Cezalar Bölümü - 3.Cilt - 1. Sayfa
Haddi Gerektiren Veya Gerektirmeyen Cima Babı
Zinâ'ya Şahadet Ve Ondan Dönmek Babı
Hırsızın Sağ Elinin Kesileceğine Dâir Bir Fasıl
Kısas Gerektiren Ve Gerektirmeyen Şeyler Babı
İnsan Öldürmekten Daha Aşağı Şeylerde Kısas Bâbı
Öldürmede Şahadet Ve Öldürme Hâline İ'tibâr Babı
Cezalar Bölümü
Hadd, lügat yönünden men' ma'nâsına gelir. Şer'an, takdir olunmuş cezadır. Yerine getirilmesi Sultân [1] üzerine Allah Teâiâ1 (C.C.) nin bir hakkı olarak vâcib olur. Yâni Allah Teâlâ' (C.C.) ya ta'zîm ve emrine imtisâlen vâcib olur. Bu ta'rîf ile ta'zîr hâriç kalmıştır. Zira ta'ztrcie takdir yoktur. Yâni onda belli bir miktar yoktur. Çünkü ta'zî-rin en çoğu otuzdokuz ve en azı üç kamçıdır. Nitekim yakında açıklaması gelecektir. Haddin meşru' olmasından aslî maksâd, Allah' (C.C.) in kullarının zarara uğradıkları şeyden nisanların vazgeçmesidir. Kısas, bununla haddin ta'rifinden hâriç kalmıştır. Çünkü kısas, kulun hakkıdır. [2]
Haddi gerektiren zina, mükellef olan kimsenin cinsî münâsebette bulunmasıdır. Bununla mecnûnun ve küçük çocuğun cinsî münâsebette bulunması (vat'ı) hâriç kalmıştır.
Cima (yâni kadın ile erkeğin cinsî münâsebette bulunması), inzalden müeerred olan îlâcı (içeri sokmayı) kapsar. ÇünRü inzal, burada şart değildir. Nitekim, cünûblukda şart olmadığı gibi.
Haddi gerektiren zinât iştahı getiren kadının fercine cimâ'dır. Yâni onunla cinsî ilişkide bulunmaktır. Bu ta'rîf ile müştehât [3] olmayan hâriç kalmıştır. Meselâ, iştahı uyandırmayan küçük kız, ölü olan kadın ve hayvan gibi. Çünkü bunlar ile cinsî ilişkide bulunmak, haddi gerektirmez.
Haddi gerektiren zina, mülkden hâlî olan müştehât kadın veya kizm önüne cimâ'dır. Mülk lâfzı, nikâh mülkünü ve elinin mâlik olduğunu kapsar. [4]
Yine haddi gerektiren zina, mülkün şübkesinden hâlî olan müş- tehâtin önüne cimâ'dır ve bunda iştibâh şübbesi [5]dâhildir. Yakında açıklaması gelecektir.
Kendi isteği ile yaptığı cinsî münâsebet ile lıadd gerekir. Bununla, başkasının zoru ile yaptığı zina hâriç kalmıştır. Çünkü ikrah (zorlamak), haddi düşürür. Yakında açıklaması «İkrah Bölümü» nde gelecektir.
Bu zikredilen zina, erkek hakkında olandır. Kadının zinası ise, bu gibi fiil için kadının temkininden ibarettir. Yâni, rızâ göstermesidir. Nihâyje'de böyle zikredilmiştir.
Zina, dört erkeğin bir mecliste şahadeti ile sabit olur. Hattâ ayrı oldukları hâlde şahadet etseler, şahadetleri makbul olmaz. Bunu Zey-laî (Rh.A.) zikretmiştir.
Yine zina, hu dört şahidin zinaya şahadet etmeleri ile sabit olur.
Çünkü zina lâfzı, haram olan fiile delâlet eder. Ya da haramın ma'nâ-sını ifâde eden şeye delâlet eder. Yakında açıklaması gelecektir. Yoksa zina sadece vat' ve cima lâfzı ile sabit olmaz. Çünkü "bu kelimeler zinanın fâidesini ifâde etmez.
İmâm [6], o şahitlere «Zina nedir?» diye sorar. Yâni, zinanın mâhiyetini sorar. Çünkü zina bazan her haram olan cinsî münâsebete (vat'a) denir. Yine sâri', zinayı bundan başka fiile de ıtlak eder. Meselâ: «Eki göz zina ederler.» buyurmuştur.
İmâm, zinanın nasıl olduğunu sorar. Zira vat', bazan erkek ve kadının sünnet yerleri (hıtâneyn'i) nin kavuşup birleşmeksizin vâki' olur.
İmâm (yâni yargılayan hâkim), şahitlere, «Nerede zina etti?» diye de sorar. Çünkü zina, dâr-ı harbde olsa, haddi gerektirmez. «Ne zaman zina etti?» diye de sorar. Çünkü zamanaşımına uğramış olan zina, haddi gerektirmez. «Hangi kadınla zina etti?» diye de sorar. Çünkü, bazan zinâ edilen kadının vat'mda şübhe olur.
Eğer o şâhidler zinayı açıklayıp; «Biz zânînin zekerini, kadının fer-cinde, sürmelik içindeki sürme kalemi gibi, onu vat* ederken (yâni cinsî münâsebette bulunurken) gördük.» derlerse, o şahidlerin güvenilir olup olmadıkları gizlice ve açıkça araştırılır. Açık adaletleri ile ye-tinilmemesi, hadd vurmamaya çâre aramak içindir.
İmâm, âkil ve baliğ olan kimsenin ikrarı ile zinanın sübûtuııa hükmeder. Akıl ile bulûğ şartdir. Çünkü, özellikle haddin vâcib olmasında, delinin ve küçük çocuğun ikrarına itibâr edilmez. Müslüman olması şart değildir Çünkü Zimmî, bize göre, ikrarı ile hadd olunur. İmâm Mâlik (Rh.A.) ayrı görüştedir.
Hürriyet de şart değildir. Çünkü kölenin, zinâ ikrarı, O'nun üzerine haddi gerektirir. O köle gerek rne'zûn olsun ve gerekse mahcur olsun müsavidir. İmâm Züfer (Rh.A.) ayrı görüştedir.
Bize göre; dört kere ikrar etmesiyle, sübûtuna hükmeder. îmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, diğer haklarda olduğu gibi bir kere ikrar ile, hadd olunur.
Miıkırnn (ikrar edenin), kendi meclislerinden dört meclisde ikrar etmesi ile hâkim zinanın sübûtuna hükmeder. Mâiz (R.A.) kıssasına [7]binâen, ikrar hâkim meclisinde değil, suçlunun meclisinde yapılır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.), Mâiz' (R.A.) in dört kere ve dört meclisde binayı ikrar etmesine kadar haddinin yerine getirilmesini ertelemiştir. Dörtten azında harîd uygulamak zahir olsa, vücûbu sabit olduğu için onu ertelemezdi.
İmâm, yâni hâkim o ikrarı her defasında reddeder ve dördüncü kerede artık reddetmez. Çünkü mukir, eğer zinayı dört kere ikrar ederse, İmâm kabul eder. Reddettikden sonra birincisi gibi sorar.
Bazı Fakîhler; ancak hâkim: «Ne zaman zina ettin?» diye sormaz, demişlerdir. Çünkü bu zamanaşımından (tekâdümden) korunmak içindir. Zamanaşımı ise şahadeti meneder, ikrarı menetmez. Bazıları da; o zinanın sabîliğinde veya deliliği hâlinde olması ihtimâli olduğu için, diğer soru gibi, «Ne zaman zina ettin?» diye de sorar, demişlerdir.
Şayet zâııî zinayı beyân ederse, İmânım mukırre: «Belki sen dokun-muş (veya sarılmış) sundur veya öpmüşsündür veya şübhe ile cinsî münâsebette bulunmuşsundur?» demekle, ikrarından geri dönmesini tel-kîn etmesi mendûbdur. Eğer hadden önce veya haddin ortasında ikrâ-nndan dönerse salıverilir. Dönmezse, hadd yerine getirilir.
Zina haddi iki çeşittir. Birisi, muhsan [8] yâni evli olan kimse içindir. İkincisi, muhsan olmayan kimse içindir.
İhsan'[9] dahî, hadd gibi iki çeşittir. Biri, zina ihsanıdır. İkincisi, kazı ihsanıdır. Yakında «Kazf Haddi» nde açıklaması gelecektir.
Musannif, muhsan'i bir vech üzere açıkladı, ki ondan zina ihsanı anlaşılır. Şöyle ki; hürrün haddi için —zira ihsan kelimesi hür ma'nâ-sında da kullanılır— Allah Teâlâ (C.C.) :
«Sîzden, muhsan kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse...»[10] buyurmuştur. Bu âyetteki «Muhsan» sözcüğü, ümmetin icmâ'ı ile «Hür kadınlar» ma'nâsınadır. Mükellef olursa (yâni, âkil ve baliğ ise); — zîrâ mükellef olmayan kimse, cezalara ehil değildir. — o hür ve mükellef kimse Müslüman olup; sahih nikâh ile cinsî münâsebette bulunmuşsa, reemdir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Allah Teâlâ'ya ortak koşan kimse, muhsan değildir.» buyurmuştur.
Şâyed fâsid nikâh veya mülk-ü yemin ile cinsî münâsebette bulunursa, bi'Mcmâ' [11] recm olunmaz. Bu söz, iki şartı içine alır. O da nikâh've nikâh ile cimâ'dır. Birincinin şart kılınması, nikâha ihsan denildiği İçindir. Zira, Allah Teâlâ (C.C.) :
«Muhsâneler (yâni, nikâhlı kadınlar)» buyurmuştur. Yine, Allah Teâlâ (C.C.) :
«Muhsan oldukları vakit.» buyurmuştur. Bu da, evlendikleri zaman demektir. İkincinin (cimâ'm) şart kılınması, Resûlüllah (S.A.V.) :
«Dul ile dul zina ederse.» buyurduğu içindir.
Dulluk, cimâsız (yâni kadın, cinsî münâsebette bulunmaksızın) olmaz. Bu cima ise, ancak nikâh ile olur. Bilmek gerekir ki, sahîh nikâh ile cimânın hâsıl olması, ihsan sıfatının hâsıl olması için şarttır. İhsanın bakî olması için, şartın bekası vâcib olmaz. Hattâ bir kimse; ömründe bir defa sahîh nikâh ile evlenip, kadına dâhil olsa., ondan sonra nikâh ortadan kalkıp yalnız kaldıkda zina etse, O'nun üzerine recin vâcib olur.
Karı ve kocanın ihsan sıfatı ile muttasıf (vasıflanan) olmaları gerekir. Sözün kısası, ihsan sıfatının, cima eden ve cima edilende şart kılınması cima esnâsındadır. Hattâ iki memlûkün arasında, onlar köle iken sahîh nikâh iîe cima hâsıl olsa, ondan sonra âzâd edilseler, ikisi de muhsan sayılmazlar. İki kâfir de böyledir. Keza hür kimse, bir câriye ile evlense veya küçük kız veya deli kadın ile evlenip, cinsi münâsebette bulunsa ve yine Müslüman erkek, bir Kitâbiyye (yâni Hıristiyan veya Yahûdî olan bir kadın) ile evlenip, cinsî münâsebette bulunsa; keza koca, zikredilen sıfatların biri ile mevsûf olsa, yâni koca, kâfir veya çocuk veya deli olsa ve karı hür, âkil, baliğ olup, koca onunla cinsî münâsebette bulunmazdan önce Müslüman olsa, sonra aralan ayrılmazdan önce kâfir koca, o kadın ile cinsî münâsebette bulunsa, o cima edilen kadın,' bu duhûl ile nıuhsana olmaz. Çünkü cima, ancak haramdan müşebbi' (doyurucu) olduğu için şart kılınmıştır. Haramdan da ancak rağbeti bozan çocukluk, delilik, kölelik ve kâfirlikten hâli olursa müşebbiV olur.
İmâm muhsan zânîyi, suçu sabit oldukdan sonra, açık bir yerde ölünceye kadar recm eder. Recme, yâni taşlamaya önce o zânînin şâhid-leri başlar. Eğer şâhidler, recinden kaçınırlarsa veya kaybolur yâhüd ölürlerse hadd düşer.
Şâhidler attıkdan sonra İmâm taş atar. Ondan sonra halk atarlar. Zinayı ikrar edende ise; evvelâ İmâm, sonra halk taş atarlar. Recm edilen kimse yıkanır, kefenlenir ve üzerine namaz kılınır.
Zİnâ haddinin ikinci çeşidini musannif: «Muhsan olmayan için» demekle zikretmiştir. Muhsan olmayan, yâni evlenmiş olmayan zânî, hür olduğu halde, haddi (cezası) yüz kamçıdır. Zira Allah Teâlâ (C.C.) :
«Zinâ eden kadınla, zina eden erkekden her birine- yüzer değnek vurun.» [12] buyurmuştur. Lâkin bu, muhsan hakkında neshedilmiş olup, muhsan olmayan hakkında yürürlükde kalmıştır.
Dayak, öldüren vuruş ile, acı veren vuruş arasında orta karar olduğu hâlde uygulanır. Yâni birincisi, ölüme götürüp; ikincisi ise, mak-sûd olan vazgeçmekten hâli olduğu için orta karar vurulur.
Düğümü olmayan kamçı ile yüz kamçı vurulur. Çünkü Hz. Ali (R. A.), hadd uygulamak istedikde, kamçının düğümünü çözerdi.
Zânîniıı giysileri çıkarılır. Çünkü, giysiyi çıkarmak, O'na acı vermekte daha te'sîrlidir. Bu haddin esâsı, şiddetli vurmaya dayanır. Ancak, iç donu çıkarılmaz. Çünkü onu çıkarmakda, avreti açmak vardır. /aninin bedeninin çeşitli yerlerine vurulur. Çünkü vurmayı bir tek uzuvda toplamak, ölüme götürür. Halbuki bu hadd, vazgeçirmek ve menetmek içindir, öldürmek için değildir. Ancak basma, cinsiyet uzvuna ve yüzüne vurulmaz. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.); hadd vurmakla görevlendirdiği kimseye: .
«Yüze ve cinsiyet uzuvlarına (vurmakdan) sakın.» buyurmuştur.
Her bir hadd, ayakta durduğu hâlde vurulur. Çünkü, hadd uygulamanın esâsı, teşhire dayanır. Şu hâlde, ayakta durmak daha uygundur.
Uzatmaksizın vurulur. Bâzıları demiştir ki: «Uzatmak (med), dövüleni yer üzerine yatırıp, ayaklarını uzatmaktır. Nitekim bizim zamanımızda böyle yaparlar.» Bazıları da demiştir ki: «Uzatmak, kamçıyı vuran kimsenin, başından yukarı kaldırıp uzatmasıdır.» Bazıları da: «Kamçıyı vurdukdan sonra uzatmaktır.» demişlerdir. Bunların her birisi müstehak olduğundan fazladır. Binâenaleyh yapılmaz.
Zâııt, eğer köle ise, hadd yüz kamçının yansı ile uygulanır. O da elli kamçıdır. Çünkü Allah Tcâlâ (C.C.) :
«(Cariyeler) evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadınlara edilen azabın yarısı edilir.» [13] buyurmuştur. Bu âyet-i kerime, cariyeler hakkında nazil olmuştur.
Zina eden köleye, İmâmın (hâkimin) izni olmaksızın; efendisi, hudd vuramaz. Çünkü harîd, Allah Tçâlâ' (C.C.) nın hakkıdır. Zira hadden nıaksııd, âlemi bozulmaktan kurtarmaktır. Bundan dolayı hadcl, kulun düşürmesiyle düşmez. Şeriat tarafından vekî.1 olan kimse, o hakkı alır. O da İmâm veya İmâmın vekilidir.
Ta'zîr, bunun aksinedir. Çünkü ta'zîr, kul hakkıdır. Bundan dolayı çocuk, ta'zîr olunur. Şeriatın hakkı ondan düşmüştür.
Kadınların giysileri çıkarılmaz. Ancak koyun derisi ve pamuklu giysiler soyulur. Zira giysinin hepsini çıkarmakda, avreti açmak vardır. Deri ve pamuklu kaftan ise, dövülene dayağın eserinin ulaşmasını engellediği için çıkartılır.
Zina eden kadına, oturduğu hâlde hadd uygulanır. Çünkü bu, zina eden kadının daha iyi örtünmüş olmasını sağlar. Ama, Onun recmi için, kuyu kazmak da caizdir.
Zina eden kadının recmi için bir çukur da kazmak caizdir. Zira Re-sûlüllah (S.A.V.), Gâmidiyye (R.Anlıâ) [14] için bir çukur kazdırmıştir. Hz. Ali (R.A.) da Şürâha için çukur kazdı. Eğer çukur kazılmazsa, bir mahzuru yoktur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) bununla emretmemiştir. Kadın kendi giysisi ile örtülmüştür.
Zina eden erkek için çukur kazılmaz. Çünkü Resûlüllah (SAV.), Mâiz (R.A.) için çukur kazdırmanüştır.
Muhsaıı kimseye hem dayak hem de recm [15] tatbik edilmez. Çünkü Kesûlüllah (S.A.V.) ikisini bir arada yapmamıştır.
Eğer zînâ eden erkek ile zina eden kadın bekâr olurlarsa, dayakla sürgün bir arada uygulanmaz. İmâm Şafii (Rh.Aj ; ikisini bir arada uygular. Yüz dayak vurup ve bir yıl sürgüne gönderir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) [16]
«Zina eden bekâr erkek ve kadına yüz kamçı vurulur ve bir yıl sürgün edilir.» buyurmuştur.
Bizim delilimiz, Allah Teâlâ1 (C.C.) mn «Kamçı vurun» [17] âyetidir. Âyette, sürgün zikrcdilmemiştir. Açıklamaya ihtiyâc olan yerde susmak, açıklamanın tamâmıdır. Nitekim, Fıkıh Usûlünde anlatılmıştır. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ııin rivayeti mensûhdur. Ancak, eğer siyâset olursa bu müstesnadır. Zîrâ İmâm, şayet sürgünde bir maslahat görse, gördüğü miktar kadar sürgün eder. Çünkü sürgün bazı durumlarda fayda verir.
Hasta olan muhsan (yâni evlenmiş mü'min) zina etse, recm edilir. Çünkü recm, öldürmek için meşrudur. Binâenaleyh hastalık sebebiyle terk edilemez. Öezâsı hadd, yâni kamçı vurmak olan bir hastaya, iyileşinceye kadar hadd vurulmaz. Çünkü kamçı cezası, men etmek için meşru olmuştur. Yoksa öldürmek için meşru olmamıştır. Hastalık hâlinde kamçı vurmak, bazan ölüme sebeb olur.
Gebe olan kadın zina etse, doğuruncaya kadar hadd vurulmaz. Çünkü o cezada, suç işlememiş olan çocuğa zarar vermek vardır.
Zina menisinden yaratılmış olan çocuğa da, diğer çocuklar gibi değer verilir. Eğer gebe kadının cezası recm olursa, doğurduğu zaman recm edilir. Çünkü ertelemek çocuk içindir. Çocuk doğunca, hastalık recm uygulamaya aykırı olmaz. Eğer gebe kadının cezası kamçı vurmak olursa, zâniyeye lohusalığından sonra hadd vurulur. Çünkü lohusalık hastalığın bir çeşididir. Lohusalıkdan kurtulması beklenir.[18]
Haddi Gerektiren Veya Gerektirmeyen Cima Babı
Şübhe, hadde [19] mânidir. Çünkü ResûlüUah (S.A.V.)
«Gücünüz yettiği kadar, haddleri şübhelerle giderin.» buyurmuştur.
Bu ümmetin kabul edip, aldıkları bir hadîsdir. Ümmet ancak, .sâdece şübhenin sübûtuncia İhtilâf etmişlerdir. Şu hâlde, bunu ta'rif etmek ve çeşitlerini belirtmek gerekir.
Biz deriz ki; şübhe, sabit olan şeye benzer; halbuki sabit değildir. Bu ta'rif ile sınırlandırılmış olan şübhe üç çeşittir. Birincisi, fiilde olan şübhedir. Buna, iştibâh şübhesi adı verilir.
İştibâh şübhesi, fiilde yâni cimâ'da, helâl delilinden başkasını helâl delili zannetmekle sabit olan bir şübhedir. Bu şübhe, delili karıştıran hakkında tahakkuk eder. Yoksa delili karıştırmayan hakkında tahakkuk etmez. Şu hâlde iştibâh m gerçekleşmiş olması için mutlaka zan lâzınıdır. Meselâ, kendilerine şarâb içirilen bir topluluk gibi ki, onlardan, içirilen şeyin şarâb olduğunu bilene hadd vurulur. Bilmeyene hadd vurulmaz.
Helâl olmayan bir şeyi, helâl zanneden kimseye sekiz yerde hadd vurulmaz, O sekiz yeri musannif şu sözü ile zikretmiştir.
Babasının veya anasının cariyesi ile cinsî ilişkide bulunnıakda hadd vurulmaz. Çünkü usûl ve fürû' arasında emlâkin birbirine bitişik olması, oğul için babanın cariyesini cima etmenin helâl olduğu zannıru ifâde eder. Nitekim aksi de böyledir.
İkincisi; karısının cariyesini helâl zannedip cima etse, nadd vurulmaz. Çünkü karısının malı ile kocanın zenginliği, Allah Teâlâ' (C. C.) nın;
«Seni fakır bulup, zenginleştirnıedi nü?» [20] âyet-i kerimesinden alınmıştır. Yâni, Hz. Hadîce' (R.Anhâ) nin malı ile demektir. Bazan, bu, karının malının, kocanın mülkü olduğu şübhesini verir.
Üçüncüsü; köle, efendisinin cariyesini helâl sanıp, cinsî ilişkide bulunmakla da hadd vurulmaz. Çünkü kölelerin ihtiyâcı efendilerin mallarından giderilir. Zira, bir efendinin köleleri arasında tam ma'nâ-siyle yaygın, yâni, istedikleri gibi faydalanacakları malları'yoktur. Bununla beraber köleler, cehl ile ma'zûr oldukları için efendinin cariyeleri ile cinsî ilişkide bulunmayı helâl zannedebilirler.
Kendisine rehn konulan kimsenin, rehn bırakılan câriye ile cinsî ilişkide bulunmasiyle de hadd vurulmaz. Çünkü rehn alan kimsenin, rehn bırakılan cariyeye mâlikiyyeti mülk-ü yeddir. Bu da rehn bırakılan cariyenin cimâınm helâl olduğu zarınım îfâde ©der.
Bir kimsenin üç talâk ile boşayıp, iddet bekleyen karısı ile cinsî ilişkide bulunmasiyle de O'na hadd vurulmaz. Çünkü nikâhın eserinin kalması —ki o iddettir— koca için cimânın helâl olduğu şübhesine sebeb olmasına uzak bir ihtimâl değildir.
Mala karşılık boşayıp, iddet bekleyen karısı ile cinsî ilişkide bulunmakla da hadd vurulmaz Ümm-ü veledini âzâd edip, iddet beklemen cima etse, yine hadd vurulmaz. İmdi bu sekiz yerde hadd yoktur. Eğer suç işleyen kimse, «Ben, O'nu kendime helâl sandım.» derse, hadd yoktur. Eğer, «Ben, O'nun haram olduğunu biliyordum.» derse hadd vâcib olur.
Şübhe çeşitlerinin ikincisi, mahalde şübhtdir. Buna, hükmî şübhe derler. Hükmî*şübhe; zâtında haranı olmayı nefy edici delilin kâim ol-masiyle mahalde şübhe etmektir. Yâni biz, mâniye bakmayarak, delile baktığımız zaman hürmete aykırı olur ve zânînin zannma ve i'tikâdına bağlı olmaz. Bu şübhe ile zânîye, mutlaka hadd vurulmaz. Yâni zânî, «O kadının; bana haram olduğunu, ben biliyordum.)) dese de hadd vurulmaz.
Bu hükmî şübhe, altı yerde olur. Musannif bunu: «Oğlunun cariyesi ile cinsî ilişkide bulunmak...» sözü ile zikretmiştir. Çünkü bunda hürmeti ortadan kaldıran delîl, Besülüllah' (S.A.V.) m:
«Sen ve senin malın babanındır.» hadîsi şerifidir.
Kinayeler ile boşanmış olup, iddet bekleyen kadınla cinsî ilişkide bulunmak d a da hadd vurulmaz. Çünkü bunda delîl, bazı Sahabe' (H. Anhünı) tıin «Kinayeler râci' talâklardır.» sözüdür.
Sattığı câriye ile cinsî münâsebette bulunan satıcıya hadd vurulmaz. Bu, ikisinin tesliminden öncedir. Yâni, birinciyi müşteriye ve ikinciyi zevcesine teslimden öncedir. Zira satılan cariyenin satıcının elinde olması; öyle ki, şayet câriye ölecek olsa satış bozulacaktır. Birincide, mülkün delilidir. Mehrin sil'a olması, yâni mal karşılığında olmaması, ikincide mülkün ortadan kalkmasına delildir.
Yine iki kişi arasında ortak olan câriye ile, ortağın biri cinsî ilişkide bulunmakla da hadd vurulmaz. Çünkü ortak olan cariyede mülk, cimânın cevazına delildir. Cinsî ilişkide bulunan ortak şayet neseb iddia etses burada, yâni mahallin şübheli obuasında, neseb sabit olur. Fiilin şübheli olmasında, sabit olmaz. Çünkü her ne kadar kendisine râci olan bir işden dolayı hadd düşerse de, fiilin şübheli'olmasında fiil, sâdece zlnâ iledir. O da, onun üzerine işin şübheli olmasıdır. İkincisi ise, bunun aksinedir.
Şübhe çeşitlerinin üçüncüsü,akd şübhesidir. Bu akd şübhesi, İaıânı A'zam' (Rh.A.) a göre, nikâh -ettiği mahremin cimâında (yâni kendisi ile evlenmesi haram olan kadın ile cinsî ilişkide bulunmakda), nikâh akdi ile sabit olur. Her ne kadar mahrem ile cinsî münâsebette bulunmanın haram olduğu müttefekun aleyh ise de, haram olduğunu bilerek cima etmesinde, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; cinsî ilişkide bulunan kimseye bu durumda hadd yoktur. Lâkin haram olduğunu bilirse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, ceza olarak canı yakılır. Yâni, canı yanacak şekilde dövülür. İmâm A'zam' (Rh.A.) dan başka müctehidlere göre, eğer haram olduğunu bilirse hadd vurulur» bilmezse hadd vurulmaz. Yakında açıklaması gelecektir.
Erkek kardeşinin veya kızkardeşinin cariyesi ile cinsî ilişkide bulunursa hadd vurulur. Ya da amcasının veya halasının cariyesi ile cinsî ilişkide bulunursa, yine hadd vurulur. Cinsî ilişkide bulunan; «Ben, O'nu bana helâl sandım.» dese de, hadd vurulur, yine kendi çocuklarının cariyesinden başka, diğer mahremlerinin cariyeleri ile cinsî ilişkide bulunursa, hadd vurulur. Zira cima edene onların mallarından yararlanmak hakkı yoktur. O'nun zannı bir delile dayanmaz. Şu hâlde O'nun «Helâl, sandım» demesine i'tibâr edilmez.
Bir erkeğe, kendi döşeği üzerinde bulduğu yabancı bir kadın ile cinsî ilişkide bulunması sebebiyle hadd vurulur, «Ben, O'nu kendi karım sandım», dese de hadd uygulanır. Çünkü uzun sohbetten sonra, cinsî ilişkide bulunan kimse a'mâ bile olsa, karısı O'na şübheli kalmaz. Çünkü a'niâ, kadını hâl ve harekâtı ile ayırd etmeye kadirdir. Ancak karısını çağırır da, kadın yabancı olduğu hâlde icabet edip, -«Ben, senin karınım.» dese de, cinsî ilişkide bulunursa, hadd vurulmaz. Çünkü ihbar delildir. Kâfî'de böyle zikredilmişti!:. Hattâ kadın fiili ile icabet edip, «Ben, senin karınım.» demese ve a'mâ cinsî ilişkide bulunsa, o a'mâya hadd vurulması vâcib olur. El-îzâh'da böyle zikredilmiştir
Bir zimmî kadınla, harbî erkek ve harbî kadınla, zinnnî erkek zina etseler; zimmî kadına ve zimmî erkeğe hadd vurulur. Çünkü ehl-i zimmet, şer'î cezalar ile muhâtabdırlar.
Harbî erkek ile harbî kadına hadd vurulmaz. Çünkü bunlar şer'î cezalar ile muhâtab değildirler.
Yine bir kimseye, bir yabancı kadını gelin götürüp, kadınlar; «Bu gelin senindir.» deseler, o kimse onunla cinsî ilişkide bulunmakla, hadd vâcib olmaz. Fakat erkeğin, o kadının mehrini vermesi gerekir. Hz. Ö-mer (R.A.) ve bir rivayette, Hz. Ali (R.A.) bununla hüküm verdiler ve o kadının îddet beklemesi gerektiğine de hükmettiler.
Nikâh ettiği mahremi olan kadın iie cinsî ilişkide bulunan kimseye de, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, hadd vurulmaz. Çünkü İmâm A'-zaın (Rh.A.), haddin meninde nikâh akdini şiibhe saymıştır. Nitekim daha önce geçti.
Hayvan İle cinsî ilişkide bulunan kimseye de hadd vurulmaz. Çünkü hayvanı vat' etmek, cinayet oîmakda zina ma'nâsında değildir. Bundan sonra, eğer o cinsî münâsebette bulunulan hayvan; eti yenilmeyen cinsden olursa, boğazlanıp, sonra ateş ile yakılır. Boğazlanmadan önce yakılmaz. Eğer hayvan başkasının ise, vat' eden kimse hayvanın kıymetini öder. Çünkü hayvan, O'nun sebebiyle öldürülmüştür. Ateş île yakmak vâcib değildir. Ancak o hayvan kalıp da, cinsî ilişkide bulunan adam onunla ayıplanmasın ve lâfı kesilsin diye ateş ile yakılır. Eğer hayvan, eti yenilen cinsden ise, boğazlanır ve yenir. Bu, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, boğazlan-dıkdan sonra ateş ile yakılır.
Kadına dübüründen ilişkide bulunan kimseye de, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre hadd vurulmaz. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) ve İmânı Şafiî' (Rh.A.) ye göre hadd uygulanır. Çünkü zina ma'nâsmadır. Zira bu, tam ma'nâsiyle iştah duyulan yerde şehveti sırf haram olarak yerine getirmektir. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; Bu zina değildir. Çünkü Sahabe (R. Anhüm), bu işi yapan kimseyi yakmak, üzerine duvar yıkmak ve yüksek yerden aşağı bırakıp üzerine taşlar yuvarlamak gibi mu'ceb-ler hususunda ihtilâf etmişlerdir. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, bu zikredilen şeylerin benzerlerinde ta'zîr olunur.
Ya da dâr-ı harbde veya dâr-ı bağyde zina edip, ondan sonra dâr-ı İslâm'a çıksa hadd vurulmaz. Çünkü dâr-ı harbde:
«Dâr-ı harbde şer'î cezalar (hadler) uygulanmaz.» hadîs-i şerifi gereğince hadd uygulanmaz. İsyan ettikten sonra, dâr-ı İslâm'a çıkana da hadd vurulmaz. Çünkü hadler mu'cib olarak mün'akid olmamışlardır, mu'cibe inküâb da etmezler.
Yine küçük çocuk ve deli gibi mükellef olmayan erkeğin, mükellef olan kadına zina etmesiyle mutlaka, yâni ne failine ve ne de mef'ûlüne hadd vurulmaz. Aksinde, yâni mükellef olan erkek, küçük kız ve deli gibi mükellef olmayana zina etmesiyle, yalnız o mükellef erkeğe hadd uygulanır.
Bir erkek zina için kiraladığı (isticar ettiği) kadınla zina etse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, onlara da hadd yoktur, tmâmeyn (Rh. Aleyhi-mâ); ikisine de hadd uygulanır, demişlerdir. Bu, Şafiî' (Rh.A.) nin de kavlidir. Çünkü, ikisi arasında mülk yoktur. Mülk şübhesi de yoktur. Bu durumda hâlis zina olur.
İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şu rivayettir: Bir kadın bir adamdan mal dilendi. O da, kadın nefsini kendisine temkin etmedikçe, mal vermekten kaçındı. Bunun üzerine Hz. Ömer (Rh.A.) ikisinden de haddi kaldırdı ve: «Bu ücret, kadının mehridir.» buyurdu.
Zorla zina eden kimseye de, gerek erkek olsun ve gerekse kadın olsun hadd vurulmaz.
Zina ettiğini dört defa ikrar eden kimseye, eğer diğeri onu inkâr ederse, hadd vurulmaz. Bu nıes'ele bir kaç şekilde olur: Birincili, bir adam, «Ben fülân kadın ile zina ettim!» diye dört kere ikrar edip, o kadın da, «Bu adam, benimle evlendi!» demesidir Ya da kadın, «Fülân erkek, benim ile zina etti!»diye dört kere ikrar edip, erkek de, «Ben, O'nunla evlendim!» demekle, ittifakla hadd vurulmaz.
İkinci şekil şudur: Erkek dört defa, «Fülân kadına zina ettim!» diye ikrar edip, kadın da «O, benimle zina etmedi. Ben, O'nun kim olduğunu bilmem!» demesidir. Ya da kadın, «Ben, fülân erkek ile zina ettim!» diye dört defa ikrar edip, erkek, «Ben onunla zina etmedim. Ben O'nu tanımam!» demekle, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; mukırıe (ikrar edene) hadd vurulmaz.
Bir. cariyeyi zina ile öldüren kaatile hadd vurulur ve kıymeti ödetilir. Çünkü o kimse, iki suç işlemiştir. Şu hâlde her birinin üzerine gereği ile hüküm terettüb eder. Zina ettiği için hadd ve öldürdüğü için kıymet vâcib olur.
Halîfe'ye, yâni O'ndan daha büyüğü olmayan İmâm'a (Müslüman-iarın en büyük Din ve Devlet Başkanına) hadd vurulmaz. Çünkü hadd, Allah Teâlâ' (C.C.) mu hakkıdır ve haddiu ikâmesi (yâni şer'i cezayı uygulamak) Halîfe'ııin görevidir. Bankasının değildir. Şu hâlde, kendisine hadd uygulamak mümkün olmaz. Halîfe'ye kısas uygulanır ve mal ile cezalandırılır. Çünkü kısas ve mal, ikisi de kulların haklarındandır. Hakkın velîsi, ya Halîfe'nin temkini ile, ya da İslâm askerinden yardım istemekle onu alır.[21]
Zinâ'ya Şahadet Ve Ondan Dönmek Babı
Bir kimse; özürsüz geciktirerek eskiden vuku' bulmuş bir hadd için şâhidük yaparsa, kabul edilmez. Özürsüz geciktirmek, İmâma yakın olmak ve tehirsiz şâhidUk yapabilmek ile olur. Çünkü şâhid, şer'î cezalarda (hudûdda) iki hisbe (sevâb) arasında, yâni şahadet etmekle, etmemek arasında muhayyerdir. Binâenaleyh; şahadeti edayı geciktirmek, eğer örtbas etmeyi seçmek ise, ondan sonra şahadeti edaya kalkışması, O'nun içinde kin ve düşmanlıkdan ibaret kötü bir hâl olduğunu gösterir ki bu O'nu tahrik etmiştir. Bu durumda, O şahadette müttehem (kabahatli) dir. Eğer setri seçmeyip geciktirdi ise, fâsık ve günahkâr olur. Bundan dolayı şahadeti makbul olmaz. İkrar, bunun aksinedir. Yakında açıklaması gelecektir.
Geciktirilmiş şahadet ancak kazf haddinde kabul edilir. Çünkü kazf haddinde da'vâ şarttır. Şâhidlerin geciktirmesi da'vânın yok olmasına yorumlanıp, şâhidlerin fâsık olmalarını gerektirmez.
Hırsızlığın şâlüdleri; zaman geçtikden sonra şahadet etseler, hırsıza hadd uygulanmaz. Çalınan, ödetilir. Çünkü hırsızlık, kul hakkı olduğu için zamanın geçmesi (tekâdüm) zarar vermez.
Bir kimsıe, zaman geçtikten sonra hadd gerektiren şeyi ikrar etse; kin ve düşmanlık töhmeti bulunmadığı için, hadd uygulanır. Çünkü insan, kendisine töhmet etmez. Ancak içki içmekde, zaman geçtikden sonra ikrar etmesiyle hadd vurulmaz. İçkinin zamanının geçmesi, kokusunun yok olmasiyledir. İçkiden başkasında zamanın geçmesi (tekâdüm) , bir Ay'ın geçmesidir. En doğru söz budur. Bazıları, «Altı ay geçmesidir.» demişlerdir.
Kadın bulunmadığı hâlde şâhidler zina ettiğine şahadet ederlerse, hadd vurulur. Gâib olan kimsenin hırsızlık ettiğine şahadet etseler, hadd uygulanmaz. Çünkü da'vâ kadının gâib olmasiyle ortadan kalkar.
Hırsızlık hakkında ise, da'vâ şarttır. Zinada şart değildir. Yakında açıklaması gelecektir.
£ğer dört şah i d, evin îki köşesinde ihtilâf etse veya zânî bilmediği bir kadına zina ettiğini ikrar etse, hadd uygulanır. Birinci mes'e-lcnin ma'nâsı; dört şahidin her ikisi zinaya, bir köşede şahadet etmesidir. Kıyâsa [22] göre; hakîkaten mekân ihtilâfı olduğu için hadd vâ-cib değildir.
İstihsâlim [23] veclıi şudur: Uzlaştırmak mümkündür, zina fiilinin başlangıcı bir köşede olup, hareket etmekle bitimi başka bir köşede olabilir. Kâfî'de; «Bu söz, ev küçük olduğu zaman buna muhtemel olur, eğer büyük olursa muhtemel olmaz.» denilmiştir.
İkinci mes'elenin ma'nâsına gelince; zina ettiğini ikrar eden zailinin, kadını bilmemesi haddi düşürmez. Çünkü kadın, şayet kendi karısı veya cariyesi olsa, O'na gizli kalmazdı. Keza şâhidler tanımadıkla' n bir kadına zina -etti, diye şahadet etseler, hadd uygulanır.
Ya da kendi isteği ile zina ettiğinde ihtilâf etseler, yâni dört şahidin ikisi; «Fülân erkek, fülân kadını zorlayıp zina etti!» diye şahadet edip ve diğerleri; «Kadın, kendi isteği ile zina etti!» diye şahadet etse veya zâmnin zina ettiği beldede ihtilâf etseler, yâni, şahidin ikisi; «Zânî, bu kadına Kûfe'de zina etti!» diye şahadet «dip, diğer ikisi de; «O zânî, kadına Basra'da zina etti!» diye şahadet etseler, veya zinanın iki hücceti, vaktinde ittifak edip ve zinanın beldesinde ihtilâf etseler, ya da zinaya şahadet edip, halbuki üzerine şahadet edilen kadın (meşhudun aleyhâ) bakire çıksa, veya şâhidler fâsık olsalar, yâhûd şâhidler üzerine şâhid olsalar, hiç kimseye hadd vurulma^. Yâni kazf sebebiyle, ne şahadet olunan kadın ve erkeğe ve ne de sahicilere hadd vurulmaz. Her ne kadar fürû' olan şâhidlerden sonra usûl olan şâhidler de şahadet etseler, yine de hadd vurulmaz. Birincide, meşhudun aleyh üzerine had-din yokluğuna gelince; zahir olan, o kadının O inin zevcesi veya cariyesi olmasıdır. Şâhidler üzerine haddin yokluğu ise, sahicilerin şahadet laı'zı ile zinaya nisbet üzerinde ittifakları, sözlerini kazf olmaktan çıkardığı içindir.
İkinci mes'elede badelin yokluğuna gelince; şahadet olunan zina fiili, eğer bir tek ise, şahidin bazısı yalancıdır. Çünkü bir tek fiil, hem kendi isteği ile ve hem de zorla olmaz. Şayet fiil bir tek olmazsa, her birinin üzerine şahadet nisabı [24] tamâm değildir.
Şâhidler üzerine haddin lâzım gelmemesi ise, şahadet lafzı ile şahidi îk ettikleri içindir.
Üçüncüde haddin lâzım gelmemesi ise; bir tek fiil, iki yerde olamadığı içindir. Şâhidlere de, zikredilen şeyden dolayı hadd vurulmaz. Dördüncüde haddin lâzım gelmemesi ise; üçüncüde olan sebebden dolayıdır. Beşincide haddin lâzım gelmemesi ise, zina bekâretle gerçekleşmediği içindir. Bu durumda şâhidlerin yalanlan yakînen ortaya çıkmıştır. Böyle olunca, ikisinin de üzerine hadd vâcib olmaz. Çünkü kadınların .sözleri, haddin iskâtında hüccettir, vâcib olmasına hüccet değildir. Şâhidler üzerine de hadd vâcib olmaz. Çünkü şahadet lafzı ile beraber sayıları tamâmdır.
Yine, eğer şâhidler bir adamın zina ettiğine şahadet etseler, halbuki o adamın erkeklik organı kesik (mecbûb) olsa, O'na hadd vurulmaz. Çünkü, şâhidlerin yalan söyledikleri anlaşılmıştır. Şâtiidlere de, vurulmaz. Çünkü şahadet lafzı ile beraber sayılan tamdır. Nitekim bir kadının zina ettiğine şahadet edip; O da arsalık, yâni ferci bitişik bulunsa, o zaman kadına, erkeğe ve şâ'hidlere hadd uygulanmaz. Altıncısına gelince; her ne kadar fâsıkın, fisk töhmetiyim şahadeti edasında bir nev'î kusur varsa da, fâsık yine tehammülle edaya ehildir. Bundan dolayı hâkim, fâsığın şahâdetiyle hüküm verse, bize göre, geçerli olur. İmdi onların zinaya şâhidlik etmeleri ile ehliyet i'tibâriyle bir bakıma zina sabit olur. Kusur i'tibâriyle de bir bakımdan sabit olmaz. Şu hâlde, erkek ile kadından sabit olamamak i'tibâriyle hadd düşer. Sübût i'tibâriyle de, şâhidlerden düşer.
Yedincide, yâni şahadet üzere şahadette ise, fazla şübhe olduğu için hadd düşer. Çünkü onda yalan İhtimâli, iki yerdedir. Biri, usûlün şahadetinde diğeri de fürû'un şahâdetindedir. Böyle olunca fürû'a hadd vurulmaz. Çünkü onlar zinayı, meşhudun aleyh üzerine nisbet etmemişlerdir. Belki, usûlün şahadetini hikâye etmişlerdir. Onların şahadetlerinin red olunması, ancak bir nevi şübhedendir ve o şübhe, haddin men'i için kâfidir. İsbâtı için, kâfi değildir. Şayet usûl gelip, olduğu gibi o zinayı göz ile gördüklerine şahadet etseler, kabul edilmez. Onlara da, fürû' gibi hadd vurulmaz. Çünkü bu olayda fürû'larınm şahadetleri bir vecihle red olunmakla, kendilerinin şahadetleri de şübhesiz bir bakımdan reddedilmiştir. Çünkü fürû', usûlün yerine geçer ve şahadetleri de usûlün şahadetleri gibidir. Şahadet, bir olayda red olunsa, o olayda ebeden kabul edilmez.
Eğer şâhidler a'mâ oldukları hâlde veya kazı haddi ile cezalandırılmış oldukları hâlde veya dört şâhid olmaları vâcib iken, üç kişi oldukları hâlde zinaya şahadet etseler veya dört şahidin biri kazı haddi ile cezalandırılmış olsa veya dördün biri köle olsa ve o köle kazf haddi ile cezalandırılmış olsa veya kazf haddinden sonra köle olsa, bu zikredilen şâhidlere hadd vurulur. Şahadet olunana hadd vurulmaz. Onlara haddin tahsis edilmesi, şahadete ehliyetleri olmadığı içindir. Ya da şahadet nisabı bulunmadığı içindir. Şu hâlde, zina sabit olmaz. İftira ettikleri için onlara hadd vâcib olur.
Cild yarasının diyeti hederdir. Yâni şâhidler, zinaya «şahadet etseler ve zânî de nıuhsan olmasa, bundan dolayı zânîye hadd vuruldukda derisi yaıalansa, ondan sonra o şâhidlerin birinin köle olduğu veya kazf haddi ile cezalandırılmış olduğu anlaşılsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, yaralanmış olan kimsenin derisinin diyeti boşa gider (heder olur). İnıâmeyn (Rh. Aleyhimâ); aksi görüştedir.
Recnıinin diyeti Beyt'ül-mâlden verilir. Yâni şâhidler, bir muh-san'ın zina ettiğine şahadet edip, zânî recm olundıikdan sonra, şâhidlerin birinin köle veya kölenin benzeri olduğu anlaşılsa, recinin diyeti Beyt'ül-mâlden verilir. Dört şâhidden her hangisi dönerse, kazf haddi ile cezalandırılır. Yâni, yalnız dönene hadd vurulur. İmâm Züfer (Rh.A.) bunun aksi görüştedir. Dönen, diyetin dörtte birini öder. İmâm Şafii (Rh.A.) ayn görüştedir.
Recmden önce her hangisi dönerse, hadd vurulur. Yâni şâhidîerin hepsine hadd uygulanır. Çünkü onların sözü, aslında feazftir. Kazfin şahadet olması, hükmün kazfe bitişik olması ile olur. Şayet hüküm bitişik olmasa, kazf olduğu hâlde bakî kalır. Şu hâlde hepsine hadd vurulur.
Şahadetten dönen beşinci şahide, bir şey yoktur. Çünkü beşinci şâhid aradan çıkarsa, hakkın hepsine şahadet etmeleri ıkâfî gelecek kimseler kalır ki, bunlar da dört kişidir. Eğer bu dörtten bir diğeri de dönerse, beşinci ile beraber ikisine hadd vurulur ve recm edilenin diyetinin dörttebirini öderler. Zira şahidin üçü, şahadet üzere kaldıkları için hakkın dörtte üçü kalmıştır. Çünkü sayının tamlığı, hakkın bekası için şart değildir. Belki her adamın payı, bakî kalır. Şu hâlde, dönen iki kişinin üzerine diyetin dorttebiri lâzım gelir. Bu dönen iki kişiye tanı hadd vardır. Çünkü hadd, bölünme kabul etmez.
Eğer şâhidlerin köle veya kâfir oldukları anlaşılırsa, müzekkî (yâni şâhidlerin durumlarını araştırıp, mahkemeye bildiren kimse) recme-dilenin diyetini Öder. Yâni dört kişi bir adamın zina ettiğine şahadet edip, tezkiye ediîseler, sonra zânî recm edilse, ondan sonra şâhidlerin kâfir veya köle oldukları anlaşılsa, recmedilen kimsenin diyetini, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, tezkiye edenlerin ödemesi gerekir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, Beyt'ül-mâl öder, Fukahâ' demişlerdir ki: Bunun ma'nâsı; tezkiyeden dönüp şâhid-ler köle idi veya kâfir idi, dedikleri zamana maJısûsdur. Ba'zılan demiştir ki: Bu, müzekkîler, «Biz, onların hâllerini bilmekle beraber tezkiyede kasd eyledik.» dedikleri zamana nıahsûsdur.
Nitekim, recm edilmesi emredilen bir kimseyi bir adam Öldürse, şâhidlerin de köle veya kâfir oldukları anlaşılsa, yâni dört kimse bir adamın zînâ ettiğine şahadet edip, kâdî recm edilmesini emredip, bir adam O'nun boynunu vursa ve recm edilemese sonra şâhidler köle veya kâfir çıksa,kaatilin diyeti Ödemesi gerekir. Kıyâsa göre, kısas vâcib olması gerekirdi. Çünkü, haksi2 yere ma'sûm bir nefs Öldürmüştür. İstih-sânm vechi ise şudur: Hüküm, öldürme vaktinde zahiren şahindir. Böyle olunca şübhe doğurur. Hükümden önce öldürse, bunun hilâfına olurdu. Yâni, kısas vâcib olurdu. Çünkü şahadet, öldürmeden sonra hüccet olmaz. Diyet, kaatilin malından vâcib olur. Çünkü, kasden öldürmüştür. Yakında açıklaması gelecektir ki, âkıleler [25] kasden olan kana ortak olmazlar.
Eğer şâhidler tezkiye olunmadı ise, recmedilenin diyetinin Beyt'ül-mâlden verilmesi gerekir. Çünkü öldüren, İmâmın emrini yerine getirmiştir. Böyle olunca, yaptığı işi O'na nakledilir. Şayet İmam öldürmeyi bizzat kendisi yapsa, diyetin Beyt'ül-mâlden verilmesi vâcib olurdu. Burada da öyledir.
Zina şâhidleri, zinaya kasden (bilerek ve isteyerek) baktıklarını ikrar etseler, şahadetleri kabul edilir. Çünkü, şahadeti yüklenmek zaruretinden dolayı, bakmaları mubâhdır.
Bir zi'ıııi, diğer şartların bulundukdan sonra nıuhsan olduğunu inkâr etse ve O'nun nıuhsan yâni, evlenmiş olduğuna bir erkek ile iki kadın şahadet etse veya karısı o inkarcıdan çocuk doğursa, o münkir recm edilir.
Birinci surete gelince; bunda İmâm Züfer' (Rh.A.) in ve İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin ayrı görüşü vardır. Çünkü, İmâm Züfer (Rh.A.) der ki: «İhsan, illet ma'nâsında şarttır. Binâenaleyh onda kadınların şahadeti, cezayı gidermek için bir çâre olmak üzere kabul edilmez.» İmâm Şafiî (Rh.A.), aslı üzere yürüyüp, «Mallardan başkasında kadınların şahadeti makbul değildir.» der.
Bizim delilimiz şudur: İhsan, övülen hasletlerden ibarettir. Övülen hasletler ise, zinaya mânidir. Şu hâlde illet (yâni delîl, sebeb) ma'nâsında değildir. Çünkü illetin derecelerinin en aşağısı ma'lûîe götürücü olmasıdır. Bu ise mâni'de ma'kûl değildir.[26]
İçki İçmenin Cezası Bâbı
Şayet bir kimse şarâb (hamr) içse, her ne kadar bir damla da olsa, onu (içkiyi) içen kimse kokusuyla yakalansa, her ne kadar yol uzak olduğu için götürülürken kokusu yok olsa da veya sarhoş olup ve erkek ile kadını ayird edemiyecck şekilde aklı zâü olsa, O'na hadd, yâni şer'î ceza uygulanır. Çünkü haddin vâcib olması hakkında, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; sarhoşluk (sekr) ile murâd, bu ma'nâdır. İçkilerin ha-râmhğı [27] hakkında da, içenin saçma sapan konuşması (hezeyanı) dır. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; mutlak hezeyan söylemesidir. [28] Yine ceza verilebilmesi için, hurma şarâbı ile ve şarâbdan başka müskirattan bunun benzerleri ile sarhoş olmasıdır. Ya da, şarâb içtiğini veya şarâbdan başka şeyle sarhoş olduğunu bir defa ikrar etmesidir. [29]
Ya da, iki erkeğin O'nun içki içtiğine şahadet etmeleridir. Yoksa bir erkek ile iki kadının şahadeti ile ceza verilmez. Çünkü bunların şahadeti, şer'î cezalarda kabul edilmez.
İçkiyi kendi isteği ile içtiği bilinmelidir. Çünkü zorla içirilirse, şer'î ceza (hadd) gerektirmez.
Terbiye olup yasaklan kaçınsın diye, ayık olduğu hâlde hadd, yâni kırbaç cezası uygulanır. Zira zahire göre; sarhoşluk hâlinde acı duymaz.
İçki içmenin şer'î cezası (hadd), hür insan için seksen kamçıdır. Köle için, seksenin yansıdır. Çünkü bunda Sahâbe'nin — Allah (C.C.) onlardan razı olsun— iemâi vardır.
Had uygulanırken, iç donundan başka giysisi çıkarılır. Zina haddinde olduğu gibi, daha önce geçen sebebden dolayı, derisinin çeşitli yerlerine vurulur.
Şayet şarâb içtiğini ikıâr ederse veya koku kayboldukdan sonra içki içtiğine şahadet edilirse, —kokunun yok olması, ikrar ile şahadetin mecmuu için kayddır. Yâni koku gittikden sonra şarâb içtiğini ikrar etse veya şahadet olunsa— veya içenin kusmasiyle şarâbı içtiği bilinse veya ikrârsız ve şahâdetsiz şarabın kokusu bulunsa, ya da şarâb içtiğini veya keskinleşmiş yaş hurma şırasını (seker) içtiğini ikrar ettikden sonra dönse veya sekrân (sarhoş) olduğu hâlde ikrar etse, hadd vurulmaz. (Seker), yaş hurmanın keskini eşmiş olan suyudur. Bazıları: «Seker, her sarhoşluk veren içkidir.» demişlerdir. .
Kokunun gitmesinden sonra haddin vurulmamasma gelince; çünkü içkinin şer'î cezası (hadd), Sahabe (Rh. Anhüzn) nîn icmâi ile sabittir. İcmâ ise; ancak İbn Mes'ûd' (R.A.) un rey'i iledir. O da, kokunun bulunmasını şart koşmuştur. İçenin şarâbı kusup ve kokusunun bulunmasında haddin vurulmaması ise, koku muhtemel olduğu içindir.
Keza içki bazan istemiyerek veya zorlanmış olmakla içilmiş olabilir. İçen kimse, nebîz (yâni üzüm, hurma v.s. gibi suyunun köpük at-masiyle meydana gelen bir çeşit içki) den sarhoş olup ve kendi isteyerek içtiği bilinmedikçe, cezalandırılmaz. Çünkü seker, mubah sayılır. Banotu [30] ve kısrak sütü gibi, ki bunlar hadd, yâni şer'î cezayı gerektirmez.
Keza zorla içirilmek de hadd gerektirmez. İkrardan dönmesiyle haddin vurulmama&ına gelince; çünkü ceza vermek Allah Teâlâ' (C. C.) mn hâlis hakkıdır. İmdi, Allah' (C.C.) in hakkından dönmek bunda amel edilir.
Sarhoş (sekrân) un ikıânnda haddin vurulmaması ise, ikrarında yalan ihtimâli fazla olduğu içindir. Binâenaleyh onu defi için çâre aranır. Çünkü o, Allah Teâlâ1 (C.C.) mn hâlis hakkıdır, Kazf haddi, bunun aksinedir. Çünkü, onda kul hakkı vardır. Sarhoş, kazf haddinde, üzerinde ceza uygulamak yönünden ayık gibidir. Nitekim, diğer tasarrufâ-tında olduğu gibi.
Şayet sarhoş, akh gittiği halde — Allah (C.C.) korusun — mürted olsa, O'nun karısı haram olmaz. Çünkü küfür, i'tikâd bâbmdandır. Akim gitmesiyle beraber tahakkuk etmez. Mürted olan sarhoş üzerine haddin bir kısmı uygulandıkda, sarhoş kaçıp ikinci kere yine şarâb içerse, hadde yeniden başlanır. Zina haddinde de, hüküm böyledir. Nitekim, yakında gelecektir ki, Hudûd (yâni Şer'î Cezalar) bir cinsden olursa, birbirinin içine geçmiş (mütedâhil) olurlar.[31]
Kazfin Cezası Babı
Kazf'in (iffete iftiranın) cezası, miktar yönünden içkinin haddi gibidir. Yâni sayı yönünden, hür için seksen ve hürden başkası için seksenin yarısı, kırk kamçıdır.
Sübût yönünden de içki haddi gibidir. Şöyle ki; gerek içki haddi ve gerekse kazf haddi iki erkeğin şahadeti ile sabit olur. Bunda kadınların şahadetleri kabul edilmez. Nitekim, diğer hadlerde olduğu gibi.
Bir kimse, muhsan veya ı m ıh sânayi kazf (iffete iftira) ederse, iftira eden (kâzif) cezalandırılır. Burada ihsanın nıa'nâsı, zinada olan ihsanın ma'nâsından başka türlü olunca, Musannif muhsanı «mükellef» sözü ile açıklamıştır. Yâni âkil ve baliğ olduğu hâlde demektir.
Mükellef olmanın şart kılınmasına sebeb şudur: Zira utanmak (âr) çocuğa ve deliye lâhîk olınaz. Çünkü bunların ikisinden de zina uzaktır.
Mükellefin Müslüman olması da şarttır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.):
«Kim Allah'a ortak koşarsa, o muhsan değildir.» buyurmuştur.
Bu mükellef Müslümanın, zina etmemiş olması da şarttır. Çünkü iffetli olmayan kimse utanmaz. Keza iffetli olmayan kimseye, kâzifçi de denilebilir. Kazfedilenin iffetli olması, sahih nikâh ile cima eden kimse ile fâsid nikâh ile cima eden kimseye şâmildir. Bu genelleştirme ile kazf ihsanı, zina ihsanından ayrılmış olur.
Bir kimse, sarahaten zina lafzı ile kazf edip: «Zina ettin» veya «Ey ganiye», veya «Sen, zâniyesin» dese, v**yâ bunlann benzerlerini söylese veya: «Sen, dağda zene ettin» dese, (zene) sözünün ma'nûsı (zina) demektir. Çünkü bu kelime (hemze) ile de gelir, (yâ) ile de gelir. îmânı Muhaımned' (Rh.A.) e göre, (zene ettin) demekle hadd vurulmaz. Çünkü raehmûz (yâni zeneti), yukarı çıkmak veya müşterektir. Şübhe, haddi defetmektedir.
Biz deriz ki; öfke hâli «Zene ettin!d sözünün zina ma'nâsına olduğunu tercih eder.
Ya da «Babandan, değilsin!», yâhûd «Sen, fülân kimsenin oğlu değilsin!» demek gibi. Yâni kazf edilenin babası olan Zeyd kastedilerek, «Sen, Zeyd'in oğlu değilsin.» demek gibi.
Öfke hâlinde; «Sen, dağda zina ettin!» demekle veya öfke hâlinde; «Sen, babandan değilsin!» veya «Sen, baban fülânm oğlu değilsin!» demekle ve öfkeden başkasında oğulluğu nefy etmek azarlamaya (muâ-tebeye) muhtemel olur.
Kâzik'e, [32] muhsan olan makzûtun [33] isteği ile hadd vurulur.. IVIak-zûfun isteği şarttır. Çünkü kazfedilen kimsenin utancı savmak bakımından hadde hakkı vardır. Her ne kadar kazfedilen kimse, kazf hâlinde kâzifiıı meclisinde bulunmasa da, kâzifin cezalandırılmasını isteyebilir. Bu genelleştirmeyi, «Muzmerât» adlı kitabdan naklen «Tâ-târhâniyye sahibi» zikretmiştir. Bu mes'elenin bellenmesi gerekir. Çünkü çok kere vâki' olur.
Hadd vurulurken, yalnız kürk ve pamuklu kaftan çıkartılır. Bütün giysileri çıkartılmaz. Nitekim, zina haddinde olduğu gibi. Çünkü kâzifin doğru olması ihtimâli bulunduğu için, kazf haddinin sebebi kesin değildir. Lâkin kürk ve pamuklu kaftan çıkartılır. Çünkü bunlar, kâzife acı ve elem ulaşmasına engel olurlar.
Kazfediienîn ceddi olan fülân kastedilerek; «Sen, fülânm oğlu değilsin!» demekle, hadd vurulmaz. Hadd vurulmamasımn sebebi: Çünkü kâzif nefyinde doğrudur.
Yine makzûfu, ceddine nisbet etmekle de, yâni; «Sen, dedenden değilsin!» demekle dç, hadd olmaz. Ya da dayısına, amcasına veya üvey babasına nisbet etmekle de hadd uygulanmaz. Çünkü bunlardan her birine, baba denir. Halbuki gerçekde, baba değildir. Şu hâlde, nefyinde hadd vurulmaz.
«Ey semâ suyunun oğlu!» demekle de, hadd vurulmaz. Çünkü bu sözün zahirinde, babasının oğlu olduğunu nefy vardır. Halbuki murâd, öyle değildir. Belki cömertlikde, iyilik ve temizlikde kullanılan bir benzetmedir.
Yine Arab olan kimse için; «Ey Nebtî!» demekle de, hadd vurulmaz. Çünkü Nebtî; Irâ-k çevresindeki insanlardan bir topluluktur (ki kötü ahlâklı olup ve fesahatleri olmamakla muhtastırlar. [34] Şu hâlde kabalıkta ve fesahati olmamakta onlara benzemeye muhtemel olur.)- Öyleyse bu sözle, hadd vurulmaz.
İbn Ebı Leylâ (Rh.A.) demiştir ki: «Ey Nebtî!» demek, kazfdir. Kâ-zife. bu sözü île hadd vurulur. Çünkü kâzif, makzûfu babasından başkasına nisbet etmiştir. İbn EM Leylâ' (Rh.A.) ya karşı hüccet (delil), İbn Abbâs' (R.A.) dan rivayet edilen şu haberdir: Bir adamın, başka bir adama; «Ey Nebtî!» demesi, İbn Abbâs' (R.A.) a soruldu, O da, ((O kimseye, hadd yoktur.» diye cevâb verdi.
Ölüye kazf etmekle, kendi nesebine dokunulan kimsenin istemesi ile de hadd vurulur. Yâni, ölüye kazfeden kimseye hadd vurulmasını yalnız o iftira ile kendi nesebine dokunulan isteyebilir. Meselâ; babası ne kadar yukarı gitse de ve çocuğu ne 'kadar aşağı inse de, O kimse kâ-zifin cezalandırılmasını isteyebilir. Çünkü ölünün cüz'ü oldukları için, onlara utanç dokunur. Böyle olunca ölüye yapılan kazf, onları kapsar.
İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, kazf haddi nıîrâs olarak intikal eder.
Ve her vâris için mutâlebe (da'vâ) hakkı sabit olur. Velev ,ki tâlib, ölünün mirasından, kati, küfr veya kölelik sebebi ile mahrum olsun, mutâlebe hakkı vardır. Çünkü kazfedilen kimse muhsan olunca, O'nun kâfir olan oğlunun veya kölesinin kazf haddini istemesi caizdir. İmâm Mu ham ine d (Rh.A.) ayrı görüştedir.
Ölünün çocuğunun çocuğu için, çocuğun mevcûd olması hâlinde mutâlebe hakkı sabit olur. İmâm Züfer (Rh.A.) bu iki mes'elede ayrı görüştedir.
Ölünün kızının, çocuğu için de mutâlebe hakkı vardır. Çünkü cüz'-iyyet vardır. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, ancak asabelik [35] ile vâris olan kimse mutâlebe eder.
Bir kimse; «Ey, iki zânînin oğlu!» dese, halbuki O'nun ana-babası ölmüş olsa, kâzife bir tek hadd uygulanır. Çünkü hadlerde gâlib olan; bize göre, Allah Teâlâ' (C.C.) nın hakkıdır. Şu hâlde, birbiri içine girmiş olur. Hattâ bir adam, bir adama defalarca kazf etse, veya bir topluluğun her birine kazf etse, ancak bir hadd vâcib olur. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.
İbn Ebî Leylâ' (Rh.A.) dan hikâye edilmiştir ki: Kendisi, Kûfe'de kâdî imiş. Bir gün mescidin kapısında, bir adamın başka bir adama; ((Ey, iki zâninin oğlu!» dediğini işitmiş. İbn Ebî Leylâ (Rh.A.), kâzifin yakalanması için emir verip, mescide sokturmuş ve kazfedilemn ana -babasının kazfi için O'na seksener, seksener iki hadd vurmuş. Bu olayın haberi Ebû Hanîfe' (Rh.A.) ye ulaşınca; «Ne tuhaftır ki, beldemiz kadısı bir tek mes'elede. beş yönden hatâ elti.» demiş. Birincisi: Kazfe-dilenih husûmeti yok iken, hadd vurdu. İkincisi: Bin kazf de eyîese, bir hadd vâcib olurken, iki hadd vurdu. Üçüncüsü: İki haddi ardarda vurdu. Halbuki vâcib olan, ikisi arasını bir gün veya bir günden fasla ayırmak idi. Dördüncüsü: Haddi mescid içinde yaptı. Halbuki Resûlüllah (S.A.V.) :
«Siz Hiescidlerîuizi, küçük çocuklarınızdan, mecnûnlarınızdan, kılıçlarınızı çekmekten ve hadlerinizi (şer'î cezalan) uygulamaktan uzak tutunuz.» buyurmuştur.
Beşincisi: Husûmetin, kazf edilen iki kimseye mi, yoksa çocuklarına mı âid olduğunu anlamak için, kazf olunan iki kimsenin hayâtta mı, yoksa ölü mü olduklarını meydana çıkarmak gerekirdi.
Şayet bir kimse üzerinde; kazf, zina, şarâb içmek ve hırsızlık gibi çeşitli suçlar toplansa, O'na hadlerin (yâni, şer'î cezaların) hepsi uygulanır, ölmesinden korkulduğu için, bu cezaların hepsi ardarda uygulanmaz. Belki, birinci hadden kurtulunca beklenir.
Önce, kazf haddi ile başlanır. Çünkü onda, kul hakkı vardır. Ondan sonra, İmâm muhayyerdir. Dilerse, cezalandırmaya zina haddi ile başlar (yâni, devam eder); idilerse, elini kesmekle başlar. Çünkü bunlar, Kitâb (Kur'ân) ile sabit olup, kuvvette müsavidirler. İçki haddi ise, sonraya bırakılır. Çünkü içki haddi, zina ve hırsızlık haddinden zayıftır. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Kölelerden olan bir kimsenin, Müslüman annesine kazf etti diye efendisine karşı da'vâ açması caiz olmadığı gibi, evlâdın da, anasına kazf etti diye babasına karşı da'vâ açması caiz olmaz, çünkü etendi, kulesi sebebiyle cezalandırılmaz. Baba da oğlu sebebiyle cezalandırılmaz. Eğer o ananın, bir başka kocadan oğlu var ise; O'nun için da'vâ açmak hakkı vardır. Çünkü sebeb nıevcûd ve mâni' mevcûd değildir.
Hadde irs yoktur. Yâni, şayet kazfedilen kimse ölse, bize göre hadd düşer. İmâm Şafiî (Rh.A.), ayrı görüştedir. Zira irs, kulların haklarında câri olur. Burada, bize göre, şeriatın hakkı gâlibdir.
Kazi" haddinde, geri dönmek de yoktur. Yâni bir kimse, kazf ettiğini ikrar edip; sonra dönse, dönmesi kabul edilmez. Çünkü kendisine kazf edilen kimsenin, O'nda hakkı vardır. Dönmek hususunda O, kendisini yalanlamaktadır. Hâlis, Allah Teâlâ' (C.C.) nın hakkı olan hadler bunun hilâfınadır. Çünkü onlarda kendisini yalanlayan yoktur.
Hadd ve kazf için bedel almak doğru olmaz. Çi^nkü, bedel almak da kulların haklarında carîdir.
Bir adam, diğer bir adama; «Ey zânî!» dedikde, o adam da; «Hayır,» demeksizin «Belki, sensin!» sözüyle karşılık verse; ikisine de hadd vurulur. Çünkü bu sözün ma'nâsı; «Hayır! Ben zânî değilim, belki sen zânîsin!» demektir. . .
Bir kimse, karısına; uEyzaniye!» dedikde, karısı reddetse, yâni «Belki, zânî sensin!»> dese, kadına hadd uygulanır. Liân da gerekmez. Çünkü ikisinden her biri, diğerini kazf etmiştir. Kocanın kazfi, liân îcâb eder. Karının kazfi ise, hadd îcâb eder. İmdi, hadd ile başlanır. Çünkü haddin önce yapılmasında, Üânı ibtâl etme faydası vardır. Zira kazfden dolayı cezalandırılmış olan kimse, liân ehlinden değildir. Aksinde iaıe, ibtâl yoktur. Çünkü liân edilmiş olan kadın, kazf haddi ile cezalandırılır. Çünkü kocanın muhsan olması, üânı ibtâl etmez. Kazf haddi ile cezalandırılmış olan kadm, şahadet düştüğü için, mülâane [36] olunmaz. Böyle olunca üânı savmak için hadd seçilmiştir. Çünkü liân, hadd ma'nâsındadır.
Şayet koca, karısına; «Ey zâniye!» dese, kadın da: «Ben, senin ile zina ettim!» dese, bu söz boşa gider (hederdir). Yâni, ne hadd vardır ve ne de liân vardır. Çünkü, ikisinden her birinde şübhe vardır. Kadının nikâhdan Önce zina ettiklerini murâd etmesi muhtemeldir. Bu takdirde hadd vâcib olup, liân vâcib Olmaz. Kadının; «Benim zinam, nikâhdan sonra seninle yaptığım zinadır. Çünkü, senden başkasını temkin etmedim (razı olmadım).» demek istemesi de muhtemeldir. Böyle hâllerde murâd olan da budur. İmdi, bunun üzerine Hân vâcib olur, hadd vâcib olmaz. Çünkü kazf, kocadandır, kadından değildir. Böyle olunca şübhe gelmiştir.
Bir kimse, bir çocuğun kendisinden olduğunu ikrar edip, ondan sonra inkâr etse mülâane olunur. Eğer önce inkâr edip, ondan sonra ikrar ederse; hadd uygulanır. Çünkü neseb, O'nun ikrarı ile sabit olur. Ondan sonra inkâr etmesiyle kazf olur. Şu hâlde, liân vâcib olur. Çocuğu inkâr edip, ondan sonra ikrar edince, kendisini yalanlamış olur. Bu, durumda hadd vâcib olur.
Çocukların ikisi de O'nundur. Yâni; iki çocuğun birini ikrar edip; ondan sonra inkâr etse ve diğer çocuğu inkâr edip, sonra ikrar etse, ikisinin de nesebleri, ikrarı sebebiyle O'ndan sabit olur.
Bir kimse (cinslerini yanlış söyleyerek), bir kadına; «Ey zina eden adam!» [37] dese, hadd lâzım gelir ve bir adama; «Ey, zina eden kadın!» [38] dese, hadd (şer'î ceza), gerekmez. Tuhfet'ül-Fukahâ'da böyle zikredilmiştik.
«Bu, benim oğlum değildir!» demekle hadd ve hândan bir şey yoktur. Karısına; «Bu, senin oğlun değildir!» demekle de, hadd ve Hân gerekmez. Çünkü bu söz, doğumun inkârıdır. Bununla, kazf olmaz.
Babasız çocuğu olan kadına, kazf etmekle de hadd yoktur. Çünkü o kadında, zina,belirtisi vardır, O da çocuğun, babasız doğmasıdır. O zina belirtisi ile iffet yok olmuştur.
Çocuk sebebiyle mülâane olunup, çocuğu sağ olan kadına kazf etmekle de hadd yoktur. O kadına, çocuğun Ölümünden sonra kazf etse, yine hadd yoktur. Çünkü mülâane olunan kadında; zina belirtisi vardır. Nitekim, yukarda geçti. Fakat çocuğu inkâr etmeksizin mülâane olunan kadına kazf etmek, bunun aksinedir, ki zina belirtisi ortadan kalktığı için kâzife hadd vurulur.
Ya da, her vechle başkasının mülkü veyâhûd müşterek câriye gibi bir vechle kendi mülkü olan câriye ile cinsî ilişkide bulunan adamı kazf etmekle de, kâzife hadd yoktur. Çünkü bu iki surette, cinsî ilişki (vat') liaynihî haramdır. Asi olan şudur ki; haram liaynihî [39] olan cima ile cinsî ilişkide bulunan kimseye kazf etmekle hadd gerekmez.
Ya da mülkünde ebeden mahremi ile cinsî ilişkide bulunan kimseye kazf etmekle d*, kazf edene hadd gecekmez. Meselâ, süt kızkardeşi olan cariyesi ile cima böyledir. Ya da kâiir iken zina eden kadına kazf etmekle de, kâzife hadd yoktur. Yâni mülk bulunmadığı için, şer'an O'ndan zinânm tahakkukundan dolayı kazf yoktur. Zina, bütün Dinlerde haramdır.
Ya da, öldükde terekesi kitabet bedeline yeten mükâtebe kazf etmekle de hadd yoktur. Çünkü O'nun hürriyetinde, Sahabenin (R. An-hüm) ihtilâfı olduğu için şübhe vardır.
İslâm ülkesinde Müslümaııa kazf eden müste'men'e [40] de hadd vurulur. Çünkü bunda, kul hakkı vardır. O kimse, kul haklarını yerine getirmeyi iltizâm etmiştir.
Hayz hâlindeki karısı ile cinsî ilişkide bulunan kimseye kazf edene, hadd vurulur. Çünkü bunun harâmlığı muvakkattir.
Ya da Mecûsiyye olan cariyesi veya mükâtebesi gibi, muvakkat olarak haram kılınan memlûke cariyesi ile cinsî ilişkide bulunan adama kazf eden kimseye de, hadd vurulur.
Anası ile evlenip, ondan sonra ttlüslüman olan Mecûsîye kazf eden kimseye de, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; hadd vurulur. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); bu mes'elede ayrı görüştedir. Bu, daha önce geçen bir mes'-eleye dayanır, o da şudur: Mahremler ile evlenmek Mecûsî için, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; kendi aralarında sahih sayılır. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ), bu konuda ayrı görüştedir.
Şayet kâzif, kazf ettiğini ikrar etse, kazfedilen kimsenin zâııı olduğuna dâir kâzifin delîl getirmesi istenir. Şayet kazf eden kimse, mak-zûfun (kazfedilenin) zina ettiğine yâhûd evvelce geçtiği vechle, zina ettiğini dört mecliste,, dört defa ikrar ettiğine; dört şâhid getirse, kaz-fedilene hadd vurulur. Eğer kâzif delîl (beyyine) getirmekten fi'l-hâl (hemen) âciz olursa ve şehirde olan şâhidleri bulup getirmek için mehil isterse, meclis toplanmcaya kadar mehil verilir. Eğer şâhidleri bulup getirmekten âciz olursa, hadd vurulur. Gidip şâhidleri talep etmek için kefil de alınmaz. Belki habsedilir ve O'na,; «Şâhidleri bulup getirmesi için- bir kimse gönder.» denilir. Tuhfet'ul-Fukahâ'da böyle denmiştir.
Cinsi'bir olan suçlar için, bir tek hadd yeter. Cinsî ayn*ölan suçlarda, yetmez' Tafsili [41] daha önce geçti.[42]
Ta'zîr Faslı
Ta'zîr, [43] te'dîb etmektir. Keşşâfda; azr, menetmektir, diye zikredilmiştir. Ta'zîr de, aasr'dendir. Çünkü ta'zîr, çirkin (>kabîh) olan şeyin tekrar edilmesini meneder.
Ta'zîr, haddin aşağıskhr. Yâni miktar yönünden, hadden daha azdır. Bu ta'zîr, bazan habs etmekle olur. Ya da şamar veya kulağını bükmekle olur. Ya da azarlamakla veya kâdîuin, yüzüne suratım asarak bakmasiyle veya dövmesiyle olur. Dövüldüğü takdirde, ta'zîrin en çoğu; otuzdokuz ve en azı üç kamçıdır. Çünkü ta'zîrin, hadlerin sınmna ulaşmaması gerekir. Haddin en azı, kırktır. Bu kırk, kazfde ve içkide kölenin haddidir. îmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); hürlerin haddine i'tibâr etmiştir. Zira, asıl olan onlardır. Halbuki onların haddi seksendir. Bir rivayette, seksenden bir kamçı, diğer bir rivayette, beş kamçı eksik vurulur.
Ta'zîrin, en azının üç olmasının sebebi şudur: Çünkü, üç kamçıdan azı ile menetme vâki' olmaz.
Ta'zîrde, hadde olduğu gibi, vurma a'zâlara bölüştürülmez. Sebebi, yakında gelecektir.
Ta'zîr dört mertebe üzeredir. Birincisi, eşraf'iÜ eşrafın ta'zîridir.
Fakîhler ve Hanedân-ı Hz. Ali (R.A.) gibi. İkinci mertebe, etrafın ta'zî-ridir. Şehir halkının ileri gelenleri ve tacirlerin büyükleri gibi. Üçüncü mertebe, orta halli insanların ta'zîridir. Dördüncü mertebe, serseri ve bayağı kimselerin ta'zîridir.
Birincisi, hatâyı sahibine bildirmekten başka bir şey değildir. Bu bilme, kadının; «Senin, şöyle şöyle yaptığım duydum.» demesidir. İkin-ci mertebedeki ta'zîr; hatâsını bildirmek ve Mahkeme kapısına celbet-m ektir.
Orta hâili olan kimselerin —ki onlar çarşı pazar halkıdır— ta'zî-ri, hatâsını bildirmek ve Mahkeme kapısına götürüp, habs etmektir. Serseri ve bayağı kimselerin ta'zîri ise; hatâsını bildirmek, Mahkemeye celbetmek ve habs ederek dövmektir. Daha çok te'dibe muhtaç olursa, ta'zîre müstehak olan kimsenin dövülmesiyie beraber habsedilmesi sa-hîhdir.
Ta'zîrde dövmek, hadd vurmaktan daha şiddetlidir. Zira ta'zîrde, sayı yönünden.hafifletme vardır. Maksûdun elden kaçmasına sebeb olmasın diye, vasf yönünden hafîlletilmez. Bundan dolayı uzuvların üzerine dağınık şekilde vurmak suretiyle hafifletilmemiştir. Suçlu, bir gömlek içinde ve ayakta dövülür.
Sonra, zinanın dayağı, geri kalan dayak çeşitlerinden daha şiddetlidir. Çünkü zina dayağı, Allah' (C.C.) in Kitabı ile sabittir.
İçki haddi, Sahâbe'nin —Allah (C.C.) onlardan razı olsun — icmâı ile sabit olmuştur- Hz. Ali (R.A.) demiştir ki: «Bir kimse, içki içtiği zaman sarhoş olur. Sarhoş olduğu zaman, abuk sabuk konuşur. Abuk sabuk konuşunca da, Ü'tirâ eder, İftira edenler üzerine ise; seksen kamçı vardır.» Sahabe —Allah (C.C.) onlardan razı olsun— bunun üzerinde icmâ etmişlerdir.
Ondan sonra, içki haddi, ondan sonra,kazf haddi gelir. Çünkü içki suçu, kesindir. Kâzifin cinayeti böyle değildir. Zira kazfedenin, kazfin-de doğru olması ihtimâli vardır. Kâzifin delil getirmekten âciz olması, yalan söylediğine delâlet etmez. Çünkü şâhidleri bulamamak veya şâ-hidlerin şahadeti edadan kaçınmaları ihtimâli vardır. Bir de; içki içen kimse, kazfden pek az hâlî kalır. Böyle olunca, her içki içen kimse, içki ile kazfi bir arada yapar. Şu hâlde, O'nda'n iki suç meydana gelir. Kazf edenden ise, bir suç meydana gelir. Bu bakımdan her ne kadar nâssan ,<Jelîl bulunsa da, kazfedenin dövülmesi, şâribin (içki içenin) dövülmesinden daha hafif olmuştur. Kâfî'de böyle denmiştir.
Sadru'ş-Şerîa' (Rh.A.) nın; [Ben derim ki, kazf haddi nass [44] ile sabittir. O da Allah Teâlâ" (C.C.) nııı :
«Onlara, seksen kamçı vurun.» [45] âyet-i kerîmesidir ve içkinin haddi ise; kazf haddine kıyâs edilmiştir.] sözü geçersizdir. Çünkü içki haddi, kıyâs ile sabit olmamıştır. Belki Sahabe' (R. Anhüm) nin icnıâı ile sabittir. Nihayet, icmâın senedi kıyâstır. Fıkh Usûlünde anlatılmıştır ki; hüküm icmâa dayanır, yoksa icmâın senedine dayanmaz.
Memlûk, gerek erkek köle (abd) olsun, gerekse câriye olsun ve gerekse üınm-ü veled olsun veya kâfir olsun, bir kimse mcnılûkü zina ile kazf ederse ta'zîr olunur. Çünkü suç, kazftir. Haddin vâcib olması, ihsan bulunmadığı için imkânsız olup, ta'zîr vâcib olmuştur. Bundan dolayı ta'zîrde en son haddine ulaşır. Aşağıda gelecek suretlerde, ceza, İmânım re'yine göredir. Diğer iki suret de vardır ki: Onlarda ta'zîrin en son haddine ulaşması vâcib olur. O iki suretten biri, yabancı bir kadına cinsî münâsebetten başka her haramı irtikâb etmesidir. İkincisi; hırsız, malı toplayıp dışarı çıkarmazdan önce yakalandığı vakitte olan ta'zîr-dir. Kâfî'de de böyle denmiştir.
Bir Müslümana; «Ey fâsık!» [46] lafzı ile kazf eden kimse, la'zir olunur. Ancak, eğer o kazf olunan Müslümamn fışkı ma'lûm olursa, bu takdirde ta'zîr olunmaz. Bunu, Kâdîhân (Rh.A.) zikretmiştir.
«Ey fâsık!» deyip, ta'zîri savmak için onun fâşıklığını isbât etmeyi murâd etse; dinlenmez. Çünkü bu, sâdece cerh (iddiayı bozmak) üzere şahadettir. Şayet «Ey zânî!» deyip isbâtını murâd etse, o vakit dinlenip kabul edilir. Çünkü O'nun üzerine hadd (şerl ceza) sabit olur. O hadd, Allah Teâlâ' (C.C.) nın hakkıdır. Şu halde, mücerred cerh olmaz. Nitekim, açıklaması «Şahadet Bölümü» nde gelecektir.
Yine, «Ey, kâfir!», «Ey, habis!», «Ey, fâcirl», «Ey, muhannes!», «Ey, hâin!», «Ey, Lûtî!», «Ey, zındık!» ve «Ey, hırsız!» [47] demekle ta'zîr olunur. Ancak, eğer kazfedilen hırsız ise, ta'zîr olunmaz. Hâniye'de de böyle denmiştir.
«Ey deyyus!» demekle —Deyyus, zina eden karısını kıskanmayan kimsedir— ve «Ey, kartabân!» demekle —ki bu deyyusun eşanlamlı-sıdır— ve «Ey, ayyaş (çok içki içen)!» ve «Ey, ribâ (faiz) yiyen!» ve «Ey, kahbenin oğlu!» demekle, yâni bu zikredilen sözlerden birini söylemekle ta'zîr olunur.
Fetâvâyı Zahîriyye'de denmiştir ki: Kahbe, zina eden kadındır. «Kuhâb» sözcüğünden alınmıştır. O da, öksürük demektir. Arablarda, zina eden bir kadına, bir adam rastladığı zaman; kadın o adamdan cinsî münâsebet ihtiyâcını yerine getirmek için öksürürdü. Bundan dolayı, o zâniyeye, kahbe adı verilmiştir.
Bazıları demiştir ki: Kahbe, san'atı zina olan kimsedir. Bazısı da demiştir ki: Kahbe; zâniyeden, daha aşındır. Çünkü zâniye, bazan gizlice zina yapar ve yaptığını beğenmez. Kahbe ise, bu işi ücret ile açıkça yapar.
Ben derim ki: Bunun zahirine i'tirâz yönelir. Şöyle ki; bu ma'nâ-lann muktezâsı, kahbede zina ma'nâsı fazla.siyle mevcûd olmaktır. O fazla da çirkin bir iştir. Binâenaleyh; onda, hadd vâcib olmalıdır. Nitekim, «Ey, zâniyenin oğlu!» dedikde hadd vâcib olduğu gibi. Ancak denilebilir ki: Hadd yalnız açık zina kelimesi ile veya onun hükmünde olan bir* şeyle, meselâ, iktizâen zina üzerine delâlet etmekle, vâeib olur. Nitekim öfke hâlinde; «Sen, babandan değilsin!» veya «Sen, futanın oğlu değilsin!» dediği zamanki gibi. Nitekim, daha önce geçti.
. «Kahbe» lafzı, zâniye ma'nâsı için konulmamıştır, belki başka bir ma'nâ için konuldukdan sonra zâniye mavnasında kullanılmıştır. Nitekim, daha önce,geçti. Yukarıda anlatıldığı gibi, zina üzerine iktizâen de delâlet etmez. Bu zahirdir. Bunu Zeylaî' (Rh.A.) nin zikrettiği şu söz te'yîd ed«r; başkasına: «Sen, babandan değilsin.» sözüyle hadd vâcib olur, denilmez. Bu söz, zina ma'nâsında açık değildir, çünkü babadan başkasından, şübhe ile cinsî münâsebette bulunmaktan hâsıl olması ihtimâli vardır. Çünkü, biz deriz ki; bunda, anasını iktizâen zinaya nisbet vardır. Mukteza sabit olunca, bütün levazımı ile sabit olur. Şu hâlde, hadd vâcib olur. Çünkü iktizâen sabit olan, ibare ile sabit olan gibidir. Burada mümkün olan izah budur. Lâkin, yeri geçtikten sonradır.
«Ey, fâcirenin oğlu!» demekle de, ta'zîr olunur. Çünkü fâcire, her türlü ma'siyeti işleyen kadın demektir. Şu hâlde «zâniye» ma'nasına gelmez. Zâniye hükmünde de değildir. Öyleyse, «Fâcire» demekle hadd vurulmaz.
«Sen, hırsızların sığınağısın!», «Sen, zânîlerin sığınağısın!», «Ey, küçük çocuklar ile oynayan!» ve «Ey haranı-zâdeU demekle de ta'zîr olunur. Harâm-zâde'nin ma'nası; haram olan cinsî ilişkiden doğmuş elemektir. Bu söz, zina ve başkalarına şâmildir. Hayz hâlinde cinsî ilişkide bulunmak gibi. Örfde bu lafızdan, ancak zinadan doğan çocuk murâd olunur. Çok yerde, harânı-zâde ile, hile ve hud'a sahibi alçak adam murâd edilir.
«Harâm-zâde» demekte, ta'zîr olunmaya sebeb şudur: Zira bunu söyleyen, Müslüman'a eziyet etmiş, bununla o Müslümanı lekelemiştir. Bu söz ile hadlere kıyâs yapmanın yolu yoktur. Bu durumda ta'zîr vâ-cib olur,
«Ey, eşek!», «Ey, domuz!'., «Ey, köpek!», «Ey, teke!», «Ey, maymun!», «Ey, haccâm! (kan alan)» ve «Ey, haccâmın oğlu!» dese, halbuki o kimsenin babası haccâm olmasa, bu sözler ile ta'zîr olunmaz.
Keza, «Ey, müâcir!» demekle de ta'zîr olunmaz. Çünkü müâcir, karısını'zina için kiralayan kimse hakkında kullanılır. Lâkin bu kullanma, örf olan gerçek ma'nâ değildir. Belki mucir (kiralayan) ma'nâ-sınadır. Şu hâlde bunda, ta'zîr yoktur.
«Ey, boğa!» demekle de ta'zîr olunmaz. Çünkü halkın dilinde, söv-mektir. Bununla bir ma'nâ kasdetmezler.
«Ey, duhke!» demekle de ta'zîr olunmaz. Duhke; insanların kendisine güldükleri kimsedir. Yâni, çok gülünç kimse demektir. Duhake ise, insanlara şarlatanlık yapan kimsedir.
«Ey, meshare (maskara)!» yâni, alay ve eğlence konusu, demekle de ta'zîr olunmaz. Bu da zikredilen ,duhke gibidir.
Bazıları demiştir kî: Bizim örfümüzde; «Ey, köpek!», «Ey, domuz!», «Ey, eşek!» ve «Ey, inek!» demekle ta'zîr olunur. Çünkü, bunların her biri ile sövmek murâd edilir. Halk bununla incinirler. Denilmiştir ki; eğer sövülen kimse Fukahâ ve yüksek makam sâhibleri gibi eşrâfdan ise, söyleyen ta'zîr olunur. Çünkü onlara, bu sözler üzüntü verir. Eğer sövülen kimse, avamdan ise; yalan söylediği kesinlikle bilindiği için ta'zîr olunmaz. Bu görüş güzeldir. Kâfî'de böyle denmiştir.
Bir kimse, kâdî huzurunda bir adamın hırsızlık ettiğini iddia etse ve o hırsızlığı isbâttan âciz kalsa; isbâttan âciz kalan kimse, ta'zîr olunmaz. Çünkü iddia eden kimsenin gayesi, malını almaktır. Sövmek ve hakaret etmek değildir. Zina da'vâsı, bunun aksinedir. Çünkü zina, sabit olmayınca, iddia edene hadd vurulur. Nitekim, daha önce geçti. Hırsızlık, kul hakkı ile ilgilidir. Yâni bunda, kul hakkı gâlibdir. Hırsızlıkta ibra, afv, yemîn, şahadet üzere şahadet ve bir erkek ile iki kadının şahâdeti caiz olur. Allah Teâlâ' (C.C.) mn hâlis hakkı olan hadd, bunun aksinedir. Onda, bu zikredilen şeylerden hiç biri caiz olmaz.
Efendi, kölesini ta'zîr eder. Koca, karısını süslenmediği için, cü-nüblükden yıkanmadığı İçin, evinden izinsiz çıktığı için ve döşeğine çağırdığında gelmediği için ta'zîr eder. Namazı terk ettiği için koca, karısını ta'zîr edemez. Baba, oğlunu namazı terk ettiği için ta'zîr eder.
Nihâye'de denmiştir ki: Koca, karısını ancak kendisine âid bir menfaat için dövebilir (yâni ta'zîr edebilir). Yoksa kadına âid bir menfaat için dövemez. Görülmez nü ki, karısı namazı terk ettiği için, koca karısını dövemez. Süslenmeyi ve bunun benzerini terk ettiği için koca karısını dövebilir.
Bir kimseye şer'an hadd vuruldukda veya ta'zîr olundukda ölse, o kimsenin kanı hederdir. Vurana, bir şey lâzım gelmez. Çünkü vuran, şeriatın emri ile yapılması gereken işi yapmıştır. Fiil, âmire nisbet edilir, Bu durumda, o kimse sanki kendi eceli ile ölmüş.gibidir.
Ancak bir kadın, ki kocası bizim yukarıda zikrettiğimizin benzeri bîr şey için dövdükde (ta'zîr ettikde) kadın ölse, kanı heder değildir. Çünkü kadının, te'dîbi mubah olup, selâmet şartı ile mukayyeddir. Bir kadın, kendisini kocasının aşırı derecede dövdüğünü iddia edip, kocası hakkındaki bu iddiası sabit olsa, koca ta'zîr olunur. Yine bir öğretmen, küçük bir çocuğu aşırı derecede dövse, o öğretmen de ta'zîr olunur. Mecme'ul-Fetâvâ'da böyle denmiştir.
Bir kimse, bir adamı karisi veya mahremi ile beraber görse ye ikisi birbirlerine mutavaat üzere (yâni, birbirleriyle anlaşmış) olsalar; o kimse, adamı ve kadını, her ikisini de öldürebilir. El - Münye'de de böyle denmiştir.[48]
Hırsızlık Bölümü
Serikat (hırsızlık); lügat yönünden, hangi şey olursa olsun, bir şeyi başkasından gizlice almaya derler. Şer'an, mükellefin, yâni âkil ve baliğ olan kimsenin; bir yerde veya bir mahfazada korunan ceyyid [49] darb olunmuş on dirhem miktarı malı gizlice.almasıdır.
Lûgavî nnVnûsı üzerine, şer'an bîr takım vasıflar, eklenmiştir. O vasıflardan biri, çalandadır. O da, çalanın mükellef olmasıdır. Bir vasfı da, çalınandır. O da, mütekavvim (kıymeti hâiz) ve mukadder (miktarı belli) mal olmasıdır. Bir vasfı da, mesrûkun minhde (mal sahibinde) , dir. O da onun muhriz olmasıdır. İnşâeHâhu Teâlâ yakında açıklaması gelecektir.
Gerek hırsızın, malı alma vaktinde olsun, gerekse çıkma vaktinde olsun, lûgavî ma'nâ hırsızlıkda gözetümiştir, yâni, buna hırsızlık denir. Nitekim hırsızlatmanın sebebine gizlice başlasa ve gizlice alsa veya sâdece alıp, çıkarmadan yakalansa buna da hırsızlık deniü. Nitekim, gizlice duvarı delip ve malı mâlikden açıkça, silâhla çarpışarak alsa, buna da hırsızlık adı verilir.
Sonra hırsızlık, ya küçük olur ki bu meşhur olan hırsızlıktır. Bunda, mâlikin malının çalınması vardır. Ya da, emânet konan ve ariyet alası kimse gibi, mâlikin yerine geçen kimsenin malının çalınması vardır.
Ya da hırsızlık, büyük oLur. O da, yol kesmektir. Bu, yol kesilerek yapılan hırsızlıkda, İmâmın (İslâm Devlet Başkanı) malının çalınması vardır. Çünkü İmâm, yardımcıları ile yolu korumakla görevlidir.
Çalanın, mükellef olması da şarttır. Çünkü, akl ve bulûğdan olmaksızın suç gerçekleşmez.
El kesmek, hırsızlık suçunun cezasıdır. [50] Bunun şartı, alman şeyin madrûb ve ceyyid olan on dirhem veya daha fazla olmasıdır. Ya da, kıymet yönünden miktarı on dirhem veya d;iha fazla olmasıdır. Çünkü hırsızlık hakkında vârid olan nass, çalmanın kıymeti hakkında mücmeldir. [51] Çalınan şeyin kısmen beyânı hakkında hadîs-i şerif vârid olmuştur. Şöyle ki, Re&ûlüllah (SAV.) :
«Hırsızın, ancak kalkanın kıymetinde eli kesilir.» buyurmuştur.
Bizim Ashabımız demiştir ki: Nebi-i Ekrem (S.A.V.) zamanında hır-sızin elinin kesilmesini gerektiren kalkan [52] on dirheme müsavi idi. Bunu İbn Abbâs ve İbn Ömer — Allah (C.C.) onlardan razı olsun — rivayet etmişlerdir. Dirhemlerin, yedi miskâl vezninde olması şart kılınmıştır. Çünkü yedi miskâl ağırlığı, ekseri memleketlerde, dirhemlerin vezninde mu'teber olandır.
Dirhemlerin basılmış (madrûb) olması da, şart kılınmıştır. Çünkü dirhem ismine örfen şâmil olan budur. Bu, zahir rivayettir. [53] Doğru olan da budur. Hattâ on dirhem külçe gümüş çalsa, on madrûb dirheme eşit olmadıkça, elini kesmek gerekmez. Çünkü cezaların şartlarında, kemâl sıfatına bakılır. Külçe gümüş ise, kıymet yönünden madrûbdan daha azdır. Bundan dolayı ceyyid (iyi) olmasını şart kılmışlardır. Hattâ kıymetsiz on dirhem çalsa, İmâm A'zam ve İmâm Züfer' (Rh. Aley-himâ) e göre, hırsızın eli kesilmez.
Şübhe olmayan muhafazalı yerden alınması da şart kılınmıştır.
-Çünkü şübhelerle savtılabilen şey, şübhe ile alınamaz. Muhafazalı yer, bazan mekân ile olur. Baza» da koruyucu ile olar. Yakında açıklaması gelecektir.
Eğer hırsız bir kere ikrar ederse, sağ eli kesilir. Nitekim kısas ve kazf haddinde olduğu gibi. İmânı Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan; «Ancak, iki kere ikrarı ile kesilir.» dediği rivayet edilmiştir.
Ya da, iki adamın şahadeti ile kesilir. Nitekim diğer Hukûkda olduğu gibi.
İmâm bu iki şahide; «Nasıl çaldı?», «Çaldığı şey nedir?», «Nereden çaldı?», «Ne zaman çaldı?», «Ne kadar şey çaldı?» ve «Kimden çaldı?» diye sorar. O iki şâhid de açıklarlar. Fazlaca ihtiyat için böyle yapılır. Nitekim daha önce hadlerde geçmiş idi.
İmâm hırsızı, şâhidleri tezkiye edinceye kadar töhmetten dolayı habs eder. Ondan sonra, elinin kesilmesine hükmeder.
Şayet çalmaya bir kaç hıısız katılıp, ortak olsalar ve her birine nîaâb miktarı onar dirhem düşse, her ne kadar malın tümünü bazıları alsa da, hepsinin eli kesilir. Çünkü hırsızlar arasında mu'tâd olan, bazısının almakla görevlendirilmesi ve bazısının da korunmak için hâzır olmasıdır. Şayet bu gibilerine ceza verilmese, çoğundan el kesmek cezası kalkıp, fesâd kapısının açılmasına sebeb olur.
Sâc çalmakla, el kesilir. Sac, Hindistan'dan gelen sağlam bir ağaçtır. Kana çalmakla da, el kesilir.-Kana, mızrak veya süngü demektir. Abonoz çalmakla da,-kesilir. Abonoz, siyah ve sert bir ağaçtır. «Sıhâh» adlı eserde: «Abonoz, kokusu güzel bir ağaçtır.» denmiştir.
Ûd [54] misk [55] ve iyi yağlar çalmakla ve vers çalmakla da el kesilir. Vers, susam gibi bir bitkidir. Sadece Yemen'de yetişir. Ekilir ve yirmi yıl kalır. Kâmûs'da böyle zikredilmiştir.
Za'ferân [56], anber [57] çalmakla, zümrüd gibi yeşil yüzük taşları çalmakla, yakut, zeberced (açık yeşil renkte kıymetli taş), inci, la'l [58]ve fîrûzcc [59] çalmakla, yâni, bunlardan birini çalarsa hırsızın eü kesilir.
Kısacası, malların kıymetlisi ve iyisi olup İslâm ülkesinde aslı mubah olarak bulunmayan , rağbet gören şey çalınmakla, kıymeti nisaba mâlik olunca çalanın eli kesilir.
Kap kaçak çalmakla ve ağaçlan kapı çalmakla da, hırsızın eli kesilir. Çünkü bu ikisinde san'at asl'a galebe çalmış, bundan dolayı değerli mallardan sayılmışlardır. Kapı çalındığında, çalanın eli kesilmesine sebeb şudur: Kapı muhrez olup, evin dışında duvar üzerine dikilmemiş, ve hafif olmalıdır. Yâni, bir adamın taşıyamıyacağı kadar ağır olmayıp hafîf olursa, çalanın eli kesilir.
Hırsız, kıymetsiz, yâni İslâm ülkesinde mubah olarak bulunan değersiz şeyleri çalmakla, eli kesilmez. Kuru ağaç, ot,, kamış, balık, av, zırnık, [60] kırrmzı aşı toprağı ve beyaz çiçek (nevre) gibi.
Sür'atle, az zamanda bozulan şeyi çalmakla da eli kesilmez. Süt, et, yaş meyve ve ağaç üzerindeki meyve gibi. İhraz olunmadığı için kesilmez. Karpuz ve hasad olunmamış ekin de ihraz olunmadıkları için el kesmeyi îcâb etmezler.
Sarhoşluk veren İçkileri çalnıakda, oyun âletlerinde, altın veya gümüşten yapılmış olan kâür haçı çalınakda veya satranç ve tavla çalmakta, hırsızın eli kesilmez. Çünkü bunları alan, kıracaktım veya döke--çektim diye te'vîl edebilir. Fakat üzerinde suret olan dirhemler bunun aksinedir. Çünkü bunlar ibâdet için hazırlanmamış, belki mal edinmek için hazırlanmıştır. Binâenaleyh, onlarda, kırmak te'vîli sabit olmaz.
Hırsız, mescidin kapısını çalmakla, ihraz olmadığı için eli kesilmez. Mushaf çalmakla da, eli kesilmez. Çünkü, mal edinmek için ihraz edilmiş değildir. Onu alan kimse, okumak için aldığına yorumlar.
Hür bir çocuğu çalan hırsızın eli kesilmez. Çünkü hür insan, mal değildir. Her ne kadar Mushaf'ın ve küçük çocuğun üzerinde zinet ve mücevherat olsa da, hırsızın eli kesilmez. Çünkü onlarda olan şey, onlara tâbidir. Şu hâlde, bunlara i'tibâr edilmez. Büyük bir köleyi çalinakla da eli kesilmez. Çünkü büyük kölenin alınması gasb veya hiledir. Hırsızlık/değildir.
llcsâl) deUerlerinden başka defterlerin çalınmasında, hırsızın eli kesilmez. Çünkü gaye; o defterlerde olan şeydir. O ise; mal değildir. Bir de; eğer o defterler, Tefsir, Hadîs ve Fıkh Kitapları gibi şeriata âid ise, bunlar Mushaf gibidir. Eğer mekruh şeyler ise.^feanbûr gibidir. [61] Hesab DeUerlerine gelince; Kâfi'de zikredilen şudur kî; burada demek istenen, hesabı kapanmış deUerlerdir. Çünkü hırsız, o defterlerin için-dekini kasd etmez. Maksûd olan, ancak kâğıtlarıdır. İmdi, eğer defterlerin kıymeti; hırsızlık nisâbına ulaşırsa, (.alanın eli kesilir.
Muhît'te şöyle denmiştir: Hırsız, bir insanın Hesap Defterlerini çalıp; oıüan yitirip tüketse, sahibine kıymetlerini öder. Mâlikin, o defterleri kaç akçaya satın aldığına bakılarak ödetilir. Bu mes'efe; bir kimse, bir insanın senet, çek veya vesikasını yırtsa, Meşûyih'iıı (Büyük Bilginlerin) çoğunun sözüne göre, senet veya vesikanın, yazılmış olduğu hâlde kıymetini ödemesi gibidir. Mala bakılmaz.
Köpeğin ve parsın çalınmasında da, hırsızın eli kesilmez. Çünkü köpek ve pars, aslı mubah olan hayvanlardır. Hıyanet etmekle de, eli kesilmez. Bir kimsenin kendisine güvenilip emânet edilen, elindeki emânete hıyanet etmesi gibi. Siden sür'atle kapmakla da, kapanın eli kesilmez. Yağma etmekle de, kesilmez. Yağma (nehb); kentin veya köyün zahirinden açıkça, zorla almaktır. «Müstesfâ»*da, böyle denmiştir.
Kabir kazıp, kefen soymakla da hırsızın eli kesilmez. Çünkü Resû-lüllah (S.A.V.) :
«Muhtefi'yc el kesmek (cezası) yoktur.» buyurmuştur. Muhtefî, Medine halkının lûgatına göre; nebbâş, yâni, kefen soyucudur.
Ammenin (Kamu'nun) malım çalmakla da, hırsızın eli kesilmez. Beyt'ül-mâl; yâni, Devlet Hazînesinin malı gibi. Ortak malı çalmakla da, eli kesilmez.
Çalanın, başka kimsede, hâlde veya gelecekte alacağı dirhemleri olmakla, o diğer kimseden, o dirhemlerin mislini çalsa, eli kesilmez.
Çünkü çalan, hakkını almıştır. Hâl ve gelecek onda eşittir. Bir de; mühlet vermek hakkını istemenin (mütâlebenin) ertelenmesidir. Her ne kadar, hakkından fazla alsa da yine kesilmez. Çünkü çalan kimse, hakkı kadarını almakla, onda ortak olur. O ise şâyi'dir. Eğer dirhemlerini verdiği o kimseden mal çalarsa, eli kesilir. Çünkü çalan kimsenin, maldan alma hakkı yoktur. Ancak, birbirini razı etmekle satış müstesnadır.
Elinin kesilmesine sebeb olan çalınmış bir şey, değişmeden, unu yine çalsa, di kesilmez. Yâni bir hırsız, bir malı çalıp eli kesildikde, o malı geri verdikden sonra, dönüp onu yine çalsa; halbuki o çaluumş olan mal hâli üzere olsa, eli tekrar kesilmez. Sebebi, yakında gelecektir. Hattâ o çalınmış olan mal, değişse ve değiştikden sonra ikinci kez çalsa, meselâ; iplik gibi, ki onu çaldığı için, çalanın eli kesilip geri verdikden sonra iplik dokunup, onu yine çalsa, eli yine kesilir.
Zî-rahnı olan mahremden çalsa, gerek çalman mal, zî-rahmin malı olsun ve gerekse başkasının malı ohun, muhafazada şübhe olduğu için elini kesmek gerekmez. Fakat hırsız, mahreminin malını başkasının evinden çalsa, zikredilenin aksine olur. Muhafaza tahakkuk ettiği için, eli kesilir.
Mutlak sütanasımn malım çalmak da zikredilenin aksinedir. Yâni, gerek sütanamn evinden olsun ve gerekse başkasının evinden olsun muhafaza tahakkuk ettiği için eli kesilir.
Karının, kocasından ve kocanın, karısından çalması ile de, her ne kadar kocanın özel muhafaza yeri olsa da, el kesilme/. Çünkü bir-birilerinin mallarında tasarruf etmeleri, el kesmeye mânidir.
Kölenin, efendisinden veya efendisinin karısından çalması ile de eli kesilmez. Veya kölenin, hanımefendisinin kocasından çalmakla da eli kesilmez. Çünkü bu suretlerde, âdeten birbirlerinin yanlarına girmeye izin vardır. Efendinin, mükâtebinden çalması ile de eli kesilmez. Çünkü efendinin, nıükâtebin kazancında hakkı vardır.
Konuğun (müsâfirin), konuğu ağırlayan (ev sahibi) dan çalması île de, el kesilmez. Çünkü ev, konuk hakkında muhafazalı yer olmaktan çıkmıştır.
Ganimet malından çalmakla da, el kesilmez. Çünkü çalanın onda payı vardır. Hamamdan ve gündüzleyin girmesine izin verilen evden çalmakla da eli kesilmez. Çünkü birincide, âdeten, ikincide hakîkaten, izin vardır. Böylece, koruma kalmamıştır. Tüccarın dükkânları ve hanlar dahî hamânı gibidir. Ancak, eğer bunlardan geceleyin çalarsa, eli kesüir. Çünkü bunlar, mallan korumak için bina edilmişlerdir. İzin, gündüze mahsûsdur.
Ya da; hırsız bir şey çalıp, evden çıkarmadı ise, yine eli kesilmez. Çünkü evin hepsi, bir tek muhafaza yeridir. Şu hâlde eli kesilebilmesi için, evden çıkarması gerekir. Ya da; kendisi evin içinde olup, dışanda olan kimseye'malı verse, bu durumda ikisinin de eli kesilmez. Çünkü içeride olan, dışarı çıkmamıştır. Dışarıda olan da, muhafazayı bozmu-ımştır. Bu durumda, her biri için hırsızlık ve çalma tamâm olmamıştır.
Ya da; evi delip ve elİuİ sokup nisâb miktarı mal alsa, yine eli'kesilmez, Çünkü Hz. Ali' (R.A.) den; şöyle dediği rivayet edilmiştir:
«Hırsız, şayet zarı i' [62] ise eli kesilmez.» Fukahâ zarifi, bununla tefsir etmişlerdir.
Ya da, başkasının yen'iniıı dışından keseyi yarıp, almakla da eli kesilmez, «Nihayeu'de denmiştir ki: Kese .(surra), dirhemlerin kabıdır. Burada ondan murâd, yen'in kendisidir. Hükmün böyle olmasına sebeb ise şudur: Çünkü, kesenin bağı dışarıdandır. Böyle olunca, yarıp almak dışarıdan meydana gelir. Şu hâlde muhafaza yerini bozmak yoktur. Eğer kese içeride ise, onu yarıp aldıkda, eli kesilir. Çünkü kesenin bağı içerdendir. Böyle olunca; yarıldığmda kese, yen içinde kalır. Öyleyse almak, içeriden olmuş olur. Şayet yarmak yerine, bağı çözmekle çalsa, illeti (delil ve sebebi) aksine döndüğü için, hüküm de a'ksine döner.
Ya da, deve katarından bir deve çalmakla veya yük çalmakla da eli kesilmez. Gerek deveyi sevk eden veya yeden biri bulunsun, gerekse bulunmasın müsavidir. Çünkü sevk edenin ve yedenin gayesi, şevktir ve yedmektir ve yol almaktır. Korumak, değildir.
Eğer devenin ve yükün sahibi korur veya devenin üzerinde uyursa, deveyi ve yükü çalan hırsızın eli kesilir. Çünkü yükün üzerinde uyumak veya deveye yakın olmak onu korumaktır.
Ya da hırsız; yükü yarıp, İçinden nisaba ulaşan bir şey alsa —çünkü çuvallar muhafaza yeridir — veya hırsız, elini başkasının sandığına veya yen'ine veya cebine, almak için sokup nisâb miktarı alsa veya içinde has odalar olan evin, has odasından evin salm'ına çıkarsa veya bir has odanın sahibi, diğer bir has odadan çalsa, yâni bir hâne, ki içinde odalar olup, her birinde bir kimse otursa ve o odada oturan kimseden başkasının, o oda ile ilgisi olmasa — ancak bir kimsenin bir evi olup, dâirelerinde o kimsenin inalları ve hizmetçileri bulunup, birbirlerinin dâiresi ile ilgili olurlarsa, o ev yukarıda anlatılan gibi değildir— veya korunan yerden bir şey yola atıp, sonra alsa, —çünkü yola atmak, bir hiledir. Hırsızlar onu i'tiyâd edinmişlerdir. Çünkü bunda, bozuk niyyetleri vardır. Buna mu'teber bir el de uzanmamıştır — İmdi hepsi, bir tek fiil sayılıp, eli kesilir. Şayet evden çıkarıp da almasa, o kimse malı yitiricidir, calici değildir. Şu hâlde, bu işde eli kesilmez.
Ya da, çalınan şeyi; bir eşek üzerine yükletip, eşeği yürütüp çıkarsa, eli kesilir. Çünkü eşeğin yürümesi, hırsıza muzâftır.
Münye'de zikredilmiştir ki; İtilâmın, siyâseteıı hırsızı Öldürmesi caizdir. Çünkü hırsız yeryüzünde fcsâd çıkarmaya çalışır.[63]
Hırsızın Sağ Elinin Kesileceğine Dâir Bir Fasıl
Hırsızın, sağ eli kesilir. Kesmek, Nass-ı Kerîm (âyet) ile sabittir. Sağ elin kesilmesine delîl ise; İbn Me.s'ûd' (Rh.A,) un:
«İkisinin de, sağ ellerini kesin.» kıraatidir. Bu, meşhur bir kıraattir. Bize göre, meşhur kıraat ile amel edilir. [64]
Sağ el, bileğin mafsalından kesilir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.); hırsızın elinin mafsalından (ekleminden) kesilmesini emretmiştir. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) :
«Kesiniz ve dağlayınız.» buyurduğu için, kesilen yer dağlanır. Ancak, çok sıcak günde ve çok soğuk günde kesilmez. Çünkü bu, çok defa ölüme sebeb olur. Hadd (Şer'î ceza) ise, menetmek içindir. Öldürmek için, değildir.
Ondan sonra, eğer yine hırsızlık yaparsa, sol ayağı kesilir. Eğer hırsız, bir defa daha hırsızlık yaparsa, artık kesilmez. Tevbe edinceye kadar habs edilir ve habs edildiği gibi ta'zîr de olunur.
İmâm Şafiî (Rh.A.); «Üçüncü defada sol eli kesilir ve dördüncüde sağ ayağı kesilir.» demiştir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Bir kimse hırsızlık yaparsa, Onun (sağ elini) kesiniz. Eğer, yine yaparsa, (sol ayağım) kesiniz. Yine yaparsa, (sol elini) kesiniz. Yine yaparsa, (sağ ayağım) kesiniz.» buyurmuştur.
Bizim için delil, Sahabe' (R. Anhüm) nin, Hz. Ali* (R.A.) nin şu sözü üzerindeki temalarıdır. Şöyle ki; Hz. Ali (R.A.):
«Ben, hırsız için tutacak el ve yürüyecek ayak bırakmamaktan dolayı Allah Teâlâ' (C.C.) dan utanırım.» sözü ile hüccet getirdiği zaman, Onlardan hiç kimse (Şafiî' (Rh.A.) nin naklettiği) bu hadîs ile delîl göstermemiştir. İmdi bu, böyle bir hadîs bulunmadığına delâlet eder.
İmânı Tahâvî (Rh.A.): «Biz, bu haberleri inceledik, fakat hiç bilinin aslı olduğunu görmedik. Şayet haber sahih olsa, siyâset veya nesh üzere hami edilir.» demiştir.
Hırsızın sol eli yâhûd sol elinin baş parmağı veya iki parmağı veya sağ ayağı evvelce kesilmiş ise veya çolak ise, tekrar kesilmez. Bunun sebebi, menfaat cinsinin kalmamasıdır. O menfaat cinsi; tutmak ve yürümektir. Baş parmaktan başka bir parmak kesilmiş olursa veya çolak olursa, zikredilenin hilâimadır. Yâni, kesilir. Çünkü bir parmağın yok olması, zahir rivayette kesmeyi menetmez.
«Ya da hırsız, çalınmış, malı husûmetten önce mâlikine geri verse» sözü ile, metinde zikredilen şeyde el kesmenin yokluğuna sebeb şudur: Çünkü bu takdirde da'vâ mümkün olmaz. Hırsızlık da zahir olmaz.
«Ya da kabz Ue beraber hîbe ile veya satış ile mâlik olsa veya çalınanın kıymeti kesmekten Önce nisâbdan eksik olsa.» sözü ile zikredilen şeyde, e* kesmenin bulunmamasına sebeb; alacağını aldığı sırada husûmetin kâim olması, eli kesmek için şart olduğundandır. Halbuki «veya- ona mâlik olsa» sözünde, husûmet yoktur. Hükmün icrası sırasında nisabın tam olması, yukardaki gibi kesmenin şartıdır. Haibuki ikincide; yâni, «veya kıymeti nisâbdan eksik" olsa.» sözünde, nisabın kemâli yoktur.
«Ya da hırsız, hırsızlık edip ve üzerine iki şâhid tanıklık ettikden sonra, hırsız çalman şeyin mülkü olduğunu iddia etse.» sözü ile zikredilen şeyde, el kesme yoktur. Çünkü, şübhe, haddi ortadan kaldırır. Mü-cerred da'vâ sabit olur. Çünkü, ihtimâl vardır.
«Ya da iki hırsız, hırsızlığı ikrar edip ikisinden biri, çalınanın mülkü olduğunu iddia etse.» sözü ile zikredilen şeyde, her ne kadar isbât edemese de, bu durumda ikisinin de eli kesilmez. Kesihneyişinin sebebi;
çünkü sözden dönme, dönen hakkında amel eder ve diğeri hakkında şübhe verir. Çünkü hırsızlık, ortaklık üzere ikisinin ikrarı ile sabit olur.
Vikâye'de: «Ya da çalıp, mülkü olduğunu iddia etse veya iki hırsızın biri mülkü olduğunu iddia etse.» denilmiştir. Ben derim ki: Bu i'tirâz götürür. Çünkü ibareden anlaşılan matlûb değildir ve matlûb ondan anlaşılmamıştır. Birincisine gelince; Yikâye'nin «iki hırsızın biri» sözü, «iddia etti» sözünün zamirine atftır. İmdi ma'nâ: «Ya da iki hırsız çalsa, ikisinden biri iddia etse.» demektir. Bu ma'nâ ise, matlûb değildir. İkincisi ise, iki hırsız ikrar edip, ikisinden biri mülk iddia etmesi matlûb olduğu içindir. Nitekim, Hidâye'de ve Kâfî'de ve bunlardan başkasında mezkûr olan budur. Halbuki, bu lâzım değildir. Çünkü ibarede ikrân bildiren bir şey yoktur.
Ya da hırsız, çalman şeyin mâlikin malı olduğunu ikrar eder de, mâlik mütâlebe etmezse» sözü ile zikredilen şeyde, el kesme bulunmadığına sebeb, da'vâ şart olup, mütâlebe gerektiği içindir.
İki kimse hırsızlık edip; ikisinden biri gâib olsa, ikisinin çaldığım, çalınan malm sahibi isbât etse, hâzır olan hırsızın eli kesilir. Çünkü hırsızlık, gâib üzerine isbât olunmayınca, yabancı olur ve yabancının da'vâsı ile şübhe sabit olmaz. Bir de: Gâibden da'vâda şübhe ihtimâli; şübhenin, şübhesidir. Şu hâlde i'tibâr edilmez.
Baba, vasî, emanetçi, gâsıb, ribâ sahibi, müsteîjr [65], kiracı, mudâ-rib [66], satın almakla görevli kimse, mürtehhı [67] ve müstehzi' [68] gibi koruyucu el (yed-i hafıza) sahibinin husûmeti {da'vâ etmesi) ile hırsızın eli kesilir.
Zikredilen kimselerin husûmeti (da'vâ etmesi) ile hırsızın eli kesildiği gibi, onlardan çalan kimseye mâlikin husûmeti ile de kesilir. Yed-i hafıza (zilyed) sahibinin (yâni her hangi bir şekilde aldığı malı koruması gereken kimsenin) husûmetine gelince, hırsızlık haddi zâtında kesmeyi gerektirir. Halbuki hırsızlık, kâdî indinde mu'teber olan husûmete binâen şer'î hüccet ile zahir olmuştur. Şu hâlde eli kesmek için yeter ve onlar için yed-i sahîha (sahih zilyedlik) vardır. O yed-i sa-hiha, mülk gibi maksûddur. İmdi, şayet yed-i sahîha ortadan kaldırılsa, onu geri almaları için kendilerinin, niyâbeten değil, asaleten muhâ-sama (da'vâ) etmeleri caiz olur. Çünkü yed-i hafıza sahibi olan kimse, eğer emin ise emânetin edasına ancak onu geri almakla kadir olur. Eğer kefil ise, kendisinden borcu (veya kefaleti) düşürmeye ancak, benden çaldı, deyip geri almakla kadir olur. Şayet husûmette asil olsa, sübût sırasında mâlik hâzır olmaksızın, almak vâcib olur. Çünkü el kesmek, Allah Teâlâ' (C.C.) nın hakkıdır. Kısas, bunun hilâfınadır. Çünkü kısas, kul hakkıdır. Onlardan çalan kimseye mâlikin husûmetine gelince; çünkü mülkün hakîkatı onundur. Hakîkaten mülk ise, yed-i hafızadan daha kuvvetlidir. İkincisi ile caiz olunca, birincisi ile caiz olması daha evlâ olur.
Çalınan malı, eli kesilen hırsızdan çalan kimsenin eli kesilmez. Yâni bir adam, bir şey çalıp; o hırsızlık sebebiyle eli kesildikde, çalınan şey hırsızın elinde kalsa ve onu hırsızdan bir başka kimse çalsa, ikinci hırsızın eli kesilmez. Çünkü hırsızlık, ancak eğer mâlikin veya eminin veya kefilin elinden olursa el kesmeyi gerektirir. Nitekim, az önce geçti. Burada, onlardan bir şey yoktur. Çünkü birinci hırsız, mâlik değildir. Emin ve kefîl de değildir. Hattâ çalınan şeyi yitirse, ödemez. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir. Fakat hırsızdan, eli kesilmezden Önce başkası çalsa, bunun hilâfınadır, Bu durumda, ikinci hırsız ve mal sahibi için, ikinci hırsızın elini kestirmek hakkı vardır. Çünkü birinci hırsız, eli kesilmezden önce gâsıb ma'nâsındadır.
Çaldığını ikrar eden kölenin, eli kesilir. Çünkü o köle, insan olması bakımından ikrarı sahihtir. Zira köleye ceza verilmesi suç sebebiyledir. Suç ise, ancak teklif vâsıtasiyle gerçekleşir. Teklif ise, ancak insan olması bakımından gerçekleşir. Yoksa, o köle mal olduğu için gerçekleşmez. Ondan sonra maliyet olmaya geçer ve insanın mal olması bakımından teklif sahîh olur. Çünkü malda, töhmet yoktur.
Görülmez mi ki, kölenin sözü, töhmet bulunmadığı için Ramazan hilâlinde makbuldür. Elin kesilmesine sebeb olan şey, mutlaka, yâni eli kesilen kimse gerek hür olsun ve gerekse köle olsun, eğer o şey bakî ise sahibine geri verilir. Çünkü çalman şey, mâlikin mülkü olmak üzere kalmıştır. Eğer çalınan mai elde kalmamış ise, her ne kadar o malı hırsız yitirse de, ödemez. Çünkü, Resûlüllah (S.A.V.) :
, «Hırsızın eli kesildikten sonra, (çaldığını) ödemez,» buyurmuştur. Musannifin, «Her ne kadar, o malı hırsız yitirse de.» demesi, İmâm Hasan' (Rh.A.) in İmâm A'zam' (Rh.A.) dan rivayet ettiği; «Çaldığı malı istihlâk eden (yâni tüketen veya yitiren) hırsızın onu ödemesi gerekir.» sözünün reddine işarettir.
Defalarca hırsızlık edip, eli kesilen kimse de, her ne kadar elinin kesilmesi çaldıklarının bazısı sebebiyle olsa da, çaldıklarından hiçbir 'şey ödemez. Yâni bir kimse, birçok hırsızlık yapsa, çalman şeylerin sahihlerinden birisi gelip hakkım iddia .edip, isbât etse ve hırsızın eli o hırsızlıklardan dolayı kesilse, İmâm A'zam' (Iîh.A.) ?. göre, o kesme hırsızlıkların hepsi için yeter. Bir şey ödemez. Çalman şeylerin sâhible-ri hepsi hâzır olsalar, o hırsızın eli onların huzurunda kesilse, hırsız, ittifakla, çalınan şeylerden bir şey ödemez.
Hırsızlık sebebiyle sağ elinin kesilmesi emredilen hırsızın, sol elini kesen kim&s de, bir şey ödemez.- Çünkü kesen kimse, sol eli yok edip yerine ondan daha hayırlı olan sağ eli bırakmıştır. Şayet, «S?ğ elin bırakılması, sol elin kesilmesiyle hâsıl olmadı. Belki o, sol el kesilmeden Önce de vardı.» diye sorulacak olursa, cevâbında biz deriz ki: «Sağ el yok edilmeye.müstehak olmuştu. İmdi, sol elin kesilmesi ile sağ el kurtulmuş ve sol el sayesinde vücûd bulmuş gibidir.»
Hırsız, izafetle: «Ben, şu giysinin hırsızıyım» dese, eli kesilir. Çünkü bü soz, hırsızlık ettiğini ikrardır. Eğer izâfetsiz; «Ben, şu giysiyi ça-lıcıyım.» dese vaad olup, ikrar olmadığından, eli kesilmez.
Hırsız, çaldığı malı, hırsızlık ettiği evde yarıp parçalamakla kusurlu edip, evden dışarı çıkarsa ve o şey parçalandıkdan sonra ınadrûb olan on dirheme eşit olsa, hırsızın eli kesilir. Musannif bunu, iki kayıt ile kayıtlamıştır. Birincisi; parçalamanın evde olması, ikincisi; çalman şeyin on dirheme eşit olmasıdır. Çünkü hırsız, şayet o çalınan şeyi par-çalamaksızin dışarı çıkarsa ve on dirheme eşit olsa, ondan sonra par-çalasa ve parçalamakla o malın kıymeti on dirhemden eksik olsa, o hırsızın tek söz ile eli kesilir.' Eğer çaldığı şeyi evde parçalayıp, kıymeti eksildiktei* sonra dışarı çıkarsa, eli kesilmez. Çünkü hırsızlık, birincide tam nisâb üzere yapılmıştır, İkincide, tamâm değildir. Böylece ikinci kaydın bulunması gerektiği anlaşılır. Bundan dolayı, Hidâye'de ve Kâfî'de ve bu ikisinden başkasında bu kayıtlar zikredilmiştir. Vikâye'-de ve Kenz'de ise terk edilmiştir.
Hırsız muhafazalı yerden bir koyun çalar da, boğazlayıp dışan çıkarırsa, eli kesilmez. Çünkü hırsızlık, et üzere tamâm olmuştur. Daha önce geçti, ki et çalmak, el kesmeyi gerektirmez.
Hırsız, gümüş ve altından nisâb miktarı çaldığı şeyden, dirhemler ve dinarlar yapsa, eli kesilir. O dirhem ve dînârlar, İmâm A'zam' (Rh. A.) a göre, mal sahibine geri verilir. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) «Geri verilmez», demişlerdir. Çünkü onlara göre, bunlar san'at-ı mütekavvi-me (kıymetli san'at) dir. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, değildir.
Hırsız, çaldığı giysiyi kırmızıya boyar da eli kesilirse İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre, geri vermesi ve ödemesi gerekmez. İmâm Muhammed (Rh.A.) demiştir ki: Giysi, ondan alınır ve boya ile hâsıl olan fazlalığın değeri hırsıza verilir. Çünkü malının ayn'ı her bakımdan kâimdir ve o mal asıldır. Boya ise, ona tâbidir. Böyte olunca asla i'tibâr etmek evlâdır.
İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) un delili şudur: Boya sûreten ve ma'nen mevcûddur. Giysi sahibinin hakkı ise, sûreten mevcûd, ma'nen değildir. Çünkü el kesmekle tekavvüm ortadan kalkmıştır. Nitekim, daha önce geçti. Böyle olunca, hırsızın hakkı tercih edilmeye daha lâyık olur. Şayet hırsız, giysiyi siyaha boyasa, îmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, giysinin mâlikine geri verilir. Çünkü siyahlık, giysinin değerini düşülür. Mâlikin hakkının kesilmesini gerektirmez. Hırsız, bir Sultânın vilâyetinde hırsızlık etse, diğer Sultân İçin O'nun elini kesme hakkı yoktur. Çünkü idaresi altında olmayan kimse üzerinde, O'r.un için velayet hakkı yoktur.[69]
Yol Kesme Babı
Musannif, küçük hırsızlığı açıklamayı bitirince, büyük hırsızlığı [70] açıklamaya başlayıp şöyle dedi:
Bir kimse yolu kesmeye kasd etse — gerek İmâma itâattan kaçınan bir cemâat olup, yolu kesmeye kalkışsınlar veya îmâma itâattan kaçınmaya kadir olan bir kimse olup, yolu kesmek istesin — ve Müslüman veya Zimmî olmakla kanı ma'sûm ise — Çünkü o, yolu kesmeye kalkışan, eğer müste'men olursa üzerine hadd uygulamakda hilaf var-dır— ve bu yol kesmeye kalkışan, bir ma'sûmım yâni Müslümânm veya Zimmînin yolunu keserse —hattâ müste'menin yolunu kesse, O'nun üzerine hadd vâcib olmaz. — o yol kesen kimse, yoldan geçenlerden bîr şey almazdan önce ve geçenlerden birini veya daha çoğunu öldürmezden önce yakalansa, münkere başladığı için, ta'zirden sonra tevbe edinceye kadar habs edilir. Fakat sadece söz ile değil, belki onda sâlih insanların siması zahir oluncaya kadar habs edilir.
Eğer o yol kesmeye kalkışan kimse, mal alıp ve her bilinin nasibi o maldan nisâb miktarı olursa [71] eli ve aykırı yönde ayağı kesilir. Eğer uzuvları tamâm ise böyle yapılır. Tuhfetu'l-Fukahâ'da böyle, denmiştir.
Eğer o yol kesmeye kalkışan lıaydûd [72], mal almaksızın birini öldürürse, kısas en değil, hadden Öldürülür. Kendisi hadden öldürüleceği için, maktulün velîsi O'nu afv edemez. Eğer o yol kesenin öldürülmesi kısâsen olaydı, velî kısası afv edebilirdi.
Eğer yol. kesen kimse, yoldan geçeni Öldürüp malını alırsa, eli kesilip ondan sonra öldürülür veya asılır. Ya da, elini kesin eksizin öldürülür. Ya da, diri iken asılır ve ölünceye kadar karnı mızrak ile yarılır. Bunda asıl olan, Allah Teâlâ' (C.C.) mn:
«Allah'a ve Resulüne (yâni mü'minlere) harb açanların, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesâdcılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları, veya (sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, ya da (bulundukları) yerden sürülmeleridir.» [73] âyet-i kerîmesidir.
«Allah'a harb açmak» demek, mü'minlere veya Allah'" (C.C.) m dostlarına harb açmak demektir. [74] Burada, muzâf hazfedilmiştir. Çünkü hiç kimse Allah Teâlâ (C.C.) ile savaşaniaz. Bir de: Yolcu çöllerde ve yollarda Allah Teâlâ' (C.C.) nm emâmnda ve muhâfazasında-dır. îmdi o yolcuya engel olan, Allah Teâlâ (C.C.) ile savaşmış gibi olur. Bununla murâd, ahvâl üzere tevzî'dir. Sanki Allah Teâlâ (C.C.):
«Eğer öldürürlerse, öldürülmeleri gerekir, muhayyerlik yoktur.» buyurmuş gibidir. Nitekim İmâm Mâlik (Rh.A.), âyette geçen «ev/yâ-hûd» lalzmın zahirine dayanarak, murâd tahyîrdir, demiştir. Çünfci» bu ahvâlin açıklaması ResûlüHah' (S.A.V.) m şu hadîsi ile sabittir:
«Bir kimse mal alırsa, eli kesilir ve öldüren kimse öldürülür, Mal alıp ve hem de öldürürse asılır.»
Cebrail Aleyhisselâm'm bu taksimi, Ebû Bürde1 <R.A.) nin ashabı hakkında indirdiği rivayet edilmiştir.
Başkası ondan ibret alsın diye, üç gün asılmış olarak bırakılır. Üç günden çok bırakılmaz. Çünkü üç günden sonra ceset bozulup kokar ve insanlar ondan rahatsız olurlar.
Hırsızın aldığı şey telef olsa veya hırsız telef etse, onu Ödemez. Yâni, şayet yol kesen öldürülse, küçük hırsızlığa i'tibâren aldığı malı ödemez. Nitekim, daha önce geçti.
Yol kesenlerden birisi, yoldan geçenlerden birini öldürmekle hepsine şer'ı ceza (hadd) uygulanır. Çünkü hadd, muharebenin cezasıdır. Muharebe ise; bazısı, bazısına yardımcı olmakla meydana, gelir. Öyle ki, şayet arkadaşlarının ayaklan dayansa, yâni güç durumda kalsalar, diğerleri onlara yardım için toplanıp gelirler. Şart olan, onlardan birinin, yolcuları öldür m esidir. Öldürme ise, vuku bulmuştur. Onların taş ve sopası kılıç gibidir. Çünkü yol kesmek, hangi âlet ile olursa olsun, öldürmek ile Hâsıl olur. Belki sadece mal almak ile ve korkutmakla da olur.
Yol kesen haydûd, bir kimseyi yaralayıp malını alsa, eli ve ayağı çapraz olarak [75] kesilir. Yol kesen kimsenin yaraladığı hederdir (diyeti yoktur.) Çünkü hadd, Allah Teâlâ' (C.C.) nın hakkı olarak vâcib olunca, kulun hakkı olmak üzere nefsin ismeti (dokunulmazlığı) sakıt olur. Nitekim mal ismeti, sakıt olduğu gibi. Çünkü Ödemekle beraber kesmek (bir araya gelmezler.
Eğer sâdece yaralarsa, yâni yol kesen öldünıı&zse ve mal almazsa veya kasden bir demir ile öldürüp; mal da alıp yakalanmadan önce tevbekâr olursa veya yol kesenlerden bîri mükellef olmayan çocuk ya da mecnûn olursa veya yol kesenlerden biri kervandan zî-nılını-i mahr?m olursa veya kervanın bazısı, bazısının yolunu keserse yeyâ gecede ya da gündüzde şehirde ya da İkisi birbirine yakın şehirler arasında yol keserse, bu zikredilen suretlerde hadd yoktur.
Sâdece yaraladığı zamanda haddin düşmesi, bu suçda hadd olmadığındandır. Kul hakkı sakıt olmaz. Çünkü kul hakkının düşmesi, haddin uygulanması ile olur. Hadd ise uygulanmamıştır. Şu hâlde kulun hakkı, bakî kalmıştır. İmdi, eğer yara kısas icâb eden yara ise, yaralananın velîsi için kısas hakkı vardır. Ya da, eğer yara diyet îcâb eden yara ise, diyet vardır.
Bu zikredilenler; birinci surete - ki o, sâdece yaraladığıdır göredir. Kasdrn öldürüp; malı aldıkdan sonra tevbekâr olmasını ınüte-âkib yakalanırsa, haddin düşmesine sebeb, Allah Teâlâ' (C.C.) nın şu âyet-i kerîmesidir:
«Ancak, onları yakalamanızdan Önce tevbe edenler, bunun dışındadır.» [76]
Hadd sakıt olunca, onda kul hakkı zahir olur. Diğer suretlerde: Velî İçin kısas hakkı vardır. Yâni yol kesen, Öldürülür. Ya da, afv hakkı vardır.
Yol kesenlerden biri gayr-i mükellef veya mahrem olan zî-rahm [77] oldukda haddin düşmesine sebeb; suç bir olup, onu hepsi yaptığı içindir. Bâzısının fiili mu'cib vâki' olmayınca, geri kalanlarının fiili sebebin bâzısı olur. Bununla, hüküm sabit olmaz. Hadd düşünce, öldürmek velilerin dileğine kalır. Dilerlerse, öldürürler; dilerlerse, afv ederler.
Kervanın bâzısı, bâzısının yolunu kestiği zaman, haddin düşmesine sebcb ise; muhafaza yeri bir olduğu içindir. Bu durumda kafile, bir tek ev gibi olmuştur. Gecede ya da gündüzde ve iki yakın şehir arasında yo! kesmede haddin düşmesine sebeb ise, yardım yetişmek zahir (kuvvetle muhtemel) olduğu içindir. Ancak şu kadar fark vardır ki, o yol kesiciler, malı nıüstehıkkma ulaştırmak için yakalanırlar ve te'dîb edilirler ve suç işledikleri için habs edilirler. Eğer, yol kesiciler insan Öldürdüler ise, bu takdirde iş velîlere kalır.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: Yol kesiciler, eğer geceleyin şehirde olurlarsa veya kendileri ile şehrin arasında bir sefer mesafesinden daha az mesafe bulunursa, onlara yol kesicilere uygulanan ahkâm uygulanır. el-İhtiyâr'da; «İnsanların maslahatı için fetva bunun üzerindedir.» denmiştir. Bu maslahat, hırsızlık yapan zor-1 baların şerrini savmaktır.
Şayet yol kesen kimse, [78] bir adamı boğsa, ve boğmakla öldürse, o adamın diyetini, o boğan kimse verir. Yakında cinayetler konusunda inşâallâhu Teâlâ açıklanacaktır.
Bir kimse şehirde insan boğmayı i'tiyâd edinse, bu sebeble öldürülür. Çünkü, yeryüzünde fesâd çıkarmaya çalışmış. olur. Bu durumda O'nun kötülüğü, O'nu öldürmekle savulur.
Yol kesen kimselerle; beraber bir kadın da bulunup, o kadın İnsan öldürüp mal alsa, erkekler öldürmeseler ve mal almasalar, kadın öldürülmez, erkekler öldürülür.
On kadın toplanıp yol kesse ve mal alıp insan öldürseler, o kadınlar öldürülürler ve çaldıkları malı da öderler. «EI-Münye>ı'de böyle denmiştir.[79]
İçkiler Bölümü (Eşrîbe)
Bu bölümün, hadler bölümü ile olan ilgisi gizli değildir. Fakîhler, bu bölümü kitabın sonuna^bırakmışlardır.
E.şribe, şarâbın çoğuludur. Şarâb, lügat yönünden, müskir olsun, olmasın her içilen şeydir. Şer'an, sekr, yâni sarhoşluk veren sıvıdır.
Ma'Iûnı ola ki, kendisinden içkiler çıkartılan şeylerin hepsi dörttür: Yaş üzüm, kuru hurma, kuru üzüm ve buğday, arpa, dan gibi hububattır. Sonra onlardan çıkarılan suyun, iki haleti vardır: Çiğ ve pişmiş. Pişmiş oîan bâzan üçtebiri kalıncaya kadar, bâzan üçteikisi kalıncaya, bâzan da yarısı kalıncaya kadar pişirilir. İçkilerden haram oian da, zikredilen gibi dörttür. Helâl olan da, yine dörttür.[80]
Haram Olan İçkiler :
Haram olan dört içkiden birincisini musannif şu sözü ile açıklamıştır: Hamr [81], yâni şarâb, her ne kadar aa olsa da, haramdır. Bu, çiğ üzüm suyundan olandır. Kaynayıp, şiddetlendiği ve köpüğünü attığı zaman hamr, yâni şarâb denir.
Bu hamr adı, ehl-i lügatin icmâı ile bu içkiye tahsis edilmiştin Bâzıları «Her müskir olan (sarhoşluk veren) .hümr'du*.» demiştir. Çünkü hamr'a, hamr adı verilmesine sebcb, aklı karıştırdığı içindir. Diğer müskirat da böyledir.
Cevâb olarak biz deriz ki: Biz, bunu kabâl etmeyiz. Belki hamr adı verilmesine sebeb; ihtimâli, yâni kokusu değiştiği içindir.
İbn A'râbî (Rh.A.) demiştir ki: Şarâb'a, hamr adı verilmiştir. Çünkü hamr, brrakılırsa nıuhtemir olur. Hamr'ın ihtimârı kokusunun de-ğişmesidir. Sıhâh'da dahî böyle zikredilmiştir. Bu kabul edilse bile, ma'nâya riâyetin ıtlak sebebi olmasını kabul etmeyiz, Belki vaz' (konu-luş) sebebiyledir ve ismi başkasına tercihtir. Zira şişenin (kârûre'nin) bu adı almasının sebebi, içinde su karâr eylediği içindir. Küp ve kupaya bu ad verilmez. Halbuki su, onlarda dahî karâr eder.
Yerinde de anlatıldı ki; kıyâs, lûgatta câri olmaz.
Sonra, İmânı A'zaın' (Rh.A.) a göre, köpüğünü almak şarttır, tnıa-meyn1 (Rh. Aleyhimâ) e göre; gerek köpüğünü atsın, gerekse atmasın, eğer şiddetlenmiş olursa, müskir olur.
Müskir'İn yâni, sarhoşluk veren şeyin ikincisini musannif şu sözü ile açıklamıştır: Tılâ' adı verilen içki de haramdır. Bu tılâ', üçteikisin-den daha azı, pişirmekle gitmiş olan üzüm suyudur. Hîdâye'de ve Kâfî'-de böyle zikredilmiştir,
Muhît'te denmiştir ki: Tılâ', müselles (yâni üçte ikisi gidip, geriye üçtebiri kalan içki) in ismidir. O, üzüm suyundan pişirilen içkidir. Üçteikisi gidip, üçtebiri kalıncaya kadar pişirilir ve müskir olur. Zeylaî (Rh.A.); «Doğru söz budur.» demiştir. Çünkü rivayet edilmiştir ki; Sahabenin, .büyükleri — Allah (C.C.), onlardan razı olsun— üçte ikisi gidip, üçtebiri kalan tılâ'dan (içki, haram kılınmazdan Önce) içerlerdi. [82]
Bu ikisi, yâni hamr ve üçteikisinden daha azı giden üzüm suyu (tilâ'), galiz necasettirler. Hamrın, necâset-i galîza olması; kesin deliller ile sabit olduğu içindir, Şöyle ki, Allah Teâlâ (C.C.) hamr'ı rics (pislik) diye adlandırmıştır. Kics, aynı pis olan haramın adıdır. Kâfî'dg böyle den mi ^t ip.
Hamr'ın pis (neces) olduğu hakkında, nıa'nâsı mütcvâtir olan hadîsler vârid olmuştur. Üçteikisinden daha azı giden üzüm suyunun neces olması ise, o zaman hamr hükmüne girdiği içindir.
Üçüncüyü şu sözü ile beyân etmiştir: Seker haramdır. O da, yaş hurmanın suyundan olan çiğ şarâbdir. Hidâye'de ve Kâfî'de böyle d-en-miştir.
Musannif, haram olan içkinin dördüncü kısmını şu sözü ile açıklamıştır: Çiğ olduğu hâlde kuru üzümün suyu, yâni tilâ', seker [83] ve nakî [84], kaynarlar da, şiddetlenip köpüğünü atarlarsa, haranı olurlar. Çünkü bu zikredilen içkiler, İmânı A'zam1 (Rh.A.) a göre, ancak bu üç sıfat hâsıl olursa haramdır. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; şiddetlenmiş olmak kâfidir. Hamar'de olduğu gibi. Hamr'ın harânılığı, geri kalan diğer üçünün harâmhğından daha kuvvetlidir. Çünkü asla şübhe götürmeyen deliller ile sabit olmuştur. Nitekim, daha önce geçti.
Binâenaleyh hamr'a (şarâba), helâl diyen kâfir olur. Şarâbı satmak caiz değildir. [85] Onu telef eden, kıymetini ödemez. Ancak, eğer Zim-mînin olursa, öder. Onu içene velev ki bir damla olsun, hadd uygulamr. [86] 'Şarâbtan başkasını içene, eğer sarhoş olursa hadd uygulanır. [87]
Helâl Olan İçecekler :
Helâl olan içeceklere gelince; musannif onlardan birinci içeceği şu sözü ile açıklamıştır: Müselles, yâni üzüm suyundan üçleikisi gidip, geriye üçtebîri kalıncaya kadar pişirilen içecek, her ne kadar kaynayıp ve şiddetlenip ve kayııamakdan sâkinleşse de, helâldir. Bu, İmâm A'zaın (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göredir. İmâm Muhammed, İmâm Mâlik ve İmâm Şafii' (Rh. Aleyhim) ye göre; azı da çoğu da haramdır.
Ebû Hafs el-Kebîr' (Rh.A.) e bu, yâni müselles sorulmuş: O da, «O'-nu içmek helâl olmaz.» diye cevâb vermiştir. O'na, «Sen İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf'a muhalefet ettin.» denilince; «Yok, muhalefet etmedim. Çünkü onlar, yemek boğazdan kolay geçsin diye helâl sayarlar. Bizim zamanımızda insanlar ise; günâh işlemek, eğlenmek ve coşmak için içerler.» diye cevâb vermiştir. Bundan anlaşılır ki, hılâf içilmesi ile kuvvetlenmek kasd olunduğu zamandır. Fakat onun içilmesi ile coşup, eğlenmek kasd olunduğu zaman ittifakla helâl olmaz.
Pişirmekle üçteikisi gittikten sonra üzerine su dökülüp, durulduktan sonra pişirilen müsellesin hükmü, yine müselles hükmüdür. Çünkü üzerine su dökmek, onun şiddetini artırmaz, ancak zayıflatır. Şayet üzüm suyu (asır) üzerine dökülüp, ondan sonra hepsinin üçteikisi gidinceye kadar pişirîlse, zikredilenin aksine olur. Çünkü, latîf olduğu için önce su gider. Ya da sudan ve şirâ'dan gider. Böyle olunca giden, üzüm suyunun (şirâ'nın) üçteikisi olmaz.
Helâl olan içeceğin ikincisini, musannif şu sözle açıklamıştır: Kuru hurmanın ve kuru üzümün şirâsı az pişirilmiş olursa, her ne kadar kaynayıp, şiddetlenip, kaynaması dindikten sonra bile olsa, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.,Aleyhimâ) a göre, helâl olur. İmâm Muhan> nıed ve İmâm Şafiî' (Rh. Aleyhimâ) ye göre; haramdır. Bu husustaki söz müsellesde zikredilen söz gibidir.
Helâl olan içeceğin üçüncüsünü, musannif şu sözü ile açıklamıştır: Bu iki karışım, —ki kuru hurmanın suyu ile kuru üzümün sularını az pişirmekle bir araya katarak kükreyinceye kadar bırakmaktır. — dahî yukarıda zikredilen gibi, eğlenip, coşmaksızm içildikde, sarhoşluk vermedikçe helâl olur.
Helâl olan dördüncü içeceği, musannif şu sözü ile açıklamıştır: Balın» incirin, buğdayın, arpanın ve darının şıraları, her ne kadar pi-şirilmese de, helâldir.
Bu zikredilen içeceklerde, şayet sarhoşluk verse ha d d lâzım gelir mi? Bazıları: «Hadd lâzım gelmez.» demişlerdir.
Fakîhler: «Esâh olan kavle göre; zikredilen içecekleri içip, sarhoş olan kimseye, pişirilmiş ile çiğini ayird etmeksizin hadd uygulanır. [88] Çünkü zamanımızda fâsıklar, diğer haram kılman içkileri içmek için toplandıkları gibi, onun üzerine de toplanırlar. Belki ondan daha çok içerler.» demişlerdir.
Keza sütlerden yapılan içecek de, şayet şiddetlenmiş olursa, zikredilen gibidir. Bu içkiler sarhoş etmeyecek kadar içilirse, helâldirler.
Şayet onlardan biri sarhoş etse, sonuncu kadeh haram olur. Çünkü sonuncusu, müfsittir. [89]
Helâl olmak için; eğlenip coşmaksizın içmek şarttır. Bu kayd, bu içeceklere mahsûs değildir. Belki fasıkların yaptığı biçimde eğlenip, coşarak su ve sudan başka mubah şeylerden içse haram olur.
Malûm olsun ki, sarhoşluk (sekr), yükselen buğulardan (veya buharlardan) insanın dimağının (beyninin) dolmasından insana ânz olan bir halettir. Sarhoşluk ile iyi ve kötü işlerin arasını ayırd eden aklı çalışmaz olur. Sarhoşluk, bi'1-icmâ' haramdır. Lâkin sarhoşluğa götüren yol, bâzau zikredilen gibi haram olur. Nitekim, yukarıda geçen dört şey gibi. Bâzan da, mubah olur. Nitekim onlara eklenen dört şey; şarâb içmeye mecbur kalan kimsenin sarhoşluğu, üzümden başka şeylerden hâsıl olan devaların (ilâçların) ve gıdaların sarhoşluğu gibi.
Şayet denilse ki; «Helâl ve haram, ihtiyarı fiillerin sıfatlanndan-dır. Öyle ki, haramı terketmek vâcib olur. Sarhoşluk (sekr) ise; zikre-dildiği üzere, ihtiyarî olmak, şöyle dursun, fiil bile değildir.»
Buna cevâb olarak biz deriz ki; «Haram olmasının ma'nâsı, sarhoşluğu elde etmeye başlamanın ve husulünün sebeplerini kazanmanın harâmlığıdır. Nitekim Fakîhler, îmânın vâeib olup, küfrün haram olması beyânında demişlerdir ki; bu ikisi, yâni îmân ve küfür nefsânî keyfiyetlerdendir. İhtiyarî fiillerden değildir. îrndi gerisini sen düşün!»
Şarâbın sirkesi, helâldir. Yâni şarâb, sirkeye dönerse; velev ki, içine tuz ve ekmek atmak gibi, ilâçla da olsa, helâldir.
Şarâbı, sirke yapmak mekruh olmaz. İmâm Şafiî (Rh.A.): «Şarâbı, sirke yapmak mekruh olur» demiştir. O'na göre; şarâbtan hâsıl olan sirke helâl olmaz. Eğer ona bir şey atmakla olursa, bir sözle helâl değildir. Eğer bir şey atmaksızın sirke olursa, bu husûsda İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin iki kavli vardır.
Kabak içinde nebîz (şirâ) yapmak, helâldir. Hantem, yâni, yeşil testi veya küpde, ziftle sıvanmış kapda, nakîyr de yâni oyulmuş ağaçtan kapta da helâldir. Çünkü kaplar, (içki haram kılınmazdan önce) şarâba mahsûsdular. Şarâb (içki) haram kılınınca, Nebî-i Ekrem (S. A.V.), bu kapların kullanılmasını haram kılmıştır. Bunun sebebi: Ya bunda şarâb içmeye benzemek olduğu, ya da, onda şarâb eseri bulunduğu içindir. Aradan bir müddet zaman geçince, Nebî-i Ekrem (S.A.V.), o kapların kullanılmasını mubah kılmıştır. Şu da var ki: İnsanlar bir defada terketsinler diye, haram kılınan bir şeyin başlangıcında mübalağa ve şiddet gösterilir. Onu terkettikîeri ve iş yoluna girdiği zaman şiddet ortadan kalkar, .
Şarâbın tortusunu içmek, onunla saç ve sakal taramak mekrûhdur.
Burada, kerâheten haram ma'nâsı kasdedümiştir. Çünkü onda, şarâbın cüzleri vardır. Bu husûsda kesin Nass bulunmadığı için, musannif mekruh demiştir. Nitekim «Kerâhiyyet ve îstihsân Bölümü» nün başlangıcında geçmiştir. Bu tortuyu içen sarhoş olmazsa, hadd vurulmaz. Çünkü şarâbın azında haddin vâcib olması, çoğuna götürücü olduğu içindir. Tortu ise, böyle değildir. Şu hâlde sarhoşluğun hakîkatma i'ti-bâr edilmiştir.[90]
Suçlar Bölümü (Cinayetler)
Bu bölümün hadler ve içkiler bölümü ile ofan ilgisi gizli değildir.
Cinayet; gerek mala teallûk etsin ve gerek nefse teallûk etsin, şer'an haram olan bir fiilin adıdır. [91] Fukahânın ıstılahında, nefislere ve taraflara (yâni canlara ve uzuvlara) teallûk eden suçlara tahsis edilmiştir, gasb ve hırsızlık ise maUarı çalmaya teallûk «dene nıahsûsdur.
Öldürmek (kati), bu bir fiildir, ki ruhun çıkıp gitmesinde müessirdir. Öldürmek, Mebsût'ta zikredüdiği üzere, üç kısımdır: Kasd, hatâ ve kasd benzeridir.
Ebû Bekr Râzî (Rh.A.), «Kati beş kısımdır.» demiştir: Kasd, kasd benzeri, hatâ, hatâ yerine geçen ve sebeble katl'dir. Müteahhirûn (yâni sonraki bilginler), bunu tercih etmişlerdir. Bununla Ebû Bekr Râzî' (Rh.A.) nin muradı, aşağıda gelen hükümlerin katle müteâllik olan çeşitlerini açıklamaktır. Yoksa katlin çeşitleri çoktur: Recm, kısas, harbîyi [92] öldürmek ve yol kesenleri asarak öldürmek gibi.
Musannif, birinci kısmı şu sözü ile açıklamıştır: Kati, ya amden olur ki o, bir insanı kasden öldürmektir. Bununla hatâdan ihtiraz eylemiştir. Vikaye sahibinin; «Ona kasden vurdu!» sözünde tesâmuh olduğu gizli değildir.
Kasdeıı olan öldürme, uzuvları dağıtmak hususunda silâh ve silâh benzeri İle olur. Çünkü kasd, kalbin işidir. Kalbe ise, vâkıf olunma2 (yâni içindeki niyyet bilinmez). Böyle olunca, öldürme âletinin kullanılışı, kolaylık olsun diye ekseriyetle kasd yerine geçer. Nitekim sefer (yolculuk), meşakkat yerine geçtiği gibi. Öldürme âleti; kamış kabuğu, ateş, cam ve ağaçtan veya taştan yapılmış kesici âlet gibi şeylerdir. Çünkü öldürme âleti, ekseriyetle keskin olur. Zira, öldürmek için hazırlanan budur. Hattâ, bir büyük taşla veya bir büyük ağaçla yâhûd demir veya bakır dirhemle vursa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, kısas vâcib olmaz. Yakında, kasd benzeri konusunda açıklaması gelecektir.
Hâniyye'de denmiştir ki: «Demirde ve ona benzeyen, bakır ve sâi-rede, zahir rivayette, yaralamak şart değildir.»
Kasdeıı öldürmenin şartı; kaatilin mükellef, yâni âkil ve bâîiğ olmasıdır. Nitekim (Hadler Bölümü) nün başında, mükellef olmayan kimsenin cezalara ehil olmadığı anlatılmıştı.
Hulâsa'da: «Küçük çocuk ve deli için kasd (amd) yoktur. Öldürmek, ikisinden de hatâ sayılır.» denmiştir.
Maktulün de, Müslüman veya Zimmî olmakla kam ma'sûm olması şarttır. Ebeden kanı ma'sûm olmalıdır. Musannif bu söz ile, müste'-menden [93] sakınmıştır. Çünkü müste'menin kanının ismeti (dokunulmazlığı), ülkesine geri dönünceye kadardır ve geçicidir.
Diğer bir şart; kaatile nazarla, maktulün kanı ebeden ma'sûm olmasıdır. Bu kayd, şundan sakınmadır ki; şayet Zeyd, Bekir'i kasden Öldürse de, üzerine kısas vâcib olsa, ondan sonra Zeyd'i Bişr öldürse, Bekir'in velîlerine nazarla, Zeyd'in kanı ma'sûm olmaz. -Lâkin Bişr'e nazarla, ebeden ma'sûmdur. Bundan dolayı, Zeyd'i kasden öldürmüşse, Bişr'e -kısas; hatâen öldürmüşse, diyet vâcib olur. Yakında açıklaması gelecektir.
Kasden Öldürmenin diğer bir şartı da; kaatîl ile maktulün arasında doğurmak ve mülk şübhesi olmamasıdır. Zira, yakında sebebi gelecektir ki, bu durumda öldürmek, kasden değildir, hattâ üzerine kısas terettüb eder.
Kasden öldürmenin hükmü, öldürenin bu fiil ile günahkâr olmasıdır. Çünkü, Allah Teâlâ (C.C.) :
«Kİm bîr mü'mini kasden öldürürse, cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir.» [94] buyurmuştur.
Bu konuda birçok hadîs-i şerifler vârid olmuş ve bunun üzerine ümmetin icmâı da bağlanmıştır.
Kasden öldürmenin bir hükmü de, aynen kisâsdır. İmâm Şafiî (Rh. A.); «Kısas, muayyen değildir. Belki velî, kısas ile, diyet arasında muhayyerdir.» demiştir. Bizim için delil, Allah Teâlâ' (C.C.) nın:
«Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.» [95] âyet-i kerime-sidir.
Bu âyette murâd, kasdeu öldürmektir. Çünkü, Allah Teâlâ (C.C.);
«Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse...» [96] buyurması sebebiyle, hatâda diyeti vâcib kılmıştır. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) de:
»Kasden (öldürmenin gereği) bıs&sdır.» buyurmuştur. Çünkü bizzat kasd, kısas değildir.
Ben derim ki; iki delilin her 'birinde işkâl [97] vardır. Birinci delildeki işkâl şudur: Usûl'de takrir olunmuş kaidelerdendir, ki zikr ile tahsis (hassaten zikretmek) hasr'a delâlet etmez. İmdi hatâyı zikr ile tah-sîs; diyetin, hatâya mahsûs olduğuna delâlet etmez. Caiz ki diyet, kasd ile hatâ arasında ortaktır. Nitekim, İmâm Şafiî (Rh.A.)' bunu kabul etmiştir.
İkinci işkâle gelince, o da şudur: Yine Usûl'de mukarrer olan kaidelerdendir ki, mutlakm takyidi, neshdir. Bu ise, haber-i- vâhid ile caiz olmaz. [98] Zahire göre; bu hadîs de, haber-i vâhiddir. Bir kimse, meşhur olduğunu iddia ederse, bunu açıklaması gerekir. Bir de: Kitâb'm (Kur'ân'm) umûmuna (âmmını) [99] tahsis, müstakil olan bitişik kelâm ile tahsis olunmazdan önce haber-i vâhid ile caiz olmaz.
Âyet-i kerîmedeki «Öldürülenler» lafzı, ya mutlaktır veya umûmîdir. İki takdire göre de, haber-i vâhid ile amel caiz olmaz. Belki şöyle denilmesi gerekir: Şüphesiz âyetlerin ba'zısı tefsir edicidir. İmdi Allah Teâlâ* (C.C.) mn:
«Kısâsda sizin için hayât vardır.» [100] âyet-i kerîmesi, kasdin mu'-cebi, yalnız kısas olmasına delâlet eder. Zira Tefsirlerde ve Meânî Kitaplarında zikredîldiği gibi âyetin ına'nâsı: Kaatil, öldürdüğü takdirde kendisinin de (kısas yolu ile) öldürüleceğini düşünürse, ister istemez öldürmekten kendisini meneder. Şayet öldürmezse, kendisi de öldürülmez. Bu durumda, ikisi de hayâtta kalırlar. Bunun, kasde mahsûs olduğu açıktır. Çünkü hatâ ile öldüren kimse, Öldürülmez. Belki, diyet ile kurtulur. Bu suretle, İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye verilen red cevâbmın vechi anlaşılır. İmdi, gerisini sen düşün! Bu söz, benim tek başıma söylediğim bir sözdür.
«Doğruyu ilham eden Allah' (C.C.) a hamd olsun. Dönüp sığımla-cak olan ancak O'dur.»
Ancak, eğer Öldürülen kimsenin velîsi bedelsiz afv ederse veya bedel ile anlaşma yaparsa olur. Çünkü hak velînindir.
Zikredilen hüküm gibi, kasden öldürmenin bir hükmü de, öldüren kimsenin maktulün mirasından mahrum olmasıdır. Çünkü, Resûlüllah (S.A.V.) «Kaatil için mîrâs yoktur.» buyurmuştur.
Kasden öldürmekde, bize göre keffâret de yoktur. Gerek kısas îcâb eden kasd olsun, gerekse olmasın. Meselâ, oğlunu kasden öldüren baba ve dâr-ı harbde Müslüman olan kimseyi bizim ülkemize (yâni İslâm ülkesine} göç etmezden önce bir adamın öldürmesi gibi. Nihâye'de böyle zikredilmiştir. İmâm Şafiî (Rh.A.); «Keffâret vâcib olur. Çünkü kef-fâret, ismi gibi günâhı gidermek için meşru kılınmıştır. Kasdda, günâh daha çoktur. Bundan dolayı kef fare tin vâcib olmasına' daha çok sebeb olur.» demiştir.
Bizim delilimiz şudur: Keffâret, ibâdet ile ceza arasında döner. Nitekim yesmîn-i gamûsda geçmişti. Binâenaleyh, ancak hatâda olduğu gibi haramla mubah arasında devreden bir sebeble vâcib olur. Çünkü hatâ, fiilin aslına nazarla mubahtır. Tedbirli davranmayı terk sebebiyle, isabet ettiği yere nazarla da haramdır.
Musannif, Öldürme (kati) nin ikinci kısmını, şu sözü ile zikretmiştir : Kasdm benzeri olan öldürme, kasdda zikredilen şeylerden başkası ile kasden öldürmektir. Sopa, kamçı ve küçük taş, ile öldürmek gibi. Büyük taş ve büyük ağaç ile vurmak ise, İmâm A'zam' (Rh.A,) a göre; yine kasd benzerindendir. Diğerleri buna muhaliftir. Kasd benzeri, diye adlandırılmasına sebeb: Zîrâ bu fiilde, failin vurmaya kasdı bakımından kasıdlılık ma'nâsı vardır. Hatânın ma'nâsı ise; öldürmeye kasdın bulunmaması bakımındandır. Çünkü O'nun kullandığı âlet, öldürme âleti değildir. Âkil olan insan, her fiile ancak o fiilin âleti ile kasd eder. Katlin âletinden başkasını kullanması, öldürmeye kasd etmediğine delildir. Böyle olunca, kasda benzer hatâ olmuştur. Bu kasd benzeri ile öldürmenin hükmü, günâh olmasıdır. Çünkü kaatiî, şer'an haram kılınmış olan şeye kasd etmiştir. Bir de; keffârettir. Çünkü bu kasd benzeri, âlete bakarak hatâdır. Böyle olunca, Allah Teâlâ1 (C.C.) mn:
«Kim bir mü'mini hatâ (yanlışlık) ile öldürürse,..» [101] âyet-i kerîmesinin hükmü altına girer.
Musannif, keffâreti beyân edip, şöyle demiştir: Keffâret, eğer kadir olursa bir nıü'min köloyi âzâd etmektir. Eğer köle âzâd etmeye kadir olmazsa, ard arda, yâni fasılasız iki ay oruç tutmaktır. Çünkü, Allah Teâlâ (C.C.) :
«Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, bir nıü'min köleyi âzâd etmesi gerekir.» [102] buyurmuştur.
Bu keffâret için, yemek yedirip, doyurmak meşru değildir. Çünkü, hakkında Nass yoktur. Keffâret bedellerini re'y ile tesbît etmek ise, caiz değildir. Keffâret olarak köle âzâdı için, ana-babasmdan biri Müslüman olan meme emen ma'sûm yavruyu âzâd etmek caizdir. Çünkü o süt çocuğu, dînen ana-babanın. hayırlısına tâbi olmakla Müslümandır ve etrafında (uzuvlarında) selâmet zahiren ve gâliben sabittir. Fakat anasının karnında olan çocuğu âzâd etmek, caiz değildir. Çünkü ana karnında olan çocuk, bir bakımdan uzuvdur. Şu hâlde, köle adı altına girmez.
Kasd benzeri öldürmenin bir hükmü de, kaatilin âkılesine diyet-i mugallaza lâzım gelmesidir. Yakında diyet-i mugallazanın açıklaması gelecektir. Hatâya benzediği için, bunda kısas yoktur. Nitekim sen, ,bunu bilirsin.
Kasdm benzeri, canı yok etmekten aşağısı olan uzuvları yarala-nıakda kasd sayılır. Yâni bir uzuvu, yaralayıcı âlet ile yaralasa, eğer benzerliğe (mümâseîete) riâyet edilen şeylerden ise, onda kısas vâcib olur. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir. Candan aşağıda olan şeyde şübhe, yâni kasd benzerliği yoktur. Nitekim nefisde (yâni canı yok etmekde), kasd benzeri olduğu gibi. Zira canın yok edilmesi (nefsin itlafı), âletin çeşidine göre değişir. Canı yok etmenin aşağısında olan böyle değildir.
Musannif, öldürmenin üçüncü kısmını şu sözü ile açıklamıştır: Yâhûd hatâdır. Bu hatâ, ya kasddedir. Öldürenin, Mü si um ana, gerekse kö-Ie olsun, av veya harbî sanarak atması gibi. Çünkü kaatil, fiilde hatâ etmemiştir. Vurmak istediğine isabet vardır. Ancak kasdda, yâni zan-da hatâ etmiş; insanı, av; Müslümam, Harbî sanmıştır. «Gerekse köle olsun» demeye sebeb, kölenin mal sanılmasını savmak içindir. Malları, âkile [103] Ödemez. Çünkü mu'teber olan, insanlığıdır, maliyeti değildir.
Ya dâ hatâ, fiildedir. Kaatilin nişan tahtasına atıp da, insana isabet etmesi gibi. Yâni kaatil, nişan tahtasına ok atıp da insana isabet ettiği vakitte, hatâ fiilde olur. Bu durumda kaatil, fiilde hatâ etmiştir, kasıdda etmemiştir. Binâenaleyh, atılan yerin değişmesinden dolayı kaatil ma'zûr olur. Şayet kaatil, öldürülen adamın bedeninden bir yere vurmaya kasa edip, başka bir yerine isabet etse ve adam ölse, bu durumda iş değişir ve kısas vâcib olur. Çünkü maksûda râci olan şeyde, bedenin hepsi bir tek yerdir. Bu takdirde öldüren, özürlü olmaz.
Hatânın iki çeşit olmasına sebeb şudur: Çünkü insan, kalbin ve uzuvların fiili ile iş yapar. Böyle olunca, ayrı ayrı her birinde hatâ olması muhtemel olur. Nitekim, daha önce anlatıldı. Yâhûd ikisinin bir araya gelmesiyle olması da muhtemel olur. İnsanı av sanıp, attıkda başka bir insana isabet etmesi gibi.
Musannif, öldürmenin dördüncü kısmını şu sözü ile açıklamıştır: Yâhûd, hatâ yerine geçen fiildir. Uyurken bir adamın üzerine yatıp veya duvar üzerinden adamın üzerine düşüp, adamı öldürmesi gibi. Zîrâ bu, gerçekte hatâ değildir. Çünkü uyuyan kimsenin, bir şeye kasdı yoktur ki, maksûdunda hatâ etmiş olsun. Lâkin fiili, gerçekten mevcûddur. Böyle olunca; O'nun, telef-ettiği şeyin ödenmesi gerekir. Çocuğun fiili gibi. Bu durumda, hatâ gibi sayılmıştır. Çünkü, hatâ eden gibi özür iü dür.
Hatânın ve hatâ yerine geçenin hükümleri; öldürmenin günâhından daha aşağı olan günâhtır. Günâh olması, sakınmayı terk ettiği içindir. Çünkü mubah olan işleri yapmak, ancak bir kimseye eza vermemek şartiyle caiz olur. Şayet eza ederse, bu takdirde sakınmayı terk ' etmiş demektir ve günahkâr olur. Günâhı, öldürmenin günâhından aşağı olması ise, kasdı olmadığı içindir Hükümlerinden biri de; keffâ-ret ve diyettir. Keffâret ile diyetin hatânın hükmü olmaları, N-ass iledir. Hatâ yerine carî olan öldürmenin hükmü olmaları, açık ve besbellidir. Çünkü, hatâ hükmündedir.
Öldürmenin diğer bir hükmü de, yakınım öldüren kimsenin ınîrâs-dan mahrum olmasıdır. Çünkü, mirası çabuklaştırmayı kasd etmesi ihtimâli vardır. Kendini başka bir yere atlamak istermiş gibi gösterir ve uyur gibi yatıp, fakat uyumadan mirası çabuklaştırmayı kasd ederek üzerine yatmış olması ihtimâli vardır.
Musannif, öldürmenin beşinci kısmını şu sözü ile açıklamıştır: Yâ-hûd sebeble öldürmektir. Yâni kuyu kazmakla veya başkasının mülküne taş koymakla telef etmesi gibi bir sebeb ile öldürmektir. Ya da, yolun iki tarafına ağaç koymak ve itlafa sebeb olmak ve buna benzer şeyler gibi. Ancak eğer ölen kimse, kuyu kazıldığını ve bunun benzerlerini bildikten sonra yürüdü ise, bu takdirde kuyuyu kazan ve bu gibi şeyleri yapan kimseye bir şey lâzım gelmez.
Sebeb ile öldürmenin hükmü, âkılenin Öldürülen adamın diyetini vermesidir. Çünkü fail, telef sebebidir. Burada sebeb, müteaddiddir. Sanki adamı o kuyuya düşürmüş ve üzerine taşı atmış gibidir. Binâenaleyh, diyet vâcib olur. Diyet de, keffârstsiz ve öldürme günâhı olmaksızın, âkılcye düşer. Çünkü, gerçekde adamı o öldürmüş değildir. Kefâ- let hakkında olan hatâ, buna ilhak olunmuştur. Bankası hakkında olan hatâ, aslı üzere kalmıştır.
«Öldürme günâhı yoktur.» demeye sebeb: Çünkü başkasının mülkünde kuyu kazmakla günâh işlemiş olur. MSrâs da, ancak bu ölüm çeşidinde vardır. Çünkü mîrâsdan mahrum olmak, öldürmek sebebiyledir. Bunda ise, Öldürmek yoktur. [104]
Kısas Gerektiren Ve Gerektirmeyen Şeyler Babı
Kaved [105] (kısas), kam ma'sûm olan insanın kasden öldürülmesiyle vâcib olur. Burada kaatilin mükellef olması gibi, zikredilen bazı şartlar vardır. Tam benzeme sebebiyle hüre karşılık, hür insan Öldü-lür. Köleye karşılık, hür de öldürülür.
İmâm Şâfü' (Rh.A.) ye göre, hür, köle sebebiyle öldürülmez. Çünkü, Allah Teâlâ (C.C.) :
«Hür sebebiyle hür, köle sebebiyle köle (öldürülür).» [106] buyurmuştur.
Bizim delilimiz, Allah Teâlâ' (C.C.) nın:
«Cana (karşılık) can...» [107] âyet-i kerîmesinin, mutlak zikredil-mesidir. Zikr ile tahsîs (hassaten zikr), yâni; «Hür sebebiyle, hür» sözü, başkasını nefy etmez. «Başkasını nefye delâlet etse kölenin, hür insanı öldürmekle kölenin öldürülnıemesi vâcib olur.» denilemez. Çünkü Şafiî (Rh.A.) bu soruya, «Köle noksan Ue farklı olduğu için menetmez.u
diye cevâfb verir.
Bununla Sadru'ş-Şerîa' (Rh.A.) mn; t>Eğer, «Hür sebebiyle, hür İnsan.» sözü, başkasını nefye delâlet ederse, hür ile kölenin öldürüîme-mesi vâcib olur. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.): «Köle sebebiyle, köle.» buyurmuştur.» sözü savulmuş oldu.
Müslüman; Zimmîyi öldürmekle, öldürülür. İmâm Şâfil' (Rh.A.) ye göre, öldürülmez. Çünkü, Resûlüllah (S.A.V.) :
«(Kâfire karşılık, mü'min öldürülmez.» buyurmuştur.
Bizim delilimiz, rivayet edilen şu haberdir: Resûlüllah (S.A.V.), Zimmî öldüren bir Müslümam öldürmüştür. Diğer delilimiz de, Hz. A-li' (R.A.) nin; «Ehl-i zimmetin cizye vermeleri, malları bizim inallarımız gibi ve kanları bizim kanımız gibi olsun diyedir.» sözüdür.
İmâm Şâfü' (Rh.A.) nin delili olan hadîs-i şerîfdeki «kâfir» ile mu-râd, hadisen siyakı olan «Söz veren de, sözü hakkında» cümlesi sebebiyle, harbîdir. Söz vermekle murâd, zimmet ahdidir. Yoksa zimmet ve emânete şâmil olan and değildir. Atf da, mugâyeret içindir. Sanki Resûlüllah (S.A.V.): «Mü'min ve Zimmî kâfir sebebiyle öldürülmez.» demiş gibi olmuştur. İmdi kâfir üe murâd, bizzarûre müste'men olur. (4)
Müslüman ile Zimmî, devamlı olarak kanı ma'sûm olmayan müs-te'mene karşılık öldürülmez. Nitekim, daha önce geçti. Belki o müste'men, benzeri ile öldürülür. Yâni ikisi arasında eşitliğe kıyâsla, müs-te'mene karşılık müste'men Öldürülür.
Katli mubah kılan sebeb bulunduğu için, istihsânen, müste'men müste'men sebebiyle öldürülmez. O da dâr-ı harb ehlinden olmasıdır.
Akıllı, deliye; baliğ olan, küçük çocuğa; sağlam, a'mâ'ya, kötürü-me; eli ayağı olmayan, nakısa; ve erkek, kadına karşılık kısas sebebiyle Öldürülür. Çünkü âyetin hükmü umûmîdir. O da Allah Teâlâ' (C.C.) nin «Cana (karşılık) can.» âyet-i kerimesidir.
Müste'men: İslâm ülkesine emân (pasaport) ile girip ticâret gibi bir iş sebebiyle ge-Cici olarak kalan gayr-i müslimdîr.
Gayr-i müslimlerin ülkesine emân (pasaport) ile giren Müslümana da «müste'-nıen» denir.
Ne kadar yukarı gitse de, kısâsdan düşürücü olmadığı için fer' aslına karşılık, kısas için öldürülür. Aksi caiz değildir. Yâni kısas için öldürülmez. Asi; babayı, anayı, dedeyi ve nineyi" kapsar. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Baba, oğlu ile (oğluna karşılık) kısas olunmaz.» buyurmuştur.
Yine, efendi; kölesi, müdebberi ve mükâtebine ve baba, çocuğunun kölesine karşılık, kısas için öldürülmez. Çünkü efendi, kendisi için ken-ciisine kısası vâcib kılmaz. Çocuk da kölesi sebebiyle, babası üzerine kısası vâcib kılmaz.
Bir kısmı kendisine âid olan köleye karşılık da, efendi öldürülmez. Çünkü kısas, bölünme kabul etmez. Relinin âkidleri, yâni râhin ile müntehin- içtimâ edinceye kadar, rehn olan kölenin kaatili de öldürülmez.
Çünkü raürtehin için, kölede mülk hakkı yoktur. Şu hâlde, kısasa velî olamaz. Râhin eğer velî olursa, mürtehinin hakkı rehinde bâtıl olur. İmdi mürtehinin hakkı, rızâsı ile düşsün diye, râhin ile mürtehinin bir araya, gelmeleri şart kılınmıştır.
el-Uyûn- adlı kitab'da, Fahrü'l-İslâm' (Rh.A.) m «el-Câmiu's-Sa-ğîr» inde ve bunlardan başka kitaplarda zikredilmiştir ki: «İçtimâ etseler de, kısas râhin ile mürtehiıı için sabit olmaz.» Kâfî'de de böyle denmiştir.
Yine, üzerinde kitabet bedelinden yeterli malı olan mükâtebi kas-den öldüren de öldürülmez. Yâni o öldürülen mükâteb, bedeli için ve yine vârisi ile efendisi için geri kalan malı terk etti ise ve her ne kadar vâris ile efendi bir araya gelseler de, o mükâtebin kaatili öldürülmez. Çünkü Sahabe (R. Anhünı), o mükâtebin hür veya köle olarak öldüğünde ihtilâf etmişlerdir. Hür olarak ölümünde velî, vâristir. Köle olarak ölümünde velî, efendisidir. Bu durumda hak, kendisine âid olan kimseye benzemiş ve kısas da ortadan kalkmıştır.
Maktul, efendisinden başka vâris bırakmadı ise veya vâris bırakıp da kitabet bedeline yeter malı olmazsa, teayyün ettiği için, efendisi maktule karşılık kaatili öldürür. Yâni, kısasına müstehık olur.
İki salim arasında, müşrik zannı ile bîr Müslümamn, bir IVlüslü-manı öldürmesiyle kısas lâzım gelmez. Belki keffâret ve diyeti gerekir. Çünkü bu, kasden değil, belki yanlışlıkla Öldürmektir.
Bir şahıs kendi fiili ile başını yararak ölse ve Zeyd üe O'nun başına vurup yarmakla ve aynı adamı arşları ısırmakla ve yılan sokmakla Ölse, Zeyd diyetin üçtebirini Öder. Zîrâ, aralan ile yılanın fiili dünyâda ve âhirette heder olmakta bir cinsdir. (Yâni sakıt olup, bo$a gider ve cezâbi yoktur)- Kendi fiili dünyâda heder ve ukbâda (âhirette) mu'-teberdir.'Hattâ o kimse bi't-icmâ' günahkâr olur. Yabancının fiili ise,, dünyâda ve âhirette mu'teberdir. Bu durumda fiiller, üç cins olmuştur. Nefsin diyeti, üçtebire bölünüp üleştirilir. Zeyd, diyetin üçtebirini Öder. Lâkin Zeyd'in, malından ödenmesi gerekir. Çünkü bu öldürme kasddır, âkile ise, kasdı ödemez. İnşâallâhu Teâlâ yakında açıklaması gelecektir.
Bir kimse Müslümanlar üzerine kılıç çekse, öldürülmesi vâcib olur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Müslümanlar üzerine kılıç çeken kimse, kendi kanını helâl kılmış olur. (Yâni kanım heder etmiş olur).» buyurmuştur.
«O adamın Öldürülmesinin vâcib olması zararı savmak içindir. O'nun öldürülmesi ile bir şey lâzım gelmez. Katli yâcib olur.» dedikden sonra «Öldürülmesi ile bir şey lâzım gelmez» demeğe sebeb; kötülüğü savmak için öldürülüp ve öldürülmesinden sonra bir şey ödemek vâcib olması caiz olduğu içindir. Nitekim hücuma geçip, saldıran devenin kötülüğünü savmak için öldürülmesinde ve delinin öldürülmesinde bir şey ödemek vâcib olduğu gibi. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.
Yine, gecede ve gündüzde, şehirde ve şehirden başka yerde bir adamın üzerine silâh çekenin Öldürülmesiyle, öldürene bir şey vâcib olur.
Ya da geceleyin şehirde veya gündüzleyin şehirden başka yerde sopa çekip, saldıran adamı, kendisine saldırılan kimse kasdeıı öldürdüğü zaman kaatile bir şey lâzım gelmez. Nitekim, sebebi daha önce geçti. Yâni zaran savmak vâcib olduğu için, öldürene bir şey vâcib olmaz.
Geceleyin çaldığı şeyi dışan çıkaran hırsızı mal sahibi ta'kîb ederek öldürse, caizdir. O'nu öldürmekle mal sahibine bir şey vâcib olmaz. Çünkü, Resûlüllah (3.A.V.) :
«Sen malın uğrunda harbet» buyurmuştur.
Bu iş, yâni kati; malim kurtarmak için aletta'yîn belli olursa caizdir. Eğer malı kurtarmak için Öldürmesi aletta'yîn belli olmaz ise, caiz değildir.
Keza hırsız malı almaya kasd ettikde, mal sahibi; O'nu, malı almadan önce öldürse, hırsızın def'edilmesi öldürmekten başka bir yolla mümkün olmadığı takdirde, Öldürene bir şey gerekmez.
Yine, bir adam silâh ile birinin evine girdikde, ev sahibinin, o adamın kendisini öldürmeye kasdi olduğuna kalbi yatarsa, o eve giren adamın öldürülmesi helâl olur.
Bir kimse şehir içinde gündüzleyiıı deynek kaldırsa, O'nu kasden öldüren kimse öldürülür. Çünkü deynek veya sopa, silâh gibi değildir. Zahir olan şudur ki: O adam gündüzleyin şehir içinde yardım (imdâd) istese, O'na yardıma yetişmek mümkündür. Şu hâlde gündüzleyin şehir içinde deynek kaldırmak, öldürmeye vardırmaz.
Bir kimse silâh çekse ve dövülerek vazgeçse de, dövülen O'nu öldürse,kaatile kısas uygulanır. Çünikü o kimsenin dövmek sebebiyle ortadan kalkan dokunulmazlığı o işten vazgeçince aslına dönmüştür. Bu durumda başkası O'nu öldürürse, ma'sûm olarak öldürmüş olur. öldürene, kısas uygulanması gerekir.
Silâh çeken deliyi ve küçük çocuğu Öldüren kimse, bunları kasden öldürmüş olsa, diyeti malı ile öder. Nitekim, sebebi daha önce geçti ki; âkıleler, kasden öldürenin diyetini ödemezler.
Üzerine saldıran deveyi öldüren kimse, devenin kıymetini Öder. Bunun açıklaması şudur: Çünkü delinin, küçük çocuğun ve hayvanın fiili huzur, yâni orada bulunmakla vasıflanmaz. Böyle olunca, zulmen vâki olmaz ye ismet (dokunulmazlık) düşmez. Ma'sûm olan insanın Öldürülmesinin gereği, kısasın vâcib olmasıdır. Lâkin kısas, öldürmeyi mubah kılan bir şey bulunduğu için mümteni' (imkânsız) olmuştur. O da, kötülüğü savmaktır. Bu durumda insanda diyet ve hayvanda kıymet vâcib olur.
Göz görerek sabit olan yaralamakla veya kaatil, maktulü yaralayıp ölünceye kadar yatakda yattığına şahadet edilmesiyle, kısas olunur. Yâni, ikrardan başka kısasın sübût yolu, şu iki durumdur: Birincisi: Bir adam; bir adamı bir topluluk huzurunda yaralayıp, adamın o yaradan ölmesidir.İkincisi: İki adamın; «Kaatil, maktulü yaraladı ve yaralanan ölünceye kadar yatakda yattı.» diye şahadet etmeleridir. Gerekse o yaralama çuvaldız (miselle) ile olsun, kaatil, kısas olunur.
Miselle: (Mim) in esresiyle ve (Lâm) m şeddesiyie büyük iğneye derler. Ona Farsça'da, «Çuvaldız» denir. Yoksa iğne gibisi ile, her ne kadar öldürmek kasd etse de, kısas olunmaz. Çünkü silâh ma'nâsında değildir. Ancak, eğer iğneyi O'nu öldürecek yerine batınrsa, bu takdirde kısas vâcib.olur. Kâfı'de de böyle zikredilmiştir.
Kazmanın yüzü ile yaralanarak ölürse, kaatil kısas olunur. Çünkü o, silâh ma'nâsındadır. Kazmanın sırtı ile vurdu ise, kısas olunmaz. Çünkü sırtı, silâh ma'nâsında değildir, t mâm A'zam' (Rh.A.) dan bir rivayete göre: Eğer kazmanın sırtı yaralarsa, kısas vâcib olur.
Sopa ile öldüren, kısas olunmaz. Ya da, ağır bir şey veya boğacak âlet ile Öldürse, yine öldüren kısas olunmaz. Suda boğmakla da, kısas olunmaz. Ya da, kamçıyı ard arda vurmakla ölse, yine Öldüren kısas olunmaz, çünkü kısasın vâcib olması hâlis kasda mahsûsdur.. Kasden öldürmek ise, öldürme âleti ile öldürmeye girişmekle olur. Öldürme âleti, yaralayıcı âlettir. Çünkü yaralamak, zahiren ve bâtınen bünyenin bozulmasında amel eder. Yaralayıcı âletten başkası bünyenin bozulmasında bâtınen amel eder, zahiren etmez. Bünyenin canlı durması ise, dışı ve içi ile olur.
Tunç, bakır, kalay, altın, gümüş ve kurşun gibi, demir cinsinden olan her şey; eğer bunların parçalayan kesiciliği var ise, demir gibidir. Çünkü bu zikredilenlerin her biri bu takdirde silâh ma'nâsında olur.
İnsan öldürecek kadar bir demir atıp, demiri attığı kimseyi evvelâ yaralasa ve sonra ondan ölse, demiri atan kimse öldürülür.
Yine, bir kimseyi başı demirli bir sopa ile dövüp ve dövülene demir isabet ederek, Önce yaralasa, ya da öldürecek kadar demir ile veya demirin topuzlu yeriyle veya demirin amudu (direk kısmı) ile vurup, vurulan kimse o vurmadan ölse, vuran kimse öldürülür. Mebsût'ta da böyle denmiştir.
Tahâvî (Rh.A.), İmâm A'zam' (Rh.A.) dan rivayet edip demiştir ki: Eğer vurulan şey yaralamazsa, vuran kimse kısas edilmez. Nitekim, büyük sopa veya yuvarlak taş ile vuranak, yaralamadıkca, İmâm A'zam' (Rh.A.) in sözüne göre, kısas vâcib olmaz.
Kâdihân (Rh.A.): «Zahir rivayette, demirde, bakır ve diğerleri gibi demire benzer olanlarda, kısas vâcib olması için yaralamak şart kılınmamıştır, » demiştir.
Bir tek velîsi olan kimse öldürülse, eğer iş belli olursa, öldürülen kimsenin velîsi için, kâdînin kısas ile hükmetmesinden önce, kendisinin kaatili öldürmek hakkı vardır. Ya da, velînin bir başkasına Öldürmeyi emretmek hakkı vardır. O, emir alıp Öldüren başkasının da, öldürdüğü için bir şey ödemesi gerekmez. Yâni, bir adam, bir adamı bir topluluğun huzurunda Öldürse ve o Öldürülenin bir tek velîsi olsa, o velî için, kâdînin hükmünden önce, kendisinin öldüî'mesi caizdir. Hattâ velî birden çok olsa ve ittifak etseler, bir tek velî gibi olurlar. Eğer ittifak etmezler ise, öldürmek caiz olmaz. Yine, kaatili öldürmek için baş. kasma emretmek de caiz olur. Velînin, kâdînin hükmünden önce öldürmesinin caiz olması için kayd konması, göz görerek sabit olan yar,Hamakla kısâsm cevazı hakkında, daha önce söylenenler içindir Öldürmek emrinin caiz olması için kayd konması şundandır: Kendisinin öldürmesi caiz olduğu için, başkasını yerine vekîl etmesi de caizdir. Öldürmek için 'enir verilen o başkasının da, bir şey ödemesi gerekmez, diye kayd konması, işin beili olmasından dolayı Öldürmenin caiz olması ödemeye aykırı olduğu içindir,
Ama, o kaatili yabancı biri öldürse ve öldürülenin velisi; aBen, o yabancıya öldürmesi için emrettim.» dese, tasdik edilmez ve Öldürmenin caiz olmasının şartı bulunmadığı için, yabancı öldürülür- O şart da, emrin zahir olmasıdır.
Öldürülen kimseye vâris olun herkese —her ne kadar vâris koca veya kan da olsa— kısas velayeti vardır. Keza mirasa her müslehık olan, diyete de müstehık olur. Vârisler büyük oldukları zaman, hepsi toplanmadıkca ba'zısımn kısas istemek hakkı yoktur. Çünkü orada olmayan vârisin aıv etmesi veya sulh yapması ihtimâli vardır. Küçük vârisin büyümesinden Önce, büyük vâris kısas isteyebilir. Çünkü kısas istemek, bölünme kabul etmez bir haktır. Zira, bölünme kabul etmez bir sebeble sabit olmuştur. O sebeb de, yakınlıktır. Küçük olan kimseden afv ve sulh ihtimâli de kesilmiştir. Şu hâlde vârislerin her biri için, kamilen sabit hak olmuştur. Nitekim nikâh etme velayetinde olduğu gibi. (Yâni yakın velî, uzak yerde olduğu zaman O'nun kabul etmeme ihtimâli ortadan kalktığı gibi.)
Müvekkil, o mecliste yokken kısas istemek için birini vekîl etmek, câîz değildir. Çünkü kısas, şübhelerle savulur. Afv şübhesi ise, müvekkilin bulunmaması hâlinde sabittir. Belki şer'an mendûb olduğu için, zahir olan da budur.
Bir adam, velîsi mevcûd olmayan bir adamı kasden öldürse. İmâmın (Devlet Reisi, Sultân) O'nu kısas için Öldürmesi de, Öldürnıeyip
sulh yapması da caizdir. Çünkü Sultân, velîsi olmayanın velîsidir. tmâ-mın, afv etme hakkı yoktur. Çünkü onda âmme için zarar vardır.
Bunağın babası onun elini keseni veya yakınını öldüreni kısas edebilir. Yâni bir adam bir bunağın elini kasden kesse veya bunağın, çocuğu gibi bir yakınını öldürse, O'nun babası o el kesen kimseyi, o bunağın tarafından kısas eder. Çünkü bunak olan kimsenin babası, O'nun velîsidir. Bunak ve yakını için velilik yapar. Meselâ O'nu evlendirir. Dilerse mal üzerine andlaşma da yapar. Çünkü andlaşnıa ve uzlaşma, bunak için istifadan (yâni kısas yapılmasından) daha faydalıdır. Bunağın babası kısas istemeye haklı olunca, andlaşma ve uzlaşma yapmaya mâlik olması evleviyyette kalır. Velinin bu uzlaşması, şayet uzlaşma diyet [108] miktarı veya daha çok olursa caiz olur. Eğer diyetten daha az olursa, uzlaşma sahih olmaz. Diyet, tam olarak vâcib olur. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.
Bunağın babası suçluyu afv edemez. Çünkü afv etmek, bunağın hakkını ibtâldir. Vasinin ancak mal üzerine andîaşma ve uzlaşma yetkisi vardır. Çünkü kısas velayeti, nefs velayetine tâbidir. Bu ise babaya mahsûsdur.
Mezkûr hükümlerde küçük çocuk, bunak gibidir. Kâdî de, baba gibidir. Nefs kısası sakıt olduğu gibi, babasından oğluna mîrâs kalan nefsden aşağı kısas dahî sakıt olur. Meselâ; bir baba, oğlunun anasını kasden öldürse veya onun elini kasden kesse, oğlu, babasına bu kısası uygulayamaz. Belki babalık hürmeti için, kısas düşer.
Kısas, ka at il in ölmesiyle, mahal ortadan kalktığı için düşer, öldürülenin velîlerinin afv etmeleri ve mal üzerine andlaşmaları ile de düşer. Velev ki, az olsun. Çünkü kısas, onların hakkıdır. Nasıl dilerlerse, öyle yaparlar.
Peşin ve te'cîl zikredilmese bile, o mal derhâl vâcib olur. Çünkü, akd ile vâcib olmuş maldır. Mehr ve semen gibi benzerlerinde asi olan, peşin olmaktır.
Yine kısas, velîlerin birinin aulaşmasiyle ve afv etmesiyle düşer.
Çünkü kısas velîlerin hepsi için sabit olunca, her biri uzlaşmaya ve afva kadir olur. Kısâsda ba'zıaınm hakkının düşmesi zaruretinden dolayı, onda geri kalanlarının hakkının düşmesi de gerekir. Çünkü kısas, bölünme kabul etmez. Geri kalanlar için diyetten pay verilir. Çünkü kısasın uygulanması, kaatilde bulunan bir ma'nâdan dolayı imkânsız olmuştur. O ma'nâ, ba'zısımn afv etmesiyle kaatilin ismetinin (dokunulmazlığının) sabit olmasıdır. Bu durumda, mâl vâcib olur. Nitekim, yanlışlıkla öldürmede olduğu gibi. Çünkü o yerde kısâsdan âciz olmak, kaatilde olan bir ma'nâdan dolayıdır. O da, kaatilin hatâ etmesidir, eden velî için pay yoktur. Çünkü, hakkını ıskat etniiştir.
Öldüren "bir kölenin efendisinin vekili ve öldüren hiirrün vekili olan bîr kimse bin akçaya karşılık, onlara lâzım gelen kandan dolayı anlaşsa, bin akça ikisi arasında yan yarıya paylaştırılır. Yâni, bir hür ve bir köle kasden bir adamı öldürüp, ikisinin üzerine kan vâcib olsa, kaatil olan hür ile kaatil olan kölenin efendisi, bunların kanlan için bin akçaya anlaşmaya bir adamı vekîl etse; o vekil de bin akçaya anlaşsa, o bin akça o hür kaatil ile kölenin efendisi arasında bölüştürülür. Yâni, beşyüzünü hür kaatil ve beşyüzünü kölenin efendisi verir.
Kaatil olan topluluk, bir kişi için öldürülür. Yâni, bir cemâat kasden bir kimseyi öldürse, o ferd için bütün cemâat öldürülür. Çünkü, bu mes'elede Sahabe* (R, Anhüm) nin icmâları vardır.
Aksi de olur. Yâni, bir kimse kasden bir cemâati öldürse, o kimse öldürülür. Öldürülen kimselerin hepsi için, o bir kaatilin öldürülmesi ile yetinilir. Eğer Öldürülenlerin velileri hâzır ise, maldan bir şey verilmez.
İmâm Şâflî (Rh.A.) demiştir ki: Eğer o cemâat birbiri ardınca öldürüldü ise, o cemâatten ilki için, kaatil öldürülür. Ondan sonra öldürülenler için, terekesinden diyeti verilir. Çünkü âkile, kasden öldür-mekde bir şey ödemez. Şayet o cemâatin hepsini beraber öldürse veya o Ük öldürülen bilinmese, aralarında kur'a çekilir. Kur'a her hangisine çıkarsa, O'nun için kısas, diğerleri için diyet ile hükmedilir.
Ba'zıları demiştir ki: O tek kaaül, öldürülenlerin hepsi için öldürülür ve diyetler aralannda taksim edilir. Çünkü onlardan' sâdır olan fiil birçok ölümler; tek kaatilden sâdır olan ise, bir tek ölümdür. Bu durumda benzerlik yoktur. Birinci fasılda kıyâs da budur. Lâkin biz, bunu İcmâ bulunduğu için terkettik.
Bizim delilimiz şudur ki; onlardan her biri tamâmiyle kaatildir. Bu durumda benzerlik hâsıl olur. Görülmez mi ki, bir kimsenin bir cemâati Öldürmesinde vâcib olan kısâsdır. Şayet benzerlik olmasaydı, kısas vâcib olmazdı.
Şayet öldürülenlerden birinin velîsi hazır olsa, kaatil o velî için öldürülüp, öldürülenlerin geri kalan velîlerinin hakkı düşer. Nitekim, kendi eceli ile ölen kaatilin ölümü sebebiyle düştüğü gibi. Çünkü, cezayı uygulama yeri yok olmuştur. Nitekim, daha önce geçti.
tkİ kimsenin bir kaatil üzerinde kısas hakkı olup, ikisinden biri afv ettikden sonra, diğeri o kaatili öldürse, eğer o diğeri, velîlerden bazısının afv etmesi, kendisinin kısas hakkını düşürdüğünü bilirse, o diğer kimse kısas olunur, bilmezse kısas olunmaz. Yâni kısas, iki kimse arasında vâki olup; ikisinden biri afv etse ve diğeri de, arkadaşının afv etmesi kendi hakkında te'sîr etmez sanıp, zan ile kaatili öldürse, o diğer kimse kısas olunmaz. Ma'lûmdur ki; bu diğer kimse, o kaatili haksız yere öldürmüştür. Lâkin bu öldürme, müteevvel ve müctehe-dün fîhdir. Çünkü ba'zı âlimlere göre, ikisinden birinin afvı ile kısas düşmez. İmdi bu te'vîl, kısasın vücûbuna engel olmuştur. Muhît'te de böyle denmiştir.
Bir adam, bir adamı yaralasa, yaralanan kimse; «Beni, fülân kimse yaralamadı.» diye kendi aleyhine şâhid getirse, ondan sonra ölse, o fülân kimseye bir şey gerekmez. O'nun yaraladığına dâir deiîl (beyyine). de, kabul edilmez. Şayet yaralanan (kimse veya velîler, yaralamadan sonra ve ölümden önce afv etseler, istihsânen afv caizdir. Mes'ûdî' (Rh. A.) nin «Fetâvâ» sında böyle zikredilmiştir.
Vakfın kölelerini (yâni vakf edilmiş köleleri) kasüen öldürmekle, kısas vâcib olmaz, «Hulâsa»'da böyle denmiştir.
Kısas, ancak kılıçla olur. Çünkü, Resûlüllah (S.A.V.) :
«Kısas, ancak kılıçla olur.» buyurmuştur. [109]
Kılıç ile raurâd ise, silâhtır. Sahabe — Allah (C.C.) onlardan razı olsun— böylo anlamışlardır. İbn Mes'ûd' (R.A.) un arkadaşları da:
«Kısas, ancak silâh ile olur. Hesûl-i Ekrem (S.A.V.), kılıç ile ancak silâhı kinaye etti.» demişlerdir. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.[110]
İnsan Öldürmekten Daha Aşağı Şeylerde Kısas Bâbı
İnsan öldürmekten daha aşağı şeylerde kısas, benzerliğe (mümâse-lete) riâyet mümkün olan şeydedir. Binâenaleyh kasden, mafsaldan el kesen kimse kısas olunur. Hattâ sâidin (kol kemiğinin) yarısından, yâni dirsek ile el ayası arasından kesmiş olsa, benzerliğe riâyet etmek mürn-ikün olmadığı için, kısas olunmaz. Her ne kadar kesenin eli, kesilenin elinden daha büyük olsa da, kısas olunmaz.
Ayakta da hüküm, el gibidir. Ayak şayet mafsaldan kesildi ise, kısas olunur. Topuk ile diz arasından kesildi ise, kısas olunmaz. Yine burunun yumuşak yerinden kesildi ise, kısas olunur. Eğer kasabesinden, yâni sert yerinden kesildi ise kısas olunmaz. Kulak kasden. kesildi ise, burun gibi kısas olunur.
Keza göze vurulup, görme hassası yok olsa ve gözün kendisi kalsa, vuran kimse kısas olunur. Gözde yapılan kısasın yolunu, musannif şu sözü ile açıklamıştır: Vuranın yüzü üzerine yaş pamuk konup, gözünün karşısına kızgın ayna tutulur. Böylece vuranın gözünün görme hassası, vurulanmki gibi yok olur.
Eğer vurulanın gözü çıktı ise, benzerliğe riâyet etmek mümkün olmadığı için kısas olunmaz.
Kendisinde benzerliğe riâyet olunan her yarikda —meselâ; kemiğin görünmesi demek olan mûdihada— kısas sabit olur. Nitekim, ya-kmda açıklaması gelecektir.
Kemikte, kısas yoktur. Ancak dişte, vardır. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) «Kemikte, kısas yoktur.»
buyurmuştur.
Hz. Ömer ile îbn Mes'ûd (R. Anhümâ): «Kemikte kısas yoktur. Ancak dişde vardır.» demişlerdir. Hadîs-i şerîfden raurâd da budur. Velev ki, dişin büyüklüğünde ve küçüklüğünde fark olsun. Çünkü bu dişten faydalanmakta, fark iktizâ etmez.
Eğer vurulanın dişini çıkardıysa, vuranın da dişi çıkarılır. Eğer vuran kinişe, vurulanın dişini kırdı ise, vuranın dişi de O'nunki ile müsavi oluncaya kadar törpülenir.
Erkek ile kadının kol ve bacaklarında — kemikte olmadığı gibi — kısas yoktur.
Hür ile köle arasında ve iki köle arasında kol ve bacaklarda kısas yoktur. Çünkü, kol ve bacaklar mal hükmündedir. Kıymetleri değişik olduğu için, bunlarda benzerlik yoktur.
Eli, kolun yansından kesnıekd* de kısas yoktur. Nitekim, sebebi daha önce geçti.
Başın ve karnın içine ulaşan yarada da kısas yoktur. Çünikü, başın ve karnın içine ulaşan yarada iyileşmek nâdirdir. Vuran kimseyi, ondan şifâ bulacak biçimde yaralamak mümkün olmaz. Şu hâlde yaralayan kimseyi, yaraladığı adam gibi yaralamak, O'nu öldürmek olur. Böyle olunca, caiz olmaz. Eğer başın ve karnın içine varan yara iyileş-meyip sirayet etse kısas vâcib olur. Aksi takdirde, iyileşecek mi yoksa sirayet mi edecek [111] belli oluncaya ıkadar kısas olunmaz.
Yine, dilde ve erkeklik organında da kısas yoktur. Çünkü, ikisinde de benzerliğe (mümâselete) riâyet etmek mümkün değildir. Çünkü ikisinde dç uzayıp, kısalmak (veya yayılıp, büzülmek) carî olur. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: «Eğer kesmek dibinden olmuşsa, kısas yapılır. Ancak, eğer enkeklik organından kertik (haşefe) kesildi ise; benzerliğe riâyet etmek mümkün olduğu için, bu takdirde kısas yapılır.»
Zimmi ile Müslüman m kol ve bacakları eşittir. Çünkü diyette, ikisi arasında eşitlik vardır.
Eğer el kesen kims« çolak veya parmaklan eksik olursa, ya da, baş yaran kimsenin başı, daha büyük olursa, eli kesilen veya başı yarılan kimse, kısas ile tam diyet arasında muhayyer kılınır
Birincisi; Kesenin eli çolak veya parmakları eksik olursa ve kesilen el de sağlam ve tam olursa, muhayyer olmasının sebebi; hakkını tamâmiyle almak imkânsız olduğu içindir. Şu hâlde eli kesilen kimse, kesenin kusurlu elinin kesilmesine razı olmakla, tam diyet almak arasnıda muhayyer bırakılır. Nitekim bir kimse, bir insanın misliyyâttan olan bir şeyini telef edip ve o şeyin benzeri insanların ellerinde kalmasa, yalnız kötüsü bulunsa, sahibi kötü olduğu hâlde mevcudu almak ile kıymetini almak arasında muhayyer kılındığı gibi.
İkincisi: Yaran kimsenin başının daha büyük olması hâlidir. Meselâ; başı yanlan 'kimsenin yarası, başının iki tarafının arasını kaplar. Fakat yaran kimsenin, başındaki yara bu miktarı bulmaz. Başı ya-rılanm muhayyer olmasının sebebi şudur: Yarık, ancak kusur meydana getirici olduğu için kısası gerektirir. Böyle olunca yarığın çoğalma-siyle, kusur da çoğalır.
Baş yaranın, başının iki tarafının arasım yarık kaplamasında, kendisinin yardığından fazlası vardır ve hakkı kadarım almakla başı yan-lana la hık olan kusurun benzeri, baş yarana lâhık olmamış olur. Belki, fazla olmuş olur. Bu durumda başı yarılan, kısas ile tam diyet arasında muhayyer kılınır. Çolak ile sağlamda olduğu gibi.
İki el, bir ele karşılık kesilmez. Şayet iki kimse, bir el üzerine bıçağı yürütüp kesseler, ikisinin de eli kesilmez. Yâni iki adam, bir bıçağı bir taraftan tutup; bir adamın eli üzere yürütüp el ayrılıncaya kadar kesseler, onların elleri kesilmez. İmâm Şafiî (Rh.A.); «Nefslere kıyâsla, ikisinin de elleri kesilir. Çünkü kollar nefse tâbidir. Fakat, ikisinden biri elin bir tarafından ve diğeri öbür tarafından bıçağı yürüt-se, hattâ iki bıçak ortada birbirine kavuşup el düşse, o zaman bunda ikisinden hiçbirine kısas vâcib olmaz. Çünkü ikisinden her biri silâhı ancak uzvun bir kısmı üzerinde yürütmüştür.» demiştir.
Bizim delilimiz şudur: İkisinden her biri, elin bir kısmını kesmiştir. Çünkü birinin gücü ile kesilen yer, diğerinin gücü ile kesilmemiştir. Şu hâlde 'bütünü, cüz ile kesmek caiz değildir. İki el ise, bir ele karşılık kesilmez. Çünkü eşitlik yoktur ve ikisinden her biri, bıçağı diğer taraftan yürüttüğü zamanki gibi olmuştur. Nefs (yâni insanı öldürmek) bunun aksinedir. Çünkü onda şart, yalnız dokunulmazlıkta eşit olmaktır. Kol ve bacaklarda eşitlik yararda ve değerde göz önüne alınır. Eli kesen kimseler, elin diyetini öderler. Çünkü eli yok etmek, ikisinin fiili ile hâsıl olmuştur. Böyle olunca, ikâsinin üzerine yarım diyet vâcib olur ve her birine, mallarından dörttebir diyet vâcib olur. Nitekim, sebebi daha önce defalarca geçti.
Şayet bir adam, iki adamın sağ ellerini kesse; gerek beraber kessin ve gerekse birbiri ardınca kessin müsavidir. O iki adam hâzır oldukları vakit, o adamın sağ elini kesme hakları vardır. Bir elin de diyeti vardır. Yâni, nefs diyetinin yansı vardır. Bu diyet, ikisi arasında tak-sîm edilir. İkisine kesme hakkının sabit olmasına sebeb ise; istihkak sebebinde eşitlikleri, istihkâkda eşit olmalarım gerektirdiği içindir. Önce ve sonra olmaya bakılmaz. Bunlar terekede alacağı olan iki adama benzerler. Bunun açıklaması şöyledir: Çünkü, o elleri kesilen iki adamdan her birinin hakları elin tamâmında sabittir. Zîrâ her biri hakkında sebeb tekarrür etmiştir. O da kesmekLir. Birincinin hakkıyla meşgul olunması, sebebin tekarrür etmesine engel değildir.. Binâenaleyh, ikincinin hakkında dahî sebeb takarrür etmiştir. Bundan dolayı, her ikisinin elini kesen bir 'köle olsa, O'nun rakabesini istihkak hususunda, ikisi de eşit olurlar.
Diyetin ikisi için sabit olmasına gelince: Bilirsin ki, burada bedenin kol ve bacakları, mal hükmündedir. Yine bilirsin ki, kısas her ikisine tam olarak sabittir. Lâkin her biri hakkını hak ettiği gibi almamıştır. İmdi bizzarûre, mazlumun hakkı zâlim üzerinde kalmasın diye, kol ve bacakların maliyetine i'tibâr lâzım gelir. Bundan dolayı, diyet vâcib olur. Kısas nefsde (canda) uygulandığı zaman; bunun aksine olur ki, o zaman diyet alınmadan, her ikisinin Öldürülmesiyle yetiniiir.
Musannifin; «İki adamın sağ elleri» diye kayd etmesine sebeb şudur: Çünkü kesen kimse, şayet adamın birinin sağını ve diğerinin solunu kesse, bu iki el sebebiyle, kesenin iki eli kesilir. Keza bir adamın iki elini kesse, hüıküm yine böyledir. Şayet elleri kesilen iki adamın biri hâzır olsa ve kesen kimsenin eli kesilse, diğer adam için diyet vardır. Yâni, bir elin diyeti vardır. Çünkü hâzır olan hakkını alabilir. Diğeri gelsin diye hakkını te'hîr vâcib değildir. Çünkü hakkı yakînen sabittir. Diğerinin hakkı ise; istememek veya karşılıksız afv etmek veya anlaşma yapmak ihtimâlleri arasında mütereddiddir. Birinci adam hakkının tamâmını kısasla alınca, ikincinin hakkı bir elin diyetinin tamâmında bakî kalır. Çünkü kol ve bacaklar, nefsler gibi değildir. Ni-tiekim, daha önce geçti.
Bir kimse, birine kasden ok alıp başka birini de yaralar ve ikisi de ölürse; okun Önce vurduğu kimse için kısas oJunur, Çünkü, kasden atmıştır. Ok atan kimsenin âkilesi için de, ikinci adamın diyetini ödemek gerekir. Çünkü hatâdır
Bir adam, bir başka adamın elini kess-e, ondan sonra öldürse, kaatit kesmesinin ve öldürmesinin mu'cebi [112] ile cezalandırılır. Kasden kesmek ve ıkasden öldürmenin ikisinde de veya kasden kesmek ve hatâen öldürmekde, ya da hatâen kesmek ve kasden öldürmekde — kesmek ile öldürmek arasında gerek kesik yarası iyileşsin ve gerekse iyileşmesin— kaatil el kesmenin ve öldürmenin mu'cebi ile cezalandırılır.
Kasden öldürmek ve kasden kesmeye gelince; eğer kesmekle Öldürmek arasında kesilen elin yarası iyileşirsc kesmekle kısas olunur, ondan sonra öldürülür. Şayet kesmekle öldürmek arasında kesilen elin yarası iyileşmediyse, İmânı A'zam' (Rlı.A.) a göre, yine kesmekle kısas olunup, ondan sonra Öldürülür. Çünkü eli keMiıek ve ondan sonra öldürmekde, sûreten ve ma'nen benzerlik vardır. İmûineyn1 (R, Aleyhi-mâ) e göre, öldürülür, -eli kesilmez.
Kesmenin cezası, öldürmenin cezasında dâhil olur. İki muhtelif duruma gelince; el kesen kimse şayet kasden kesip, ondan sonra yanlışlıkla öldürdü ise, kestiği el için kısas olunup; öldürdüğü can için de diyet alınır. Aksinde ise, el kesme için diyet alınıp, öldürme için kısas olunur. Çünkü iki suç, muhtelifdir. İkisinden biri kasden, diğeri ha-tâendir. [113] İki hatânın arasında iyileşme olursa, yine cezalandırılır. Yâni, el kesme ve öldürme diyeti vâcib olur.
Aralarında iyileşme olmayan iki hatâda, yâni yanlışlıkla kesme ve yanlışlıkla öldürmede kaatil bir tek diyet ile cezalandırılır. Çünkü kesmenin diyeti, ancak fiilin eseri muhkem (sağlam) olduğu zaman vâcibdir. O da, sirayet olmadığım bitmesidir. Bu suret ite, aralarında iyileşme olmayan iki kasdın arasında fark şudur: Diyet, makûl olmayanın benzeridir. İmdi asi olan, diyetin vâcib olmamasıdır. Kısas, bunun aksinedir. Çünkü o, ma'kûlün benzeridir. Sözün kısası, öldürmek ya kasdendir, ya da haldendir. Kesmek de böyledir. İmdi durum, dört olur. Bundan başka kesmekle, öldürmek arasında yaranın iyileşmesi, iyileşmemesi vardır. Böylece durum sekiz olur. Musannif bunların birinin hükmünü açıklamıştır. Nitekim, yüz kamçının vurulmasında, vurulan kimse doksan kamçıdan sonra düzelir ve eser kalmaz da, son on kamçıdan ölürse; o zaman bir diyet ile yetinilir. Çünkü dövülen kimse, doksan kamçıdan sonra iyileşince geri kalan ancük ta'zîr hakkında mu'teber olur. Keza, iyileşip eseri kalmayan her yara benzerinde, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, hüküm budur. İmâm Ebû Yûsuf (Rlı.A.) a göre; bu işden anlayan bir âdil bilirkişinin hüküm vermesi (Hükûmet-i adi) gerekir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; tabibin ücreti \e ilâçlarının kıymeti gerekir. Eğer eser kalırsa, bir âdil bilirkişinin (Hükûmet-i adl'in) hüküm vermesi ve kati için diyet gerekir. Yakında «Diyetler Bölümün nde açıklaması gelecektir.
Eli kesilen kimse, keseni afv eder de, o yaradan ölürse; kesen şahıs diyetini öder. Yâni bir adam, bir adamın elini kasden kesse ve eli kesilen kimse, keseni afv etse, ondan sonra, o yaradan ölse, kesen kimsenin malından diyet verilmesi gerekir. Yine, eli kesilen kimse, kes-mekden meydana gelen şeyden veya cinayetten afv etse, o afv nefsden (yâni öldürmekten) afvdir. Kaatile, bir şey lâzım gelmez. Hatâ üçtebir-den ve kasd bütününden i'tibâr edilir. Yâni cinayet, hatâen olursa ve cinayetten afv ederse; o afv, diyetten afvdir, diyetin üçtebirinden mu'-teber olur. Çünkü diyet, maldır. Ona, vârislerin hakiki teaîlûk eder. Afv ise, vasiyyettir. Şu hâlde üçtebirden sahih olur. Kasda gelince; onun gereği kısâsdır. Kısas, mal değildir. Ona vârislerin hakkı da teallûk etmez. Şu hâlde ondan afv, kemâl üzere sahih olur. Bu, İmâm A'zam' (Rh. A.) a güredir. îmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; kesmekden afv, nefsden (yâni, öldürmekten) de afvdir.
Baş yarığından afv, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; kesmekten afv gibidir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; nefsden (yâni, öldürmekten) dahî afvdir.
Bir kadın, bir adamın kasden elini kesse; adam. o kesilen eline karşılık kadını nikâh ettikden sonra ölse, o kadına mehr-i misi verilmesi gerekir. Kadının da, kendi malından diyet vermesi gerekir. Şayet kesmek hatâ ile olursa, diyeti kadının âkilesi verir. Bu İmâm A'zam' (Rh. A.) a göredir. Çünkü elden veya kesmekden afv etmek, kesmekden meydana gelen şeyden afv olmaz. Keza ele veya kesmeye karşılık evlenmek, kesmekden hadis olan şeyden dolayı evlenmek olmaz. Bu, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göredir. Sonra, eğer kesmek kasden olursa, kol ve bacakta kısasa-karşıluk evlenmek olur. Kısas ise, istendiği takdirde, mal değildir. Sükût takdirinde mal olmaması evleviyette kalır. Şu hâlde kısas, m eh re elverişli olmaz. Böyle olunca, mehr-i misi vâcib olur. Eğer, daha önce geçti ki, «Kısas, erkek ile kadın arasında, el ve ayakta carî olmaz. Şu hâlde, kısasa karşılık kadın ile evlenmek nasıl sahih olur?» denilirse, cevâb olarak biz deriz ki; kasd için mu'ceb olan asi, kısâsdır. Çünkü, Allah Teâlâ (C.C.) : «Yaralar, birbirine kısâsdır.» [114] buyurmuştur.
Kısasın düşmesine sebeb, imkânsızlıktır. Yâni, engel bulunduğu için hakkı almak mümkün değildir. Sonra, el kesen kadına diyet vâcib olur. Çünkü evlenmek, her ne kadar afvı içine alırsa da, lâkin elde bu kısâsdan afvdır. Şayet yara sirayet ederse, anlaşılır ki eli kesmek afvı kapsamayan öldürmedir. Şu hâlde, diyet vâcib olur. Çünkü nefs-ten (yâni öldürmekten) afv, sahîh değildir. -O vâcib olan diyetin ödenmesi, kendi malı ile olur. Çünkü kasden vâki' olmuştur, Âkile ise, kas-den işlenen suçun diyetini yüklenmez. O el kesmek için diyet vâcib olunca, kadın için de mehr gerekir. Eğer mehr diyete eşit olursa, takas yapılır. Eğer ikisinden biri daha çak ise, daha çok olanın sahibi diğerinden fazlasını alır. Eğer el kesmek hatâ ile olmuşsa, evlenmek, elin diyetine karşılık olur. Şayet kesilen elin yarası nefse sirayet edip adam ölürse, anlaşılır ki, el için diyet yoktur. Mehr-i müsemmâ dahî bulunmamaktadır. Şu hâlde, mehr-i misi vâcib olur. Nitekim erkek, kadın ile, elinde olan mala karşılık evlenip halbuki adamın elinde bir şey elmasa, mehr-i misi vâcib olduğu gibi. Diyet, öldürmenin kendisi ile vâcib olur. Çünkü bu, hatâdır. Mukâssa (takas) da olmaz. Çünkü diyeti, âkılenin vermesi gerekir.
Ben derim ki: Uygun olan, muhtar olan kavle göre, diyetin takas olmasıdır. O da, âkile üzerine diyetin vâcib olmamasıdır. Belki, kaati-lin malından vâcib olur. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.
Eğer eli kesilen adam, elini kesen kadınla, eline ve ondan meydana gelen sirayete karşılık eviense, ya da, cinayete karşılık evlenip, bundan ölse, şayet kesmek kasden ise, kadına mehr-i misi vardır. Çünkü bu, kısasa karşılık evlenmektir. Kısas ise, mal değildir, Binâenaleyh, mehr için elverişli olmaz. Şu hâlde mehr-i misi vâcib olur. Nitekim erkek, kadım şarâb veya domuza karşılık nikâh ettiği zamanki gibi. Kadına, hiçbir şey lâzım gelmez. Yâni ne diyet ve ne de kısas vardır. Çünkü erkeğin hakkı, kısâsdır. Halbuki o, mehr olmak üzere düşmesine razı olmuştur. Kısas ise, mehre elverişli değildir. Böyle olunca, aslen düşmüştür.
Eğer kesmek yanlışlıkla vâki' oldu ise, âkıleden kadının mehr-i misli kadarı düşer. Çünkü bu takdirde, evlenmek diyete karşılıktır. Diyet ise, mehre elverişlidir. Eğer diyet, mehr-i misle eşit olursa ve erkeğin mehr-İ mislden başka malı da olmazsa, âkıleye mehr-i mislden başka bir şey lâzım gelmez. Çünkü evlenmek aslî ihtiyâçlardandır. Bu durumda, malın hepsinden İ'tibâr edilir ve âkıleler ondan, yâni meh-rin, diyete eşit olmasından kadına bir şey borçlu olmazlar. Çünkü âikıleler, ancak kadının cinayeti sebebiyle yükü üzerlerine alırlar. O-nun için, nasıl borçlu olurlar?
Şayet mehr-i misi, diyetten daha çok olursa, fazlasını ödemek gerekmez. Çünkü kadın, mehr-i mislden daha azına razı olmuştur. Fazlalık en azda mu'teberdir. Yâni mehr-i misi, diyetten daha az olursa, âkıleden mehr-i misi kalkar. Diyetten fazlası, âkile için vasiyyettir ve o vasiyyet sahîhdir. Çünkü âkile, yabancılardandır. Eğer o vasiyyet edilen fazla, üçtebir (sülüs) den çıkarsa, yine âkıleden kaldırılır. Eğer üçtebirden çıkmazsa, âkıleden üçtebir miktarı düşer ve fazlayı velîye öderler. Çünkü vasiyyet, ancak üçtebirden geçerli olur.
Bir kimsenin eli kesilirse, meselâ; Zeyd, Bekr'in elini kesip; Bekr kâciî huzurunda bunu isbâtlayip, kâdî kısasa emredersi; ve Zvyd'den Bekr için kısas yapılır, meselâ, eli kesilirse ve ilk eli kesilen —ki Bekr'-dir—- ölürse; Bekr için kısas ulunan Zeyd, daha önce kestiği el için öldürülür. Çünkü yara sirayet etmekle, Zeyd'in suçu kasden öldürmek olduğu belli olmuş ve Bekr'in kısâsda hakkı nefsde olduğu anlaşılmıştır. Zeyd'den el kesmenin hakkını alması Bekr'in öldürmekde hakkının düşmesini gerektirmez.
Kendisi, bankasının elini kısâsen kesen kimse,'kesilmiş elin yarası sirayet edip ölürse, kesen kimse nefsi öldürme diyeti öder. Yâni kendisi için, başkasının kolunda kısas, hakkı olan kimse, hâkimin hükmü olmaksızın, o hakkı aldığı vakit yara nefse sirayet eder de ölürse, İmâm A'zanı' (Kh.A.) a göre, nefs diyeti öder. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, ödemez. İmâm Şafiî' {Rh.A.) nin sözü de budur. Çünkü ikinci kesici, hakkını almıştır. O da, .kesmektir. Hâl böyle olunca, sirayetin hükmü düğer. Çünkü yaranın azıp bedene geçmesinden sakınmak, kese-, nin gücünün dışındadır. Binâenaleyh, kısas kapısı kapanmasın diye, selâmet şartiyle kaydlanmamıştır. Şu hâlde kesen kimsenin durumu, hırsızın elini kesip yara bedene sirayet edip hırsız öldüğü zaman imâmın durumu gibi olur. Nitekim uzvu yarıp kan çıkaran (bezzâg), kan aîıcı (lessâd), hueâmet eden (haccâm) ve sünnet eden (hattanj kimseler de böyledir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) in delili şudur: İkinci kesici, birinci kesiciyi haksız yere öldürmüştür. Çünkü, O'nun hakkı kesmektedir, Mevcûd olan ise, öldürmektir. Ancak şu kadar lark var ki, kısas şübheden dolayı düşmüştür. Çünkü o, hatâ edici ma'nâsmdadir. Çünkü, hakkını almayı kasd etmiştir. Öldürmeyi, kasd etmemiştir. Hatâen öldürmek ise, diyet icâb eder. Zikrettikleri ınes'eleler bunun hıîâfmadır. Çünkü onlaıUa hüküm, kadıya vazifeyi üzeıine almakla kısâsen vâcib olur. Uzvu yarıp kan çıkaran ve kan alan kimseler ve benzerleri üzerine ücret akdi ve vacibi ikâme ile amel, harbîye ak atmak gibi, selâmet şar--tına bağlanmamıştır.
Bizim mes'elemizde, ikinci kesici, hakkı almak ile afv etmek arasında muhayyerdir. Belki afv etmek mendûbdur. O'nun hakkını alması, selâmet şartına bağlıdır. Meselâ; ava ok almak gibi. Fıtkîhleriu dedikleri budur.
Bunun zahirine şu soru vâıid olur: Bu surette kısasın bizzat yapılması, şâyel şübhe verip, kısas düşerse; uygun olan birinci surette kâ-dunn hükmü şübhe verip, o şübhe ile kısasın düşmedi idi. Çünkü kâ-dînin hükmü, bizzat hak almaya girişmek (mübaşeret) ten daha aşağı değildir.
Bu soruya karşılık oiamk ben derim ki: Kâdînin hükmü, kısası düşürecek şekilde şübhe vermez, liulki kesmeyi (kat'ı) iddia eden kimse üzerine kısası kâb eder. Çünkü müddeî (iddia eden), kâdi kalında, kestiğini iddia ve isbât edince; müddeînin isbâtı, kâdînin kesmek ile hüküm vermesini gerektirir. Bu durumda rnüddeî, kadı için zorlayıcı hükmünde olur. Nitekim kendisi kısası yapıp, hatâ işleyen kimsenin hükmünde olduğu gibi. Belki ikrahın ta'rîfi muktezâsı, kâdi hakikaten zorlanmış olur. O da, bir kimseyi razı olmadığı bir işi yapmaya kendi rızâsı yok iken sevketmektir. İhtiyarı bunda, dâhil değildir.
İmdi ınüddeî (iddia eden), mükrîh (zorlayıcı) veya muitten (zorlanan) hükmünde ulunca, kûdînin kısas ile hükmetmebi gerekir. Çünkü kâdi, bu takdirde onun âleti olur. Bu (kâdînin hükmü ile olan), kasden öldürmeye girişen (mübaşir) gibi olur. Nitekim, yerinde anlatıldı.
Elin diyeli, üzerinde nel's kısası a hicabı SjüH.mm kimsenin elini kestikten sonra afv eden kimseye âiddir. Yâni, öldürülen kimsenin velîsi, öldürenin elini kesdikden sonra öldüımekden onu afv eUe, İmâm A'-zaııı' (Rlr.A.) a göre, elin diyetini öder. İnıâmeyn' (Fth. Aleyhinıâ) e göre, ödemez. Çünkü Öldürülen kimsenin velîsi, bütün cüzieriyle neisi telef etmeye hak kazanıp, ba'zısım itlaf etmiştir. Öldüımekden onu afv edince, bu afv itlaf ettiği cüzlerden başkasına âid olur.
İmâm A'zam E hû Ilanîie' (Rh.A.) nin delili şudur: öidüruîcn kimsenin velîsi, hakkından başkasını almıştır. Lâkin şübhe sebebiyle, kısas vâcib oimaz.[115]
Öldürmede Şahadet Ve Öldürme Hâline İ'tibâr Babı
Ölüm hâlinde kısas, öldürülen kimsenin vârisleri için ibtldâen sabit olur, yoksa verâ&et yoluyla sabit olmaz, Ma'lûm olsun ki, burada iki yol vardır. Birincisi, hüâfet yoludur. Bu yol, muris hakkında mün'akid olan sebeble, ibtidâen, vâris için mülk sabit olmasıdır. Nitekim köle hîbe kabul ettiğinde, o hîbe edilen mülk ibtidâen köleden hilâfet yolu ile efendi için sabit olduğu gibi. Çünikü köle, mülke ehil değildir.
İkinci yol, veraset yoludur. Bu yol, .mülk, murise sabit olduktan sonra muristen vârise nakl ile vâris için sabit olmasıdır.
İmâmeyn (Rh. Aleyhİmâ), veraset yolunu kabul edip demişlerdir ki: Kısas, ölüden mîrâs olarak alınır. Hattâ onda, vârislerin hisseleri icr& olunur ve ölmezden önce afvı sahîh olur. Kısas, mala dönüştükde; ölenin borçları ondan ödenir ve yine ondıan vasiyyetleri yerine getirilir. Diyette olduğu gibi.
İmâm Azam (Rh.A.) birinci yolu kabul «dip demiştir ki: Kısas, mîrâs olarak alınmaz. Çünkü, o Ölümden sonra intikam ve öc almak için sabit olur. Ölü ise» bunun ehlinden değildir. Kısas, ancak ölen için mün'akid olan sebeble hilâfet yolu ile vârislere sabit olur. Yâni vârisler, ölen kimsenin yerine geçip, Ölü için sabit olmadan, ibtidâen müs-tehık olurlar. Çünkü kısas, yaralanan kimsenin ölümünden sonra mahallinde fiilin mülküdür. Ölüden ise, fiil tasavvur edilmez. Bundan dolayı yaralanan kimsenin ölümünden Önce, vârislerin afvı sahîh olur. Yaralanan kimseyi afvın sahîh olmasına sebeb, yaralanan kimse İçin mün'akid olduğundandır. Allah Teâlâ' (C.C.) mu:
«Haksızyere öldürülenin velîsine bir yetki tammışızdır.» [116] âyet-i kerîmesi, kısasın ibtidâen mirasçılar için bir hak olarak sübût bulduğuna nassdır. Borç ile diyet bunun aksinedir. Çünkü ölen kimse, malın mülkü için ehildir. Bundan dolayı bir kimse ağ kurup, 6 öldükden sonra, ağa av tutulsa, ölen kimse ona mâlik olur. İhtilâfın aslı şuraya râ-cîdir: İmâm A'zam1 (Rh.A.) a göre, kısas hakkım almak, vârislerin hakkıdır. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre ise; ölünün hakkıdır. İmdi kısas, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; ibtidâen vârisler için sabit hak olunca, onlardan birisi diğerlerinden vekâletsiz, onların haklarım isbâtta hasım olamaz. Hâzır olanın delîl (beyyine) getirmesiyle, gâib hakkında kısas sabit olmaz.
Şayet onlardan biri kardeşinin bulunmaması hâlinde babasının öldürülmesi üzerine delîl (beyyine) getirse, bulunmayan kardeşi hâzır oldukda, kısas hakkını almaya kudret hâsıl olması için; o delili (beyyi-neyi) tekrar getirir. Hâzır olan, delîl getirdikde kaatil, bi'Mcmâ habs olunur. Çünkü kaatil, öldürmekle itham edilmiştir. İtham edilen ise, habs edilir.
Yanlışlık (hatâ) ile öldürmek ve borç bunun aksinedir. Eğer öldürme yanlışlıkla olursa delili tekrar getirmeye hacet yoktur. Çünkü mu'-cebi maldır ve sübûtunun yolu mîrâsdır. Borç-da böyledir. Şayet vârislerden biri, babasının fülân kimsede şu kadar alacağı vardır, diye delîl getirse, kardeşi hâzır oldukda delili tekrar getirmez. Kaatil, gaibin afv ettiğine delîl getirse, hâzır olan hasımdır ve kısas düşer. Yâni, vârislerin ba'zısı gâib ve ba'zısı hâzır olsa, kaatil, hâzır olana; gâib olanın afv ettiğine dâir delîl gösterse, bu durumda hâzır olan hasmdır.- Çünkü kaatil, kısâsda hâzırın hakkının düşmesini ve mala intikâlini iddia ediyor. Hakkın düştüğüne -hükmedilince, hâzıra tâbi olarak gaibin üzerine hüküm verilmiş olur.
Keza iki adamın (ortak) kölesi kasden öldürülse, o iki adamın biri gâib olsa, kaatil, hâzır olan ortağa; gâib olanın kısâsdan afv ettiğini iddia etse, hâzır olan hasındır. Eğer isbât ederse, zikredilen sebebden dolayı kısas düşer.
İki velî- ortaklarının afv ettiğini haber verseler, bu onlar tarafından kısası aiv sayılır. Yâni, bir adam kasden öldürülse ve O'nun üç velîsi olsa, o üç velînin ikisi, ortaklan olan üçüncü velî afv etti, diye şahadet etse, o İkisinin ihbarı kendileri nâmına kısası afvdır.
Bu mes'ele dört vech üzeredir. Musannif birinci yechi: «Eğer katil ile ortak o iki muhbiri tasdik ederlerse, o ortak için bir şey yoktur.» sözü ile zikretmiştir. Çünkü, tasdiki ile nasibini ibtâl etmiştir. İki muhbir için, diyetin üçteikisi vardır,. Çünkü onların paylan, mal olmuştur.
Musannif ikinci vechi: «Ortak ile kaatil o iki muhbiri yalanlarlar ise, muhbirler için bir şey yoktur.» sözü ile zikretmiştir. Çünkü ikisi de, ihbarları ile kısâsda olan haklarını düşürüp, kısas mala dönüşmüştür.* Kaatil ile ortağın yalanlaması sebebiyle, muhbirler için mal da yoktur. İki muhbirin ortağı için, diyetin üçtebiri vardır. Çünkü muhbirlerin hakkı, kısâsda düşünce; ortaklarının hakkı da sakıt olur. Zira parçalanmayı kabul etmez ve kısas hakkı, mala intikâl eder. Maldaki hakları dahî düşer. İmdi, o ikisinin ortağının hakkı kaldı. O da, diyetin üçtebiridir.
Musannif üçüncü vechi: «Eğer, yalnız kaatil tasdik edip, bir ortak o iki velîyi yalanlarsa, üç velîden her biri için diyetin üçtebiri vardır.» sözü ile zikretmiştir. Çünkü kaatil o iki muhbiri tasdik edince, onlar için diyetin üçteikisini ikrar etmiştir. Böyle olunca, diyet lâzım gelir, ortağın hakkının bâtıl olduğunu iddia etmiş, fakat tasdik olun-mayıp mala dönüşmüş ve kaatil diyetin üçtebirine borçlanmıştır.
Musannif dördüncü vechi şu sözü ile zikretmiştir: «Eğer o iki muhbiri yalnız ortak tasdik edip, kaatil yalanlarsa, ortak için diyetin üçtebiri vardır.» Yâni kaatil, diyetin üçtebirine borçlu olur. O da, ortağın hissesidir.
O üçtebir, iki muhbire sarf olunur. Çünkü ortağın zannına göre: Kendisini afv etmiştir. Çünkü o iki muhbiri tasdik etmiştir. Binâenaleyh kaatilde, onun bir hakkı yoktur. İki muhbirin, kaatilden diyetin üçteikisini almaya hakları vardır. Kaatilin elinde kalan diyetin üçtebiri, kaatilin malı olup, o mal iki muhbirin hakkı cinsindendir. Şu hâlde, onlara sarf olunur. Kıyâs, kaatile bir şey lâzım gelmemek idi. Çünkü o iki muhbir, kaatil üzere mal iddia etmişlerdi. Kaatil ise, inkâr etmektedir. Bu durumda, sabit olmaz-. Kaatilin ortak için ikrar ettiği şey, yalanlaması île bâtıl olmuştur. (Yâni, O'nun bende hakkı vardır, demesiyle afv etmiştir.)
İstihsânın vechi şudur: Kaatil, iki muhbiri yalanlamakla meşhudun aleyh için diyetin üçtebirini ikrar etmiş olur. Çünkü onun zanmn-ca kısas, onların afvı haber vermeleri ile sakıt olmuştur. Bu tıpkı ibti-dâen afv etmelerine benzer. Mukarrun leh, (kendisi için ikrar edilen kimse) 'kaatili gerçekten yalanlamamıştır. Belki vücûbu, başkasına mu-zâf kılmıştır. Bunun benzerinde, ikrar geri dönmez. Meselâ; bir kimse; «Fülân kimsenin'bende yüz dirhemi vardır.» dedikde, o fülân; «Benim değildir. Lakin o yüz dirhem fülâmndır.» dese; bu durumda mal, ikinci fülân için olur. Burada da böyledir.
-Öldürme olayının iki şahidi; Öldürmenin zamanında veya mekânında veya âletinde ihtilâf etseler, ikisinden biri sopa ile ve diğeri kılıç üe öldürdü, dese veya bir şâhid sopa ile öldürdü, deyip diğer şâhid Öldürme âletini bilmiyorum, dese, o şâhidlik geçersiz olur. Çünkü öldürmek; zamanın, mekânın ve âletin değişmesi ile değişir. Hükümleri de değişir. Mutlak, mukayyede aykırıdır. İmdi her katle, tek kişi şahadet etmiş olur. Böyle olunca, red edilir.
İki kişi, bir kimsenin öldürülmesi hakkında şâhidlik edip: «Öldürme âletini bilmiyoruz.» deseler, bu takdirde kaatile diyet vâcib olur. Kıyâs, bir şey vâcib olmamak idi. Çünkü öldürmek, âlete göre değişir. Böyle olunca şâhidlik edilen şey bilinmemiş olur. İstihsâlim veehi şudur: Onlar mutlak ölüme şahadet etmişlerdir. Mutlak, mücmel değildir, iki beyândan önce onunla amel imkânsız olsun. Şu hâlde öldürmenin iki mu'cebinden az olanı vâcib olur. O da, diyettir ve kaatilin malından vâcib olur. Çünkü öldürmede asi olan, kasddır. Öyleyse, âkıleye bir şey lâzım gelmez. Nitekim, sebebi daha önce defalarca geçti.
İki adamdan her biri Zeyd'i öldürdüklerini ikrar etseler ve Zeyd'in velîsi; «O'nu, ikiniz öldürdünüz.» dese, o velînin, onları Öldürmesi caiz
olur. Çünkü o iki adamdan her biri, tek başına Öldürmenin tümünü ve üzerine vâcib olan kısası ikrar etmiştir. Mukarrun leh (kendisi için ikrar edilen), üzerine öldürmenin vücûbu hakkında da onu tasdik, etmiştir. Lâkin velî, mukim (ikrar edeni), tek başına öldürmede yalanlamıştır. Mukarrun lehin, mukim ikrar eylediği şeyin ba'zısıruia yalanlaması geri kalanında ikrarını ibtâl eylemez. Çünkü bu yalanlama, mu-kırrın tefsîkını. (fâsık sayılmasını) gerektirir, Mukırrm fışkı, ikrarının doğruluğunu menetmez.
İkrar yerine, şahadet olursa geçersizdir. Yâni, iki adam; «Zeyd, Amr'ı öldürdü.?) diye şahadet etse ve diğer iki kişi de; «Amr'ı, Bekr öldürdü.» diye şahadet etse; bu iki şahadet geçersizdir. Çünkü meşhudun leh olan velînin, şahidi şahitlik ettiği şeyin ba'zısmda yalanlaması şâ-hidliğini ibtâl eder. Çünkü yalanlamak, fâsık saymaktır. Şahidin fıs-ki ise, şahadetinin reddini gerektirir.
Ikİ kişi bir kimsenin yanlışlıkla öldürüldüğüne şahitlik edip, diyet ödenmesine hükmedildikden sonra, Öldürüldüğüne şahadet olunan kimse diri olduğu halde çıkagelse, âkile diyeti velîye ödetir. Çünkü, velî diyeti haksız yere almıştır. Ya da şahitlere ödetir.' Çünkü mal, onların şahadeti Üe telef olmuştur.
Şâhidler de, velîden alırlar. Çünkü şâhidler, ödenene mâlikdirler. O da, velî'nin elinde olan şeydir. Gâsıbm; gâsıbını, gâsıbına Ödetmesi gibi olur.
Kasd, hatâ gibidir, ancak rücûda değildir. Yâni, eğer şahadet kas-den öldürdü de, bu sebeble kendisi de öldürüldü, diye yapılır da; bundan sonra öldürüldü denilen kimse, diri olarak gelirse, öldürülen kimsenin vârisleri diyeti velîye ödetmek ile şâhidlere ödetmek arasında muhayyer kılınır. Eğer şâhidlere ödetirlerse, şâhidler velîden alamazlar. Bu, tmâm A'zam' (Rh.A.) a göredir. Çünkü onlar, burada velî için mal olmayan şeyi vâcib kılmışlardır. O da, kısâsdır. İmdi, mal almalarına vech yoktur. Çünkü, ikisi arasında benzerlik yoktur. İmânıeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, velîden alırlar. Hatâda olduğu gibi.
Şâhidler, kaatilin yanlışlıkla yâhûd kasden öldürdüğünü ikrar ettiğine şâhidlik etseler, o kimse diri olarak gelse, bir şey ödemezler. Çünkü, şahadetlerinde yalanları ortaya çıkmamıştır.
Başkalarının hatâ hakkındaki şahadetleri üzerine şâhidlik etseler de; âkile üzerine diyetle hükmedildikden sonra, Öldürüldüğüne şahadet edilen kimse, diri olarak gelse, yine bir şey ödemezler. Çünkü, şahadetlerinde yalan söyledikleri ortaya' çıkmamıştır. Zira meşhudun bih, usûlün (asıl şâhidlerin) öldürmek üzere şahadetidir. Yoksa, öldürmenin kendisine şahadet değildir.
İki surette de velî, diyeti âkıleye öder. Çünkü, velînin âkıleden diyeti haksız yere aldığı ortaya çıkmıştır.
£undan sonra musannif, öldürmek hakkında şahadet mes'elelerini açıklamayı bitirince, öldürme hâlinin i'tibâra alındığı mes'eleleri açıklamaya 'başlayıp şöyle dedi: İ'tibâr, atma hâlinedir, ulaşmaya değildir. Ma'lûm ola ki, asi olan; daman. [117] (ödetme) ve helâl olma hakkında i'tibâr, atma vaktinedir. Çünkü ödetme, ancak cinayetle vâcib olur ve kişi ancak kendi ihtiyarı altına giren bir fiil ile suçlu olur. O fiil de atmaktır, ulaşmak değildir. Binâenaleyh, bir kimse bir Mü si umana ok atsa ve kendisine ok atılan Müslüman — Allah korusun — mürted olsa yâni dinden çıksa ve ok O'na ulaşıp ölse, İmâm A'zanı' (Rh.A.) a göre; oku atan kimse, o mürtedin ğelınez, demişlerdir. Çünkü telef, ma'sûm olmayan mahalde hâsıl olmuştur, Ma'sûm olmayanın itlafı hederdir, yâni boşa gider.
İmâm A'zanV (Rh.A.) m delili şudur: Ok atılan kimse, atma vaktinde ma'sûmdur. t'tibâr cia, atma vaktinedir.
Kendisine ok atılan köleye ok, efendisi Onu âzâd eUikden sonra ulaşıp Ölse, kölenin kıymetini efendisine ödemek gerekir. Çünkü köle, oku atma vaktinde memlûktur. İmâm Muhammed {Rh.A.); «Vurulduğu hâldeki kıymeti ile vurulmazdan önceki kıymeti arasındaki fazlalığı Ödemek gerekir.» demiştir.
Ava ok atıp da ihramdan çıkan Hacıya, akabinde ok ava isabet ettiği takdirde, ceza vâcib olur. Çünkü muhrim, oku atma vaktinde ihrâm-lı idi.
İhramlı olmayan kimse ava ok atıp, muhrim olduktan sonra ok ava ulaşsa, ceza gerekmez. Çünkü, oku atma vaktinde ihrâmlı değildir.
Bir kimse; recm hükmünü giyen birine ok atar da ok, şahidi vazgeçtikten sonra vâsıl olursa, bir şey ödemez. Çünkü recmedilme&ine hükmedilen .kimsenin, atma vaktinde kam mubâhdır.vârislerine diyeti öder; İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) ; atan kimsenin bir şey ödemesi gerekmez ve O'na bir şey lâzım[118]
[1] Sultân; lügat bakımından kahr ve tegaİİüb anlamına gelen bir mastardır. Sultân kelimesinin; hüccet, delil, aydınlık ve ışık gibi daha başka sözlük anlamları da vardır.
Bütün bu ma'nâlar ile ilgili olarak, adalet, zabt ve ihtimâmiyle memleketleri aydınlatmış olan, kudret ve kuvvet sahibi Müslüman pâdişâh ve valilere SULTÂN adı verilmiştir.
[2] Kısas; bazı suçlarda, suçlunun islediği suçun benzeri cezayı görmesidir. Meselâ, öldürenin öldürülmesi, bir uzvu kesen veya yaralıyanın aynı cezayı görmesidir.
[3] Müştehât: Fukahâ'ya göre müştehât; erkeklerin rağbet ettikleri, şehveti uyandıran, dokuz yaşındaki kadın veya kızdır. Fetva da buna göredir. Şeyhayn; «Benzeri (misli) iştah uyandınrsa, beş yaşındaki kız müştehâttır.» demişlerdir. İmâm Muhammed (Rh.A.)'e göre; eğer iri olursa sekiz veya dokuz yaşındaki kız müştehâttır,
(Keşşâf-u Istılahat'Ü-Fünûn, C.I)
[4] Nikâh mülkü; bir erkeğin nikahlanmak suretiyle sâhib olduğu kadındır. Sağ elinin mâlik olduju ise, efendinin mâlik olduğu köle ve cariyeleridir.
[5] İştibâh şübhesi: Bazı hukuk ve ahkâmın cereyanından ileri gelen bir şübhe demektir.
[6] İmâm: Bu kelimenin çok çeşitli anlamlan vardır.
İlm-i Kelâm ve Fıkh terimi olarak İmâm; en büyük Din ve Devlet Başkanı olup, Dînî hükümleri uygulayan, Resûlüllah (S.A.V.)'ın Halîfesine denir, ilk Halifeler; Pîn ve Devlet Başkanlığı, Camide imâm-hatiblik, orduya komutanlık ve mahkemede hâkimlik gibi görevler yaparlardı. Sonradan bu görevlerin bir kısmı ayrı ayrı şahıslara verilmiştir.
İmâm'ın daha başka anlamlan da vardır. Meselâ; bir Mezhebde, kendisine uyulan kimseye de tmâm denir. İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed (Rh.A.) gibi.
Bir ilim veya fende sözü senet tutulacak kimseye de imâm denir. İmâm Gazali (Rh.A.) ve İmâm Buhârî (Rh.A.) gibi.
Bu terim, kurrâ' ve müfessirler için de kullanılır. Hattâ Sahabe (R. Anhüm)'nin, Hz. Osman (R.A.)'m emri ile istinsah edip, çoğalttıkları ilk yedi Mushaf'ın her birine de İmâm pdi verilmiştir.
[7] Müslim'de; Büreyde' (R.A.) den rivayet edildiğine göre; «Mâiz (R.A.), Peygamber (S.A.V.)'e ge'niiş; fakat Resûiüllah (S.A.V.), O'nu geri çevirmiş. Sonra ertesi gün, O'na tekrar gelmiş, Resûiüllah (S.A.V.), kendisini yine geri çevirmiş. Bilâhare kavmine haber göndererek: -
— Bunun aklında bir bozukluk biliyor musunuz? diye sormuş.
— O'nu, ancak aklı başında iyilerimizden biri olarak tanırız, demişler.
Mâiz (R.A.), Peygamber (S.A.V.)'e üçüncü defa gelmiş. Resûiüllah (S.A.V.), yine kavmine haber göndererek, kendilerine sormuş. Onlar da, Mâiz' (R.A.) de ve aklında bir kusur olmadığını haber vermişler. Dördüncü defa gelince, artık Resûiüllah (S.A.V.), O'na bir kuyu kazarak, kendisini recmetmiştir.»
Aynı ma'nâda bir hadîsi; Jmâm Atımca b. Hanbel (Rh.A.) ile ishak b. Rahaveyh (Rh.A.) «Müsned» lerinde, lbn-j Ebî Şeybe (Rh.A.) «Musaunef» inde tahrîc etmişlerdir.
(Selâmet Yolları; Ahmed Davudoğlu, c. 4, s. 14)
[8] Muhsan : Evli veya dul olan erkektir. Evli kadına muhsâne derler. Bekârlara ise; gayr-İ muhsan denilir.
Zina yapan muhsan ve muhsânelerin hükmü, recm olunmak, yâni taşlayarak öldürmektir.
Zina yapan gayr-i muhsanlara ise, yüz değnek vurulur.
[9] İhsan: Şer'i cezaların yerine getirilebilmesi için hukuk yönünden bulunması lâzım gelen bazı vasıfların bir şahısla toplanmasıdir.
[10] Bk. Nisa sûresi; âvet: 25
[11] Kilâb ve Sünnetten sonra, İslâm Hukukunun üçüncü kaynağını teşkil eden Jcmâ'ın Mizlük ma'nâsı; bir şey üzerinde azm ve ittifak etmektir. Terim olarak, bunun çeşİıü ta'rineri yapılmıştır. İbu Hacîb; «tema', bu Ümmetin müctehidlerinJn, herhangi bir asırda bir mes'ele üzerinde uyuşmalarıdır.» diye ta'rîf eder. M. Ebû Zehra ise; «İcmâ', Uz. Peygamber'dcn sonraya âid bir çağda, amelî bir mes'elcuin seri hükmü üzerinde mücfehidlerİn birleşmesİdir.» diye ta'rîf etmiştir.
[12] Bk. Nur sûresi; âyet: 2
[13] Bk. Nisa sûresi; âyet: 25
[14] Bu kadın hakkında Müslim'den şöyle bir rivayet vardır:
jnırâıı b. Hıısayn' (ft.A) dan rivayet olunduğuna göre; Ciiheyne'den bir katlın (Gâmidiyye), zinadan gebe olarak, Peygambei (S.A.V.)'e gelmiş ve:
— Yâ Nebîyyallah, başıma hadd fîcâb eden bir hâl) geldi. Binâenalejh, banu hadd vur, demiş. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.), O'nun velisini çağırmış \e;
— Buna iyi muamele et: doğurduğu zaman kendisini bana geiir, demiş. Velimi, de öyfe yapmış.
Akıbet; Peygamber (S.A.V.l, kadını (n getirilmesini) emretmiş ve üzerine elbisesini bağlamışlar. Sonra kadını (n recmini) emrefmis ve recmolunmuş. BtniıJan sonra Resûlüllah (S.A.V.), O'nun Cenaze Namazını kılmış. Ömer (R.A.)
— Bu kadın zina etliği hâlde, bir rfe O'nun Cenaze Namazını mı kılıyorsun, yâ Nebîyyallah? demiş. Resûl-İ Ekrem (S.A.V.):
— Vaİİâhî, bu kadın Öyle bir tevbe etti ki, tevbesi Med İn el İl erden yetmiş kişi arasında taksim edilse, onlara yeter artardı.. Sen, tanını Allah Teâlâ için feda edenden daha cfdal bir kimseye hiç rastladın mı? buyurmuşlardır.
(Selâmet Yolları, Ahnied Davudoğlu, c. 4, s. 24, 25)
[15] Recm: Lûgatta; öldürmek, kovmak, terk etmek, lâ'net etmek demektir.
Atılan taşa da, recm denilir.
istilânda; muhsan olup, zina eden erkek iie nuıhsâııe olup, zina eden kadını, kendine ;ıid bir tarzda taşlayarak öldürmektir.
[16] Peygamber1 Efen d i m izin ism-i şeriflt anıldığı zaman; «Allah (C.C.) O'na salât etsin, gânını yüceltsin. Selâm ve .selâmet versin (her türlü kusurdan uzak kılsın).» mealinde söylenen duadır.
Salât: Meşhur olan kavJc göre saîâl, lûgatta dua ma'nâsına gelir. Şeriat örfünde; bildiğimiz ve husûsî erkân ve ezkâr ile kıldığını!?, namaz demektir.
Dazı bilginlere göre salât, Allah1 (C.C.) dan olursa, rahmet; Meleklerden olıırs3, istiğfar; mü'minlerdetı olursa, ha/ısının bazısı için duâ etmesi ma'nâsına gelii. (Bk. Keşşaf)
Peygamber (S.A.V.) Efemi İm izin adı anıldığı zaman salât-ü selâm okumanın hükmüne gelince : Bunun farz veya vâcib olduğunu söyleyenler vardır. Ahzâb sûresinin 56. âyetinde Allah Teâlâ (C.C.) bu konuda meâlejı şöyle buyurur:
«Bir gerçektir kî, Allah ve O'nun Melekleri, Peygambere hep salât ederler. Ey mü'miuler, siz de hep O'na salât (ve duâ) ediniz. Ve hulûs ile selâm veriniz!»
Ru âyette salâtın ma'nâsı; Peygamber (S.A.V.) Efendimize ta'zîm, tebrik ve duadan ibarettir. (Bk. Buhârî, Tere. C, 2)
Bu âyet imlikden sonra Ashâb (R. Anhünı) tarafından; «Yâ Resülallâh! Sana selâm vermeyi biliyoruz. Fakat, nasıl salât edeceğiz?» diye sorulmuş. Resûliülah (S.A.V.) de namazlarımızın tahiyyâtlarında okuduğumuz salavât-ı şeril'elerle salavât okunmasını talîm buyurmuşlardır.
Bazı İslâm bilginlerine göre; yukarıdaki âyet-i kerime gereğince Peygamber (S.A.V.) Efendimize &alât-u selâmlarımızla, saygılarımızı arz etmek farz-ı ayn kılınmıştır.
Hanefî İmamlarından Gerhı (Rh.A.); Her Müslümana en kısa cümle ile olsun, (AHâhümme sallı ala Muhammedi yâni, «Allah'ım, Muhammed'i rahmetinle tebrik et ve O'nu esen kıl!» diye duâ edip, selâmlaması farz olduğunu bildirmiştir. Peygamberimize; (Sallallâhu aleyhi ve sellem) diye de salât-ü selâm okunur. Bİz bunu; tercümesini sunduğumuz kitabın içinde (S.A.V.) şeklinde kısaltarak yazdık. Böylece okuyucularımıza, Peygamberimize salât-ü selâm getirmelerini hatırlatmış oluyoruz.
Bir kısım müetehidler, «Peygamberimizin adı; her anıldıkça salavût getirilip, ta'zîm edilmesi vâcibdir,» demiştir. Bazıları da, «Bir mecliste, Peygamberimizin adı ne kadar andırsa anılsın, bir defa salavât edilmesi vâcibdir.» demişlerdir.
[17] Bk. Nûr sûresi; âvet: 2
[18] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 3-12.
[19] Hadd: Lûgatta, men anlammadır. İnsanların girip çıkmaktan menettiğİ için. kapıcıya, gardiyana (zindancıya), haddâd denilmiştir. Bir şeyin mâhiyetini ta'rif ve ta'yin eden geye de, hadd denilmiştir: Çoğulu, hudûd gelir.
GayrimenkuHerin sınırlarına da hudûd denir. Çünkü bunlar gayrimenkullerin sınırlarını ta'yin, başkalaijına karışmalarını menederler. işte bundan dolayı bir kısım cezalara da hudûd adı verilmiştir. Çünkü bu cezalar, mazarratları bütün beşeriyete dokunan bir takım kötü davranışlardan insanları alıkorlar ve menederler. Bunlar suç işleyenler hakkında birer ukubet olduğu gibi, müşâhidler hakkında da birer ibret ve uyarma vesilesi olur.
[20] Bk. Duhâ sûresi; âyet: 8
[21] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 13-18.
[22] Kıyâs'ın sözlük ma'nâsı, bîr şeyi takdir etmek, ölçmek, karşılaştırmak ve iki gey arasındaki benzerlikleri tesbit etmektir. Bu kelime Arapça olup, İslâm Hukuku terimi olarak «talil» (deduetion) adı da verilir.
Kıyâsın çeşitli ta'rifleri yapılmıştır. Bunların en açık ve geneli şu ta'rîftir: «Kıyâs, her ikisinde de hükme esâs teşkil eden ÜJet aynı olduğu için, hakkında
nass bulunmayan bir olayın hükmünü, hakkında nass bulunan bir olaj in hükmüne
eşit kılmaktır.»
[23] İstihsân: Arapça'da istîhsân sözü, güzel olmak ma'nâsına gelen «husn» kökünden gelmekte olup, sözlükte bir şeyi iyi ve güzel görmek, tercih etmek demektir.
İslâm Hukukçularının kabul ettiği istilâhi ma'nâsı ise, kıyâs gibi benzerlik esâsından hareket ederek değil, kamu yararına ve adalet esâsına göre, şahsî takdire dayanarak hüküm vermektir. Bir hukuk terimi olarak istihsânı şöyle ta'rif edebiliriz: «İstihsân, bir olayın şer1! bir delil icâbı olan hükmünden, yine şer'î bir delil icâbı olan başka bir hükme udûl etmektir.» Kısacası istibsân, şer'an mu'teber olan tercihi nıu'-cib bir sebebe dayanarak bir delili, buna aykırı düşen başka bir delilden üstün tutmaktır.
[24] Nİsâb: Hırsızlık ve zina haddi gibi, bazı cezaların vâcib olmasına alâmet olmak üzere, Şâri'i Hakîm tarafından oasb edilen belirli bir miktardır.
[25] Akile: Hatâ ile adam öldüren kimsenin diyetini (kan bahâsını) ödeyen kimselerdir. Hatâ ile öldürdüğü için diyetin ödenmesine yârdım ederler. Bu terimin geniş bir şekilde açıklaması (Ma'kuleler Bolümü) nde gelecektir.
[26] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 19-24.
[27] İçkilerin haram oluşu; Kitap, Sünnet ve tcrnâ ile sabittir.
Kitap'lan delili; Meâlcn :
«Ey mü'minler! Şarâb (İçki içmek), kumar oynamak, ibâdet için dikilen putlar, fal okları hep Şcytân'ın işinden pis (haram) birer şeydir. Onun için bunlardan sakının ki, ktırtıllasınız.» (El-Mâİde sûresi; âyet: 90)
Simnet'ten delili: KlüsIİm'in İbn-i Ömer'den tahrîc ettiği şu hadİs-i şerifdir. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
«Her sarhoş eden şey şarâbdır, her şarâb da haramdır.»
Ayrıca, Peygamber (S.A.V.) Efendimizden tevatür yolu ile haram olduğu zamanımıza kadar gelmiş ve İCMÂ île de sabit olmuştur.
[28] inâye sahibi şöyle demiştir: «Sarhoş olan kimsenin sözlerinin çoğu saçmadır. Eğer scuünün yansı doğru olursa, sarhoş değildir. Âlimlerin çoğu, bu kavli kabul etmişlerdir.»
[29] İbn-i Velîd (Rh.A.), bir gün Ebû Yûsuf (Rh.A.)'a haddi gerektiren sarhoşluğu sormuş, Ebû Yûsuf (Rh.A.) da;
— Sarhoş olan kimseye, El-Kâfirûn sûresi okutulur. Eğer yamhrsa, sarhoştur, diye cevâb vermiş. Bunun üzerine İbn-i Velîd (Rh.A.);
— Bu sûrede, sarhoş olmayan da yanılır. Bu takdirde, bu sûre okutulmakla sar-- hoşluk nasıl ta'yîn edilir? diye sormuş. Bunun üzerine Ebû Yûsuf (Rh.A.) şu cevâbı
vermiş:
— Bir kimse şarâb içip Namaza başladı ve namazda bu sûreyi okuyamadı. Bunun üzerine, şarâbı haranı kılan âyet-t kerîme, bu kimse hakkında nazil oldu.
[30] Banotu (Bangotu): Patlıcangillerden, hekimlikte kullanılan uyuşturucu ve zehirli bir yaban bitkisidir. Bataklık ormanlarda ve harabelerde yetişir. Esrar, konca, ğııbâr, haşhaş, hayâl yaprağı, tılây-i kalenderiyye ve müdâmo-i hayderîyye gibi isimleri vardır.
[31] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 25-27.
[32] Kâzif: Zina isnadında bulunan.
[33] Makzûf: Kendisine zina isnadı yapılan kimsedir.
[34] Muhtass: Bir kimseye veya şeye mahsûs olan.
[35] Asabe; baba tarafından, erkek tarafından akraba olanlardır.
[36] Mülâane: Birbirine beddua etme, ilenme; birbirinden nefret etme;
[37] Arabca'da; Zina eden erkeğe, Zâni denir.
[38] Arabca'da, Zina eden kadına, Zâniye denir.
[39] Haram liaynihî: Aslı ve maddesi i'tibâriyle haram olan şeylerdir. Domuz eti, akan kan, §arâb gibi.
[40] Müste'men: Ecnebi tebaasından olan kimse.
[41] Tafsil: Uzun uzadıya anlatma, açıklama.
[42] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:28-34.
[43] Ta'zîr: Ta'zîr, (azr) kökünden olup, lûgatta; azarlamak, menetmek ve red anlamlarına gelir. Şer'an, hadd denen cezadan daha aşağı derecede bir te'dîb şeklidir.
Ta'zîr ile hadd arasındaki fark şudur: Hadd, mukadderdir, ta'zîr İse, İmâmın reyine bırakılmıştır. Hadd, şübhelerle savulur. Ta'zîr ise, şübhelerle bile uygulanır.
Küçük çocuğa, hadd gerekmez. O'nu ta'zîr etmek ise, meşrudur. Eğer mukadder ise, Zimmiyc uygulanan cezaya hadd denir. Ta'zîr ise, Zimmî hakkında kullanılmaz. Zimmîye uygulanana, ukubet denir. Çünkü ta'zîr, temizlemek İçin meşru olmuştur. Kâfir ise, temizleme (tathîr) ehlinden değildir. Eğer mukadder değil ise, ehl-i zimmet hakkındaki azarlama ve menetme cezasına ukubet adı verilir. (Bk. Keşşâf-u Istılâhâtil-Fünûn, C. 2)
[44] Nass; sözİük anlamı bakımından! açıklık ve kesinlik demektir.
İlmî terim olarak anlamı, Kur'iîıı-i Kerîm'de vejâ Hadîs-i Şorİf'de bir îj veya mes'ele hakkında olan açıktama ve bu açık sözdür.
[45] Bk. Nûr sûresi; âyet: 4
[46] Fâsık: Allah' (C.C.) m emirlerini tanımayan, günâh işle>eıı, fesada..
[47] Kâfir: Allah' (C.C.) in varlığına ve birliğine inanmayan.
* Habis: Soysuz, kötü, alçak.
* Fâcir: Günahkâr, fena huylu; kadına düşkün erkek.
* Muhannes: Kadın tabiatlı, alçak.
* Hâin: Nankörlük eden.
* Lûtî,: Lût kavminm 'çirkin hâllerini tekrarlayan kimse, homoseksüellik, Ku-
lampara. Lûtîlik, büyük gtinâhdır.
* Zındık (zindîk): Münafık, Âhirete inanmayan, dıştan Müslüman, içten kâfir
olan kimse.
* Hırsız: Başkasının malini çalan kimse.
[48] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 35-40.
[49] Ceyyid, iyi şey demektir. Burada karışık ve sahte olmayan akça anlamına gelir.
[50] Allah Teâlâ (C.C.) malı, can ve ırzı muhafaza için yaratmıştır.
Hırsularin ellerinin kesilmesi, ilâhî bir hükümdür. Allah Teâlâ ıC.C.i Et - Mâide sûresinin 38. âyet-i kelimesinde şöyle buyurmuştur:
«Erkek hırsızla kadın hırsızın, yaptıklarına karşılık ve Allah'dan bir azâb olmak üzere, (sağ) ellerini kesin. Allah, mutlak gâlibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.»
[51] Mücmel: söyleyenin açıklamasından başka maksadı anlamaya bir yol buhımmnan soz-riür. Mücmelin hükmü, hakikatini i'tikâd ederek açıklama gelinceye kadar beklemek, yâni bîr ma'nâ vermemek, açıklamadan sonra da gerekirse üzerinde durmak, düşünmektir.
[52] Kalkan: Eskiden oktan ya da kılıçtan korunmak için savaşçıların taşıdığı yassı, çoğu tekerlek biçiminde korunmalik.
[53] Zahir rivayet (veya zâhîr'ul-rnezheb): Bir fıkıh terimi olan zahir rivayet, İmâm Mu-hammed' (Rh.A.) in telif etmiş olduğu; Mebsût,. el-Câmi'uI-Kcbîr, cl-Câmi'us-Sağir ve es-iıiyer'ııl-Kebîr gibi Fıkıh Kitaplarındaki güvenilir ve sağlam rivayetlerdir. Pek güvenilir olmayan zayıf rivayetlere ise, «Nâdîr'ur-Rivâye» adı verilir.
[54] Üd (Ödağacı): Hindistan'da yetiden bir ağaçtır. Hintçe'de (İd) diye bilinir. Yakıldığı zaman güzel koku verir. İlmî adı. aquillaria agollochia'dır.
[55] Misk: Asya'nın yüksek dağlarında .yaşayan bir erkek Ccylân'ın karın derisi alımdaki bir bezden çıkartılan güzel kokulu maddedir.
[56] Za'ferân (Safran): Süsengillerden, soğanlı ve güzel çiçekli bir bitkidir. 'Çiçeğinin tepecikleri kurutulup, boya olarak kullanılır. Ayrıca, katıldığı şeylere özel bir tad ve güzel bir koku verir. İlmî adı, Crocus'dur.
[57] Anber (Amber) : Anber baliğinin bağırsaklarından çıkarılan veya dışkısıyle deııî/e dökülen, kül renkli, güzel kokulu bir maddedir. (Fazla bilgi için, C. 1, S. 328'e bakınız.)
[58] Lal: Yakut gibi kırmızı renkli, kıymetli bir taşdır.
[59] Fîrûzec (Feyrûzec): Halk arasında finize olarak bilinen; gök mavili veya vcştl renkli kıymetli bir taştır. Farsça'dan Arabca'ya geçmiştir.
Buna, «Hacer'iil-ayn», yâni, «Göztaşı» da derler.
[60] ZIRNIK (ARSENİK): Kimya'da Arsenik'e verilen isimdir. Sembolü, (A&) dır.
Dcmirkın renginde, 5, 7 yoğunluğunda, normal sıcaklıkta katı iken 400 dereecve doğru gaz durumuna geçen bir elementtir.
Ateşe atılınca etrafa sert bir sarımsak kokusu yatarak, uçup gider; ok^iiloşinco zehir olur. Halk arasında sıçan otu olarak da tanınır.
[61] Tanbûr (Tambur): Yay ,va da mızrapla çalınan: uzun saplı, telli, (uhta ^
[62] Arjıbca'ılji z.ırif; nâzik kimso demektir.
[63] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 41-48.
[64] lmâın Suyûti (Rh.A.) İbnü'l-Cezerî' (Rh.A.) den kırâatlaruı, senetleri yönüoâen, allı (eşit olduğunu nakletmiştir;
a) Mütevâtir: Mütevâtir kirâatlar, yalan üzerine ittifak etmeleri aklen mümkün olmayan bir kalabalığın, diğer bir kalabalıktan rivayet ettikleri kırâatlardır. Kirâatlar içerisinde en üstün olanı budur.
b) Meşhur: Meşhur kirâatlar, zabt ve adalet sahibi kimselerin rivayet etmesiyle senedi sahîh, Arab Gramerine ve Osmânî Mushaflara uygun olan kırâattardir. Bu çeşit kırâatlaı; kıraat İmamları katında meşhur olmuş ve onlar tarafından yanlış veya şâz sayılmamışlardır. Şu kadar var ki, bu kirâatlar, tevatür derecesine yükselemcmiş-lerdir. Bu İki çegit kıraat okunur; onlara iuanmak vâcib, onlardan herhangi birisini inkâr etmek caiz değildir.
c) Ahâd,: Âhâd larâatlar, senedi sahîh olup, ya Osmânî Mushaf'a veya Arab . Gramerine uymayan veya zikredilen şöhrete ulaşamayan kırâatlardır. Bu kirâatlar
okunamaz ve bunlara inanmak da vâcib değildir;
d) Şâz: Şâz karâatlar, senedi sahîh olmayan kırâatlardır.
e) Mevdu': Mevdu' kirâatlar, asılsız olarak, bir kimseye nisbet edilen kırâallardır. O Müdrec: Müdrec kirâatlar, şekli i'tibâriyle hadîsin çeşitlerinden el-Mütlrec'e
benzer. Bu kırâatlarda, tefsir bakımından ziyâde yapılmıştır.
[65] Müsteîr; ödünç alan, iğreti alan,
[66] Mudârib; bîr ortaklığa, çalışması, işi ve emeği ile katılan kimsedir.
[67] Mürtehin; rehn alan kimse.
[68] Müstehzi'; bir şeyi sermaye yapan kimsedir.
[69] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 49-54.
[70] Küçük Hırsızlık (Serikat-i sıığrâ) : Mükellef bir şahsın en az, hâlis gümüşlen darbedil-miş ve damgalanmış on dirhem (32,070 gr.) veya kıymetçe bu miktar malı bulunduğu yerden gizlice alıp, dışarı çıkarmasıdır,
* Büyük Hırsızlık (Serikat-i kübrâ): Yolkesicilik süreliyle yapılan hırsızlıktır.
[71] Nisâb; küçük hırsızlıkta olduğu gibi, madrûb olan on dirhem (32, 070 gr.) miktarıdır,
[72] Haydûd; dağ hırsızı, yolkesici, eşkiyâ demektir. Kelimenin aslı Macarca olup «Hayduk» dur.
[73] Bk. Mâide sûresi; âyet: 33.
[74] Yol kesicilik (Kat'-ı tarîk); can ve mala karşı yapılan bir saldırıdır. Seyahat emniyye-tini ortadan kaldırdığı gibi, şehirlerarası rnaî naklini de tehdîd eder. Bu sebeble de, memleket içinde beşerî, ticarî faaliyetler önemli derecede fele olur. Bunun içindir ki, yolkesicİlik, Kur'ân-ı Kerîm'de Allah' (C.C.) a ve Peygamberi Resûl-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimize karşı açılmış bir harp olarak vasıflandırılmıştır.
[75] Yânî, sağ eli ve sol ayağı kesilir.
[76] Bk. Mâidc sûresi, âyet: 34
[77] Zî-rahm: Lûgat'ta, mutlaka karabet sahibi (nesebi akraba) demektir. Isiilâh'da: «Terikeden sülüs, rubu' gibi belli pa.vı olmayan ve terikeyİ asabeden utmak sifamle ihraz etmeyen herhangi karîb» demektir. Çoğulu; Zevil'erhâm'dır.
[78] Yol kesen'e «kat'ı- tarik», denildiği gibi «muhârib» de denilir. Yolu kesilene de «maktu'un aleyh» denilir.
[79] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 55-59.
[80] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 60.
[81] Hamr'a; bütün memnu' içkilerin esâsını teşkil eltiyi için «Ümnı-ül habâis» yânı «Pis şejlerin anası» da denilir.
[82] İçki haranı kılınmazdan önce Müslümanlar onu içerlerdi. Bu onlar için hulâldi. Sonra, Hz. Ömer (R.A.) ve .Sahabe' (R. Anhüm) den bir topluluk:
«Ey Allah'ın Elçisi, bize hamr (içki) hakkında fetva yer. Çünkü o, aklı giderici ve malı yok edicidir.» dediler. Bunun üzerine:
«Peygamberim! Sana hamrın (içkinin) ve kusana hükümlerini soruyorlar. -Sen, onlara bunlarda büyük günâh bulunduğunu söyle.» (Bakara sûresi; âyet: 219) âyet-i kerîmesi nâzü oldu. Bu âyet indikten sonra, bir kısım Müslümanlar İçmeye devam ettiler, diğer bir kısmı da içkiyi terk ettiler.
Sonra bir gün, Abdurrahman b. Avf (R.A.) bir cemâat da'vet edip, içki içtiler ve sarhoş oldular. Abdurrahman (R.A.), cemâatten bâzısına imâm olup, namaz kıldırdı ve namazda, «Kâfirim» sûresini (a'budu mâ taTmdûn) yâni, «Ben, sizin taptıklarınıza (putlara) taparım.» diye yanlış okudu. Bunun üzerine:
«Ey imân edenler, sarhoş olduğunuz hâlde namaza yaklaşmayın!» (Nisa sûresi; âyet: 43) âyeti nazil oldu. Bu âyetin ^inmesinden sonra içkiyi içenler azaldı.
Sonra bir gün, Utbân b. Mâlik (R-A.), bir cemâat da'vet edip, yeyip İçtiler ve sarhoş oldular. Birbirleri ite münâkaşaya ve dövüşmeye başladılar. Bu olay üzerine Hz. Ömer (R.A.):
«Allah'ım, biz mü'minlere hamt (içki) hakkındaki hükmünü açık, şifâ verici bir surette bildiri» diyie, duâ etti. Bundan sonra Mâide sûresinin 90 ve 91 inci âyetleri nazil oldu:
Meâlen: «Ey inananlar! fçki, kumar, putlar ve fal okları şübhesiz Şeytân i$İ pis liklerdir, bunlardan kaçının ki mutluluğa eresiniz. Şeytân, şübhc&iz içki ve kumar yüzünden aran i/a düşmanlık ve kin sokmak ve sîzi Allah'ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vaz geçersiniz değil mi?» Hz. Ömer'e, bu âyetler okununca: «Vaz geçtik, yâ Rabbil» dedi.
Hz. Ali' (R.A.) nin şöyle dediği rivayet edilmiştir :
«Şayet bir kuyuya içkiden bir damla düşse ve o kuyunun yerine bir minare yapılsa, o minarenin üzerinde *zân okumam. Ve yine bir denize düşse, sonra denizin suyu kuruyup orada ot bitse, orada hayvanımı otlatmam.»
(MedârikuVTenzîl, Cilt: 1, S. 109)
[83] Seker: Piştrilmeyip kendi kendine kabaran ve şiddetlenip müskir bir hâle gelen yaş hurma suyudur.
[84] Nakî-i temr: Kendi kendine kabaran ve kuvvetlenerek müskir hâle gelen pişirilmiş kuru hurma suyudur. Nakî-i zebib ise; kendi kendine kabaran ve kuvvetlenip, müskir bir hâle gelen pişirilmemiş kuru üzüm sırasıdır.
[85] lbn-İ Mâce ve Tirmizî'de »rivayet edilen bir hadisde:
«ResûIÜlİah (S.A.V.), içki hakkında on kişiye lanet etmiştir. Sıkana, sıktırana (yâni, içkiyi yapana ve yaptırana), içene, taşıyana, kendisine takındığı kimseye, içirene, satıcısına, onun parasını yiyene, onu satın alan kimseye ve kendisine satın alınan kimseye.»
[86] Hanefî İmamları, bilhassa şarâb üzerinde ün noktadan süz etmişlerdir:
a) Şarâbın mahiyeti, sarhoşluk veren ii/üm sırasıdır. Hanır, >âııi saralı ismi Lisân Âlimlerinin ittifakîle yalnız bu içkiye verilmiştir. Sair içkilerin adlan da başka, hükümleri de şarâbdan farklıdır. Me:,elâ, şarâbın haram olduğu kat'i delil ite, diyerle-riııİn ise zannî delil ite sabittir.
b) Şarâb ismi verilebilmek için, kükreyea şıra'nın köpüğünü atması İmâm-ı A'tam (Riı.A.) a güre, şart; İmâmeyn (Rh. Aleyhinıâ) e göre; sari değildir.
c) Şarâb'm ayıı'if yâni kendisi haramdır. O. sarhoşluk vermekle niulemlinlemem "Vâkıâ bâ2i kimseler; «Şarâbın kendisi değil, sarhoş etlen miktarı haramdır.» dem işlerse de, bu söz doğrudan doğruya âyet-i kerîmeyi inkâr ma'nâsina geldiğinden Haneli imamları, buna kail olanların küfrüne hükmetmişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) Hazretleri şarâb için «rics» demiştir. Rics, a\ıı'ı haram o!an şeydir...
d) Şarâb, bcvl gibi necâset-i galî/a'dir. Zira hükmü, kat'i delillerle sabit olmuştur.
e) Şarâbı helâl i'tikâd eden, kat'î delili inkâr ettiği için, dinden çıkar.
f) Müslüman hakkında şarâbın hiçbir nıâiî kıymeti }oktur. Çünkü ona kıymet takdir etmek, ona bir mevki ve şeref tanımak demektir. Halbuki Allah Teâlâ {C.C), onu necaset addetmekle, kıymetini hiçe indirmiştir.
g> Şarâbdan, hiçbir surette faydalanmak helâl değildir. Zira, ondan kalınmak.em-rolunmuştur. Ondan istifâdeyi; kalkışmak ise, ona yaklaşmak demektir, h) Şarâbın bir damlasını bile içene hadd vurulur. ı) Şarâbı kaynatmak dahî te'sîr etmez. O, yine haramdır, i) Hanefilere göre, şarâbdan' sirke yapılabilir.
(Selâmet Yollan, Ahmed Da\udoğlu, e. 4, s. 72, 73).
[87] İekiier hakkında ResîîlüUah (S.A.V.) ile Ashâb-ı Kiram (R. Anbünı) (lan muhtelif te'lif eserler vârid olmuştur. Bu eserlerde isimleri geçen içkiler; tılâ. bâzak, bit', ci'a, mizr, seker, fadîh. ve sükrüke, halîtayıı gibi şeylerdir.
Bejhakî, Ebû Mâiîk-i Eş'arî'dcn 511 hadîsi tahrîc etml^ür^
Peygamber (S.A.V.), şöyle buyurdular:
«Ünmıetimden bir takım insanlar, şarâbı mutlaka içecekler; ona isminden başka bir ad takacaklar; tepelerimle çalgılar çalınacak. Allah, onları yere batıracak ve onlardan bir takım maymunlar ve domuzlar yaratacaktır.»
Eserlerde vârid olan içkilerin yapılışı şöyledir:
* Tılâ*: Üçte birinden biraz fa/la kalıncaya kadar kaynatılan üzüm sırasıdır. Eğer, yarısı buharlaşıp kaybolursa,, ona «munassaf» derler.
,* Bâzak: Tilâ'nın, Farsça adıdır. Kelimenin aslı «bade» dir.
* Bit': Bal- şerbetinden yapılan içkidir.
* Ci'a: Arpa suyundan yapılan içkidir.
* Mizr: Darıdan yapılan içkidir-
* Seker: Ateşte kaynatmadan, suda ıslatılarak kuru hurmadan yapılan içkidir. Aynı şekilde, hurma koruğundan yapılana «fadîh» derler. *
* Sükriike: Mısır ve darıdan yapılan içkidir.
* Hülitayn : Kum hurma İle koruk hurmayı suda ıslatarak yapılan içkidir. Uyuşturucu maddeler, yâni esrar, eroin, kokain, morfin gibi maddeler, şarâb gibi,
yasak edilen şeylerdendir. Nitekim, Ebû Dâvûd' (Rh.A.) un tahrîc ettiği şu hadîsden de sarahaten anlaşılmaktadır.
«ResûlüHah (S.A.V.), sarhoş eden ve uyuşukluk veren her şeyden nehî buyurdu.» (Selâmet Yollan, Ahmed Davudoğiu, e. 4, s. 74, 75) Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 60-63.
[88] Resûlüllah (S.A.V.)'denf Biti' (içkisinin hükmü) sorulmuştu -ki bu Biti', Yemen halkının içtikleri, baldan yapılmış İçki idi- Resûlüllah (S.A.V.):
«Sekir (sarhoşluk) veren, her içki haramdır» diye cevâb verdi.
(Buhârî, Kitâbu'l-Eşribe)
Peygamberimiz1 (S.A.V.)İn bu hadis-1 şerifi, içkinin mâhiyetini genel bir kanun hâlinde ta'rîf ediyor. Her içki, bununla Ölçülmelidir. Şu hâlde, rakı, votka, likör, kanyak... v.s. gibi sarhoşluk veren bütün içkiler, kıyâs yolu ile haramdır. Ancak şarâbın haram olduğu, kat'î delil İle, diğerlerinin haram olduğu ise, zannt delil ile sabit olduğu için onların harâmlik derecesi şarâbdan biraz aşağıdır,
[89] İbn Hibbân (Rh.A.) ile Tahâvî' "(Rh.A.) nin tahrîc (rivayet) ettikleri bir hadîade Re-sûl-i Ekrem (S.A.V.):
«Siıl, çoğu sarhoşluk veren şeyin azından da nehi ediyorum» buyurdu. Bu ma'-nida hadîsler çoktur. Şu varki, bunlar birbirlerini takviye ederler.
[90] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 64-66.
[91] Cinayet; Zararlı olan her memnu' fiildir. Bu fiil ba'zen insanın kendine, ba'zen de başkalarına âid olur.
Başkalarına yapılan cinayet; ya cana, ya mala, yâhûd ırza karşı işlenir.
[92] Harbî; İslâm memleketi dışında yaşayan gayr-i müslimdir. Bunların memleketine «Dâr-ı harp» denir.
İslâm memleketinde ve Müslümanların idaresi altında yaşayan gayr-i müslimlere ise; «Zimmî» adı verilir.
[93] Müste'men, İslâm ülkesine emân ile girip, geçici olarak kalan gayr-i miislimlere denir. Gayr-i müslimlerin ülkesine emân ile giren Müslümana da, müste'men adı verilir.
[94] Bk. Nisa sûresi, âyet: 93 ' .
[95] Bk. Bakara sûresi; âyet: 178
[96] Bk. Nisa sûresi; âyet: 92
[97] İşkâl (Müşkİl): Bir lâfzın kendisinden ne murâd edildiği teemmülsüz bilinemeyecek derecede ma'nâca kapalı olmasıdır. Bu kapalılık, ya ma'nâsındaki incelikten, derinlikten veya kendisindeki bir istiâre-i bedîiye'ıten ileri gelir. Böyle lâfızlara, müşkil denir.
Bir başka ifâdeyle işkâl; bilinen bir lâfzı kapalı kılma, bir lâfzın ma'nâsmın an-Jaşılamayacak derecede kapalı olmasıdır.
[98] Haber (veya hadîs-i şerifler) şiiyü derecesine göre; ya mütevâıir, ya da haber-i vâhid olur. Uabcr-i vâhid veya âhad, lügat bakımından, yalnız bir kişinin rivayet ettiği haber demek ise de, ıstılah bakımındım mütevâtir mertebesini bulmayan haber anlamına-dir. Râvîsi ister bir,-ister iki, isterse daha çok kişi olsun, yine haber-i vâhid olur.
Haber-i vâhid de; meşhur, arfz veya garib kısımlanna ayrılır.
Mütevâtir haber: Yalan söylemek için anlaşmalarına âdetan akıl imkân vermeyecek kadar kalabalık cemâatlerin, her nesilde kendileri gibi kalabalık cemâatlere rivayet etmeleri suretiyle gelen haberdir. Haberin en makbulü, budur. Mütevâtir olan Haber-i Resûl'ü inkâr eden, kâfir olur.
[99] Âmm: Sayilamıyacalc kadar çok şeylere delâlet eden sözdür. Âmmin hükmü: Hâss gibi, kat'iyet İfâde etmektir. Tahsis: Âmm olan bir sözün delâlet ettiği ma'nâlardan bazılarını hükümden çıkarmaktır. Çıkarmaya yarayan delile, «muhassis» derler,
Hâss İle âmm kuvvet bakımından birbirine denk oldukları için, târihleri bilinirse, göyle hükmolunur: İkisi beraber vârid olmuşsa, bâss âmmı tahsis eder. Âmm önce. hâss sonra gelmişse; hâss, âmmı nesheder. Yâni, hükmünü kaldırır. Hâss önce, fimnı 3onra ise; âmm, hâssı nesheder.
[100] Bk. Bakara sûresi; âyet: 179
[101] Bk. Nisa sûresi, âyet: 92
[102] Bk. Nisa sûresi, âyet: 92
[103] Âkile: Kaatilin diyetini yükleaip, ödemek gereken baba tarafından akrabası (asabe). aşireti, mestekdaşları v.b. dir.
[104] Cinayetlerin nev'i ve hükümlerini şöylece özetleyebiliriz: Hanefilcrc göre cinayetler beş çeşittir.
a) KASDEN ÖLDÜRME (Amelen öidiirme):
Silâhla veya silâh yerine kullanılan sivri tahta veya taş veya ateşle kasıdlı olarak işlenen cinayettir.
Hükmü: Günahkârlığı ve kısası gerektirir. Ancak maktulün velileri bağışlarlarsa, kısas kalkar. Bunda keffâret yoktur,
b) YARİM KASIDLI ÖLDÜRME (Şibh-i amil):
«Kasde benzeyen öldürme» diye cie bilinen bu cinayet şöyle ta'rîF edilir.
İmâm Ebû Haııifc' (RhiA.) je göre; silâh olmayan ve silah yerine kullanılmayan bir âletle kasıdlı olarak vurmak şûreliyls irknen cinayettir.
İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e fiorc: kocaman bir taş veyâ kalın bir otlunla vurarak öldürürse, bu kasden cinayettir; yarım kasıdlı öldürme ise; çoğunlukla öldürücü olmayan bir âletle kasıdlı vurarak işlenen cinayettir.
Hükmü: "Bu cinayet her iki görüşe göre; günahkârlığı ve keffâreti gerektirir. Bunda kısas yoktur, fakat kaatilin baba tarafından akrabalarının ödemekle yükümlü oldukları ağır diyet vardır.
c) HATÂ İLE ÖLDÜRME : İKİ yönlüdür:
aa) Kasıdda yanılma: Bu, avlanmakta olan kişinin, av zannederek bir adamı vur-masıdır.
bb) Fiilde yanılma; Bu da, hedefe atış yaparken, bir insana isâbel etmesidir. Hükmü: Her iki durumda da; keffâreti ve âkİleyc (baba tarafından akrabaların ödemekle yükümlü oldukları) diyeti gerektirir. Bunda günahkârlık yoktur.
d) HATA YERİNE GEÇEN CİNAYET:
Meselâ uyuyan kişinin, bir İnsanın üzerine düşüp, O'nu öldürmesi gibi olan cinayetlerdir.
Hiikmü: Hatâ ile öldürmenin hükmü gibidir. Yâni, keffâret ve âkile'ye diyet gerekir.
e) SEBEBLE ÖLDÜRME: (Bîsebebin kati)
«Tesebbüben öldürme» de denilen bu cinayet şöyle ifâde edilir.
Bir kimsenin kendisinin mülkü olmayan bir yere kazdığı kuyunun içine, bir insanın düşerek ölmesine sebeb olması gibi hâllerde olur.
Hükmü: Bu davranış, bir insanın ölümüne sebebiyyet verdiği takdirde, âkiîeje diyet Ödemek düşer. Bunda keffâret yoktur. (Kudurt)
Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 67-75.
[105] Kaved: Alel'itlâk kısas ma'nâsınadır. Bununla beraber çok kere (kısas fİnnefs) ma'nâ-sında kullanılır. Kaatüin boynuna ip takılarak kısas yerine götürülmesi bakımından kısasa, kaved denilmiştir. Kâid'in, hayvanı yedici kimse anlamına olduğu malûmdur.
[106] Bk. Bakara sûresi, âyet: 178
[107] Bk. Mâide süresi, âyet: 45
[108] Diyet; kan bahâsı, demektir. ÖkUırülen veya yaralanan bir kimse için bu işi yapanın ödemesi gereken maldır. Kısas ise; öldüren kimsenin öldürülmesi ve yaralıyan kimsenin de yaralanması suretiyle uygulanan cezadır. Şeriatte; bir kimseye yaptığının mislini yapmaktır.
[109] Kisâs'da hayât vardır. Delili; Bakara sûresinin I79'uncu âyet-I kerîmesidîp. Bu âyet-: kerîmede Allah-ü Zülcelâl Hazretleri şöyle buyurmaktadır.
Meâlen: «9£y akı] sahihleri! Sizin için kısâsda hayât vardır. Artık Allah'a karşı gelmekten sakınırsınız.»
Beyzâvî' (Rh.A.) irin beyânı veçhile bu âyet-i kerime; fesahatin en yüksek taba-kasındandır. Zira; elfâzı gayet kısa ve ma'nâsı gayet çoktur. Çünkü kısas; maktulün bedelinde o maktulü katleden kaatilin hayâtını ifna etmekten ibaret olduğu hâlde, zıddı olan bir çok hayâta vesile olacağı beyân olunmuştur.
«Kaatilin hayâtını izâle etmekten ibaret olan kısas, zıddı olan hayâta nasıl vesile olabilir?» diye sorulacak olursa; şu cevâb verilir:
Kaatil; bir kimseyi katlederse, o kimse bedelinde kendinin kati olunacağını bilince, katledeceği kimsenin katlinden vazgeçmekle; hem kendi nefsini, hem de katledeceği kimsenin nefsini telefden muhafazayla hayâtlarını ziya'dan kurtarmış olur. Şu hâlde kaatil olacak kimse, kısası gÖzönünc getirip düşünmesiyle, İki ldji ölümden kurtulmuştur.
Kısâs'ın meşrûiyyeti bir çok hayâtı muhafazaya sebeb olduğu gibi, bir şahsın katli sebebiyle insanlar arasında çıkacak ve binnetice âlemin bir çok yerlerini ihata edecek olan fitne ateşini dahî teskin ile alemin sükûnet ve istirahatına sebeb olduğuna çübhe yoktur.
Şu hâlde kısâs'ın meşrûiyyetindekî hikmet; nüfus-u beşeri telefdetı muhafaza ve katil sebebiyle zuhur edecek fitneyi teskin ve ahâlinin istirahatını ve kabileler ara-and» sulh ve raüsâlemetin (barış içinde olmanın) devgmim te'mln ve filemin intizâmını bozulmaktan korumaktır. KısâVda, dünyâ'da hayât olduğu gibi âhirefde de hayât yardır. Zira; kaatil dün-yâ'da kısas olununca, âhirefde katil azabından kurtulup; hayât-ı ebediyye'ye nail olacağından kısas, âhiret'de O'nun hayâtına vesile olacak ve bu surette mes'üliyyetden kurtulacaktır. Lâkin kısas olunmazsa -isterse dünyâ'da müebbeden küreğe mahkûm olsun ve o cezasını çeksin- âhiret'de katilden yine ınes'ûl olup, müddet-i nıedide (uzun zaman) Cehennem'd» kalacağından, âhiretee hayâtını haleldar edeceğinde şübhe yoktur. (Hulâsat'ül Beyân fî Tefsîr'il Kıır'ân, Mehmed Vehbi, c. 1. s. 301-303.)
[110] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 76-86.
[111] Sirayet: İşlenen bir suç neticesinde meydana gelen yarık veya yaranın dâiresini genişleterek yayılması veya ölüme götürmesine denir.
[112] Mu'ceb : îcâb etmiş, lâzım gelmiş; bir soz veya eniri:* îı-aljctliçi şey, netice.
[113] Hatâi'tı kail: Bir insanı, kasUe mukann olmaksızın \;ıniı;:lıkl;ı öklumu-ktir Hatâm cerh: Bir. insanı, kasık- nuıkârin olmaks'/m yariışiıkl.; -ar.ıt;»!!
[114] Bk. Mâide sûfesi; âyet: 45
[115] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 87-95.
[116] Bk. tsrâ sûresi; âyet: 33
[117] Daman (zımân); olmuş veya olacak bir zarara karşı verilen sağlamlık nesnesidir. Ya da zımân; bir başka.kimse üzerindeki vâcib olan hakkın iltizâmından ibarettir. Me-eelle'nûı 416. maddesine göre zaman (daman); bir şeyin misliyyâttan ise mislini ve kıye-miyyâttan ise kıymetini vermektir.
[118] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı Eser Nesriyat: 3/96-101.
İslami Okul Okulların En Önemlisi