Fikih - 1. Sayfa - 4.Cilt
Gasb Edilen Şeyler Hakkında Bir Fasil
Hacr (Tasarruftan Alıkoymak) Bölümü
Oğlan Ve Kız Çocuğun Bulûğa Erişmesi Hakkında Bir Fası L
Me'zûn (Tasarruf Etmesine İzin Verilen Kimse) Bölümü
Alıp-Satmaya Vekil Olan Kimse Hakkında Bir Fasıl
Husûmete (Da'vâya Çıkmaya) Ve Kabza (Teslîm Almaya) Vekâlet Bâbî
Gasb Bölümü
Musannifin, «Gasb Bölümü» nü «Rehn Bölümü» nün peşisıra getirmesine sebeb; rehnde şer'î olan habs bulunup, gasbda [1] ise şer'î olmayan habs (alıkoyma) bulunduğu içindir.
Gasb; lügat yönünden, bir şeyi zorla başkasından almaktır. Gerek miitekavvim mal olsun, gerekse olmasın. Meselâ; «Falanın karısını gasb etti.» veya; «Falanın şarâbını gasb etti!» denilir.
Şer'an gasb, muhterem olan miitekavvim malı almaktır. «Miitekavvim» sözü, şarâbı ayırdetmek için; «Muhterem» denilmesi de harbînin malım ayırdetmek içindir. Çünkü harbînin malı, muhterem mal değildir.
Gasb, malı mâlikinin elinden izni olmaksızın almaktır. «İzni olmaksızın» sözü, mâlikinin elinden İ2ni ile almayı ayırdetmek içindir. Bu söz, gasbda mâlikin elinin (yed'inin) izâlesi mu'teber olduğuna da işarettir. Bu, bize göredir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; gasb, gasb eden kimse üzerine da'vâcı olmayı (düşmanlık elini) Ishâttir. İhtilâfın semeresi; mahsubun ziyâdelerinde ortaya çıkar. Gasb edilen kimsenin çocuğu ve bostanın meyvesi gibi. Çünkü fazlalıklar, bize göre ödenmez. Zîrâ bunda, malı elden çıkarma yoktur. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; zilyed-liğl isbât için ödenir.
Sözün kısası, gasbda mu'teber olan, bize göre, yed-i mumkkanin izâlesi ve yed-i nmbtılenin isbâtidır. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; sâdece İkincisidir.
Gizli almak, gasb değildir. Bu söz; çalmak ve hırsızlığı ayırd etmek içindir. Köleye hizmet ettirmek ve hayvanın üzerine yük koymak gasb-dır. Çünkü bu ikisinde ds, yed-i munıkkanıu izâlesi ve yed-i mubtılenin isbâtı vardır. Yoksa yaygı üzerine oturması gasb değildir. Çünkü istilâ, -etmekle zi'1-yedliği ortadan kaldırmamıştır. Zîrâ onu nakletmemiş ve değiştirmemiştir. Yaymak, mâlikin işidir. Halbuki, kullanmada fiilin eseri bakîdir ve nmlikin elinden almak fiili yoktur.
Gasbın hükmü; başkasının malı olduğrmu bilen gâsıbın günahkâr olması ve malı (ayn'ı) kâim ise, geri vermesi; eğer gasbedilen şey helak olmuş ise, onu ödemeye mecbur olmasıdır. Başkasının malı olduğunu bilmeyen kimsenin, kâim olan malı geri vermesi veya beiâk olmuşsa,
ödemesidir. Çünkü gasbedilen şey, başkasının hakkıdır. .Gâsıbın bilmesine tevakkuf etmez. Günâhı da yoktur. Zîrâ hatâdır. Hatâ ise, hadîs-İ şerif ile kaldırılmıştır.
Möslî'yl gasbda, misi vâcîb olur. Mislî; ölçülen (mekll), tartılan (mevzun) şeyler ve (yumurta gibi) mütekârib adedidir. Çünkü Allah Teâlâ (C.G.) :
aSİze tecâvüz edene, onun misli ile tecâvüz edin.» [2] buyurmuştur.
Misîî ile murâd: Çarşılarda benzeri bulunan şeydir, ki cüzleri arasında Önemli bir fark bulunmaz. Böyle olmayan şey kıyemîdir. Sonra mislî, ba'zan masnû (işlenmiş) olur. Şöyle ki; aslına nisbetle nâdir bir şey yapmakla san'at ehli onu misliyyetten çıkarır. Meselâ, tencere, kazan (kumkume) ve ibrik gibi. Bu takdirde, o şey kıyemî olur. Ba'zan da masnû' şöyle olur: Çoğunluğu kaldığı ve farklılığı olmadığı için san'at ehîi onu misliyyetten çıkarmaz. Basılmış (madrûb) dirhemler ve dinarlar gibi. ,
Eğer gasbedilen şeyin misli munkatı' (tükenmiş) olursa, da'vâ günündeki kıymeti lâzım gelir. îmâm Ebû Yûsuf' (Rh.A.) a göre; gasb günündeki kıymeti; İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, Inkİtâ'. (tükenme) günündeki kıymeti lâzım gelir.
İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un delili şudur: Gasbedilen şeyin misli kalmamışsa, mislî olmayana katılır. Sebebin mün'akid olduğu gündeki kıymeti mu'teber olur. Çünkü o, ödemeyi gerektiren sebebdir.
tmâm Muhammed' (Rh.A.) in deBli şudur: Vâcib olan, zimmetteki misidir, bu ancak mislin tükenmesiyle kıymete intikâl eder. Şu hâlde, tükenme günündeki kıymetine i'tibâr edilir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili ise şudur: Şübhesiz nakil sâdece tükenme ile sabit olmaz. Bundan dolayı, eğer mâlik onun misli bulununcaya kadar sabredip beklerse, ona verilmesi lâzım gelen, o misidir.
Kadının (hâkimin) hükmüyle kıymete intikâl eder. Şu hâlde husûmet ve da'vâ günündeki kıymetine i'tibâr edilir. Meta1, hayvanât ve mütefâvit adedi (birbirinden farklı sayılan şeyler) gibi, kıymeti olan mağsûbun, gasb günündeki kıymetine i'tibâr edilir. Çünkü mağ-sûbun gasb edildiği zamandaki kıymeti istenir. Şu hâlde, gasb günündeki kıymetine i'tibâr edilir. Eğer gâsib. gasb edilen şeyin helak olduğunu iddia ederse, helak olduğu ma'Iûm oluncaya kadar, gâsıb habs edilir. Zîrâ gasbedilen şey bakî olsa, meydana çıkardı. Ondan sonra, gâ-sıbm bedeli ödemesine hükmedilir. Çünkü mâlikin hakkı, ayn'da sabittir. Gâsıbm sözü doğru olduğuna dâir zann-ı gâlib hâsıl oluncaya kadar, gâsıbm sözü o helak iddiasında kabul edilmez. Nitekim borçlu, iflâs ettiğini iddia etse, kabul edilmez. Mâlik, gasbedilen hayvanın gâsıbm yanında helak olduğunu iddia etse, gâsıb da red etse; yâni gâsıb, mâlikin yanında helak oldu, diye isbât etse, İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; gâsıbm beyyinesi evlâdır. Çünkü gasbla ödemenin vâcib olması, zahiren sabittir ve reddin isbâtı ise, arızdır. Beyyine ise, zahiren aksini iddia eden kimse içindir.
İmâm Ebû Yûsuî' (Rh.A.) a göre, mâlikin beyyinesi evlâdır. Çünkü gâsıbla mâlikin ihtilâfının hâsılı ödemededir, mâlikin ibeyyinesinde Ödemenin isbâtı vardır. Gasb, ancak intikâl ve tehavvül eden şeyde meydana gelir. Nitekim bilirsin ki, gasb, bir malı sahibinin zi'1-yedliğinden çıkararak üzerine zi'1-yediik isbât etmektir. Bunun ise tahkiki ancak menkûlde olur, nakledilmez ve değiştirilmez akarda olmaz.
Gâsib bir akan alsa ve arazî üzerine sel basıp suyun altında kalmakla veya bir evi gasb edip semavî (Allah Teâlâ (C.C.) tarafından) âfet ile yıkılmış olmakla yâhûd binayı sel götürmekle elinde helak olsa, şartı ortadan kalktığı için ödemez. Bu şart, gasbdır, Ba'zılan — ki maksâd İmâdüddîn (Rh.A.) ve Usturîşnî (Rh.A.) dir. — «Fusûln lerin-de demişlerdir ki: Esah olan söz sudun Akar, satmak ve teslim ile; emânette ise, inkâr ile ödetilir. Yânı akar, elinde emânet olsa, inkâr ettiği takdirde ittifakla öder. Şâhidlikden dönmekle de Öder. Meselâ; iki kimse, bir adam üzerine bir ev için şehâdet etseler, bilâhare, hükümden sonra dönseler, zararı öcrerler. Akarda ve menkûlde gâsıb, fiili ile eksilen şeyi öder. Oturması (süknâsı) ile eksileni, de öder. Bu ibare, akarda olan ödemenin beyânıuır. Ulemâdan sâdır olan ibare, burada bizim zikrettiğimizdir.
Hidâye sarihleri ve başkaları: Fiili, yıkmak ile;- oturmayı fsüknâ-yı) ise, husûsi surette oturmakla açıklamışlardır. Husûsi surette oturmak; demircilik ve çamaşırcılık gibi, binanın yıpranıp yıkılmasına vardıran bir amelle beraber olmasıdır. Hattâ, 'Hidâye'nin sözünü açıklarken sarihler demişlerdir ki: Hidâye'nin: «Şâyed bina, oturması veya işi sebebiyle yıpranıp yıkılsa» sözünde, husûsî surette oturmak dâhil olur. Hidâye'nin «Fiili(ameli sebebiyle)» diye kayıdlamasma sebeb; çünkü binayı, gâsıb gasb edip onda oturdukdan sonra süknâsı ve fiili sebebiyle yıkılmayıp belki semavî bir âfet ile yıkılsa, o gâsıbın —îmânı A'zam ve İmâm Ebû Yûsuf' (Rh. Aleyhimâ). a göre — zararı ödemesi gerekmez. İmdi, bundan anlaşılır ki; sarihlerin murâdları, eksilmenin iki sebebini beyândır. Birincisi, eksilmenin (noksanın) sebebim ibtidâen îcâb eden şeydir, ki o da yıkmak fhedm) dır. İkinci sebeb, sonunda yıkmaya vardıran şeydir, ki o da husûsi surette oturmakdır.
Vikaye sahibi, bu ibareyi değiştirip; «Süknâsı gibi, fiili ile eksilen şey...» demiştir. Bu takdirde, Vikaye sahibine şu lâzım gelir ki: Süknâ eğer yıpratıcı amel ile kaydlanırsa, birinci sebebi, yâni yıkmayı söylemeye hacet kalmaz. Eğer süknâ, yıpratıcı olan amel ile kayidlanmazsa, yıpratıcı fiilden mücerred olan süknânm zemân (ödetme) için sebeb olması lâzım gelir. Sen, daha önce Öğrenmiştin ki; bina süknâ ile beraber, semavî bir âfet ile yıkılmış olsa, onda zararı ödemek (zemân) yoktur. Benim elimde, musannifin yazısından nakledilmiş bir nüsha vardır. Onda, evvelâ yazılan ibare, Hidâye'de ve diğer kitâblardaki gibidir. Sonra onu Vikaye sahibi değiştirmiş ve Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.) da, ona tâbi' olmuştur. Doğrusu, Hidâye'ye uygun olandır.
Gasbedilmiş tarla zirâatla eksilse, gâsıb eksileni öder. Çünkü, bir kısmını itlaf etmiştir. Yine gâsıb, gasb ettiği köleyi kiraya verdikde, köleden eksileni öder. İcâre müddetinde köleyi kullanmak sebebiyle eksiklik hâsıl olmuştur. Satılan şey, bunun aksinedir. Yâni satılan şeyi müşteri teslim almazdan önce satıcının elinde bir vasfının yok oîma-siyle, kıymetinden bir şey eksilse, satıcı bu noksan için bir şey ödemez. Hattâ, her ne kadar eksik çok fazla da olsa. semenden (kıymetten) bir şey düşmez. Gâsıb, mağsûbu gasb yerinde sahibine geri çevirse, kıymet eski hâline döner. Yânî gâsıb, gasb ettiği şeyi kıymeti eksildikten sonra sahibine geri verse, bakılır: Eğer geri verme gasb yerinde olursa, gâsıbın zararı ödemesi gerekmez. Çünkü kıymetin düşmesi (terâcü'cu), insanların rağbetlerinin azalmasındandır. Yoksa ga&bedilen şeyin bir cüz'ünün yok olmasından değildir. Geri verme gasb yerinde değilse; sahibi, kıymeti almakla mağsûbu geri almak için o yere gitmesini beklemek arasında muhayyer bırakılır. Çünkü noksan gâsıbın, mağsûbu bu yere nakli ile gâsıb tarafından meydana gelmiştir. Şu hâlde, gâsıbın zararı iltizâm etmesi (üzerine alması) gerekir.- Sahibi ondan kıymeti alır: o yere gitmesini beklemeye de hakkı vardır.
Bir kimse; meselâ bir köleyi gasb etse ve onu kiraya verip, ücretini alsa, kölenin kıymeti kullanmakla eksilse ve eksiğini Ödese; İmâm A'za*m ve İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, gâsıb aldığı ücreti tasadduk eder. Bunun aslı şudur: Bize göre, gelir (gaile) gasb eden kimsenindir. İmâm Şafiî (Rh.A.), ayn görüştedir. Çünkü menfaatler. ancak akd ile kıymet kazanır. Âkid (Akdi yapan) ise gâsıbdır; o, kölenin menfaatlerini akdi ile mal yapmıştır. Bu durumda gâsıb, menfaatlerin bedelini almaya daha lâyıktır. Gâsıb haram bir bedelle menfaatlerden istifâde ettiği için, o badeli tasadduk etmesi emredilir. O haram bedel de başkasının malında tasarruf etmesidir. '
Ariyet [3] aldığı şeyin ücretini de tasadduk eder. Yâni bir kimse bir şeyi ariyet alıp, kiraya verse ve gâsıb o ücreti alsa, gâsıb ona mâlik olur, ve gâsıbın onu tasadduk etmesi vâcib olur. Nitekim sebebi zikre-dildiği üzere, başkasının malında tasarrufdur.
Yine, emânet'de [4] ve gasbedilen şeyde (mağsûb'da) işaret etmek veya emânet dirhemlerle satın almak, yâhûd gasbedip dirhemleri vermek suretiyle tasarrufda bulunur da kâr hâsıl olursa, kân tasadduk eder. Dirhemlere işaret ederek, başkasını verir veya başkasına işaret ederek o dirhemleri verir yâhûd mutlak söyleyerek o dirhemleri verirse, kazancı tasadduk etmez. Yânî mûda' (emanetçi) veya gâsıb emânette veya mağsûbda tasarruf etseler ve kazanç meydana gelse, İmâm A'zam ve İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, o kazancı tasadduk ederler. Bu, meta' ve benzeri gibi, işaretle teayyün eden şeylerde açıktır. Çünkü akd, o şeye teallûk eder. Hattâ tesîîm almazdan önce helak olursa, satış bâtıl olur. Akd teayyün eden şeye müteallik olunca, satılan malın kendisini ve zi'l-yedilgini haram bir mülk ile elde etmiş olur. Şu hâlde, onu tasadduk eder. Dirhemler1 ve dinarlar gibi, işaretle müteayyin olmayan şeye gelince; Câmiu's-Sağîr'de zikredilmiştir ki; şâ-yed bunlarla.satın alırsa, kân tasadduk eder. Bu ibarenin zahiri, şuna delâlet eder ki; Cami' sahibi bununla; dirhemlere işaret edip onlardan verirse, tasadduk eder, demek istemiştir. Amma dirhemlere işaret edip başkasından vermiş olsa, veya mutlak zikredip dirhemlerden verse, yâhûd başkasına işaret edip dirhemlerden verse, bunların hepsinde kâr, kendisine helâl olur. Çünkü dirhemlere işaret, ta'yin İfâde etmez. İşaretin varlığı ve yokluğu eşittir. Meğer ki, o dirhemlerden saymakla kuvvet kazanmış ola. İmâm Ebû'l-Leys (Rh.A.) bununla fetva verirdi. Kâfî'de şöyle denilmiştir: «Bizim ulemâmız müşteriden ne ödemezden önce ne de ödedikten sonra, hiçbir surette kâr alması helâl değildir. Muhtar olan da budur. Çünkü Câmiayn'de [5] ve îmâdiyye'de cevâb mutlaktır.»
Gâsıb, gasbettiği şeyi kiraya verse ve nıağsûbun mâliki müddet içinde buna izin verse; İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, izinden önce geçen zamanın ücreti de, geri kalanı da mâlikindir. Çünkü gâsıb, mâlikin hakkında fuzûlîdir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, izinden önce geçen zamanın: ücreti gâsıbmdır. Çünkü akdi yapan o'dur. Geri kalanı mâlikindir. Çünkü gâsıb, mâlik hakkında fuzûlîdir.
Keza gâsıb, gasbettiği şeyi kiraya verse, ve müddet içinde bir kimse mağsûba müstehık çıksa ve bu müstehık kiralamaya İzin verse, bu, hılâf üzerinedir. Çünkü müstehık, mâlik gibidir.
Bir adam bir malı gasbedip, o mağsûb malı kendi fiiliyle değiştirse
— bu, gâsibm fiilinden başkası ile değiştirilmiş olanı ayırd etmek içindir. Meselâ; yaş üzümün, kendiliğinden kuru üzüm olması ve yaş hurmanın, kuru hurma olması gibi ki, bunda mâlik muhayyerdir. Dilerse onu alır, dilerse terk edip Ödetir. — ve gasbedilen şeyin- ismi zail olsa, menfaatlerinin çoğu da kalmasa, gâsıb, mağsûbu öder. Bu, şunu ayır-detmek içindir ki, şâyed gâsıb bir koyunu gasb edip, onu boğazîasa, bogazlanan koyunda sahibinin mülkü sâdece boğazlamakla yok olmaz. Çünkü o koyuna, ıcBoğazlanmış koyun» denilir.
Musannif; «Menfaatlerinin çoğu zail olsa.-» dememiştir. Çünkü böyle diyen kimse, onun buğdayı kapsamasını kasd eylemiştir. Buğdayı gâ-sıb, gasb eder veya öğütüp un yaparsa, buğdayın ayn'ına müteallik olan maksâdlar —meselâ; onu kavrulmuş un yapması ve benzeri gibi — öğütüp un yapmakla zail olur. Buna hacet yoktur. Çünkü; «İsmi zail olur» sözü, ona muhtâc etmez. Zîrâ; «İsmi zail olum sözüyle, bütün suretlerde menfaatlerin çoğunun yok olması lâzım gelir.
Ya da; gasbedilen şey, gâsibm mülkü ile karışmış olup asla ayrıl-mazsa — buğdayı buğdaya veya arpayı arpaya karıştırmak gibi — yâ-hûd, ancak güçlük ile aymlsa —meselâ buğdayı arpaya veya arpayı buğdaya karıştırmak gifei — gâsıb, gasbettiği şeyi öder, ve mağsûba mâlik olur. [6]
Değiştirme suretinde ve isminin zail olmasında ödemesine sebeb, gâsıb tecâvüz ettiği İçindir. Mülke gelince; çünkü gâsıb, mütekavvim (kıymeti) olan bir san'at meydana getirmiştir. Çünkü koyunun kıymeti pişirmekle ve kızartmakla artar. Keza buğdayın kıymeti de un yapmakla artar. Gâsrbm ihdası, mâlikin hakkını bir bakımdan helak eder. Hattâ ismi değişir ve menfaatlerinin çoğu yok olur. Gâsibm hakkı ise, sıfatta her bakımdan kâimdir. Bu durumda gâsıbırr hakkı, bir bakımdan helak olan mâlikin hakkına tercih edilir. Usûl-i Fıkh'da tekarrur eden esâsa göre; tercihin iki çeşidi tearuz ederse; zât hakkındaki ter-cîh (rüchân), hâl hakkındaki tercinden önce gelir. Karışmada ödeme . gerekmesinin sebebi ise, gâsibm karıştırmada olduğu gibi, mütecaviz olmasındandır. Mülke geiince; bunun sebebi; mağsûb'un minh'in [7] mülkünde iki bedel bir araya gelmesin diyedir.
Gâsıb, o mala, sahibinin nzâsından önce, helâl olmaksızın mâlik olur. Mâlik olmak da; ya, bedelini ödemek, ya da, ibra veya kâdînın ödetmesi -ile olur. Bu, istihsândır. Kıyâs ise, helâl olmasıdır. Çünkü gâsibm mülkü kazancı ile sabit olmuştur. Mülk ise, başkasının rızâsına tevakkufsuz tasarrufa izin verir. Bundan dolayı gâsıb, mağsûbu hibe etse veya satsa sahili olur. İstihsânın vechi şudur: Resûlüllah (S.A.V.). sahibinin rızâsı olmaksızın boğazlanmış ve kızartılmış koyun hakkında:
«Siz, onu esirlere yedirin.» buyurmuştur. Bu suretle tasadduk edilmesini emretmekle; mâlikin mülkünün zâiî olduğunu ve razı etmezden önce yararlanmanın gâsib için haram olduğunu ifâde buyurmuştur* Bir de; yararlanmayı mubah kılmakda, gasb kapısını açmak vardır. Şu
hâlde, razı etmezden önce haram olur. Bu, fesâd kapısını kapatmak içindir. Haram olmasiyle beraber,satılmasının ve hibe edilmesinin geçerli olması, mülk kâim olduğu içindir; Nitekim, fâsid satışda böyledir. Meselâ; koyunun boğazlanması ve pişirilmesi veya kebap olması ve buğdayın un olması veya ekilmesi, demirin kılıç olması ve sâc ağacının üzerine bina yapmak gibi şeyler, helâl olmaksızın gâsıbın mülkü olur. Sâc, pek büyük bir ağaçtır, ki ancak Hind ülkelerinde biter.
Gâsıb, altın ve gümüşü darb edip dirhem veya dînâr yâhûd kap yapsa, bunlar, bîr şey Ödemeksizin mâlikinin olur. Çünkü ayn, her bakımdan bakîdir. Bunun aslî ma'nâsı semeniyettir" ve mevzun . olmasıdır. Bunların ikisi de bakîdirler. Hattâ ikisinin i'tibâra alinmasiyle Gnda ribâ câri olmuştur.
Gâsib, başkasının koyununu boğazlasa; o adam koyununu gâsiba bırakıp kıymetini veya boğazlanan koyunu alır. Yâni mâlik muhayyerdir. Dilerse, koyunun kıymetini ödetip koyunu boğazîayana teslim eder. Dilerse, boğazlanan koyunu alıp, eksiğini ödetir. Çünkü gebe olması, sağılması ve nesli tükenmiş olması gibi menfaatlerin bir kısmı ortadan kalkmakla ve eti gibi bir takım menfaatleri bakî kalmakla, bu bir bakımdan itlaftır. Eğer gasbedilen şey, eti yenmez hayvan, olup gâsıb o hayvanın bir bacağını kesse, mâlik 'bütün kıymetini ödetir. Çünkü her bakımdan istihlâk vardır.
Keza gâsıb, gasb ettiği giyeceği yırtsa ve o giyeceğin bir kısmı yok olup diğer bîr kısmının faydası kaybolsa, mâlik bunda da muhayyerdir. Dilerse, gâsıba giyeceğin bütün kıymetini ödetir ve giyecek gâ-sıbm olur. Dilerse, giyeceği alıp, eksiğini ödetir. Eğer giyeceğin menfaatlerinin hepsi yok oldu ise, gâsıb kıymetin hepsini öder.
Giyeceğin yırtığı az olup, onun menfaatlerinden bir şey yok olmaksızın, giyecek eksilse, gâsıb eksiğinin miktarını öder ve giyeceğin sahibi giyeceğini alır. Çünkü ayn, her bakımdan bakidir.
Gâsıb, bir arsayı gasb edip üzerine bina yapsa veya ağaç dikse, o biım ve ağaçlar sökülür ve arsa sahibine şori verilir. Çünkü arz. hakîkaten gasb olunmaz. Şu hâlde onda sahibinin hakkı olduğu gibi kalır. Gâsıb, o yeri işgal etmiştir. Binâenaleyh o yeri boşaltmakla emredilir. Nitekim yiyeceği rle başkasının kabını işgal etse, hüküm budur.
Eğer yerin kıymeti bina ve ağaç dikmekle eksildi ise, yerin sahibinin bina yapana veya ağaç dikene zararı ödetme hakkı vardır.
Musannif, yerin kıymetinin nasıl bilineceğini; «Yere, binasız ve ağaçsız değer biçilir.» sözüyle açıklamıştır. Sökülmeye müstehak olduğu takdirde ağaçlardan veya binadan birisiyle beraber değer biçilir. Ve kalanını öcier. Eğer sökülmesi müstehak olan ağacın veya binanın kıymeti, sökülmüş olarak kıymetinden daha az olursa, yerin sahibi sökülenin kıymetini öder. Şu şartla ki: Sökülmüş olanın kıymetinden sökme ücreti çıkarülsa, geri kalan,' sökülmesi müstehak ağacın kıymeti noksanlaşır. Şâyed yerin kıymeti yüz akça ve sökülen ağacın kıymeti on akça ve sökme ücreti bir akça olsa, geriye dokuz akça kalır. İmdi yere, sökülmüş ağaçla beraber yüzdokuz akça kıymet biçilir ve sahibi dokuz akça öder. Bu zikredilen hüküm, sahanın kıymeti, binanın veya, ağacın kıymetinden daha çok olduğuna göredir. Eğer sahanın kıymeti, binanın veya ağacın kıymetinden daha az olursa;, gâsıb, sahanın kıymetini ödeyip sahayı alır. Nihâye'de de böyle denmiştir.
Gâsıb, gasb eylediği giyeceği kırmızıya veya' sarıya boyasa yâhûd gasb eylediği kavutu yağ ile karıştırsa, sahibi muhayyerdir. Dilerse giyeceğin beyaz olduğu hâldeki kıymetini ödetir. Yânı gâsıbdan beyaz giyeceğin kıymetini alır, Kavutun mislini alır ve onu gâsıba teslim eder. Çünkü kavut, misliyyâttandır. Ya da, giyeceği veya kavutu alır. Fazlalık olan boyanın ve yağın kıymetini öder. Çünkü boya, giyecek gibi, kıymeti olan maldır.
Gâsıbın gasbiyle ve boyamasiyle malın hürmeti düşmez. Mümkün olduğu kadar ikisinin de korunması vâcib olur. Bu, ikisinden birinin malını diğerine ulaştırmak ve diğerinin hakkını malının aynında ibkâ etmek ma'nâsmdadır. O da, bizim söylediğimiz muhayyerlikle olur. Ancak biz, giyeceğin sahibi için muhayyerlik isbât eyledik. Çünkü o, asim sahibidir. Gâsıb ise, vasfın sahibidir. Şâyed gâsıb giyeceği siyaha boyasa; sahibi ona o giyeceği beyaz olduğu hâlde Ödetir veya boyanmış olarak alır, Siyaha boyadığı için, gâsıba ücret verilmez. Çünkü siyaha boyamak, değerini eksiltmektir.[8]
Gasb Edilen Şeyler Hakkında Bir Fasil
Gâsıb, gasb ettiği şeyi kaybedip kıymetini Ödese; gasb vaktine müstenid olduğu hâlde o şeye mâlik olur. [Gasb edilen malın mâliki muhayyerdir. Dilerse Ödetip kıymetini alır; dilerse bulununcaya kadar bekler.] İmâm Şafiî (Eh.A.); «Gâsıb, ona mâlik olmaz.» demiştir. Çünkü gasb, hâlis tecâvüzdür. Mülk için mûcib olmaz. Çünkü mülk, şer'î hükümdür. Şu hâlde, meşru sebeb ister.
Bizim'delilimiz şudurr Mal sahibi; mağsûbun bedeline kemâliyle mâlik olmuştur. Yâni rakabeten ve yed'en mâlikdir. İmdi bedel ile müb-del, bir şahsın mülkünde bir araya gelmesin diye, gasbedilen^şeyin, sahibinin mülkünden çıkması vâcibdir. Gâsıbm mülküne girmesi de yâ-cibdir. Eğer vâcib olmasa, sâhibsiz, mülkün sabit olması lâzım gelir.
Eğer sahihi, kıymetinin fazlalığını isbât edemezse; gâsıb, gasbed-diği şeyin kıymetinde' yemini ile tasdik edilir. Yâni mal sahibi, gasbe-dilen şeyin kıymetinin fazla olduğunu iddia edip; gâsıb inkâr ederse, mal sahibi ziyâdeyi Isbât ettiği takdirde, şâhidlerin şehâdeti makbul olur. Aksi hâlde, diğer da'vâlarda olduğu gibi, gâsıb yeminiyle ziyâdeyi kabul etmemekde tasdik edilir.
Gasbedilen şey meydana çıkıp, kıymeti, gâsıbm ödediğinden fazla olursa,,gâsıb yemini ile beraber sözüyle te'minat da vermişse, mal sahibi gasb edilen şeyi alıp, ivazım (bedelini) gftsiba çevirir. Ya da, önceki ödemeyi devam ettirir. Çünkü, bu mikdâra rızâsı fazlalık iddia ettiği cihetle tamâm değildir. Daha azını alması, beyyinesi olmadığı İÇİnEğer gâsıb, mâlikin sözüyle veya hüccetiyle yâhûd gâsıbın yeminden kaçmnıasiyle ödese; gasbedilen şey gâsıbın olur ve mal sahibi için muhayyerlik yoktur. Çünkü mal sahibi, bu mikdâr ile mübadeleye razı olup ancak bu miktarı iddia etmiştir. Gâsıbm, sattıkdan sonra ödediği malın satışı geçerlidir. Köle âzâdı böyie değildir. Yânî gasb ettiği köleyi âzâd ettikden sonra ödese, geçerli olmaz. Çünkü gâsıb için sabit olan mülk eksiktir. Zîrâ müsteniden sâbitdir. Müsteniden sabit olan- " ise, bir bakımdan sabit, bir bakımdan da sabit değildir. Nakıs olan mülk, satışın geçerli olması için yeterlidir. Âzâdda, yeterli değildir.
Gasbediîen şeyin fazlalıkları mutlak olarak ödenmez. Yânî gerek fazlalıklar bitişik olsun; semizlik ve güzellik gibi, veya ayn olsun; yavru* ve meyve gibi, müsavidir. Ancak tecâvüz ile veya istedikten sonra . vermemekle ödetilir. Çünkü o fazlalıklar, emânettir ve hükmü de budur.
Gasbedilen cariyenin doğurmakla eksilen şeyi ödetilir ve çocuğu sebebiyle zorlanır. Yânî gasb edilmiş câriye çocuk doğursa, eksileni gâsıb öder. Eğer çocuğun kıymetinde o eksiğe yetecek şey bulunursa eksik; çocuk ile tamamlanır ve eksiğin ödenmesi gâsıbdan düşer. Eğer çocuğun kıymeti, cariyenin eksiğine yetmezse, çocuğun hesâbmca düşer.
Gâsıb, gasb ettiği cariyeye zina edip ıgebe kaldıkda; gebe olarak sahibine geri verilse, imdi o câriye çocuk doğurup, o sebeble Ölse, gâsıb o cariyenin kıymetini öder. Çünkü, cariyeyi aldığı gibi geri vermemiştir, Zîrâ, cariyeyi aldığında, o cariyede telef sebebi mün'akid olmamıştır. (O da doğurmaktır.) Geri verdiğinde ise, bu sebeb mevcûddur. Binâenaleyh, gâsıbın elinde câriye bir suç işleyip, o suç sebebiyle öldü-. rülmüş gibi olur. Veya o câriye, geri verildikden sonra o suç için verilmiş gibi olur, ki sahibi, bakiyyesini gâsıbdan alır. Bu da öyledir.
Hür kadın, cariyenin aksinedir. Yânî bir adam, hür bir kadım gasb ve zorla zina edip, kadın o zinadan gebe kalıp, lohusalığında ölse, gasb sebebiyle ödenmez. Tâ ki, geri çevirmek fâsid olunca, almanın Ödenmesi bakî kalsın.
Gâsıb, gasb ettiği cariyeye zina etse, câriye ondan gebe kalıp bir çocuk doğursa, ve gâsıb; «Çocuk bendendir!» diye iddia etse, mâliki razı ettikden sonra neseb sabit olur. Çünkü; ödetme hakkı olan kimsenin ödetmesi şübhe irâs eder; neseb ise, şübhe ile sabit olur. Nitekim karısından başka bir kadm onunla zifaf olunsa (gerdeğe girse), neseb sabit olur. Cariyeden doğan o çocuk köledir. Çünkü hürriyet, şübhe ile sabit olmaz. Kâfi'de de böyle denmiştir..
Gasbedilen hayvana binilmesi, evde oturulması ve kölenin hizmette kullanılması gibi menfaatler, gasb ve İtlaf sebebiyle ödetilmez. Menfaatlerin gasb edilmesinin sureti şudur: Meselâ bir kimse, bir köleyi gasb edip bir ay tutar ve onu kullanmaz; ondan sonra efendisine geri verir. Menfaatleri itlaf etmenin sureti ise; köleyi bir ay kullanıp, ondan sonra efendisine geri vermekdir. Kâfî'de de böyle denmiştir.
Belki gasbedilen şeyden kullanmakla eksilen mikdâıı öder. Meğer kî, gasbedilen şey; vakıf veya yetim malı ola. Bunların menfaatleri ödenir, îmâdiyye'de ve başkasında böyle denmiştir.
Müslümanm gasb edilen şarâbı ve domuzu ödenmez. Meselâ bir Z'immî İslâm Dînine girip elinde şarâb ve domuz bulunur; başka bir kimse o şarâbı ve domuzu gasb ve itlaf ederse, ödemez. Çünkü şarâb ile domuz, Müslüman hakkında mal değildir. Zimmînin şarâbı ve domuzu, Müslümanınkinin aksinedir. Bunları teief eden öder. Çünkü şarâb ve domuz, Zimmî hakkında maldır.
Bir kimse Müslümanm şarâbını gasb edip: kıymetsiz bir şey ile sirke yapsa; meselâ, gölgeden Güneş'e ve Güneş'den gölgeye nakl etmekle sirke olsa veya ölmüş bir hayvanın derisini gasb edip toprak ve Güneş gibi kıymetsiz bir şeyle dibâğat etse; mâlik o sirkeyi ve deriyi bir şey vermeksizin (meccânen) alır. Çünkü gâsıb için bunların hiç birinde kıymeti olan mal yoktur. Dibâğat, o gasbedilen şeyin maliyetini ve kıymetliliğini göstermek içindir. Bu durumda, giyeceği yıkamak gibi olur. Eğer gâsıb, o sirkeyi ve dibâğat ettiği deriyi itlaf etse, öder. Çünkü, başkasının mülkünü telef etmiştir. Eğer o şarâbı, kıymeti olan bir şeyle; meselâ, tuz ile sirke yaparsa, o sirkeye mâlik olur. Mâlik, gâsıbdan bir şey alamaz. Çünkü şarâb, Müslüman hakkında kıymeti olan mal sayılmaz. Tuz ise, kıymeti olan maldır. Bu durumda, gâsıbın tarafı tercih edilir. Ve o sirke bir şey ödemeksizin gâsıbın olur. Eğer gâsıb Ölmüş hayvanın delisini kıymet biçilir şeyle; meselâ, palamut yaprağı ve saman ufağı ve bunların benzeri ile dibâğat ederse, mâlik o tabaklanmış deriyi alır. Dibâğatla artmış olan kıymeti gâsıba geri verir. Çünkü bu dibâğatla deriye gâsıbın kıymeti olan malı bitirmiştir. Giyecekde boya gibi, ki bu durumda gâsıbın tarafı tercih edilir. .
Eğer değeri olan mal ile dibâğat ettikden sonra gâsıb o deriyi itlaf etse, Ödemez. Çünkü ğâsıto başkasının malını itlaf etmemiştir.
Gâsıb, mi'zef [9] gibi bir'eğlence âletini kırsa, —mi'zef; topuz, mizmâr [10], def, davul ye tanbûr gibi eğlence âletidir.— eğer o âlet, eğlenceden başkasına elverişli ise, kıymetini öder. Tanbûrda, oyulmuş ve kendisinden faydalanılan ağacı Öder. Diğerlerinde, bunun benzeri kendisinden faydalanılan şeyi öder.
Keskini eşmiş olan hurma şırasını ve pişirmekle .yansı giden sıvıyı dökmekle, Öder. Bunların ma'nâları «Eşribe Bahsi» nde geçmişdi. Bu ikisinin kıymetlerini öder. Yoksa, misillerini ödemez. Çünkü Müslüman, onların aynlarmı temellükden men edilmiştir. Ama .temellük ederse, caiz olur.
Eğer bir Nasrânî'nin salibini (haçını) telef etse, saüb olduğu hâlde kıymetini öder. Çünkü Nasrânî hakkında kıymeti olan maldır ve o Nasrânî'ye bu hak tanınmıştır. Binâenaleyh, ona taarruz etmek caiz değildir.
Bu zikredilen şeylerin satılması; İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, sa-hihdlr. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Ödenmez; ve satılmaları sahih değildir.» demişlerdir.
Ba-'zıları demiştir ki: Anlaşmazlık (hilâl), eğlence için çalman def ile davuldadır. Gaziler için çalman ve düğünlerde çalınması mubah olan defi itlaf ederse, ihtilafsız öder. [11]
İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Bu zikredilen şeyler ma'siyet için hazırlanmıştır. Öyle ise, şarâb gibi, kıymet biçilmesi bâtıl olur. İmâm .Vzam' t Rh.A. ı in delili işe .şudur: Bu zikredilen şeyler, ba'zı helâl vecihierde faydalanmaya elverişli oldukları için raai sayılırlar. Velev ki helâl olmayan şeye de elverişli olsunlar. Binâenaleyh, bunlar şarkıcı câriye ve benzerleri gibidirler. Tokuşan koç, uçucu güvercin ve dövüşçü horoz ve enenmiş köle gibi ki, zikredilen işlere elverişli değillermiş gibi bunlara kıymet biçmek gerekir. İnsanlar arasında fesâd çok olduğu için, fetva; îmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in sözü üzeredir. Kâff'de de böyle denmiştir.
Bir kimse, başkasının kölesinin bukağısını [12] veya hayvanının yularını çözse yâlıûd hayvanının ahır kapısını veyâhûd kuşunun kafesini açsa da bunlardan her biri kaçsa — hayvanda ve kafesde, İmâm Mu-hammed (Rh.A.) ayrı görüştedir — veya kendisine ezâ eden kimseyi sultâna şikâyet etse de onun eziyetini sultâna şikâyet etmeksizin gİ-deremese yâhûd fâsıklık yapan kimseyi sultâna şikâyet etse ve o kimse bunun yasağını tutmasa yâhûd sâî (şikâyetçi), ba'zan ödeten ve ba'-zan ödetmeyen sultânın yanında; «Falan kimse mal buldu.» dese,, sultân da o fülâna ödeme emri verse, bu suretlerde, ödemez. Çünkü, se-beb yoktur. Bir de, araya muhtar olan failin fiili girmiştir. Eğer sultân, o fülâna kesinlikle Ödetirse, sâî (şikâyetçi) Öder. Yâni o sultânın âdeti elbette ödetmek ise, sâî ittifakla öder. Çünkü, sebeb olmuştur. Keza, eğer sâî sultâna haksız olarak şikâyet ederse, îmâm Muhammed' (Eh.A.) e göre, koğuculuktan menetmek için şikâyetçi Öder. İmâm Muhammed' (Rh.A.) in sözüyle fetva verilir.
Bir kimse, başkasının kölesine; «Kaç!» diye emretse veya; «Kendi- Öyİe iso helâl olmayıp hayâtta olar* belli bir kadının vasfını içine alan sözlerle, o kadın hayâtta oldukça, şarkı söylemek helâl olmaz. Eğer o kadın ölmüşse onu vas-fetmek, ona kavuşmaktan artık ümid kesildiği için zarar vermez. Bu hususta tüysüz delikanlı da o kadın gibidir. Şarâb ve benzerini teşvik edici bir vasıf üzerine delâlet eden sözlerle şarkı söylemek helâl olmaz. Çünkü bu, insanı içki içmeye ve onun meclisinde bulunmaya teşvik eder ve ona çeker. Bu ise, şeriat nazarında bir cerîme (günâh) dir. Müslüman olsun, Zimmî olsun, insanların hicvine (kötülenmesine) delâlet eden sözlerle şarkı söylemek do helâl olmaz. Çünkü bu, din nazarında haram kılınmıştır, öyle ise, bununla şarkı söylemek ve onu dinlemek helâl olmaz.
Hikmet ve mev'İzaîara şâmil oian; çiçek, güzel kokulara, yeşilliğe, çimene, renklere, suya ve bunların benzerine şâmil olan-veya haram kılınmış olan bir fitneyi gerektirmediği zaman, muayyen olmayan bir insanın cemâline, güzelliğine şâmil olan sözlerle şarkı söylemek ise mubâhdır. Kendisinde hiçbir zarar yoktur. (Kitâb-'ui-Fıkh alâ'I-Mezâhib'il-Erbaa; A. el-Cezîrî) ni öldür!» dese, köle de kaçsa yâhûd kendisini öldürse, emreden kimsenin, kölenin kıymetini ödemesi gerekir.
Eğer ona; «Sahibinin malını telef et!» diye emretse. köle de telef etse, emreden ödemez. Çünkü emreden kimse, kaçmayı veya öldürmeyi emretmekle gâsıb olmuşdur. Zira. köleyi o fiilde kullanmıştır. Fakat, efendisinin malını telef etmesini emretmesiyle gâsıb olmaz. Ancak, kölenin gâsıbı olur. Gasbedilmiş köle ise, mevcûddur, helak olmamıştır. Telef, kölenin fiili ile olmuştur. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.
Bir kimse; başkasının kölesini kendisi için kullansa; meselâ, köleye; «Şu ağaca çık ve meyvesini silk de, sen ve ben yiyelim!» dese, emreden kimse, o kölenin köle olduğunu bilmese bile. veya o köle: «Ben hürüm!» demiş olsa, heiâk olduğu takdirde, kölenin kıymetini öder. Çünkü, o köleyi kendi menfaatinde kullanmıştır. Eğer köleyi başkası için kullansaydi, Ödemezdi. Meselâ; köleye: «Şu ağaca çık ve yemişini silk de, ye!» deseydi, bu sözde, gâsıb olmazdı. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.[13]
İkrah (Zorlama) Bölümü
İkrâh Bölümü»» ile "Gasb Bölümü» arasındaki ilgi açıktır.
İkrah [14]; lügat yönünden, faili, kerih gördüğü bir Hile yöneltmek-dir. Şer'an; başkasını nzâsı olmayan bir fiile yöneltmekdir. «Bir fiile» sözü, lâfzı ve şâir a'zâ fiillerini kapsar. «Rızâsı olmayan bir fiil» sözü. Öldürmeyi, uzvu itîâf etmeyi, habsi, dövmeyi ve bağlamayı kapsar. İkrah, o kimseyi mtiyân olmayan fiile yöneltmek değildir. Yâni, ihtiyarını yok etmez. Lâkin rızâyı yok eden şey, o ihtiyarı ba'zan ifsâd eder ve ba'zan da etmez.
Hâsılı; rızânın yokluğu ikrahın bütün suretlerinde muteberdir ve ihtiyarın aslı; ikrahın bütün suretlerinde sabittir. Lâkin ba'zı suretlerde ikrah ihtiyarı ifsâd eder, bazısında etmez.
Bert derini ki; bu zikredilen, bütün Usûl ve Fürû' Kitaplarında yazılmıştır. Hattâ Sadr'u.ş-Şeria (Rh.A.}. «Tenkilinde demiştir ki: İkrâh ya, mülci'dir; nefsi veya uzvu yok eder. — Bu rızâyı yok edici ve ihtiyarı ifsâd edicidir— ya da gayr-i mülci'dir; habs etmek, bağlamak veya dövmekle olur. Bu ise, rızâyı yok edici fakat ihtiyarı ifsâd edici değildir. Binâenaleyh Vikâye'de:
«O bir fiildir ki, onu başkasına îkâ3 edip; onunla, o başkasının rızâsını yok eder veya onun ihtiyarını ifsâd eder.» sözü doğru olmaz. Çünkü, Vikâye'nin bu sözünde, bir şeyin kısmını, o şey için kasım (taksim edici) yapmak vardır. Nitekim, kasra ile kasîmin ma'nâsını bilen kimseye bu gizli değildir. .
Tuhaftır ki, Sadr'uş-Şerîa (Rh.A.), «Tenkili» de söylediği bu sözden sonra «Vikaye Şerhi» nde demiştir ki: «Bundan sonra, ikrah iki çeşittir. Birisi, rızâyı yok edici olmasıdır. Bu, habs veya dövmekle olandır. İkincisi, ihtiyarı bozucu olmasıdır. Bu, öldürmek veya uzvu kesmekle olandır. İmdi rızânın yok olması, ihtiyarın fesadını kapsar. Habs-. de veya dövmede rızâ yok olur. Lâkin, sahih ihtiyar kalır. Öidürmek-de rızâ yoktur. Lâkin öldürmek için ihtiyar sahih değildir. Belki ihtiyar fâsiddir.» Bundan sonra: «Vikâye'nin dediği şeyin tahkiki illi...» diyerek devam etmiş: «Ağaç, meyveden haber verir.» demiştir.
Ba'zı suretlerde ikrahın, ihtiyarı ifsâd edip, etmemesi; mükrehin ehliyyeti kahnasiyle ve ondan hitabın düşmesiyle beraberdir. Çünkü mükreh (zorlanan kimse), mübtelâdır. îbtilâ ise, hitabı muhakkak kılar. Görülmez mi ki, mükreh; farz, haram ve ruhsat arasında mütered-diddir. Kimi günahkâr oîur, kimi de ecre kavuşur. Bu, hitabın delili ve ehliyetin bekasıdır.
İkrahın şartı dört şeydir:
Birinci şart: Zorlayan kimsenin (hâmilin), sultân olsun, başkası olsun; yânî hırsız ve benzeri gibi kimselerden bulunsun, tehdîd ettiği şeyin hakikatini yapmaya kaadir olmasıdır. Bu ta'mîm, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm A'zam1 (Rh.A.) a göre; zorlama ancak sultandan tahakkuk eder. Çünkü kudret, asker (menea) siz olmaz. Asker (menea) ise, sultâna mahsûstur.
Fakîhler demişlerdir ki: Bu, -asrın ve zamanın ihtilâfıdır. Hüccet ve burhanın [15] ihtilâfı değildir. Çünkü imâm A'zam' (Rh.A.) m zamanında, sultândan başkasının, zorlamayı tahakkuk ettirecek kuvveti yoktu. İmdi O, zamanında müşahede ettiği şeylere binâen cevâb vermiştir, îmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in zamanında ise, fesâd zuhur edip bu emr (iş) her zorbanın eline geçmiştir. Binâenaleyh, ikrah hepsinden tahakkuk eder. Fetva, İmâmeyn' (Rh, Aleyhimâ) in sözüne göredir. Hulâsa'da böyle denmiştir.
İkinci şart: Hâmilin tehdîd ettiği şeyin vukuundan failin korkma-sidir. Hâmilin tehdidini yapacağına aklı yatmalıdır, ki bu tehdîde onun iddia ettiği fiil ve mübaşereti yapmaya mecbur olsun.
Üçüncü şart: Failin, zorlandığı şeyden, bir hakdan dolayı; yânî malını satmak veya onu telef etmek yâhûd kölesini âzâd etmek gibi kendi hakkı için, ya da, başkasının malını tele! etmek gibi, başka kişinin hakkı için, veya şarâb içmek, zina yapmak ve bunların benzerleri gibi, şeriatın hakkı için mümteni1 (çekinir) olmasıdır.
Dördüncü şart: Mükreh'ün bin (ikrâh'da korkuyu gerektiren şey) in, nefs veya uzuv itlâi edici yâhûd rızâyı yok eden, gammı mûcib bir şey olmasıdır. Bu şart, ikrahın mertebelerinin en aşağısıdır. Yine bu şart; şahıslara göre farklıdır. Yakında açıklaması gelecektir.
Bu, yânî ikrah, ya mülci'dir; nefsi veya uzvu itlaf ile olursa; ihtiyarı ifsâd eder. Yâhûd gayr-i mülci'dir. Eğer uzun zaman habs ve uzun zaman bağlamakla yâhûd şiddetli dövmekle olursa;, ihtiyarı ifsâd etmez. Mebsût'da zikredilmiştir ki: İkrah sayılan -hatasın sının, açık (bey-yin) olarak gam kasavet getirmesidir. İkrah sayılan dövmede sınır, ise; ondan şiddetli elem duymakdır. İkrâhda sınır, bundan fazla ve bundan eksik olmaz. Çünkü mikdârlar, re'yle değildir. Lâkin hâkime ref edilirse o re'y hâkimin uygun gördüğü mikdâra göredir. Bir gün habs, bir gün bağlamak veya şiddetli olmayan dövme, bunun hilaf madır. Çünkü bir gün habs, bir gün bağlamak ve şiddetli olmayan dövme ikrah değildir. Zira âdeten bu gibi şeylere aldırış edilmez. Binâenaleyh, rızâyı yok etmez. Ancak, eğer ikrah olunan kimse, mansıb ve mekân sahibi olursa; yânî ikrah, makam ve mansıb sahibi bir adama yapılırsa, bu başkadır. Çünkü onun zararı, her hangi bir kimseye şiddetli vurmak-dan daha şiddetli sayılır ve bununla rızâ yok olur.
İkrâlı-ı mülcî [16] ile, ölü hayvan (meyte) etini yemeye, kan içmeye, domuz etini yemeye ve şarâb içmeye izin (ruhsat) verilmiştir. Çünkü bu zikredilen şeylerin haram olması, ihtiyar hâli ile mukayyeddir. Zaruret hâlinde ise; asıl olan helâl? hâli üzere bırakılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) :
«Allah, size haram olan şeyleri uzun uzadıya anlatmıştır. Ancak, muztar kaldıklarınız müstesna...» [17] buyurmuştur. Görülüyor ki, Allah Teâlâ (C.C),-zaruret hâlini istisna etmiştir. İstisna, kalanı söylemektir. Iztırâr, ikrâh-ı müici ile hâsıl olur.
Bu suretlerde, öldürülmeye sabr eden günahkâr olur. Nitekim aç-lıkda sabr etmek böyledir. Çünkü yemek mubah kılınınca, ondan kaçınmakla kendisini helak etmek için başkasına yardimcı olur.
Yine; kelime-i küfrün söylenmesine, kalbi imân ile dopdolu (mutmain) olmak şartiyle, ruhsat verilmiştir. Amnıâr b. Yâsir1 (R.A.) in [18]Ammâr lbn-i Yâsir (R.A.): tik Müslüman olan sahâbilerdendir. Medine'de Müslüman şu hadîsi sebebi ile ki, kendisi kelime-i küfrü söylemeye ikrâhen müb-telâ olduğu zaman, Resûlüllah (S.A.V.); O'na: «Ey Yâsir, kalbini nasıl buldun?» diye sormuş, Yâsir de: «îmân ile dobdolu (mutmain) buldum.;) demişdi. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.): «Eğer, sana ikrahı tekrar ederlerse, sen de bunu tekrar eyle (iade eyle)», buyurdular. Hz. Yâsir (R.A.) hakkında Allah Teâlâ' (C.C.) nın şu kavl-i kerimi nazil olmuştur:
«Gönlü îmânla dolu (mutmain) olduğu hâlde, küfre zorlanan müstesna...» [19]
Eğer bu suretlerde öldürülmeye sabr eylese, yâni öldürülünceye kadar küfrü izhâr etmezse, o kimse me'cûr olur. Çünkü Hz. Habîb (R.A.) buna sabretti. Nihayet asılarak öldürüldü. O'na, Resûlüllah (S. A.V.), «Şehîdlerin efendisi» adını verdi.
Yine, bir Müslümanın malını zorla itlaf etmeye izin verilmiştir. Çünkü başkasının malını itlaf etmek, zaruret için mubah kılınmıştır.
Nitekim açlıkdan helak olacak hâle geldiği zaman başkasının malını almak mubâhdır. Bu, sabit de olmuştur. Lâkin mal sahibi, hâmile (zararı yaptırana) ödetir. Çünkü fail (yapan kimse), âlet olmaya elverişli olan şeyde, hâmilin (zorla yaptıran kimsenin) âletidir. Ve onu failin üzerine ilkâ edip öldürmekle itlaf etmesi bu kabildendir.
Müslümanı öldürmeye ruhsat yoktur. Yânı Müslümanı öldürmeye zorlanan kimsenin, Müslümanı öldürmesine ruhsat yoktur. Belki, öldürmemek için sabr eder. Eğer sabr etmeyip Müslümanı öldürürse, günahkâr olur. Çünkü Müslümanın öldürülmesi, hiçbir çeşit zaruret için mubah olamaz; Ancak, eğer Müslümanı öldürmediği takdirde, kendisini Öldüreceğini bilirse, bu müstesnadır. Hâmilin, yâni öldürmeye zorlayan kimsenin, amden (isteyerek ve bilerek) öldürttüğünde, İmâm A'zam' (Rh.A.) a ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; yalnız hâmilden kısas yapılır. Çünkü fâiî, yânî öldürmeye zorlanan kimse, onun âletidir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); «Hâmil ile failden hiç biri, şübhe bulunduğu için kısas olunmaz.» demiştir. İmâm Züfer (Rh.A.); «Fail, kısas olunur. Çünkü fail, mübaşirdir. Yâni bizzat öldürmüştür.» demiştir. İmâm Şafiî (Rh.A.); «İkisi de kısas olunur. Fail, mübaşeret [20]
ve hâmil de tesebbüb [21] nedeniyle kısas edilir.» demiştir.
İkrâh-ı nıülcî ile erkeğin zina etmesine izin verilmez. Çünkü bu, öldürmek gibidir. Zîrâ veled-i zina, mürebbisi olmadığı için hükmen helak olmuş sayılır. Şu hâlde, öldürmek gibi, bir zarüretden dolayı mubah kılınmaz. Lâkin istihsânen hadd vurulmaz. Yânî, onun ikrâh-ı mül-cî ile zinasına ruhsat verilmeyince, kıyâsın gereği hadd vuruîmasıy-dı. Zîrâ âletinin (erkeklik uzvunun) kalkması, istekli olduğuna delildir. Lâkin istihsânen hadd vurulmaz. Çünkü âletin kalkması, isteyerek yaptığına, delâlet etmez. Zîrâ. ba'zan tab'an olur. Nitekim uyuyan kimsede âletin kalkması böyledir.
İkrâh-ı gayri mülci [22] ile mezkûr hâllere ruhsat verilmez. Lâkin ikrahın ikinci kısmında, zina eden kadının haddi (şer'î cezası) düşürülmüştür.. Çünkü bu kadın, her ne kadar zorlanmadı ise de, en azından şübheden hâli değildir.Hâniye'de de böyle denmiştir.
Erkeğin zinasında hadd düşmez. Çünkü erkek hakkında kadında olduğu gibi ikrâh-ı mülci ruhsat değildir, ki gayr-i nıülcî. hadd kaldırılması için, şübhe olsun. Zorlanan kimsenin kavlî tasarrufları; bize göre mün'akiddir. Nitekim fâsid olan satışlarda böyledir. Yânî, asıl olan kaide şudur ki: Zorlanan kimsenin kavlî tasarrufum mırteberdir. Bu husûsda, ikrah mülcî olsun, gayr-i nıülcî olsun müsavidir.
Eğer mükreh fesh ederse, feshe muhtemel olan şey, fesh olur. Feshe muhtemel olmayan şey. fesh olmaz. Birincisi; yânî feshe muhtemel olan tasarruf fesh edilmez. Bu, mükrehin satması, satın alması, kira ya vermesi, sulhu, alacağından vazgeçmesi veya borçlusunun kefilinden vazgeçmesi ve hibe etmesi gibidir. Zîrâ mükreh, bunlardan birinin üzerine ikrahın iki çeşidinden biri ile zorlansa, fail ikrahın ortadan kalkmasından sonra muhayyer kılınır. Dilerse kabul eder; dilerse fesh eder. Çünkü ikrah, mutlaka rızâyı yok eder. Rızâ ise, bu akdîerin sıhhatinin şartıdır. Rızânın ortadan kalkmasiyle akd fâsid olur.
Yine, mükreh'in İkrân da böyledir. Mükrehin ikrarı bir haberdir ki, doğruya da yalana da ihtimâli vardır. Ancak bu, doğruluk tarafı tercih edildiği için hüccet olmuştur. Halbuki ikrah, şerri kendisinden savmaya kasd edici olduğu hâlde, ikrar eylediği şeyde mukırnn yalan söylediğine delildir.
İkrah île satılan şeye; eğer teslim aldı ise. müşteri mâlik olur. Nitekim diğer fâsid satışlarda hüküm budur. Binâenaleyh, müşterinin mülkü olduğu için, köleyi âzâd etmesi sahîhdir. O âzâdlınm kıymetini müşterinin ödemesi lâzım gelir. Çünkü fâsid akd ile mâlik olduğu şeyi itlaf etmiştir.
Mükreh olan satıcı, semeni müşteriden tav'an ([23] teslîm aldı veya satılan şeyi tav'an teslîm etti ise, rızâ bulunduğu içi» satış geçerli (nafiz) olur. Eğer satıcı, semeni mükrehen teslîm alırsa, nzâ bulunmadığı için geçerli olmaz. Ve eğer satıcının elinde duruyor ise, mükrehen teslîm aldığı semeni geri verir. Semen helak oldu ise, ödemez. Çünkü semen, mükrehin elinde emânetdir. Zîrâ satıcı, onu müşterinin izni ile almıştır. Teslîm almak, mâlikin izniyle olursa, temellük için teslîm aldığı takdirde, ödemek vâcib olur. Mükreh ise; almağa zorlandığı için onu temellük için teslim almamıştır. Bu durumda, o emânet olur. Kâfî'de de böyle denmiştir.
Şu şey bunun aksinedir ki: Şâyed hâmil, vermeyi zikretmeksizin faili bîbeye zorlasa; fail de hibe edip verse, bu hibe fâsid olur. Yânı, kabzdan sonra sahüı hibe gibi mülk îcâb eder. Bizim, şu aslımıza binâen ki: Hibeye zorlamak, vermeye zorlamakdir. Satışa zorlamak ise, teslime zorlamak değildir.
Satılan şey, mükreh olmayan müşteri elinde helak olsa; halbuki satıcı mükreh olsa, müşteri satılan şeyin kıymetini satana Öder. Çünkü müşterinin fâsid hüküm ile teslîm alması, onun üzerine Ödemeyi îcâb eder. Nitekim, müşterinin âzâd etmesi böyledir.
Satıcı, zorlayanla müşteriden hangisine isterse ödettirir. Gâsıb ile gâsıbın gâsıbı gibi ki;~mükreh, gâsıba; müşteri de, gâsıbın gâsıbına benzer. Eğer satıcı hâmile ödetirse, hâmil satılan şeyin kıymetini müşteriden alır. Çünkü hâmil, borcu edâ etmekle satıcının yerine geçmiştir. Çünkü ödenen, ödemenin sebebi — ki gasbdır — vaktinden i'tibâ-ren Ödeyen için mülk olur. Eğer satıcı iki müşterinin birine ödetirse, mal elden ele geçmiştir. Satın aldıkdan sonra kıymeti ödenen her satın alma geçerli olur. Çünkü ödeyen müşteri, borcu ödemekle satılan şeye (me-bî'e) mâlik olmuştur. İmdi, kendi mülkünü sattığı meydana çıkar. Ondan Önce olan satın alma geçerli (nafiz) olmaz. Çünkü müşterinin mülkünün istinadı, teslîm alması vaktinedir. Şu şey, bunun aksinedir: Eğer mükreh olan mâlik; o satın almalardan bir akde izin verdi ise, o vakit gerek önce olsun ve gerek sonra olsun geçerli olur. Çünkü geçerliliğe mâni' olan, mâlikin hakkıdır. İmdi hepsi 'dönüp, caiz olur.
Mükrehin tasarrufâtmın ikinci kısmı —ki feshe muhtemel olmayandır— nikâhı, talâkı ve köle âzâdı ve şâir şeyler gibidir ki, yakında açıklaması gelecektir. Bu akdler, bizim Mezhebimize göre, şaka ile beraber sahih olduklarına kıyâs edilerek, zorlamayla beraber sahih olur. [24] İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; sahih olmaz.
Eğer mükreh, kadını cima' etmedi ise ve akdde de mehr tesmiye olunmuş ise, fail, zorlayandan talâkda mehr-i müsemmâııın yansını alır. Eğer akdde mehr tesmiye olunmadı ise, müt'adan [25] üzerine lâzım gelen şeyi alır. Çünkü onun borcu, ayrılığın vukuu, kadın tarafından irtidâd ve kocanın oğlunu (şehvetle) Öpmek gibi, bir ma'siyetle vâki' olduğundan sükûtu kabul eder. Bu borç, talâkla kuvvet bulmuş-dur. Bu bakımdan malı takrir olur ve malın *-akrir\ zorlayana muzâf olur. Takrir ise, îcâb gibidir. İmdi, onu telef etmiş olur. Şu hâlde, ona rücû* eder. Yânî zorlayandan alır. Cinsî ilişkide bulunulmuş (med-hûl-un bihâ) ise; bunun aksinedir. Çünkü mehr burada, talâkla değil, duhûl ile karar kılmıştır.
Âzâdda fail, zorlayandan kölenin kıymetini alır. Çünkü fail, âzâd-da zorlayana âlet olmaya, itlaf yönünden sâlihdir. Binâenaleyh itlaf, hâmile muzâf olur. Hâmil (zorlayan)' gerek zengin, gerek fakîr olsun, failin onu hâmile ödetmesi caiz olur. Çünkü bu, itlaf ödemesidir. Nitekim, daha önce geçti. Hâmil, ödediğini, âzâd edilmiş köleden alamaz. Çünkü hâmil, itlâfiyle muâhaze olunur. Mükrehin nezri de böyledir. Zîrâ hâmil, şâyed nezr üzere ikrah etse, sahih olur ve onu yerine getirmek lâzım gelir. Çünkü nezr, feshe muhtemel olmaz. Şu hâlde, onda ikrah amel eylemez. Nezr, şakası ciddî olan şeylerdendir ve kendisine lâzım gelen şeyi hâmilden alamaz. Zîrâ onun için dünyâda mutâ-lebe yoktur.
Yine; mükrehin yenimi ve zihârı [26] da sahih olur. Bunların ikisinde de zorlamanın bir te'siri yoktur. Çünkü ikisinin de feshe ihtimâlleri yoktur.
Yine mükrehin ricat], ilâsı i [27] ve diliyle ilâsı da sahih olur. Diliyle ilâ; «Ben, ona fey' eyledim." demekle olur.. Çünkü zikredilen şeyler şaka ile beraber sahih olunca, zorlamakla dahi sahih olur.
Mükrehin Müslüman olması da sahilidir. Çünkü fail Müslüman olmak için zorlanırsa; iki rüknün —ki dil ile ikrar ve kalb ile tasdik-dir.— biri kesinlikle bulunsa, diğer rükünde ihtimâl vardır. O da, tas-dîkdir. Biz, ihtiyaten var olması tarafını tercih ederiz.
Eğer dönerse, öldürülmez. Yâni kâfir zorla Müslüman olur da; ondan sonra dönerse, şübhe teme&kün ettiği için öldürülmez. Çünkü. başlangıçta Müslüman olmaması ihtimâli vardır. Böyle olunca, onun küfrü aslî olur. Bu durumda, mürted olmaz ve İslâm dînînden dönmesine i'tibâr edilmez. Çünkü İslâm'dan dönme, i'tikâda müteallikdir. Görülmez mi ki. bir kimse, her ne kadar küfrü söylemese de. eğer küi'-re niyyet etmiş ise kâfir olur. Zorlamak, i'tikâdm değişmediğine delâlet eder.
İslâm'dan riddetiııe hüknıedilmediği için, kâfirin karısı da bâyhıen boşanmış olmaz.
Bir kimsenin malını Sultân müsadere etse, yâni zorla malını istese ve malının satılmasını da ta'yîn etmese, yâni: «Malını satıp, semenini bana ver!» demese. bunun üzerine mükreh malım satsa, kendisine nisbetle zorlama bulunmadığı için. satış sahih olur. Hulâsa'da da böyle denmiştir.
Bir kimse kansim. mehrini lıîbe etmesi için dövmekle korkutarak kadın mehrini lıîbe etse; eğer koca dövmeye kadir olursa, zorlama bulunduğu için bu hibe sahih olmaz.[28]
Hacr (Tasarruftan Alıkoymak) Bölümü
Hacr (veya hıcr); lügat yönünden, mutlaka alıkoymak (menetmek) ma'nâsmadır. Şer'an; sözlü olan tasarrufun [29] geçerli olmasını menetmektir.
Musannif, hacr'm zikrini «söze» tahsis etmiştir. Çünkü hacr; el. ayak gibi beden uzuvlarının fiillerinde meydâna gelmez. Bunun sırrı şudur ki, sözlü tasarrufun eseri, dışarıda (hâricdej bulunmaz. Belki, satış ve benzeri gibi, şeriatın i'tibâr ettiği bir şeydir. Şu hâlde, dışarıda bulunmazsa, eserin yok sayılması caiz olur.
El, ayak gibi uzuvlardan meydana gelen fiilî tasarruf bunun bılâ-unadır. Çünkü fiilî tasarruf dışda var olunca, yok sayılması caiz olmaz.
Öldürmek ve malı yitirmek gibi. Aksi hâîde eşyanın dışarıda sabit olmaması, belki i'tibâri olup hâlis evham olması lâzım gelir.
Hacrin sebebi, küçük olmak, yâni baliğ olmamaktır. Eğer mümeyyiz (kârı zararı ayıramazsa) olmazsa, o küçük çocuğun aklı yok sayılır. Mümeyyiz olursa, fiili eksiktir. Bu takdirde, zarar yapması muhtemeldir. Eğer velî, ona izin verirse; maslahat tarafı tercih edildiğinden tasarrufu sahih olur.
Hacr'hı bir sebebi de cünûndur. [30] Eğer delilikden ayılmıyorsa, temyize kadir olmayan küçük çocuk gibi aklı yok sayılır. Eğer ba'zı vakitlerde ayıldığı (ifâkatı) olursa, akıllı çocuk (sabi) gibi, tasarruflarında eksik akıllı olur.
Ma* tuh (Bunamış) a gelince, bunun açıklamasında ulemâ ihtilâl' etmişlerdir. Bu konuda söylenen sözlerin en güzeline göre; ma'tûh (bunak); anlayışı az, sözü karışık, tedbîri bozuk olan kimsedir. Şu kadar var ki, bir kimseyi dövmez ve kimseye sövmez. Yâni mecnûnun yaptığı gibi yapmaz.
Hacrin bir sebebi de, köle olmaktır. Çünkü köle (rakik) için kendisi hakkında ehliyet vardır. Lâkin köle; kendisini başkasına kiraya vermekle menfaatlerini ibtâl eylemesin diye, efendinin hakkına riâye-ten hacr olunur. Yine köleye borç tealiuk etmekle, rakabesine alacaklı mâlik olmasın diye hacr olunur. Lâkin efendisi, kölenin tasarruflarına izin verirse, hakkının yok olmasına razı olmuş sayılır. Binâenaleyh sabinin [31] ve mağlûb (deliliği fazla) olan mecnûnun boşaması (talâkı) sahîh olmaz. Mecnûnun boşamasının sahih olmamasına sebeb; aklı bulunmamasıdır. Sabiye gelince; akılsız çocuk, mecnûn gibidir. Akıllı oîansa; boşamadaki maslahata [32]şehveti olmadığı için vâkıf değildir. Küçük çocuğun (sabinin) şehvet haddine ulaşması i'tibâriyle çocuk ile karısı arasında uygunluk (tevâfuk) 'bulunmadığına dâir velînin bilgisi de yoktur. Bundan dolayı küçük çocuk ve mecnûndan her birinin boşaması, velînin iznine bağlı olmaz. Küçük çocuk ve mecnundan bîrinin mübaşereti geçerli (nafiz) değildir.
Yine, küçük çocuğun ve mecnûnun köle âzâd etmesi, mallarına zarar verdiği için sahih olmaz. İkrarları da sahih değildir. Çünkü sözlerin i'tibân, şeriatladır, İkrar ise, doğru ve yalana ihtimâlîidir. Sâri' (C.C.), ba'zısmm şehâdetini kabul etmiş, ba'zısmı kabul etmemiştir. İmdi, reddi mümkün olup onların menfaatma ikrarları reddedilir.
Kölenin boşaması sahilidir. Çünkü köle, boşamaya ehildir. Köle, boşamadaki maslahatın vechini bilir ve bunda efendinin mülkünü ibtâl yoktur. Kölenin menfaatlerini yok etmek de yoktur. Şu hâlde kölenin boşaması geçerli (nafiz) olur.
Kölenin kendisi hakkında ikrarı da şahindir. Çünkü ehliyeti vardır. Efendisi hakkında ikrân. efendi tarafına riâyet bakımından, sahih olmaz. Çünkü ikrarın geçerli olması, kölenin rakabesine veya kazancına borcun teallukundan hâlî olmaz. Halbuki ikisi de'efendinin' malını itlaftır.
Eğer köle, bir malla ikrar ederse; ehliyet bulunduğu ve mâni zail olduğu için, o mal azadına kadar ertelenir. Mâni mevcûd olduğu için, o mal hemen lâzım gelmez. Bu, efendiden başkası için mal ikrar ettiği vakittedir. Eğer köle, efendisine mal ikrar ederse, azadından sonra kendisine bir şey lâzım gelmez. Nitekim tekarrur etmiştir ki; efendi, kölenin üzerine mal vâcib kılamaz. Eğer köle.bir hadd veya kısas ikrar ederse, ta'cîl edilir, (hemen tatbik edilir.) Kölenin âzâd edilmesine kadar ertelenmez. Çünkü köle, kan hakkında aslî hürriyet üzere bırakılmıştır. Bundan dolayı efendinin, hadd ve kısâsda köle aleyhine ikrân sahih olmaz.
Satmanın, mülkü giderdiğini ve satın almanın mülkü celbettiğini anlamak suretiyle akde aklı eren, mahcurlardan [33] bir kimse, satış akdi yapsa — bu söz mağlûb olan mecnûnu ve temyizi olmayan küçük. çocuğu ayırd etmek içindir— velîsi, akdi bozmak ile geçerli kılmak arasında muhayyer bırakılır.
Musannif, «akd» demekle; fayda ile zarar arasında dolaşan akdi murâd etmiştir. Hibeyi kabul etmek bunun aksinedir. O velîden izinsiz sahîh olur. Boşamak ve âzâd etmek de. bunun hilâfmadır. Bunlar velînin izni [34] olsa da sahih olmazlar.
Eğer mahcurlar bir şey itlaf eyleseler; gerek akıl erdirsinler, gerekse erdirmesinler, zaran Öderler. Nitekim daha önce sebebi geçti ki, el, ayak gibi uzuvların fiillerinde hacr olmaz. Çünkü fiilin i'tibân kas-da bağlı değildir. Zîrâ uyuyan kimse, bir insanın malı üzerine yuvarlanıp o malı itlaf etse; her ne kadar kasdı yok ise de, zaran öder. Lâ-- kin, köle eda ile muhâtab olmaz. Ancak gücü yettiği zaman, muhata-b olur. Nitekim yoksuldan borcu, ancak zengin olduğu zaman istenildiği gibi; uyuyan kimseye, ancak uyanciıkdan sonra zararı ödemesi emredilir.
Hür ve nıükelleı olan kimse .sefih [35] olmakla tasarrufa ttan ine-nedümez (hacr olunmaz). Serinlik, insanın başına gelen bir hafifliktir ki, akim bulunması yi e beraber onu şeriatın veya akim mucibinin hilâfına amel etmeye ve davranmaya sevk eder. Sefeh (akılsızlık); fu-kahâ Örfünde ekseriyetle, şeriatın veya aklın muktezâsı hilâfına malı saçıp savurmak ve onu israf etmek ma'nâsında kullanılır.
Hür ve mükellef kimse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, fısk ve borç sebebiyle (yâni fâsık olmak ve borçlu olmak sebebiyle) hacr edilmez. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e ve İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; sefih hacr edilir, (men edilir). Şâyed müflisin alacaklıları hacr olunmasını isteseler, kâdî onu hacr edip alım - satımdan ve ikrardan meneder. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) ile İmâm Şafii' (Rh.A.) ye göre ise;, fâsık'ı, menetmek için hacr eder.
Belki, mâcin müt'ti hacr edilir. Mâcin müt'tî; insanlara hile öçroten kimsedir. Bilgisiz tabîb ve müflis olan mekkâr da hacr olunur. Müflis mekkâr, şu kimsedir ki, hayvanı kiraya verip kira ücretini a'.ir, fakat, yolculuk zamanı gelince, hayvanı bulunmaz. Bu suretle, kira ile tutan kimse, sefer yoldaşlarından geri kalır. Bunların her birini hacr et-mekde umûmi (âmmenin) zaran savmak vardır.
Mâcin müftî, insanların dînlerini bozar; câhil tabîb de, insanların bedenlerini bozar; müflis mekkâr ise; mallarını telef eder. Çünkü onun hayvanı yolda ölünce, başka hayvanı da bulunmaz ve bir başka hayvan da satın alamaz,kirâ ile tutması da mümkün olmaz, bu suretle insanların mallarını itlafa vardırmış olur. Bu durumda o kimse, hissen tasarruftan menetmek ma'nâsma olan hacr ile mahcur olur,
Bedâyi' sahibi, kitabında demiştir ki: Bununla murâd, hacrin hakikati değildir. O da, tasarrufun geçerli olmasını meneden serî ma'nâ-dır. Görülmez mi ki; mâcin müftî, eğer fetvadan menedildikden sonra fetva verip ve fetvada isabet etse, caiz olur. Şâyed hacrdan önce fetva verip hatâ etse, caiz olmaz. Keza bilgisiz tabib, menedildikden sonra ilâç satsa, satışı geçerli (nafiz) olur. İmdi bu, İmâm A'zam' (Rh.A.) in hacr ile hakikat manâsını murâd eylenıediğini, ancak hissi men' murâd eylediğini gösterir. Yâni zikredilen üç kimse —ki mâcin müftî, bilgisiz tabib ve müflis mekkârdır— işlerinden, hissen menedilirler. Çünkü işlerinden men etmek, emr-i bi'1-ma'rûf ve nehy-i ani'1-mün-ker [36] kabüindendir.
Reşîd olmayan çocuk baliğ olsa. — bize göre rüşd, malda olan rüşddür. İmdi, çocuk malını muslin olduğu hâlde baliğ- oısa. fâsıs öi-le olsa, hacr edilmez. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; borçda da hüküm budur— yirmibeş yaşına varmadıkça, malı ona teslim edilmez. Çünkü Hz. Ömer' (R.A.) den: «Adamın aklı 25 yaşma vardığı zaman kemâle erişir.» dediği rivayet edilmiştir. Her ne kadar yirmibeşden önce tasarrufu sahih olursa da, yâni reşîd olmayan baliğ çocuk yirmibeşinden önce malında tasarruf etse, geçerli olur. Yaşı yirmibeşe ulaştıkdan sonra, her ne kadar rüşdü olmasa da malı ona teslim edilir. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Rüşdü görülmedikçe, teslim edilmez ve o maîda tasarrufu caiz olmaz.» demişlerdir.
Malını satıp borcunu Ödemesi için kâdi, borçluyu habs eder. Çünkü borcu ödemek, borçlunun üzerine vâcihdir. Oyalamak (mumâtele) ise, zulümdür. Şu hâlde kâdî (hâkim), onun zulmünü savmak ve hakkı müstehıkkma ulaştırmak için onu habs eder.
Kâdî. borçlunun emri olmaksızın borcunun dirhemlerini, onun dirhemlerinden .ödev. Çünkü alacaklı, eğer hakkının cinsini bulursa, borçlunun rızâsı olmadan, alacağını kendi eli ile alabilir. Şu hâlde, kâ-dîmn alacaklıya yardım etmesi caizdir.
Dirhemlerden (gümüş paralardan) olan borcu için, borçlunun dî-nârlarmı (Altın paralarını) kâdî satar. Dinardan olan borcu için de dirhemlerini satar. Kıyâs, her ikisinin caiz olmaması idi. Çünkü dirhemler ve dinarlar muhteliftir. îstihsânen caizdir. İstihsâlim vechi şudur: Dirhemler ve dînârîar cins i'tibâriyle, semeniyyet ve maliyette birleşmişlerdir. Hattâ hakîkaten ve hükmen surette muhtelif oldukları hâlde, zekatta ikisinden biri. diğerine katılır. Birincisi, yâni hakikat ten ayrı olmalarında cevaz zahirdir. İkincisi, yâni hükmen ayrı olmalarında caiz olması ise; muhtelif oldukları için ikisi arasında ribe'l -fadl [37] cereyan etmediği içindir. İmdi birleşmelerine bakarak, kâdî için tasarruf velayeti sabit olur. Muhtelif olmalarına-bakarak da alacaklıdan, iki benzerle amel yönünden alma velayeti selb edilir. Kâdî, borçlunun metâmı ve akarını, dirhemlerden olan borcu için satmaz. Çünkü maksâdlar, meta' ve akarın suretlerine ve aynlanna müteallik-dir. Kâdî'nm, borçluya zarar verecek şekilde onun alacaklılarına yardım etmek yetkisi yoktur. Nakdlere gelince, bunlar vesilelerdir. Çünkü bunlardan maksâd; ayn değil, maliyettir. Şu hâlde meta1 ve akar, na-kidlerden farklıdırlar.
Bir kimse iflâs edip elinde satın aldığı mal kalsa ve onu satıcının izni İle teslim almış olsa; satıcısı, borçlunun diğer alacaklıları ile eşit olur. Eğer müflis, malı teslim almadı ise, satıcının o malın semenini teslim alıncaya kadar malı habs etmesi (alıkoyması) caizdir.
Keza müşteri, satıcının izni olmaksızın malı teslim aldı ise, satıcı onu geri alıp, semenini teslim alıncaya kadar habs eder.
Kâdî bir kimseyi tasarrufâttan menetse (hacr etse) ve mahcur, hâlini başka kâdîye bildirse; ikinci kâdî oıvı saüverse, salıvermesi câîz-dir. O mahcurun, ikinci kâdîmn salıvermesinden, yâni hacri kaldırmasından önce ve ondan sonra, satmak ve satın almak gibi kendi malında yaptığı tasarruf caizdir. Çünkü birinci kâdîmn hacri, müctehed'ün -fîh (ictihâd götürür) dir. [38] Şu hâlde, başka bir kâdî'nm yürütmesine (imzasına) tevakkuf eder. Hâniye'de de böyle denmiştir.[39]
Oğlan Ve Kız Çocuğun Bulûğa Erişmesi Hakkında Bir Fasıl
Oğlan çocuğun (sabinin) bulûğa erişmiş olduğu, kadını hâmile etmekle, ihtilâm ile ve inzal ile bilinir. Küçük kızın (sabiyyenin) bulûğu ise; ihtilâmla, hayzla ve hâmile olmakla bilinir. Asi olan şudur ki; bulûğ, hakîkaten inzal ile olur. Lâkin zikredilenlerden inzalden başkası, ancak inzal ile beraber olur. İmdi her biri bulûğ üzere alâmet kılınmıştır. Eğer bunlardan biri bulunmazsa, oğlan çocuğu 18 yaşını ve kız 17 yaşını tamamlayıncaya kadar bulûğa erdiğine hükmedilmez. Bu, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göredir. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) :
«Yetim, erginlik çağına erişene kadar, en iyi şeklin dışında, malına yaklaşmayın.» [40] buyurmuştur.
Çocuğun erginlik çağma erişmesi (eşüddesi), İbn Abbâs' (R.A.) m sözü Üzere, ki Kuteybî (Rh.A.) de-O'na tâbi olmuştur, 18 yıldır. Ba'zi-lan; «22 yıldır.» demiştir. Ba'zılan da; «25 yıldır.» demişlerdir. Söylenen sözlerin en azı, birincisidir. İmdi, ihtiyat için hükmün bunun üzerinde verilmesi vâcibdir. Ancak kız çocuğu, oğlan çocuğundan daha çabuk bulûğa erişir. Bundan doîavı kadınlardan bir yıl ekslltilmiştir. Çünkü bir yıl, mizaca uygun düşen dört mevsimi kapsar.
İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Her ikisinde (erkek ve kız) bulûğun haddi, 15 yılın tamâm olmasıdır.» demişlerdir. Bu, İmâm A'zam' (Rh. A.) dan da bir rivayettir. Gâlib olan âdetten dolayı, fetva da bununla-
dır. Çünkü belirtiler (alâmetler), çok kere bu müddet içinde ortaya çıkar. Binâenaleyh, fukahâ, belirti görülmeyen kimse hakkında, müddeti, alâmet (belirti) saymışlardır. Erkek çocuk için bulûğun en aşağı müddeti 12 yıldır. Kız çocuğu için müddet ise; 9 yıldır. Çünkü ba'zan erkek ve kız çocuk için bu yaşlarda bulûğ belirtileri hâsıl olur.
Küçük oğlan ve küçük kız, mürâhik ve mürâhika olsalar; yâni bu yaşlara yetişmeleriyle küçük oğlan ve kız bulûğa yakın olsalar ve bulûğa eriştiklerini söyleseler, ikisi de hükmen baliğ gibi olurlar. Çünkü
bulûğ bu yaşda hâsıl olunca, velev ki nâdir olsun, küçük oğlan ve kız-. dan, hayz gibi onlar tarafından bilinen bir şey olursa, zaruretten dolayı onu ikrarları kabul edilir.[41]
Me'zûn (Tasarruf Etmesine İzin Verilen Kimse) Bölümü
İzin; lügat yönünden, bildirmektir. Şer'an.hacri mutlak surette kaldırmaktır. İzin, iki çeşittir. Birincisi, köleye izin vermektir. Bu, köle üzerine şer'an sabit olan nkk ile, hacri kaldırmak (fekk-i hacr) [42] ve efendinin hakkını düşürmektir. Çünkü insanda asi olan, tasarruflara mâlik olmasıdır. İmdi nkk arız olmakla efendinin hakkının teal-luk etmesi, bu tasarruflara mâlik olmasına mâni' olmuştur. Şâyed efendi hakkını düşürürse, memnu' geri döner ve tasarruf eder. Yânî köleye verilen izin, hacri kaldırmak ve hakkı düşürmek olunca, bu takdirde köle ehliyetiyle kendisi için tasarruf eder. Uhde [43] ile efendisine rücû' edemez. Zîrâ köle, bir şey satın alsa, efendiden semeni istemez. Çünkü, kendisi için satın almıştır. Halbuki vekil, müvekkilden satın aldığı şeyin semenini ister.
İzin, muvakkat olmaz. Yânî bir kimse kölesine bir gün veya bir ay izin verse, üzerine hacr oluncaya kadar, o köle ebediyyen me'zûn olur. Çünkü iskât kabilinden olan şeyler muvakkat olmaz ve bir nev'e tahsis de edilmez. Çünkü efendi, kölesine bir nev'e izin verse, bütün nev'îlere umûmî izin olur.
Keza, «Boyacı olduğun hâlde otur!» dese, bu söz, o işde lâzım olan şeyin satın alınması için köleye izin vermektir. Keza; «Bana, her ayda şu kadar gelir öde!»denilse, bu da izindir. Amma, belirli bir şeyin satın alınması için izin verirse, zikredilenlerin aksinedir. Çünkü bu istihdamdır, izin değildir.
İzin, delâlet yönünden de sabit oîur. Şâyed efendi kölesini, yabancının mülkünü satarken görse; —bu, kölesini efendisinin mülkünü satarken görmekten ihtirazdır. Çünkü efendi, kölesini malının aynla-nndan bir mülkü satarken gördükde sükût etse, izin olmaz. Hâniye'de de böyle denmiştir. — ve dilediği şeyi satın alırken görse de, sükût etse, zararı savmak için, bu, köleye ticârete izin vermek olur. Amma köle için o şeyin satılmasına veya satın alınmasına, izin olmaz. Usturîş-niyye'de de böyle denmiştir.
Ben derim ki; bunun sim şudur: Mahcur olan köle, ancak kendisinden alış-veriş bir yabancının malı hakkında sâdır olursa, —yukarıda geçtiği vecihle — efendisinin huzurunda me'zûn sayılır. Şu hâlde mahcur köle, efendisinin huzurunda başkasının mülkünü satar da me'zûn olursa, me'zûn olmazdan önce, me'zûn ohnası lâzım gelir. Halbuki bu ma'nârun lüzumu ve 'butlanı zahirdir. İmdi, gerisini sen düşün! Çünkü bu, ince bir mes'eledir.
İzin, sarahaten de sabit olur. Eğer efendisi: «Sana, ticâret için izin verdim.» demekle, köleye mutlak surette izin verirse, izin sarahaten (açıkça) sabit, olur ve o köleden her ticâret sahih olur. Çünkü ticâret, genel bir isimdir. Bütün nev'îleri kapsar. İmdi o köle aşırı aldanma (gabn-ı fahiş) ile de olsa satar ve satın alabilir, tmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Gabn-ı fahiş ile sahih olmaz.» demişlerdir. Az aldanma _ (gabn-ı y-esir) ile ittifâkan caizdir. Çünkü az aldanmadan kaçınmak imkânsızdır. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Gabn-ı fahiş iie satmak teberru' menziîesindedir. Hattâ üçtebirden mu'teber olur. Şu hâlde gabn-ı fahişe izni,kapsamaz.
îmânı A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Gabn ile satmak ticârettir ve köle kendisinin ehliyetiyle tasârrufda bulunur. Şu hâlde hür gibidir. Me'zûn olan küçük çocuk da bu hilaf üzeredir.
Me'zûn olan, yânî tasarruf etmesine izin verilen köle, satmak ve satın almaya başkasını vekil eder. Çünkü ba'zan kendisi bunlara vakit bulamaz.
Rehin koyabilir ve rehin alabilir. Yeri, üzerine alır. Yânî kira ile tutmakla ve müsâkât suretiyle yeri alır. Yine yeri, müzâraa suretiyle de alır. Ekmek için tohum da satın alabilir. Aylık veya yıllık olmak üzere çırak (ücretli işçi) tutar. Kendisini kiraya verebilir, malı mudârebe suretiyle alıp, verebilir. Şirket-i inân'a [44] ortak olur. Çünkü şirket~i inan, zikredilen ticâret işlerindendir.
Zevcden. evlâddan ve babadan başkasına borç ikrar edebilir. Çünkü ikrar, ticârete tâbi* olan şeylerdendir. Zîrâ me'zûn olan köleden ikrar sahih olmayaydı, hiç kimse onunla iş göremezdi. Zevç ve diğerleri için borç ikrarı, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, bâtıldır. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ), ayrı görüştedir. Bu, ihtilâf, vekilin satmasındaki ihtilâfları gibidir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Me'zûn olan köle, gasb ve emâneti de ikrar eder. Zîrâ gasb ve emâneti ikrar dahî ticârete tâbi' olan şeylerdendir. İkincisi; yânî emânetin ticârete tabiî olan şeylerden olması besbellidir. Birincisi; yâni gas-bm ticârete tâbi' olan şeylerden olması ise, gasbı ödemek, muâveza Ödemesi olduğu içindir. Çünkü köle, gasbedilen şeye ödemekle mâlik olur. İznin ma'nâsını tahkik için, az bir miktar yiyecek hediyye edebilir.
Me'zûn olan köie kendisine yemek yedirene, ziyafet verebilir. Çünkü yemek yedirmek, ticâretin zarûretlerindendir. Zîrâ iş adamlarının kaîblerini celb eder.
Me'zûn olan köle, tacirlerin indirdikleri gibi, kusura bulunan ma-lm semeninden indirim yapabilir. Çünkü indirim yapmak, tüccarların âdetidir. Ba'zan indirim, köle için, kusurlu olanı ibtidâen kabul etmekten daha uygundur. Kusur olmaksızın indirim yapmak, bunun aksinedir. Çünkü kusur olmaksızın indirmek, hâlis teberru'dur.
Me'zûn olan köle, kölesine izin verir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir. Amma, ancak efendisinin izni ile evlenebilir. Çünkü ticâret için izin, evlenmek için izin değildir.
Efendisi, köle için odalık edinmeye izin verse de, me'zûn olan köle, odalık (câriye) alıp cima' edemez. Tuhfet'ul-Fukahâ'da ve Telvîh'de; ehliyete arız olan şeyleri beyân babında böyle zikredilmiştir.
Yine, me'zûn olan köle (abd), rakîkini evlendiremez ve mükâteb yapamaz, âzâd da edemez. Çünkü evlendirmek ve kitabet, ticâretten değildir. Âzâd ise kitabetin üstündedir. Gerek mala karşılık olsun, gerekse olmasın, mutlak surette bunu yapamaz. Borç da veremez. Çünkü borç vermek, ibtidâen teberru'dur.
(Me'zûn olan köle), gerek ivazla, gerekse ivazsız olsun mutlak surette hibe de edemez. Çünkü hibe, hâlîs teberru'dur. (Me'zûn olan köle) Borçluyu, borçdan îbrâ edemez (salıveremez). Çünkü borçdan salıvermek, hibe gibidir. Hâlis zarar olduğu için, (me'zûıvköle) kefil de olamaz. Gerek nefs, gerek malla kefil olmak, mutlak surette caiz değildir.
Kölenin ticaretiyle hâsıl olan borcu veya ticâret ma'nâsında olan; satmak, satın almak, kiraya vermek, kira ile tutmak, vediadan dolayı borç, gasb borcu ve inkâr ettiği emânetin borcu ve istihkâkdan sonra satın alman cariyeyi cima' ile vâcib olan ukr gibi şeylerden hâsıl olan borç, me'zûn olan kölenin rakabesine tealluk eder. Çünkü o bir borç-dur, ki vücûdu efendi hakkında zahir olup; istihlâk borcu, mehr ve zevcenin nafakası gibi, kölenin rakabesine tealluk eder. Eğer efendisi hâzır ise, köle o borç için satılır.
Hidâye'de denmiştir ki: Me'zûn olan köle alacaklılar için satılır. Ancak, efendi, borcunu öderse satılmaz. Hidâye sarihleri de şöyle demişlerdir: Hidâye'nin bu sözü; satmanın caiz olması, ancak efendi hâzır olduğu vakite münhasır olduğuna işarettir. Çünkü borcu ödemeyi seçmek, gâib olandan tasavvur edilmez. Çünkü kölenin rakabesinde hasım, efendisidir. Şu hâlde satmak, ancak orfun huzurunda veya vekilinin huzurunda caizdir. Kazancının satılması, bunun aksinedir. Çünkü efendinin bulunmasına -muhtaç değildir. Zîrâ onda hasım, köledir.
Kölenin semeni, alacaklılar arasında kazanç hisseleriyle mutlak surette taksim edilir. Yânî o kazanç, gerek borçdan önce, gerek sonra olsun fark etmez ve her ne kadar efendisi hâzır olmasa da, kabul ettiği hîbeye tealluk eder. Bu söz," kazanç ve hibe kabulünün kaydıdır.
Borcun kazanca tealluku ile rakabeye tealluku arasında birbirine zıdlık yoktur. İkisine de müteallik olur. Lâkin efendinin maksadının1 hâsıl olmasiyîe beraber, alacaklıların hakkının kurtulması mümkün olsun diye almaya "kazançtan başlanır. Eğer kazancı bulunmazsa, ra-kabeden alınır. Kâfî'de de böyle denmiştir.
Borçdan önce, efendisinin, o köleden aldığı şeye borç tealluk etmez.
Çünkü efendi için hulûsun şartı vardır. Eğer borç kalırsa, borç zimmette karar kıldığı için ve rakabe yetmediği için, geri kalan borç âzâd edilmesinden sonra alınır. İkinci defa satılmaz. Çünkü o zaman, müşteri satın aîmakdan kaçınır. Ve tamamen satılmanın imkânsızlığına vardırır; alacaklılar bundan zarar görür.
Me'zûn olan kölenin efendisi, borcunun bulunması ile, mislinin gelirini alabilir; fazlası alacaklılar içindir. Yânî efendi borcun lâhık olmasından Önce, .köleden meselâ; her ayda on akça alır olsa, o on akçayı, borcun lâftık olmasından sonra da alabilir. İstihsânen böyledir. Kıyâs, almaması idi. Çünkü borç, efendinin kazançdaki hakkından önce gelir. İstihsâlim vecfci şudur: Bunda, alacaklılara fayda vardır. Çünkü onların hakkı, kölenin kazançlarına tealluk eder. Kazançlar ise, ancak ticârette iznin bakî olmasiyie hâsıl olur. Eğer efendi geliri almak-dan menedilse, köle hacr edilir ve kazanç kapısı kapatılmış olur. Efendi, mislinin gelirinden fazla alırsa, bu fazlalığı alacaklılara geri verir. Çünkü onların haklan önce gelir. Halbuki bunda zaruret yoktur.
Me'zûn olan köle, efendinin hacriyle, yâni; «Ben, seni tasarrufdan menettim!» demesiyle yâhûd hacrinin haberi köleye ulaşmakla, eğer çarşısının halkından çoğu bilirse, (efendisinin hacri ile) tasarrufdan menediîmiş clur. Hattâ köleyi çarşıda hacr eylese ve o çarşıda ancak bir iki adam bulunsa, köle hacr edilmiş olmaz. Çünkü hacr'de mu'teber olan, hacrin yayılmış ve duyulmuş olmasıdır. Bu, bütün insanlar katında zuhur yerine geçer. Bu, izin yayılmış olduğu vakittedir. Amma izni köleden başka kimse hiimez ;k\ ondsn sonra' kölenin biîmesiylc hacr ederse, zarar bulunmadığı için mtmhadr olur. Köle kaçmakla da münhacir olur. Çünkü elendi tâaimdan çıkan kölenin tasarrufuna âde-ten razı olmaz. İmdi bu, delâleten onu hacrdır.
Me'zûn olan köle, efendisinin Ölmesiyle cünûn-i mutbık [45] ile mürted olup dâr-ı harbe kaçmasiyle de köle, bilsin, bilmesin münhacir olur. Çünkü izin, köîe için lâzım olan bir şey değildir, tasarruflardan lâzım olmayan şeyin devamı için i-btidâ hükmü vardır. Feshin ve hac-' rin her saatte mümkün olmasından dolayı, sanki ona ibtidâen her saatte izin vermişdir. Kölenin me'zûn olduğu vech üzere bırakılması, izni inşâ etmek gibidir. İmdi o saatte izne ehliyetin bulunması şart kılınmıştır. Nitekim başlangıçta şartdır. Halbuki ehliyet Ölüm ve cünûn ile ortadan kalkmıştır. Dâr-ı harbe [46] kaçmakla da öyledir. Zîrâ dâr-ı harbe ulaşması, hükmen ölmesidir. Hattâ müdebberleri ve ümm-ü ve-ledleri âzâd olurlar; malı vârisleri arasında taksim edilir. Binâenaleyh ehliyetin bâtıl olması zımnında köle mahcur olur.
Me'zûn olan câriye, çocuk doğurmasiyle hacr olunur. Çünkü çocuk doğurtmak, onu doğurdukdan sonra muhsâne [47] yapar. Şu hâlde doğurtmak âdeten hacre delâlet eder.
Tedbir ile hacr edilmez. Yâni ticârete me'zûn olan câriye kıymetinden fazla borç aldığı zaman efendisi onu müdebbere etse, hacre delâlet olmadığı için câriye hâli üzere ticârete me'zûndur. Çünkü mü-debbereyi muhsâne yapma âdeti carî değildir. Efendi, istîlâd ve tedbir ile cariyenin alacaklıları için onun kıymetini öder. Çünkü o, alacaklıların haklarının tealluk ettiği mahalli telef etmiştir. Zîrâ istîlâd [48] ve tedbîr [49] ile o cariyenin satılması imkânsız olur. Halbuki onların haklan satmakla ödenir.
Me'zûn olan köle; hacrdan sonra, elinde olan sevin emânet veya gasb yâhûd üzerinde borç olduğunu ikrar etse, ikrarı sahih olur ve elinde olan şeyden o borç Ödenir. İmâmeyn (Rh. Aleyhinıâ); «İkrarı sahih olmaz.» demişlerdir. Zîrâ onun ikrarını sahih kılan; eğer izin ise, hacr ile ortadan kalkmıştır. Eğer zi'1-yedlik ise; hacr, onu ibtâl et-mişdir. Çünkü mahcurun zi'1-yedliği mu'teber değildir. ,
İmâm A'zam' (Rh.A.) m delîii şudur: Onun ikrarını sahih kılan ziıl-yedliktir. Bundan dolayı, hacrdan Önce efendinin elinden aldığı şeyde ikrân sahih oimaz. İmdi zi'1-yedlik, hakikaten bakîdir. Zi'l-yed-liğin hacr ile hükmen bâtıl olmasının şartı; elindeki kazançların hacetinden, ayrılmasıdır. Kölenin ikrarı bunun tahakkukunun delilidir.
Me'zûn olan kölenin borcu, malını ve rakabesinî kaplasa. efendisi onun kazandığından elinde olan şeye mâlik olamaz ve kazancından satın alman köle, efendinin âzâd etmesiyle, âzâd olmaz. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Elinde olan şeye efendi mâlik olur ve kölesi de efendisinin âzâd etmesiyle âzâd edilmiş olur ve me'zûn olan kölenin kazancında mülk sebebi bulunduğu için kölenin kıymeti efendi üzere lâzım gelir. O da, kölenin rakabesinin mülk elmasıdır. Bundan dolayı efendi, köleyi âzâd etmeye mâlik olur ve ticâret için me'zûn olan cariyeyi cima* edebilir. Bu, mülkün kemâline delildir.» demişlerdir. İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Efendinin mülkü, ancak köle ihtiyâcını tamamladığında köleden hilaf et en sabit olur. Borcun kuşattığı mal ise, kölenin hâcetiyle meşguldür. Efendisi, köleye onda halife olamaz. Âzâd ve âzâdın yokluğu, mülkün sübûtunun ve yokluğunun fer'idir. Kölenin borcu; malını ve rakabesini kuşatmazsa, hilâfsız âzâd olur. İmâ-meyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, âzâd olması açıkdir. İmâm A'zam' (Rh. A.) a göre de; âzâd olur. Çünkü o köle, az borçdan hâlî kalmaz. Eğer az borç mâni' kabul edilirse, kazancıyla faydalanma kapısı kapanır ve izinden maksûd da bozulmuş olur.
Me'zûn olan köle, malını efendisine kıymetinin misli ile satar. Çünkü kölenin borcu olursa, efendisi onun kazancına yabancı gibidir. Efendisine eksikle satamaz. Çünkü sahibi olduğu için köle onun hakkında
müttehemdir. Efendisi, kıymetinin misli ile köleye satar. Kıymetinin mislinden daha az ile de satar. Çünkü, kölenin üzerine borç olursa, efendisi kölenin kazancına yabancıdır. Nitekim az önce geçti. Bunda töhmet yoktur.
Köleden semenin tam ma'nâsiyle alınması (istifası) karşılığında efendinin mebî'i alıkoymak hakkı vardır. Çünkü semen zi'I-yedliğe muttasıl olmadıkça satış zi'1-yedin mülkünü ortadan kaldırmaz. Binâenaleyh, semeni alıncaya kadar efendinin zi'1-yedlik mülkü olduğu gibi kalır. Bundan dolayı, efendinin diğer alacaklılardan köleye daha fazla hususiyeti vardır. (Yânî başkasına tercih edilir). Eğer efendi, köleye mislin kıymetinden daha çok ile satarsa, fazlalık düşüriilür yâ-hûd akd bozulur. Yâni kölenin efendisine ya muhâbâtı [50] kaldırması yâhûd akdi bozması emredilir. Çünkü fazlalığa, alacaklıların hakkı tealluk eder. Eğer efendi, semeni teslim almazdan önce satılan şeyi köleye teslim ederse, semen bâtıl olur. İmdi, köleden bir şey istenmez. Çünkü efendi satılan şeyi (mebî'i) teslim edince, habs hususundaki hakkı düşer ve efendisi için kölesi üzerine borç vâcib olmaz. Bu durumda mal meccânen kalır.
Efendinin, me'zûn olan kölesini borçlu olduğu hâlde âzâd etmesi şahindir. Çünkü, mülkü bakîdir. Kölenin borcundan ve kıymetinden daha az olanı alacaklılara öder. Yâni borç, kölenin kıymetinden daha az olursa, borcu öder. Çünkü alacaklılar için hak, ancak borçdadır. Eğer aksi olursa, yânî borcu kıymetinden çok olursa, kıymetini öder. Çünkü onların hakkı, kölenin rakabesine tealluk eder. Halbuki efendi, kölenin rakabesini, köleyi âzâd etmekle itlaf etmiştir.
Me'zûn, borcunun kıymetinden fazlasını öder. Çünkü borç, kölenin zimmetindedir. Efendiye lâzım gelen, ancak ödeme yönünden itlaf ettiği mikdârdır. İmdi borcun geri kalanı, evvelce olduğu gibi, köle üzerinde kalır.
Borcu, rakabesini kuşatmış olan me'zûn köle satılır da; müşteri onu teslim aldıkdan sonra kaybederse, alacaklı muhayyerdir. Dilerse, satışına izin verir ve semeni kendinin olur. Çünkü hak, kendinindir. Lâhik olan icâzeî, sabık, izin gibidir. Yâhûd, köienin kıymetini, satın alana veya satıcıya ödetir. Çünkü, alacaklının hakkı köleye tealluk eder. Hattâ köleyi satmaya hakkı vardır. Ancak efendi, kölenin borcunu öderse satamaz. Satıcı, satmak ve teslim etmekle mütlifdir (telef edicidir). Satın alan ise, kabz ve tağyîb ile mütlifdir. Bu sebeble ödet-nıekde muhayyer kalır. Eğer alacaklı müşteriye ödettirirse, müşteri semeni satıcıdan alır. Çünkü satıcıdan kıymetin alınması, malın alınması gibidir. Eğer alacaklı, satıcıya Ödettirirse, satılan şey müşteriye teslim edilir. Engel ortadan kalktığı için, (sataft ile satın alan arasında câri olan) satış da tamâm olur.
Bundan sonra yânî satıcı ödedikden sonra; eğer köle, efendisine kusur sebebiyle geri verilirse; efendisi, alacaklıdan kölenin kıymetini alır ve alacaklının hakkı kölede geri döner. Çünkü Ödemenin sebebi — ki satmak ve teslimdir— ortadan kalkmışdır. İmdi, gâsıb gibi olur ki; şâyed gâsıb satsa ve teslim etse kıymetini ödeyip, ondan sonra ona gasbedilen şey bir kusur sebebiyle geri verilse, gâsıb için o malı mâlike geri verip, kıymetini geri almak hakkı vardır. Buradaki de öyledir. Kâfî'de de böyle denmiştir. Alacaklı, her hangisine ödetmeyi tercih ederse,diğeri ödemekten kurtulur. Hattâ ödetmek istediği kimsenin yanında kıymet helak olsa bile artık diğerine ödetemez. Çünkü iki şeyin arasında muhayyer olan kimse, bunlardan birini seçse, onda hakkı müteayyin olur ve o kimse için diğerini seçmek hakkı kalmaz. İkisinden birine ödettikden yânî bunu seçtikden sonra, kaybolmuş olan köle ortaya çıkarsa, eğer alacaklı için borç, beyyine veya nukûl (yeminden kaçınma) sebebiyle kıymetle hükm olundu ise, alacaklının, o köle üzerinde hakkı kalmaz. Çünkü alacaklıların hakkı, hüküm ile kıymete dönüşmüştür.
Şâyed alacaklıya borç, yemini ile beraber hasmın sözüyle, kıymet olarak hükm olunursa; halbuki alacaklı kıymetten daha çoğunu iddia etse, alacaklı muhayyerdir. Dilerse, kıymete razı olur veya kıymeti geri verir ve köle alınıp onun için satılır. Çünkü ona, kendi kanaatmca hakkının tamâmı ulaşmamıştır. Nihâye'de de böyle denmiştir.
Şâyed efendi, me'zûn olan kölesinin borcunu müşteriye bildirerek satsa; eğer kölenin semeni borcuna yetmezse, alacaklı, onun satılmasını red edebilir. Çünkü kölenin semeni borcuna yetmezse, nasıl olursa olsun, alacaklı için satışı bozmak hakkı vardır. Eğer kölenin semeni borcuna yeterse ve satışda kayırma (muhâbât) da yoksa, alacaklı için satışı red etmek hakkı yoktur. Çünkü alacaklının hak& kendisine ulaşmıştır. Binâenaleyh engel ortadan kalktığı için satış geçerli (nafiz) olur. Satıcı gâib ise; kölenin borcunu inkâr eden müşteriye, alacaklı muhâsama (da'vâ) edemez. Yâni efendi, borçlu olan kölesini satıp müşteri onu teslim alsa; ondan sonra satıcı gâib olsa, müşteri kölenin borcunu inkâr ettiği zaman, alacaklı ondan da'vâcı olamaz. Çünkü da'vâ akdin feshini tazammun eder. Akdin feshi ise, satıcı ve müşteri ile kâimdir. Bu durumda akdin fesh edilmesi gaibin aleyhine hükm olur. Mevcûd olan taraf ona hasım olamaz.
Bir Köle bir şey satın alıp, izninden ve hacrinden söz etmiyerek satsa, me'zûndur. Yânı bir köle, şehre gelip, bir şey alıp - satsa; izninden ve hacrinden söz etmeyip sussa, halbuki me'zûn olsa, imdi bu mes'ele iki vech üzeredir:
Birinci vech; efendisinin kendisine izin verdiğini söylemesidir. O köle gerek âdil olsun, gerekse olmasın, Istihsânen tasdik edilir. Kıyâs; tasdik edilmemesidir. Çünkü onun haber vermesi mücerred bir da'vâ-dır ve ancak hüccet ile tasdik edilir. Çünkü Resûhıllafr (S.A.V.) :
«Beyyine getirmek, da'vâciya düşer.» buyurmuştur.
İstihsânm vechi şudur: İnsanlar bununla muamele yapagelmişler-dir. Müslümanların icmâı bir hüccettir, kî Sahabenin Anhüm) eseri onunla tahsis edilir; kıyâs ve nazar onunla terk edilir. İkinci vech şudur: O köle satar, satın alır ve bir şey haber vermez.
Bunda da kıyâs, iznin sabit olmamasıdır. Çünkü, susmak ihtımallidir.
İstihsâna göre sabit olur. Çünkü zahir olan şudur Ki, bu köle me'zûndur. Zîrâ Müslümanların işleri, mümkün mertebe, oluruna' (salâha) yorumlanır. Cevaz ise, ancak izin ile sabit olur. Şu hâlde oluruna yorumlamak vâcibdir. İnsanlardan zararı savmak için zahir ile amel muamelâtta asıldır.
Köle, borcu için satılmaz, ancak efendisi izin verdiğini &râr ederse satılır. Çünkü ticârete izin vermek, me'zûn kölenin rakabesinin borç sebebiyle satılmasına rızâdır. Ya da; alacaklının, izni isbât etmesiyle satılır. Yâni efendi; «Bu köle, izinden mahcurdur!» derse, asla temessük ettiği için söz efendinindir. O köle satılmaz. Ancak alacaklı, efendinin iznini isbât ederse, satılır.
İznin ikinci çeşidi; «Sabinin ve ma'tûhun iznidir.» [Ma'tûh, ateh-dendir.] Ateh; akılda karışıklık, yâni bunamak raa'nâsma gelir. Öyle ki, ma'tûhun sözü karışık olur. Ba'zan akıllıların ba'zan da delilerin sözüne benzer. Bunak'ın hükmü; akıllı çocuğun (sabinin) hükmü gibidir. Çocuğun ve bunak'ın izni, ikisinden de hacri kaldırıp, velayet ve tasarruflarını isbât etmektir.
Bunların tasarrufları; Müslüman olmak, hibe kabul etmek gibi, faydalı ise, izinsiz sahih olur. Boşamak ve âzâd etmek gibi zararlı ise, me'zûn bile olsalar sahih değildir. Satmak ve satın almak gibi, ba'zan faydalı, ba'zan zararlı olan şeyde izin ile sahih olur. Çünkü akıllı çocuk (sabî), akıllı ve mümeyyiz olması bakımından bâliğa benzer, üzerine hitâb teveccüh etmemesi bakımından da aklı olmayan küçük çocuğa (tıi'la) benzer. Aklında kusur olup başkasının onun üzerinde velayeti vardır. Binâenaleyh, hâlis faydalı şeylerde bâliğa; hâlis zararlı şeyde ise, küçük çocuğa (tıfla) ilhak edilmiştir. Hâlis faydalı ile hâlis zararlı arasında dolaşan şeylerde, izin yoksa küçük çocuğa; izin varsa, fayda yönünün zarara Üstünlüğü bulunduğu İçin iznin delaletiyle bâliğa ilhak edilmiştir. Lâkin izinden önce velînin icazetine bağlı ola-' rak mün'akid olur. Çünkü ticâret şekillerine yol bulduğu için onda menfaat vardır. Hattâ küçük çocuk baliğ olsa ve izin verse, bize göre geçerli olur. İmâm Züfer (Rh.A.) ayrı görüştedir. Çünkü o akd, velisinin icazetine tevakkuf etmiştir. Bu da kendisine bizzat velî olmuşdur.
İznin sıhhati için, küçük çocuk İle bunak'ın, satışın mülkü satandan giderdiğini; satın almanın müşteriye mülk celb ettiğini anlamaları şart kılınmıştır.
Küçük çocuğun velîsi, babasıdır. Ondan sonra onun vasisi; ondan sonra bahanın babası olan dede; sonra onun vasîsi; ondan sonra kâdî yâhud kâdî'nm vasisidir.
Ana veya ananın vasîsi, velî değildir. Buna, «Nikâh Bölümü» nde, «Velî Babı» nda, işaret edilmişti.
Sabî ile ma'tûh, kazançdan ve mîrâsdatı ellerinde olan bir malı bir insana ikrar etseler, yânî küçük çocuk ve bunak, babalarından vâris oldukları şeyi; «Bu, fülânındır!» diye ikrar etseler, zahir rivayette, sahih olur.
İmâm A'zanı' (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki; bu ikrar, vâris oldukları şeyde sahih değildir. Çünkü kazancmdaki ikrarının sahih olması, ticâretlerde buna muhtaç olduğu içindir. Miras malda ise, buna hacet yoktur. Zahir rivayetin vechi şudur kî; velînin re'yi munzam olmakla, küçük çocuk, bâliğa katılmıştır. İki maldan her lıiıi onun mülküdür. Binâenaleyh, onlar hakkında ikrarı sahilidir.[51]
Vekâlet Bölümü
«Me'zûn Bölümü» ile «Vekâlet Bölümü» arasındaki münâsebet şudur, ki vekâlet ve izinden her biri, başkasının tasarrufuna rızâ ma'nâ-sma gelir.
Vekâlet; lügat yönünden, korumak (hıfz) dır. [52] Allah Teâlâ (C. C.) nm adlanndan olan «Vekil» de bu ma'nâdadır. Bundan dolayı: «Seni, malıma vekil ettim!» diyen kimse hakkında biz; «O vekîl, ancak korumaya (hıfza) mâlik olur.» deriz. Ba'zılan: «Vekâletin tertibi, tefviz ve i'timâd ma'nâsına delâlet eder.» demiştir." Tevekkül de, bu ma'nâdadır. «Allah (C.C.) a tevekkül ettik.» denir. Yâni; «Biz, işlerimizi Allah (C.C.) a tefviz ve teslîm eyledik.» demektir. Bu nedenle; tevkil, lügat yönünden, işi başkasına tefviz etmek (ısmarlamak) dır.[53]
Şer'an; kendi işinde tasarrufu başkasına tefviz etmek ve yerine başkasını geçirmektir. Risâlet ise, sözü başkasına, tasarrui'da bulunmaksızın tebliğ etmektir. [54]
Tevkilin caiz olmasının şartı:
«Müvekkilin tasarruf ehli olmasıdır.» Musannifin; (tasarruf) lâfzını (Elif - Lam) ile zikretmemiş olmasına sebeb, yukarıda zikredilen tasarrufu murâd ettiği anlaşılmasın, diyedir. Çünkü Müslüma-,
nm, bir kâfiri şarâb satmak için tevkil etmesinin butlanını müstelzim olduğu için, o tasarrufu irâde etmek bâtıldır.
Vekilin, satmanın sâlib olub, satın almanın câîib olduğunu anlar ve akü erdirir olması, az ve çok aldanmayı (gabn-ı yesîri ve fahişi) [55]
bilmesi de şart kılınmıştır, Vekiiîn. o tasamua ka.sd eder olması da şarttır. Hattâ vekil şakadan tasarruf etse, âmir nâmına vâki' olmaz, -
Musannif; («Müvekkilin tasarruf ehli olmasıdır.)) sözü üzerine şu fer'î mes'eleyi getirmiştir: Binâenaleyh; «Müslümanın, bir kâfiri şarâb satmak için vekîl etmesi sahilidir.»
Musannif, «Vekilin... anlar ve akıl erdirir olması ve o tasarrufa kasd eder olması.» sözleri üzerine de, şu fer'î mes'eleyi getirmiştir: Hür ve baliğ kimsenin tevkili sahih olduğu gibi; gerek köle, gerek sabî olsun me'zûn olan kimsenin tevkili de sahilidir. Bu ikisi, kendi gibilerini tevkil edebilirler. Binâenaleyh, tevkil dört sureti kapsar.
Yine hür, baliğ kimsenin ve me'zûn kölenin, akü erdiren küçük çocuk ve köleyi, mahcur oldukları hâlde tevkilleri sahihdir. Çünkü mezkûr şart, zikredilenlerin hepsinde vardır.
Musannif ileride gelecek olan şu sözünde: «Eğer vekil, mahcur değil ise» dediği için, burada; «Akdin hukuku müvekkillerine râci' olur.» dememiştir.
Tevkil, insanın bizzat akdettiği her şeyde kendisi için sahilidir.
Çünkü insan, ba'zan kendisi bizzat yapmaktan, (mübaşeretten) âciz olup başkasını vekîl etmeye nıuhtâc kalır. Öyle ise, ihtiyâcı gidermek için tevkilin caiz olması lâzımdır. «Kendisi için» denmesi, vekilden ihtiraz içindir. Çünkü vekil olduğu husûsda, başkasını vekîl etmesi caiz
değildir. Zîrâ vekîl. tasarrufu başkasından alır. Halbuki vekil, emre-dildiği şeyle mukayyeddir. Hattâ bunu açıklasa, yine caiz olur.
Her çeşit hakda husûmete vekîl kılmak da sahihdir. Çünkü herkes da'vâ vecihlerini kavrayamaz. Öyle ise, başkasını da'vâ için tevkile muhtâcdır. Nitekim daha önce geçti.
Husûmete tevkil, hasmının rızâsı olmaksızın lâzım gelmez. Musannifin; «Caiz olmaz.» demesine sebeb; cevaz ittifakı olduğu içindir. Hılâf. lüzumdadır. Sonraki ulemâ (müteahhirîn), fetva için şunu seçtiler (ihtiyar ettiler) ki; kâdî, vekilden kaçınması hususunda hasmın inâd ettiğini (taannütü) bilse, bu husûsda ona imkân vermez ve vekili müvekkilden kabul eder. Eğer müvekkilin, arkadaşı için tevkilde ızrar ka.sd eylediğini bilirse, ondan tevkili kabul etmez. Ancak arkadaşının nzâsiyle kabul eder. Bu söz Şems'ül-Eimme es-Serahsî' (Rh.A.) nin seçtiği (ihtiyarı) dır. Kâfî'de böyle denmiştir.
Ancak hasta veya müsâfir müvekkil için hasmının rızâsı olmaksızın tevkil lâzım gelir. Yâni üç günlük veya daha uzak mesafede gâib olan yâhûd yolculuk yapmak isteyen müvekkil için lâzım gelir. Kâdî müvekkilin durumuna, hazırlığına ve mühimmatına bakmakla kabul eder. Çünkü yolcu olan kimsenin kılığı kıyafeti-gizli olmaz. Kâdî, sadece; «Ben, yolculuk etmek istiyorum!» demesini kabul etmez.
Ya da, insanlar arasına ve hâkimin huzuruna çıkmak âdeti olmayan, kapalı ve örtülü (muhaddera) kadın için tevkil lâzım gelir.
Her hakkın îfâ ve istilâsı için de tevkil sahih olur. Ancak hadd ve kısâsda. müvekkil gâib ise; sahih olmaz. Çünkü hadd ve kısas, şubhe-lerle düşer. Binâenaleyh başkasının yerini tutan şeyle yapılamaz. Çünkü, onda bir nev'î şübhe vardır.
Müvekkil,vekiline: «Sen, benim her şeyde vekîlimsin!» dese, o kimse ancak korumak (hıfz) da vekîl olur. Eğer; «Her şeyde vekîlimsin!» dedîkden sonra; «Yapılması caiz olan» lâfzını eklerse; bu takdirde bütün tasarruflarda, hattâ boşama ve âzâdda bile vekîl olur.
Fetâvâ-yı Suğrâ'da denilmiştir ki: Eğer, «Yapılması caiz olan» lâfzını eklerse, o kimse korumada, satmak ve satın almada, borçlarını ve haklarını almakda, hibe ve sadakada ve bunlardan başkasında vekildir.
Çünkü müvekkil, ona tasarrufu umumî olarak vermiştir. Nitekim müvekkil; «Her ne yaparsan caiz olsun!» derse, tasarrufîann bütün çeşitlerine mâlik olur. Hattâ vekil kendisine harcasa. o da caizdir. Çünkü müvekkil, onun her yaptığına 12in vermiştir. Bu da, vekilin yaptikla-nndandır. Bundan sonra denilmiştir ki: «Bu ta'lîl; vekil, onun karısını boşasa caiz olmasını iktizâ eder.» Hilâli tebeyyün edinceye kadar, bununla fetva verilir.
Muamele ehlinin örfünde, vekilin kendisine İzafe ettiği akdin hukuku vekile izafe edilir. Satmak, kiraya vermek ve ikrardan sulh gibi, ki bunlar akdin misâlleridir. Çünkü satmaya vekil olan, «Ben, bu şeyi sana sattım!» der, «Ben, bu şeyi sana fülân tarafından sattım!» demez. Keza satın almaya vekil oian; «Ben, bu şeyi senden satın aldımU der. «Fülân için.» demez. Eğer o vekîl mahcur değil ise, zikredilen haklar vekile müteallik olur. «Mahcur değil ise» sözü, küçük çocuk (sabi) ve mahcur köleyi ayird etmek içindir. Zîrâ bu ikisini tevkil caizdir. Lâkin yaptıkları akdin hukuku müvekkile râcîdir.
Musannif, akdin hukukunu, şu sözüyle temsîi etmiştir: Eğer satmaya vekil ise; «Mebî'm teslimi.» Satın almaya vekîl ise; «Mebî'in teslim alınması.)), «Mebrin semeninin teslîm alınması.», «Satın aldığı şeyin semeni ile mutâlebe olunması.» Yâni satın almaya vekîl olan, şâ-yed bir şey satın alırsa; satıcı, satılan şeyin semenini ondan ister. Yine sattığı şeyin istihkakı katında, yânî sattığının istihkakı, yâhûd müşterinin aldığı şey istihkak edilmekle semenini satıcıdan alması ve satılan evin şuf'asında muhâsama [56] etmesinde; yânî husûmet edip, husûmet olunmasında ve malın kusurlu olmasında hâl budur. Eğer satılan şey vekilin elinde ise; onu satıcıya iade eder. Satılan şeyi müvekkile teslim ettikden sonra ise, müvekkilin izniyle onu geri verebilir.
Müşterinin, satıcısının müvekkilinden semeni menetmek hakkı vardır. Yâni, bir adam bir şey satmak için birini vekil etse; vekil dahî o şeyi sattıkdan sonra, müvekkil satılan şeyin semenini müşteriden istese, müşteri semeni müvekkile vermeyebilir. Çünkü müşteri, akde ve hukukuna yabancıdır. Nitekim biz, onu daha Önce açıkladık. Eğer müşteri semeni müvekkile verirse, sahih olur. Satıcı, ondan bir şey isteyemez. Yânî vekîl, ikinci defa müşteriden isteyemez. Çünkü teslîm alınan şey (makbuz), müvekkilin hakkıdır. Binâenaleyh, ondan alıp yine ona vermekde bir fayda yoktur. Semen müstehıkkma ulaştığı için, müşterinin zimmeti [57] berî [58] olur. Mülk, ibtidâen müvekkil için sabit olur. Lâkin vekilden bunun hilafı sabit olur. Bu, mukadder bir soruya cevâbdır. Nitekim Nihâye'de zikredilmiştir ki; O mukadder soru, şudur: «Şâyed mülk, müvekkil için sabit olursa, hakların müvekkile râcî olması lâzım gelir. Çünkü haklar, mülke tâbidir.»
Nihâye sahibi buna şöyle cevâb vermiştir: Evet, mülk ibtidâen müvekkil için sabit olur. Lâkin vekilden, hilafı sabit olur. Sözün kısası, vekîl tasarrufun istifâdesinde müvekkilin halefidir ve müvekkil, mülk hakkında vekilden halefdir. Köle gibi ki, şâyed hibe kabul etse, mülk başlangıçta efendi için sabit olur. Ba'zı ulemâ'; «Mülk, vekil için sabit olur. Lâkin karar kılmaz. Belki, mühletsiz müvekkile intikâl eder.» demişlerdir. Her iki kavle göre de; vekilin satın aldığı akrabası, âzâd olmaz.
Eğer vekilin satın aldığı köle; onun kendi karısı olursa, nikâh fâ-sid olmaz. Birinci kavle göre: Mes'ele açıkdır. Çünkü müşteri mâlik olmamıştır. İkinci kavle göre dahî nikâh fâsid olmaz. Çünkü âzâd ve nikâhın fesadı, Ziyâdât'da ve başka kitablarda zikredildiği üzere, mülkün tekarrürünü iktizâ ederler. İmdi bunların ikisi de bulunmayınca, ikisi de hâsıl olmazlar. Bu söz; Resûlüllah' (S.A.V.) in:
«Her kim zî-rahm-i mahremine mâlik olursa, onun üzerine âzâd
olur.» [59] hadîs-i şerifinin mutlak olan ifâdesine muhâlifdir, diye i'ti-râz edilmiştir.
Bu i'ürâza söyle cevâb verilmiştir: MutîaK. kâmile munsarutır. O da, mukarrer olan mülkdür. müctehid, gaaüi değildir. Ancak çoğunluk, bu meselelerin ikisini de birinci kavi üzere tefrî' etmişlerdir. Çünkü onlara göre, bu kavi daha sahîhdir.
Vekilin, müvekkile izafe ettiği; nikâh, hur [60], inkârdan veya kasden adanı öldürmeden sulh, mal üzere âzâd, kitabet, [61] hibe, ta-sadduk, [62] iare, [63] îydâ', [64] relin ve ikraz gibi akd hukuku, müvekkile müteallik olur. Bunun sırrı şudur ki; bu suretlerde hüküm, se-
bebden ayrılmayı kabul etmez. Çünkü bu suretler, iskâtlar kabilinden-dir. Vekil ise, hükme yabancıdır. İmdi, hüküm sebeble beraber olsun diye, akdin müvekkile muzâf olması lâzımdır.
Nikâha gelince; çünkü bud' [65] ela asıl; haram olmasıdır. Nikâh i^e. bu haramı Iskat eder ve sakıt olan şey başkalarına dağilmaz. Binâenaleyh, asalet yolu üzere şahısdan sebebin meydana gelmesi ve şahıs-dan başkası için hükmün vukuu tasavvur edilemez. İmdi vekil, hüküm sebebiyle beraber bulunması için elçi (sefîr) kabul edilmiştir. Hattâ nikâhı kendisine izafe etse, kendisi için olur. Satış; bunun aksinedir. Satışın hükmü, sebebden ayrılmayı kabul eder. Nitekim şart muhayyerliği ile satışda böyledir. Binâenaleyh bir şahısdan sebebin âsâ-leteıı südûru ve hükmün hilâfeten başkasına vukuu caizdir.
HulT ise, nikâhı iskâtdır. Nikâhı yapan (nâkih) erkek, nikâh edilen (menkûha) kadındır. Vekil ise, ya Kocanın ya karının vekilidir. Her iki takdire göre; vekil, hâlis elçi (sefir) dir. Öyie ise, müvekkile izafe edilmesi lâzımdır. İnkârdan sulhun müvekkile müteallik olması da, zikredilen gibi hâlis iskât olduğu içindir. Ona bedel verme (muâve-ze) karışmamıştır. Belki, müddeâ aleyh (da'vâîi) hakkında fidâyı yemindir. Şu hâide. müvekkile izafe edilmesi lâzımdır.
Kasden adam Öldürmeden sulh dahi böyledir. Çünkü sulh, hâlis ıskattır. Vekil, yabancı elçidir, öyle ise, müvekkile izafe edilmesi lâzımdır. Geri kalanlarda da hâl böyledir. Bu zikredilen söz; fukahâmn. bu konuda söylediklerinin kısaltılmışı (mulahhasi) dır. Bu söz ile Sadr'uş-Şerîa' (Rh.A.) nın; "Sulha gelince; onda ikrardan veya inkârdan olmak arasında izafette fark yoktur. Çünkü eğer Zeyd, Amr'dan bir ev iddia etse, Amr da yüz dirheme anlaşmak için bir kimseyi vekil etse; Zeyd, Amr'dan evin da'vâsmda yüz dirheme anlaştım der ve vekil dahî bu sulhu kabul ederse; gerek ikrardan, gerek inkardan olsun sulh tamâm olur. Şu kadar fark var ki, ikrardan olursa, satış gibi olur. Bu takdirde, satışın hukukunda olduğu gibi hukuk veküe râcî olur. Sulh bedelinin teslimi vekil üzerinedir. Şâyed sulh inkârdan olursa, bu sulh müddâ aleyh hakkında fidâyı yemindir. Bu takdirde vekîl, hâlis elçidir. Haklar veküe râcı' olmaz... sözü ma'nâsız kalır. Bunun açıklaması şudur: Çünkü Sadr'uş-Şeria (Rh.A.); "Gerek ikrardan ve gerekse inkârdan olsun, sulh tamâm olur.» sözüyle sulhun tamâm olmasının, ikrar suretinde vekile izafe edilmesine ve inkâr sürelinde müvekkile izafe edilmesine i'tibâr etmeksizin murâd etti ise, biz bunu kabul etmeyiz. Çünkü bu, aynen münâkaşa yeridir! Eğer sulhun tamâm olmasını zikredilen izafete i'tibâr ile murâd etti ise. fukahâmn sözünün sıhhatini i'tirâf olur. Öyle ise, farkı inkâr edip. her ikisi müsavidir demenin ma'nâsı yoktur.
Musannif, zikredilen suretlerde vekilin hâlis elçi olmasını şu sözüyle tefrf etmiştir: Binâenaleyh; kadın tarafından kocanın vekili mehr ile mutâlebe olunmaz. Kadının vekili de müvekkili olan kadının teslimi ile mutâlebe olunmaz. Hul' bedelinin teslimi ile de vekil mutâlebe olunmaz. Nitekim daha önce geçti ki, zikredilen suretlerde vekîl hâlis elçidir.
Borç almak (istikraz) için bîr kimseyi vekil etmek bâtıldır. Hattâ bununla, mülk sabit olmaz. Çünkü başkasının mülkünde tasarrufu tef-vîz etmek caiz olmaz. Bu söz, satın almaya vekîl etmeyle bozulur. Çünkü bu, mebî'in teslim alınmasını enir etmektir. Halbuki satılan şey başkasının mülküdür. Buna şöyle cevâb verilir: Başkasının mülkünde tasarrufun caiz olmaması, ivazsız olduğu vakittedir. Satm almaya vekil kılınmakda ise. ivaz vardır. Öyle ise, borç almaya vekîl, satın almaya-vekilden ayrıdır. Risâlet [66] için vekü kılmak bâtıl [67]değildir. Çünkü onda tasarrufu havale etmek yoktur. Resul, hâlis elçidir. Daha önce geçti ki, ikrara vekil yapmak sahîhdir. Çünkü mülkünde tasarrufu tefviz etmektir.[68]
Aliş - Verişe Vekâlet Babı
Eğer vekâlet umûmi olursa, sahih olur. Hidâye'de denmiştir ki: Bir kimse, birini satın almaya vekîl etse, onun cinsini ve sıfatını belirtmesi gerekir. Yâhûd müvekkelün bih olan fiil ma'lûm olup vekilin
emre uyması mümkün olması için cinsini ve semenin meblâğını belirtmek gerekir. Ancak müvekkil, vekili umûmî vekâlet ile vekil eyleyip;
«Ma'kûl gördüğün şeyi satm alN derse o başka. Çünkü müvekkil, işi vekilin oyuna bırakmıştır. Her hangi şeyi satm alırsa, vekîl işi yapmış ve emri yerine getirmiş olur.
Ya da, satın almasına vekil olduğu şey malûm olmalıdır. Yanı vekilin satın almaya tevkil edildiği şey, her ikisinin arasında bilinmelidir. Yâhûd, bilinmeyen ciheti pek az olmalıdır. Bu, nev'in bilinme-
mezliğidir. Her ne kadar semen belirtilmese bile, vekâlet sahih olur. Çünkü vekil, emri yerine getirmeye (imtisâle) kadirdir.
Eğer vekîl olduğu şey, cehâlet-i fahişe ile bilinmezse — cehaleti fahişe, yânî aşın büinmemezlik, cinsin bilinmemesidir — her ne kadar semen belirtilse de, vekâlet sahih olmaz. Çünkü vekil, verilen emri yerine getiremez. Eğer vekîl olduğu şey, cehâlet-i mütevassıta, yâni orta derecede bilinmemezlik ile meçhul olursa —orta derecede bilin-memezlik, nev'î ile cins arasıdır— imdi, eğer nev'î belirtilmiş veya nev'îni ta'yîn eden semen belirtilmiş olursa, nevî muayyen olup, vekâlet sahih olur. Çünkü vekîl, bu takdirde emri yerine getirebilir. Zî-râ bu durumda az bilinmemezlik vardır. Eğer nev'î veya semen belirtilmiş olmazsa, vekâlet sahih olmaz. Çünkü burada dahi vekîl, emri yerine getirmeye kadir olamaz. Zîrâ aşın bilmemezîik vardır. Birincisi:
yânî az bilmemezlîk (cehâlet-i yesîre) ile mechûl olan; at, katır, eşek. herevî veya mervî giyecek gibidir. İkincisi; yânî aşırı bilnıemezlik ile mechûl olan; giyecek, binek hayvanı ve âzâd edilmemiş köle gibidir.
Üçüncüsü: yâni orta derecede hilmemezlik ile mechûl «lan: köle, câriye veya ev gibidir.
Şâyed müvekkil, at ve benzerini satın almak için vekil etse, her ne kadar semen belirtilmese bile, tevkil sahîhdir. Çünkü at ve benzeri, birinci kısımdandır. Eğer müvekkil, köle ve benzerini satın alması için vekîi etse, nev'îni belirtti ise — meselâ, Türk köle gibi — tevkil sahih olur. Yâhûd köle nev'îlerinden bir nev'î ta'yîn eden bir semen beyân etti ise, vekâlet sahih olur ve biimemezlik nev'e katılır. Eğer nev* ve semenden bir şey belirtilmedi ise. tevkil sahih olmaz ve biimemezlik cinse katılır. Çünkü cinsi bilmemezlik, emri yerine getirmeye manîdir.
Eğer giyecek ve benzerini satın almaya vekîl etse, her ne kadar semeni belirtse de, tevkil sahih olmaz. Çünkü sâdece semenin belirtilmesi, bilmemezliği ortadan kaldırmaz. Yiyecek satın almaya vekîl etse, buğday ve buğdayın unu üzere vâki' olur. Yâni bir adam, başkasına biraz akça verip: («Benim için yiyecek satın al!» dese, buğday ve buğdayın ununu satın alır. Kıyâsa göre; hakikate i'tibâr ile her hangi bir yiyecek satın alabilmeliydi. Nitekim yemek (eki) üzere yapılan yeminde, her yiyecek (taam) üzere yemin sayılır. Çünkü yiyecek (taam), yenen şeyin adıdır. İstihsânin vechi şudur: Yiyecek, satmak ve satın almakla beraber zikredilirse, örfen bizim zikrettiğimiz şeye yorumlanır. Yemek (eki) de ise, örf yoktur. Böyle olunca söz, konulduğu ma'nâsm-da kalır.
Ulemânın ba'zısı demiştir ki; eğer müvekkil akçayı çok verdi ise, tevkil buğdaya yorumlanır. Az verdi ise, ekmek almaya yorumlanır.
Eğer çok iîe az arasında verdi ise, semen ile müsemmen arasında uygunluğa riâyeten, un almaya yorumlanır.
Düğün yemeği (velîme) hazırlayan müvekkilde mutlaka yânî, dirhemler gerek çok, gerekse az olsun, hâl delâlet ettiği için. ekmek almaya yorumlanır.
Bir kimse, vekil edeceği adam üzerinde kendisine âld olan borç ile «Şu köleyi satın al!» diye onu vekîl etse, sahih olur. Yânî bir adamın, bir kimsede bin akçası olup; adam, ona; «Şu köleyi, bana sende olan akçam ile satın alıver!» diye emreder, o da satın alırsa, sahih olur ve köle müvekkilin olur. Hattâ köle ölse, müvekkil hesabına ölmüş olur.
Şâyed müvekkil, tevkili mutlak yapsa; yânî bin akçaya, muayyen olmayan bir köle satın alıvevrnesi için bir kimseyi vekîl etse, vekîl de bir köle satın alsa. köle vekilin olur. Ancak, eğer o köleyi müvekkil teslim alırsa, köle müvekkilindir. Hattâ müvekkil teslim almazdan önce köle ölse. vekil hesabına ölür. Eğer müvekkil teslim aldıkdan sonra ölürse, müvekkil hesabına ölür. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ): «Eğer vekil teslim aldı ise. iki surette de müvekkilin hesabına ölmüş olur-» demişlerdir.
İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Dirhemler ve dinarlar, gerek borç, gerekse ayn olsun, alış - verişlerde müteayyin olmazlar.
Hattâ ikisi, bir borca karşılık bir ayn'ı birbirine satsa, ondan sonra birbirlerini alacak ve borç olmadığına dâir tasdik etseler, akd bâtıl olmaz ve borçda ıtlak ve takyîd müsavi olup, tevkil sahih olur ve köle müvekkilin olur.
İmâm A'zam' (Rh.A.) in delili şudur: Dirhemler, vekâletlerde mü-teayyindir. Hattâ vekâleti dirhemlerden ayn ile kayd eylese veya dirhemlerden borç ile kayd eylese, ondan sonra ayn tüketilse yâhûd alacak sahibinin borcu düşürmesiyle, borçludan düşse, vekâlet bâtıl olur. Dirhemler teayyün edince, bu tevkil, onu teslim almaya tevkil etmeksizin, borçlu olmayan birinin borcu temlik etmesi yâhûd bir şeyin verilmesini emr olur kî. müvekkil o şeye ancak teslim alınmakla mâlik olur, O da borçtur. Bunların ikisi de caiz değildir. Tevkil sahih olma' yınca satın alma vekîl için geçerli olur ve vekilin malından helak olur. Ancak, eğer müvekkil vekilden teslim almış ise, bu takdirde te-âtî (sözsüz) ile satış olur. Bu durumda, müvekkilin malından helak olur.
Bir kimse bir köleyi, kendisini efendisinden, müvekkil için satın almaya vekil etse, imdi o köle efendisine; «Beni, bana fülân için sat!» dedikde, efendisi de satsa, bu akd sahih, köle müvekkilin olur. Çünkü
köle, kendisini kendisi için ve vekâletle başkası için satın alabilir. Zî-râ o köle, maliyete yabancıdır. Çünkü mâîiyeti efendisinindir. Satış, mal olması bakımından köle üzerine vâriddir. Çünkü, maliyeti kölenin elindedir. Satışı âmire izafe edince, fiili sahîhdir. Çünkü emre imtisal etmiştir ve akd âmir için vâki' olur. Eğer köle «Fülân için» demeyip, belki; «Beni, bana benim için sat!» Yâhûd, «Bana. nefsimi sat!n dese; «Benim için veya fülân için.» demese, âzâd olur. Birinci sözün sahih olması, yukarda geçen sebebden dolayıdır, ki bu sebeb; kölenin kendisini satın almaya elverişli olmasıdır. İkinci sözün sebebi ise; mutlak, iki veçhe ihtimali! olduğu içindir. İmdi ihtimâl ile imtisal vâki' olmaz. Şu hâlde tasarruf, kendisi için vâki' olur.
Semeni iki veehde de kölenin ödemesi gerekir- Âmir ödemez. Satın alma köle için olduğu vakitte semeni kölenin ödemesi gerektiği besbellidir. Âmir için olduğu vakitte yine kölenin ödemesi îcâb eder.. Çünkü köle mübaşir olup, hukuk ona râci'dir. Binâenaleyh semen, kendisinden istenir, lâkın sonra, köle bunu âmirden alır.
Şâyed sorularak; «Köle, burada mahcurdur. Daha önce geçti ki. köle mahcür-un aleyh olsa, hukuk ona rücû' etmez.» denilirse; biz, cevâb olarak; «iBurada efendinin izniyle birlikte bizzat yaptığı akdîe hacr ortadan kalkmıştır.» deriz.
Bir köle, kendisini efendisinden bin akça ile satın almaya birini vekil edip, ona bin akça verse, eğer o vekil, kölenin efendisine; «Ben, köleyi kendisi için satın aldım!" derse, kölenin efendisi de köleyi o vekile satarsa, köle bin akçaya karşılık âzâd edilmiş olur. Çünkü kölenin kendisini kendisine satmak, onu âzâd etmektir. Kölenin kendisini mal ile satın alması, âzâd edilmeyi bedel ile kabul etmekdir. Vekil, kölenin elçisidir. Bu durumda köle kendisini, kendisi satın almış gibi olur. Bu takdirde veiâsı [69] efendinin oimak üzere âzkâ olmuş, olur.
Eğer kölenin vekili; «Köleyi kendisi için satın aldım!» demezsc, köle vekilin olur- Çünkü lâfız, muâveze için hakikattir. Şâyed tebey-yün etmezse, onunla amel etmek de mümkündür. Öyle ise, ona riâyet edilir. Kölenin, kendisini satın alması bunun aksinedir. Çünkü onda mecaz teayyün etmiştir.
Köle vekilin olunca, semeni de vekil Öder. Çünkü akdi yapan o'dur.
Kölenin, vekile verdiği bin akça efendinin olur. Çünkü kölesinin kazancıdır. Kölenin satın alınmasına me'mûr olan kimse; «Âmir için bir köle satın aldım!» dese ve köle ölse; âmir de; «Belki, sen köleyi kendin için1 satın aldın!» dese, eğer köle muayyen ve sağ ise, söz mutlaka yânı, gerek parası verilmiş (menkûd) olsun, gerek olmasın me'mûrundur. Eğer köle. ölü ve semen peşin verilmiş ise, söz yine me'mûrundur. Aksi hâlde yâni; semen menkûd (para verilmiş) değil ise, söz âmirindir. Eğer köle muayyen olmazsa, söz yine me'mûrundur. Eğer parası verilmiş ise, gerek köle diri gerekse ölü olsun müsavidir. Eğer parası verilmemiş ise; köle diri olsun, ölü olsun, söz âmirindir.
Kâffde denmiştir ki: Bu zikredilen mes'ele sekiz vech üzeredir. Çünkü vekil, ya muayyen (toi-aynihî) bir kölenin satın alınması için me'mûr olur. Ya. da, gayr-ı muayyen (bi-gayri-aynihî) bir kölenin sar tın alınması için me'mûr olur. Bunların herbiri iki vech üzeredir: Ya, parası verilmiştir ya da. verilmemiştir. Bu iki vechin herbiri de iki vech üzeredir: Ya vekil satın aklığım ihbar ettiği vakitte köle diridir. ya da, ölüdür.
Eğer vekil bi-aynihi bir kölenin satın alınması için me'mûr olursa, satın aldığını haber verdiği vakitte köle diri ise; gerek parası ödenmiş olsun, gerekse olmasın, söz bl'1-tcmâ' me'mûrundur. Çünkü vekil, istinafına (sözün başlangıcına) mâlik olduğu bir işden haber vermiştir. Satın almayı haber veren, tahkîkde ve sübûtta şâhid getirmeye muhtâc değildir. Şu hâlde, tasdik edilir. Eğer vekîl, satın aldığını haber verdiği vakitte köle ölü ise, ve; «Satın aldıkdan sonra benim yanımda öldü!» dedi ve müvekkil inkâr etti ise; bakılır: Semen ödenmiş-değil ise, söz âmirindir. Çünkü vekil isti'nâfina mâlik olmadığı şeyden haber vermiştir. Onun gayesi semeni geri almaktır. Halbuki âmir, münkirdir. Eğer semen ödenmiş olursa; söz yeminiyle me'mûrundur. Çünkü semen, me'mûrun elinde emânet idi- Oysa ki me'mûr emrolunduğu vecihle emânetin uhdesinden çıktığını iddia etmiştir. Bu durumda söz, me'mûrundur. Eğer köle muayyen değilse (bi-gayri-aynihî) yine bakılır: Köle diri ise ve me'mûr: «Ben köleyi senin için satm aldım!» deyip ve âmir; «Yok belki o köle senin kölendir.» derse, semen de ödenmiş ise, söz me'mûrundur. Çünkü isti'nâfma mâlik olduğu şeyden haber vermiştir. Eğer semen. Ödenmiş değil ise söz; İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre âmirindir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e 'göre; me'mûrundur. Eğer köle ölü ise ve semen tle ödenmiş değil ise, söz âmirindir. Çünkü vekîl, isti'nâfma mâlik olmadığı şeyden haber vermiştir. Onun maksadı semeni almaktır. Halbuki âmir, münkirdir.' Eğer ödenmiş ise, söz me'mûrundur. Çünkü me'mûr, emindir. Emânetin uhdesinden çıktığını iddia etmektedir. Öyle ise söz, me'mûrun olur.
Hidâye'de denmiştir ki: Bir kimse, bir adama bin akçaya bir köle satın alınmasını emretse, me'mûr da: «Ben, köleyi satın aldım amma. elimde öldü!» dese, âmir de; «Sen, onu kendin için satm aldın!» dese, söz âmirin sözüdür. Eğer âmir bin akçayı me'mûra verdi ise, söz me'mûrun sözüdür. Çünkü birinci veehde isti'nâfma mâlik olmadığı şeyden haber vermiştir ki, o da semenle âmir'e rücû etmektir. Halbuki âmir, münkirdir, Söz, münkirindir. İkinci veehde me'mûr, emindir. Emânetin uhdesinden çıktığını iddia etmektedir. Bu durumda, onun sözü kabul edilir.
Şadr'uş-Şerîa (Rh.A.) demiştir ki: İki ta'lîlden her bîri iki surete şâmildir. Bununla fark tamâm olmaz. Ben derim ki: İş, Sadruş-Serîa (Rh.A.) nın dediği gibi değildir. Çünkü ikinci ta'Iîl, birinci surette câri olmaz. Zîrâ me'mûr, emindir. Emânetin uhdesinden çıktığını iddia etmektedir, demek caiz değildir. Çünkü me'mûr, ancak semeni teslim alınca, emin olur. Halbuki onun semeni almadığını farz etmekteyiz.
Satın almaya vekil olan kimse emr olunduğu şeyi yapmak şartıyla âmire rücû' edebilir. Yâni gerek semeni satıcısına teslim etsin, gerekse etmesin, semeni âmirden alabilir.
Yine, vekilin satın aldığı şeyin semenim almak için o şeyi âmirinden habs etmesi caizdir. Velev ki, semenini satıcıya vermemiş olsun.
Çünkü, tekarrür etmiş bir kaidedir ki, bunların aralarında hükmî değiş - tokuş (mübadele) vuku' bulmuştur. Bundan dolayı, vekîl ile müvekkil semende ihtilâf etseler, her biri yemin ederler ve müvekkil vekile, mebî'i kusurla geri verir.
Eğer mebi' alıknmnazdan (habsden) önce vekilin elinde helak olursa, âmir hesabına helak olur. Yâni âmirin malından helak olur ve semen düşmez. Çünkü vekilin eli, müvekkilin eli gibidir. Şâyed vekil, satılan şeyi (mebi'i) habs eylemese, müvekkil vekilin eliyle teslim almış olur ve vekîl için, zikredilen sebebden dolayı, semeni alıncaya kadar mebî'i habs etmek hakkı vardır. Mebi'i alıkoydukdan sonra me'mûr hesabına helak olur ve semen de düşer. Çünkü vekîl, müvekkile satmış gibidir. Vekilin alıkoyması fhabsi), semeni almak içindi. Şu hâlde mebi'in helak olmasiyîe. semen düşer. Nitekim satışda da böyledir.
Muayyen bir şeyi satın almak için vekil oian kimsenin, o şeyi kendisi için satın alması caiz değildir. Çünkü bu satın alma, âmiri aldatmaya vanr. Zira âmir, ona i'timâd etmiştir. Ancak, o şeyi belirtilenin cinsinden başkası* ile veya nakid paradan başkası ile satın alırsa, yâl-hûd ondan başkası, vekilin emri ile vekilin yokluğunda satın alırsa, bu takdirde satın alınan şey, birinci vekilin olur. Çünkü vekîl, müvekkilin emrine muhalefet etmiştir. Şu hâlde, onun nâmına geçerli olur. Eğer birinci vekil orada bulunursa, satın alınan şey âmirinin olur. Yâni, alman şey ilk müvekkilin olur. Çünkü vekilinin re'yi hâsıl olup muhalefeti yoktur.
Şâyed muayyen olmayan bir şeyi satın almak için vekil etse, vekilin satın aldığı şey, kendinin olur. Ancak, mutlak bırakır da satın alman şeyin âmir için olduğunu niyyet ederse, yâni vekîl, müvekkilin mülkü olduğunu kaydlamaksızm. mutlak bin akça ile satın alırsa, lâkin müvekkil için satın almaya, niyyet ederse, bu takdirde satın aünan şey müvekkilin olur. Ya da, akdi âmirinin matına izafe edersi.'. «Şu bin ile satın aldmı!» der de, o mal müvekkilinin olursa, her ne kadar semeni ona peşinen saynıasa da. satın alman şey müvekkilindir. Eğer akdi kendi malına izafe ederse, hâlini seran kendisine helâl oian bir şeyi yaptığına yâhûd âdeten mubah olanı yaptığına yorumlayarak kendisine âid olur. Çünkü akdi başkasının malına izâle ederek kendisine satın almak, seran ve âdeten çirkin bir iştir.
Tevkil, tasarruf ve İslâm akdiyle sahih olur. Bu ibare; eski ulemânın kitaplarında, «Sarf ve selem akdiyle» şeklindedir. Hidâye ve Kâfî sâiıibleri ile diğer müteahhiıîn: İslâm'dan murâd: selem akdi ile bir şey satın almaktır.» demişlerdir.
Seiemi[70] kabul etmeye tevkil sahih değildir. Çünkü selemi kabule tevkil, selem akdi ile kürr'ü [71] satmak için vekü etmektir. Bu ise caiz değildir. Çünkü vekîl, zimmetindeki yiyeceği, semen başkasına âid olmak üzere satar. Bunun ise, şeriatta benzeri yoktur.
Sarf [72] ve selemde vekilin ayrılmasına i'tibâr edilir. Âmirin ayrılmasına i'tibâr edilmez. Yâni vekil, sarf ve selem akdinde, teslim almazdan önce arkadaşından ayrılsa, teslim almazdan önce ayrıldığı için, akdin ikisi de bâtıl olur. Müvekkilin ayrılmasına i'tibâr edilmez. Çünkü müvekkil, âkid değildir ve mu'teber olan âkidin teslim almasıdır ki, o da vekildir. Her ne kadar hukuk ona müteallik olmasa da, vekilin teslim alması sahihdir. Sabî ve mahcurun aleyh olan köle gibi. Elçi bunun aksinedir. Çünkü elçilik akddedir. Teslim almakda değildir.
Bir kimse, bir satıcıya; «Şu şeyi bana Zeyd için sat!» dedikde, satıcı da onu satsa ve müşteri İnkâr etse: eğer Zeyd müşteriyi inkârında yalanlayıp; «Ben. ona satın alıver diye emrettim!» derse, Zeyd o satılan şeyi alır. Çünkü müşterinin; «Zeyd için bana sat!» demesi, onun vekâletini ikrardır. Emrini ikrar ettikden sonra inkâr edince, çeliş-k-iye düşer, çelişkiye düşen kimsenin sözü ise makbul olmaz. Öyle ise, satılan şey müvekkil için olur. Eğer Zeyd, müşteriyi inkârında tasdik ederse, satılan ş^i Zeyd alamaz. Ancak, onun nzâsiyle alır. Çünkü Zeyd önce bir defa inkâr edince, mukırnn ikrarı bâtıl olup, satış müşteri için lâzım gelir. O teslim edip, bu alınca, teâtî (sözsüz) üe satış olur.
Bir kimse, bir adama, etin bir batmanım [73] bir dirheme [74] satın almasını emredip o adam; bir batmanı bir dirheme satıian etten bir dirhem ile iki batman et satın alsa. âmirin bir batman eti, bir dirhemin yansiyle alması lâzım gelir. Çünkü âmir, bir batman etin satın alınmasını emretmiştir. Fazlalığı satın almayı emretmemiştir. 3u durumda, müvekkil için bir batmanın satın alınması geçerli olur. Fazlaük ise vekil içindir. Yâhûd; bir adama, semen zikretmeksizin iki muayyen kölenin satın alınmasını emretse, o adam da iki kölenin bilisini satın alsa veya iki muayyen köleyi bin dirheme satın almasını, emretse de, kıymetleri müsavi olsa; o adam iki kölenin birini bin dirhemin yansiyle veya yansından daha az ile satın alsa, iki surette de, köle âmir nâmına alınmış olur.
Bilinci surette âmirden vâki' olmasına sebeb; âmir bin dirhemi kölenin ikisine karşılık vermiştir. Kölelerin kıymetleri müsavidir. İmdi, delâleten bin dirhem ikisi arasında taksim edilmiş olur. Binâenaleyh, her birinin beşıâtz dirhemle satın alınmasını emretmiş olur. Sonra bu parayla satın almak, âmirin emrine muvafakattir. Beşyüz-den daha az ile satın alması ise; hayr nâmına muhalefet; beşyüzden daha çok ile satın alması, şerr nâmına muhalefettir. Binâenaleyh, müşteri nâmına alınmış olur. Meğer ki da'vâya çıkmazdan önce kalan para ile kalan köleyi almış ola. Bu takdirde, âmir nâmına almış olur. Çünkü, birinci satın alma bakîdir. Oysa ki âmirin bin dirhemle ta'yîn ve tasrîh ettiği maksadı hâsıl olmuştur, ki o da iki kölenin bin dirhemle alınmasıdır. İnkısam (ayrılma) ise; ancak delâlet yönüyle sabittir. Tasrîh, delâletin Jfevkindedir. Vekil; «Satm alman şeyi (müş-terâyı) bin dirheme satın aldım!» dese, âmir ise; «Sen, onu yansiyle satm aldın!» dese, eğer âmir bin dirhemi me'mûra verdi ise, satm alman şeyin kıymeti bin dirheme eşit olduğu takdirde, me'mûr tasdik edilir. Yânî bir adam, birini bin dirheme bir köle satın almak için vekil etse, vekil; «Köleyi bin dirheme satm aldım b> dedikde, âmir; «Sen, bu köleyi beşyüz dirheme satın aldın!?» dese, eğer âmir vekile bin dirhemi vermiş ise ve kölenin kıymeti de bin dirheme eşit ise, söz me'-mûrundur. Çünkü vekil, bu husûsda emindir ve emânetin uhdesinden çıktığını iddia etmektedir. Âmir ise, ondan beşyüz dirhem iddia etmektedir. Halbuki me'mûr, münkirdir.
Eğer kölenin kıymeti bin dirheme eşit olmaz da, beşyüz dirheme eşit olursa, âmir yeminsiz tasdik edilir. Çünkü âmir ona, kölenin bin dirheme satın alınmasını emretmiştir. Me'mûr ise gabn-ı fahiş ile satın almıştır. Bu takdirde akid vâki' olur ve vekil beşyüz dirhemi öder.
Eğer âınir bin dirhemi vekile" vermedi ise ve satm alman şeyin kıymeti de bin dirhemin yansına, (yânî beşyüz dirheme) eşit olsa, âmir yeminsiz tasdik edilir. Eğer satın alınan şeyin kıymeti bin dirheme eşit olursa, âmir ile me'mûr birbirlerine yemin verirler. Çünkü burada müvekkil ile vekil, satıcı ile satm alan gibidir. Halbuki ihtilâf semendedir. Şu hâlde yeminleşmek vâcib olur ve akd fesh olup, satın alınan şeyi vekilin alması lâzım gelir.
Keza, semeni belirtilmeyen muayyen bir şeyi vekîl satm aldıkda, müvekkil ile vekîl semende ihtilâf etseler, birinci mes'ele gibi olur. Yânî bir adam, birine; «Şu köleyi benim için satm al!» deyip semenini belirtmese, o da satm alsa; âmir; [75] «Sen, bu köleyi beşyüz akçaya satın aldın!*) deyip; me'mûr; »Bin akçaya satın aldım!» dese ve kölenin satıcısı me'mûru tasdik etse, bîribirlerine yemin verirler. Çünkü ikisi de paranın mikdârında ihtilâl" etmişlerdir. Halbuki ikisinin de beyyinesi yoktur. Hâl böyle olunca, yemînleşmeye müracaat vâcib olur. Nitekim birinci mes'elede de böyledir.
Vekîl, âmirin emrine muhalefet etse, muhalefeti hayr nâmına cins-de olursa, meselâ; âmir, kölesini bin dirheme satması için vekîl ettik-de, vekîl onu binyüz dirheme satsa, bu satış geçerli olur.
Eğer bin dirheme satması için vekîl ettikde, yüz dînâra [76] satsa, her ne kadar hayr olsa da, onun üzerine geçerli olmaz. Hulâsa'da da böyle denmiştir.[77]
Alıp-Satmaya Vekil Olan Kimse Hakkında Bir Fasıl
Alıp - satmaya vekîl olan kimsenin, kendisine şehâdeti red olunan kimse ile akid yapması caiz olmaz. Meselâ vekilin babası, dedesi, çocukları, torunları ile; kocanın karısı ile; efendinin kölesi ve mükâtebi ile; ortak oldukları şeyde şeriki ile akd yapması -böyledir. Vekilin, bunlar ile satma ve satın alma akdi yapması caiz olmaz. Çünkü töhmet yerleri, vekâletlerden müstesna kılınmıştır. Vekilin zikredilen kimseler ile alım ve satımı, onun hakkında şehâdetleri kabul edilmediği delili ile töhmet yeridir. [78] Bu akriin caiz olmaması; müvekkil, mutlak vekâlet vermediği zamandır. Fakat: «Dilediğine sat!> diyerek mutlak vekâlet verirse; bu takdirde mislî kıymeti ile zikredilen kimselere satması caiz olur. Bunu. Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Nihâye'de denilmiştir ki: Satışa vekil olan kimse, şâyed zikredilen kimselere malı değerinden daha çok ile satarsa, hilâfsız caiz olur. Eğer çok aldanma (gabn-ı fahiş) ile değerinden daha aza satarsa, bi'i-icmâ' caiz olmaz. Eğer az bir aldanma (gabn-ı yesir) ile satarsa, imâm A'zam' (Rh.A.) göre; caiz olmaz. İmârneyn' (Kh. Aleyhimâ) e göre caiz olur. Eğer kıymetinin misli ile satarsa, İmânı A'zam' (Rh.A.) dan iki rivayet vardır.
Vekilin, kıymetten daha azı veya daha çoğu ile; eşya ve veresiye ile satması sahilidir. Çünkü satmak için vekîl kılınması mutlaktır. Şu hâlde töhmet yerinden başka yerde ıtlâkı üzere carî olur.
Vekilin rehn alması ve semenle kefîl alması da sahîhdir. Rehn, vekilin elinde zayi' olursa veya kefilde semen helak olursa, vekîl ödemez. Çünkü şer'î cevaz, ödemeye (zemâna) aykırıdır. Vekilin satın alması, mislinin kiymetiyle ve az aldanma ile mukayyed olur.
Az aldanma (gabn-i yesir); bilirkişilerden birinin biçtiği kıymettir. Hattâ vekilin çok aldanma ile satın alması bi'1-icmâ' caiz olmaz. Nihâye'de denmiştir ki: Bu sınırlama, o beldede vekilin satın aldığı mal için belli bir kıymet olmayan şeydedir. Köleler, binek hayvanları ve bunların benzerleri gibi. Amma, eğer o beldede ekmek, et ve benzerleri gibi kıymeti bilinen bir şey olur da vekîl ziyâde ederse, müvekkili nâmına nafiz [79] olmaz. Velev ki fazlalık, füls [80] ve benzeri gibi az bir şey olsun.
Bir 'adam, birini, bir kölenin satılmasına vekîl etse; vekîl de kölenin yansını satsa, satış sahîh olur. Çünkü lâfız, içtimâ' kaydından mutlaktır. Kölenin satın alınmasında, yansını satın alırsa, satışın sıhhati kölenin geri kalan yarısının satın alınmasına bağlıdır. Eğer vekîl, iki tarafın da'vâya çıkmalarından önce geri kalan yarısını da satın alırsa, köleyi müvekkilin alması lâzım gelir. Aksi takdirde vekilin olur; Çünkü bir kısmının satın alınması, ba'zan vesile olur da, âmir nâmına geçerli olur. Ancak kusurlu olan mebî' vekiline beyyine ile veya vekilin yeminden kaçmmasiyle, yâhûd sonradan meydana gelmiş olmayan kusurda vekilin ikrarı ile geri verilse, vekîl satılan şeyi âmire geri verir. Sonradan meydana gelen kusurda vekilin ikrâriyle âmire geri veremez, belki vekilin üzerinde kalır. Yâni b,ir şeyi satmak için vekîl olan kimse, şâyed o şeyi satsa ve kusur sebebiyle vekîle geri çevrilse; eğer o kusur, fazla parmak gibi misli sonradan meydana gelmeyen şeylerden olursa, —çünkü fazla parmak, bu kadar müddette hâsıl olmaz— vekîl o kusurlu olan şeyi âmire geri verir. Vekilin geri vermesi; gerek beyyine, gerekse vekilin yeminden kaçmmasiyle olsun veya misli hadis olmayan kusurda ikrâriyle olsun müsavidir.
Vekâlette asi olan husûsî olmasıdır. Bundan dolayı müvekkil; «Seni, malıma vekîl kıldım!» dese, ancak müvekkilin malını korumaya vekîl olur.
Mudârebe [81] de asi olan umûmî olmasıdır. Bundan dolayı, eğer müvekkil; «Seni, mudârib yaptım.» dese, o kimse bütün nev'üerde mudârib (ortak) olur. Vekil veresiye satsa ve âmir. veki-e; «Ben. sana peşin satmayı emrettim!» dedikde; o da; «Sen, mutlak söyledin!-) dese, vekâlette asıl, takyîd olduğuna binâen, amir tasdik edilir.
Mudârebede ise, mudârib tasdik edilir. Yânî mudârib, veresiye satsa ve mal sahibi; «Ben, sana peşin satmayı emrettim!» dedikde, o da; «Mutlak söyledin!» dese, mudârebede asi olan ıtlak olduğu için, mudâribin sözü tasdik edilir. Bunun açıklaması «Mudârebe Bölümü» nün sonunda inşâallah gelecektir.
İki vekilden birinin tek başına tasarruf etmesi caiz [82] olmaz.
Çünkü müvekkil ikisinin re'yine razı olmuştur. Her ne kadar bedel takdir edilmiş olsa bile, yalnız birinin re'yine razı değildir. Çünkü bedelin takdir edilmesi, ziyâde ve eksikde ve satıcı ile müşterinin ihtiyarında ve bunların benzerinde re'y kullanılmasına mâni' değildir. Bu iki vekilin bir araya gelmesinde mâni' bulunmayan, içersinde re'y e muhtâc olunan ve ikisinin bir sözle tevkil edilmediği tasarruf dadı r.
Musannif birincisini şu sözüyle zikretmiştir: İki vekilden birinin tek başına tasarruf etmesi, ancak husûmette caiz olur. Çünkü husûmette ikisinin bir araya gelmesi, mahkemede çekişmeye ve gürültüye yol açtığı için imkânsızdır.
Musannif ikincisini şu sözüyle zikretmiştir: İki vekilden birinin tek başına tasarruf etmesi, ancak emânetin geri verilmesinde, borç ödenmesinde ve İvazları olmayan boşama ile köle âzâdda caizdir. Çünkü bunlardan hiç birinde re'ye [83] muhtaç olmaz. O bir ta'bîr-i mahz-dır. [84] Bir kişi ile iki kişinin sözü müsavidir. Eğer müvekkil, ikisine; «Dilerseniz ikiniz boşaym!» veya «Kadının işi ikinizin elindedir!» dedi ise, birinin tek basma tasarruf da bulunması caiz olmaz. Çünkü bu tevkil, işi ikisinin dilemesine bırakmak (meşîetine tefviz etmek) tır. Şu hâlde meclise münhasırdır. (Yalnız orada yapılır). Ya da, boşama ye âzâdm ivazla olmasıdır. Çünkü ivazla olan şey, re'ye muhtaç olur.
Musannif, üçüncüyü şu sözüyle zikretmiştir: Müvekkilin iki ve-kîle tevkili bir tek söz ile olmamalıdır, belki ard arda olmalıdır. Bu takdirde ikisinden birisinin tek başına tasarrufu caiz olur. Çünkü müvekkil, ayrı ayrı her birinin re'yine tevkili vaktinde razıdır. İmdi, bu rızâ değiştirilmez. Eğer müvekkil, ikisini bir tek söz ile vekil ederse, zikredilenin aksinedir. Çünkü, her ne kadar ikisinden biri hür ve âkil baliğ" ve diğeri köle veya üzerine hacr edilmiş küçük çocuk (sabi-i mahcur) olsa da, ikisinden biri tek başına tasarruf edemez. Zîrâ müvekkil, tevkili vaktinde ikisinin re'yine razı olmuştur. Bu, değişmez. İkisinden biri arkadaşının huzurunda tasarruf etse. eğer arkadaşı izin verirse, caizdir. İzin vermezse, caiz olmaz. Eğer biri gâib olup izin verirse, cüz olmaz. Bunu Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Borcu Ödemeye vekil olan kimse, buna zorlanmaz. Çünkü o kimse, bir şey ödememiş yalnız âmir nâmına teberru'da bulunacağını va'det-miştir. Kefîl, bunun aksinedir. Çünkü kefil, ödeyici (zamîn) dir,
Vekîl. başkasını ancak âmirin izni ile vekîl eder. Ya da, müvekkilin; «Reyinle amel eyleU demesiyle veya bunun benzeri ile meselâ; «Dilediğini yap!» demesiyle, başkasını vekîl eder. Eğer âmirin izni ile başkasını vekîl ederse, o ikinci vekîl âmirin vekili olur. O vekîl, müvekkilin azliyle veya ölmesiyle azledilmiş olmaz. İkisi de birinci mü-" vekkilin ölmesiyle azledilmiş olurlar. Bunun açıklaması yakında «Kâ-dî'nm Edebi» bahsinde, inşâellâhu Teâlâ gelecektir.
Vekîl, âmirinin izni olmaksızın başkasını vekîl etse; ikinci vekîl, ikinci müvekkilin yanında akd yapsa veya ikinci müvekkil bulunmadığı zaman akd yapsa ve ikinci müvekkile haber ulaştıkda akdine izin verse yâhûd birinci müvekkil o semeni takdir etse, akd sahîh [85] olur.
. İlk iki suretin delili şudur: Çünkü maksûd —ki re'yin huzuru (tasarının hatıra gelmesi) dur— iki surette de hâsıl olmuştur. Üçüncü suretin delili ise; onda re'ye ihtiyâç zahiren semenin takdiri içindi. O da, hâsıl olmuşdur. Amma müvekkil, iki vekil görevlendirse ve semeni de takdir etse, bu, zikredilenin aksinedir. Çünkü müvekkil, iki vekile semeni takdir ile beraber işi bırakınca, anlaşılır ki, müvekkilin maksadı, ziyâdede ve müşterinin ihtiyarında .ikisinin re'yinin bir araya gelmesidir. Nitekim daha önce geçti.
Müvekkil, vekile; «Karımın işini sana bıraktım!» dese, boşamaya vekil olur ve meclise bağlı kalır. Eğer o vekîl, o meclisde boşarsa, sahih olur. Boşamazsa, talâk sahîh olmaz. Müvekkilin;. «Seni, karımın işinde vekîl ettim!» demesi, zikredilenin aksine olup meclis ile bağlı kalmaz. Eğer meclisden sonra boşarsa, talak sahîh olur.
Başkasına velî olmayan kimsenin, onun hakkında tasarrufu caiz olmaz. Çünkü tasarrufun sıhhati velayete dayanır. Velayet olmayınca, tasarruf da caiz olmaz.
Şâyed bir köle veya bîr mülkâteb yâhûd bir zimmî, hür Müslüman olan küçük çocuğunun malım satsa veyâhûd onlardan biri o malda bir şey satın alsa, caiz olmaz. Çünkü onların hür Müslüman küçük çocuk üzerine velayetleri yoktur. Keza onlardan bîrinin, hür Müslüman
olan (küçük kızını evlendirmeye velayeti olmadığı için bu da caiz olmaz.[86]
Husûmete (Da'vâya Çıkmaya) Ve Kabza (Teslîm Almaya) Vekâlet Bâbî
Bilmiş ol ki, husûmete vekil olan kimse, üç İmamımıza göre; [87] kabza (teslim almaya) vekildir. İmâm Züfer (Eh.A.) ayrı görüştedir.
Şuna binâen ki, O'na göre kabz, husûmetten başkadır. O kimse, husûmete kabzsız razı olmuştur.
Üç İmamımızın delili şudur: Bir şeye mâlik olan kimse o şeyin itmamına da mâlikdir. Husûmetin tamâmı ve bitmesi ise kabzladır.'
Fukahâ demişlerdir ki: Bugün fetva, zamanın insanları bozufc olduğu için, İmâm Züfer' (Rh.A.) in sözü üzeredir. Bundan dolayı, ben dedim ki: Husûmete ve alacağı almaya (tekâzîye) vekîl olan kimse, kabza mâlik, olmaz. Vekillerde hıyanet görüldüğü için fetva bununla verilir. Ea'zan vekil, husûmet için güvenilir olur da, mal için güvenilir olmaz. Keza teslim alman şeylere vekîl olan kimse, rivayetin aslına göre de, teslim almaya mâlik olur. Çünkü lügat yönünden kabz mafnâsmdadır. denilir. Yânî, «Ben, hakkımı kabz ettim!»
demektir. Çünkü bu kelime, kaza mutavaatıdır, yânî lâzımdır. Lâkin örf, bunun aksinedir. Örf, lügat üzerine hâkim ve gaalibdir. Fakat fetva, örfe göre de; tekâzîye vekîl olan kimsenin kabza mâlik olmamasına göredir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; borcu almaya vekil olan, husûmete mâlik olur. Hattâ müddeâ aleyh (da'vâîı) beyyine getirip; alacaklı, borcu ondan tamamen aldı veya zimmeti ibra etti, diye isbât etse, beyyinesi kabul edilir.
Ayn'ı teslim almaya vekîl olan kimse, husûmete mâlik olamaz. E-ğer zi'l-yed [88], köleyi teslim almaya vekîl olan kimse üzerine beyyine getirip; «Müvekkil, bu köleyi sattı!» dese, gâib gelinceye kadar mes'ele bekletilir (enir tevkif olunur). Bunun sureti şudur: Bir adam, bir kimseyi, kölesini teslim almaya vekîl etse ve âmir gâib olsa; zi'l-yed bu köleyi, teslim almaya vekîl eden kimseden satın aldığına dâir beyyine ikâme etse, zi'1-yedin, satın almayı isbât hususundaki beyyinesi kabul edilmez. Amnıâ husûmeti savmak için kabul edilip, müvekkil hâzır oluncaya kadar bekletilir (tevkif olunur), ve beyyineyi iade eder, yânî tekrar getirir.
Boşamak ve âzâd etmek de zikredilen gibidir. Yânı kadın, boşandığına dâir beyyine getirse, köle veya câriye de âzâd edildiklerine dâir, onların bir yerden bir yere nakillerine vekîl edilen kimseye beyyine getirseler, b\ı beyyine, âzâdı ve boşamayı isbât için kabul edilmez. Gâib olan vekîl, gelinceye kadar vekilin kasr-ı yed'i (icrâatını kısmak) için kabul edilir.
Husûmete vekîl olan kimse, husûmetten kaçınsa, husûmet etmesi için O'na zor kullanılmaz. Çünkü husûmete vekil olan kimse bir şey garanti etmemiş, belki teberru'da bulunacağını va'd etmiştir. Kefîl, bumm aksinedir. Kefîl, husûmet üzere zorlanır. Çünkü kefîl, zararı öder. Nitekim daha önce geçti.
Bir kimse, bir adamı da'vâlan ve insanlardan haklarını almak için vekîl eder de; müvekkil aleyhine iddia edilen şeylerde vekil olmamasını şart koşarsa, caizdir. Şâyed bu vekîl, hasını üzere malı isbât ettik-den sonra hasım savmak istese, vekîl üzere istimâ' olunmaz (sözü dinlenmez) . Fetâvâ-yi Suğrâ'da da böyle denmiştir.
Husûmete vekîl olan kimsenin ikrarı sahilidir. Yânî husûmete vekîl olan kimsenin vekâleti sabit olur da; müvekkili aleyhine ikrarda bulunursa, ister müvekkili da'vâcı olup hakkını aldığını ikrar etsin, ister da'vâlı olup üzerinde hakkın sübûtunu ikrar etsin; eğer bu ikrar kâdî huzurunda ise, sahîh olur. Başkasının huzurunda ise, sahih olmaz. Yânî vekilin ikrarı kadıdan başkasının huzurunda olup iki şâ-hid onun ikrarına kâdî huzurunda şehâdet etseler, sahîh olmaz. Velev ki vekil bununla azledilmiş olsun. Hattâ o mal vekile verilmez.: Şâyed vekîl bu ikrarından sonra vekâleti iddia edip beyyine getirse, dinlenmez. Çünkü vekîl, müvekkilin da'vâsmda mubtil olduğunu sanmaktadır.
Keza müvekkil, vekilin, kendi hakkında İkrarını istisna etse; yânî müvekkil; «Ben, seni ikrârm caiz olmayacak şekilde vekîl ettim!» diye istisna yapsa; ve kâdî huzurunda ikrarda bulunsa, sahîh olmaz. Vekîl de kâdî huzurunda ikrarda bulunsa, istisna sahîh olduğu için, ikrân sahîh olmaz. Lâkin vekâletten çıkar ve husûmeti de dinlenmez.
Mala kefîl olan kimseyi, kefîl olduğu malı tesiîm almaya vekîl etmek sahîh olmaz. Bunun sureti şudur: Bir adamın malına kefîl olan kimseyi mal sahibi o malı alacaklısından teslim almaya vekîl etse, sahîh olmaz. Çünkü vekîl, başkası için amel eden kimsedir. Bu yapılan sahîh olsa, zimmetini ibra için kendisi nâmma amel etmiş olur. Bu sûretîe, rükün yok olur. Elçi, ganimetleri satmak için İmâmın (Devlet Başkanının) vekili ve evlendirmeye vekîl olan kimse bunun aksinedir. Bunların semeni ve mehri garanti etmeleri sahîh olur. Çünkü her biri elçi ve muabbirdir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Deyni [89] teslim almaya vekil olan kimse, borçluya kefîl olsa, sahîh olur ve vekâlet bâtıl olur. Çünkü kefalet, vekâletten daha kuvvetlidir. Kefalet lâzım [90] olduğu için vekâleti nesh etmeye yarar. Aksi, bunun hilâfmadır. (Yânî, vekâlet, kefaleti neshedemez). Satışa vekîl olan kimse satıcı İçin müşteri nâmma semeni garanti etse, caiz olmaz. Çünkü kendisi için âmil olur. Nitekim daha önce geçti.
Şâyed kefîl, garantinin (zemânm) hükmünü edâ etse, bâtıl olduğu için müvekkile rücû' eder; yânî müvekkilden alır. Garanti hükmü olmaksızın verirse, teberru' olduğu için rücû' edemez.
Kabza ttevkîli tasdik edilmiş olan kimse; eğer borçlu olursa, bor cu vekile vermesi emredilir. Yâni bir kimse, gâib olan fülânın borcunu teslim almaya vekil olduğunu iddia ettikde; borçlu onu tasdik etse, borcu o vekile vermesi emr edilir. Çünkü borçlunun ikrarı, ken disi aleyhine ikrardır. Zîrâ onun verdiği, sırf kendi hakkıdır. Çünkü borçlar emsâliyle ödenir. Hattâ o borcu, alacaklı kimseye verdiğini iddia etse, tasdik edilmez. Zîrâ onun ikrarıyle borcu vekile vermesi lâzım geldi ve îfâ sâdece onun da'vâsıyle sabit olmadı. Eğer gâib gelir, vekâleti tasdik ederse, mes'ele tamâm olur. Eğer gâib, onu yalanlarsa; borçlu ğâlbe ikinci defa onu verir. Çünkft onun vekâleti ikrâ-rıyle, borcu almadığı (istifa) [91] sabit olmamıştır. Burada söz, yeminiyle onun sözüdür. Şu hâlde edâ fâsid olur.
Eğer elinde bulunuyorsa, borçlu verdiği borcu vekilden alır. Çünkü borçlunun vermekden maksadı, zimmetinin borçdan kurtulması-dır. Kurtulma (>berâet) ise hâsıl olmamıştır. Şu hâlde borçlunun, vekilin kabzını bozmak hakkı vardır. Eğer teslim alman şey zayi' olduysa; borçlu vekile rücû' edemez. Çünkü borçlu, vekili tasdik etmekle teslim almada yetkili olduğunu i'tirâf etmiştir. Bu alma işinde, o kim-i se mazlumdur, mazlum olan başkasına zulm edemez. Ancak borçlu, iddia edilen iborcu vekile verirken, vekâlet İddia eden kimseye Ödemeyi şart koşarsa Veya borçlu tevkil da'vâsını doğrulamamı? olur ve gâi-bin razı olacağını ümîd ederek verirse, vekile rücû' edebilir. Gaibin vereceğinden ümidi kesilirse, verdiğini gâibden a'îır.
Ya da, borçlu o vekâlet iddia eden kimseyi da'vâsında yalanlayarak verirse, geri alabilir (yâni rucû' eder).
Eğer o vekâleti tasdik eden kimse borçlu olmayıp, belki kendisine emânet konulan kimse (mûda') ise; emâneti ver, diye emr olunmaz. Çünkü emânet konulan kimsenin tasdiki, başkasının malını ikrar etmektir. Borç, bunun aksinedir. Çünkü borç, misli ile ödenir. Nitekim yukarda geçti.
Keza; vekâleti tasdik eden feimse satın almayı iddia eder, emanetçi de onu tasdik ederse, hüküm yine böyledir. Yânı, vekâleti tasdik eden, eğer emâneti sahibinden satın aldığını iddia edip emânet konulan kimse tasdik etse, emânetin verilmesi emredilmez. Çünkü onun başkası üzerine ikrarı makbul değildir. Eğer müddeî (da'vâcı); '«Emânetin (<vedîa'nm) sahibi, emâneti miras olduğunu söyleyerek bıraktı.» deyip, emânet konulan kimse de onu doğruiasa, emâneti vermesi emredilir. Çünkü emânet sahibinin ölmesiyle mülkü ortadan kalkmıştır. Müddeî ve müddeâ aleyh o malın vârisin malı olduğunda ittifak etmişlerdir. Şu hâlde, ona verir.
Bir adam, bir malı teslim almak için vekil kıhnsa ve borçlu kimse, alacaklısının teslim aldığını iddia etse, borçlu o vekile borcu verir.
Yâni borçlu, vekile borcu vermesi için zorlanır. Çünkü onun vekâleti, borçlunun, «Mal sahibi aldı.» demesiyle sabit olmuştur. Çünkü borçlu, vekâleti inkâr etmeyip ifâ ettiğini iddia etmiştir. Da'vâsmm [92] zımnında borcun ve vekâletin ikrarı vardır. İmdi ikrar sabit olunca, onun zannınca vekâlet sabit olur ve mücerred da'vâsiyle ödediği sabit . olmaz. Şu hâlde borcu, vekile vermesi emredilir.
Alacaklı; borçlusundan, malı teslim almadığına dâir yemin ister.
Çünkü malı teslim alması zimmetinin berâetini îcâb eder. Beyyine getiremeyince, ona yemin ettirir. Yoksa vekile, müvekkilin teslim aldığını bilmediğine dâir yemin verdirilmez. Çünkü yeminde niyabet câri olmaz.
Bir kimse, bir adamı ayb ve kusuru sebebiyle mebî'i geri vermeye vekil etse ve satıcı; müşterinin o kusura razı olduğunu iddia [93] etse, satıcı müşteriye yemin verdirmedikce, vekil mebî'i satıcıya geri veremez.
Borç mes'elesi bunun aksinedir. Çünkü yeminden kaçındığı anda hatâ zahir olsa, vekilin kabz ettiği şeyi geri almakla burada tedârik mümkündür. Bu, kusurlu malda mümkün olmaz. Çünkü fesh hükmü zahiren ve bâtmen, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; geçerlidir. Şu hâlde hüküm sahîhdir. Ondan sonra müşteriye yemin ettirilmez. Çünkü ye-nün ettirmek tayda vermez. Zîrâ hükmü fesh etmek caiz değildir. Halbuki borç mes'elesinde hüküm yoktur. Belki teslim ile emir vardır. Şâyed onda hatâ zahir olursa, hükmü bozmaksızın ondan alıp, alacaklıya verilmesi mümkün olur.
Bir kimse, ailesine (ehline) infâk [94] etmesi için bir adama on akça verdikde: o da onlara başka on akça infâk etse, o fazla olan on akça dahi istihsâlleri onun ailesine infâk edilmiş olur. Kıyâs, teberru' olması idi. Çünkü emrine muhalefet etmiştir. İmdi pirinci on akça müvekkile geri veriîir.
İstihsânın vechi şudur: İnîâka vekil olan kimse satın almaya kildir. Çünkü infâk, satın almaksızın olmaz. Şu hâlde infâka tevkil, satın almaya tevkil olur. Satın almaya vekîl olan kimse ise, kendi malından akd yapmaya mâlik olup ondan sonra âmire rücû' eder, (Yâni harcadığını âmirden alır).
Mücerred vekâlet, hüküm altına girmez. Fetâvâ-yı Suğrâ'da zikredilmiştir ki: Borcu teslim almaya vekil olan kimse, hasmı getirir de, hasım tevkili ikrar ve borcu inkâr ederse, vekâlet sabit olmaz. Hattâ vekîl, borç üzerine beyyine getirmek istese, beyyine kabul edilmez. "Fülân, o müddeîyi, kendisinin Kûfe'deki [95] bütün hakkını istemeye ve teslim almaya ve o husûsda da'vâya vekil etti.» diye iddia etse ve vekâlet üzerine beyyine getirse, müvekkili de gâib olsa; vekil, müvekkil için, «Müvekkil tarafı haklıdır!» diyen bir kimse getirmemiş olsa, kâdî, onun vekâletini inkâr veya ikrar eden bir kimse getirmedikçe, onun şâhidlerini dinlemez. Bu şart bulunduğu takdirde şâhidlerini dinler ve vekâletini kabul eder. Bundan sonra, bir borçlu getirip orıun üzerine müvekkil için bir hak da'vâ ederse, beyyineyi tekrar getirmeye ihtiyaç kalmaz. Eğer muayyen bir insanda olan bütün haklarını istemeye vekîl ettiğini iddia ederse, o muayyen kimsenin getirilmesi şart olur. Eğer o muayyen kimsenin huzurunda vekâleti isbât eder de, ondan sonra başka bir hasım getirir ve ondan hak da'vâ ederse, vekâlet için bir kere daha beyyine getirir.[96]
Vekilin Azli Babı
Vekil, müvekkilin azl etmesiyle vekillikden ayrılmış olur. Çünkü vekâlet onun hakkıdır. Şu hâlde, müvekkil o hakkı ibtâl edebilir. Ve-^ kil, kendisini azl etmekle, meselâ; «Ben, kendimi azl ettim!» demekle
de vekîllikden ayrılmış olur. Her iki surette de, biri diğerini azl ettiğini bilmesi şarttır. Yâni müvekkil vekili azl etse, vekilin azl edildi-. ğini bilmesi ve vekil kendisini azl etse, müvekkilin bilmesi şarttır. Hattâ azlin haberi vekile ulaşmasa, vekil vekillikde devam eder ve bir adlin veya âdil olmayan iki kimsenin ihbâriyle azlini öğreninceye kadar tasarrufu caizdir.
Bilmiş ol ki, vekâlet, haber-i vâhid, yâni bir kişinin bildirmesi ile sabit olur. O bir kişi, hür olsun köle olsun, âdil olsun fâsık olsun, erkek olsun kadın olsun, küçük çocuk olsun, yetişkin olsun müsavidir. İmâ-meyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, azli de böyledir. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre azl, ancak aded veya adaletle sabit olur.
Vekil, müvekkilin ölmesiyle de azl edilmiş oiur. Kudûri'nin ibaresi böyledir. Kâfi ve Vikâye'nin İbaresi; «İkisinden birinin ölümüyle azl edilmiş olur.» şeklindedir. Burada vekili zikretmekde fayda olmadığı için ben onu terk ettim.
Müvekkil ile vekilin ikisinden birinin cünûn-i mutbık ile delmne-siyle de vekîl azl edilmiş olur. Çünkü deliliğin azı, bayılma hükmündedir. Cünûn-i mutbık, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, bir aydır. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, tam bir yıldır. Sahîh olan kavi [97] de budur.
Müvekkil ile vekilin ikisinden birinin -mürted olduğu hâlde dâr-i harbe kaçtığına hükm edilmesiyle de azl edilmiş olur. Çünkü ikisinden birinin dâr-ı harbe mürteci olarak ulaşması ancak hâkimin hükmüyle sabit olur. Hâkim ulaştığına hükm ederse, bil'icmâ' vekâlet bâtıl olur. Hâkimin hükmünden önce vekâlet ise; İmâm A'zam' (Rh. A) a göre, mevkûfdur.
Bu zikredilen şeyler ile vekilin azline sebeb şudur: Çünkü vekâlet, gayr-i lâzım olan bir akddir. Binâenaleyh 'bekası için ibtidâ hükmü vardır ve her an devam etmek için başlangıçta şart kılman şey şartdır.
Bu Izlkredilen suretlerde vekilin azl edilmiş olması; tevkil başkasının hakkına müteallik olmadığı vakittedir. Eğer tevkil başkasının hakkı iîe ilgili olursa, bu takdirde azl edilmiş olmaz. Meselâ, rehnin satılmasında vekâlet şart kılınırsa — nitekim daiha önce geçti — veya karısının işini karısının elinde bırakıp, ondan sonra koca delirir-se; hâl böyledir.
Vekil, müvekkilin kendi tasarrufu ile de azl edilmiş olur. Şöyle ki: Vekil, müvekkilin emrini yerine getirmekden âciz oldukda, müvekkil o işi kendisi yapmakla, vekil azl edilmiş olur. Nitekim, kölesini âzâd etmek veya kitabete kesmek yâhûd bir kadın tezvîc etmek veyâhûd bir şey satın almak veya talâk yâhûd huT için veyâhûd kölesini satmak için vekil edip, sonra müvekkil kendisi kölesini âzâd veya mükâteb etse, evlendirse veya bir şey satın alsa, yâhûd üç veya bir defa boşasa ve kadının İddeti de geçip gitse, yâhûd kadını mu-hâlaa etse veya kendisi satsa, eğer müvekkil bu zikredilen şeylerden birini yaparsa, vekil o fiilden âciz olup bi'z-zarûre vekâlet bâtıl olur. Hattâ, müvekkil, kadını bir defa boşasa ve iddet devam etse, vekâlet bakî olur. Çünkü tevkil edildiği şeyin yerine getirilmesi mümkündür. Eğer müvekkil kendisi bir kadmı tezevvüc edip, ondan sonra bâ-yinen boşarsa, vekilin o kadını müvekkile tezvîc etmesi caiz olmaz, Çünkü ihtiyâcı ortadan kalkmıştır. Amma önce o kadınla vekil evlenip, sonra boşarsa onu müvekkiline tezvîc edebilir. Çünkü hacet bakîdir.
Şâyed satılan şey, müvekkilin eski mülküne dönse, vekâlet de geri döner. Yânî bir kimse, birini, kölesini satmaya vekîl ettikden sonra köleyi kendisi satsa, ondan sonra köle kusurlu olduğu için kadının hükmü ile müvekkile geri verilse, vekil olan adamın o köleyi satması caiz olur
Yine; iki adamdan her biri, köleyi satmak için vekîl etse de; o iki müvekkilin birisi köleyi satıp sonra köle ayb ve kusur sebebiyle geri verilse, iki müvekkilden her birinin köleyi ikinci defa satması caiz olur. Fetâvâ-yı Suğrâ'da da böyle denmiştir.
Ya da, mülkünün eseri bakî kalsa; nitekim karısı iddette iken onu bir defa boşasa, hüküm böyledir. Geri kalan talâklar için vekîHn tasarrufu imkânsız değildir.
İki ortağın ayrılması ile dahî — her ne kadar ortak, ayrılmayı bilmese bile— vekîl azl edilmiş olur. Bu mes'ele, iki şeye ihtimâllidir. Biri şudur ki; ayrılma iki malın helak olmasıyle olur veya birinin malı, satın almadan önce helak olmasıyle olur. Bu durumda ortaklık, bununla bâtıl olur. Onun zunnmdaki vekâlet de ortaklığın bâtıl ol-masıyle bâtıl olur. Gerek ortaklar helak olduğunu bilsinler, gerekse bilmesinler fark etmez. Çünkü, eğer vekâletde, ortaklık akdi sırasında açıklanmadı ise, bu hükmen azldir. İkincisi şudur: İki ortağın biri veya ikisi de malda tasarruf için bir kimseyi vekîl etseler, caiz olur. Eğer iki ortak ayrılsalar, tevkilde izni belirtmemişlerse, bu vekil onlardan hangisi tevkil etmediyse, onun hakkında azl edilmiş olur.
Biz, bu iki vechi şunun için zikrettik; çünkü ayrılma zahiri üzere kalsaydı, fakîhlerin; «Eğer ortak bilmezse» demeleri doğru olmazdı.
Çünkü ikisinden birinin, arkadaşının bilgisi olmaksızın vekâleti müs-telzim olan ortaklığı yalnız basma fesh etmesi sahîh olmaz.
Eğer müvekkil mükâteb olursa, vekil müvekkilinin aczi sebebiyle; me'zûn köle olursa, hacri sebebiyle dahi azl edilmiş olur. Nitekim daha Önce geçti ki, gayr-i lâzım olduğu için vekâletin bekası başlangıcı ile mu'tefoerdir. İmdi devam hâlinde başlangıçtaki şart muteberdir; ve acz ile bâtıl olunca vekîl gerek bilsin, gerekse bilmesin, vekâlet de bâtıl olur. Çünkü butlan hükmîdir. Nitekim daha önce geçti.
Mükâtebin aczi sebebiyle vekilin azi edilmesi ve me'zûn kölenin hacri sebebiyle vekilin azl edilmesine dâir zikredilen şeyler, akdlerde ve da'-vâlardadır. Borcu Ödemede veya almada değildir. Çünkü köle, üzerine aldığı şeyi îfâ etmekle mükelleftir. Onun için kendi nâmına vâcib olan şeyin Ödenmesini istemek hakkı vardır. Çünkü o şeyin yâcib olması, kölenin akdi ile olmuştur. Hakkı bakî kalınca, vekâlet üzere tevkili de bakî kalır. Nitekim mü'bâşeretiyle akdin yapılmasından, ve hacrden sonra, îbtidâen onu vekîl etse, hüküm budur.
Me'zûn kölenin vekili, kölenin efendisinin azliyle azl edilmiş olmaz. Çünkü efendinin, kölenin vekilini asli, özel bir hacrdir; Ticârete izin ise, ancak umûmî izin olur. Şu hâlde efendinin azli, bâtıl olur.
Görülmez mi ki, izm devam etmekle beraber, efendi tevkilinden nehy etmeye mâlik değildir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Bir kimse, bir adama; «Ben, seni şu şeye, her ne vakit azî edersem, vekilim oiman şartıyla tevkil ettim.» dese, imdi o müvekkil vekili azl etse, azl edilmiş olmaz. Belki müvekkil için evvelce olduğu gibi vekil olur. Bu vekâlete, vekâlet-i devriyye adı verilir. Eğer müvekkil bu vekili, vekâletten çıkaracak şekilde azl etmek isterse, azlederken: «Ben, seni azl ettim, ondan sonra yine azl ettim!» demelidir. Çünkü müvekkil: «Ben, seni azl ettim!» dedikde, vekil lâfzın zahirine 'bakarak azl edilmiş olur; şart mevcûd olduğu için de yine ta'yîn edilmiş olur. Zira «Seni ne zaman azl edersem, benim vekilim-sin!» demişti. Bundan sonra: «Ben, seni azl ettim.» dedikde, bu lâfz ile ikinci vekâletten azl edilmiş olur. Çünkü, «Her ne vakit (meta) kelimesi, 'vakitlerin umumunu ifâde eder, yoksa fiillerin umûmunu ifâde etmez. O da, azldir. Eğer müvekkil; «Her defa, ben seni azl ettikçe, sen yine vekîlimsin!» dese, o vekîl azl edilmiş olmaz. Belki her defa azl ettikçe vekîl olur. Çünkü; «Her defa (küllemâ)» lâfzı, filîlerin umûmunu ifâde eder. Eğer müvekkil, onu azl etmek isterse, bu vekîli azlinde; «Vekâlet-i muallakadan [98] döndüm!» demelidir. Bu vekâletten dönünce ondan sonra söyleyeceği; «Seni, vekâlet-i mü-neccezeden azl ettim.» demesine, bunun bir te'siri kalmaz. Vekâlet-i münecceze sözü, her defa sözünden hâsıl olur ki, o zaman vekîl azl edilmiş olur.[99]
Kefalet Bölümü
Kefalet; [100] lügat yönünden, mutlak surette eklemek (zamm) ma'nâsınadır. Şer'an; nefsin veya malın yâlıûd teslimin mutâlebesin-de (sorumluluğunda) zimmeti zimmete eklemek ma'nâsınadır,
Hidâye, Kâfî ve diğer fıkıh kitaplarında; «Kefalet, mutâlebe hususunda zimmeti zimmete ekltmekdir.» denilmiştir. Ba'zılan da: «Borç hususunda zimmeti zimmete eklemektir.)» demişlerdir. Birinci söz daha doğru (esah) dır.
Ben derim ki: Birinci söz, esah olmak şöyle dursun, sahih bile değildir. Çünkü, neis ile kefalet ondan hâricdir. Bununla beraber Ulema1 kefaleti ta'rîfden sonra, nefs ile kefalet ve mal ile kefalet kısımlarına ayırmışlardır. Bundan sonra onların kefaleti iki kısma ayırmaları kefaletin sâdece iki kısma münhasır olduğunu bildirir. Halbuki Ulemâ' mes'eleler arasında, üçüncü bir kısmın, yânî «Malın teslimine kefaletin» varlığına delâlet [101] eder.-sözler söylemişlerdir. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir. Bundan dolayı ben, metinde açık ve seçik olarak bütün kısımları içine alan doğru (sahih) bir ta'rif seçtim.
Kefaletin rüknü [102], îcâbdır [103]. Yânî kefilin; «Ben, fülân kimseye, fülân için şu husûsda kefü oldum.» sözüyle icâbıdır.
Kefaletin bir rüknü de kabuldür. Yânî kefîl olan talibin kabul etmesidir. Kefîl olan talibe, mekfûl-ün leh denir. Kefaletin mutlak olarak şartı mekfûl-ün bih'in, yânî kefil olunan şeyin, nefs veya mal olsun, kefîl tarafından teslim edilebilir olmasıdır. Hattâ, hadd ve kısaslarda bundan dolayı kefalet sathîn değildir. Yakında açıklaması gelecektir.
Borçda kefaletin şartı, borcun aahih olmasıdır, Kaıtâ kitabet bedeline kefalet caiz olmaz. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.
Kefaletin hükmü, kefile mutâlebenin (sorumluluğun) lâzım gelmesidir. Asil üzere lâzım gelen şeyin — nefs olsun, mal olsun — sorumluluğu kefile de lâzımdır.
Kefalete ehl olan kimse, hür ve mükellef olmak suretiyle teberru'a ehil olandır. Binâenaleyh, köleden, küçük çocukdan ve mecnûndan sa-; hîh olmaz. Lâkin köle, mal ile kefîl olsa, âzâddan sonra mutâlebe olunur. Hulâsa'da da böyle denmiştir.
Müddeî, (da'vâci) mekfûl-ün leh'dir. Çünkü, kefaletin faydası ona râci olur. Müddeâ aleyh (da'vâlı), mekfûl-ün anh'dir. Buna asil de denir. Nefs ile kefalette, nefs; yâhûd malla kefalette mal, mekfûl-ün bih'dir. Şu hâlde, mekfûl-ün anh ve mekfûl-ün bin, nefs ile kefalette aynı şeydir. Mutâlebe kendi üzerine lâzım gelen kimse kellidir, [Burada dört şey ma'lûrrı olmuştur. Alacaklı — ki müddeîdir — ona mekfûl-ün leh, denir. Borçlu —ki müddeâ aleyh'dir— ona mekfûl-ün anh denir. Borçlunun borcuna veya kendisine zamiri olan kimseye kefil, denir. Nefse veya mala, mekfûlün bih, denir.]
Kefalet ya nefse olur —velev ki başka başka olsunlar, yânî nefse kefalet ve nefs başka başka olurlar. Birinciye misâl; bir kefil aldıkdan. sonra başka bir kefîl almak, ikinciye misâl; mekfûl-ün bih olan nefislerin müteaddid olmasıdır. Bu, caizdir. Nitekim çok borçlara kefalet de caizdir, — Yâhûd mala veya mala müteallik teslime olur.
Nefse kefalet; «Nefsine kefîl oldum.» demekle salıîh olur. Ya da; baş, yüz, boyun, gırtlak, cesed ve beden gibi, nefs ma'nâsını ifâde eden sözlerle sahîh olur. Meselâ; ben bunun basma veya yüzüne yâhûd boynuna veyâhûd cesedine veya bedenine kefîl oldum, demekle sahîh olur. Yine, borçlunun şayi' bir cüz'üne kefîl oldum, demekle, meselâ; yansına; üçte birine veya dörtte birine kefîl oldum, demekle sahîh olur. «Ben, ona zâmin (garantör) oldum.» demekle ve «Benim üzerime olsun.» demekle de sahîh olur. Çünkü «Benim üzerime (aleyye)» lâfzı ilzam içindir. Ma'nâsı: «Ben, bunun teslimini iltizam ediciyim.» demektir. «Bana (ileyye)» demek dahî «aleyye» ma'riâsınadır.
tcBen, buna zaîm'im.» demekle de kefalet sahîh olur. Çünkü zeamet, kefalettir. Ya da, «Ben, buna kabÜ'im.» demekle de sahih. olur. Çünkü kabil, zeîm ma'nâsmadır.
«Ben, bunun tamnmışlığma zâmin'im.» demekle kefalet sahîh olmaz. Çünkü kefaleti gerektiren, teslimi iltizâm etmektir. Bunu diyen kimse ise, tanınmışlığma kefü olmuş; teslime olmamıştır.
«Bunun tanınmışlığı için kefilim.» veya «Bunun tanınmışlığı üzerine kefilim.» sözleri hakkında ihtilâf vardır. Hulâsa'da da böyle denmiştir.
Eğer kefîî, teslim vaktini ta'yîn etti ise, taleb olunduğu zaman, İltizâm eylediği şeye riâyeten, o vakitte borçluyu İhzar eder.
Yine, meselâ; «Ben, bunun nefsine kefilim, istediğin zaman sana teslim ederim.» yâhûd «İstersen teslim ederim.» demekle kefîl, kefâleti mutlak söylese, borçluyu ihzar eder. Yâhûd ta'mîm ederek; meselâ;
«Her istediğinden veya «Her ne vakit istersen teslim ederim.» demek de böyledir. [Alacaklı her ne zaman isterse, kei'il, mekiûi-ün bih'i ihzar eder.] Eğer kefîl, mekfûl-ün bih'i ihzar etmezse; kâdî. kefili habs eder. Çünkü üzerine lâzım gelen hakkı ifâdan kaçınmıştır. Lâkin ilk çağırıldıkda habs eylemez. Çünkü ne için çağrıldığını bilmemesi caizdir. Eğer kendisine kefil olunan borçlu gâib olup; kefîl, borçlunun yerini bilirse, kâdî kefile gidip gelecek kadar zaman mühlet verir. Eğer hâkimin ta'yîn ettiği mühlet geçip kefîl borçluyu getirmezse, kâdî, kefili habs eder. Eğer kefîl, gâib olan borçlunun yerini bilmezse, kefîl mekfûl-ün bih ile mutâlebe olunmaz. Çünkü kefîl âcizdir. Tâlib, yâni kelli alan kimse onun yerini bilmediğini doğrulamıştır. Binâenaleyh, fakirliği sübût bulan borçlu gibi olur.
Eğer ketfl ile alacaklı İhtilâf etseler; kefîl: «Ben, borçlunun yerini bilmem!» deyip, tâlib (alacaklı): «Bilirsin!» dese, bakılır: Eğer borçlunun belli bir çıkacak yeri oiup her vakit ticâret için bilinen bir yere çıkarsa, söz alacaklının sözüdür. Kefile, o yere gitmesi emredilir. Çünkü zahir alacaklıya şehâdetdir. Aksi hâîde, söz kefilin sözüdür. Çünkü kefil aslı ele almıştır. O da. bilmem esliktir ve mutâlebenin lüzumunu inkâr etmektedir. Eğer kefîl, mekfûl-ün bih'in teslimini kâdînîn meclisinde şart kıldı ise, orada teslim eder. Başka yerde teslimi caiz olmaz. Bizim zamanımızda fetva bununla verilir. Çünkü hakkı yerine getir-mekde insanlar tembellik ediyorlar. Bunu Zeylaî (Rh.A.) ve başkaları zikretmiştir.
Bir kimse bir aya kadar nelse kefil oîsa, bir ay sonra kefaletinden sorumlu olur. Yâni; «Fülânın nefsine senin için bir aya kadar kefîl oldum!» dese, o kefîl, o ayda nefsi teslim ile mutâlebe olunmaz. Bir ay geçtikden sonra teslim ile mutâlebe olunur.
Şems'ül-Eimme el-Hulvânî (Rh.A.) demiştir-ki: Bu, avamın sandığı şeyin hilâfına delâlet eder. Çünkü avam derler ki: Şâyed bir adam Farsça, başkası için:
«Ben, fülân kimseyi senin İçin bir yıla kadar kabûi ettim!» dese, o kimse müddet geçmezden önce yıl içinde nefsin teslîmiyle mutâlebe olunur. Müddet geçtikden sonra nefsin teslimi ile mutâlebe olunmaz. Sems'üİ-Eirnrne i Rh.A. i demiştir ki: Mes'eîe onların sandıklan gibi değildir. Belki cevâb, zikredilenin aksinedir. Şu kadar var ki, avam kefalette:
«Her ne vakit istersen sana onu teslim ederim.» sözünü eklerse, bu takdirde yıl içinde ve yıldan sonra mutâlebe olunur. Hulâsa'da da böyle denmiştir. Yine Hulâsa'da denmiştir ki: Mutâlebenin düşmesinde hile şudur-: Kefil, kefaletinde ziyâde olarak: cBen. fülânın nefsine fülân vakitten fülân zamana kadar kefilim, ondan sonra benim üzerimde senin için kefalet yoktur ve beriyim.» sözünü ekler. Eğer kefîl bu sözü. söylerse, o anda ve müddet geçtikden sonra mutâlebe olunmaz.
Kefil, Ölmekle kefaletten beri olur. Çünkü ölümünden sonra matlûbu teslimden acz-ı ktillî hâsıl olmuştur. Kefilin vârisleri ise, tâlib için bir şeye kefîl olmamışlardır. Onlar kefilin yararına olan şeyde halîfe [104] olurlar, zararına olan şeyde olmazlar. Ve kefilin terekesi i'tibâriyle kefâiet bakî kalmaz. Çünkü, nefsin maldan alınması imkânsızdır. Mal ile kefalet bunun aksinedir. Nefse kefîl olan kimse, mat-lûb olan nefsin Ölmesiyle de berâet kazanır. Çünkü teslim imkânsızdır. Her ne kadar mekfûl-ün bihâ olan nefs kefilin kölesi olsa da, kefaletten kurtulur. Böyle demesine sebeb, kölenin mal olduğu zannını def içindir. Teslimi imkânsız olunca, kıymeti lâzım gelir. Bu, kölenin üzerinde sorumlu olduğu mal bulunup kölenin nefsine bir kimse kefîl olduğu zamandır. Amma mutâleb (istenilen şey), kölenin rakabesi olursa —yalanda açıklaması gelecektir ki— o köle ölüp hasım da'-vâsını isbât etse, kefîl kölenin kıymetini Öder.
Talibin ölümüyle kefîl, kefaletten kurtulamaz. Belki talibin vârisi veya vasisi kefili mutâlebe eder. Yine kefîl veya me'mûru (kefilin emrettiği kimse) — gerek vekil, gerekse elçi olsun — istenen şeyi teslim etmesiyle kefaletten kurtulur.
Ya da, o borçlu kendisini talibe teslim etmekle, — muhâsama mümkün olan yerde teslim ederse — kefîl, kefaletten kurtulur. Yâni kefîl, kefîl olduğu kimseyi, da'vâ mümkün olan yerde talibe teslim etse, her ne kadar; «Onu, sana teslim edersem, kefaletten kurtulurum (beriyim) î» demese de, kefaletten kurtulur. Hattâ bir beriyye [105] de veya bir sevâd [106] da teslim etse, yâhûd tâlibden başkasının îıabs ettiği zindanda teslim etse, kefaletten kurtulmaz. Me'mûrun teslim ettiği surette: «Matlûbu ben, sana kefîl tarafından teslim ettim!» diyerek veya matlûb kendisini teslim suretinde: «Ben kendimi, sana kefilden teslim ettim!» diyerek teslim etse, yine kefaletten kurtulmaz.
Kâdîhân (Rh.A.) demiştir ki: Nefsine kefîl olan kimse, eğer nefsini mekfûl-ün leh'e teslim edip ve: «Ben, kendimi sana kefîl nâmına teslim ettim!» dese, kefîl kurtulur. .(Kefil nâmına teslim ettim!.) demez-se, kefîl kefaletten kurtulmaz. Keza kefîl, bir adama mekfûî-ün bih'in nefsini talibe tesiîm etmek için emretse; me'mûr, talibe; «Matlûbun nefsini sana kefilden tesiîm ettim.» dese, kefîl kurtulur. Matlûbu yabancının tesliminde, «Kefilden teslim ettim!» demesiyle beraber talibin kabul etmesi şarttır.
Kâdîhân (Rh.A.) denüştir ki: Eğer yabancı bir adam me'mûr değil iken mekfûl-ün bih'i talibe teslim edip; «Ben. bunu sana kefîl nâmına tesiîm ettim!» dedikde, eğer tâiib kabul ederse, kefîl kurtulur; sükût ederse de kabul ettim demezse, kefîl kurtulmaz.
Bir kimse, bir adamın nefsine kefîl olup: «Sğer yarınki gün bu nefsi sana teslim etmezsem, onun üzerinde olan borcu öderim.» de-dikden sonra yarınki gün, kefîl olduğu nefsi teslim etmezse, kefaletin ikisi de sahih olur. Yâni hem nefse kefîl, hem de mala kefîl olur. Yânı bir adamın, başkası üzerinde yüz dirhemi olup, bir başka kimse onun nefsine mezkûr vech üzere kefîl olsa, kefaletin ikisi de sahih olur. Eğer ertesi gün, o adamı teslim etmezse, yüz dirhemi ödemesi lâzım gelir. Çünkü o kimse, mala kefaleti adamı getirmemeye bağlamıştır. Bu bağlama (ta'îîk) ise, her ne kadar kıyâsa uygun değilse de, onda insanların teamülü olduğu için sahilidir. Teamül ile; kıyâs, alım -satım (bey') da terk edilir. Nitekim satıcının, benzerini yapmak için pabuç (na'l) satın alması böyledir. Bununla beraber alım - satım kapısı, kefalet kapısmdan daha dardır. Binâenaleyh teberrûattan olduğu için kapısı daha geniş olmakla burada kıyâsın terkedilmesi evlâdır. Kefîl o adamı getiremeyip kendisine mal lâzım gelince nefse kefaletten berâet edemez. Çünkü iki kefalet arasında çelişme yoktur. Eğer matlûb ölürse, kefalet hükmüyle kefîl malı öder. Ya da, kefîl ölürse vârisi öder veya tâlib ölürse vârisi ister.
Bir kimse, bir adamda yüz dînâr alacağı olduğunu iddia edip, o dînârm iyi mi, yoksa kötü mü; eşrefiyye mi yoksa efrenciyye [107] mi olduğunu — da'vâ sahîh olması için — beyân etmeyip adamın nefsine bir başka kimse, eğer yarınki gün ödemezse yüz dinarı ödeyeceğine kefîl olsa. İmâm A'zam Üe İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre, kefaletin ikisi de sahîh olur. İmâm Muhanımed (Hh.A.); «Kefaletin ikisi de sahîh olmaz.» demiştir. Çünkü beyânsız [108] da'vâ sahîh olmaz. Şu hâlde nefsin getirilmesi vâcib değildir. Çünkü buna kefîl olmak sahîh değildir. Kefalet bil-mâl da sahîh olmaz. Zîrâ kefalet bil-mâl, onun üzerine kurulmuştur.
İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) un delili şudur: Mal, muarrefen (belirli) zikredilmiştir. Şu hâlde mal, borçlunun vereceğine yorumlanır. Bu takdirde da'vâ, beyân i'tibâriyle sahîh olur.
Eğer beyân edilirse asi, da'vâya katılır ve ilk kefaletin sahih olduğu meydana çıkar, ikinci kefalet de onun üzerine terettüb eder. Beyân hususunda söz, kefilindir. Şâyecî beyânın varlığında ve yokluğunda ihtilâf etseler, söz. kefilin olur. Çünkü kefil, sıhhat iddia etmektedir.
İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, harîd ve kısâsda kefil vermesi için kimse mutlak olarak zorlanmaz. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, kazf haddinde kefîl vermesi için zorlanır. Çünkü kazf haddinde kul
hakkı vardır. Kısâsda da kefîl vermesi için zorlanır. Çünkü kısas hâlis kul hakkıdır. Hâlis Allah Teâİâ (C.C.) hakkı olan hadler bunun aksi-; nedir. Meselâ, içki haddi gibi. Zira onda kefalet bir vech ile sahih olmaz.
İmâm A'zam' (Rh.A.) in delili şudur: Bunların hepsinin temeli hadd vurmayı def etmekdir. Şu hâlde bunlarda işi sağlama bağlamak vâcib değildir. Diğer haklar Allah' (C.C.) in hakkının aksinedir. Çünkü bu haklar, şübhelerle def edilmez. Binâenaleyh, onlar için (kefil vermek ve kefil almak suretiyle) işi sağlama bağlamak lâyık olur.
Eğer üzerinde hadd ve kısas olan kimse zorlanmaksizın kefîl verirse, haddin mucibinin terettübü onun üzerine mümkün olmakla caiz olur. O da, nefs ile mutâlebedir.
Hâli mestur İki kimse veya bir âdil kimse şehâdet edinceye kadar, hadd ve kısâsda habs yoktur. Çünkü habs, burada töhmet içindir. Bu ise; şehâdetin iki tarafından biri ile sabit olur. Bundan maksâd; ya aded veya adalettir. Mallarda habs, bunun aksinedir. Çünkü mallar hakkında habs, cezanın gayesidir. Şu hâlde, ancak kâmil hüccet
sabit olur. Mal ile kefalete gelince; her ne kadar mekfûl-ün bih bilinmese de, eğer borç sahih borç olursa, mal ile kefalet sahîh olur. Sahih borç bir borçtur ki. ancak ödemek veya ibra ile düşer. Bu, kitabet bedelinden ihtirazdır. Yakında açıklaması gelecektir.
«Ben ona bin akça ile kefîl oldum!», «Senin, ondaki alacağına kefîl oldum!» ve «Bu alış - verişte sana gelen şeye kefîl oldum!» demekle kefalet sahîh olur. Buna, zemân-ı derek adı verilir. O da zemân-ı istihkaktır, Yânî satılan şeye (mebî'e) nıüstehık zahir olsa, müşteri öder.
«Fülân kimseye yaptığın satışa kefîl oldum!» demekle de kefalet sahîh olur. Yânî, «Fülâna sattığın şeyin parasını ben öderim. Satın aldığını ödemem. Çünkü ben, satılan mah öderim.» demektir. Çünkü mebî'e kefalet caiz olmaz. Nitekim yakında açıklaması gelecektir. Bunun tahkikinin tamâmı «Rehn Bölümü» nde daha önce geçmiş idi.
Ya da,'«Onun üzerinde senin için vâcib olan şeye kefîl olurum!» demekle sahîh olur. Bu zikredilen sûretde «Mâ (şey)» lâfzı şartıyyedir. Ma'nâsi: «Eğer itilâna satarsam* demektir. Şu hâlde ta'lîk ma'nâ-sma olur.
Ya da, kefalet bir şarta bağlanır. Yânî şartın [109] sarihine [110] ta'lîk olunur. Yoksa, yukarıda geçen misâllerde şart ma'nâşı vardır.
Şart, mülayim olmalıdır. Hakkın vâcib olmasının şartı gibi kefalete
münâsib düşmelidir. Meselâ: «Satılan mala müstehık çıkarsa!» demek böyledir. Ya da, istîfâ (almak) mümkün olması için şart olmalı. Meselâ; «Eğer Zeyd gelirse.» demek gibi. Zeyd, ki mekfûl-ün anh'dir. Yâhûd almanın imkânsızlığına şart olmalıdır. Meselâ: «Eğer mek:ûl-ün anh olan Zeyd şehirden kaybolursa.)) demek gibi, ki bunların ikisi de mezkûr misâllerden anlaşılan şartlar gibi, kefalete münâsibdir. Zîrâ o şartlar, malın vâcib olması için sebeblerdir. Şu hâlde zimmeti, zimmete eklemeye uygun ve elverişli olur.
Eğer münâsib olmayan şarta bağlanırsa, kefalet sahih olmaz. Meselâ; «Rüzgâr eserse veya yağmur yağarsa!» demek böyledir.
Hidâye'de denmiştir ki: Mücerred şarta ta'lîk sahih olmaz. «Rüzgâr eserse!» veya '(Yağmur yağarsa!» demek böyledir. Şu kadar var ki, kefalet sahih olup, hâlen mal vâcib olur. Çünkü kefaletin şarta ta'lîkı sahih olunca, fâsid [111] şartlar ile bâtıl olmaz. Âzâd ve boşamanın fâsid şartlar ile bâtıl olmadığı gibi Kâfî sahibi de Hidâye sahibine tâbi' olmuştur. Zeylaî (Rh.A.); «Bu yanılmadır.» demiştir. Çünkü bunda hüküm; ta'lîkın sahih olmaması ve mal lâzım gelmemesidir. Zîrâ şart uygun değildir. Binâenaleyh eve girmeye ve benzeri münâsib olmayan şartlara bağlamış gibi olur. Bunu, Kâdîhân (Rh.A.) ve başkaları söylemiştir.
Ben derim ki: Zeylaî' (Rh.A.) nin yanılmadır, demeği hatâdır. Çünkü İmâdiyye ve Usturîşnîyye'de zikrediîdiğine göre; kefalet, fâsid şartlar ile bâtıl olmayan şeylerdendir. Burada zahir olan iki rivayet bulunmasıdır. Bu, şunu te'yid eder ki, Sadr'uş-Şehîd (Rh.A.), bir mes'-ele nakletmektedir. Mes'ele şudur: Me'zûn köleye borç îâhık olsa ve mal sahibi, köleyi efendisi âzâd eder, diye korksa, imdi bir adam, mal sahibine; «Eğer bu köleyi efendisi âzâd ederse, senin alacağını ben öderim!» dese, kefalet sahih olur.
Bundan sonra Sadr'uş-Şehîd (Rh.A.) der ki: Bu mes'eîe, müteâref olmayan (âdet olmayan) bir şarta kefaletin ta'lîkı caiz olduğuna delildir.
Yine, kefalet, mekfûl-ün anh'm ve mekfûl-ün leh'İn bilinmemesi ile sahih olmaz. Birincisi, yânı mekfûl-ün anh'in bilinmemesi ile sahih olmadığına misâl; «Senin insanlar üzerinde olan hakkın veya insanlardan biri üzerinde olan hakkın benim üzerime olsun.» demek gibidir. İkincisi, yânî mekfûl-ün leh'in bilinmemesine misâl; «insanların senin üzerinde olan hakkı veya insanlardan birinin senin üzerinde olan hakkı benim üzerime olsun!» demek gibidir. Bu kefalet sahîh olmaz. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.
Haddin kendisine ve kısasa kefalet olmaz. Nitekim daha önce sebebi geçti ki; kefaletin şartı mekfûl-ün bih'in kefil nâmına teslim edilebilir olmasıdır. Bu hadd ve kısas ise, böyle değillerdir. Musannifin; «Haddin kendisine ve kısasa.» demesi üzerine hadd ve kısas vâcib olan kimseye kefîl olmaktan ihtiraz içindir. Zîrâ yukarda geçtiği vecihle -bu caizdir.
Yük için kiralanmış belli bir hayvanın yüküne ve keza hizmet için kiralanmış belli bir kölenin hizmetine kefalet, teslimden acz sebebiyle sahîh olmaz. Çünkü kira ile tutan kimse belli hayvan üzerinde olan yüke hak sahibidir. Halbuki kefîl, kendi yanında olan hayvanı verirse, ücrete müstehık olmaz. Çünkü, ma'kûd-ün aleyh'den başkasını getirmiştir. Görülmez mi ki, kiraya veren kimse yükü başka hajvan üzerine yükletse, ücrete müstehık olmaz. Şu hâlde kefîl biz'-zarûre âciz olmuştur. Keza, hizmet için olan köle de zikredilen gibidir. Fakat hayvan, muayyen olmazsa, böyle değildir. Yâni onda kefalet sahîh olur. Çünkü mucir (kiraya veren) üzerine vâcib olan mutlak surette yükü taşımaktır. Kefîl de kendi hayvanı üzerine yüklet-mekle buna kadirdir.
Müvekkil ve mal sahibi (rabb'ul-mâl) için semene kefalet sahîh olmaz. Yânî, bir adam, bir adamın emriyle bir giyeceği satsa, ondan sonra âmir için müşteriye semeni garanti etse yâhûd mudârib, mu-dârebe malını satıp sonra mal sahibi için semene zâmin (garantör) olsa, sahîh olmaz. Çünkü teslim 'alma hakkı vekil ve mudâribindir. Bundan dolayı müvekkilin Ölmesiyle bâtıl olmaz. Hattâ müvekkil Ölse, vekîl için semeni teslim aîmak hakkı vardır. Keza müvekkil sağ iken vekili, semeni teslim alnıakdan nehyetse, nehy ile amel etmez. Eğer zemân (garanti) sahîh olsa, kendi nefsine zâmin (garantör) olmuş olur ki, bu caiz değildir.
Şâyed köle, bir pazarlık (safka-ı vahide) ile satılsa, ortak için kefalet sahîh olmaz. Yânî iki adam, birine, bir pazarlıkla bir köle sat-salar ve ikisinden biri arkadaşının semenden payını garanti etse, bu zemân (garanti) bâtıl olur. Çünkü pazarlık birleşince, semen onlar için müştereken vâcib olur. Eğer biri, arkadaşının şayi' olan payını öderse, kendisi için ödemiş olur. Bu ise, bâtıldır. Eğer hassaten arkadaşının payında sahîh olsa, teslîm almazdan önce borcun taksimine (paylaştınlmasma) müeddî olur. Bu da. bâtıldır. Çünkü taksim, her birinin haklarının eşit olarak bir yerde ayrılmış olmasını gerektirir. Bu ise, borçda tasa<wur edilemez. Her biri, 'hissesini ayrı satmakla, iki ortak köleyi iki pazarhkda satıp, biri arkadaşının semenden hissesini ödese, sahih olur. Çünkü pazarlık her biri için ayrıdır. Binâenaleyh her birinin yaptığı akidle vâcib olan mikdâr hassaten kendinin olur.
Kefalet, uhde ile de sahih oinıaz. Çünkü uhde, müşterek bir isim olup; eski senet, akd, akdin hukuku, derek ve şart muhayyerliği ma'-nâîarmda kullanılır. Şu hâide beyândan önce onunla amel müteaz-zir (imkânsız) olur. Bundan dolayı zemân (garanti) bâtıl olur.
İmâm A'zam' (Rh.A.) a g-öre; «halâs» lâfzıyle de kefalet sahih olmaz. Çünkü İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, bunun ma'nâsı; mebî'i müs-tehıkdan kurtarıp müşteriye teslim etmektir. Bu ise, kefilin kudreti dâhilinde değildir,
tmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; «halâs» lâfzıyle kefalet sahih olur. Çünkü onlara göre haiâs'm ma'nâsı; eğer istihkakın vürûdu ile malı teslimden âciz olursa, semenin ödenmesidir. Şu hâlde derek [112] gibi olur.
Kitabet bedeline de kefalet sahih değildir. Çünkü kitabet bedeli, acz ile yok olmaya ma'rûzdur. Binâenaleyh, sahih bir alacak olmaz.
İflâs etmiş ölü kimseye dahi kefalet sahih değildir. Yâni, üzerinde borç oîan kimse ölüp bir şey bırakmasa, bir adam onun alacaklıları için onun adına kefil olsa, İmam A'zam' (Rh.A.) a göre sahih olmaz. Çünkü asilin zimmetinden düşen bir borca kefil olmuştur. Zira borç, ödenmesi vâcib olan bir borçla zimmetin iştigâlinden ibarettir. Lâkin bu, hükmen maldır. Çünkü borç, netice itibariyle mala döner. Halbuki borçlunun kendisi edadan âcizdir ve kefili ona halîfe olur. Bu takdirde istifanın akıbeti yok olmuştur. Biz-zarûre sukut eder.
Kefalet akdi meclisinde, talibin kefaleti kabul etmesine kefîî olmak da caiz -değildir. Bu, ancak bir mes'elede caizdir ki, o da bir hastanın vârisi, alacaklıları yokken hastaya kefîî olmasıdır. Meselâ: Hasta, vârislerine veya vârislerinden ba'zısma; '(Benim üzerimde olan borca, alacaklılarım için kefil olun!» deyip, onlar da alacaklıların yokluğunda buna kefil olurlarsa bu akd istihsânen caizdir. Velev ki, kıyâs caiz olmamasını iktizâ etsin. Çünkü tâlib, gâlbdir. Ödemek (zemân) ise, ancak talibin kabûliyle tamâm olur.
İstİhsânın vechi şudur: Bu iş; borçlunun vârislerine borcunu ödemek hususunda vasıyyetidir. Bundan dolayı hasta borcunu ve alacaklılarını belirtmemiş olsa da sahih olur. Çünkü borcun bilinmemesi va-sıyvetîn sahih olmasına mâni' değildir. Bundan dolayı fakîhler: «Bu. ancak mal bıraktığı zaman sahih olur.» demişlerdir.
İmânı Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; kefalet, talibin kabulü olmaksızın, bir rivayette mutlak surette sahih olur. Diğer rivayette; talibe haber ulaşıp izin verirse sahih olur. Fetva, bununla verilir. Câmi'ul-Ke-bîr'in Telhisinde ve Fetâvâ-yı Bezzâziyye'de böyle zikredilmiştir.
Fukahâ icmâ' etmişlerdir ki; kefîl, «Ben, fulanın îülân üzerinde olan malına kefilim!» diye ihbar yoluyla söylerse, caiz olur. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir.
Kefalet; vedîa. ariyet alınan mai, isticar olunan mal. mudârebe ve şirket malı gibi, emânetlerde ve teslim almazdan Önce mebî'de; teslim aldıkdan sonra merhûn olan şeyde de sahih olmaz. Çünkü kefaletin sahih olmasının şartlarından biri; mekî'ûî-ün bih'in asil üzere mazmun olmasıdır. Öyle ki, onun kefaletten çıkması ancak zamm ma'nâsı tahakkuk etsin diye mekiûl-ün oih'i veya bedelini vermekle olur. İmdi vermek (def),kefile vâcib olur. Emânetler ise, mazmun değildir. Teslim almazdan önce mebi' dahi zâtı i'tibâriyle değil kıymeti i'tibâ-riyle Ödenir. Nitekim daha önce geçti. Keza rehn alman şey dahi zâtı i'tibâriyle Ödenmez. Belki helak olursa, borç düşer. Şu hâlde, bu suretlerde kefile ödetmek icâb etmez. Çünkü asile vâcib değildir.
Emânetlerin, nıebî'in ve merhûnun teslimine kefîl olmak caizdir. Bunlar mevcûdsa, teslimleri vâcib olur. Helak oimuşlarsa, nefse kefalette olduğu gibi kefile bir şey vâcib olmaz.
Ulemâdan ba'zısı demiştir ki; eğer emânetlerin teslimi ariyet ve icârede olduğu gibi asile vâcib iser ona, yâni teslimine kefalet caizdir. Aksi takdirde, yâni; vediada olduğu gibi asile teslimi vâcib değil ise, onların teslimine kefalet caiz değildir.
Semene kefil olmak da sahilidir. Çünkü semen, müşterinin ödemesi gereken sahih borçtur.
Kefalet; gasb edilmiş olan şeyde (mağsûb) sevm-i şirâ [113] ile tesiîm alınanda ve^fâsid bey' ile satın alman malda dahî sahîh olur.
Çünkü bunlar mazmundur. Hattâ o kimsenin elinde helak olsa, ödemesi vâcib olur. Şu hâlde kefile vâcib kılınması mümkündür.
Haraca kefalet sahilidir. Çünkü, kullar yönünden mutâleb olan bir borçtur. Şu hâlde diğer borçlar gibidir. Emvâl-i zahire ve bâîmede olan zekât, zikredilenin aksinedir. Çünkü onlarda vâcib olan fiildir. O da, ibâdettir ve mal cnun mahallidir. Bundan dolayı ölümünden sonra terekesinden alınmaz. Ancak vasıyyeti ile alınır.
Nevâîbe kefalet de sahilidir. Derler ki:, Nevâib; bekçinin ücreti, müşterek olan ırmağın temizlenmesi ve ıslâhının ücreti; askerin teçhizi ve levazımı için olan muvazzaf mal ve Müslüman esirlerin fidyesi gibi, hak karşılığı olan şeydir.
Ba'zilan demiştir ki: Nevâib hak karşılığı olmayan şeydir. Bizim zamanımızdaki cibâyeler [114] gibi, ki zâlimler haksız olarak alırlar. îmdi birinci ma'nâ murâd edilirse, ona kefalet ittifâkan caiz olur. Çünkü mazmun bir vâcibdir. İkinci ma'nâ murâd edilirse; onda me-şâyihin ihtilâfı vardır.
Kısmete [115] de kefalet sahîh olur. Kısmet, nevâibdir. Şu kadar var ki, kısmet râtib olan şeydir. Yânı mükâfattır. Nevâib, böyle değildir. Beyt'ül-mâl'de bir şey bulunmazsa, İmâm (Devlet Başkanı) onu ihtiyâç gördüğünde muhtaçlara aylık verir.
Fukahâdan ba'zılan demiştir ki: Kısmet, iki-ortaktan birinin kendisi ile arkadaşı arasında taksimden .kaçınmasıdır. İmdi onu, bir şahıs garanti eder. Zîrâ kısmet, vâcibdir.
Derek'e kefalet de sahih olur. Bunun beyânı evvelce geçmişti. Baş yangının ersine kefalet de sahih olur. Şecce, yara demektir. Buna kefalet; «'Ben, bu yaranın muceblne kefîl oldum!» demekle olur ki, o da erş, yânı diyettir.
El ve ayak kesmenin mûcebi kısas değil de diyet olursa, onlara kefîl olmak dahî sahilidir. Zîrâ, bu takdirde vâcib olan edası vâcib maldır.
Bir kimse, borçlu bir adama; «Ben, sana onu veririm.» veya «Öderim!» dese, kefalet olmaz. Ancak o kimse, borçlunun borcunu iltizâma delâlet eden bir şey söyler veya iltizâmı ta'lîk ederse, kefalet olur.
Hulâsa'da denilmiştir ki; «Fetâvâ-yı Nesefî'de şu ibare vardır: Bir kimse, alacak sahibine; «Senin füîân üzerinde olan borcunu, ben sana veririm yâhûd öderim.» dese, iltizâma delâlet eden bir şey söylemedikçe, meselâ; «Kefîl oldum!» veya «Garanti ederim!» .yâhûd «Benim üzerime olsun!» veyâhûd «Borç, bana âid olsun!» demedikçe kefalet olmaz. Fakat ta'lîk suretiyle söyler de; meselâ; «Eğer, fülân eklemezse, ben öderim.» derse, kefalet sahih olur.
Borcu isteyen kimsenin (talibin), asîl olan borçludan kefîl ile beraber mutâlebe etmesi caiz olur. Çünkü kefaletin mefhûmu- — ki mutâlebede zimmeti zimmete katmaktır— birinci zimmetin kıyamını iktizâ eder. Mutâlebeden kurtulmayı (berâeti) iktizâ etmez. Ancak berâet şart kılınırsa, "bu takdirde kefalet ma'nâya i'tibâr ile havale [116] olur. Nitekim muhîlin berâeti bulunmamak şartiyle havale, kefalettir.
Yine, talibin, asîl ile kefilin ikisinden birisine mutâlebe etmesi caizdir. Velev ki diğerini mutâlebeden sonra olsun. Çünkü kefaletin muktezâsı eklemek ve katmakdır. Temlik değüdi-r. Mâlik bunun aksinedir. O, iki kâdîden birisini seçerse; kâdî onunla hükmedince, ona temlik tazammun eder ve ikinciye temlik mümkün olmaz. Bir kimse; . «Senin onda olan alacağına» diye kefîl olursa; yânı; «Ben, fülânda olan alacağına kefîl oldum!» derse, tâlib bin akçaya delîl getirdiği takdirde, o bin akça kefile lâzım gelir. Çünkü şâhid ile sabit olan, lyânen (gözle görmekle) sabit olmuş gibidir.
Eşer tâlib isbât edemezse, kefil ikrar eylediği mikrîârda yemini ile tasdik edilir. Çünkü kefil, fazlalığı inkâr etmektedir. Yoksa kefil hakkında asilin ikrar eylediği ziyâde ile asil tasdik edilmez. Yâni asiî. kefilin ikrar ettiği mikdâr üzere fazlalığı i'tirâf etse, kefili aleyhine tasdik edilmez. Çünkü başkası aleyhine ikrardır. O kimsenin başkasına velayeti yoktur. Eelki, kendi hakkında ikrarı tasdik edilir.
Mekfûl-ün anh'in emri ile ve emri olmaksızın kefalet caiz olur. Çünkü Resûlüllah' (S.A.V.) m :
«Kefil, borcu yüklenen kimsedir.» kavl-i şerifi mutlaktır.
Şâyed mekfûl-ün anh'in emri iie kefil olsa ve borca edâ [117] etse; yânî kefil, zâmin olduğu şeyi edâ etse, edâ ettiği miktarı mekfûl-ün anh'den alır. Çünkü kei'îl, borçlunun emriyle borcunu ödemiştir. Şu hâlde onu borçludan ahr. Şâyed kefil, zâmin olduğunun hilafını edâ etse, zâmin olduğu şeyi ahr. Ödediğini almaz. Hattâ kefil iyiye kefîl olsa ve züyûf (kalp olanı) ödese ve mekfûl-ün • anh üzerinde dirhemleri olan kimse züyûfu kabul etse. kefil ceyyidi (hakikî olanı) ahr. Kalp 'olana kefil olup, iyiyi verirse, kalp olanı alır. Çünkü kefilin dönüp alması, kefalet hükmiyledir. O, ancak kefalet altına giren şeyi isteyebilir. Borcu Ödemekle rae'rnûr olan kimse, bunun aksinedir. O, ödediği şeyi alır. Çünkü me'mûr üzerine bir şey vâcib olmaz, ki edâ ile ona mâlik olsun. Belki o ödünç vermiştir (mukrizdir). Böyle olun? ca verdiğini geri alır. Kefil, kendisine malla 'kefîl olunan şahısdan mekfûl-ün l&h'e edâ etmezden önce bir şey isteyemez. Çünkü kefîl, mekfûl-ün anh'in zimmetinde olan şeye mâlik olmaz. Ona ödedikden sonra mâlik olup, verdiğini alır.
Kefîl,mekfûl-ün anh'in emri olmaksızın ödese, ödediği şeyi alamaz. Çünkü her ne kadar, mekfûl-ün anh Öğrendikden sonra izin verse de. kefil onu teberru' etmiş (müteoerri') sayılır. Zîrâ her kefalet, reddi "vnûclb olmayarak mün'akid olur. Ebeden mûcib elmasa dönüşmez. İnayede de böyle denmiştir.
Bir kimse, bir adama; «Fülânın bendeki bin akçasına zâmin ol.*» dese, o da zâmin olup ödese, âmirden alamaz. Ancak, âmir; «Benim nâmıma zâmin ol!» dedi ise, alır. Nitekim kefalet bin'nefsde daha önce geçti.
Eğer mülâzeme olunursa; yâni; tâlib, kefilin mal istemesi için peşine düşerse, kefil de mekfûl-ün anlı'in peşine düşer. Eğer kefîl habs edilirse, kefil de mekfûl-ün anh'i habs eder. Çünkü kefilin basma-gelen, ancak mekfûl-ün anh tarafından gelmiştir; şu hâlde mekfûl-ün anh de onun gibi cezalandırılır.
Tâlib, ;asîli ibra ettikde, asil ibrayı kabul etse, asîl ve kefilin ikîsi de beraberce beri olurlar. Ya da; tâiib, istediğini asilden te'îıîr etse, asıl ve kefilin ikisinden de te'hîr etmiş olur. Çünkü asîl, asıldır ve kefîl asile tâbi'dir. İbrada ve te'hirde bunun aksi yoktur. Zîrâ asîm, fer'a tâbi' olmasını gerektirir. Eğer tâlib sâdece kefili ibra etse, her ne kadar ibrayı kabul etmese de, kefîl beri olur. Çünkü kefilin üzerinde borç yok ki kabule muhtaç olsun. Belki onun üzerine mutâlebe vardır. O mutâlebe de ibra ile düşer.
Şâyed tâlib, borcunu, zengin ise kefile hibe; fakir ise, tasadduk etse, kabul etmesi şarttır. Nitekim hibenin ve sadakanın hükmü kabuldür. Borcu, üzerinde borç olmayan kimseye hibe etmek, şâyed borçlu, üzerine musallat ederse, sahih olur. Halbuki kefîl fil'cümle (kısmen), borç üzere musallattır. Kâfî'de de böyle denmiştir.
Hibeyi veya sadakayı kabûî ettikden sonra kefilin, asilden alması caiz olur. Tâtarhâniyye'de de böyle denmiştir.
Tâlib; asil ile kefilden biriyle bin dirhemden beşyüz dirheme sulh olsa, ikisi de beri olurlar. Çünkü o, sulhu bin dirhem borca muzâf kılmıştır. Halbuki bin dirhem asilin borcu olup, talibi beşyüz dirhemden ibra etmiştir. Asilin berâeti, kefilin de berâetini gerektirir. Kefîl, beşyüz dirhemi ödemiş oîsa, asilin emri ile kefîl olduysa, ödediği beş-yüzü asilden alır. Çünkü kefîl, ödemekle asilin zimmetinde olana mâlik olup, dönüp istemeye hak kazanır.
Eğer tâlib, başka cins üzere suih oldu İse kefîl, asilden bin dirhem alır. Çünkü başka cins üzere sulh, mübadeledir. Şu hâlde kefîl, asilin zimmetindekine mâlik olur. Öyle ise, binin hepsini asilden alır.
Tâlib, kefîl ile kefaletin mucebinde sulh olsa, asîl beri olamaz. Çünkü Sefaletin mucebi mutâlebedir ve kefilin ondan İbrası, asîün ibrasını gerektirmez.
Tâlib, kefile; «Sen, bana olan maldan berisin.» dese, kefîl, asilden alır (rücû' eder). Çünkü bu berâet, kefilden malı teslim almayı ikrardır. Çünkü berâeti kefile isnâd etmiş ve bana diyerek kendi nefsine isnâ-den sınırlandırmıştır. Kefilden başlayıp tâlibde son bulan berâet, ancak ifâ ile olur. Binâenaleyh bu söz, ondan teslim aldığını ikrardır. Onun için emriyle kefîl olduysa, dönüp istemeye hakkı vardır. «Seni ibra ettim.» sözünde dönemez. Çünkü bu ibradır. Kefilden teslim aldığını ikrar değildir. «Beri oldun.» sözünde ihtilâf edilmiştir. Yâni tâlib, kefile; «Sen-beri oldun!» dese, ve «Bana karşı ettin!» demese, bu, İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre ibradır. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; teslim atmayı ikrardır. Bütün bunlar, tâlib gâib olduğu vakittedir. Eğer tâlib hâzır ve mevcûd ise. beyan için ona müracaat olunur. Çünkü icmal (kısa bırakılan söz) ondan sâdır olmuşdur.
Kefaletten berâeti (kurtulmayı) şarta bağlamak sahih olmaz. Meselâ; «Eğer yarınki gün gelirse, sen kefaletten berisin!» denilmez.-Çünkü ibrada, borçdan ibra etmek gibi temlik ma'nâsı vardır. Bu cevâb, borcun kefîl üzere sübûtunu kabul eden kimsenin sözüne göre zahirdir. [118] Sâdece mutâlebenin sübûtunu kabul edenin sözüne göre dahî temlik ma'nâsı vardır. Çünkü berâette, mutâlebeyi temlik vardır. O da, borç gibidir. Zîrâ mutâlebe, borca vesiledir. Temlik ise, şarta bağlamayı (ta'lîkı) kabul etmez.
Ulemâdan ba'zılan elemiştir kî: Kefaletten berâeti şarta bağlamak sahîhdir. Çünkü onda, kefîl üzerine sabit olan —sahih kavle göre — mutâlebedir, borç değildir. Şu hâlde bu berâet, boşama ve âzâd gibi hâlis ıskat olmuştur.
Ba'zılan demişlerdir ki: Şarta bağlamak; meselâ, yarınki gün gelirse demek gibi, tâlib için asla menfaat olmayan şeylerdense, caiz olmaz. Eğer şarta bağlamak, uygun ve müteâref olup ve onda tâlib için fayda olursa, caiz olur. Nitekim mal ve nefse kefîl olur da; «Eğer yarınki gün sana bunu ödersem; ben maldan beriyim!» der ve tâlib de kabul ederse, kefîl yarınki gün ödediği takdirde maldan berî olur. İnâ-ye'de de böyle denmiştir.
Kefîl vakit gelmeden önce ölse, borç kefilden hâlen mutâlebe olunur ve kefilin vârisi borcu öderse, müddet gelmezden önce asîl borçludan alamaz. Çünkü kefîl, lx>rcu müeccelen (veresiye) iltizâm etmiştir.
Şâyed kefilin vârisleri muaccelen (peşinen) dönüp isteseler; halbuki o muaccel maliyette müeccelden daha çok olsa, ribâ olur. Şâyed müddet dolmazdan önce matlûb (kendisinden istenilen) ölürse; matlûb üzere yalnız müddet hâl (peşini olur. Eğer kefîl ve mekfûl-ün anh, yâni borçlu, ikisi de ölürlerse, tâlib borcu, herhangisinin terekesinden dilerse alır. Çünkü talibin alacağı, hâî-i hayâtta olduğu gibi, asil ve kefilden her birinin üzerine sabittir.
Asîl, talibine vermek üzere kefiline Ödediği şeyi geri alamaz. Velev ki kefîl, onu talibine vermemiş olsun. Çünkü borcu Ödemesi ihtimâli üzerine kefile hak tealluk etmiştir. Binâenaleyh, bu ihtimâl bakî kaldığı müddetçe, geri almak caiz olmaz. Zekâtında acele edip, onu vergi tahsildarına (sâî'ye) [119] veren kimse gibi.
Eğer kefîl, borçludan teslim aldığı malı talibe vermezden önce onunla kâr sağlasa, kefîl için helâl olur. Çünikü kefîl, o mala teslim almasiyle mâlik olmuştur. Şu hâlde, kâr onun mülkünün bedeli olur. Kefilin kârı, borcu ödeyene — yâni asîl'e — geri vermesi, buğday ve arpa gibi ta'yin ile müteayyin olan şeyde, mendûbdur. 3u mendûb, asîl borcu ödediği vakittedir. Eu söz, İmâm A'zam' (Rh.A.) indir. Yine, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: Kefîl, o kârı ta-sadduk eder. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ): «Kâr, kefü için helâl olmaz.» demişlerdir. Bu da, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan bir rivayettir.
Bir kimse, kefiline numune (veresiye) kumaşı satmayı emretse, o da satsa; mebî' kefilin olur. Satıcı için hâsıl olan kâr ve kazanç kefilin aleyhinedir; âmirin aleyhine değildir. Bunun açıklaması şöyledir: Asîl, kefile numuneyi (veresiye) satmasını emredip: «Var git, insanlardan bir nev'î kumaş satın al, ondan sonra sat, satıcının senden ettiği kâr ve senin ettiğin ziyan benim üzerime olsun!» der, kefîl de bir tacire gelip ondan borç almak istedikde, tacir ondan kân ister amma faiz olacağından korkar ve ona kıymeti meselâ; on akça eden bir giyeceği veresiye onbeş akçaya satar. Kefîl onu pazarda on akçaya satar. Ve kefîl için on akça hâsıl olur. Amma satıcı için müddet tamâm oldukda, onbeş akça borcu vardır.
Ya da, kefîl tacirden onbeş akça borç alır. Ondan sonra tacir on akçalık bir giyeceği onbeş akçaya satar ve borç verdiği onbeş akçaya giyeceğin semeni olmak üzere alır. Kefîl üzerinde borç, onbeş akça kalır. Şâyed kefîl, bu minval üzere amel ederse, kefîl nâmına geçerli olur. Tâcirin kazandığı kâr, kefile lâzım gelir. Âmire bir şey lâzım gelmez. Çünkü âmir, ya kefilin ettiği ziyana zâmindir. Nitekim ba'zıları; «Benim üzerime olsun.w dediği sözüne bakarak, böyle demiştir. Onun; «Eenim üzerime.» sösü vücûb ifâde eder. Şu hâlde, caiz olmaz. Nitekim bir kimsenin, çarşıda bir satıcıya; «Ettiğin ziyan benim üzerime olsun!» demesi böyledir. Ya da âmirin kefile eniri, satın almaya vekil etmektir. Nitekim ulemâdan bir kısmı; kefile verilen emre bakarak böyle demişlerdir. Giyeceğin nevi ve semeni bilinmediği için bu da caiz değildir. Bu çeşit satışa «I'yne» adı verilir. Çünkü, bunda ödünç vardır. «Veresiye sattı.» denilir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.
Bir kimse, bir adama bir adam için vâcib olan şeye veya üzerine hükm olunan şeye yâhûd ona lâzım gelen şeye kefîl olsa ve asîl gâib olup nıüddeî kefîl üzerine beyyine getirip kendisinin asîl üzerinde şu kadar alacağı olduğunu isbât etse, reddolunur. Yâni müddeînin kefîl üzerine getirdiği burhanı [120] asîl olan gâib, gelip de aleyhine hükm olununcaya kadar red edilir. Çünkü kefîl üzerine malın vâcib olmasının şartı asîl üzerine malın hükmedilmesidir. Asîl, gâib olmakla hüküm bulunmamıştır.
Bir kimse, «Gâib olan Zeyd'de şu kadar alacağını var. Şu adam da onun kefilidir.» diye delîl getirirse, kefîl aleyhine hükm olunur. Çünkü iddia olunan şey, burada mutlak maldır. Onun îsbâtı mümkündür. Daha önce geçen mes'ele bunun aksinedir. Çünkü, o mes'eie mutlak değil; malın asîle hükmolunması (nıakzıyyen bih) ile mukayyed-dir. Eğer «kefilidir)) sözüne «Onun emri ile.» ifâdesini ziyâde ederse, her,ikisinin (asîl ile kefîl) üzerine hükm olunur. Çünkü asilin emri-ile kefalet ibtidâen teberru'dur. Sonu bakımından muâvazadır (malı malla değiştirmek). Emri olmaksızın ise, hem başlangıç hem de sonuç i'tibâriyle teberru'dur. Şu hâlde ikisinden birine hükm, diğerine hükm sayılamaz. Şâyed emri ile kefalete hükm verilirse, asilin emri sabit olur ve bu malı' ikrarı mütezanimin olur. Şu hâlde, aleyhine hükm olur. Emiri olmaksızın kefalet ise, asîl tarafına dokunmaz. Çünkü kefaletin sıhhati kefilin zannınca borcun mevcudiyetine dayanır.1 Şu hâlde borcun vücûbu, kefilden asîle geçmez. Emr ile.kefalette kefîl, Ödediği şeyi âmirden alır.
Bir kimsenin derek'e kefîl olması; mebî' teslim ve mebî'de bir hakkı olmadığını ikrardır. Hattâ bu kefaletten sonra mebî'in mül-kiyyetini da'vâ etmesi caiz olmaz. Şehâdetini bir senede yazmak gibi ki, o senetde; «Fülân kimse mülkünü sattı.» yazılıdır. Yâhûd «Kesin ve geçerli bir satış iîe sattı» diye yazılıdır. Bu da mebî' için teslimdir ve o kimse tarafından mebî'de hakkı olmadığını ikrardır. Yokea şehâdetini mülkiyetten kesin ve geçerli olmak kaydından mutlak bulunan satış senedine yazması mebî'i teslim değildir. Belki, ondan sonra mülkiyet da'vâsı dinlenir. Çünkü bunda satıcı için mülkü ikrara delâlet eden bir şey yoktur. Zîrâ satış ba'zan mâlikden başkasından sudur eder. Olabilir ki, şehâdeti, o vak'ayı bellemek için yazmıştır. Daha önce geçen mes'eie bunun aksinedir. Çünkü zikredilen şeyle mukayyeddir. İki âkidin ikrarları üzere şehâdetini yazmak böyledir. Bu dahi teslim olmaz. Çünkü, buna hüküm tealluk etmez. Bu, ancak mücerred bir ihbardır. Eğer; «Fülân, kimse bir şey sattı.» diye ihbar eylese, o şeyi da'vâ etmesi caiz olur. Kefîl, talibe; «Ben, senin hakkın için bir aya kadar kefîl oldum.» deyip ve o da; «Hâlen (şimdi) kefil oldun.» dese, söz kefîl olanındır. Yâni kefîl, talibe; «Fülânda olan bin akçan için bir aya kadar sana kefîl oldum, şimdi isteme!» dese ve o da; «Şimdi kefîl oldun!» dese, söz yeminiyle kefilindir. Bu zikredilen mes'elenin aksi şudur: Biri; «Senin, bende bir aya kadar yüz akçan vardır!» der, diğeri; «Senin borcun şimdidir!» iddiasında bulunur. İkisinin arasındaki fark şudur: Kefîl, borcu ikrar etmemiştir. Çünkü sahih kavle göre, onun üzerinde borç yoktur. Nitekim daha önce defalarca geçti. Belki kefîl bir aydan sonra onun yalnız mutâlebe hakkı olduğunu ikrar etmiştir. Tâîib ('borcu isteyen) mutâlebenin fi'l-hâl olduğunu iddia etmekte, o ise inkâr etmektedir. Bu durumda söz, yeminiyle münkirindir. Mukir, borcu ikrar edip, ondan sonra kendisi için hak iddia etmiştir. Bu 'hak, mutâlebenin bir aya .kadar ertelenmesidir. Binâenaleyh onun sözü, beyyinesiz kabul edilmez.
Derek'e kefîl olan kimse, satılan şeye müstehık zahir oldukda, satıcıya semeni ödemekle hükm olunmazdan muaheze edilmez. Çünkü satış, satıcıya semen ödemedikçe, yalmz istihkakla bozulmaz. Öyle ise, semeni asîle geri vermek vâcib olmaz. Kefile geri vermek de vâcib olmaz.
Bir kimse, bir başkasına; «Şu yolu tut, çünkü bu yol daha emindir!» dese, o da o yolu tutsa ve hırsızlar malım alsalar; «Şu yolu tut, emindir!» diyen kimse onun malını ödemez. Eğer o kimse; «Bu yol korkulu ise ve senin malın alınırsa, ben Öderim.» derse ve mes'elenin geri kalanı hâli üzere olursa, malı öder. O kimse aldatmış olur.
Bunda asi olan şudur: Aldatılan (mağrur) kimse; aldatana, ancak eğer aldatma muâvaza zımnında hâsıl olursa rücû' eder. Ya da aldatan kimse, aldatılan için selâmet sıfatına nassan zâmin olur. (Sözle kefilim, der). Hattâ değirmenci, buğday sahibine; «Buğdayı sepete koy!» deyip; o da koysa; sepetin deliğinden içinde olan buğday suya akıp gitse, halbuki değirmenci, bunu bilse, Öder. Çünkü değirmenci, akd zımnında aldatmışdır. Birinci mes'ele bunun aksinedir. Çünkü orada, akd hükmünce selâmeti tekeffül yoktur. Burada ise; akd selâmeti iktizâ eder. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.[121]
[1] Gasb: Lûgatta, başkasına âîd bir şeyi kullanmak İçin düşmanlık ve tcgallüb yoJuyla aüvermekdir, o jey gerek mal olsun ve gerekse olmasın.
Istılahda: «Bir kimsenin # mütekavvİm ve muhterem bir malını sarahaten ve delâ-leten veya âdete nazaran izni olmaksızın haksız yere elinden veya tasarrufu dâiresinden almaktır.»
G â s ı b: Başkasının malini elinden veya tasarrufu dâiresinden zorla haksız yere
açıkça alan kimsedir,
M a ğ s û b: Başkasından haksız yere zorla ve açıkça alınan şeydir. Bunun istilâ-nen mağsûb sayılabilmesi için mütekavvim, muhterem bir mal olması gerekir. (Hukûk-u felâraiyve re Istüahât-ı Fıkhiyye Kâmûsu, Ö. Nasûhî Bilmen, cilt: 7, s.: 327)
Meceile'nin 881. maddesinde: «Gasb, bir kimsenin izni olmaksızın malını ahz ve zabt etmektir ki ahz eden kimseye gasıb ve ol -mala mağsûb ve sahibine mağsûb-un-minh denilir.»-şeklinde ifâde edilmiştir.
[2] Bakara »ûreai (2); âyet: 194
[3] Ariyete Istıîâhda; menfaati birine meccânen, yâni; bîr bedel mukabilinde olmaksızın rücuu kaabil olmak üzere filhâl temlik olunan maldır.
[4] Emânet: Lûgatda. emin olmak ma'nâsmadır.
Istılah'da: Emin sayılan veya ittihaz edilen kimsenin yanında başkasına âİd bulunan maldır.
[5] Câmlayn: îmâm Muhammed' (Rh.A.) in telif etmiş olduğu «El-Câmİ'm-Sağlr» ve «EI-Cami'ul-Kebîr» adlı fıkıh kitaplarıdır.
[6] Mecelle'nin 899. maddesi hükmü de şöylodir: «Gâsıb (zorla alan) eğer mal-ı mağsübu (zorla alman malı) ismi değişecek surette tağyir ederse (değiştirirse) zâmin olur (tazmin eder) ve ol mal kendine kalır.»
[7] Mağsûb'mt minh: Elindeki veya dâire-i tasarrufundaki bir malı başkası tarafından zorla ve açıkça alınan kimsedir.
[8] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 3-11.
[9] Mi'zef; Yemen halkının kullandığı bir çeşit tanbûrdur.
[10] Mizmâr; ney, düdük, kaval veya flüt gibi bir çalgı âletidir.
[11] Tavzih sahibinin beyânına göre; düğünde def veya ona benzer şeyler çalınmasında ulemâ ittifak etmişlerdir. Böylece nikâh ilân edilmiş- oluyor. Düğünlerden, başka zamanda def, çalgı v.s.'yi İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); aile içinıfe kadınların, çocukların çalıp eğ-lenroeierini de caiz görmüştür.
Bu konuda Hz. Âişe (R. Anhâ) den şöyle bir hadîs-i şerif rivayet edilmiştir: Hz. Âİşe (Rh. Anhâ) terbiyesi altında bulunan bir kızı Ensâr'dan bir kişi ile evlendirmişü. Nebî-i Ekrem (S.A.V.):
«Yâ Aişe Hani sizin def çatan ve şiir söyleyen muganniyenin yok mu? EnsârJm böyle oyun hoşuna gider.» buyurmuştur. (Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercemesi, c: 2 hadîs No: 1811)
Söz İle olsun, saz ile olsun mûsiki hakkında ulemânın ihtilâfı çoktur. Kimi tahri-mine icmâ' kimi hillinc icmâ' olduğunu, söylemiştir. Ba'zıiarı: «Düğünlerde, bayramlarda; def, yânı pulsuz dâire çalmanın mubah olmasından; ud ve keman gibi diğer sazların da o menzilede olması gerekmez» demişlerdir. (Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercemesi.
c. 3, s. 160)
Ba'züan da; fitne çıkmasından emîn olunduğu zaman, şarkı söyleyen kadının sesini dinlemenin caiz olduğunu, söylemişlerdir. (El-Lü'lü, .. . 1/193)
«Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı» adlı eserde ise* bu konuda şöyle denilmektedir: .Şarkı, helâl olmayan bir kadınla veya tüysüz bir delikanlı ile bir fitneyi gerektirdiği za-' man mümteni' olur. Yânî kendisinden men edilir. Nitekim onun üzerine, şarâb içmeyi teşvik veya vakti zayi' etmek yâhüd lâzım olan şeyleri yerine getirmekten uzaklaşmak terettüb ettiği zaman men olunur. Fakat, onun üzerine bunlardan bir şey terettüb etmediği zaman,-yânı onlan yapmakla bunlardan bir şeyin yapılmasına sebebiyet verilmediği zaman onun yapılması mubah olur.
[12] Bukağı (Kayd): Kölelerin veya harb esirlerinin kaçmalarını önlemek için ayağına yâhûd her hangi bir uzvuna takılan demir halka; köstek,
[13] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 12-17.
[14] İkrah: Lûgatta: bir kimseyi İstemedii-î bir sözü söylemeye veya bir işi yapmaya zorlamaktır.
Istılâhda; bir kimseyi tehdîd ile, korkutmakla nzâsı olmaksızın bir sözü söylemeye veya bir işi işlemeye haksız yere sevk etmektir.
Kendisine böyie cebr edilen kimseye «Mükreh», cebr edilen şeye «Mükreh-ün-aleyh», müfcreh'İn korkmasını gerektiren, rızâsını sâlib oian şeye de «Mükreh-iin-bih» denir, tkrâhda bulunan şahsa da «Mükrih», (Mücbir), (Hâmil) denir.
Cebr (İcbar): İkrah demektir. Cebr edene «Mücbir» denir. Cebrin karşıtı «fhti-yân> dır. «Kerâhat» in karşıtı da «Rızâ» dır.
ticâ: Sevk etmek, bir şeyi yapmaya icbar etmektir. Bir takım olayların meydana gelmesine sebeb olan şeylere «İlcaât-i zemânc» denir. (Hukûk-u İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhİvve Kâmûsu: Ömer N'asûhi Rumen. c. 7, >. 270)
[15] Burhan: Kesin olan delil demektir, Mukaddimât-ı yakiniyyeden müteşekkil, şartlarını câmİ' olan mantıkî bir kıyâsdır ki, netice hakkında ilmi yakın ifâde eder.
* Hüccet: Kesin olsun, olmasın mutlaka delil ma'nâsinadır.
* Beyyine: Şâhid, bir daVâyı isbâtlamak için gösterilen hüccet, vesika ma'nâsına gelir.
* Delil: Bir şeydir ki, kendisine sahih bir nazar sayesinde bir matlûb-i haberiye vukuf mümkûo olur.
(Hukûk-u tslâmiyye ve Istılahât-ı Fikhiyye Kâmûsu; ö.'Nasûhî Bilmen c. 1, s, 15)
[16] İkrâh-ı mülcî: Nefsi İtlaf, uzvu kesmek veya bunlardan birine vardıracak şiddetli dövme ile yapılan ikrâhdır. ki mükreh'in rızâsını izâle, ihtiyarını ifsâd eder. Bununla beraber, asıl ihtiyarı yine sabit bulunur.
(Hukük-u tslâmiyye ve Istifahât-ı Fıkhiyye Kâmûsuı Ö. Nasûhi Bilmen, c. 7, s. 270)
[17] En'âm sûresi (6), âyet: 119
[18] olmuştur. Müşrikler, kendisine pek çok eziyet etmişlerdir. Babası Yâsir (R.A.) ve anası Sümeyye (R.Anhâ) de sahâbîlerden olup Müslümanlık uğruna pek çok eziyetlere katlanmışlardır. Sümeyye (R.Anhâl yi Ebû Cehl (Aleyhilla'ne) şehîd etmişti. İslâm'da, ilk şehid edilen muhterem kadındır.
Ammâr (R.A.) Hazretleri, fafcih,. mtk'âhid bir zât idi. Kendisinden (62) hadis*işerif rivayet edilmiştir.
Müseyümefül-Kezzâb'a karşı Yemâme olayında bulunmuştur. Hz. Ömer (R.A.) tarafından bir aralık Küfe valiliğine atanmış, sonra azl edilmiştir. Cemel ve Sıffeyn olaylarında İmâm AH (K.V.) Hazreıİeri tarafında bulunup Sıffeyn olayında dpksandort yaşında olduğu hâlde şehid düşmüştür kî, Hicrî 37''Miladî 657 yılına müsadiftir.
[19] NTahl sûresi <16\ âyet: 106.
[20] Mübâşereten itlaf: Bir şeyi biz?at telef etmektir ki; eden kimseye. «Fâil-i mübaşir» denilir.
[21] Tescbbüben itlaf: Bir şeyin tekfine sebeb oimakdır. Sebeb olana, «Müsebbib» denilir.
[22] İkrâh-i gayri mülcî: Nefsi itlafa, uzvu kesmeye vardırmayıp yafnız gam ve elemi gerektirecek derecedeki dövme ve habs gibi şeyler ile yapılan ikrâhdır ki, mükrehin rızâsını izâle ederse de ihtiyarını ifsada vardırmaz. (Hukuk-ıı fsiûmiyye ve Tsulahât-t Fıkhiyye Kamusu: Ömer Nasühi Bilmen, e. 7, s. 270)
[23] Tav'an: Bir işi isteyerek: gönüllü olarak, zorlanmadan yapmaktır. * Kerhen: Bir işi isiemiyerek. zorla yapmaktır.
[24] Ebû Dâvud (Rh.A.) un rivayet.(tahric) ettiği bir hadîs-i şertfde Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
«Üç şey vardır ki, bunların ciddisi de ciddî, şakası da ciddîdir: Nikâh, talâk, köle âzâdı.»
Ba'zı rivayetlerde (köle âzâdı) yerine (yemîn\ ba'zılanncîa ise fric'at) diye buyu-rulmuştur.
[25] Nikâh-ı müt'a: Mut'a, temettü' veya istimtâ' gibi bir tâbir ile bir müddet için yapılan nikâhtır. (Fazla bilgi İçin: c. 2. s. 114'deki dipnota bakınız.
[26] Zıhâr: Kocanın, karısını veya onun bütün bedeninden kinaye olabilecek bir cüz'ünü yâhûd yarı, çeyrek gibi şayi' cüz!ünü (annesi gibi) nikâhı kendisine ebediyyen haram olan bir kadinin, bakılması ebediyyeıı haram bir yerine benzetmektir. (Fazla bilgi için c 2, s. 232'ye bakınız.)
[27] tlâ : Lügatta. yemin etmek ma'nâsınadiristila hela; «Karısına yaklaşmamak, yâni cinsi ilişkide bulunmamak üzere yapılan yemindir.»
tlâ'dan fey' İse: Karısı ile cinsî İlişkide bulunmamak üzere yapılan yeminden kef-fârelini vererek dönmektir ki. fiilen ve bn'zi durumlarda sözle vuku bulur.
Itkâni fRh.A.): «Bu. iıışâen ve ifcrâren ric'at gibidir.» demiştir. (Şürünbüalî; Dürcr Haşiyesi).
[28] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 18-26.
[29] Tasarruf: Bir şeyi, bir malı dilediği gibi sarfetmek. kullanmak demektir.
[30] Cünûn : Delilik, demektir. Böyle kimseye «Mecnûn» denir, tki kısma ayrılır.
Biri; «Mecnûn-î mutbik» dır ki, deliliği en az bir ay içinde ve diğer bir kavle gÖ-re; bir yıl içinde bütün vakitlerini kaplamış bulunur, cinneti aralıksız devam eder.
Diğeri; «Mecnûn*! gayr-i mutbik» dır ki. bir ay veya bir yıl İçinde ba'zan deli olup ba'zan da ayık olan kimsedir, deliliği iinılıksı? devam etmez.
[31] Sabi f Sağır): Henüz bulûğ çağına ermemiş çocuk demektir. «Mümeyyiz» ve «Gayr-İ mümeyyiz» kısımlarına ayrılır. Şöyle ki:
«Sağîr-i mümeyyiz»; alış-verişi anlayan, yâni; satmanın mülkü izâle ettiğini, satın almanın da mülkü câlib olduğunu bilen ve onda beş aldanmak gibi gabn-i fahiş olduğu zahir ve herkesçe ma'lûm olan bir gabni, gabn-i yesîrden ayırabilen çocukdur.
«Sağir-i gayr-i mümeyyiz» ise; satmanın sâlib. satın almanın câlib olduğunu bilmeyen; gabn-i fahişi, gabn-İ yesirden ayird etmeye kadir olmayan çocuk demektir.
(Hukûk-u Islâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye, Kâmüsu: Ö. Nasûhî Bilmen c: 7, s: 268)
[32] Maslahat: Bir işin salâhına, hayriyyetine. bâis ve saik olan şeydir. Dînî ve dünyevî kısımlarına vesâireye ayrılır. Karşıtı; «Mefsedet» dir.
[33] Mahcur: Muayyen bir şahsı kavli tasarruflardan menetmeye «Hacr» ve böyle bir şahsa da «Mahcur» denir.
[34] tzn: Lûgatda; mutlaka ittâk yânı. salıvermek anlamına gelir. İbâhaye, müsaadeye, ilâma. fekk-İ hacre de izin denilir.
Istüahda; bir şahıs hakkındaki hacri kaldırmak, meni' hakkını iskât eylemek, ta-sarrufâtta bulunmasına müsâade vermek demektir. Kendisine böyle izin verilen kişiye, de «Me'zûn» denilir ki, «Me'zûn-un leh» demektir.
[35] Sefih: Malını boş ve faydasız yere harcayan, masraflarında saçıp savurmakla mülkünü tüketen kimsedir. Bu hâle: «Sefeh», «Sefâhet» denir.
Sefih'in çoğulu; «Süfehâ» dır.
Revasına uyup dînin hükümlerine uygun davranmayan, dînin gereklerini yerine getirmeyen kimse de süfehâ'dan sayılır.
Budala ve sâde dil olmak yüzünden kazanç yolunu bilemeyip, alış-veri$lerinde al-danan kimse de «Sefih» demektir.
[36] Müslüman!ıkda, İyiliği emretmek demek olan «Emr-i bi"l-ma>ûf-> ve kötüiükden menetmek, sakındırmak anlamına gelen «Nehy-i anî'l-miinker»; hayır dilemek, insanları çeşitli şekillerde ikâz ve irşâd etmekten ibarettir. Hu işi yapmaya Arahça'da. «Hisbe» ve bu işi yapana da. «Muhtesib» denir.
Şübhe yok ki. hısbe Allah' iC.C.) m kitâb'ımıu ve Ru'sûlüllah' (S.A.V.) m Sün-net'inde mü'minlere emredilmiş ,farz-ı kifâye derecesinde dîni '.e içtimâi bir görevdir.
İslâm cemiyetinin bozulmadan ve dağılmadan, dîn ve ahlâktan uzaklaşmadan, huzur ?e mutluluk İçinde yaşayabilmesi için emr-i bi'1-marûf ve nehy-i ani'I-münkcr, yâni hisbe yapmak şarttır.
Bu görevi yapmanın sevabı çok büyük olduğu gibi, kadir olduğu hâlde yapmamanın cezası ve vebali de çok acırdır. Bu konuda pek <,*uk âyet ve hadis vardır. Peygamberimiz' (S.A.V.) in bir hadîs-i şerifini burada teberrüken naklediyoruz:
«Nefsim elinde olan Zât'a yemin ederim ki, ya marufu emr ve münkerden
nehyedersiniz; ya da AİIah-u Teâlâ, sîze azâb gönderir. Sonra Allah'a» yalvarırsınız; lâkin duanız kabul edilmez.» (Tirmizil
[37] Ribet-fadl: Karşılığında hiçbir şey bulunmaya» ziyâdedir. Bunda, müddet filân yoktur. Hükmü: VVdesiz fâîz, demek oian bu işlem dört mezhebe göre haramdır. (Seiâmet Yollan, Ahmed Davudoğlu, c. 3, s. 70-74)
[38] İctihâd: Lûgatda; Külfet ve meşakkati gerektiren herhangi bîr emri tahsil hususunda bütün gücü harcamaktır.
IstUâh'da:
«Fakİhin, herhangi bir şer? hüküm hakkında bir zann elde etmek için bütün gücünü harcaması, yapabileceğini yapmasıdır.» Bu iş için bütün ilmî gücünü harcayan kimseye «Müctehîd»; bu yolla elde edilen zannî şer'î hükme; yâni hakkında kat'î ddîl bulunmayan mes'eleye de «Müctehed'iin-fİh»cnir.
Bütün gücü harcamanın ma'nâsı, mûctchidin artık daha fazlasını yap.tmıy açkına Jâir kendisinde acz hissetmesidir.
«Fukîh» kaydı; fskîh olnuıyandiin ihtirazdır. Çünkü fakih olmayan bir kimse, meselâ bir lügat âlimi, i'râbın vecihlerini bümek hususunda bütün ilmî gücünü harcasâ, ve yine bir mütekellim, Tevhid ve Allah' (C.C.) in sıfatlan hususunda bütün ilmi gücünü harcasa, müetehid sayılmaz.
«Zann» kaydı ise, «Kat'(kesinlik)» den ihtirazdır. Çünkü kesin oian hükümlerde (Lat'iyyâtta) ictihâd olmaz.
«ŞerT» kaydı ise, aklî ve hissi hükümlerden ihtirazdır.
«Her hangi bir hüküm* denmesi ise, müetehidin, ahkâmın hepsini ve onların medarını bü'fîîl ihata etmiş olmasının şart olmadığına işarettir. «Bütün gücünü harcaması» diye yaptığımız kaydın aitında, bu dâhil deüildîr. Nitekim ba'zı müctehidler, ba'zı ahkâm hakkında «Lâ edrî (bilmiyorum)» demişlerdir. Meselâ, İmâm Mâlik' (Rh.A.) e kırk mes'ele sorulmuş, bundan otuz altısına «Lâ edri (bilmiyorum)» diye karşılık vermiştir. Keza İmâm Ebû lîanife (Rh.A.) de, sekiz mes'ele hakkında «Lâ edri (bilmiyorum)» de-mişıir.
Mücichiddc şu Ski şartın bulunması gerekir:
a) Allah' (.C.C.) ı ve O'nun sıfatlarını bilip tanımak, Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) i mu'cizeleri ite ve îmân ilminin üzerine tevakkuf ettiği diğer şeyleri tasdik etmektir. Bunların hepsini icmali delillerle bilmektir.
b) Ahkâmın medârikini ve kısımlarını, onların isbât yollarını, delillerinin vecihlerini, şartlarının tafsilâtını ve mertebelerini, çelişik iseler tercih yönlerini bilmiş olmaktır. Yine râvîlerin hâlini, cerh ve ta'dîl yollarını, ahkâm ile ilgili nasların kısımla-' nnı, lügat, sarf, nahiv ve benzerleri gibi edebî ilimleri bilmektir. Bu saydıklarımız şeriatta ictihâd eden mutîak müetehid hakkındadır. (Keşşâf-u Istılahat'iF-Fünûn)
Diğer bir deyim ile içtihadın şartiarr şunlardır: Lûgaten .ve şer'an bütün ma'nâlan ve hâss, âmm, mücmel, nâsih ve mensûb gibi kısımları ile Kİtâb'ullâh'i metin, ve se-- nedi ile Sünnet'i. icmâ yerlerini ve kıyâs vecihlerini bilmektir. (Seiâmet Yollan; Ahmed Davudoğlu, c. 1, s. U)
Fakîhlerin ise, bir çok tabaka veya dereceleri vardır. Büyük Türk bilgini İbn-i Ke-mâî, fukahâjı şu yedi tabakaya ayırmıştır:
a) Dînde ictihâd sahibi olan mutlak müetehid: Dört mezhebin sahihleri olan imâm-iar gibi.
b) Mezlıcbde müetehid: imâm Muhammed, Ebû Yûsuf ve İmâm Züfer (Rh. Aleyhim) gibi.
c) Meselelerde müetehid: Hassâf, Tahâvî, Kerhî, Kâdîhân (Rh. Aleyhim) gibi.
d) Tahrîc erbabı: Ebû Bekr Râzî ve Ebû Abdullah Cürcânî (Rh. Aleyhim) gibi.
e) Tercih' erbabı: Kudûrî, Burhâneddin Merğmâni ve İbn-i Hümâm (Rh. Aleyhim) gibi.
0 Temyiz erbabı: Dört metin adı ile ma'rûf olan (Kenz, Muhtar, Vİkâye. Mec-ma1) sahihleri gibi.
g) Sırf Mukallîd: Bu yedinci tabakada bulunanların ictihâd kudretleri yoktur. Kavilleri tercih ve temyiz de edemezler. En büyük meziyetleri; binlerce fıkıh mea'elesı ezberlemek, yaş-kuru bakmaksızın buldukları mes'eleleri eserlerine dercetmektir. Bunlar fakın değil, fıkhı taşıyan kimselerdir. Ezberledikleri mes'eleler; delillerden mücerred,kuru nakilden ibarettir.
[39] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 27-33.
[40] En'âm sûresi (6), âyet: 152
[41] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 34-35.
[42] Fekk-i hacr: Hacri kaldırmak, mahcûre me'zûniyet vermek, mahcurun tasarrufâtına müsâade etmektir.
[43] Uhde: Semen, hak, senet, teahhüd, emaneten teslim ediien şey, mes'ûliyet gibi manâlara gelir.
[44] Şirket-i İnan: Ticâret gibi bir maksâdla iki veya daha çok kimse tarafından sermâye konularak akd edilen bir şirkettin Bu şirkette, ortakların arasında tam eşitlik şart değildir. Meselâ; birinin sermâyesi bin. diğerinin sermâyesi beşyüz lira olabilir.
[45] Cünûn-i mutbık: Mutbık; itbâk kelimesinden alınmıştır. Bir şeyi tamamen örtüp kaplayan, bir şeyden asla ayrılmayan şey demektir. Bu bakımdan sahibinden ayrılmayan bir cinnete: yâni aralıksız devam eden Akıl Hastalığına, «Ciinün-i mutbık», vakit vakit
ayrılan cinnete yâni gelip giden Akıl Bozukluğuna da «Cünûn-i gayri mutbık» denilmiştir.
[46] Dâr-ı harb: Müslümanlarla aralarında barış ve andlasma bulunmayan gayr-i müslim-lerin hâkimiyetleri altında bulunan yerlerdir. (Fazla bilgi için, c. 2, s. 31'e bakınız.)
[47] Muhsâne: Evli kadın, demektir. Diıjer bir ifâdeyle; haramdan kaçman temiz, namuslu kadın ma'nâsma gelir.
[48] îstîlâd: Lûgatta, mutlaka çocuk istemek ma'nâsına gelir.
Şeriatta; cariyeyi ümm-ii veled yapmaktır. O da. iki şeyle olur. Birincisi; cariyenin çocuğu bendendir, diye iddia etmek; ikincisi de; cariyeye sâhib olmak (temellük) dır. (Keşşâf-u Istılâhât'il-Fünûn; c. 2)
[49] Tedbîr: Bir i'takdir, ki bunun vukuunu mevlâ kendisinin vefâtırra îa'lîk etmiş olur. (Hukûk-u Islâmiyye ve Istılahât-ı Fikhiyye Kamusu; Ö. Nasûhî Bilmen, c. 3, s. 351)
[50] Muhâbât: Fazla değerli şeyi, bilerek noksana satmak; kayırma.
[51] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 36-46.
[52] Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye'nin bu konu ile ilgili ba'zı maddeleri şöyledir:
Madde 1449: Vekâlet; bir kimsenin işini başkasına tefviz etmesi ve o işde onu kendi yerine ikâme etmesidir.
O kimseye müvekkil ve yerine ikâme eylediği kimseye vekîl ve o işe de müvekkel-ün bih denir..
Madde 1450: Risâlet; bir kimse tasarrufa» dahli olmaksızın (kanşmaksızm) bir kimsenin sözünü diğerine tebliğ etmesidir.
O kimseye resul ve gönderen kimseye mürsil ve diğerine de mürsel-ün üeyh denir.
[53] Tefviz: Bir işin idaresini birine vermek veya işleri birine bırakmak ve ısmarlamaktır.
[54] Tebliğ: Yetiştirmek, eriştirmek, ulaştırmak, haber vermek, götürmek, taşımak gibi anlamlara gelir.
[55] Gabn: Lügatta, hud'a, aldatmak, bir şeyin roikdânm eksiltmek ma'nâsınadir. Istılâh'da; İki kısma ayrılır.
a) Gabn-ı fahiş: Urûz'da yirmide bir; hayvanâtda onda bir akâr'da beşte bir; dirhemde kırkda bir veya daha 2İyâde aldanmakdlır.
b) Gabn-ı yesîr: Gabn-ı fâhiş'defd derecelerden noksan bir mikdârda aldanmakdır. (Hukûk-u tslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu; Ö. Nasûhî Bilmen, c. 6, s. İl)
[56] Muhâsama (Husûmet): Niza, mücâdele, çekişmek, da'vâda bulunmak anlamına gelir. Birbiriyle husûmetde. da'vâda bulunmaya da «İhtişam, Münazaa» denir. «(Hasım», deyimi de husûmet anlamına geidiği gibi. «Haşini» anlamına da gelir. Hasîm'in çoğulu: «Husemâ» dır.
Fasl-ı husûmet: Ba'vâyı leıkîk ile bir hükme bağlamak demektir.
[57] Zimmet: însanda manevî bir vasıftır ki; insan, lehine ve aleyhine olan şeylere ancak bununla ehl olur. Demek ki, insanlarda ehliyet-i vücüb bu zimmet sayesinde husule gelir. Zimmet; and, borç anlamında da kullanılır.
[58] Berî (tbrâ): Beri olmak: Bir kimsenin bir da'vâdan veya üzerindeki bir hakdan kurtulmasıdır. tbrâ ise: Bir kimseyi bir da'vâdan, bir hakdan beri kılmak, onun baklanda da'vâda, hak talebinde bulunmakdan vazgeçmekdir. İbra, şu kısımlara ayrılır:
* İbrâ-İ iskât: Bir kimse, diğer kimsede olan hakkının tamâmını ıskat veya bir mik-dânnı düşürmek ve indirmekle o kimseyi berî kılmaktır.
* İbrâ-i istifa: Bir kimse, diğer kimseden hakkını kabz ve istifa eylemiş olduğunu i'tirâf etmekten ibaret olarak bir çeşit ikrardır.
* İbrâ-i hâss: Bir ev veya bir çiftlik yâhûd bir cihetten dolayı alacak da'vâsı gibi bîr hususa müteallik da'vâdan bir kimseyi tbrâ etmektir.
* İbrâ4 âmm : Bütün da'vâlardan bir kimseyi ibra etmektir.
(Hukük-u îsl&miyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu; Ö. Nasûhi Bilmen; c. 8, s. 5)
[59] Zî-rahra; Lügalta. mutlaka yakınlık sahibi demektir. Bir başka ifâde ile; nesebi akraba demekdir. Istılâh'da: «Terikedea üçte bir, dörtte bir gibi belirli bir payı olmayan ve 1 terikeyi asabedeo (miras alamayan akraba) olmak sıfatiyle ihraz etmeyen herhangi ka-rib (soyca yakm!» demektir. Çoğulu: «Zc>irorhâm» dır.
* Mahrem: Yakınlıkdan dolayı nikâhı haram olan kimsedir. Bir kıza nazaran kardeşi gibi. Karşıtı, «Gayr-Î mahrem {Nâmahrem')» dir.
Mahrem; hürmet, ihtiram anlamına da gelir.
[60] Hul:: Mal karşılığında, kadının kocasından boşalmasıdır.
[61] Kitabet: Efendi ile köle arasında muvazaa yoluyla câri olan bir çeşit akildir.
[62] Tasadduk: Verilme, sadaka olarak verme.
[63] İare : Ödünç verme, îkrâz.
[64] îydâ (îdâ1) : Emânet olarak verme: maiını koruması için başka birine verme.
[65] Bud': Evlenmek \e nikâh ma'nâsına gelir. Kadının tenasül organına (ferc'ine) de bud' denir
Burada; cinsî müoâsebet (cima') istifâdesi raa'ııâsında kullanılmiftır.
[66] Risâlet: Sefaret, elçilik; bir kimsenin tasarrufa me'zûniyet ve dahii olmaksızın, bir jahsm sözünü başkasına tebliğ etmesidir.
* Resul: Elçi, bir şahsın sözünü başkasına tebliğ eden.
* MürsÜ : Sözünü, resul aracılığı İle gönderen.
* Mürselin ileyh: Kendisine, söz gönderilen.
[67] Bâtıl: Şartlarını, rükünlerini, vasıflarını tamamen veya kısmen cami' olmayan fiildir, ü aslen ve vasfen meşru olmaz. Mümeyyiz olmayan bir çocuğun satması ve hîbe et-mesr gibi.
[68] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 47-54.
[69] Veİâ-i atâka: Nfevlâ ile memlûku, yânî efendi İle kölesi arasında âzâd sonucu olarak meydana gelmiş olan bir Telâdan, bir çeşit yardımlaşmadan ibarettir ki, âzâd edilmiş köle bir cinayet işlediçi takdirde diyetini mevlâsı verir; vefat edip derecesi mukaddem vâris bırakmayınca da mirasına mevlâsı nail olur.
Vdâ-i atâka. memlûkım hürriyet ni'metine kavuşması dolayisiyie meydana geldiğinden buna, «Veiâ-i ni'met» de denilir.
(Hukük-u tslâmiyye ve Tstılahât-i Fıkhiyyc Kamusu; Ö. Nasûhî Bilmen, c. 3. s. 353)
[70] Selem: Peş? a para ile veresiye mal satmak, demektir, (Fazla bilgi it;tn c. 3. s. M5'es bakınız.)
[71] Kürr : 60 ka/iflik bir ölçekdir. Yaklaşık olarak 1 Ton'dur.
[72] Sarf : Lûgat'da fazlalık ma'nâsınadır. Şer'an: semeni, semeni île satmakdır.
(Fazla bilgi için e. 3. s. ?3l'e bakınız.!
[73] Batman: 6 kıyye'lik bir ağırlık ölçüsüdür. 7 kilogram, 697 gram, 670 miligramdır.
[74] Dirhem: Gümüş. para.
[75] Emr: Kendisiyle kesin olarak bir fiilin yapılması istenilen sözdür. Bir fiili kesin surette ve isti'lâ yoluyla isteyen kişiye de; «Âmir», böylece istenilen fiile; «Memurun bih», kendisinden böyle bir fiil istenilen kişiye de «Me'mûr» denilir.
(Hukûk-u îsJâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmûsu: Ö. Nasühî Bilmen; e. 1, s. 32)
[76] Dînâr: Altın para. (Çeyrek îira değerindedir.)
[77] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 55-63.
[78] Töhmet: işlenildiği sandan henüz gerçekliği meydana çıkmamış ofan suçtur. Töhmet; İtham etmek, itham vesilesi, gibi anlamlara da gelir.
[79] Nafiz: Başkasının hakkı taallûk etmeyen, meselâ; icazetine mevkuf bulunmayan muameledir. Şartlarım ve rükünlerini cami' olan bir akd, bir akd-t nafizdir kî, kendisinde muhayyerlik bulunup bulunmamak bakımından lâzım ve gayr-î lâzım kısımlarına ayrılır. Karşıtı: «Gayr-i nafiz» dir. Biz, barzı yerlerde «nafiz olur» deyimi yerine, «geçerlî olur» dedik.
[80] Füls (Feîs): Pul, mangır veya altın, ve gümüş olmayan para demektir.
[81] Şîrket-i mudârebe: Bir tarafdan sermâye, diğer larafdan çalışma ve emek olmak üzere akd edilen bir çeşit ortaklıktır. Sermâye sahibine, «Rabbü'1-mâl», çalışan ve emeğini koyan ortağa da «Mudârib» denilir.
[82] Câİz: Yapılması sahih veya mubah olan herhangi bir fiil veya akiddîr. Ba'zan bir fiil, bir akid, sahih olduğu hâlde caiz olmaz. Meselâ; Cum'a Namazı için ezan okunurken namaza hemen gitmeyen mükellef bir Müslümanm yapacağı bir satış işlemi —dünyevî ahkâm bakımından— sahîhdir. Fakat uhrevî ahkâm bakımından caiz değildir. Çünkü ilâhî emre aykırı olduğu için uhrevî sorumluluğu gerektirir.
[83] Re'y : Fikir, bir iş hakkında söylenilen söz.
[84] Ta'bir-i mahz : Katıksız ifâde.
[85] Sahih: Şartlannij rükünlerini, vasıflarını tamamen câmi( olan herhangi bir fiildir. Bun-lan, böyle cami1 olmak hâline «Sıhhat» denir. Meselâ: mükellef bir kimsenin kendi malını usûl-ü dâiresinde birisine satması, sahîh oian bir satış işlemidir. Böyle şartlarını, rükünlerini cami' olan bir akde de «Akd-i sahîh» adı verilir.
(Hukûk-u Islâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu; Ö. Nasûhî Bilmen, c. I, s. 35)
[86] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat:64-68.
[87] Üç İmâmdan maksâd: îmâm A'zam. İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed (Rh. Aleyhim) dir.
[88] Zi'l-yed: Lûgatda, el sahibi demektir. Istılâh'da; bir ayn'a bii'fül el koyan, veya bîr ayn'da mâlik kimselerin tasarruftan gibi tasarrufu sabit olan kimse demektir. Karşıtı: «Hâriç» d ir.
(Hukûk-u blâmiyye ve Istılahât-t Fıkhiyye Kamusu: Ö. Nasühî Bilmen, c. 8. s. 122)
[89] Deyn: (Borç) İstikraz, istihlâk, iştira ve kefalet gibi bir sebeble zimmette, yâni bir şahsın uhdesinde sabit olan şeydir. Meselâ: Borç alınan yüz lira, bir deyn olduğu gibi istihlâk edilen herhangi bir vezni veya keylî de sahibine karşı müstehlikin zimmetinde sabit bir deyndir. Keza: Bir akdîn karalığı olup meydanda var olmayan şu kadar lira veya adediyyâttan şu kadar yumurta deyn olduğu gibi, meydanda var olan akçenin ve misliyyâttan bir şeyin, meselâ; bir yığın buğdayın ifrazdan önce belli bir miktân da deyn kabîlindendir. Deyn'in çoğulu; «Duyûn» gelir.
(Hukûk-u Islâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmûsu: Ö. Nasûhi Bilmen; c. 6. s. 11)
[90] Lâzım (Lânme): Lûgatta, gerekli şey demektir. îstılâhda umûmî olarak ma'nâsı: Kendisinde muhayyerlik bulunmayan bir akiddir ki, üzerine terettiib eden eserin ref'i mümkün olmaz. Meselâ; bir kimse, muhayyer oimamak üzere bir malını bir şahsa şartlarına uygun olarak satsa bu muamele lâzım olur. artık bunu bozmaya yetkili olamaz. Karşıtı; «Gayr-i lâzım» dır ki. kendisinde muhayyerlik bulunan akd demektir.
[91] İstffâ: Hakkı tam ma'nâsıyla almak, demektir.
[92] Da'vâ: Lûgatta duâ, taleb. niyaz, temenni- nida. rağbet anlamınadır. Bir kimsenin mü-. nâzaa hâlinde bir şeyi kendisine izafe etmesi, meseiâ: «Bu mai benimdir!» demesi de bir da'vâdır.
IstiSâh'da da'vâ; bir kimsenin, bîr hakkı hâkimin huzurunda başkasından istemesidir. Da'vâ. şöyle de ta'rif ediimiştir: Başkasın m dînde veya zimmetinde olan bir şeye istihkakı bîr insanın kendisine izafe etmesi, meselâ: «Şunun elindeki şu mal benimdir.» demesidir.
[93] İddia: Lûgatta; tedâfü', birbirini defetmek anlamınadır. Istılâhda: Bir kimsenin, bir Şey için şöyledir, meselâ; «O şey, benimdir!» diye da'vâda bulunmasıdır, ki bu da'vâ hak olabileceği gibi bâtıl da olabilir. Böyle bir da'vâda buiunan kimseye, «Müddeî/Davâcı» denir. Kendisinden hâkimin huzurunda bir hak taleb edilen kimseye, «Müddeâ aleyh/ Da'vâlı»; müddeî'nin da'vâ ettiği şeye de «Müddeâ /Da'vâ olunan sey» denir.
[94] İnfâk : Malı harcamak ve sarf etmektir.
[95] Küfe: Irak'da bir şehrin adıdır.
[96] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 69-74.
[97] Kavi: Söz, görüş, inanç gibi anlamlara gelir.
[98] Vekâlet çeşitleri şunlardır:
a) Vekâlet-î mutlaka: Bir şarta bağlı, bir kayıd ile mukayyeti olmayan vekâlettir. «Seni şu husûsda tevkii ettim.» diye yapılan bir vekâlet gibi. Buna. «Vekâlet-i mürsete» de denir.
b) Vekâlet-i muallaka: Bir şarta bağlanmış ve ta'Itk edilmiş oSan vekâlettir. «Filân kimse aleyhinde Ja!vâ açarsa, onunla müdâfaada bulunmaya vekilimsin!» demek gibi bir sürcîle yapılan vekâlet bu kabildendir.
c) Vekâlet-i muıâfe: Belli bir vakitten i'tibâren başlaması meşrut olan vekâlettir. «Gelecek filân ayın başından i'tibâren seni şu işe vekil ettim!» diye yapılan vekâlet gibi.
d) Vekâlet-i mukayyede: Bir şarta bağlanmış veya bir vakt ile mukayyed olan vekâlettir.
e) Vekâlet-i hâssa: Husus ifâde eden bir söz ile yapılan, sınırlı ve belirli hususa âid bulunan vekâlettir. Belli bir maü satmaya vekâlet gtbi.
f) Vekâlet-i âmme: Umûmu iş'âr eden bir ta'bîr ile yapılan, birçok muamelâtı kapsayan vekâlettir. Buna, «Vekâlet-i mufavreze» de denir.
g) Vekâlet-i devriyye: Vekîl, her azl edildikçe yenilenen vekâlettir. Nitekim bu, yukarıda açıklandı.
(Hukûk-u tslâmiyye va Istılahât-ı Fıkhiyye Kamusu; Ö. Nasûhî Bilmen; c. 6, 3. 311 — 312)
[99] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat:75-78.
[100] Kefalet ile ilgili ba'zı ıstılahların açıklamaları:
* Kefalet: Bir şeyin mutâlebesi hakkında zimmeti zimmete zammetmektir. Yâni bir kimse, zâtını diğerinin zâtına ekleyip onun hakkında lâzım gelen mutâîebeyi kendisinin de iltizâm eylemesidir.
* Kefalet binnefs: Bir adamm şahsına kefil olmaktır.
* Kefalet fail'mâl: Bir malın edasına kefil olmaktır.
* Kefalet bit'tesiîm: Bir malın teslimine kefil olmaktır.
* Kefalet bid'derek: Mebî' bü'istihkâk zabt olunduğu takdirde akçesini edâ ve teslime veya satıcının kendisine kefîl olmaktır.
* Kefâlet-i münecceze: Şarta bağlı ve gelecek zamana muzâf olmayan kefalettir.
* Kefil: Kendi zimmetim başkasının zimmetine ekleyen, yânî başkasının müteah-hid olduğu şey'e kendi dahî müteahhid olan kimsedir, ki o diğer kimseye «Asil» ve «Mekfûlira>anh» denilir.
* Mekfûl-ün-îeh: Kefalet hususunda tâlib ve dâyin olan kimsedir.
* Mekfûl-ün-bih: Kefilin, teslimine veya edasına müteahhid olduğu (üzerine aldığı) şeydir, kî kefalet binnefsde mekfûl-ün-anh ile mekfûl-ün-bih bir şeydir. (Hukûk-u Islâmiyye ve IstUahât-ı Fıkhiyye Kamusu; Ömer Nasûhî Bilmen; c: 6, s: 244-246)
[101] Delâlet: Söylenilen bir sözün —nasıl bir anlama konulmuş olduğunu anlayıp büenlerce—• anlaşılır olmasıdır.
Delâlet lâfzı, alâmet, belirti ve bir şeyin varlığına veya yokluğuna nişane anlamında da kullanılır.
[102] Rükün (rükn): Bir şeyin mâhiyetini teşkil ve takvim eden herhangi bir şeydir ki, ba'-zan basit, ba'zan da mürekkeb olur. Meselâ: satış akdinin rüknü, îcâb ve kabuldür. Bunlar bulunmayınca satış (.bey') de bulunmaz.
Rükünler; «Rükn-ü asli», «Rükn-ü zâîd» kısımlarına ayrılır.
Rükn-ü asli; bir rükündür ki, kendisi bulunmayınca diğer bir jey veya hüküm mu'teber olmaz. Meselâ; îmâna nazaran; kalbî tasdik, aslî bir rükündür. Bu tasdik bulunmayınca mu'teber bir îmân da bulunmaz.
Rükn-ü zâid; bir rükündür kî, kendisinin bulunmamasından bir şeyin veya bir hükmün gayr-i muteber olması lâzım gelmez. Nitekim îmâna nazaran ikrar, bir rükündür ki, bunun bulunmamasından îmânın her hâlde bulunmaması îcâb etmez.
[103] îcâb: Tasarrufun inşâsı için İlk söylenilen sözdür, kî tasarruf onunla isbât edilir.
Kabul ise; Tasarrufun inşâsı için ikinci olarak söylenilen sözdür, ki onunla akd tamâm, olur.
[104] Halîfe: Başkasının yerine geçen kimse demektir.
[105] Beriyye; Suyun ve bitkinin az bulunduğu ıssız çöl demektir.
[106] Serâd: Şehrin kenarındaki köy ve kasabalar, demektir.
[107] Eşrefiyye: islâm Dünyasında basılan altın sikkelerden ba'zılannm ortak adıdır. 3,5
gram ağıriığındadır.
Mısır'da Çerkez Memlûklarından Sultan Barsbay tahta çıkınca. Melik el-Eşref unvanını almış ve «Eşrefi Altını» diye anılan altınları bastırtmiştır. Daha sonra Mısır tahtına çıkan ba'zı Sultanlar da bu adla sikke bastırmışlardır.
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethedince (1517) orada adına «Sultan» unvanını taşıyan altın sikke kestirmiş ve İstanbul'a dönüşünde de beraberinde çok mikdârda getirmiştir. Bundan sonra, Osmanlı altınları Eşrefi «Şerifi» adıyla anılmaya başlamıştır.
* Efrenciyye: Frenklere, Avrupalılara mahsûs, onlarla İlgİH.
(Büyük Lügat ve Ansiklopedi, Meydan-Larousse, c: 4, s: 88 ve 405)
[108] Beyân : Lûgatta, izhâr snlamınadır. t'lâm ve tebyîn anlamında da kullanılmıştır.
Istılâh'da: Söz olsun, iş olsun vukûbulan şeyden murââ ne olduğunu o şey île İlgisi, münâsebeti bulunan bir söz ile veya fiil ile açığa çıkarmaktır.
Meselâ: «Namazınızı kılınız!» emrini, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Hazretleri kendi fiilleriyle, yânı kıldıkları namazlar ile beyân etmiş ve bu hususta: «Namazı, benim nasıl kıldığımı gördüğünüz gibi kılınız» diye emir buyurmuştur.
Beyân, beş çeşittir: Beyân-ı takrir beyân-i tefsir, beyân-i tağyir, beyân-ı zaruret, beyân-ı tebdil.
Beyân, beş çeşittir: Beyân-ı takrir, beyân-ı tefsir, beyân-ı tağyir, beyân-ı zaruret, mektir. Meselâ: «Kanatları ite uçan kuşlar da- sizin gibi birer ümmettir.» sözündeki, «Kanatları ile uçan» vasfı, bir te'kiddir ki, bu kuşlardan mecazî bir anlam kasdedil-mediğİni gösterir.
Beyân-ı tefsir: Kendisinde gizlilik ve kapalılık bulunan bir şeyi açıklamaktır. Şöyle ki: Kendilerinde gizlilik bulunup mücmel, müşkil, hafî gibi kısımlara ayrılan sözler, bu beyân-ı tefsir sayesinde açıklığa kavuşmuş olur.
Meselâ: «Zekâtmm veriniz!» anlamındaki bir emir, mücmeldir, miktân belli değildir. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin: «Mallarınızın kırkta birini zekât olanfft getirip verinize anlamındaki bir emirleri ise, zekâtın mikdânnı belirttiğinden bu husûs-da bir beyân-ı tefsirdir.
Beyân-ı tağyir: Sözün evvelinin mucebini, bundan murâd ne olduğunu diğer bir söz ile açıklayarak değiştirmektir. Tahsis, istisna, sıfat, gaye, bedel denilen şeyler, bî-rer beyân-ı tağyir demektir. Meseiâ: «Bey1 helâl, ribâ haramdır.» ibâresindeki ilk cümle, yânı; «Bey' helâldir» cümlesi, ribâ suretiyle yapılan bir bey' muamelesine de şâmildir. «Ribâ haramdır» cümlesi ise. bu şümulü değiştirerek bey'iıı helâliydim ribâ yolu ile olmayan bey', yâni alım-satım muamelelerine tahsis kılmıştır.
Beyârc-ı zaruret : Bir şeyi lâfzen tavzıha mevzii almayan bir şey ile bir çeşit açık-lamakdır. Bu beyânın bir kısmı mantuk hükmündedir, bir kısmı da hacet vakîindeid sükûttan İbarettir.
Meselâ: Bâüğa olan bir bikri babası bir şahsa tezvic eylediğini söylediği hâlde o kız sussa, bu sükût tezvîce muvâfakattan ibaret oiur. Bununla beraber bu sükût, tavzihe mevzu bir şey değildir. Fakat söze hacet bulunduğu hâlde vuku bulduğundan bir beyân-ı zaruret sayılır.
Beyân-i tebdil: Fer'î hükümlerden olan ve te'bîdi gösterir bir kayd ile mukayyeti bulunmayan bir hükmü şer'İnin hilâfına ondan müteahhir bir delü-i-şer'înin delâlet etmesidir, ki buna «Nesh» de denir. Bu durumda, sonra gelen şer'î delile «Nâsih», bununla kaldırılan şer'î hükme de «Mensûh» denilir. Meselâ: Evvelce ana-babaya va-sıyyet yapılması farz idi, sonradan bu farzıyyet, bir şer'î delil ile nesh edilmiştir.
(Hukûk-u İslamiyye ve Istılahât-ı Fikhiyye Kâmûsu; ö. Nasûhî Bilmen, c: 1. s : 23, 24)
[109] Şart: Lûgatta. yerine getirilmesi gerekli olan şey, teahhüd ve alâmet-i lâzıme gibi ma'nâlaragelir.
Istilâh'da: «Kendisinin üzçririe tesir ve ifzâ bulunmamızın hükmün vücûdunu tevakkuf eden şeydir.
Şartın dört çeşidi vardır: Şart-ı hakikî. Şart-ı ca'lî, Şart-i ta'Iîkî ve şart-ı takyidi gibi.
* Şart-ı hakîkî: Kendi üzerine nefsel'emrde veya şeriat nazarında başka bir şeyin vücûdu tevakkuf eden şarttır ki. bu bulunmadıkça o şey hakkındaki hüküm, sahih oimaz. Nikâha nazaran şâhidlerin bulunması gibi.
* Şart-ı L-a'!î: Mükellef tarafından üzerine bir tasarruf, sarahaten veya delâleten ta'lîk edilmiş olan şarttır. Şöyle ki, bu ya şart edatı ile yapılır, bir kimsenin karısına hitaben; «Fülân yere gider isen boş ol!» demesi gibi ki, o yere gidildi mi talâk hükmünün şartı bulunmuş olur. Bu şart tahakkuk etmedikçe talâk vâki olmaz.
Ya da bu şan, edatı şarttan hali olub şart kelimesini içerir bir hâlde bulunur. Şart-ı ca'lîler, bir de (şart-ı ta'îîkî ve şart-ı takyidi) adı üe iki kısma aynlır.
* Şart-ı taliki: Bir cümlenin mazmununun husulünü, diğer bîr cümlenin mazmununun husulüne bağlamaktır.
* Şart-ı takyidi: Şart edatı zikredilmeksizin. asıl akdi bîr kayd ile bağlamaktan ibarettir. Bu da sahîh ve fâsid kısımlarına ayrılır.
(Hukûk-u îslâmiyye ve Istılahât-ı Fikhiyye Kâmûsu; ö. Nasûhî Bilmen, c: 2, s: 177-178)
[110] Sarih: Hakikat olsun, mecaz olsun, kendisinden ne kasdedildiği açıkça anlaşılan sözdür. «Şu malı sattım, şu eve ayak basmam» sözleri gibi.
[111] Fâsid: Aslında meşru oiduğu hâlde gayr-i meşru bir şeye mukâreneti sebebiyle meşruiyetten çıkan fiildir ki, aslen caiz olduğu hâlde, vasfen caiz olmaz. Meçhul bir şeyi satmak gibi.
[112] Zemân'ud-derek: Alış-verişte akd tamâm olduğu hâlde parayı müşteriye geri vermektir.
[113] Serm: Taleb. anUrmnadır. Sevm-i şirâ, bir kimsenin bir malını satılığa çıkarması, ar-zctmesi ve satılacak bahâsını ta'yin etmesidir ki, buna «Sevnrul-bâyt'» denir. Bir malı şu kadar bahâ ile satın almak istemek anlamına da gelir ki. buna da «Serm'ııl-müş-teri» denir.
«Sevm-i nazar» da; satın atın ması İstenilen bir malı görmek veya başkasına göstermek üzere satın alacak kimsenin istemesi demektir.
(Hukûk-u Islâmiyyc ve îstılahât-ı Fıkhiyye Kamusu: Ö. Nasûhî Bilmen, c: 6. s: 12)
[114] Cibâye: Lûgatta, toplamak, devşirmek, tahsil etmekdir. Vergi ve harâc toplamaya, vakfın gelirini toplamaya da cibâye denir. Vakfın gelirini toplamaya me'mûr olan kimseye de; «Câfai-İ vakf» denmiştir.
Ba'zısma göre, cibâye; Zâlimlerin haksız olarak aldıkları şeydir. Çoğulu; «Cibâ-yât» tır.
[115] Kısmet: Taksim etmek, bîr şeyi bölmek demektir. Yânı; birden çok kimselerin bir şeydeki hisse-i şayialarını bir ölçü ile belirtmek ve ayırmaktır. Meselâ; MeJdlâttaki hisse-i şayia keyl ile, mezrûâttaki hisse,
zira' ile ayrılır ve ifraz edilir.
Kısmetler; «Kısmet-i a'yân», «Kısmet-i menâfi» adı ile ikiye ayrılır. A'yân hakkındaki kısmetler de; «Kısmet-i cemi'», «Kısmet-i tefrik» çeşitlerine ayrılır. Ve bu lasmet-İ cemi' ile tefrîkden her biri; «Kısmet-i rizâ», «Kısmet-i kaza» çeşitlerine ay-nlır.
[116] Havâlç: Lûgatta, muflak nakil, tahvil anlamınadır. Ayn'da da deyn'de de kullanılır. Istılâh'da: Bir deyni bir zimmetten diğer bîr zimmete, yânî bir zâttan diğer bir v zâta nakil etmektir ki, artık o deyn, bu ikinci zimmete tahvil edilmiş, bu zimmet sahibinden mutâlebesi lâzım gelmiş olur.
* Muhil: Havale eden, yânî; Borcunu başkasının zimmetine nakil ve tahvil eyr leyen kimsedir.
* Muhâl-ün leh: Alacaklıdır. Yani: Muhilde alacağı olup ondan havaleyi alan kimsedir. Buna (muhtâl) de denir.
* Muhâ!-un aleyh: Kendi üzerine havaleyi kabul eden, muhîlin borcunu ödemeyi iltUâm eden kimsedir. Buna (rauhtel-ün aleyh) de denir.
* MuhâVün bih: Havale olunan maldır ki, muhîlin zimmetindeki borçtan ibarettir,
(Hukûk-u tslâmiyye ve Isülahât-i Fıkhiyye Kamusu; ö. Nasûhî Bilmen» c: 6, s: 286-2S7)
[117] Edâ: Emr iie' vâcib olan şeyin, yânî; Me'mûr'un-bih'in aynını müstehıkkına tesiîm
etmektîr.
Edâ; ödemek, yerine getirmek anlamına da gelir. Meselâ; «Edây-i deyn», borç ödemek demektir. Gasbedilmiş bir malı aynen sahibine iade etmek de bir edadır.
[118] Zahir: Söyleyenin maksAdt, düşünülmeye muhtaç olmadan anlaşılan »özdür.
[119] Sâî: Mevâşî denilen dört ayaklı hayvanların vergilerini bulundukları yerlerde toplamak (cibâyet etmek) üzere ta'yîn edilen Beyt'ül-mâl rae'mûrudur ki, köylerde, kabî-leler arasında dolaşarak bu vergiyi tahsil eder.
[120] Burhan: Kesin olan deül, demektir.
[121] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 4, Eser Neşriyat: 79-100.
İslami Okul Okulların En Önemlisi