Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 2. Sayfa

Bir Açıklama. 2

Bir Açıklama. 3

Bir Açıklama. 3

Bir Açıklama. 4

Bir Açıklama. 6

Bir Açıklama. 6

Dersler Ve Öğütler7

TEYEMMÜM GİRİŞ. 8

Konu İle İlgili Rivayetler10

Bir Açıklama. 11

Bir Açıklama. 13

Bir Açıklama. 14

Bir Açıklama. 15

Bir Açıklama. 16

Dersler Ve Öğütler16

TEMİZLİK KONUSUNDA ÖZEL HÜKÜMLER BULUNAN İSTİSNAİ DURUMLAR.. 18

Özürlüler18

Sargı Ve Benzerî Şeylerle İlgili Hükümler19

NAMAZIN ŞARTLARINDAN VAKİT.. 21

Sabah Namazının Vakti26

Bir Açıklama. 27

Öğle Namazının Vakti28

İkindi Namazının Vakti31

Dersler Ve Öğütler32

Akşam Namazının Vakti32

Yatsı Namazının Vakti33

Vakit İçinde Namazın Bir Rek'atını Kılabilenin Durumu. 36

Namazı Vaktinde Kılmanın Fazileti36

Yatsı Vaktinin Girdiği Sırada Akşam Yemeği Hazır Olursa. 37

Dersler Ve Öğütler38

Kerahet Vakitleri40

Bir Açıklama. 42

Bir Açıklama. 43

Dersler Ve Öğütler43

ÎKÎ NAMAZIN ARASINI BİRLEŞTİRMEK ÎKİ FARKLI VAKTE AİT NAMAZI45

AYNI VAKİTTE KILMAK.. 45

Bir Açıklama. 46

Bir Açıklama. 47

Bir Açıklama. 48

 

Bu rivayet, Sahih-i Buhari'de daha kısa (muhtasar) olarak geçmektedir. Oradaki rivayette şöyle denilmektedir:

"Ümmü Habibe (r.a) yedi yıl istihaze gördü. Dolayısıyla durumunu Re-sulullah (a.s)'a sordu. Resulullah (a.s) da: "Bu, damardan gelmektedir" diye buyurdu. O da gusleder ve namazını kılardı."

Buna benzer bir başka rivayette: "Öyle ki, kanın kırmızılığı, suyun üstüne çıkardı" ibaresinin sonuna kadar olan kısmı nakledilmekte, bundan sonrası rivayet edilmemektedir. [1]

Bir başka rivayete göre de Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Ümmü Habibe bintu Cahş, Resulullah (a.s)'a: "Ben istihaze oluyorum" diyerek bunun hükmünü sordu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bu, damardan gelmektedir. Sen guslet ve namazım kıl." O da her na­maz için guslederdi." [2]

Leys, İbni Şihab'dan söz etmeksizin şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s), Ümmü Habibe (r.a)'ye her namaz için gusletmesini emretti. Ancak bu sadece onun yaptığı bir şeydi."

Bir rivayette Ümmü Habibe adı anılmaksızm sadece Bintu Cahş denil­mektedir.

Müslim'in bir rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"Abdurrahman bin Avf (r.a)'ın hanımı olan Ümmü Habibe bintu Cahş (r.a), Resulullah (a.s)'a kendisinde (devamlı) kan akıntısı olduğunu bildirdi. Resulullah (a.s) da ona şöyle buyurdu:

"Daha önce hayız nöbetinin seni alıkoyduğu kadar süre bakle sonra gus­let." O ise her namaz için guslederdi." [3]

Bir diğer rivayette: "... sonra guslet ve namaz kıl" denilmektedir. Bu ri­vayette bildirildiğine göre de Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Ben, onun leğeninin kan ile dolu olduğunu gördüm." [4]

istihaze gören bir kadın için iztihaze gördüğü süre içinde geçerli olan hü­küm; özürlü bir kimse için geçerli olan hükmün aynısıdır. Böyle birinin her na­maz vaktinin girmesinden sonra o namaz için ayn abdest alması gerekir. Bir namaz vakti içinde özürden kaynaklanan bir şey abdestini bozmaz. Bu itibar­la o vakit içinde gerek farz gerek nafile olarak istediği kadar namaz kılabilir. Hamane (Ümmü Habibe) bintu Cahş (r.a)'ın yaptığı her namaz için ayn gusül alma, kendi anlayışından kaynaklanan bir fiildi yoksa İbni Şihab'ın da işaret ettiği üzere Resulullah (a.s) ondan böyle bir şey istemiş değildi. En doğru­sunu ise ancak Yüce Allah bilir.

 

669- Buharı ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [5]

"Fahma bintu Ebi Hubeyş (r.a) -Ebu Hubeys Muttalib bin Esed'in oğlu­dur- Resulullah (a.s)'a şöyle söyledi:

"Ben istihaze gören bir kadınım. Dolayısıyla temizlenemiyorum. Na­mazı tamamen bırakayım mı?" Resulullah (a.s) da ona şöyle buyurdu:

"Bu, damardan gelmektedir. Yoksa bu hayız değildir. Hayız dönemi gel­diğinde (daha önce kesinleşmiş) hayız süresi kadar namazı bırak. Sonra üze­rindeki kanı temizle ve namazını kıl."

Sufyan'ın rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"Hayız (yani hayız dönemi) geldiğinde namazı bırak, o dönem geçtiğinde (yani daha önce kesinleşmiş hayız dönemi kadar bir süre geçtiğinde) guslet ve namazını kıl." [6] Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"Ancak daha önce hayız gördüğün günler kadar bir süre namazı terket sonra guslet ve namazı kıl." [7]

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de Hz.Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Fatıma bintu Ebu Hubeyş (r.a), Resulullah (a.s)'m yanına geldi..." Daha sonra yukarıdaki olayı anlatmış, sonunda da Resulullah (a.s)'ın şöyle buyur­duğunu bildirmiştir:

"Guslet sonra her namaz için abdest al ve namazı kıl." [8]

Nesai'nin nakletmiş olduğu bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"Fatıma bintu Ebu Hubeyş istihaze görürdü. Resulullah (a.s) ona şöyle buyurdu:

"Hayız kanı siyah bir kandır, tanınır. Bu kan geldiğinde namazı bırak, ö-bür türlü kan geldiğinde ise abdest al." [9]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s) bir kaç kez istihaze kanının damardan gelen kan, yani normal kan akıntısı olduğunu, bunun ise hayız kanı olmadığını bildirmiştir. Bu­gün bilindiğine göre de, hayız kanı her ay belirli bir süre kadının yumurtalı­ğının patlamasından kaynaklanmaktadır. Bunun dışındaki kan akıntısı ise da­mardan gelen akıntıdır. Resulullah (a.s)'ın hadisi şeriflerinde buna parmak basmış olması, O'nun mucizelerinden ve peygamberliğinin belirtilerindendir. Çünkü bu bilgi, O'nun yaşadığı zamanda ancak vahiy yoluyla bilinebilirdi.

 

670- Taberani, Mu'cemu's-Sağir'de Cabir bin Abdullah (r.a)'tan şu şe­kilde rivayet etmiştir:

"Fatıma bintu Kays, Resulullah (a.s)'a İstihaze görenin durumunu sor­du. O da şöyle buyurdu:

"Hayız günleri boyunca bekler (yani namaz kılmaz). Sonra her temizlen­me ile birlikte gusleder, sonra sarınır ve namazını kılar." [10]

 

671- Taberani, Mu'cemu's-Sağir'de Cabir bin Abdullah (r.a)'tan, o da Resulullah (a.s)'tan rivayet etmiştir:

"O (yani Resulullah) istihaze görene her namaz için abdest almasını em­retti." [11]

 

Bir Açıklama

 

Doğrusunu Allah bilir de yukarıdaki rivayette kastedilen anlam şudur: Ka­dın normal adet günleri süresince namaz kılmadan durur. Sonra gusleder, sonra da her ayn vaktin namazı için abdest alır. Bununla birlikte eğer kanın sarınmakla kesilmesi imkânı varsa sarınmak suretiyle kanım kesmeye veya mümkün olduğu kadar azaltmaya çalışır. Sarındığında muhtemelen kan namaz esnasında dışarı çıkmaz. Dolayısıyla özürlülerden sayılmaz. Bu durumda e-ğer kan dışarı çıkarsa, o zaman daha vakit çıkmadan abdesti bozulur. İleride özürlülerle ilgili hükümlerin daha geniş açıklaması gelecektir.

 

672- Ebu Davud, Adiyy bin Sabit (r.a)'den, o babasından, o da dede­sinden (yani kendi babasından) rivayet etmiştir: [12]

"Resulullah (a.s) istihazeli kadın hakkında şöyle buyurdu:

"Hayız günleri içerisinde namazı bırakır. Sonra gusleder ve namaz kılar. Abdesti de her namaz için ayrı (yani her ayn vaktin namazı için ayrı abdest alır.)"

Bir rivayette: "... sonra oruç tutar ve namaz kılar" şeklinde bir fazlalığa yer verilmiştir. [13]

 

Bir Açıklama

 

Malikiler: "İstihaze gören kadının her namaz için ayrı abdest alması müstehabdır" demişlerdir.

Hanefiler, Şafiiler ve Hanbeliler ise şöyle söylemişlerdir:

"İstihaze gören kadının her yeni namaz vaktinin girmesiyle birlikte fer-cinİ (cinsel organını) yıkayıp bağladıktan ve pamuk ya da benzeri bir şeyle sardıktan sonra abdest alması gerekir. Ancak sargının zarar vermesi duru­munda sarması gerekmez."

"Bununla birlikte onun hasta hükmünde olması itibariyle iki namazı bir ab-destle birleştirmesini de caiz görmüşlerdir. Diğerleri ise iki namazı birleştir­meye cevaz veren hadisi şeriflerde kastedilenin, şekli olarak birleştirme oldu­ğunu söylemişlerdir. Şekli olarak birleştirme ile kastedilen ise şudur: İstihaze gören kadın, cinsel organını anlatıldığı şekilde bağlayıp sarınca bu bir bakıma ondaki akıntıyı kısa bir süre için durdurmuş gibi olur. Bu durumda mesela öğle namazını ikindi namazının kısa süre öncesine kadar geciktirir ve o zaman kı­lar. İkindi namazını de hemen vakit girer girmez kılar. Akşam ve yatsıyı da aynen bu şekilde kılar.

 

673- Ebu Davud, Hamene (Ümmü Habibe) bintu Cahş (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Pek çok ve şiddetli bir şekilde istihaze görüyordum. Durumumu Resu-lullah (a.s)'a bildirmek ve hükmünü sormak için yanma gittim. Vardığımda O'nu, kızkardeşim Zeyneb bintu Cahş'ın odasında buldum. Şöyle söyledim: [14]

"Ya Resulullah (a.s)! Ben çok ve şiddetli bir şekilde istihaze görüyorum. Benim hakkımda ne diyorsun? Bu durum beni namazdan ve oruçtan alıkoydu." (Resulullah a.s): "Sana pamuğu tavsiye ediyorum. O, kanı gide­rir" diye buyurdu. Ben: "Akıntı onun gidereceğinden fazladır" dedim.

"Bir elbise (özel bir sargı) edin" diye buyurdu. Ben: "Bunun giderebilece­ğinden de fazladır. Durmadan akıyor" dedim. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sana iki şeyi emredeceğim: Bunlardan hangisini yaparsan diğerine ih­tiyaç bırakmaz. Eğer ikisine de gücün yeterse onu artık sen bilirsin." Sonra da şöyle buyurdu:

"Bu şeytanın dokunmalarından bir şeydir. Altı gününü veya yedi günü­nü hayzına say. O artık Allah'ın bilgisi dahilinde olan bir şeydir. Sonra gus­let. Eğer kendinin temizlendiğini ve arındığını görürsen yirmiüç ya da yirmi dört gece ve gündüz namaz kıl ve oruç tut. Bu senin için yeterli olur. Her ay işte böyle yap. Tıpkı (normal) kadınların hayız görüp temizlenmeleri gibi. Onların hayız ve temizlik dönemlerini esas alırsın. Bunun yanışıra eğer öğleyi geciktirip ikindiyi erkenden kılmaya güç yetirebilirsen gusledersin ve iki namazı öğle ile ikindiyi birleştirirsin. Yine akşamı geciktirip yatsıyı er­kenden kılabileceksen; sonra gusledip ve (bu) iki namazı da birleştirebileceksen yap. Yine sabah namazı için (ayrıca) gusledebilirsen yap. Güç yeti-rebilirsen orucu da tut." Resulullah (a.s) buyurdu ki:

"(Tarif ettiğim) iki işten benim nazarımda en güzel olanı budur." Ravi dedi ki: "Amr bin Sabit, İbni Ukeyl'in şöyle söylediğini rivayet etti:

"Hamene dedi ki: "Bu, iki işten benim için en güzel olandır." Yani o, bu sözü Resulullah (a.s)'ın sözü olarak rivayet etmedi.

Tirmizi'nin buna benzer bir rivayetinde: "Resulullah (a.s):"... O kanı gide­rir" diye buyurdu. Ben: "Akıntı onun gidereceğinden fazladır" dedim." iba­resine kadar nakledildikten sonra şöyle denilmektedir:

"Resulullah ^a.s): "O zaman kuvvetli bir çaputla iki yanlı olarak sıkıca bağla" diye buyurdu. Ben: "Kan bunun giderebileceğinden de fazladır" de­dim. "Bir elbise (özel bir sargı) edin" diye buyurdu. Ben: "Kan bunun gide­rebileceğinden de fazladır. Durmadan akıyor" dedim. Bunun üzerine Resu­lullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sana iki şeyi emredeceğim- Bunlardan hangisini yaparsan diğerine ih­tiyaç bırakmaz. Eğer İkisine de gücün yeterse, onu artık sen bilirsin."

Resulullah (a.s) bunun hakkında: "Bu şeytanın bir dokunrhasıdır..." diye buyurdu. Bundan sonra yukarıdaki hadisi şerifi rivayet etmiştir. Bu rivayette: "Sonra sabah vaktinin girmesinde gusleder ve namaz kılarsın" denmektedir. [15]

 

Bir Açıklama

 

Dört mezhebin görüşüne göre de istihaze gören bir kadının, istihaze ka­nından dolayı gusletmesi gerekmez, tbni Şihab'ın Hamene (r.a) hakkında ri­vayet edilen hadisi nasıl yorumladığına daha önce işaret etmiştik. Onun açık­lamasına göre Hamene (r.a) normal hayız dönemine denk gelen sürenin biti­minde yapması gereken aylık gusül emrini her namaz vakti için yapılması ge­reken gusül olarak anlamıştır. Durumun böyle olmadığını farzetsek bile bura­daki her namaz vakti için olan gusül, müstehab olan gusüldür.

Fıkıhçılarm çoğunluğunun görüşlerine göre istihazeli kadının iki namazı birleştirmesi caiz olmaz. Sadece Hanbeliler buna cevaz vermişlerdir. Fıkıh-çılann çoğunluğu ise bu konudaki rivayetlerde işaret edilen birleştirmenin, şekli birleştirme olduğunu söylemişlerdir.

 

674- Ebu Davud, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [16]

"Resulullah (a.s)'ın zamanında bir kadın istihaze oldu. Öğleyi geciktirip ikindiyi erken kılmakla ve her ikisi için de gusül almakla; yine akşamı ge­ciktirip yatsıyı erken kılmakla ve bu ikisi için de bir gusül almakla; sabah na­mazı İçin de bir gusül almakla emrolundu."

Ravi dedi ki: "Ben Abdurrahman (bin Kasım)'a: "Bu Resulullah (a.s)'tan mıdır?" diye sordum. O da: "Ben sana Resulullah (a.s)'tan rivayet etmiyo­rum" dedi."

Bir rivayette de şöyle denilmektedir:

"Sehem bintu Süheyl istihaze oldu. Resulullah (a.s)'ın yanına geldi. Re­sulullah (a.s) ona her .namaz için gusletmesini emretti. Bu ona zor gelince öğle ile ikindiyi bir gusül ile, akşam ile yatsıyı da bir gusül ile birleştirmesini, sabah namazı için de ayrı bir gusül almasını emretti." [17]

Bir rivayete göre de Abdurrahman bin Kasım babasından şöyle rivayette bulunmuştur:

"Bir kadın istihaze oldu. Durumunu Resulullah (a.s)'a sordu. Resulul­lah (a.s) da ona -yukarıda bildirildiği şekilde- yapmasını emretti." [18]

Nesai'nin nakletmiş olduğu bir rivayette de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında istihaze gören bir kadına: "Bu, ısrarla (sürekli) kanayan bir damardandır." denildi ve öğleyi geciktirip ikindiyi er­ken kılması dolayısıyla bu İkisi için bir gusül alması yine akşamı geciktirip yatsıyı erken kılması ve bu ikisi için de bir gusül alması, sabah namazı için de bir gusül alması emredildi." [19]

 

675- Ebu Davud, Esma bintu Umeys (r.a)'den rivayet etmiştir: "Ya Resulullah (a.s)! Fahma bintu Hubeyş şu şu zamandan beri istihaze oldu ve namaz kılmadı!" dedim. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle bu­yurdu:

"Subhanallah! Bu şeytandandır (yani şeytandan bir vesvesedir- Çeviren) Leğene otursun, suyun üzerinde bir sanlık görürse gusletsin. Öğle ile ikindi namazı için bir gusül alsın; akşam ile yatsı namazı için bir gusül alsın; sabah namazı için de bir gusül alsın. Bunların aralarında da abdest alsın."

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Mücahid, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu kadar gusül almak ona zor gelince (Resulullah a.s) ona iki namazın arasını birleştirmesini emretti." [20]

 

676- İmam Malik, Ümmii Seleme (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'ın zamanında bir kadından sürekli kan gelirdi. Ümmü Seleme (r.a) onun durumuyla ilgili hükmü Resulullah (a.s)'tan sordu. O da şöyle buyurdu:

"Bu başına gelen durum daha ortaya çıkmadan önce, her ay hayız gördü­ğü gün ve geceleri gözlesin (yani onların hesabını yapıp bu hesaba göre hayız günlerine denk gelen günleri belirlesin -Çeviren) Her aydan bu kadar süre namazı terketsin. Bu günler geçtikten sonra da gusletsin. Sonra bir elbise (sargı) sarsın. Sonra da namaz kılsın." [21]

 

677- Ebu Davud, Ebu Bekr bin Abdurrahman (r.a)'ın mevlası (azatlısı) Sumeyy'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [22]

"Ka'ka ve Zeyd bin Eşlem onu: "İstihaze gören kadın nasıl gusleder?" di­ye sorması için Sa'id bin Müseyyib (ra.)'e gönderdiler. Sa'id bin Müseyyİb (r.a)"e şöyle söyledi:

"Öğleden öğleye gusleder. Her namaz için de abdest alır. Eğer kendisin­den kan çok gelirse, bir elbise (sargı) sarsın."

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a)'in ve Enes bin Malik (r.a)'in de: "Öğleden öğle­ye gusleder" dedikleri rivayet edilmiştir."

Yine Ebu Davud bin Hind ve Asım bin Süleyman, Şa'bi'den, o hanımın­dan, o Kamir'den, o da Hz. Aişe (r.a)'den (bu manada) bir rivayette bulun­muştur. Ancak Ebu Davud: "Her gün" demiştir. Asım hadisinde de: "Öğle vaktinde" denilmektedir. Bu aynı zamanda Salim bin Abdullah, Hasanı Basri ve Ata'nın görüşleridir.

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"İmam Malik şöyle söylemiştir: "Ben, Said bin Museyyib'in hadisinin: "Temizlikten temizliğe" şeklinde olduğunu sanıyorum. İnsanlar onu "Öğle­den öğleye" şekline dönüştürmüşlerdir." [23]

 

678- Buhari, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) ile birlikte hanımlarından istihaze gören biri de i ti kafa

girdi. O, kan ve bir sarı madde görürdü. Ancak namaz kılardı. Bazen namaz

kılarken altına leğen koyduğu olurîiu."[24]

 

679- İmam Malik, Abdullah bin Sufyan (r.a)'dan rivayet etmiştir "Abdullah bin Ömer (r.a) ile birlikte oturuyorduk. Bir kadın bir fetva sor­mak için yanına geldi ve şöyle söyledi:

"Ben Kabe'yi tavaf etmek niyetiyle geldim. Mescidi Haram'ın kapısına vardığımda kan akmaya başladı. Döndüm ve bu durum benden geçti. Sonra yeniden gittim. Tam Mescidin kapısına vardığımda kan akmaya başladı. [25]

Tekrar geri döndüm ve bu durum benden geçti. Sonra yeniden gittim. Tam Mescidin kapısına vardığımda kan akmaya başladı." Abdullah bin Ömer (r.a) de şöyle söyledi:

"Bu şeytanın bir dokunmasıdır. Guslet sonra bir elbise (sargı) sar. Sonra tavafını yap." [26]

 

Bir Açıklama

 

Şeyh Zafer Ahmed şöyle söylemiştin

"Bundan sonra Hakim'in rivayetinde: "Sonra her gün bir kere gusletsin" denilmektedir. Aynı şekilde Ebu Davud da Esma bin tu Ebu Umeys'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ya Resulullah (a.s)! Fatıma bintu Hubeyş şu şu zamandan beri istihaze oldu ve namaz kılmadı!" dedim. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle bu­yurdu:

"Subhanallah! Bu şeytandandır (yani şeytandan bir vesvesedir- Çeviren) Leğene otursun suyun üzerinde bir sanlık görürse gusletsin. Öğle ile ikindi namazı İçin bir gusül alsın; akşam ile yatsı namazı için bir gusül alsın; sabah namazı için de bir gusül alsın. Bunların aralarında da abdest alır."

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Mücahİd Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştin

"Bu kadar gusül almak ona zor gelince (Resulullah a.s) ona iki namazın arasım birleştirmesini emretti."

Avnul-Ma'bud'da da şöyle denilmektedir:

"Munziri Hasan şöyle söyledi: "Bütün bunlardaki gusül emrinin, müste-hablık hükmü ifade ettiği bildirilmiştir. Taberani'nin Mu'cemu'l-Evsat'ta hasen rivayetle nakletmiş olduğu bir hadis, belirtilen durumdaki kadın için farz olanın her temizlenmeyle beraber sadece bir kere gusletmek olduğuna işaret etmektedir. Bunun gibi, Azizi (3/377)'de de Amr bin el-As (r.a)'ın merfu olarak şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

"İstihaze gören bir kadın bir temizlenmeden diğer temizlenmeye (bir kar'dan diğer kar'a) bir kere gusleder."

tbni Hibban'ın hadisinin zahirinden çıkan anlam da budur. Fıkihçılanmız, bütün özürlüleri hüküm yönünden istihazeli kadına kıyas etmişlerdir. [27]

 

680- Ebu Davud, îkrime (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Hamene (Ümmü Habibe) bintu Cahş (r.a)'tan rivayet edildiğine göre, o istihaze gören bir kadındı. Eşi de kendisiyle cinsel ilişkide bulunurdu." [28]

 

681- Ebu Davud, Ümmü Atiyye (r.a)'den şu sekide rivayet etmiştir:

"Temizlenmeden sonra gelen bulanık sıvıyı ve sarı sıvıyı bir şey saymaz­dık (yani bir şeye engel saymazdık - Çeviren)" [29]

 

Bir Açıklama

 

Hanefî fakihleri şöyle söylemişlerdir ve bu konuda başkaları da onların görüşlerine muvafakat etmiştir:

"İki hayız arasındaki en kısa temizlik süresi, yirmibeş gündür." Yine Hanefi fakihlerine göre, bir kadının normal hayız süresi on günden az olur ve hayzının bitmesinden sonra kan renklerinden herhangi bir renkle akın­tı devam ederse, on gün tamam oluncaya kadar beklemesi gerekir. Eğer on gün içinde bu akıntı kesilirse, bu akıntının devam ettiği sürenin tamamı hayız-dan sayılır. Eğer on günden daha fazla süre devam ederse, o zaman normal hayız süresinden sonrasının tamamı istihaze olarak kabul edilir. Bu durumda on günden sonra gusleder ve normal hayız süresinin dolmasından sonra kıl­mamış olduğu namazlarını kaza eder.

İ'la'u's-Sünen (l/257)'de rivayet edildiğine göre Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a) şöyle söylemiştir:

"Allah, hamile kadınlardan hayızı kaldırdı ve kanı, rahimlerin barındır­dıkları için (rızık) kıldı."

Abdullah bin Abbas (r.a)'ın da şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Allah hamilelerden kanı kaldırdı ve onu çocuk için nzık eyledi." [30]

Tıp da hamilelik döneminde gelen kanın, hayız kanı olmayıp istihaze kanı olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla bu dönemde gelen kan, normal adet kanı değildir.

Darimi'nin Hasan-ı Basri, İbrahim en-Nehai, Ata ve Hakem bin Atebe-'den rivayet ettiğine göre hamile bir kadın eğer kan görürse (yani hamile bir kadından eğer kan gelirse) o istihazelİ hükmündedir. Dolayısıyla namazlarını terketmez. Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet edildiğine göre de, bir kadın (hamilelik dolayısıyla) kandan kesilir de sonra kan görmeye başlarsa, çocu­ğunu doğuruncaya kadar namazım kılmaya devam eder. Hanelilerin görüşle­rine göre de bu durumdaki bir kadın, çocuğunun bedeninin çoğu çıkıncaya ka­dar namazım kılmaya devam eder. Bu konunun önemi (doğum esnasında ka­çırılan namazların) kazası konusunda ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla Hanefi-lere göre mesela bir kadının çocuğunun az bir kısmı ikindi namazı girmeden önce çıkar ancak çocuk ikindiden sonra doğarsa ve bu arada ikindi namazını kılamamış olursa, daha sonra (nifastan temizlendikten sonra) o ikindiyi kaza etmesi gerekir. [31]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Hanefiler gusülde de abdestte de niyeti farz olarak görmemişlerdir. Buna göre bir kimse cünüp olursa veya bir kadın hayızlı veya nifaslı olur da bu du­rumdan temizlenmiş olursa, kendini bol suyun içine attığı ve bütün vücuduna su dokunduğu takdirde sudan, gerek büyük hadesten ve gerekse küçük ha-desten temizlenmiş olarak çıkar. Niyet etmiş olmasa bile bu temizlik gerçek­leşmiş olur. Bir kimsenin ise, akarsuyun veya akarsu hükmündeki bir suyun içine girip içinde bir süre durması halinde farzla birlikte sünneti de yerine ge­tirmiş olacağını söylemişlerdir.

Lubab müellifi -ki kendisi Hanefidir- (1/16) şöyle demektedir:

"Guslü gerektiren durumlardan birisi; meninin, fışkırarak ve şehvetle boşalmasıdır. Meni beyaz, akıcı bir sıvıdır. Onun çıkması üzerine erkeklik organı solar. Çıktıktan sonra sıvı halde iken kokusu taze hurmanın kokusu­na, kuruduktan sonra ise yumurtanın kokusuna benzer. Şehvetle çakması, kadının cinsel organından benzer bir şey çıkmasa bile meninin yerinden çıkması esnasında kişinin bir lezzet duymasıdır. İmam Ebu Yusuf, guslün gerekliliği için meninin şehvetle çıkmasını şart koşmuştur. Bununla bir­likte İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhummed, İmam Ebu Hanife'nİn görü­şüne muhalefetle; bir kimsenin rüya görmesi ve menisinin şehvetle yerin­den kopmasından sonra tam çıkacağı sırada cinsel organını tutması ve şeh­veti geçinceye kadar böyle saklaması sonra bırakması ve menisinin şehvet-siz olarak akması durumunda yine de ona gusül gerekeceğini söylemişler­dir. Bunun gibi cinsel ilişkide bulunan kimse işemeden ve uyumadan gusleder de ardından menisinin kalan kısmı gusülden sonra çıkarsa, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre onun yeniden gusletmesi gerekir. Ebu Hanife'ye göre ise bundan dolayı yeniden gusletmesi gerekmez. Ancak işe­meden ve uykudan sonra şehvetsiz olarak meninin çıkması durumunda, guslün gerekmeyeceği üzerinde görüş birliği vardır."

Şafiilere ve Hanbelilere göre bir kadının hayızdan veya nifastan (lohusa-lıktan) sonra gusletmesinin ardından, kan bulaşmış yerlerine misk veya baş­ka bir güzel koku yahut su sürmesi sünnettir. Kadın güzel kokuyu bir pamuk parçasına veya başka bir şeye sürerek hayız veya nifas kokusunun gitmesi için onu cinsel organının içine koyar. Ancak ihramh veya kocasının ölümünden dolayı iddet bekliyor olursa bu şekilde koku sürünmez.

Abdestte olduğu gibi gusul üzerine (onu farz kalacak bir şey olmadıktan sonra) tekrar gusletmek sünnet değildir. Ancak alınan abdestle herhangi bir namaz kılınması durumunda sonraki namaz için yeniden abdest alınması sün­nettir.

Hayız kanı ve daha katı olmasıyla ve kötü kokusuyla ayrılır. Bu, istihaze gören birinin kan türlerinin birbirinden ayrılmasını sağlayan özelliklere daya­narak ne zaman hayızlı ne zaman da istihazeli olduğunu tesbit edebileceği görüşünde olanlar açısından önemlidir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"İstihaze gören kadın ya da ilk kan görmeye başlamasından itibaren böy­le olur ki, bu daha ilk buluğa ermesiyle yahut ilk lohusa olmasıyla birlikte kendinden kan gelmeye başlayan ve bu şekilde kesilmeden devam eden kimsedir; ya adet dönemi belirginleşmiş olur ki, bu da normal şekilde hayız görüp temizlenerek adet süresi kesinlik kazandıktan sona istihazeli olandır; ya da adet dönemi hakkında tereddüt olur ki, bu da istihaze görmeye başla­dığı sırada adet ve temizlik süresinin ne kadar olduğunu unutmuş olur. İlk kan görmeye başlamasıyla birlikte istihazeli duruma düşen yani kam ke­silmeden devam eden her ayın on gününü hayız dönemi, yirmi gününü de temizlik dönemi olarak tayin eder. Hayız ve temizlik dönemi kesinleştikten sonra istihazeli olan kadının, ayın önceki hayız günlerine denk gelen gün­leri hayız sayılır diğer günlerde gelen kanların tümü ise istihaze kanlarıdır. Hayız ve temizlik sürelerini unutmuş olan kadının ise kendisiyle ilgili şeriat hükümlerini uygulamada ihtiyaca en uygun olana riayet etmesi gere­kir. Bu ise onun açısından pek çok zorluğa sebep olabilir. Bu durumdaki bir kadın, Kur'an-ı Kerim okumak, ona dokunmak, camiye girmek gibi hayızlı bir kadına yasaklanmış fiilleri işlemekten sakınmalı, kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunmamalı, her namaz için gusletmeli, bununla sadece farz na­mazları ve vitir namazlarını  kılmalı, namazda Kur'an-ı Kerim'den namazın geçerli olmasına yetecek miktarda okumalı daha fazla bir şey okuma­malıdır."

Bu durumdaki bir kadın için en kolay olanı Han beli mezhebine göre hare­ket etmektir. Onlar bu konuda şöyle söylemişlerdir:

"Hayız dönemini tesbit edemeyen kadın, hayız süresinin ne kadar oldu­ğu konusunda tereddüde düşen ve hangi günlere denk geldiğini tesbit ede­meyen kimsedir ki, onun üç durumu olabilir:

Birincisi: Adet dönemini ve adet günlerinin sayısını unutmuş olabilir. Bu durumda adeti her aydan altı ya da yedi gündür. Kendi tahminine, kuv­vetli kanaatine ve galib zannına göre hangi günlerin adet günlerine denk geleceğini ve denk gelmesi ihtimalinin bulunduğunu tesbit eder sonra gus­leder ve sonraki günlerini istihaze günleri olarak kabul eder. Bu günlerde artık namazını kılar, orucunu tutar ve diğer ibadetlerini yapar.

İkincisi: Hayız dönemini hatırlamakla birlikte hayız günlerinin sayısını unutmuş olabilir. Mesela hayızının her ayın ilk on gününde geldiğini bil­mekle birlikte kaç gün olduğunu bilmiyor olabilir. Bununla ilgili hükmü de birinci ile ilgili hüküm gibidir. Konuyla ilgili iki rivayetin en kuvvetli ola­nına göre hayzın en uzun süresi altı ya da yedi gün olduğundan, söz konusu kadın da kendi hayız günlerinin sayısını bu kadar teyin eder.

Üçüncüsü: Hayız günlerinin sayısını bilmekle birlikte dönemini unut­muş olabilir. Dolayısıyla hayızının ayın başında mı, ortasında mı, yoksa so­nunda mı geldiğini bilemez. Bu durumdaki biri ise hayız günlerini her ka­meri ayın birinci gününden itibaren başlatmalıdır.

Bütün bunlar, istihaze gören kadının hayız kanı ile istihaze kanının bir­birinden ayıramaması durumu için söz konusudur. [32]

 

TEYEMMÜM GİRİŞ

 

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Eğer hasta yahut yolculukta olursanız veya sizden biri tuvalet ihtiyacını görmüş olur ya da kadınlara dokunmuş olursanız da su bulamazsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi mesnedin." [33]

Daha önce namazın, ibadetlerin en üstünü, olduğuna işaret etmiştik. Bu yüzden onun için Özel bir takım şartlar konulmuştur. Büyük ve küçük hades-ten temizlenmesi bunlardan bir tanesidir. Bunun yanısıra daha başka bazı i-badetlerin yerine getirilebilmesi için de büyük ve küçük hadesten temizlen­mesi şart koşulmuştur. Bu da söz konusu ibadetlerin önemi dolayısıyladır.

Temizlik maddesinin su olduğunu daha önce görmüştük. Ancak suyun bu­lunması imkânının olmaması veya bulunup da kullanılması imkânının olmama­sı durumu için şeriat, su ile temizliğe alternatif olacak bir temizlenme türü be­lirlemiştir ki, o da teyemmümdür. En doğrusunu Allah bilir de, bunun hikmeti, bir yönden temizlik, bir yönden de, Müslümana namazın ve temizlikle bağ­lantılı diğer ibadetlerin önemini hissettirmektir. Bu ibadetler, ancak asli şart­larının veya bu şartların yerini tutacak şartların yerine getirilmesi ile yapıla­bilmektedir.

Hanefîler teyemmümü: "Yüzün ve ellerin temiz bir toprakla meshedil-mesi" olarak tarif etmişlerdir. Niyet ise teyemmümün şartıdır. Teyemmüm hem abdestin, hem de gerek cünüplükten dolayı ve gerekse hayızdan veya ni-fastan temizlenmekten dolayı alınması gereken guslün yerine geçer.

Teyemmüm yapılması için gerekli olan şartların oluşması durumunda te­yemmüm, farz namaz, nafile namaz, mushafa dokunmak, Kur'an-ı Kerim oku­mak, tilavet veya şükür secdesi yapmak ve camide oturmak gibi temizliği ge­rektiren bütün ibadetler açısından su ile temizliğin yerine geçer.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Vakit girmeden önce teyemmüm yapılması ve bir teyemmümle birden çok farz veya nafile namaz kılınması caizdir. Teyemmümle, suyun bulun­ması veya kullanılması imkânının doğması vaktine kadar hades kalkmış olur. Ancak hadesin vuku bulması yani abdesti bozan veya guslü gerektiren bir şeyin meydana gelmesi durumunda, teyemmüm de bozulur. Teyem­mümü bozan şeyler, abdesti bozan şeylerle aynıdır."

Malikiler, Şafiiler ve Hanbeliler ise şöyle söylemişlerdir:

"Teyemmüm ancak farz olsun nafile olsun hangi ibadet için teyemmüm edilecekse, o ibadetin vaktinin girmesinden sonra caiz (yani geçerli) olur."

Mutlak mahiyetteki nafileler (yani belli bir vakte bağlı olmayan nafile iba­detler) için içerisinde namaz kılınması yasak edilmiş olan kerahet vakitleri dışında istenilen vakitte teyemmüm edilebilir. Dört mezhebin imamlarının or­tak görüşlerine göre vaktin sonuna doğru suyun elde edilmesi ümidinin ol­ması durumunda teyemmümü bu vakte kadar geciktirmek efdaldir. Ama su­yun temin edilmesinden tamamen ümit kesilirse, o zaman vaktin başlangıcın­da teyemmüm edilmesi dolayısıyla namazın vaktin başlangıcında kılınması müstehab olur. Ahmed bin Hanbel ise: "Her halükârda teyemmümü geciktir­mek daha iyidir" demiştir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimse nafile ibadet için teyemmüm ederse onunla hem nafile hem de farz ibadeti yerine getirmesi caiz olur."

îmam Ebu Hanife ve İmam Ebu Yusuf şöyle söylemişlerdir:

"Teyemmüm eden birinin; yanlarında suyun bulunmaması durumunda abdest almış kimselere imamlık etmesi caizdir."

Teyemmümü caiz kılan mazeretler ise şunlardır:

Abdest veya gusül için yetecek miktarda suyun bulunmaması, suyu kul­lanma imkânına sahip olunamaması, suyu kullanmayı engelleyen bir has­talığın olması yahut suyu kullanmanın hastalığın artmasına sebep olması ve ondan iyileşmeyi geciktirmesi, o an veya ileride bulundurulan suya ihtiyaç ol­ması, suyun istenmesi durumunda cana veya mala bir tehlike gelmesinden korkulması, suyun çok soğuk olması sebebiyle kullanılmasının ölüme yol aça­cağından veya bir organ için tehlike arzedeceğinden korkulması, suyu çıkarmada yararlanılacak ip ve kova gibi aletlerin bulunmaması... Teyemmümle il­gili pek çok meselenin geniş ayrıntısı bulunmaktadır. Bunların öğrenilmesi i-çin fıkıh kitaplarına başvurulabilir.

Fıkıhçılar, bir kimsenin su bulamamak veya kullanma imkânından mahrum olmak sebebiyle teyemmüm edip namaz kılması ve vaktin çıkmasının ardın­dan su bulması ve kullanma imkânını elde etmesi halinde, teyemmümle kıldığı namazını iade etmesinin gerekmediği üzerinde görüş birliğine varmışlardır.

Hanefiler, Malikiler ve Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimsenin teyemmümle namaz kılmasından sonra, teyemmümü caiz kılan sebeplerin ortadan kalkması durumunda bile namazım iade veya kaza etmesi gerekmez. Ancak eğer teyemmümle namaz kılan kişi daha na­mazdayken su bulunur veya teyemmümü geçerli kılan sebepler ortadan kal­karsa namazı bozulur."

Teyemmümün çeşitli farzları bulunmaktadır

Bunlardan niyet; dört mezhebe göre de farzdır. Bir diğer farz da ellerin (kolların) ve yüzün bütün halinde temiz toprak veya benzeri bir şeyle meshe-dilmesidir. Hanefilere ve Şafiilere göre kolların abdestte olduğu gibi dirsek­lere kadar meshedilmesi gerekmektedir. Malikilere ve Hanbelilere göre ise bileklere kadar meshedilmesi gerekir. Bu iki mezhebe göre kolların dirseklere kadar meshedilmesi ise sünnettir. Hanefilere ve Şafiilere göre toprağa veya onun yerini tutacak maddeye elleri iki kere vurmak farzdır. Bir kere yüz için, bir kere de kollar için vurulmalıdır. Malikiler ve Hanbeliler ise: "Sadece birinci vuruş farzdır, ikincisi ise sünnettir" demişlerdir.

Fıkıhçılar, teyemmümde yüzüğü çıkarmanın vacib (gerekli) olduğunda gö­rüş birliğine varmışlardır. Teyemmümde toprağın, sık kılların dibine ulaştırıl­ması gerekmediği gibi seyrek kılların dibine ulaştırılması dahi gerekli değildir. Şafiilere göre teyemmümde meshedilecek iki organı meshederken sırayı gö­zetmek de farzdır. Buna göre önce yüzün sonra kolların meshedilmesi gerek­mektedir. Hanefilere ve Malikilere göre ise bu sıranın gözetilmesi mtiste-habdır. Hanbeliler ve Malikiler organların peşpeşe meshedilmesini de farz görmüşlerdir. Ancak Hanbeliler bunun sadece büyük hades dışında farz oldu­ğu kaydım koymuşlardır. Şafiiler ve Hanefiler ise peşpeşe meshetmenin sün­net olduğunu söylemişlerdir.

Teyemmümde kullanılacak toprağın temiz olması da teyemmümün farzla-nndandır. Ancak fıkıhçılar teyemmümde kullanılması gerekli maddenin (sa'i-din) tanımlanması konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.

Malikilerin bu konudaki açıklamaları şöyledir:

"Yerin üstünde bulunan ve yeri örten şeylerin parçalarından sayılan toprak, kum, taş ve çakıl gibi maddelerin tümü teyemmümde kullanılabilecek maddeler arasına girer."

Onlara göre buz ile teyemmüm edilmesi de caizdir. Hanefiler ise bu konuda şöyle söylemişlerdir:

"Toprak, toz, kum, taş, kireç, sürme ve cevher gibi toprağın içinde tabii olarak bulunan maddelerin tümüyle teyemmüm olur."

Hanelilere ve Malikilere göre üzerinde toz bulunmayan taş veya kaya ile yahut üzerinden ele toz gelmeyen su ile sertleşmiş çamur gibi katı toprak ile teyemmüm caizdir. Bunun gibi sırf toz ile teyemmüm de caizdir. Mesela ki­şinin elini elbiseye ve kerpice vurması durumunda ondan toz kalkması ha­linde, onunla teyemmüm edilir.

Teyemmümde mesh ise şöyledir Sol el sağ elin üzerinden elin üstünden dirseğe doğru sürülür. Sonra dirseğin içinden (yani kolun iç kısmından) bileğe doğru sürülür. Sonra dirseğin içinden (yani kolun iç kısmından) bileğe doğru sürülür. Bununla birlikte bütün halinde meshedilmesi durumunda, herhangi şekilde meshedilse yeterli olur. Fıkıhçılar teyemmüm için ellerin toprağa iki kereden fazla vurulmasının caiz olduğu üzerinde görüş birliğine varmışlardır.

Teyemmümün sünnetleri şunlardır:

Allah'ın adım anmak yani (besmele çekmek, elleri toprağa vurma esna­sında parmakların aralarını açmak, elleri toprağın üzerine avuç içleriyle vur­mak, elleri toprakta ileri geri sürmek ve siikmek, teyemmüm esnasında ses­siz durmak, kıbleye yönelmek, sağdan başlamak, yüzün en üstünden itibaren meshetmeye başlamak, misvak kullanmak. Abdestten sonra olduğu gibi te­yemmümden sona da iki rek'at namaz kılmak sünnettir.

Abdesti ve guslü bozanların tümü teyemmümü de bozar. Bunun yanısıra, teyemmümü caiz kılan mazeretin ortadan kalkması, bir kere de olsa abdeste (veya gusle) yetecek miktarda suyun bulunması da teyemmümü bozar.

Burada bir de Akıncıların "her iki temizlikten mahrum kişi" diye adlandır­dıkları ve hem su, hem de teyemmümde kullanacağı temiz toprak vs. bulama­yan birinin durumu üzerinde durmak gerekiyor. Bir kimse içerisinde su ya da teyemmümde kullanılabilecek madde bulunmayan bir yere veya pis bir yere hapsedilmiş olabilir; eli kolu bağlanmış olabilin içine su ulaşmayan bir gemide yolcu olabilir, derisinin üzerinde çıbanlar çıkmış olması yüzünden gerek ab-dest için gerekse teyemmüm için derisine dokunamayacak bir durumda olan biri gibi herhangi bir hastalık dolayısıyla veya bir başka sebeple hem abdest alma hem de teyemmühı imkânlarından mahrum olabilir. Hanefilere ve Şafii-lere göre böyle birinin içinde bulunduğu durumda namazını kılması ve daha sonra namazını iade veya kaza etmesi gerekir. Hanbeliler ise böyle birinin belirtilen halde kıldığı namazını iade etmesinin gerekmediğini söylemişlerdir.

Malikiler şöyle söylemişlerdin

"Böyle birinin üzerinden namaz hem eda olarak hem de kaza olarak düşer, yani içinde bulunduğu durumda namazını kılması gerekmediği gibi bu durumda kılamadığı namazlarını daha sonra kaza etmesi de gerekmez."

Hem abdest hem de teyemmüm imkânından mahrum olan birinin abdest almış veya teyemmüm almış birine imamlık etmesi caiz olmaz. Ancak kendi gibi birine imamlık etmesi caizdir.  [34]

 

Konu İle İlgili Rivayetler

 

682- Buharı ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [35]

"Yolculuklarından birinde Resulullah (a.s) ile birlikte yola çıktık. Sah-ra'ya -yani Zatu'l-Ceyş'e- vardığımızda benim gerdanlığım kayboldu. Resu­lullah (a.s) onu aramaya durdu. İnsanlar da O'nunla birlikte durdular. Bu­lundukları yerde su bulunmadığı gibi yanlarında da su yoktu, insanlar Hz. Ebu Bekir (r.a)'İn yanına gelerek:

"Hz. Aişe (r.a)'nin ne yaptığını görmüyor musun? Resulullah (a.s)'ı ve O'nunla birlikte diğer insanları bekletti. Oysa bulundukları yerde su olma­dığı gibi yanlarında da su yok" dediler. Hz. Ebu Bekir (r.a) geldi. O geldiğinde Resulullah (a.s) da başını benim dizime koymuş uyuyordu. (Hz. Ebu Bekir r.a):

"Resulullah (a.s)'ı ve diğer insanları su bulunmayan bir yerde ve yan­larında su olmadığı bir sırada alıkoydun (öyle mi)?" dedi. Hz. Ebu Bekir (r.a) benî azarladı ve Allah'ın söylemesini dilediği şeyleri söyledi. Eliyle de sırtı­ma vurmaya başladı. Beni hareket etmekten alıkoyan, Resullulah (a.s)'ın dizimin üzerinde uyuyor olmasından başka bir şey değildi. Ardından Resu­lullah (a.s) uyandı ve yanında su bulunmaksızın sabah vaktine girdi. Bunun üzerine ensarın Akabe biatına temsilci olarak gönderdiklerinden (nukeba-dan) biri olan Useyyid bin Hudayr şöyle söyledi:

"Ey Ebu Bekir (r.a) ailesi! Bu sizin ilk bereketiniz değil."

Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Daha sonra benim üstünde olduğum deveyi kaldırdık gerdanlık da de­venin altından çıktı."

Bir başka rivayete göre de Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir: "Bizim Medine'ye girmek üzere olduğumuz bir sırada sahrada gerdan­lığım kayboldu. Bunun üzerine Resulullah (a.s) devesini çökertti ve indi. Sonra başını kucağıma koydu ve uyudu. Sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) geldi ve beni şiddetli bir şekilde dövdü ve: "Bir gerdanlık için insanları tuttun" dedi. Ben, Resulullah (a.s)'ın yeri için ölürüm. O zaman (Hz. Ebu Bekir r.a) beni acıttı. Daha sonra Resulullah (a.s) uyandı ve sabah vakti de girdi. Su araştırdı ama bulunamadı. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimeyi indirdi:

"Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirsekleri­nize kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve topuklarınıza kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boydan boya yıkanın. Eğer hasta ya­hut yolculukta olursanız veya sizden biri tuvalet ihtiyacını görmüş olur ya da kadınlara dokunmuş olursanız da su bulamazsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Allah size bir zorluk çıkarmak istemiyor; ancak sizi temizlemek ve olur ki şükredersiniz diye üzerinize nimetini tamamlamak istiyor." [36]

Bunun üzerine Useyyid bin Hudayr şöyle söyledi:

"Ey Ebu Bekir (r.a) ailesi! Şüphesiz Allah size insanlar için bereket verdi. Siz onlar için bereketten başka bir şey değilsiniz." [37]

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"(Hz. Aişe r.a) Hz. Esma (r.a)'dan emaneten bir gerdanlık almıştı, kaybol­du. Resulullah (a.s) insanlardan bazılarını onu aramaları için gönderdi. Bu sırada namaz vakti girdi. Namazı da abdestsiz olarak kıldılar. Sonra Resulul­lah (a.s)'ın yanına geldiklerinde bu durumlarını O'na bildirdiler. Bu sırada teyemmüm ayeti indi. Bunun üzerine Useyyid bin Hudayr şöyle söyledi:

"Allah sana hayırlı karşılık versin! Vallahi, doğrusu senin basma her ne durum geldiyse mutlaka Allah ondan bir çıkış yolu gösterdi ve onu Müslü­manlar için bir bereket kıldı." [38]

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Useyyid bin Hudayr (r.a)'i ve onunla birlikte bazı kim­seleri Hz. Aişe (r.a)'nin kaybetmiş olduğu bir gerdanlığı aramaları üzere gönderdi. Bu sırada namaz vakti oldu ve abdestsiz olarak namaz kıldılar. Ardından Resulullah (a.s)'ın yanına gelip durumu kendisine bildirdiler. Bu­nun üzerine teyemmüm ayeti indi." [39]

Bir başka rivayette şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir:

"Bunun üzerine Useyyid (r.a) ona (yani Hz. Aişe (r.a)'ye) şöyle söyledi:

"Allah sana rahmet eylesin. Her ne zaman başına hoşuna gitmeyen bir şey gelse, Allah mutlaka o konuda sen ve Müslümanlar için bir çıkış yolu göstermektedir." [40]

683- Şakik bin Seleme Esedi'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Abdullah bin Mes'ud (r.a) ve Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) ile birlikte oturu­yordum. Bu sırada Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) şöyle söyledi:

"Ne dersin, ey Ebu Abdurrahman, bir adam cünüp olsa ve bir ay boyun­ca su bulamazsa namazlar konusunda ne yapacak?" Abdullah bin Mes'ud (r.a) da şöyle söyledi:

"Bir ay su bulamazsa da teyemmüm etmez." Bunun üzerine Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) dedi ki: "Peki şu ayeti kerime hakkında ne diyeceğiz: "Su bula­mazsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin.." (1) Abdullah bin Mes'ud (r.a) da dedi ki:

 

683- Buharı (11455-456) 7-Kitabu't-Teyemmüm, 8-Teyemmümün (toprağa) bir vuruşla

gerçekleştirileceği babı. Müslim (11280) 3-Kitabu'l-Hayz, 28-Teyemmüm babı. 1) Maiâe Suresi: 6

Nukeba: Bu kelime nakib kelimesinin çoğuludur. Nakib, bir topluluğun başına geçi­rilen ve işleriyle ilgili karar ve meselelerde görüsüne başvurulan kişiye denir. Burada nakibler denilirken kastedilenler ise Akabe'de Müslüman olan ensar cemaatinin baş­kanlarıdır. Akaba'de Müslüman olan sahabiler ise ensar dan ilk Müslüman olan kişi­lerdir. Resulullah (a.s) onları kendi kavimlerinin başlarına nakibler (temsilciler) o-larak tayin etmiştir. Useyyid bin Hudayr da onlardandı.

Bu olay, Mureysi' Gazvesi olarak da adlandırılan Beni Mustaldk Gazvesi esnasında meydana gelmiştir. Bu gazve ise hicri altıncı yılda gerçekleşmiştir.

"Eğer bu ayeti kerimede böyle bir ruhsat tanınmışsa, kuvvetli ihtimaldir ki suyun çok soğuk olması durumunda toprak ile teyemmüm etmeleri için­dir." Ben: "Bundan hoşlanmamanız şundan dolayı mıdır?" dedim. "Evet" dedi. Bunun üzerine Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) Abdullah bin Mes'ud (r.a)'a şöyle söyledi:

"Ammar (r*a)'ın Hz. Ömer (r.a)'e söylediği sözü duymadın mı? (Şöyle söyledi): "Resulullah (a.s) beni bir ihtiyaç için gönderdi. Bu sırada cünüp ol­dum ve su bulamadım. Hayvanın eşinmesi gibi toprakta eşindim. Sonra Re­sulullah (a.s)'in yanına geldim ve olanı kendine bildirdim. O da: "Şu kadarı­nı yapman senin için yeterli olur." diye buyurdu ve avuçlarını bir kere yere vurup sonra silkti. Sonra sol eliyle (diğer) elinin (yanı kolunun) dış kısmını mesnetti -yahut sol (kol)unun dış kısmını avucuyla mesnetti-. Sonra da o-nunla yüzünü mesnetti."

Müslim'in rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"(Resulullah a.s): "Ellerinle şöyle yapman sana yeterdi" (diye buyurdu). Sonra ellerini yere bir kere vurdu. Sonra sol eliyle sağ kolunu, ellerinin dı­şını ve yüzünü mesnetti. Bunun üzerine Abdullah bin Mes'ud (r.a) şöyle söyledi: "Hz. Ömer (r.a)'în Ammar (r.a)'ın sözüyle ikna olmadığını görme­din mi?" [41]

Bir başka rivayete göre de Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) bu konuşmadan son­ra şöyle söyledi:

"Sen, bizi Ammar (r.a)'ın sözüyle bırak. Sen bu ayeti kerime hakkında ne yapacaksın? Abdullah (r.a) ne dediğini bilemedi (mi?)" [42]

Bir başka rivayete göre de Resulullah (a.s):

"Senin için şöyle demen (yapman) yeterli olurdu" diye buyurdu. Sonra ellerini yere vurdu. Sonra ellerini sildi. Ardından ellerini (yani kollarını) ve yüzünü meshetti." [43]

Yukarıdaki uzun rivayeti Buhari ve Müslim nakletmiştir. Aneak Müslim: "Ben: "Bundan hoşlanmamanız şundan dolayı mıdır?" dedim. "Evet" dedi" ifadesine yer vermemiştir. [44]

 

Bir Açıklama

 

Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un konuyla ilgili itirazı belli bir dönemde olmuş­tu. Daha sonra bu konuda içme (görüş birliği) meydana gelmiştir. Ammar  (r.a)'ın yukanda sözü edilen hadisini* Malikiler ve Han beli ler esas almış­lardır. Ancak onlar da dirseklere kadar meshetmeyi müstehab saymışlardır, Hanefıler ve Şafiiler ise bu rivayeti esas almamış ve kolların abdestte olduğu gibi dirseklere kadar meshedilmesinin şart olduğunu söylemişlerdir.

Ammar (r.a)'m hadisini ise te'vil etmişlerdir. İlgili ayeti kerimenin teyem­mümde kolların meshini abdestin yerine geçecek bir uygulama olarak zikret­tiği görüşünü ileri sürmüşler ve burada eller (kollar) denilirken, abdestte yı­kanması gereken kolların kastedildiğini söylemişlerdir. Özellikle Ammar (r.a) hadi siyle ilgili bu anlamı destekleyen rivayetlerin bulunması da bu görüşe kuvvet kazandırmaktadır. Bu görüş, daha önce ahad (tek tankla rivayet edi­len) hadislerle ilgili genel kıyas hükümlerine de uygun düşmektedir.

 

684- Bez zar, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"On yıl süreyle su bulamasa da toprak, Müslümanın abdest malzemesi­dir. Su bulduğunda ise Allah'tan sakınsın ve onu cildine sürsün. Şüphesiz bu daha hayırlıdır." [45]

 

685- Taberani, Hakim bin Muaviye (r.a)'den rivayet etmiş, o da am­casının şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Dedim ki: "Ya Resulullah (a.s)! Ben bir ay süreyle sudan mahrum kalı­yorum. Bu arada eşimle yakınlıkta da bulunuyorum." Resulullah (a.s): "E-vet" diye buyurdu. Ben: "Ya Resulullah (a.s)! Ben aylarca (sudan) uzak kalı-

yorum" dedim. Bunun üzerine Resulullah (a.s): "Üç yıl süreyle uzak kalsan da!" diye buyurdu." [46]

 

686- Darı mi, Ammar bin Yasir (r.a)'d en şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) teyemmüm hakkında şöyle buyurdu: "Yüz ve kollar için bir kere (elleri toprağa) vurmak gerekir." [47]

 

687- Buharı ve Müslim, Abdurrahman bin Ebza (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmişlerdir: [48]

"Bir adam Hz. Ömer (r.a)'in yanına gelip: "Ben cünüp oldum ve su bula­madım!" dedi. Hz. Ömer (r.a): "Namaz kılma" dedi. Bunun üzerine Ammar (r.a) şöyle söyledi:

"Ey mü'minlerin emiri! Hatırlamıyor musun, ben ve sen bir seriyyede bulunuyorduk. Bu sırada cünüp olmuş ve su bulamamıştık. Sen namaz kıl-mamıştın; bense toprağı üzerime sürmüş ve namaz kılmıştım. Resulullah (a.s) da: "Ellerini yere vurup sonra üflemen sonra da yüzünü ve ellerini (kollarını) meshetmen yeterli olurdu" diye buyurmuştu." Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a):

"Allah'dan kork ey Ammar!" dedi. Ammar (r.a) da:

"İstersen bunu konuşmam (rivayet etmem)" dedi. Hz. Ömer (r.a) dedi ki:

"Seni yöneldiğin yöne çeviririz."

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Hz. Ömer (r.a)'in yanında bulunuyordum. Bir adam yanına gelerek: "Bizim bir yerde bir veya iki ay bulunduğumuz oluyor!" dedi Hz. Ömer (r.a) de: "Ben suyu bulmadıkça namaz kılmıyorum" dedi. Bunun üzerine Ammar (r.a) şöyle söyledi:

"Ey mü'minlerin emiri! Hatırlamıyor musun ki/ ben ve sen bir deve sü-rüsüyle birlikte bulunuyorduk. Bu sırada cünüp olmuş ve su bulamamış­tık. Bense toprağı üzerime sürmüş ve namaz kılmıştım. Ben daha sonra bu­nu Resulullah (a.s)'a bildirmiştim. O da: "Sana şöyle demen (yapman) yeter­li olurdu" diye buyurmuş ve ellerini yere vurmuş sonra üflemiş sonra da o-nunla yüzünü ve kollarının yarısına (yani dirseklerine) kadar ellerini mes-hetmişti."

Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a): "Allah'dan kork ey Ammar!" dedi.

Ammar (r.a) da: "Ey mü'minlerin emiri! Vallahi eğer istersen bundan asla söz etmem" dedi.

Hz. Ömer (r.a) de dedi ki: "Seni bu konuda yöneldiğin yöne çeviririz." [49]

Bunun dışında da gerek Ammar (r.a)'dan ve gerekse başkalarından, kol­ların yansına kadar, dirseklere kadar, koltuk altlarına kadar, omuzlara kadar meshedileceğinden sözeden rivayetler bulunmaktadır. Bunlar bir bütün olarak ele alındıklarında, birbirlerini desteklemektedir. Bu yüzden mezhep imamla­rından bazıları bu rivayetlerde bildirilenler açısından ihtiyata uygun olması için ve abdeste kıyasla teyemmümde kolların dirseklere kadar meshedilmesi-nin gerektiğini söylemişlerdir.

Buhari, bablarından birine: Teyemmümde yüzün ve kolların meshedilmesi babı' başlığını koymuştur.

Hafız îbni Hacer Askalani de şöyle söylemiştir:

"Yani kişiyi sorumluluktan kurtaran vacib budur (yani bab başlığında be­lirtildiği şekilde yüzün ve kolların meshedilmesidir.) Bu yüzden bu konuda görüş ayrılığının bulunduğunun yaygın olarak bilinmesine rağmen yüzün ve ellerin yıkanmasının gerektiğini bildiren delilin kuvvetli olması sebebiyle (Buhari) kesin ifade kullanmıştır. Teyemmümün nasıl olması gerek­tiği ile ilgili olarak rivayet edilen hadisler içinde Ebu Cuheym (r.a) ve Am­mar (r.a) hadislerinin dışında kalanlar sahih değildir. Bunların dışındaki ri­vayetler ya zayıftır, ya merfudur veya mevkuftur. Bu konuda tercihe uygun olan, merfu olarak rivayet edilmiş olmamasıdır.

Ebu Cuheym hadisinde mücmel (genel) bir şekilde "eller (yedeyn)" ifade­si kullanılmıştır. Yani bu ibarede bileklere kadar ellerin mi yoksa dirsekle­rine kadar kolların mı kastedildiği anlaşılmamaktadır.

Ammar (r.a)'ın hadisinin ise Sahihi Buhari ve Sahihi Müslim'de geçen şeklinde "eller (keffeyn)" (*) ibaresine yer verilmekte, Sünen'lerde ise dir­seklerden söz edilmektedir. Yani kolların dirseklere kadar meshedilmesi ge­rektiği ifade edilmektedir.

Yine bir rivayette kolun (zira'ın) yansına kadar, bir başka rivayette de koltuk altlarına kadar meshedileceği bildirilmektedir. Dirseklere ve kolun yansına kadar mesh konusunda çeşitli açıklamalarda bulunulmuştur.

"Koltuk altlarına kadar mesh konusunda İse İmam Şafii ve daha başka-lan şöyle söylemişlerdir:

"Bunlann her biri Resulullah (a.s)'ın bir emrine delalet etmektedir. Re­sulullah (a.s)'ın gerçekleştirdiği sahih olarak bildirilen her bir teyemmüm şekli, bir önceki şeklin neshedilmiş olduğunu ortaya koyar. Eğer bir uygula­ma O'nun emri olmadan gerçekleştirilmiş olursa, bu konuda O'nun emri esas alınır. Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde yer alan ve yalnız yüzle elle­rin (kollann) meshedilmesiyle yetinilmesini ortaya koyan bir delil de Hz. Ammar (r.a)'ın Resulullah (a.s)'tan sonra bu şekilde fetva vermiş olmasıdır. Bir hadisi rivayet eden ise ondaki ifadeden neyin kastedildiğini diğerlerin­den daha iyi bilir. Özellikle bu kişi müçtehid biri olursa."

 

688- Darekutni, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [50]

"Teyemmüm iki vuruştur (yani ellerin toprağa iki kere vurulmasıyla gerçekleştirilir). Bir vuruş yüz için, bir vuruş da dirseklere kadar kollar için­dir." [51]

 

Bir Açıklama

 

Ebu Davud'un Sünen'ini şerheden Hattabi şöyle söylemiştir:

"Yalnız ellerin meshedİImesi, rivayetteki ifadenin ortaya koyduğu anla­ma daha uygundur. Dirseklere kadar kolların meshedilmesi ise aslına ve kıyasa daha yakındır."

Ayni de şöyle diyor:

"Çünkü Yüce Allah, ilgili ayeti kerimenin baş tarafında, abdestte üç orga­nın yıkanmasını ve başın da meshed il meşini şart koşmuştur. Teyemmüm­de bundan İki organla ilgili görevi düşürmüş abdestteki şekillen üzere bırak­mıştır. Teyemmümde yüz ile elleri Özellikle zikretmesi, diğer iki organla il­gili görevin düştüğünü bildirmek içindir. Eğer böyle olmasaydı bu iki organı Özellikle anmaya gerek görmezdi. Çünkü bunun (yani teyemmümün) hük­mü abdestten çıkarılırdı."

Hanefiler ve Şafıiler şöyle söylemişlerdir:

"Teyemmüm iki vuruşla (yani ellerin toprağa İki kere vurulmasıyla) gerçekleştirilir. Bir vuruş yüz için, bir vuruş ise dirseklere kadar kollar için­dir. Vacip (farz) olan da işte budur."

Malikjler ve Hanbeliler ise şöyle söylemişlerdir:

"Teyemmümde vacib (farz) olan hem yüz ve hem de eller için bir kere vuruştur (yani ellerin toprağa bir kere vurulup bununla hem yüzün ve hem de ellerin meshedilmesidir.) İki kere vurulması ise müstehabdır."

Malikiler ve Hanbeliler bu hükümlerinde Ammar (r.a)'ın hadisini esas al­mışlardır. Ancak görüldüğü kadarıyla Ammar (r.a)'dan değişik rivayetler nak­ledilmiştir. Diğer görüşü tercih edenlerin nazarında da Hz. Ömer (r.a)'in Hz. Ammar (r.a)'a itiraz etmesinin, dikkate alınması gereken bir Önemi bulun­maktadır

maktadır.

 

689- Buharı ve Müslim, İmran bin Husayn (r.a)'dan rivayet etmiş­lerdin

"Resulullah (a.s) cemaatle birlikte namaz kılmayıp kenara çekilen bir adam gördü. Ona: "Ey filanca! Seni cemaatle birlikte namaz kılmaktan alı­koyan ne oldu?" diye buyurdu. Adam: "Ya Resulullah (a.s)! Cünüp oldum. Ama su yok" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Toprakla işini hallet (teyemmüm et). Bu sana yeterli olur." [52]

 

690- Ahmed bin Hanbel, Ebu Zeri Gıfari (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın yanında az miktarda ganimet toplandı. Resulullah (a.s) "Ey Ebu Zer! Onların başında bulun" diye buyurdu. Ben de Rebeze'de bulundum. Bu sırada cünüp olur ve beş altı (gün) beklerdim. Sonra Resulul­lah (a.s)'ın yanına gittim. Resulullah (a.s): "Ebu Zer (mi)?" diye buyurdu. [53]

 

Ben sustum. Bunun üzerine Resulullah (a.s): "Annen seni kaybetsin ey Ebu Zer! Yazık senin anana!" diye buyurdu. Sonra benim için siyah bir cariye çağırdı. Cariye bana içerisinde su bulunan büyükçe bir kap getirdi. Bir elbi­seyle beni sakladı. Ben ayrıca inek devesini de kendime perde (sütre) edin­dim ve guslettim. Böylece adeta üzerimden bir dağı attım. (Bu arada Resu­lullah a.s) şöyle buyurdu:

"On yıl da devam etse, temiz toprak Müslümanın abdest malzemesidir. Su bulduğun zaman onu derine (bedenine) sür. Şüphesiz bu daha hayır­lıdır."

 

691- Taberani, Katade (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [54]

"Bize bildirildiğine göre: "Eğer hasta veya yolculukta olursanız, yahut içi­nizden biri tuvalet ihtiyacım görmüş olur veya kadınlara temas etmiş olur­sanız da su bulamazsanız da temiz bir toprakla teyemmüm edin" [55] mealin­deki ayeti kerime inince, Resulullah (a.s), yolcu birinin cünüp olup da su bu­lamaması durumunda teyemmüm edip namaz kılmasına ruhsat verdi."

 

692- Ebu Davud, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Bir yolculuğa çıktık. İçimizden bir adamın basma taş düştü ve başını yardı. Bu adam sonra ihtilam oldu. Arkadaşlarına: "Benim teyemmüm et­mem için bîr ruhsat görüyor (biliyor) musunuz?" diye sordu. Onlar: "Sen su bulma imkânına sahipken senin için bir ruhsat göremiyoruz" dediler. Adam gusletti ve öldü. Daha sonra Resulullah (a.s.)'m yanına vardığımızda bu olay kendine bildirilince şöyle buyurdu:

"Allah canlarını alsın. Onu öldürmüşler. Madem bilmiyorlardı sorma­ları gerekmez miydi? Bilmemenin ilacı sormaktır. Ona teyemmüm etmesi; yarasının üzerine de bir bezi sargı olarak sarıp sonra üzerine meshetmesi ve bedenin kalan kısmını yıkaması yeterli olurdu." [56]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler ve Malikiler şöyle söylemişlerdir:

"Yarası olup da üzerine sargı sarmış bir kimsenin, yaranın üzerindeki sargıyı meshetmesi yeterli olur. Ayrıca teyemmüm etmesi gerekmez."

Şafüler ise söyle söylemişlerdir:

"Bu durumdaki bir kimse, yukarıdaki hadisi şerife göre hareket ederek hem yarasının üzerindeki sargıyı mesheder hem de teyemmem eder."

Hanbeliler de şöyle söylemişlerdir.

"Eğer sargısı zorunlu miktardan fazla bir alana taşmamışsa, sadece üze­rini meshetmekle yetinir. Ama sargı, onu tutturmak amacıyla veya bir başka sebepten dolayı sarılması zorunlu olan miktardan fazlasını da kaplamış olursa, hem sargının üzerinin meshedilmesi hem de teyemmüm gerekir."

Beğavi (l/120)'de şöyle söylemiştir:

"Yaralı bir kimse, temizlenmesi gereken organlarından bazılarını yıka­ma imkânına sahip olursa, konuyla ilgili hadisi şerif gereğince, sağlam or­ganlarını yıkaması, yaralı organları için de teyemmüm etmesi gerekir. İster yıkanması gereken organlarının çoğu sağlıklı olsun, isterse yaralı olsun far-ketmez."

Ebu Hanife'nin mezhebini benimsemiş olanlar ise hem yıkamanın hem de teyemmümün birlikte gerçekleştirilmesinin gerekli olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre bir kimsenin yıkaması gereken organlarının çoğu sağlıklı olursa, bu organlarını yıkar ve aynca teyemmem etmez. Ama yıkanması gereken or­ganların çoğu yaralı olursa, o zaman sadece teyemmümle yetinir.

 

693-Ebu Davud, Amr bin As (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Zatu's-Selasil Gazvesi'nde çok soğuk bir gecede ihtilam oldum. Guslet­mem durumunda ölebileceğimden korktum Dolayısıyla teyemmüm ettim ve sonra arkadaşlarıma sabah namazını kıldırdım. Bu durumu Resulullah (a.s)'a bildirdiler. Resulullah (a.s) da:

"Ey Amr! Sen cünüp iken arkadaşlarına namaz mı kıldırdın?" diye sor­du. Ben de gusletmeme engel olan durumu kendine bildirdim ve şöyle söy­ledim: "Ben Yüce Allah'ın: "...ve nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhamet sahibidir" [57] diye buyurduğunu duydum." Resu­lullah (a.s) bunun üzerine güldü ve bir şey söylemedi."

Bir başka rivayette bildirildiğine göre "Amr bin el-As (r.a), bir seriyyede bulunuyordu..." daha sonra yukarıdaki hadise benzer bir hadis nakledilmiş ve şöyle söylenmiştir:

"Sonra vücudunun kir toplanan yerlerini yıkadı ve namaz için aldığı şekilde abdest aldı. Sonra oradakilere (cemaate) namaz kıldırdı." Daha sonra yukarıdakinin benzeri bir hadis nakletmiş ancak teyemmümden söz etme­miştir. [58]

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"(Ravi) bu olayı Evza'i'den, o da Hassan bin Atiyye'den rivayet etmiş ve rivayetinde: "Sonra teyemmüm etti" ifadesine yer vermiştir."[59]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, suyun çok soğuk olması durumunda bu suyu kullanmasının kendisi için hayati bir tehlike arzedeceğinden korkan birinin teyemmüm etmeşinin caiz olacağına delalet etmektedir. Teyemmüm etmesi durumunda ü-zerinden cünüplük düşer. Ancak soğuk su ile abdest almasının kendine bir zararı olmayacaksa, bu şekilde (cünüplük için) almasının kendine bir zararı olmayacaksa, bu şekilde (cünüplük için) teyemmüm ettikten sonra abdest alır.

 

694- Ebu Davud, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir: [60]

"(Bir yolculukta) iki adam çıktı. Namaz vakti girdi ancak yanlarında su bulunmuyordu. Temiz bir toprakla teyemmüm edip namaz kıldılar. Sonra daha namaz vakti çıkmadan su buldular. Bunlardan birisi yeniden abdest alıp tekrar namaz kıldı. Diğeri ise bunu yapmadı. Daha sonra Resulullah (a.s)'ın yanına geldiler ve olayı kendine anlattılar. Resulullah (a.s) da na­mazını iade etmemiş olana şöyle buyurdu:

"Sen sünnete uygun olanı yaptın. Kılmış olduğun namaz, üzerindeki görevi yerine getirmiş olmanı sağlar." Namazını iade etmiş olana da şöyle buyurdu:

"Sana da birden fazla sevap vardır." Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Bu hadis Ata bin Yesar'dan: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "....." diye

rivayet edilmişti. Bu hadiste Ebu Said el-Hudri (r.a)'nin adının anılmasının kuvvetli bir dayanağı yoktur ve bu rivayet mürseldir. (Yani yukarıda Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet edildiği bildirilen hadisin senedinde tereddüt vardır ve bu rivayet mürseldir- Çeviren)"

Yine Ata bin Yesar'dan rivayet edilen ve aynı anlamdaki bir hadis de: "Resulullah (a.s)'ın ashabından bir adam..." diye başlamaktadır. [61]

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"İki adam teyemmüm etti ve namaz kıldılar. Sonra daha namaz vakti çıkmadan su buldular. Bunun üzerine birisi abdest alıp vaktin çıkmamış ol­ması itibariyle namazını yeniden kıldı. Diğeri ise yeniden kılmadı. Daha sonra konuyu Resulullah (a.s)'a sordular. Resulullah (a.s) da namazım iade etmemiş olana: "Sen sünnete uygun olanı yaptın, kılmış olduğun namaz üzerindeki görevi yerine getirmiş olmanı sağlar" diye buyurdu. Namazını iade etmiş olana da şöyle buyurdu: "Sana ise birden fazla sevap vardır." [62]

 

695- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [63]

"(Abdullah bin Ömer r.a) yerinin yamaç tarafından geldi. Deve yatağında ikindi oldu. Orada teyemmüm etti ve namaz kıldı. Sonra güneş daha epey yukarıdayken Medine'ye girdi ancak namazını iade etmedi."

Nafi'nin rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"O (yani Nafi') ve Abdullah bin Ömer (r.a) yamaç tarafından geldiler. De­ve yatağına geldiklerinde Abdullah bin Ömer (r.a) indi ve temiz bir toprakla teyemmüm etti. Yüzünü ve dirseklerine kadar kollarını meshetti. Sonra na­maz kıldı." [64]

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"Abdullah bin Ömer (r.a) teyemmüm ederken (kollarını) dirseklerine kadar meshederdi." [65]

 

696- Buharı ve Müslim, Ebu Ceheym (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [66]

"Resulullah (a.s) Bi'ri Cemel (Deve kuyusu) tarafından geliyordu. Bir adam kendisiyle karşılaştı. Selam verdi. Resulullah (a.s) duvarın yanma ge­linceye kadar adamın selamını almadı. Burada yüzünü ve ellerini meshetti, sonra adamın selamını aldı." [67]

 

Bir Açıklama

 

Fethu'l-Bari'de şöyle denilmektedir: "Nevevi şöyle söylemiştir:

"Bu hadisten çıkarılan anlama göre Resulullah (a.s) o zaman su bulama­mak sebebiyle teyemmüm etmişti."

Buhari'nin uygulamasının gerektirdiği anlam da budur. Ancak daha ileride, bu hadisin belli bir sebebe dayalı olarak varid olmasına binaen, bunu hazerde yani yolcu olmama durumunda veya şehir içinde de teyemmem edilebileceği­ne delil olarak zikretmiştir. Hadisin vücud sebebi ise Allah'ın anılması isteği­dir. Çünkü "Selâm" kelimesi Yüce Allah'ın adlanndandır. Yoksa buradaki tey­emmümün amacı, namaz kılınabilecek duruma gelinmesi değildir. Yani Resu­lullah (a.s), kendine selam veren kişinin selamını alırken Yüce Allah'ın "se­lâm" adım anacağını düşünerek hadesten taharette bulunmayı arzulamış ve orada hemen abdest alma imkânının olmaması sebebiyle de teyemmüm et­miştir.

Buradan hareketle, Resulullah (a.s)'ın abdestsiz olarak selâm almasının caiz olmasına rağmen, selâm alabilmek için teyemmüm etmesi nedeniyle ha­zerde (yolcu olmama durumunda veya şehir içinde) namazı kaçırma tehlikesi­nin olması sırasında teyemmüm etmenin Öncelikle caiz olacağı söylenmiştir. Çünkü insanın taharete (yani abdest veya gusüle) gücünün yetmesi durumunda taharetsiz olarak namaz kılması caiz değildir.

Bununla birlikte Resulullah (a.s)'ın yukandaki hadiste sözü edilen hare­keti ile hades durumunu gidermeyi veya bir engeli ortadan kaldırmayı amaç­lamış olmayabileceği, tıpkı Ramazan'da oruç tutmaması caiz olan birinin (o-ruçlulann yanında) bir şey yiyip içmekten sakınması gibi temizlenenlere ben­zemeyi amaçlamış olabileceği de söylenmiştir. Yahut daha önce geçtiği Üzere cünüp birinin abdest almak suretiyle hades durumunu hafifletmesi gibi Resu­lullah (a.s) da söz konusu hareketi ile hades durumunu hafifletmek istemiş olabilir.

İbni Battal yukarıdaki rivayeti, teyemmümde toprak kullanmanın şart ol­madığına debi olarak göstermiş ve şöyle söylemiştir:

"Çünkü duvardan Resulullah (a.s)'ın eline herhangi bir toprağın bulaş­mayacağı bilinen bir şeydir."

Öte yandan bunun kesin olarak bilinemeyeceği, ancak bir ihtimal olduğu iddiasıyla onun görüşüne itiraz edilmiştir. Bunun yanısıra daha önce geçen İmam Şafii'nin rivayetinde duvarda toprak olmadığı ve bu yüzden asasıyla du-van kazıdığı bildirilmiştir.  [68]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Suyun hiç bulunmaması, yahut yeterli miktarda olmaması, yahut suya ulaşma yolunun korkulu olması, yahut suyun bir mil (1848 m. yahut 4000 adım veya daha fazla) uzaklıkta olması -Malikilere göre ise iki mil uzaklıkta olması- yahut suyu satın almak için ücrete ihtiyaç duyulması yani gerekli ücretin temin edilememesi ya da denginden daha pahalı olması durumun­da teyemmüm caizdir."

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimse, çevresinde suyun bulunmadığını kesin olarak öğrenirse, su araştırmadan teyemmüm eder. Ama eğer bu konuda tereddütte bulunur veya yakınında bir yerde suyun bulunabileceği kanaatinde olur veya kesin bir şey bilemezse 185 metre mesafede su arar."

Hanefiler ise: "Kişinin güven içinde olması ve yakınında bir yerde su­yun bulunabileceği kanaatinin olması durumunda 400 adım mesafede su araması gerekir" demişlerdir. Hanbelileler de, kendine yakın çevre olarak gö­rülen alan içerisinde su aramasının gerekeceğini söylemişlerdir. Şafiilerin ve Hanbelilerin yaygın olan görüşlerine göre bir kimsenin yetersiz miktarda su bulması durumunda, Önce bunu kullanması sonra teyemmüm etmesi gerekir.

Bir kimse ücretsiz su bulamazsa, fiyatının üstünde bir ücretle satın alması gerekmez. Ancak borcundan, yol harçlığından ve gerek insan, gerek hayvan olarak nafakası üzerine olanların nafakalarından fazla olarak ücretle su al­masına yetecek malı olursa, ücretle su alabilir. Kendisine suyun bağışlanması veya bir kova suyun emanet olarak verilmesi halinde kabul etmesi gerekir ve bu vaciptir. Ama su ücretinin bağışlanması durumunda suyu alması, ilim adamlarının görüş birliği ile vacib değildir.

Bir kimse suyunu bineğinde unutur sonra teyemmüm eder ve namaz kılar da sonra namazdayken suyunun olduğunu hatırlatırsa namazım bozup abdest alarak yeniden kılar. Suyunun bittiğini sanıp teyemmüm edip namaza duran ve daha namazdayken henüz suyunun bitmediğini hatırlayan kimsenin duru­mu da aynıdır. O da namazını bozarak abdest aldıktan sonra yeniden kılar. Ancak namazını bitirmesinden sonra hatırlaması veya suyunun var olduğunu öğrenmesi durumunda Şafiilerin yaygın olan görüşlerine, İmam Ebu Yusufa ve Malikilere göre adest alıp namazını yeniden kılması gerekir; İmam Ebu Hanife'ye ve İmam Muhammed'e göre ise yeniden kılması gerekmez.

Su kullanmaya gücü yetmeyen aciz kişi tıpkı hapse atılan kimse gibi te­yemmüm eder. Çoğunluğun görüşlerine göre bu şekilde kıldığı namazlarını da tekrar kılması (iade etmesi) gerekmez. Ancak Hanefiler zorla abdest alma­sını engellenen bir kimseyi müstesna tutmuşlardır. Oruara göre bu durumdaki birinin teyemmümle namaz kılması ancak daha sonra bu şekilde kıldığı na-mazlannı iade etmesi gerekir.

Bir kimse su kullanması durumunda bedenine zarar geleceğinden veya bir organının sağlığına zarar dokunduracağından yahut nezle, humma vb. bir has­talığa yakalanacağından korkarsa teyemmüm eder. Yine hastalığının ilerle­yeceğinden, süresinin artacağından veya iyileşme süresinin uzayacağından korkması durumunda da teyemmem eder. Bu Malikilere ve Şafıilere göre Müslüman olmasa da bilgin bir doktorun bildirmesiyle bilinir.

İmam Ebu Hanife şöyle söylemiştir:

"Başkasının yardımıyla bir şeye güc yetiren, normalda o şeye güç yetiri-yor sayılmaz. Bu itibarla bir kimse hareket edemeyecek derecede hasta olursa kendine su temin edecek biri bulunsa bile teyemmem edebilir."

Hanbeliler ise, söz konusu kişiyle su temin edecek birinin bulunması du­rumunda, abdest almasının gerekeceğini söylemişlerdir. [69]

Bir kimse, yanındaki suya ileride kendisinin veya hayvanının; helake gö­türecek veya eziyet çekmesine sebep olacak derecede ihtiyaç duyacağını bil­mesi veya tahmin etmesi durumunda teyemmüm edebilir. Birkaç arkadaşın birlikte aynı durumda olmaları hali için de aynı hüküm söz konusudur. Zorunlu olarak hamur yapmak veya yemek pişirmek için suya ihtiyaç duyulması da bu tür ihtiyaçlardandır. Maliküerin dışındakilere göre bir kimse, bedeninde ve el­bisesinde pisliğin bulunması durumunda onu giderir. Eğer yanında su kalmaz­sa teyemmüm eder.

İnsanlardan olan bir düşmandan veya yangından yahut hırsızdan korkul­ması da teyemmümü caiz kılan hallerdendir. Bu korku ister kişinin kendi nef­si, ister malı ve isterse kendine emanet edilen şey için olsun farketmez. Bek­çinin kendine emanet edilen şeyler için olan korkusu böyledir. Yine bir kimse suyun yanında bulunan fasık bir kadından korkarsa veya iflas etmiş bir borçlu hapsedileceğinden ya da kaçak birini ele geçirmek için bekleyen biri gibi arzu­ladığı şeyi kaçıracağından korkarsa teyemmüm edebilir.

Yakınında su bulunduğu halde ip ve kova gibi onu çıkarmada kullanılacak aletlere sahip olmayan birinin teyemmüm etmesi caizdir. Hanbeliler, onun ih­tiyaç duyulan aleti emaneten istemesinin ve amenet edilmesi durumunda al­masının gerektiğini söylemişlerdir. Eğer kuyudaki suya elbiseyi sokup ıslat­mak sonra elbisesini sıkmak suretiyle çıkarma imkânı olursa bunu yapması gerekir. Ancak elbisenin değerinin bu durumda çıkarılan suyun değerinden fazla düşeceği söz konusu olursa bu işi yapması gerekmez,

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Yolcu, yakınında su bulunduğunu bilir ancak oraya gitmesi durumun­da namaz vaktinin çıkacağından korkarsa teyemmem edip namazını kılar ve bu şekilde kıldığı namaztnı iade etmesi de gerekmez."

Hanefi'ler şöyle söylemişlerdir:

"Su bulamayan ve (su araştırması durumunda) cenaze, bayram veya kü-suf namazını (güneş tutulması dolayısıyla kılman namazı) kaçıracağından korkan kimse, cünüp de olsa teyemmüm eder. Bu hüküm, onun yerini tuta­cak bir namaz kılınması veya kaza edilmesi mümkün olmayan namazlar içindir. Ancak cuma namazı ve baş vakit namaz için suyun bulunması du­rumunda, namaz vaktinin çıkacağı korkusuyla teyemmüm edilemez.

İlim adamlarının tercih edilen görüşlerine göre bir kimsenin teyem­müm edip namaza durması ve daha namazdayken suyun bulunması gibi geçerli mazeretinin ortadan kalkması durumunda namazı geçersiz olur. Do­layısıyla bu durumdaki kişinin namazdan çıkıp abdest alarak namazını ye­niden kılması (iade etmesi) gerekir."

Niyetin teyemmüm için şart olduğunu daha önce görmüştük. Yine Hanefi'ler şöyle söylemişlerdir:

"Namazın geçerli olması için gerekli olan niyet (yani teyemmümle kılı­nacak namazın geçerli olması için teyemmümde aranan niyet) hadesten taharete veya namaz kılmaya elverişli duruma gelmeye yahut namaz, tilavet secdesi, cenaza namazı gibi ancak taharetle yerine getirilebilen belli bir ibade­ti yerine getirmeye elverişli duruma gelmeye niyet edilmesidir. Ancak bir kimse camiye girmek yahut mushafa dokunmak yahut ezan okumak yahut kamet getirmek için niyet ederse veya küçük hadese (yani guslü değil de ab-desti gerektirecek duruma) maruz kalan biri Kur'an-ı Kerim okumaya niyet ederse veya selam vermeye veya almaya niyet ederse, bu teyemmümle na­maz kılması caiz olmaz. Fakat bir kimse cünüp olur da bu sırada Kur'an-ı Kerim okumak niyetiyle teyemmüm ederse bu teyemmümle namaz kılması caizdir."

İlim adamları, abdesttekinin tersine teyemmümde yüzüğü çıkarmanın va­cip olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Malikiler ve Hanefiler parmak ara­larının açılıp aralarının mesnedilmesini de vacip görmüşlerdir. Şafıiler ve Han­beliler ise: "Meshin bütün elleri kaplaması (ellerin her tarafının meshedil-mesi) durumunda parmak aralarının açılması mendub olur" demişlerdir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Belli bir yerde oturanın teyemmümden önce yakınında suyun bulunup bulunmadığını bilsin bilmesin mutlak surette su araştırması gerekir. Ama yolcu olması durumunda yakınında suyun bulunabileceği konusunda ken­dinde kuvvetli bir zannın oluşması durumu dışında su araştırması gerek­mez. Suyu kendisi veya göndereceği adamı 400 zira mesafeden araştırır. Su­yun bulunup bulunmadığının uzaktan bakarak tesbit edilmesi imkânının olması durumunda, dört yana bakmakla yetinebilir. Ama eğer yakında su bulunabileceği konusunda kendisinde kuvvetli bir kanaat yoksa o zaman araştırması gerekmez." [70]

 

TEMİZLİK KONUSUNDA ÖZEL HÜKÜMLER BULUNAN İSTİSNAİ DURUMLAR

 

Yüce Allah, abdest ve gusülle amrettikten sonra yine bu konuyla ilgili hü­kümler cümlesinden olarak şöyle buyurmaktadır:

"Eğer hasta yahut yolculukta olursanız veya sizden biri tuvalet ihtiyacını gidermiş olur ya da kadınlara dokunmuş olursanız da su bulamazsanız te­miz bir toprakla teyemmüm edin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi mesne­din. Allah size bir zorluk çıkarmak istemiyor; ancak sizi temizlemek ve olur ki şükredersiniz diye üzerinize nimetini tamamlamak istiyor." [71]

Yüce Allah oruçla ilgili emirlerini bildirirken de şöyle buyurmaktadır:

"Sizden kim bu aya erişirse, onda oruç tutsun. Kim de hasta ya da yolcu­lukta olursa tutamadığı günlerin sayısınca başka günlerde tutar. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bu, belirlenen sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola eriştirmiş olması itibariyle Allah'ı yüce tanımanız İçin ve olur ki şükredersiniz diyedir." [72]

Yüce Allah ölü etini, kanı ve domuz etini haram kılan emirlerini bildirdik­ten sonra da şöyle buyurmaktadır:

"Kim zorlanır da, taşkınlık etmeden ve aşırıya gitmeden yerse onun için günah yoktur. Allah bağışlayıcıdır, rahmet edicidir." Bakara Suresi: 173

Bu gibi ayeti kerimelerden anlıyoruz ki, kolaylaştırma, zorluğu ortadan kaldırma ve zaruret durumlarını gözetme şeriatın bir parçasıdır. Bu yüzden asli durumlar için ayn hükümler, istisnai durumlar için ayn hükümler konul­muştur.

Bu husus fıkhın pek çok konusunda karşımıza çıkacaktır. Bunlardan birisi de taharet konusudur.

Daha önce geçen bölümlerde istisnai durumlarla ilgili pek çok hükümden söz edildi. İki konuyu da bu bölüme bıraktık: Fıkıh ıstılahında "özürlü" telakki edilenle ilgili hükümleri içeren konu ve (yara, kınk vs.) üzerine sarılan sar­gılarla, çıbanlar üzerine sarılan bağlar ve bunlara benzer şeylerle ilgili hüküm­leri içeren konu.

Gerçek şu ki, bazı fıkhi konularla hastanelerin, Müslüman doktorların, sağlıkçıların ve hemşirelerin özellikle ilgilenmeleri gerekmektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz iki konuyla ilgili hükümler, özür dolayısıyla iki namazı bir­leştirme konusuna giren hükümler, namazda insanın gücünü aşan özel durum­lar konusu ve bazı özel sebepler dolayısıyla cuma namazını düşüren durumlar konusu bunlardandır. Yine hastalık, hastalığın bakım ve gözetimi ile ilgili me­seleler de sözü edilen kimselerin özellikle üzerinde durmaları gereken mese­lelerdendir. Biz burada sadece yukarıda işaret ettiğimiz iki konu üzerinde du­racağız. [73]

 

Özürlüler

 

Özürlü kelimesi, fıkıhçılann, kendisinde özel bir takım şartlara dayalı bazı özel haller bulunan kimse hakkında kullandı klan bir tabirdir. Bu durumdaki bir kimse için özel hükümler bulunmaktadır.

Hanefiler özürlüyü şu şekilde tarif etmektedirler:

"Kendisinde sürekli bevl (sidik) akıntısı olan ve bu akıntıyı tutamayan yahut karın rahatsızlığı sebebiyle dışkısını tutamayan yahut iradesi dahi­linde olmaksızın sürekli yellenmesi olan yahut sürekli burnu akan yahut bir yarasından sürekli kan gelen yahut istihazesi olan yahut bunun gibi ku­lak, meme, göbek gibi organlarından aa vererek kan, irin, cerahet gelen ya­hut yarasından su veya başka bir akıntı gelen yahut sivilcesinden, memesin­den, gözünden veya kulağından su gelen kimse özürlüdür."

Hanefilere göre bir kimsenin özel durumu bir farz namaz vakti boyunca devam etmedikçe özürlü sayılmaz. Bu vakit içinde abdest almasına imkan verecek kadar bir süre bulamayacak derecede hadis durumunun (yani abdes­te engel durumun) devam etmesi gerekir. Mesela öğle namazı vaktinin başın­dan, ikindi namazı vaktinin girmesine kadar abdest almaya fırsat verecek kadar bir süre dahi durmaksızın bevl damlamasının veya kan akıntısının devam etmesi böyledir. Eğer bir kimsede böyle bir vakit içinde hadese sebep olan (abdeste engel) özel durum devam ederse, o artık özürlü sayılır. Böyle biri hakkında ileride göreceğimiz özürlülerle ilgili hükümler geçerlidir. Bu şekilde Özürlü sayılan bir kimsede söz konusu özür durumu, sonraki namaz vakitleri­nin herhangi bir parçasında bir kere bile ortaya çıksa, onda özür durumu de­vam ediyor demektir. Yani özürün başlangıcı konusunda özel durumun bir farz namaz vakti boyunca devam etmesi esastır. Ancak devam ettiğine hük-medilmesi konusunda bir vakit içerisinde sadece bir kere bile görülmesi ye­terlidir. Buna göre bir öğle vaktinde kendisinden sürekli kan gelmesi sebe­biyle özürlü olan kimse, o öğle vaktini takib eden ikindi vaktinde ve akşam vaktinde bir kere dahi kanın aktığını görürse, özürü devam ediyor demektir. Daha sonrası için de aynı şey söz konusudur. Yani istisnai durumun bir vakit boyunca devam etmesi şartı, sadece ilk vakit içindir. Sonraki vakitlerde ise özürünü sadece bir kere görmesi yeterlidir.

Malikilere göre bir kimsede bir günün bir parçasında özür durumu devam ederse, o kimse özürlü sayılır. Hanefilere göre bir kimsede bütün bir namaz vakti boyunca özrün hiç görülmemesi, Özürlü kişinin Özürlü olmaktan çıkma­sını sağlar. Artak bundan sonra onun hakkında özürlülerle ilgili hükümler uy­gulanmaz. Yeniden özürlü sayılabilmesi için, kendisinde yeniden bir namaz vakti boyunca özür durumunun devam etmesi gerekir. Eğer bu durum ortaya çıkarsa yeniden Özürlü hükmüne girer.

Hanefilere göre bir kimse özürlü hükmüne girerse, onun her farz namazı için, o namazın vaktinin girmesinden sonra abdest alması gerekir. Onun özü­rü abdestini bozmaz. Dolayısıyla bu abdestle, vakit içerisinde istediği kadar farz ve nafile namaz kılabilir. Ancak özürü abdestini bazmamakla birlikte, ö-zürü dışında abdest bozucu bir şeyin ortaya çıkması, abdestinin bozulmasına sebep olur.

Belli bir farz namaz için vakit sayılmayan hüküm dışı bırakılmış bir vakit bulunmaktadır ki, bu vakit güneşin doğmasından, öğle namazının girmesine kadar olan vakittir. Bu vakit İçinde abdest alan birinin, o abdestle öğle nama­zını kılması caizdir ve özürü, abdestini öğle namazının vakti çıkıncaya kadar bozmaz.

Özürlü kişinin mümkün olduğunca özürünü hafifletmeye çalışması gerekir. Mesela istihazeli olan biri, güzelce sarınmali, yahut akıntı mahallîne sargı koymalı, erkek de özür mahaline sargı sarmalıdır. Eğer özür mahallinin sarıl­ması bir zarar vermez ve özrün kesilmesine sebep olursa, namazda bu ma­hallin sarılması vacib (gerekli) olur.

Hanefilerin fetvalarına göre özürlü bir kimse akan pislikten elbisesine bulaşan şeyi yıkaması durumunda, daha namazda iken gelecek akıntı ile pis olacağına kanaat getirirse, elbisesine bulaşan bir dirhemden fazla pisliği te­mizlemez. Ama eğer namazdan çıkmadan Önce pislenmeyecekse o zaman yıkaması gerekir.

Malikilere göre necasetten taharetin, sünnet olduğu daha önce geçmişti. Zorluk durumunda bu ruhsattan yararlanılması mümkündür. Bunun yanısıra Malikilere göre bir kimsede özür durumunun 24 saatte bir kere ortaya çıkma­sı halinde, o kişinini özürlü sayılacağı ve bu durum devam ettikçe onun özürlü hükmünde olacağı daha önce geçmişti. Dolayısıyla onlara göre bu durumdaki bir kimsenin, kendinde özürünün dışında abdest bozucu bir şeyin ortaya çıkm­aması halinde abdest alması müstehabdır.

İlim adamları değişik konularla ilgili fetvalar verirken kendi mezheplerine göre fetva vermeye ve ihtiyata daha uygun olması durumunda diğer mezhep­lerin fetvalarını gözetmeye de teşvik etmeye dikkat ederler.

Malikilerin söylediklerine göre özürlü bir kimsenin özürüyle ilgili şey, is­tisnai şekilde değil de normal şekilde çıktığı zaman, bizzat özüründen dolayı da abdesti bozulur. Mesela bevlini tutamayan biri normal şekilde bevlederse, yahut kendisinden sürekli mezi gelen biri şehvetle mezi çıkarırsa yahut sü­rekli yellenen biri kasıtlı olarak yellenirse abdesti bozulur. Bu gibi uygulama­larında özürlü kişinin özürsüzlerden farkı olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Hanbeliler bir kimsenin Özürlü sayılması, özürlülüğünün devam etmesi ile ilgili ölçüler konusunda ve özürlünün namaz vaktinin girmesinden sonra ab­dest almasının zorunlu olduğu konusunda Hanefılerin görüşlerine katılmakta­dırlar.

Özürlüler konusuyla ilgili meselelerden biri de şudur:

Özürlü bir kimse daha namaz vakti girmeden abdest alır ve vakit girdik­ten sonra namazını kılar ve bu arada kendisinden özürü hiç gelmezse (yani özürlü sayılmasına sebep olan akıntı hiç gelmezse) kıldığı namaz geçerlidir. Ancak daha sonra özürü gelir ve yeniden namaz kılmak isterse bu zaman mutlaka yeniden abdest alması gerekir.

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Özürlü bîr kimsenin abdest alırken sadece kendisindeki hades durumu­nu gidermeye niyetlenmesi yeterli olmaz ayrıca namaz kılmaya elverişli du­ruma gelmeye de niyet etmesi gerekir."

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimse oturarak abdestini tutabilirse namazda oturması gerekir ve bu şekilde kıldığı namazı daha sonra iade etmez." [74]

 

Sargı Ve Benzerî Şeylerle İlgili Hükümler

 

Sargı (cebire) kelimesi esasta, kırık ve çıkıkların tutturulması için üzerine sarılan tahta, kamış ve alçı gibi şeyler için kullanılan bir kelimedir. Bu itibarla kemik kırıklarının tutturulması için üzerine sarılan ve bağlanan şeylerin tü­müne sargı denilir. Yaraların üzerine sarılan bağlar, damar kesikliklerinin ve dağlamaların üzerine sarılan bezler, çıbanlara sarılan sargılar ve cerrahi ame­liyatların gerçekleştirildiği yerlerin üzerine konulan sargılar da hüküm itiba­riyle aynıdır.

Kendisi bir Maliki olan İbni Ceziyy şöyle söylemiştir:

"Sargılar, kendileriyle yaralar, çıbanlar ve kesikler bağlanan şeylerdir." Bu itibarla "sargı" dediğimiz zaman bu geniş anlamı kasdettiğimiz anlaşıl­malıdır.

Sargıların bazıları sarılması zorunlu alanın dışına taşar, bazıları da bu alanın dışına taşmaz. Sarılması zorunlu olan alan muhafazası zorunlu olan alandır. Yine bazı sargıların kaldırılmasının herhangi bir zararı olmaz, bazılarının kaldırılması ise zarar getirir. Yine sargıların öyleleri vardır ki, altına su geçirir ve dolayısıyla insanın zarar görmesine sebep olur.

Sargıların değişik türleri hakkında ona göre hükümler bulunmaktadır. İlim adamlarının bunların durumlarıyla ilgili pek çok açıklamaları bulun­maktadır. Hanefiler: "Sargının üzerine mesh vaciptir" demişlerdir. İmam Ebu Hanife de: "Sargının üzerine meshedilmesİ ona zarar verirse, bu mesh mecburiyeti düşer ve sargının üzeri meshedilmeden namaz kılınması da caiz olur" demiştir. Malikiler, Şafiiler ve Hanbeliler ise: "Mesh farzdır. Ke­sinlikle mesh yapılmadan olmaz" demişlerdir."

Meshin caiz olmasının şartlan ise şunlardır:

1- Sargının çıkarılması imkânı olmamalı veya çıkarılması durumunda al­tının yıkanması dolayısıyla yeni bir rahatsızlığın ortaya çıkacağından veya ar­tacağından yahut iyileşme sürecinin uzayacağından korkulmalıdır. Malikiler: "Sargının çıkarılmasının çok acı vereceğinden korkularsa, üzerine meshe-dilmesi caiz olur" demişlerdir. Bu durum, küçük hadesten temizlenmede sar­gının abdest organlarından birinin üzerinde olması, büyük hadesten temizlen­mede (Gusülde) ise bedenin herhangi bir yerinde olması hali içindir.

2- Herhangi bir zarar korkusuyla bizzat sarılan yerin yıkanması veya mes-hedilmesi imkanı olmamalıdır. Eğer yıkamanın herhangi bir zararı olmayacak­sa, bizzat sarılan yerin yıkanması vaciptir. Bu yerin yıkanmasının zararlı olur da mesnedi İm esinin zararı olmazsa, o zaman bizzat sargının üzerinin değil* sarılan yerin meshedilmesİ gerekir.

 3- Sargı, sarılmasına ihtiyaç duyulan alanı açmamalıdır. Bu alan ise ko­runması zorunlu olan alandır. Eğer sargı sarılmasına ihtiyaç duyulan alanı a-şar, kaldırılmasının da sargının telef olmasından veya sarılan yere zarar ver­mesinden korkulursa, bu zaman ihtiyaçtan fazla olarak san İmiş alan için te­yemmüm edilmeli, ihtiyaçtan dolayı sarılan alanın üstüne denk gelen kısım da meshedilmeli, kalan kısım ise yıkanmalıdır.

Hanefiler şöyle fetva vermişlerdir:

"Sargı, san İması zorunlu alanı aşsa da kaldırılması ve altının yıkanması -yaraya zarar verecek olursa üzerinin meshedİlmesi caizdir. Bu durumda aynca teyemmüme gerek yoktur."

Hanefiler ve Malikiler sargının taharetti olarak (yani gusüllü veya abdest-li iken) sarılmış olmasını şart koşmamı şiardır. Onlara göre sargının, kişi ta-haretli iken sarılmış olmasının farkı yoktur; üzerinin meshedilmesi caizdir ve geçerli bir şekilde namaz kılması durumunda onu iade etmesi gerekmez. Ha-nefilerin uygulamaya esas alınan fetvalarına göre sargının üzerinin çoğunlu­ğunun bir kere meshedilmesi yeterlidir. Tümünün meshedilmesi, birden fazla meshedilmesi ve niyet şart değildir. Bu şekildeki meshin belli bir süresi de yoktur. Sargı üzerine yapılan mesh de normal şekilde abdestin (veya guslün) bozulmasıyla bozulur.

Sargının çıkarılması, düşmesi veya değiştirilmesi durumu hakkında ise Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Bu fiillerden biri, sarılan kısmın iyileşmesi sebebiyle gerçekleştirilirse, o zaman özür ortadan kalkmış ve mesh de bozulmuş olur. Dolayısıyla daha önce sarılmış kısmın yıkanması ve tam bir taharetle (yani bütün şartlan ye­rine getirilen gusül veya abdestle) namaz kılınması gerekir. İyileşme eğer kişi namazdayken gerçekleşirse namaz bozulur. Dolayısıyla sargının altına denk gelen bölgenin yıkanması ve namaza baştan başlanması gerekir. Ama daha sarılan alan iyileşmeden sargı düşer veya değiştirilirse mesh bozulmaz.

Bir kimsenin gözleri ağrır ve işinin ehli Müslüman bir doktor kendisine gözlerini yıkamasını tavsiye ederse; yine bir kimsenin tırnağı koparsa veya ayaklan varılırsa yahut kendisinde herhangi bir hastalık ortaya çıkar da onun için bir tedavi uygulanırsa, zaruretten dolayı ilgili yerini meshedebilir. Meshin zarar vermesi durumunda ise meshi de terkeder.

Hanefilere göre hem sargının üzerinin meshedilmesi hem de teyem.nüm edilmesi yani ikisinin birleştirilmesi gerekmez.

Hanbeliler ise şöyle söylemişlerdir:

"Eğer sargı, sarılmasına ihtiyaç duyulan alanı aşar, çıkarılmasının da zarar vereceğinden korkulursa, sargının üzerinden sarılması gerekli olan ala­na denk gelen kısım meshedilir, sarılması gerekli alanı taşan kısım için te­yemmüm edilir, diğer sarılmamış kısım ise yıkanır. Eğer yaranın ve çıbanın üzerinde sargı olmaz, üzerinin yıkanmasının veya meshedilmesinin de za­rarı dokunacak olursa, bu tür bir yara veya çıban için de meshedilir. Yine bir­den fazla sargı veya sarılmamış yara bulunursa, her bîri için bir teyemmüm yapılır."

Hanefilere ve Malikilere göre sargı ister taharet üzere (yani abdest or­ganlarında ise abdestli iken abdest organlarında, değilse gusüllü iken) sarıl­mış olsun isterse olmasın, iyileşmeden sonra (sargı üzerine mesh yapılarak kılman) namazların iadesi gerekmez.

Fıkıhçılar özür durumu ve sargı ile ilgili hükümleri teyemmüm ve istihaze hakkında varid olan rivayetlerden çıkarmışlardır.

Genelde cerrahi ameliyata tabi tutulanlar, uyuşturulmakta ve bazen uyu­şukluk durumları uzun süre devam edebilmektedir. Daha önce geçtiği üzere Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Mubah olan bir sebepten dolayı şuurunu kaybeden bir kimsenin ken­dine geldiğinde, o halde kaçırdığı namazını iade ermesi gerekmez."

Hanefiler ise şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimsenin baygınlığı beş namaz vaktinden fazla sürerse kaza zorun­luluğu düşer ama beş namaz vakti boyunca veya daha az sürerse bu şekilde kaçırdığı namazlarını kaza ermesi gerekir."

Malikilere göre ise bayılan birinin baygınken kaçırdığı namazlarını kaza etmesi hiç bir şekilde gerekmez. [75]

 

NAMAZIN ŞARTLARINDAN VAKİT

 

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Namaz mü'minlerin üzerine belli vakitlerde yerine getirilmek üzere farz kılınmıştır." [76]

Yani namaz belli vakitlerde yerine getirilmesi gereken vakte bağlı bir farzdır. Bundan dolayı ve konuyla ilgili mütevatir hadisler dolayısıyla Müslü­manlar beş vakit namazın, sınırlan tayin edilmiş belirli vakitler içerisinde ye­rine getirilmesi gerektiği üzerinde icma etmişler ve görüş birliğine varmışlar­dır. Namaz, vaktin başlangıcından geniş vakitli bir ibadet niteliğindedir. An­cak vakitten sadece o vaktin namazını kılmaya yetecek kadar bir sürenin kal­ması durumunda, dar vakitli bir ibadet niteliği kazanır ve derhal namaz kılma­ya başlanması gerekir. Kutuplarda ve benzeri yerlerde bulunanlar ise nama­zın vakitlerini kendilerine en yakın bölgelere göre tayin ederler.

Sabah namazının vakti, fecri sadığın (doğru fecrin) doğmasından başlayıp güneşin doğmasına kadar devam eder. Fecri sadık (doğru fecr) aydınlığı, u-fukta enine yayılan bir beyazlıktır. Bunun tersi ise fecri kazıp (yalancı fecir­dir ki, o göğün ortasında yukarıya doğru uzanan bir aydınlık şeklinde doğar ve arkasından bir karanlık ortaya çıkar.

Orucun başlaması, sabah namazının vaktinin girmesi, yatsı namazının vaktinin sona ermesi gibi konularla ilgili şer'i hükümlerin tümü fecri sadık (doğru fecr) ile bağlantılıdır.

Öğle namazının vakti, güneşin batıya yönelmesinden başlayıp her şeyin gölgesinin kendi büyüklüğüne ulaşmasına kadar devam eder. Güneşin batıya yönelmesi ise göğün ortasından batıya doğru meyletmesidir. Güneş doğu ta-rafindan batı tarafına doğru geçtiğinde zeval vakti başlamış olur ki, bununla birlikte öğle namazının vakti girmiş olur. Çoğunluğun görüşüne göre öğle na­mazının vakti bir şeyin gölgesinin, zeval vaktinin girdiği andaki gölgesi de ilave edildiğinde büyüklük ve uzunluk itibariyle kendinin bir katına çıkmasıyla biter. Zeval vakti düz bir alana dik bir şekilde dikilmiş bir direğe bakılarak da tesbit edilebilir. Eğer bu direğin gölgesi gittikçe küçülüyorsa vakit zeval vak­tinden öncedir. Eğer sabit duruyor ne küçülüyor, ne de büyüyorsa istiva (gü­nün orta) vaktidir. Eğer büyümeye başlarsa, zeval vakti girmiş demektir.

İkindi namazının vakti, öğle namazı vaktinin çıkmasıyla güneşin batma­sına kadar devam eder.

Akşam namazının vakti, bütün ilim adamlarının ortak görüşüyle (icma ile) güneşin batmasıyla başlar. Şafiilere, Hanefilerin bazılarına ve Hanbelilere göre ufuktaki kızıllığın kaybolmasına kadar devam eder. İmam Ebu Hanife'ye göre ise akşam namazının vakti, ufuktaki kızıllığın kaybolmasından sonra yaklaşık oniki dakika daha süren beyazlık kayboluncaya kadar devam eder.

Yatsı namazının vakti de ufuktaki kızıllığın kaybolmasıyla başlayıp fecri sadığın (doğru fecrin) doğmasına kadar devam eder.

Namazı, vaktin başlangıcında kılmak daha faziletlidir. Ancak fıkıhçılann konuyla ilgili çeşitli açıklamaları bulunmaktadır. Hanefıler erkeklerin sabah namazını biraz aydınlığa bırakmalarını ve ikindinin her şeyin zeval vaktindeki gölgesinden sonra artan gölgesinin iki katına çıkmasına kadar geciktirilmesini müstehab olarak görmüşlerdir. Sıcak anında öğle namazını biraz serinlik vak­tine kadar geciktirmek fıkıhçıların geneline göre müstehabdır.

Malikiler, cemaate yetişilmesinin sağlanması amacıyla namazı ilk vaktin­den biraz sonraya enlemeyi müstehab görmüşlerdir. Diğerleri de yatsıyı ge­cenin üçte biri veya yansı geçinceye kadar ertelemeyi müstehab görmüşler­dir.

Malikiler ve Şafiilere göre bir kimse daha vakit çıkmadan, o vaktin nama­zını bir rek'atını iki secdesiyle birlikte yetiştirebilirse o namazı eda etmiş (ya­ni vaktinde kılmış) sayılır. Aksi taktirde kıldığı namaz kaza sayılır.

Hanefıler ve Ahmed bin Hanbel'den nakledilen iki rivayetin tercihe uygun görülenine göre Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Bir farz namazın, namaza giriş (iftitah) tekbiri o namaza tahsis edilen vaktin içinde alınabilirse,, kılınan namaz eda edilmiş sayılır yani vaktinde kılınmış olur."

Ancak Hanefilere göre sabah namazının özel bir durumu bulunmaktadır. Bu namazı kılarken güneş doğarsa namaz bozulur. Dolayısıyla güneşin yükselmesinden (kuşluk vaktinden) sonra kaza edilmesi gerekir.

Herhangi bir özel durum dolayısıyla vaktin girip girmediğini anlayamayan kimse, vaktin girdiğini kesin anlayıncaya veya bu konuda kendisinde kuvvetli kanaat oluşuncaya kadar araştırma yapar ve bu konuda fikir verecek emarele­re bakar.

Fıkıhçıların konuyla ilgili çeşitli açıklamaları ve yorumlan bulunmakla bir­likte günün şu beş vaktinde namaz kılmanın mekruh olduğu sünnette bildiril­miştir. Bu beş vakit şunlardır:

Birincisi: Sabah namazının farzının kılınmasından sonra güneşin göz ba­kışıyla bir ok miktarı yükselmesine kadar olan süre. Bu süre de yaklaşık yir­mi dakika kadardır. [77]

İkincisi: Güneşin doğmasından bir ok miktan yükselmesine kadar olan süre.

Üçüncüsü: Güneşin tam tepe noktasına (istiva noktasına) gelmesinden, zeval vaktinin, yani öğle namazı vaktinin girmesine kadar olan süre.

Dördüncüsü: Güneşin sararmasından batmasına kadar olan süre.

Beşincisi: İkindi namazının farzının kılınmasından güneşin batmasına kadar olan süre.

Hanbeliler bu beş vakitte nafile namazların kılurnıasını haram saymışlar­dır. Malikiler güneşin doğması, tepe noktasına (istiva noktasına) gelmesi ve batması vakitlerinde nafile namaz kılınmasını haram saymışlar; sabah na­mazından sonra ve ikindi namazından sonra güneşin sararmasına kadar süre içinde nafile namaz kılınmasını tenzihen mekruh saymışlardır. Hanefi'ler ise bu beş vakitte namaz kılınmasını tahrimen mekruh saymış ancak sabah ve ikindi namazlarından sonra farz bir namazın kaza edilmesini bundan müstes­na tutmuşlardır. Bazı fıkıhçılann konuyla ilgili çeşitli tafsilatlan ve müstesna tuttuklan durumlar bulunmaktadır ki, bu bölümde bunların üzerinde durula­caktır. [78]

İki namazı birleştirme konusuna gelince: Fıkıhçıların çoğunluğu bazı du­rumlarda öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirmeyi caiz görmüşlerdir. İki durum vardır ki, bunlarda namazların birleştirileceği konusunda dört mez-heb icma etmiştir. Bunlar: Hacc için ihrama g: rmiş birinin Arafat'ta öğle ile i-

 yönelmesi ise göğün ortasından batıya doğru meyletmesidir. Güneş doğu ta­rafından batı tarafına doğru geçtiğinde zeval vakti başlamış olur ki, bununla birlikte öğle namazının vakti girmiş olur. Çoğunluğun görüşüne göre öğle na­mazının vakti bir şeyin gölgesinin, zeval vaktinin girdiği andaki gölgesi de ilave edildiğinde büyüklük ve uzunluk itibariyle kendinin bir katına çıkmasıyla biter. Zeval vakti düz bir alana dik bir şekilde dikilmiş bir direğe bakılarak da tesbit edilebilir. Eğer bu direğin gölgesi gittikçe küçülüyorsa vakit zeval vak­tinden Öncedir. Eğer sabit duruyor ne küçülüyor, ne de büyüyorsa istiva (gü­nün orta) vaktidir. Eğer büyümeye başlarsa, zeval vakti girmiş demektir.

İkindi namazının vakti, öğle namazı vaktinin çıkmasıyla güneşin batma­sına kadar devam eder.

Akşam namazının vakti, bütün ilim adamlarının ortak görüşüyle (icma ile) güneşin batmasıyla başlar. Şafiilere, Hanefîlerin bazılarına ve Hanbelilere göre ufuktaki kızıllığın kaybolmasına kadar devam eder. İmam Ebu Hanife'ye göre ise akşam namazının vakti, ufuktaki kızıllığın kaybolmasından sonra yaklaşık oniki dakika daha süren beyazlık kayboluncaya kadar devam eder.

Yatsı namazının vakti de ufuktaki kızıllığın kaybolmasıyla başlayıp fecri sadığın (doğru fecrin) doğmasına kadar devam eder.

Namazı, vaktin başlangıcında kılmak daha faziletlidir. Ancak fıkıhçılarm konuyla ilgili çeşitli açıklamaları bulunmaktadır. Hanefıler erkeklerin sabah namazını biraz aydınlığa bırakmalarını ve ikindinin her şeyin zeval vaktindeki gölgesinden sonra artan gölgesinin iki katına çıkmasına kadar geciktirilmesini müstehab olarak görmüşlerdir. Sıcak anında öğle namazını biraz serinlik vak­tine kadar geciktirmek fıkıhçılarm geneline göre müstehabdır.

Malikiler, cemaate yetişilmesinin sağlanması amacıyla namazı ilk vaktin­den biraz sonraya enlemeyi müstehab görmüşlerdir. Diğerleri de yatsıyı ge­cenin üçte biri veya yansı geçinceye kadar ertelemeyi müstehab görmüşler­dir.

Malikiler ve Şafiilere göre bir kimse daha vakit çıkmadan, o vaktin nama­zım bir rek'atını iki secdesiyle birlikte yetiştirebilirse o namazı eda etmiş (ya­ni vaktinde kılmış) sayılır. Aksi taktirde kıldığı namaz kaza sayılır.

Hanefıler ve Ahmed bin Hanbel'den nakledilen iki rivayetin tercihe uygun görülenine göre Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Bir farz namazın, namaza giriş (iftitah) tekbiri o namaza tahsis edilen vaktin içinde alınabilirse, kılınan namaz eda edilmiş sayılır yani vaktinde kılınmış olur."

Ancak Hanefılere göre sabah namazının özel bir durumu bulunmaktadır. Bu namazı kılarken güneş doğarsa namaz bozulur. Dolayısıyla güneşin yükselmesinden (kuşluk vaktinden) sonra kaza edilmesi gerekir.

Herhangi bir özel durum dolayısıyla vaktin girip girmediğini anlayamayan kimse, vaktin girdiğini kesin anlayıncaya veya bu konuda kendisinde kuvvetli kanaat oluşuncaya kadar araştırma yapar ve bu konuda fikir verecek emarele­re bakar.

Fıkıhçılarm konuyla ilgili çeşitli açıklamaları ve yorumlan bulunmakla bir­likte günün şu beş vaktinde namaz kılmanın mekruh olduğu sünnette bildiril­miştir. Bu beş vakit şunlardır:

Birincisi: Sabah namazının farzının kılınmasından sonra güneşin göz ba­kışıyla bir ok miktan yükselmesine kadar olan süre. Bu süre de yaklaşık yir­mi dakika kadardır. [79]

İkincisi: Güneşin doğmasından bir ok miktan yükselmesine kadar olan süre.

Üçüncüsü: Güneşin tam tepe noktasına (istiva noktasına) gelmesinden, zeval vaktinin, yani öğle namazı vaktinin girmesine kadar olan süre.

Dördüncüsü: Güneşin sararmasından batmasına kadar olan süre.

Beşincisi: İkindi namazının farzının kılınmasından güneşin batmasına kadar olan süre.

Hanbeliler bu beş vakitte nafile namazların kılınmasını haram saymışlar­dır. Malikiler güneşin doğması, tepe noktasına (istiva noktasına) gelmesi ve batması vakitlerinde nafile namaz kılınmasını haram saymışlar; sabah na­mazından sonra ve ikindi namazından sonra güneşin sararmasına kadar süre içinde nafile namaz kılınmasını tenzihen mekruh saymışlardır. Hanefi'ler ise bu beş vakitte namaz kılınmasını tahrimen mekruh saymış ancak sabah ve ikindi namazlanndan sonra farz bir namazın kaza edilmesini bundan müstes­na tutmuşlardır. Bazı fıkıhçılann konuyla ilgili çeşitli tafsilatları ve müstesna tuttukları durumlar bulunmaktadır ki, bu bölümde bunların üzerinde durula­caktır. [80]

İki namazı birleştirme konusuna gelince: Fıkıhçılarm çoğunluğu bazı du­rumlarda öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirmeyi caiz görmüşlerdir, iki durum vardır ki, bunlarda namazların birleştirileceği konusunda dört mez-heb icma etmiştir. Bunlar: Hacc için ihrama g:rmiş birinin Arafat'ta Öğle ile ikindiyi cem'i takdim ile (ikindiyi öne alıp Öğle namazının vakti içinde kılmak suretiyle) birleştirmesi ve yine hacc için ihrama girmiş olanın akşam ile yat­sıyı Müzdelife'de cem'İ tehir ile (akşamı geciktirip yatsının vakti içinde kılmak suretiyle) birleştirmesi.

Malikilere göre öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirmede geçerli sebepler yolculuk, yağmur, karanlıkta bataklıkta kalmak ve hastalıktır. Onlar Arafat'ta ve Müzdelife'de namazları birleştirmek konusunda da çeşitli açıkla­malarda bulunmuşlardır.

Şafiiler, namazları birleştirmeyi (cem'i) yolculukta mutlak surette (yani gerek cem'i takdim ve gerekse cem'i ta'hir ile) ve yağmurda yalnız cem'i tak­dim ile caiz görmüşlerdir. Hacc esnasında Arafat ve Müzdelife'de gerçekleş­tirilen birleştirme konusunda ise onlar da bir takım açıklamalarda bulunmuş­lardır.

Hanbeliler yolculuk, hastalık çocuk emzirme, taharetlenme (gusül veya abdest) imkanından mahrumiyet, vakti tesbit imkanından mahrumiyet, isti-haze ve benzeri durumlarda namazları birleştireyi caiz görmüşlerdir. Özürlü­lük ve meşguliyet durumları konusunda ise çeşitli açıklamalarda bulunmuş­lardır, yani bu durumlarda namazları birleştirmeyi çeşitli şartlara bağlamış­lardır.

Hanefi'lere göre ise hacc için ihrama giren birinin Arafat'ta ve Müzdelife'de yaptığı cem' dışında, namazların birleştirilmesi hiç bir şekilde caiz değildir. Bütün bu görüşlerin tutarlı delilleri bulunmaktadır. [81]

Namaz vaktinin girmesi ezanla irtibatlandınlmıştır. Ezan, farz bir namazın girdiğinin bilinmesini sağlayan belirli sözlerden oluşan bir metin yahut başka bir ifadeyle belli sözlerle namaz vaktinin girdiğinin duyurulmasıdır. Ezana, Kur'an-ı Kerim, mütevatir sünnet ve icma (ilim adamlarının ortak görüşleri) delalet etmektedir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Siz namaza çağırdığınızda onu alaya ve eğlenceye alırlar. Böyle yapma­ları onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarındandır." (2)

Bunun gibi beş vakit namaz da kametle irtibatlandınlmıştır. Ezan ve ka­met; erkekler için bütün camilerde cemaatle kılınan beş vakit namaz ve cuma namazı için müekked sünnettir. Nafile namaz, adak namazı, vitir, cenaze, bayram, küsuf, teravih, istihare ve bunlann dışındaki diğer (nafile) namazlar için ezan ve kamet yoktur.

Ancak ezan İslam'ın şiarlarından (ilkelerinden) biridir. Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Ezan ve kamet, vaktinde kılınan (yani eda edilen) beş vakit namaz ve cuma namazı için farzı kifayedir. Bu itibarla bunları terkeden bir beldenin aha!isiyle savaşılır."

Hanefi'ler de ezanı terkeden bir beldenin veya köyün ahalisine karşı sava-şılabileceği yolunda fetva vermişlerdir.

Ezan ve kametin okunmasında namaz vaktinin girmiş olması şart koşul­muştur. Ancak çoğunluk sabah namazı için daha fecri sadığın doğmasından önce ezan okunmasını caiz görmüştür. Bu durumda vaktin girmesinden sonra tekrar ezan okunur. Ezan ve kametin bir diğer şartı da Arap diliyle okunması-dır. İnsanlardan (en azından) bazıları tarafından duyulabilmelidir. Ancak tek başına namaz kılan birinin yalnız kendine duyurması yeterlidir. Ezan ve ka­met sözlerinin sırayla ve arka arkaya okunması gerekir. Ezan ve kamet söz­lerini birden fazla kişinin münavebeli olarak okumaları da uygun olmaz. An­cak toplu halde ezan okunması mekruh değildir. Ezan okuyan kişinin Müslü­man ve akıllı olması gerekir. Dört mezhebe göre ezan okuyan kişinin kameti de okuması sünnettir. Bununla birlikte farklı bir kişinin kamet okuması da caizdir.

Ezan sözleri ve nasıl okunacağı, tevatürle bildirilmiştir. Dolayısıyla bunun esas alınması gerekir. Ezan okuyan kişinin sesinin güzel ve gür olması, cami­nin yakınında yüksekçe bir yerde okunması, ezan okuyan kişinin abdestli ve salih, namaz vakitlerini bilen biri olması, ezan okurken iki parmağını kulakla­rının içine sokması, ezan sözlerini yavaş yavaş (teanni ile) kamet sözlerini ise hızlı söylemesi, gerek ezanda ve gerekse kamette kıbleye dönmesi eza­nın ve kametin sünnetlerindendir.

Ezan okuyanın "hayye ale's-salah" derken ayaklarını çevirmeksizin yüzü­nü sağa çevirmesi "hayya ale'I-felah" derken de yüzünü sola çevirmesi müs-tehabdır. Ezan okuyanın (müezzinin) sırf Allah rızası için ve ücret beldemden bu işi yapması ve vaktin başlangıcında okuması müstehabdır. Cemaatten olan bir kimsenin, müezzin ezanı bitirmeden namaz için kalkmaması veya na­maza yönelmemesi de müstehabdır.

Müezzin ve kamet getirene sahih rivayetlerde bildirildiği şekilde icabet et­mek (yani sahih rivayetlerde bildirildiği şekilde sözlerini tekrar etmek veya onun sözlerini doğrulaycı sözler söylemek), ardından sahih rivayetlerde bildi­rilen duayı okumak, ezan ile kamet arasında dua okumak, ezan esnasında Resulullah (a.s)'a salat getirmek ve rivayetlerde bildirilen duayı okumak Müslumanın gözetmesi ve yerine getirmesi gereken işlerdendir.

Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunması mendubdur. Yine yangın ve savaş esnasında ve yolcunun arkasından ezan okunması da mendubdur. İnsanın kendinden veya başkasından şeytanı uzak­laştırmak istemesi esnasında ezan okuması da böyledir. [82]

Şimdi bu konunun maddelerine geçelim. [83]

 

NAMAZ VAKİTLERİ

 

697- Müslim, Ebu Musa Eş'ari (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [84]

"Birisi, Resulullah (a.s)'a soru sormak üzere geldi ve namaz vakitlerini sordu. Resulullah (a.s) ona herhangi bir cevap vermedi. Bilal (r.a)'e emretti. Fecrin yanldığı, daha İnsanların birbirlerini tanımadıkları bir sırada sabah namazı için kamet getirdi.

Sonra yine ona emretti, güneşin batıya yöneldiği sırada (yani zeval vak­tinde) öğle namazı için kamet getirdi.

Bu arada: "Günün tam ortasına gelindi" diyenler oluyordu. O ise onlar­dan (bu vaktin ne vakit olduğunu) daha iyi biliyordu.

Sonra yine ona (Hz. Bilal (r.a)'e) emretti. Güneş daha epey yukarıdayken ikindi namazı için kamet getirdi.

Sonra yine ona (Hz. Bilal (r.a)'e) emretti. Güneşin kaybolduğu (battığı) sırada akşam namazı için kamet getirdi.

Sonra yine ona (Hz. Bilal (r.a)'e) emretti. Ufuktaki parlaklık (şafak) kaybo­lunca yatsı için kamet getirdi.

Ertesi gün sabah namazını o kadar geciktirdi ki, namazdan çıktığında: "Güneş neredeyse doğdu doğacak" diyen oluyordu. Öğle namazını da bir önceki günün ikindi vaktinin girdiği sıralara kadar geciktirdi. Sonra ikindi namazını o kadar gecektirdi ki, namazdan çıktığında: "Güneş iyice kızarmış" diyen oluyordu. Akşam namazını da o kadar geciktirdi ki, şafağın (ufuktaki kızıllığın) kaybolmak üzere olduğu bir sırada kıldı. -Bir rivayette de şöyle de­nilmiştir:

"İkinci gün akşam namazını şafağın (ufuktaki kızıllığın) kaybolmasından önce kıldı- Yatsı namazını da gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar geciktirdi. Sonra sabah olunca soruyu soran kişiyi çağırdı ve şöyle buyurdu:

"İşte vakit(Ier) bu ikisinin arasıdır."

Bu rivayeti Ebu Davud da nakletmiştir. Onun rivayetine göre (ravi) Ebu Musa Eş'ari (r.a) şöyle söylemiştir:

"Sabah namazının (yani birinci gün) kişinin daha arkadaşının yüzünü ta­nıyamadığı yahut kişinin yanmdakinin kim olduğunu anlayamadığı bir sırada kıldı."

Yine bu rivayette şöyle denilmiştir:

"Sonra ikindi namazını o kadar geciktirdi ki, namazdan çıktığında güneş sararmıştı."

Bu rivayetin son kısmında şöyle denilmiştir:

"Bunu bazıları rivayet etmiş ve: "Sonra yatsı namazını gecenin yansına doğru kıldı" demişlerdir.

Ebu Davud'un rivayet ettiği metnin ibareleri ile Müslim'in rivayet ettiği metnin ibareleri arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. [85]

Bunu Nesai de rivayet etmiştir ve Nesai'nin rivayet ettiği metin, Müs­lim'in rivayet ettiği metin gibidir. [86]

 

698- Müslim, Bureyde (r.a)'den rivayet etmiştir: [87]

"Bir adam Resululah (a.s)'a namaz vaktini sordu. O da: "Bizimle birlikte şu gün namaz kıl" diye buyurudu." Ravi daha sonra yukarıdakinin benzeri bir hadîs nakletmiştir.

Şafak: İmam Şafii (rh.a)'ye göre güneşin batmasından sonra batı ufkunda ortaya çıkan kazıllıktır. İmam Ebu Hanifc (rh.a.)'ye göre ise kızıllığın kaybolmasından son­ra bir sûre daha devam eden beyazlıktır.

 

699- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Cibril (Allah'ın duaları üzerine olsun) bana Mescidi Haram'da iki kere imamlık etti. Bunların birincisinde öğle namazını gölgenin ayakkabı bağı gibi olduğu sırada kıldı. Sonra ikindi namazını her şeyin gölgesi kadar ol­duğu sırada kıldı. Sonra akşam namazını güneşin battığı, oruçlunun iftar ettiği sırada kıldı. Sonra yatsı namazını şafağın (ufuktaki kızıllığın) kaybol­duğu sırada kıldı. Sonra sabah namazını fecrin doğduğu, oruçluya bir şey ye­menin yasak olduğu vakitte kıldırdı. İkinci kez öğle namazını her şeyin gölgesi kendi kadar olduğu sırada, bir önceki günün ikindi vaktinde kıldı. Sonra ikindi namazını her şeyin gölgesi kendinin iki kah kadar olduğu sırada kıldı. Sonra akşam namazını bir önceki vaktinde kıldı. Sonra yatsı na­mazını da gecenin üçte biri gittikten sonra kıldı. Sonra sabah namazını or­talığın aydınlandığı sırada kıldı. Cibril daha sonra bana doğru döndü ve şöyle söyledi:

"Ey Muhammed! Bu, senden önceki peygamberlerin vaktidir. Vakit de şu iki vaktin arasıdır." [88]

 

700- Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet edilmiştir: [89]

 

701- Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Namazın (yani namaz vaktinin) bir başlangıcı, bir de sonu vardır. Öğle namazı vaktinin başlangıcı; güneşin batıya yöneldiği vakittir. Onun vakti­nin sonu da ikindi namazının girdiği vakittir. İkindi namazı vaktinin baş­langıcı; bu vaktin girişidir. Onun vaktinin sonu da güneşin sarardığı vakit­tir. Akşam namazı vaktinin başlangıcı; güneşin battığı vakittir. Onun .vakti­nin sonu da şafağın (ufuktaki kızıllığın) kaybolduğu vakittir. Yatsı namazı vaktinin başlangıcı; şafağın (ufuktaki kızıllığın) kaybolduğu vakit, sonu da gecenin yarılandığı vakittir. Sabah namazı vaktinin başlangıcı; fecrin doğdu­ğu vakit, sonu da güneşin doğduğu vakittir."

Nesai'nin rivayetine göre de Ebu Hureyre (r.a) şöyle söylemiştin

(a.s)'ın namazlarının vakitleri hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (1/255) 6-Ki-tabu'l-Mevakit, 10-İkindi namazının son vakti babı. İbni Hibban (3/16) Namaz va­kitleri ve farz namazların vakitlerinin özellikleri hakkında bildirilenlerle ilgili bab. Hakim (11195-196) Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadis sahih ve Abdullah bin Mübarek'ten rivayetle meşhur olan bir hadistir. Huseyn bin Ali'nin rivayet ettiği hadis sayısının az olması sebebiyle Buhari ve Müslim bunu kitaplarına almamış-lardır." Hakim'in bu açıklamasına Zehebi de muvafakat etmiştir. Buhari de, bu ko­nuda en tutarlı olanın bu (rivayet) olduğunu ifade etmiştir. [90]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Şu Cibril, size dinînizi Öğretmek üzere geldi. Sabah namazını fecrin doğ­duğu sırada kıldı. Öğleyi güneşin batıya kaymaya başladığı sırada kıldı. Sonra ikindiyi gölgesinin kendi kadar olduğunu gördüğü sırada kıldı. Sonra akşam namazını güneşin battığı ve oruçlunun orucunu açtığı sırada kıldı. Sonra yatsıyı gecenin şafağı kaybolunca kıldı. Sonra ertesi gün tekrar geldi. O gün sabah namazını ortalık biraz aydınlandığında kıldı. Sonra o gün öğle nama­zını gölgesi kendi kadar olduğu sırada kıldı. Sonra ikindi namazını gölgesi kendinin iki katı olduğu sırada kıldı. Sonra akşam namazını yine aynı va­kitte, güneşin battığı, oruçlunun orucunu açtığı sırada kıldı. Sonra yatsı na­mazını geceden bir saat geçtiği sırada kıldı. Sonra şöyle söyledi: "Namaz (vakti), dünkü namazınla bugünkü namazın arasında olandır." [91]

 

702- Müslim, Abdullah bin Amr bin el-As (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sabah namazını kıldığınızda onun vakti, güneşin ilk boynuzu doğun­caya kadardır. Sonra öğle namazını kıldığınızda onun vakti, ikindinin vakti girinceye kadardır. İkindi namazını kıldığınızda onun vakti, şafak kaybolun-caya kadardır. Yatsı namazını kıldığınızda da onun vakti, gecenin yarısına kadardır." [92]

 

703- Buharı ve Müslim, Ebu Minhal Seyyar bin Seleme Riyahi (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [93]

"Ben ve babam Ebu Berze Eslemi'nin yanına girdik. Babam ona: "Resu­lullah (a.s) farz namazları nasıl kılıyordu?" diye sordu. O da şöyle söyledi:

"Sizin ilk (namaz) olarak adlandırdığınız öğle namazını güneş batıya doğru kaydığında kılardı. İkindi namazını kılmasından sonra birimiz Me­dine'den en uzak yerindeki bineğine varırdı, güneş hala epey yukarıda olur­du. -Akşam namazı hakkında ne dediğini unuttum- Sizin ateme olarak ad­landırdığınız yatsı namazını geciktirmekten hoşanırdı. Onu kılmadan uyu­maktan ve ondan sonra konuşmaktan hoşlanmazdı. Kişinin yanındakini tanıyabileceği vakitte sabah namazını bitirmiş olurdu ve (ardından) altmış ile yüz arası (ayet) okurdu."

Bir rivayette şöyle denilmektedir:

"Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmekte mahzur görmez­di." Sonra: "Gecenin yansına kadar..." dedi.

Daha sonra Muaz, Şu'be'den rivayetle şöyle söyledi:

"Daha sonra onunla başka bir kere karşılaştım ve: "Gecenin üçte birine kadar" dedi." [94]

 

704- Buhari ve Müslim, Muhammed bin Amr bin Hasan bin Ali bin Ebi Talib (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Hacılar namazları geciktiriyorlardı. Biz de konuyu Cabir bin Abdullah (r.a)'a sorduk. -Bir rivayatte şöyle denilmektedir: Haalar Medine'ye geldiler. Biz Cabir bin Abdullah (r.a)'a (namaz vakitleri konusunda) soru sorduk- O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) öğle namazını, sıcağın şiddetli olduğu bir sırada kılardı, ikindiyi, güneşin henüz parlak olduğu bir sırada kılardı. Akşamı, güneş ba­tınca kılardı. Cemaatin toplandığını gördüğünde erken kılar, cemaatin biraz yavaş hareket ettiğini gördüğünde ise geciktirirdi. Sabah namazını ise henüz ortalığın karanlık olduğu bir sırada kılardı -veya kılarlardı-" [95]

 

705- Ebu Davud, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir: [96]

"Resulullah (a.s)'ın yazın öğle vaktindeki namazı (gölge) üç ayak Üe baş ayak arası olduğunda, kışın da beş ayak ile yedi ayak arası olduğunda idi." [97]

 

Sabah Namazının Vakti

 

706- Kutubi Sitte müellifileri, Hz. Aişe (r.a)nin şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir:

"Mü'min hanımlar, üstlerine elbiselerini çekerek Resulullah (a.s) ile bir­likte sabah namazını kılarlardı. Sonra namazı kıldıklarında evlerine dö­nerlerdi ve ortalığın karanlık olması sebebiyle kimse onları tanımazdı."

Bir rivayette de şöyle denilmektedir: [98]

"Sonra evlerine dönerlerdi ve Resulullah (a.s)'ın namazı daha ortalık ka­ranlıkken kılması sebebiyle kimse onları tanımazdı." [99]

Yine bir rivayette de buna benzer ifadeler bulunmaktadır. [100] Buhari'nin bir rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s) sabah namazını daha ortalık karanlıkken kılardı. Sonra mü'minlerin hanımları dönerlerken ortalığın karanlık olması sebebiyle kimse onları tanımazdı. Bunun gibi kendileri de birbirlerini tanımazlardı."

[101]

 

707- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmişlerdir:

"(Resulullah a.s) Hayber günü daha ortalık karanlıkken sabah namazını kıldı. Onların (Hayberlilerin) yakınında bulunuyordu. Ardından (Hayber-liler) üzerlerine baskın düzenledi. Ardından şöyle buyurdu:

"Allahu Ekber, Hayber harab oldu. Biz bir topluluğun alanına indiğimiz­de uyarılanların sabahları ne kadar kötü olur." [102]

 

708- Tirmizi, Rafı bin Hadic (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [103]

"Sabah namazını ortalık aydınlanınca kılın, bunun sevabı daha büyük­tür."

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Sabah namazını sabaha (yani aydınlığa) bırakın. Bu size daha büyük ecir kazandırır. -Yahut bunun ecri daha büyüktür-" [104]

Nesai'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Sabah namazını ortalık aydınlanınca kılın."

Buna ek olarak bir şey söylememiştir. İsnadı ise hasendir. [105]

 

709- Nesai, Muhammed bin Lebid (r.a)'den, o da ensann kendi kavmin­den olanlarının bazılarından rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sabah namazını ortalık aydınlanınca ya kadar geciktirirseniz bunun se­vabı daha büyüktür." [106]

 

710- İbni Mace, Muğis bin Sumeyy (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Zubeyr (r.a) ile beraber sabah namazını ortalık daha ka­ranlıkken kıldım. Selam verdiğimde Abdullah bin Ömer (r.a)'e döndüm. "Bu ne namazıdır?" dedim. Dedi ki:

"Bu bizim namazımızdır. Resulullah (a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ö-mer (r.a) zamanındaki namaz buydu. Sonra, Hz. Ömer (r.a) vurulunca, Hz. Osman (r.a) ortalık aydınlanınca kıldırmaya başladı." [107]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler sabah namazını ortalık aydınlanınca kılmayı, diğerleri ise daha ortalık karanlıkken kılmayı müsehab görmüşlerdir.

Zeylai' şöyle söylemiştir:

"Muhalif görüşte olanlar bu hadisi şeriflerde geçen "isfar, ortalığın aydınlanması vaktine kadar geciktirme" ibaresini, fecrin ortaya çıkması olarak yo­rumlamışlardır. Bu ise yanlıştır. Dil bilginlerinin ifade ettiklerine göre, sö­zünü ettikleri "ğalas (ortalığın daha karanlık olması) İle" kastedilen anlam, gecenin karanlığının gündüzün aydınlığı ile karışık olması durumudur. Da­ha fecir doğmadan sabah namazının kılınması caiz olmaz. Bu itibarla hadisi şeriflerde geçen "isfar" ibaresi ile kastedilenin, sabah namazının ortalığın ay­dınlanmasına kadar geciktirme anlamı olduğu kesindir. Bu İse sabah nama­zım, gündüzün aydınlığı ile karışık karanlığın (galasın) gitmesine ve ka­rartının tamamen kaybolmasına kadar geciktirmektir. Aynı şekilde: "Bu daha çok sevap kazandırır" sözü, henüz ortalık karanlıkken kılınan nama­zın da sevap kazandırdığına delalet eder. Eğer "isfar" ile kastedilen anlam, fecrin doğması olsaydı, o zaman "ğalas" diye ifade edilen, henüz ortalığın karanlık olduğu sırada kılınan namazda bir ecrin olmaması gerekirdi. Çün­kü bu vakitte kılınan namaz, normal vaktin dışında kılınmış olurdu."

el-î'Ia müellifi de Ebu Davud'un rivayetindeki: "Sabah namazını sabaha (yani aydınlığa) bırakın" İfadesini delil göstererek "isfar" ibaresi ile kastedi­len anlamın, fecrin doğması olduğunu söyleyenlere verdiği cevapta şöyle söy­lemektedir:

"Sonra Suyuti, 'Ezharu'l-Mutenasİre fi'1-Ehadisi'l-Mutevatire' adlı risale­sinde: "Sabah namazını ortalık aydınlanınca kılın, bunun sevabı daha bü­yüktür" hadisinin bu metinle olan rivayetin mütevatir rivayetlerden oldu­ğunu ifade etmiştir. "Sabah namazını sabaha (yani aydınlığa) bırakın" ibaresi ise mütevatir değildir. Bu İtibarla "esfiru: sabah namazını biraz aydınlığa bırakın" sözü, tercihe daha uygun ve daha yerindedir. Ravilerin onda deği­şiklik yapmış olmaları ihtimali de bu rivayet açısından daha uzak bir ihti­maldir." [108]

 

Öğle Namazının Vakti

 

711- Ebu Davud, Enes bin Malik (r.a)'den rivayet etmiştir: [109]

"Resulullah (a.s) ile bir yolculukta bulunuyorduk. "Güneş batı tarafına ha döndü ha dönecek" diyorduk. (Resulullah a.s) namaz kıldı(rdi). Sonra yola çıkh."

Bir rivayette de şöyle denilmiştir:

"Resulullah (a.s) bir yerde konakladığında öğle namazını kılmadan yola çıkmazdı. Bir adam: "Tam gündüzün ortasında olsaydı da mı?" diye sordu. O da: "Gündüzün ortasında da olsaydı" cevabını verdi." [110]

 

712- Tirnıi/i, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Öğle namazını kılmada içinizde ne Resulullah (a.s)'tan ne Hz. Ebu Bekir (r.a)'den ne de Hz. Ömer (r.a)'den daha acele edeni görmedim." [111]

 

713- Tirmizi, Ümmü Seleme (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) öğle namazını kılmada sizden daha acele ediyordu. A-ma siz ikindi namazını kılmada O'ndan daha acele ediyorsunuz." [112]

 

714- Buhari, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) soğuk şiddetlendiğinde namazı -yani cuma namazını erken kıldınrdı, sıcak şiddetlendiğinde de serinliğe bırakırdı (yani biraz ge­ciktirirdi.)"

Yunus bin Bukeyr şöyle söyledi:

"Bize bunu Ebu Halde rivayet etti ve sadece, "namaz" ifadesini kullandı, cuma namazından söz etmedi."

Bişr bin Sabit de şöyle söyledi: "Ebu Halde bize şöyle rivayet etti:

"Cuma emiri bize namaz kıldırdı. Sonra Enes (r.a)'e şöyle söyledi: "Resu­lullah (a.s) öğle namazını nasıl kılardı?" [113]

715- İmam Malik, Kasım bin Muhammed (rh.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Her ne zaman insanların yanma vardıysam (muhtemelen burada "in­sanlar" denilirken "cemaat" anlamı kastedilmektedir. Yani: Her ne zaman cemaate yetiştiysem - Çeviren) mutlaka öğle namazını biraz serinlik vaktine bırakmış olarak kılmakta olduklarını gördüm." [114]

 

716- Kutubi Sitte müellifleri, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde riva yet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sıcak şiddetlendiğinde namazı biraz serin vakte bırakın (geciktirin). Şid­detli sıcak, cehennemin kaynamasmdandır."[115]

 

717- Buhari ve Müslim, Ebu Zeri Ğifari (r.a)'nin şöyle söylediğini riva­yet etmişlerdir:

"Bir yolculukta Resulullah (a.s) İle birlikte bulunuyorduk. Müezzin öğle namazı için ezan okumak istedi. Resulullah (a.s) ona: "Biraz serinliğe bırak (geciktir)" diye buyurdu. Sonra müezzin yine ezan okumak istedi. Resulul­lah (a.s) yine: "Biraz serinliğe bırak (geciktir)" diye buyurdu. Nihayet tepele­rin gölgelerini görmeye başladık. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle bu­yurdu:

"Şiddetli sıcak, cehennemin kaynamasmdandır. Sıcak şiddetlendiğinde namazı biraz serin vakte bırakın (geciktirin.)"

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s)'ın müezzini ezan okudu. Resulullah (a.s) da şöyle bu­yurdu:

"Biraz serinliğe bırak, biraz serinliğe bırak."

Yahut: "Bekle, bekle" diye buyurdu. Sonra da şöyle buyurdu:

Şiddetli olması durumunda öğle namazının geciktirilmesi hakkında gelen rivayet­ler babı. Ncsai (1/248) 6-Kitabu'l-Mevakit, 5-Sıcağın şiddetli olduğu sırada öğle namazının geciktirilmesi. İbni Mace (1/222) 2-Kitabu's-Salat, 4-Sıcağın şiddetli olduğu sırada öğle namazının geciktirilmesi. [116]

"Şiddetli sıcak, cehennemin kaynamasmdandır. Sıcak şiddetlendiğinde namazı biraz serin vakte bırakın (geciktirin.)"

Ebu Zer dedi ki: "Nihayet tepelerin gölgelerini gördük (yani ondan sonra namaz kıldırdı.)" [117]

 

718- Nesai, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:'

"Resulullah (a.s), hava sıcak olduğunda namazı serinliğe bırakır (gecik­tirir), hava soğuk olduğunda da erken ktldırırdı." [118]

 

719- Müslim, Habbab bin Erett (r.a)'den rivayet etmiştir: [119]

"Sıcağın iyice şiddetli olduğu sırada namaz kılmaktan Resulullah (a.s)'a şikayette bulunduk (yani Resulullah (a.s)'a sıcağın şiddetli olduğu sırada na­maz kılmanın zor olduğunu ifade ettik) ancak bizim şikayetimize itibar et­medi."

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s)'m yanma gidip kendisine havanın oldukça sıcak oldu­ğundan şikayette bulunduk. Ancak bizim şikayetimize itibar etmedi.

Zuhayr, Ebu İshak'a: "Bu, öğle namazında mıydı?" diye sordu. O da: "E-vet" dedi. Ben: "Erken kılınması hakkında mı?" dedim. "Evet" dedi." [120]

Taberani: "Ancak bizim şikayetimize itibar etmedi" sözünden sonra şöyle bir ifadeyle yer vermiştir: "Güneş batı tarafına yönelince hemen namaz kıl­dırdı."

 

720- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini riva­yet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın arkasında namaz kıldığımızda sıcağın korkusuyla el­biselerimizin üzerine secde ederdik."

Bir Açıklama

Beğavi, Şerhu's-Sunne (2/201)'de şöyle söylemiştir:

"Sahabilerİn ve onlardan sonra gelenlerin içindeki ilim sahiplerinin ter­cihlerine göre öğle namazını kılmakta acele edilmelidir. Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

"Öğle namazını kılmada içinizde ne Resulullah (a.s)'tan ne Hz. Ebu Bekir (r.a)'den ne de Hz. Ömer (r.a)'den daha acele edeni görmedim."

Gene Beğavi aynı eserinde şöyle söylemiştir:

"Havanın çok sıcak olduğu sırada öğle namazının gecektirilmesi konu­sunda ilim sahipleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbni Mübarek, Ah-med bin Hanbel ve İshak, yazın geciktirilmesinin ve biraz serinliğe bırakıl­masının uygun olacağı yönünde görüş bildirmişlerdir. Uyulmaya en uygun görüş de budur.

İmam Şafiî ise şöyle söylemiştir:

"Erken kılınması daha güzeldir. Ancak caminin imamının uzaktan gelen cemaati de olursa yazın biraz serinliğe bırakabilir. Ama bir kimse namazı yalnız başına kılacak olur veya kendi evinin avlusundaki bir namazgahta

batıya yöneldiğinde namaz kılın" ibaresi dışında kalan kısmı Sahih'te geçmektedir." Yine söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravi-leri sika kimselerdirler." Anlaşılana göre bu durum ilk zamanlarda olmuştu. Daha sonra Resulullah (a,s) yazlan öğle namazının geciktirilmesini emretmiştir. 720- Buharı (2/23) 9'Kitabu' Mevakiti's-Salat, Jl-Öğle namazının vaktinin güneşin batıya yönelmesiyle girdiği babı. Müslim (J/433) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevai-di'i'i-Salat, 33-Sıcağın şiddetli olmadığı zamanlarda öğle namazının ilk vaktinde kılınmasının müstchab olduğu babı.

sadece kendi çevresindeki kişilerle cemaat oluşturacak olursa erken kılar. Çünkü bu gibilerin namazı erken kılmalarında herhangi bir zorluk yoktur."

l'la'u's-Sünen müellifi Enes bin Malik (r.a)'in, havanın soğuk olduğu sıra­larda öğle namazını erkenden kılmanın, sıcak olduğu zamanlarda biraz serin­liğe bırakmanın (geciktirmenin) uygun olacağını bildiren hadisini verdikten sonra şöyle söylemiştin

"Bu hadisi şerif, sıcağın şiddetli olduğu sırada öğle namazını serinliğe bırakmanın, kışın ise erken kılmanın müstehab olduğuna delalet etmekte­dir. Ebu Hanife'nin ve mezhebinin ileri gelenlerinin görüşleri de bu yön­dedir."

İmam Nevevi şöyle söylemiştir:

"Bu hadislerin (yani öğle namazının geciktirilmesi veya erken kılın-ması ile ilgili hadislerin) birleştirilmesi konusunda farklı görüşler ileri sü­rülmüştür. Müslim'in rivayet etmiş olduğu Habbab bin Eret hadisinde de şöyle denilmiştir:

"Sıcağın iyice şiddetli olduğu sırada namaz kılmaktan Resulullah (a.s)'a şikayette bulunduk; ancak bizim şikayetimize itibar ermedi." Yani şikayeti­mize sebep olan durumu gidermedi (öğle namazını biraz geciktirme isteği­mizi kabul etmedi.) Bu konuda şöyle denilmiştir:

"Namazı biraz serinliğe bırakmak (geciktirmek) bir ruhsattır. Erken kıl­mak ise daha efdaldir." Bu, ilim adamlarından bazılarının görüşüdür ve bu gö­rüşlerinde Habbab bin Eret hadisine dayanmışlardır.

Diğerleri ise şöyle söylemişlerdir:

"Tercihe uygun olan, öğle namazını serinliğe bırakmanın müstehab ol­duğudur. Çünkü (Resulullah (a.s) zamanında) böyle yapıldığını bildiren ve böyle yapılmasını emreden çok sayıda hadisi şerif bulunmaktadır. Habbab bin Eret (r.a) hadisinden anlaşılması gereken anlam ise şudur:

"Onlar normalde serinliğe bırakılan uygulamaya ek bir geciktirme iste­mişlerdi (dolayısıyla bu istekleri kabul edilmedi.)" Doğru olan ise serinliğe bırakmadır. İlim adamlarının çoğunluğu da bunu söylemiştir. İmam Şafii'ye dayandırılan nass (metin) da böyledir. Sahabilerİn çoğunluğu da bu yönde görüş bildirmişlerdir. Bunun yanısıra Habbab (r.a) hadisi Mekke dönemine, öğle namazının serinliğe barıkılması ile ilgili hadisler ise Medine dönemine aittir. Sonraki döneme ait bir hüküm ise önceki döneme ait hükmü neshe-der.

Mekke'de, havanın serinlediği sırada müşriklerin Mescidi Haram'a top­lanmaları sebebiyle Resulullah (a.s)'ın öğle namazının serinliğe bırakılmasını İsteyenlerin bu isteklerini kabul etmiş olmaması mümkündür. Çün­kü müşrikler namazla alay ediyor ve namaz kılanlara eziyet ediyorlardı. Bundan dolayı Resulullah (a.s) daha onların toplanmalarından önce na­mazını bitirmek istemiş olabilir. İkindi ve akşam namazlarını ise genellikle Hz. Erkam (r.a)'ın evinde (Daru'l-Erkam'da) kılıyordu. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir." [121]

Ebu Hanife'nin bîr görüşüne göre öğle namazı vaktinin sonu, her şeyin göl­gesinin kendinin iki katı olmasıdır. Onun bu konuda delilleri bulunmaktadır. Bunlardan birisi daha önce geçen: "Öyle ki her şeyin gölgesi kendinin iki kah olmuştu" ifadesini ihtiva eden rivayettir. Yine Ebu Zer (r.a)'den rivayet edi­len ve: "Nihayet tepelerin gölgelerini gördük" hadisi de bunlardandır.

Buhari'nin rivayetinde de şöyle denilmektedir: "Öyle ki, gölge tepelerin hizasından geliyordu."

İ'Ia'u's-Sunen müellifi de: "Öyle ki, gölge tepelerin hizasına gelmişti" de­miştir. Allah ömrünü uzun eylesin Şeyh şöyle söylemiştir:

"İmamımız İmamı Azam (rh.a)'ın nakledilen meşhur rivayetinde ifade ettiği üzere söz konusu hadisi şerif, namaz vaktinin her şeyin gölgesi kendi kadar olduktan sonra da devam ettiğine delalet etmektedir. Çünkü bilindiği üzere yatık maddelerin gölgelerinin kendileri kadar olmaları durumunda, dik duran maddelerinki muhakkak kendilerinden daha büyük olur. Bun­dan dolayı bu gölgenin esas gölge ile birlikte tepelerin hizasına ulaşması ih­timali ortadan kalkmaktadır. Sonra ezan, söz konusu fazlalıktan sonra o-kunduğuna göre, zorunlu olarak namazın, fazlalık bir hayli arttıktan sonra kılınmış olduğu anlaşılır. Dolayısıyla söz konusu ihtimal artık esastan tama­mıyla kalkmış ve ileri sürülenin doğruluğu tereddütlü bir şekilde kesinlik kazanmış olur." [122]

Bu konuda ihtiyata en uygun olan, öğle namazının daha her şeyin gölgesi kendi kadar olmadan önce, ikindi namazının İse her şeyin gölgesinin kendinin iki katı olmasından sonra kılınmasıdır. Çünkü çoğunluk ve İmamı Azam'ın iki öğrencisi İmam Muhamnıed'Ie Ebu Yusuf şöyle söylemiştir:

"ikindi namazı vaktinin başlangıcı, her şeyin güneşin batıya yönelmesi anındaki gölgelerinden sonra büyüyen gölgelerinin kendileri kadar olduğu vakittir."

Bu konuda İmam Malik'in Muvatta'sında Muhammed bin Hasan Şeyba-ni'den nakledilen rivayete bakınız, (sh.31-32) [123]

 

İkindi Namazının Vakti

 

721- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğim riva­yet etmişlerdir: [124]

"Resulullah (a.s), güneş daha bir hayli yukarıdayken ikindi namazını kı­lardı. Öyle ki, (namaz kılındıktan sonra) bir kimse Avali'ye gider ve daha güneş yukarıdayken yanlarına gelirdi. Avali'nin bazı kısımları Medine den dört mil ve buna yakm mesafededir."

Bir rivayette de şöyle denilmektedir:

"Bizden bir kimse (namazdan sonra) Küba'ya giderdi." [125]

Bir rivayette de şöyle denilmektedir:

Biz ikindi namazını kılardık. Sonra bizden biri çıkar Amr bin Avf o-ğullarına giderdi ve onların daha ikindi namazını kılmakta olduklarını gö­rürdü." [126]

Bir başka rivayete göre de Es.'ad bin Sehl bin Huneyf şöyle söylemiştir: "Ömer bin Abdulaziz ile beraber öğle namazını kıldık. Sonra çıkıp Enes

bin Malik (r.a)'in yanına gittik. Vardığımızda, o ikindi namazını kılıyordu.

Ben: "Ey amcam! Şu kıldığın namaz neyin namazıdır?" diye sordum. Şöyle

cevap verdi:

"İkindidir. Ve bu, Besulullah (a.s)'ın bizim kendisiyle beraber kıldığımız namazıdır." [127]

Müslim'in naklettiği bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) bize ikindi namazını kıldırdı. Namazı bitirdiğinde Seli-meoğullarından bir adam yanma geldi ve şöyle söyledi:

"Ya Resulullah!! Biz, bize ait bir deveyi kesmeyi ve senin de hazır bulun­manı istiyoruz." Resulullah (a.s): "Evet" diye buyurdu ve çıktı. Biz de O'-nunla beraber çıktık. Vardığımızda devenin daha boğazlanmamış olduğunu gördük. Boğazlandı, parçalandı, sonra ondan bir şeyler pişirildi ve daha gü­neş batmadan yenildi." [128]

 

722- Buharı ve Müslim, Cerir bin Abdullah (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın yanında bulunuyorduk. Ay'ın ondördüncü gecesinde (bedir halinde) olduğu sırada Resulullah (a.s) Ay'a baktı ve şöyle buyurdu:

"Siz şu Ay'ı gördüğünüz gibi, Rabbinizi açıkça göreceksiniz. İzdiham o-luşturmadan O'nu rahatlıkla görebileceksiniz. Eğer Güneş'in doğmasından ve batmasından önce namazdan alıkonmaya güç yetirebilir seniz yapın."

Resulullah (a.s) daha sonra şu ayeti kerimeyi okudu:

"Güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile teş­bih et." [129]

 

723- Ebu Davud, Ali ben Şeyban (r.a)'dan rivayet etmiştir: [130]

"Resulullah (a.s)'ın yanına vardık. Güneş beyaz, parlak olduğu sürece i-kindi namazını geciktiriyordu."

 

724- Taberani, Ebu Eyyub (r.a)'dan, o da Abdullah'tan -sanıyorum Ab­dullah bin Amr'dan- rivayet etmiştir:

"ikindi namazının vakti, akşam namazının vakti girinceye kadardır."

Şu*be dedi ki: "Bu hadis bazen merfu olarak bazen de merfu olmaksızın nakledilirdi.-" [131]

 

725- Buharı ve Müslim, Rafı bin Hadic (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte ikindi namazını kılıyorduk. Ardından bir de­ve kestik. Deve on parçaya ayrıldı. Biz de iyi pişmiş bir et yedik. Hala güneş batmamıştı." [132]

 

726- İmam Malik, Ala bin Abdurrahman (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Öğleden sonra Enes bin Malik (r.a)'in yanına girdik. O da bu sırada ikin­di namazını kılmaya durdu. Namazını bitirince namazda acele ettiğinden söz ettik. -Yahut kendisi bundan söz etti- Bunun üzerine şöyle söyledi:

"Bu münafıkların namazıdır, bu münafıkların namazıdır, bu münafıklann namazıdır. Onlardan biri güneş sararmcaya ve şeytanın iki boynuzu­nun arasına girinceye veya şeytanın boynuzunun üzerine gelinceye kadar oturur. Sonra kalkıp dört seslendiriş yapar (yani dört rekat kılar) ama bun­larda Allah'ı ancak çok az anar." [133]

 

727- Buharı, Ebu'l-Melih (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bir gazvede, bulutlu bir günde Bureyde ile birlikte bulunuyorduk. Şöyle söyledi:

"İkindi namazını erkenden kılın. Çünkü Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: "Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gider." [134]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Tayyibi şöyle söylemiştir:

"Bu söz, bir kimsenin daha önce işlemiş olduğu amellerin boşa gideceği anlamında değildir. Ancak mürted olarak Ölen bir kimse hakkındadır. Bura­daki amelin boşa gitmesi de o günün (yani ikindi namazının kılınmadığı günün) amelinin eksik kalacağı anlamına alınabilir. Özellikle kulların amellerinin Yüce Allah'a yükseltileceği vaktin yaklaştığı bir sırada işlenmesi gereken görevi terketmesi, bu eksikliğin daha da bariz olmasına sebep olur."

Aynı şekilde Azizi de (2/134)'de böyle söylenmektedir.

Amellerin boşa gitmesi ile kastedilenin, geçersiz kılınması olduğu da söy­lenmiştir. Yani başkalarının, amellerinden yararlanabilecekleri bir vakitte o kimse kendi amelinden yararlanamaz.

Süneni Tirmizi Şerhi'nde de şöyle söylenmiştir:

"Amelin boşa gitmesinin iki türlü olduğu ifade edilmiştir: Amellerin ta-mamiyle silinmesine sebep olan bir boşa gitme ki, küfrün, iman üzere işlen­miş amelleri boşa çıkarması böyledir. Bu durumda bütün iyilikler boşa gider yani bir insan küfre saptıktan sonra onun Müslümanken işlemiş olduğu iyi amellerinin tümü boşa gider. İkinci şekli ise dengenin düşmesidir. Bu ise kötülüklerin çok olması sebebiyle bu kötülüklerin, kişi kurtuluşa erinceye kadar onun yapmış olduğu iyiliklerden yararlanma imkanını ortadan kaldırmasıdır. Çünkü bu durumda kişinin yaptığı iyiliklerin karşılığını görme­si, ancak kötülüklerinin cezasını çekmesinden sonra söz konusu olur.

Bu konuda en tutarlı açıklama ise İbni Bezize'nin yapmış olduğu açıkla­madır. O'na göre yukarıdaki ifade ile işin ciddiyetine dikkat çekilmiştir. Yok­sa kastedilen anlam, ifadeden çıkan zahiri anlam değildir. Çünkü iyi amel­ler, şirkten başka bir sebeple tamamen silinmez. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir." [135]

 

Akşam Namazının Vakti

 

728- Bııhari ve Müslim, Rafi bin Hadic (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [136]

"Resulullah (a.s) ile birlikte akşam namazını kılıyorduk. Sonra namazı bitirince birimiz gidip oklann düştüğü yerleri görebiliyordu."

 

729- Ebu Davud, Mirsed bin Abdullah Ganevi (r.a)'nin şöyle söyledi­ğini rivayet etmiştir: [137]

"Ebu Eyyub (r.a) savaşa katılmak üzere yanımıza geldi. Ukbe bin Amir de o gün Mısır'daydı. Ukbe akşam namazını geciktirdi. Ebu Eyyub (r.a) ona kalkıp: "Bu neyin namazıdır, ey Ukbe?" dedi. O da: "Meşgul idik" cevabını ver­di. Bunu üzerine Ebu Eyyub (r.a) şöyle söyledi:

"Ama sen Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duymadın mı?

"Yıldızlar birbirine karışmcaya (büyük yıldızlarla küçük yıldızlar birarada görününceye kadar) akşam namazını geciktirmediği sürece ümmetim hayır üzeredir -yahut: "Fıtrat üzeredir"- diye buyurdu."

 

730- İbni Mace, Haris bin Vehb (r.a)'in merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ümmetim, akşam namazını yıldızlar birbirine karışmcaya kadar gecik­tirmediği sürece İslam üzere olacaktır." [138]

 

731- Taberani, Mu'cemu'l-Evsat'ta Hz.Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ümmetim, yıldız doğmadan önce akşam namazlarını kıldıkları sürece fıtrat üzere olur." [139]

 

Yatsı Namazının Vakti

 

732- Taberani, Mu'cemu'l-Evsat'ta Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [140]

 

733- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [141]

"Resulullah (a.s) yatsı namazını geciktirdi. Hz. Ömer (r.a) çıkıp: "Nama­za, ya Resulullah (a.s)!" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s) başından su damlayarak çıktı ve şöyle buyurdu:

"Eğer ümmetime -yahut "insanlara", Sufyan dedi ki: "Bir keresinde "in­sanlara" dedi- zorluk çıkarmaktan korkmasaydım, onlara namazı bu saatte kılmalarını emrederdim."

îbni Uyeyne hadisinde de böyle denilmektedir. Bir başka rivayete göre ise şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) bu namazı (yani yatsı namazını) geciktirdi. Sonra yüzü­nün bir yanından suyu silerek çıktı ve şöyle buyurdu:

"Eğer ümmetime zorluk çıkarma korkum olmasaydı, vakit işte bu vakit­tir." [142]

Buhari'nin rivayet ettiğine göre Abdurrezak, İbni Cureyc'in şöyle söyledi­ğini rivayet etmiştir:

"Bana Nafi, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etti:

"Resulullah (a.s) bir gece meşguliyeti sebebiyle namazı geciktirdi. Öyle ki, biz Mescid'de uyuduk. Sonra uyandık sonra tekrar uyuduk. Sonra uyandık. Sonra Resulullah (a.s) yanımıza çıktı ve sonra şöyle buyurdu:

"Yeryüzünde olanlardan sizden başka namazı bekleyen yoktur."

Abdullah bin Ömer (r.a) namazdan önce üzerine uyku çökmesinden kor-madığında bu namazı (yani yatsı namazını) geciktirmekle erken kılmak ara­sında fark görmezdi. Namazı kılmadan önce uyuduğu ise çok az olurdu." [143]

İbni Cureyc dedi ki:

"Ben (bunu) Ata'ya söyledim. O da şöyle söyledi:

"Ben, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini duydum:

"Resulullah (a.s) bir gece yatsı namazını geciktirdi. Öyle ki, insanlar uyu­dular, uyandılar sonra tekrar uyudular, uyandılar. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) kalkıp: "Namaza!" dedi." Ata dedi ki:

"Abdullah bin Abbas (r.a) daha sonra şöyle söyledi:

"Sonra Resulullah (a.s) çıktı. Şu anda O'nu görüyor gibiyim. Başından su damlıyordu ve elini başının üstüne koymuştu. Bu halde iken şöyle buyur­du:

"Eğer ümmetime zorluk çıkaracağımdan kormasaydım, bu namazı bu şekilde (yani bu vakitte) kılmalarını emrederdim."

(İbnu Cureyc) dedi ki:

"Ata'dan, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın kendisine bildirdiğine göre Resu­lullah (a.s)'ın elini başının üstüne ne şekilde koymuş olduğunu öğrenmek istedim. Ata benim için parmaklarının arasını biraz açtı. Sonra parmak uç­larının bir kısmını başının tepe noktalarının birinin üzerine koydu. Sonra onlan başının üstünde şu sekide yürütmeye başladı. Öyle ki, küçük par­mağını kulağıyla yüzünün şakak kemiğinin arka tarafına düşen bir kenarına ve sakalının bir kısmına dokundurdu. Ancak şu şekilde yapıyor, (parmak­larım) ne kıvırıyor ne de yayıyordu." [144]

 

734- Müslim, Ebu Burde (r.a)'den rivayet etmiştir, o da babasının şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte akşam namazını kıldık. Sonra: "Yatsı na­mazını kılıncaya kadar otursak" dedik ve oturduk. (Resulullah a.s) yanımıza çıktı ve: "Hala burada mısınız?" diye buyurdu. Biz: "Ya Resulullah (a.s)! Se­ninle birlikte akşam namazını kıldık sonra seninle birlikte yatsı namazını kılalım dedik" cevabını verdi. O da: "İyi yapmışsınız" veya "yerinde bir iş yapmışsınız" diye buyurdu. Sonra başını göğe doğru kaldırdı. Resulullah (a.s)'ın başını göğe doğru kaldırdığı çok olurdu. Sonra şöyle buyurdu:

"Şüphesiz yıldızlar göğün güvenceleridirler. Yıldızlar gittiğinde göğe vaa-dedilen şey gelir. Bense ashabımın güvencesiyim. Ben gittiğimde ashabıma vaadedilen gelir. Ashabım da ümmetimin güvenceleridirler. Sahabilerim gittiklerinde ümmetime vaadedildikleri gelir." [145]

"Şüphesiz yıldızlar göğün güvenceleridirler.": Bu konuda ilim adam­ları söyle söylemişlerdir: "Bu ifadenin anlamı şudur: Yıldızlar varlıklarım sür­dürdükleri sürece gök de var olacaktır. Ancak kıyamet gününde yıldızlar sönüp dökülünce gök de parçalanıp dağılacak ve düşecektir.

"Bense ashabımın güvencesiyim": Yani fitnelere, iç savaşlara, Araplardan bazılarının dinden dönmelerine, kalplerin ayrılığa düşmesine ve buna benzer ge­lişmelere karşı güvenceyim. Yani benim sağlımda bu tür gelişmeler olmayacaktır. Resulullah (a.s) bu ifadesi İle sözkonusu olaylar konusunda açık bu uyarıda bulun­muştu. Nitekim O'nun vefatından sonra bu sayılan olayların tümü ortaya çıktı. "Sahabilerim gittiklerinde ümmetime vaadedildikleri gelir": Bura­da ^vaadedildikleri" ile kastedilen bidatlar, dine yeni şeyler eklemeler ve fitneler­dir. Bütün bu gelişmelerle ilgili haberlerin önceden bildirilmesi Resulullah (a.s)'in mucizelerindendir.

 

735- Taberani, Üç Mu'cem'inde de Munkedir (r.a)'den, o da Resulullah (a.s)'tan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) bir gece yatsı namazını geciktirmiş bir halde çıktı. Öyle ki, gecenin bir kısmı veya bir saati geçmişti. İnsanlar da Mescid'de bekliyor­lardı. Resulullah (a.s) kendilerine: "Neyi bekliyorsunuz?" diye buyurdu. On­lar: "Namazı bekliyoruz" dediler. Bunu üzerine Resulullah (as) şöyle buyur­du:

"Siz namazı beklediğiniz sürece namazdasınız demektir" Sonra da şöyle buyurdu:

"Bu namaz, sizden önce geçmiş ümmetlerin hiçbirinin kılmadığı bir na­mazdır." Daha sonra başını göğe doğru kaldırdı ve şöyle buyurdu:

"Yıldızlar göğün güvenceleridirler. Yıldızlar söndürüldüklerinde (ışıkları alındığında) göğe vaadedilen şey gelir. Bense ashabımın güvencesiyim. Be­nim ruhum alındığında/ ashabıma vaadedilen gelir. Ashabım da ümme­timin güvenceleridirler. Sahabilerimin ruhları alındığında, ümmetime vaa­dedildikleri gelir. Ey Bilal! Kamet getir!" [146]

 

736- Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [147]

"Eğer ümmetime zorluk çıkaracağımdan korkmasaydım, yatsıyı gecenin üçte birine veya yarısına kadar geciktirmelerini emrederdim."

Nesai'nin rivayetinde şöyle denilmektedir:

"(Ümmetime zorluk çıkaracağımdan korkmasaydım) onlara yatsı nama­zını geciktirmelerini ve her namazda misvak kullanmalarını emrederdim." Bu hadis sahihtir. [148]

 

737- Buhari ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

"(Humeyd Tavil) dedi ki: "Enes (r.a)'e: "Resulullah (a.s) yüzük kullandı mı?" diye soruldu. O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) bir gece yatsı namazını gecenin yansına kadar geciktirdi. Sonra yüzünü bize dönerek geldi. Şu an yüzüğünün (o zaman gözüme çar­pan) parlaklığını görüyor gibiyim, (Resulullah (a.s) o zaman) şöyle buyurdu:

"insanlar namazlarını kıldılar ve uyudular. Sizse namazı beklediğiniz sürece namazdasınız." [149]

Bir başka rivayette de şöyle bildirilmiştir "Kurra bin Halid şöyle söyledi:

"Hasan'ı (Hasanı Basri'yi) bekledik. Bizi hayli geciktirdi. Kalkacağı vakit yaklaştı. Sonra geldi ve: "Bizi şu komşularımız davet etti" dedi. Sonra da şöyle söyledi:

"Enes bin Malik (r.a) şöyle söyledi:

"Bir gece Resulullah (a.s)'ı bekledik. Hatta gecenin yarısı oldu. Sonra ona ulaştı. Sonra gelip bize namaz kıldırdı. Sonra bize konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:

"Bakın, insanlar namazlarım kıldılar ve uyudular. Sizse namazı bekle­diğiniz sürece namazdasınız."

Hasan dedi ki: "İnsanlar bir hayırı bekledikleri sürece hayır üzeredirler." [150]

Bir rivayette şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir:

"Ben şu an, O'nun o gece taktığı yüzüğün parıltısını görür gibiyim." [151] Müslim'in rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Bir gece Resulullah (a.s)'ı bekledik. O kadar ki, gecenin yansı yaklaşmış­tı. Sonra gelip namaz kıldırdı. Sonra yüzünü bize doğru döndü. Elindeki yüzüğünün panltısmı şu an görürüyor gibiyim." [152]

Yine Müslim'in bir başka rivayetinde şöyle denilmektedir: "Onlar Enes bin Malik (r.a)'e Resulullah (a.s)'ın yüzüğünden sordular. O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) bir gece yatsı namazını gecenin yansına kadar geciktirdi. Yahut gecenin yansına yakın bir kısmı geçinceye kadar geciktirdi. Sonra gel­di ve şöyle buyurdu:

"İnsanlar namazlarını kıldılar ve uyudular. Sizse namazı beklediğiniz sürece namazdasınız."

Enes (r.a) dedi ki:

"Gümüşten olan yüzüğünün parıltısını şu an görüyor gibiyim. Sol elinin serçe parmağını kaldırmıştı." [153]

 

738- Ebu Davud, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte yatsı namazını kıldık. Gecenin yansına yakın bir kısmı geçinceye kadar çıkmadı. Sonra (çıkıp): "Yerlerinizi alın (yani yerle­rinize oturun)" diye buyurdu. Biz de yerlerimizi aldık. Sonra şöyle buyurdu:

"İnsanlar namazlarını kıldılar ve yataklarına yattılar. Sizse namazı bekle­diğiniz sürece namazdasınız. Eğer zayıflığı, hastanın hastalığı olmasaydı, bu namazı gecenin yansına kadar geciktirirdim." [154]

 

739- Buhari ve Müslim, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Ben ve gemide benimle beraber bulunan arkadaşlarım Buthan bölge­sinde bulunuyorduk. Resulullah (a.s) da Medine'deydi. Her gece yatsı nama­zında onlardan (yani adı geçen bölgede bulunanlardan) bir takım kimseler sırayla Resulullah (a.s)'ın yanma gidiyorlardı. Nihayet ben ve arkadaşlarım Resulullah (a.s)'ın yanına vardık. Resulullah (a.s)'m bazı meşguliyetleri vardı dolayısıyla yatsı namazını biraz geciktirdi. Öyle ki, gecenin yansı geçti. Sonra Resulullah (r.a) çıkıp cemaate namaz kıldırdı. Namazım bitirince ora­da bulunanlara şöyle buyurdu:

"Yerlerinizden aynlmayın size bir şeyler öğreteceğim. Size müjde olsun ki, şu saatte sizden başka namaz kılan birinin olmaması Yüce Allah'ın size olan nimetlerindendir. -Yahut: "Bu saatte sizden başka kimsenin namaz kıl­maması" diye buyurdu - Bu sözlerden hangisini söylediğim kesin olarak bil­miyoruz."

Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) daha sonra şöyle söyledi:

"Sonra Resulullah (a.s)'tan duymuş olduğumuz söz dolayısıyla sevinçli olarak geri döndük." [155]

 

740- Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yatsı namazı için kamet getirildi. Bu sırada bir adam kalkıp: "Benim bir ihtiyacım var" dedi. Resulullah (a.s) onunla konuşmak üzere kalktı. (Bu ko­nuşma bir hayli uzadı.) Öyle ki, insanlar veya bazıları uyudular sonra namaz kıldılar." [156]

 

741- Buhari, Humeyd (r.g)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [157]

"Sabit'e, namaz için kamet getirilmesinden sonra bir kimseyle konuşan bir adamın durumunu bildirdi ve O'nu kametten sonra bekletti."

Bir rivayette de şöyle denilmektedir:

"Namaz için kamet getirildi. Bu arada bir adam Resulullah (a.s)'la konuş­maya durdu. Konuşmayı o kadar sürdürdü ki (Resulullah (a.s)'m) ashabın­dan bazıları uyudular. Sonra kalktı ve namaz kıldırdı." [158]

Tirmizi de şu şekilde rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ı, namaz için kamet getirildikten sonra bir adamla ko­nuşurken gördüm. (Adam) O'nunla kıble arasında duruyordu. Adam ko­nuşmayı o kadar sürdürdü ki, bazıları Resulullah (a.s)'ın uzun süre bekle­mesinden dolayı uyudular." [159]

 

Vakit İçinde Namazın Bir Rek'atını Kılabilenin Durumu

 

742- Kutubi Sitte müellifleri, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde riva­yet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim güneş doğmadan önce sabah namazının bir rek'atmı kılabilirse, sabah namazını vaktinde kılmış sayılır. Yine kim güneş batmadan ikindi na­mazının bir rek'atım kılabilirse, ikindi namazını vaktinde kılmış sayılır." [160]

 

Buhari ve Nesai'nin bir rivayetlerinde de şöyle denilmektedir:

"Biriniz ikindi namazında güneş batmadan önce bir secdeyi yapabilirse namazını tamamlasın. Yine biriniz sabah namazında güneş doğmadan önce bir secdeyi yapabilirse, namazını tamamlasın." [161]

Ancak Nesai bu hadisle ilgili rivayetinde her iki namaz hakkında da "bi­rinci secdeyi" denilmektedir. [162]

 

743- Nesai, Hz. Aişe (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim güneş doğmadan Önce sabah namazının bir rek'atmı kılabilirse, o-nu vaktinde kılmış sayılır. Yine kim güneş batmadan ikindi namazının bir rek'atmı kılabilirse, onu vaktinde kılmış sayılır." [163]

 

Namazı Vaktinde Kılmanın Fazileti

 

744- Ebu Davud, Resulullah (a.s)'a bey at etmiş hanımlardan olan Üm-mü Ferve (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir;

"Resulullah (a.s)'a: "Hangi amel daha üstündür?" diye soruldu. Resulul­lah (a.s) da şöyle buyurdu:

"İlk vaktinde kılınan namaz."

 

745- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yüce Allah O'nun ruhunu alıncaya kadar Resulullah (a.s), iki kere na mazı son vaktine bırakmış değildir."

746- İmam Malik, Yahya bin Said (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Namaz kılan, (vaktin) namazını ve kazaya kalan namazını kılar. Na­mazının kazaya kalması, onun için ailesini ve malını kaybetmekten daha büyüktür."

Kitabu's-Salat, 8-Namazları vaktinde kılmaya özen göster­mekle ilgili bab, Tirmizi (1/319) Ebvabu's-Salat, 127-Namazın ilk vaktinin fazile­ti hakkında gelen rivayetler babı. İbni Huzeyme (1/569) Kitabu's-Salat, 15-Namazı ilk vaktinde kılmayı tercih etme babı. Bu hadis şahitlerinin bulunması itibariyle hasendir. [164]

 

746- Muvatta (1/12) 1-Kitabu'l-Mevakıt, 5-Namaz vakitleriyle, ilgili genel bilgiler. İs­nadı sahihtir.

 

747- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Siz namazı uzun, hutbesi kısa, ilim adamları çok ve hatipleri (konuşan­ları) az olan bir zamanda bulunuyorsunuz. İnsanların üzerine Öyle bir za­man gelecektir ki, o zamanda namaz kısa, hutbe uzun, ilim adamları az, konuşanlar (hatipler) çok olacaktır. Namazı geciktirecekler, ikindi namazını güneşin batmaya yaklaştığı vakte kadar erteleyeceklerdir. Kim o zamana erişirse namazları vakitlerinde kılsın. Onların yanısıra nafile namazları da kılsın. Siz bir adama geçindirmesi gereken insanların (ehlu iyalinin) azlı­ğından ve sırtındaki yükün hafifliğinden dolayı gıbta edildiği bir zamanda bulunuyorsunuz. Ben, benden sonra gerek kendi ailem gerekse Ci'lan'dan bir aile için benim nazarımda Ölümden daha sevimli bir şey bırakmıyorum. Ben onları sizin ailelerinizi sevdiğiniz gibi severim." [165]

 

748- Taberani, Abdurrahman bin Yezid Nehai (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Abdullah namaz kıldı. Bu sırada bir adam güneş battı mı diye bakmaya başladı. Bunun üzerine Abdullah şöyle söyledi: [166]

"Şuna ne bakıyorsunuz. Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, bu namazın vakti işte budur. Çünkü Yüce Allah ayeti kerimesin­de şöyle buyuruyor:

"Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl." [167] İşte şu güneşin batıya yöneldiği vakit, şu da gecenin kararması vaktidir."

 

749- Bezzar, Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Ben, Yüce Allah'ın: "Ki, onlar namazlarında yanılgıdadırlar" [168] ayeti kerimesi hakkında soru sordum, şöyle buyurdu:

"Onlar namazı vaktinden sonraya erteleyenlerdir." Mus'ab bin Sa'd'ın da şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

"Babama: "Ey babacığım! Yüce Allah'ın: "Ki, onlar namazlarında yanılgı­dadırlar" [169] sözü hakkında ne diyorsun? Hangimiz yanılgıya düşmez, han­gimizin aklına bir şey gelmez ki?" dedim. O da şöyle söyledi:

"Onunla kastedilen bu değildir. Kastedilen vaktin kaçınlmasıdir. Yani (a-yeti kerimede kastedilen bir kimse) tamamen bir şeylere dalar ve vakti kaçı­rır." [170]

Bir başka rivayete göre Sa'd (sorusunda): "Hepimiz bunu yapmıyor mu­yuz?" demiştir. [171]

749- Keşfit'I-Estar (11198) Kitabu's-Salat, Namazı vaktinden sonraya bırakanlarla ilgili , bab. [172]

 

Yatsı Vaktinin Girdiği Sırada Akşam Yemeği Hazır Olursa

 

750- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir: [173]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Eğer birinizin akşam yemeği konulur ve bu sırada namaz için kamet de getirilmiş (veya namaza durulmuş) olursa önce yemekten başlayın ve onu bir an önce bitirmek için acele etmeyin."

Abdullah bin Ömer (r.a) için akşam yemeği (veya genelde yemek) konul­duğunda namaz için kamet getirilmiş (veya namaza durulmuş) olursa, imamın okumasını duymasına rağmen yemeğini bitirmeden namaza gelmezdi.

Bir rivayette de şöyle denilmektedir:

"Biriniz yemekte olursa, namaz için kamet getirilmiş (veya namaza du­rulmuş) olsa bile işini bitirinceye (yani karnını doyuruncaya) kadar acele et­mesin." [174]

Bu rivayeti Ebu Davud da nakletmiştir ve onun rivayetinde şöyle denil­mektedir:

"Biriniz akşam yemeği konulduğunda namaz için kamet getirilmiş (veya namaza durulmuş) olursa, işini bitirinceye (karnını doyuruncaya) kadar kalkmasın." [175]

Bir rivayette şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir:

"Abdullah (r.a)'m akşam yemeği konulduğunda, kamet sesini hatta ima­mın okumasını duysa bile işini bitirmeden kalkmazdı." [176]

"Abdullah bin Zübeyr (r.a) zamanında babamla birlikte Abdullah bin Ö-mer (r.a)'in yanında bulunuyordum. Abbad bin Abdullah bin Zübeyr: "Bi­zim duyduğumuza göre namazdan önce yemeğe başlanır" dedi. Abdullah bin Ömer (r.a) de şöyle söyledi:

"Yazık sana! Yemekleri de nedir? Sen onun babanın yemeği gibi olduğu­nu mu sanıyorsun?" [177]

Tirmizi'nin rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"Ortaya akşam yemeği konur ve kamet de okunmuş olursa önce akşam yemeğini yiyin."

İbni Ömer (r.a) de imamın okuyuşunu duyduğu halde önce akşam yeme­ğini yedi. [178]

Buradan, sahabenin -Allah kendilerindn razı olsun- yemeklerinin ne kadar sade olduğu anlaşılmaktadır. [179]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Rivayetlerden anlaşıldığına göre gerek Cibril (a.s)'ın namaz vakitlerini Re-sulullah (a.s)'a öğretmesi ve gerekse Resulullah (a.s)'ın bu vakitleri sahabi-lerine öğretmesi esnasında hiçbir namaz kerahet vaktine bırakılmamıştır. Da­ha önce geçen rivayetlerden imamın kendisine uyan kişilerin durumlarını göz önünde bulundurması gerektiğini anlıyoruz. Yine imamın namazları kerahet vakitlerinde bırakmamak şartıyla olağanüstü durumları da gözönünde bulun­durmasının gerektiğini anlıyoruz.

"Zeval vakti" (güneşin batıya yöneldiği vakit) ibaresi burada bir çok yerde geçti. Bu ibarenin tanımı birkaç yerde yapıldı. Burada konuyu biraz daha aç­mak istiyoruz: Güneş doğduğunda eşyaların gölgeleri batıya doğru olur. Gü­neş yükseldikçe de gölgeleri kısalır. Mesela herhangi bir şey ekvator çizgi­sinin güneyinde ise dönüş ve kısalma güneye doğru azar azar olur. Gölgesi­nin çekilme işi son noktasına geldiğinde ve henüz güneşin yönüne ters olarak doğu yönüne dönmeye başlamadan önce güneş tam göğün ortasına gelmiş demektir. Bu anda tam gölgenin bittiği noktanın üstünden bir şakul veya ip uzatacak olsak şakülün merkezi gölge veren maddenin dip merkezinin batı yönünden biraz uzak olacaktır. İşte bu zeval vakti olarak adlandırılan vakittir. İkindi namazı vaktinin girmesi derken kasdettiğimiz de, bir şeyin tam zeval anında olan gölgesinden sonra büyüyen gölgenin kendisi kadar olduğu vakit­tir. Yani ikindi namazının vakti bir şeyin gölgesi, zeval vaktindeki gölgesine ek olarak kendi boyuna ulaştığında girer. Yani bir metre yüksekliğindeki bir maddenin zeval vaktindeki gölgesi yarım metre olursa, bu maddenin gölgesi bir buçuk metreyi bulduğunda, ikindi vakti girmiş olur. Şöyle ki, zeval vaktin­deki yarım metrelik gölgesine eklenen gölge, maddenin kendi boyunu yani bir metreyi bulmuş olur. Ancak buna asri evvel denmektedir ki, İmamı Azam'a göre ikindi namazının girdiği vakit asri sani adı verilen ve bir şeyin zeval vak­tindeki gölgesine eklenen gölgenin kendi boyunun iki katma ulaştığı vakittir. Mesela yukarıdaki örnekte verilen bir metrelik maddenin gölgesi, zeval vak­tinde yarım metre olursa, onun gölgesi iki buçuk metreyi bulduğunda ikindi namazının vakti girmiş olur.

Bazıları Resulullah (a.s)'ın hadisi şeriflerinde ve fıkıhçilarm açıklamaların­da geçen bazı ibareleri yanlış anlıyorlar. Fecri kazib ile fecri sadık ıstılahları da bunlardandır. Bazıları fecri sadığın sabah aydınlığının ortalığa yayılması ol­duğunu sanıyorlar. Bu yanlış anlama sebebiyle bazıları Ramazan'da fecrin doğduğunun kesinlik kazanmasından sonra da yeme içmeyi caiz görmüşlerdir. Bu ise ilim adamlarının ortak görüşlerine (icma'lanna) aykırıdır. Fecri kazib uzunlamasına görülen bir ışıktır. Fecri sadıktan kısa süre önce ortaya çıkar sonra kaybolur. Ama urukta enine görülen fecri sadık ortaya çıktığında, aydın­lık gittikçe artmaya başlar. Oruç tutacak kişinin yeme içmeyi bırakacağı ve sabah namazı vaktinin girdiği an olarak bildirilen fecri sadık işte budur. Bu iti­barla bir kimse fecri sadığın doğduğunu görerek veya güvenilir bir takvime bakarak tesbit ettikten yahut ezanın ilk kelimesini duyduktan sonra yiyip iç­mesi caiz olmaz.

Görüldüğü üzere herkese karşı açık delilin tahakkuk etmesi ve vakitler ko­nusunda herhangi bir değişiklik yapılmasına imkân kalmaması için namaz, oruç ve haccın vakitleri, kainattaki hiç kimsenin tesbit etmekte güçlük çekme­yeceği bir takım gelişmelere bağlanmıştır. Daha önce de geçtiği üzere bazı beldelerde gece veya gündüz uzun süre devam etmektedir. Mesela kutuplar­da durum böyledir. Buralarda yaşayan insanlar, beş vakit namazda esas alınan vakitlerin tahakkuk ettiği kendilerine en yalan bölgelerin namaz vakit­lerini esas almak durumundadırlar. Bazı yerlerde de yatsı namazı ile sabah namazının vakti bir olmaktadır. (Yani gecenin çok kısa sürmesi sebebiyle ak­şam namazının vakti çıkınca araya yatsı namazı vakti olarak değerlendirile­bilecek bir vakit girmeden sabah namazının vakti girmektedir. Bu gibi yerler­de yaşayanların da namaz vakitleri bariz olarak görüldüğü kendilerine en ya­kın bir bölgenin namaz vakitlerini esas almaları gerekir. Bu, Hanefi mezhe­bindeki iki görüşten birisidir.

Bunun yanısıra Meraki'l-Felah'ta şöyle denilmektedir:

"Bir kimsenin yaşadığı bölgede yatsı ile vitir namazının vakti gerçekleş­mezse, onun bu namazları kılması gerekmez. Yani bir kinse Bulgar beldele­rinin yukarıları ve uzak doğunun kuzey kesimleri gibi yerlerde oturuyor olursa, buralarda yılın çok kısa gecelerinde daha ufuktaki şafak (kızıllık) kay­bolmadan fecir doğar yani sabah namazının vakti girer. Bu itibarla buralarda namazda sebep telakki edilen vaktin girmemesi dolayısıyla söz konusu na­mazların kılınması görevi düşer."

Tahtavi de şöyle söylemiştir:

"Söz konusu beldelerde güneş yeryüzüne yirmiüç saat süreyle doğar ve sadece bir saat kaybolur. Bu süre, bulunulan yerin genişliğine göre değişir. Kemal, Deccal'le ilgili hadisi dayanak göstererek bu yerlerde vakti girmeyen namazların kaza edilmesinin gerektiğine hükmetmiştir. Ibnu's-Şehane de bu görüşü tercih etmiş ve Elğaz'mda bunu doğrulamıştır. Minh'te de müel­lif bunun bir görüş olduğunu ifade etmiş ve bu durumda kişinin vaktini kaçırmak sebebiyle namazı kazaya niyet etmeyeceğini belirtmiştir. Ancak buna şöyle bir itirazda bulunulmuştur:

Deccal'in gündüzü ile söz konusu durum arasında bir fark bulunmakta­dır. Şöyle ki, o günde vakit mevcut olacak ancak söz konusu yerlerdeki du­rumdan farklı olarak sadece alamet (işaret) ortaya çıkmayacaktır. Ama söz-komısu yerlerde hiç bir vakit dahi girmemektedir. Müellif buna cevabında, vaktin kesinlikle mevcut olduğu ortaya çıkmayan şeyin ise sadece alamet ol­duğu dolayısıyla ikisi arasında bir fark bulunmadığını söylemiştir." [180]

Durru'l-Muhtar (l/242)'da da şöyle denilmektedir:

"Yaşadığı bölgede söz konusu iki namazın (yani yatsı ile vitrin) vakti gir­meyen bir kimse, bu namazları kılmakla yükümlüdür. Vakit konusunda belli bir tahminde bulunur ve vaktini kaçırdığından dolayı kazaya niyet et­mez. Burhanu'l-Kebir bu şekilde fetva vermiş, Kemal da bunu tercih etmiş, İbnu'ş-Şehane de Elğaz'ında bunu kabul etmiş ve doğrulamıştır."

Uzayda dolaşan araçlara binen kişiler ise aracın kalktığı yerin namaz va­kitlerini esas alarak veya üzerinde bulundukları parelel çizgisinin namaz va­kitlerini esas alarak namaz kılabilirler. Bir kimse kıblenin yönünü tesbit etme veya kıbleye yönelme imkânından mahrum olursa, yaptığı tahmine göre veya imkânın elverdiği bir yöne yönelir.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Her hangi yöne yönelirseniz Allah'ın yüzü oradadır." [181]

Bir başka ayeti kerimesinde de şöyle buyuruyor:

"Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez." [182]

Eğer ihtiyaçtan fazla su bulunmazsa yer cinsinden olan taş, düz şeyler (mermer v.s. gibi şeyler) ile de teyemmüm edilebilir. Yani temiz bir toprak bulunmanın zor olduğu yerlerde teyemmüm için mutlaka temiz bir toprak ara­maya gerek yoktur. Üzerinde toprak bulunmayan taş ve mermer gibi tabii maddelerle de teyemmüm edilebilir.

Müslümanın her zaman ihtiyatlı olması ve hangi şartlarda olursa olsun na­mazını ihmal etmemesi gerekir. Ancak özel şartlarda namaz kılan biri, mese­la uzayda iken namaz kılan biri normal şartlara kavuştuğunda bu namazlarını iade edecek midir? Bu konuda ilim adamlarının iki ayrı görüşleri bulunmak­tadır. Hüküm ise geniştir yani bu görüşlerinden herhangi birine göre hareket edilmesi mümkündür. Ama eğer yolculuk beş vakit namaz süresinden daha fazla sürmemişse ihtiyata uygun olan iade etmektir.

Sabah namazının vaktinin, fecri sadığın doğmasıyla başlayıp güneşin doğ­masıyla bittiği konusunda fıkıhçılar arasında herhangi bir görüş ayrılığı yok­tur. Ancak bir kimse namazda iken güneşin doğması durumunda o namazını tamamlamasının mı yoksa kesmesinin mi gerektiği konusunda aralarında gö­rüş ayrılığı bulunmaktadır. Fıkıhçılann çoğunluğu, tamamlaması gerektiği gö­rüşündedir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Bu durumda o kişinin namazı bozulur ve güneşin bir ok miktarı yük­selmesinden sonra (sabah) namazını kaza etmesi gerekir."

Sabah namazını kılmada en efdal vaktin hangisi olduğu (yani hangi vakitte kılmanın daha efdal olduğu) konusunda da görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Ha­nefiler erkeklerin sabah namazını ortalığın aydınlandığı vakte kadar geciktir­melerini, kadınların ise henüz ortalık karanlıkken kılmalarını efdal görmüş­lerdir. Maliki ler, Şafiiler ve Hanbeliler ise sabah namazının ilk vakitte ortalık daha karanlıkken kılınmasını efdal görmüşlerdir.

Öğle namazının vaktinin zeval anında (yani güneşin batıya yönelmesiyle birlikte) başladığı konusunda fıkıhçılar arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Ancak bitiş vakti konusunda aralarında görüş ayrılığı bulunmaktadır. İlim adamlarının çoğunluğu, öğle namazının vaktinin, her şeyin zeval anındaki gölgesine eklenen gölgenin kendi kadar olduğu vakit olduğunu söylemişlerdir.

İmam Ebu Hanife ise şöyle söylemiştir:

"Öğle namazı vaktinin bittiği an, her şeyin zeval vaktindeki gölgesine eklenen gölgenin kendisinin iki katı olduğu andır."

Bu iki vakit arasındaki fark ise yaklaşık kırk dakika kadardır. Çok zorunlu hallerde İmam Ebu Hanife'nin fetvasına göre hareket edilmesi mümkündür.

İlim adamları öğle namazının sürekli ilk vaktinde kılınmasının efdal olup ol­madığı konusunda da farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefîler, Şafüler ve Hanbeliler, sıcak beldelerde yazlan bu namazı camiye gidecek birinin gölgede yürüyebileceği kadar serinliğe bırakmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Malikiler ise öğle namazının ilk vaktinde kılınmasının efdal olduğunu söyle­mişlerdir. Anlaşılana göre efdallik konusunda camiye giden kişinin sıcak do­layısıyla çekeceği sıkıntı veya zor durumda olan birinin çekeceği sıkıntı göz önünde bulundurulmuştur. Ama namazı evinde kılan veya herhangi bir zorluk içinde bulunmayan, dolayısıyla sıcak sebebiyle herhangi bir sıkıntıya girme­yecek olan kimsenin ilk vakitte kılması efdaldir.

ikindi namazının vaktinin, öğle namazı vaktinin çıkmasıyla birlikte girdiği konusunda fıkıhçılar arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere öğle namazının çıktığı vakit konusunda aralarında görüş ayrılığı bulunmaktadır. İkindi namazının vaktinin güneşin batmasiyla birlikte çıktığı konusunda da aralarında görüş ayrılığı yoktur.

Yine güneşin batmasından önce namaza başlamış olan birinin batmasın­dan sonra bu namazı bitirmesinin gerektiği konusunda da aralarında görüş ayrılığı yoktur, ikindi namazının güneşin renginin sarardığı vakte kadar gecik­tirilmesi mekruhtur. Bazı Hanefîler, İmam Ebu Hanife'nin görüşünü göz önün­de bulundurarak ikindi namazının her şeyin zeval vaktindeki gölgesine ekle­nen gölgesi, kendinin iki katı oluncaya kadar geciktirilmesinin müstehab oldu­ğunu söylemişlerdir.

Akşam namazının vaktinin, güneşin batmasıyla birlikte girdiği konusunda fıkıhçılar arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Çoğunluk bu namazın vaktinin ufuktaki şafağın (kızıllığın) kaybolmasıyla bittiği görüşün­dedir. Çoğunluk burada şafak ile kastedilenin, kırmızı renkteki şafak olduğu

görüşündedir.

Bazı ilim adamları ise: "Bu şafak, beyaz renkteki şafaktır" demişlerdir. Bi­rinci şafağın kaybolması ile ikinci şafağın koybolması arasında 12 dakika za­man farkı vardır. Şafiilerden ve Hanefilerden akşam namazının, bir abdest, üstünü giyinme (avret yerlerini örtme), ezan, kamet ve beş rek'at namazın kılınması gibi işlerin yapılması için geçecek kadar dar olduğunu söyleyenler vardır. Bu konudaki görüşlerini ise Cibril (a.s)'in Resulullah (a.s)'a namaz vakitlerini öğretirken akşam namazını her iki günde de aynı vakitte kılması hadisesine dayandırmaktadırlar.

Ancak çoğunluk şöyle söylemiştir:

"Bu olay, akşam namazını erkenden kılmanın müstehab olduğuna ve yıldızların ortaya çıktığı vakte kadar geciktirmenin mekruh olduğuna dela­let eder."

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Akşam namazının ezanı ile kameti arasında üç ayet okunacak vakitten veya kısa bir oturma vaktinden fazla ara verilmez. Yine akşam namazının ezanı ile kameti arasında nafile namaz kılınmaz."

Ancak bazı fıkıhçılar, akşam namazının ezanı ile kameti arasında iki rek'at namaz kılmanın sünnet olduğunu söylemişlerdir.

Dört mezhebe göre de fetvaya esas alman görüşe göre yatsı namazının vakti, kırmızı renkteki şafağın kaybolmasından fecri sadığın doğmasına kadar devam eder.

Şafüler ve Malikiler: "Efdal olan yatsı namazının ilk vaktinde kılınma­sıdır" demişlerdir.

Hanefîler ise: "Yatsı namazını havanın bulutlu olmadığı sırada gecenin ilk üçtü biri geçinceye kadar geciktirmek efdaldir" demişlerdir.

Hanbeliler de şöyle söylemişlerdir:

"Yatsı namazının tercih edilen vaktinin sonuna kadar geciktirilmesi mendubdur. Bu namazın tercih edilen vakti ise gecenin ilk üçte biri veya ya­nsına kadar olan vakittir. Eğer cemaatten bazıları için zorluk olmazsa işte bu vaktin sonuna kadar yatsı namazının geciktirilmesi mendubdur."

İlim adamlarının çoğunluğu herhangi bir mazeret olmadığı sürece yatsı na­mazının gecenin yansından sonraya bırakılmasını hoş görmemişlerdir.

İlim adamlan güneşin doğuşu ile öğle namazının girdiği vakit arasındaki süre içinde herhangi bir farz namaz olmadığında görüş birliğindedirler. Yine vitir namazının vaktinin yatsı namazından sonra girdiği ve fecrin doğuşuna kadar devam ettiği üzerinde de görüş birliği içindedirler.

Bir kimse havanın bulutlu olması veya karanlık bir yerde hapsedilmiş ol­ması yahut kendisine soru sorduğu kişinin bilmeden cevap vermiş olabilece­ğinden şüphe etmesi gibi özel bir durum dolayısıyla namaz vaktini kesin ola­rak anlayamazsa, namaz vaktinin girdiği konusunda kendisinde kuvvetli bir kanaat oluşuncaya kadar bir araştırma (içtihad) yapması (yani bu konuda kendisinde kuvvetli kanaatin oluşmasını sağlayacak ihtimalleri değerlendir­mesi) gerekir. Bu durumda vaktin çıkacağı endişesinin bulunması durumu dışında, namazın biraz geciktirilmesi müstehabdır. [183]

 

Kerahet Vakitleri

 

751- Müslim, Ukbe bin Amir (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Üç saat (vakit) vardır ki, Resulullah (a.s) bizi o vakitlerde namaz kıl­maktan ve ölülerimizi gömmekten nehyederdi: Güneşin doğduğu vakitten bir miktar yükselmesine kadar, öğlende ayakta duran birinin gölgesinin ba­tıya veya doğuya kaymadığı andan güneşin batıya yönelmesine kadar, güne­şin batmaya yüz tutması sebebiyle ışığının zayıfladığı andan batmasına ka­dar." [184] [185]

752- İmam Malik, Abdullah Sunabihi (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Güneş, beraberinde şeytanın boynuzu bulunarak doğar. Yükseldiği za­man ondan ayrılır. Sonra tepe noktasına geldiği zaman o (boynuz) yine ona yaklaşır sonra batı tarafma yöneldiğinde tekrar ondan ayrılır. Sonra (güneş)

batmaya yüz tuttuğunda o (boynuz) tekrar ona yaklaşır, battığı zaman yine ondan ayrılır."

Resulullah (a.s) bu sayılan vakitlerde namaz kılmaktan nehyetti. [186]

 

753- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Biriniz Özellikle güneşin doğuş vaktinde ve batış vaktinde namaz kıl­masın."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Güneşin kaşı (bir kenarı) doğduğunda, iyice ortaya çıkıncaya kadar artık namazı bırakın. Yine güneşin kaşı (bir kenarı) battığında, iyice batıncaya ka­dar namazı bırakın. Ve namazınızı güneşin doğuş ve batış vaktine bırakma­yın. O (güneş) şeytanın iki boynuzu arasında doğar."

Ravi hadisin metninde şeytan kelimesinin marife mi yoksa nekire mi geç­tiğinde tereddüt etmiş ve şöyle söylemiştir:

"Hişam'ın yani İbni Urve'nin "şeytan" mı yoksa "eş-şaytan" mı dediğini bilmiyorum (hatırlamıyorum)." [187] [188]

 

754- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer (r.a) şöyle söylerdi:

"Namazınızı güneşin doğduğu ve battığı vakte bırakmayın. Doğrusu şeytanın iki boynuzu, güneşin doğuşu ile beraber doğar ve onun batışıyla ba­tar."

Hz. Ömer (r.a) bu saatlerde namaz kılardan döverdi. [189]

 

755- Taberanî, Amr bin Dinar (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a)'in sabah namazından sonra (Ka'be'yi) tavaf ettiğini ve iki rek'at namaz kıldığını gördüm. Sonra şöyle söyledi:

"Güneş, şeytanın iki boynuzu arasında doğar." [190]

 

756- Ebu Davud, Amr bin Abese (r.a)'den rivayet etmiştir: [191]

"(Resulullah (a.s)'a): "Ey Allah'ın Resulü (a.s)! Gecenin hangi saati dua­nın kabulü açısından daha makbuldür?" diye sordum. Şöyle buyurdu:

"Gecenin son kısmı. (Bu vakitte) istediğin namazı kıl. (Bu vakitte) sabah namazını kılmana kadar kılacağın namazlara melekler şahit olur ve hepsi yazılır. Sonra güneş doğuncaya ve bir veya iki ok miktarı yükselinceye kadar bekle (herhangi bir namaz kılma.) Doğrusu o (güneş), şeytanın iki boynuzu­nun arasında doğar ve onun için kâfirler ibadet ederler. Sonra okun gölgesi ile kendisi eşit oluncaya kadar istediğin kadar namaz kıl. (Bu) namazlara da melekler şahit olur ve hepsi yazılır. Sonra bekle. Bu vakitte cehennem kızdırılır ve kapıları açılır. Güneş batıya yönelince ikindiyi kılmcaya (yani ikindiyi kılman gereken vakit girinceye) kadar istediğin kadar namaz kıl. (Bu) namazlara da melekler şahit olur ve hepsi yazılır. Sonra güneş batıncaya kadar bekle. O (güneş), şeytanın iki boynuzunun arasında batar ve onun için kâfirler ibadet ederler..."

Bu hadisi Nesai de rivayet etmiştir. Onun rivayetine göre de (ravi) şöyle söylemiştir:

"Dedim ki: "Ya Resulullah (a.s)! Diğer vakitlere göre Yüce Allah'a daha yakın olan bir vakit var mıdır?" Şöyle buyurdu:

"Evet. Kulun Rabbine en yakın olacağı vakit, gecenin son kısmıdır. Eğer bu vakitte Yüce Allah'ı zikredenlerden olmaya güç yetirebilirsen ol. (Bu va­kitte) güneş doğuncaya kadar kılman namazlarda (melekler) hazır bulunur ve şahit olurlar..Güneş, şeytanın iki boynuzu arasında doğar. O saat (yani güneşin doğduğu saat) kâfirlerin ibadet saatidir. Artık güneş bir ok miktarı yükselinceye ve şuaları kayboluncaya kadar namazı bırak. Bundan sonra güneş gündüzün ortasında bir okun dik durması gibi tam tepeye gelinceye kadar kılman namazlarda (melekler) hazır bulunur ve şahit olurlar. Bu saat (yani güneşin belirtildiği şekilde tam tepe noktasına geldiği saat) ise Cehen­nemin kapılarının açıldığı ve kızdırıldığı saattir. Artık gölgeler öbür tarafa dönünceye kadar namazı bırak. Bundan sonra güneş batıncaya kadar kılınan namazlarda (melekler) hazır bulunur ve şahit olurlar. Güneş, şeytanın iki boynuzu arasmda batar ve o (güneşin battığı) saat kâfirlerin ibadet saatidir." [192]

 

Bir Açıklama

 

Bu iki rivayet, mutlak manada (yani belli bir sınır koymadan) nafile namaz

"Melekler şahit olur": Yani melekler bizzat görür ve namazını yazarlar. "Bu vakitte cehennem kızdırılır": Hattabi şöyle söylemiştir: "Cehennem kız­dırılır" ve "şeytanın iki boynuzu arasında doğar" gibi ibareler, şeriattaki kendine özel anlam taşıyan ibarelerdendir. Bize düşen bu sözleri doğrulamak, bir gerçeği ifade etti­ğini kabul ettikten sonra orada durmak ve ortaya koydukları hükümleri kabul etmek ve bu hükümlere göre amel etmektir."

kılmanın caiz olduğu konusunda en kuvvetli delillerdendir. Bu itibarla Resu-lullah (a.s)'ın bazı gecelerde kendisinin özellikle belli miktarda nafile namaz kılmış olması, ondan fazla nafile namaz kılınamayacağını göstermez. [193] Şerhu's-Sünne (3/321)'de şöyle denilmektedir:

"Güneş, beraberinde şeytanın boynuzu bulunarak doğar." Bu ifadenin metninde geçen "kam" kelimesi ile onun kitlesinin (hizbinin) kastedildiği söylenmiştir. Nitekim Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

"Ardlarmdan başka nesiller ortaya çıkardık." [194]

Burada yani hadisi şerifte de "karn" kelimesi ile güneşe tapanlar kaste­dilmektedir. Onlar sözü edilen vakitlerde güneşe secde ederler. Yine "Şeyta­nın karnı" denilirken, onun gücünün kastedildiği de söylenmiştir. "Filanca bu işe yakındır (mukrindir)" denildiğinde onun kastedilen işe güç yetirebile-cek biri olduğu onlamı kastedilir. Bu ibare aym zamanda bir şeye tasallut an­lamına kullanılan bir deyimdir.

Şöyle ki, söz konusu vakitlerde şeytanın işi daha da güç kazanır. Çünkü o vakitlerde güneşe tapanların ona secde etmelerini ister. Bir başka açıkla­maya göre ise bu ifadenin anlamı şudur:

"Şeytan, güneşin doğuşunun ve batışının iki boynuzunun arasından gerçekleşmesi için söz konusu vakitlerde başını güneşe yaklaştırır. Şeytanın boynuzları ise başınm iki yanıdır. Bu itibarla şeytana tapanların gerçekte iba­detleri, şeytana ibadet mahiyeti kazanır."

 

757- Ahmed bin Hanbel, Seleme bin Ekva' (r.a)'nm şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [195]

 

758- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Amr (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) sırtını Ka'be'ye dayayarak etrafındakilere hitab etti ve şöyle buyurdu:

"İkindiden sonra artık güneş batmcaya kadar namaz kılınmaz." [196]

 

759- Ahmed bin Hanbel, Ümmü Seleme (r.a)'nin şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) ikindi namazını kıldı, sonra benim odama girdi ve iki rek'at namaz kıldı. Ben: "Ya Resulullah (a.s)! Daha önce kılmakta olmadığın bir namaz kıldın" dedim. Şöyle buyurdu:

"Bir mal geldi ve beni öğle namazından sonra kılmakta olduğum iki rek'at namazdan alıkoydu. Ben de bu iki rek'at namazı şimdi kıldım." Ben:

"Ya Resulullah (a.s)! Bu iki rek'at namazı vaktinde kılamadığımız tak­dirde kaza edecek miyiz?" diye sordum. "Hayır" dedi." [197]

 

760- Ahmed bin Hanbel, Zeyd bin Halid Cuheni (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer (r.a) halife olduğu sırada onun (yani Zeyd bin Halid'in) ikindi namazından sonra iki rek'at namaz kıldığını gördü. Hz. Ömer (r.a) ona doğ­ru yürüdü ve o daha namazdayken bulunduğu yerde kendisini kamçıyla dövdü. Zeyd namazını bitirince: "Ey mü'minlerin emiri! Vallahi, Resulul­lah (a.s)'ın bu iki rek'at namazı kıldığını gördüğümden beri onu asla terket-medim" dedi. Hz. Ömer (r.a) onun yanına oturdu ve şöyle söyledi:

"Ey Zeyd bin Halid! Eğer insanların bunları (yani bu iki rek'atı) geceye kadar namaz kılmak için bir merdiven edinmelerinden korkmasaydım bun­lardan dolayı kimseyi dövmezdim." [198]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s)'m ikindiden sonraki namazı başlangıçta kaza idi. Bir şeyi yapınca onu kararlı bir şekilde sürdürmek Resulullah (a.s)'ın sünnetiydi. Yu­karıda geçen ve Ümmü Seleme (r.a)'den rivayet edilen hadisten anlaşıldığına göre nafile bir namazı kaza etmek Resulullah (a.s)'ın kendine özel bir uygula­maydı. Ancak Zeyd (r.a), Resulullah (a.s)'ın yaptığı bir fiili görmüş ve o fiilin Resulullah (a.s)'m kendine özel olduğunu bilememiş dolayısıyla kendisi de bu konuda O'na uymuştur.

Hz. Ömer (r.a)'in sonuçta ona karşı bir şey söylemiş olmaması (yani onu reddeder bir söz söylememesi) onun yaptığını kabul ettiğini göstermez. Hz. Ömer (r.a), onun yaptığı fiili Resulullah (a.s)'tan gördüğü bir şeye day­andırdığını görmüş ve bu yüzden susmuştur. Zeyd'in, Hz. Ömer (r.a)'in halife olduğu sırada ona söylediği söz, belli bir konuda özel içtihadı olan kimsenin mü'minlerin emirinin emriyle kendi özel içtihadını bırakmasının şart olmadı­ğına delalet etmektedir.

 

761- İmam Malik, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), ikindiden sonra güneş batmcaya kadar namaz kılmak­tan yine sabah namazından güneş doğuncaya kadar (ki zamanda) namaz kıl­maktan nehyetti." [199]

 

762- Ebu Davud, Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), ikindi namazından sonra güneşin epey yukarıda ol­ması durumu dışında (yani güneşin batmaya meylettiği sırada) namaz kıl­maktan nehyetti."

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"Güneşin beyaz, parlak, (yüksekte) olması durumu dışında..." [200]

 

763- Müslim, Ebu Basra Gifari (r.a)'den rivayet etmiştir: [201]

"Resulullah (a.s), Muhammes'de bize ikindi namazını kıldırdı. Sonra şöyle buyurdu:

"Bu, sizden Öncekilere arzedilmiş bir namazdı. Ama onlar bunu zayi et­tiler. Kim bunu muhafaza ederse (sürekli vaktinde kılmaya özen gösterirse), kendisine iki kere ecir verilir. Bunun ardından şahid (yıldız) doğuncaya ka­dar namaz yoktur."

 

764- Müslim, Ala bin Abdurrahnıan (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "O (yani A'la), öğle namazını kılmasından sonra Enes bin Malik (r.a)'in

Basra'da ki evinde kendini ziyaret etti. Enes bin Malik (r.a)'in evi de caminin

yanında bulunuyordu. (Ala) şöyle söyledi:

"Yanma girdiğimizde: "İkindi namazını kıldınız mı?" diye sordu. Ben: "Daha yeni öğle namazını kıldık" dedim. "Hemen ikindiyi de kılın" dedi. Kalktık, namaz kıldık. Namazı bitirince şöyle söyledi: "Ben, Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Bu (yani anlatılacak şekildeki namaz) münafığın namazıdır. Güneşi gö­zeterek oturur. (Güneş) şeytanın iki boynuzunun arasına girince kalkar onu (yani namazı) dört kere seslendirir. Bunda (yani bunu yaparken) Allah'ı an­cak çok az anar."

Muvatta'da ve Ebu Davud'un Sünen'inde yer alan rivayete göre de şöyle söylemiştir: [202]

"Öğle namazından sonra Enes bin Malik (r.a)'in yanma girdik. Kalkıp i-kindi namazına durdu. Namazını bitirince kendisine namazı çok erken kıl­dığını hatırlattık. O da şöyle söyledi:

"Bu münafıkların namazıdır, bu münafıkların namazıdır, bu münafık­ların namazıdır..." Sonra hadisin kalan kısmını zikretti. [203]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Fıkıhçılar sabah namazından sonra güneşin doğmasına kadar nafile nama­zın kılınmayacağı üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Bu vakitte kaza na­mazının kılınmasını ise caiz görmüşlerdir. Hanefilere göre bir kimse sabah namazının sünnetini farzdan önce kılamamış olursa söz konusu vakitte bu sünneti kaza etmesi de caiz değildir. Onlara göre bu vakitte tahiyyatu'1-mes-cid namazının, adak namazının va tavaftan sonra kılınan iki rek'at namazın kı­lınması da tahrimen mekruhtur. Ancak onlara göre bu vakitte vitir namazının kazası veya tilavet secdesi yapılması yahut cenaze namazı kılınması mekruh değildir.

Malikilere göre fecrin doğmasından sonra sabah namazının sünnetinden başka nafile namazın kılınması tenzihen mekruhtur. Malikiler sabah namazın­dan sonra cenaze namazının kılınmasını ve tilavet secdesi yapılmasını mek­ruh görmezler.

Şafiilere göre sabah namazının sünnetinin farzından sonra kaza edilme­sinde herhangi bir kerahet yoktur. Yine Mekke'deki Mescidi Haram içinde, özellikle tavaftan sonra namaz kılınmasında da onlara göre bir kerahet yok­tur. Kusuf namazı (güneş tutulması dojayısıyla kılınan namaz) tahiyyatu'l-mescid, abdest sünneti, şükür secdesi gibi belli bir sebebe dayanan ibadetle­rin, söz konusu vakitte yerine getirilmesi de Şafiilere göre mekruh değildir.

Hanbelilere göre tavaftan sonra kılman iki rek'at namazın ve cenaze na­mazının sözkonusu vakitte kılınması caizdir. Yine kişinin camide olduğu sıra­da namaz için kamet getirilmiş veya camiye girdiği sırada namaza durulmuş olması şartıyla bir namazın cemaatle yeniden kılınması da onlara göre caizdir. Yine Hanbelilere göre sabah namazının sünnetinin, farzından sonra kaza e-dilmesi caizdir. Ahmed bin Hanbel'in görüşüne göre tercih edilen uygulama ise sabah namazının sünnetinin kuşluk vaktinde kaza edilmesidir.

Hanefilere ve Malikilere göre fecrin doğmasından sonra ve sabah namazı­nın farzından önce sabah namazının sünneti dışmda herhangi bir nafile namaz

l)Muvatta (1/220) 15-Kitabu'l-Kur'an, 10-Sabah ve ikindi namazlarından sonra namaz kılmaktan nehiy babı. Ebu Davud (J/113) Kitabu's-Salat, 4-İkindi namazının vakti.

kılınmaz. Ancak Malikilere göre bu vakitte nafile namaz kılınması tenzihen mekruhtur.

Herhangi bir virdi olan kişinin bu virdini Ölüm gecesinde farz namazdan önce kılmasını caiz görmüşlerdir. (Yani belli bir nafile namazı sürekli kılan kişinin, kendisinde ölüm belirtileri ortaya çıktığı gece bu namazını belirtilen vakitte kılması caizdir. - Çeviren)

Fıkıhçılar güneşin doğmaya başladığı andan itibaren bir ok miktarı yüksel­mesine kadar hiçbir namazın kılınmayacağı konusunda görüş birliğine var­mışlardır. Bu vakit güneşin doğmasından yirmi dakika sonrasına kadardır. [204] Hanefilere göre bu vakitte hiç bir namaz geçerli olmaz. Dolayısıyla bir kimse farz bir namaz kılarken güneş doğacak olsa, onlara göre bu namazı bozulur ve bu vakitte namaz kılınması haramdır.

Malikiler, Hanbeliler ve Şafiiler ise: "Sabah namazının farzı, güneşin doğmasından dolayı bozulmaz" demişlerdir.

Malikiler şöyle söylemişlerdir;

"Söz konusu üç vakitte (kerahet vakitlerinde) farz namaz değil nafile na­maz kılınması haramdır. Dolayısıyla vaktinde kılmamamış bir namazın bu vakitlerde kaza edilmesi caizdir. Fecrin doğmasından ve ikindi namazının kılınmasından sonraki son vakitlerde (yani güneşin doğmasından ve bat­masından kısa süre öncesine denk gelen vakitlerde) nafile namaz kılınması ise tenzihen mekruhtur. Bundan, cenaze namazı ve tilavet secdesi müstes­nadır."

Şafiiler de şöyle söylemişlerdir:

"Üç kerahet vaktinde namaz kılırîması tahrimen mekruhtur. Son iki va­kitte (yani güneşin doğmasından ve batmasından hemen önceki vakitlerde) namaz kılınması ise tenzihen mekruhtur. Güneşin doğmakta ve batmakta olduğu iki vakitte kılınan namazlar geçerli değildir. Ancak curna günü öğle vakti, güneş tam tepedeyken kılman namaz geçerlidir. Bu namazı kılan kişi cuma namazına katılsın katılmasın farketmez."

Şafiilere göre Mekke'deki Mescidi Haram içinde (sözkonusu vakitlerde) namaz kılınması, normal vaktinden sonraya kalmış olmayan küsuf namazı, ta-hiyyatu'I-mescid, abdest sünneti, şükür secdesi, cenaze namazı, tavaftan sonra kılman iki rek'at namaz gibi belli bir sebebe dayanan ibadetlerin söz konusu vakitlerde kılınması mekruh değildir. Ama sebebi daha önceden ger­çekleşmiş (veya ertelenmesi mümkün olmayan - Çeviren) istihare namazı ve ihram namazı gibi namazlar bu vakitlerde kılınırsa geçerli olmaz.

Hanefilere göre güneşin batıya yönelmesinden (yani Öğle namazı vaktinin girmesinden) yirmi dakika öncesinden itibaren (öğle namazına kadar) mahi­yeti ne olursa olsun namaz kılınması haramdır.

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Vaktinde kılmamamış namazların kazası, namaz kılınması nehyedil-miş olan vakitlerin tümünde caizdir. Güneşin doğduğu sırada sabah nama­zını kılmakta olan birinin bu namazı tamamlaması gerekir. İkindi ve sabah namazlarından sonraki (yani güneşin batmasından ve doğmasından önceki) iki vakitte, iki rek'at tavaf namazının ve cenaze namazının kılınması caiz­dir." Bu ise çoğunluğun görüşüdür.

Hanbelilere göre üç kerahet vaktinde zaruret olmadan namaz kılınması caiz değildir. Tilavet secdesinin, nafile namazın, küsuf namazının, istizka na­mazının (yağmur istemek için kılınan namaz), tahiyyatu'l-mescidin, abdest sünnetinin ve istihare sünnetinin beş kerahet vaktinde de kılınması haramdır. [205]

Hanefilere göre ikindi namazının kılınmasından sonra iki rek'at tavaf na­mazının veya bozulmuş bir nafile namazın kazası da olsa nafile bir namazın kılınması tahrimen mekruhtur. Ancak onlara göre bu vakitte güneşin renginin değişmesine kadar, vaktinde kılmamamış bir farz namazın kaza edilmesi caizdir.

Malikilere göre ikindi namazının kılınmasından sonra güneşin renginin sa­rarmasına kadarki vakitte nafile namaz kılınması tenzihen mekruhtur. Onlara göre bu vakitte sebebin ortaya çıkması durumunda cenaze namazının ve tila­vet secdesinin ertelenmemesi mendubdur.

Şafiilere ve Hanbelilere göre tavaf edenlerin (tavaf) namazlarını bu vakit­te kılmaları caizdir. Yine Şafiilere göre cenaze namazının ve belli bir sebebe dayanan namazın bu vakitte kılınması da caizdir. Hanbelilerin bir görüşlerine göre belli bir farza bağlı olarak kılınan sünetin (ratib sünnetin), ikindinin far­zından sonra kaza edilmesi caizdir. Ancak onlarda kabul gören görüşe (sahih görüşe) göre ikindinin sünneti kaza edilmez.

Hanefilere ve Malikilere göre akşam namazının farzından önce (yani ak­şam namazının vakti girdikten sonra) nafile namaz kılınması mekruhtur. Şa­fiiler ise bu vakitte iki rek'at namazın kılınmasının müstehab olduğunu söyle­mişlerdir. Hanbelilere göre de bu vakitte iki rek'at namazın kılınması caizdir ancak sünnet değildir.

Malikilere ve Hanefilere göre cuma günü, bayramda, haccda, nikâh esna­sında, küsuf ve istiska vaktinde imamın hutbe okumakta olduğu sırada nafile namaz kılınması mekruhtur. Bu kerahet, imamın hutbe okumak üzere çıkması anından hutbenin ardından kılman namazın bitirilmesine kadardır.

Malikiler şöyle söylemişlerdir:

"Cuma namazından sonra insanlar dağılıncaya kadar camide nafile na­maz kılınması mekruhtur, ancak evde kılınabilir."

Şafiiler ve Hanbeliler de belirtilen vakitlerde nafile namazın kılınmasının mekruh olduğu konusunda Hanefilerin görüşlerine iştirak etmiş ancak onlar tahiyyatu'l-mescidi bundan müstesna tutmuşlardır. Ancak onlara göre de vak­tin çok kısa olması sebebiyle namaza giriş tekbirini kaçıracağından korkan bi­rinin, tahiyyatu'l-mescidi kılması mekruhtur. Ayrıca söz konusu vakitlerde na­file namaz kılınması Hanefilere göre tahrimi, Şafiilere ve Hanbelilere göre ise tenzihidir. Yani bu vakitlerde nafile namaz kılınması, Hanefilere göre tahri-men mekruh, Şafiilere ve Hanbelilere göre ise tenzihen mekruhtur.

Hanefilere, Malikilere ve Hanbelilere göre bayram namazından önce ve sonra nafile namaz kılınması mekruhtur. Ancak Hanbeliler: "Namazgahtan çıktıktan sonra nafile namaz kılınmasında bir mahzur yoktur" demişlerdir. Hanefiler bu husustaki kerahet konusunda imam ile cemaatten biri arasında ve camide bulunmakla herhangi bir namazgahta bulunmak arasında bir fark görmemişlerdir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Farz bir namazın kılınmakta olduğu sırada sabah namazının sünneti dışında herhangi bir nafile namaz kılınması tahrimen mekruhtur. Sabah namazının farzının kılınmakta olduğu sırada sünnetinin kılınabilmesi için cemaati kaçırma korkusunun olmaması şartına bağlıdır. Bir kimse teşehhüd (oturma) esnasında bile cemaate yetişebileceğini umuyorsa, sabah namazı­nın sünnetini kılar. Ama bunda bile yetişemeyeceğinden korkuyorsa sünne­ti tamamen terkeder. Farzın kılınmakta olduğu sırada sünneti kılan biri ce­maatten uzak bir yerde kılmalıdır ve cemaatle birlikte bulunduğu intibaını vermemelidir."

Şafiiler ve fıkıhçılann çoğunluğu da şöyle söylemişlerdir:

"İster sabah, Öğle ve ikindi namazlarının sünnetleri gibi ratib (farza bağlı olarak kılınan) sünnet olsun isterse tahiyyatu'l-mescid gibi ratim olmayan bir sünnet olsun, farz namaz için kamet getirildikten sonra nafile bir nama­za başlanması caiz olmaz." [206]

 

ÎKÎ NAMAZIN ARASINI BİRLEŞTİRMEK ÎKİ FARKLI VAKTE AİT NAMAZI

AYNI VAKİTTE KILMAK

 

765- Buhari ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini riva­yet etmişlerdir: [207]

"Resulullah (a.s), güneş batıya yönelmeden önce yola çıktığında, öğle na­mazını ikindi vaktine ertelerdi. Sonra bir yerde konaklar ikisini birlikte kı­lardı. Ancak yola çıkmasından önce güneşin batıya meyletmesi durumunda öğle namazını kılar, sonra yola çıkardı."

Bir rivayette de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s), yolculukta iki namazı birleştirmek istediğinde ikindi­nin ilk vakti girinceye kadar öğleyi ertelerdi." [208]

Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s) yola çıkmak için acele ettiğinde öğle namazını ikindi vaktine kadar ertelerdi. Sonra bu ikisini birlikte kılardı. Yine akşamı da ak­şam ile yatsıyı birlikte kılmak üzere geciktirirdi." [209]

Ebu Davud'un naklettiği bir rivayette de son cümleden sonra şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir:

"Şafak (ufuktaki kızıllık) kayboluncaya kadar akşamı geciktirirdi." [210]

Nesai'nin rivayeti, ikinci rivayet gibidir ve Ebu Davud'un rivâyetindeki fazlalığı da içermektedir. [211]

Buhari'nin bir başka rivayetinde de şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s) bu iki namazı yani akşam ile yatsıyı yolculuk esnasında birleştirirdi." [212]

 

766- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir: [213]

"Resulullah (a.s) bir yolculukta bulunduğu zaman öğle ile ikindi namaz­larını birleştirirdi. Aynı şekilde akşam ile yatsı namazlarını birleştirirdi." Müslim'in rivayetinde ise şöyle denilmektedir:

"Resulullah (a.s), Tebük Gazvesi esnasında çıktığı bir yolculukta iki na­mazı birleştirdi. Öğle ile ikindiyi, akşam ile de yatsıyı birleştirdi." [214]

 

767- Müslim, Muaz bin Cebel (r.a)'den rivayet etmiştir: [215]

"O (yani Muaz r.a) Tebük Gazvesi esnasında Resulullah (a.s) ile birlikte çıktı. (Resulullah a.s) öğle ile ikindiyi birlikte kılıyordu. Yine akşam ile de yatsıyı birlikte kılıyordu."

Bir başka rivayete göre (ravi) şöyle söylemiştir:

"Ben dedim ki: "O'nu böyle yapmaya yönelten neydi?" Dedi ki:

"Ümmetine zorluk çıkarmak istemedi." [216]

Muvatta'da ve Ebu Davud ile Nesai'nin Sünenlerinde geçen rivayette de şöyle denilmektedir:

"Onlar Tebük Gazvesi'nde, Resulullah (a.s) ile birlikte çıktılar. Resulul­lah (a.s) öğle ile ikindiyi, akşam ile de yatsıyı birleştiriyordu. Bir gün namazı geciktirdi sonra çıkıp öğle ile ikindiyi birlikte kıldı ve girdi. Sonra çıktı ak­şam ile yatsıyı birlikte kıldı." [217]

Şeyh Şuayb, Şerhu's-Sunne (4/195)'de şöyle söylemiştir:

"(Yukarıdaki hadisi şeriflerden bazılarının ravilerinden olan) Hüseyin bin Abdullah bin Ubeydullah zayıf biridir. Ancak Hammad bin Zeyd'in, Ey-yub'den, onun Ebu Kulabe'den, onun da İbni Abbas'tan rivayeti tankıyla bu­nun bir şahidi bulunmaktadır.

(Bu rivayetin ravisi) şöyle söylemiştir:

"Sadece merfu olarak rivayet ettiğini bildiğim bu rivayette şöyle söyle­miştir: "O (yani Reslullah a.s), yolculuk ettiğinde bir yere konakladığı zaman konak yerinin hoşuna gitmesi durumunda öğle ile ikindiyi birleştirmek için öğleyi geciktirirdi. Yürüdüğü zaman da konaklayacak uygun bir yer bulama­ması durumunda uygun bir konaklama yerine gelinceye kadar öğle namazı­nı geciktirir ve burada öğle ile ikindiyi birleştirerek kılardı."

Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve Müsned'inde 2191 nolu hadis

olarak geçmektedir. Yine Süneni Beyhaki (3/164)'de de geçmektedir. Ravileri sika kimselerdirler.

Hafız, Feth'de şöyle söylemiştir:

"Ancak bu rivayetin merfu olması üzerinde tereddüt bulunmaktadır. Bi­lindiğine göre bu rivayet mevkuftur. Bayhakİ bunu bir başka tanktan Ab­dullah bin Abbas (r.a)'tan mevkuf olarak rivayet edilmiş olduğunu özellikle belirterek nakletmiştir. Bu rivayet ise: "Yolcu olduğunuz zaman..." diye baş­lamaktadır. Devamı yukarıdaki gibidir." [218]

 

Bir Açıklama

 

Hadisin metni bu sakilde olduktan sonra, Hüseyin bin Ubeydullah'm riva­yet etmiş olduğu hadise şahid sayılamaz. Çünkü sonraki rivayette her durum­da da namazların cem'i te'hir (Önceki namazı geciktirip sonrakinin vaktinde kılmak) suretiyle birleştirildiği bildirilmektedir. Bu rivayete göre Resulullah a.s) her iki durumda da yani gerek konaklayacağı bir yer bulabilmesi duru­munda ve gerekse bulamayıp yoluna devam etmesi durumunda, öğleyi gecik­tirerek ikindiyle birlikte kılmıştır. Ancak Beyhaki'nin rivayet etmiş olduğu ha­disi şerif şöyledir:

 

768- Beyhaki, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"O (yani Resulullah a.s) yolculukta bir yere indiğinde/ indiği yer hoşuna giderse öğle ile ikindiyi birleştirerek kılmak üzere orada dururdu. Sonra yola çıkardı. Yolculuğu boyunca konaklamaya uygun bir yer bulunamaması du­rumunda yoluna devam eder ve öğle ile ikindiyi birleştirerek kılmak için uygun bir yer buluncaya kadar öğle namazım geciktirirdi."

Bu rivayetten, Resulullah (a.s)'ın konaklamak için hoşuna giden bir yer bulması durumunda orada konaklayıp öğle ile ikindiyi cem'i takdim (sonraki namazı öne alıp öncekinin vaktinde kılmak) suretiyle kılıp sonra yoluna de­vam ettiğini; aksi takdirde istediği şekilde bir konaklama yerine varıncaya ka­dar öğleyi geciktirdiğini anlamışlardır. En doğrusunu ancak Yüce Allah bilir. [219]

 

769- Ahmed bin Hanbel, Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)'den şu şekilde ri­vayet etmiştir:

"O (yani Hz. Ali r.a) yolculukta olduğunda güneş battıktan sonra ortalık iyice kararacak gibi oluncaya kadar yürürdü. Sonra iner akşam namazını kı­lardı. Sonra akşam yemeğini ister ve yerdi. Sonra yatsıyı kılardı. Sonra da yo­luna devam ederdi ve şöyle derdi:

"Resulullah (a.s) da böyle yapıyordu" [220]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Namazların cem'i takdim ile birleştirildiği kesin değildir. Çünkü bu ko­nudaki rivayet Hüseyin bin Ubeydullah'tan nakledilmiştir ki, o da zayıf bi­ridir."

Yine şöyle söylemişlerdir:

"Çoğunluğun cem'i te'hir ile namazların birleştirilmesinin caiz olduğu yönündeki görüşlerine esas aldıkları rivayetlerde sözü edilen birleştirme şekli, bir birleştirme olabilir. Şöyle ki, birinci namaz son vaktine kadar gecik­tirilir, ikinci de hemen ilk vakitte kılınır. Böylece iki namaz aralarında vakit geçmeden peşpeşe kılınmış olur."

Hanefiler, namaz vakitleriyle ilgili rivayetlerin mütevatir veya meşhur ri­vayetlerle bildirilmiş olmasını, namazların gerçek bir birleştirme ile birleşti­rilmesinin caiz olmadığı yönündeki görüşleri açısından delil saymışlardır. Çünkü bu rivayetlerdeki hükümlerin kendileriyle aym derecede olmayan riva­yetlere dayanılarak terkedilmesi veya Yüce Allah'ın: "Namaz mü'minlerin üzerine belli vakitlerde yerine getirilmek üzere farz kılınmıştır" [221] mealin­deki ayeti kerimesinde bildirilen hükmün tahsis edilmesi söz konusu olamaz.

Hanefiler, Ebu Davud'un Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiş oldu­ğu bir hadisi de bu konuda delil saymışlardır. Söz konusu rivayete göre Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle söylemiştir:

"Bir kere dışında Resulullah (a.s) yolculukta asla akşam ile yatsıyı birleş­tirmiş değildir."

Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un da şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Kendinden başka ilah olmayana yemin ederim ki, Resulullah (a.s) sa­dece Arafat'ta öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek kılmış; bu­nun dışında hiç bir namazı kendi vakti dışında kılmamıştır."

Bunu Buhari ve Müslim rivayet etmiştir. Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)'in yu­karıdaki rivayette bildirilen uygulaması da Hanefilerin söylediklerini doğrula­maktadır. Bunun dışında, Hanefilerin şekli birleştirme olarak değerlendirdik­leri bir birleştirmeden söz eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Bununla birlikte, Resulullah (a.s)'ın va O'ndan sonra sahabilerin namaz vakitlerinde ö-zen gösterdiklerini bildikten sonra söz konusu uygulama da bir ruhsat ve ko­laylıktır. [222]

Bu açıklamayı yapmakla, Hanefilerin de kuvvetli delillerinin bulunduğunu ve meselenin bazılarının iddia ettikleri gibi olmadığını ortaya koymak istedik.

 

770- Ebu Davud, Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s), güneş batmadan önce Mekke'den çıktı. Şerif de akşam

ile yatsıyı birleştirdi. İkisi arasında (yani Mekke ile Şerif arasında) on mil

mesafe bulunmaktadır."

Bir rivayete göre de, Resulullah (a.s) daha Mekke'den çıkmadan önce gü­neş battı. Bu iki namazı Şerifte birleştirdi.

Hişam bin Srfd da: "Bu ikisinin arası on mildir" demiştir. [223]

 

771- İbni Huzeyme, Nafi (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a), Hafs bin Asım ve Musahik bin Amr ile bir­likte bulunuyordum. Güneş battı. Abdullah bin Ömer (r.a)'e: "Namaz!" de­nildi. O yürümeye devam etti. Sonra yine: "Namaz!" denildi. Bunun üzeri­ne şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) yolculukta acele ettiğinde bu namazı geciktirirdi. Ben de geciktirmek istiyorum."

(Nafi' sonra) şöyle söyledi:

"Daha sonra gecenin yansına veya yarısına yakın bir zamana kadar yü­rüdük. Sonra indi ve namaz kıldı." [224]

 

772- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şu şekilde riva­yet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) Medine'de öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birlikte se­kiz rek'at ve yedi rek'at olarak kıldı."

Eyyub: "Olur ki bu, yağmurlu bir gecede olmuştur" dedi.

O (Abdullah bin Abbas r.a) da: "Olabilir" dedi."

Bir rivayete göre de Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir: [225]

"Resulullah (a.s) ile birlikte namazları birleştirerek sekiz rek'at ve yedi rek'at olarak kıldım."

Amr dedi ki:

"Ben: "Ey Ebu Şa'sa! Sanıyorum (Resulullah a.s) öğleyi geciktirip ikindiyi erkenden kıldı ve akşamı geciktirip yatsıyı erkenden kıldı?" dedim." O da: "Ben de öyle sanıyorum" dedi." [226]

Yine Müslim'in bir başka rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s), herhangi bir korku söz konusu olmadığı ve yolculukta bulunmadığı bir sırada Öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birlikte kıldı." [227]

Bir rivayette şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir:

"Ebu Zubeyr şöyle söyledi:

"Said'e: "Bunu niye yaptı?" diye sordum. Şöyle söyledi:

"Senin bana sorduğunu ben de Abdullah bin Abbas (r.a)'a sordum. Şöyle söyledi:

"Ümmetini sıkıntıya sokmak istemedi." [228]

Yine Müslim'in bir başka rivayetine göre de: "Herhangi bir korku duru­mu veya yağmur olmadığı halde..." demiştir. [229]

Müslim'in bir başka rivayetine göre de Abdullah bin Şakik Ukeyli şöyle söylemiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a) bir gün bize ikindiden sonra güneş batıp yıl­dızlar ortaya çıkıncaya kadar konuşma yaptı. İnsanlar: "Namaz! Namaz!" de­meye başladılar. Bu sırada yanına amelinde oldukça dikkatli olan ve hiç bir şeyde yan çizmeyen bir adam geldi ve: "Namaz, namaz!" dedi. Abdullah bin Abbas (r.a): "Bana sünneti mi Öğretiyorsun, sana aldırış edecek değilim" de­di. Sonra da şöyle söyledi:

"Ben, Resulullah (a.s)'m öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirdi­ğini gördüm."

Abdullah bin Şakik dedi ki:

"Bundan dolayı benim içimde bir tereddüd oluştu. Dolayısıyla Ebu Hureyre (r.a)'nin yanma gittim ve kendisine bu hususu sordum. O da onun (yani Abdullah bin Abbas (r.a)'ın) söylediklerini doğruladı." [230]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Bir adam Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Namaz!" dedi. (Abdullah bin Ab­bas r.a) sustu. Sonra (adam) yine: "Namaz!" dedi. (İbni Abbas r.a) yine sustu. (Adam tekrar: "Namaz!" dedi. Sonra şöyle söyledi:

"Bre anasız! Bize namazı mı öğretiyorsun? Biz Resulullah (a.s)'ın zama­nında iki namazı birleştirirdik." [231]

Muvatta'daki rivayette de şöyle denilmektedir:

"Herhangi bir korku durumu veya yolculuk olmadığı halde Resulullah (a.s) öğle ile ikindiyi birleştirirdi." [232]

İmam Malik şöyle 'söylemiştir: "Sanıyorum, bu yağmur dolayısıyla ol­muştur." [233]

 

Bir Açıklama

 

Yukarıda verilen hadisi şerifin değişik rivayetleri ile ilgili yorum ve açıkla­malardan anlaşıldığına göre burada sözü edilen birleştirme ya şekli bir birleş­tirme veya rivayet edenlerin bilmedikleri bir sebebe dayanan bir birleştirme­dir. Bu rivayetlerde herhangi bir sebebe dayanmayan birleştirmeyi caiz gö­renlerin görüşlerini doğrulayacak bir delil yoktur.

Bu iddia, ilim adamlarının üzerinde birleştikleri ve icma ettikleri görüşe aykırıdır. Bazıları, yolcu olunmadığı halde (hazerde) ve özel bir sebebe da­yanmaksızın iki namazın birleştirilebileceğine işaret eden ifadelerle ilgili çe­şitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Rivayetlerde hata olması da ihtimal dahi­lindedir.

Abdullah bin Abbas (r.a)'ın yukarıda verilen hadisiyle ilgili olarak İ'la'u's-Sünen müellifi (2/85) şöyle söylemiştir:

"Bu rivayette kastedilen birleştirmenin, şekli bir birleştirme olduğuna hükmedilmiştir. Burada gerçek birleştirmenin kastedildiği hükmüne varıl­ması ilim adamlarının ortak görüşlerine (üzerinde icma1 ettikleri hükme) aykırı olur."

 



[1] Müslim (1/264) Aynı yer.

[2] Müslim (1/263) Aynı yer.

[3] Müslim (1/264) Aynı yer.

[4] Müslim, aynı yer.

[5] Buharı (1/409) 6-Kitabu'l-Hayz, 8-İstihaze babı. Müslim (1/263) 3-Kitabu'l-Hayz, 14-İsilıaze gören kadın, onun guslü ve namazı babı.

[6] Buharı (1/420) 6-Kitabu'l-Hayz, 19-Haytzın gelmesi ve gitmesi babı.

[7] Buharı (1/425) 6-Kitabu'l-Hayz, 24-Bir kadının bir ayda üç kere hayız görmesi duru­mu ile ilgili bab.

[8] Ebu Davud (1/82) Kitabu't-Tahare, 117- (Sözkonusu durumdaki kişinin) her namaz için abdest almasının gerekeceğini söyleyen babı.

[9] Nesai (1185) 3-Kitabu'l-Hayz ve'-İstihaze, 6-Haytz kanı ile istihaze kam arasındaki fark.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/121-124

 

[10] Ravdu'd-Dani (11153) Mecmcu'z-Zevaid (1/280) Heysemi bu hadisin ravilerinin 5a-hih'te isimleri geçen raviler olduklarını söylemiştir." Busiri de söyle söylemiştir; "Bunu Ebu Ya'la rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[11] Mecmeu'z-Zevaid (1/281) Heysemi şöyle söylemiştir: "Evsaftaki rivayetin ravile­ri arasında Abdullah bin Muhammed bin Uteyl bulunmaktadır ki, onun rivayetler­inin delil alınıp alınamayacağı konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/124-125

[12] Ebu Davud (1/80) Kitabu't-Tahare, 113-(İstİhaze gören kadının) temizlik dönemin­den temizlik döneminde gusletmesi gerektiğini söyleyenler babı.

[13] Ebu Davud, aynı yer. Tirmizi (1/220) Ebvabu't-Tahare, 94-İstihaze gören kadının bir namaz için abdest alması gerektiği hakkında gelen rivayetler babı. Bu hadis hasendir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/125

[14] Ebu Davud (î/76-77) Kitabu't-Tahare, llO-(İstihazelinin) hayız döneminin gelme­siyle namazı terkcdeceğini söyleyenler babı.

"Bu, şeytanın dokunmalarından bir şeydir"; Yani bu, şeytanın dokun­masından ve kurcalamasından dolayı gelen bir kandır yoksa normal hayız kanı değildir. Hattabi şöyle söylemiştir: "Bu sözün anlamı şudur: "Şeytan bu yolla kişinin zihnine kendi özel durumu, dinini yaşaması, haytzdan temizlenme ve namaz kılmaya başlama vakti konusunda şüphe ve terüddüt sokmaya yol bulabilmektedir. Böylelikle adet dönemleri İle ilgili hesabını ona unutturur. Bu itibarla sözkonusu olağandışı durum adeta şeytanın dokunmalarından bir dokuna gibi bir nitelik kazınır. (Yani İstihaze kant gerçekte şeytanın kurcalamasından ileri gelen bir şey olmakla birlikte şeytan bu yolla istihaze gören kişinin kafasına belirtildiği şekilde terüddüt sokma imkanı bulabileceğinden dolayı adeta şeytanın dokunması gibi sayılır.) (Çeviren)

[15] Tirmizİ (11221, 225) Ebvabu't-Tahare, İstihaze gören kadın hakkında gelen rivayetler babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/125-128

[16] Ebu Davud (1/79) Kitabu't-Tahare, I12-(İstihaze gören kadının) iki namazı birleş­tireceğini ve bu ikisi İçin bir gusül alacağını söyleyenler babı.

[17] Ebu Davud, aynı yer.

[18] Ebu Davud, aynı yer.

[19] Nesai (11184) 3-Kitabu'l-Hayz ve'l-lstihaze, 5-İstihaze gören kadının iki namazı bir­leştirmesi ve bu şekilde iki namazı birleştirmesi durumunda ikisi için bir gusül al­ması babı.

[20] Ebu Davud (1179) Kitabu't-Tahare, 112- (İstihaze gören kadının) iki namazı birleş­tireceği ve bu ikisi için bir gusül alacağını söyleyenler babı.

[21] Muvatta (J/62) 2-Kitabu't-Tahare, 29-İstihazcU kadın babı. Ebu Davud (1171) Ki­tabu't-Tahare, 108- istihaze gören kadınla ilgili bab. Ncsaİ (11182) 3-Kitabu'l-Hayz ve'l-İstihaze 3-Her ay belli hayız günleri bulunan kadınla ilgili bab.

[22] Ebu Davud (1181) Kitabu't-Tahare, 114-İstihaze gören kadının öğleden öğleye yıka­nacağım söyleyenlerle ilgili bab.

[23] Yukarıdaki hadiste: "Öğleden Öğleye" anlamına gelen ibare "min zuhrin ila zulır" sek­lindedir. "Temizlikten temizliğe" anlamına gelen ibare ise: "Min tuhrin la tuhr" iba residir. Yani ikinci ibarede "zuhrin" kelimesinin başındaki noktalı "zâ" harfinin ye­rine noktasız "tâ" bulunmaktadır. Eskiden arap yazısı genellikle harekesiz ve nok­tasız yazılırdı. Bu itibarla İmam Malik (rh.a) burada bir yanlış anlaşılma olduğunu ve ibarenin "zuhr" değil "tuhr" olduğunu ileri sürmüştür. Bu şekilde okunması durw muıula hadis: "Bu şekilde istihaze gören kadın normalde hayızdan temizlenme vaktin­den yine

hayızdan temizlenme vaktine gusleder" anlamına gelir. (Çeviren)

[24] Buhari (1(411) 6-Kitabu'l-Hayz, 10-İstihazc gören kadının i'tikafı babı. Ayrıca: (41280) 33-Kitabu't-İtikaf, 10-İstihaze gören kadının i"tika/ı babı. Ebu Davud (21334) Kitabu's-Savm, 78-İtikafa giren istihazeli kadınla ilgili bab.

[25] Muvatta (1/371) 20-Kitabu'l-Hacc. 40-Tavafla ilgili hükümler. İsnadı sahihtir.

[26] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/128-133

[27] İ'la'u's-Sünen (1/262-263)

[28] Ebu Davud (1/83) Kitabu't-Tahare, 120-İstihazeli kadınla esinin ilişkide bulunması babı. isnadı hasendir.

[29] Ebu Davud (1183) Kitabu't-Tahare, 119-Kadtnın temizlikten sonra bulanık ve sarı renkte su görmesi babı. Nesai (11186) 3-Kitabu'l-Hayz ve'l-İstihaze, 7-San ve bula­nık renkteki su babı. Bu hadis sahihtir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/133-134

[30] Cevheru'n Nakiyy (21132)

 

[31] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/134-135

[32] Muğni (1/321)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/135-137

[33] Maide Suresi: 6

[34] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/139-143

[35] Buharı (1/431) 7-Kitabu't-Teyemmüm, 1-Abdullah bin Yusuf un rivayeti babı. Ay­rıca: (7120) 62-Kitabu Fedaili'sSahabe. 5-Resulullah (a.s)'tn: "Eğe bir dost edine-ceksen..." sözü ile ilgili bab, Müslim (11279) 3-Kitabu'l-Hayz, 28-Teyemmüm baht. 1) Bkz. İbni Abidin Haşiyesi (1/153 ve sonrası) Şerhu's-Sağir (11179 ve sonrası) Muhat-zeb (1132 ve sonrası) Muğni (1/234 ve sonrası) Fıkhu'l-İslami (11416 ve sonrası.)

[36] Maide Suresi: 6

[37] Buharı (8/273) 65-Kitabu't-Tefsir, 3-"Su bulamazsanız temiz bir toprakla teyem­müm edin" ayeti kerimesi ile ilgili bab.

[38] Müslim, aynı yer.

[39] Ebu Davud (1/86) Kitabu't-Talıare, 123-Teyemmüm babı.

[40] Ebu Davud, aynı yer.

Sahra: Özerinde bitki bulunmayan düz araziye denir. Yukarıdaki rivayette kastedi­len sahra ise Zu'l-Huleyfe denilen Medine'ye yakın bir yerde ve Mekke yolu üzerinde bulunan bir mevkidir. Hadislerde bu şekilde sahra denilirken genellikle bu mevki kastedilir.

Hadisi şerif, bir adamın yönetici olmasa bile ailesini ve çocuklarını ta'dib için ceza­landırma hakkının bulunduğuna delalet etmektedir. Nitekim burada Hz. Ebu Bekir (r.a)'inf kızı Hz. Aişe (r.a)'yi sırtından dövdüğü bildirilmiştir. Teyemmüm: Sözlükte bir şeyi amaçlamak, bir şeye niyetlenmek anlamındadır. Şe­riatta ise abdestin yerine geçen bilinen uygulamadır.

[41] Müslim, aynı yer.

[42] Buhari (J/455) 7-Kitabu't-Teyemmüm, 7-Cünüp birinin (suyu kullanması) durumun­da hasta olacağından veya öleceğinden veya susuz kalacağından korkması durumunda teyemmüm edeceği babı.

[43] Müslim, aynı yer.

[44] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/143-147

[45] Keşfu'l-Estar (1/157) Teyemmüm babı. Mecmeu'z-Zevaid (İ/261) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve: "Bu hadisin Ebu Hureyre (r.a)'den bu tankın dışında bir tankla rivayet edildiğini bilmiyoruz" demiştir." Ben derim ki: "Havileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

 

[46] Mecmeu'z-Zevaid (1/263) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve isnadı hasendir."

[47] Darimi (1(190) Teyemmümün (toprağa) bir vuruşla gerçekleştirileceği babı. Ab­dullah isnadının sahih olduğunu söylemiştir.

[48] Buharı (1/443) 7-Kitabu't-Teyemmüm, 4-Teyemmüm eden birinin ellerine üfle­mesinin gerekip gerekmediği babı. Müslim (1/280-281) 3-Kitabu't-Hayz, 28-Te-yemmüm babı.

[49] 1) Ebu Davud (1188) Kitabu't-Tahare, 123-Teyemmüm babı.

Seriyye: Bir ordunun parçası durumundaki bir birliğe seriyye denir. Dörtyüz kişi­den olugur ve belli amaç için gönderilir.

 

[50] Darekutni (1/180) Teyemmüm babı. Ebu Hani/e (rh.a.) mevkuf ve merfu olarak ri­vayetinin sahih olduğunu bildirmiştir. Bkz. ez-Zebidi, Ukudu'l-Cevahiri'l-Munife (1140)

*) Arapça'da "yed" kelimesi, yerine göre yalnız et. yerine göre ellerle birlikte kol da kastedilir. "Keff" kelimesiyle ise bazen sadece avuç içleri bazen de tümüyle el kaste­dilir. (Çeviren)

[51] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/147-152

[52] Buharı (1/457) 7-Kitabu't-Teyemmüm, 9-Abdan'ın rivayeti babı. Müslim (11574-575) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 55-Vakiinde kıiınamayan namazın kaza edilmesi ve bu şekilde kaçırılan bir namazın kazasında acele edilmesinin müs-tehab olduğu babı. Müslim, buradaki ifadeyi uzun bir hadisin içinde nakletmistir. Nesai (1/171) Kİtabu't-Tahare, 202-Toprakla teyemmüm edilmesi babı.

[53] Ahmed bin Hanbel (5/146, 147, 155, 180) Ebu Davud (1/90-91) Kitabu't-Tahare, 124-Hazerde (yolcu değilken veya şehir içinde) teyemmüm babı. Tirmizi (1/212) Ebvabu't-Tahare, 92-Cünüp birinin su bulunmaması durumunda teyemmüm etmesi hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi bu hadisin hasen, sahih olduğunu söyle­miştir. Nesai (1/171) Kitabu't-Tahare, 203-Bir tek teyemmümle birden fazla nama­zın kılınması babı. Nevevi bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Hafız İbni Hacer de onu kuvvetlendirmiştir.

[54] Mecmeu'z-Zevaid (7114) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani uzan bir hadi­sin içinde rivayet etmiştir. Bu hadis mürseldir. Bununla birlikte (mürsel olması se­bebiyle bilinmeyen ilk ravisi) dışındaki ravileri sikadırlar."

[55] Nisa Suresi: 43

[56] Ebu Davud (1193) Kitabu't-Tahare, 127-Yaratt olduğundan dolayı teyemmüm eden­le İlgili bab. Bu hadis şahitlerinin bulunması sebebiyle hasendir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/152-155

[57] Nisa Suresi: 29

[58] Ebu Davud, aynı yer. Bu hadis şahitlerinin bulunması itibariyle hasendir.

[59] Ebu Davud (1/92) Kitabu't-Tahare, 126-Cünüp birinin soğuktan korkması duru­munda teyemmüm edip edemeyeceği babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/155-156

[60] Ebu Davud (1/93) Kitabu't-Tahare, 128-Teyemmüm edip namaz kıldıktan sonra da­ha vakit çıkmadan su bulan biri ile ilgili bab. 1) Ebu Davud, aynı yer, sh. 94

[61] Nesai (1/213) 4-Kitabu'l-Gusl ve't-Teyemmüm, 27-Namazdan sonra 'su bulamayan bi­rinin teyemmüm etmesi babı. Bu hadis hasendir.

[62] Nesai (1/213) 4-Kitabu'l-Gusl ve't-Teyemmüm, 27-Namazdan sonra 'su bulamayan bi­rinin teyemmüm etmesi babı. Bu hadis hasendir.

[63] Muvatta (1/56) 2-Kitabu't-Tahare. 24-Teyemmümle amel babı.

[64] Muvatta, aynı yer.

[65] Muvatta. aynı yer. İsnadı sahihtir.

[66] Buharı (i/441) 7-Kitabu't-Teyemmüm, 3-Suyun bulunmaması ve namaz vaktinin Çıkacağından korkulması durumunda şehir içinde (hazerde) teyemmüm edilmesi babı. Müslim (î/281) 3-Kitabu'l-Hayz, 28-Teyemmüm babı. Ebu Davud (1/90) Kitabu't-Tahare, 124-Hazerde (şehir içinde) teyemmüm babı. Nesai (1/165) 1-Kitabu't-Tahare, 195-Hazerde (şehir içine) teyemmüm babı.

"Sana ise birden fazla sevap vardır": Yani senin için iki ayrı sevap birleş­tirilmiştir. Yani ikisi birden verilecektir. Hattabi de böyle söylemiştir. Asma'i ise şöyle söylemiştir: "Bu ifade (yani hadisi şerifin metninde geçen "sehmu cem" ifadesi) ile bir ordu sevabı kastedilmiştir. Burada "cem kelimesi ile ordu kastedilmiştir." As­ma'i bu iddiasına Yüce Allah'ın: "Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve onlar ar­kalarım dönüp kaçacaklardır." (Kamer Suresi: 45) ve "İki topluluk birbirini gördük­leri zaman, Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler" (Şuara Suresi: 61) mealindeki ayeti kerîmelerini delil göstermiştir. (Burada verilen ayeti kerimelerin metinlerinde "toplum" ve "topluluk" anlamında "cem" kelimesi kullanılmıştır. -Çe­viren)

[67] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/156-159

[68] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/159-160

[69] Bu konunun tafsilatı için bkz. İbni Abidin Haşiyesi (11470-471)

[70] Bkz. İbni Abidin Hafiyesi (1/153 ve sonrası) Şerhu's-Sağir (1/179 ve sonrası) Muhaz-zeb (1134 ve sonrası) Muğni (J/234 ve sonrası) Ftkhu'l-İsiami (1(416 ve sonrası.)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/160-163

[71] Maide Suresi: 6

[72] Bakara Suresi: 185

[73] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/165-166

[74] Bkz. Durru'l-Muhtar (11202 ve sonrası) Muğni (11240 ve sonrası) Fıkhu'l-İsîami (1/288 ve sonrası.)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/166-168

[75] Bkz. Durru't-Muhtar (11186-188 ve sonrası) Muğni (1/277 ve sonrası) Mûhezzeb (1137 ve sonrası) Fıkhu'l-hlami (1/347 ve sonrası).

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/169-171

[76] Nisa Suresi: 103

[77] (*) Bu sürenin uzunluğu bölgelere göre değişmektedir. Ekvatora yakın bölgelerde yu­karıda belirtildiği şekilde yaklaşık yirmi dakika kadardır. Ancak ekvatordan uzak-laşıtdıkça bu süre daha da uzamaktadır. Ülkemizde ise yaklaşık kırk dakika kadardır. (Çeviren)

[78] Bkz. İbni Abidin Haşiyesi (1/238) Şerhu's-Sağir (1/219 ve sonrası) Muhazzeb (1151 ve sonrası) Muğni (1/380 ve sonrası) Fıkhu'l-İslami (1/508 ve sonrası)

[79] Bu sürenin uzunluğu bölgelere göre değişmektedir. Ekvatora yakın bölgelerde yu­karıda belirtildiği şekilde yaklaşık yirmi dakika kadardır. Ancak ekvatordan uzak-lasıldtkça bu süre daha da uzamaktadır. Ülkemizde ise yaklaşık kırk dakika kadardır. (Çeviren)

 

[80] Bkz. İbni Abidin Haşiyesi (1/238) Şerhu's-Sağir (1/219 ve sonrası) Muhazzeb (î/51 ve sonrası) Muğni (1/380 ve sonrası) Fıkhu'î-İslami (1/508 ve sonrası)

[81] Şrehu's-Sağir (1/487 ve sonrası) Muhazzeb (11104 ve sonrası) Muğni (J/271 ve son­rası) Fıkhu'l-İslami (1/349 ve sonrası.) 2) Af aide Suresi: 58

 

[82] Bkt. Ibni Abidin Haşiyesi (11256 ve sonrası) Şerhu's-Sağir (11246 ve sonrası) Muhaz-zeb (1/51 ve sonrası) Muğni (1/402 ve sonrası) Fıkiıu'l-İslami (1/535 ve sonrası).

[83] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/173-178

[84] Müslim (1/429) 5-Kİtabu'l-Mesacid ve Mevadi's-Salat,.31-Bes vakit namazın va­kitleri.

[85] Ebu Davud (1/108) Kitabu's-Salat, 1-Vakitlerle ilgili bab.

[86] Nesai (11260-261) 6-Kitabu'l-Mevakit, 15-Aksam namazının son vakti.

[87] Müslim (1/428) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 31-Bc$ vakit namazın va­kitleri.

[88] Ebu Davud (1/107) Kİtabu's-Salat, 1-Vakitlerle ilgili bab. Tirmizi (1/278-279) Eb-vabu's-Salat, 113-Namaz vakitleri hakkında gelen rivayetler babı. İbni Huzeyme (1/168) Kitabu's-Salat, 13-Hz. Muhammed (a.s)'den önceki peygamberlere farz kılınan namazların sayısının beş olduğu ile ilgili delil babı.

Hadiste geçen "ayakkabı bağı kadar..." ifadesi ile bir tahdid anlamı kastedilmiyor. Ancak güneşin batı tarafına yönelmesi, gölgenin görülebilecek en küçük haline düşmesinden sonra olur. Düşeceği en küçüklük ise tahminen bir ayakkabı bağı veya benzeri şeyin büyüklüğüdür. Ancak bu büyüklük zeval vaktinin bilinmesi konusun­da bütün beldeler için geçerli bir ölçü değildir. Bu, ancak Mekke ve benzerleri gibi gölgenin iyice küçüldüğü yerler için geçerlidir. Mesela Mekke'de senenin en uzun bir gününde güneş Kabe'nin tam üstüne ulaştığında Kabe'nin hiç bir yanında gölge görülmez. Bunun gibi ekvator çizgisine yakın tüm beldelerde günün ortasında göl­geler oldukça küçülür. Ama ekvator çizgisinden daha uzak beldelerde günün orta­sında gölgeler daha uzun olur

[89] Ahmed bin Hanbel (3/330-331) Tirmizi (1/281) Ebvabu's-Salat, 113-Resuluİtah

"Cibril (a.s), Resulullah (a.s)'a namaz vakitlerini öğretmek üzere geldi. Cibril (a.s) önden, Resulullah (a.s) arkasından, diğer insanlar da Resulullah (a.s)'ın arkasından çıktılar." Daha sonra yukarıda geçenin benzeri bir hadis ri­vayet etmiştir. Ancak o, akşam namazının her iki günde de ilk vaktinde kılın­dığını ifade etmiştir.

[90] Tirmizi (1/283-284) Ebvabu's-Salat 114. bab.

[91] Nesai (11249.250) 6-Kiîabu'l-Mevakit, 6-Öğle namazının vaktinin sonu. Bu hadis ba­sendir.

[92] Müslim (1/426) 5-Khabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 31-Namazların vakitleri babı.

[93] Buhari (2/26) 9-Kİtabu Mevakiti's-Salat, 13-İkindinin vakti. Müslim (1/447) 5-Ki-tabu'l-Mesacid ve Mevadi'Ts-Salat, 40-Sabah namazını ilk vaktinde erkenden kıl­manın müstehab olduğu babı.

 

[94] Müslim (1/447) S-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 40-Sabah namazım ilk vak­tinde erkenden kılmanın müstehab olduğu babı. İbni Mace (i/229) 2-Kitabu's-Salat, 12-Yatsı namazından önce uyumaktan ve ardından da konuşmaktan nehiy babı.

[95] Buhari (2/41) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 18-Akşam namazının vakti. Müslim (1/446) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 40-Sabah namazını ilk vaktinde er­kenden kılmanın müstehab olduğu babı. Ebu Davud (1/109) Kitabu's-Salat, 2-Re-suiullah (a.s)'m namazlarının vakitleri ve bu namazları nasıl kıldığı ile ilgili bab. Nesai (11264) Kitabu'l-Mevakit, 18-Yatst namazını erkenden kılma babı.

[96] Ebu Davud (11110) Kitabu's-Salat. 3-Öğte namazının vaktiyle ilgili bab. Nesai (1/251) 6-Kitabu'l-Mevakit, 6-Öğle namazının vaktinin sonu babı. İsnadı sahihtir.

[97] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/179-187

[98] Buhari (2/54) 9-Kitabu Mevakiti's-Sala, 27-Sabah namazının vakti babı. Müslim (1/446) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat; 40-Sabah namazını ilk vaktinde er­kenden kılmanın müstehab olduğu babı. Burada sabah namazının ilk vakti ile kaste­dilen ise henüz ortalığın karanlık olduğu vakittir. Ebu Davud (1/115) Kitabu's-Sa­lat, 7-Sabah namazının vaktiyle ilgili bab. Nesai (1/271) 6-Kitabu'l-Mevakıt, 25-Yolcu değilken sabah namazını ortalık karanlıkken (ilk vakitte) kılma tfabt. İbni Mace (11220) 2-Kitabu's-Salat, 2-Sabah namazının vakti babı.                   

Üç Ayak: Namaz vakitlerinin belirlenmesinde esas alınan gölge ayaklan bilin­mektedir. Bu ölçü, beldelere göre değişir. Bütün şehirler için aynı sey söz konusu değildir. Çünkü gölgelerin uzunluk ve kısalığı, güneşin gökteki yükseklik durumu­na bağlıdır. Güneşin gökteki mecrası yerdeki varlıkların tepelerine daha yakın olur­sa, yerdeki varlıkların gölgeleri daha kısa olur. Bunun aksi durumda ise gölgeler uzun otur. Bu yüzden bütün bölgelerde maddelerin kıs mevsimindeki gölgeleri, yaz mevsimindeki gölgelerinden daha uzun olur. Resulullah (a.s)'ın namazları ise Mekke ve Medine'deydi. Bu iki şehir ise ikinci bölgedendir. Bu iki şehirde gölge­lerin yazın başlangıcı olan Nisan ayında (Öğle vakitlerinde) üç ayaktan biraz fazla olduğu söylenmektedir. Anlaşılana göre Resulullah (a.s)'ın havanın sıcak olduğu zamanlarda öğle namazını kıldığı vakit, diğer zamanlardaki vakte göre biraz geç oluyordu. Bu itibarla söz konusu zamanlarda Resulullah (a.s) namaz kılarken gölgeler beş ayak veya biraz daha fazla oluyordu. Kasım aylarında ise yedi ayak veya yedi ayaktan biraz daha fazla oluyordu. Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un sözünün bu bölgeler açısından bu şekilde değerlendirilmesi mümkündür. Ancak diğer böl­geler açısından aynı durum söz konusu değildir. (İbnu'l-Esir)

[99] Müslim, aynı yer.

[100] Müslim, aynı yer.

[101] Buharı (2/351) 10-Kitabu'l-Ezan, 16S-Hammlartn sabah namazından sonra hemen çık­maları ve camide fazla beklememeleri babı.

 

[102] Buharı (11479-480) 8-Kitabu's-Salat, 12-Diz İle kalça arasındaki kısım hakkında bildilenler babı. Müslim (3/1426) 32-Kitabu'l-Cihad ve's-Seyr, 43-Hayber Savası babı. Ebu Davud hu hadisi Süncn'inde uzun bir hadisin içerisinde vermiştir. Nesai (11271-272) 6-Kitabu'l-Mevakit, 26-Yolculukta sabah namazını ortalık daha ka­ranlıkken kılma babı. l'bni Huzeyme de Sahih'inde rivayet etmiştir.

[103] Tirmizi (1/289) Ebvabu's-Salat, 117-Sabah namazını aydınlığa bırakmak hakkında gelen rivayetler babı.

[104] Ebu Davud (11115) Kitabu's-Salat, 7-Sabah namazının vaktiyle ilgili bab.

[105] Nesai (1/272) 6-Kitabu'l-Mevakit. 27-Sabah namazını aydınlığa bırakmak. Tirmizi Söyle söylemiştir: "Resulullah (a.s)'ın sahabilcrinden ve tabiinden olan ilim sahiple­rinden bir çok kimse, sabah namazını ortalık aydınlanıncaya kadar geciktirmeyi (isfarı) efdal saymışlardır. Sufyanı Sevri de bu yönde görüş bildirmiştir. İmam Şafii. Ahmed bin Hanbel ve Ishak ise: "İs/arın anlamı, sabahleyin ortalığın aydınlan-maşıdır" demişlerdir. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Ancak onlar isfar ile kastedi­len, namazın geciktirilmesi olmadığını Heri sürmüşlerdir.

Sarih, iki hadisin arasının buluşturulması için ilim adamlarının yaptıkları yorumlar-dan bazı aktarmalar yapmış ve sonra (1/145'de) şöyle söylemiştir: "En yerinde ve en güzel cevap. Hafız İbnu Hacer'İn Vlamu'hMuvakki'in'dc yapmış olduğu açıklamadır. O. Rafi bin Hadic'İn rivayet etmiş olduğu hadisi verdikten sonra şöyle söylemiştir: "Bu hadisin kesinlik kazanmasından sonra ortaya çıkana göre isfar (namazı aydınlığa bırakma) ile kastedilen, namaza başlamak için ortalığın aydınlanmasını beklemek değil namazı ortalık aydınlanıncaya kadar devam ettirmektir. Bu itibarla bir kimse daha ortalık karanlığın namaza başlar ancak ortalık aydınlanınca namazdan çıkmış olur. Nitekim Resulullah (a.s.) da böyle yapmaktaydı ve sözü de fiiline uymaktadır. Arada herhangi bir zıtlık sözkonusu değildir. O'nun en büyük ecrin kazanılmasını sağlayacak bir şeye ters bir uygulalamayı sürekli devam ettireceği nasıl düşünülebi-linir?" (İbnu'l-Kayyim el-Cezviyye) Beğavi de, Şerhu's-Sünne (Îlî96)'de şöyle söylemiştir:

"Sahabilerin, tabiilerin ve onlardan sonra gelenlerin İçindeki ilim sahiplerinin çoğunluğu, sabah namazını daha ortalık karanlıkken kılmanın efdal olduğu yönünde görüş bildirmişlerdir, tiz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) bu görüşte onlanlardandır. Yine İmam Malik (rh.a), İmam Şafii (rh.a). Ahmed bin Hanbel (rh.a) ve İshak (rh.a) bu görüşte olanlardandır. Bazıları ise ortalığın aydınlanmasına kadar geciktirmenin efdal olduğu yönünde görüş bildirmişlerdir. Bu görüş Süfyanı Sevri (rh.a) ile ashabı re'yin (hükümde re'y yani İçtihad tarafına ağırlık verenlerin) görüşüdür. Arnavut şöyle söylemiştir:

"Kendisi Hanefi mezhebinde olan İmam Tahavi, sabah namazını aydınlığa bırakmanın efdal olduğunu bildiren hadisle, daha ortalık karanlıkken kılmanın efdal olduğunu bildiren hadisin birleştirilmesi açısından namaza daha ortalık karanlıkken başlama­nın ve namazı bitirdiğinde ortalığın aydınlanmış olması için okumayı (kıraati) uzatmanın efdal olacağını bildirmiştir. Bu konuda şöyle söylemiştir: "Sabah namazına başlamada en uygun vakit, daha ortalığın aydınlık olduğu vakittir. Resulullah (a.s)-'dan ve ashabından rivayet edilen hadislere muvafık olması açısından namazdan çı­kışın da ortalığın aydınlanması sırasında yapılması uygundur. İmam Ebu Hanife'nin, Ebu Yusuf un ve Muhammed bin Hasan'ın görüşleri de bu yöndedir. İbnu'l-Kayyİm de İ'lamu'l-Muvakki'in adlı eserinde bu uygulamayı tercih etmiştir. (Yayıncı)

[106] Nesai (1/272) 6-Kitabu'l-Mevakıt, 27-Sabah namazını aydınlığa bırakmak.

[107] bni Mace (11221) 2-Kitabu's-Salat, 2-Sabah namazının vakti babı. Sindi bu hadisin isnadının salıih olduğunu söylemiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/187-191

[108] Bkz. el-İ'la (2117-20) Ayrıca bkz. Dinu'l-Halis (2/23)

[109] Ebu Davud (2/4) Kitabu's-Salat, Vakit konusunda tereddütlü olunduğu halde na­maz kılan yolcu ile ilgili bab.

[110] Nesaİ (1/248) 6-Kitabu'l-Menakib, 3-Yolculukta öğle namazını erken kılma babı. Bu hadis hasendir.

[111] Tirmizi (1/292) Ebvabu's-Salat, 118-Öğle namazım erkenden kılma hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir.

[112] Tirmizi (1/303) Ebvabu's-Salat. 121-İkindi namazının geciktirilmesi hakkında ge­len rivayetler babı. Bu hadis hasendir.

[113] Buhari (2/318) 11-Kitabu'l-Cumu'a, 17-Cuma günü sıcağın şiddetlenmesi durumu ile ilgili bab.

[114] Muvatta (1/9) 1-Kitabu Vakti's-Salat, 1-Namaz vakti babı. İsnadı sahihtir.

[115] Buhari (2/15) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat. 9-Sıcağtn şiddetti olması durumunda öğle namazını biraz serinliğe bırakmakla ilgili bab. Müslim (1/430) 5-Kitabu'l-Me-sacid ve Mevaidi'i's-Salat, 32-Sıcağın §iddetli olması durumunda öğle namazını se­rinliğe bırakmanın müstehab olduğu babı. Ebu Davud (1/1 W) Kitabu's-Salat, 3-Öğ-le namazının vakti ile ilgili bab. Tirmizi (1/295) Ebvabu's-Salat, 119- Sıcağın

 

[116] Buharı (21220) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat. 10-Yokulukta öğle namazını serinliğe bırakma babı. Müslim (11431) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 32-Sıcağtn Şiddetli olması durumunda öğle namazını serinliğe bırakmanın müstehab olduğu babı. Ebu Davud (1/110) Kitabu's-Salat, 3-Öğle namazının vakti ile ilgili bab. Tir-mizi (11296) Ebvabu's-Salat, 119-Sıcağtn şiddetli olması durumunda öğle namazı­nın geciktirilmesi hakkında gelen rivayetler babı.

[117]  Buhari (2/15) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 9-Sıcağın şiddetli olması durumunda öğle namazını biraz serinliğe barıkmakla ilgili bab.

[118] Nesai (1/248) 6-Kitabu'l-Mevakit, 4-Soğukta öğle namazının erkenden kılınması babı. İbni Mace isnadının kasen olduğunu söylemiştir. İbni Huzeyme (1/169) Kita­bu's-Salat, 16-Resulullah (a.s)'tn: "Namaz ilk vaktinde kılınmalıdır" sözüyle neyi kasdettiğine dair deliller ve O'nun Öğle namazını sıcağın şiddetli olduğu sıralarda biraz serinliğe bıraktığına dair rivayetlerin bulunduğu konusuyla ilgili bab.

[119] Müslim (11433) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 33-Sıcağın şiddetli ol­madığı zamanlarda öğle namazının ilk vaktinde kılınmasının müstehab olduğu babı.

[120] Nesai (11247) Kitabu's-Salat. 2-Öğle namazının ilk vakti. Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (4/79) Mecme'u'z-Zevaid (1/306) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bu hadisin "güneş

 

[121] Bkz. ha (2/34-36) Dinu't-Halis (2/11)

[122] İ'la(2/11)

[123] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/191-198

[124] Buharı (2/28) 9-Kitabu MevakitiS-Salat, 13-İkindi namazının vakti babı. Buharı (11433) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevaidi's's-Salat. 34-İkindi namazını erkenden kılma­nın müstehab olduğu babı.

[125] Buhari. aynı yer. Müslim, aynı yer. Sh. 434

[126] Buharı, aynı yer, sh. 26. Müslim, aynı yer7

[127] Buharı, aynı yer. Müslim, aynı yer.

[128] Müslim, aynı yer.sh. 435

"Ey amcam": Enes bin Malik (r.a), soruyu soran kişinin gerçek amcası değildir. Ancak onun kendisinden büyük olması sebebiyle hürmet amacıyla bu şekilde hitap etmiştir.

[129] Kof Suresi: 39

"İzdiham oluşturmadan O'nu rahatlıkla görebileceksiniz": Hadisin met­nindeki ilgili kelime iki şekilde okunmuştur. Birinci okumaya göre bu kelimenin geçtiği ibare: "Başkasının görmesini engellemek suretiyle birbirinize haksızlık et­meden hepiniz aynı anda O'nu rahatlıkla görebileceksiniz" anlamına gelir. İkinci oku­nuşa göre ise: "izdiham oluşturmadan ve kalabalık dolayısıyla birbirinizi itip kakma­dan O'nu rahatlıkla görebileceksiniz" anlamına gelir. Nitekim hilalin görülmesin-deki zorluk dolayısıyla bir izdiham ve itişme olduğu halde, normal Ay'ın görülme­sinde böyle bir şey olmamaktadır. Normal Ay'ı herkes bulunduğu yerden rahatlıkla görebilmektedir.

"Siz şu Ay'ı gördüğünüz gibi Rabbinizi açıkça göreceksiniz": Bazdan bu ibaredeki "gibi" sözü ile görülenlerin birbirine benzetildiği zannına kapılabilir. Oysa bu ibare, görmenin birbirine benzediğinin anlatılması için kullanılmıştır. Görmek ise, gören kişinin bir fiilidir. Buna göre ibarenin anlamı şudur: "Siz nasıl ondördüncü gecesindeki Ay'ı hiçbir sıkıntı çekmeden, görülüp görülmediği konusun­da tereddüde düşmeden rahatlıkla görebiliyor sanız; Rabbinizi de ahirette öyle her türlü şüpheden uzak bir şekilde çok rahat görebileceksiniz." (İbnu'l-Esir)

[130] Ebu Davud (III11) Kitabu's-Salat, 2-İkindi namazının vakti ile ilgili bab. Bu hadis şahitlerinin bulunması itibariyle hasendir.

[131] Mecmeu'z-Zevaid (1/308) İkindi namazının vakti babı. I i ey semi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir.

[132] Buharı (51128) 47-Kitabu's-Şirke, 1-Yiyecek konusunda ortaklık, Müslim (1/435) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevaidi'i's-Salat. 34-İkindi namazını erkenden kılmanın müstehablığı babı.

[133] Muvatta (1/220) 15-Kitabu'l-Kur'an. 10-Sabah ve ikindi namazlarından sonra na­maz kılmaktan nehiy babı. Müslim (1/434) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevaidi'i'-Salat, 34'İkindi namazım erkenden kılmanın müstehablığı babı.

[134] Buharı (2/31) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 14~İkindi namazım kaçıranın günahı babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/199-203

[135] Umdetu'l-Kari, özetlenerek.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/203-204

[136] Buharı (2/49) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 18-Akşam namazının vakti babı. Müslim (1/441) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 38-Akşam namazının vaktinin gü­neşin batmasıyla girdiğinin bildirilmesi babı.

[137] Ebu Davud (1/113) Kitabu's-Salat, 5-Akşam namazının vaktiyle ilgili bab. İsnadı hasendir. İbni Huzeyme (11174-175) Kitabu's-Salat, 22-Akşam namazının gecikti­rilmesi hakkında sert rivayetler bulunduğu babı.

[138] İbni Mace (1/225) 2-Kitabu's-Salat, 7-Akşam namazının vakti babı. Mecme'u'z-Zevaid'de rivayet edilmiştir. İsnadı hasendir. Hakim (1/190-191) Namazların va-kitleriyle ilgili bab. Bu hadis sahihtir.

[139] Ahmed bin Hanbel (3/449) Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (7/154) Mecmeu'z-Zevaid (1/310) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu, Ahmed bin Hanbel ve Mu'cemu'lKe-bir'de Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sika görülmüş kimselerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/204-205

[140] Mecmeu'z-Zevaid (1/313) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Evsafta ri­vayet etmiştir ve ravileri, Sahih 'te isimlen geçen ravilerdir."

"Resulullah (a.s)'a yatsı namazının vaktinden soruldu. O da şöyle buyur­du:

"Gece (yani karanlık) bütün vadilerin içini doldurduğu zamandır."

[141] Buharı (13/224) 94-Kitabu'l-Itk, 9-"Keşke" ifadesini kullanmanın caiz olduğu du­rumlar ve Yüce Allah'ın: "Keşke sizi savacak bir gücüm olsaydı yahut sağlam bir yere (veya güçlü bir aşirete) sığınabilmeseydim" (Hud Suresi: 80) ayeti kerimesi ile ilgili bab. Müslim (11444) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi's-Salat. 39-Yatsı na­mazının vakti ve geciktirilmesi babı.

[142] Buhari, aynı yer, sh. 224

[143] Buhari (2150) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 24-Kendisİne uyku bastıran birinin yatsı na­mazını kılmadan uyuması babı.

[144] Buhari, aynı yer, sh. 50

[145] Müslim (411961) 44-Kitabıt Fedaili's-Sahabe, 51-Resululiah (a.s)'ın varlığının de­vamının ashabı için, ashabının varlığının devamının da ümmet için bir güvence olduğunun bildirilmesi babı.

[146] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (20/360-361) Ravdu'd-Dani (21167) Mecmeu'z-Zevaid (1/312) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani üç mu'ceminde de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar." Ravdu'd-Dani'nin tahkikçisi şöyle söylemiştir: "Ebu Ömer'in de söylediği üzere Munkedir'in (sahabeden nakletmeden direk Resu­lullah (a.s)'a isnad ederek) naklettiği hadisler mürseldir. Çünkü o Resulullah (a.s)'tn zamanında doğmuş ancak Usdu'l-öabe, (5/75)'âe de ifade edildiği üzere onun Resulullah (a.s) ile görüştüğüne dair kesin bir şey yoktur.

[147] Tirmizi (1/310-311) Ebvabu's-Salat, 124-Son yatsı namazının geciktirilmesi hak­kında gelen rivayetler babı. İbni Mace (11226) 2-Kitabu's-Salat, 8-Yatsı namazının vakti babı.

[148] Nesai (11266-267) 20-Yatsı namazının geciktirilmesi konusunda müstehab olan.

[149] Buhari (101321) 77-Kitabu'l-Libas, 48-Yüzüğün parıtdaması babı.

[150] Buhari (2/73) 9-Kitabu Mevakati's-Salat, 40-Yatsı namazından sonra fıkıh ve hayırlı konular üzerinde sohbet babı.

[151] Buhari (2/148) 10-Kitabu'l-Ezan, 36-Namazı beklemek için camide oturan biri ile il­gili bab.

[152] Müslim (11443) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 39-Yatsı namazının vakti ve geciktirilmesi babı.

[153] Müslim, aynı yer.

[154] Ebu Davud (1/114) Kitabu's-Salat, 6-Yatsı namazının son vakti ile ilgili bab. Nesai (11268) 6-Kitabu'l-Mevakit, 21-Yatsı namazının vaktini sonu. İsnadı sahihtir.

[155] Buhari (2147) 9-Kitabu Mevakiti's-Satat, 22-Yatsı namazının fazileti babı. Müs­lim (11443) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Salat, 39-Yatsı namazının vakti ve geciktirilmesi babı.

[156] Müslim (1/284) 3-Kitabu'l-Hayz, 33-Oturarak uyuyan birinin uykusunun abdesti bozmadığının delili babı.

[157] Buhari (21124) 10-Kitabu'l-Ezan, 28-Namaz için kamet getirildikten sonra konuş­mak babı,

[158] Buhari (11185) 79-Kitabu'l-İsti'zan, 48-Uzun süre gizlice konuşmak. Müslim (1/284) 3-Kitabu'l-Hayz, 33-Oturarak uyuyan birinin uykusunun abdesti bozmadı­ğının delili babı.

[159] Tirmizi (2/396) Ebvabu's-Salat, 373-lmamın minberden inmesinden sonra konuşmak hakkında gelen rivayetler babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/205-214

[160] Buhari (2156) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 28-Sabah namazının bir rek'atım vaktinde kılanın durumu babı. Müslim (1/424) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadİ'i's-Salat, 30-Bir namazdan bir rek'atı vaktinde kılanın o namazı vaktinde kılmış sayılacağı babı. Ebu Davud (1/112) Kitabu's-Salat, 4-îkindi namazının vakti babı. Tirmizi (1/353) Ebvabu's-salat, 137-Günes batmadan önce ikindi namazının bir rek'atmı kılabilenin ikindiyi vaktinde kılmış sayılacağı hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (1/257-258-) 6-Kitabu'l-Mevakit, 11-İkindinin iki rek'atım vaktinde kılabilenin durumu. İbni Mace (1/229) 2-Kitabu's-Salat, lî-Mazaret ve zorunluluk halleri açısından namaz vakti babı.

[161] Buhari (2/37-38) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 17-Güneşin batmasından önce ikindi na­mazının bir rek'atım kılabilenin durumu babı.

[162] Nesai (1/257) 6-Kitabu'l-Mevakit, il-İkindinin iki rek'atım vaktinde kılabilenin du­rumu.

[163] Nesai (11273) 6-Kitabu'l-Mevakit, 28-Sabah namazından bir rek'atı vaktinde yetiş­tirebilenle ilgili bab. Bu hadis sahihtir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/214-215

[164] Tirmizi (1/328) Ebvabu's-Salat, 127-Namazın ilk vaktinin fazileti hakkında gelen rivayetler babı. Hakim (1/190) Kitabu's-Salat, Hakim bu hadisin sahih olduğunu söylemiş Zehebi de onu doğrulamıştır.

 

[165] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/13) Mecmeu'z-Zevaid (7/285) Kitabu'l-Fiten, Sabır günleri ve fitnelerin ortaya çıkması durumunda dinine bağlı kalanla ilgili bab. Heysemi söyle söylemiştir: "Ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir. Zühd ko­nusunda da bir yol göstermektedir."

[166] Mecmeu'z-Zevaid (7/51) Ebvabu's-Salat. Şöyle söylemiştir: "Ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[167] Isra Suresi: 78

[168] Maun Suresi: 5

[169] Mecmeu'z-Zevaid (11325) Kitabu's-Salat, Namazı vaktinden sonraya bırakanla ilgili bab. Heysemi şöyle söylemiştir: "Bezzar ve Ebu Ya'la bunun bir benzerini merfu ve mevkuf olarak rivayet etmiştir. Onların rivayetlerinde İkrime bin İbrahim bulun­maktadır ki, İbnİ Hibban ve daha başkaları onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. Bunu Hafız da mevkuf olarak rivayet etmiştir. Daha başka bunu merfu olarak rivayet eden yoktur."

[170] Maun Suresi: 5

[171] Mecmeu'z-Zevaid (11325) Kitabu's-Salat, Namazı vaktinden sonraya bırakanla ilgili bab. İsnadı hasendir.

[172] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/215-218

[173] Muvatta (21971) 54-Kitabu'l-İsti'zan, 7-Yağın içine düşen fare ve namazdan önce yemek yemek gerektiği hakkında gelen rivayetler babı. Buharl(2lî59) 10-Kitabu'l-Ezan, 42-Namaz için kamet getirildiği sırada yemeğin hazır olması durumu ile il­gili bab. Müslim (11392) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevaidi'i's-Salat, 16-Hemen ye­nilmesi istenen yiyeceğin hazır olduğu sırada namaza durmanın mekruh olduğu ve yine aşağılık insanların savunmasıyla namaz kılmanın mekruh olduğu babı.

Yine Ebu Davud'un bir başka rivayetine göre Abdullah bin Ubeyd bin U-

meyr şöyle söylemiştir:

[174] Buhari, aynı yer, sh. 159

[175] Ebu Davud (3/345) Kitabu'l-Etime, 10-Namaza hazırlantldığı sırada akşam yeme­ğinin hazır olması babı.

[176] Ebu Davud, aynı yer.

[177] Ebu Davud, aynı yer.

[178] Tirmizi (21186) Ebvabu's-Salat, 262-Akşam yemeğinin hazır olması ve bu esnada na­maz için kamet getirilmiş olması durumunda önce yemekten başlanması gerektiği hakkında gelen rivayetler babı.

[179] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/219-220

[180] Bkz. Tahtavi Haşiyesi (142-143)

[181] Bakara Suresi: 115

[182] Bakara Suresi: 286

 

[183] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/220-225

[184] Müslim (11568) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 51-İçinde namaz kılmanın nehyolunduğu vakitler babı. Ebu Davud (3/208) Kitabu'l-Cenaiz, Güneşin doğuş ve batış anlarında cenazeyi gömmekle ilgili babı.

[185] Tirmizi (31349) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 41-Güneşin doğuşu ve batışı anlarında cenazelerin üzerine namaz kılmanın mekruh olduğu hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (4/82) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 89-Ölüle-rin gömülmesinin nehyolunduğu vakitle İlgili bab.

[186] Muvatta (11219) 15-Kitabu'l-Kur'an, 10-Sabah ve ikindi namazlarından sonra na­maz kılmaktan nehiy babı. Nesai (11275) 6-Kitabu'l-Mevakit 31-Namazın kılınma­sının nehyedildiği vakitler. İsnadı sahihtir.

[187] Buhari (61335) 59-Kitabu Bed'i'i'l-Halk, 11-İblis'in ve askerlerinin özellikleri babı.

[188] Buhari (2/60) 9-Kitabu Mevakiti's-Salat, 31-Namazın güneşin batışı Öncesine bıra­kılmaması gerektiği babı. Müslim (1/567) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 51-İçinde namaz kılmanın nehyolunduğu vakitler babı.

[189] Muvatta (11221) 15-Kitabu'l-Kur'an, 10-Sabah ve ikindi namazlarından sonra na­maz kılmaktan nehiy babı. İsnadı sahihtir.

[190] Mecmeu'z-Zevaid (21229) Kitabu's-Salat, Mekke'de bütün vakitlerde namaz kılma babı. Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani Evsafta rivayet etmiştir ve isnadı hasendir.

[191] Ebu Davud (2/25) Kitabu's-Salat, Güneşin henüz yukarıda olduğu sırada bu vakit­lerde (namaz kılınmasına) ruhsat verenler babı. Nesai (11279) 6-Kitabu'l-Mevakit, 35-İkindi namazından sonra namaz kılmaktan nehiy babı. Bu hadis sahihtir. "Gecenin son kısmı": "Yani gecenin son üçte biri. Burada kastedilen ise gecenin altıya bölünmesi durumunda beşinci altıda birine dernk gelen vakittir.

[192] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/226-229

[193] Hadisin metninde geçen "karn" kelimesi, "boynuz" ve "çağ, asır" anlamına gelmekte­dir. Kur'an-ı Kerİm'de bu kelime ile genellikle belli asırlarda yaşamış insan toplu­lukları yani nesiller kastedilir. Yukarıda verilen ayeti kerimenin metninde de aynı şekilde "karn" kelmesi ile "nesil" kastedilmiştir. Şerhu's-Sünne müellifi Beğavi'nin de hadisi şerifin metninde geçen "karn" kelimesi ile şeytanın kitlesi, onun partisi an­lamının kastedildiği görüsünde olduğu anlaşılmaktadır. (Çeviren)

[194] En'am Suresi: 6

[195] Ahmed bin Hanbel (4151) Mecmeu'z-Zevaid (21226) Kitabu's-Salat, İkindi nama­zından sonra ve buna benzer vakitlerde namaz kılmaktan nehiy babı, Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Evsat'ta Taberani rivayet etmiştir. Ah­med bin Hanbel'in rivayetindeki ravİleri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

"Resulullah (a.s) ile birlikte yolculuk yapardım. O'nun hiç bir zaman ikindi ve sabah namazlarından sonra namaz kıldığını görmedim."

[196] Ahmed bin Hanbel (1195) Mecmeu'z-Zevaid (2/226) Kitabu's-Salat, İkindi nama­zından sonra ve buna benzer vakitlerde namaz kılmaktan nehiy babı. Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[197] Ahmed bin Hanbel (61315) Mecmeu'z-Zevaid (61264) Kitabu Alamati'n-Nubuv-ve, Özel şeyler (peygamberlere özel şeyler) hakkında gelen rivayetler babı. Heysemi Şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve bir benzerini Ebu Ya'la rivayet etmiştir. Her ikisinin de ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir." İbni Hibban (4/149) Kitabu's-Salat, Vaktinde kılınamayan namazların kazası babı.

[198] Ahmed bin Hanbel (4/115) Taberani (51228) Mu'cemu'l-Kebir. Mecmeu'z-Zevaid (2/223) Kitabu's-Salat, İkindiden sonra namaz babı. Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Mu'cemu'l-Kebir'de Taberani rivayet etmiştir ve isnadı

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/229-232

[199] Mıtvatta (11221) 15-Kitabu'l-Kur'an, ÎO-Sabah ve ikindi namazlarından sonra na­maz kılmaktan nehiy babı. Müslim (1/566) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 51-Namaz kılmanın nehyolunduğu vakitler.   Nesai (î/276) 6-Kitabu'l-Mevakit, 32-Sabah namazından sonra namaz kılmaktan nehiy babı.

[200] Ebu Davud (2/24) Kitabu's-Salat, 10-Sözkonusu vakitlerde güneşin yukarıda ol­ması durumunda namaz kılmaya ruhsat verenler babı. Nesai (1/280) 6-Kitabu'l-Mevakit, 36-İkindiden sonra namaz kılmaya ruhsat. İbni Huzeyme (2/265) Nafile namaz kılmanın nehyolunduğu vakitlerle ilgili bablar bölümü. 568-îkindiden son­ra namaz kılınmasının nehyedildiği babı. İsnadı sahihtir.

[201] Müslim (J/568) 6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 51-Namaz kılmanın neh­yolunduğu vakitler. Nesai (î/259) 6-Kitabu'l-Mevakit, 14-İkindi namazının gecik­tirilmesi.

[202] Müslim (11434) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevaidi'i's-Salat, 34-İkindi namazının er­kenden kılınmasının müstehab olduğu babı. Tirmizi (1/301) Ebvabu's-Sala, Î20-İ-kindi namazının erkenden kılınması hakkında gelen rivayetler babı. Nesaİ (11254) 6-Kitabu'l-Mevakit, 9-İkindi namazının geciktirilmesi hakkında sert tehditler bu­lunduğu babı. İbni Huzeyme (11172) Kitabu's-Salat, 18-İkindi namazının güneşin sararmasına kadar geciktirilmesi hakkında sert tehdidler bulunduğu babı.

[203] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/232-235

[204] Bu süre, bulunulan yerin parelel çizgisine göre değişmektedir .(Çeviren)

[205] Üç kerahet vakti denilirken güneşin doğma, batma ve tam tepeye gelme vakti kaste­dilmekte; bes kerahet vakti denilirken ise bunlara sabah ve ikindinin farzlarının kılınmasından sonraki vakitler de ilave edilmektedir. (Çeviren)

[206] Bkz. İbni Abidin Ha§iyesi (1/248-253) Muğni (11456, 21107 ve sonrası ve 21116-119) Şerhu's-Sağir (1/241) Fıkhu'l-İslami (1/521 ve sonrası.)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/235-238

[207] Buhari (2/582-583) 18-Kitabu'l-Kıble, 16-Bir kimsenin yola çıkmasının güne§in ba­tıya yönelmesinden sonraya kalması durumunda Önce namazı kılıp sonra yola çık­masının gerekeceği babı. Müslim (11489) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 5-Yolculukta iki namazın birleştirilmesinin caiz olduğu babı. Ebu Davud (2/7) Ki-tabu'sSalat, İki namazın birleştirilmesi babı.

[208] Müslim (î/489) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 5-Yolculukta iki namazın birleştirilmesinin caiz olduğu babı.

[209] Müslim, aynı yer.

[210] Ebu Davud (2/7) Kitabu's-Salat, İki namazın birleştirilmesi babı.

[211] Nesai (1/287) 6-Kİtabu'l-Mevakit, 45-Yolcunun aksam ile yatsıyı birleştireceği vak­ti.

[212] Buharı (2/581) 18-Kitabu'l-Kıble, 14-Bir kimsenin aksam ile yatsıyı birleştirmesi du­rumunda ezan veya kamet okuyup okumayacağı babı.

[213] Buharı (2/579) 18-Kitabu'l-Kıble, 13-Yolculukta akşam ve yatsı namazlarının birleştirilmesi babı.

[214] Müslim (11490) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, Yolcu değilken (hazerde) iki namazın birleştirilmesi babı.

[215] Müslim {î/490) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 6-Yolcu değilken (hazer­de) iki namazın birleştirilmesi babı.

[216] Müslim, aynı yer.

[217] Muvatta (11143) 9-Kitabu Kasri's-Sala fi's-Sefer, 1-Yolculukta ve yolcu değilken iki namazın birleştirilmesi babı. Ebu Davud (2/4-5) Kitabu's-Salat, İki namazın birleş­tirilmesi babı. Nesai (1/285) 6-Kitabu'l-Mevakit, 42-Yolcunun öğle ile ikindiyi bir­leştireceği vakit.

[218] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/239-242

[219] Beyhaki (31164) Kitabu's-Salat, Yolculukta iki namazın birleştirilmesi babı.

[220] Ahmed bin Hanbel (11136) Ebu Davud (2(10-11) Kitabu's-Salat, Yolcunun namazı­nı ne zaman tam kılacağı babı. Bu hadis hasendir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/242-243

[221] Nisa Suresi: 103

[222] Bkz. İ'la'u's-Sünen (2181)

[223] Ebu Davud (2l7)Kitabu's-Salat, İki namazın birleştirilmesi babı. Nesai (1/287) 6-Kitabu'l-Mevakit, 45-Yolcunun akşam ile yatsıyı birleştireceği vakit. Bu hadis ha-sendir.

[224] İbni Huzeyme (2/84) Yolculukta farz namazın kılınması ile ilgili bablar, 377-İkindi vaktinde öğle ile ikindinin ve yatsı vaktinde akşam ile yatsının birleşti­rilmesi babı. İsnadı sahihtir.

Şerif: Medine yolu üzerinde Mekke ile Medine arasında bir yerdir. Medine yolu üzerinde (Mekke'ye) on mil mesafededir. Bazdan buranın adını Şeref olarak oku­maktadırlar. Ancak bu yanlıştır. Bir mil -1848 mt.

[225] Buhari (2123) 9-Kitabu'l-Mevakit, 12-Öğlenin ikindi vaktine bırakılması babı. Müslim (1/491) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 6-Yolcu değilken (hazer-de) iki namazın birleştirilmesi babı.

[226] Müslim, aynı yer.

[227] Müslim, aynı yer, sh. 489

[228] Müslim, aynı yer. sh. 490

[229] Müslim, aynı yer, sh. 492

[230] Müslim, aynı yer. sh. 491

[231] Müslim, aynı yer. sh. 492

[232] Muvatta (11144) 9-Kitabu Kasri's-Sala fi's-Sefer, 1-Yolculukta ve yolcu değilken (hazerde) iki namazın birleştirilmesi babı.

[233] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 2/243-247