Diyetler Bölümü - 3.Cilt - 2. Sayfa
Bir Fasıl Baş Yarıklarında Kisas Yoktur. Ancak Kasden Yapılıp, Kemiğe Varan Yarıklarda Kısas Vardır
Karnına Vurulup Çocuğunu Düşüren Hür Kadin Hakkında Bir Fasıl
Yolda Ve Başka Yerde Meydana Getirilen Şeyler Babı
Hayvanın Suç İşlemesi Ve Hayvan Üzerinde Suç İşlemek Babı
Kölenin Suç İşlemesi Ve Köleye Karşi Suç İşlemek Babı
Öldürülen Veya Sakatlanan Köle Hakkında Bir Fasıl
Kölenin Öldürmesi Veya Öldürülmesi Hakkında Bir Fasıl
Kasame Babı (Kaatîlî Bilinmeyen Maktul Sebebiyle Yemin Ettirmek)
Meâkıl Bölümü (Diyetlerin Ödenmesi)
Terk Edilmiş Çocuk (Lakît) Babı
Vakfın Kiraya Verilmesinde Vâkıfın Şartına Uyulacağına Dâir Bir Fasıl
Evlâda Vakf İle İlgili Şeylere Dâir Bir Fasıl
Diyetler Bölümü
Diyât; diyetin çoğuludur ve masdardır. Öldürülen kimsenin velîsine, can (nefs) bedeli olan mal verildiği zaman; «Kaatil, maktule diyet verdi.» denir.
Sonra, masdar ile adlandırmak kabilinden, o mala diyet denilmiştir. «vaade» den gelen «idetün» kelimesinde olduğu gibi, birinci harf (yâni fâel-fiil) mahzûftur. Muğrib'ul-Lûğa'da böylece zikredilmiştir.
Erş (sakatlama diyeti), cana kıymak dan aşağı olan sakatlamalardan dolayı vâcib olan mal için isimdir.
Diyet, altından bin dinardır. Gümüşten, onbin dirhemdir. Deveden, yalnız yüz devedir. İmâm A'zanV (Rh.A.) a göre; diyet, ancak bu üç mallardan olur. İnıâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Bu üç maldan olmakla beraber, sığırdan ikiyüz sığır ve koyundan ikibin koyun, hüllelerden ikiyüz hülle (yâni yeni ve iyi giyecek) dir ve her hülle iki «Ihisedir.» demişlerdir.
Bu yüz deve, kasden öldürmeye benzer öldürmede dört çeşit rub' (yâni, dörttebir) dur. Musannif, fc>u dörttebirleri; şu sözü ile açıklamıştır: Bint-i mahâz'dan [1], yirmibeş deve; bint-i lebûn'dan [2] yine yir-mibeş deve; hıkka'dan [3], yine yirmibeş deve ve cezaa'dan [4] yine yirmibeş devedir. Bu, diyet-i mugallâzadır. [5] Gâyet'ul-Beyân'da, Kudûrî şerhinden nakledilmiştir ki; Diyetin tağlîzı (ağır diyet) —her ne kadar tağlîzın keyfiyetinde ihtilâf var ise de — Ömer, AH, İbn Mes'ûd, Zeyd, Ebû Mûsâ el-Eş'âıî ve Muğîre b. Şu'bc Hazerâtıııdaıı (Allah hepsinden razı olsun) rivayet edilmiştir.
İmâm A'zanı (Rh.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; diyet-i mugallâzamn miktarı, burada zikredilen kadardır. İmâm Muhammed (Rh.A.) ve İmâm Şafii' (Rh.A.) ye göre; otuz lııkka ve otuz cezaa ve kırk seniyysdir. [6] Hepsinin yavruları karınlarında yaratılmış olma-iıdır.
Yanlışlık (hatâ) ile öldürmede; deve miktarı ve cinsi, zikredilen dört kısımdan ve ibn-ı mahâzdaıı [7] oluşan beştebirlerdir. Yâni, yirmi bint-i mahâz, yirmi bint-i lebûn, yirmi hıkka, yirmi cezaa ve yirmi ibn-i mahâzdır. Bu, İbn Mes-'ûd' (R.A.) un sözüdür. Biz, bu sözü almışızdır.
Yanlışlıkla (hatâen) öldürmenin keffâreti; N^ss-ı Kerîmde zikredilen şeydir. O da, mü'min bîr köleyi âzâd otmektiı1. Eğer ondan âciz olursa, iki ay ard arda oruç tutmaktır. Yemek yedirmek, bu keffâret için sahih olmaz. Çünkü yemek yedirmek hususunda nass yoktur. Miktarlar tevkif ile, yâni şeriattan Öğrenmek ve işitmekle bilinir.
Öldürme keffâreti için, ana karnındaki yavruyu (cenini) âzâd etmek de sahîh olmaz. Çünkü, O'nun hayâtı ve selâmeti bilinmez. Ana -babasından biri Müslüman olan süt çocuğunu, keffâret için vermek sa-hîhdir. Çünkü tebâiyetle Müslümandır. Zahir olan, (el, kol ve ayaklar gibi) uzuvların sağlam olmasıdır.
Kadının diyeti, cana kıymak (yâni öldürmek) ve candan aşağısında erkeğin diyetinin yansıdır. Bu Jafz, mevkuf olarak Hz. Alî' (R.A.) den, m-eriû olarak da Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) den rivayet olunmuştur.
Diyette; Zimmî, Müslüman gibidir. Çünkü, Resûlüllah (S.A.V.) :
«Her alıd sahibinin ahdi hâlinde diyeti, bin dinardır.» buyurmuştur. Bu hadîs-i şerif ile, Ebû Bekr ve Ömer (R. Anhümâ) hüküm vermişlerdir.
insanı öldürmekde, burnun yumuşak yerinden kesmekd-e veya yaralamakta ve konuşmaya mâni' olursa veya harflerin çoğunu çıkarmayi 'engellerse, dilde; zekerde ve haşefede; aklı, işitmeyi, görmeyi, koku almayı, tat duymayı gidermekte ve sakalda eğer tıraş edip, bitmezse ve başın kıllarında eğer tıraş olunup, başkası bitmezse, diyet vardır.
Ma'lûm olsun ki, eğer suç işleyen kimse el ve ayak gibi uzuvlarda, tam olarak menfaat cinsini yok ederse veya güzelliğin kemâlinden ihsanda aranan şeyi yok «derse; o kimseye diyetin hepsi vâcib olur. Çünkü, bir bakımdan nefsi itlaf etmiştir. Bu, insana ta'zîm için her bakımdan itlafa mülhaktır. Bu ilhakın aslı, Resûlüllah' (S.A.V.) in dilde ve burunda diyetin hepsi ile hüküm vermesidir. Hz. Ömer (R.A.); bir adam, 'bir başka adamın başı üzerine vurup; vurulanın aklı, işitmesi, görmesi ve konuşması yok olmakla dört diyet ödenmesine karar vermişti.
Yine, insan bedeninde ikişer olan şeyler dahî zikredilen gibidir. Yâni iki kaş, iki göz, iki el, iki ayak, iki dudak, iki kulak, iki hatya (erkeklik bezi, husye) ve kadının iki mienıesi gibi. Bunlardan her ikisinde vâcib olan tam diyettir. İkisinden her birinde, diyetin yarısı vâcib olur. Saîd b. Müseyyeb (R.A.), Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) den bir hadîsde böyle rivayet etimiştir. Zikredilen şeylerin her birinde diyetin yarısı vardır. Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) in, Amr b. Hazm (R.A.) için ypzdığı mektupta: «İki gözde tam diyet ve ikisinden birinde diyetin yansı vardır.» [8] buyurmuştur. Çünkü onlardan ikisinin yok olmasında, menfaat cinsinin veya güzelliğin kemâlinin yok olması vardır. Şu hâlde diyetin tamâm* vâcib olur. İkisinden birinin yok olmasında, menfaat cinsinin ve güzelliğin kemâlinin yansının yok olması vardır. Öyleyse diyetin yarısı vâcib olur.
Yine, iki gözün kirpikleri yok edilse, hepsinde, yâni altında ve üstünde, kirpiklerin hepsinde tam diyet vardır. Kirpiklerden ikisinde, diyetin yarısı vardır. [9] Kirpiklerin birinde, diyetin dörttebiri vardır.
Elin veya ayağın her bir parmağında diyetin ondabui vardır. Çünkü, BesûlüUah (S.A-V.) :
«Her parmak için on deve (verilir).» buyurmuştur.
Üç mafsalı (eklemi) olan parmakta, o mafsalın birinde bir parmağın diyetinin üçteblri vardır. Çünkü bir mafsal, parmağın üçtebiridir. Başparmak gibi iki mafsMlı olursa, diyetin yatısı vardır. Çünkü bir mafsal, onun yarısıdır. Bu diyet, elin parmakları üzere taksimin benzeridir. Nitekim, dişin tamâmında olduğu gibi. Yâni her bir dişte, diyetin ondabirinin yarısı vardır. O da, deveden beştir. [10] Çünkü, Ebû Musa el-Eş'ârî (R.A.) hadîsinde, Resûliillah (S.A.V.) :
«Her dişde, beş deve verilir.» [11] buyurmuştur.
Dirhemlerden, beşyüz dirhem. «Eğer biz böyle dersek, bir kimsenin dişlerinin hepsi yok edildiği zaman, bir diyetten fazla verilmiş olur. Çünkü dişler, ekseriyetle otuzikidir. Hepsinin yok edilmesinde, menfaat cinsi yok olduğu için bir cihetle canı (nefsi) yok etme vardır. Çünkü dişlerin yokluğu, ma'nen insanı öldürmek gibi olur. Bir veehle yok etmenin hükmü; her veehle yok etmenin hükmünden fazla olamaz.» diye sorulacak olursa, cevâbında biz deriz ki; «Bu, kıyâsın hilâfına nass ile sabittir. Şu hâlde, soru sorulamaz.» Gâyet'ul-Beyân'da da böyle zikredilmiştir.
Bu, kıyâsın hilâfına sabit olunca, ma'nâsı gayr-ı ma'kûl (akıl ermez) olur. İmdi onun için, ma'kûl ve oh zikretmek vâcib olmaz. Eğer bu soru, teberru' yolu ile ınurâd olunursa, vech Sadru'ş-Şevîa' (Rh.A.) mn zikrettiği şu sözdür: Dişlerin sayısı,, her ne kadar otuziki ise de, sondaki dört diş erginlik dişleridir. Kimi insanlarda bitmez. Kimi insanlarda da, ba'zısı biter. Ba'zı insanlarda da, hepsi biter. Şu hâlde, dişler için ortalama sayı otuzdur. Sonra, dişler için iki menfaat vardır. Biri zînet (süs), biri de çiğnemektir. Şayet bir diş düşse, onun menfaati tamâmiyle bâtıl olur. Dişin diyete karşılık olan menfaatinin yarısı —-ki o çiğneme menfaatidir— her ne kadar diğer yansı —ki zî-nettir— geri kalsa da, dişin menfaati tamâmiyle yok olmuş sayılır. Dişin ortalama sayısı otuz olunca, bir dişin menfaati otuzda birdir ve bir dişin menfaatinin yansı, altmışda birdir. İkisinin toplamı, yirmide bir (nısf-ı öşr) dir.
Vurmakla faydası elden giden bir uzvun diyeti; çolak olan el, a'mâ olan göz ve nesli kesilen sulb (sırt omurgası) gibidir. [12] Çünkü diyetin vâcib olması, menfaat cinsinin yok olmasına bağlı olur. Menfaatsiz surete i'tibâr edilmez. Ancak itlaf sırasında menfaatten tecerrüd etmiş olursa, çolak el gibi güzelliği de yoksa, bu takdirde âdil bir kişinin (Bilirkişinin) hüküm vermesi gsrekir. Ya. da, dik "duran kulak gibi, güzelliği var ise, diyeti tamâmiyle vâcib olur. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir. [13]
Bir Fasıl Baş Yarıklarında Kisas Yoktur. Ancak Kasden Yapılıp, Kemiğe Varan Yarıklarda Kısas Vardır
Baş yarıklarında kısas yoktur. Ancak kasden yapılıp, kemiğe varan yarıklarda vardır. Mûdiha, başın kemiğine varan, yâni kemiği gösteren yarıktır; Çünkü o yarıkda eşitliği gözetmek, yarığın derinliğini mis-bâr ile yâni,, yara fitili ile veya, mil ile yoklamakla mümkün olur. Ondan sonra onun kadar Üemir bir şey alıp, onunla kesilen yer kadar kesilir. Zahir rivayette; mûdihadan azında da, kemiğe varan yarık gibi, kısas vâcib olur. Bunu, İmâm Muhammed (Rh.A.), «El-Asl» adlı kitabda zikretmiştir. Esâh olan budur. Çünkü mûdihada zikredilen i'tibâr ile azında da eşitliği gözetmek mümkündür. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Yanlışlık (hatâ) ile olan baş yarıklarında, diyetin yirmide biri vardır. Hâşime olan baş yarığında — ki o, kemiği kırılan yarıktır — diyetin onda biri vardır. Kemiği kmldıkdan sonra, kemiği eğrilende diyetin onda biri ile beraber yiıtmide biri vardır.
Amnıe'de — ki beyin zarına ulaşan yarıktır. Beyin zan. ise, beyini toplayan ince bir deridir— ve beyine ulaşıp «dâmiğa» adı verilen ya-nkda —~ki bu dâmiğayı İmâm Muhammed (Rh.A.) zikretmemiştir. Çünkü ondan sonra âdeten artık inaan yaşamaz. Şu hâlde dâmiğa öldürmek olur, yoksa yarıklardan sayılmaz. Halbuki konu yarıklar hakkındadır. — Ya da, câife'de — ki beyinin içine ulaşan yarıktır — diyetin üçte biri vardır. Bu zikredileni erin hepsi hadîs ile sabittir.
Diğer tarafa geçen câifede, diyetin üçte ikisi vardır. Çünkü Ilz. Ebû Bekr (R.A.) bu vech üzere hüküm vermiştir. Bir de; Bunlar iki câife-dirler. Diyetin üçte ikisi lâzım gelir.
Hârısa da — ki derisi tırmalanıp kan çıkmayan — Ve dâmi» — ki tırmalanıp (soyulup), kan çıkıp akmayan, belki yara yerinde gözyaşı gibi toplanandır — ve yine dâmiyede — ki kanı akıtandır — ve bâdia-da — ki deriyi kesendir —- ve mütejâhımedc — ki başın etini alıp, yâni etini kesip onu koparandır — keza simlıûkda — ki başın eti ile kemiği arasında olan ince deriye ulaşan yarıktır. Buna, simhâk adı verilir. — Bu zikredilenler hakkında, bu işden anlayan âdil bilirkişinin hüküm vermesi (Hükûmet-i adi) [14] gerekir. Çünkü bunlarda Şcr'an takdir edilmiş diyet (erş) yoktur. [15] Bunların heder olmaları (yâni cezasız bıra-- kılmaları) dahî mümkün olmaz. Şu hâlde bunlar hakkında âdil bilirkişinin hüküm vermesi gerekir. Bunların hüküm vermesi (Hükûmet-i adi) nıes'elesi, İbrahim en-Nehaî' (Rh.A.) den ve Ömer b, Abd'ul-Azîz' (Rh.A.) den rivayet edilmiştir.
Musannif, Hükûmet-i adl'i (yâni âdil bilirkişinin karar vermesini) şu sözü ile açıklamıştır: Başı yaralanmış olan kimseye bu yarık eserini göz önüne almadan, köle olduğu hâlde kıymet takdir edilir. Sonra o eser ile köle olduğu hâlde kıymet takdir edilip, iki kıymetin arasında olan miktar, hükûmet-i adl'in takdir edeceği diyettir. İmdi başı yarılan hür kimse, köle farz edilip ve bu yarık eseri olmadan onun kıymeti bin dirhem ve eser ile dakuzyüz dirhem olsa, bu durumda iki kıymet arasında fark yüz dirhemdir ve yüz. dirhem, bin dirhemin ondabiridir.
Diyetten bu fark alınır. Diyet ise, onbin dirhemdir. Ondabiri, bin dirhemdir. İşte Hükûmet-i adi, budur. Fetva bununladır. Bu söz, Kerhî' (Rh.A.) nin zikrettiği şu şeyden sakınmadır. Kerhî (Rh.A.); «Mûdiha-dan olan bu yarığın miktarına bakılır. Diyetin yirmidebirinden, o miktar vâcib olur.» demiştir. Şeyh'ul-İslâm (Rh.A.); «Kerhî'. (Rh.A.) nin sözü daha doğrudur. Çünkü Hz. Ali (R.A.), dilinin ucu kesilen kimsede bu yolu seçti.» demiştir. Bunu, Zeylaî {Rh.A.) zikretmiştir.
Elin parmaklarında, ayasız ve aya ile beraber olmasında, diyetin yansı vardır. Yâni diyet (erş), aya sebebiyle fazla olmaz. Çünkü, ayaya tâbidir. Belki vâcib olan her bir parmakda, on devedir. İmdi beş parmak-da, bizzarûre elli olur. O da, diyetin yarısıdır,
Kolun yarısında, parmak diyetinin yarısı ve kolun yarısı için âdil bilirkişinin takdir edeceği miktar vardır. (Yarım diyet, parmaklar için ve âdil bilirkişinin takdir edeceği diyet kolun yarısı içindir.) Kendisinde parmak olan ayanın kesilmesinde, bir parmak için diyetin ondabiri gerekir. Eğer ayanın parmağı iki tane olursa, onda diyetin beştebi-ri gerekir.
El ayası için bir şey yoktur. Nitekim, yukarıda geçti.
Ziyâde parmakta, küçük çocuğun gözünde, zekerinde ve dilinde, — eğer bu üç şeyin her birinin sıhhati, gözde görmesine, zekerinde harekete ve dilinde konuşmasına delâlet eden şeyle bilinmezse — bunlarda Hükûmet-i adi gerekir. Eğer bu şeylerden her birinin sağlam olduğu .bilinirse, bu takdirde diyet vâcib olur. Çünkü bundan sonra kasıdda ve hatâda o küçük çocuk baliğ hükmündedir.
Mûdiha aklını ve başının kılını giderirse, ersi diyette dâhil olur.
Yâni bir adam, birinin başını mûdiha ile yarsa da aklı ve başının kılları gitse, bir daha başında kıl bitmsse; mûdiha ersi, diyette dâhildir. Çünkü aklın yok olması, bütün uzuvların menfaatini ortadan kaldırır. Çünkü akılsız intifa' olmaz. Bu durumda başı, mûdihaten (yâni kemiğe kadar) yarılıp, ölmüş gibi olur. Mûdihanın diyeti (ersi), başın saçından bir cüz yok olmakla vâcib olur. Hattâ o saç yeniden bitse, diyeti düşer. Diyet, saçın hepsinin yok olması ile vâcib olur. Hepsinin diyete teallûk-ları bir sebeb iledir. O da, saçın hepsinin yok olmasıdır. İmdi cüz, o külde dâhil olur. Meselâ; bir adamın, bir parmağı kesilip o sebeble eli telef olması gibi.
Bir kimsenin mûdihaten (kemiğe kadar) başı yarıldıkda, kulağı sağır veya gözü görmez olsa, veya konuşmaya kadir olmasa, zikredilenin aksine olur. Bu üç şeyin biri gitse, mûdihamn diyeti (ersi), onlardan bîrinin ersinde dâhil olmaz. Çünkü onlardan her biri, nefsden aşağı bir suçtur ve menfaat ona mahsûsdur. Böylece, çeşitli uzuvlara benzemiştir. Akl bunun hılâfınadır. Çünkü onun menfaati, bütün uzuvlara âid-dir. Nitekim, daha önce geçti.
İşitmenin yok olduğunu bilinenin yolu, üzerinde suç işlenmiş olan kimseyi kendi hâline bırakmaktır. Ondan sonra, Ona seslenilir. Eğer cevâb verirse veya yüzünü döndürüp bakarsa,, işitmesinin yok olmadığı anlaşılır. [16] «Fetâvâyı Suğrâ»'da böyle zikredilmiştir.
Görmenin yok olduğunu bilmenin yolu, ehl-i basirete (yâni, bu iş-den anlayanlara) gösterilmesidir. Eğer ehl-i basiret, görmesinin yok olduğunu bildirirlerse, diyet vâcib olur. Eğer ehl-i basiret, bilmiyoruz, derlerse, da'vâ ve inkâra i'tibâr edilir. Üzerinde suç işlenen — ki dövülen kimsedir— suçluya; «Beni kör ettin.») diye da'vâ edip ve döven inkâr ederse, müddeîden delîl (beyyine) istenir. Müddeî delil getirmekten âciz olursa, bilmeye değil, kesinliğe yemin etmesiyle beraber, söz dövenin (vuranın) dir. Yâni, bu suçu işlemediğine dâir yemîn ettirilir. Eğer yeminden çekinirse, erş (diyet) ile hükm olunur. Bu da, «Fetâvâyı Suğrâ»'da zikredilmiştir.
İki gözün gitmesinde kısas yoktur. Belki mûdihanın (yâni kemiğe kadar olan baş yarığının) ve iki gözün diyeti vardır. Yâni bir kimse, birinin başım yarıp gözlerini yok etse, onda kısas yoktur. Belki, nıûdi-hada ve gözlerinde diyet vâcib olur. Çünkü fiilin sirayeti, fiilin başlangıcı ile beraber bir tek şey gibidir. Ziiû sirayet, bu suçtan ayrı olmaz. Halbuki ikisinden birinin diğeri ile birleşmesi vâsıtası ile bir bakımdan mahalde birleşme vardır.
Şayet fiilin sonu kısası gerektirmezse, fiilin başı da kısası gerektirmez. [17] Çünkü fiil başlangıca nazarla, her ne kadar kasden olsa da, bitişine nazarla hatâdır. İmdi bir bakımdan hatâ olmuş, bir bakımdan da olmamıştır. Şu hâlde, şübhe sebebiyle kısası gerektirmez.
Çolak .parmağın yanındaki parmak kesilmez. Çünkü, bu da zikredilen gibi sirayet kabîlindendir. Belki, o ikisinde diyet vardır. Zira kısas düşünce, ikisinden her birinin diyetleri (erşleri) vâcib olur. Çünkü ikisi de müstakil uzuvdurlar. Ya da, yukarıdaki eklemi kesilmekle geri kalanı çolak olan parmakda da kısas yoktur. Çünkü bu da, zikredilen gibi sirayet kabîlindendir. Belki, ancak o kesilen eklemin diyeti vardır. Çünkü, §âyet geri kalanı ile faydalanılmazsa diyet şer'an mukadderdir. Eğer geri kalan ile faydalanmak mümkün ise, şer'î takdir mümkün olmadığı için, o parmağın gen kalanında hükûmet-i adi vardır. Bu vech üzere olmasının sebebi, kesilen ile geri kalan bir tek uzuv olduğu içindir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Bir dişin yarısı kırılıp geri kalanı siyah, kırınızı veya yeşil olur yâhûd geri kalanına her hangi bir kusur gelse, yine kısas yoktur. Belki, o kınlan dişin hepsinin diyeti vâcib olur. Kâfı'de de böyle zikredilmiştir.
Hulâsa'da denmiştir ki; bundan sonra, şayet o dişin geri kalanı yeşil, siyah veya kırmızı olsa: diyetin vâcib olmasına sebeb, çiğnemek menfaati yok olduğu zamandadır. Eğer çiğnemek menfaati yok olmayıp, o diş konuşma hâlinde görünürse, birinci vechde zikredildiği gibi, diyet vâcib' olur. Eğer görünmezse, bir şey lâzım gelmez. Bu vech üzere, Kâfi sahibinin sözü mutlak olarak kalmaz.
Yansı kırılan dişin sararmasında ihtilâl edilmiştir. Muhtar olan, diyetin vâcib olmasıdır. Nitekim, diğer renklerde olduğu gibi. Hulâsa'da da böyle denmiştir.
Bir adam, bir adamın dişini s ok.s e: dişi sökülen kimse, söken kimsenin dişini çıkardıkda, eğer birinci adamın dişinin yerine diş biterse veya bir adam bir adamın dişini çıkardıkda o>çıkan dişi, sahibi yerine koyılukda, üzeıiıue et sarıp biterse, iki surette de o çıkan dişin diyeti vâcib olur. Birincinin sebebi, haksız yere aldığı anlaşıldığı içindir. Lâkin, şübheden- dolayı kısas vâcib olmaz. Bu durumda mal vâcib olur. Çünkü kısası gerektiren, diş biten yerin bozulmasıdır. Halbuki bozul-mayıp, dişin yerine başka bir diş bitmiştir. Böyle olunca, suç ortadan kalkmıştır. İkincinin sebebi ise; etin diş üzerine bitmesine i'tibâr olmadığı içindir. Çünkü dişin damarları geri gelmez.
Kulak da,böyledir. Yâni bir kimsenin kulağını keser de. yerine ya-piştırırsa; etlenip bittiği takdirde, erş vâcib olur. Çünkü o kesilen kulak, önceki durumuna geri dönmez.
Şayet bir kimsenin dişi çıkarılıp yerine başka bir diş bitse, erş (diyet) gerekmez. Çünkü, suç ortadan kalkmıştır. Bundan dolayı, bir küçük çocuğun dişini söküp yerine başka bir diş bitse, bilittifâk o kimseye bir şey lâzım gelmez. Çünkü, dişin yerinde bozukluk- yoktur, yerine başka bir diş bitmiştir, binâenaleyh menfaat ve süs kaybolmamıştır.
Bir kimsenin başını yarıp, o yarık etlense ve eseri kalmayarak, kıl bitse, diyet düşer. Çünkü, diyeti (ersi) gerektiren kusur ortadan kalkmıştır. Yâhûd vurmakla yaralasa. Yâni, bir adama yüz kamçı vurmakla yaralayıp iyileştikde; o yaradan iz kalmazsa, kusur ortadan kalktığı için diyet düşer. Eser kalmaması kaydı, her iki surete şâmildir.
Bir çocuk, bir çocuğun dişine vurarak çıkarsa; vurulan çocuğun bulûğuna kadar beklenir. Eğer baliğ olup, o çıkan dişin yerinde diş bitmezse; o vuran çocuğun âkılesi Ü2ere dişin diyeti vâcib olur. Eğer vuran yabancı ise, diyet malından alınması gerekir. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir. Yakında «Meâkil Bölümü» nde, muhtar kavlin bu olduğu gelecektir.
Bir adam, bir adama çarpıp dişlerinin ba-zısını kırsa, o vurulan kimse vuranın dişinden o kadar dişe müstehık olur. «Hulâsa»'da da böyle zikredilmiştir. Bunun yolu, vuranın dişini, vurulan kimsenin dişi gibi oluncaya kadar, bir törpü ile törpülemektir. Eğer sen; «Bu kasd değildir, belki kasda benzer bir durumdur, kasddan aşağı olan suçlarda kısas olmadığı yukarıda geçti.» dersen, cevâb olarak ben derim ki; «Cana kıymaktan aşağısında, kasda benzeyenin de kasd sayıldığı dahî yukarıda geçmişti. Gafil olma!»
Kısas, ancak yara iyileştikden sonra icra edilir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Yaralarda, bir yıl beklenir.» buyurmuştur. Zira yaralarda ınu'teber olan sonucudur, ilk hâli değildir. Çünkü, cana (nefse) geçmek ve yayılmak ihtimâli vardır. Böylece, bunun kati olduğu anlaşılır. Şu hâlde, yara iyileşmeden durum belli olmaz.
Delinin ve küçük çocuğun kasdı hatâdır. Her ikisinin diyetini âkı-leleri Öder. Nitekim Hz. Ali' (R.A.) den rivayet edilen habere göre; Hz. AH (R.A.) delinin diyetini, âkıleşine Ödetmiş; delinin kasdı ve hatâsı müsavidir, demiştir.
Bir de; çocuk özür götürür. Hatâ yapan akıllı kimse dahî tahfife müstehak olup, diyet âkile sirje îcâb edince çocuk daha mazur olduğu hâlde bu tahfife evlâdır. Bu hüküm deli, yabancılardan olmadığına göredir. Eğer yabancıdan ise, diyet malından vâcib olur. Nitekim muhtar olan .kavlin bu olduğu yukarıda geçti.
Diyet ket fa ret siz vâcib olur. Çünkü keffârst, adı gibi örtücüdür. Deli ve çocuk için günah yoktur, ki keffâret O'nu örtsün. Çünkü deli ve çocuk, suçlan yazılmayan kimselerdendir. Mîrâsdan da mahrum olmazlar. Çünkü mahrum, kılmak cezadır. Halbuki çocuk ve deli, cezaya ehil değillerdir. [18]
Karnına Vurulup Çocuğunu Düşüren Hür Kadin Hakkında Bir Fasıl
Bir kimse, hür bir kadının karnına vurup, o kadın bîr ölü erkek çocuk düşürse, gurre vâcib olur. Gurre, erkeğin diyetinin yirmide biridir, ve beşyüz dirhem eder. [19] «Hür kadın» kaydı, cariyeden sakınmadır. Yakında cariyenin hükmü açıklanacaktır.
Eğer düşen çocuk kız ise, kadının diyetinin ondabiridir. Erkek çocuğun diyeti gibi bu da, beşyüz dirhemdir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :
«Cenîn hakkında gurre, abd (köle) olsun, cariye olsun, O'nun kıymeti beşyüz dirhemdir.» buyurmuştur.
.«veya-Jjeşyüzdür» diye de rivayet edilmiştir. Bu durumda gurre, diyetin yirmide biri olur.
(Hadîs-i şeıifde) kölenin «gurre» diye adlandırılmasının sebebi:
Çünkü köle. mâlik olunan şeyin gurresi, yâni hayırlısı ve eMaiidir. Gurre „ ki yüz demektir — bütün bedene ıtlak olunmuştur. Nitekim bütün bedene rakabe (boyun) denildiği gibi. «El-Fâik» adlı kitabda da böyle zikredilmiştir.
Gurre, bir senede Ödenir. Çünkü, Muhammed b. Hasan' (Rh.A.) dan rivayet edildiğine göre, kendisi: «Resûlüllah* (S.A.V.) m gurrcyi âkile üzerine bir senede vâcib kıldığı, bize ulaştı.» demiştir.
Gurre [20], vârisleri arasında taksim edilir. Eğer vuran kimse vâris ise, O'na verilmez. Nitekim, kaatiün vâris olamıyacağı daha önce geçti. İmâm Mâlik (Rh.A.), hemen (fi'l-hâl) ve İmânı Şâi'ii (Rh.A.) üç senede Ödenmesi gerekir, demiştir.
Bizim delilimize göre, Resûlüllah (S.A.V.), âkılenin gurreyi bir senede Ödemesi gerektiğine hükmetti.
Vuran kimseye keflaret lâzım gelmez. Çünkü keffârette, ceza ma'-nâsı vardır. Sen, bunun mutlak nefislerde olduğunu öğrenmiştin! Binâenaleyh nefislerden Öteye geçmez.
Eğen cenin [21] diri doğup, ondan sonra öldü ise, bir diyet vardır. Çünkü vuran kimse, sabık vuruş ile bir diriyi Öldürmüştür. Eğer vurulan iki cenin olup; düştükden sonra ölmüşler ise, iki diyet vâcib olur.
Çünkü suç; müteâddid olunca ceza da müteâddîd olur.
Eğer cenin ölü olarak düşüp; anası ölmüş iste, bir gurre île bir diyet gerekir. Gurre, cenin; diyet, anası için gerekir.
Şayet ana Öldükden sonra ölü bir yavru (cenin) düşürdü ise, yalnız anama diyeti vâcib olur^ Çünkü O'nun ölmesi, ceninin Ölmesi için zahiren sebebdir. Zira ceninin hayâtı, ananın hayâlı iledir. Soluk alması da, ananın soluk alması ile olur.
Eğer ana Öldükden sonra diri olarak çocuk düşürüp, çocuk da öldü ise; iki diyet gerekir. Diyetin biri ana, biri de çocuk içindir. Çünkü ikisini de öldürmüştür. Bu takdirde, çocuk hemen diri olarak düşüp, ondan sonra ikisi de ölmüş gibi olmuştur.
Cariyenin çocuğunu düşürmeUde, erkek ise; cariyenin kıymetinin yirmide biri; kız ise, kıymetinin onda biri vâcib olur. Çünkü cariyede kıymet, hürde diyet gibidir. Cariyenin kıymeti, oğlanın (gulâmın) [22] kıymetinden daha çok olduğu zaman,, bundan kızda vâcib olan diyetin, erkekde vâcib olandan daha çok olması gerekmez. Çünkü cariyenin kıymetinin, köle olan oğlandan (gulâmdan) daha çok olması nâdirdir. Çoğu zaman erkek kölenin kıymeti, cariyenin kıymetinden çok fazla olur. Hattâ cariyeye bin dirhem kıymet biçilse, istenen niteliklerde o cariyenin benzeri olan erkek köleye iki bin dirhem kıymet biçilir. Şu hâlde, fazlalık olması gerekmez. Bu söz, cariyenin dölü (cenini) efendisinden başkasından ve mağrurdan başkasından olduğu vakittedir. Cenin, cariyenin efendisinden veya mağrurdan olduğu hâlde ise; cenin erkek olsun, kız olsun, hür kadında, cenininde zikredilen gurre vâcib olur. Çünkü cenîn hürdür. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Cariyenin karnına, mâlikinden başkası vurdukda, vurmanın ardından cariyenin efendisi dölünü âzâd etse, sonra câriye dölü diri olarak düşürüp; ondan sonra döl ölse, Vuran kimseye, düşen dölün diri olarak kıymeti vâcib olur, diyeti vâcib olmaz. Çünkü O'nun öldürülmesi, evvelki vuruşladır. Halbuki vurma, dölün köleliği hâlinde idi. 'Daha önce geçti ki, i'tibâr atma1 hâlinedir, ulaşmaya değildir. Bu esâsdan dolayı, kıymetin efendiye âid olması gerekir. Yoksa vereseye âid olması gerekmez.
Yaradılışının (hilkatinin) ba'zi uzuvları belli olan cenin, zikredilen hükümlerde, bizim rivayet ettiğimiz şey mutlak olduğu için tam oenin hükmündedir.
Bir kadın ilâç ile [23] veya kendi karnına vurmak gibi bir fiille ölü bir çocuk düşünse, o ölü çocuk sebebiyle âkılesi üzerine bir senede ödenmesi gereken gurre vâcib olur. Ancak, eğer kocasının izni ile düşürdü ise, bu takdirde bir şey gerekmez. Eğer gebe kadın bir başka kadına düşürtmesi için emredip, emreden kadın onu düşürürse, emredilen kadının bir şey Ödemesi gerekmez. Hulâsa'da böylece zikredilmiştir. [24]
Yolda Ve Başka Yerde Meydana Getirilen Şeyler Babı
Bir kimse, âmmeye (herkese) âid yol (tarîk-i aram) [25] üzerinde bir hela veya su yolu veya duvardan su akacak bir oluk (çersin) yapsa — ba'zılan, «Çersin, üzerine bina yapmak için duvardan çıkan bir ağaç dalıdır.» demiştir. — veya yüksek bir yer yapsa, eğer onlardan insanlara zarar gelmezse, yapılması caiz olur. Eğer insanlara zarar verirse, oradan geçenlerin hepsi için, o yapılan şeyi bozmak hakkı vardır. Çünkü geçenlerden her biri, bizzat geçmekte ve hayvanını geçirmekte hak sahibidir. Şu hâlde, onu bozma hakkı vardır. Nitekim, ortaklaşa mülk-de olduğu gibi.
Özel olan çıkmaz yolda (tarîk-ı h'âssda) [26] ortaklardan izinsiz, her ne kadar zararı olmasa da, yukarıda zikredilenlerden bir şey yapmak caiz olmaz. Çünkü özel yol, onların özel mülkü gibidir.
Umûmî ve özel yolda yapılan hela ve su yolu gibi şeyler bir kimsenin üzerine düşmesiyle ölse; o kims>enin diyetini, o şeyi yapan kimse öder. Çünkü, o kişinin ölmesine sebeb olmuştur. Nitekim, yol üzerine taş koysa veya kuyu kazsa yâhûd başka birinin mülküne kuyu kazarak onun sebebiyle bir can telef olsa, diyetini ödediği gibi. Zikredilen şeylerin biri sebebiyle ölen hayvanın kıymetini de eğer İmâm (Devlet Başkanı) izin vermedi ise, öder. Çünkü zikredilen şeylerin hepsini umûmî yolda yapmaya, İmâm izin vermedi ise, ödemek ancak o zaman lâzım gelir. Eğer îmânı izin verdi ise, diyeti veya kıymeti ödemez.
Ya da, bir yolun kuyusuna düşüp, açlığından veya kuyunun havasından boğulup (gumraen) ölse, onu da, kuyuyu yapan kimse ödemez.
Gumm; kürbet ma'nâsınadır. Kürbet ise; nefsdcn dışarı çıkmayan bir üzüntü ve sıkıntıdır. Burada «gumm» ile murâd. kııyııuun havası ile boğulmaktır.-İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; eğer boğularak ölürse,, diyetini Ödemek vâcib olur. Çünkü boğulmak (gumm), düşmek sebebiyledir.
Bİr kimse başkasının koyduğu taşı yerinden uzaklaştırma,.bir adanı da o taş sebebiyle ölse; taşı uzaklaştıran kimse, Ölen adamın diyetini öder. Çünkü taşı ilkin koyan1 kimsenin fiili, sonradan onu yerinden uzaklaştıran kimsenin fiili ile bozulmuştur. Şu hâlde diyeti ödemek, taşı yerinden uzaklaştıran kimseye vâcib olur.
Yolda başı veya sırtı üzerinde bîr şey taşıyan kimsenin, yüklendiği şey, bir başkası üzerine düşüp, o kimse Ölse; taşıyan kimse, Ölenin diyetini Öder. Ya da, bir kimse; başkasının mescidine bir hasır yâni yaygı veya kandil veya çakıl taşlan soksa; onlardan bir şey düşüp, bir insan öldürse, o şeyi sokan kimse diyeti öder.
Musannifin, «Başkasının mesci dine» demesine sebeb : Çünkü mes-cid, kendi kabilesinin (veya mahallesinin) mescidi olursa, diyet ödemez.
Zira mescid ile ilgili işleri görmek, mescidin cemaatına âiddir. Başkalarına âid değildir. Meselâ, mescide İmâm ta'yîn etmek, mütevelli seçmek ve bunların benzerleri gibi. İmdi onların fiili, selâmet şartı ile mu-kayyed olmayarak, mutlak surette mubâhdır. Onlardan başkasının fiili ise, tecâvüzdür yâhûd selâmet şartı ile kaydlı mubâhdır.
Ya da, bir kimse, namaz kılmayarak bir mescidde otursa; —gerek o mescid kendi kabilesi (mahallesi) mescidi olsun ve gerekse başkasının mescidi olsun müsavidir — bir kimse, meselâ, bir a'mâ O'nun üzerine düşüp, bu sebeble ölse; o mescidde oturan kimse, ölenin diyetini öder.
Musarmıfın,«Namaz kılmayarak» diye kaydlamâsına sebeb: Çünkü o kinişe namaz kılsa, gerek farz ve gerekse nafile olsun, ölenin diyetini ödemez. Zira mescid, ancak namaz için yapılmıştır. Eğer namaz kılmazsa, gerek Kurbân okumak için ve gerek öğretmek için olsun veya namaz için otursun yâhûd namaz sırasında mescidde uyumuş olsun, diyeti öder.
Giydiği ridâsi (yâni palto ve aba gibi giysisi) bir insan üzerine düşüp; o sebeble insan ölse, diyeti Ödemez. Musannifin, «giydiği» demesine sebeb: Çünkü o ridâyı giymiş olmasa, belki yüklenmiş olsa, ö ridâ insan ürerine düşmekle, o insan ölse veya onun düşmesiyle bir insan sürçüp ölse, diyeti öder. Aradaki fark şudur: Bir şeyi yüklenen kimse, onu korumayı kasd eder. Şu hâlde, bunu selâmet vasfı ile kayd etmekde güçlük yoktur. Fakat giyen kimse, böyle değildir. Zikredilen şeylerle kaydlansa, güçlük lâzım gelir. Onun için mutlak olarak mubah kılınmıştır.
Herkesin üzerinden gelip geçtiği yola (tarîk-ı ânıma) eğilen bir duvarın sahibi, bu duvar sebebiyle ölen kimsenin diyetini öder. O duvarın yıkılmasını; bir Müslüman veya Zimminin; erkek veya kadın; hür v«yâ mükâteb olsun istemiş bulunması şarttır. Çünkü insanlar yoldan, gelip geçmekde ortakdırlar. İstemenin yolu; «Ben bu adama duvarını yıkması için gittim.» demektir. Bu kadarı yeter. Şâhid göstermeye hacet yoktur.. Kitaplarda şâhid göstermenin (işhâd) zikredilmesi, inkâr sırasında isbât edebilmek içindir. Bunu, o duvarı bozmaya mâlik olandan ister. Duvarı rehin veren (râhin) gibi ki, o rehni kaldırıp duvarı (merhûnu) bozmaya ve rehnedilen şeyi kendi eline geri çevirmeye mâ-likdir.
Çocuğun babası ve vasisi de böyledir. Çünkü bu ikisi için, küçük çocuğun malında tasarruf velayeti vardır. Mükâteb de böyledir. Çünkü mükâteb, yed'en mâlikdir. Binâenaleyh yıktırma velayeti O'nundur.
Keza tacir köle, borçlu bile olsa, böyledir. Yıktırmaya hakkı vardır. Sonra, duvarın düşmesiyle telef olan şey, mal ise, o malın ödenmesi tacir kölenin rakabesinden vâcib olur. Eğer telef olan insan olursa, onun diyeti — şayet varsa — tacir kölenin efendisinin âkılesine vâcib olur. Çünkü şâhid getjrmek (işhâd), bir bakımdan efendiye âiddir. Malı ödemek ise; tacir köleye ve cani ödemek efendisine daha uygundur. Eğer mâlik, duvarın bozulması mümkün olacak kadar zamanda onu- bozmadı ise; o duvar ile telef olan mal ve canı Ödemek gerekir. Malı, köle; nefsi, efendinin akılesi öder. Üzerine şâhid getirildikten (yâni işhâd edildik-den) sonra evini satan kimse, müşteri evi, teslim almış, veya almamış olsun, ödemez. Kâfî'de böyle zikredilmiştir. Hidâye'de, «veya. almamış olsun» sözü yoktur. Yâni, ev* satıldıktan sonra, duvar düşüp, onunla maî veya insan telef olsa; ödemek gerekmez. Satanın bir şey ödememesine sebeb şudur: Çünkü suç, duvarın yıkılması mümkün iken terke-dilmesi sebebiyledir. Halbuki satmakla, o ortadan kalkmıştır. Duvardan dışarı ağaçlar çıkarmak bunun hılâfınadır. Çünkü satan kimse, duvardan dışarı ağaçlar çıkarmakla üzerine bina yaptığı zaman suç işlemiştir. Bu, satışla bozulmamıştır. Satın alan kimsenin de, bir şey ödemesi gerekmez. Çünkü, satın almadan önce O'na şâhid getirmemiştir. Eğer satın aldıktan sonra şâhid getirse, o zaman öder. Çünkü, talebden sonra yıkılması mümkün iken, yıkmamıştır.
Ya da, duvarın yıkılmasına mâlik olmayan kimseden istense; her ne kadar ondan taleb olundu ise de, ödemez. Mâlik olmayan kimse, meselâ rehn konulan kimse, müste'cir, emânet konulan kimse ve evde oturan kimse gibi kimselerdir. Çünkü bu kimselerin tasarrufa güçleri yoktur.
Duvar bir kimsenin evine meyi etse, o ev sahibi için taleb etmek hakkı vardır. Çünkü taîeb hakkı, O'na âiddir. Bu takdirde, o adamın te'cili ve suçtan ibrası sahih olur.
Yola eğilen duvar için kâdî veya talibin fce'dli (ertelemesi ve geciktirmesi) sahili olmaz. Çünkü yol, herkesin hakkıdır. Kâdî ve tâlib için âmmenin hakkını ibtâl caiz olmaz.
Eğer duvar sahibi başlangıçta duvarı eğri yaptı ise, talebsîz zararı öder. Nitekim duvardan yola ağaçlar çıkarıp, üzerine bina ettiğinde ödediği gibi. Meselâ o uzatma veya çıkıntıların üzerine hela yapması gibi.
Beş kişi bir eğri duvarda ortak olup, birinden o duvarın bozulması istense ve o duvar bir adamın üzerine düşüp öldürse, o istenilen kimsenin âkılcsi diyetin beştebirini öder. Çünkü, diyetin beştebirini o adamdan istemek şahindir. Bu durumda, ö kimse tecâvüz etmiştir.
Eğer, «Beş ortakdan biri olan o kimse, duvardan bir şey yıkmağa kadir değil iken, ondan diyetin beşte birini istemek nasıl doğru olur?» diye sorulursa, cevâbında biz deriz ki: O beş ortakdan biri kendi payını yıkmaya kadir olmasa da, bir bakımdan düzeltmesine kadir olur. Ö da, hâkimler huzurunda duruşma (murafaa) dır. Bununla-, maksâd hâsıl olur. Öyleyse, terk ettiği takdirde, âkile, diyetin beştebirini öder. Nitekim, üç kimsenin ortak olan evlerinde, birisi kuyu kazıp veya duvar yapıp, onun sebebiyle bir insan ölse, âkıleleri diyetin 'üçteikisini ödedikleri gibi. Çünkü kuyuyu kazan veya duvarı yapan kimse üçteiki-de tecâvüz etmiştir. [27]
Hayvanın Suç İşlemesi Ve Hayvan Üzerinde Suç İşlemek Babı
Asi olan şudur ki; Müslümanların yolundan gelip geçmek selâmet şartiyle mubâhdır. [28] Çünkü gelip geçen kimse, bir bakımdan kendi hakkında ve bir bakımdan da başkasının hakkında tasarruf eder. Çünkü yol, bütün insanlar arasında oı takdir. Binâenaleyh biz; sakınma mümkün olmayanda değil, sakınma mümkün oîan şeyde, her iki tarafa âdilâne hükmetmiş olmak için, selâmet şartı ile mubâhdır, dedik. Çünkü Müslümanların yolundan gelip geçmenin mutlaka selâmetle kaydlan-ması, tasarrufdan menetmeye ve tasarruf kapısının kapanmasına varır. Halbuki, tasarruf kapısı açıktır. İmdi zikredilen şey anlaşıldı ise, biz deriz ki:
Umûmî yol (tarîk-ı âmm)'da, hayvanın çiğnediği şeyi, ön veya arka ayağı yâhûd başı ile isabet ettiği şeyi veya Ön dişleri ile ısırdığı yâhûd ön ayağı ile vurduğu veya kendisinin çarptığı şeyin zararını, ona binen kimse Öder.
İki biniciden biri, diğerine bizzat çarpsa;
«İki binici çarpıştı!» denir. Çünkü, bu zikredilen şeylerden sakınmak" mümkündür. Zîrâ bunlar, seyrin zaruretlerinden değildir. Bundan dolayı, selâmet şartı ile kaydedilmiştir. Eğer zikredilen şeyler; mülkünde yürürken meydana gelirse, zararı ödemez. Çünkü, tecâvüz etmemiştir.
Ancak, binici hayvan üzerinde iken hayvanın çiğnemesiyle olan zararı öder. Çünkü çiğnemek, bizzat yapmak (mübaşeret) tır. [29] Zira binilen hayvan, çiğnediğini, binenin ağırlığı ile öldürmüştür. Hattâ binici, öldürülenin vârisi olsa, mîrâsdan mahrum olur.'O'na keifâret lâzım gelir. Çiğnemekten başkası, sebeb olmaktır. Onda, tecâvüz şarttır. Bu takdirde, mülkünde kuyu kazan kimse, gibi olmuştur. Mübaşerette tecâvüz şart kılınmamıştır.
Binici başkasının mülUündc giderken zarar meydana gelse, eğer binicinin geçip gitmesi, izin ile olursa, o mülk, kendi mülkü gibi olur. Onda yürümek, kendi mülkünde yürümek gibidir. O zaman, binicinin zararı ödemesi gerekmez. Eğer mülk sahibinin izni ile olmazsa, telef olan şeyi mutlaka ödemesi gerekir. Çünkü binici, tecâvüz etmiştir.
Hayvanın nefhi, tırnağının ucu ile vurmalıdır. Yâni hayvan yürürken ayağı veya kuyruğu ile vurursa, binici zararı ödemez. Çünkü hayvan yürürken, bundan sakınması mümkün değildir. Şayet hayvanı yolda durdurursa, meydana gelen zararı öder. Çünkü hayvanı durdurmaktan sakınmak mümkündür. Velev ki; hayvanın ayağı veya kuyruğu ile vurmasından sakınmak mümkün olmasın. Binâenaleyh, hayvanı dur> durmakla tecâvüz etmiş (müteaddî) olur. [30]
Ya da hayvan, yolda yürürken terslemesiylc veya işemesiyle bir şeyi helak etse, binici zararı ödemez. Çünkü, bundan sakınmak mümkün değildir. Nitekim, sebebi daha önce geçti. Ya da binici, terslemesi için hayvanı durdursa, yine zararı ödemez. Çünkü hayvanların ba'zısı durdurmadıkça terslemez ve işemez. Şayet binici, hayvanı bir başka şey için durdurduğu zaman helak etse, zararı öder. Çünkü, durdurmakla mütecavizdir. Ancak İmâm (Devlet Başkam) tarafından hayvanın durdurulmasına izin verilen bir yerde durdurursa; bu takdirde, teaddi olmadığı için zararı ödemez.
Hayvan, Ön veya arka ayağı ile çakıl taşı veya hurma çekirdeğine çarpsa yâhûd toz, toprak veya küçük taş kaldırıp bir kimsenin gözünü çıkarsa veya bir giysiyi berbâd etse, sakınmak mümkün olmadığı için, zaran ödemez. Büyük taş kaldırıp göz çıkarırsa, sakınmak mümkün olduğu için zararı Öder.
Hayvanı sevk eden (saik) ve yeden (kâid) [31], hayvanın ön ayağının isabeti ile helak olan şeyi öder. Arka ayağının isabeti ile helak olanı ödemez. Yâni hayvana binen kimsenin (rakibin), zararı ödediği her durumda, onu sevk eden ve yeden de zararı öder. Çünkü bunlar da, binicinin çiğnetmesinden maada zararda binici gibi müsebbibdirler. [32] İmdi her iki sebebde, teaddî olduğu için hayvana binen kimse gibi, zararı ödemek vâcib olUr. Bu hüküm sahih kavle göre; hem muttarit, hem-mün'akisdir. [33]
Kudûrî zikretmiştir ki: Sürücü, hayvanın ön ayağı ile yaptığı zararı öder. Çünkü, sürücünün gözünün önündedir. Şu hâlde, yürümekle beraber ondan sakınmak mümkündür. Fakat bu hâl, binici ile yedenin gözünden kaçar. Binâenaleyh, onların bundan korunması mümkün değildir. Ba'zı âlimler, bu sözü benimsemişlerdir. Âlimlerin çoğu ise, birinci sözü kabul etmişlerdir.
Bindiği hayvan ile bir kimseyi öldüren biniciye, keffâret vâcib olur. Çünkü, binici mübaşirdir. (Yâni, bizzat yapmıştır). Keffâret ise, ancak mübaşeret ile olur. Eğer Öldürülen kimse, binicinin murisi [34] ;se; ona vâris olamaz. Çünkü bu da, mübaşerettir. Hayvanı sevk eden ile yeden bunun aksinedir. Onlara keffâret vâcib olmaz ve Ölümüne sebeb oldukları kimseye vâris olabilirler. Çünkü, müsebbibdirler. Keffâret ve mîrâsdan mahrum olmak ise, sebeb olma ahkâmından değildir.
Hür olan her binicinin veya hür olan her yayanın âkılesi — şayet binici ve yaya çarpışsalar ve ikisi de ölse, yabancı da olmasalar ve çarpışmaları hatâ ile olsa— diğerinin diyetini Öderler. Yabancı olsalar, diyetin onların mallarından ödenmesi gerekir. Nitekim bu mes'ele, daha önce defalarca geçti. Zira her birinin ölümü, diğerinin fiiline muzâf-tır. Çünkü O'nun fiili haddizatında mubâhdır. O da, yolda yürümesi-dir. Şu hâlde kendi nefsine nisbetle, zararı ödemek hakkında i'tibâra alınmaz. Çünkü kendi hakkında, mutlak surette mubâhdır. Şayet i'ti-bâr olunsa, yolun ortasındaki kuyuya düşüp ölen kimse için yarım diyet vâcib olurdu. Çünkü yürümesi ve ağırlığı olmasa, kuyuya düşmezdi. Arkadaşının fiili mubah da olsa, lâkin başkası hakkında selâmet şarti ile mukayyetidir. İmdi telef onunla meydana gelince, zararı ödemek için sebeb olur. Bunda, İmânı Züfet* (Rh.A.) in ve İmâm Şafiî1 (Rh.A.) nin ayrı görücü vardır.
Eğer birbiriyle çarpışmak kasdeıı olursa, ittiiâken vâcib olan, diletin yansıdır. Çünkü her biri kendisinin ve diğerinin fiili ile ölmüştür. İmdi diyetin yarısı mu'teber olup, yansı heder olur. Nitekim ikisinden her biri, kendisini ve arkadaşını yaralamasında olduğu gibi. Hidâye'de ve Kâfı'de, kasd sureti açıkça zikredilmcmiştir. Belki, hasmın delili zumunda zikredilmiştir. Bundan dolayı Kifâye'de denmiştir ki: Kitaplarda zikredildiği üzere, kasdda her birinin âkılesi üzerine diyetin yansı vâcib olur. Hatâda ise; tam diyet vâcib olur. Ancak Kifâye sahibi hatâyı, mes'elenin vaz'ında; kasdı ise, hasmın sözünü açıklarken zikretmiştir.
Şayet birbiriyle çarpışan kimseler iki köle olsa, ikisinin de kanlan heder olur. Çünkü, suç, ikisinin de boyunlarına (rakabelerine) teallûk eder. Halbuki rakabeleri halef bırakmaksızın fevt olmuştur.
Şayet ikisinden biri hür olup, diğeri köle olursa, hür maktulün âkılesi üzerine hatâda kölenin kıymeti vâcib olur. Kıymeti, hür maktulün vârisleri alır. Çünkü İmâm A'zam' (Rh.A:) in ve İmâm Muham-med' (Rh.A.) in kabul ettikleri asla (kaideye) göre, kıymet âkile üzerine vâcib olur. Çünkü İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhİ-mâ) e göre asi olan; insanın ödenmesi (zemânı) dir. [35] O suç işleyen köle, bu kadar bir bedel bırakmış olur. İmdi o bedeli, hür maktulün vârisleri alır ve halef bulunmadığı için fazlası bâtıl olur. Hürrün âkıle-sî, ikasdda kölenin kıymetinin yarısını ödemeleri gerekir. Çünkü kasdde, ödenmesi gereken (mazmun) yarıdır. Bu miktarı Öldürülenin velîsi alır. Köle üzerine gereken şey, rakabesindekidir.[36] (Yâni, kölenin kıymetidir). O da, hürrün diyetinin yarısıdır. Bu, düşer. Ancak, bıraktığı bedel miktarı düşmez. O da, kıymetin yarısıdır.
Hayvanın, eyer, gem ve bunların benzerleri gibi ba'zı âletleri; bir adamın üzerine düşmesiyle ölse, o hayvanı sevk eden kimsenin âkılesi öldürülenin diyetini öder. Çünkü bunlar, sakınmak mümkün olan şeylerdendir. Zira o şeyin düşmesi, hayvanın üzerine ya bağlanmadığı yâhûd muhkem konulmadığı içindir.
Devenin'katarım yeden adamın âkılesi, zikredilen sâyikın akılesi gibi; o katardan bir deve, bir adamı ayağı iie banıp öldürürse diyetini ötfer. Çünkü yeden kimsenin, sürücü gibi katan koruması gerekir. Ondan sakınmak da mümkündür. Şu hâlde kusur etmekle tecâvüz etmiş olur. Şu kadar'iark var ki, canın diyetini âkile ödemesi gerekir; malın ödenmesi ise, yedenin malından olur. Kâlî'de de böyle denmiştir.
Şayet yeden ile beraber devenin yanında bir sevk eden de var ise; eğer ikisinin de âkılelcri yoksa, ikisi beraber öderler. Eğer âkılesi var ise, âkilclerî öder. Çünkü bir yedici, hepsinin yedicisidir. Yine bir saik de, hepsinin sâikidir. Çünkü develerin yularları, birbirine bitişiktir. Fakat-sevk eden kimse devenin yanıbaşmda olmayıp, aralarına girerse, develerden birinin yularını da tutarsa, önündeki devenin zararını yal-- nız o saik öder. Şayet ikisinin arasında olan deve helak etti ise, ikisi beraber öderler. Çünkü kâid, sâikin ardında olanı yedemez. Zira yular, ayrılmıştır. Saik ise, önünde olanı sevk eder;
Katarı yeden kimsenin haberi yok iken, ve katar yürürken katara bir deve bağlanıp, bir adamı öldürse; yeden kimsenin âkılesi öldürüie-nin diyetini öder. Çünkü kâid, hepsinin yedicisidir. O devenin de, ye-dicisi olur. Yedmek ise, zararı ödemenin vâcib olmasına sebebdir. Ödemenin sebebi tahakkuk etmekle beraber, yedenin devenin bağlandığını biünemesiyle zarara ödemesi (zeinân) düşmem. Yedenin âkılesi, diyeti; deveyi katara bağlayanın âkılesinden alır. Çünkü bu, ödemeye sebeb olan bağlayandır. Deveyi katara bağlamıştır. Bu suretle tecâvüzde bulunmuştur. Vıe takdiren suçu işleyen o olmuştur.
Şayet bağlayan kimse, deveyi katar dururken bağlasa, yedenin âkılesi, öldürülenin diyetini rücûsuz öderler. (Yâni ödedikleri diyeti, deveyi bağlayanın âkılesinden alamazlar.) Çünkü yeden kimse, başkasının devesini, sarınan ve delâleten izni olmaksızın yedmiştir. Şu hâlde yedenin âküesi, onlara lâıhık olan diyeti bir kimseden alamazlar. Olup olacağı: Bağlayan kimse, deveyi bağlamak ve yolda durdurmakla tecâvüz etmiştir. lâkin o yanlış iş, kâidih yedmesiyle ortadan kalkınıştır. Bîr kimse yol üzerine bir taş koyup, başkası o taşın yerini değiştirmesi gibi olmuştur.
Keza katan yeden kimse devenin bağlandığını bilirse, yedenin âkı-lesi kendilerine lâhık olup, ödenmesi gereken zararı bağlayanın âkıle-sind<eıı alamazlar. Çünkü yeden 'kimse, devenin bağlanmasına razı olmuştur. Telef de, yedenin fiiline bağlıdır. Bu nedenle ıücû (yâni diyeti, deveyi bağlayanın âkılesinden almaları) caiz olmaz.
Bir kimse köpeği veya doğanı ava salı verse veya sevk etse; yâni onunla beraber ardınca yürüse, her ne kadar arkasından gitmese bile, hemen arkacığında (fevrinde) [37] bulunduğu müddetçe, köpeği sevk edici hükmündedir. Bu durumda o kimse, şevke mülhak olur. Eğer gecikip geri kalırsa (ter&hî ederse), sevk kesilmiş olur. Bunu, Zcylaî (Rh. A.) zikretmiştir.
İmdi adamın hemen arkasında bulunduğu sırada (fevrinde), köpek bir insana zarar verse, köpeği sevk eden, onun itlaf ettiği şeyi öder. Çünkü itlaf, köpek yönünden sevk eden üzerine mahmuldür. Köpeğin fiili, o sevk edene muzâf olur. Nitekim zorlanan (mükreh) kimsenin fiili, âlet olabildiği yerde zorlayan kimseye muzâf olduğu gibi.
Doğanı göndermekle meydana gelen zararı ödemez. Aradaki fark şudur: Köpek, sevk edilebilir. İmdi, köpeğin şevkine i'tibâr edilir. Doğun ise, sevkedilemez. Böyle olunca, doğanda şevkin varlığı ile yokluğu müsavidir.
Zarara Ödeme sebebi bulunmadığı için, sevk olunmayan kopekde (onun meydana getirdiği) ödeme yoktur. Kendisi çıkıp, giden hayvanın gecede veya gündüzde cana veya mala isabet edip telef ettiği şeyde de zararı Ödeme gerekmez. Çünkü, Resûlüllah (S.AV.) :
«Hayvanın yaralaması hederdir (boşa gider).» [38] buyurmuştur. Yaraladığı heder olan, kendisi çıkıp giden hayvandır Bir de; fiil hayvanın sahibine muzâf olamaz. Çünkü, hayvanın sahibinden gönderme ve sevk gibi ona nisbeti gerektiren bir şey bulunmamıştır.
Bir kimsenin, bağlantı üzümünü yiyen ve bununla meşhur olan bir köpeği olsa; o da köpeğini muhafaza etmeyip, köpek üzümleri yese, o kimse zararı ödemez. Şayet, insanı telef etmesinden korkulan şeylerde şöhret bulursa, zararı öder. Nitekim eğri duvarın yıkılmasında, öküzün süsmesinde ve kuduz köpeğin ısırmasında olduğu gibi ki, eğer muhafaza etmezse telef ettiği şeyi sahibi öder.
Bir kimse, üzerine bir1 adam binmiş olan hayvanı dövüp veya bir ağaçla ve ağaç benzeri bir şeyle dürtüp; hayvan da diğer bir şahsı tep-se veya ön ayağı ile diğer şahsa vursa veya vuran kimsenin vurmasından ve dürten kimsenin dürtmesinden ürküp; başka bir şahsa çarpıp öldürse, vuran veya dürten kimse, ölen şahsın diyetini öder. Hayvana binen kimse ödemez. Zira bu ödeme mes'elesi Ömer ve İbn-i Mes'ûd (R Anhümâ) dan mervîdir. Bir de; dürten kimse sebeb olmakda mütecavizdir. Binici ise, fiilinde tecâvüzkâr değildir. Zararı ödetmede, mütecavizin tarafı tercih edilir. Hattâ binici hayvanı yolun üzerinde durdur-sa, diyeti ödeme binen ile dürten arasında ikiye bolünü*. Çünkü binici hayvanı durdurmakda., dürten gibi haksızlık etmiştir. Eğer hayvan, dürten kimseyi tepip öldürürse, O'nun kanı boşa gider (yâni, diyetini kimse ödemez). Çünkü, kendisi üzerine suç işleyen gibi olmuştur. Şayet hayvan, biniciyi üzerinden atıp öldürse; diyeti dürten kimsenin âkı-Ie'si öder. Çünkü dürten kimse, ölüme sebeb olmakta mütecavizdir. Sonra, dürten kimse ancak çiğneme olayı dürtmenin hemen- akabinde olduğu zaman öder. Hattâ hayvanı sevk ona muzâf olur. Şayet, hayvanın basması (veya çarpması) dürtmenin akabinde olmazsa, diyeti binici öder. Çünkü dürtmenin eseri kesilip, hayvanı sevk biniciye muzâf kalmıştır.
Kasabın koyununun gözünü çıkaran kimse, maliyet bakımından koyundan eksilttiği şeyi öder. Çünkü, koyundan maksûd olan ettir. Ondan eksilene, ancak bu cihetle i'tibâr edilir. Kasabın sığırının ve boğazlanmak için hazırlanmış olan devesinin gözünü çıkaran kimse ve yine eşeğin, katırın ve atın gözünü çıkaran kimse, o hayvanın kıymetinin dörttebirini öder. Çünkü Resûlüllah' (S.A.V.) den; hayvanın gözü hakkında hayvanın kıymetinin dörttebiri ile hüküm verdiği, rivayet edilmiştir. Hz. Ömer (R.A.) de, kıymetin dörttebiri ile hüküm vermiştir. Bir de; bu işin yapılması ancak dört gözle mümkün olmuştur. Gözün ikisi hayvanın, ikisi de onu kullananındır. Sanki o hayvan, dört gözlü imiş gibi olur ve bir gözü çıkınca kıymetin dörttebiri vâcîb olur. [39]
Kölenin Suç İşlemesi Ve Köleye Karşi Suç İşlemek Babı
Bir köle (abd); kasden suç işlese, insan öldürmede kısas vâcib olur. Nitekim daha önce geçti. Ancak, eğer öldürülen kimsenin velîsi Ue kölenin efendisi arasında sulh veya öldürülenin velîsinden afv vâki olursa, kısas yapılmaz. Kanı mubah olduğu için suç işleyen köleyi (abdı), rıkk [40] yapmak caiz olmaz.
Kölenin ikrarı ile kısas sabit olur. Efendisinin ikrarı ile^âbit olmaz.
Çünkü bu ikrar, kölenin zararına olduğu için, bunda töhmet yoktur. Şu hâlde, kabul edilir. O ikrar, insan olması i'tibâriyle kana râci' olan şeyde hürriyetin aslına carîdir. Bundan dolayı, efendinin köle aleyhindeki hadd ve kısas ikrarı, kabul edilmez. Bu ikrar, efendinin hakkına tesadüf etse de zımnidir. Riâyeti gerekmez.
Kölenin, nefsin dûnunda [41] olan bîr şey hakkındaki ikrarı, hükümde, hatâ ile öldürmek gibidir. Musannif hükmü, «O köleyi, «fcndisi 3uç karşılığında verir.» sözü ile zikretmiştir. Öldürülen kimsenin velîsi, o köleye mâlik olur. Ya.da, kölenin efendisi suçun diyetine karşılık O'nu fidye verir. Yâni kölenin efendisi, köleyi vermek ile diyet verip O'nu kurtarmak arasında muhayyerdir. Lâkin asi vâcib olan, sahih kavide köleyi vermektir. Bundan dolayı, kölenin ölümüyle, vacibin mahalli ortadan kalktığı için vâcib düşer. Hür kaatilin ölümü bunun aksinedir ki, o zaman diyet âkılesi üzerine vâcib olur. Köleyi vermek ile diyet verip O'nu kurtarmaktan her biri hâlen lâzım gelir, (yâni edası gerekir). Köleyi vermenin (defin) hâlen lâzım gelmesi, köle ayn [42] olduğu içindir. Ayn olan şeylerde te'cîl yoktur. Diyet verip kurtarma (fi-dâ) nın hâlen olmasına sebeb ise;'aynın bedeli olduğu içindir, Bir>uen-aleyh, onun hükmünü alır. Şayet köle ölünceye kadar velî bir şey ihtiyar etmese, hakkın mahalli ortadan kalktığı için, üzerine suç işlenmiş (mücennâ aleyh) olanın hakkı bâtıl olur. Nitekim, daha önce geçti.
Şayet fidâyı (fidyeyi) verdikten sonra köle ölse, hak kölenin boynundan efendinin zimmetine geçtiği için, ibra etmiş olmaz. Şayet öldürülen kimsenin velîsi O'nu diyeti ile kurtarmış olsa ve peşisıra köle yine suç işlese; ikinci suç, birinci suç gibidir. Çünkü öldürülenin velîsi, fidye alınca, suçlu birinci suçundan kurtulur ve suç işlenmemiş gibi olur. İkinci suç için köleyi def veya fidâ (fidye vermek) vâcib olur.
Şayet köle iki suç işlese, kölenin efendisi O'nu, üzerine suç işlenen kimsenin velilerine verir. Onlar da hakları nisbetinde aralarında taksim ederler. Yâni iki suçun diyeti miktarına göre taksim ederler. Ya da, kölenin efendisi O'nu ikisinin diyeti (ersi) ne [43] karşı fidye verir. Çünkü birinci suçun'kölenin rakabesine teallûk etmesi, ikincinin de O'na teallûkuna mâni' değildir. Birbiri ardınca gelen (mütelâhıka) borçlar gibi.
Görülmez mi ki; efendinin mülkü, suçun teallûkunu metıetmez. Böyle olunca, üzerine ilk suç işlenenin nıenctmemesi, evlâ yoluyla olur. Eğer velîler bir topluluk (yâni, ikiden fazla) olursa, verilen köleyi hisselerine göre taksim ederler.
Eğer kölenin efendisi O'mı fidye verirse, onların bütün diyetlerine karşı fidye verir. Nitekim sebebi zikredildi ki, birinci suçun kölenin rakabesine taalluku, ikinci suçun teallûkunu menetmez. Şayet suç işleyen köleyi efendisi hibe etse veya satsa veya âzâd etse veya müdebber eylese veya suç işleyen câriye olup O'nu istîlad eyîese [44] ve suçu bilmese, kıymetinden ve diyetten daha az olanı öder (yâni, hangisi daha az ise, onu öder.)- Eğer suçu bilirse; diyete borçlu olup, onu Öder. Çünkü efendi bu tasarrufâttan önce def ile, fidâ, yâni köleyi vermek ile fidye ödemek arasında muhayyer olmuş idi. Efendinin suç hakkında bilgisi yok iken vermek için mahal olmayınca, diyet (erş) için muhayyer olmaz. Bu durumda kıymet, köle yerine geçmiştir. Daha az ile daha çok arasında muhayyer bırakmakta bir fayda yoktur. Bu durumda daha az (ekal) olan kıymet vâcib olur. Suçu bilmek, bunun aksinedir. Çünkü, bu takdirde efendi diyet için muhayyer olur. Nitekim efendi, kölenin âzâdmı, O'nun Zeyd'i öldürmesine veya O'na bir şey (veya iftira) atmasına veya Zeyd'in başını yarmasına bağlasa; köle de o işi yapsa, bu takdirde durum yukarıda anlatılan gibi olur. Yâni efendi köleye; eğer Zeyd'i öldürürsen, hürsün dedikde; o da öldürse veya eğer sen Zeyd'e silâh atarsan hürsün dedikde, köle de atsa veya eğer sen Zeyd'in başını yararsan hürsün dedikde köle de ZeycTin başını yarsa, diyete borçlu olur. Çünkü efendi, kölenin suçuna karşılık fidye vermek için muh-tâ$H3İur. Çünkü köleye suç mevcûd farzederek âzâd etmiştir.
$$Bir köle, hür bir insanın elini kasden kesse ve kölenin efendisi kadının hükmü ile veya hükümsüz köleyi o hür kimseye verse, o da köleyi âzâd etse; sonra o yara sirayet edip [45] o kimse ondan ölse, kölenin âzâ-dı, cinayeti için sulh olur. Zira hür kimse köleyi âsâd edince bu onun kasdı, sulhu tashih olduğuna delâlet eder. Çünkü o sulh için sıhhat, ancak cinayette ve cinayetten meydana gelen şey için sulh olmakla sahîh olur. Eğer hür kimse O'nu âzâd 'etmedi ise, köle efendisine geri verilir. Çünkü o hür kimse, onu âzâd etmeden, yaranın sirayeti ile ölse, zahir olan şudur ki; vâcib olan mal değil, belki kısâsdır. İmdi kölenin verilmesi bâtıl olup, köle efendisine geri çevrilir. Öldürülen kimsenin velîsi, o köleyi öldürür veya Ö'nu afv eder. Yâni velî, öldürmek ile afv etmek arasında muhayyer bırakılır. Çünkü o kimsenin kanı mubâh-dır. Nitekim, daha önce geçti.
Borçlu me'zûn [46] bir köle hatâen suç işlese, efendisi de onu, suç işlediğini bilmeksizin âzâd etse, âzâd eden efendi, borç sahibine yâni alacaklıya, kölenin kıymetinden ve borcundan en az (ekal) olanı öder. (Yâni hangisi daha az ise, onu öder). Cinayetin velîsine de kölenin kıymetinden ve diyetten en az (ekal) olanı borçlu oluı\ Çünkü kölenin efendisi, borçlu olan me'zûn köleyi âzâd edince, alacaklıya kölenin kıymetinden ve borçdan en az (ekal) olanı vermesi îcâbeder. Hatâen cinayet işleyen köleyi âzâd edince, kıymetinden ve diyetinden hangisi en az ise, onu öder. İkisi arasında müzâhim. (zıd) bulunmadığı için içtimâ edince de, böyle olur. Çünkü eğer âzâd olmayaydı, cinayetin velîsine verilip, ondan sonra borç İçin satılırdı.
Borçlu olan me'zûn bir câriye, bir çocuk doğursa, O'nun cinayeti için o çocuk, onunla beraber verilmez. Ama, cariyenin borcu için satılır.
Zira zimmetinde olan borç, O'nun rakabesine mütealliktir. Tealluk, çocuğa sirayet eder. Cinayet için vermek, efendisinin zimmetindedir ve cariyeye ancak hakîki fiilin eseri, mülâki olur. O da, cariyeyi vermektir. Sirayet, %er'î işlerde olur; hakîkatta olmaz.
Bir adamın kötesini, başka bir adanı, O'nu efendisi âzâd etti sansa ve âzâd edilen köle de, o âzâd edilmiş sanan adamın bir velîsini yâni bir yakınını yanlışlıkla (hatâen) öldürse, o sanan kimse için bir şey yoktur. Çünkü efendisi O'nu âzâd etti sanınca, o sanan kimse, kölenin efendisinden ne köleyi almaya ve ne de diyet almaya müstehıkr olmayıp, ancak hür olmakla aknesinden diyet almaya müstehık olduğunu ikrar etmiş olur. O köleyi hür sanan kimse, kendisi hakkında tasdik edilir de, köleyi veya fidyesini vermek düşer. Âkile üzerine diyet da'vâ-sında da tasdik olunmayıp, ancak deîîl ile tasdik olunur.
' Âzâd edilmiş bir köle; «Ben, azadımdan önce Zeyd'in kardeşini yanlışlıkla öldürdüm.»dese, Zeyd de, «Belki, âzâddan sonra öldürdün.» dese, birincisi tasdik edilir. Çünkü Zeyd, köle üzerine bir şey iddia etmektedir ki, köle O'nu ikrar ederse, diyeti ödemesi gerekir. Akılenin ödemesi gerekmez. Çünkü Zeyd, kölenin âzâddan sonra hatâen insan öldürdüğünü iddia ediyor. Köle, bunu ikrar etse, diyeti ödemesi gerekir. Zira ikrar ile sabit olanı, âkıleler yüklenmezler. Binâenaleyh, kölenin âzâddan önce. öldürdüm, demekden muradı, ondan sonra öldürmedim, demektir. Çünkü böyle demekle, diyeti Ödemesi lâzım gelmekten kaçınır. Yoksa, zahir ma'nâsı değildir ki, köle sahibinin, kıymetinden ve borcundan en azı ile diyeti ödemesi gerektiği anlaşılsın. Bu, efendinin cinayeti bilmediğine göredir. Şayet cinayeti bilirse, diyet lâzım gelir. Bununla beraber kölenin sözü, efendi üzerine hüccet değildir.
Şayet bir adam, cariyesi için, «O'nu âzâd etmezden önce, elini kes-dim!» dese ve câriye de, «Belki,.âzâddan sonra kesdin!» dese, câriye tas-dîk edilir. Efendinin, cariyeden aldığı mal da böyledir. Yâni bir kimse, cariyesini âzâd ettikden sonra, cariyeye, «Ben, seni âzâd etmezden önce, elini kesdim!» veya «Bu malı, senden aldım!» dese, ve câriye de «Belki kesmeyi ve almayı âzâddan sonra yaptın.» dese, söz cariyenindir. Çünkü adam, ödeme sebebini ikrar etmiştir. Ondan sonra berâet iddia etmekte ve câriye inkâr etmektedir. Şu hâlde söz, inkâr edenindir.
Cima* ve gailede câriye tasdik edilmez. Yâni efendi, aCâriye ile âzâddan önce cinsî ilişkide bulundum.» dese veya «Gaileyi (yâni cariyenin gelirini) âzâddan ,önce aldım.» dese, söz efendinindir. Çünkü zahir olan, bunların kölelik hâlinde olmalarıdır.
Mahcur [47] bir köle veya bir çocuk; bir başka çocuğa, bir adamın öldürülmesini emrctse, o da öldürse, Öldürülenin diyetini kaatilin âki-lesi ödemesi gerekir. Çünkü öldürmeye girişen, emredilen çocuktur. Şu hâlde O'nun âkılesi, Öldürülenin diyetini Öder. O âkile, ödedikleri diyeti kölenin azadından sonra köleden alırlar. Çünkü, kaatU olan çocuğu bu yolsuzluğa uğratan köledir. Lâkin kölenin sözü, efendisi hakkında mu'teber değildir. Şu hâlde diyeti, âzâddan sonra öder.
Âkile diyeti, emreden çocukdan alamazlar. Çünkü, emreden çocuk-da 'ehliyet eksiktir.
Eğer mahcur bir köle, kendi gibi mahcur bir kölenin me'mûru ölraakla kaatil olsa; kaatil olan mahcur kalenin efendisi, kasden öldürmede O'nu diyet için, öldürülenin vârislerine verir. Ya da, hatâda hâlen rucû etmemek şartıyla, O'nu fidye verir. Çünkü emir, sözdür; mahcurun sözü ise, mu'teber değildir. Onunla, fi'l-hâl muâhaze olunmaz. Belki mâni' ortadan kalktığı için, âzâd edilmesinden sonra diyeti ondan alır. O mâni1, efendinin hakkıdır. Kölenin kıymetinden ve fidyeden en azını alır. Çünkü ziyâdeyi vermekte muhayyerdir, mecbur değildir. Kasden öldürmede dahî hüküm böyledir. Yâni kaatilin efendisi kaatil köleyi verir yâhûd fidyesini öder. Ondan sonra Öldürmeyi emreden köleden, O'nun kıymetinden ve ödediği fidyeden en azını alır.
Eğer kaatil olan köle, küçük olursa böyle yapılır. Çünkü küçük çocuğun kasdı, hatâ gibidir. Eğer kaatil olan köle büyük ise, kısas olunur. Çünkü kısas, köle ile hür arasında câri olur.
Bir köle (kınn), [48] iki hür insanı öldürse; onlardan her birinin de ikişer velîsi-olsa ve her birinin birer velîsi afv etse, o kaatil kölenin efendisi kölenin yansını, o geri kalan iki velîye verir. Ya da, fidye olarak tam diyet öder. O da, onbin dirhemdir. Çünkü rakabe, kısas hükmiyle on-larm her birine dörfctebirdir. İkisi haklarını afv ettiği zaman; onların hakları bâtıl olup, diğer ikisinin hakkı, yarımda baki kalır. Bundan dolayı kölenin efendisine, ya kölenin yarısını yâhûd fidyesini ver, denilir. Fidyenin miktarı yirmibin dirhem idi. İkisi afv edince, onların hakkı bâtıl olur, diğer ikisinin haklan beşbinde bakî kalır. Bundan dolayı efendi, ombin dirhem fidye verir.
Şayet köle (kınn), iki hürrün birini hatâen ve bilini de kasden öldürür de; kasden öldürülen kimsenin iki velîsinden biri afv ederse, efendisi, hatâen öldüren kimsenin velîsine diyet öder. Diyetin yarısını da, kasden Öldürülen kimsenin velîsinden birine fidye olarak verir. O da, kasden öldürülen kimsenin velîsinden affetmeyenidir. Çünkü hakkın yarısı afv ile bâtıl olup, yarısı geri kalmış ve mal olmuştur. Bu beşbin dirhemdir. Hatâ ile öldürülenin velîsinin hakkından bir şey bâtıl olmamıştır. Hatâ ile öldürülen kimsenin iki velîsinin bütün diyette haklan onbin dirhem idi.
Ya da, kölenin efendisi, onlara üçtebirer verir. Yâni, fidye verip kurtarmak ile köleyi vermek arasında muhayyerdir. Kölenin efendisi, kaatil köleyi verse, üçe taksim ederek verir. Üçte ikisi, hatâ ile öldürülen kimsenin velîsine ve üçte biri kasden öldürüp de afv etmeyen velîye verilir. Bu, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, avl [49] yönündendir.
Hatâ ile öldürülen kimsenin velîsinin hissesi, tüm ile çarpılır (KtilTe darb olunur). Kasden öldürülen adamın afv etmeyen velîsinin hissesi, yarım ile çarpılır. Çünkü O'nun hakkı, yarımda ve ötekilerin hakları tümdedir. İmdi her yarım, bir hisse olup; hatâen öldürülen kimsenin velîsinin hakkı iki hissede ve kasden öldürülen kimsenin afv etmeyen velîsinin hakkı, bir hissede olur. Ve aralarında üçtebir hesabıyla taksim edilir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; münazaa yoluyla dörttebir hesabıyla taksim edilir. Diyetin dörtteüçü, hatâen öldürülen kimsenin velîsine; dörttebiri kasden öldürülen kimsenin velîlerinden birine verilir. Çünkü diyetin yarısı, münâzaasız hatâ veiîsinindir. Diğer yarımda, iki grubun münazaası müsavidir. Şu hâlde o da ikiye bölünür. Bundan dolayı, dörttebir hesabiyle taksim edilir.
İki ortağın kölesi, o İki ortağın yakınlarım öldürdükde; iki ortağın biti afv etse, hepsi bâtıl olur. Çünkü vâcib olan mal, öldürülenin hakkı olur. Zîrâ, Jkanının bedelidir. Bundan dolayı öldürülen kimsenin borçları, o maldan eda edilir ve vasiyyetleri yerine getirilir. Ondan sonra, öldürülen kimsenin ihtiyâçları bitince, vârisleri O'nun yerini alır. Efendinin kölesinde alacak borcu olamaz. Binâenaleyh, bu husûs-da vârisleri O'nun yerini tutamazlar. [50]
Öldürülen Veya Sakatlanan Köle Hakkında Bir Fasıl
Erkek veya kadın kölenin diyeti, kıymetleri kadardır. Şayet kölenin kıymeti hürrün diyetine — ki onbin dirhemdir — ulaşsa veya cariyenin kıymeti, hür kadının diyetine — ki beşbin dirhemdir — ulaşsa» kölenin derecesi hürden aşağı olduğunu göstermek için, erkek köle ile cariyenin her birinin diyetlerinden onar dirhem eksiltilir. Bu on dirhem eksUtiimesi, Abdullah İbn-i Abbâs' (R.A.) in [51] eseri [52], yâni hükmü iledir.
Eğer erkek kölenin kıymeti onbin dirhemden daha çok olup; cariyenin kıymeti de beşbin dirhemden daha çok olursa; İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Şafiî' (Rh. Aleyhimâ) ye göre, ne kadar çok olursa olsun, kıymeti vâçtb olur. Gasbda [53] her birinin kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, ona i'tibâr edilir İmdi bir kimse, kıymeti yüz altın eden bir köleyi gasb edip, elinde helak olsa O'nun yüz dînâr ödemesi gerekir.
Hür insanın takdir edilen diyeti, kölenin kıymetinden takdir edilir. Zîrâ kölede kıymet, hürrün diyeti gibidir. Çünkü, kanın bedelidir. Şu hâlde ikölenin elinde, yâni eli telef edildikde, kıymetinin yansı ödenmesi gerekir. Nitekim hürrün elinin telef edilmesinde, diyetinin yarısı ödenmesi gerektiği gibi.
Kölenin kıymeti ne kadar olursa olsun, sahîh olan kavle göre, yarısı Ödenmesi gerekir. Ancak İmâm Muhammed' (Rh.A.) den bir rivayette, kölenin elinin kesilmesinde beşbin dirhem ödenmesi gerekir.
Bir kölenin eli kasden kesilip ardından âzâd edilse, sonra o kesik sirayet edip ölse, şayet O'na yalnız efendisi vâris olursa, yâni âzâdh kölenin vârisi ancak efendisi olursa, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre, O'nun (kölenin) elini kasden kesen kimse kısas olunur. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, kısas olunmaz. Çünkü kısas, yaralama vaktine dayanmış olduğu hâlde ölüm sebebiyle vâcib olur. Eğer yaralama vaktine i'tibâr olunursa, velayet sebebi mülktür. Eğer ölüm sebebine i'tibâr olunursa, velayetin sebebi, velâya verasettir. İmdi, istihkak sebebinin bilinmemesi kısası meneder. Müstehıkkm 'bilinmemesi gibi.
İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un deMli şudur: Hak sahibi yüzde yüz bilindiği zaman sebebin bilinmemesine i'tibâr olunmaz. O kölenin vârisi, yalnız efendisi olmayıp belki başka vârisi var ise, o kölenin kaatili ittifâ-kla, kısas olunmam. Çünkü mu'teber olan, şayet yaralama vakti olursa, müstehık efendidir. Eğer mu'teber olan Ölüm vakti olursa, o vâris'olur. Ya da, efendisi ile beraber, o vâris olur. İmdi lehine hüküm verilecek kimsenin bilinmemesi, hükmü meneder.
Efendi iki kölesine: «İkinizden biriniz hürdür.» dese, sonra bir kimse tarafından ikisinin de başlan yarılsa, efendi; hürriyet için, «Şunu niurâd ettim.» diyeTek birini ta'yîn etse, ikisinin de diyetlerini (erşle-rini) efendi alır.
O köleleri bir adam öldürürse; efendi, hürrün diyetini ve kölenin kıymetini alır. tkisî arasındaki fark şudur ki: Beyân, mahal hakkında inşâdır, efendi hakkında izhârdır. Bundan dolayı, şayet efendi beyândan önce Ölse, âzadlık ikisi arasında şayi olur. Yaralanmadan sonra, beyân için mahal bakî kalır. Ve her ikisi hakkında, inşâ mu'teber olur. ölümden sonra beyân için mahalli bakî kalmaz ve hâlis izhâr sayılır Halbuki ikisinden biri, yakînen hürdür. Bu durumda, kölenin kıymeti ve hürrün diyeti- ödenmesi gerekir.
Şayet iki köleden her bilini bir adam öldürse, o iki kölenin kıymetleri lâzım gelir. Zîrâ biz, her birinin hür olarak öldürüldüğünü kesin olarak bilmiyoruz. İki kaatilden her biri de öldürdüğü kölenin hür olduğunu inkâr etse, bu durumda o iki kaatilin, o iki kölenin-kıymetlerini ödemeleri gerekir.
Şayet bir adam, "bir kölenin iki gözünü çıkarsa; o kölenin efendisi dilerse köleyi, o gözünü çıkaran kimseye verip ondan kölenin tamamen kıymetini alır. Ya da, dilerse köleyi alıkor. Kölenin kıymetinden eksileni alamaz. Bu, înıâm A'zam' (Rh.A.) in sözüdür. İmâmeyn (Rh. Aleyhirriâ) demişlerdir ki; Efendi köleyi verip, kıymetini almak ile noksâmnı alıp, köleyi tutmak arasında muhayyer kılınır. Çünkü maliyetin ma'nâsı bil-ittifâk mu'teber olunca,.efendinin mezikûr vech üzere muhayyer olması gerekir. Nitekim, diğer mallarda olduğu gibi. Zîrâ bir kimse, başkasının'giysisini parçalâsa, yâni çok yırtsa, o giysinin mâliki, giysiyi yırtana verip kıymetini ödetmek ile giysiyi alıp, noksanını ödetmek arasında muhayyerdir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Maliyet, eğer zâtta mu'teber olursa, onda insanlık boşa gitmez ( heder olmaz). Maliyet etraf da (yâni el, ayak, göz ve kulak gibi cüzlerde) da heder değildir. Bundan dolayı, eğer bir köle, başka bir kölenin elini kesse; efendisi, köleyi vermek, ya da fidye ödeyip kurtarmakla emrolunur. Halis mal olsa, satılmak vâcib olurdu. Sonra, zararı ödemenin (zemânın) cüzlere ayrılmaması ve bedenin temellük olunmaması da insanlığın ahkâmmdandır. Zararı ödemenin cüzlere ayrılması ve bedenin temellük olunması ise maliyet ahkâmmdandır. Böylece biz, iki benzer şeyin hükümlerini tamâmiyle vermiş olduk. [54]
Kölenin Öldürmesi Veya Öldürülmesi Hakkında Bir Fasıl
Bir müdebberv«yâ ümm-ü veled, yanlışlıkla (hatâen) bir cinayet İşlediğini ikrar etse, ikrarı caiz olmaz ve bunların hiç birine bir şey lâzım gelmez. Musannif, mükâtebi" zikretmemiştir, çünkü O'nun hükmü «Kitabet Bölümü» nde geçmiştir.
Âzâd edildikden sonra bile ikrar etseler, yine onlara bir şey lâzım gelmez. Çünkü, onların yanlışlıkla işledikleri cinayetin mu'cebini efendileri yüklenir. Bunların ikrarı ise, kendi aleyhlerine geçerli değildir.
O cinayetin beyyine ile isbâtınâan sonra, o müdebberin veya ünım-ü veledin efendisi diyetten ve kıymetten en az olan miktarı öder. Nitekim rivayet edilmiştir ki; Ebû Ubeyde b. Cerrah (R.A.) [55] Şam'da Emir İken, Sahabe' (R. Anhüm), nin huzurunda, müdebberik cinayet, işlemesiyle efendisi üzerine hüküm vermiştir. Bu, icmâ' olmuştur.
Bir de, efendi; tedbîr ve istîlâd ile cinayet sırasında rakabenin verilmesine mâni' olmuştur. Bununla o, diyeti için ihtiyar etmiş sayılmamıştır. Çünkü efendi, o müdebberin cinayet işlediğini bilmeme,kted^r. Sanki o efendi, cinayetin işlendiğini bilmeyerek tedbîr ve istîlâdı cinâ* yetten sonra yapmış gibi olmuştur. Bu durumda, kölenin kıymetinden ve diyetten en az miktarı Ödemesinin vâcib olması; aslen köleyi vermenin cinayet sebebiyle vâcib olmasındandır. Efendiden ileri gelen bir sebeble (yâni tedbîr ve istîlâd sebebiyle) köleyi vermesi mümkün olmamıştır. Böylece köleyi vermediği için kıymetini ödemesi vâcib olur. .
Efendisi kölenin kıymetinden daha fazlasını men etmez. Cinayetin velîsi için de diyetten fazlasında.hak yoktur. Cinsi bir olan şeylerde en az- (ekal) ile en çok (ekser) arasında muhayyerlik sabit olmaz. Köle, bunun hılâfmadır. Çünkü onda efendi köleyi vermekle fidye arasında muhayyer kılınmıştır. Cinsleri de muhteliftir.
Şayet »müdebber bir kaç cinayet işlese, ona ancak bir ayn karşılığında bir tek kıymet lâzım gelir. İkinci cinayetin velîsi, birinci cinayetin velîsine, ona hükümle verilen kıymette ortak olur. İkinci cinayetin velîsi, efendiden bir şey isteyemez. Çünkü efendi, köleyi vermek hususunda mecburdur. Müdebberin efendisinden veya — eğer müdeb-berin kıymeti birinci velîye Mahkeme hükmü olmaksızın verildi ise, — birinci cinayetin velîsinden ister. Çünkü efendi bu takdirde, vermeye mecbur değildir.
Müdebber yanlışlıkla (hatâen) cinayet işleyip hemen arkasından ölse, efendisinden kıymet düşmez. Çünkü cinayet, efendinin üzerine tedbîr sebebiyle sabit olmuştur. Müdebberin ölmesiyle, o kıymet düşmez.
Müdebber, efendisini yanlışlıkla (hatâen) öldürse, kıymetinin tamâmında çalışır. Çünkü tedbîr, müdebberin rakabesini (yâni kölelik-den kurtulması için) vasiyettir ve rakabe, müdebber için salim olmuştur. Çünkü müdebber, efendisinin Ölümüyle âzâd edilmiştir. Kaatil için ise, vasiyyet yoktur. Binâenaleyh, kaatilin, rakabesini reddetmesi vâcib olur. Halbuki, rakabesini reddetmekten âcizdir. İmdi rakabesinin bedeli olan- kıymeti reddetmek vâcib olur.
Eğer müdebber, efendisini kasden öldürdüyse, vâris O'nu öldürür veya kıymetini almak için çalıştırıp ondun sonra öldürür. Birincisi, yâni vârisin O'nu öldürmesi açıktır. İkinciye gelince: «Tedbîr vasiyyet-tir... ilâh.» diye zikredilen şey sebebiyledir.
Bir kimse, efendisi tarafından eli kesilen bir köleyi gasb etse; o kesmek, kölenin bedenine sirayet edip köle pise, o gâsıb, kölenin eli kesilmiş olduğu hâldeki kıymetini öder.
Şayet kölenin efendisi, kölenin elini, köle gâsıbin elinde iken kes-se ve kesme gâsıbin yanında iken sirayet edip köle ölse, gâsib ödemez.
Çünkü gasb, gasb olunan şeyin ödenmesini gerektirir. Gâsıb ise, gas-bedilenin geri verilmesiyle ve efendinin de köleyi ele geçirmesiyle be-râet eder.
Birinci mes'elede; efendi, kölenin elini, köle kendi yanında iken kesince, kölenin kıymeti eksilmiş olur. Bu durumda gâsıbm, kölenin kıymetini, eli kesilmiş olduğu hâlde ödemesi gerekir.
İkinci mes'elede; efendi kölenin elini gâsıbm elinde iken kesdiğine göre, köleyi geri almış olur. Çünkü, köleyi ele geçirmiştir. Köle, efendinin mülküne ulaştığı için gâsıb zararı ödemekten berâet eder.
Mahcur bir köle, kendisi gibi mahcur bir köleyi gasb edip elinde ölse, O'nu öder. Çünkü mahcur köle, davranışlarından sorumludur. Hattâ gasb açık delil ile sabit olursa, o sebeble- satılır. Mahcur köle, sözlerinde muâhaze olunmaz. Hattâ gasbını ikrar etse, bu sebeble satılmaz* Belki, âzâd edilmesinden sonra muâhaze olunur.
Bir müdebber köle, O'nu gasbe&en kimsenin yanında cinayet işlese, ondan sonra efendisi yanında da bir cinayet işlese; efendisi müdebbirin kıymetini iki cinayetin velîlerine öder. Yâni bir adam, bir müdeb-beri gasb etse; müdebber, o gâsıbm yanında bir cinayet işlese, bundan sonra gâsıb müdebberi efendisine geri verdikde, efendisi yanında bir cinayet daha işlese, müdebberin efendisi iki cinayetin velilerine zararı öder. Müdebberin kıymeti, cinayetin iki velîsi arasında ikiye bölünür. Çünkü müdebberin cinayetinin mûc&bi, cinayet çok olsa bile, bir tek kıymettir. Müd-ebberin efendisine vâcib olur. Zîra efendi, kölenin cinayetinden önce fidye vermek için muhtar olmaksızın kendisini âciz kılmıştır. Nitekim, kölenin cinayetini bilmeksizin cinayetten spnra köleyi âzâd eyledikde, hüküm budur.
Cinayetin iki velîsi arasında müdebberin kıymetinin- yan yarıya paylaştınlmasımn sebebi, her ikisi sebebde eşit oldukları içindir.
Müdebberin efendisi, müdebberin kıymetinden ödediği şeyin yarısını, gâ&ıbdan alır. Çünkü kıymetle, iki cinayet ödemiştir. Bunların yansı gâsıbm yanında meydana gelen bir sebebten, diğer yansı da kendi yanında iken meydana gelen bir sebebdendir. Şu hâlde gâsıb tarafından kendisine ulaşan sebeble, gâsıba müracaat eder. (Yâni, kölenin kıymetinin yansını ondan alır.) Bu durumda sanki efendi, kölenin yansını geri vermemiş gibi olmuştur. Zîrâ gâsıb, yanında meydana gelen bir sebeble müstehakkın reddi, reddedilmemiş gibidir.
îmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhunâ) a göre, efendi, gâsıb dan aldığı kıymetin yarısını, birinci cinayetin velîsine verir. İmânı Muhammed (Rh.A.) demiştir ki: O'na vermez, çünkü efendinin, gâsıb-dan aldığı yarım; birinci cinayetin velîsine teslim ettiği şeyin karşılığıdır. Çünkü efendi, gâsıba ancak onun sebebiyle başvurmuştur. Şu hâlde, bir mülkde iki bedel bir araya gelmesin diye, ona vermez.
İmâm A'zam (Rh.A.) ile tmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un delili şudur:
Birinci cinayetin velîsinin hakkı, kıymetin hecindedir. Çünkü mü-debberin, O'nun üzerine cinayeti vaktinde bir kimse O'na ortak değildi. Şu hâlde, kıymetin tamâmına müstehık olur. Eksik olması, ikinci cinayetin müzâhameti i'tibâriyledir. Şayet birinci cinayetin velîsi, kölenin bedelinden mâlikin elinde boş kalmış olduğu hâlde bir şey bulsa, hakkı tamâm olması için ondan alır. Aksi; yâni müdebber, efendisi yanında hatâen cinayet işleyip, ondan sonra bir adam O'nu gasb et-tikde, gâsıbm yanında bir cinayet daha işlese, efendi gâsıbdan bir şey alamaz. Çünkü birinci cinayet, ik'endi elinde olmuştu.
Köle (kmn), her iki fasılda müdebber gibidir. Yâni, O'nu gasbeden kimsenin yanında cinayet işleyip, ondan sonra efendisi yanında cinayet işlese yâhûd bunun aksi olsa, müdebber gibi olur. Lâkin, ikisi arasındaki fark şudur: Efendi, kölenin kendisini cinayetin iki velîsine verir; müdebberin ise, kıymetini verir. Efendi, köleyi cinayetin iki velîsine verince, kıymetinin yansını gâsıbdan alir ve aldığını mâlike teslim eder. Bu, İmâm Muhammed' {Rh.A.) e göredir. İmâm A'zam İle İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre, mâlike teslim etmez. Belki, birinci cinayetin velîsine verir. Birincinin velîsine verince, birinci fasılda gâsıbdan alır, ikinci fasılda alamaz.
Bir mjidebber iki kere gasb olunsa ve her gasb da cinayet işlese; yâni bir adam, bir müdebberi gasb etse, o müdebber de gâsıbm yanında cinayet işledikden sonra efendisine geri verse, ondan sonra o adam, o müdebberi yine gasb ettikde, bir cinayet daha işlese; efendisi iki cinayetin velîleri için ımüdebberin kıymetini öder. Çünkü efendi tedbîr sebebiyle kölenin ayn'mı verememiştir. Bu durumda, efendinin üzerine müdebberin kıymeti vâcib olur. Nitekim, daha önce geçti. Ödediği kıymeti gâsıbdan ahr. Çünkü cinayetin ikisi de gâsıbm elinde olmuştu. İmdi, gâsıbm elinde olduğu için, efendi kıymetin tümüne müstehık olmuştu. Şu hâlde, gâsıbdan hepsini alır. Yukarıda geçen mes'ele bunm\ aksinedir. Çünkü, orada, yarısı kendi yanında olup, diğer yansı gâsıbm elinde olması nedeniyle efendi yarıma müstehık olmuşdu. Efendi gâsıbdan ikinci defa alman kıymetin yarısını, birinci cinayetin velîsine verir. Çünkü birinci cinayetin velîsi, cinayetin vücûdu vaktinde O'na ortak olmadığı için bütün kıymete müstehık olur. O'nun hakkının eksik olmasının sebebi; ondan sonra olan ortağı (müzâhlmin) hükmiyledir. Kölenin efendisi, birinci cinayetin velîsine ikinci kez verdiği yarimi gâsıbdan alır. Çünkü bu yanının ikinci kez istihkakı gâsıbın elinde meydana gelen sebebden dolayıdır. Şu hâlde, onu gâsıbdan alır. Gâ-sıb onu, efendiye teslim eder. Yâni, birinci cinayetin velîsine vermez. Çünkü O, hakkını almıştır. İkinci cinayetin velîsine de vermez. Çünkü O'nun hakkı ancak yarımdadır. Zîrâ birincinin hakkı O'ndan öncedir. Bu da, kendisine vâsıl olmuştur.
Ümm-ü .veled, zikredilen ahkâmın hepsinde müdebber gibidir. Çünkü, efendi tarafından, cinayet için verilmekde engel bulunması hususunda ortaklıkları vardır.
Bir kimse, hür bir çocuğu gasb edip, çocuk ansızın veya sıtma ile O'nun yanında ölse, gâsib ödemez. .Eğer o çocuk, yıldırım çarpmasiyle veya yılan sokmasiyle Ölse, gâsıbın âbılesi diyeti öder. Bu hüküm, istih-sândır. Kıyâs/iki vechde de ödememek idi. Nitekim, İmâm Züfer (Rh.A.) ve İmâm Şafiî (Rh.A.), hürde gasbın tahakkuku olmadığı için kıyâsı kabul etmişlerdir.
Görülmez mi ki, küçük bile olsa, gasb mükâtebde gerçekleşmez. Çünkü, mükâteb yed'en hürdür. Bununla beraber, rakabeten köledir. Şu hâlde yed'en ve rakabeten hür olanı gasbla ödememek evlâdır.
İst ihsanın vechi şudur: Bu ödeme, gasb ödemesi değildir. Belki, telef etmeye sebeb olmakla itlaf ödemesidir. Çünkü gâsıb, çocuğu yıldırım ve yılanlar bulunan yere götürmüştür. Hattâ gâsıb çocuğu, sıtması çok olan yere' götürse, diyeti öder. Kâfî'de böyle denmiştir. Nitekim çocuğa emânet edilen bir köleyi çocuk öldürürse, hüküm yine budur. Yâni kölenin efendisi, kölesini bir çocuğa emânet bırakıp, çocuk o köleyi öldürse, çocuğun âkılesi kölenin kıymetini öderler. Şayet emânet konulan malı telef etse, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, O'nun âkılesi o malı ödemez. İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Şâfü* (Rh. Aleyhimâ) ye göre, öder. Çünkü çocuk bir ma'sûm malı telef etmiştir.
İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) in delilleri şudur: Efendi hakkında köleden bankası ma'sûmdur. Halbuki efendisi onu çocuğun eline vermekle yitirmiştir. Kölenin dokunulmazlığı ise, kendi hakkı içindir. Çünkü, kan hakkında hürriyetin aslı üzere bakîdir. Emânet bırakılmış olmazsa çocuk öder. Nitekim, <3aha Önce geçti ki, çocuk fiilleri ile muâhaze olunur. [56]
Kasame Babı (Kaatîlî Bilinmeyen Maktul Sebebiyle Yemin Ettirmek)
Kasâme; maktulün bulunduğu mahallenin halkına taksim edilen yeminlerdir.
Bedeninde yara, darbe veya boğulma eseri olan yâhûd kulağından veya gözlerinden k,an çıkmış olan bir ölü veya o ölünün bedeninin çoğu bir mahallede bulunursa —gerek bedenle beraber başı olsun, gerekse olmasın müsavidir — veya başı ile beraber yarısı bulunursa ve kaatili de bilinmezse —çünkü kaatili bilinirse hasım, o olur; kasâme düşer — ve velîsi de, mahalle halkının hepsi veya ba'zısı üzerine kasden veya hatâen öldürme iddia ederse, delili de bulunmazsa, zikredilen maktul (öldürülen) sebebiyle, o mahalle halkından elli erkeğe yemîn etti-rjHr. [57] Çünkü tbn Ahbâs (R. Anhümâ), şu hadîs-i şerifi rivayet etmiştir:
«Nebî-i Ekrem (S.A.V.) Hayber halkına: «Bu.'maktul sizin aranızda bulundu, O'nu sizden ne çıkarır?» diye yazdı. Onlar da Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) e, yazıp, «Bu olayın benzeri İsrail oğullarında vâki' oldu. Hak Teâlâ, Mûsâ Ateyhisselâm'a emr indirdi. Eğer Sen de, Hak Peygamber isen, bunu Allah Teâlâ'daa sor.» dediler. Resûlüllah (S.A.V.) de onlara yazıp: «Allah Teâlâ bana, sizden elli erkek seçip onlara; «Allah'a yemîn olsun ki biz, öldürmedik ve o öldürülenin kaatitini de bilmiyoruz.» diye yemîn yolu göstermemi emretti. Ve «Ondan^onra diyeti ödersiniz.» buyurdu. (Bunun üzerine) onlar, «Gerçekten bize vahy ile hüküm verdin.» dediler.»
O elli erkeği, öldürülenin velîsi seçer. Musannifin bu sözü, elli erkeği ta'yînin velîye âid olduğuna işarettir. Çünkü yemîn ettirmek, veli nin hakkıdır. Zahir olan şudur ki; velî, öldürmekle itham ettiği kimseleri seçer. Onlar da fâsıklar ve gençlerdir. Ya da, mahalle halkının sâ-lihleridir. Çünkü onların yalan yere yeminden kaçınmaları daha me'-muldur. Böylece, kaatil ortayajçıkar.
O elli adamdan her.biri: «Bi'llâhi ben öldürmedim ve o maktulü öldüreni de bilmiyorum!» diyerek yemin eder."Öldürülenin velîsine,.öldürülen kimseyi mahalle halkının öldürdüklerine; dâir yemîn ettirilmez.
İmâm Şafiî (Rh.A.) demiştir ki: Şayet orada öldürme belirtisi (levs) var ise, öldürülen kimsenin velîlerine da'vâsı üzerine elli yemîn ettirilir. Eğer yemîn ederlerse, bir kavide, mahalle halkının da'vâhları üzerine, gerek -kasden-ve gerek, hatâen olsun, diyet i!e hükmolünur. Bir kavide; eğer da'vâ kasdda ise kısas ile hükmolünur. Eğer da'vâcı ye-mînden kaçınırsa mahalle halkının da'vâlılarma yemîn ettirilir. Onlar yemîn ederlerse, bırakılırlar. Onlar üzerine bir şey lâzım gelmez. Eğer y*emînden kaçınırlarsa onlara, bir kavide, kısas uygulanır. Bir kavide, diyet lâzım gelir. [58]
Musannifin zikrettiği, öldürme belirtisi (levs) [59] hâiî bir karînedir, ki da'yâcmm (müddeînin) doğru olduğunu kalbe doğurur. Meselâ, mahalle halkından biaynihî birinin üzerinde kan gibi bir belirti olması veya açık bir düşmanlık gibi zahirî hâlin da'vâcıya" şahadet etmesi. Ya da, bir âdilin veya âdil kişilerden olmayan bir topluluğun, öldürülen kişiyi mahalle halkının öldürdüğüne şahadet etmeleri birer karinedir. Eğer zahirî hâl şahadet etmezse, mahalle halkına yemin ettirilir.
İmâm Şafiî' (Rh.A.)- ye göre; velînin yemini ile başlamaya sebeb, Kcsûlüllah' (S.A.V.) in, öldürülen kimsenin velîlerine:
«Sizden elli kişiye," mahalle haikı öldürdü, diye yemin ettirilir.» bu-yurmasıdır. Bir de yemin, zahirî hâlin kendisine şahadet ettiği kimse için hüccettir. Nitekim, diğer da'vâlarda olduğu gibi. Zîrâ zahirî hâl, da'vâlılara şahadet eder. Çünkü zimmetlerde asi -olan berâettir. Zahiri hâl, öldürme belirtisi (levs) bulunduğu ve ölüm yakında vuku' bulduğu zaman da'vâcıya şahiddir. İmdi yemîn, O'na hüccet olur. Lâkin bu zikredilen hüccette bir nev'î şübhe vardır. Kısas ukubet olduğu için, bu şübhe ile düşer. Bundan dolayı, İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin yeni kavline göre diyet vâcib olur.
Bizim delilimiz, Resûlüllatf (S.A.V.) in:
«Delil getirmek da'yâcıya, yemin etmek de daVâlıya düşer.» ha-dîs-i şerifidir.
tbn el-Müseyyeb (fi.A.) rivayet etmiştir ki, Resûlüllah (S.A.V.), kasâmede Yahûdî kavminden başlamış; öldürülen insan onların aralarmda bulunduğu' için diyeti onların üzerine hükmetmiştir.[60]
Diğer bir delil de şudur: Yemin para (fülûs) istihkakı için hüccet değildir. Şu hâlde nefsi istihkak için nasıl hüccet olabilir?
Bize güre yemin, mahalle halkının yalan yere yeminden kaçınıp, ikrar etmeleriyle ortaya çıksın diyedir. Öldürdüklerini ikrar ederlerde, kısas vâcib olur. Eğer yemîn ederlerse, kısâsdan beri olurlar. Bundan
sonra, öldürülen kimse aralarında" bulunduğu için mahalle halkı üzerine diyetle hüküm verilir. Resûlüllah' (S.A.V.) m kasâmç ile diyeti bir-likde uyguladığı sabit olmuştur. Keza îlz. Ömer (R.A.) de, kasâme ile diyeti btrlikde uygulamıştır.
Kğcr öldürülen kimsenin velisi öldürmeyi; mahalle halkından başka bir kimsenin yaptığım iddia ederse, unahalle halkından keVıme düşer. Yâni öldürülen kimsenin velîsi, öldürmeyi mahalle halkından başka bir adamın yaptığım iddia etse; o iddia mahalle halkım ibra (temize çıkarma) olur. Hattâ, bundan sonra mahalle halkı aleyhine açacağı da'vâsma kulak verilmez.
Eğer velî, biaynihî mahalle halkından birinin öldürdüğünü iddia ederse, kasâme ve diyet mahalle halkından düşmez. İmâm A'zam (Rh. A.) dan bir rivayette; bu iddia, mahalle halkım ibra sayılır. Hâniye'de de böyle zikredilmiştir.
Eğer o mahallede elli adam bulunmazsa, yemîn elliyi tamâm edinceye kadar onlara tekrar ettirilir. Onlardau biri yeminden kaçınırsa, y«mîn edinceye kadar habs edilir. Çünkü nefse ta'zîm için, bu husûsda yemin vâcibdir. Bundan dolayı hem yemîn ettirilir, hem de diyet ah-nır. Mallarda yeminden kaçınmak bunun aksinedir. Çünkü mallarda yemîn, onun asıl hakkından bedeldir. Bundan dolayı da'vâcmın bağışlaması ile düşer. Burada yemîn, diyetin bağışlanması ile düşmez.
Maktulü, Zeyd öldürdü diyen kimseye; «Bi'llâhi O'nu ben öldürmedim ve Zeyd'den başka bir kaatil de bilmiyorum!» diye yemîn ettirilir. Çünkü o kimse, bu sözü ile kendisinden husûmeti düşürmeyi ister. O'nun sözü kabul edilmeyip, zikredildiği üzere, yemin ettirilir. Çünkü o kimse, onlardan birinin öldürdüğünü ikrar edince, kasâme yemininden müstesna olmuş, geriye ondan başkasının hükmü kalmıştır. Başkasının Öldürdüğünü ikrar eden o kimseye, o başkası için yemîn ettirilir.
Çocuk ve deli üzerine kasam* yoktur. Çünkü, oniar doğru söz ehlinden değildir. Nitekim sen, bunu bilirsin. Yemin ise, söz (kavi) dür. Kadın Ve köle üzerine de kasâme yoktur. Çünkü bunlar, yardım (mıs-ret) ehlinden değillerdir. Halbuki yemîn, (maktule) yardım ehli üzerine gerekir.
Üzerinde öldürme eseri bulunmayan bir ölü hakkında da, hiç kimseye kasâme ve diyet,yoktur. Ağzından veya burnundan; dübüründen veya zekerinden kan çıkmış olan öiüde de, kasâme ve diyet yoktur. Çünkü o, maktul değildir. Zîrâ, maktul olmasına delâlet eden bir belirti bulunması lâzımdır. O belirti, babın başında zikredilen şeydir. Burada zikredilen şeyler ise; öldürülmüş olma belirtileri değildir. Çünkü kan, bu zikredilen yerlerden âdeten, bir kimsenin fiili olmaksızın çıkar.
Hilkati tamâm olan cenin, hükümde büyük gibidir. Yâni hilkati tamâm olan bir düşük çocuk bulunup, O'nda zikredilen eserlerden bir eser olsa, zikredilen ahkâmda büyük gibidir. Çünkü, zahir olan şudur ki: Hilkati tam olan çocuk, rahimden diri olarak ayrılır.
Bİr adam, öldürülmüş bir adamı bir hayvana yükletip, hayvanı aevk eder bulunsa; Ölünün diyetini, o adamın âkılesi öder. Yoksa, bulunduğu mahallenin halkı Ödemez. Çünkü maktul, O'nun elindedir. Sanki, O'nun evinde (darında) bulunmuş gibidir.
Keza üzerinde maktul olan hayvanı bir adam yedse veya üzerine 'biııse, yine her birinin âkılesi diyeti öderler. Yâni hayvanı yeden, sevk eden ve-üzerine binen kimseler, üçü de bir arada beraber olurlarsa; .onların âkıleleri matktûlün .diyetini Öderler, kasâme de onlara uygulanır. Çünkü maktul, onların ellerindedir. -Zeylaî (Rh.A.) de böyle demiştir.
Şayet öldürülen kimse, iki köyün veya iki kabilenin arasında bulunsa; İki köy veya iki kabilenin, Öldürülene hangisi yakın ise, diyet ve kasâme onlara uygulanır. Çünkü Resûl-i Ekrem (S.A.V.) zamanında, iki köy arasında bir maktul bulundu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.), İki köyün arasının ölçülmesini emretti. İki köyün biri, daha yakın bulundu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.), onlar hakkında kasâme ve diyetle hüküm verdi. Bunun benzeri, Hz. Ömer' (R.A.) den de rivayet edilmiştir.
Eğer iki köyün veya kabilenin arası öldürülen kimseye «eşit saklıkta olursa, diyet ve kasâme o iki köye uygulanır. Şu şartla ki; birinci surette, Öldürülen kimse köye ses işidilir bir yerde olursa ve ikinci surette, iki köye ses .işitilir bir yerde olursadır. Çünkü maktul, köye ses ulaşıp duyulan bir yerde olursa, O'na imdâd ulaşır ve köy halkının yardım etmesi- mümkün olur. Böyle olunca imdâdda bulunmayıp, kusur etmiş olurlar. Eğer öldürülen kimse, köye ses ulaşıp işitilmez yerde bulunursa; köy halkının yardım'etmesi lâzım ge'mez. Bu durumda, onlar ^Tusûrlu sayılmazlar, takdiren kaatil de sayılmazlar.
Öldürülmüş kimse, bir adamın evinde (darında) bulunsa, O'na kasâme lâzım gelir. O evin, o adamın mülkü olduğu hüccet, yâni şâhid ile sabit olunca; kasâme âkılesine uygulanır. Çünkü özel müikde tedbîr almak, evin mâlikine âiddir. Diyeti de, âkıtesi ödemesi gerekir. Çünkü o adama yardım ve kuvveti onlarla olur,O adamın âkilesi var işe, hüküm böyledir. Yok ise, diyeti kendisi ödemesi gerekir. Nitekim, bu mes'ele defalarca geçti.
O ev (dâr) başkasının olup, sâdece O'nun elinde olmakla diyet ödemesi lâzım gelmez. Hattâ öldürülmüş kimse, mücerred O'nun elinde olan evde bulunsa, âkilesi de, kendisi de diyet vermez.
Şayet öldürülmüş olan kimse k'endi evinde ölü bulunsa, {mâm A'-zam' (Rh.A.) a göre; diyeti vârislerinin âkilesi verirler. Çünkü ev, katlin zuhuru hâlinde vârisler inindir. Şu hâlde diyeti, vârislerinin âkilesi ödemesi gerekir. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) ve İmâm Züfer' (Rh.A.) e göre, bu durumda bir şey gerekmez. Fetva da bununladır. Çünkü Fu-kahâ demişlerdir ki: Ev, ölümün zuhuru hâlinde maktulün elindedir. Sanki o kimse, kendisini Öldürmüş gibi olmuştur. Bu durumda, O'nun kanı boşa gider (heder olur). Ev vârislerin de olsa, âkıleler, üzerlerine vâcib olan şeye ancak vârislerin yükünü hafifletmek için katlanırlar. Yâni, zararı öderler; Bu durumda vârisler için, vârisler üzerine bir şey vâcib kılmak mümkün değildir.
Kaşânıe, ehl-İ hıttaya uygulanır. Yâni İmâm (Devlet Reisi) bir ülkeyi feth edip ve arazîyi ganîmeteiler.arasında, İıer birinin paylan ayrılması için bir hat ile parselleyip onlara vei-diği zaman, temellük ettikleri emlâk-i kadîmenin sahihlerine kasâme uygulanır. Arazî sâhib-lei arazînin üzerinde bulunanlar ile barâber kasâmeye dâhil olmazlar.
Yâni kiracı olarak oturanlar ve ariyet tutanlar kasâmede emlâk sâhib-ieri ile beraber dâhil olmazlar. Bu, İmâm A'zaın ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm Elbû Yûsuf (Rh.A.), «Kasâme, müste'-cîr ve mıisteîrlerhı hepsine uygulanır.» demiştir. Çünkü tedbîr veîâye-ti, yâni korumak, mülk ile olduğu gibi, süknâ. (yâni içinde oturmakla) ile de olur. Görülmez mi ki, Resûl-i Eikrem (S.A.V.); kasâme ve diyeti Yahudiler üzerine uygulamıştır. Velev ki; Hayiber'de sakin bulunmuş olsunlar.
İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Mâlik yerin yardımına mahsûsdur Sâkinlerinin yardımına tahsis edilmiş değildir. Hayber halkı ise mülkleri üzerinde bırakılmışlardır. Sakinler kasâmeye dâhil olmadıkları gibi, müşteriler de, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, kasâmede. dâhil olmazlar. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); «Hepsi ortakdirlar, çünkü koruma velayeti kendisine âid olan kimse, korumayı terk ederse diyeti Ödemesi gerekir. Koruma velayeti ise mülk ile olur. Bu durumda, mülkde hepsi denk ve eşittir.» demiştir.
İmâm A'zam île İmâm Muharacmed' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur:
Hıtta (arazî parçası) sahibi mahalleyi korumaya tahsis edilen kimsedir. Arsa ise; sahibine nisbet olunur. Müşterilere, nisbet olunmaz. Müşteri arsayı korumak ve tedbîr hususunda nadiren sahibine ortak olur. Binâenaleyh, kasâme ve diyet arsa sahibine mahsûsdur, müşteriye değildir.
Ba'zı âlimler demişlerdir ki: İmâm A'zam' (Rh.A.) m bu şekilde cevâb vermesine sebeb, zamanında gördüğü Küfe halkının âdetleridir. O zaman arsa sâhibleri her yerde mahallenin tedbîri ile meşgul olup, müşterileri kasâme ve diyette onlara ortak olmazlarmış.
Eğer arsa sahihlerinin hepsi mülklerini satarlarsa kasâme ve diyetten kurtulurlar. Eğer birisi geri kalırsa, hüküm yine yukarıda zikre-dildiği gibi olur. Çünkü müşteriler, arsa sahihlerine tabidirler. İmdi asıldan bir şey kalırsa hüküm, kalan içindir. Satılana değildir. Eğer kalmayıp belki hepsini satrnışjarsa; bu takdirde kasâme ve diyet ile hüküm ittifakla müşteriler üzerine olur. Çünkü İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, onlara takaddüm eden kimseler ortadan kalkmıştır. Ya da, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A) a göre, onlara ortak olur. İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre; hu durumda, emlâk onlara intikâl etmiş olur. İmâm Ebû Yûsuf' (Rh.A.) a göre ise; emlâk hâlis olarak onların olur.
Öldürülmüş kimse, bir kavmin aralarında ortak bir evde bulunsa, o topluhıkdan ba'zismm hissesi daha çok olsa, meselâ; yansı bir adamm, ondabiri bir adamın, g>eri kalanı da bir başkasının olsa, kasâme ve diyet baş sayısına göredir. Korumada ve taksirde az, çok hissenin sahibi eşit olduğu için hisselerinin miktarına i'tibâr edilmez.
Eğer öldürülmüş kimsenin bulunduğu evi, mâliki satıp içinde maktul bulununcaya kadar para almadı ise; maktulün diyetini evi satanın âkılesi Öder. Maktul, muhayyer satılan evde bulunsa, İmâm A'zam' (Rh. A.) a göre; diyeti yed [61] sahibi (zilyed) müşterinin âkılesi Öder. îm&-meyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; eğer satışda muhayyerlik yok ise, diyeti müşterinin âkılesi öder. Eğer satışda muhayyerlik var ise, diyeti ev kimin olacaksa O'nun âkılesi öder. Muhayyerlik gerek satıcı ve gerek alıcı için olsun müsavidir. Çünkü İmâm A'zam (Rh.A.) zilyedliğe; îmâ-meyn (Rh. Aleyhimâ) ise, mülke i'tibâr ederler.
Şayet maktul gemide bulunsa, diyet ve kasâme geminin içinde bulunanlar üzerene lâzım gelir. Geminin mâliki, gemiciler ve hâricden gemiye binenler diyeti ödemekte müsavidir. Keza maktul bir arabada bulunsa, onda da hüküm gemide olduğu gibidir.
Öldürülmüş olan kimse, bir mahallenin mescidinde v«yâ .mahallenin yolunda bulunsa, diyet ve kasâme o mahallenin halkına uygulanır. Çünkü mahalle halkı* buralarda tedbîr almakda herkesten daha haklıdır. Mahallenin yolu denilmesi, büyük yol (cadde) dan korunmak içindir. Büyük caddenin (şâri'-i a'zam) açıklaması yakında gelecektir.
Mülk edinilmiş olan çarşıda bulunan maktulün, diyet ve kasâmesi çarşının mâlikine yüklenir. Maktul, mülk edinilmemiş olan çarşıda, büyük caddede, zindân'da ve Câmi'de bulunsa, kasâme yoktur. Çünkü kasârheden maksud, öidürme töhmetinin [62] bertaraf edilmesidir. Bu ise, âmme (kamu) hakkında gerçekleşmez. Diyeti, Beyt'ül-mâl Öder. Çünkü garâmet, ganimet karşılığıdır. [63]
Ma'lûmdur ki yoî, Önce iki kısımdır. Birisi, özel yol (tarîk-ı hass) dur. Bu yol, bir kimseye veya bir kaç kimseye mahsûsdur. O yolun, girişi olup, çıkışı olmaz.
İkincisi; genel yol (tarîki âmm) dur. Bu yol, bir kimseye veya ba'zı kimselere mahsûs değildir. Onun, girişi ve çıkışı vardır. Bu yola, cadde de denir. Bu cadde de iki kısımdır. Birincisi; mahalle caddesidir. Bundan çok kere mahalle halkı gelip geçer. Ba'zan da başkaları gelip ge-çer.«el-Yenâbi'» adlı kitabda da böyle denmiştir.
Mahallenin mescidinde bulunan maktul, mahallenin caddesinde bu-j lunan maktul gibidir.'
Caddenin ikincisi, büyük caddedir. Bu, herkesin gelip geçmesi mü-1 sâvî olan yoldur. Çarşılarda bulunan ve şehrin dışında olan geniş yol gibidir. «Hidâye» adlı kitapda da böyle söylenmiştir. İmdi Câmi'de ve büyük caddede bulunan maktulde, kasâme yoktur. Bu. mes'eleyi, böylece bilmek gerekir. Tâ ki şübhe savulsun ve evham dağılmış olsun. [64]
Bir topluluk kılıç ile birbirleriyle çatışıp ayrıldıklarında, onların toplandıkları yerde öldürülmüş bir adam bulunsa, O'nun diyetini mahalle halkı öder. Çünkü mahallede, bu gibi şeyleri korumak mahalle halkına düşer. O işi yapan kimse bilinmediği zaman, diyet ve kasâme onların «zerine vâcibdir. Ancak Öldürülmüş olan kimsenin velîsi, kaatil olan topluluk üzerine da'vâda bulunursa veya onlardan ba'zı topluluk üzerine da'vâ. açarsa, bu takdirde mahalle halkı için bir şey gerekmez. Çünkü bu da'vâ, mahalle halkının kasâmeden berâetini tazammun eder. Maktulün velîleri delîl getirmedikçe, o topluluk için de bir şey gerekmez. Çünkü, sâdece da'vâ ile hafc sabit olmaz, Lâkin hak, mahalle halkından düşer. Zîrâ velînin sözü, kendisi hakkında hüccettir.
Yakınında imaret (bina) bulunmayan bir kırda maktul bulunsa — yakınlık (kurb) un ma'nâsi, daha önce geçtiği üzere, ses işitilecek kadar mesafedir— ya da bir büyük nehrin içinde bulunsa —büyük nehir ile murâd kimsenin zilyedliği ve mülkünde olmayan nehirdir. Meselâ, Fırat nehri gibi — Şuf'aya müstehak olunan nehir bunun aksinedir. Çünkü o nehirde, nehir halkının mâlikiyetleri vardır. Zîrâ o nehir, halkına mahsûstur. Bu takdirde kasâme ve diyet nehrin ehli üzere lâzım gelir. Binâenaleyh «Vikaye» nin; «Ona uğrayan bir suda (maktul bulunsa) » sözü,, ıtlak üzere (mutlak) değildir; Şu hâlde kırda veya büyük nehirde bulunan maktulün kanı boşa gider (heder olur). Çünkü b maktul, bu durumda olunca, kendisime başkasından yardım ulaşmaz ve taksir ile nitelenemez.
Eğer öldürülmüş ve bir derenin kenarında habs edilmiş bulunsa, O'nun diyetini o yere en yakın olan köy öder. Yâni, ses işitilecek mesafedeki en yakın köy öder. Şayet maktul, belli sâhiblere vakf olunmuş bir yer veya hanede bulunsa, O'nun diyetini ma'lûm sâhibler Öderler.
Çünkü onlar, o yerde veya hanede tedbîr almaya, insanların en uygunudur. Eğer oralar, mescid için vakf edilmiş ise, maktulün mescidde bulunması gibi olur. Mescidin hükmü ise, daha önce geçti.
Şayet maktul, memlûk olmayan sahradaki ordugâhta bulunsa, eğer kulübe ve kıldan çadırların içinde ise; tfiyeti onların içinde oturanlar
(sakinleri) öderler. Eğer maktul, bunların dışındaki kabileler içinde ise; diyeti maktulün içinde bulunduğu kabile öder. Şayet maktul, iki kabilenin arasında bulunsa; hüküm, iki köyün arasında bulunan maktulün hükmü gibi olur. Nitekim, bunun açıklaması daha önce geçti.
Eğer asker ve kabileler sahraya, kanşık oldukları hâlde beraberce inip konakladılar ise, diyeti asker ve kabilelerin hepsi beraber öderler.
Çünkü onlar bir arada konaklayınca, o yerlerin hepsi onlara mensûb bir tek mahalle menzilesinde olur. Bu durumda, çadırların dışında bulunan zararı onların hepsi ödemesi gerekir.
Eğer askerin kondukları yer, memlûk ise; kasâme ve diyeti bil-ic-ınâ' yerin sahibi öder. Zîrâ asker, orada sakindirler. IÇasâme ve diyette, o yerin mâlikine ortak -olmazlar.
Bir kimse, bir kabilede yaralanıp ailesine götürülse ve yatalak hasta (sâhib-i firâş) olarak ölse; kasam* ve diyet, O'nun yaralanmış olduğu kabile üzerine vâcib olur. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ayrı görüştedir.
Çünkü yaralamak, şayet ölüme bitişirse, ölüm sayılır. Bundan dolayı, yaralayan kimseye kısas vâcib olur. Yatalak hasta olmazsa,-bunun aksinedir. '
Bir adamm yanında henüz .son demini yaşayan bîr yaralı olsa, bir başkası da O'nu yüklenip kendi evine götürse; bir zaman kaldıkdan sonra Ölse, O'nu getiren kimse, İmâm Ebû Yûsuf ve îmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, diyeti ödemez. İmâm A'zam' (Kh.A.) in kavline kıyâsla, öder. Çünkü o götüren kimsenin elinde bulunması, mahalle menzilesin dedir. Yaralı olduğu hâlde O'nun elinde bulunması, mahallede bulunması gibidir.
iki adam, bir evin içinde olup; üçüncü bir kimse de olmasa ve o iki adamın biri öldürülmüş bulunsa, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, diğeri O'nun diyetini öder. İmâm Muhammed (Rh.A.) uyrı görüştedir.
Çünkü İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, o diğer adam diyeti Ödemez. Zîrâ ölen adamın, kendisini öldürmek ihtimâli vardır.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un delîb" şudur: Zahire göre, insan kendi kendisini öldürmez. Öldürülen kimse (maktul), bir kadının karyesinde [65] bulunsa; kadına yemin tekrar ettirilir ve âkılesi diyetini verirler. Bu, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed* (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh. A.) a göre ise; kasâme dahî diyet gibi âkılesi.üzere olur. Yâni kadına, bir şey lâzım gelmez. Çünkü kasâme, yardım ehli için lâzım gelir. Kadın ise, yardım ehlinden değildir. Bu durumda o, küçük çocuğa benzer.
İmânı A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur:
Kasâme, töhmeti savmak içindir. Töhmet ise, kadından tahakkuk eder.
Başkalarının öldürmesiyle, mahalle halkının şahadetleri bâtıl olur.
Yâni; maktulün velîsi, öldürmeyi mahalle halkından başka bir kimseden da'vâ ettikde, mahalleden iki şâhid de başkasının -öldürdüğüne şahadet etse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; onların şahadeti'kabul edilmez. İmânıeyn (Rh. Aleyhimâ), kabul edilir, demişlerdir. Çünkü onlar, da'vâli olmak sırasına girmek üzereydiler. Öldürülen kimsenin velîsi, öldürmeyi onlardan başkası üzere da'vâ etmekle, hasım olmakdan kurtuldular. İmdi, onların şahadeti kabul edilir. Nitekim, husûmete [66] vekîl (da'vâya vekîl), olan kimsenin, husûmetten önce azl olundukda şahadeti kabul edildiği gibi.
İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Onlar kaatüleri müsâfir etmekle, kendilerinden sâdır olan taksirden dolayı dâvâlıdırlar. Bu se-beble, her ne kadar husûmetten çıkarlarsa ,da, şahadetleri kabul edilmez. Vasinin, vesayeti kabul ettikden sonra, vesayetten çıkıp şahadet ettikde kabul edilmediği gibi.
Ya da, o şâhidler mahalle halkından birinin öldürdüğüne şahadet etseler, Öldürülen kimsenin velîsi biaynihî O'nun üzerine öldürme iddia ettikden sonra şahadetleri bâtıl olur. Çünkü, mahalle halkının hepsi ile beraber zikredilen şey üzerine husûmet kâimdir. Şâhid ise; husûmeti kendisinden savmak istemektedir. Halbuki o, bu durumda mütte-hem. (kabahatli) olur. [67]
Meâkıl Bölümü (Diyetlerin Ödenmesi)
Meâkıl; {Mîm) in üstünü ve (Kâf) m ötüresi ile ma'kûle'nin çoğuludur. Akl, yâni diyet [68] ma'nâsınadır. Diyetin, akl ile adlandırılmasına sebeb; çünkü diyet, kanlan dökmekten akl eder (önler). Akl da bundandır. Zîrâ akl, kötü işleri meneder.
Âkile [69], hatâen öldürülmüş olan kimsenin diyetinin kendilerine taksim edildiği divân ehlidir ki, onlardan kaatil olan kimse sebebiyle, diyetin kazası vaktinden itibaren üç yılda vazifelerinden [70] alınır. Divân ehli, [71] adları dîvânda yazılmış olan askerlerdir. Bu, bize göredir. İmâm Şafiî' (RIh.A.) ye göre, aşirettir. Zîrâ, Resûiüîlah' (S.A.V.) in aşiret [72] üzerine hüküm verdiği rivayet olunmuştur. . Ondan sonra nesh [73] yöktür. Bir de; şundan dolayıdır ki; diyet sıla'dır. Sıla'mıı ise yakın akrabaya verilmesi evlâdır. Mîrâs ve nafaka gibi.
Bizim delilimiz, Hz. Ömer' (R.A.) in hükmüdür. Hz. Ömer- (R.A.), divânları kurduktan sonra, Sahabe (R. Anhüm) huzurunda diyeti divân ehline yüklemiş, Sahabe (R. Anhüm) bunu inkâr etmemiştir ve bu hüküm icmâ' olmuştur. Bu, nesh değildir. Belki bir ma'nâyı takrir ve îzâhdır.
«Ondan sonra nesh olmamıştır.» sözü, İmâm Şafiî' (Rh.A.) niıı sözüne cevâbdir. Çünkü akl (diyet), yardım ehline yüklenirdi. Yardım ehli, çeşitli idiler: Velâ [74], hılf ve ad gibi.
I/Uf; (Hâ) nın esresi ve (Lâm) in sükûniyle «ahd» demektir. (Burada murâd, velâ-yı müvâlâttır.) [75] Ad, bir adamın, bir kabileden sa-yılmasıdır. Hz. Ömer (R.A.) zamanında bu, divân usûliyle oldu. Hz. Ömer (R.A.) ma'nâya uyarak diyeti divân ehli üzerine yükledi. Bundan dolayı Fukahâ demişlerdir ki: Eğer bugün bir topluluk san'atla yardımlaşsalar, onların âkılesi, san'atkârlardır. Eğer hılf ile yardımla-şırlarsa, âkılesi hılf ehlidir. Diyet, sıla'dır. Yâni, bahşişdir. Nitekim, İmâm Şafiî (Rh.A.) böyle demiştir. Lâkin diyetin sılada, yâni bahşişte, vâcib kabul edilmesi, mallarının asıllarında vâcib kabul edilmesinden evlâdır. Çünkü, daha hafîfdir. Akile, diyeti ancak hafifletmek için yük-lenirler.
Diyetin ödenmesinde üç yıl takdiri; Nebî~i Ekrem' (S.A.V.) den mervîdir ve Hz. Ömer' (R.A.) den nakledilmiştir.
KaaüÜn malında vâcib olan diyet dç zikredilen gibidir. Yâni bize göre, üç yılda alınır. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye.göre, hemen ödemesi vâcib olur. Delilleri, inşâallâhu Teâlâ, yakında zikredilecektir.
Eğer atıyyeler üç yıldan daha çok veya üç yıldan daha az zamanda çıkarsa, ondan alınır. Yâni ekserden veya ekaîden alınır.
Divân ehlinden olmayan kaatilin âkılesi, kabiledir. Vikâye'nin ibaresinde; «Yâhûd onlardan olmayan kabilesidir.» denilmiştir. Her hâlde bu, kitabın kopyasını çıkaran ilk kâtibin hatasıdır. Çünkü zamir «kimse» nıa'nâsına gelen «men» e râcidir. Halbuki, ona irca etmeye imkân yoktur. Doğru olan; «Divân ehlinden olmayan kaatilin âkılesi, kabiledir.» demektir.
Âkile fertlerinin her birinden üç yılda toplam olarak yalnız üç veya dört dirhem [76] alınır. Şöyle ki, onların her birinden her yılda bir dirhem alınır. Böylece, üç yılda alman, üç dirhem olur. Yâhûd her yıl bir dirhemle dirhemin üçte biri alınır. Tâ ki, üç senede dört.dirhem alınmış olsun.
Eğer kabilede genişlik (yâni maddî imkân) yok ise; kabilelerden neseb yönünden en yakın olanı ona eklenir. Asabelerde olduğu gibi, en yakın ondan sonraki en yakın (el-akrabu fe'1-akrab) kaidesi ile amel edilir. Babaların ve oğulların diyete dâhil olmalarında ise, ihtilâf edilmiştir. Diyeti ödemelide kaatil, onlardan birisi gibidir. Çünkü cinayeti işleyen O'dur. O'nun diyetten çıkarılmasında bir ma'nâ yoktur. Bunda, İmâm Şafii' (Rh.A.) nin ayrı görüşü vardır.
Âzâdiı olan kaatilin âkılesi, efendisinin (mevlâsmm) Jcabîlcsidir.
Çünkü O'na yardım, onlarla olmuştur. Bunu, Rcsûlüllah' (S.A.V.) in:
«Kavmin âzâdlısı, onlardandır.» hadisi şerifi te'yid eder.
Mevlel müvâlâtm âkilesı andlaştığı (akd yaptığı) mevlâsıdır [77] ve mevlâsımh kabîlesidir. Çünkü Arablar, bunlarla yardımlaşırlar. Şu hâlde, kölelikden kurtulan kimsenin efendisine (mevlâsına) benzer.'
Akile, bizzat kati ile vâcib olanı üzerlerine alırlar. Âkile üzerine, hatâ ve kasd benzeri ile diyetin vâcib olmasında asıl, Nebî-I Ekrem' (S. A.V.) in dâribenin (yâni gebe kadının karnına vuran kadının) velîlerine:
«Kalkın, ceninin diyetini verin.» buyurma sidir. Bu haclîs-i şerifi, bir kadın, bir başka kadının karnına varmakla cenin düşürüp, durumu Resûlüllah' (S.A.V.) a sundukları zaman söylemiştir. Bir <ie; hatâ eden kimse ma'zûrdur. Keza, kasd benzeri ile öldüren (mübaşir) de ma'zûr-dur. Çünkü vurma âleti, te'dib içindir. Öldürmek için değildir. İnsanın canına (nefs) ihtiram vardır. Onun heder edilmesi caiz oîmaz. Öldüren kimse üzerine kısas vâcib olması için sebeb yoktur. Fazla miktarda mal ödetmek de; malını kökünden kazımak ve O'nu yoksul bırakmak olur. Bundan dolayı, âkile diyeti ödemekte O'na katılıp yardımcı olur. Çünkü hatâ eden veya kasd benzeri ile cinayet işlöyen kimse, kendisinde olan bir kuvvetle öldürmekten kaçmmakda kusur etmiştir. O kuvvet, O'nun yardımcıları ile hâsıl olur. Onlar da, âkiledir. Binâenaleyh, âkile O'nu denetlemeyi ve uyarmayı terk etmeleriyle kusur etmişlerdir. İşte bu sebeble, diyete tahsis edilmişlerdir. [78]
Mûdilıa "(yâni, başın kemiğine varan yarık) ve mûdihadaıı fazlasının diyeti kadarını yüklenir. Nitekim, yaralar faslında geçti ki, mûdiha ve mûdihadan ziyâdede vâcib olan, diyettir. O da âkıleye yüklenir.
Kaatİlin sulhu ile veya âkılenin tasdik etmediği ikrarı İle veya şüb-he ile kısası düşen kasd sebebiyle veya oğlunu kasden öldürmekle vâcib olan diyeti âkile yüklenmezler.
Kölenin cinayeti sebebiyle veya nefs'vç uzuvlarda kasden suç işlemekle veya mûdilıa denen yaranın ersinden daha azında vâcib olan diyeti de âkile yüklenmezler. Nitekim rivayet olunduğuna göre; Resûlüllah (S.A.V.) bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurmuştur:
«Âkıleler, ne kasden, ne abden, ne sulhen ve ne i'tirâfen ve ne de mûdiha ersinden az olan diyeti yüklenmezler.»
Bir de: Âkılenm diyeti yüklenmeleri istîsâli, yâni, suç işleyen kimsenin yoksul kalarak helak olmasını önlemek içindir. Suç işleyenin az bir şey ödemesinde ise, istîsâl yoktur.
Diyetin azı ile çoğunu ayıran takdir ise; sem' ile (yâni hadîs-i şerif) ile bilinip sâbitdir. Takdirden eksik olan şeyi âkile yüklenmez. Belki, cinayeti (suçu) işleyen yüklenir. Şayet cinayeti işleyen kimseyi âkile tasdik ederlerse, onların diyeti yüklenmesi gerekir. Çünkü diyet, onların doğru diye kabul etmeleri ile sabit olur. İmtina ise, onların hakkı için olur. Âkuenin, kendi nefisleri üzere velayetleri vardır. Şu hâlde onlar üzerine diyet vâcib oîur.
Dİvâm ve kabilesi olmayan kimsenin âküesİ, zahir rivayette lîeyt'-ül-mârdir. Fetva, buna göre verilmiştir. Mutâsa'da da böyle denmiştir.
îsâm (Rh.A.) demiştir ki: İmâm Muhammet! (Rh.A.), Ebû Yûsuf'(Rh. A.) dan, O'nun da İmâm A'zam' (Rh.A.) dan rivayetine göre; diyet caninin malında vâcib olur. Beyt'ül-mâl'den, bi'1-icmâ ödenmesi gerekmez. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir.
Acemlerin âkilesi olmaz. Hulâsa'da zikredilmiştir ki: Eğer bir kimse, Arabın gayrısmdan ise, Şems'ül-Eimme el-Hulvânî' (veya Halvânî) (Rh.A.) den nakledildiğine göre, İmamlar btı husûsda ihtilâl etmişlerdir. İmamlardan ba'zıları: «Acem halkının, âkılesi olmaz.» demiştir. Bu söz, fakîh Ebû Ca'fer' (Rh.A.) in ihtiyar ettiğidir ve «Bu söz ile Şeyh'ül-îslâm Zahîr'ud-Dîn el-Merğinânî (Rh.A.) fetva verirdi.» demiştir. [79]
Kaçak Köle (Âbık) Bölümü
Bu bölümün, cinayetler bölümü ve onun tabileri ile ilgisi gizli değildir.
Âbık, mâlikinden kasden kaçan köledir. Tutup yakalamaya kadir olan kimse için, kaçak köleyi tutup yakalamak nıendîîbdur. Zira bunda, O'nun maliyetini ihya vardır. Nefs gibi, mala da hürmet gerekir. Yine, O'ııu yakalamakda; sahibine yardım vardır.
Yolunu kaybeden kölede ihtilâf edilmişti];. Ba'zılan; «Zayi' olma ihtimâlinden dolayı, O'nu ılvyâ yönünden, tutup yakalamak efdaldir.» demiştir. Ba'zılan da; «Yakalamamak eidaldif.» demişlerdir. Çünkü yolunu kaybetmiş olan köle, yerini terk etmez. Efendisi, O'nu bulur. Eğer bulan kimse, köle sahibinin evini bilirse evlâ olan; O'nu,'O'na götürmektir.
Kaçak köleyi yakalayan kimse, O'nu kâdîya götürür. Kâdî da, O'nu ta'zîr için habs eder. Bir de; ikinci kere kaçmasından emin olunmaz. Bundan dolayı, her ne kadar efendisi için fayda sağlasa da, kâdî O'nu kiraya vermez. Kâdî, kaçak köle için Beyt'ül-mâl'&en nafaka ta'yîn eder. O nafakayı, sahibine borç sayar. Sahibi geldiği zaman, O'ndan ahr. Ya da. köle satıldığı zaman, bedelinden alır.
Yolunu kaybetmiş olan köle habs edilmez. Yâni yolunu şaşırıp gezerken tutulan köleyi kâdî habs etmez. Çünkü ta'zîre müstehak olmaz ve bırakılırsa kaçmaz.* Eğer sahibine fayda verirse, O'nu kiraya verir ve ücretiyle O'nu besler.
Kaçak köleyi, efendisi gelinceye, kadar habs eder. Efendisi gelir de; ba'zılarına göre; «Kâdî'ya», diğer ba'zı Ulemâ'ya göre; «Kaçak kölelerle kendilerini muhafaza etmek için Kâdî'mn ta'yîn ettiği şahsa; kendi memlûk u olduğuna dâir delil gösterirse; Kâdî yâ hû d ta'yîn ettiği şahıs; kaçak köleyi hiçbir suretle mülkünden çıkarmadığına dâir Allah' (C.C.) a yemin ettirir. Sonra, kaçak köleyi efendisine verir.» Ba'zı-ları;«Çok ihtiyatlı olmak için kefil ile verir.» demiştir. Ba'zıları da; «İsbât edildikten sonra verildiği için kefilsin verir.» demişlerdir.
Eğer kaçak kölenin efendisi delil getirmeye kadir olamaz, fakat köle, O'nun memlûku olduğunu ikrar ederse veya efendi kölenin alâmetini ve eşkâlini vasf ederse, kaçak köleyi kefîl ile O'na verir.
Eğer efendi kendisinden bahşiş alınır korkusuyla kölenin kaçtığım inkâr «derse, kaçmadığına dâir Allah* (C.C.) a yemîn verdirilir ve kaçak köle O'na verilir.
Efendinin gelmesi uzarsa, kâdî kaçak köleyi satar. Her ne kadar kaçak kölenin yeri bilinse de, nafakanın çokluğu ile efendisi zarar görmesin diye satar. Bedelini alıkoyup; kaçak köleye bedelinden infâk eder ve eğer efendi gelip kölenin kendisine âid olduğunu delîl ile isbât ederse veya kaçak kölenin eşkâlini ve alâmetini beyân ederse, bedelden geri kalanını efendiye verir.
Köle sahibinin, kâdî'mn satışını bozması caiz değildir. Çünkü kâdî'mn şeriatın emriyle satması O'nun hükmü gibidir, bozulmaz. Eğer efendi, kaçak köleyi mükâteb veya müdebber etmiş olduğunu söylerse, satışı bozmamak için tasdîk edilmez. Mes'ûdî' (Rh.A.) nin «Fetâvâ» sm-da böyle zikredilmiştir.
Kaçak köleyi efendisine ulaştıran kimseye kırk dirhem [80] ücret verilir. O kaçak köle gerek mahcur, gerek ine'zûn, gerek müdefcber ve gerekse ümm-ü veled olsun, müsavidir. Çünkü bunların hepsi memlûk (köle) dür. Bunları yakalayıp sahibine ulaştırmakla, bu veehden maliyeti ıhyâ vardır. Mukâteb, bunların aksinedir. Çünkü mükâtebj, kazancında daha hak sahibidir. Zîrâ, yed'en memlûk değildir. Yakında anlatılacaktır.
Bu kırk dirhem, köleyi, sefer müddeti mesafesinden veya daha uzaktan getirip yerine ulaştıran kimseyedir. Velev ki; kıymeti kırk dirhemden daha az olsun. Köleyi getiren' kimse, O'nu sahibine iade için. tuttuğuna şâhid getirirse, bu ücreti alır. Eğer şâhid getirmezse, bir şey alamaz. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.
Eğer sefer müddetinden daha az mesafeden getirirse; hak ettiği he-sâbınca verilir. Çünkü bir şeyin karşılığı, bizzarûre o şeye taksîm edilir.
Müdebber ve ümm-ü veledde; şayet bu ikisi efendilerine ulaşmalarından önce efendi Ölse, o ulaştıran kimse için ücret yoktur. Çünkü ürom-ü veled, efendisinin ölümüyle âzâd edilmiş olup, hür olur. Hür insanı götürmekde ise, ücret olmaz. Keza müdebber, şayet terikenin [81] üçtebirinden çıkarsa, o da hür olur ve getirene ücret verilmez. Eğer üç-tebirden (sülüsden) çıkmazsa, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, onda da ücret yoktur. Çünkü o kimse, borçlu olan hürdür. Zîrâ, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; âzâd etmek bölünmez. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; üçtebirden çıkmazsa, mükâtebdir. Mükâtebde ise, ücret olmaz. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.
Şayet kaçak köleyi yakalayan kimse, O'nu efendisine geri vermek için yakaladığına şâhid getirir de, köle O'ndan kaçarsa, kimse kölenin bedelini Ödemez. Çünkü, O'nun elinde emânettir. Bir kusur da etmemiştir. Eğer zikredilen şekilde yakaladığına şâhid getirmezse, öder. Çünkü, bu durumda gâsıbdır.
İki şekilde de, yakalayan kimseye ücret yoktur. Birinci şekilde; yâni şâhid getirdiği surette, efendisine geri vermediği için ikinci şekilde ise, işhâdı (şâhid çağırmayı) terk edip gâsıb olduğu için ücret verilmez. Bu, İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh. A.) e göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; kölenin bedelini ödemez ve şayet efendisine geri götürdü ise, ücrete de müstehık olur. Çünkü İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; şâhid getirmek (işhâd) burada ve bulunan eşya (lükata) da da şart değildir.
Mükâtebin geri verilmesinde ücret yoktur. Çünkü mükâteb, yed'en memlûk değildir. Mürtehin için, rehnin ücreti vardır. Çünkü geri veren kimse için ücretin vâcib olması, kölenin maliyetine isabet ettiği içindir. O'nun maliyeti ise mürtehinin hakkıdır. Çünkü rehnin mûcebi, mürtehin için maliyetten alma hakkı (yed-i istîfâ) nın sabit olmasıdır. Binâenaleyh geri veren kimse, mürtehin için çalışmış olur. Bundan dolayı, mürtehin üzerine ücret vâcib olur. Şayet kaçak köieyi geri götüren kimse, râhinin ölümünden sonra geri götürse — çünkü rehn ölümle bâtıl olmaz. Bu, yâni rehnin ölümle bâtıl olmaması, rehnin kıymeti borç kadar veya borçdan daha az olduğu vakittedir. Borçdan daha çok olursa, onun üzerine takdir edilir, bakîsi râhine [82] yüklenir. — mürteninin hakkı, ödenen kadardır. Bu takdirde, ilâcın bedeli gibi olur. Cinayet suçundan kurtarmak ise, fidye ile olur. Çünkü rehinde fidye ödemek, mürtehin üzerine ödenenin (mazmunun) nıiktâ-riyle yüklenir. Eğer rehin bırakılan köle borçlu olursa ve efendisi de O'nun borcunu ödemeyi isterse, cu'l [83] efendisine yüklenir. Eğer efendi, kölenin borcunu ödemekten kaçınırsa, köle satılır ve Ödemeye ücretten başlanır. Yâni, önce ücret sahibi ücretini alır. Geri kalanı, alacaklılar alır. Çünkü ücret, mülkün riski (mü'neti) dir. Rızık (mü'net) ise, mülk kendisi için nıüstekar (kararlı) olan kimseye vâcib olur. Şayet köle cinayet işlemiş olur ve efendisi de fidye verip O'nu kurtarmak isterse, ücret efendisine yüklenir. Çünkü fidyeyi ihtiyar etmesiyle, ücret O'nu cinayetten temizlemiştir ve köleyi geri veren kimsenin, 'velî için kölenin maliyetini ıhyâ ettiği anlaşılmıştır.
Eğer efendi kölesini maktulün velîlerine vermek isterse, bu takdirde ücret velîlere yüklenir. Çünkü köleyi geri götüren kimse, velîlerin haklarını ıhyâ etmiştir. Eğer köle, hibe edilmiş ise; her ne kadar hîbe eden kimse, köle geri verildikden sonra hibeden geri dönse bile ücret, hîbe edilen kimseye yüklenir. Çünkü mülk, geri verme zamanında hîbe edilen kimseye âiddir. Mülkün geri' dönmekle ortadan kalkması, kendisine hîbe edilen kimsenin kusur etmesi sebebiyledir. O da, kölede tasarrufu terk etmesidir. İmdi yâcib olan ücret, geri vermekle ondan düşmez.
Eğer kaçak köle bir çocuğun mülkü ise, ücret O'ııun malından verilir. Çünkü ücret, O'nun mülkünün mü'neti (masrafı) dir. Eğer kaçan köleyi geri getiren kimse çocuğun vasisi ise, O'na ücret verilmez.
Çünkü çocuğun işlerini düzenlemek, vasinin görevidir. Şu hâlde, ücrete müstehık olmaz.
Şayet köle satılıp müşteri O nu teslim almazdan önce kaçarsa, satın alan kimse muhayyerdir. Dilerse, kaçak köle geri gelinceye kadar sabredip bekler; dilerse, satıcının malı teslimden aczi hükmüyle akdi bozmak için durumu kâdîye bildirir. Kâfî sahibi, bu mes'eleyi «Rehinde Tasarruf Babı» nda zikretmiştir. [84]
Kayıp (Mefkûd) Bölümü
Mcfkûd [85], lügat yönünden:
«Bir şeyi kaybettim, o benden kayboldu.» kökündendir.
«Ben kaybettim v« o kayıptır.» denilir.
Istılah yönünden; eseri yâni, nerede olduğu bilinmeyen, Ölü müdür yoksa diri midir haberi de alınmayan bir kayıba «mefkûd» derler, İs tıshâb ile yâni, olduğu durumda bırakılmakla o kayıp kendisi hakkında diri sayılır.
Allah Teâlâ' (C.C.) nın:
«İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.» [86] âyet-i kerîmesine aykırı olduğu için kayıp kimsenin karısı nikâh edilemez. [87]
Kayıp kimsenin, hâli bilinmedikçe malı taksim edilemez. Çünkü O'nun hâlinin zahiri, sağ olduğunu gösterir. Taksim ise, ölümden sonra olur. Kayıp kimsenin kiraya verdiği de, fesh edilmez. Çünkü İcâre, ölümden önce fesh olunmaz. Kâdî, insanların zimmetlerinde olan malım teslim almak için bir kimseyi görevlendirir. O görevli, kayıp kimsenin malını koruyup ve bozulmasından korkulan şeyi satar. Çünkü kâdî, kendisine bakmaktan âciz olanların hepsine bakan ta'yîn edilmiştir. Küçük çocuk, deli ve kayıp da bunlardandır. Kayıp kimsenin malını koruyucu ve onun üzerine kâim ta'yîn etmekde kayıp kimseye yardım ve O'nu gözetmek vardır. Çünkü o görevli, kayıp kimsenin gelirlerini ve ona borçlu olanlardan borcunu ikrar eden kimseden malı teslim alır. Zîrâ bakmak (nazar), korumak bâbmdandır.
Akdi ile vâcib olan her borcda da'vâcı olur. Çünkü görevli, onun haklarında asildir. Kayıp kimsenin kendisinin bizzat akd etmiş olduğu borçda da'vâ açamaz. Yine başkası elinde olup onda kayıp kimsenin payı bulunan akar [88] ve eşyada da da'vâ açamaz. Çünkü, mâlik değildir, kayıp kimsenin naibi de değildir. Belki, kâdî tarafından teslim almaya vekildir. Kayıp kimsenin malı üzere görevli olan kimse, hilâfsız husûmete mâlik olmaz. Hılâf, ancak mâlik tarafından borç hususun-, da teslim almaya vekîl olan kimsededir.
Şayet bir kimse, kayıp kimsede, bir hakkı olduğunu iddia etse, da'vâsma iltifat edilmez. O'nun beyyinesi de kabul edilmez. Kâdînin vekili ve vârislerden bir kimse hasm olmaz. Şayet kâdî, beyyinenin dinlenmesini uygun görüp bununla hüküm verse, geçerli olmaz. Çünkü ihtilâf, hükmün kendi sindedir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Görevli, kayıp kimsenin malından, çocuğu ve ana - babası gibi doğum yönünden yakınları olan kimselere infâk eder. Karısına da infâk eder. (harcar). Çünkü «Nafaka Bâbı»nda geçtiği vechle nafakada asıl; kayıp kimse hâzır iken malından kadının hükmü olmaksızın nafakaya müstehik olan herkese, o kimsenin kayıphğı hâlinde infâk edilir (harcanır) . Çünkü, bu takdirde kadının hükmü, yardım (iane) olur. Kayıp îîimse hâzır iken, nafakaya müstehik olmayıp ancak kadının hükmü ile müstehik olan kimseye O'nun malından infâk edilmez. Çünkü, bu takdirde nafaka hüküm ile vâcib olur. Halbuki gâib aleyhine hüküm ise, caiz olmaz.
Kayıp kimse ile karısının arası ayrılmaz. Çünkü ResûlüHah (S.A.V.):
«Açıklama (ve delÜ) gelinceye kadar, kayıp kimsenin zevcesi O'nun karışıdır.» buyurmuştur. İsterse, dört yıl geçmiş olsun.
İmâm Mâlik' (Rh.A.) e göre; eğer dört yıl geçerse, kayıp kimse ile karısının arası aymlır ve kadın ölüm iddeti bekler. Ondan sonra, dilerse kocaya varır.
Kayıp kimse, kendisinden başkası hakkında ölü sayılır. Başkasına vâris olamaz ve kendisi için vasiyyet olunan şeye de, şayet vasıyyet eden kimse ölse, müstehik olamaz. Belki kayıp kimsenin murisi ve mû-sîsinin malından olan hissesi, beldesindeki yaşıtlarının ölümüne kadar alıkonup bekletilir.
Kayıp kimsenin yaşama müddetinin takdirinde ihtilâf edilmiştir. Zahir rivayet, burada zikredilendir. Yâni, yaşıtlarının ölmesidir. Bilinmesine ihtiyaç duyulan bir şeyin şeriatta usûlü, onun benzerlerine baş-' vurmaktır. Telef edilen eşyanın kıymetleri ve kadınların mehr-i mislinde olduğu gibi.
Kaybolan kimsenin, bütün yaşıtlarından sonra sağ kalması nâdirdir. Şer'î ahkâm ise, zahir ve gâlib üzerine bînâ edilir. Sâdece kendi beldesindeki yaşıtlarına i'tibâr edilir. Çünkü bütün beldelerden yaşıtlarının durumunu araştırmak imkânsızdır.
Zeylaî (Rh.A.) demiştir ki: Muhtar olan, İmâmın görüşüne bırakmaktır. Çünkü yaşıtların hâli, çeşitli beldelere göre değişir. Keza zan-mn gâlib olması, şahısların değişmesiyle çeşitli olur. Nitekim büyük Melik (Hükümdar) den (savaşda) şayet haber aimamasa, özellikle tehlikeli bir duruma girdiği zaman, en az müddette zann-ı gâlib, [89] o Melik'in ölmüş olmasıdır. Melik'in müddetinde ihtilâfa ancak bu hu-sûsda insanların çeşitli fikirlerde olması sebeb olmuştur. Bundan dolayı, O'nun için müddet takdirinde nıa'nâ yoktur.
Kaybolmuş kimse, yaşıtlarının ölümünden Önce diri olarak ortaya çıkarsa; alıkonulan eşya O'nun malıdır. Yaşıtlarının ölümünden sonra, malı hakkında müddet tamâm olduğu günde ölümüne hükmedilir. Yâni yed'inde hakîkaten veya hükmen tasarrufu altında olan malı hakkında, müddetin tamâm olduğu günde ölümüne hükmedilir. Karısı ölüm için iddet bekler. Sanki, kocası elan ölmüş gibi dört ay on gün iddet bekler ve elan mevcûd olup O'na vâris olanlar arasında malı paylaştırılır. Vârislerinden, müddet tamâm olmazdan önce ölenler, O'na mirasçı olamazlar. Çünkü bu vâris öldüğü zamanda, kayıp kimsenin ölümüne hükmedilmemişti.
Başkasının malında, kaybolduğu vakitten i'tibâren Ölümüne hükmedilir. Hattâ kaybolduğu vakitten sonra başkasının malına mâlik olamaz. Çünkü, ölü gibidir, ölü ise, mala mâlik olamaz.
Kayıp kimse için ahkonan şey, O'nun ölümüne hükmedildiği zaman murisinin vârisine geri verilir. Çünkü vâris, şimdiye kadar alıko-nan o mala müstehıktır. Bunun açıklaması şöyledir: Fıkıh Usûlünde anlatıldığı üzere, istıshâb [90] — "ki hâlin zahiridir— def edici bir hüccettir. İsbât edici bir hüccet değildir. Kayıp kimse, müddetin tamâm olmasından Önce diri sayılır. İmdi o -kimse, kayıp olduğu vakitte diri olup, ölümüne hükmedilmezden Önce ölen vâris, O'na mîrâscı olmaz. Çünkü zahiri hâle göre; kayıp kimse, diridir. İmdi, kayıp olan kimsenin diri olması, başkasının O'na vâris olmasını savmak için hüccet olabilir. Kayıp kimse, başkasının malı hakkında, ölü sayılır. Çünkü zahirî hâl, başkasından O'na mîrâs kalması için hüccet olmaya elverişli değildir. Böyle olunca, kayıp kimse için ahkonan şey, kayıp kimsenin mirasçısına mirasçı olan kimseye, O'nun öldüğü gün verilir.
Kâdî için, gâib ve delinin cariyesini ve her ikisinin de kölelerini evlendirmek yetkisi yoktur. Lâkin gaibin ve delinin cariyelerini ve kölelerini mükâteb eylemek ve satmak yetkisi vardır. el-Fusû! el-lmâdiy-ye'de de böyle denmiştir. [91]
Terk Edilmiş Çocuk (Lakît) Babı
Lakît [92], lügat yönünden, yerden kaldırılan şey demektir. Faîl vezninde olup mef'ûl ma'nâsındadır. Sonra geleceği i'tibâriyle terkedilmiş (menbû:£) [93] çocuğun lakît diye adlandırılması gâlib olmuştur. Çünkü terk edilmiş çocuk,- yerden kaldırılır.
Şer'an îakît, yeni doğmuş bir çocuktur, ki O'nu ailesi yoksulluktan veya töhmetten [94] korktuğu için bir yere atmıştır.
O çocuk şehirde bulunmakla, eğer bulan kimse O'nun helak olmasından korkmazsa, kaldırması mendûbdur. Çünkü bunda, çocuklara karşı şefkat göstermek vardır. Şefkat göstermek ise, amellerin efdal-lerindendir.
Sahrada ve sahra gibi helak edici bir yerde bulunmasiyle, bulan kimse eğer yavrunun helak olmasından korkarsa, O'nu kaldırması vâ-cib olur. Meselâ; a'mâ birini görüp de, kuyuya ve benzerine düşmesinden korkan kimsenin O'nu düşmekden korumak için, elinden tutması vâcib olduğu gibi. Bu koruma farz-ı kifâyedir. [95] Çünkü maksûd, ba'zı kimselerin bu işi yapmalariyîe hâsıl olur.
Terkedilmiş çocuğun, köle olduğu delîl ile sabit olmadıkça hürdür.
Çünkü insan oğlunda asi olan, hürriyettir. Âdem (A.S.) İle Havva' (A-leyhesselâm) nm çocukları oldukları için, bir de İslâm ülkesinde hürriyet asıl olduğu için hürdür.
Sonra, yine terkedilmiş çocuk bütün ahkâmda hürdür. Hattâ bir kimse O'na kazf etse, kâzife hadd uygulanır. Terkedilmiş çocuğun anasına kazf etse, o anadan babası bilinmeyen çocuk meydana geldiği için, kâzife hadd uygulanmaz.
Lakîtin nafakası ve işlediği suçun diyeti Beyt'ül-mâl'den verilir. Onun mîrâsı da Beyt'ül-mâTe kalır. Çünkü ni'met, külfete tâbidir.
Terkedilmiş çocuğu alıp koruyan kimsenin, O'na harcadıkları teberru sayılır. O'na, borç vermiş olmaz. Her ne kadar kâdî, O'nu yerden kaldırıp alan kimseye, infâk etmesini emretse de, esah kavide çocuk için borç olmaz. Ancak, eğer kâdî, lakît için borç olmasını söyledi ise, bu takdirde harcadıkları lakîte borç olur. Terkedilmiş olan çocuğu kaldırıp alan kimse, çocukdan borcunu almak için müracaat eder. Çünkü kadının, O'nun üzerine velayeti vardır. Esah kavide denmesinin sebebi şudur: Çünkü kadının sâdece, lakîte infâk etmesini emretmesi, lakît-ten bunun geri alınmasına kifayet eder. Tahâvî (Rh.A.) de böyle demiştir. Nitekim, kâdînm emri ile bir şahsın borcu Ödense, o kimse O'n-dan borcu alabilir. Esah kavide, ancak kâdî zikredilen şeyi açıklarsa, rücu eder (yâni, lakîte harcadığım O'ndan geri alabilir.) Çünkü em-' rin mutlâkı, ba'zan teşvik ve tergîb için oîur. Şu hâlde ihtimâl ile, lakîte harcadığını O'ndan geri alamaz.
Şayet terkedilmiş çocuğu (lâkîti) alıp kaldıran kimse (mülte-kıt) [96], infâkı zikredildiği üzere, yâni kâdînm lakîte borç olsun demesiyle yaptığını iddia etse de; lakît de O'nu yalanlasa, harcadıklarını ancak delîl ile ondan alabilir. Vasî, bunun aksinedir, Şayet vasî, küçük çocuğa infâk etse, örf olan infâkda tasdik edilir ve delile ihtiyâç yoktur.
Lakît'î alan kimse, o çocuğa infâk etmekden (kaçınsa ve kadıdan çocuğu kendisinden almasını istese, kâdî ancak çocuğun lakît olduğunu isbât eden beyyine [97] ile kabul eder. Çünkü bulan adam, müttehem: dir; caiz ki çocuk O'nundur yâhûd nafakası kendisine lâzım gelenlerden biridir. Bu hîle İle, kendisinden nafakayı savmak istemiştir. Eğer çocuğun lakît olduğuna delîl getirirse, kâdî o delili hâzır bir hasıra bulunmaksızın kabul eder. Delilden sonra, eğer terkedilmiş çocuğu alanın aczini bilirse, evlâ olan kadının lakît'i kabul etmesidir.
Şayet kiıdi, Iakît'i kabul ettikden sonra O'nu başka bir kimsenin yanma koysa ve lakîti almış olan ilk kimse istese, kâdi vermek ile vermemek arasında muhayyerdir.
Bulan adam, çocuğu önce aldığı için, çocuk O'ndan alınmaz. Eğer mültekıt, kendi isteği ile çocuğu başkasına verirse, O'ndan çocuğu geri almak hakkı yoktur. Çünkü o, kendi hakkını düşürmüştür. Lakîtin nesebi, iddia eden kimseden sabit olur. Velev ki, lak it'in kendi çocuğu olduğunu iddia edenler, iki adam olsun. Onların ikisinin de çocuğu olur. Nitekim, ortak cariyede olduğu gibi. Ya da çocuğun nesebini iddia eden iki adamdan birisi, lakît'in bedeninde O'na âid bir alâmet bulunduğunu vasf ederse, bu takdirde çocuk vasfedenin olur, diğerinin olmaz.
Ya da ınüddeî, koca sahibi bîr kadın olup, kocası tasdik ederse, veya o kadın, lakît'in kendi çocuğu olduğunu isbât ederse, Iakît o kadının çocuğu olur. Ya da, müddeî iki kadın olup, her biri çocuğun, kendi çocuğu olduğunu isbât ederse, her ikisinin çocuğu olur.
Ya da, müddeî köle olursa, lakît'in nesebi O'ndan sabit olur. JLakit, hür olur. Çünkü İslâm ülkesinde asi olan, hürriyettir. Ya da, müddeî Zimmî olursa, nesebi ondan sabit .olur. Eğer Zimmîlerin oturdukları yerde bulunmayıp, belki Müslümanların şehirlerinden bir şehirde; köylerinden bir köyde veya kâfirler ile Müslümanların karışık olduğu bir yerde bulundu ise, Iakît Müslüman olur.
Eğer Zimmîlerin oturdukları yerde, meselâ; «hlri zimmet köylerinden bir köyde veya bir havrada veya bir kilisede bulundu ise, Zimmî olur.
Lak ît bulunduğu zaman, üzerine bağlanmış mal veya üzerinde bulunduğu hayvana bağlanmış mal, zahire i'tibârla lakîte âiddir.
Lakîti kaldırıp alan kimse (mültekıt), o zikredilen malı çocuğa kâdî'nın emri ite harcar. Çünkü o mal, yitik olmuş (elden çıkmış) maldır. Kâdî için, böyle malı lakîte harcamak velayeti vardır. Ba'zısı, «Kâ-dîmn emri olmaksızın harcar.» demiştir. Çünkü o mal, zahiren lakîtia-dir ve terkedilmiş çocuğu alan kimsenin ona infâk velayeti vardır.
Mültekitın, IaJdte hibe edilen şeyi teslim alma yetkisi de vardır.
Çünkü hibenin teslim alınması, hâlis faydadır. Mültekıt, Iakît'i diledi= ği yere götürür. Bunu, Kâdîhân (Rh.A.) zikretmiştir.
Çocuğu (Lakîti), san'at erbabına (hırfe'ye) vermek de caizdir. Çünkü bu, O'nu eğitmek ve malını koruyup gözetmek bâbındandır.
Karabetten, mülkten ve hükümetten bir şeyle velî olmasına se-beb bulunmadığı için, O'nu nikâh etmesi (evlendirmesi) caiz olmaz. Ananın tasarrufu caiz olmadığı gibi, îakît'ın malında mültekıt'ın tasarruf etmesi de caiz olmaz. Çünkü tasarruf velayeti, malı çoğaltmak içindir. Bu ise kâmil re'y ve bol şefkat ile olur. Mültekıt ile ananın her birinde mevcûd olan ise, ikisinden sadece biridir. {Yâni anada şefkat vardır, ikâmil re'y yoktur. Mültekıtta ise kâmil re'y vardır, tam ve bol şefkat yoktur. Bu sebebden, tasarruf etmeleri caiz olmaz.)
İcâresi [98] de, caiz olmaz. Çünkü mültekıt, lakîtin menfaatlerini telef etmeye mâlik olmaz. Bu durumda o, amcaya benzer. Ana, bunun aksinedir. Çünkü o, bunlara mâlikdir. Nitekim, «Kerâhiyet Bölümü» nde zikredilmiştir. Esah kavi de, budur. Bu kayd; «İcara verilmesi caizdir. Çünkü icara vermek, çocuğun terbiyesine âiddir.» diyenlerin sözünden korunmak içindir. Birincisi; «el-Câmiu's-Sagîr» in rivayetidir.
Mültekıt'ın, lakîti sünnet etmesi de caiz olmaz. Eğer sünnet eder de, bu sebeble çocuk ölürse, diyetini öder. Hânîye'de, böyle zikredilmiştir. [99]
Kayıp Mal (Lükata) Bölümü
Lükata [100]ma'nâda lakît'in adıdır. Lâkin lakîtin kullanılışı, insanda; lükatanın kullanılışı ise, insandan başka şeydedir
Sahibine vermek için, lükatanın alınıp kaldırılması menöubdur.
Çünkü gören kimse bırakırsa; çok defa ona hâin bir el ulaşır da, onu mâlikinden gizler ve O'nun malını zayi' eder. Binâenaleyh, lükatanın alınıp kaldırılması hakiki, müstehıkkına ulaştırmaya vesile olur. Bundan dolayı Fukahâ1; «Şayet zayi' olmasından korknlursa, kaldırılması vâ-cib olur.» demişlerdir. Nitekim «Lakît Bölümü» nde geçti.
Lükatayı gören kimse, onun .sahibine geri vermek için aldığına şâ-hid getirir; bulunduğu yerde ve insanların toplandığı yerde: «Ben bir lükata buldum, mâlikini bilmiyorum. Onun mâliki gelsin, niteliğini açıklasın, lükatayı O'na vereyim!» diye seslenerek bildirir. [101] Lükatanın sahibi onu istemeye gelmeyeceği ma'lûm oluncaya kadar, yâhûd yemek için hazırlanan yiyecekler ve ba'zı meyveler gibi sonraya kalırsa bozulacağı zamana kadar, bulan kimsenin yanında emânet olur. Hattâ lükata gerek az ve gerek çok olsun, gerek HılI [102]dan ve gerekse Harem'den alınsın teaddîsiz (kusur etmeksizin) helak olursa, bulup alan kimse, zararı ödemez.
İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; Harem'in lükatasını, sahibi gelinceye kadar bildirmek (i'lân etmek) vâcib olur.
Eğer lükatayı bulan kimse fakir ise; ondan faydalanır. Eğer zengin ise, onu bir fakire tasadduk eder. Velev ki fakır, baba ve analardan bir aslına yâhûd fakır çocuklarından ve onların çocuklarından bir îer'i-ne veya fakır olan karısına vermiş olsun. Eğer lükatanın sahibi gelip de, o tasadduku caiz görürse, sevabı O'nun olur.
Ya da, eğer lükata duruyorsa, onu fakirden alır. Eğer lükatanın aynısı kâim değilse, lükata sahibi, bulup' alana (Mültekıta) veya fa-kîre Ödetir. Aralarında, birbirlerine Ödetmek yoktur. Yâni, lükatayı bulup alan öderse, ödediğini fakirden alamaz. Fakır öderse, bulandan alamaz.
Eğer şâhid getirmedi ise; bulan kimse onu kendisi için aldığını ikrar ettiği takdirde; şayet elinde helak olursa, ittifakla Öder. Çünkü ku-sûr etmiştir.
Eğer mültekit ile lükatanın sahibi birbirlerini, lükatanın sahibi için alındığı hususunda tasdik ederlerse, ittifakla ödemez. Çünkü onların birbirlerini tasdik etmeleri, kendileri hakkında hüccettir. Bu takdirde, açık delîl (beyyine) gibi olur.
Eğer mültekit, sahibine, «Senin için aldım.» dese; O da «Kendin için aldın.» deyip ihtilâf etseler, İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muham-med' (Rh.A.) e göre, mültekit Öder. Ancak, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; ödemez. Belki söz, onu geri vermek için aldığını söyleyen mültekı-tındır.
Eğer mültekit şâhid getirecek kimse bulamadı ise veya buldu da lükatayı zâlimin almasından korktuğu için şâhid tutmayı terk etti ise; Fukahâ, «Ödemez.» demişlerdir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Keza bulunan şey (lükata), hayvan olursa, mezkûr hükümlerde lükata gibidir. Hayvana (behîmeye) mültekıtm, kâdînm izni olmaksızın infâk ettiği (harcadığı) şey teberrudur. Kadının izni ile infâk ettiği ise; hayvanın sahibi üzerine borçtur.
Hayvan sahibi geldiği zaman, mültekıt onu kadının hükmüyle kendisinden alır.
Faydalı olanı, kâdî ücretle verir. Yâni, ücretiyle yararlanılan at, katır, eşek ve öküz gibi, faydası olan şeyi, kâdî kiraya verir. O hayvana kâdî, ücretinden iki veya üç gün yâni sahibi sağ olsa, geleceğini tahmin ettiği bir müddet infâk eder. Çünkü bu kiraya vermekde, malın aynını mâlikin mülkü üzerine borç yüklemeksizin bırakmak vardır. Hidâye sahibi ve Kâfi sahibi bu konuda; «Kaçak kölede de böyle yapılır. » demişlerdir.
Ben, bu iki kitabdan başkasında bıı sözü bulamaçtan. BU'akis Mu-hît'te, Bedâyi'de ve Hulâsa'da bunun hilafını buldum. Onlar; »Kaçma ihtimali olduğu için, kaçak kölenin kiraya verilmesi caiz olmaz.» demişlerdir. Bundan dolayı, onu zikretmeyi terk ettim.
Koyun ve benzeri gibi kiraya vermekle yarar sağlanmayan hayvanlara İnfâk edilmesine kâdî izin verip, bu harcanan şeyin hayvan sahibinden geri alınmasını şart kılar. Nitekim daha önce geçti Ki esah olan kavi budur. Eğer en uygun olan infâk ise, böyle yapar. En uygun olan infâk değil ise; ilkin onu satmayı ve bedelini muhafaza etmeyi emreder. Çünkü devreden nafaka, malı kökünden kazıyıp tüketir.
Hayvana infâk eden kimsenin, onu sahibinden habs çtmesî (yâni vermemesi) caizdir. Yâni hayvanın nafakasını almak için, hayvanı sahibinden menetmesi caizdir.. Çünkü hayvanın, o âna kadar kalması O'nun verdiği nafaka ile olmuştur. Sanki, sahibi mülkü ondan almış gibidir. Eğer hayvan mültekıtın habsinden sonra ölürse, nafaka düşer-Çünkü o, rehin ma'nâsınadır. Bu durumda, habs ettiği şey sebebiyle helak olmuş olur. Habs etmezden önce hayvan ölse, nafaka düşmez. Çünkü o, 'emânettir. Onun, rehne tealluku yoktur, iyrültekıt, habsi seçince rehin hükmünü alır.
Eğer Iükatayı iddia eden kimse, alâmetini beyân ederse; O'na verilmesi helâl ve mubah olur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) ;
«Eğer lükatanın sahibi gelip alâmetini,ve adedini ta'rîf ederse, Iükatayı sahibine ver.» buyurmuştur.
Bu emir, ibâhat içindir. Çünkü geri vermenin vâcib olması; meşhur hadîs ile amel yönünden ancak açık delil (beyyine) iledir. O meşhur hadîs, RcsûlüHah' (S.A.V.) in:
«Delil getirmek da'vâeıya, yemin etmek de inkâr eden kimseye düşer.» kavlidir. [103]
Bizim zikrettiğimiz şeyden dolayı Hikatayı, delilsiz vermek vâcib olmaz. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, alâmet beyân ederse vermek vâcib olur.
Bir adam kırda Ölse, arkadaşının, O'nun metâını ve bineğini alıp bedelini ailesine götürmesi caizdir. el-Fusûl el-İmâdiyye'de böyle denilmiştir.
Su içinde bulunan odunun, eğer kıymeti olursa, lükatadir. Onda, lükatamn hükmüne riâyet edilir. Eğer kıymeti olmazsa, onu alan kimseye, diğer aslî mübâhât gibi helaldir. [104]
Vakıf Bölümü
Vaki, [105] lügat yönünden, habs ma'nâsınadır. Masdarı «vakf» olan, kelimesi müteaddîdir. Ma'nâsı, yukarıda söylenendir. Masdarı «vukuf» olan" kelimesi ise, lazımdır.
Şer'an, vâkıfın mülkü üzere ayn'ı [106] habstir ve ariyet menzilesinde faydalarını tasadduktur. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) bu konuda, ayrı görüştedir. Çünkü İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre vakf; Allah Teâlâ'-(C.C.) nın mülkü hükmünce ayn (mal) m habsedilmesidir. Vâkıf (vakfeden) in mülkü; o ayndan Allah Teâlâ' (C.C.) ya, aynın, yararı kula dönecek şekilde zail olur. İmdi vakf-ı lâzım [107] olup, satılmaz ve miras da olmaz.
İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Hz. Ömer (R.A.), Resû-lüllah' (S.A.V.) e: «Yâ Resûlallah, ben bir miktar mal aldım, bu mal bence nefistir. Onu tasadduk edeyim mi?» diye sormuş. Resûl-i Ek'rem (S.A.V.) de: «Aslı üzere tasadduk eyle, ki satılmasın, lıîbe edilmesin ve mîrâs olunmasın. Lâkin semeresini infâk eyle.» buyurmuştur. İmdi bu hadîs vakfın, lâzım olduğuna ıtassdır.
İmâm A'zam' (Rh.A.) in delili, Resûlüllah' (S.A.V.) m:
«Allah'ın ferâmııden habs yoktur.» kavl-i şerifidir. Yâni, «Mâlikin ölümünden sonra vârisleri arasında taksimden habs edilir mal yoktur.» demektir.
İmdi mal, vâkıfın mülkü üzere kalmaz, diyen kimseye, Allah' (C.C.) m tarzları habs edilir, demek, lâzım gelir. Fetva, İmâmeyn' (Rh. Aleyhİ-nıâ) in sözüne göredir, denilmiştir. KâlTde böyle zikredilmiştir.
Musannif «Meııiaallarını tasadduklur.» sözünü açıklayıp şöyle demiştir: Vakıf, bir rivayette sahih değildir. Yâni vakıf, menfaatleri ta-sadduku kapsayınca, caiz olmaz. Çünkü menfaat, yok olmuştur ve yok olanı tasadduk etmek caiz olmaz. Esah olan kavle göre; icmâen sahîh olur. Çünkü menfaatleri tasaddukjmâmeyri' (Rh, Aleyhimâ) e göre de caizdir. Nitekim kölesinin hizmetini, evinin süknâsını ve her ikisinin gelirlerini vasıyyet caizdir. Lâkin, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, lâzım değildir.
Bundan dolayı musannif, mülk kaldığı için «lâzım olmaz (geçerli)» demiştir. Ariyette olduğu gibi. Lüzum ile murâd, vâkıfın ve ölümünden sonra vârisinin vakti ibtâl etmesi caiz olmamasıdır. Şayet vâkıf, fakirler için vakf etse veya bir su dolabı; yolda kalanlar için bir han veya bir te(kke bina etse veya kendi arazîsini mezarlık yapsa, vâkıfın mülkü ortadan kalkmaz. Musannif, lüzumun yokluğu üzerine «Hayatında temliki sahih olur.» sözüyle açıklama yapmıştır. İmdi vâkıfın hayâtında temliki; ölümünden sonra mîrâs olması ve vakıftan dönmesi de sahîh olur. Velev ki vakf, ölüm hastalığında (maraz-ı mevtte) [108] olsun, sahîh olur.
Vakıf, ancak dört şeyin biri ile lâzım olur. Musannif o dört şeyin birincisini «Kaza ile» demekle zikretmiştir. Yâni vakıf, Sultan tarafından ta'yîn edilen kâdî tarafından verilen hüküm ile geçerli olur.
İki tarafın hakem (tahkim) [109] ta'yin etmeleri ile hüküm veren bir kâdî vakıf da'vâsı görmeye salahiyetli değildir. Çünkü böyle kâdi hüküm verse, geçerli olmaz. Hattâ Sultan tarafından ta'yînli kadının, o hükmü bozması caiz olur. Nitekim yerinde anlatılmıştır.
Hükmün yolu şudur: Vâkıf, vakf ettiği şeyi mütevelliye [110] teslim eder. Ondan, sonra, gayr-i lâzım olması [111] hükmüyle rücû eder. Duruşma (murafaa) için kâdî huzuruna çıktıkları vakit, kâdî vakıfdan mülkünün kesildiğine hükmedince, bi'1-icmâ vakıf lâzım olur. Çünkü bu mes'ele; ictihâd götürür bir fasıldır. Vakıf ta'yinii kadının (müvel-lâ) hükmü ona lâhık olunca, lâzım olur. Kadılardan sâdır olan diğer ahkâm gibidir. Vakıf senedinde zikredilen: «Kadılardan bir kâdî bu vakfın lüzumuna ve rücû' hakkının bâtıl .olduğuna hükmetti.» sözü, sahîh kavle göre, bir şey değildir. Râti'de ve Hâniyc'de. böyle denmiştir.
Dört şeyden ikincisini, musannif şu sözü ile zikretmiştir: «Ya da vâkıf, §âyet vakfı ölüme bağlasa, Ölümle vakıf lâzıııı olur.» Yâni; «Ölürsem, evimi şu hususa vakf ettim.» dese ve ondan sonra ölse, eğer malının üçtebirinden çıkarsa, vakıf sahîh ve lâzımdır. Çünkü mevcûd olmayan şeyi vasiyyet etmek caizdir. Meselâ, menfaatleri vasıyyet etmek böyledir. Nitekim, daha Önce geçti.
Ölen kimsenin mülkü, onda hükmen bakî olur. O'nun nâmına dâima tasadduk edilir. Eğer malının üçtebirinden çıkmazsa, üçtebir mik-târiyle caiz olur. Geri kalanı, ölene âid diğer bir mal ortaya çıkıncaya kadar kalır. Ya da; vârisler caiz görürlerse, caiz olur. Eğer diğer bir mal zahir olmayıp ve vârisler de cevaz vermezlerse, gelir (gaile) [112] ikisi arasında taksim edilir. Üçtebiri vakf için ve üçteikisi vârisler için olur.
Musannifin, «Ya da vâkıf, gayet vakfı ölüme, bağlasa, ölümle vakıf lâzım olur.» sözünde; sâdece ölüme bağlamak, mülkün zevalini ifâde etmediğine işaret vardır. Belki, ta'lîkden sonra mülkün zevalini ifâde etmesi için ölüm gerekir.
Üçüncü durumu, musannif; «Ya da vâkıf, ben onu hayâtımda ve ölümümden sonra müebbeden vakf ettim demekle vakıf lâzım olur.»
sözüyle zikretmiştir. Çünkü bu, ulemâmıza göre, caizdir. Lâkin İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, vâkıf sağ olduğu müddetçe, bu söz, gelirin (gailenin) tasadduk edilmesini adamak olur. Böyle olunca, vâkıfın adağını yerine getirmesi gerekir.
Vâkıfın, ondan geri dönmesi de caizdir. Eğer ölünceye kadar geri dönmezse, terikenin üçtebirinden (sülüsden) caiz olur. Bunun hâl çaresi; kölesinin hizmetini bir insana vasiyyet eden kimsenin yaptığı gibidir. Çünkü hizmet, kendisine vasiyyet olunan kimse (mûsâ leh) nin ve rakabesi [113] mâlikin mülkü üzere olur. Hattâ kendisine hizmet edilmesi vasıyyet olunan kimse (mûsâ leh) ölse; köle, mâlikin vârisleri için mîrâs olur. Ancak şu kadar fark var ki: Vakfda kendileri için vasıyyet olunanlar (mûsâ lehüm) m kesilip tükenmesi tasavvur olunmaz. Şu hâlde, bu vasıyyet müebbed olur.
Dördüncü durumu (musannif: «Ya da, bir imescid bina edip ve p mescidi yolu ile beraber ifraz 'etmekle vakıf lâzım olur.» sözüyle zikretmiştir. İfraz, şart kılınmıştır. Çünkü mescidin Allah Teâlâ (C.C.) için hâlis olması gerekir. Allah Teâlâ (C.C.) :
«Mescid ler, şübhesiz Allah'ındır.» [114] buyurmuştur. Yâni, Allah' (C.C.) a mahsûsdurlar, demektir.
İmdi mescid, ancak ifraz ile hâlis olur. Yine herkes için o mes-cidde, namaza ve cemâat ile namaz kılmaya izin vermekle hâlis olur.
Bazıları demiştir ki: Cemâatle namaz kılmaya, izine hacet yoktur. Belki, bir kimsenin kılması kâfidir. İnsanlar için iznin şart kılınması, teslim şart olduğundandır. Çünkü mescid olması için, İmâroeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; teslim şarttır. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ayrı görüştedir. Her nevide, o nev'e lâyık olan teslim şart kılınmıştır. Bu
teslîm, mescidde namaz kılmakla olur. Bu vechle, birinci vech [115]; vâkıfa ve vârisine bakarak lüzum ifâde etmekle beraber vakfın, vâkıfın mülkünden çıkmasını da ifâde eder. İkinci veclı, vâkıfın ölümü ile ona bakarak vakfın lüzumunu ifâde eder. Lüzumunu ifâde ettiği gibi, mülkünden çıkışını da ifâde eder ve eğer üçtebircien (süîüsden) çıkarsa, vârise bakarak lüzumunu da ifâde eder.
Üçüncü vech, vâkıf sağ olduğu müddetçe, mülkünden çıkmasını ifâde etmediği gibi, dönmesi caiz olduğu için vâkıfa bakarak lüzumunu, da ifâde etmez. Belki, üçtebirden (süîüsden) çıkarsa, vârise bakarak mülkünden çıkmasını ifâde eder.
Bundan sonra, İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ), vâkıfın mülkünün ortadan kalkmamasında (yok olmamasında) İmanı A'zam' (Rh.A.) a muhalefet edip, zevaline kail oldukdan sonra vakıfın ne ile tamâm olacağı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Musannif bunu «vakit tamâm olmaz.»
sözüyle zikretmiştir. Yâni vakıf, zikredilen dört şeyin biri ile lâzım oldukdan sonra da, vakıf tamâm olmaz. İmâm Muhamnıed' (Rh.A.) e göre, vakıf ancak müebbed masraf zikretmekle tamâm olur. Çünkü masraf menfaati veya geliri tesadduktur. Bu, ba'zan muvakkat ve ba'zan da müebbed olur. Onun mutlâkı, te'bîd (ebedîliği) üzere delâlet etmez. Şu hâlde tansîs (nass) lâzımdır.
Bir kimse, meselâ; «Ben, şunu çocuklarım için vakf ettim.» demekle evlâdı [116] için vakf etse ve bu söze bir şey eklemese ve çocuklar tükenip bitselerj İmâm Muhamnıed' (Rh.A.) e göre; vakıf mâlikin mülküne döner. Çünkü, sonu kesilmiştir. Eğer vâkıf, meselâ-: «Ben, onu on yıla kadar vakf ettim.» demekle belli bir süre zikretse, ittifakla bâtıl olur. Çünkü bu, muvakkat satış gibidir.
İmam Ebû Yûsuf (Rh.A.} a göre; müebheden demeksizin vakıf tamâm olur. Çünkü maksûd, Allah Teâlâ' (C.C.) ya yaklaşmaktır. Bu maksûd, ba'zı vakitte bir yöne sarf ile olur, ki onun bitmesi tevehhüm olunur. Ba'zı vakitte, bir yöne sarf ile olur, ki onun bitmesi tevehhüm olunmaz. İmdi vâkıfın maksûdunu tahkik için iki fasılda da vakıf sa-hîh olur. Şayet mevkufun aleyh (üzerine vakfedilen) —meselâ evlâd gibi— besilip tükense, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; fakirlere sarf olunur. Sahîh olan söz şudur ki, te'bîd ittifâkan şarttır. Lâkin te'bîdin zikredilmesi, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre şart değildir. dolayı torunlar, evlâd-ı sulbiyyeden sayılmaz. Evlâd'ın tekili, «veled» dir. Bu deyim, velâdetten türetilmiş
Çünkü vâkıfın; «Ben vakf ettim ve tasadduk ettim.» demesi, Allah Te-âlâ1 (C.C.) ya ayırmayı (izâleyi) gerektirir. Bu ise; te'bîdi (yâni vakfın ebedî olarak yapılmış olduğunu) gerektirir. Şu hâlde zikredilmesine hacet yoktur. î'tâk (yâni, köleyi âzâd etmek) gibi. Nitekim yakında açıklaması gelecektir.
îmânı Mukammed' (Rh.A.) e göre, te'bidin zikredilmesi şart kılınmıştır. Nitekim sebebi daha önce geçti. Vakf, İmâm Ebû Yûsuf (Rh. A.) a göre; düşürmek (ıskat) tir. Yâni ayn olan maldan vâkıfın mülkünü düşürmek için meşru kılınmıştır. İ'tâk da böyledir. Çünkü âzâd etme, efendi için mülkünden düşürmedir. Yoksa Allah (C.C.) için temlik değildir. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) ondan müstağnidir. Zîrâ O, (Allah (C.C)), vâkıfın da vakfın da mâlikidir. Kul .için de temlik değildir. Eğer kul için temlik olsa, satılması ve diğer tasarrufları caiz olurdu. İmâın Ebû Yûsuf (Rh.A.), kazaya ve başka şeye hacet kalmadan bizzat sözle yâni onu, şu vech üzere vakf ettim, demekle vakfı mülk-den çıkarır. Şüyû'u [117] da caiz görür. Yâni müşâ'nm [118] taksimini caiz görür. Çünkü taksim, teslim almanın tamâmındandır. Zira kabz, bir şeyi alıp kendisinin malı etmek ve mülküne katmak (hiyâze) içindir. [119] Bunun tamâmı, taksimle ayrılabilen şeylerdedir. İmânı Ebû Yûsuf'a (Rh.A.) a göre; teslim almanın aslı şart değildir. Onun tamamlayıcısı da şart değildir. Sen gördün ki, O'na göre vakf — âzâd gibi — mülkün ıskatıdır. Şüyu' âzâdı nıenetmez. Bundan dolayı, vakfı da menetmez. Irak Meşâyihi bununla fetva vermişlerdir.
İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; vakf, sadakadır. Çünkü Resû-lüllah (S.A.V.), Ömer' (R.A.) e:
«Onun asimi tasadduk et. O satılmaz, hibe edilmez ve miras olunmaz.» buyurmuştur.
İmâm Muhammed (Rh.A.); vâkıfın vakfı, mütevelliye teslimini şart kılmıştır. Mütevellinin, vakfı teslim almasını da şart kılmıştır. Nitekim müneffeze (geçerli) sadakada olduğu gibi. Vasıyyet olan sadaka, böyle değildir. Çünkü bu' sadaka, tasadduk edenin mülkünden sâdece söz ile zail olmaz. Belki, teslimi ve fakirin teslîm almasiyle zail olur. Bunun açıklaması şudur: Çünkü temlik, Allah Teâlâ' (C.C.) dan kas-den tahakkuk etmez. Nitekim sebebi daha önce geçti ki; Allah Teâlâ (C.C.) ondan müstağnidir. Ancak Allah Teâlâ (C.C.) için sabit olan sadaka hakkı kula teslîm zımnında sabit olur. İmdi sadakalar ve zekât menzilesine indirilir. Şayet teslimden önce tamâm olsa, yed'en istihkaka elverişli olur. Halbuki, teberru', müteberri' (bağışlayan kimse) için istihkak sebebi olamaz. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; taksim kabul eden şeyde şüyu, vakfı meneder. Çünkü teslîm almanın aslı; İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre şarttır. Keza kabzı tamamlayan şey de öyledir. Bunun tamâmı, taksim götüren şeylerdedir. Taksimi muhtemel olmayan şeyde şüyu ile vakf sahih olur. Hattâ hamamın yansını vakf etse, geçerli sadaka giıbi, caiz olur. Çünkü İmânı Muhammed (Rh.A.), bununla vakfa i'tihâr etmiştir. Zîrâ bu sadaka, taksim kabul eden müşâ'da tamâm olmaz. Nitekim vâkıf; «Ben, şu on dirhemin yarısını şu fakire tasadduk ettim.» dese, o fakir teslim almadıkça tamâm olmaz. Taksim, kabul etmeyen müşâ'da ise, tamâm olur. Hamamın yansı gibi. Buhârâ Meşâyihi, bununla fetva vermişlerdir.
Mecmau'I-Fetâvâ'da denmiştir ki: Bundan sonra, İmâm Muhammed' (Rh,A.) in kavli üzere eğer bir yer iki adam arasında ortak olsa ve orayı yoksullara vakf olarak tasadduk etseler veya vakf etmek caiz olan hayır ve iyilik yollarından bir vechle tasadduk etseler ve vakfa bakan bir kayyıma [120] verseler, caiz olur. Çünkü İmâra Muhanımed' (Rh.A.) in kavline göre; cevaza engel olan şey, teslîm alma vaktindeki şüyû'dur. Akd vaktindeki değildir. Burada akd sırasında şüyu' yoktur. Zîrâ o iki kimse, yeri toptan tasadduk etmişlerdir. Kabz vaktindeki şüyu da değildir. Çünkü o iki kimse yeri toptan teslîm etmişlerdir. Eğer ikisinden her biri, bu yerin yansını müşâ' olan sadaka-i mevkû-fe olmakla tasadduk etse ve ikisinden her biri, kendi vakfı için ayrı mütevelli ta'yîn etse, şüyu' akd vaktinde bulunduğu için caiz olmazdı; Zîrâ onlardan her biri, akdi yalnız başına yapmış olurdu. Şüyu' teslîm alma vaktinde de mütemekkindir. Çünkü iki mütevelliden her biri şayi' olan bir yarımı almıştır. Şayet iki adamdan her biri mütevellisine,
Benim payımı, ortağımın payı ile beraber teslim al.» dese, caiz olur. Şayet ikisinden biri arzın yarısını yoksullara sadaka-ı mevkûfe olmakla tasadduk etse, ondan sonra diğer adam yine böylece, yerin diğer yansını tasadduk etse ve ikisi onun için bir tek kayyim görevlendirseler, caiz olur. Çünkü akd vaktinde her ne kadar şüyu' mevcûd ise de, teslim, alma vaktinde yoktur. Çünkü mütevelli, yeri toptan teslim almış; \k\ adam da kendisine toptan teslim etmişlerdir. Keza nıütevellîliği iki kimseye beraber verseler, yine böyle olur. Çünkü bu iki mütevelli, bir mütevelli gibi olurlar. Keza vakf yönü ayrı olsa, yine caiz olur. Yine -böylece, vâkıf bir adam olup yerin yarısını fakirlere rnüşâ' olarak vakfedip, diğer yarısını başka hâl üzere vakf etse, caiz olur. Bu zikredilenlerin hepsi İmâm Muhammet!' (Rh.A.) in süsüne göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre ise, hepsinde vakf caiz olur. Çünkü ona göre vaki', teslim alınmadan ve taksim edilmeden dahî caizdir. Zamanımızın Meşâyihinden ba'zıları, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un sözü ile fetva [121] vermişlerdir. Fetva, buna göredir.
Şayet vakıf lâzım olup tamamlansa, sahibi için memlûk olmaz. Başkasına satmak ve benzeri ile .temlik de kabul etmez. Çünkü mülkünden çıkanı, temlik etmek imkânsızdır. Ariyet verilmez ve rehn konulmaz. Çünkü ariyet ve rehnin iktizâları mülktür.
Vakıf taksim edilmez, ancak taksim, vakıf ile mâlik arasında olursa, îmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre taksim edilir. Yâni kâdî, müşâ'-olan vakfının caiz olmasına hüküm verir de hükmü nafiz olursa, diğer muhtelefât gibi, müttefakun aleyh olur. Ba'zılan taksim istese, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, taksim olunmaz ve muhâyec [122] ederler. İmâ-meyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, vakıf taksim edilir.
Fukahâ şunda icmâ etmişlerdir ki; bütün mal, erbabına vakfedilmiş olup taksim etmek isteseler, taksim edilmez. Muhît'te de böyle denmiştir, Musannifin: «Üzerlerine mevkuf (vakfedilmiş) olan vakıf taksim edilmez.» sözünün ma'nâsı budur. Çünkü; Îmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, taksim, ayırmak ve bölmek (temyiz ve ifraz) dir. Satmak ve temlik değildir. Şu hâlde, taksim caizdir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; taksim ma'uen satmaktır. Çünkü o, ifraz ve mübadeleyi kapsar. Mübadele [123] yönü ise, misliyyâttan [124] başkasında ağır basar.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), mescidi vâkıfın mülkünden; «Ben, bunu mescid kıldım.» sözüyle izâle eylemiştir. Çünkü O'na göre, teslim şart değildir. Zira bu, âzâd etmek gibi ıskattır (yâni, mülkden düşürmek ve çıkarmaktır).
İmâm A'zam ile îmânı Muhammedi (Rh. Aleyhimâ) ise; namaz kılınmasını şart koşmuşlardır. Nitekim, daha önce geçti.
Musannifin «mesçid» sözünü tekrarlamasına sebeb şudur: Çünkü mescidi Önce vakfın lâzım olmasının şartlarını sayarken söylemiş idi. Burada zikretmesi, mescidin ahkâmının; İmâm 'Muhammed' (Rh.A.) e göre; mütevelliye teslim şart olmamakta ve İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, şüyû'un mâni' olmasında ve İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; kâdî hüküm vermese bile onun vâkıfın mülkünden çıkmasında diğer evkaf hükümlerine muhalefetinden dolayıdır.
Eğer vâkıf mescidin altına Beyt'ül-Makdis'de olduğu gibi mescidin yalarları için sirdâb yaparsa caizdir — Sirdâb, sirdâbe'den muar-rebdir (yâni aslında Arabca değil iken Arabcalaştırılmıştır.) Sirdâb, soğutma için yerin altında yapılan bodrumdur — Eğer sirdâbı mescidin yararlarından (mesâ lininden) [125] başka şey için yaparsa, veya mescidin üzerine ev yapıp, mescidin kapısını yola açar ve mülkünden ayırırsa, caiz olmaz. Yâni, mescid olmaz ve vâkıfın onu satması caiz olur. Vâkıf öldüğü zaman, ondan mîrâs olarak alınır. Çünkü mescidin, sâdece Allah Teâlâ (C.C.) için hâlis olması vâcibdir. Kulun hakkı, mescidin altına veya üstüne müteallik olduğu için bunda hulûs olmaz. Şu hâlde, onun ahkâmı da sabit olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan; Bağdart'a geldiği zaman, evlerin sıkışıklığım görerek zaruretten dolayı, buna iki veehle cevaz verdiği rivayet edilmiştir. İmânı Muhammed' (Rh. A.) den de, Horasan'da R-ey şehrine girdiği vakitte, zaruretten dolayı bunların hepsini caiz gördüğü rivayet edilmiştir. Nitekim bir kimse, hanesinin ortasında yâni, avlusu içinde mescid bina edip ve orada namaz klimaya izin verse, orası mescit! olmaz. Vâkıfın, onu satması caiz olur ve ondan mîrâs da alınır. Çünkü vâkıfın mülkü, o mescidin çevresini kuşatmıştır. Böyle olunca, O'nun menetme hakkı vardır. Mescid-de ise bir kimsenin menetme hakkı olmaz. Çünkü Allah Tcâlâ (C.C.) :
«Allah'ın mescitlerinde Onun adının anılmasını yasak î-dcıı kimseden daha zâlim kim olabilir?» [126] buyurmuştur.
Eğer o hanenin (darın) ortasında olan mescidin çevresinde olan mülk harâb olup, ondan istiğna olunsa, İmâm A'zam ve İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre, mescid olduğu hâlde kalır ve cger bina eden sağ ise, O'nun imülküne dönmez. Eğer bânî öldü ise, vârisine de dönmez. İmâm Muhammed' (Rh.A.j e göre; mülke döner. Çünkü bânî o mescidi, belli ibâdet için ta'yîn etmiştir. Belli İbâdet yapılmayınca, baninin mülküne geri döner. Hacda muhsar [127] olan kimse gibi ki, şayet hedy [128] gönderse, ondan sonra ihsâr ortadan kalkıp hacca ye-tişse, hedyini ne yapmak isterse, onu yapar.
İmânı A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) un delili şudur:
Mescidin banisinin kasd eylediği ibâdet, çevresindeki mülkün harâb oîmasiyle ortadan kalkmamıştır. Zîrâ insanlar, mescidlerde ibâdet et-mekde müsavidir. Orada yolcular ve gelip geçenler namaz kılarlar. Muhsar olan kimsenin hedyi ise, boğazlamadan önce mülkünden zail olmamıştır. Mescidin haşiri [129] ve haşişi [130] böyledir. Şayet onlardan istiğna olunsa, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre; mülke dâhil olmazlar. İmâm Muhammed (Rh.A.) ayrı görüştedir. Tekke ve kuyu, şayet bunlar ile yararlanılmazca, bunlar da hasır ve kuru ot gibi, ihtilaflıdır.
Mescidin, tekkenin ve kuyunun vakfı en yakın olan mescid, tekke vi' kuyuya sarf edilir. Bu söz, İmâm Azam ile İmânı Ebû Yûsuf (Rh. AJeyhimâ) un sözü üzerine açıklamadır. Yâni, vâkıf ve cihet [131] birleşmiş olursa sarf edilir. Meselâ; bir adam, iki mescid bina edip ve her birinin mesâlihi için vakf ta'yîn etse ve mevkufun aleyh (yâni kendisine vakf edilmiş) in ba'zi mersûmu [132] az olsa; şöyle ki: İki mescid-den birinin imânımın veya müezzininin mersûmu; vakfı harâb olmak sebebiyle eksik olsa; kâdinm, diğer vakfın fazlasından ona sarf etmesi caizdir. Çünkü o iki vakıf, bu takdirde bir tek şey gibidir.
Şayet o iki -vakıfdaıı birisi ayrı olursa, meselâ; iki adam, iki mescid bina edip yâhûd bîr adam bir mescid ve bir medrese bina edip ikisi ıçUİ ayrı ve başka vakıflar yapsalar, birini diğerine sarf caiz olmaz. Yâni, kadının iki vakıfdan birinin fazlasını diğerine sarf etmesi caiz olmaz. TJezzâziye'de böyle denilmiştir.
Bir kimse fakirle re bir çiftlik vakf edip, mütevelliye teslim ettik-den sonra vasisine: «Sen, bu arazinin gelirinden fülâna şu kadar ve fülâna bu kadar ver.» yâlıûd «Doğru ve uygun gördüğünü yap.» dese, o vasinin arazînin gelirini onlara vermesi bâtıldır. Çünkü vakf, tescilden [133] sonra o adamın mülkünden çıkmıştır. Binâenaleyh onun vasisi arazîde tasarrufa kadir olamaz. Ancak vakıf da, tescilden önce dilediği kimseye gelirinden vermeyi şart kılmışsa, olur. Hâniye'de de böyle denilmiştir.
Yoldan bir kısım yeri .mescid ve bunun aksini yapmak (yâni, mes-cidden bir kısmını yol yapmak) caizdir. (Yâni, şayet mescidin yeri dar olup, yol geniş olsa, yoldan bir kısım yeri mescide katmak ve keza aksini yapmak da caizdir.) Hulâsa'mn «Kerâhiyet Bölümü» nde-ve, İmâ-diye'nin «Onuncu Fasıl» ında böyle zikredilmiştir.
Yolu mescid yapmak da caizdir. Aksi,, caiz değildir. Çünkü, yolda namaz kılmak caizdir. Fakat, mescidden geçmek caiz değildir. İmâdiy-ye'de böyle denilmiştir.
Mescid, cemaata dar geldiği zaman, yanında olan yeri, kıymetini vererek zorla almak caizdir. Mecma'ul-Fetâvâ'da da böyle denmiştir.
Keza vâkıfın, velayeti kendisine âid kılması caizdir. Çünkü mütevelli, velayeti vâkıfdan alır. Böyle olunca, velayet bi'z-zarûre O'na âid olur. Lâkin bundan sonra vâkıf, vakıf için güvenilir olmazsa, kadının fakirlerin menfaati için O'nun elinden vakfı almak yetkisi vardır. Keza vâkıf, Sultan veya kadının o vakfı elinden çıkarıp almamasını ve başkasını mütevelli ta'yîn etmemesini şart kılarsa; hüküm yine budur. Çünkü bu şart, şeriatın hükmüne aykırıdır.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), vâkıfın, vakfın gelirini kendisine almasını caiz görmüştür. Yâni vâkıf, vakf edip gelirin hepsini veya bir kısmını, sağ oldukça kendisine, öldükten sonra fakirlere şart eylese, İmâm Muhammed (Rh.A.) ve Hilâl' (Rh.A.) e'göre vakf bâtıl olur. Çünkü mülkü, Allah Teâlâ' (C.C.) ya izâle ile kurbetin ma'nâsı ortadan kalkmıştır. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), «İbtidâyı, intihaya (yâni başı, sona kıyâs ederek) caiz olur.» demiştir. Çünkü o, vakıf kesilerek sahibinin mülküne dönmesini caiz görmüştür. Belh Meşâyihi, Ebû Yûsuf (Rh.A.) un sözünü almışlardır. Fetva da halkı vakfa teşvik için O'nun kavline göredir. Hâniye'de ve başkasında böyle zikredilmiştir.
Yine vâkıfın, eğer dilerse vakfı değiştirmeyi veya satıp semeni [134] ile başka bir yer almayı şart koşması caizdir. Şayet böyle yaparsa, şartlarını zikretmekslzin ikinci vakıf, şartları hususunda birincisi gibi olur. Ondan sonra onu bir üçüncüsü ile değiştirmesi caiz değildir. Çünkü değiştirmek, şartla sabit olan bir hükümdür. Şart ise, birincide mevcûd, ikincide değildir. Fakat değiştirmeyi şart koşmaksizın, vakıf malını değiştirmeye mâlik olamaz. Ancak, kâdî mâlik olur. Hâniye'de de böyle denmiştir.
Çiftliğin; sığıriyle, eskicileri olan kuleleriyle ve ona tâbi' olan diğer ekin aletleriyle beraber vakf edilmesi sahilidir. Menkûlün vakf edilmesi sahih değildir. Çünkü menkûl, sürekli kalmaz.
İmâm Muhammed' (Rh.A.) den; balta, kürek, keser, bıçkı, tâbut ve örtüsü, çömlekler ve kazanlar gibi vakf edilmesi örf olan menkûlde vakfın sahih olduğu rivayet edilmiştir.
Şayet Kur'ân okunması için, nıescid halkına Mushaf-ı Şerif vakf etse, eğer okuyanların sayısı belli ise, caiz olur. Mescide vakf etti ise, yine caiz olur ve mescidde okunur. Ama mescide münhasır olmaz.
Kitap vakf etmeye gelince; Muhammed b. Seleme (Rh.A.) bunu caiz görmezmiş. Nasîr b. Yahya (Rh.A.) ise, caiz görürmüş. Hattâ- kitaplarım vakf etmiştir. Fakiri Ebû Ca'fer (Rh.A.) de, bunu caiz görürmüş. Biz de bununla amel ederiz. Hulâsa'da da böyle denmiştir.
İmâm Züfer' (Rh.A.) in arkadaşlarından olan Ensârî' (Rh.A.) den; «Dirhemler veya yiyecek veya ölçecekden geçen veya tartılan eşyanın vakf olması caiz olur mu?» diye sorulmuş. Ensârî (Rh.A.) «Olur!» cevâbım vermiştir. «Nasıl olur?» denildiğinde; buna şöyle cevab vermiştir: «Dirhemleri (mudârabe) ortak olarak [135] verir. Ondan sonra, vakf edeceği veçhe fazlasını tasadduk eder. ölçülen ve tartılan şeyler satılıp bedeli, dirhemler gibi ortak olarak veya mal (bidâa) olarak [136] vc-rilir.» Buğdaydan yığın (kürr) [137] dahî böyledir. Hulâsada da böyle denmiştir..
Vâkıf, kendi yeri üzerine bina yapıp, onu yerden ayrı olarak vakf etse, caiz olmaz. Çünkü vakıfda asi olan, akardır. Zîrâ akar, ebedî kalan şeylerdendir. Ona tâbi olan şey ile hakkında eser vârid olanlar ve teamül [138] bulunanlar akara mülhaktır. Geri kalanlar, asıl kıyâsa göre kalmıştır.
Ba'zılan, «Binanın yersiz vaki edilmesi caiz oJdugıınu» söylemişlerdir.
Kâii'de; «Şayet vâkıf binayı kasden vakf etse, s:ıhih olan kavle göre, caiz olmaz.» denilmiştir. «el-Kâidiyyc» adlı kitapda; İmanı A'zam' (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: O, mezarlığın' ve yolun vakf olmasını caiz görmüş. Nitekim mescidin vakf olmasını caiz gördüğü gibi. Keza Müslümanların geçmesi için bir adamın yaptığı köprünün kendisi de vârisleri için mîrâs olmaz. Bundan sonra demiştir ki: «Bu mes'-ele, aslı (yeri) olmaksızın binanın vakfı caiz olmasına delildir. Halbuki; «el-Asl» adli kitapda; evin aslı (yâni yeri) vakf edilmeksizin binâ-nın vakfı caiz olmaz.)» diye zikredilmiştir.
Vâkıf, bir cihete vakfedilmiş olan yer üzerine bina yapıp, o cihet için vakf etse; cihet birleşmiş olduğu için, bi'Mcmâ' caizdir. Şayet o vakıf yeri üzerinde olan binayı başka cihet için vakf etse, bunda ihtilâf edilmiştir. Ba'zılan, «Caizdir.» ve ba'zıları da; «Caiz değildir.» demiştir. Sonra vakıf, şayet ta'mîre (imarete) [139] muhtâc olursa, vâkıf gerek ta'mîri şart koşsun ve gerekse koşmasın onarılması gerekir. Çünkü ta'mîr nassan şart kılınmasa da, iktizâen şart kılınmıştır. Zîrâ vakfın gayesi, gelirin müebbeden sarf yerlerine ulaşmasıdır. Bu ise, ancak vakfın düzeltilmesi ve onarılması ile hâsıl olur, Şu hâlde ta'mîr şartı iktizâeıı sabit. olur. İktizaca sabit olan ise, ııassan .sabit, olan gibidir.
Vakıf bir ev yakf edip, meselâ; orada kendi çocuklarının oturmasını şart koşmakla mevkufun aleyh muayyen olsa; vakfı, mevkufun aleyhin kendi malıyla onarması gerekir. Vakfın gelirinden bîr şey alınmaz. Çünkü vakfedilen evde oturmak, kendisiyle yararlanılan bir hâldir. Ni'met külfete tâbidir. [140] (Yâni ni'mel, külfet ile ve külfet de ni'-met'ile nıülerafık olur. Diğer bir deyini iie; ni'metten yararlanan, külfetine de katlanır.) Bundan dolayı hizmet etmesi vâsıyyet edilen kölenin nafakası, vasıyyet edilen kimseye âiddir. Eğer mevkufun aleyh muayyen değil ise; belki fakirlere vakfedilmiş ise, vakfın geliri önce onun onarılmasına harcanır. Zira, vakf muayyen olmazsa, mevkufun aleyh çok olduğu için onlardan mutâlebe mümkün olmaz. Vakfın geliri, o fakirlerin mallarının en yakın olanıdır. Bu dunumla vakfın onarımı (imareti), vakfın gelirinden yapılması gerekir.
En doğru (esah) olan kavle göre; iazla bir şey yapılın?/. Yâni vakfın onarılması (imareti), ancak mâlikin vakf ettiği nitelikde kalacak kadariyle vâcib olur. Eğer haıah olursa, yine o nılelik üzere bina edilir. Çünkü onarma. vakfın niteliği kadariyle olursa; vakfın geliri, mevkufun aleyhe sarfa müstehak olur. Fakat onarma vakfın niteliğinden fazla olursa, vakfın geliri sarfa müstehak olmaz. Gelir, müstehakkun lelı'-dir. İmdi müstehakkun îeh olan geliri, müstehak olmayan cihete harcamak ancak müstehakkun leh'in rızâsiyle caiz olur.
Eğer muayyen (ta'yîn edilmiş kimse), vakfın imaretinden kaçınırsa veya imaretten âciz olursa, kâdî o vakfı kiraya verip ücretiyle ta'mîr eder ve mevkufun aleyhe geri verir. Kâdî, kaçman kimseyi onarmak için zorlamaz. Çünkü zorlamada, O'nun malını telef etmek vardır. İnsan ise, itlafa zorlanmaz. Nitekim müzâraada [141], tohum sahibi olan kimse kaçınsa, zorlanmadığı gibi. O'nun kaçınması, hakkının bâtıl olduğuna rızâ sayılmaz, çünkü o kimse, tereddüd halindedir. Zîrâ hakkının bâtıl olduğuna razı olduğu için, kaçınmak ihtimâli olduğu gibi; malının itlafından çekindiği için imtina etmek ihtimâli de vardır. Şu hâlde şübhe ile hak bâtıl olmaz. [142]
Vakıfda oturmak hakkına sâhib olan kimsenin, onu kiraya vermesi caiz değildir. Çünkü, vakfı kiraya vermeye salâhiyeti yoktur. Zîrâ, mâlik, değildir. Mâlikin naibi de değildir. Belki, o vakfı mütevelli veya kâdî kiıâya verir.
Vakfın yıkıntısı ve yıkıntı bedeli, eğer vakıf onarılmaya muhtaç olursa onarılmasına (imarete) harcanır. Yâni vaktin yıkıntısı, eğer o vakfın onarılmasına harcanmaya elverişli ise, tına harcanır. Eğer o vakfın yıkıntısı ta'nıîre elverişli değilse, kâdî onu satıp bedelini, ta'mîıe harcar. Eğer vakfın onarılmaya ihtiyâcı yok ise, yıkıntının bedelini ihtiyâç için muhafaza edip, sarf yerleri arasında taksim etmez. Zîrâ ayn'm cüz'üdür. Onların hakkı ise, vakfın menfaatîerindedir, ayn'ın-da değildir. Çünkü Aliah Teâlâ' (C.C.) nm yâhûd vâkıfın hakkıdır. Şu hâlde, onların, hakkı olmayan şey, kendilerine harcanamaz.
Vakıf şnyıH İ'akîrİcşip mevkufa muhtaç o!sa, kâdîye durumunu arz eder. Eğer vakfedilen şey tescil edilmedi ise, kâdî onu fesli eder, Hu-lâsa'da da böyle denmiştir.
Kâdînın feshi, vâkıfın vârisi için olursa, o fesh vakfın butlanına hüküm olur. Eğer vâkıfın vârisi için olmazsa, butlanına hüküm olmaz. Mecmau'l-Fetâvâ'da denmiştir ki: Kâdî, şayet müseccel olmayan vakfın satılmasına izin verse, eğer satışa vâkıfın vârisi için izin verirse; o izin kâdîden vakfın butlanına hüküm olur ve vakfın satılması caiz olur. Eğer vârisinden başkasına izin verirse, caiz olmaz. Çünkü vakıf ibtâl edilse, vâkıfın vârisinin mülküne geri döner. Başkasının malını satmak ise, caiz olmaz.
Vâkıf, sahih vakıf yaptığını ikrar edip ve vâkıf o vakfı elinden çıkarsa ve onun vârisi aksini bildi rse, yâni, «Vakf etmedi ve elinden çıkarmadı.» dese, vakf caiz olur. Vârisin, o vakfı alma hakkı yoktur. Mahkemede da'vâsı dinlenmez. Hâniye'de de böyle denmiştir.
Ölüm hastalığında (maraz-ı mevtte) [143] vakf, ölüm hastalığında hîbe gibidir. Şu hâîde üçtebir (sülüs) den mu'teber olur. Hibede şart kılman kabz ve ifraz, vakfda şarttır.
Eğer ölüm hastalığında olan vakf, terifcenin üçtebirinden çıkarsa veya o vakfı vâris câîz görürse hepsinde geçerli olur. Eğer üçtebir (sülüs) den çıkmazsa, üçtebirinden fazlasında bâtıl olur. Eğer vâris bir kısmında caiz görüp, bir kısmında caiz görmezse, caiz gördüğü miktarda sahih, geri kalanda bâtıl olur. Ancak ölenin başka malı ortaya çıkarsa, hepsinde geçerli olur. Hâniye'de de böyle denmiştir.
Vakıf, ya fukara içindir, ki bu açıktır. Ya da evvelâ zenginler sonra fakirler içindir. Zenginlerin, çocuklarının ve onların nesli tükendikten sonra fakirlere vakf gibi. Ya da onda, iki grup esjit olur. Tekkeler, hanlar, mezarlar, mescidler, çeşmeler ve köprüler ve bunların benzerleri [144] gibi (ki, bunlarda lakîr, zengin müsavidir.) [145]
Vakfın Kiraya Verilmesinde Vâkıfın Şartına Uyulacağına Dâir Bir Fasıl
Vakiin icâresinde [146], vâkıfın şartına uyulur. Halta, bir yıldan fazla kiraya verilmesin diye şart eylese, halbuki insanlar bir yıl icarına rağbet etmeseler ve bir yıldan çok kiraya verilmesinde vakf için fayda olup ve fakirlere daha yararlı olsa; kayyımın (görevlinin) vâkıfın şartına karşı gelip-, bir yıldan daha çoğa kirâ-ya verme yetkisi yoktur. Belki bu işi kayyım,, kâdiye arz eder. Kâdî, vakfı bir yıldan daha çoğuna kiraya verirse, olur. Çünkü kâdîniu; fakirlerin, gaibin ve ölünün menfaatlerini gözetme velayeti vardır. Eğer vâkıf, vakıf bir yıldan daha fazlaya kiraya verilmesin diye şart eylemedi ise, kayyımın bir yıldan daha çoğuna, kadının izni olmaksızın, kiraya vermesi caizdir. «Haniye» de de böyle denmiştir.
Şayet vâkıf icârenin müddetini ihmâl etse, yâni müddeti beyân etmese ba'zı Fukahâ, «Mutlak olur.» demiştir. Yâni, bir müddet ile kayd olunmaz. Kayyımın, vâkıfın yolunda yürüyerek, vakfı dilediği kimseye kiraya vermek yetkisi vardır. Ba'zı Fukahâ da demiştir ki: Vakıf gerek ev olsun ve gerekse tarla olsun, vakıf işinde çok ihtiyatlı olmak için bir yıl müddetle kaydlıdır. Ev hakkında, bir yıl ile fetva verilir. Çünkü müddet uzun olursa, vakfın ibtâline vardırır. Zîrâ uzun zaman, onda mâliklerin tasarrufu gibi tasarruf eden kimseyi gören kimse, O'nu mâlik sanır.
Yer, üç yıl müddetle kaydlıdır. Yâni yer, her yıl ekilen bir tarla ise; bir yıldan daha çoğa kiraya veremez. Eğer her iki yılda bir kere veya her üç yılda bir kere ekilen bir yer olursa; onu kiralayanın, onda zirâat işini yapıp tamamlayabileceği kadar bir müddet ile kiraya verir. O tarlanın benzerinin ücreti kadar bir ücretle kiraya verir. Vakıf dan zararı savmak için, benzerinin ücretinden daha azı ile kiraya vermez.
Eğer vakfın ücreti, kiralama akdinden sonra, her hangi bir sebeb-le, bir miktar ucuzlarsa, zarar lâzım geldiği için kiralama akdi bozulmaz.
Eğer vakfın ücreti ecr-i misilden [147] artarsa, ba'zı Fukahâ demişlerdir ki; «Ecr-i misli kadariyle gelecek zaman için ikinci kere akd yapılır. Maziye gelince, onun ilk ücretten payı ne ise, onu alır.» Ba'zs-ları da; «İkinci defa akd yapılmaz. Bu inadına ziyâde gibi olur.» demişlerdir.
Zahîre'de denilmiştir ki; «Şayet bir kimse, bir vakıf yerini, maiûm ücretle — ki ecr-i mislidir — üç yıl kûâlasa, sonra o yerin ücreti ucuz-lasa, kiralama akdi bozulmaz. Şayet kiralama müddeti geçtikten sonra ecr-i misilden fazla olsa; Semerkant'Uların rivayetine göre, kiralama akdi bozulmaz. «Tahâvî Şerhi» nin rivayetine göre, bozulur ve akd yenilenir. Fesh vaktine kadar, ecr-i müsemmâ [148] vâcib olur. Ücretin fazlası, eğer hepsi nez'dinde artarsa, mu'teber olur. Hattâ bir kimse ücreti İnadına artırsa, i'tibâr edilmez. Mezkûr Şerh'in rivayetine göre; ücret artsa ve ilk kiralayan artırmaya razı olsa, ilk kiralayan başkasında evlâ olur.»
İmâm, müderris, vâkıfın çocukları ve bunların benzeri gibi kendilerine vafef olunan kimseler; vakfın ayn'ında tasarrufa haklan olmadığı için vakfı kiraya veremezler. Ancak vâkıf, O'nu mütevelli kılmış ise; bu takdirde tasarrufa hakkı olur.
Bir mütevelli vakfı ecr-i misilsiz kiraya verse, ecr-i misli tamamlaması lâzım gelir. Keza baba, küçük çocuğun evini ecr-i misilsiz; ücretinden daha eksiğine kiraya verse, O'nun da tamamlaması gerekir.
Çünkü bu ikisinden her birinin ücreti indirmek ve düşürmek için velayetleri yoktur. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.
Vakfın kiralanması, kiraya veren kimsenin ölmesiyle bozulmaz.
Çünkü başkası için akd, vekil ve baba gibidir. Kendilerine vakf olunan kimselerin hakkına riâyet için, vakıf ariyet ve rehn verilmez. Çünkü ariyet ve rehnde mevkufun aleyhin hakkını ibtâl vardır. Şayet rehn [149] aîan kimse (mürtehin) vakıfda otursa, ücreti ödemesi gerekir. Vakfın menfaatlerini yitiren kimsenin, zararı ödemesine fetva verilir. Yâni bir adam, vakfın evinde otursa veya mütevelli O'nu ücretsiz oturtsa; ba'zılarma göre; oturan kimseye bir şey lâzım gelmez. Fukahâdan mü-teahhirîne göre; ona ecr-i misi lâzımdır. Fetva da, buna göredir. Keza yetîm malının menfaatleri de böyledir. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.
Vakfın akarını gasb etmekle de, ücretini ödemek gerekir. Yâni akarın ve vakfedilmiş olan evlerin gasbmda, vakfın menfaatine ücretin ödenmesine dâir fetva verilir. Şayet üzerine kıymetle hüknı olunursa, gâsıbdan kıymet alınıp onunla başka bir yer satın alınır ve vakfın sebiline âid olur. Çünkü bu, birincinin bedelidir. Usturîşnîyye'de böyle denmiştir.
Vakıfda, şahadet üzere şahadet ve erkekler ile kadınların şahadeti ve şöhret ile şahadet vakfın asimi isbât için makbul olur. Velev ki, bunu açık söylesinler. Yâni birbirlerinden işittiklerine şahadet ederek, kâdînın yanında, «Birbirimizden işitmekle şahadet ediyoruz.» demiş olsunlar. Neseb gibi kendisinde işitmekle şafhadet caiz olan diğer şeyler, bunun hilâfınadır. Çünkü işitmekle (tesamu1) [150] şahadet ettiklerini açıklarlarsa, vakıfdan başkasında makbul olmaz. Zîrâ vakıf Allah Teâlâ' (C.C.) -nın hakkıdır. İşitmeyi açıklamakla yapılan (taarîh-1 tesâmu') şahadetin tecvizinde kadîm (eski) vakıfları tüken-mekden korumak vardır. Başkaları böyle değildir. Esah olan kavle göre, vakfın şartını isbât için işitmekle şahadet ettiklerini açıklarlarsa, kabul edilmez. Çünkü, vakfın aslına birbirinden işitmekle şahadet muhtar kavle göre caizdir. Velev ki vakıf, muayyen yapılmış olsun. Vakfın şartlarını isbâta gelince; muhtar olan, şahadetin caiz olmamasıdır. tmâdiyyıe'de de böyle denmiştir.
Vakfift aslından sarfedileceği yeri açıklamak için şahadet de caizdir. Yâni, bu çiftlik şuna vakfedilmiştir, diye şahadet etseler, burada birbirinden işitmekle şahadet kabul edilir.
Bir mütevelli vakıf arsasına bina yapsa, o bina vakfın olur. Geliri, vakfın masraflarına harcanır- Eğer bina vakıf malı ile yapıldı ise veya kendi maliyle bina edip, vakıf için niyyet ederse yâhûd bir şeye niyyet etmezse, bina vakfın olur. Eğer kendisi için bina edip, buna şâhid getirirse; mütevellinin kendisinin olur.
Yabancı bir kimse, vakıf arsası üzerine bina yapıp bir şeye niyyet etmese, o bina O'nun olur. Eğer vakıf için olmasına niyyet ederse, vakfın olur. Ağaç dikmek de böyledir. Yâni zikrettiğimiz kayıtların hepsinde, dikilen şey bina gibidir.
Mescid avlusuna dikilen ağaç, mutlak surette, yâni gerek niyyet etsin, gerekse etmiesin mescidin olur.
Bir kimse, bir evi satıp ondan sonra, «Be.n, onu vakf etmiştim.» veya «Bana vakf edilmişti.» diye iddia ederse, da'vâsi çelişik olduğu için sahih olmaz. O kimsenin, satm alana yemin ettirme hakkı yoktur. Eğer beyyine gösterirse, makbul olur. Nitekim, bir cariyenin âzâdı üzere şahadet etseler, da'vâsız kabul edilir.
Velayeti şart kılmasa bile, vakıf işinde velayet vâkıfa âiddir. Çünkü vâkıf, velayete yabancıdan -daha lâyık^r. Eğer'vakfa hıyanet ederse, vâki! azl edilmemesini şart «kılmış olsa bile, vakfın maslahatı gözetilerek, vasî gibi mütevelli de az! edilir. Çünkü fcu şart, şeriatın muk-tezâsma aykırıdır.
Vâkıf mütevelli kıldığı kimseyi çıkarsa, her ne kadar suçu olmasa bile, sahilidir. Velev ki, çıkarmamayı şart koşmuş olsun. Çünkü bu, tevkü ma'nâsındadır. Şartına i'tibâr edilmez. Mütevelli olmak; isteyen kimse, mütevelli yapılma*. Nitekim, kâdî olmak isteyen de, kâdî yapılmaz.
Mütevelli Ölüm hastalığı (maraz-ı mevt) ile hasta olup tevliyeti
başkasına havale etse, caizdir. Çünkü mütevelli, vasî menzîlesindedir. Vasinin ise, başkasını vasî yapması caizdir. Hâniye'de de böyle denmiştir.
Eğer mütevelli, tevliyeti bankasına (vâkıfa) bırafcmadan ölürse; mütevelli ta'yîninde rey, vâkıfındır. Kadının değildir. Bundan sonra, eğer vâkıf ölürse, mütevelli nasbında rey, vakıfın vasisinindir. Bundan sonra, eğer vasî de ölürse, mütevelli ta'yîninde rey kadınındır. Kâdî, vâkıfın ailesinden mümkün planı mütevelli yapar. Yabancıları mütevelli yapmaz.
Mescidin bnnrsi, mescide imâm ve müezzin ta'yîninde, muhtar olan kavle göre, evlâdı.. Ancak eğer cemâat, mescidin banisinin ta'yîn ettiğinden daha uygun imâm ve müezzin ta'yin ederlerse, caiz olur..
Mütevelli, vakıf malı ile vakıf için bir *v satın alsa; esah olan kavle göre, vakıf olmaz. Çünkü vakfın sıhhatinde ve vakfın lâzım olması-,nm şartlarında, çok söz vardır. Halbuki evde, o şartlar yoktur. İmâdiy-ye'de de böyle denmiştir.
Katlinin, vakfın cariyesini evlendirmesi caizdir. Erkek köleyi evlendirmek ise, caiz ,değildir. O köleyi, vakfın cariyesi ile evlendirmek istese de caiz olmaz. Vakfın kölesinin cinayeti, vakıf malından Ödenir. Hulâsa'da da böyle denmiştir. [151]
Evlâda Vakf İle İlgili Şeylere Dâir Bir Fasıl
Bir kimse^ ((Benim şu yerim, çocuğuma vakftır.» dese, onun geliri vâkıfın sulbünden olan çocuğuna âid olur. Onda, -erkek ve dişi eşiddir. Çünkü çocuk (veled) ismi, velâdetten alınmıştır. Veladet ise, ikisinde de, yâni erkek ve kızda"mevcûddur. Ancak vâkıf sözünü; «ErkeK çocuklarım için vakfettim.» diye kaydlarsa, bun» kızlar girmez.
Bu vakıf caiz olunca, sulbi çocuklarından bîr tane bulunsa; gelir O'nun olur, başkasına yerilmez. Şayet sulbî çocuğu bulunmazsa, geîîr fakirlere sarf edilir. Veledin veledine (çocuğun çocuğuna) sarf edilmez. Çünkü kendisine vakf edilen kimseler (mevkufun aleyh), bitmiştir. Şayet vakf ânında sulbî çocuk bulunursa, böyle yapılır. Eğer vakf edildiği zaman sulbî veledi olmayıp, belki oğlunun çocuğu bulunursa — gerek oğlunun oğlu erkek olsun, gerekse kız oîsun müsavidir — yerin geliri O'na mahsûsdur. O gelirde, ondan aşağı oîan batınlar kendisine ortak olmaz. Oğulun veledi, sulbî çocuk olmadığı vakitte, sulbî çocuk menzilesinde di r. Sahih olan kavle göre, kızın çocuğu bunda dâhil değildir. Bu, zahir rivayettir. Hilâl (Rh.A.) bunu almıştır. Çünkü kızların çocukları, babalarına mensûb olurlar. Yoksa, analarının babalarına mensûb olmazlar. Oğulun çocuğu bunun aksinedir. Şayet vâkıf ziyâde ederse, yâni vâkıf birinci söz üzerine ekler ve; «Yalnız çocuğumun çocuğu.» derse, yâni bu söz üzerine ziyâde etmezse, onda'sulbî çocuk ile oğlunun çocukları dâhil olup, gelirde ortak olurlar. Kendi çocuğu, oğlunun çocuğuna tercih edilmez. Çünkü vâkıf, sözünde onların arasını eşit kılmıştır. «Bunda, kızm çocuğu'dâhil olur mu?» denilirse, Hilâl (Rh.A.), «Dâhil olur.» demiştir.
Eğer vâkıf, «Erkekler» demekle kayıdiarsa, yâni; «Benim şu yerim, çocuklarıma ve çocuklarımın erkek çocuklarına vakfedümiştir.» derse, Hilâl (Rh.A.); bu söze: «Oğullarının ve kızlarının çocuklarından erkekleri dâhil olur.» demiştir. Sahîh olan kavi de budur. Çünkü «veled» ismi, oğulîann çocuklarını kapsadığı gibi, kızların çocuklarını da kapsar. Çünkü, İmânı Serahsî (Rh.A.) şöyle demiştir: Çocuğun çocuğu, vâkıfın çocuğunun çocuğuna ve kızının çocuğuna verilen addır. İmdi vâkıfın kızının doğurduğu kimse, gerçekten çocuğunun çocuğudur. Şayet çocuğum için vakfeyledim dese, bunun hüâfınadır. Çünkü burada kızın çocuğu, zahir rivayete göre; (çocuğum) sözünde dâhil değildir. Nitekim, daha önce geçti. Çünkü «veled» ismi, vâkıfın suibî çocuğunu kapsar. Oğulun çocuğunu kapsaması, oğulun çocuğu örfen babasına mensûb olduğu içindir. Bundan sonra, şayet evlâd ve evlâdın çocukları zikredilen iki surette de tükenip bitmiş olsa, vakfın geliri fakirlere harcanır. Çünkü kendilerine vakfedilen kimseler (mevkufun aleyh) bitmiştir.
Eğer vâkıf, üçüncü batnı ekler de: «Çocuğuma, çocuğumun çocuğuna ve çocuğumun çocuğunun çocuğuna vakftır.» derse, vakfın geliri, vâkıfın çocuklarına, üreyip türedikleri müddetçe sarfedilir. Çocuklarından bîr çocuk bulunduğu müddetçe, fakirlere sarfedilmez. Ne kadar aşağı gitse de, hüküm budur. Bunda, en yakın ve en uzak müsavidir. Ancak vâkıf, «El-akrabu fe'1-akrabu (yâni en yakın, ondan sonraki en yakın).» diyerek, veya «Çocuğuma, ondan sonra çocuğumun çocuğuna.» demekle veya «Batnen ba'de batnın (yâni bir batından sonra, bir batın)» ta'bîrini kullanmakla, tertibe delâlet eden bîr şey söylerse, bu takdirde vâkıfın başladığından başlanır. Çünkü vâkıf üçüncü batnı zikredince, aradaki fark (tefâvüt) büyümüştür. İmdi hüküm, intisabın kendisine taalluk etmiş; başkası etmemiştir. İntîsâb ise; yakın, uzak hepsi hakkında mevcûddur. İkinci batın bunun aksinedir. Çünkü, onun için vâsıta birdir. Hulâsa'da da böyle denmiştir.
Keza, yâni çocukları ürediği müddetçe vakfın geliri, şu surette de onlara verilir. Fukaraya verilmez. Vâkıf; «Çocuğuma ve çocuklarımın çocuklarına vakfettim.» derse, yâhûd ilkin, «Çocuklarıma» derse, üreyip türedikleri müddetçe çocuklarına verilir. Bunda, en yakın ve en uzak eşittir. Ancak tertibe delâlet eden bir söz söylerse, eşit olmaz. Nitekim, daha Önce geçti.
Vâkıf, çocuklarına, sonra fakirlere bir çiftlik vakf eder de; çocuklarının bir kısmı ölürse, vakfın geliri, geri kalan çocuklara sarfediUr.
Çünkü vâkıf, çocuklarına vakf etmiştir. Fakirler, sonra gelir. Onlardan bir kimafe kaldığı müddetçe, ne kadar aşağı inerse insin, fakirlere bir şey verilmez.
Eğer vâkıf, geliri olan mülkünü çocuklarına vakf edip ve onların her birinin adlarım fülân ve fülân ve fülân diye zikretse ve sonunda fakirleri zikretse, çocuklardan bîri ölünce, O'nun payı fakirlere sarf ediUr. Çünkü vâkıf, onlardan her birine vakf eylemiş ve sonunu fakirlere ayırmıştır, İmdi onlardan biri ölünce, payı fakirlere sarf edilir. Birinci mes'ele, bunun aksinedir. Çünkü vakıf, birincide hepsinedir. Ayrı ayrı değildir.
Şayet vâkıf, karısına ve kendi çocuklarına vakf etse; ondan sonra karısı ölse, eğer vâkıf şart eylemedi ise, kadının payı O'nun hassaten vâkıfdan hâsıl olan çocuğuna kalmaz. Çocuklardan ölenin hissesi, kendi çocuğuna kalır. Hattâ, bunu şart koşarsa, kadının çocuğunun hissesi olur. Belki ölenin payı, çocukların hepsine kalır.
Eğer vâkıf, «Çocuğuma ve çocuğumun çocuğuna nesilleri devam ettiği müddetçe ebediyyen vakıftır.» der de, batından batına demezse, lâkin mezkûr şartı koşarsa — ki o da ölenin payı oğluna verilmesidir. — vakfm geliri bütün çocukları ve nesilleri arasında eşit olarak sarf edilir.
Şayet vâkıfın çocuklarından biri öiüp bir çocuk bıraksa; ondan sonra vakıfda gelir hâsıl olsa, vâkıfın sözü gereğince, vâkıfın çocuğu ve çocuğunun çocuğuna, ne kadar aşağı giderse gitsin, taksim edilir. Ölüye de taksim edilir (yâni pay ayrılır). Çünkü o, ölümünden önce hisseye hak, kazanmıştır. îmdi gelirden. O'na isabet eden, mîrâs yoluyla çocuğunun olur. Ölen çocuk için vâkıfın ta'yîn ettiği pay, aynen belli olmasına hükmedilerek Verilir. Babasının payı ise, miras yoluyla ölür.. Şayet vâkıf, iki çocuğuna vakf edip onlar da ölüp gitseler, vakfm geliri onlann çocuklarına, ebeden türedikleri müddetçe verilir. Şayet o iki çocuğun biri ölüp geriye çocuk bıraksa, gelirin yarısı geri kalan çocuğa ve yansı da fakirlere sarf edilir. Nitekim, evlâddan her birinin adlarını zikrettiği surette olduğu gibi.
Şayet o iki çocuğun sonuncusu da ölürse, gelirin hepsi evlâdın çocuklarına sarf edilir. Yâni ikisinden birinin çocuğu ile diğerinin çocukları arasında eşit olarak taksim edilir.
Bir kimse yakınlarına vakf ederse; bunda babası, dedesi ve çocuğu dâhil değildir. Yâni vâkıf; «Şu yerim akrabama yâhûd karabetime [152]yâhûd karabet sâhiblerime [153] vakfdır.» dese; Hilâl (Rh.A.); «Vakf sahih olur, erkek, kadına tercih olunmaz ve bu sözde vâkıfın babası, dedesi ve çocuğu dâhil olmaz.» demiştir. Hâniye'de de böyle denmiştir.
Bir kimsenin elinde bir hâne olup, başka bir kimse; «Benim için vakfedil mistir.» diye delil gösterse ve vakfın kayyımı da onun mescidin vakfı olduğuna delil getirse, eğer târihlerini beyân^ ederlerse, o ev, târihi daha eski olanın olur. Eğer târihleri belli olmazsa, mülk da'vâsın-da olduğu gibi, ikisi arasında yan yarıya paylaştırılır.
İki kardeşin arasında bir vakıf ortak olup, ikisinden biri öldükde vakıf, sağ olania, ölünün çocukları elinde kalsa; ondan sonra sağ olan kardeş, ölen kardeşin çocuklarından birine, «Vakf batından batınadır.» diye delil getirse ve geri kalan çocuklar gâib olup vâkıf tek kişi olsa, delil kabûî edilir ve evlâdın geri kalanları için bir hasım nasb edilir. Eğer kardeş çocukları, amcalarına; «Vakıf, seninle bizim üzerimizde mutlaktır.» diye delil getirirlerse; «Vakıf, batından batmadır.» diye iddia edenin beyyînesi kabule daha şayandır. Kunye'de de böyle denmiştir. [154]
Alış - Verişler (Büyü) Bölümü
Büyû'un üzerine delâlet ettiği bey' [155]; lügat yönünden, mutlaka malı mala değîş-tokuş (mübadele) etmektir. Bu kelime, ezdâd (yâni zıd ma'nâları olan sözler) dendir. Malı sattığı veya satın aldığı zaman «Ba'a şey'e» denir. Harf-i cersiz, ikinci mef'ûle geçer, harf ile de geçer. Meselâ: «Ba'ahu şey'e» denir. «Ba'ahu minhu» da denir.
Çoğul sîgasiyle «büyü'» denmesine sebeb, satılan şey (mebi') [156] itibariyle dört çeşit olduğu içindir. Çünkü nev'iler: Ya ticâret malının misli ile satıştır. Buna mukâyaza [157] adı verilir. Ya da ticâret malının semeni ile satışdır. Buna da, satış adı verilir, Çünkü bu, satış çeşitlerinin en meşhurudur. Ya da semeni, semen ile satıştır. Nakdeynin (altın ile gümüşün) satılması gibi. Buna, sarf adı verilir. Ya da deyni ayn ile satıştır. Buna da, selem [158] adı verilir.
Satış, semen[159] i'tibâıiyk de dört çeşittir: Çünkü birinci semen (semen-i evvel); eğer mu'teber olmazsa, müsâveme [160], ya da ziyadesiyle ber&ber i'tibâr olunursa, murabaha [161] veya ziyâdesiz i'tibâr olunursa, tevliye [162] veya eksikle beraber i'tibâr olunursa vadîa [163] adı verilir.
Şer'an satış; bir malı bir mala iktisâb yoluyla, yâni ticâret yoluyla değiş-tokuştur. Bu ta'rîf ile, iki adamın mallarım teberru' yoluyla değiş-tokuş veya ivaz [164] şartiyle hibe [165] etmeleri hâriç kalmıştır.
Çünkü bu değiş-tokuş (mübadele); her ne kadar hükmünde satış bekası varsa da, ibtidâen satış değildir. ((Birbirini razı etme yolu üzere» dememesinin sebebi, mükrehin {zorlanan kimsenin) satışını kapsaması içindir. Çünkü mükrehin satış; lün'akiddir. Velev ki, lâzım olmasm. Satış, îcâb ve kabul ile nıün'akid olur. İn'ikâd [166], iki âkıdden birinin sözünün diğerine şer'an bir1 vech üzere teallukudur, ki onun eseri mahalde zahir olur.
îcâb, isbâttır. İki âkıdden birinin ilk sözü, îcâb diye adlandırılmıştır. Gerek «Sattım!» gerekse «Satm aldım!» desin müsavidir. Çünkü bu söz; yâni îcâb, diğeri için kabulün muhayyerliğini isbât eder. Kabul, iki âkıdden birinin söylediği ikinci sözdür. Gerek «Sattım!» gerekse «Satın aldım!» desin müsavidir.
îcâb ile kabul; mâzî sîgasi ile olur. Hidâye'de: «Satış; mazi sîga-sıyla olmak şartıyla, îcâb ve kabul ile mün'akid olur.» denmiştir. [167] Ondan sonra şöyle devam edilmiştir: «Çünkü satış tasarruf inşâsıdır. İnşâ ise, şeriatla bilinir. İhbar için mevzu olan sözler, burada kullanıl-
[1] Bint-i mahâz; devenin bir yaşını tamamlayjp, ikincisine girenidir.
[2] Bint-i İcbûn; iki yaşını tamamlayıp, üçüncü yaşına giren devedir.
[3] Hıkka; üç yaşını tamamlayıp, dört yaşına giren devedir.
[4] Cezaa; devenin dört yaşını tamamlayıp, beş yaşına girenidir. Bu deve çeşitlerinin açıklaması daha önce «Zekât Bölümü» nde geçti.
[5] Diyet-i Mugallâza; kasden öldürmeye benzer öldürmede gereken tazminattır.
[6] Scniyye; önden olmak üzere iki altlan. İki üstten dön dişi düşmüş devedir.
[7] İbn-i Mahâz; bir yaşını tamamlayıp, iRiiîci yasniü giren erkek devedir.
[8] Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm, babasından, o da dedesinden (R. Anhüm). içilmiş olarak rivayet edildiğine göre; Peygamber (S.A.V.V Yemen'lilere bir inektub yazmış, müteakiben ceddi hadîsi rivayet elmiştii.
Hadîs-i şerif şöyle başlar:
«Muhammed Peygamber'dın; Şurahbil b. Kelâl ve Nuaym b. Abd-İ Kelâl ve el -Hars b. Abd-i Kelâle. Bundan sonra;
«Hiç şübhe yok kî, eğer bir kimse, bir Mü'mini bir kabahatsiz, şâhidlerin gözü Önünde Öldürürse, muhakkak bu katil (mûcİb-i) kısâsdir. Ancak, Öldürülenin velileri razı olursa, o başka. Yine şübhesiz ki; nefis hakkında diyet, yüz devedir. Burunda, bütünü kesildiği zaman diyet, vardır. Dilde diyet, dudaklarda dîyet, zekerde diyet, hayalarda diyet, bel kemiğinde diyet, gözlerde diyet vardır. Bir ayakta, yarım, diyet; hnik yarmakta, diyetin iiçtebiri; derin yarada, diyetin üçtebiri; kemiği kınlan'yarada, onbeş deve vardır. El ve ayak parmaklarının herbirinde on deve; dİşde, beş deve; kemiği görünen yarada, beş deve vardır. Hem muhakkak kadına mukabil erkek öldürülür. Altım olanlara bin altın vermek lâzımdır.»
Bu hadîsi Ebû Dâvûd mürseller arasında tahrîc etmiştir. O'nu Neseî, İbn-î Hu-zeyme, İbni'l - Cârûd, tbn-i Hibban ve Ahmed de tahrîc elmiş; fakat sahih olup. olmadığında ihtilâfa düşmüşlerdir.
(Selâmet Yollan, Ahmed Davndoğlu. c. 3, s. 529; Tâc Tercemesi, Bekir Sadak, c. 3, s. 20)
[9] Çift olan organların herbirîride, yarım diyet vardır. (.Kudûrl.)
[10] Bir adamın dişini' koparır ve yerine başka diş biterse, diyet kalkar. (Kudûrî, El-İhtiyar.i
[11] Dişler ve azı dişleri, diyet bakımından eşinir. (Kudûrî.)
[12] Vurularak işe yaramaz, duruma getirilen uzuvda, tam diyet vardır. Nitekim, kesildiği zaman da tam diyet gerekmekledir. Kolun çolak olması ve gözün görme duyusunu yitirmesi gibi. (Kııdüıi.)
[13] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 102-106.
[14] Hükûmet-i adi: Miktarı şer'an belirli olmayıp, ehl-i vukufun, yâni bilirkişinin usûl-ü dâiresinde takdir ve ta'ym edeceği diyettir. Buna (hükmü'I - adi) ile denir.
[15] Hulâsa; baş yarıkları (şecce) on çeşittir.
a) MûdUta: Başın kemiğine kadar varıp, kemiğin gözüktüğü yarık.
b) Hâşİtne: Kemiği kırılan yarık.
c) Âmme: Beyin zarına ulaşan yarık. ;
d) Câife: Beyinin içine ulaşan yarık.
e) Hârısa: Kan çıkmayacak şekilde yalnız derinin yırtılması.
f) Dâmİa: Üzerine gözyaşı miktarı kadar kanın çıktığı yara.
g) Dâmiye: Kan akıtan yara. h> Bâdia; Deriyi kesen yara.
i) Mütelâhime: Başın etini kesip, koparan yaradır.
j) Simhâk: Başın eti ile kemiği arasında olan ince deriye ulaşan yarık. Kemiğe işleyen yankda kasıdli ise kısas var, diğerlerinde ise yoktur. Kemiğe dayanan yarıktan aşağısında âdil bir kimse (Hükûmet-i adi) nin hakemliğine müracaat edilir.
Kemiğe dayanan yarıkta, kasıdsız ise, diyetin yirmide biri ödenir. Kemiği delen yarıkta, onda bir diyet vardır. -Kemiği koparan yarıkla, onda birbuçuk diyet vardır. Beyin zarına dayanan yarıkta, üçle bir diyet vardır.
[16] AH et-Makdisî' (Rh.A.) nin beyânına görcj zikredilen diğer şeylerin yok olduğunu anlamak şöyle olur:
Konuşmada, diline iğne batınlir. Kara kan çıkarsa doğrudur, çıkmazsa değildir. Koklamak, pis şeyleri koklatmakla olur.
Tatmak, dalgın bir zamanda tatlıdan sonra Ebû Cehil karpuzu gibi acı bir şey yedirmekle olabilir. (Şürünbülâlî.)
[17] Burada doktorlarla ilgili bir hususu da belirtelim :
Amr b. Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesinden (Radiyallâhü Anhüm) mer-fu' olarak rivayet olunmuştur.
Resülüllah (S.A.V.) buyurmuşlardır ki:
«Eğer bir kimse hekimlikle maruf olmadığı hâlde hekimliğe Özenir de bir cana kıyar yâhûd ondan aşağı bîr zarar yaparsa (onu) öder.»
Bu hadîsi, Dâre Kûtnî tahrîc etmiştir. Hâkim, onu sahîhlemiştir.
Bu hadîs, hekimlik yapmağa özenirken insan öldüren veya ölümden başka "bir zarar yapan kimsenin, yaptığı telefatı ödeyeceğine delildir.
Bu işi kasden veya hatâen yapması; keza zararın doğrudan doğruya veya sirayet yolu ile vuku' bulması hükmen birdir. Hattâ bu bâbda İcmâ' olduğunu iddia edenler bulunmuştur. Ua'zılnn «Eğer doktor taslağı hastayı müşkül vaziyete düşürürse kendisine dayak, hapis ve diyet ödetme cezâiarı tatbik edilir» demişler; bir takımları; «Diyet, »kilesine ödettirilir.» kanâatinde bulunmuşlardır,
Doktor taslağından murâd; hekimlikten haberi olmayan kimsedir. Hekimlik tahsil eden ve ma'rûf, kâmil bir üstadı bulunan kimseye tabîb-i hâzik, >âni kâmil doktor, ilerler.
îbm'l - JKayyiın (Rh.A.) «eJ - Hedyü'n - Nebevİyy» adlı eserinde tubifo-i hâ<tik'i şöyle ta'rif eder :
«Tabîb-i hâzik, tedavi esnasında yirmi şeye dikkat etten kimsedir. Câhil labîb i^e; Önceden bir bilgisi olmaksızın Tib İlmini kurcalayan kimsedir. Böylesi cehaleti yüzünden canlar yakmağa hücum eder; tehevvüre kapılarak bilmediği şeye burnunu sokar ve bu suretle hastayı aldatmış olur. Uinâenaleyh kendisinin, zararı ödemek kâb eder. Bu, ehl-i ilim tarafından icmâ'dır.»
Hatlâbî (Rh.A.) dahî; «Tedaviyi yapan haddini tecâvüz eder de hasta ölürse, O'nun diyetini öder. Bİr İlim veya isle jneggûl olan fakat onu bilmeyen, mütecavizdir; kendi i-İİnden mÜleveUid zararın diyetini öder. Fakat, kısas olunmaz. Çünkü bu -isi, hastanın izni olmaksızın yapmamıştır. Tabibin cinayeti, umumiyetle ehl-i ilmin kavilerine göre, âkılesine ödettirilir.» demektedir.
Kâmil bir doktor, hastayı iyileşemez hâle düşürdüğü takdirde, eğer bu hâl sİrâ-vet yolu ile vuku' bulmuşsa, bîl-ittifâk bir şey Ödemez. Zira bu sirayet, scıiat tarafından izin verilen bir fiilden neş'et etmiştir. îiu günâ fiillerin sirayetinde ödeme yoktur. Cumhûr-ü ulemâ'nin; İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre İse, ödeme vardır.
İmâm Şafiî (Rh.A.), hudûd gibi şer'an takdir edilmiş fiil ile ta'zir gibi takdir edilmemiş uliin fiilleri birbirinden ayırmış ve şer'aıı mukadder olan fiilde tazminat olmayacağına; mukadder olmayandan doğacak zararın tahmin ettirileceğine kail olmuştur. Zîrâ bu fiil, ictihâd neticesidir. İctİhadda, düşmanlık yapmış olabilir. Fakat hastanın fenalaşması sirayet yoluyla değil üe doğrudan doğruya olursa, kasd bulunduğu takdirde, doktora tazmin ettirilir. Hatâ suretiyle olursa, âkılesi öder,
(Selâmet Yollun, Ahmed Davudoğlu, c. 3, s. 541 - 542)
[18] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 107-113.
[19] Vâcib olan gurre; 500 dirhem gümüştür. O hâlde, «Bugün İçin ödenmesi gereken gurre nedir?» diye sorulacak olursa; şu hesabı yaparız:
I dirhem = 3. 207 gr'dır. 500 dirhem ise; 500 x 3. 207 = 1. 6055 kg eder.
Busun; İ kg gümüş 60 000.- TL.'dır. O hâlde, 60000 x 1. 6035 = 96. 210 TL. çıkar. Yâni, doksanalU bin ikiyüzon liradır.
Binâenaleyh, hür bir kimse, hâmile hür bir kadının karnına vurup; kadın öiü bir erkek çocuk düşürecek olursa, vereceği gurre (yâni tazminat); -doksanaltıbin Uti-yüzon liradır.
[20] Gurre: Düşürülen bir ceninden dolayı verilmesi gereken bir mâlî tazminattır.
Bunun miktarı Hanefilere göre beşyüz, Şâftilere göre altıyüz dirhem gümüştür.' Gurre; esasen her peyin mukaddemi demektir. Bu bakımdan Kamerî ayların ilk günlerine «Gurre-i çthr» denilmiştir.
Köleye, cariyeye, malların en seçkinlerine «Gurret'ül-Emval» denir. " (Hukûk-u Islâmiyye ve îstılahat-i Fıkhiyye Kâmûsu. Ömer Nasûhî Bilmen, c. 3)
[21] Cenin: Henüz annesinin rahminde (dölyatağında) bulunan çocuk demektir.
Ceninler, ana rahminde canlanmış olup olmamaları i'tibânyle iki nev'îdir. Şoyleki:
a) Zî-hayât cenin: Canlı cenin.
b) Gayr-i » hayât cenin: Ölü cenîn.
Ceninler, yaradılışlarının muhtelif safhalarına göre dört nev'e ayrılır. Şöyle ki;
a) Müstebîn'ül - hllka cenin: Yaradılışı tebeyyün etmiş, a'zâsi belirmiş olan ce-nîndir.
b) Gayr-i müstebîn'ül - hjlka cenîn: A'zâsı henüz belirmemiş oian cenindir. Bu, kan parçası mesabesindedir.
c) Tammül«hilka cenîn: A'zâsı tamâmiyle teşekkül etmiş cenindir. Başı, tırnakları, tüyleri belli olan bir cenîn, bu hükümdedir.
d) Gayr-i tammül<-hilka cenîn: A'zâsı kısmen teşekkül etmiş cenindir. (Hukûk-u tslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kâmüsu. Ömer Nasûhî Bilmen, c. 3, s. 145)
[22] Gulâm; on yaşını geçmiş olan erkek çocuğa derler. Bir başka deyişle; tüyü, bıyığı çıkmamış delikanlı demektir. Burada, köle olan erkek çocuk demektir.
[23] iskat-ı cenin (çocuk düşürme), bir zarurete istinâd etmedikçe bir cinayettir. Bunu irtikâb edenler, ta'zîr cezasına müstahik olacakları gibi, gurre nâmiyle tazminat ödemeye de mahkûm olurlar.
Çocuk düşürmek hâdiseleri, İslâm Hukûk-u cezâiyesince, esasen birer cinayettir. Bunu —bir müsaade-i Şer'îyyeye müstenid olmaksızın— irtikâb edenler, cani sayılır. Çünkü cenîn, bir insan demektir. Cenîn, henüz Zî-hayât değilse onu düşürmek, bir ma'sürau hayâta mazhâr olmaktan mahrum .bırakmak demektir. Bir insanı öldürmek, bir ma'sûmu hayâta nâiliyyetden mahrum bırakmak İse, cinâyetden başka bir sey değildir.
Maişet endişesiyle bu günâha ciir'et edenler; âtıl, Hakka tevekkülden mahrum, güzel bir Dîni terbiyeden binasib kimseler demektir.
Şu kadar var ki; muhakkak bir Özür sebebiyle bazı ceninleri düşürmek, cinayet sayılmayacağı cihette maddî ve ma'nevî mes'ûliyeti müstelzim olmaz. Şöyle ki;
Henüz a'zası belirmemiş olan bir cenin, annesinin hayâtına te'sîr edecek sıhhi bir sebebden dolayı, tıbbî bir tedkîk ve müşavere neticesinde düşürülebilir.
Kezâlik; bir kadın çocuğuna süt vermekte İken, gebe kalmakla siklü kesilmeğe başladığı ve çocıik için süt anne tutmaya servetleri de müsâid bulunmamakla, çocuğun helakinden korkulduğu takdirde, henüz bir uzvu teşekkül etmeden hamli düşürmek caizdir. Çünkü böyle bir hami, henüz bir insan olarak teşekkül etmeyip muzga (et parçası) veya alâka (donmuş kan, kan pıhtısı) hükmünde bulunur. Çocuk ise; tam bir insandır. Binâenaleyh, bunu vsıyânet (koruma) için, o hâmli düşürmekte mahzur yoktur.
Ancak, bu düşürmek için hamlin nihayet 120 günlük olması lâzımdır. Buğdan sonra çocuk düşürmek caiz görülmemektedir. Çünkü a'zası kısmen beliren bir cenin, ta.mâmen müsteöin hükmündedir. Böyle bir cenini ıskat (düşürmek) ise; kati ile beraberdir. Binâenaleyh bir kadın, yaradılışı famâmen veya kısmen beliren bir cenini düşürüp de, kendi fi'liyle O'nun ölmesine sebebiyyet verse, âdeta bir kaatil gibi ma'-siyet (günâh) işlemiş olur.
Annesinin rahminde (dölyatağıhda) makûs (arzânî / enine) bir vazijet atıp. da. Ölü bulunan bir cenm; annesinin hayâtından korkulduğu takdirde, parça parça edilerek çıkarılabilir. Fakat bu hâlde, zl-hayât (canlı) olan bir ceninin parçalanarak çıkarılması caiz görülmemektedir. Çünkü muhterem bir nefsi kurtarmak için teâddîsi (düşmanlığı) olmayan diğer muhterem bir nefsi öldürmek bâtıldır.
Canlı Wr cenîn ise, vefat eden annesinin kamı usîıl-u dâiresinde- yarılmak suretiyle dışarıya çıkarılır. (Hukûk-u îslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu. Ö. NasÛhî Bilmen, c. 3, fi. 148-150)
[24] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 114-117.
[25] Tarîk-ı aram, içinden geçip gidilen, herkese âid yol demektir.
[26] Tarîk-ı hâss, belli kişilere âİ<! olan çıkmaz sokak demektir. Bu iki terimin daha ge-1115 açıklaması, «Kasâme Babı» nın sonunda gelecektir.
[27] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 118-121.
[28] Mubah, şeriatın yap veya yapm.t ıftye bir hükmü allımla oimıynıı şeydir. Diğer bir deyimle; yapılması ite yapılmaması h.miı olan şeydir. Mubahı yapana sevâb ve \apma-vjtna da ilâb voktıır.
[29] Yâni, üzerine bindiği hayvanın ayağını basmasıyla meydana gelen zararı binici bizzat yapmış gibi -olur. Çünkü zarar, binicinin ağırlığı İle meydana gelmişıir. Buna, «Miibâşereteıı itlaf» denir. Bir de; «Müsebblbcn itlaf» vardır ki. o da bir şeyin telefine sebeb olmaktır. Sebeb olana miisebbîb denir.
[30] Ism-i Fail olan (müteaddî) veya masdar olan (teaddi); lûgaua. saldırmak, /ulum etmek. adaletsizlik, şeriat ve gelenek sınırlanın asma gibi anlamlara gelir.
[31] Saik; hayvanı arkasından sürüp götüren kimsedir. Kâfid ise; hay\;mı önünden çekip götüren kimsedir.
[32] Hayvana binen kimse, hayvanın ayağının basmasıyla meydana gelen zararda müseb-bib değil, mübaşirdir. Yâni, bizzat yapmış gibidir. Çünkü hayvanın basması ile meydana geJen zarar, binenin ağırlığı ile olmuştur.
[33] Muttarİd; -ıttirâdli, birini tâkiibelme; muntazam larzda esryân etme. bir diiziyc giden.
Mün'akis; in'ikâs eden, .tersine dönmüş, çevrilmiş.
[34] Muris; mirasçılara mîrâs bırakan kimsedir.
[35] Zemân; Bir şeyin, mtisliy>âUan ise mislini; kıyemiyâttan ise, kıymetini vermektir.
[36] Rakab«: Arabca'da, boyun anlamına gelir. Sonra insanın baş, yüz, boyun ve benzerleri gibi en şerefli cüzlerinden birinin adı İle insanın tamâmı adlandırıldı. Bunda asi olan; o cüz' olmadan insanın yaşaması mümkün olmayan bar cüz'ü ile İnsanın tamâmını adlandırmaktır. Bu asla binâen; el ayak ve benzerleri, gibi cüzler, insanın tamâmına «lâk olunmaz ve bunlar ile inşân murâd edilmez. Yukarıdaki metinde geçen rakabe de, böyledir. Yâni, boyun anlamına gelen rakabe İle kölenin tamâmı adlandırılmıştır. NStekim Aflah Teâlâ' (C.C.) nin: «Bir rakabe (köle) âzâd etmektir,..» âyetinde olduğu gibi. (Bk. Nisa sûresi; âyet: 92)
Rakabe: Mü'min olsun, kâfir olsun, erkek olsun, diji olsun veya büyük olsun, küçük olsun merkûkun yâni, kölenin kendisidir. (Keşçaf-u Istılâhâti'l-Fünün c. 1, s. 532)
[37] Fevr; Lûgatta, galeyan (yâni kaynama, çalkanma, coşma, acele) anlamına gelir. Mecaz olarak, bir işte sür'atc de «fevr» denir. Ayrıca; içinde durup, bekleme bulunmayan vakte de «fevr» adı verilir, ibn-i Esir (Rh.A.), «Her şeyin fevri, onun evvelidir.» de-mistir. (Keşşaf, c. 2)
İslâm jcriatuıda fevr, bir işi mümkün olan ilk vaktinde yapmaktır. Bundan başka, İslâm fıkhında bir-ibâdetin tarz olur olmaz hemen ilk vaktinde yapılma mecburiyetine «fevri» denir. O ibâdetin istenildiği zaman yapılabilme serbestliğine de «te-râhî» adı verilir.
[38] Heder: Lûgatta, boşa gitmek, boş yere harcanma, ziyan olma, faydasız ölme gibi anlamlara gelir. Yukarıdaki hadisi şerîfde; cezasız kalan, ödenmesi gereknıiycjı zarar ve ziyan kasdcdÜmiştir. Nitekim MecelIe'nİn 94. maddesinde de, bu konuda şöyle denilmektedir ; «Hayvanâtın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir.»
[39] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 122-128.
[40] Rıkk: Şeriatta, bir şahıs için sürekli olan hükmî acz, demektir. Başlangıçla aslı kâfir olan köle, ceza olarak «rıkk» olur ve mülk sayılır. Böyle köleye «rakîk» denir. Rıkk, köleliğin en ağır şeklidir. Çünkü «abd» denen Müslüman kök, ba'zan hür insandan daha güçlü olur.
Sözün kısast; rıkk, hükmî bir aczdir. Ştı ma'nâda ki; Sâri' (Aİİah (C.C.)) rakîk denen köleyi şehâdet, kaza ve velayet (yâni nefs, mal, evlâd, evlenmek ve evlendirmek üzere velayet),_ gibi hür insanın mâlik olduğu şeylerden bir çoğu için ehil kıl-mamıştır.
Rıkk yâni kâfir olan bir İnsanın köle yapılması, tikin Allah Teâlâ' (C.C.)ıiüi hakkıdır. Çünkü rıkk, küfrün cezası olarak vâki' olmuştur. Zîrâ kafirler, Allah' (C.C.) a kulluk etmekten âr duyup, kaçındılar. Allah' (C.C.) in birliğini kabul etmediler. Âyetleri hakkında düşünmediler. Böyle yapmakla kendilerini hayvanlar mertebesine düşürdüler. Bundan dolayı, Allah {C.C) da; onları kullarının, kullan yapmakla cezalandırdı. Buna binâen nkk, Müslüman için İbttdâen sabit olmaz. Rıkk, kâfir olan köle için sürekli olarak kalır. Hattâ sonradan Müslüman olsa da, yine rakik olarak kalır.
(Keşşâf-u latılâhât'İl - Fünûn, c. 1)'
[41] Dûn: Gayrı, diğer, mâada.
[42] Ayn: Muayyen ve müşahhas olan şeydir. Çoğulu «a'yân» dır.
[43] Erş: El ve ayak gibi insanin cüzlerinden, uzuvlarından birini yaralamanın veya sakatlamanın bedeli olup, insan Öldürmenin daha agağı bir suç için ödenir. Diğer bir deyimle; bir uzvu yaralayan veya sakatlayan kimseden alınan bedeldir. Ba'zan bir insanı öldürmekten dolayı ödenmesi gereken bedel ve tazminata da, erş denir. Bu anlamdaki erse, diyet de derler.
Er§ lafzı, esasen «fesââ» anlamınadır. Sonra, eşyadaki noksanlarda kullanılmıştır. Bu nedenle diyete, erş dendiği gibi, ayıbı zahir olan. bîr malın bahâsından indirilen ve düşürülen mikdâra da erş adı verilmiştir. Erş, İki çeşittir:
a) Erj-İ mukadder: Uzuvlara mahsûs olup, miktarı şer'an belli bulunan diyettir.
b) Erş-I gayr-i mukadder: Uzuvlara âid, miktarı şer'an belli olmayan ve ehl-4 vukufun (Bilirkişinin) takdîr ve ta'yînine bırakılan diyettir ki, buna. «Hükûmet-i adb» de denir. (Ke$$âf-u Istılâhât'il-Fünûn)
[44] îstîlâd : Lûgatta, mutlaka çocuk istemek anlamına gelir. Şeriatta, cariyeyi ümra-ü ve-led yapmaktır. O da, iki şeyle olur : Birincisi, cariyenin çocuğu bendendir, diye iddia etmek, ikincisi de, cariyeye sahip olmak (temellük) dır, (Keşşâf-u istılâhât'il-Fünun, c. 2)
[45] Sirayet: Yapılan bir cinayet sonucu meydana gelen kesik veya yaranın dâiresini genişletmesine veya ölüme götürmesine denir.
[46] .Izn: Lûgatta, mutlaka salıvermek anlamına gelir. Isülâh'da İse: «Bir şahsa, tasarruf-- da bulunmasına İzin, müsâade vermek» demektir. Kendisine böyle izin verüen «Me'zûn» denilir.
[47] Hacr: Lûgatta, mutlaka men' anlamına gelir. Tazyik, haram anlamına da gelir. Akla da, hacr denilmiştir, çünkü sahibini çirkin ve akıbeti zararlı şeylerden meneder. Ts-tılâh'da: «Bir muayyen şahsı, kavli tasarruflardan menetmektir,» ki o şahsa, bu hacr-den sonra «Mahcur» denir.
Kavlî tasarrufdan men, o tasarrufu geçersiz, hük'irn«tız ve eayr-i sabit saymak demektir.
Hacr fiilde carî değildir. Çünkü bir fiilin vukuundan sonra, reddi mümkün olmaz, ki ondan hacr tasavvur ulunsun. «Hicr» de, bu anlamdadır.
fHukiik-u tslâmiyye Kamusu, Ö. Nasûhî Bilmen, c. 7)
[48] Küm: Erkek köle, demektir. Kıııne ise; câriyedir. Ba'zılarına göre. nluııp satılmadı caiz olmayan köle demektir, Miidebber gibi.
(Hukûk-u îslâmi.Yve Kamusu, Ö. Masûlıi Bilinen, c. 3. v-3431
[49] Avl: Lûgatta, fazlalaşmak demekdir. Istılahla İEe, mîrâs vârisler arasında taksim edilirken, hisselerin toplamı mes'elenin mahreç (ortak payda) inden fa2la olmasına denir.
[50] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 129-135.
[51] Abdullah İbn-i Abbâs (R.A.): Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) in amcası Hz. Abbâs1 (R.A.) m oğludur. Ashâb-l Kiram arasında ilmiyle, fakîr/liği ile temeyyüz etmiştir. Tefsir, Hadîs, Fıkıh ilimlerimle ihtisası pek yüksekti. Kendisinden Fıkh'a dâir bir çok mes*-eleler menkûldür. Fetvalarının çokluğu ile ma'rûftur.
[52] Eser: Lûgatta, iz, nişan, belirli, gelenek, yol gibi anlamlara geiİr. timi bir- terim olarak anlamlan ise; daha çak ve değişiktir.
Mecma'üs-Sulûk adlı kltapda denilmiştir ki: Rivayet, Resûlüilah' (S.A.V.) in fitli ve sözü anlamında kullanılır. Haber ise, Resûlüllah1 (S.A.V.) in sözü anlamında kullanılıp, fiil için kullanılmaz. Asar ise; Sahabenin (R.Anhüm) fiillerine ıtlak olunur.
Şerh'ül'Mlşkât tercümesinin mukaddimesinde ise şöyle denmiştir; Muhaddislere göre eser, mevkuf ve maktu' hadîs için kullanılır. Nitekim onlar; «Asarda şöyle gelmiştir.» derler
Ba'zisı, eseri (Merfû1 hadîs) için de kullanmıştır. Nitekim «Me'sûr dualarda şöyic gelmiştir.» denilir.
Hulâsat'ül-Hulâsa adlı kitapda açıklandığına göre: Fukahâ'; mevkuf hadîsi, eser; merfû' hadîsi ise, haber diye adlandırmıştır. M ub ad dişler, ikisine de, eser lâfzını kullanırlar.
Cevahir adlı kitabın sahibi demiştir ki: Hser, Fukahâ'nın ıstılâhlarımlandır. Onlar eser lâfzını, Selefin sözü hakkında kullanırlar.
Seyyid Şerif Cürcâni' (Rh'.A.) nin «Ta'rîfât» adlı kitabında; eser'in dört anlamı vardır: Birincisi, netice anlamınadır. O da, bir şeyden hâsıl olan sonuç demektir. İkincisi, alâmet anlamınadır. Üçüncüsü haber anlamınadır. Dördüncüsü be, bîr şey üzerine terettüb eden şeydir. Ona da Fukahâ katında «hüküm» adı verilir.
(Keşşâf-u TsMlâhât'il-Fünûn. c. i)
[53] Gasb: Lûgatta, başkasına âid bir şeyi kullanmak için düşmanlık ve tegallüb (üstün gelme) yoliyle ahvermekdir, o şey gerek mal olsun ve gerek olmasın.
Tstılâh'tla: «Bir kimsenin miitekavvim ve muhterem bir malını sarahaten ve tİe-lâleten veya âdete nazaran izni olmaksızın haksız yere elinden veya tasarruf-u dâiresinden almaktır.»- (Hukuk-u tslâmiyye Kamusu, c. 7}
[54] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 136-138.
[55] Ebû Ubeyde b.- Cerrah (R.A.); Aşere-i Mübeşşere'den, yâni Cennet'e girecekleri müjdelenen on Sahâbî'den bindir. Resûlüllah' (S.A.V.) den (Emîn'ül-ümme), yâni «Ümmetin Emini» unvanını almrş son derece cesur bir kişi idi. Bir çok gazalarda ve Özellikle Şam fetihlerinde pek çok hizmetleri görülmüştür. Hicrî 18 (Milâdî 639) târihinde. 58 yaşında olduğu hâlde ölmüştür. Mübarek kabri. Şeria nehri civarında bir köydedir. Allah Teâla (C.C.), O'ndan razı olsun.
[56] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 139-143.
[57] Kasâme suretiyle yemîn edeceklerin sayısı elliye ulaşmadığı takdirde kendilerine elliye kadar yemîn tekrar tevcih edilir. Meselâ; bunlar, kırkdokuz kimse olsalar, bunlardan seçilecek birine, bir yemîn daha tevcih edilir. Kasâme4e sayı, Nass ile sabit olduğu için bu, ihlâl edilemez.
Kasâme yapılırken o mahalle veya köy halkının mükellef erkekleri veya içinde maktulün bulunduğu mülkün mâliki ve sakinleri üzierİne eşit olarak diyet Ue hükm olunur. Bu husûsda, bunların zenginleri ile fakirleri arasında fark yoktur. Bu vcehle Jcâb eden diyetler, üç yılda alınır. Bu diyetleri vermeğe (mevcûd ise) âkileler de katılır, mevcûd değilse, bunları yalnız mahalle veya köy halkı veya mülk ve mesken sâ-hibleri öderler. Bu hâlde kati suçu, amden işlenilmiş olsa da kısas uygulanmaz.
(Hukûk-u Islâmiyye Kâmûsu, Ö. Nasûhî Bilmen, c. 3, s. 156)
[58] Şâfit Mezhebine göre kasâme: Öldürülen kimsenin velîlerine verilen bir isim olduğu gibi, bunların aralarında bit'tevzî yapacakları yemine de verilen toir İsimdir. Şafiî Fık-htnın ıstılahına göre; «öldürülen kimsenin velilerinin yapacakları elli yeminden ibarettir.»
Şafii mezhebine göre, kasâme yapılabilmesi için mutlaka bir «levs» bulunmalıdır. Levs bulununca, elli yemin öldürülen kimserfin velîlerine teveccüh eder. Bunlar, bu yeminden kaçınırlarsa, o vakit müddeâaleyh mevkiinde bulunanlara bu yemîn leklîf edilir,
Levs; öldürülen kimsenin velîlerinin iddialarında sâdık olduklarına dâir bir zann-ı gâlib husule getiren bir karîne-i hâlsyye veya füliyye; demektir ki vâki olan iddiayı te'yîd eder. (Hukûk-u İslâmiyye Kamusu, Ö. N. Bilmen, c. 3, 3. 174)
[59] Levs: Lûgatta belirti (alâmet), düşmanlık (adavet), yara (çerîha), kuvvet, kötülük, sı-.ğınmak, betâetle hareket, bir şeyin bulunması, bir şeyin köiü bir şey ile' buluşması gibi' anlamlan İfade eder. Telvîs, deyimi, bu maddedendir. Dilimizde ba'zi gayr-i ahlâkî şeylere «levsiyât» denildiği ina'lûmdur. Istüâhda ise levs, birini öldürmekle müüehem olan şahısda öldürme belirtisi veya öldürüİejı kimse İle aralarında belli bir düşmanlık bulunması gibi belirtilerden, karinelerden ibarettir.
Levse, gayr-i kâmil zaîf beyyine de denir. Bu. hâl, müddeînin doğruluğuna delâlet eden, hâkim için galebe-i zan meydana getiren, vâkii olan iddianın sıhhatini te'yîd eden bir karine demektir ki, mâhiyetine göre ya kuvvetli, ya da zayıf olur. Bunun pek kuvvetlisine «Karine-İ kâtıa» adı verilir.
(Hukûk-u İslâmiyye Kânunu, Ö. N. Bilmen, c. 3, >s. 157)
[60] Kamili bilinmeyen bir katil (öldürülmüş kimse) den dolayı kasâme yapılması ve bunu müıcâkih diyet verilmesiyle hııkm edilmesi, Mcbsûi-ı Serahsİ'de, Bedâyi'de ve şâir Fıkıh kitaplarında beyân olunduğu üzere emr-i Nebevi') e dayanır ve bir takım adli, idâri, içtimaî maslahatlara, hikmetlere m üst ejı iddir. Bunlar aşağıdaki veehüe özetlenebilir :
1 -- Ileîli kimselere âid her muhalle, her bemt ahâlisi İçin lazımdır ki, o bölge ile ilgilensinler, orasının güvenliğini muhafazaya çalıŞMiilur, orada saldırıya uğrayacakların yardımına koşsunlar, gerek idlerinden ve gerek dibandan bir lakım sefihlerin tü-reyerek bulundukları yerlerin asayişini bozmalarına meydan vermesinler. Böyle bîr yerde bir katilin bulunması ise ahâlînin görevlerinde müsamaha ettiklerini gösterir. Bundan dolayı haklarında bîr çeşit ceza olarak kasâme ve diye! gerekir.
2 — Belli kimselerin mahallesinde, köyünde ve özellikle mülkünde veya meske-Jiınde öldürülmüş -bir şahsın bulunması, o kimseleri töhmet altında bırakır, bu cinâ-yetİ kendilerinin işlemiş olmalarına bir ip ucu (karine) teşkil cĞes.
Bu nedenle bu töhmetten kurtulmaları için kasâme usûliyle yemin etmeleri ga-rekir.
Bununla beraber belli kişilerin bir Öldürme suçundan dolayı kasâmeye, diyet ödenmesine tâbi tutulmaları, çok kere o cinayet faillerinin meydana çıkmasına, caninin cezasız kalmamasına yardım eder. işte bu bakımdan da "kasâme pek lüzumludur.
[61] Yed: El, ni'met, minnet,. kuvvet, kudret, mâlikİyet, topluluk, kefalet anlamlarım ifâde eder.-«Fülân şey, fülânm yedindedir.» demek; O'nun mülkündedir demek olur. Çoğulu «eyâdî» gelir.
[62] Töhmet: Zan ve tevehhüm olunan haslet ve sübûtu hâlinde ceza ve muahezeyi gerektiren suç demektir.
Bir kimseye töhmet ilkâ ve isnâd etmeye; (itham) ve (iuihâm) denildiği gibi, töh-metli şahsa tia (müthem) ve (müttehem) denilir.
[63] Yâni, «Külfet, nî'mete ve ni'met, külfete göredir.» demektir. Mecelle'nip 88 inci fiesi-hükmü <İe budur.
[64] Çünkü; «TeTehhümc (evhamlanmaya) itibâr yoktur.». Mecelle, madde: 74.
[65] Karye: (Kâf) in ve (Yâ) nın fethîyle «Köy» anlamına gelir. Çoğulu; «Kura» dır. İçinde, su toplanıp biriken büyük havuza da «karye» adı verilir.
[66] Husûmet: Da'vâcılık, demektir, Hasm; da'vacı veya tla'vâh kimsedir. Hasım ise; da'-vâcı kimse, hasm olan kişi, demektir. Çoğulu : «husemâ» dır. Hasım; husûmeti şiddetli olan kimsedir.
[67] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:144-154.
[68] Diyet: Cinayet sebebiyle meeniyyıın aleyhe vcyâ vârislerine —bîr çeşit tazminat mâhiyetinde olarak— ödenmesi gereken maldır.
Diğer bir ta'rîf ile diyet, öldürmek, suretiyle vuku' bütan cinayette, öldürülen kimsenin nefsine bedel ve uzuvlarda yapılan cinayetle de yaralanan veya kesilen uzva bedel olarak, cânî veya cani ile âkilesi ürerine lâzım gelen belli bir miktar maldır.
[69] Akile: Âkile, diyeti yüklenip ödeyen asabe, aşiret, eiıl-i dîvan >e sairedir. Bunlar, kentli etrafından birinin şübhe-i amd veya hatâ süreliyle yaptıkları cinayetin diyetini veya «gurre» denilen tazminatı ödemekle mükellef bulunurlar. Diyeti yüklenenlerden her bîrine (Âkile) denir. Hepsine birden de (Âkile) denir, ki (âkile topluluğu) anlami-nadir.
[70] Va2Îfe: Lûgatta bir insan için her gün takdir edilen yiyecek veya erzakdır. Burada, maaş anlamına gelmektedir. Nitekim, yapılması gereken her hang£ bir hizmete de vazife denildiği, yaygındır. Çoğulu; «Vezâif» dİr.
[71] Ehl-İ Dîvan (Divan ehli): Bir sancak altında hareket eden, bir dıvân'da kayıtlı bulunan, belli at iyeleri alan kimselerin tümüdür. Bu hey'eı, o divânda mukayyed olan her şahsın âkilesî sayılır.
[72] Aşiret: Bir asıldan gelen, birlikde yaşayıp konan, göçeden kimseler topluluğu, kabile demektir.
[73] Nesh (nesih): Değiştirmek, hükmünü kaldırmak demektir. Şer'î bir hükmün tatbikden kaldırılmış olması anlamına gelir.
[74] Velâ1: Dostluk yakınlık ve yardım anlamlarına gelir. Efcndisiyle a^âd ettiği köle veya câriye arasındaki ilişkiye
de «velâ» denir. Bir kimse ile başka bir şahıs arasında yapılan, genellikle yardımlaşma esâsına dayanan özel bir akd şeklidir.
[75] Aiıtl: Sözleşmek, demektir. Velâ-yı müvfılât ise,' şöyle olur: Meselâ, bir adam, bir Müsiümana : «Sen benim mevlâmsın, ben şâyat bîr dnâyet işlersem, diyetini sen verirsin. Ben ölünce de nen, bana vâris olursun.» deyip; o da kafıûî else, aralarında velâ-yı miivâlât m ün'ak id olur.
[76] Dirhem : Başlıca iki çeşit dirhem vardır. Biri, dirht'm-i jer'î, diğeri de dirhem-i örfi'dir.
Dirhem-i ger'î ou dört kırattan ibarettir. Zekâtda, nıchrde, düetlerde, hırsızlığın nisabında mu'teber oian da bu dirhemdir. Rcsûlüllah (S.A.V.) zamanında (tO, 12, 20) kırat ağırlığında üç çeşit dirhem varmış, bunlar Hz, Ömer (R.A.) zamanında toplanıp; üçünün ortası olan (14) kırat, bir İslâmi dirhem olarak kabul edilmiştir. 3. 207 gramdır. Dîrhem-i örfî, on altı kırattan ibarettir. 3 granıdfr. üa'zı âlimleri; güre; zekatta, me-hrde, diyetlerde Ve şâir hususlarda her bölgenin diıhem-İ örf M nıu'teberdir. Şu kadar var ki bu dirhem, şer'i dirhemden eksik olmamalıdır. Eksik olursa, şer'î dirhem mu'teber olur.
[77] Mevlâ, kelimesinin bir çok değiyik anlamları vardır. Mesdâ : Sâhib, efendi, â;âd edilmiş köle, âzâdiı ve hattû Mevlâ; Allah' (C.C) m isimlerinden biri olarak da kullanılır.
[78] Âkile usulünün, toplum bakımından Önemi çok büyükıür. Ba'zi diyetleri âkılenin tide-meM, bir bakımdan yardımlaşma; bîr bakımdan da cezalandırma mahiyetindedir. Şöy-leki : Bu diyetleri Ehl-i Divân ve>â aşiret ve saire yüklenmekle, kasıdsız suç işleyen bîr kimseye yardım etmiş, O'nu yoksul Ve perişan kalmaktan kurtarmış olurlar, ara İarmüa bir dayanışma meydana gelmiş olur. Bu sayede hem cinayete ma'rûz kalan bir bîçâre heder olup gitmekten kurtulur, hem de cİnâyeü kasden işlememiş olan bir insan perişan oimaz.
Diğer bakımdan da, bu bir cezalandırmadır. Şöyle ki: Caninin cinayetten mene-dilrnesİne medar olabilecek murakabede ve uyarmada bulunma) ip ilgisizlik göstermiş olabilecekleri için diyet ödetmek âkılcyi bir bakımdan uyarma sayılabilir.
[79] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 155-159.
[80] Gümüş paralara dirhem; altın paralara da dînâr denilirdi.
[81] Terike {Tereke): Vefat eden kimsenin, kendine aid olmak üzere terk etmiş olduğu maldır.
[82] Rehn (rehin): Lûgatta sabit, dâim, sürekli demektir. Her hangi bir sebebden dolayı, bir şeyi mahbûs, mevkuf kılmak anlamına gelir. Fukahâ'nm ıstılahında ise : «Bir malı ondan tamamen veya kısmen alınması mümkün olun bir mali hak karşılığında, o hak sahibinin veyâ başkasının elinde işteşi ile alıkoymaktır.» Böyle alıkonan mala «merhûn» denildiği gibi «rehin» de denilir.
Râhin: Rehin veren, hakikaten veyâ hükmen borçlu olup, rehin veren kimsedir.
Mürtehin: Hak sahibi sıfatıyle rehin alan kimsedir. Bir şey karşılığında rehin olarak alıkonan şeye de «mürtehen» denir.
[83] Cu'l: Ücret, karşılık; bir İş için verilecek mükâfat parası demektir. Efendisinden kaçmış olan köleyi, mâlikine geri vermek üzere bil'işhâd yakalayan kimsenin bu hizmeti karşılığında mmtehik olduğu ücrete <!c «cu'l» denir.
[84] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 160-163.
[85] Mefkûd: Yeri, hayâtı ve ölümü bilinmeyen kayıp kimsedir. Buna «gaybet-i münkatıa ile kayıp» adı da verilir. Böyle bir kimseve hem beldesinden ayrılıp kaybolmuş, hem de ilgililer tarafından araştırılması münâsebetiyle «Mefkûd» denilmiştir. Çünkü mefkûd ve fâkİd deyimleri lügat bakımından kaybetmek, yok olmak ve araştırmak anlamlarını ifâde eder. «Faka» lafzından türetilmişlerdir.
(Hukûk-u Islâmiyye Kâmûsu, Ö. Nasûhi Bilmen, c. 7, s. 208)
[86] Bk. Bakara sûresi, âyet: 234
[87] Kayıp kimsenin öMüğü hakikaten veya hükmen sabit olmadıkça kansı başkasıyle ev-lenemez. Çünkü kayıp kimsenin- hayatiyle zevciyyet hakkına mâlikiyyeti evvelce ya-kînen sabit, sonradan ölümüyle zevciyyetin (karı - kocalığın) ortadan kalkması ile çfîb-belidir. Yakînen sabit olan (yâni, kesinlikle bilinen bir çeyl ise, şübhe İle yok olm«.
[88] Akar (Gayr-i menkul): Akar, Fıkıh'da; gayr-i menkul, demektir. Halk arasında ise; kiraya verilip irâd getiren şeylere denilir.
Akar; hâne, dükkân, arsa gibi başka mahalle nakli mümkün olmayan şeydir. Müljç arsa üzerindeki binalar, ağaçlar da. o arsaya tetfean gayr-i menkul'dür
[89] Zann-ı gâlib: Büyük bir ihtimâl, kuvvetle tahmin etmek, gerdeğe en şakın zann (şüb-hc) demektir,
[90] İstıshâb: Mazide sabit olan bir şeyin -değiştiği bilinmedikçe- hâlen de sabit, bakî olguna kail olmaktan ibarettir. Meselâ: On yıl Önce hayâtta olduğunu bildiğimiz bir kimsenin Ölümü hakkında bir bilgi bulunmayınca, bugün de hayana olduğuna kail oluruz ki, bu istıshâb ıncs'elesidir.
[91] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 164-167.
[92] Lakît: Lûgatta, melkût ma'nâsına olarak mutlaka yerden kaldırılmış şey demektir. Bilâhare menbûz! çocuk, yâni; atılmış çocuk anlamında kullanılması şayi* olmuştur. Çünkü yere atılan şeyler, âdete göre yerden kaldırılır. Korunmaya lâik bir şey ise, korunur. Bir yere atılan çocuk da, oradan kaldırılması bakımından kendisine -meâl-i hâli î'tibâriyle- lakît adı verilmiştir. Bir şeye akıbetine göre ad verilmesi lûgatta şâyidir.
Lakît, istılâhda: Ailesi tarafından bir yere atılmış diri veya ölü çocuk demektir.
[93] Menbûz: Ba'zı âlimlere göre, hemen doğmasını miiteâkib bir yere atılmış bulunan ' çocuktur. Lakît ise, böyle değildir. Lakît, kendi işlerini, meselâ; yiyip İçmesini bizzat
İdareden âciz hâlde olarak bulunan herhangi erkek veya kız çocuğudur.
[94] Töhmet: îşîenildiğd sanılan, henüz gerçekliği meydana1 çıkmamış suç demektir,
[95] Farz-ı kSfâye: Şartlan hâiz olan ba'zı Müslümanların yapmaları gereken bir Dînî görevdir, ki Onların yapmaları
ile diğer Müslümanlardan, o vazife düşer, sorumlu olmazlar.
[96] Mültekit: Bir çocuğu atılmış olduğu yerden alıp kaldıran kimsedir. Böyle kimseye (lâ-kit) de denilir.
[97] Beyyjne: Delîl, şâhid, bir davayı isbât için gösterilen hüccet, vesika demektir. Adâlel-li kimselerin şahadetlerine de .«Bey>ine-i âdile» denilir,
[98] kare: Arab lûgatuıtia, ücret anlaımnadır. Fakat, icar anlamımla dahî kutlanılır. Fu-kahâ'ıun istilâcında: Ma'lûm menfaati, ivaz-ı ma'iûm karşılığında bey' (satış) -etmek demektir.
[99] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:168-171.
[100] Lükata: Lûgatta, alıp kaldırmak anlamına gelen lakh sözcüğünden alınmıştır. Gâİb olmuş, düşürülmüş bir mala da, genellikle alınıp saklandığı için lükata adı verilmiştir.
Lükata deyimi, aza da çoğa da şâmil bir ismi cemi'dîr. Lâfzan çoğulu; (Lukatât) dır.
Lükata: «Canlı ve cansız yitik mal», «Mâliki bilinmeyen düşmüş mal» veya «yolunu şaşırmış hayvan», «Zayi' olmaya ma'rûz her hangi ma'sûm bir mal» diye ta'rîf edilmiştir. Bunlar, sonuç i'tibâriy'Je aynı şeydir.
Lükatayı kaldıran kimseye; Lâkit, Mültekit denildiği gibi bu yoldaki harekete de «iltikat» denir. Bu bakımdan lükatayı; «Zayi olan bir geyi, temellük için değil, sahibi adına korumak için alıp kaldırmaktır.» diye ta'rif etmişlerdir.
[101] Câmİ veya Mescid'de yitik soruşturmak veya ilân etmek mekruhtur. Bu konuda, bir çok sahîh hadîs-i şerif vardır. Bir hadîs-i şcrîfde Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur :
«Her kim, mescidde bir yitik araştıran kimse)i işitirse; Allah, onu sana iade etmesin (bulamaz ol) desin; çünkü mescidler, bunun için yapılmamıştır.»
(Hadîsi, Müslim rivayet etnıiştirj
[102] Hıil vp Harem: Mescid-i Harâm'ı çepeçevre kuşatan bir arazî sahası vardır ki, bunun içine Harem ve Harem havzası, dışına da Hıll adı verilir. Mekke ve çevresinin bitkilerini kesmemek ve hayvanlarını avlamamak gibi bir takım şer'î hükümler1 tealluk etliği için^ Mekke Harem'inin sınırlan belirlenmiş ve nisan konmuştur.
[103] Bu hadîs-i şerif, bir umûmi kaidedir. Bu kaide, Mecelle'nin 76 inci maddesinde; «Bcy-jine, müddeî İçin ve yemin, münkir üzerinedir.» şeklinde ifâde edilmiştir. 77. madde de ise; «Beyyine, hılâf-ı zahiri isbât için ve yemîn, aslı ibkâ.» denilerek, hüccet İle yeminin nerelerde lâzım geldiği ta'yin edilmiştir.
[104] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:172-175.
[105] Vakıf (vaki): Bir mülkün menfaatini halka tahsis edip, ayn'ını Allah Teâlâ' (C.C.) nın mülkü hükmünde olarak temlik ve temellükden müebbeden men etmektir. Bu ta'rîf, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre vakıf; bîr mülkün ayn'ı, sahibinin mülkü hükmünde kalmak üzere menfaatinin bir cihete tesadduk edilmesidir.
Vakf -eden kişiye «vâkıf»; vakf edilen şeye «mevkuf», «mahall-i vakf»; bir ayn'm menfaati kendisine vakf ve tahsis edilen şahsa veya mahalle de «mevkufun aleyh», «meşrutun leh», «masârif-i vakıf» denilir. Bunlara «mürtezika», «ehl-i vezâif de denir.
[106] Ayn: Dışarıda, mevcûd, muayyen, müşahhas olan şeydir. Meselâ, kitap, ev, ai, mtv-cûd olan bir miktar para, buğday ve ev eşyası ayn'dir.
[107] Vakf-ı lâzım; Vâkıf veya hâkim tarafından fesh edilmesi caiz olmayan vakıfdır. Lüzumuna usulen hükmolunan her hangi bîr vakıf gibi.
[108] Maraz-ı mevt: Hastayı zayıf düşürüp, kendisinde ölüm korkusu bulunan maraz demektir, ki araya sıhhat girmeden ölüm ile sonuçlanır.
[109] Tahkim: İki hasmın husûmet ve da'vâlarmi fasl için istekleri ile bir başka kimseyi hâkim iıtihâz etmelerinden ibarettir. O kimseye, «Hakem» ve «Muhakkem» denilir.
[110] Mütevelli: Vakfjn umur ve mesâlihini ahkâm-ı şer'iyye ve şerâit-i vakfiyye dâiresinde idare etmek üzere ta'ym edilen kimsedir, ki iki kısma ayrılır. Birisi; meşrûtiyet veçhiyle mütevellidir, ki mütevelli olması vâkıfın şartı iktizasındandır. Diğeri, meşrutiye! vechiie olmayan mütevellidir, ki tevliyeti münhal bulunan bir vakfa meşrutun lehi bulunmadığı cihetle hâkim tarafından ta'yîn edilen mütevellidir.
[111] Vakf-ı gayr-i lâzım: Vâkjf; hâkim veya vâkıfın vârisi tarafından fesh ve ibtâli sahili olan vakıftır. Vakf^ı fuzûlî gibi.
[112] Gaile: Gelir, demektir. Vakıfın gailesi, vakfın geliri, varidatı, mahsulâtı demektir. Vakıf bahçelerinin meyvaİarı, vakıf akarlarının kiraları, vakıf paralarının kazanılan bu cümledendir.
[113] Rakabe: Rakabe etmek, bir vakfın gelirini (gailesini) aslına ühâk etmek demektir. Şoyleki; bir vakf edilmiş nükûdun bir mikdârı teaddisiz zayi' olsa, bu noksan, gailesinden hâkimin re'yi ile ikmâl edilmedikçe mürtezikasına bir şey verilmİyebilir. Bu hâle, fetva diliyle ftMürteâkanua vazifelerini rakabe etmek» denir.
[114] Bk. Cinn sûresi, âyet: 18
[115] Vech: Şekil, anlayış farkı ve görüş gibi anlamlara gelir.
[116] Evlâd: Oğullar ve kızlardır. Bir insanın bizzat kendisinden türeyen evlâdına (evlâd-ı sulbiyye) denir. Bundan
olduğundan dolayı, oğlanı da kızı da kapsar. Ve genel bir deyim olduğu için bire de, birden çoğa da ıtlak- olunur.
[117] Şüyû': Lûgatta, yayılmak, demektir. Ulılahda : Htbsc-i 5,âyianın, ortakta»* olan malın İler cüz'üne sâri ve şâmil olmasıdır.
[118] Müşâ': Şayi hisseleri İhtiva eden ortaklaşa şejdir. Meselâ, iki kimse arasında yan yarıya ortak olan bir mal müşâ'dır. Başka bir ia'rifie : Ortaklaşa olan bir maldaki yarım, dörtte bir, üçte bir gibi yaygın (şayi') hisselerden her hangi biridir. Hisselerden her biri, bu malın cüz'üne yayılıp şâmil bulunmuşun-.
Hısse-i şayia ise, ortaklaşa olan malın her ciı/'uıu- ^âri ve şâmil olan sehtmdir.
[119] Hiyâze: Lûgatta, bir şeyi almak, bir »raya toplamak, kcudkinin malı etmek, demektir. Istılâhda: Sâhibsiz veya herkes ivin alınması muhali olan bir m;ıh kendi mülküne kalrhaklir.
[120] Kayyım: Vakfın kayyimi, onun mütevellisi demektir. Çoğulu; «Kuvvâm'» dır. Kay-yım'ın bir başka anlamı; «Kendisine vakfın korunması, c*mi' ve tefriki görevi verilmiş
kimse» demektir, ki bu durumda vakfın mütevellisinin İdaresi altında bulunmuş olur. Mütevellinin yetkisi ise, daha geniştir. Çünkü mütevelliye vakıfda tasarruf yetkisi de verilmiş bulunur.
[121] Fetva (Fütyâ): Bir mes'eleyi çözmek ve açıklığa kavuşturmak için sorulan sorunun cevabıdır. Şcr'i mes'elelere dâir sorulan soruların ccv'âblarına fotvâ (fütyâ) adı verilir.
Verilen fetva iie bir mes'elenin hükmü açıklanmış, güç bir olay hâl ve takviye edilmiş olur. Çoğulu; «Fetâvâ» (fetâvî) (lir.
Fetva vermeye (iftâ); fetva verene de (Müftî) denir, «istiftâ» ise, fetva istemek. hır kimsenin müşkil bir hususu nıüflideıı sorması demektir.
«Miiftâ bih»; bir mes'ele hakkında kendisiyle fetva verilen şer'i bükümdür.
[122] Mııhâyce: Menfaatleri takanı elnvck, demektir.
[123] Mübadele: Bİr şeyin başka bir şey ite değiştirilmesi, değiş-tokuş, anlamına gelir.
[124] Misli (MisÜyyât): Mİslî, çarşı ve pazarda mu'teddun bih, yâni; bahânın ihtilafını gerektiren bir farklılık bulunmaksızın misli (kendi gibisi) bulunan şeydir. Kile ile ölçülen, terazi ile tartılan şeyler, oeviz ve yumurta gibi birbirine yakın olan adediyyât bu kabildendir. Çoğulu; «Misliyyât» dır.
[125] Mescidin mesâlihi : Mesciddcn maksûd olan gayenin gerçekleşmesine yarayan kimseler ile diğer gerekli şeylerdir. Meselâ; İmâm, Hatîb, Müezzin gibi hademe-i hayrat ile mescidin aydınlat 11 m ası ve abde-st sulan gibi.
[126] Bk. Kakara sûresi; â>el: 114
[127] Muhsar: Lügatta, menedilmiş, habs edilmiş kimse demektir, istilânda; düşman vejâ hastalık vejâ nafakasını kaybetmek gibi engeller sebebiyle Hacc efâlinı yapamıyan, Hadislerinden geri kalan ihrâmlı kimse demektir. (Daha geniş bilgi İçin; birinci ciltte, Hacc Holümü İhsâr Bâb'ına bakılmalıdır.)
[128] Hedy: Harem-i Şerife hediye edilen ve orada boğazlanan hayvanın adıdır.
[129] Haşir: l^ine eşya konan anbar. anlamına gelir. Sa/daıt veya otlan dokuna» >ayjjıya da haşir, derler.
[130] Haşiş: Kuru ollıır. ki cimisin hnsır dokunur.
[131] Cihet: îmâmd, hitabet, müezzinlik, kayyımlık, müderrislik, vaizlik ve kiitübhâne me'-rıurluğu gibi müesscsât-i vakfiyyeye âid hizmetlerdir. Çoğul»; «Cihât» «tır. Zarurî ve gayr-i zarfırâ kısımîarına ayrılır.
[132] Mersûm: Rcsm ve âdete uygun olarak yazılan vesikadır. Buradaki anlamı, vakıf senedinde yazılmış olup mevkufun aleyh olanlara veya vakıf hizmetlerine harcanması gereken vakfın geliri veya vakfın malı, demektir.
[133] Tescil (Sicil): Sicil, vesikaları, ilâmları, mukaveleleri yazmaya mahsûs resmi defter-. dir, ki çoğulu «Sicilât» du\ Bir vesikayı, meselâ; bir vakfiyyeyi böyle resmî bir deftere yazuV imza etmeye de tescil denir.
Ba'zan lâzımı, zikr; melzûmu, irâde kabilinden olarak hâkinim verdiği hükme de «Tescil» denilmektedir. Çünkü
bu hüküm, bir sicile kayıi edilecekdİr, Bundan dolayı «vakf-ı müseccel» deyimi, hem sicilde kayıtlı \ ^kıf. hem de lüzumuna hükm edilmiş vakıf yerinde kullanılmıştır.
[134] Semen : Satılan şeyin bahâsidtr.
[135] Mudârabe; Bir tarafın sermâye, öleki laraFın emek kojmasıvle meydana gelen orlak-Iıktır.
[136] Bidâa» Ticâret malı, sermâye gibi anlamlara gelir.
[137] Kürr: Bir ölçektir, ki 60 kazîfdir. Bir ton ehânndadır. ,
[138] Teamül: Bir şeyin cokea kullanılmasıdır. Başka bir dejiın İle; bir şey hakkında muamelenin mutâd bulunmasıdır. Bir, iki kimsenin yapmayı ve>â kullanmasıyle teamül meydana gelmez.
meçrûd bir hâle getirilmesi isin gereken ta'inirâtı yapmaktır.
[139] İmaret: Vakfın imareti, vakf edilen şeyin vakfı 7amânındaki hâli i'ua\- bııhııulıırulma-m \e>â VAKI
[140] Mecelle, madde: 88'de; «Külfet ni'met e ve ni'met kiüfete yöredir.» şeklinde ifâde edilmiştir.
[141] Müzâraıı: Bir taraf lada ve tohum vererek, diğer laraf da çalışarak ortaklaşmaktır. Mecclle'nin bu konudaki 1431. maddesi şöyledir: «Miizâraa, bir larafdan arazî ve diğer tarafdan amel, yâni zirâat olarak hâsılat aralarında taksim ulunmak üzere bir çe§Ü ortaklıktır.»
[142] Mecvlle'niıı 4 üncü maddesinde; «Şekk ite ;akîn /;"ıİl olmaz» seklinde ilude edilmiştir.
[143] Maraz-i mevt: Hastayı zayıf düşürüp, kendisinde ölüm korkusu bulunan mara£ demektir, ki araya sıhhat girmeden ölüm İle sonuçlanır.
[144] (jeçıılİş kavimler arasında da ba'zı vakıflar vuruda getirilmişin1. Liüıumk ibrahim Alc>-hisstlâm'a aid ulup «Halil-iif-ralmıân fcvkai'ı» adı verilen vakıflar, hala Arabistan'da ıncveûddur.
Müslümanlığın doğuşumla» i'Ubâren vakıflar geniş ölçüde inkişâfa başlamış Kcitûl-i 1-krem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, M^dine-i Müııevvere'de mâlik olduğu yedi parça akarlarını, vasiyyeı yoluyla vakıf ve süknâlarmı mü'minlcrin fakirlerine şart buyurmuşlardı.
Ashâb-ı Kiram da bir çok vakıflar vücuda getirmişlerdir. Bilhassa 11/.. Ömer (R.A.). I layber'de mâli k olduğu «Kasnı» adındaki pek kı> rmrili bir hurmalığım Pe\ gamber (S.A.V.) Efendimizin tavsiyeleri üzerine vakfetmişlerdi. H/. Übû Uekir, Jlz. Osman ve 11/. Ali' (R. Anhiim) ıı'm de vakıilan \urdtr.
Tarih boyunca; DijâncU-, ilmin jajılnıastıiü, L(KSiin[iğ;ı ve medeni\id- hi/ınctlerî lıakınlından kurulmuş olan Vakıi' 110'İterini jöjlcte sırala^abitiri/:
a) Cami, mescid, musalla ve namazgahlar.
b) Medrese, mekteb, küliıblıâne, zaviye, rİbâL ve dergâhlar.
c) Çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, göl ve yolfar,
d) Kervansaray, hastahane, hazîre, makberc, mer'a ve cayırlar.
e) Ramazân-ı Şerifde ve sair mübarek günlerde, akşamleyin Camilerde cemaata hurma, zeytin ve su dağıtmak için kurulmuş vakıflar.
f) Mükke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ahâlîsinden fakîr olanlara, Kacc yolunda parasız kalanlara ve Hüccâc-i Kİrâm'a su ve şerbet dağılılmasına mahsûs vakıflar.
g) Camilerde va'z edilmesi, Tefhîr, Hadîs. Fıkıh okutulması; Kıu'ân-ı Kerîm hatns eden çocuklara birer miktar para dağıtılması için kurulan vakıflar.
h) Camilerde., Zaviyelerde Mcvüd-i şerif menkıbesinin okutturulmast, Li!ıye-i seâ-detin. ziyaret ettirilmesi, kandil yaptırılması; cami, mescid, zaviye duvarlarında ve etrafında bitecek otların yoldurulması için kurulmuş vakıflar.
(ı) Fakirlere, bilhassa Ramazân-ı şerifde, Regaib ve Berat gibi mübarek gecelerde para ve erzak dağıtmak; fakir kızlara cihaz te'mhı etmek, fakir cenazelerini kaldırmak, yetim, yoksul çocuklara, fakir dul kadınlara Bayram elbisesi almak, desti ve.bardak gibi şeyleri kıran hizmetçileri serzenişten kurtarmak, kırdıkları şeylerin benzerlerini hemen alıvermek için kurulmas vakıflar.
j) Yolculara yardım etmek, esirleri azâd etmek, mükâieblerin kîtâbel bedelini ödemek, âzâd edilmiş kölelere ve cariyelere nnmvenetde bulunmak için yapılan vakıflar.
k) Mushaf-ı Şerif ve sair Dinî, ilmî kitapların yazılması, alınması, ta'mîr ve teclid edilmesi ve Hayır Müesseselerinin yaşayabilmesi için yapılan vakıflar.
Bütün bu Vakıflar için bir çok paralar, akarlar, çiftlikler, ormanlar, hizmetçiler v;tkf ve taluîs edilmiştir. Bütün bunlar Eslâf-ı Kirâm'm ahlâfı, ne kadar düşündüklerine, sadakalarının birer zfilâl-i rahmet gibi devamını te'mîn etmek islediklerine ve kendilerin-tte inkişâf eden iyilikseverlik ve ihtiyatkârlik fikrinin yüksekliğine birer şanlı, şerefli büihanjır.
Allah Teâlâ Hazretit-ri eüıulcsîndeıı tün oLsun. Ânım..
[145] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 176-191.
[146] İcâre: Lûgalta, ücret anlamına geldiği gibi, bir şeyi kiraya vermek anlammda da kullanılır, istilânda: Cinscn ve kaderen ma'lûın bir menfaati malûm bîr bedel (ivaz) kargılığında satmaktır. Yâni; menfaati belli bir zaman İçin başkasına temlik veya ibâha kılmaktır. Bu bedel, bir ayn olabileceği gibi, bir menfaat de olabilir. Elverir ki; kiralanan menfaatin cinsinden olmasın. Bir evi, diğer bir ev karşılığında kiralamak gibi.
[147] Ecr-i, misi: Kiralayan ile kiracıya kargı belli bir kasdı olmayan bilirkişilerin takdir edecekleri" ücrettir.
Meçelle'nin 414 üncü maddesinde : «Ecr-i misi, bîgaraz ehl-İ vukufun takdir ettikleri Ücrettir.» şeklinde ifâde edilmiştir.
Bir başka ifâdeyle ecr-i misi; Bilirkişi tarafından benzerlerine bakılarak belirtilen ücretdir.
[148] Ecr-İ müsemmâ; Akid umanında zikr ve ta'ym edilen ücrettir. Bir evin bir aylık kirası olan bin lira gibi. Meçelle'nin 415 inci maddesinde; «Ecr-i müsemmâ, hîn-i akidde rikr ve ta'yîa olunan ücrettir.» şeklinde ifâde edilmiştir.
[149] Rehn (rehin): Bir hakka karşılık bir şeyi alakoymak, demektir. Rehin, merhûn anlamında da kullanılır.
[150] Tesâmu': Lûgatta» başkasından işidilip, nakl edilmek ahlamınadir. Şer'an «iştihar» demektir,
tştibâr (şöhret) ise; iki çeşittir. Biri, «Şöhret-i hakikîyye» dir ki, tevatür ile hâsıl otur. Diğeri de «Şöhret-i hiikmiyye» dir ki, iki âdil erkeğin' veya âdil bir( erkek ile iki âdil kadının şahadet lâfzıyle haber vermeleriyle husule gelir.
[151] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 192-196.
[152] Zt-karabet (zevî karabet): Bir kimseye babası vejâ anası tarafından ilk Islama yetinmiş olan büyük dedesine kadar mensubiyeti olan her hangi bir şahladır. Bunda, mah-rem olanlar ile olmayanlar, erkekler ile kadınlar, yakınlar ile uzaklar müsavidir. Ana, baba ile evlâda karabet nâmı verilmez. Zî - karabetin çoğulu, «zevî karabet» tir. (Zî er* hâm>, (Zî ensâb) da bu anlamdadır.
[153] Karabet: Yakınlık, hısımlık demektir, iki kışına ayrılır: Biri, «Karâbet-i vilâdet» dir ki, usûl ile fürû' arasındaki karabettir. Diğeri, «Karâbet-i gayr-i vilâdet» dir ki, diğer akraba arasındaki karabettir.
[154] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:197-200.
[155] Bey': Malt, mala değiştirmektir ki, ya mün'akid veya gayr-i ınüıı'akid olur. (Mecelle: Madde, 105)
Bey'i gayr-fc miin'akid, bey'î bâtıl demektir. (Mecelle: Madde, 107) Bey'i mün'akid de; sahih, fâsid, nafiz, mevkuf kısalarına ayrılır. Bey'î nafiz de; bey'i lâzım ve gayr-ı lâzım kısımlarına ayrılmıştır.
Bey', nıebî' i'übâriyle de jıı dört kısma ayrılır: Bey'i mutlak, bey'i sarf. be>'İ mü-kayaza, bey'i selem. Nitekim bunlar, yeri geldikçe sırasıyle açıklanacaktır.
[156] Mebi': Satılan şey, satılık şey veya satılan mal, sanlık mal gibi anlamlara getir.
[157] Bey'i mukâyaza: Nakid kabilinden .olmayan bir ayn'i diğer bir ayn ile; yâni. altın ve gümüşten başka bir malı, diğer bir mal iîe mübadele etmektir ki. buna dilimizde (değiş-tokuş veya trampa) denir. Bir kitabı, diğer bir kitab ile değişmek gibi.
[158] Selem : Müecceli, muaccelle satmak; yâni peşin para ile veresiye mal almaktır. (Mecelle, madde: 123)
[159] Semen :Satılan şeyin bahâsıdır. Meselâ; bir kimse, bir kitabı yit/ liraya satın alsa; bu yüz lira. o kitabın semeni olur.
[160] Müsâveme: Bey1! müsâvıeme; bir kimsenin almış olduğu malı, kendisine kaça mâl olduğunu söVlemeksizsn, bîr bedel İle başkasına rızâ île satmasıdır. Bir tacirin elindeki bir maîı kaç liraya almış olduğunu söylemeksizin başkasına şu kadar liraya satması gibi. Satışlarda en çok câri olan budur. (Mecelle, madde: 120)
[161] Murabaha: Bey'i murabaha; bir kimsenin almış olduğu bir malı, kendisine kaça mâl olduğunu söyliyerek, ondan ziyâde bir semen ile (kârla) başkasına nzâsıyle satmasıdır.
[162] Tevliye: Bey'i tevliye; bîr kimsenin almış olduğu bir malı, kendisine kaça mâl olmuş ise, onu söyliyerek tam o kadara satmasidır.
[163] Vadîa (vana): Bey'i vadîa; bir kimsenin, bir malı kendisine kaça mâi olduğunu sö'y-liyerek, ondan eksiğine satmasıdır.
[164] İvaz: Bir şeye karşılık olarak vcrfilen veya alman şeydir.
[165] Hibe: Lûgatîa, bağış veya bağışlamaktır. Bir malı, karşılıksız olarak başkasına temlik etmek, vermektir, istilânda hibe: «Bir malı, bir kimseye ivazsız olarak derhal temlik etmektir. Yani sıhhat ve in'ikâdı İçin ivaz verilmesi-şart olmayan bir temliktir. Gerek ivaz şart edilsin ve gerek edilmesin.»
[166] İn'ikâdı şöyle de ta'rîf edebiliriz!: îcâb ve kabulün taalluk ettiği şeyde eseri 2âhir olacak şekilde biri diğerine meşru surette taalluk etmesidir.
[167] Bu, Mecelle, madde: ]67'de; «îcûb ve kabul ile hey' müö'akid olur.» şeklinde ifâde edilmiştir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi