Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

AYETLERİN NÜZUL SEBEPLERİ, NASIH VE MENSUHLAR - 2. Sayfa

AYETLERİN NÜZUL SEBEPLERİ, NASIH VE MENSUHLAR.. 3

TAKDİM... 3

Tefsir Konusuna Genel Bir Giriş. 3

HADİSLERLE FATİHA SURESİNİN TEFSİRİ6

Bir Açıklama. 7

HADİSLERLE BAKARA SURESİNİN TEFSİRİ7

Bir Açıklama. 11

Bir Açıklama. 14

Bir Açıklama. 15

Bir Açıklama. 16

Bir Açıklama. 18

Bir Açıklama. 18

Bir Açıklama. 20

Bir Açıklama. 21

Bir Açıklama. 21

Bir Açıklama. 22

Bir Açıklama. 22

Bir Açıklama. 24

Bir Açıklama. 25

Bir Açıklama. 26

HADİSLERLE AL-İ İMRAN SURESİNİN TEFSİRİ27

Dersler Ve Öğütler27

Bir Açıklama. 31

Bir Açıklama. 32

Bir Açıklama. 32

HADİSLERLE NİSA SURESİNİN TEFSİRİ33

Bir Açıklama. 35

Bir Açıklama. 38

Dersler Ve Öğütler39

Dersler Ve Öğütler41

Bir Açıklama. 43

Bir Açıklama. 44

Bir Açıklama. 45

HADİSLERLE MAİDE SURESİNİN TEFSİRİ47

Bir Açıklama. 49

Bir Açıklama. 49

Bir Açıklama. 50

Bir Açıklama. 50

Bir Açıklama. 51

Bir Açıklama. 52

Bir Açıklama. 52

Bir Açıklama. 54

Bir Açıklama. 55

Bir Açıklama. 56

HADİSLERLE EN'AM SURESİNİN TEFSİRİ57

Bir Açıklama. 57

HADİSLERLE A'RAF SURESİNİN TEFSİRİ60

Bir Açıklama. 61

Bir Açıklama. 61

Bir Açıklama. 61

Bir Açıklama. 62

HADİSLERLE ENFAL SURESİNİN TEFSİRİ62

Bir Açıklama. 63

Bir Açıklama. 65

HADİSLERLE TEVBE SURESİNİN TEFSİRİ66

Bir Açıklama. 66


 

AYETLERİN NÜZUL SEBEPLERİ, NASIH VE MENSUHLAR

TAKDİM

 

Bu faslı ve bundan önceki tefsirle ilgili iki faslı tilâvet konusundan son­raya koymamız şundan dolayıdır: Tilâvet (okuma) düşünmeyi gerektirir. Dü­şünmek ise anlamayı ve anlamın derinliğine dalmayı gerektirir. Hadisçiler ti­lâvet ve me'sur (rivayete dayalı) tefsir konularını arka arkaya koymayı veya her ikisine aynı başlık altında yer vermeyi adet edinmişlerdir.

Burada tefsir ile kastedilen, hadisçilerin hadis kitaplarında yer vermeyi adet edindikleri tefsir ve Resulullah (a.s)'tan, sahabilerden ve tabiinden nak­ledilen bir takım rivayetlerdir. Hadisçilerin tefsir başlığı altında yer verdikleri rivayetlerle, daha sonra tefsir alanında yazılmış olan kitapların hacimleri arasında büyük bir fark görmekteyiz. Bu da sahabiierin tefsir alanına çok faz­la dalma ihtiyacı duymadıklarını gösteriyor. Çünkü onlar Allah'tan geleni çok iyi anlıyor ve Kur'an-ı Kerim'in anlamlarını çok iyi idrak edebiliyorlardı.

Sahabe çağından uzaklaştıkça insanlar Kur'an-ı Kerim'i anlamak için yeni yeni bilgilere ihtiyaç duyar oldular.

Bununla birlikte tefsir konusunun hadis kitaplarında az bir yer tutmasmın bir başka sebebi daha vardı. O da asıl itibariyle siret de dahil olmak üzere sünnette yer alan her şeyin, Kur'an-ı Kerim'in açıklaması ve tefsiri niteliğinde olmasıydı.

Yüce Allah şöyle buyuruyor :

"(Onları) apaçık delillerle ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur-'an'ı) indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın ve olur ki dü­şünürler." [1]

Buna göre, Hz. Peygamber'in görevi şanı yüce olan Allah'ın kitabını fiille­riyle ve sözleriyle açıklamaktı. Bu yüzden sünnette bildirilen her şeyi Kur'an'ın bir açıklaması ve tefsiri olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla özellikle tefsir alanına az yer ayrılmıştır ve bunlar da Kur'an-ı Kerim'in bazı âyetleriyle ilgilidir. Bablann çoğunda nâsih ve mensuh veya nüzul sebepleri konularına giren hadisler görürüz. Gerçekte bunların tümü tefsirdir.

Ancak diğer bablara girmeyen birtakım rivayetler bulunduğundan ha-disçiler bunları özel olarak tefsir başlığı altmda toplamışlardır. Biz de onların geleneklerine uyarak bu fasıla o amaçla yer veriyoruz. Ancak bu fasıl bu bölümün (yani el-Esâs fi's-Sunne'nin İbadetler bölümünün) diğer konu­larından ve bir ibadet niyetiyle Kur'an'ın üzerinde düşünülmesi konusundan uzak değildir. Bu fasıl ibadete yardım edecek içeriğe sahiptir. Bu fasıl aynı zamanda Allah'ın kitabıyla ilgili bir ilimdir. İlim konusunu bu bölümün ayrı bir konusu olarak ele aldık. Allah'ın kitabını okuyan bir kimse tefsir konusunda gelen rivayetlerle ilgilenir ve bunları bilme gereği duyar. Bu yüzden bu bâb'm fasıllarını aynı cüz içinde tilâvet babıyla birlikte verdik. [2]

 

Tefsir Konusuna Genel Bir Giriş

 

Salih selefin (değerli geçmişimizin) gözünde, tefsir sözünün özel bir de­ğeri, üstünlüğü ve hürmeti gerektiren yönü vardı. Çağımızda bu alana aynı de­ğer ve üstünlük verilmiyor. Bu, insanların vaazlarında, hutbelerinde, kitap­larında konunun önemini düşünmeden cür'etkâr bir şekilde ve tefsir yapmanm gerektirdiği özelliklere sahip olmaksızın dalmalarından ileri geliyor. Bu şekilde çağımızda insanlar, cür'et gösterilmemesi gereken yerde cür'et gösteriyorlar. Şimdiye kadar ortaya çıkan tefsircilerden çoğu değişik tefsir türlerinin içine cür'et göstermeleri uygun olmayan bir şekilde yığınlarla bir şeyler doldurdular. Tefsir ilmine bütün ilimler hizmet etmektedir. Arap dili ilimleri, Kur'an ve hadis ilimleri, varlıklar alemiyle ilgili ilimler, sosyal ilimler, siyaset ilimleri hep bu ilme hizmet eder. Bunların başında sünneti ve ehli sünnet ve'1-cemaattan hidâyet önderi olan ve ilimde rüsuh sahibi bilginlerin tutumlarını içine alan ilim dalı gelmektedir. Bu ilim ister inanç ilkeleriyle (akâidle), ister fıkıhla, ister kalp, ahlâk, gidişat ve nefislerin arındırılması il­minin incelikleriyle ilgili olsun. Bu yüzden geçmişte ilim adamları bu ilimleri ve (bunlar gibi) diğer ilimleri tam olarak kavrayamamış birinin tefsir konusuna girmesini caiz görmezlerdi. Arap dili ilimleri ortaya çıktı. Sonra bunlar sarf, nahiv, belagat ilimleri, dil fıkhı, harflerin özellikleri ve benzeri daha başka ilimlerle genişledi. Bir müfessir bu ilimlerin hiçbirinden uzak kalamaz. Saha-büer nüzul sebeplerini, nâsih ve mensuhu, yedi lehçe (harf) konusunu en iyi bilen kimselerdi. Ümmet bütün bu ilimleri onlardan miras aldığı gibi bunların yamsıra Kur'an'ın faziletleri, âdabı, hükümleri, hüküm (ahkâm) âyetleri fıkhı ve sünnetin bunların yanındaki yeri gibi konularla ilgili ilimleri de miras almıştır. Her şeyi yerli yerine koymak için fıkıh usulü, akâid usulü gibi ilim­lerde kendilerini yetiştirenler ortaya çıkmıştır. Müfessir, Kur'an âyetlerinin herbirini yerli yerine koyabilmek, anlamların inceliklerini tam olarak anlayabil­mek ve sonuçta Kur'an'da bulunan i'cazı, mucizeleri, özellikleri ve nitelikleri ortaya koyabilmek için bu ilimlerin hepsine ihtiyaç duyacaktır.

Çağımızda bütün bu sayılan şartları taşıyan kimselere hürmet ve güven göstermeyip bu şartları taşımayanlara hürmet ve güven gösterenlerin bulun­ması üzücü ve hayret verici bir gelişmedir. Bu ise ilimde rüsuh sahibi olma­maktan ileri gelmektedir.

Örneğin belagat ilimleriyle Kur'an'm anlaşılması konusu arasında bir ilgi görmeyen birtakım insanlar gördük. Sanki Kur'an Arapların hitabet konusun­daki üslupları üzere inmemiş! Sanki belagat ilimleri konuşma ve anlamada kendilerine kesin ihtiyaç duyulan nahiv ve sarf ilimleri gibi değilmiş. Oysa metinlerin tam doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için belagat ilimlerine de ih­tiyaç vardır.

İnsanlardan bazıları bu gibileri, Kur'an-ı Kerim'in anlaşılması konusunda önder ve kendilerinde mükemmel bir müfessirde olması gereken şartlar bulu­nan ilim adamlarına karşı hakem (onların söylediklerinin ne derece doğru ol­duğu konusunda başvurulacak kimseler) edindiler. Böyle olunca o gibilere göre mükemmel müfessir yanılgı içindeki biri durumuna düştü.

Arap dilinde mecaz, kinaye, isti'are, hazf gibi uygulamaların olmadığını ileri süren en basit bir ilim öğrencisinin bile bildiği açık gerçekleri inkâr ediyor demektir. Ama bu gibiler başvuru kaynağı ve öncekiler hakkında hakem edi­nildiler. İnançla ilgili birtakım temel ilkelere muhalefet edenleri bazıları, ken­dilerinde genelde ilimde ve özelde usülcülerin ilimlerinde rüsuh sahibi olan­ların üzerinde söz sahibi kimseler olarak görmeye başladılar.

Bütün bunlar bilgisizlikten, arzulara uymaktan ve fazilet sahiplerinin fazi­letlerinin bilinmemesinden ileri gelmektedir. Bu durum bizi: 'el-Esâs fi Ka-vâidi'l-Ma'rife ve Dâvâbiti fehmi'n-Nusus' (Bilginin Kuralları ve Nasların Anlaşılmasında Temel İlkeler) adını verdiğimiz özel bir kitap yazmaya yö­neltti. Gerçek güvene lâyık kimseye dönmemiz, çağımızın insanlarına asılsız iddialarla birlikte aynı zamanda doğruların karıştırıldığı, dolayısıyla mahiyeti tam olarak anlaşılmayan bulanık şeyleri tanıtmamız ve asıl konuya dönebil-memiz için buna gerek vardı.

Aşağıda 'el-Itkan ve Menâhilu'l-Irfari adlı kitaplardan Kur'an müfessirinde bulunması gereken şartlar hakkındaki bilgilerden özetleyerek aldığımız bazı kısa bilgiler veriyoruz.

1. Kişinin Kur'an-ı Kerim'i bütün olarak kavraması, onu ince bir şekilde an­layabilmesi gerekir. Şüphesiz Kur'an'ın bazı bölümleri diğer bazı bölümlerini tefsir etmektedir.

2.  Sünnet ve sireti etraflıca bilmelidir. Çünkü bunlar Kur'an'ı şerh etmekte ve açıklamaktadır.

3.   Sahabilerin eğer tefsirle ilgili görüşleri olmuşsa onların bu görüşlerini bilmelidir. Çünkü onlar nüzul sebeplerini herkesten iyi biliyorlardı ve Kur'an'ı daha iyi anlıyorlardı.

4.  Müfessirin doğru bir inanç ve doğru amel üzere olması gerekir. Bid'at üzere olan yahut kendini arzularına kaptırmış olan ya da inançsız sapık bir fırkadan olan ya da ümmetin üzerinde birleştiği bir şeye muhalefet eden kim­seye Allah'ın iyilikle bildirdikleri konusunda güvenilemez. Müfessirin aynı za­manda içtihad ehli ve gayretli kimselerden olması gerekir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Bizim uğrumuzda cihad edenleri biz elbette yollarımıza iletiriz. Mu­hakkak ki, Allah iyilik edenlerle beraberdir." [3]

5.  Kur'an'ın bazı nasları diğer bazılarıyla veya doğruluğu kesin sünnetle yahut râşid halifelerin sözleriyle ya da kesin doğru olduğu aklen bilinen şey­lerle ters düşmeyecek şekilde Kur'an'ı açıklamaya güç yetirebilecek biri ol­malıdır.

6.   Delillerin birbirine ters düşmesi durumunda doğru bir metoda göre ter­cih yapabilecek güce (bilgiye) sahip olmalıdır.

7.  Nahiv olsun, sarf olsun, belâğât olsun, dil fıkhı (dilbilgisi) olsun, i'rab şekilleri olsun, terimlerin kullanılış tarzlarıyla ilgili bilgiler olsun bütün dil bi­limleriyle dopdolu olmalıdır

8.  Kitap ehlinin kitaplarından nelerin alınabileceği ve nelerin alınmama­sının gerektiği konusunda yeterli bilgiye sahip olmalıdır. Bu konuda kendisine ulaşan değerlendirmeleri birbirinden ayırma konusunu da buna ekleyebiliriz. Bazı ilim adamları İsrailiyyattan, tefsir kitaplarına aklın ve şeriatın kabul edemeyeceği türden yığınlarla bilgi aktarıldığını gördüklerinden îsrailiyyattan bil­gi aktarma işlemine kapıların tamamen kapatılması gerektiğini söylemek­tedirler,                                                                                       

9.  Müteşabihi ve muhkemi bilmeli ve müteşabihi muhkeme hamletmesini (ona göre açıklamasını) becerebilmelidir.

10.  Fıkıh usûlü, akaid usûlü, akaid, fıkıh ve gidişat (sülük) ilimlerinde rü-suh sahibi olan hidayet önderlerinin açıklamalarını ve görüşlerini bilmelidir.

11. Kur'an ilimlerini ve Kur'an'da geçen ilimlerin tam anlamlarını bilmelidir. Özellikle nüzul sebepleri, nâsih mensuh ve bunların dışında Kur'an ilimlerine giren önemli dallarda yeterince bilgi sahibi olmalıdır.

'Menâhilu'l-Irfân' müellifinin, bir müfessirin ihtiyaç duyacağı ilim dallan hakkında söylediklerinde özetle bu bilgiler yer alıyor.

Yine ilim adamları bir müfessirin bilmesi gereken ilim dallarını açıklamış ve şunları söylemişlerdir

"Bunlar dilbilgisi, nahiv, sarf, belagat ilimleri, fıkıh usulü ilmi, tevhid ilmi, nüzul sebepleriyle ilgili bilgiler, kıssalar, nâsih, mensuh, mücmel ve mübhem âyetleri açıklayan hadisler, mevhibe (ilâhi ilhama dayanan ilim) ki bu Allah'ın bildiğiyle amel eden kimselerin gönüllerine verdiği bir ilimdir. Kalbinde bir bid'at, büyüklerime, dünya sevgisi ve günâhlara meyil olan buna ulaşamaz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden uzaklaştıraca­ğım." [4]

İmam Şafii şöyle söylemiştir: "Veki'e, hafızamın zayıflığından şikâyetçi oldum, O da beni (bundan kurtulmak için) ma'siyetleri terketmeğe yö \ej Bana bildirdi ki: "İlim bir nurdur. Allah'ın nuru ise isyancıya hediye edilmez."

Saydığımız bu şartlar ve bütün bu ilimler tefsirde en yüksek dereceye çıkabilmek için gereklidir. Bunun yanısıra aşağıda gelecek doğru kavramlarla hakkındaki anlaşılmaz felsefi değerlendirmeleri seçebilmeyi de buna eklemek gerekir.

1. Kur'an'ın kullandığı terimlerin ve ibarelerin gerçek mahiyetlerini anlamak. Müfessir bunları dil bilimcilerinin kullanımlarına göre tahkik edecek, bu konuda filancanın sözüyle falancanın çıkardığı anlamla yetinmeyecektir. Bir çok terim vahyin indiği dönemde (bugünkünden farklı) birtakım anlamlarda kullanılıyordu. Daha sonra aradan kısa veya uzun bir zamanın geçmesiyle bu terimler daha başka anlamlarda kullanılmaya başladı.

Konuları bütün incelikleriyle ele alarak tahkik eden bir kimsenin yapması gereken, Kur'an'ı onun indirildiği dönemde kullanılan anlamlara göre açıkla­maktır. En güzeli Kur'an'daki ibarenin anlamını yine bizzat Kur'andan öğren­mektir. Bu da birkaç yerde tekrar edilen ibareleri bir araya getirmek, onları tek tek değerlendirmek suretiyle olur. Hidâyet kelimesi ve benzerleri, yerine göre değişik yerlerde farklı anlamlarda kullanılmış olabilir. Ancak ibarenin cümle içinde nasıl bir anlam kazandığını, cümleyle birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde nasıl bir mahiyet kazandığına incelikle bakar. Böylece ayrı ayrı incelemek suretiyle asıl kastedilen anlamı çıkarması mümkün olabi­lir.

(İlim adamları) şöyle söylemişlerdir:

"Kur'an'ın bazı bölümleri diğer bazı bölümlerini tefsir etmektedir. Bir ibarenin gerçek anlamının ne olduğu konusunda en güzel işaret (karine) onun daha önce geçen bir sözle aynı anlamı arzetmesi, genel anlamla uyum­lu olması ve Kitab'm indiriliş gayesiyle uyumlu bir mahiyet taşımasıdır."

2.  Uslub. Müfessirin, derecesi yüksek olan bu uslublan (metodları) anla­yabilecek kadar bir ilme sahip olması gerekir. Bu da edebi (beliğ) söz kullan­mak, onu değerlendirmek, anlamındaki incelikleri ve güzellikleri kavramak ve konuşanın kasdettiğine vâkıf olmak suretiyle elde edilir. Evet. Biz Allah'ın kasdettiğini tam ve mükemmel bir şekilde anlayabilecek seviyeye ulaşa-mayız. Ama gücümüz ölçüsünde onun bizi nasıl bir doğruya yönelttiğini çıkar­mamız mümkündür. Bunun başarılabilmesi için de i'rab ilmine ve uslub (meani ve beyân) ilimlerine ihtiyaç vardır. Bütün bu ilimleri öylesine bilmek, mesele­lerini anlamak ve kurallarını ezberlemek de insanı gayeye ulaştırmaz. Arapça ile ilgili kitaplardan anlaşıldığına göre (geçmişte) Araplar düzgün konuşur­lardı. Daha dil kuralları belirlenmeden önce o kurallara uygun şekilde konu­şurlardı. Bunun onların tabiatlarından ileri geldiğini mi sanıyorsunuz? Asla. Bu kabiliyet, duyarak ve rivayetlerin aktarılması yoluyla kazanılmıştı. Bu yüzden Araplar yabancılarla karıştıktan sonra dillerini yabancılardan daha kötü bir şekilde konuşmaya başladılar. Eğer ki sözü edilen kabiliyet onların tabiatlarında olsaydı bunu hemen hicretten sonraki elli yıllık süre içinde kay­betmezlerdi.

3.  İnsanların durumlarıyla ilgili ilim. Allah bu kitabı indirmiş ve onu ilahi kitapların sonuncusu kılmıştır. Onda diğerlerinde yer vermediği açıklamalara yer vermiştir. Onda insanların halleriyle, tabiatlarıyla, insanlar üzerindeki ilâhi sünnetlerle ilgili pek çok şeyi açıklamış, bize geçmiş ümmetlerle ilgili en güzel kıssaları ve onlarla ilgili sünnetlerine uygun siretlerini (yaşayış tarz­larını) aktarmıştır. Dolayısıyla bu kitabı inceleyen birinin insanların durum­larını, tutumlarını, üstlendikleri rolleri, güçlenme, zayıf düşme, yükselme, aşağı düşme, ilim sahibi olma, cehalette kalma, imân etme, küfre düşme gibi farklı konumlar almalarının sebeplerini de incelemesi gerekiyor. İlmin bir yanı da büyük alemin (insanlık aleminin) yükselmesi ve aşağı düşmesi durum­larıyla ilgilidir. Bu konuda değişik ilim dallarına ihtiyaç vardır. Bunların en önemlilerinden biri de tarih ilmi ve bunun çeşitli alanlarıdır.

Kur'an-ı Kerim geçmiş ümmetlerin durumları, ilâhi sünnetler, göklerdeki, yerdeki, ufuklardaki ve nefislerdeki (canlardaki) âyetleri hakkında özet bilgi­ler vermiştir. Bu özet bilgiler her şeyi ilmiyle kuşatmış olan Allah tarafından verilmiş bilgilerdir. Bize de (etrafa) bakmamızı, düşünmemizi ve onun özet halinde verdiği şeylerin tafsilatlarını anlayabilmemiz için yeryüzünde dolaş­mamızı emretmiştir. Bunlar bizim daha da yükselmemizi, mükemmelleşme-mizi sağlayacaktır. Biz eğer varlıklar alemiyle ilgili olarak onda olanların dış görünüşü hakkında edindiğimiz ilimle yetinirsek bir kitabı kapağının rengine göre değerlendirerek onun içerdiği ilim ve hikmete önem vermeyen kimse gibi oluruz.

4. Bütün insanlığın Kur'an yoluyla hidayete erdirilmesi konusunda bilgi sahibi olmak. Farzı kifâye ilimlerden olan tefsir ilmiyle uğraşan kişinin Hz. Peygamber (a.s) döneminde gerek Arapların ve gerekse diğer toplumların nasıl bir hal üzere olduklarını bilmesi gerekmektedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim (o zaman) insanların tümünün sapıklık ve azgınlık içinde olduklarını, Hz. Pey­gamber (a.s)'in ise onları doğru yola ve saadete iletmek üzere gönderildiğini haber vermektedir. Bir müfessir insanların o zaman ne gibi haller üzere ol­duklarım bilmezse onların çirkin gördüğü uygulamalarını gerçek veya gerçeğe yakın bir şekilde nasıl yorumlayabilecektir.

Hz. Ömer (r.a)'in şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

"Cahiliyeyi bilmeyen biri İslâm içinde yetişirse İslâm'ın kulpları

tonda!

tane tane çözülür."

Bununla kastedilen anlam şudur: Bir insan İslâm (toplumu) içinde yetişir ve kendinden öncekilerin durumlarım bilmezse İslâm'ın hidâyetinin etkisini ve Allah'ın, onunla insanlığın durumunu değiştirmek, kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için bu dine nasıl bir özen gösterdiğini bilemez.

5. ResuluIIah (a.s)'m ve sahabilerinin siretlerini, onların nasıl bir

ilim ve amel üzere olduklarını, dünya ve ahiretle ilgili tutumlarını bilmektir.

Kâmil bir müfessirde bulunması gereken şartları öğrendiğimizde, kamil bir müfessirin tefsirin bütün dallarını değerlendirmesi durumunda onun yazacağı bir tefsirin onlarca cilt tutabileceğini de anlarız. Bu yüzden müfessirler farklı sınıflar halindedirler. İçlerinden bazıları sadece özet bilgiler vermişlerdir. Bazıları konuyu çok geniş ve etraflı bir şekilde ele almışlardır. Bazıları bizzat bu ilmin alanına giren bilgileri vermekle yetinmişlerdir. Sonuçta pek çok tefsir yazılmıştır. Her çağda Allah'ın kitabına, yaşadıkları dönemin gerektirdiği şekilde hizmet eden büyük müfessirler yetişmişdir. Böylece önümüze sayılamayacak kadar çok tefsir çıkarıldığını görüyoruz. Müslümanın tefsirlerin §u iki türünü birbirinden ayırması gerekmektedir: Ehli sünnet ve'1-cema'at tef­sirleri ve sapık fırkaların yahut ümmetin üzerinde birleştiği şeylerden (icma-'dan) uzak kalan geçerli çizginin dışına çıkmış kimselerin tefsirleri. İlimde iyi bir seviyeye ulaşmış olmayan birinin ehli sünnet ve'1-cema'atın tefsirlerinden başkasını incelemesi uygun olmaz. Bununla birlikte ehli sünnet ve'1-cema'at tefsirlerinin bazıları da yazıldığı çağlarda itibar gören birtakım bozuk kültür­lerden, fikirlerden etkilenmiştir. Bu yüzden çağımızda yaşayan bir Müslü­manın güvenilir, çağdaş bir müfessirin yazmış olduğu bir kitabı okuması en uygun olanıdır. Biz 'el-Esas fi't-Tefsir' adlı kitabımızı söz konusu hatalardan uzak kalma gayreti içinde yazdık.

Ortada ayrıca adına tefsir kitabı denilen ama tefsirle hiç bir ilgisi olmayan bir takım kitaplar bulunmaktadır. Bunlar, işâri tefsir adı verilen türden olan kitaplardır. Bu gibi tefsirler yerine göre özel bir takım kitaplar halinde, yerine göre de bazı kitapların belli bölümleri halinde yazılmıştır. Dediğimiz gibi bun­lar gerçekte tefsir değildir. Bunlar sadece Kur'an-ı Kerim'in okunması es­nasında kişilerin kalplerine doğan birtakım boş düşüncelerdir. Kim bu gibi boş düşüncelerin, sağlam müfessirlerin söylediklerine ters düşse bile Kur'an-ı Ke­rim'in tefsiri sayılacağına inanırsa bundan dolayı inkâra düşebilir. Dolayısıyla bu gibi şeyler karşısında dikkatli olmak gerekiyor.

Bazı müfessirler tefsiri iki kısma ayırmaktadırlar: Rivayete dayanan tefsir ve görüşlere (re'ye) dayanan tefsir. Bu medrese usûlüne göre bir sınıflan­dırmadır. Biz buna itiraz etmiyoruz. Ancak diyoruz ki: İlimde rüsuh sahibi hi­dayet önderleri tarafından yazılmış olduktan sonra hidâyete iletme açısından bu iki tür tefsir arasında herhangi bir fark yoktur.

Çağdaş bir Müslümanın güvenilir tefsir kitapları hakkında da bir bilgiye sahip olması gerekir. Böylece bir kelimenin i'rabı (doğru okunuş şekli, cümle içindeki rolü) veya belagatla ilgili bir incelik hakkında bilgi sahibi olmak iste­diğinde neye başvurması gerektiğini bilir. Dört fıkıh mezhebinin her birine u-yanlarm, kendi mezheplerinin âyetlere getirdikleri fıkhi yorumlarını bilebilme-leri için mezheplerinin imamlarından birinin tefsirine başvurmaları uygun olur. Örneğin hanefi fatihlerinden olan Cassâs'ın 'Ahkâmu'l-Kur'an'ı ve Ebu's-Suud tefsiri bu konuda başvurulacak kaynaklara birer örnektir. Bunun yanı sıra Kur'an'daki geçen terimleri topluca ele alan bir kitaptan bu terimleri öğrenmek de gerekir. Rağib el-Isbahâni'nin 'Garibu'l-Kur'an'ı, bu konuda başvurulacak kaynaklardandır. Bu kitap gerçekten mükemmel bir kitaptır. Ayrıca çağdaş, kapsamlı ve güvenilir bir tefsiri incelemek de gerekir

Biz bu fasılda hadisçilerin kitaplarında tefsir başlığı altında vermeyi adet edindikleri rivayetleri aktarmakla yetineceğiz. Böylece rivayete dayalı tefsirin gerçek bir örneğini görmüş olacağız. Bu arada hadisçilerin tefsir konusunda daha çok nüzul sebeplerine ve nâsih ve mensuh konusuna ağırlık verdiklerini göreceğiz. Biz bu fasılda bu kitabın kaynaklarında [5] yer alanların tümünü vermedik. Çünkü bunlardan bazıları siret ve akâid bölümlerinde ve bu kitabın geriye kalan bölümlerinde daha başka başlıklar altında verilmiştir. Çünkü bu rivayetlerin tefsir faslı içinde verilmesi de mümkün olmakla birlikte oralarda yer alan konularla yerine göre daha yakından ilgiliydi. Bunlardan bazılarının da muttasıl (Resulullah (a.s)'a veya sahabiye yani ilk kaynağa kadar ulaşan) senedleri bulunmamaktadır. Bazıları da tabiin neslinden sonrakilere aittir. Bu nitelikteki rivayetler ise esas itibariyle bu kitabın konuları arasına girmemek­tedir. Dolayısıyla bunlara yer vermedik. Bunların yanısıra hadisçilere göre tefsir kitaplarıyla bağlantılı olan ama bizim daha başka amaçlarla verdiğimiz hadisler bulunmaktadır ki mümkün olduğunca tekrar olmasın diye bunlardan çoğunu burada zikretmedik. Şimdi bu faslın rivayetlerine (nasslanna) ge­çelim. [6]

 

HADİSLERLE FATİHA SURESİNİN TEFSİRİ

 

Buharı şöyle söylemiştir:

"Mushafîarm yazımı bu sureyle başladığından ve namazda ilk önce bu sure okunduğundan bu sure Ummu'l-Kitab (Kitab'm anası) olarak adlan­dırılmıştır. Din ise hayrın ve şerrin karşılığının verilmesidir. "Sen ne verir­sen onun karşılığını bulursun" denmiştir. Mücâhid din'in hesap, "medinin (din' görenler)" kelimesinin de "hesaba çekilenler" anlamına geldiğini söy­lemiştir." [7]

 

2497-Tirmizi, Adiyy bin Hatem (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Resulüİlah (a.s) şöyle buyurdu: [8]

"Gadaba uğrayanlar" Yahudiler, "sapıklar" İse Hıristiyan! ardır." [9]

 

Bir Açıklama

 

Şanı yüce olan Allah Fatiha suresinde bize, Yahudilerin ve Hıristiyanların yollarından uzak durmamızı emretmiştir. Bunların kitap ehli oldukları kesin bilindiği halde onların yollarından uzak durmamız istendiğine göre başkala­rının yollarından uzak durmamız öncelikle gereklidir. Yahudilerin: "Gadaba uğrayanlar", Hıristiyanların da "sapıklar" olarak nitelendirilmelerinden onları, yollarından uzak durmamız gerektiğini nereden anlıyoruz.

Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsâ (a.s) elbette Allah tarafından gönderilmiş bi­rer peygamberdi. Ancak Hz. Musa (a.s)'ya uyanlar (daha sonra) Allah'ı ga-dablandıran bir anlayış üzerinde kaldılar. Hz. İsâ (a.s)'ya uyanlar da (daha sonra) sapıklık üzere kaldılar. Gerek Hz. Musa (a.s) ve gerekse Hz. İsa (a.s)'nın benimsemiş oldukları doğru yol ise İslâm'dır. İşte bu yolun varisleri bizleriz. Ancak onların gadaba uğramalarına ve sapıklığa düşmelerine sebep olan yoldan uzak durmamız istenmiştir.

 

2498-Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir:' "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:                                                 "İmam: "Gayri'l-mağdubi 'aleyhim ve le'd-dâllin" deyince "âmin" de­yin. Kimin bu sözü ("âmin" demesi) meleklerin sözlerine denk gelirse geç­miş günâhları bağışlanır." [10]

 

HADİSLERLE BAKARA SURESİNİN TEFSİRİ

 

2499-Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [11]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"İsrailoğullarma: "Kapıdan secde ederek girin ve 'bizi bağışla1 deyin ki, biz de sizin yanlışlıklarınızı bağışlayalım" [12] dendi. Ama onlar değiştirdiler. Dübürleri üstüne sürünerek girdiler. Yine değiştirdiler ve: "Arpa başağında bir tane olan hıtta" dediler."

Yüce Allah'ın: "Kapıdan secde ederek girin..." sözüyle ilgili olarak Tirmi-zi'nin bir rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Onlar kalçaları üzerine sürünerek girdiler. Yani emredilenin dışına çıktılar." [13]

Yine aynı isnadla Resulullah (a.s)'tan rivayet edildiğine göre (Resulullah a.s), Yüce Allah'ın: "Ancak zalimler kendilerine söylenilen sözü başka bir sözle değiştirdiler" [14] sözüyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Onlar: "Arpadaki tane" dediler."

 

2500-Buhari, Yüce Allah'ın: (De ki: "Ey Yahudi olanlar! Siz (diğer) in­sanlardan ayrı olarak yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu sa­nıyorsanız öyleyse doğru sözlüler iseniz) 'ölümü dileyin" [15] sözüyle ilgili o-larak Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şöyle rivayet etmiştir:

"Ebu Cehl: "Eğer Muhammed'i namaz kılarken görürsem boynunu eze­ceğim" dedi. Kendisine: "İşte o şurada" dendi. O: "Ben onu göremiyorum" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Eğer o söylediğini yapacak olsaydı melekler onu insanların gözleri önünde yakalarlardı. Yahudiler de ölümü isteselerdi muhakkak ölürlerdi." [16]

 

2501-Buhari ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmişlerdir: [17]

"Hz. Ömer bin Hattab (r.a): "Makamı İbrahim'in arkasında namaz kıl-sak" dedi. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi:

"İbrahim'in makamından kendinize bir namaz kılma yeri edinin." [18]

 

2502-Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan, Yüce Allah'ın: "İbrahim: "Ey Rabbim! Burasını güvenli bir belde kıl. Halkından Allah'a ve ahrete iman edenleri çeşitli ürünlerle rızıklandir" demişti" [19] sözüyle ilgili olarak şöyle rivayet etmiştir: [20]

"İbrahim (a.s) diğer insanlardan ayrı olarak (buradaki duasını mü'min-lere) Özel kılmıştı. Sonra Yüce Allah: "Kim küfrederse, onu da mü'minleri nzıklandırdığım gibi rızıklandırınm. Kısa bir süre geçindirir sonra ateş azabına atarım" diye buyurdu."

Abdullah bin Abbas (r.a) daha sonra şu ayeti kerimeyi okudu:

"Onlara da bunlara da herbirine Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir." [21]

 

2503-Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: [22]                   

"Resulullah (a.s) Beyti'l-Makdis (Mescidi Aksa) tarafına namaz kılı­yordu. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi:

"Yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşnut kalacağın kıbleye yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir." [23]

Bundan sonra bir adam, Selemeoğulları sabah namazmdayken yanlarmdan geçti. Onlar bir rek'at kılmışlardı. Adam: "Haberiniz olsun! Kıble değiştirildi" dedi. Onlar da oldukları halde kıbleye doğru döndüler."

Bunu Ebu Davud da rivayet etmiş ve şöyle söylemiştir:

"Ayet bunun hakkında inmiştir. Bir adam Selemeoğullarma uğradı. On­lar sabah namazında rüku halindeydiler. Beyti Makdis'e (Mescidi Aksa'ya) doğru namaz kılıyorlardı. Adam iki kere: "Haberiniz olsun! Kıble, Ka'be'ye çevrildi" diye seslendi. Onlar da oldukları gibi rüku halinde Ka'be'ye doğru

döndüler."

 

2504-Buhari, Ebu Said el-Hudri (r.a.)'den rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [24]

"Nuh ve ümmeti gelir. Allah (Nuh (a.s)'a): "Tebliğ ettin mi?" diye sorar. O da: "Evet, ey Rabbim!" der. Bu kez ümmetine: "Size tebliğ etti mi?" diye sorar. Onlar da: "Hayır. Bize herhangi bir peygamber gelmedi" derler. Bunun üzerine Nuh'a: "Senin için kim şahitlik eder?" diye sorar. O da: "Mu-hammed ve ümmeti" der. Biz de onun tebliğ ettiğine şahitlik ederiz. İşte bu Yüce Allah'ın şu sözünde dile getirilmektedir:

"Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet kıldık." [25]

Ancak Tirmizi'nin rivayetinde geçtiğine göre (Nuh (a.s)'ım) ümmeti şöyle derler:

"Bize herhangi bir uyarıcı gelmedi. Bize hiç kimse gelmedi."

En sonunda da ayeti zikretmiş ve ayetteki "orta" kelimesinin "adil" an­lamında olduğunu söylemiştir.

Tirmizi bunu Resulullah (a.s)'tan, Yüce Allah'ın: "Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet kıldık" sözüyle ilgili olarak muhtasar bir şekilde rivayet etmiştir. "Orta" kelimesi hakkında: "Adil" demiştir.

 

2505-Ahmed bin Hanbel, Ebu Said el-Hudri (r.a.)'den şu şekilde riva­yet etmiştir:

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın: "Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve peygamberin de sizin üzerinize şahit olması için orta bir ümmet kıldık" sözü hakkında (yani bu sözde geçen "orta" sözü hakkında) "Adil" diye buyurdu. "

Hadisin metninde geçen "adi" kelimesi '"udul" kelimesinin tekilidir. "TJ-dul" ise adalet sıfatı taşıyanlara denir. Dolayısıyla böyleleri sapıklık, fâşıklık ve kişiliksizlik gibi özelliklerle itham edilemeyen kimselerdir. [26]

 

2506-Buhari ve Müslim, Urve bin Zubeyr (r.a.)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [27]

"Hz. Aişe (r.a.)'den bir hususu sordum ve kendisine şöyle söyledim:

"Yüce Allah'ın: "Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. Kim Ka'beyi hacceder veya umre yaparsa bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için sakınca yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa bilsin ki, Allah, iyiliklerin karşılığını veren ve her şeyi bilendir" [28] sözü hakkında ne diyorsun? Vallahi (buradan anlaşıldığına göre) Safa ve Merve arasında tavaf etmemesinde de bir sakınca yok demek ki?"

Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a.) şöyle söyledi:

"Ne kadar fena söz söyledin, ey kızkardeşimin oğlu! Eğer sen bu âyeti tm şekilde yorumlarsan bir kimsenin bu ikisi arasında tavaf etmemesinde de bir sakınca olmaz. Ancak bu âyet ensâr hakkında indirilmiştir. Onlar Müslüman olmadan önce Menât putuna tehlil yaparlardı (yani "Lebbeyk..." diyerek telbiye yaparlardı). Ona el-Muşellel'de tapınırlardı. Ona tehlil yapan biri Safa ve Merve arasında tavaf yapmakta sakınca görüyordu. Müslüman olduklarında bu hususu Resulullah (a.s)'a sordular ve: "Biz Safa ve Merve arasında tavaf yapmakta (yani gidip gelmekte, sa'y yapmakta) sakınca görüyorduk!" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: "Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir..." (mealindeki) ayeti kerimesini indirdi."

Hz. Aişe (r.a.) yine şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s) o ikisi arasında tavaf etmeyi sünnet olarak koymuştur (yani hac esnasında yapılması gereken amellerden biri olarak uygulamaya koymuştur -Çeviren). Dolayısıyla bir kimsenin o ikisi arasında tavafı terket-mesi söz konusu olamaz."

Zuhri şöyle söylemiştir:

"Ben bunu Ebu Bekr bin Abdurrahman'a haber verdim. O da şöyle söy­ledi: "Ben bu bilgiyi duymuş değildim. Ancak ilim sahibi adamlardan bazı­larının şöyle söylediklerini duydum:

"-Hz. Aişe (r.a.)'nin Menât için tehlil (telbiye) yaptıklarını söyledikleri kimseler dışında- İnsanların tümü Safa ve Merve arasında tavaf (sa'y) ya­pıyorlardı. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'den Beyt'in (Kabe'nin) tavaf edilme­sinden söz edip Safa ve Merve'nin tavaf edilmesinden söz etmeyince şöyle söylemişlerdir:

"Ya Resulullah (a.s)! Biz Safa ve Merve arasında tavaf ediyorduk. Allah, Kabe'nin tavaf edilmesiyle ilgili hüküm indirdi. Ancak Safa'yı anmadı. Bu durumda bizim Safa ve Merve arasında tavaf etmemizde bir sakınca olur mu?"

Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi: "Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir..."

Ebu Bekir (yani Ebu Bekir bin Abdurrahman) dedi ki:

"Duyduğuma göre bu ayeti kerime her iki topluluk hakkında da in­miştir. Cahiliye döneminde Safa ile Merve arasında tavaf yapmakta sakınca görenler hakkında da, daha önce burayı tavaf edip de sonra Müslüman ol­malarının ardından, Allah'ın Kabe'nin tavaf edilmesini emredip Safa'dan söz etmemesi dolayısıyla bunda sakınca görenler hakkında da inmiştir. So­nunda Allah Kabe'nin tavaf edilmesinden sonra bundan da söz etmiştir. "

Bir başka rivayette şöyle denmektedir:

"Ensâr Müslüman olmalarından önce -Gassanlılar da dahil olmak üzere-Menât putu için telbiye ederlerdi. Bu yüzden Safa ve Merve arasında tavaf etmekte sakınca görürlerdi. Bu onların atalarının bir prensibiydi. Bu pren­sibe göre Menât için ihrama girenin Safa ve Merve arasında tavaf etmemesi gerekiyordu.

Müslüman olmalarından sonra bu hususu Resulullah (a.s)'a sordular. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi: "Safa ile Merve, Al­lah'ın işaretlerindendir...." Ayeti sonuna kadar okudu. [29]

 

2507-Buhari ve Müslim, Asım bin Süleyman el-Ahvel (rh.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [30]

"Enes (r.a.)'e: "Siz Safa ve Merve arasında sa'y etmeyi hoş karşılamıyor muydunuz?" diye sordum. O da şöyle söyledi:

"Evet. Çünkü o cahiliye dönemi uygulamalarmdandi. Ancak daha sonra Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi:

"Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir. Kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için sakınca yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa bilsin ki, Allah, iyiliklerin karşılığını veren ve her şeyi bilendir."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Biz bunu cahiliye işlerinden görüyorduk. İslâm gelince o işi bıraktık. Bunun üzerine Allah şu ayeti kerimesini indirdi." [31] Daha sonra yukarıdaki ayeti kerimeyi zikretmiştir.

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Ensar Safa ve Merve arasında tavaf etmeyi hoş görmüyorlardı. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi: "Safa ile Merve, Allah'ın işaretlerindendir." [32]

 

2508-Buhari, Mücâhid (rh.a.)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Abbas (r.a.)'m şöyle söylediğini duydum:                    

"İsrailoğullarında da kısas vardı. Onlarda diyet yoktu. Şanı yüce olan'A lalı bu ümmete şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hü karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın. Her kime kardeşi tarafında bir bağışlamada bulunulursa bu zaman iyiliğe uyulmalı ve gerekli olan şe ona güzellikle verilmelidir. Bu, Rabbiniz tarafından size bir hafifletme rahmettir. Artık bundan sonra kim taşkınlık ederse ona acıklı bir az< vardır." [33]

Buradaki bağışlama, kişinin (velinin) kasden öldürmede diyeti kabul mesidir. "İyiliğe uyulması ve gerekli olan şeyin ona güzellikle verilmes (Mağdur) tarafın iyilikle (diyeti) istemesi, karşı tarafın da bunu iyilik ödemesidir. "Bu, Rabbiniz tarafından size bir hafifletme ve rahmettir": Ya: sizden öncekilere farz kılmandan bir hafifletmedir. "Artık bundan som kim taşkınlık ederse ona acıklı bir azap vardır": Yani diyeti kabul ettiktt sonra (suçluyu) öldürürse." [34]

 

2509-Buhari, Atâ (rh.a)'dan rivayet etmiştir: [35]

"O, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Artık onu (orucu) hiç tutamayacak kadar düşkünleşmi| olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" [36] ayeti hakkında Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle söyledi:

"Bu, nesh edilmiş değildir. Bu hüküm çok yaşlı bir erkek ve yaşlı kadın içindir. Bunlar oruç tutmaya güç yetiremeyince her gün karşılığı bir yoksulu doyururlar."

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlaf ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler." Onlardan bir yoksulu ye­direcek fidye vermek isteyen fidye verir. Böylece onun orucu yerine gelmiş olur. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kim gönülden fazlaca bir iyilik yaparsa o kendisi için hayırlı olur. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." [37]

Sonra şöyle buyurmuştur:

"Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tutsun. Kim de hasta ya da yolcu­lukta olursa tutamadığı günlerin sayısınca başka günlerde tutar." [38]

Yine onun (Ebu Davud'un) bir başka rivayetinde hamile ve emzikli ka­dınlar için de fidye geçerli görülmüştür. Yani onların da fidye verip oruçlarını yiyebilecekleri bildirilmiştir. [39]                                          

Yine onun bir rivayetinde şöyle denmektedir:                 

"Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler." Bunun hakkında (Ab­dullah bin Abbas r.a) şöyle söyledi:

"Bu, çok yaşlı erkekle çok yaşlı kadının oruç tutamayacak durumda ol­maları halinde oruçlarını yiyip her gün karşılığında bir yoksulu doyurma­ları üzere bir ruhsattı. Hamile ve emzikli kadınlar da çocuklarının zarar göreceklerinden korkarlarsa oruçlarını yiyerek yoksul doyururlar." [40]

Nesai de şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanla ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" sözü hali kında (Abdullah bin Abbas r.a) şöyle söyledi: "Düşkünleşmiş olanlar bu yiî kümlülüğü yerine getirmekte zorluk çekenlerdir. Her gün için bir yoksul doyurulur.,

"Kim gönülden fazlaca bir iyilik yaparsa..": Yani ayrıca bir başka yoksul doyurursa. Bu hüküm nesh edilmiş değildir. Bu onun için daha hayırlıdı "Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." Burada orucu tut mayacak kadar düşkünleşmiş olanla şifâ bulmasmdan ümit kesilmiş hast. dan başkasına ruhsat yoktur." [41]

Yukarıdaki ayeti kerimenin metninde geçen: "Yutikunehu" kelimesini!

İl "Yutavvakunehu" şeklinde okunması şazz (geçersiz) bir kıraattir. Çünkü bı

okuyuş şekli Hz. Osman (r.a) mushafındaki yazılış şekline aykırıdır. Bu ft kuyuş ayetin taşıdığı anlamlardan bir anlama göre olan tefsir niteliği taşıya­bilir.

 

2510-Buhari, Abdullah bin Ömer (r.a)'den rivayet etmiştir: [42]

Abdullah bin Ömer (r.a): "...yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" diye okudu ve: "Bu neshedilmiştir" dedi." [43]

 

Bir Açıklama

 

Fidye kelimesinin ta'am (yemek) kelimesine izafesi ve miskin (yoksul) kelimesinin "mesâkin" şeklinde çoğul okunması tarzındaki kıraat Nafi' ve İbni Zekvân kıraatlarıdır. Râvinin: "Bu neshedilmiştir" sözüyle kasdettiği anlam ise bunun okunuşunun değil hükmünün neshedildiğidir. Çünkü söz konusu kıraatlar mütevatir olarak gelen yedi kıraattandır. Hafs kıraati ise bilindiği üzere: "Fidyenin ta'amu miskin" şeklindedir. Yani "fidye" kelimesinin tenvin-li, miskin (yoksul) kelimesinin de tekil okunması tarzındadır. Yine yedi kiraattan olan İbni Amir'in râvilerinden olan Hişâm'ın okuyuşu ise, fidye'nin (ta'am'a) izafesi ve miskin kelimesinin tekil olarak okunması şeklindedir. Bu durumda ibare şöyle okunur: "Fidyetu ta'ami miskin."

Sonuç olarak üzerinde durduğumuz âyetle ilgili üç görüş bulunmaktadır

1.  Burada bir harf (yani edat) hazf edilmiştir (atılmıştır). İbarenin takdiri ise: "Ve 'ale'llezine lâ yutikunehu (Ona güç yetiremeyenler)" şeklindedir. Bi­zim görüşümüze göre bu, Kur'an'm yüce üslubuna ve ifadelerinin i'cazına uy­gun düşmemektedir. Kastedilen anlam o olsaydı, muhakkak: "Ve 'ale'llezine lâ yutikunehu" denirdi.

2.  Burada bu yükümlülüğü zorlanarak yerine getirenler kastedilmektedir. Abdullah bin Abbas (r.a) bu görüşü tercih etmiştir. Bu durumda anlamı şu olur: "Hamile kadın, çocuk emziren kadın, çok yaşlı adam ve hasta gibi oruç tutmakta zorluk çekenler oruçlarını yiyebilirler. Bu durumda fidye vermele­ri gerekir. Ancak oruç tutmaları daha iyidir." Bu açıklamanın şeriattaki ko­laylaştırmaya uygun düşmediği görülmektedir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:                                                                     

"Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez." [44]

3.  Bu, Abdullah bin Ömer (r.a)'in ileri sürdüğü görüştür. İlim adamlarının çoğunluğu da bu görüşü tercih etmişlerdir. Buna göre bu âyet Yüce Allah'ın: "Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tutsun," [45] sözüyle nesh edilmiştir. Başlangıçta oruç tutmaya güç yetirebildiği halde oruç tutmak istemeyip ye­rine fidye vermek isteyenlerin oruç tutmayıp fidye vermelerine cevaz verili­yordu. "Kim gönülden fazlaca bir iyilik yaparsa o kendisi için daha hayır­lıdır": Yani tercih hakkı olmakla birlikte oruç tutmak daha faziletlidir. Daha sonra bu hüküm nesh edilmiştir. Bu da şeriatın tedrici bir şekilde yerleş­tirilmesi konusunda gözlenen bir hikmettir. Bundan sonra oruç tutmaya güç yetirebilen herkesin oruç tutmalarının gerektiği hükmü getirildi. Aşağıda Jele-cek olan rivayetler de bunu desteklemektedir.

 

2511-Buhari, Abdurrahman bin Ebi Leylâ (rh.a)'dan rivayet etmiştir: "O da Resulullah (a.s)'m sahabilerinin şöyle söylediklerini rivayet etmiştir:

"Ramazan ayı (orucuyla ilgili hüküm) indi. Bu onlara zor geldi. Böylece oruca güç yetirebileceklerden her gün karşılığı bir yoksulu doyuran orucu bırakıyordu. Kendilerine bu konuda ruhsat verilmişti. Bu, şu sözle nesh edildi: "Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." Böylece oruç tutmakla emrolundular." [46]

 

2512-Kutubi   Sitte   sahiplerinden   İbni   Mace   dışında   kalanlar,

Seleme bin el-Ekva1 (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Şu ayeti kerime: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olan­lar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" ayeti ke­rimesi inince oruç tutmamak isteyen fidye verir oldu. Bunun üzerine deva­mındaki ayeti kerime indi ve bunu nesh etti."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Derken şu ayeti kerime indi: "Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tut­sun." [47]

 

2513-Buhari, Berâ bin Azib (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ramazan orucu (hükmü) inince bütün Ramazan boyunca hanımlarına yaklaşmıyorlardı. Erkekler nefislerine güvenemiyorlardı. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi: "Size, oruç günlerinin gecelerinde hanımlarınıza yak­laşmanız helâl kılındı. Onlar sizin için bir örtüdürler, siz de onlar için bir örtüsünüz. Allah sizin nefislerinize güvenemeyeceğinizi bildi de tevbeleri-nizi kabul etti ve sizi bağışladı." [48]

25-Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" sözünün: "Sizden kim bu aya erişirse onda oruç tutsun" sözüyle neshedİlmesi babı. Ebu Davud (2/296) Kitâbu's-Savm, 2-Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düş­künleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verir­ler" sözünün neshi babı. Tirmizi (31162-163) 6-Kitâbu's-Savm, 75-Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlar ise {her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" sözü hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (41190) 22-Kitâbu's-Sıyam, 63-Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye ve­rirler" sözünün yorumu babı. [49]

 

2514-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"O (yani Abdullah bin Abbas r.a): "Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, (fenalıklardan) sakınırsınız diye oruç sizin üzerinize de farz kılındı." [50] (mealindeki ayeti kerime hakkında) şöyle söyledi:

"Resulullah (a.s)'ın zamanında insanlar yatsı namazını kıldıklarında ye­mek, içmek ve kadınlara yaklaşmak kendilerine yasak olurdu ve ertesi ge­ceye kadar oruç tutarlardı. (Yani başlangıçta oruç bu şekilde tutuluyordu -Çeviren). Bir adam nefsine yenildi ve hanımıyla ilişkide bulundu. Bu sırada yatsı namazını kılmış ve oruç da yemiyordu (veya henüz iftar etmemişti). Yüce Allah bunu kalanlar için bir kolaylık, ruhsat ve yarar vesilesi kılmak istedi ve şöyle buyurdu: "Allah sizin nefislerinize güvenemeyeceğinizi bildi de tevbelerinizi kabul etti ve sizi bağışladı. Şu halde artık (geceleri) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiğini dileyin..." Böylece bu, Allah'ın insanlara yarar vesilesi kıldığı bir gelişme oldu. Bu şekilde onlara ruKsat verdi ve kolaylaştırdı." [51]

 

2515-Buhari, Berâ bin Azib (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [52]

"Hz. Muhammed (a.s) ashabından bir adam oruçlu olduğunda iftar vakti gelince iftar etmeden önce uyur, (ertesi) akşam oluncaya kadar o günün ne gündüzünde ne de gecesinde bir şey yerdi. Ensârdan Kays bin Sırme oruç­luydu. İftar olunca hanırmyla ilişkide bulundu. (Karısına): "Yiyecek bir şeyin var mı?" diye sordu. (Kadın): "Yok ama, dışarı çıkıp senin için isteyeyim" dedi. (Kays) gündüzün çalışıyordu. Uyku bastırdı. Hanımı geldi. Onu öyle görünce: "Yazık kaybettin" dedi. Gündüzün yansı olunca baygınlık geçirdi. Bunu Resulullah (a.s)'a haber verdi. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi: "Size, oruç günlerinin gecelerinde hanımlarınıza yaklaşmanız helâl kı­lındı." [53] Bu ayetin inmesine çok sevindiler. Ve yine şu hüküm indi: "Son­ra geceye kadar orucu tamamlayın. Camilerde itikafta olduğunuz zamanlar­da hanımlarınıza yaklaşmayın." [54]

 

2516-Buhari ve Müslim, Berâ bin Azib (r.a)'den rivayet etmişlerdir; [55]

"Bu ayet (yani aşağıda gelecek olan ayet) bizim hakkımızda indi. Ensar-dan olanlar haccettikten sonra evlerine döndüklerinde evlere kapılarının taraflarından girmezlerdi. Ensârdan bir adam geldi ve kapı tarafından girdi. O, adeta bu konudaki hükmün inmesine bir vesile oldu ve şu ayeti kerime indi:

"İyilik, evlere arka taraflarından gelmeniz değildir, aksine iyilik (fenalık­lardan) sakınanın tutumudur. Evlere kapılarından girin ve Allah'tan kor­kun. Umulur ki, kurtuluşa erersiniz." [56]

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Onlar cahiliye döneminde ihrama girdiklerinde evlere arka tarafların­dan girerlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimeyi indirdi:

"iyilik, evlere arka taraflarından gelmeniz değildir, aksine iyilik (fenalık­lardan) sakınanın tutumudur. Evlere kapılarından girin ve Allah'tan kor­kun. Umulur ki, kurtuluşa erersiniz." [57]

 

2517-Buhari, Huzeyfe bin el-Yemân (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi teh­likeye atmayın." [58] ayeti kerimesi hakkında dedi ki:

"Bu, infakta bulunmak hakkında inmiştir." [59]

 

2518-Tirmizi, Eşlem Ebu Imran (rh.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [60]

"Rumların şehirlerindeydik. Karşımıza Rumlardan büyük bir birlik çı­kardılar. Müslümanlardan da karşılarına onlar kadar veya daha fazla insan çıktı. Mısırlıların başında Ukbe bin Amir (r.a) vardı. Şamlıların başında Fedâle bin Ubeyd vardı. Müslümanlardan bir adam Rumların birliklerine bir saldırıda bulunarak aralarına girdi. İnsanlar bağırdılar ve: "Subhânallah! Kendi elleriyle kendini tehlikeye atıyor" dediler. Bunun üzerine Ebu Eyyub el-Ensâri (r.a) kalkarak şöyle söyledi:

"Ey insanlar! Siz bu âyeti bu şekilde yorumluyorsunuz. Oysa bu âyet biz ensâr topluluğu hakkında inmiştir. Allah İslâm'ı yüceltince ve İslâm'ın des­tekçileri çoğalınca bizden bazıları diğer bazılarına -Resulullah (a.s)'a bildir­meden- gizlice dediler ki: "Doğrusu bizim mallarımız zayi oldu. Allah da za­ten islâm'a güç kazandırdı. Ona destek olanlar çoğaldı. Biz artık mallanmızın başında dursak da onlardan zayi olanları düzeltsek." Bunun üzerine Yü­ce Allah, bize cevap olarak Peygamber (a.s)'ine şöyle (bir ayeti kerime) indir­di:                                                                                 

"Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi teh­likeye atmayın."

Burada tehlike, malların başında durmak ve onları düzeltmekle meşgul olmaktı."

Biz savaşı bıraktık. Ebu Eyyub (r.a) ise Allah yolunda çarpışmaya devam etti ve sonuçta Rumların topraklarına defnedildi."

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu sahih bir rivayete göre de (râvi) şöyle söylemiştir:

"Medine'den Konstantiniyye'ye doğru savaşa çıktık. Birliğin başında Ab-durrahman bin Hâlid bin Velid vardı. Rumlar sırtlarını şehrin surlarına dayamışlardı. Bir adam düşmanın üzerine saldırıda bulundu. İnsanlar: "Bırak! Bırak! Lâilâhe illallah! Kendi elleriyle kendini tehlikeye atıyor" de­diler. Bunun üzerine Ebu Eyyub (r.a) şöyle söyledi:

"Bu ayeti kerime biz ensâr topluluğu hakkında inmiştir. Allah Peygam­ber (a.s)'ini zafere ulaştırınca ve İslâm'a güç kazandırınca biz: "Gelin mal­larımızın başında durup onları düzeltelim" dedik. Bunun üzerine Yüce Al­lah (şu sözünü) indirdi:

"Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi teh­likeye atmayın."

Kendi elleriyle kendini tehlikeye atmak, mallarımızın başında durarak onları düzeltmemiz ve cihadı bırakmamızdır."

Ebu Imran dedi ki: "Ebu Eyyub (r.a) Allah yolunda cihad etmeyi bırak­madı. Sonunda Konstantiniyye'ye defn edildi." [61]

 

Bir Açıklama

 

Abdurrahman bin Hâlid bin Velid h. 46 yılında vefat etmiştir. Bu göste­riyor ki, yukarıda sözü edilen savaş h. 52 yılında gerçekleşen ve ordunun başında da Muaviye (r.a)'nin oğlu Yezid'in bulunduğu meşhur savaş değildir. Ebu Eyyub (r.a) bu savaşta (yani Yezid'in komutasında gerçekleştirilen sa­vaşta) vefat etmiştir. Allâme Ahmed Şâkir bu açıklamayı yapmıştır. 'Cami'u'l-Usul1 tahkikçisi de bunu zikretmiştir. [62]

 

2519-Taberani, Mu'cemu'l-Kebir ve Evsafta Nu'man bin Beşir (r.a)'den rivayet etmiştir:

"O, Yüce Allah'ın: "Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi elleri­nizle kendinizi tehlikeye atmayın" sözü hakkında şöyle söyledi:

"Bir adam bir günâh işler sonra: "Allah beni bağışlamaz" derdi. Bunun üzerine Yüce Allah (şu ayeti kerimesini) indirdi:

"Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi teh­likeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever." [63]

 

2520-Ahmed bin Hanbel, Ebu İshâk (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [64]

"Berâ (r.a)'ya: "Bir adam müşriklerin üzerine hamle yapıyor, şimdi o kendi eliyle kendini tehlikeye atmış oluyor mu?" diye sordum. Şöyle söy­ledi:

 

"Hayır. Çünkü şanı yüce olan Allah, Hz. Muhammed (a.s)'i gönderdi ve şöyle buyurdu:

"Allah yolunda savaş. Sen sadece kendinden sorumlusun. Mü'minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah inkâr edenlerin baskınlarını önler. Allah'ın kahrı daha şiddetli ve cezası daha çetindir." [65]

O senin dediğin, infakta bulunmak hakkındadır."

Yüce Allah'ın: "Allah yolunda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" sözünün tefsin hakkında gelen rivayetler, Kur'an-ı Kerim'de geçen bir âyet metninden bir anlam çıkarılacağı, yine ken­dinden hemen önce geçen cümleyle bağlantısı açısından bir başka anlam çıkarılabileceği konusunda en açık örnektir. Bunun gibi kendine yakın cüm­leyle olan bağlantısından bir anlam, genel siyakından da bir anlam çıkarılır. Yukarıdaki ayeti kerime Müslümanlara infakta bulunmaları emrediîdiği bir siyak içinde yer almıştır. Bu yönüne bakarak bazıları: "İnfakta bulunmayı ter-ketmenin kişinin kendini kendi eliyle tehlikeye atması demektir" anlamı çı­karmışlardır. Bu sözün devamında: "İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenle­ri sever1! diye Duyurulmuştur. Bu açıdan da bazıları şu anlamı çıkarmışlardır:

"Allah'ın rahmetinden ümit kesmek kişinin kendi eliyle kendini tehli­keye atması demektir."

Bu âyetten önce Allah yolunda savaşmayı emreden âyetler yer almıştır. Bundan da bazıları: "Kişinin kendini kendi eliyle tehlikeye atması Allah'ın yolunda çarpışmayı terketmesidir" anlamını çıkarmışlardır.

Amr bin As (r.a), soğuktan ölebilecekleri korkusuyla arkadaşlarına cü-nüplükten gusl etmeden (teyemmümle) namaz kıldırdığında Yüce Allah'ın: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" sözünü yaptığı işe delil ola­rak göstermiştir. Bu hareketinde metnin zahirini esas almıştır. Bu şekilde metnin zahirinden, metne yakın cümlelerle bağlantısından uzak cümlelerde genelle olan bağlantısında çeşitli anlamlar çıkarılabilir. Biz bu konuyu tefsiri­mizde açıkladık. Yine orada her surenin kendine özel, surenin mihveri (anafikri) çevresinde toplanan bir siyakının olduğunu ayrıca Kur'an'm genel anlamda bir siyakının bulunduğunu açıkladık. Yine bu gibi bağlantılar do­layısıyla Kur'an-ı Kerim'den sayılamayacak kadar anlam çıkarılmasının mümkün olduğunu dile getirdik. Kur'an-ı Kerim'in bu özelliği onun mucizelerin­den biridir.

İbni Cerir et-Taberi, kişinin kendini kendi eliyle tehlikeye atmasının birkaç anlamını zikrettikten sonra şöyle söylemiştir:

Yüce Allah'ın: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" sözü bütün bu anlamlara gelebildiğine göre (karşımıza şu sonuç çıkmaktadır): Şanı yüce olan Allah bunlardan, diğerlerinden ayrı olarak özellikle birini kasdetmiş değildir. Bu konuda söylenecek en doğru söz şudur: Allah bizi, kendimiz için tehlike arzeden şeye kendimizi atmaktan ve helâka teslim olmaktan nehy etmiştir. Helak da Allah'ın farz kıldığı şeylerden yapmamız gerekenleri bıra­kıp azaba düşmemizdir. Bizden birinin Allah'ın bizim açımızdan hoş karşıla­madığı bir şeye girmesi caiz olmaz. Öyleki böyle bir şeye girmemiz O'nun azabını gerektirecektir. Durum böyle olmakla birlikte bu âyetin yorumunda ağırlıklı olarak tercih edilen anlam şudur:

"Ey mü'minler! Allah yolunda infak edin (hayra harcayın) ve O'nun yo­lunda infakta bulunmayı terketmeyin. Sonra bunu terketmekten dolayı azabı haketmek suretiyle helak olursunuz." [66]

 

2521-Buhari ve Müslim, Abdullah bin Ma'kıl (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [67]

"Şu camide -yani Küfe camisinde- Ka'b bin Ucre (r.a)'nin yanına otur­dum. Kendisine oruç yerine fidye verilmesi hakkında soru sordum. O da şöyle söyledi:

"Ben Resulullah (a.s)'a götürüldüm. Bitler de yüzümde dolaşıp duruyordu. (Resulullah a.s) şöyle buyurdu:

"Zorluğun seni bu duruma düşüreceğini düşünmüyordum. Bir koyun bulamıyor musun?"

Ben: "Hayır" dedim. O da şöyle buyurdu: "Üç gün oruç tut ve başını traş et."

İşte bu (senin sorduğun şey) özelde benim için, genelde de sizin idi inmiştir." [68]                                                                            

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayette şu ayeti kerimeye işaret edilmektedir:

"Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer alıkonuhırsanız kola­yınıza gelen bir kurban gönderin. Gönderdiğiniz kurban yerine ulaşıncaya kadar saçlarınızı traş etmeyin. Hasta olan veya başından bir rahatsızlığı olan (bundan dolayı traş olan) kimsenin üzerine ya oruç, ya sadaka veya kurban olarak fidye gerekir." [69]

Bu nassın (ayeti kerimenin) Ka'b bin Ucre (r.a) hakkında indirildiği bildi­rilmiştir. Ancak bunun hükmü geneldir. Bir ayetin özel bir sebep için inmiş ol­ması, onun lafzının genele hitab etmesine engel değildir. Kurbanın en küçüğü koyundur. (Bunun yerine tutulacak) oruç ise üç gündür. Sadaka da, altı yoksu­la üçer sa1 yiyecek (yemeklik) verilmesidir.

 

2522-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [70]

"Yemenliler hac ederlerdi ancak yanlarına azık almazlardı ve: "Biz te­vekkül edenleriz" derlerdi. Mekke'ye geldiklerinde de insanlardan isterler­di. Bunun üzerine Yüce Allah (şu ayeti kerimesini) indirdi:

"Yanınıza azık alın ve bilin ki, azıkların en hayırlısı takvadır." [71]

 

2523-Buhari ve Müslim, Sehl bin Sa'd (r.a)'dan rivayet.etmişlerdir:

"Ve beyaz iplik siyah iplikten size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için" [72] ibaresi inmiş: "Şafağın" kısmı inmemişti. Bazı kimseler oruç tutmak istedik­lerinde içlerinden biri bacaklarına beyaz iplikle siyah iplik bağlardı. Onların görünüşleri birbirinden ayırd edilinceye kadar yiyip içerlerdi. Bunun üze­rine Yüce Allah: "Şafağın" ibaresini indirdi. Böylece, burada gece ile gündü­zün kastedildiğini anladılar." [73]

 

2524-Buhari ve Müslim, Adiy bin Hâtem et-Tâi (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [74]

"Beyaz iplik siyah iplikten size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için" (iba­resi) inince ben siyah bir iple, beyaz bir ip buldum. Onları yastığımın altına koydum. Geceleyin onlara bakıyordum, ancak (hangisinin siyah, hangisinin beyaz olduğu) benim için belli olmuyordu. Ertesi gün olunca Resulullah (a.s)'a gittim. Bunu kendisine bildirdim. O da şöyle buyurdu:

"Burada kastedilen, gecenin siyahlığı ile gündüzün beyazlığıdır." Nesai bunu muhtasar olarak şu şekilde rivayet etmiştir:

"Adiyy bin Hatem (r.a), Resulullah (a.s)'a, Yüce Allah'ın: "Ve şafağıh be­yaz ipliği siyah ipliğinden size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için" hakkında sordu. O da şöyle buyurdu:

"O, gecenin siyahlığı ile gündüzün beyazlığıdır." Buhari'nin bir rivayetine göre de (râvi) şöyle söylemiştir:

"Adiyy (r.a) beyaz bir iple, siyah bir ip aldı. Gecenin bir kısmı geçtikten sonra baktı. Seçemedi. Sabah olunca Resulullah (a.s)'a: "Ben yastığımın altı­na beyaz bir iple siyah bir ip koydum" dedi. Resulullah (a.s) da şöyle buyur­du:

"Beyaz iplikle siyah iplik senin yastığının altında olduğuna göre sen yastığın pek genişmiş." [75]

Bir başka rivayete göre (Adiyy r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'a: "Beyaz ipliğin siyah iplikten ayırd edilmesi nlediı Bunlar iki iplik midir?" diye sordum. O da şöyle buyurdu:

"Sen ensesi geniş birisin. İki ipliği görebildiğine göre!"

Daha sonra şöyle buyurdu:

"Hayır. Onlar gecenin siyahlığı ile gündüzün beyazlığıdır." [76]

"Senin yastığın pek genişmiş": Bu sözüyle ya onun çok uyuduğu veya değişik renklerdeki iplerin birbirinden ayırdedilmesine kadar yemesine göre gecesinin çok uzun sürdüğü anlamını kasdetmİş olabilir. "Ensen genişmiş" sözüne gelince Araplar bu sözü ne yaptığının farkında olmayan, gaflet içinde biri için kullanırlar.

 

2525-Buhari ve Müslim, Berâ (r.a)'dan rivayet etmişlerdir:

"Resulullah (a.s) Medine'ye ilk geldiğinde, ensardan dedelerinin -yahut: "Dayılarının" dedi- semtinde kaldı ve on altı veya on yedi ay Beyti Makdis'e (Mescidi Aksa'ya) doğru namaz kıldı. Ancak kıblesinin Kabe'ye doğru ol­masını arzuluyordu. (Ka'be'ye doğru) kıldığı ilk namaz ikindi namazı oldu. O'nunla birlikte bir cemaat de namaz kıldı. İçlerinden bir adam bir caminin cemaatine uğradı. Vardığında onlar rükudaydılar. Adam: "Allah'ı şahit tu­tarım ki, ben Resulullah (a.s) ile birlikte Kabe'ye doğru namaz kıldım." On­lar da oldukları halde Kabe'ye doğru döndüler. (Resulullah a.s) Beyti Mak­dis'e (Mescidi Aksa'ya) doğru namaz kılarken bu, Yahudilerin ve kitap eh­linin hoşlarına gidiyordu. Ancak yönünü Kabe'ye doğru çevirince karşı çıktılar." [77]

 

Bir Açıklama

 

Burada kitap ehli derken, Müslümanların Mescidi Aksa'ya doğru namaz kılmalarının Yahudilerin hoşuna gitmeleri gibi onların da hoşlarına gittiğini ifade etmektedir.

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Bazı kimseler kıble değiştirilmeden önce eski kıble üzere öldüler veya öldürüldüler. Onların hakkında nasıl bir hüküm vereceğimizi bilemedik. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi:                            

"Allah elbette sizin imanınızı boşa çıkarmayacaktır." [78] [79]

Bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s) Kabe'ye doğru yöneltilmeyi arzuluyordu. Bunun üze­rine Yüce Allah şu ayetini indirdi;

"Yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşnut kalacağın kıbleye yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin." [80]

İnsanların düşüncesizleri yani Yahudiler: "Onları daha önceki kıblele­rinden çeviren ne oldu?" dediler. Yüce Allah da şöyle buyurdu: "De ki: "Do­ğu da batı da Allah'ındır. Dilediğini doğru yola iletir." [81] [82]

"Allah elbette sizin imanınızı boşa çıkarmayacaktır" sözünde "iman" ta­biriyle namaz ifade edilmek istenmiştir. Bu da namazın imanı dışa aksettiren en önemli unsur olduğunu göstermektedir. Bu yüzden namaz imanın rükünleri arasında sayılmaktadır. Yine bu sebepten dolayı namazla iman tazelenir, onunla imana hayat ve canlılık kazandırılır.

 

2526-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [83]

"Resulullah (a.s)'m yönü (kıblesi) Kabe'ye doğru çevrilince: "Ya Resulul­lah (a.s)! Beyti Makdis'e (Mescidi Aksa'ya) doğru namaz kılarak ölen kardeşlerimizin durumları ne olacak?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu aye­tini indirdi:

"Allah elbette sizin imanınızı boşa çıkarmayacaktır."

 

2527-Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Ukaz, Mecenne ve Zu'1-Mecâz cahiliye döneminin panayırlarıydı. İslâm gelince onlar (bu panayırlarda ticaret yapanlar) adeta hac döneminde ticaret yapmayı günâh saymaya başladılar. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi.

"Hacc dönemlerinde Rabbinizden bir lütuf istemenizde sizin için her-hangi bir sakınca yoktur." [84]

Abdullah bin Abbas (r.a) bunu, bu şekilde okudu.

Bir rivayette, "hac dönemlerinde" ibaresi "lütuf istemenizden" ibaresin­den sonra geçmektedir. [85]

Ebu Davud'un rivayetine göre de: "Rabbinizden bir lütuf istemenizde si­zin için herhangi bir sakınca yoktur" şeklinde okumuştur. Minâ'da ticaret yapmıyorlardı. Bundan sonra kendilerine Arafat'tan indikten sonra ticaret yapmaları emredildi (yani ticaret yapmalarına izin verildi, bunda bir sakınca olmadığı bildirildi -Çeviren). [86]

Yine onun nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"insanlar haccm başlangıcında Minâ, Arafat ve Zu'1-Mecâz pazarında alış veriş yaparlardı. Bu, hac günlerinde olurdu. Daha sonra ihramlı iken alış veriş yapmaktan çekindiler. Bunun üzerine Yüce Allah (şu ayeti kerimeyi) indirdi: [87]

"Hac dönemlerinde Rabbinizden bir lütuf istemenizde sizin için herhan­gi bir sakınca yoktur."

Atâ bin Ebi Rabah dedi ki:

"Ubeyd bin Umeyr bana kendisinin bunu mushaftan okuduğunu bildir­di."

 

2528-Ebu Davud, Ebu Umâme et-Teyyimi (rh.a.)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [88]

"Ben bu halde kiraya veren biriydim. İnsanlar da bana: "Sen hac yapmış olmuyorsun" diyorlardı. Abdullah bin Ömer (r.a)'le karşılaştım ve kendi­sine: "Ey Ebu Abdurrahman! Bu halde kiraya veriyorum. İnsanlardan bazı­ları: "Sen hac yapmış olmuyorsun" diyorlar" dedim. O da şöyle söyledi:

"İhrama girmiyor, telbiye yapmıyor, Kabe'yi tavaf etmiyor, Arafat'a in­miyor ve şeytan taşlamaları yapmıyor musun?"

Ben: "Evet (hepsini yapıyorum)" dedim. O da şöyle söyledi:

"Öyleyse sçn hac yapmış oluyorsun. Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek.

O'na senin sorduğunun benzeri bir soru sord|u. Resulullah (a.s) bir süre sus­tu ve ona cevap vermedi. Bunun ardından şu ayeti kerime indi:

'Rabbinizden bir lütuf istemenizde sizin için herhangi bir sakınca yoktur."

Resulullah (a.s) o adama haber gönderdi. Kendisine bunu okudu ve: "Sen hac yapmış oluyorsun" diye buyurdu."

 

2529-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [89]

"Adam ihramda olmadığı sürece hac için telbiyeye başlayıncaya kadar Kabe'yi tavaf ederdi. Arefe gününe girdiğinde deve, sığır ve koyun türün­den neye gücü yeterse, bunlardan hangisini isterse onu kurban eder. Ancak buna imkânı elvermezse onun hac esnasında üç gün oruç tutması gerekir. Bunun Arefe gününden önce tutulması gerekir. Son günü Arefe günü olur­sa bir sakıncası yoktur. Sonra ikindi namazından sonra karanlık çökünceye (kadarki süre içinde) Arafat'ta vakfeye durmak üzere yola çıksın. Sonra Ara­fat'tan ayrılsınlar. Sonra aralarında geceyi geçirecekleri gruba yetişmek üzere oradan insinler. Sonra Allah'ı çokça zikretsinler. Sabahlamadan önce tekbir ve tehlili çoğaltsınlar. Sonra akın edin. İnsanîlar akın akın iniyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurdu: "Sonra insanların toplu halde akın ettikleri yerden siz de topluca akın edin." [90] Cemreleri atmak (şeytan taşlamak) üzere akın edin."  [91]

 

Bir Açıklama

 

Yukarıdaki hadis, temettü haccı yapan birinin kurban kesme konusunda nasıl hareket edeceğine işaretle başlıyor. Eğer kurban kesemezse son günün Arefe gününden somaya kalmaması şartıyla hac esnasında üç gün oruç tutar. Daha sonra evine döndüğünde tutması gereken on günlük orucun kalan gün­lerini tutar. Yukarıdaki hadiste bunun ardından Yüce Allah'ın Bakara süresin­deki ayetlerinde bu konuda neler buyurduğuna işaret ediliyor. Bu çerçevede Arafat'tan Müzdelife'ye inilmesinden söz ediliyor. Sonra Müzdelife'den Minâ-'ya inerler. Burada Akabe cemresini atarlar. Ardından kurbanlarını keserler, traş olurlar ve Ka'be'yi tavaf ederler.

 

2530-Ebu Ya'la, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [92]

"O, Yüce Allah'ın: "İnsanlar tek bir ümmetti," [93] sözü hakkında şöy söyledi:

"Hepsi İslâm üzereydiler." [94]

 

Bir Açıklama

 

Bu ayet üzerinde iki ayrı görüş bulunmaktadır: Birinci görüşe göre insan­lar Hz. Adem (a.s)'den sonra İslâm üzereydiler. Sonra ayrılığa düştüler. Al­lah da onlara elçiler gönderdi. Abdullah bin Abbas (r.a)'ın zikrettiği görüş işte budur. İkinci görüşe göre insanlar, Hz. Adem (a.s)'in dini üzere iken tümü inkâra düştüler. Bunun üzerine Yüce Allah kendilerine elçiler gönderdi.

 

2531-Tirmizi, Ummu Seleme (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s), Yüce Allah'ın: "Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Ar­tık tarlalarınıza istediğiniz gibi varın," [95] sözü hakkında şöyle buyurdu:

"Sadece bir organa (yani sadece ön organlarına olmak şartıyla -Çeviren)."

Bir rivayette bu hadisin metninde geçen (ve bizim "organ" anlamı ver­diğimiz) "sımam" kelimesi "sin" ile "simam" şeklinde rivayet edilmiştir. [96]

 

2532-Buhari ve Müslim, Cabir bin Abdullah (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Yahudiler: "Bir kimse karısıyla arka yönden temasta bulunursa çocuğu şaşı olarak dünyaya gelir" derlerdi, Bunun üzerine şu ayeti kerime indi:

"Kadınlarınız sizin tarlalarmızdır. Artık tarlalarınıza istediğiniz gibi va­rın."

Bunu Tİrmizi de nakletmiştir. Onun rivayetine göre şöyle söylemiştir:

"Yahudiler: "Kim karısına arka yönden ön organına temas ederse..." de­vamında yukarıdaki hadisi vermiştir. Burada kastedilen, kadının cinsel orga­nına arka taraftan temasta bulunmaktır. [97]                                                      

 

2533-Ahmed  bin  Hanbel, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söyledi: [98]

 

2534-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [99]

mistir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar." Tirmizi (5/216) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis za­yıftır" demiştir. Yakub bin Abdullah el-Es'ari, Ya'kub el-Kummi'dir,

"Hz. Ömer (r.a) -Allah kendini bağışlasın- şöyle bir iddiada bulundu: ıEn-sardan şu mahalle daha Önce putperest oldukları sırada kitap ehlinden olan Yahudilerden şu mahalle ile birlik içindeydiler. Dolayısıyla onların kendile­rine karşı ilimde bir üstünlüklerinin olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden bir çok işlerinde onları Örnek alıyorlardı. Kitap ehlinin uygulamalarından biri de kadınlarına sadece bir yönden yanaşmalarıydı. Bu da kadın için en kapalı haldi. Ensardan söz konusu mahalle onlardan bu uygulamayı almışlardı. Kureyşten şu mahalle de kadınları daha önce karşılaşmadıkları şekilde ya­tırıyor, onlara önlerinden, arkalarından yanaşarak ve sırt üstü yatırarak zevkleniyorlardı. Muhacirler Medine'ye geldiklerinde onlardan biri ensar­dan bir kadınla evlendi. Kadına aynı şeyi yapmağa kalkıştı. Kadın bunu ga­ripsedi ve: "Bize sadece bir yönden yanaşılırdı. Sen de öyle yap. Değilse ben­den uzak dur" dedi. Aralarındaki mesele büyüdü. Bunun haberi Resulullah (a.s)'a ulaştı. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi: "Kadın­larınız sizin tarlalarmızdır. Artık tarlalarınıza istediğiniz gibi varırı.'1 Yani çocuğun geldiği organa olmak şartıyla önden, arkadan, sırt üstü yatırarak yanaşabilirsiniz."                                                                                

 

2535-İmam Malik, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Yüce Allah'ın: "Allah dil sürçmesiyle yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz," [100] sözü bir kimsenin: "Hayır vallahi. Evet vallahi" gibi sözler sarfetmesi hakkında inmiştir."

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir rivayete göre de Atâ, yeminde dil sürçmesi hakkında şöyle söylemiştir: [101]

"Hz. Aişe (r.a) dedi ki: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"O, bir kimsenin evinde: "Vallahi kesinlikle olmaz. Evet vallahi" gibi sözler sarfetmesidir."

Ebu Davud bunu ondan (Atâ'dan) mevkuf olarak rivayet etmiştir. [102]

 

2536-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Boşan­mış kadınlar üç ay hali süresi kendilerini gözetirler," [103] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [104]

"Bununla kastedilen şudur: Bir adam karısını boşarsa onu geri almaya öncelikle hak sahibidir. Ancak üç boşama hakkında bu hüküm nesh edil­miştir ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Boşama iki keredir. Artık bundan sonra ya iyilikle nıtmak veya güzel­likle bırakmak gerekir." [105]

 

2537-Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"İnsanlar öyle bir hal üzereydiler ki, bir adam karısını istediği kadar boşayabiliyordu. Adam onu geri aldığında karısı oluyor veya iddet bekliyor­du. Bu şekilde isterse yüz kere veya daha fazla boşayabiliyordu. Bu şekilde adamın biri karısına: "Vallahi seni benden tamamen ayrılmaya hak kazana­cağın şekilde boşamam ve asla yanıma da almam" dedi. Kadın: "Bu nasıl o-lacak?" diye sordu. Adam da: "Seni boşarım. Ne zaman iddetin bitecek olur­sa seni geri alırım" cevabını verdi. Kadın gidip Hz. Aişe (r.a)'nin yanma gir­di ve kendisine bunu haber verdi. Hz. Aişe (r.a) sustu. Daha sonra Resulul­lah (a.s) geldi ve (Hz. Aişe (r.a) bunu O'na haber verdi. Resulullah (a.s) da önce sustu. Ardından şu ayeti kerime indi:

"Boşama iki keredir. Artık bundan sonra ya iyilikle tutmak veya güzel­likle bırakmak gerekir."

Hz. Aişe (r.a) dedi ki: "Böylece insanlardan karılarını daha önce boşamış olanlar ve boşamış olmayanlar boşamayı gelecekle ilgili hesaplarına koy­maya başladılar." [106]

 

2538-Buhari, Ma'kıl bin Yesâr (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [107]

"Benim bir kızkardeşim vardı. Kendisi için benden talepte bulunuluyor­du. Benim bir amcamın oğlu bana geldi. Onu (kızkardeşimi) ona nikah­ladım. Daha sonra onu geriye alma hakkı olacak şekilde (ric'i talakla) boşadı. Sonra .iddeti geçinceye kadar bıraktı. Bana onu istemeye gelen olunca, (amcamın oğlu) yine gelip benden onu tekrar istedi. Ben kendisine: "Vallahi ben sana onu asla nikahlamam" dedim. Bunun üzerine benim hakkımda şu ayeti kerime indi:

"Kadınları boşadığmızda bekleme sürelerini tamamlarlarsa, aralarında iyilik üzere anlaşmaları durumunda (kendileriyle evlenmeye niyetlendikle­ri) eşleriyle nikâhlanmalarını engellemeye çalışmayın. Bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edene öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha elverişli ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilemezsiniz," [108]

Ben de yeminimin keffaretini verdim ve onu (kızkardeşimi) ona (eski kocasına) nikahladım."

Buhari'nin bir başka rivayetinde şöyle denmektedir:

"Ma'kıl bu işe (yani kızkardeşinin eski kocasının onu yeniden isteme­sine) karşı çıkarak kızdı ve: "Kendisi onun üzerine güç sahibiyken, onu bı­raktı. Sonra tutmuş yeniden istiyor" dedi. İkisinin birbiriyle evlenmelerine engel oldu. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayeti (yukarıda geçen ayeti) indir­di. Ardından Resulullah (a.s) onu yanma çağırdı ve kendisine inen ayeti o-kudu. O da kızgınlığını bıraktı ve şanı yüce olan Allah'ın emrine uydu." [109]

 

Bir Açıklama

 

Bâin olmayan (kadının kocasıyla bütün bağlarım koparmayan) boşama ric'i (geri alma hakkını saklı tutan) boşama olarak değerlendirilmektedir. Yani bu durumda koca iddet süresi içinde karısını geri alma hakkına sahiptir. Eğer kocası karısını geri almadan iddet süresi dolarsa küçük beynune denen bain-lik gerçekleşir. Bu durumda yeniden nikâh kıyılmadan ve karşılıklı rıza ile yeniden mehir belirlenmeden koca karısını geri alamaz. Ma'kıl (r.a) kız karde­şinin kocasından rahatsız olmuştu. Çünkü iddet süresi içinde onu geri alma imkânı vardı, ama bunu yapmadı. Daha sonra gelip isteyiverdi. Anlaşılana gö­re kadın eski kocasıyla yeniden evlenmeye razıydı. Ama kardeşi onun eski kocasıyla yeniden evlenmesini engellemek istemişti. Bunun üzerine Yüce Allah sözü edilen ayeti kerimesini indirdi.

 

2539-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Bu kadınlara kendileriyle evlenme arzusunda olduğunuzu sezdirmenizde veya kalpleri­nizde böyle bir arzu taşımanızda sizin için sakınca yoktur" [110] sözü hak­kında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu, bir kimsenin (bir kadına): "Ben seninle evlenmek istiyorum" de­mesi yahut: "Bana saliha bir kadının nasip olmasını arzuluyorum" diye ko­nuşmasıdır." [111]

 

Bir Açıklama

 

Kadın iddet içinde olduğu sürece bir kimsenin ona evlilik teklifinde bulun­ması veya iddetten sonra gizlice evlilik konusunda konuşması caiz değildir. Ancak Abdullah bin Abbas (r.a)'ın da dediği üzere evlenme teklifinde bulu­nabilir.

 

2540-Kutubi Sitte sahipleri, Hz. Ali (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

2539'2540-Buhari (6/105) 56-Kitâbu'l-Cihad, 2-Müşriklerin aleyhine onların yenilgiye ve zelzeleye (sarsıntıya) uğratılmaları için dua edilmesi babı. Müslim (1/436-437) 5-Kitâbu'l-Mesâcid ve Mevadi'i's-Salat, 36-Orta namazın ikindi namazı olduğunu söyleyenlerin delilleri babı. Ebu Davud (î/112) Kitâbu's-Salat, 4-îkindi namazı­nın vaktiyle ilgili bab. Tirmizi (5/216) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir. Nesai (1/236) 5-Kitâbıı's-Salat, 14-İkindi namazını vaktinde kılmaya özen gösterilmesi babı. İbni Mace (1/224) 2-Kitâbu's-Salat, 6-İkindi namazını vaktinde kılmaya özen gösterilmesi babı.

"Resulullah (a.s) Ahzab günü (Hendek savaşı esnasında) şöyle buyurdu:

"Nasıl onlar, güneş batmcaya kadar bizi orta namazdan alıkoydularsa Allah da onların göğüslerini ve kabirlerini ateşle doldursun."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular." [112]

Bir diğer rivayette ise: "Daha sonra onu akşam ile yatsı namazı arasında kıldı," denmektedir. [113]

 

2541-Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir:

"Müşrikler Resulullah (a.s)'ı, güneş kızarmcaya veya kararıncaya kadar namazdan alıkoydular. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

"Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular. Allah onların içle­rini ve kabirlerini ateşle doldursun. Allah onların içlerini ve kabirlerini a-teşle sarsın." [114]

 

2542-İmam Malik, Yüce Allah'ın: "Namazları ve (özellikle) orta nama­zı koruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun," [115] sözü hakkında, Hz. Ömer (r.a)'in kölesi (mevlâsı) Amr bin Rafi'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'m hanmılarmın döneminde (onların sağlığında) mus-haflar yazılıyordu. (Amr) dedi ki: "Hafsa (r.a) da benden bir mushaf yaz­mamı istedi ve şöyle söyledi: "Bakara süresindeki şu ayete geldiğinde bana gelmeden onu yazma. Ben sana onu Resulullah (a.s)'tan ezberlediğim şekil­de yazdırırım. Ben o ayete gelince üzerine yazı yazdığım kâğıdı (veya yapra­ğı) alıp yanma gittim. O da şöyle söyledi: "Şöyle yaz: "Namazları ve (özel­likle) orta namazı, ikindi namazını koruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun." [116]

 

2543-Kutubi  Sitte  sahiplerinden   Buharı  dışında  kalanlar, Hz. Aişe (r.a)'nin kölesi (mevlâsı) Ebu Yunus'dan şöyle rivayet etmişlerdir:

"Hz. Aişe (r.a) bana kendisine bir mushaf yazmamı emretti ve şöyle söy­ledi: "Şu ayete: "Namazları ve (özellikle) orta namazı koruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun" (ayetine) geldiğinde bana haber ver." Ben o ayete gelince kendisine haber verdim. O da bana şöyle yazdırdı:

"Namazları ve (özellikle) orta namazı ve ikindi namazını koruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun." [117]

O: "Ben bunu Resulullah (a.s)'tan duydum" dedi." [118]

 

Bir Açıklama

 

Orta namazdan sonra ikindi namazının anılması belki metni nesh edilmiş bir ifade olabilir. Bununla birlikte bu ifade tefsir de olabilir ve onu duyanlar bu tefsirin Kur'an'dan olduğunu sanmış olabilirler. Aşağıdaki rivayet bu ifadenin neshedilmiş olduğuna delalet etmektedir.

 

2544-MüsIim, Berâ (r.a)'dan şu şekilde rivayet etmiştir:

"Şu âyet: "Namazları ve (Özellikle) orta namazı ve ikindi namazını ko­ruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun" şeklinde indi. Allah'ın dilediği kadar bir süre böyle okuduk. Sonra Allah bunu neshetti ve şu şekilde indi: "Namazları ve (özellikle) orta namazı koruyun ve gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun."

Bir adam: "Öyleyse o ikindi namazıdır!" dedi. Berâ (r.a) da şöyle söyledi:

"Ben sana onun nasıl indiğini ve nasıl nesh edildiğini haber verdim. En doğrusunu Allah bilir." [119]

 

2545-Ebu Davud, Zeyd bin Sabit (r.a)'ten rivayet etmiştir: [120]

 

"Resulullah (a.s) öğleyi ortalığın biraz sıcak olduğu sırada kılardı. Sahabi-leri için ondan daha zor namaz yoktu. Bunun üzerine şu ayeti kerime indis|

"Namazları ve (özellikle) orta namazı koruyun ve gönülden boyun rek Allah'ın huzuruna durun."

Dedi ki: "Ondan Önce iki namaz, ondan sonra da iki namaz vardır." [121]

 

Bir Açıklama

 

Bu, orta namazla ilgili bir başka açıklamadır. Ancak birinci açıklamaya göre bu daha zayıf bir açıklamadır. Bizzat rivayetin kendisinden burada hata ihtimalinin olduğunu hissedebiliyoruz. Çünkü kendinden önce iki namaz, ken­dinden sonra iki namaz bulunan namaz ikindi namazıdır.

 

2546-Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Gönülden boyun eğerek Allah'ın huzuruna durun" sözü hakkında şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"(İnsanlar) namazda konuşuyorlardı. Adam namazdayken hizmetçisi ya­nına geliyordu, o da kendisine ihtiyacını bildiriyordu. Sonra (namazda) ko­nuşmaktan nehy olundular." [122]

 

2547-Buhari, Abdullah bin Zubeyr (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Hz. Osman (r.a)'a dedim ki:

"Bakara suresinde geçen şu âyeti: "Sizden arkalarında hanımlarını bıra­karak ölenler, hanımlarının dışarı çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçim­lerini sağlayacak bir varlık vasiyet etsinler" [123] ayetini bir başka ayet nesh et­miştir. Sen niçin onu yazıyor veya olduğu halde bırakıyorsun?"

O da şöyle söyledi:

"Ey kardeşimin oğlu! Ben ondan hiç bir şeyi olduğu yerden değiştir­mem." [124]

 

Bir Açıklama

 

"Sen niçin onu yazıyor veya olduğu halde bırakıyorsun?" sözündeki te­reddüt râviden kaynaklanmaktadır. Bir rivayette sadece: "Onu niçin yazı­yorsun?" şeklinde geçmektedir. Ebu Osman şöyle söylemiştir: "Ey kardeşi­min oğlu! Onu (niye) bırakıyorsun?" yani: "Niçin öyle yazılı halde bırakı­yorsun?"

Bu ayeti kerime, hükmü nesh edilip de metni saklanan (nesh edilmeyen) ayetlere bir örnektir.

 

2548-Buhari, Mücahid bin Cibr'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [125]

"Aranızdan arkalarında eşlerini bırakarak ölenlerin karıları, kendi ken­dilerine, dört ay on gün beklerler. Bekleme sürelerini tamamlamalarından sonra onların kendi haklarında örfe uygun olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah yaptıklarınızı bilmektedir" [126] ayeti hakkında şöyle söyledi:

"Bu süre, kadının kocasının ailesi yanında bunu tamamlaması vacip olan iddet süresiydi. Sonra Yüce Allah şunu indirdi:

"Sizden arkalarında hanımlarını bırakarak ölenler, hanımlarının dışarı çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerini sağlayacak bir varlık vasiyet et­sinler. Eğer çıkarlarsa onların kendi haklarında meşru olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah yücedir, hikmet sahibidir." [127]

(Mücâhid) dedi ki: "Böylece Yüce Allah onun için senenin tamamını ye­di ay ve yirmi gece kıldı (süreyi bu kadara indirdi). Kadm isterse kocasının kendisi için vasiyet ettiği yerde oturur, isterse çıkar giderdi. Bu da Yüce Al­lah'ın şu sözünde dile getirilen şeydir: "Eğer çıkarlarsa onların kendi hakla­rında meşru olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah yücedir, hikmet sahibidir." İddet eskiden olduğu gibi ona vaciptir."

îbni Ebi Nuceyh de Mücâhid'den böyle duyduğunu ileri sürmüştür. îbni Ebi Nuceyh dedi ki:

"Atâ da şöyle söyledi:

"Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Bu ayet, bir kadının iddetini kocasının evinde tamamlaması hükmünü nesh etmiştir. Buna göre istediği yerde tamamlayabilir. Bu da Yüce Allah'ın sözünde: "Dışarı çıkarılmaksızm" sözünde ifade edilen husustur."

Atâ dedi ki:

"Kadın isterse kocasının evinde tamamlar ve kocasının kendisi için va­siyet ettiği yerde kalır {kocasının kendisi için vasiyet ettiği şeylerle geçimini sürdürür), isterse çıkar. Çünkü Yüce Allah ayeti kerimesinde şöyle buyuru­yor:

"Eğer çıkarlarsa onların kendi haklarında meşru olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur."

Daha sonra miras ayeti indi ve kadına kocasının ölümünden sonra kala­cağı yer (ve geçineceği mal vasiyet edilmesi) hükmü nesh edildi. Artık kadın iddetini sayar ama kendisine barınak (geçimlik için özel bir şey) ayrılmaz (çünkü kocasının geriye bıraktığı hisseden durumuna göre payına düşeni alır. Dolayısıyla buna ek olarak herhangi bir şey vasiyyet edilmesi gerekmez -Çeviren)."

Ebu Davud'un rivayetinde muhtasar olarak bildirildiğine göre Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:

"Sizden arkalarında hanımlarını bırakarak ölenler, hanımlarının dışarı Çikarılmaksızm bir yıl boyunca geçimlerini sağlayacak bir varlık vasiyet et­sinler."

"Bunun hükmü miras ayetiyle nesh edilmiştir. Allah'ın onlar için belir­lemiş olduğu dörtte bir veya sekizde bir payı alırlar. Bir yıl bekleme süresi de dört ay on gün bekleme süresiyle ilgili hükümle nesh edilmiştir." [128]

Yine onun bir başka rivayetine göre de Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:

"Bu ayette belirtilen kadının iddetini kocasının evinde tamamlaması hükmü nesh edilmiştir. İstediği yerde tamamlar. Bu da Yüce Allah'ın: "Dı­şarı çikarılmaksızm" sözünde ifade edilen husustur."

Atâdedi ki:

"Kadın isterse kocasının evinde tamamlar ve kocasının kendisi için va­siyet ettiği yerde kalır, isterse çıkar. Çünkü Yüce Allah ayeti kerimesinde şöy­le buyuruyor:

"Eğer çıkarlarsa onların kendi haklarında meşru olarak yaptıklarından dolayı size bir sorumluluk yoktur."                     Daha sonra miras ayeti indi ve kadına kocasmm ölümünden sonra kalacağı yer hükmü nesh edildi. Artık kadm iddetini istediği yerde tamamlar." [129]

Nesai, Ebu Davud'un her iki rivayetini de nakletmiştir.

 

2549-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Yüce Allah'ın: "Dinde zorlama yoktur" [130] sözü ensâr hakkında inmiş­tir. Bir kadının bazen çocuğu yaşamazdı ve kendi kendine, eğer bir oğlu ya­şarsa onu Yahudi yapacağı üzere ahidde bulunurdu. Naziroğulları sürgün edildiğinde ensârın oğullarından onların arasında bir çok kimse vardı.

Onlar: "Biz oğullarımızı bırakmayız" dediler. Yüce Allah bunun üzerine şu ayeti kerimesini indirdi:                                                                    

"Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır." [131]

 

2550-Ebu Ya’lâ, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Yiyecek ve içeceğine bak, hiç bozulmamış" [132] sözü hakkında şöyle söylediğini riva­yet etmiştir:

"(Ayetin metninde geçen ve bizim "bozulmamış" anlamı verdiğimiz "lem yetesenneh" ibaresi) "lem yeteğeyyer (değişmemiş, bozulmamış)" an­lamındadır." [133]

 

2551-Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir: [134]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Biz şüpheye (yani tahkike) İbrahim'den daha çok hak sahibiyiz. Hani o şöyle demişti: "Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster." (Allah) "İ-nanmadm mı?" dedi. O: "Hayır, inandım. Ama kalbim tamamen mutmain olsun diye!" dedi." [135] Allah Lut'a rahmet eylesin. O sağlam bir yere sığın­maya çalışıyordu. Eğer ki Yusuf'un kaldığı kadar bir süre hapiste kalmış ol­saydım davetçinin (yani hükümdarın kendisini istediğini bildiren davet-çinin) çağrısını hemen kabul ederdim."

Tirmizi'nin rivayetine göre de (Ebu Hureyre (r.a) şöyle söylemiştir.

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Saygın (kerim) kişi oğlu, saygın kişi oğlu, saygın kişi oğlu saygın kişi ibrahim oğlu, İshak oğlu, Yakub oğlu Yusuf'tur. Onun kaldığı kadar süre ha­piste kalsaydım sonra bana elçi gelseydi hemen onun davetine icabet eder­dim."

Resulullah (a.s) daha sonra şu ayeti kerimeyi okudu:

"Bunun üzerine ona elçi gelince: "Efendine dön de ona sor: "Ellerini kesen kadınların durumları neydi? Şüphesiz Rabbim onların düzenlerini bi­lir" dedi." [136]

(Resulullah a.s) şöyle buyurdu:

"Allah Lut'a da rahmet eylesin. Neredeyse sağlam bir yere sığınacaktı. Allah ondan sonra kavminde, sığınacağı güçlü ve kalabalık bir aile içinde,^-mayan bir peygamber göndermemiştir." [137]

 

Bir Açıklama

 

Resulullah (a.s)'in: "Eğer ki Yusuf'un kaldığı kadar bir süre hapiste kal­mış olsaydım davetçinin çağrısını hemen kabul ederdim" sözü ümmetine ruhsat ve acıma amacıyla söylenmiş bir sözdür. O, bu sözüyle, Hz. Yusuf (a.s)'un yaptığı, hapisten çıkmadan önce suçsuzluğun isbatı için elçiyi geri gönderme işinin bu ümmetin fertlerinden istenen bir şey olmadığını açıklamak istemiştir. Bu da hapsin şiddetli azab türlerinden biri olduğuna işaret etmek­tedir.

 

2552-Buhari, Ubeyd bin Umeyr (r.h a)'den  şöyle rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer bin Hattab (r.a) bir gün Resulullah (a.s) m ashabına şöyle söyledi:

"Şu ayetin ne hakkında indiğini sanıyorsunuz:

"Sizden kim kendisine yanlışlık geldiğini ve güçsüz, zayıf çocukları bu­lunduğu halde, altından ırmaklar akan hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, içerisinde her türlü meyvası bulunan bir bahçesi varken, bahçesine içinde ateş olan bir kasırganın isabet etmesi ve onun yanmasını ister ? İşte belki düşünürsünüz diye Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır."   [138]

Onlar: "Allah daha iyi bilir dediler." Hz. Ömer (r.a) kızdı ve : " Biliyoruz veya bilmiyoruz" deyin dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Abbas (r.a): "Onun hakkında içimde bir şey var, ey mü'minlerin emiri !" dedi. Hz. Ömer (r.a) : "Ey kardeşimin oğlu ! Söyle ve kendini küçük görme !" dedi. Abdullah bin Abbas (r.a) da: "Burada çalışmakla ilgili bir örnek verilmiştir" dedi. Hz. Ömer (r.a): "Hangi çalışma?" diye sordu. Abdullah bin Abbas (r.a) : "Her­hangi bir çalışma" dedi. Hz. Ömer (r.a) de şöyle söyledi:

"Allah'a itaat içinde çalışan zengin bir adamla ilgili. Sonra şanı yüce olan Allah ona şeytanı gönderir. O da günahlar ister ve yaptıklarını batırır." [139]

 

2553-Tirmizi, Bera bin Azib (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Kendiniz göz

yummadan alamayacağınız çirkin şeyleri vermeye kalkışmaym" [140] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu, biz ensar topluluğu hakkında inmiştir. Bizim hurmalarımız vardı. Bir adam sahip olduğu hurmalarından çokluğuna ve azlığına göre bir şeyler getirirdi. Bir adam bir veya iki salkım hurma getirir onu Mescid'in bir ta­rafına asardı. Suffe ehlinin de yiyecekleri yoktu. İçlerinden biri acıktığında salkımın yanına gelir, ona değneğiyle vururdu. Ondan taze ve olgun hur­malar düşer ve onları yerdi. İyilik yapmaya gönlü olmayan bazı kimseler de içinde değersiz kötü hurmalar bulunan ve suyunu çekmiş bir salkım getirir, onları asardı. Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirirdi:

"Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanlarından ve yerden rızık ojarak çıkardıklarımızdan (hayır yolunda) harcayın. Kendiniz göz yumma­dan alamayacağınız çirkin şeyleri vermeye kalkışmayın."

Dedi ki: (Yani) birinize kendisinin verdiği gibisi hediye edilse onu ancak gözü kapalı olarak veya utancından dolayı alır."

Yine şöyle söyledi: "Bundan sonra herkes sahip olduklarının iyilerinden getirir oldu." [141]

 

2554- Tirmîzi, Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [142]

"Şeytanın da Ademoğluna bir yanaşması vardır, meleğin de bir yanaş­ması vardır. Şeytanın yanaşması, kötülüğü yerleştirmek ve hakkı inkar ettir­mek içindir. Meleğin yanaşması ise iyiliği yerleştirmek ve hakkı doğrulat­mak içindir. Kim kendinde böyle bir şey hissederse bilsin ki o, Allah ta-rafındandır. Ondan dolayı Allah'a hamdetsin. Kim de kendinde ötekini (yani şeytanın yanaşmasını gösteren şeyi) hissederse, kovulmuş şeytandan Allah'a sığınsın."

Resulullah (a.s) daha sonra şunu okudu:

"Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta ve size arsızlığı emretmektedir. Al­lah ise size kendi katından bağışlama ve lütuf vaadetmektedir. Allah lütfü geniş olandır, bilendir." [143]

 

Bir Açıklama

 

Bu rivayet, kalpler hakkında bilgi sahibi olan kalp ehlinin kalbe doğan duygular hakkında söyledikleri açısından bir esas teşkil etmektedir. Onlar bunu dörde ayırmaktadırlar: Şeytanın vesvesesi, meleğin verdiği duygu, nef­sin tahriği ve Rabbani ilham. Kalp ehli olanlara göre bunların her birinin işaretleri vardır. Kalbi sağlıklı, yediği şey de helal olan bir kimse için bunları birbirinden ayumak kolaydır.

 

2555- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'a: "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. İçinizde olanları açığa vursanız da gizleseniz de Allah onlardan dolayı sizi sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye güç yetirir." [144] ayeti inince bu, Resulullah (a.s)'ın ashabına ağır geldi. Resulul­lah (a.s)'m yanına geldiler. Bineklerinin üzerine oturdular ve şöyle söylediler:

"Biz daha önce, namaz, oruç, cihad, sadaka (zekat) gibi güç yetirebilece-ğimiz amellerle yükümlü tutulmuştuk. Şimdi sana bu ayeti kerime indiril­di. Ama biz buna güç yetiremeyiz." Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Siz de, sizden önceki iki kitap ehlinin yaptıkları gibi: "Duyduk ve karşı geldik" demek mi istiyorsunuz? Aksine; "Duyduk ve itaat ettik. Senin bağış­lamanı diliyoruz ey Rabbimiz; dönüş de sanadır" deyin."

Onlar: "Duyduk ve itaat ettik. Senin bağışlamanı diliyoruz ey Rabbimiz; dönüş de sanadır" dediler. Toplananlar bu sözleri söyleyince ve dilleri bunu itiraf edince hemen ardından Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi:

"Peygamber kendine Rabbinden indirilene inandı, mü'minler de (buna inandılar). Tümü Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Biz O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırma­yız" Yine: "Duyduk ve itaat ettik. Senin bağışlamanı diliyoruz ey Rabbimiz; dönüş de sanadır" dediler."

Onlar öyle yapınca Yüce Allah (daha önceki ayeti kerimede geçen hükmünü) nesh etti ve şu ayeti kerimeyi indirdi:

"Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez. Her canın kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği fenalıklar da kendi zararınadır. [145]

"Ey Rabbimiz! Eğer unutur veya yamlırsak bundan dolayı bizi sorguya çekme!" O (yani Yüce Allah): "Evet" diye buyurdu. "Ey Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz bir şeyle yükümlü tutma!" O (yani Yüce Allah): "Evet" diye buyurdu. "Bizi affet! Bizi bağışla! Bize rahmet et! Sen bizim mevlamız-sın (yar ve yardımcımızsm) kâfirler topluluğuna karşı bize yardımcı ol" (2) o (yani Yüce Allah): "Evet" diye buyurdu."

 

2556- Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [146]

"Şu ayet: "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. İçinizde olanları açığa vursanız da gizleseniz de Allah onlardan dolayı sizi sorguya çeker. Sonra di­lediğini bağışlar dilediğine de azab eder. Allah herşeye güç yetirir" ayeti i-nince kalplerine bundan dolayı bir şey girdi. Daha önce (benzeri) bir şey kalp­lerine girmemişti. Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Duyduk, itaat ettik ve teslim olduk" deyin."

Allah kalplerine sağlam bir iman yerleştirdi. Ardından Yüce Allah şu aj ti kerimeyi indirdi:                                                                                    

"Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez. Her canın kazandığı iyilik kendi yararına, işlediği fenalıklar da kendi zararmadır. "Ey Rabbimizi Eğer unutur veya yamlırsak bundan dolayı bizi sorguya çekme!" (Allah): "Öyle yaptım (kabul ettim)" diye buyurdu. "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilerin üzerine yüklemiş olduğun gibi bizim üzerimize de ağır bir yük yükleme!" (Allah): "Öyle yaptım (kabul ettim)" diye buyurdu. "Ey

Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz bir şeyle yükümlü tutma! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize rahmet et! Sen bizim mevlamizsın" (Allah): "Öyle yaptım (kabul ettim)" diye buyurdu."

Tirmizi'nin benzer bir rivayetinde de şöyle denmektedir: "(Ravi) dedi ki: "Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti kerimesini indirdi: "Peygamber kendine Rabbinden indirilene inandı, müminler de..." Bu rivayete şu kısım da ilave edilmiştir:

"Ey Rabbimiz! Bizden öncekilerin üzerine yüklemiş olduğun gibi bizim üzerimize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz rJir şeyle yükümlü tutma! Bizi affet! Bizi bağışla!" [147]

 

Bir Açıklama

 

İmam Nevevi şöyle söylemiştir:

"Hadiste sahabilerin ayeti kerimenin zahirine göre kendilerinden iste­nen bir şey yapamayacakları korkusuna kapıldıkları anlatılmak istenmekte­dir.

"Biz buna güç yetiremeyiz" demeleri, kendilerinin, kalplerine doğacak bir takım düşüncelerden korunma konusunda güç yetiremeyecekleri bir şeyden dolayı hesaba çekilecekleri zannına kapılmaları sebebiyleydi. İlim adamları bu ayeti kerime hakkında iki farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

Birinci görüşe göre: "Allah hiç kimseye kaldırabileceğinin üstünde bir yük yüklemez" ayeti bunu nesh etmiştir.

İkinci görüşe göre: Her iki ayetin de hükmü geçerlidir. Herhangi biri nesh edilmiş değildir. Ancak: "İçinizde olanları açığı vursanız da gizleseniz de Allah onlardan dolayı sizi sorguya çeker" ayeti geneldir. Burada insanın, kalbinden uzak tutmaya güç yetiremeyeceği düşünceler değil kalbinden uzak tutmaya güç yetirebileceği düşünceler kastedilmektedir. Bu durumda ikinci ayeti kerimenin hükmü özel olmaktadır."

Nevevi, el-Vahidi'den naklederek diyor ki:

"Tahkikçi ilim adamları bu ayetin hükmünün neshedilmediği görüşü­nü tercih etmektedirler."

Kadı Iyaz da şöyle söylemiştir:

"Nesh olmadığını ileri sürmek için herhangi bir sebep yoktur. Rivayeti nakledenler neshin gerçekleştiğini söylemişlerdir."

Ancak bir sahabinin: "Şu ayet sununla nesh edilmiştir" demesinin kaste­dilen neshin kesin şekilde gerçekleştiğine delil sayılıp sayılmayacağı üzerin­de ihtilaf edilmiştir. Tahkikçi ilim adamlarına göre sahabinin böyle söyle­mesi kendi içtihadına veya te'viline (yorumuna) dayanıyor olabilir. Do­layısıyla bizzat Resulullah (a.s)'tan nakledilmeyince bir şeyin nesh edilmiş olduğuna hükmedilernez." [148]

 

2557- Kutubi   Sitte   Sahipleri, Ebu Hureyre (r.a)'nin merfu olarak şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Allah, konuşmadıkları ve yapmadıkları sürece benim ümn içlerine doğan düşüncelerini bağışlamıştır." [149]

 

HADİSLERLE AL-İ İMRAN SURESİNİN TEFSİRİ

 

2558- Buhari ve Müslim, Hz, Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [150]

"Resultülah (a .s) şu ayeti okudu:

"Sana Kitab'ı indiren O'dur. Ondaki bir kısmı ayetler Kitab'ın temelini oluşturan kesin anlamlı ayetlerdir. Diğerleri ise müteşabih (birden fazla an­lama gelebilen) ayetlerdir. Kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, bozgunculuk yapmak ve kendilerine göre yorumlamak amacıyla müteşabih olan ayetlerin üzerine düşerler. Onların yorumunu (tam ve doğru olarak) Allah'tan başka kimse bilemez. İlimde derinleşmiş olanlar ise "Bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır" derler. Şu var ki, akü sahiplerinin dışındakiler bunlardan ibret almazlar." [151]

Sonra şöyle buyurdu:

"Onun (Kur'an'm) müteşabih ayetlerinin peşine düşenleri görürseniz, (bilin ki) onlar Allah'ın kendilerinden söz ettiği kimselerdir ve onlardan sakının."

Tirmizi'nin rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'a (onlardan soruldu. -Bu rivayette şu ifade geçiyor: "Onları gördüğünüzde kendilerini tanıyın." Bu sözü iki veya üç kez tekrar­ladı." [152]

Şeyh Hasaneyn Muhammed Mahluf, Yüce Allah'ın: "Kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, bozgunculuk yapmak ve kendilerine göre yorumlamak amacıyla müteşabih olan ayetlerin üzerine düşerler" sözüyle ilgili olarak şöyle söylemiştir:

"Kitab'ın te'viline uğraşmak ve onu tahrif etmek, gerçeğe uymayan sapık bir yorum yapmaktır. Bu tür yorum yapanlar âyette asıl kastedilen an­lamın kendilerinin çıkardıkları anlam olduğunu ileri sürerler. Her çağda or­taya çıkan bid'atçilerin, kafalarına göre yorumlar yapmaya kalkışanların ve dinden dönmelerin izlediği yol budur. Çağımızda da kendilerini müjdele-yiciler olarak adlandıranlar onların yollarını izlemektedirler." [153]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Sayıları yetmişikiyi bulan sapık fırkalar Kur'an'ı tamamen reddetmemiş ancak bu anlatılan metodu kullanmışlardır. Böylece âyetler hakkında sapık yorumlar yapmış ve bu yorumlarda sadece kendi zevklerini esas almışlardır. Bunlardan bazıları bu konuda izledikleri tutumlarıyla tamamen İslâm'ın dışına çıkmış, bazıları da tamamen küfre düşmese de sapıtmışlardır. Ehli sünnet ve'1-cemaat alimlerinin sapık oldukları üzerinde görüş birliğine vardıkları fırkaların tarihleri incelendiğinde bunların sapıklıklarında dayanak edindikleri bazı müteşabih âyet örneklerini görürüz. Bu sapık fırkaların hiçbiri müstesna olmaksızın herbirinin kendi sapıklığına dayanak edindiğini, kendi çizgisine göre yorumladığı ve muhkem âyetleri bırakarak esas aldığı bir müteşabih âyet vardır. Şüphesiz müteşabih âyetlerin içeriğine giren konular inançla ilgisi olan konulardır. Yukarıdaki âyetin metni de buna işaret etmektedir.

Yüce Allah: "Kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, bozgunculuk yapmak ve kendilerine göre yorumlamak amacıyla müteşabih olan ayetlerin üzerine düşerler" diyor. İnançla bağlantısı olan konuların hiçbirinin müteşabih âyetlerin içeriğiyle ilgili konulara girmediğini ileri süren bir kimse âyetin met­nine açıkça ters düşmüş olur. İlim adamları âyetteki vakfe (nerede durulacağı, yani cümlenin nerede bittiği) hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları: "Onların yorumunu (tam ve doğru olarak) Allah'tan başka kimse bilemez" anlamındaki ibareden sonra vakfe yapmaktadır. Bazıları da bu iba­reyi izleyen ve: "İlimde derinleşmiş olanlar" ibaresinden sonra vakfe yapmak­tadırlar. (Bu durumda bu ibare de cümleye dahil olur ve cümlenin tamamı: "Onların yorumunu (tam ve doğru olarak) Allah'tan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başka kimse bilemez" anlamına gelir.)

İkinci vakfeye (yani: "İlimde derinleşmiş olanlar" ibaresini de cümleye katma durumuna) göre ilimde derinleşmiş olanlar da söz konusu âyetlerin te'vilini bilebilirler. İlimde derinleşmiş olanların niteliklerini de yine Kur'an âyetleri ortaya koymakta ve şöyle demektedir:

"İlimde derinleşmiş olanlar ise: "Bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır" derler. Şu var ki, akıl sahiplerinin dışındakiler bunlardan ibret almazlar."

Ali İmrân suresinin son kısmında da akıl sahiplerinin kimler olduğu ortaya konmakta ve şöyle denmektedir:

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için (Allah'ın gücü hakkında fikir veren) deliller vardır. On­lar ayakta, otururken, yanlan üstüne yatarken Allah'ı anar ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. "Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna ya­ratmadın. Sen çok yücesin. Bizi ateşin azabından koru!.." [154]

Buradan anlaşıldığına göre ilimde derinleşmiş olanlar hem Allah'ı ve ni­metlerini anan, hem düşünen, hem Allah'a teslim olmuş olan, hem doğru yolu izleyen ve hem de köklü bir ilme sahip olan kimselerdir. Bu gibiler te'vil ya­parlarsa onların te'villerine itibar edilir. Bunun yanısıra hidâyet önderleriyle sapıklık önderlerini birbirinden ayırmamıza yarayan bir işaret de vardır.

Hidâyet Önderleri ümmetin üzerinde görüş birliğine vardığı ölçülere ters düşmezler. Geçmişte ve günümüzde ümmetin üzerinde görüş birliğine vardığı ilkelere ters düşen kimseleri izleyen ve hidâyet önderlerini sapıklığa düş­mekle suçlayan kimseler ortaya çıkmıştır. Bu gibiler şu kudsi hadiste tehdid edilenler arasına girmektedirler:

"Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ona savaş açarım."

 

2559- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"(Kur'an'da sözü edilen) kadının; "Ey Rabbim! Karnımda olanı dünya meşguliyetlerinden uzak olarak sana adadım," [155] sözünün tefsiri şudur: "Sadece Mescidi Aksa'nm hizmetinde bulunması üzere." [156]

2560-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Meryem'i kimin sorumluluğuna alacağını belirlemek için kalemlerini attıkları sırada sen yanlarında değildin," [157]

Yani aralarında kur'a çekmek için kalemlerini akan suya attılar. Zeke-riya'nm kalemi üste çıktı. [158]

 

2561-Tirmizi, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu: [159]

"Her peygamberin, peygamberlerden velileri (dostları) vardır. Benim ve­lim (dostum) de atam ve Rabbimin sevgili dostu İbrahim'dir."

Resulullah (a.s) sonra şu âyeti okudu:

"Şüphesiz insanların İbrahim'e en yakın olanları; ona uyanlar, bu pey­gamber ve iman edenlerdir. Allah da iman edenlerin dostudur." [160]

 

2562-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Rabbaniler (gönülden Rabbe kullar) olun." [161]

Yani yumuşak huylu, keskin anlayışlı ve bilgin kimseler olun.

 

2562-Buhari (1/160) 3-Kitâbu'Uİlm, 10-Sözden ve amelden önce ilim babı. Buhari bunu muallak olarak (senedini vermeden) rivayet etmiştir. Hafız şöyle söylemiştir: "Burada mu'allak olarak verilen rivayeti İbni Ebi Asım hasen bir isnadla mevsul olarak nakletmistir. Ayrıca Hatib el-Bağdadi de bir başka hasen isnadla mevsul olarak nakletmistir."                                                                            j

Veli; Bir kimsenin işlerini üzerine alan, onunla ilgilenen, islerinde kendisine yardımcı olan şahıs.

 

2563-Nesai, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Ensardan bir adam Müslüman olmuş sonra dinden dönmüş ve müş­riklere katılmıştı. Sonra pişman oldu ve kavmine: "Benim için Resulullah (a.s)'a sorun ki, benim tevbem geçerli olur muymuş?" diye mektup gön­derdi. Kavmi Resulullah (a.s)'a geldi ve: "Onun tevbesi geçerli olur mu?" diye sordular. Bunun üzerine şu âyet indi:

"İmanlarından, Peygamberin hak olduğuna şahit olduktan ve kendile­rine açık deliller geldikten sonra küfre düşen bir topluluğu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalim kavmi doğru yola eriştirmez. İşte onların cezaları Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetlerinin üzerlerine ol­masıdır. Onlar orada (lanette) sonsuza kadar kalıcıdırlar. Üzerlerinden azap hafifletilmez ve kendilerine bakılmaz. Ancak bundan sonra tevbe edip du­rumlarını düzeltenler müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok mer­hamet edicidir." [162]

Ardından adama haber gönderildi ve o da Müslüman oldu. [163]

 

2564-Ahmed bin Hanbel, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir: [164]

"Sevdiklerinizden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir," [165] âyeti inince, Resulullah (a.s): "Kim Allah'a güzel bir borç verir?" [166] diye buyurdu. Ebu Talha da şöyle dedi:

"Ya Resulullah (a.s)! Şöyle şöyle yerde bulunan bahçem Allah içindir. Bunu gizlice bildirme imkânım olsaydı, açıktan söylemezdim."

Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Sen onu yakınlarından fakir olanlara ayır. Aile fertlerinin en yakın­larına."          

 

2565-İbni Huzeyme, Enes bin Malik (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Sevdiklerinizden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir," âyeti inince, Ebu Talha Resulullah (a.s)'a geldi. Resulullah (a.s) o sırada minberde bulunuyordu. Ebu Talha dedi ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Benim için Beyraha'da bulunandan daha sevimli bir arazi yoktur." [167]

Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Beyrehâ, hoş koku yayan bir hayırdır." Yahut: "Kazançlı bir hayırdır." -Bu konuda ravilerden biri tereddüt etmiştir- Ebu Talha:

"Ben onu bağışlayarak Allah'a yaklaşmak istiyorum" dedi. Resulullah

"Sen onu yakınlarına bağışla" dedi.

O da söz konusu araziyi yakınlarına bahçe bahçe paylaştırdı."

Buhari'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"Onu bırak. Orası hoş kokulu bir mülktür, hoş kokulu bir mülktür." Yani iki kere: "Râyih (hoş kokulu)" ibaresini kullandı.

Bir rivayete göre de söz konusu kelime bâ ile (yani râbih (kazançlı) şeklinde) geçmektedir.

Ahmed bin Hanbel'in, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayetinde de şöyle geç­mektedir:

"Bırak, bırak. Orası kazançlı bir mülktür. Orası kazançlı bir mülktür." Bahçeyi de Beyrehâ olarak adlandırdı."

O da, o yeri, Hassan bin Sabitle Ubeyy bin Ka'b'a bağışladı."

 

2566-Ibni Huzeyme, Enes bin Malik (r.a)'ten şöyle rivayet etmiştir:

"Sevdiklerinizden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir," âyeti inince, Ebu Talha dedi ki:

"Görüyorum ki, Rabbimiz bizden mallarımızı istiyor. Ya Resulullah (a.s)! Seni şahid tutuyorum ki, Beyreha'daki arazimi Allah için bağışladım."

Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu: "Sen onu yakınlarına bağışla." [168]

 

2567- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Allah­'tan gereği gibi sakının," [169] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiş­tir:

"Bu; O'na itaat edilmesi ve karşı gelinmemesi, O'na şükredilmesi, nan­körlük edilmemesi, O'nun zikredilmesi ve unutulmamasıyla olur." [170]

 

2568-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Hep bir­likte Allah'ın ipine sarılın," [171] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu (yani Allah'ın ipi), Kur'an'dır." [172]

 

2569-Buhari, Ebu Hureyre (r.a)'nin: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz," [173] ibaresi hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [174]

"İnsanlar için, insanların en hayırlı olanısınız. İslâm'a girsinler diye boyunlarına zincirler takar getirirsiniz.

 

2570-Ahraed bin Hanbel, Behzu'bin Hakim (r.a)'den, o babasından, o da dedesinden rivayet etmiş, o da Yüce Allah'ın: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz," sözü hakkında merfu olarak şöyle demiştir:

"Siz, yetmiş ümmeti tamamlarsınız ve siz, Allah katında onların en hayırlısı, en mükemmelisiniz." [175]

 

2571-Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder kö­tülükten alıkoyarsınız," sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Onlar (burada kastedilenler) Muhammed (a.s) ile birlikte hicret edenlerdir." [176]

 

2572-Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [177]

"Abdullah bin Selâm, Salebe bin Sa'ye, Esed bin Ubeyd ve Yahudilerden onunla birlikte Müslüman olanlar, İslâm'a girdiklerinde onların hahamları: "Muhammed'e bizim fenalarımızdan başkası iman etmemiştir. Onlar eğer bizim seçkinlerimiz olsalardı atalarının dinlerini bırakmazlardı," dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden gecenin geç vakitlerinde ibadete kalkıp Allah'ın ayetlerini okuyan ve secdeye kapanan bir topluluk vardır. Onlar Allah'a ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar salihlerdendirler." [178]

 

2573-Buhari ve Müslim, Cabir bin Abdullah (r.a)'m şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: [179]

"Yüce Allah'ın: "Hani, Allah kendilerinin dostu olduğu halde sizden iki grup geri çekilmeyi düşünmüştü," [180] sözü bizim hakkımızda, yani biz iki topluluk, Hâriseoğullarıyla, Selimeoğulları hakkında inmiştir. Ancak böyle bir şeyin  inmemiş  olmasını  arzulamadım.  Çünkü Yüce  Allah burada:

"Hani, Allah kendilerinin dostu olduğu halde sizden iki grup geri çekilmeyi düşünmüştü," diye buyurmaktadır."

 

2574-Buhari, İbni Ömer (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [181]

"Resuîullah (a.s), Safvân bin Umeyye, Süheyl bin Amr ve Haris bin Hişâm'ın aleyhinde dua ediyordu (yani onlara beddua ediyordu). Bunun üzerine şu âyet indirildi:

"Senin elinde bir şey yoktur. Allah dilerse onların tevbelerini kabul eder, dilerse de zalim olmalarından dolayı kendilerine azab eder." [182]

Bunu bir başka senediyle de şöyle rivayet etmiştir:

"Abdullah bin Ömer (r.a), Resuîullah (a.s)'m sabah namazının birinci rek'atında rükudan başım kaldırdığında, "Semi'a'llahu limen hamiden" de­dikten sonra: "Ey Allah'ım!   Filancaya lanet eyle, filancaya lanet eyle, filan-

caya lanet eyle!" diye dua ettiğini duydu. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Senin elinde bir şey yoktur. Allah dilerse onların tevbelerini kabul eder, dilerse de zalim olmalarından dolayı kendilerine azab eder."

Abdullah bin Ömer (r.a)'den nakledilen bir rivayette de şöyledir:

"Resulullah (a.s): "Ey Allah'ım! Ebu Süfyân'a lanet eyle! "Ey Allah'ım! Safvân bin Umeyye'ye lanet eyle!" dedi. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Senin elinde bir şey yoktur. Allah dilerse onların tevbelerini kabul eder, dilerse de zalim olmalarından dolayı kendilerine azab eder." [183]

 

2575- Bezzar, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmiştir:

"Bir adam Resuîullah (a.s)'a gelerek: "(Yüce Allah'ın): "Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete koşuşun," [184] sözü hakkında ne diyorsun? Peki cehennem nerdedir öyleyse?" diye sordu. Resu­îullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Gecenin bütün her şeyi kuşattığını görmüyor musun? Peki gündüz nerdedir öyleyse?" Adam:

"Allah'ın dilediği yerde," dedi. Resuîullah (a.s) da:

"Aynı şekilde cehennem de Allah'ın dilediği yerdedir," dedi." [185]

 

Bir Açıklama

 

Cennet yedi kat göğün üstündedir ve tabanı bütün her şeyi kuşatmıştır. Bu durumda cennetin tabanının gökleri ve yeri kuşatacak şekilde olmasında garipsenecek bir şey yoktur. Cennet yedi kat göğün üzerinde olunca, onun küre şeklindeki tabanının altında cehennem için de yer kalacağını uzak bir ih­timal olarak görmek nasıl söz konusu olabilir?

 

2576- Tâberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [186]

"Allah'ın Kitab'mda iki âyet var ki, bir kul her ne günâh işlerse işlesin, onları okuyup da Allah'dan mağfiret dilerse Allah onu bağışlar. Bu ayetler şunlardır;                                                                       '

"Onlar bir fenalık yaptıklarında yahut kendi kendilerine haksızlık ettik­lerinde Allah'ı anar ve günâhlarının bağışlanmasını dilerler. Günâhları Al­lah'tan başka kim bağışlar? Onlar işlediklerinde bile bile ısrar etmezler." [187]

"Kim bir fenalık işler yahut kendine zulüm eder de sonra Allah'tan ken­disini bağışlamasını dilerse, Allah'ı, çok bağışlayıcı, çok merhamet edici ola­rak bulur," [188]

 

2577- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) bir birlik gönderdi, bayrağı geri gönderildi. Tekrar gönderdi, tekrar bayrağı geri gönderildi. Tekrar gönderdi, bu kez bayrağı çalıntı bir altından yapılma ceylan başıyla geri gönderildi. Bunun üzerine şu (âyet) indirildi: [189]

"Bir peygamberin hıyanet etmesi söz konusu olamaz." [190]

Bayrağın geri gönderilmesi zafer elde edilemediğinin işaretidir. Bu ti! nimetten mal çalınması dolayısıyla olmuştur.

 

2578- Bezzar, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Bir peygam­berin hıyanet etmesi sözkonusu olamaz," sözü hakkında şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Bir peygamberin kavminin (adamlarının) onu suçlaması söz koni olamaz." [191]

 

Bir Açıklama

 

Bu âyet, peygamberlerin günâhlardan korunduklarına yani masum olduk­larına delalet etmektedir. Dolayısıyla bir Müslümanın bir peygamberi her­hangi bir günâhla suçlaması caiz olmaz. Yukarıdaki âyet aynı zamanda pey­gamberlerin (Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun) hıyanet etmelerinin mümkün olmadığına işaret etmektedir. Onlar ganimetlerden kendilerine helâl olmayan bir şeyi almaları bir yana, herhangi bir dünyalığa göz dikmeyecek ka­dar onurludurlar.

 

2579- Müslim, Mesruk (r.a)'un şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [192]

"Abdullah'a (yani Abdullah bin Mes'ud (r.a)'a) şu âyet hakkında soru sorduk: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandınlmaktadrrlar." [193] O da şöyle söyledi:

"Biz de bunu (Resulullah (a.s)'a) sormuştuk da şöyle demişti:

"Onların ruhları, yeşil kuşların içindedir. Onların Arş'a asılı kandilleri vardır. Cennette istedikleri yerlerde dolaşır sonra bu kandillere konarlar. Rableri onlarla ilgilenerek: "Bir şey arzuluyor musunuz?" diye sorar. Onlar: "Ne isteyebiliriz ki! Cennette istediğimiz yerlerde dolaşıyoruz," derler. Bu şekilde onlara üç kere sorar. Onlar kendilerine böyle sürekli (isteklerinin) sorulduğunu görünce:

"Ey Rabbimiz! Senin yolunda bir kez daha savaşmak için ruhlarımızın bedenlerimize döndürülme sini istiyoruz," derler.

Bir ihtiyaçlarının olmadığı anlaşılınca kendi hallerine bırakılırlar."

 

2580-Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Onlar ki, bazı kimseler kendilerine: "İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun," de­diklerinde, bu onların imanlarını artırdı ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir," dediler" [194] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu sözü Hz. İbrahim (a.s) ateşe atıldığında söyledi. Hz. Muhammed (a.s) de bu sözü insanlar kendisine: "İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan kor­kun," dediklerinde söyledi. " [195]                                                               

 

Bir Açıklama                                                                    

 

Bu olay, Uhud Savaşı'ndan sonra olmuştu. Bu haber üzerine Resurulİah (a.s) Müslümanları yeniden donatıp Hamrâu'l-Esed'e kadar gitmişti.        

 

2581-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın "Cimrilik edip alıkoydukları şeyler'kıyamet günü boyunlarına dolanacak," [196] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [197]

"Korkunç derecede büyük bir yılan şeklinde boyunlarına dolanır. Bu yılanın iki dili olur. Başını oyar. (Azaba uğrayan kişi): "Benimle senin aran­da ne mesele var?" diye sorar. O da: "Ben senin cimrilik edip de alıkoydu­ğun malınım," der."

Yine Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan nakledilen bir diğer rivayete göre de şöyle demiştir:

"Kimin zekâtı verilmeyen bir malı olursa o, kıyamet gününde dehşetli bir yılan şeklinde boynuna dolanır. Bu yılan onun başını oyar ve: "Ben se­nin cimrilik edip de alıkoyduğun malınım" der. (İşte Yüce Allah'ın): "Cim­rilik edip alıkoydukları şeyler kıyamet günü boyunlarına dolanacak" (sözünde buna işaret ediliyor.)" [198]

 

2582- Buhari ve Müslim, Ebu Said el-Hudri (r.a)'den şu şekilde riva­yet etmişlerdir: [199]

"Resulullah (a.s)'m zamanında, Resulullah (a.s) bir savaşa çıktığında münafıklardan bazı kimseler geri kalırlardı. Resulullah (a.s)'la çıkmayıp geri kalmaktan dolayı da sevinirlerdi. Öte yandan Resulullah (a.s) savaştan dönünce yanma giderek özür ileri sürer ve (özürlerinin kabul edilmesi için) yemin ederlerdi. Böylece yapmadıkları bir şeyden dolayı (adeta yapmış gibi) kendilerinin Övülmesini arzularlardı. Bunun üzerine şu âyet indirildi:

"Kesinlikle şu yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını zannetme. Onlar için acıklı bir azap vardır." [200]

 

2583- Buhari ve Müslim, Humeyd bin Abdurrahman bin Avf (r.a)'taiı şöyle rivayet etmişlerdir:                                                                             

"Mervan, kapıcısına şöyle dedi: "Ey Rafi! İbni Abbas'a git ve de ki: "Eğe|r bizden yaptığına sevmen ve yapmadığından dolayı övünen herkese azap edilecekse, hepimiz azab edileceğiz demektir." Bunun üzerine Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle dedi:                                                                                

"Siz bu âyetten ne anlıyorsunuz? Bu âyet, kitap ehli hakkında inmiştir.'

Sonra şunları okudu: "Vaktiyle Allah, kendilerine kitap verilenlerden "onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. On­lar bu sözü arkalarına attılar ve karşılığında az bir değeri satın aldılar. Satın aldıkları ne kadar da kötü bir şeydir! Kesinlikle şu yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını zannetme. Onlar için acıklı bir azap vardır." [201]

Yine Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Resulullah (a.s) onlara bir şeyi sordu. Onlar, O'ndan sorduğu şeyi sak­ladılar ve farklı bir şekilde cevap verdiler (yani doğruyu saklayıp yanlış ce­vap verdiler.) Sonra da sorduğu hususta kendisine cevap verdiklerinden do­layı kendilerinin övülmesini istediler. Öte yandan asıl sorduğu hususu saklamaktan dolayı da sevindiler." [202]                                                            

 

2584-Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Kendinden başka ilâh olmayana yemin olsun ki, eğer iyi ise yaşayan her kimse için Ölüm daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İyiler için Allah katında olanlar daha hayırlıdır." [203]

Eğer kötü ise onun hakkında da Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kesinlikle şu yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övünmekten hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını zannetme. Onlar için acıklı bir azap vardır." [204]

 

HADİSLERLE NİSA SURESİNİN TEFSİRİ

 

2585- Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [205]

"Bir adamın yanında yetim bir kız vardı. Onu kendisine nikahladı. Adamın salkımlı hurmaları da vardı. Kız gerek onlara, gerek diğer malına ortaktı. Kızı da onun için kendinde tutuyordu. Yoksa kendi nefsinde ona karşı bir şey (yani bir arzu, istek) yoktu. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Eğer (bakımınız altındaki yetim kızlarla evlendiğinizde) o yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan başka ka­dınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Eğer adaletli davranamayacağı-nızdan korkarsanız, o zaman yalnız bir kadınla yahut elinizin altındaki cariyelerle yetinin. Bu, adaletten sapmamanıza daha uygundur." [206]

Bir rivayete göre de Urve, Hz. Aişe (r.a)'ye, Yüce Allah'ın: "Eğer (ba­kımınız altındaki yetim kızlarla evlendiğinizde) o yetimlerin haklarını gÖzetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın..." sözü hakkında soru sordu. O da şöyle söyledi:

"Ey kızkardeşimin oğlu! Bu yetim kız, velisinin bakımında olan kızdır. Velisi kızın güzelliğine ve malına meyleder. Aynı zamanda mehrini de az vermek ister. İşte bu kızları (belirtilen şekilde) nikâhlamaktan nehyolun-muş ve başkalarım nikâhlamakla emrolunmuşlardır. Ancak mehirlerini tam vermek suretiyle onlara karşı adaletli davranırlarsa ayrı."

Yine Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Daha sonra insanlar Resulullah (a.s)'tan fetva sordular. Yüce Allah da şu âyeti indirdi:

"Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkındaki fet­vayı size Allah veriyor. Bu, onlar için belirlenen hakları vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamayı arzuladığınız yetim kadınlar ve zayıf durumdaki çocuklar hakkında ve yetimlere karşı adaletli davranmanız konusunda size Kitap'ta bildirilenlerdir. Hayır adına, her ne işlerseniz, Allah onu bilir." [207]

Böylece Yüce Allah bu hükmün, bir yetim kızın güzel ve varlıklı olması, onların (velilerinin) da bu yüzden onu nikahlamak istemeleri ve mehrini de hakettiği üzere tam vermemeleri durumu için söz konusu olduğunu açıkladı. Normalde eğer kız pek güzel ve varlıklı olmaması dolayısıyla ken­disine rağbet edilmeyen biri olsaydı o zaman onu kendi haline bırakıp başka kadınlar arayacaklardı. İşte nasıl kendisine rağbet edilmeyen biri olması du­rumunda kendi haline bırakıyorlarsa, kıza rağbet ettiklerinde de kendisine karşı adil olmadıkça ve hak ettiği mehri eksiksiz bir şekilde vermedikçe nikahlama haklan yoktur." [208]

Benzer bir rivayete göre de şöyle demiştir:

"Ey kızkardeşimin oğlu! Bu yetim kız, velisinin bakımında olan, onun m,alma ortak olan ve güzelliğiyle (velisinin) hoşuna giden kızdır. (Velisi) mehri konusunda ona karşı adil davranmadan onu nikahlamak ister. Do­layısıyla başkasına ne veriyorsa ona da aynısını verir. İşte kendisine karşı adil davranmadıkları ve hakettiği mehri en yüksek miktarı üzerinden vermedikleri takdirde böyle bir kızı nikâhlamaktan nehyolunmuşlardır." [209] Bir rivayete göre de Hz. Aişe (r.a) şöyle söylemiştir:

"Yüce Allah'ın: "Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "On­lar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor. Bu, onlar için belirlenen hakları vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamayı arzuladığınız yetim kadınlar ve zayıf durumdaki çocuklar hakkında ve yetimlere karşı adaletli davranmanız konusunda size Kitap'ta bildirilenlerdir." sözünde ("Kitap'ta bildirilenler" denirken) sözü edilen şey, şu âyette bildirilenlerdir:

"Eğer (bakımınız altındaki yetim kızlarla evlendiğinizde) o yetimlerin haklarını gÖzetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan başka kadın­lardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın..."

Hz. Aişe (r.a) dedi ki:

"Yüce Allah'ın: "Kendilerini nikâhlamayı arzuladığınız yetim kadmlar" sözüyle kastedilen, bir kimsenin bakımı altında bulunan ve mal varlığı az olan bir yetim kızla evlenmeyi arzulamasıdır. Yetim kızların mallarına ve güzelliklerine meyletmeleri durumunda, onlara olan rağbetleri dolayısıyla, kendilerine karşı adil olmaları (mehirlerini eksiksiz vermeleri) dışında on­ları nikâhlamaktan nehyolunmuşlardır."

Bir başka rivayette şu fazlalığa yer veriliyor:

"Mallarının ve güzelliklerinin az olması durumunda onlara pek itibar etmeyecek olmalarından dolayı." [210]

Yine Hz. Aişe (r.a)'den nakledilen bir rivayete göre o, Yüce Allah'ın: "Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkındaki fetvayı size Allah veriyor..." sözü hakkında şöyle demiştir:

"O (yani burada kastedilen), bir adamın bakımında olan ve adamın malına ortak olan yetim kızdır. Adam onunla kendisi evlenmeyi arzular ve bir başkasının onunla evlenmesini istemez. (Kızın malını da) kendi malına katar ve (bunun için) kızı yanında tutar. İşte bunu yapmaktan nehyolun­muşlardır." [211]

Ebu Davud, şu fazlalığa yer vermiştir:

"Yunus dedi ki: "Rebi'a, Yüce Allah'ın: "Eğer (bakımınız altındaki kızlarla evlendiğinizde) o yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden kor-karsanız, size helal olan başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın," sözü hakkında dedi ki: "(Yüce Allah) diyor ki: "Eğer (onlara karşı adalet ilke­lerine uymayacağınızdan) korkarsanız, onları kendi hallerine bırakın. Ben size dörde kadar helâl ettim." [212]

 

2586-Buhari ve Müslim, Hz. Aişe (r.a)'nin, Yüce Allah'ın: "Yetimleri evlenme çağma gelmelerine kadar deneyin. Olgunluk çağına erdiklerini his­sederseniz, mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecekler diye o mallan israfla ve çarçabuk yemeyin. Zengin olan dokunmasın. Fakir olan da uygun bir şekilde yesin," [213] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu, bir yetimin velisi hakkında inmiştir. Eğer fakir olursa, ona iyilikle bakmasına karşılık malından (bir miktar) yiyebilir."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Eğer ihtiyaç içindiyse kendi malı miktarınca iyilikle onun malından kullanabilir." [214]  [215]

 

2587- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Paylaştırma anında yakınlar, yetimler ve düşkünler bulunurlarsa, onlara da ondan bir şeyler verin ve kendilerine güzel sözler söyleyin," [216] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu âyette belirtilen uygulama geçerlidir, neshedilmemiştir."       \ Bir rivayete göre de şöyle demiştir:

"Bazı kimseler, bu âyetin neshedildiğini sanıyorlar. Hayır, vallahi, nesh­edilmemiştir. Ancak bu konu insanların önemsemediği konulardandır. Bu­rada kastedilen iki velidir: Biri mirasçı olan velidir ki, ona bir şeyler verilir. Diğeri de mirasçı olmayan velidir ki, o da güzel sözler söyler ve: "Sana bir şey verme imkânım yok" der."[217]

 

Bir Açıklama

 

Bu görüşe göre, mirasçılar eğer buluğ çağında olurlarsa, bütün miras­çıların razı olması durumunda mirasçı olmayan akrabalarına da bir şeyler he­diye etmeleri güzeldir (mendubdur). Ancak buluğ çağma ermiş olmayan mi­rasçının mirasından bir şey vermeye kimsenin hakkı yoktur.

 

2588- Bezzar, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Kadınla­rınızdan fuhuş yapanlar hakkında aranızdan dört kişiyi şahit tutun. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah kendileri için bir yol açmcaya kadar onları evlerde tutun," [218] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Ölünceye kadar evlerinde hapsedilirlerdi. Sonra Nur süresindeki iyet ve had cezası hükmü inince neshedildi."

 

2589- Ahmed bin Manbel, Ubade bin Samit (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [219]

"Resulullah (a.s)'a bir şey indirildiğinde (vahiy geldiğinde) bundan do­layı sıkıntıya girer ve yüzünün rengi değişirdi. Bir gün yine vahiy geldi. Yine aynı durum oldu. Açıldığında şöyle buyurdu:

"Benden alın (Öğrenin), Benden alın. Benden alın. Allah onlar için yol açtı. Bekâr, bekârla zina ederse, yüz değnek vurulur ve bir yıl sürgüne gönderilir. Evli evliyle zina ederse, yüz değnek vurulur ve recm edilir."

 

2590- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Sizin kadınlara zorla mirasçı olmanız helal olmaz. Açık bir hayasızlık etmedikleri sürece onlara verdiklerinizden bir kısmını geri alabil­meniz için kadınlarınıza baskı yapmayın. Onlarla güzellikle geçinin. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sizin hoşlanmadığınız şeyde Allah çok hayır kılmış olabilir," [220] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bir adam öldüğünde onun yakınları hanımı üzerinde öncelikle hak sa­hibi olurlardı. İsterlerse içlerinden biri onu nikâhlardı ve isterlerse bir başkasıyla evlendirirlerdi. İsterlerse de hiç evlendirmezlerdi. Kadının kendi ailesinden önce, onlar üzerinde hak sahibi olurlardı. Bu âyet bu konuda inmiştir."

Ebu Davud'un naklettiği bir rivayete göre de şöyle demiştir: [221]

"Ey iman edenler! Sizin kadınlara zorla mirasçı olmanız helal olmaz.

Açık bir hayasızlık etmedikleri sürece onlara verdiklerinizden bir kısmını geri alabilmeniz için kadınlarınıza baskı yapmayın."

Şöyle ki, (cahiliye döneminde) bir adam yakınlarından birinin hanımına da mirasçı oluyordu. Böylece onu ya ölünceye, ya da kendisine verilmiş olan mehri geri verinceye kadar hükmü altında tutuyordu. Yüce Allah işte böyle yapılmasını yasakladı." [222]

 

2591- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Yüce Allah buyuruyor ki:

"Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin; ancak karşılıklı hoşnutluğa dayanan ticaretle (yiyin) ve nefislerinizi Öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir." [223]

"Bu âyetin inmesinden sonra bir kimse, herhangi bir şahsın yanında ye­mek yemekte sakınca görmeye başladı. Bunun üzerine bu âyet Nur süresin­deki bir başka âyetle neshedildi. Bu âyette de şöyle denmektedir:

"Sizin için de gerek kendi evlerinizden, gerek babalarınızın evlerinden, gerek annelerinizin evlerinden, gerek kardeşlerinizin evlerinden, gerek kızkardeşlerinizin evlerinden, gerek amcalarınızın evlerinden, gerek hala­larınızın evlerinden, gerek dayılarınızın evlerinden, gerek teyzelerinizin evlerinden, gerek anahtarlarına sahip olduğunuz yerlerden ve gerekse yakın dostunuzun (evinden) yemenizde bir günâh yoktur. Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizden dolayı da üzerinize bir günâh yoktur." [224]

Zengin biri yakınlarından birini yemeğe davet ederdi. O da: "Ben ondan yemekte sakınca görüyorum. Yoksul biri onu yemeye benden daha lâyıktır" derdi. Bunun üzerine Allah'ın adının anıldığı bir şeyden (yani eti helâl olan ve Allah'ın adı anılarak kesilmiş hayvanların etlerinden) yemeleri kendile­rine helâl kılındı. Yine Kitap ehlinin yemeği (kestiği) de helâl kılındı." [225]

 

2592- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin; ancak karşılıklı hoş­nutluğa dayanan ticaretle (yiyin) ve nefislerinizi öldürmeyin" sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu âyet geçerlidir. Neshedilmemiştir." [226]

 

2593- Bezzar'ın Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet ettiğine göre, ona büyük günâhlardan soruldu. O da şöyle dedi:

"Nisa suresinin başından otuzuncu âyetine kadar olan kısımda sa­yılanlar." [227]

 

2594- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [228]

"Anne-baba ve yakınların bıraktıkları her şey için mirasçılar kıldık. Ken­dileriyle yeminleşmiş olduğunuz kimselere de paylarını verin. Şüphesiz Al­lah her şeye şahittir." [229]

"Muhacirler Medine'ye geldiklerinde,. Resulullah (a.s)'m birbirleriyle kardeşleştirmiş olmasından dolayı, ensardan birine akrabalarından önce (onunla kardeşleşmiş olan) muhacir mirasçı olurdu. "Anne-baba ve yakın­ların bıraktıkları her şey için mirasçılar kıldık/' hükmü gelince söz konusu uygulama neshedildi. Sonra Yüce Allah: "Kendileriyle yeminleşmiş oldu­ğunuz kimselere de paylarını verin," diye buyurdu. Yani yardımlaşma, dost­luk ve öğüt konusunda kardeşleşmiş olduklarınıza gelince, onların mirasta­ki hakları kaldırılmıştır. Böyle biri için vasiyette bulunulur."

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir başka rivayette de şöyle denmektedir:

"Kendileriyle yeminleşmiş olduğunuz kimselere de paylarını verin."

Bir adam bir adamla yeminleşirdi. Aralarında bir neseb bağı olmadığı halde bunlardan biri diğerine mirasçı olurdu. Enfâl süresindeki âyet bunu neshetti. Yüce Allah (söz konusu âyette) şöyle buyurdu:

"Allah'ın kitabma göre, akrabalar (mirasta) birbirlerine daha yakındırlar." [230]  [231]

 

2595- İmam Malik, şöyle rivayet etmiştir: [232]

"Hz. Ali bin Ebu Tâlib (r.a) Yüce Allah'ın: "Karı ile kocanın arasının açılmasından korkarsanız kocanın ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buluşturur. Muhakkak ki Allah ilim sahibidir, her şeyden haberdardır," [233] âyetinde sözü edilen iki hakem hakkında şöyle söylemiştir:

"Onlara düşen, (karı kocanın) arasını uzlaştırmak ve birleştirmektir.'J

 

2596- Müslim, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: [234]

(Yüce Allah şöyle buyuruyor): "Allah zerre ağırlığınca bile haksızlık et­mez. Eğer yapılan iyilik olursa, onu kat kat yapar ve katından büyük ecir ve­rir." [235]

 (Enes bin Malik r.a) dedi ki: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Allah bir mü'minin herhangi bir iyiliğinde ona haksızlık etmez, Dün­yada onun için (kendisine nimet) verilir. Ahirette de ondan dolayı karşılık verilir. Kâfir ise Allah için yaptığı iyiliklerin karşılığını dünyadayken alır. Ahirete gittiğinde kendisine karşılığı verilecek bir iyiliği kalmaz."

hadislerle nisa suresinin tefsiri

 

2597- Buharı, Said bin Cubeyr (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [236]

"Bir adam, İbni Abbas (r.a)'a: "Ben Kur'an'da, bana birbirine U görünen bazı şeyler görüyorum," dedi. İbni Abbas (r.a):

"Nedir onlar?" diye sordu. O da şöyle dedi:

"Sur'a üflendiğinde artık aralarında soylar yoktur ve birbirlerine (bir şey) sormazlar." [237] "Birbirlerine dönüp sorarlar." [238]

"O gün, inkâr etmiş ve peygambere karşı gelmiş olanlar yerle bir edil­melerini arzularlar. Allah'tan hiçbir söz de saklayamazlat." [239]

"Sonra: "Rabbimiz olan Allah'a yemin olsun ki, biz Allah'a ortak koşan­lar değildik," demekten başka bir kaçamak bulamazlar." [240]

"Sizi yaratmak mı daha güçtür yoksa göğü mü? Onu (Allah) bina etti. Onun yüksekliğini (boyunu) yükseltti ve onu düzene koydu.   Gecesini ka-tarttı, gündüzünü (aydınlığa) çıkardı.  Yeri de bundan sonra döşeyip yaydı." [241]

Burada göğün yaratılışının, yerin yaratılışından önce olduğunu bildir­mektedir. Bir başka yerde de şöyle buyuruyor.

"De ki: "Siz yeryüzünü iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O'na ortaklar ttıı koşuyorsunuz? İşte alemlerin Rabbi O'dur." Orada, üstünden sabit dağlar Var etti; onu bereketli kıldı ve onda soranlar (rızıklarını arayanlar) için eşit

olarak gıdalarını dört günde takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yere: "İsteyerek veya istemeyerek gelin," dedi. Onlar: "İste­yerek geldik," dediler." [242]

Burada yerin yaratılışının, göğün yaratılışından önce olduğunu bildir­mektedir. Bunun yaraşıra bir âyette şöyle buyuruyor:

"Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir." [243]

Bir başka âyette de:

"Allah güçlüdür, hikmet sahibidir," [244] diye buyuruyor.

Yine bir âyette de şöyle buyuruyor:

"Allah duyandır, görendir." [245]

Abdullah bin Abbas (r.a) dedi ki:

"Sur'a üflendiğinde artık aralarında soylar yoktur ve birbirlerine (bir şey) sormazlar," sözünde anlatılan durum, Sur'a ilk üfürmede olan durumdur. Bu üflemede Allah'ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde ne varsa hep­si kendinden geçip düşer. Bu esnada artık aralarında soylar yoktur. Birbirle­rine bir şey soramazlar. Daha sonra son üflemede birbirlerine dönüp sorar­lar. Yüce Allah'ın: "Sonra: "Rabbimiz olan Allah'a yemin olsun ki, biz Allah'a ortak koşanlar değildik" demekten başka bir kaçamak bulamazlar" ve: "O gün, inkâr etmiş ve peygambere karşı gelmiş olanlar yerle bir edil­melerini arzularlar. Allah'tan hiçbir söz de saklayamazlar" sözlerine gelince: Allah ihlaslı olanların günâhlarını bağışlar. Bunun üzerine müşrik olan: "Gelin biz de: "Biz müşrikler değildik" diyelim" der. Allah da onların ağızlarını mühürler ve diğer organları neler yaptıklarını söylemeye başlar, işte bu zaman Allah'tan hiçbir sözün saklanmayacağı anlaşılır. İşte o zaman; "Zaman gelecek kâfirler: "Keşke Müslüman olsaydık" diye arzulayacaklar" [246] âyetinde kastedilen zamandır.

(Göğün ve yerin yaratılışı konusuna gelince): Allah yeri iki günde ya­rattı. Sonra göğe yöneldi ve bir başka iki günde onu yedi kat halinde düzenledi. Sonra yeri yaydı. Oradan suyu ve otlakları çıkardı. İçinde dağlar, ağaçlar, tepeler ve bunların arasında bulunan şeyleri çıkardı. Bunu da diğer iki günde yaptı. İşte Yüce Allah'ın: "Yeri de bundan sonra döşeyip yaydı" [247]sözünde kastedilen budur. Yer ve içinde olan her şey dört günde yaratıl­mıştır. Gökler ise iki günde yaratılmıştır.

Yüce Allah'ın: "Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir" sözüne ge­lince: Allah bu sözüyle kendini nitelemiştir. Yani Allah geçmişte de böyleydi hâlâ da böyledir. Allah her ne dilemişse mutlaka onun dilediği yerine gel­miştir. Yazık sana! Kur'an'dan hiçbir şey sana birbirine zıt gibi gelmesin. Onun hepsi Allah'ın karındandır." [248]

 

Bir Açıklama

 

Biz tefsirimizde, göğün, yerin yaratılmasından sonra yaratıldığı konusun­da Abdullah bin Abbas (r.a)'ın burada ileri sürdüğü görüşten ayrı bir görüşü esas aldık.  Bizim esas aldığımız görüşün özeti ise şudur:

Gök, yörüngeleriyle yerden önce yaratılmıştır. Yedi kat gök ise yerden sonra yaratılmıştır. Bu görüşü geçmiş bazı ilim adamlarının görüşlerine da­yandırarak esas aldık. Çünkü yeryüzünün yaratılması, uzayın yörüngelerinin yaratılmasından soma olmuştur. İlmi araştırmaların geneli de bunu göster­mektedir. Ayet metinlerinin zahiri anlamlarından da bu sonuç çıkmaktadır.

 

2598-Tirmizi, Hz. Ali bin Ebu Talib (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [249]

"İbni Avf, bize yemek hazırladı ve davet etti. Yedik. Henüz haram kılınmamış olduğundan bize bir de şarap içirdi. Sonra namaz vakti geldi ve beni öne geçirdiler. Ben: "(Kâfirun suresini) "De ki: "Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Ve biz sizin taptıklarınıza taparız" (anlamına gele­cek) şekilde okudum. Ayeti karıştırdım. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi bilinceye kadar ve cünüpken, yolcu olmanız durumu dışında, gusül edinceye kadar, namaza yaklaşmayın." [250]

Ebu Davud'un rivayet ettiğine göre de ensardan bir adam onu (yani Hz. Ali (r.a)'yi) ve Abdurrahman bin Avf ı davet etti ve kendilerine şarap içirdi. Sonra namaz vakti geldi. Akşam namazında Hz. Ali (r.a) onlara imamlık etti. Namazda Kâfirim suresini okudu. Okurken karıştırdı. Bunun üzerine:

"Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi bilinceye kadar ve cünüpken, yolcu olmanız durumu dışında, gusül edinceye kadar, namaza yaklaşmayın," âyeti indi." [251]

 

2599- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [252]

"(Yüce Allah şöyle buyuruyor): "Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz za­man ne söylediğinizi bilinceye kadar ve cünüpken, yolcu olmanız durumu dışında, gusül edinceye kadar, namaza yaklaşmayın." [253]

(Bir âyette de şöyle buyuruyor):

"Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günâh ve in­sanlar için bazı yararlar vardır. Ancak günâhları yararlarından daha büyüktür." [254] Bunları Maide süresindeki şu âyet nesh etmiştir:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden olan pisliklerdir.   Bunlardan sakının; umulur ki kurtuluşa erersiniz." [255]

 

2600- Ebu Ya'lâ, Abdullah bin Ömer (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Büyük günâh işleyenler için istiğfarı geçerli görmüyorduk. Sonuçta R sulullah (a.s)'ın şunu okuduğunu duyduk: "Allah kendisine ortak koşu masını bağışlamaz.  Bunun dışındakiler! dilediği için bağışlayabilir." [256]

(Resulullah a.s) buyurdu ki:

"Ben duamı ümmetimden büyük günâh işleyenlere şefaat etmek içi sakladım."

(Önce) içimizde olan birçok şeyi saklamıştık. Bundan sonra konuştuk v1 ümit ettik." [257]

 

2601- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Nisa suresinde beş âyet var ki dünya ve içindekiler beni onlar kadar se­vindirmiyor. Sanıyorum ilim adamları onları okuduklarında anlarlar. (Bunlar):

"Eğer size yasaklananların büyüklerinden kaçınırsanız kusurlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere sokarız." [258]

"Allah zerre ağırlığınca bile haksızlık etmez. Eğer yapılan iyilik olursa onu kat kat yapar ve katından büyük ecir verir." [259]

"Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri di­lediği için bağışlayabilir." [260]

"Eğer onlar nefislerine zulmettiklerinde sana gelip Allah'tan bağışlama dileselerdi, Peygamber de onlar için Allah'tan bağışlama (mağfiret) dileseydi şüphesiz Allah'ı, tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edici olarak bulur­lardı." [261]

"Kim bir fenalık işler yahut kendine zulüm eder de sonra Allah'tan ken­disini bağışlamasını dilerse Allah'ı çok bağışlayıcı, çok merhamet edici ola­rak bulur." [262]

 

2602-  Kutubi Sitte Sahipleri,. Abdullah bin Abbas  (r.a)'ın  şöyle [263] söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere ve siz­den olan yöneticilere itaat edin. Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Al­lah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e gö­türün. Bu, daha hayırlı ve sonuç bakımından da daha güzeldir" [264] sözü, Abdullah bin Huzâfe bin Kays bin Adiy es-Sehmi hakkında, Resulullah (a.s) onu bir seriyyenin (askeri birliğin) başında (savaşa) gönderdiğinde indi." [265]

 

Dersler Ve Öğütler

 

İbni Hacer, Fethu'l-Bari'de şöyle demiştir:

"Abdullah bin Huzâfe hakkında inmiştir" sözü hakkında: Burada konu özet bir şekilde belirtilmektedir. Anlatılmak istenen ise şudur;

Yüce Allah'ın: "Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah'a ve Peygamber'e götürün" sözünde işaret edilen olaydır.

Davudi, bu olayı bilmediğinden

"Abdullah bin Abbas (r.a) bu değerlendirmesinde yanılmıştır" demiştir.

(Sözü edilen olay ise şudur): Abdullah bin Huzâfe bir orduyla birlikte çıktı. Bir ara onlara (adamlarına) kızdı. Onlar (komutanlarının emriyle) ateş yaktılar. (Komutanları): "Bunun içine girin" dedi. Bazıları bunu yapmadı. Bazıları da yapıp yapmamakta tereddüt etti.

Diyor ki: Eğer âyet bundan önce inmişse Abdullah bin Huzâfe itaati nasıl başkalarına değil de kendine özel kılabilir. Eğer sonra indiyse, onlara itaatin ancak iyilikte olacağı bildirilmiş, "niçin itaat etmediniz?" denmemişti. Daha önce vermiş olduğumuz yorum, buradaki amacı ortaya çıkarmakta ve görünüşteki problemi de ortadan kaldırmaktadır. Çünkü onlar (Abdullah bin Huzafe'nin adamları) komutanlarının kendilerine emrettiği şeyi yerine getirip getirmemekte aralarında tartışmışlardı. Sebebi de şuydu: Komutanın emrettiğini yerine getirmeyi düşünenler itaat emrini yerine getirmeyi düşünmüşlerdi. Bu emrini yerine getirmek istemeyenlerse ateşe girmek is­temediklerinden dolayı böyle davranmışlardı. Bu gibi durumda nasıl dav­ranmaları gerektiği konusunda kendilerini doğru tesbite ulaştıracak bir yol izlemeleri uygundur ki, o da tartıştıkları konuyu Allah'a ve Resulullah (a.s)'a götürmeleridir. Yani: "Bir şeyin caiz olup olmadığı konusunda tartışırsanız onu Kitab'a ve sünnete götürün." En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir.

Taberi, bu âyetin Ammar bin Yâsir ile Halid bin Velid arasında geçen bir olayla ilgili olarak indiğine dair bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayete göre Hâlid (r.a) emirdi. Ammar (r.a) onun emri olmadan bir adama eman verdi. Bunun üzerine aralarında tartışma çıktı. En doğrusunu ancak Yüce Allah bi­lir."

Ayette sözü edilen "yöneticiler (ulu'1-emr)" ile kimlerin kastedildiği konu­sunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ebu Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre, o: "Onlar emirlerdir" demiştir. Bunu Taberi sahih bir senedle rivayet etmiştir. Cabir bin Abdullah'ın da: "Onlar ilim ve hayır sahipleridir" dediği ri­vayet edilmiştir. Mücahid, Atâ, Hasanı Basri ve Ebu Aliye'den rivayet edil­diğine göre de burada kastedilenler alimlerdir.

Bu rivayetten daha sağlam oian bir başka riayete göre de Mücâhid şöyle demiştir:

"Burada kastedilenler sahabilerdir." Bu söz (öncekilere göre) daha özel bir anlam içermektedir.

İkrime'nin de: "Onlar Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a)'dir" dediği ri­vayet edilmiştir. Bu söz, bir öncekinden daha özel bir anlam taşımaktadır.

imam Şafii birincisini (yani burada kastedilenlerin emirler, yöneticiler olduğu görüşünü) tercih etmiştir. Çünkü (onun yorumuna göre), Kureyş daha önce emirliği bilmiyordu ve emire itaat etmiyorlardı. Bu yüzden yönetimlerini üstlenen kişilere itaat etmeleri emredilmiştir. Bu yüzdendir ki Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Kim benim emirime (benim görevlendirdiğim yöneticiye) itaat ederse bana itaat etmiş olur." Bu hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edil­miştir.

Taberi, âyet her ne kadar özel bir konuda inmiş olsa da genel anlamda al­mayı tercih etmiştir. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir.

 

2603- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Size ne oluyor da, Allah yolunda ve "Ey Rabb'imiz! Halkı zalim olan şu kasabadan bizi çıkar; bize kendi katından bir veli (koruyucu, sahip) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder" diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" [266] sözü hakkında şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

-   "Ben ve annem bu zayıf düşürülmüşlerden (mustaz'aflardan) idik.' îsmaili'nin nakletmiş olduğu bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Abdullah bin Abbas (r.a): "Ancak erkek, kadın ve çocuklardan ça| esiz kalan ve bir yol bulamayan zavallılar (mustaz'aflar, ezilenler) müst sna-dırlar," [267] âyetini okudu. Sonra şöyle dedi:

"Ben ve annem, Yüce Allah'ın mazur saydıklarındandık. Ben çocu dan, annem de kadınlardandı." [268]  [269]

 

2604- Nesai, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [270]

"Abdurrahman bin Avf ve bazı sahabiler Mekke'de Resulullah gelerek:

 

"Ya Resulullah (a.s)! Biz müşrik iken üstünlük sahibi kimselerdik. İman edince ezilenlerden olduk. (Resulullah a.s):

"Ben bağışlamakla emrolundum. Çarpışmayın," diye buyurdu.

Sonra Yüce Allah onu Medine'ye ilettiğinde savaşmakla emrolundu ve (sahabilerin) önü açıldı. Bu konuda Yüce Allah şu âyetini indirdi:

"Kendilerine: "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekâtı verin," deni­lenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığında, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar ve: "Ey Rabb'imiz! Bizim üzerimize savaşı niçin farz kıldın? Yakın bir zamana kadar bize mühlet verseydin olmaz mıydı?" dediler. De ki: "Dünyanın geçimliği azdır. Ahiret ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır ve bir kıl kadar dahi haksızlığa uğratılmazsınız." [271]

 

2605-  Taberani, Mu'cemu's-Sağir'de Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söyle­diğini rivayet etmiştir: [272]

"Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle dedi:

"Ya Resulullah (a.s)! Sen bana canımdan daha sevimlisin. Sen bana çocuğumdan daha sevimlisin, Evde iken seni hatırladığımda gelip sana bakmadan edemiyorum. Benim ve senin Ölümünü düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla sen cennete girdiğinde peygamberler makamına yükseltileceksin. Korkuyorum ki ben cennete girdiğimde seni göremeyeceğim."

Resulullah (a.s) onun sözüne herhangi bir cevap vermedi. Sonra Cibril (a.s) şu âyeti getirdi:

"Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, dosdoğru insanlarla (siddıklarla), şehitlerle ve salihlerle birliktedirler. Bunlar ne iyi arkadaştırlar." [273]

 

2606- Buhari ve Müslim, Said bin Cubeyr (rh.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [274]

"Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Bir mü'mini kasıtlı olarak öldüren için tevbe yok mudur?" diye sordum. "Hayır" dedi. Bunun üzerine kendisine şu âyeti okudum: "Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz, Allah'ın ha­ram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı bulur." [275] O da şöyle dedi:

"Bu âyet Mekke'de indirilmiştir. Onu Medine'de indirilmiş olan bir âyet nesh etmiştir. (O da şudur): "Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse onun cezası içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gadap etmiş,

onu lanetlemiş ve kendisi için büyük bir azap hazırlamıştır." [276] Bir rivayete göre de Said bin Cubeyr şöyle söylemiştir:

"Küfe halkı bir mü'mini öldürme konusunda ihtilafa düştü. Bunun üzerine ben bu konuyu sormak için Abdullah bin Abbas (r.a)'m yanma git­tim. O da şöyle dedi:

"Bu, en son dönemlerde inenler arasında indi ve onu herhangi bir şey nesh etmemiştir." [277]

Bir başka rivayete göre de Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle  söylemiştir:

"Şu âyet Mekke'de inmiştir: "Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tap­maz, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı bulur." Müşrikler: "İslâm bize bir şey kazan­dırmayacak. Çünkü biz Allah'a ortak koştuk. Allah'ın haram kıldığı cam da Öldürdük. Fenalıkları da işledik" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetini indirdi:

"Ancak tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlayandır, rahmet eden-dir." [278] [279]

Bir rivayette şu fazlalığa yer verilmiştir:

"Ancak kim İslâm'a girer ve bunu (mü'mini öldürmenin cezasını) öğrenirse (ve buna rağmen bu suçu işlerse) artık ona tevbe yoktur." [280]

Buhari, Müslim ve Nesai'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de Said şöyle söylemiştir:

"Abdurrahman bin Ebzâ, Abdullah bin Abbas (r.a)'a iki âyet hakkında soru sormamı istedi.

Bunların birincisi: "Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse onun ce­zası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gadap etmiş, onu lanetlemiş ve kendisi için büyük bir azap hazırlamıştır." Bunun hakkında sordum. "Bu âyeti hiçbir şey nesh etmemiştir" dedi.

Diğeri de şu âyettir: "Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı bulur," Bunun hakkında da: "Bu, şirk ehli (müşrikler) hakkında inmiştir," dedi." [281]

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir rivayete göre de Said bin Cubeyr şöyle söylemiştir:

"İbni Abbas (r.a)'a sordum. O da şöyle söyledi:

"Furkan süresindeki: "Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz, Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmez ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezayı bulur" âyeti inince, Mekke halkından müşrikler: "Biz Allah'ın haram kıldığı canı öldürdük. Allah'la birlikte başka ilah edindik. Fenalıkları da işledik," dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şunu indirdi:

"Ancak tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlayandır, rahmet eden­dir."

İşte bu, onlar hakkındadır. Nisa süresindeki: "Kim bir mü'mini kasıtlı olarak Öldürürse onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gadap etmiş, onu lanetlemiş ve kendisi için büyük bir azap hazırlamıştır" âyetine gelince: Bir adam İslâm'ın ilkelerini öğrenir sonra bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası cehennemdir. Ona tevbe yok­tur."                                                                                         

Ben bunu Mücahid'e bildirdim. O da: "Ancak pişman olan hariç," di îdi.' [282]

 

Dersler Ve Öğütler

 

Abdullah bin Abbas (r.a) Nisa süresindeki âyeti delil edinerek bir mü'mini kasıtlı olarak öldürene tevbe olmadığı görüşünü ileri sürmüştür. Bu konuda Furkan süresindeki söz konusu âyetin de müşrikler hakkında indirildiği fikrini esas almıştır. Yani ona göre onlar Müslüman olmadan önce çeşitli fiiller işlerler. Ancak Müslüman olduklarında tevbeleri geçerli sayılır. Yüce Allah da söz konusu âyeti, onların: "Biz adam öldürdük" demeleri üzerine onlar için bir açıklama olarak indirmiştir...

Çoğunluğun görüşüne göre ise adam öldürenin tevbesi geçerlidir.

Adam öldürenin üzerinde üç hak vardır: Allah'ın hakkı, Öldürülen kişinin hakkı ve öldürülenin yakınlarının hakları. Öldürülenin yakınlarının hakları kısas veya diyet ile düşer. Adam tevbe ederse ve Allah bağışlamayı dilerse kendi hakkını kaldırır. Öldürülenin hakkı ise öldüren kişinin boynunda kalır. Allah dilerse öldürülen kişiyi hoşnud ederek öldüreni cennete sokar. Aksi takdirde öldüren kişi Allah'ın dilediği kadar bir süre azaba uğratılır ve eğer mü'min ise sonuçta cehennemden çıkar.

Nevevi, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın mü'mini öldürenin tevbesinin geçerli, olmadığı sözüyle ilgili yorumunda şu açıklamaya yer vermiştir:

"İbni Abbas (r.a), Yüce Allah'ın: "Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir" sözünü dayanak edinmiştir. İbni Abbas (r.a)'tan nakledilen meşhur rivayet bu yöndedir. Yine ondan nakledilen bir rivayete göre ise, söz konusu kişinin (yani kasıtlı olarak mü'mini öldürenin) tevbesi geçerlidir ve bağışlanması da mümkündür. Çünkü Yüce Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

"Kim bir fenalık işler yahut kendine zulüm eder de sonra Allah'tan ken­disini bağışlamasını dilerse, Allah'ı, çok bağışlayıcı, çok merhamet edici ola­rak bulur." [283]

Bu ikinci rivayet bütün ehli sünnetin; sahabilerin, tabiilerin ve onlardan sonrakilerin benimsemiş olduğu görüştür. Seleften bazılarından nakledilen buna ters birtakım görüşlerin, insanları öldürme suçunun tehlikesi konu­sunda uyarmak ve onları bundan alıkoymada etkili olmak amacı taşıyan bir sertlik için ortaya atılmış görüşler olarak değerlendirilmiştir. İbni Abbas (r.a)'ın dayanak edindiği âyette, söz konusu suçu işleyen kimsenin cehen­nemde sonsuza kadar kalacağı kesin bir şekilde ortaya konmuyor. Bu âyete göre orada cezasını çekecektir. Ancak (Allah'ın) onu mutlaka cezalandır­ması gerektiği anlamı taşımıyor."                      

İbni Kesir de şöyle diyor:                               |

"Ebu Hureyre (r.a) ve seleften bazıları şöyle demişlerdir:

"Eğer Allah onu cezalandırırca, çekeceği ceza işte budur..." [284]

Burada ifade edilen: "Eğer Allah onu cezalandıracak olursa çekeceği ceza işte budur" üslubu, bütün günâhlar için söz konusudur... Ancak suç işleyen kişinin, kendisine cezanın çektirilmesini önleyecek iyi amelleri olabilir.

Abdullah bin Abbas (r.a)'a göre (bir mü'mini kasten Öldürme suçun işleyene) tevbe yoktur. Çoğunluğa göre ise eğer kendisini kurtaracak iyi bir amel işlememişse o zaman tevbesi sonuç vermez. Bununla birlikte cehen­nemde sonsuza kadar kalmayacaktır. Burada sonsuza kadar kalmakla uzun süre kalma anlamı kastedilmektedir. Resurullah (a.s)'dan mütevatir olarak nakledilen hadislerde şöyle denmektedir:

"Kalbinde en ufak bir zerre ağırlığınca bile imanı olan, cehennemde çıkacaktır."                                                                                         

 

2607- Nesai, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"(îbni Abbas (r.a)'a) bir mü'mini kasıtlı olarak öldürdükten sonra te] edip imana gelen, iyi işler işleyen ve doğru yolu tutan bir kimsenin du hakkında soru soruldu. İbni Abbas (r.a) da şöyle söyledi:

"Ona nasıl tevbe olur ki? Ben Peygamberiniz (a.s)'in şöyle dediğini dum:

"Öldürülen, öldürenin yakasına yapışarak ve damarlarından kanlar a bir halde gelir. Der ki: "Ey Rabbim! Şuna sor ki beni niye öldürmüş?"

Sonra şöyle söyledi:

"Vallahi Allah onu (yani bir mü'mini kasıtlı olarak öldürenle i|ğ hükmünü) indirdi ve bir daha değiştirmedi."

Yine Nesai'nin ve Tirmizi'nin naklettiği bir rivayete göre Abdullah  Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:                                                   

"Kıyamet günü, Öldürülen kişi, öldürenin kafasını ve perçemini eliy1! tutarak getirir. Bu sırada damarlarından da kanlar akmaktadır. "Ey Rabbi Beni bu öldürdü" der. Bu şekilde Arş'a doğru yaklaştırır." [285]

(Ravi) dedi ki: "İbni Abbas (r.a)'a tevbeden söz ettiler. O da şu âyeti oku­du:

"Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gadap etmiş, onu lanetlemiş ve ken­disi için büyük bir azap hazırlamıştır."

Sonra da şöyle söyledi:

"Bu âyet, ne neshedilmiş, ne de değiştirilmiştir." [286]

Yukarıda verdiğimiz yorumlarda, bu konuyla ilgili âyetlerin hiçbirinin nes-hedilmediği esasına göre nasıl te'lif edilecekleri yani anlamları arasındaki bü­tünlüğün ortaya konacağı hakkındaki açıklamalara yer verilmişti.

el-Cami'in tahkikçisi de şöyle demiştir:

"Tevbe kapısı günâh işleyenlerin hiçbirine karşı kapatılmamıştır. Aksine o kapıya doğru giden ve oradan içeriye girmek isteyen herkese açıktır. Günâhların en büyüğü ve en fenası olan şirk, Yüce Allah'a tevbe edilme­siyle silindiğine, bu günâhı işleyen kimsenin ondan çıkma ve tevbe kapısından içeri girme isteği kabul edildiğine göre bundan daha hafif olan günâhlardan tevbe niçin mümkün olmasın. Kasden insan öldürme de bu günâhların arasına girmektedir." [287]

 

2608- Ebu Davud, Ebu Miclez (r.a)'in, Yüce Allah'ın: "Kim bir mü­'mini kasıtlı olarak öldürürse onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere ce­hennemdir. Allah ona gadap etmiş, onu lanetlemiş ve kendisi için büyük bir azap hazırlamıştır," [288] hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [289]

"Cezası budur. Ama Allah dilerse ona cezasını çektirmeyebilir." Çoğunluk, âyetin tefsirinde bu rivayete, bunun dışında İslâm'ın genel ilkelerine, gerçekleştirmek istediği amaçlara dayanmıştır.

Bu ilkeleri ortaya koyan âyetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyuruyor

"Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakiler! di­lediği için bağışlayabilir. Kim Allah'a ortak koşarsa büyük bir günâhla iftira etmiş olur." [290] [291]

İbni Cerir de şöyle söylemiştir:

"Bu konuda söylenmiş olan en yerinde ve isabetli söz şudur:

"Bu ifadenin anlamı şudur: Kim bir mü'mini kasıtlı olarak öldürürse, eğer Allah onun cezasını, çektirmek isterse onun cezası cehennemde sonsu­za kadar kalmaktır. Ancak Allah onu bağışlayabilir. Yahut iman sahiplerine imanları ve Peygamberi dolayısıyla bir lütufta bulunur. Dolayısıyla onları sonsuza kadar cehennemde kalma cezasıyla cezalandırmaz. Bununla birlikte Yüce Allah dilerse kendi lütfuyla bağışlar ve (söz konusu suçu işleyen kişiyi) hiç cehenneme sokmaz. Yahut, mü'min kullarına önceden vermiş olduğu sözde dile getirdiği ilâhi rahmetiyle sonra oradan çıkarır. Bu sözü ise şu âyette dile getirilmektedir:

"(Tarafımdan) şöyle söyle: "Ey kendi aleyhlerine aşırıya giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günâhları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayıcı, çok merhamet sahibidir." [292]

Bir kimse, adam öldüren birinin bu âyetin hükmüne girmesi durumun­da Allah'a ortak koşanın da girmesi gerektiğini çünkü şirkin de büyük gü­nâhlardan olduğunu, oysa Allah'ın kendine ortak koşanı bağışlama-yacağmı bildirdiğini ve: "Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındakileri dilediği için bağışlayabilir" diye buyurduğunu düşünürse (deriz ki), adam öldürmek şirkten daha hafiftir." [293]

 

2609- Buharı ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Müslümanlardan bir grup, az sayıdaki koyun sürüsüyle birlikte bulu­nan bir adamla karşılaştılar. Adam: "es-Selâmu aleykum" dedi. Ama (Müs­lümanlar) onu alıp öldürdüler ve koyunlarını da aldılar. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyice araştırın ve dünya hayatının varlığına göz dikerek, size selâm verene: "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında çokça ganimetler vardır. Siz de daha önce öyle idiniz Allah size lütufta bulundu. Şu halde iyice araştırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." [294]

Abdullah bin Abbas (r.a) âyetin metnindeki "es-Selem" kelimesini "es-Selâm" olarak okurdu.

Tirmizi'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"Süleymoğullarından bir adam Resulullah (a.s)'m ashabından bir gru­bun yanından geçti. Adamın beraberinde koyunlar vardı. Onlara (sahabilere) selâm verdi. Ama onlar: "Bu adam sırf kendisini sizden korumak için selâm vermiştir" dediler ve kalkıp adamı öldürdüler. Koyunlarını da alıp Resulul­lah (a.s)'a getirdiler. Bunun üzerine Yüce Allah (yukarıdaki) âyeti indirdi." [295]

 

Bir Açıklama

 

Abdullah bin Abbas (r.a)'ın söz konusu okuyuş şekli yani Selem kelime­sini Selâm olarak okuması, geçerli okuyuş tarzlarındandır. Selâm şeklindeki bu okuyuş Hafs'm ve ona muvafakat edenlerin kıraatidir. Nafi, İbni Amir ve Hamza'nın kıraatları ise lâm'ın fethalı okunması ve elifin hazf edilmesi yani Selem suretiyle- olan okuyuş tarzıdır. Her iki kıraat da yedi geçerli kıraata gir­mektedir ve her ikisi de mütevatirdir.

 

2610-   Ahmed  bin  Hanbel,   Abdullah bin Ebi Hadrad (r.a)'ın söylediğini rivayet etmiştir: [296]

"Resulullah (a.s) bizi İdam'a gönderdi. Ben, Müslümanlardan bir grupla birlikte çıktım. Bu grubun içinde Ebu Katade Haris bin Rib'i ve Muhaîlim bin Cessâme ibni Kays da vardı. Birlikte çıktık. İdam'm eteğine vardığımızda Amir bin el-Adbat el-Eşca'i binek devesinin üzerinde yanımıza geldi. Bera­berinde bir miktar azık ve yağı alınmamış süt de vardı. Yanımıza gelince bize selâm verdi. Biz kendisine bir şey yapmadık. Ama Muhaîlim bin Cessâme kendisiyle onun arasında geçmiş olan bir şeyden dolayı üzerine atıldı ve adamı öldürdü. Devesini ve azığını da aldı. Resulullah (a.s)'a gelip de bu olayı kendisine haber verince bizim hakkımızda Kur'an'm^şu âyeti indi:                                                                                                i

"Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyice (araştırın ve dünya hayatının varlığına göz dikerek, size selâm verene: "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında çokça ganimetler vardır. Siz de daha Önce öyle idiniz Allah size lütufta bulundu. Şu halde iyice araştırın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

îbni Cerir et-Taberi konu ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:

"Sözü edilen Muhaîlim gelip, kendisi için mağfiret dilemesi üzere Resu­lullah (a.s)'m önünde oturdu. Resulullah (a.s): "Allah seni bağışlamaz" dedi. Gözlerinden hırkasının üzerine yaşlar akarak kalktı. Bu olayın üzerinden yedi gün geçmeden öldü. Kendisini defnettiler ve yer onu dışarı attı..." [297]

Bu hadis böylece devam ediyor. Bu rivayet metin olarak kabul edilme­diği gibi senedi de zayıftır. Biz bu rivayetin kabul edilmeyen (münker) bir ri­vayet olduğunu ifade etmek için burada işaret etmeyi uygun gördük."

 

2611- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Mü'minler-den özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla cihad edenler bir değildirler" [298] sözü hakkında şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Yani Bedir'de savaşanlar ve oraya savaşa çıkanlar." [299]

 

2612- Taberani, Zeyd bin Erkam (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [300]

"Mü'minlerden yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla cihad edenler bir değildirler" âyeti inince, İbni Ummi Mektum gelip: "Ya Resulullah (a.s)! Benim için bir ruhsat yok mudur?" diye sordu. Resu-lullah (a.s). "Hayır" dedi. İbni Ummi Mektum da: "Ey Allah'ım! Ben maze­reti olan (ama) biriyim. Bana ruhsat ver" diye dua etti. Bunun üzerine Yüce Allah: "Özürsüz olarak" ibaresini indirdi. (Ayetin metninde bu istisna ibare­si, cümlenin sonunda gelmektedir. Ancak Türkçe'deki cümle yapısına göre bu ibareyi araya sokmak gerektiğinden cümlenin tamamı: "Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlanyla cihad edenler bir değildirler" şeklinde Türkçeleştirilmektedır. Çeviren) Resulullah (a.s) da bunun (bu ibarenin) yazılmasını emretti."

Tirmizi'nin rivayetinde de şöyle denmektedir:

"Bedir savaşıyla ilgili hüküm inince, Abd bin Cahş ve İbni Ummi Mek­tum: "Biz ikimiz âmâyız ya Resulullah (a.s), bizim için bir ruhsat yok mu­dur?" diye sordular. Bunun üzerine âyet şu şekilde indi:

"Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler. Allah mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, oturanlara derece olarak üstün kılmıştır." Burada (ikinci cümlede) kastedilenler de özürsüz olarak oturanlardır. "Bununla bir­likte Allah hepsine güzellik vadetmiştir. Ancak Allah cihad edenleri büyük bir ecirle oturanlara üstün kılmıştır." Yani mü'minlerden özürsüz olarak oturanlara." [301]

 

Bir Açıklama

 

Abd bin Cahş, Abdullah bin Cahş'ın kardeşiydi ve amaydı. Tirmizi'nin İbrahim Utve tarafından tahkik edilen bir baskısında Abd yerine Abdullah ola­rak yazılmıştır. Bu ise yanlıştır. [302]

 

2613- Buhari ve Müslim, Berâ bin Azib (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [303]

"Mü'minlerden yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla cihad edenler bir değildirler," âyeti inince, Resulullah (a.s) Zeyd'i çağırdı. O da bir kürek kemiği getirdi ve üzerine (bu âyeti) yazdı. Bunun üzerine İbni Ummi Mektum mazeretini arzetti. Ardından (âyet şu şekilde) indi:

"Mü'minlerden Özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler."

Bir başka rivayete göre şöyle demiştir:

"Mü'minlerden yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla cihad edenler bir değildirler" âyeti inince, Resulullah (a.s): "Filancayı çağırın" diye buyurdu. Çağırdığı kişi, hokka ve bir levha yahut kürek kemiği alarak yanma geldi. Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Yaz: "Mü'minlerden yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler." Resulullah (a.s)'ın arkasında İbni Ummi Mektum vardı. "Ya Resulullah (a.s)! Ben mazereti olan biriyim" dedi. Bunun üzerine onun (yukarıdaki ibarenin) yerine şu ibare indi:

"Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler." [304]

Tirmizi'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle denmiştir:

"Resulullah (a.s): "Bana bir kürek kemiği veya levha getirin" diye buyur­du. Sonra (getirilen şeyin üzerine) şöyle yazıldı:

"Mü'minlerden yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla cihad edenler bir değildirler." Amr bin Ummi Mektum O'nun (Resulullah (a.s)'m) arkasmdaydı. "Bana bir ruhsat var mıdır?" diye sordu. Sonra: "Özürsüz olarak" ibaresi indi."

Yine Tirmizi'nin ve Nesai'nin nakletmiş olduğu bir rivayete göre de (râvi) şöyle söylemiştir:

"Mü'minlerden yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla cihad edenler bir değildirler" âyeti inince, Amr bin Ummi Mektum -ki bu kişi gözleri görmeyen mazeret sahibi biriydi- Resulullah (a.s)'a gelerek şöyle söyledi:

"Ya Resulullah (a.s)! Benim için ne buyurursun? Ben gözleri görmeyen biriyim." Bunun üzerine Yüce Allah şunu indirdi:

"Özürsüz olarak." Resulullah (a.s) da: "Bana bir kürek kemiği ve hokka" yahut "levha ve hokka getirin" diye buyurdu." [305]

 

2614- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın, Yüce Allah'ın: "Mü'min­lerden özürsüz olarak, yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler," sözü hakkında şöyle söylediğini ri­vayet etmiştir:

"Bunlar Resulullah (a.s)'ın zamanında, hastalıkları, rahatsızlıkları ve acı çekmeleri dolayısıyla O'nunla birlikte savaşa çıkamayanlardır. Diğer bazıları da sağlıklı oldukları halde savaşa çıkmıyorlardı. Bu sebeple hastalar, sağ­lıklılardan ayrı tutularak onlar mazur görülmüşlerdir." [306]

 

Bir Açıklama

 

Eğer cihad farzı ayn olursa, özürü olmadığı halde bu cihaddan geri kalan bir kimse günâh işlemiş olur ve azabı hakeder. Ama cihad farzı kifaye olursa o zaman bazıları savaşır, bazıları da özürleri olmadığı halde savaştan geri kalırlar. Yüce Allah savaşanları geri kalanlara kendi lütfuyla kat kat üstün kılar. Ama özürleri sebebiyle geri kalan özür sahipleri, eğer cihada katılmak' konusunda samimi ve doğru bir niyete sahip olurlarsa savaşa katılanlarla bir­likte sevap alırlar.

 

2615- Bezzar, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Mekke halkından bazı kimseler Müslüman olmuşlardı. Ancak Müs­lümanlıklarını gizliyorlardı. Müşrikler Bedir savaşma çıkınca onları da zor­la savaşa çıkardılar. Bunlardan bazıları Bedir'de müşriklerle birlikte isabet aldılar. Müslümanlar: "Bunlar bizim arkadaşlarımızdır. Müşrikler onları zorla çıkarmışlardır. Onlar için mağfiret dileyin" dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Melekler, kendilerine haksızlık edenlerin canlarını alırlarken: "Siz ne hal üzere idiniz?" derler. Onlar: "Biz yeryüzünde zayıf düşürülmüş kimse­ler idik" derler. Melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil miydi ki oraya hicret etseydiniz?" derler. Bunların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir!" [307]

Bunun üzerine hâlâ Mekke'de kalan Müslümanlara bu âyeti yazdılar. On­lar da Mekke'den çıktılar. Bir miktar yol katettiklerinde müşrikler etraflarını sardı, çıkmalarını önledi ve yanlarına alıp geri götürdüler. Bunun üzerine şu âyet indi:

"insanlardan öyleleri vardır ki: "İman ettik" der, ancak Allah yolunda kendisine eziyet edildiğinde insanların eziyetlerini Allah'ın azabı gibi sa­yar." [308]

Müslümanlar bunu kendilerine yazdılar. Onlar üzüldüler. Bunun üzerine şu âyet indi: [309]

"Sonra Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin sonra ci-had eden ve sabredenlerin (yanındadır). Bundan sonra Rabbin elbette bağışlayandır, rahmet edendir." [310] Sonra bunu da kendilerine yazdılar.

 

2616- Buharı dışındaki Kutubi Sitte sahipleri, Ya'lâ bin Umeyye (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'a dedim ki: "(Yüce Allah şöyle buyuruyor):

"Yolculuğa çıktığınızda, inkarcıların size bir kötülükte bulunmalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. İnkarcılar size apaçık düşmandırlar." [311] Oysa bugün insanlar güvene kavuşmuştur."

O da şöyle söyledi:

"Senin kafana takılan benim de kafama takıldı ve bu konuyu Resulullah (a.s)'a sordum. O da şöyle buyurdu:

"Bu, Allah'ın size vermiş olduğu bir sadakadır. O'nun sadakasını kabul edin." [312]

 

2617- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Kim bir kötülük işlerse ona karşılık caz alan dirilir ve kendisi için Allah­'tan başka ns bir dost ne de bir yardımcı bulabilir" (1) âyeti inince, Müslü­manlar çok zor durumda kaldılar. ResuluUah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Orta bir yol tutturun ve durumunuzu düzeltmeye çalışın. Müslümanın başına gelen her şeyde onun için keffaret vardır. Hatta ayağının taşa gelme­sinde ve bir diken batmasında bile."

Tirmizi'nin de buna benzer bir rivayeti bulunmaktadır. Bu rivayette şöyle denmektedir:

"Bu durum Müslümanlara çok zor geldi. Durumu Resulullah (a.s)'a ar-s zettiler..." Hadis böyle devam ediyor. [313]

 

2618- Ahmed bin Hanbel, Resulullah (a.s)'ın hanımı Hz. Aişe (r.a)-'den şöyle rivayet etmiştir:

"Bir adam şu âyeti okudu:

"Kim bir kötülük işlerse ona karşılık cazalandırılır ve kendisi için Al­lah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir." Sonra: "Öyleyse helak olduk demektir" dedi. Bunun haberi Resulullah (a.s)'a ulaştı. O da şöyle buyurdu:

"Evet. Mü'min bunun karşılığını dünyada başına gelen musibetle,, bede­nine kendisini rahatsız eden bir şeyin dokunmasıyla görür." [314]

 

2619- Buhari ve Müslim, Cabir (r.a)'den şöyle rivayet etmişlerdir: [315]

"Hasta oldum. Resulullah (a.s) beni ziyaret için yanıma geldi. Berabe­rinde Hz. Ebu Bekir (r.a) de vardı. O ikisi yürüyordu. Benim gözlerimin görmez hale geldiğini gördüler. Resulullah (a.s) abdest aldı ve abdest suyunu üzerime döktü. Gözlerim açıldı. Bir de baktım, Resulullah (a.s) karşımda du­ruyor. "Ya Resulullah (a.s)! Malımı ne yapayım? Malımı nasıl değerlen­direyim?" diye sordum. Bana herhangi bir şekilde cevap vermedi. Sonra rni-ras âyeti indi."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Bunun üzerine kendime geldim ve: "Bana kızkardeşlerden başka kimse mirasçı olmuyor. Mirası ne yapayım?" diye sordum. Bunun üzerine ferâiz (miras hukuku) âyeti İndi." [316]

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"(Resulullah a.s) bana herhangi bir cevap vermedi. Sonra miras âyeti indi:

"Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında şöyle fetva veriyor: Eğer çocuğu olmayan ancak bir kız kardeşi bu­lunan bir adam ölürse malının yarısı bu kızkardesinindir. Aynı durumdaki kadın Öldüğü zaman ise erkek kardeşi malının tamamını alır. Eğer kızkar-deşler iki tane olurlarsa o zaman adamın bıraktığı mirasın üçte ikisini alırlar. Eğer kız ve erkek kardeşler birlikte mirasçı olurlarsa o zaman erkeğe kızın aldığının iki katı verilir. Allah yanlış yola sapmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi bilendir."  [317]

Tirmizi'nin nakletmiş olduğu, Buhari ve Müslim'in rivayetlerine benzeyen bir rivayette şöyle bir fazlalığa yer verilmektedir:

"Benim dokuz kızkardeşim vardı. Derken miras âyeti indi. (Ve Yüce Al­lah şöyle buyurdu):

"Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında şöyle fetva veriyor..." [318]

Ebu Davud'un nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Durumumu arzettim. Benim dokuz kızkardeşim vardı. Resulullah (a.s) yanıma geldi. Yüzüme üfledi. Gözlerim açıldı. "Ya Resulullah (a.s)! Kızkar-deşlerim için malımın üçte ikisini vasiyet etsem olur mu?" diye sordum. "İyilik et" diye buyurdu. "Yarısını?" dedim. "İyilik et" diye buyurdu. Sonra beni bırakıp çıktı. (Daha sonra) şöyle buyurdu:

"Senin bu rahatsızlığından dolayı öleceğini sanmıyorum. Allah hük­münü indirdi ve kızkardeşlerine ne verileceğini açıkladı. Onlara üçte iki verdi."

(Râvi) dedi ki: "Câbir (r.a) şöyle derdi: "Şu âyet benim hakkımda inmiştir:

"Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah size ikinci dereceden mirasçılar hakkında şöyle fetva veriyor..." [319]

 

HADİSLERLE MAİDE SURESİNİN TEFSİRİ

 

2620- Ebu Davud dışındaki Kutubi Sitte sahipleri, İbni Şihab (rh.a) tankıyla naklettikleri bir rivayette onun şöyle söylediğini rivayet et­mişlerdir: [320]

"Yahudiler, Hz. Ömer (r.a)'e: "Siz bir âyet okuyorsunuz ki, o bizim için inseydi onu (onun inişini) bayram edinirdik" dediler. Hz. Ömer (r.a) dedi ki:

"Ben onun nasıl, nerede indiğini ve onun indiği sırada Resulullah (a.s)'m nerede olduğunu biliyorum. Arafat'ta indi. Vallahi biz de o zaman Arafat'taydık -Ravilerden Süfyân dedi ki: "Cuma günü olup olmadığı hakkında tereddüt ediyorum"- (Ayet):

"Bugün sizin dininizi bütünlüğe erdirdim, üzerinizdeki nimetimi ta­mamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim." [321]

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Yahudilerden bir adam Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'a gelerek:

"Ey mü'minlerin emiri! Sizin kitabınızda okuduğunuz bir âyet var ki, o biz yahudiler topluluğu için inmiş olsaydı, o günü (onun indiği günü) bay­ram edinirdik," dedi. (Hz. Ömer (r.a): "Hangi âyet?" diye sordu. Adam: "Bugün sizin dininizi bütünlüğe erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamam­ladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim," (âyeti) dedi.

Hz. Ömer (r.a) şöyle söyledi:

"Ben onun indiği günü ve indiği yeri biliyorum. Bu Resulullah (a.s)'a Arafat'ta Cuma günü indi." [322]

 

2621-Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"(Ibni Abbas r.a): "Bugün artık inkâr edenler sizin dininizi ortadan kaldırmaktan ümitlerini kesmişlerdir" âyetini okudu. Yanında da bir Yahu­di vardı ve şöyle dedi:

"Bu âyet bize inseydi onu (onun indiği günü) bayram edinirdik." İbni Abbas (r.a) da şöyle söyledi:

"iki bayram gününde (iki bayramm üstüste geldiği bir günde), Cuma ve Arafat gününde indi." [323]

 

2622-Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [324]

 "(Yüce Allah şöyle buyuruyor):

"Allah'a ve Peygamberine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozguncu­luk çıkarmaya uğraşanların cezaları ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya elle­rinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya bulundukları yerden sü­rülmeleridir. Bu onlar için dünyada bir aşağılıktır; ahirette ise onlara büyük bir azap vardır. Ancak sizin kendilerini ele geçirmenizden önce tevbe eden­ler bunun dışındadır. Biliniz ki Allah bağışlayandır, merhamet edendir." [325]

Bu âyetler müşrikler hakkında inmiştir. Onlardan biri ele geçirilinceye kadar tevbe ederse bu onun için gerekli olan had cezasının uygulanmasını engellemez."

 

2623-Müslim, Berâ bin Azib (r.a)'in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [326]

"Resulullah (a.s)'m yanından, yüzü karartılmış ve dayaklanmış (celd edilmiş) bir Yahudi geçirildi. Resuluîlah (a.s) onları yanma çağırdı ve: "Siz kitabınızda zina eden birinin cezasını böyle mi görüyorsunuz?" diye sordu. "Evet" dediler. Sonra bilginlerinden bir adamı çağırdı ve: "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için doğru konuşmanı istiyorum. Siz kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi görüyorsunuz?" diye sordu. Adam şu cevabı verdi:

"Hayır. Eğer sen Allah'a yemin ettirerek konuşmamı istemiş olmasaydın sana bunu bildirmezdim. Biz bu cezayı recm olarak görüyoruz. Ama bu suç saygın kişilerimiz arasında yayıldı. Biz de saygın birini yakaladığımızda onu bırakmaya, zayıf birini yakaladığımızda da ona had cezasını uygulamaya baş­ladık. Bunun üzerine: "Gelin saygın kişiye de zayıf kişiye de ne ceza uygula­yacağımız üzerinde bir birlik sağlayalım" dedik. Böylece recm yerine yüzü karartma ve dayak cezası uygulamaya başladık." Resulullah (a.s) da şöyle bu­yurdu:

"Ey Allah'ım! Senin emrini onlar öldürdükten sonra ilk kez ben dirilti­yorum."

Sonra o adamın (zina suçundan yakalanmış olan Yahudinin) recm edil­mesini emretti ve recm edildi. Yüce Allah da şu âyeti indirdi:         

"Ey Peygamber! Ağızlarıyla "iman ettik" dedikleri halde kalpleri iman et­memiş olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesinler. On­lar sürekli yalana kulak veren, sana gelmemiş bir topluluğun hesabına ca­susluk yapan kimselerdir. Bunlar sözlerin yerlerine konulmasından sonra onları değiştirirler. "Size bu verilirse alın, bu verilmezse o zaman sakının" derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah'a karşı bir şey ya­pamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini arındırmayı dilemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır. Onlara ahirette de büyük bir azap vardır." [327]

(Yahudilerden biri) diyordu ki: "Muhammed'e gidin. Eğer size yüzü ka­rartmayı ve dayak atmayı emrederse (yani zina eden kişi hakkında bu cezayı uygulamanızı emrederse) onu alın. Ama eğer size recm yolunda fetva ve­rirse ondan sakının. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi:

"Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar kâfirdir-ler." [328]

"Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar zalimdir­ler." [329]                                                                                          

"Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar faşıktırlar." [330]

Bunların hepsi de kâfirler hakkındadır."

Ebu Davud'un da buna benzer bir rivayeti bulunmaktadır. Ancak onun ri­vayetinin sonunda şöyle denmektedir:

"Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi:

"Ey Peygamber! Ağızlarıyla "iman ettik" dedikleri halde kalpleri iman et­memiş olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesinler. On­lar sürekli yalana kulak veren, sana gelmemiş bir topluluğun hesabına ca­susluk yapan kimselerdir. Bunlar, sözlerin yerlerine konulmasından sonra onları değiştirirler. "Size bu verilirse alın, bu verilmezse o zaman sakının" derler." [331]

Yine şu âyet:

"Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar kâfirdirler." [332]

Yine şu âyet:

"Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar zalimdir­ler." [333]

Yine şu âyet:                                         

"Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar fasıktirlar." [334]

(İbni Abbas r.a) dedi ki: "Bunların -yani bu âyetlerin- hepsi kâfirler hakkındadır." [335]

 

Bir Açıklama

 

Bu ümmetten, Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkes zâlimdir. Çünkü Allah'ın şeriatı uygulanmadıkça adalet olmaz. Ama eğer Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmeyi caiz görürse veya başka hükümleri Allah1 in indirdik­lerine tercih ederse, o zaman kâfirdir. Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hük­metmeyi caiz görmediği ve başka hükümleri Allah'ın indirdiğine tercih etme­diği halde Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmederse en azından fasıktir. Fakat bu konuda istisnalarla ilgili fetvaya da ihtiyaç vardır.

 

2624-  Ebu   Davud, Yüce Allah'ın: "Kimler Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezlerse, işte onlar kâfirdirler; zâlimdirler; fâsıktırlar," sözleriyle1 il­gili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:                                             "Bu üç âyet Yahudiler, özellikle Kurayza ve Nadir hakkında inmiştin" İniş sebebinin Özel olması, ibarenin ortaya koyduğu hükmün genel! o masını engellemez. Dolayısıyla" bu âyetler hem onlar hem de onların berize] leri hakkındadır. [336]                                                                                  

 

2625- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "Kurayza ve Nadir (oğullan) vardı. Nadir, Kurayza'dan daha saygındı. Kurayza'dan bir adam Nadir'den bir adamı öldürdüğünde ondan dolayı öldürülüyordu. Ama Nadir'den bir adam Kurayza'dan bir adamı Öldür­düğünde buna karşılık (öldürülenin velilerine) yüz vesak hurma diyet veri­liyordu, Yüce Allah, Resulullah (a.s)'ı Peygamber olarak gönderdikten sonra Nadir'den bir adam Kurayza'dan bir adamı öldürdü. "(Öldürülenin tarafı) [337]

onu (öldüreni) bize verin öldürelim" dediler. Ötekiler: "Aramızda Peygam­ber var," dediler ve O'na geldiler. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indir­di:

"Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hüküm ver." [338]

Burada adalet (kist) ile kastedilen, cana karşı candı. Sonra şu âyet indi:

"Yoksa onlar cahiliye dönemi hükmünü mü istiyorlar?" [339]

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"(Yüce Allah şöyle buyurdu):

"Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir." [340]

Sonra bu neshedildi ve Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Sen de onların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet."  [341]

 

Bir Açıklama

 

Yüce Allah'ın: "Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir" sözündeki hükmün: "Sen de onların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet" sözüyle neshedüdiği yolundaki açıklama İslâm şeriatı hükümlerinin, değişik inanç mensuplarının kendi hükümlerini uygulamalarını mümkün kılan ve bu uygulamaların onlar için haramlığına dair bizim şeriatımızda herhangi bir açıklama bulunmayan özel durumlar dışında her yerde uygulanabileceğini göstermektedir. Bu yüzden yani özel hallerle ilgili uygulamaların caizliğinden dolayı Hanefi fakihleri bir Müslümanın bir hıristiyanın domuzunu öldürmesini veya şarabını dökmesini caiz görmemişlerdir. Eğer yaparsa Müslümanların kadısı zararı tazmin ettirir.

 

2626- Taberani, lyâd el-Eş'ari (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [342]

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, ken­disinin onları sevdiği onların da kendisini sevdiği, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve güçlü, Allah yolunda cihad eden ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk getirecektir," [343] âyeti i-nince Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Onlar şunun -yani Ebu Musa'nın- kavmidir."

Bir rivayette de: "Onlar Yemen halkıdır," denmektedir. [344]

Bir Açıklama

İlk dinden dönüş hareketinin bastırılmasında ve bu harekete son verilmeV sinde Yemen halkının Önemli bir rolü olmuştur. Onların bu alanda sürekli bir rollerinin olmasını arzularız. Allah'ın askerleri sıfatlarını taşıyan herkesin çağdaş dinden dönüş hareketine son vermede bir rolü olabilir.

 

2627- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [345]

"Yahudilerden, Şâs bin Kays adında bir adam: "Senin Rabbin cimridir, infak etmiyor" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Yahudiler "Allah'ın eli bağlıdır" dediler. Kendi elleri bağlandı ve söy­lediklerinden dolayı lanetlendiler! Hayır Allah'ın iki eli de açıktır, dilediği gibi sarfeder." [346]

 

Bir Açıklama

 

Asıl nüshada bu olayda sözü edilen adamın adı Nebbaş bin Kays olarak geçmektedir. İbni Kesir tefsirinde ise bu kişinin Şâs bin Kays olduğu ifade edilmektedir. Buradaki rivayet de bizim esas aldığımız rivayettir. Olaydaki adamın adı aynı şekilde Finhâs olarak da rivayet edilmiştir. [347]

Taberi ve İbni Kesir, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir:

"Bu sözle Allah'ın elinin bağlanmış olduğu anlamını kasdetrniyorlar. Ancak O'nun cimri olduğunu yani cimriliğinden dolayı kendi katmdakini vermediğini söylüyorlar. Allah onların söylediklerinden çok çok uzak ve uludur."

 

2628- Tirmizi, Hz. Aişe (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) geceleri korunuyordu. Sonra Yüce Allah şu âyeti indir-

"Allah seni insanlardan korur." [348]

Bunun üzerine Resulullah (a.s), sahra evinden başını çıkararak onlara (yani koruma görevlilerine) şöyle buyurdu:

"Ey insanlar! Siz dağılın. Allah beni korudu (koruyacağını bildirdi)." [349]

 

2629- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [350]

"Bir adam Resulullah (a.s)'a gelerek:

"Ya Resulullah (a.s)! Ben et yediğim zaman kadınlara karşı meylim artıyor ve şehvetim beni zorluyor. Bu yüzden bçn kendime eti yasak ettim" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızık-lardan helâl ve temiz olarak yiyin ve kendisine iman ettiğiniz Allah'a karşı gelmekten sakının." [351]

 

2630- Buharı, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s)'la birlikte savaşa çıkiyorduk ve beraberimizde kadınlar olmuyordu. "Kendimizi iğdiş etsek olur mu?" diye sorduk. Bizi bundan nehyetti. Bundan sonra bize bir kadınla belli bir süre için evlenmemiz üzere ruhsat verdi. Sonra şunu okudu:

"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez." [352]

 

Bir Açıklama

 

Bu olay mut'a nikâhının haram kılınmasından önceydi. Önce mubahtı son­ra haram kılındı. Bunun nasıl uygulandığı konusunda ihtilaf vardı. Resulullah (a.s)'ın vefatından sonra, haram kılınıp kılınmadığı üzerinde ihtilaf olmuştur. Daha sonra Müslümanların çoğu, haramhğına dair nasslann kesin olduğunu görünce haramlığı üzerinde görüş birliği (icma1) oluştu. Yukarıdaki âyet ise bir insanın herhangi bir yarar dolayısıyla mubah olan bazı nimetlerden sakınmasını yasaklamıyor. Ama bu nimetleri kendi nefsine haram kılmasını yasaklıyor.

 

2631- Taberani'nin, Humâm bin Haris (r.a)'ten rivayet ettiğine göre İbni Mukarrin, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'a bir soru sorarak:

"Ey Ebu Abdurrahman! Ben bir yıl boyunca yatakta uyumamaya yemin ettim." dedi. Bunun üzerine o şu âyeti okudu:

"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılma­yın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez." [353] Sonra şöyle söyledi.

"Yemininden dolayı keffaret ver ve yatağında uyu."

İbni Mukarrin: "Ben durumu iyi olan biriyim" dedi. İbni Mes'ud (r.a): "O zaman bir köle azad et," dedi. İbni Mukarrin: "Kölem yanımdan bir şey çaldı," dedi. İbni Mes'ud (r.a): "Malının bir kısmı bir kısmından çalınmış. Yani onun elinin kesilmesi gerekmez" dedi. İbni Mukarrin: "Cariyem zina etti" dedi. İbni Mes'ud (r.a): "O zaman ona dayak (celd) cezası uygulat" dedi. İbni Mukarrin: "O henüz nikahlanmadı (muhsan olmadı)" dedi. İbni Mes'ud (r.a) da: "Müslüman olması muhsan olması demektir" dedi. [354]

 

Bir Açıklama

 

"Yani onun elinin kesilmesi gerekmez/' sözünün anlamı şudur:

Bir köle efendisinin malından bir şey çalarsa bundan dolayı elinin kesilme­si gerekmez.

Cariye zina ederse ona uygulanacak had cezası elli değnektir. Evli olsa da olmasa da farketmez. Köleler ve cariyeler nikâhlı olsalar da olmasalar da recm edilmezler. Had cezaları ise hep birdir. O da elli değnektir.

 

2631-Tabemni, el-Mu'cemu'l-Kebir (91397-398). Mecme'u'z-Zevâid (61274) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani değişik senedlerle rivayet etmiştir. Gerek bu ri­vayetin gerekse diğerlerinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir." Taberi'de bunu (7119) rivayet etmiştir.

 

2632- Ahmed bin Hanbel, Hz. Ömer bin Hattab (r.a)'dan şu şekilde rivayet etmiştir:

"(Hz. Ömer r.a): "Ey Allah'ım! Bize şarap hakkında gönülleri rahatlî bir açıklamada bulun," diye dua etti. Bakara süresindeki şu âyet indi:

"Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günâh vej in­sanlar için bazı yararlar vardır. Ancak günâhları yararlarından da|ha büyüktür." [355]                                                                                       

Hz. Ömer (r.a) çağrıldı ve kendisine bu âyet okundu. O yine:

"Ey Allah'ım! Bize şarap hakkında gönülleri rahatlatıcı bir açıklamada bulun," diye dua etti. Ardından Nisa süresindeki şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi bilinçeye kadar ve cünüpken, yolcu olmanız durumu dışında, gusül edinceye kadar, namaza yaklaşmayın." [356]                                                                

Hz. Ömer (r.a) çağrıldı ve kendisine bu âyet okundu. O yine:

"Ey Allah'ım! Bize şarap hakkında gönülleri rahatlatıcı bir açıklamada [357] bulun" diye dua etti. Bunun ardından da Maide süresindeki şu âyet indi:

"Muhakkak ki şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vaz­geçtiniz mi?" [358]

Hz. Ömer (r.a) tekrar çağrıldı ve kendisine bu âyet okundu. O da: "Vaz­geçtik, vazgeçtik," dedi."

Ancak Ebu Davud: "Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi biünceye kadar ve cünüpken, yolcu olmanız durumu dışında, gusül edinceye kadar, namaza yaklaşmayın," âyetinden sonra şu fazlalığa yer vermiştir:

"Resulullah (a.s)'m çağırıcısı (münâdisi), namaz için kamet getirildiğin­de şöyle seslenirdi: "Dikkat edin. Sarhoş olan namaza yaklaşmasın."

Onun rivayetinde: "Vazgeçtik" sözü de bir kere geçmektedir.

 

2633- Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet etmiştir: [359]

"İman edip salih ameller işleyenler için (kötülüklerden) sakındıkları, iman edip salih ameller işledikleri, sonra yine sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde önceden tatmış ol­duklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Allah iyilik sahiplerini sever," [360] âyeti inince Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Bana senin onlardan olduğun söylendi."

Tirmizi'nin rivayetine göre de Abdullah bin Mes'ud (r.a) şöyle söyle­miştir:

"Resulullah (a.s) bana: "Sen onlardansın," dedi." [361]

 

Bir Açıklama

 

Mubah olan yiyecek ve içecekten çokça almak şanı yüce olan Allah'a ulaşmak isteyenlerin bu yöndeki ilerlemelerini etkiler. Esas olan insanın tak­va, iman ve iyi amel derecesinden daha fazla takva ve imana, sonra da takva ve ihsan derecesine ulaşmaya çalışması gerekir. Kişi olgunluk derecelerini katettiği sürece mubah olan şeylerden yemesinde bir sakınca yoktur. Ama eğer mubahlardan çokça yararlanması kendisini olgunluk derecelerini katet-mekten alıkoyuyorsa bu durumda edebe aykırı bir duruma düşmüş ve evlâ (en uygun) olana ters düşen bir tavır takınmış olur. Bu durumda da, kendini be­ğenmişlik, büyüklenme, gaflet gibi kalp hastalıklarına yakalanabilir. Aynı za­manda israfa da düşmüş olur. Müslümamn bütün bunlara dikkat etmesi gere­kir.

Yemek ve içmek insanı olgunluk derecelerini katetmekten alıkoymaz. Re­sulullah (a.s)'ın, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'a: "Sen onlardansın" demesi, onun mubah şeyleri yemek kendilerini Allah'a doğru bir şekilde yönelmekten ve O'nun, haklarını yerine getirmekten alıkoymayan kimselerden olduğuna işarettir. İnsanların çoğu bundan habersizdirler.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İnkâr edenler ise (dünyada) zevklenirler ve hayvanların yediği gibi yer­ler. Ateş onların varacakları yerdir." [362]

Bir başka âyette şöyle buyuruyor:

"İnkâr edenlerin ateşe sunuldukları gün (kendilerine denir ki): "Siz dünya hayatınızda bütün güzelliklerinizi harcadınız ve onlarla zevk sür­dünüz. Bugün artık, yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve yoldan çıkmanız dolayısıyla aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız." [363] [364]

 

2634-Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [365]

"(Resulullah (a.s)'a): "Ya Resulullah (a.s)! Şarabın haram olduğu hükmü inmediğinden henüz şarap içmeye devam ederken ölenler hakkında ne di­yorsun?" diye sordular. Bunun üzerine şu âyet indi:

"İman edip salih ameller işleyenler için (kötülüklerden) sakındıkları, iman edip salih ameller işledikleri, sonra yine sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde önceden tatmış ol­duklarından dolayı bir sorumluluk yoktur." [366]

 

Bir Açıklama

 

Önceden şarap mubah olduğundan, iman edip salih amel işleyen birinin mubahlardan bir şey tatmasında sakınca yoktu. Ancak haram kılındıktan son­ra bir kimsenin onu içmesi ve haram dairesine girmesi sakıncalı görülmüştür. Dolayısıyla bunu yapan biri artık takva ve ihsan sahiplerinden sayılamaz. Helâl saymadığı halde içerse fâsıklardan olur. Helâl gördüğü takdirde ise kâfir olur.

Taberi şöyle söylemiştir:

"-Sizden- iman edip salih ameller işleyenler için (kötülüklerden) sakın­dıkları, sonra yine sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde (ondan yani şaraptan) önceden (henüz Allah­'ın onu haram kılmasından önce) tatmış olduklarından dolayı bir sorumlu­luk yoktur."

 

2635- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir. "Şarabın haramlığı hükmü inince Yahudiler:

"Sizin daha önce Ölmüş olan kardeşleriniz içmiyorlar mıydı?" diye sor­dular. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"İman edip salih ameller işleyenler için (kötülüklerden) sakındıkları, iman edip salih ameller işledikleri, sonra yine sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde önceden tatmış ol-

duklarmdan dolayı bir sorumluluk yoktur."

Resulullah (a.s)'m buyurduğuna göre, bana: "Sen onlardansın" dendi." [367]

 

2636- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [368]

"Şarabın haramlığı hükmü, kabilelerden iki kabileyle ilgili olarak in­miştir. (Yani iniş sebebi bu iki kabile arasında geçen olaydır). Onlar içmiş, i-yice kendilerinden geçtiklerinde de birbirlerine sataşmaya başlamışlardı. Ayıklıklarında adam yüzünde, kafasında ve sakalında (sataşmadan) kalan izleri görüyor ve şöyle diyordu:

"Bunu bana kardeşim filanca yaptı. Vallahi eğer o bana acıyan merha­metli biri olsaydı, bana bunu yapmazdı."

Önceleri içlerinde birbirlerine karşı kin olmayan kardeşlerdi. Bu olay üzerine birbirlerine karşı kalplerinde kin oluşmaya başladı. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden olan pisliklerdir. Bunlardan sakının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Mu­hakkak ki, şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz mi?" [369]

Kendilerini zora sokanlardan bazı kimseler: "Şimdi bu bir pislik. Oysa Bedir gününde öldürülen filancanın karnında bu vardı. Uhud gününde öldürülen falancanın karnında bu vardı" dediler. Bunun üzerine Yüce Al­lah şu âyeti indirdi:

"İman edip salih ameller işleyenler için (kötülüklerden) sakındıkları, iman edip salih ameller işledikleri, sonra yine sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde önceden tatmış ol­duklarından dolayı bir sorumluluk yoktur."

 

2637- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan rivayet etmiştir: [370]

"Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz zaman ne söylediğinizi bilinceye kadar ve cünüpken, yolcu olmanız durutnu dışında gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın." [371] ve "Sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: "Onlarda büyük günâh ve insanlar için bazı yararlar vardır. Ancak gü­nâhları yararlarından daha büyüktür," [372] (mealindeki) âyetleri, Maide süre­sindeki şu âyet nesh etmiştir:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytanın işinden olan pisliklerdir.   Bunlardan sakının; umulur ki kurtuluşa erersiniz." [373]

 

2638- Buharı, Enes (r.a)'ten rivayet etmiştir:

"Dökülen şarap, taze hurmadan yapılan sarhoş edici içkiydi."

Buhari şöyle söylemiştir:

"Bana Muhammed el-Beykendi, buna ek olarak Ebu Nu'man'm (Enes (r.a)'in) şöyle söylediğini rivayet etti:

"Ebu Talha'nm evinde insanlara şarap dağıtıyordum. Şarabın haram kılındığı hükmü indi. (Resulullah a.s) bir duyurucuya emretti. O da (bu hükmü) etrafa duyurdu. Ebu Talha: "Dışarı çık, bu ses nedir bir bak" dedi. Çıktım. "Bir seslenici (münâdi): "Şarap haram kılındı" diye bağırıyor" de­dim. Bunun üzerine bana: "Git onu dök" dedi. Böylece (dökülen şaraplar) Medine sokaklarında aktı. O gün şarapları taze hurmadan yapılan içkiydi. Bazıları: "Bir takım kimseler karınlarında o (şarap) varken öldürüldüler" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"İman edip salih ameller işleyenler için (kötülüklerden) sakındıkları, iman edip salih ameller işledikleri, sonra yine sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde önceden tatmış ol­duklarından dolayı bir sorumluluk yoktur." [374]

 

2639- Buhari ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [375]

"Resulullah (a.s) bir konuşma yaptı ki benzerini hiç duymamıştım. Şöyle buyurdu:

"Eğer benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz." (Enes bin Malik r.a) dedi ki:

"Bu söz üzerine Resulullah (a.s)'ın sahabileri yüzlerini Örterek uğultulu bir şekilde ağlamaya başladılar. Bir adam: "Benim babam kimdir?" diye sor­du. (Resulullah a.s): "Filanca" dedi. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sor­mayın." [376]

Bir başka rivayette şöyle denmektedir:

"Resulullah (a.s), güneşin batıya yöneldiği sırada çıktı. Öğleyi kıldı. Min­bere çıktı ve kıyamet vaktinden söz etti. O zamanda çok büyük olayların ola­cağını dile getirdi. Sonra şöyle buyurdu:

"Kim bir şey sormak istiyorsa sorsun. Şu bulunduğum yerde olduğum sürece bana ne sorarsanız cevaplandırırım."

İnsanlar çok ağladılar. O da sıkça: "Bana sorun" diye buyurdu. Abdullah bin Sehmi: "Babam kimdir?" diye sordu. (Resulullah a.s): "Senin baban Huzâfe'dir" diye buyurdu. Sonra yine tekrar tekrar: "Bana sorun" diye bu­yurdu. Hz. Ömer (r.a), dizlerinin üzerine çömeldi ve şöyle söyledi:

"Rab olarak Allah'a, din olarak İslâm'a, peygamber olarak Muhammed'e razı olduk." (Resulullah a.s) sustu. Sonra şöyle buyurdu:

"Az önce şu duvarın önünde bana cennet ve cehennem gösterildi. Hayır ve serde bugün gördüğüm gibisini görmemiştim."

îbni Şihab dedi ki: "Ubeydullah bin Abdulah bin Utbe bana şöyle bildirdi:

"Abdullah bin Huzafe'nin annesi Abdullah bin Huzafe'ye: "Senden daha çok nankörlük eden birini asla duymadım. Annenin, cahiliye halkının işlediği bir takım çirkin işleri işlemiş olacağından emin mi oldun ki onu insanların gözlerinin önünde rezil etmeye kalkıştın?" dedi. Abdullah bin Hu-zafe de:

"Beni siyah bir köleye nisbet etseydi, kendimi ona mensub görürdüm" dedi. [377]

Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s)'a sahabilerinden bir şey (haber) ulaştı. O da kendilerine bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:

"Bana cennet ve cehennem arzedildi. Hayır ve serde bugün gördüğüm gibisini görmüş değildim. Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlar­dınız."

Resulullah (a.s)'m ashabı için o günden daha zor bir gün olmamıştı. Ka­falarını Örterek uğultularla ağladılar.

(Ravi) daha sonra Hz. Ömer (r.a)'in kalkmasını ve söylediği sözü, bir de (sözü edilen) adamın: "Benim babam kimdir?" diye sormasını ve bunun üzerine söz konusu âyetin inmesini anlattı." [378]                               

Bir başka rivayete göre şöyle söylemiştir:                                

"Resulullah (a.s)'a soru sordular. Öyleki soru sormada kendisini bıktır­dılar. Bunun üzerine bir gün minbere çıkarak şöyle buyurdu:

"Bana ne sorarsanız, onu size açıklarım."

Bunu duyunca birden sustular ve Önemli bir gelişmeyle karşı ka rşıya o-labileceklerinden korktular."

Enes (r.a) dedi ki:

"Ben sağa sola baktım. Herkesin, başını elbisesinin içine çekmiş ağla­makta olduğunu gördüm. Bir adam söz aldı. Bu adam bir tartışmaya gir­diğinde kendisini babasından başkalarına nisbet ederlerdi. Bu kişi: "Ya Resu­lullah (a.s)! Benim babam kimdir?" diye sordu. Resulullah (a.s): "Senin ba­ban Huzâfe'dir" diye buyurdu. Sonra Hz. Ömer (r.a) söze başladı ve şöyle söyledi: "Ey iman edenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sormayın. Fitnelerden Allah'a sığınırız." Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu:

"Hayırda ve serde bugün gibisini asla görmüş değilim. Bana cennet ve cehennem tasvir edildi. Böylece onları duvarın önünde (yani duyarın ön cephesinde) gördüm." [379]

 

Bir Açıklama

 

Katade şöyle söylemiştir:

"Bu hadis, şu âyetle ilgili olarak anlatılır:

"Ey iman edenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sor­mayın."

Tirmizi, bu hadisin az bir bölümünü aktarmıştır. Onun rivayetine göre (Enes r.a) şöyle söylemiştir:

"Bir adam: "Ya Resulullah (a.s)! Benim babam kimdir?" diye sordu. O da: "Baban filancadır" diye buyurdu. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey iman edenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sor­mayın." [380]

Nevevi, Ummu Huzâfe'nin sözlerini açıklarken şöyle demiştir:

"Bu sözlerin anlamı şudur: "Eğer sen zinadan olsaydın, seni babandan başkasına nisbet ederdi ve beni rezil ederdin."

Abdullah'ın: "Beni siyah bir köleye nisbet etseydi kendimi ona mensub görürdüm" sözüyle ilgili olarak şöyle denmektedir:

"Bu düşünülemez. Çünkü zina ile neseb sabit olmaz." Buna şöyle cevap verilebilir: "Bu konuda iki ihtimal söz konusu olabilir:

Birincisi: Belki o zaman İbni Huzâfe'ye bu hüküm ulaşmamıştı ve zina çocuğunun zina işleyen erkeğe nisbet edilebileceğini sanıyordu. Bu hüküm ondan daha büyük birine de gizli kalmıştı. O da Sa'd bin Ebu Vakkas'tı. O, Velide Zem'a'nın oğluyla münâkaşa ettiğinde, onun zina yoluyla kendi kardeşine nisbet edileceğini sanmıştı.

İkincisi: Belki, bir kadınla yanilarak ilişkide bulunan bir köleye nisbet yapılabileceğini ve bu yolla nesebin sabit olabileceğini sanıyordu. En doğru­sunu ise ancak Yüce Allah bilir."

hadîslerle maide suresinin tefsiri

 

2640- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Bazı kimseler Resulullah (a.s)'a alay olsun diye soru soruyorlardı. Bir adam: "Benim babam kim?" diye soruyordu. Birinin devesi kayboluyor ge­lip: "Benim devem nerede?" diye soruyordu. Bunun üzerine Yüce Allah on­ların hakkında şu âyeti indirdi:

"Ey iman edenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sor­mayın. Eğer bu şeylerden Kur'an'ın indirilmekte olduğu sırada sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetti. Allah bağışlayıcıdır ve yumuşak davra­nandır." [381]

 

Bir Açıklama

 

Yukarıda geçen hadisler ve daha başka rivayetler bütün olarak değerlen­dirildiğinde anlaşıldığına göre Yüce Allah bu âyeti bazı kimselerin Resulullah (a.s)'a sırf O'nu imtihan etmek için bazılarının da alay olsun diye soru sorma­ları üzerine indirmiştir. Bazıları: "Benim babam kimdir?" diye soruyordu. Bazı kimseler develeri kaybolduğunda: "Benim devem nerde?" diye soruyordu. Bu­nun üzerine Yüce Allah kendilerine şöyle bir hatırlatmada bulundu:

"Gerçek yönünü size açıkladığımızda, bunun açıklanması sizi üzecekse eğer, bu gibi şeyleri sormayın." [382]

 

2641- Buhari ve Müslim, Said bin Museyyeb (rh.a.)'in şöyle söyle­diğini rivayet etmişlerdir: [383]

"Bahire; Putlara adandığından sütünden yararlanılmayan devedir. Artık onu kimse sağmazdı. Sâibe; (Putperestlerin) tanrıları için başıboş bıraktıkları devedir. Artık onun üzerine yük yüklenmezdi. Ebu Hureyre (r.a) dedi ki:

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Amr bin Amir el-Huza'i'nin cehennemde bağırsaklarını sürüdüğünü gördüm. O, ilk sâibe bırakan (tanrılar için deveyi başıboş salan) kişiydi."

(Said bin Museyyeb sözlerine sonra şöyle devam etti):

"Vasile; İlk doğumunda dişi yavru veren, sonra ikinci kez dişi yavru do­ğuran genç devedir. Onu da putları için başıboş salarlardı. Yani (deve ilk do­ğumundan itibaren) aralarında erkek yavru vermeksizin arka arkaya iki dişi yavru verince böyle yaparlardı. Hâm; Belli sayıda dölleme yapan erkek de­vedir. Bu sayıyı tamamladığında onu putları için başıboş salarlardı. Onun üzerine artık yük yüklemezlerdi. Onu da Hami olarak adlandırırlardı."

Bir rivayete göre Ebu Hureyre (r.a) şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Ka'boğullarmm kardeşi Amr bin Luhay bin Kama'a ibni Hindif i ce­hennemde bağırsaklarını sürürken gördüm." [384]

Bazıları cahiliye halkından olan Amr bin Luhay'ın cehenneme atılmasında anlaşılmaz bir yön görmüşlerdir. Oysa bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur. Çünkü Amr bin Luhay'a Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. İsmail (a.s)'in davetleri ulaşmıştı. Bununla birlikte o Arap yarımadasına putları sokmuştur. Dolayı­sıyla o, kendilerine herhangi bir peygamberin daveti ulaşmayan fetret dönemi insanlarından değildi. Aksine o, kendisine bir peygamberin daveti ulaşmış kimselerdendi. Buna rağmen o putlara tapmış, başkaları için de böyle bir adet başlatmıştı. Böylece hem kendisi sapıtmış hem de başkalarını saptırmıştı.

 

2642- Buhari, Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Sizden birine ölüm hali gelirse, vasiyet esnasında içinizden iki adil kişiyi; yahut yolculuk sıra­sında başınıza ölüm musibeti gelirse sizden olmayan iki kişiyi şahit tutun. Eğer bu kişilerden şüphelenirseniz kendilerini namazdan sonra tutarsınız ve onlar da: "Akraba bile olsa bunu (yemini) hiçbir değere değiştirmeye­ceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Böyle yaparsak günahkârlardan o-luruz" diye Allah'a yemin ederler. Eğer o ikisinin bir günâh işledikleri an­laşılırsa, o zaman haksızlığa uğrayanların arasından, ölüye daha yakın ıkı kişi onların yerine geçer ve: "Bizim şahitliğimiz onlarmkinden daha doğru-

dur ve biz haddi aşmadık. Aksi takdirde mutlaka zalimlerden oluruz" diye yemin ederler." [385] sözü hakkında şöyle söylemiştir: [386]

"Evleyân kelimesinin tekili evlâdır. Evlâ bih tabiri de bu kelimedendir."

"Diğer iki kişi" yani "Önceki iki şahidin yerine geçecek ve şahitlik yapma hakkına sahip olan diğer iki şahit ki onlar da ölünün yakınları ve aşireti­dir." "Evleyân" yani "ölüye yakınlıkları ve onu tanımaları dolayısıyla şahit­liğe daha lâyık olan iki kişi." [387]

 

2643- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Sehmoğullarından bir adam Temim ed-Dari ve Adiyy bin Bidâ ile bir­likte çıktı. Sehmoğullarından olan adam, hiçbir Müslümanın bulunmadığı bir beldede öldü. (Beraberindeki) iki kişi mirasım getirdiklerinde altınla süslenmiş bir kâseyi kaybettiler. Resulullah (a.s) kendilerine yemin ettirdi. Sonra kâse Mekke'de bulundu. (Kâseyi yanlarında bulunduranlar):

"Biz bunu Temim ed-Dari ve Adiy bin Bidâ'dan satın aldık" dediler. Bu­nun üzerine ölünün yakınlarından iki adam:

"Şüphesiz bizim şahitliğimiz onların şahitliklerinden önceliklidir" de­diler ve kâsenin arkadaşlarına (ölen yakınlarına) ait olduğuna yemin ettiler. [388]

Şu âyet de onların hakkında indi:

"Ey iman edenler! Sizden birine ölüm hali gelirse, vasiyet sırasında içinizden iki adil kişiyi; yahut yolculuk sırasında başınıza ölüm musibeti ge­lirse sizden olmayan iki kişiyi şahit tutun. Eğer bu kişilerden şüphelenir­seniz kendilerini namazdan sonra tutarsınız ve onlar da: "Akraba bile olsa bunu (yemini) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizle­meyeceğiz. Böyle yaparsak günahkârlardan oluruz" diye Allah'a yemin ederler." [389]

 

Bir Açıklama

 

Şerhu'l-Mufredât'ta şöyle denmektedir: [390]

"Bir Müslüman yolculukta kâfir arkadaşlarla birlikte bulunur ve kendi­sinden başka Müslümanlardan kimse olmazsa vasiyet eder ve vasiyetine onlardan iki kişiyi şahit tutar. O ikisinin şahitliklerini kabul eder. Şahit tu­tulan iki kişiye ikindiden sonra: "Akraba bile olsa bunu (yemini) hiçbiı değere değiştirmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz" diye yemin et tirilir. Aynı şekilde (açıkladıkları vasiyetin) bizzat (ölen) adamın kendi va­siyeti olduğuna yemin ettirilir. Eğer onların bir günâh işledikleri (vasiyettt değişiklik yaptıkları ve yalan söyledikleri) hissedilirse vasiyet edenil yakınlarından iki kişi onların yerine geçerek:                                               

"Bizim şahitliğimiz onlarınkinden daha doğrudur. Onlar hıyanet etmi] ve gerçeği gizlemişlerdir" diye Allah'a yemin ederler. Böylece onların lehine hüküm verilir.

Ibni'l-Münzir şöyle söylemiştir:

"İlim adamlarının ileri gelenleri de bu yönde hüküm vermişlerdir. Bu yönde görüş bildirenlerin arasında Şureyh, Neha'i, Evza'i ve Yahya bin Hamza da vardır. Hz. Osman (r.a) döneminde, Abdullah bin Abbas (r.a) da bu yönde fetva vermişti. Onun böyle fetva verdiğini Ebu Ubeyd rivayet etmiştir. Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) de bu yönde fetva vermiştir. Bunu da Ebu Davud ve el-Hilal rivayet etmiştir.

Ebu Hanife, İmam Malik ve Şafii şöyle söylemişlerdir:                     :

"(Sözü edilen kişinin yani kâfirin şahitliği) kabul edilmez. Çünkü, fasık veya ondan daha ileride biri gibi vasiyet dışındaki işlerde şahitliği kabul edilmeyen birinin vasiyette de şahitliği kabul edilmez."

Hanbelilere göre ise, Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Sizden birine Ölüm hali gelirse, vasiyet sırasında içinizden iki adil kişiyi; yahut yolculuk sırasında başınıza ölüm musibeti gelirse, sizden olmayan iki kişiyi şahit tu­tun. Eğer bu kişilerden şüphelenirseniz kendilerini namazdan sonra tu­tarsınız ve onlar da: "Akraba bile olsa bunu (yemini) hiçbir değere değiş­tirmeyeceğiz. Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. Böyle yaparsak günahkâr­lardan oluruz," diye Allah'a yemin ederler" sözü, bir Kur'an metnidir. Abdullah bin Abbas (r.a) hadisinde geçtiği üzere Resulullah (a.s) buna göre hüküm vermiştir. Ayette: "Sizin aşiretinize mensup olanlardan başka­sından" anlamının kastedildiği yorumunun yapılması doğru olmaz. Çünkü âyet Temim ve Adiy olayıyla ilgili olarak inmiştir. Bu konuda müfessirler arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Hadisler de buna delalet etmek­tedir. Eğer onların dediği dogrtı olsaydı (şahitlere) yemin gerekmezdi. Çünkü şahit tutulan kişiler Müslümanlardan olursa kendilerine yemin etti­rilmesi gerekmez." [391]

Söz konusu şahitliğin (yani bir kâfirin şahitliğinin) kabul edilmeyeceğini söyleyenler yukarıdaki âyetin^nesh edildiğini söylemişlerdir." [392]

Anlaşıldığı kadarıyla yukarıda anlatılan olay, Temim ed-Dari (r.a)'nin ba­şından, daha o Müslüman olmadan önce geçmişti. Dolayısıyla, Müslüman ol­masından ve İslâm'ı iyi yaşamasından sonra bu olay onun için bir tenkid se­bebi olamaz. Çünkü İslâm, bir insanın müslüman olmadan Önceki hayatında başından geçmiş olayları siler, insanı geçmiş döneminden sorumlu tutmaz. Bunu İbni Hacer, el-Feth'de ifade etmiştir. [393]

 

HADİSLERLE EN'AM SURESİNİN TEFSİRİ

 

2644- Tirmizi, Hz. Ali (r.a)'nin şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [394]

"Ebu Cehil, Resulullah (a.s)'a: "Biz seni yalanlamıyoruz. Ama senin ge­tirdiğini yalanlıyoruz," dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler bile bile Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar." [395]

 

2645- Müslim, Sa'd (r.a)'dan rivayet etmiştir: [396]

"Biz altı adam Resulullah (a.s)'ın yanında bulunuyorduk. Müşrikler: "Bunları kov, bize karşı cür'etkârlık etmesinler," dediler. (Yanında) bulu­nanlar da, ben, Abdullah bin Mes'ud (r.a), Huzeyl'den bir adam, Bilal ve ad­larını bilmediğim iki adamdı. Resulullah (a.s)'m içine Allah'ın gelmesini dilediği bir fikir geldi. İçinden birtakım şeyler düşündü. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Rabblerinin rızasını umarak sabah akşam O'na yalvaranları yanından kovma. Onların hesaplarından senin üzerine, senin hesabından da onların üzerine bir sorumluluk yok ki, onları yanından kovup da zalimlerden olasın." [397]

 

2646- Ahmed bin Hanbel, Ubeyy bin Ka'b (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "De ki: "O size üstünüzden, yahut ayaklarınızın altından bir azap göndermeye veya sizi çeşitli gruplara ayırıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya güç yetirir. Bak, olur ki anlarlar diye ayetlerimizi nasıl etraflıca açıklıyoruz!" [398] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [399]

"Burada dört şeyden söz edilmektedir. Bunların hepsi de kesin gerçel leşecektir. İkisi Resulullah (a.s)'tan yirmibeş yıl sonra gerçekleşti. Değişü gruplara ayrıldılar ve birbirlerinin hınçlarını tattılar.   Geriye iki şey kaldı Yerin dibine geçirme ve yukarıdan taş yağdırma. Bunlar da kesin gerçel leşecektir." [400]

 

Bir Açıklama

 

İslâm ümmetinin tarihinde ve değişik halkların tarihlerinde korkulu anların ve Allah katından indirilen azapların yaşandığı pek çok olay olmuştur. Bazen büyük zararlara yol açan iri taneler halinde dolular yağdığı oldu. Bunun bir örneği 1982 yılında Batı Almanya'da yaşandı. Öte yandan ister İran-Irak savaşı gibi Müslüman halklar arasında gerçekleşsin, ister Müslümanlarla diğer toplumlar arasında gerçekleşsin ve isterse genelde değişik insan top­lumları arasında gerçekleşsin günümüz savaşlarında uçaklarla, toplarla ve benzen araçlarla yağmur gibi mermiler yağdırılmaktadır. Yine yerin altına döşenen bombalar büyük patlamalara yol açmaktadır. Bu itibarla çağımızda ortaya çıkan savaşlarda insanlar birbirlerine şiddetlerini tattırdıkları gibi bu savaşlarda yukarıdaki âyette sözü edilen azap türlerinin tümü yaşanmak­tadır. Ancak âyetin zahiri anlamı yerin dibine geçirme ve gökten taş (veya benzeri şeyler) yağdırma olaylarına delalet etmektedir.

 

2647- Buharı, Cabir bin Abdullah (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [401]

"De ki: "O, size üstünüzden" [402] ifadesi inince, Resulullah (a.s): "Senin yüzüne (sana, zâtına) sığınırım" diye buyurdu. "Yahut ayaklarınızın altın­dan bir azap göndermeye" ifadesi inince, yine: "Senin yüzüne (sana, zâtına) sığınırım" diye buyurdu. "Veya sizi çeşitli gruplara ayırıp kiminize kimini­zin hıncını tattırmaya güç yetirir" ifadesi inince de: "Bu ikisi daha hafif veya daha kolay" diye buyurdu."

Tirmizi'nin rivayetinde şöyle denmektedir:

"Bu ikisi daha hafiftir veya bu ikisi daha kolaydır."

 

2648- Buhari ve Müslim, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayet et­mişlerdir: [403]

"İman edip de imanlarına zulüm karıştırmayanlar; işte güven onlaradır ve doğru yolda olanlar da onlardır/' [404] âyeti inince, bu Müslümanlara zor geldi ve: "Hangimiz kendine haksızlık etmeyebilir?" dediler. Bunun üze­rine Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Burada kastedilen şey şirktir. Lokman (a.s)'m oğluna söylediği şu sözü duymadınız mı?:

"Ey oğulcağızım! Allah'a ortak koşma. Şüphesiz ortak koşmak (şirk) büyük bir zulümdür." [405]

 

2649- Tirmizi, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"İnsanlar Resulullah (a.s)'a gelerek: "Ya Resulullah (a.s)! Biz kendi öl­dürdüğümüzü yiyip de Allah'ın öldürdüğünü yemeyecek miyiz?" diye sor­dular. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi:

"Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine Allah'ın adı anılan (hayvan­ların etlerin)den yiyin. Allah zorunluluk halleri dışında size haram olan şeyleri ayrı ayrı açıklamış olduğu halde üzerine Allah'ın adı anılmış olan­lardan niçin yemeyeceksiniz? Pek çokları bilgisizce arzularına uyarak başkalarını saptırmaktadırlar. Şüphesiz ki Rabbin, sınırı aşanları en iyi bilen­dir. Günâhın gizli olanını da açık olanını da bırakın. Günah kazananlar yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan (hayvanın eti)nden yemeyin. Şüphesiz o fısktır (yoldan kaymadır). Doğrusu şeytanlar dostlarına, sizinle tartışmaları için telkinde bulunmaktadırlar. Eğer onlara itaat ederseniz, o zaman siz de müşrik olursunuz." [406]

Ebu Davud'un rivayetine göre de şöyle söylemiştir:

"Yahudiler Resulullah (a.s)'a gelerek: "Kendi öldürdüklerimizdeiı yiyor ama Allah'ın öldürdüklerinden yemiyoruz," dediler. Bunun üzerine şu âyet indi:

"Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan (hayvanın eti)nden yemeyin." [407]

Yine Ebu Davud'un, Yüce Allah'ın: "Doğrusu şeytanlar dostlarına, sizinle tartışmaları için telkinde bulunmaktadırlar," sözüyle ilgili bir rivayetine göre de Abdullah bin Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:

"Ölü hayvanı kastederek: "Allah'ın kestiğini niye yemiyorsunuz?" di­yorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah şu sözünü indirdi:

"Eğer onlara itaat edersiniz, o zaman siz de müşrik olursunuz."

Sonra şu âyetindi: [408]

"Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan (hayvanın eti)nden yemeyin." [409] Bir başka rivayete göre de şöyle söylemiştir: "(Yüce Allah şöyle buyuruyor):

"Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız üzerine Allah'ın adı anılan (hayvan­ların etlerin)den yiyin." Ve: "Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan (hay­vanın eti)nden yemeyin." [410]

Bu âyet neshedildi, bazı şeyler müstesna kılındı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Kendilerine kitap verilmiş olanların yemeği size, sizin yemeğiniz de onlara helâldir." [411]

Nesai'nin, Yüce Allah'ın: "Üzerine Allah'ın adı anılmamış olan (hay­vanın eti)nden yemeyin," sözüyle ilgili rivayetine göre de İbni Abbas (r.a) şöyle söylemiştir:

"Müşrikler onlarla (yani Müslümanlarla) tartışmaya girdiler ve: "Allah­'ın kestiğini yemiyorsunuz. Oysa kendi kestiğinizi yiyorsunuz" dediler. [412]

 

2650- Buharı, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: [413]

"(Cahiliye dönemi) araplarm(m) bilgisizliklerini öğrenmeyi arzularsan En'am suresinin 130. âyetinden sonrasını oku:

"Akılsızlıkları yüzünden bilgisizce çocuklarını öldüren ve Allah'a iftira­da bulunarak Allah'ın onlara rizık olarak verdiği şeyleri kendilerine haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar sapıtmışlar ve doğru yola ere-

memişlerdir." [414]

 

2651- Tirmizi, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Kim üzerinde Muhammed (a.s)'in mührünün bulunduğu sahifeye bakmayı arzularsa şu âyetleri okusun:

"De ki: "Gelin Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne babaya iyilik edin, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizi de onları da biz rızıklandırmaktayız- kötü­lüklerin açık olanına da gizli olanına da yaklaşmayın ve Allah'ın öldürül­mesini haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin. Olur ki akıl edersiniz diye (Allah) size böyle emretti."

"Yetimin malına, erginlik çağına erişmesinden önce onu en güzel şekilde değerlendirmek dışında yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı da adalete uy­gun bir şekilde tam yapın. Hiçbir cana kaldırabileceğinden fazla yük yüklemeyiz. Bir yakınınız hakkında da olsa konuştuğunuz zaman adalete uyun.  Olur ki öğüt alırsınız diye (Allah) size böyle emretti." [415]

"İşte benim dosdoğru olan yolum budur, ona uyun. Değişik yollara uy­mayın, sonra bu yollar sizi O'nun yolundan ayırır. Olur ki sakınırsınız diye (Allah) size böyle emretti." Sonra iyilik yapana nimetimizi tamamlamak, her şeyi etraflıca açıklamak üzere ve bir hidayet rehberi ve rahmet olarak Musa'ya Kitab'ı verdik. Umulur ki, Rabblerine kavuşacaklarına inanırlar! Bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve kötülüklerden sakının ki size rahmet edilsin. "Kitap yalnızca bizden önceki iki topluluğa indirildi ve biz onların okumalarından habersizdik" demeyesi-niz." [416]

 

2652- Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den merfu olarak rivayet etmiştir:

"Üç şey vardır ki onlar çıktığında: "Önceden iman etmemiş veya ima-myla bir iyilik kazanmamış kimseye artık iman etmesinin bir yararı olmaya­caktır." [417] Bunlar, güneşin batıdan doğması, Deccal ve yer hayvanı (Dab-betu'l-arz)'dır." [418]

 

2653-  Buhari   ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den merfu olarak şu şekilde rivayet etmişlerdir: [419]

"Yüce Allah buyuruyor ki: "Kulum bir kötülük işlemek istediğinde onu işleyinceye kadar üzerine yazmayın. Eğer işlerse aynen yazın. Eğer benimi için onu bırakırsa (işlemekten vazgeçerse) bunu kendisi için bir iyilik olarak] yazın. Bir iyilik işlemeyi ister ama işlemezse bunu onun için bir iyilik olara» yazın. İşlerse o zaman da on katından yedi yüz kat fazlasına kadar yazın."

Tirmizi bu rivayete şunu eklemiştir:

"Sonra şu âyeti okudu:

"Kim bir iyilik getirirse, ona on katı karşılık vardır. Kim de bir kötülü getirirse, o da ancak yaptığının misliyle cezalandırılır ve onlara haksızlı] edilmez.' [420]  [421]

Buhari ve Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan da buna benzer bir riva yet nakletmişlerdir. Bu rivayette şöyle denmektedir:                            

"... On katından yedi yüz katına, hatta kat kat fazlasına kadar." [422]

 

HADİSLERLE A'RAF SURESİNİN TEFSİRİ

 

2654- Müslim, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"(Cahiliye döneminde) bir kadın Ka'be'yi çıplak olarak tavaf ediyor ve: "Kim bana bir tavaf giysisini emanet olarak verebilir?" diyordu. Kadın bu giysiyle cinsel organını örtüyor ve şöyle diyordu:

"Bugün bir kısmı veya tamamı görünüyor,

Ondan ne görünüyorsa onu helal kılmam."

Bunun üzerine şu âyet indi:

"Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde süslerinizi alın." [423]

Tavaf giysisi Titvaf hakkında İmam Nevevi, Müslim Şerhi'nde şöyle söylemiştir: [424]

"Bu, kadının tavaf sırasında giydiği giysiydi. Cahiliye donemi, insanlar çıplak olarak tavaf yaparlardı. Elbiselerini çıkarıyor ve yerin üzerine atılmış halde bırakıyorlardı. Sonra da bir daha hiç almıyorlardı. Öyle eskiyinceye ka­dar ayaklar altında çiğnenir bir halde bırakıyorlardı. Bu "lika" olarak ad­landırılırdı. Sonra İslâm geldi ve Yüce Allah avret yerlerinin örtülmesini emretti.  Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde süslerinizi alın." Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu: "Ka'be'yi çıplak biri tavaf edemez." [425]

 

2655-Ahmed bin Hanbel, Ebu Vâkid Leysi (r.a)'den rivayet etmiştir: [426]

"Resulullah (a .s), Huneyn Savaşı için çıktığında müşriklere ait bir ağacın yanından geçti. Müşrikler o ağacın üzerine silahlarını asarlardı. Adına da Zâtu Envât denirdi. (Sahabiler):

"Onların bir Zâtu Envât'lan olduğu gibi bize de bir Zâtu Envât belirle/' dediler. Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Subhanallah. Bu, tıpkı Musa'nın kavminin şu sözüne benziyor:

"Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap." [427]

Canım elinde olana yemin olsun ki, sizden önce geçmiş olanların yollanna gireceksiniz."

 

2656- Tirmizi, Enes bin Malik (r.a)'ten rivayet etmiştir: [428]

"Resulullah (a.s) şu âyeti okudu:

"Musa belirlediğimiz vakitte gelip Rabbi kendisiyle konuşunca: "Ey Rab-bim! Bana kendini göster, sana bakayım" dedi. (Rabbi): "Beni göremeyecek­sin. Ancak şu dağa bak. Eğer o yerinde durursa beni göreceksin," dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu dümdüz etti ve Musa da baygın düştü." [429]

Hammad: "İşte böyle" dedi. Süleyman baş parmağının bir yanıyla sağ p mağınm ucunu tuttu ve şöyle söyledi: "Dağ eridi ve Musa da baygın düştüj

Süleyman, hadisi Hammad'dan rivayet eden kişi olan İbni Harb'dır. Ya ıi Süleyman Yüce Allah'ın yukarıdaki sözünü belirtilen şekilde açıklamıştır.

Bir rivayete göre de Resulullah (a.s) baş parmağını serçe parmağının Üst ekleminin üzerine koydu. [430]

 

2657- Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:                                 

"Allah, Adem'i yaratınca sırtını mesh etti (okşadı). Bunun üzerine, Al­lah'ın kıyamet gününe kadar onun soyundan yaratacağı :lher şey ortaya çıktı. (Allah) onlardan her bir insanın iki gözünün arasına nurdan bir parıltı koy­du. Sonra onları Adem (a.s)'e arzetti. O:                          

"Ey Rabbim! Bunlar kimdir?" diye sordu. (Yüce Allar )j

"Senin soyundur" diye buyurdu. İçlerinden bir adam gördü ve onun iki gözünün arasındaki parıltı hoşuna gitti.

"Ey Rabbim! Bu kimdir?" diye sordu. (Yüce Allah): "Davud'dur" diye buyurdu. (Adem a.s):

"Ey Rabbimî Ona ne kadar ömür verdin?" diye sordu. (Yüce Allah): "Altmış yıl" diye buyurdu. (Adem (a.s):

"Ey Rabbim! Onun ömrüne benim ömrümden kırk yıl ekle" dedi." Resulullah a.s) buyurdu ki:

"Adem (a.s)'in Ömrünün kırk yıl dışında kalan kısmı geçince, ölüm meleği kendisine geldi. Adem (a.s):

"Benim ömrümden daha kırk yıl kalmamış mıydı?" dedi. (Melek):

"Sen onu oğlun Davud'a vermemiş miydin?" diye sordu. Adem (a.s) karşı geldi, onun soyu da karşı geldi. Adem (a.s) unuttu, bu yüzden (kendi­sine yasak edilen ağaçtan) yedi soyu da unuttu. O hata etti, soyu da hata etti." [431]

 

Bir Açıklama

 

Hz. Adem (a.s)'in karşı gelmesi, unutması sebebiyleydi. Unutanın üze­rine ise sorgu yoktur. Hatası ise ya unutması sebebiyle ya da daha peygamberlikle görevlendirilmeden önce olmuştu. Hadis metni, peygamberlerin nâhtan korundukları ve masum oldukları ilkesine aykırı değildir.

 

2658- Taberani, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Onlarl, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrılıp çıkan ve şeyta­nın onu peşine takması dolayısıyla azgınlardan olan kimsenin haberini de oku. Biz dileseydik onu onlarla (o ayetlerle) yükseltirdik. Ancak o kendisini yeryüzünde sonsuza kadar kalacak sandı ve arzularına uydu. Onun dunl-mu, üstüne varsan da soluyan, kendi haline bıraksan da soluyan bir kö­peğin durumuna benzer. Bu kıssayı anlat, olur ki düşünürler," [432] söini hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:                                                 '"

"O, Bel'am'dır. Bel'am." [433]

 

Bir Açıklama

 

'el-Esâs fi't-Tefsir' adlı kitabımızda, Bel'am hakkında Eski Ahid (Tejj/ri kitaplarında yer alan bilgileri ve müfessirlerin onun hakkında söyledikferi&i aktardık. Daha geniş bilgi için oraya bakılabilir.                                     

 

2659- Taberani, Abdullah bin Amr (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Şu âyet Umeyye bin Ebu Salt hakkında inmiştir:

"Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrıfip çıkan ve şeytanın onu peşine takması dolayısıyla azgınlardan olan kimser|n haberini de oku." [434]

 

Bir Açıklama

 

Ibni Cerir, Tefsir'inde şöyle söylemiştir:

"Bu konuda söylenecek en doğru söz şudur: Yüce Allah burada, Peygam­ber (a.s)'ine, halkına, Allah'ın kendisine açık deliller ve hüccetler -ki onlar da âyetlerdir- verdiği halde bunlardan sıyrılıp çıkan adamın haberini bildir­mesi yolundaki emrini hatırlatmaktadır.

Ayetlerin deliller ve geçmiş hakkında tekrarı gerektirmeyecek bilgiler verilmesi anlamı taşıdığına dair delilleri ortaya koymuştuk. Yüce Allah'ın kendisine bunları verdiği kişinin Bel'am olması mümkündür. Aynı şekilde Ümeyye olması da mümkündür. (Bu kişilerden birine) verilmiş olan ve hüccet (kuvvetli delil) anlamındaki âyetler de Yüce Allah'ın bazı peygam­berlerine indirdiği kitaplardan bazı parçalar olabilir. Bunun Bel'am'a veril­miş olması da, Ümeyye'ye verilmiş olması da mümkündür..."

İbni Cerir daha sonra şöyle diyor:

"Bunların verildiği kişinin gerçekte kim olduğunu kesin bir şekilde or­taya koyacak bir rivayet yoktur. En doğrusu bu konuda Yüce Allah'm söy­lediğini söylemek ve Allah tarafından gelen vahyin ortaya koyduğu anlam neyi gerektiriyorsa onu kabul etmektir." (Özetleyerek ve bazı değişiklikler yaparak aktardık). [435]

 

2660- Taberani, Abdullah bin Ömer (r.a)'in: "Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir," [436] âyeti hakkında şöyle söylediğini riva­yet etmiştir:

"Yüce Allah Peygamber (a.s)'ine insanlarla muamelesinde af yolunu tut­masını emretmiştir." [437]

 

2661- Buhari, İbni Zubeyr (r.a)'den rivayet etmiştir: [438]

"Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir" âyeti, anc insanlarla olan ilişkilerle ilgili olarak indirilmiştir."

Bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Yüce Allah, Peygamber (a.s)'ine insanlarla muamelesinde af  tutmasını emretmiştir." [439]

 

Bir Açıklama

 

Hafız, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"İbni Zubeyr'in yukarıdaki âyetle ilgili olarak yaptığı tefsiri Mücâhid de yapmıştır. Bu konuda Abdullah bin Abbas (r.a) farklı düşünmüştür. İbni Ce-rir'in bildirdiğine göre Ali bin Ebi Talha, Abdullah bin Abbas (r.a)'m şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Affı al", yani onların mallarından senin için artanları, fazla gelenleri Bu, zekâtın farz kılınmasından önceydi."

Suddi de böyle söylemiş ve şunu eklemiştir: "Bunu zekât âyeti neshetmiştir."

Dahhâk, Atâ ve Ebu Ubeyde de benzer şeyler söylemişlerdir. İbni Cerir birinci görüşü yani ibarenin "insanlarla ilişkilerde af yolunu tut" anlamına gel­diği görüşünü tercih etmiş ve bunu dayanak edinmiştir.

Ca'feri Sadık'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

"Kur'an'da güzel ahlâk prensiplerini bundan daha özlü bir şekilde or­taya koyan âyet yoktur. Bu da şu yöndendir. İnsani güçlere göre ahlâkın üç yönü bulunmaktadır: Akılla ilgili olan, şehvetle ilgili olan ve gadabla (duygusal yanla) ilgili olan. Akılla ilgili olanı hikmettir. İyiliği emir bun­dandır. Şehvetle ilgili olan iffettir. Af yolunu tutmak bundandır. Gadabla il­gili olan cesarettir. Bilgisizlerden yüz çevirmek de bundandır.

Taberi, mürsel olarak, İbni Merdeviye de mevsul olarak Câbir ve daha başkalarından şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir:

"Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir" âyeti inince Cibril'e sordu ve: "Bilmiyorum ki sorayım" dedi. Sonra döndü ve şöyle söyledi: "Rabbin sana, seninle ilişkiyi kesene gitmeni, sana vermeyene ver­meni ve sana haksızlık edeni bağışlamanı emrediyor." [440]

 

HADİSLERLE ENFAL SURESİNİN TEFSİRİ

 

2662- Buhari ve Müslim, Ibni Cubeyr (r.a)'den rivayet etmişlerdir:

"Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Enfal suresi (ne hakkında indi)?" diye sor­dum. O da şöyle söyledi:

"Bedir Savaşı hakkında." [441]

 

2663- Ebu Davud, Ebu Said Hudri (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: "Şu âyet Bedir günü hakkında indi: [442]

"Kim o gün, tekrar çarpışmak üzere bir tarafa çekilmek veya bir başka birliğe katılmak gayesi dışında onlara arkasını dönerse, Allah'ın gadabını hak etmiş olur ve onun varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir!" [443]

 

2664- Müslim, Sa'd (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [444]

"Bedir günü (olayı) olunca bir kılıç getirdim ve dedim ki:

"Ya Resulullah (a.s)! Allah müşrikler karşısında gönlüme rahatlık verdi -veya buna benzer bir şey söyledi- Şu kılıcı bana ver." Resulullah (a.s):

"Bu ne benimdir, ne de senin" diye buyurdu. (Kendi kendime):

"Herhalde bu kılıcı benim gibi atılgan davranamayan birine verecek" de­dim. Sonra Resulullah (a.s) yanıma geldi ve şöyle buyurdu:

"Sen bunu benden, bu henüz benim değilken istemiştin. Şimdi benim oldu. Artık senindir."

Bu konuda da şu âyet indi:

"Sana ganimetlerden soruyorlar. De ki: "Ganimetler Allah'ın ve pey-gamberinindir. Eğer mü'minler iseniz, Allah'a karşı gelmekten sakının ve aranızı düzeltin. Allah'a ve peygamberine itaat edin." [445]

 

2665- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'m, Yüce Allah'ın: "Allah ka­tında canlıların en kötüsü, bir şeye akıl erdiremeyen sağır ve dilsizlerdir," [446] sözü hakkında şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bunlar, Abduddar oğullarından bazı kimselerdir." [447]

 

2666- Ahmed bin Hanbel, Mutarraf (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Zubeyr'e dedik ki: "Ey Ebu Abdullah! Size ne oldu ki, halifeyi sıkış­tırdınız. Sonuçta öldürüldü. Sonra kalkıp kan hakkını istemeye başladınız?" Zubeyr de şöyle söyledi:

"Biz Resulullah (a.s), Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a) döneminde şu âyeti okuyorduk:

"Aranızdan yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakının ve bilin ki Allah, cezası çok çetin olandır."

Bizlerin de burada kastedilenlerden olabileceğini düşünmedik. Sonuçta başımıza gelen geldi." [448]

 

2667- Buhari ve Müslim, Enes bin Malik (r.a)'iıı şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [449]

"Ebu Cehil şöyle dedi:

"Ey Allah'ım! Bu senin katından gönderilme bir gerçekse, bizim üze­rimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap gönder." [450]

Bunun üzerine şu âyet indi:

"Oysa sen onların içinde olduğun sürece Allah onlara azap edecek de­ğildi. Onlar bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değil­dir.” [451]

Taberi'nin tefsirinde şöyle denmektedir:

"O'nu (yani Resulullah (a.s)'ı Mekke'den) çıkardıklarında şu âyet indi:

"Onlar gerçekte onu korumaya ehil olmadıkları halde insanları Mescidi Haram'dan alıkoyarlarken Allah onlara neden azap etmesin! Onu koru­maya ehil olanlar ancak takva sahipleridir. Fakat onların çoğu bunu bil­mez." [452]

 

Bir Açıklama

 

Hafız, el-Feth'de şöyle söylemiştir: "Ebu Cehil şöyle dedi:

"Ey Allah'ım! Bu senin katından gönderilme bir gerçekse..." sözü, bu ifade (ayette) her ne kadar bir gruba nisbet ediliyorsa da bunu asıl söyleyenin Ebu Cehil olduğunu göstermektedir. Belki de bu sözü ilk olarak o söylemiş, diğerleri de kabullenmişler dolayısıyla hepsine birden nisbet edilmiştir. Ta-berani'nin Abdullah bin Abbas (r.a)'a dayanan bir tankla naklettiğine göre bu sözü Nadr bin Haris söylemişti. Bu rivayete göre (İbni Abbas r.a) şöyle söylemiştir:

"Bunun üzerine şu âyet indi:                                                       

"Bir isteyen kesin gerçekleşecek olan bir azabı istedi." [453]            

Mücahid, Atâ ve Suddi de böyle söylemiştir. Ancak bu rivayet, Sahih-'teki rivayete ters düşmez. Çünkü adı geçen kişilerin her ikisinin de söz ko­nusu sözü söylemiş olması muhtemeldir. Ancak Ebu Cehil'e nisbet edilmesi daha yerindedir.

Katade'nin de şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

"Bunlar, bu ümmetin kafası çalışmayanları bilgisizleridir."

İbni Cerir'in Yezid bin Rummân tankıyla rivayet ettiğine göre bunu on­lar (yani bu ümmetin bilgisizleri) söylediler sonra akşam olunca pişman ol­dular ve: "Ey Allah'ım! Senin bağışlamanı diliyoruz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Onlar bağışlanma diledikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir."

 

2668- Müslim, Ukbe bin Amir (r.a)'den şöyle rivayet etmiştir: [454]

"Resulullah (a.s)'m minberdeyken şöyle buyurduğunu duydum: "Onlara karşı gücünüzün yettiğince kuvvet ve (cihad için) bağlanıp bes­lenen atlar hazırlayın." [455]

"İyi bilin ki kuvvet atmaktır." Bu sözü üç kere tekrar etti." Tirmizi ve Müslim şu fazlalığa yer vermiştir:

"İyi bilin ki, Allah size yeryüzünü açacak (geniş yerler fethedeceksiniz). İhtiyacınızı karşılayacak ganimetler elde edeceksiniz. Biriniz oklarıyla oy­nayarak acze düşmesin." [456]

 

2669-Bezzar, Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un, Yüce Allah'ın: "Sen yeryü­zünde bulunanların tümünü harcasaydın onların kalplerinin arasını uzlaş-tıramazdm ama Allah aralarını uzlaştırdı" [457] sözüyle ilgili olarak şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Bu, Allah için birbirlerini sevenler hakkında inmiştir." [458]

 

2670- Buhari, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir: [459]

"Sizden sabırlı yirmi kişi olursa, ikiyüz kişiyi yener," [460] âyeti inince iki yüz kişiyle karşı karşıya gelen on veya yirmi kişiden kimsenin kaçmaması farz oldu. Sonra şu âyet indi:

"Şu an, Allah üzerinizdeki yükü hafifletti ve sizde zaaf olduğunu bildi. Sizden sabırlı yüz kişi bulunursa iki yüz kişiyi yener. Eğer sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir."

[461]

Bundan sonra iki yüz kişiyle karşılaşan yüz kişinin geri çekilmemesi far? oldu."

Yine Buhari'nin (2) ve Ebu Davud'un (3) nakletmiş olduğu bir rivayete göre de şöyle söylemiştir:

"Sizden sabırlı yirmi kişi olursa iki yüz kişiyi yener" âyeti inince, bu, Müslümanlara zor geldi. Sonra şu âyet indi: ,    "Şu an, Allah üzerinizdeki yükü hafifletti..."

Allah sayı olarak üzerlerindeki yükü hafifletince, hafiflettiği oranda da­yanma güçleri de azaldı."

 

2671- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'dan şöyle rivayet etmiştir:

"Onlardan her bir kişinin on kişiye karşı savaşması, üzerlerine farz kılındı. Bu, üzerlerine ağır ve zor geldi. Sonra üzerlerindeki yük hafifletildi ve bir kişinin iki kişiye karşı savaşması istendi. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurdu:

"Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. Sizden sabırlı yirmi kişi olursa iki yüz kişiyi yener. Eğer sizden yüz kişi olursa inkâr edenlerden bin kişiyi yener. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. Ştt an, Allah üze­rinizdeki yükü hafifletti ve sizde zaaf olduğunu bildi. Sizden sabırlı yüz kişi bulunursa iki yüz kişiyi yener. Eğer sizden bin kişi olursa Allah'ın izniyle iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir."

Daha sonra şöyle buyurdu:

"Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu." [462]

Diyor ki: "Eğer ben, bana karşı geleni azaplandırmayacak olsaydım onun hakettiğini verirdim."

Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

"Ey Peygamber! Ellerinizde bulunan esirlere de ki: "Eğer Allah kalpleri­nizde bir hayır olduğunu bilirse size, sizden almandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, rahmet edendir". [463]

Abbas (r.a) dedi ki:

"Vallahi bu benim hakkımda indi. Resulullah (a.s)'a Müslüman oldu­ğumu bildirince ve yanımda bulduğu yirmi ukiyyenin hesabını yapmasını istediğimde bana buna karşılık hepsi ticaret yapan ve ellerinde mallan olan yirmi köle verdi. Bunun yanısıra Yüce Allah'ın beni bağışlamasını da umuyorum." [464]

 

2672- Ebu Davud, Hz. Ömer (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir:  

"Bedir olayı olduğunda ve Resulullah (a.s) esirlere karşılık fidye alınca Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Bir Peygamber'e yeryüzünde kesin galibiyet sağlamadan esir almak ya­raşmaz. Siz dünya varlığını istiyorsunuz Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah yücedir, hakimdir. Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olma­saydı aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu." [465]

Daha sonra kendilerine ganimetler helal kılındı." [466]

 

2673- Ebu Davud, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir: "(Yüce Allah şöyle buyuruyor):

"İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve onları barındırıp kendilerine yardım edenler işte bunlar birbirle­rinin dostlarıdırlar (velileridirler)." [467]

Yine şöyle buyuruyor:

"İman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret etmedikleri sürece on­ların velayetlerinden size bir şey yoktur." [468]

Bir bedevi bir muhacire mirasçı olamazdı. Muhacir de ona mirasçı ola­mazdı. Sonra bu neshedildi ve (Yüce Allah) şöyle buyurdu:

"Allah'ın kitabına göre, akrabalar (mirasta) birbirlerine daha yakın­dırlar." (1)

 

2674- Tirmizi, Ebu Hureyre (r.a)'den şu şekilde rivayet etmiştir: [469]

"Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Sizden önce siyah başlılardan -(yani insanlardan) kimseye ganimetler helal kılınmamıştı. Gökten bir ateş iner ve onları (toplanan ganimetleri) yerdi."

-Süleyman el-A'meş dedi ki: "Bugün bunu Ebu Hureyre (r.a)'den başka kim diyor?"-

Bedir olayı olunca, daha kendilerine helâl kılınmadan ganimetleri aldılar. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu." [470]

 

2675- Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet etmişlerdir; "Resulullah (a.s) şöyle buyurdu:

"Peygamberlerden bir peygamber savaşa çıktı. Kavmine: "Bir kadının cinsel organma (yani bir kadına) sahip olup da, onunla ilişkide bulunmamış olan ancak ilişkide bulunmak isteyen bir adam benim peşimden gelmesin..." dedi."

Hadis böyle devam ediyor. Ve bu hadiste şöyle deniyor: "Sonuçta Allah onlara fetih nasib etti. (Peygamber) ganimetleri topladı. Onları yemek için -bir ateş- geldi." Yine şöyle deniyor:

"Sonra yedi. Daha sonra Allah bize ganimetleri helâl kıldı. Sonra Allah bizim zayıflarımızı ve güçsüzlerimizi gördü ve onları (ganimetleri) bize helâl kıldı." [471]

 

Bir Açıklama

 

Hafız, el-Feth'de şöyle söylemiştir: "Burada, ganimetlerin sadece bu ümmete helal kılındığı bildirilmekte­dir. Bunun başlangıcı Bedir Savaşı'nda olmuştu. O olaydan sonra Yüce Al­lah şu âyeti indirmişti:                                                                          

"Ganimet olarak ele geçirdiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah bağışlayıcıdır, rahmet edici­dir." [472]                                                                                            

Böylece Allah onlara ganimetleri helal kıldı."

 

2676- Taberani, Abdullah bin Abbas (r.a)'tan rivayet etmiştir:

"Resulullah (a.s) sahabilerini kard eşleş tirdi. Böylece birbirlerine mirasçı olmaya başladılar. Sonuçta Yüce Allah şu âyeti indirdi:

"Allah'ın kitabına göre, akrabalar (mirasta) birbirlerine daha yakındır­lar." [473]

Bundan sonra insanlar neseb yoluyla birbirlerine mirasçı olmaya başla­dılar. [474]

 

HADİSLERLE TEVBE SURESİNİN TEFSİRİ

 

2677- Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Abbas (r.a)'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: [475]

"Hz. Osman (r.a)'a: "Niçin mesâniden (âyetleri birbirine benzeyen sure­lerden) olan Enfal süresiyle, ayetleri yüzü aşan surelerden olan Berâe (Töv­be) suresini arka arkaya yazdınız da aralarına "Bismillahirrahmanirrahim" satın koymadınız? Bununla birlikte onları yedi uzun surenin arasına sok­tunuz? Sizi böyle yapmaya yönelten ne oldu?" diye sordum. Hz. Osman (r.a) şöyle söyledi:

"Bazı zamanlarda Resulullah (a.s)'a birçok âyeti olan sureler iniyordu. Kendisine bir şey indiğinde bunları yazanlardan birini çağırıyor ve: "Bunları içinde şundan şundan söz edilen surenin içine koyun" diye buyuruyordu. Yine birtakım âyetler indiğinde: "Bu âyetleri içinde şundan şundan söz edi­len sureye koyun" diyordu. Enfâl suresi de Medine'de inen surelerin ilkle-rindendi. Berâe suresi ise Kur'an'm son inen surelerindendi. Onun iniş hikâyesi de Ötekinin (Enfal suresinin) iniş hikâyesine benziyordu. Resulul­lah (a.s), bunun da ondan (yani Enfal suresinin bir devamı) olup olmadığını açıklamadan hayata gözlerini yumdu. Bu yüzden bunları arka arkaya koy­dum ama aralarına "Bismillahirrahmanirrahim" satırı koymadım ve bun­ları yedi uzun surenin araşma koydum." [476]

 

Bir Açıklama

 

Bu hadisi, önemli bir konuya temas etmek için verdik. Bu konu da surele­rin sıralamasının vahye göre olduğu konusudur. Bu hadis, bunun aksini ileri sürenler için asla delil olamaz. Hadisin senedinde Yezid el-Farisi vardır ki, bu kişi tanınmayan biridir.

Hangi delile dayandığı bilinmese de bir konuda görüş birliğinin oluşması, o görüş birliğine ileten birtakım delillerin bulunduğunu ortaya koyar. Sahabiler Berâe Suresinin Enfâl Suresinden sonraya konmasında görüş birliğine varmışlardı. Sebepleri ve hikmetleri de bunda bir etkendir. Onlar ancak vahye dayanan bir konuda görüş birliğine varmışlardır. Bu konuda görüş birliğine varmaları da bu yüzdendi. 'el-Esâs fi't-Tefsir1 adlı kitabımızda Kur'an'daki surelerin sıralamasının vahye göre olduğunu isbat eden yeni bir delil ortaya koymuştuk. Bu, Kur'an surelerinin sıralamasının vahye göre olduğu görüşün­de olanların ortaya koydukları diğer delillere eklenebilir. Daha pek çok delil de bunu ortaya koymaktadır.

 

2678- Buhari ve Müslim, Said bin Cubeyr (rh.a)'in şöyle söylediğini ri­vayet etmişlerdir: [477]

"Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Tevbe suresi (ne ile ilgilidir)?" diye sor­dum. Şöyle söyledi:

"O, gerçek yüzleri ortaya çıkarandır. Sürekli "onlardan...11, "onlardan..." diye inedurdu. Öyle ki kimse müstesna olmaksızın onda herkesten söz edi­leceğini sandılar."

"Enfal suresi (ne hakkında indi)?" diye sordum. "Bedir Savaşı hakkında indi" dedi. "Haşr suresi (ne hakkında indi)?" diye sordum. "Nadir oğulları hakkında indi" dedi."

Bir rivayette de şöyle denmektedir:

"Abdullah bin Abbas (r.a)'a: "Haşr suresi (ne hakkında indi)?" diye sordum. "Ona Nadir suresi de" dedi." [478] Bir Açıklama Hafız, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

"Sürekli "onlardan...", "onlardan..." diye inedurdu" sözüyle ilgili olarak şunları söylüyoruz:

"Onlardan: "Eğer Allah bize kendi lütfundan verirse mutlaka sadaka ve­receğiz ve sarihlerden olacağız" diye Allah'a kesin söz verenler var. Ama Allah lütfundan kendilerine verince, ondan cimrilik etti ve yüz çevirdiler. Onlar zaten dönektirler." [479]

"Onların kimileri de sadakalar konusunda sana dil uzatırlar. Ondan kendilerine verilirse hoşnut olurlar ama kendilerine verilmezse o zaman hemen öfkelenirler." [480]

 



[1] Nahi Suresi: 44

[2] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/9-10

[3] Ankebut Suresi: 69

[4] Araf Suresi: 146

[5] Yani müellifin bu kitapları yazarken kullandığı kaynaklar

[6] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/10-17

[7] Fethu'l-Bâri (81155-156)

[8] Tirmizi (5/204) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 2-Fatiha süresiyle ilgili bab. Tirmizi bu hadisin hasen olduğunu söylemiş, 'el-Cami'İn tahkikçisi de hasen olduğunu te'kid etmiştir. Bunu Ahmed bin Hanbel de Müsned (4!378-379)'de rivayet etmiştir. Ibni Hibban (8/48) da rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir.

[9] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/19-20

[10] Buhari (8/159) 65-Kİtâbu't-Tefsir, 2-"Gadaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil" babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/20

[11] Buhari (8/304) 65-Kitâbu't-Tcfsir, 4-"Bizi bağışla" deyin" sözüyle ilgili bab. Müs­lim (4/2312) 54-Kitâbu't-Tefsir.

[12] Bakara Suresi: 58

[13] Tirmiıi (5/205) 48-Kitâbu Tcfsiri'l-Kur'an, 3-Bakara, süresiyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[14] Bakara Suresi: 58

[15] Cuma Suresi: 6

Secde ederek": Yani boyun eğmiş olarak, huşu içinde. Günâhlarından tevhe etmiş birinin durumu üzere.

"Hıtta'': Yani "biz artık günâhlarımıza son dedik." Hafız îbni Hacer, el-Feth'de şöyle söylemiştir:

Kuşmeyheni'nin söylediğine göre, (Yahudilerin söyledikleri söz) arpa tanesi an­lamına geliyordu. Sonuç olarak onlar, yapmakla ve söylemekle emrolundııkları şeye muhalefet ettiler. Günâhlarına son vermelerinden sonra Allah'a şükür amacıyla secde etmekle ve "httta" demekle emrolunmuşlardı. Ama secdeyi dübürleri üstüne sürün­mekle değiştirdiler. "Hıtta" yerine de "hinta" dediler. Yahut: "Hitta" dediler ama buna ek olarak bir de: "Arpa başağındaki tane" ibaresini söylediler. Hakim, Suâdi'nin Murre'dcn, onun da Abdullah bin Mes'ud (r.a)'dan rivayeti tankıyla bildirdiğine göre Abdullah hin Mes'ud (r.a) söyle söylemiştir: "Hatıi semkâ" dediler. Bu ibare ise: "Dolgun kırmızı^ arpa tanesi" anlamına geliyordu."

[16] Keşfu'l-Estâr (3/40-41) Bakara suresi. Mecme'u'z-Zevâid (6/314) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bu rivayet, buradaki siyakından farklı olarak Sahih'te yer almıştır. Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[17] Buhari (1/504) 8~Kitâbu's-Salat, 32-Kıble hakkında gelen rivayetler babı. Müslim (4/1865) 44-Kitâbu Fedâili's-Sahabe, 2-Hz. Ömer (r.a)'in faziletlerinden bazıları babı. Müslim'in bu rivayeti Abdullah bin Ömer (r.a)'den nakledilmiştir. Tirmizi (5/206) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi tefsiri. Tirmizi: "Bu hadis ha-sen, sahihtir" demiştir. İbnu'l-Cevzi şöyle söylemiştir: "Hz. Ömer (r.a), Hz. İbrahim (a.s)'in sünnetine göre hareket etmek istiyordu. Çünkü o, Yüce Allah'ın: "Hani, Rabbi İbrahim'i bazı sözlerle imtihan etmişti de o da onların gereğini tam olarak yerine getirmişti. Rabhi ona: "Ben seni insanlara Önder kılacağım" dedi" (Bakara Suresi: 124) sözünü duymuştu. Yine Yüce Allah'ın: "Sonra sana: "Haııif (dosdoğru çizgide ve tevhid inancına sahip biri) olarak İbrahim'in dinine uy. O müşriklerden olmadı" diye vahyettik" (Nahl Suresi: 123) sözünü duymuştu. Bu iki âyetten Hz. İbrahim (a.s)'e uymanın bu şeriatın gereklerinden olduğunu çı­karmıştı. Beyt (Kabe) ona nisbet edilmektedir. Onun Makamı İbrahim'deki ayak izleri tıpkı bir binayı inşa edenin ölümünden sonra kendisinin hatırlamlması için koyduğu rakam gibidir. (Hz. Ömer (r.a) de) Makamı İbrahim'in yanında namaz kılınmasını uygun görmüştür.

[18] Bakara Suresi: 125

[19] Bakara Suresi: 126

[20] Taberani, Mu'ccmu'l-Kebir (12/38) Mecme'u'z-Zevâid (6/316) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberanİ rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimlen geçen ravi­lerdir. "

[21] İsra Suresi: 20

[22] Müstim (11375) 5-Kitâbu'l-Mesâcid ve Mevadi'i's-Salat, 2-Kıblenin Kudüs'ten Kabe'ye çevrilmesi babı. Ebu Davıtd (1/274) Kitâhu's-Saiat, 205-Kıbleden başka ta­rafa namaz kılıp sonra bunu anlayanın durumuyla ilgili bab.

[23] Bakara Suresi: 144

[24] Buhari (6/371) 60-Kitâbu'l-Enbiyâ, 3-Yiice Allah: "Andohun Nuh'u kendi kavmi­ne göndermiştik" sözüyle ilgili bab. Tirmizi (5/207) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi tefsiri. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. "Vasat (Orta)" kelimesi hakkında Taberi şöyle söylemiştir: "Seçkin Arapların di­linde: "Filanca, kavmi içinde orta bir mevkiye sahiptir" derler. Bununla yüksek bir mev-kiye sahip olduğu, kavminin içinde aracı olabilecek (yani sözü dinlenecek) biri olduğu anlamını kastederler. Benim görüşüme göre burada vasat ile kastedilen iki uç arasında kalan orta kısımdır. "Evin ortası" gibi. Ayetteki anlam da sudur: "Onlar (yani Müslü­manlar) dinde orta bir yol üzere olduklarından ortada bulunan kimselerdirler. Hıristiyanlar gibi aşırıya gitmedikleri gibi, Yahudiler gibi eksiltmemişlerdir de. Onlar orta ve itidalli bir çizgi üzeredirler."

Hafız İbni Hacer de şöyle söylemiştir: "Hadiste de ifade edildiği üzere ayette vasat kelimesinin kullanılmış olması bunun sadece tevassut (ortada olmak veya aracılık) an­lamında olmasını, bununla bîr başka anlamın kastedilmiş olmamasını gerektirmez. Bu itibarla hadisle ayetin delalet etmiş olduğu anlam arasında birbirine ters bir durum yoktur."                                                                                                      

[25] Bakara Suresi; 143

[26] Ahmed bin Hanbel (3/9) Mecme'u'z-Zevâid (6/316) Hey semi söyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'tc isimleri geçen ravi-îerdir."

[27] Buhari (3/497-498) 25-Kitâbu'l-Hacc, 79-Safa ve Merve arasında sa'yin vacib oldu­ğu babı. Müslim (21418-419) Kitâbu'UHacc, 41-Safa ve Merve arasında sa'yin va­cib olduğunun bildirilmesi babı.

[28] Bakara Suresi: 158

[29] Müslim (2/390) Aynı yer.

Hafız İbni Hacer, el-Feth (3I398)'de "Vallahi bir kimsenin bunları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur" sözüyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: "Bundan çıkan an­lam şudur: U>-ve (r.a) ayette sadece söz konusu fiilde bir sakınca olmadığından söz edilmesi dolayısıyla hu fiili yapmanın sadece mubah olduğu hükmünü çıkarmıştır. Vâcib olsaydı yalnız bununla yetinilmezdi (diye düşünmüştür). Çünkü bir fiilin yapılmasında günâh olmadığının söylenilmesiyle. yetİnilmesi, normalde o fiilin mu­bah olduğunu gösterir. Onu yapmaktan dolayı ecir verileceği bildirilirse bu mubah olmasına ek olarak müstehah olduğuna delalet eder. O fiili terkedenin cezalan­dırılacağı hildirilİrse, bu da o fiilin vâcib olduğunu gösterir. Hz. Aişe (r.a)'nin ceva­bından çıkan anlam da şudur: Ayet söz konusu fiilin vâcib olup olmadığı hakkında bir açıklama yapmamıştır. Sadece onu yapanın günâh işlemiş olmayacağım açıklanmıştır. Bir şeyin mubah olmasıysa onu yapanın günâh işlemiş sayılmamasını gerektirir. Ayetteki ifadenin o şekilde geçmesinin hikmetiyse cevabın soru soranların sorularına uygun şekilde verilmiş olmasıdır. Söz konusu fiilin vacib olduğu, bir başka delilden çıkarılmaktadır. Bu fiilin vacib olmasına engel bir şey yoktur.

Bir insan bir şeyden dolayı özel bir duruma (sakınca dairesine) düşmekten sakınır. Ona: "Hayır, senin bunu yapmanda bir sakınca yoktur" denir. Ama böyle den­mesi onun kasdettiği fiili yapmasının gerekli olmadığını göstermez. Bu şekilde bir kimsenin bir fiili yapmasında sakınca olmadığının bildirilmesi, onu terkedenin de bundan dolayı günâha girmiş olmamasını gerektirmez. Eğer ki mutlak anlamda saz konusu fiilin mubah olduğu anlamı kastedilmiş olsaydı o fiili yapmayanın da günâh işlemiş olmayacağı bildirilirdi.

Tahavi de şöyle söylemiştir: "Yüce Allah'ın: "Kim gönülden iyilik yaparsa bil­sin ki, Allah, iyiliklerin karşılığını veren ve her şeyi bilendir" (Bakara Suresi: 158) sözüne dayanarak sa'yin sadece mubah olduğunu söyleyenin delili yoktur. Çünkü bu konu hac ve umrenin aslıyla ilgilidir. Yoksa özellikle sa'y ile ilgili değildir. Çünkü Müslümanlar hac ve umre dışında nafile olarak Safa ve Merve arasında sa'y etmenin Şer'i açıdan bir anlam taşımadığı konusunda icma etmişlerdir (görüş birliğine varmışlardır). Bu ikisi arasında tavaf (sa'y) uygulamasını Resulullah (a.s) koy­muştur. Yani sünnet yoluyla farz (vâcib) kılmıştır. Yani (ayetteki ifade) sa'yin farz olması hükmünü kaldırmaz. (Resulullah (a.s)'ın) şu sözü de bunu desteklemektedir: "ikisi (Safa ve Merve) arasında sa'y etmedikçe bir kimsenin haccı veya umresi tamam olmaz." Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir: "Sonuç olarak ortaya çıkan şudur: Bu ay­etin bu ifade üzere İnmiş olmasının sebebi iki grubun Safa ve Merve arasında sa'y yap­makta sakınca görme/eriyle ilgili tutumlarına cevap vermek/i. Onlar bu fiili cahiliye dönemine ait fiillerden gördüklerinden dolayı bunda sakınca görüyor ve o ikisi arasında tavaf etmekten kaçınıyor/ardı."

[30] Buhari (3/502) 25-Kitâbu'l-Hacc, 80-Safa ve Men'e arasında sa'y hakkında gelen ri­vayetler babı. Müslim (2/930) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara süresiyle ilgi­li bab.

[31] Buharı (81176) 65-Kitâbu't-Tefsir, 21-Yüce Allah'ın: "Safa ile Meme, Allah'ın işa­retlerindendir" sözüyle ilgili bab.

[32] Müslim (2/930) Aynı yer.                                 

[33] Bakara Suresi: 178

[34] Buhari (8/176-177) 65-Kitâbu't-Tefsir, 23-Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler!, Ol dürülenler hakkında size kısas farz kılındı" sözüyle ilgili bab. Nesai (8/36-37) 45-Kitâbu'l-Kasâme, 27, 28-Yüce Allah'ın: "Her kime kardeşi tarafından bir ha ğışlamada bulunulursa bu zaman iyiliğe uyulmalı ve gerekli olan şey ona güz ilkle verilmelidir" sözünün yorumuyla ilgili bab.

[35] Buhari (8/179) 65-Kitâbu't-Tefsir, 25-Sayıh günlerle ilgili bab.

[36] Bakara Suresi: 184

[37] Bakara Suresi: 184

[38] Ebu Davud (2/296) Kitâbu's-Savm, 2-Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak ka­dar düşkünleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye ve­rirler" sözünün neshi babı. İsnadı hasendir.

[39] Ebu Davud (2/296) Kİtâbu's-Savm. Bu hükmün neshedilmeyip yaslı insanlar ve hami­leler için halen geçerli olduğunu söyleyenler babı. İsnadı hasendir.

[40] Ebu Davud, aynı yer. Senedi kuvvetlidir.

[41] Nesai (41190-191) 22-Kitâbu's-Sıyam, 63-Yüce Allah'ın: "Artık onu hiç tutamayacak kadar düşkünleşmiş olanlar ise (her bir gün için) bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler" sözünün yorumu babı. İsnadı sahihtir. Hafız İbni Hacer, el-Feth (8/135)'te şöyle söylemiştir: "Nesai'nİn İbni Ebi Nuceyh'in Amr bin Dinar'dan rivayeti tankıy­la naklettiği rivayette kelime: "Yutavvikunehu" şeklinde okunmuştur. Bu güzel bir tefsirdir. Yani: "Bunu yapabilmek (oruç tutabilmek) için kendilerini zorluyorlar. Taberi, Tefsir'inde (3/438) bu kıraat hakkında su açıklamayı yapmıştır: "Yu­tavvikunehu" okuyuşu Müslümanların ellerinde bulunan mushaflara uygun düş­meyen bir okuyuş şeklidir. Bir Müslümanın kendi kişisel görüşüne dayanarak, Müslümanların bizzat Resulullah (a.s)'tan alarak tevatür yoluyla, açık bir şekilde, hiç bir mazerete yer bırakmayacak tarzda nakletmiş olduklarına itiraz etmesi caiz değildir. Çünkü dinde hüccet (kesin delil) sayılacak şekilde rivayet edilmiş olan bir şeyin Allah katından olduğunda şüphe yoktur. Kesin olan ve Allah katından olduğu hakkında hüccet (kesin delil) bulunan bir şeye kişisel görüşlere, zanlara, tutarsız değerlendirmelere dayanılarak itiraz edilemez."

[42] Buhari (8/180-181) 65-Kitâbu't-Tefsir, 26-Yüce Allah'ın: "Sizden kim bu aya eri­şirse onda oruç tutsun" sözüyle ilgili bab.

[43] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/21-34

[44] Bakara Suresi: 185

[45] Bakara Suresi: 185

[46] Buhari (4/187) 30-Kitâbu's-Savm, 39-Oruca hiç güç yetiremeyenlerîn üzerine fidye

gerektiği babı.

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir: "Bunu Ebıı Nuaym, 'el-Musiahrec'de mevsul olarak rivayet etmiştir, Beyhaki de kendi verdiği tankıyla (mevsul olarak) naklet-miştir. Beyhaki'nin verdiği metinde şöyle deniyor: "Resulullah (a.s) Medine'ye geldiğinde onların belli bir oruç zamanlan yoktu. Her aydan üç gün oruç tutuyor­lardı. Sonra Ramazan ayıyla ilgili hüküm indi. Bunu çok buldular ve bu kendile­rine zor geldi. Dolayısıyla (orucu) zor görenlerden bir kimse her bir güne karşılık bir yoksulu doyuruyordu. Bu kendileri için bir ruhsat olarak konmuştu. Daha son­ra bu uygulama şu sözle nesh edildi: "Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." Bundan sonra oruç tutmakla emrolundular.

[47] Müslim (2/802) Aynı yer.

[48] Bakara Suresi: 187

[49] Buhari (81181) 65-Kitâbu't-Tefsir, 27-Yüce Allah'ın: "Size, oruç günlerinin gece­lerinde hanımlarınıza yaklaşmanız helâl kılındı" sözüyle ilgili hab.

[50] Bakara Suresi; 183

[51] Ebu Davud (2/295) Kitâbu's-Savm, Orucun farz kılınmasının başlangıcı babı. İsnâdı basendir.

[52] Buhari (4/129) 30-Kitâbu's-Savm, 15-Yüce Allah'ın: "Size, oruç günlerinin gecele­rinde hanımlarınıza yaklaşmanız helâl kılındı" sözüyle ilgili bab. Tirmizi (5/210) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih­tir" demiştir. Ebu Davud: "Baygınlık geçirdi" sözünden sonra: "Gündüzleri arazi­sinde çalışıyordu" sözünü ilave etmiştir, Ebu Davud'daki yeri: (2/295) Kİtâbu's-Savm,   I-Orucun farz kılınmasının başlangıcı babı.

Hafız İbni Haccr, 'el-Feth'de hadiste sözü edilen ensârinin adının ne olduğu hak­kında ihtilaf olduğunu açıkladıktan sonra onun Ebu Kays Sırme bin Ebi Enes Kays bin Mâlik bin Adiy olduğunu tercih etmektedir. Onun hakkındaki ihtilaf da şun­dan kaynaklanmıştır: Bazıları onun adını yanlış söylemiş ve kendisini künyesiyle anmıştır. Bazıları (babasına değil de) dedesine nisbet etmişlerdir. Bazıları ismin­deki harflerin yerlerini değiştirerek Sımra şeklinde okumuşlardır. Doğrusu ise Sırme bin Ebi Kays'tır.

[53] Bakara Suresi: 187                                                  

[54] Bakam Suresi: 187          

[55] Buhari (3/621) 26-Kitâbu'l-Vmre, 18-Yüce Allah'ın: "Evlere kapılarından girin ve Allah'tan korkun" sözüyle ilgili bab. Müslim (4/2319) 54-Kitâbu't-Tefsır.

[56] Bakara Suresi: 189

[57] Buharı (8/183) 65-Kitâbu't-Tefsir, 29-Yüce Allah'ın: "iyilik, evlere arka taraflaruı-dan gelmeniz değildir" sözüyle ilgili bab.

[58] Bakara Suresi: 195

[59] Buhari (8/185) 65-Kitâbu't-Tefsir, 31-Yüce Allah'ın: "Allah yolmıda harcamada bulunun ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" sözüyle ilgili bab.

[60] Tirmizi (51210-212) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih, zayıf hadistir" demiştir.

[61] Ebu Davud (3/12-13) Kitâbu'l-Cihâd, Yüce Allah'ın: "Allah yolunda harcamada^bu-lunun ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" sözüyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/34-41

[62] Bkz. CamVu'l-Usul (2132)

[63] Mecme'u'z-Zevâid (6/317) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, Mu'ce­mu'l-Kebir ve Evsat'ta rivayet etmiştir ve her ikisinde geçen rivayetlerin de ravile-ri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[64] Ahmed bin Hanbel (4/285) Mecme'u'z-Zevâid (5/338) Heysemi şöyle söyle­miştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve Süleyman bin Davud Hâşimi dışında kalan ravileri Sahih'te isimleri geçen ravilerdir. Adı geçen kişi ise sikadır."

"Rum şehri": Konstantinİyye (İstanbul)

"Mallarımızın başında dursak": Yani hurma bahçelerimizle ilgilensek.

[65] Nisa Suresi: 84

[66] Bakara Suresi: 196

[67] Buhari (8/186) 65-Kitâbu't-Tefsir, 32-Yüce Allah'ın: "Hasta olan veya başından bir rahatsızlığı olan (bundan dolayı traş olan) kimsenin üzerine ya oruç, ya sadaka veya kurban olarak fidye gerekir" sözüyle ilgili bab, Müslim (21859-862) 15-Kitâbu'l-Hacc, 10-İhramlı birinin (zorunluluk dolayısıyla) başını traş etmesinin caizliği babı. Tirmizi (51213) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tir-mîzi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[68] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/41-45

[69] Bakara Suresi: 196           

[70] Buhari (3/383-384) 25-Kitâbu'l-Hacc, 6-Yiice Allah'ın: "Yanınıza azık alın ve bi­lin ki, azıkların en hayırlısı takvadır" sözüyle ilgili bab, Ebu Davud (21141) Kitâbu'l-Menâsik, Hacda azık alma babı.

[71] Bakara Suresi: 197      

[72] Bakara Suresi: 187

[73] Buhari (4/132) 30-Kiîâbu's-Savm, 16-Yüce Allah'ın: "Ve şafağın beyaz ipliği si­yah ipliğinden size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için" sözüyle ilgili bab. Müslim (2/767) 13-Kitâbu's-Sıyâm, 8-0ruca girişin fecrin belli olmasıyla olaca­ğının ve yiyip içmenin ve diğer amellerin fecr doğuncaya kadar devam edebi­leceğinin açıklanması babı.

[74] Buhari (41132) 30-Kİtâbu's-Savm, 16-Yüce Allah'ın: "Ve şafağın beyaz ipliği si­yah ipliğinden size göre ayırdoluncaya kadar yiyip İçin" sözüyle ilgili bab. Müslim (2/766-767) 13-Kiîâbu's-Sıyâm, 8-0ruca girişin fecrin belli olmasıyla olacağının ve yiyip içmenin ve diğer amellerin fecr doğuncaya kadar devam edebi­leceğinin açıklanması babı. Ebu Davud (2/304) Kiîâhu's-Savm, 17-Sahur vakti babı. Nesai (4/148) 22-Kitâbu's-Sıyâm, 29-Yüce Allah'ın: "Ve şafağın beyaz ipliğ\ ipliğinden size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için" sözünün yorumu babı.

[75] Buharı (8/182) 65-Kiiâbu't-Tefsir, 28-Yüce Allah'ın: "Ve şafağın beyaz ipliği^ ipliğinden size göre ayırdoluncaya kadar yiyip için" sözüyle ilgili bab.

[76] Buharı, aynı yer.

[77] Buhari (1195) 2-Kitâku'l-İmân, 30-Namazın imândan olduğu babı. Müslim

(1/374) 5-Kitâbu'l-Mesâcid ve Mevâdi'i's-Sala, 2-Kıblenin Kudüs tarafından Kabe tarafına çevrilmesi babı. Tirmizi (41607-608) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, sahihtir. Bunu Süfyant Sevrİ, Ebu İshak'tan rivayet etmiştir." Nesai (1/242-243) 5-Kitâhu's-Salat, 22-Kıblenin farzlığı babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/45-48

[78] Bakara Suresi: 143

[79] Buhari (1/95) 2~Kitâbu'i-İmân, 30-Namazm imândan olduğu babı.

[80] Bakara Suresi: 144

[81] Bakara Suresi: 142

[82] Buharı (1/502) 8-Kitâbu's-Salat, 31-Kıhle ne tarafaysa o tarafa doğru yönelinmesi babı.

[83] Ebu Davud (4/220) Kitâbu's-Sunne, 16-fmanın artabileceğinin ve eksilebileceğinin delili babı. Tirmizi (5/208) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tir­mizi; "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. İbni Hibban (31109) Mescidi Aksa'ya doğru namaz kılanların bu süre içinde kılmış oldukları namazlarını Yüce Allah'ın "iman" olarak adlandırdığının bildirilmesi babı.

[84] Bakara Suresi: 198

[85] Buharı (41321) 34-Kitâbu'l-Buyu', 35-Câhiliye döneminde kurulan panayırlarla İlgili bab.

[86] Ebu Davud (21141) Kitâbu'l-Menâsik (Hacc), Hac esnasında ticaret babı.

[87] Buhari (8/186) 65-Kitâbu't-Tefsir, 34-Yüce Allah'ın: "Rabbinizden bir lütuf is­temenizde sizin için herhangi bir sakınca yoktur" sözüyle ilgili bab.

[88] Ebu Davud (21142) Kitâbu'l-Menâsik (Hacc), Kira babı. Bu hadis hasendir. l)Ebu Davud(21142) Kitâbu'l-Menâsik (Hacc), Kira babı.

Ukaz ve Zu'UMecâz: Cahiliye döneminde kurulan panayırlardı.

Hafız İbni Hacer şöyle söylemiştir: "Abdullah bin Abbas (r.a)'ın: "Fi mevâsimi'l-hacc" şeklindeki okuyuşu isnadı sahih olan sazı (geçersiz) okuyuşlardan sayılmıştır.

Bu okuyuş bir (fıkhi) delildir ancak Kur'an'âan değildir. [Dolayısıyla (araya sokulan: "Hac dönemlerinde" ilavesi) tefsir sayılmaktadır.]

[89] Buhari (8/JS7) 65-Kitâhıı't-Tcfsir, 35-Yüce Allah'ın: "Sonra insanların toplu hal­de akın ettikleri yerden siz de topluca akın edin" sözüyle ilgili hab.

[90] Bakara Suresi: 199

[91] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/48-53

[92] Ebu Ya'la (41473) İsnadı sahihtir. Taberani, Mu'cemu'l-Kehir (11/309) Mecme'u'z -Zevâid (6/318) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Ebu Ya'la ve muhtasar olarak Taberani rivayet etmiştir. Ebu Ya'la'mn ravileri Sahih'te isimleri geçen ravıîer-dir."

[93] Bakara Suresi: 213

[94] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/53

[95] Bakara Suresi: 223

[96] Tirmizi (51215) 48-Kitâbu Tefsiri'l'Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Bunu Ahmed bin Hanbel de Müsned'de rivayet etmiştir. Onun rivayet ettiği metinde şöyle denmek­tedir: "Ummu Seleme (r.a)'nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Muhacirler, Medine'ye ensârın yanına hicret ettiklerinde onların kadınlarıyla evlendiler. Mu­hacirler arka yönden (ön organlarına olmak şartıyla) temas ediyorlardı. Ensar ise bunu yapmıyorlardı. Muhacirlerden bir adam hanımından bunu istedi. Kadın kabul etmedi. Daha sonra kadın konuyu Resulullah (a.s)'a sormak istedi. Resulullah (a.s)'a geldi, ama sormaktan utandı. Bunun üzerine Ummu Seleme (r.a)'ye sordu. Bunun üzerine şu ayeti kerime indi: "Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Artık tar­lalarınıza istediğiniz gibi varın." Resulullah (a.s) da şöyle buyurdu: "Sadece bir organdan başkasına olmaz." Bunun isnadı sahihtir. Beyhaki, Sünen'inde sahih olduğunu söylemiştir. Konuyla ilgili olarak Huzeyme bin Sabit (r.a)'in merfu o-larak şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Şüphesiz Allah haktan (hakkı açık­lamaktan) utanmaz. Kadınlara arka organlarından temas etmeyin." Bunu Şafii ve Tahavi rivayet etmiştir. İbni Hibban ve hadis imamlarından bir çok kimse sahih ^olduğunu söylemiştir. Ebu Hureyre (r.a)'nin de merfu olarak şöyle söylediği ri­vayet edilmiştir: "Kim hayızlı bir kadınla ilişkide bulunur, yahut kadına arka or­ganından temas eder veya bir kâhine giderek onun söylediğini doğrularsa Mu-hammed (a.s)'e indirileni inkâr etmiş olur." Bunu Ahmed bin Hanbel, Tİrmizi ve. İbni Mace rivayet etmiştir ve isnadı sahihtir. Ahmed bin Hanbel'in rivaye' ettiğine göre de Hz. Ali (r.a) şöyle söylemiştir: "Kadınlara arka organlarından te­masta bulunmayın." Yine Ahmed bin Hanbel tarafından Abdullah bin Amr (r.a)'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Resulullah (a.s) hanımına arka or­ganından temas eden biri hakkında şöyle buyurdu: "Bu, küçük Hvatadır." Bu rivaye­tin isnadı hasendir.

[97] Buhari (81189) 65-Kitâbu't-Tefsir, 39-Yüce Allah'ın: "Kadınlarınız sizin tarla­larınızdır" sözüyle ilgili bab. Müslim (2/1085) 16-Kitâbun-Nikâh, 19-Kışının kadınına ön organına temasta bulunmasının caizliği babı. Ebu Davud (2/249) Kitâbu'n-Nikâh, Kadınlarla ilgili genel hususlar babı. Tİrmizi (51215) 48-Kitâbu Tefsiri'l'Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Bunun yanısıra İsmaili'nin, Yahya bin Ebı Zâide'nin Süfyânı Sevri (r.a)'den rivayeti tankıyla naklettiği metinde bu açık ola­rak ifade edilmektedir. Bu rivayette şöyle deniyor: "Kadının ön cinsel organına arka yanından yanaşarak temasta bulunursa..." Müslim'in, İbnu'l-Munkedır tankıyla naklettiği rivayetinde de şöyle deniyor: "Eğer kadına arka tarafından on organına temasta bulunursan da sonra hamile kalırsa..." Allah Yahudilerin zan-larının asılsız olduğunu açıklamış ve erkeklere kadınlarından istedikleri gibi ya­rarlanmalarını mubah kılmıştır. İbni Ebi Hatim, Beyhaki ve Vahidi'nin rivayetle­rinde de bu husus dile getirilmektedir. Bu rivayete göre Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur: "Temas ön cinsel organına olduktan sonra ister arka tarafından yanaşır, ister ön tarafından."

[98] Ahmed bin Hanbel (1/297) Mecme'u'z-Zevâid (6/319) Heysemi şöyle söyleğini rivayet etmiştir:

"Hz. Ömer (r.a), Resulullah (a.s)'a geldi ve: "Ya Resulullah (a.s)! Ben helak oldum" dedi. (Resulullah a.s): "Seni helak eden nedir?" diye buyurdu. "Bu gece yönümü değiştirdim" dedi. Resulullah (a.s) ona herhangi bir cevap vermedi. Arkasından Resulullah (a.s)'a şu ayeti kerime vahyedildi:

"Kadınlarınız sizin tarlalarmızdır. Artık tarlalarınıza istediğiniz gibi varın.

İster Önden yanaş, ister arkadan. Ama arka organından ve hayizhk ha­linde temasta bulunmaktan sakın."

[99] Ebu Davud (2/249-250) Kitâbu'n-Nikâh, Nikâhla ilgili genel konular babı. İsnadı hasendîr. Hakim (2/195) Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı Müslim'in şartına göre sahihtir. Ancak Buharı ve Müslim bunu bu şekliyle rivayet etme-mislerdir. Her ikisi de Muhammed bin Munkedir'in Cabir bin Abdullah (r.a)'tan bu konuda rivayet etmiş olduğu hadisi nakletmişlerdir. Zehebi de bunun sahih olduğunu söylemiş ve (Hakİm'in açıklamasına) muvafakat etmiştir. Bu hadisin bir şahidi de bulunmaktadır.

[100] Bakara Suresi: 225

[101] Muvatta (21477) 22-Kitâbu'n-Nuzur ve'l-Eymân, 5-Yeminde dil sürçmesi babı. Buharı (11/547) 83-Kitâbu'l-Eymân ve'n-Nuzur, 14-Yüce Allah'ın: "Allah dil sürçmesiyle yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmaz" sözüyle ilgili bab.

[102] Ebu Davud (3/223-224) Kitâbu'l-Eymân ve'n-Nuzur, 7-Dil sürçmesiyle yemin babı.

[103] Bakara Suresi: 228

[104] Ebu Davud (2/259) Kitâhu'î-Taîâk, JO-Kadmı üç kere boşadıktan sonra geri alma uygulamasının kaldırılması babı. Nesai (61212) 27-Kitâbu't-Talak. 75-Kadım üç kere boyadıktan sonra geri alma uygulamasının kaldırılması babı. İsnadı fena değildir (lâ he'se bih).

[105] Bakara Suresi: 229

[106] Tirmizi (2/417) Kitâbu't-Talak, 16. bab. Tirmizi bu hadisin sahih olduğunu söy­lemiştir.

"Asla yanıma da almam": Yani sana bir eş muamelesi yapmam. "Vallahi seni benden tamamen ayrılmaya hak kazanacağın şekilde boşamam": Bu sözüyle kadına eziyet etmeği amaçladığım ifade etmek istemiştir.

[107] Buhari (81192) 65-Kitâbu't-Tefsir, 40-Yüce Allah'ın: "Kadınları boyadığınızda bekleme sürelerini tamamlarlarsa, aralarında iyilik üzere anlaşmaları durumunda (kendileriyle evlenmeye niyetlendikleri) eşleriyle nikâhlanmalarını engellemeye çalışmayın" sözüyle ilgili hah. Bu hadîsin bazı bölümleri 5130, 5330, 5331'de geçmektedir. Ebu Davud (2/230) Kitâbu'n-Nikâh, Kadının evlenmesini engelleme babı. Tirmizi (51216) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir.

[108] Bakara Suresi: 232

[109] Buharı (91482) 68-Kitâbu't-Talâk, 44-Yüce Allah'ın: "Kocaları eğer barışmak ister­lerse bu süre içinde onları geri almaya daha çok hak sahibidirler" sözüyle ilgili bab.

"Yeminimin keffaretini verdim": Bu, yemin eden bir kimsenin yeminini boz­ması durumunda vermesi gereken şeydir ve yeminini bozmak dolayısıyla işlemiş olduğu günâhını örtmek içindir. Keffaret (tekfir) örtmek anlamındadır.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/53-60

[110] Bakara Suresi: 235

[111] Buhari (91178) 67-Kitâbu'n-Nikâh, 34-Yüce Allah'ın: "Bu kadınlara kendileriyle evlenme arzusunda olduğunuzu sezdirmenizde veya kalplerinizde böyle bir arzu taşımanızda sizin için sakınca yoktur" sözüyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/60-61

[112] Müslim (1/437) Aynı yer.

[113] Müslim, aynı yer.

[114] Müslim (1/437) 5-Kitâbu'l-Mcsâcid ve Mevadi'i's-Saîat, 36-Orta namazın ikindi namazı olduğunu söyleyenlerin delilleri babı.

[115] Bakara Suresi: 238

[116] Muvatta (1/139) 8-Kitâbu Salati'l-Cema'a, 8-Orta namaz babı. Bu hadisi İmam Malik mevkuf olarak rivayet etmiştir. Bunu Ebu Ya'lâ da Müsned'inde rivayet et­miştir.

[117] Muvatta (1/138-139) 8-Kitâbu Salati'l-Cema'a, 8-Orta namaz babı. Müslim

(1/437-438) 5'Kitâbu'l-Mesâcid ve Mevadi'i's-Salat, 36-Orta namazın ikindi na­mazı olduğunu söyleyenlerin delilleri babı. Ebu Davud (1/112) Kitâbu's-Salat, 4-lkindi namazının vaktiyle ilgili bab. Tirmizi (5/217) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir. Nesai (1/236) 5-Kitâbu's-Salat, 14-İkindi namazım vaktinde kılmaya özen gösterilmesi babı.

[118] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/61-64

[119] Müslim (1/438) 5-Kitâbıı'l-Mcsâcid ve Mevadi'i's-Salat, 36-Orta namazın ikindi namazı olduğunu söyleyenlerin delilleri babı.

[120] Ebu Davud (1/112) Kitâbu's-Salat, 4-İkindi namazının vaktiyle ilgili bab. Tİrmizi bunu Zeyd'den, o da Hz. Aişe (r.a)'den muallak olarak (senedini vermeden) rivayet etmiştir. Ne.sai de ravileri sika olan bir isnadla rivayet etmiştir. Ebu Davud ve Münziri bunun hakkında herhangi bir şey bildirmemişlerdir. en-Neyl (l/342)'de böyle denmektedir.

[121] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/64-65

[122] Taberani, Mıı'cemu'l-Kebir (11/292) Mecme'u'z-Zevâid (6/320) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'tc isimleri geçen ravilerdir.."

[123] Bakara Suresi: 240

[124] Buhari (81201) 65-Kitâbu't-Tefsir, 45-Yüce Allah'ın: "Sizden arkalarında hanım­larını bırakarak ölenler, hanımlarının dışarı çıkarılmaksızın bir yıl boyunca ge­çimlerini sağlayacak bir varlık vasiyet etsinler" sözüyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/65-66

[125] Buhari (8/193) 65-Kitâbu't-Tefsir, aynı bab. Bu hadisin bir parçası 5344'ie geç­mektedir.

[126] Bakara Suresi: 234

[127] Bakara Suresi: 240

[128] Ebu Davud (2/289) Kitâbu't-Talak, Kocası ölen bir kadın için mirastan pay ayrıl­masından sonra onun için vasiyyctle geçimlik ayrılması hükmünün nesh edildiği babı.

Kadının iddeti: Kocasının ölümünden sonra veya boşamadan sonra evlenmeden beklemesi gereken süre. Kocası ölen kadının kocası için tutacağı yas süresi.

[129] Ebu Davud (J/291) Kitâbıt't-Talak, (Kocası ölen kadının) bir yıl geçirmesi gerektiği görüşünde olanlar babı. Nesai, Ebu Davud'un ikinci rivayetini nakletmiştir. Onun ri­vayetinin geçtiği yer: (6/200) 27-Kitâbu't-Talâk, 61-Kocası ölen bir kadının iddetini istediği yerde doldurmasına ruhsat olduğu babı. Nesai, Ebu Davud'un birinci rivayeti­ni de nakletmiştir. Bunun geçtiği yer: (6/206-207) 27-Kitâbu't-Talak, 69-Kocası ölen bir kadın için mirastan pay ayrılmasından sonra onun için vasiyyetle geçimlik ay­rılması hükmünün nesh edildiği babı.

[130] Bakara Suresi: 256                                                                                        

[131] Ebu Davud (3158-59) Kitâbu'UCihad, Bir esirin Müslüman olmaya zorlanmasıyla ilgili bab. İsnadı sahihtir. İbni Hibhan (1/177) Yüce Allah'ın: "Dinde zorlama yoktur" ayetini indirmesine vesile olan gelişmenin ne olduğunun bildirilmesi babı.

[132] Bakara Suresi: 259

[133] Ebu Yala (5/65) Mecme'u'z-Zevâid (6/223) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ebu Ya'lâ rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilcrdir.."

[134] Buhari (61411) 60-Kitâbu Ehâdisi'l-Enbİyâ, 11-Yüce Allah'ın: "Onlara İbrahim'in konuklarından da haber ver" (Hicr Suresi: 51) sözüyle ve: "Hani İbrahim de, "Ey Rabbim! Bana Ölüleri nasıl dirilttiğini göster" demişti" (Bakara Suresi: 260) sözüyle ilgili bab. Müslim (411839) 43-Kitâbu'l-Fedâil, 41-Allah dostu Hz. İb­rahim (a.s)'in faziletlerinden bazıları.

[135] Bakara Suresi: 260

[136] Bakara Suresi: 50

[137] Tirmizi (5/293) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 13-Yusuf suresi babı. Hafız İbni Hacer, el-Feth (6l412)'de şöyle söylemiştir: "Resulullah (a.s)'ın: "Biz şüpheye (yani teh­like) İbrahim'den daha çok hak sahibiyiz" sözü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: "Bunun anlamı şudur: "Sözü edilenleri görmeyi biz İbrahim'den daha çok isterdik." Bunun anlamının: "Biz tereddüde düş­mediğimize göre İbrahim'in tereddüde düşmemiş olması daha uygundur" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani: "Eğer ki tereddüd peygamberlerde görülebilen bîr şey olsaydı, ben buna onlardan daha layık olurdum. Biliyorsunuz ben hiç şüpheye düşmedim. Buna göre bilin ki o da şüphe etmemiştir." Resulullah (a.s) bu sözü alçakgönüllülük eseri olarak söylemiştir.  Yahut kendisinin Allah katındaki değerinin Hz. İbrahim (a.s)'inkinden daha üstün olduğunu ifade etmek İçin söylemiştir. Bu, Resulullah (a.s)'ın Müslim'de geçen ve Enes bin Malik (r.a)'in rivay­et etmiş olduğu şu sözüne benzemektedir: "Bir adam Resulullah (a.s)'a: Ey ya­ratıkların en hayırlısı!" diye seslendi. O da: "O İbrahim'dir" diye buyurdu."

Söylendiğine göre bu hadisin söylenmesinin sebebi şudur: "Söz konusu ayet (yani Hz. İbrahim (a.s)'in: Allah'tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini iste­diğini bildiren ayet) inince insanlardan bazıları: "İbrahim (a.s) şüpheye düşmüş, bi-. zim peygamberimiz ise şüpheye düşmedi" dediler. Bunun haberi Resulullah (a.s)'a ulaştı. O da: "Biz şüpheye (yani tahkike) İbrahim'den daha çok hak sahibi-yiz" diye buyurdu. Bu sözünde bir kimsenin bir başkası hakkında oluşan tereddüdü giderme konusunda kullandığı üslupla ilgili adete uydu. Bu üsluba göre bir kimse bir başkası hakkındaki yanlış kanaati gidermek İstediğinde: "Sen filanca hakkında şöyle söylemek istiyorsan onu benim hakkımda söyle" der. Bu sözüyle kasdettiği anlam İse: "Böyle bir şey demeyelim" anlamıdır.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/66-71

[138] Bakara Suresi: 266

[139] Buharı (81201-202) 65-Kıtahu'{-Tefsır, 47-Yüce Allah'ın: "Sizden kim kendisine yaşlılık geldiği ve güçsüz, zayıf çocuklarının bulunduğu halde,.." sözüyle ilgili bab.

[140] Bakara Suresi: 267

[141] Timizi (51219) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara suresi babı. Tirmizi: "Bu ha­dis hasen, sahih, garibtir" demiştir. İbni Mace (11583) 8-Kitahu'z-Zekat, 19-Ki-şinin sadaka (zekat) olarak malının kötüsünü vermesinden nehiy babı. Hakim (21285) Kitabu't-Tefsir, Hafim şöyle söylemiştir: "Bu hadis Müslim'in şartına göre garib, sahihtir. Ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır." Zehebi de onun bu açıklamasına muvafakat etmiştir. Suffe ehli: Bunlar sahabilerin fakirleriydiler. Resulullah (a.s)'ın Mcscid'inin suffesinde (üst tarafa yapılan çardak gibi bir yerinde) kalıyorlardı. Onların evleri yoktu. Bir kazançlım, malları ve çocukları da yoklu. Kendilerini sadece ilme ve cihada vermişlerdi. Bunların sayıları bazen artar bazen azalırdı.

[142] Tirmizi (5/219-220) 48-Kitabu Tefsirİ'l-Kur'an, 3-Bakara suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen garibtir" demiştir. İbni Hibban (2/171) Müslümana, Allah'tan Müslümanların aralarını buluşturmasını ve düzeltmesini istemelerinin emredil-mesi babı. Bu rivayetin senedinde Ata bin Saib bulunmaktadır. Onun, ömrünün so­nuna doğru bunadığı ileri sürülmüştür. Dolayısıyla bunamasından önce hadis duy­muş olanların rivayetleri sahihtir. Şeyh Ahmed Şakir (rh.a), cerh ve ıa'dil imamlarının onunla ilgili açıklamalarından onun Basra'ya geldiğinde bunadığı sonucunu çıkarmıştır. Ata ise Küfelidir. Bu hadîsi Ata'dan rivayet eden Ebu'l-Ahvas da Küfelidir. Buradan Ata'nın bu hadisi adı geçen kişiden bunamasından önce duyduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bazı ilim adamları bu hadisi zayıf görmüşlerdir.                                                

[143] Bakara Suresi: 268

Yanaşma: Birine yaklaşarak ona bir şeyi empoze etmektir. Burada kastedilen anlam bir iyilik veya kötülük yapma ve ona karar veren konusunda insanın kalbine doğan düşüncedir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/71-75

[144] Bakara Suresi: 284

[145] Müslim (1/115-116) 1-Kitabu'l-İman, 57-Şatn yüce olan Allah'ın, kişinin kaldıra­mayacağı bir şeyle onu yükümlü tutmadığının bildirilmesi babı. Burada "Evet" sözünü söyleyen Yüce Allah'tır.

[146] Müslim (1/116) Aynı yer.

[147] Tirmizi (5/221-222) 48-Kİtabu Tefsiri'l-Kur'an, 3-Bakara suresi babı. Tirmizi "Bu ha­dis basendir" demiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/75-78

[148] Özetlenerek verilmiştir. Bkz. Nevevi, Müslim Şerhi (21149-151)

[149] Bııhari (9/388) 68-Kitabu't-Talak U-Kendinde olmayarak boşama babı. Müslim (1/116-117) 1-Kitabu'l-lman, 58-Yüce Allah'ın insanın içine doğan şeyleri bağış­ladığı babı. Ebu Davud (2/264) Kitabu't-Talak, Talakta vesvese babı. Tirmizi (3/489) 11-Kitabu't-Talak, 8-Karısım boşaması üzere kalbine bir takım düşünceler doğan kimse hakkında gelen rivayetler babı. Tirmizi; "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (6/156-157) 27-Kİtabu't-Talak, 22-Kansım kendi içinden boşayan kimseyle ilgili bab. İbniMace (1/659) 60-Kitabu't-Talak, 11-Zorlanarak ve unuta­rak karısını boşayanın durumu babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/78-79

[150] Buhari (8/209) 65-Kitabu't-Tefsir, 3-Al-i İmran suresi 1-Yüce Allah'ın: "Ondaki bir kısım ayetler, Kitab'ın temelini oluşturan kesin anlamlı ayetlerdir" sözüyle İlgili bab. Müslim (4/2053) 47- Kitabu'l-Ilm, 1-Kur'an'ın müteşabbİh ayetlerinin peşine düşmekten nehiy babı. Ebu Davud (4/198) Kitabu's-Sünne, 2-Hevalarına düşkün insanlardan uzak durulması babı.

[151] Ali Imran Suresi: 7

[152] Tirmizi (51222) 48-Kitâbu Tefsiri'l-Kur'an, 4-AH İmran Suresi babı.

[153] Safvetu'I- Beyan li Me'ani'l-Kur'an.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/81-82

[154] Ali İmran Suresi: 190-191

[155] Ali İmrân Suresi: 35

[156] Buhari (1/554) S-Hz. Osman (r.a) 74-Camilerin hizmetçileri babı. Buhari bu riva­yeti muallak olarak (senedini vermeden) rivayet etmiştir. Hafız söyle söyle­miştir: "Burada mu'allak olan, bu rivayeti Ibni Ebi Hatim anlam yönünden mevsul (senedini vererek) nakletmistir."

[157] Ali İmrân Suresi: 44

[158] Buhari (5/292) 52-Kitâbu'ş-Şehâdât 30-Problemli konularda kur'aya başvurulması babı. Buhari bunu isnâd etmeden vermiş ve kur'aya dayalı olarak verilen hükmün geçerli olacağı konusunda bu kıssanın delil olarak değerlendirilebileceğine işaret etmiştir. Bu konuda dayanılan esas ise şu ilkedir: "Bizim şeriatımızda farklı bir hüküm bulunmadığı sürece geçmiş ümmetlerin şeriatları bizim için de geçerlidir. özellikle bizim şeriatımızda bunu te'yid eden bir açıklama bulunursa veya daya­nak edinilen işi yapan kimseden Övgüyle sözedilir ve yaptığı iş de uygun görülürse." Burada anlatılan uygulama da böyledir.

Saliha kadın: Bununla kastedilen Hz. Meryem'in annesi Hinnâ'dır.

[159] Tirmizi (5/223) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 4-Ali îmran Suresi babı.

[160] Ali İmrân Suresi: 68

[161] Ali İmrân Suresi: 79

[162] Ali İmrân Suresi: 86-89

[163] Nesai^ (7/107) 37-Kitâbu Tahrimi'd-Dcm, 15-Mürtedin tevbesi babı. İsnadı hasen-dir. İbni Hibban (6/323-324) Riddet (dinden dönme) babı. Yüce Allah'ın: "îmanlarından, Peygamberin hak olduğuna şahit olduktan ve kendilerine açık de­liller geldikten sonra küfre düşen bir topluluğu Allah nasıl doğru yola eriştirir" sözünün indirilmesine sebep olan olayla ilgili hah. Hakim (4/366) Kitâbu'l-Hudud. Hakim söyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buhari ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır." Zehebi de onun açıklamasına muvafakat etmiştir.

[164] Ahmed bin Hanbel (3/115,174) Bu hadisin asıl metni Buhari ve Müslim'in sahih-lerindedir. İbni Huzeyme (41105) 424-Allah'a yaklaşılmasına vesile olacak amel­lerle O'na yaklaşılmasıyta emredilmesi babı. İsnadı sahihtir.

[165] Ali İmrân Suresi: 92

[166] Bakara Suresi: 245

[167] İbni Huzeyme (4/103,104) 423-Kişinin malından en çok sevdiği şeyi Allah için sa­daka olarak vermesinin fazileti babı. Bu hadis sahihtir.

[168] Ibni Huzeyme (4/106) 425-Sadaka için şahit göstermenin delilleri babı, Ravileri sikadır.

[169] Ali İmran Suresi: 102

[170] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (9193). Mecme'u'z-Zevâid (6/326) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani iki ayrı isnadla rivayet etmiştir. Bunlardan birinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir. Diğerinin isnadı ise zayıftır."

[171] Ali İmran Suresi: 103

[172] Taberani (4/61) Ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir.

[173] Ali İmran Suresi: 110

[174] Buhari (8/224) 65-Tirmizi, 7-Yüce Allah'ın: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz..." sözüyle ilgili bab. Hafız şöyle söylemiştir: "Bu hadis daha önce Cİhad kitabının sonlarında bir başka senedle merfu olarak geçmişti."

[175] Ahmed hin Hanbel (5/3, 5) Mecme'u'z-Zevâid (10/397) Heysemi şöyle söyle-mistir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar." Tirmizi (5/226) 48-Kİtabu Tefsiri'l-Kur'an, 4-AH İmran Suresi babı. İbni Mace (2/1433) 37-Kitâbu'z-Zuhâ, 34-Muhammed (a.s)'in ümmetinin Özellikleri. Hakim (4/84) Kitâbu Ma'rİfeti's-Sahabe, Bu ümmetin diğer ümmetlere üstünlükleri. Hakim §öyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buhari ve Müslim bunu ki­taplarına atmamışlardır." Zehehi de onun bu açıklamasına muvafakat etmiştir.

[176] Ahmed hin Hanbel (1/273, 354) Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (1216) Mecme'u'z-Zevâid (61327) Heysemi söyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Taberani rivayet etmiştir ve Ahmed bin Hanbel'İn ravileri, Sahih'te isimlen geçen raviler-dir." Hafız İbni Hacer, el-Feth (8/225)'de bu rivayetin isnadını ceyyid (iyi) olarak görmüştür.

[177] Mecme'u'z-Zevâid (6/327) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar." T ab eri (4!35)'de bunun bir benzerini rivayet etmiştir. Taberi, (4/34) şöyle söylemiştir: "Bir değildirler" Yani: "Kitap ehlinden İki grup, onlardan iman edenlerle küfürde kalanlar bir değildir. Yani bu yönleri itibariyle bir değildirler. Ancak iyilik, kötülük, hayır ve şer yönünden değişik se­viyelerdedirler."

[178] Ali İmran Suresi: 113-114

[179] Buhari (8/225) 65-Kitâbu't-Tefsir, 7-Yüce Allah'ın: "Hani, Allah kendilerinin dostu olduğu halde sizden iki grup geri çekilmeyi düşünmüştü" sözüyle ilgili hah. Müslim (411948) 44-Kitâbu Fedâili's-Sahabe, 43-Ensarın faziletlcriyle ilgili hah.

[180] Ali İmran Suresi: 122

[181] Buhari (7/365) 64-Kitâbu'l-Meğazi, 21-Yüce Allah'ın: "Senin elinde bir şey yok­tur. Allah dilerse onların Tevbelerini kabul eder, dilerse de zalim olmalarından dolayı kendilerine azab eder," sözüyle ilgili bab. Buharı bunu Sâlim'den mürsel o~ larak rivayet etmiştir. Bir başka yerde de müsned olarak rivayet etmiştir. Müsned rivayetin bulunduğu yer: (8/225-226) 65-Kitâbu't-Tefsir, 9-Yüce Allah'ın: "Senin elinde bir şey yoktur, Allah dilerse onların tevbelerini kabul eder, dilerse de za­lim olmalarından dolayı kendilerine, azab eder," sözüyle ilgili bab. Buhari'nin müsned olarak naklettiği hu rivayette kişilerin isimleri yani Resuîullah (s.a.s)'ın kendilerini lanetlediği kişilerin adları verilmemektedir. Hafız (7/366)'da şöyle söylemiştir: "Birinci rivayette adları geçen üç kişi, Mekke'nin Fethi gününde Müslüman olmuşlardır. Belki: "Senin elinde bir şey yoktur. Allah dilerse onların tevbelerini kabul eder dilerse de zalim olmalarından dolayı kendilerine azab eder," mealindeki âyetin indirilmesindekî hikmet de buydu.

[182] Ali İmran Suresi: 128

[183] Tirmizi (5/227) 48-Kitahu Tefsiri'l-Kur'an, 4-AH İmran Suresi babı. Tirmizi: "Bu ha­dis hasen, garibdir" demiştir. Nesai, Buhari'nin müsned olarak naklettiği rivayetin bir benzerini rivayet etmiştir.   Bunun Nesai'deki yeri: (2/203) 12-Kitâbu't-Tatbik, 31-Kunut duasında münafıklara lanet edilmesi babı.                                    

[184] Ali imran Suresi: 133

[185] Kesfu'l-Estar (3/43)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/82-93

[186] Tabcrani, el-Mu'cemu'l-Kebİr (9/241) Mecme'u'z-Zevâid (7111) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravîleri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[187] Ali Imran Suresi: 135

[188] Nisa Suresi: 110 

[189] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (121134) Mecme'u'z-Zevâid (61328) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[190] Ali İmran Suresi: 161

[191] Kesfu'l-Estar (3143-44) Ali İmran Suresi (babı). Mecme'u'z-Zevâid (6/328) Hey­semi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimle­ri geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/93-95

[192] Müslim (3/1502-1503) 33-Kitâhu'l-İmârât, 33-Şehitlerin ruhlarının cennette ol­duğunu bildiren rivayetler babı. Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (9/237-238). Mec-me'u'z-Zevâid (6/328) Heysemi şöyle söylemiştir; "Bunu Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravilcrİ, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir." Bu rivaye­tin bunun dışında bazı zayıf senedleri bulunmaktadır.

[193] Alî İmrân Suresi: 169                                           

[194] Ali İmrân Suresi: 173

[195] Buhari (8/229) 65-Kİtâbu't-Tefsir, 13-"Onlar ki, bazı kimseler kendilerine: "İn­sanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun" dediklerinde..." âyetiyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/95-97

[196] Ali Imran Suresi: 180

[197] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (91262) Mecme'u'z-Zevâid (6/329) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunun tamamını Taberani değişik senedlerle rivayet etmiştir, bun­lardan birinin ravileri sikadırlar."

[198] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir, aynı yer.

[199] Buhari (8/233) 65-Kitâbu't-Tefsir 16-"Kesinlikle şu yaptıklarına sevinen ve yap­madıklarıyla övülmekten hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını zannet­me..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/2142) 50-Kitâbu Sıfâti'l-Munâfikin ve Ahkâmihim

[200] Ali İmrân Suresi: 188

[201] Ali İmran Suresi: 187-188

[202] Buhari (8/233) 65-Kitâbu't-Tefsir, 16-"Kesinlikle şu yaptıklarına sevinen ve yap­madıklarıyla övülmekten hoşlanan kimselerin azaptan kurtulacaklarını zannet­me..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/2142) 50-Kitâbu Sıfâti'l-Munâfikinye Ahkâmihim. Tİrmizi (51233) 48-Kitâbu Tefsirİ'l-Kur'an, 4-Ali İmrân Suresi babı.

[203] Ali İmran Suresi: 198

[204] Taberani, el-Mu'cemu't-Kebir (9/165) Mecme'u'z-Zevâid (10/309) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani değişik senedlerle rivayet etmiştir. Bunlardan birinin Yeıid bin Ebi Ziyâd dışında kalan ravileri, Sahih'te adı geçen ravüerdendir. Adı geçen kişinin rivayetleri ise hasendir." Bu hadisi Taberi (4/145-146) de rivayet etmiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/97-100

[205] Buhari (8/238-239) 65-Kitâbu't-Tefsir, l-"Eğer (bakımınız altındaki yelim kız­larla evlendiğinizde) o yetimlerin haklarını gözetemey ece ğinİzden korkarsanız,.." âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/2315) 54-Kitâbu't-Tefsir,

[206] Nisa Suresi: 3

[207] Nisa Suresi: 127

[208] Buhari (9/136-137) 67-Kitâbu'n~Nikâh, 16-Mal konusunda denklik ve az varlığa sahip bir erkeğin varlıklı bir kadım nikahlaması babı.

[209] Müslim (4/2313-2314) 54-Kitâbu't-Tefsir.

[210] Müslim (4/2314) 54-Kitâbu't-Tefsir.

[211] Buhari (9/188) 62-Kitâbu'n-Nikâh, 37-Kızı isteyen kişinin bizzat kendi belisi olması durumuyla ilgili bab.

[212] Ebu Davud (2/225) Kitâbu'n-Nikâh, Aynı nikâh altında birleştirilmeleri mekruh olan kadınlar.

[213] Nisa Suresi: 6

[214] Buhari (5/392) 55-Kitâbu'l-Vesâyâ, 23-Bir vasinin yetimin malı üzerinde nasıl dav­ranması gerektiği ve onun bakımı karşılığında malından belli ölçüde yiyebileceği babı.

[215] Buhari (4/406) 34-Kitâbu'l-Buyu', 95-Şehirlerdeki piyasada birbirlerini tanıyan­ların alışverişte esas aldıkları ilkeleri uygulamaya koyma babı. Müslim (4/2315) 54-Kitâbu't-Tefsİr, 3019 nolu hadis.

[216] Nisa Suresi: 8

[217] Buhari (8/242) 65-Kitâbu't-Tefsir, 3-"Paylaştırma anında yakınlar, yetimi düşkünler bulunurlarsa..." âyetiyle ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/101-105

[218] Nisa Suresi: 15

[219] Ahmed bin Hanbel (5/313, 318, 320, 321, 327). Müslim (3/1316-1317) 29-Kitâbu'l-Hudud, 3-Zinâ edenin haddi (cezası) babı. Tirmizi (4/41) 15-Kitâbu'l-Hudud, 8-Evli olduğu halde (zina edenin) recm edilmesi hakkında gelen rivayetler babı. Tİrmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Kendisi safıi olan Nevevi, Sahihi Müslim şerhi'nde diyor ki: "Resulullah (s.a.s): "Allah onlar İçin yol açtı" sözüyle Yüce Allah'ın şu âyetine işaret etmiştir: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlar hakkında aranızdan dört kişiyi şahit tutun. Eğer şahitlik ederlerse, ölüm onları alıp götürünceye yahut Allah kendileri için bir yol açıncaya kadar onları evlerde tutun." Resulullah (s.a.s), burada sözü edilen yolun kendisine bildirilen hüküm olduğunu açıklamıştır. Bu âyet hakkında ilim adamları farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir görüşe göre bu âyet muhkemdir (yani hükmü nesh edilmemiştir, yürürlüktedir). Yukarıdaki hadis de bunu açıklamaktadır. Bir görüşe göre de Nur suresinin başındaki âyetle nesh edilmiştir. Bir başka görüşe göre ise Nur süresinde­ki âyet (zina eden) iki bekâr, bu âyet ise iki evli hakkındadır. İlim adamları bekârken zina işleyen birine yüz değnek cezası vermenin, evli iken bu suçu işleyeninse recm edilmesinin gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Kadı Iyaz'ın ve daha başkalarının Haricilerden ve Nazzam ve daha başkaları gibi Mute-zililerin bazılarından nakletmiş olduğu görüş dışında kıble ehlinden buna muha­lif görüş ileri süren olmamıştır. Sözü edilenlerse (evli iken zina edenlere) recm cezasının verilmesi gerektiği görüşünde değillerdi. Resulullah (s.a.s)'ın: "Bekârla bekâr zina ederse..., evliyle evli zina ederse..." sözünde kastedilen belli bir şart koymak değildir. Bekâr biri bekârla da zina etse, evli biriyle de zina etse cezası yüz değnek ve sürgündür. Evli biri de ister evliyle zina etmiş olsun, ister bekârla zina etmiş olsun cezası recmdir. Bu genelde yaygın olana göre kayıt koymaya benze­mektedir. (Yani genellikle bekârlarla bekârlar, evlilerle evliler zina ettiklerin­den böyle bir ifade kullanılmıştır. Yoksa bu ifadeyle bir şart koşulması anlamı kastedilmemiştir.  Çeviren)

Gerek kadınlardan gerekse erkeklerden bekârla kastedilen geçerli bir nikâhla cinsel ilişki içine girmemiş olan, buluğ çağına ermiş ve akıllı kişidir. Şüpheli veya geçersiz bir nikâhla veya başka bir yolla cinsel ilişkide bulunmuş olması, durumu değiştirmez. Evli ile kastedilense ömründe bir kere de olsa, akıllı, buluğ çağına

ermiş ve hür olarak geçerli bir nikâhla cinsel ilişkide bulunmuş kimsedir. Bu ko­nuda kadınla erkek birdir. Bu durumda Müslüman, kâfir, olgun veya zihinsel den­gesizlik yüzünden gözetim altında tutulan kimse arasında fark yoktur.

[220] Nisa Suresi: 19

[221] Buhari (8/245) 65-Kitâbu't-Tefsir, 6-"Ey iman edenler! Sizin kadınlara zorla mi­rasçı olmanız helal olmaz..." âyetiyle ilgili bab. Ebu Davud (21230-231) Kitâbu'n-Nikâh, Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Sizin kadınlara zorla mirasçı olmanız he­lal olmaz..." sözüyle ilgili bab.                                        

[222] Ebu Davud (2/231) Aynı yer.

[223] Nisa Suresi: 29

[224] Nur Suresi: 61  

[225] Ebu Davud (3/343) Kitâhu'l-Et'ime, 6-Bir misafirin başkasının malından yemesi konusundaki hükmün neshi babı. isnadı hasendir.

[226] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (10/115) Mecme'u'z-Zevâid (7/3) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[227] Keşfu'l-Estar (3/44) Kitâbu't-Tefsir Nisa Suresi (babı). Mecme'u'z-Zevâid (7/3)

Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te

isimleri geçen ravilerdir."

[228] Buhari (8/247) 65-Kitâbu't-Tefsir, "Anne-baba ve yakınların bıraktıkları her şey  için mirasçılar kıldık. Kendileriyle yeminleşmiş olduğunuz kimselere de paylarını verin. Şüphesiz Allah her şeye şahittir," âyetiyîe ilgili bab. Ebu Davud (31128) Kİtâbu'l-Ferâiz, Karşılıklı anlaşmalar dolayısıyla mirasçı olunması hükmünün akrabalık bağlarıyla olan mirasçılık hükmüyle neshedilmesi.

[229] Nisa Suresi: 33

[230] Enfal Suresi: 75

[231] Ebu Davud, aynı yer.

[232] Muvatta (2/584) 29-Kitâbu't-Talâk, 26-îki hakem hakkında gelen rivayetler babı.

[233] Nisa Suresi: 35

[234] Müslim (412162) 50-Kitâbu Sıfati'l-Munâfıkin, 13-Mü'minin iyiliklerinden do­layı hem dünyada hem âhirette karşılık görmesi babı.

Zerre; Çok küçük hatta havada uçan tozlardan daha küçük parçadır. Varlıklar bu parçalardan oluşur. Kurtubi diyor ki: "Zerre kırmızı karıncadır ki, o da karınca türleri­nin en küçüğüdür. "

Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi'nde söyle diyor: "İlim adamlarının ortak görüşlerine göre küfür üzere ölen bir kâfire âhirette sevap yoktur. Böyle biri dünyada Allah'a yakın olmak için islediği amellerine karşılık herhangi bir mükâfat alamaz. Bu husus bir ha­diste şu şekilde açıklanıyor: "Böyle biri yaptığı iyiliklerine karşılık dünyada kendisine nimetler verilmesi suretiyle mükâfatlandırılır. Yani Allah'a yakın olmak için yaptığı işlerine karşılık böyle mükâfat görür. Bu tür ameller de, akrabaya iyilik, sadaka, köle azad etmek, ziyafet, iyilikleri kolaylaştırmak ve bunun gibi iyi olmasına hükmedilmesi için niyet şartı aranmayan amellerdir. Mü'min için ise amellerinin sevabı biriktirilir ve âhirette kendisine mükâfat olarak verilir. Bununla birlikte dünyadayken de bu amelle­rinden dolayı karşılık görebilir. Hem dünyada hem âhirette mükâfatlandırılmasına en­gel bir şey yoktur. Şeriatta bu husus böyle bildirilmiştir. Dolayısıyla buna inanmak gerekir. Yüce Allah'ın: "Allah bir mü'minin herhangi bir iyiliğinde ona haksızlık et­mez," sözünün anlamı şudur: "Yaptığı iyiliklerinden hiçbirini karşılıksız bırakmaz." Haksızlık (zulüm) sözlükte bir şeyi eksiltme anlamına kullanılır. Allah'ın bir konuda zulmetmesi ise imkânsızdır. Kâfir bir kimse iyilik yapar sonra Müslüman olursa doğru olan görüşe göre bunlardan dolayı sevap alır."

[235] Nisa Suresi: 40

[236] Buhari (8/555-556) 65-Kitâbu't-Tefsir, 41-Secde Suresi babı.

[237] Mu'minun Suresi: 101

[238] Saffat Suresi: 27

[239] Nisa Suresi: 42

[240] En'am Suresi: 23

[241] Nazi'm Suresi: 27-30

[242] Fussilet Suresi: 9-1

[243] Ahzâb Suresi: 50

[244] Fetih Suresi: 19

[245] Nisa Suresi: 134

[246] Hicr Suresi: 2

[247] Naziat Suresi: 30

[248] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/105-115

[249] Tirmizi (5/238) Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisâ Suresi babı.

[250] Nisa Suresi: 43

[251] Ebu Davud (3/325) Kİtâbu'l-Eşribe, 1-Şarabın haram kılınmasıyla ilgili bab. İsnadı sahihtir. Hakim (2/307) Kitâbu't-Tcfsir, Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buharı ve Müslim kitaplarına almamışlardır." Zehebi de onun bu açıklamasına muvafakat etmiştir.

[252] Ebu Davud (3/325) Kitâbu'I-Eşribe, 1-Şarabın haram kılınmasıyla ilgili hah. isnadı sahihtir.

[253] Nisa Suresi: 43

[254] Bakara Suresi: 219

[255] Maide Suresi: 90

[256] Nisa Suresi: 48

[257] Ebu Ya'lâ (10/186). Mecme'u'z-Zevâid (715) Heysemî şöyle söylemiştir: "Bunu Ebu Ya'lâ rivayet etmiştir ve Harh bin Sureye dışında kalan ravileri, Sahih'te isim­leri geçen ravîlerdir. Adı geçen kişi ise sikadır."

[258] Nisa Suresi; 31

[259] Nisa Suresi: 40

[260] Nisa Suresi: 48

[261] Nisa Suresi: 64

[262] Nisa Suresi: 110

[263] Buhari (8/253) 65-Kitâbu't-Tefsir, ll-"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, pey­gambere ve sizden olan yöneticilere itaat edin..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (31. 1465) 33-Kitâbu'l-İmâre, 8-Günâh olmayan bir şeyde yöneticilere itaat etmenin farz, günâh olan bir şeyde itaat etmenin ise haram olduğu babı. Ebu Davud (3/40) Kitâbu'l-Cihâd, İtaatla ilgili bab. Tirmizi (4/192) 24-Kitâbu'l-Cihâd, 3-Bir kimse­nin yalnız başına seriyye olarak gönderilmesi hakkında gelen rivayetler babı. Ne-sai (71154) 39-Kitâbu'l-Buyu', 28-Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, peygambere ve sizden olan yöneticilere itaat edin,,," sözüyle ilgili bab. İbni Mace (2/955-956) 24-Kitâbu'UCihâd, 40-Allah'a isyan olan bir şeyde (insana) itaat edilemeyeceği babı.

[264] Nisa Suresi: 59

[265] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/115-119

[266] Nisa Suresi: 75

[267] Nisa Suresi: 98        

[268] Buhari, aynı yer. İbni Hacer bunu hadisle ilgili yorumunda nakletmiştir.

[269] Buhari (8/255) 65-Kitâbu't-Tefsir, l4-"Size ne oluyor da, Allah yolunda ve.... savaşmıyorsunuz," sözüyle ilgili bab.                

[270] Nesai (6/3) 25-Kitâbu'l-Cihad, 1 -Cihadın farzhğı babı. Hakim (21307) Kitâbu't-Tefsir, Hakim şöyle söylemiştir: "Bu hadis Buhari'nin şartına göre sahihtir. Ancak Buhari ve Müslim bunu kitaplarına almamıştır." Zehebi de onun açıklamasına mu­vafakat etmemiştir.

[271] Nisa Suresi: 77

[272] er-Ravdu'd-Dâni (1153-54). Mecme'u'z-Zevâid (717) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani el-Mu'cemu's~Sağir ve el-Evsat'ta rivayet etmiştir ve Abdullah bin îmrân el-Abidİ dışında kalan ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir. Adı geçen kişi ise sikadır"

[273] Nisa Suresi: 69

[274] Buhari (81492-493) 65-Kitâbu't-Tefsir, 2-"Onlar Allah'la beraber başka bir ilâha tapmaz..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/2318) 54-Kitâbu't-Tefsir, 3024 nolu ha­dis. Ebu Davud (41104-105) Kitâbu'l-Fiten ve'l-Melâhim, Bir mü'mini öldürmenin ne kadar büyük bir günâh olduğuyla ilgili bab. Nesai (7185-86) 37-Kitâbu Tahri-mi'd-Dem, 2-Kan dökmenin oldukça büyük bir günâh olduğu.

[275] Furkan Suresi: 68

[276] Nisa Suresi: 93

[277] Müslim (412317) 54-Kitâbut-Tefsir.

[278] Furkan Suresi: 70

[279] Müslim Aynı yer. (412318)

[280] Müslim Aynı yer. (412318)

[281] Buhari (81495) 65-Kitâbu't-Tefsir, 4-"Ancak tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler müstesna..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (412317) 54-Kitâbu't-Tefsir. Ne-sai (7/86) 37-Kiîâbu Tahrimi'd-Dem, 2~Kan dökmenin ne kadar büyük bir günâh olduğu babı.

[282] Ebu Davud (41104-105) Kitâbu'l-Fiten ve'l-Melâhim, Bir mü'mini Öldürmenin ne ka­dar büyük bir günâh olduğuyla ilgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/119-125

[283] Nisa Suresi: 110

[284] İbni Kesir (1/537)

[285] Nesai (7/85) 37-Kitâbu Tahrimi'd-Dem, 2-Kan dökmenin oldukça büyük bir gü olduğu babı.

[286] Nesai (7/87) Aynı yer. Tirmizi (5/240) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisâ süresiyle İlgili bab. Tirmizi söyle söylemiğtİr: "Bu hadis hasen garibdir. İsnadı sağlamdır ve Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir."

[287] el-Cami' (2195)

[288] Nisa Suresi: 93

[289] Ebu Davud (4/105) Kitâbu'l-Fiten ve'l-Melâhim, Bir mü'mini öldürmenin ne ka­dar büyük bir günâh olduğuyla ilgili hab. Kavileri sikadırlar.

[290] Nisa Suresi: 48

[291] Bkz. İbni Kesir Tefsiri, (1/537) İbni Cerirf 5/136-139)

[292] Zümer Suresi: 53

[293] İbni Cerir, (5/139)

[294] Nisa Suresi: 94

[295] Buhari (S/258) 65-Kitâbu't-Tefsir, 17-"Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman İyice araştırın ve dünya hayatının varlığına göz dikerek, size selâm verene: "Sen mü'min değilsin" demeyin" âyetİyle ilgili bab. Müslim (412319) 54-Kitâbu't-Tefsir. Tirmizi (5/240) 48-Kİtabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisâ süresiyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasendir," demiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/125-130

[296] Ahmed bin Hanbel (6111). Mecme'u'z-Zevâid (7/8) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Taberani rivayet etmiştir. Kaviler sikadırlar." Bunu Taberani (5/140)'de rivayet etmiştir.

[297] İbni Cerir et-Taberi (5/140)

[298] Nisa Suresi: 95

[299] Buharı (7/290) 64-Kitâbu'l-Meğâzi, 5-3954. hadis. Bu hadisin bir bölümü de Buha­rı (4595)'de yer almaktadır.

[300] Taberani, el-Mu'ccmu'l-Kebir (51190), Mecme'u'z-Zevâid (7/9) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar." Tirmizi (5/241) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisa Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis bu rivayet şekliyle hasen, garibdir."

[301] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/130-133

[302] Bkz, el-İsâbe (4/3) Ebu Ahmed künyeliler.

[303] Buhari (8/259) 65-Kitâbu't-Tefsir, 18-"Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir de­ğildirler..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (3/1508) 33-Kitâbu'l-İmâre, 40-Mazereti olanların üzerinden cihaâ jarziyetinin düşmesi babı. Tirmizi (4/191) 24-Kitâbu'l-Cihad, 1-Mazereti olanlara cihaddan geri kalmalarına izin verilmesi hakkında ge­len rivayetler babı.

[304] Buharı (8/259-260) 65-Kitâbu't-Tefsir, 18-"Mü'minlerden özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler bir değildirler..." âyetiyle ilgili hah.

[305] Tirmizi (5/240-241) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisa Suresi babı. Tirmizi şöyle söylemiştir: "Bu hadis hasen, sahihtir." Nesai (6110) 25-Kitâbu'l-Cihad, 4-Cihad eden­lerin geri kalanlar üzerine olan üstünlüğü babı.

[306] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (12/165). Mecme'u'z-Zevâid (7/9) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani iki ayrı tankla rivayet etmiştir. Bunlardan birinin ravileri sikadırlar."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/133-135

[307] Nisa Suresi: 97

[308] Ankebut Suresi: 10

[309] Keşfu'l-Estar (3/46) Nisa Suresi (babı). Mecme'u'z-Zevâid (7/9) Heysemi söyle söylemiştir: "Buharı bunun bir kısmım rivayet etmiştir. Tam olarak da Bezzâr ri­vayet etmiştir. Muhammed bin Şureyk dışında kalan ravileri Sahih'te isimleri geçen ravilerdir. Adı geçen kişi ise sikadır."

[310] Nah! Suresi: 110

[311] Nisa Suresi: 101

[312] Müslim (11478) 6-Kitâbu Salati'l-Musâfırin ve Kasrihâ, İ-Yolcuların namazları ve namazın (yolculukta) kasr edilmesi babı. Ebu Davud (213) Ebvâbu Salati's-Sefer. Tirmizi (5/243) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisâ Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Nesai (3/116-117) 15-Kitâbu Taksiri's-Salati fi's-Sefer. İbni Mace (11339) 5-Kitâbu İkâmeti's-Sala, 73-Yolculukta namazın kasr edilmesi babı.'

[313] Müslİm (411993) 45-Kitâbu'l-Birr ve's-Sıla, 14-Mü'minin başına gelen has­talıktan, üzüntüden ve benzeri şeylerden dolayı sevap alması babı. Tirmizİ (5/247-248) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 5-Nisâ Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, ga-ribdir" demiştir.

[314] Ahmed bin Hanbel (6/65-66). Ebu Ya'lâ (8/135). Mecme'u'z-Zevâid (7/12) Heyse-mi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel ve Ebu Ya'lâ rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[315] Buhari (10/114) 75-Kitâbu'l-Merdâ, 5-Bayılan birinin ziyaret edilmesi babı. Müslim (3/1234) 23-Kitâbu'I-Ferâiz, 2~Kızkardeşlerinden başka mirasçısı olma­yan bir kimsenin mirası babı. İbni Huzeyme (1/56) 81-Kitâbu İbâheti'l-Vudu bi'l-Mâi'l-Musta'mel.

[316] Buhari (10/132) 75-Kitâbu'l-Merdâ, 21-Hasta ziyaretinde bulunanın hasta için abdest alması babı.

[317] Müslim (3/1235) 23-Kitâbu'l-Ferâiz, 2-Kızkardeşlerinden başka mirasçısı olmayan bir kimsenin mirası babı.

[318] Tirmizi (4/417-418) 30-Kitâbu'l-Ferâiz, 7-Kızkardeşlerin mirası babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[319] Ebu Davud (3/119-120) Kitâbu'l-Ferâiz, Oğlu olmayıp kızkardeşleri bulunan birinin mirası babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/135-140

[320] Buhari (8/270) 65-Kitâbu't-Tefsir, 2-"Bugün sizin dininizi bütünlüğe erdirdim..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (4/2312) 54-Kitâbu't'Tefsir. Tirmizi (5/250) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Mâide süresiyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sa­hihtir" demiştir. Nesai (8/114) 47-Kitâbu'l-İmân ve Şeraiuhu, 18-İmamn artması babı.

[321] Maide Suresi: 3

[322] Müslim (4/2313) 54-Kitâbu't-Tefsir.

[323] Tirmizi (5/250) 48-Kitahu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Mâide süresiyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, garibdir" demiştir.

[324] Ebu Davud (4/138) Kitâbu'UHudud, 3-Mızraklar hakkında gelen rivayetler babı. Nesai (7/101) 37-Kitâbu Tahrimi'd-Dem, 9-Bu hadis hakkında Talha bin Musar-rafla Muaviye bin Salih'in Yahya bin Said hakkında görüş ayrılığına düştüklerinin bildirilmesi babı. Bu hadisin isnadı çok fena sayılmaz (yani la be'se bihdir ki, sahih ve kasenden sonra gelir.) Ayetin bu şekilde yorumlanması ise Abdullah bin Abbas (r.aj'm görüşüdür. Kurtubi bu sözü (görüşü) zayıf görmüş ve Yüce Allah'ın şu sözüyle cevap vermiştir: "inkâr edenlere söyle: "Eğer vazgeçerlerse, geçmişte yaptıkları bağışlanır." (Enfal Suresi: 38) Yine Resulullah (s.a.s)'ın şu sözünü de delil olarak göstermiştir: "İslâm kendinden öncekileri yıkar (yani bir kimse Müslüman olursa geçmişte yaptıkları silinir)." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. Ebu Sevr şöyle söylemiştir: "Ayette, onun şirk ehlinin dışındakiler hakkında indiğine delil vardır. Bu da Yüce Allah'ın şu sözüdür: "Ancak sizin ken­dilerini ele geçirmenizden önce tevbe edenler bunun dışındadır." (ilim adam­larının) ortak görüşlerine göre şirk ehlinden olanlar elimize geçer sonra Müslüman olurlarsa artık onların kanları bize haram olur. Bu durum yukarıdaki âyetin Müslümanlar hakkında indiğine delalet etmektedir. Ibni Kesir (2l48)'de şöyle diyor: "Doğru olan görüşe göre hu âyet genel anlamdadır. Gerek müşriklerden ve gerekse diğerlerinden belirtilen nitelikleri üzerlerinde taşıyan herkesi içine alır." Şevkâni de, Fethu'l-Kadir (2132)'de bu görüşü benimsemiştir.

[325] Maide Suresi: 33-34

[326] Müslim (311327) 29-Kitâbu'l-Hudud, 6-Ehli zimmet olan Yahudilerin zina do-layısıyla recm edilmesi babı. Ebu Davud (41154) Kıtâbu'l-Hudud, Yahudilerin recm edilmesiyle ilgili hah. isnadı basendir.

[327] Mâide Suresi: 41

[328] Maide Suresi: 44

[329] Maide Suresi: 45

[330] Maide Suresi: 47

[331] Maide Suresi: 41

[332] Maide Suresi: 44

[333] Maide Suresi: 45

[334] Maide Suresi: 47

[335] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/141-146

[336] Ebu Davud (3/299) Kitâbu'l-Akdiye, Kadının hata etmesi durumuyla ilgili bab. İsnadı hasendir.

[337] Ebu Davud (4/168) Kiîâbu'd-Diyât, Cana karşı can alınması babı. Nesai (8/18-19) 45-Kitâbu'l-Kasâme, 8-Bu konuda İkrime üzerinde ihtilaf olduğunun bildirilmesi babı. İbni Hibban (7/258) Kitâbu'l-Kadâ, Yüce Allah'ın: "Eğer hüküm verirsen a-ralarında adaletle hüküm ver," sözünün indirilmesine sebep olan gelişmeyle ilgili bab.   

[338] Maide Suresi: 42

[339] Maide Suresi: 50

[340] Maide Suresi: 42

[341] Ebu Davud (3/303) Kitâbu'l-Ahdiye, Zimmet ehli arasında hüküm verilmesi babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/146-148

[342] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (17/371). Mecme'u'z-Zevâid (7/16) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[343] Maide Suresi: 54

[344] Taberi (6/115-116)

[345] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (12/67-68) Mecme'u'z-Zevâid (7/17) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[346] Maide Suresi: 94

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/148-149

[347] Bkz. Taberi (61194) İbni Kesir (2175)

[348] Maide Suresi: 67

[349] Tirmizi (51251) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Maide Suresi babı. Hakim (2/313) Hakim bunun sahih olduğunu söylemiş Zehebi de ona muvafakat etmiştir.

[350] Tirmizi (5/255-256) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Maide Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen garibdir" demiştir.

[351] Maİde Suresi: 87-88

[352] Buhari (8/276) 65-Kitâbu't-Tefsir, 9-"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl ettiği temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın," âyetiyle İlgili bab.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/149-151

[353] Maide Suresi: 87

[354] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/151-152

[355] Bakara Suresi: 219

[356] Nisa Suresi: 43

[357] Ahmed bin Hanbel (1153) Ebu Davud (3/325) Kitâbu'l-Eşrihe, Şarabın haram kılınması babı. Tirmizi (5/253-254) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Maide Suresi babı. Nesai (8/286-287) 57-Kitâbu'l-Eşribe, 1-Şarabın haram kılınması babı. Ha­kim (4/143) Kitâbu'l-Eşrioe. Hakim: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buhari ve Müslim kitaplarına almamışlardır," demiş, Zehebî de ona muvafakat etmiştir.

[358] Maide Suresi: 91 

[359] Müslim (4/1910) 44-Kitâbu Fedâili's-Sahabe, 22-Abdullah bin Mes'ud (r.a)'un ve

annesinin faziletleriyiz ilgili bab.    

[360] Maide Suresi: 93

[361] Tirmizi (5/255) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Maide Suresi babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/152-154

 

[362] Muhammed Suresi: 12

[363] AhkâfSuresi: 20   

[364] Bkz, Nevevi'nin Müslim Şerhi, C. 16, sh. 14  

[365] Tirmizi (51255) Aynı yer. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[366] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/155-156

[367] Taberani, eî-Mu'cemu'î-Kebir (10/95). Meçme'u'z-Zevâid (7/18) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir'de ve bir bölümünü es-Sağir'de rivayet etmiştir. Ravileri sikadırlar."     

[368] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (12/56-57) Mecme'u'z-Zevâid (7/18) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir'de rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravüerdir."

[369] Maide Suresi: 90-91

[370] Ebu Davud (31325) Kitâbu'l-Eşrİbe, Şarabın haram kılınmasıyla İlgili bab. Bu ha­dis hasendir.

[371] Nİsâ Suresi: 43

[372] Bakara Suresi: 219

[373] Maide Suresi: 90

[374] Buhari (8/278) 65-Kitâbu't-Tefsir, l5-"İman edip salih ameller işleyenler için., önceden tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur," âyetiyle ilgili bab.

[375] Buhari (81280) 65-Kitâbu't-Tefsir, 12-"Ey iman edenler! Açıklandığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sormayın..." âyetiyle ilgili bab. Müslim (411832-1833) 43-Kitâbu'l-Fedâil, 37-Resulullah (r.a)'a hürmet, zorunlu olmadığı takdirde ona çok soru sormaktan kaçınma babı.

[376] Maide Suresi: 101

[377] Müslim, aynı yer.

[378] Müslim, aynı yer.

[379] Müslim. (4/1834) Aynı yer.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/156-161

[380] Tirmizi (51256) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Maide Suresi babı.

[381] Buhari (8/280) 65-Kitâbu't-Tefsir, 12-Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Açıklan­dığında hoşunuza gitmeyecek şeylerden sormayın," âyetiyle ilgili hah.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/162-163

[382] Müslim  (21126)

[383] Buhari (8/283) 65-Kitâbu't-Tefsir, 13-Yüce Allah'ın: "Kulağı yarılıp salıverilen, putlara adanan, erkek dişi ikizler doğuran ve on defa yavru yapmasından dolayı sırtına yük vurulmayan hayvanlarla ilgili uygulamaların hiçbirini Allah emret-memİştir." sözüyle ilgili bab, Müslim (4/2192) 51-Kitâhu'l-Cenne ve Sıfatı Na'imihâ, 13-Cehenneme diktatörlerin (cebbarların), cennete de zayıfların gi­receği babı.

Bahire ve Sâibe: Bir deve arka arkaya on erkek yavru doğurursa Araplar onun. üzerine binmez, sütünü de misafirlerden başkası içmezdi. Buna Sâibe denirdi. Yani kendi haline bırakır ve başıboş salarlardı. Bundan sonra bir dişi yavru verecek olursa yavrunun kulağını yarar ve annesiyle birlikte başıboş salarlardı. Anne açısından yasak saydıklarını yavru açısından da yasak sayarlardı. Buna Sâibe yavrusu Bahire denirdi. Bahire kulağı yarılmış olandı. Bir başka açıklamaya göre deve erkek yavru dünyaya getirirse yavrunun kulağını yarar ve: "Ey Allah'ım! Eğer yaşarsa genç bir yavrudur, Ölürse de temizdir." derlerdi. Ölecek olursa etini yerlerdi. İşte Bahire buna derlerdi. Sâibe de şuydu: Bir adam malının bir kısmını hayrat yapar, onu Ka'be'nin örtüsüyle il­gilenenlere getirir ve onların emrine verirdi. Onlar o maldan yolculara yedirirler, ama kadınlara bir şey yedirmezlerdi. Kadınlar, malı getiren adam ölünceye kadar on­dan bir şey yiyemezlerdi. Ölünce erkekler ve kadınlar birlikte yerlerdi." (İbnu'l-Esir)

[384] Müslim (4/2191) Aynı yer.

[385] Maide Suresi: 106-107

[386] Buhari (51409) 55-Kitabu'l-Vesâyâ, 35-Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Sizden^ bîrine ölüm hali gelirse vasiyet esnasında içinizden iki adil kişiyi şahit tutun, sözüyle ilgili bab. Buhari bu hadisi muallak olarak (senedini vermeden) da rivayet etmiştir.

[387] el-Feth (5/410)

[388] Buhari (5/409-410) 55-Kitabu'l-Vesâyâ, 35-Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! 5ız-den birine ölüm hali gelirse vasiyet esnasında içinizden iki adil kişiyi şahit tutun, sözüyle ilgili bab. Ebu Davud (3/307-308) Kitâbu'l-Akdiye, Ehli zimmetin şahitliği ve yolculukta vasiyyet babı. Tirmizi (5/259) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 6-Maide Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, garibdir," demiştir.

[389] Maide Suresi: 106

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/163-167

[390] Şerhu'l-Mufredât, sh. 333

[391] Müslim Şerhi (2/129)

[392] Bkz. el-Feth {51412); İbni Kesir Tefsiri (2111i)

[393] Bkz. el-Feth (5/411)

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/167-168

[394] Tirmizi (51261) 48-Kitabu Tefsiri'i-Kur'an, 7-En'am Suresi babı. Hakim (2/315) Kitâbu't-Tefsir Hakim: "Bu hadis Buharı ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir. Ancak onlar kitaplarına almamışlardır," demiştir. Ahmed Şâkir de, Umdetu't-Tefsir (5İ25)'de bunun sahih olduğunu söylemiştir.

[395] En'am Suresi: 33

[396] Müslim (4/1878) 44-Kitâbu Fedâili's-Sahabe, 5-Sa'd bin Ebi Vakkas (r.a)'in fazile­tiyle ilgili bab.

[397] En'am Suresi: 52

[398] En'am Suresi: 65

[399] Ahmed bin Hanbel (5/135). Mecme'u'z-Zevâid (7/21) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar." "Anlaşıldığı ka­darıyla: "İkisi Resulullah (r.a)'tan yirmibeş yıl sonra gerçekleşti" sözünden iti­baren olan kısım Refi'in sözüdür. Çünkü Ubeyy bin Ka'b (r.a) fitne dönemine ka­dar yaşamamıştır. En doğrusunu ise ancak Yüce Allah bilir. Refı' hadisi Ubeyy bin Ka'b (r.a)'dan rivayet eden Ebu'l-Aliye'dir.

[400] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/169-171

[401] Buhari (13/295-296) 96-Kİtâbu'l-hisâm bi'l-Kitâbi ve's-Sunne, 11-Yüce Allah'ın: "...veya sizi çeşitli gruplara ayırıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya güç yeti­rir" sözüyle ilgili bab. Tirmizi (51261-262) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 7-En'am Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[402] En'am Suresi: 65

[403] Buhari (6/465) 60-Kitâbu Ehâdisi'l-Enbiyâ, 41-Yüce Allah'ın: "Andolsun biz tok-man'a: "Allah'a şükret" diye hikmeti verdik" sözüyle ilgili bab. Müslim (11114-115) 1-Kitâbu'l-İmân, 56-İmanda doğruluk ve samimiyet babı. Tirmizi (51262) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 7-En'am Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[404] En'am Suresi: 82

[405] Lokman Suresi: 13   

[406] En'am Suresi: 118-121

[407] Ebu Davud (31101) Kitâbu'l-Edâhi, Ehli kitabın kestikleriyle ilgili bab.

[408] Tirmizi (51263) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 7-Enam Suresi babı. Tirmizi: dis hasen, sahihtir" demiştir.

[409] Ebu Davud, aynı yer.

[410] Ebu Davud, aynı yer.

[411] Maide Suresi: 5

[412] Nesai (71237) 43-Kitâbu'd-Dehâyâ, 40-Yüce Allah'ın: "Üzerine Allah'ın adı anılma­mış olan (hayvanın eti)nden yemeyin," sözünün yorumuyla ilgili bab. Bu hadis değişik senedlerle rivayet edilmiş olması itibariyle hasendir.

[413] Buhari (6/551) 61 -Kitâbu'l-Menâkıb, 12-Zemzem kıssası ve Arapların bilgisizliği babı,

[414] En'am Suresi: 140

[415] Tirmizi (51264) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 7-En'am Suresi babı. Tirmizi: "Bu ha­dis hasen, garibdir" demiştir.

[416] En'am Suresi: 151-156

[417] En'am Suresi: 158

[418] Müsiim (1/138) 1-Kitâbu'l-İmân, 72-İmâmn kabul edilmeyeceği zamanın hangi zaman olduğu babı. Tirmizi (5/264) Aynı yer, Tirmİzi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[419] Buhari (13/465) 97-Kitâbu't-Tevhid, 35-Yüce Allah'ın: "Allah'ın sözünü değiştir­mek istiyorlar," sözüyle ilgili hah. Müslim (1/117) 1 -Kitâbu'l-İmân, 59-Bir ku­lun iyilik düşünmesi halinde bunun onun için (sevap olarak) yazılacağı ama kötülük düşünmesi halinde (yapmadığı takdirde) yazılmayacağı babı.

[420] En'am Suresi: 160

[421] Tirmizi (5/265) Aynı yer.

[422] Buhari (11/323) 81-Kitâbu'r-Rikâk, 31-Bir iyilik veya ^^J^ Müslim (1/118) 1-Kitâbu'l-İmân, 59-Bir kulun iyilik düşünmesi halinde bun ^onun için (sevap olarak) yazılacağı ama kötülük düşünmesi halinde (yapmadığı takdvde) yazılmayacağı babı.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/171-177

[423] A'raf Suresi: 31

[424] Müslim (4/2320) 54-Kitâbu't-Tefsir, 2-Yüce Allah'ın: "Her mescide gidişinizde süslerinizi alın" sözüyle ilgili bab. Nesai (5/233-234) 24-Kitâbu Menâsiki'l-Hacc, 161-Yüce Allah'ın: "Her mescide gidişinizde süslerinizi alın" sözüyle ilgili bab.

[425] Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi (181162-163)

[426] Ahmed bin Hanbel (5/218). Bu rivayette şu ifade geçmektedir: "Kâfirlerin bir ağaçları vardı. Ona .saygı gösterir ve üzerine silahlarım asarlardı." Tirmizi (4/475) 34-Kitâbu'l-Fiten, 18-"Sizden öncekilerin yollarını izleyeceksiniz," sözüyle ilgili bab. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[427] A'rafSuresi: 138

[428] Tirmizi (5/265) 48-Kitâbu't-Tefsir, 8-A'raf Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, garibdir" demiştir. Hakim (2/319-320) Kitâbu't-Tefsir, Hakim: "Bu hadis Buharı ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir. Ancak onlar kitaplarına almamışlardır," demiş, Zehebi de onun bu açıklamasına muvafakat etmiştir,

[429] A'raf Suresi: 143

[430] Taberi (9/37). İbni Kesir (2/244). Hakim (2/320)

[431] Tirmizi (51267) 48-Kitâbu't-Tefsir, 8-A'raf Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir. Hakim (2/319-320) Kitâbu't-Tefsir, Hakim: "Bu hadis Müs­lim'in şartlarına göre sahihtir. Ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına al­mamışlardır" demiş, Zehebi de onun bu açıklamasına muvafakat etmiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/179-182

[432] A'raf Suresi: 175-176

[433] Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir (9/249). Mecme'u'z-Zevâid (7/25) Heysen söylemiştir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimler ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/182-183

[434] Mecme'u'z-Zevâid (7125) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/183

[435] İbni Cerir Tefsiri (9184)

[436] A'raf Suresi: 199

[437] Mecme'u'z-Zevâid (7125) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Evsat'ta

rivayet etmiştir ve ravileri sikadırlar."

[438] Buhari (81305) 65-Kitâbu't-Tefsİr, 5-Yüce Allah'ın: "Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve bilgisizlerden yüz çevir" sözüyle ilgili bab,

[439] Buhari, aynı yer. Ebu Davud (41250) Kitâbu'l-Edeb, Bir iste aşırıya gitme babı.

Burada af ile kastedilen, kolay olandır. Şanı yüce olan Allah, Peygamber (a.s)'ine in­sanların uygulamalarından kolay ve rahat olanı almasını, onları zora koşmamasını emretmiştir.

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/183-185

[440] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/185

[441] Buhari (8/306) 65-Kitâbu't-Tefsir, 1-Yüce Allah'ın: "Sana ganimetlerden soruyor­lar" sözüyle ilgili bab. Müslim (4/2322) 54-Kitâbu't-Tefsir, 5-Berâe, Enfal ve Haşr süreleriyle igili bab. Burada verilen metin daha uzun bir hadisin bir parçasıdır. Bu hadiste İbni Cubeyr, Abdullah bin Abbas (r.a)'a birden çok sure hakkında soru sormaktadır. Tevhe süresiyle ilgili bölümde daha uzun bir şekilde gelecektir.

[442] Ebu Davud (3146) Kitâbu'l-Cihâd, Çarpışmanın kızıştığı sırada geri kaçmakla ilgi­li bab. Hakim (2/327) Hakim: "Bu hadis Müslim'in şartlarına göre sahihtir. Ancak Buharı ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır," demiş, Zehebi de onun hu açıklamasına muvafakat etmiştir.

[443] Enfal Suresi: 16

[444] Müslim (311367-1368) 32-Kitâbu'l-CMd ve's-Siyer, 12-Ganimetler babı. Ebu Da-vud (3/77-78) Kiîâbul-Cihâd, Ganimetlerle ilgili bab, Tirmizi (5/268) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 9-Enfal Suresi babı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahihtir" demiştir.

[445] Enfal Suresi: 1

[446] Enfal Suresi: 22

[447] Buhari (8/307) 65-Kitâbu't-Tefsir, 1-Yüce Allah'ın: "Allah katında canlıları kötüsü bir şeye akıl erdiremeyen sağır ve dilsizlerdir" sözüyle ilgili bab. Bum beri de rivayet etmiş ve şu fazlalığa yer vermiştir: "Onlar hakka uymazlar."

[448] Ahmed bin Hanbel (11165). Keşfu'l-Esiar (4/91). Mecme'u'z-Zevâid (7/27) Ut mi şöyle söylemiştir: "Bunu Ahmed bin Hanbel, değişik senedlerle rivaye mistir. Bunlardan birinin ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

[449] Buhari (8/309) 65-Kitâbu't-Tefsir, 4-Yüce Allah'ın: "Sen onların içinde olduğun sürece Allah onlara azap edecek değildi," sözüyle ilgili bab.

[450] Enfal Suresi: 32

[451] Enfal Suresi: 33

[452] Enfal Suresi: 34

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/187-190

[453] Me'aric Suresi: 1

[454] Müslim (3/1522) 33-Kitâbu'l-İmâre, 52-Aîmamn (çarpışmanın) ve buna te§vik et­menin fazileti. Ebu Davud (3113) Kitâbu'l-Cihâd, Atmakla (çarpışmakla) ilgili bab. Tirmizi (5/270) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 9-Enfal Suresi babı.

[455] Enfal Suresi: 60

[456] Müslim, aynı yer.

Atmak: Düşmana boyun eğdirecek, ona zarar verecek her şey buna girer.

[457] Enfal Suresi: 63

[458] Keşfu'l-Estar (3150) Enfal Suresi. Mecme'u'z-Zevâid (7/27) Hey semi şöyle söylemiştir: "Bunu Bezzar rivayet etmiştir ve Cunâde bin Selem dışındaki ravileri Sahih'te isimleri geçen ravilerdir. Keşfu'l-Estar'da Cunâde bin Selem olarak değil de Sullem bin Cunâde olarak geçmektedir. el-A'zami, Sullem bin Cunâde'nin doğru olduğunu ifade etmiştir. Çünkü Sullem, Bezzâr'in şeyhlerinden (kendile­rinden hadis aldığı kişilerden)dir ve İbni Hacer'e göre onuncu tabakadandır. Bu kişi sika biridir. Cunâde İse dokuzuncu tabakadandır ve onu Ebu Zur'a, Ebu Hatim, ve Ezdi zayıf görmüşlerdir. Ancak İbni Huzeyme ve İbni Hibban sika olarak değer­lendirmişlerdir. Bkz. et-Tehzib (21116)

[459] Buhari (8/311) 65-Kitâbu't-Tefsir, 7-Yüce Allah'ın: "Şu an Allah üzerinizdeki yükü hafifletti ve sizde zaaf olduğunu bildi" sözüyle ilgili bab.

[460] Enfal Suresi: 65

[461] Enfal Suresi: 66

[462] Enfal Suresi: 68

[463] Enfal Suresi: 70

[464] Taberani (111171). Mecme'u'z-Zevâid (7/28) Heysemi şöyle söylemiştir: "Bunu Taberani, el-Mu'cemu'l-Evsat'ta rivayet etmiştir. el-Mu'ccmu'l-Kebir'de muhtasar olarak vermiştir. el-Evsat'taki rivayetin İbni İshak dışında kalan ravileri, Sahİh'te isimleri geçen ravilerdir. İbni Ishak da kendisinin hadisi bizzat duyduğuna delalet eden ifade kullanmıştır (dolayısıyla telbis ihtimali yoktur -Çeviren)."

[465] Enfal Suresi: 67-68

[466] Ebu Davud (3/61) Kitâbu'l-Cihâd, Esirin mal karşılığında serbest bırakılması

babı. Müslim de benzeri bir rivayet nakletmistir. 2673-Ebu Davud (3/129) Kitâbu'l-Eerâiz, Yeminleşmeyle olan mirasın akrabalıkta olan mirasla nesh edilmesi babı. isnadı hasendir.

[467] Enfal Suresi: 72

[468] Enfal Suresi: 72

[469] Tirmizi (5/271-272) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an, 9-Enfal Suresi habı. Tirmizi: "Bu hadis hasen, sahih, garihdir" demiştir.

[470] Enfal Suresi: 68

2675-Buhari (6/220) 57-Kitâbu Fardi'l-Humus, 8-Resulullah (r.a)'ın: "Size gan helâl kılındı" sözüyle ilgili bab. Müslim (311366-1367) Kitâbu'l-Cihâd, ümmete Özel olarak ganimetlerin helâl kılınması babı.

[471] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/190-197

[472] Enfal Suresi: 75

[473] Enfal Suresi: 75

[474] Tafoerani, cl-Mu'ccmu'l-Kehir (11(284). Mecme'u'z-Zevâid (7/28) Heysemi şöyle söylemiş/ir: "Bunu Taberani rivayet etmiştir ve ravileri, Sahih'te isimleri geçen ravilerdir."

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/197-198

[475] Ahmed bin Hanhel (î/69). Ebu Davud (1/208-209) Kitâbu's-Sala, Namazda açıktan okuma babı. Tirmizi (5/272-273) 48-Kitabu Tefsiri'l-Kur'an.îO-Tevbe Suresi babı. Hakim (2/330) Hakim: "Bu hadisin isnadı sahihtir. Ancak Buhari ve Müslim bunu kitaplarına almamışlardır" demiştir.

[476] Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/199-200

[477] Buhari (8/628-629) 65-Kitâbu't-Tefsir, 59-Haşr Suresi babı. Müslim (4/2322) 54~Kitâbu't-Tefsİr, 5-Berâe, Enfal ve Haşr süreleriyle ilgili bab.

[478] Buhari (8/629) Aynı yer.

[479] Tevbe Suresi: 75-76

[480] Tevbe Suresi: 58

Said Havva, El Esas Fi’s Sünne, Hadislerle İbadet Ansiklopedisi, Hikmet Neşriyat: 6/200-201