âtın vefat ederek kifayetsiz bir kefene sarıldığını, geceleyin defnedildiğini söyledi. Müteakiben namazı kılınmamızın geceleyin Cenaze defnedilmesini menedip, ancak İnsanın buna mecbur kalmasını müstesna saydı ve ayrıca «Kiriniz din kardeşini kefenlediği vakit unun kefenini güzel yapsın, buyurdular.»
* Cenazelerin gündü/ün defni m iisleh âlıdır. Ceceleyin definleri de mekruh değildir. Nitekim Rcsûlüllah1 (S.A-V.) m geceleyin kabr-İ şerifle t in e tevdi edildiği İkrinı*'' (it. A. den mervîdir. Yine Hz. Fatma' (R.Aııhâ) in da geceleyin kabirlerine tevdi edildiği rivâ yet edilir. ,.
* Bir meyyit yıkanmadan veya unutarak yalnız bîr uzvu yıkanmadan kelene sarılacak olsa kefen açılır, yıkanma» tamamlanılır. Üzerine nama/ kılınmış ise. i .ide edilir. K.ıhıc ko nulup da üzerine henüz toprak atılmamış olduğu takdirde de hükiım böyledir. Ancık toprak atılmış bulunursa, artık kabirden çıkarılması haramdır. Yıkanılma*,! sakıt olur sadece kabri üzerinde tekrar namaz kılınır. Azhâr olan budur. Kefensiz oiarak kabri konulmuş olduğu halde de artık kabri açılmaz.
[157] Bazı Âlimlere göre; meyyit tanınmış bir âlim veya eşraftan bir kimse İse sarık dolanır. Şayet, meyyit sıfatsız bir kimse ise sarık dolanmaz.
* «Meyyitin alnına veya sargısına veya kefenine alulnâme yani kemlisinin îmân üzere, ahd-i ezelî üzere sabit ;bulunnuış olduğuna ılâİr bazı riıukadties kelimeler yazılması takdirinde Allahu Teâlâ'ııın mağfiretine nail olacağı umulur,» denilmiştir, Ancak bu kelimelerin meselâ Kelime-i Tevhid'in kabir içinde kalıp, bilâheıc çiğnenmesi veya meyyitten akacak mayiler içinde kalması muhtemel olduğundan mahzurlu olduğu meydandadır. Fakat, meyyitin gaslinden .sonra, tekfininden evvel alnına mürekkeple değil yalnız şeha-det parmağı ile Bismitlahirrahnmııirralıim, gögsu üzerine de La ilahe illallah yazılması uygun görülmüştür.
[158] ZA'FERÂN (Safran): Soğanlı ve güzel çiçekli bir bitkidir. İlmî adı Crucıısdur.
Çayır safranı, Hint safranı ve Kır safranı gibi çeşitleri vardır.
Safran bitkisinin tepeciklerinden yapılmış toz, suda kaynatıldığı zaman rengi çok güzel sarı bir sıvı elde edilir. Katıldığı şeylere Özel bir tad ve güzel bir koku verir.
Bİr çok ilâcın' içinde boya maddesi olarak kullanılır. Ayrıca, uyarıcı, idrar ve âdet kanı söktürücüdür.
[159] USFÛR {.ASPUR): Yalancı safran veya Papağan yemi alarak da bilinir, ilmi adı Carthamus'dur.
Akdeniz Bölgesinde yabani olarak yelidir. Mavi, turuncu veva san çiçe-kleri vardır.
Çiçeklerinden boya elde edilir. Bilhassa ipekli elbiseleri boyamakta çok iyi netice verir. Ayrıca, tohumlarından yağ da çıkarılır.
Usfûr tohumu ezilir ve balla karıştırılıp kullanılırsa bilhassa çocukların ağzımla, dilinde veya boğazında görülen iltihaplara, pamukçuk hastalığına iyi gelir.
[160] Cenaze yıkama Hanelilere göre Sünnet ve İcmâ İle vâcibtir.
Sünneiten delilleri; Peygamber Efendim i/in (S.A.V.) «MiisUinıamn Müslüman üzerinde altı hakkı vardır...» buyurması ve öldükten sonra yıkamasını da bu haklardan saymasıdır.
Bu hususta tcmâ-İ Ümmet de vardır.
Cenaze yıkamanın Farz-ı Kifâye olduğuna İcınâ-i Ümmet'în bulunduğunu İmâm Nevevî (Rh.A.) naklctmistir.
Cenaze yıkamak Hz. Âdem' (A.S.) den kalmıştır.
Yeryüzünde ilk cenaze namazı Hz. Âdem (A.S.) için kılınmıştır,
Übey bin Kâ'b (R.A.) dan rivayet edildiğine göre; Hz. Âdem (A.S.) vefat edeceği sırada Melâike-i Kiram yanlarında kefen ve koku ite kazma, kürek ve zenbit olduğu halde Ha. Âdem' (A.S.) in yanına geldiler Hz. Âdem' (A.S.) in ruhunu kabzettikten sonra O'nu yıkadılar, kefenlediler, kokuladılar, kabrini kazdılar, Meleklerden biri öne geçti, Öteki Melekler onun arkasına durdular. Hz: Âdem' (A.S.) in oğulları da onların arkasında saff oldular. Cenaze Namazını kıldılar. Melekler kabrin içine girip, Hz. Âdem' (A'.S.) i kabrine koydular. Üzerini 'kerpiçle kapattılar ve kabrin içinden çıktılar. Üzerine toprak çektiler. Sonra da; «Ey Âdem oğullan, işte ölüleriniz hakkında tutacağınız yol bu» dediler.
Abdullah bin Ahnıed' (Rh.A.) in Müsned'inde de aynı mealde Hadîs-i şerif mev-euddur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) tarafından ilk defa kabrin üzerinde Cenaze Namazı kılman Ensâr nakîblerinden ilk Çefât eden Berâ' bin Ma'rûr (R.A.) dur. Berâ' bin Ma'-rûr (R.A.) Ensârın Reislerinden ve oniki nakîbinden biridir.
Berâ' bin Mâ'rûr (Rh.A.) Safer ayında Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Medîneye gelmeden bir ay önce vefat etmiştir. (622 M.) Resül-ü Ekrem (S.A.V.) Medine'ye gelince Ashabı ile birlikte Berâ' bin Ma'rûr' (R.A.) un kabrine gitti. Kabrinin üzerinde saff bağlayıp Cenaze Namazını kıldılar. «A!lalımı, O'nu mağfiret et, Ona rahmet lütfet ve O'ndan hoşnud ol» diye duâ buyurdular.
ibn-i Hişâm' (Rh.A.) m ibn-i İshâk' (Rh.A.) dan nakline göre: Mescid-i Nebevi inşâ edilirken Ashâbdan Ebû Umâme Es'ad bin Zürâre (R.A.) vefat etti. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz tarafından kılman ilk Cenaze Namazı zikrettiğimiz iki zâttan birinin ya na'şına yahud kabrine olmuştur.
(İbni Hişâm (Rh.A.), İbni İshâk (Rh.A,), İbni Sa'd (Rh.A.))
Müslim'de geçen bir hadîs-i şerife göre; gıyâbta kendisine Peygamberimiz (S.A.V.) ve Ashabının Cenaze Namazını kıldığı zât Habeş İmparatoru Adhama'dır. (Taberî'ye göre Hicretin 9. cu yılında Mekke'nin fethinden önce diyenler de vardır.) Ancak Ulemâ arasında gaibe namaz kılınması hususunda ihtilâf vardır. Hanefilere göre, gaibe namaz memnudur.
[161] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 283-286.
[162] BÂĞÎ; Çoğulu lîugâldır. Meride kemli bölümünde de anlatılacağı gibi; İslâm Memleketinde âdil Devlet Başkanına (İmânı) karsı haksız direnişe geverek O'na itaatten çıkmış bir takını Müslüman topluluğa verilen isimdir- Fakat bu topluluk direnişleri sırasında Müslüman kanı dökülmesini ıııübâh I görmezler. Bugâl'ın idaresi altında bulunan yerlere Dâr-i Iîîîği (Âsîler Yurdu) denir.
(Zeylaî, Şürünbilâlî,, Hukuku Islâmiyye Kamusu)
* İrfidâd etmiş olarak öldürülen bir şahsın (mürted'in) namazı kılmnuyacağı gibi cesedi de ne İslâm Kabristanına ne de döndüğü Millet nıakberesine defnedilir. Sadece, boş bir yerde kazılacak bir çukura gömülür.
Mürted; irtidâd etim", demektir. Irtidâd; İslâm Dînini kabul etlikten sonra dönmektir. Yani, esasen Müslüman olan veya sonradan İslâm Dînini kabul elmiş bulunan bir şahsın sonradan dönüp bı;şka bir dîne intisâb etmesi ya da hiç bir Dine intisâb etmeyip sırf İnkârda kalmasıdır. Buna riddet de denir. İrtİdâdın sıhhatinin şartı; küfür ve inkârı aklı başında ve zorlanmayarak söylemiş ulnıakdır.
* Müslümanlar ile Gayr-i Müsliuıfcrİıı cenazeleri birbirine karışık bir hâlde bulunursa, dununa bakılır : Eğer Müslümanlara âid bir alâmet var ise, ona göre hareket edilir. Bîr alâmet bulunmadığı taktirde hepsi yıkanır ve Müslümanlara niyyet edilerek, hepsi üzerine namaz kılınır. 'Faka!, Gayr-i Müslimler çok bulunursa, yalnız vıkanırlar, hiç birinin üzerine namaz kılınmaz. Çünkü, ekser için kül hükmü vardır. Müsavi, gördükleri takdirde ise, bir kavle göre üzerlerine namaz kılınır, bir kavle göre ise, kılınmaz. Bunların defnedilmeleri m ese leşinde, de ihtilâf vardır. Bir rivayete göre, bunlar ayrıca bir mak-bereye defnedilirler. Kabirleri yükseltilmez, düzeltilir.
İntihar eden bir kimse hatâ neticesinde ve>a şiddetli bir ağrı sebebi ile intihar etlî ise namazı ittifakla kılınır. Böyle bir sebebe dayanmaksızın intihar eden kimse; İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un kavline göre yıkanır ve namazı da kılınır.
[163] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 286-287.
[164] Kâdî Bedreddin' (Rh.A.) e: «Ccnû/e Namazının fiir/iyyetîni inkâr etkn k-kfîr ulunur
mu?» diye sorulduğundu :
Evet, olunur. Çünkü, O uıııâi inkâr el m iştir.» dımııjlir.' "" Cenaze Namazının farzİyyetİ icıııâ ile sabittir. Bu itinânın senedi do «Tc^bc- Sûresi:
âyet 103» deki «...ve sallı aleyhim...» «Onlara duâ et..» ilâhi kavli İle Resülüllah' (S.AV,)
m fiilidir.
* Cenaze Namazım Kabristanda kılmak doğru değildir. Yine Cenâ/e. N.uıuı/mı caddelerde ve halkın mülkü olan arazi dahilinde kılmak mekruhtur. Caddelerde umûmim hakkını, mülk olan arazide de mülk sahibinin hakkını meşgul etmek vardır.
* Gâib bîr meyyit üzerine namaz kılmak caiz değildir. Çünkü Kıble cihetinden inhiraf meydana gelir. Meselâ, meyyit doğu tarafında olsa nama/da Kıble>c dönülünce, meyyit arka tarafda kalır. Meyyit tarafına dönülecek olursa, Kıble arka tarafda kalmış olur.
* Cenazeyi teşyi' edenlerin, namazını kılmadan dönmemeleri gerekir. Cenaze namazını kılmalarına manî olan bîr halleri varsa, cenaze sahibinden i/İn almaları evlâdır.
* Bir kısım Müslümanlar Cenaze Namazı kılarken, diğerlerinin nama/a iştirak etmemeleri düşünülecek, açınılacak bir durumdur.
[165] Duayı bihneyenler:
«AUâhümma'ğfir H velehü ve Ul mii'minînc ve'Unü'minât» (Allah'ım! Beni ve onu, erkek ve kadın bütün imân edenleri mağfiret et.) duasını okurlar.
Bazı Âlimler duâ yerinde :
«Rabbena âtlnâ fl'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhîretİ haseneten ve kına azâbe'n-nân^ duasını veya «Rabbena Iâ tiiziğ Lulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heblenfl nıinledünLe rah' meten, inneke entelvehhâb.» okunmasını güzel görmüşlerdir.
Bımtan da bilmeyen bir kimse, kendine kolay gelen bir duayı okur.
Meyyit, müennes (dişi) ise zamirler müennes (hâ - veya gözlü tâ) ile okunur.
[166] Klfâje'de göyîe denmiştir: Dörtten ziyâde olan tekbirde, tekbir İmâmdan işitildiği zaman ona tâbi olunmaz. Fakat Bayram Tekbirlerinde olduğu gibi münâdîden işitilirse tâbi olunur.
Mebsut'da da böyle geçer.
[167] Cenaze Namazında. Üç saf olmak efdaldrr. Hatla, cemâat yedi kişi bile olsa, biri imâm olup, geri kalan altının, üçü bir saf, ikisi bir saf, biri do bir saf olarak, dururlar. Hadîs-i Şerifte: «Kİmİn üzerine müminlerden Üç saf olursa, o mağfur olur» buyurulmuştur.
[168] El Menhel, Şerhu Sünen-i Ebû Dâvûd'da; Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ile iki arkadaşının defin şekilleri aşağıdaki şekilde gösterilmiştir:
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz
Hz. Ebû Bekir (R.A.)
Ha. Ömer (R.A.)
Şekilde görüldüğü gibi: Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz önde; Hz. Ebû Bekir (R.A.) O'nun iki omuzu hizasında; Hz. Ömer (R.A.) de başı hizasına gelecek şekilde Hiicre-İ Seâdet'de medfûndurlar.
[169] Devrimizde Müftü.
[170] Devrimizde Mahalle İmâmı.
[171] Tckaddüm: Öncelik sırası.
[172] Kâidiyye'dc şöyle denmiştir: Çocuğun Müslüman olması beş şekilde olur.
a) Aklı erdiği hâlde (yâni yedi yaşlarında) İslâm ile mutiâsıf olur.
b) İslâm Memleketine (Dâr-ı tslâma) gider, oraya tâbi olarak Müslüman olur.
c) Babası Müslüman olur, O'na uyarak, O da Müslüman olur.
d) Annesi Müslüman olur, O'na uyarak, o da Müslüman olur.
e) Ona bir Müslüman mâlik olur, mâlik olan o Müslüman vasıtasıyla O da Müslüman olur.
[173] Kâfir: Küfür sahibi kimsedir. Küfür; nimet verenin nimetini, inkâr suretiyle veya amel yolu ile ona muhalefet hâlinde örtmektir.
Küfür; İmânın zıddı olduğu gibi kâfir de Mü'minîn zıddıdır.
Bir Müslumandan hâmile kalan Zimmî bir kadın öldüğü zaman (çocuk kamında olarak) nereye gömülür?
Bunun hakkında en doğru cevâb şudur: Müslüman ve kâfir mezarlığı arasına, ayn bir yere defnedilir. Ancak - çocuk anadaki henüz bir cü2 bulunduğu için - onun dindaşları (milleti) arasına defnedilip, kadının sırtının Kıbleye doğru olması - zira çocuğun yüzü annesinin sırtına dönüktür - görüşünde olan da vardır.
Diğer bir kavle göre; çocuğa tâbi olarak tslâm Kabristanına defnedilir. Ancak, kadının namazı kılınmaz.
Bir Müslümânın hâmile olmayan zimmî (Hıristiyan veya Yahûdî gibi gayr-i müs-lim olan) karısı öldüğünde kâfir mezarlığına gömülür.
(El yazma bir Dürer Haşiyesi, Tarif âl, Mühekâ)
[174] Ancak, tâbut içinde, meyyiti sarsılacağı derecede sür'atlo götürmek, mekruhtur.
* Cenaze için sadece ayağa kalkmak mekrûhdur, memnudur. Eğer bir mâni yok ise ayağa kalkıp cenazeyi takİb etmek evlâdır,
* Cenazeyi teşyi' etmek sünnettir. Bunda büyük sevablar vardır.
* Kadınların cenazeleri teşyi' etmeleri tahrîmen mekrûhdur.
* Cenazeyi taşımakta sünnet olan, dört kişinin dört tarafından taşımasıdır. Her tarafından on adını miktarı taşımak müstehâbdır. Toplam olarak kırk adım taşımak lâyıktır.
* Cenazeyi teşyi' ederken, arkasından yürümek efdaldir. Fakal, önünden yürümek de mekruh değildir.
* Cenazeyi iakibedenlerîn hayatın akıbetini düşünmeleri ve huşu ile hareket etmeleri mü-nâsibdir.
* Cenazeleri buhurlar, gürültüler ile teşyi' etmek mekrûhdur. Cenaze için ağlamakda ve kalben mahzun olmakda bir beis yoktur. Ancak, lüzumsuz şeyler söylemekten sakınmak gerekir. Cenazenin ardından saç yolmak, üst bas yırtmak haramdır, takdir-i ilâhî'ye karşı bir İsyandır.
[175] Bir Müslüman kabrine defnedildikten sonra kabri başında bir deve boğazlayıp paylaşılabileceği kadar oturarak Kur'ân-ı Kerîm okumak müstahsendir. Çok kere; Sûre-i Mülk, Sûre-i Vakıa, Sûre-i İhlâs ile Muavvizclcyn sûreleri, sonra Fâtiha-i Şerife ile Bakara Süresinin evveli okunur, sevabı cenazenin ve şâir Ehl-i İslâm'ın ruhlarına bağışlanır, cenazenin mağfiret-i İlâhiyyeye mazhariyyeti İçin dua edilir,
* Cemâatin, meyyiti defnettikten sonra hemen dağılmaları muvafık değildir. Çünkü, Re-sûl-i Ekrem (Ş.A.V.) Efendimiz, bir cenazenin defnini müteâkib hemen dönmez, bîr müddet kabir yanında durur ve cemâate : «Kardeşiniz için Allah Teâlâ'dan mağfiret isteyiniz ve kendisine temkin ihsan bu vurulmasını, dileyiniz, o şimdi suâl görecektir.» diye buyururlardı. ^
* Kabre defnedilen ve teklif çağına yetişmiş olan bir İslâm meyyiti hakkında telkin verilmesi meşru görülmüştür. Hanefi Fukahasından bir kavle göre de; definden sonra telkin yapılması ne emroluııur ne de nehy olunur.
* Meyyitin velîsinin, definden sonra birinci günden yedinci güne kadar kolayına gelen Şeyi fakirlere vererek sevabını meyyite bağışlaması sünnettir. Buna kadir olamayan cenaze sahibi iki rek'at namaz kılarak sevabını bağışlamalıdır. Zivâfeı vermek mekrûhdur.
* Cenaze sahihlerinin, ta'ziyelleri kabul itin üç gün kadar evlerinde oturmaları caizdir. Fakat, oturulmaması evlâdır.
[176] Lâhd; bir çukurdur ki. Kabrin Kıble larafından açılıp (ortasından yana doğru) içine meyyit konulduktan sonra, ağzı kerpiç ile kapatılır. Şakk; bir çukurdur ki, kabrin derinliği istikâmetinde açılır ve içine mevyit yerleştirildikten sonra, üzerine tahta veya kamış örtülür, sonra da toprak atılır.
Kabrin bir boy miktarı derin ve yarım buy miktarı enli olması güzeldir, fakat yarım boy miktarı derin olması da kifayet eder. Kabirde efclal olan lâhddır. Fakat kabir yeri yumuşak veya rutubetli olup da lâhd kazılması mümkün olmazsa, o zaman dere gibi bir çukur kazılır ki buna şakk denir. Bu durumda eğer 1üzûf\ görülürse kerpiç. tuğla gibi bir şey ile örülür, meyyit bunların arasına konulur, üzerine de, meyyite dokunmayacak bîr şekildi: kerpiç veya tahtalar ile tavana benzer bir şey yapılır, sonra üzerine toprak atılır.
* Bir kimsenin kendisi için kabir hazırlatması bir kavle göre mekruh d ur. Çünkü, hiç kimse nerede ve ne zaman öleceğini bilemez. Fakat, kefen hazırlamakda kerahet yoktur.
* Kabir ve Kabristanları iyi bir şekilde muhafaza etmek, hayatta olanlar için vazifedir.
* Kabirleri çiğneyip üzerinden geçmek mekruhtur.
* Kabirlerin yanında uyumak, çevresini kirletmek, yaş allanın koparmak mekruhtur.
* Kabirlerin haftada bir gün bilhassa Cuma ve Cumartesi günleri ziyaret edilmesi erkekler için nıondübdur. Yaşlı kadınların da kabir ziyaretleri hakkında fime korkusu bulunmadığı müddetçe, bir beis yoktur.
* Kur'an okumak kasdıyla kabir kenarına oturulmasında muhlûr olan kavle göre, kerahat yoktur. Kabir kenarında oturup <*Yusın-i Şerif» okumak pek sevabtır.
* Kabirlerin ü/f r in e kubbe gîbî şeylerin yapılması ve yazı yazılması İmâm Ebû Yûsuf' (Rh.A.) a göre* mekruhtur. Ancak, Ulemâdan, Sülehâdan, Sâdaddan olun /âlların kabirlerine;, kay bul mamaları için, yanlarına taş konulmasında, isimlerinin yazılmasında bir beis yoktur. Kabirlerin dikdörtgen şeklinde yapılması da doğru değildir.
* Meyyiti, vefat ettiği ev içinde gömmek mekruhtur.
* Bir zaruret bulunmadıkça iki üç cenazeyi bir kabirc koymak caiz değildir. Zaruret hâlinde ise defnetmek caizdir.
* Meyyitin cesedi tamamen toprak kesilip, kemikleri de kalmamış olmadıkça, yerine başkasını defnetmek eâiz değildir. Zaruret hâlinde ise, evvelki meyyitin kemikleri toplanır, kendisi ile diğer meyyit arasına bir mânîa olmak üzere toprak veya kerpiç doldurulur.
(FVimet-i İslâm, Büyük İslâm İlmihâli, Dû'rer Haşiyesi: Hadimi, Lisân ül-Arab)
[177] Metinde geçen «jüseccâ» kelimesinin masdarı olan «tesciye», «tediye» vezninde olup, meyyitin üzerini (seccade ve bez gibi şeylerle) Örtüp bürümek manasınadır.
(Kamus Tercümesi)
[178] Hz. Yâkub1 (A.S.) un. Mısır'dan Şam'a nakledildiği rivayet edilmiştir.
[179] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 287-296.
[180] Bakara Sûresi; âyet: 154. «Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyin, hakî-katta onlar diridirler. Fakat siz an)ayıp bilemezsiniz.»
[181] Uhud Gazası; tslâmın Bedirden sonra yapılan ikinci büyük savaşıdır. Hicretin 3. üncü senesinde Şevval ayının İl. inci Cumartesi günü Medine civarında bulunan Uhud dağı eteğinde vuku bulmuştur. (27 Mart 625)
700'ü zırhlı, 200'ü süvari ve 3000'i de develi olan Mekkcli Müşriklerin ordusuna Ebû Süfyân kumanda ediyordu. Buna karşılık İslâm ordusu 100'ü zırhlı ve 2'si atlı (Atlının biri Resûlüllah (S.A.V.) diğeri Ebû Bürde İdi) olmak üzere 700 kişi itli. Rcsûl-i Ekrem (S.A.V.> ordunun ortasında bulunuyordu. Ordunun sağ kolunda Ukkâşe (R.A.), aol koluna da Ebû Meslemc (R.A.) memur edilmişti.
Savaş sonunda İslâm ordusu 70 şehit vermiş, Kureyşten ise 20 kişi ölmüştü.
Rivayete göre; Âl-İ tmrân Sûresinuı yandan fazlası (120 âyet kadarı) Uhud Harbini tasvir etmektedir. '
Peygamberimiz (S.A.V.) Uhud dağı hakkında : «O bir dağdır, o bizi sever, biz de onu severiz.» buyurmuştur.
lbni tshâk' (Rh.A.) a göre; Âli İmrân sûresinin 60 âyeti Uhud Harbî hakkında inzal olmuştur.
Bu harb hakkında Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle bir rüya görmüştü: Rüya-smda kılıcında bir gedik açılmış, yanında bir sığır boğazlanmış, mübarek elini zırhının içiue koyup muhafaza etmişti. Bu rüyâsındaki kılıç gediğini Ehl-İ Bey t'inden birisinin / Hz. Hamza (R.A.) / şehîd olmasıyla, sığır boğazlanmasını Ashabından bir kısmının şehâdetîylc, zırhı da Medine ile tâbir etmişti.
Uhud şehidleri hakkında da Âli İmrân Sûresinin İ69 uncu âyetinin nazil olduğu rivayet edilmiştir. Âyetin meali şöyledir. «Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma, doğrusu onlar Rableri katında diridirler, Cennet meyvalalından nzıklanirlar.»
(Buhârî, Tecrîd-i Sarih - Peygamberimiz, İslâm Dini ve Aşere-i Mübeşşere, Zekâi Konrapa - Uyûnü'l Eser)
[182] Nesâî, Ahmed bin Hanbel,
[183] Tâûn = Veba
[184] Şchidlcr üç kısma ayrılır:
a) Şelıid-i Kâmil: Bunlar hem dünya hem de âhîrtt itibariyle şehiddirler. Bunlardan herbirinc şohİd-î- hükmi ilenir. Hu kısım şehidîcrin hükmü; yıkanılmadan yalnız namazları kılınıp libâslariyle defnedilmektir.
b) Dünya Ah'kâmı itibariyle şehid: Kalbinde nifak bulunduğu halde zahiren Müslüman görünüp harplerde Müslümanların saflarında bulunduğu halde düşman tarafından Öldürülen her hangi bir şahıstır.
Bu kısım şehİdlerin hükmü; yıkanılmadan yalnız namazları kılınıp libâslanyla defnedilmektir.
c) Yalnız Âhiret Ahkâmı itibariyle'$ehîd: Şehîd-i Kâmilde aranılan şartlardan bazılarını cami' olmayıp vefatı yalnız âhiret ahkâmı itibariyle şehâdet savılan her hangi bir Müslümandır.
- Bu kısım şehidler yıkanır, kefene sarılır ve namazları kılındıktan sonra defnedilirler.
Mâmda ilk şehid Hz. Ömer' (R.A.) in azadlısı Mihca' (İt.A.) dır.
Büyük Bedir Gazvesinde, 17 Ramazan 2. H/13 Mart 624 M. Cuma günü, Batıı-ı Nahle'de öten Amr'ın kardeşi Âmir, Ebû Cehl'in teşvikiyle, attığı bir okla Mihca' (R.A.) yi şehid etmiştir.
MÜRTES, Gayr-i Müslimler veya yol kesicilerle harb ederken yaralanıp harb bittikten sonra bir tarafa çekilerek biraz yiyip içlikten veya konuştuktan vc\a ilâç kullandıktan veya aklı başında olarak üzerinden bîr namaz vakti geçtikten sonra vefat eden Müslümana denir.
Mürtesler âhiret ahkâmı itibariyle şehiddirler. Yıkanır, kefene konulur ve namazı kılındıktan sonra defnedilirler,
[185] Uhud Gazasında (11 Şevval 3. H / 27 Mart 625 M. Cumartesi) harb başlayınca, günün ilk yarısında galebe İslâm ordusunda devam etmiş ve düşmana yirmiden fazla telefat verdirilmişti. Bu arada düşman alemdarlarından Talha bin Ebî TaJha, Ali (R.A.) tarafından; Talha'nın kardeşi Osman da Hamza (R.A.) tarafından öldürülmüşlerdi.
Hamza (R.A.), Ali (R.A.) ve Sa'd Ibn-i Ebî Vakkâs (R.A.) gibi harb erlerinin mü-teaddid hamleleri düşmanı bozguna uğratmış, Kureyş askerlerini teşci' İçin gelen rniiş- rik kadınlar da dağa kaçmışlardı. Bu durum karşısında İslâm Ordusundan bazıları ga-nîmet elde elmeye yöneldiler. Kumandanları Abdullah İbn-i Ciiboyr (R.A.),. Resûlüllah' (S.A.V.) in emir ve tenbîhini hatırlattıysa ıhı dinlememişler Peygamber Efendimiz* (S.A.V.) in tâyin edip muhafazasını şiddetle tcnbîh buyurduğu Ayneyn Boğazım terket-mişlerdi. Abdullah (bn-i Cübeyr' (R.A.) in yanında sekiz kişi kalmıştı. Bu durumu gören Hâlîd İbn-i Vclîd'in süvari fırkası bu mühim noktayı işgal etmiş, buradaki okçulan şehîd ettikten sonra da İslâm Pİyâtic kuvvetlerinin arkasını çevirmişti. İslâm ordusu bir taraftan Halid'İn süvarileri, diğer taraftan Ebû Süfyân'ın piyadeleri arasında sıkışıp kalmıştı. O sırada Rcsûl-i Ekrem' (S.A.V.) in amcası İfanıza (R.A.) harb meydanında mu> rikleri dağılmaya çalışıyor, elinde kılıç her tarafa ölümler saçıyordu. Kureyş'in ileri gelenlerinden sekizini yere sermişti. Bu esnada ifanıza' (R.A.) da olanca gücüyle Önüne gelen KureyşlİIeri deviriyordu. Tanı o sırada, Vahşî'nin önüne gelmiş, Abdül'uzzâ oğlu Sibâh'j bir kılıçla yere sermişti. Hu durumu fırsat hilen Vahşî (Vahşî bin Harb el Habeşî, Ebû Deşme) de harbesini, gizlendiği yerden atıp, ilanıza' (R.A.) yi iki ujluğu üstünden vurarak şehîd etmişti. Hamza' (R.A.) yi şehîd eden Vahşî, Mekke'nin Kahinde Müslüman olmuştur.
Hamza' (R.A.) in şehadeti İslâm ordusunun dağılmasına sebeb olmuş, kargaşalık gittikçe artmıştı.
Kureyş'in azılıları1 yani İbn-i Şİhâb, Ut be, İbn-i Kamie ve Übcyy İbn-i Halef, her ne pahasına olursa olsun Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) i Öldürmeye karar vermişlerdi. Bunun için Müslümanların dağıldığı ve KesûlüHah' (S.A.V.) m yalnız kaldığı bir sırada, yanına kadar sokulmuşlardı, l'lbey. Kcsûiülldh' (S.A.V.) i öldürmeye teşebbüs edince, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) davranıp, onu okuyla yaralamış ve Übey de aldığı bu yaranın tesiriyle ölmüştü. O sırada, Utbe de Peygamber Efendimiz' (S.A.V.) e bir taş almış, Resûl-İ Ekrem' (S.A.V.) in ait dudağı yarılıp, bîr dişi kırılmış, İbn-İ Hişâm'ın altığı bir okla da alnından yaralanmıştı.
Harbin en şiddetli bîr zamanında İbn-İ Kanıİe, İslâm alemdarı Mus'ab' (R.A.) t Re-sûlüllah (S.A.V.) zannıyla şehîd etmiş, bunun üzerine de Peygamber Efendimiz' (S.A.V.) in şehîd edildiği şayiası çıkmıştı.
Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) in şehîd olduğu şayiası Medine'ye kadar yayılınca kızı Fâ-tıoıa (R.Anhâ) yanma ondcİrt Müslüman kadın almış, Uhud'a kadar gelmij ve Aise' (R.Anlıâ) nin yardımıyla Peygamber Efendimiz (S.A.V.) i bulup, yaralarım sarmışd.
Müslüman kadınların harblerde yaralıları icdâvi etmeleri, jehidleri savaş meydanı dışına çıkarmaları ve gazilere su taşımaları gibi ordunun geri hizmetlerinde bulunmaları Uhud Gazasında başlamış ve bu gazadan sonra da devam etmiştir.
Bîr çok İslâm kadını Uhud Gazasına iştirak etmişlerdi. Bunlardan Âişe (R.Anhâ) Enes' (R.A.) in anne» Ümm-İ Siileynı (R.Anhâ) gazilere kırbalarla su taşımışlardı.
[186] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 297-302.
[187] Bk. Bakara Sûresi; âyet: 4.1
[188] Bk. Bakara Sûresi; âyet : 3
[189] Zekât; Hicretin ikinci yılında (M. 624) Ramazan aynı dan evvel (Şaban aynını sonlarına doğru) farz kılınmıştır.
Bu yılın Ramazan ayında. Ramazan orucu, ardından da sadaka-i fıtr meşru olmuştur.
Zekât, kitab, sünnet ve İcmâi ümmet ile sabittir. Bu bakımdan inkârı küfürdür..
[190] Tahsis: Ânım bir sözün delâlet ettiği mânâlardan bazılarını hükümden çıkarmaktır. Çıkarmaya yarayan delile mulıassıs denir.
Âtnm: Delâlet etliği bütün fertleri sınırsız olarak içine alan' lât>a denir. Âmm'm hükmü hâss gibi katiyyet ifâde etmektir.
Hâss bir tek mânâya vaz'edilen sözdür. Hâss'ın hükmü delâlet ettiği mânâyı kat'i, yâni yüzde yüz ifâde etmektir ki, bu katiyyete şeriat dilinde vücûb, denilir.
Hâss ile Âmm. kuvvet itibariyle birbirlerine denk oldukları için tarihleri bilinirse şöyle hüknıolunur: İkisi beraber vârid olmuşsa hâss, âmm'ı tahsis eder. Amm önce hâss sonra gelmişse hâss âmm'ı nesheder, yâni hükmünü kaldırır. Hâss önce âmm sonra ise, âmm hâss'ı nesheder.
[191] Zekât, Öşür, nezr ve keffâret gibi vâcib olan sadakalar, Âl-i Muhammed' (S.A.V.) c, Hâşimîlere verilmez. Ama nafile kabilinden olan sadakaları vermekte bir beis yoktur.
Hâşimî Kabilesinin zekât ve sadaka alamayacaklarına dâir Peygamber' (S.A.V,) in hadîs-i şerifleri vardır.
Müslim'de zikredilen bir hadîs-i şerifte: Hasan (R-A.) sadaka hurmalarından bir tanesini ağzına attığında O'nu gören Peygamberimizin (S.A.V.); «Kötü, kötü! At onul Bizim sadakadan bir şey yemediğimizi bilmiyor musun?» buyurduğu nakledilir. Bu hadîs-i şerife göre Hâşimî'nin Haşimî'ye zekât vermesi caizdir. Peygamberimizin (S.A.V.) Al-i Hâşimîlerin zekât, sadaka gibi şeyleri alamayacakları hususunda haram, mekruh ve cevaz yönünden bazı görüş farkları vardır.
Benî Hâşim Kabilesinden maksâd; Ali (R.A.), Abbas (R.A.), Cafer (R.A.) Akîl (R.A.), Abdülmuttalib oğlu Haris' (R,A.) in aileleri ve âzadlılaridır. Bu zâtların ihtiyâçlarına göre Beytü'l-mâl'e âid ganimetler kısmından hisseleri vardır.
(Kûdûrî, Müslim Tercümesi)
[192] Bk. üeyyinc Sûresi (8); âyet : 5
[193] Nisâb : Şeriatın bir şey hakkındaki mi'yar ve alâmet lâv in etmiş olduğu miktar, ölçüdür.
[194] Mükâteb: Belli bir para ödedikten sonra hür olmak üzere sahibi ile anlaşan köledir.
[195] Mallar, emvâl-i zahire ve eınvâl-i bâtına olmak üzere İki kısma ayrılır.
Nakit paralarla evlerde, mağazalarda bulunan ticâret mallan emvâl-i bâtınadır.
Sâinıe denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı; madenlerle yer altındaki hazîneler ve gümrüklerden gecen ticâret malları ile nakidler de emvâl-i zahiredendir. Bunların hepsi birer muayyen nisbetlerde zekâta tabidirler.
[196] Hâcet-i Asliyye; Mesken ile haneye lüzumlu eşyadan, kışlık yazlık elbiseyle lüzumlu sılandan, âlelten, kitabdan ve binek hayvanları İle hizmetçi, köle ve cariyeden ve bir aylık - sahih olan diğer bir görüşe göre bîr senelik - naFakaya mahsûs erzâkdan ibarettir.
[197] Dirhem: Şeriatta 14 kır'attan ibarettir. Bir kır'at da 5 aded orta boy arpa ağırlığından İbaret olup 0,2 gramdır. O halde, bir dirhem, 3,207 gramdır.
[198] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 303-308.
İslami Okul Okulların En Önemlisi