Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hasta Namazı - Fıkıh - 1. Sayfa

HASTA NAMAZI4

Hasta Namazı İle İlgili Nasslar (Rivayetler)6

Bir Açıklama. 6

Bir Açıklama. 7

KORKU NAMAZI8

Bir Açıklama. 11

Korku Namazı İle İlgili Rivayetler11

Bir Açıklama. 13

Bir Açıklama. 15

Bir Açıklama. 16

Hendek Ve Beni Kurayza Savaşlarında Namazların Cem Edilmesi Ve  Bunlardan Çıkarılabilecek Hükümler18

Hendek Olayıyla İlgili Rivayetler18

Bir Açıklama. 19

Beni Kurayza Olayı İle İlgili Rivayetler20

Dersler Ve Öğütler20

ÇEŞİTLİ SEBEPLERLE KILINAN NAMAZLAR.. 23

Takdim.. 23

İSTİHARE NAMAZI23

HACET NAMAZI, TEVBE NAMAZI VE İDAMA GÖTÜRÜLENİN KILACAĞI NAMAZ.. 24

Hacet Namazı24

Tevbe Namazı25

Bir Açıklama. 25

İSTİSKA (YAĞMUR İSTEME) NAMAZI27

İstiskada Dua, Namaz Ve Ridanın Ters Çevrilmesi29

Resulullah (A.S)'In İstiska Konusundaki Bazı Mucizeleri Ve Cuma Namazında İstiska. 31

Bir Açıklama. 32

Kıtlık Zamanında Müşriklerin Müslümanlardan Şefaat (Kendileri İçin Dua Edilmesini)  Dilemeleri Durumunda Ne Yapılacağı33

Dua Esnasında Ellerin Kaldırılması34

İstiska Duasında Ne Deneceği34

Yağmur Görülünce Ne Denir?. 35

Yağmurun İnsanların Üzerlerine Yağması35

Yıldızlardan Yağmur İstenmesinin Haramlığı Ve Allah'a Ortak Koşmaktan Sakınılması35

Bir Açıklama. 36

Salih Kimselerle Tevessül37

Bir Açıklama. 37

KÜSUF VE HUSUF NAMAZI37

(GÜNEŞ VE AY TUTULMASI)37

Güneş Tutulması Anında Namaz, Bu Namazın Kılınış Şekli Ve Kabir Azabından Allah'a Sağınmak. 39

Bir Açıklama. 41

Bir Açıklama. 41

Güneş Ve Ay İki Ayettir. Bir Kimsenin Ölümü Veya Yaşaması Dolayısıyla Tutulmazlar42

Bir Açıklama. 42

Husuf (Ay Tutulması) Namazında Resulullah (A.S)'A Cennet Ve Cehennemle İlgili Olarak Neler Arzedilmiştir?. 43

Güneş Tutulmasında Erkeklerin Kadınlarla Birlikte Namaz Kılmaları44

Güneş Tutulması Namazında Kıyam,Rüku Ve Secdenin Uzatılması Ve  Bu Namazda Birinci Rek'atın İkinciden Daha Uzun Olduğu  45

Bir Açıklama. 46

CENAZE NAMAZI VE ŞEHİTLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER.. 46

Cenaze Üzerine Namaz Kılmanın Ve Cenazenin Ardından Gitmenin Sevabı50

Gıyabi Cenaze Namazı52

Bir Açıklama. 52

Cenaze Namazında Tekbirler53

Bir Açıklama. 53

Cenaze Namazında Ne Okunur Ve Ölü İçin Dua Etmek. 54

Bir Açıklama. 55

Bir Açıklama. 58

Küçük Yaşta Ölen Birinin Üzerine Cenaze Namazı Kılınması58

İmam, Erkek Ve Kadın Cenazenin Neresinde Durur?. 58

Cenazenin Üzerine Namaz Kılınmasının Vakti60

Bir Açıklama. 60

Camide Cenaze Namazının Kılınması60

Dersler Ve Öğütler61

Kabre Doğru Cenaze Namazı Kılınması62

Bir Açıklama. 62

Bir Açıklama. 63

Bir Açıklama. 64

Üzerinde Kul Hakkı Bulunan Bir Kimsenin Üzerine Cenaze Namazı Kılınması64

Bir Açıklama. 65

Kendi Kendini Öldürenin Cenaze Namazı65

Dersler Ve Öğütler65

Namaz Kılanların Çokluğunun Cenaze İçin Fazileti66

Bir Açıklama. 67

Kabirler Arasında Cenaze Namazı Kılmaktan Nehiy. 67

Münafıklığı Bilinen Birinin Üzerine Namaz Kılınmaz. 67

Bir Açıklama. 67

Cenazenin Üzerine Namaz Kıldırmaya En Layık Olan. 67

Cenaze Namazında Selam.. 67

Şehitlerle İlgili Hükümler68

SECDELER.. 70

Takdim.. 70

SEHİV SECDESİ70

Farzın İki Rek'atından Sonra Unutarak Tahiyatta Oturmadan Kalkma. 74

Bir Açıklama. 75

Sehven Namazın Beş Rek'at Kılınması75

İki Veya Üç Rek'attan Sonra Selam Verilmesi Durumunda Sehiv Secdesi76

Bir Açıklama. 78

Bir Açıklama. 79

Tereddütten Dolayı Secde. 79

Bir Açıklama. 80

Sehiv Secdesinden Sonra Teşehhüd. 80

Bir Açıklama. 80

İmama, Sehvin (Yanlış Yapıldığının) Bildirilmesi81

Bir Açıklama. 81

TİLAVET SECDESİ81

Tilavet Secdelerini Destekleyen Rivayetler83

Hac Süresindeki Secde. 84

Sad Süresindeki Secde Ayeti84

Necm Süresindeki Secde Ayeti85

İnşikak Ve Alak Şubelerindeki Secde Ayetleri86

Secde Ayetinin Hemen Arkasından Rüku Yapılmasının Secde Yerîne Geçmesi86

Tilavet Secdesinde Ne Deneceği87

ŞÜKÜR SECDESİ87

Şükür Secdesi İle İlgili Rivayetler87

NAMAZ KISMININ SONUCU.. 88

 


HASTA NAMAZI

 

Hastalığın değişik türleri vardır. Bazı türlerinin de çeşitli dereceleri ol­maktadır. İslâm'ın kolaylık dini olmasının ve insanların üzerindeki zorluklan kaldırmasının görüntülerinden biri de hastanın üzerinden bazı yükümlülükleri kaldırmasıdır. Bu, pek çok hususta görünmektedir. Daha önce Kitap ve sün­netteki naslan verirken hastanın üzerindeki yükümlülüklerin hafifletilme siyle ilgisi bulunan çok sayıda hüküm geçmişti. Fıkıh bölümlerinde hastayla ilgili çok sayıda hüküm geçer. Daha önce namaz bölümünde hasta ve hastalıkla il­gili çok sayıda hüküm geçmişti. Bunun gibi taharetle ilgili konularda da has­talık dolayısıyla olan hafifletmelerle ilgili hükümler de geçmişti. Yine cuma ve cemaatla ilgili konularda da hastalık dolayısıyla olan hafifletmelerle ilgili hü­kümler de geçmişti. İleride oruç bölümünde, hac bölümünde, cihad bölümünde ve kitabın diğer bölümlerinde Yüce Allah'ın hastalık dolayısıyla yükümlünün üzerindeki sorumlulukları hafifletmesiyle ilgili çok sayıda hüküm gelecektir.

Bu bölümü hasta namazına ayırdık. Burada fıkıh kitaplarından hasta na­mazı ile ilgili birtakım hükümleri özet halinde vereceğiz. Fıkıhçılar farz veya nafile namazda ayakta durmaya güç yetiremeyen birinin üzerinden bu sorum­luluğun düşeceği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak bir âyet bile olsa Kur'an-ı Kerim'den bir şeyi ayakta okumaya güç yetirebilirse bu kadarlık bir süre ayakta durması gerekir. Ayakta durma sorumluluğunu kaldıran du­rumlardan bazıları şunlardır:

Tedavi hali: Ayakta durması halinde yarasından akıntı olacak biri veya gözündeki bir rahatsızlığı yatarak tedavi edilen biri gibi.

Bevl akıntısının olması da ayakta durma sorumluluğunu kaldıran hallerdendir. Yani ayakta durduğu takdirde bevli akan ama oturduğu zaman akma­yan biri namazını oturarak kılar ve bu şekilde kıldığı namazını iade etmesi (yeniden kılması) gerekmez.

Hanbelilere göre kişinin ayakta durmaya güç yetiremeyen bir imamın ar­kasında namaz kılması durumunda da üzerinden ayakta durma (kıyam) yü­kümlülüğü düşer.

Hanefilerin hasta namazı ile ilgili açıklamalarından birinde şöyle deniyor: Hasta ayakta durmaya güç yetiremezse ondan bu sorumluluk düşer. Eğer rüku ve secdeyi yapamazsa yahut sadece secdeyi yapamazsa bunlar için ba­şıyla ima eder. Secde için ima ederken, rüku için ima ederken eğildiğinden bi­raz fazla eğilir. Yüzüne doğru üzerine secde edeceği sandalye, yastık vs. gibi bir şey kaldırmaz (yani başını koymak için bir şey kaldırması veya yere üze­rine başını koyacağı yüksekçe bir şey koyması gerekmez -Çeviren).

Eğer oturmağa güç yetiremezse sırt üstü yatar ve ayaklarını kıbleye doğ­ru uzatır. Bu durumda rüku ve secde için ima eder. Yan üstü yatıp yüzünü kıbleye doğru çevirmesi ve bu halde ima etmesi de caizdir. Ancak sırt üstü yatmak yan üstü yatmaktan daha uygundur. Bunun gibi sağ yan üstüne yat­mak sol yan üstüne yatmaktan daha uygundur. Eğer kendi başına kıbleye yönelme gücü olmazsa o zaman Ebu Hanife'nin görüşüne göre her halükârda, kendini kıbleye çevirecek biri olsa bile üzerinden kıbleye doğru yönelme yü­kümlülüğü düşer. Diğerlerine göre ise eğer kendisini kıbleye doğru çevirecek kimseler bulursa onlardan yardım ister ve böylece kıbleye doğru namaz kılar. Hanefilere göre kişi eğer başıyla ima etmeye güç yetiremezse o zaman na­mazı kazaya bırakır ve gözüyle, kalbiyle veya kaşıyla ima ederek namaz kılmaz. Ancak konuşulanı anladığı sürece üzerinden namaz kılma sorumlu­luğu düşmez. Ne kadar çok namaz birikmiş olsa da (yukarıda belirtilen halde yani başıyla bile ima edememek dolayısıyla terkettiği namazları) kaza etmesi gerekir. Ancak el-Beda'i'de Kâsâni'nin ve daha başkalarının söylediklerine göre eğer (belirtilen halde) kazaya kalan namaz sayısı çok olur ve bir gün ve gecede kılman namaz sayısını aşarsa o zaman kaza etmesi gerekmez. Fetva da bu görüşe göredir.

Eğer hasta ayakta durmaya güç yetirir ama rüku ve secde etmeye güç ye­tiremezse o zaman ayakta durması gerekmez oturarak ve rüku ve secde için başıyla ima ederek namaz kılar.

Eğer sağlıklı bir kimse namazının bir kısmını ayakta durarak (yani kıyam rüknünü yerine getirerek) kılar sonra (namaz esnasında) rahatsızlanırsa na­mazının kalan kısmını oturarak kılar. Güç yetirirse rüku ve secdelerini yapar buna güç yetiremezse rüku ve secdeler için ima eder. Oturarak kılmaya güç yetiremediği takdirde de sırt üstü yatarak kılar.

Bir kimse hastalık dolayısıyla oturarak, rüku ve secdeleri yaparak namaz kılıyor olur ve namaz esnasında iyileşirse namazının kalan kısmını ayakta (kıyam rüknünü yerine getirerek) tamamlar. Ama eğer ima ediyor olur sonra kıyama, rükuya ve secdeye güç yetirebilecek hale gelirse namazı bozulur ve namaza baştan başlaması gerekir. [1]

Malikilerin hasta namazı ile ilgili bazı açıklamaları ise şöyledir:

"Bir kimse acziyet veya aşırı zorlanma (meşakkat) gibi bir sebepten dolayı farz namazda kendi başına (birinin yardımı olmadan) ayakta durmaya güç yetiremezse oturarak kılması caiz olur. Ancak geçerli bir mazeret olmadıkça yan yatarak kılması caiz olmaz.

Mezhep (yani Maliki mezhebi) alimlerinin ortak görüşlerine göre na­mazın bir kısmını ayakta bir kısmını oturarak kılmak caizdir.

Bir kimse farz namazda ayakta durmaya güç yetirir ama teyemmümü ca­iz kılacak zarar gibi bir zarar geleceğinden korkarsa (ki bu da akıntı veya ba­yılma türünden bir rahatsızlığın ortaya çıkması, yahut mevcut bir rahat­sızlığın artması yahut iyileşmenin gecikmesi korkusudur) yahut ayakta dur­ması halinde yel çıkması gibi abdesti bozacak bir şeyin meydana gelmesin­den korkarsa bir duvara yahut bastona dayanması veya evin tavanına asıl­mış bir ipe tutunması yahut cünüp veya hayızlı olmayan bir şahısa yaslan­ması mendubdur. Ama cünüp veya hayızlı bir kimseye dayanırsa o zaman zorunlu olan vakit içinde (yani eda vakti içinde) namazını yeniden kılması gerekir.

Bununla birlikte bir şeye dayanarak ayakta durmaya güç yetirebileceği halde kendi başına oturarak kılarsa namazı yine geçerlidir.

Eğer gerek yalnız başına ve gerekse bir şeye dayanarak namaz kılmaya güç yetiremezse oturmaya güç yetirebilirse oturarak kılması vaciptir (farzdır) ama buna da güç yetiremezse bir şeye dayanarak oturur.

Başlangıç tekbirini alma, kıraat, rüku ve secde esnasında kıyam yerini tu­tacak oturuş şekliyle yani bağdaş kurarak oturması mendubdur. Sonra iki secde arasında ve teşehhüd esnasında oturuş şeklini değiştirir.

Eğer gerek kendi başına ve gerekse bir şeye dayanarak oturmaya güç yeti­remezse sağ yanı üzerine yatarak namaz kılması mendubdur. Ama sağ yanı üstüne yatmaya güç yetiremezse o zaman sol yanı üstüne yatar. Buna da güç yetiremezse sırt üstü yatarak ve ayaklarını kıbleye çevirerek yatar. Buna da güç yetiremezse karnı üstüne uzanarak ve başını kıbleye çevirerek kılar.

Namaz kılacak kişi niyet dışında namazın hiç bir rüknünü yerine getirmeye güç yetiremezse, sadece niyet edip namaza girmek ve kendini na­mazda hissetmek dışında bir şey yapamazsa, yahut niyetle birlikte gözüyle ima etmeye güç yetirebilirse bunlardan hangisine güç yetirirse onu yapar. Bunların hiçbirini de yapamaması durumunda üzerinden namaz yüküm­lülüğü düşer. Bununla birlikte selâma güç yetirebilirse selâm verir.

Yükümlü şuuruna sahip olduğu sürece namazı (belirtilen şekillerden herhangi biri üzere) kılmaya güç yetirebildiği halde vaktinden sonraya bırak­ması caiz değildir." [2]

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Farzda omurga kemiğini dik tutmak suretiyle ayakta durmaya güç yeti-remezse eğik şekilde durur. Çünkü yapılması mümkün olan bir şey imkân­sız olan bir şeyden dolayı düşmez (yani bir fiilin ne kadarı yapılabiliyorsa o kadarının yapılması gerekir -Çeviren).

Esas itibariyle ayakta durmaya güç yetiremezse (mesela gemiye binenin ayakta durunca başının dönmesi gibi normalde katlanılması mümkün ol­mayan bir zorlanmaya maruz kalmak d olayısıyla ayakta duramazsa) nasıl is­terse öyle oturur. (Rivayetlerden) anlaşıldığına göre ilk teşehhüdde ayakla­rım yere döşeyerek oturması bağdaş kurarak oturmasından daha iyidir. Eğer daha Önce geçen zorlanmanın ortaya çıkması dolayısıyla oturmaya güç yeti­remezse o zaman yüzünü ve bedeninin ön kısmını kıbleye doğru çevirmek suretiyle yan üstü yatması vaciptir. Yan üstü yatmak zorunda kalınca sağ yan üstüne yatmak sol yan üstüne yatmaktan efdaldir. Mazeret olmadığı halde sol yan üstüne yatmak ise mekruhtur.

Eğer yan üstü yatamazsa sırt üstü yatar. Yüzünü ve bedeninin ön kısmı­nı kıbleye doğru çevirebilmek için başını yastık gibi bir şeyle yukarı doğru kaldırması vaciptir.

Rüku ve secdeleri güç yetirebildiği kadar yapar. Rüku ve secde için ba­şıyla ima eder. Secde için imkânı ölçüsünde biraz daha fazla eğilir. Buna güç yetiremezse namazın fiilleri için gözüyle ima eder.

Buna da güç yetiremezse namazın fiillerini sünnetleriyle birlikte kalben yerine getirir. Bu da, kendini ayakta duruyor, rüku ediyor ve diğer fiilleri sı­rayla yerine getiriyor gibi hissetmesidir. Çünkü bunun yapılması mümkün­dür.

Eğer dili tutulursa Kur'an-ı Kerim okuma işini ve diğerlerini (diğer zi­kirleri) kalben yerine getirir.

Kişinin şuuru yerinde olduğu sürece üzerinden namaz kılma sorumlu­luğu düşmez. Çünkü yükümlülüğü gerektiren sebep mevcuttur.

Namaz esnasında önceki derecelerden (yani o an yaptığından önceki de­recelerden) herhangi bir dereceye güç yetirebilecek duruma gelirse bunu yap­ması gerekir.

Ayakta namaz kılmaya güç yetiren biri oturarak ve sağlam olan görüşe göre sırt üstü yatarak değil de yan üstü yatarak nafile namaz kılabilir. Eğer yan üstü yatarak kılarsa rüku ve secde için oturur, bunları ima ile yapmaz. Çünkü bu, (yani oturmaya güç yetirebildiği halde yan üstü yatarak nafile kılan birinin rüku ve secdeleri ima ile yapması uygulaması) sünnette varid olmamıştır.

Sonuç olarak: "Hasta ima ile de olsa neye güç yetirirse o şekilde namaz kılar ve bu halde kıldığı namazını iade etmez (yeniden kılmaz). Denize dü­şen veya hapse atılan kimse ima ile namaz kılar ancak bu halde kıldığı na­mazını sonra iade eder." [3]

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Hasta eğer ayakta duramaz veya (ayakta durması halinde) hastalığının artması veya iyileşmesinin gecikmesi gibi zarara yol açacak zorlanmaya ma­ruz kalırsa oturduğu yerde namaz kılar. Normalde nafile namaz kılan biri­nin yaptığı gibi bağdaş kurarak oturması mendubdur. Ama nafile namazda olduğu gibi her ne şekilde otursa da caizdir. Nafile kılan biri gibi rüku ve secdede bacaklarını kıvırır." [4]

Sonuç olarak: Hanefılere göre hasta için kolaylaştırmanın en alt sınırı baş ile ima etmektir. Malikilere göre ise gözle ima etmek yahut sadece niyettir. Şafiilere ve Hanbelilere göre ise rükünleri kalben yerine getirmektir (yani ye­rine getirdiğini düşünmektir).

Kişinin şuuruna sahip olduğu sürece namazın üzerinden düşmeyeceği ko­nusunda bütün mezhepler görüş birliğine varmışlardır. [5]

Aşağıda hasta namazı ile ilgili nassları (rivayetleri) veriyoruz: [6]

 

Hasta Namazı İle İlgili Nasslar (Rivayetler)

 

2158- Buhari, Imran bin Husayn (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Benim basurlarım vardı. Resulullah (a.s)'a bu durumda nasıl namaz kılacağımı sordum. O da şöyle buyurdu:

"(Güç yetirebilirsen) ayakta namaz kıl. Buna güç yetiremezsen oturarak kıl. Buna da güç yetiremezsen o zaman yan üstü yatarak kıl."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"O, Resulullah (a.s)'a kişinin oturarak namaz kılmasının nasıl olacağını sordu. (Resulullah (a.s) da) şöyle buyurdu:

"Eğer ayakta kılarsa bu daha efdaldir. Kim oturarak kılarsa onun için a-yakta kılanın aldığının yansı kadar sevap vardır. Yatarak kılana da oturarak kılanın ecrinin yarısı vardır."

Ancak bu rivayette o (yani Imran bin Husayn r.a) basurlardan söz etme­miş ve şöyle demiştir:

"O'na (Resulullah a.s)'a) hasta namazı hakkında soru sordum." [7]

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir başka rivayette de şöyle denmekte­dir:

"O (yani Imran bin Husayn r.a) Resulullah (a.s)'a kişinin oturarak na­maz kılması hakkında soru sordu. (Resulullah a.s) da şöyle buyurdu:

"Ayakta kıldığı namaz oturarak kıldığından efdaldir. Oturarak kıldığı na­maz ayakta kıldığının (ecir bakımından) yarısına denktir. Yatarak kıldığı da oturarak kıldığının yarısına denktir." [8]

Yine onun nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Benim nasırım vardı. (Hakkında) Resulullah (a.s)'a soru sordum..." de­vamı yukarıdaki gibidir. [9]

Buhari'nin Imran bin Husayn (r.a)'dan rivayet ettiğine göre de onun basu­ru vardı. (Dedi ki): "Resulullah (a.s)'a kişinin ayakta namaz kılması hakkinda soru sordum..." devamı yukarıdaki gibidir. [10] Nesai de ikinci rivayeti nakletmiştir. [11] İbni Huzeyme de birinci rivayeti nakletmiştir. [12] Ve şöyle demiştir:

"Benim daha önce öğrendiğime göre Araplar "nâim" kelimesini hem yan üstü yatan için hem de uyuyarak şuuru giden için kullanmaktadırlar.

(Biz bu kelimeyi yukarıda "yatan" şeklinde tercüme ettik, normalde uyu­yan anlamına gelir -Çeviren) Resulullah (a.s) da: "Salatu'n-nâim" sözünde "nâim" kelimesi ile uyuyarak şuuru giden bir kimseyi değil yan üstü yatan bir kimseyi kasdetmiştir. Çünkü uyuyarak şuuru giden bir kimse şuurunun gittiği esnada kıldığı namazın farkında olamaz."[13]

 

Bir Açıklama

 

Örneğin hastalık gibi oturarak veya daha başka türlü namaz kılmayı caiz kılacak bir mazeretin olması durumu dışında farz namazın ancak ayakta (yani kıyam rüknünün yerine getirilmesi suretiyle) kılınması caiz olur. Yukarıdaki hadisi şerifte geçen oturarak namaz kılanın namazı (ecir bakımından) ayakta kılanın namazının yarışma, yatarak kılanın namazı ise oturarak kılanın yarı­sına denktir tarzındaki açıklamalarda kastedilenin nafile namaz olduğu anla­şılmaktadır. Nafile kılan biri oturarak, yan üstü yatarak veya bineği üzerinde bu namazı yerine getirebilir. Yan üstü yatarak namaz kılması konusunda ise görüş ayrılığı bulunmaktadır. Hadiste geçen ifadelerden anlaşıldığına göre ba­surları olan birinin oturarak namaz kılmasına cevaz vardır. Bu da iki şekle hamledilmiştir:

Birincisi ayakta durduğunda bundan dolayı çok acı duyması (basurlarının fazla acı yapması) durumudur.

İkincisi ise ayakta durduğunda kan gelmesi, oturduğunda ise bu kanın ta­mamen kesilmesi veya azalması durumudur. Hastalık veya başka bir maze­ret dolayısıyla oturarak namaz kılan bir kimse aynen ayakta namaz kılanın al­dığı sevap gibi sevap alır. [14]

 

2159- Bu har i, Zuhri (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir -bu hadis Ab-dulcebbar'ın hadisidir-:

"O (yani Zuhri) Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini duymuştur:

"Resulullah (a.s) attan düştü. Sağ yanı yara oldu. Biz ziyaret için yanına gittik. Bu sırada namaz vakti girdi ve bize oturarak namaz kıldırdı." [15]

 

2160- Buharı ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s) ölümüne sebep olan hastalığına yakalandığında, Bilal (r.a) kendisine namaz vaktini bildirmek üzere yanına geldi. O da şöyle bu­yurdu:

"Ebu Bekir (r.a)'e söyleyin halka namaz kıldırsın." Biz:

"Ya Resulullah (a.s)! Hz. Ebu Bekir (r.a) çok hüzünlü (içli) bir insandır. O senin yerine durduğunda ağlar dolayısıyla namaz kıldıramaz. Hz. Ömer (r.a)'e halka namaz kıldırmasını emretsen" dedik. Resulullah (a.s) yine şöyle buyurdu:

"Ebu Bekir (r.a)'e söyleyin halka namaz kıldırsın."

Bu sözü üç kere tekrar etti ve ardından şöyle buyurdu:

"Siz Yusuf'un arkadaşlarısınız (yani onlar gibisiniz)."

(Hz. Aişe r.a) dedi ki:

"Bİz de Hz. Ebu Bekir (r.a)'e haber gönderdik halka namaz kıldırdı. Son­ra Resulullah (a.s) kendinde biraz rahatlık hissetti ve iki adama dayanarak çıktı. Ayaklan yerde sürünüyordu. Hz. Ebu Bekir (r.a) O'nun geldiğini hisse­dince geri geri çekilmeye kalkıştı. Resulullah (a.s): "Yerinde kal" diye işaret etti. Resulullah (a.s) geldi, Hz. Ebu Bekir (r.a)'in yanına oturdu. Hz. Ebu Be­kir (r.a) Resulullah (a.s)'a uyuyordu, cemaat da Hz. Ebu Bekir (r.a)'e uyuyor­lardı."

Bu, Veki'in nakletmiş olduğu hadistir. Ebu Muaviye'nin nakletmiş olduğu hadiste de şu ifade geçmektedir:

"Resulullah (a.s) oturmuş haldeydi, Hz. Ebu Bekir (r.a) de ayaktaydı."[16]

 

Bir Açıklama

 

İbni Huzeyme şöyle söylemiştir:

"Hadisçilerden bazıları şöyle söylemişlerdir:

"Eğer imam oturarak namaz kılarsa ona uyanların ayakta namaz kılma­ya güç yetirmeleri durumunda ayakta namaz kılmaları gerekir."

Yine şöyle söylemişlerdir:

"Esved ve Urve'nin Hz. Aişe (r.a)'den nakletmiş oldukları rivayet (yani bu rivayetteki hüküm) bizim daha önce bildirmiş olduğumuz ve Resulullah (a.s)'m ashabına imamın oturarak namaz kılması durumunda kendilerinin de oturmalarını emrettiğini bildiren rivayeti neshetmiştir. Bunu söyleyenler

şöyle demişlerdir: "Çünkü söz konusu rivayet, Resulullah (a.s)'in attan düş­mesi olayının meydana geldiği zamana aittir. Bu rivayet, (yani Hz. Aişe (r.a)-'den nakledilen rivayet) ise Resulullah (a.s)'m ölümüne sebep olan hastalığı dönemine aittir. (Resulullah (a.s)'ın) sonraki döneme ait bir uygulaması ise daha önceki uygulamalarını ve sözlerini nesh eder."

 

2161- Bezzar, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) bir hastayı ziyaret etti. Ben kendisiyle birlikteydim. O-nun (yani hastanın) namaz kıldığını ve bir yastığa secde ettiğini gördü. (Re­sulullah a.s) onu bundan nehyetti ve şöyle buyurdu:

"Eğer yerin üzerine secde edebilirsen öyle secde et. Aksi takdirde ima et ve secde için, rüku için eğildiğinden daha fazla değil." [17]

 

2162- Taberani, Evsat'ta Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Sizden kim secde etmeğe güç yetirebilirse secde etsin. Kim de buna güç yetiremezse alnına doğru üzerine secde etmek için bir şey kaldırmasın. Ancak rüku ve secdesini ima ile yapsın." [18]

 

2163- Ahmed bin Hanbel, Muhtar (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Enes (r.a)'e hasta namazı hakkında sordum. O da şöyle söyledi: "Farz namazda oturarak rüku ve secde yapar." [19]

 

2164- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O (yani Abdullah bin Mes'ud r.a) kardeşi Utbe'nin yanma girdi. (Utbe) bir misvakın üzerine namaz kılıyor, onu yüzüne doğru kaldırıyordu. (Ab­dullah bin Mes'ud r.a) onu alıp attı ve şöyle söyledi:

"İma et. Rüku'un secdenden biraz daha yüksekte olsun." [20]

 

KORKU NAMAZI

 

Koyduğu yükümlülüklerin birbirleriyle uyumlu olması bu dinin mucizelerin-dendir. Yine bazı naslarının bütün zaman ve mekânları içine alacak şekilde şümullü olması da bu dinin mucizelerindendir. Yine bazı nassların farklı yo­rumlamalara açık olması da bu dinin bir mucizesidir. Bu şekildeki farklı yo­rumlamalara açık metinler, müçtehid imamların aynı şekilde bütün zaman ve mekânları içine alacak tarzda farklı görüşler ortaya atmalarına vesile olmuş­tur. Bu sayılan hususların tümünün korku namazı konusunda biraraya geldi­ğini görmekteyiz.

İslâm'a göre yükümlülük altındaki bir kişi; ibadet, kulluk, kadere iman, te­vekkül ve sebeplere yapışmakla yükümlüdür. Namaz ve cıhad İslâm'daki iba­detlerdendir. Müslüman Allah'a tevekkül ederek ve O'nun hükmüne razı ola­rak çarpışır. Bu arada sebeplere de yapışır. Çarpışan kişinin göz önünde bu­lundurması gereken çarpışma prensiplerinden biri de ani baskm prensibidir. Bu itibarla çarpışan kişi bir yönden düşmanına ani baskın düzenleyebilmek için gerekli tedbiri almak, bir yandan da düşmanının kendi üzerine ani baskın düzenleyememesi için son derece tedbirli olmak durumundadır.

İşte korku namazında bu sayılanların tümü göz önünde bulundurulmak­tadır.

Müslüman çarpışırken de namazı yerine getirme görevinden gafil olmaz. İşte korku namazı uygulaması kişinin karşı karşıya geleceği herhangi bir çarpışma ortamında namazım yerine getirebilmesi için konmuştur. Yine Müs-lü maiı in düşman tarafından tuzağa düşürülmemesi için korku namazı uygula­ması konmuştur. Bu uygulama ani baskına ve tuzağa düşürmeye karşı bir tedbir mahiyeti taşımaktadır. Bunun naslarda (rivayetlerde) bütün zamanları ve mekânları içine alacak şekilde çok değişik uygulanış tarzları bulunmakta­dır. İşte bu da bu dinin mucizelerinden biridir. İslâm'ın getirdiği yükümlü­lükler arasında bir uyum mevcuttur ve bunlarda insanın bütün manevi ve mad­di çıkarları gözetilmiştir. İlim adamlarının korku namazı ile ilgili olarak rivayet edilenler hakkında söyledikleri şeyler üzerinde düşündüğümüzde İslâm'ın mu­cizelerinden bir başkası ile karşılaşırız. Kur'an-ı Kerim korku namazından iki ayrı yerde söz etmektedir.

Birinci yer: Nisa suresindedir. O da Yüce Allah'ın şu sözüdür:

"(Tehlikeli bir anda) sen onların arasında bulunup kendilerine namaz kıldırdığında içlerinden bir gurup seninle birlikte namaza dursun ve silah­larını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde arkanıza geçsinler ve henüz namaz kılmamış olan diğer gurup gelip seninle birlikte namaz kıl­sınlar. Bu arada tedbirlerini alsın ve silahlarını da yanlarında bulundursun­lar. Kâfirler sizin silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olmanızı ve birden üzerinize baskın yapmak isterler. Yağmurdan dolayı sıkıntınız olur veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. An­cak tedbirinizi alın. Allah kâfirler için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır." [21]

Resulullah (a.s), korku namazının yedi tarz uygulanışını ortaya koymuş ve hepsinin gayesi gerçekleşmiştir. Hanbeli alimleri bunların tümünü birden almışlardır. Çünkü bunlar tümü birden, Resulullah (a.s)'ın döneminde ve ona benzer dönemlerde bir savaşçının savaş metodları ve araçları açısından karşı karşıya geleceği bütün şartlan göz önünde bulundurmaktaydılar.

ikinci yer: Kur'an-ı Kerim'in korku namazından söz ettiği ikinci yer Bakara suresindedir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Namazları ve özellikle de orta namazı titizlikle yerine getirin ve gönül­den boyun eğmiş kimseler olarak Allah'ın huzurunda ibadete durun. Eğer korkarsanız yürürken veya binek üzerinde kılın. Güvene kavuştuğunuz za­man, size bilmediklerinizi öğrettiği gibi Allah'ı zikredin." [22]

Yani yürürken veya binek üzerinde, ne şekilde güç yetirebilirseniz o şe­kilde namaz kılın.

Çağımızdaki savaş metodları üzerinde düşünüldüğünde Bakara süresin­deki uygulamanın çağımızın savaş şartlarına daha uygun olduğu görülecektir. Uçaklar, toplar ve füzeler çağımızda korku namazının Nisa suresinde geçen şekliyle uygulanışına fırsat vermez.

Bu arada Hanefi alimlerinden Ebu Yusuf un şöyle söylediğini bilmeliyiz:

"Korku namazının Nisa suresinde geçen uygulanış şekli Resulullah (a.s)'m dönemine özeldir. Çünkü burada hitab Resulullah (a.s)'adır. Do­layısıyla bu uygulama O'na özeldir. Bunun yanıgıra Resulullah (a.s)'ın ar­kasında namaz kılmak bir ayrıcalık ve bir üstünlüktür ve bunda, insanın ancak O'nun arkasında namaz kılarak elde edebileceği bir ecir vardır. Ama Resulullah (a.s)'ın çağı dışındaki çağlarda veya namazın Resulullah (a.s)'m arkasında kılmmaması durumunda Müslümanlar namazı ayrı ayrı cemaat­ler halinde kılabilirler."

İmam Ebu Yusufun görüşüne diğer imamlar muvafakat etmemişlerdir. Ancak biz çağımızda bu sözün önemini anlıyoruz. Çünkü (bu çağda) savaş alanında korku namazının Nisa suresinde geçen şekliyle uygulanması müm­kün değildir.

Kur'an-ı Kerim'de korku namazının bir ikinci uygulanış şeklinin de bulun­ması çağımızı da kapsayacak bir genişlik ortaya koymuştur. Bu aynı zaman­da, nasların, İslâm ümmetinin karşı karşıya gelmesi muhtemel olan bütün şekilleri göz önüne alacak bir şümulluluğa sahip olduğunu göstermektedir. Bu konuda (müçtehid) imamların farklı görüşler ortaya atmaları (da uygulamada kolaylık getirmektedir). Şöyle ki, İmam Ebu Yusuf Nisa süresindeki âyetler­de sözü edilen uygulamanın Resulullah (a.s)'ın dönemine özel olduğunu söy­lemiştir. Öte yandan bazı fıkıhçılar Nisa suresinde bildirilen hükümlerin hâlen devam etmekte olduğunu çünkü bunu Müslümanların uzun asırlar boyunca uyguladıklarını ve çünkü Resulullah (a.s)'ın çağında mevcut olan savaş araç­larının bu asırlarda da bulunduğunu söylemişlerdir. Ancak savaş esnasında askerlerin dağılmaları modern savaşın kanunlarından bir kanun haline geldiği çağımıza gelinince Bakara suresinde geçen uygulama gündeme gelmiştir. Bu uygulama (çağımızdaki) durumu da içine almaktadır. Bu noktada İmam Ebu Yusufun Nisa suresinin âyetleri hakkında söyledikleri de yeniden gündeme geldi. İşte bütün bunlar bütün zamanları ve mekânları kapsayacak hükümler ortaya koyan İslâm dininin mucizelerindendir. (Belirtildiği üzere) bazı nas-lannın müçtehid imamların haklarında farklı görüşler ileri sürmelerine vesile olması da bu dinin mucizelerindendir. Bu noktada imamların farklı görüşler ileri sürmelerinden dolayı sıkıntıya girenlerin ne kadar dar görüşlü oldukları anlaşılmaktadır. Bu din için üstünlük ortaya koyan bir şeyi adeta mukallidle-rin (kendileri hüküm çıkaramayıp müçtehidleri izleyenlerin) Üzerinde müçte­hid imamlardan kaynaklanan utanılacak bir şey olarak değerlendiriyorlar.

Korku namazı kitap ve sünnette sabit olmuştur. Resulullah (a.s)'ın bu na­mazı dört yerde kıldırdığı sahih rivayetlerde bildirilmiştir. Bu dört yer: Zatu'r-Rika' savaşı, Batnı Nahl, Zi Karad ve Usfan'dır. Resulullah (a.s) bu namazı toplam yirmidört kere kıldırmıştır. Sahabiler de Resulullah (a.s)'tan sonra bu namazı kılmışlardır.

Fıkıhçıların çoğunluğuna göre Resulullah (a.s)'ın Nisa suresinin âyetle­rinde bildirilenleri uygulamak üzere kıldığı namaz tarzları O'ndan sonra da ay­nen geçerlidir. Bu konuda daha önce de gördüğümüz üzere sadece İmam Ebu Yusuf farklı düşünmektedir.

Nisa suresinde sözü edilen ve Resulullah (a.s) tarafından da uygulanan korku namazının sebebi düşmanın saldırısından ileri gelen korkudur. Bu ise ancak düşmanın ortaya çıkması ile söz konusu olur.

Bakara suresinde sözü edilen korku namazı ise sadece savaş esnasın­daki korkuya Özel değildir. Selden veya yangından yahut canavarlardan yahut deveden veya zararlı yahut ısırıcı köpekten veya hırsızdan veya yılandan ve­ya benzeri şeylerden kaçma ve bir sığınma yeri bulamama gibi bütün korku halleri için geçerlidir. Bu konuda yolcu olmak da mukim olmak da karada ol­mak da denizde olmak da birdir. Fıkıhçıların çoğunluğunun Nisa suresinde an­latılan korku namazınm ve bu namazın Resulullah (a. s) tarafından ortaya ko­nan uygulanış şekillerinin aynen geçerli olduğu görüşünde olmalarının yanı-sıra, fıkıhçıların tamamı bir ordunun iki ayrı imamla namaz kılmasının caiz ol­duğunda da görüş birliğine varmışlardır. Yani Nisa suresinde korku namazı konusunda geçtiği şekilde bütün herkesin bir imamın arkasında namaz kıl­ması yerine her bir gurup ayrı bir imamın arkasında namaz kılar. Fıkıhçılar aşırı korkunun olması cemaat oluşturulmasının zorlaşması durumunda asker­lerin Bakara süresindeki uygulamayı esas alarak ayrı ayrı, binekler üzerinde veya yürürken, mevkilerinde veya pusularında kıbleye doğru veya başka yöne doğru olsun, savaş esnasında ne yöne doğru durmaları gerekiyorsa o yöne doğru rüku ve secde için ima etmek suretiyle namaz kılabilecekleri üzerinde de görüş birliğine varmışlardır. Eğer namaza başlama tekbiri alırken kıbleye doğru dönmeleri, sonra da çarpışmanın yönüne doğru dönmeleri mümkün olur­sa böyle yapmaları daha güzel olur.

Nisa suresinde anlatılan korku namazına gelince rivayetlerde bunun on altı tarzda uygulamasının olduğu bildirilmiştir. Bu konudaki rivayetlerin ba­zıları Müslim'in Sahih'inde geçmektedir. Çoğunluğu ise Ebu Davud'un Sü-nen'indedir. Dokuzu da İbni Hibban'ın Sünen'inde geçmektedir. Resuluilah (a.s) her keresinde namaz açısından ihtiyata en uygun ve en iyi dikkati sağ­layacak uygulama ne ise onu seçmiştir. Bunlar arasında yaygın olan yedi uy­gulama tarzıdır. İlim adamlarının çoğunluğu bunlardan kendilerine göre en güçlü ve en sıhhatli olanını seçmişlerdir. İmam Ahmed bin Hanbel ise hepsini caiz görmüştür.

Bu uygulamaların bazıları çağımızdaki savaşlarda genelde uygulanamaya­cağından konuyla ilgili rivayetleri verirken sadece bir kısmını vermekle yeti­neceğiz.

Savaş esnasında namaz kılan kişinin ihtiyaten silahını bırakmaması gere­kir. Bununla birlikte alınması istenen tedbire ters düşmeyecek olursa (yani tehlikenin olmaması durumunda) silahın bırakılmasına da ruhsat vardır.

Çağımızda korku namazıyla ilgili en önemli şey (müçtehid) imamların Ba­kara suresinde üzerinde durulan korku namazının pratik uygulamalarıyla ilgili olarak neler söylediklerini bilmemizdir.

Dr. Vehbe Zuhayli, 'el-Fıkhu'1-îslâmi ve Edilletuh1 adlı kitabında dört mezhebin imamlarının, çarpışmanın şiddetlenmesi halinde kılınacak korku na­mazı yani Bakara suresinde izah edilen korku namazı hakkında söylediklerini aktarırken şu bilgilere yer vermiştir:

"Hanefiler şöyle söylemişlerdir: "Düşmanın kendilerini bırakmamaları dolayısıyla şiddetli bir korku ortaya çıkarsa askerler (oldukları halde) namaz kılarlar. Eğer bineklerinden inmeğe güç yetiremezlerse binekleri üzerinde yalnız başlarına namaz kılarlar. Çünkü bu durumda imamla cemaat men­supları (me'mumlar) değişik yerlerde (birbirlerinden uzak) olacaklarından cemaat yapılması geçerli (sahih) olmaz. Bu şekilde namaz kılanlar eğer kıb­leye dönmeğe imkân bulamazlarsa istedikleri yöne doğru rüku ve secdeleri­ni ima ile yaparlar. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eğer korkarsanız yürürken veya binek üzerinde kılın." [23] Burada namazın diğer rükünleri kalktığı gibi zaruret dolayısıyla kıbleye yönelme şartı da kalkar.

Denizde yüzen kişi eğer bir süre organlarını serbestçe bırakma imkânı bulursa ima ile namaz kılar, aksi takdirde namazı geçerli olmaz. Bu durum­da kıldığı namazı (yani yüzmek için sürekli organlarını hareket ettirirken kıldığı namazı) yürüyenin ve kılıç sallayanın kılıç sallarken kıldığı namaz gibidir. Karşılıklı kılıç sallama esnasında taraflardan biri namaz kılamaz.

Çoğunluk şöyle söylemiştir: "Korkunun şiddetlenmesi ve çarpışmanın kızışması esnasında ima ile namaz kılınması caizdir. Bu ise karşılıklı kılıç sallama esnasında kılınan namazdır."

Malikilerin bu konuda söyledikleri şöyledir:

"Korkunun şiddetlenmesi, karşılıklı kılıç sallama ve çarpışmanın deva­mı esnasında seçilen (yani namaz için belirlenmiş olan) vaktin son anında namaz kılınması caizdir. Bu durumda rüku ve secde yapmaya imkân bulu­namazsa ima ile yapılır. Secde için rükudan biraz daha fazla eğilir. Herkes kendi başına ve imkânı ölçüsünde, yürürken veya binek üzerinde yahut durduğu yerde ya da koşar halde, kıbleye veya başka bir yöne doğru namaz kılar.

Yürüme, hızlı gitme, koşma, kaçma, düşmanı dövme ya da kılıçlama, u-yarı veya teşvik konuşması yapma, emir ve nehiyde bulunma, kıbleye yöne-lememe, üzeri kanlanmış bir silahı elinde tutma zorunluluğundan dolayı iltiham namazı (çarpışma esnasında kılınan namaz) kılabilir. îltiham (çarpışma) namazı esnasında güvene kavuşurlarsa namazın kalan kısmını rüku ve secdeleriyle birlikte tam kılarlar."

Şafiilerin açıklamaları da şöyledir:

"Çarpışma hızlandığında ve korku şiddetlendiğinde her fert gerek yürür­ken gerek binek üstünde ne şekilde namaz kılmaya imkân bulursa o şekilde namazını kılar. Rüku ve secdeleri tam yapma imkânı bulamazsa bunlar için ima eder. Secdede biraz daha fazla eğilinir. (Bu durumdaki bir kişi) kıbleye yönelememe konusunda mazurdur. Bunun gibi sahih olana göre pek çok amel konusunda da mazurdur (yani namazın diğer rükünlerinin bir çoğu­nu yerine getirememe konusunda da mazurdur). Ancak bağırmak konusun­da mazur değildir. Aksine bağırmak namazı bozar. Silah sakınılması müm­kün olmayacak şekilde kanlanırsa namazının geçersiz olması ihtimaline karşı silahını atar. Ama eğer silaha kesin ihtiyacı olur ve onsuz edemeyecek olursa elinde tutabilir. Bu durumda ihtiyaç için tutmuş olur. Rivayetlerden çıkan en açık neticeye göre bu anda kılmış olduğu bir namazı kaza etmesi ge­rekmez.

Kişi bu namazı yani şiddetli korku anında kılman namazı hazerde (yol­cu hükmünde olmadığı sıra) de yolculuk halinde de kılabilir. Mubah olan her çarpışmada ve saldırıya maruz kalma halinde, yangından, selden, cana­vardan, çok zor durumda olmak sebebiyle borçlandığı kişiden kaçarken ve tutuklanıp hapse atılmak korkusuyla kaçarken de kılabilir.

Hanbelilerin açıklamaları ise şöyledir:

"Şiddetli korku olur ve çarpışmada kiler karşılıklı kılıç sallamaya devam ediyor olurlarsa yürürken ve binekler üzerinde gerek kıbleye ve gerekse baş­ka yöne doğru namaz kılabilirler. Rüku ve secde için imkân ölçüsünde ima ederler. Hasta namazında olduğu gibi secdelerinde rüku için eğildiklerin­den biraz daha fazla eğilirler. Eğer imkân bulurlarsa başlangıç tekbirini kıble­ye doğru alırlar, aksi takdirde hangi yöne doğru mümkün olursa o yöne doğ­ru alırlar. Öne geçip arkaya çekilebilirler, düşmana darbe vurup kılıç salla­yabilirler. One atılıp geri kaçabilirler. Ancak namazı vaktinden sonraya bı­rakmamaları gerekir.

Şiddetli korku halinde yürürken ve binek üzerinde cemaatle namaz kı­labilirler; hatta bu vaciptir. Ancak takib etme (mutaba'a) şartıyla böyle cemaatle namaz kılmak mümkündür. Bu mümkün olmazsa cemaat yapmak gerekmez ve zaten cemaat teşekkül etmez.

Şiddetli korku halinde ihtiyaç dolayısıyla imamın kendine uyandan ge­ride kalmasında bir sakınca yoktur.

Silahının çok da olsa kan ile pis olmasının zararı olmaz. İhtiyaç olmadan bağırmak veya konuşmakla namaz bozulur.

Düşmanından öldürülme veya haram bir şekilde esir edilme korkusun­dan ileri gelen bir kaçış gibi mubah olan bir kaçışla kaçan da bu namazı kıla­bilir. Kâfirlerin Müslümanların iki katından daha fazla olması gibi bir du­rumda düşmandan kaçmak böyledir (yani mubah olan kaçışa girer). Yine selden, canavardan ve ateş, zalim alacaklı gibi benzeri şeylerden kaçarken de bu namazın kılınması caizdir. Yahut bir kimse gerek kendi, gerek ailesi ve gerekse malı konusunda belirtilen şeylerden herhangi birinden korkarsa yine bu namazı kılabilir." [24]

 

Bir Açıklama

 

Buradan anlıyoruz ki, savaşın devam ettiği sırada pilotlar, tanklarda, zırh­lı araçlarda savaşan diğer savaşçılar ve piyadeler ne şekilde namaz kılmaya imkân bulabilirlerse o şekilde namazlarını kılarlar. Eğer abdestli olmazlarsa teyemmüm eder ve öylece namaz kılarlar. Çağdaş savaşta savaşanların özel­likle pilotların ve tank idarecilerinin komuta merkezleriyle sürekli irtibat ha­linde olmaları gerekmektedir. Dolayısıyla herhangi anda olursa olsun kendile­rine bir mesaj geldiğinde bu mesajı cevapsız bırakmaları mümkün olamaz. Gözetim ve radar sorumluları ve bunların benzeri bazı görevliler ise mesaj veya cevabı bir an bile geciktiremezler. Daha önce Maliki mezhebinin sava­şın yararına namaz esnasında konuşulmasını caiz gördüğünü gördük.

Daha önce geçen hususlardan bilindiği üzere ileride gelecek olan rivayet­ler korku namazının Nisa suresinde geçen şeklinin pratik uygulanış tarz­larıyla ilgilidir.

Şimdi konuyla ilgili rivayetlere geçelim.[25]

 

Korku Namazı İle İlgili Rivayetler

 

2165- Buhari ve Müslim, Sehl bin Ebi Hasme (r.a)'den şu şekilde ri­vayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) korku halinde ashabına namaz kıldırdı. Onları arkasın­da iki saf halinde dizdi. Arkasında duranlarla birlikte bir rek'at namaz kıldı. Sonra kalktı ve arkasındakiler bir rek'at kılıncaya kadar ayakta durdu. Sonra onlar öne geçtiler ve onların önlerindekiler geri çekildiler. Onlara da bir rek'at kıldırdı. Sonra oturdu ve bu halde arkaya çekilenler bir rek'at namaz kıldılar sonra selâm verdi."

Yezid bin Ruman'ın Salih bin Havvat'tan, onun da Zatui-Rika'da Resulul­lah (a.s) ile birlikte korku namazı kılmış olan birinden rivayeti tankıyla nakle­dilmiş bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Bir gurup Resulullah (a.s) ile birlikte saf tuttu. Bir gurup da düşmanın karşısında durdu. Resulullah (a.s) kendisiyle olanlarla birlikte bir rek'at na­maz kıldı. Sonra ayakta durdu. Onlar kendi başlarına namazlarını tamamla­dılar. Ardından düşmanın karşısına gittiler. Bundan sonra diğer gurup gel­di. Resulullah (a.s) onlarla birlikte namazından kalan bir rek'atı (yani ikinci rek'ati) kıldı. Sonra oturduğu yerde bekledi. Onlar kendi başlarına namaz­larını tamamladılar ve Resulullah (a.s) onlarla birlikte selâm verdi," [26]

Muvatta'da Salih'ten rivayet edildiğine göre de Sehl bin Ebu Hasme ken­disine korku namazının şu şekilde olduğunu bildirmiştir:

"İmam beraberinde ashabından (arkadaşlarından) bir gurup bulunarak namaza durur. Bir gurup da düşmana karşı durur. İmam bir rek'at kılar kendisiyle birlikte olanlarla beraber secdeleri yapar.   Sonra kalkar.   Ayağa kalktığında öylece durur. Ötekiler kendi başlarına kalan rek'atlarmı tamam­larlar. Sonra onlar selâm verir, giderler ve düşmanın karşısına geçerler. İmam ise ayakta durmaya devam eder. Sonra henüz namaz kılmamış olan diğerleri gelirler. İmamın arkasında tekbir getirirler. İmam onlarla birlikte rüku ve secde yapar. Sonra selâm verir. Sonra onlar (arkasındakiler) kalkar­lar ve kendi başlarına kalan bir rek'atı kılarlar, ardından selâm verirler." [27] Tirmizi'nin rivayeti de buna benzerdir. Ancak onun rivayetinin sonunda şu fazlalığa yer verilmiştir: [28]

"Bu, onun için (yani imam için) iki, onlar için (yani cemaat için) ise bir­dir." [29]

Ebu Davud, Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde ve Muvatta'da yer alan ri­vayetlerin birincisini nakletmiştir. [30] Yine Ebu Davud [31], Muvatta [32] ve Nesai [33] Buhari ve Müslim'in rivayetlerinin ikincisini nakletmişlerdîr.

Nesai'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"İmam kıbleye yönelerek durur. Onlardan (arkadaşlarından) bir gurup da onunla birlikte durur. Bir gurup da düşmanın karşısında durur. Bunların yüzleri düşmana karşı olur. (İmam) onlarla (yani kendisiyle birlikte namaza duranlarla) beraber bir rek'at kılar. Onlar kendi başlarına oldukları yerde rüku ederler ve iki secde yaparlar. Sonra da Ötekilerin yerlerine geçerler. Bundan sonra ötekiler gelirler. (İmam) onlarla birlikte rüku eder ve iki sec­de yapar. Bu onun için (yani imam için) iki, onlar için (cemaat için) tek olur. Sonra onlar bir rüku ve iki secde yaparlar." [34]

Yine onun muhtasar bir rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) onlara bir rek'at namaz kıldırdı. Sonra bunlar gittiler, ötekiler geldiler, onlara da bir rek'at namaz kıldırdı." [35]

 

2166- Müslim, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [36]

"Resuluilah (a.s) ile birlikte bir korku namazında bulundum. Resulullah (a.s)'m arkasında iki saf tuttuk. Düşman da bizimle kıble arasındaydı (yani düşman kıble tarafında bulunuyordu). Resulullah (a.s) tekbir getirdi. Biz de hep birlikte tekbir getirdik. Sonra rükuya vardı, biz de hep birlikte rükuya vardık. Sonra rükudan başını kaldırdı, biz de hep birlikte başımızı kaldırdık. Sonra (Resulullah a.s) ve O'nun arkasındaki saf secdeye gitti. Arka saf ise düşmana karşı durdu. Resulullah (a.s) secdesini tamamladığında ve ar­kasındaki saf kalktığında, arka taraftaki saf secdeye gitti ve sonra kalktılar. Sonra arkadaki saf öne geçti, öndeki saf da arkaya geçti. Sonra Resulullah (a.s) rükuya vardı ve hep birlikte rükuya vardık. Sonra rükudan başını kal­dırdı, biz de hep birlikte başımızı kaldırdık. Sonra (Resulullah a.s) ve O'nun arkasındaki daha Önce arkada duran saf secdeye gitti. Arka saf ise düşmana karşı durdu. Resulullah (a.s) secdesini tamamladığında ve arkasındaki saf kalktığında, arka taraftaki saf secdeye gitti. Sonra Resulullah (a.s) selâm ver­di, biz de selâm verdik."

Cabir (r.a) dedi ki: "Sizin şu koruyucularınızın emirlerine karşı yaptık­ları gibi."

Yine onun bir başka rivayetine göre de şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) ile birlikte Cuheyne'den bir kavme karşı savaş ettik. Bize karşı şiddetli bir çarpışmaya girdiler. Öğle namazı olunca onlar: "Bun­ların üzerlerine şiddetli bir saldırı düzenlersek hepsini kırar geçiririz" dedi­ler. Cibril (a.s) bunu Resulullah (a.s)'a bildirdi. Resulullah (a.s) da bize bunu bildirdi. Dedi ki: "Onlar: "Şimdi onlar için çocuklardan daha sevimli olan bir namazın vakti gelecektir" dediler. İkindi namazı vakti girince iki saf oluşturduk. Müşrikler de bizimle kıble

arasmdaydılar (yani kıble yönünde idiler)..." Daha sonra: "Sizin şu koruyucularınızın emirlerine karşı yaptık­ları gibi" sözünü de söyleyinceye kadar hadisin kalan kısmım aynen aktar­dı." [37]

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) onlara (sahabilerine) korku namazı kıldırdı. Bir saf önünde, bir saf da arkasında durdu. Arkasında duranlarla birlikte bir rüku ve iki secde (yani bir rek'at) kıldırdı. Sonra bunlar öne geçerek arkadaşla­rının yerlerine durdular ve ötekiler gelip bunların yerlerine durdular. Resu­lullah (a.s) bunlara da bir rüku ve iki secde (yani bir rek'at) kıldırdı. Sonra selâm verdi. Böylece Resulullah (a.s) için iki rek'at, ötekiler için ise birer rek'at olmuş oldu." [38]

Yine onun (Nesai'nin) Müslim'in birinci rivayetine benzer bir başka riva­yeti bulunmaktadır. [39]

Yine Nesai'nin bir başka rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) ashabından bir gurupla birlikte iki rek'at namaz kıldı. Sonra selâm verdi. Sonra diğer gurupla iki rek'at namaz kıldı sonra selâm verdi." [40]

Yine onun bir başka rivayetinde şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) ashabına korku namazı kıldırdı. Bir gurup O'nunla bir­likte namaz kıldı. Bir gurubun da yüzleri düşmana doğruydu. (Resulullah a.s) onlara (yani birincilere) iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra onlar diğerle­rinin yerlerine durdular ve diğerleri geldiler. (Resulullah a.s) onlara da iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi." [41]

"Sizin şu koruyucularınızın emirlerine karşı yaptıkları gibi": Bu sözden anlaşıldığına göre Emeviler döneminde emirlerin koruma görevlileri emirleri­nin arkasında cemaatle namaz kılıyorlardı. Ancak bu namazı korku namazının uygulanış tarzlarından herhangi bir tarz üzere kılıyorlardı.

 

2167- Ebu Davud, Ebu Abbas ez-Zurki (r.a)'nin şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Usfan'da Resulullah (a.s) ile birlikte bulunuyorduk. Müşriklerin ba­şında da Halid bin Velid vardı. Öğle namazını kıldık. Müşrikler: "Biz gaflet gösterdik. Onlar namazda iken üzerlerine saldırıda bulunsaydık ya?" dedi­ler. Bunun üzerine öğle ile ikindi arasında kasr (namazın kısaltılması) âyeti indi. İkindi namazı olunca Resulullah (a.s) kıbleye doğru durdu. Müşrikler de önündeydiler. Resulullah (a.s)'m arkasında bir saf oluşturuldu. Bu safın arkasında da bir başka saf durdu. Resululîah (a.s) rükuya gitti (arkasında­kiler) hepsi birlikte rükuya gittiler. Resulullah (a.s) secde edince O'nun ar­kasındaki saf secde etti. Diğer saf ise onları korumak üzere ayakta durdu. Bunlar (öndekiler) secdelerini yapınca arkalarında duran diğerleri secde et­tiler. Sonra Resulullah (a.s)'ın arkasında duran saf arkaya çekilip diğerleri­nin yerlerine geçtiler ve arka saf, birinci saffın yerine geçti. Sonra Resulullah (a.s) rüku etti ve (arkasındakiler) hep birlikte rüku ettiler. Sonra secde etti ve O'nunla birlikte hemen arkasındaki saf secde etti. Sonra arkadakiler onları korumak üzere ayakta durdular. Resulullah (a.s) ve arkasındaki saf oturun­ca diğerleri secde ettiler. Sonra hep birlikte oturdular ve Resulullah (a.s) hepsiyle birlikte selâm verdi." [42]

Nesai'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"Müşrikler: "Biz onların hakkında büyük bir gaflete kapıldık" dediler. Bunun üzerine öğle ile ikindi arasında korku namazı indirildi. Resulullah (a.s) bize ikindi namazını kıldırdı. Bu esnada iki guruba ayrıldık. Bir gurup Resulullah (a.s) ile birlikte namaz kılıyordu. Bir gurup da onları koruyordu. Sonra (Resulullah (a.s) rüku etti ve berikiler de ötekiler de (yani her iki gu­rup da) rüku etti. Sonra (Resulullah (a.s) ile birlikte) O'nun arkasında du­ranlar secde ettiler. Sonra bu (Resulullah (a.s)'ın) arkasında duranlar arkaya geçtiler. Ardından arkadakiler öne geçip secde ettiler. Sonra (Resulullah a.s) kalkıp herkese birlikte, arkasmdakilere de onları koruyanlara da ikinci rüku-yu yaptırdı. Sonra arkasında duranlarla birlikte secde etti. Sonra onlar arkaya geçtiler ve arkadaşlarının saflarına durdular. Ardından diğerleri öne geçtiler ve secde ettiler. Sonra (Resulullah (a.s) hepsine birlikte) selâm verdi, böylece herkes iki rek'at kılmış oldu ve her iki rek'atı da imamla birlikte kılmış ol­dular." [43]

 

2168- Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Allah peygamberinizin diliyle namazı, hazerde (yolcu değilken) dört rek'at, yolcu iken iki rek'at ve korku namazını da bir rek'at olarak farz kıl­dı."[44]

 

Bir Açıklama

 

Bu anlatılan korku namazı şekillerinden, biridir. İmam Ahmed bin Hanbel bu uygulamayı esas almış ancak diğer imamlar esas almamış, zahiri anlamın­dan farklı bir şekilde te'vil etmişlerdir. Zahiri anlamına göre bu rivayet şunu ortaya koymaktadır: İmam namazı iki rek'at olarak kılar, her bir gurup da i-mamla birlikte bir rek'at kılar sonra (imam) selâm verir.

İmam Nevevi şöyle söylemiştir:

"Bu hadisin zahirine göre seleften bazıları amel etmişlerdir. Hasan (Ha­sanı Basri), Dahhak ve İshak bin Rahuye bunlardandır. İmam Şafii, imam

 

2168-Müslim (11479) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 1-Yolcuların namazları ve namazın kasrı babı. Ebu Davud (2/17) Kitabu's-Salat, (İmamın) her gruba bir rek'at kıldıracağım ve onların bu namazı kaza etmeyeceklerini söyleyen babı. Ne-sai (3/169) 18-Kitâbu Salati'l-Havf, İbni Huzeyme (2/294) Salatu'l-Havf, 612-Siddetli korku halinde imamın namazının nasıl olacağı babı.

 

Malik ve ilim adamlarının çoğunluğu ise şöyle söylemişlerdir:

"Korku namazı rek'at sayısı bakımından güvende iken kılman namazla aynıdır. Eğer hazerde kılmırsa dört, yolculuk esnasında kılınırsa iki rek'at olarak kılınması gerekir. Hiçbir durumda bir rek'ata düşürülmesi caiz ol­maz."

Abdullah bin Abbas (r.a)'ın yukarıdaki hadisini de şu şekilde te'vil etmiş­lerdir:

"Bunun ortaya koyduğu şudur: Resulullah (a.s)'m ve ashabının bu na­mazı kılış şekilleriyle ilgili sahih hadislerde bildirildiği üzere, kişi namazın bir rek'atını imamla birlikte kılar bir rek'atını da yalnız başına kılar. Konuy­la ilgili delillerin (rivayetlerin) arasının birleştirilmesi açısından böyle bir te'vile gidilmesi zorunludur. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir." [45]

 

2169- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) korku namazını (şu şekilde) kıldırdı: Bir gurupla bir­likte bir rek'at kıldırdı. Diğer gurup ise düşmanın karşısında durdu. Sonra bunlar (yani bir rek'atı kılanlar) gittiler ve arkadaşlarının yerlerine geçip düşmanın karşısında durdular. Sonra ötekiler geldiler. Sonra Resulullah (a.s) onlara da bir rek'at kıldırdı. Sonra her bir gurup bir rek'at kaza ettiler (yani daha sonra kendi başlarına tamamladılar)."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) çarpışmalarından birinde korku namazı kıldırdı. Bir gurup O'nunla birlikte durdu. Bir gurup da düşmanın karşısında durdu. (Resulullah a.s) kendisiyle duranlarla birlikte bir rek'at kıldı. Ardından di­ğerleri geldiler ve onlarla birlikte de bir rek'at kıldı. Sonra her bir gurup bi­rer rek'atı (kendi başlarına) yerine getirdiler." [46]

(Ravi) dedi ki: "Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle söyledi:

"Bundan daha şiddetli bir korku olursa kişi binek üstünde ve ayakta ima ile namaz kılar." [47]

Buhari İbni Cureyc'den, o Musa bin Ukbe'den, o Nafi'den, o da Abdullah bin Ömer (r.a)'den bunun benzerini rivayet etmiştir. Bu rivayette Mücahid'in nakliyle: "Ayakta birbirlerine girdiklerinde..." sözüne yer verilmektedir. De­vamında yukarıdaki gibi söylemiştir.

Yine şöyle bir fazlalığa yer verilmiştir: Abdullah bin Ömer (r.a) Resulul­lah (a.s)'tan rivayetle şöyle dedi: "Eğer bundan daha fazla olurlarsa ayakta ve binek üzerinde namaz kılarlar." [48]

Buhari'nin bir başka rivayetine göre de Abdullah bin Ömer (r.a)'e korku namazı hakkında soru sorulduğunda şöyle derdi:

"İmam ve cemaatten bir gurup öne geçer. İmam onlara bir rek'at kıldırır. Bir gurup da onlarla düşman arasında dururlar ve namaz kılmazlar. İmam­la birlikte olanlar bir rek'at namaz kıldıklarında geri henüz namaz kılma­mış olanların yerlerine geçerler ve selâm vermezler. Bu arada namaz kılma­mış olanlar öne geçip imamla birlikte bir rek'at kılarlar. Sonra imam na­mazı bitirir ve iki rek'at kılmış olur. Söz konusu iki guruptan her biri ima­mın namazı bitirmesinden sonra kendi başlarına birer rek'at namaz kılarlar. Böylece her bir gurup ikişer rek'at namaz kılmış olur. Eğer korku bundan daha şiddetli olursa yürür halde, ayakta dururken ve binek üzerinde gerek kıbleye doğru ve gerekse başka bir yöne doğru namaz kılarlar."

îmam Malik şöyle demiştir:

"Nafi' dedi ki: Abdullah bin Ömer (r.a)'in bunu ancak Resulullah (a.s)-'tan nakletmiş olduğunu düşünüyorum." [49]

 

2170- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [50]

"Resulullah (a.s) (namaza) durdu, cemaat de O'nunla birlikte durdu. (Resulullah a.s) tekbir getirdi, diğerleri de O'nunla birlikte tekbir getirdiler. O rükuya vardı, diğerleri de O'nunla birlikte rüku ettiler. Sonra secde etti, diğerleri de O'nunla birlikte secde ettiler. Sonra ikinci için kalktı. Secde et­miş olanlar kalktılar ve kardeşlerini korudular ve diğer gurup geldi. Onlar (Resulullah a.s) ile birlikte rüku ve secde ettiler. Hepsi namazda idiler ama birbirlerini koruyorlardı."

Nesai'nin nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir: "Korku namazı ancak iki secdedir. Tıpkı bugün sizin şu korumacılarını­zın şu imamlarınızın arkasında kıldıkları namaz gibi. Ancak o karşılıklı iz­leme yoluyla oluyordu. Onlardan bir gurup (namaza) duruyordu. Ancak hepsi Resulullah (a.s) ile birlikte bulunuyorlardı. Onlardan bir gurup Resu­lullah (a.s) ile birlikte secde ediyorlardı. Sonra Resulullah (a.s) kalkıyor ve hepsi birlikte kalkıyorlardı (kıyama duruyorlardı). Sonra O rüku ediyordu, onlar da O'nunla birlikte rüku ediyorlardı. Sonra O secde ediyordu ve birin­cisinde ayakta duranlar bu kez O'nunla birlikte secde ediyorlardı. Resulullah (a.s) ve namazlarının son kısmında O'nunla birlikte secde etmiş olanlar oturduklarında ayakta duranlar kendi başlarına secde ediyorlardı. Sonra otu­ruyorlardı. Resulullah (a.s) selâmda hepsini bir araya getiriyordu." [51] Yine onun bir başka rivayetinde de şöyle denmektedir: "Resulullah (a.s) Zi Karad'da namaz kıldırdı. Cemaati arkasında iki saf yaptı. Bir saf arkasında, bir saf da düşmanın karşısında (durdu). (Resulullah a.s) arkasında duranlarla birlikte bir rek'at namaz kıldırdı. Sonra bunlar ötekilerin yerlerine geçtiler ve ötekiler geldiler. (Resulullah a.s) onlara da bir rek'at kıldırdı ve (bu namazı) kaza etmediler." [52]

 

2171- Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: [53]

"Resulullah (a.s) Dacnan ile Usfan arasında konakladı. Müşrikler: "Bun­ların bir namazları vardır, bu onlar için babalarından ve oğullarından daha sevimlidir. Bu ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın ve onlarm üzerlerine (şiddetli) bir saldın düzenleyin" dediler. Bunun üzerine Cibril (a.s) gelerek ashabını iki guruba ayırarak bir guruba namaz kıldırmasını, diğer gurubun ise arkalarında durmalarını bu sırada tedbirlerini ve silahlarını almalarını, sonra diğerlerinin gelip kendisiyle birlikte bir rek'at namaz kılmalarını, son­ra bunların tedbirlerini ve silahlarını almalarını, böylece her bir gurubun bir rek'at, Resulullah (a.s)'ın da iki rek'at namaz kılmış olmasını emretti."

Ebu Davud'un Urve bin Zubeyr'den nakletmiş olduğu rivayette de şöyle denmektedir:

"Mervan, Ebu Hureyre (r.a)'ye: "Resulullah (a.s) ile birlikte korku na­mazı kıldın mı?" diye sordu. Ebu Hureyre (r.a): "Evet" dedi. Mervan: "Ne zaman?" diye sordu. Ebu Hureyre (r.a) de şöyle söyledi:

"Necd Savaşı'nın olduğu yıl. Resulullah (a.s) ikindi namazına durdu. O'nunla birlikte bir gurup da namaza durdu. Bir diğer gurup ise düşmanın karşısında durdu. Bunların sırtları kıbleye doğruydu. Resulullah (a.s) tekbir getirdi. Diğerleri de, gerek O'nunla birlikte duranlar ve gerekse düşmana karşı duranlar hep birlikte tekbir getirdiler. Sonra Resulullah (a.s) bir rüku yaptı. O'nunla birlikte bulunan gurup da rüku yaptı. Sonra secde etti ve O-'nun arkasındaki gurup da secde etti. Diğerleri ise düşmanın karşısında a-yakta duruyorlardı. Sonra Resulullah (a.s) ayağa kalktı ve O'nunla birlikte bulunan gurup da ayağa kalktı. Onlar düşmanın karşısına geçip onlara karşı durdular. Bu kez daha önce düşmanın karşısında olan gurup geldi ve Resu­lullah (a.s) olduğu halde ayakta dururken onlar rüku ve secde yaptılar. Son­ra ayağa kalktılar. Resulullah (a.s) ikinci kez rükuya vardı ve onlar O'nunla birlikte rükuya vardılar. Ardından (Resulullah a.s) secde etti ve onlar da O'nunla birlikte secde ettiler. Sonra düşmanın karşısında duran gurup geldi ve rüku ve secde yaptılar. Resulullah (a.s) ve beraberinde bulunanlar ise oturmakta idiler. Sonra selâm verildi. Resulullah (a.s) selâm verdi, diğerleri de hep birlikte selâm verdiler. Böylece Resulullah (a.s) iki rek'at, diğerle­rinden her biri de birer rek'at kılmış oldu." [54]

Yine onun bir başka rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte Necd'e doğru yola çıktık. Nahl'dan Zatu'r-Rika'ya vardığımızda Gatafan'dan bir kitle ile karşılaştı(k)..." Devamında mana yönünden yukarıdakine benzer bir hadis vermiştir. [55]

Nesai, Ebu Davud'un rivayetini nakletmiş ve sonunda şöyle demiştir: "Guruplardan her biri ikişer rek'at namaz kılmış oldu." [56]

 

Bir Açıklama

 

Hanbelilerin dışındaki üç mezhep bir rek'at denirken kastedilenin imamla birlikte kılınan rek'at, diğer rek'at denirken kastedilenin de yalnız basma kı­lınan rek'at olduğunu ifade etmişlerdir. Böylece namaz iki rek'attan daha az olmamış olur. Bu ise yolculukta kılman namazdır. Ancak akşam namazı müs­tesnadır. Bu namaz üç rek'at olarak kılınır.

 

2172- Ebu Davud, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) tekbir getirdi. O'nunla birlikte saf tutmuş olanlar da O'nunla beraber tekbir getirdiler. Sonra rüku etti, onlar da rüku ettiler. Son­ra secde etti, onlar da secde ettiler. Sonra secdeden (başlarını) kaldırdı, onlar da kaldırdılar. Sonra Resulullah (a.s) oturmuş halde bekledi. Sonra ötekiler (yani cemaat) kendi başlarına ikinci kez secde ettiler. Sonra kalkıp geri geri çekilerek gittiler ve arkalarında durdular. Bunun ardından diğer gurup gelip durdu ve tekbir getirdiler. Sonra bunlar kendi başlarına rüku ettiler. Sonra Resulullah (a.s) secde etti, onlar da O'nunla birlikte secde ettiler. Sonra Re­sulullah (a.s) kalktı ve onlar kendi başlarına ikinci kez secde ettiler. Sonra her iki gurup birlikte ayakta durdular ve Resulullah (a.s) ile birlikte namaz kıldılar. (Resulullah a.s) rüku etti, onlar da rüku ettiler. Sonra secde etti ve birlikte secde ettiler. Sonra (Resulullah a.s) ikinci kez secde etti. Onlar da son derece hızlı bir şekilde, ne derece hızlı olduğuna bakmadan O'nunla birlikte secde ettiler. Sonra Resulullah (a.s) selâm verdi. Cemaat de bütün namaz boyunca O'na iştirak etmiş oldu." [57]

 

2173- Ebu Davud, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir: [58]

"Resulullah (a.s) korku namazı kıldırdı. İki saf halinde durdular. Bir saf

Resulullah (a.s)'ın arkasında durdu, bir saf da düşmanın karşısında. Resu-lullah (a.s) onlara (arkasında duranlara) bir rek'at namaz kıldırdı. Ardından diğerleri geldiler ve onların yerlerine durdular. Berikiler (düşmanın) kar­şısına geçtiler. Resulullah (a.s) onlara da bir rek'at namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi. Ardından bunlar kalkarak kendi başlarına bir rek'&t kıldılar, sonra selâm verdiler. Sonra gittiler ve düşmanın karşısında durmakta olan­ların yerlerine geçtiler. Onlar da yerlerine dönerek kendi başlarına bir rek'at kıldılar. Sonra selâm verdiler."

Aynı manayı taşıyan bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Allah'ın Peygamberi (a.s) tekbir getirdi, bu sırada her iki saf birden tek­bir getirdi." [59]

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Abdurrahman bin Semure bu şekilde namaz kıldırdı. Ancak kendile­rine bir rek'at namaz kıldırdığı sonra selâm verdiği gurup arkadaşlarının yerlerine geçtiler. Sonra diğerleri gelip kendi başlarına bir rek'at kıldılar. Sonra bunlar düşmanın karşısında duranların yerlerine geçtiler ve onlar yerlerine dönerek kendi başlarına bir rek'at namaz kıldılar ve sonra selâm verdiler."

Ebu Davud dedi ki:

"Bunu bize Müslim bin İbrahim rivayet etti ve şöyle söyledi: "Bize Ab-dussamed bin Habib rivayet ederek dedi ki: "Bana babamın haber verdiğine göre onlar Abdurrahman bin Semure ile birlikte Kabil üzerine savaşa çık­mışlar ve o kendilerine (bu savaşta) korku namazı kıldırmış." [60]

 

2174- Ebu Davud, Ebu Bekre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) korku (tehdid) altında bir öğle namazı kıldırdı. Bazı­larını arkasında saf yaptı. Bazıları ise düşmanın karşısında bulunuyorlardı. Böylece iki rek'at kıldırdı, sonra selâm verdi. Ardından O'nunla birlikte na­maz kılmış olanlar gittiler ve arkadaşlarının yerlerine durdular. Sonra onlar geldiler ve (Resulullah a.s)'m arkasında arkasında namaza durdular. (Re­sulullah a.s) onlara da iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi. Böylece Resulullah (a.s), dört rek'at, ashabı da ikişer rek'at kılmış oldular."

Hasan (yani Hasanı Basri) da bu şekilde fetva verirdi.

Ebu Davud dedi ki: "Akşam namazında da aynı şey söz konusudur. İmam altı rek'at, cemaatten olanlar ise üçer rek'at kılarlar."

Ebu Davud yine şöyle söylemiştir:

"Bunu aynı şekilde Yahya bin Ebi Kesir, Ebu Seleme'den o Cabir bin Ab­dullah (r.a)'tan o da Resulullah (a.s)'tan rivayet etmiştir."

Nesai'nin nakletmiş olduğu bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) korku ortamında cemaate iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra selâm verdi. Sonra diğerlerinin oluşturduğu cemaate de iki rek'at kıl­dırdı, sonra selâm verdi. Böylece Resulullah (a.s) dört rek'at kılmış oldu." [61]

 

2175- Ebu Davud, Abdullah bin Uneys (r.a)'in şöyle söylediğini riva­yet etmiştir:

"Resulullah (a.s) beni, Halid bin Sufyan el-Huzeli'ye gönderdi. Bu kişi Urne ve Arafat taraflarındaydı. "Git onu öldür" diye buyurdu. Onu gördü­ğümde ikindi namazının vakti girmişti. "Benimle onun arasında namazı

geciktirmeme yol açacak bir şeyin çıkmasından korkarım" dedim. Dolayı­sıyla yürüyerek yola çıktım, bir yandan namaz kılıyordum. Ona doğru yönel­miş halde (namaz için) ima ediyordum. Ona yaklaştığımda: "Sen kimsin?" diye sordu. Ben: "Bedevilerden bir adamım. Senin şu adama karşı (birlik) topladığın haberi bana ulaştı. Ben de sana bunun için geldim" dedim. O da: "Ben bu işi yapıyorum" dedi. Onunla birlikte bir saat (yani belli bir süre) yü­rüdüm. Fırsatını bulunca kılıcımı üzerine indirdim ve oracıkta canı çıktı."[62]

 

Bir Açıklama

 

Abdullah bin Uneys namazı belirttiği şekilde kılmıştır. Çünkü normal bir şekilde kılması durumunda kim olduğu ve ne amaç taşıdığı belli olacaktı. Bu yüzden amacının belli olmaması ve Resulullah (a.s)'ın kendisine verdiği gö­revi yerine getirebilmesi için bir hileye başvurdu. Çünkü aksi takdirde düş­man kendisine karşı tedbirini alacak, böylece ani bir saldırı düzenleme fırsa­tını kaçıracaktı. Bu konu, çağımızda çok karmaşık olayların yaşandığı dünya­da Müslümanların sürdürdükleri mücadelelerinde karşı karşıya kalabilecekleri durumlarda ne gibi uygulamalara başvuracakları hususunda fetva verecek kimselerin üzerinde düşünmeleri gereken bir konudur.

 

2176- Ebu Davud, Sa'lebe bin Zehdem (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [63]

"Taberistan'da Said bin As ile birlikte bulunuyorduk. Kalktı ve: "Hangi­niz Resulullah (a.s) ile birlikte korku namazı kıldı?" diye sordu. Huzeyfe (r.a): "Ben" dedi. Sonra bir guruba bir rek'at, diğer guruba da bir rek'at kıl­dırdı ve sonra kaza etmediler (yani ikinci rek'atı daha sonra kılmadılar)."

Ebu Davud dedi ki: "Bazıları onların ikinci rek'atı kaza ettiklerini (yani sonradan eda ettiklerini) rivayet etmişlerdir."

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Bunun üzerine Huzeyfe (r.a): "Ben" dedi ve (bu namazın) nasıl oldu­ğunu anlattı. Şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) korku namazını şu şekilde kıldırdı: Arkasında saf olan bir guruba bir rek'at kıldırdı. Bir diğer gurup ise onunla düşman arasında bulunuyordu. Bu şekilde kendi arkasında duran guruba bir rek'at kıldırdı. Sonra bunlar diğerlerinin saflarına geçtiler. Ardından onlar geldiler ve Re­sulullah (a.s) onlara da bir rek'at kıldırdı." [64]

Yine onun (yani Nesai'nin) bir başka rivayetinde şöyle denmektedir:

"Huzeyfe (r.a): "Ben" dedi. Böylece Huzeyfe (r.a) kalktı ve cemaati arka­sında iki saf yaptı. Bir saf arkasında, bir saf da düşmanın karşısında durdu. Arkasmdakilere bir rek'at namaz kıldırdı. Sonra bunlar ötekilerin yerlerine geçtiler ve onlar geldiler. Onlara da bir rek'at kıldırdı ve (kalan rek'atlannı) kaza etmediler (yani daha sonra kılmadılar)."

Taberistan, meşhur Taberi Tefsiri'nin müellifi İmam Ebu Ca'fer İbni Cerir Taberi'nin nisbet edildiği yerdir. Taberistan geniş, çok sayıda rnevkiyi içine alan bir bölgedir. Bu bölgeden sayılamayacak kadar çok ilim adamı, edebi­yatçı ve fıkıhçı yetişmiştir. Bu bölge genelde dağlık bir alandır. Bu bölgenin meşhur şehirlerinden bazıları şunlardır: Dehistan, Curcan, İsterbaz ve Amil. İmam Taberani ise Taberiye'ye nisbet edilmektedir. Burası Ürdün'e bağlı böl­gelerdendir.

 

2177- Taberani, Ebu'l-Aliye er-Riyahi (r.a)'den rivayet etmiştir: [65]

"Ebu Musa, İsfahan'dan bir evde (veya mevkide) bulunuyordu. O zaman aşırı bir korku altında değillerdi. Ancak (ordaki ahaliye) dinlerini ve pey­gamberlerinin sünnetini Öğretmek istedi. Kendilerini iki guruba ayırdı. Bir gurup beraberlerinde silah olarak düşmanlarının karşısına durdular. Bir gurup da onların arkalarında durdular. (Ebu Musa) kendisinin arkasında du­ranlara bir rek'at namaz kıldırdı. Sonra bunlar geri dönerek diğerlerinin yer­lerine durdular. Onların aralarından geçiyorlardı. Sonra (diğerleri) gelip onun (yani Ebu Musa'nın) arkasında durdular. Onlara da bir rek'at namaz kıldırdı ve selâm verdi. Sonra gerek arkasındakiler ve gerekse diğerleri kı­yam ederek birer rek'at namaz kıldılar ve birbirlerine selâm verdiler. Böyle­ce imam iki rek'at tam kılmış, diğerleri de birer rek'at kılmış oldular." Bir Açıklama

Aşağıda îmam Nevevi (rh.a.)'nin konuyla ilgili açıklamalarını özetleyerek veriyoruz. O, Sahihi Müslim Şerhi'nde korku namazı ile ilgili babda (bölümde) şöyle demektedir:

"Müslim (rh.a) bu babda dört hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birincisi Abdullah bin Ömer (r.a)'den nakledilen şu hadistir:

"Resulullah (a.s) bir gurupla birlikte bir rek'at kıldırdı. Diğer gurup ise düşmanın karşısında durdu. Sonra bunlar (yani bir rek'atı kılanlar) gittiler ve arkadaşlarının yerlerine geçip düşmanın karşısında durdular. Sonra öte­kiler geldiler. Sonra Resulullah (a.s) onlara da bir rek'at kıldırdı. Sonra her bir gurup bir rek'at kaza ettiler (yani daha sonra kendi başlarına tamamla­dılar)."

Evza'i ve Eşheb Maliki bu hadisi esas almışlardır. İmam Şafii'ye göre de bu uygulama caizdir. Sonra kalan rek'atı her iki gurubun birlikte kıldığı söy­lendiği gibi ayrı ayrı kıldıkları da söylenmiştir. Sahih olan ikincisidir (yani ayrı ayrı kıldıklarıdır).

İkincisi; İbni Ebi Hasme'den rivayet edilen hadistir. Bu da birincisinin benzeridir. Ancak bu rivayete göre Resulullah (a.s), bir gurupla birlikte bir rek'at namaz kılmış sonra olduğu yerde ayakta beklemiştir. Bu sırada (arka­sındakiler) kendi başlarma bir rek'at namaz kılıp gitmiş ve düşmanın karşı­sında saf tutmuşlardır. Bundan sonra diğerleri gelmiş ve Resulullah (a.s) onlara bir rek'at namaz kıldırmış sonra da onlar kalan rek'atlannı tamam­layıncaya kadar yerinde durmuştur. Sonra onlarla birlikte selâm vermiştir. İmam Malik, İmam Şafii, Ebu Sevr ve daha başkaları da bu uygulamayı esas almışlardır.

Ebu Davud, Sünen'inde yine İbni Ebi Hasme'den korku namazının bir başka uygulanış tarzına dair bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayete göre (Re­sulullah a.s) onları iki saf halinde dizmiş, arkasında duranlarla birlikte bir rek'at namaz kılmış sonra arkasındakiler bir rek'at daha kılıncaya kadar olduğu yerde ayakta durmuştur. Sonra bunlar öne geçmiş ve önlerinde bu­lunanlar da arkaya çekilmişlerdir. Resulullah (a.s) onlara da bir rek'at kıl­dırmış sonra arkasındakiler bir rek'at kılıncaya kadar oturmuş sonra selâm vermiştir. Bir rivayete göre hepsiyle birlikte selâm vermiştir.

Üçüncüsü; Cabir bir. Abdullah (r.a)'tan nakledilmiş olan hadistir. Bu ri­vayete göre Resuîullah (a.s) onları iki saf yaptı. Bu sırada düşman da kendi­leri ile kıble arasında (yani kıble yönünde) bulunuyordu. Resulullah (a.s) ile birlikte bütün herkes rükuya gitti. Secdeye ise O'nunla birlikte arkada duran saf vardı. Sonra kalktılar ve öne geçtiler. Resulullah (a.s)'ın arkasında duran­lar ise öne geçtiler. Böylece arka safta olanlar düşmanın karşısına geçtiler. (Resulullah a.s) secdelerini tamamlayınca ön saf secdesini yaptı, ikinci rek'at hakkında da aynı şeyi söylemiştir.

Abdullah bin Abbas (r.a)'m hadisi de Cabir bin Abdullah (r.a)'m hadisi gibidir. Ancak onda bir safın öne geçmesinden ve diğerinin arkaya geçme­sinden söz edilmemektedir. İmam Şafii, İbni Ebi Leyla ve Ebu Yusuf bu ha­dise göre fetva vermişlerdir. Şöyleki eğer düşman kıble yönünde olursa İmam Şafii'ye göre Cabir bin Abdullah (r.a)'m rivayetinde bildirildiği şekilde ikinci safın Öne, birincinin arkaya geçmesi caizdir. Bunun yanısıra Abdullah bin Abbas (r.a)'ın rivayetinin zahirinden anlaşıldığı üzere her bir safın kendi yerinde kalması da caizdir.

Dördüncüsü; yine Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet edilmiştir. Buna göre de Resulullah (a.s) her bir gurupla birlikte iki rek'at namaz kılmıştır.

Ebu Davud'un Sünen'inde ve daha başka kaynaklarda Ebu Bekre (r.a)'den rivayet edildiğine göre Resulullah (a.s) her bir gurupla birlikte iki rek'at namaz kılmış ve selâm vermiştir. Buna göre ikinci gurup nafile na­maz kılan bir imamın arkasında farz namaz kılmış oldular. İmam Şafii de bu yönde (yani farz kılanın nafile kılana uyabileceği yönünde) fetva ver­miştir. Hasanı Basri'den de böyle rivayet etmişlerdir. Tahavi bunun nesh edilmiş olduğunu ileri sürmüştür. Ancak onun bu iddiası kabul edilemez. Çünkü nesh edildiğine dair bir delil bulunmamaktadır.

Bu sayılanlar korku namazının uygulanışına dair altı şekildir. Abdullah bin Mes'ud (r.a) ve Ebu Hureyre (r.a) yedinci bir uygulanış şekli rivayet etmişlerdir. Buna göre Resulullah (a.s) bir gurupla birlikte bir rek'at namaz kıldı. Sonra onlar selâm vermeden gittiler ve düşmanın karşısında durdu­lar. Ardından diğerleri geldiler. (Resulullah a.s) onlara da bir rek'at kıldırdı. Sonra selâm verdi. Bunun ardından berikiler kalan rek'atlarını kaza ettiler (yani kendi başlarına kıldılar), sonra selâm verip gittiler ve diğerlerinin yer­lerine durdular. Ardından onlar gelip kendi başlarına bir rek'at namaz kıldılar, sonra selâm verdiler. Ebu Hanife bu uygulamayı esas almıştır. Ebu Davud ve daha başkaları korku namazı konusunda daha başka uygulama tarzları da rivayet etmişlerdir. Bütün bunların toplamı onaltı tarza ulaş­maktadır.

İbnu'l-Kassar el-Maliki, Resulullah (a.s)'m bütün bunları on ayrı yerde kıldığını bildirmiştir. Tercih edilen görüşe göre yeri geldikçe bu uygulama­ların hepsi geçerlidir. Fıkıh kitaplarda bunlarla ilgili geniş açıklamalar ve ayrı ayrı bölümler bulunmaktadır.

Hattabi şöyle söylemiştir:

"Korku namazının değişik uygulanış tarzları bulunmaktadır. Bunları Resulullah (a.s) değişik zamanlarda ve birbirinden farklı tarzlarda kılmıştır. Bunlardan namaz açısından ihtiyata en uygun ve savaş taktiği açısından en muvafık hangisiyse o araştırılır. Bunlar şekil itibariyle birbirinden farklı olsa da taşıdığı mana açısından hepsi birdir. Ebu Yusuf ve el-Muzeni dışındaki ilim adamlarının tamamının görüşlerine göre korku namazı Resulullah (a.s) zamanında geçerli olduğu gibi günümüzde de geçerlidir. Ancak adı geçen ilim adamlarına göre Yüce Allah ayeti kerimede: "(Tehlikeli bir anda) sen onların arasında bulunup kendilerine namaz kıldırdığında..." diye bu­yurduğundan (yani doğrudan Resulullah (a.s)'a hitab ettiğinden) Resulullah (a.s)'m döneminden sonra geçerli değildir. Çoğunluğu oluşturan ilim adam­ları sahabilerin Resulullah (a.s)'tan sonra da bu uygulamayı devam ettirmel­erini bu uygulamanın Resulullah (a.s)'tan sonra da geçerli olduğuna delil göstermişlerdir. Ayette Resulullah (a.s)'a hitab edilmesindeki gaye de bunun O'na özel kılınması değildir. Nitekim Resulullah (a.s): "Beni namaz kılar­ken gördüğünüz gibi namaz kılın" diye buyurmuştur." [66]

Ayağa kalktığı takdirde düşmanın kendisini göreceğinden korkan biri otur­duğu yerde namazını kılar ve bu şekilde kıldığı namazını iade etmez. Bu ise savaş halinin ve savaş taktiklerinin gerektirdiği durumlardandır. Meselâ pu­suda beklemek zorunda kalmak ve hendeklerin içine saklanmak bunu gerekti­rebilir. Hanbelilerin bildirdiklerine göre tavanın alçak olması ve kişinin öyle bir yerden çıkma imkânının olmaması durumu da oturarak namaz kılmayı caiz kılan hallerdendir. Bu uygulamaya savaş halinde de başvurulması söz konusu olabilir. Mesela insan füze veya top atışlarına karşı bir sığınağa girer, sığına­ğın tavanı da alçak olursa belirtildiği üzere oturarak namaz kılabilir. [67]

 

Hendek Ve Beni Kurayza Savaşlarında Namazların Cem Edilmesi Ve  Bunlardan Çıkarılabilecek Hükümler

 

Resulullah (a.s), Hendek Savaşı'nda bir rivayete göre iki namazı, daha başka rivayetlere göre de ikiden fazla namazı birleştirerek kılmıştır. İlim adamlarının kabul ettikleri kuvvetli görüşe göre savaş dolayısıyla namazların birleştirilmesi hükmü nesh edilmiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmak­tadır:

"Eğer korkarsanız yürürken veya binek üzerinde kılın." [68]

Ancak savaş dolayısıyla namazların birleştirilmesi uygulamasının nesh edilmediğini ileri sürenler de vardır. Sahih rivayetlere göre Hendek Savaşı'n-dan sonra sahabilerden bazıları Beni Kurayza üzerine yürürlerken öğle, ikin­di, akşam ve yatsıyı birleştirerek kılmışlardır. Bundan bazıları şu neticeyi çı­karmışlardır: Doğrudan çarpışma dolayısıyla namazların birleştirilmesi müm­kün olduğu gibi hızlı hareket, geçiş, pusu kurma gibi savaş taktiklerinin ge­rektireceği bazı uygulamalardan dolayı da birkaç namazın birleştirilerek kılın­ması mümkündür. Savaş taktiğinin gerektirdiği bir şey için aynen savaş hük­mü geçerlidir.

Çağımızda bu konunun özel bîr önemi bulunmaktadır. Bu yüzden Ahzab (Hendek) Savaşı'nda namazların birleştirilmesine dair rivayetleri ve 'Neylu'l-Evtar' müellifinin konuyla ilgili yorumlarım burada aktaracağız. Sonra da Bu-hari'nin Beni Kurayza üzerine yürünmesi (yani Beni Kurayza'nm kuşatma altına alınması) dolayısıyla bazı sahabilerin namazları birleştirmelerine dair rivayetlerini ve İbni Hacer'in bunlarla ilgili yorumlarını vereceğiz. Ardından bu iki olayla ilgili iki değerlendirme verecek ve çağımızdaki Müslümanların du­rumları üzerinde duracağız. [69]

 

Hendek Olayıyla İlgili Rivayetler

 

2178- Buharı ve Müslim, Cabir bin Abdullah (r.a)'tan şu şekilde riva­yet etmişlerdir: [70]

"Hz. Ömer (r.a) Hendek olayı günü güneş battıktan sonra geldi, Kureyş kâfirlerine sövmeye başladı ve şöyle söyledi:

"Ya Resuhıllah (a.s)! ikindi namazını ancak güneş batmak üzereyken kı­labildim."

Bunun üzerine Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu: "Vallahi ben daha o namazı kılmadım."

Sonra (Resulullah a.s) abdest aldı. Biz de abdest aldık. Böylece güneş battıktan sonra ikindi namazını kıldı. Sonra da akşam namazını kıldı."

Şevkani, 'Neylu'l-Evtar'da şöyle söylemiştir:

"Bu hadisi şerif, çarpışma ile meşgul olmak gibi bir mazeret dolayısıyla terkedilen namazın kaza edilmesinin vacip olduğuna delalet etmektedir. Resulullah (a.s)'m ve ashabının söz konusu namazı terketmelerinin (yani vaktinde kılamamalarmın) sebebi konusunda farklı görüşler ileri sürül­müştür. Unutarak terkettikleri söylenmiş, yine meşgul olmaları dolayısıyla kılmaya imkân bulamamaları sebebiyle terkettikleri söylenmiştir ki, bu daha yakın bir ihtimaldir."

Hafız (İbni Hacer) şöyle söylemiştir:

"Nesai'nin Sünen'inde Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet edildiğine göre bu olay Yüce Allah'ın korku namazı ile ilgili: "Eğer korkarsanız yürür­ken veya binek üzerinde kılın" mealindeki ayeti kerimesini indirmesinden önce gerçekleşmişti. Bu hadisi şerif kaçırılıp da kaza edilen namazlarla vak­tinde eda edilen namazlar arasında sıranın gözetilmesinin gerektiğine delil gösterilmiştir. Ebu Hanife, İmam Malik, Leys, Zuhri, Nehai ve Rabi'a kaza edilen namazın eda edilenden önce kılınmasının vacip olduğunu söylemiş­lerdir. Ancak (uygulama konusunda) aralarında bazı görüş ayrılıkları bulun­maktadır. İmam Şafii, Hadi ve Kasım bunun gerekmediğini, yukarıdaki hadisi şeriften hareketle bunun vacib olduğunu ileri sürenlerin delillerinin tutarlı ol­madığını söylemişlerdir. Çünkü fiil yalnız başına vacipliğe delalet etmez.

Hafız İbni Hacer ise şöyle söylemiştir:

"Ancak Resulullah (a.s)'m: "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi na­maz kılın" sözünün genel bir anlam ifade etmesi dolayısıyla (yukarıdaki ha­disi şerifte sözü edilen fiil de) belirtilen uygulamanın vacip olduğuna delalet eder. Bu hadisi şerif o fiilin vücubiyetini kuvvetlendirir. Nitekim Şafiiler daha başka konularda bu hadisi şerifi görüşlerine delil olarak kullanmış­lardır."

 

2179- Ahmed bin Hanbel, Ebu Said el-Hudri (r.a)'nin şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir:

"Hendek olayı günü namaz kılmaktan alıkonulduk. Sonunda akşam na­mazından sonra gecenin bastırmasıyla tetikte durmamıza gerek kalmadı. Bu ise Yüce Allah'ın şu sözünde dile getirilmektedir: "Allah savaşta mü'minle-re yetti. Allah güçlüdür, üstündür." [71]

Bundan sonra Resulullah (a.s) Bilal (r.a)'i çağırdı. (Bilal r.a) öğle namazı için kamet getirdi. (Resulullah (a.s) da bu namazı kıldırdı ve tıpkı kendi vaktinde kıldırdığı gibi gayet özenle kıldırdı. Sonra yine ona emretti, ikindi namazı için kamet getirdi. (Resulullah a.s) da bu namazı kıldırdı ve tıpkı kendi vaktinde kıldırdığı gibi gayet özenle kıldırdı. Sonra yine ona (Bilal (r.a)'e) emretti, akşam namazı için kamet getirdi. Bunu da aynı şekilde kıl­dırdı. Bu olay Yüce Allah'ın korku namazıyla ilgili şu ayeti kerimesini in­dirmesinden önceydi: "Eğer korkarsanız yürürken veya binek üzerinde kı­lın." [72]

 

2180- Tirmizi, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle bir metin rivayet etmiştir:

"Müşrikler Hendek günü Resulullah (a.s)'ı dört namazdan alıkoydular." Daha sonra yukarıdakinin benzeri bir hadis nakletmiştir. [73]

 

Bir Açıklama

 

'Neylu'l-Evtar' müellifi şöyle söylemiştir:

"Bu, kâfirlere karşı savaşmakla meşgul olma veya benzeri bir mazeret dolayısıyla terkedilen namazın kaza edilmesinin gerektiğine delalet etmek­tedir. Ancak bu, hadisin sonunda da belirtildiği üzere korku namazının konmasından önceydi. Bunun konmasından sonra düşman karşısında alı­konulan birinin yapması gereken bu namazı (yani korku namazını) kılma­sıdır. İlim adamlarının çoğunluğu yukarıda sözü edilen uygulamanın korku namazı ile nesh edildiği yönünde görüş bildirmişlerdir. Mekhul ve Şam ahalisinden bazı ilim adamları ise kişinin korku namazını kılma imkânı bulamaması durumunda namazı geciktirmesinin caiz olduğunu söylemiş­lerdir. Sahih olan ise hadisin sonundaki ifade dolayısıyla birinci görüştür. Bu hadiste o gün hem öğle hem ikindi namazının kazaya bırakıldığı açık bir şekilde ifade edilmektedir. Daha önce geçmiş olan ve Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet edilen hadiste ise sadece ikindinin kazaya bırakıldığı ifade edilmektedir. Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet edilen hadiste ise dört namazın kazaya bırakıldığı belirtilmektedir.

Bazıları bu rivayetlerin tümünü de doğru kabul etmiş ve şöyle söyle­mişlerdir:

"Hendek olayı günlerce devam etti. Dolayısıyla bazı günlerde sadece ikindi namazı kazaya kaldı. Bazı günlerde ikindi ve öğle namazları kazaya kaldı. Bazı günlerde de kazaya kalan namaz sayısı dörttür."

Bu görüşü Nevevi ve daha başkaları bildirmişlerdir. Bazı kimseler de bu rivayetler arasında bir tercih yapmak gerektiği kanaatine varmış ve Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde geçen rivayeti bunların dışındaki kaynaklarda geçen ve Ebu Bekr bin Arabi tarafından nakledilen rivayete tercih etmek su­retiyle Resulullah (a.s)'ın kılma imkânı bulamadığı namaz sayısının tek olduğunu bunun da ikindi namazı olduğunu söylemişlerdir. İbni Seyyidi'n-Nas tümünün birleştirilmesinin (cem'in) tercihe daha uygun olduğunu söylemiştir. Çünkü Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet edilen hadisi Tahavi, el-Muzeni'den, o İmam Şafii'den nakletmiş (Şafii de şöyle söylemiştir):

"Bunu bize İbni Ebi Fudeyk, İbni Ebi Zi'b'den, o el-Makberi'den, o Ab-durrahman bin Ebi Said'den, o da babasından rivayet etti."

Bu isnad ise sahih ve iyi bir isnaddır. [74]

 

Beni Kurayza Olayı İle İlgili Rivayetler

 

2181- Buhari, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), Hendek'ten döndüğünde silahını bırakıp guslettiğinde kendisine Cibril (a.s) geldi ve şöyle söyledi:

"Sen silahı bıraktın. Vallahi biz onu bırakmadık. Sen onların üzerine doğru çık."

(Resulullah a.s): "Nereye?" diye sordu. O da: "Şu tarafa" diyerek Kurayza tarafına işaret etti. Bunun üzerine Resulullah (a.s) da onlara doğru çıktı." [75]

 

2182- Buhari, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Şu an, Resulullah (a.s)'m Kurayzaoğullannın üzerine yürüdüğü sırada

Cibril (a.s)'in geçtiği yer olan Beni Ganem sokağında tozların parıldadığını

görüyor gibiyim." [76]

 

2183- Buhari, Nafi'den rivayet etmiş, o da Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğim bildirmiştir:

"Resulullah (a.s), Ahzab günü (yani Hendek olayı günü) şöyle buyurdu: "Kimse Beni Kurayza'ya varıncaya kadar ikindiyi kılmasın."

Bazıları yolda ikindi vaktine girdiler. Bunlardan bazıları: "Onların (yani Kurayzaoğullarınin) yanlarına gidinceye kadar namazı (ikindiyi) kılmaya­cağız" dediler. Bazıları ise: "Biz kılacağız. Bizden böyle bir şey istenmedi" de­diler. Bu husus daha sonra Resulullah (a.s)'a söylendi. Bundan dolayı hiç kimseyi azarlamadı." [77]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Kimse Beni Kurayza'ya varıncaya kadar ikindiyi kılmasın": Buhari'nin bütün nüshalarında ibare bu şekilde geçmektedir. Ama Müslim'in bütün nüshalarında bu namaz öğle namazı olarak geçmektedir. Bununla birlikte Buhari ve Müslim, aynı isnadla aynı şeyhten rivayet etmişlerdir (yani her ikisinin de hadisi aldıkları kişi aynıdır). Ebu Ya'la ve daha başkaları Müs­lim'in rivayetine muvafakat etmişlerdir. BunU/ bu şekliyle İbni Sa'd, Ebu Atban Malik bin İsmail'den, o da Cuveyriye'den "öğle namazı" ibaresiyle ri­vayet etmiştir. İbni Hibban da Ebu Atban tankıyla bu şekilde rivayet etmiştir. Suheyli ve daha başkaları şöyle söylemişlerdir:

"Fıkhi yönden bu hadisten çıkan hükme göre bir hadisin veya âyetin za­hirine göre amel eden kınanamaz. Bunun yanısıra bir nastan ona özel hü­küm çıkaran da bundan dolayı kınanamaz. Yine buradan anlaşıldığında göre furuata (teferruata) dair meselelerde içtihad edenlerin tümü isabet etmiş­lerdir."

Suheyli şöyle söylemiştir:

"Bir şeyin bir kimse hakkında doğru, bir başkası hakkında ise yanlış ol­ması imkânsız değildir. İmkânsız olan indirilen bir şey üzerinde, aynı şahıs hakkında birbirine zıt iki farklı hükmün verilmesidir. Bu konuda esas olan şudur: Yasak ve ibahe (mubahlık) seçkinlerin değil hükümlerin özellikleri­dir. Her müçtehid, belli bir te'vilden yola çıkarak kendi içtihadına muvafık hareket eder ve bunu yapmakla isabet etmiş olur."

Meşhur olana göre çoğunluk, kesinlik arzeden konularda isabet edenin sadece bir kişi olduğunu söylemiştir. Cahız ve Anberi buna muhalefet etmiş­lerdir. Kesinlik arzetmeyen konularda ise çoğunluk yine isabet edenin bir kişi olduğunu söylemiştir. Bunu İmam Şafii belirtmiş ve kendisi de doğrulamıştır. el-Eş'ari'den rivayet edildiğine göre ise, o her müçtehidin isabet ettiği, Allah­'ın hükmünün ise müçtehidde oluşan kanaate tabi olduğu görüşündeydi. Ha-nefilerin ve Şafiilerin bazıları ise, içtihad edenin içtihadında (kendi açısından) isabet ettiğini, hükmün esası itibariyle isabet etmemesi durumunda ise hata ettiğini ve bir ecir alacağını söylemişlerdir.

Sonra, her müçtehidin mutlak olarak isabet ettiği anlayışıyla bu olaydan istidlal ise tam bir açıklık arzetmiyor. Burada bütün gücünü ve gayretini or­taya koyan birinin tenkid edilmemesi söz konusudur. Buradan böyle yapan bi­rinin günâh işlemiş olmayacağı sonucu çıkarılır. Olayda geçenlerden anlaşıl­dığına göre sahabilerin bazıları nehyi gerçek mahiyeti ile almış, ikinci nehyi birinci nehye tercih ettiklerinden vaktin çıkmasını önemsememişlerdir. Birinci nehy ise bir namazın vaktinden sonraya bırakılmasından nehiydir. Bu şekilde anlayanlar Hendek olayı esnasında meydana gelenlere benzer şekilde savaş ile meşgul olanın namazı geciktirebileceği (vaktinden sonraya bırakabileceği) hükmünü çıkarmışlardır. Nitekim daha önce geçtiği üzere Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet edilmiş olan bir hadisi şerifte bildirildiğine göre (Hendek olayının devam ettiği sıra) ikindiyi güneşin batmasından sonra kılmışlardır. Bu ise savaş işiyle meşgul olmaları dolayısıyla olmuştu. İşte (bazı sahabiler de) bu hükmün savaşla ilgisi olan bütün meşguliyetleri kapsayacak genel hüküm olmasını mümkün görmüşlerdir. Özellikle zamanın teşri zamanı (yani şeriat hükümlerinin arka arkaya bildirildiği zaman) olması dolayısıyla böyle bir sonuca varmışlardır. Diğerleri ise buradaki nehyi gerçek şekliyle (yani za­hiri anlamıyla) almamış bunun teşvik, acele etmeye yöneltme ve Beni Kuray-za'nın bölgesine çabuk varılmasını sağlama amacı taşıyan bir kinaye olduğu anlamı çıkarmışlardır. Çoğunluk bu olaydan, içtihad eden birinin günâh işle­mekle itham edilemeyeceği hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü Resulullah (a.s) sözü edilen iki guruptan hiç birini tenkid etmemiştir. Eğer ki ortada bir günâh olsaydı mutlaka günâh işleyen tarafı tenkid ederdi.

İbni Hibban aynı zamanda bu olaydan, bir namazı vakti çıkıncaya kadar geciktiren birinin bundan dolayı küfürle itham edilemeyeceği hükmünü çıkarmıştır. Ancak bu hükmün çıkarılıp çıkarılamayacağı hakkında tereddüt bulunmaktadır. Daha başkaları bundan şiddetli korku halinde binek üzerinde namaz kılmanın caiz olduğu hükmünü çıkarmışlardır. Bunun üzerinde de te­reddüt bulunmaktadır ki, bunu daha önce korku namazı babında açıkladık. Yi­ne namazı vakti çıkıncaya kadar geciktirme niyeti taşıyanın (yani daha vakti çıkmadan böyle bir niyet taşıyanın) bunu daha sonra kaza etmesinin gerektiği hükmü çıkarılmıştır. Çünkü (sözü edilen olayda) ikindi namazı kılmayanlar daha sonra (vakti çıktıktan sonra) kılmışlardır.

İbni İshak'ın kitabında bildirildiğine göre yatsı namazı, vaktinde kılmış­lardır. Musa bin Ukbe'nin kitabında bildirildiğine göre ise güneşin batma­sından sonra kılmışlardır. Ka'b bin Malik'in hadisinde de böyle bildirilmekte­dir. Bu konuda da tereddüt bulunmaktadır. Çünkü sözü edilenler namazı an­cak kendi te'villerine dayandırdıkları bir mazeret dolayısıyla geciktirmişlerdir. Tartışma ise herhangi bir te'vil söz konusu olmadan kasıtlı olarak namazı vaktinden sonraya bırakan bir kimse ile ilgilidir.

İbnu'l-Munir garib bir rivayetle sözü edilenlerden ikindi namazının vakti girince yolda bu namazı kılanların namazlarını bineklerin üzerinde kıldıklarını söylemiş ve namaz için bineklerden inilmesinin hızlı hareket edilmesi prensi­bine aykırı düşeceğini buna dayanak göstermiştir. Namazı kılmayanlar ise Özel bir delile dayanmışlardır, o da acele edilmesi emridir. (Onlara göre) bu emir ikindi namazım vakti çıkıncaya kadar geciktirmeyi caiz kılacak şekilde genel bir anlam taşımaktaydı. Namazı kılanlar ise namazı kılmanın gerekliliği ile acele etmenin gerekliliği delillerini birleştirerek namazlarını bineklerinin üzerinde kılmışlardır. Çünkü bineklerinden inerek kılmış olsalardı kendilerine yöneltilen acele etme emrine ters düşecekti. Keskin anlayış sahibi o insanlar hakkında ise böyle bir şey düşünülemez. Bu noktada da biraz durmak gerek­mektedir. Çünkü kendilerinden bineklerinden inmemeleri açık bir şekilde is­tenmemişti. Onlar, Beni Kurayza'ya varmadan ikindi namazım kılmamalarının istenmesiyle çok acele etmelerinin sağlanmasının amaçlandığını anlamış, bu yüzden bu emre göre hareket etmiş olabilirler. Ancak namazın vaktinde kılın­ması hakkında bildikleri kesin bir hüküm olduğundan bundan namaz vaktini ayrı tutmuşlardır. Bineklerinden inip namazlarını Öylece kılmaları yasak edil­miş değildi. Ama bu kendilerine emredilene (yani acele etme emrine) ters dü­şecekti. Bununla birlikte onların bineklerin üstünde namaz kıldıkları iddiasının delillendirilmesi gerekmektedir. Ben bu olayla ilgili rivayetlerin hiç birinde bu­nun açık bir şekilde ifade edildiğine rastlamadım. İbni Battal'm bu konuyla il­gili incelemeleri daha önce "Korku Namazı" babında geçmişti.

İbnu'l-Kayyim (el-Cevziyye), el-Hedy'de Özet olarak şunları söylemek­tedir:

"Her iki gurup da taşıdıkları amaç yönünden ecri hak etmiştir. Ancak .namaz kılanlar iki fazileti hak etmişlerdir: Acele etme emrine uyma ve na­mazı vaktinde kılma emrine uyma. Özellikle vaktinde kılınması için hakkında özel teşvik bulunan ve kaçırıldığı takdirde amellerin boşa gideceği bil­dirilmiş olan böyle bir namaz için bu daha da önem kazanmaktadır. Bunun­la birlikte kendilerine emredilenin zahirine göre amel etme mazeretine sa­hip olmaları sebebiyle söz konusu namazı vaktinden sonraya bırakanlar da tenkid edilmemişlerdir. Çünkü onlar içtihad etmiş ve kendilerine emredi­lene uyarak namazı geciktirmişlerdi. Ancak kendi içtihadlarının diğer gru­bun içtihadlarından daha doğru olduğu (kanaatine varıncaya) kadar namazı kılmadılar. Ama namazı vaktinden sonraya bırakanların o anda da Hen-dek'de olduğu gibi namazın geciktirilebileceği hükmüyle böyle yaptıkları ve bu olayın korku namazı hükmünün inmesinden önce olduğu yolunda delil getirenin delili ise açık (kesin) değildir. Çünkü Hendek'te namazın unutma sebebiyle geciktirilmiş (vaktinden sonraya bırakılmış) olması ihtimali de vardır. Bu, Resulullah (a.s)'ın Hz Ömer (r.a)'e söylediği sözde açık şekilde görünmektedir. Hz Ömer (r.a): "Ya Resulullah (a.s)! İkindi namazını ancak güneş batmak üzereyken kılabildim" deyince Resulullah (a.s) da: "Vallahi ben daha o namazı kılmadım" diye buyurmuştur. Çünkü eğer Resulullah (a.s) onu aklında tutuyor olsaydı (unutmamış olsaydı) Hz Ömer (r.a)'in yap­tığı gibi fırsatını bulduğunda hemen kılardı."

Şimdi bu olaylardan çıkaracağımız bazı ipuçlarını şu şekilde sıralayalım:

1.  Burada bir çoklarının kavrayamadığı ancak çağımızın Müslümanlarının anlaması gereken bir husus karşımıza çıkmaktadır: Siyaset alanına girdiği­mizde iki şerrin en kolay olanım seçme, iki zararın en hafif olanı seçme gibi bir takım dengelemeler alanına girmiş olmaktayız. Savaşa ve siyasete girdi­ğimizde zaman, mekân ve fertler unsurlarını göz önünde bulunduran istisnai fetvaların alanına girmiş olmaktayız. Ancak bu fetvaların ona ehil olan kimse­lerden çıkmış olması gerekmektedir.

2.   İlim adamlarının çoğunluğu Hendek olayındaki uygulamanın neshedil-miş olduğunu söylemiş olmakla birlikte Şevkani'nin kendilerinden söz ettiği Şâm diyarı alimlerinin bu konuda farklı bir görüşleri bulunmaktadır. Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet edilmiş olan hadisin ortaya koyduğu şeyin tamamı: "Eğer korkarsanız yürürken veya binek üzerinde kılın" âyetinin Hendek olayından sonra indiğidir. Bu nesh ifade edebilir. Ama bunların herbirinin bazı çatışma hallerinde uygulanabileceği hükmü de çıkarılabilir.

3.  Çağımızda Müslümanların, içerisinde bulundukları hallere uygun ve yeterli (kolaylığı sağlayan) fetvalara göre amel etmeye zorlandıkları durumlar olmaktadır. Korku namazı ile ilgili rivayetler, Beni Kurayza'nın üzerine gidi­lirken namazların birleştirilerek kılınması olayı ve Hendek olayı çağımızda ih­tiyaç duyduğumuz bu gibi fetvalarda ilham kaynağı olabilir. Değişik silah türleri üzerindeki eğitim, savaşma kabiliyet ve derecesinin yükseltilmesi için düzenlenen askeri tatbikatlar, İslâmi olmayan ordularda askeri devriyeler her namazı vaktinde ve tam gerektiği gibi kılmaya fırsat vermeyebilir. Dolayısıyla Müslüman bu gibi zor hallerde içinde bulunduğu duruma uygun düşecek fet­vaya ihtiyaç duyacaktır.

4. Çağımızda, üçüncü dünya ülkelerinin siyasi düzenlerin belirlenmesi ko­nusunda en son söz hakkına sahip oldukları artık açıklık kazanmıştır. Siyasi sistemler ise çağımızda her şeye müdahale etmektedir. Bazı ülkelerde İslâm karşıtı bir yolun benimsenmesiyle İslâmi olan her şey sona erdirilmektedir. Örneğin Arnavutluk'ta bazı dönemlerde bu gerçekleşmiştir. Bu yüzden ulus­lararası ve bölgesel güçlerin çoğu orduyu tam bir elemeden geçirmekte ve or­duya giren herkesi sürekli gözetim altında tutmaktadırlar. Bu düzenlerin ba­zıları tamamen İslâm'a düşmandır ve İslâm'ın bütün izlerini yok etmeye çalış­maktadırlar. Kimden bir İslâm kokusu alınırsa, o ya görevden uzaklaştırıl­makta, ya bir suikaste uğratılmakta, ya da tutuklanmaktadır. Müslümanlar bu durumda iki şeyden birini seçmek zorunda kalmaktadırlar: Ya orduyu değiş­tirme ümidiyle orduya girmek ya da orduyu inkarcıların denetimi allında kendi haline bırakmak. Böyle bir durumla karşı karşıya kalındığını düşündüğümüzde en uygun olanın Müslümanların orduya girerek kendilerini saklamaları ola­cağını kanaatine varırız. Zaruretler yasakları mubah kılacağına göre İslâm'ın ve Müslümanların çıkarlarının dayandığı meselelerle ilgili yasaklan mubah kılması öncelikle söz konusu olur.

Resulullah (a.s), bazı kimselerin savaşla ilgili bir takım görevleri yerine getirmelerine ve (bu esnada) gayelerine ulaşabilmeleri için küfür sözü söyle­melerine cevaz vermiştir. Bunun gibi bazı sahabilerden, planlarının öldürmek istedikleri kişiler tarafından anlaşılmaması için yürürken namaz kılanlar ol­muştur. Benzer şartların olduğu zamanlarda aynı şey yine söz konusu olabi­lir. Nitekim bu tür özellikler bugün bazı ateist ülkelerde bulunmaktadır. Bu iti­barla ilim adamlarının İslâm'ın ve Müslümanların bugünkü ve gelecekteki maslahatlarını göz önünde bulundurarak fetva vermeleri gerekmektedir. Bu­nun yanısıra düşmana karşı casusluk faaliyetinde bulunma gibi önemli bir gö­rev bulunmaktadır. Bu görevde başarılı olunabilmesi için bazı istisnai fetva­ları gerektirmektedir. Ancak bu fetvaların ehil kimseler tarafından verilmiş ol­ması şarttır. Buna ehil kişilerin de kendilerinden fetva isteyen kimselerin giz­liliklerini bilmeleri gerekir. Esas itibariyle diyoruz ki: İnsanın sadece ellerini ve yüzünü meshetmesi ve kollarını karıştırmaması suretiyle teyemmüm et­mesini caiz kılan bazı durumlar bulunmaktadır. Bazen gizlediği bir şeyin açığa çıkmaması için bu zorunlu olmaktadır. Yine beş vakit namazı birleştirerek ve akşam yatağında gözleriyle ima etmek suretiyle kılmak zorunda kaldığı du­rumlar olmaktadır. Ancak bu konularla ve daha pek çok İslâmi yükümlü­lüklerle ilgili fetvalar ancak buna ehil kimseler tarafından çok derin inceleme­ler ve yerinde değerlendirmeler yapılarak verilebilir. Bu fetvalar verilirken

İslâm toprağında olmamasını arzuladığımız ama bazı İslâm beldelerinde ve daha başka ülkelerde halen mevcut olan şartlar göz önünde bulundurulmalı­dır.

Sufyanı Sevri (rh.a) şöyle söylemiştir:

"İlim güvenilir kimseden gelen ruhsattır. Sert tutum ise bütün insanla­rın bildiği bir şeydir."

Biz burada genel bir fetva vermeye kalkışmıyoruz ama diyoruz ki: Fetva; zamanı, mekânı ve muhatab aldığı ferdi göz Önünde bulundurur. Her bir ferde kendisinin içinde bulunduğu duruma göre fetva verilebilir.

Çağımızın ihtiyaçlarının en önemlilerinden biri, ruhsatları nasıl belirleye­ceklerini ve yerli yerince nasıl kullanacaklarını bilen fetvaya ehil ilim adanılan ve utancılardır.

Şüphesiz basit delillerden yola çıkararak başkalarını İslâm dışına çıkaran­larla (bu yönde fetva verenlerle), şer'i ruhsatları bilen, bunlarla İslâm'ın ve Müslümanların maslahatlarına göre ve zaruretlerin gerekleri doğrultusunda fetva verenler arasında çok büyük farklar vardır. [78]

 

ÇEŞİTLİ SEBEPLERLE KILINAN NAMAZLAR

 

Takdim

 

Şanı yüce olan Allah bize beş vakit namazı farz kılmıştır. Resulullah (a. s) da şanı yüce olan Allah'tan gelen vahye dayanarak bizim için bazı namazlar koymuştur. Beş vakit namazla birlikte kılman sünnetler (revatibler) bunlar­dandır. Yine vitir namazı, gece ibadeti ve teheccüd namazı, kuşluk vakti sün­neti, mutlak nafile,-eve giriş ve çıkış esnasında kılman namaz, abdest nama­zı, tahiyyatu'l-mescid, yolculuğa çıkış ve yolculuktan dönüş sünnetleri, yolcu­lukta konaklanılan yere veda sünneti, teravih namazı, iki bayram namazı, ev-vâbin namazı ve teşbih namazı hep bunlardandır. Bu sayılanlardan bazıları bir takım münasebetler dolayısıyla kılman namazlardan sayılmaktadır. Ancak biz bunları daha fazla irtibatlı oldukları konular içerisinde ele aldık.

Çeşitli münasebetlerle kılınan namazlar içinde yukarıda saydıklarımızın dışında şu namazlar da bulunmaktadır: İstihare namazı, güneş tutulması na­mazı, ay tutulması namazı, istiska (yağmur isteme) namazı, iki rek'at tavaf namazı, hac için ihrama girerken kılınan iki rek'at namaz, tevbe namazı, Ma-likilere göre dua namazı, idama götürülürken kılman iki rek'at namaz.

Bu bölümü böyle bir takım münasebetlerle kılman ve daha önce geçmemiş olan namazlara ayırdık. Ancak iki rek'at ihram namazı ile iki rek'at tavaf na­mazından daha sonra hac bölümünde söz edeceğiz. [79]

 

İSTİHARE NAMAZI

 

Müslüman için şeriatın gerektirdiği şey; emredilene uymak ve nehyedilen-den sakınmaktır. İçinde bulunulan zamanda veya gelecekte maslahatla bağ­lantısı olan mubah işlerde ise istihare ve istişarede bulunmalıdır. İstihare Al­lah'la (yani onun ilahi ilhamını almak amacıyla), istişare ise önderlik, bilgelik ve üzerinde istişare yapılan konularda tecrübelilik özelliklerini kendilerinde taşıyan Allah ehli ile yapılır. Bu iki uygulama Mü si umanı yerinde tavıra en yakın, doğruya en uygun ne ise ona iletir. Kişi istihare ile kendini Allah'ın rah­metlerine ve yardımlarına arzeder. İstişare ile de görüş konusunda güçler bir araraya getirilmiş olur.

İstihare Resulü İlah (a.s)'ın sünneti ile konmuştur. Bu, cahiliye dönemi in­sanlarının kuş uçurma gibi uygulamalarına karşı kuvvetli bir alternatiftir. Ca­hiliye insanları böyle kuş uçurur, kuş sağ tarafa giderse olumlu, sol tarafa gi­derse olumsuz karar verirlerdi. İstihare aynı zamanda (günümüz) cahillerinin yaptıklarına karşı da kuvvetli bir alternatiftir. Bu insanlar akla ve şeriata uy­gun olmayan bir takım işlerle olumlu veya olumsuz karar verme konusunda bir ilham arıyorlar. Resulullah (a.s) bizim için istihare uygulamasını koymuş­tur. İşi Allah'a arzetmekten ve O'nun, bizler için tercih yapmasını istemekden daha büyük ne olabilir?

İleride göreceğimiz üzere istihare iki rek'at namaz ve duadan ibarettir. Bundan sonra Müslüman içine doğacak fikri bekler. İstiharede insanın içine doğan fikre ve gösterilen kolaylığa itibar edilir.

İnsan bazen istihareden hemen sonra içine bir şeyin doğduğunu hissede­bilir. Bazen istihareden sonra bir rüya görür ve o rüyaya dayanarak istenenin ne olduğu konusunda bir sonuç çıkarır.

Sabit (rivayeti sahih) bir hadiste şöyle denmektedir:

"Peygamberlik gitti (yani bitti) ve geriye müjdeleyiciler (ilhamlar) kaldı. Bu da salih bir adamın göreceği veya ona gösterilen rüyadır."

İnsana ilk istihare sonucunda bir şey belli olmazsa ikinci kez yeniden isti­hare yapar. Bazı fıkıhçılar yediye kadar tekrar edilmesini müstehab görmüş ve bunu İbni Sünni'nin nakletmiş olduğu bir rivayete dayandırmışlardır. Sonra yedi rakamı mübarek bir rakamdır. Göklerin sayısı yedidir. Yerler yedi kattır. Tavaf yedi kere (yani yedi dönüşle) yapılır. Şeytan taşlamada yedi taş atılır. Haftanın günlerinin sayısı yedidir. Sonra Araplara göre yedi rakamı çokluk ifade eder. İstihareyi yedi kere tekrarlayan çok ve güzel bir iş yapmış olur.

Hanefiler istihareyi içinde hayır olan şeyi istemek şeklinde tarif etmiş ve bunun hangi yönünün (yani yapılmasının mı yoksa yapılmamasının mı) doğru olduğu tam bilinmeyen ve yapılması mubah olan fiillerde uygulanacağını söy­lemişlerdir. İstihare iki rek'at namaz kılınması ve ardından ileride göreceğimiz me'sur (rivayette geçen) duanın okunmasıyla olur. Bu duaya Allah'a hamd ve Resulullah (a.s)'a salat ile başlanması ve yine bu şekilde bitirilmesi müs-tehabdır. İstihare namazının birinci rek'atında Fatiha'dan sonra kâfirun suresi, ikinci rek'atında da yine Fatiha'dan sonra ihlas suresi okunur.

Malikiler ve Şafiiler istihare namazında zammı sure olarak bu iki surenin okunmasının gerektiğini belirtmişlerdir. Bunların okunması dört mezhebe gö­re de mendubdur. Hanefiler bir kişinin namaz kılma imkânının olmaması duru­munda dua ederek istiharede bulunabileceğini söylemişlerdir.

Şimdi istihare namazı ile ilgili iki rivayeti veriyoruz:

 

2184- Buhari, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a .s) bize bütün işlerde/ Kur'an-ı Kerim'den bir sureyi öğ­rettiği gibi istihareyi Öğretirdi. Şöyle derdi:

"Biriniz bir iş düşündüğünde farz dışında iki rek'at namaz kılsın. Sonra şöyle desin:

"Ey Allah'ım! Senin ilminde hayırlı olanı bildirmeni diliyorum. Senin kudretine dayanarak bana (hayırlı olanı yapmam için) güç vermeni diliyo­rum. Senin büyük lütfundan istiyorum. Sen güç yetirirsin ama ben güç ye-tiremem. Sen bilirsin ama ben bilmem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Ey Allah'ım! Eğer bu işin benim dinim, yaşantım ve işimin sonu açısından -yahut "işimin öncesi ve sonrası açısından" dedi- hayırlı olduğunu bilirsen onu benim için mümkün eyle ve onu bana kolaylaştır. Sonra benim için onda bereket ver. Ey Allah'ım! Eğer bu işin benim dinim, yaşantım ve işi­min sonu açısından -yahut "işimin Öncesi ve sonrası açısından" dedi- şerli olduğunu bilirsen onu benden uzak tut, beni de ondan uzak tut ve beni ha­yırlı olan neredeyse ona muvaffak kıl. Sonra beni ona razı eyle."

Dedi ki: "Bu arada ihtiyacını arzeder." [80]

 

2185- Ebu Ya'la, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [81]

 

Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Biriniz bir iş (yapmak) istediğinde şöyle desin:

"Ey Allah'ım! Senin ilminde hayırlı olanı bildirmeni diliyorum. Senin kudretine dayanarak bana (hayırlı olanı yapmam için) güç vermeni diliyo­rum. Senin büyük lütfundan istiyorum. Sen güç yetirirsin ama ben güç yeti-remem. Sen bilirsin ama ben bilemem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Ey Allah'ım! Eğer bu -bu arada ne ihtiyacı varsa arzeder- benim dinim, yaşan­tım ve işimin sonu açısından hayırlı ise (beni ona muvaffak eyle). Değilse onu benden uzaklaştır, beni de ondan uzak tut. Sonra benim için hayırlı olan nerede ise onu mukadder eyle. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir." [82]

 

HACET NAMAZI, TEVBE NAMAZIVE İDAMA GÖTÜRÜLENİNKILACAĞI NAMAZ

 

Hacet Namazı

 

2186- Taberani, Mu'cemu's-Sağir'de Osman bin Huneyf (r.a)'ten şu şe­kilde rivayet etmiştir: [83]

"Bir adam bir ihtiyacı için Hz. Osman bin Affan (r.a)'m yanına gelip gidi­yordu. Ancak Hz. Osman (r.a) onunla ilgilenmiyor ve ihtiyacına da bakmı­yordu. Bu arada (adam) Osman bin Huneyf (r.a)'le karşılaştı ve bu durumu ona şikâyet etti.

Osman bin Huneyf (r.a) de ona şöyle söyledi:

"Git bir ibrik al ve abdest al. Sonra Mescid'e git. Orada iki rek'at namaz kıl. Sonra şöyle söyle;

"Ey Allah'ım! Ben senden istiyorum ve peygamberimiz, rahmet pey­gamberi Muhammed'e yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben, ihtiyacımı gör­mesi için seninle Rabbime yöneliyorum -Bu arada ihtiyacını arzedersin-" Sonra ben seninle birlikte dönerken sen de benim yanıma gel." Adam çıktı. Onun söylediğini yaptı. Sonra Hz. Osman (r.a)'ın kapısına geldi. Kapıcı gelip elinden tutarak adamı Hz. Osman bin Affan (r.a)'ın ya­nma götürdü. (Hz. Osman r.a) onu kendisiyle birlikte serginin üzerine oturt­tu ve: "İhtiyacın nedir?" diye sordu. Adam ihtiyacını söyledi. (Hz. Osman r.a) ihtiyacını gördü. Sonra kendisine: "Şu an gelinceye kadar senin ihtiya­cını hatırlayanı adım" dedi. Yine şöyle söyledi: "Her ne ihtiyacın olursa bize gel."

Sonra adam onun yanından çıktı ve Osman» bin Huneyf (r.a) ile kar­şılaştı. Ona: "Allah sana hayırlı karşılık versin. O, sen kendisiyle konuşun-caya kadar bana bakmıyor ve ihtiyacımla ilgilenmiyordu" dedi. Bunun üze­rine Osman bin Huneyf (r.a) şöyle söyledi:

"Vallahi ben onunla konuşmadım. Ancak şöyle bir olaya şahid oldum: Resulullah (a.s)'a gözleri görmeyen bir adam geldi. Gözünün gitmesinden  dolayı O'na şikâyette bulundu.

Resulullah (a.s) ona: "Sabredemez misin?" diye buyurdu. Adam: "Ya Re­sulullah (a.s)! Bana delillik edecek biri .yok. Bu benim için çok zor oluyor" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s) ona şöyle buyurdu:

"Git bir ibrik al. Abdest al. Sonra iki rek'at namaz kıl. Sonra şu sözlerle dua et..."

Vallahi biz o sohbetten ayrılmadık. Söz hayli uzadı. Bu arada o adam i-çeri girdi. Adeta gözlerine hiç körlük gelmemiş gibiydi." [84]

 

Bir Açıklama

 

Taberani bu hadisin sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de onun açıklama­sına muvafakat etmiştir. Hakim bu hadisi verdikten sonra hakkında şu açıkla­mada bulunmuştur:

"Bu, Avn bin Umare rivayetiyle nakledilmiştir. Orada ihtiyaç sahibi a-damdan söz edilmiyor. Bu rivayete -yani yukarıdaki rivayete- Şebib bin Said el-Hubeti'nin Ruh bin el-Kasım'dan rivayet ettiği metin uymaktadır (tabi­dir). Ancak metinde ve isnadda bazı ilaveler mevcuttur. Orada söz, Şebib'in sözüdür. Şebib ise sika, güvenilir biriydi. İbni Medini ve Darekutni onun sika olduğunu söylemiştir. Ebu Zur'a ise onun hakkında "lâ be'se bih (riva­yetlerinin alınmasında sakınca yoktur) demiştir." [85] [86]

Bu durumdaki bir hadisi zayıf görenin iddiasına değer verilir mi?

İbni Adiy'in 'el-KârmT adlı eserinde [87] İbni Veheb'in Şebib'den münker hadisler rivayet ettiğini söylemiş olması onun tankıyla rivayet edilmiş hadis­lerin hepsinin münker olduğunu göstermez. Sözü edilen imamlar (ilim adam­ları) sahih olduğunu gösterecek bir dayanak bulmadıkça bu rivayeti (yani be­lirtilen isnadla gelen bir rivayeti) sahih olarak değerlendirmemişlerdir.

 

2187- İbni Mace, Osman bin Huneyf (r.a)'ten rivayet etmiştir: "Gözleri görmeyen bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek: "Bana afiyet ver­mesi (gözlerinle şifa vermesi) için Allah'a dua et" dedi. Resulullah (a.s) şöy­le buyurdu:

"İstersen senin için bunu sonraya bırakayım (yani haline sabret) ki,, bu se­nin açından daha hayırlıdır. İstersen de dua edeyim."

Adam: "Dua et" dedi. Resulullah (a.s) kendisine abdest almasını ve ab-destini özenle almasını, sonra iki rek'at namaz kılmasını ve ardından şu dua ile dua etmesini emretti:

"Ey Allah'ım! Ben senden istiyorum ve rahmet peygamberi Muham-med'e yoneliyorum. Ey Muhammed! Ben şu ihtiyacımın görülmesi için o-nun hakkında seninle Rabbime yoneliyorum. Ey Allah'ım! Onu benim hakkımda şefaatçi kıl." [88]

 

2188- Tirmizi, Osman bin Huneyf (r.a)'den rivayet etmiştir: "Gözleri görmeyen bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek: "Bana afiyet ver­mesi (gözlerime şifa vermesi) için Allah'a dua et" dedi. Resulullah (a.s) şöy­le buyurdu:

"İstersen senin için dua edeyim. Ama istersen sabret. Bu senin için daha hayırlı olur." [89]

Adam: "Dua et" dedi. Resulullah (a.s) kendisine abdest almasını ve ab-destini özenle almasını, sonra iki rek'at namaz kılmasını ve ardından şu dua ile dua etmesini emretti:

"Ey Allah'ım! Ben senden istiyorum ve peygamberin, rahmet peygambe­ri Muhammed'e yoneliyorum. Ben, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneldim. Ey Allah'ım! Onu benim hakkımda şefaatçi kıl." [90]

 

Tevbe Namazı

 

2189- Tirmizi, Hz. Ebu Bekir (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum: [91]

"Herhangi kişi bir günâh işler, sonra kalkıp güzelce temizlenir (temiz­lenip abdestini alır), sonra namaz kılar ve Allah'tan mağfiret dilerse Allah muhakkak onu bağışlar."

Resulullah (a.s) daha sonra şu ayeti kerimeyi okudu:

"Onlar bir fenalık yaptıklarında yahut kendi kendilerine haksızlık ettik­lerinde Allah'ı anar ve günâhlarının bağışlanmasını dilerler. Günâhları Al­lah'tan başka kim bağışlar! Onlar işlediklerinde (kötü bir iş olduğunu) bile bile ısrar etmezler." [92]

 

Bir Açıklama

 

Tevbe namazıyla ilgili pek çok şahid (yani birbirini destekleyen rivayet­ler) bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını 'et-Terğib ve't-Terhîb' müellifi ver­miştir. Bunların içinde yukarıdaki metinde bildirileni mana yönünden destek­leyen rivayetler vardır.

 

2190- Bey hak i, Hasam Basri (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Her ne zaman bir kul günâh işler, sonra güzelce abdest alır, abdestine özen gösterir, sonra açık bir alana çıkar ve orada iki rek'at namaz kılar, işle­diği günâhtan dolayı Allah'tan bağışlanma dilerse muhakkak Allah onu bağışlar.” [93]

 

2191- İbni Huzeyme, Abdullah bin Bureyde (r.a)'den rivayet etmiş, o da babasının şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Resulullah (a.s) bir gün sabah kalktı ve Bilal (r.a)'i çağırdı. Kendisine şöyle buyurdu:

Ey Bilal! Sen benden önce cennete girmişsin. Ben dün gece cennete gir-.dim, orada önümde senin hışırtını duydum." O da şöyle söyledi:

Ya Resulullah (a.s)! Ben her ne zaman günâh işlediysem ardından muhakkak iki rek'at namaz kıldım ve her ne zaman abdestim bozulduysa he­men ardından abdest aldım ve iki rek'at namaz kıldım." [94]

 

İdama Götürülen Kişinin İki Rek'at Namaz Kılması

 

2192- Buharı, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) on casus gönderdi. Başlarına da Asım bin Ömer bin Hattab (r.a)'ın dedesi ensardan Asım bin Sabit (r.a)'i geçirdi. Bunlar Usfan ve Mekke arasında bulunan Hedde'ye gelince Huzeyl'den adlarına Benu Lih-yan denilen bir mahalle halkına kendilerinden söz edildi. Onlar bunların üzerine yüz kişi civarında okçu adamdan oluşan bir birlik gönderdiler. Bu kişiler onların (Asım bin Sabit (r.a) ve arkadaşlarının) izlerini takib ettiler. [95]

Konaklamış oldukları bir yerde bıraktıkları yiyecek artıklarına rastladılar.

"Bu Yesrib (Medine) hurmasıdır" dediler. İzlerini takib etmeye devam ettiler. Asım (r.a) ve arkadaşları onların geldiklerini farkedince bir mevziye sığındılar. Öteki adamlar onları kuşatmaya aldılar ve:

"Aşağı inin. Ellerinizi verin (teslim olun). Sizden bir tek kimseyi öldür­meyeceğimiz üzere size kesin söz ve ahid veriyoruz" dediler. Asım bin Sabit

"Şimdi ben bir kâfirin zimmetine sığınarak aşağı inmem" dedi. Sonra: "Ey Allah'ım! Peygamberin (a.s)'i bizim durumumuzdan haberdar et!" diye dua etti. Bunun üzerine adamlar onların üzerlerine ok atmaya başladılar ve Asım (r.a)'ı öldürdüler. Onlardan (yani Asım (r.a)'m arkadaşlarından) üç kişi karşı tarafın verdiği söz ve ahid üzere indi. Bunlar Hubeyb, Zeyd bin De-sine ve üçüncü bir şahıstı. Bunları yakalayınca da yaylarının iplerini çözerek onlarla bu kişileri (üç Müslümanı) bağladılar. Üçüncü şahıs dedi ki: "Bu on­ların ilk gadirleridir (ahidlerinden dönüşleridir). Vallahi ben sizinle gel­mem." -Öldürülenleri kastederek: "Benim için bunlarda bir örnek vardır" dedi. Onu çektiler ve iyice zorladılar. Ancak o onlarla birlikte gitmek isteme­di. Hubeyb ve Zeyd bin Desine götürüldü. Onları Bedir olayından sonra sattılar. Hubeyb'i Hars bin Amir bin Nevfel'in oğulları satın aldılar. Hubeyb de Hars bin Amir'i Bedir'de öldürmüştü. Hubeyb onların yanında esir ola­rak kaldı. Sonra onu öldürmeye karar verdiler. (Hubeyb) Hars'm kızların­dan birinden kasık traşı olmak üzere emaneten bir ustura istedi. O da verdi. Bu kadının bir küçük oğlan çocuğu kadından habersiz çıkıp (Hubeyb'in) ya­nına gitti. Kadın (Hubeyb'in) onu uyluğunun üstüne oturttuğunu ve elinde ustura olduğunu gördü. Kadın:

"Bu halden çok fena dehşete kapıldım" dedi. Hubeyb onu tanıdı ve dedi ki:

"Benim onu öldüreceğimden mi korktun. Ben böyle bir şey yapacak de­ğilim." Kadın dedi ki:

"Ben Hubeyb'den daha hayırlı bir esir görmüş değilim. Vallahi bir gün onun üzüm salkımları yediğini gördüm. Elleri de demirle bağlanmıştı. Mek­ke'de ise meyva yoktu." Kadın: "Şüphesiz o, Allah'ın Hubeyb'e verdiği bir rızıktı" derdi. Onu hilde (harem dışında) öldürmek üzere harem dışına çı­kardıklarında Hubeyb:

"Beni bırakın iki rek'at namaz kılayım" dedi. Onlar da bıraktılar. (Hu­beyb namazı kılınca): "Vallahi, eğer benim (ölümden) korktuğumu sanacak olmasaydınız, namazı biraz daha uzatacaktım" dedi. Sonra şöyle söyledi: "Ey Allah'ım! Onların sayılarını belirle. Onların tek tek canlarını al. İçlerinden bir tek kişi bırakma." Sonra şu beyitleri okudu:

"Müslüman olarak öldürüldüğümde hiç de önemsemem,

Ölümüm Allah İçin olunca ne yöne olursa olsun,

Bu ilâhın zatında olan bir şeydir,

Dilerse parmaklanmış her pazunun kemiğini mübarek kılar"

Sonra Ebu Serva'a Ukbe bin Hars üzerine giderek onu öldürdü. Böylece Hubeyb (r.a) (Allah yolunda) sabrederek idama götürülen her Müslüman için bu sünneti koymuş oldu.

Resulullah Ca.s), onların başlarına bu olayların geldiği gün onlarla ilgili gelişmeleri ashabına haber verdi.

Kureyş'ten bazı kimseler kendilerine Asım bin Sabit'in öldürüldüğü ha­ber verilince ona kendilerine onun tanınmasını sağlayacak bir şey getirilme­si üzere birilerini gönderdiler. (Asım r.a) onların ileri gelenlerinden bir büyüklerini öldürmüştü. Yüce Allah da onun üzerine gölge gibi bir an top­luluğu gönderdi ve bunlar (onun cesedini) Kureyşilerin gönderdikleri adamlardan korudular. Bu yüzden ondan (cesedinden) bir şey koparmaya muvaffak olamadılar.

Ka'b bin Malik dedi ki: "Murare bin Rebi el-Amri ve Hilal bin Umeyye el-Vakifi'nin Bedir savaşma katılmış iki salih adam olduğunu bildirmiş­lerdir."

Bu, Buhari'nin rivayetidir. Burada sözü edilen namaza delalet eden şey de: "Böylece Hubeyb (r.a) (Allah yolunda) sabrederek idama götürülen her Müslüman için bu sünneti koymuş oldu" sözüdür. [96]

 

İSTİSKA (YAĞMUR İSTEME) NAMAZI

 

İstiska: Kulların yağmura ihtiyaç duydukları bir sırada namaz, hutbe, is­tiğfar, hamd ve sena ile Yüce Allah'tan yağmur istenmesidir.

Ebu Hanife şöyle söylemiştir:

"İstiska (namazı) cemaatle kılınması sünnet olan bir namaz değildir. İn­sanlar bunu yalnız başlarına, tek tek kalsalar da caizdir ve bunda herhangi bir kerahet yoktur. Çünkü bu namaz mutlak nafiledir. İstiska, dua ve istiğ­fardır. İstiska için cemaate, hutbeye, ridânın ters çevrilmesine ihtiyaç yoktur. Bir kâfirin bunda bulunması uygun değildir."

Hanefılerden Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'in de içinde bulunduğu ço­ğunluğu oluşturan fıkıhçılar ise şöyle söylemişlerdir:

"İstiska namazı müekked sünnettir. Hazerde ve yolculukta kılınabilir. İkinci, üçüncü ve hatta daha sonraki günlerde Yüce Allah yağmur verinceye kadar tekrarlanabilir."

Malikilere göre istiska namazını bir adet haline getirirlerse ve bu namazın vaktinden önce yağmur yağarsa yine de istiska namazı kılınır. Şaflilere göre de bu durumda insanlar şükür ve dua için toplanır ve istiska namazını şükür amacıyla kılarlar. Kuvvetli görüşe göre bu durumda (istiska için toplananlara) imam hutbe okur. Hanbeliler, bu durumda insanların namaz için çıkmayacak­larını Yüce Allah'a şükredeceklerini ve daha fazlasını isteyeceklerini söy­lemişlerdir. Eğer çıkarlar ve daha namaz kılmadan yağmur yağdınlırsa Yüce Allah'a şükür amacıyla namaz kılar, O'na hamd ve dua ederler.

Hanefilerin dışındaki çoğunluk istiska namazının iki rek'at olduğu, mesken yeri dışında açık alandaki namazgah üzerinde ezansız ve kametsiz olarak ce­maatle kılınacağı üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Bu namaz için sadece cemaatle namaz kılınacağı üzere haber verilir (yani ezan ve kamet okunmaz -Çeviren).

Bayram namazında olduğu gibi bu namazda kıraat (Kur'an-ı Kerim okuma işi) açıktan yapılır. Şafiilere ve Hanbelilere göre birinci rek'atta namaza baş­lanmasından sonra ve e'uzu çekilmesinden önce yedi kere tekbir getirilir. İkinci rek'atta da beş kere tekbir getirilir. Tekbir getirilirken eller omuzlar hi­zasına kadar kaldırılır ve her iki tekbir arasında orta bir âyet okunuyormuş gi­bi beklenilir. Malikilere ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf ve İmam Muham-med'e göre tekbir yerine istiğfarda bulunulur.

Hanbelilere ve İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'e göre eğer Ala ve Gaşiye suresi okunursa iyi olur. Malikilere göre ise efdal olan A'la ile Şems surelerinin okunmasıdır. Şafiilere göre de kaf ve Kamer surelerinin okunması efdaldir. Bununla birlikte her hangi sure okunsa da sakıncası yoktur. îstiska namazı cemaatle küınabildiği gibi tek tek de kılınabilir. Ama efdal olan ce­maatle kılınmasıdır. Efdal olan bu namazın Mekke, Medine ve Kudüs'te bura­lardaki mukaddes camilerde kılınmasıdır. İnsanlar istiska namazı için çıktık­larında efdal olan yürüyerek gitmeleri ve mütevazi elbiseler giymeleridir. Yine üzerlerinde Allah'a karşı tezellül, tevazu ve huşu görüntüsünün belirgin bir şekilde görünmesi ve tevbelerini yemlemeleri efdaldir. Zayıf kimselerle, yaşlılarla, düşkünlerle ve çocuklarla istiskada bulunurlar. İstiskaya çıktıkları her gün bir sadaka vermeleri uygun olur. Ebu Hanife'ye göre istiska duası için imanım izninin alınması şart değildir. Şafiilere göre ise bu, istiska namazı için şarttır. Bu namazın belli vakitte kılınması gerekmez. Ancak namazın kılınma­sının nehy edildiği vakitte kılınamayacağı konusunda her hangi bir görüş ay­rılığı yoktur. Bununla birlikte imam insanlara, toplanmaları için ne vakit kılına­cağını Önceden bildirir. Efdal olan bayram namazında olduğu gibi günün ilk vaktinde yerine getirilmesidir. Eğer insanlar namazlarının arkasından veya cuma hutbesinde veya son rek'atta yağmur istemek için dua ederlerse yaptık­ları caiz olur ve yerinde bir iş yapmış olurlar. Malikilere göre bu namaza ka­dınların ve temyiz çağına gelmemiş çocukların çıkması istenmez, Şafiiler ve Hanbeliler çocukların, yaşlıların, düşkünlerin ve gösterişli olmayan kadınların çıkmalarının mendub olduğunu söylemişlerdir. Malikilere göre hayvanların çıkarılması müstehab değildir. Ancak sahih olan rivayete göre Hanefilere ve Şafiilere göre hayvanların yavrularıyla birlikte çıkarılması müstehabdır. Han­belilere göre ise bu mubahtır.

 

İyi (salih) kimselerle tevessül edilmesi müstehabdır. [97] Ebu Hanife is tiska için hutbe olmadığım söylemiştir. İmam Muhammed ise bu namazdan sonra iki hutbe verileceğini bu iki hutbe arasında bayramda olduğu gibi bir süre oturulacağını söylemiştir. Ebu Yusuf ise sadece bir hutbe verileceğini söylemiştir. Hutbenin çoğunda istiğfarda bulunulur ve kıbleye doğru dönülür. Malikiler ve Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"İmam namazdan sonra istiska için bayramda olduğu gibi iki hutbe verir."

Hanbeliler sadece bir hutbe verileceğini söylemişlerdir. Şafiilere göre sa­dece bir hutbenin verilmesi de caizdir.

Namazdan önce hutbe: Bütün herkes istiska namazında hutbenin uzatıl­masını müstehab görmüşlerdir. Malikilere göre istiğfar için bir sınır yoktur. Şafiilere göre hatib birinci hutbede dokuz kere istiğfar eder. İkincide ise yedi kere istiğfar eder. Hanbelilere göre hatib (hutbeye) ardarda dokuz tekbir ge­tirerek başlar. Onlara göre bu hutbe esnasında Resulullah (a.s)'a çokça salat getirilir ve çokça istiğfarda bulunulur. Hatib mümkün olursa me'sur (rivayette geçen) dua ile dua eder. Değilse gayeye uygun bir şekilde dua eder, cemaat­ten olanlar da onun duasına gizli okursa gizlice, açıktan okursa açıktan "â-min" derler.

İmam Muhammed ve Ebu Yusuf a göre dua esnasında kıbleye yönelin-mesi müstehabdır. Malikiler: "(İmam) hutbeyi bitirdikten sonra ayakta yü­zünü kıbleye çevirir ve insanlardan bir kimseye duasını özel kılmaz" demiş­lerdir.

Şafiiler de şöyle söylemişlerdir:

"İmam ikinci hutbenin yaklaşık üçte birini okuduktan sonra kıbleye dö­ner ve gizli ve açıktan dua eder. Sonra yüzünü insanlara döner ve onları Al­lah'a itaata teşvik eder, Resulullah (a.s)'a salat getirir. Bir veya iki ayeti ke­rime okur ve mü'min erkekler ve mü'min kadınlar için dua eder. Sözünü şu ibareyle bitirir: "Kendim için ve sizin için Allah'tan mağfiret diliyorum."

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Hutbe esnasında kıbleye yönelir. Cuma hutbesinde olduğundan farklı olarak hatib için istiska duası esnasında ellerini havaya kaldırmak müste-habdır. Diğer insanlar da ellerini kaldırırlar."

İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed imamın dua esnasında ridasını ters çevireceğini söylemişlerdir. Çevirme işi de şöyle olur: Eğer dört köşeli (yani yaygı şeklinde ise) üst tarafını alta getirir. Cübbe gibi yuvarlak bir şe­kilde ise sağ tarafını sol tarafına getirir. Cemaatten olanlar odalarını ters çevirmezler. Ebu Hanife'ye göre ridanın ters çevrilmesi sünnet değildir. Ço­ğunluk da İmam Muhammed ile Ebu Yusuf un söyledikleri gibi söylemişlerdir. Ancak onlar erkeklerin oturdukları yerde imam gibi odalarını ters çevirecek­lerini de söylemişlerdir. Malikiier ve Hanefiler ridanın içini dışına getirmeyi müstehab görmemekte sadece sağ yanını sol yanına, sol yanını da sağ yanına getirmeyi yeterli görmektedirler. Şafiiler sonraki görüşlerinde ridanın içini dışına ve altını üstüne çevirmeyi de müstehab saymışlardır.

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Rida eve varılıp çıkarılıncaya kadar böyle ters çevrilmiş halde kalır."

Ridayı ters çevirmenin hikmeti ise durumu değiştirmekten hayır ummak ve Yüce Allah hakkında hüsni zanda bulunulduğunu göstermektir.

İstiskaya çıkılması istendiğinde imam insanlardan yaptıkları kötülük­lerden tevbe etmelerini ve çeşitli iyiliklerle Yüce Allah'a yaklaşmalarım ister. Yine yaptıkları haksızlıkları telafi etmelerini ve hakları hak sahiplerine ver­melerini ister. Bunun yanısıra istiska namazından önce üç gün oruç tutul­masını emreder. İnsanlar oruç günlerinin sonuncusunda yahut dördüncü günde sahraya çıkarlar. Şafiiler insanların imamın yaptığmı örnek almalarının gerek­tiğini söylemişlerdir. Hanbeliler ise bunun gerekmediğini söylemişlerdir. İs­tiska için koku sürünmek değil temizlenmek müstehabdır. Yine sulak yerlerin insanlarının kurak yerlerin insanları için dua etmeleri müstehabdır. Malikiier istiska namazından önce ve sonra nafile namaz kılınmasını müstehab gör­müşlerdir. Bir şeyin verilmesi ve bir şeye ulaşılması istendiğinde dua avuç iç­lerinin göğe doğru çevrilmesiyle, yerdeki bir belanın kaldırılması istendiğinde de ellerin dışlarının (üstlerinin) göğe doğru çevrilmesiyle olur. [98]

Resulullah (a.s)'m sağlığında gerçekleşen istiska (ve ardından yağmur yağması) olayları O'nun mucizelerindendir. Hatta insanların tam bir karam­sarlığa düştükleri, her şeyden ümit kestikleri ve yağmur yağacağı ihtimaline dair hiç bir işaretin olmadığı bir anda duaya çıkar ve daha duası bitmeden Yüce Allah Peygamberine ikramda bulunur ve müthiş bir mucize şeklinde yağmur yağardı. Bu durum yine Resulullah (a.s)'ın bir mucizesi ve bu üm­metin bir kerameti olarak O'nun ümmetinde de devam etti. İslâm ümmeti tari­hindeki istiska olaylarını inceleyen bir kimse hayretle karşılaşacaktır. Nice zamanlar olmuştur ki, Müslümanlar istiska için çıkmışlar ve onlar daha evle­rine dönmeden yağmur yağmaya başlamıştır. Araştırmacıların İslâm ümmeti­nin geçmişindeki ve yaşadığımız çağdaki istiska olaylarını incelemesini arzu­larız. Bu durumda Resulullah (a.s)'ın pek çok mucizesine ve O'nun mucizesi­nin hala devam ettiğine, O'nun bize vaad ettiği her şeyin hak olduğuna delalet eden pek olaya rastlayacaktır. Hüküm Allah'ın elindedir ve O'nun (Resulullah (a.s)'ın) yaptığında mutlaka bir hikmet vardır. 'Allah (c.c.)' adlı kitabımızda Allah'ın varlığına delalet eden en büyük delillerden birinin dualarımızın kabul edilmesinin olduğundan söz etmiştik. Bu insanlığın hayatında devam etmekte olan bir gerçektir. Bunun en önemli görüntülerinden biri de istiska dualarından sonra yağmurun verilmesidir. Bir keresinde insanların üç gün arka arkaya is­tiska için çıktıklarına şahid oldum. Üçüncü gün dualarını bitirmek üzere olduk-lan sırada gökten acayip bir şekilde bereketler boşalmaya başladı. Şüphesiz bunda düşünen, kalbi olan insan için açık bir ibret vardır.

Şimdi konuyla ilgili naslara (rivayetlere) geçelim: [99]

 

İstiskada Dua, Namaz Ve Ridanın Ters Çevrilmesi

 

2193- Ebu Davud, Hişam bin İshak bin Abdullah bin Kinane (r.a)'den [100]

rivayet etmiş, o da babasının şöyle söylediğini bildirmiştir:

"Velid bin Ukbe, Medine'nin emiri olduğu sırada beni Resulullah (a.s)-'m ne şekilde istiskada bulunduğunu sormam için Abdullah bin Abbas (r.a)'a gönderdi. Ben gittim. O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) eski elbiselerini giymiş halde, mütevazi bir şekilde ve tazarru içinde çıktı. Namazgaha vardı. Minbere çıktı. Sizin şu hutbeniz gibi bir hutbe vermedi. Ancak dua etmeye, tazarruda bulunmaya ve tekbir ge­tirmeye devam etti. Sonra bayramda kıldığı gibi iki rek'at namaz kıldı." Bir rivayette: "Huşu içinde" ibaresi ilave edilmiştir. [101] Bunu Nesai de nakletmiştir. Onun rivayetine göre şöyle söylemiştir:

"Filanca beni kendisine Resulullah (a.s)'ın İstiska kıldığı namaz hakkın­da soru sormam için Abdullah bin Abbas (r.a)'a gönderdi. O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) tazarru içinde, mütevazi bir halde ve eski elbiselerini giymiş olarak çıktı. Sizin şu hutbeniz gibi hutbe vermedi. Ayrıca iki rek'at namaz kıldı."

Yine Nesai'nin bir başka rivayetine göre şöyle söylemiştir:

"Emirlerden biri beni, kendisine istiska hakkında soru sormam üzere Abdullah bin Abbas (r.a)'a gönderdi. Abdullah bin Abbas (r.a) da şöyle söy­ledi:

"Onu bana (bunu) sormaktan alıkoyan nedir? Resulullah (a.s) mütevazi, tezellül, huşu ve tazarru içinde çıktı, bayramlarda kıldığı gibi iki rek'at na­maz kıldı. Sizin şu hutbeniz gibi hutbe vermedi." [102]

Yine birinci rivayeti nakletmiştir. Bu rivayete göre hadis: "Ben, Abdullah bin Abbas (r.a)'a sordum" diye başlamaktadır. Bunun isnadı hasendir. [103]

"Bayram namazı" ibaresinden bu namazda da bayram namazlarında ol­duğu gibi birinci rek'atta yedi, ikinci rek'atta beş tekbir getirileceği hükmü çı­karılmıştır. İmam Şafii ve Ahmed bin Hanbel bu şekilde fetva vermişlerdir. İmam Malik, İmam Muhammed, Ebu Yusuf ve bir görüşe göre Ahmed bin Hanbel bu namazda namaza başlangıç tekbiri ile geçiş tekbirlerinden başka tekbir alınmayacağını söylemişlerdir. [104]

'Neylu'l-Evtar'da şöyle denmektedir:

"Çoğunluk "bayram namazı" gibi sözünü, "rek'at sayısı bakımından, kı­raatin açıktan yapılması ve hutbeden önce kılınması yönünden bayram na­mazı gibi" şeklinde yorumlamışlardır." [105]

Tehanevi de şöyle söylemiştir [106]:

"Buradaki benzetme ile bu namazın bayram namazlarında olduğu gibi tekbirleri de içine alacağı kastedilmiş olmayabilir. Şeyh böyle söylemiştir. Hakim'in Mustedrek'te, Darekutni'nin sonra Beyhaki'nin Sünen'de Mu­hammed bin Abdulaziz bin Ömer bin Abdurrahman bin Avf'dan, onun ba­basından onun da Talha'dan rivayet ettiği hadise gelince; bu rivayete göre (Talha) şöyle söylemiştir: "Mervan beni istiska sünneti (yani istiskanın sün­net üzere yerine getirilmesi) hakkında soru sormam üzere Abdullah bin Ab­bas (r.a)'a gönderdi. O da şöyle söyledi:

"İstiska sünneti iki bayram namazının sünnetidir. Ancak Resulullah (a.s) (istiskada) ridasını ters çevirdi, sağ yanını sol yanına, sol yanını da sağ yanına getirdi. İki rek'at namaz kıldı. Birinci rek'atta yedi tekbir getirdi ve "Sebbihi'sme Rabbike'l-A'la"yı okudu. İkinci rek'atta da "Hel etâke hadisu'l-ğaşiye" yi okudu. Bu rek'atta da beş tekbir aldı."

Zeyla'i'nin ifade ettiğine göre Hakim bunun isnadının sahih olduğunu söy­lemiştir. Ancak Buhari ve Müslim bunu Sahihlerine almamışlardır. [107]

Buna Zeyla'i'nin de ifade ettiği üzere iki yönden cevap verilebilir: Birincisi hadisin zayıf olduğu hususudur. Hadisin senedinde adı geçen Muhammed bin Abdulaziz adlı şahıs hakkında Buhari: "Münkeru'l-hadistir (münker yani bi­linmeyen kabule uygun olmayan hadisler rivayet eden biridir)" demiştir. Nesai de onun hakkında: "Metruku'l-hadis (hadisi kabul edilmeyen biri)" de­miştir. Ebu Hatim de: "Rivayet ettikleri hadisler zayıftır, rivayetleri arasında sağlam bir hadis bulunmamaktadır" demiştir. İbni Hibban, Kitabu'd-Du'afa-'da: "Sika ravilerden sağlam olmayan şeyler rivayet eder. Sağlam kimselerden münferiden (yalnız başına, başka bir şahidi ve mütabi'i olmaksızın) tu­tarsız rivayetler nakleder. Dolayısıyla onun rivayetleri delil olarak kabul edi­lememektedir" demiştir. İkinci olarak: Bu rivayet Taberani'nin el-Mu'cemu'l-Evsat'ında Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiş olduğu hadise terstir. Bu ri­vayete göre istiskada bulundu. Namazdan önce hutbe okudu. Bu esnada kıb­leye yöneldi ve ridasım ters çevirdi. Sonra indi. İki rek'at namaz kıldırdı. Sa­dece bir tekbir (yani namaza giriş tekbiri) dışında bu iki rek'atta tekbir getir­medi (yani geçiş tekbirleri dışında bu namaza Özel ilave bir tekbir getirmedi -Çeviren).

 

2194- Bu har i ve Müslim, Abdullah bin Zeyd el-Mazini (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) şu namazgaha istiska İçin çıktı. Dua etti ve istiskada bu­lundu. Sonra kıbleye yöneldi ve ridasını ters çevirdi."

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir: "Sonra iki rek'at namaz kıldırdı." [108] Buhari şöyle söylemiştir:

"İbni Uyeyne: "Bu kişi ezan okuyan şahıstır (yani müezzindir)" derdi. Ama bu bir yanılgıdır. Çünkü bu, ensarın Mazin'i olan Abdullah bin Zeyd bin Asım el-Mazini'dİr."

Ebu Davud'un rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) istiska için halkla birlikte çıktı. Onlara iki rek'at namaz kıldırdı. Bu namazda kıraati (Kur'an-ı Kerim okumayı) açıktan yaptı ve ri­dasını ters çevirdi. Ardından dua etti, yağmur istedi ve kıbleye yöneldi." [109]

Yine Ebu Davud'un bir başka rivayetinde şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) bir gün yağmur istemek üzere (istiska için) çıktı. İnsan­lara sırtını çevirerek Allah'a dua etmeye başladı.

Süleyman dedi ki: "Kıbleye doğru yöneldi ve ridasını ters çevirdi. Sonra iki rek'at namaz kıldı." [110]

 

İbni Ebi Zi'b şöyle söyledi:

"Bu iki rek'atta Kur'an-ı Kerim okudu -İbni Şerh şöyle bir ilavede bu­lunmuştur: "Bu sözüyle (yani "Kur'an-ı Kerim okudu" sözüyle) kıraati açık­tan yaptığını kasdetmektedir." [111]

Bu hadisin bir başka rivayetinde namazdan söz edilmemektedir. Bu riva­yete göre (ravi) şöyle söylemiştir:

"Ridasını ters çevirdi. Sağ alt kısmını sol omuzuna getirdi. Sol alt kıs­mını da sağ omuzuna getirdi. Sonra Allah'a dua etti." [112]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) yağmur duasına (istiskaya) çıktı. Üzerinde kendine ait siyah bir gömlek vardı. Resulullah (a.s) onun altından tutup üstüne getir­mek istedi. Ancak ağır gelince sadece omuzu üzerinde ters çevirdi." [113]

Nesai'nin rivayetine göre de (adı geçen ravi) Resulullah (a.s)'ın istiskada kıbleye yöneldiğini, ridayı ters çevirdiğini ve ellerini kaldırdığını görmüştür. [114]

R i dan in ters çevrilmesinin vakti, dua için kıbleye yönelindiği vakittir. Ri-danın ters çevrilmesindeki hikmet ise tezellülün (güçsüzlüğün, basitliğin), Yüce Allah'a muhtaç olunduğunun gösterilmesi ve bundan Allah'ın lütfuyla darlık ve kıtlık halinin bolluk ve genişlik haline çevrilmesi için bir hayır um­maktır.

 

2195- İbni Huzeyme, Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın ellerini uzattığını gördüm. Hatta (o kadar uzattı ki) koltuk altlarının beyazlığını gördüm."

Süleyman şöyle söylemiştir: "İstiska için dua ediyor sandım." [115]

 

2196- İbni Huzeyme, Abdullah bin Zeyd (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) namazgaha çıktı ve yağmur diledi. Bu sırada ridasını ters çevirdi ve iki rek'at namaz kıldı."

Mes'udi'nin Ebu Bekr'den, o da Abbad bin Temim'den şöyle rivayet et­miştir:

"Ona dedim ki: "Bize bildir; O (ridanın) altını mı üstüne çevirdi yoksa üstünü mü altına? Yahut nasıl çevirdi?" O da şöyle dedi:

"Hayır. Aksine sağını soluna, solunu sağına çevirdi." [116]

 

2197- Taberani, Abdullah bin Yezid el-Hatmi (r.a)'den şu şekilde riva­yet etmiştir:

"İbni Zubeyr yağmur dilemek üzere insanlarla birlikte çıkü. Hutbe verdi. Sonra ezansız ve kametsiz olarak namaz kıldırdı. Halk arasında o zaman Bera bin Azib (r.a) ve Zeyd bin Erkam (r.a) da vardı."

 

2198- Buhari ve Müslim, Ebu İshak es-Sebi'i (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Abdullah bin Yezid el-Hatmi el-Ensari çıktı. Onunla birlikte Bera bin Azib ve Zeyd bin Erkam da çıktı. (Hep birlikte) istiskada bulundular. Zeyd kalkıp yağmur diledi. Onlar (halk) için minbere çıkmadan ayak üstü durdu. Mağfiret diledi. Sonra iki rek'at namaz kıldırdı. Bu namazda kıraati (Kur1-an-ı Kerim okumayı) açıktan yaptı. Ezan ve kamet okumadı." [117]

 

Resulullah (A.S)'In İstiska Konusundaki Bazı Mucizeleri Ve Cuma Namazında İstiska

 

2199- Buhari, Abdullah bin Dinar (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [118]

"Abdullah bin Ömer (r.a)'in Ebu Talib'in şiirini okuduğunu duydum: "Kendisinin hürmetine bulutlardan yağmur dilenen beyaz. Yetimlerin konakları dullar için bir korumadır."

Bir yerde Buhari bunu muallak olarak (yani senedini vermeden) naklet-miştir. O da şöyledir:

"Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet edilmiştir:

"Resulullah (a.s)'m yağmur dilediği sıra yüzüne baktığımda bazen şairin şu sözünü hatırlardım:

"Kendisinin hürmetine bulutlardan yağmur dilenen beyaz, Yetimlerin konakları dullar için bir korumadır."

Bütün oluklar su ile taşıncaya kadar aşağı inmezdi. Yani Resulullah (a.s) daha yağmur duasından dönünceye kadar bütün oluklar su ile dolup ta­şardı)." [119]

 

2200- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında insanlar bir kuraklığa maruz kaldılar. Cuma günü Resulullah (a.s) hutbe verirken bir bedevi kalkarak şöyle söy­ledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Koyun sürüleri helak oldu. Çocuklar aç düştü. Bi­zim için Allah'a dua et."

Resulullah (a.s) hemen ellerini kaldırdı. Gökte herhangi bir karartı gör­müyorduk. Canım elinde olana yemin ederim ki, O daha ellerini indirme­den gökte dağlar gibi bulutlar dolaşmaya başladı. Sonra O daha minberinden inmeden bulutlar sakalına damlalar düşürmeye başladı. O gün, ertesi gün, ertesi günden sonraki gün, ondan sonraki gün, ta bir sonraki cumaya kadar üzerimize yağmur yağdırıldı. Bunun üzerine söz konusu bedevi -yahut "bir başkası" dedi- kalkıp şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Evler yıkıldı. Hayvanlar suda boğuldu. Bizim için Allah'a dua et." Resulullah (a.s) hemen ellerini kaldırıp şöyle buyurdu: "Ey Allah'ım! Bizim üzerimize değil, etrafımıza."

Eliyle bulutların herhangi parçasına işaret ettiyse o dağıldı ve Medine bir kuyu gibi oldu. Kanat vadisinden bir ay su aktı. Çevredeki yörelerden her­hangisinden bir kimse geldiyse muhakkak bol yağmurdan söz etti." [120]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Bir cuma günü bir adam Daru'1-Kaza tarafındaki kapıdan Mescid'e gir­di. Resulullah (a.s) da ayakta hutbe veriyordu. Adam ayakta Resulullah (a.s)'a doğru döndü sonra şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Sürüler helak oldu. Yollar kesildi. Allah'a dua et de bize yağmur versin. Bunun üzerine Resulullah (a.s) ellerini kaldırdı ve şöy­le buyurdu:

"Ey Allah'ım, bize yağmur ver! Ey Allah'ım, bize yağmur ver! Ey Al­lah'ım, bize yağmur ver!"

Enes (r.a) dedi ki: "Vallahi o sıra gökte ne bir bulut ne de bir karartı gö­rüyorduk. Bizimle bir ev veya yurt arasındaki bir geçitte de bir şey yoktu. Hemen arkasından kalkan gibi bir bulut ortaya çıktı. Göğün ortasına gel­diğinde dağıldı ve sonra yağmur yağdırdı. Bundan sonra yedi gün güneşi göremedik. Sonra izleyen cuma günü yine aynı kapıdan biri içeri girdi.

Resulullah (a.s) yine ayakta hutbe okuyordu. Adam ayakta O'na doğru döndü ve:

"Ya Resulullah (a.s)! Sürüler helak oldu, yollar kesildi- Allah'a dua et de bunu (yağmuru) bizden kessin" dedi. Resulullah (a.s) hemen ellerini kal­dırdı sonra şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ım! Etrafımıza! Ey Allah'ım! Dağlara, tepelere, vadilerin içle­rine, ağaçlık alanlara!"

Bunun üzerine yağmur kesildi. Biz de çıkıp güneşte yürümeye başladık."

Şerik dedi ki: "Enes bin Malik (r.a)'e: "O (yani ikinci kez gelen adam) bi­rinci adam mıydı?" diye sordum. O da: "Bilmiyorum" dedi."   [121]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) cuma günü hutbe veriyordu. Bu sırada cemaat kalkıp şöyle seslendiler:

"Ya Resulullah (a.s)! Yağmur kesildi. Ağaçlar sarardı. Hayvanlar helak oldu.   Bize yağmur vermesi için Allah'a dua et!"

Resulullah (a.s) da iki kere: "Ey Allah'ım! Bize yağmur ver" dedi.

Yemin ederim, o zaman gökte herhangi bir bulut parçası görmüyorduk. Bit bulut ortaya çıktı ve yağmur yağdırdı. (Resulullah a.s) minberden indi ve bize namaz kıldırdı. Namazdan çıktıktan sonra yağmur bir sonraki cumaya kadar yağmaya devam etti. Resulullah (a.s) (bu cumada) hutbe vermeye durduğunda (cemaat): "Evler yıkıldı, yollar kesildi. Allah'a dua et de bunu bizden kessin" diye seslendiler. Resulullah (a.s) gülümsedi. Sonra şöyle bu­yurdu:

"Ey Allah'ım! Bizim üzerimize değil, etrafımıza!"

Hemen Medine'nin üstü açıldı. Yağmur (Medine'nin) etrafına yağmaya başladı. Medine'ye ise bir damla bile düşmüyordu. Medine'ye baktım. Adeta bir çelenk içindeymiş gibi görünüyordu." [122]

Buhari'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Bedevi bölgelerinden bedevi bir adam cuma günü Resulullah (a.s)'a geldi ve şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Koyunlar helak oldu. Çocuklar helak oldu. İnsanlar helak oldu."

Resulullah (a.s) hemen dua etmek üzere ellerini kaldırdı. Diğer insanlar da Resulullah (a.s) ile birlikte dua etmek üzere ellerini kaldırdılar. Biz daha Mescid'den çıkıncaya kadar üzerimize yağmur yağdırıldı. Bir sonraki cuma gelinceye kadar da yağmurun yağması devam etti. Bunun üzerine adam yine Resulullah (a.s)'a geldi ve: "Ya Resulullah (a.s)! Yolcu zorda kaldı, yol kesildi" dedi." [123]

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Bunun üzerine Resulullah (a.s) ellerini yüzünün hizasına kadar kal­dırdı ve şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ım! Bize yağmur ver!" [124]

 

Bir Açıklama

 

Tehanevi şöyle söylemiştir:

"Umdetu'l-Kari'de şöyle denmektedir: "Bütün bu hadisler ve rivayetler Ebu Hanife'nin istiskanın istiğfar ve duadan ibaret olduğu yönündeki görü­şünü desteklemektedir. Namazın da kılındığı istiskalarla ilgili hadisler hak­kında verilen cevapta Resulullah (a.s)'ın bunu bir kere yaptığı sonra da ter-kettiği söylenmiştir. Bu ise onun (yani namazın) sünnet olduğuna delalet etmez, sadece caiz olduğuna delalet eder. Ben derim ki (Tehanevi'nin görüşü): "Gerek dua ve gerekse namaz müstehab olabilir. Çünkü Resulullah (a.s) bunlardan herhangi birini sürekli uygulamamıştır. Ama namaz kılınması daha güzeldir. Çünkü namazda dua ve başka ibadetler de vardır." [125]

Buhari'nin rivayetindeki ibareler istiska namazının cuma namazıyla bir­likte kılınmış olabileceğine işaret etmektedir. Nitekim Buhari, bir bab'a şu başlığı vermiştir: "Cuma hutbesinde kıbleye dönmeksizin istiska." [126] Bir başka yerde de şu başlığı kullanmıştır: "Cuma camisinde istiska." [127]

İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"(Buhari) bu başlığı kullanmakla istiskada namazgaha çıkmanın şart ol­madığına işaret etmiştir. Çünkü böyle namazgaha çıkılmasındaki gaye daha çok insanın toplanmasına imkân sağlamaktır. Bu ise büyük bir camide de gerçekleşebilir. Özellikle o zamanda çok sayıda caminin bulunmadığı (göz önüne alınırsa bu daha iyi anlaşılır). Zamanımızda ise Mısır ve Şam diyar­larında durum tamamen farklıdır."

Buhari bir bab için de: 'İstiskada yalnız cuma namazı ile yetinilmesi1 başlığını kullanmıştır. [128]

İbni Hacer bu konuda da şöyle söylemiştir:

"Bununla istiskanın cuma gününe denk gelmesi durumunda istiska hutbesinin ve namazının cumaya (yani cuma hutbesine ve namazına) dere edilebileceğine işaret etmiştir." [129]

Yine bir yerde de şöyle söylemiştir:

"Burada istiska için namaz olmadığı görüşünde olanlar için bir dayanak bulunmaktadır. Çünkü bab başlığının zahiri olarak taşıdığı anlam bunu yani "cuma namazı ile yetinilmesi" anlamını içermektedir." [130]

 

2201- Ebu Davud, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "İnsanlar Resulullah (a.s)'a yağmurun kesilmesinden şikâyetçi oldular. (Resulullah (a.s) da) kendisi için bir minber hazırlanmasını istedi. Namaz­gahta O'nun için bir minber kondu. İnsanlar için oraya çıkacakları bir gün belirledi."

Hz. Aişe (r.a) dedi ki; "Güneşin bir kenarı görünmeye başladığında Resu­lullah (a.s) oraya çıktı. Minberin üzerine oturdu. Tekbir getirdi, Allah'a hamdetti. Sonra şöyle buyurdu:

"Siz beldelerinizin kuraklığa uğramasından, yağmurun normal zama­nından sonraya kaldığından şikâyetçi oldunuz. Allah ise size dua etmenizi emretmiştir. (Dua ettiğinizde) duanızı kabul edeceğini vaad etmiştir."

Sonra şöyle buyurdu:

"Hamd, bütün alemlerin Rabb'i olan Allah'adır. (O Allah) Rahman ve Rahim'dir. Hesap gününün sahibidir. Allah'tan başka ilah yoktur. Diledi­ğini yapar. Ey Allah'ım! Sen Allah'sın. Senden başka ilah yoktur. Sen zen­ginsin. Biz ise fakirleriz. Bizim üzerimize yağmur indir ve bizim üzerimize indirdiğini bir güç ve belli bir süreye kadar ulaştırıcı unsur eyle." [131]

Sonra ellerine kaldırdı. Ellerini o kadar kaldırdı ki, koltuk altlarının be­yazlığı göründü. Sonra sırtını insanlara döndü, ridasmı ters çevirdi. Ellerini de kaldırmış haldeydi. Sonra (yeniden) insanlara doğru döndü. Sonra indi ve iki rek'at namaz kıldırdı. Ardından Yüce Allah bîr bulut oluşturdu. Gök gürledi, şimşek çaktı. Sonra Allah'ın yağmuru yağdı. (Resulullah a.s) Mes-cid'ine geldiğinde seller akmıştı. (İnsanların) hemen çarçabuk çatılarına çıktıklarını görünce azı dişleri görününceye kadar güldü ve şöyle buyurdu:

"Şehadet ederim ki, Allah her şeye güç yetirendir ve ben Allah'ın kulu ve peygamberiyim."

Yukarıdaki rivayetlerden istiskanın üç şekli olduğu anlaşılmaktadır:

1-Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilen hadisi şerifte geçtiği üzere imamın halkla birlikte yörenin açık bir alanına çıkması, orada halka vaaz vermesi, kendilerine bazı hatırlatmalarda bulunması, Yüce Allah'a dua etmesi ve iki rek'at namaz kılması.

2.Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet edilen hadiste geçtiği üzere (ima­mın) hutbe vermeksizin sadece namaz kılması ve dua etmesi.

3. Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet edilen hadisi şerifte geçtiği üzere cuma günü minber üzerinde dua etmek. Bu şekil üzerinde görüş birliği bulunmak­tadır. İlim adamlarının çoğunluğu birinci ve ikinci şeklin de uygulanabileceğini söylemişlerdir. İmam Ebu Hanife ise istiskanın cemaatle kılınması sünnet olan bir namaz ve hutbe olmadığını, insanların yalnız başlarına namaz kılma­larının caiz olduğunu, ancak istiskanın sadece dua ve istiğfardan ibaret oldu­ğunu söylemiştir. Bu ise şu ayeti kerimelere dayandırılmaktadır:

"Dedim ki: "Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcı­dır. Ki, üzerinize gökten bolca yağmur göndersin." [132]

Hadislerin delalet ettiğine göre sözü edilen uygulamaların hepsi de caiz­dir ve (hepsiyle de) gaye gerçekleşir. İmam insanların durumlarına en uygun gördüğünü tercih eder. [133]

 

Kıtlık Zamanında Müşriklerin Müslümanlardan Şefaat (Kendileri İçin Dua Edilmesini)  Dilemeleri Durumunda Ne Yapılacağı

 

2202- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir:

"Kureyşiler İslâm'a girmekten kaçmıyorlardı. Bunun üzerine Resulul-lah (a.s) onların aleyhlerine dua etti ve başlarına kıtlık geldi. Bundan dolayı helak oldular. Ölü hayvan etlerini ve kemikleri yemek zorunda kaldılar. Sonunda Ebu Süfyan O'na (Resulullah (a.s)'a) gelerek dedi ki:

"Ya Muhammedi Sen akrabaya iyiliği emretmek üzere geldin. Senin kavminse helak oldu. Onlar için Allah'a dua et." Bunun ardından şu ayeti kerime indirildi:

"Artık sen göğün açık bir duman getireceği günü gözetle." [134]

Ancak müşrikler daha sonra yine küfürlerine döndüler. Bu da Yüce Al­lah'ın şu ayeti kerimesinde ifade edilmektedir:

"Ancak şiddetli bir yakalama ile yakaladığımız gün elbette biz intikam alırız." [135]

Bu, Bedir olayında gerçekleşmiştir.

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmektedir:

"Bunun üzerine Resulullah (a.s) dua etti. Kendilerine yağmur verildi. Yedi gün, yağmur üzerlerine yağmaya devam etti. Bu kez insanlar yağmu­run çok yağmasından şikâyetçi oldular. (Resulullah (a.s) da): "Ey Allah'ım! Etrafımıza, bizim üzerimize değil!" diye buyurdu. Ardından bulut başının ü-zerinden gitti ve etraflarındaki insanların üzerlerine yağmur yağdırıldı." [136]

 

2202-Buhari (21510) 15-Kitabu'l-İstiska, 13-Kurakhk durumunda müşriklerin Müslü­manlardan yardım dilemeleri durumunda (nasıl yapılacağı) babı. Müslim (412155-2156) 50-Kitabu Sıfati'l-Munafıkin ve Ahkâmihim, 7-Duhan babı. Tirmi-zi (51380) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 46-Duhan süresiyle ilgili bab.

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) insanların yüz çevirdiklerini görünce şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ım! Bunlara Yusuf'un yedi (yıl)ı gibi bir yedi (yıl) ver."

Bunun ardından öyle bir kıtlığa maruz kaldılar ki, her şeyi etkiledi. Öyle ki, derileri, Ölü hayvan etlerini ve cifeleri yemek zorunda kaldılar..." daha sonra hadisin devamını vermiştir (yani hadisin devamı yukarıdaki gibidir.) [137]

 

Dua Esnasında Ellerin Kaldırılması

 

2203- Buharı ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [138]

"Resulullah (a.s), istiska dışında herhangi bir duasında ellerini kaldır­mazdı. Bunda ise koltuk altlarının beyazlığı görününceyp kadar ellerini kal­dırırdı."

Müslim'in rivayetine göre de Resulullah (a.s) istiska duası yaptı ve elleri­nin üst kısımlarıyla göğe doğru işaret etti. [139]

 

2204- Ebu Davud, Ebu Lahm (r.a)'ın mevlası Umeyr'den şu şekilde rivayet etmiştir:

"O, Resulullah (a.s)'ı, Zevra yakınlarında Ahcaru'z-Zeyt'in yanında istis-kada bulunurken gördü. Ayakta dua ediyordu. Ellerini yüzüne doğru kaldır­mıştı. Ellerini başının hizasını yukarı geçmeyecek şekilde kaldırmıştı."

Tirmizi bunu Ebu Lahm (r.a)'m mevlası Umeyr'den, o da Ebu Lalım (r.a)-'dan rivayet etmiştir ve (Tirmizi bunun hakkında) şöyle söylemiştir

"Kuteybe de bu hadisi Ebu Lahm (r.a)'dan rivayetinde aynen böyle söyle­miştir. Onun (yani Ebu Lahm (r.a)'ın) bu tek hadisten başka Resulullah (a.s)-rtan herhangi bir hadis rivayet ettiği bilinmemektedir. Ebu Lahm (r.a)'m mevlası Umeyr ise Resulullah (a.s)'tan bazı hadisi şerifler rivayet etmiştir ve Resulullah (a.s)'ın sohbetinde bulunmuştur (yani sahabidir)."

Tirmizi'nin rivayetinde bildirildiğine göre o (yani Ebu Lahm r.a) Resulul­lah (a.s)'ı istiska duasında bulunurken gördü. Resulullah (a.s) ellerini yuka­rıya doğru kaldırmış dua ediyordu.

Nesai, rivayet senedi ve metin itibariyle aynen Tirmizi'nüı nakletmiş ol­duğu hadisi nakletmiştir.

 

2205- Ebu Davud, Muhammed bin İbrahim Teyyimi (r.a)'nin şöyle ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ı Ahcaru'z-Zeyt'in yanında dua ederken gören biri bana O'nun ellerini açmış halde dua ettiğini bildirdi." [140]

 

İstiska Duasında Ne Deneceği

 

2206- Ebu Davud, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [141]

"Resulullah (a.s)'ın kollarını dikerek şöyle buyurduğunu duydum:

"Ey Allah'ım! Bize kurtarıcı, doyurucu, bereket getirici, zararlı değil ya­rarlı, geç değil erken bir yağmur ver."

(Cabir bin Abdullah r.a) dedi ki:

"Bunun ardından hemen gök üzerlerine yağmur yağdırdı." Rezin'in nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) İstiska duasında bulunduğunda şöyle derdi:

"Ey Allah'ım! Beldelerine yağmur yağdır, kullarına rahmet eyle, rahme­tini etrafa yay, ölü beldeni dirilt! Ey Allah'ım! Bize kurtarıcı, doyurucu, bere­ket getirici, zararlı değil yararlı, geç değil erken bir yağmur ver."

(Cabir bin Abdullah r.a) dedi ki:

"Resulullah (a.s) istiska duasında bulunduğunda ellerini kaldırır, iç kı­sımlarını yere doğru çevirir ve kollarını koltuk altlarının beyazlığı görü-nünceye kadar kaldırırdı." [142]

 

2207- İmam Malik, Amr bin Şu'ayb (r.a)'dan, o babasından, o da dede­sinden (yani kendi babasından) şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) istiska duası yaptığında şöyle derdi:

"Ey Allah'ım! Kullarına ve hayvanlarına (hayvanlardan olan yaratıkla­rına) yağmur ver. Rahmetini yay ve ölü beldeni dirilt." [143]

 

2208- Taberani, Semure bin Cundub (r.a)'dan rivayet etmiştir: [144]

 "Resulullah (a.s), istiska duası yaphğmda şöyle dua ederdi:

"Ey Allah'ım! Yerimize onun bereketlerim, süslerini ve sükunetini in dir."

Bir rivayete göre de (ayrıca) şöyle derdi:

"Ve bize rızık ver. Sen rızık verenlerin en hayırlısısm." [145]

 

Yağmur Görülünce Ne Denir?

 

2209- Buharı, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) yağmur gördüğünde şöyle derdi:

"Ey Allah'ım! Onu bol ve yararlı eyle."

Resulullah (a.s) "yararlı" sözü ile, yağmurun yerine göre sellerin akması gibi sebeplerden zararlı olabileceğine işaret etmiştir. Yukarıda verilen sö­züyle bundan Allah'a sığınmıştır. Bunun yanısıra yağmurun, aşağıdaki hadisi şerifte belirtildiği üzere, bitki bitirme ve bereket hususunda bir yarar getirme­diği olabilir. [146]

 

2210- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kıtlık; üzerinize yağmur yağdırılmaması değildir. Ancak kıtlık üzeri­nize yağmur yağdırılmasına rağmen yerin bir şey bitirmemesidir."

Buradan anlaşılıyor ki, yağmur yağması dileği ilahi yardımın gelmesi te­mennisiyle ilgilidir. Aksi takdirde bolca sular akabilir ama bitki bitmeyebilir, birbirini izleyen afetler gelebilir. Bunda düşünen insan için ibret vardır.

 

Yağmurun İnsanların Üzerlerine Yağması

 

2211-Ebu Davud, Enes bin Malik (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte bulunduğumuz bir sırada üzerimize yağmur yağdı. Resulullah (a.s) hemen yağmur üzerine (bedenine) düşmesi için elbi­sesinin bir kısmını) çıkardı. "Niye böyle yaptın, ya Resulullah (a.s)?" diye sorduk. Şöyle buyurdu:

"Bu (yağmur) Rabbinin yanından yeni gelmektedir." [147]

 

Yıldızlardan Yağmur İstenmesinin Haramlığı Ve Allah'a Ortak Koşmaktan Sakınılması

 

2212- Ahmed bin Hanbel, Muaviye el-Leysi'nin şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İnsanlar kuraklığa maruz kalırlar. Bu sırada Yüce Allah üzerlerine rı-zıklanndan bir rızık indirir. Onlar da kalkıp Allah'a ortak koşarlar."

Kendisine: "Bu nasıl olur, ya Resulullah (a.s)?" diye soruldu. O da şöyle buyurdu:

"Şöyle şöyle yıldız sayesinde bize yağmur verildi" derler." Bir Açıklama

Burada şirk, bir şeyin tamamen sebeplerine nisbet edilerek Yüce Allah ile olan bağlantısının kesilmesidir. Sebepleri inkâr eden küfre düşer, ama asıl et­kinin bunlardan kaynaklandığını ileri süren de Allah'a şirk koşmuş olur. [148]

 

2213- İmam Malik, Zeyd bin Halid el-Cuheyni (r.a)'nin şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) bize Hudeybiye'de sabah namazını kıldırdı. Geceden bi­raz yağmur izleri vardı. Namazını bitirince cemaate doğru döndü ve şöyle buyurdu:

"Rabbinizin ne buyurduğunu biliyor musunuz?" [149]

"Allah ve peygamberi daha iyi bilir" dediler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"(Allah buyurdu ki): "Kullarımdan bana iman eden de kâfir olan da çık­tı. Kim: "Bize Allah'ın lütfü ve rahmeti ile yağmur yağdırıldı" derse o bana iman etmiş, yıldızı inkâr etmiş olur. Ancak kim: "Şöyle şöyle yıldız saye­sinde bize yağmur yağdırıldı" derse işte o da beni inkâr etmiş yıldıza iman etmiş olur."  [150]

 

Bir Açıklama

 

'Şerhu's-Sunne'de şöyle denmektedir:

"Hadisin metninde "eseru's-sema" denirken yağmur izi kastedilmekte­dir. Araplar yağmuru yerine göre gök diye adlandırırlar. Çünkü yağmur gökten yağmaktadır.

Nev' kelimesi ile ayın yörüngelerinde bulunan yirmisekiz yıldız kastedi­lir. Her onüç gecede bir bu yıldızlardan biri sabah fecrin doğmasıyla batı ta­rafından batar ona karşılık aynı saatte doğu tarafından bir başkası ortaya çı­kar. Bu yirmisekiz yıldızın tamamının deveran etmesiyle birlikte bir sene ta­mamlanmış olur.

Nev1 kelimesi sözlükte doğuş, diriliş anlamına gelir. (Sözü edilen yıl­dızların) bu şekilde adlandırılmalarının sebebi ise bunlardan birinin batıdan batmasıyla birlikte hemen aynı anda doğudan bir başkasının doğmasıdır. Bu da bir doğuştur. Birinin batmasıyla diğerinin doğuşu gerçekleşmektedir.

Araplar cahiîiye döneminde: "Onlardan birinin batıp diğerinin doğ­masıyla mutlaka yağmurun yağması gerekir" derlerdi. Bu yüzden o esnada yağan her yağmuru o yıldıza nisbet eder ve: "Şöyle şöyle yıldız sayesinde bize yağmur yağdırıldı" derlerdi.

Hadisi şerifteki sert hüküm bu işi (yani yağmur yağdırma işini) yıldızın yaptığına inanan, hakkındadır. Ancak: "Filanca yıldızda bize yağmur yağdı­rıldı" deyip de bu sözüyle "Yüce Allah kendi lütfuyla bu vakitte (söz konusu yıldızın doğuşu vaktinde) yağmur yağdırdı" anlamını kastederse bunda bir sakınca yoktur." [151]

 

2214- Müslim, Ebu Malik el-Eş'ari (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ümmetimin içinde dört şey vardır ki, bunlar cahiliye işlerindendir. Bunları bırakmazlar. (Bunlar): Neseplerle (toplum içinde sahip olduğu mevkiyle, çevreyle, mensub olduğu aileyle) övünmek, kişilerin neseplerini kötülemek, yıldızlardan yağmur istemek ve ölüye ağıt yakmak." [152]

 

2215- Ahmed bin Hanbel, Sa'd bin İbrahim yani Abdurrahman bin Avf (r.a)'ın oğlunun şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Humeyd bin Abdurrahman'm yanında oturuyordum. Beni Gıfar'dan güzel bir ihtiyar yanımdan geçti. Kulaklarında sağırlık -yahut "ağırlık" dedi-vardı. Humeyd ona bir adam gönderdi. İhtiyar gelince (Humeyd bana) şöyle söyledi:

"Ey kardeşimin oğlu! Onun için benimle senin aranı biraz aç. O Resulul­lah (a.s)'ın sohbetinde bulundu (yani Resulullah (a.s)'m sahabisi oldu)."

İhtiyar gelip onunla benim arama oturdu. Humeyd ona: "Bana Resulul­lah (a.s)'tan rivayet edilmiş olan bir hadis rivayet et" dedi. İhtiyar da şöyle söyledi:

"Ben Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğunu duydum: [153]

"Şanı yüce olan Allah bir bulut oluşturur. O, en güzel sözle konuşur ve en güzel gülüşle güler." [154]

 

Salih Kimselerle Tevessül

 

2216- Buharı, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir:

"Bir kuraklık olduğunda Hz. Ömer bin Hattab (r.a) Abbas (r.a)'la istiskaya çıkardı ve şöyle derdi:

"Ey Allah'ım! Biz daha önce peygamberinle sana tevessül ediyorduk, sen de bize yağmur veriyordun. Şimdi peygamberinin amcasıyla sana tevessül ediyoruz.  Bize yağmur ver."

Bunun ardından kendilerine yağmur verilirdi. [155]

 

Bir Açıklama

 

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Zubeyr bin Bekkar el-Ensâb'da bu olayda (Hz Ömer (r.a)'in) Abbas (r.a) ile dua etmesinin şeklini ve bu olayın hangi vakitte gerçekleştiğini açıkla­mıştır. Ona dayanan bir isnadla rivayet ettiğine göre Hz Ömer (r.a), Abbas (r.a) ile birlikte istiskada bulunduğunda şöyle dedi:

"Ey Allah'ım! Bir bela ancak bir günâh yüzünden iner ve ancak tevbe ile kalkar. Benim peygamberinin nezdindeki yerim dolayısıyla halk bana yö­neldi. İşte biz de ellerimizi günâhlarla sana açtık ve perçemlerimizi tevbe ile sana çevirdik. Bize yağmur ver."

Bunun ardından gökten ip gibi yağmur yağmaya başladı. Öyle ki, yeri hep su kapladı. İnsanlar hayat buldular."

Yine Davud'un Ata'dan, onun Zeyd bin Eslem'den, onun da Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayeti tankıyla naklettiğine göre Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle söylemiştir:

"Hz Ömer (r.a), kuraklık yılında Abbas bin Abdulmuttalib (r.a) ile istiskada bulundu..." devamında yukarıdaki hadisi vermiştir." [156] Yine Hafız îbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Ibni Ebi Şeybe'nin sahih bir isnadla rivayet ettiğine göre Ebu Salih es-Seman, Hz. Ömer (r.a)'in hazine görevlisi Malik ed-Dari'nin şöyle söyledi­ğini rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer (r.a) zamanında insanlar kuraklığa maruz kaldılar. Bir adam Resulullah (a.s)'ın kabrinin başına gelerek: "Ya Resulullah (a.s)! Ümmetin için yağmur dile. Çünkü onlar helak oldular" dedi. Sonra adam uykuya yattı ve rüyada kendisine: "Ömer'in yanına git" dendi." [157]

Yine Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir:

"Seyfin el-Futuh'ta rivayet ettiğine göre söz konusu rüyayı gören kişi sa­habeden Bilal el-Muzeni'dir."

 

KÜSUF VE HUSUF NAMAZI

(GÜNEŞ VE AY TUTULMASI)

 

Resulullah (a.s)'ın mucizelerinden biri de dışa akseden tabiat olaylarını hayal ve vehm dairesinden çıkararak ilim dairesinin içine sokması ve incele­me - araştırma yoluyla bunların gerçek mahiyetleriyle ilgili bilgiye ulaşma ka­pılarını açmasıdır. Asıl yaratıcılarının bilinmesi ve Allah'a şükür amacıyla kul­luk görevlerinin ve ibadetin yerine getirilmesi için sebeplerin onlardan kay­naklanan gelişmelerle (müsebbebatla) ilgisine işaret etmiştir. Bu pek çok nasta kendini göstermektedir.

Hilallerle ilgili soruya verilen cevapta şöyle buyurulmuştur:

"De ki: "Onlar, insanlar açısından ve hacc mevsiminin belirlenmesi için belli zaman ölçüleridir". İyilik, evlere arka taraflarından gelmeniz değildir, bilakis iyilik fenalıklardan sakınanın tutumudur." [158]

Son cümlenin gelişinden anlıyoruz ki, varlıklar alemiyle ilgili gerçeklere bunlara ulaştıracak yollan kullanmak suretiyle ulaşılmaya çalışılması gerekir.

Ankebut suresinde şöyle buyurulmuştur:

"De ki: "Yeryüzünde dolaşıp (Allah'ın) yaratmaya nasıl başladığına ba­kın. Sonra Allah son yaratmayı (ahiret yaratmasını) da gerçekleştirecektir. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir." [159]

Ayeti kerime insanlardan ilk hayatın nasıl başladığının öğrenilmesi için yeryüzünde dolaşılıp araştırma yapılmasını istemiştir. Bu ise günümüzde ar­keoloji ilmi olarak adlandırılmaktadır. Burada söylediğimizin tümü ay ve gü­neş tutulması dolayısıyla yapmamız istenen fiillerde ve Resulullah (a.s)'ın bu konuyla ilgili olarak söylediği sözlerde kendini göstermektedir. Ay ve güneş tutulması halinde insanlar çeşitli vehimlere kapılır ve insanlar bunları yeryü­zündeki çeşitli gelişmelere bağlarlardı. Bu olaylarda her şeyin yaratıcısı olan Allah'tan gaflet ederlerdi. Dedikodulara kendilerini kaptırır, yerli yersiz yo­rumlarda bulunur, çeşitli endişelere kapılır, Allah'a ibadet yerine bu gibi şey­lerle meşgul olurlardı. Şeriat bütün bunları ortadan kaldırdı. Resulullah (a.s) gerek ay tutulmasının ve gerekse güneş tutulmasının yeryüzündeki gelişme­lerden herhangi biriyle ilgisinin olmadığını, ay ve güneş tutulmasının Allah'ın, O'nun gücüne delalet eden ayetlerinden olduğunu ve ay ve güneşin tutulması halinde Müslümanm yapması gereken dua ve namaz ile Allah'a yönelmek ol­duğunu açıkladı. Güneş ve ay tutulması Müslümana her şeyin yaratıcısı olan Allah için yerine getirmesi gereken görevi, ibadet ve kulluk konusunda yap­ması gerekenleri hatırlatır. Hakkındaki delilleri ileride vereceğimiz bu girişten sonra fıkıh kitaplarından konuyla ilgili bilgileri özet halinde veriyoruz:

Fıkıhçılar ve tabiat bilimcileri nazarında genellikle güneş tutulması hak­kında küsuf, ay tutulması hakkında da husuf kelimesi kullanılır. Küsuf, gündüz vaktinde ayın güneş ile yer arasına geçmesi dolayısıyla güneş ışığının tama­men veya kısmen kaybolmasıdır. Husuf ise gece vaktinde yerin ay ile güneş arasına geçmesi dolayısıyla ayın ışığının tamamen veya kısmen kaybolma­sıdır. Ay ve güneş tutulması halinde bizim için bir namaz konmuştur ki, bu namaz da fıkıhçıların ortak görüşleriyle müekked sünnettir. Bu namaz erkek­ler için de kadınlar için de yolculukta da hazerde de kılınmak üzere konmuş­tur. Yani bütün yükümlüler ve namaz kılması istenen herkes için geçerlidir. Çocuklar da (yani namaz kılabilecek durumdaki çocuklar da) buna girer. Ge­rek çocuklar ve gerekse yaşlılar (bu namazda) cemaate katılabilirler. İlim adamlarının ortak görüşleriyle kendilerine cuma namazı farz olanların bu na­maza katılmaları istenir. Ezansız ve kametsiz bir şekilde kılınır. Cemaatle kılınabileceği gibi tek tek de kılınabilir. İçinde Kur'an-ı Kerim gizli de okunabi­lir, açıktan da okunabilir.   Namazla birlikte hutbe okunsa da olur, okunmasa da. Bu namazın, içinde cemaatle namaz kılman camide ve cuma camisinde kı­lınması efdaldir. Bunun için imamın izni şart değildir. Bu namaz için gusl edil­mesi sünnettir.

Şafîilere göre hutbe verilir. Malikilere göre de vaazda bulunulması men-dubdur. Malikilerin ve Hanbelilerin dışındaki çoğunluğa göre zelzele, yıldırım, şiddetli fırtına gibi dehşet uyandırıcı bütün tabiat olaylarında namaz kılınması şeriatın amacına uygun olur. Ancak güneş ve ay tutulması dolayısıyla kılman namazın dışındaki namazlarda esas olan tek tek kılınmasıdır. Hanbeliler zel­zelede namaz kılınması konusunda çoğunluğun görüşüne muvafakat etmekte­dirler. Hanefiler güneş ve ay tutulması namazının diğer normal namazlardan farklı olmaksızın iki rek'at olduğu görüşündedirler. Çoğunluk ise güneş ve ay tutulması namazının iki rek'at olduğu, her rek'atta iki kıyam, iki kıraat, iki rüku ve iki secde olduğu görüşündedirler. Güneş veya ay tutulmasının açılma­sı için kıraatin, rükuun ve secdenin uzatılmasının mendub olduğu konusunda bütün ilim adamları ortak görüş üzeredirler.

Hanbeliler güneş ve ay tutulması namazlarının seri kaynaklarda geçen bütün uygulanış şekillerini caiz (geçerli) görmüşlerdir. Bir kimse bu namazı isterse Hanefilerin söylediği gibi kılar, isterse her rek'atta iki rüku yaparak (yani bütün rükünleri ikişer kere yerine getirerek) kılar. Yahut isterse her rek'atta üç rüku yaparak veya her rek'atta beş rüku yaparak kılabilir. Ancak onlara göre bir rek'atta rüku beşten fazla yapılmaz. Ebu Hanife'ye göre imam güneş ve ay tutulması namazında kıraati gizli yapar. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf ise imamın kıraati açıktan yapacağını söylemişlerdir. Malikiler ve Şafiiler de imamın güneş tutulması namazında kıraati açıktan yapacağını, ay tutulması namazında ise gizli yapacağını söylemişlerdir. Hanbeliler ise her iki namazda imamın kıraati açıktan yapacağını söylemişlerdir.

Çoğunluğun görüşüne göre güneş ve ay tutulması olayı, namazın kılınma­sının mekruh olduğu bir vakitte gerçekleşirse namaz kılınmaz. Şafüler ise bu namazların diğer vakitlerde kılındığı gibi (nafile) namaz kılınmasının nehye-dildiği beş vakitte kılınmasının da caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Malikilere göre ay açılıncaya veya ufuktan batıncaya yahut fecir ortaya çıkıncaya kadar husuf (ay tutulması) namazının tekrarlanması mendubdur. Küsuf ve husuf namazlarının vakitleri ay veya güneş tutulmasının başlangı­cından bunların açılmasına kadardır. Eğer namaz esnasında ay veya güneş açılırsa Hanbelilerin ifade ettikleri üzere namazın kalan kısmı hafif bir şekilde (rükünleri kısa tutulmak suretiyle) tamamlanır. Ay ve güneş tutulması na­mazının vakti bunların daha namaza başlanmadan önce açılmasıyla veya güneşin tutulmuş halde batmasıyla yahut ay tutulmuş haldeyken güneşin doğmasıyla ya da ay tutulmuş haldeyken fecrin doğmasıyla geçer. Namaz kılmanın yasak kılındığı vakitlerde (kerahet vakitlerinde) küsuf ve husuf na­mazlarının kılınamayacağım söyleyenler bu vakitlerde ay veya güneş tutul­ması halinde namaz yerinde dua yapılmasının ve zikirde bulunulmasının ye­rinde olacağını söylemişlerdir. Eğer küsuf namazının vakti daha namaza durulmadan çıkarsa artık bu namaz başka bir vakitte kaza edilmez. Hanefiler ve Hanbeliler küsuf namazında hutbe olmadığını söylemişlerdir. Malikiler bu namazla birlikte hutbe verilmesinin şart olmadığını ancak namazdan sonra vaaz yapılmasının ve bu vaazda şanı yüce olan Allah'ın sena edilmesinin Resulullah (a.s)'a salat ve selâm getirilmesinin mendub olduğunu söylemiş­lerdir.

Şafiilerse şöyle söylemişlerdir:

"İmamın küsuf ve husuf namazları için (yani bu namazlarla birlikte) cuma ve bayram hutbeleri gibi ve bu hutbelerinin rükünleriyle birlikte hut­be vermesi sünnettir."

Başında vali (yani Müslüman devlet başkanı tarafından tayin edilmiş bir vali) bulunan bir beldede bu namazla birlikte hutbe verilmesini valinin iznine bağlamışlardır. Bu münasebetlerle (ay ve güneş tutulması dolayısıyla) zikir, dua, istiğfar, sadaka ve hayır amellerin müstehab olduğunda bütün fıkıhçılar ortak görüştedirler.

İslâm'a göre bu münasebet insanlara Yüce Allah'a karşı olan kulluk gö­revlerini hatırlatmak için değerlendirilir. İmam namazdan sonra isterse oturup kıbleye dönerek isterse de ayakta insanlara doğru dönerek dua eder.

Fıkıhçılar küsuf (güneş tutulması) namazının camide cemaatle kılınma­sının sünnet olduğu konusunda ortak görüş bildirmişlerdir. Bu namazı eğer bulunursa halka cuma namazını kıldıran imam kıldırır. Hanbeliler kişilerin bu namazı yalnız başlarına kılmalarını da caiz görmüşlerdir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Eğer cuma imamı bulunmazsa (veya gelmezse) insanlar bu namazı ev­lerinde iki veya dört rek'at olarak yalnız başlarına kılarlar."

Husuf (ay tutulması) namazı ise tek tek kılınır. Şafiilere ve Hanbelilere göre cemaat halinde kılınması da caizdir.

Hanefiler: "Husuf (ay tutulması) namazı evlerde tek tek iki veya dört rek'at olarak kılınır" demişlerdir. Malikiler: "Ay tutulması halinde kıraati açıktan yapılarak iki rek'at namaz kılınması mendubdur" demişlerdir.

Şafîiler ve Hanbeliler de şöyle söylemişlerdir:

"Ay tutulması namazı da güneş tutulması namazı gibidir. Cemaatle her rek'atında iki rüku, iki kıyam/ iki kıraat ve iki secde yapılarak kılınır. Kı­raati gizli değil açıktan yapılır."

Güneş tutulması olayı cuma namazı veya herhangi bir farz namaz yahut bayram namazı, cenaze namazı, vitir namazı gibi başka bir namazın vaktine denk gelirse eğer diğer namazın vaktinin çıkacağı endişesi olmazsa güneş tu­tulması namazı Önce kılınır. Şafiilere göre cuma hutbesi aynı zamanda güneş tutulması hutbesi yerine de geçer (yani güneş tutulması olayının cuma vak­tine denk gelmesi durumunda sadece cuma hutbesiyle yetinilir, ayrıca güneş tutulması hutbesinin verilmesine gerek yoktur. -Çeviren) Bunun gibi eğer bayram namazının vaktinin çıkacağından endişe edilmezse cenaze namazı bayram namazından önce kılınır. Eğer vaktinin çıkmayacağından emin olunur­sa güneş tutulması namazı bayram namazından veya farz bir namazdan önce kılınır.

Şafiilere ve Hanbelilere göre husuf (ay tutulması) namazı vitirden önce kılınır. Daha önce geçtiği üzere Şafiilere göre ay tutulması namazı teravihten de önce kılınır. (Yani daha teravih namazı kılınmadan ve vaktinin girdiği sıra­da ay tutulması durumunda teravih namazı ay tutulması namazından sonraya bırakılır -Çeviren) Hanbelilere göre daha sonra kılınması imkânı olmazsa te­ravih namazı ay tutulması namazından önce kılınır. [160]

Küsuf ve husuf namazı konusunda fıkıhçılar arasında görüş ayrılıkları bu­lunmakla birlikte insanlar eğer bu namazı cemaatle kılarlarsa başlarına ge­çecek imama göre hareket etmeleri, ona uymaları gerekir. Bu durumda insan­lar başlarına geçecek olan imamlarına tabidirler. İmam, eğer arkasında deği­şik mezheplere mensup kimseler bulunursa uygun gördüğü bir tarzı tercih eder. Ama eğer halkının büyük çoğunluğunu Hanefılerin oluşturduğu Türkiye veya halkının büyük çoğunluğunu Malikilerin oluşturduğu Kuzeybatı Afrika gibi hep aynı mezhebin mensuplarının bulunduğu bir beldede bu namazı kıl­dıracak olursa imam için uygun olan bulunduğu bölge halkının mezhebine göre hareket etmektir.

Şimdi konuyla ilgili nasslara (rivayetlere) geçelim: [161]

 

Güneş Tutulması Anında Namaz, Bu Namazın Kılınış Şekli Ve Kabir Azabından Allah'a Sağınmak

 

2217- Buharı ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s)'ın zamanında güneş tutuldu. Resulullah (a.s) kalktı ve halka namaz kıldırdı. Kıraati biraz uzattı. Sonra rükuya gitti. Rükuyu da uzattı. Sonra başını kaldırdı ve yine kıraati uzattı. -Ancak bu ikinci kıraati bi­rincisinden daha kısa oldu- Sonra rükuya gitti ve rükuyu uzattı. Ama birinci rüku'undan daha az uzattı. Sonra başını kaldırdı. Ardından iki secde yaptı. Sonra kalktı ve ikinci rek'atta da aynen böyle yaptı. Sonra kalktı ve şöyle buyurdu:

"Güneş ve ay birinin ölümü veya yaşaması dolayısıyla tutulmazlar. An­cak bunlar Allah'ın âyetlerinden (ilahi kudretine delalet eden delillerinden) iki âyettir. Allah bunları kullarına gösterir. Bunu gördüğünüzde hemen na­maza durun."

Bunun benzeri bir başka rivayet daha bulunmaktadır. Ancak orada şöyle söylemiştir:

"Sonra selâm verdi. Bu arada güneş açılmıştı. Ardından halka hitab etti (hutbe verdi)..." daha sonra yukarıdaki hadisi şerifi (yani Resulullah (a.s)'ın sözünü) vermiştir. [162]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın sağlığında güneş tutuldu. Bunun üzerine Resulul­lah (a.s) hemen Mescid'e çıktı. İnsanları arkasında saf yaptı ve ardından tek­bir getirdi..." devamında yukarıdakinin benzeri bir hadis nakletmiştir. Ancak burada geçtiğine göre şöyle söylemiştir:

"Sonra: "Semi'a'llahu limen hamiden. Rabbena leke'1-hamd" dedi. Son­ra secde etti."

Yine bu rivayette şu ifadelere yer verilmiştir: "O daha namazını bitirmeden güneş açılmıştı."

Daha sonra buradan (ravi) Kesir bin Abbas'ın, Abdullah bin Abbas (r.a)-'tan nakletmiş olduğu şu hadise geçmiştir: [163]

"Resulullah (a.s) iki rek'atta dört rüku ve dört secde ile namaz kıldı." Daha sonra Zuhri şöyle söylemiştir:

"Urve'ye dedim ki: "Medine'de güneş tutulduğunda senin kardeşin aynı sabah namazı gibi kıldığı iki rek'at namaza bir şey ilave etmedi." O da şöyle söyledi: "Evet. Çünkü o sünnette hata etti (yani yamlarak sünnette bildirilen şeklinden farklı bir şekilde kıldırdı -Çeviren)." [164]

Bir diğer rivayette ise şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) husuf namazında kıraati açıktan yaptı (Kur'an-ı Kerimi açıktan okudu). Kıraatini tamamladığında tekbir getirip rükuya gitti. Rüku-dan kalktığında: "Semi'a'llahu limen hamideh. Rabbena leke'1-hamd" dedi. Sonra küsuf namazında iki rek'atta dört rüku ve dört secde yapmak sure­tiyle kıraata devam etti." [165]

(Müellif) dedi ki: "Evza'i ve daha başkaları Zuhri'den, o Urve'den, o da Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında güneş tutuldu. (Resulullah a.s) hemen bir çağına (münadi) gönderdi: "Cemaatle namaz kılınacak" (diye haber sal­dı). Sonra kalkıp iki rek'atta dört rüku ve dört secde yaparak bir namaz kıl­dırdı."

Buhari şöyle söylemiştir:

"Kıraatin açıktan yapıldığı konusunda Süleyman bin Kesir ve Süfyan bin Huseyn'in Zuhri'den nakletmiş olduğu rivayet (yukarıda verilen ve kıraa­tin açıktan yapıldığını bildiren rivayete), tabi'dir (yani mana yönünden onu d es teklemektedir)

Yine bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Üzerinizdeki tutulma (ay veya güneş tutulması) açılıncaya kadar namaz kılın. Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Şu halimde size vaadilenlerin tümünü gördüm. Hatta bir ara benim öne doğru uzandığımı gördüğünüz sırada kendimi cennetten bir salkım ko­parmak ister gördüm. Benim geriye doğru çekildiğimi gördüğünüz esnada da cehennemin birbirini kırıp geçirdiğini gördüm. İbni Luhey'i de (cehen­nemin) içinde gördüm. İlk olarak develeri adak için başıboş salan (sâibe ya­pan) odur." [166]

Bir rivayete göre de (Hz. Aişe r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'m zamanında güneş tutuldu. (Resulullah a.s) kalktı..." Daha sonra dört rüku yapmasından, bunları uzatmasından, bunların her birin­de (ikinci) kıyam ve riikuun bir öncekinden kısa olduğundan söz etmiştir. Bu rivayette şu ifadeler de geçmektedir:

"...Sonra namazı bitirdi. Bu sırada güneş açılmıştı. İnsanlara hitab etti (hutbe verdi). Allah'a hamdetti. O'nu sena etti. Sonra şöyle buyurdu:

"Güneş ve ay, Allah'ın âyetlerinden iki âyettir; birinin Ölümü veya yaşa­ması dolayısıyla tutulmazlar. Bunu gördüğünüzde Allah'a dua edin ve tek­bir getirin. Namaz kılın ve sadaka verin."

Sonra şöyle buyurdu:

"Ey Muhammed ümmeti! Vallahi bir erkek kulunun zina etmesine veya bir kadın kulunun (emesinin) zina etmesine karşı Allah kadar kıskanç olan bir kimse yoktur. Ey Muhammed ümmeti! Vallahi, eğer benim bil­diğimi bilseydiniz muhakkak az güler çok ağlardınız." [167]

Bir rivayette: "Bakın! Tebliğ ettim mi?" ibaresi ilave edilmiştir. [168]

Bir rivayette de: "Sonra ellerini kaldırıp: "Ey Allah'ım! Tebliğ ettim mi?" diye buyurdu" denmektedir. [169]

Bir başka rivayette şöyle denmektedir:

"Bir Yahudi kadın (Hz. Aişe (r.a)'den) dilenmek için geldi ve: "Allah se­ni kabir azabından korusun" dedi. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a) Resulullah (a.s)'a: "insanlar kabirlerinde azab edilecekler mi?" diye sordu. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bundan Allah'a sığınırız!"

Sonra bir sabah Resulullah (a.s) bir bineğe bindi. O sırada güneş tutuldu. Kuşluk vakti döndü. Resulullah (a.s) odaların (hücrelerin, yani hanımla­rının odalarının) arasından geçti, sonra kalkıp namaza durdu. Halk da arka­sında namaza durdu..." Daha sonra rükunun sayısı, kıyamın uzatılması, bun­ların her birinin bir öncekinden kısa olduğu konusunda yukarıda geçen şeyle­rin aynısı söylemiştir. Sonra da şöyle söylemiştir:

"Sonra namazı bitirdi ve Allah'ın söylemesini dilediği şeyleri söyledi. Sonra onlara (cemaate) kabir azabından Allah'a sığınmalarını emretti." [170]

Bunun benzeri bir rivayetin sonunda da şöyle denmektedir:

"Ben sizin kabirlerde Deccal'in fitnesi gibi fitneyle maruz kalacağınızı gördüm."

Amra dedi ki: "Ben Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini duydum:

"Bundan sonra Resulullah (a.s)'m cehennem azabından ve kabir azabından Allah'a sığındığım duyar oldum." [171]

Müslim'in rivayetine göre de Resulullah (a.s) altı rüku ve dört secde ile namaz kıldı. [172]

Bir başka rivayete göre ise şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında güneş tutuldu. Bunun üzerine Resulul­lah (a.s) ağır (yani rükünleri uzun süren) bir namaz kıldı. Kıyam ediyor, sonra rükuya gidiyordu, sonra kalkıyordu, sonra tekrar rükuya gidiyordu, sonra yine kalkıyordu. Sonra üçer rüku ve dört secde ile iki rek'at namaz kıldı. Sonra namazı bitirdi. Bu arada güneş açılmıştı. Rükuya gittiğinde: "Allahu ekber" diyordu, sonra rüku ediyordu. Rükudan başını kaldırdığın-da:"Semi'a'llahu limen hamiden" diyordu. Ardından kalkıyor ve Allah'a hamd ediyor ve O'nu sena ediyordu. Sonra şöyle buyurdu:

"Güneş ve ay, birinin ölümü veya yaşaması dolayısıyla tutulmazlar. An­cak bunlar Allah'ın âyetlerindendir, onlarla kullarını korkutur. Güneşin tu­tulduğunu gördüğünüzde açılıncaya kadar Allah'ı zikredin." [173]

 

Bir Açıklama

 

İmam Şafii ve Ahmed bin Hanbel güneş tutulması namazından sonra hut­benin okunmasının şer'iyyetine bu rivayeti delil göstermişlerdir. Hanefiler ve Maliküer ise burada sözü edilen konuşmanın sadece konuyla ilgili yanlış i-nancın düzeltilmesi amacıyla yapılmış kısa bir konuşma olduğunu yani cuma ve bayram namazlarıyla birlikte okunan hutbe gibi bir hutbe olmadığını do­layısıyla güneş tutulması esnasında hutbe okunmasının sünnet olmadığını ile­ri sürmüşlerdir.

Ebu Davud konuyla ilgili bir rivayet nakletmiş ve üç rüku ile namaz kılın­dığından üç riikuun da yapılmasından sonra secdeye gidildiğinden, o gün baş­larına gelenden dolayı adamları (bir karanlık) bürüdüğünden, üzerlerine kovalarla su döküldüğünden, (Resulullah (a.s)'m) rükuya giderken: "Allahu ekber" dediğinden söz etmiş sonra hadisin devamını vermiştir. Hadisin sonunda da şu ifadelere yer verilmiştir:

"Allah bununla kullarını korkutur. (Ay veya güneş) tutulduğunda he­men namaza durun." [174]

Yine Ebu Davud'un bir başka rivayetine göre (ravi) şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s)'m zamanında güneş tutuldu. Resulullah (a.s) çıktı ve halka namaz kıldırdı. Ayakta durdu (kıyam etti). Ne okuduğuna iyi dikkat ettim. Bakara suresini okuduğunu gördüm..." Sonra hadisin devamını ver­miştir. (Hadiste şöyle deniyor): "Sonra iki secde yaptı. Sonra kalktı ve kıraati uzattı. Ne okuduğuna iyi dikkat ettim. Ali İmran suresini okuduğunu gör­düm." Sonra hadisin devamını vermiştir. [175]

 

Bir Açıklama

 

Yukarıda geçmiş olan rivayetlerden küsuf (güneş tutulması) namazının üç şeklinin olduğunu gördük. Biri Abdullah bin Zubeyr (r.a)'den nakledilmiş olan şekildir. Ancak kardeşi Urve onun bu namazı tıpkı sabah namazı gibi kılmakla yanıldığını ve bu namazın sünnete uygun olan şeklini kılmadığını söylemiştir. Abdullah bin Zubeyr (r.a) râşid bir halifedir. Dolayısıyla onun içtihadı bizim nazarımızda kardeşinin içtihadından daha kuvvetlidir. Onun fiili de küsuf na­mazının sabah namazının kılınış şekli gibi her rek'atta bir rüku ve iki secde yapılması suretiyle kılınabileceğini gösterir. Hanefîler de bu uygulamayı esas almışlardır.

ikinci şekil: Her rek'atta iki kere rüku edilmesi, birinci rükudan Önce de i-kinci rükudan önce de Kur'an-ı Kerim (kıraat) okunması sonra normalde oldu­ğu gibi iki kere secde yapılması suretiyle kılınmasıdır.

Üçüncü şekil: Bir rek'atta üç rüku yapılması, üç kere kıraat yapılması (Kur'an-ı Kerim okunması) sonra da iki kere secde yapılması suretiyle kılın­masıdır. Daha önce gördüğümüz üzere Hanbeliler her rek'atta beş kere rüku yapılmasını ve her rükudan önce kıraati (Kur'an-ı Kerim okunmasını) caiz gör­mekte ve hepsini (sayılan bütün uygulamaları) sünnete uygun olarak değer­lendirmektedirler. Hüküm ise geniştir. Geçen rivayetlerden anladığımıza göre Resulullah (a.s) küsuf namazından sonra bir konuşma yapmıştır. Fıkıhçılar bu konuda iki görüş üzeredirler. Bazıları bu konuşmayı (hutbeyi) sürekli de­vam eden bir sünnet olarak görmüş, bazıları ise sadece o namaza özel olarak görmüşlerdir. Yine bazı rivayetlerde Resulullah (a.s)'ın o sırada cennet ve

cehennemi gördüğünden ve bunların kendisine yaklaştınldığından söz edildi­ğini gördük. Ancak cennet ve cehennemi sahabileri görememişlerdir. Bu cen­net ve cehennemin bizim müşahade alanımızın dışında (bize göre gayb ale­minde) olduğuna delalet etmektedir. Eğer şu an cennet yedinci kat göğün üs­tündeyse bu gösterir ki, yedi kat gök, kürsi ve arş hepsi gayb alemine ait şeylerdir.

Geçen hadislerden çıkan sonuçları ve anlamları şu şekilde özetlememiz mümkündür:

1.  Hadisler güneş tutulması namazının ve bu namazın camide cemaatle kılınmasının şer'i (şeriata uygun) olduğuna delalet etmektedir. îlim adamları bu namazın müekked sünnet olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Çünkü Resulullah (a.s) bunu yapmış ve bunun için insanları toplamıştır. Bunlar ise bu sünnetin müekked olduğuna delalet eden işaretlerdir.

2.  Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiş olan hadisi şerif küsuf (güneş tutul­ması) namazının iki rek'at olduğuna ve her rek'atta iki rüku bulunduğuna dela­let etmektedir. İlim adamları bu namazın iki rek'at olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak rükularının sayısı konusunda farklı görüşler ileri sür­müşlerdir.

Hanefiler bu namazın her rek'atta bir rüku yapılması suretiyle kılınacağını ileri sürmüşlerdir.

Hanefiler (bu namazın her bir rek'atında) birden fazla rüku olduğuna dair hadislerle ilgili olarak çeşitli cevaplar vermişlerdir. Kemal ibnu'l-Humam bu cevaplar içinden rivayet edilen hadislerin rivayetlerinin sağlam olmadığı ve aralarında tutarsızlık (ıttırab) olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü raviler bu konuda birbirinden farklı şeyler nakletmişlerdir. Bazen iki rüku olduğunu, bazen üç rüku olduğunu, bazen de dört rüku olduğunu söylemişlerdir. Daha farklı şeyler de söyledikleri olmuştur. Bu durumda namaz konusunda yapıl­ması kesin ne ise onun yapılması gerekli olmuştur. O da her bir rek'atta tek rüku yapılması suretiyle iki rek'at namaz kılınmasıdır. İşte bu delalete daya­narak namazın (her bir rek'atında) bir rüku yapılarak kılındığına dair rivayetle amel etmeyi yerinde bulmuşlardır.

Malikiler ve Şafıiler Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiş olan hadisle amel ederek bu namazın her bir rek'atında iki rüku yapılacağı görüşünü tercih et­mişlerdir. Bu rivayetin (Hz. Aişe r.a)'den nakledilen rivayetin) bu konudaki rivayetlerin en sahihi ve en meşhuru olduğunu dolayısıyla diğer rivayetlere tercih edileceğini ileri sürmüşlerdir. Bunlar da aynı şekilde rivayetler arasında bir tercih yapma yoluna gitmişlerdir.

Hanbeliler ise efdal olanın Hz. Aişe (r.a)'den nakledilmiş olan hadisi şe­rifteki uygulama olduğunu, ancak diğer rivayetlerle de amel edilerek rüku sayısını artırmanın (yani bir rek'atta ikiden fazla rüku yapmanın) da bir sakın­casının olmadığını söylemişlerdir. Bu görüş, konuyla ilgili rivayeüeri birleş­tirme ve hepsiyle de amel etme görüşüdür. [176]

 

Güneş Ve Ay İki Ayettir. Bir Kimsenin Ölümü Veya Yaşaması Dolayısıyla Tutulmazlar

 

2218- Ahmed bin Hanbel, Mahmud bin Lebid (r.a)'in şöyle söyledi­ğim rivayet etmiştir:                                                                             Resulullah (a.s)'ın oğIu İbrahim'in öldüğü gün güneş tutuldu. (İnsan­lar) Güneş Resulullah (a.s)'ın oğlu ibrahim'in ölümü dolayısıyla tutuldu" dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

"Güneş ve ay, şanı yüce olan Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar bi-nmn olumu veya yaşaması dolayısıyla tutulmazlar. Onları bu halde görür­seniz hemen camilere koşun."                                          

Sonra namaza durdu. (Namazda) Zariyat suresinin bir kısmını okudu.

Sonra rükuya vardı. Sonra doğruldu. Sonra iki secde yaptı. Sonra kalkti ve birincide yaptığı gibi yaptı." [177]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, daha önce vermiş olduğumuz  rivayetlerden birinde geçtiği üzere Abdullah bin Zubeyr (r.a)’in uygulamasının doğruluğunu desteklemektedir. Hanefi fakihleri de bu uygulamayı esas almışlardır ki, bu rivayet onların görüşlerini de desteklemektedir. [178]

 

2219- Ebu Davud, Semure bin Cundub (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [179]

"Ben ve ensardan bir çocuk, belirlemiş olduğumuz birer hedefe ok atar­ken güneş, ufka doğru bakan bir kişinin bakışıyla iki veya üç ok miktarı yük­seldiği sırada karardı. Adeta tennume (bir tür ağaç) gibi oldu. Biz birbirimize: "Haydi Mescid'e gidelim. Vallahi, güneşin bu durumu Resulullah (a.s) için ümmeti hakkında bir gelişme vesilesi olacaktır (yani Resulullah (a.s) bu ko­nuda ümmeti hakkında bir açıklamada bulunacaktır)" dedik. Ardından git­tik. Vardığımızda Resulullah (a.s) ortaya çıkmıştı (veya kalabalık bir toplu­lukla bir araya gelmişti). [180] Öne geçti ve namaz kıldırdı. Bize daha önce kıldırdığı namazlardan hiç birinde olmadığı şekilde uzun bir namaz kıldırdı. Sesini duymuyorduk. Sonra bize daha önce hiç bir namazda yapmadığı şekilde uzun bir rüku yaptırdı. Sesini duymuyorduk. Sonra daha önce bize hiçbir namazda yaptırmadığı bir şekilde uzun bir secde yaptırdı. Sesini duy­muyorduk. Sonra diğer rek'atta aynen böyle yaptı. Güneşin açılması son rek-'attaki oturuşu esnasında gerçekleşti. Sonra selâm verdi. Ardından Allah'a hamd ve sena etti. Allah'tan başka ilah olmadığına, kendisinin Allah'ın ku­lu ve peygamberi olduğuna şehadet etti..." Bundan sonra îbni Yunus Resulul-lah (a.s)'ın hutbesini (konuşmasını) aktarmıştır.

Bunu Nesai de rivayet etmiş ancak: "Adeta terimime (bir tür ağaç) gibi oldu" ifadesine yer vermemiştir. Onun rivayetinde ayrıca şöyle denmektedir:

"Ardından hemen Mescid'e gittik. Resulullah (a.s)'la O'nun insanların yanına çıkmakta olduğu sırada karşılaştık. Sonra Öne geçti." Bundan sonrası yukarıdaki hadiste geçtiği gibidir.

Yine Nesai'nin bir başka rivayetinde şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) güneşin tutulmasından sonra hutbe verdi ve şöyle bu­yurdu:

"Bundan sonra...." [181]

Yine Nesai'nin ve Tirmizi'nin nakletmiş oldukları bir rivayette: "Resulul­lah (a.s) bize güneş tutulması esnasında namaz kıldırdı. Bu esnada sesini duymuyorduk" denmektedir. [182]

'el-Cami'in tahkikçisi şöyle söylemiştir:

"Bu rivayetin senedinde Salebe bin Ubbad el-Abdi bulunmaktadır ki, o bilinmeyen (meçhul) bir kişidir. İbni Hibban'dan başka onu sika gören biri olmamıştır. Tirmizi: "Semure (r.a)'nin hadisi hasen sahih bir hadistir" de­miştir. Bu konuda Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiş bir hadis de bulunmak­tadır ki, onu Hakim sahih görmüş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Bunu sahih görmeleri belki şahidlerinin bulunması dolayısıyladır."

Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediği bildirilmiştir:

"Güneş tutulması namazında Resulullah (a.s)'ın yanında bulunuyordum. Kendisinden bir harf bile duymadım."

Bunu /hmed bin Hanbel, Ebu Ya'la ve Beyhaki İkrime'nin Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayeti tankıyla nakletmişlerdir. (Beyhaki) sonunda: "Kur-'an'dan bir harf bile" diye ilave etmiştir (yani Kur'an kelimesini ilave etmiştir). Bu rivayetin senedinde Ebu Lehi'a bulunmaktadır ki, bu zayıf biridir.

Taberani'nin Musa bin Abdulaziz'in Hakem bin Ebban'dan, onun Doime-'den, onun da Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayeti tankıyla nakletmiş olduğu bir hadis bulunmaktadır. Onun metni de şöyledir:

"Güneşin tutulduğu gün Resulullah (a.s)'ın yanında namaz kıldım ve kıraatından (Kur'an-ı Kerim okumasından) bir şey duymadım." Bu rivayeti Hafız (İbni Hacer), 'et-Telhis'te zikretmiştir.

Tirmizi şöyle söylemiştir:

"İlim adamlarından bazıları bu yönde görüş bildirmişlerdir yani güneş tutulması (küsuf) namazında kıraatin gizli yapılmasının gerektiğini söyle­mişlerdir. İmam Şafii'nin görüşü böyledir. Fıkıhçıların çoğu böyle söylemiş­lerdir. Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinde Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiş olan bir hadisi şerifte, Resulullah (a.s)'ın onlara güneş tutulması esnasında namaz kıldırdığı ve kıraati açıktan yaptığı ifade edilmiştir."

Ebu Bekr bin Arabi şöyle söylemiştir:

"Bana göre açıktan okuma daha uygundur. Çünkü bu cemaatla kılman, insanların toplanması için çağrı yapılan ve ardından hutbe verilen bir na­mazdır. Bu itibarla bayram namazlarına ve istiska namazına benzemektedir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir."

Hafız İbni Hacer de el-Feth'de bu namazda kıraatin gizli yapılmasıyla ilgi­li rivayetleri zikrettikten sonra şöyle söylemiştir:

"Bunların sahih kabul edilmesiyle birlikte açıktan okunduğu ve bunda bir miktar fazlalık olduğu da sabit olmuştur. Onun (açıktan okumanın) esas alınması ise daha uygundur. Rükünlerin birden fazla yapıldığı sabit olmuşsa bu sadece böyle yapılmasının caiz olduğunu ortaya koymak içindir." [183]

 

Husuf (Ay Tutulması) Namazında Resulullah (A.S)'A Cennet Ve Cehennemle İlgili Olarak Neler Arzedilmiştir?

 

2220- Müslim, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: 2220-Müslim (21623-624) 10-Kitabu'l-KOsuf 3-Küsuf namazında Resulullah (a.s)ın  zamanında, Resulullah (a.s)'m oğlu İbrahim'in öl­düğü gün güneş tutuldu. İnsanlar:

"Güneş İbrahim'in ölümü dolayısıyla tutuldu" dediler. Bu sırada Resu-lullah (a.s) kalktı, halka altı rüku ve dört secde ile (iki rek'at) namaz kıldırdı. Namaza tekbir getirerek başladı. Sonra Kur'an-ı Kerim okudu ve kıraati u-zattı. Sonra ayakta durduğu kadar bir süre rüku etti. Sonra rükudan başını kaldırdı. Birincisinde okuduğundan daha kısa bir şekilde (Kur'an-ı Kerim) okudu. Sonra ayakta durduğu kadar bir süre rüku etti. Sonra rükudan başını kaldırdı. Ardından ikinci kıraatındaki kadar kıraatta bulundu (Kur'an-ı Ke­rim okudu). Sonra ayakta durduğu kadar bir süre rüku etti. Sonra rükudan başını kaldırdı. Sonra secdeye kapandı ve iki secde yaptı. Sonra yeniden kalktı. Üç rüku yaptı. Bu rükularm hiçbiri kendinden bir önceki rükudan daha uzun değildi. Rükusu da (uzunluk süresi bakımından) secdeleri gibiy­di. Sonra geri çekildi. Arkasmdaki saflar da geri çekildiler. Böylece kadınla­rın bulunduğu yere kadar geldik. (Yani en arkadaki saf kadınlar cemaatinin tam önüne kadar yanaştı -Çeviren) Sonra ilerledi. Cemaat de O'nunla bir­likte ilerledi. Böylece eski yerine kadar vardı. Sonunda namazmı tamamladı ve namazını tamamladığında güneş eski haline dönmüştü. Ardından şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Şüphesiz güneş ve ay, Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar birinin ölümü veya yaşaması dolayısıyla tutulmazlar. Böyle bir şeyle karşılaştığınız zaman (güneş veya ay) açılıncaya kadar namaz kılınız. Size vaad edilenlerin hiçbiri müstesna olmaksızın hepsini şu namazımda gördüm. Cehennem getirildi. Bu benim geri çekildiğimi gördüğünüz esnada oldu. Alevinden bir şeyin üzerime gelmesi korkusuyla geri çekildim. Hatta onun içinde, çomak sahibini bağırsaklarını çekerken gördüm. Bu kişi çomağıyla hacılardan bir şeyler çalardı. Eğer bu işi anlaşılırsa: "Çomağım takılmıştı" der, anlaşılmazsa çaldığını alıp götürürdü. Kediyi bağlayıp da ona yiyecek vermeyen, bununla birlikte onu yerdeki bitkilerden yemesi üzere bırakmayan ve böylece onun açlıktan ölmesine yolaçan kedi sahibi kadını da orada gördüm. Sonra cennet getirildi. Bu ise ilerleyip eski yerime geldiğimi gördüğünüz sırada gerçekleşti. Sizin de bakmanız için meyvelerinden ko­parmak üzere elimi uzattım. Sonra bunu yapamayacağımı anladım. Size vaad edilenlerin hiçbiri müstesna olmaksızın hepsini şu namazımda gör­düm."

Bir başka rivayete göre de Cabir bin Abdullah (r.a) şöyle söylemiştir: [184]

"Resulullah (a.s)'m zamanında sıcağı şiddetli bir günde güneş tutuldu. Resulullah-(*.s) ashabıyla birlikte namaz kıldı. Kıyamı (ayakta duruşu) biraz  uzattı. Hatta bağırmaya (seslenmeye) başladılar. Sonra rükuya girdi ve rüku-sunu da uzattı. Sonra rükudan kalktı ve yine uzattı (yani yine uzun süre a-yakta durdu). Sonra rükuya gitti ve yine (rükusunu) uzattı. Sonra iki secde yaptı. Sonra kalktı ve aynı şeyleri yaptı. Böylece dört rüku ve dört secde ol­muş oldu. Sonra şöyle buyurdu:

"Size vaadedilen her şey bana arzedildi. Cennet bana arzedildi. Öyleki, oradan bir salkıma uzansaydım alabilecektim. -Yahut şöyle buyurdu: "Ora­dan bir salkıma uzandım, ama elim ona ulaşamadı."- Aynı şekilde bana ce­hennem arzedildi. Orada İsrailoğullarmdan kedisine eziyet etmiş bir kadın gördüm. Bu kadın (kedisini) bağlamış, sonra ona yiyecek vermemiş, yeryü­zünün bitkilerinden yemesine de fırsat vermemişti. Ebu Sumâme Amr bin Mâlik'i de cehennemin içinde bağırsaklarını çekerken gördüm. Onlar: "Gü­neş ve ay ancak büyük bir kimsenin ölümünden dolayı tutulurlar" derlerdi. Oysa onlar Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Onları (Allah) size göstermek­tedir. (Güneş veya ay) tutulduğunda açılıncaya kadar namaz kılın." [185]

Buna benzer bir başka rivayet daha bulunmaktadır. Ancak bu rivayette geçtiğine göre (Resulullah (a.s), kedisine eziyet eden kadından): "İsrail oğul­larından bir kadın" olarak değil de "Himyerli uzun boylu, siyah bir kadın" olarak söz etmiştir. [186]

 

Güneş Tutulmasında Erkeklerin Kadınlarla Birlikte Namaz Kılmaları

 

2221- Buhari ve Müslim, Esma bintu Ebu Bekr (r.a)'in şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir: [187]

"Hz. Aişe (r.a)'nin yanına gittim. Namaz.kılıyordu."İnsanlara ne olu­yor?" diye sordum. Göğe işaret etti. Bir de baktım insanlar namaz kılıyorlar. (Aişe r.a): "Subhanallah" dedi. Ben: "Bir âyet mi?" diye sordum. Başıyla "e-vet" anlamında işaret etti. Ben de namaza durdum. Öyle ki, (namaz o kadar uzadı ki) başım dönmeye başladı. Ben hemen başıma su dökmeye başladım. Resulullah (a.s), Allah'a hamd etti, O'nu sena etti. Sonra şöyle buyurdu:

"Daha Önce görmemiş olduğum ne vardıysa hepsini şu yerimde gör­düm. Cenneti ve cehennemi bile. Bana sizin kabirlerinizde Mesih Deccal'in fitnesine benzer veya ona yakın -(Ravi dedi ki): "Esma (r.a)'nm bunlardan (yani "benzer" ve "yakın" sözlerinden) hangisini söylediğini bilmiyorum."-bir imtihanla (fitneyle) imtihan olunacağınız vahyedildi. Kişiye: "Senin şu kişi (yani Resulullah a.s) hakkındaki bilgin nedir?" denir. Eğer mü'min veya yakıni iman sahibi -(Ravi dedi ki): "Esma (r.a)'run bunlardan (yani "mü'min" ve "yakıni iman sahibi" sözlerinden) hangisini söylediğini bil­miyorum."- biriyse: "O Muhammed'dir ve Ö Allah'ın peygamberidir. Bize açık deliller ve hidayet getirdi. Biz de O'na icabet ettik ve uyduk. O Mu­hammed'dir -üç kere-" der. Bunun üzerine ona: "Huzur içinde uyu. Senin kesin inanca sahip olduğunu bildik" derler. Eğer kişi münafık veya şüpheci -(Ravi dedi ki): "Esma (r.a)'nın bunlardan (yani "münafık" ve "şüpheci" söz­lerinden) hangisini söylediğini bilmiyorum."- biriyse: "Bilmiyorum. Ben in­sanların bir şeyler söylediklerini duydum, ben de onu söyledim" der."

Bundan daha uzun (fazlalık içeren) bir hadisi şerife göre Resulullah (a.s) güneşin tutulması esnasında köle azad edilmesini emretmiştir. [188]

Buharı şöyle söylemiştir (yani Buhari'nin rivayetinde şöyle denmektedir):

"Esma (r.a) dedi ki: "Güneşin açılmış olduğu sırada Resulullah (a.s) na-.mazını bitirdi. Allah'a lâyık olduğu şekilde hamd etti. Sonra şöyle buyurdu: "8undan sonra..."

Buhari yukarıda verdiğimiz metnin benzeri bir metin nakletmiş ve orada şu sözlere yer vermiştir. (Esma r.a) dedi ki:

"Resulullah (a.s) namazı hayli uzattı. Öyle ki, başım dönmeye başladı. Yanımda da içinde su bulunan bir kırba vardı. Hemen onu açtım ve onun içinden başıma su dökmeye başladım. Bu arada Resulullah (a.s) da namazını bitirdi ve güneş de açılmıştı. (Resulullah a.s) insanlara hitab etti (hutbe ver­di). Allah'a lâyık olduğu şekilde hamd etti. Sonra: "Bundan sonra..." diye buyurdu. Bu sırada ensardan bazı kadınlar söz karıştırdılar. (Resulullah a.s) onlara doğru döndü. Onlar susturuldular. Aişe (r.a)'ye: "Ne dedi?" diye sor­dum. O da şöyle dedi: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Daha önce görmemiş olduğum ne vardıysa hepsini şu yerimde gör­düm. Cenneti ve cehennemi bile. Bana sizin kabirlerinizde Mesih Deccal'in fitnesine benzer -veya ona yakın- bir imtihanla (fitneyle) imtihan olunaca­ğınız vahyedildi..." Daha sonra yukarıda verilen hadisin devamım: "Bilmi­yorum. Ben insanların bir şeyler söylediklerini duydum, ben de onu söyle­dim" der." sözünün sonuna kadar nakletti.

Hişam dedi ki: "Fatıma (r.a) bana bir şey söyledi. Ben de onu ezberledim. Ancak o kızdırıcı bir gelişmeden söz etti." [189]

Buhari'nin bir rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s), küsuf namazını kıldı (yani kıldırdı). Kıyama durdu ve kıyamı biraz uzattı. Sonra rüku etti, rükuyu da uzattı. Sonra kalktı, yine kı­yamı uzattı. Sonra yine rüku etti, yine rükuyu uzattı. Sonra doğruldu. Sonra secde etti ve secdeyi de uzattı. Sonra (secdeden başmı) kaldırdı. Sonra tekrar secde etti ve yine secdeyi uzattı. Sonra kalktı ve kıyamı uzattı. Sonra rüku etti ve rükuyu uzattı. Sonra (rükudan başını) kaldırdı. Ardından secde etti ve secdeyi uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra yine secde etti ve secdeyi uzat­tı. Sonra namazını bitirdi. Ardından şöyle buyurdu:

"Bana cennet yaklaştırıldı. Hatta ona uzanmaya cür'et etseydim size onun salkımlarından bir salkım getirirdim. Aynı şekilde bana cehennem de yaklaştırıldı. Hatta: "Ey Rabbim! Ben onlarla mıyım?" dedim. Bir de orada bir kadın gördüm. -Sanıyorum ondan: "Kendini kedi tırmalayan" diye söz etti- Ben: "Bu kadının suçu nedir?" diye sordum. "Bu onu (kediyi) ölünceye kadar hapsetti. Ne bir yiyecek verdi ne de kendisinin bir şeyler yemesi için dışarı bıraktı" dediler.

Nafi' dedi ki: "Sanıyorum (Resulullah a.s): "Yerin bitkilerinden yemesi üzere" diye buyurdu.

Ebu Bekr İsmaili ("Ben onlarla mıyım?" sözü hakkında): "Bunun doğ­rusu "Yoksa ben de onlarla mıyım?" şeklindedir" demiş ve şu açıklamayı yapmıştır: "Bazı yerlerde soru elifi düşürülebilmektedir (yani mesela yuka­rıda anlamım verdiğimiz cümlenin metninde olduğu gibi "eve enâ ma-'ahum" yerine "ve enâ ma'ahum" denilebilmektedir)." [190]

 

Güneş Tutulması Namazında Kıyam,Rüku Ve Secdenin Uzatılması Ve  Bu Namazda Birinci Rek'atın İkinciden Daha Uzun Olduğu

 

2222- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir: [191]

"Resulullah (a.s)'ın zamanında güneş tutuldu. Resulullah (a.s) namaz kıldı. Halk da O'nunla birlikte namaz kıldı. (Resulullah a.s) namaza durdu ve Bakara suresinin okunmasında geçecek süre gibi uzun bir süre kıyamda bulundu. Sonra uzun bir rüku yaptı. Sonra doğruldu ve uzun bir kıyam yap­tı. Bu kıyamı birinci kıyamından daha kısaydı. Sonra uzun bir rüku yaptı. Bu rüku'u birinci rüku'undan daha kısaydı. Sonra secde etti. Sonra yine uzun bir kıyam yaptı. Bu kıyamı da birinci kıyamından kısaydı. Sonra uzun bir rüku yaptı. Bu rüku'u da birinci rüku'undan kısaydı. Sonra (başını) kal­dırdı. Ardından uzun bir kıyam yaptı. Bu kıyamı da birinci kıyamından kı­saydı. Sonra uzun bir rüku yaptı. Bu rüku'u da birinci rükuundan kısaydı. Sonra secde etti. Sonra namazı bitirdi ve bu arada güneş de açılmıştı. Ar­dından şöyle buyurdu:

"Şüphesiz güneş ve ay, Allah'ın ayetlerinden iki ayettir. Bunlar birinin ölümü veya yaşaması dolayısıyla tutulmazlar. Böyle bir şeyle karşılaştığınız zaman Allah'ı zikredin."

"Ya Resulullah (a.s)! Senin durduğun yerde bir şeye uzandığını gördük. Sonra geri geri çekildiğini gördük" dediler. O da şöyle buyurdu:

"Ben cenneti gördüm. Oradan bir salkıma uzandım. Eğer alabilseydim, dünya devam ettiği sürece ondan yerdiniz. Aynı şekilde bana cehennem gös­terildi. Hiç bir zaman bugün gördüğümkinden daha korkunç bir manzara görmüş değilim. Oranın ahalisinin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm."

Nevevi Müslim Şerhi'nde söyle söylemiştir: "Bu hadis başkalarının haklarını inkâr etme, o konuda nankörlük etme hakkında da küfür kelimesinin kullanılmasının caiz olduğuna delalet etmektedir. Bu şekilde nankörlük eden kişi Allah'ı inkâr eden biri olmasa bile (onun hareketi hakkında küfür kelimesi kullanılabilir)."

"Ne sebepten dolayı, ya Resulullah (a.s)?" diye sordular. (Resulullah a.s) da şöyle buyurdu:

"İnkârları (nankörlükleri) dolayısıyla."

"Allah'ı mı inkâr ediyorlar?" diye soruldu. (Resulullah a.s) şöyle buyur­du:

"Hayat arkadaşlarına (kocalarına) karşı nankörlük ederler. Yapılan iyiliği inkâr ederler. Onlardan birine bütün bir ömür boyunca iyilik etsen sonra senden (hoşlanmadığı) bir şey görse: "Senden hiç bir iyilik görmedim" der."

Müslim'in nakletmiş olduğu bir diğer rivayette de şöyle denmektedir: "Resulullah (a.s) güneş tutulduğu zaman dört secde ile birlikte altı rü-

kulu bir namaz kıldırdı."

(Müslim) Hz. Ali (r.a)'den de böyle bir rivayetin nakledilmiş olduğunu

söylemiştir. [192]

 

Güneşin Tutulması Halinde Hemen Dua, Zikir Ve İstiğfarda Bulunmak

 

2223-Buhari ve Müslim, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [193]

"Resulullah (a.s)'ın zamanında güneş tutuldu. Kıyamet vakti olabileceği korkusuyla hemen kalktı. Mescid'e kadar geldi. En uzun şekilde kıyam, rü- ku ve secde yaparak namaz kılmaya başladı. Daha önce hiçbir namazda O'nun (kıyam, rüku ve secdeyi) bu kadar uzattığını görmüş değildim. Sonra şöyle buyurdu:

"Allah'ın ortaya çıkardığı (gösterdiği) bu âyetler, birinin ölümü veya ya­şaması dolayısıyla gerçekleşmez. Ancak Allah bunlarla kullarını korkutmak üzere bunları ortaya çıkarır. Bunlardan bir şey gördüğünüzde hemen Allah'ı zikre, duaya ve istiğfara yönelin."

 

2224- Ahmed bin Hanbel, Hz. Ali (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Güneş tutuldu. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a) insanlara namaz kıldırdı. Yasin ve benzeri sureleri okudu. Sonra rükuya gitti. (Ardından doğruldu ve) bir sure okunacak kadar bir süre dua ve tekbirde bulundu. Sonra yine kıraati kadar bir süre rüku yaptı. Sonra "Semi'a'llahu limen hamideh" dedi. Sonra secde etti. Sonra ikinci rek'ata kalktı ve birinci rek'atta yaptıklarının aynısını yaptı. Sonra oturup dua ve terğibe başladı. Güneş açılıncaya kadar böyle de­vam etti. Daha sonra onlara Resulullah (a.s)'ın böyle yaptığını bildirdi." [194]

 

2225- Bezzar, Hz. Ali (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [195]

"Güneş tutuldu. Hz. Ali (r.a) hemen namaza durdu. Beş rüku ve iki sec­de yaptı. Sonra ikinci rek'ata kalktı ve benzerini yaptı. Sonra: "Bunu Resu­lullah (a.s)'tan sonra benden başka kimse kılmış değildir" dedi." [196]

 

Bir Açıklama

 

Daha önce gördüğümüz üzere Hanbeli mezhebi güneş tutulması nama­zında bir rek'atta dört veya beş rüku yapılmasını caiz görmektedirler. Hz. Ali (r.a)'den nakledilmiş olan bu son iki rivayet bu iki uygulama tarzına delil teş­kil etmektedir. Buna göre güneş tutulması namazının beş ayrı şekli vardır ve her hangisi yapılsa caizdir.

Hattabi, 'Me'alimu's-Sunen'de şöyle söylemiştir:

"Göründüğüne göre küsuf namazının kılınış şekli konusunda rivayetler arasındaki farklar her bir rek'atta yapılacak rükuların sayısı üzerinde toplan­maktadır. Resulullah (a.s) bu namazı bir kaç kez kılmış ve güneşin açılma­sının uzun sürdüğü zamanlarda namazı uzatmış, kısa sürdüğü zamanlarda uzatmamış olabilir."

İbni Huzeyme ise şöyle söylemiştir:

"Bir kimsenin güneş tutulması namazında Resulullah (a.s)'ın yaptığı ri­vayet edilen rüku sayılarından istediğini ve uygun gördüğünü esas alması caizdir. İsterse her bir rek'atta iki rüku yapar. İsterse her bir rek'atta üç rüku yapar. İsterse her bir rek'atta dört rüku yapar. Çünkü bunlarla ilgili rivayet­lerin hepsi de Resulullah (a.s)'tan nakledilmiş sahih rivayetlerdir. Bu riva­yetler Resulullah (a.s)'ın sadece bir kez değil bir kaç kez güneş tutulması na­mazı kıldığını göstermektedir. " [197]

 

CENAZE NAMAZI VE ŞEHİTLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER

 

Evlilikten ve nikâhla ilgili hükümlerden söz eden nasslar yine zina haddi ve namuslu kadına iftira atma (kazf) haddi gibi hadd cezalarından söz eden nasslar üzerinde düşündüğümüz zaman neslin korunmasına büyük önem ve­rildiğini görürüz. İnsan açısından bu, doğumdan önce başlamaktadır. İslâm'ın çocuk, kadın ve yaşlılar hakkında özellikle daha fazla öğüt verdiğini, bunların korunmalarına özel bir önem verdiğini düşünürsek güçsüzlere ve düşkünlere merhamet göstermenin bu dinin özelliklerinden olduğunu anlarız. Bu dinin ço­cuğun daha ilk doğmasıyla ilgili hükümler koyduğunu, yine insanın ölümünde de (bu dinin hükümlerine göre) bazı haklarının olduğunu düşündüğümüzde bu dinin insanın bütün hallerini içine alacak şekilde kapsamhlığını ortaya koyan bir görüntü ile karşılaşırız. Bu aynı zamanda bu dinin Allah'ın dini olduğunu ortaya koyan görüntülerden biridir.

İnsanın ölümü anındaki hakları çoktur. Yine hastalandığındaki hakları da çoktur. Bir Müslümanın diğer Müslüman üzerindeki hakları arasında hasta­landığında onu ziyaret etmesi ve öldüğünde cenazesinde bulunması da vardır. Biz bu kitabımızda ölüm anında ne yapılması gerektiği konusunda özel bir bölüme yer vereceğiz. Bu bölüm kitabın dördüncü kısmında yer alacaktır. Yi­ne kitabın dördüncü kısmında tıp ve hastalık üzerinde duracağımız özel bir bölüme yer vereceğiz. Burada erkek olsun, kadın olsun, çocuk olsun bir Müs­lüman ölünün (diğer Müslümanlar üzerindeki) haklarından söz etmekle yeti­neceğiz. Bu da üzerine cenaze namazı kılınmasıdır. Eğer ölen kişi şehid ise ona özel haklar bulunmaktadır. Bu haklardan bazıları üzerine namaz kılınma­sıyla ilgilidir. Fıkıhçılar arasında bunun bazı tarzları (uygulanış şekilleri) hakkında görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Ölünün üzerine namaz kılınması namaz konusuyla yakından ilgili olduğundan bu konuya namazla ilgili bölümün içinde yer verdik. Şimdi burada cenaze namazıyla ilgili hükümleri fıkıh kitaplarından özetleyerek vereceğiz.

İster erkek olsun ister kadın olsun şehid olmayan bir Müslüman ölünün u-zerine cenaze namazı kılmak, dirilerin üzerine farzı kifayedir. Bu konuda gö­rüş birliği vardır. Bir kişi de olsa bazı kimseler bu görevi yerine getirirlerse diğerlerinin üzerlerinden günâh düşer. Cenaze namazı kılınmak istendiğinde: "Cenaze namazı kılmıyor, Allah size rahmet eylesin" diye seslenilir. Bir kâ­firin veya münafığın üzerine cenaze namazı kılınması caiz değildir. Hanefilere göre bu (yani bir Müslümanın üzerine cenaze namazı kılınması) İslâm devle­tine karşı gelen isyancılar, yol kesicilerden çarpışma esnasında ölenler, asa­biyet ehli, geceleyin şehirde silah çeken kabadayılar ve şehirde birkaç kez in­tihara teşebbüs etmiş (ve sonunda intihar etmiş) olanlar dışında Ölen her Müslümanın hakkıdır.

Hanefilere göre anne veya babasından birini öldüren bir kimse imam (dev­let yöneticisi) tarafından kısas yoluyla öldürülürse kendisinin aşağılanması amacıyla namazı kılınmaz. Ama eğer kendi kendine ölürse üzerine namaz , kılınır. Asabiyet ehli denirken kastedilenler zulümde yardımlaşanlar yahut bir kavim veya kabile tarafgirliği yaparak bu yüzden öldürülenlerdir. Bunlar za­limlerdir. Bir kimse kendi kendini öldürürse Hanefilerce fetvaya esas alman görüşe göre kefenlenir ve üzerine cenaze namazı kılınır. İmam Ebu Yusuf gibi bazı ilim adamları ise onun üzerine cenaze namazının kılınamayacağı yönün­de görüş bildirmişlerdir. Malikiler imanım had cezasıyla veya kısas yoluyla öldürdüğü bir kimsenin üzerine cenaze namazı kılmayacağını söylemişlerdir. Ancak diğerleri bu gibilerin cenazelerinin üzerine namaz kılabilirler.

Malikiler, fazilet sahibi kimselerin bid'atçilerin ve büyük günâhları açıktan işleyen kimselerin cenazelerinden uzak durmalarının uygun olacağını söyle­mişlerdir. Hanbeliler cenaze namazı farziyetinden şehidi ve haksız yere öldü­rüleni müstesna tutmuşlardır. Hanefilerin dışındaki çoğunluğa göre şehidin üzerine cenaze namazı kılınmaz. Resulullah (a.s), ganimette hile yapan yani imamın izni olmadan ganimetten bir şey alan bir kimsenin üzerine cenaze na­mazı kılmamıştır.

Hanefilere göre cenazenin üzerine namaz kıldırmada öncelik hakkına sa­hip kişi eğer mevcut olursa devlet başkanı, o olmazsa onun vekilidir. Her iki­sinin de bulunmaması durumunda ise kadıdır. Sonra mahallenin imamıdır. Sonra yakınlık derecesindeki sıraya göre yükümlü erkek veli (akraba) veya nikâh cihetinden yakınlıkları olanlardır. Baba oğuldan öne geçirilir. Bunun gibi yakın akraba uzak akrabadan önceliklidir. Buradaki sıralama evlilik velayetin-deki sıralama gibidir. Öncelik hakkına sahip olan kişi bir başkasına namaz

kıldırması için izin verebilir. Fetvaya esas alman görüşe göre yakınlık yönün­den öncelik hakkına sahip olan bir kimse ölünün kendisinin üzerine cenaze namazı kıldırmasını vasiyet ettiği birinden Önce gelir (yani isterse kendisi na­maz kıldırabilir, bu hakka sahiptir).

Eğer vali veya devlet başkanından veya onun vekilinden başka biri ce­naze namazı kıldırırsa veli (ölüyü kaldırmakla ve üzerine namaz kılmakla bi­rinci derecede sorumlu yakın akrabası) isterse mezara doğru da olsa cenaze namazını yeniden kılabilir. Ama eğer namazı ölünün velisi kıldırmış olursa artık ondan sonra kimsenin ölünün üzerine namaz kılması caiz olmaz. Ölü e-ğer üzerine namaz kılınmaksızın defnedilirse henüz çürümediği üzere galib zan (kuvvetli kanaat) olursa mezarına doğru namaz kılınır. Malikiler ve Han­beliler ölünün üzerine cenaze namazı kıldırmakta birinci derecede hak sahibi­nin ölünün namazını kıldırması üzere vasiyette bulunduğu kişinin, sonra vali­nin veya emirin, sonra ölünün akrabalarının ve nikâhtaki yakınlık sıralarına (yani evlilik yoluyla oluşan yakınlıktaki derecelerine) göre yakınlarının oldu­ğunu söylemişlerdir. Ancak Malikilere göre kardeş ve onun oğlu dededen ön­celiklidir. Malikilere göre erkeklerin bulunmaması durumunda kadınlar cena­zenin üzerine aynı anda yalnız başlarına (cemaat oluşturmaksızın) namaz kı­larlar. Hanbelilere göre yazılılarda imamlığa en lâyık olana öncelik hakkı ta­nınır.

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Veli (ölünün,, teşyi işlerine bakmaktan birinci derecede sorumlu yakını) imamlıkta validen (devlet yetkilisinden) önceliklidir. Baba, sonra dede ve ne kadar geriye gitse de o soyu takib edenler (yani dedeler) öncelik hakkına sahiptirler. Sonra ne kadar ileriye gitse de oğullar gelir (yani oğul, torun, to­runun çocuğu gibi). Sonra öz kardeş, sonra babadan kardeş gelir ve böyle de­vam eder. Eğer asabeden (yani mirasta doğrudan hak sahibi olan ve hakları belli bir yüzde ile belirlenmiş olmayıp duruma göre miras alan yakınlardan -Çeviren) kimse bulunmazsa zevi'l- erhamdan (yani mirastan hak alabilme­leri için ashabı farz ve asabeden kimsenin bulunmaması gereken yani varis­ler sıralamasında üçüncü sırada yer alan akrabalardan -Çeviren) en yakın kim bulunursa o Öne geçirilir. Eğer akrabalık dereceleri aynı iki kişi bulu­nursa her ikisi de namaz kıldırma hakkına sahiptir. Ancak diğeri daha çok bilgili olsa da yaşlı olan öne geçirilir."

Dört mezhep alimleri birden fazla cenazeye bir kerede cenaze namazı kı­lınmasının caiz olduğu üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Bununla birlikte her bir cenazeye bir namaz kılınması efdaldir. Bu durumda fazilet derecelerine göre sıraya konurlar (içlerinden en faziletli olduğu bilinen kişinin cenazesi en öne yani imamın hemen önüne konur, sonra diğerlerinin cenazeleri de fazilet derecelerine göre sıralanırlar -Çeviren).

Birden fazla cenazenin bir araya gelmesi durumuyla ilgili olarak Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Genişçe bir sıra oluşturulur. İmam da (cenazelerin) en faziletli olanla-rının hizasında durur (yani cenazeler yan yana dizilir, imam içlerinden en faziletli olduğu bilinen kişinin cenazesinin hizasında durur -Çeviren). Ya­hut uzunca bir sıra oluşturulur ve cenazeler, her birinin göğsü imamın hi­zasına gelecek şekilde aynı hizada sıraya konurlar."

Hanefilere göre cenaze namazının iki rüknü vardır: Dört kere tekbir geti­rilmesi ve kıyam (ayakta durmak). Dördüncü tekbirden sonra iki kere (bir sa­ğa bir sola) selâm verilmesi onlara göre vaciptir. Niyet onlara göre şarttır. Onlara göre özürsüz olarak binek üstünde veya oturarak cenaze namazı kılın­ması caiz değildir. Yine Hanefilere göre cenaze namazının sünnetleri şunlar­dır: Allah'a hamd ve sena, dua, Resulullah (a.s)'a salat getirilmesi.

Malikilere göre cenaze namazının rükünleri şunlardır: Niyet, dört kere tekbir getirilmesi, ölü için mümkün olduğu şekilde dua edilmesi, bir kere se­lâm verilmesi, ayakta durabilen için ayakta durmak (kıyam). Şafiilere ve Han-belilere göre birinci tekbirden sonra Fatiha suresinin okunması da bir rükün­dür.

Hanefilere göre cenaze namazının kılınışı şöyledir: Namaz kılacak kişi "Allah için namaz kılmak ve hazır olan ölü için de dua etmek üzere" niyet eder. Sonra sadece ilk tekbir için ellerini kaldırır. Bundan sonra sena duasını "Subhanekellahumme... duasını" okur. Sonra ikinci kez tekbir getirir ve Resu­lullah (a.s)'a salat getirir. Sonra üçüncü tekbiri alır. Bunun ardından kendi için, Ölü için ve bütün Müslümanlar için dua eder. Sonra dördüncü tekbiri alır ve ardından da selâm verir. Onlara göre senadan (subhanekeden) sonra kı­raat niyetiyle değil de sena niyetiyle Fatiha suresinin okunması caizdir. Me-'sur (rivayetlerde geçen) duaların okunması mendubdur. Bir kimse bunları bil­mezse nasıl kolayına gelirse öyle dua eder. Eğer imam beşinci kez tekbir ge­tirirse cemaatten olanlar ona uymaksızın, o selâm verinceye kadar beklerler ve selâm verince onunla birlikte selâm verirler. Küçük çocuk ve deli biri için mağfiret dilenmez. Ancak onun için ileride geleceği şekilde me'sur bir dua ile dua edilir.

Gerek cenaze namazında ve gerekse diğer zamanlarda Resulullah (a.s)'a getirilecek salatların en güzel olanı salatı ibrahimiyyedir (yani namazın so­nunda tahiyyat esnasında okunan "Allahumme salli..." ve "Allahumme bâ-rik..." dualarıdır. Daha önce geçtiği üzere sadece birinci tekbirde el kaldırılır ondan sonraki tekbirlerde el kaldırılmaz. Birinci tekbirden sonra sağ el sol e-lin üzerine konarak göbek altından bağlanır ve namaz bitinceye kadar böyle saklanır. Cenaze n an kız inin kılmış şekli bütün fıkhı mezheplerde birbirine ya­kındır.

Konunun özeti şöyledir:

Cenaze namazı niyetle başlar, dört tekbir içerir ve kıyam esnasında ölü için yapılacak duayı, Resulullah (a.s)'a salatı, Fatiha'yı ve selâmı içerir. An­cak niyet Hanefilere ve Hanbelilere göre namazın bir rüknü değil şartıdır. Ço­ğunluğa göre dua üçüncü tekbirden sonra yapılır. Malikilerce esas alman gö­rüşe göre ise dördüncü tekbir dahil olmak üzere her tekbirin arkasından dua yapılır. Resulullah (a.s)'a salat getirilmesi Hanefilere göre sünnet, Malikilere göre mendub, diğerlerine göre ise rükündür. Selâm ise Hanefilere göre vacip, çoğunluğa göre rükündür. Hanefilere göre Fatiha suresinin tilavet niyetiyle okunması tahrimen mekruh ama dua niyetiyle okunması caizdir. Malikilere göre bu, tenzihen mekruhtur. Diğerlerine göre ise rükündür. Hanefilere ve Şa­fiilere göre eğer imam dörtten fazla tekbir alırsa onun arkasında namaz kılan kişi bu konuda imama uymaz, selâm verinceye kadar olduğu hal üzere onu bekler. Malikilere göre ise bu durumda imama uyan kişi (kendi başına) selâm verir. Hanbelilere göre de cemaatten olanlar yedi tekbire kadar imama uyar­lar.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"İmamın gerek erkek ve gerekse kadın cenazenin mutlak surette göğ­sünün hizasına durması mendubdur." Malikiler ise: "İmam, erkek cenaze­nin orta hizasında, kadın cenazenin ise omuzlarının hizasında durur" de­mişlerdir. Şafiiler: "İmam olsun cemaat olsun cenaze namazı kılan birinin erkeğin başmm kadının kaba etlerinin hizasında durması mendubdur" de­mişlerdir. Hanbeliler de: "İmam erkeğin göğsünün, kadının ortasının (beli­nin) hizasında durur" demişlerdir.

Cenaze namazına sonradan yetişen biri yetiştiği yerden itibaren imama uyar, kaçırdığı kısmı da sonradan (imam selâm verdikten sonra) tamamlar. Hanefiler ve diğerleri imamın dördüncü tekbiri almasından sonra cenaze na­mazının tamamen kaçırılmış olacağını söylemişlerdir.

Hanefiler, abdesti olmayan ve abdest alması durumunda cenaze namazım kaçıracağından korkan birinin teyemmüm ederek cenaze namazını kılmasını caiz görmüşlerdir. Yine Hanefiler, namaz kılınmasının nehy edildiği beş kera­het vaktinde cenaze namazı kılınmasının tahrimen mekruh olduğunu söyle­mişlerdir. (Bu kerahet vakitlerinin üçü mutlak surette namaz kılmanın caiz ol­madığı ikisi ise sadece nafile namaz kılmanın caiz olmadığı vakitlerdir -Çe­viren).

Malikiler ve Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Güneşin doğmakta olduğu, tam tepeye geldiği (zeval hali) ve batmakta olduğu sıralarda cenaze namazı kılmak haramdır. Ancak sabah namazının kılınmasından sonra güneş doğuncaya kadarki ve ikindiden sonra güneşin

batma vaktine kadarki süre içinde kılınması caizdir."

Şafiiler ise bu namazın bütün vakitlerde kılınmasının caiz olduğunu söyle­mişlerdir. Hanefilere ve Malikilere göre bir cenazenin üzerine eğer cemaatle namaz kılınmış olursa onun üzerine tekrar namaz kılınması caiz değildir. Ama eğer cemaatle kılınmış olmazsa definden önce cemaatle yeniden namaz kılın­ması mendubdur.

Şafiiler ve Hanbeliler, ilk defa cenazenin üzerine namaz kılamayanların definden sonra da olsa cenazenin üzerine ayrıca namaz kılmasını caiz gör­müşlerdir. Hatta Şafıilere göre bu sünnettir. Fıkıhçılar, üzerine hiç cenaze na­mazı kılınmamış birinin üzerine definden sonra cenaze namazı kılınabileceği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak ilim adamları bu konunun tefer­ruatı üzerinde farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Mesela Hanefilere göre eğer ölünün çürümüş olacağı kanaati baskın çıkarsa (çürümüş olacağı üze­rinde zannı galib olursa) artık üzerine (yani kabrine doğru) namaz kılınmaz. Şafiiler ve Hanbeliler oturulan beldenin dışında bulunan (gaib) bir cenazenin üzerine, bu cenaze yakın mesafede olsa ve kıble tarafında bulunmasa bile (gı­yaben) cenaze namazı kılınmasını caiz görmüşlerdir. Ancak namaz kılanların kıbleye doğru yönelmeleri gerekir. Hanbeliler gaib bir cenazenin üzerine an­cak bir aylık süre içinde cenaze namazı kılınabileceğini söylemişlerdir. Onlar kabre doğru cenaze namazı kılınması konusunda da bu süreyi esas almış­lardır. Hanefilere ve Malikilere göre gaibin üzerine cenaze namazı kılınması caiz değildir. Onlar: "Resulullah (a.s)'ın Necaşi'nin üzerine (gıya-ben) cenaze namazı kılması özel bir uygulamadır" demişlerdir. Hanbelilere göre çocuğa veya dört aydan sonra düşen bir düşüğün üzerine cenaze namazı kılınır ve aynı zamanda yıkanır (gasl edilir). Düşük, kadirim ölü olarak veya vücudun organları tamamlanmadan dünyaya getirdiği bebektir.

Fıkıhçılar, düşüğün sağ olarak dünyaya gelmesi veya doğumu esnasında ağlama sesinin duyulması yahut dünyaya gelmesinden sonra canlı olduğuna delalet edecek bir işaret görülmesi durumunda yıkanacağı ve üzerine namaz kılınacağı konusunda görüş birliğine varmışlardır.

Hanefilere göre eğer doğarken ses çıkarmaz (veya canlı olduğuna delalet edecek bir işaret görülmezse) düşüğün üzerine cenaze namazı kılınmaz. Şa­fiiler de canlılık emaresi göstermeyen bir düşüğün üzerine cenaze namazı kı-lınmayacağı konusunda Hanefilerle aynı görüştedirler. Ancak onlar bundan ana karnında kalma süresini tamamlamış olanları müstesna tutmuşlardır. Böyle bir bebek (ölü de doğsa) yıkanır ve üzerine namaz kılınır. Malikilere göre eğer ağlama sesi çıkarmaz veya canlılık emaresi göstermezse, düşük bir bebeğin yıkanması ve üzerine namaz kılınması mekruhtur. Ancak üzerindeki kanlar (vs.) yıkanır, bir bezle bağlanır ve sarılır.

Esas itibariyle ölünün üzerine namazgahta (musallada) namaz kılınma­lıdır. Kabristanda cenaze namazı kılınması ise Hanefilere ve Şafiilere göre mekruhtur. Malikiler ve Hanbeliler kabristanda cenaze namazı kılınmasını caiz görmüşlerdir. Hanefilere ve Malikilere göre cenaze namazının caminin içinde kılınması mekruhtur. Şafiiler ve Hanbeliler ise bunu caiz görmüşlerdir. Cenaze namazının camide kılınmasını caiz görenler bundan dolayı caminin pislenmesi ihtimalinin bulunmaması şartım koymuşlardır.

Hanefilere göre bir kimse yükümlü ve temiz iken şehid edilirse kendi elbi­sesi ile kefenlenir, üzerine cenaze namazı kılınır ve yıkanmaz (gasl edilmez). Ama cünüp veya hayızlı yahut nifaslı (lohusa) iken şehid edilenler Ebu Ha-nife'ye göre çocuğun ve delinin yıkanması gibi yıkanırlar. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf a göre ise onlar da (yani cünüp, hayızlı veya lohusa iken şehit edilenler de) yıkanmazlar. Şehidin üzerindeki kan yıkanmaz ve elbisesi çı­karılmaz. Ancak kürk, kaftan, mest ve silah gibi şeyler çıkarılır. Çünkü bunlar kefenlemede kullanılmaya elverişli şeyler değildir.

Çoğunluk bu konuda şöyle söylemiştir:

"Şehid yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerine namaz kılınmaz. Ancak kan dışında üzerine bulaşan pislikler giderilir. Şehid, deri türü şeylerin ve sila­hın üzerinden çıkarılmasından sonra defnedilir. Şehidin öldürüldüğü yere defnedilmesi müstehabdır."

Çoğunluğa göre buluğ çağma eren bir kimse ile böyle olmayan aynıdır. Malikilere göre cünüp ve benzerleri (yani hayızlı veya lohusa gibi guslü ge­rektiren hal üzere şehid edilenler -Çeviren) de yıkanmazlar. Bu uygulama­ların tümü dünya ve ahiret şehidi tanımlamasına uyan kimselerle ilgilidir. Do­ğum esnasında ölen kadın, ishalden ölen bir kimse gibi sadece ahiret şehidi hükmünde olanlar hakkında ise normal Ölülerle ilgili uygulamaların aynısı ya­pılır. Bu noktada haklarında özel hükümler konulmuş olan dünya ve ahiret şe­hidinin tanımlanması şarttır.

Hanefiler bu türden olan şehitlerin tanımlanması konusunda şöyle söyle­mişlerdir:

"Şehid savaşanların veya isyancıların (İslâmi yönetime baş kaldıranla­rın) veya yol kesenlerin öldürdüğü veya gece ya da gündüz kesici ya da vu­rucu aletlerden herhangi biriyle kendi evinde hırsızlar tarafından öldürülen veya savaş esnasında üzerinde yara, kırık, yanık, kulaktan veya gözden kan çıkması gibi izlerle ölü olarak bulunan veya bir Müslüman tarafından kasıtlı olarak, haksız bir şekilde kesici bir aletle öldürülen yükümlü (yani akıllı ve buluğ çağma ermiş), temiz (yani hayızlı, nifaslı veya cünüp olmayan) ve sa­vaştan sonra (veya savaş esnasında darbe almasından sonra) irtisas etmeyen (şehidlik hükmünü ortadan kaldıracak kadar yaşamayan) yani aldığı darbe üzerine hemen Ölen bir Müslümandır."

İrtisas: Kişinin (darbe aldıktan sonra) bir şey yemesi, içmesi veya tedavi edilmesi yahut bir namaz vakti geçinceye kadar sağ kalması ya da savaş meydanından sağ olarak yani şuuruna sahip bir halde uzaklaştırılmasıdır.

Hakkında had veya kısas cezası uygulanarak öldürülen bir kimse ise yı­kanır ve üzerine namaz kılınır. Çünkü böyle biri haksız yere öldürülmüş de­ğildir. Haklı olarak Öldürülmüştür. İsyancılar veya yol kesiciler tarafından Öl­dürülen ise yıkanmaz ve üzerine namaz kılınmaz.

Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Hanefilere göre şehidliğin şartları şunlardır: Müslüman olmak, akıllı ve buluğ çağında olmak, büyük hadesten temiz olmak ve isabet aldıktan hemen sonra ölmek.

Bununla birlikte savaşta düşman karşısında öldürülen yahut haksız yere Öldürülen yahut kendi nefsini veya malını savunurken Öldürülen herkes şe-hiddir. Ama savaş meydanından sağ olarak çıkarılan yahut cünüp iken Öldü­rülen bir kimse hakkında şehidlere özel hükümler uygulanmaz.

Malikiler şöyle söylemişlerdir:

"Şehid, müşriklerle çarpışma esnasında ölen veya savaş alanından ölü hükmünde olarak uzaklaştırılan kimsedir -bu ise sağ olmakla birlikte yaşa­ma ümidi kalmaksızın savaş meydanından uzaklaştırılan veya can verir halde çıkarılan bir kimsedir, yine bir şey yemeden, içmeden ve konuşma­dan ölen de buna dahildir-. Ancak savaş dışında haksız yere öldürülür veya savaş alanından sağ olarak veya Öldürülmesi işlemi tamamlanmadan çı­karılır da sonra ölürse meşhur olan görüşe göre yıkanır ve üzerine namaz kılınır. Bunun gibi Müslümanlar arasındaki bir çarpışmada Öldürülen de yı­kanır ve üzerine namaz kılınır.  Cünüp olarak öldürülen de yıkanır."

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Şehid, Müslümanlardan kâfirlerle çarpışmaları esnasında çarpışmadan kaynaklanan bir saldırı ile ve henüz çarpışmanın bitmesinden önce Ölen kimsedir. Mesela bir kâfir tarafından öldürülen veya yanlışlıkla bir Müslü-manın silahının isabet etmesi sonucu ölen veya kendi silahının üzerine gel­mesi sonucu ölen veya (çarpışma esnasında) bir kuyuya veya çukura düşe­rek ölen veya hayvanının kendisini düşürmesi sonucu ölen veya düşman tarafının kullandığı isyancı bir Müslüman tarafından öldürülen kimse şe­hittir.

Eğer çarpışmadan kaynaklanmayan bir sebepten dolayı veya çarpışmanın sonuçlanmasından sonra veya isyancılara karşı çarpışırken ölürse kuvvetli olan görüşe göre şehid değildir."

Malikilere ve Şafiilere göre büyük hadesten temiz olma şartı yoktur.

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Şehid yükümlü olmasa dahi, kâfirlerle çarpışma esnasında, çarpışma­nın devam ettiği sırada çarpışmadan kaynaklanan bir sebeple ölen yahut kâ­firlerden olan düşmanın eliyle öldürülen veya haksız yere öldürülen kadın veya erkektir. Böyle biri ganimetten bir şey almış olsa bile (hıyanet etmiş ol­sa bile) yine şehid hükmündedir. Kendi silahının üzerine gelmesi sebebiyle ölen de düşman tarafından öldürülen gibidir."

Ancak Hanbeliler de Hanefiler gibi büyük hadesten temiz olmayı şart koşmaktadırlar. Bu itibarla cünüp olarak öldürülen yıkanır. Bunun gibi sabit bir hayatı olan kimse şehid de olsa yıkanır ve üzerine namaz kılınır. [198]

 

Cenaze Üzerine Namaz Kılmanın Ve Cenazenin Ardından Gitmenin Sevabı

 

2226- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [199]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim namaz kıhnmcaya kadar bir cenazede (cenaze teşyi'inde) bulunur­sa ona bir kırat (bir ölçek) vardır. Kim de defnedilinceye kadar bulunursa ona da iki kırat vardır."

Kendisine: "İki kırat nedir (ne kadardır)?" diye soruldu. Şöyle buyurdu:

"İki büyük dağ kadar."

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"İbni Şihab dedi ki: "Salim bin Abdullah şöyle söyledi:

"Abdullah bin Ömer (r.a) (cenazenin) üzerine namaz kılar sonra çekilir giderdi. Ebu Hureyre (r.a)'nin hadisi (yani Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edil miş olan yukarıdaki hadis) kendisine ulaşınca: "Pek çok kıratı kaçırdık" de­di." [200]

Buhari'nin rivayetine göre şöyle söylemiştir:

"Kim iman ile ve sevabını Allah'tan umarak üzerine namaz kılınıncaya ve mezarına defnedilinceye kadar bir Müslümanın cenazesinde bulunursa iki kırat ecirle döner. Her bir kırat Uhud kadardır. Kim de üzerine namaz kılıp daha defnedilmeden dönerse o da bir kıratla döner." [201]

Müslim'in bir rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Kim bir cenazenin üzerine namaz kılar da ardından gitmezse onun için bir kırat vardır. Eğer ardından giderse o zaman ona iki kırat vardır." "İki kırat nedir (ne kadardır)?" diye soruldu. "En küçüğü Uhud kadar" diye bu­yurdu." [202]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"(Ravi) dedi ki: "Ebu Hureyre (r.a)'ye: "Kırat nedir (ne kadardır)?" diye sordum. O da: "Uhud kadar" cevabını verdi." [203]

Yine bir rivayette de Amir bin Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'tan şöyle nakle­dilmiştir:

"O (yani Amir) Abdullah bin Ömer (r.a)'in yanında oturuyordu. Mak­sure sahibi Habbab içeri girdi ve şöyle dedi:

"Ey Abdullah bin Ömer (r.a)! Ebu Hureyre (r.a)'nin ne dediğini duymu­yor musun? Resulullah (a.s)'m şöyle buyurduğunu duyduğunu söylüyor:

"Kim cenaze ile birlikte onun evinden çıkar, üzerine namaz kılar ve def­nedilinceye kadar peşinden giderse onun için ecir olarak iki kırat verilir. Her bir kırat Uhud kadardır. Kim de üzerine namaz kılar sonra dönerse ona da Uhud kadar ecir verilir."

Bunun üzerine Abdullah bin Ömer (r.a), Habbab (r.a)'ı Ebu Hureyre (r.a)-'nin sözü (rivayet ettiği söz) hakkında soru sorması, sonra geri dönüp ne söylediğini kendine bildirmesi üzere Hz. Aişe (r.a)'nin yanına gönderdi. Ab­dullah bin Ömer (r.a) bu arada Mescid'in çakıllarından bir avuç alıp onları elinde evirip çevirmeye başladı. (Habbab r.a) dönünceye kadar da böyle yap­maya devam etti. (Habab (r.a) dönünce) dedi ki: "(Hz. Aişe r.a): "Ebu Hureyre (r.a) doğru söylemiş" dedi." Bunun üzerine Abdullah bin Ömer (r.a) elindeki çakılları yere attı, sonra şöyle söyledi: "Pek çok kıratı kaçırmışız demek ki!" [204]

 

2227- Müslim, Sevban (r.a)'dan rivayet etmiştir: [205]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim bir cenaze üzerine namaz kılarsa ona bir kırat verilir. Kim de def­ninde bulunursa ona da iki kırat verilir. Kırat ise Uhud kadardır."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s)'a kırattan soruldu. O da: "Uhud kadar" diye buyurdu." [206]

 

2228- Nesai, Bera bin Azib (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [207]

"Kim üzerine namaz kılını ncaya kadar bir cenazede bulunursa ona ecir olarak bir kırat verilir. Kim de defnedilinceye kadar cenaze ile birlikte yürürse ona da ecir olarak iki kırat verilir. Kırat ise Uhud kadardır." Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi'nde şöyle söylemiştir:

"Cenazenin üzerine namaz kılmakla bir kırat kazanılmış olur. Cenaze defnedilinceye kadar onun peşinden gitmek ve teşyiinde bulunmakla bir kırat daha kazanılmış olur. Böylece toplamı iki kıratı bulur. Buhari'nin Sa-hih'inin başında 'Kitabu'l- İman'da rivayet etmiş olduğu hadis bunu böyle açıklamaktadır. Bu rivayete göre, kim üzerine namaz kılınmcaya ve defin işi tamamlanıncaya kadar bir cenazede (cenaze teşyi'inde) bulunursa iki kırat ecirle döner. Bu gösteriyor ki, cenaze teşyiine katılmak, namazını kılmak ve defninde bulunmakla elde edilen ecrin toplamı iki kırattır. Ashabımızdan (arkadaşlarımızdan) bazıları ikinci kıratın ölünün mezarına yerleştirilip ü-zerine kerpiç konmasıyla, toprak atılmış olmasa bile, elde edileceğini söyle­mişlerdir. Doğru olan ise birinci açıklamadır (yani ikinci kıratın defin işle­minin tamamlanmasına kadar bulunmakla elde edileceği yolundaki açıkla­madır). Bu hadiste ve diğer hadislerde geçen ittiba (ardından gitme) kelime­si, cenazenin ardından yürümenin, önünden yürümekten efdal olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin doğruluğuna delalet etmektedir. Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)'in görüşü böyleydi. Yine Evza'i'nin ve Ebu Hanife'nin görüşleri de bu yöndeydi. Sahabilerin ve tabiinin çoğunluğu İmam Malik, İmam Şafii ve ilim adamlarının çoğunluğu önünden yürümenin daha efdal olduğunu söylemişlerdir. İmam Sevri ve bazı ilim adamları ise Önden yürümenin de arkadan yürümenin de bir olduğunu söylemişlerdir. Kadı, bu hadisin ve da­ha başka hadislerin ifade ettikleri mutlak anlama göre cenazenin defin işi­nin bitimine kadar bulunan bir kimsenin bundan sonra ayrılmak için birin­den izin istemesine gerek olmadığını söylemiştir. Sahabeden, tabiinden ve onlardan sonrakilerden olan ilim adamlarının büyük çoğunluğunun görüş­leri de böyledir. İmam Malik'ten meşhur olarak nakledilen görüş de böyle­dir, îbni Abdulhakem'den rivayet edildiğine göre ise ancak izin alınarak ay-rılınır. Sahabilerden bazılarının görüşleri de böyleydi." [208]

 

Gıyabi Cenaze Namazı

 

2229- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [209]

"Resulullah (a.s), Necaşi'nin öldüğü gün ölüm haberini verdi. Onları (yani sahabileri) saf yaptı ve üzerine dört tekbir getirdi (yani cenaze namazı kıldırdı).

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s), Habeşistan'ın sahibi (devlet başkanı) Necaşi'nin öldü­ğü gün onun ölüm haberini bize duyurdu ve şöyle buyurdu:

"Kardeşiniz için mağfiret dileyiniz." Buna ek olarak bir şey söylememiştir." [210]

 

2230- Buhari ve Müslim, Cabir bin Abdullah (r.a)'tan şu şekilde riva­yet etmişlerdir: [211]

"Resulullah (a.s) Ashabına, Necaşi'nin üzerine cenaze namazı kıldırdı. Onun için dört tekbir getirdi."

 

2231- Müslim, Imran bin Husayn (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [212]

 

"Sizin bir kardeşiniz öldü. Kalkın ve onun üzerine namaz kılın. -Bunu derken Necaşi'yi kastediyordu-"

Tirmizi'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Kardeşiniz Necaşi öldü. Kalkın onun üzerine namaz kılın."

Bunun üzerine biz kalktık, ölünün ardında saf yapıldığı şekilde saf yap­tık ve O'nunla birlikte ölünün üzerine namaz kılındığı gibi namaz kıldık." [213]

 

Bir Açıklama

 

Nevevi şöyle söylemiştir:

"Bu rivayet, ölünün üzerine namazın kesinliğini ortaya koymaktadır. Bu namazın, farzı kifaye olduğu üzerinde ilim adamları görüş birliğine var­mışlardır. Bizim ashabımızca (mezhebimizin ileri gelenlerince) sağlıklı ka­bul edilen görüşe göre bir tek adamm bu namazı yerine getirmesiyle bunun farziyeti (yani diğerlerinin üzerinden yükümlülük) düşer. Bununla birlikte iki kişinin kılmasının şart olduğu, yine üç kişinin kılmasının şart olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre de dört kişinin kılması şarttır. Yukarıdaki ri­vayetten aynı zamanda cenaze namazı tekbirlerinin sayısının dört olduğu anlaşılmaktadır. Bu bizim mezhebimizin ve çoğunluğun mezhebinin kabul ettiği görüştür.

Bu rivayet aynı zamanda gaib cenazenin üzerine namaz kılınabileceğini söyleyen İmam Şafii ve onunla aynı görüşte olanlar için bir delil niteliği ta­şımaktadır.

Bu rivayette aynı zamanda Resulullah (a.s)'ın açık bir mucizesi görün­mektedir. Çünkü Necaşi, Habeşistan'da olduğu halde onun Öldüğü gün Re­sulullah (a.s) onun ölümünü beraberindekilere haber vermiştir.

Yine bu rivayetten ölüm haberini duyurmanın müstehab olduğu ama bunu cahiliye dönemindeki gibi ağıtla duyurmamanm gerektiği sadece üze­rine namaz kılınacağının, teşyi edileceğinin ve bu konudaki haklarının ye­rine getirileceğinin haber verilmesi şeklinde bir duyuruda bulunulacağı an­laşılmaktadır. Na'yin (yani Ölüye ağıt yakarak etrafa duyurmanın) yasaklığı hakkında gelen rivayetlerde na'y denirken kastedilen burada anlatıldığı şe­kildeki bir duyuru değildir. Bu rivayetlerde kastedilen ölünün övgüye de­ğer yanlarının sayılması ve benzeri şeylerin anılması yoluyla yapılan duyu­rudur. İmam Ebu Hanife "namazgaha (musallaya) çıktı" sözünü cenaze na­mazının camide kılınamayacağına delil saymıştır. Bizim görüşümüze ve çoğunluğun görüşüne göre ise bu caizdir. Bu konuda da Sehl bin Beyda ile ilgili hadis delil olarak kabul edilmiştir. Namazgaha (musallaya) çıkma işle­mi konusunda ise bunun (Resulullah (a.s)'ın) sözü edilen mucizesinin yani Necaşi'nin ölümünü haber vermesinin daha kapsamlı bir şekilde açığa çık­ması için olduğu yorumu yapılmıştır." [214]

Allah kendisine rahmet eylesin Necaşi'nin üzerine cenaze namazı kılın­ması Resulullah (a,s)'ın onun Müslüman olduğuna şahitlik ettiğinin bir gös­tergesidir. Bu İslâm'ın siyasi prensiplerinden olan önemli bir prensibi ortaya koymaktadır. Necaşi Müslüman biriydi. Müslüman olmayan bir halkı, tslâmi olmayan bir düzenle yönetiyordu. Bu bazı durumlarda herhangi mertebede o-lursa olsun yönetime katılmanın caiz olduğunu gösterir. Hatta düzen küfür düzeni bile olsa bu şekilde yönetime katılmak zorunlu olabilir. Hz. Yusuf (a.s)'un kıssasında da buna delalet eden şeyler vardır.

Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Yoksa, Allah dilemedikçe, hükümdarın dinine (kanununa) göre karde­şini tutabilecek değildi." [215]

Bu ifade, o zaman (yani Hz. Yusuf (a.s)'un yönetime katıldığı dönemde) Mısırlıların şeriatlarının (yönetim biçimlerinin) Hz. Yusuf (a.s)'un bağlı oldu­ğu şeriat olmadığım göstermektedir. Buna rağmen Hz. Yusuf (a.s) daha son­ra elde ettiği görevi bizzat kendisi almak istemiştir.

 

Cenaze Namazında Tekbirler

 

2232- Müslim, Abdurrahman bin Ebi Leyla (r.a)'nın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Zeyd bin Erkam (r.a) cenazelerimizin üzerine dört tekbir alırdı. Bir ce­nazeye de beş tekbir aldı. Bunu kendisine sorduk. Şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) bu tekbiri alırdı."

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir: [216]

"Zeyd bin Erkam (r.a) bir cenaze üzerine namaz kıldırdı; beş tekbir getirdi ve şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) bu tekbiri aldı (yani bu sayıda tekbir getirdi)." [217]

 

2233- Buhari ve Müslim, Şa'bi (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [218]

"Resulullah (a.s)'ın üstü kapatılmış bir kabrin başına geldiğini gören biri bana O'nun kendilerini saf yaptığını ve dört tekbir getirdiğini haber verdi. Ben: "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordum. "Abdullah bin Abbas (r.a)" dedi."

 

2234-Buhari, Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)'den rivayet etmiştir:

"O (yani Hz. Ali r.a) Sehl bin Huneyf (r.a)'in üzerine namaz kıldırdı. Tekbir getirdi ve: "Bu, Bedir'de bulunmuştur" dedi."

Hafız İbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Bu şekilde esas kaynaklarda tekbir sayısı zikredilin emiştir. (Yani yu­karıdaki hadisin esas kaynaklarda yer alan rivayetinde tekbir sayısı veril­meksizin sadece "tekbir getirdi" ifadesine yer verilmiştir -Çeviren) Bunu, Ebu Nu'aym, el-Mustahrec'de Buhari tankıyla bu isnadla (yani Buhari'nin sahihinde geçen isnadla) nakletmiş ve: "Beş tekbir getirdi" ifadesine yer vermistir. Beğavi de bunu 'Mu'cemu's-Sahabe'de Muhammed bin Ubbad ta­nkıyla yine bu isnadla (Buhari'nin isnadıyla) vermiştir. Yine İsmaili, Burka­nı ve Hakim verdikleri tankla: "Altı tekbir" ifadesiyle nakletmişlerdir. Bu­nu Buhari aynı zamanda Tarih'inde Muhammed bin Ubbad tankıyla rivayet etmiştir. Said bin Mansur da İbni Uyeyne'den: "Beş tekbir getirdi" ibaresiyle rivayet etmiştir. Hakim'in rivayetinde şu fazlalığa yer verilmiştir: "Ardın­dan bize doğru döndü ve şöyle söyledi: "Bu, Bedir'e katılanlardandır."

Bu hadis Taberani tarafından el-Mu'cemu'1-Kebir'de ve: "Altı tekbir getir­di" ibaresiyle rivayet edilmiştir. [219]

 

Bir Açıklama

 

Dört mezhebe göre cenazenin üzerine (namaz kılınırken) çekilecek tek­birlerin sayısı dörttür. Hanefılerin görüşlerine göre eğer imam bundan fazla tekbir getirirse cemaat ona uymaz (yani fazla tekbirleri çekmezler). Diğer mezhepler ise bu durumda cemaatin imama uymasının caiz olduğu görüşün­dedirler. Aşağıda gelecek olan ve Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet edi­len hadis metni de buna delalet etmektedir. Hz. Ali (r.a)'nin hareketinin zahi­rinden çıkan anlama göre fazilet ehline özel olarak fazladan bir lütufta bulun­mak (yani fazladan tekbir çekmek) mümkündür. Bununla birlikte dört sayısı­na bağlı kalmak daha iyidir.

Nevevi, Kadı Iyaz'dan naklen şöyle söylemiştir:

"Sahabiler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüş ve üç tekbirden dokuz tekbire kadar (cenaze namazında tekbir çekilebileceğini) söylemişlerdir. Hz. Ali (r.a)'den rivayet edildiğine göre o. Bedir Savaşı'na katılmış olanların ce­naze namazlarında altı tekbir çekerdi. Diğer sahabilerin üzerlerine beş, on­ların dışındakilerin üzerlerine ise dört tekbir çekerdi. İbni Abdulber bundan sonra dört tekbir çekmenin gerektiği üzerinde görüş birliği oluştuğunu söy­lemiştir. Onun ifade ettiğine göre fıkıhçılar ve şehirlerdeki fetva ehli ilim adamları (bilinen müçtehid imamlar) sahih hadislerde bildirilene göre dört tekbir çekmek gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Onlara göre bunlann dışında kalanlar (dört tekbir çekileceğini bildiren rivayetlerin dışın­daki rivayetler) şaz rivayetlerdir (sahih rivayetlere ters düşen zayıf rivayet­lerdir). Dolayısıyla onlara itibar edilmez. (İbni Abdilber): "İbni Ebi Leyla dı­şında şehirlerin fakihlerinden (tanınmış müçtehid imamlardan) beş tekbir çeken (veya çekileceğini söyleyen) biri olduğunu bilmiyoruz" demiştir. Müs­lim'in rivayetlerinde selâmdan söz edilmemiştir. Bu Darekutni'nin Sünen-'inde geçen rivayette yer almıştır. İlim adamlan bu konuda da (selâm veri­leceği üzerinde de) görüş birliğine varmış, sonra çoğunluğu sadece bir selâm gerektiğini söylemişlerdir. Sevri, Ebu Hanife, Şafii ve seleften bazı ilim a-damları ise iki selâm gerektiğini söylemişlerdir. İmamın selâmı açıktan mı yoksa gizli mi vereceği üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ebu Hanife ve Şafii açıktan vereceğini söylemişlerdir. İmam Malik'ten İse iki farklı rivayet nakledilmiştir (yani bir rivayete göre açıktan, bir rivayete göre ise giz­li verilir).

Belirtilen tekbirlerin getirilmesi sırasında ellerin kaldırılması konusun­da da farklı görüşler ileri sürülmüştür. İmam Şafii'nin mezhebine göre her tekbirle birlikte el kaldırılır. İbni'l-Münzir de, Abdullah bin Ömer (r.a), Ö-mer bin Abdulaziz (rh.a), Ata, Salim bin Abdullah, Kays bin Ebi Hazim, Zühri, Evza'i, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahuye'den böyle rivayet et­miştir (yani onların bu uygulamayı tercih ettiklerini rivayet etmiştir). İbni'l-Münzir kendisi de bu görüşü seçmiştir. İmam Sevri, Ebu Hanife ve ashabı re'y (içtihada ağırlık veren ilim adamları) ise sadece ilk tekbirde ellerin kal­dırılacağını söylemişlerdir. İmam Malik'ten üç ayrı rivayet nakledilmiştir: Birinciye göre bütün tekbirlerde el kaldırılır, ikinciye göre sadece birinci tek­birde el kaldırılır, üçüncüye göre de hiç birinde el kaldırılmaz." [220]

 

2235- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir:

"Bizim için cenaze üzerine kılman namazda bir şeyin okunması veya söylenmesi konusunda kesin bir belirleme yapılmış değildir. İmam tekbir getirince tekbir getir ve bolca güzel söz söyle."

 

2236- Tabcrani, Ömer bin Ebi Ata (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a) öldüğünde Taif'te Muhammed bin el-Hane-fiyye'yi gördüm. Onun (yani İbni Abbas (r.a)'m) cenazesinin kaldırılmasını

2235-Mecme'u'z-Zevaid (3/32) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir." [221]

Muhammed bin el-Hanefiyye üstlenmişti. Üzerine dört tekbir getirdi. Onu (cenazesini) kıble tarafından aldı ve öylece kabre koydu. Üç gün süreyle üze­rine bir çadır (örtü) koydu."

 

2237- Buhari, Hamid bin Abdurrahman (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Enes (r.a) bize namaz kıldırdı. Üç kere tekbir getirdi ve (sonra) selâm verdi. Bu kendine söylendi (üç tekbir getirdiği hatırlatıldı). Bunun üzerine kıbleye doğru döndü. Dördüncü kez tekbir getirdi. Sonra selâm verdi."

Hafız İbni Hacer, 'el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Bu rivayetin Hamid tankıyla nakledilen şeklinin mevsul olmadığını gördüm. Abdurrezzak bunu Ma'mer'den, o Katade'den, o da Enes (r.a)'ten rivayet etmiştir. Bu rivayete göre o (yani Enes r.a) bir cenazeye üç tekbir ge­tirdi sonra unutarak namazını tamamladı. "Ey Ebu Hamza! Sen üç tekbir ge­tirdin" dediler. Bunun üzerine: "Saf olun" dedi. Onlar saf oldular. O da dör­düncü kez tekbir getirdi." [222]

 

Cenaze Namazında Ne Okunur Ve Ölü İçin Dua Etmek

 

2238- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'in mevlası Nafı'den şu şe­kilde rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a) cenaze namazında Kur'an-ı Kerim'den bir şey okumazdı."

 

2239- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [223]

"Resulullah (a.s), cenazeye Fatiha suresini okudu."

Talha bin Abdullah bin Avf tan nakledilen bir rivayete göre de Abdullah bin Abbas (r.a) bir cenazenin üzerine namaz kıldırdı. Fatiha suresini okudu. Ben kendisine bunu söyledim (yani niçin böyle yaptığını sordum). O da şöyle söyledi:

"Bu sünnettendir -yahut sünnetin tamamındandır (yani tam olarak ye­rine getirilmesindendir)-" [224]

Buhari'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a)'ın arkasında cenaze namazı kıldım. Fatiha su­resini okudu ve şöyle söyledi:

"Bunun sünnetten olduğunu bilesiniz diye (okudum)." [225] Nesai'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a)'ın arkasında cenaze namazı kıldım. Fatiha su­resini ve ayrıca bir sure okudu. Bizim duyabileceğimiz şekilde sesli okudu. Bitirince ben elinden tutarak bunu kendisine sordum. O da şöyle söyledi:

"Bu sünnettir ve haktır (gerçektir)." [226] Tirmizi şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'ın ashabından ve diğerlerinden bazı ilim adamlarına göre cenaze namazında bu şekilde amel edilir. İmam Şafii'nin, Ahmed bin Hanbel'in ve İshak'm görüşleri de bu yöndedir." [227]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler, ilk tekbirden sonra senanın (yani Subhaneke'nin) okunmasının esas olduğunu ama namaz kılan kişinin burada sena niyetiyle Fatiha suresini okuması durumunda bir sakınca olmadığım söylemek suretiyle Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet edilmiş olan hadisle Abdullah bin Abbas (r.a)'tan ri­vayet edilmiş olan hadisin arasını buluşturma yoluna gitmişlerdir. Şafiiler ve Hanbeliler gibi bazıları ise cenaze namazında ilk tekbirden sonra Fatiha su­resinin okunmasının namazın rükünlerinden olduğunu ileri sürmüşlerdir. [228]

İbni Battal Buhari Şerhi'nde şöyle söylemiştir:

"Cenaze namazında Fatiha suresinin okunup okunmayacağı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Abdullah bin Abbas (r.a)'tan riva­yet edilen hadisin zahirine göre hareket ederek okumuşlardır (okunmasının gerektiğine hükmetmişlerdir). İmam Şafii bu yönde görüş bildirmiştir. Hz. Ömer (r.a), oğlu (yani Abdullah bin Ömer r.a), Hz. Ali (r.a) ve Ebu Hureyre (r.a) ise buna karşı çıkıyorlardı (yani cenaze namazında Fatiha suresinin okunması gerektiği görüşüne karşı çıkıyorlardı -Çeviren). Ebu Hanife ve İ-mam Malik de bu yönde görüş bildirmiştir."

Tahavi şöyle söylemiştir:

"Sahabilerden cenaze namazında Fatiha suresini okumuş olanlar bunu tilavet kasdıyla değil de dua kasdıyla okumuş olabilirler."

 

2240- Nesai, Ebu Umame (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Cenaze üzerine namaz kılınmasında sünnet olan ilk tekbirden sonra gizli olarak Fatiha suresinin okunması, sonra üç kere tekbir getirilmesi ve son tekbirden sonra selâm verilmesidir."

Dahhak bin Kays'tan da buna benzer rivayet nakledilmiştir. [229]

 

2241- İmam Malik, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: [230]

"Ebu Said el-Makberi kendisinin Ebu Hureyre (r.a)'ye: "Cenaze namazı nasıl kılınır?" diye sorduğunu Ebu Hureyre (r.a)'niri de şöyle söylediğini bil­dirdi:

"Allah'a and ederim ki, ben sana şunu bildiriyorum: Ben bu konuda eh­linden aldığım uygulamayı sürdürüyorum. (Cenaze) konduğunda tekbir ge­tiririm, Allah'a hamd eder, Peygamber (a.s)'ine salat getiririm." Sonra şöyle söyledi (yani şu duayı okudu): "Ey Allah'ım! Ben senin kulunum ve erkek kulunla kadın kulunun oğluyum." Bu sırada Allah'tan başka ilah olma­dığına, Muhammed'in O'nun kulu ve peygamberi olduğuna şahitlik ediyor­du. (Sonra sözüne şöyle devam ediyordu): "Sen onu benden daha iyi bilir­sin. Ey Allah'ım! Eğer iyilik sahibi biri idiyse, iyiliğini artır. Eğer kötülük etmiş biri idiyse, kötülüklerinden geç (kendini bağışla). Ey Allah'ım! Bizi onun ecrinden mahrum eyleme ve bizi ondan sonra fitneye düşürme." Bir Açıklama

Hanefilere göre cenaze namazının kılınış şekli şöyledir: Yüce Allah için namaza ve hazır olan ölü için duaya niyet edilir. Sonra ilk tekbir alınır. Bun­dan sonra sena duası (Subhaneke'llahumme...) okunur. Bu esnada sağ el sol elin üzerine konarak göbeğin altından bağlanır. İlk tekbirden sonra artık eller kaldırılmaz. Sonra ikinci tekbir alınır ve bunun ardından Resulullah (a.s)'a sa­lat getirilir. Sonra üçüncü tekbir alınır ve kendi, ölü ve bütün Müslüman er­kekler ve kadınlar için dua edilir. Sonra dördüncü tekbir alınır ve bu tekbirden sonra sağa ve sola selâm verilir, (Bazı) ilim adamları kişinin üçüncü tekbir­den sonra ölü için, dördüncü tekbirden sonra da kendi için tekbir edeceği gö­rüşündedirler.

Zerkani: "Allah'a hamd eder, Peygamber (a.s)'ine salat getiririm" sözü hakkında şöyle söylemiştir:

"Yani Ebu Hureyre (r.a) kendinin böyle yaptığını bildirmiştir. Buradan onun cenaze namazında kıraat yapılacağı (Kur'an-ı Kerim'den bir şey oku­nacağı) görüşünde olmadığı anlaşılmaktadır."

Mudevvenetu'l-Kubra'da da şöyle denmektedir:

"İbni'l-Kasım'a: "İmam Malik'in görüşüne göre ölü için ne denir?" diye sordum. "Dua edilir" dedi. Ben: "İmam Malik'in görüşüne göre cenazeye kıraat edilir mi (yani cenaze namazında Kur'an-ı Kerim'den tilavet kasdıyla bir şey okunur mu)?" diye sordum. "Hayır" dedi. İbni Vehb, ilim ehlinden bazı kimselerin rivayetleri yoluyla Hz. Ömer bin Hattab (r.a), Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a), Abdullah bin Ömer (r.a), Fudale bin Ubeyd (r.a), Ebu Hureyre (r.a), Cabir bin Abdullah (r.a), Vasile bin el-Eska (r.a), Kasım bin Muhammed, Sa­lim bin Abdullah, İbni'l-Musseyyeb, Rabi'a, Ata bin Ebi Rabah ve Yahya bin Said'in cenaze namazında Kur'an-ı Kerim'den bir şey okumadıklarını bil­dirmiştir.

İbni Vehb şöyle söylemiştir:

"İmam Malik dedi ki: "Bu (yani Kur'an-ı Kerim'den bir şey okuma işi) bizim beldemize uygulanan bir şey değildir. Burada yapılması gereken dua etmektir. Ben bizim beldemizin (yani Medine'nin) halkının böyle yaptığını gördüm." [231]

 

2242- Müslim, Avf bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğim rivayet etmiştir: [232]

"Resulullah (a.s) bize bir cenaze namazı kıldırdı. Yaptığı duayı ezberle­dik. (Şöyleydi):

"Ey Allah'ım! Onu bağışla ve ona rahmet eyle. Ona huzur ver ve kendisini affet. Konaklayacağı yere lütfeyle. Gireceği yeri genişlet. Onu su, kar ve buz ile yıka. Beyaz elbisenin kirden temizlenmesi gibi onu hatalarından te­mizle. Ona (dünyadaki) evinden daha hayırlı bir ev, (dünyadaki) ehlinden (aile çevresinden) daha hayırlı bir ehil ve dünyadaki eşinden daha hayırlı bir eş ver. Onu cennete sok. Onu kabirden -veya ateş azabından- koru."

Avf dedi ki: "O kadar ki, keşke bu ölü ben olsaydım diye temenni ettim."

Bir rivayette Resulullah (a.s)'ın duası biraz daha uzun verilmiştir ve bu ri­vayette "su, kar ve buz" kelimeleri nekire (harfi tarifsiz) geçmektedir. [233]

 

2243- Ebu Davud, Vasile bin el-Eska' (r.a)'dan rivayet etmiştir: [234]

"Resulullah (a.s) bize Müslümanlardan bir adamın üzerine cenaze na­mazı kıldırdı. Şöyle söylediğini duydum:

"Ey Allah'ım! Filanca oğlu filan senin zimmetindedir. -Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmektedir: "Ve senin güvencen altındadır"- Onu kabir fit­nesinden ve cehennem azabından koru. Sen vefa sahibi ve hakka riayet e-

 

2244- Tirmizi, Ebu İbrahim el-Eşheli (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [235]

 "Resulullah (a.s) cenazenin üzerine namaz kıldığında şöyle derdi:

"Ey Allah'ım! Bizim dirimizi de Ölümüzü de burada bulunanımızı da bulunmayanımızı küçüğümüzü de büyüğümüzü de erkeğimizi de kadını­mızı da bağışla."

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmektedir:

"Ey Allah'ım! Bizden her kimi yaşatırsan İslâm üzere yaşat ve her kimin canını alırsan iman üzere canını al." [236]

 

2245- Ebu Davud, Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) bir cenazenin üzerine namaz kıldı ve şöyle buyurdu:

"Ey Allah'ım! Bizim dirimizi de Ölümüzü de, küçüğümüzü de büyüğü­müzü de, erkeğimizi de kadınımızı da, burada bulunanımızı da bulunma­yanımızı bağışla. Ey Allah'ım! Bizden her kimi yaşatırsan iman üzere yaşat ve her kimin canım alırsan İslâm üzere canını al. Ey Allah'ım! Bizi onun ecrinden mahrum eyleme ve ondan sonra bizi sapıklığa düşürme." [237]

 

2246- Tabcrani, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Resulullah (a .s) bir ölünün üzerine namaz kıldığında şöyle derdi:

"Ey Allah'ım! Bizim dirimizi de ölümüzü de, burada bulunanımızı da bulunmayanımızı da, erkeğimizi de kadınımızı da bağışla.

Ey Allah'ım! Bizden her kimi yaşatırsan İslâm üzere yaşat ve her kimin canını alırsan iman üzere canını al. Ey Allah'ım! Affını istiyoruz, affını is­tiyoruz." [238]

 

2247- Ebu Davud, Ali bin Şemmah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Mervanln, Ebu Hureyre (r.a)'ye: "Resulullah (a.s)'ın cenaze üzerine na­sıl namaz kıldığını (veya dua ettiğini) duydun?" diye sorduğunu gördüm. (Ebu Hureyre r.a): "Benim söylediğimle beraber mi?" diye sordu. (Mervan): "Evet" dedi. -(Ravi Ali bin Şemmah) dedi ki: "Burada daha önce aralarında geçmiş bir sözü kastediyordu"- Ebu Hureyre (r.a) de şöyle söyledi:

"O'nun şöyle buyurduğunu duydum:

"Ey Allah'ım! Sen onun Rabb'isin. Onu sen yarattın. Sen onu İslâm'a hi­dayet ettin (eriştirdin). Onun canım sen aldın. Onun gizlisini de açığını da sen daha iyi bilirsin. Biz şefaat ediciler olarak geldik. Onu bağışla." [239]

 

2248-.Ebu Davud, Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullsh (a.s)'m şöyle buyurduğunu duydum:

"Ölünün üzerine namaz kıldığınızda ona içtenlikle (ihlasla) dua edin." [240]

 

2249- İmam Malik, Said bin el-Musseyyib (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Ebu Hureyre (r.a)'nin arkasında hiç bir günâh işlemiş olmayan bir çocu­ğun üzerine namaz kıldım. Onun şöyle dediğini duydum:

"Ey Allah'ım! Onu kabir azabından koru." Bir Açıklama

Çocuk yükümlü değildir. Bu yüzden ileride göreceğimiz üzere onun için mağfiret dilenmez. Me'sur duada (rivayette geçen duada) onun kabir azabın­dan korunması için dua edilirken muhtemelen kabir azabı ile kabrin sıkması kastedilmiştir. [241]

 

2250- Buhari, Hasan bin Ali bin Ebi Talib (r.a)'in şöyle söylediğim rivayet etmiştir: [242]

"Çocuk için Fatiha suresini okur ve şöyle der:

"Ey Allah'ım! Onu önden giden bir ecir, bir sevap vesilesi, bir birikim ve ecir vesilesi eyle."

Hafız İbni Hacer, 'el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Abdulvehhab bin Ata, 'Kitabu'l-Cenaiz' adlı eserinde bunu Said bin Ebu Urube tankıyla mevsul olarak rivayet etmiştir. Bu rivayete göre ona (yani Said'e) çocuğun üzerine nasıl cenaze namazı kılınacağı hakkında soru soruldu, o da soranlara Katade'nin Hz. Hasan (r.a)'dan rivayeti tankıyla, (Hz. Hasan (r.a)'ın) tekbir getirdiğini sonra Fatiha suresini okuduğunu sonra da: "Ey Allah'ım! Onu önden giden bir ecir, bir sevap vesilesi ve ecir vesilesi eyle" dediğini bildirdi." [243]

 

Bir Açıklama

 

Eğer çocuk hamilelik süresinin tamamlanmasından sonra ölü olarak do­ğarsa Şafiilere göre onun üzerine cenaze namazı kılınır. Gene hamilelik süre­sinin tamamlanmasından önce dünyaya gelir de ölmeden önce bir ses çıkarır veya canlılığına delalet edecek bir emare taşırsa Hanefilere, Malikilere ve Şafiilere göre böyle bir çocuğun üzerine cenaze namazı kılınır. [244]

 

Küçük Yaşta Ölen Birinin Üzerine Cenaze Namazı Kılınması

 

2251- Taberani, Abdullah bin Ebi Talha (r.a)'dan rivayet etmiştir: [245]

"Umeyr bin Ebu Talha (yani Ebu Talha'nın oğlu Umeyr) vefat ettiğinde Ebu Talha Resulullah (a.s)'ı onun cenazesine çağırdı. Resulullah (a.s) yanlarına geldi. Evlerinde onun üzerine namaz kıldırdı. Resulullah (a.s) öne geçti. Arkasında Ebu Talha vardı. Ebu Talha'nın arkasında da Ummu Su-leym vardı. Beraberlerinde başka kimse yoktu."

 

2252- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şu şekilde ri­vayet etmiştir: [246]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Düşüğün üzerine namaz kılınır ve anne babasının mağfiret edilmesi, onlara rahmet edilmesi için dua edilir."

 

2253- Ahmed bin Hanbel, Muğire bin Şu'be (r.a)'nin Resulullah (a.s> 'tan merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Binekli cenazenin arkasında, yürüyen önünde gider. İster sağ yanından isterse sol yanından gider. Düşüğün üzerine namaz kılınır ve anne babası­nın mağfiret edilmesi onlara rahmet edilmesi için dua edilir." [247]

 

2254- Ebu Davud, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'m oğlu İbrahim onsekiz aylıkken vefat etti. Resulullah (a.s) onun üzerine namaz kılmadı." [248]

Bu, çocuğun üzerine cenaze namazı kılınmasının şer'iyyetini (meşruiye­tini) nefyetmez (şer'i olmadığım göstermez). Sadece çocuğun üzerine namaz kılınmasının farz olmadığını gösterir. [249]

 

İmam, Erkek Ve Kadın Cenazenin Neresinde Durur?

 

2255-Ebu Davud, Nafi' bin Galib (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [250]

"Mirbed sokağında bulunuyordum. Bu sırada bir cenaze geçti. Berabe­rinde de çok sayıda insan vardı. "Abdullah bin Umeyr'in cenazesidir" dedi­ler. Ben de ardından gittim. Bu sırada küçük bir katır üzerinde, üstünde şef­faf bir giysi bulunan bir adamla karşılaştım. Başında da kendisini güneşten koruyan bir bez vardı. "Şu büyük kral kimdir?" diye sordum. "Bu Enes bin Malik (r.a)'tir" denildi. Cenaze yere konunca Enes bin Malik (r.a) öne geçti ve cenazenin üzerine namaz kıldırdı. Ben arkasında durdum. Aramızda hiçbir şey yoktu. (Enes r.a) cenazenin başının hizasında durdu ve dört tekbir getirdi. Çok uzatmadı, çok hızlı da kıldırmadı. Sonra gitti ve oturdu. Kendi­sine: "Ey Ebu Hamza! Ensardan bir kadın da var" dediler. Onu yaklaştırdılar. Üzerinde yeşil bir naaş (örtü) vardı. Onun da kaba etlerinin hizasında dur­du. Onun üzerine de erkeğin üzerine kıldırdığı gibi bir namaz kıldırdı. Son­ra oturdu. Ala bin Ziyad ona: "Ey Ebu Hamza! Resulullah (a.s) cenazenin üzerine bu senin kıldırdığın gibi mi namaz kıldırıyordu? Dört tekbir getiri­yor ve erkeğin başının, kadının kaba etlerinin hizasında mı duruyordu?" diye sordu. O da: "Evet" dedi. Bu kez: "Ey Ebu Hamza! Resulullah (a.s) ile birlikte savaşa çıktın mı?" diye sordu. O da şöyle söyledi:

"Evet. O'nunla birlikte Huneyn Savaşı'na katıldım. Müşrikler çıktılar. Üzerimize bir saldırıda bulundular. Öyle ki, atlarımızı arkamızda gördük. Karşı tarafta üzerimize saldırıda bulunan bir adam vardı. Şiddetle üzerimize geliyor ve bizi ezip geçiyordu. Daha sonra Allah onları hezimete uğrattı. Bu­nun üzerine onlar getirilmeye ve İslâm üzere Resulullah (a.s)'a bey'at et­meye başladılar. Resulullah (a.s)'ın ashabından bir adam şöyle söyledi:

"Benim bir adağım var. Eğer Allah bugünün başından beri bizi ezip geçen o adamı önüme getirirse boynunu vuracağım." Resulullah (a.s) bu söz karşı­sında sustu. Söz konusu adam getirildi. Adam Resulullah (a.s)'ı görünce: "Ya Resulullah (a.s)! Ben tevbe ettim" dedi. Resulullah (a.s) öteki adamın adağını yerine getirmesi üzere bunu bey'at ettirmeksizin tuttu. Adam Resu­lullah (a.s)'ın onu öldürmesi üzere emretmesi için hazır halde beklemeye başladı. Bununla birlikte onu öldürmek konusunda Resulullah (a.s)'tan korkuyordu. Resulullah (a.s) onun bir şey yapmadığını görünce (öteki adam­la) bey'at etti. Adam: "Ya Resulullah (a.s)! Adağım ne olacak?" diye sordu. Resulullah (a.s): "Onu şu vakitten beri sen adağını yerine getiresin diye bek­lettim" diye buyurdu. Adam: "Bana herhangi bir işaret verdin mi?" dedi. Resulullah (a.s) da: "Bir peygamberin (böyle bir şeyde) işaret vermesi olmaz" diye buyurdu.

Ebu Galib dedi ki: "Sonra Enes bin Malik (r.a)'in kadının kaba etlerinin hizasında durması esnasında yaptığı hareketinden sordum. Bana şöyle bil­dirdiler:

"Böyle yapması, onun üzerinde (kefenin üstünden) Örtüler bulunmama­sı dolayısıylaydı. O öyle kaba etlerinin hizasında duruyor, böylece arkadaki cemaate karşı o kısmı perdelemiş oluyordu."

 

2256- Buhari ve Müslim, Semure bin Cundub (r.a)'un şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında genç bir çocuktum. O'ndan bir şeyler ez­berlerdim.

Beni konuşmaktan alıkoyan yanımda benden daha yaşlı adamların bu­lunmasından başka bir şey değildi. Resulullah (a.s) arkasında lohusalık dö­neminde vefat etmiş olan bir kadının üzerine cenaze namazı kıldım. Na­mazda Resulullah (a.s) onun orta hizasına durdu." [251]

 

Hanbeliler bu uygulamayı esas almışlardır.

Buhari bu hadisi: 'Lohusalık döneminde ölen lohusa kadınların üzerine na­maz kılınması1 başlıklı bab içerisinde vermiştir.

Zeyn bin Münir ve daha başkaları şöyle söylemişlerdir:

"Buhari'nin böyle bir başlık kullanmasının sebebi şudur: Lohusalık dö­nemlerinde ölen kadınlar her ne kadar şehidlerden sayılsalar da, savaşta ö-len şehitlerden farklı olarak onların üzerlerine cenaze namazı kılınır, bu şer'i (meşru) bir uygulamadır." [252]

 

2257- Ebu Davud, Malik bin Enes (r.a)'ten rivayet etmiştir:

"Hz. Osman bin Affan (r.a)7 Ebu Hureyre (r.a) ve Abdullah bin Ömer (r.a) Medine'de erkek ve kadınlardan oluşan cenazelerin üzerine namaz kıldı-nrlardı. Erkekleri imamın Önüne, kadınları da kıble cihetine yerleştirirler­di." [253]

 

2258- Ebu Davud, Haris bin Nevfel (r.a)'in mevlasının (azatlısının) şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [254]

"Ümmü Külsüm (r.a)'ün ve oğlunun cenazesinde bulundum. Oğlan i-mamın Önüne kondu. Ben buna karşı çıktım. Cemaatin içinde Abdullah bin Abbas (r.a), Ebu Katade (r.a), Ebu Said el-Hudri (r.a) ve Ebu Hureyre (r.a) de vardı. Onlar: "Sünnet olan budur" dediler."

Nesai'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Bir küçük çocukla bir kadının cenazesinde bulundum. Çocuk hemen cemaatin önüne kondu. Kadın da onun arkasına (yani daha ileri) kondu. Böylece her ikisine birlikte namaz kılındı. Cemaatin içinde Ebu Said el-Hudri (r.a), Abdullah bin Abbas (r.a), Ebu Katade (r.a) ve Ebu Hureyre (r.a) de vardı. Onlara bu hususu sordum. "Sünnet böyledir" dediler." [255]

 

2259- Nesai, Abdullah bin Ömer (r.a)'in mevlası Nafi'den şu şekilde ri­vayet etmiştir: [256]

"O, Abdullah bin Ömer (r.a)'in dokuz cenazeye birden namaz kıldırdı­ğını ileri sürerdi. (Söylediğine göre) erkek cenazeleri imamın önüne, kadın cenazeleri de kıble tarafına koydu. Hepsini de bir sıra halinde dizdi. Yine Hz. Ali (r.a)'nin kızı ve Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'m hanımı olan Ümmü Kül­süm (r.a)'ün cenazesi ile onun Zeyd adındaki bir oğlunun cenazesi birlikte kondu. O gün imam Said bin As (r.a) idi. Cemaatin içinde Abdullah bin Abbas (r.a), Ebu Hureyre (r.a), Ebu Said el-Hudri (r.a) ve Ebu Katade (r.a) de vardı. Çocuğun cenazesi hemen imamın önüne kondu. Bir adam: "Ben böyle bir şey görmedim" dedi. Ben Abdullah bin Abbas (r.a)'a, Ebu Hureyre (r.a)'ye, Ebu Said el-Hudri (r.a) ve Ebu Katade (r.a)'ye baktım. "Bu nasıl bir şeydir?" dedim. "Bu sünnettir" dediler. " [257]

 

Cenazenin Üzerine Namaz Kılınmasının Vakti

 

2260- İmam Malik, [Abdurrahman bin Ebi Süfyan bin Huveytib'in mev­lası] Muhammed bin Ebi Harmele (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Ebu Seleme (r.a)'nin kızı Zeyneb vefat etti. O zaman Medine'nin emin Tarık'tı. Sabah namazından sonra (Zeyneb'in) cenazesi getirildi. Baki'e kon­du. Tarık sabah namazını biraz ortalık karanlıkken küdınrdı."

İbni Ebi Harmele dedi ki: "Abdullah bin Ömer (r.a)'in (cenazenin) aile­sine şöyle söylediğini duydum:

"Ya cenazenizin üzerine hemen şimdi namaz kıldırırsınız. Ya da onu. güneş yükselinceye (kuşluk vakti oluncaya) kadar bekletirsiniz." [258]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, Abdullah bin Ömer (r.a)'in güneşin doğmakta olduğu sırada cenazenin üzerine namaz kılınamayacağı ancak güneşin doğmasından sonra (yani kerahet vaktinin geçmesinden sonra) kılınabileceği görüşünde olduğunu göstermektedir. Bu konuda fıkıhçıların üç farklı görüşlerinin olduğunu görmüştük: Onlardan bazıları cenazenin üzerine beş kerahet vaktinde (yani üç kerahet vaktine ek olarak sabah namazının kılınmasından güneşin doğmasına kadarki vakit içinde ve ikindi namazından sonra -Çeviren) namaz kılınama­yacağı görüşündedirler. Bazıları ise sadece üç kerahet vaktinde cenaze na­mazı kılınamayacağı görüşündedirler. Diğer bazıları da bütün her vakitte ce­naze namazının kılınabileceği görüşündedirler.

 

2261- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'in mevlası Nafi'den şu şe­kilde rivayet etmiştir: [259]

"Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle söyledi:

"Eğer sabah ve ikindi namazları vaktinde kılınırsa bu iki namazdan son­ra cenazenin üzerine namaz kılınır."

Buhari'nin isnadını vermeksizin sadece bir bab başlığı olarak nakletmiş olduğu bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Abdullah bin Ömer (r.a) (cenaze) namazını ancak temiz (tahir) olarak kıldırırdı, güneşin doğması ve batması esnasında bu namazı kıldırmazdı ve (namaz esnasında) ellerini kaldırmazdı." [260]

Hafız îbni Hacer, 'el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Bunu Said bin Mansur, Eyyub'un Nafi'den rivayeti tankıyla mevsul o-larak nakletmiştir. Bu rivayete göre Nafi' şöyle söylemiştir: "Abdullah bin Ömer (r.a)'e sabah ve ikindi namazlarından sonra cenaze namazı kılınması hakkında soru sorulduğunda şöyle derdi:

"Bu namazların vaktinde kılındıkları takdirde (olur)."

"Bunu İmam Malik de sahih bir isnadla mevsul olarak nakletmiştir ki daha Önce geçmişti."

Yine Muvatta'da şöyle rivayet edilmiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a) şöyle derdi:

"Bir kimse cenaze namazını ancak temiz olarak (yani büyük ve küçük hadesten temizlenmiş halde, abdestli bir şekilde) kılabilir." [261]

 

Camide Cenaze Namazının Kılınması

 

2262- Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a) vefat edince (Hz. Aişe r.a) şöyle söyledi: "Onu camiye getirin ki, ben de onun üzerine namaz kılabileyim." Onun bu teklifi garipsendi. Bunun üzerine şöyle söyledi:

"Vallahi, Resulullah (a.s) Beyda'nın iki oğlu Süheyl ile kardeşinin cena­ze namazlarını Mescid'de kıldırdı."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"İnsanlar onun bu teklifini garip karşıladılar. Bunun üzerine o şöyle söy­ledi:

"İnsanlar ne de çabuk unutuyorlar -Bir rivayette de şöyle denmektedir: "İnsanlar ne de hızlılar"- Resulullah (a.s), Beyda'nın oğlu Süheyl'in cenaze namazını Mescid'den başka bir yerde kıldırmamıştır." [262]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a) vefat edince, Resulullah (a.s)'ın hanımları ha­ber göndererek, onun cenazesinin Mescid'e getirilmesini, çünkü kendileri­nin de onun üzerine namaz kılmak istediklerini bildirdiler. Bunun üzerine onun cenazesi üzerine cenaze namazı kılmaları için onların odalarının tara­fına kondu. Sonra oturaklar tarafına doğru açılan cenazeler kapısından çıka­rıldı. Daha sonra insanların bunu tenkid ettikleri ve: "Cenazeler camiye so­kulmazdı" dedikleri kendilerine (yani Resulullah (a.s)'m hanımlarına) ha­ber verildi. Bu haber sonra Hz. Aişe (r.a)'ye ulaşü. O da şöyle söyledi: [263]

"İnsanlar bilmediklerini tenkid etmeye ne de çabuk başladılar. Onun ce­nazesinin Mescid'e sokulmasından dolayı bizi tenkid ediyorlar. Oysa Resu-lullah (a.s), Beyda'nın oğlu Süheyl'in cenazesini Mescid'in ortasından başka bir yerde kıldırmamıştir."

(Ravi) dedi ki: "Sözünü ettiği kişi Süheyl bin Da'd'dır. O, Beyda'nın oğ­ludur yani annesinin adı Beyda idi." [264]

 

2263- Ebu Davud, İbni Ebi Zi'b'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Tev'eme'nin mevlası Salih, bana Ebu Hureyre (r.a)'den şöyle rivayet et­ti:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim camide bir cenaze üzerine namaz kılarsa bundan dolayı ona bir şey yoktur." [265]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Nevevi, Beyda'nın iki oğlunun cenaze namazlanyla ilgili hadis hakkında yaptığı yorumunda şöyle söylemiştir:

"İlim adamları şöyle söylemişlerdir: "Beyda'nın oğulları üç kardeştiler: Sehl, Süheyl ve Safvan. Bunların annelerinin adı Beyda idi. Bu kadının bir adı Da'd bir adı da Beyda idi. (Çocukların) babalarının adı da Vehb bin Rabi'a el-Kureşi el-Fehri idi. Süheyl ilk dönemlerde Müslüman olmuş, Habeşis­tan'a hicret etmiş sonra Mekke'ye dönmüş daha sonra da Medine'ye hicret etmişti. Bedir Savaşı'na ve daha başka savaşlara katılmıştı. Hicretin 9. yılın­da vefat etti. Allah kendisinden razı olsun.

Yukarıdaki hadisi şerif İmam Şafii'nin görüşü açısından bir delildir. Ço­ğunluk da camide cenaze namazının kılınabileceği görüşündedir. Bu görüş­te olanların içinde Ahmed bin Hanbel, İshak (yani İshak bin Rahuye) ve İbni Abdulberr vardır. Medineliler de Muvatta'da İmam Malik'ten böyle rivayet etmişlerdir. Maliki mezhebinden İbni Habib de böyle söylemiştir. İbni Ebi Zi'b, Ebu Hanife ve kendisinden nakledilen meşhur rivayete göre İmam

Malik camide cenaze namazı kılmanın caiz olmadığını söylemişlerdir. Bu konuda Ebu Davud'un Sünen'inde geçen: "Kim camide bir cenaze üzerine namaz kılarsa bundan dolayı ona bir şey yoktur" hadisini esas almaktadırlar. İmam Şafii'nin ve çoğunluğun delili ise Süheyl bin Beyda ile ilgili hadistir. Ebu Davud'un Sünen'inde geçen hadis hakkında ise çeşitli cevaplar ver­mişlerdir. Bunlardan biri: Bu hadis zayıftır, dolayısıyla bunun delil olarak alınması doğru olmaz. Ahmed bin Hanbel: "Bu hadis zayıftır. Bunu sadece Tev'eme'nin mevlası Salih rivayet etmiştir ki o da zayıf biridir" demiştir.

İkinci cevap: Ebu Davud'un Sünen'inin meşhur olan, dinlenmiş ve tah­kik edilmiş nüshalarında bu hadis: "Kim camide bir cenaze üzerine namaz kılarsa bundan dolayı onun aleyhine bir şey yoktur" şeklinde geçmektedir. Bu durumda bu hadis camide cenaze namazı kılınmayacağım söyleyenler için bir delil niteliği taşımaz.

Üçüncü cevap: Hadis sabit (sahih) olsa ve "onun lehine (lehu)" şeklinde olduğu kesinlik kazansa bile bunun "aleyhine (aleyhi)" şeklinde te'vil edil­mesi gerekir. Bu hadis ise Süheyl bin Beyda (r.a) hakkındaki hadisin cem'i (birleştirilmesi) için buna gerek vardır. Zaten bazen "lehu" tabirinin "aley­hi" anlamına kullandığı olmuştur. Buna örnek şu ayeti kerimede geçen iba­redir: "Kötülük ederseniz o da kendi aleyhinizedir." [266]

Dördüncü cevap: Bu ibare camide cenazenin üzerine namaz kılıp sonra kabristana kadar teşyi'inde bulunmaksızın geri dönen bir kimsenin alacağı ecrin az olacağı anlamına olabilir. Çünkü kabristana kadar teşyi'i ve defnin­de bulunma sonucu elde edeceği ecri kaçırmış olacaktır. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir. Süheyl (r.a) ile ilgili yukarıdaki hadisi şerif aynı za­manda insanlardan olan bir ölünün temiz olduğuna delalet etmektedir. (Çünkü insan ölüsünün camiye sokulması onun temiz olduğunu gösterir -Çeviren) Bizim mezhebimizde doğru olarak kabul edilen görüş de budur." [267]

Ancak Hulasa'da Salih'in zayıf görülmesinin sebebi hakkında şu bilgiler verilmiştir:

"Onun zayıf görülmesinin sebebi ihtilata düşmesidir (yani hafızasını kaybetmesi, şuurunun zayıflaması ve bu yüzden rivayetleri birbirine karış-tırmasıdır). Ancak onun hakkında şöyle söylemişlerdir: "İbni Ebi Zi'b'in on­dan (Salih'ten) hadis dinlemesi (Salih'in) ihtilafından önce gerçekleşmiş­tir."

İbni'l-Kayyim de 'Zadu'l-Me'ad'da şöyle söylemiştir:

"Tehanevi şöyle söylemiştir: "Bu hadis cerhten salimdir (tenkide maruz olmasını gerektirecek bir Özellik taşımamaktadır), "...bundan dolayı onun aleyhine bir şey yoktur" şeklindeki rivayet ise sağlam rivayetlerde geçen bir ibare değildir. Sahabilerin Hz. Aişe (r.a)'nin teklifine karşı çıkmaları da Ha-nefilerin görüşlerinin doğruluğuna delalet etmektedir." [268]

Bazı durumlarda caminin içinde cenaze namazının kılınmasıyla ilgili riva­yetler hakkında da Hanefiler şu cevabı vermişlerdir:

"Bunlar özel uygulamalara ait hadiselerdir genel hüküm ortaya koyan hadiseler değildirler. Bunların herhangi bir mazeret veya bir zorunluluk do­layısıyla olması mümkündür. Biz bunun (camide cenaze namazı kılınma­sının) kesinlikle yasak olduğunu ileri sürmüyoruz. Ancak mazeretsiz olarak camide cenaze namazı kılınması mekruhtur."

Hanefiler buradaki nehyin tenzihi kerahet mahiyeti taşıdığını söylemiş­lerdir. [269]

 

Kabre Doğru Cenaze Namazı Kılınması

 

2264- Buharı ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

“Siyah bir kadın vardı. Mescidi süpürürdü. –Yahut : “Bir genç” dedi- Resulullah (a.s.) bir ara onu göremez oldu. Onun nerde olduğunu sordu. "Öl­dü dediler. Bunun üzerine (Resulullah a.s): "Bana haber verseydiniz ya!" [270]

diye buyurdu. Anlaşılan onun işini pek Önemsememişlerdi. Sonra Resulul­lah (a.s): "Beni onun kabrine götürün" diye buyurdu. Gösterdiler. (Resulul­lah a.s) da onun kabrine doğru namaz kıldı. Sonra şöyle buyurdu:

"Şu kabirler oralarda yatanlar için karanlıkla dokudur. Allah benim on­ların üzerlerine namazımla onların kabirlerini aydınlatır."

 

2265- Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) kabre doğru cenaze namazı kıldı." [271]

 

2266- Buharı ve Müslim, Amir eş-Şa'bi (rh.a)'nin şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte üstü örtülmüş bir kabrin yanından geçen biri bana bildirdi.

(Resulullah a.s) onları arkasında saf yapmış ve kendilerine imamlık etmiş."

Şeybani dedi ki: "Ben Şa'bi'ye: "Bunu sana kim bildirdi?" diye sordum. O

da: "Abdullah bin Abbas (r.a)" dedi."

Fazlalık içeren bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) üstü örtülmüş bir kabrin yanına geldi. "Buraya (ölü) defnedildi -veya: "Geçen akşam defnedildi"- dediler. Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Bunun üzerine Resulullah (a.s) bizi arkasında saf yaptı. Sonra onun üzerine namaz kıldırdı."

Onlardan (rivayeti nakledenlerden) biri şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s): "Bana haber verseydiniz olmaz mıydı?" diye buyurdu. [272]

Onlar da: "Gece karanlığında gömdük ve bu vakitte seni uyandırmayı uygun görmedik" dediler.

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki: "Ben de onların içindeydim. (Belirtil­diği şekilde saf yaptıktan) sonra bize namaz kıldırdı." [273] Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resululîah (a.s) yaş (taze) bir kabrin yanma vardı. Ona doğru namaz kıldı. Onlar (beraberindeki sahabiler) da arkasında saf oldular. (Resululîah a.s) bu şekilde dört tekbir getirdi." [274]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Eğer ölü üzerine namaz kılınmaksızm defhedilirse kabrine doğru cena­ze namazı kılınır. Eğer imam (devlet başkanı) veya sultan ya da onun vekili dışında biri tarafından üzerine namaz kıldırılmış olursa ölünün velisi kab­rine doğru namaz kılabilir."

Hanefiler bu hükmü Resululîah (a.s)'ın uygulamasından çıkarmışlardır. Resululîah (a.s) velisi olmayanın velisiydi. O, mü'minlere kendi nefislerinden daha yakındı.

 

2267- Ahmed bin Hanbel, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: [275]

"Siyah bir adam Mescid'i temizlerdi. Bu öldü ve geceleyin defnedildi. Daha sonra Resululîah (a.s) geldi ve bu hadise kendisine haber verildi. (Resulullah a.s) da: "Onun kabrine doğru yola çıkın" diye buyurdu. Çıktılar. Ar­dından Resululîah (a.s) şöyle buyurdu:

"Şu kabirler içindekilerin üzerine karanlıkla doludurlar. Şanı yüce olan Allah, benim onlar için olan namazımla onları aydınlatır."

Bunun ardından bir kabrin yanına vardı ve ona doğru namaz kıldırdı. Ensardan bir adam dedi ki:

"Ya Resululîah (a.s)! Benim kardeşim öldü ve üzerine namaz kılınma­dı."

Resululîah (a.s): "Onun kabri nerde?" diye buyurdu. Adam kabrinin ol­duğu yeri bildirdi. Resululîah (a.s) o ensari ile birlikte o kabre (yani kardeşi­nin kabrine) doğru gitti."

 

2268- Tirmizi, Said bin el-Museyyib (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resululîah (a.s)'ın bulunmadığı bir sırada Ummu Sa'd (r.a) vefat etti. Resululîah (a.s) gelince onun üzerine namaz kıldı. Bu zamana kadar (Um­mu Sa'd'm ölümünün üzerinden) bir ay geçmişti."[276]

 

Bir Açıklama

 

Fıkıhçılar bir ölünün kabrine doğru namaz kılmanın ne kadar süre caiz ola­cağı konusunda kesin bir zaman belirlememişlerdir. Ancak bu namazın ölünün cesedinin çürümesine kadar geçen zaman içinde kılınması şartı koymuşlardır. Bu ise zaman ve mekâna göre değişir. Havanın soğuk olduğu günlerde, soğuk mıntıkalarda ve bazı toprak türlerinde çürüme daha yavaş olur. Bu konuda zannı galib (kuvvetli kanaat) esas alınır. [277]

 

2269- Taberani, Enes bin Malik (r.a)(ten şu şekilde rivayet etmiştir:

"Resuhıllah (a.s), Medine sokaklarından birinden geçti. Siyah bir adamı ölü halde gördü. Adamın cesedini yola bakmışlardı. (Resulullah a.s) orada bulunanlardan birine onun hakkında sordu ve: "Bu kimin keleşidir?" dedi "Filanca oğullarının kölesidir" dediler. Bu kez: "Onun namaz kıldığını gö­rüyor muydunuz?" diye buyurdu. "Bazı zamanlarda namaz kıldığını bazı zamanlarda ise kılmadığını görüyorduk" dediler. Bunun üzerine şöyle bu­yurdu:                                                                                               "Kalkın, onu yıkayın ve kefenleyin." [278]

Kalktılar. Adamı yıkadılar, kefenlediler. Resulullah (a.s) kalkıp üzerine namaz kıldırdı. Tekbir getirince: "Subhanallah, Subhanallah" dedi. Resulul­lah (a.s) namazmı tamamlayınca sahabileri:

Senin tekbir getirdiğinde: "Subhanallah, Subhanallah  dediğini duyduk. Neden: "Subhanallah, Subhanallah" dedin?" diye sor­dular. O da şöyle buyurdu:

"Üzerine çok sayıda meleğin namaz kılması dolayısıyla nerdeyse melek­ler benimle onun araşma girecek oldular."

 

2270- Nesai, Yezid bin Sabit (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Onlar (yani Yezid (r.a)'in de içinde bulunduğu bir cemaat) bir gün Resu­lullah (a.s) ile birlikte çıktılar. (Resulullah a.s) yeni bir kabir gördü. "Bu ne­dir?" diye buyurdu. "Bu filancanın cariyesi filancadır (yani onun kabridir)" dediler. Resulullah (a.s) onu tanıdı. (Sonra sözlerine şöyle devam ettiler): "Bu kadın senin oruçlu ve kaylule uykusu uyumakta olduğun bir sırada öl­dü. Bundan dolayı seni uyandırmayı hoş görmedik." Bunun üzerine Resu­lullah (a.s) kalktı, cemaati arkasında saf yaptı. Üzerine dört tekbir getirdi (dört tekbirle üzerine cenaze namazı kıldırdı). Sonra şöyle buyurdu:

"Ben sizin aranızda olduğum sürece içinizden kim ölecek olursa mutla­ka beni haberdar edin. Çünkü benim namazım onun için rahmettir."

 

2271- Ebu Davud, Ukbe bin Amir (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) bir gün çıktı. Uhud'da öldürülenlerin üzerlerine ölü­nün üzerine kıldırdığı şekilde namaz kıldırdı. Sonra ayrıldı."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) Uhud'da öldürülenlerin üzerlerine aradan sekiz yıl geçtikten sonra dirilere ve ölülere veda eden biri gibi namaz kıldırdı (yani Resulullah (a.s) adeta dünyadan göçeceğini anlamıştı da bundan dolayı hem dirilere hem de ölülere veda eder gibi hareket ederek, Uhud şehidlerinin üzerlerine de sekiz yıl aradan sonra bir veda namazı kıldırdı -Çeviren)." [279]

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Bir gün Resulullah (a.s) çıktı. Uhud şehidlerinin üzerlerine ölünün ü-zerine kıldırdığı gibi bir namaz kıldırdı. Sonra oradan ayrılarak minbere gitti ve şöyle buyurdu:

"Ben sizden önce gideceğim ve ben sizin üzerinize şahitlik edeceğim." [280]

 

Bir Açıklama

 

Resulü İlah (a.s)'ın aradan yıllar geçtikten sonra Uhud şehidlerinin üzer­lerine namaz kıldırması O'na özel bir şeydir. Bu hadis aynı zamanda şehidin üzerine cenaze namazının kılınacağı görüşünde olan Hanefiler için bir delil ni­teliği de taşıyabilir. Sahih olan rivayete göre Resulullah (a.s) Uhud şehidle­rinin üzerlerine cenaze namazı kıldırmamıştır. Burada sözü edilen namaz ö-zellikle daha Önce kılınmamış namazın yerine kılınmış bir namaz olabilir. U-hud şehidlerinden, defnedilmesinin üzerinden yıllar geçtikten sonra cesedi gö­rülenlerin olduğu kesindir. Adeta o gün gömülmüş gibi cesetleri bulundu. (Bazı rivayetlerde Uhud Savaşı'nm üzerinden uzun süre geçtikten sonra bazı sel baskını olaylarında Uhud şehidlerinden bazılarının cesetlerinin ortaya çık­tığı ve ilk gömüldüğü günkü gibi taze durduğu bildirilmiştir -Çeviren). Bu, U-hud şehidlerinin cesetlerini yerin çürütmediğine delalet eder. Dolayısıyla bir cesedin çürüdüğünün anlaşılmasından (veya bu konuda kuvvetli kanaatin ya­ni zannı galibin oluşmasından) sonra artık onun üzerine cenaze namazı kılın­mayacağım söyleyen fıkıhçıların sözleriyle Resulullah (a.s)'ın belirtildiği şe­kilde aradan uzun sürenin geçmesinden sonra Uhud şehidlerinin üzerlerine cenaze namazı kıldırması arasında bir terslik yoktur.[281]

 

Üzerinde Kul Hakkı Bulunan Bir Kimsenin Üzerine Cenaze Namazı Kılınması

 

2272- Buharı ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [282]

"Resulullah (a.s)'a üzerinde borç bulunarak ölmüş olan bir adamın cena­zesi getirilirdi. Resulullah (a.s) da:

"Borcunu karşılayacak kadar bir varlık bıraktı mı?" diye sorardı.

Eğer onun borcunu karşılayacak bir şey bıraktığı haber verilirse üzerine cenaze namazı kıldırırdı. Aksi takdirde Müslümanlara:

"Arkadaşınızın üzerine namaz kılın" diye buyururdu. (Ebu Hureyre r.a) dedi ki:

"Allah Peygamber (a.s)'ine fetih nasib edince artık cenazenin üzerine na­maz kılar ve borcunu sormazdı ve şöyle buyururdu:

"Ben Müslümanlara kendi nefislerinden daha öncelikliyim. Kim vefat eder de arkada borç veya bir yük veya bakıma muhtaç kimseler bırakırsa on­larla ilgilenmek benim üzerimedir, bana aittir. Kim de mal bırakırsa o da va­risler inedir."

 

2273- Bezzar, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: [283]

"Bir cenaze getirildi. (Resulullah a.s) onun üzerine namaz kıldırmak üzere kalktı. "Onun üzerinde borç var" dediler. Bunun üzerine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Arkadaşınızı götürün ve üzerine n»maz kılın."

Bir adam: "Onun borcu benim üzerimedir. Sen onun üzerine namaz kıl" dedi. Resulullah (a.s) da kalktı ve üzerine namaz kıldırdı."

 

2274- Ahmed bin Hanbel, Cabir bin Abdullah (r.a)'ın şöyle söyledi­ğini rivayet etmiştir: [284]

"Bir adam vefat etti. Biz onu yıkadık, kefenledik, kokuladik, sonra üze­rine namaz kıldırması için Resulullah (a.s)'a getirdik ve: "Bunun üzerine namaz kıldır" dedik. Resulullah (a.s) bir adım attı. Sonra şöyle buyurdu:

"Bunun üzerinde borç var mıdır?"

Ben: "İki dinar" dedim. Böyle deyince çekildi. Ebu Katade (r.a) bu borcu üstlendi. Ebu Katade (r.a): "Bu iki dinar benim üzerime olsun" dedi. Resu­lullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Allah borç sahibinin hakkım yerine ulaştırdı ve Ölü bundan kurtuldu."

Bundan sonra onun üzerine namaz kıldırdı. Daha sonra bunun üzerin­den bir gün geçince:

"O iki dinar ne oldu?" diye buyurdu.

Ben: "O daha dün öldü" dedim. Ertesi gün (Ebu Katade (r.a), Resulullah (a.s)'ın) yanma döndü ve: "O iki dinarı ödedim" dedi. Bunun üzerine Resu­lullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İşte şimdi onun derisi soğudu." [285]

 

Bir Açıklama

 

Resuiullah (a.s)'ın, üzerinde borç bulunan birinin üzerine cenaze namazı kıldırmaması, Müslümanları ölülerinin borçlarını ödemeye böylece onun üze­rindeki kul haklarını yerlerine ulaştırmaya teşvik ve bu şekilde ölünün bunlar­dan dolayı hesaba çekilmemesini sağlamak içindi. Burada kul haklarının öne­mine işaret vardır. Bir imam borçlarının olup olmadığını sormadan bir cenaze­nin üzerine namaz kildırsa yaptığı caizdir. Aynı şekilde ölünün borçlarının olduğunu bildiği halde üzerine cenaze namazı kıldırsa bu da caizdir. Ama Re­sulullah (a.s)'ın yaptığı hareket, Müslümanlara borç sahibinin hakkını gözet­me konusunda bir prensip öğretme amacı taşıyordu. [286]

 

Kendi Kendini Öldürenin Cenaze Namazı

 

2275- Müslim, Cabir bin Semure (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Okların ucundaki demirlerle kendini öldürmüş bir adamın cenazesi Resulullah (a.s)'a getirildi. Resulullah (a.s) onun üzerine namaz kılmadı." [287]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Kendi kendini öldüren (yani intihar eden) birinin üzerine cenaze namazı kılmak caizdir. Ancak Resulullah (a.s)'ın söz konusu hareketinin insanları bundan alıkoyma amacı taşıdığı yorumu yapılmıştır. Resulullah (a.s) bu yolla bir kimsenin böyle büyük suça teşebbüs etmemesini sağlamak istemişti. A-şağıda gelecek olan rivayet de bu şekilde yorumlanmıştır. Çünkü aşağıdaki ri­vayette geçeceği üzere Resulullah (a.s) söz konusu suçu işleyenin üzerine kendi namaz kılmadığı halde sahabilerinin onun üzerine namaz kılmalarına müsaade etmiştir.

Nevevi şöyle söylemiştir:

"Bu hadis günâha girerek kendi kendini öldüren bir kimsenin üzerine cenaze namazının kılınmayacağım söyleyenler açısından bir delil niteliği taşımaktadır. Ömer bin Abdulaziz ve Evza'i bu görüşteydiler. Hasan (Hasanı Basri), Neha'i (İbrahim Neha'i), Katade, İmam Malik, Ebu Hanife, Şafii ve ilim adamlarının çoğunluğu ise böyle birinin üzerine cenaze namazının kılınabileceğini söylemişlerdir. Yukarıdaki hadisle ilgili cevaplarında da, Re­sulullah (a.s)'ın insanları böyle bir kötülükten alıkoymak amacıyla kendinin söz konusu kişinin üzerine namaz kılmadığını sahabilerin ise onun üzerine namaz kıldıklarını söylemişlerdir. Bu, Resulullah (a.s)'ın ilk zamanlarda üzerinde borç olan birinin cenaze namazını kılmamasına benzemektedir. Bunu insanları borç almayı basite almaktan ve borç ödemeyi ihmal etmek­ten alıkoymak için yapıyordu. Bununla birlikte öyle biri hakkında: "Arkada­şınızın üzerine namaz kılın" diye buyururdu. Kadı (Iyaz) şöyle söylemiştir:

"Bütün ilim adamlarının ortak görüşlerine göre hakkında had cezası uy­gulanmış olsun, recm edilmiş olsun, kendini Öldürmüş olsun, zina çocuğu olsun her Müslümanın üzerine namaz kılınır. İmam Malik'ten ve daha başkalarından rivayet edildiğine göre imam (devlet başkanı) had cezası ile öldürülenin üzerine cenaze namazı kılmaktan kaçınır. Bunun gibi fazilet sahipleri de insanları fıska düşmekten alıkoymak amacıyla fasık kimselerin üzerlerine namaz kılmaktan kaçınırlar. Zuheyri'den rivayet edildiğine göre de recm edilmiş birinin üzerine namaz kılınmaz. Ama kısas ile öldürülmüş birinin üzerine namaz kılınır."

Ebu Hanife şöyle söylemiştir:

"İslâm devletine karşı savaşan birinin, isyancı grubun içinden ölen biri­nin üzerine namaz kılınmaz." Katade de: "Zina çocuğunun üzerine namaz kılınmaz." Hasan'dan rivayet edildiğine göre de zina ile kazandığı çocuğunu doğurduktan sonra lohusalikta Ölen birinin ve onun çocuğunun üzerine namaz kılınmaz. Seleften bazıları küçük çocuğun üzerine namaz kılınma­yacağım söylemişlerdir. Düşük çocuğun üzerine namaz kılınıp kılınma-yacağı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hadisçilerden olan fı­kırtılar ve seleften bazıları dört ayını tamamladıktan sonra düşen çocuğun üzerine namaz kılınacağını söylemişlerdir. Fıkıhçıların çoğunluğu ise ses çıkarmadığı veya bunun dışında canlılığını gösterecek bir emare görülme­diği takdirde üzerine namaz kılınmayacağım söylemişlerdir. Kâfirlerle sava­şırken öldürülen şehide gelince; İmam Malik, Şafii ve çoğunluk onun yı­kanmayacağını ve üzerine namaz kılınmayacağım söylemişlerdir. Hasan­'dan rivayet edildiğine göre de yıkanır ve üzerine namaz kılınır. En doğru­sunu ise ancak Yüce Allah bilir." [288]

 

2276- Taberani, Ebu Umame (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında bir adam vefat etti. Onun için kefen bu­lunamadı. Bu(nun cenazesi) Resulullah (a.s)'a getirildi. Resulullah (a.s):

"İzarının içine bir balon" diye buyurdu.

Baktılar bir veya iki dinar buldular. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"İki aşırma. Arkadaşınızın üzerine namaz kılın." [289]

 

Namaz Kılanların Çokluğunun Cenaze İçin Fazileti

 

2277- Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [290]

"Herhangi Müslüman ölü üzerine, Müslümanlardan sayıları yüzü bu­lan bir kitle namaz kılar ve hepsi onun için şefaat ederse (yani onun için dua eder, gönülden mağfiret dilerse -Çeviren) mutlaka bunlar kendisi için şefaatçi kılınırlar."

Bu hadisin ravisi ve Hz. Aişe (r.a)'nin süt çocuğu olan Abdullah bin Ye-zid dedi ki: "Ben bunu Şu'ayb bin Habhab'a rivayet ettim. O da şöyle söyledi:

"Bunu bana Enes bin Malik (r.a), Resulullah (a.s)'tan rivayet etti."

Tirmizi ve Nesai bunun: "...mutlaka bunlar kendisi için şefaatçi kılınır­lar" sözünün sonuna kadar olan kısmını rivayet etmişlerdir.

Bir rivayette "yüz veya daha fazla" denmiştir. [291]

 

2278- Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın mevlası Kureyb'den şu şe­kilde rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a)'ın Kudeyd -veya Usfan'da- bir oğlu öldü. O da: "İnsanlardan onun için ne kadar kimsenin toplandığına bak" dedi. (Kureyb) dedi ki: "Ben çıktım. İnsanların onun için toplanmış olduklarını gördüm. Kendisine bildirdim.

"Sayılan kırk kadar var mı?" diye sordu. Ben: "Evet" dedim. Bunun üze­rine şöyle söyledi:

"Öyleyse onu (yani cenazeyi) çıkarın. Ben Resulullah (a.s)'ın şöyle buyur­duğunu duydum:

"Her kim ölür de, cenazesine Allah'a ortak koşmayan kırk adam topla­nırsa Allah mutlaka onları onun için şefaatçi kılar." [292]

 

2279- Nesai, Hakem bin Ferruh (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Ebu'l-Melih bize bir cenaze namazı kıldırdı. Biz onun tekbir getirdiğini sandık. O esnada yüzünü bize doğru döndü ve şöyle söyledi: [293]

"Saflarınızı düzeltin. Onun için şefaatiniz güzel olsun." Ebu'l-Melih (sonra) şöyle söyledi:

"Abdullah bana mü'minlerin annelerinden birinin -ki o da Resulullah (a.s)'ın hanımı Meymune (r.a)'dir- şöyle söylediğini rivayet etti:

"Herhangi ölünün üzerine insanlardan bir kitle namaz kılarsa onlar onun için (Ölü için) şefaatçi kılınırlar."

Ben Ebu'l-Melih'e kitlenin ne olduğunu sordum. O da: "Kırk kişi" dedi.

 

2280- Ebu Davud, Malik bin Hubeyre (r.a)'den rivayet etmiştir: [294]

"Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Herhangi Müslüman ölür de onun üzerine Müslümanlardan üç saf (oluşturacak kadar insan) namaz kılarsa ona mutlaka (cennet) gerekli olur."

Malik (r.a) cenazeye katılanları az gördüğünde onları bu hadisten dolayı üç safa ayırırdı.

Tirmizi'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Malik bin Hubeyre (r.a) bir cenazenin üzerine namaz kıldırır da ona (ce­nazeye) gelen insanları az görürse onları üç guruba ayırırdı. Sonra şöyle der­di:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Her kimin üzerine (insanlar) üç saf namaz kılarsa onun için (cennet) gerekli olur." [295]

 

Bir Açıklama

 

Bu naslann aralarım birleştirmek için şöyle bir yorum yapılabilir: Resulul­lah (a.s) başlangıçta kendisi için yüz kişi şefaatçi olan bir kimseye Yüce Al­lah'ın mağfiretini lütfedeceğini bildirmiştir. Daha sonra da kendisine kırk kişi şefaatçi olan ve üzerine üç saf (oluşturacak kadar kimse) namaz kılan birine Yüce Allah'ın mağfiretini lütfedeceğini bildirmiştir. [296]

 

Kabirler Arasında Cenaze Namazı Kılmaktan Nehiy

 

2281- Taberani, Mu'cemul-Evsat'ta, Enes bin Malik (r.a)'ten şu şekil­de rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), kabirlerin arasında cenazelerin üzerlerine namaz kı­lınmasından nehyetti." [297]

 

Münafıklığı Bilinen Birinin Üzerine Namaz Kılınmaz

 

2282- Bezzar, Huzeyfe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Hz. Ömer (r.a) bir cenazeye çağrıldı. O da onun için veya onun cenaze­sine gitmek üzere çıktı. Ben hemen kendisine yapıştım ve: "Otur, ey mü-'minlerin emin, o onlardandır (yani münafıklardandır)" dedim. Bunun ü-zerine: "Allah için söylemeni istiyorum. Ben de onlardan mıyım?" diye sor­du. Ben de: "Hayır ama senden sonra kimseyi temize çıkarmam" dedim." [298]

 

Bir Açıklama

 

Yüce Allah münafıkların üzerine cenaze namazı kılmaktan nehy etmiştir.

Yüce Allah bir ayeti kerimesinde şöyle buyurmuştur:

"Onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma ve kabrinin başında da bulunma. Onlar Allah'ı ve Peygamberini inkâr ettiler ve fasık kimseler ola­rak öldüler." [299]

Resulullah (a.s), İslâm kitlesini korumak ve münafıkların bu kitleyi etkile­melerini engellemek amacıyla Huzeyfe Cr.a)'ye münafıkların kimler olduklarını Öğretmişti. Onlardan biri öldüğünde Huzeyfe (r.a), Hz. Ömer (r.a)'i onun üze­rine cenaze namazı kılmaktan alıkoyardı. Başka birinin üzerine namaz kıl­maktan ise ah koy m azdı. Çünkü o bundan başkasıyla yükümlü tutulmamıştı. Hz. Ömer (r.a)'in makamı ve konumu dolayısıyla o münafık hakkında kendi­sine özellikle bilgi verilmiştir. [300]

 

Cenazenin Üzerine Namaz Kıldırmaya En Layık Olan

 

2283- Taberani, Kays bin Ebi Hazim (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Cerir (r.a) ve Eş'as (r.a) bir cenazede biraraya geldiler. Eş'as (r.a) Cerir (r.a)'i öne geçirdi. Böylece cenaze namazmı o kıldırdı."  [301]       

 

2284- Bezzar, Ebu Hazim (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Hasan (r.a)'m vefat ettiği sıra Hüseyin (r.a)'i gördüm. Said bin As (r.a)-'ın ensesini itekleyerek şöyle diyordu: [302]

"Öne geç. Eğer bu sünnet olmasaydı seni öne geçirmezdim." Said (r.a) o zaman Medine'nin emiriydi."

Bu, sahabiler arasındaki uygulamaya göre ölünün üzerine cenaze namazı kıldırmada birinci derecede öncelik hakkına sahip olanın emir olduğuna delalet etmektedir. [303]

 

Cenaze Namazında Selam

 

2285- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s)'ın yapmakta olduğu halde insanların terkettiklerinden biri de cenaze namazında tıpkı diğer namazlarda olduğu gibi selâm verilme­sidir." [304]

 

2286- İmam Malik, Abdullah bin Ömer (r.a)'in mevlası Nafi'den şu şe­kilde rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a) cenazelerin üzerine namaz kıldığında arkasın­daki duyacak şekilde selâm verirdi." [305]

 

2287- Taberani, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O (yani Hz. Ömer r.a) Utbe'nin üzerine namaz kılması üzere Ummu Abdullah'ı bekledi." [306]

 

Şehitlerle İlgili Hükümler

 

2288- Buharı, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [307]

"Uhud Savaşı'nın olacağı sıra babam beni geceden çağırdı ve şöyle söyledi:

"Ben, Resulullah (a.s)'ın ashabı içinde ilk Öldürülecek kişinin benden başka birinin olmayacağını görüyorum. Ben kendimden sonra benim için Resulullah (a.s)'ın zatı dışında senden daha üstün (veya büyük) birini bırak­mıyorum. Benim üzerimde borç var. Onu öde. Kız kardeşlerine de iyilikle bak."

Sabah oldu. İlk öldürülen o oldu. Kabrine onunla birlikte bir başkasını daha defnettim. Sonra onu bir başkasıyla birlikte bırakmaya gönlüm razı ol­madı. Aradan altı ay geçtikten sonra çıkardım. Bir de, kulağının dışında bü­tün bedeninin ilk koyduğum günkü gibi olduğunu gördüm."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Sonra onu kendine özel bir kabre koydum." [308]

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Babamla birlikte bir adam daha defnedildi. Bundan dolayı içimde bir ih­tiyaç (yani ayn bir kabre koyma ihtiyacı) duydum ve aradan alü ay geçtikten sonra çıkardım. Sakalından yer tarafına gelen bir kaç kıl dışında hiç bir şeyi bana yabancı gelmedi (yani hiç bir şeyi değişikliğe uğramamıştı)." [309]

 

2289- Buharı, Cabir bin Abdullah (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) Uhud'da öldürülenlerden iki adamı bir kefen içine ko­yar sonra şöyle buyururdu:

"Bunların hangisi Kur'an-ı Kerim'den daha çok şey biliyordu?"

içlerinden biri hakkında onun daha çok bildiği söylenirse onu lahid ta­rafına (yani kıble tarafına) geçirirdi ve şöyle derdi:

"Ben bunlar için şahidim."

Onların aynı zamanda kanlarıyla birlikte defnedilmelerini emretti, üzer­lerine namaz kılmadı ve cenazelerini yıkamadı (gasl etmedi)."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Uhud'da öldürülenlerden ikisini, üçünü beraber koyar­dı ve şöyle derdi:

"Onları kanlarıyla birlikte defnedin." Onları yıkamadı da." [310]

 

2289-Buhari (31212) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 75-Lahid tarafına kimin geçirileceği babı.

 

2290- Taberani, Said bin Ubeyd (r.a)'den rivayet etmiştir:

"O Resulullah (a.s)'ın zamanında misafirperver olarak adlandırılırdı ve onun bir düşmanı vardı. O, onlar (düşmanları) tarafından yenilgiye uğratıl­dı. Hz. Ömer (r.a) kendisine: "Şam (Suriye) tarafına gitmeye ne dersin, olur ki Yüce Allah sana (orada) bir lütufta bulunur?" dedi. O ise: "Kendisinden kaçmış olduğum düşmanın tarafından başka bir tarafa gitmeyeceğim" dedi. Sonra onlara (askerlerine) Farsça bir konuşma yaptı ve şöyle söyledi: "İnşal­lah biz yarın düşmanla karşılaşacağız. Biz şehitliği arzuluyoruz. Kanlarımızı yıkamayın. Üzerimizdeki elbiselerden başka bir şeyle kefenlenmek de iste­miyoruz." [311]

 

2291- Ebu Davud, Hişam bin Amir (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Uhud günü ensar Resulullah (a.s)'a gelip: "Biz yara aldık ve zor du­rumda kaldık. Bizim için ne emredersin?" dediler. (Resulullah a.s) da şöyle buyurdu:

"Kabri geniş ve derin yapın. İki ve üç adamı bir kabre koyun."

"Hangisi öne (yani 'kıble tarafına) geçirilecek?" dendi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim'i en çok bileni."

(Hişam) dedi ki: "O zaman babam iki kişi arasında isabet aldı -veya: "İlk olarak" dedi. [312]

Tirmizi'nİn rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Uhud günü alınan yaralardan (yani yaralanmalardan, Ölümlerden ve çekilen sıkıntılardan) dolayı Resulullah (a.s)'a şikâyetler bildirildi. (Resulul-lah a.s) da şöyle buyurdu:

"Kabir kazın. Kabirleri geniş ve güzel yapm. İki ve üç kişiyi bir kabre def­nedin. Kur'an-ı Kerim'i en çok bilenlerini (veya okuyanlarını) Öne geçirin." O zaman babam da öldü ve iki adamdan öne geçirildi." [313] Nesai'nin rivayetine göre ise şöyle söylemiştir: "Uhud günü Resulullah (a.s)'a şikâyetlerimizi bildirdik ve şöyle dedik:

"Ya Resulullah (a.s)! Her bir Ölü için bir kabir kazmak biçim için çok zor oluyor." Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Kabir kazın, kabirleri derin ve güzel yapm. Sonra iki ve üç kişiyi bir kabre koyun."

"Peki kimi öne (kıble tarafına) geçireceğiz, ya Resulullah (a.s)?" dediler.

O da şöyle buyurdu:

"Kur'an-ı Kerim'i en çok bilenlerini (veya okuyanlarını) öne geçirin."

O zaman babam bir kabre konan üç kişinin üçüncüsüydü." [314]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Uhud günü sıkıntılar hayli şiddetlendi. Resulullah (a.s)'a şikayette bu­lunuldu (durum arzedildi). O da şöyle buyurdu:

"Kabir kazın, geniş ve güzel yapm sonra (ölüleri) defnedin." [315] Bir diğer rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Uhud olayı olduğunda insanlar şiddetli bir zorlukla karşı karşıya geldi­ler. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Kabir kazın..." bundan sonra hadisi: "Kur'an-ı Kerim'i en çok bilenleri­ni (veya okuyanlarını) öne geçirin" sözünün sonuna kadar vermiştir." [316]

 

2292- İmam Malik, Abdurrahman bin Abdullah bin Ebi Sa'sa'a (r.a)-'dan şu şekilde rivayet etmiştir: [317]

"Ensardan -ve her ikisi de Selemi olan- Amr bin Cemuh (r.a) ve Abdul­lah bin Amr (r.a) Uhud günü aynı kabre konuldular. Sel bunların kabirleri­ni aşındırdı. Bunun üzerine yerlerinin değiştirilmesi için kabirleri açıldı. (Cesetleri) adeta dün ölmüşler gibi bulundu. Birinin bir yarası vardı ve elini bu yarasının üzerine koymuştu. Eli yarasının üzerinden kaldırılıp sonra bı­rakıldı. Eli aynı şekilde eski haline (yani yarasının üzerine) döndü. Uhud olayının gerçekleştiği gün ile onların kabirlerinin açıldığı gün arasında kırk-altı yıl geçmişti."

 

2293- Tirmizi, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [318]

"Uhud olayı olduğunda halam, bizim kabristanımıza gömmek için ba­bamı getirdi. Bu sırada Resulullah (a.s)'m münâdisi (çağrıcısı): "Öldürülen­leri, öldürüldükleri yere geri götürün" diye seslendi."

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Uhud günü defnetmek üzere öldürülenleri taşımıştık. Bu sırada Resulullah (a.s)'m münâdisİ geldi ve şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) öldürülenleri, öldürüldükleri yerlerde gömmenizi em­rediyor." Bunun üzerine biz de onları geri götürdük." [319]

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Uhud günü Resulullah (a.s) öldürülenlerin öldürüldükleri yerlere geri götürülmelerini emretti. O sıra Medine'ye nakledilmişlerdi." [320]

 

2294- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) Uhud şehitlerinin üzerlerindeki demir ve deri türü şeylerin çıkarılmasını ve elbiseleri ile birlikte defnedilmelerini emretti." [321]

 

2295- Ebu Davud, Muhammed bin Şihad (rh.a)'dan rivayet etmiştir: [322]

 "Enes bin Malik (r.a) kendilerine şöyle bildirmişti:

"Uhud şehitleri yıkanmadılar ve kanlarıyla birlikte defnedildiler. Üzer­lerine namaz da kılınmadı."

Bir rivayete göre de Enes bin Malik (r.a) şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) Hamza (r.a)'nın yanından geçti. Vücudundaki bazı or­ganları kesilmişti (yani kendisine temsil yapılmıştı). (Resulullah (a.s) onu görünce) şöyle buyurdu:

"Eğer Safiyye'nin içine bir şey gelecek olmasaydı, canavarların yemesi ve onların karınlarından çıkarılıp mahşere getirilmesi üzere bırakırdım."

O zaman elbise (ölüleri saracak elbise, kefen vs. türü şeyler) az, öldürü­lenler ise çoktu. Bu yüzden bir, iki ve üç adam bir tek elbiseye sarılırdı." [323]

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Sonra bir kabre defnediliyorlardı. Resulullah (a.s): "Bunların Kur'an-ı Kerim'i en çok bileni (veya okuyanı) hangisiydi?" diye soruyordu. Sonra o-nu kıble tarafına geçiriyordu." [324]

Bir diğer rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Hamza (r.a)'nm yanından geçti. Vücudundaki bazı or­ganları kesilmişti. Şehidlerden onun dışında kimsenin üzerine cenaze na­mazı kıldırmadı." [325]

Tirmizi'nin rivayetine göre de Enes bin Malik (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) Uhud günü Hamza (r.a)'nın yanından geçti. Yanında durdu. Bazı organlarının kesilmiş olduğunu (temsil yapıldığını) gördü ve şöyle buyurdu:

"Eğer Safiyye'nin içine bir şey gelecek olmasaydı, canavarların yemesi ve kıyamet günü onların karınlarından çıkarılıp mahşere getirilmesi üzere bı­rakırdım."

Sonra bir kaftan istedi ve onu onunla kefenledi. Öyleki ayaklarının tara­fına çekilse başı açığa çıkıyordu. O zaman öldürülenler çok (kefen olarak kullanılabilecek) elbiseler azdı. Bu yüzden bir, iki, üç adam bir elbise ile ke­fenlendi. Sonra bir kabre konuluyorlardı. Resulullah (a.s) onlar hakkında: "Bunların hangisi daha çok Kur'an-ı Kerim'i bilirdi (veya okurdu)?" diye sorardı ve onu kıble tarafına geçirirdi. Onları böyle defnetti ve üzerlerine na­maz kıldırmadı." [326]

Bu bölümde sadece cenaze namazı ile ilgili konulara yer verdik. Ölüye hürmet, yıkanması ve defnf vs. gibi ölünün diğer haklan ile ilgili konulara ise kitabın dördüncü kısmında ölüm halinde yapılması gerekenlerle ilgili bölümde yer vereceğiz. [327]

 

SECDELER

 

Takdim

 

Sehiv secdesi konusunu namazla ilgili bölümün son kısmına bıraktık. Çünkü sehiv secdesi namazda ortaya çıkan istisnai bir durumdan dolayı na­mazı geçersiz kılmaksızın tamamlayabilmek için başvurulan bir uygulamadır. Bu istisnai durum namazdan bir şeyi eksiltmek veya ona bir şeyi ilave etmek şeklinde olabilir. İşte bu gibi durumlardan sehiv secdesi ile giderilebileceği hakkında şer'i hüküm bulunanlar hakkında sehiv secdesi yoluna başvurulur. Bunlar gerek farz namazlarda ve gerekse nafile namazlarda bulunabilir. Bu yüzden sehiv secdesi konusundan bütün farz ve nafile namazları anlattıktan sonra söz etmeyi uygun gördük.

Tilavet secdesi ise iki türlüdür: Namazın içinde yapılan tilavet secdesi ve namaz dışmda yapılan tilavet secdesi.

Birinciden namazda kıraat konusu işlenirken, ikinciden ise şükür secdesi gibi müstakil secdelerle ilgili bölüm içinde söz edilmesi uygun olurdu. Biz buna da özel secdelere ayırdığımız bu bab içinde yer vermeyi uygun gördük. Çünkü bu secdenin türlerinden biri şükür secdesine benzemektedir. Bu se­beple bu kısmın içinde sehiv, tilavet ve şükür secdelerini ele aldık. Bu secde­lerden her birine ayrı bir madde içinde yer verdik. [328]

 

SEHİV SECDESİ

 

Namazla ilgili konuların en önemlilerinden biri de sehiv secdesi konusu­dur. Bu konuyla ilgili fıkıh, namazla ilgili fıkhın tümüyle bağlantılıdır. Dolayı­sıyla bu konuya verilen önem, genel namaz fıkhının tümüne verilen önem gibi sayılmıştır. Şimdi burada 'el-Fıkhu'1-İslâmi'den bu konuyla ilgili bilgileri özet­leyerek veriyoruz:

Bir şeyde sehiv, onu bilmeden terketmektir. Namazdaki bir eksikliği gi­dermek ve namazın esas amellerinden olmayan bir amelin terkinden veya bir amelin fazladan yapılmasından dolayı iadesine gerek bırakmamak için sehiv secdesi yapılmasının meşru (şeri'ata uygun) olduğu konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Kasıtlı olarak yapılan ameller için sehiv secdesi geçerli değil­dir. Namazın amellerinden bir amelin kasıtlı olarak terkedilmesi halinde yapıl­ması gereken fiil, terkedilen amelin durumuna göre değişir. Eğer namazın rü­künlerinden ise namaz tamamen geçersiz olur. Eğer vacip amellerden ise Ha-nefilere göre namazın iadesi (yeniden kılınması) gerekir. Sehiv secdesi Ha-nefilerce, sahih olan görüşe göre vaciptir. Diğer mezheplerin tümünde ise sünnettir.

Hanefiler şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimse namazda teşehhüdü okumak veya selâm vermek gibi vacip amellerden birini sehven (yanılarak, bilmeden) terkederse sahih olan görüşe göre sehiv secdesi yapması gerekir. Ama eğer namazın bir rüknünü terke­derse ister kasıtlı olarak terketmiş olsun ve isterse unutarak terketmiş olsun, bunu daha sonra hatırlarsa o namazı tamamen geçersiz olur. Bu durumda kişinin terkettiği ameli yeniden yapma hakkı yoktur (yani sadece terkettiği ameli yapmak suretiyle namazı geçerli kılma imkânı yoktur -Çeviren)."

Hanefilere göre cemaatin sehvini imam üstlenmiş olur. Sehiv secdesi imam için de yalnız başına namaz kılan için de vaciptir. Eğer imam sehiv ya­parsa cemaatin de sehiv secdesinde ona uyması gerekir. Cemaatten olan bir kişi müdrik (namazın başından itibaren imama tabi) olsa da, mesbuk (sonradan cemaate katılmış) olsa da yine sehiv secdesine iştirak etmesi gerekir. Eğer imam sehiv secdesi yapmazsa cemaatin üzerinden de bu görev düşer. İmam eğer sehiv secdesi yapmadan selâm verir sonra sehiv secdesi yaparsa mesbuk (sonradan cemaate katılmış olan) selâmda imama uymaz ama secdede uyar. Bu yüzden mesbukun imam daha selâmını tamamlamadan kalkmak için acele etmemesi müstehabdır. Böylece sehiv secdesi yapması durumunda imama uyabilir. Mesbuk kaçırdığı rek'atları tamamlamak üzere kalkar ve bundan sonra sehiv yaparsa bundan dolayı (kendi başına namazın sonunda) sehiv secdesi yapar.

Sabah namazında selâmdan sonra güneş doğar veya ikindiden sonra gü­neş kızarmaya başlarsa yahut bir kimse selâm verdikten sonra konuşmak, gülmek, kasıtlı olarak abdesti bozmak, camiden çıkmak, yüzünü kıbleden başka bir yöne dönmek gibi namaza devamı imkânsız kılacak bir hareket ya­parsa sehiv secdesi düşer. Cuma ve bayram namazlarında namaz kılanlar arasında karışıklığa yol açmamak için sehiv secdesini terketmek daha uygun­dur. Bir kimse sehiv secdesinde sehv ederse (yanılırsa, hata ederse) o-nun için ayrıca sehiv secdesi gerekmez.

Maliküer şöyle söylemişlerdir:

"Sehiv secdesi gerek imam ve gerekse yalnız başına namaz kılan için müekked sünnettir ve bir fazlalık katmak yahut bir müekked sünneti ya da iki hafif (gayri müekked) sünneti terketmek dolayısıyla yapılması gerekir."

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Eğer imam sehiv secdesini terkederse cemaatten olan birinin bu secdeyi yapması vacip (gerekli) değildir ama mendubdur."

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Sehiv secdesi vaciptir. Bununla birlikte yerine göre mendub ve yerine göre mubah olabilir."

Hanbelilere göre aşağıdaki hallerde sehiv secdesi gerekir:

a) Bir şeyi fazladan yapmak veya bir rüknün terki gibi kasıtlı olarak yapıl­ması durumunda namazı geçersiz kılacak her hareketten dolayı (yani kasıtlı olarak yapılması durumunda namazı geçersiz kılacak bir fiili bilmeden, sehven yapmak dolayısıyla -Çeviren).

b)  Rüku ve secde esnasında teşbihi terketmek gibi herhangi bir vacibi sehven terketme durumunda.

c) Namazın bir rüknünü yerine getirip getirmediği veya rek'at sayısı hak­kında tereddüde düşmek gibi bazı hallerde namazın bazı fiilleri hakkında şüp­heye düşme durumunda.

d)  Okumada bilmeden veya yanılarak anlamı değiştirecek şekilde bir hata etme durumunda.

Onlara göre (namazın içinde) söylenmesi caiz olan bir şeyi asıl söylene­ceği yerde değil de başka bir yerde söylemekten dolayı sehiv secdesi yapmak mendubdur. Namazın sünnetlerinden birini terketmek dolayısıyla sehiv sec­desi yapmak ise sünnettir. Sehiv secdesi konusunda nafile namazlar da ay­nen farz namazlar gibidir. Yani farz namazlarda sehiv secdesini gerektirecek hareketlerin nafile namazlarda yapılması durumunda da aynı şekilde sehiv secdesi gerekir -Çeviren).

'Bidayetu'l-Muctehid' müellifi sehiv secdesi ile ilgili hükümleri özlü bir şekilde vermiş ve şöyle söylemiştir: [329]

"Sehiv secdesinin farz mı yoksa sünnet mi olduğu konusunda ilim adamları ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii sünnet olduğunu söylemiştir. Ebu Hanife farz olduğunu ancak namazın geçerliliğinin şartlarından olmadığını söylemiştir. İmam Malik ise fiillerde yanılma dolayısıyla yapılması gereken sehiv secdesi ile sözlerde yanılma dolayısıyla yapılması gereken sehiv secde­sini yine fazlalıktan dolayı olan sehiv secdesi ile noksanlıktan dolayı olan sehiv secdesini birbirinden ayırmış ve: "Terkedilen fiillerden dolayı gerekli olan sehiv secdeleri vaciptir" demiştir. Bu sehiv secdesi ona göre namazın geçerli olmasının şartlarındandır. Bu ondan nakledilen meşhur rivayete göredir. Yine ondan rivayet edildiğine göre noksandan (bir şeyi terketmek-ten) dolayı olan sehiv secdesi vacip, fazlalıktan (bir şeyi fazladan yapmaktan) dolayı olan sehiv secdesi ise mendubdur."

Hanefilere göre sehiv secdesi mutlak olarak selâmdan sonra yapılır,

Malikilere göre eksiltmeden (bir şeyi eksik yapmadan, bir fiili veya sözü terketmekten) dolayı olan sehiv secdesi yahut hem eksiltme hem de fazladan yapma dolayısıyla olan sehiv secdesi selâmdan önce yapılır. Ama sadece faz­ladan yapma (ziyade) dolayısıyla olan sehiv secdesi selâmdan sonra yapılır. Selâmdan sonra yapılan sehiv secdesi için niyet edilmesi vaciptir.

Şafiilere göre de sehiv secdesi mutlak surette selâmdan Önce yapılır. Hanbelilere göre selâmdan önce yapılması efdaldir. Bununla birlikte aşağıdaki iki durumda selâmdan sonra yapılır:

a- Bir veya daha fazla rek'atın terkedilmesi ve namazın tamamlanmasın­dan Önce selâm verilmesi durumunda.

b- İmamın namazda bir şeyde tereddüde düşmesi sonra kendi kuvvetli ka­naatine (zannı galibine) göre hareket etmesi durumunda.

Hanefilere göre sehiv secdesinin yapılış şekli şöyledir: Teşehhüdden son­ra (selâm verilip) iki secde yapılır. Sonra teşehhüd yeniden yapılır. Ardından sehiv ka'desinde (oturuşunda) Resulullah (a.s)'a salat getirilir ve dua edilir. Sehiv secdesinden önce de Resulullah (a.s)'a salat getirilse bir sakıncası yoktur.

Malıkilere göre sehiv secdesinden sonra sünnete uyularak teşehhüd ya­pılır ama dua edilmez ve Resulullah (a.s)'a salat getirilmez.

Şafiilere göre ise sehiv için iki secde yapılmasının hemen ardından selâm verilir.

Hanbeliler de şöyle söylemişlerdir:

"Bir kimse selâmdan sonra sehiv için secde ederse normal namazın te­şehhüdü gibi teşehhüd yapar ondan sonra selâm verir. Ama eğer selâmdan Önce sehiv secdesi yaparsa teşehhüdde bulunmaksızın secdenin ardından selâm verir."

Bir kimse eğer yapılması vacip (farz) olan bir sehiv  secdesini kasıtlı olarak terkederse Hanbelilere göre onun namaza geçersiz olur . Aram aradan vakit geçinceye kadar sehiv secdesini yapmay, unutursa namazı geçersiz olmaz.

Hanefıler sehiv secdesi konusunda şunları söylemişlerdir:

a- Kasıtlı olarak yapılan  bir şeyden dolayı ancak üç durumda sehiv secdesi yapılabilir: İlk oturuşun terki, ilk rek’attan bir secdeyi namazın sonuna kadar geciktirmek, düşünceye dalarak namazın bri rüknünü yapacak kadar bir süre geçecek şekilde bununla meşgul olmak.

b- Sehven namazın vaciplerinden bir vaciplerin terkedilmesi, bir amelin öne alınması veya geciktirilmesi, bir fiilin fazla veya eksik yapılması dolasıyla sehiv secdesi yapmak gerekir. Terki halinde sehiv secdesi gereken vaciplerin sayısı onbirdir. Bunlardan altısı aslidir. Bunlar (sehiv secdesini gerektiren haller) şunlardır:

Birincisi: Farz namazın ilk iki rek’atında Fatiha suresini okumayı veya daha fazlasını terketmek.

İkincisi: Farzın ilk iki rek'atında bir kısa surenin veya üç kısa ayetin yahut

bir uzun ayetin okunmasının terki.

Üçüncüsü: Gizli ve açıktan okuma düzenine muhalif hareket etmek. Eğer kıraatin gizli yapılacağı gündüz namazlarında yani öğle ve ikindi namazla­rında açıktan okursa veya kıraatin açıktan yapılacağı gece namazlarında yani akşam, yatsı ve sabah namazlarında gizli okursa sehiv secdesi yapması ge­rekir.

Dördüncüsü: Üç veya dört rek'atlı bir namazda ilk oturuşun terkedilmesi.

Beşincisi: Son oturuşta teşehhüdün terkedilmesi.

Altıncısı: Bir rek'at içinde birden fazla yapılması gereken (mükerrer) fiil­lerde sıranın gözetilmemesi. Bu da her rek'atta ikinci secdedir. Şöyleki bir rek'atta sehven sadece bir secde yapıp sonra bir sonraki rek'ata kalkar, son­raki rek'atı da iki secdesiyle yerine getirir sonra namazın sonunda bir secdeyi terkettiğini hatırlarsa sırayı gözetmediğinden dolayı sehiv secdesi yapması gerekir. Çünkü bu durumda asli bir vacibi sehven terketmiş olmaktadır, do­layısıyla sehiv secdesi yapması gerekir.

Ama kişi tekrar edilmeyen fiillerde sırayı gözetmezse, mesela namaza giriş tekbiri alır, sonra rükuya gider, sonra Fatiha suresini ve zammı sureyi okursa rükuyu tekrar yapması, ayrıca sehiv secdesi yapması gerekir. Bunun gibi tilavet secdesinin terki veya farz bir fiilin geciktirilmesi yahut kıyam ye­rine kuud yapma veya tersini yapma gibi farz amellerin yerlerini değiştirme tarzındaki fiiller de sehiv secdesini gerektirir.

Yedincisi: Rüku ve secdede vacip olan tum'aninetin (bütün organların sü­kuna kavuşması ve istenen şekli alması şartının) terkedilmesi. Sahih olan görüşe göre kim bunu sehven terkederse onun için sehiv secdesi gerekir.

Sekizincisi: Farz namazda kıraatin yerim değiştirmek. Bu itibarla ilk iki rek'atta Fatiha suresini zammı sureden sonra okuyan yahut dört rek'atlı bir namazda son iki rek'atta zammı sure okuyan yahut sadece ikinci ve üçüncü rek'atta bunu yapan (yani Sadece ikinci rek'atta Fatiha suresini zammı sure­den sonraya bırakan veya sadece üçüncü rek'atta zammı sure okuyan) için sehiv secdesi gerekir.

Dokuzuncusu: Vitir namazında kunut duasmı terketmek. Kunut duası o-kumadan rükuya gidilince kunut duası terkedilmiş olur. Bu duayı terkeden se­hiv secdesi yapar.

Onuncusu: Kunut tekbirini terketmek.

Onbirincisi: Bayram namazları tekbirlerini (yani zevaid tekbirlerini) veya bunlardan bir kısmını terketmek yahut bayram namazında ikinci rek'atın rüku tekbirini terketmek. Çünkü birinci tekbirden farklı olarak bu tekbir vaciptir.

c- Namazda namazdan olmayan bir fiili fazladan yapmak. İki kere rüku yapmak gibi. Bu durumda sehiv secdesi yapılır.

Kişinin yanılarak terkettiği bir şeye dönmesi: Bir kimse yanılarak ilk otu­ruşu terkeder sonra hatırlarsa eğer oturuşa daha yakınsa bu amele döner, o-turur ve teşehhüd yapar. Ama eğer kıyam haline (ayağa kalkışa) daha yakın­sa o amele dönmez, sehiv secdesi yapar. Yanılarak son ka'deye (oturuşa) oturmayıp beşinci rek'ata kalkan bir kimse secde yapmadığı sürece oturuş ha­line döner, beşinci rek'atı iptal eder ve bundan dolayı sehiv secdesi yapar. Ama eğer beşinci rek'atı secde ile bağlamış olursa Ebu Hanife'ye ve Ebu Yu­suf a göre kıldığı farz geçersiz olur ve bu namazı nafileye dönüşür. Onun için mendub olan namazını altı rek'ata tamamlamaktır (ve sonra farzı ayrıca kıl­maktır). Eğer son oturuşta teşehhüd miktarı oturur, sonra bunu ilk oturuş sa­narak beşinci rek'ata kalkarsa beşinci rek'atta secdeye gitmediği sürece ye­niden oturur. Ama beşinci rek'atı secde ile bağlamış olursa ona bir rek'at daha ilave etmesi müstehab olur. Bu durumda ilk dört rek'attan sonra teşehhüd miktarı oturmuş olduğundan namazı tamam olmuştur. Fazladan kıldığı iki rek'at da onun için nafileye sayılır.

Namazda Şüpheye Düşmek: Bir kimse namazında tereddüde düşer ve üç rek'at mı yoksa dört rek'at mı kıldığını bilemezse, eğer bu tereddüd onun ilk tereddüdü ise (yani ömründe hiç tereddüde düşmüş değilse de bu şekilde te­reddüde düşmek onda adet halini almamış olursa) namaza başından başlar ve bu kıldığı namaz geçersiz olur. Yani namazım (selâmla) bozup baştan ala­rak yeniden kılar. Oturarak selâm vermesi daha uygundur. Ama eğer bu şe­kilde tereddüd selâm verdikten sonra ortaya çıkarsa namazını yeniden kıl­ması gerekmez. Bunun gibi son oturuşunu yaptıktan sonra selâmdan önce te­şehhüd miktarı oturup oturmadığında tereddüd ederse namazını yeniden kıl­ması gerekmez. Ama eğer sık sık böyle tereddüde düşüyor olursa eğer te­reddüd ettiği şeylerden biri üzerinde kendisinde kuvvetli kanaat (zannı galib) oluşursa kuvvetli kanaatine (zannı galibine) göre hareket eder. Eğer kendi­sinde bir görüş veya kuvvetli kanaat (zannı galib) oluşmazsa azı esas alır, yani kesin olana göre hareket eder. Burada da az olanın yapıldığı kesin oldu­ğundan o esas alınır (mesela üç rek'at mı yoksa dört rek'at mı kıldığı üzerinde şüpheye düşer ve bir tercih yapamazsa üç rek'at kıldığı hükmüne varır. Çünkü üç rek'at kıldığı kesin, dört rek'at kılıp kılmadığı ise şüphelidir. -Çeviren) Bu­nunla birlikte gerçekleştirmesi imkânı varken son oturuş farzını ve vacib olan oturuşu (ka'deyi) terketmiş olmamak için zannına göre ka'de yapılması ihti­mali olan her yerde oturur. Eğer dört rek'atlı bir namazda kıldığı rek'atın birin­ci mi yoksa ikinci mi olduğunda şüphe ederse araştırmaya göre hareket eder. Eğer araştırma yoluyla bir sonuca varamazsa azı esas alır, böylece kıldığı rek'atın birinci rek'at olduğuna karar verir. Sonra o rek'atın ikinci rek'at da olabileceği ihtimaline binaen oturur. Çünkü ikinci rek'attan sonra oturmak va­ciptir. Sonra kalkar bir rek'at daha kılar. Ardından yine oturur ve en sonunda sehiv secdesi yapar.

Malikilerin sehiv secdesi hakkında söylediklerinden bazıları şöyledir:

"Sehiv secdesi üç sebepten dolayı yapılır: Yalnız eksiklik dolayısıyla, yalnız fazlalık dolayısıyla, hem eksiklik hem fazlalık dolayısıyla.

Eksiklik, namazın içinde bulunan bir müekked sünneti sehven veya kasden terketmektir. Mesela zammı sureyi sehven, okunması gereken yerde okumayıp terketmek böyledir. Yahut iki veya daha fazla hafif (gayri müek­ked) sünneti terketmek. Namaza giriş tekbirinin dışındaki tekbirlerden ikisi­ni veya iki kere "Semi'allahu limen hamiden" demeyi ya da bir kere tekbi­ri, bir kere de "Semi'a'llahu limen hamiden" demeyi terketmek böyledir. Yine bir kere de olsa Fatiha suresini cehri okunması gereken yerde cehri okumamak yahut vitir ve bayram namazları gibi nafile namazlarda değil de sabah namazı gibi farz bir namazda iki rek'atta sadece zammı sureyi iki kere açıktan okumayıp gizli okumak da sünneti terke örnektir. Gizli okumanm en alt sının olan dili hareket ettirmekle yetinerek açıktan okumayı terket­mek böyledir. Bir kere de olsa teşşehhüdün terkedilmesi. Çünkü bu hafif sünnettir (yani sünneti gayri müekkededir). Bunun gibi namazda herhangi bir eksiklik yapan bundan dolayı selâmdan önce sehiv secdesi yapar.

Bir kimse kasıtlı olarak bir rüknü eksik yaparsa namazı tamamen geçer­siz olur. Eğer sehven terkederse henüz telafi yeri geçmemişse telafi eder, ama eğer telafi yeri geçmişse o rek'atı geçersiz sayarak onu kaza eder.

Fazlalığa gelince: Bu, namazın türünden olan veya olmayan bir fiilin çok miktarda olmaksızın (yani ameli kesir yapmaksızın) namaza ilave edilmesi­dir. Namazın türünden olmayan fiile örnek, sehven az miktarda bir şey ye­mek veya yine sehven az miktarda konuşmaktır. Namazın türünden olana örnek de rüku ve secde gibi namazın rükünlerinden olan herhangi bir fiili fazladan yapmaktır. Yahut bir veya iki rek'at fazladan kılmak veya iki rek'attan sonra selâm vermek gibi namazın bir bölümünü içerecek nitelikte bir fazlalık yapmaktır. Bu şekilde bir fazlalık yapan fazlalık dolayısıyla selâmdan sonra sehiv secdesi yapar.

Şafiilerin sehiv secdesi hakkında söylediklerinden bazıları şöyledir:

"Sehiv secdesi gerektiren fazlalık iki türlüdür: Söz ve fiil. Unutarak, se­lâm verilmesi gerekmeyen yerde selâm vermek veya unutarak konuşmak söz türünden fazlalığa örnektir. Sehven namaza bir rek'at ilave etmek veya rüku, secde, kıyam (ayakta duruş), kuud (oturma) gibi fiilleri fazladan yap­mak veya kunut yapılması gerekmeyen yerde kunut niyetiyle kıyamı (ayakta durusu) uzatmak yahut oturma yeri olmayan yerde yanılarak (sehven) te-

şehhüd için oturmak, fiil türünden olan fazlalıklardandır. Bu gibi yanılma­lardan dolayı sehiv secdesi yapılır.

Eksikliğe gelince: Bu, yapılması istenen bir sünneti terketmektir. Bu ise iki iştir: Birincisi: Unutarak teşehhüdü terketmek ki, bundan dolayı sehiv secdesi yapılır. İkincisi: Sehven kunutu terketmektir ki, bundan dolayı da se­hiv secdesi yapmak gerekir. Çünkü bu fiiller maksude (yapılması istenen) sünnetlerdir dolayısıyla terkedilmesi durumunda sehiv secdesi yapılması gerekir. İlk teşehhüd de böyledir.

Tekbirler, teşbihler, açıktan okuma, gizli okuma, teverrük, iftiraş (tahiy-yat esnasındaki oturuş şekilleriyle ilgili sünnetler) ve bunlar gibi maksude olmayan (gayri maksude yani gayri müekkede) sünnetlerden dolayı ise se­hiv secdesi gerekmez. Çünkü bunların belirlenen yerinde yapılması özel­likle istenmiş değildir dolayısıyla terkedilmesi durumunda telafisi gerekmez.

Anlaşılana göre son teşehhüdün "ve enne Muhammeden ResuluIIah" veya "abduhu ve resuluh" yahut "ve resuluh" diyecek kadar olan kısmı (ya­ni tahiyyatm başından bunları diyecek kadar oturmak) vaciptir. İlk teşeh-hüdde bununla birlikte ResuluIIah (a.s)'a salat getirecek kadar oturmak sün­net olan oturuştur. Son oturuşta ise ResuluIIah (a.s)'ın âline de salat getire­cek kadar oturmak sünnettir. İlk teşehhüdde ise bu kadar oturmak evlâ (en uygun) olana aykırıdır. Kuvvetli olan görüşe göre ilk teşehhüdde bu kadar oturmanın mekruh olduğu da söylenmiştir. Bu fiillerin terkinden veya ya­pılmasından dolayı sehiv secdesi gerekmez."

Hanbelilerin sehiv secdesi hakkında söylediklerinden bazıları da şöyledir: "Namazına herhangi bir ilave yaptığını hatırlayan kişi bunu hatırladı­ğında fazlalığı giderebilmek ve bunu bir alışkanlık haline getirmemek için tekbir getirmeksizin aynen namazının normal düzenine döner. Eğer sabah namazına üçüncü bir rek'at, akşam namazına dördüncü bir rek'at, Öğle, ikindi veya yatsı namazına beşinci bir rek'at ilave etme gibi namaza fazladan bir rek'at ilave etmişse bu rek'atı hatırladığı an hemen keserek tekbir getir­meksizin oturur ve namazını bu fazlalıktan önceki yerden devam ettirir. Eğer teşehhüd yapmışsa bir daha teşehhüd yapmaz. Sonra sehiv secdesi ya­par ve selâm verir. Bu fazladan kılınan rek'at, cemaata sonradan yetişmiş bi­rinin namazına sayılmaz. (Yani namaza sonradan yetişmiş biri imam selâm verdikten sonra kaçırdığı rek'atları tamamlarken o fazladan kılman rek'atı kılmış kabul etmez, onu hiç hesaba katmaz)."

İmamın fazladan bir rek'ata kalktığını bilen birinin bu konuda imama uy­maması gerekir. Çünkü onun bu hareketinde hata yaptığına inanmaktadır. Bu durumda imama uymayan kişi mazur olduğundan dolayı namazın kalan kısmını yalnız başına tamamlar.

Namazda eksiltmeye gelince: Mesela rüku, secde veya Fatihayı okumayı sehven terketmek böyledir. Bunlardan birini terkedenin bunu hatırladığında hemen telafi etmesi ve terkettiği fiili yapması gerekir. Bunlardan dolayı ayrıca namazın sonunda da sehiv secdesi yapması gerekir. Eğer ilk teşehhüdü unu­tursa dimdik ayağa kalkmamış olursa geri dönmesi ve oturarak bu teşehhüdü yerine getirmesi gerekir. Bu konuda görüş birliği bulunmaktadır.

Eğer ayağa kalkmış ama henüz bir şey okumamış (kıraata başlamamış) olursa Muğire bin Şu'be (r.a)'den rivayet edilmiş ve daha önce geçmiş olan hadisi şerif dolayısıyla dönmemesi daha uygundur. İmam da buna uyar ve onun üzerinden teşehhüd (yani birinci teşehhüd) düşer. Eğer okur (kıraati ya­par) sonra teşehhüdü okursa Muğire (r.a)'nin hadisi dolayısıyla artık geri dönmesi (yani teşehhüdü oturarak yerine getirmek için geri dönmesi) caiz ol­maz. Çünkü bu belli bir rükün içinde yerine getirilmek üzere konmuştur. Bu­nun gibi rüku içinde konmuş olsaydı aynı durum söz konusu olurdu. İmam eğer kıraata başladıktan sonra (teşehhüd için oturuşa) geri dönerse namazı geçersiz olur. Ama bilmeden veya unutarak yapan bundan müstesnadır. Onun da bundan dolayı sehiv secdesi yapması gerekir.

Rüku ve secdede teşbih getirmenin (Subhane Rabbiye... zikirlerini oku­manın) ve iki secde arasında "Rabbi'ğfirli" duasını okumanın hükmü de ay­nıdır. Sehven unutulup sonra hatırlanan bütün vacipler için aynı hüküm ge­çerlidir. Rüku teşbihlerini unuttuğunu daha tam doğrulmadan hatırlayan biri yeniden rükuya dönerek bu teşbihleri getirir.

Namazda, sehiv secdesini gerektiren tereddütlerin başka türleri de şöyle­dir: Namazın rükünlerinden birini yerine getirip getirmediği hakkında te­reddüde düşmek, kıldığı rek'atların sayısı hakkında tereddüde düşmek gibi. Bu gibi durumlarda namazının kalan kısmini zihninde oluşan kuvvetli kanaate göre kılar, sonra yapıp yapmadığında tereddüt ettiği fiili de yapar ve namazını tamamlar. Bu durumda sehiv secdesi yapması da vaciptir. Rüku, secde gibi vacip (farz) bir fiili terketmiş olabileceği yolunda bir şüpheye düşme duru­munda sehiv secdesi gerekmez. Sehiv secdesi sadece bir vacibin (farzın) sehven terkedilmesi durumunda gerekir. [330]

 

Farzın İki Rek'atından Sonra Unutarak Tahiyatta Oturmadan Kalkma

 

2296- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Malik bin Buheyne (r.a)'den ri­vayet etmişlerdir: [331]

"Resuhıllah (a.s), öğle namazının iki rek'atından sonra oturmaksızm kalktı. Namazını tamamlayınca iki secde yaptı. Sonra bunun ardından se­lâm verdi."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) namazların birinde bize iki rek'at kıldırdı. Sonra (ta-hiyyata) oturmaksızm kalktı. İnsanlar da (cemaat da) O'nunla birlikte kalk­tılar. Namazını tamamlayınca biz selâm vermesini beklerken, O selâmdan önce tekbir getirdi ve oturduğu yerde iki kere secde yaptı." [332]

Bunun benzeri bir rivayette de şu ifadelere yer verilmektedir:

"Namazını bitirdiğinde insanlar selâm vermesini beklerlerken, O tekbir getirdi ve selâm vermeden secde yaptı, sonra başını kaldırdı, sonra yine tek­bir getirdi ve secde etti, sonra başını kaldırdı ve selâm verdi." [333]

Bir diğer rivayette de şöyle denmektedir:

"(Resulullah a.s) öğle namazında oturması gereken yerde ayağa kalktı. Namazını bitirince iki secde yaptı. Her secdede tekbir getiriyordu. Bunu o-turduğu halde daha selâm vermeden önce yaptı. İnsanlar da (cemaat de) O-'nunla birlikte bu iki secdeyi yaptılar. (Resulullah a.s) bu iki secdeyi, unuta­rak terkettiği oturmanın yerine yaptı." [334]

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) bize iki rek'at namaz kıldırdı. Sonra oturmadan kalktı. Cemaat de O'nunla birlikte kalktı. (Resulullah a.s) namazını tamamlayınca, biz O'nun selâm vermesini beklerken, O oturduğu yerde selâmdan önce iki secde yaptı, sonra selâm verdi." [335]

 

2297- Ebu Davud, Muğire bin Şu'be (r.a)'den rivayet etmiştir: "Ziyad bin Alaka dedi ki: [336]

"Muğire bin Şu'be bize namaz kıldırdı. İki rek'attan sonra (oturmaksı­zm) kalktı. Biz: "Subhanallah!" dedik. O da: "Subhanaîlah!" dedi ve devam etti. Namazını tamamlayınca selâmdan önce bir kere secde yaptı, sonra se­lâm verdi."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Namazını tamamlayıp selâm verdiğinde iki sehiv secdesi yaptı. Sonra ayrılınca da şöyle söyledi:

"Ben, Resulullah (a.s)'ın benim yaptığım gibi yaptığım gördüm." [337]

Ebu Davud şöyle söylemiştir:

"Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a), Imran bin Husayn (r.a), Dahhak (rh.a) ve Mua-viye (r.a) de Muğire (r.a)'nin yaptığı gibi yapmışlardır. Abdullah bin Abbas (r.a) ve Ömer bin Abdulaziz (rh.a) de bu şekilde fetva vermişlerdir."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İmam eğer (ilk) iki rek'attan sonra kalkarsa bunu eğer tam doğrulma­dan önce hatırlarsa hemen otursun. Ama tam doğrulmuş olursa artık otur­masın. (Namazın sonunda) iki sehiv secdesi yapar." [338]

 

Bir Açıklama

 

Fıkıhçılar, birinci oturuşu unutup sonra ayağa kalkan bir kimsenin tam doğrulduktan sonra bunu hatırlaması durumunda geri dönerek oturmasının ca­iz olmadığı üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Bu durumda geri dönerse (o-turursa) namazı geçersiz olur. Ancak Hanbeliler, kıraata başladıktan sonra geri dönmesi halinde namazının geçersiz olacağını söylemişlerdir. Ama eğer oturmaya daha yakın olur da oturuş haline dönerse bunda bir sakınca yoktur.

'Bidayetu'l-Muctehid'de şöyle denmektedir:

"İlim adamları birinci oturuşun terkinden dolayı sehiv secdesinin gere­keceği konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak bunun farz mı yoksa sünnet mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ayru şekilde imamın bu­nu (unutarak) geçmesi durumunda ona geri dönmesinin gerekip gerekme­diği, gerekmesi halinde ne zaman geri dönmesinin gerektiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluk: "Dimdik ayağa kalkmadığı sürece geri döner" demiştir. Bazıları: "Üçüncü rek'ata başlandığı kesinlik kazanmadığı sürece döner" demişlerdir. Bazıları da: "Yerden bir karış kadar kalktığı (yani dizini yerden bir karış miktarı uzaklaştırdığı) takdirde artık dönmez" demişlerdir. Bazı ilim adamlarının artık dönülmeyeceğim söyledikleri yerden sonra dö­nülmesi durumunda çoğunluğa göre namaz yine geçerlidir. Bazıları ise bu durumda namazın geçersiz olacağını söylemişlerdir." [339]

 

Sehven Namazın Beş Rek'at Kılınması

 

2298- Buharı ve» Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un şöyle söyledi­ğini rivayet etmişlerdir: [340]

"Resulullah (a.s) namaz kıldırdı. Fazla veya eksik yaptı. -Ravilerden biri fazla mı yoksa eksik mi kıldığı üzerinde tereddüt etmiştir- Selâm verince kendisine: "Ya Resulullah (a.s)! Namazda normal dışı bir şey oldu?" denildi. "Nedir?" diye sordu. (Oradakiler): "Şöyle şöyle kıldın" dediler. Bunun üze­rine hemen ayaklarını topladı, kıbleye doğru döndü ve iki secde yaptı. Sonra selâm verdi. Sonra yüzünü bize çevirdi ve şöyle buyurdu:

"Namazda bir şey ortaya çıkarsa ben size haber veririm. Ama ben de bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Unuttuğum zaman ba­na hatırlatın. Biriniz namazında tereddüt ederse doğruyu araştırsın ve kala­nını ona göre tamamlasın. Sonra iki secde yapsın."

Bir diğer rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) selâm verdikten ve konuştuktan sonra iki sehiv secdesi yaptı." [341]

Bir başka rivayette de şu ifadelere yer verilmektedir:

"(Resulullah (a.s)'a): "Beş rek'at kıldın" dediler. Bunun üzerine hemen öne doğru döndü, sonra iki secde yaptı, sonra selâm verdi." [342]

Müslim'in nakletmiş olduğu muhtasar bir rivayete göre de (ravi) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) bize namazı beş rek'at kıldırdı. Biz: "Ya Resulullah (a.s)! Namaz artırıldı mı?" diye sorduk. "Bu da nedendir?" diye buyurdu. "Beş rek'at kıldın" dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

"Ben de sizin gibi bir beşerim (insanım). Sizin hatırladığınız gibi hatırlar ve sizin unuttuğunuz gibi unuturum."

Sonra iki sehiv secdesi yaptı." [343]

Müslim'in bunun benzeri bir başka rivayeti daha bulunmaktadır. Bu riva­yette şu ifadeye yer verilmiştir:

"(Resulullah a.s) dedi ki: "Bunun doğruya en yakın olanına baksın." [344]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Bunun doğruya en yakın olanını araştırsın." [345]

Hasan bin Ubeydullah'ın İbrahim bin Suveyd'den nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de İbrahim bin Suveyd şöyle söylemiştir:

"Alkame bize öğle namazım beş rek'at kıldırdı. Selâm verdiğinde cema­at: "Ey Ebu Şibl! Namazı beş rek'at kıldırdın" dedi. O: "Hayır, kesinlikle öyle yapmadım" dedi. Cemaat: "Evet öyle yaptın" dedi. (Ravi) dedi ki: "Ben o za­man henüz çocuk yaştaydım ve cemaatin bir kenarında duruyordum. Ben de: "Evet. Namazı beş rek'at kıldırdın" dedim. Bana: "Ey şaşı! Sen de mi öyle diyorsun?" diye sordu. Ben: "Evet" dedim. Bunun üzerine öne doğru döndü ve iki secde yaptı. Sonra selâm verdi. Sonra şöyle söyledi:

"Abdullah (r.a) şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) bize namazı beş rek'at kıldırdı. Beriye doğru dönünce cemaat aralarında fısıldaşmaya başladılar. Resulullah (a.s): "Neyiniz var?" diye buyurdu. "Ya Resulullah (a.s)! Namaz artırıldı mı?" diye sordular. "Ha­yır" diye buyurdu. Onlar da: "Öyleyse sen namazı beş rek'at kıldırdın" dedi­ler. Bunun üzerine öne doğru döndü ve iki secde yaptı, sonra selâm verdi. Sonra şöyle buyurdu:

"Ben de sizin gibi bir beşerim. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unutuyo­rum." [346]

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Biriniz (namazdan bir şey) unuttuğunda iki secde yapsın/ [347]

 

İki Veya Üç Rek'attan Sonra Selam Verilmesi Durumunda Sehiv Secdesi

 

2299- Buharı ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [348]

"Resulullah (a.s) iki rek'attan sonra namazı tamamladı. Kendisine Zul-yedeyn denilen bir adam: "Namaz mı kısaltıldı yoksa sen mi unuttun, ya Resulullah (a.s)?" diye sordu. Resulullah (a.s): "Zulyedeyn doğru mu söylü­yor?" diye buyurdu. İnsanlar: "Evet" dediler. Bunun üzerine Resulullah (a.s) kalktı, ayrıca iki rek'at daha kıldı, sonra selâm verdi, sonra tekbir getirdi, sonra normal secdesi kadar veya daha uzun şekilde secde yaptı, sonra başını kaldırdı."

Seleme bin Alkame'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Muhammed'e -yani İbni Sirin'e-: "Sehiv secdelerinde teşehhüd var mı­dır?" diye sordum. "Ebu Hureyre (r.a)'nin hadisinde böyle bir şey geçmiyor" dedi." [349]

Bir rivayete göre de (Ebu Hureyre r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) gündüz namazlarından birini -Muhammed dedi ki: "Kuvvetli kanaatime göre ikindi namazını"- iki rek'at kıldırdı. Sonra selâm verdi. Sonra Mescid'in ön tarafında bulunan ağacın yanında durdu. Onun üzerine elini koydu. Cemaatin içinde Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) de vardı. Onlar kendisiyle konuşmaktan çekindiler. İnsanların (cemaatin) önde bulunanları çıkıp: "Namaz kısaltıldı mı?" diye sordular. Resulullah (a.s)'ın kendisini Zulyedeyn olarak adlandırdığı bir adam da: "Ya Resulullah (a.s), sen mi unuttun yoksa namaz mı kısaltıldı?" diye sordu. Resulullah (a.s): "Unutmadım ve namaz da kısaltılmadı" diye buyurdu. O: "Hayır, demek ki sen unuttun" dedi. (Resulullah a.s): "Zulyedeyn doğru söyledi" diye buyur­du. Ardından kalkıp iki rek'at daha kıldırdı. Sonra selâm verdi, sonra tekbir getirdi ve normal secdesi gibi veya daha uzun bir şekilde secde yaptı. Sonra başını kaldırdı ve tekbir getirdi." [350]

Bunun benzeri bir başka rivayette de şöyle geçmektedir:

"Sonra Mescid'in kıble tarafında bulunan kütüğün yanına geldi ve kız­gın bir halde ona yaslandı."

Yine bu rivayette şöyle denmektedir:

"Bu sırada Zulyedeyn kalkarak: "Ya Resulullah (a.s)! Namaz mı kısaltıldı yoksa sen mi unuttun?" diye sordu. Resulullah (a.s) sağa ve sola baktı sonra şöyle buyurdu:

"Zulyedeyn ne diyor?

(Oradakiler): "Doğru söyledi. Sen iki rek'attan fazla kılmadın" dediler. O da iki rek'at daha kıldırdı, sonra tekbir getirdi, sonra secde yaptı, sonra yine tekbir getirdi ve ardından başını kaldırdı. Sonra yine tekbir getirdi ve secde yaptı. Sonra yine tekbir getirdi ve başını kaldırdı. -Ravi dedi ki: Bana Imran bin Husayn (r.a)'dan rivayetle onun (yani Ebu Hureyre (r.a)'nin) bundan sonra; "Selâm verdi" dediği bildirildi." [351]

Buhari'nin nakletmiş olduğu bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir: "Resulullah (a-s) öğle namazını iki rek'at olarak kıldırdı. Kendisine: "İki rek'at kıldın" dendi. Bunun üzerine iki rek'at daha kıldırdı, sonra selâm

verdi, sonra iki secde yaptı." [352]

Yine onun bir diğer rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) bize öğle veya ikindi namazını iki rek'at kıldırdı, ar­dından selâm verdi. Zulyedeyn kendisine: "Ya Resulullah (a.s)! Namaz ek­sildi mi?" dedi. Resulullah (a.s) ashabına: "Bunun söylediği doğru mudur?" diye buyurdu. "Evet" dediler. Bunun üzerine ayrıca iki rek'at daha kıldırdı, sonra iki secde yaptı."

Sa'd dedi ki: "Sözü edilen kişi (Zulyedeyn) İbrahim bin Abdurrahman bin Avf (r.a)'ın oğludur.

(Ravi dedi ki): "Urve bin Zubeyr (r.a)'in akşam namazını iki rek'at kıl­dığını, sonra selâm verdiğini ve konuştuğunu, sonra namazının kalan kıs­mını tamamladığını ve iki secde yaptığını gördüm. Sonra da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s)'ın yaptığı böyleydi." [353]

Müslim'in nakletmiş olduğu bir rivayete göre de ravi şöyle söylemiştir:

"Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini duydum:

"Resulullah (a.s) bize ikindi namazım kıldırdı. İki rek'attan sonra namaz kıldırdı. Zulyedeyn kalkarak: "Ya Resulullah (a.s)! Namaz mı eksiltildi yok­sa sen mi unuttun?" diye sordu. Resulullah (a.s): "Bunlardan hiçbiri olma­dı" diye buyurdu. Zulyedeyn yine kalktı ve: "Bunlardan biri mutlaka oldu ya Resulullah (a.s)!" dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s) insanlara (cemaate) doğru döndü ve: "Zulyedeyn doğru mu söyledi?" diye buyurdu. Onlar: "E-vet, ya Resulullah (a.s)!" dediler. Resulullah (a.s) da namazın kalan kısmım tamamladı, sonra selâmın ardından oturduğu yerde iki secde yaptı." [354]

Ebu Davud'un rivayetinde cemaatin sözlü olarak "evet" cevabı verdikle­rinden söz edilmemekte ancak "evet" anlamına işaret ettikleri bildirilmekte­dir. [355]

Tirmizi'nin rivayetinde de Resulullah (a.s)'ın sehiv secdesini selâmdan sonra yaptığı bildirilmiştir. [356]

Buhari bu hadisi sehiv secdesi ile ilgili bazı konuların içinde zikretmiştir. Bu hadisin geçtiği bablardan bazılarının başlıkları şöyledir:

"Bir kimsenin iki veya üç rek'attan sonra selâm vermesi ve bundan do­layı namaz secdesi gibi yahut ondan daha uzun bir şekilde iki secde yapma­sı." [357]

"Sehiv secdesinden sonra teşehhüdde bulunulmayıp selâm verilmesi, Enes (r.a) ve Hasan'ın selâm verdikleri ve teşehhüd yapmadıkları ve Kata-de'nin teşehhüd yapılmayacağını söylediği." [358]

"Sehiv secdesinde tekbir getirilmesi." [359] Feth'de şöyle denmektedir:

"Sehiv secdesinde ihram tekbiri (namaza giriş tekbiri gibi bir başlangıç tekbiri) alınmasının mı gerektiği yoksa sadece secde tekbiri ile mi yetinile-ceği konusunda ihtilaf edilmiştir. Çoğunluk sadece secde tekbiri ile yetini-leceğini söylemiştir."

 

2300- Müslim, Imran bin Husayn (r.a)'dan rivayet etmiştir: [360]

"Resulullah (a.s) ikindi namazını kıldırdı ve üç rek'attan sonra selâm verdi. Sonra evine girdi. Adına el-Hırbak denen bir adam -ki elleri biraz u-zundu- kalkarak: "Ya Resulullah (a.s)!..." diye seslendi. Sonra nasıl yaptığını hatırlattı. O da ridâsım çekerek kızgın bir şekilde çıktı. Cemaatin yanına ka­dar geldi ve: "Bu doğru mu söylüyor?" diye sordu. Onlar: "Evet" dediler. Bu­nun üzerine (Resulullah a.s) bir rek'at daha kıldırdı. Sonra selâm verdi. Sonra iki secde yaptı. Sonra (yine) selâm verdi."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) ikindi namazında üç rek'attan sonra selâm verdi. Son­ra kalkıp odasına girdi. Geniş elli bir adam kalkıp: "Ya Resulullah (a.s)! Na­maz kısaltıldı mı?" diye sordu. Resulullah (a.s) kızgın bir şekilde çıktı ve ter-ketmiş olduğu rek'atı kıldı. Sonra selâm verdi. Sonra iki sehiv secdesi yaptı. Sonra selâm verdi." [361]

Ebu Davud'un rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Ardından bu rek'atı kıldı, sonra selâm verdi. Sonra onun iki secdesini yaptı (yani iki sehiv secdesi yaptı). Sonra teşehhüd etti. Sonra selâm verdi." [362]

Yine onun (Ebu Davud'un) bir başka rivayetinde şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) onlara namaz kıldırdı. Bu sırada sehv etti. Dolayısıyla iki secde (sehiv secdesi) yaptı. Sonra teşehhüdde bulundu. Sonra selâm ver­di. [363]

Nesai, Ebu Davud'un iki rivayetini nakletmiştir. [364]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler: "Namazda gerek bilmeden ve gerekse unutarak konuşmak na­mazı bozar" demişlerdir. Onlar Zulyedeyn'le ilgili hadisin namazda konuş­mayı nehyeden hadislerle neshedilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. İlim adam­larının çoğunluğu ise Zulyedeyn'le ilgili olayı nakleden hadise itibar edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre namazın tamamlandığı kanaatiyle namazdan çıkmaya veya namazı kesmeye niyet etmek iki selâm verilmiş olsa bile namazın bozulmasını gerektirmez. Bunun gibi unutarak veya namazını tamamladığını sanarak konuşan birinin bu konuşması namazını bozmaz.

Bazı ilim adamları şöyle söylemişlerdir:

"Gerek imamın ve gerekse arkasındaki cemaatin namazı kestikten sonra kaldıkları yerden devam etmelerini caiz kılan konuşma, namazm maslahatı açısından ihtiyaç duyulan miktardaki bir konuşmadır."

Bazıları bu miktarı Zulyedeyn olayında geçen konuşma miktarı ile sınırla­mışlardır. Bu, gerek Zulyedeyn'in Resulullah (a.s)'a belirtilen soruyu sorması ve gerekse Resulullah (a.s)'ın ona verdiği cevap açısından değerlendirilebilir.

 

2301- Ahmed bin Hanbel, Ata (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Abdullah bin Zubeyr (r.a) akşam namazını kıldırdı. İki rek'attan sonra selâm verdi. Sonra Haceru'l-Esved'i istilam etmek üzere kalktı. Cemaat teş­bih getirdi. O: "Size ne oluyor?" diye sordu ve namazın kalan kısmını kıldı. Sonra iki secde yaptı. Bu olay Abdullah bin Abbas (r.a)'a anlatıldı. O da şöyle söyledi:

"Bu, onun Peygamberi (a.s)'nin sünnetinden almış olduğudur." [365]

 

2302- Ebu Davud, Muaviye bin Hudeyc (r.a)'den rivayet etmiştir: [366]

"Resulullah (a.s) bir gün namaz kıldırdı. Namazın daha bir rek'atı var­ken selâm verdi ve çıktı. Bir adam arkasından yetişti ve: "Namazdan bir rek­'atı unuttun" dedi. Bunun üzerine (Resulullah a.s) dışarı çıktı, Mescid'e gir­di. Bilal (r.a)'e emretti. O da kamet getirdi. Böylece cemaate bir rek'at namaz kıldırdı. Ben bunu halka haber verdim. "O adamı tanıyor musun?" dediler. Ben: "Hayır. Ama gördüğüm zaman tanırım" dedim. Bu sırada adam ya­nımdan geçti. "İşte şu!" dedim. "Bu, Talha bin Ubeydullah (r.a)'tır" dediler."

 

2303- Taberani, Ebu Osman en-Nehdi (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) ve arkadaşları Mekke'den çıktılar. Onlara (arka­daşlarına) akşam namazını iki rek'at kıldırdı, sonra selâm verdi. Sonra kalk­tı, Nisa suresinden üç ayet okudu. Sonra rüku etti, secde etti ve selâm verdi. Resulullah (a.s)'ın da böyle yaptığını söylerdi." [367]

 

Bir Açıklama

 

Hanefiler üç rek'atlı namazların üçüncü rek'atlannda ve dört rek'atlı na­mazların son iki rek'atında Fatiha suresini okumanın sünnet olduğunu söyle­mişlerdir. Bu itibarla (Hanefilere göre) bir kimse söz konusu rek'atlarda Fati­ha suresi miktarmca zikirde bulunsa yahut bu kadar bir süre sessiz beklese yine namazı geçerlidir. Bunun yamsıra Hanefiler üç rek'atlı namazların üçüncü rek'atında dört rek'atlı namazlarında son iki rek'atında Fatiha'dan sonra Kur-'an-ı Kerim'den bir şey okumayı caiz görmüşlerdir. Yukarıdaki rivayet bütün bu görüşler için bir delil olarak kabul edilmeye uygundur. Çünkü bu rivayetin farklı yönlerden ele alınması (ve hükümler çıkarılması) mümkündür. Eğer (Ebu Musa (r,a)'nın) belirtilen rek'atta Nisa suresinden üç âyetin dışmda bir şey okumadığı kabul edilirse bu, o rek'atta Fatiha suresini okumanın vacip ol­madığına delalet eder. Eğer söz konusu üç âyeti Fatiha'dan sonra okuduğu kabul edilirse o zaman da bu gerek imam ve gerekse yalnız başına namaz kı­lan için üç rek'atlı namazların üçüncü rek'atinda ve dört rek'atlı namazların dördüncü rek'atında Fatiha'dan sonra Kur'an-ı Kerim'den bir şey okumanın bir sakıncası olmadığına delalet eder. Bu söylediklerimizin tümü farz namazlar için söz konusudur.

 

Tereddütten Dolayı Secde

 

2304- Müslim, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Biriniz namazında tereddüde düşer de üç rek'at mı yoksa dört rek'at mı kıldığını bilemezse tereddüdü gidersin ve kuvvetli olan kanaatine göre ha­reket etsin. Sonra selâm vermeden önce iki kere secde etsin. Eğer beş rek'at kılmış olursa bunlar onun namazını kurtarırlar, eğer namazını dörde ta­mamlamak için (bir rek'at daha kılmış) olursa bu iki secde şeytanın burnu­nu sürtmeye yaramış olur."

Ebu Davud'un rivayetine göre de Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz namazında tereddüde düşerse eğer üç rek'at kıldığı üzere ken­dinde kuvvetli kanaat oluşursa kalkıp bir rek'at daha secdesiyle birlikte kı­larak tamamlasın. Sonra otursun ve teşehhüd etsin. Namazını bitirip de se­lâmdan başka bir şey kalmadığında oturduğu halde iki secde yapsın, sonra selâm versin."

Sonra bunun anlamım zikretmiştir. [368] Nesai'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Biriniz namazında tereddüt ettiğinde tereddüdünü gidersin ve namazı­nı yakine göre (kuvvetli kanaate göre) tamamlasın. Tamamladığına kesin kanaat getirdiğinde de oturduğu halde iki secde yapsın." [369]

Tirmizi'nin Iyad bin Hilal'den rivayet ettiğine göre de (Iyad bin Hilal) şöy­le söylemiştir: [370]

"Ebu Said el-Hudri (r.a)'ye: "Birimiz namaz kılıyor ama nasıl kıldığını (yani ne kadar kıldığını) bilemiyor" dedim. O da şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Biriniz namaz kılar da fazla mı yoksa eksik mi kıldığını bilemezse otur­duğu yerde iki secde yapsın." [371]

Ebu Davud da bu rivayeti nakletmiş ve şu fazlalığa yer vermiştir:

"Kendisine şeytan gelir de: "Sen abdestini bozdun" derse ona: "Sen yalan söyledin" desin. Ama burnuyla bir koku hisseder veya kulağıyla bîr ses du­yarsa hariç." [372]

 

2305- Buharı ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [373]

"Biriniz namaz kılmaya durduğunda kendisine şeytan gelerek kaç rek'at kıldığını bilmemesi için içine tereddüt sokmaya çalışır. Biriniz böyle bir şey hissederse oturduğu halde iki secde yapsın."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Namaza çağrıldığında şeytan ezan sesini duymamak için yel çıkararak arkasını döner. Ezan bittiğinde önünü döner. Namaz için kamet getirildi­ğinde yine arkasını döner. Kamet bittiğinde kişinin kalbine bazı tereddütler, düşünceler sokmak için yine önünü döner ve: "Şunu hatırla, şunu hatırla" diyerek daha önce aklına gelmeyen şeyleri aklına getirir. Böylece kişinin kaç rek'at kıldığını bilmemesini sağlamaya çalışır. Biriniz üç rek'at mı yoksa dört rek'at mı kıldığını bilemezse oturduğu yerde iki secde yapsın." [374]

Müslim'in rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Namaz için kamet getirildiğinde şeytan yellenerek arkasını döner..." Bundan sonra yukarıdakinin benzeri bir metin nakletmiş ve şu fazlalığa yer vermiştir:

"Onu çeşitli ümitlere ve düşüncelere çeker. Ona daha önce aklına gel­meyen ihtiyaçlarını hatırlatır." [375]

 

Bir Açıklama

 

Bir insan namazında tereddüde düşerek kaç rek'at kıldığını bilemezse ga-lib zannına (kuvvetli kanaatine) göre hareket eder. Eğer kuvvetli bir kanaate (galib zanne) ulaşamazsa o zaman kesin olan neyse onu esas alır. Bu ise sa­yı konusunda azı esas almaktır. Çünkü az olan kesin, diğeri ise bir ihtimaldir. Oturuş (kuud) konusunda ise yanılmış olabileceğini göz önünde bulundurarak çoğu esas alır. Bu itibarla (çoğa göre de, aza göre de) oturulması gereken yerde oturur, namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.

 

2306- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) iki sehiv secdesini: "Burun sürtücü" olarak adlandır­dı."

Bu şekilde adlandırması bu iki secdenin şeytanın burnunu sürtmesi dola-yısıyladır. [376]

 

2307- Tirmizi, Abdurrahman bin Avf (r.a)'dan rivayet etmiştir: [377]

"Resulullah (a.s)'ın şöyle buyurduğunu duydum:

"Biriniz namazında yanılır (sehveder) da bir rek'at mı yoksa iki rek'at mı kıldığını bilemezse namazını bir rek'atın üstüne tamamlasın. İki rek'at mı yoksa üç rek'at mı kıldığını bilemezse namazını iki rek'atın üstüne ta­mamlasın. Üç rek'at mı yoksa dört rek'at mı kıldığını bilemezse namazını üç rek'atın üstüne tamamlasın. Ayrıca selâm vermeden önce iki secde yapsın.

'Bîdayetu'l-Muctehid'de tereddütten dolayı sehiv secdesi yapmanın hük­mü açıklanırken şu bilgilere yer verilmektedir:

"Tereddütten dolayı sehiv secdesi yapma konusuna gelince, bir kimse­nin kaç rek'at kıldığı üzerinde tereddüt etmesi dolayısıyla bir rek'at mı, iki rek'at mı, üç rek'at mı, dört rek'at mı kıldığını bilememesi durumu ile ilgili uygulamanın ne olduğu konusunda fıkıhçılar ihtilaf etmişlerdir ve bu meselede üç ayrı görüş ortaya çıkmıştır: Bazıları şöyle söylemişlerdir: "Kesin olanı esas alarak namazının kalan kısmını ona göre tamamlar. Bu ise azın esas alınmasıdır. Bu durumda araştırma yaparak bir kanaate ulaşılması du­rumu telafi etmez. Namazın sonunda da iki sehiv secdesi yapılır. İmam Ma­lik, İmam Şafii ve Davud'un görüşleri böyledir.

Ebu Hanife ise şöyle söylemiştir:

"Eğer bu ilk kez başına geliyorsa namazı bozulur. Eğer zaman zaman bu durumla karşılaşıyorsa araştırır (yani zihnen araştırır) ve kuvvetli kanaa­tine (zannı galibine) göre hareket eder. Daha sonra selâmın ardından iki se­hiv secdesi yapar." Bazıları da şöyle söylemişlerdir: "Eğer tereddüde düşerse ne kesin olana (yani aza) göre hareket etmesi ne de araştırma yapması gere­kir. Tereddüt ettiğinde yapması gereken sadece sehiv secdesidir." [378]

 

Sehiv Secdesinden Sonra Teşehhüd

 

2308- Tirmizi, Imran bin Husayn (r.a)'dan rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) onlara namaz kıldırdı ve sehv etti. Sonra iki secde yap­tı. Sonra teşehhüd yaptı. Sonra selâm verdi." [379]

 

Bir Açıklama

 

'Feth'de şöyle denmektedir:

"İbni'l-Münzir şöyle söylemiştir: "Sehiv secdesinden sonra teşehhüd ya­pılmasının kesin olduğunu sanmıyorum. Ancak sehiv secdesinden sonra teşehhüd yapıldığına dair rivayetler nakledilmiştir. Bu konuda Ebu Davud ve Nesai, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan, Beyhaki, Muğire (r.a)'den rivayet nakletmiştir. Her ikisinin de rivayetleri zayıftır. "Sehiv secdesinden sonra teşehhüd yapıldığına dair üç hadis bir arada düşünüldüğünde hasen derece­sine çıkar" denilebilir. Ala'i şöyle söylemiştir: "Bu uzak bir ihtimal değildir. Nitekim İbni Ebi Şeybe tarafından nakledilmiş olan rivayette bu sahih bir şekilde bildirilmiştir." [380]

Bazı ilim adamları rivayetteki: "Sonra teşehhüd etti" ibaresinin şaz (sa­hih rivayetlere aykırı) olduğunu, bunu sadece Eş'as bin Hamrani'nin Muham-med bin Sirin'den, onun da Halid el-Hiza'dan rivayet ettiğini söylemişlerdir. [381]

'el-î'la'da şöyle denmektedir:

"el-Cevheru'n-Nakiyy'de geçtiği üzere Eş'as'ın rivayetinin şaz olduğu iddiasına cevap olarak derim ki: Eş'as Hamrani sika biridir. Buhari, mutabi rivayetlerinde -"Allah kullarını güneş tutulması ile korkutur" başlıklı bab-da- ondan hadis nakletmiştir. İbni Muin ve daha başkaları onun sika oldu­ğunu söylemişlerdir. Yahya bin Said onun hakkında: "Sika, güvenilir (me-'mun) biridir" demiştir. Yine o, onun hakkında (yani Eş'as hakkında) şöyle söylemiştir: "Kendilerine yetiştiğim ashabımız (arkadaşlarımız) içinde bana göre ondan daha sağlam birini tanımadım. Yine İbni Sirin'in ashabından (arkadaşlarından, İbni Sirin'den hadis rivayet eden ravilerden) İbni Avn-'dan sonra ondan daha sağlam birini görmedim." Durum böyle olduktan sonra Eş'as'ın bunu tek başına rivayet etmiş olması, onun sağlamlığına bir zarar vermez. Onun hakkında bir şey söylememiş kimselerin bu sükutları (yani bu hadisi rivayet etmemiş olanların böyle yapmaları) bunu nakletmiş olanın ve onun hıfzının aleyhine bir delil sayılamaz. Çünkü o son derece sika biridir." [382]

Hanefiler sehiv secdesinden sonra teşehhüdde bulunmanın vacip olduğu­nu söylemişlerdir. Hanbeliler bu konuda sehiv secdesinin selâmdan önce ya­pılması ile selâmdan sonra yapılması durumuna göre değişiklik olduğunu söy­lemişlerdir. Buna göre eğer selâmdan sonra yapılırsa teşehhüd gerekir. Ma-likilere göre sehiv secdelerinden sonra teşehhüdde bulunulması sadece sün­nettir. Şafiilere göre ise sehiv secdesinden sonra teşehhüdde bulunulmaz. Hanefilere göre sehiv secdesinden önce Resulullah (a.s)'a salat getirilip geti­rilmeyeceği konusunda iki ayrı görüş bulunmaktadır. Sehiv secdesinden sonra ise teşehhüdle birlikte Resulullah (a.s)'a salat getirilir ve dua edilir. [383]

 

İmama, Sehvin (Yanlış Yapıldığının) Bildirilmesi

 

2309- Buhari ve Müslim, Sehl bin Sa'd (r.a)'dan rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [384]

"Teşbih ("Subhanallah" demek) erkekler için, el çırpmak ise kadınlar i-çindir." [385]

 

Bir Açıklama

 

Bu, imamın yanılması durumu içindir. Kadın (sağ) avucu (sol) elinin üstü­ne bitişik olarak el çırpar. Erkekler ise "subhanallah" derler. Böyle yapmaları imamın yanılması durumunda kendisine bunu hatırlatmaları içindir. Eğer ya-nılarak ikinci rek'attan sonra oturmadan üçüncü rek'ata kalkar ve cemaatten olanlar kendisine bunu hatırlatırlarsa artık geri dönmez. Ama eğer fazladan bir rek'ata kalkar da kendisine bunu hatırlatırlarsa o zaman dönmesi gerekir. Eğer yanılarak oturulmaması gerektiği halde oturursa, tekrar kalkması gere­kir. Bütün bunlardan dolayı ayrıca sehiv secdesi yapılması gerekir.

Nevevi, Müslim Şerhi'nde şöyle söylemiştir:

"Namazdan çıkıp gitmek için izin isteme yahut imama hatırlatmada bulunma ihtiyacı gibi özel bir durumla karşılaşan için sünnet olan, eğer erkek ise “subhanallah” demesi, kadın ise el çırpmasıdır. Kadın sağ elinin iç kısmını sol elinin üstüne vurur. Yoksa oyun ve eğlencelerde olduğujphı avuçlan- taunlarını birbirine vurmaz. Eğer oyun yaparak bu şekilde avuç ıç- birbirine vurursa namazı bozulur, çünkü bu hareket namaza aykırı­dır..." [386]

 

TİLAVET SECDESİ

 

Kur'an-ı Kerim'de bazı ayeti kerimeler vardır ki, yükümlü bir kimse bunları okuduğunda veya dinlediğinde secde etmesi gerekir. Bununla birlikte bu ayeti kerimelerden bazıları hakkında (yani secde âyeti olup olmadığı hakkında) fı-kıhçılar arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bunun yanısıra şer'i gereklilik derecesi yani vacip mi (farz mı) yoksa bunun altında mı olduğu hakkında gö­rüş ayrılığı bulunmaktadır. Yine ileride göreceğimiz bazı ayrıntılar üzerinde görüş ayrılığı bulunmaktadır, Malikilerce meşhur olan görüşe göre Kur'an-ı Kerim'deki secde âyetlerinin sayısı onbirdir. Bunlardan onu secde ayeti oldu­ğu üzerinde görüş birliği (icma) olan âyetlerdir. Malikilere göre secde ayeti olan ayeti kerimeler şunlardır: A'raf suresi 206. ayeti kerime; Ra'd suresi 15. ayeti kerime; Nahl suresi 49. ayeti kerime; İsra suresi 107. ayeti kerime; Meryem suresi 58. ayeti kerime; Hacc suresinin baş tarafından 18. ayeti ke­rime; Furkan suresi 60. ayeti kerime; Nemi suresi 25. ayeti kerime; Secde suresi 15. ayeti kerime; Fussilet suresi 28. ayeti kerime ve Sad suresi 24. a-yeti kerime.

Sad süresindeki ayetin secde ayeti olduğu konusunda Hanefİler, Maliki-lerle aynı görüştedirler. Hanefilere göre ise secde ayetlerinin sayısı ondört-tür. Hanefiler yukarıda sayılanlara şu üç ayeti kerimeyi de ilave etmektedir­ler: Necm suresi 62. ayeti kerime; înşikak suresi 21. ayeti kerime ve İkra suresi 19. ayeti kerime. Secde süresindeki ikinci ayeti kerime ise namazla emir amacı için kullanılmış olan bir secde ifadesi taşımaktadır. Bu da rüku emrinden hemen sonra gelmesinden anlaşılmaktadır. Hac suresinin içinde iki secde ayeti geçmesi suretiyle üstün kılındığından söz eden hadislerin senet­lerinde ise iki zayıf ravi bulunmaktadır.

Şafiiler ve Hanbeliler de şöyle söylemişlerdir:

"Secde ayetlerinin sayısı ondörttür. Bunlardan iki tanesi Hacc suresinde-dir. Biri baş tarafında (yani yukarıda belirtilen âyet) diğeri ise son tarafında geçen 77. âyettir. Sad suresinde geçen secde âyeti ise namaz dışında yerine ge­tirilmesi müstehab olan ve kuvvetli olan görüşe göre namazda yerine geti­rilmesi haram olan ve namazı bozan şükür secdesi içindir."

Tilavet secdesinin şer'an konmuş olduğu (meşru'iyyeti) Kur'an-ı Kerim, sünnet ve icma ile sabit olmuştur. Bundan söz eden sünnet (hadis) metinleri­ni ileride göreceğiz. Kur'an-ı Kerim'de ise Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Kendilerine Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar?" [387]

Tilavet secdesi Hanefilere göre gerek okuyana ve gerekse dinleyene va­ciptir. Diğer fıkıhçılara göre ise sünnettir.

Malikiler ve Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Dinlemeyi kasdetmeden duyan bir kimsenin müstehab olarak bile secde etmesi gerekli değildir."

Hanefilere göre secde âyeti eğer namazda okunursa hemen yerine getiril­mesi gerekir. Eğer (namazda okunan secde âyetinin secdesi) namazın içinde yerine getirilmezse artık namaz dışında kaza edilmez. Bir kimse secde âye­tini okumayı bitirir sonra secde emrini rükuda yerine getirmek niyetiyle he­men rükuya giderse bu yeterli olur. Ama rükuda yerine getirmeye niyet etme­den âyetin arkasından hemen secdeye giderse bu da yeterli olur. Bu durumda niyet etse de etmese de olur (yani tilavet secdesi yapma niyeti taşısa da taşımasa da farketmez). Secde âyetinin arkasından iki âyet okuduktan sonra rüku veya secde yaparsa hüküm yine böyledir. Ama eğer üç veya daha fazla âyet okursa bu durumda secde âyeti için Özel olarak bir secde yapması ge­rekir. Secde âyetini okuduktan hemen sonra veya arkasından üç veya daha fazla âyet okuduktan sonra secde âyeti için aynca bir secde yaparsa bu sec­deden kalktıktan sonra Kur'an-ı Kerim'den bir şeyler okuması müstehabdır.

İmamın arkasında namaz kılan birinin tilavet secdesi konusunda imamına uyması gerekir. Çoğunluğa göre imamın arkasında namaz kılan biri tilavet secdesi konusunda imamına uymayarak geri kalırsa namazı bozulur. İmama uyan bir kimsenin imamından ayrı olarak kendi başına namaz kılması duru­munda da aynı şey söz konusudur (yani yine namazı bozulur). İmama uyan kendi başına okuduğu bir secde âyetinden dolayı tilavet secdesi yapmaz. E-ğer yaparsa namazı bozulur.

Hanefilerce tilavet secdesinin vacip olması için onu okumak veya üzerine namaz farz olan birinden dinlemek şarttır.

Fıkıhçıların ortak görüşlerine göre tilavet secdesinin geçerli olması için taharet (yani büyük ve küçük hadesten temiz olmak, gusüllü ve abdestli ol­mak), avret yerlerinin kapalı olması, kıbleye yönelmek ve niyet şarttır. Ha-nefilere göre bunun için tahrim (başlangıç tekbiri) ve selâm şart değildir. Bu onlara göre iki tekbir arasında yerine getirilen bir secdedir. Kişinin bunu a-yakta veya oturarak yerine getirmesi farketmez. Cuma ve bayram hutbelerini okuyan ve bunu dinleyen kişilerin tümüne aynı derecede tilavet secdesi (yani söz konusu hutbelerde secde ayeti okunması durumunda) gerekir. İmamın secde âyetini minberin üzerinde okuyup sonra secde için aşağı inmesi mek­ruhtur. İsterse hemen (minber üzerinde) secde eder cemaat de onunla birlikte secde eder. Tilavet secdesi için tahrim (başlangıç) tekbiri ve selâm gerekme­diği konusunda Malikiler de Hanefîlerle aynı görüştedirler. Şafiilerde sahih olan görüşe göre tilavet secdesinde niyetle birlikte ihram (başlangıç) tekbiri de gerekir. Kuvvetli olan görüşe göre secdenin yapılmasından sonra oturul­duktan sonra namazdaki gibi selâm verilmesi de gerekir. Teşehhüd ise kuv­vetli (esahh) olan görüşe göre gerekli değildir.

Fıkıhçılar şöyle söylemişlerdir:

"Namazı bozanların tümü tilavet secdesini de bozar." Ancak Hanefİler erkek kadına imamlık etmeye niyet etmiş olsa bile kadınla erkeğin aynı hiza­ya gelmesinin tilavet secdesini bozmayacağını söylemişlerdir.

Hanefilere göre bu secdenin yapılış şekli şöyledir: Eller kaldınlmaksızın secde için tekbir getirilir. Sonra iki elin arasına secde edilir. Sonra başını kal­dırmak için tekbir getirilir. Bu iki tekbirin her ikisi de sünnettir. Sonra secde­den kalkılır. Bundan sonra teşehhüd (tahiyyat) okunmaz ve selâm verilmez. Tilavet secdesinde de namaz secdesinde yapılan zikirler yapılır. Eğer tilavet secdesi namaz dışında yapılıyor olursa bu zikre ek olarak rivayetlerde geçen me'sur zikirlerin de okunması mendubdur. Malikilerde de tilavet secdesi Ha-nefilerdeki gibidir. Gerek Hanefilere ve gerekse Malikilere göre ayaktayken tilavet secdesi yapan ayakta, oturmuş halde yapan ise otururken tekbir geti­rir.

Şafiilerse şöyle söylemişlerdir:

"Namazda tilavet secdesi yapan birinin bu secde için tekbir getirirken el­lerini kaldırması sünnet değildir. Namaz dışında ise el kaldırılır. Tilavet için secde yapmak istemeyen (yapamayacak olan) eğer dört kere: "Subhanel-lahi ve'1-Hamdulillahi ve lâ ilahe illa İla hu ve'llahu ekber" derse bu da tila­vet secdesi yerine geçer."

Hanbelilerse bu konuda şöyle söylemişlerdir:

"İmamın, gizli okunan (kıraati gizli olan) bir namazda okuduğu secde âyetinden dolayı tilavet secdesi yapması, mekruhtur. Çünkü bu durumda ce­maatte karışıklığa yol açılması ihtimali vardır. Eğer imam bu durumda tila­vet secdesi yaparsa imama uyan kişi isterse uyar isterse uymaz. Ama uygun olan uymasıdır."

Hanbelüere göre tilavet secdesinin rükünleri secde, secdeden kalkmak ve ilk selâmdır. Secdeye giderken ve secdeden kalkarken tekbir getirilmesi, sec­dede zikir ise vaciptir. Selâm vermek için oturmak da sünnettir. Efdal olan (en güzel olan) ayakta secdeye gidilmesidir. Bu secde namaz dışında yapılı­yor olursa secde için tekbir getirilmesi esnasında eller kaldırılır. Çoğunluğa göre okumanın tekrar edilmesiyle secde de tekrarlanır. Hanefilere göre ise aynı mecliste aynı ayetin tekrar okunmasından dolayı tekrar secde yapılması gerekmez. Ama bir okuyucu aynı secde âyetini farklı meclislerde (mekânlar­da) tekrarlarsa secdenin de tekrar edilmesi gerekir. Yerini değiştirmeyen bir dinleyiciye ise sadece bir secde gerekir.

Malikiler şöyle söylemişlerdir:

"Eğer öğretici ve öğreniri aynı secde âyetini tekrar ederlerse sadece ilk o-kuyuş için secde yapılması sünnettir."

Hanefilere göre özellikle secde âyeti geçilerek surenin kalan kısmının o-kunması tahrimen mekruhtur. Yine onlara göre, secde için hazırlıklı olmayan bir dinleyiciye karşı secde âyetinin sessizce okunması güzeldir (müstahsen-dir).

Hanefîler ve Malikiler halkın bunu farz zannetmemesi için imamın Cuma gününün sabah namazlarında sürekli Secde suresini okumasını uygun gör­memektedirler. Hanbeliler, Şafiilerden farklı olarak, nafile namazın kılınması­nın nehyedildiği kerahet vakitlerinde tilavet secdesinin yapılmayacağını söy­lemişlerdir.

Malikiler şöyle söylemişlerdir:

"Eğer imam kıraati gizli olan bir namazda secde âyetine gelirse, secde et­tiği zaman arkasındaki cemaatin secdenin sebebini bilebilmesi için bu âyeti açıktan okur." [388]

 

Tilavet Secdelerini Destekleyen Rivayetler

 

2310- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s). şöyle buyurdu:

"Adem oğlu secde âyetini okur da secde ederse şeytan ağlayarak bir kena­ra çekilir ve şöyle der: "Yazık bana! Adem oğlu secde ile emredildi, secde etti bu yüzden ona cennet verilecektir. Ben secde ile emrolundum, kaçındım. Bana da cehennem verilecektir." [389]

 

2311- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [390]

"Resulullah (a.s) içinde secde âyeti bulunan sureyi okur, secde ederdi, biz de secde ederdik. Hatta namaz vakti dışında birimiz alnını koyacağı bir yer bulamazdı."

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir başka rivayette de şöyle denmekte­dir

"Resulullah (a.s) bize Kur'an-ı Kerim'i okurdu. Secde âyeti geçtiğinde tekbir getirir, secde ederdi, biz de secde ederdik." [391]

 

2312- Buhari, Rabi'a bin Abdullah (r.a)'tan şu şekilde rivayet etmiştir: "O (yani Rabi'a) bir gün Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'ın huzurunda bulun­du. O, cuma günü minberde Nahl suresini okudu. Secde ayeti geldiğinde indi ve secde etti. Cemaat de secde etti. Bir sonraki cuma yine aynı sureyi okudu. Secde âyeti geldiğinde şöyle söyledi:

"Ey insanlar! Biz bazen secde âyeti okuyoruz. Kim secde ederse yerinde bir iş yapmış olur. Kim de secde etmezse bundan dolayı günâh işlemiş ol­maz."

Hz. Ömer (r.a) kendisi de secde etmedi."

Buhari'nin rivayetine göre Nafi', Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayetle şu fazlalığı vermiştir:

"Hz. Ömer (r.a) dedi ki:

"Allah bize secdeleri (yani tilavet secdelerini) farz kılmadı. Ama istersek yaparız."

Bu, tilavet secdelerinin vacip olmadığı, vacip olduğunu söyleyenlerin aksi­ne mendubiyet ifade ettiğim söyleyenler için delildir. [392]

 

2313- Buhari, Imran bin Husayn (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Ona şöyle dendi: "Bir adam bazen secde âyetini duyuyor ama bunun için oturmuyor (yani dinlemek amacıyla bulunmuyor)." O da şöyle söyledi:

"Onun için oturmuş olsaydı da yine de kendisine vacip olmayacak değil miydi?"

Hafız İbni Hacer 'Feth'de şöyle söylemiştir: [393]

"İbni Ebi Şeybe bunu Mutarraf'tan mana yönünden rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Mutarraf şöyle söylemiştir:

"Imran bin Husayn (r.a)'a secde âyetini duyup duymadığını bilemeyen bir adamın durumunu sordum. O da şöyle söyledi:

"Duysun veya duymasın, ne olacak?"

Abdurrezzak'ın bir başka tanktan Mutarraf tan rivayet ettiğine göre Imran (r.a) bir kıssacının yanından geçti. Ki s sacı secde âyetini okudu. Imran (r.a) yoluna devam etti ve onunla birlikte secde etmedi.

Her iki rivayetin de isnadı sahihtir. [394]

 

Hac Süresindeki Secde

 

2314- İmam Malik, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O (yani Hz. Ömer r.a) Hac suresini okudu ve bu surede iki kere secde etti. Sonra şöyle söyledi:

"Bu sure iki secde ile üstün kılınmıştır."

Bu rivayetin senedinde Mısır halkından kim olduğu bilinmeyen bir adam bulunmaktadır. Ancak bu rivayetin kuvvetlenmesini sağlayan mana yönünden şahitleri bulunmaktadır. Bunlardan biri, arkasından gelen rivayettir. Biri de İbni Kesir'in Tefsir'inde nakletmiş olduğu rivayettir.

İbni Kesir şöyle söylemiştir:

"Hafız Ebu Bekir el-İsmaili dedi ki: "Bana İbni Ebi Davud rivayet etti, ona Yezid bin Abdillah rivayet etti, ona Ebu Amr rivayet etti, ona Hafs bin Gıyas rivayet etti, ona da Nafi1 rivayet etti ve (Nafi1) şöyle söyledi: "Ebu'1-Cehm ba­na Hz. Ömer (r.a)'in Cabiye'de olduğu sırada Hac suresinde iki kere secde et­tiğini ve: "Bu sure iki secde ile üstün kılındı" dediğini bildirdi." [395]

 

2315- Ebu Davud, Ukbe bin Amir (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Ya Resulullah (a.s)! Hacc suresinde iki secde (ayeti) var mıdır?" diye sor­dum. (Resulullah (a.s) da) şöyle buyurdu:

"Evet. Kim o secdeleri yapmazsa onları (yani secde âyetlerini) okumasın. [396]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, Hanefilerin, tilavet secdesinin yerine getirilmesi emrinin dere­cesinin yüksek olduğuna (yani vacip derecesinde) olduğuna dair görüşleri açı­sından bir delil özelliği taşımaktadır. Bundan dolayı onlar: "Tilavet secdesinin derecesi vaciptir" demişlerdir ki, bu, farzın altında sünnetin üstündedir. [397]

 

Sad Süresindeki Secde Ayeti

 

2316- Buharı, Mücahid (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Sad suresinde secde edecek miyim?" diye sordum. Bunun üzerine: "Ondan önce de Nuh'u ve onun soyundan Da­vud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola eriş­tirdik..." âyetinden itibaren okumaya başladı. "Bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir ki, sen de onların doğru yollarına uy" [398] âyetine kadar oku­du. Ardmdan şöyle söyledi:

"Sizin peygamberiniz, kendisine uyulması emredilenlerdendir."

Bcrime'nin Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayetine göre de Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir: [399]

"Sad suresi mutlaka secde yapılması gerekenlerden değildir. Resulullah (a.s)'ın onda secde ettiğini gördüğüm oldu."

Nesai'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir: "ResuluUah (a.s) Sad suresinde secde etti ve şöyle buyurdu:

"Davud (a.s) bu secdeyi tevbe için yaptı. Biz de bu secdeyi şükür için ya­parız." [400]

 

2317- Ebu Davud, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) minberde iken Sad suresini okudu. Secde âyetine ge­lince indi, secde etti. Cemaat de O'nunla birlikte secde etti. Bir başka gün yi­ne onu okudu. Secde âyetine gelince, insanlar secde için hazırlandılar. Resu­lullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Bu bir peygamberin tevbesidir. Ancak ben sizin hazırlandığınızı gör­düm."

Ardından indi ve secde etti. (Diğerleri de) secde ettiler." [401]

 

2318- Taberani, Mesruk (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Abdullah (r.a) şöyle söyledi:

"Bakın bu (adını) andığım bir peygamberin tevbesidir."

O (yani Abdullah r.a) onda, Sad süresindeki secde âyetinde secde etmez­di." [402]

 

Necm Süresindeki Secde Ayeti

 

2319- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şu şekilde ri­vayet etmişlerdir: [403]

"Resulullah (a.s) Necm suresini okudu ve onda secde etti. O'nunla bir­likte olanlar da secde ettiler. Sadece Kureyş'ten bir ihtiyar yerden bir avuç çakıl veya toprak aldı ve onu alnına doğru kaldırdı ve: "Bana bu yeter" dedi.

Abdullah (r.a) dedi ki: "Daha sonra onun (yani söz konusu ihtiyarın) kâfir olarak Öldürüldüğünü gördüm."

Nesai bunu muhtasar olarak rivayet etmiştir. Onun rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Necm suresini okudu ve onda secde etti." Buhari'nin bir rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"içinde secde âyeti indirilen ilk sure Necm süresidir. Resulullah (a.s) on­da secde etti. Arkasındakiler de secde ettiler. Ancak bir adamın bir avuç top­rak alıp onun üzerine secde ettiğini gördüm. Onun daha sonra kâfir olarak öldürüldüğünü gördüm. O kişi de Umeyye bin Haleftir." [404]

 

2320- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:'

"Resulullah (a.s) Necm suresinde secde etti. O'nunla birlikte Müslü­manlar da müşrikler de insanlar da cinler de secde ettiler." [405]

 

2321- Buhari, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) Necm suresini okudu ve onda secde etti." [406]

 

2322- İmam Malik, Abdurrahman bin Hürmüz el-A'rec (r.a)'den şu şe­kilde rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer bin Hattab (r.a) Necm suresini okudu ve onda secde etti. Son­ra kalkıp bir başka sureyi okudu." [407]

 

2323- Buhari ve Müslim, Zeyd bin Sabit (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [408]

"Resulullah (a.s)'a Necm suresini okudum, ama onda secde etmedi." Nesai'nin Ata bin Yesâr'dan rivayetinde de şöyle denmektedir:

"O (yani Ata bin Yesar) Zeyd bin Sabit (r.a)'e imamla birlikte okumak hakkında soru sordu. O da şöyle söyledi:

"İmamla birlikte okumada bir şey yoktur."

O kendisinin Resulullah (a.s)'a Necm suresini okuduğunu ve Resulul­lah (a.s)'ın bunda secde etmediğini ileri sürdü." [409]

 

2324- İbni Huzeyme, Zeyd bin Sabit (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Necm suresi Resulullah (a.s)'a arzedildi (okundu). Bizden kimse secde etmedi."

Ebu Sahr dedi ki: "Ben Ömer bin Abdulaziz'in ve Ebu Bekr bin Hazm'ın arkasında namaz kıldım. Onlar secde etmediler." [410]

 

İnşikak Ve Alak Şubelerindeki Secde Ayetleri

 

2325- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: "Ebu Seleme şöyle söyledi: [411]

"Ebu Hureyre (r.a)'nin: "İze's-Semâu'nşakkef'i (yani İnşikak suresini) okuduğunu gördüm. Bu surede secde etti. "Ey Ebu Hureyre (r.a)! Senin secde ettiğini mi gördüm?" dedim. O da şöyle söyledi:

"Eğer Resulullah (a.s)'ın secde ettiğini görmeseydim, secde etmezdim."

Ebu Rafı' Sayiğ'den rivayet edilen hadise göre de (Ebu Rafi') şöyle söyle­miştir:

"Ebu Hureyre (r.a) ile birlikte yatsı namazını kıldım. "İze's-Semâu'n-şakkef'i (yani İnşikak suresini) okudu ve secde etti. Ben: "Bu secde de ne oluyor?" diye sordum. O da şöyle söyledi:

"Ben bu secdeyi Ebul-Kasım'ın arkasında yaptım. Dolayısıyla O'na ka­vuşuncaya kadar yapmağa devam edeceğim."

Müslim'in rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Ebu Hureyre (r.a) onlara "İze's-Semâu'nşakket"i okudu ve secde etti. Namazı bitirdiğinde de kendilerine Resulullah (a.s)'ın bu secdeyi yaptığını bildirdi." [412]

 

2326- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) ile birlikte "İze's-Semâu'nşakkef'te ve "İkra1 bi'smi RabbikeMe secde ettik."

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s), "İze's-Semâu'nşakkef'te ve "İkra' bi'smi Rabbike"de secde etti." [413]

Nesai'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve onlardan daha hayırlı olan kişi (yani Resulullah a.s) "İze's-Semâu'nşakkef'te ve "İkra' bi'smi Rabbike"de secde ettiler." [414]

 

2327- Taberani, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O, sabah namazını kıldırdı. (Namazda) "İze's-Şemâu'nşakket"ı okudu ve onda secde etti." [415]

 

2328- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"O (yani Abdullah bin Mes'ud r.a) Necm ve İkra surelerinde secde eder­di." [416]

 

Secde Ayetinin Hemen Arkasından Rüku Yapılmasının Secde Yerîne Geçmesi

 

2329- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Eğer secde âyeti surenin sonuna gelirse (veya en son okuduğun âyet o-lursa -Çeviren) istersen rüku et, istersen secde et. Secde de rüku ile beraber­dir." [417]

 

Tilavet Secdesinde Ne Deneceği

 

2330- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) geceleyin Kur'an (tilavet) secdesinde şöyle derdi:

"Yüzüm, gücü ve küvetiyle onu yaratana, kulağını ve gözünü açana sec­de etti." [418]

 

2331- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle söyledi: "Ya Resulullah (a.s)! Geceleyin uyurken kendimi bir ağacın arkasında namaz kılarken gördüm. Ben secde ettim. Ağaç da benim secdemle birlikte secde etti. Onun şöyle söy­lediğini duydum: "Ey Allah'ım! Bana bunun için bir ecir yaz. Bundan dolayı benden bir günâhımı sil. Bunu benim için senin katında bir birikim kıl ve bunu kulun Davud'dan kabul ettiğin gibi benden de kabul et."

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Ben Resulullah (a.s)'ın bir secde âyeti okuduğunu sonra secde ettiğini ve adamın ağacın söylediğini ifade ettiği sözleri söylediğini gördüm." [419]

 

ŞÜKÜR SECDESİ

 

Çoğunluğa göre bir insan bir nimete kavuştuğunda veya kendisini hoşnut edecek bir hayır kendisine ulaştığında şükür secdesi yapması müstehabdır. Ancak burada sevince vesile olan şeyin meşru olması şarttır.

Hanefiler bunun müstehab olduğuna fetva vermiş ve yapılış tarzının ay­nen tilavet secdesi gibi olduğunu söylemişlerdir. Namazın hemen arkasından yapılmasını mekruh gördükleri gibi nafile namazın mekruh olduğu vakitlerde yapılmasını da mekruh görmüşlerdir.

Şafiiler şöyle söylemişlerdir:

"Bir nimetin gelmesi veya bir musibetin kalkması yahut bir musibete uğrayanın veya açıktan günâh işleyen bir günahkârın görülmesi durumun­da (yani kendisinin bu gibi durumlardan korunduğuna şükür amacıyla -Çeviren) şükür secdesi yapmak sünnettir. Bu secde günahkâra gösterilir ama belaya uğratılmış olana gösterilmez. Yapılış şekli aynen tilavet secdesi gibi­dir. Tilavet secdesinde ve nafile namazdaki sehiv secdesinde olduğu gibi yolcunun bu secdeyi binek üzerinde ima ile yapması caizdir."

Hanbeliler şöyle söylemişlerdir:

"Yeni nimetlerin gelmesi veya musibetlerin kalkması durumunda şü­kür secdesi yapmak müstehabdır. Tilavet secdesinde aranan şartlar aynen şükür secdesinde de gereklidir."

Malikilerden İbni Habib şükür secdesini caiz görmüştür. Ancak Maliki-lerde esas itibariyle, bir nimetin gelmesi veya bir musibetin kalkması duru­munda iki rek'at namaz kılınması müstehabdır. Onlara göre şükür için sadece secde ile yetinilmesi mekruhtur. Ebu Hanife de, Allah'ın nimetlerinin sayılmasının mümkün olmayacağına binaen şükür secdesinin mekruh olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Ancak Hanefilerde fetvaya esas alınan görüşe göre yuka­rıda da belirtildiği üzere şükür secdesi yapmak caizdir. [420]

 

Şükür Secdesi İle İlgili Rivayetler

 

2332-Ebu Davud, Ebu Bekre (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [421]

"Resulullah (a.s)'a sevindirici bir şey geldiğinde veya onun müjdesi ve­rildiğinde hemen Yüce Allah'a şükür için secdeye kapanırdı."

Tirmizi'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s)'a bir şey (haber vs.) geldi, ondan dolayı sevindi ve he­men secdeye kapandı." [422]

 

2333- İbni Huzeyme, Mücahid ve Ata (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle derdi:

"Bana kardeşimin bildirdiğine göre, Resulullah (a .s) oraya girdiğinde iki direğin arasında secdeye kapanır, sonra oturur ve dua ederdi. Namaz kıl­mazdı." [423]

 

2334- Ahmed bin Hanbel, Abdurrahman bin Avf (r.a)'ın şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) çıktı, zekâtlarının tarafına doğru döndü. Ardmdan içeri girdi. Kıbleye doğru dönüp secdeye kapandı. Secdeyi hayli uzattı. Öyle ki, ben Allah'ın orada ruhunu aldığını sandım. Kendisine doğru yaklaştım. Bu sırada başını kaldırdı ve: "Bu kimdir?" diye buyurdu. "Abdurrahman" de­dim. "Neyin var (ne istiyorsun)?" diye buyurdu. "Ya Resulullah (a.s)! Bir secde yapün, ben Allah'ın bu secde esnasında canını almış olacağından kork­tum" dedi. Şöyle buyurdu:

"Cibril (a.s) bana geldi. Bana bir müjde verdi ve şöyle söyledi: "Yüce Al­lah diyor ki: "Kim senin üzerine salat getirirse ben de onun üzerine salat ge­tiririm, kim de sana selâm ederse ben de ona selâm ederim." Bundan dolayı ben de Allah'a şükür için secde ettim." [424]

 

2335- Bezzar, Cabir bin Abdullah (r.a)'ın merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bir adam bir insan kafatasıyla geçti. Kendi kendine konuştu ve secdeye kapandı. Ona şöyle denildi:

"Başını kaldır. Sen sensin, ben de benim." [425]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayetten anlaşıldığına göre buradaki secde Allah'a şükür içindi. Kas­tedilen kişi elindeki şeyin insana bir şey konuşmadığını görünce kendisinin sahip olduğu nimetten dolayı secdeye kapanmıştır. Bu sırada kendisine Al­lah'ın hükmüne teslim olması üzere rabbani bir ilham gelmiştir. O'nun yaptığı her şey yalnız O'nun zatına özeldir. Burada sözü edilen kişinin ölüden (yani beraberindeki kafatasından) bir ses duymuş olması da muhtemeldir. Bu ihti­male göre ölü her insanın Allah katında kendine özel bir durumunun olduğunu, (yaptığından) sorumlu tutulacağını ve hesaba çekileceğini söylemiş olabilir. [426]

 

NAMAZ KISMININ SONUCU

 

Namazla ve namaz fıkhıyla ilgili nasşiardan verebildiğimiz kadarım ver­dik. Daha önce siret ve akaid ile ilgili bölümlerde de yer yer konuyla ilgisi do­layısıyla namazdan söz ettiğimiz olmuştu. İleride de çeşitli münasebetlerle hem namazdan hem de başka bir konudan söz eden nasslar verilirken namaz­dan söz edildiği olacaktır. Namaz konusunun bu kadar geniş bir yer kaplama­sına şaşı ini amali. Çünkü namaz, Allah katından peygamberler aracılığıyla gönderilen buyruklar içinde inançtan sonra gelen en önemli konudur. Çünkü namaz bedensel bir ibadettir. Bunun yerine getirilmesindeki gaye fiilleriyle ve zikirleriyle, Yüce Allah'a şükür görevinin yerine getirilmesidir. Kur'an-ı Kerim okumak (kıraat) namazın rükünlerinden bir rükün olduğundan bundan sonraki iki konunun Kur'an-ı Kerim tilaveti, onun tefsiriyle ilgili bazı me'sur rivayetler ve zikirler ve dualarla ilgili olmasmı tercih ettik. Çünkü bu konular gerçekte namazın konulmasındaki hikmeti tamamlayıcı konulardır. Bu sonuç bölümü­nün hem namaz hakkında birtakım hususlar içeren hem de bundan sonra gele­cek iki konuya geçişi sağlayan bir bölüm olmasını istedik.

Kur'an-ı Kerim, yine Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle bir zikirdir. Nitekim Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni a-çıklayasın ve olur ki düşünürler." [427]

Ayette geçen "zikir" ve "olur ki düşünürler" ibaresinin üzerinde özellikle düşünmek gerekmektedir.

Namazın farz kılınmasındaki hikmet de zikirdir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Şu halde bana kulluk et ve beni anmak için (beni zikr etmek için) na­maz kıl." [428]

Kur'an-ı Kerim zikir olduğundan Kur'an-ı Kerim tilaveti ile ilgili cüz'ü he­men namaz cüz'ünden sonraya koyduk. Çünkü bu, namaz ibadetinin bir deva­mıdır. Nasıl olmaz ki, Kur'an-ı Kerim okumak zaten namazın rükünlerinden bir rükündür. Yukarıdaki ayeti kerimede geçen, Yüce Allah'ın şu sözünü yeniden

hatırlayalım:

"Olur ki düşünürler."

Bu ifadeden anlaşılıyor ki Kur'an-ı Kerim düşünceyi harekete geçirici, ona yöneltiri ve onu devreye sokucudur. Aynı zamanda bir zikirdir. Buradan Kur-'an-i Kerim'in ibadetteki Önemini anlıyoruz.

Zikir ve düşünmek, insanı, bizzat kendisinin yaratılışına esas olan ger­çeklere özellikle bunların kulluk ve kulluğun gerekleri ile ilgili olanlarına ulaş­tırır. Kur'an-ı Kerim eğer üzerinde düşünülerek okunursa bütün bunlara ulaş­tırır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"(Bu), ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana in­dirdiğimiz mübarek bir kitaptır." [429]

Bu sebeple Kur'an-ı Kerim okumak namazı tamamlayıcı bir ibadet özelliği kazanmıştır. Dolayısıyla bu konuya namazdan sonra yer vermemizde şaşı­lacak bir şey yoktur. Kur'an-ı Kerim'in sözünü ettiği konular içinde Allah'a dönüş, yeniden diriliş ve kalkış konuları da vardır. Bunlar insanı ahiret günü üzerinde düşünmeye, insanı sürekli kendini hesaba çekmesine ve ölüm için hazırlanmaya yöneltir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve kişi yarın için önden ne gönder­diğine baksın. Allah'tan sakının. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." [430]

işte bundan dolayı, teemmülün tefekkürden (düşünceden) bir parça olma­sı ve Kur'an-ı Kerim'in de bizzat buna teşvik etmesi sebebiyle bu konuya na­mazdan sonra yer verdik. Çünkü bu, bütün bu sayılan konularda bir tamam­layıcı vazifedir.

Kur'an-ı Kerim tilaveti ya mushafa bakarak okumak veya ezberden okumak suretiyle olur. Kur'an-ı Kerim'in tamamının veya içinden belli surelerin ve âyetlerin ezberlenmesine teşvik eden çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Ezber­lemek okumaktan ayrı olarak ek bir ibadettir. Bu yüzden ezberlemekle ilgili rivayetlere de bundan sonra gelen konunun içinde yer verdik. Çünkü bu da na­maz gibi Kur'an-ı Kerim tilavetiyle doğrudan bağlantılı ibadetlerdendir.

Müellifler genelde tilavet, ezber ve tefsirle ilgili rivayetlerin tümünü bir ki­tap içinde bir araya getirmeyi adet edinmişlerdir. Bu da düşünmenin tilavetin adabından olması dolayısıyladır. Anlamın bilinmesi ise düşünmede yardımcı olur. Biz de bundan sonra gelen bölümün içinde bütün bu konularla ilgili riva­yetlere yer verdik.

Daha önce namaz bölümünde namazda Kur'an-ı Kerim okumaktan ve na­mazda Kur'an-ı Kerim'den okunması sünnet olanlardan söz ettik. Bu arada gece ibadetiyle ilgili kısımlarda da bu hususa yer verdik. Bu bilgilerin yeniden gözden geçirilmesinde yarar vardır. Farz namazlarda veya gece ibadetinde o-kunması sünnet olanları okuyamayan biri, namaz dışında da olsa bunları oku­ma imkânından mahrum değildir.

Bunun gibi daha önce tilavet secdeleriyle ilgisi bulunan nasslar geçmişti. Bu nasslan tilavet secdelerinden söz ederken verdik.

Namazda zikir, hatırlama (tezekkür), dua, Kur'an-ı Kerim tilaveti, tefek­kür (düşünme) ve teemmül vardır. Yine namazda teşbih, hamd vardır. Bunun yaraşıra ahiret gününü hatırlama vardır. Yine namazda gerek Fatiha suresini okurken ve gerekse başka yerlerde dua edilmektedir. Namazda kıyam esna­sında gerçek şekilde (hakikaten) veya hükmen Kur'an-ı Kerim okunmaktadır. Anlamı üzerinde düşünülmekte, teemmül edilmektedir. Bu uygulamalar na­maz içinde yerine getirilmek üzere şer'an konulduğu gibi namaz dışında ye­rine getirilmek üzere de konmuştur. Hatta namazda yapılması gereken bun­ların alt sınırıdır. Bununla birlikte bütün bunların yerine getirildiği en üstün ibadet de tabii ki namazdır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Hepsi bir değildirler. Kitap ehlinden geceleri ibadete duran, gecenin geç vakitlerinde Allah'ın ayetlerini okuyan ve secdeye kapanan bir topluluk var." [431]

Burada sözü edilenler hakkındaki ince övgü üzerinde düşünmeliyiz. Onlar ibadetlerinde Kitab'ı okumalarından bu övgüye lâyık görülmüşlerdir. Ancak bi­zim için Kitab'ı namazımızda okumamız meşru kılındığı (şer'an konduğu) gibi namaz dışında okumamız da meşru kılınmıştır. Zikir, hatırlama, dua, tefekkür ve teemmül hakkında da aynı şeyi söylememiz mümkündür. Hatta bunlar namaz dışında yerine getirilirse bıraktıkları izleri, etkileri, Allah'a yaklaştırma­ları ve fuhşiyattan ve münkerlerden uzaklaştırmaları yönünden namazı bü­tünleyici olurlar.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Gerçekten namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoyar. Muhakkak ki Allah'ı anmak en büyük (ibadet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir." [432]

Unutmamalıyız ki, namazı kılmayan zikirle ilgili en büyük farzı bir kenara atmış olur. Burada anlattıklarımızdan namaz, Kur'an-ı Kerim tilaveti, dualar ve zikirler arasında birbirlerini bütünleyici bir bağlantının olduğu anlaşılmak­tadır.

"İslâm'ın Rükünleri (Temelleri)" ibaresi üzerinde düşünelim. Burada rü­kün (temel) kelimesi ile bir başka şeyin üzerine oturduğu şey kastedilir. Çün­kü bu ibare anlam yönünden Resulü]lan (a.s)'ın: "İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir..." sözünden çıkarılmıştır. İslâm'da namazın üzerine neyin bina e-dildiğine bir bakalım.

İslâm'da namaz, zikir ve düşünce mahiyeti taşıyan ibadetlerin temelidir. Dolayısıyla zikir ve düşünce ile bağlantılı bütün ibadetler ona dayanır ve o-nunla yardımlaşma içindedir. Bu itibarla tilavet, zikirler ve dualar gibi ibadet­ler namazın bütünleyicileridir. Bunlar imanın kalpte daha çok panldamasını sağlar. Bu da Allah'ın, İslâm'ın diğer rükünlerinde yerini alan haklarının yerine getirilmesinde ve Allah'a yönelinmesinde etkisini gösterir. Bu yüzden aşağı­da gelecek ayeti kerimede ibadet ile hidayet arasında bir bağlantının olduğu­nu görüyoruz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"(Ey Rabb'imiz) Biz yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru olan yola ilet." [433]

Bu yüzden bu kitabın ikinci kısmını namaza, üçüncü kısmını Kur'an-ı Ke­rim tilavetine, dördüncü kısmını da dualara ve zikirlere ayırdık. Kur'an-ı Ke-rim'in doğru bir şekilde okunması, dualar, zikirler ve bunlarla birlikte olan dü­şünme, teemmül ve ibadetlerin manaları üzerinde durma işi namazı ve nama­zın kalbin düzeltilmesi ve gidişatının iyiye yöneltilmesindeki rolünü tamam­layıcı ve mükemmel dereceye ulaşmasmı sağlayıcı amellerdir.

Namazlar, zikirler, dualar ve Kur'an-ı Kerim tilaveti Allah'a ibadetin en açık görüntüsüdür. Bunlar bütün olarak insan hayat ve gidişatında doğrudan ve günlük etki gösteren amellerdir. Zekâtlar, sadakalar, oruç, hacc ve cihad

hepsi ibadetler merdiveninde yerini almaktadır. Bunların hepsinin nefsin arındırılmasında ve insanın gidişatının düzeltilmesinde belli bir etkisi ve rolü vardır. Ancak farz olan zekât senede sadece bir kere verilir. Farz oruç da ay­nıdır. Farz olan hacc ömürde bir kere yapılır. Farz kılınmış olan cihad bazen farzı ayn bazen de farzı kifaye olur. Bazen de cihad edilmesini gerektirecek sebepler oluşmaz. Bu ibadetlerin nafileleri dahi insan ömrünün yükümlülük dönemi içinde namazların, zikirlerin, duaların ve Kur'an-ı Kerim tilavetinin al­dığı zaman kadar bir zaman almaz.

Namazların gerek farz olanlarının ve gerekse nafile olanlarının bazıları günlüktür. İnsanın günlük olarak Kur'an-ı Kerim'den bir şey okuması, dua et­mesi, zikir yapması, tezekkür ve teemmülde bulunması da mendubdur. İşte bu yüzden namazlar ve saydığımız diğer ibadetler, ibadetlerin dışa akseden­leri içinde birinci sırayı almaktadır dedik. İnsan bunları yerine getirdiği Ölçüde varlığının ve var edilişinin hikmetini o Ölçüde gerçekleştirmiş olur (yani bu hikmetin gereğini o ölçüde yerine getirmiş olur).

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım." [434]

Bunlar aynı zamanda inancın kalpte yaşatılmasında ve canlılık gösterme­sinde birinci derecede etkinlik gösteren amellerdir.

Allah'a yürüyüş ve ahiret günü için amel iki niyet ile kendim gösterir: İlim ve zikir.

 

2336- İbni Mace, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Dünya lanetlidir. Allah'ın zikri, onunla bağlantılı olanlar ve bilenle öğreten dışında içindekiler de lanetlidir."

Öyleyse vaktimizin ne kadarını ahiret ilmine ve zikre ayırırsak o kadarını ahirete ayırmış oluruz. İslâmi bir amel doğrudan zikir ihtiva etmese de zım­nen (dolaylı olarak) mutlaka zikir ihtiva eder. Doğrudan zikir en başta zikir özelliği taşıyan ameldir. [435]

Namaz tümüyle zikirdir. Kur'an-ı Kerim tilaveti tümüyle zikirdir. Dualar ve zikirler tümüyle zikirdir (anmadır). Bunların hepsi teemmülü, düşünmeyi ve tefekkürü gerektirir. Teemmül, düşünme ve hatırlama (tezekkür) sonuçta zikirdir. İşte bu yüzden bu faaliyetlerin ibadetin dışa akseden yönlerinin ba­şında geldiğini söyledik.

Duanın bizzat ibadet olduğunu anladık. Kur'an-ı Kerim tilaveti duadan da üstündür. Nitekim hadisi şerifte şöyle buyurulmaktadır:

 

2337- Tirmizi, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [436]

"Kimi Kur'an okumak, benden istekte bulunmaktan alıkoyarsa ona iste­yenlere verdiğimden daha üstününü veririm."

Bu hadis ile namazlar, zikirler, dualar ve Kur'an-ı Kerim tilaveti hakkında söylediklerimiz daha da kesinlik kazanmış oluyor.

Allah'a yönelenler, farz ve nafile namazlara büyük Önem vermelerinin yanı sıra kendileri için günlük virdler tayin etmeği adet edinmişlerdir. Bu virdlerin-de zikri, istiğfarı, Resulullah (a.s)'a salatı, tehlili, teşbihi bir araya getirirler. Bunun yanısıra Kur'an-ı Kerim okur, varlıklar alemi ve melekut üzerinde dü­şünür, ahiret gününü akıllarına getirirler. Bütün bu amellerin yamsıra günleri­nin ve gecelerinin kalan kısmını da zikir ve tefekkür ile geçirmeye çalışır böy­lelikle Resulullah (a.s)'ın sünnetini gerçekleştirmeye aşağıdaki ayeti kerime­lerde ifade edileni tam anlamıyla uygulama geçirmeye çalışırlar.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için (Allah'ın gücü hakkında fikir veren) deliller vardır. Onlar (akıl sahipleri) ayakta, otururken, yanları üstüne yatarken Allah'ı anar ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Ey Rabb'imiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin. Bizi ateşin azabından koru!" [437]

Bunları aynı zamanda ilim sahibi olan ve Allah'a yürüyen insanlardan al­maya gayret ederek bir şeyi ehlinden alma ve ehli tarafından sonrakilere iletme sünnetini gerçekleştirmeye çalışırlar. Nitekim Resulullah (a.s)'ın asha­bının, tabiinin, tebei tabiinin dönemindeki uygulama buydu. (İlimler ye uygu­lamalar) ehlinden güzellikle alınıp devam ettirilirdi. Onlar da Kur'an-ı Kerim'i onun ehlinden alma, yine peygamberin sünnetini onun ehlinden alma, yine zi­kirleri ve duaları da onun ehlinden alma sünnetini yaşatmaya çalışmaktadır­lar. Bu gibi ilim ve uygulamaların alınmasıyla birlikte kalplere nurlar ve sırlar da yerleşir. Ehlinden alma ve ehli tarafından iletme imkânı olmayınca müta­laa, müzakere, karşılıklı oturma (mücalese) gibi asıl olmaymca asıl yerine ge­çecek araçların devreye sokulmasıyla (söz konusu ilimler ve uygulamalar sonraki nesillere aktarılır).

Gerek Kur'an-ı Kerim'de ve gerekse sünnette Kur'an-ı Kerim tilaveti hak­kında çok nass yer almıştır. Bize Kur'an-ı Kerim'i aynen indirildiği gibi oku­mak farz kılınmıştır. Bu, bizim Kur'an-ı Kerim'i onu Resulullah (a.s)'ın bize okuttuğu şekilde okumamızı gerektirir. Resulullah (a. s) Kur'an-ı Kerim'i tertil üzere okumakla emrolunmuştur.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kur'an'ı ağır ağır, tane tane (tertil üzere) oku." [438]

Bundan dolayı Kur'an-ı Kerim'i ehlinden Öğrenmek ve Resulullah (a.s)'ın okuduğu şekilde okumak farz amellerden sayılmıştır. Müslüman ilim adamları Resulullah (a.s)'tan mütevatir yollarla nakledilmiş olan rivayetlere dayanarak Kur'an-ı Kerim'in okunuş tarzını belirlemiş ve onun tertil üzere okunmasıyla ilgili hükümleri çıkarmışlardır. Bir Müslüman Kur'an-ı Kerim'i hangi tank ü-zere okursa okusun bu hükümleri göz önünde bulundurması gerekir. Bu yüz­den Kur'an-ı Kerim'i okumak isteyen kişiye bu hükümleri bilmek farz kılın­mıştır. Aynı şekilde Kur'an-ı Kerim'den bir şey ezberleyenin bunu söz konusu hükümleri bilerek ezberlemesi farz kılınmıştır. Bu da Kur'an-ı Kerim halka­larına, okunmasına, okutulmasına ve tertil üzere okunmasıyla ilgili hükümle­rin bilinmesine önem verilmesini gerektirir.

Kur'an-ı Kerim yedi harf üzere indirilmiştir. Böylece bütün Arap lehçelerini ve konuşma stillerini kapsamıştır. Kur'an-ı Kerim Hz. Ebu Bekir (r.a) döne­minde yazılı halde bir araya getirilerek Kureyş yazı stiline göre yazılmıştır. Daha sonra Hz. Osman (r.a) bunu genelleştirmiştir (etrafa dağıtmıştır). Yedi harften (yani yedi lehçeden) bu yazılış tarzına uyanlar varlığını sürdürmekle birlikte diğerleri ise ortadan kalkmıştır. Çünkü geçiş döneminden sonra üm­metin dilinin bu yazılış tarzına göre bir düzene konması mümkün olmuştur. Bu itibarla bu konuda (yani yazılı mushafm dışında) varid olanların hepsi ya neshedilmiştir veya tefsir mahiyeti taşımaktadır. Çünkü Hz. Osman (r.a)'ın mushafının okunuşunu (tilavetinin) neshedilmemiş Kur'an-ı Kerim'in tümünü içerdiği konusunda sahabe arasında görüş birliği oluşmuştur.

Bu mushaf aym zamanda tevatür ile rivayet edilmiştir. Onun dışında hiç bir şeyde bu iki şart gerçekleşmemiştir. Yedi kıraat veya on kıraat dendiği zaman bununla kastedilen yukarıda sözü edilen ve rivayetlerde geçen yedi harf (lehçe) değildir. Ancak bunlar yedi harften (lehçeden) Hz. Osman (r.a) mushafının yazılış tarzına uygun düşen okunuş tarzlarını içermektedirler. Bu kıraatlann korunması ümmetin sorumluluğu altındaki bir farzı kifayedir. Müs-lümanın Kur'an-ı Kerim'den namazım kılabileceği kadar bir şey ezberlemesi ayni vaciptir. Kur'an-ı Kerim'in tamamının ezberlenmesi ayni sünnettir. Kur­'an-ı Kerim tilavetinden günlük bir virdin olması da temiz bir kalbe, kâmil bir imana sahip olan ve sağlıklı bir fıtrat üzere olan herkesin üzerine ayni sün­nettir. Ama kalp hastalıkları olanların bundan şifa bulmak için mutlaka Kur­'an-ı Kerim okumaları gerekir. Onlar için Kur'an-ı Kerim'den bu kadar bir mik­tar okumak farzı ayndır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir Öğüt, gönüllerde olanlar için bir şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." [439]

Hatta Kur'an-ı Kerim tilaveti olmadan yerine getirilebilecek bütün farzlar Kur'an-ı Kerim'den bu kadarlık bir miktarın okunmasını farz kılmaktadır. Ez­ber konusunda aynı şey söylenebilir. Müslüman kalbini mutmain kılmak, onu sağlık ve nurlarla mamur etmekle yükümlüdür. Kur'an-ı Kerim tilaveti ve bir kısmını ezberlemek bu sahaya girer.

Bütün bu sebeplerden dolayı Kur'an-ı Kerim'den günlük olarak bir miktar okumakta, Kur'an-ı Kerim'i ezberlemekte, okumakta ve okutmakta büyük fa­zilet vardır.

Bundan sonra gelecek kısımda Kur'an-ı Kerim'le ilgili olarak bilinmesi ge­reken konularda, onun haklarının tam olarak yerine getirilmesi hakkında bu kitabın yazılış gayesine uygun düşecek miktarda geniş bilgiler verilecektir.

Allah, efendimiz Hz. Muhammed (a.s)'e ve O'nun âline salat ve çokça se­lâm eylesin. [440]

 



[1] Durru'l-Muhtar, İbni Abidin Haşiyesi (1/508-512)

[2] Şerhu's-Sağir (i 1358-363)

[3] Bkz. el-Muhezzeb (11101) el-Fıkhu'l-İslâmi (1/642)

[4] el-Muğni (2/143-149)

[5] el'Fıkhu'l-İslâmi (1/644-645)

[6] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/9-13

[7] Buhari (21584) 18-Kitabu Kasri's-Sala fı's-Sef er, 17-Oturarak namaz kılma babı.

[8] Ebu Davud (1/250) Kitabu's-Salat, Oturarak namaz kılma babı.

[9] Ebu Davud, aynı yer.

[10] Buhari (2/584) 18-Kitabu Kasri's-Sala fı's-Sef er, 17-Oturarak namaz kılma babı.

[11] Nesai (31223-224) 20-Kitabu Kıyami'l-Leyl ve Tatavvu'i'n-Nehar, 21-Oturarak namaz kılanın namazının yatarak namaz kılanınkine üstünlüğü babı.

[12] İbni Huzeyme (2/235) Oturarak nafile namaz kılmakla ilgili bablar bölümü, 541-Nafıle namazı oturarak kılanın namazının (sevabının) ayakta kılanınkinden ek­sikliği babı. Onun kitabında bir başka yerde de geçmiştir. Şöyle: İbni Huzeyme (2/242) Oturarak nafile namaz kılmakla ilgili bablar bölümü, 550-Halkın genelinin sandığının aksine yan yatarak namaz kılanın namazının özelliği babı.

[13] Buhari (2/587) 180-Kitabu Taksiri's-Sala fı's-Sefer, 19-Bir kimsenin oturarak na­maz kılmaya güç yetirememesi durumunda yan üstü yatarak namaz kılacağı babı. Ebu Davud (1/250) Kitabu's-Salat, Oturarak namaz kılma babı. Tirmizi (2/208) Ebvâbu's-Salat, 274-Oturarak namaz kılanın namazının ayakta kılarak kılamnkinin yarısına denk olduğu hakkında gelen rivayetler babı.

[13] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/13-15

[14] Fethu'l-Bari (2/585)

[15] Buhari (21584) 18-Kitabu Kasri's-Sala fi's-Sefer, 17-Oturarak namaz kılma babı. Ibni Huzeyme (2/89) Ortaya çıkan herhangi bir mazeret halinde farz namazın kılınışı ile ilgili bab. 383-Hastanın ayakta namaz kılmaya güç yetirememesİ duru­munda oturarak namaz kılması babı.

[16] Buhari (21151-152) 10-Kitabu'l-Ezan, 39-Cemaate katılmadaki hastalık sınırı. Ay­rıca sh.204, 68-Bir imamın arkasında namaz kılan kimse ile ilgili bab. Müslim (J/313-314) 4-Kitabu's-Salat, 21-İmamın hastalık türünden bir mazeretinin ortaya çıkması durumunda yerine bir başkasını bırakması babı. İbni Mace (î/389) 5-Ki-tabu İkameti's-Sala ve's-Sunneti fiha, 142-Resulullah (a.s)'ın hastalığı halinde nasıl namaz kıldığına dair gelen rivayetler babı. İbni Huzeyme (3/53-54) 121-llim adamlarının Resulullah (a.s)'ın (ilgili) emrini neshetttiğine dair hakkında te'vilde bulundukları rivayetlerin bildirilmesi babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/15-17

[17] Keşfu'l-Estar (1/275) Hastanın namazı babı. Ebu Ya'la (3/346) Mecme'u'z-Zevaid (2/148) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar ve bir benzerini Ebu Ya'la ri­vayet etmiştir. Ancak o (yani Ebu Ya'la) şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) bir hastayı ziyaret etti ve onun yastığın üzerine (secde ederek) namaz kıldığını gördü. Onu (yani yastığı) attı. Sonra üzerine namaz kılmak (secde etmek) için bir ud (a-ğaç) aldı. (Resulullah a.s) onu da attı." Bezzar'ın ravileri Buhari ve Müslim'de ad­ları geçen ravilerdir."

[18] Mecme'u'z-Zevaid (21148-149) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Ev-sat'da rivayet etmiştir ve ravileri sikadır. Ravilerinin hakkında güvenilirliklerine zarar verecek bir tenkidde bulunulmamıştır. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir."

[19] Ahmed bin Hanbel (31126) Mecme'u'z-Zevaid (21149) Heysemi şöyle söylemiş­tir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[20] Mecmeu'z-Zevaid (2/149) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/17-19

[21] Nisa Suresi; 102

[22] Bakara Suresi: 238-239

[23] Bakara Suresi: 239

[24] ei-Fıkhu'l-İslâmi (21442-444)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/21-27

[25] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/27

[26] Buhari (71421) 64-Kitabu'l-Meğazi, 31-Zâtu'r-Rika Gazvesi babı.

[27] Muvatta (11183-184) H-Kitâbu Salati'l-Havf, 1-Korku namazı babı.

[28] Buhari (71422) 64-Kitabu'l-Meğazi, 31-Zâtu'r-Rika Gazvesi babı. Müslim (11575) 6-Kitabu Salati'l-Musafırin ve Kasriha, 57-Korku namazı babı.

[29] Tirmizi (2/455) Ebvâbu's-Salat, 398-Korku namazı hakkında gelen rivayetler babı.

[30] Ebu Davud (2112-13) Kitabu's-Saiat, (Savaş esnasında) bir safin İmamla birlikte dura­cağını bir safın da düşmana karsı duracağını söyleyenlerle ilgili bab.

[31] Ebu Davud (2/13) Kitabu's-Salat, (İmamın) bir rek'at kılıp sonra ayakta durması ha­linde (cemaatin) kendileri için bir rek'atı tamamlayacaklarım, sonra selâm verecekle­rini ve sonra ayrılıp düşmanın karşısında duracaklarım söyleyenler babı. Selâm konu­sunda görüş ayrılığına düşülmüştür.

[32] Muvatta (11183) 11-Kitâbu Salati'l-Havf, 1-Korku namazı babı.

[33] Nesai (3/171) 18-Kitâbu Salati'l-Havf.

[34] Nesai (3/178-179) 18-Kitâbu Salati'l-Havf.

[35] Nesai (3/171) 18-Kitâbu Salati'l-Havf.

[36] Müslim (11574-575) 6-Kitabu Salati'l-Musa/irin ve Kasriha, 57-Korku namazı babı.

[37] Müslim (11575) Aynı yer.

[38] Nesai (3/174) 18-Kitâbu Salati'l-Havf

[39] Nesai (31176) Aynı yer.

[40] Nesai (3/178) Aynı yer.

[41] Nesai (3/178) Aynı yer.

[42] Ebu Davud (2111-12) Kitabu's-Salat, Korku namazı babı. Bu hadis sahihtir.

[43] Nesai (3/177-178) 18-Kitâbu Salati'l-Havf, 1-Korku namazı babı.

[44] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/27-33

[45] Nevevi (51197)

[46] Buhari (71422) 64-Kitabu'l-Meğazi, 31-Zâtu'r-Rika gazvesi babı. Müslim (11574)

6-Kitabu Salati'l-Musafirin ve Kasriha, 57-Korku namazı babı.

[47] Müslim, aynı yer.

[48] Buhari (21431) 12-Kitabu'l-Hafv, 1-Korku namazı babı.

[49] Buhari (8/199) 65-Kitâbu't-Tefsir, 43-Yüce Allah'ın: "Gönülden boyun eğmiş kimse­ler olarak Allah'ın huzurunda ibadete durun" sözüyle ilgili bab.

[50] Buhari (21433) 12-Kitabu'l-Hajv, 3-Korku namazında insanların birbirlerini ko­ruyacakları babı. Nesai (31169-170) 18-Kitâbu Salati'l-Havf.

[51] Nesai, aynı yer sh. 170

[52] Nesai, aynı yer sh. 169

[53] Tirmizi (5/243) 48-Kitabu't-Tefsir, 5-Nisa süresiyle ilgili bab. Nesai (3/174) 18-Kitâbu Salati'l-Havf. O rivayetinde: "Ve Usfân" sözüyle birlikte "müşrikler tarafından kuşatma altına alınmış olan" ibaresini ilave etmiştir. Yine o rivaye­tinde: "Oğullarından ve bekârlarından " ibaresine yer vermiştir.

[54] Ebu Davud (2/14) Kitabu's-Salat, Topluca tekbir getireceklerini söyleyenler babı.

[55] Ebu Davud, aynı yer. sh 14-15 Ebu Davud'un rivayetinde şu ibare geçmektedir: "Hayve bin Şureyk'İn buluntusundan başka bir buluntu daha..." Yine onun rivayetinde şöyle denmektedir: "...Böylece beraberindekiler birlikte rüku ve secde etti. Dedi ki: Kalk­tıklarında geri geri arkadaşlarının saflarına çekildiler." Ancak kıbleye arkalarını döndüklerinden söz etmemiştir."

[56] Nesai (31173-174) 18-Kitâbu Salati'l-Havf. Bu hadis sahihtir. Tirmizi bu hadisin ha-sen, sahih garib olduğunu söylemiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/33-38

[57] Ebu Davud (2/15) Kitabu's-Salat, Arkalarım kıbleye dönseler de topluca tekbir getireceklerini söyleyenler babı. İsnadı hasendir.

[58] Ebu Davud (2/16) Kitabu's-Salat, (imamın) her gurupla birlikte bir rek'at kılaca­ğım sonra selâm vereceğini söyleyen babı.

[59] Ebu Davud (2/16) Aynı yer.

[60] Ebu Davud (2/16) Aym yer. İsnadı hasendir.

[61] Nesai (31178) Aynı yer. Bu hadis şahitlerinin bulunması itibariyle hasendir.

[62] Ebu Davud (2/18) Kitabu's-Salat, Dilek sahibinin namazı babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/38-42

[63] Ebu Davud (2116-17) Kitabu's-Salat (İmamın) her gurupla birlikte bir rek'at kı-lıcağmı ve bu namazı kaza etmeyeceklerini söyleyen babı. Nesai (31168) 18-Kitâ-bu Salati'l-Havf.

[64] Nesai (3/168) Aynı yer. Bu hadis sahihtir.

[65] Mecme'u'z-Zevaid (2/197) Hey semi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'ce-mu'l-Kebir'de ve Evsafta da bir benzerini rivayet etmiştir. Mu'cemu'l-Kebir'deki rivayetin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[66] Müslim Şerhi (61124-126)

[67] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/42-46

[68] Bakara Suresi: 239

[69] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/46-47

[70] Buhari (2/434) 12-Kitabu'l-Havf, 4-Kaîelere saldırı düzenlenmesi halinde namaz babı. Müslim (1/438) 5-Kitabul-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 36-Orta namazın i-kindi namazı olduğunu söyleyenin delili babı.

[71] Ahzab Suresi: 25

[72] Ahmed bin Hanbel 0/49) Nesai (2/17) 7-Kitabu'l-Ezan, 21-Namazlardan geri ka­lan için ezan okunması. İbni Huzeyme (2/99) 397-Namazların kaçırıldığının ha­tırlanması ve kazasındaki sünnet (sünnete uygun bir şekilde kazası) babı. ibni Hib-ban (41241) Bir kimsenin açıklamış olduğum hal üzere namazını geciktirmesi du­rumunda daha sonra belirtmiş olduğumuz örnekten farklı bir şekilde yerine geti­rebileceğine dair açıklamalar babı. İbni Seken bunun sahih olduğunu söylemiştir. Hadisin senedinde geçen raviler Sahih'te isimleri geçen ravilerdİr.

[73] Tirmizi (1/337) Ebvâbu's-Salat, 19-Namazları kaçıran bir kimsenin (kaza ederken) hangisinden başlayacağı hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (2117-18) 7-Kita-bu'l-Ezan, 22-Bütün bunlar için bir ezanla yetinilmesi babı. Muvatta (11184-185) 11-Kitabu Salati'l-Havf, 1-Korku namazı babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/47-50

[74] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/50-51

[75] Buhari (7/407) 64-Kitabu'l-Meğazi, 30-Resulullah (a.s)'ın Ahzab'dan (Hendek Sa­vaşından) dönüşü babı.

[76] Buhari, aynı yer.

[77] Buhari (2/436) 12-Kitabu'l-Havf, 5-İsteyen ve istenen namazı babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/51-52

[78] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/52-57

[79] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/59

[80] Buhari (3148) 19-Kitabu't-Teheccüd, 25-Nafile namazların ikişer rek'at kılınacağı hakkında gelen rivayetler babı. Ebu Davud (2/89-90) Kitabu's-Salat, İstihare ile il­gili bab. Tirmizi (21345-346) Ebvâbu's-Salat, 349-İstihare namazı hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (6180) 26-Kitabu'n-Nikah, 27-İstiharenin nasıl olduğu babı.

[81] Ebu Ya'la (2/497) İsnadı hasendir. Mecme'u'z-Zevaid (21281) Heysemi söyle söy­lemiştir: "Bunu Ebu Ya'la rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar. Bunun bir benze­rini de Taberani Evsat'ta rivayet etmiştir." İbni Hibban (21122) Bir kimsenin bir işe girişmek istemesi durumunda ona girişmeden önce istihare yapmasının emre-dıldığının bildirilmesi babı. Bu konuda Ebu Hureyre (r.a) ve Ebu Eyyub (r ai'dan da rivayet nakledilmiştir. Bkz. Mevaridu'z-Zem'ân (685-686)

[82] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/61-64

[83] er-Ravdu'd-Dani (11306-307) Mecme'u'z-Zevaid (21279) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Taberani, Sağir'de rivayet etmiştir ve sonunda şöyle söylemiştir: "Rivayet edilen kısmının zikrinden sonra hadis sahihtir,"

[84] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/65-67

[85] Hakim (1/526)

[86] et-Tehzib (4/307)

[87] İbni Adiyy, el-Kâmil (4/1346)

[88] İbni Mace (11441-442) 5-Kitabu İkameti's-Sala ve's-Sunneti fiha, 189-îhtiyaç (ha­cet) namazı hakkında gelen rivayetler babı. Ebu İshak: "Bu hadis sahihtir" de­miştir.

[89] Tirmizi (5/569) 49-Kitâbu'd-Da'avât 119. bab. İbni Huzeyme (21225-226) 527-Korku ve ümit namazı babı. İsnadı sahihtir.

[90] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/67-69

[91] Tirmizi (21257-258) Ebvâbu's-Salat, 298-Tevbe esnasında namaz kılmak hakkında gelen rivayetler babı. Ebu Davud (2186) Kitabu's-Salat, İstiğfarla ilgili bab. İbni Mace (11446) Kitabu İkameti's-Sala ve's-Sunneti fiha, 193-Namazın keffaret oldu­ğu hakkında gelen rivayetler babı. İbni Mace bu hadisin içinde: "Sonra iki rek'at na­maz kılar" ifadesine yer vermiştir. İbni Hibban (2110) Günâhından tevbe edip Al­lah'tan mağfiret dileyen kimsenin bu mağfiret dilemesinin arkasından namaz kıl­ması durumunda Allah'ın onu bağışlayacağının bildirilmesi. İbni Hibban bu hadi­sin içinde: "Sonra iki rek'at namaz kılar" ifadesine yer vermiştir. İbni Huzeyme (2/216) 525-Nass ve delalet mahiyeti taşıyan rivayetlerin bildirilmesi babı.

[92] Ali İmran Suresi: 135

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/69

[93] Bunu Beyhaki mürsel olarak rivayet etmiştir.

[94] İbni Huzeyme (21213-214) 523-Günâh isledikten sonra (tevbe ve mağfiret için) namaz kılmanın müstehablığı babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/70-71

[95] Buhari (7/308-309) 64-Kitabu'l-Meğazi, 10-3984 nolu hadisin babı.

[96] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/71-74

[97] Yani onların dualarıyla. Nitekim Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'ın Resulullah (a.s)'tn tımcast Abbas (r.a) ile istiskada bulunduğu yani onun duasıyla istiska ettiği rivayet edilmiştir. (Yayıncı) Burada tevessül ile kastedilen salih kimselerin dualarım iste­mektir. Çünkü salih kimselerin duaları Allah katında daha makbuldür. Ama te­vessülden amaç onların aracı edilmesi veya bazı kimselerden gıyaben istimdad edil­mesi değildir. Böyle bir şey İslâm İnancına aykırıdır, ileride geleceği üzere Hz. Ömer (r.a) istiskaya çıkarken Resulullah (a.s)'ın amcası Hz. Abbas (r.a)'ı yanına alarak onunla dua ederdi. Eğer insanlardan gıyaben İstimdad veya Resulullah (a.s)'ın veya bir başkasının ruhundan istimdad caiz olsaydı, Hz Ömer (r.a) kendileriyle birlikte dua etmesi üzere Hz. Abbas (r.a)'ı yanına alma ihtiyacı duymaz doğrudan Resulullah (a.s)'ın ruhundan istimdad ederdi veya Hz. Abbas (r.a)'tn kendileriyle birlikte duaya çıkmasını istemeksizin gıyaben istimdadda bulunurdu. (Çeviren)

[98] Bkz. ibni Abidin'in ed-Durr'e yazdığı haşiye (1/567) el-Lubab (11121) eş-Şerhu's-Sağir (11537-541) ei-Muhezzeb (1/123) et-Muğni (21430 ve sonrası) el-Fıkhu'l-İs-lâmi ve Edilletuh (2/415 ve sonrası)

[99] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/75-79

[100] Ebu Davud (11102) Kitabu's-Salat, 257-İstiska namazı ile ilgili bahlar ve cüzler bölümü. Ebu Davud bu hadisi rivayet etmiş ancak: "Eski elbiselerini giymiş halde" sözlerine de "huşu ve tazarru içinde" sözlerine de yer vermemiştir. Şöyle demiştir: "Bunu el-Velid bin Ukbe ve İbni Atebe rivayet etmiştir (yani bu hadisin ravisi bazılarınca İbni Ukbe, bazılarınca da İbni Atebe olarak anılmıştır -Çeviren). Doğ­rusu ise İbni Atebe'dir." Tirmizi (2/445) Kitabu's-Salat, 395-îstiska (yağmur is teme) namazı hakkında gelen rivayetler babı. Bu hadisin isnadı hasendir. Bunu aynı şekilde Ebu Avane ve İbni Hibban rivayet etmiştir. Bu ikisi bunun sahih olduğunu söylemişlerdir. Yine Hakim, Darekutni ve Beyhaki de rivayet etmiştir. Yine en-Neyl'de de yer almıştır. Nesai (31156) 17-Kiîabu'l-İstiska 3-îmamın (yağmur na­mazı) için çıktığında ne hal üzere olmasının müstehab olacağı babı.

[101] Tirmizi (211445) Kitabu's-Salat, 395-İsîiska (yağmur isteme) namazı hakkında gelen rivayetler babı.

[102] Nesai (31163) 17-Kitabu'l-İstİska, 13-İstiska namazının nasıl olacağı babı.

[103] Nesai (31156-157) 17-Kitabu'l-İstiska, 4-İmamın istiska için minber üzerine oturma­sı babı.

istiska: Su istemek anlamındadır. Ancak halk arasında "yağmur isteme" anlamı ka­zanmıştır. Genelde, yağmurun kesildiği bir dönemde Yüce Allah'tan insanları, hay­vanları ve bitkileri yağmurla sulaması anlamında kullanılmaktadır.

[104] Minhacu't-Talibin (11315) el-Kâfı (11319)

[105] Neylu'l-Evtâr (4131)

[106] Tehanevi (81154)

[107] Zeyla'i (2/240)

[108] Müslim (2/611) Aynı yer.

[109] Ebu Davud (11301) Kitabu's-Salat, 257-İstiska namazı babı.

[110] Buhari (2/497-498) 15-Kitabu'l-İstiska 4-İstiska esnasında ridayı ters siyme babı Müslim (21611) 9-Kitabu Salatil-İstiska

[111] Ebu Davud (11302) Aynı yer.

[112] Ebu Davud (11302) Aynı yer.

[113] Ebu Davud (1/302) Aynı yer, İbni Huzeyme (2/335) 658-Resulullah (a.s)'ın (istiska esnasında) ridasınm sağ yanını sol yanına getirmek suretiyle ridasını ters giydiğinin delili babı. İsnadı sahihtir.

[114] Nesai (3/158) Kitabu'l-İstiska, 8-İmamın elini kaldırması babı.

[115] İbni Huzeyme (21334) 656-İstiska esnasında ellerin nasıl kaldırılacağı babı. İsnadı sahihtir.

[116] İbni Huzeyme (2/335) 657-İstiska esnasında ridanın nasıl ters giyileceği babı. Bu

hadis hasendir. 2Î97-Mecme'u'z-Zevaid (21216) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'ce-

mu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravİlerdir," 2198-Buhari (21513) 15-Kitabu'l-İstiska, 15-İstiska esnasında ayakta dua edilmesi babı.

[117] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/79-85

[118] Buhari (21494) 15-Kitabu'l-İstiska, 3-Kurakltğm olması durumunda insanların i-

marndan (yöneticiden) istiskaya çıkmasını istemeleri babı.

[119] Buhari (21494) Aynı yer. Belirtilen söz, Ebu Talib'in sözüdür.

[120] Buhari (21413) 11-Kitabu'l-Cumu'a, 35-Cuma günü hutbe esnasında istiska babı, Müslim (2/614) 9-Kitabu Salati'l-İstiska, 2-îstiska esnasında dua babı.

[121] Buharı (21507-508) 15-Kitabu'l-İstiska, 7-Cuma hutbesinde kıbleye doğru dönmeden istiska babı.

Vadi Kanat: Medine vadilerinden biri. Bu vadide Medinelilerin ekin tarlaları ve bostanları bulunmaktaydı.

[122] Buharı (21512) 15-Kitabu'l-İstiska, 14-Yağmurun çok yağması durumunda: "Bizim üzerimize değil etrafımıza" diye dua edilmesi babı.

[123] Buhari (21516) 15-Kitabu'l-İstiska, 21-İstiska esnasında insanların (cemaatin) imam­la birlikte ellerini kaldırmaları babı.

[124] Ebu Davud (1/305) Kitabu's-Salat İstiska esnasında elleri kaldırma babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/85-88

[125] Tehanevi (81147)

[126] Buhari (21507)

[127] Buhari (2/501)

[128] Buhari (2/508)

[129] İbni Hacer (2/501)

[130] İbni Hacer (2/508)

[131] Ebu Davud (J/304) Kitabu's-Salat, İstiska esnasında elleri kaldırma babı. İsnadı ceyyiddir (iyidir).

[132] Nuh Suresi; 10-11

[133] Bu konuda bkz. Hedyu'n-Nebiyyifi's'Salavâti'l-Hassa sh. 155-156

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/88-91

[134] Duhan Suresi: 10

[135] Duhan Suresi: 16

[136] Buharı (21510) 15-Kitabu'l-İstiska, 13-Kurakhk durumunda müdriklerin Müslüman­lardan yardım dilemeleri durumunda (nasıl yapılacağı) babı.

[137] Müslim (412156) 50-Kitabu Sıfati'l-Munafikin ve Ahkâmihim, 7-Duhan babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/91-93

[138] Buhari (21517) 15-Kitabu'l-îstiska, 22-İmamın istiska esnasında ellerini kaldır­ması babı. Müslim (21612) 9-Kitabu Salati'l-İstiska, Î-İstiskada dua ederken elle­rin kaldırılması babı.

2204-Ebu Davud (1/303) Kitabu's-Salat, İstiska esnasında elleri kaldırma babı. Tirmizi (21443) Ebvâbu's-Salat, 395-İstiska namazı hakkında gelen rivayetler babı. Nesaİ (31158-159) 17-Kitabu'l-İstiska, 9-(Ellerin) nasıl kaldırılacağı babı. İsnadı sahih­tir.

[139] Müslim (2/612) Aynı yer.

[140] Ebu Davud (1/304) Kitabu's-Salat, İstiska esnasında elleri kaldırma babı. İsnadı sahihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/93-94

[141] Ebu Davud (1/304) Kitabu's-Salat, İstiska esnasında elleri kaldırma babı. İsnadı sahihtir. Bu hadis sahihtir. Daha Önce Hz. Aişe (r.a)'den rivayet edilmiş olan ve i-çinde (Resulullah (a.s)'in) istiska duasında ne dediği bildirilen hadis geçmişti.

[142] Rezin bunu Müsned'inde zikretmiştir.

[143] Muvatta (1/190-191) 13-Kitabu'l-İstiska, 2-İstiska hakkında gelen rivayetler babı. Ancak Muvatta'da (Amr bin Şu'ayb (r.a)'ın) babasından onun da dedesinden (yani kendi babasından) rivayet ettiği belirtilmemiştir. Ebu Davud (1/305) Kitabu's-Sa­lat, İstiska esnasında elleri kaldırma babı. isnadı hasendir.

[144] Taberani Mu'cemu'l-Kebir (7/228,217,223)

[145] Taberani Mu'cemu'l-Kebir (7/228) Kesfu'l-Estar (1/318) İstiska namazında tekbir getirilmesi babı. Mecme'u'z-Zevaid (21215) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Mu-'cemu'l-Kebir'de Taberani rivayet etmiştir. Bezzar da muhtasar olarak rivayet et­miştir. Bezzar'ın isnadı hasen sahihtir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/94-96

[146] Buhari (21518) 15-Kitabu'l-İstiska, 23-Yağmur yağdığında ne deneceği babı. Nesai

(3/164) 17-Kitabu'l-İstiska, 15-Yağmur yağması esnasında ne deneceği babı. 2210-Müslim (4/228) 52-Kitabu'l-Fiten ve Esrâti's-Sa'a, 15-Medine'nin evlerinin ve bi­nalarının kıyamet öncesinde alacağı halle ilgili bab.

[147] Ebu Davud (41326-327) Kitabu'l-Edeb, 114-Yağmur hakkında gelen rivayetler ba­bı. Ahmed bin Hanbel (3/133) Müslim (21615) 9-Kitabu Salati'l-İstiska, 2-İstis-koda dua babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/97

[148] Ahmed bin Hanbel (3/429) Kesfu'l-Estar (1/318) "Şöyle şöyle bir yıldız saye­sinde bize yağmur verildi" demekten nehiy babı. Mecme'u'z-Zevaid (21212) Hey se­mi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel, Bezzar ve Mu'cemu'l-Kebir ve Evsat'ta Taberani rivayet etmiştir. Taberanİ'nin ravileri sikadırlar."

[149] -Muvatta (11192) 13-Kitabu'l-İstiska, 3-Yıldızlarla yağmur isteme babı. Buhari (2/333) İO-Kitabu'l-Ezan, 156-İmamın selâm verdikten sonra insanlara döneceği babı. Müslim (1/83-84) 1-Kıtabu'l-İman, 32-"Bize yıldız sayesinde yağmur veril­di" diyenin dinden çıkmış olacağının bildirilmesi babı.

[150] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/97-98

[151] Şerhu's-Sunne (4/420-421)

[152] Müslim (2/644) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 10-Ölü için ağıt yakmaya karşı şiddetli teh-did olduğu (yani bu fiilden şiddetle nehyedildiği) babı.

[153] Ahmed bin Hanbel (51435) Mecme'u'z-Zevaid (21216) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri ge­çen ravilerdir."

[154] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/99-101

[155] Buhari (2/494) 15-Kitabu'l-İstiska, İnsanların kuraklık durumunda imamdan (yö­neticiden) yağmur duasına (istiskaya) çıkmalarını istemeleri babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/101

[156] Hafız İbni Hacer (2/497)

[157] Hafız İbni Hacer (2/495)

[158] Bakara Suresi: 189

[159] Ankebut Suresi: 20

[160] Bkz. ed-Durru'l-Muhtar ve İbni Abidin Haşiyesi (yani İbni Abidin'in Durru'l-Muh-tar'a yazmış olduğu haşiye) (1/565-566) Şerhu's-Sağir (1/532-536) Muhezzeb (1/122) Muğnİ (2/420-429) Fıkhu'l-İslâmi (2/398-410)

[161] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/103-107

[162] Buhari (21535) 16-Kitabu'l-Küsuf 5-Güneş tutulması hakkında küsuf kelimesinin yoksa husuf kelimesinin mi kullanılacağı babı.

[163] Buhari (2/545) 16*Kitabu'l-Küsuf 13-Güneşin bir kimsenin ölmesinden veya yaşamasından dolayı tutulmayacağı babı. Müslim (21618) 10-Kitabu'l-Küsuf 1-Küsuf namazı (güneş tutulması dolayısıyla kılınan namaz) babı.

[164] Buhari (2/533-534) 16-Kitabu'l-Küsuf 4-İmamın küsuf (güneş tutulması) esnasında hutbe vermesi.

[165] Buhari (2/549) 16-Kitabu'l-Küsuf 19-Küsufta açıktan Kur'an-ı Kerim okunması babı.

[166] Müslim (2/619) 10-Kitabu'l-Küsuf 1-Küsuf namazı babı.

[167] Buharı (2(529) Î6-Kitabu'l-Küsuf, 2-Küsuf dolayısıyla sadaka verilmesi babı.

[168] Müslim (2/618) 10-Kitabu'l-Küsuf, I-Küsufnamazı babı.

[169] Müslim (21619) aynı yer.

[170] Buhari (21538) 16-Kitabu'l-Küsuf, 7-Küsuf esnasında kabir azabından Allah'a sığınılması babı.

[171] Müslim (2/621-622) 10-Kitabu'l-Küsuf 2-Hüsuf (ay tutulması) namazında kabir azabının hatırlanılması babı.

[172] Müslim (2/621) 10-Kitabu'l-Küsuf 1-Küsuf namazı babı.

[173] Müslim (21620-621) 10-Kitabu'l-Küsuf 1-Küsuf namazı babı.

"Kabirlerde fitneye maruz kalırsınız": Yani İmtihan olunursunuz. Kabir fit­nesi ile kastedilen münker ve nekir adlı meleklerin sorguya çekmeleridir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/107-111

[174] Ebu Davud (11306) Kiîabu's-Salat, Küsuf namazı babı,

[175] Ebu Davud (1/309) Kitabu's-Salat, Küsuf namazında kıraat (Kur'an-ı Kerim okuma) babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/111-112

[176] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/112-114

[177] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/114

[178] Ahmet Bin Hanbel (5/428) Mecme'u'z-Zevaid (2/207) Heysemi şöyle söyle- Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri Sahihi isimleri geçen ravılerdır.”

[179] Ebu Davud (J/308) Kitabu's-Salat (Bu namazın) dört rek'at olacağını söyleyen babı. Nesai (3/140) 16-Kitabu'l-Kûsuf15-Bir başka türü.

[180] Hadisin metninde geçen ve bizim "ortaya çıkmıştı (veya kalabalık bir toplulukla bir araya gelmişti)" anlamını verdiğimiz "bariz" kelimesi hakkında su açıklamaya yer ve­rilmiştir: "Hattabi şöyle söylemiştir: "Zayi mu'cemeden önce râyi gayri mu'ceme ile yazılan "bariz" kelimesi "buruz" fiilinin ismu'l-failidir. Ancak bu yazılış yanlıştır. Bu ravinin karıştırmasından ileri gelen bir hatadır. Doğrusu ise iki mu'ceme zâ ile yazılan "bi ezez"dir. Bu kelime de kalabalık bir toplulukla birlikte anlamına gelir. Araplar "ezez" kelimesini "kalabalık, çok" anlamlarında kullanırlar. el-Ezheri, et-Tehzib adlı kitabında Semure bin Cundub (r.a)'un hadisini zikretmiş ve ilgili kelimenin "bi ezez" seklinde olduğunu söylemi§ ve belirttiğimiz anlamda açıklamıştır, el­li'irevi de kitabında bunu bu şekilde ("bi ezez" şeklinde) nakletmiştir. el-Hirevi de "ezez" kelimesinin "kalabalık, çok" anlamlarına geldiğini söylemiştir.

[181] Nesai (31152) 16-Kitabu'l-Küsuf, 23-Küsuf namazında hutbenin nasıl olacağı babı.

[182] Nesai (3/148-149) 16-Kitabu'l-Küsuf, 19-Bu namazda Kur'an-ı Kerim'in açıktan okun­maması babı. Tirmizi (31451) Ebvâbu's-Salat, 397-Küsuf namazında kıraatin (Kur'­an-ı Kerim okumanın) nasıl olacağı hakkında gelen rivayetler babı.

[183] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/114-117

[184] cennet ve cehennem hakkında nelerin arzedildlği babı.

[185] Müslim (21622) Aynı yer.

[186] Müslim (21623) Aynı yer.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/117-120

[187] Buhari (11182) 3-Kitabu'l-Ilm, 24-El ve bas ''e Hant etmek suretiyle fetvalara (yani fetva isteklerine) cevap verilmesi babı. Müslim (21624) 10-Kitabu'l-Küsuf, 3-Küsuf namazında Resulullah (a.s)'a cennet ve cehhennem hakkında nelerin arze-dildiği babı.

[188] Buhari (21543-544) 16-Kitabu'l-Küsuf, 11-Güneş tutulması esnasında köle azad et­meyi sevme babı.

[189] Buhari (2/402-403) U-Kitabu'l-Cumu'a, 29-Hutbede senadan (Allah'ı sena ve hamd duasından) sonra "emma ba'du" demekle ilgili bab.

[190] Buhari (2/231) 10-Kitabu'l-Ezan, 90-745 nolu hadisin babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/120-123

[191] Buhari (2/540) 16-Kitabu'l-Küsuf, 9-Küsuf namazını cemaatle kılma babı. Müs­lim (21626) 10-Kitabu'l-Küsuf, 3-Küsuf namazında Resulullah (a.s)'a cennet ve ce­hennem hakkında nelerin arzedildiği babı.

 

[192] Müslim (21627) 10-Kitabu'l-Küsuf, 4-(Resulullah (a.s)'ın) söz konusu namazı dört secde ile sekiz rek'at olarak kıldığım söyleyenler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/123-125

[193] Buhari (21545) 16-Kitabu'l-Küsuf 14-Küsuf esnasında zikir babı. Müslim

(2/628-629) 10-Kitabu'l-Küsuf 5-Küsuf namazında "cemaatle namaz kılınacak" diye seslenilmesi babı. Nesai (31153-154) 16-Kitabu'l-Küsuf, 25-Küsuf esnasında istiğfarda bulunulmasının emredilmesi babı.

[194] Ahmed bin Hanbel (11143), Mecme'u'z-Zevaid (2/207) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir. Ravileri sikadırlar."

[195] Keşfu'l-Estar (1/325) Küsuf namazı babı. Mecme'u'z-Zevaid (21207) Heysemi şöy­le söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir. Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde ' Hz. Ali (r.a)'nin hadisinden önce geçmiştir ve ravileri Sahih'te isimleri geçen ravi-lerdir."

[196] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/125-127

[197] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/127

[198] Bkz. İbni Abidin Haşiyesi ve ed-Durr (11582-597 ve 11607-610) Hediyyetu'l-Alâiyye (160-165) Şerhu's-Sağir (11542-543 ve 1/553-560 yine 1/575-577) Muhezzeb (11132-135) Keşşafu'l'Kanna' (21127 ve 2/113) Ftkhu'l-İslâmi (2/483-508 ve 2/554-556)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/129-137

[199] Buhari (3/196) 23-Kitabu-l-Cenaiz, 58-Cenaze defnedilinceye kadar bekleme babı. Müslim (2/652) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 17-Cenazeler üzerine namaz kılmanın fazile­ti babı.

[200] Müslim (2/652) Aynı yer.

[201] Buhari (1/108) 2-Kitabu'l-İman, 35-Cenazelerin ardından gitmenin imandan olduğu babı.

[202] Müslim (2/653) Aynı yer.

[203] Müslim (2/653) Aynı yer.

[204] Müslim (2/653-654) aynı yer.

Kırat kelimesi ile kastedilen sevap miktarının ne olduğu Yüce Allah katında bilin­mektedir. Bu hadis sözü edilen amelin işlenmesi karşılığında ne kadar büyük bir ame­lin kazanılacağına delalet etmektedir. Burada kastedilen kıratın, av köpeğinden başka köpeği tutan kimseyle ilgili rivayette geçen kıratın veya ekinle yahut koyunla ilgili kıratın yahut ecrinden her gün bir kırat eksilen kimseyle İlgili rivayette geçen kıratın aynısı olması gerekmez. Bazı rivayetlerde iki kırat denmektedir. Bu bilinen bir mik­tardır. Bunun gibi olması mümkündür. (Nevevi, 7114)

[205] Müslim (2/651) ll-Kitabu'l-Cenaiz, 17-Cenazeler üzerine namaz kılmanın ve ce­nazenin peşinden gitmenin fazileti babı.

[206] Müslim (21654) Aynı yer.

[207] Nesai (4/54-55) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 54-Cenazenin ardından gitmenin fazileti. Ne­sai bunun bir benzerini Abdullah bin Muğaffel'den rivayet etmiştir. Bu hadis sa­hihtir.

[208] Nevevi, Müslim Şerhi (7113-14)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/137-140

[209] Buhari (3/116) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 4-Bir kimsenin ölen kişinin ailesine karşı biz­zat kendinin ağıt yakması babı. Müslim (2/657) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 22-Cenaze-lerin üzerine tekbir (namaz) babı. Nesai (4/70) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 72-Cenazele-rin arkasında saf tutma babı.

[210] Buhari (3/199) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 60-Namazgâhta (cenaze namazı kılmak için tahsis edilen alanda) ve camide cenazenin üzerine namaz kılınması babı. Müslim (21656) ll'Kitabu'l-Cenaiz, 22-Cenazelerin üzerine tekbir (namaz) babı. Nesai (4/70) 21-Ki-tabu'l-Cenaiz, 72-Cenazelerin arkasında saf tutma babı.

[211] Buhari (3/116) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 4-Bir kimsenin Ölen kişinin ailesine karşı biz­zat kendinin ağıt yakması babı. Müslim (21657) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 22-Cenazele-rin üzerine tekbir (namaz) babı. Nesai (4/70) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 72-Cenazelerin arkasında saf tutma babı.

[212] Müslim (2/658) İl-Kitabu'l-Cenaiz, 22-Cenazelerin üzerine tekbir (namaz) babı,

Nesaİ (4/70) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 72-Cenazelerin arkasında saf tutma babı.

[213] Tirmizi (31357) 8-Kitabu'l-Cenaİz, 48-Resulullah (a.s)'ın Necaşi'nin üzerine cenaze namazı kıldırması hakkında gelen rivayetler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/140-142

[214] Nevevi, Müslim Şerhi (7/21)

[215] Yusuf Suresi: 76

[216] Müslim (21659) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 23-Kabre doğru namaz kılınması babı. Ebu Davud (3/209) Kitabu'l-Cenaiz, Cenazelerin üzerine tekbir babı. Tirmizi (31343) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 37-Cenazelerin üzerine tekbir hakkında gelen rivayetler babı.

[217] Nesai (4172) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 76-Cenazelerin üzerine alınan tekbir sayısı.

[218] Buhari (2/344) 10-Kitabu'l-Ezan, 161-Çocukların ahdest almaları ve onlara gusül ve taharetin ne zaman gerekeceği babı. Müslim (2/658) ll-Kitabu'UCenaiz, 23-Kabre doğru namaz kılınması babı. Hadisin senedi verilmediğinden burada bir kapalılık olduğu, "Ben: "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordum" sözünü söyle­yenin kim olduğu anlaşılmamaktadır. Bu yüzden su açıklamayı yapmayı gerekli görüyoruz: Bu sözü söyleyen hadisi Şa'bi'den rivayet eden ravi Süleyman eş-Şey-banı'dır. Şa'bi, bastaki cümleyi söyleyince Süleyman es-Şeybani bu soruyu sormuş, Şa'bı de: "Abdullah bin Abbas (r.a.)" cevabım vermiştir. Bu arada Şa'bi'nin tabiin­den olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz. (Çeviren)

[219] 2234-Buhari (71317) 64-Kitabu'l-Meğazi, 11-Meleklerin Bedir savasında bulunmaları babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/143-145

 

[220] Nevevi, Müslim Şerhi (7123-24)

[221] Mecme'u'z-Zevaid (3134) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Taberani Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir,"

[222] Buhari (31202) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 64-Cenazelerin üzerine dört tekbir getirilmesi

babı. muallak olarak (senedini vermeden) rivayet etmiştir. 2238-Muvatta (11228) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 6-Cenaze üzerine namaz kılanın ne diyeceği babı. İsnadı sahihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/145-147

[223] Tirmizi (3/345) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 39-Cenazelerin üzerine Fatiha suresinin okun­ması hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi birinci rivayet hakkında şöyle söyle­miştir: "isnadı kavi (kuvvetli) değildir." Doğru olan tesbite göre ise bu rivayet mevkuftur (yani Resulullah (a.s.)'a isnad edilmemekte sahabeden nakledilmekte­dir)

[224] Ebu Davud (31210) Kitabu'l-Cenaiz, Cenazelerin üzerine ne okunacağı babı.

[225] Buhari (2/103) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 65-Cenazelerin üzerine Fatiha suresinin okun­ması babı.

 

[226] Nesai (4174) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 77-Dua babı.

[227] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/147-148

[228] Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İ'la'u's-Sunen (81213-214)

[229] Nesai (4175) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 77-Dua babı. İsnadı sahihtir. Bunu Nevevi, Hafız

İbni Hacer ve daha başkaları sahih görmüşlerdir.

[230] Muvatta (J/228) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 6-Cenaze üzerine namaz kılanın ne diyeceği babı. İsnadı sahihtir, Ebu Ya'la (11/477) Mecme'u'z-Zevaid (3/33) Cenazeler üze­rine namaz babı. Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ebu Ya'la rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[231] Zerkani (J/158-159)

[232] Müslim (21662-663) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 26-Cenaze namazında Ölü için dua edil-

mesibabı.

[233] Müslim, aynı yer.

Bizim "zimmetindedir" anlamını verdiğimiz) "fi habli civârik" iba­resi: Yani senin ahd ve emanın (güvencen) altındadır. Yüce Allah'ın bir ayeti kerim­esinde de söyle buyurulmaktadır: Hep birlikte Allah'ın ipine sarılın" (Ali İmran Suresi: 103) Yani Allah'ın ahdine sarılın. Arapların birbirlerini korkutmak adetle­riydi. Bu yüzden bir adam yolculuğa çıktığında (uğradığı) kabilenin beyinden ahid alırdı. Böylece o kabilenin sınırları içinde bulunduğu sürece güvence içinde olurdu. Bir diğer kabilenin sınırlarından içeri girdiğinde o kabilenin efendisinden de güvence alırdı, işte hablu'l-civar denince kastedilen budur.

[234] Ebu Davud (31211) Kitabu'l-Cenaiz, Ölü için dua edilmesi babı. İsnadı hasendir.

[235] Tirmizi (3/344) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 38-(Kisinin) namazda ölü için ne diyeceği babı. Tirmizi söyle söylemiştir: "Bunu Ebu Seleme bin Abdirrahman, Ebu Hureyre (r.a.)'den o da Resulullah (a.s.)'tan rivayet etmiştir."

[236] Tirmizi (31344) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 38-(Kişinin) namazda ölü için ne diyeceği babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu mürsel olarak Ebu Seleme'den ve onun Resulullah (a.s.)'tan rivayeti tankıyla nakledilmiştir. Bu hadis hasen liğayrihidir." Nesai (4/74) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 77-Dua babı. Bu hadis de hasen liğayrihidir.

[237] Ebu Davud (3/211) Kitabu'l-Cenaiz, Ölü için dua edilmesi babı. Bu hadis de hasen

liğayrihidir.

[238] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (121133) Mecme'u'z-Zevaid (3/33) Heysemi, isnadının kasen olduğunu söylemiştir.

[239] Ebu Davud (31210) Kitabu'l-Cenaiz, Ölü için dua edilmesi babı. Bu hadis basendir. Hafız Ibni Hacer ve Ali bin Şemmah bunun kasen olduğunu söylemişlerdir. İbni Hibban'ın dışında bunun mevsuk (sahih) olduğunu söyleyen olmamıştır.

[240] Ebu Davud (31210) Kitabu'l-Cenaiz, Ölü için dua edilmesi babı. İsnadı basendir.

[241] Muvatta (11228) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 6-Cenaze üzerine namaz kılanın ne diyeceği babı. İsnadı sahihtir.

[242] Buhari (3/203) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 65-Cenazelerin üzerine Fatiha surasinin okun­ması babı. Muallak olarak (senedini vermeden) rivayet etmiştir. "Onu ,önden giden bir ecir, bir sevap vesilesi eyle": Bir kimsenin küçük çocuğu öldüğünde ona: "Allah onu senin için Önden giden bir ecir ve sevap vesilesi kılsın" denirdi. Hadisin metninde geçen "selef kelimesi ile alış verişte önceden bir güvence olarak verilen mal (yani avans) kastedilir. İnsanın küçük ço~ cuğu ölünce adeta o ecir ve sevap için önden gönderdiği bir karşılık olmaktadır. Hadisin metninde geçen "feret" kelimesi bir kavim için önden giderek onlara su te­min eden kimse anlamına gelir. Yani: "Yüce Allah onu senden önce giderek senin için hazırlık yapan ve senin adına bir birikim oluşturan kimse eylesin."

[243] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/148-156

[244] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/156

[245] Mecme'u'z-Zevaid (3/34) Cenazelerin üzerine namaz babı. Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Taberani Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[246] Ahmed bin Hanbel (41248-249) Ebu Davud (31205) Kitabu'l-Cenaiz, Cenazelerin önünden yürüme babı.

[247] Ahmed bin Hanbel (41248-249) İsnadı sahihtir.

[248] Ebu Davud (3/207) Kitabu'l-Cenaiz, Çocuğun üzerine (cenaze) namaz(ı) kılmakla ilgili bab. İsnadı hasendir.

[249] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/156-158

[250] Ebu Davud (3/208-209) Kitabu'l-Cenaiz, İmamın cenazenin üzerine namaz kıldı­rırken nereye duracağı babı. Bu hadis hasendir. Şafiiler bu rivayeti esas almışlardır.

[251] Buhari (3/201) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 62-Lohusalık halinde ölenlerin üzerine cenaze namazı kılınması babı. Müslim (2/664) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 27-İmamın cenazenin üzerine namaz kıldırırken nereye duracağı babı.

[252] Fethu'l-Bari (3/201)

Bu başlıkta öne geçirilmeleri denirken ön diye imamın tarafı kastedilmektedir. As­lında kıble tarafı ön imamın tarafı arka olarak kabul edilirse kadınların erkeklerden öne geçirilmeleri söz konusudur. Aşağıda geleceği üzere burada erkek cenazelerin he­men imamın önüne kadın cenazelerin ise kıble tarafına yani daha öne konmaları an­lamı kastedilmektedir. (Çeviren)

[253] Muvatta (1/230) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 9-Cenazelerin üzerine namaz kılınmasıyla ilgili genel bab. Bu rivayetin iki şahidi bulunmaktadır. Bu hadis hasendir.

[254] Ebu Davud (3/208) Kitabu'l-Cenaiz, Erkek ve kadın cenazelerin bir arada bulunma­ları durumunda hangilerinin öne geçirileceği babı.

[255] Nesai (4171) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 74-Çocukla kadının cenazesinin biraya,gelmesi (bir­likte kaldırılması) babı. Bu hadis sahihtir.

[256] Nesai (4171-72) Kitabu'l-Cenaiz, Erkeklerle kadınların cenazelerinin bir araya gelmesi (birlikte kaldırılması) babı. İsnadı sahihtir.

[257] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/158-161

[258] Muvatta (1/229) 16-Kitabu'l-Cenaiz,7-$abah namazından sonra cenazelerin üze­rine namaz kılınması babı. İsnadı sahihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/163

[259] Muvatta (1/229) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 7-Sabah namazından sonra ortalık aydınlanıncaya kadar cenazelerin üzerine namaz kılınması babı. İsnadı sahihtir.

[260] Buharı (3/J89) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 56-Cenazelerin üzerine namazın sünneti (sünnete uygun olarak cenaze namazının nasıl kılınacağı) babı.

[261] Muvatta (11230) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 9-Cenazelerin üzerine namazla ilgili genel bab. İsnadı sahihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/163-165

[262] Müslim (2/668) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 34-Camide cenazelerin üzerine namaz kılınması babı.

[263] Müslim (21669) U-Kitabu'l-Cenaiz, 34-Camide cenazelerin üzerine namaz kılın­ması babı.

[264] Müslim (21668) Aynı yer.

[265] Ebu Davud (3/207) Kitabu'İ-Cenaiz, Camide cenazelerin üzerine namaz kılınması babı, Zâdu'l'Me'ad'da bu hadisin hasen olduğu söylenmiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/165-166

[266] İsra Suresi: 7 (Burada "aleyhinizedir" anlamına "lehâ" ibaresi kullanılmıştır -Çevi­ren)

[267] Müslim Şerhi (7139-40)

[268] Tehanevi (8/228)

[269] İ'la'u's-Sunen (8/229)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/166-168

[270] Buhari(3/305) 23-Kitabu’l-Cenaiz, 66-Ölünün defnedilmesinden sonra kabre doğru cenaze namazı kılınması babı. Müslim (2/659) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 23-Kabre doğru cenaze namazı babı. Ebu Davud (3/211) Kitabul’l-Cenaiz ,Kabre doğru cenaze namazı babı. Ebu Davud bunun: "...sonra onun üzerine namaz kıldı" sözünün sonuna kadar olan kısrnım rivayet etmiştir.

[271] Müslim (21659) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 23-Kabre doğru cenaze namazı babı.

[272] Buhari (2/344) 10-Kitabu'l-Ezan, 161-Çocukların abdesti ve onlara guslün ve ta­haretin ne zaman gerekeceği babı. Müslim (2/658) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 23-Kabre doğru cenaze namazı babı.

[273] Buhari (31189) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 55-Cenazelerde çocukların büyük adamlarla bir­likte saf tutmaları babı.

[274] Müslim (21658) U-Kitabu'l-Cenaiz, 23-Kabre doğru cenaze namazı babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/168-170

[275] Ahmed bin Hanbel (3/150) Mecme'u'z-Zevaid (3136) Heysemİ şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravi-lerdir."

[276] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/170-171

[277] Tirmizi (3/356) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 47-Kabre doğru namaz hakkında gelen rivayet­ler babı. Bu hadis hasendir.

[278] Mecme'u'z-Zevaid (101266) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Evsafta rivayet etmiştir, isnadı ceyyiddir (iyidir)."

[279] Ebu Davud (31216) Kitabu'l-Cenaiz, Defnedilmesinden belli bir süre sonra bir ölü­nün kabrine doğru cenaze namazı kılınması babı.

[280] Nesai (4/61-62) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 61-Şehitlerin üzerlerine namaz babı. İsnadı sa­hihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/171-173

[281] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/174

[282] Buhari (41477) 39-Kitabu'l-Kefâlet, 5-Borç babı, (91515) 69-Kitabu'n- Nafakât, 15-Resuİullah (a.s.)'m: "Kim bir yük veya bakıma muhtaç kimseler bırakırsa onlar benim üzerimedir" sözüyle ilgili bab. Müslim (3(1237) 23-Kitabu'l-Feraiz, 4-Kim bir mal bırakırsa onun (o malın) varisleri için olduğu babı. Tirmizi (3/382) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 69-Borçlu birinin üzerine cenaze namazı hakkında gelen riva­yetler babı. Nesai (4/66) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 67-Özerinde borç olan birinin üzeri­ne cenaze namazı kılınması babı.

[283] Kesfu'l-Estar (2/115) Kitabu'l-Buyu, Borç hakkında gelen rivayetler babı. Mec-me'u'z-Zevaid (4/127) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[284] Ahmed bin Hanbel (3/330) Keşfu'l-Estar (2/115-116) Kitabu'l-Buyu, Borç hak­kında gelen rivayetler babı. Mecme'u'z-Zevaid (41127) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Ben derim ki: "Bunu Ebu Davud muhtasar olarak rivayet etmiştir. Ayrıca bunu Ahmed bin Hanbel ve Bezzar rivayet etmiştir ve isnadı hasendir,"

[285] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/174-176

[286] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/176-177

[287] -Müslim (21672) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 37-Kendi kendini öldürenin üzerine namaz kılmama babı. Tirmizi (3/380) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 68-Kendini Öldüren hakkında gelen rivayetler babı. bu rivayette okların kesici uçlarından söz edilmemiştir. Ne-sai (4/66) 21 -Kitabu'l-Cenaiz, 68-Kendini Öldürenin üzerine namaz kıhnmaması babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/177

[288] Müslim Şerhi (7/47-48)

[289] Mecme'u'z-Zevaid (3141) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/177-179

[290] Müslim (21654) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 18-Kimin üzerine yüz kişi namaz kılarsa on­ların onun için şefaatçi kılınacakları babı. Tirmizi (31348) 8-Kitabu'l- Cenaiz, 40-Cenaze namazı ve ölü için şefaat hakkında gelen rivayetler babı, Nesai (4175) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 78-Üzerine yüz kişi namaz kılan birinin fazileti babı.

[291] Tirmizi (31348) 8-Kitabu'l~Cenaiz, 40-Cenaze namazı ve ölü için şefaat hakkında ge­len rivayetler babı.

[292] Müslim (2/655) 11-Kitabu'l-Cenaiz, 19-Kimin üzerine kırk kişi namaz kılarsa on­ların onun için şefaatçi kılınacakları babı.

[293] Nesai (4176) 21 -Kitabu'l-Cenaiz, 78-Üzerine yüz kişi namaz kılan birinin fazileti babı. Bu hadis hasen liğayrihidir.

[294] Ebu Davud (31202) Kitabu'l-Cenaiz, Cenazeler için saf oluşturulması babı.

[295] Tirmizi (31347) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 40-Cenaze namazı ve ölü için şefaat hakkında ge­len rivayetler babı. Tirmizi: "Malik bin Hubeyre'nin hadisi (rivayeti) hasen hadistir" demiştir. Yine şöyle söylemiştir: "Bu konuda Hz. Aise (r.a)'den, Ummu Habibe (r.a)-'den, Ebu Hureyre (r.a.)'den ve Resulullah (a.s.)'m hanımı Meymune (r.a.)'den de ha­dis rivayet edilmiştir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/179-181

[296] Hedyu'n-Nebiyyi (s.a.s.) fi's-Salavati'l-Hassa (205-206) Nevevi'nin Müslim Şerhi (7/17)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/181-182

[297] Mecme'u'z-Zevaid (2/36) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Evsafta ri­vayet etmiştir. İsnadı kasetidir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/182

[298] Keşfu'l-Estar (11291-292) Münafıkların üzerlerine namaz kılmaktan nekiy babı. Mecme'u'z-Zevaid (3/42) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiş­tir ve ravileri sikadırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/182

[299] Tevbe Suresi: 84

[300] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/182-183

[301] Mecme'u'z-Zevaid (3132) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[302] Keşfu'l-Estar (1/385-386) Ölünün üzerine namaz kıldırmada öncelik hakkına ki­min sahip olduğu babı. Mecme'u'z-Zevaid (3/31) Heysemi söyle söylemiştir: "Bu­nu Bezzar ve Mu'cemu'l-Kebir'de Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[303] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/183-184

[304] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (10/100) Mecme'u'z-Zevaid (3/34) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Mu'cemu'l'Kebir'de Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sika­dırlar."

[305] Muvatta (î/230) 16-Kitabu'l-Cenaiz, 19-Cenaze namazı hakkında genel bilgiler

babı. İsnadı sahihtir. 2287-Mecme'u'z-Zevaid (3/34) Heysemi şöyle söylemiştir; "Bunu Mu'cemu'l-Kebir'de

Taberani rivayet etmiştir ve isnadı hasendir.

[306] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/184-185

[307] Buhari (31214) 23-Kitabu'l-Cenaiz, 77-Herhangi bir sebep dolayısıyla ölünün ka­birden ve lahidden çıkarılıp çıkarılamayacağı babı.

[308] Buharı sh. 215, aynı yer.

[309] Ebu Davud (3/218) Kitabu'l-Cenaiz, Ortaya çıkan özel bir durum dolayısıyla ölünün yerinin değiştirilmesiyle ilgili bab.

[310] Buhari (31212) Aynı yer, Ebu Davud (3/196) Kitabu'l-Cenaiz, Şehidin ytkanmasıyla ilgili bab. Ebu Davud'un rivayetinde: "Onların üzerlerine cenaze namazı kıldırmadı" ibaresi geçmemektedir, Tirmizi (3/336) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 31-Uhud'da sehid edilen­ler ve Hz. Hamza (r.a.) hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (4/62) 21-Kitabu'l-Ce­naiz, 62-Şehitlerin üzerine cenaze namazı /alınmaması babı.

[311] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (6170) Mecme'u'z-ZevaidJ3/23) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu.Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[312] Ebu Davud (3/314) Kitabu'l-Cenaiz, Kahirin derin kazılmasıyla ilgili bab.

[313] Tirmizi (41213) 24-Kitabu'l-Cihad, 33-Şehitlerin defni hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir. Hadis de onun söylediği gibidir.

[314] Nesai (4180-81) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 86-Kabrin derin kazılmasının müstehablığı babı.

[315] Nesai sh.83-84, aynı yer.

[316] Nesai sh.83, aynı yer.

[317] Muvatta (21470) 21-Kitabu'l-Cihad, 21-Zaruret dolayısıyla bir kabre birden fazla cenazenin gömülmesi babı. İsnadı munkatıdır (yani isnadında kopukluk vardır). İbni Abdulberr şöyle söylemiştir: "Ravileri munkatı olduğunda ihtilaf etmemiş­lerdir. Ancak değişik tanklardan anlam itibariyle mevsul olarak nakledilmiştir."

[318] Tirmizi (41215) 24-Kitabu'l-Cİhad, 37-Öldürülenin öldürüldüğü yere defnedilme­si hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir. Ha­dis de onun söylediği gibidir.

[319] Ebu Davud (3/202) Kitabu'l-Cenaiz, Bir ölünün bir yerden başka bir yere nakledilme­si babı.

[320] Nesai (4/79) 21-Kitabu'l-Cenaiz, 83-Şehidin defnedilmesi.

[321] Ebu Davud (31195) Kitabu'l-Cenaiz, Şehidin yıkanması ile ilgili bab.

[322] Ebu Davud (31195) Aynı yer.

[323] Ebu Davud (3/195-196) Aynı yer.

[324] Ebu Davud (3/196) Aynı yer.

[325] Ebu Davud, aynı yer.

[326] Tirmizi (3/335-336) 8-Kitabu'l-Cenaiz, 31-Uhud'da şehid edilenler ve Hz. Hamza (r.a.) hakkında gelen rivayetler babı.

[327] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/185-191

[328] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/193

[329] Bidayetu'l-Muctehid (1/191)

 

[330] Bkz. Fethu'l-Kadir (11355-374) Şerhu's-Sağir (11337-400) Muhezzeb (1189-92) Keş-Safu'l-Kanna' (11459-481) Bidayetu'l-Muctehid (1/192-199) Fıkhu'l-İslâmi (2192-103,106-108)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/195-203

[331] Buhari (2/92) 22-Kitabu's-Sehv, 1-1'anılarakfarz namazın ikinci rek'atından sonra (oturmadan) ayağa kalkma hakkında gelen rivayetler babı.

[332] Müslim (11399) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[333] Buhari, aynı yer, Müslim, aynı yer. Ancak bazı ibareler farklıdır.

[334] Müslim (11399) S-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, aynı yer.

[335] Nesai (3/19) 13-Kitabu's-Sehv, 21-Unutarak ikinci rek'attan sonra teşehhüd etmeden kalkanın ne yapacağı babı.

[336] Ebu Davud (1/272) Kitabu's-Salat, Otururken teşehhüd etmeyi unutma babı.

[337] Ebu Davud (11272) Aynı yer.

[338] Ebu Davud aynı yer. Tirmizi (21201) Ebvabu's-Salat, 159-Unutarak ikinci rek'attan sonra (teşehhüde oturmaksızm) kalkan imam hakkında gelen rivayetler babı. İbni Mace (1/385) 5-Kitabu İkameti's-Sala ve's-Sunneti fiha, 137-Namazı bitirdikten son­ra üstüne devam hakkında gelen rivayetler babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/204-205

[339] Bidayetu'l-Muctehid (193-194)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/205-206

[340] Buhari (1/503-504) 8-Kitabu's-Salat, 31-Kişinin her nerede olsa kıbleye doğru yö­nelmesi babı. Müslim (11400) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[341] Müslim (11402) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[342] Müslim (11402) Aynı yer.

[343] Müslim (1/402) Aynı yer.

[344] Müslim (1/400) Aynı yer.

[345] Müslim (1/401) Aynı yer.

[346] Müslim (1/401) Aynı yer.

[347] Müslim (1/402) Aynı yer.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/206-208

[348] Buhari (3/98) 22-Kitabu's-Sehv, 4-Sehiv secdesine katılmayanın durumuyla ilgili bab. Müslim (11403) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[349] Buharı (3/98) 22-Kitabu's-Sehv, 4-Sehiv secdesine katılmayanın durumuyla ilgili bab.

[350] Buharı (3199) 22-Kitabu's-Sehv, 5-Sehiv secdesinde tekbir getirilmesi babı.

[351] Müslim (11403) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[352] Buhari, dana önce geçen yerler.

[353] Buhari (3196) 22-Kitabu's-Sehv, 3-İki rek'attan sonra veya üçüncü rek'attan sonra se­lâm verilmesi babı.

[354] Müslim (1/404) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[355] Ebu Davud (1/265) Kitabu's-Salat, 194-İki secdede sehiv babı.

[356] Tirmizi (2/239) Ebvabu's-Salat, 289-Selâm ve konuşmadan sonra sehiv secdesi yapıl­ması hakkında gelen rivayetler babı.

[357] Buhari (3196)

[358] Buhari (3197)

[359] Buhari (3/99)

[360] Müslim (11404-405) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[361] Müslim (1/405) Aynı yer

[362] Ebu Davud (11267) Kitabu's-Salat, 194-İki secdede sehiv babı,

[363] Ebu Davud (1/273) Kitabu's-Salat, Sehiv secdelerinden sonra teşehhüd ve selâm oldu­ğu babı.

[364] Nesai (3/66) 13-Kitabu's-Sehv, 76-Sehiv secdelerinden sonra selâm verilmesi.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/208-212

[365] Ahmed bin Hanbel (1/351) Keşfu'l-Estar (1/278) Kitabu's-Salat, Namazda eksik yapmaktan dolayı sehiv secdesi babı. Mecme'u'z-Zevaid (2/150) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel, Bezzar ve Mu'cemu'l-Kebir ve Evsat'ta Taberani rivayet etmiştir, Ahmed bin Hanbel'in ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[366] Ebu Davud (11269) Kitabu's-Salat, 195-Namazt beş rek'at kılma durumuyla ilgili bab. Nesai (2/18) 7-Kitabu'l-Ezan, 24-Namazdan bir rek'atı unutmaktan dolayı ka­met getirilmesi babı. İsnadı sahihtir.

[367] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/212-214

[368] Ebu Davud (11270) Kitabu's-Salat, 196-İki rek'at mı yoksa üç rek'at mı kıldığı hak­kında tereddüde düşme durumuyla ilgili bab.

[369] Nesai (3127) 13-Kitabu's-Sehv, 24-Namaz kılan birinin şüpheye düşme durumunda kendine bildirilen üzere namazım tamamlaması babı.

[370] Müslim (1/400) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve on­dan dolayı secde edilmesi babı.

[371] Tirmizi (2/243) Ebvabu's-Salat, 291-Namaz kılıp da fazla mı yoksa eksik mi kıldığı konusunda tereddüde düsen bir kimse hakkında gelen rivatler babı.

[372] Ebu Davud (11270) Kitabu's-Salat, 197-Kisinin namazım kuvvetli zannına göre ta­mamlayacağını söyleyen babı.

[373] Buhari (3/104) 22-Kitabu's-Sehv, 7-Farz ve nafile namazda sehv babı. Müslim (1/398) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

[374] Buharı (3/103) 22-Kitabu's-Sehv, 6-Bir kimsenin kaç rek'at kıldığını, üç rek'at mı yok­sa dört rek'at mı kıldığım bilememesi durumuyla ilgili bab.

[375] Müslim (1/399) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 19-Namazda sehiv ve ondan dolayı secde edilmesi babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/215-217

[376] Ebu Davud (11269) Kitabu's-Salat, 196-İki rek'at mı yoksa üç rek'at mı kıldığı hak­kında tereddüde düşme durumuyla ilgili bab. İsnadı sahihtir.

[377] Tirmizi (2/245) Ebvabu's-Salat, 291-Namaz kılıp da fazla mı yoksa eksik mi kıl­dığı konusunda tereddüde düşen bir kimse hakkında gelen rivatler babı. Bu hadis hakkında ihtilaf olmakla birlikte hasendir.

[378] Bidayetu'l-Muctehid (1/198)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/217-218

[379] Tirmizi (2/241) Ebvabu's-Salat, 290-Sehiv secdelerinden sonra teşehhüd hakkında gelen rivayetler babı. Hakim bunun Buhari ve Müslim'in şanlarına göre sahih ol­duğunu söylemiş, Zehebide ona muvafakat etmiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/218-219

[380] Fethu'l-Bari (3199)

[381] ha'u's-Sunen(7ll42)

[382] el-Cevheru'n-Nakiyy (1/186)

[383] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/219-220

[384] Buhari (3/77) 21-Kitabu'l-Amel fi's-Sala, 5-(İmamları uyarmak için) kadınların el çırpacakları babı. Müslim (J/318) 4-Kitabu's-Salat, 23-Namazda bir yanlışlığın yapılması durumunda erkeğin "subhanallah" demesi ve kadının el çırpması babı.

[385] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/220

[386] Nevevi, Müslim Şerhi (4/145)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/220-221

[387] İnşikak Suresi: 21

[388] Bkz. el-Lubab (11102-104) Şerhu's-Sağir (1/416-422) Muhezzeb (1/85-86) Keşfu'l-Kanna' (11521-526) Fıkhu'l-İslâmİ (21110 ve sonrası)

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/223-226

[389] Müslim (1/87) 1-Kitabu'l-İman, 35-Namazı terkeden bir kimse için kâfir sözünün kullanılmasının açıklanması babı.

[390] Buhari (21556) 17-Kitabu Sucudi'l-Kur'an, 7-İnşikak suresinde geçen secde âyeti ba­bı. Müslim (1/405) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 20-Tilavet secdesi babı. Ebu Davud (2/60) Kitabu's-Salat, Binek üzerinde iken ve namazda değilken secde âyetini duyan bir kimse ile ilgili bab.

[391] Ebu Davud (2/60) Aynı yer.

[392] Buhari (21557) 17-Kitabu Sucudi'l-Kur'an, 10-Yüce Allah'ın tilavet secdesini va­cip (farz) kılmadığı görüşünde olanlar babı.

[393] Buhari (2/557) Aynı yer.

[394] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/226-229

[395] Muvatta (11205-206) 15-Kitabu'l-Kur'an, 5-Kur'an-ı Kerım'deki secde âyetleri hakkında gelen rivayetler babı.

[396] Ebu Davud (2158) Kitabu's-Salat, Tilavet secdesiyle ilgili babların bölümlendiril-mesi ve Kur'an-ı Kerim'de kaç secde âyeti olduğu. Tirmizi (21470) Ebvabu's-Salat, 406-Hacc süresindeki secde âyeti hakkında gelen rivayetler babı. Bu hadis sahihtir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/229-230

[397] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/230

[398] Enam Suresi: 84-90

[399] Buhari (6/456) 60-Kitabu Ehadisi'l-Enbiya, 39-"Sen onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud'u an. Çünkü o (her tutumunda Allah'a) yönelen biriydi" (Sad Suresi: 17) ayeti kerimesi ile ilgili bab.

[400] Nesai (2/159) lî-Kitabu'l-İftitah, 48-Kur'an-ı Kerim'deki secde âyetleri babı. tbni Seken bunun sahih olduğunu söylemiştir.

[401] Ebu Davud (2159-60) Kitabu's-Salat, Sad süresindeki secde âyetiyle ilgili bab. 2318-Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/156) Mecme'u'z-Zevaid (2/285) Heysemi söyle

söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sika

ve Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[402] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/230-232

[403] Buhari (8/614) 65-Kitabu't-Tefsir, 4-"Allah'a secde edin ve O'na kulluk edin" aye-tıyle ilgili bab. Müslim (1/405) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 20-Tİla-vet secdesi babı. Ebu Davud (2159) Kitabu's-Salat, Bu surede secde âyeti olduğu görüsünde olanlar babı. Nesai (21160) 11-Kitabu'l-İftitah, 49-Necm süresindeki secde âyeti babı.

[404] Buhari (81614) 65-Kitabu't-Tefsir, 4-"Allah'a secde edin ve O'na kulluk edin" ayetiy-le ilgili bab.

[405] Buhari (2/553) 17-Kitabu Sucudi'l-Kur'an, 5-Müslümanların müşriklerle beraber secde etmeleri babı. Tirmizi (21464) Ebvabu's-Salat, 403-Necm süresindeki secde hakkında gelen rivayetler babı.

[406] Buhari (21553) Buhari'de daha önce geçmiş olan hadisten bir parça.

[407] Muvatta (11206) 15-Kitabu'l-Kur'an, 5-Kur'an-ı Kerim'deki secde âyetleri hakkın­da gelen rivayetler babı. İsnadı munkatıdır (yani isnadında kopukluk vardır); an­cak Taberi bunu Abdurrahman bin Ebzâ'dan sahih bir senetle rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Abdurrahman bin Ebzâ Hz. Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "O (yani Hz. Ömer r.a) namazda Necm suresini okudu ve onda secde etti. Sonra kalkıp Zilzal suresini okudu."

[408] Buhari (2/554) 17-Kitabu Sucudi'l-Kur'an, 6-Secde ayeti okuyup da secde etmeyen­le ilgili bab. Müslim (1/406) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 20-Tilavet secdesi babı. Ebu Davud (2/59) Kitabu's-Salat, Mufassalda secde olmadığı görü­sünde olanlar babı. Ebu Davud şöyle söylemiştir: "Zeyd imamdı ve bunda secde et­medi." Tirmizi (2/466) Ebvabu's-Salat, 404-Bunda secde etmeyenlerle ilgili olarak gelen rivayetler babı.

[409] Nesai (2/160) lî-Kitabu'l-İftitah, 50-Necm süresindeki secdenin terki babı, ravileri Sahih'te isimleri geçen ravilerdir.

[410] lbni Huzeyme (1/284) 135-Secde âyetinin okunması halinde secde edilmesinin farz değil bir fazilet (sevap kazandırıcı nafile bir amel) olduğu babı.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/232-234

[411] Buhari (21556) 17-Kitabu Sucudi'l-Kur'an, İnsikak ve İkra surelerindeki secde âyetleri babı. Müslim (1/406) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 20-Tilavet secdesi babı.

[412] Müslim (11406) Aynı yer.

[413] Müslim (11407) Aynı yer, Ebu Davud (2/59) Kitabu's-Salat, İnsikak ve İkra surele­rindeki secde âyetleri babı. Tirmizi (2/462) Kitabu's-Salat (402) İkra ve İnsikak sure­lerindeki secde âyetleri hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (2/162) 11-Kitabu'l-İftitah, 52-İkra süresindeki secde âyeti babı. Bu hadis sahihtir.

[414] Mûslim (11406) 5-Kitabu'l-Mesacid ve Mevadi'i's-Sala, 20-Tilavet secdesi babı.

[415] Mecme'u'z-Zevaid (21286) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani Mu'ce-mu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[416] Taberani, Mu'cemu'l-Kebir (9/109) Mecme'u'z-Zevaid (2/286) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sa-hih'te isimleri geçen ravilerdir."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/234-236

[417] Taberanİ Mu'cemu'l-Kebir (91155) Mecme'u'z-Zevaid (2/286) Heysemi şöyle söy­lemiştir: "Bunu Taberani Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sika­dırlar."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/236

[418] Ebu Davud (2/60) Kitabu's-Salat, Kişinin tilavet secdesi yaptığında ne diyeceği babı. Tirmizi (21474) Kitabu's-Salat, 407-Kişinin tilavet secdelerinde ne diyeceği babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (21221) 12-Kitabu't-Tat-bik, 17-Bir başka tür.

[419] Tirmizi (21472-473) Kitabu's-Salat, 407-Kişinin tilavet secdelerinde ne diyeceği babı. Hafız bunun hasen olduğunu söylemiştir. Ayrıca Hakim (11220) Kitabu's-Salat. Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/237

[420] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/239-240

[421] Ebu Davud (3/89) 174-Şükür secâesiyle ilgili bab.

[422] Tirmizi (41141) 22-Kitâbu'l-Birr, 25-Şükür secdesi hakkında gelen rivayetler babı. isnadı hasendir.

[423] İbni Huzeyme (41330) 840-Ka'be'ye (yani Mescidi Haram'a) giriş esnasında iki di­rek arasında secde etmenin ve secdeden sonra oturmanın ve duanın mûstehablığı babı. isnadı sahihtir.

[424] Ahmed bin Hanbel (1/191) Mecme'u'z-Zevaid (2/287) Heysemi şöyle söylemiş­tir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[425] Kesfu'l-Estar (1/361) Şükür secdeleri babı. Mecme'u'z-Zevaid (2/287) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar. Bezzar şöyle söylemiştir: "Bunun Cabir bin Abdullah (r.a)'tan bu rivayet tankından baş­ka bir tankla nakledildiğine dair bir şey bilmiyoruz. Ca'fer bin Süleyman'ın İbni'l-Munkedir'den hadis duyduğunu sanmıyorum. (Bunu Sened'de rivayet etmiş­tir). Ondan bundan başka bir şey rivayet etmiş değildir. Buna göre Bişr bin Mufad-dal ve Abdulvaris gibi yaşça kendinden küçük olandan rivayette bulunmuş olmak­tadır."

Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/240-242

[426] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/242

[427] Nahl Suresi: 44

[428] Taha Suresi: 14

[429] Sad Suresi: 29

[430] HaşrSuresi:18

[431] Ali İmran Suresi: 113

[432] Ankebut Suresi: 45

[433] Fatiha Suresi: 5-6

[434] Zariyat Suresi: 56

[435] İbni Mace (211377) 37-Kitâbu'z-Zuhd, 3-Dünyanın nasıl olduğu babı. İsnadı basen­dir,

[436] Tirmizi (5/184) 46-Kitabu Fedaili'l-Kur'an 25. bab. Bunu Tirmizi rivayet etmiştir, ancak isnadı zayıftır. Tirmizi söyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, garibtir. Muhte­melen bazı şahitlerinin bulunması itibariyle hasendir."

[437] Ali Imran Suresi; 190-191  

[438] Müzzemmil Suresi: 4

[439] Yunus Suresi: 57

 

[440] Saıd Hava, El EsasFi’s Sunne (hadislerle Ibadet ansiklopedisi), Hikmet Nesriyat Yayinlari: 5/243-250