Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kıraatde Mekruhlar - Halebi Sagir - 2. Sayfa

Kıraatde Mekruhlar

Kıraatde Mekruhlar 8

Okuduğu Miktarı Parmakla Saymak. 8

Namazda Bîr Şeye Dayanmak. 8

Namazda Yürümek. 8

Namazda Bit, Pire Öldürmek. 8

Namazda Acele Davranmak. 9

Mekruh Kıraatler 9

Bîr Şey Giyip Çıkarmak. 9

Güzel Koku Koklamak. 9

Tükürmek. 9

Yelpazelenmek. 10

Ellerin Durumu. 10

İntikâlleedeki Zikirler 10

Terini Silmek. 10

Namazda Bazı Dualar 10

Resimli Seccadelerde Namaz Kılmak. 11

Minder, Keçe Ve Benzerleri Üzerinde Namaz. 11

İmâmın Duracaçı Yer 11

Son Safta Tek Başına Namaz Kılmak. 11

Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Yerler 12

Bîr Sûreyi Okurken Başka Bir Sûreye Geçmek. 12

İmamlık Yapmanın Mekruh Olması Hâli 12

İmâmın Okurken Tutulması 12

Kölenin, A'râbînin, Âmâ'nın, Ve Veled-İ Zinanın İmamlığı 13

Bayram Namazından Önce Nafile Namaz. 13

Abdesti Daralmış Olarak Namaz Kılmak. 13

Kendisine Dönülerek Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Yerler 13

Namaz Kılan Kimsenin Önünden Geçmek. 14

Namaz Kılanın Önüne Sütre Dikmesi 14

Yemek Hazırken Namaz Kılmak. 15

Namazda İmâmdan Önce Hareket Etmek. 15

Fırın, Ocak Ve Benzerlerine Karşı Namaz Kılmak. 15

El Ve Ayak Parmaklarının Kıbleden Ayrılması 15

Mescide Koşarak Gitmek. 15

Namazın Kesilmesi Halleri 15

ALTINCI  BÖLÜM... 15

NAMAZI İFSÂD EDEN  (BOZAN) ŞEYLEH.. 15

Namazı İfsâd Eden   (Bozan)   Şeyler Namaz İçinde Konuşmak. 16

Namaz İçinde İnlemek «Âh» Etmek. 16

Aksıran Kimsenin  «Elhamdüli'llâh» Demesi 17

Tutulan İmâmı Açmak. 17

Namaz İçinde Bir Şey Yemek. 17

Amel-İ Kesir - Amel-İ Kalîl 18

Namazda Bebek Emzirmek. 18

Namaz Kılan Kimsenin İteklenmesi 18

Namazda Selam Almak. 18

Namazda Bir Şey Giymek Veya Çıkarmak. 18

Namaz Kılan Kimsenin Başkasına Vurması 19

Hayvan Üzerinde Namaz Kılan Kimsenin Hareketleri 19

Namaz Kılan Kimsenin İşaretle Cevâp Vermesi 19

Namaz Kılan Kimsenin Yazı Yazması 19

Namaz Kılan Kimsenin Müezzine İcabet Etmesi 20

N A.Maz İçinde Ta'zim Ve Salevât Getirmek. 20

Namaz Kılan Kimsenin Gönlünden Geçirdikleri 20

Namaz Kılan Kimsenin Selâm Alması 20

Namaz Kılan Kimsenin Bir Emir Üzerine Hareket Etmesi 20

Namaz İçinde Duâ. 21

Namaz İçinde Yazı Okumak. 21

Amazda Kur'ân'ı Yüzünden Okumak. 21

Namaz İçinde Taş Ve Ok Atmak. 22

Namazda Kaşınmak. 22

Namazda Bit Öldürmek. 22

Yüksek Sesle Okuyarak İzin Vermek. 22

Namaz Kılan Kimseyi, Eşinin Öpmesi 22

Namaz Kılan Kimsenin Vesveseye Düşmesi 23

Sehven Selâm Vermek. 23

Namazda Yürümek. 23

Namazda Sakız Çiğnemek Ve Bir Şey Yemek. 23

Namazı Bozup Bozmayan Şeyler Hakkında Feri Mes'eleler 24

Namaz Kılarken Abdestin Bozulması 24

Namaz Kıldırırken İmâmın Abdesti Bozulursa. 26

Sehiv Secdesi Gerektirmeyen Haller 27

Sehiv Secdesi Ne Zaman Vâcîb Olur 27

Sehiv Secdesinin Vacip Olmasının Altı Sebebi 27

Vâcîbin Vasfını Değiştirmek. 28

Açıktan Okunacak Namazda Gizli, Gizli Okunacak Namazda Açıktan Okumak. 28

Namazlarda Teşehhüdü Unutmak Veya Fazla Rek'atlere Kalkmak. 28

Birinci Ka'dede Teşehhüdden  Fazla Okumak. 29

Son İki Rek'atte Bir Şey Okumamak. 30

Kunut Dualarını Sehven Terketmek. 30

Kıyamda Fatihayı Veya- Sûreyi Sehven Terketmek. 30

Dört Rek'atli Bir Namazda Sehven İki Rek'atte Selâm Vermek. 30

Namazda Beşinci Rek'ate Kalkmak. 30

İmâmın Sehiv Secdesi 31

İftitâh Tekbirinde Şüpheye Düşmek. 32

Hangi Namazı Kıldığında Şüpheye Düşmek. 32

Mesbûk'un Sehvi 32

İki Rek'ati Geçiren Mesbûk. 33

Mesbûk'la Münferid Arasındaki Dört Fark. 34

Mesbûkla Îlgîli Bazı Mes'eleler 34

Lâhık'la İlgili Bazı Mes'eleler 35

Kaç Rek'at Kıldığını Bilmeyen Kimse. 35

Sehiv Secdesi Nasıl Yapılır 36

Sehiv Secdeleri İle İlgili Bazı Mes'eleler 37

ZELLE-I KARİ (NAMAZ İÇİNDE KUR'ÂN OKURKEN YANILMA) 37

Kur'an'da Bulunmayan Bir Lafız Gibi Okumak. 37

Benzeri Kur'an'da Bulunan Fakat Manası Uygun Olmayan Okuyuşlar 38

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak. 38

Kelimeyi Bölmek. 40

Durulmaması-Gereken Yerde Durmak. 40

Bir Harfi Başka Bir Kelimeye Bitiştirmek. 41

İyyâke Kelimesinde Durmak. 41

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak. 41

Dilinde Rekaket Olan Kimse. 41

Harekeyi Değiştirerek Okumak. 42

Bir Harf Ekleyerek Okumak. 42

Bir Harf Noksanlaştırarak Okumak. 42

Sad İle Sin Harflerini Birbirleri Yerine Okumak. 43

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak. 43

Bir Lafzı, Başka Bir Lafız Yerine Okumak. 43

Harekeyi Değiştirerek Okumak. 44

Bir Kelime Yerine Bir Başka Kelimeyi Okumak. 44

Bir Kelime Yerine Başka Bir Kelimeyi Okumak: 44

Şeddesiz Harfi Şeddeli, Şeddeli Harfi Şeddesiz Okumak: 45

Tenbih (Yanlış Okuyuştan Meydana Gelen Neseb Değişikliği) 45

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak. 46

Zelletü'l-Kari İle İlgili Bazi Mes'eleler 46

Ayete Bir Kelime Ekliyerek Okumak. 46

Namazda Mekruh Olan Ve Mekrulî Olmayan Kıraatler 47

Namaz Dışında Kur/an Okumak  Ezberlemek : 48

Kaç Günde Bîr Kur'ân Hatmetmeli 48

Kur’an Okumanın Mekruh Olduğu Yerler 48

kur'ân okumakla ilgili bazı mes'eleler 49

Kur'an Okurken Nağme Yapmak. 50

Mushaflar Nasıl Olmaltdır 50

Tilâvet Secdesi Nedîr?. 50

Secde Âyetleri Hangileridir?. 50

Tilâvet Secdesi İle İlgili Mes'eleler 51

Tilâvet Secdesi Nasıl Yapılır?. 51

Tekrar Tekrar Okunan Secde Âyeti 52

Binili İken Secde Âyeti Okumak. 53

Secde Âyetinin Namaz İçinde Tekrarlanması 53

Peygamber (S.A.V.) Efendimize Selevât Getirmek. 53

Tilâvet Secdesi İle İlgili Bazı Mes'eleler 53

Namazı Cemâatle Kılmak Ve İmamet 54

Cemâatle Namaz Kılmamayı Mubah Kılan Özürler 54

Kimin İmâm Olması Daha Uygunduk. 55

Fâsık Ve Bid'atçinin İmamlığı 55

İmamlığa Geçirilmesi Mekruh Olanlar 55

İmâm Olarak Kimlere Uymak Caizdir Ve Kimlere Uymak Caiz Değildir 56

İmâm Nerede Durmalıdır 57

Saf Tutarken Dikkat Edilecek Hususlar 57

Namazda Erkekle Kadının  Aynı Hizada Bulunması 57

Kadınla Erkeğin Aynı Hizada Bulunmasının Namazı Bozmasının On Şartı 58

İmâma Uymanın Sahih Olmasının Şartları 58

Muktedînin İmâma Uyması Ve Uymaması Şartlari 59

İmâm Terketse Bile Cemâatin Yapması Gereken Şeyler 60

Geçmiş Namazların Kazası 60

Kazaya Kalan Namazlar İki Çeşittir 61

Hangi Namazı Terkettiğini Bilmeyen Kimse. 62

Bir Namazda Bir Secdeyi Tehkeden Kimse. 62

Yatsıdan Sonra, Sabahdan Önce Bülüğa Ebe Çocuk. 62

Hastalar Kazaya Kalan Namazlarını Nasıl Kılarlar 62

Namazı Kılıp.Kılmadığını Bilmeyen Kimse. 63

Iskat-I Salât 63

Misafir (Yolcu) Namazı 63

Yolcular Hakkındaki Bazı Hükümler 64

Seferle İlgili Bazı Hükümler 64

Misafirin Mukîme Îktidast 65

Vatan Kaç Kısımdır 66

Konuda Bazı Mes'eleler 66

Cum'a Namazı 67

Cum'a Namazının Vücübunun Şartları 67

Cum'anın Edasının Şartları 67

Şehrin Ta'rîfi 68

Bir Şehirde Birden Çok Yerde Cum'a Kılmak. 68

Velıyyul - Emr 69

Cum'anîn Vakti 69

Hutbenin Şabtı 70

Hutbenin Rüknü. 70

Hutbenin Vâcibleri 70

Hatibin Uyması Gereken Şeyler 70

Cum'a Cemâati 70

Cum'a İçin İzin. 71

Cum'a İle İlgili Bazı Mes'eleler . 71

Hutbeyi Sessizce Dinlemek. 71

Cum'a İle İlgili Çeşitli Mes'eleler 72

Bayram Namazı 73

Bayram Namazının Kılınışı 73

Bayram Hutbesi 74

Bayram Namazları İlf, İlgili Feri Mes'eleler 74

Teşrıyk Tekbirleri 75

Cenazeler Ölmek Üzere Olan Kimseye Karşı Vazifeler 76

Ölen Kimseye Karşı Vazifeler 76

Ölünün. Yıkanması 76

Ölünün Kefenlenmesi 77

Ölü Nasıl Kefenlenir 78

Cenaze Namazı 79

Cenaze Namazını Kim Kıldırmalı 79

Cenaze Namazı Nasıl Kılınır?. 80

Cenaze Namazında Nasıl Saf Tutulur 81

Cenaze Namazı Île İlgili Muhtelif Mes'eleler 81

Cenazenin Taşınması 81

Kabir Nasıl Olmalıdır 82

Ölü Kabre Nasıl Konur 83

Şehidleb. 83

Şehidin Hükmü. 84

Cenaze Hakkında Müteferrik Mes'eleler 84

Birden Çok Cenaze İçin Bir Namaz. 86

Mü'min Cenazeleri İle Müşrik Cenazeleri Karışırsa. 86

Kim Olduğu Bilinmeyen Ölü. 87

Cenaze Ne Zaman Defnedilmeli 87

Cenazenin Peşinde Yürümek. 87

Cenazede Ücretle Yaptırılabilecek Ve Yaptırılmayacak İşler 87

Ölü Nerede Defnedîlmelidir 87

Ölü Kabirden Çıkarılır Mî?. 87

Çeşitli Mes'eleler 88

Kabir Ziyareti 88

Çeşitli Mes'eleler 88

Ta'ziyede Bulunmak. 88

Mezarla İlgili Bazı Mes'eleler 89

Mescidlerle İlgili Hükümler; Pîs Koku Île Mescide Girmek. 89

Mescidde Yapılması Yasak Olan Şeyler 89

Hangi Mescid Daha Faziletlidir 90

Kisinin Kendi Mahallesinin Mescidinde Îsamaz; Kıtması 90

Mescidden Çıkmanın Doğru Olmadığı Haller 91

Namaz Gâhla: 91

Finâ-İ Mescid. 91

İçerisinde Mescîd Bulunan Ev. 92

Mescidin Mumu. 92

Bîr Mescidde Ve Aynı Vakitte Cemâatin Tekrarlanması 92

Gasbedilmîş Olan Bir Yerde Yaptırılan Mescid. 92

Dar Gelen .Mescidi Genişletmek. 92

Mescid Yaptıran Kimselerin Bazı Hakları 92

Mescide Yapılan Hizmetlerden Hangisi Efdâldir 93

Mescidin Kapısını Kitlemek. 93

Mescidi Süslemek. 93

NAMAZLA İLGİLİ MUHTELİF MES'ELELER.. 93

Ka'be'nin İçinde Namaz Kılmak. 93

Kaç Çeşit Secde Vardır 94

Şükür Secdesi Nasıl Yapılır 94

Secde Hakkında Uydurulan Şeyler 94

Döşeme Ve Döşek Üzerinde Namaz Kılmak. 94

Başkasının Evinde Namaz Kılmak. 95

Namazla İlgili Çeşitli Mes'eleler 95

Namazda Kıraatle İlgili Bazı Mes'eleler 95

Dişi Ağrıyan Kimsenin Ne Şekilde Namaz Kılacağı 95

Fatihayı Okuyup Okumadığı Hususunda Şüpheye Düşen Kimse. 95

Namazla İlgili Çeşitli Meseleler 96

İmâm Abdestsiz Namaz Kıldırdığını Hatırlarsa. 96

Yine Çeşitli Mes'eleler 96

Nağme Yapan İmâmın Arkasında Kılınan Namaz. 97

Çeşitli Meseleler 97

Kul Hakkına Bedel Olarak Namazların Sevabından Alınacağı 97

Kunut Tekbîrini Terk Eden Kimse. 97

Kaza Namazları İle Meşgul Olmak. 97

Tilavet Secdesi İle İlgili Bazı Meseleler 97

Cemaate Yetişebilmek İçin Bir Çare. 98

Namazla İlgili Bazı Nezirler 98

Çocuğu Namaza Başlatmak. 98

YEDİNCİ BÖLÜM... 98

NAMAZ SÛRELERİ ve NAMAZ DUALARI 98

Dikkat!. 98

FATİHA SÛRESİ 99

Okunuşu: 99

Meali: 99

Açıklaması: 99

AYETE'L-KÜRSİ 100

Okunuşu. 100

Meali : 100

Açıklaması : 100

ÂMENE'R-RESULÜ.. 101

Okunuşu. 101

Meali : 102

Açıklaması : 102

SABAH NAMAZINDAN SONRA OKUNAN AYET HÜVALLAHÜLLEZİ 103

Okunuşu. 103

Açıklaması : 103

el-ASR SÛRESÎ 104

Okunuşu : 104

Meali : 104

Açıklaması : 104

HUMEZE SURESİ 104

Okunuşu : 105

Meali: 105

Açıklaması : 105

FİL SÛRESİ 105

Okunuşu : 106

Meali : 106

Açıklaması : 106

KUREYŞ SÛRE. 106

Okunuşu. 106

Meâlî : 106

Açıklaması : 106

MÂÛN SÛRESİ 107

Okunuşu : 107

Meali : 107

Açıklaması 107

KEVSER SÛRESİ 108

Okunuşu: 108

Meali 108

Açıklaması : 108

KÂFİRUN SURESİ 109

Okunuşu : 109

Meâlî 109

Açıklaması 109

NASR SÜRESİ 110

Okunuşu: 110

Meâlî: 110

Açıklaması: 110

TEBBET SÛRESİ 111

Okunuşu. 111

Meali: 111

Açıklaması: 111

ÎHLÂS SÛRESİ 112

Okunuşu: 112

Meali : 112

Açıklaması: 112

FELAK SURES. 114

Okunuşu: 114

Meali: 114

Açıklaması: 114

NÂS SÛRESİ 114

Okunuşu : 114

Meali 114

Açıklaması: 115

EZAN.. 115

KAMET.. 116

SÜBHANEKE. 116

Kısaca Manası: 116

ET-TAHİYYAT.. 116

Kısaca Manası: 116

Allâhumme Salli 116

Kısaca Manası: 117

Allâhümme Barik. 117

Kısaca Manâsı: 117

ALLÂHÜMME RABBENA.. 117

Okunuşu: 117

Kısaca Manâsı: 117

KUNUT DUALARI 117

Okunuşu. 117

Kısaca Manâları: 117


Kıraatde Mekruhlar

 

Besmele»yi, «amın»,ı «subhâneke»yı ve «eüzü»yü açıktan söylemek mekruhtur. Çünkü, bunların açıktan söylenmesin­de sünnete muhalefet vardır.

Kıraati rükûda tamamlamak mekruhtur.  Çünkü rükû,kıraat yeri değildir.[1]

 

Okuduğu Miktarı Parmakla Saymak

 

ımaz kılan kimsenin, namaz esnasında okuduğu âyet­leri, sûreleri ve getirdiği teşbihleri parmaklan ile sayması, İmâm-ı A'zam (R.A) 'a göre mekruhtur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmânı Muhammed (R.A.) 'e göre ise, bunda beis yoktur.

Yine Meşâyih bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bazıları: «Na­file namazlarda saymanın mekruh olmadığında ihtilâf yoktur.» demişlerdir. Bazıları da: «İhtilâf nafile namazlardadır. Fakat, farz namazlarda saymanın mekruh olduğunda ihtilâf yoktur.» demişlerdir.                              

Fakîh Ebû Ca'fer Hindvânî: «Bu ihtilâf, farz namazlarda da nafile namazlarda da câridir,» demiştir.

Fetâvâyi Hâkâniyye'de : «Parmaklar mesnûn olduğu şekilde konmuş bulunurken, onların başlarını yumarak sayılırsa mekruh olmaz.» denilmiştir.                                         .

Yine Hâkâniyye'nin bir ba^ka yerinde : «Namaz kılan kimse, eğer tesbîh namazında olduğu gibi teşbihleri sayinaya ihtiyaç hissederse, bu durumda onları sâdece kalbinde saklar, parmak­ları ile saymaz» denilmiştir.[2]

 

Namazda Bîr Şeye Dayanmak

 

Bir kimsenin namaz esnasında, duvara veya bir asaya özürsüz olduğu halde dayanması mekruhtur. Bir özrünün bu­lunması halinde dayanmasının mekruh olmadığı, Kıyam bah­sinde geçmişti.[3]

 

Namazda Yürümek

 

Namaz esnasında, özürsüz olarak bir kaç adım yürümek mekruhtur. Fakat, bir özürden dolayı yürünürse mekruh olmaz.

Nitekim, namazda iken abdesti bozulmuş olan kimse abdest al­mak için yürürse veya Serahsî'nin kavline göre, namaz kılan kim­se yılan veya akrep öldürmek için yürürse, mekruh olmaz.

Namazda yürümenin sadece mekruh olması, namaz kılan kimsenin her adımda veya iki adımda bir, biraz durup son­ra tekrar yürümesi şartına bağlıdır. Fakat, bu kimse hiç durma­dan peşpeşe üç adım yürür ve kendisinin bir özrü de bulunmaz­sa, namazı fâsid olur. Bu durumda eğer bir özrü varsa, namazı fâsid olmadığı gibi, mekruh bile olmaz. Eğer bir özrü bulunmaz ve ardı ardına üç adım yürürse, namazı fâsid olur. Özrü var ise, namazı mekruh olur; fâsid olmaz.

Namazda sağa sola eğilmek de, abes olduğu ve huşû'a aykırı bulunduğu için- mekruhtur.[4]

 

Namazda Bit, Pire Öldürmek

 

Namazda, kehle veya pire tutup öldürmek veya gömmek mekruhtur.

Bu hususta Hulâsâ'da Hanefî imamları arasında ihtilâf ol­duğu bildirilmiş ve şöyle denilmiştir : İmâm-ı A'zam (R.A) : «Na­maz kılan kimse, namaz içinde kehle öldürmez; bilâkis onu çakıl taşlarının altına gömer.» dedi.

İmâm Muhammed (R.A.) : «Onun öldürülmesi, bence gömül­mesinden daha uygundur; fakat ikisinde de beis.yoktur.» demiş­tir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise: «öldürülmesi de, gömülmesi mekruhtur.», demiştir.

Bu mes'elede kehlenin namaz kılan kimseyi ısırması hâlin­de, İmâm Muhammed (R.A.) 'in kavli ile amel etmek evlâdır. Çün­kü, kehlenin tekra ısırması, namaz kılan kimsenin huşu'-unu dağıtacağı için, onu gidermek daha evlâdır.

Bu mes'eîede İraâm-ı A'zam  (R.A.)'m ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'un kavilleri ile amel, kehle veya pirenin namazı kılan kim­seyi ısırmak özrü olmaması halindedir. (Isırırsa, onlara göre de öldürülür veya gömülür.)

Namaz içinde yılan veya akrebi öldürmekte bir beis yok­tur. Çünkü, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz :

biîe iki siyahı öldürünüz: Yılan ve akreb» buyurmuştur.

Meşâyihin bazıları: «Namaz içinde yılan veya akrep öl­dürmekte bir beis olmaması, namaz küan kimsenin (peş peşe üç adımdan) çok yürümeye ve ardarda üç defadan fazla var­maya ihtiyaç duyulmaması şartma bağlıdır.

Fakat, namaz kılan kimse eğer bunları öldürmek için, peşpt-şe üç adımdan fazla yürümeye veya ard arda üç defadan fazla vurmaya ihtiyaç hissederse,.bu durumda namazı fâsid olur. Ni-tekim, namaz kılarken doğüşen kimsenin namazı da fâsid olur. Çünkü, bunlar amel-i kesirdir. (=çok hareket) Bu tafsilâtı, îmâm Serahsî Mebsût'uııda zikredilmiştir. Sonra yine, îmâm Serahsî şöyle demiştir : «Ezhar olan şudur : Onları öldürmeye ruhsat ol­duğu için, bu mes'elede tafsilât (ihtilâf) yoktur. Nitekim, abdest bozulduğu zaman yürümeye ruhsat olduğu gibi... Zikretmiş ol­duğumuz hadis-i şerifin mutlak olması da bunu te'yîd eder.

Fakat bu Konuda sahih olan kavil, namazın fâsid olmasıdır. Lâkin, onları öldürmek için namazı bozmak mubahtır. Nitekim, zulme uğrayan bir kimseye yardım için veya bir kimseyi helak olacağı bir sebepten kurtarmak için veyahut da kıymeti bir dir­heme ulaşan bir şeyin kaybolmaması için, namazı bozmana oluşu gibi...[5]

 

Namazda Acele Davranmak

 

Rükû' ve sücûdda, vücûd azalarının sükûn bulmasını terk edip, çok acele davranmak mekruhtur. Çünkü, bu durumda vâcib terk edilmiş olur.

Keza, ayakta durma ve oturma esnasında da vücûd azâarının 'sükûn bulmasını terk etmek de mekruhtur. Tftnv bu du­rumda da bir rivayete göre vacibi terk, bir rivayette ise müek-ked sünneti terk vardır ve her ikisini de terk etmek mekruhtur.[6]

 

Mekruh Kıraatler

 

Başka bir sûreyi okumaya kadir olduğu halde, farz na­mazların iki rek'atinde aynı sûreyi tekrar edip okumak veya bir rek'atte aynı sûreyi iki defa okumak mekruhtur.

Fakat, o sûreden başka bir sûreyi okumaya kadir olmayan bir kimsenin, aynı sûreyi ikinci rek'atte okuması -bu durumda zaruret bulunduğu için mekruh değildir.

Birinci durumda kıraatin mekruh olması, tekrarın kasden yapılmış olması halindedir. Tekrar, kasıdsız olarak meydana ge­lirse mekruh olmaz. Nitekim, birinci rek'atte «Kul eüzü bi Rab bi'n-nâs» okuyan kimsenin, bu sûreyi ikinci rek'atte de tekrar etmesi mekruh olmaz

Nafile namazların bir rek'atinde aynı sûreyi tekrar oku­mak ve bir sûreyi iki rek'atte tekrar etmek mekruh değildir.

Nafile namazların her seferinde,  (her iki rek'atlik bölü­münde) , birinci rek'atte ikinci rek'atten daha uzun okumak mek­ruhtur. Fakat, bu şekilde uzunca okumak, Hazreti Peygamber (S.A.V.)  Efendimizden kavlen veya fiilen rivayet edilmiş bulu­nursa, bu takdirde mekruh olmaz. Nitekim Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimizin, vitrin birinci rek'atinde «Sebbihi'sme Rabbike'l-a'lâ» yi ikinci rek'atinde «Kul yâ eyyühel-kâfirûn» ve üçüncü rek'atinde de «Kul hüvellâhû ehad» okuduğu rivayet olunmuş­tur.

Farz ve nafile namazların hepsinde, ikinci rek'atte birin­ci rek'atten daha uzun okumak mekruhtur. Bazılarına göre, bu durumda da nafileler mekruh olmaz. Bu hususta sahih olan ka­vil, birinci kavildir.

Nafile namazlarda üçüncü rek'atte, kendisinden önceki rek'atten daha uzun   okumak mekruh   olmaz.   Çünkü, üçüncü rek'atle başka bir şefe (müstakil bir bölüme) başlanmış olmak­tadır.[7]

 

Bîr Şey Giyip Çıkarmak

 

Namaz kılan kimsenin gömleğini, sarığını veya bunl benzer bir şevini namaz içinde amel-i yesir (amel-i kalil) ile çı­karması veya giymesi mekruhtur. Bu işleri amel-i kesir ile yapmış olursa, namazı fâsid olur.[8]

 

Güzel Koku Koklamak

 

Namaz içinde kasden güzel koku koklamak mekruhtur. Fakat bu güzel koku, kasıt olmadan bir kimsenin burnuna girer­se mekruh olmaz.   [9]

 

Tükürmek

 

Namaz içinde tükürmek mekruhtur.

Namaz kılmakta olan bir kimsenin, mecbur olmadan, şid­detli bir nefesle, balgamı genzinden   veya göğsünden boğazına çekmesi ve tükürüp atması mekruhtur. Fakat, öksürmekle veya zaruri bir tenahnuh ile boğazına gelen balgamı atmaya mecbu­riyeti olursa, -namazı mescidde değil de bir arazide kılıyorsa- onu sol ayağının altına atması mekruh   değildir. Mescidde ise, balgamı elbisesinin ucuna -mendile- alması evlâdır.[10]

 

Yelpazelenmek

 

Namaz kılmakta olan kimsenin, elbisesinin ucu ile veya yelpaze ile bir veya iki defa yelpazelenmesi mekruhtur. Eğer, peşpeşe üç defa yelpazelenirse, namazı fasid olur. Çünkü,' bu amel-i kesirdir.[11]

 

Ellerin Durumu

Kıyam, rükû', sücûd ve teşehhüdde elleri, -Namazın na­sıl kılınacağı bölümünde bildirilen- konulması sünnet olan yer­lere koymamak mekruhtur. Fakat, elleri sünnet olan yerlere koy­mamak bir özürden dolayı olursa, mekruh olmaz.[12]

 

İntikâlleedeki Zikirler

 

Namaz kılan kimsenin, kıyam hâlinin dışında, meselâ, rükûda ve sücûdda teşbihleri terk etmesi veya üçden az teşbih getirmesi mekruhtur. Çünkü, bu durumların hepsinde sünnete muhalefet vardır.

İntikâller esnasında meşru' olan zikirleri, intikaller tamam­landıktan sonra söylemek mekruhtur: Rükû'a varırken alınması gereken tekbîri, rükû'a vardıktan sonra almak; «Semi'allahü li-men hamiden» demeyi de tamamen doğrulduktan sonraya bırak­mak gibi... Bunlar ve benzerlerinin hepsi mekruhtur. Çünkü, bunların hepsinde sünnette muhalefet vardır. Sünnet olan ise: İntikallere başlarken zikre de başlamak, intikallerin tamamlan­dığı sırada zikri de tamamlayıp sona erdirmektir.

İntikallerin zikirlerini, intikaller tamamladıktan sonra söylemekte iki kerahet vardır:

1 - Zikir yerinde, zikri terk etme­nin mekrûhluğu;

2 - Zikir yeri olmayan bir yerde, zikir lâfzını söylemenin mekrûhluğu...[13]

 

Terini Silmek

 

Bir kimsenin namaz kıldığı esnada veya teşehhüde otur­duğu zaman, selâm vermeden önce, alnındaki teri veya toprağı silmesi mekruhtur. Çünkü, bu fâidesi olmayan bir iştir. Fakat, eğer onu sümekte namaz kılan kimse için bir fâide meydana ge­lirse, Meselâ: Eğer teri silnıemesi halinde, gözüne gidip kendisi­ne elem verecek olursa, kalbin meşguliyetini gidermek gibi bir fâidesi bulunacağı    için, onu silmek mekruh değildir. Çünkü, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz namaz kıldığı zaman alnını sağ eli ile siler ve sonra:

Eşhedü en lâ 'ilahe illallahü'r - Rahmanü'r.Rahîmi   Allalıümme izheb anni'l-hemme ve'1-hüzne.» derdi.[14]

 

Namazda Bazı Dualar

 

Tek başına nafile namaz kılmakta olan bir kimsenin, na­mazda iken Cehennem'in zikredilmesi hâlinde, ondan Allah (C. C.)'a sığınarak . «Allâhümme ecirnâ mine'n-nâr» demesinde bdr beis yoktur.

Cennetten ve ni'metlerin her nev'inde bahseden rahmet âyetleri zikrolununca da, Allâhu Teâlâ'dan onları dilemek ve ta-leb etmekte de bir beis yoktur.

Affu, mağfiret ve bunların benzerlerinin zikredilmesi hâlinde de, Allahu Teâlâ'dan bunları dilemek ve talep etmekte de bir be^ is yoktur.

Fakat, bir kimsenin farz bir namazı kılarken bunları yapma­sı mekruhtur,

İmâm veya imâma uymuş olan kimse (muktedî), farz ve­ya teravih gibi cemâatle kılınması meşru' olan nafile bir namaz­da, yukarıda geçen şeylerin hiçbirisini asla yapamaz.

Oturarak veya ayakta olduğu halde konuşan bir kimse­nin, arkasına durarak namaz kılmakta -namaz kılan kimse koluşmasından dolayı hataya   düşeceğinden korkmazsa yoktur. bir beis

Bir kimsenin yüzüne karşı namaz kılmak mekruhtur. An­cak, bu iki kimse arasında bir üçüncü şahıs bulunur ve bu şah­sın sırtı namaz kılan kimsenin yüzüne doğru olursa, bu durum­da namaz kılmak mekruh olmaz. Çünkü, bu durumda, kerâhatin sebebi olan «surete ibâdet benzerliği» ortadan kalkmış olur.

Bir kimsenin, mushafa veya asılı duran kılıca karşı na­maz kılmasında bir beis yoktur. Çünkü,   bunlara hiç bir kimse ibâdet etmemiştir.[15]

 

Resimli Seccadelerde Namaz Kılmak

 

Üzerinde zirûh suretleri C = canlı resimleri) bulunan yay­gı, sergi veya kilimlerin üstünde namaz kılınır, fakat secdeler 'tam suretin üzerine gelmezse/bu durumda namaz kılmakta beis yoktur. Bazıları da : «Suret üzerine secde etmese bile, öyle birşeyin üzerinde namaz kılmak mekruhtur.» demişlerdir. Bu du­rumda, böyle bir şey üzerinde namaz kılmayı terk etmek evlâdır.

Fakat, bir kimsenin zirûh olmayan bir şeyin suretinin üzerinde namaz kılması, suretin üzerine secde etse bile -ittifak­lamekruh değildir.

Namaz kılan kimsenin başının üstünde, -tavanda veya önünde ve yakın bir yerde suret bulunur veya namaz kılan kim­senin tam karşısında -uzak bile olsa- duvar veya başka bir şey üzerinde resmedilmiş bir suret bulunsa veya bu resim.yere kon­muş veya bir yere asılmış olsa, bu durumda namaz kılmak mek­ruhtur.

Fakat, eğer suret namaz kılan kimsenin arkasında bu­lunursa namazı mekruh olmaz. Çünkü, suret arkada bulununca, namaz kılan kimsenin ona ta'zim etmesi ile ilgili bir alâmet bu­lunmaz. Bu durumda, namaz kılan kimsenin o surete belki ihane­ti ve saygısızlığı söz konusu olabilir.

Söylediğimiz bu hükümler, suretin büyük olması ve başının kesilmemiş bulunması şartına bağlıdır.

Fakat, eğer şûret küçük olur, namaz kılan kimse ayakta dururken, yerde bulunan suretin uzuvlarının tafsilâtı kendisine zahir olmazsa, yani bu durumda resmedilmiş olan şeyin uzuvla­rını açıkça göremezse veya o suretin başı kesümiş veya başı ör­tülmüş veya imha edilmiş olursa, o resmin namaz kılan kimse­nin önünde veya üstünde veya herhangi bir yerde bulunması ha­linde kılman namaz mekruh olmaz.

Suretin yüzünü mahvetmek, başımkesmek gibidir. Elleri­ni ve ayaklarını kesmek ise, başını kesmek hükmünde değildir.

Hulâsa'da : «Yastıkta veya döşemede bir suret bulunursa, onları kullanmakta beis yoktur. Eğer suret, -onunla namaz kı­lmıyorsa izârda veya perdede bulunursa, bunları kullanmak mek­ruhtur. Suretin, namaz kılan kimsenin elinde veya yüzüğünde bulunmasında bir beis yoktur.» denilmiştir.[16]

 

Minder, Keçe Ve Benzerleri Üzerinde Namaz

 

İçi dolu minder üzerinde, keçe ve diğer döşemelikler üze­rinde namaz kılmakta, -eğer bu döşemeler ince olur ve onların üzerine secde eden kimse yerin hacmini sertliğini duyarsa- bir beis yoktur.

Fakat, namazı arada hiç bir şey olmadan yer üzerinde kıl­mak veya yerde biten bir şey üzerinde kılmak efdâldir. Çünkü; bu durum tevâzû'a daha yakındır.

Ayrıca, böyle yapmakta İmâm Mâlik'e muhalefet etmekten çıkmış olmakta vardır. Çünkü, O'na göre yer cinsinden olmayan bir şey üzerine secde etmek mekruhtur.[17]

 

İmâmın Duracaçı Yer

 

İmâmın kıyam yerinin -ayakta durduğu yerin-mescidde, yani mihrabın dışında bulunmasında ve secdesinin de tak'da ya­ni mihrabda olmasında bir beis yoktur.

Fakat, imâmın ayaklarının da mihrabda bulunması ve nama­zı böyle kılması mekruhtur. Çünkü, böyle yapmakta özel bir me­kân ile imâmı imtiyazlı kılmak bakımından ehl-i kitaba benze­mek vardır.

Sadece imâmın cemâatin tamamından daha yüksek bir yere durarak namaz kılması mekruhtur" Fakat.-cemâatin bir kısminin imâmla aynı yükseklikte bulunması halinde namaz mek­ruh olmaz.

imâmın cemâatten daha alçak bir yerde durarak namaz kıldırması hususunda meşâyih' ihtilâf etmişlerdir.

İmâm Tahâvî : «Bu hal, ehl-i kitaba benzerlik söz konusu olmadığı için mekruh değildir. Çünkü, onlar önderlerine yüksek bir mekân tahsis ederler. Söylenilen durumda ise, imâm aşağı bir yerde bulunduğu için onlara benzetmek lâzım gelmez.» de­miştir.

Zâhir-i rivayete göre ise, bu durum da mekruhtur. Çünkü bu halde imâmı tahkir (hakir görme, aşağılama) vardır.

İmâmın ne kadar yüksekte   durması   hâlinde namazın mekruh olacağı hususunda ihtilâf edilmiştir. Bu miktara bazıla-ları : «ayakta durma miktarıdır.», bazıları : «imâmın imtiyazlı sayılacağı miktardır.» ve bazıları da : «bir zira' (kulaç) miktarı­dır.» demişlerdir ki, i'timâd bu son kavledir.[18]

 

Son Safta Tek Başına Namaz Kılmak

 

İmâma uymuş olan bir kimsenin, safın ardında tek başı­na durarak namaz kılması mekruhtur. Fakat önündeki safda aralık (yer) bulunmaması hâlinde, saffın arkasında yalnız dur­ması mekruh değildir.

Bu hususta muhtar olan şudur : O kimse safda aralık bir yer bulduğu takdirde, imâm rükû'a varıncaya kadar bekler, eğer yanma başka bir kimse daha gelirse, onunla birlikte arkada saf olur. Aksi takdirde yalnız durması, safda olanlardan bir kim­seyi yanına çekmesinden evlâdır. Çünkü zamanımızda cehalet gâlibdir; o kimse ne için çekildiğini bilmez; bu hal, belki o kim­senin namazını bozmasına yol açar.

Tek başına nama7. kılmakta olan bir kimsenin, bir imâ­ma uymuş olan muktedllerin meydana getirdiği saflar arasında durup namaz kılarak, onlara kıyam, kuûd, rükû' ve sücûdda mu­halefet etmesi mekruhtur.[19]

 

Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Yerler

 

Umûmun geçeceği yolda namaz kılmak mekruhtur.

Çünkü, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şu yedi yerde na­maz kılmayı yasaklamıştır :

1 - Mezbelede,

2 - Salhanede,

3 - Kabristanda,

4 - Yol ortasında,

5 - Hamamda, Gusül edilen yerde,

6 - Ka'benin üstünde,

7 - Develerin su içtikten sonra, suyun kenarında çöküp dur­dukları yerde.

Bir kimsenin, sahrada önünden başka bir kimsenin geç­mesi korkusunun bulunmasına rağmen, Önüne sütre koyma­dan namaz kılması da mekruhtur.

Kâdîhân'da : «Bir kimse hamamda bir yeri yıkar ve o yerde suret de bulunmazsa, orada namaz kılmakta beis yoktur. Fakat, evlâ olan. kılmamaktır. Ancak zaruret vaktinde olursa, meselâ : Vaktin, geçmesi ve benzeri bir zaruret bulunursa o yerde namaz kılmakta bir beis yoktur.» denilmiştir.

Hamamcının oturduğu yerde namaz kılmak hakkında da yine Kâdîhân : «bunda bir beis yoktur. Çünkü orada necaset bu­lunmaz» demiştir.

Keza yine Kâdîhan : «Eğer kabristanda namaz için hazır­lanmış bir yer bulunur ve orada kabir de olmazsa, kabristanın bu bölümünde namaz kılmakta bir beis yoktur. denilmiştir.[20]

 

Bîr Sûreyi Okurken Başka Bir Sûreye Geçmek

 

Namaz kılan kimsenin bir sûreden bir veya iki kelime okuduktan sonra, hiç bir özrü olmadan o sûreyi bırakıp, bir baş­ka sûreden okumaya başlaması.mekruhtur.

Keza, aynı sûrenin başka bir âyetine geçerek,, ilk okudu­ğu âyetle sonra geçmiş olduğu âyet arasında ki bazı âyetleri oku-mayıp bırakması da mekruhtur.

Fakat, kıraatin sünnetleri    tamamlanmadan,   tutulur ve okuduğu âyetin devamını bulamazsa, bu durumda aynı sûrenin bir başka âyetine veya bir başka sûreye geçmesi mekruh değildir.

Bu şekilde bir başka âyete veya bir başka sûreye geçme­nin mekruh olması, bunun kasden yapılmış olması şartına bağ­lıdır.

Bir kimse, eğer kasdı olmaksızın bir başka âyete veya bir başka sûreye geçer ve bunu sonradan   hatırlarsa, önceki âyete dönmesi uygun olur. Fakat, önceki âyete dönmese bile, bunu kas­den yapmadığı için mekruh olmaz.[21]

 

İmamlık Yapmanın Mekruh Olması Hâli

 

İmâmda, kerâhate sebep olan bir haslet bulunmasından dolayı, cemâat imâmı kerih görür, ondan hoşlanmazlar ve onun imamlık yapmasını istemezlerse, veya cemâat arasında imamlı­ğa o kimseden daha lâyık birisi var ise, o kimsenin imamlık yap­ması mekruhtur.

Fakat, imâmda kerâhati mucip olan bir haslet bulunmaz, cemâat onu meşru' olmayan bir şekilde- kerîh görürse ve se­bepsiz yere ondan hoşlanmazlarsa, o kimsenin imamlık yapma­sı mekruh olmaz.

İmâm olan kimsenin, kıraati ve diğer zikirleri sünnet olan hadden daha uzun okuyarak cemâate ağırlık vermesi mekruhtur.

İmâm olan kimsenin, rükû' ve sücûd teşbihlerinde ve ta-hiyyatı okumakta sünneti tamamlamayacak şekilde acele etmesi de mekruhtur.[22]

 

İmâmın Okurken Tutulması

 

Kıraat esnasında tutulan bir imâmın, sünnetin yerine ge­leceği miktarda okumuş ise rükû'a varmaması, bu miktar oku­mamış ise başka bir âyete geçmemesi, yani bu vaziyette cemâa­tin kendisini açmasını beklemesi mekruhtur

İmâm olan kimseye. Kur'an-ı Kerim'den kendisine kolay gelen yeri okuması, hıfzını tamamlayıp sağlamlaştırmadığı yeri okumaması vâcibtir. Tâ ki, tutulup cemâati zorlamış olmasın.

kendisini açmaya

İmâm olan kimsenin, tutulduğu zaman başka bir â geçmesi veya kâfi miktarda kıraat etmişse rükû'a varması uygundur.

Kâfi olan miktar hususunda ihtilâf vardır. Bazıları : «Kâ­fi olan miktar, sünnet olan miktardır.» demişler; bazıları da  «Kâfi olan miktar kendisi ile namazın caiz olduğu miktardır.» demişlerdir. Bazıları ise : «Kâfi olan miktar, vâcib olan miktar­dır.» demişlerdir.

Namaz kılan bir kimsenin, sonunda sünnet kılınacak olan bir farzı kılıp selâm verdikten sonra, namaz kıldığı yerde çok oyalanıp oturması mekruhtur.

Bu durumda : «Allahümme ente's-selânı ve minke's-selâm te-bârekte yâ zel-celâli ve'1-ikrâm» diyecek kadar oturup, ondan sonra kalkalarak sünneti kılmalıdır.[23]

 

Kölenin, A'râbînin, Âmâ'nın, Ve Veled-İ Zinanın İmamlığı

 

Bir kimsenin, kölesini imamlığa geçirmesi mekruhtur. Çünkü, kölenin cahil olması ve namazla ilgili mes'eleleri bilme­mesi gâlib bir ihtimaldir.

Fakat,.kölenin bilgili olduğu bilinirse onu imamlığa   geçirmek mekruh değildir.

A'râbi (çölde yaşayan .arap)'yi imamete geçirmek de mekruhtur. Çünkü, cehalet onlarda da yaygındır.

Â'mâ olan bir kimseyi imamete geçirmek de mekruhtur. Çünkü, onların necasetten gereği gibi kaçınmaları mümkün ol­madığı gibi, kıble yönünü de hakkı ile ta'yin edemezler.

Fâsık bir kimseyi imamete geçirmek mekruhtur. Çünkü, fâsıklar, dini işlerde -lüzum olmadığı yerde de- aşırı kolay­laştırırlar, ta'viz verirler ve dini emirleri kollamazlar.

Veled-i zinayı imamete geçirmek mekruhtur. Çünkü, bun­ların da câhil olmaları gâlib bir ihtimâldir. Fakat,   bunların da, köle ve a'râbi gibi câhil olmadıkları ortaya çıkarsa, imamlığa ge­çirilmeleri mekruh olmaz.

İmamete geçirilmeleri mekruh olan bu kimseler, kendile­ri imamlığa geçmiş olsalar, arâlarmda namaz kılmak maalkerâ-he (mekruh olmakla birlikte) caizdir, fâsid değildir.tur.[24]

 

Bayram Namazından Önce Nafile Namaz

 

Bayram namazından önce nafile namaz kılmak mekruh-

Bayram namazı kılınmış olan namazgâhda veya mescid-de bayram namazından sonra nafile namaz kılmak mekruhtur.

Fakat, bir kimsenin mahallesinin mescidinde veya evinde, bayram namazından sonra nafile namaz kılması mekruh değildir.[25]

 

Abdesti Daralmış Olarak Namaz Kılmak

 

Bir kimsenin, büyük veya küçük- abdest bozmaya ih­tiyacı var iken, namaza başlaması mekruhtur.

Eğer, bevl veya kazâi hacet ihtiyacı var iken namaza başla­yan kimseye, bu hali meşguliyet veriyor ve namazdaki huşû'üna mâni' oluyorsa, vakitte de genişlik var ise, o kimsenin namazını bozup, kazâ-ı hacetten sonra abdest alarak, namazını kamil bir şekilde eda etmesi gereklidir.

Eğer vakitte genişlik yoksa, namazı kesmez ve o sıkışık hâli ile, maal kerâhe (mekruh olmakla beraber) namazını kılar,

Vakitte genişlik bulunmasına ve durumunun namazdaki huşû'üna mâni' olmasına rağmen, namazını kesmeyip kılan kimsenin bu namazı iade etmesi lâzım gelmez; kılmış olduğu na­maz kifayet eder. Fakat o kimse, isâet etmiş ve günahkâr olmuş olur. Çünkü, bu namazı kerâhat-i tahrimiyye ile edâ etmiş olur:

Namaza başladıktan sonra bevli veya büyük abdesti ge-îen kimse, vakitte genişlik olması hâlinde namazını keser. Fakat, namazını kezmezse, kıldığı namaz, -isâetle birlikte- kâfidir.[26]

 

Kendisine Dönülerek Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Yerler

 

Mescidin kıblesi, helaya, hamama veyahud da kabre doğ­ru olur ve namaz kılan kimse ile bu yerler arasında duvar veya başka bir hâil bulunmazsa, bu yerlere yönelerek namaz kılmak mekruhtur. Fakat, arada bir hâil bulunursa mekruh olmaz.

Evde, hamama doğru namaz kılmakta bir beis yoktur Çünkü, mescidde hamama doğru namaz kılmanın mekruh olması, mescide ihtiraın içindir. Yoksa, bu durumda namazın neca­set yanında kılınmış olacağından değildir. Çünkü, arada bulu­nan hamamın duvarı namazı necasetin yanında kılmaya hâildir.

Necaset, namaz kılan kimsenin önünde olsa ve o kimse evinde evde bile bulunsa- necasete karşı namaz kılmak mekruh­tur.[27]

 

Namaz Kılan Kimsenin Önünden Geçmek

 

Namaz kılan kimsenin önünden geçmek mekruhtur Çün­kü, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuştur :

«Namaz kılan kimsenin önünden geçen kişi, kendisine ne lâ­zım geldiğini bilseydi, elbette kendisi için kırk yıl durup (bek­lemesi) namaz kılan kimsenin Önünden geçmesinden haya ha­yırlı olurdu. (Ve bir rivâyettede : kırk mevsim) şeklinde varid olmuştur.

Namaz kılan kimsenin önünden geçmenin mekruh olma­sı, o kimsenin önüne dikilmiş bir sütre veya direk, ağaç, insan, hayvan veya başka bir hâilin bulunmaması    şartına bağlıdır.

Eğer, namaz kılan kimsenin önünde saydığımız şeyler­den biri bulunursa, hâilin ötesinden geçmek mekruh değildir.

1. Bir hâil bulunmadığı zaman, namaz kılan kimsenin önün­den geçmenin mekruh olması, secde edilen yerden geçilmiş ol­ması halindedir. Esahh olan kavil budur.

Nihâye'de : «Bu hususta esahh kavil şudur : Eğer namaz kı­lan, kimse, namazı huşu1 içinde kılıp, meselâ : Kıyam halinde iken, secde edeceği yere bakar ve nazarı geçen kimseye dokun­mayacak yerden geçmesinde kerâhat olmaz» denilmiştir.

İmâm Serâhsî'nin ihtiyar ettiği önceki kavildir. Nihâye'deki kavil ise, Fahrül-Islâm'm ihtiyar ettiği kavildir.

Bir kimse seki üzerinde namaz kılmakta iken, önünden geçen kimsenin uzuvları, namaz kılan kimsenin uzuvlarının hi­zasına gelirse mekruh olur.

Zikredilen bütün bu tafsilât, yâni namaz kılan kimse ile önünden geçen kimsenin aralarında hâil bulunmadığı zaman, geçmenin mekruh olması, sahrada namaz kılan kimse hakkında­dır.

Fakat, bir kimse mescidde namaz kılsa ve bu mescid kü­çük olsa, o kimsenin önünden geçmek mutlaka mekruhtur.

Fakat, mescid büyük ise onda ihtilâf vardır. Bazıları : «Büyük mescid de küçük mescid gibidir. Bunda da namaz kılan kimse ile kıble duvarı arasından geçilmez.» demişlerdir.

Bazıları ise : «Büyük mescid, sahra gibidir. Orada namaz kı­lan kimsenin secde ettiği yerin ötesinden geçmek caizdir.» de­mişlerdir.

Bazıları ise : «Elli zira' (kulaç) miktarı kadar yerin ötesinden geçmek caizdir.» demişlerdir.

Bazıları da : «Birinci saf ile kıble duvarı arasındaki mesafe kadar .bir yerin ötesinden geçmek caizdir.» demişlerdir.

Bu hususta İbni Hümân, mescid ile mescidin dışındaki yer­lerin arasını tahsil ederek (= iUm öğrenmek) Nüıâye'de mezkûr olanı tercih etmiştir.[28]

 

Namaz Kılanın Önüne Sütre Dikmesi

 

Sahrada namaz kılan kimsenin, serçe parmak kalınlığın­da, bir zirâJ (kulaç) uzunluğunda ağaçtan bir sütre dikmesi, kendisinin de bu sütreye yakın durması uygun olur. O sütreyi, iki kaşından birinin karşısına dikmeli iki kaşm ortasına rastla­yan yere dikmemeîidir.

Sütre olacak ağacı önüne bıraksa,    fakat yere' dikmese . veya sadece bir çizgi çizse, bazıları : «Bunlar sütre yerine geçer ve kâfi gelir.» demişler; bazıları da : «... bunlar kifayet etmez.» demişlerdir.

Caizdir diyenler arasında da çizginin keyfiyetinde ihtilâf vâ­ki' olmuştur; bazıları : «Mirab gibi çizgi çizer, demişler; bazıları da : «Sağ tarafından sol tarafına doğru çizer.» demişlerdir.

Ağaç parçasının (asâ'nm) yere nasıl bırakılacağı hakkında Kifâye'de şöyle denilmiştir-: «Namaz kılan kimse asayı, önüne uzunluğuna koymalı, enine koymamalıdır. Zira, uzunluğuna koy­mak yere dikmek gibi olur.»

Bir kimse, namaz kılan kimsenin secde ettiği yerden veya namaz kılan kimse ile sütre arasından geçerken, namaz kılan kimsenin o kimseyi sadece işaretle veya teşbihle uzaklaştırması caizdir. Fakat, ikisi ile birlikte onu uzaklaştırmaya çalışmamalıdır.

Sütrenin sadece imâmın önünde bulunması, bütün cemâ­ate kifayet eder.

Namaz kılan kimsenin önünden, hiç kimsenin geçmesi ih­timâlinin bulunmadığı yerlerde sütreyi terk etmek caizdir.

Kmye'de : «Bir kimse son safda dursa ve kendisi ile diğer safların  arasında boş bir yer bulunsa,  başka bir kimse de ileri­deki saffâ ulaşmak için onun önünden geçse, bu caizdir. Çünkü, önceki kişi, ilerideki saflara   varmamakla kendi nefsine hürmet etmemiş bulunmaktadır. Bu durumda   başkasının da kendisine hürmet etmesi lâzım olmaz ve önünden geçen kimse günahkâr olmaz» denilmiştir.

Bir kimsenin, namaz kılarken gözlerini göğe dikmesi mek­ruhtur.[29]

 

Yemek Hazırken Namaz Kılmak

 

Yemek hazır iken, onu yemeden namaz kılmak niekrûhtur.[30]

 

Namazda İmâmdan Önce Hareket Etmek

 

Namazda başını imâmdan Önce kaldırmak veya ondan önce yere koymak mekruhtur.[31]

 

Fırın, Ocak Ve Benzerlerine Karşı Namaz Kılmak

 

Bir kimsenin önünde yanan bir fırın veya ocak başı deni­len bir yerde yanmakta olan bir ateş bulunduğu halde, ateşe kar­şı namaz kılması mekruhtur.

Fakat, namaz kılan kimsenin önünde, mum, lamba veya kandil bulunsa, bunlara karşı namaz kılmak mekruh değildir.

Fetâvâyi Vülûcîyye'de : «Lambaya karşı namaz   kılmamak evlâdır» denilmiştir.[32]

 

El Ve Ayak Parmaklarının Kıbleden Ayrılması

 

Namaz kılan kimsenin secde esnasında, ellerinin ve larının parmaklanın, kıble istikâmetinden başka tarafa çevirme­si mekruhtur.

Keza, vacibe ve sünnete muhalif ne varsa, hepsi de mek­ruhtur.[33]

 

Mescide Koşarak Gitmek

 

Hazânetü'l-Fıküı'da : Namaz kılmak için mescide   koşa­rak acele ile gitmek de nehyedilmiştir ve böyle yapmak mekruh­tur.» denilmiştir.

İftitâh tekbiri sırasında, ellerini kulaklarından- yukarı kal­dırmak mekruh olduğu gibi, yine iftitâh tekbiri sırasında, ellerini omuz hizasından daha aşağı kaldırmak da mekruhtur.

Selâm vermeden önce sehiv secdesi yapmak mekruhtur. BAŞKASININ YERİNDE İZİNSİZ NAMAZ KILMAK

İzin almadan başkasının yerinde namaz kılmak mekruh­tur. Bazıları : «O toprak bir müslümana ait bulunur ve ekilmiş de olmazsa, orada izin almadan namaz kılmak mekruh olmaz.»

Demişlerdir.

Yolda veya bir başkasının toprağında namaz kılma mec­buriyetinde kalan bîr kimsenin, eğer o toprak ekili bulunur veya bir kâfire ait olursa- namazını yolda kılması evlâdır. Aksi takdirde o arazide kılması evlâ olur.[34]

 

Namazın Kesilmesi Halleri

 

Bir kimse namazda iken, kendisini ebeveyninden birisi ça~ ğırsa, çağırana icabet etmesi vacip değildir. Fakat, mühim bir iş için kendisinden imdâd istemiş olsalar, namazını keser ve o mü­him işi görür.

Nitekim başka bir kimsenin, yüksek bir yerden düşmesin­den veya suya düşüp boğulmasından veya ateşe düşüp yanma­sından korktuğu zaman -bunlara mâni' olmak için veyahud da kendisinin veya bir başkasının, kıymeti en az bir dirhem ede­cek bir şeyini çalınmaktan kurtarmak için, namazı kesip, o mü­him işi halletmesine ruhsat vardır.[35]

 

ALTINCI  BÖLÜM

 

NAMAZI İFSÂD EDEN  (BOZAN) ŞEYLEH

 

Bu bölümde :

1- SEHİV SECDESİ

2- ZELLE-İ KÂRÎ

a)   Namazda Mekruh olan ve Mekruh Olmayan Kıraat­ler.

b)   Namaz Dışında Kur'an Okumak.

c)   Secde-i Tilâvet ve İmamet Konuları.

3 - MUKTEDÎNİN İMÂMA TÂBİ OLMASİ.

4 - GEÇMİŞ NAMAZLARIN KAZASI.

5 - SEFERİNİN (YOLCUNUN) NAMAZI

6 - CUM'A NAMAZI

7 - BAYRAM NAMAZI

8 - CENAZELER

9 - MESCİDLERLE İLGİLİ HÜKÜMLER

10 - NAMAZLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER konuları bulunmaktadır[36]

 

Namazı İfsâd Eden   (Bozan)   Şeyler Namaz İçinde Konuşmak

 

Namaz kılan kimse, namaz içinde sehven veya unutarak veyahud da kasden insanlar arasında söylenen sözlerden bir söz söylese, namazı fâsid olur. Söylediği sözün en az iki harf mikta­rında olması, namazın ifsadına kâfidir.

Kelâmın namazı ifsâd etmesi, o sözün söyleyen kimse ta­rafından işitilmesi ve harflerin doğru çıkartılıp telaffuz edilmesi şartına bağlıdır,

Bir kimse, namazda uyuyarak konuşsa veya gülse, nama­zı fâsid, olur. Bu.mesfelenin tafsilâtı, Abdesti Bozan Şeyler bölü­münde geçmiştir. Oraya müracaat edilsin.[37]

 

Namaz İçinde İnlemek «Âh» Etmek

 

Bir kimse, namaz kılarken inleyip «âh» dese veya teevvüh edip «eyvah» dese veya «oh» dese veya «Âh...» dese veyahud da namaz içinde yüksek sesle ağlasa, eğer o kimsenin inlemesi, ağ­laması uhrevi işlerle ilgili ise, Cennet'in Cehennem'in veya bun­lara benziyeıı şeylerin zikredilmesi sebebi ile olursa, o kimsenin namazı fâsid olmaz. Çünkü bu haller, bu hususta rahmet ve af dilemek için duâ etmek yerine geçmektedir ve namazı ifsâd et-

Fakat, mezkûr şeyler namaz kılan kimseden, bedeninde bulunan bir ağrıdan dolayı veya ehli ve malı ile ilgili olarak ken­disine isabet eden bir musibetten dolayı sâdır olmuş olursa, o kimsenin namazı fâsid olur. Çünkü, bu- durumda mezkûr şeyler şikâyet yerine geçer ve insanların sözlerinden.sayılırlar. Bunun için de namazı ifsâd ederler.

Fakat, İmâm Muhanımed (R.A.) : «Bir kimsede şiddetli bir ağrı bulunur ve ona sabredemediğinden zikri geçen şeylerden biri onun ağzından çıkarsa, namazı fâsid olmaz.» demiştir.

İmâm-ı A'zam. (R.A.) ve İmâm Mııhammed tR.A.) ya gö­re ve Ebû Yûsuf (R-AJ 'dan gelen zahir rivayete nazaran : Mez­kûr şeylerin âhiret işleri için söylenmesi   hâlinde namazı ifsâd etmeyip; ağrı veya musibet için söylenmesi hâlinde namazı ifsâd etmesinden  konuşan kimsenin «A» demesi ile «Oh» demesi ara1 smda bir fark yoktur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'dan gelen son rivayet de şöyle­dir : Konuşan kimsenin sözü, sadece iki harften meydana gelir ve o iki harften biri veya ikisi de ziyâde harflerden bulunursa, o kimsenin namazı fâsid olmaz.

Ziyâde  harfleridir.

Meselâ, namaz kılan kimse eğer «Ah» veya «Uf» veya «Tûf» dese, bu durumda «Ah» demesi iki harfdir ve ikisi de ziyâde harf­lerdendir, «uf» ve «tüf» demesi de şeddetsiz olarak iki harflidir ve bu harflerden yalnız biri ziyâde harflerdendir ve namazı if­sâd etmezler.

Fakat, eğer namaz kılan kimsenin söylediği kelime gerek zi­yâde harflerden olsun ve gerekse diğer harflerden meydana gel­miş bulunsun üç harfli olur veya ziyâde harflerin dışındaki harf­lerden iki harfli bir kelime olursa -ittifakla- namazı fâsid olur.

Mülteka'da-:  «Namaz kılan bir kimseyi yılan sokar ve o da. «Bismiiiahirrahmânirrahim» derse, namazı fâsid olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'ya göre ise, namazı fâsid olmaz.» denilmiştir.

İmâm Muhanımed (R.A.): «Eğer hastanın ağrısı şiddetlen­diği zaman, sabredemeyip : «Bismülâhirrahmânirrahîm»   des namazı fâsid olmaz» demiştir.

İmâm Ebû Yûsuf [R.A)dan da böyle bir kavil rivayet olu muştur.

Nitekim bir kimse, namaz içinde geğirir veya aksınr ve onun sesi yükselerek o sesten harfler meydana gelirse, namazı -ittifakla- fâsid olmadığı gibi, bu mes'elede kaçınmak müm kün olmadığından af olunur.

Zehiyre'de : «Hasta olan kimse, kendisine arız olan elem lerden dolayı namaz içinde «Yâ Rab» veya «Bismillah» dese, yi­ne İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) kavline   göre, o kimsenin namazı fâ­sid olmaz;  İmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) 'ya göre ise, fâsid olur» denilmiştir. 

Namaz kılan kimse, kendisine «Tanrı bir midir?» diye su­âl eden kimseye, cevap vermek için «Lâ Uâhe illallah» dese ve­ya kendisine sevinçli veya üzüntülü bir haber veyahud da şaşı lacak bir haber getirilse o kimse bu haberler karşısında, sevinç li habere cevap için «el-hamdü hilali» veya üzüntülü habere ce­vap için «lâ havle velâ kuvvete ülâ bülah» dese, veyahud da şa­şılacak habere cevap olarak    «SÜbnânellah» dese, yine İmâm-A'zam ile İmâm Muhammed (R.A.)'yagöre namazı fâsic olur-, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'ya göre ise, namazı fâsid olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Zikredilen bu kelimeler, zikruîl olduğu için namazı ifsâd etmezler.» demiştir.

İmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ise: «B kelimeler cevap oldukları için insanların konuşmaları gibidirler ve namazı ifsâd ederler." demişlerdir.[38]

 

Aksıran Kimsenin  «Elhamdüli'llâh» Demesi

 

Namaz kılan kimse aksırıp    akabinde «el-hamdü lülah» dese, namazı fâsid oîmaz.

İmâm-ı A'zam (H.A.) 'in şöyle dediği rivayet olunmuştur. «Namaz kılan kimsenin aksırmasını müteakip «el-hamdü lillah» demesi ile. namazının fâsid olmaması, gönülden hamdedip, du­daklarını hareket ettirmemesi halindedir. Eğer iki dudağını hare­ket ettirirse, namazı fâsid olur.»

Fakat, evvelki kavil zahirdir.

Namaz içinde aksıran kimsenin, askırdıktan sonra sükût et­mesi uygun olur. Bazıları : «Gönlünden hamd eder.» demişlerdir.

Eğer bir başka kişi aksırmca, namaz kılan kimse «el-ham­dü lillah» dese, böyle demekte de maksadı aksıran kimseye hamd etmeyi hatırlatmak olsa, sahih olan kavle göre o kimsenin nama­zı fâsid olmaz.

Fakat, eğer namaz kılan kimse, aksıran kimseye «yerha-mükallah» dese namazı fâsid olur.

Ve eğer namaz kılan kimse, namaz içinde aksırsa, bir baş­ka kimse de kendisine' «yerhamükellah» deyince, aksıran kimse, de «âmin» dese, namazı fâsid olur. Çünkü, âmîn demesi o kimse­ye cevâp vermek olduğu için, insanların kelâmından sayılır.

Eğer namaz esnasında aksıran kimsenin yanında, namaz kılan bir başka kimse bulunur ve namaz kılmayan kimsenin «yerhamükellah» demesi üzerine, namaz kılan kimselerin ikisi de âmin deseler, aksiran kimesnin namazı fâsid olur. Çünkü, onun âmîn demesi «yerhamükellah» diyene cevap vermektir. Di­ğerinin namazı ise fâsid olmaz. Çünkü, onun âmîn demesi cevap yerinde değildir. Bu mes'ele Kâdîhân'm fetvalarında da zikrolunmuştur.[39]

 

Tutulan İmâmı Açmak

 

Namaz kılan kimse, kendi uymuş olduğu imamından baş­kasını açsa yani kıraat esnasında tutulmuş olunca, ona okuduğu âyeti hatırîatsa, namazı fâsid olur. Bu kimsenin namazının fâsid olması, onun -imamından başkasını açmayı kasdetmesi.şar­tına bağlıdır.

Fakat, o kimse eğer kıraati kasdetse, fakat bir başkasını aç­mayı kasdetmese, lâkin böyle bir şey kasdetmeksizin açma di meydana gelse, namazı fâsid olmaz.

Namaz kılan kimsenin, kıraat esnasında tutulan imamı­nı açması hususunda, bazıları: «Eğer imam, kendisi ile namazm caiz olacağı miktarda kıraat eylemiş ise, açan kimsenin namazı fâsid olur. Eğer imâm da, o kimsenin açtığı yerden alıp okursa, hepsinin de namazı fâsid olur.» demişlerdir. Bu hususta kıyâs

Fakat, esahh olan kavil şudur: Açan kimsenin ve imâmın namazları fâsid olmaz. Müstahsen olan da bu kavildir.

Eğer imâm bir âyeti,okurken, diğer bir âyete intikâl et­se, bu geçişinden sonra, muktedi olan bir kimse, kendisine önce -atlamış olduğu- âyeti açsa, imâm da o kimsenin açtığı yer­den alıp okusa, meşayihin umûmisi namazm fâsid olmayacağına zâhib olmuşlardır. Sahih olan kavilde budur.

Fakat bu hususta evlâ olan şudur: İmâm tutulduğu veya başka bir âyete intikal ettiği zaman,, muktedinin onu açmak için acele etmemesi, imâmın da eğer namaz caiz olacak miktarda okumuşsa cemâati kendisini açmaya zorlamaması, bilâkis -he­men- rükû'a varması uygundur.

Aksi takdirde, başka bir âyete intikal etmelidir.

Eğer imâm kıraat esnasında tutulduğu zaman, kendisi­ni namaz kılanların dışında bir kimse açsa ve imâm da onun açmış.okruğu yerden alıp okusa,   bu bir öğrenme olduğundan ve öğrenme de amel-i kesir bulunduğundan namazı fâsid olur.[40]

 

Namaz İçinde Bir Şey Yemek

 

Namaz kılan bir kimse,    kasden veya unutarak namaz içinde bir şey yer veya bir şey içerse, namazı, fâsid olur. Çünkü, namaz içinde bir şey yiyip içmek amel-i kesirdir. Ve unutarak yiyip.içmenin   namazda özür olarak kabul   edilmemesi, ise, du­rum ve şekil itibariyle namazın hatırlatıci olmasındandır. Du­rum ve şekil itibariyle oruçta sürekli hatırlatıcılık vasfı olmadığı için, oruçlu kimsenin unutarak yiyip içmesi özür sayılır.

Namaz kılmakta olan kimsenin yediği şeyin, -dışarıdan ağ­zına aldığı bir şey olması ve dişleri arasından çıkan bir şey olmaması hâlinde az veya çok olması arasında bir fark yoktur; yâ­ni azı da çoğu da namazı bozar.

Hatta, dışarıdan ağzına aldığı bir susam tanesini yutmuş ol­sa bile namazı bozulur.

Dişleri arasında bulunan bir şeyi yutmak hususundaki tafsilât ise «Namazın Mekruhları» bölümünde geçmiştir. Oraya bakınız.[41]

 

Amel-İ Kesir - Amel-İ Kalîl

Namaz   amellerinden   olmayan ve namazı   ıslâh etmek maksadı ile yapılmayan amel-i kesir, namazı bozar.

Amel-i kesîr: Namaz kılan bir kimseyi, başka biı kimse, bir iş yaparken. görür ve yaptığı işten dolayı onu namaz kılmıyor sanır veya namaz kılmadığı hususunda kesin kanaate varır ye bu hususta şübheye düşmezse, namaz kılan kimsenin yapmakta olduğu bu işe amel-i kesir (çok iş) denir.

Amel-i Kalîl: Namaz kılan kimsenin yaptığı işi gören kimse, o kimsenin namaz kılmakta olup olmadığı hususunda şüpheye düşerse, bu durumda namaz kılan kimsenin yaptığı iş amel-i ka-lîî (= az bir iş) dir ve namazı bozmaz.

Bazıları: «Örf ve âdet olarak iki elle yapılan işlere amel-i kesîr denir. Ve bunlar namazı bozar. Hatta namaz kılan kimse, bu işi bir eli ile yapmış olsa bile namazı bozulur.

Fakat, örf ve âdet olarak bir elle yapılan işler de amel-i ka-lildir. Amel-i kalil, - tekrar tekrar yapılmadıkça namazı ifsâd et­mez.

Bazı alimler; «Amel-i kalîl, iki elle yapılmış olsa bile na­mazı bozmaz.» demişlerdir.

Fakat, bu kavil sadece, elle yapılan işlere mahsustur. Önceki kavil ise umûmidir ve muhtardır.

Namaz kılan kimse, bir kabtan yağ alarak veya bir elin­de bulunan yağı diğer eline alarak başını veya sakalını yağlamış olsa, namazı bozulur.

Keza, namaz kılan kimse,    sürme çekinse veya bir kap içinde bulunan gül suyunu alıp herhangi bir uzvuna dökse veya sürse, namazı bozulur..

Fakat yağ ve benzeri şeyler, namaz kılan kimsenin elin­de bulunur ve onu diğer eline almadan ba-şına veya diğer bir uz­vuna sürerse, namazı bozulmuş olmaz. Çünkü, bu amel-i kalildir.[42]

 

Namazda Bebek Emzirmek

 

Bir kadın, namaz kılarken çocuğu kucağına alıp emzirse o kadının namazı bozulur. Çünkü, bu amel-i kesirdir.

Namaz kılmakta olan bir kadının memesini çocuk emse, eğer çocuğun emmesi ile ağzına süt gelirse, kadının namazı fâsid olur. Çünkü, bu tam bir emzirmedir ve amel-i kesirdir. Amel-i kesîrin namazı bozmasında da, bu işin meydana gelmesini namaz kılan kimsenin istemiş olması. şart değildir. Namaz kılan kimse­nin dileyip istemesi ile olmayan amel-i kesîr de namazı bozar.

Namaz kılmakta   olan bir kadının memesini   bir çocuk emer, fakat memeden süt çıkmazsa, kadının namazı bozulmuş olmaz.

Fakat, memeden süt çıkmaması halinde bile, çocuğun kadı­nın memesini üç defa emmiş olması durumunda, kadının nama­zının fâsid olacağını Kadîhân ve diğerleri zikretmişlerdir.[43]

 

Namaz Kılan Kimsenin İteklenmesi

 

Meselâ : Bir kimseyi namaz, kılmakta iken iterek bir baş­ka yere götürseler, eğer o kimse başkalarının   itmesi sebebi ile, kendi ihtiyarı olmaksızın bir kaç adım yürümüşse, namazı bo­zulur.                                   

Keza, bir kimse namaz kılmakta iken, başka bir kimse onu hayvanına bindirir veya onu namaz kıldığı mekândan ayı­rır ve bu sebeple namaz kılan kimse de kendi isteği ve ihtiyarı olmaksızın bir kaç adım yürümüş olursa, namazı bozulmuş olur.[44]

 

Namazda Selam Almak

 

Bir kimse, selâm almak kasdı ile, bir başka kimse ile müsâfaha ederse tel sıkışırsa, o kimsenin namazı bozulur.

Fakat, selâm almak kasdı olmaksızın müsâfaha etmişse, na­mazı fâsid clmaz. [45]                                                       

 

Namazda Bir Şey Giymek Veya Çıkarmak

 

Namaz kılan kimse, başından    sarığını veya kavuğunu alıp yere koysa veya bunları yerden alıp başına koysa; gömleği­ni çıkarsa veya elbise giyse, eğer   bu işlerden herhangi birini sadece bir eli yapmış -bunları iki eli beraber yapmış olmasa- veya bir eli ile yapmış olmasına rağmen, bunları birbiri ardın­dan tekrar tekrar yapmış bulunmaz, yânî amel-i kesir halinde yapmış olmazsa, namazı fâsid olmaz.

Fakat, bunları bir özrü bulunmaksızın yapmak: mekruhtur.

Lâkin, eğer sarığını başına koyması soğuktan veya sıcak­tan zarar görmek korkusundan dolayı olursa, bu mekruh değildir.

Bir kimsenin, namazda kendisine necaset isabet etmiş olan elbisesini veya sarığını çıkartması mekruh değildir. Fakat, bu çıkartma işinin amel-i kalîl ile yapılmış olması şarttır.

Namaz esnasında elbise giymeye gelince, bu hususta fet­va kitablarında: «...Giymek amel-i kalîl ile mümkün olmadığın­dan, sahih kavil onun namazı bozucu olduğudur.» denilmiştir.

Bir kadının namaz içinde mahremesini  (baş örtüsünü) örtünmesi de amel-i kalîl ile mümkün olmayacağından, bunu ya­pan kadının namazı da fâsid olur.

Bir kimsenin sarığının kıvrımı, namaz içinde bozulmuş olsa, onu bir eli ile bir veya iki defada düzeltirse, o kimsenin namazı bozulmuş olmaz.

Fetâvâyı Hüccet'de  «Bir kimsenin sangı veya kavuğu na­maz içinde düşse, onu ameî-i kalil ile kaldırıp başına koyarak namaz kılması, başı açık olarak kumasından efdâldir.

Fakat, eğer çözülmüş olan sarığı sarmak veya düşen sarığı kaldırıp tekrar basma koymak amel-i kesîr gerektiriyorsa, bunu yapan kimsenin namazı fâsid ölür.» denilmiştir.[46]

 

Namaz Kılan Kimsenin Başkasına Vurması

 

Namaz kılan kimse, bir başka kimseye bir eli ile hiç bir âlet olmaksızın, veya kamçı ve benzeri gibi bir şeyle vurmuş olsa, Mu-hıyt ve diğer.kitaplarda zikredildiğtne göre; o kimsenin namazı bozulur. Çünkü, bu vuruş ya hasımlık veya terbiye etme veya­hut da şakalaşma sebebi iledir ve -bunların hepsi de- amel-i kesirdir.    [47]                                                      

 

Hayvan Üzerinde Namaz Kılan Kimsenin Hareketleri

 

Zehıyre isimli kitapta: «Binek hayvanı üzerinde namas kılan kimse, hayvanını yürütmek için ona vursa, namazı fâsid olur.» Burada zikredilen vuruş -İnsana vurmada olduğu gibi  -bir defa vurmayı da içine alır.» denilmiştir.

Fakat, Meşâyih'iıı bazıları: «Eğer namaz kılan o kimse, hayvanına bir defa veya iki defa vurursa namazı fâsid olmaz. Fa­kat, o kimse bir rek'at   içinde, ard arda hayvanına üç defa vu­rursa namazı fâsid olur.» demişlerdir.

Bu kavil esahhtır. Çünkü, zikredilen bu vuruş amel-i kalildir ve peşpeşe tekrarlanınadıkça namazı bozmaz.

Fakat, yukarıda geçtiği gibi insana vurmak, hayva­na vurmanın hilâfmadır. Yanı, -hüküm bakımından-onun gi­bi değildir. Çünkü, insana vurmak, ya   talîm (öğretmek) veya î'lâm (bildirmek) menzilesindedir.    Bundan dolayıdır ki, amel-i kesirden sayılır ve namazı ifsâd eder.

Binek hayvanı üzerinde namaz kılan kimse, eğer kamçı ile hayvanına işaret ederek onu yürümeye teşvik edip özendirse, sonra da hayvanına vursa, namazı fâsid olur. Çünkü, bu du­rumda, hem talim  (öğretme)  ve hem de vurma vardır ki, bu hâl amel-i kesirdir.

Binek hayvanı üzerinde namaz kılan kimse, bir rek'at içinde hayvanını yürütmek için ayağının birini, bir veya iki kere hareket ettirse namazı bozulmuş olmaz. Fakat, eğer iki ayağını birlikte hareket ettirirse, iki eli ile yaptığı bir işten dolayı na­mazının bozulmuş olması gibi- namazı bozulur,

Meşayihten bazıları:  «Namaz kılan bu.kimse, eğer iki ayağını hafif bir hareketle hareket ettirir ve onu gören kimse, bu hareketi, üzerinde düşünmeden anlayamazsa ve ardarda bu hareketi tekrarlamazsa namazı hâsid olmaz.» demişlerdir.[48]

 

Namaz Kılan Kimsenin İşaretle Cevâp Vermesi

 

Bir kimse, namaz kılmakta olan bir cemâatin yanına va-np «ne kadar kıldınız?» diye sorarsa; bu suâl üzerine cemaatle birlikte namaz kılmakta olan bir kimse, iki rek'at kıldıklarını iki parmağı ile, üç rek'at kıldıklarım üç parmağı ile veya daha çok kıldıklarını daha çok parmağı ile işaret etse ve böylece suâl sa­hibine cevap vermiş olsa: Hazreti Ebû Bekir (Radıyallahu Teâlâ anh) den gelen rivayetlere göre bu kimsenin namazı -yapmış olduğu işaret amel-i kalil olduğu için- bozulmuş olmaz.[49]

 

Namaz Kılan Kimsenin Yazı Yazması

 

Namaz kılmakta olan bir kimse, namaz içinde bazı harf­leri, yazı belli olan bir şey üzerine yazsa, o yazı üç kelimeden az ise, amel-i kalil olduğu için- o kimsenin namazı fâsid olmaz.

Keza, bu kimse yazıyı harflerin    belli olmadığı bir şey üzerine yazsa, meselâ: Havaya veya yaş olmayan, kuru olan bir elbise üzerine veyahut bir taş üzerine parmağı ile yazsa, yaptığı bu iş amel-i kesîr olmazsa, namazı bozulmuş olmaz; ancak bu mekruhtur.

Fakat, harfleri belli olması ve yazı yazanı gören bir kimse­nin onun namazda olmadığını zannetmesi halinde, bü yazı da üç kelime veya daha çok bir miktarda olursa, o kimsenin namazı bozulmuş olur.[50]

 

Namaz Kılan Kimsenin Müezzine İcabet Etmesi

 

Mültekat'da : «Namaz kılan bir kimse, eğer namaz içinde iken müezzine icabet eder ve onun   dediklerini icabet kastı ile tekrarlarsa, İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A)'e göre, namazı fâsid olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre ise, bu kimsenin namazı fâsid olmaz.» denilmiştir.

Fetâvâyı Hâkâniyye'de de «Bir kimse, eğer namaz kıl­makta iken ezan okur ve onunla namaz vaktinin girmiş olduğu­nu bildirirse, İmâm-ı A'zam (R.A.)'a   göre, o kimsenin   namazı fâsid olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, o kimse; «Hayya-le's-salâh» ve «Hayya ale'l-lelâh» demedikçe, namazı fâsid olmaz.

İmâm-ı A'zam (R.A.) 'a göre, bu kimsenin namazının fâsid olmasının sebebi : Vakti bildirmesinden dolayı, ezanın insanla­rın kelâmından olmasıdır.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, bu kimsenin namazının bo-zulmamasının sebebi ise : Ezan bir zikir olduğu için namazda ya­pılan fiillere aykırı değildir. Fakat, «Hayyaale's salah» ve «Hay                                                                      ya ale'l-feiâh" demekle, Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre de namazın fâ­sid olması, bu kelimelerin hitap olmalarından dolayı, insanların kelâmı olması sebebi iledir, denilmiştir.[51]

 

N A.Maz İçinde Ta'zim Ve Salevât Getirmek

 

Namaz kılan,kimse Allah ismini işitince  «Colle Celâlü-hû» dese veya ta'zim ifâde eden lafızlardan bunun gibi birisini söylese veyahud da Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ismini işi­tip : «Sallallahü Teâlâ aleyhi ve sellem» dese ve bunları söyler­ken de icabet etmeyi kasdetmiş olsa, o kimsenin namazı fâsid olur.

Ancak bunları söylerken cevap kasdı ile söylemez, fakat sadece Allahü Teâlâ'yı sema kasdı ile veya Peygamber (S.A.V.) Efendimize duâ kasdı ile söylerse, -semâ ve salât-ü selâm nama­za aykırı olmadığı için- o kimsenin namazı bozulmuş olmaz.[52]

 

Namaz Kılan Kimsenin Gönlünden Geçirdikleri

 

Namaz kılmakta olan bir kimse, gönlünden bir şiir veya bir hitabe tertîb ve nazm eder, fakat bunları dili ile söylemezse, bu kimsenin namazı fâsid olmaz. Fakat bu kimse, huşû'u terk edip, kalbini namazdan başka bir şeyle meşgul ettiği için, çok yaramaz bir iş yapmış olur. Özellikle, ibâdet cinsinden olmayan " bir şeyle kalbi meşgul etmek, pek ziyâde yaramazlıktır.[53]

 

Namaz Kılan Kimsenin Selâm Alması

 

Namaz kılan kimse, selâm veren bir kimsenin selâmını eli veya başı ile işaret ederek alır, veya bir kimse kendisinden bir şey isteyince, namaz kılan kimse «evet» veya «hayır» ifâdele-, rinden birisinin yerine başı ile veya gözü ile veyahut da kaşı ile işaret ederse, -bu amel-i kalil olduğu için- bu kimsenin nama­zı bozulmuş olmaz.

İmâm Halvânî, Ahkâmül-Kur'ân isimli eserinde:    «Na­maz kılan kimseye, birisi bir şey söylediği zaman, namaz kılan kimsenin o kimseye başı ile cevap vermesinde bir beis yoktur.» demiştir.[54]

 

Namaz Kılan Kimsenin Bir Emir Üzerine Hareket Etmesi

 

namaz kılan kimseye, başka bir kimse «ileri git» diye emretse ve o da bu emir üzerine bir miktar ileri gitse; veya safın arasına bir kimse girince, namaz kılan kimse yeni gelen kim­senin yerini genişletmek için, durduğu yerden bir miktar uzaklaşsa, bu kimsenin namazı fâsid olur. Çünkü, bu durumda Allah (C.C.)'in emrinden başka bir emre uymuş olmaktadır.

Kendisine böyle bir emir verilmiş olan musallî (namaz kılan kimse) nin, yapması uygun olan davranış şudur: O kimsenin em­rinden sonra, bir miktar durup, sonra (kendisinden yapılması istenilen) o işi, kendi re'yi. ile yapmalıdır. Böyle yaparsa nama­zı iasid olmaz.  [55]               

 

Namaz İçinde Duâ

 

usallî, namaz içinde, «Allahümme ekrimni - Allah'ım bana ikram et.» veya «Allahümme en'im aleyhe = Ey Allah'ım bana ni'met ver.» veya «Allahümme eslin emri == Ey Allah'ım işimi ıslâh et.» veya «Allahümme'rızk ni'1-âriyete Ey Allah'ım beni afiyetle rızıklandır.» veya «Allahümme'ğfirlî ve ii-vâlideyye ve-lil mü'minîne ve'1-mü'minât Ey Allah'ım beni, babamı - anamı, mü'min erkekleri.ve mü'min kadınları affet.» dese nama­zı bozulmaz.

Keza, eğer Allahümme'ğfirli ve li-valideyye Ey Allah'­ım, anamı babamı affet-» veya «Allahümme'ğfir   li'l-mü'minine ve-1-mü'minât Ey Allah'ım' mü'min erkekleri ve mü'min kadın­ları affet.» üese, yine namazı fâsid olmaz.

Bu hususta asıl kaide.şudur: Namazda insanlardan istenil­mesi muhal oian bir şey ile duâ etmek, namazı bozmaz.

Bunun için Hidâye'de: «Allahümme'rzuknî Ey Allah'­ım beni rızıklandır.» demek, insanlardan talep edilmesi muhal oian şeylerden değildir. Namaz kıîan bir kimse, eğer bunu namaz içinde söylerse namazı fâsid olur.» denilmiştir. Fakat, bu husus­ta ezhar olan ise şudur Kendisinden sonra, mal veya benze­ri bir şey zikredilmedikçe, sadece «Allâhümme'r zuknî» demek­le, namaz fâsid olmaz.

Namaz, kılan kimsenin, namaz içinde «Allahümme'ğfirlî Hahî - Ey Allah'ım kardeşimi affeyle.» demesinin hükmü hak­kında, müteahlurin (sonra gelen âlimler) in ihtilâfları vardır. Ez-hâr olan ise, bunun namazı ifsâd etmediğidir.

Bir kimse namaz   esnasında  «Allahümme'ğfir. li-a'mmi (veya  li-hâli)  Ey Allah'ım   amcam  Cveya dayımı)  affet.» derse veya bunlara benzer bir şey söylerse, ittifakla namazı fâ­sid olur. Çünkü, böyle bir şey Kur'an-ı K.erîm'de de Peygamber (S.A.V) Efendimizden nakledilen hadis-i şeriflerde de yoktur.

Fakat, eğer bir müsalli (namaz kılan kimse) «Allahümme merzıkni rü'yetike Ey Allahım,   beni seni görmekle rızıklan­dır.» veya «Allahümme'rzükni   cenneteke  Ey Allah'ım beni beytini haccetmekle rızıklandır.» dese, namazı fâsid olmaz. Çün­kü, bunlar halktan istenebilecek şeylerden değildir.

Namaz kılan bir kimse, eğer «AÜahümnıe'rzuknî dâbe-ten - Ey Allah'ım beni bir binek hayvanı ile rızıkiandır.» veya Allâhümnıer'zükni kermen = Ey Allah'ım beni bağ ile rızüdan-dır.» veya «Allahümme'rzukni zevcen = Ey Allah'ım beni bir ha­nım, ile rızıklandır.» veya «Allahümme'kdı deyni = Allah'ım bor­cumu öde.» derse, namazı fâsid olur. Çünkü, bunları İnsanlardan istemek de mümkündür.[56]

 

Namaz İçinde Yazı Okumak

 

Namaz kılan kimse, bir kitaba veya yazılı bir kağıda ba­kar"ve onda yazılmış bulunan şeyi,anlarsa, eğer yazılı bulunan şeyi anlamak kasdı ile bakmamışsa,  ittifakla namazı fâsid olmaz, eğer anlamak kasdı ile bakmışsa, o kimsenin namazının fâsid olacağını Mültekat Sahibi zikretmiştir; İmâm Muhammed (R.A.) 'den de bu şekilde bir rivayet vardır.

Fakat, Encâs isimli kitapta İmâm Ebû Yûsuf (R-A.).'tan rivâ--yet edilerek, o kimsenin namazının, bozulmayacağı zikredilmiştir.

Bu hususta sahih kavil şudur : Bu durumda da namaz, -ittifakla- fâsid olmaz. Hidâye ve Kâfî'de de böyle zikredilmiş­tir.[57]                   

 

Amazda Kur'ân'ı Yüzünden Okumak

 

Namaz kılan kimse, Kur'ân'ı mushaftan veya müırabdan okusa, înıâm-ı A'zam (R.A.) 'a göre namazı fâsid olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) bu kavle muha­liftir. Onlara göre bu kimsenin namazı hâsid olmaz; ancak bu durumda ehl-i kitaba benzeme bulunduğu için, namaz mekruh olur.

İmâm-ı A'zam CR.A.) 'a göre, bu durumda namazın fâsid ol­masının sebebi şudur: Bu durumda ya sayfaları çevirme veya -bakarak- öğrenme vardır. Bunların her birisi de amel-i kesir­dir. Amel-i kesir olunca da namaz fâsid. olur. îmâm-ı'A'zam (R.A.) kavline göre. bu hususta az okumak ile çok okumak ara­sında bir fark yoktur.      

Fakat, bazıları da: «...Fatiha miktarınca okumadıkça namaz fâsid olmaz.» demişlerdir.                                             

Bazıları da: «Bir âyet okumadıkça namaz fâsid olmaz,» de­mişlerdir. Bu kavil, diğer bütün kavillerden ezhardır.

Bu şekildeki okumanın namazı ifsâd etmesi, namaz kılan kimsenin mushaftan veya mihrabdan okumuş olduğu âyetleri ezbere bilmemesi şartına bağlıdır.

Fakat, eğer onların birinden okumuş olduğu âyetleri ezbere bilmekte ise, -öğrenme olmadığı   için ittifakla- namazı fâsid olmaz.[58]

 

Namaz İçinde Taş Ve Ok Atmak

 

Namaz kılan kimse, eğer yerden eline taş alır ve onu kuşa veya başka bir şeye atarsa, namazı fâsid olur. Çünkü, bu bir amel-i kesirdir.

Fakat, eğer taş namaz kılan kimsenin yanında bulunur ve onu kuşa veya bir başka şeye atarsa, fâsid olmaz. Çünkü, bu bir amel-i kailidir. Lâkin, bu durumda da isâet etmiş olur. Çün­kü, namaz esnasında( namazdan başka.bir işle meşgul olmuş ol­maktadır.

Namaz kılan kimse, yanında bulunmakta olan taşı bir in­sana atmış olsa, uygun olan: O kimsenin namazının fâsid olma­sıdır. Nitekim, bir insana kamçı ile veya eli ile vuran bir kimsenin namazının fâsid olması gibi... Çünkü, bu durumda hasımlık bulunduğu için, amel-i kesir olur.

Ecnâs'da : «Namaz kılan bir kimse, parmaklarının ucu ile bir taş atsa, namazı fâsid olmaz. Keza, bu vaziyette iki taş da atsa, amel-i kalîî olduğu için yine namazı fâsid olmaz.

Fakat, eğer bu durumda bir ok atsa, namazı fâsid olur. Çün­kü, bu.bir amel-i kesirdir.[59]

 

Namazda Kaşınmak

 

Namaz kılan bir kimse, vücûdunu bir kerre veya peş pe şe iki kerre kaşısa namazı bozulmaz. Çünkü, .bu bir amel-i kalil-dir. Fakat, o kimsenin namazı mekruh olur.

Keza, bir kimse vücûdunu defalarca kaşısa, fakat, bu ka­şımaları peş peşe yapmasa, yani bu kaşımalar bir rükün içinde ardarda yapılmış olmasa, yine namazı fâsid olmaz.

Fakat, bir kimse   vücûdunu birbiri ardından   defalarca kaşısa, namazı fâsid olur. Çünkü, bu amel-i kesirdir.

Bu şekilde kaşımanın namazı ifsâd etmesi, her defada kaşı­dığı yerden elini kaldırıp, ondan sonra yine koymakla olur.

Fakat, her defada elini kaldırmadan, defalarca ve peşpeşe kaşısa, bunların hepsi-tek bir kaşıma olduğu için namazı ifsâd eylemez. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir.[60]

 

Namazda Bit Öldürmek

 

Ecnâs isimli kitapta şöyle zikredilmiştir: Namaz kılan bir kimse, bir biti birkaç hareketle öldürür veya bir kaç biti birer bi­rer öldürürse, eğer her hareket arası bir rükün edâ edecek ka­dar yok ise, namazı fâsid olmaz, fakat bunu terk etmek efdâldir.[61]

 

Yüksek Sesle Okuyarak İzin Vermek

 

Eğer bir kimse, musallinin namaz kıldığı eve girmek içi: namaz kılan kimseden izin ister veya musalliye nida ederse, na­maz kılan kimse de kendisinin namazda olduğunu ona bildirmek için, Kur'ân'ı yüksek sesle okur veya o kimseye bildirmek kasdı ile «Elhamdülillah» veya «Allahu Ekber» der veyahud da tesbîh eylerse, namazı fâsid olmaz.[62]

 

Namaz Kılan Kimseyi, Eşinin Öpmesi

 

Namaz kılan bir kimseyi hanımı öper ve hanımının öp­mesinden dolayı namaz   kılan kimsede şehvet   hasü olmazsa, o kimsenin namazı tamamdır.

Namaz kılan bir kadını kocası, -şehvetli veya şehvetsiz olarak- Öpmüş olsa, kadının namazı fâsid olur.

Hulâsa Sahibi, bu mes'elede, aradaki farka işaret ederek şöyle demiştir:  «Kocanın öpmesi cima' mânasınadn". Yani: Ko­ca cimâ'da fâü olduğu için, onun cimâ'ı teşvik eden bu gibi şey­leri yapması, nerde ise cimâ'dır. Bu durumda eğer hanımına ci­ma1 etmiş olsa idi, kadının namazı fâsid olacaktı. Keza, hanımını öpmesi de mutlaka kadının namazını   bozar. Çünkü, öpmek ci-mâ'a teşvik edici duygu ve hallerdendir.

Keza, kocanın hanımına şehvetle dokunması da kadının namazını ifsâd eder.    

Fakat 'kadın cimâ'da fail olmadığı için, onun cimâ'ı teşvik eden halleri yapması, kocaya şehvet arız olmadıkça cima' mâ­nâsına gelmez.

Namaz kılan bir kimse, talâk-ı rici [63] ile boyadığı hanı-minm fercine şehvetle baksa, ona rücû etmiş olur. Fakat, muh­tar olan kavle göre, namazı fâsid olmaz.[64]

 

Namaz Kılan Kimsenin Vesveseye Düşmesi

 

Namaz kılan   bir kimseye şeytan vesvese   verse, o da: «Lâ havle ve lâ kuvveLe illâ billahi']-aliyyi'l-azîm» dese, eğer bu vesvese, âhiret işlerinden bir iş için olursa, namazı fâsid olmaz. Fakat, eğer bu vesvese dünya işlerinden bir iş içinse, öyle deme­si namazını ifsâd eder.[65]

 

Sehven Selâm Vermek

 

Namaz kılan kimse, sehvederek bir kimseye selâm verme­yi murad edip, «es-selâm» dedikten sonra kendisinin namazda olduğunu hatırlar sükût eder ve «aleyküm» demezse, yine de na­mazı fâsid olur. Çünkü, mezkûr «es-selâm» lâfzı hitap kasdı ile telâffuz edilmiş olduğundan ve bu da insanların kelâmından bu­lunduğundan, namazı bozar.[66]

 

Namazda Yürümek

 

Zehıyre'de şöyle denilmiştir: Namaz içinde yürüyen kim­se, yürüme esnasında kıbleye yönelmiş ve yönünü kıbleden ayır­madan yürür,   yürümesi de   birbiri ardından adım   atarak,- üç adımdan fazla değilse, o kimsenin namazı fâsid olmaz.

Bu kimsenin mescidde namaz kılması hâlinde, o kimsenin yürüyerek mescidden dışan çıkmaması,   namazın bozulmaması

Fakat, bu kimse eğer sahrada namaz kılmakta ise, yürüme­sinin namazı bozmaması için, önünde saflar var ise, bu safları geçmemesi şartına bağlıdır.

Fakat, eğer önünde saflar yoksa, yürümenin namazı ifsâd etmemesi, secde edilen yeri geçmeme şartına bağlıdır.

Bu hususun tefsilâtı şudur Namaz kılan bir kimse, namaz içinde kıble tarafına yürür fakat bir saf miktarı yürüdükten sonra durup, bir rükün edâ edecek kadar eğlendikten sonra, yi­ne diğer bir saf miktannca yürüyüp yine durursa, bu şekilde pek çok saf miktannca yürümüş olsa bile namazı bozulmuş olmaz.

Ancak, bu kimse mescidde bulundğu takdirde böylece du­rup yürüyerek mescidden çıkar veya sahrada olduğu takdirde, yürüyerek saflan geçerse, bu takdirde namazı fâsid olur.

Ve eğer bâr defada iki safı geçse, yine namazı fâsid olur. Önünde hiç bir saf bulunmadığı halde, secde yerini geçince de namazı fâsid olur.

Zikredilen bu tafsilât namaz kılan erkek hakkındadır. Kadın hakkında ise, Ebû Ali Nesefî'ye göre, evi mescid gibidir. Başka-lanna göre ise, kadın hakkında evi sahra gibidir.

Bazı Meşâyih'e göre ise : «Namaz kılan kimse, durduğu yerde veya safdan yürüyüp, Önünde bulunan gaflardan kendisi­ne en yalan olan safdaki aralığa varsa, namazı fâsid olmaz. Fa­kat, o safdan daha ileride bulunan safdaki aralığa varsa, namazı fâsid olur.» Bu, kendisine en yakın olmayan safa, bir defada yürümüş olsa bile, namazı fâsid olur demektir.[67]

 

Namazda Sakız Çiğnemek Ve Bir Şey Yemek

 

Musallî, namaz içinde sakız veya helilec çiğnese, sadece peşpeşe üç defa çiğnemekle namazı fâsid olur; yutması şart de­ğildir.

Fakat çiğnemeyip sadece ağzında tutması ile, ondan az bir şey namaz kılan kimsenin boğazına gitse, namazı fâsid olmaz.

Fakat, eğer namaz   kılan kimsenin   ağzında şeker veya benzeri gibi ağızda eriyen bir şey bulunur ve namaz Kılan kimse onun eriyen parçalarını yutarsa, namazı fâsid olur. Zira, adı ge­çen bu şeyin yenilmesi zikredilen şekilde   olduğundan, o kimse namaz içinde yemek yemiş olur.

Namaz kılan kimse, namazdan önce yemiş olduğu yemek­ten dişleri arasında kalmış olan bir parçayı namaz içinde yutsa, eğer yuttuğu o şey nohuttan büyük ise o kimsenin namazı bozu­lur. Keza, bu şey nohut kadar olsa, yine namazı bozulur.

Fakat, bu şey eğer nohuttan küçük olursa, namazı ve orucu bozmaz. Bu mes'ele daha önce «Namazın Mekruhları» bölümün­de geçmişti.

Bir kimse namazdan önce helva yiyip, onun tatlılığı ağzında durmakta iken, namaza ba-şlasa ve namaz içinde halâvetli tük-rüğünü yutsa, o kimsenin namazı bozulmaz.[68]

 

Namazı Bozup Bozmayan Şeyler Hakkında Feri Mes'eleler

 

Namaz içinde üfleyen kimsenin, bu üflemesi -başkala­rı tarafından- işitilmezse,    namazı bozulmaz.    Fakat, mekruh olur.

Bu üflemenin işitilmesi halinde, bundan hece harfleri mey­dana gelirse, -meselâ : üf, tüf gibi- namazı fâsid olur.

Namaz kılan kimse, namaz içinde öksürür ve bu öksür­mesi esnasında harfler meydana gelirse,  (meselâ: Emheb veya benzeri gibi bir şey söylese) namazı fâsid olmaz. Çünkü, öksür­mek isteğin dışında meydana gelen bir şeydir.

Bir kimse namaz kılarken geydrse ve bu esnada bazı harf­ler hâsıl olsa, eğer geyirmeyi gidermek mümkün olmamış ve is­teğinin dışında geyirmişse, namazı fâsid olmaz.

Eğer kendi isteği ile geyirmiş ve bu esnada harfler meydana gelmişse, namazı fâsid olur..

Musallî  (namaz kılan kimse), namaz içinde esner ye bu esnemeden bazı harfler meydana   gelirse, bu durumda na mazı fâsid olmaz.

Bir kimse kapıya vurduğu zaman, musallî, namaz için

de : «ve men dahalehû kâne âminen» «kim girdiyse, emin oldu. der ve bununla,   o kimsenin içeri girmesine izin vermeyi murâ ederse, namazı fâsid olur.

Namaz kılan bir kimseye: «Nereden geldin?» diye soru sa ve o da ve bi'rinmuattaletin ve krın meşîd = Muattal bir kuyudan ve muhkem b"lr köşkten» dese; veya namaz kılan kimseye : «Senin malların nedir?» diye soru-

lunca, oda vel-hayle vel-biğale ve hamir At, katır ve eşek...» dese; bunlarla suâl sahibine cevap vermeyi murad ederse, namazı fâsid olur.

Namaz kılan kimsenin lisanında «ne'am = evet» lafzı ce­reyan ederse,    eğer bu kimsenin namaz dışında ve evet lafzını çokça kullanmak âdeti ise, bu insanların kelâmından olduğu için namazı fâsid olur. Aksi takdirde namazı fâsid olmaz; çünkü bu durumda «ne'am = evet» lafzı, Kur'an-ı Kerîm'den sayılır.

Namaz kılan kimse eğer «ne'am = evet» manâsına fars-çadaki «Âri = evet» kelimesini kullansa, hükmün yine yukarıda­ki tafsilât üzere olduğu fetvalarda zikredilmiştir.

Musallî, namazda İncil'den v-eya Tevrât'dan okusa, eğer okumuş olduğu şey zikir değilse namazı fâsid olur.

Musalli, namaz içinde    şiir okusa, bu şiirin içinde zikir bulunsa bile namazı fâsid olur.

Namaz kılmakta olau kimse, dişleri arasından çıkan kanı yutsa, yuttuğu o kan ağız dolusu olmadıkça namazı fâsid olmaz.

Keza musallî, (namaz kılan kimse) ağız dolusundan az kusup, o kusuntu ağzına gelip, sonra içine geri döndüğünde, onu. içine göndermeyip tutmaya gücü yetmezse, namazı fâsid ol­maz.

Bir kimse, namaz içinde ridâsım giyer veya bir el ile ta­şınabilen hafif bir yükü namaz içinde yüklenir veya bir bebeği veya bir elbiseyi omuzuna alarak onunla namaz kılarsa, yine namazı fâsid olmaz.

Bir kimse, namaz içinde bir binek hayvanına binse, na­mazı fâsid olur. Fakat, namaz esnasında binek hayvanından .inen kimsenin namazı fâsid olmaz.

Bir kimse, namaz esnasında mestini giymiş olsa, namazı fâsid olur. Ancak, mesti geniş olur ve onu bir el ile giymek müm­kün olursa, namazı fâsid olmaz. Mesti çıkarmak da böyledir.

Musallî, namaz içinde binek hayvanına gem vursa veya onu eğerlese veyahud da   onun eğerini çıkartsa,   namazı fâsid olur.

Namaz kılan kimse namaz içinde binek hayvanının ge­mini tutar veya onun gemini çıkarırsa, namazı fâsid olmaz.

Musallî, eğer namaz içinde izârım veya donunu bağlarsa namazı fâsid olur. Fakat, eğer donunu namaz içinde çıkarjrsa namazı fâsid olmaz.[69]

 

Namaz Kılarken Abdestin Bozulması

 

Namaz kılan kimsenin bedeninden, namaz içinde, abdest almayı gerektirecek semavî bir hades çıksa, durmadan çabukça gidip, -abdest için lüzumlu olmayan hiç bir şeyle meşgul olma­dan- hemen abdest alır. Bundan sonra, Hanefî imamlarına gö­re, namazının kalan kısmını, önceki kılmış olduğu kısmının üze­rine bina ederek tamamlar. Fakat, bu esnada namaza aykırı olan bir şeyin kendisine ânz olmaması şarttır. Meselâ: O kimsenin, o esnada konuşmuş olması, namazın kalan kısmını, önce kıldığı kısmın üzerine bina etmesine münâfidir.

Bu durumda abdest alarak, namazı küıncaya kadar hiç bir söz söylemez ise, o namazı hades (abdestslzlik) vâki' olduğu yer­den başlayıp kılmak caizdir. Fakat, istinaf etmek yönü o namazı yine baştan başlayıp kılmak efdâldir.  

Bazıları: «îmânı ve muktedî (imâma uymuş olan kimse) hakkında evlâ olan, cemâatin faziletini elde edebilmek için, ka­lan kısmı önce kılman kısmın üzerine bina etmektir. Fakat, baş­ka bir cemâat ile istinaf (baştan   başlıyarak kılmak) mümkün olursa, bu durumda onların da baştan başlıyarak kılmaları efdâi olur.» demişlerdir.

Namaz içinde hades vâki' olduğu için, abdest almaya gi­den münferid     (tek başına namaz kılan kimse), eğer dilerse, mümkün olduğu takdirde namazını abdest aldığı yerde tamam­lar. Eğer orada tamamlaması mümkün olmazsa, oraya en yakın bir yerde tamamlar. Eğer dilerse, hades vâki' olan yere gelip ev­velce kıldığı yerde tamamlar.

Fakat, muktedînin (imâma uymuş olan kimsenin), abdest aldıktan sonra, eğer imâm henüz namazdan çıkmamışsa, elbet­te yine önce kıldığı yere gelip orada tamamlanması lâzımdır. Hat­ta bu durumda, kendisi ile imâmın arasında iktidânm  (imâma uymanın) sıhhatine mâni' bulunan bir yerde kılması sahih de­ğildir.

Fakat, eğer o muktedi, abdest alıp gelinceye kadar imâm na­mazdan çıkmış ise, o da münferid (tek başına namaz kılan kim-, se) gibi namazını istediği yerde kılabilir.

Bu mes'elede imâmın   hükmü, muktedînin   hükmü gibic Çünkü, imâm olan kimseye namaz içinde hades vâki' olur ve ye­rine bir başka kimseyi bırakırsa, bu imâm, kendi yerine bıraktı-ğı kimseye muktedî olur.

İmâm olan kimseye namaz içinde hades vâki' olunca, baş­ka bir kimseyi yerine halîfe kılması ittifakla caizdir. Çünkü, Hazreti Ömer (Radıyallahü Teâiâ anh)'dan rivayet edildiğine gö­re : O namaza girdi; sonra yanındaki bir adamın elini tuttu (onu yerine geçirdd; ve namazdan çıktı. Hazreti Ömer (Radıyallahü Teâlâ anh) daha sonra şöyle, dedi: «Namaza girip tekbir aldığım zaman, bir şeyden şübheye düştüm. Elimle dokundum ve bir ıs­laklık buldum.»

Namaz kıldığı esnada kendisine hades vâki' olan (abdes-ti bozulan) bir kimsenin, namazının kalan kısmını önce kıldığı kısım üzerine bina etmesinin caiz olması, o kimsenin hades vâki olduktan sonra, derhâl abdest tedârikine gitmesi şartına bağlıdır.

Fakat, eğer namaz kılan bu kimse, abdesti bozulduktan son­ra aynı yerde bir rükün eda edecek kadar durursa, sahih olan kavle göre, namazı fâsid olur.

Fakat, abdesti uyku ile bozulur ve bir zaman geçtikten sonra uyanırsa, bu durum abdest aldıktan sonra, namazın kalan kısmının, önce kılınmış olan kısmı üzerine bina edilmesine mâ­ni' olmaz.

Eğer o kimse, abdest almaya giderken veya gelirken Kur'ân okusa, sahih kavle göre kılmış olduğu namaz fâsid olduğu için, bu durum, kılınacak kısmın önceki kısma bina edilmesine aykı­rıdır.  

Ve eğer abdeste giderken veya gelirken sâdece zikretse, sa­hih olan kavle göre bu, namaza bir zarar "vermez.

Eğer, rükû'da iken abdesti bozlan kimse, başını rükûdan «Semiâllahü limen hamiden» diyerek kaldırmış olsa, o kimsenin namazı fâsid olur.

Keza, secdede iken   abdesti bozulan kimse, başını secde­den tekbir-getirerek kaldırırsa, bu tekbiri, gerek tamamlamak niyyeti ile olsun, gerekse o niyyetle olmasın- namazı fâsid olur.

Fakat, eğer o tekbîr ile abdest almaya gitmeyi kasdetmiş olursa, bununla namazı bozulmuş olmaz.

Abdest, kahkaha sebebi ile veya baş yarığından veyahut başka yerlerden kan akmasından veya kendi mekûlesinin veya başkasının ısırdığı yerden kan akması dolayısıyle bozulmuş olur­sa, o kimse abdest alınca, o namaza başından başlayarak kılar. Çünkü, bunlardan hiç birisi semavi hades değildir.

Namaz kılan kimsenin, namaz esnasında abdesti bozul-mayıp, namaz içinde, namaza mâni' olacak bir necaset isabet eylese, gidip o necaseti yıkadıktan sonra namazı istinaf eder, yani baştan başhyarak yeniden kılar. Sonraki kısmı,,    önceki kısım önceki kışıma üzerine bina etmez.   Ebû Yûsuf (R.A.) bu kavle muhaliftir.   

Eğer necaset, namaz kılan kimsenin kendisinde meydana gelen hadesten dolayı isabet etmişse, bu durumda namazının ka­lan kısmini önceki kısmına ittifakla bina eder.

Fakat, namaz kılan kimseye, başka bir kimsenin abdes-tinin bozulmuş olmasından dolayı, (namaz kılan kimseye) necâ set isabet etmişse, bu durumda   yine,"namazının kalan" kısmını, önceki kısmına bina etmez.

Keza, namaz kılan kimsenü? bir yerinde çıban çıkar ve onu sıkmasından dolayı akan kan sebebi ile vâki' olan hades için abdest aldığı zaman, yine namazının kalan kısmını önce kılmış olduğu kısmına bina etmez. O namazı baştan başhyarak kılar.

Eğer, o çıbanın üzerinde bulunan cerahatin akmasına mâni' olan şey, bir kimse tarafından düşürülmek sizin kendiliğinden düşmüş olur ve bu sebeple o çıbandan bir şey akarsa ve bundan dolayı meydana gelen hades için abdest aldıktan sonra, bu kim­senin namazının kalan kısmını, önce kıldığı kısmı üzerine bina edip edemiyeceği hususunda ihtilâf vardır.

Bazıları, o hadesin meydana gelmesinde kulun yaptığı bir şey olmadığından, o kimsenin namazın kalan kısmını, önce kıl­mış olduğu kısım üzerine bina edebileceğini söylemişlerdir.

Bazıları da,, bu mes'elede mezkûr ihtilâf üzere hareket edil­mesi gerektiğini söylemişlerdir.

Eğer hades, musallînin aksırmasından dolayı   meydana gelmişse yine bina edilip edilemeyeceğinde ihtilâf edilmiştir. Fa­kat, bu hususta ezhar olan : Aksırmanın semavî olmasından do­layı, namazının kalan kısmını önce kıldığı kısım üzerine bina et­mesinin caiz olduğudur.

Eğer hades, namaz kılan kimsenin öksürür gibi yapması sebebi ile meydana gelmiş olursa, bu durumda ezhar olan kavil bina etmenin caiz olmadığıdır.

Bir kadının kürsüfü, ıslanarak kendiliğinden düşse, o ka dm abdest aldıktan sonra, ittifakla bina eder. Fakat, o şey kadı­nın hareketi sebebi ile düşerse, bu mes'elede yine yukarıdaki ih­tilâf vardır.                                                        

Eğer hades, namaz kılan kimsenin, bedeninden hasıl olmaz ve meselâ : Bayılma veya cinnet getirme gibi bir sebepten dana gelmiş olursa, abdest aldıktan sonra, bina etmez.

Keza hades, eğer ihtilâm gibi gusül icâb ettiren bir şey olsa yine bina etmez.

Namaz içinde abdesti bozulan bir kimse, abdest alırke zarurî olmayan fiil öle iştigal etse, -meselâ hadesten sonra ab­deste kifayet edecek kadar su bulup, onu kullanmaya kadir iken o suyu geçip, ondan uzak bir yere giderek orada abdest alsa- yine bina etmesi caiz olmaz, istinaf eder.

Sahih olan kavle göre, o kimsenin abdest azalarını üçer kere yıkaması ve abd estin diğer sünnetlerini de tamama ile yerine ge­tirmesi caizdir.

Bu kimsenin abdest alması için havuzda bir yer bulunur, fa­kat o kimse abdesti bu yerde almayıp, diğer bir yere geçer ve abdestini orada alırsa, eğer o yere geçmesi -meselâ : birinci ye­rin dar olması gibi bir özürden dolayı ise, bu abdest ile kılaca­ğı namazı, önce kılmış olduğu kısmın üzerine bina etmesi caiz­dir. Aksi takdirde caiz olmaz.

Namaz içinde abdesti bozulan bu kimse,    abdest almak için havuza gitmeye niyyet eder, fakat kendisine bu havuzdan daha yakın bir yerde su olursa, eğer bu su ile havuzun arası iki saf miktarı kadar var ise, o havuza gitmekle namazı fâsid olmaz. Fakat aradaki mesafe daha fazla ise, o kimsenin oraya varması ile namazı fâsid olur.

Fakat namaz kılan bir kimsenin âdeti havuzdan abdest almak olur ve hadesten sonra havuzla bulunduğu yer arasında su bulunduğunu unutarak havuza giderse, burada aldığı abdesten sonra, namazın kalan kısmım önce kıldığı kısma bina etmesi caizdir.

Eğer havuz uzak olup, ondan daha yakın bir yerde bu­su kuyusu bulunursa, o kimse bilinen âdeti üzere havuzdan ab­dest alıp namazını bina eder. Su kuyusunu terk eder; zira kuyu­dan su çekmek muhtar olan kavle göre, binaya mâni'dir.

Namaz esnasında.kendisine hades vâki' olan kimseye, -abdest almak üzere- yerinden ayrıldıktan sonra, konuşma ve benzeri gibi namaza aykırı olan bir şey ânz olsa veya avret ma­halli açılsa, bina etmesi yani namaza kaldığı yerden devam et­mesi caiz olmaz.

Kadın, başını meshetmek için veya kollarını    yıkamak için açsa, sahih olan kavle göre bu kadın namaza kaldığı yerden devam edemez:

Keza, erkek veya kadın istincâ için avret yerlerini açmış olsalar, bunlar zahir-i mezhebde namazlarına kaldıkları yerden devam edemezler.

Bazıları : «Kadının avret yerini açmasında bir mecburiyet varsa, onun açıldıktan sonra, bina etmesi caizdir.» demişlerdir.

Namaz kılarken abdesti bozulmuş olan kimsenin, abdest almak için çıkarken eğilerek ve burnunu tutarak gitmesi sün­nettir. Ta ki, görenler sû-i zann etmeyip, burnu kanamı? zannet­sinler.

Namaz esnasında imâma hades vâki' olduğu zaman, yeri­ne birini halîfe bırakmasının yolu şudur : îmâmhk yapmaya lâ­yık olan bir kimseyi, kendisinin yerine geçirmek üzere, elinden veya elbisesinden tutarak çeker veya yerine geçmesi için ona işa­ret eder. Fakat, yerine geçirme işini konuşarak yapmaz.[70]

 

Namaz Kıldırırken İmâmın Abdesti Bozulursa

 

Bu imâm namazı mescidde kıldırmakta ise, yerine geçi­receği kimseyi mescidden çıkmadan geçirir, eğer namazı sahra­da kudurmakta ise yerine geçireceği kimseyi safları   geçmeden geçirir.

Kger bu imâm, yerine kimseyi geçirmeden mescidden çıka; veya sahrada safları geçerse, cemâatin namazı bâtıl olur.

Bu durumda, imâmın namazının bâtıl olup olmaması husu­sunda iki rivayet, vardır. Fakat bu rivayetlerin ezheri, imâmın namazının bâtıl olmamasıdır. Çünkü, İmâm kendi hâlinde mün-ferîd Ctek başına namaz kılan kimse) gibidir.

Namaz kıldırmakta olan imâma hades vâki' olunca, ye­rine bırakacağı kimsenin imamlık yapmaya sâlih olması şartdır.

İmâmın yerine bırakacağı   kimsenin mesbûk    (imâ sonradan uymuş olan kimse) olması da caizdir.

Eğer imâm ile birlikte namaz kılan sadece bii tek kimse bulunur ve başka bir kimse olmazsa, bu kimse de imamlık yap­maya sâlih ise, ta'yin etmeksizin-o kimse imâmın yerine geçmiş olur.

Fakat, eğer o kimse çocuk veya kadın olduğu için imamlık yapmaya sâlih değilse, bu mes'elede ihtilâf vardır.

Bazıları : «Yine o kimse imamete ta'yin edilmiş olur. Fakat, imamlığa sâlih olmadığı için. o kimsenin ve imâmın namazı fâ­sid olur. demişlerdir.

Fakat, esahh olan kavil, o kimsenin .imamlığa ta'yin edilmiş olmamasıdır.

Bu durumda n kimsenin namazı fâsid.olur,.fakat imâmın na­mazı fâsid olmaz,

Namaz kılmakta olan kimsenin abdesti rükû veya secde içinde bozulmuş olursa, gidip abdest aldıktan sonra, kaldığı yerden namaza devam etmeye başladığı sırada, o rükû'u veya sec­deyi yine iade eder. Çünkü, müsallinin namazda bir rükünden diğer bir rükne abdestli olarak intikal etmesi şarttır. Bu şart mik­tarı bulunmadığından, içinde hades vâki' olan rüknü iade etmesi gerekir. İade etmemesi hâlinde namazı caiz olmaz.

Rükû' veya sücûdda iken, bir secdeyi yapmadığı hatırına gelse, unutmuş olduğu secdeyi yaptıktan sonra, içinde bulundu­ğu rükû'u veya, secdeyi iade etmesi vâcib olmaz. Fakat, bunu ia­de etmek müstehabtır.

Bu hususta, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'dan rükû'un iade edil­mesinin lâzım geldiği rivayet edilmiştir. Çünkü, ona göre kavme (yani rükû'dan doğrulmak) farzdır.[71]

 

Sehiv Secdesi Gerektirmeyen Haller

 

kavle göre, sehiv secdeleri vâcibdir. Bazıları da : -Sehiv secdeleri sünnettir.» demişlerdir. Sehiv secdelerinin vâcib olması için t

1 - Namazın vâcib elerinden birinin terkedilmiş olması;

2 - Bir vacibin, yerinde edâ edilmeyip tehir edilmiş olması;

3 - Bir rüknün yerinde yapılmayıp te'hir edilmiş olması ge­rekir.                                             

Namazın sünnet veya müstehablannm   terkedümesi ile sehiv secdeleri vâcib olmaz. Meselâ :

1 - Eûzüyü,

2 - Besmeleyi,

3 - Sübâneke'yi,

4 - Fatihâ'mn sonunda âmîn demeyi,

5 - İntikal tekbirlerini ve

6 - Teşbihleri terketmekle sehiv secdeleri vâcib olmaz.

Namazın farzlarını terketmekle de sehiv secdeleri vâcib

Çünkü, eğer namaz kılan kimse, farzlardan   birini terk eder ve bu farzı tedârik edip iade etmezse, bu farzın terk edilmiş olması namazı bozar. Bu namaz, sehiv secdeleri ile tamamlanmış olamaz.[72]

 

Sehiv Secdesi Ne Zaman Vâcîb Olur

 

Namazm vâciblerinden birini terk etmekle sehiv secdele-leri vâcib olur. Meselâ :

1 - Vitir namazında kunut dualarını okumayı unutmak,

2 - îki ka'denin birinde teşehhüdü terle etmek,

3 - Bayram namazlarındâki tekbirleri terk etmek,

4 - İmâm olan kimsenin gizli okunacak yerde açıktan oku­ması veya açıktan okunacak yerde gizli okuması gibi hallerde, sehiv secdeleri vâcib olur.

Fakat, münferid tnamazı tek başına kılmakta) olan kim­seye açıktan okuması gereken yerde gizlice okumasından dolayı sehiv secdeleri vâcib olmaz. Çünkü, münferid muhayyerdir; di­lerse açıktan okunması gereken yerde açıktan okur, dilerse gizli­ce okur.

Keza, münferid gizli okunması    gereken yerde açıktan okusa, zâhir-i rivayette o kimseye sehiv secdeleri vacip olmaz; fakat nevâdir-i rivayette vâcib olur. îbn-i Hümân da buna mey­letmiştir. Çünkü, münferide gizli okumak vacip olduğu için, o kimse vâcipi terk etmiş olur.

Bazılar da : «Münferid (tek başına namaz kılan kimse) eğer gizli okunması gereken yerde, imâmın açıktan okuması gibi açık­tan okursa o kimseye sehiv secdeleri vacip olur. Fakat, eğer ken­di işiteceği kadar açıktan okursa, o kimseye sehiv secdeleri vacib olmaz.» demişlerdir.[73]

 

Sehiv Secdesinin Vacip Olmasının Altı Sebebi

 

Zehiyre'de beyan edildiğine göre, sehiv secdeleri şu altı se-beble vacip olur ;

1- Bir rüknün takdimi : Namaz kılan kimse, kıraat etme­den önce rükû'a varır veya rükû'dan önce secdeye giderse, yap­mış bulunduğu bir rükû ve sücûd bir şey yerine geçmez. Na­maz kılmakta olan bu kimsenin, dönüp namazını tamamlaması lâzımdır. Birinci durumda kıraati edâ ettikten sonra, yine rü-' kû'u iade etmesi ve ikinci durumda da rükû'u edâ ettikten son­ra, yine sûcûdu iade etmesi farzdır. Fakat, namazın rükünlerin­den olan rükû'u ve sücûdu bu iki durumda takdim etmiş olduğu one almış bulunduğu) 'için, namaz kılan bu kimseye sehiv sec­deleri vacip olur.

2 - Bir rüknün te'hiri : Namaz kılan bir kimse, eğer yanüa-rak namazın bel kemiği olan (namazın farzlarından olan)  sec­deyi, terk eylese, yani namazın bir rek'atinin bir secdesini terk etmiş olsa ve henüz namazını tamamlamadan önce o secdeyi ha-tırlasa onu kaza eder, fakat o rüknü mahallinden te'hir etmiş ol­duğu  (sonraya bıraktığı)  için, kendisine sehiv secdeleri    vâcib olur.

Veya, ikinci rek'ate kalkmayı te'hir eylese yani birinci rek'a-tin ikinci secdesinden sonra bir miktar oturup, İkinci rek'ate son­ra kalksa yine bir rüknü mahallinden te'hir etmiş olduğu ifln, kendisine sehiv secdesi vacip olur.

3 - Bir rüknü tekrar etmek i Namaz kılan kimse   sehven rükû'u iki defa yapsa veya üç defa secde etse, o kimseye sehiv secdeleri vacip olur.[74]

 

Vâcîbin Vasfını Değiştirmek

 

4 - Vacibi bir sıfattan diğer bir sıfata tağyir etmek ı Na­maz kılan bir kimse, gizli okunması gereken namazda, sehven açıktan okursa; veya imâm, açıktan okuması gereken namazde, sehven gizli okursa, sehiv secdeleri vacip olur.

5 - Vacibi terk etmek : Meselâ i Namaz kılan kimse,   seh­ven, farz namazlarda birinci ka'deyi, vitir namazında kunut dualarmı, bayram namazlarında ziyâde tekbirleri   veya namazın vaciplerinden bunlar gibi bir şeyi   terk ederse, sehiv secdeleri vacip olur.

6 - Her namaza izafe edilen bir sünneti terk etmek : Mese­lâ: Birinci rek'atte teşehhüdü    okumayı terk etmek gibi... Teşehhud'e «namazın teşehhüdü» denir; «Ka'denin teşehhüdü» den­mez,

Fakat bir çeşit sünnet daha vardır ki, bu her namaza tzA-fa edilmez, Meselâ: «Rükû'un tesbih'ı» «secdenin teşbihi» denilir; «namazın teşbihi» denilmez ve bu teşbihlerin terk edilmesi sehiv secdesine sebep olmaz.

Teşehhüdü terk etmekle, namazın sünnetini terkatmis. ol­maktan dolayı sehiv secdesinin vacip olması, birinci teşehhüdün sünnet olduğu rivayeti üzeredir.

Fakat meşâyihin bazısı : «Birinci ka'dede teşehhüd vâcibtir.» demişlerdir. Muhakkiklerin katıldığı zahir rivayet de budur. Bu durumda, bu rivayet üzere, sehven birinci ka'dede teşehhüdün terkedilmesi ile lâzım gelen sehiv secdeleri, bir vacibin terk edil­mesi sebebi ile vacip olan sücûd secdeleri kabîlindendir.

Şimdiye kadar söylenilen şeyler, sehiv    secdeleri hakkında söylenmiş olan sözlerin mecmû'udur.

Bazıları: «Zikredilen bu şeylerin hepsi vacibi terke ra'ci'dlr.» demişlerdir.

Bu durumda, sehiv secdelerinin vâcib olması, bir şey sebebi ila olur. Meselâ : Namazın rükünlerinden her birini yerinde yap­mak vacib olduğundan, herhangi bir rüknü takdim, veya te'hir eden kimse, vacibi terk etmiş olur.

Namaz içinde bir rüknün tekrar edilmesi üe de, ond sonraki rükün te'hir edümiş olur. Bu durumda da yine vâcib olan intikalleri tehir etmiş olur. Diğer kalanlar ise açıktır ve bu kıyas üzere hepsi bir şeye râci olmuş olur.[75]

 

Açıktan Okunacak Namazda Gizli, Gizli Okunacak Namazda Açıktan Okumak

 

Namaz küan bir kimse, gizli okunacak bir namazda, na­maz caiz olacak miktardaki kıraati   sehven açıktan okur veya açıktan okunması gereken bir namazda, sehven, mezkûr miktar kadar gizli okursa, sahih kavü üzere, bu miktar ve o kimseye se­hiv secdeleri vacip olur.

Eğer, açıktan okuması veya gizli okuması mezkûr miktar üzere olmazsa, o kimseye sehiv secdeleri vacip olmaz.

Zahir rivayette, bu mes'elede açıktan okumakla gizli oku­mak arasında fark yoktur.

Fakat, nevâdir rivayette aralarında fark olduğu bildirilmiş ve «Namaz kılan kimse eğer gizli okunacak namazda, sehven açıktan okursa, bu okuyuşu gerek az olsun, gerek çok olsun, o kimseye sehiv secdeleri vacip olur.» denilmiştir.

Bir kimse açıktan okunacak bir namazda gizli okursa, bu durumda şu tafsilat, vardır :                                          

Eğer bütün fâtihâ sûresini veya ekserisini gizli okur veyahut bir sûreden üç kısa âyeti veya bir uzun âyeti gizli okursa, yine

sehiv secdeleri.vâcib olur.

Fakat, eğer kısa bir âyeti gizli okursa yine İmâm-ı A'zam (R.A.)'ya göre sehiv secdeleri vaciptir. İmâm Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) 'ya göre ise, vacip değildir.

• Buna göre, nevâdirde gizli okumayı, açık okumaktan farklı görmenin sebebi şudur: Akşam ve yatsı namazları gibi açıktan okunarak kılman bazı namazlarda, gizli okumak meş­ru' olduğu için, açıktan okunacak yerde, gizli okumak daha ha­fiftir. Bunun içindir ki çok olmakla sınırlandırılmıştır.

Fakat, gizli okunarak kılınması gereken namazlarda, açık­tan okuma asla meşru' olmadığından, bunda az veya çok ol­ması müsavidir ve sadece -açıktan okumuş olmakla sehiv sec­deleri vacip olur.[76]

 

Namazlarda Teşehhüdü Unutmak Veya Fazla Rek'atlere Kalkmak

 

Günyetül-Fükahâ'da : «Namaz kılan kimse, dört rek'atli bir namazda, sehven beşinci rek'ate kalkar veya üçüncü rek'at-te başını secdeden kaldırdıktan sonra oturur veya akşam nama­zında ikinci rek'atte oturmayıp üçüncü rek'ate kalkar veya sa­bah namazında üçüncü rek'ate kalkar veya bütün namazlarda birinci rek'atten secdeden başını kaldırınca oturursa; saydığımız bu durumlarda kıyama kalkıldığı zamanlarda, sadece kıyam et­miş olması ile sehiv secdeleri vacip olduğu gibi kuûd durum­larında da sadece oturmuş olmakla sehiv secdeleri vacip olur. Çünkü, kıyam durumunda vacip olan teşehhüdü veya vacip olan selâmı te'hir etmiş olacağı gibi, kuûd durumunda da kıyam rük­nünü te'hir etmiş olur.» denilmiştir.

Namaz kılan kimse, sehven üçüncü rek'ate kalkmaya baş­lasa, eğer kuûda (oturma durumuna) yakınsa, oturur. Bu du­rumda kendisine sehiv secdelerinin vücûbiyyeti konusunda me-şâyih arasında ihtilâf vardır. Fakat, esah olan kavil, bu durum­da sehdv secdelerinin vacip olmayacağıdır. Çünkü, bu fiil kıyam sayılmaz; bilakis kuûddur ve o kimse kâid menzilesindedir.

Bu hükümde birinci ka'de ile ikinci ka'de arasında bir fark yoktur.

Namaz kılan bu kimsenin kuûda daha yakm olması hali, dizlerini henüz yerden kaldırmamış olduğu zamandır. Muhıyt Sahibi de böyle zikretmiştir.

Fakat, esahh olan Bedre'd-din el-Kerderî'nin zikretmiş oldu­ğu şu kavildir : «Namaz kılan kimsenin eğer alt yarısı doğrul­muş ise kıyama daha yakın olur; aksi takdirde kuûda daha yakın olur.»

Namaz kılan bu kimse, eğer kıyama daha yakın ise, otur­maz-, hemen kalkıp, namazını kılmaya devam eder. Fakat, o kim­se birinci ka'deyi terk etmiş olduğu için kendisine sehiv secdele ' vacip olur.

Zikrettiğimiz bu tafsilat İmâm Yûsuf (R.A.) 'dan rivayet edil­miştir ve Buhârâ Meşâyihi de bunu ihtiyar etmişlerdir.

Fakat zahiri rivayette, namaz kılan bu kimse ayak üzeri kal­kıp doğrulmadıkça, kuûda avdet eder; fakat ayak üzeri kalkıp doğrulmuş olursa kuûda avdet etmez. Şeyh Kemâleddin İbni'l-Hümâm : «Esah olan kavil budur.» demiştir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimizin şu hadis-i şerifleri de bunu te'yid etmektedir :

«İmâm iki rek'atte kıyama kalktığı zaman eğer ayakta düz olmadan önce hatırlarsa otursun, eğer ayakta düz hale gelmişse oturmasın ve sehiv için iki secde yapsın.»

Namaz kılan bir kimse, kıyama daha yakın olduktan son­ra, eğer yine kuûda avdet ederse, bazıları : «O kimsenin namazı fâsid olur.» demişlerdir. Fakat, o kimsenin namazı; esahh olan kavil üzere fâsid olmaz.

Ve eğer kalkıp doğrulduktan sonra, kuûda avdet ederse esahh olan kavilde p kimsenin namazı fâsid olur. Çünkü, birinci kâ'de farz olmadığı halde namaz kılan bu kimse başlamış bulun­duğu farz olan kıyamı, onun için (birinci ka'de için) terk etmek­le, -tam bir cinayet vaki olmuş olacağından- o kimsenin nama­zı fâsid olur.                                   

Kınye'de şöyle zikrolunmuştur : «Eğer imâm birinci ka'-deden kalktıktan sonra, kuûda avdet eyiese, kendisi ile birlikte cemâat avdet etmez. Bazıları ise : «cemaatde imâmla birlikte av­det eder.» demişlerdir.

Kınye'de zikredilen bu kavil, namazın bu kuûd ile fâsid olma­yacağım ifâde eder.

Yine Kınye'de «Eğer muktedi (imâma xıymuş olan kim­se), birinci ka'dede teşehhüdü unutup kalksa ve kalktıkta son­ra hatırlasa o muktedî kuûda avdet edip, teşehhüd'ü okur. Çün­kü, imâma mütâbaat lâzımdır.» denilmiştir.

Nitekim, bir kinse imâma birinci ka'dede yetişip, onunla birlikte oturduğu zaman, sonradan uymuş (mesbûk) olan bu kimse, teşehhüde başlamadan imâm kalksa, mesbûk olan bu kişi de imâmın teşehhüdüne tabî olarak teşehhüdü okur ve ondan sonra kalkar.

Fakat, imâm ve münferîd (tek başına namaz kılan kim­se) bunun hilaf madır. Yani, bunlar birinci ka'dede    teşehhüdü unutup, ayağa kalktıktan sonra hatırlasalar, teşehhüde avdet et­mezler.

Namaz kılan kimse, eğer önceki iki rek'atin birisinde, sehven fâtihâ sûresini peşpeşe tekrar etmiş olsa, veya rükû'da veyâhud da sücûdda veya teşehhüd yerinde fâtihâ sûresini oku­muş olsa, kendisine rehiv secdeleri vacip olur. Çünkü, birinci du­rumda vacip olan-zamm-ı sûreyi te'hir etmiş olur.

Namaz kılan bu kimse, eğer fâtihâ'yı okumuş ondan son­rada zamm-ı sûreyi okumuş bulunsa ve ondan sonra da yine fâtihâ'yı okumuş olsa, kendisine sehiv secdeleri vacip olmaz.

Keza, Fâtihâ sûresini okuyup, yalnız bir harfini okuma­mış olsa ve bu fâtihâ'yı tekrar okusa (iade etse) yine kendisine sehiv secdeleri vâcib olmaz. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir.

Namaz kılan kimse, eğer fâtihâ sûresini son iki rekratten birinde iki defa tekrar etse veya bu rek'atlerin birinde fâtihâ'-dan sonra zamm-ı sûre okusa, Veya fâtihâ okumadan sâdece sûre okusa veya son ka'dede iki defa ettahiyyat'ı okusa veya kıyam­da, rükû'da, secdede teşehhüd etse (et-tahiyyât-ı okusa), bu du­rumlarda, muhtar olan kimseye sehiv secdelerinin lazım olma­dığıdır. Çünkü, bu durumlarda vacibin tekredilmesi hâli yoktur. Zîrâ, yalnız fâtihâ'nın son iki rek'atte vâcib olma yolu ile ta'yin edilmiş olması söz konusu değildir. Kıyam, rükû' ve sücûd ise se­na mahallidir. Teşehhüd dahi sena olduğu için, mahallinde vâki' olmuş olur.

Bazıları : «Eğer kıyamda Fâtihâ 'yi okuduktan sonra, teşeh­hüd eylese (et-Taniyyat'ı okusa), o kimsenin sehiv secdelerini yapması lâzım gelir.» demişlerdir. Bu kavli, İmâm Sürûcî tashih etmiştir.  (Sahih görmüştür, doğrulamıştır.)

Bazılar da : «Eğer rükû'da veya secdede teşehhüd eylese, kendisine sehiv secdeleri lâzım gelir.» demişlerdir.[77]

 

Birinci Ka'dede Teşehhüdden  Fazla Okumak

 

Namaz kılan kimse eğer birinci ka'dede, sehven teşehhüd-deıı sonra ona ilâve olarak Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed» dese, kendisine -ittifakla- sehiv secde­leri vâcib olur. Çünkü, bu durumda farzı te'hir etmiş olmaktadır.

İmâm-ı A'zam 'nm şöyle dediği rivayet olunmuştur «Namaz kılan bu kimse; bir harf bile ziyâde etmiş olsa, kendisi-ne sehiv secdeleri vâcib olur.»

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'la İmâm Muhammed (R.A.)'den de şöyle rivayet olunmuştur. «Namaz kılan bu kimse eğer i «Alla-. hümme salli alâ Muhammed» dese, kendisine sehiv secdeleri va­cip olmaz. Fakat, eğer : «ve alâ ali Muhammed»'e kadar dese, kendisine sehiv secdeleri vacip olur.» Bu hususun tafsilâtı şehhüd» bahsinde geçmiştir.[78]

 

Son İki Rek'atte Bir Şey Okumamak

 

Namaz kılan kimse, sonraki iki rek'atte    kasden sükû ederse (bir şey okumazsa) isâet etmiş olur. Yâni, yaramaz bir iş yapmış olur. Sonraki iki rek'atte fâtihâ'nın okunmasının vacip olmasından dolayı, o kimseye sehiv secdeleri vâcib olur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) «O kimseye sehiv secdeleri vâcib değildir.» demiştir. Çünkü, ona göre, sonraki iki rek'atte Fâtihâ okumak vâcib değildir. Bu hususun tafsilâtı da «Kıraat» bah­sinde geçmiştir.

Namaz kılan kimse eğer ikinci ka'dede teşehhüdden son­ra bir şey okusa, kendisine sehiv secdesi vâcib olmaz. Çünkü, te­şehhüd duâ ve semâ mahallidir. Kur'ân-ı Kerim de bunları içine almakta olduğundan, burada okunmuş olmasından dolayı, sehiv secdesi gerekmez.[79]

 

Kunut Dualarını Sehven Terketmek

 

Namaz kılan bir kimse', kunut dualarını sehven terk et­miş olduğunu rükû'dan sonra hatırlamış olsa, kunut dualarını okumak için kıyama avdet etmez. Okunması gereken yer geçmiş olduğu için, kunut dualarını, rükû'dan başını kaldırınca da okumaz.

Fakat, henüz rükû'a inerken hatırlarsa, o kimsenin kunut dualarını okumak için kıyama avdet etmesi hususunda iki riva­yet vardır :

Bazıları : «Avdet edip, kunut dualarını okur.» demişlerdir. Fakat, esah olan avdet etmemektir.

kimse, Kunut dualarını rükû'da da okumaz.

Bu kimse hakkında İmâm Nâtıkî: «O kimse kıyama av­det etse de, etmese de sehiv secdelerini yapar» demiştir.

Hulâsa'da da : «O kimse avdet etse de etmese de, Kunut dua­larını okusa da okumasa da, onun üzerine sehiv secdesi lâzım gelir.» denilmiştir.[80]

 

Kıyamda Fatihayı Veya- Sûreyi Sehven Terketmek

 

Fakat, eğer namaz kılan kimse, kıyamda Fâtihâ'yı veya sûreyi terk ettiğini, rükû'da hatırlamış olsa, kıyama avdet eder, unutmuş olduğu şeyleri- okur ve tekrar rükû1 eder.

Bu durumda, eğer rükû'u iade etmezse, namazı fâsid olur. Çünkü, kıyama avdet etmiş olduğu için, birinci rükû-'u sayılmaz. Bundan dolayı da tekrar rükû' etmezse, o namazda rükû'u terk etmiş olur.

Namaz kılan bu kimse, kıyama avdet edince, kıraat etme­miş olsa, birinci rükû'un sayılıp, tekrar rükû' etmesine hacet ol­duğu ve olmadığı şeklinde iki rivayet vardır.[81]

 

Dört Rek'atli Bir Namazda Sehven İki Rek'atte Selâm Vermek

 

Bir kimse, öğle namazında tamamladım zannı ile iki rek'-atte selâm verip, sonra iki rek'at kılmış olduğunu hatırlarsa, namazını tamamlar ve sehiv secdesini yapar. Çünkü bu durum­da, selâmı sehven vermiş olmaktadır.

Namaz kılan bu kimse, kıldığı namazı cum'a veya sabah namazı zannederek iki rek'atte selâm vermiş olsa, bu namazı baş­tan başlayarak yeniden kılar.

Çünkü, bu durumda, iki rek'at kıldığını vakinen bilerek se­lâm vermiş olduğundan, selâmı kasden vâkî, olmuş olur ve bu selam ise onun namazını bozar.[82]

 

Namazda Beşinci Rek'ate Kalkmak

 

Namaz kılan kimse, eğer dört rek'atli namazlarda, ka'dede sehvederek beşinci rek'ate kalkar ve beşinci rek'atte bu­nu secdeye varmadan hatırlarsa, kuûda (oturmaya) avdet eder; teşehhüd eder ve selâm verü'. Bundan sonra da son ka'deyi te'hir etmiş olmasından dolayı, sehiv secdelerini yapar.

Namaz kılan bu kimse, eğer beşinci rek'ati secde ile bağ­lamış olursa, İmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre, o kimsenin farzı bâtıl olur ve kıldığı namaz nafileye dönü­şür. İmâm Muhammed  (R.A) 'ya göre ise, o namaz    tamamen batıl olmuş olur ve farz yerine de nafile yerine de geçmez

Esahh olan kavil üzere,   İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre, namaz, kılan bu kimse, kılmış bulun­duğu beşinci rek'ate altıncı bir rek'ati daha ekler.   Böylece altı rek'atli bir nafile namaz kılmış olur. ki,.böyle yapması mendub tür. Fakat, altHici rek'ati eMemese.de bir şey lâzım gelmez.

Namaz kılan bu kimsenin, kıldığı farzm batıl olması, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'ya göre, beşinci rek'atte secde için. sâdece başı­nı yere koymakla hâsıl olur. Çünkü, Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre secdenin tamam olması, namaz kılan kimsenin başını yere koy­ması iledir.

Fakat, İmâm Muhammed (R..A.) 'va göre secdenin tamamlan ması, başın yerden kaldırılması ile oldüğudan. namaz kılan bu kimsenin farzının bâtıl olması, başını beşinci rek'atin secdesin­den kaldırması iledir.

Bu mes'elede ihtilâfa düşülmüş olmasının fâidesi şudur : Na­maz kılan bu kimse, eğer başını secdeden kaldırmadan, abdesti bozulmuş olsa, abdest alır ve teşehhüd eder. İmâm Muhammed ÎR.A.l 'ya göre, o kimsenin kıldığı farz sahih olur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'ya göre ise, o kimsenin farzı sahih olmaz, fakat nafileye dönüşmüş olur.

Bu mes'elede muhtar olan, îmâm Muhammed (R.A.) 'm kav­lidir.

Namaz kılan bu kimsenin namazı nafileye dönüştükten sonra, bazı meşâyihin kavline göre, sehiv secdelerini yapar. Fa­kat, esahh olan kavil, sehiv secdelerini yapmamaktır.

Namaz kılan kimse, dördüncü rek'atte oturup, sonra se­lâm vermeden önce beşinci rek'atte sehven kalkmış olsa, bu rek'-at için secdeye varmadan önce, kuûda avdet edâp (tekrar otu­rup) selâm verebilir. Sehvetmiş olduğu için de sehiv secdelerini yapar. Kuûda avdet etmeyip; o kimsenin ayakta selâm vermesi, -mutlak namazda ayakta selâm vermek meşru' olmadığı için- caiz değildir.

Namaz kılan bu kimse, eğer beşinci rek'atte secde etmiş­se, farzı tamam olur. Ve fakat o -beşinci- rek'ate bir rek'at bir rek'at daha ekler. -Farz için alınmış olan ifttifâh tekbiri ile na­file namaz kılmanın sahih olmasına binâen kıldığı o iki rek'at nafile olur.

Namaz kılan bu kimsenin sehiv secdesi yapması müstahsendir.

Kıldığı bu son iki rek'atin, öğle namazının veya yatsı na­mazının sünneti yerine geçip geçmiyeceği konusunda İhtilâf var­dır. Bazıları, geçer demişlerdir. Fakat, esahh olan kavil bu iki rek'atnı, mezkûr sünnetlerin yerine geçmiyeceğidir.

Akşam namazında, sehven dördüncü rek'ate,   sabah na­mazında da sehven üçüncü rek'ate kalkmak   hakkındaki söz ve hüküm de dört rek'atli   namazlarda, beşinci rek'ate    kalkmak hakkındaki söz ve hüküm gibidir.

Namaz kılan bu kimsenin, öğle ve akşam ve yatsı namaz­larında, -bu şekilde- ilâve yapmasının caiz olduğu hususunda aykırı bir söz yoktur. Çünkü, bu namazlardan   sonra nafile kılmak mekruh değildir.

Fakat sabah ve ikindi namazlarında, o kimsenin -bu na­mazlara- bir rek'at bile eklemesi  hususunda ihtilâf vardır

Bazıları : «Ancak ikindi namazında, birinci şekilde zamme­debilir.» demişlerdir. Yani, ilâveleri ile bu namazı altı rek'ate ta­mamlar...

Bazıları ise, hiç bir kayıt koymadan, bu namazlarda da. bu durumda, diğer rek'aüeri «ekliyebilir.» demişlerdir. Muhtar olan da bu ikinci kavildir.

Çünkü, sabah ve ikindi namazlarından sonra, nafile kılmanın yasaklanmış olması, nafile kılmaya kasden başlanmış olması halindedir. Yoksa bu nehiy kasıt olmaksızın vâki olan nafileler hakkında değildir.

Keza, bir kimse gecenin sonunda, nafile bir namaza baş­layıp, bir rek'at kaldığı zaman fecir doğmuş olsa, evlâ olan o kimsenin o namazı tamamlayıp, ayrıca sabah namazının sünne­tini kılmasıdır. Çünkü o kimse, fecirden sonra sabah namazının sünnetinden başka fazla bir şeyle kasden nafile namaz kılma­mış olur.[83]

 

İmâmın Sehiv Secdesi

 

îmâm olan kimse namazda   sehvederse, sehiv secdesini yapması kendisi için asaleten vâcib olur. Cemâat için de ona tâbi olduklarından dolayı, sehiv secdesi yapmaları îcâb eder,

Fakat, imâm sehiv secdesini terk ederse, cemâat de sehiv secdelerini yapmaz.

İmâma uymuş olan bir kimsenin sehvetmesi hâlinde, ken­disine de uymuş olduğu imâma da sehiv secdelerini yapmak va­cip olmaz.

Namaz kılan kimse, selâmda sehveder yani namazdan çıktım zannı ile, bir rükün edâ edecek kadar veya daha fazla bir miktarda, son ka'deyi uzatır ve daha sonra da henüz namazdan çıkmamış olduğunu yakinen bilirse, hemen- selâm verir. Ve fakat, bir vacibi te'hir etmiş oduğu için, sehiv secdelerini de yapar.

Eğer, kendisine sehiv secdelerini yapmak lâzım gelen bü kimse, namazı kesmek niyyeti ile selâm verse, yani o selâmı ver­dikten sonra sehvinden dolayı secde etmeye niyyeti bulunmasa, bilakis secde etmemeye niyyetli bulunsa, fakat selâm verdikten sonra, sehiv secdesi yapmış olduğu zahir olsa, eğer selâmdan sonra konuşmamış ve yönünü kıbleden çevirmemişse secdeleri caizdir, Veİhasü o kimseye namaza aykırı olan bir şey ânz olmadıkça, sadece sehiv secdelerini yapmamaya niyyet etmiş olması, bu secdelerin vacip olmasına mâni olmaz.[84]

 

İftitâh Tekbirinde Şüpheye Düşmek

 

Namaz kılan bir kimse, eğer iftitan., tekbirini aldım mı, almadım, mı diye süohe ederek, bu hususta düşünür ve bu dü­şünmesi bir rükün edâ edecek miktarda uzun olursa, sonra da tekbir almış olduğuna bilgi ve kanâati nasıl olur veya tekbîr-al­madığı hususunda, gâlib bir zanna vararak bu tekbîri iâo^e ettik­ten.sonra, daha Önce tekbîr almış olduğunu hatırlarsa, bu kim­senin üzerine sehiv secdelerini yapmak vâcib olur. Çünkü, bu durumda, düşünmesi sebebi ile,,farz olan kıraati te'hir etmiş ol­maktadır.[85]

 

Hangi Namazı Kıldığında Şüpheye Düşmek

 

Keza, namaz kılan kimse, meselâ : Öğle namazında mı, ikindi namazında mı olduğu hususunda veya üç rek'at mi, dört rek'at mi kıldığı hususunda şüpheye düşse veyahut Fâtihâ'yı bi­tirdikten sonra, hangi sûreyi okuyacağı hususunda düşünse; bu  durumlarda eğer düşünmesi uzun olursa, o kimseye sehiv secde­leri vacip olur.

Düşünme hakkındaki hükümde asıl olan şudur : Düşün­me eğer namaz.kılan kimsenin, namazın bir rüknünü veya bir vacibini edâ etmesine mâni' olursa, o kimseye sehiv secdeleri vâ­cib olur. Zira, o rüknü veya o vacibi yerinde yapmak vacip oldu­ğundan, bu mâni' oluş vacibin terk edilmesini gerektirmiş olur.

Eğer düşünme, namaz kılan bu kimsenin, bir rükün veya bir vâcib edâ etmesine mâni' olmazsa, meselâ : Namaz kılan bu kimse, rükünleri edâ ederek düşünse, o kimsenin sehiv secdele­rini yapması lâzım gelmez.

Meşâhiyden bazıları : «Düşünme, namaz kılan o kimseyi eğer kırâatden veya tesbîhden men ederse, o"kimsenin 'üzerine sehiv secdeleri vâcib olur. Aksi takdirde vâcib olmaz.» demişler­dir.

Bu durumda, bu kavil üzere düşünme, meselâ : Eğer namaz esnasında rükû' etmekte olan Dır Kimseyi ruku' tesoihierinden ankorsa, o kimseye sehiv secdeleri vacip olur. Fakat, birinci kav­le göre bu kimseye sehiv secdeleri lâzım gelmez, üsahh olan Ka­vil de bu birinci kavildir.[86]

 

Mesbûk'un Sehvi

 

Eğer mesbûk (imâma sonradan uymuş olan kimse) seh-vedip, imâmın birinci selâmı ile diğer muktedüer gibi selâm ver­se, o kimse üzerine sehiv secdeleri vacip olmaz. Çünkü, o mes­bûk, henüz muktedî" (imâma uymuş olan kişi) dir. Muktedinin sehvinden dolayı da'sehiv secdeleri icâp etmez.

Eğer bu mesbûk, imâm selâm verdikten sonra selâm mis. olursa, o kimse üzerine sehiv secdeleri vâcib olur. Çünkü bı selâm,, o kimsenin münferîd (tek başına namaz kılan) olmasın­dan sonra vâkî' olmuştur.

Bu mes'ele hakkında Muhiyt sahibi : «Eğer sehvetmiş olan mesbûk, birinci selâm esnasında imâmın selâmına bitişik bir şekilde selâm verirse, henüz muktedî olduğu için, o kimse üzerine sehiv secdeleri vâcib olmaz. Fakat, eğer imâmın selâmın­dan sonra selâm" verirse, bu durumda mesbûk, münferid olmuş olacağından, onun tek başına kılarken sehvetmiş olmasından dolayı sehiv secdeleri gerektiği için-, bu şekilde sonradan ver­miş olduğu selâmdan dolayı, kendisinin sehiv secdelerini yapması îcâp eder.» demiştir. Burada Muhıyt sahibi «bitişik bir -şekil­de» demekle, imâmın selâmı ile muktedinin selâmının ğorçek-ten beraber olmasını murâd etmiştir. Fakat, bunun vukû'u nâdir bir şey olması sebebi ile ilk anlatılırken «selâmın akîbinde» şek­linde anlatılmıştır.

Buna göre, mesbûk olan kimse, birinci selâmla gerek imâ­mın selâmı ile birlikte ve gerek imâmın selâmının   akibinde se­lâm, verse, bu selâmdan dolayı sehiv secdeleri îcâp etmez. Çünkü, bu durumda tek başına iken selâm vermiş  olmamaktadır.

Hasılı kelâm mesbûk'un münferid olması, imâmın iki selâ­mından da sonradır.

Mültekat'da zikredilen şu husus da bu hükmü te'yid eder: «Sehven, imâm ile birlikte selâm veren mesbûk, -teşrik günle­rinde alınması gereken -teşrik tekbirlerini de onunla alırsa, o kimse üzerine sehiv secdeleri vâcib olur. Teşrik tekbirleri her üd selâmdan da sonra alınacağından, o kimseye sehiv secdelerinin vâcib olmasının teşrik tekbirlerine bağlı olması, o kimsenin mün­ferid olmasının her iki selâmdan sonra olduğuna delâlet eder.»

Mesbûk kimse, sehiv secdelerinde de imamına uyar. İmâmın sehvi; o kimsenin iktidâsmdan (imâma uymasından) önce meydana gelmiş olsa bile, yine ona uyar. Zira, mesbûk imâma uymayı iltizâm etmiş olduğundan, kendisine imâmın bütün fiil­lerini yapmak lâzım gelir:

İmâm olan kimse, eğer kendi üzerine sehiv secdeleri vâ-cib oldu zannı ile secde eder, mesbûk da -bu secdelerde de ona tâbi olmuş olursa, daha sonra da imâmın üzerine sehiv sec­delerinin vâcib olmadığı anlaşılırsa, bir rivayette o mesbûk'un namazı fâsid olmaz. Sadrü'ş-şehîd de buna göre amel etmiştir. Bir rivayette ise, onun namazı fâsid olur. Bu rivayet daha uygun­dur. Çünkü, bu durumda, mesbûk olan o kimse imâma, tek ba­şına namaz kılması gereken yerde uymuş olur.

Mesbûk olan kimse, eğer imâmın selâm vermesinden Önce kazaya kalkmış, kıraat ve rükû, eylemiş, fakat henüz secde etme­miş bulunur ve bu esnada imâm sehvinden dolayı secde etmiş olursa, mesbûk olan o kimse de bu secdelerde imâma uyar. Ken­disinin yapmış bulunduğu kıyam, kıraat ve rükû1 mu'teber de­ğildir. Zira, onun infiradı (tek basma namaz kılmaya başlama­sı) henüz kesinlik kazanmadığından, imamına tâbd' olması lâzım gelir.

Bu durumda, imâmla beraber bu sehiv secdelerini yerine ge­tirmeden önce yapmış bulunduğu kıyam, kıraat ve rükû'u iade etmesi lâzım gelir.

Hatta, eğer onları iade etmeyip, onların üzerine namazın ka­lan kısmını tamamlamış olsa, namazı fâsid olur.

Bu durumda, mesbûk olan kimse, sehiv secdelerinde ima­mına uymamış olsa, namazı fâsid olmaz. Fakat, bu kimsenin na­mazı bitirdikten sonra, yine bu sehiv secdelerini yapması gerekir.

Eğer bu mesbûk, kalkmış bulunduğu bu rek'ati sücûd ile bağlamış olsa, imâmı sehiv secdesini yaptığı sırada ona uymaz. Fakat, namazı bitirdikten sonra bu secdeleri yapar. Bu durumda eğer imamına uyarsa, namaza fâsid olur.

Eğer imâm sehiv secdelerini yaptığı zaman, mesbûk olan kimse ona uymazsa, namazı   tamamladıktan sonra o secdeleri yapması müstahs endir.                              -

Eğer mesbûk imâmdan ayrıldıktan sonra, kendi başına imâma yetişemediği bölümü kaza ederken sehvetse, bu sehvin­den dolayı da sehiv secdeleri lâzım gelir. Çünkü, bu sehiv onun infiradı Ctek başına namaz kuması) hâlinde meydana gelmiştir.

Eğer mesbûk, imâmın sehvinden dolayı, imâmla birlikte secde etmez ve sonra da yetişemediği   rek'atleri kaza ederken kendisi de sehvederse, o iki sehiv için- dört secde yapması ge­rekmez iki secde kendisine kifayet eder. Çünkü, sehivin tekra­rı ile, secdelerin de tekrar edimesi gerekmez.                   

Mesbûk olan kimsenin, imâmın selâm vermesinden önce yetişemediği rek'atleri kaza etmek için kalkması, kerâhat-i tah-rimiyye ile mekruhtur.

Ancak mesbûkun, imâmın selâm vermesinden önce kalk-. ması, namazını fâsid olmaktan   korumak için olursa, o zaman mekruh olmaz; bilakis mubah olur.

Meselâ Mesbûk. imâmın selâm vermesini beklediği takdir­de, sabah namazında, kendi namazı tamam olmadan güneşin doğmasından korkarsâ;

Bu bekleme sebebi ile mestinin mesih müddetinin geçmesin­den korkarsâ;

Cum'ayı kılarken ikindi namazının vaktinin girmesinden korkarsâ;

Özürlü olur ve bu bekleme sebebi ile vaktin çıkmasından ve­ya abdestinin bozulmasından korkarsâ;                            

Bekleme sebebi ile önünden insanların geçmesinden ve ken­disini kıbleden saptırarak namazını ifsâd etmelerinden korkarsâ;

Ve bunlara benzer şeylerle namazının bozulmasından kor­karsâ, mesbûkun bu durumlarda imamının teşehhüd miktarı oturmasından sonra, fakat selâm vermesinden önce kalkması mekruh değildir.

Fakat, imamının teşehhüd miktarı oturmasından önce, mesbûkun ayağa kalkması asla caiz değildir.

Buna göre, eğer-mesbûk, imamının teşehhüd miktarı otur­masından evvel, namazın yetişemediği kısmını kaza etmeye kal­karsa, bu durumda mes'ele bir kaç vücûh üzere olur. O vecihle-rin dayanağı .-. Mesbûk olan kimsenin, imamını teşehhüd mikta­rı oturmasından önce. eda etmiş oldu&u kıyam, kıraat, rükû' ve sücûdunun mu'teber olmaması ve onun icaza ettiği kıraatin de namazın evveline ait olmasıdır.

Meselâ: Mesbûkun âmâma yetişmeyip geçirdiği kısım bir rek'at olabilir; iki rek'at olabilir; üç rek'at olabilir ve hatta dört rek'at olabilir. Yani mesbûk imâma son ka'dede yetişmiş olabilir.

Eğer mesbûkun yetişenıeyip geçirmiş olduğu, bir. rek'at olur­sa; bakılır : îmâmı teşehhüdden fariğ olduktan sonraKi kıraati, kendisi ile namazın caiz olacağı miktarda olursa, o kimsenin na­mazı caiz olur.            

Eğer imâmın teşehhüd miktarı oturmasından sonra, o mes-bûkun kn-âati, kendisi ile namazın caiz olacağı miktarda değilse, o kimsenin namazı fâsid olur ve ondan önceki kıraatine itibar edilmez.

Bu,durumda, imâmın teşehhüd miktarı oturmayı tamamla­masından önce, o mesbûkun kıyam ve kıraatine i'tibâr olunma­dığından, böylece o mesbûk farz olan kıraati terk etmiş olduğu için, onun namazı fâsid olur.[87]

 

İki Rek'ati Geçiren Mesbûk

 

Mesbûkun yetişmeyip geçirdiği kısım ıkı rek at olursa, bu­nun hükmü de bir rek'ate yetişemeyip geçirmiş olan kimse hak­kındaki hüküm gibidir.

Çünkü, geçirmiş olduğu- o iki rek'atte de kıraat kendisi­nin üzerine farzdır. Onlardan sonra, imamın ferağından sonra namazın caiz olacağı miktarda kıraat mümkün olmadığından ve yine farzı eda etmemesi sebebi ile namazı fâsid olur.

Fakat eğer, mesbûkun yetişmeyip geçirmiş bulunduğu kısım iki rek'atten fazla olursa, bu durumda mesbûk, imamınızı teşeh­hüd miktarı oturmasını tamamlamasından önce kazaya kalktığı zaman, onun, imânımın teşehhüd miktarı oturmasından sonra olan kıraati kendisi ile namazın caiz olacağı miktarda olmasa da namazı fâsid olmaz. Çünkü, bu durumda, o mesbûkun kılmakta olduğu namazdan, kıraati tedârik etmesi mümkün olacak inik- ' tarda, kalan kısım vardır ve bu kalan kısımda, daha sonra bu kı­raati tedârik etmek mümkündür.

Hatta, eğer o mesbûk, geçmiş' kısımları kaza ederken, iki rek'atten sonra da kendisi üe namazın caiz olacağı miktarda oku-mayıp, bilakis imâmın teşehhüd miktarı oturmasından önce kı­raat eylediği iktifa ederek, o hal üzerine gitse onun namazı yine fâsid olur.

Mesbûk : İmâma namazın başında değil de, o, bir, iki veya üç rek'at kıldıktan sonra veya son ka'dede uyarak namaza baş­lamış olan kimsedir.

Lâhık : Namazın başında imâma uyduğu halde, sonradan kendisine namaz esnasında, namazı ifsâd eden bir şeyin arız ol­ması ile, abdest almak için namazdan ayrılan ve o namazın bir kısmını veya tamamını imâmla birlikte kılamıyan kimsedir.

Müdrik : Namazın başından sonuna kadar, fasılasız olarak imâma tamamen uyan ve namazın bütün rek'atlerini imâmla birlikte kılan kimsedir.[88]

 

Mesbûk'la Münferid Arasındaki Dört Fark

 

Mesbûk olan kimse, kaza eylediği rek'atlerde münferid (tek başına namaz kılan kimse) hükmündedir.

Ancak, şu dört mes'elede mesbûk, münferid gibi değildir İS

1- Bir kimsenin, mesbûk olan kimseye iktidâ etmesi caiz değildir. Halbuki münferide iktidâ caizdir.

Fakat, aynı rek'atta imâma uymuş olan iki-mesbûktan birisi, namazın ne miktarının kaza edilmesi lâzım geldiğini unutup, di­ğer mesbûka iktidâ etmeksizin, onun fitlerini mülâhaza ederek namazını kılsa, bu namazı sahîh olur.

2- Mesbûk eğer, istinaf (yeniden başlama) niyyeti ile tek­bir alsa, önceki niyyetle ba-şlamış olduğu namazı kesmiş ve yeni­den bir namaza başlamış olur.;

Fakat, münferid olan kimse sadece yeniden başlama niyyeti ile tekbir almakla, yeniden namaza başlamış olmaz. Yâni, bu durumda, önceki niyyeti üe başlamış oiduğu namazı iptal etmiş olmaz. Ancak, kılmakta olduğu namazdan başka, diğer bir namaz için niyyet etmiş olursa, o zaman -diğer bir namaza- yeniden başlamış ve önceki niyyeti ile kılmakta olduğu namazı iptal et­miş olur.                                     ,

3- Mesbûk olan kimse, imamının selâm vermesinden ön­ce kalkar ve bundan sonra da imâmı sehiv secdeleri yaparsa, bü kimse kalkmış bulunduğu rek'ati secde ile bağlamamış olduğu müddetçe, imamına uyarak o da sehiv secdelerini yapar.

Fakat, münferid (namazı tek başına kılan) kimseye, başka­sının sehvetmesinden dolayı, sehiv secdeleri lâzım gelmez.

Mesbûk olan kimsenin ittifakla teşrik tekbirlerini alma­sı vâcibtir.

Fakat, İmâm-ı A'zam (R.A.) 'ya göre münferîd (namazı tek başına kılan) kimseye, teşrik tekbirleri vâcib değildir.

Mesbük olan kimse, kendisinin yetişemediği kısımları ka­za etmeye kalkmasının sahih olduğu yerde kalkar, noksanlarını kaza ettikten sonra ve imâmın selâm vermesinden ânce namazı­nı tamamlayıp, selâm vermekte yine imâma uyarsa, bazı alimle­re göre bu durumda namazı fâsid olur. Fakat, bu hususta fetva namazın fâsid olmayacağı üzeredir.[89]

 

Mesbûkla Îlgîli Bazı Mes'eleler

 

Mesbûk, -namazını tamamlamak üzere- kalkmış bu­lunduğu rek'ati, secde ile bağlamadan önce, imâmı tilâvet secde­sini hatırlar ve bu secdeyi   yaparsa, o mesbûk, bu secdede de imamına uyar. Mesbûk, bu durumda, eğer imamına   uymazsa, namazı fâsid olur.

Fakat, eğer bu mesbûk, kalkmış bulunduğu rek'ati secde ile bağlamış bulunsa, bu tilâvet secdelerinde imâma uymaz. Bu durumda imâma uyarsa namazı fâsid olur.

Bazıları «uymaması hâlinde namazı fâsid olur.» demişler­dir. Fakat, bu durumda esahh olan, namazın fâsid olmadığıdır.

Mesbûk olan bu kimsenin kalkmasından sonra, kalkmış bulunduğu o rek'ati secde ile bağlamadan, imâmı geçirmiş bulun­duğu selbi secdeyi    (namazın rükünlerinden olan   secdelerden birini) hatırlar ve bu secdeyi yaparsa, o mesbûk secdede imamı­na gerek -uymuş ve gerek uymamış olsun, kendisinin namazı fâ­sid olur.

Mesbûk olan kimse, imâmla birlikte akşam namazından bir rek'ati kılmaya yetişmiş olsa, yetişemeyip geçirmiş bulundu­ğu iki rek'atte. Fatiha ile birlikte sûre de okur. Kuûdu (oturu­şu) o iki rek'atin birincisinde yapar. Çünkü mesbûk, kıraat hak­kında namazının baş kısmım kaza etmekte, kuûd (oturuş) hak­kında da namazının son kısmını kaza etmektedir. Fakat sehve-dip, o iki rek'atin birincisinde kuûd etmese, kendisine sehiv sec­desi lâzım gelmez. Çünkü, o rek'at bir yönden namazın birinci rek'ati olmaktadır.

Eğer mesbûk, dört rek'atli namazların sadece bir rek'atı-ne yetişmiş olsa, kazaya kalktığı zaman birinci rek'ati Fâtihâ ve zamm-ı sûre ile kılıp oturur. Bu kuûddan sonra kıldığı rek'ati de fâtihâ ve zamm-ı sûre ile kılar. Ondan sonra kuûd etmiyerek -kalktıktan sonraki- üçüncü rek'ati sâdece fâtihâ ile kılar.

İmâmın, kıraati önceki iki rek'atte terk edip, son iki rek'­atte kaza etmiş oduğu durumda, mesbûk imâma son iki rek'atte yetişmiş olsa, kaza ettiği lek'atlerde de o mesbûkun üzerine kıra­at farz olur. Çünkü imâmın kıraati, yeri olan önceki iki rek'at­te iltihâk etmiş olmakla, ikinci iki rek'at kıraatten hâli kalmış ol­maktadır. İmdi geçmiş olan kırâti kaza etmek kendisine lâzım gelir.

Bazıları : «Mesbûk olan bir kimse, teşehhüdü imamının se­lâm vermesinden önce okuyup bitirirse, yine başından başlıya rak teşehhüdü tekrar eder.» demişlerdir.

Bazıları da demişlerdir.

Bazıları ise Bazıları da

«Bu durumda kelime-i şehâdeti   tekrar eder.»

«Sükût eder.» demişlerdir.

«Salevâtı ve duayı okur.» demişlerdir.

Fakat, bu hususta esahh olan kavil şudur: Bu kimse teşeh­hüdü ağır ağır okumalıdır. Ta ki, imâmı selâm verdiği zaman, kendisi de teşehhüdü tamamlayıp bitirmiş olsun.

Fakat, muktedi  (imâma uymuş)  olan kimse,    imamının tamamlamasından önce, kendisi teşehhüd'ü bitirmiş olursa, bu kimsenin sükût edip bekliyeceği hususunda ihtilâf yoktur.

Açıktan okunarak kılman namazlarda, mesbûk plan kim­se, yetişmeyip geçirdiği kısımları kaza etmek için kalkmadıkça semâyı (sübhâneke'yi) okumaz. Sahih olan kavil budur.

İmâm sehven beşinci rek'ate kalktığı zaman, mesbûk olan kimse de ona uysa, eğer bu imâm dördüncü rek'atte kuûd etmiş ise (oturmuşsa) mesbûkun namazı mücerred kalkmış olması ile fâsid olur. Eğer imâm dördüncü rek'atte oturmamışsa, bu mes­bûkun namazı, beşinci rek'ati -imâm ile birlikte- secde ile bağ­lamadıkça fâsid olmaz.[90]

 

Lâhık'la İlgili Bazı Mes'eleler

 

Lâhık olan   kimsenin -namaz esnasında- imâma   bir müddet uymamasının sebebi vakit olur ki, tu da -bazen- uyu­makla, veya abdestinin bozulmasından dolayı    abdest almakla meşgul olması ile veya rükû1 ve sücûd edecek bir yer bulamıya-cak kadar izdiham ve zahmet bulunması ile olabilir.

Bu durumda bu sebeplerden herhangi biri ile, -imâma uya­rak kılmakta olduğu namazdan bir kısmını geçirmiş olan lâ­hık hakkındaki hüküm şudur : O lâhık, -mesbûkun aksine- önce geçirmiş olduğu o kısmı kaza edip, sonra eğer henüz imâmı namazı bitirmenıişse, imâma tâbi olur. Namazın geçirmiş bulun­duğu kısmını kaza ederken, lâhık kıraat eylemez. Bu durumda, imâmın namazını bitirmiş olmasından sonra kaza etmekte olsa bile, lâhıkyine kıraat eylemez. Çünkü, lâhık olan kimse, hükmen imâmın ardmdadır. Bundan dolayı, geçirdiği kısmı kaza ederken, kıraat etmez.

Lâhık, kaza ederken sehvetmiş olsa, hükmen imâmın ar­dında bulunmasından dolayı, sehiv secdelerini yapmaz.

Lâhık kaza namazını tamamlamadan, imâmı sehiv secde­leri yapsa, bu lâhık imâmı ile bu sehiv secdelerini yapmaz..An­cak, namazını tamamladıktan sonra bu secdeleri yapar.

Eğer Lâhık ve imâmı   misafir  Cyolcu)  olur, fakat lâhık namaz esnasında- ikâmete   (mukîm olmaya)  niyyet ederse, -bu niyyeti ile- o lâhıkın namazı dört rek'ate dönüşmüş olmaz.

Saydığımız bu durumların hepsinde, mesbûk lahika muhaliftir.[91]

 

Kaç Rek'at Kıldığını Bilmeyen Kimse

 

Fetevâyi Hâkâniyye'de : «Bir kimse namaz kılarken üç rek'at mi veya dört rek'at mi kıldığını bilemese, eğer bu

sehvi o kimsenin ilk sehvi ise, o kimse bu namazı yeniden kılar.» denil­miştir.               

Fakat, «ilk sehvi ise» denilmesinde ihtilâf edilmiştir. Bazıları: «Kıldığı namazda ilk sehvi ise...» demişlerdir.

Bazıları ise : «O şeyde rükünde- vâki' olan ilk sehvi işe...»

demişlerdir. Bazıları da:  «Bulûğa ermesinden sonra ilk sehvi ise...»  de­mişlerdir.                                                                                    H Bu hususta meşâyihin ekserisinin amel etmiş oldukları ise şudur: Bu sehiv, o kimsenin ömründe vâki olan ilk sehvi ise bu namazı yeniden kılar.

Fakat, o kimsede bu şekilde şüpheler çok kere meydana gelmekte ise, o kimse amele en uygun olanını araştırır.

Meselâ : Eğer o kimsenin kıldığı namaz iki rek'atli namazlar­dan ise ve araştırması bir rek'at kılmış olduğu kanâatini verirse, .o kıldığı rek'ate bir rek'at daha ilâve ederek namazını ta­mamlar ve sonra sehiv secdelerini yapar,

Eğer, bu namazda, o kimsenin araştırması, iki rek'at kılmış olduğu zarınım kuvvetlendirir ve iki rek'at kılmış olduğu kanâa­tine varırsa, bu durumda -usulünce- kuûd edip (oturup), te-şehhüd ederek selâm verir ve yine secdelerini yapar.

Fakat eğer, o kimse araştırması sonucu hiç bir kanâate varamasa, şüphe ettiği şeylerden az olanı tutar ve' onunla amel ederek namazım tamamlar.

Meselâ : Eğer .o kimse, sabah namazını kılarken, bir rek'at yahut iki rek'at mi kıldığı hususunda şüpheye düşse, güya ken­disini bir rek'at kılmış farz eder, fakat bu rek'atin sonunda ihti­yaten kuûd.eder, oturur.) Çünkü, iki rek'at kılmış olması ihti­mâli vardır..

Zehıyre Sahibi: «Dört rek'atli bir namaz kılan kimse, şüp­heye düşüp, kıldığı rek'atin birinci rek'at mi veya ikinci rek'at mi olduğunu bilmese, her rek'at sonunda kuûd eder (oturur.) demiştir.

Yâni, eğer o kimse araştırması sonunda bir kanâate sahip olmazsa, o kimse, şüpheye düşmüş bulunduğu rek'ati birinci rek'at farzeder. Fakat, rek'atin ikinci rek'at olması ihtimâli de bulunduğu için, bu /rek'atten. sonra kuûd eder (oturur.) Sonra bir rek'at daha kılar ve yine kuûd eder. Bu rek'at ona göre,, ikin­ci rek'at olarak kabul edildiği için... Sonra bir rek'at daha kılıp yine kuûd eder; çünkü bunun dördüncü rek'at olma ihtimali var­dır.

Sonra, bir rek'at daha kılıp yine kuûd eder. Çünkü, bu rek'­at o kimsenin namazının sonu olmaktadır.

Hasılı o kimse, bütün rek'atlerde ihtiyat ile amel eder.

Fetevâyi Fazliyye'de : «Namaz kılan bir kimse, bir rek'ati tamamlayıp ayağa kalktığı zaman, kıyam halinde iken, kılıp ta­mamladığı rek'atin ikinci rek'at mi, üçüncü rek'at mi olduğu hususunda şüphe edip hangi rek'ati tamamlamış olduğunu bil­mese, sahili kavil üzere o kimse hiç bir rek'atte kuûd eylemez. (oturmaz.) Çünkü, eğer o rek'at üçüncü rek'atse, onda kuûd ol­madığı, zahirdir. Eğer bu rek'at ikinci rek'at ise, hangi rek'atte olduğunda tereddüt eden bu kimsenin kıldığı namaz da akşam namazı veya vitir namazı olduğu takdirde o kimse, kuûda avdet eder. (oturur.) Ve teşehhüd eder. Çünkü, o rek'atin üçüncü rek'­at olma ihtimâli vardır. Bu namazlarda da üçüncü rek'atte kuûd etmek (oturmak), farz olduğu için eder ve sonra kalkıp bir rek'­at daha kılar. Çünkü, bu rek'atin ikinci rek'at olması ihtimâli de vardır.

Fakat, eğer o kimsenin kıldığı namaz bu iki namazın dı­şında bir namaz ise, kıldığı rek'atin ikinci rek'at olması duru­munda birinci ka'de (oturuş) yi yapmadan ayağa kalkmış olmak­la kuûda (oturmaya) avdet etmez.

Eğer namaz kılan kimse, sabah namazında, kâim olduğu halde şüphe etse ve kâim olduğu (ayakta durduğu) rek'atin ikin­ci veya üçüncü rek'at olduğunu bilmese veyahut da akşam na­mazında ve vitir namazında şüpheye düşüp, kâim olduğu rek'a­tin üçüncü veya dördüncü rek'at   olduğunu bilmese veya dört rek'atli namazlarda şüpheye düşüp, kâim olduğu rek'atin dör­düncü veya beşinci rek'at olduğunu bilmese, o kimse kuûd eder. (oturur.) ve sonra kalkıp bir rek'at daha kılar.

Keza, bu şüpheye rükû'da düşmüş olsa veya rükû'dan sonra fakat, o rek'ati secde   ile bağlamadan   önce bu şüpheye düşse, yine kuûda avdet edip, teşehhüdü okur. Undan sonra kal­kıp bir rek'at daha kılar.

Fakat, o kimse bu şüpheye birinci secdede başını kaldır­madan düşmüş olsa, İmâm Muhammed  (R.A.)'in kavli üzere, o kimseye namazını ıslâh etmek mümkün olur. Çünkü, onun kâim olduğu rek'at eğer zaide (fazla) değil ise, o namazı tamamlamak, o kimse üzerine lâzım olur. Ve eğer zâid (fazla) ise, İmâm Mu-hammed (R.A.)'e göre namaz fâsid olmaz. Çünkü, o kimse birin­ci secdede şüpheye düştüğünden o secde ortadan kalkar ve ona i'tibâr olunmaz. Nitekim, birinci secdede, namaz kılan kimseye hades vâki' olduğu (abdesti bozulduğu) zaman, o secdenin orta dan kalkması gibi...

Buna göre, o kimse, bu durumda,.kendisine şüphe gelen bi­rinci secdeyi bırakıp, kuûda (oturmaya) avdet eder.. Teşehhüd-de bulunur, sonra bir rek'at daha kılar.

Eğer bu şahsın, mezkûr şüphesi, onun başını birinci sec­deden kaldırmasından sonra arız olursa, o kimsenin namazı itti­fakla batıl olur. Çünkü, o rek'atin zâid (fazla) olmak ihtimâli bulunduğundan, o kimse son ka'deyi terk etmiş olmaktadır. Bir rüknü terk etmiş olduğu için de namazı bâtıl olur.

Musalli (namaz kılan kimse) eğer sehvederek, birinci ve­ya ikinci rek'atte fatiha'dan önce sûreye başlamış olsa, o kimse­nin sehiv secdelerini yapması vâcib olur. Çünkü, o kimse bu du­rumda, vâcib olan fâtihâ'yı te'hir etmiş olmaktadır.

Eğer başladığı sûreden bir harf bile okumuş olsa yine se­hiv secdelerinin vâcib olduğu Hâmiyye'de de zikredilmiştir. Bu mes'elede az bir miktarın bile affedilmemiş olması, burada seh-vetmenin gâlib olmamasından (sık sık) vuku' bulmamasından) dolayıdır.

Fakat, açıktan okunacak yerde gizli okumak, gizli okunacak yerde açıktan okumak, hususundaki sehiv gâlib olduğundan do­layı, bu mes'elede az bir miktar affolunmuştur.

Buna göre yukarıda zikredilen durumda, sehveden bu kim­se, fâtihâ'ya dönüp onu kıraat eder (okur.) Sonra da sûreyi okur.

Keza, eğer o kimse, Fâtihâ Sûresini, başladığı sûreyi bi­tirdikten sonra hatırlarsa veya bunu rukû'da hatırlamış olursa, yine dönüp,   tertib üzere önce fâtihâ'yı bundan sonra da sûreyi okur.[92]

 

Sehiv Secdesi Nasıl Yapılır

 

Sehiv secdesi, namaz kılan kimse tarafından, selâm ver­dikten sonra, iki defa secde edilerek yapılır.

İmâm Şafii (R.A.) ve İmâm Ahmed bin Hanbel göre sehiv secdeleri selâmdan önce yapılır.

İmâm Mâlik (R.A.) 'e göre ise,   sehiv ziyade etmekle ol­muşsa, bu secdeler selâmdan sonfa ve eğer sehiv bir noksandan dolayı ise, bu secdeler selâmdan önce yapılır.

İmâm Mâlik (R.A.)'den rivayet edilmiş olan bu husus, imâm Ahmed bin Hanbel  (R.A.)den de rivayet edilmiştir.

Sehiv secdeleri hususunda imamlar arasında vâki' olan bu ihtilâf onun efdaiiyyeti hakkındadır.

Hatta, sehveden kimse, eğer selâmdan önce sehiv secde­lerini yapmış olsa, zahir rivayet üzere,. Hanefi imamlarına göre de bu kâfi gelir.

Bu hususta yine ihtilâf hasıl olmuş ye bazıları: «Sehiv sec­deleri birinci selâmdan sonra yapılır.» demişlerdir. Cumhurun kavli de budur. Bu kavil Şeyhü'1-islâm ve Fahrü'l-islâm'm da ihti­yar ettiği kavildir.

Bazıları da: Sehiv secdeleri iki selâmdan da sonra yapı­lır.» demişlerdir. Bu kavil ise, Şemsül-eiınme ve Fahrü 1-islâm'ın kardeşi Sadrü'î-islâm'm ihtiyar ettikleri kavildir. Hidâye sahibi de bu kavlin sahih olduğuna hükmetmiştir. Keza, Zahiriyye'de ve Yenâbî'de de bu kavil sahih görülmüştür.

Sehiv secdelerini yapan kimse, bu iki secdeden sonra, teşehhüd eder ye yine selâm verir. Çünkü, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin böyle yaptığı rivayet edilmiştir.

Tahâvî'nin ihtiyar (seçip kabûi) ettiğine göre, sehiv secdelerini yapan kimse, bu secdelerin ka'desinde (oturuşunda) namazların ka'desinde olduğu gibi- Peygamber (S A.V.) Efendimize Salevât getirir ve me'sûr duaları okur.

îmâm Kerhî: Sehiv secdelerinin ka'desinde Salevâtı ve me'­sûr duaları okur.» demiştir. Hidâye Sahibi de bu kavlin sahih olduğuna hükmetmiştir.[93]

 

Sehiv Secdeleri İle İlgili Bazı Mes'eleler

 

Bir kimse, nafile olarak iki rek'at namaz kılar ve bu na­mazda sehvetmiş olduğu için sehiv secdelerini yapmış olursa; bu kimse kılmış bulunduğu bu namazın tahrimesi üzerine (ifti-tâh.tekbiri ile 3iki rek'at namaz daha bina etmemelidir. Çünkü, bu durumda, o kimsenin yapmış olduğu sehiv secdeleri, zarûret-sdz olarak namazın ortasında kalmış olur.

Ancak, o kimse, kılmış olduğu iki rek'atin tahrimesine Cifti-tâh tekbirine), iki rek'at daha bina etmiş olsa, namazı fâsid olmaz. Fakat, sahih olan kavle göre böyle yapan kimse, sehiv sec­delerini iade eder. 

Misafir (yolcu) olan kimse, öğle namazını iki rek'at ola­rak kıldıktan ve bu iki rek'atteki sehvinden dolayı, sehiv secde­lerini yaptıktan sonra, ikâmete (mukîm olmaya) niyyet aylese, o kimse namazını tashihe muhtaç olduğu için, yaptığı sehiv sec­deleri batıl olur ve o kimse namazını dört rek'ate- tamamlar.

Musalli, namazın sonunda teşehhüdü unutup sslâm ve rir ve sonra hatırlayıp teşehhüdü okumaya başlar, fakat tamam­lamadan yine selâm verirse, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, o kimsenin namazı fasid olur. İmâm Muhammed (R.A.)'e göre ise, fâsid olmaz. Fetva ise, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavli üzere­dir.

Zikredeceğimiz   şu mesele de yine bu ihtilâf   üzeredir: Eğer bir kimse, fâtihâ'yı veya sûreyi unutup, rükû'a varınca ha­tırlayıp, sonra onu kıraat için döner fakat kıraati tamamlama­dan secde ederse, bazıları: «O kimsenin namazı fâsid olur.» de­mişlerdir. Lâkin evlâ olan fâsid olmadığıdır.

Namaz kılan kimse,   eğer gizli okunacak   yerde açıktan ckur veya açıktan okunacak yerde gizli okumuş oluı ve bu du­rumu fâtihâ'mn bir kısmında hatırlamış olursa, açıktan okun­ması gereken namazda fâtihâ'yı bir rek'atte açıktan. okunanla gizli okunan bir arada toplanmış olmaması için- iade eder. (tek­rar açıktan-okur). 

Namaz kılan kimse, birinci rek'atte kıraat etmiş olduğu sûreden sonraki sûreyi okumayı murad etse de, -burada denil­diği gibi- ondan bir önceki sûreyi okumuş olsa, kendisine sehiv secdeleri vacip olmaz.

Kendisine sehiv secdeleri vâcib olan kimsenin selâm ver­miş olması, o kimseyi   namazdan, mevkuf   bir çıkışla çıkarmış olur. Bu hüküm, îmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R. A.)'e göredir,

Bu durumda, o kimse eğer sehiv secdelerini yaparsa tekrar namaza dönmüş olur; bu secdeleri yapmazsa, namaza dönmüş olmaz.                                

İmâm Muhammedi (R.A.) 'e göre ise, kendisine sehiv secdele­ri vacip olan kimseyi, selâm vermiş olması asla namazdan çıkar­maz.

Şu mes'ele zikrettiğimiz bu ihtilâf üzerine bina kılınmış­tır : Bu kimse, selâm verdikten sonra, kendisine başka bir kimse iktidâ etmiş (ona uyarak ardında namaz kılmış) olsa, İmâm Mu-hamraed (R.A.)'e göre, o kimsenin iktidâsı mutlaka sahihtir.

İmâm-ı A'zam (R;A.) ile İmânı Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, eğer o kimse sehiv secdelerini yaparsa, kendisine iktidâ etmek sahih olur, eğer bu secdeleri yapmazsa ona uymak sahih olmaz.

Kendisine sehiv secdeleri vacip olan kimse, eğer misafir (yolcu) olur ve selâm verdikten sonra ikâmete t mukîm) olmaya niyyet ederse, o kimsenin namazı mutlaka dört.rek'âte dönüş­müş olur.

Fakat, İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, o kimse eğer sehiv için secde ederse namaz dört rek'a-te dönüşmüş olur. Fakat, eğer secde etmezse, namazı dört rek'ate dönüşmüş olmaz.

Eğer, o kimse selâmdan sonra kahkaha ile gülerse, İmâm Muhammed (R.A.)e göre, abdesti bozulur. İmâm-ı A'zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'a göre ise, bu durumda abdesti bozul­maz.[94]

 

ZELLE-I KARİ (NAMAZ İÇİNDE KUR'ÂN OKURKEN YANILMA)

 

Kur'an'da Bulunmayan Bir Lafız Gibi Okumak

 

Namaz içinde meydana gelen zelle ve hata hususunda asıl ve kaide şudur: Okunmuş bulunan lafız gibi bir lafız, eğer Kur'an-ı Kerîm'de bulun­mazsa ve bu lafzın manâsı da Kur'ân lafzının manâsından uzak olursa ve o iafiz ile, Kur'ân lafzının manâsı fahiş bir değişiklikle değişmiş bulunursa, o kadar ki bu iki manâ arasında bir münâsebet bile olmasa, bu durumda, namaz kılan kimsenin namazı fâsîd olur.

Meselâ. hâze'l-ğurâb yerine  hâze'l-ğubâr okumak böyledir ve namazı bozar.

Okunan şeyin benzeri Kur'ân'da bulunmaz ve onun hiç bir .manâsı ol­mazsa -ki bu durumda, o lafzın manâsının Kur'ân'ın manâsına uzak olup olmadığına da hükmedilemez bu durumda da namaz bozulur.

Meselâ: yevme tüble's-serâir yerine yevme tüble's-serâil şeklinde okumak gibi...[95]

 

Benzeri Kur'an'da Bulunan Fakat Manası Uygun Olmayan Okuyuşlar

 

Okunmuş buîunan lafız gibi bir lafız Kur'ân'da bulunsa ve fakat, okunan lafzın manâsı, murad edilen lafzın manâsından uzak olursa; ancak murad olunan o lafzın manâsı, lafzın yeni şekilde okunması ile fahiş bir şekilde değişmiş olmazsa, o kimsenin namazı imâm-ı A'zam ile İmâm Muhammed'e göre bozulur. İhtiyata uygun olan da budur.

Bazı meşâyih de: «Umûm belva olduğu için, o kimsenin namazı bozul­maz» demişlerdir, imâm Ebû Yûsuf'un kavli de böyledir.

Eğer okunmuş buli'nan lafzın benzeri Kur'ân'da bulunmaz ve fakat bu lafızla, Kur'ân lafzının manâsı değişmiş olmazsa,  kavvâmiyn yerine kayyâmiyn okumak gibi- bu durumda da yukarıdaki gibi yine ihtilaf vardır.  

İmâm Ebû Yûsuf'a göre, o kimsenin namazı fâsid olur.

İmâm-ı A'zam ile İmâm Muharnmed'e göre ise, o kimsenin namazı fâsid olmaz.                                                                                

Buna göre, manânın fazla bir şekilde değişmiş olmaması halinde, nama­zın bozulmaması için mu'teber olan, İmâm Ebû Yûsuf'a göre, Kur'ân'da o lafzın mislinin bulunmasıdır; İmâm-ı A'zam ve İmâm Muhammed'e göre ise, bu iki lafzın manâ bakımından uygunluklarıdır.

Mutekaddimin imamlarının bu husustaki kaideleri, zikretmiş olduğumuz bu kaidelerdir.

Muhammed bin Mukâtil, Muhammed bin Selâm, İsmâii bin Zâhidî, Ebû Bekir bin Saîdi'İ-Belhî, Hindvânî, İbni'l-Fadİ ve Halvânî gibi müteahhirîn âlim­leri ise şu kaide üzerinde ittifak etmişlerdir: Kâriin (Kur'ân okuyan kimsenin) hatası i'rabda (kelimelerin sonlarındaki harflerin nasıl harekelenip nasıl oku­nacağı hususunda) olursa, namaz asla fâsid olmaz.

Hatta, eğer hata ile okuduğu İ'rabın doğru olduğuna- i'fıkad etmek küfür bile olsa, yine namazın fâsid olmayacağını Kâdîhân tasrîh etmiştir. Çünkü insanların ekserisinin i'rab şekillerini birbirinden ayıramadıklarından dolayı bu husustaki hatâ afvedilmiştir.

Bu hususta müteahhirîn'in kavli daha geniştir ve fakat mütekaddimînin kelâmı ihtiyata daha uygundur.

Çünkü, namaz kılan kimse, -doğruluğuna- inanılması küfür olan okuyuş şeklini kasden yapmış olsa, bu durumda onun kâfir olması tahakkuk etmiş olurdu. Küfür olan şey ise kıraat olmaz.

İbn-i Hümâm'ın dediğine göre, o kimse kâfirlerle konuşmuş olacağından namazı fâsid olur. Çünkü, namaz kılan kimse, namaz esnasında insanların .sözlerinden, küfür olmayanı bile söylese namazı bozulur; nerde kaldı ki küfür olanı konuşmakla namazı bozulmaya Zelle-i kârî (namazda Kur'ân okuyan kimselerin hatâsı) meselelerinden, mütekaddimîn veya müteahhirîn imamlarından nakledilmiş bulunmayan mes'eieler, onların zikretmiş oldukları bazı mes'elelere kıyâs edilemezler.

Ancak, lügat ilminde, arapça İlimlerinde, meâ.vîde ve bunlar gibi tefsîr ilminin muhtaç olduğu şeylerde tam bir ilimle kıyâs olunur; tâ ki, bu konularda kâmil bir ilim sahibi olan kimse, mütekaddiraîn'in kavli üzere, hangi şeye inanmanın küfür olduğunu, -okuma esnasında yapılan- hangi değişikliğin fahiş olup, hangisinin fahiş olmadığını, hangi lafzın manâsının uzak olduğunu veya uzak olmadığını bilsin.

Ayrıca rnüteahhirînin kavline göre, harflerin mahreçlerini bilip, mahreç bakımından birbirine yakın olan harflerle yakın olmayan harfleri temyiz edebil­sin.[96]

 

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak

 

Kârî (namazda Kur'ân okuyan kimse), bir harf yerine diğer bir harfi -bedel olarak- okursa, bu durumda kaide şudur:

Eğer o iki harf arasında mahreç yakınlığı bulunursa meselâ:  (kaf) ile (kâf) gibi... Veya o harflerin ikisi de, bir mahrecden çıkmakta ise, meselâ: u-(sîn) ile Bu durumlarda o kimsenin namazı fası i olmaz.

Bu hususta Muhıyt'ta lüzumlu bir kayıt daha zikredilmiştir ki, bu kayıt da şudur: O iki harften herhangi birinin diğerine tebdil edilmesinin caiz olması da mu'teberdir. Meselâ: (cim), (ş!n) ve (ye). Bu üç harf aynı mahrecden iken bunlardan birinin diğerinin yerine tebdîi edilmesi (bedel olarak o harfin yerine okunması) caiz olmadığından, namaz kılan kimsenin, onlardan birini diğerinin yerine bedel olarak okuması, namazs bozar.

Bir kâri, 3 (zel) yerine, (zı) yi okusa, meselâ: (telezzü'l-a'yün) yerine, (telazzu'l-a'yün) okuması gibi...  (mimmâ zeree) yerine  (mimmâ zaree) okuması gibi.

Veyâhud.dad) yerine (zı) okuması veya bunun tersini yaparak (zı) yerine (dad) okuması, me'selâ: (mağdûb) yerirıet (mağzûb) ve   Jife (zafer) yerine (dafer) okuması gibi...

Bu durumlarda, o kimsenin namazı fâsid olur (bozulur). İmamların büyük­lerinin kavilleri de bu şekildedir. Çünkü bu değişiklikle, bir harfe bedel olarak başka bir harfin okunmuş bulunduğu lafızların, bazılarında değişiklik fahiş olmakta ve bazılarında da -bu değişiklikten dolayı- hiç bir manâ bulunmamak­tır. (zı) İle, i (zel), ikisi bir mahrecden olmaianna rağmen, (zı) (zel)'e bedel olarak okunması caiz değildir.

Bu mes'eSede, Muhammed ibn Seieme'den namazın.fâsid olmayacağ rivayet olunmuştur. Zira, acemler (arab olmayanlar) bu harflerin birbirinden ayırd edemiyeceklerinden, bu gibi değişikliklerin olacağından çok sık meydana gelmesinden dolayı, afvolunacağına zâhib olmuştur.                              

Kâdî İmâm Şehîd Muhsin: «Birbirine bedel olarak bu harflerin okunması hususunda -kendisine suâl sorulan- müftinin, cevâb olarak şöyle demesi en güzel olanıdır: Bir harfi diğerine bedef olarak okuma, okuyan kimsenin lisâ­nında cereyan ederse ve o kârî, bu harflerden bazısını diğer bazısından ayırd edemezse ve o kelimeyi lâyık olduğu veçhile edâ ettiğini zannetmekte ise, o kimsenin namazı fâsid olmaz (bozulmaz),»

Bu mes'elede, Kâdî Muhsin'in zikretmiş olduğu kavile benzer kaviller, Muhammed bin Mukâtil'den ve Şeyhü'l-islâm İsmâî! ez-Zâhidî'den de rivayet edilmiştir.

Fetâvâyi Hücce'de: «Bu ibdâl'in meydana geldiği namazın fâkihler hak­kında iadesiyle ve avam hakkında da caiz olmuş olması ile fetva verilir.» denilmiş olmasının manâsı, Şeyh Muhsin'in sözünün manâsı gibidir.

. Zehıyre'de zikrolunan da yukarıdaki kavi! gibidir, Zehiyre'de şöyle de­nilmiştir: «Herhangi bir harf arasında, mahreç beraberliği ve mahreç yakınlığı olmasa ve fakat bu iki harften birini diğeri yerine okumakta umûm-i belvâ bulunsa, meselâ:  tedlîl) yerine (dad) yerine 3 (zel)  (fî tezlîl) okumak gibi...

Ve, i (zei) yerine (ze) veya tdad) yerine  (zt) okumak gibi... Bazı meşâyihe göre bu durumlarda, o kimsenin namazı fâsid ofmaz. i (zel),(ze) ve (dad) harflerinin ibdâlt (birbirinin yerine okunması) hak­kında Kâdlhân'ın zikretmiş olduğu mes'eleierin -alınıp- bu kitabta da zikredil­mesi münasib görüldü.

Namaz kılan kimse eğer, d ad) verine. (zı) ile  (ve'i-a' diyâti  Zabhan) diye okursa namazı fâsid olur.  (liyeğıyza bihümü'l-küffâr) kavli şerifinde, (zt) yerine (dad) eğıydaiveya i (zel) ile(iiyeğıyze) şeklinde okursa namazı fâsid olmaz.  (haDrâ) kavlinde, (Dad) yerine i (dâl) ile (hadrâ) şeklinde veya (Dad) yerine J (zel) ile (hazrâ) şeklinde okursa namazı fâsid olur. (ğayri'l-mağdûbi)'de,(Dad)   ye'rine (Zı) (ğayri'l-mağZûbi) şeklinde   veya (Dad)   yerin (zel)   İle (ğayri'l-mağzûbi) şeklinde okusa namazı fâsid oiur. v" (ve le'DDâllîh) (zı) ile İçjuâîlSfj (ve leZZâliîn) şeklinde veya ; (dal) (ve leddâllîn) şeklinde okursa namazı îâsid olmaz.

Fakat i (zel) ile İjüüJlSfj (ve lezzâlfîn) şeklinde okursa namazı fâsid olur. (Tal'uhâhedîmün)'de (Dad) yerine i (Taruhâ-hezîmün) şeklinde veya (Zı) ile (Taf'uhâ heZiymün) şeklinde okursa namazt fâsid olur.

bi-Zallâmin lil'abld) de Ji (Zı) yerine İ (zel) ile  (bi-zellâmin lil-'abld) şeklinde okusa namazı fâsid olur.

 (mûtû bi-ğayZıküm)'de  (Zı) yerinefDad) mûtû bi-ğayDıküm) şeklinde okusa namazı fâsid olmaz."

İkii lLî(feZZan ğalıyZa'!-Kalb)'de iki  (zı)'nın her birinin yerine (feddan ğalîDa'l-Kalb) şeklinde okusa na­mazı fâsid olur.  (ve câekümü'n-nezîr)'de,  (zel) yerine (Zı)ile câekümü'n-naZıyr) şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz.

 (ve hüve mekZûmün)'de^(Dad) ilelaki hüve mekDû-mün) şeklinde veya i (dâl) (ve hüve mekdûmün) şeklinde okusa, namazt fâsid olur.

 (nâDıretün ilâ rabbihâ nâZıretün)'de, birinci kelimede yerine (Zı)   ile,   son   kelimede   de  Ji (Zı)  yerine  (Dad)   ile  (nâzıretün iıa rabbihâ nâDıratün) şeklinde okusa, namazı fâsid   olmaz.  (feterDâ)'da, (Dad) yerine u (Zı) ile (feterZâ) şeklinde okusa, namazı fâsid oiur. (zülliiet  KuTûîihâ tezlîlen)'de   i (zel)yerine      (Dad)   ile Sulau (Dullilot KuTûfihâ teDlîlen) şeklinde okusa, namazı fâsid olur. Fakat eğer i (zel) yerine (Zı) ile clîfe (ZuliİIet kuTûfihâ teZlîlen) şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz.

 (fe-Zallet a'nâkuhüm)'de (Zı) yerine (Dad(fe-Dallet a'nakuhüm) şeklinde veya  (Zı) yerine ; (zel) ile (îe-zeiiet a'nakuhüm) şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz.  .  (ve zellelnâhâ lehüm)'de,     i   (zel) yerine   (Dad) ''e  (ve Dallelnâhâ lehüm) şeklinde okusa, namazı fâsid olur.

Fakat, eğer    (Zel) yerine (ve Zallelnâhâ lehüm) seklinde okusa, namazı fâsid olmaz.  (flteDlîlin)'de   (Dad)yerine teziîlih) şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz.

Fakat, eğer  (Dad) yerine   ile okusa, namazı fâsid olur.  (İn. yettebi'ûne ille'Z-Zanne ve inne'Z-ZanneJ'de .fi  (Zı) yerine  (' yettebi'ûne ille'DDanne ve inne'D-Danne) şeklinde okusa, namazı fâsid olur.

 (ezâ'û   bihl)'de,   (zel)" yerine   (Dad)iie (eDâû bihl) şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz.  (men yüDlili'ilahü)'det (Dad) yerine (Zı) ile şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz.  (feraDe'aleyke'l-Kur'âne)'de,    (Dad) yerine (feraZa aleyke'l-kur'âne) şeklinde okusa, namazt fâsid (zel) ile (fi teZHlin) şeklinde (Zı) ile

olur. (zel) ile fâsid olur. '(Dad) ile olur. (le ceml'un hâzirûn)'da. (zel) yerine  (Dad) ile (le cemVun hâDırûn) şeklinde okusa, namazı fâsid olmaz. (eizâ  Dale!nâ)'da  (Dad)  yerine  (Zı)  ile, Ui (eizâ Zalelnâ) şeklinde okusa; namazı fâsid olmaz. (feraDe fîhinne'l-haccej'de,  (Dad) yerineflhinne'l-hacce) şeklinde (Dad) yerine (feraze flhinneM-hacce) şeklinde okusa, namazı  (ve zerû Zâhire'l-ismi)'de   (zel) yerine   (Zı) ile Zarû Zâhire'1-ismi) şeklinde veya  (zel) yerine 

 (ve Darû Zâhire'1-ismi) şeklinde okusa, namazı fâsid fyece'alûlillahi mimmâzeree)'de (zel) yerine (Dad) (ve ce'aiû üüahi mimmâ Daree) şeklinde veya  (zel) yerine   (ve ce'alû lillahi mimmâ Zaree) şeklinde okusa, namazı fâsid olur.  (ve telezzü'l a'yunü)'de '(ze0 yerine  (ve teleDDü'i-a'yünü) şeklinde veya (zei) yerine  (Zı) (ve teleZZü'l-a'yünü) şeklinde okusa, namazı fâsid olur[97]

 

Kelimeyi Bölmek

 

Namaz kılan kimsenin bir kelimeyi okurken bazı harflerini söyledikten sonra nefesini kesmesi hakkındaki hükme gelince:

Meseiâ: (el-hamdü lillah) demek istese de, (eî) de­yince nefesi kesüse veya bu durumda okuyacağı şeyin kalan kısmını unutsa, sonra da hatırlayarak (hamdü lillah) dese veyahud da hatırlayama-yıp, kalan kısmını terk ederek, diğer bir kelimeyi okumaya geçse, Şeyhü'l-İslâm Şemsü'l-eimmeti'l-Halvâm bu gibi durumlarda «namaz fâsid olur» şek­linde fetva vermiştir.

Fakat, meşâyihin ekserisi: «Nefesin kesilmesi ve unutmak umûm-i belvâ Dİduğü için, bu durumda namaz fâsid oimaz» demişlerdir.

Bu sebeblerin muktezâsi üzere, eğer namaz kılan kimse, zikredilen bu jeyleri, kasden yapmışsa, onun namazının fâsid olduğunu söylemek daha jygundur.

Bazı meşâyih de, bu hususu tafsilatı ile ele alarak: «O kelimeye bakılır; eğer o kelimenin tamamını zikretmek namazı ifsâd ederse, bir kısmını zikretmiş olmak da namazı ifsâd eder (bozar). Aksi takdirde bu durumda namaz bozul­muş olmaz.

Kâdihân bu kavil için: «Sahih olan budur» demiştir.

Ayrıca Kâdihân: «Namaz kıian kimse, eğer (Hattâ meTla'i'!-fecr)'i okumayı murad eder ve (el-fec) deyince nefesi kesilir ve bu durumda rükû' ederse, o kimsenin namazı fâsid olmaz» demiştir.

Meşâyihin bazısı da: «Bu hususta isim iie fiil arasında fark var, bu durum­da, bir İsimde nefesin -okumanın- kesilmesi vuku' bulmuşsa, namaz fâsid olmaz. Fakat, bu hal bir fiilde meydana gelmişse, namaz bozulmuş olur.

Meselâ: (yeşkürûn) demeyi murad etse ve  (yeş...) deyip, bu kelimenin kalan kısmını terk etse; o kimsenin namazı fâsid olur.

Çünkü isimde bulunan (lam) zâiddir. (kelimenin aslından değildir, faz-ladfr). Bundan dolayı (elhamd)'in (el)'ini okuyup, kalan kısmını îerkeden kimse, bir kelimeyi kesmiş olacağından, o kimsenin namazı fâsid olmaz.» demişlerdir.

Bu kavlin doğru olması ve kendisi ile amel edilmesi için namaz kıtan kimsenin, bu isimde de yalnız   (elif-lâm)'ı kesmiş, yâni sadece, harf-i ta'riî olan bu (elif-lâm'ı, başına gelmiş olduğu isimden ayırmış olması gerekir.

Fakat, (elif-lâm)'e başka bir harf daha ilâve ederse, meseiâ: (el-fecr) kelimesinden       gül   (el-fec) kadarını veya       (elhamd) kelimesinden (el-h) kadarını okuduğu, zaman bu îark doğru olmaz.

Bu mes'elede meşâyihin bazıîanda: «Eğer zikredilen bu bir kısmı okunan kelimelerin bir manâsı bulunur ve bu manâ ile Kur'ân'ın manâsı fahiş bir değişiklikle değişmiş, olfnazsa, o kelime ile namaz fâsid oimaz.

Fakat, eğer o kelimenin sahih bir manâsı olmaz; bilakis Kur'ân'ın manâ­sını fahiş bir değişiklikle değiştirirse, o kelime İie namaz fâsid olur.» demişler­dir.

Bu mes'elede evlâ' olan, nefesin kesilmesinde ve unutmada umûmun

kavli ile ame! etmektir.

Bunun kasden yapılması hâlinde ise, Kâdlhân'ın sahih,gördüğü kaville ve tafsilâtını verdiğimiz diğer kavillerle amel olunur.[98]

 

Durulmaması-Gereken Yerde Durmak

 

Durulmaması gereken yerde durmak, başlanmaması gereken yerden başlamış olmak namazın fâsid olmasını gerektirmez.

Böyle yapmak, alimlerin ekserisine göre, nefesin kesilmesi ve unutmak sebebi ile umûm-i belvâ olup, avam ve acem (arap .olmayandın manâyı bil­memelerinden dolayı, bu hususta temyiz (nerede durup, nerede başlıyacağını bilip ayırt etmek) mümkün değildir.

Bazı âlimlere göre, durulması gereken yerden başka bir yerde durmakla veya başlanması gereken yerden başka bir yerden başlamakla, manâ fahiş bir şekilde değişirse namaz fâsid olur.    .

Meselâ: Namaz kılan kimse  (Iâ ilahe) deyip dursa, daha sonra da

 (illâ hû) diye başlamış olsa,  (velekadve'ssayne'liezlneûîü'l-kitâbemin

kabliküm) deyip dursa, daha sonra da' ve iyyâküm eni'ttekullah)'ı okuyarak başlasa,

Veya, (yührocûne'r-resûl) deyip dursa ve sonrada iyyâküm en tü'minû billahi rabbîve rabbeküm) diye başlamış olsa, Veya, (ve kâleti'l-yehûd) diye dursa ve sonra

(Uzeyri nübnullâh) diye başlamış olsa,

Veya, diye dursa ve sonra (yeduiiahi mağlû-ietüm) diye başlamış olsa,

Veya, kefere'llezîne kâlû) dîye dursa ve sonra (inne'l!âhe hüve'l-mesîhü'öhü meryem) diye başlasa,

Veya. (inne'llahe sâlisü selâsetin) diye başlamış olsa;

Zikretmiş olduğumuz bu yerlerde veya bunlara benziyen diğer yerlerde durmuş ve başlamış olsa, sahih olsn kavle göre, bunların hiç biri ile namaz fâsid olmaz. Çünkü bunlarda umum belvâ vardır.[99]

 

Bir Harfi Başka Bir Kelimeye Bitiştirmek

 

Namaz kılan kimse, eğer bir kelimenin sonundaki harîi diğer kelimenin başına bitiştirse, meselâ:

Veya. zikrettiğimiz bu misallerde ve bunlara benzer bir şekilde, başka yerlerde bir kelimenin son harfini, diğer kelimenin baş harfine bitiştirmiş olan kimsenin namazı, alimlerin ekserisinin kavillerine göre fâsid olmaz.

Hatta Kâdîhân: «Namaz kılan kimse, zikredilen bu şeyleri kasden yapmış oisa bile, yine namazı fâsid olmaz.» demiştir.

Tehzîb Şerkinde de: «Sahih olan kavil budur.» denilmiştir.

Çünkü, bir kelimeyi diğer bir kelimeye vaslederken (okuma esnasında bir kelimeden diğer kelimeye geçerken) birinci kelimenin sonu ikinci kelimenin başına, zarurî olarak bitişir.[100]

 

İyyâke Kelimesinde Durmak

 

Fetâvâyi  Hucce'de:   «Namaz  kılan  bir kimse,   Fâtihâ sûresinden (iyyâke na'büdü ve iyyâke neste'ıyn) âyetini okurken (iyyâke) üzerine durup sonradan  (na'büdü) demesi uygun değildir. Belki, evlâ ve esahh oian:

 (iyyâke na'büdü ve iyyâke neste'ıyn} âyetini vasi ü; (durmadan) okumaktır.» denilmiştir.

Bazı şeyhlerin kavillerine qöre. {İyyâke) üzerinde duran ve sonra (na'büdü) yü okuyan bu kimsenin namazı fasid olur.

Ancak zahir olan, bu durumda namazın fâsid olacağına hükmedenin muradı şudur: Eğer o kimse (iyyâ) veya benzeri üzerine sükût ederse namazı fâsid oiur, demektir. Aksi takdirde, bu durumda namazın bozulacağını vehmetmek âlime değil gafile büe uygun olmaz.

Bazı meşayih, bu hususun tafsilatına inerek: «Eğer anlatıldığı şekilde kıraat eden kimse, Kur'ân'ın keyfiyyetini bilir ve fakat onun lisânında bu -anlatılan şekildeki- kıraat cereyan ederse, mesela: (iyyâke na'bü­dü) kırâtinde (kaf)'ın birinci kelimeden olup, ikinci kelimeden olmadığını bilirse, o kimsenin namazı fâsid olmaz.

Fakat, onun itikadında Kur'ân-ı Kerîm, okuduğu gibi olursa (yani okuduğu gibi olduğuna inanırsa), meselâ:  (kef)'in ikinci kelimeden olduğuna inanır ve bu itikatla okursa, o kimsenin namazı fâsid olur.

Zira, o kimsenin irâdesine bakılırsa, -inancına İtibar edilirse- onun oku­duğu Kur'ân-ı Kerîm'den (yani onun bir parçası olarak) sayılmaz.» demişlerdir. Bu hususta sahih olan, alimlerin ekseriyetinin kavlidir.[101]

 

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak

 

(ha) yerine

(he) ile

Mültakat'da: «namaz kılan kimse, eğer  (el-hemdü İillahi) şeklinde okursa, . Veya (kaf) yerine  (kef) ile "(kül hüveliâhü ehad)

şeklinde okursa,

Bu kimsenin, -okuduğu- bu şekillerden başka, doğru bir şekilde okumaya gücü yetmezse, kıldığı namaz caizdir, fâsid olmaz.

Keza, bu kimse (el-Hamdü lillâhi) şeklinde okusa, yine namazı fâsid olmaz.                                                                  

Namaz kılan kimse, eğer;  (zel) yenne(dai) ile, (kul eûzü) yü, (Kuieûdü) şeklinde okusa.

Veya (fe sâe sabâhu'l-jnünzerîne) lafzında (en-munzerîne)yi (zei)i esreli okuyarak (el-münzirine) şek­linde okusa,

Bu kimsenin namazı fâsid olmaz. Çünkü, (eûdü), (ercü'u) manâsındadır. (be) ise (ifâ) manâsına gelmekte oldu­ğundan, bu sözün (ercü'u i!grabbiıl-felak)(felak'fn Rab-bine dönerim), demek olur.

 (fesâe sabâhu'l-münzirîne) şeklinde okunması hâlinde de, bu kelâmın manâsı: Resullerin, sabahla beraber, kendilerini yalanlayan kavmin üzerine dahil olmaları... demek olur.

Keza, namaz kılan kimse, eğer s (dal) ile (yeûdüne biricâ-lin) şeklinde okusa. Veya, (fenzur keyfe kâne âkıbetü'münzerine)yi (zel)'i esreli okuyarak fenzur keyfe kâne âkıbetü'l -münzirîn) şeklinde kıraat etse, bu durumda: Peygamberlere, kafirlere karşı yardım görmelerine bak... demek olur ki, yine o kimsenin namazı fâsid olmaz.[102]

 

Dilinde Rekaket Olan Kimse

 

 Elseğ: Diiinde rekâket, kekemelik, tutukluk bulunan kimse), (Rab) yerine  (Lam) ile LJ (leb).dese, bu kimsenin namazı fâsid olmaz. ye dönüştüren veyahutta, mutlak olarak bir harfi diğer bir harfe dönüştüren kimsedir.

Elseğ diiinde rekâket bulunan) .kimse hakkındaki hükümde muhtar oian şudur:

Böyle bir rekâketi'bulunan kimsenin, dilini düzeltmesi için Hâimâ gayret sarfetmesi vâcibtir. Bu hususta gayret sarfetmeyi terk ederse ma'zur olmaz {özürlü sayılmaz).

Fakat bütün,gayretini sarfetmesine rağmen, dilini düzeitemezse ve o kimse, telaffuz edemediği harfin bulunmadığı bir âyet de bulunmazsa, kendi hakkında kılmış olduğu namaz caiz olur.  

Fakat,dilinde böyle rekâket bulunan bu- kimsenin başkalarına imâm olması caiz olmaz. Çünkü, bu kimse, söyliyemediği harfi söyliyebilen kimse-karşısında ümml mesabesindedir.

Bu kimsenin, kendisinin telaffuz edemediği harfi telaffuz edebifen bir kimseye iktidası (ona uyarak namaz kılması) mümkün olursa, tek başına namaz kılması caiz olmaz.

Bu kimse, içinde telaffuz edemediği harfin bulunmadığı bir âyet bulursa, namazda o âyeti okuması gerekir. Böyle bir durumda, bulduğu bu âyeti okumayıp, bilakis telaffuz etmekten âciz olduğu.âyeti okursa, o kimsenin namazı caiz olmaz.

. Çünkü, telaffuzdan âciz olduğu harf ile kıldığı namazın caiz olması zaruretten dolayıdır. Tam okuyabileceği âyet bulununca bu zaruret ortadan kalkmış olur. Zaruret ortadan kalkmış olunca da, telaffuz edemediği harflerin bulunduğu âyeti okuması iie namazı fâsid olmuş olur.

Bu hüküm elseğ (dilinde rekâket oian, kekeme kimse), ve yukarıda zikredildiği gibi- durum itibariyle ona benziyen kimseler hakkındaki kavillerin en sahihidir.[103]

 

Harekeyi Değiştirerek Okumak

 

 (ve izi'btelâ İbrâhime Rabbühû)kav[-i şerifinde (mim)i ötre ile ve   (be)'yi de üstünle okuyarak Hj (ve izi'btelâ İbrâhlmü Rabbehû) şeklinde kırâaî eden kimsenin, Veya,  (el-Hâ!ıku'i - Bâriü'l - Müsavvirü) lafz-t şerifinde, j (vav)ı üstünlü olarak okuyup "(el- Hâliku'l - Bâriü'l -Müsavverü) şeklinde telaffuz eden kimsenin,

Veya, (ve hüve yüT'ımü ve lâ yüT'amü) lafzında (ayın)ı birincide üstünlü, ikincide de esreji olarak (ve hüve yüT'amu ve la yüT'ımü) şeklinde kıraat eden Kimsenin namazının fâsid olma­yacağı İmâm-ı A'zam'dan rivayet edilmiştir.

. Bu durumda namazın fasid olmaması .' (ibtelâ) murad manâsına olacağından ve  (hüve) zamiri ile de Allah (C.C.)'dan başkası kasdedilmesi ve (musavver) kelimesi de (bâri)nin mef'ulü olması şartına bağlanmıştır. Fakat bu tevcih, (musavver) lafzının merfu ol­maması (sonunun ötreli okunmaması) şartına bağlıdır. Bu kelime eğer (vav) in üstünîü ve sonunun merfu1 kılınması İte {musavver linde okunursa namazı ifsâd eder )bozar). (müsavverü) [104]

 

Bir Harf Ekleyerek Okumak

 

Namazda Kur'ân okumakta olan kimse, eğer bir harf ziyâde ederse ve bu bir harfi eklemesi ile manâ değişmiş olmazsa, bu kimsenin namazı ittifakla

fâsid olmaz. Meselâ:

 (ve'mür bi'l-mağrûfi ve'nhe ani'l-münkeri) lafzını  YheVdfin sonra bir (elif) ziyâde ederek (ve'mür bi'l-mağrûfi ve'n'nâ anil-münkeri) şeklinde okusa,            

 (ve men ya'siüahe ve resûinhu ve yeteadde hudûdehû yüdhılhü naran) iafzı şerifini, bir cemi' (çoğul) e (mim)i ekliyerek (ve men ya'sıllahe ve resûlehû ve yeteadde hudûdehû yüdhıl -hum nâren) şeklinde okusa namazı fâsid olmaz. bir harf eklemekle manâ değişirse, o şekilde okuyan kimse­nin namazı fâsid olur. Meselâ:

(ve'l-Kur'âni'l-hakîm. inneke lemine'l-mürselin) âyet-i kerımelirinin arasına bir (vav) ilâve ederek, 

(veM-Kur'âni'1-hakîmi ve İnneke lemineM-murselîn) şeklinde okursa

Keza, Mtinne sa'yeküm leşettâ) âyet-i kerimesinin başına.  (vav) ekliyerek (ve inne sa'yeküm ieşetta) şeklinde

Ve bunlara benzeyen diğer yerlerde, bu âyetlerde olduğu gibi, kasem'iı, (yeminin) cevâbını, kasem gibi, onun yerine- okumakla, böyle yapanın nama­zının fâsid olacağına zâhib olmuşlardır.

Fakat, buradaki değişiklik fahiş bir değişik olmadığından, namazın fâsid olmaması daha uygundur.[105]

 

Bir Harf Noksanlaştırarak Okumak

 

Namaz kılan kimse, eğer Kur'ân-ı Kerîmin lafzından bir harf noksanlaştı-rırsa (yâni bir harf eksik okursa) ve bu harf kelimenin aslından olurda, noksan okunması sebebi ile kelime bozulur ve manâsı değişirse, İmâm-ı A'zam ile İmâm Muhemmed'e göre bu kimsenin namazı fâsid olur. Meselâ:

Bu kimsenin namazı -zikredildiği gibi- İmâm-ı A'zam ile İmâm Muham-med'e göre fâsid olur.

Keza, noksan okunan harf kelimenin.aslından olmasa ve fakaî bu harfin noksan okunması, okuyan kimseyi inanılması küfür olan bir şeye götürse, bu harfin noksan okunması ile yine namaz fâsid olur. Meselâ: (ve mâ halaka'z-zekere ve'i-ünsâ) âyet-i kerîmesindeki ilk (vav)'ı noksan okursa, İmâm-ı A'zam ve İmâm Muhammed'e göre yine o kimsenin namazı fâsid olur.

Fakat, harfi noksaniaştırmak eğer kısaltma şeklinde olursa, meselâ: (yâ mâlik)'de £ (kef)i kısaltmak maksadı ile kaldırılmış olur da, bu kelimeyi (yâ mâli) şeklinde okursa, bu kimsenin namazı ittifakla fâsid olmaz.

Keza,bu harf, kelimenin aslından olmazsa, meselâ: Âiilpt    (el-vâkj'ab) kelimesini (he)siz (el-vâkı'a) şeklinde okursa,

Veya, okunmayan bu harf kelimenin aslından olur ve fakat onun noksan-faştırması ile o kelimenin manâsı değişmezse, meselâ: (ts'âfâ ceddü rabbenâ) kavlini, (te'âfe oeddü rsbbenâ) şeklînde, (îeâlâ) kelimesinin sonundaki  (ye) şeklinde yazılan    (elif)'i noksan (da!)   siz   olarak (leknâ) şeklinde ('alna) şeklinde

Fî'nin «Zelletü'l-Kârl.

laştırarak okursa, yine o kimsenin namazı fâsid olmaz. . Şeyh Hüsâmeddin Eb] Sa'tydi'bni Es'ad en-Nese isimli kitabında: «Namaz kılan kimse, eğer (Allahüs'samede  (sad) yerine (sin) ile kıraat ederek, bu-kelimeyi «iî (Aüahü's-semed) şeklinde okursa, onun namazı fâsid olmaz.» denilmiştir.

Şeyh İmâm Necmeddin Ebû Hafs Ömer en-Nesefî'nin ihtiyarı da budur.

Bu durumda namazın fâsid olmayacağı hakkındaki hüküm, daha önce zikredilmiş olan bazı müteahhırîn alimlerinin ihtiyar etmiş oldukları kavillere dayanmaktadır. Keza. bu hüküm mütekaddim âlimlerin kavillerine de dayanmaktadır.

Çünkü. (Allahü's-semed) okunması hâlinde de, (es-semed) kelimesinin manâsı, yücelik ve büyüklük demek olduğuna göre bu manâ sahihdir ve böyle okunmakla namaz bozulmuş olmaz.[106]

 

Sad İle Sin Harflerini Birbirleri Yerine Okumak

 

Muhakkak ki,(sad), (sin) ve (ze)'nin üçü de bir mahrecdendir. Çok saman olur ki, bunların biri diğerlerinin yerine bedel olarak- okunur.                                                                                                  

BuradKâdlhân'ın.mütekaddimin'in kavli üzere bina edip zikretmiş ol­duğu hususu söyliyeüm:                              .                            Namaz kılan kimse eğer (izâ câe nasrullahi) lafzını  (sin) (izât câe-nesrullahi) şeklinde okursa,

Veya.(ve ye'ûka ve nesran)'daki (srn)i (sad) ile kıraat ederek (veye'ukavenasran) şeklinde okursa, 0 kimsenin namazı fasid oimaz.

Şemsü'l-eimme Serahsi'yegöre  (es-samed) kelimesini (sin) İle (es-semed) şeklinde okursa, namazı fâsid olmaz

(sad) iie (eSaîıyr)  (esâiıyr) kelimesini, şeklinde okursa, namazı bozulmaz.  (hâsien ve nüve hasîr)i. (sad) ile, (hâsıen ve nüve hasıyr) şeklinde okusa, namazı bozulmaz.

f'uaiiSr (1e'nflşâme)  (sad) yerine  (sin) ile, (le'nfisâme) şeklinde okusa namazı fâsid olur.-

(fehel 'aseytüm)ü, (sin) yerine (fehel 'asaytüm) şeklinde okursa namazı fâsid olmaz. Keza,  (fein 'asavke) (sad) yerine  öu (fein 'asevke) şeklinde okusa, namazı bozulmaz.

 (ül-nâiniyne hasıymen) lafzını(sad) yerine (sin) ile HâiniynehasImen) şeklinde okusa namazı fâsid olur. sad) ile  (sin) ile (sadednâküm)ü, u (sad) yerine (sedednâküm) şeklinde okusa namazı fâsid olur.

(tesTalûne) yi, (sad) yerine (tes Talûnfi^ şeklinde okumakla namaz fâsid oimaz.  (bi semenin bahsin)i, (sin) yerine  (sin) ile,[107]

 

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak

 

Namaz kılan kimsenin

(hattâ) lafzının (ha)sını  (ayın)la değiştirerek  ('atta) şeklinde okusa namazı fâsid olmaz. Çünkü bu kelimenin

('atta) şeklinde okunması hâlinde de bu bir lügattir. semi'allahü limen hamideh) yerine (nun)u (lam) ile değiştirerek » semi'ailahü limel hamideh) demekle, bu iki harfin mahreçleri birbirine yakın olduğu için namazın fasid olmayacağı umulur. Bu hususda zahir olan, bu hükmün elseğ (dilinde rekâket olan) hakkındaki hüküm oiduğu gibidir.                                                                         

(yedü'ul-yetîm) lafzını a (dal)'ı sakin kılarak yed'u'l-yetîm) şeklinde veya ç (ayın)'ın şeddesini terk ederek (yed'u-!-yetîm) şeklinde okumakla namaz fâsid olmaz, denilmiştir. Fakat, bu­rada da dikkat etmek gerekir.

Bu durumda Kâdîhân, a (dal)'ın sakin (harekesiz) okunması hâlinde, namazın fâsid olacağına hükmetmiştir. Şedde'nin terk edilmesinde manâ değişmiş olmayacağından, namazın fâsid olmayacağına hükmetmiştir.[108]

 

Bir Lafzı, Başka Bir Lafız Yerine Okumak

 

Namaz kılan kimse, eğer  (innellezîne âmenû ve 'amilü's-sâlihâti) lafzını okuduktan sonra, tam bir duruşla durmuş olsa ve daha sonra da (üiâike eshâbü'i-' cehim) dese veya!(ü!âikehüm şerrü'l-beriyyeh) dese ki bura . da, doğrusü âiü!'(ülâike eshâbü'l-cenneh) demektir.ve sonra da (ve'llezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ) diyerek dursa ülâİke eshâbü'!-cenneti:hümfiha hâlidûn)deyip, Allahu Teâlanıri bu iki. fırkadan (cennet ehli ve cehennem ehli olan fırkalardan) birine ait oian hükmünü onun zıddı oian hükümle değiştirmek ve bunların birini diğerine bedel kılmakla veya zikredilen bu âyetlerin benzerini okumakla namaz fâsid olmaz. Çünkü, yukarıki iki misalde de söylediğimiz şekilde dur­duktan sonra, okunursa, ikinci kısımlar, kelâmın başlangıcı oiur ve önceki kısımlarla birleşmez. Bu durumda da, bu fırkalardan birinin hükmü, zıddı ile değiştirilmiş olmaz.

Fakat, namazda bu gibi âyetleri okuyan kimse vakfetmez (durmaz) ve bilakis vaslederse (geçerek okursa), meşâyihin âmmesi: «Hak Teâiâ'nm ha­berine muhalif bir şeyle ha.er vermiş olduğu için o kimsenin namazı fâsid olur.» demişlerdir.

Hatta, eğer kıraat ettiği gibi itikâd ederse, (okuduğunun manâca da doğru olduğuna inanırsa) kâfir olur.

Abdullah bin el-Mübârek, Ebî Hafsel-Keblr ei-Buhârî, Muhammed bin Mükâtil ve Mervezller'den bir cemâatin: «Bu şekilde okuyan kimsenin namazı fâsid olmaz. Çünkü, bu durumda dilin geçmesi zarureti vardır.» dedikleri rivayet olunmuştur. Keza, Ebû Mansur Mâturid] de böyle fetva vermiştir. Fakat, iân: «Önceki kavil esahtır.» demiştir.[109]

 

Harekeyi Değiştirerek Okumak

 

(enne'llâheberiün mine'î-müşriklneveresûlühü) lafzında resul kelimesinin (iam)ını esreiî okumak, müteahhi­rine. göre namazı ifsâd etmez.

Fakat, Kâdihan, mütekaddimîn'e göre -bunun namazı ifsad edeceğini zikretmiştir. Çünkü esreli okunduğu halde, manan?n doğru ofduğuna -i'tikâd etmek küfür olur.

Lâkin.   Keşşafta (Lam)   harfinin   esreli   okunması   ile (resûlihî) şeklinde de kıraat vardır. Bu durumda             kelimesindeki esreli'okunma hâii, kasem veya civar için olabilir.» denilmiş

Buna qöre böyle okunmakla namazın fâsid olması, esreli okunmanın (müşrikîn)'e affedilmesine bağlıdır.

Namaz kılan kimse (innâ künnâ münziriyne) lafzında :   (zel)'i üstünlü okusa yani (İnnâ künnâ münzerin)

dese, mütekaddirmn'in.kavli üzere namazı fâsid olur.  (ve enle hayrü'l- münzilln) lafzın       

(ze)yi üstünlü kılarak, (ve ente hayrü'l-münzelîn) şeklinde okusa namaz mütekaddimin'e göre fâsid oiur. Müteahhirine göre fâsid olmaz. . Veya (nahnü halaknâ) kelimesini (kaf)'ın

üstünlü okunması ile (nahnü halakanâ) şeklinde okusa yine bu kimsenin namazı mütekaddimin'e göre fâsid olur. müteahhirine göre fasîd olmaz.

Keza  (vekaddernâ) lafzını (re)nin üstün okunması île (ve kadderenâ) şeklinde okusa, mütekaddimin'e gör namazı fasid olur; müteahhinn:e göre fâsid olmaz. .

.Keza, (ve ce'ainâ)  lafzını (lam)'ın üstün okunması  (ve ce'alenâ) şeklinde okusa, namazı mütekaddimin'e göre

fasid olur, müteahhirln'e göre fasid olmaz.  (ve enzelhâ)'nın ve (enzeîenâ) şeklinde okunması.ha­linde hüküm böyledir.

Veya (ve men yağfirü'z-zünübe illalîâhü) veya (ve mâ ye'lemü te'vilehû illallahü) lafızlarında 586 (he)leri üstünlü olarak okursa yine mütekaddirûn'un kavline göre namazı fasid olur; müteahhirîn'in kavline qöre ise namazı fasid olmaz.

Veya, (ve lâ yeğurrennekün billah'il-ğerûrü) lafzının sonundaki ötrell-588 (re) yi eşrefi okursa, yine mütekaddimîn'e göre o kimsenin namazı fasid olur; müteahhirln'e göre fasid olmaz.  

Feîevâyi Kâdlhân'da: «Namaz Kılan kimse (Yedü'ül-Yetim) eğer ; (dal)i sakin okuyarak, (yed'ul-yetim) şeklinde okumuş olsa, bu durumda manası, kasdediien mananın aksi olduğu için, namazı fasid olur.» denilmiştir. 

Yine, Fetevâyi Kâdîhân'da: «Namaz kılan kimse. Yedhu-lûne) kelimesini (dal) yerine o getirerek        (Yethulûne) şeklinde okusa namazı fasid olur.» denilmiştir.[110]

 

Bir Kelime Yerine Bir Başka Kelimeyi Okumak

 

(İnnâce'ainâ) yerine (nahnü halaknâ fi e'nâkıhim eğlâlen) dese; veya na'büdü) lafzında şeddeyi terk ederek (tyâke na'büdü) şeklinde okusa, müteahhirîn'e göre bu kimsenin namazı fasid olmaz. Bu hususun tafsilatını şu iki fasılda görelim:[111]

 

Bir Kelime Yerine Başka Bir Kelimeyi Okumak:

 

(onuda asıl olan kaide: Başka bir keiime yerine okunmuş bulunan kelimenin, esas keüme ile mana yönünden .yakınlığı varsa ve bu kelimenin misli de Kur'ân-ı Kerim'de mevcûd ise, bu şekiide değişik kelime okumuş buîunan kimsenin namaz! fasid olmaz.

Mesela: (e!-hakîam) yerine (el-âlîm) veya  (el-basıyr) yerine (el-habîr) kelimelerini okumak gibi..

Fakat, bu iki kelimenin manaları birbirleriyle yakın olmazsa, ancak, bir kelimenin yerine okunmuş olan kelime Kur'an-ı Kerim'de bulunsa, bu du­rumda İmam-i A'zam ile'fmâm Muhâmmed'e göre yine bu kimsenin namazı fasid olmaz.

İmam Ebû Yusuf dan bu hususda namazın caiz olacağı veya olmayacağı şeklinde iki rivayet vardır.

Bu ikinci duruma misal (evvâhü) yerine              

Fakat, bu iki kelimenin manaları birbirlerine yakın oimasa, ancak, bir kelimenin yerine okunan diğer kelime Kur'an-ı Kerimde bulunmakta oîsa. bu kimsenin namazı imam-i A?zam ve İmam Muhammed'in kavillerine kıyasla fasid olur. İmam Ebû Yusuf'un kavline göre ise fasid olmaz.

Misâl: (Nusibet) yerine (sütıhât) demek veya   bunun   aksini   yapmak,   yani (sütıhat)   yerine (nüsıbet) demek gibi...

Veya, (rüfi.'at) yerine' (hülikat) demek veya bunun aksini yapmak gibi...

Bu durumda eğer, bir kelimenin yerine okunan kelimenin misli Kur'an-ı Kerimde yoksa ve fakat -böyîe okunup, bu okunuşun ve bu durumdaki mana-ntn doğruluğuna inanmak küfür olan bir kelime değilse bile, o kimsenin namazı ittifakla fasid olur. demek veya bunun gibi başka değişiklikler yapmak gibi...

Fakat, bir kelimenin yerine okunan kelimenin misli Kur'an-ı Kerimde bulunur, ancak -böyle okunup, bu okunuşun ve bu okunuştaki mananın doğruluğuna- inanmak küfür olan kelimelerden olursa, ve namaz kılan kimse o kelimeyi durmadan okumuşsa, namazı yine meşâyihin umumuna göre fasid olur.

Bazı meşâyih de: İmam Ebu Yusuf'un kavline kıyas i!e onun namazı fasid otmaz» demişlerdir. Fakat sahih olan kavil: O kimsenin namazının ittifaklaîasi olduğudur.[112]

 

Şeddesiz Harfi Şeddeli, Şeddeli Harfi Şeddesiz Okumak:

 

Bu durumda da asıl olan kaide şudur:

Şeddeli bir harfi şeddesiz okumkala (tahfif etmekle) eğer mana değişmiş olmazsa, namaz fasid olmaz.                  

Mesela: Namaz kılan kimsenin (ve kuîilû taktîlen) şeklinde veya (veyes'elûneKeanİ's-sa'ati)yi(ve yes'elûneke an sa'ati) şeklinde  (sin)i şeddesiz okuması gibi.. Görüldüğü gibi burada ve  kelimelerindeki şedde terk edilmiş olmaktadır.

Keza (yüdrikkümü'l-mevtü)yi yüdrikürnü'l-meytü)   veya (ve   râvedûkü   ileyk)i  (ve râdûhü İleyk) okumakla da namaz fasid olmaz.

Fakat eğer tahfif ite {şeddesiz okumakmaktan dolayı) mana değişirse, meşâyihin umumuna göre, o kimsenin namazı fasid olur.

Ebu Ali Nesefî: «Namazda şeddeli okumayı terk eden kimsenin namazı fasid olmaz. Ancak:

(Rabbi'l-âlemiîn)de şeddeyi terk ederek (rabi't-âlemîn şeklinde okumakla ve (iyyâke na'büdü)de şeddeyi terk ederek (iyâke na'büdü şeklinde okumakla, o kimsenin namazı fasid olur.» demiştir.

Ebû Ali1 nin bu kavlinden, yukarıdaki tafsilatın mütekaddimin'İn kavli üzere olduğu anlaşılmıştır. İhiyata en uygun olanda mütekaddimin'i,. kavlidir. . Şeddeli olmayanı şeddeli okumanın hükmü de, yukarıda zikredilen ihtilaf­lar ve bildirilen tafsilat üzere- aksimin (yanı şeddeliyi şeddesiz okumasının) hükmü gibidir.

Namaz kılan kimse  (efe'ayînâ) lafzını, şedde ile efe'ayyeynâ şeklinde okusa namazı fasid olmaz.

 (ihdina's-sırâta) lafzımda, (sad)ın şeddesini kaldırarak ve lâm-ı ta'rifi ortaya çıkararak şeklinde okusa, yine namazı fasid olmaz. Çünkü bu durumda mana değişikliği olmamaktadır.

 (mâ   veöJe ake)   lafzındaki   şeddeyi   kaldırarak  (ma' vede'ake) şeklinde okumuş olsa yine namazı fasid[113]

 

Tenbih (Yanlış Okuyuştan Meydana Gelen Neseb Değişikliği)

 

kelimenin yerine diğer bir kelimeyi okumakla, neseb değişikliği ae olabilir. Böyle bir değişiklikte namaz kıian kimse, eğer:

 (İ'sâ bin lukman) şeklinde okusa namaz fasid olur. Çünkü İsa (a.s.)'ı bir babaya nisbet etmiş olur. O'nun bir babasının olduğuna İnanmak da küfürdür.

fMusâ bin Meryem) okusa/namazı fasid olmaz. Çünkü Musa {a.s.) nın annesinin adının Meryem olmadığına kafi bir deli! yoktur.

Musâ bin İsâ) okusa, İmam.Ebû Yusuf'un kavline göre namazı fasid olmaz. Meşayihin umumisi de buna göre amel etmişlerdir.

(Musâ bin Lukman) okusa yine Ebu Yusuf'un kavline göre namazı fasid olmaz.

 (İsâ bin Sâre) okusa, namazı fasid olur. (Meryem binti Gıylan) okusa, namazı yine fasid olur. Bu, Tenbih'de zikredilenlerin hepsi bundan önce bir kelimeyi diğer bir kelime yerine okumak hakkında zikri geçen ası! kaideden tahric olunmuştur, (çıkartıl­mıştır.)[114]

 

Bir Harf Yerine Başka Bir Harf Okumak

 

(İllâ ma'dturirîüm) lafzını (dad) yerine (ze) i!e (illâ rne'zTurirtüm) şeklinde okusa, dad yerine  (İllâ me'zTurirtürn) şeklinde okusa namazı fasid olur. Fakat eğer bu lafzı  yerine  (te) ile (illâ.ma'dtürirtüm) şeklinde okusa, namazı fasid olmaz.

Namaz kılan kimse, eğer (illâmen hatıfe'I-hatfete) lafzını, (Ti) iann yerine (te) koyarak.(illâ men hatife'l-haîfete) şeklinde okusa, namazı fasid olur. Çünkü ,-bu değişiklikle meydana gelmiş olan yeni kelimenin "manası yoktur                 

(Da!) harflerinin birini diğerinin yerine, bedel olarak okumak- hakkında kâdlhân'ın zikretmiş olduğu bazı mes'eieleri, bu kitabda bildirelim:  (et-tehiyyatü) yerine (eT-Tahıyyâtü) veya (dal) ile      o

Ebû Ali Nesebı'ye göre namazı fâsid olmaz.  (KunûT) dan müştak.olan kelimeleri, oyi   (kunût) dan müştak olan kelimenin yerine okusa veya bunun aksini yapsa namazı fasid olur.  (Ve 'aneti'l-vücuh) yerine (ve anedi'l-vücûh) dese namazı fasid olur.

 (le   entüm   eşeddü   rahbetep)   lafzının   sonundaki (te) (Ts) ile değiştirerek (le entüm

eşeddü rahbeTan) şeklinde okusa, namazı fasid olmaz.

(es-sırat dese, namazı fâsid olmaz,  (beteren) dese, namazı fâsid olmaz,dese, namazı fâsid olmaz.  (emternâ aleyhim)[115]

 

Zelletü'l-Kari İle İlgili Bazi Mes'eleler

 

Namaz kılan kimse, bir kelimenin bazı narfierini diğer bazı harflerine

takdîm eîse, (yani, bir harfi kendisinden önceki harften evvel okusa) meselâ: (ke'asfin) yerine (ke'afsın) veya (husrin) yerine  (sürhın) dese, bu durum eğer manâyı değiştirirse, o kimsenin namazı fâsid olur.

Namaz kılan kimse, bir âyeti okurken, bu âyetin içinden bir kelimeyi terk etse (okumasa), bu durumda manâ değişmezse namazı fâsid olmaz.

Meselâ: Ç (ve mâ tedrlnefsün mâzâteksibü) âyetini okurken  (zâ) yi terk etmek veya

(ve leinni'ttebe'te ehvâehüm mimba'di.mâ câske mine'l-'ıimi)'yi okurken 782 (min) lafzını terketmek, veya   (ve cezâü seyyie-tin seyyietün mislühâ)'yı okurken ikinci (seyyiefyi terketmek gibi hallerde namaz kılan bu kimsenin namazı fâsid oimaz.

Fakat, eğer bir kelimenin terk edilmesi sebebi ile -âyetin- manâsı değiş­miş olursa, bu kimsenin namazı umûma göre fâsid olur.

Meselâ: terkelmek veya      (fernâiehümlâyü'minûn)'uokurken V (lâ) lafzını

(ve izâ kurie 'aleyhimü'l-Kur'âne lâ yescüdûne)'yi okurken yine V (lâ) lafzını terk etmek gibi durumlarda, o kimsenin namazı fâsid olur.

Meşâyihin bazıları: «Bu kimsenin namazı fâsid olmaz» demişlerse deT esas olan kavil önceki kavildir.[116]

 

Ayete Bir Kelime Ekliyerek Okumak.

 

Namaz kılan kimse, bir âyeti okurken, ona bir kelime ziyade ederek

(ekliyerek) okusa.

Eklediği bu kelime Kur'ân-ı Kerim'de bulunur ve bu kelimenin ilâve edil­mesi ile manâ değişmezse, namazı fâsid olmaz.

Meselâ:

(lâ te'büdûne illa'llahe ve bi'l-vâlideyni ihsânen ve birren ve zi'î-kurbâ) şeklinde okuyup, âyet-i kerîmeye (ve birren) kelimesini eklemekgibi

 (inne'llâhe kâne ğaîûren rahımen 'atîmen) şeklinde okuyup, âyet-i kerimeye, fallmen) kelimesini eklemek gibi...

Fakat, eklediği bu kelime Kur'ân-ı Kerîm'de bulunması kelimenin eklenmesi ile âyet-i kerimenin manâsı değişirse, . mesefâ: en, bu

(Men âmene billahi ve'l-yevmi'l-âhîri ve 'amile sâlihan ve kefere felehüm ecrüh.üm) şeklinde okuyarak âyeî-i kerimeye  (ve kefere) kelimesini eklemek gibi. Veya,  

(ve emmâ men'bahıle ve'steğnâ ve âmene ve kezzebe bi'1-hüsnâ) şeklinde okuyarak âyet-i kerîmeye        v«ij (ve âmene) lafzını eklemek gibi...

Ve i'tikâd edenin kâfir olacağı şeylerden -yukarıda zikredilenlerin benzeri- olan bir şekilde kıraat etmesi hâlinde o kimsenin namazı fâsid otur. .:       Keza, ilâve edilen kelime Kur'ân-ı Kerîmde bulunmaz ve bu kelimenin ilâve edilmesi ile manâ da bozulursa, yine namaz fâsid olur.

İlâve edilen kelime Kur'ân-ı Kerîmde bulunmaz ve iakat bu kelimenin ilâve edilmesi ile manâ bozulmazsa, bu kimsenin namazt fâsid olmaz. Meselâ:                           

(min semerihî izâ esmere ve'stehsade) şeklinde okuyarak (ve'sîehsede) kelimesini eklemesi gibi..

Yahud (fîhimâ fâkihetün ve tüffâhun ve rummâ-nün) şeklinde okuyarak, (ve tüffâhun) kelimesini eklemiş olmak.

Burada zikredilenlerin hepsi Kâdîhân'ın Fetvalarından alınmıştır..[117]

 

Namazda Mekruh Olan Ve Mekrulî Olmayan Kıraatler

 

Namaz kılan kimsenin, namaz esnasında Kur'ân-ı Kerîmi toplanıp "bir araya-getirilmiş olduğu şekilde kıraat etmesinde yâ­ni, başından tertib ûzre başlayıp, her kıldığı namazda bir mik­tarını okuyarak, arada okumadığı âyet ve sûreler bırakma­dan- hatmesinde ve sonra yeniden Kur'ân-ı Kerîm'in başından başlamasında bir beis yoktur..

Zikredilen bu husus; ashâb-ı kirâm'ın fiili ile bilinmektedir.

Ayrıca, bu şekilde yapmakla, Kur'ân-ı Kerim'in bir kısmını terketmekten de kaçınılmış olmaktadır.

Fakat, müstehâb olan, namaz kılan kimsenin, namaz es­nasında mufassal olan sûreleri okumasıdır.

Efdal olan ise, namaz kılan kimsenin, her rek'atte bir sû­renin tamamını okumasıdır.

Namaz kılan kimse, bir sûrenin bir kısmını bir rek'atte, lan kısmını da diğer bir rek'atte okumuş olsa, bazılar? : «bu mek­ruhtur.» demişlerdir. Fakat, esahh olan, böyle yapmanın mek­ruh olmadığıdır.

Namaz kılan bir kimse, bir sûrenin sonunu ikiye bölüp birini, iki rek'atten birinde okumayı düşünse, hangisini okuya­cağı hususunda mütereddid olsa, onlardan hangisi uzun ise o kısmı okuması efdâldir.

Namaz kılan kimse, uzun bir ayet veya üç kısa âyei oku­mak arasında tereddüd etse, bu hususta sahih olan kavil şudur: Eğer, o üç âyet, kısa bir süre miktarına baliğ olursa onu okuma­sı efdaldir.

Namaz kılan kimse, eğer bir rek'atte bir sûrenin sonu­nu okumuş olsa, bazıları «O kimsenin, ikinci rek'atte, diğer bir sûrenin sonunu okuması mekruh olur.» demişlerdir. Ancak, mek­ruh olmamasının esah olduğunu Kâdîhân tasrîh etmiştir.

Keza, eğer namaz kılan kimse birinci rek'atte bir sürenin ortasından veya başından okuyup,   ikinci rek'atte de diğer bir sûrenin ortasından veya evvelinden okusa veyahud da kısa bir sûre okusa, esahh olan bunun mekruh olmadığıdır. Fakat, .za­ruret ohnadan, böyle bir şey yapmamak evlâdır.

Zikredilen bu durumdan dolayı, namaz kılan kimsenin bir süre içinde, bir âyetten diğer bir âyete intikâl etmesi, bu iki âyet arasında iki veya daha çok âyet bulunursa, mekruh değil­dir. Fakat, evlâ olan, zarûretsiz olarak bunu yapmamaktı!.

Eğer namaz kılan kimse, her rek'atte bir sûre okur, fakat iki sûrenin arasındb, -sadece- bir sûreyi -okumayıp- terk etmiş olursa, bu mehrûktur.

Ancak, terkedilen bu sûre, birinci rek'atte okunmuş olan sûreden uzun olur ve onu okumakla, ikinci rek'ati birinci rek'ate göre çok miktarda uzatmış olmak lâzım gelirse, bu durumda oku­nacak iki sûre arasında bîr sûreyi terk etmek mekruh değildir.

Eğer namaz kılan bu kimse, iki sûre arasında, üç sûreyi -okumadan- terk ederse, bu durum mekruh olmaz.

Keza, okuduğu bu iki sürenin arasında, okumadan- iki sûreyi terketmek de, sahih olan kayîe göre mekruh değildir.

Namaz kılan kimsenin bir rek'atte iki sûreyi -okuya­rak- birleştirmesi mekruh değildir. Fakat evlâ olan, bunu farz namazlarda yapmamaktır. Yapsa bile mekruh olmaz.

Ancak, bir rek'atte birleştirdiği bu iki sûre arasında bir veya daha çok sûreyi terk ederse, bu durumda, o kimsenin bir rek'atte iki sûreyi birleştirmesi mekruh olur.

Eğer namaz kılan kimse, bir rek'atte, bir âyetten diğer bir âyete intikâl ederse, (geçerse) bu mekruh olur.

O iki âyet arasında, pek çok âyetler bulunsa bile, zaruret ol­madan yine bu şekildeki intikâl mekruhtur.

Eğer namaz kılan kimse, mezkûr intikali (bir âyetten di­ğer bir âyete geçişi) sehven yapar ve sonra bu durumu hatırlar­sa, âyetlerin tertibine riâyet için, geri döner.

Eğer namaz kılan kimse, bir âyeti nafile bir namazda tek­rar tekrar okursa, mekruh olmaz.

Fakat, bu tekrarı farz namazda ve kendi isteği ile yap­mış ve okuyabileceği diğer âyetlerde Varsa, mekruh olur.

Farz bir namazda, bir âyetin tekrar edilmesi, --başka âyetler bilmemek gibi- bir özürden veya unutmadan dolayı meydana gelmiş olursa, mekruh olmaz. Bu mes'ele Muhıyt'de d3 böyle zikredilmiştir.

Eğer namaz kılan kimse, ikinci rek'atte birinci rek'atte okuduğundan yukarıda bulunan' bir âyeti veya sûreyi okumuş olsa, bu durum mekruh olur. Ancak bunu kasden yapmamış ol­ması hâlinde mekruh olmaz.

Meşâyihin bazısı da: «Bu şekilde okumak, nafile namazlar­da mekruh olmaz» demişlerdir.

Meşâyihden Ali bin Ahmed'den soruldu i

Bir kimse öğle namazının birinci rek'atinde Felak Sûre­sini okuyup, ikinci rek'aünde de ( = Kul hüve'llahü ehad), oku­maya başlayıp E=A]lahu's-samed) kavline gelince, (Kul u'ûzu bi rabbinnâsH okumasının lâzım geldiği hatırına gelse, o kim senin ne yapması gerekir?

Bu suâle Şeyh Ali bin Ahmed şu cevabı verdi:

O kamse ıhlâs   sûresini (=Kul  hüve'lîhü ehad)ı    okuyup tamamlar.

Hulâsa'da şöyle zikredilmiştir ;  «Eğer namaz küan kim­se, bir sûreye başlar, fakat o kimsenixı maksadı başka bir türeyi okumak olursa, başlamış bulunduğu sûreden bir âyet veya iki âyet okuyunca, bu sureyi okumayı bırakıp, önce okumayı mu-râd etmiş olduğu sûreyi okumaya başlarsa bu mekruh olur.

Eğer namaz kılan kimse, birinci rek'atte (- kul e'ûzü. rabbi'n-nâs) ı okumuş olsa, ikinci rek'atte de yine onu okuması uygun olur.

Bezzazı, bu durumdan bahsederken : «Bu süreyi tekrarlamak Kur'ân'ı aşağıdan yukarıya doğru okumaktan ehvendir. demiş

Fetevâyi Vülvüciyye'de  «Namazda Kur'ân-ı hatmeden kimse, birinci rek'atte Muavvezeteyn (Kul eûzü bi rabbi'i-felak .z Hal e'ûzü bir rabbi'n-nâs'i) bitirmiş olunca, rükû ve-sonra da sücüd edip, ikinci rek'ate kalkar, ikinci rek'atte de Fatiha Sûre­sini ve Bakare Sûresinden bir miktar okur.» denilmiştir.

Fetevâyi Hüccet'de de : «Namazda Kur'ân şu üç vecihle okunur. Farzlarda, teenni, teressül ve her bir harfini tedebbür (tefekkür) ederek okumaktır.

Teravihte, imânı olanların teenni ile sür'at arasında okuma­ları gerekir.

Gece nafile namaz kılarken, anlaşılacak şekilde okuduktan sonra, sür'atîice okumak da caizdir.» denilmiştir.

Yedi rivayetin her biri ile kıraat etmek caizdir. Fakat, acîb (= tuhaf) kıraatleri ve garib (i=bambaşka) rivayetleri namaz­da okumamak daha evlâdır. Çünkü, bazı sefihler bunlara güle­rek ve istihfaf ederek günâha girerler. 

Buna göre, avam indinde Ebû Ca'fer, Hamza, Kisâî ve İbni Âmir kıraatlerini okumamalıdır ki, sefihlerin gülüp ishihfâf ede­rek dinden çıkmalarına sebeb olunmasın.

Bu rivayetlerin hepsi de sahihtir ve güzeldir. Fakat Hanefi meşâyihi Ebû Amr ve Hafs'm Asım'dan rivayet ettikleri kıraati ihtiyar etmişlerdir.[118]

 

Namaz Dışında Kur/an Okumak  Ezberlemek :

 

Namazın caiz olacağı miktarda Kur'ân ezberlemek, her mükellefin üzerine farzdır.

Fâtihâ'yı Şerife'yi ve bir de başka sûreyi ezberlemek ise vâcibtir.

Kur'ân-ı Kerîm'in tamamını ezberlemek ise farz-ı kifâ-yedir ve sünet-i ayn'dır. tSünet-i ayn'a revâtib de denilir ki bun­lar farzlara tâbi' olan sünnetlerdir). Sünneti ayn ise, nafile na­mazlardan efdâidir.

Kur'ân-ı Kerim'i mushaUan okumak efdâidir. Çünkü bu durumda hem Kur'ân okuma ibâdeti ve hem de Kur'an'a bakma ibâdeti, bir arada toplanmış olmaktadır.

Kur'ân-ı Kerim'i okurken, abdestli olmak, kıbleye yönel­mek, en güzel elbiseleri giymek, eûzü - besmele çekerek okumak müstehabtır.

Kur'ân okurken,    bir defa'e'ûzü çekmek    müstehabtır.

Kur'ân okumayı bir dünya işi iîe kesmedikçe, tekrar e'ûzü çek­mek lâzım değildir. okuyan kimse, kendisine selâm veren bir kimse­nin selâmım alsa veya müezzine icabet etse (onunla birlikte ezan lafızlarını tekrarîasa). veya teşbih ve tehlü eylese e'ûzüyü iadesi (tekrar e'ûzü çekmesi) lâzım olmaz.

Zikrettiğimiz bu hususlar, Fetâvâyi Rüccet'de de bu şekilde zikredilmiştir.

Kur'ân okuyan kimse Tevbe Sûresinin başında besmele çekmez.

Bazıları: «Kur'ân okuyan kimse Tevbe Sûresini okuyarak başlarsa besmele çeker. Fakat, Tevbe Sûresine, Enfâl Sûresin­den geçmiş olursa besmele çekmez.» demişlerdir.

Bu mes'eîeyi de-Nevâzil Sahibi zikretmiştir.[119]

 

Kaç Günde Bîr Kur'ân Hatmetmeli   

 

 «Her kırk günde, bir hatim etmek evlâdır.» demişlerdir.

Bazıları da: «Kur'ân okuyan kimsenin    yılda iki defa Kur'ân'ı hatmetmesi gerekir.» demişlerdir.

Bazıları ise Kur'ân okuyan    (okumasını bilen)  kimse, eğer Kur'ân'm hakkını edâ etmek isterse, her hafta bir hatim . yapsın.» demişlerdir.

Bazıları da : «Kur'ân okuyan kimss, her ay bir hatim in-dırsm» demişlerdir.

Ebû 'İsmet de bu son kaville fetva vermiştir.

İbni Mübarek, «Kur'ân okuyan kimsenin, yaz günlerin­de gündüzün başlangıcında, kış günlerinde ise gecenin başlangı­cında hatim yapması benim kalbime daha hoş gelir. demiştir.

Kur'ân-ı Kerim'i üç günden daha az bir zamanda hatmet­mek Tâtehab değildir.

Kur'ân-ı hatmeden kimsenin, İhlâs Sûresini üç defa oku­masını meşayihin bazısı güzel görmemiştir.

Fakat, Ehû.l-Leys : «Kur!ân-ı hatmetmek esnasında, İhlâs Sûresini üç kere tekrar etmeyi ehl-i Kur'ân ye şehirlerin imam­ları istihsân etmiş (güzel görmüş) olduklarından, tekrar edilme­sinde bir beis yoktur. Ancak, Kur'ân hatmi, fa.rz namazlarda olur ise bu durumda İhlâs Sûresini bir defadan fazla okumaz».[120]

 

Kur’an Okumanın Mekruh Olduğu Yerler

 

Kur'ân okuyan kimsenin, ayaklarını bitiştirmek şartı üe yanı üzerine yatarken okumasında bir beis yoktur. 

Yürürken veya bir şey yaparken Kur'ân okumak, eğer yürümek ve o iş Kur'ân okuyan kimsenin kalbini meşgul etmez­se mekruh değildir. Aksi takdirde mekruhtur,

İmâm Bakkâîî'den sormuşlar:

«Namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde. Kur'ân oku-lak mı efdâldir, yoksa Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'e salevât getirmek mi? Yoksa dua ve teşbihle meşgul olmak mı daha ef­dâldir?

İmâm BakltâJî şu cevâbı vermiştir :

O vakitte Peygamber (S.A.V.) Efendimize salevât getir­mek, dua ve teşbihle meşgul olmak, Kur'ân okumaktan efdâldir.»

Hamamda Kur'ân okumak eğer orada    avret mahalli açık bir kimse yoksa ve Kur'ân-ı Kerîm'in   okunduğu yer neca­setten tâbir ise (temiz ise) caizdir. Açıktan veya gizli okunma­sı arasında -hüküm bakımından- bir fark yoktur.

Fakat eğer, orada avret mahalli açık olan birisi bulunur ve Kur'ân okunan yer de temiz olmazsa, bu durumda da. bir kimse­nin içinden Kur'ân okumasında bir beis yoktur. Ancak, bû du­rumda açıktan okuması mekruhtur.

Keza, Kur'ân-ı Kerîm'i salhanede (hayvan kesilen yerde). gusülhânede ve pislik yerlerinde okumak mekruhtur.

İmâxn-ı A'zam  (R.A.)'a göre, kabirlerin yanında Kur'ân okumak da mekruhtur. İmâm Muhammed  (R.A.) 'e göre ise bu mekruh değildir.

Meşayih-i fükahâ, İmâm Muhammed (R.A.)'in kavliyle amel etmişlerdir.[121]

 

kur'ân okumakla ilgili bazı mes'eleler

 

Bir kimse fıkıh ilminden bir şey yazarken, bir başka kim­se de onun yanında Kur'ân. okusa, fakat Fıkıh kitabını yazmak­la iştigâl eden kimsenin, bu meşguliyetinden dolayı dinlemesi mümkün olmasa, bu durumda Kur'ân okuyan kimse günahkâr olur Çünkü bu kimse, insanların işleri ile meşgul oklukları bir Sde arktan okumakla, Kur'an. Kerim'i ibtizâl etmi olmaktadır.

Buna göre, bir kimse, nisanlar uyurken, gece çatı arasindj açıktan Kur'ân okusa, günahkâr olur.

Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir.

Ancak zikredilen bu kavil, nazardan hâlî değildir.

Bir çocuk evde Kur'ân okurken, âüe efradı bir işle meşgul olmalarından dolayı dinleyemeseler, eğer onlar o işe, çocuğun okumaya başlamasından önce başlamış iseler, dinlemeyi terket-mede ma'zûr olurlar. Aksi takdirde mazur olmazlar.

Kur'ân-ı Kerim okunduğu sırada, fıkıh okumanın hükmü de yukarıdaki tafsilat üzeredir.

Mektebte bir kişi yüksek sesle Kur'ân okumakta ise, mektebin yakınından geçen kimselere, o kimsenin okuduğu Kur'­ân-ı dinlemek vâcib olur.

Ancak, mektebde çok sayıda Kur'ân okuyan bulunur ve bu durumda dinlemeye halel gelirse, mektebin yakınından geçen kimselerin dinlemesi vâcib olmaz.

Bir topluluğun, hep birlikte, bir ağızdan Kur'ân okuma­ları,bu durum dinlemeyi ve susmayı terketmeyi gerektirdiği için mekruhtur.

Bazıları: «Bu şekilde okumakta bir beis yoktur.» demiş­lerdir.

Naklettiğimiz bu hükümlerin tamamı Kmye'de zikredilmiştir.

Bu husustaki asıl kaide şudur : Kur'ân-ı Kerîm okunduğu zaman onu dinlemek farz-ı kifâyedîr.

Kur'ân okuyan kimsenin, Kur'ân'a dtirâm etmesi vâcibtir. Sokaklarda ve insanların dünya, işleri ile iştigal ettikleri yerler­de Kur'ân okuyarak, O'na hürmeti zayi' etmemelidir. Eğer bu yerlerde Kur'ân okuyup, Kur'ân'a hürmeti zayi' ederse, bu du­rumda ancak okuyan günahkâr olur, meşguliyeti olan kimseler-se günahkâr olmazlar. Çünkü, muhtaç bulundukları maişet se-beblerini terk etmek onlar için zordur.

kimse, fıkıh öğretmekle veya onu tekrar etmekle meşgul olan bir kimsenin yanında    Kur'ân okusa, günahkâr olur.

Ders okunan yerlerde Kur'an okumakla, insanların işti­gal ettikleri yerlerde Kur'ân okumak arasında fark vardır.

İnsanların işlerine başlamalarından önce, Kur'ân okuma­ya başlamak halinde de günâhın sadece okuyan kimsenin üzeri­ne olması, insanların o yerlerden maişetlerini temin sebebi ile geçme durumunda olmaları ve oralarda Kur'ân okunması hâ­linde halkın geçmesinde zorluk bulunacağından dolayıdır. Fakat, eğer ders okumaya daha önce başlanmışsa, ders okunan yerler­de böyle bir durum yoktur.

Fakat, eğer Kur'ân okumaya, dersten önce başlanmışsa, bu durumda günâh sonra başlayana olur.

Kur'ân okumakta olan kimsenin, hürmet göstermeye lâ­yık bir kimsenin gelmesinden dolayı ayağa kalkmasının mekruh olmadığı Kmye'de zikredilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemek, okumaktan efdâidir. Çünkü, dinlemek farzdır ve farz nafileden efdâidir.

Meşgul kimselerin yanında okumamak ve riya ihtimâli bulunmamak şar tiyle, Kur'ân-ı Kerim'i açıktan okumak efdâidir.

Bir kadının, Kur'ân okumayı bir başka kadından öğren­mesi, mahremi olmayan bir a'mâdan öğrenmesinden efdâidir.

Bazıları: «Katiyim, mahremi olmayan bir a'mâdan Kur'ân öğrenmesi, kadının sesinin de avret olmasından dolay, mek­ruhtur.» demişlerdir.

Kâfire Kur'ân-ı Kerim ve fıkıh öğretmekte bir beis yok­tur. Çünkü, onun ihtida etmesi umulabilir.

Fakat, İmâm Muharamed (R.A.) 'e göre, Kur'ân öğrenen o kâfirin gusletmedikçe, mustaha el sürmesi (dokunması) caiz de­ğildir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, kafirin Kur'ân-ı Kerim'e dokunması hiçbir zaman ve hiçbir halde caiz değildin

Bir kimse Kur'ân-ı Kerim'i öğrenir, sonra unutursa gü­nahkâr olur. Bu hususta «unutmak" tan murad, Kur'ân-ı yüzün­den okuyamamak demektir.  [122]    

 

Kur'an Okurken Nağme Yapmak

 

Bir kimse Kur'ân okurken lahn (nağme) yaparsa, dinle­yen kimse üzerine, okuyanı doğruya dönmeye da'vet etmek vâ-cib olur.

Fakat, nağme yapan kimsenin, bundan dolayı, kendisine düşmanlık, ve kin beslemiyeceğine yakînen kanaat getirirse, onu doğruya da'vet eder. Aksi takdirde bunu terk eder.

Meşâyihin âmmesine göre, Kur'an okurken terci'  (başa dönüp tekrar okumak) ve telhıyn (nağme fapmak) mekruhtur. Çünkü bu şekildeki okumak, fâsıklarm işlerine benzemektedir.

Nağme yaparak okumanın sadece mekruh olidttsı, Kur'­ân harflerinin değişmemesi şartına bağlıdır. Fakat, yapılan nağ­me Kur'ân harflerini değiştirirse, bu şekilde okumak ihtilafsız haramdır.[123]

 

Mushaflar Nasıl Olmaltdır

 

Mushafları' çok küçük ebadda yapmak mekruhtur. Çok ince kalemle mushaf yazmak da mekruhtur.

Yere döşenen şey üzerine, duvarlara ve mihrablara Kur'­ân. yazmak müstahsen (güzel) değildir.

Mushafı süslemekte,    harekelemekte,    noktalamakta ve onu onar âyettik bölümlere ayırmakta bir beis yoktur.  .

Bir mushaf, okunması mümkün olmayan bir hale gelirse, onu temiz bir bez içine koyup, temiz bir yere defnetmek gerekir. Eskimiş bu mushafı, Kur'an ciltlemekte kullanmak caiz değildir,

Âlimlerin bazıları, Hadis kitaplarının kâğıtlarının Mus­haf ciltlenmesinde ve Fıkıh kitaplarının ciltlenmesinde kullanıl­masını caiz görmüşlerdir.

Fakat, Nahiv kitaplarının ciltlenmesinde bunların kulla­nılmasını da caiz görmemişlerdir.

Korumak kasdı olmaksızın, Mustafa dayanmak (ona yas­lanmak, yastık gibi kullanmak) mekruhtur. Ancak, onu koru­mak için, mushafa dayanmak caizdir, içinde Mustaf bulunan çu­valın üzerine binmenin zaruret olunca caiz olması gibi...[124]

 

Tilâvet Secdesi Nedîr?

 

Kur'ân okuyan bir kimse, on dört yerde bulunan, secde âyet­lerinden birini okursa, iftitâh tekbiri, hâriç, namazın diğer şart­lan ile, iki tekbîr arasında bir secde etmesi, Hanefî İmamlarına göre vâcibtir.[125]

 

Secde Âyetleri Hangileridir?

 

Secde âyetleri Kur'ân-ı Kerim'de şu on dört yerdedir .

1- A'râf Sûresi,       206. âyet

2 - Ra'd Sûresi,        15. âyet

3 - Nahl Sûresi,        50. âyet

4- İsrâ Sûresi,         107. âyet

5 - Meryem Sûresi,  58. âyet

6 - Hacc Sûresi,        18. âyet

7-  Furkân Sûresi     60. âyet;

8 - Nemi Sûresi,        25. âyet

9 - Secde Sûresi,       15. âyet

10 - Sad Sûresi,         24.âyet

11 - Fussılet Sûresi,  37. âyet

12 - Necm Sûresi,     62. âyet

13 - İnşikak Sûresi,   21. âyet

14- Alak Sûresi,       19. âyet[126]

 

Tilâvet Secdesi İle İlgili Mes'eleler

 

Tilâvet Secdesinde el kaldırmak, teşehhüd ve selâm yok-tur.

Tilâvet Secdesi okuyana ve dinleyene vâcibtir. Dinleyen kimse, dinlemeyi kasdetmiş olsa da, olmasa da kendisine tilâvet secdesi vâcib olur.

İmâma uyan kimse, secde âyetini, imamdan işitmese bile, imâmın o âyeti okumuş olmasından dolayı, kendisine de tilâvet secdesi vâcib olur.

Tilâvet secdesini eğer imâm yapmazsa, imâma uyan kim­se secde âyetini imâmdan işitmiş olsa bile, kendisi tâbi' olduğu

için, bu secdeyi yapmaz.

İmâma uymuş olan kimse, secde âyeti okumuş olsa, ken-lisine ve aynı namaz kılmakta olan ve kendisini işiten kimselere,

İmâm-ı A'zam (R.A.)'a ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre tilâvet secdesi vacip olur.

İmâm Muhammet! (R.A.)'e göre ise, bu kimse ile aynı nama­zı kılan kimseler, ilâvet secdesini namazı bitirdikten sonra ya­parlar.

Secde âyetini okuyan kimse ile birlikte namaz kılmakta olmayan, fakat bu kimsenin okuduğu secde âyetini işiten kimse­lere tilâvet secdesi ittifakla vacip olur.

Namaz kılmakta olan kimse,   namaz kılmakta olmayan bir kimsenin okumuş bulunduğu secde âyetini işitse, tilâvet sec­desini namazdan sonra yapar. Bu secdeyi namaz içinde yapmaz.

Şayet, bu secdeyi namaz içinde yaparsa, tilâvet secdesi ken­disinden sakıt olmaz. Ancak, bu kimsenin namazı da fâsid olmaz.

Secde âyetini, hayızlıdan, nifashdan, kâfirden, çocuktan ve mecnundan (deliden) işitmiş olan kimselere de tilâret secdesi vâcib olur.

Keza, secde âyetini uyuyan kimseden işiten kimseye de sahih olan kavle göre, tilâvet secdesi vâcib olur.

Secde âyetini, kuştan veya sadâdan işitmekle, tilâvet sec­desi vâcib olmaz.

Secde âyetini hecelemekle, heceleyen kimseye ve onu din­leyenlere tilâvet secdesi vâcib olmaz.

Keza, secde âyetini yazmakla ve okumaksızın sadece ona bakmakla tilâvet secdesi vâcib olmaz.

Secde âyetini (bir hayvana veya bir vâsıtaya) binili ola­rak okuyan ve binüi olarak dinleyen kimsenin tilâvet secdesini imâ ile yapması caizdir.

Binili olmadığı bir durumda, secde âyetini okuyan veya dinleyen bir kimsenin tilâvet secdesini binili olarak, imâ yolu ile edâ etmesi caiz olmaz. Ancak, binili olarak, farz namazı kılması­nı mubah kılan bir özrü olan kimsenin, bu secdeyi binili olarak yapması caiz olur;

Bir kimse secde yapmaya kadir iken, secde âyetini okur fakat secdeyi yapmaz, sonra da hastalık veya başka bir sebeble bu secdeyi yapmaktan âciz olursa, o kimsenin bu tilâvet secde­sini imâ ile yapması caizdir. Sıhhatine kavuştuktan veya -sec­deye mâni olan- özründen kurtulduktan sonra, o kimsenin bu secdeyi iadesi (tekrar yapması) lâzım gelmez. Nitekim, mezkûr sebbelerden dolayı imâ ile kılman namazların-bu sebebîer or­tadan kalkınca- iade edilmediği gibi...[127]

 

Tilâvet Secdesi Nasıl Yapılır?

 

Tilâvet secdesi yapmak isteyen kimsenin, ayağa kalkma­sı, kıyam hâlinden secdeye varması ve secdeden başını kaldırın­ca da tekrar kıyam etmesi .(ayağa kalkması) müstehabtır.

Tilâvet secdesini yaparken, secde âyetini okumuş olan şahsın öne geçmesi, dinlemiş olanların da o kimsenin arkasında saf tutmaları müstehabtır.

Dinlemiş olanların, başlarını secdeden, okuyan kimseden önce kaldırmamaları da müstehabtır.

Fakat, dinleyenler okuyana muhalefet edip, okuyan kim­senin arkasında saf olmayıp, kendi bulundukları yerlerde secde etseler; bunlardan bir kısmı da okuyandan önce secde etmiş ve secdeden başını ondan önce kaldırmış olsa; bütün bu durumlar mekruh olmaz.

Okuyan kimsenin secdesinin fâsid olduğu zahir (açık, ortada) olsa bile, dinleyenlerin secdeleri fâsid olmaz.

Dinleyenlerin secdeye hazır olmamaları hâinde, Kur'ân okuyan kimsenin secde âyetini gizli (sessiz) okuması müstehâbdır.

Dinleyenlerin secdeye hazır olmaları hâlinde ise, açıktan okunması müstehabtır.

Tilâvet secdesi ale'1-fevr  (hemen yapılması gereken bir

şekilde) vâcib olmaz. Hattâ, üzerine tilâvet secdesi vâcib olan bir kimse, bir sene veya daha-uzun bir zaman sonra bu secdeyi yapsa, yaptığı secde edâ olarak makbul olur; kaza olmaz.

Fakat, tilâvet secdesini biı zaruret olmadan te'hir etmek mekruhtur.

Tilâvet secdesi için niyyet şarttır. Fakat, ta'yin etmek şa değildir,

Bir kimsenin üzerine müteaddid tilâvet secdeleri vâcib olsa, bu kimse bu secdelerin sayısı kadar secde eder. Fakat, yap­tığı secdenin hangi âyete ait olduğunu ta'yin etmez.

Namazı dbtâl eden, konuşma, kahkaha ve abdest'in bozul­ması gibi şeyler, tilâvet secdesi yapan kimseden de sâdır olsa; eğer bu hal, secde eden kimsede, başım yerden kaldırmadan ön­ce meydana gelmişse, İmâm Muhammed (R.A.)'den rivayet edi­len sahih kavil üzere, tilâvet secdesini ibtâl eder. Bu hükme Ebû Yûsuf (R.A.) muhaliftir.

Bir kimse, secde âyetini namaz kılan kimseden işitse ve sonra, henüz o kimse tilâvet secdesini yapmadan mezkûr şahıs da ona iktidâ etse (onu imâm ittihaz edip, uyarak arkasında na­maz kılmaya başlasa), namaz kılan kimse tilâvet secdesi yapın­ca iktidâ eden kimsenin de tilâvet secdesini yapması gerekir.

Eğer bu kimse, namaz kılan kimseye, o kimse tilâvet sec­desini yaptıktan sonra iktidâ ederse, şayed o kimse rükû'da iken yetişip kendisine uymuşsa, bu kimseden tilâvet secdesi sakıt olur. Fakat, eğer bu halde   yetişip kendisine   uymamışsa, namazdan sonra tilâvet secdesini yapar.

Nitekim, bir kimse, namaz kılan bir.kimseden secde âyetini işitmiş olsa, kendisine de tilâvet secdesini yapmak vâcib olur. Dolayısı ile, adı geçen şahsa da, tilâvet secdesi namazdan sonra vâcib olur.

Namaz içinde vâcib olan her tilâvet secdesini, namaz için­de edâ etmek gerekir. Çünkü, tilâvet secdesi, namaz içinde ale'l-fevr vâcibtir. Yâni derhal edâ edilmesi gerekir. Bu secde eğer namaz içinde edâ edilmezse, hiç bir zaman kaza da edilmez.

Bir kimse, namaz içinde secde âyeti okusa ve rükû' etse, bu rükû' ile tilâvet secdesine niyyet   etmiş olsa da, olmasa da, bundan sonra secde etmekle, o kimseden tilâvet secdesi; secde âyetinden sonra üç âyetten fazla okumamışsa sakıt olur. Fakat, secde âyetinden sonra üç âyet"okuyup, ondan sonra rükû' etmiş­se, bu durumda ihtilâf vardır.

Fakat üç âyetten fazla okumuşsa, tilâvet secdesi, namaz için yapmış olduğu rükû1 ve sücûdla kendisinden sakıt olmaz. Bu du­rumda, namaz içinde, tilâvet için kasden secde etmesi lâzımdır.

Bu secde namaz içinde eda edilmezse,   namaz hâricinde hiç bir zaman kaza edilmez.

Secde âyeti arabça olarak okunduğu halde, işiten kimse bu âyetin secde âyeti olduğunu anlamasa, fakat kendisine bu âyetin secde âyeti olduğu haber verilse, bu durumda o kimseye tilâvet secdesi, ittifakla vâcibtir.

Fakat, bu âyet (in mânası) farsça olarak okunsa, işiten kimse de bunun secde âyeti olduğunu anlamasa, lâkin kendisine bu âyetin secde âyeti olduğu haber verilse, bu durumda İmâm-ı A'zam (R.A.Î 'y& göre, o kimseye tilâvet secdesi vâcib olur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A,) ve İmâm Muhammed (R.A.Î bunu muhaliftir.

Secde âyetini işitmeyen kimseye, bu kimse Kur'ân okunan bir meclisde bulunsa bile, kendisine tilâvet secdesi vâcib olmaz.

Tilâvet secdesi yapan kimse, esahh olan kavil üzere, na-az için yaptığı secdede okuduğu teşbihleri okur.

Bazıları: «Tilâvet secdesi yapan kimse  sübhâne rabbinâ in kâne va'dü rabbinâ 3 e mefûlâ) âyetini okur." demişlerdir.

Müteahhirin'in bazısı da bu kavli ihtiyar etmişlerdir.

Bazıları da«Tilâvet secdesinin farz namaz içinde bulunma­ması halinde, zikredilen bu teşbih söylenir.» demişlerdir.[128]

 

Tekrar Tekrar Okunan Secde Âyeti

 

Bir kimse, bir secde âyetini bir meclisde tekrar tekrar okursa, o kimsenin bir defa tilâvet secdesi yapması kâfidir.

Bu kimse, dilerse bütün okumasını bitirdikten sonra, tilâvet secdesini yapar. Dilerse, bir miktar okuduktan sonra tilâvet sec­desini yapar.

Fakat, bir kimse bir secde âyetini ayrı meclislerde okur­sa veya bir meclisde ayrı ayrı secde âyetlerini okumuş bulunur­sa, bunların sayısınca, tilâvet secdesini tekrar eder.

Meclislerin değişmesi iki çeşittir :

1- Hakikî değişildik : Bir kimse secde âyetini sahra veya sahra hükmünde olan bir yerde okumuşsa, bu yerden üç adnıı veya daha fazla miktarda intikâl etmesi ile meydana gelen de-

işikliktir.

2- Hükmi değişiklik : Bir kimsenin secde âyetini okuduk­tan sonra, tilâvet secdesinden başka bir işe başlaması ile meyda­na gelen değişikliktir. Meselâ Secde âyetini okuyan kimse, oku­duğu yerden ayrılmadan üç lokma yemek yese veya üç yudum su içse veyâhud da üç kelime konuşması ile meclis, hükmen de­ğişmiş olur.

Meclisde hakikî birlik zahirdir,

Meclisde hükmî birlik ise, örfen'bir tek mekân sayılan bir şeyin (yerin) bölümleri arasında olur. Meselâ : Mescid, ev ve dükkân gibi... Koza, sahra ve benzeri   yerlerde üç adımdan az yürümekle mekân değişmiş olmaz-, bu durumda da mekan yine hükmen bir tek mekândır,

Buna göre, hakîkaten veya hükmen meclisde birlik mevcud olursa, secde âyetinin tekrar tekrar okunması hâlinde, bir defa secde etmek kifayet eder.

Aksi taktirde, bir secde kâfi gelmez. Meselâ Secde âyetini okuyan kimse, bir adım veya iki adım yürürse yahud bir lokma veya iki lokma yemek yese yahud bir yudum veya iki yudum su içse yahud evin veya mescidin bir köşesinden diğer bir köşesine intikâl etse yahud kendisine verilen selâma cevap verse yahud aksıran kimseye hayır duada bulunsa; sonra secde âyetini tekrar okusa, bu durumda kendisine bir secde kifayet eder.

Fakat, bez çözmekle yahud harmanda ekin döğmek için yürüyerek secde âyetini okuduğu yerden başka yere intikâl etmiş olmakla, yahud ağaç üzerinde iken bir daldan diğer bir dala in­tikal etmekle yahud imli olmak halinden binili olmak hâline geç­mekle ye bu durumlarda da secde âyetini tekrar etrae halinde, bu kimseye bir secde kifayet eylemez. zâ, üç kelime konuşsa, yalıud üç yudum su içse yahud

nikâh akdi yapsa, yahud alış veriş ve benzeri bir iş yapsa ve bunlardan sonra da secde âyetini tekrar okusa, yine bir tilâvet secdesi kifayet etmez.

Secde âyetini okuyan kimse, yukarıda saydığımız şeylerin hiç biri ile iştigâl etmese ve sadece aynı mecliste oturmayı uzat­mış olsa, sonra da secde âyetini tekrar okusa, kendisine secdeyi tekrar etmek vâcib olmaz.[129]

 

Binili İken Secde Âyeti Okumak

 

Secde âyetini okuyan kimse, binili olur ve hayvanı yürür­ken secde âyetini tekrar okursa, eğer bu tekrar edişi esnasında, namaz içinde değilse, tilâvet secdesini tekrar etmesi de vâcib olur. Fakat eğer bu tekrarı sırasında, namaz kılmakta ise, tilâvet secdesini tekrar etmesi vâcib olmaz.[130]

 

Secde Âyetinin Namaz İçinde Tekrarlanması

 

Namaz içinde secde ayetinin tekrar edilmesi, halinde, bir rek'atte tekrar edilmesi ile birden çok rek'at içinde tekrar edil­mesi arasında, İmâm Ebû Yûsuf (R.A)dan rivayet edilen esahh kavil üzere, bir fark yoktur.

İmâm Muhammed (R.A.)'yagöre ise, secde âyetini okuyan bu kimse bunu. ayrı ayrı rek'atlerde tekrar etmişse, tilâvet sec­desini tekrar etmesi de vacip olur.

Eğer dinleyenin meclisi değişir, fakat okuyan kimsenin meclisi değişmezse, dinleyen kimsenin tilâvet secdesini tekrar et­mesi, ittifakla vacip olur.

Eğer okuyan kimsenin meclisd değişir, fakat dinleyen kim­senin meclisi değişmezse, bazılarına göre, dinleyen kimseye de tilâvet secdelerini tekrar etmek vâcib olur. Bazılarına göre ise; ti­lâvet secdelerini tekrar etmek vâcib olmaz.

Bu mes'elede Kâfi Sahibi, dinleyen kimseye de, tilâvet secde­lerinin tekrar edilmesinin vâcib olduğunu sahih görmüştür.

Hidâye'de ve Fetâvâyi Kâdîhân'da. bu durumda, dinleyen cimseye, tilâvet secdelerini tekrar etmenin vâcib olmayacağı sa­hih görülmüştür. Fetva da bu kavil üzeredir.[131]

 

Peygamber (S.A.V.) Efendimize Selevât Getirmek

 

Hazret-i Resûl-i Ekrem Sallalâhü Teâlâ aleyhi ve sellem'-in ism-i şerifi zikrolunduğu zaman, Ona salevât getirmenin vâ­cib olması, esahh olan kavil üzere, meclisin değişmemesi hâlinde, selevâtm tekrar edilmesinin vâcib olmamasmdaki hüküm tilâvet secdesinin hükmü gibidir.

Ancak, Peygamber (S.A.V.)  Efendimiz    anıldığı zaman, ayni, meclisde, salevâtı tekrar etmek mendûbtur;    fakat, ayni meclisde okumanın tekrar edilmesi ile, tilâvet secdesinin tekrar edilmesi mendûb değildir.

İkisinin arasındaki fark şudur : Peygamber (S.A.V.) Efendimizi ismi zikredilmiş olmasa bile, sadece O'na saievât ge­tirmekle, müstaküen yakınlık ve ibâdet hasıl olmuş olur.

Fakat, secde âyeti okunmadan, tilâvet secdesi yapmak, müs takilen kurb (yakınlık) olmaz.[132]

 

Tilâvet Secdesi İle İlgili Bazı Mes'eleler

 

Bir kimse, secde âyetini namaz haricinde    okur, tilâvet, secdesini yapmaz, henüz meclisi değişmeden- namaza başlayıp o secde âyetini namazda da okur ve tilâvet secdesi yaparsa; yap­tığı bu secde her iki tilâveti için de kifayet eder.

Fakat, birinci tilâveti İçin secde ettikten   sonra namaza başlar ve namazda da aynı âyeti tekrar etmiş olursa, önce yap­mış olduğu tilâvet secdesi, her ikisine kifayet etmez. Bilâkis na­mazda okumuş olmasından dolayı, kendisine bir tilâvet secdesi daha vâcib olur.                               

O kimse, birinci ve ikinci tilâveti için secde etmeden namazı tamamlasa, ondan secdelerin ikisi de sakıt olur.

Nevâdir'de «Birinci secde sakıt olmaz.» denilmiştir. Fakat, esahh olan kavil ilk kavildir.

Bir kimse, secde âyetini namaz içinde okuyup tilâvet sec­desini de yapsa, selâmdan sonra o âyeti yine okursa, bazıları : «Birinci secde kâfi gelmez. O kimsenin ikinci bir secde yapması vâcib olur." demişlerdir.

Bazıları da  «Birinci secde kifayet eder.» demişlerdir.

Bazıları ise : «Eğer o kimse, selâmdan sonra, konuşmadan, secde âyetim okumuşsa, birinci secde kifayet eder. Fakat eğer ko­nuştuktan sonra secde âyetini okumuşsa, birinci secde kifayet

etmez.» demişlerdir.

Eğer bir kimse, namaz içinde secde âyetini okur, fakat tilâvet secdesini yapmaz, selâm verir ve sonra yine bu âyeti okur­sa, bu durumda bîr secde kifayet eder; -namaz içinde yapması gereken- bilinci secde, o kimseden sâkit olur.

Bir kimse bir mekanda (yerde) secde âyeti okusa ve son­ra yine ayni yerde, başkalarından da bu âyeti işitmiş olsa, işit­tiği kimseler ne kadar çok olursa olsun, zahir rivayet   üzere o kimseye bir secde kifayet eder. Bu kimsenin namaz içinde olması ile namaz dışında olması arasında da bir fark yoktur.

Mesbûk  (imâma iki rek'atte yetişememiş, sonradan uy­muş olan kimse) imâmla birlikte tilâvet secdesini yapsa ve daha sonra yetişemediği rek'atleri kılarken secde âyetini   kendisi de okusa, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'un kavline göre, o kimse bir daha tilâvet secdesi yapmaz. İmâm Muhammed  (R.A.) bu kavle mu­haliftir.

Fakat, eğer o kimse imâmla birlikte secde etmemişse, ittifak­la secde etmesi gerekir.

Bdr kimse, namaz içinde secde âyeti okur ve bu âyetten sonra da bir şey okumazsa, bu kimse muhayyerdir; dilerse o na­mazın rükû'unda veya sücûdunda tilâvet secdesine niyet eder, dilerse tilâvet için ayrıca bir secde yapar.

Fakat, eğer o kimse secde âyetinden sonra, üç âyetten faz­la Kur'an okumuşsa, secde âyetinden dolayı, müstakilen bir sec­de yapması lâzım gelir.

Bu durumda da, o kimsenin tilâvet için müstakilen secde et­tikten sonra, kalkıp, Kur'ân-ı Kerîm'den bir miktar okuyup, son­ra rükû' etmesi gerekir.

Bu durumda,

Kalkıp, bir miktar Kur'ân-ı Kerîm okumadan rukû'a var­mak mekruhtur.

Bu kimse okuduğu secde .âyetinin sûrenin   sonunda bulunası hâlinde, diğer bir sûreden bir kaç âyet okur.

Eğer, secde âyetinden sonra, aynı sûreden iki veya üç âyet kalmış olursa Secde ve ınşikâk sûrelerinde olduğu gibi yine aynı şekilde, bu sûreye başka bir sûreyi bitiştirmek uygun olur.                                                                        

Ancak, bu sûre tamamlandıktan sonra, başka bir sûreden okumamak yani bu âyetlerle iktifa edip, bunları okuduktan son­ra rukû'a varmak da mekruh değildir.

İmâm olan kimsenin, gizli okunan namazlarda secde âye­ti okuması mekruhtur.

Keza,.Cuma Namazında ve Bayram Namazlarında secde âyeti okuması da mekruhtur.

Fakat, bu durumlarda, secde âyeti sûrenin sonunda bulu­nur ve tilâvet secdesini namazın rükû'u veya sücûdu ile edâ et­mek mümkün olursa, bu namazlarda secde âyetini okumak mek­ruh olmaz.

Bu halde de" imâmın rükû'da tilâvet secdesine niyyet et­memesi uygun olur, ki tilâvet secdesi, imâmın secde etmesi ile bütün cemâat namına edâ edilmiş olsun.

Bir kimsenin, bir sûreyi okuyup, onda bulunan secde âye­tini terk etmesi mekruhtur. Çünkü, böyle yapmak, secde etmek­ten kaçmaya benzer.

Fakat, sadece secde âyetini okuyup sûrenin diğer kısım­larını okumamak mekruh değildir.

«Ancak, müstehab olan secde âyeti ile birlikte bir kaç âyet daha okumaktır. Herşeyin en iyisini, en doğrusunu bilen Allahû Teâlâ'dır.[133]

 

Namazı Cemâatle Kılmak Ve İmamet

 

Cemâat ile namaz kılmak sünnet-i müekkededir.

Bazıları ': «Cemâat ile namaz kılmak vâcibtir.» demişlerdir.[134]

 

Cemâatle Namaz Kılmamayı Mubah Kılan Özürler

 

Bir kimsenin cemâatle namaz   kılmaktan geri kalmasını mubah kılan özürler şunlardır.

1- Teyemmümü mubah kılan bir hastalığı olmak,

2 - Eli veya ayağı çapraz kesik olmak veya meflüc (felçli) bulunmak.

3-  Şiddetli yağmur.

4 - Çamur

5 - Şiddetli soğuk.

6 - Sahih kavil üzere - şiddetli karanlık. 't-Sultandan gizlenmek.

8 - Borçlu olan kimsenin alacaklısından gizlenmesi.

9 - Yürümeye gücü yetmemek.

10- Âma olmak.

Bu saydıklarımızın hepsi, cemâatten geri kalmayı mubah kı­lan özürlerdendir.[135]

 

Kimin İmâm Olması Daha Uygunduk

 

İnsanlar arasında imamete evlâ olan sünneti en iyi bilendir.

Eğer ilimde eşit iseler, Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi okuyanın imamlık yapması evlâdır.

Eğer, bu iki hususta da müsavi iseler, haramlardan en çok sakınanın imamlık yapması evlâdır.

Yukarıda saydığımız üç vasıfta da müsavi iseler,   yaşça] büyük olanın imamlık yapması evlâdır.

Zikredilen bu dört vasıfta da eşit olurlarsa, güzel ahlâk­lı olup, hilm, yumuşak başlı ve haya sahibi olanın imamlık yap­ması evlâdır.

Saydığımız bu beş vasıfta da eşit olunması halinde ilâ­veten hangi vasfı taşıyanın imamlık' yapmasının evlâ olduğu hu­susunda ihtilâf edilmiştir.

Bazıları : »Yüzü güzel olanın imâm olması evlâdır.» demiş­lerdir.

Bâzıları ise : «Nesebce yüksek olanın imâm olması evlâdır.» demişlerdir.

Saydığımız bu şeylerin hepsinde müsavi olurlarsa, ara­larında kur'a atılır,hangisinin ismi zahir olursa, o kimsenin imamlık yapması evlâ olur.[136]

 

Fâsık Ve Bid'atçinin İmamlığı

 

Fâsık olan kimseyi imamete-geçirmek kerâhat-i tahrimiy-ye ile (harama yakın bir şekilde) mekruhtur.

'İmâm Mâlik (E.A)ya göre, o kimsenin imamlığa geçüilmesi caiz değildir. İmâm Ahmet (R.A.)'den de bu şekilde rivayet edil­miştir.

Keza, bid'atçinin imamete geçirilmesi hususunda da yu­karıdaki ihtilaf vardır.

Bid'atçi diye, ehl-i sünnet ve'l-cemâatin i'tikâd eyledikleri niıı aksine i'tikâd eden kimseye denir.

Hanefi İmamlarına göre, bid'atçiye iktidânm (ona uyup na­maz kılmanın) maa'l-kerâhe (mekruh olmakla beraber) caiz ol­ması, o kimsenin inandığı şeyin küfre müeddî sebep) olma­ması şartına bağlıdır. Bid'atçinin i'tikâd ettiği şey küfre müeddi olursa, ona iktidâ caiz değildir.

Meselâ :

Gulât-ı revâfızdan (râfizıylerin aşırılarından) Hazreti Âişe Cradıyallahü Teâlâ antıâ) ye iftira edenler.

Hazreti Ebü Bokir-iVSıddıyk (R.A.î'nm halifeliğini veya O'nun salıâbi olduğunu inkâr edenler...

Şeyhayne (yani Hazreti Ebû Bekir (R-A-Ha Hazreti Ömer m.A.)'ya) küfredenler... gibi.

Zikredilen bu kimselerin hiç birisine iktidâ etmek caiz değil­dir.

Cehmiyye fırkasından olanlara, Kaderiyye fırkasından olanlara, Müşebbihe fıkrasından olanlara, Şefaati inkâr edenlere; Rü'yeti, Kabir azabını, Kirâmen kâtibini. inkâr edenlere iktidâ etmek de caiz değildükat, Hazreti Ali (R.A.) yi daha üstün gören, lâkin şeyhayne (Hz, Ebû Bekir (R.A.) le Hz. Ömer (R.A.) e söğmeyen kim­seye iktidâ etmek maa'l-kerâhe (mekruh olmakla birlikte) caizdir.

Keza, «Allahu Teâlâ, -bildiğimiz- cisimler gibi olmayan bir cisimdir.» diyenlere veya :

«Allahu Teâlâ, Celâi ve Azameti ile görünmez» diyenlere, iktidâ etmek de maa'l-kerâhe caizdir.

Böyle diyenler    hakkında İmâm Ebû Yûsuf un :

«Doğruyu söylemiş olsa bile, böyle diyen ilm-i kelâma düşmüş olan- kimseye iktidâ etmek caiz değildir.» dediği rivayet olun­muştun :

Bu beyanda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bazıları : «Burada zikredilen «kimseden murad, kelâm ilminin inceliklerinde mü-' nazara eden kimsedir.» demişlerdir.

Bazıları da: «Kelâmda, münazara esnasında hasmının ha­taya düşmesini isteyen kimsedir.» demişlerdir.[137]

 

İmamlığa Geçirilmesi Mekruh Olanlar

 

Kölenin (hür olmayan kimsenin), A'râbînin (şehirli olmayan, çölde yaşayan kimsenin),

Veled-i zinanın (= nesebi gayr-i sahili olan kimsenin) ve A'mânm imamlığa, geçirilmesi mekruhtur.

Ancak, bunları imamlığa geçirmenin mekruh olması, fâ-sıkı imamlığa geçirmenin mekruh olmasından daha hafiftir.

Muhıyt'da:  «A'mânm imâm olmasında bir beis yoktur. Fakat, gören kimsenin imamlığı daha evlâdır.» denilmiştir.

Kölenin, a'râbinin ve veled-i zinanın İmamlığa geçirilme­sinin mekruh olması, cahilliğin bu gib'i kimseler arasında yaygın olmasından dolayıdır.

Eğer bunların âlâm olduğu bilinirse, kölenin, a'râbînin ve veled-i zinanın imamlığa geçirilmesinde mekrûhluk yoktur.

Şafii ve benzerine iktidâ etmek, eğer o kimsede, muk-tedînin görüşüne göre namazı fâsid eden bir şey tahakkuk etme­se- caizdir.

Fakat, bu hususun caiz olması konusunda   ihtilâf edi Bazıları, maa'l-kerâhe caiz görmüş; bazıları ise, kerahatsiz ola­rak caiz görmüşlerdir.[138]

 

İmâm Olarak Kimlere Uymak Caizdir Ve Kimlere Uymak Caiz Değildir

 

Erkeğin kadına uyması caiz değildir.

Sahili olan kavil üzere, çocuğa uymak da câiz-değildi

Akıllı kimsenin, ma'tûha (bunamış kimseye), Kur'ân okumasını bÜejnin, ümmıye, .

Ümmînin, dilsize,

Avret mahalli örtülü olanın, avret mahalli açık olana, îmâ ile kılabilenin, imâ edemiyene,

Ayakta imâ edebilenin, yanı veya sırtı üzere   yatarak imâ edebilene.

Temiz bir kimsenin, özür sahibi bir kimseye,

Bir özür ile özür sahibi olan   kimsenin,   başka bir özür ile özür sahibi olan kimseye, iktidâ etmesi caiz değildir.

Fakat, iki kimsenin de özürleri ayni ise, birinin diğerine ikti dâ etmesi caiz olur.

Farz kılan kimsenin, nafile kılan kimseye iktidâsı sahih değildir.

Bir farzı kılarken iktidâ edecek olan kimsenin, kendi kı­lacağı farzın dnşndabir farz kılmakta olan kimseye iktidâ etme­si sahih olmaz.                                  

Nafile kılacak olan kimsenin, farz kılmakta olan kimsi iktidâ etmesi caizdir.

Nezretmiş (adamış) olan bir kimsenin, nezretmiş. olan bir başka kimseye İktidâ etmesi sahih olmaz.

Ancak, iktidâ eden kimse, imâmın adamasından sonra, ;«fela­nın nezretmiş olduğu, mendûb namazı, ona iktidâ, ederek birlik­te kılmayı nezrettim (adadım).» derse, bu durumda, iktidâ et­mesi sahih olur.

Hâlifin (yem'in eden kimsenin), diğer bir hâlife iktidâ et­mesi caizdir,

Hâlifin  (yemin eden kimsenin), nezretmiş olan kimseye iktidâ etmesi de caizdir.   Fakat, nezretmiş olan kimsenin, hâlife iktidâ etmesi caiz değildir.

İki rek'at tavaf namazı kılan kimseler,   nâzir  (adamış) hükmünde olup, bu kimselerden birinin diğerine iktidâ etmesi sahih olmaz.

İki kişi nafile bir namaza müştereken başlamış ve yine birlikte bu namazı dfsâd etmiş olsalar bu kimselerin bu namazı kaza etmeleri lâzım olduğundan, bu namazı kaza ederken, bu iki kişiden birinin diğerine iktidâ etmesi sahih olur.

Fakat, bu iki kişi, mezkûr namaza müştereken başlamış ve beraberce ifsâd etmiş omazlarsa, biri diğerinden önce başla­mış veya önce ifsâd etmiş bulunursa, birinin diğerine iktidâsı sa­hih olmaz.

Bu iki kişiden birinin nâzdr'e (adamış bulunan kimseye) ik­tidâ etmesi de sahih olmaz.

Öğle namazını kılan iki kişiden her biri, diğerine imâm olmaya'niyyet etse, bu iki kişindn namazları sahih olur.

Fakat bu iki kişiden her biri diğerine iktidâ (uymaya) etme­ye niyyet etmiş olsa, namazları fâsid olur.

Öğleden sonraki sünneti kılmakta olan bir kimsenin, Öğle­den önceki sünneti kılan kimseye iktidâ etmesi caizdir.

Keza, yatsının sünnetini kılan kimsenin,   teravih kılana iktidâ etmesi caizdir.

Keza, Muhammed bin Fadl'a göre vitir namazının vâcib olduğuna inanan kimsenin, vitir namazının sünnet olduğuna ina­nan kimseye iktidâ etmesi caizdir. Fakat, evlâ olan bunun câdz olmadığıdır.

Gâsilin (yıkayarak abdest almış olan kimsenin), mâsihe meshederek abdest almış olan kimseye) iktidâsı.caizdir.

Abdest almış olan kimsenin, teyemmüm etmiş olan kim­seye iktidâsı caizdir.

Namazı ayakta lalan kimsenin, oturarak kılan, kimseye iktidâ etmesi caizdir.

Bu son iki kavle, İmâm Muhammed (R.A.) muhaliftir.

Ayakta kılan kimsenin, kamburluğu rüku' derecesine va­ran bir kambura iktidâ etmesi de yukarıdakd ihtilâf üzeredir.

Fakat o kimsenin kamburluğu rükû' haddine ulaşmazsa, sa­hih olan kavle göre, ittifakla, ayakta kılanın bu kimseye iktidâ etmesi caizdir.

Hünsâyi müşkilin, kadınlara imameti caizdir.

Kadının, kadına imameti caizdir. Fakat, aralarında erkek bulunmadan, sadece kadınlardan meydana gelen bir topluluğun, cemâat olarak namaz kılmaları mekruhtur.

Kadınların cemâat olup namaz kılmaları hâlinde, imâm olan kadının, diğerlerinin önüne geçmesi mekruhtur. İmâm olan kadının ortalarda durması gerektir. Nitekim, çıplak olan bir kim­senin, çıplak olan kimselere imamlık yapması hâlinde, onların ortalarında durması gibi, imâm olan kadın da diğer kadınların ortasında durur.

Dilsizin, ümmîye iktidâsı caizdir ve fakat ümminin dilsi­ze iktidâsı caiz değildir.

Dilsizin ümmî ile hükmü, ümminin Kur'ân'ı güzel okuyanla hükmü gibidir.

Muhıyt'te : «Kur'ân'ı güzel okuyan kimse, mescidin kapı­sında bulunur veya civarında olursa, ümmî de mescidin içinde bulunur ve her ikisi de namazı yalnız kılarlarsa, ümmînin nama­zı ihtilafsız caizdir.» denilmiştir.

Keza, Kur'ân'ı güzel okuyan İtimse, ümmindn kıldığı na­mazdan başka bir namaz kılarken, ümminin münferiden (tek başına)  namaz kılması caizdir.

Ö ümminin, Kur'ân'ı güzel okuyan kimsenin namazını bitir­mesini beklemesi, bil-ittifak  (ittifakla)  lâzım değildir.

Fakat, güzel Kur'ân okuyan kimse, bir köşede namaz kı­lıp ümmi de başka bir köşede kusa, ikisinin kıldığı namaz da ayni namaz olsa, bu durumda, Ebû Hâzim'in İmâm A'zam (R.A) dan naklettiği kavle göre, bu namaz caiz omaz. Başka bir riva­yette de «caiz olduğu» nakledilmiştir.

Birinci kavil şu asıl.üzere bina edilmiştir

Eğer Kur'ân'ı güzel okuyan bir kimse ile bir ümmi, başka bir ümmiye jktidâ etmiş olsa, îmâm-i A'zam (R,A.) a göre bunların hepsinin namazı fâsid olur.

Fakat, bu durumda, İmâm Ebû Yûsuf (R.A,) a ve İmâm Mu-hamraed (R.A.) e göre, sadece güzel Kur'ân okuyanın namazı fâ­sid olur.[139]

 

İmâm Nerede Durmalıdır

 

İmâma uymuş olan kimsenin,   imamının önüne geçmesi caiz değildir. Bu hükme, İmâm Mâlik (R.A.) muhaliftir.

Bu mes'elede mu'teber olan, ayakların durmakta olduğu

yerdir.

Hatta, eğer imâma uymuş olan kimse, imâmdan daha uzun boylu olsa ve bu sebebteıı dolayı secdesi, imâmın secde et­tiği yerden daha ileriye vâki' olsa, fakat ayağı imânımın ayağın­dan daha ileride bulunmasa, bu kimsenin namazı caizdir.

Ayakta da mu'teber olan ökçedir.

Hatta, eğer muktedînin (İmâma uymuş olan kimsenin) topu­ğu imamının topuğundan ileride olmasa, fakat muktedinin aya­ğının uzun olmasından dolayı, parmakları imamının parmakla­rından ileride bulunsa, bu kimsenin namazı caiz olur.

Bir kimse, yalnız bir şahsa imam olsa,   onu sağ tarafına durdurur.

Bir kimse, iki kişiye imâm olsa,    onlardan ileride durur

ve namazı öyle kıldırır.

İmâm Muhammed (R.A) in : «İmâma, yalnız bir kişi iktida ederse, o kimse -ayak- parmaklarını imâmın ökçesi hizasına getirmesi gerekir.» dediği rivayet olunmuştur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) un da : «imam, iki şahısla birlikte namaz kıldığı zaman, onların ortasında durur.» dediği rivayet olunmuştur.

İmâma, yalnız bir kişi iktida ettiği zaman, imâmın ardında veya, solunda durması mekruh olur. Bazıları da «Mekruh ol­maz. » demişlerdir.

Buna göre, iki kişinin ortasında durmak mekruh olmaz. Fa­kat ikiden çok kişilerin ortasında durmak mekruhtur.[140]

 

Saf Tutarken Dikkat Edilecek Hususlar

 

Bir cemâatte önce erkekler saf tutarlar.

Sonra çocuklar ve daha   sonra da kadınlar saf tutar.

Hünsâyi müşkil, kadınların safının önünde durur,

Erkekler ile çocukların safları arasındaki tertib sünnettir; farz değildir ve sahih kavil de budur.

Fakat, erkekler üe Kadınlar    arasındaki    tertib, Hanefî imamlarına göre farzdır.[141]

 

Namazda Erkekle Kadının  Aynı Hizada Bulunması

 

Hatta, eğer bir kadın veya müşteha bir kız çocuğu, na­mazda bir erkekle beraber (bir hizada) veya bir rükün edâ ede­cek kadar erkekden önde durur ve ikisinin de namazı mutlak bir namaz olursa, iftitâh tekbîrinde ve edada ikisinin namazı da müşterek bulunur ve aralarında bir hâil (perde) bulunmaksızın mekânları ve yönleri de aynı olur ve imâmda kadına imamlık yapmaya niyyet etmiş bulunursa, o erkeğin namazı fâsid olur[142]

 

Kadınla Erkeğin Aynı Hizada Bulunmasının Namazı Bozmasının On Şartı

 

Fâkihlerin zikrettiklerine göre, kadının erkekle aynı hizada bulunmasının namazı bozmasının on şartı vardır :

1-Kadının hâliğa (bulûğa ermiş) olması veya kız çocuğu­nun müştehât bulunması.

Kız çocuğunun müştehât olması, mutlak olarak dokuz yaşın­da olması, ile olur, Yahud sekiz yaşında veya yedi yaşında olma­sına rağmen semiz ve gösterişli olan kız çocukları da müştehât sayılır. Fakat, böyle olmazsa, sadece yedi veya sekiz yaşında bu­lunmakla, kız çocuğu müştehât sayılmaz. Bu durumdaki kız ço­cuklarının, erkeklerle ayni hizada bulunması ile erkeğin namazı fâsid olmaz.

Bu mes'elede, kadının mahrem  veya gayr-d mahrem olması arasında bir fark yoktur.

2- Erkeklerle ayni hizada bulunan kadının veya müştehât olan kız çocuğunun, namazı düşünebilen bir halde bulunması ge­rekir. Bu durumda, bu kadının namazın ne olduğunu akledemi-yen bir mecnûne olması halinde, sadece cemâate, uymuş olma­sından dolayı namaz fâsid olmaz.

3- Ayni hizada bulunma hâli. İmâm Muhammed (R.A.)  e göre bir rüknü eda edebilecek bir miktarda devam etmelidir. İmâm Ebû Yûsuf tR.A.) 'a göre ise, ayni hizada bulunan kadınla bir rükün edâ etmek şarttır.

4 - Bu namazın mutlak bir namaz olması yâni rükû'u ve sücûdu bulunan bir namaz olması şarttır.

Bu durumda, cenaze namazında ve tilâvet secdesini de, ka­dınla ayni hizada bulunmak, bunların sıhhatine mâni' değildir.

5- Namazın, tahrîme  Ciftitâh tekbiri  i'tibâriyle    erkekle onun hizasında bulunan kadın arasında müşterek olması lâzım­dır.

Bu ise, kadının, hizasında bulunduğu erkeğin iftitâh tekbiri­ne, kendi iftitâh tekbirini bina edip ona iktidâ etmesi ile veya o. erkekle birlikte iftitâh tekbirlerini bir üçüncü şahsın iftitâh tekbirine bina edip ona iktida etmiş olmaları ile vâki' olur.

Buna göre, kadın ve erkeğin tek başlarına kıldıkları bir na­mazda veya birinin, diğerinin uyduğu imâma uymadan kıldık­ları namazda, kadının erkekle ayni hizada bulunması namazı ifsâd etmez.

6 - O,namaz, edâ i'tibâriyle erkek ile kadın arasında müşte­rek olmalıdır.    ,

Bu ise, erkeğin kadma imâm olması veya onların edâ ettik­leri namazda ikisinin, iki muktedî gibi bir imamlarının bulunma­sı veya imâm namazı bitirdikten sonra, iki lâhık gibi takdiren bir imamlarının olması ile olur.

Eğer ikisi de mesbûk olup (bir veya birkaç rek'at kılındık­tan sonra imâma uyup) imâmın selâm vermesinden sonra, ye-tişemeyip geçirdikleri rek'atleri kılarken, aralarında bir hizada bulunma hâli meydana gelse, bu durumdan dolayı namaz fâsid olmaz. Çünkü mesbûk, tek başına kıldığı rek'atlerde münferid sayılır.

7 - Erkek ile kadının mekânı bir olmalıdır.

Hatta, eğer bunlardan biri, bir adam boyu yüksekliğinde bir seki üzerinde olsa, diğeri de yer üzerinde bulunsa; bu durumda­ki ayni hizada bulunma hâli namazı.ifsâd etmez.

8 - Erkek üe kadının cihetleri (yönleri) bir olmalıdır. Eğer bunlardan ikisinin de yönü birbirinden ayrı olursa, ki

bu ancak her ikisinin de Ka'be-i Mukerremerün içinde, başka yönlere yönelmiş olarak ve bir imâma uyarak namaz kılmaları hâlinde olur- bu durumda ayni hizada bulunmak namazı ifsâd etmez.

9 - Kadınla erkeğin arasında hâü   (perde)     olmamalıdır.: Hatta, eğer ikisinin, arasında direk veya benzeri bir şey hâü (per­de)  bulunsa, bu durumdaki ayni hizada bulunma hâli namazı ifsâd etmez.

İkisinin arasında, bir insan sığacak kadar bir boşluğun bu­lunması da hâü gibidir.

10- îmâm olan zâtın, kadınlara imamlığa da niyyet etmiş olması gerekir. îmâm, kadınlara da imamlığa niyyet etmezse, kadınların ona iktidâ etmesi sahih olmayacağından, bu durumdaki kadınlarla bir hizada bulunmak namazı ifsâd etmez.

Âlimlerden bazüarı «Tüysüz kimsenin ayni hizada bulunması kadının ayni hizada bulunması gibi namazı ifsâd eder.» demiş­lerdir; fakat bu kavil sahih değildir.[143]

 

İmâma Uymanın Sahih Olmasının Şartları

 

İmâma uymanın sahih olması için, imâmın ve muktedinin mekânlarının hükmen bir olması şarttır.

Bu durumda, ikisinin arasında, uzunluğu bir adam boyundan kısa olan ve eni iki saf arasından fazla olmayan bir duvar bu­lunsa, bu duvar, iktidâya (imâma uymaya) mâni olmaz.

Eğer,. duvar anlatüdığı şeküde olmaz, fakat bu duvarda .    bir kapı veya imâma ulaşmayı mümkün kılacak bir delik bu­lunur ve bunlar da açık olursa, yine imâma iktidâya mâni' değil­dir.

Eğer kapı kapalı bulunur veya delik geçmek mümkün ol­mayacak şeküde küçük olur veya bu delik demir parmaklıklarla kapatılmış olursa, bu durumda eğer muktedîye imâmın hâli ka­rışık görünmez, bilakis muktedî imamını görür veya sesini işitir­se, İmâm Halvâni'nin ihtiyarına göre, yine iktidâya mâni' olmaz. Muhıyt Sahibi de, bu kavlin sahih olduğu hükmüne varmıştır.

Eğer, İmâmla muktedî arasında bulunan duvar, bahset­tiğimiz duvara muhalif olursa, yani eni ve boyu daha fazla olur ve üzerinde bir delik bulunmazsa, bu durum iktidâya mâni' olur.

Eğer, imâm ile muktedi arasında bir duvar bulunmaz, fa­kat yine ikisinin arasında veya muktedî ile diğer bir muktedinin önünde olan saf arasında uzaklık bulunur ve bu uzaklık bir saf mümkün olacak miktarda olmaz ve aradan bir araba geçemezse, bu uzaklık mutlak iktidâya mâni' olmaz.

Bu uzaklık, araya bir saf daha duracak kadar olur, fakat bu durum mescid içinde vâki' olursa yine iktidâya manii olmaz. Fakat, bu durum mescidin dışında vâki' olursa, iktidâ'ya mâni' olur.

Ancak, bu geni$~ uzaklıkta, üç kişi saf tutup durmuş ise", yine bu uzaklık iktidâya mâni1 değildir. Çünkü, üç kiiji kâmil saf ol­maktadır ve onların arkalarında, Önlerinde olanlara ittisali, itti­fakla mu'teberdir.

Fakat, eğer o aralıkta sadece bir kişi kâim olmuş ise, o kim­se ile önündeki safa ittisal ittifakla hasıl olmaz.

Keza, iki kişinin hükmü de; İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) 'ya göre böyledir.

Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre iki kişi, kendileri ile önceki safa iittisâl hâsıl olmasında ve onlar ile hüküm cum'ada imamet mün'akıd ölmakda ve kadınla aynı hizada bulunmanın

hükmünde, üç kişi gibidir.

Alimler : «Eğer mescid gayet büyük olursa, meselâ : Üç mescidi içine alan Beyli Mukaddes mescidi gibi- muktedi olan kimse, safların ittisali olmaksızın, mescidin uzak bir yerinde kıl­mış olsa, namazı caiz olmaz.» demişlerdir.

Eğei, bir kimse mescidin çatısından (damından) imâma iktidâ etse, bu durumun tafsilâtı, duvarın ötesinden iktidâ eden kimse hakkındaki tafsilât gibidir.

Keza, minareden iktidâ-eden hakkındaki tafsilât da böy­ledir.

Eğer, bir kimse mescide bitişik olan evinin duvarından imâma iktidâ etse, eğer imâmın hâli ona gizli değilse, iktidâsı ca­izdir.

Fakat, eğer evinin çatısında (damında) durup, imâma ik­tidâ etse, imâmın hâli ona gizli olmasa bile, iktidâ etmesi caiz değildir.

Eğer bir kimse, mescidin dışındaki bir seki üzerine durup imâma iktidâ etse, saflar birbirlerine muttasıl olarak oraya ka­dar gelir ise, bu kimsenin iktidâsı ciâz olur. Aksi takdirde caiz olmaz.

Camide veya cami dışında, imâm ile muktedî arasında bir ırmak bulunursa, eğer bu ırmak küçük ise, iktidâya mâni' olmaz. Fakat, eğer bu ırmak büyük ise, iktidâya mâni'dir. Büyük ırmak­la, küçük ırmak arasındaki sahih fark şudur : Bir nehirde kayı­ğın yüzmesi mümkün olmazsa, o küçük nehirdir. Kendisinde ka­yığın yüzmesi mümkün olan nehir ise, büyük nehirdir.

Bayram namazı kılınan    musalla, hüküm    bakımından mescid gibidir.[144]

 

Muktedînin İmâma Uyması Ve Uymaması Şartlari

 

Muktedinin, namazın fiili erkânında imamına mütâbea tin (uymasının) lüzumunda ihtilâf yoktur.

Fakat, kavli rükün olan kırâatde, Hanefi İmamlarına gö­re, mütâbeat etmeyip, bilakis onu dinler ve sükût eder. Bu hü­kümde, imâmın açıktan okuması ile gizli okuması arasında bir fark yoktur.

Kırâatden başka zikirlerde de,' muktedi imânıma mütâ­beat eder. Bu hususda imâmın yaptığını, muktedi de yapar.

Namazın rükünlerinde, muktedî'nin imamına uymasının lâzım olduğuna şunlar bina edilir :

Muktedi, eğer rükû'da veya sücûdda başını imâmdan evvel kaldırırsa, tekrar avdet eder. Bu durumda, o kimse iki rükû veya iki secde yapmış olmaz.

Eğer, imâm başını rükû'dan veya sücûddan, muktedî üç defa teşbih etmeden önce kaldırırsa sahih olan kavle, göre, o muktedi tesbîhi tamamlamadan, imâma mütâbeat edip, (= tabi olup) başını kaldırır.

Fakat eğer imam, üçüncü rek'ate müktedi teşehhüdü tamam­lamadan önce kalkarsa, "bu durumda müktedi teşehhüdü tamam­layıp sonra kalkar. Fakat, tamamlamadan Önce, imâm mûtâbeat ederek kalkarsa, buda caiz olur.

Keza, eğer imâm son oturuşta, muktedînin teşehhüdü ta­mamlamasından önce selâm verse, muktedî teşehhüdü tamam­layıp, sonra selâm verir teşehhüdü tamamlamadan önce selâm vermesi de caizdir.

Fakat, eğer muktedî salevât ve duayı me'sûreyi.(Hz. Mu-hammed'le sahabelerden naklolunan tesirli duâ) okumadan imâm selâm verse, müktedi imâma mûtâbeat edip selâm verir. Çünkü, selavât sünnet, teşehhüd ise vâcibfcir. Bu durumda, vaci­bi terk etmek caiz olduğuna göre, sünneti terketmek ise bundan dah& evlâdır.

Keza, imâm ka'deyi tamamladıktan, sonra, muktedînin teşeh­hüdü tamamlamasından önce, konuşarak namazdan çıkmış ol­sa, muktedî teşehhüdü tamamlayıp, daha sonra selâm verir.

Fakat, eğer imânı bu durumda, kasden abdestini bozsa, muk­tedî teşehhüdü tamamlamaz. Bilakis bu durumda, teşehhüdü oku­manın mümkün olacağı kadar oturmuş ise, namazı sahih olur. Ancak bu kadar oturmamışsa, namazı sahih olmaz.

Eğer, vitirde muktedî Kunût Duasını tamamlamadan, imâm rükû'a varsa, bu durumda muktedî Kunut Duasının bir kısmını okumuş ise, imâma mûtâbeat eder. Fakat, eğer henüz müktedi Kunut Duasının bir rniktarnı okumadan, imâm rükû'a varmış ise, İmâmla birlikte rükû' fevt olmayacak (geçmiyecek) kadar bu muktedî Kunut Duasından biraz okuyup, sonra rükû'a varır.

Nazm-ı Zenderûsî'de : «Bir İmâm şu beş şeyi namazda yapmayıp terk etse, cemâat de onu terk eder, yapmaz:

1- Ku­nût Duaları,

2- Bayram namazlanndaki tekbirler,

3- Birinci Ka'de,

4- Tilâvet secdesi,

5-Sehiv secdeleri.

Şu dört şeyi imâm yapmış olsa bile, cemâat ona mûtâbeat etmez :

1- Eğer imâm fazladan bir secde yapmış olsa, cemâat ona mûtâbeat etmez.

2- Eğer imâm, bayram namazlanndaki tekbirleri, sahabe kavillerinden daha fazla getirse ve muktedîler o tekbirleri kendi­sinden işitmiş olsalar, bu durumda da muktedîler imâma mütâ)eat etmezler.

3- Üğer imâm, cenaze namazında dörtten fazla tekbîr alırsa, fazla olan tekbirde, muktedî imâma mûtâbeat eylemez.

4- Eğer imâm, sehvedip beşinci rek'ate kalksa, bu imâm dördüncü rek'atde oturmuş ise, muktedî onu oturarak bekler, kıyamda ona mûtâbeat etmez. Bu durumda imâm eğer yine (oturmaya) avdet etmiş olursa, teşehhüdü iade etmeyip se­lâm verir. Muktedî de onunla birlikte selâm verir.

Fakat, eğer imâm kalkmış olduğu beşinci rek'ati, secde ile bağlamış ise, muktedî onu beklemeyip, bilâkis kendisi selâm verir.

Eğer imâm dördüncü rek'atte oturmamışsa ve beşinci rek'ati secde ile bağlamadan, kuûda (oturuşa) avdet ederse, muktedî de kendisine mûtâbeat eder.

Fakat, eğer imâm bu durumda beşinci rek'ati secde ile bağ­lamış ise, cümlesinin namazı fâsid olur ve muktedînin teşehhü­dü ve selâmı fâide vermez.[145]

 

İmâm Terketse Bile Cemâatin Yapması Gereken Şeyler

 

Şu dokuz   şeyi, bir imâm namazda yapmamış olsa, bun lan cemâat terk etmeyip yapar:

1- İftitâh tekbiri esnasında ellerini kaldırmak,

2- İmâm fatihâ'yı   okumakta olduğu müddetçe,    semâyı Csübhâneke'yü  okumak,

Fakat, eğer imâm Fâtihâ'dan sonra, sûre okumaya başlamış ise, İmâm Muhammed (R.A.)'e göre bu durumda da semâ (süb-hâneke) okumaz. Bu kavle, Ebû Yûsuf (R.A.) muhaliftir.

3- Rükû1 tekbîri,

4- Sücûd tekbiri,

5- Rükû' ve sücûddaki teşbihler,

6- Tesrm" (== Rükû'dan  doğrulurken : «Semiâllahü limer hamiden» demek.)

7- Teşehhüdü Cet-Tahiyyât'ı) okumak,

8- Selâm vermek.

9- Teşrik tekbîrlerini getirmek.[146]

 

Geçmiş Namazların Kazası

 

Bir kimse beş vakit namazdan birisini terk eylese, o na­mazı, o kimsenin kaza etmesi lâzımdır.

O kimsenin, bu namazı gerek musK.it olmayan  Cfarziyeti düşürmeyen) bir özürden dolayı, gerekse bir özrü olmadan terk etmiş olması arasında bir fark yoktur. Ve elbette, o namazı kaza etmesi gerekir.

O kimse, kazaya kalmış bir namazı, vakit namazının üze­rine takdim eder. (Yani kaza namazını, vakit namazından evvel kılar).

Çünkü, kazaya kalmış namaz ile vakit namazları arasında ve geçmiş namazlar arasında tertib, Hanefî İmamlarına göre şart­tır. İmâm Şâfi (R.A.)'i bu hükme muhaliftir.

Fakat bu tertib, unutmak, vaktin daralması ve kaza namaz­larının çok olması sebebi ile sâkit olur (düşer).

Tertibin şart olmasına göre, eğer bir kimse, kendi üzerinde geçmiş bir namazın kazasının bulunduğunu hatırladığı halde, bir vaktin farzını kılarsa, o kimsenin kıldığı farz, îmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe (R-A.)'ye göre, mevkuf bir fesâd ile fâsid olur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâna Muhammed (R.A,)'e göre ise, bu namaz kat'î bir fesâd ile fâsid olur.

îmâm-ı A'zarn (R.A.)'a göre mevkuf bir fesâd ile fâsid olma­sının mânası şudur : Eğer o kimse, bu geçmiş namazı kaza et­mez ve bunu hatırlamakta olduğu halde altı vakit namaz kılarsa, kıldığı bu namazların cümlesi sahih olur.

Bu durumun misâli şudur ; Bir kimse sabah namazını geçir­diği zaman, o kimse geçirdiği bu namazı hatırlamakta olduğu halde, öğle namazını, ikindi namazını, akşam namazını, yatsı na­mazını ve ikinci günde sabah namazını kusa, İmâm-ı A'zam (R. A)'a göre, onun kıldığı, saydığımız bu beş vakit namaz, mevkuf bir fesâd ile fâsid olur.

Eğer o kimse, geçirmiş olduğu bu namazı kaza etmeden, ikinci-günün öğle namazını da.kılmış olsa, o öğle namazı ve on­dan önce kılmış olduğu beş vakit namazın hepsi sahih olur.

Fakat, eğer ikinci günün öğle namazını kılmadan, geçmiş amazını kaza eylese, o kimsenin kılmış olduğu beş vakit günün namazın fesada uğraması, artık tekarrür  (karar bulmuş sa­bit olmuş) etmiş olur.

Alimlerin : «Bir namaz vardır ki, beş vakit, namazı sahih haie getirir ve yine bir namaz vardır ki, beş vakit namazı ifsad eder.» demelerinin'mânâsı işte budur.

Öyle ise, beş vakit namazı sahih hale getiren, bu durumda ikinci günün-geçmiş namazın kazasından önce, edâ edilen Öğle namazıdır

Beş. vakit namazı ifsâd eden de, bu durumda ikin öğle namazından örice, kaza edilen geçmiş namazdır.

Geçmiş namazı, namaz kılmakta iken hatırlamak, bu hüküm de, onu namazın başında hatırlamak gibidir.

Fakat, eğer geçmiş namazı unutma hâli, musallinin (na­maz kılan kimsenin) kıldığı namazda selâm verinceye kadar de­vam ederse, unutma sebebi ile tertîb sakıt ve o kimsenin kıldığı namaz sahih olur.

Vaktin daralması ile, tertibin sakıt olması da şöyle olur. O vaktin kalan kısmının, geçmiş namazın kazası ile o vaktin na­mazını kılacak kadar   geniş olmaması ve o kimse o vakitten ön­ceki geçmiş namazım, kılmakla meşgul olması hâlinde,   o vaktin namazını tamamlamadan vakit çıkacak olması   durumda, vak­tin darlığı, tertibin sakıt olmasını    gerektirir ve vakit namazı burada kazaya kalan namaza takdim edilir (önce kılınır.)

Eğer, kazaya kalmış bir kaç namaz bulunur ve bulunulan vaktin, vakit namazını kılmaya genişliği, kazaya kalmış olan o namazlardan bir kısmını kılmaya -ancak- müsait olursa, vak­tin genişliği bunların hepsini kılmaya müsait olmazsa)  bu du­rumda, kılmaya vaktin müsait olduğu- kadarı, o vaktin namazın­dan önce kılınır.

Hatta bir kimse, yatsı namazı ile vitir'i terk ettiği zaman, eğer fecrin tulû'una kadar, -ancak- beş rek'at kılmaya müsait genişlikte bir vakit   kalmış olsa, îmâm-ı A'zam (R.A)'a göre, o kimse önce vitri kaza eder ve sonra da sabah namazını kılar.

Bu durumda mu'teber olan, vaktin hakîkaten geniş olması­dır. Yoksa, bu hususda galip zann mu'teber değildir.

Hatta,'eğer üzerine yatsı namazının   kazası lâzım gelen bir.kimse, sabah namazı vaktinde, vaktin daraldığım zannederek, yatsı namazından önce sabah namazını kılsa halbuki bu sırada vakitte genişlik de bulunsa, o kimse güneş doğuncaya kadar, sabah namazını tekrar tekrar kılsa bile bu kimsenin kıl­dığı bu namazlardan, farz olan namazı, güneşin doğuşuna biti­şik olan namazdır. Bu namazdan Önce kılmış olduğu namazlar ise nâfüe olur.

Bazıları da : «O kimse, bu durumda, sabah namazından son­ra yatsı namazını kaza etmeye başlar. Eğer bu namazı tamamla­madan güneş doğarsa, o kimsenin kıldığı sabah namazı salih olur. Aksi takdirde salih olmaz», demişlerdir. Zahidi Şerhi'nde de böyle zikredilmiştir.

Eğer, dar bir zamanda, bir kimse kazaya kalmış namazı vakit namazından önce kılsa, bu salâhtır, fakat bu kimse günah­kâr olur.

Vaktin daralmasından murad, asıl vaktin daralmasıdır. Yok­sa müstehab olan vaktin daralması değildir.

Hatta, eğer bir kimse, kendi üzerinde öğle namazının ka­zası olduğunu ikindi vaktinde hatırlarsa, fakat onun kazası ile meşgul olması hâlinde, ikindi namazının mekruh olan vakte ka­lacağını bilse, Hasan bin Ziyâd'a göre, o kimseden tertîb sakıt olur, bizim katımızda ise, o kimseden tertib sakıt olmaz.

Bir rivayette, İmâm-ı Muhammed (R.A) 'in Hasan bin Ziyâd'a muvafakat ettiği de nakledilmiştir.

Eğer bu durumda, müstehab olan vaktin genişliği öğle na­mazının tamamını kılmaya müsait olmasa, daha az bir zaman kalmış olsa- tertib, ittifakla sakıt olur. Ve o kimse ikindiyi kı­lar; öğleyi de güneşin batmasından sonraya tedr eder.

Eğer bir kimse, öğle namazını kılmadığını hatırlamakta olduğu halde, güneşin kızardığı vakitte ikindi namazını kılma­ya başlasa, sonra bu namazı tamamlamadan önce, güneş batsa, o kimse ikindi namazını tamamlar.

İbn-i Ebân'dan, o kimsenin ikindi namazını keseceği şeklin­de de bir rivayet vardır.

İ'tibar,, iftitâh vaktinedir.

Hatta, eğer.bir kimse, geçmiş namazı hatırlamakta olduğu halde vaktin başında, o vaktin namazını kılmaya iftitâh etse ve namazı uzatsa ve bu uzatmadan dolayı vakit daralsa veya çıkmış olsa, bu kimsenin kıldığı bu namaz sahih olmaz.

İmâm Zahidi «Üzerinde kaza namazı olan kimse, terti­be riâyet eder. Eğer namaza âid fiilleri ve kıraati kısaltarak va­kit namazını tahfif ederse, kendisi ile namazın caiz olacağı en az miktar üzerine iktisâr eder ve yine geçmiş namaz ile vakit namazı arasındaki tertibi gözetir.» demiştir.

Geçmiş namazların çokluğunun tertibi iskât etmesi (dü­şürmesi) , geçmiş namazların altıya ulaşmış olması ve altıncının da vaktinin geçmesi ile olur.

İmâm Muhammed  (R.A.)  e göre, altıncı namazın vaktinin girmesi mu'teberdir. Fakat, sahih olan kavil birinci kavildir.[147]

 

Kazaya Kalan Namazlar İki Çeşittir

 

Vaktinde kılmmayıp kazaya kalmış olan namazlar iki kı­sımdır :

1-Kadîme : Eskiden kazaya kalmış olan namazlar.

2- Hadise : Kazaya kalmış olan yeni namazlar.

Kazaya kalmış yeni namazlar (fevâit-i hadise) çok oldu­ğu zaman, ittifakla tertibi iskât ederler.

Fevâit-i kadîmenin (eskiden kazaya kalmış olan namaz­ların) tertibi iskât etmesi hususunda ihtilâf vardır.

Nitekim, bir kimse bir aylık namazı terk edip kılmaz, sonra nadim olup, vaktinde kılmadığı bu namazları kaza etmeden yi­ne vakit namazlarını kılmaya başlar ye vakit namazlarından bi­rini daha terk etse ve bu fâite-i hadiseyi (kazaya kalmış bu yeni namazı) hatırında bulundurduğu halde, bir vakit namazını daha kılsa, âlimlerden bazıları o kimsenin kıldığı vakit namazını caiz görmezler. Bu durumda onlar, mezkûr fevâit-i kadîmeyi (eski­den kazaya kalmış olan namazları) bir şey saymazlar ve tertibin sakıt olmasında onlara i'tibâr etmezler. Bilakis, fâite-i hadise­nin (kazaya kalmış yeni namazın) azlığı sebebi ile, tertibi sakıt etmiyeceğme i'tibar ekmişlerdir.

Fakat, âlimlerin ekserisi, bu kimsenin kıldığı vakit namazını caiz görmüşlerdir. Fetva da- ekseriyetin bu kavli üzeredir.

Vaktinde kılnıayıp kazaya bıraktığı pek. çok namazı olan bir kimse, onların bir kısmını kaza etse ve onların çoğunluğu bit­miş olsa, bazı kimselere göre bu kimse tertibe döner.

Fakat, muhtar olan, bu 'kimsenin tertibe avdet etraemeidir

Meselâ : Eğer bir kimse, bir aylık namazı terk etmiş ve bun­ları kaza etmeye başlamış bulunsa, kaza edeceği altı vakitten az kalmış iken ve bunlar hatırında bulunduğu halde, bir .vakit na­mazı kusa, bazılarına göre o kimsenin kıldığı vakit namazı caiz olmaz. 

Fakat, kaza namazlarını çokluktan azlığa düşürmekte ter­tibin dönmesinin muhtar olmasından dolayı, esahh olan bu. na­mazın caiz olmasıdır. durumda, bîr kimse bütün geçmiş, namazlarını kaza et­medikçe sâhib-i tertîb olmaz.[148]

 

Hangi Namazı Terkettiğini Bilmeyen Kimse

 

Bir kimse, bir gün bir gecelik namazlardan birini terk etse ve terk ettiği namazın hangi namaz olduğunu unutsa, araş­tırması sonunda da, hangi namaz olduğunu anlayamasa, o kim­se, bir gün bir gecelik namazı iade eder. (Yeniden kılar) Tâ ki, kılması gereken namazı kılmış olsun.,.

Eğer iki günlük namazdan iki namazı terk etmiş ve on­ların hangi namaz olduklarım unutmuş bulunsa, o kimse iki günlük namazı iade eder.

Keza, eğer üç günlük namazdan, üç namaz veya dört günlük namazdan dört namaz terk etse ve bunların hangi namaz olduklarını unutsa, yine hüküm zikredilen hüküm gibidir.[149]

 

Bir Namazda Bir Secdeyi Tehkeden Kimse

 

Ulemâdan Amr bin Ebi Amr şöyle demiştir: -İmâm Muhammed (R.A.) den sordum :.

Bir kimse, bir namazın bir secdesini terk edip, onun han­gi namazın secdesi olduğunu unutsa, o kimsenin ne yapması ge­rekir?

İmâm Muhammed, cevaben

O kimse beş vakit namaz iade eder, dedi.

Yine kendisine sordum :

Eğer bir kimse, beş günde beş vakit namaz terk etse, fa kat fangi namazlar olduğunu unutsa, ne yapmak lâzımdır?

İmâm Muhammed, cevap olarak:

Beş günlük namazı iade eder, dedi.»[150]

 

Yatsıdan Sonra, Sabahdan Önce Bülüğa Ebe Çocuk

 

Bir çocuk, yatsıyı kıldıktan sonra ve fecrin aydınlanma­sından önce, bulûğa  (erginlik çağma)   ermiş olsa, bu çocuğun kılmış olduğu yatsı namazını iade etmesi (yeniden kılması) lâ­zımdır.

Bu mes'ele,    Muhammed bin Hasan'ın vâkıasıdır.    Durum îm'âm-ı A'zam  (R.A.)'a sordu.  İmâm-ı A'zam (R.A;)'da mezkûr cevabı verince, Muhammed bin Hasan yatsı namazını kaza ey­ledi.[151]

 

Hastalar Kazaya Kalan Namazlarını Nasıl Kılarlar                     

 

Bir kimse, sıhhatli iken geçirmiş olduğu namazını, hasta iken kaza etse, bu durumda teyemmüm, oturarak kılmak veya imâ hallerinden hangisine giıcii yeterse, o şekilde kaza eder.

Sıhhatine kavuştuktan sonra-bu kimsenin kıldığı bu namazlan iade.etmesi lâzım gelmez.

Kişinin vaktinde kılmadığı namazları, evinde kaza etme-si evlâdır. Çünkü, böylece günahlarını örtmüş olur.[152]

 

Namazı Kılıp.Kılmadığını Bilmeyen Kimse

 

Bir kimse namazı, kıldım mı kılmadım mı diye şüpheye düşerse, eğer o kimsenin şüphesi vakit içinde vâki' olmuş ise, o kimse o namazı kılar. Eğer vaktin çıkmasından sonra, şüpheye düşerse, o kimseye bir şey lâzım gelmez.

Üzerine pek çok namazın kazası lâzım olan kimse, ölü­mü sırasında namazlarının kefareti için, muayyen bir miktar mal vasıyyet eylese, bu vasıyyetin, malının üçde birinden yerine getirilmesi lâzımdır.

Her bir vakit namaz için, sadaka-i fıtır için verilmesi ge­reken şey miktarı, .bir şey verilir..

Vitir için de yine, bir sadaka-i fıtır miktarı bir şey verilir.  Her bir günün orucu için de bu miktar verilir.

Eğer bu şahıs malından bir şey vasıyyet etmez, fakat va­risleri (nin tamamı veya bir kısmı) onun namına teberru' eder­lerse, bu da caizdir.[153]

 

Iskat-I Salât

 

Eğer bir şahsın kazaya bıraktığı veya kdamayıp geçirdi­ği namazlar çok olur ve ıskât-ı salât için vasıyyet ettiği buğday az olursa, vitir ile beraber bir gün bir gecelik namaz için meselâ üç sa1[154] buğdayı bir fakire verip, sonra o fakir de bu buğdayı, o şahsm vârisine verir. Devamlı olarak bu buğdayı vâris fakire, fakir de vârise verir... Bu verip almaya, kalmış namazları istiâb edinceye kadar, -kaç defa gerekiyorsa o kadar- devam edilir.^

Keffaret-i salâtı bir defada bir fakire vermek caizdir.

 Fakat, yemin, zihâr ve oruç kefaretlerini, bir defada bir fakire vermek caiz değildir.

Bir kimsenin, kalmış namazları için, hastalık halinde fid­ye vermesi caiz olmaz. Tatarhâniyye'de de böyle zikredilmiştir.

Bir kimse, eğer kılmış olduğu namazları kaza etmeyi iste­se, eğer bu namazlarda bulunan bir noksandan dolayı kaza eder­se, bu güzeldir. Aksi takdirde, bazılarına göre onları kaza etmek mekruhtur.

Bazılarına göre de, kaza olarak kılman bu namazlar na­file bir namaz olduğu için, bunları sabah namazından ve üdndi namazından sonra kılmak mekruhtur. Bu vakitlerin dışında kıl­mak ise mekruh değildir.[155]

 

Misafir (Yolcu) Namazı

 

Hanefî âlimlerine göre,    seferin en az müddeti, orta bir yürüyüşle, senenin en kısa günlerinde üç günlük mesafedir.

Orta bir yürüyüşte i'tibâr edilen, karada, düz yerde yaya yürüyüş ve deve yürüyüşüdür; dağda da, ona uygun olan bir şe­kilde yürümektir. Denizde ise, rüzgârın mu'tedil esmesidir.

İmâm Ebû Yûsuf (RA.)'dan gelen bir rivayette de. sefe­rin eh az müddeti, iki gün ve üçüncü günün ekserisi olarak nak­ledilmiştir.

Hidâye sahibinin tashih ettiğine (sahih bulduğuna) göre, sefer müddetinde fersaha itibar olunmaz.

Fakat, İmâm Mürğînânî ve meşayihin ekserisi, seferin müddetini fersah ile takdir etmişlerdir.

Lâkin, bu mesafenin kaç fersah olduğunda ihtilâf etmiş­lerdir. Bazıları: «Yirmibir fersah- demiş;.bazıları da: «On sekiz fersah» demişlerdir.

İmâm Mürğînânî, ikinci kavil hakkında: «Fetva bu kavil üze­rinedir.» demiştir.

İmâm 'Attabî de Câmi'u'l-FikıhFda, yine İkinci kavil hak­kında «Muhtar olan budur.» demiştir.

Kişinin misafir (yolcu) olması, onun bir yere gitmesi ile olur. Ki misafir (yolcu) olabilmesi için. kendisi ile o yerin arasın­da,-mezkûr mesafe bulunması ve o kişinin, o yere gitmek niyyeti ile, bulunduğu şehrin veya köyün evlerini geçmiş olması gerekir.

Buna göre, o kişi, çıktığı yerin şenliğinden ayrılmadıkça, mi­safir (yolcu) olmaz.                     

Hatta, eğer o kimsenin çıktığı yönde, şehirden (veya köyden) ayrı bir mahalle bulunsa ve bu mahalle eskiden şehre bitişik bir durumda bulunmuş olsa, o kimse bu mahalleyi geçmedikçe mi­safir (yolcu) olmaz.

Finâ-i mısr (şehrin kenarında olan yer) ile şehrin arasın­daki ğulüvve denilen ve dört yüz adımdan az olan yerler bulu­nur ve şehirle buralar arasında ekili yerler de bulunursa, misafir (yolcu)  olmak   hususunda., onu da geçmek   gerektiğine i'tibâr olunur.

Fakat, finâ-i mısr hakkında mezkûr ihtilâf bulunursa, onu geçmiş olmaya i'tibâr olunmaz.[156]

 

Yolcular Hakkındaki Bazı Hükümler

 

Misafirler hakkında, mukîmlere    muhalif olan pek çok hükümler vardır. Meselâ r

Ramazan ayında gündüz yiyip içmenin mübâh olması, gibi... Mesih müddetinin üç güne kadar uzatılması, gibi...

Cum'a ve bayram namazları ile kurban kesmenin vâcib ol­masının, sakıt olması, gibi...

Dört rek'atli olan namazlarda farzı iki rek'at olarak kı-altmak, Hanefî imamlarına göre, misafir için lâzımdır.

Hatta, bu namazı, eğer misafir  (yolcu)  olan kimse, ta-amlarsa, bu durum mekruh olur.

Fakat, tamamlamış olması hâlinde, gerekli tafsilât şöyle­dir -'Eğer ikinci rek'atde teşehhüd miktarı oturmuşsa, namazı sa­hih olur. Sonra kılman iki rek'at ise, nafile olur. Fakat, böyle apmış olan kimse, isâette bulunmuş olur. Çünkü, bu durumda selâmı te'hir etmiş ve nafileyi farzın iftitâh tekbîrine bina etmiş olmaktadır.

Fakat, bu kimse ikinci rek'atte oturmamışsa, onun kıldığı farz bâtıl olur; yâni farzı edâ etmiş olmaz. Çünkü bu durumda da fai"zı terk etmiş olmaktadır. Nitekim, sabah namazlarında ve Cum'a namazlarında ka'denin (oturuşun) terk edilmesi ile de farz bâtıl olup, edâ edilmiş olmamaktadu.

Keza, eğer misafir (yoîcu) olan kimse, ilk iki rek'atten birinde kıraati terk etse, yine farzı edâ etmiş olmaz.[157]

 

Seferle İlgili Bazı Hükümler

 

Misafir (yolcu) olan kimse, vatanına dönmedikçe yahud vatanı olmayan bir şehir veya köyde on beş gün ikâmete niyyet etmedikçe, sefer hükmü ile amel etmekten hâli olmaz.

Yolcunun dönüp vatanına girmesi hâlinde, ikâmete niy­yet etmesi şart değildir.

Eğer misafir (yolcu), vatanının dışında bir yerde, on beş günden daha az bir müddet oturmaya niyyet ederse, o kimseden sefer hükmü zail olmaz. Yâni, o kimse hakkında, sefer hükümleri devam eder.

Keza, eğer iki yerde -meselâ : Mekke ve Mina'da beş gün oturmaya niyyet eylese, yine o kimseden sefer hükmü zail olmaz. Ancak, o kimse -devamlı- bu iki yerden birinde ge­celerse, bu durumda, bu iki yerde ikâmete niyyet ederse, kendi­sinden sefer hükmü zail olur.

Eğer, misafir  (yolcu)  bir yerde   «yarın kalkarım»  diye­rek, senelerce durmuş olsa, Hanefi imamlarına göre, bu kimse mukim olmaz ve kendisinden sefer hükümleri kalkmaz.

Fetevâyi Gıyâsiyye'de : «Herhangi bir misafir (yolcu) bir şehre girip, ne zaman maksadı hâsıl olursa, o şehirden o zaman çıkmaya niyyet ederse, o kimse mukîm olmaz. Ancak, o kimsenin maksadının, on beş günden az bir zamanda hasıl olmayacağı bi­linirse, o kimse, mezkûr şehirde ikâmete niyyet etmese bile mu­kim olur.» denilmiştir.

Askerin,  dârü'l-harbde ikâmete niyyet etmesi sahih ol­maz'. Fakat, eğer asker dârü'l-harbe enıân ile girmişse, ikâmete ıiyyet etmesi sahih olur.

Sahrada ikâmete niyyet etmek sahih olmaz.

Fakat, eğer bu niyyeti çadır ehlinden olanlar yapım, yerde, ikâmet müddetince kendilerine yetecek kadar'su ve ot bulunmakta ise, bu kimselerin niyyetleri sahih olur. Bu kimseler o yerde mukim olurlar.

Bu kimseler, o yerden ayrılıp, başka bir yere gitmeye niy­yet ettikleri zaman, eğer kalktıkları yer ile varacakları yerin ara­sı, sefer mesafesi kadar olursa, bu kimseler yine misafir  (yol­cu) olurlar. Aksı takdirde misafir (yolcu) olmazlar.

Herhangi, bir kâfir, dârü'l-harbde İslâm'a gelirse, ikâmeti üzere bakî kalır. Ona sefer hükmü arız olmaz.

Eğer o kimse, kâfirlerden korkup, niyyetsdz olarak üç gün­lük bir yere sefer irâdesi ile kaçmış olsa, sahih kavil üzere misa­fir olur.

Seferde ve ikâmette (yolcu veya mukim olmakta), met-bû'un (kenaısıne tâbi olunan kimsenin)   niyyetine itibâr edilir. Tâbi'dn (birine tâbi' olan kimsenin) niyyetine i'tibar olunmaz.

Meselâ: Askerin değil, onunla birlikte bulunan haufenin veya komutanın nivyctıne i'tibâr edilir.

Karısı ile birlikte bulunan kocanın niyyeti mu'teberdir. likte bulunan efendinin niyyeti mu'teberdir.

îşçi ile birlikte bulunan iş verenin niyyeti mu'teberdir.

Talebesi ile birlikte bulunan üstadın niyyeti mu'teberdir.

Yâni, Komutan ile birlikte bulunan asker, rızkını gerek mezkûr komutandan alıyor, gerekse rızkını beytü'l-mâl'den te'-min etmekte bulunsun veyahut da askerleri bu komutanın yanına sultan ta'yin etmiş olsun, bu durumlar arasında bir fark yok­tur. Sahih olan kavil üzere, komutanın niyyethıe i'tibâr olunur.

Fakat, nafile olarak cihâd eden kimse hakkında i'tibâr .kendi niyyetinedir.

Bir kimse, başka bir kimseyi zulüm ve baskı ile sürüp götürse, fakat götürülen kimse nereye   götürüldüğünü bilmese ve götüren kimseye sorduğu zaman, o da haber vermese, o gö­türülen kimse üç güne kadar namazını tamam olarak kılar. Üç günden sonra da, kasreder.. (Yâni dört rek'atli farzları iki rek'at olarak kılar).

Keza, tâbi' olan' her kimse, metbû'unun (tâbi' olduğu kimsenin) niyyetini bümese ye sorduğu zaman, o kimse niyyeti­ni bildircnese, tâbi' olan o kimsenin, ikâmet veya sefer hallerin­den hangisi üzere bulunmakta idiyse, o asıl üzere amel etmesi uygundur. Yani bulunduğu durumun aksi ortaya çıkıncaya ka­dar, kendi asıl durumu ne idiyse o duruma göre amel etmelidir.

Herhangi bir sebepten dolayı, suâl sormanın sakıncalı olma­sı, suâl sorulduğu zaman, cevâp alınmaması menzilesindedir.

Herhangi bir misafir    (yolcu) borçlu   olur ve alacaklısı kendisini habsederse, borçlu olan bu yolcunun eğer eli de dar ise ve ikâmete niyyet etmezse, namazı kasreder. (Yani dört rek'atli farzları iki rek'at olarak kılar).

Keza, borçlu olan bu kimsenin eli geniş olur: ve borcunu ödemeye niyyet eder veya niyyet etmezse, yine namazı kasreder.

Fakat, eğer borcunu ödememeye niyyet ederse, namazını tamam kılar. Çünkü, bu niyyeti ikâmete niyyet menzilesindedir. Muhiyt'te de böyle zikredilmiştir.

Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (B.A.) «Eli dar olan ve hapsedilmiş bulunan borçlu, namazını tamam kılar. Keza, eli geniş olsa bile yine namazını tamam kılar. Ancak borcunu ödemeye' azmetmiş ise, eli geniş olan kimse, o vakit namazı kasreder.» demiştir.

Biri mukim ve biri misafir olan iki ortağın, müştereken bir köleleri bulunsa, eğer onlar o köleyi gün nöbeti ile çalıştır­makta iseler, o köle mukîmin nöbetinde namazlarını tamam kı­lar; misafirin nöbetinde ise kasreder.

Eğer, mezkûr ortakların bu köleyi .çalıştırmaları, söylenen şekil üzere değilse, o köleye namaz kıldığı zaman, iki rek'atte oturması farzdır. Ve o kölenin bu durumda namazını tamam kıl­ması ihtiyata daha uygundur.

Buna göre, o kölenin gerek vaktin içinde ve gerekse vaktin   . dışında, mukime iktidâ etmesi caiz değildir.

Herhangi bir halîfe, sefere niyyet etmeden vilâyetlerini dolaşıp gezerse, diğer insanlar gibi, namazını tamam kılar. Eğer kendi vilâyetinde, sefer mesafesi kasdederse, sahih kavil üzere, halife namazı kasreder. Çünkü, Nebiyyi Ekrem (Sallallahü Tea-lâ Aleyhi ve Sellemî Efendimiz ve Hülefâyi Râşidin, Medine'­den Mekke'ye gittikleri zaman,, namazlarını kasretmişlerdir.

Herhangi bir kâfir, sefer müddeti kasdederek, yerinden çıksa ve yolda İslâm'a gelse, bu durumda da onun maksadı olan yere üç günden az bir mesafe kalmış olsa, bu kimse namazı kas-reylemez; tamam küar.

Keza, çocuk da babası ile birlikte sefer mesâfesini kas­dederek çıksa ve yolda bulûğa erse, yine bu durumda varacak­ları yere üç günden az bir mesafe kalmış olsa, bu kimse nama­zını "kasretmez; yani tamam kılar.

Kâfirin müslüman olmasında, muhtar olan, onun namazı kasretmesidir. Çocuk ise, onun hilâfınadır. Bazı âlimler de «On­ların ikisi de kasreder.» demişlerdir. .

Sefer mesâfesini kasdederek çıkan hayızlı kadın, temiz­lendiği vakitte, varmak (İstediği yere   üç günden az bir mesafe kalmış olursa, bu kadm, sahih kavil üzere namazını tamam kılar.

Bir namazın vakti baki oldukça, henüz o namaz eda edil­memiş olursa, kulun hâlinin değişmesi sebebi ile, o nazamın da bir sıfattan'bir başka sıfata değişmesi kabildir.

Fakat, vakti çıkmış olan namaz, kişinin o sırada bulunduğu hal i'tiban ile -namaz- hangi sıfatta ise, o sıfat üzere kalır. Ve o sıfat üzere, kişinin zimmetinde karar kılmış olur.

Namazın, bulunduğu sıfat üzere kişinin üzerinde karar kılması hususunda, Hanefî îmâmlannca mu'teber olan vaktin sonudur. Yanî vaktin sonunda (=Allahu Ekber) diyecek kadar bir zamanın kalmış olması, bü husus için mu'teberdir.

Bu zaman zarfında, misafir ikâmete niyyet etse, onun na­mazı iki rek'atten, dört rek'ate mütesrayvir olmuş (değişmiş) olur[158]

 

Misafirin Mukîme Îktidast

 

Keza, iktidâ tamam olmak şartiyle, misafirin mukîme ik-tidâsı ile yine misafirin namazı iki rek'atten dört rek'ate dönüş­müş olur.

Binâenaleyh, eğer misafir mukîme vakit içinde iktida eylese, bu sahih olur ve misafirin namazı tamamlaması lâzım gelir.

Fakat, vakit hâricinde, misafir muKîme iktidâ eylese, bu sa­hih olmaz. Çünkü, o namazın onun zimmetinde iki rek'at olması mütekarrir olmuştur. Ve bu durum iktidâ etmiş olması ile müte-gayyir (değişmiş) olmaz.

Buna göre, vakit haricinde misafirin mukime iktidâ etme­sinde, ka'de hakkında farz kılanın nafile kılana iktidâ etmesi lâ: zım gelir. Bu ise sahih olmadığından, o dahi sahih olmaz.

Eğer, misafir,vakit içinde mukîme iktida etse, fakat son­ra onun namazı fâsid olsa, iktidâ zail olmuş olduğu için, o kim­se namazı iki rek'at kılar.

Mukîmin vakit içinde veya vakit dışında misafire iktidâ etmesi sahih olur.

Misafir iki rek'ati kıldıktan sonra, ona iktidâ eden mukîm kalkıp, namazını sahih' kavil üzere- kıraat etmeden tamam­lar. Bazıları: «Kıraat ederek tamamlar.» demişlerdir.

Misafir imâm olunca, iki rek'atte selâm verdiği zaman, cemâate hitap ederek: «Namazınızı tamamlayınız. Biz misafir bir topluluğuz.» veya «...Ben f isaf irim.» demesi müstehaptır.

Bir kimse, mukîm olarak geçirmiş olduğu namazı, misafir olduğu zaman kaza ederse, dört rek'at kılar.

Eğer misafir iken geçirmiş olduğu namazı, mukîm oldu­ğu halde kaza ederse, iki rek'at kılar.[159]

 

Vatan Kaç Kısımdır

 

Vatan üç çeşittir :

1-Vatan-ı aslî,

2-Vatan-ı ikâmet,

3-Vatan-ı sefer.

Vatan-ı aslı: .Kışının doğduğu veya evlenmiş bulunduğu yerdir. Ki kişi orada yaşayıp geçinmek ve oradan ayrılmamak niyyetindedir.

Babası ve anası kişinin doğduğu yerden başka bir yerde bu lunsa, kendisi de bulûğa ermiş olduğu halde, bu beldede evlen­memiş olsa, o belde bu kişinin vatanı olmaz.

Mebsût'da «Vatan-i" asli, kişânin kendisinde doğup bü­yüdüğü yerdir. Veya, kişinin kendisini vatan edindiği veyahud da kendisinde evlendiği yerdir.» denilmiştir.

Mebsût Sahibi'nin: «...veya, kişinin kendisini vatan edindi­ği...» sözü, «kişinin orada durmaya azmetmiş olduğunu ve orada evlenmiş olsa da, olmasa da, oradan çıkmak niyyetinde olmadı-ğını» ifâde etmektedir.

Bir misafir, bir şehirde evlenmiş olsa, fakat orada ikâmete niyyet etmese, bazıları: «Bu kimse, bu şehirde mukim olmaz.» demişler; bazı-âlimler de: «...mukîm olur.» demişlerdir. Evceh olanda budur.

Eğer, bir kişinin iki beldede hanımı bulunsa, o kişi bu beldelerin hangisine girerse, girsin, mukîm olur.

Eğer, o kimsenin bu beldelerin birinde bulunan- ha vefat etse, fakat o kimsenin orada evi ve gelir getiren malları kalsa, o beldenin o kimseye vatan olarak baki olup olmayacağı hususunda ihtilâf vardır.

Bazı kimseler : «O belde, o kimseye vatan olmakta baki kal­maz, demişlerdir.

Bazıları ise : «... vatan olmakta baki kalır.» demişlerdir.

Vatan-ı ikâmet : Kişinin kendisinde doğmadığı, hanımı­nın bulunmadığı, fakat on beş gün veya daha fazla orada ikâmet etmeye niyyet ettiği yerdir.

Vatan-ı sefer : Kişinin kendisinde on beş günden az otur­maya niyyet ettiği yerdir. Vatan-ı sefer'e, vatan-ı süknâ ismi de verilir. Fâkihler, onun vatan oluşuna i'tibar etmezler.[160]

 

Konuda Bazı Mes'eleler

 

Vatan-ı aslî, bir başka yeri aslî vatan edinmekle, aslî va­tan olmaktan çıkmış olur.

Hatta, eğer bir kimsenin bir vatan-ı aslîsi olsa ve o kimse buradan ayrılıp, bir başka yeri vatan tutsa, önceki yer vatan ol­maktan çıkar.

Bu kimse, sonradan buraya gelip girmiş olsa, ikâmete niyyet etmedikçe, namazı tamam kılması lâzım gelmez.

Vatan-ı asli, vatan-ı ikâmet ile ve-vatan-ı sefer ile, asli va­tan olmaktan çıkmaz.

Vatan-ı ikâmet ise, diğer bir vatan-ı ikâmet ile ikâmet va­tanı olmaktan çıkmaz. Bu iki ikâmet vatanı arasında, sefer mesa­fesi olmasa bile, ikinci ikâmet vatanı ilk ikâmet vatanını ikâmet vatanı olmaktan çıkarır.                «

Vatan-ı ikâmet, vatan-ı sefer ile de, ikâmet vatanı olmaktan çıkar,

Vatan-ı ikâmet, yeni bir ikâmet vatanı edinilmemiş olsa bile, sadece sefere (yolculuğa) çıkmış olmakla, vatan-ı ikâmet ol­maktan çıkar.

Vatan-ı asli sabittir; bunun için sefer (yolculuk) ittifakla şart değildir.

Zahir rivayete göre, vatan-ı ikâmet de sabittir; bunun için de sefer şart değildir. Fakat, İmâm Muhammed (R.A)'den, va­tan-ı ikâmetin sabit olması için, seferin şart olduğu da rivayet edilmiştir.

Hatta, eğer bir kimse şehrinden sefer niyyeti ile çıkıp, bir köye ulaşınca, orada on beş gün oturmaya niyyet eylese, İmâm Muhammed (R.A.)s'e göre, o köy o kimse için vatan-ı ikâmet ol­maz.  

Keza, eğer bir kimse sefer kasdı ile çıkıp, sefer müddeti kadar gitmeden bir köyde ikâmet etse, yine İmâm Muhammed (R.A.)'e göre, o köy o kimse dçin vatan-ı ikâmet olmaz.

Fakat, zahir rivayet üzere, bu iki durumda da, o köy vatan-ı ikâmet olur.

Misafirin (yolcunun) sünnetleri terk etmesine ruhsat var­dır. Bazıları: «Sünnetlerin   terkedilmesi konusunda    misafirler için ruhsat yoktur.»- demişlerdir.

Bu hususta en âdil olan Hindi vânî'nin şu kavlidir: «Misafirin inme ve konaklama halinde, namazların sünnetlerini kılması efdaldır. Fakat, seyir halinde, sabah namazının sünnetinden baş­ka sünnetleri terk etmek efdâldir.»

Seferde olan ruhsat hakkında, asî olan misafir ile muti' (= itaat edici)  olan misafîr arasında, Hanefî İmamlarına göre bir fark yoktur.

Arafat'da öğle ile ikindiden başka ve Müzdelife'de akşam ile yatsıdan başka, bir vakitte iki namazın arasını cem' etmek (bir vakitte iki namaz kılmak) Hanefi İmamlarına göre, caiz de­ğildir.

Fakat, diğer üç mezhebin imamlarına göre, Öğle ile ikin­dinin arasını ve akşam ile yatsının arasını, seferde veya yağmur, yağması özründen dolayı, bir vakitte cem' etmek caizdir. Ve bu cem'in de takdimi veya te'hîri arasında bir fark yoktur.

Meselâ : Sonraki namazı, önceki namazın vaktinde veya önceki namazı sonraki namazın vaktinde kılmak caizdir. Hepsi­nin de delilleri, Haiebî'nin Şerfr-i Kebîr'inde zikredilmiştir.[161]

 

Cum'a Namazı  

Cum'anm şartlarını kendisinde toplayan kimsenin Cum namazını kılması farz-ı ayındır.                                              

Cum'a namazının vâcib (farz) olması için, diğer namaz­ların vücûbuna (farz olmasına) şart olan, îslâm, akıl, bulûğ, ha-yızdan ve nifastan tomiz olmak gibi şartların üzerine, ilâve edi­len bazı şartlar daha- vardır.

Cuma'nın edası için de, diğer namazların edasının şartları olan, temizlikten ve diğerlerinden fazla olarak, bazı şartlar vardır[162]

 

Cum'a Namazının Vücübunun Şartları

 

Cum'a namazımn vücûbu (farz olması) için altı şart vardır.-

1- Erkek olmak. Cum'a namazı kadınlara vâcib (farz) de­ğildir.                                                                                     

2- Mukîm olmak. Misafire (yolcuya) Cum'a namazı vâcib (farz) değildir.

3- Hür olmak. Köleye Cum'a namazı vâcib (farz) değildir. Eğer efendisi, kölesine Cum'a namazını kılması için izin verirse, bazıları : «Ona Cum'a kılmak vâcib (farz) olur.» demişlerdir.

Bazıları da «O köle muhayyerdir; dilerse    Cum'a namazını kılar, dilerse kılmaz. demişlerdir.

Mükâteb [163] köleye, Cum'a namazı vâcibtir (farzdır).

Keza, mu'tak'ül-ba'z ' ( = bir kısmı azad olunmuş) olan köleye de Cum'a namazı vâcibtir (farzdır.)

Fakat, kendisine   ticâret yapması için izin verilmiş olan köleye, Cum'a namazı vâcib (farz) değildir.

Bazı âlimler : «Müste'cirin (bir kimsenin emeğini kirala­yıp onu çalıştıran kimsenin) âcirini (emeğini kiraladığı kimseyi) Cum'a kılmaktan men etmesi caizdir.» demişlerdir.

Ve fakat, esahh olan, müste'cirin âcirini Cum'a kılmaktan men, etmesinin caiz olmadığıdır.

Cami uzak olduğu takdirde, o âcirin, Cum'a ile meşgul ol­duğu vaktin ücreti, ücretinden düşülür.

Eğer cami yakın ise, o âcirin ücretinden bir şey düşmez; ta'-yin edilmiş bulunan ücretin-tamamına müstahak olur.

4- Sıhhatli olmak. Buna göre, hasta olan kimse, Cum'aya gitmekle hastalığının artmasından veya zor iyileşmesinden kor-karsa, o hastaya C\ım'a vâcib olmaz, (farz olmaz.)

Yürümekten ve hareket etmekten zayıf düşen, çok yaşlı kimseler de, hastalar gibidir.

5- Gözlerin salim olması. Buna göre, a'rtıâ olan kimseye Cum'a namazı İmâm-ı A'zam (R.AJ'a göre mutlaka farz değildir.

Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) göre, eğer o a'ma kendisini .yeden (yani elinden tutup onu câmi'e götüren) bir kimse bulunursa, o a'mâya Cum'a namazı farz olur.

6- Ayakların salim olması. KÖtürüm olan ve iki ayağı ke­silmiş bulunan kimseye Cum'a namazı farz olmaz.

Kendisini camiye götürecek bir kimse bulunsa bile; bu kim­seye Cum'a namazı farz olmaz.

Hastaya bakan, onu tedavi eden kimse de hasta gibidir. Eğer onun câmi'e gitmesi ile hastanın ziyana uğrama   ihtimâli olursa, esahh kavil üzere, o hastaya bakıp tedavi eden kimseye de Cum'a namazı farz değildir.

Buna göre hastayı tedavi etmek de,.Cum'a ve cemâ'atten ge­ri kalmayı mubah kılan Özürlerdendir.

Keza, zâlimden veya benzerlerinden korkmak; yağmur, kar, çamur ve emsali gibi şeylerin    hepsi Cum'a ve cemâatten geri durmayı mübâh kılar.

Zikredilen bu altı şart kendisinde bulunmayan kimseye Cum'a namazı farz olmaz.

Fakat, bu kimseler Cum'aya hazır bulunurlar ve Cum'a namazını kılarlarsa, bu namaz onlara vaktin farzı için kâfi olur.

Nitekim, fakir bir kimse haccetse, ondan farz sakıt olur. Da­ha sonra zengin olursa, kendisine tekrar hacc farz olmaz.[164]

 

Cum'anın Edasının Şartları

 

Cumanın edasının şartları da altıdır :

1- Cunı'amn şehir veya şehir hükmünde olan bir yerde kılınması gerekir.

Hanefi İmamlarına göre, şehir veya şehir hükmünde olma­yan yerlerde cum'a kılmak sahih olmaz.[165]

 

Şehrin Ta'rîfi

 

Şehrin ta'riflnde ihtilâf vardır.

Sahih olan kavil. Hidâye Sahibi'nin söylediği şu sözdür : «Şehir, kendisinde hadleri ikâme eden bir emrin ve hükümleri yerine getiren bir kâdî'nin bulunduğu yerdir.»

Burada, hadleri ikâme etmenin, kudret olduğu Tunfetül'-Fu-kahâ'da açıklanmıştır.

Bu yerin, mahallelerinin, sokaklarının, çarşılarının .ve büyük köylerinin bulunmasının gerektiğini, yine Tuhfe sahibi açıkla­mıştır.                                               

Fakat emir ve kâdi'nin şanı, hükümleri yerine getirmek ve hadleri ikâme etmek olması gâlib olduğundan, onların bulundu­ğu beldelerin çarşılarının, sokaklarının vs büyük köylerinin bu­lunması zarurî olduğundan dolayı, Hidâye Sahibi bunları tasrih etmemiştir.

Cum'a namazını edâ etmek için, mescid ve cami şart Buna göre, Cum'a namazı, fînâî mısr'da da caizdir.

Finâ-î mısr : Şehre bitişik olan ve şehrin maslahatları için ha­zırlanmış bulunan yerdir.

Meselâ : At meydanı, ok meydanı, asker toplanan yer, ölüleri defnetmek, cenaze namazı kılmak ve benzeri şeyler için alıko­nulup şehre bitişik olan yerler, finâ-i mısr'dır.

Cum'ayı hacc mevsiminde, Halife'ntn   veya Hicaz emirinin yâni Mekke Valisinin mevcud olması şartı ile Mina'da kılmak, caizdir. Fakat bu rne.s'elede, yine    İmâm Muhammed   (R.A.)in 'muhalefeti vardır.

Fakat, eğer orada Hicaz emîri mevcud olmaz, fakat ancak mevsimin emîri olan emürü'l-hüccâc mevcud ise, "orada Cum'a kılınması, bilittifak caiz olmaz.

Mina'da ittifakla bayram namazı da kılınmaz. Çünkü orada hacılar sâdece hacla ilgili işlerle meşgul olurlar ve başka bir şey­le uğraşmazlar.

Şehirde Cum'a namazını kılmak, ımkm-ı A'zam (R.A.)'dan zahir rivayete göre, sadece bir yerde caiz olur; bir şehirde bir­den çok yerde Cum'a kılınması caiz olmaz. I

Ve yine İmâm  A'zam   (R.A.)'dan, İmâm    Muhammed  'in kavli gibi, şehirde, müteaddid yerlerde Cum'a kılmanın caiz olduğu da rivayet edilmiştir. Alimlerin bazıları, bu kavlin sahih olduğuna hükmetmişlerdir.

imâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'dan, bir şehirde ancak iki yerde Cum'a kılmanın caiz olduğu ve bu iki yerin arasında ve-bu iki yeri birbirinden ayıran bir nehii bulunmadıkça oralarda Cum'a kılmanın caiz olmadığı rivayet edilmiştir.

Müteaddid yerlerde Cum'a kılmanın caiz olmadığı kavli­ne göre, eğer bir şehirde cum'a namazı, birkaç yerde kılınmış ol­sa, bu durumda ihtilâf edilmiştir. Bazılarına göre, sahih olan Ön­ce bitirilmiş olan cum'adır. Fakat, esahh olan kavil şudur ki Hangisi evvel iftitah etmişse, onun kıldığı cum'a sahihtir.

Buna göre, eğer bir şehirde, müteaddid yerlerde cum'a kılan­ların hepsi beraber (yani aynı zamanda) kılmış olsa veya hangi­sinin önce kılmış olduğunda şüphe edilse, cümlesinin namazı fâsid olur.[166]

 

Bir Şehirde Birden Çok Yerde Cum'a Kılmak

 

Cum'anm müteaddid yerde kılınması hususunda ve şehir kelimesinin açıklanmasında ihtilâf edilmiş olduğu için, âlimler şöyle demişlerdir : Cum'anm caiz olup olmadığı hususunda ih­tilâf edilmiş olan yerde yapılması uygun olan şudur : Cum'anm farzından sonra, ahir zuhur niyyeti ile dört rek'at namaz kılın­malıdır. Ta ki, eğer bir kimsenin kıldığı Cum'a sahih olursa, mezkûr niyyet ile kıldığı dört rek'at namaz, o kimsenin zimme­tinde kalmış öğle namazı var ise, onun yerine kâim olur. Üzerin­de -kazaya kalmış- böyle bir -namaz- zimmeti yoksa, bu du­rumda kıldığı dört rek'at namaz, nafile olur.

O dört rek'at namaza şöyle niyyet etmek gerekir : «Vaktine yetişip, henüz benden sakıt olmayan, âhır zuhuru kılmaya niy­yet ettim.» demelidir.

Evlâ olan : Cum'anm farzından sonra, cum'anm sünnetini kılıp, sonra mezkûr niyyetle dört rek'at daha kılmaktır. Sonra da vaktin sünneti diye iki rek'at daha kılmalıdır. Ta ki, eğer kıldığı cum'a sahih olursa, onun sünnetini lâyık olduğu şekil üzere edâ eylemiş olsun. Ve eğer kıldığı cum'a sahih olmamışsa, öğle na­mazını sünnetleri ile kılmış bulunsun.

Üzerinde kazaya kalmış öğle namazı bulunmayan kimse­nin, âhır zuhur niyyeti ile kılmış olduğu dört. rek'atin her birinde fâtihâ'dan sonra, bir sûre okuması uygun olur.

Çünkü, eğer kıldığı dört rek'at, öğlenin farzı yerine olur­sa, o sûreler namazına zarar vermez. Bu namaz, eğer nafile olursa, onun bütün rek'at]erinde, fâtihâ'daıı sonra sûre okumak vacibtir.                                                                             

Şehrin etrafında sakin olan kimsenin kendisi ile şehir arasında, bir aralık bir meydan bulunmasa, bilâkis binalar biti­şik olursa, o kimsenin üzerine cum'a namazını kılmak farzdır.

Fakat, eğer o kimse ile şehir arasında, mezraalar, mer'a-lar veya bir .boşluk bulunursa, o yerde şehirden ses de işitilse bi­le, o kimsenin üzerine, Cum'a kılmak farz olmaz.

İmâm Muhâmmed  (R.A.)'den, ses işatüdiği zaman, mn farz olacağı da rivayet edilmiştir.  .

Eğer cum'a gününde, bir köylü şehire girip, orada cum'a vaktine kadar kalmaya niyyeti bulunursa, o kimsenin   cum'ayı kılması lâzım olur.

Fakat, eğer o kimse Gum'a vaktine girmeden,    şehirden çıkmaya niyyet. ederse, o kimseye cum'a kılmak farz olmaz.

Eğer, cum'a vakti girdikten sonra, şehirden çıkmaya niy­yet ederse, o kimseye cum'a kılmak bazılarının kavli üzere lâzım

Fâküı Ebu'I-Leys : «Bu durumda o kimseye, cum'a kılmak lâzım olmaz.» demiş; Kâdihân da bunu ihtiyar eylemiştir.[167]

 

Velıyyul - Emr

 

Cum'ayı veliyyü'l-emr'in veya onun. cum'a kıldırmak üzere izin vermiş olduğu başka bir kimsenin kıldırması da, cum'amn edasının şartlamadandır.

Eğer veîiyyü'1-emr, teba'sından birini bir tarafa emir tayin etmiş bulunsa, onun da bulunduğu kavme, imâm olup cum'a­yı. kıldırması caizdir.

Veliyyü'l-emr'den berâtı olmayan mü'tegallibin, eğer r'eâyâda sireti, emirlerin sîreti gibi olursa, o kimsenin de imâm olup cum'a kıldırması caizdir.

Herhangi bir kâdi'ya vehiyyü'l-emr'den sarahaten veya delâletin emir ve irâde olmazsa, o kimsenin imâm olup, cuın'a kıl­dırması caiz olmaz.

Veliyyü'1-emr tarafından nasb olunan subaşı (âsâyiş âmi­ri) da hüküm bakımından kâdi gibidir..

Fakat, îmâm Ebû Yusuf (E.A.) 'un : «Bir şehirde subaşı n olunan kimsenin insanlara cum'a kıldırması caizdir. Fakat, kâdî-nin sarahaten veya delâleten izin almış bulunmadıkça, insanlara cum'a kıldırması caiz olmaz.» dediği rivayet olunmuştur

Eğer, bir şehirde kâdi olan kimse ölse, onun yerine bakan kimsenin, ölenin yerine, Veliyyü'1-emr tarafından ta'yin edilmiş olan kimsenin gelmesine kadar, insanlara cum'a kıldırması

Keza, bu durumda, valinin yerine bakacak bir kimse ol­mazsa, bu durumda, eğer kâdi veya ta'yin edilmiş subaşı namın­da bir zabitin imamlığı ile cum'a kılmak sahihtir.

Yine, bu sûretde sayılan, kimselerden hiç biri bulunmaz, fakat insanlar bir şahsın üzerinde ittifak ederler ve onun imame­ti ile cum'ayı kıîm'ak hususunda anlaşırlarsa ye o kimse de cum'­ayı kıldırırsa, bu da sahihtir. Çünkü, bu durumda zaruret vardır.

Fakat, zikredilen kimselerden birinin bulunması hâlinde, veliyyü'l-emr'den hususi olarak izin almış olmadıkça -sayılan kimselerden başka bir kimsenin cum'a kıldırması caiz olmaz. Çünkü, bu kimselerden biri varken, başkasının cum'a kıldırma­sında bir zaruret yoktur.

Halifenin vefat etmesi hâlinde, âmmenin işlerini. yürüt­mekte olan valilerinin ve emirlerinin   bulundukları   yerlerde cum'a kıldırmaları caizdir. Çünkü bunlar, halîfenin vefat etmesi ile vazifelerinden azledilmiş olmazlar.

Eğer cum'ayı kıldırmaya me'mur olan kimse, cum'aya başladıktan sonra, vehiyyü'1-emr tarafından onun yerine, başka biri ta'yin edilmiş ve o kimse cum'a kılman yere gelmiş bulunsa, o kimsenin kıldırdığı cum'a sahih olur ve insanlar onunla bera­ber kıldıkları namazı, sonradan gelmiş olan kimse ile bir daha iade etmezler (yeniden kılmazlar).

Eğer, ikinci şahıs, birinci şahsın cum'aya başlamasından ön­ce gelir ve hazır bulunursa., önceki şahsın cum'aya başlaması sa­hih olmaz. İnsanların cum'ayı sonradan gelen şahısla    birlikte

kılmaları gerekir.

Bir sultan- kadın olursa, cum'a kılınmasına onun emir vermesi câiz.dir. Fakat, insanlara bizzat kendisinin cuma' kıldır­ması caiz değildir.

Cum'a kıldırmaya me'mur olan kimsenin, yerine başkası­nı geçirerek, ona cum'a kıldırması caizdir. Hattâ, yerine başkası­nı geçirmesi için veliyyü'l-emr'den izin almamış olsa bile, yine ca­izdir.

Kâdi ise bunun hilafınadır; Veliyyül-emrden izin alma­dıkça nâib kullanmaz.                                   

Cum'a kıldırmaya me'mur olan kimsenin yerine başkasını bırakmasının caiz olmasında, kendisinin özürlü bulunması' ile özürsüz olması, veya başkasını yerine namaz için geçirmesi ile hutbe için geçirmesi arasında bir fark yoktur.

Hutbeye izin vermek, namaza da izin vermektir. Aksi dâ böyledir.[168]

 

Cum'anîn Vakti

 

3- Cunı'amn edasının şartlarından biri de vakittir.

Cum'a namazı vakitten sonra sahih olmaz. Fakat diğer na­mazların, vaktinden sonra kaza edilmeleri sahihtir.

Cum'amn vakti, ittifakla öğle namazının vaktidir. Zeval­den önce cum'a kılmak caiz değildir.

Ancak bu, imâm Ahmed bin Hanbel!in kavline göre caizdir.                                                                          

İkindi namazının vakti girdikten sonra da, cum'a kılmak caiz değildir. îmânı Mâlik de bu kavle muhaliftir.

Eğer cum'a kılınırken vakit çıkmış olsa, namaz kılan kim­se, cum'ayı bırakıp, öğle namazını kılmaya baştan başlar. Hanefî İmamlarına göre, öğle namazını, cum'a namazının üzerine bina eylemez. îmânı Şafiî de buna muhaliftir.

4- Cum'amn edasının şartlarından biri de hutbedir.

Cum'ada hutbenin şart oduğu üzerinde cumhur-ı ulema itti­fak etmiştir.[169]

 

Hutbenin Şabtı

 

Hutbenin şartı, onun vakit içinde olmasıdır. Vakit girme den cum'a hutbesi sahih olmaz.

Hutbenin, cemâatin huzurunda olması da şarttır.   Buna göre hatîb, hutbeyi yalnız ..basma okur ve cemâat sonradan gelmiş olursa, o hatibin bu cemâate cum'a namazı kıldırması sahi olmaz.

Hatibin hutbeyi açıktan okuması, cemâatdn de onu dinle mek için hazır bulunması şarttır.

Hatta, eğer cemâatin tamamı hatibten uzakta bulunur veya uyursa, veyahud da hepsi de sağır olursa, bu durumlarda bile dinlemek için hazır bulunmuş olmaları kâfidir.[170]

 

Hutbenin Rüknü

 

îmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre, hutbenin rüknü : Hutbe ni yeti ile Allahu Teâlâ'yı mutlak zikretmektir.

Diğer iki imamımıza göre ise : Hutbe ismini alan şeyin uzunca bir zikir olması lazımdır..[171]

 

Hutbenin Vâcibleri

 

Hutbenin vâcibleri : Hutbeyi, taharetle ve ayakta olarak ve de setr-i avret ile .okumaktır.

Hutbenin Sünnetleri ; Hutbeyi iki kısma ayırarak, bunların arasında hafif bir oturuşla (bir teşbih veya üç âyet okuyacak ka­dar) oturmaktır. Böylece bu hutbeye, iki hutbe denir.

Bu iki hutbenin her biri, Allahu Teâlâ'ya hamdi, kelime şehâdeti ve Peygamber (S.A.V) Efendimize salevâtı ihtiva etmedir.

Birinci hutbe, bir âyet-i kerimenin tilâveti ile va'z ve m sihatı ihtiva etmelidir.

İkinci hutibe ise, -va'z yerine- erkek ve kadın bütün müminler hakkında duayı ihtiva etmelidir.

Sayılan bu şeylerin hepsi, İmâm Şafiî (R.A.)'ye göre farzdır,[172]

 

Hatibin Uyması Gereken Şeyler

 

Tatîb olan kimsenin, hutbe esnasında dünya kelâmı söy­lemesi mekruhtur.

Eğer hatîb, bir cemâatin huzurunda hutbeyi okuyup, son­ra o cemâat gidip, onların yerine başkaları geîse ve hatib cum'a-yı yeni gelen cemâatle kılmış olsa, bu caizdir.

Hatibin hutbeyi okuduktan sonra, yerine gidip abdest al­dıktan sonra gelerek, cum'ayı kıldırması caizdir. akat hutbeden sonra, yerinde yemek yese veya  cima1 edip gusletse, bu durumda hutbeyi yeniden okur.

Bazıları ise  gidip, yemek yemiş olmasından do­layı, hutbeyi yeniden okumaz.» demişlerdir.

Eğer hatîb, cünüb olduğu halde hutbe okur ve sonra gus­lederse, önce okumuş bulunduğu hutbeyi yeniden okuması lâ­zımdır.

Bu tafsilatın hepsi, İmâm Sürücî'nin Hidâye Şerhi'nde zikre­dilmiştir.[173]

 

Cum'a Cemâati

 

Cum'a'nm edasının şartlarından biri de : Cemâat bulunmasıdır.                       -                                           .

Cemâatin en az miktarı, imâmdan başka üç kişi olmalıdır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre ise, imâmdan başka iki kişinin olması da kâfidir.

İmâm. Şafii (R.A.) 'ye göre ise, cum'ada cemâatin sayısı kırktır. İmâm Ahmed bin Hanbel (R.A.) 'in de zahir mezhebi bu­dur.

Cumada cemâatin akıllı erkekler olması şarttır. Buna gö­re, sadece kadınlar ve çocuklarla cum'a kılmak caiz değildir.

Fakat, cum'a cemâatinin hür ve mukîm kimselerden mey­dana gelmesi şart değildir. Buna göre cum'anm sadece kölelerle ve misafirlerle (yolcularla) kılınması caizdir.

Cuma namazında kölenin veya    misafirin    (yolcunun) imameti caizdir.

Keza, hastaların ve özürlülerin üzerine cum'a farz değir. Fakat, cum'adan geri durmaları caiz olan hastaların ve ben­zeri özürlülerin cum'ada imamlık etmeleri sahihtir. Bu hükme İmâm Züfer muhalefet etmiştir.

İmâm Züfer (R.A.)'e göre, üzerine cum'a farz olmayan senin, cum'a namazında imamlık etmesi sahih değildir.

İmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre, cum'a namazında  cemâatin birinci secdeye kadar baki kalması şarttır.

Fakat, eğer cemâat imâmın birinci secdesinden evvel dağü-sa veya namazlarını bozsalar, böylece cemâat, cum'anm nisabın­dan (cum'a için gerekli olan cemâat sayısından) az kalmış olsa, veya sadece imâm kalmış olsa, başından öğle namazını kuma­ya başlar.

Diğer iki imamımıza göre ise, cemâatin tahrîmeye  (iftitah tekbirine) kadar durması şarttır.

Buna göre, eğer nisaba baliğ olan cemâat,   tahrîmeden (iftitah tekbirinden)  sonra, imâmın yanından dağılmış olsa ve kalanların sayısı da cum'a cemâatinin- nisabından az olsa, cum'a hatibi kalan kimselerle yine cum'ayı tamamlar.

İmâm Züfer  (R.A.) 'e göre ise, cemâatin, teşehhüd miktarı kuûda (oturmaya) kadar bekası şarttır.[174]

 

Cum'a İçin İzin

 

6- Cum'anm edasının şartlarından biri de, izni âm (umû­mi izin) dir.

Sultan veya onun gibi kimseler, hanelerinin kapılarını ör­tüp, umûmun girmesine izin vermeseler, bilakis sadece kendi ta­bileri ile orada cum'a kılsalar, bu caiz olma.

Fakat, kapıyı açıp insanların oraya girmesine izin verir­lerse, bu durumda insanlar o haneye girmemiş olsalar bile, o sul­tanın kendi tâbi'leri ile, o hanede cum'a kılması caiz olur.

Cum'aya erken gitmek müstehabür.

Cum'a için gusletmek, güzel koku sürünmek, misvak k' lanmak ve en güzel elbiseleri giymek de müstehabtır.[175]

 

Cum'a İle İlgili Bazı Mes'eleler .

 

Vaktin girmesinden sonra, minarede okunan ilk ezan ile kişinin cum'aya sa'y ederek gitmesi ve meşgul iye tini terk etmesi vâcibtir.

Bazıları da  «Say, minber önünde okunan ikinci ezan ile vâcib olur.» demişlerdir. Fakat, esahb olan birinci kavildir.

İmâmın, mücerret! minbere çıkması ile, îmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre cemâatin nafile namaz kılmayı ve konuşmayı terk etmesi vâcibtir. Fakat, diğer iki imamımıza göre, imâm hutbeye başlayınca­ya kadar, cemâatin konuşması mubahtır. Hatîb hutbe okurken, kişinin Kur'ân okuması, verilen selâma cevap vermesi, aksırana duada bulunması mekruhtur.

Keza, yemesi, içmesi veya herhangi bir iş yapması da mekruhtur,

Hatib İnnellahe ve meîâiketehû yüsallûne 'ale'nnebiyyi Şübhesiz ki Allah ve melekleri, o Peygambere çok salat (ve tek-rîm ederler).[176] âyetini okuyunca, İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A) 'den rivayet edildiğine göre cemâat sü­kût eder. İmâm Ebû Yûsuf ÎB.A.) 'dan rivayet edildiğine göre de, bu durumda cemâatte olanlar, gizlice Peygamber (S.A.V.) Efen-dimize salevât getirirler. Bü hususta, bazı meşâyih İmâm Ebû Yûsuf (B,.A.)'un kavlini tutmuştur. Fakat, meşâyihin ekserisi ise, dinleyenlerin susması gerektiğini söylemiş ve öyle amel etmişler­dir.

Fetevâyi Huccet'de : «O vakitte dinleyenlerin susması efdâl­dir.» denilmiştir.  

Jmâm-i A'zam (R.A.)'dan rivayet edildiğine göre : Hutbe­de olan kimse aksırsa, içinden ham eder. Açıktan [= el-hamdü lillah) demez. Sahih olan kavil budur.

Yine, birisi aksırınca, kişinin içinden «yerhamüke'ilah» demesi ve kendisine verilmiş olan selâmı içinden alması da caiz­dir.

Keza, kötü bir şey, kötü bir davranış gördüğü zaman, ba­şı ile veya eli ile işaret etse, fakat dili île konuşmasa, sahih olan kavle göre, bu durum mekruh değildir. [177]

 

Hutbeyi Sessizce Dinlemek

 

Meşayihten bazıları da : «Hatîb hutbe okurken, işiteni rin sessiz durup dinlemeleri, hatib zâlimleri öğünceye kadar- vâcibtir. Fakat, hatib z-âlimleri medhetmeye başlayınca, bu du­rumda sessiz durmak vâcib olmaz.» demişlerdir.

Bunun içindir ki, bazı meşayih : «Zamanımızda, cum'ada hatibden, uzak olmak efdâldir. Tâ ki, hatîb zâlimleri medhetmeye başlayınca, onların öğülmelerini duymaya...» demişlerdir.

Fakat, bu hususda sahih kavil şudur : Cum'ada hatibe yakın olmak efdâldir.

Cum'ada, hatibe uzak olanlar da, sahih olan kavle göre sessiz dururlar.

Bazı meşâhiy :  «Hutbeyi işitenlerin,    Kur'an okumaları veya benzeri bir şey yapmaları caizdir.» demişlerdir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'un da: «Hutbeyi dinleyen.kimsenin, kitaba-bakması veya kitabı kalem ile düzeltmesi caizdir.» dediği

İmâm, cum'a günü minbere çıkıp oturunca, müezzin de onun önünde ikinci ezanı okur.

Hutbe esnasında, cemâatin .imâma dönmesi müstehâbtır.

Fakat, zamanımızda, cemâatin kıbleye yönelmesi şekli izdi­hamın çokluğundan dolayı, hutbeden sonra safların düzeltilme­sinde güçlük olduğu için- uygulanmaktadır.

İmâm hutbeyi bitirdiği zaman, ma'ruf olan âdet üzere cemâate iki rek'at namaz kıldırır.  

Bu iki rek'atte, öğle namazında okuduğu miktarda, Kur'-ân-ı Kerîm okur.[178]

 

Cum'a İle İlgili Çeşitli Mes'eleler

 

Bir kimse, cum'a günü, namazda imâma nerede yetişirse yetiştiği yerden i'tibaren namazı imâm ile beraber kılıp, cum'a namazından kalan kısmı, bu kılmış olduğu kısmın üzerine bina eder.

Bir kimse, cum'a namazında imâma, teşehhüdde veya sehiv secdesinde yetişmiş olursa, yine cum'ayı imâma yetişmiş olduğu kısmın üzerine bina eder.

Fakat, İmâm Muhammed (R.A.) : «Eğer, o kimse cum'a na­mazında imâma ikinci rükû'da yetişip, onunla birlikte' rükû'u yapmışsa, cum'anın kalan kısmını, imâmla kılmış olduğu  kıs­mının üzerine bina eder. Fakat, eğer ondan sonra yetişmişse, öğ­le namazını, kıldığı kısmın üzerine bina eder; cum'ayı bina et­mez.» demiştir.

Bir hatibin minbere çıkınca, cemâate selâm vermesi, Ha­nefi imamlarına göre lâzım değildir. İmâm Şafiî (R.A.) ve İmâm Ahmed bin Hanbel (R.A.) buna muhaliftir.

Mekke gibi, kılıçla fetholunmuş bulunan her şehirde, ha-tib hutbeyi kılıç ile okur.  

Medine gibi, halkı kendi isteği ile müslüman olmuş bulu­nan şehirlerde ise, hatib hutbeyi kıhçsız okur.

Yenâbi'de : «Hatibin ikinci hutbeyi okurken, birinci hut-bedekine nisbetîe sesini biraz azaltması gerekir.» denilmiştir.

Hatibin sultanları (saltanat sahiblerini), kendilerinde ol­mayan, vasıflarla vasfetmesi, en şiddetli   kerâhatle mekruhtur. Çünkü, o şekilde vasfetmekle, mâsıyet olan yalanı,.ibâdete ka­rıştırmış olmaktadır.

Bir kimse, özürsüz olarak, cum-'a günü öğle namazını, imâmın cum'a namazını kıldırmasından önce, kılmış olsa, bu kimsenin kılmış olduğu öğle namazı sahih olur.

Bu hükme, İmâm Züfer (R.A.)'le diğer üç mezhebin imam­ları muhalefet etmiştir.

Fakat, o kimse cum'a namazını terk etmiş olduğu için âsî olur.

Sonra, yine o kimse, eğer cum'a namazını terk etmiş olduğu­na nadim olur ve imâm cum'a namazını bitirmeden önce, cum'a namazını kılmaya yönelirse, cum'aya yetişemese bile, sadece bu­na yönelmiş olması ile, o kimsenin öğle namazı batıl olur.

Hatta, eğer cum'a namazına yetişemese veya yine yolda geri dönmek iktizâ etse dahi, öğle namazını iade etmesi o kimse üze­rine farz olur.                                        

İmâm Efaû Yûsuf (R.A.)'la İmâm Muhammed (R.A.), bir rivayette : «O kimse, cum'a namazına başlamadıkça, onun öğle na­mazı bâtıl olmaz.» demişlerdir.

Diğer bir rivayette de, yine bu iki imamımız • «Bu kimse cum'a namazını tamamlamadıkça, onun öğle namazı bâtıl ol maz.» demişlerdir.

Fakat, eğer imânım cum'ayı kılmasından önce, öğle na­mazını kılan kimse özürlü bulunursa, mesela : bu kimse, misafir veya onun gibi bir kimse olursa, bu kimse    öğleyi kılıp, sonra cum'a kılmaya yönelirse, bu durumda sâdece yönelmiş olmakla o kimsenin öğle namazının bâtıl olmayacağı hususunda bâzıları ittifak etmişlerdir.

Fakat, bu durumda-, sahih kavle göre, özürlü   bulunanlarla, özrü olmayanlar arasında bir fark yoktur.

Eğer o kimse camide bulunsa ve hutbeyi dinledikten son­ra, kalkıp öğle namazını kılsa, onun kıldığı öğle namazı caiz olur; bozulmuş olmaz.       

Fakat, o kimse cum'ayı kılmaya başlasa, lâyık olan om öğle namazının bozulmasıdır.  .

Özürlü olanların ve hapisde bulunanların cum'a günü, öğ­le namazını cemâatle kılmaları mekruhtur.

Bu kimselerin öğle namazını cemâatle kılmalarının imâmın cum'a namazını bitirmiş olmasından önce veya sonra olması ara­sında mekruh olması yönünden bir fark yoktur.

Hasta olan kimsenin, öğle namazını, imâmın cum'a na­mazını bitirmesinden önce kılmaması müstehabdır. Çünkü, her saatte onun hastalığının iyileşmesi ve cum'a kılmaya ehliyet ka--zanması umulabilir.

Cumâ namazını, hatib olan kimsenin kıldırması evlâdır. Hatîbden başka bir kimsenin kıldırması da caizdir.

Eğer sahib-i tertib olan kimse, cum'a namazında sabah na­mazını kılmadığını hatırlasa, eğer vakitte genişlik varsa, cum'a namazını keser ve sabah namazını kılar.

Eğer sabah namazı ile meşgul olması sebebi ile, cum'a na­mazını geçirmiş olursa, o kimse öğle namazını kılar.

İmâm Muhammed (R.A.) : «Eğer o kimse, cum'anın geçme­sinden korkarsa, cum'a namazını kesmez.» demiştir.

kimse, mescid cemâatle dolduktan sonra, mescide varmış olsa, imâma yakın olmak maksadı ile ileri gitmek için, cemâatin omuzlarından atlayarak geçmesi ve böylece onlara ezâ etmesi caiz değildir.

Fakat, eğer hiç bîr kimsenin elbisesine ve bedenine basmaz ve onlara" ezâ etmezse, bu durumda cemâati geçip imâma yakın olmasında bir beis yoktur.

Fakryh Ebû Ca'fer, bizim ashabımızdan şöyle rivayet et­miştir : «îmâm hutbeye başlamadıkça, o kimsenin cemâatin üze­rinden atlayıp geçmesinde bir beis yoktur. Fakat, eğer imâm hut­beye başlamışsa, bu zamanda camiye gelmiş olan kimsenin, ce­mâatin üzerlerinden atlaması mekruhtur.»

Buna göre cemâatin üzerlerinden atlamanın caiz olması şu iki şarta- bağlıdır :

1- Hiç bir kimseye ezâ etmemek,

2- İmâmın hutbeye başlamamış olması.

Fakat cemâatin üzerlerinden atlayıp ileri geçmenin bu iki şarta bağlanmış olması, sonradan gelen kimsenin. geride namaz kılacak bir yer bulabilmesi ile kayıtlıdır.

Fakat, o kimse eğer mescidin arka tarafında boş bir yer bulamazsa ve mescidin Ön tarafında da boş yer olursa, kimse­nin, safları yararak ön tarafa geçmesi zaruret bulunduğu için caizdir.

Hatibin hutbeyi uzatması (tivâî-i mufassala'd an bir sû­reden daha uzun okuması) mekruhtur. Özellikle kış günlerinde, hutbeyi böyle uzatmanın kerâhati daha fazladır.

Cum'a günü zevalden sonra, cum'a namazını kılmadan sefere (yolculuğa) çıkmak mekruhtur.

Fakat, zevalden önce yolculuğa çıkmakta bir kerâhat yoktur. esahh olan kavil budur.[179]

 

Bayram Namazı

 

Kendisine cum'a namazı farz- olan kimsenin, bayram na­mazı kılması vacibdir. Sahih olan, mezhep budur.

Cum'ânm vücûbu ve edası -'için şart olan şeyler, bayram. namazı için de şarttır.

Ancak, hutbe bayram namazı için şart değildir, bayram namazından sonra hutbe okunması sünnettir.

Ramazan Bayramı gününde, bayram namazından önce bir şey yemek müstehabtır. Eğer mümkün olursa, hurma yemek evlâdır. Bu mümkün olmazsa, tatlı olan başka bir şey yemek ev-ladır.

Kurban Bayramı gününde, bir şey yemeyi bayram nama­zından sonraya bırakmak evlâdır.

Bazıları: «...Bir şey yemeyi tehir etmenin müstehab olması, kurban kesecek kimseler hakkındadır; kurban kesmiyecekler hakkında değildir.» demişlerdir.       

Fakat, mutlak olarak, zikredilmiş olan birinci kavil esahtır.

Daha esahh olan ise : Kurban bayramında, bayram na­mazından önce bir şey yemek mekruh olmadığı gibi, Ramazan .bayramında da, bayram namazından önce,, bir şey yemeyi terk etmek de mekruh değildir.

Ramazan bayramında, sadaka-i fıtri, bayram namazın­dan önce vermek müstehabtır.   

Q Yürümeye gücü yeten kimsenin, bayram namazını kıla­cağı yere yürüyerek gitmesi müstehabtır. Bir şeye binerek git­mek de mekruh değildir.

Cum'a namazı da, bu hususta bayram namazı gibidir.

Kurban bayramında, bayram namazı kılacağı yere gider­ken, yolda kişinin yüksek sesle tekbir getirmesi, ittifakla müste

Fakat, İmâmı A'zam (R.A.)'a-göre', Ramazan bayramında, bayram namazı kılınacak yere giderken, yolda yüksek sesle tek­bir getirilmez. Fakat, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre, burada da yüksek sesle tekbir getirilir. İmâm-i A'zam (R.A.) 'dan bu iki imamımızın kavli gibi, başka bir rivayet de vardır.

Ramazan bayramı gününde, cami'in yolunda yüksek sesle tekbir getirmek hususundaki bu ihtilâf, hangi şeklin daha efdal olduğu hakkındadır. Yoksa, tekbir getirmek iki tarafça da mek­ruh değildir.                                                                  sonra, meşayih tekbîrin ne zaman kesileceği husu­sunda da ihtilâf etmişlerdir.

Bazıları: «Tekbir getiren kimse, mücerred, namaz kılacağı yere ulaşmış olmakla, tekbîri keser.» demişler.

Bazıları ise : «Namaza başlamadıkça, kişi tekbîri kesmez.» demişlerdir.                                                                           

Bayram namazından önce, nafile namaz kılmak mekruhtur.[180]

 

Bayram Namazının Kılınışı

 

Güneşin yükselip, namaz kılmanın mekruh olduğu vakit çıktıktan sonra ve namaz kılmanın mü'bâh olduğu vakit girin­ce, İmâm Cemâate, ezânsız ve ikâmetsiz' olarak- iki rek'at namaz kıldırır.

îftitah tekbirini aldıktan sonra, ellerini göbeğinin altın­da bağlar. Sübhânekeyi okur.

Sonra, her iki tekbir arasında-, üç teşbih miktarmca du­rarak üç defa daha tekbir alır.    

Bu üç tekbirin her birinde ellerini kaldırıp, sonra salıverir. Üçüncü tekbirden sonra ise, ellerini yine göbeğinin altında bağ­lar.

Sonra, eûzü ve besmele çeker. Fâtihâ'yı ve ondan sonra da bir süre okur.

Sonra, tekbîr alıp, rükû'a varır.

İkinci rek'ate kalktığı zaman, kıraat ile başlar. Yâni, fâ-tihâ ve zamm-ı sûre okur.

Sonra, birinci rek'atte ta'rif edildiği şekilde üç tek­bîr daha alır.

Sonra, rükû' için bir tekbir daha alıp, rükû'a varır. Ve namazı, -ma'lûm olan şekilde- tamamlar.

Buna göre Hanefi İmamlarına göre- bayram namazı­nın her bir rek'atinde, üç ziyâde tekbir vardır. Birinci.rek'atte, bu tekbîrler kıraatten önce, ikinci rek'atte ise, bu tekbirler kıra­atten sonradır.       

Zikredilen bu husus, İmâm Ahmed bin Hanbel (R.A.)'den de rivayet edilmiştir.

Fakat, İmâm Ahmed bin Hanbel (R.A.)'in âhir rivayeti şu­dur, ki bu kavil İmâm Mâlik  (R.A.)'den de    rivayet edilmiştir:

«Bayram namazında, birinci rek'atte altı tekbir alınır. İkinci rek'­atte de beş tekbîr alınır. İki rek'atte de tekbirden sonra kıraat edilir.»[181]

 

Bayram Hutbesi

 

İmânı olan kimse, bayram   namazını kıldırdıktan sonra, iki hutbe okur. Hutbeye tekbîr ile başlar.

Ramazan Bavramı hutbssinde, sadaka-i fıtrin hükümlerini, Kurban Bayramı hutbesinde de, kurbanın hükümlerini teşrik tekbîrlerini açıklar.

Bayram hutbeleri sünnettir.

Cum'a hutbesinde sünnet olan şeyler, bayram hutbesin­de de sünnettir.

Cum'a hutbesinde mekruh olan şeyler, bayram hutbesin­de de mekruhtur.

Kişinin, bayram namazı kılmak için gittiği yoldan dön­memesi, başka bir yoldan   gelmesi   müstehabtır.   Çünkü, böyle yapmakla, şâhidler çoğaltılmış olur.

Bayram namazını   imâmla birlikte kılmaya   yetişemiyen kimseler, bu namazı kaza etmezler.

Ramazan bayramının .ilk gününde, zevalden önce bay­ram namazını kılmaya mâni' bir özür   ortaya   çıkarsa, bayram namazını ertesi gün zevalden önce kılarlar.

Eğer, ikinci günde de bayram namazını kılmaya mâni' bir özür ortaya çıkarsa, üçüncü gün bayram namazı kılınmaz.

Fakat, Kurban bayramı namazı bunun hilâfınadır. Kur­ban bayramında eğer birinci günde ve ikinci günde bayram na­mazı kılmaya mâni' bir özür ortaya çıkarsa, Kurban bayramı na­mazı, üçüncü günde, zevalden önce kılınır..

Keza, eğer   Kurban bayramı   namazını, özürsüz   olarak ikinci güne veya üçüncü güne te'hir etmiş olsalar bile, bu esâ etle beraber caizdir.

Her hâl-ü kârda bayram namazlarının ikisi de zevalden sonra kılınmaz.      [182]                          

 

Bayram Namazları İlf, İlgili Feri Mes'eleler

 

Cami bütün insanları 'alacak genişlikte olsa bile, Bayram namazım kılmak için cebâne denilen musallâ'ya [183]gitmek sün­nettir.

Meşâyihİn umûmisi, bayram namazını kılmak için, musal­laya çıkmanın sünnet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Bayram namazını şehirde veya şehre bitişik olan yerler­de iki yerde veya daha fazla yerlerde kılmak caizdir.

Bayram hutbesini   namazdan önce    okumak da caizdir, fakat mekruhtur.

Bir kimse, bayram namazında, imâma rükû'da iken yetişse, önce iftitâh tekbîrini alır. Sonra da, eğer imâma rükû'da iken yetişebileceğini zannederse tekbirlerini alır.

Fakat, eğer imâma rükû'da ystişemiyeceğinden korkarsa, hemen rükû'a varır. Ve bayram namazı tekbirlerini rükû'da iken getirir.

Bu kimsenin, bayram namazının tekbirlerini terk ederek, he­men rükû'un teşbihlerini söylemesi gerektiği de İmâm Ebû Yû­suf (R.A.) 'dan rivayet edilmiştir.

Bu kimse, rükû'da bayram namazı tekbirlerim getirdiği za-, man, ellerini kaldırmaz,"  .

Bu kimse, rükû'da bayram namazı tekbirleri ile meşgul iken, imâm başım' rükû'dan kaldırsa, geri kalan tekbirler o kimseden sakıt olur. O kimse rükûda bu tekbirleri tamamlamaz.

Bayram namazını kılan kimse, imâma yakın olur ve onun aldığı tekbirleri kendisinden işitirse, bu durumda âmâmın tekbiri kendi re'yine (görüşüne) muhalif bile olsa. bu kimse bu tekbir­de de imâma tâbi1 olur.

Ancak, .imâm tekbirde sahabe kavillerini aşarsa, o kimse, fazla olan. bu tekbîrlerde imâma uymaz.

Fakat, eğer bir kimse, imâmın tekbirini kendisinden işit­mez de, sonradan -bir mübelliğden- işitirse, bu durumda imânim tekbiri sahabe kavillerini aşmış' olsa bile, yine o kimse, tek­bîrlerde imâma uyar.

Fakat, her bir tekbîri namaza girmek niyyeti ile alır.

Lâhık da bu mes'elede müdrik gibidir, O da imâmın reyi ile tekbir alır. Mesbûk ise böyle değildir.

Bir kimse, bayram namazı tekbirlerini birinci rek'atde, getirilmesi gereken yerde getirmeyi unutur ve bunu fâtihâ'mn bir kısmını veya tamamını okuduktan sonra hatırlarsa, tekbir­leri alır ve sonra fâtiha'yı iade eder.  Ctekrar okur.

Fakat, eğer fâtiha'yı ve sûreyi okuduktan sonra hatırlarsa, tekbirleri alır; fakat kıraati iade etmez.                              

Bir kimse, bayram namazında bir rek'atle mesbûk olsa (birinci rek'ati geçirmiş, ikinci rek'ate yetişmiş bulunsa), yeti­şemediği rek'ati kaza ederken, önce kıraat eder ve sonra da tek­bîrleri alır.

Bazıları da:  Önce tekbîrleri alır, sonra kıraat eder.» demiş­lerdir. Fakat, birinci kavil zahirdir ve esahhdır.

Kadınlar, bayram gününde, kuşluk namazı kılmayı murad ederlerse, imâm .bayram namazım kıldıktan sonra kılarlar. Hulâsa'da böyle zikredilmiştir.

Kurban bayramı namazında acele etmek, Ramazan ba" ramı namazını ise te'hir etmek müstahabtır.

Kmye'de : «Bayram namazı, cenaze namazından, cenaze namazı da hutbeden önce kılınır.» denilmiştir.

Kurban kesmeyi murad eden kimsenin, tırnak kesmek, ve başını 'tıraş etmeyi, kurban kesinceye kadar te'hir etmesi müs-tehabtır. Fakat bu vâcib değildir.

Onları te'hir etmek kırk günü gererek, kerâhati müstelzim olursa, ( gerektirirse) .te'hir edilmezler.

Kınye Sahibi: «Kişinin her hafta tırnağını kesmesi, bıyığını kısaltması, avret yerini tıraş etmesi ve bedenini yıkayarak temiz­lemesi efdâldir.» demiştir.

Kişi, bunları haftada, bir yapmazsa,   on beş günde bir yapmalıdır.

Fakat kırk günden fazla te'hir etmesinde, hiç bir şekilde özür voktur.                          

Buna göre, efdâli her haftadır; vasatı on beş günde birdir, uzağı kırk gündür.

Kişinin bayram gününde başka bir kimseye : «tekabbelal-lâhü minni ve minke» (=Allah benden ve senden kabul buyur­sun) . demesinde bir. beis yoktur.

Arefe günü ,bazı insanların arafat ehline benzemek için, camide veya beldenin dışında toplanarak duâ etmeleri zahir olan kavle, göre mekruhtur.[184]

 

Teşrıyk Tekbirleri

 

Teşrıyk günlerinde; namazlardan sonra teşnyk tekbirleri' ni almak hususunda bazıları. «Hanefi İmamlarına göre sünnet­tir, demişlerdir; fakat ulemânın ekserisi "bunun vâcib olduğuna zâhib olmuşlardır.

İmâm-i A'zam  (R.A.)'a göre, teşnyk   tekbirlerinin vâcib olması için şu şartların bulunması gereklidir.

1- Mukîm olmak,

2 - Hür olmak,

3 - Erkek olmak,                                           . .    .

4 - Kılınan namazın, müstehab    olan bir şekilde cemâatle kuman, farz bir namaz olması,

.5- Namazın şehirde .veya şehir, hükmünde olan bir yerde kılınmış olması.

Bu durumda îmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre, misafire, köleye ve kadına teşnyk tekbirleri vacip değildir.

Ancak bu kimseler, üzerine teşnyk tekbirleri vâcib olan bir kimseye iktidâ etmeleri hâlinde, kendilerine de teşnyk tekbirleri ittifakla vâcib olur.

Yine İmâmı A'zam (R.A.)'a göre münferid'e (namazı tekbaşma kılan kimseye), cum'a gününde öğle namazını cemâat­le kılan özürlü kimselere ve köylülere teşnyk tekbirleri vâcib değildir.

Vitir namazı ve bayram namazı gibi vâcib namazların sonunda ve nafile namazların sonunda teşnyk tekbirleri vâcib değildir.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a ve İmâm Muhammed göre, farz bir namazı kılan kimselerin hepsine teşnyk tekbirleri vâcıbdir.

Teşnyk tekbirlerinin başlangıcı, Hanefi İmamlarına göre, arefe gününün sabah namazıdır.

İmâm Mâlik (H.A.)'e göre ise, yevm-i   nahr'm (Kurban bayramının birinci gününün) öğle vaktidir.

İmâm-ı A'zam (R.A.)'a göre, teşnyk tekbirinin-sonu, Kur­ban bayramının ilk gününün ikindi namazıdır

Fakat, İmâmeyn'e göre, teşnyk tekbîrlerinin sonu, Kur­ban bayramının dördüncü gününün ikindi "namazıdır.

Bu durumda, teşnyk tekbirleri, İmâm-ı A'zam ("R.A.)'a göre 'sekiz vakit namazın sonunda vâcib olmuş oluyor.

İmâmeyn'e  (yani   İmâm Ebû Yûsuf'la   İmâm   Muham-med'e) göre ise, yirmi üç vakit namazında vâcib olmuş oluyor.

Teşnyk tekbirlerinde, İmâmeyn'in kavli üzere amel edilir.

Arefe gününün sabah namazından i'tibaren, bayramın dör­düncü gününün ikindi namazına kadar, yânî bu yirmi üç vaktin her birinde farzları müteakip birer defa teşnyk tekbîri getirmek,

(Allahu ekber Allahu ekberlâ ilahe ülallâhü vellahü ekber Allahü ekber ve ülâhi'l-hamd) vâcibtir.

Hasılı, Hanefî İmamlarına .göre,. teşnyk tebiri, tehlîlden önce ve sonra getirilen iki tekbîrdir.

İmânı Şâfiİ' (R.A.)'ye göre ise, tehlüden önce üç tekbir.

Teşnyk tekbirini söylemeyi unutup yerinden kalkan ve giden imâm, henüz mescidden çıkmamış olduğu müddetçe, dö­nüp tekbir getirir. Fakat eğer mescidden çıkmışsa geri dönmez ve tekbir de getirmez. Bilâkis cemâat, kendi başlarına tekbir ge­tirirler.

Keza, imâm teşnyk tekbirinin vâcib olduğuna İnanmaz, fakat muktedî teşnyk tekbirinin vâcib olduğuna inanırsa, yine yalnız muktedi tekbîr getirir.

Bir kimse teşrıyk günlerinden terk ettiği bir namazı, yine o senenin teşrıyk günlerinde kaza ederse, bu namazdan sonra teşnyk tekbirini getirir.

Fakat, teşrıyk günlerinin dışındaki terk etmiş olduğu bir na­mazı, teşrıyk günlerinde kaza ederse veya teşnk günlerinde terk etmiş olduğu bri namazı, teşnyk günlerinin dışında kaza ederse tekbir getirmez.

Namazdan sonra, kasden abdestini bozan kimseden teş­rıyk tekbirleri sakıt olur.

Fakat kasdı olmadan- o kimsenin abdesti bozulmuş olsa, abdestsiz olarak tekbir alır.

Eğer, bir namazda, sehiv secdeleri ile teşnyk tekbiri ve telbiye toplanacak olursa; önce sehiv secdeleri yapılır; sonra tek­bir alınır ve sonra da telbiye'de bulunulur.

Şayet, telbiye önce yapılmış olursa, teşnyk tekbiri ve se­hiv secdeleri sakıt olur. Bunlann hepsi Kâfde vardır.[185]

 

Cenazeler Ölmek Üzere Olan Kimseye Karşı Vazifeler

 

Muhtezâr olan (Ölmek üzere bulunan) kimseyi bir güç­lük yok ise sağ yanı üzerine, kıbleye doğru çevirmek müste-habtır. Ayakları kıbleye cıoğru, olmak üzere, başı biraz yükselti­lerek, arkası üzerine yatırılır. Başı bir miktar kaldırılmak sureti ile, yüzü kıbleye karşı yönelmiş olur.

Ölmek üzere bulunan kimseye (muhtezâra) kelime-i şaha­det telkin edilir. Yani, onun yanında bulunanlar kelimsî şehâ deti ve kelrime-i tevhîd'i okurlar. Tâ ki, muhtezâr da onlan işitip, kendisi de bunları söyliye...

Fatcat, muhtezârın (ölmek üzere olan kimsenin) yanında kelime-i şehâdet'i zikredenler: «Sen de söyle» diye emir ve teklif etmezler.

Defnedildikten sonra, meyyite telkinde bulunanlar, bu işden men edümezler; tPİkinde bulunmayanlara da, telkin etmeleri emredilmez.[186]

 

Ölen Kimseye Karşı Vazifeler

 

Muhtezâr olan kimse ölürse, gözleri yumdurulur. Çenesi enli bir bez parçası ile ağzı kapatılarak- tepesinden bağlanır.

Gözlerini yumduran kimse, şöyle dua etmelidir:

Bismillah ve "alâ milleti resûlülah Allahümme yessir'aleyhi emrehû ve sehhil 'aleyhi mâ ba'dehû ve es'ıdhu bi likâike vec'aî mâ harece ileyhi hayran mimmâ harece 'anhu = Allah'mı ismi­ni zikr ile ve Resûlüllah'ın milleti üzere ölmüş olsun. Ey Allah'ım, buna işini kolay et. Kendisini, ilerisini âsân et. Onu Cemâlimle mes'ut et. Ona, yöneldiği âlemi, içinde bulunduğu âlemden ha­yırlı kıl).

Ölünün üzerinde bulunan elbise çıkarılır ve o ölü teneşi­re veya bir tahta üzerine konur.

Şişmesini önlemek için, karnının üzerine kılıç veya demir­den başka bir şey konulabilir. Fakat, karnının üzerine mushaf konulmamalıdır.

Ölü   gasledilmedikçe    (yıkanılmadıkça)    onun   yanında Kur'ân-ı Kerim okunması mekruhtur.

Ölünün teçhiz edilmesinde acele etmek gerekir. Zikredilen bu şeylerin hepsi, İmâm Sürücü'nün Hidâye Şerhi'nde yazılıdır.

Muhıyet'de de : «Ölünün yanında hayızh kadın ve cünüb kimsenin bulunmasında bir beis yoktur.» denilmiştir.

Ölüyü yıkamak murad edilince, onu teneşire veya bir tah­ta üzerine koymalı; içinde buhur yanan şeyi etrafında üç, beş ve­ya yedi kere dolaştırmalıdır.

Ölü, teneşir üzerine sırtı üzeri konmalıdır. Eğer mümkün olursa, ayakları kıbleye doğru getirilmelidir. Şayed mümkün ol­mazsa, nasıl mümkün olursa o şekilde konulur.

Hanefi İmamlarına göre,   ölünün bütün elbiseleri çıkatüır.

İmâm Şafiî (R.A.) 'ye göre işe. ö)vl gömleği ile gasledilir[187]

 

Ölünün. Yıkanması

 

Zahir rivayette, ölünün yıkanması esnasında, sâdece av-ret-i galizası Örtülür.

Bir rivayete göre de, göbeği ile diz kapağı .arası tamamen ör­tülür. Esahh ve mu'teber olan rivayet de budur.

Ölüyü yıkayan kimse (gasil), ölüyü istinca için, gaslettiği esnada eline bir bez sarar.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, ölüye dstincâ asla   lâzım değildir.

Ölüyü yıkayan kimse, ona abdest verir : Önce yüzünü yı­kar. Hanefi İmamlarına göre,   ölüye mazmaza veistinşâk olun­maz,   (ağzına ve burnuna su verilmez). İmâm. Şafiî   (R:A.)'hm

görüşü buna muhaliftir.

Fakat, ölünün dişlerini, ağzını, dudaklarını ve burnunun deliklerini, ölüyü yıkayan kimse, parmağına bir bez sararak mes-heder.

Zahir rivayet ve sahih kavüüzere, gasil ölünün başını da mesheder. «Meshetmez» dahi denilmiştir.

Gâsü, ölünün ayaklarını yıkamayı te'hir eylemez.

Meyyiti gaslederken abdest vermek, -meyyit baliğ veya namaz kılmaya aklı yeten yaşta bir çoc.uk olması halinde- ge­rekir.

Meşâyih-i izan : «Namaz kılmaya aklı yetmiyen çocuğun gas­li esnasında, ona abdest vermek lâzım değildir» demişlerdir.

Ta'rif edildiği   şekilde, -meyyite abdest   verdikten sonra,. ölüyü yıkamakta olan kimse, ölünün başını ve sakalını hatmi de-niıen güzel, kokulu bir bitki ile yıkar;- ancak taramaz. Bundan sonra da, eğer mümkün olursa, ölüyü yıkayan kimse ölünün üze­rine, sedr, hatmi veya çöğen veyahut da sabun ile beraber su döker. Eğer, bunlardan hiç biri bulunmaz ve suyun içine konul­ması mümkün olmazsa, ölünün üzerine sadece sıcak temiz su dökülür ve üç kerre yıkanır.

Meyyit, her def'asında önce sol tarafına yatırılır; sağ ta­rafı, altına su ulaşıncaya kadar yıkanır. Sonra da, sağ tarafına yatırarak, sol tarafı da aynı, şekilde yıkanır.

Ölünün sırtını yıkamak için, onü yüzü üstüne çevirmek gerekmez.

Ölüyü yıkarken, onu birinci veya ikinci defadan sonra oturtmak veya yıkayan kimsenin onu göğsüne veya eline, veya­hut da dizine dayayarak   karnını mülâyemetle   meshetmemesi uygun olur. Eğer, o kimsenin karnından bir şey çıkarsa, sadece o şeyi izâle eder; yeniden gasletmesi veya yeniden abdest ver­mesi gerekmez.

Bedâyi'de «Meyyiti yıkayan- kimse, onu ilk defa hâlis ve safî su .ile yıkanmalıdır. Tâ ki, meyyitin bedeni ve varsa bedenin­deki necaset ıslanmış olsun.. İkinci defada ise, içine sedir katıl­mış veya kir çıkaran bir şey katılmış su ile yıkamalıdır. Üçüncü defada ise,-halis su ile ve bir miktar kâfur katılmış su ile yıka­malıdır.» denilmiştir.                                                           Ölünün, tırnağı ve kılları kesilmez. Bazıları: «Eğer ölü­nün tırnağı kırılmış olursa, onu almakta beis yoktur.» demişler­dir;

Meyyit, sünnet olmamış ise gasli esnasında sünnet edilmez.                                                             

Ölüyü yıkarken pamuk kullanılmaz. Bazıları: «Ölünün ağzına ve kulaklarına pamuk tıkanır; yüzüne de pamuk konur.» demişlerdir. Bazıları da: «Ölünün burnuna ve ağzına pamuk tı­kanır.» demişler ye bazıları.da, ölünün dübürüne pamuk tıka­mayı caiz görmüşlerdir. Fakat, bizim meşayihimiz,.bunu kabîh görmüşlerdir. Kâdihân da bövle. demiştir,

Gasil, meyyitin gaslini tamamlayınca, havlu, gibi bir şey­le başını.siler; başına ve sakalına hamît denilen güzel kokulu şeylerden meydana getirilmiş   ıtri kor. Zağferân ve vers erkek için mekruhtur.

Secde yerleri olan, yüz, burun, eller, dizler ve ayalde da kâfur konulur:

Ölüyü yıkamak, kefen sarmak, üzerine namaz kılmak ve -onu defnetmek farz kifâyedir.

Erkekler arasında bir kadın vefat etse, o kadın gaslolun-maz, teyemmüin   ettirilir. Eğer, o 'erkekler   arasında o kadının mahremi var ise, o kimse eli ile o kadının   teyemmüm yerlerine dokunarak ona tevemmüm verir. Fakat, o erkeklerin içinde kadinin mahremi bulunmaz, hepsi yabancı olursa, o erkeklerden biri eline bir bez parçası sararak, teyemmüm yerlerine onunla dokunup teyemmüm verir.

Kadınlar arasında vefat.eden erkeğin teyemmümü de, kadınlarla ilgili söylenilen şekilde yapılır.

Suda gark olup ölen kimsenin gark olması yıkanma yerin'e kâfi değildir.

Ölüyü, insanlar içinde ona en yakın olan bir akrabasının yıkaması evlâdır. Eğer ölünün akrabası içinde, onu yıkaması uygun olan bir kimse yoksa, bu durumda evlâ olan emânet ehlî ye vera' sahibi bir kimsenin yıkaması gerekir.

Ölüyü yıkayan ve yıkama esnasında hazır bulunan kim­selerin, ölünün örtülmesi vâcib olan bir yerini gördükleri zaman, orayı örtmeleri uygun olur.

Ölünün, ölümünden önceki veya ölümünden sonraki -yü­zünün kararması gibi- ayıplarını insanlara söylememek gere­kir. Ancak, ölen kimse bid'atle meşhur bir kimse ise, insanları o kimse gibi bid'at işlemekten sakındırmak için, onun ayıbını in­sanlara anlatmakta bir beis yoktur.

Ölüyü yıkayan ve yıkama esnasında hazır bulunan kim­seler, onda hayır emarelerinden güzel bir fiil, meselâ,"yüzünün ağarması, tebessüm ve benzeri bir hal görürlerse, bu hali açık­lamaları ve halka söylemeleri müstehaptır.[188]

 

Ölünün Kefenlenmesi

 

Ölüyü kefenlemede sünnet olan, erkeğin üç parça sevb bez- ile kefenlenmesidir: 1-Kamıys, 2-İzâr, 3-Lifâfe.

Ölü, kadın olduğu takdirde, beş parça sevb ile kefenlen-mesi sünnettir: 1- Der' 2-Humar, 3-İzâr, 4-Lifâfe 5-Göğüslerinin üzerine bağlanan bir bez parçası.

Kefenlemede erkekler için kâfi olan m'iktar izâr ve lifâfe ile iktisâr etmektir; kadınlar içinse izâr, humar ve lifâfe ile ikti-sâr olunur.

Kadın olsun, erkek olsun kefenlenme hususunda farz olan, kefenin ölünün bedenini örtecek bir sevb (elbise, çamaşır, bez) olmasıdır.

Lifâfe : Baştan ayağa kadar bedeni örten sevbdir.

İzâr ; Lifâfe gibi bir örtüdür.

Kamıys: Omuzdan ayağa varıncaya kadar bedeni örten bir şevb'dir.

Der': Bu da bir nevi Kamıys'tır. Fakat bunun yakası gö­ğüs üzerine açılır. Yakası omuz üzerine açılana kamıys denir.

Kadınlara bağlanan hırka (bez parçası)nın, memelerin dibinden göbeğe varıncaya kadar olan yeri kaplayacak genişlik­te, olması gerekir. Bazıları; «Bu bezin genişliğinin dizlere kadar uzanması lâzımdır.» demişlerdir. Bu şekil, örtünme bakımından daha uygundur.[189]

 

Ölü Nasıl Kefenlenir

 

Lifâfe, bir kilim, hasır veya bunlara benzer bir şey üzeri­ne serilir. Lifâfe üzerine güzel kokulu şeyler serpilir. Sonra izâr lifâfe üzerine serilir. Ona da güzel kokulu şeyler serpilir. îzar'ın üzerine de kamıys serilir ve aynı şekilde güzel koku ile kokula­nır. Sonra da, ölü silindiği sevb ile kamıys üzerine konur ve ka­mıys ölüye giydirilir. Hamut denilen güzel koku ölüye sürülür. Sonra, izâr sol tarafından durulur. Sonra da, izâr sağ taraftan durulur. Lifâfe'de aynı şekilde dürülür.

Eğer kefenin açılıp dağılmasından korkulursa, kefen kuşakla bağlanır.

Ölü kadın ise, kamıys (kefen gömleği) giydirildikten son­ra saçı iki bölük halinde, göğsü üzerine konur. Sonra, humar de­nilen bez, başına Üuvak gibi .açık olarak, izârın üstüne örtülür. Sonra da izâr ve lifâfe zikredildiği şekilde dürülür. Ve kefenlerin üstü bir bezle bağlanır. Bazıları da : «İzâr ile lifâfe arasında bir bez ile bağlanır.» demişlerdir.

Kefenlenme hususunda cariyeler de hür kadınlar gibi

Bulûğ çağma yaklaşmış bulunan mürâhık ile mürâhıka dahi, baliğ ile baliğe gibidir.

Eğer çocuk, henüz mürâhık değilse, sadece izâr ve lifâfe ile tekfin olunur. Hatta,   çocuğun yalnız bir kat   sevble tekfin olunması da kâfidir.

Bazıları.: «Küçük erkek çocuk bir sevb ile, küçük kız ço-sa iki sevb ile tekfin olunur.» demişlerdir.

Kâdîhân: «En güzeli, çocuğun da bulûğa ermiş kimseler

gibi tekfin.edilmesidir. Ancak, bir kat sevb ile tekfin edilmesi de caizdir.» demiştir.

Düşük olan ve ölü olarak doğan bebekler sına sarılarak defnedilir.

bir bez parçasına sarılarak defnedildi.

Hünsâyi müşkil  (erkek mi, kadın mı olduğu anlaşılma­yan kimse)  ölünce yıkanmaz; teyemmüm   ettirilir. Kefenlenme hususunda ise, kadir gibidir.

Kefenin yeni olması veya yıkanmış eski bir bezden olma­sı, caiz olması bakımından müsavidir. Kefenin beyaz olması müstehabdır;

Kefenin pamuktan, ketenden veya berd denilen bezden olması caizdir. Kefenin üzerinde bazı alemler, işaretler bulun­muş olsa, bunlar suret olmadıkça onunla tekfin caizdir.

Erkekler için zâferân ve usfûrlarla bovanmış bezlerle ve ipekle kefenlenmek mekruhtur. Fakat, bunlar kadınlar için iriek-rûh değildir.

Eğer, erkeği kefenlemek için ipekten başka kefenlenme-ye müsait bir bez bulunmazsa, onu da ipekle kefenlemek caiz olur. Ancak, bu durumda bdr katdan fazla sarılmaz.

Kefenler mümkün olduğu kadar güzel ve her ölünün hâli ile mütenasip olmalıdır. Şöyle ki-: Erkeklerin kefemeri, hayatta oldukları zaman cum'a ve bayram günlerinde giydikleri elbise­lere kıymetçe denk olmalıdır. Kadınların kefenleri ise ailelerini ziyarete gittikleri zaman giydikleri elbiselerinin kıymetine denk kıymette olmalıdır. Bazıları ise, bu hususta: «Kefen ölünün, ha^. yatta iken giydiği iş elbiselerinin ortalaması değerinde olması mu1 teberdir.» demişlerdir.

DrMerğînâni: «Eğer ölen kimsenin malı çok ve vârisi az ise, onun sünnet olan şekilde kefelenmes'i evlâdır. Durum böyle de­ğilse o kimsenin kefen-i kifayet ile kefenlennıesi evladır. Ancak kefen-i sünnet ile kefenlenmesi de caizdir.» demiştir.

Ölü kefenlenmeden önce, sayıca tek olmak üzöre, meselâ: Bir defa veya üç defa veyahud da beş defa, kefenler buhur uzerinde tutulup döndürülür. Bu hususta, ihramlı olanlar da Hanefi îmâmlarma göre ihrâmh olmayanlar gibidir.

İmâm Şafii CA.R.) ve Ahmed bin Hanbel (R.A.) ise «îhram-lı olan erkek, ölünce başı örtülmez ve ona güzel koku sürülmez. demişlerdir.

Kefen, ölünün kendi malı ile tedârik edilir. Kefen masra­fı, borçtan, vasiyet ve mirastan önce gelir. Ancak, ölen kimsenin bıraktığı tereke, cinayet işlemiş bir köle veya kendisine rehin ola­rak bırakılmış bir mal olursa, bu durumda cinayetin velîsinin hakkı veya rehin bırakmış olan kimsenin hakkı, ölünün kefen-lenmesinden önce gelir.

Malı bulunmayan ölünün kefenini temin etmek, hayatta iken nafakasını temin etmesi kendisine vacip olan kimse üzerine vacip olur. (Böyle bir kimse de bulunmazsa, kefen beytülmâl ta­rafından temin edilir. Buda mümkün olmazsa, kefeni müslüman-lar kendi aralarında tedârik ederler.)

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre, eli dar olan kadının ke­fenini temin etmek kocası üzerine vacip olur.   Bazıları: «Kadın varlıklı olsa bile, onun kefenini te'min etmek Ebû Yûsuf (R.A.)'a göre kocası üzerine vaciptir.» demişlerdir.

İmâm Muhammed (R.A.) ile İmâm şâfii (R.A.) «Eğer, kadın arkasında hiç bir mal bırakmadan ölmüşse, onun kefeni, hayatta iken nafakası kime vacip idi işe, ona vaciptir.» demişler­dir.

Eğer, meyyiti kendisine vâris olan bir kimse kefenlemiş-se, o kefenin kıymeti ile, meyyitin terekesine rücü eder. Yani, ke fen için harcadığı miktarı, ölen kimsenin bıraktığı maldan alır. Fakat eğer, ölen kimsenin akrabalarından, kendisine vâris olma­yan bir kimse, varis olanlardan -bu hususta- emir almadan ölüyü kefenlemiş olursa, kefenin kıymeti terekeye ede­mez. Başta, terekeye rücu, edeceğine şahid.tutmuş olsa bile yine edemez.[190]

 

Cenaze Namazı

 

Meyyit üzerine namaz   kılmanın sahih   olmasının şartı, mutlak namazın şartları gibidir.   

Ayrıca, namazı kılınacak ölünün müslüman olması, yı­kanmış bulunması ve namazım kılacak kimsenin önünde olması da şarttır.. Bundan, gaibin üzerine cenaze namazı kılmmayacağı, ayrıca, binek hayvanı veya başka bir şeye yüklenmiş bulunan ölü için de namaz kümmayacağı anlaşılmıştır. Çünkü, mekân ihtilâfı var.

Ölü yere konmuş olsa ve namazı kılacak kimse ondan da­ha ileriye durmuş bulunsa, bu namaz da caiz olmaz.

Cenaze namazının rüknü kıyam (ayakta durmak) tır. Bu durumda, özürsüz olarak oturduğu yerde cenaze namazı kılmak da caiz değildir. Keza, bir şeye binmiş olarak cenaze namazı Kıl­mak da caiz değildir.                                               

Cenaze namazında ilk tekbirden başka diğer bütün tek­birler rükündür; ilk tekbir ise şarttır.                                .   

Cenaze namazmda duâ da bir rükündür. Ancak, mesbûk olan kimse, duâ ile meşgul olması sebebi ile Ölünün kaldırılma­sından korkarsa, duayı terk edip, tekbirler ile iktifa eder. Bu husüsü mesbûk adına imâm yüklenmiş olur.[191]

 

Cenaze Namazını Kim Kıldırmalı

 

Cenaze namazında imamlık yapmaya evlâ olan, sultan­dır. Sonra kâdi, ondan sonra Cum'a imâmı, ondan sonra mahal­lenin imamı ve ondan sonra da   -veraset tertibi üzere- ölen ' kimsenin velîsidir.

Yukarıdaki sıra üzere namaz kıldırma sırası kendisine geldiği zaman, velînin cenaze namazını kıldırmak için başkası­na izin vermesi caizdir.

Yukarıda sayılan kimselerden başka, hiç bir kimsenin ve­liden izin almadan cenaze namazını kıldırmak için öne geçmesi caiz değildir. Eğer, öyle bir kimse öne geçip cenaze namazını kıl­dırmış olursa, bu durumda veli dilerse o namazı iade eder.

Fakat, cenaze namazını meyyitin velîsi kıldırmış olursa, bu namazı gerek sultan,, gerek başka bir kimse, sonradan bir daha kıldıramaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A) 'a göre, ölünün velisi onun nama­zını kıldırmaya herkesten daha evlâdır.   İmâm Şafiî (R.Â.)'nin kavli de böyledir. Bu kavil İmâm-ı A'zam (R.A.)'dan da rivayet edilmiştir.

Fetâvâyi Kâdîhân'da Fâkıyh Ebü Ca'fer (R.A.Vden riva­yet edilerek şöyle denilmiştir : «Bir cenaze namazında sultan ha­zır bulunsa, onu velîler namaz kıldırması için öne geçirirler.

Eğer cenaze namazında şehrin valisi ile kâdîsı hazn bulu­nurlarsa, valinin öne geçirilmesi daha evlâdır.

Cenaze namazında şehrin valisi ve kâdisı hazır bulunmaz ve fakat mahallenin imâmı ile emniyet âmiri olan beldenin âmili hazır bulunsa, emniyet âmirinin -cenaze namazını kıldırmak üzere öne geçirilmesi evlâdır.

Eğer, şehrin valisinin vekili hazır bulunursa, onun öne geçirilmesi kadıdan da emniyet âmirinden de evladır.

Bu sayılan kimselerden hiç biri.hazır bulunmaz ve fakat ancak velilerle mahallenin imâmı hazır bulunurlarsa, ölünün ve İllerinin mahallenin imamını Öne geçirmeleri evlâdır.

Mahalenin imâmı hazır bulunmaz, ancak müezzin hazır bulunursa, ölünün velîlerinin onu öne geçirmeleri gerekmez.

Eğer vâlî veya   onun vekilleri cenaze   namazında hazır olurlarsa ve fakat velîler, sayılan kimselerden binini öne geçir­mekten kaçınırlar ve kendilerinden birinin öne geçip namazı kıl­dırmasını murad ederlerse, bu durumlar onlar için caiz olur. Ay­rıca, velîler .mezkûr şahıslardan diledikleri bir kimseyi de öne geçirebilirler. Ölünün velîlerinden izin almadan hiç kimse öne geçip namaz kıldıramaz. İmâm-ı A'zam (R.A.) 'in İmâm Ebû Yû­suf (R.A.)'un.ve İmâm Züfer (R.A.)in kıyâsları da böyledir. Ha­san da bununla amel etmiştir.»

e Veliden başka bir kimsenin, velîden sonra cenaze nama­zını kıldırmasının caiz olmaması, bizim imamlarımızın kavilleri­dir. İmâm Mâlik (R.A.) de böyle demiştir.                             

İmâm Şafiî (R.A.) ise : «Cenaze namazını kılmamış ola kimse bu cenaze için namaz kılındıktan sonra, cenaze namazı kılabilir. Yani, o kimse ölünün velisi olmasa bile, velîden sonra cenaze namazını kılması caiz olur.» demiştir.

Cenaze   namazını kılmış olan   kimsenin   -aynı cenâz için-'tekrar cenaze namazı-kılması konusunda İmâm Şafiî (F A.) 'den iki kavil rivayet edilmiştir; fakat bu kavillerin en sahihi cenaze namazını tekrar kılmamanın müstehâb olduğudur.[192]

 

Cenaze Namazı Nasıl Kılınır?

 

Cenaze namazı dört tekbîrdir.

Birinci tekbirden sonra, cenaze namazını kılan kimse, îf-titah dûâsım (Sübhâneke'yi) okur.

İkinci tekbîrden sonra da, et-Tahiyyat'tan   sonra oku­duğu şekilde -Salavât-ı şerifeleri okur.

Üçüncü tekbîrin peşinden de, namaz kılan kimse kendi ıe, ölüye, diğer mü'min erkek ve kadınlara duâ eder.

Dördüncü tekbirden sonra, zâhirü'r-rivâyetde hiç bir şey demeden, hiç bir şey okumadan selâm verir.

Bazıları: «Dördüncü tekbir iie selâm arasında :

Rabbimiz, bize dünyada bir iyilik ver; âhirette de bir iyi­lik ver. Ve bizi cehennem azabından koru), âyet-i kerîmesini okur.» [193] demişlerdir.

Bazıları da «Dördüncü tekbîr ile selâm arasında:

Herşeye gâlib olan Rabbin, onların isnad etmekte olduk­ları vasıflardan yücedir, münezzehtir.)[194] âyetini okur.» demişlerdir.

Cenaze namazı kılan kimse, her iki selâm verişinde de cemâatle birlikte ölüye -selâm vermeye- niyyet eder. Bazıları da: Ancak, birinci selâmda ölüye selâm vermeye niyyet eder.» demişlerdir.

Üçüncü tekbirden soma okunacak duâ şudur:

Allaâhümme'ğfir lihayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğâibinâ ve zekerin A ve ünsânâ ve sağîrina ve kebirinâ.

Allâhünıme men ahyeytehû minna fe ahyihi 'ale'l-îslâmi. ve men teveffevtehû minnâ fe teveffehû ale'l-îmâni ve hussa hâze'l-meyyiti bi'r-revhi ve'r-râhati ye'1-mağfireti ve'r-ndvâni.

Allâhünıme. in kâne muhsinen fezi'd fi ihsânihi ve inkâne müsîen fe tecâvez 'an seyyi'âtihî ve lekkıhi'1-emne ve'1-büşrâ ve'1-kerâmete ve'z-zülfâ bi rahmetike yâ Erhame'r-Râhimin.)

MANASI: Allah'ım; Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, hazır olanlarımızı, gâib olanlarımızı, erkeklerimizi, kadınlarımızı kü­çüklerimizi ve büyüklerimizi afv-û mağfiret buyur.

Ey Allahım! Bizim içimizden yaşattığın kimseleri İslâm üze­re yaşat. Ve bizim içimizden öldürdüklerini îmân üzere Öldür. Bilhassa bu ölüyü, kolaylığa, rahata mağfirete ve rızâna erdir.

Ey Allah'ım! Fğer bu ölü, muhsin ise, ihsanını artır. Ve eğer o yaramaz bulunup kötülük yapmışsa, onu afvet. Ona emniyet, müjde, ihsan ve yakınlık nasîb 'et; rahmetinle ey Erhame'r-Râhimin.             

Cenaze namazının muayyen bir duâşı olmadığı için bu duadan başka bir duayı okumak da caizdir.

Eğer ölen kimse mükellef değilse, ve men teveffeytehû minnâ fe teveffehû ale'Hmân) dikten sonra şu şekilde duâ edilir:

Allâhümme'c'alhü lena ferata. Allâhümme'c'aîhü lena ecranve zührâ. Allâhümme'c'alhü îenâ şefa'an müşeffeâ.)

MANASI: Ey Allah'ım! Onu bize takdim edilmiş bir ecir kıl Ey Allah'ım Onu bize sevap, bir zahire kıl. Ey Allah'ım! Onı bizlere şefaatçi kıl ve şefaatini kabul edilmiş eyle.

Bundan sonra da ölüye ve bütün mü'minlere duâ ederek, duasını ve namazını tamamlar.

Müfid'de : «Cenaze namazını kılan kimse, ölen çocuğun babasına ve an&sına da duâ eder.» denilmiştir. Bazıları da şü du­ayı okur demişlerdir :

Allâhümme sekkü bihi mevâzînihimâ ve a'zım'bihî 'ucû-rehümâ. Allâhümme'c'alhü fi kefaleti ibrâhime ve elhıkkü bi sâlihi'1-mü'minin.)

MANÂSI : Ey Allah'ım, çocuk sebebi ile.anasının ve baba­sının mizanlarını ağır kıl ve onların ecirlerini-bu sebeple-büyükleştir. Ey Allah'ım; O çocuğu Hz. İbrahim in kefale­tinde eyle ve onu sâlih mü'minîere ilhak eyle.

Mecnun olan kimseye de, küçük çocuğa edilen duâ gibi duâ edilir. Ancak, mecnûna çocuğa edildiği gibi duâ edilmesi için, onun cünümmun aslî cünûn olması gerekir; bülüğa erdikten son­ra arız olmuş olan bir cünûn olmaması lâzımdır.

Bir kimse, cenaze namazının ilk tekbîrinde hazır olama­sa da, sonradan yetişmiş bulunsa, o kimsenin hazır olmasından sonra imânı tekbîr almadıkça, o kimse namaza başlamaz. Fakat, ilk tekbirde hazır oJup, imânı ile birlikte tekbîr almayan ve imâm kendisinden önce tekbîr almış bulunan kimse, -imâmın diğer tekbirleri almasını- beklemeyip. hemen namaza başlar.

İmâm Ebû Yûsuf  (R.A) : «Mesbûk da, hâzır gibi bekle­meyip tekbir alır.» demiştir. Bu durumda, imâm dördüncü tek­bîri aldıktan sonra gelen kimse, iftitâh tekbîrini alır. İmâm selâm verince de, Ebû Yûsuf ıR.A)'a göre, sonradan   gelen kimse, üç. tekbir daha alarak, tekbîri dörde tamamlar. Fetva da Ebü Yûsuf IR.A.3 'un kavli üzeredir. Diğer iki imâmıza göre ise, o kimse ce­naze namazını f ey t etmiş (yetişmeyip geçirmiş) olur. Muhryt'te İmâm Muhanımed (R.A.) 'in bu hususta İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) la müttefik olduğu zikredilmiştir.

Cenaze namazına sonradan yetişen  (mesbûk kimse, ge­çirmiş olduğu tekbîrleri, birbiri ardına kaza eder ve aralarında duâ okumaz. Tâki, duâ ve tekbirleri tamamlamadan cenazenin kaldırılması ile, o kimsenin namazı bâtıl olmasın. Eğer o kimse tekbirleri tamamlamadan, insanlar cenazeyi omuzlarına kaldırır-larsa, o kimsenin namazı bâtıl olduğu için tekbiri keser. Fakat insanlar sâdece cenazeyi yerden kaldırmakla, henüz omuzlarına koymadan, o kimsenin namazı bâtıl olmaz.

Cenaze namazında, zâhir-i rivayete göre ilk tekbîrden baş­kasında eller kaldırılmaz.        

Belh meşâyihinden pek çoğu, her tekbirde el kaldırmayı ihtiyar etmişlerdir. Eimme-i selâse'nin kavli de böyledir.

Ölü kadın olsun erkek olsun, zâhir-i rivâyede1 imâm ölü­nün göğsü hizasında durur. İmâmın, kadının ortası hizasına du­racağı da İmâm-ı A'zam  (R.A)'dan rivayet edilmiştir. Bir riva­yette de, İmâmın erkeğin de ortası hizasına   duracağı nakledil, mistir. Fakat, muhtar olan, zâhir-i rivayettir.[195]

 

Cenaze Namazında Nasıl Saf Tutulur

 

Cenaze namazında cemâatin üç saf olması müstehabtır Hatta, cemâat yedi kişi olsa, biri imamet için Öne geçmeli, onun ardında üç kişi saf tutmalı onların arkasında da iki kişi saf tu­tup kalan bir kişi de en sona durarak, cemâat üç safı tamamla­malıdır.

Cenaze namazında efdâl olan saf son saftır. Diğer namaz larda ise efdâl olan saf ilk saftır.[196]

 

Cenaze Namazı Île İlgili Muhtelif Mes'eleler

 

Eğer, insanlar cenazenin konulmasında hata edip, ölünün başını imâmın sol tarafına koymuş olsalar, cenaze namazı yine caiz olur. Eğer, insanlar kasden cenazeyi hatalı koymuş olsalar; esâet etmiş olurlar; fakat yine de cenaze namazı caiz olur.

Hanefi İmamlarına göre mesci'din içinde cenaze nama­zı kılmak mekruhtur. İmâm Şâfi ile İmâm   Ahmet bin Hanbel (R.A.) ise : «Buna bir beis yoktur.» demişlerdir.

Fakat, cenaze mescidin dışına  konulup, imâmın-ve cemâ atin bir kısmı ölü ile birlikte mescidin dışında bulunsalar; cemâa­tin kalan kısmı da mescidin İçinde olsa, saflar da birbirine muttasü bulunsa, bu durumda -mescidin lanlann bu namazları-'mekruh olmaz

Fakat, cenaze mescidin kapısına konsa ve imâmla cemâat de mescidin içinde bulunsalar, bu durumda kılman cenaze na­mazının caiz olup olmadığında meşâyih arasında ihtilâf vardır..

Bir meyyit, namazı kılınmadan defnedilmiş olsa, onun bo­zulmuş olduğuna zarin-ı gâlib olmadıkça, o ölünün kabri üzerine namaz kılınır.

Sadece bir uzuv üzerine cenaze namazı kılınmaz. Ancak Ölünün ekserisi veya başı ile birlikte yansı bulunup, tamam hük­münde olursa, bu cenazenin namazı kılınır. Aksi takdirde bu ce­nazenin namazı kılınmaz. Yarısı uzunluğuna yarılmış olan kim­senin de cenaze namazı kılınmaz.

Bâğî olup  Emire' mü'minine bas kaldırıp) yol kesen kimseler harb halinde öldürülürlerse bunlar yıkanmazlar ve ce­naze namazları kılınmaz. Fakat, bunlar harb kendi aleyhlerine neticelendikten sonra katledilmiş olsalar, cenaze namazları kılınır.

Arablar arasında meşhur olan asabiyet (kavmiyet) tariki ile ödürülenîerle, geceleri şehrin, bir yerinde durup masum kim­selere saldırırken öldürülenler' hakkında hüküm de yol kesiciler hakkındaki, hüküm gibidir.

Ebeveyninden (babasından veya anasından) birini öldür

İmüş olan kimselerin de cenaze namazları kılınmaz.

Nefsini katleden (kendisini öldüren, intihar eden) kimse­nin cenaze namazı kılınır. Bu hükme îmânı Ebû Yûsuf

muhalefet etmiştir.                     

Sesinin duyulması veya bir hareketinin görülmesi sebebi ile doğum esnasında canlı olduğu anlaşılan gasledilir ve cenaze namazı kılınır.

Keza, canlı olarak doğan çocuk da, öldüğü zaman yı­kanır ve cenaze namazı kılınır. Aksi takdirde yıkanmaz ve na­mazı kılınmaz.                                   

Eğer bir çocuk, dârü'l-harbde esir alınsa ve dârü'l-islâm'-da ölse, ebeveyninden biri onunla birlikte esir edilmiş değilse, o çocuğun cenaze namazı kılınır. Fakat, ebeveyninden biri o çocuk olursa, yine o çocuğun[197]

 

Cenazenin Taşınması

 

Hanefi İmamlarına göre, cenazenin taşınmasında sünnet olan onu dört tarafından dört kimsenin tutup götürmesidir.

Cenazeyi yüklenip taşımakta olan kimsenin, onu her tara­fından onar adım götürmesi müstehabtır. .Zîrâ, Resûlıülah (S.A; V.) Efendimiz :

Bir kimse, bir cenazeyi   kırk adım götürürse, bu onun kırk büyük günâhına keffâret olur.» buyurmuştur.

Cenaze taşıyan kimsenin şu' şekilde hareket etmesi uy­gun olur : Cenazeyi taşımaya onun ön tarafından başlamalıdır. Cenazenin ön kısmını sağ omuzuna alır. Daha sonra ayak kısmı­nı sağ tarafına alır. Sonra da cenazenin baş tarafını sol omuzu­na alır.

Sabi (küçük çocuk) olan ölüyü el üstünde (kucakta) gö­türmek binek üzerinde götürmekten daha evlâdır. Yalnız olan bir kimsenin çocuğunu el üzerinde götürmesinde veya bir hayvan üzerinde binmiş olduğu halde yine çocuğunu elleri üzerinde ta­şımasında bir beis yoktur.

Ölüyü sırtta veya bir hayvan üzerinde götürmek mekruh­tur.  

Ölüyü taşıyan kimseler, ölüyü-sarsıp muztarip etmeden, sür'atlice yürürler. Fakat koşar gibi sür'atli gitmezler ve adımla­rını geniş atmazlar.

Cenazenin önünde yürümek mekruh değildir. Fakat, ce-nâze'nin ardında yürümek Hanefî İmamlarına göre daha efdâldir. Bir şeye binmiş olan kimse, cenazenin ardından yürür; onun önüne geçmez. Ancak, ona uzak bir yerden giderse önüne geç­mesi de caizdir. Çünkü, bu durumda insanlara toz ile eziyyet et­mesi söz konusu değildir.

Cenazenin teşyi'inde yaya yürümek efdâldir.

Bir kimsenin oturmakta olduğu yerin yakınında cenaze geçerse, o kimsenin cenaze için ayağa kalkması lâzım gelmez. Ancak, o kimse cenaze ile birlikte gitmeyi murat ederse o vakit ayağa kalkar. Cenaze için ayağa kalkmak hakkında vârid olan hadisler mensûhtuıv

Cenazeyi teşyi eden kimsenin, cenaze namazını kılmadaü dönüp gelmesi uygun değildir. «Cenaze namazını kıldıktan sonra, ölen kimsenin velîsinden izinsiz olarak dönüp gelmek de uygun değildir.»'demişlerdir.

Muhiyt'ie zikredildiğine göre bazıları .: «Halka mülayim olan, veliden izin almadan dönüp gelmenin caiz olduğudur. Ev-ceh olan da budur.» demişlerdir.

Cenazenin peşinde giden kimsenin, huşu' üzerine olması ve kendi hâlini düşünmesi uygun olur. Ölümden ve ölünün vara­cağı yerden korkması ve dünya kelâmı konuşmaması, gülmemesi ve bilâkis sükûtu uzatması uygun olur.

Cenazede, Kuran okurken veya .zikrederken sesi yükselt­mek, kerâhat-e ile mekruhtur. Bazıları : «Sesi .yükselt­meyi terk etmek evlâ olduğu için, insanlar Kur'an'ı içinden oku­malı ve zikri içinden yapmalıdır.» demişlerdir.

Kadınların cenaze ile birlikte çıkmaları uygun değildir. Zamanımızda ise bu, kerâhat-i tahrimiyye ile mekruhtur.

ölü için, feryad ederek ağlamak, yaka yırtmak, yüzünü tırmalamak, yüze bir şeyler vurmak veya bunlara benzer her hangi bir şey yapmak haramdır. Zira, Resûlullah (S.A.V.) Efen­dimiz :

«Meyyit için, yüzünü tırmalayıp, yakasını yırtarak, cahi-liyye çağırıp bağırması ile çağırıp bağıran kimse, bizim milleti­mizden değildir.» buyurmuştur.

Bir kimsenin, cenazenin yanında veya kendi evinde göz­yaşları dökerek ağlamasında bir beis yoktur. Zira;  Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz :

«Muhakkak ki, Hak Tebârek ve Teâla, göz yaşı ile ve kalb hüznü İle azab etmez. Fakat, feryad ile ağlamakla ve bunun ben­zeri şeyler sebebi ile azab eder veya merhamet eder.» buyurmuş ve mübarek dilini de işaret etmiştir.

Cenazenin yanında bağırarak veya teğannî ederek ağla­yan bir kadın bulunursa, bu kadının ağlaması men edilip sustu-turulur. Eğer bu kaçım, susmazsa, cenazenin peşinden giden kim­se/ o kadından dolayı, cenazenin peşinden gitmeyi terk etmez. An­cak, onun bağırıp çağırarak .ağlamasını kalbi ile kınar-kabul ve tasvip emıez.

Cenaze kabre ulaştığı zaman, insanların omuzlarından indiribneden önce, o cenazeyi takip ederek gelmiş olanların otur­maları mekruhtur. Cenaze, omuzlardan yere konulduğu zaman da, haceti olmayan kimselerin oturmaları gerekir. Bu durumda, bu kimselerin zarüretsiz oturmamaları da mekruhtur.[198]

 

Kabir Nasıl Olmalıdır

 

Eğer mümkün olursa, kabirde efdâl olan lahiddir. Eğer yer yumuşak olduğu için lahid mümkün olmazsa, kabri şakket ıtıek (yeri yarmak) efdâidir,

Lahid, kabrin kıble tarafında kazılan çukurdur. Ki ölü onun içine konur. Lahid kerpiç 'ile yapılır.

Şakketmek, yarmak ise, kabirde ırmak gibi çukur kazıp, onun iki tarafını kerpiç veya bir başka şeyle örmek ve ölüyü bu duvarların arasına koymak ve üzerini de kerpiç veya tahta ile örtmektir. Bu Örtünün, ölüye dokunmayacak kadar yüksek olma­sı gerekir.

Menâfi'de Bizim diyarımızın yerleri yumuşak olduğu için âlimler, zamanımızda şakki (yarmayı} ihtiyar etmişlerdir. Hatta,. tuğlayı ve ağacı kabre koymayı da caiz -gördükleri gibi de­mirden bile olsa, tabut yapıp kabre koymayı da caiz gördüler.» denilmiştir. Mebsûfta da bu şekilde' zikredilmiştir.

Yer yumuşak ve yaş olduğu zaman, tabut ölünün zaruri ihtiyacından sayılır.

Zikredilen bu gibi yerlerin dışında, bütün âlimlerin ka­villerine göre, mezara ölüyü tabutla koymak mekruh olur.

Tabutun içine toprak döşeyip, toprağın üst tabakasının ölünün yanlarına getirilmesi ve bu tabutun lahid yerine olması için ölünün sağ ve sol taraflarına hafif kerpiç konulması daha uy­gun olur.

Uyt'te Yer olrnasa bile, bizim meşayihimiz kadınlar için tabut yapmayı yâni onları mezara tabutla koymayı istinsah etmişlerdir. (Güzel görmüşlerdir.)» denilmiştir.

Kabrin derinliği bir adam boyunun yarısı kadar olmalı­dır. Zehiyre'de : «Kabrin derinliği, bir adamın göksûne kadar ve­ya beline kadar olmalıdır. Daha derin eşilmiş olması da efdâldir. Eğer, bir adam boyu kadar derin eşmiş olsalar, bu da ahsendir.» denilmiştir. Bundan, kabrin en aşağı yarım boy, en çok da tam bir boy miktarında olması gerektiği anlaşılmaktadır.[199]

 

Ölü Kabre Nasıl Konur

 

Ölü, mezara kıble tarafından konmalı ve konduğu esna­da kıbleye döndürülmüş bulunmalıdır.

Hanefi İmamlarına göre, ölü kabrin ayak tarafından ye­re-konup sonra da başı tarafından aşağıya doğru çekilmemelidir. Buna, Şafiî (R,A.) ve Ahmed bin Hanbel (R.A.) muhaliftir. On­lara göre ölünün kabre bu şekilde konulması sünnettir.

Ölüyü kabre koyan kimse, Cbismillâhi ve ıalâ millet-i Resûlullahi)

MANÂSI : Allahu Teâlâ'nın. ismi üe ve Resulûllâh'm milleti üzerine Cseni defnediyoruz.) der.

Ölüyü kabre koyanların adedinde ve bunları sayılarının veya çift olmasında ta'yin edilmiş olan bir şey yoktur. Büâds, bu hususta mu'teber olan kâfi miktarda şahsın bulunması­dır.                 .     .

Kadını kabre, nesep yönünden akrabası olan bir kimse­nin koyması evlâdır, Kadının nesep yönünden   akrabası yoksa, onun yabancılardan salâh ehli bir kimsenin kabre koyması evlâ­dır.

Ölüyü kabre koymak maksadı ile kadının ve kâfirin kab­re girmesi caiz değildir. Bu kimseler meyyitin mahremi olsalar bile yine de kabre giremezler. Bu hususda ölünün erkek veya kadın olması da müsavidir.

Kabre konulduğu zaman, kadının bedenini bir şeyle ört­mek, lahdinin kerpiç ve benzeri bir şeyle örtülmesine kadar müs-tehabtır. Erkek içinse bu şekilde yapmak    müstehâb    değildir.

îmâm Şâfü (R.A.) buna muhaliftir.

Ölü kabre sag yânı üzerine ve kıbleye döndürülmüş ola­rak konulur. Sadece arkası üstü kabre bırakılmaz.

Ölü kabre indirilince, kefeninin bağı çözülür.

Yenâbi'de : «Kabrin su sızıntısı olan yerine toprak döşen-melidir.» denilmiştir.

Sürûcî : «Şafiî ve Hanbelî kitablarmda, ölünün ba­şı altına bir kerpiç veya bir taş konulur» denilmektedir; fakat bi­zim ashabımızdan gelen böyle bir rivayete ben vâkıf olmadım.» demiştir.            .                                '   .

Ölünün altına, pamuklu ve astarlı bîr şey sermek ve ba­şının altına yastık koymak mekruhtur,

Ölünün arkası toprak veya benzeri bir şeyle onun kıble­den dönmemesini temin maksadı ile takviye edilir.

Lahdin üzerine kerpiç, dizilir ve aralarındaki açıklıklar oralardan ölünün üzerine toprak dökülmemesi -için kapatılır.

İmâm Pezdevi : «Lahde kerpiç, kamiş ve kuru ot koymak müstehabtır.» demiştir.

Kerpicin üstüne hasır konulması hususunda ihtilâf edil­miştir. Bazıları : «Bu mekruhtur.» demişler; bazıları ise : «mek­ruh değildir.» demişlerdir. «Fakat, tuğla ve ağaç koymak mek­ruh değildir.» demişlerdir. Ve, «Yer yumuşak olduğu zaman tuğ­la ve ağaç koymakta bir beis yoktur.» demişlerdir.

Meşru olan şekilde lahid örtüldükten sonra, kabir toprak ile doldurulur. Fakat, kabirden çıkmış olan topraktan fazla ola­rak başka bir yerden toprak getirilmez. Eğer getirilir ve bu faz­la toprak da kabre atılırsa    mekruh olur. İmâna    Muhammed (R.A.) 'den bu şekilde fazla toprak getirip atmanın mekruh olma­dığı hakkında bir rivayet vardır.

Kabre toprak atan kimsenin, üç defa atması müstehâb tır. Kabrin üzerine su serpmekte de bir beis yoktur.

Kabrin üzerindeki toprak, yükseltilip düzeltilerek deve hörgücü gibi yumru bir şekilde yapılır. Hanefi İmamlarına gö­re, kabir yassı bir şekilde yapılmaz. İmâm Şafiî (R.A.) buna mu­haliftir.

«Kabrin üzerindeki toprak dört parmak veya bir karış yükseltilerek deve hörgücü hâline getirilmelidir.» denilmiştir.

Bedâyi'de de : «Kabir, bir kanş veya bir karıştan   daha fazla bir miktarda yükseltilmelidir.» denilmiştir.

Kabri kireç veya çamur ile sıvamak mekruhtur. Zira Re-sûlulîah (S.A.V) Efendimiz, kabirleri kireç ile sıvamayı, üzerleri­ne yazı yazmayı ve bina yapmayı, kabirlere ayak basıp çiğneme­yi yasaklamıştır.

Münyetü'l - Müfti'de : «Muhtar olan kavle göre, kabirleri çamur ile sıvamak mekruh değildir.» denilmiştir.

İmânı-ı A'zam (E.A.) «Kabirlerin üzerine ev veya kub­be veyahud da bunlara benzer bir şey yapılması   mekruhtur.» buyurmuştur. Keza, kabri ayakla çiğnemek ye" üzerine oturmak da mekruhtur.[200]

 

Şehidleb

 

Burada' şehidden kasıt, hükmî şehîddir. Dünyada bütün mükellefler için câri olan. şer'î hükümlerden hükmî şehide özel bir nev 'i tealluk .eder.

Hakikî şehid ise, Allahu Teâlâ'nm kendisine özel bir sevap va'd etmiş olduğu kimsedir. Dünyada mükellefler için câri olan hükümler ona tealiuk etmez. Bu kimselerin Allah yolunda katledilmiş olduklarına itikat olunur. Gerçekten kimin Allah yolunda katledilmiş olduğunu Allahu Teâlâ bilir. göre hükmî   şehid : Mükellef ve tâbir olduğu halde, kendisine vuku' bulduğu bilinen bir tecâvüz­le zulmen öldürülmüş olan ve bundan dolayı   vârislerine diyet olarak bir mal verilmesi vacip olmayan, yarası bulunan ve canı olmayan herhangi bir müslümandır. îmâmey'mn kavillerinde ise, hükmi şehidin ta'rîfinde mü­kellef olmak ve tâhir (temiz) bulunmak kaydı terk edilmiştir. Di­ğer özellikler ise zikredilmiş ve mu'teber görülmüştür.

Bu ta'rif, ehli harbin ve bağiîerin, hangi sebep ve hangi vasıta ile olursa olsun, katletmiş bulundukları kimseleri içine al­maktadır.. Ayrıca, bu ta'rif harbilerden ve bağüerden başka kimselerin katletmiş bulundukları ye bu ölümden dolayı ölenin vâris­lerine, diyet olarak bir mal verilmesi vacip olmayan kimseleri de içine almaktadır Bu da, öncekilerin aynıdır. Bu durumda gerek mal .asla vacip olmasın, gerekse bir arızdan dolayı mal vacip ol­sun, hüküm yine aynıdır. Meselâ : Bir esirin darü'l-harbde ken­disi "gibi bir diğer esiri öldürmesi ile İmâmı A'zanı (R.A.)'a göre, bu durumda diyet için mal vacip olmadığı gibi...

Ve efendinin kölesini öldürmesi hâlinde Hanefî İmamlarının hepsine göre, diyet olarak mal vacip olmadığı gibi.,.

Bir arızdan dolayı mal vacip olması ise : Babanın oğlunu kat­letmesi hali gibi...

Ve, kasden öldürme halinde mal ile sulhda olduğu gibi

Baği, yol kesici ve kavmiyet (asabiyet) ehlinden olup kat olunanlarla had ve kısas ile maktul olan kimseler, zulmen öldü­rülmedikleri için şehîd ta'rifinin di şaldadırlar; yânı şehid değil-

Kati olunmasıdan dolayı, diyet olarak vârislerine mal va­cip olan kimseler de şehid tarifinin dışmdadıriari Meselâ : Kasıt olmadan meydana gelen kati de olduğu gibi... Kati ile kassâme vacip olan da böyledir.

Şehidin tarifinde bulunan «bilinen» kaydı iîe, katili bilin­meyen kimseler de, şehid ta'rifinin dışında bırakılmıştır. Katili meçhul olan kimselerin öldürülmelerinden dolayı kassâme vacip olsa da, olmasa da hüküm aynıdır. Bu gibi kimselere şehid deni­lemez. Sahih olan kavil de budur. Çünkü, o kimsenin, öldürülme-sini mubah kılan bir sebepten dolayı öldürülmüş olması, ihtimâli vardır.

Şehidin tarifinden, çocuk, mecnûn, cünüp, hayızlı, nifasiı olanlar da, İmâra-ı A'zam (K.AJ'm kavline göre hâriçtirler. Bu kavle İrnâmeyn muhaliftir.   

Hanefî İmamlarının ittifakı ile mürtes olan. kimse de, şe­hidin tarifinden hâriçtir. Mürtes : Gayri müslimlerle veya yol ke­sicilerle savaşırken yaralanıp, harb bittikten sonra, bir tarafa çe­kilip, biraz yiyip içen veya konuşan, uyuyan, ilaç kullanan, ölme­den önce üzerine çadır veya benzeri bir şey kurulan, hayatta iken yaralandığı yerden bir başka yere nakledilen veyahud da aklı başında olduğu halde üzerinden bir namaz vakti geçen ve sonra vefat eden müslüman bir kimsedir.

Mürtes olan bir kimsenin, dünya işlerinden bir şey vasıyyet etmesi, ittifakla irtisastır. Vasıyyet ettiği şeyin âhiret işlerinden olması dahi îmâm Ebû Yûsuf (R.A) 'a göre irtisastır. İmâm Mu-hammed (R.A.) ise buna muhaliftir.

Bazıları : «Bu ihtilâf, o kimsenin dünya işleri ile ilgili vasıy­yet etmesi halindedir. Fakat, âhiret işleri ile ilgili vasıyyet eder­se, ittifakla o kimse mürtes olmaz.» demişlerdir.

Bazıları da : «Imâmeyn'iri asla ihtilâfı yoktur. Çünkü, imâm Ebû Yûsuf (R.A.) 'un cevabı, o kimsenin dünya işleri ile ilgili bir vasıyyette bulunması halindedir. İmâm Muhammed (R.A.) rin ce­vabı ise âhiret işleri ile ilgili vasıyyet etmesi halindedir.» demiş­lerdir.

Bu durumdaki bir kimsenin alış. veriş yapması ve pek çok söz ile konuşması da irtisastır.

İmâm Muhammed (R.A.) 'in : «Eğer o kimse, yaralandığı yer­de bir gün ve bir gece, sağ olarak durmuş olsa, aklı başında ol­masa bile mürtes olur.» dediği rivayet olunmuştur.

İrtisâs hakında söylenen bütün bu kaviller ancak harbin so­na ermesinden sonra mu'teberdir. Savaş henüz bitmemişse, her­hangi bir kimse, sayılan hususların hiç biri ile mürtes olmaz.[201]

 

Şehidin Hükmü

 

Şehîd olan kimse, yıkanılmaz. Bilakis, kanı dle ve içinde şehid edildiği elbisesi ile defnedilir. Ancak, kefen cinsinden olma­yan kürk, çizme ve silâh gibi şeylerden üzerinde bulunan ne varsa hepsi çıkarılır. Keza, ayağında şalvar gibi şey varsa, o da çıkarıldıktan sonra defnedilir.

Eğer üzerinde   bulunan-   elbisesi, sünnet olan kefenden noksan olursa; meselâ : İzâr ve lifâfe bulunmazsa, mevcûd elbi­sesinin üzerine bunlar ilâve edilerek kefen-i sünnet tamamlanır.

Ve eğer, şehidin üzerinde bulunan elbise, kefen-i sünnet-den daha fazla ise, fazla olan şeyler çıkartılarak, sünnet olan ke­fen miktarındaki elbise üzerinde bırakılır.

Hanefî İmamlarına göre, şehidin üzerine cenaze namazı kılınır. İmâm Şafiî (R.A.) ile İmâm Mâlik (R.A.) buna muhaliftir.[202]

 

Cenaze Hakkında Müteferrik Mes'eleler

 

Ölünün, velisinin cenaze namazını kıldırması için baş­kasına izin vermesinde bir beis yoktur. Bu husus, bazı nüshalar­da, «izin» yerine «ezan-duyurma, ilân etme» şeklinde vâki' ol­muştur. Yâni, «insanların bazısının, diğer bazısına, bu cenazeyi -ölünün hakkım edâ etmeleri için duyurmasında bir beis yok­tur», demek olur. Hirtâye'de de böyledir.

Bir müslümamn akrabası olan bir kâfir ölse, o müslüman kimse, akrabası olan kâfiri, sünnet olan şekle bakmaksızın necis bir elbise yıkar gibi yıkayarak bir bez parçasına sarar. Ve bir çukur kazıp, o kafiri bu çukurun içine bırakır. O müslümamn, kâfir olan bu akrabasını, kendi dininden olan kimselere verip, defnini onlara havale etmesi de caizdir.

Ancak, o kâfirin kendisi gibi kâfir olan bir velisi varsa, onun işlerini, bu müslüman kimsenin kendi üzerine alması uygun, ol­maz. Bilakis onların aralarından çekilmelidir. Ancak, onlar âyin­lerini icra ettikten sonra, defnetmek için götürürlerken, o müs­lüman dilerse, kâfir akrabasının cenazesini uzaktan takip edebi­lir.

Fakat, zikrettiğimiz bütün bu hususların hepsi o kâfirin küf­rünün irtidâd neticesinde olmaması şartına bağlıdır.

Fakat, eğer o kâfir mürted ise (müslüman olduğu halde son­radan kâfir olmuş ise), 6 müslüman, akrabası olan bu mürtedi yıkamayrp, kefenlemediği gibi, sonradan girmiş bulunduğu din­den olan kimselere de vermez. Onu köpek gibi bir çukura atar.

Bir kimse öldüğü zaman, hiç malı bulunmasa ve onun tekfin edilmesi üzerine vacip olan bir kimse de olmasa, o kimse­nin kefeni, bütün insanlar üzerine kefen-i kifayet miktarı ile vâ-cib olur. Bu durumda, bu kimsenin kefeni beytül'mâle vacip olur, demektir.

Eğer beytül-mâî'de bulunmaz veya bulunduğu halde zulmen men' olunur ve" verilmezse, o kimsenin teçhiz ve tekfini için kâfi gelecek şey insanlardan talep edilir.

Bu kimsenin teçhiz ve tekfinin hercandıktan sonra, bir mik­tar şey artarsa ve bu şeyin sahibi de belli olmazsa, o artan şey başka bir ölünün kefenine sarf edilin Fakat, artan bu şeyin sahi­bi belli ise, bu şey kendisine İade edilir.

Eğer, kalan bu şeyin sahibi belli değilse ve kul]anılabileceği bir başka ölü de yoksa, bu şey tasadduk edilir. (Sadaka olarak bir fakire verilir.)

Henüz taze iken, kefeni soyulmuş olan bir ölü, bütün mâ­lından tekrar kefenlenir. Eğer o kimsenin malı vârisler arasında taksim edilmişse, ikinci defa kefenlenmesi varisleri üzerine va­cip olur. Fakat,, bu kimsenin malı borçlu olduğu kimseler arasın­da taksim edilmişse, bu kimseler üzerine, o ölüyü ikinci defa ke­fenlenmek vacip olmaz.

Bir kimse, bir ölüyü kendi malından kefenlenmiş olduk­tan sonra, o kefeni, başka bir kimsenin elinde görse veya o kim­senin, kefenlenmiş olduğu ölüyü yırtıcı bir hayvan parçalamış olsa da, kefeni kalmış bulunsa, o kefen, ölüyü kefenlemiş bulu­nan kimsenindir Çünkü, ölü o kefenin mâliki değildir.

Bir ölü kefene sarıldıktan sonra, kendisinden herhangi bir şey çıkmış olsa, Hanefî imamlarına göre, o ölüden herhangi bir şeyin yıkanması gerekmez.

İddet beklemekte olan kadının, ölmüş olan kocasını yıka­ması ittifakla, çâ-iz görülmüştür. Fakat, bize göre, kocanın ölen karısını yıkaması caiz değildir. Diğer üç mezhebin imamları ise buna muhaliftirler.

Fakat, çocuk doğurması sebebi ile iddet beklemesi kesilen kadının ölü kocasını yıkaması da caiz değildir. Bu kavle de İmâm Mâlik (R.A.) ve İmâm Şafiî (R.A.) muhaliftir.

Keza, eğer kadın kocasının ölümünden önce taîâk-ı baine ile boşanmış olsa veyahud onun ölümünden önce veya sonra irtidâd etse, veyahud da kocasının başka bir kadından olan oğlunu veya kocasının babasını öpse veyahud da şüphe ile bu kocası ile cima' etmiş oîsa, bu kadının da ölmüş kocasını yıkaması caiz olmaz,.

Talâk-ı rici' ile boşanan kadın, ölmüş olan kocasını yıkayabi­lir, îmâm Şafiî (R.A) buna muhaliftir.

Ümm-i veled, efendisini iddet beklemekte olsa bile yıka-yamaz. Sahih olan kavil budur. îmâm-ı A'zam (R.A.)'dan gelen bir rivayette de, ümm-i veledin efendisini yıkamasının caiz oldu­ğu, nakledilmiştir. İmâm Züfer'in, İmâm Mâlik (R.A) 'in ve îmâm Aivnıed bin Hanbel  (R.A.)'in kavilleri de böyledir.

Eğer, Ölü yıkanıp kefenlendikten sonra, bir uzvunun ta­mamına su değmemiş olduğu anlaşılırsa, kefeni açılarak o uzvu yıkanır Ve o ölünün cenaze namazı kılın iniş olursa, onu da tek­rar kılarlar.

Keza, bu uzvun yıkanmadığı, ölü kabre konup üzerine toprak atıldıktan sonra hatırlanmış ve anlaşılmış olursa; kabir açılmaz ve o cenaze çıkarılmaz; O uzvun yıkanması sakıt olmuş olur. Bu durumda, o Ölünün cenaze namazının tekrar kılınması da caiz ol­muş olur.

Mebsût'da : «Ölü defnedildikten sonra, yıkanması unutul­muş olan uzvun yıkanüması sakıt olur. Fakat, bu kimsenin kab­ri üzerine cenaze namazı kılınır. Ezhar olan kavil budur.» denil iniştir.

Keza, ölü yunmadan veya kefenlenmeden, defnedilmiş bu­lunsa ve üzerine de toprak atılmış olsa, bu -durumdan sonra onun kabri de açılmaz.

Eğer, kefenlendikten sonra, ölünün bir parmağının veya buna benzer bir uzvunun yıkanmamış olduğu anlaşılmış olsa, bu uzvu yıkamak için kefeni bozulup açılmaz. İmâm Mııhammed İR.A.3 bu kavle muhaliftir.

Fakat, eğer parmak miktarınca bir yerin yıkanmamış oldu­ğu, kefenlenmeden anlaşılmış olursa, ittifakla o yer yıkanır.

Eğer ölü, başka birinin elbioesi ile veya parası ile defn-oTunursa veyahud gasbedilmiş bir yerde ve şuf a, ile alman bir yerde defnedilmiş bulunursa, bu gibi şeylerin sahihlerinin dâva etmesi hâlinde, ölü mezardan çıkartılır.

Ölüyü defneden kimselerden, kabre bir meta' düşmüş oîsa ve bu durum üzerine toprak örtüldükten sonra anlaşılmış olsa, kabir açılarak o şey çıkanlar.

Zikredilen bu şeylerden başka bir sebep ile 'kabrin açılması caiz değildir.

Bir kimse öldüğü zaman, su bulunmadığından dolayı o ölüye teyemmüm verdirilerek namazı kılınmış olsa ve daha son­ra da su bulunsa, onun su ile yıkanılıp, cenaze namazının tekrar kılınması gerekir. Bazıları ise : «Cenaze namazı tekrar kılınmaz.» demişlerdir.                                         

ile ölü arasında müşterek olan veya ölüden, diriye miras kalmış bulunan bir elbise bulunsa, eğer diri soğuktan veya telef olma korkusundan dolayı o elbiseye muhtaç ise, onu dirinin kullanması daha evlâdır. Fakat, böyle bir ihtiyacı yok ise o elbi­seye ölü daha evlâdır; yani onunla ölünün kefenlenmesi daha uy­gundur.

Keza, su da böyledir. Susuzluğu sebebi ne diri ona şid­detle muhtaç olursa, onun biz ihtiyacı, mevcud su ile ölünün yıkanmayıp, dirinin durumunun öne alınmasını   gerektirir. Aksi. takdirde bu su, ölünün gasledümesine sarfedüir.

Zarûretsiz olarak, iki ölüyü bir kabre defnetmek caiz de­ğildir. Zaruret anında bir kabre iki kuş defnedilirse, aralarına topraktan bir perde yapılır.

Bir kefen içinde iki ölüyü bir araya getirip kefenlemek de Hanefî İmamlarının tamamına göre caiz değildir. Ancak, Şâfiîler ve Hanbelîler zaruret halinde bunu caiz görmüşlerdir.

Bir kimse, ben öldükten sonra cenaze namazimı filân kim­se kıldırsın diye vasıyyet etse, bu vasiyeti bâtıldır. Namaz kıldır­ması vasıyyet edilmiş olan kimsenin, ölen kimsenin velîlerinden izin almadan, cenaze nanamızı kıldırmak üzere öne geçmesi caiz

değildir.

Keza, bir kimse yıkanmasını ve kabre konulmasını belli bir şahsa vasıyyet etmiş olsa, bu vasiyyeti de bâtıldır. Fakat, bu şekildeki vasıyyet İbn-i Rüstem'in rivayetinde caizdir.

Bir cenazenin namazını, sadece kadınlardan meydana gelmiş olan bir topluluk kılmjş olsa, bu caizdir. Ve kadınların kılmış olduğu bu namazla, farz sakıt olur..

Kadınların bu durumda cenaze namazını toplu halde dura­rak ve fakat tek başlarına kılmaları müstehabtır. Cemâatle kıl­mış olsalar bu da caiz olur.[203]

 

Birden Çok Cenaze İçin Bir Namaz

 

Şayed, bir çok cenaze bir arada toplanılmış olsa, bunla­rın hepsi için tek bir cenaze namazı kılınması da caizdir.

Bu durumdaki cenazeleri, erkekler imâmdan tarafa konul­mak üzere, ard arda sıralamak gerekir. Bu erkeklerin hür veya köle olmaları da müsavidir.

Bu sıralama esnasında, erkeklerden sonra çocuklar, onlardan sonra hünsâlar, onlardan sonra da kadınlar konulur.

Eğer dilerlerse, bütün bu cenazeleri bir saf hâlinde dizerler. Bu durumda, o cenazelerin her biri için bir cenaze namazı kıl­mak efdâldir.

Eğer, imânı bir cenaze namazına tekbir alıp başladığı sı­rada, başka bir cenaze .daha getirilmiş olursa, birinci cenazenin namazını 'tamamladıktan sonra, ikinci cenazenin   namazını kıl­maya başlar.     [204]                                                              

 

Mü'min Cenazeleri İle Müşrik Cenazeleri Karışırsa

 

Müslüman ölüleri ile müşrik ölüleri karışmış olursa, eğer aralarını fark ve temyiz edecek bir alâmet varsa, bununla amel edilir. Bazıları: «Müslümanların alâmeti, sünnetli olmaları, saç ve sakalına kına yakmış bulunmaları, bıyıklarını kısaltmaları ve siyah giyinmeleridir.» demişlerdir. Fakat, sünnetli olmanın müs-lümanın alâmeti olabilmesi, o ölüler arasında yahudî bulunma­ması şartına bağlıdır.

Siyah elbise giymek ise, kâfirlerde de daha çok olduğundan, bu müslümanın alâmeti olamaz. Bıyığı kısaltmak da, keza alâ­met olmaya lâyık değildir. Çünkü, gâzüerin dârü'l-harbde bıyık­larını uzatmaları mendûbtur.

Eğer, bu ölülerin   aralarım fark edebilecek   bir alâmet bulunmazsa ve müslümanların sayısı çok ise, o ölülerin tamamı yıkanır ve üzerlerine cenaze namazı kılınır. Ancak, namaz kılı­nırken müslümanlara niyyet edilir.

Eğer, karışmış bulunan bu ölüler arasında kâfirler çok ise, bu cenazelerin hepsi de yıkanıl fakat üzerlerine cenaze namazı kılınmaz.

Eğer, karışmış olan ölüler arasında müslümanlarla kâfirle­rin, sayısı eşit olursa, bazıları: «Bu ölülerin üzerine namaz kılı­nır.» demişlerdir. «Kılınmaz» da denilmiştir.

Karışık olan ölüleri defnetmek hususunda bazıları: «İs­lâm kabristanına defnolunurlar.» demişler, bazıları da: «Müşrik­lerin kabristanına defnedilirler.» demişler ve bazıları ise: «Bun­lar için müstakil bir kabristan yapılır; bu kabirlerin üzerleri de ve hörgücü gibi yükseltilmez; üzerlerindeki topraklar yassıltılır.» demişlerdir.

Bu ihtilâfın aslı ebl-i kitab olan bir kadınla ilgilidir. Bu ka­dın bir müslümanm nikâhı altında olduğu halde ye hamile iken ölmüş olsa, onun cenaze namazı ittifakla kılınmaz. Fakat defni hususunda.-sahabe ihtilâf etmişlerdir. Bazıları: «Ehl-i kitap olan o kadın müslüman kabristanına defnedilir.» demişler; bazıları İse: «Müşriklerin kabristanına defnedilir.» demişlerdir.

Utbe bin Âmir ve Vasile bin Eska': «O ehl-i kitâb kadın için ayrı bir kabir ittihâz olunur.» demişlerdir. Ehvat olan da budur.

Mâliki kitablarının bazısında, bazı âlimler : «O kadının sırtı kıbleye doğru konur. Çünkü, karnındaki çocuğun yüzü, kadının sırtın?, doğrudur. Böylece, çocuğun yüzü kıbleye karşı-gelmiş olur.» denilmiştir. İmâm Sürücü de «Bu kavil ahsendir.» demiş­tir.[205]

 

Kim Olduğu Bilinmeyen Ölü

 

Dâr-ı islâm'da kim olduğu bilinmeyen bir kimse, öldürül­müş olarak bulunsa, eğer bu kimsenin hangi milletten-dinden- olduğuna delâlet edecek bir alâmet bulunursa, onunla amel edi­lir. Eğer, üzerinde böyle bir alâmet bulunmazsa, bir rivayette «c maktul gasledilir ve fakat üzerine cenaze namazı kılınmaz.» de­nilmiştir.

Fakat, esahh olan kavil, dâr'e tabî olarak, o kimsenin cenaze namazlarının kılınmasının gerektiğidir.

Nitekim dâr-ı harbde bulunup, üzerinde hangi milletten (hangi dinden) olduğuna dair bir alâmet bulunmayan kimse hak­kında en sahih olan kavil, dar'in hükmüne tâbi' olarak, ona kâfir hükmü verilmesidir.[206]

 

Cenaze Ne Zaman Defnedilmeli

 

Eğer cenaze, akşam namazı vaktinde hazır olursa, önce akşam namazının farzı kılınır; sonra cenaze namazı kılmır; on­dan sonra da akşam namazının sünneti kılmır. Bazıları: «Akşam namaz mn sünneti de, cenaze namazından öce kılıır.» demışler

Cenâze, eğer bayram "namazı vaktinde hazır olursa, önce bayram namazı kılınır; sonra cenaze namazı kılınır; bayram na­mazının-hutbesi de cenaze namazından sonraya bırakılır.

Cuma'o günü sabah vaktinde teçhiz olunan cenazeyi, üze­rine büyük bir cemâat namaz kılsın diye, cunVa vaktine te'hiı etmek mekruhtur.

Fakat, eğer ölüyü defin ile meşgul olmak sebebi ile, cumanın geçmesinden korkulursa, ölünün defni cum'adan sonraya tehir edilir.[207]

 

Cenazenin Peşinde Yürümek

 

Eğer bir kimsenin cenazeye komşuluğu, akrabalığı veya. onun meşhur bir iyiliği v.arsa, cenazenin peşinden gitmesi. na­file ibâdetle meşgul olmaktan efdaldir.-Aksi takdirde cenazenin peşi sıra gitmeyip nafile ibâdetle meşgul olması daha efdâldir.[208]

 

Cenazede Ücretle Yaptırılabilecek Ve Yaptırılmayacak İşler

 

Cenazeyi taşımak veya mezar kazmak üzere ücretle adam tutmak caizdir,

Fakat, ölüyü yıkaması için, ücretle adam tutmak caiz de­ğildir. Meşâyihin bazıları, bunu da caiz görmüşlerdir.[209]

 

Ölü Nerede Defnedîlmelidir

 

Ölen veya öldürülen   kimselerin   bulundukları yerdeki kabristana defnedilmeleri mûstehâbtır.

Ancak defnedilmeden önce. bir mil veya iki mil miktarın­da uzak olan bir yere naklolunmalarında da   bir beis yoktur. Bu kavil, cenazenin bir "beldeden diğer bir beldeye nakledilmesinin mekruh olduğuna delâlet eder.

Bazıları ise : «Sefer mesafesinden daha aşağı olan bir yere cenazenin nakledilmesi caizdir.» demişlerdir.

Bazılar, da : «Sefer mesafesine, cenazenin nakledilmesi mek­ruh değildir demişlerdir.[210]

 

Ölü Kabirden Çıkarılır Mî?

 

Fakat, definden sonra ölüyü kabrinden çıkarmak caiz ol­maz. Ancak, defnedildiği yer başka bir kimsenin hakkı olursa, cenazeyi kabrinden çıkarmak .caiz olur.

Bu durumda, ölünün defnedilmiş olduğu yerin sahibi dilerse ölüyü kabirden çıkartır; dilerse kabri düzeltip üzerine ekin eker.

Kınye'de: «Ceyhun Irmağının yakınında bulunan kabirlere, Ceyhun'un yıkıntısı ulaşırsa, o kabirlerde bulunanları başka bir yöre nakletmek caiz olmaz.» denilmiştir.[211]

 

Çeşitli Mes'eleler

 

Bir kimseyi öldüğü evin içine defnetmek mekruhtur. Bu hususta, ölen kimsenin büyük veya küçük olması da müsavidir ve hepsinin hakkında da kerâhat vardır. Çünkü ev içinde defne­dilmek Peygamberler (aleyhimü's selâm)'a mahsustur.

Bir yere bir ölü gömülmüşken, o yere ba-şka bir ölü daha defnedilmez. Ancak,   birinci ölü çürümüş ve kemiği   kalmamış olursa, bu.durumda ikinci cenazenin de oraya gömülmesi caiz olur.

Kabir yapmaya elverişli bir yer bulunmayınca, zaruret vak­tinde, o yere ikinci bir ölünün defnedilmesi de caiz olur. Fakat, bu durumda önceki ölünün kemikleri bir yere toplanır ve o ke­miklerle ikinci ölü arasına topraktan bir perde yapılır.

Bir kimse, gemi içinde ölse ve yakınında kara bulunma­sa, o ölü gasledilir ve kefenlenir; üzerine cenaze namazı kılın­dıktan sonra denize bırakılır.

Kabir üzerinde bulunan taze otlan kopannak mekruhtur. Fakat, kurumuş otları kesmek mekruh değildir.

Bir kimse, bir yolu yeni zannetse ve bu.yolun altında da kabir bulunduğunu zannetse, o kimsenin bu yolda yürümesi ve onu çiğnemesi mekruhtur.

Kabir ister yeni olsun, ister köhne bulunsun, kabrin ya­nında uyumak ve kazâ-i hacet etmek mekruhtur.

Kabrin yanında, sünnet olduğu bilinmeyen herhangi bir şeyi yapmak da mekruhtur.[212]

 

Kabir Ziyareti

 

Bilinen ve maksûd olan ise, kabri ziyaret etmek ve onun yanında ayakta durarak duâ etmektir.-Kabrin, yanında şöyle dua edilir:

Es-selâmü 'aleyküm dâre kavmin mü'minine ve ene inşâ ellâhü biküm lâ hıkûne es'elü'llâhe ve lekümü'l-'afiyete).

Mânâsı :SeIâm size, ey mü'minler yurdunun sakinleri! Biz­ler de, inşallah sizlere kavuşacağız. Allâhu Teâ,lâ'dan bizim ve sizin için afiyet, uhrevi Sıyanet ve selâmet dilerim.[213]

 

Çeşitli Mes'eleler

 

Kabrin yanında Kur'ân okumak için, çok sayıdaki şahsın topluluk hâlinde oturması hususunda ihtilâf vardır. Muhtar olan kavle göre bu durum mekruh değildir.

Ölüyü gece defnetmek mekruh değildir; fakat müstehab olan ölünün gündüz defnedilmesidir.

Hâmile iken ölen bir kadının karnındaki çocuk hareket etse.ve onun canlı olduğuna zann-ı gâlib bulunsa, o kadının kar­nı yarılıp çocuk çıkarılır.

Fakat, bir kadın inci yutsa veya başka bir kimsenin ma­lını yutsa ve sonra da ölse, bazıları: «Yuttuğu şeyi çıkartmak içiş, o kadının karnı yarılmaz» demişler; bazıları da: «...Karnı yarılır.» demişlerdir. îbn-i Hümân da : «Bu son kavil evlâdır.» demiştir.

Yahudilerin veya diğer kâfirlerin kabirlerinde bulunan kemiklerini ihâneten kırmak caiz değildir. Çünkü, hayatta iken onlara ezâ haram olduğu gibi, öldükten sonra da kemiklerini kı­rılmaktan korumak vâcibtir. Kâdîhân'da da böyledir.

Erkeklerin kabirleri ziyaret etmesi müstehâbtır; fakat ka-dınlann kabirleri ziyaret etmesi mekruhtur.

Kabri ziyaret eden kimse, kıbleye karşı ayak üzerinde du­rup duâ eder. Bazıları da: «...Ölünün yüzüne karşı durur.» de­mişlerdir. İmâm Şafiî (R.A.) 'hin kavli de budur.

Peygamber (S.A.V) Efendimizin ziyaret edilmesi hakkında­ki kavil de böyledir.

Kınye'de Ebûl-Leys'in şöyle dediği zikredilmiştir: «Kabir ziyaretinde bulunan kimsenin elini kabir üzerine koyması sün­net ve müstehab bilmem. Ve fakat, böyle yapılmasında bir beis de görmem.»

Şerefü'l-Eimme'nin de : «Kabir üzerine el konulması bid'at-tir. Bunun hristiyanların âdetlerinden olduğu İhyâ'da bildirilmiş­tir.» dediği yine Kınye'de zikredilmiştir.

Kabir üzerine el koymanın bid'at olduğunda, bunun Resulullah'ın ve sahabelerden hiç birisinin sünneti olmadığında şüp­he yoktur.

Bir musibetten doİayı kabirde üç gün oturmak caizdir; fakat bunun hilafını yapmak evlâdır. Musibet vaktinde mescidde oturmak ise mekruhtur.[214]

 

Ta'ziyede Bulunmak

 

Ölü sahibine ta'ziyede bulunmak    müstehâbtır. Ta'ziye esnasında şöyle demek uygun olur:

A'zame'llahü ecreke ve ahsene 'azâeke ve gaf ere li meyyitike)

Manası: Allah ecrini büyük etsin; sabrını güzel kılsın ve ölü­nü de affetsin.

Eğer ölü mükellef ise, bu cümlenin tamamı söylenir. Fakat ölü mükellef değilse, sadece, Cvâğfir li meyyitike Allah ölünü affetsin denilir.

Ölünün   ehlinin ziyafet   hazırlaması mekruhtur.   Ancak ölünün komşularının ve uzak akrabalarının, meyyitin ehli için yemek hazırlamaları ve yemeleri için onlara işaret etmeleri müs-tehâb olur.

Bezzazı: «Bir kimsenin ölümünün birinci gününde, üçün­cü gününde ve yedinci gününde, ölünün ehlinin yemek yapması mekruhtur. Bazı mevsimlerde kabre yemek götürmek ve Kur'an okumak için da'vet ittihâz etmek; Kur'ân hatmi için veya En'am Sûresini, îhlâs Sûresini okumak için sâlih kimseleri ve kurrâla-n toplayıp onlara yemek yedirmek mekruhtur. Fakat, yemeği fakirler için hazırlarsa, bu güzeldir.» demiştir. Bu konu, üzerin­de düşünülmesi gereken bir husustur.[215]

 

Mezarla İlgili Bazı Mes'eleler

 

Bir kimse, mülkiyeti altında bulunan bir yeri kabristan yapsa; başka bir kimse de oraya, tabut, teneşir, kerpiç ve bunla­ra benzer şeyleri koymak için bir ev yapmış olsa, eğer bu yer ge­niş bir yerse, evin yapılmasında bir beis yoktur. Fakat yer geniş değilse, yapılan ev yıkılır ve yerme mezar kazılır. Çünkü, o ye­rin sahibi orayı kabristan yapmıştır; kabristanda ise, zaruret ol­madıkça başka bir şey yapılmaz.

Bir Kimsenin kazmış olduğu kabre, başka bir kimse ölü­sünü defnetmek istese, bu durumda eğer kabristan geniş ise, bu ölünün o kebre gömülmesi mekruh olur. Fakat, eğer kabristan geniş değilse, bu ölünün o kabre konulması caizdir.

Fakat, bu mezarı ilk kazan kimsenin, mezar kazdırmak için harcadığı parayı tazmin etmesi serekir.

Bu mes'ele, şu kimsenin mes'elesine benzer Bir kimse bir namazgaha veya bir mescide veyahut da bir meclise, bir döşeme yapsa, yer geniş olduğu takdirde, başka bir kimsenin o döşemeyi ortadan kaldırması mekruhtur. Fakat, yer geniş değilse, döşeme­yi sökmek de mekruh olmaz.

Bir kimsenin ölmeden önce; kendisi için mezar kazıp.ha--zırlamasında bir beis.yoktur. Ve o iş ile me'cûr olur. Bazılarıise: «Bir kimsenin, kendisi için mezar hazırlaması mekruhtur. .Fakat, kefen gibi şeylerin hazırlanması,mekruh değildir. Çünkü,, mutla­ka buna ihtiyâç hissedilecektir. Fakat kabir bunun gibi değildir. Çünkü, Allahû Teâlâ:

«Bir kimse nerede öleceğini bilmez» [216] buyurmuştur.» de­mişlerdir.

Bezzazı, imâm Siğâr'dan   naklederek: «Eğer bir kimse ölünün alnına veya sarığına veyahud da kefenine-ahidnâme yaz­mış olsa, Allahu Teâlâ'nın bu ahidnâme sebebi ile o ölüyü affet­mesi umulur.» demiştir.

Mütekaddimi'nin bazılarının rivayetine göre : Bir kimse, öldükten sonra kendisinin alnına ve göksüne (=Bismillâhi'r-rah mâni'r-rahîm) yazılmasını vasıyyet etmiş ye ölünce bu yasıyye-tı yerme, getirilmiş. Daha. sonra bu;kimse rüyada görülmüş ve halinden sorulmuş, o şu cevaor vermiş:

Beni kabre koydukları zaman, azâb melekleri geldi ve ba­na azâb etmek istediler. Fakat, ne zamanın ainmda ve göksün-de Bismı'Uahi'r-rahmâmr-ramru yazılmış olduğunu' gordü-lerse, oesmele-i şerif hürmetine bana azâb etmediler.[217]

 

Mescidlerle İlgili Hükümler; Pîs Koku Île Mescide Girmek

 

Mescidi kötü   kokuların girmesinden   korumak.vâcıbtir. Zira, Peygamber IS.A.V.) Efendimiz:

«Sarımsak, soğan ve pırasa yiyen kimse, bizim mescidi­mize yaklaşmasın. Çünkü, melekler de, insanların eziyet duyduk­ları şeylerden eziyet duyarlar.».buyurmuştur.[218]

 

Mescidde Yapılması Yasak Olan Şeyler

 

Ayrıca, mescidi dünya kelâmından korumak; orada alış veriş yapmaktan,- şiir söylemekten, kendisine had tatbik edilmesi lâzım gelen kimselere mescid içinde had tatbik etmekten; mes­cidde yitik aramaktan; mescide zarûretsiz uğrayıp, içinden geç­mekten, mecnunları ve çocukları namaz kılmaktan veya benze­ri bir şey yapmaKtan başka bir maksatla mescide-sokmaktan; uiescidde sesini yükseltmekten; mescıaae hır Kimse ile husumet edip çekişmekten :sakmmak ve bu fiillerden mescidieri korumak vâcibtir. Bütün bu failler hakkında Peygamber (S.A.V.-) Efendi­mizden nehiy vârid olmuştur.

Fakat, i'îikâfta   bulunan kimsenin, ihtiyacı miktarmca alış veriş yapması mubahtır. Ancak, ticaret ve kazanç için, mu-tek'ifin ahş-veriş yapması da mübâh değildir.

Şiir söylemenin yasaklanmasında maksat, zikir ve ibâdet olmayan şiirdir. Fakat, zikir ve ibâdet olan şiiri mescidde oku­mak mubahtır.

Mescidde abdest almak mekruhtur. Ancak, mescidde ab-dest almak için ayrılmış bir yer varsa, orada abdest almak mek­ruh, değildir,

Mescidde dikiş dikmek, mekruhtur. Ancak mfiscıai ço­cuklardan ve diğerlerinden koruvan kimseve. zaruret oldueu zaman mekruh değildir.

Viescia içinde ücretle katiplik yapmak veva çocuklara üc­retle muallimlik etmek   mekruhtur.   Fakat.bunlar tıasbi olarak yapuırsa, bazılarına göre mekruh değildir. Ancak, zaruret olma­dıkça mescidde talîmin (öğretmenin) mekruh olduğu kavli da­ha uygundur.

Mescidin içinde insanlardan bir şey dilenmek haramdır; dilenen kimseye bir şey-vermek";ise mekruhtur. 'Bazıları: «Mes­cid içinde insanlardan bir şey dilenen kimse, insanların omuzla­rından atlamaz ve namaz kılan kimselerin   önünden geçmezse,' ona bir şey vermek mekruh değildir.» demişlerdir. Ancak, bu hu­susta önceki kavil ahvattır.

Mescidin duvarına, yerlerine, hasırlarına tükürmek ve süm-kürmek mekruhtur. Ancak, bunlar galebe ederse, elbisenin bir ucu ile alıp, ovalar. Eğer bunları' zarurî olarak ağzından veya burnundan dışarı atmak icâb ederse, onu taş altma gömer. Ha­sır, mescidden bir parça olmadığı için, -zaruret hâlinde hası­rın üzerine atmak daha hafiftir.

Ayağına veya başka bir uvzuna çamur bulaşmış olan bir kimsenin, o çamuru mescidin duvarına veya direğine sürmesi mekruhtur. Fakat, bu çamurlu uzvu mescidde birikmiş olan top­rağa veya oraya konulmuş bulunan bir ağaca sürmesinde beis yoktur. Bu çamurlu uzvu, mescidde.bırakılmış plan,"Fakat üzerin­de namaz kılınmayan bir hasır .parçasına sürtmesinde de beis yoktur. Fakat, evlâ olan bövle yapmamaktır.

Eğer, mescide toprak döşenmışse, çamurlu uzvu o toprağa sürmek de mekruhtur.

Mescidde su kuyusu kazmak caiz değildir. Ancak, mescid­de eskiden su kuyusu varsa, hâli zere bırakılır.

Mescide ağaç.dikmek de mekruhtur. Ancak mescidin ye­ri sulu olur ve bu sebeple orada, direk durdurulamazsa, mescide direk olması için, orava ağaç dikmek caizdir.

Mescidin hasırlarım-ve-diğer eşyasını koymak üzere, mes­cide bir ev yapılmasında bir beis yoktur.

Rir.kim özürsün alarak mescidi yol ittihaz.edip, oradan geçmeyi istese, mescid içinde bir miktar .yürüyün, sonra üisman olsa, mescidi yol etmiş olma hatasını telâfi edebilmek için, derhal geri dönüp girdiği kamdancıkmasiîgerekir.

Pis çamurla mescidi sıvamak veya aydınlanmak için- mescidin kandillerinde tis yağ vakmak mekruhtur.

Mescidde, mübâh olan kelâmla da konuşmak mekruhtur.

Mescidde uyumak da mekruhtur. Fakat i'tikâfta olaiilar mescidde uyumaları mekruh değildir. Bazıları: «Garîb olan kim senin mescidde uyumasında bir beis yoktur.» demişlerdir. Fakat mescidde uyumak hususunda ihtilâf edilmiş olduğundan, orada uyumayı isteyen kimse için ev]â olan, önce i'tikâfa ııiyyet etmesi ye sonra uyumasıdır. Böylece ihtilaflı bir şeyi yapmaktan kurtul­muş olur.

Mescidde olan bir kimse, kendisinden bir koku ve benzeri şeylerin çıkmasından sakınmalıdır.

Mescidde, namazdan başka bir şey için oturmakta da beis yoktur. Ancak, musibet îçiri oturmak mekruhtur,

Mescidde yapılması mekruh   olan bir şeyi, mescidin üs­tünde yapmak da mekruhtur.[219]

 

Hangi Mescid Daha Faziletlidir

 

İçinde ibâdet edilmesi bakımından   mescidlerin en faziletlisi  sonra,

1- Mescid-i Haramdır. Ondan sonra,

2- Medine'deki Mescia-i Nebi'dir. Ondan sonra,

3- Kudüs'teki Beyc-i Makdis (= Mescidi Aksa) dır. Ondan

4- Kubâ Mescidi'dir. Ondan sonra da,

5- Hangi mescid daha eski ise, odur. Ondan sonra da,

6- Hangi mescid daha büyükse odur.

Kâdîhân ve diğerleri: «Mescidlerin en eski olanı en fazi-letlisidir. Eğer eskilik bakımından iki mescid müsavi olursa, daha yakın olanı efdâldir. Eğer yakınlık itibariyle de bu iki mescid mü-sâyî olursa ye bunlardan birinin cemâati fazla bulunursa, fakıyh ve muktedî olan kimsenin cemâati az olan.mescide gitmesi ge­rekir, Fakıyh olmayan kimse ise, muhayyerdir; hangisini dilerse ona gider Fakat, hangisinin imâmı' daha sâlih ve daha fakıyh isero mescide gitmesi efdâldir.[220]

 

Kisinin Kendi Mahallesinin Mescidinde Îsamaz; Kıtması

 

Cemâati bile, kişmm Kendi kabilesinin mescidine gitmesi, camie gitmesinden daha efdâldir; Gâmi'in cemâati pek çok olsa bile, kişinin kendi kabilesinin mescidine gitmesi daha eictâldir.

Bir kimse kendi mahallesindeki mescidin cemâatine yeti-şemese ve fakat başka bir mescide gittiği takdirde, orada cemâ­ate yetişecek olsa, o" ikinci mescide gitmesi efdâldir.

Ancak, Mescid-i Haram (Ka'bei ile Medine'deki Mescid-i Nebi'de cemâate yetişmeyen Kimsenin başka bir mesciae gitme­yip namazını, bu mescidlerde kılması daha efdâldir. Mescid-i Ak-sâ'nm da bu iki mescid gibi müstesna olması daha uygundur.

Bir kimse, başka camideki cemâate yetişemeyecekse, ken­di mahallesinin mescidinden ayrılmayıp, bu mescidin hakkını ye­rine getirmek için namazını, mahallesinin mescidinde kılması da­ha, evlâdır.

Kişinin mahallesinin mescidinin hakkını yerine getirmesi bakımından, bir mescidde müezzin ezan okuyunca, cemâat gel­mese, bu müezzin, camiinde tek basma namaz kılar, cemâati olan başka bir mescide gitmez.

Keza, bir mescidin müezzini, ezan okuduktan sonra gibi olsa, fakat bu mescide cemâat gelmiş bulunsa, bu cemâat başka bir .mescide gitmez. Cemâatten biri öne geçip imâm olur ve namazı kendi mescidlerinde. kılarlar.

Keza, cemâatten biri; bir mescidde iftitâh tekbirine-veya birinci rek'ate veyahud da ikinci rek'ate yetişemese^ve fakat baş­ka bir mescidde onlara yetişmesi mümkün, olsa, bu şahıs başka bir mescide gitmez,

Eğer bir mescidin imâmı yatsı namazını, şafak tarafındaki beyazlık kaybolmadan önce kıldırmakta ise, efdâl olan, bir kim­senin, yatsı namazını; beyazlık Kaybolduktan-'sonra, yalnız başı­na kılması ve o imâmın yanına varmamasıdır,

Nazm'da : «Bir kimsenin ders almak için veya hadis din­lemek maksadı ile namazını üstadının.mescıarnde kılmayı ihti­yar etmesi, Duittifâk efdâldir." denilmiştir.

Kâdihân'da da: «Mahallenin imâmı olan şahıs, zâni olur veya riba yemekte bulunursa, cemâatinden"olan kimselerin baş­ka olur mescide gitmeleri caizdir.» denilmiştir.

Keza, Mahallenin imamında, kendisinin imamlık yapma­sını-mekruh kılacak bir özellik bulunursa    cemâatin başka bir mescide gitmeleri uygun olur[221]

 

Mescidden Çıkmanın Doğru Olmadığı Haller

 

Bir kimse, cemâatle namaz kılmak için, bir mescide gir­diği zaman, başka bir mescidde kamet getirilse, o kimse namaz kılmadan, girmiş bulunduğu mescidden çıkmaz.

Bir kimse, bir mescidde iken,  o mescidde ezan okunsa, o kimsenin ezanı okunan bu vaktin namazını kılmadan, o mescid­ çıkması mekruh olur.

Ancak, o kimse başka bir mescidde imâm veya müezzin bulunur da-, görevli bulunduğu mescidin cemâatinin işlerini nizâ­ma koymak ancak onunla mümkün olursa, bu kimsenin ezandan sonra, bulunduğu .mescidi terketmesi mekruh değildir.

Keza, o ezanın okunduğu vaktin namazını, mescid içinde bulunan kimse kıldıktan sonra, bu mescide cemâat toplanmış ol­sa, önceden namaz kılmış olan kimsenin toplanan cemâatle tek­rar namaz kılmadan mescidden çıkması mekruh değildir.

Ancak, bu durum öğle ve'yatsı'namazlarında meydana gelirse; yani bir kimse mescidden çıkmadan bu vakitlerin nama­zı için kamet getirilirse, bu iki vakitte nafile olarak namaz kıl­mak mübâh olduğu için, nafile olmak üzere imâma uyarak ye­niden namaz kılar. Çünkü, o kimse imâma uyarak namaz kılma­dan, mescidden çıkarsa, râfdzîlikîe itham edilebilir. Zîrâ râfizîler, namazı cemâatle kılmazlar.[222]

 

Namaz Gâhla:

 

Ebu Leys'e göre, bayram namazı kılınan yerlerle, cena­ze namazı kılman, yerler (namazgahlar) de mescid hükmünde­dir. Fakat, imâm Serahsî'ye göre ise, esah olan bu yerlerin (na­mazgahların) mescid hükmünde olmayışıdır,

Kâdihân ise bu iki kavli birleştirerek Namaz kılınması bakımuiuttn Duralar (narhazgâhiarj .mescid hükmündedir!er. Saf­lar birbirine muttasıl olmasa bile, buralarda imâma uymak sahih olur. Fakat, buralardan (namazgahlardan) geçilmesi bakımın­dan ise, buralar mescid hükmünde değildir. Cünüp ve hayızîı olanların buralardan geçmesi haram' değildir.» demiştir.[223]

 

Finâ-İ Mescid

 

Finâ-i mescid. (Mescide bitişik olan yer) de mescid hük­mündedir. Bir kimse, finâ-i mescidden imâma uysa, saflar mut­tasıl olmasa ve mescid cemâatle dolu bulunmasa bile, yine imâ­ma uyması sahih olur.

Fakat, finâ-i mescid sadece imâma uymak bakımından mes­cid hükmünü taşır, cünüp ve benzerinin girmesi bakımından ise finâ-i mescid için mescid hükmü yoktur. Yani, temiz olmayan­ların buralara girmesi haram değildir.

Finâ-i mescid Mescide bitişik olan ve mescidle arasında bir yol bulunmayan yerler demektir. Ayrıca yol başlarında bulunan ve muayyen bir cemâati olmıyan mescidler de finâ-i mescid sa­yılırlar. Aslında buralar mescid hükmündedir!er; fakat buralar­da i'tikâfa girilmez.[224]

 

İçerisinde Mescîd Bulunan Ev

 

İçerisinde mescid bulunan bir evin kapısı örtülse ve evde bulunan kimseler de bu mescidin cemâati olsalar ve bu kimse' ler o mescidde namaz kılmaktan hiç bir kimseyi men etmeseler, o evde bulunan mescid, cemâat mescidi hükmündedir. Yukarıda söylediğimiz hükümlerin tamamı bu mescid hakkında da sabit olur ve o mescidde i'tikâfa girmek de sahüıtir.

Fakat, eğer o evin kapısı örtülünce, o mescide cemâat toplanmazsa ve ancak açıldığı zaman dışarıdan cemâat gelirse, o evin halkı o mescidde namaz kılmaktan kimseyi men etmemiş olsalar bile, yine de o mescid cemâat mescidi olmaz. Bilakis yol kenarlarında bulunan mescid menzilesinde olur. Ve o mescidde i'tikâfa girilmez. Fakat, diğer hükümler-yine onun için sabit olur.

Bir kimse, evinde namaz kılmak için husûsî bir yer yap­mış olsa, bu diğer yer için asla mescid hükmü yoktur.[225]

 

Mescidin Mumu

 

Mescidin mumunun gecenin üçte birine kadar yamh bı­rakılmasında bir beis yoktur

Fakat, gecenin üçte birinden daha fazla yanar halde bırakıl­maz. Ancak, daha fazla yanması vâkıfın şartlarından olursa veya gecenin üçte birinden fazla mumun yanık bırakılması, o yerinâdetinden ise, o zaman gecenin üçte birinden fazla mescidin mu­munun yanılı olarak bırakılması caizdir.

Namaza önce ve namazdan sonra, mescidin mumunun ışığı ile kitap mütâlâa etmek ve ders yapmak, -o mescidde na­maz kılan bir kimse olduğu müddetçe caizdir.[226]

 

Bîr Mescidde Ve Aynı Vakitte Cemâatin Tekrarlanması

 

Bir mescidin muayyen bir imâmı ve müezzini olmazsa, o mescidde, ezan okuyup ikâmet getirerek tekrar cemâat olmak mekruh değildir; belki efdâldir.

Fakat,.bir mescidin ta'yin edilmiş imâmı ve müezzini bu­lunursa, Hanefi imamlarına göre, o mescidde ezan okuyup, ka­met getirerek tekrar cemâat olmak mekruhtur.

İmâm-ı A'zam Ebû H-anîfe (R.A) 'nin : «Eğer ikinci cemâ­at üç kişiden çok olursa, tekrar cemâat olmak mekruh olur; aksi takdirde mekruh olmaz." dediği rivayet olunmuştur.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A)'un ise : «Eğer ikinci cemâat, birinci cemâatin şekli üzere olmazsa, tekrar cemâat olmak mekruh ol­maz. Aksi takdirde mekruh olur.» dediği rivayet olunmuştur. Sa­hih olan Ebû Yûsuf (R-A.)'un kavlidir.

Eğer, ikinci cemâatin imâmı, mihrâbda durmaz da mihrab dan ayn bir yerde durursa, ikinci cemâat birinci cemâatin şekli üzere olmuş olmaz; seki değişmiş olur.[227]

 

Gasbedilmîş Olan Bir Yerde Yaptırılan Mescid

 

Bir kimse, gasbetmis olduğu yerde mescid yapmış olsa, o mescidde namaz kılmakta bir beis yoktur. Bu husus Ecnâs'da zikredilmiştir.

Vâkıât'da ise «Bir kimse şehir duvarı (suru) üzerinde mescid yapmış olsa, orada namaz kılmak uygun değildir. Çünkü o duvar ammenin hakkı olduğu için, o mescid ihlaslı ve Allah'u Teâlâ için yapılmış olmaz Gasbedünıiş bir yerde, yapılmış olan mescid de böyledir.» denilmiştir.[228]

 

Dar Gelen .Mescidi Genişletmek

 

Herhangi bir cemâate   mescid dar gelse   ve o mescidin yanında da, bir kimsenin mülkü bulunsa, mescidi. genişletmek için, kıymeti ödenerek, o kimseden bir miktar yer cebren alınır. Bu husus Mulııyt'te zikrolunmuştur.[229]

 

Mescid Yaptıran Kimselerin Bazı Hakları

 

Bir kimse, Allah için bir mescid yaparsa, onu ıslâh etmek­te, imâr etmekte, ona hasır ve benzeri şeyler sermekte, kandille­rinde,   ezan ve ikâmetinde ve eğer ehil ise   imametinde o kimse başkalarına nisbeten daha çok hak sahibidir.   Ehil olmasa biîe, yine rey onundur; kimi dilerse vazifeyi ona verir.

Kezâ.bu kimsenin çocuğu ve kabilesi de, kendisinden son­ra bu gibi hizmetler için diğer insanlardan daha evlâdır.

Ancak, imâm ve müezzin seçilip tayin edilmesinde, mes­cidin banisi (yaptıran kimse) mahalle halkı üe niza1 ederse, ma­halle halkının seçtiği kimse, baninin seçtiği kimseden daha evlâ ise, mahalle halkının   seçtiği kimse imâm ve müezzin   olmaya daha evlâdır.

Fakat, her iki tarafın seçtikleri de müsavi olursa, mesci­di bina eden kimsenin seçtiğinin görev yapması daha evlâdır.[230]

 

Mescide Yapılan Hizmetlerden Hangisi Efdâldir

 

Ebûl'-Kâsım'dan sormuşlar:

Mescidin kandili için yağ almak veya onu döşemek için hasır almak, bunlardan hangisi efdâldir? Şu cevabı vermiş :

Fazilet i'tîbariyle ikisi de eşittir.

Ebu'1-Leys «Mescid, onlardan hangisine muhtaç ise o daha efdâldir. Eğer ihtiyaç olma bakımından ikisi müsâvî ise, sevap bakımından da müsavidir." demiştir.[231]

 

Mescidin Kapısını Kitlemek

 

Mescidin kapısını kitlemek mekruhtur. Fakat, zamanı mızda mescidin mallarını hırsızdan korumak için, mescidin kapı sini kitlemenin mekruh olmaması daha sahihtir.[232]

 

Mescidi Süslemek

 

Mescidi kireçle, abanos ağacı ile altın suyu ve benzeri şeylerle nakışlamakta bir.beis yoktur. Nitekim, mushafı süsle­mekte de bir beis yoktur.    

Fakat, bu şekilde süslemeyi terk etmek daha evlâdır. Çünkü, o şekilde nakşetmeyi bazı âlimler mekruh görmüşlerdir.

Mekruh görülmesinin sebebi ise, namaz kılan kimsenin na­kışların inceliği ile meşkûi olması ve benzeri şeylerdir. Özellikle bu nakışların kıble duvarında bulunması namaz kılan kimseye teşviş verir.

Mescidi nakışlamada bir beis olmaması, bir kimsenin onu kendi malından yapmış olduğu zamandır.

Fakat, mütevellinin vakıf maldan, binanın ahkâmına râcî' olan şeyden, başka bir şey yapması caiz değildir. Hatta,, mescidin kararmış olan duvarının üstüne, beyaz badana yapmış olsa bile, bunun bedelinin zamiri (zimmetine geçirmiş) olur. Gâye'de de böyledir[233]

 

NAMAZLA İLGİLİ MUHTELİF MES'ELELER

 

 

Ka'be'nin İçinde Namaz Kılmak

 

Ka'be'nin içinde -farz olsun, nafile olsun- namaz mak caizdir. İmâm Mâlik (R.A) Ka'be'nin içinde farz namaz kılınmasına muhaliftir.

Ka'be içinde namaz kılanlar cemâat olsalar da, onlardan bir kısmı arkasını, imâmın arkasına dönmüş olarak namaz kıİsalar bu namaz caiz olur.

Keza, cemaattan bir kısmı yüzünü veya arkasını imamın ya­nına dönmüş olarak veyanuo aa, yuzunü imâmın yüzüne dönmüş olarak kusa, yine namazları caiz olur. Fakat, haüsiz (perdesiz) olarak, imamla yüzyüze gelmeleri mekruh olur,

Ka'be'de cemâatle namaz kılanlardan birinin arkası, imâmın yüzüne doğru olursa, bu caiz değildir.

Keza, bu durumda namaz kılan kimselerden biri, imâmın yönelmiş olduğu duvara yönelir ve fakat bu kimse duvara imâm­dan daha yakın bulunursa, bu yine caiz olmaz.

Ka'be'ndn dışında ve fakatMescid-i Haramın ıçınae mr imâm namaz kıldırsa ve ona uyanlar da Ka'be'nin çevresinde halka ol­muş olsalar, imâmın bulunduğu tarafta olmayan kimselerin, Ka'-be'ye imâmdan daha yakın bulunmaları caizdir. Fakat, imâmın bulunduğu tarafta bulunan kimselerin Ka'be'ye imâmdan daha yakın bulunmaları câjz değildir.

Ka'be'nin üzerinde namaz kılmak, Hanefi îmâmiarma gör -mekruh olmakla birlikte- caizdir. İmâm Mâlik (R.A.) «Asla caiz değildir.» demiştir. İmânı Şafiî (R.A.) ile İmâm Ahmed bin Hanbel (RA.) ise : «Burada namaz kılan kimsenin önünde bir sütre bulunmadıkça, namazı caiz olmaz.» demişlerdir. Bunu, Zahidi Kudürl Şerhi'nde zikretmiştir.[234]

 

Kaç Çeşit Secde Vardır

 

Beş çeşit secde vardır:

1- Namaz içinde olan Sulbiye Secdesi, farzdır.

2- Sehiv secdesi, vâcibdir.

3- Tilâvet secdesi, vâcibdir.

4- Nezredilen  Cadanan)  secde.   Bu secde,   bir kimsenin: «Allah için, tilâvet secdesi üzerine olsun.» demesi ile yapılması gerekli bir secde olur. Sevde-i nezr Cadanan secde) de vâcibtir. Fakat, bir kimse nezrederken bu secdeyi «tilâvet»le kaydetmezse, İmâm-ı A'zam  (R.A.) 'a göre bu secde    vâcib olmaz; İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ise, bu kavle muhaliftir.

5 - Şükür Secdesi: İmâm Tahâvî (R.A.), İmâm-ı A'zam (R.A)'in şöyle dediğini nakletmiştir: «Şükür secdesini, ben bir şey olarak görmem.»

Ezû Bekir Râzi şöyle demiştir: «İmâm-ı A'zam (R.A.) in bu kavlinin manası: Şükür secdesi, vâcıb de değildir, sünnet de de­ğildir; belki mübâhdır; bid'at değildir, demektir, imâm Muhammed (R.A)'in şükür secdesini kerih gördüğü de rivayet edilmiş­tir. Fakat, o şöyle demiştir» «Bir kimseye ni'metin husule gelme­sinden veya kendisinden bir hikmetin uzaklaşmasından dolayı, sevineceği bir şey gelirse, o kimsenin şükür secdesi yapmasını müstehâb görürüz. İmâm Şafiî (R.A.) de bununla amel etmiştir.[235]

 

Şükür Secdesi Nasıl Yapılır

 

Şükür secdesi yapacak olan kimse~ kıbleye karşı döner; tek­bir alır. ve secdeye varır. Secdede de, Allah-u Teâlâ'va hamd eder, şükreder ve onu teşbih eder. Sonra da tekrar,tekbir alarak başı­nı secdeden kaldırır.                    

Sebepsiz yere şükür secdesi yapmak, kurbett yakınlık) ol­madığı gibi. mekruh da değildir.

Namazdan sonra yapılan secde ise mekruhtur. Çünkü, câhil kimseler onu sünnet veya vâcib i'tikâd ederler.

Câhillerin bu şekilde i'tikâdma seben olacak, her, mubah şe­yi yapmak mekruh olur.»

Velhasıl, şükür secdesi hakkındaki fetva şudur Şükür sec­desi caizdir; belki   müstehâbdır  Bu secde vâcib   olmadığı gibi mekruh da değildir.[236]

 

Secde Hakkında Uydurulan Şeyler

 

Secde ile ilgili uydurulmuş   bazı hadis ve haberler   vardır.

Şöyle ki:

Müzmerât'da zikredilmiş olan şu hadis de bunlardan biridir Hz. Nebî (S.A.V.) Efendimiz, Fâtıma (radıyallahü Teâlâ anhâ) ya Mümin ve mü'mine olan kimselerden hiç bir kimse yoktur ki, iki defa secde edip, secdelerde beş defa Sübbûhun Kud-dûsün Rabbünâ ve Rabbü'l-melâiketi ver-Kûh) dese, sonra başı­nı kaldırıp, bir kerre Âyete'l-kürsî okuyup sonra,yine secde etse ve yine beş kerre aynı şeyi söylese, Muhammed'in nefsi elinde olan Allah hakkı için, muhakkak ki o kimse, günâhı mağ-•firet olunmadan makamından kalkmaz. Ve Allah'u Teâlâ ona yüz hac ve yüz umre sevabı verir. Ve yüz şehîd sevabı verir. Ve onun hasenatını vazraak için, bin melek gönderir. Ve o kimse yüz köle azâd etmiş gibi olur. Onun duasını kabul eder. Kıya­met gününde. Cehennem ehlinden altmış kimse hakkında, onun şefaatini kabul eder, Öldüğü; zaman şehid. olarak ölür.» demiş olduğunun rivayet edilmesi uydurma bir hadistir-ve bâtıldır; as­lı yoktur ve bununla amel etmek caiz değildir.- Bu hadisi naklet­mek de caiz değildir. Ancak -burada olduğu gibi- bâtıl oldu­ğunu beyân etmek için nakledüebilir. Bu hadîsin rekâketi şer'a ve akla uygun olmaya mübalağası mevzu' (=uydurma) okftığu-nun delilidir Zira, ecir meşakkat miktarıncadır. Amellerin fazi-letlisidir. Bazı mülhidler, bu gibi hadislerle dinî ifsâd etmek ve halkı dalâlete düşürmek isterler. Onları ciddiyet ve ihtimamla İbâdet etmekten uzaklaştırarak, fıska düşürmek istemişlerdir.[237]

 

Döşeme Ve Döşek Üzerinde Namaz Kılmak

 

Kâdîhân: «Kişinin döşeme, döşek ve keçe üzerinde namaz kumasında beis yoktur. Fakat, yer üzerinde ve yerde Diten şeyler üzerinde namaz kılması daha efdâldir.» demiştir.[238]

 

Başkasının Evinde Namaz Kılmak

 

Bir kimse, başka bir kimsenin evinde namaz kılmak is­teyince efdâl olan, ev sahibinden   izin almasıdır; İzin almadan kılmasında da bir beis voktur.

Bir kimsenin evinde'namaz kılan-kimse, ev sahibinin iz­ni ile imâm olabilir.[239]

 

Namazla İlgili Çeşitli Mes'eleler

 

Rükû ve sûcûddan imâmdan önce başım kaldıran kim­senin rükû'a veya sucuda tekrar avdet etmesi lâzımdır. Ta

ki, bu şekilde imâma uymuş olsun ve önceki muhalefeti zail olmuş bu­lu nsuı

Bir kimsenin yanında, temiz bir ipek elbise ile keten be­zinden olan ve fakat üzerinde namazın caiz olmasma mâni ola­cak miktarda necaset bulunan, bir elbise bulunsa ve bu necaseti giderecek bir şeyi de bulunmasa, o kimse ipek elbise ile namaz kılar.

Bir kimse, açıktan okunacak bir namaza tek başına baş­lamış olsa, Fâtihâ yi gizli okuduktan sonra, başka bir kimse, o kimseye uymuş olsa, eğer imâm olmayı kasdederse, sureyi açık­tan okur; aksi halde açıktan okuması lâzım gelmez.

Münferid olan (tek basma namaz kılan) kimse, gizli oku­nacak yerde açıktan okusa, isâet etmiş olur. Bu kimse,sehven açıktan okumuş olsa bile, sehiv secdesi lâzım olmaz.

Tek başına namaz kııan Kimsenin, .gündüz kıldığı nafile namazlarda, açıktan okuması mekruhtur.

Şa'bî'nin kifâye'sinde de : «Kişi, gündüz kılman nafilelerde sessiz okur. Ancak, namaz kıldığı yerde, konuşan bîr kimsenin olması veya namaz kılan kimseye uykunun galebe çalması öz­ründen dolayı, açıktan okuması dahi caizdir.» denilmiştir.

Namaz kılan kimsenin, namaz esnasında kara sinek veya sivri sinek kovması mekruhtur.   Ancak, bir hacetten dolayı ve amel-i kalîl ile bunları kovması mekruh değildir.

Fetâvâyi Hııccet'de :' «Kişinin pabuçları ile namaz kılma­sı, Yahudilere muhalefet bulunduğu için. valin avak kılmasın­dan kat kat efdâldir.» denilmiştir.    [240]              

 

Namazda Kıraatle İlgili Bazı Mes'eleler

 

İmâm sevhevederek, açıktan okunması gereken bir na­mazda, Fâtihâ'yı gizlice okusa ve sonra da hatırlasa sûreyi açık­tan okur ve Fâtihâ'yı îâde etmez.

Eğer, Fâtih'nm bir âyetim veya ekserisini sessizce okuyup sonra hatırlarsa, Fâtihâ'nm kalan kısmını açıktan okuyarak ta­mamlar ve yine Fâtihâ'yı iade etmez.

Bir kimse, zamm-ı sûre okuması hâlinde, vaktin çıkaca­ğından korkarsa, o kimsenin farzın en aşağı derecesi ile iktifa etmesi caizdir. Fahrül-îslâm ise, bu kavli sabah namazına tah­sis etmiş ve diğer vakitlerde caiz görmemiştir.

Bazıları da : «ö kimse sabah namazının dışında, sünnet olan kıraate riâyet eder. Vakit çıksa da, çıkmasa da bu böyledir.» de­mişlerdir. Fakat, ezhar olan, sabah namazının dışındaki namaz­larda yâcib olan miktara riâyet etmektir.

îmâm, kıraat ederken, başka bir yere intikâl etse ve ora­dan da bir veya iki kelime okusa; mesel : 

alleküm teşkürün) yerine kalile'mmâ teşkürûn) dese, o kimse önceki tertibe avdet eder ve yine önceki yerden okur.

Keza, intikâl ettiği yerden bir âyet veya daha fazla okumuşsa, eğer intikâl ettiği yer, onun okuduğu yerden yukarıda ise, yine önceki tertibe avdet eder. Eğer, intikâl ettiği yer okuduğu yerden yukarıda değilse, önceki tertibe avdet' etmez, intikâl etti­ği yerden okumaya devam eder.

Bazıları ise : «Her hâl-ü   kârda, kirâatindeki eder.» demişlerdir. Kmye'de de böyledir. tertibe avdet[241]

 

Dişi Ağrıyan Kimsenin Ne Şekilde Namaz Kılacağı

 

Bir kimseye diş ağrısı isabet etse, de, ağzında bir şey tut­madıkça, ağrıya takat getiremese, namaz vakti de daralmış bu lunsa ve vaktin geçmesinden korksa, o kimse bir başkasına iktida ederek, namazını öylece kılar. Eğer, iktidâ edecek bir kimse de bulamazsa, namazı kırâatsiz olarak kılar, hâli kendisi için .bir özür olur.  [242]                                                       

 

Fatihayı Okuyup Okumadığı Hususunda Şüpheye Düşen Kimse

 

Bir kimse, fatihayı okudum mu, okumadım mı diye şüp­heye düşse, eğer sûreyi okumadan şüpheye düşmüş olursa, Fâti-hâ'yı okur; sonra sûreyi okur. Fakat, eğer sûreyi okuduktan son­ra Tpu şüpheye düşmüşse, Fâtihâ'yı okumaz. Çünkü, hâlin zahiri onun Fâtihâ'yı okumuş .olduğunu iktizâ..eder.. Fakat,, bu durumda kendisinin bir re'yi varsa., onunla amel eder.[243]

 

Namazla İlgili Çeşitli Meseleler

 

Bir imâm, secde âyetini okuyup, secde için tekbir alınca, ona uyanlar, kendisinin rükû ettiğini zannedere, rükû etseler ve secdeye vârsalar, bu kimselerin namazları fâsid olmaz; fakat ikinci secdeyi de yapsalar namazları fâsid olur.

Bir kimse, abdest alırken, abdest azalarını üçer kerre yı­kayınca, cemâatin bir rek'at kılacağından ve ilk rek'ate yetişemi yeeeğinden korkarsa, onun cemâate yetişmesi, abdest azalarını üçer kerre'yıkamasından efdâldir. Abdest âzâlannı üçer kerre yıkamak ise, onu terkederek birinci tekbire yetişmekten daha ev­lâdır.

Bir kimse geçmiş namazını kaza etmeye başlayınca, cemâatle namaz kılmak üzere kamet getirilse, o kimse sâhib-i ter-tib olmasa bile, kaza namazını kesemez.

Namazda tumâninet (gönlü- rahat-olmak) etmeyen imâma uymakta, kişi ma'zûr değildir; tumâninet eden imâma uymak gerektir.

Bir İmâm kunut dualarını unutup rükû'a varınca-, cemâat ona uymasa, sonra imânı başını kaldırıp kunût etse ve tekrar rükû'a varınca, cemâat kendisine uymuş olsa, hem imâmın ve hem de cemâatin namazları fâsid olur,

İmâma rükû'da iken yetişen kimse, son safta durunca rek'ate yetişip, önceki safa yetişemiyeceğini bilirse, öndeki safa gitmeyip, son safta durur.

Fakat, bu kimse safa giderse rek'ati geçirecek, yalnız durur­sa rek'ate yetişecek bir durumda olursa, o kimse safa gider; yal­nız durmaz.

Kınye'de :  «îmâm olan kimsenin, köyde olan akrabasını ziyaret etmek için veya musibet   sebebi ile yahud da istirahat için, imameti bir hafta miktarı terk etmesinde bir beis yoktur. Bu gibi şeyler âdette ve şerîatte affolunmuş tur.» denilmiştir.

Bunun zahiri şudur : Bundan murad, bu söylenen şeyin sene­de bir kerre vâki' olmasıdır.[244]

 

İmâm Abdestsiz Namaz Kıldırdığını Hatırlarsa

 

İmânı olan kimse, namazı abdestsiz kıldırmış olduğunu sonradan anlarsa, mümkün olduğu kadar, bu durumu cemâate haber vermesi vâcibtir. Bâzı âlimler de.: «Vacip değildir.» demiş­lerdir.[245]

 

Yine Çeşitli Mes'eleler             

 

Bir kimse, sabah namazının'sünnetini Fatiha ve zamm-ı sûre ile kılarken, cemâate yetişemiyeceğinden-korksa, yalnız Fâ­tihâ'yı okumakla veya rükû' ve sücûdda teşbihleri birer defa söy­lemekle cemâate yetişeceğini bilse, bu kimsenin mezkur şekilde kısaltması caizdir. Keza bu kimsenin sübhâneke'yi ve eûzüvü terk etmesi de caizdir. Zikrettiğimiz bu hususta, öğle namazının sünneti de, sabah namazının sünneti gibidir.

imâm sabah namazının sünnetini kılmadan, müezzin ka­met getirmiş olsa, o imâm sabah namazının sünnetini kılar; bun­dan sonra da, -kamet iade olunmaksızın- farza başlar.

Bir kimse, vakitte genişlik vardır zanm.ile nafile namaz kılmaya başladıktan sonra, iki rek'att namaz kılınca farzın geçe­ceği açıklık kazanırsa, yine nafile namazı kesmez; iki rek'at ola­rak tamamlar.

Nitekim, cum'a günü, bir kimse nafile namaza başladıktan sonra,' hatib minbere çıksa, o kimse nafile namazı kesmez; belki iki rek'at olarak tamamlar.

Bir kimse, ayakta olduğu halde nafile bir namazı kılmaya başlasa, sonra otursa, sonra da o namazı bozsa, onu oturduğu yerde kaza etmesi caizdir. Fakat, eğer oturmadan önce, namazı bozmuş olursa, onu oturduğu yerde kaza etmesi caiz olmaz.

Nâfüe olarak dört rek'at namaz kılan kimse, üçüncü rekate kalktıktan sonra,   ikincd rek'atte oturmamış olduğunu hatırlasa, kuûda avdet eder.-CYâni tekrar dönüp oturur.) Kıldığı na­maz, öğle namazının sünneti bile olsa, tekrar kuûda (oturmaya) döner.

Pezdevî'nin: «O kimse, kuûda avdet etmez.» dediği nakl olunmuştur. Bazıları da: «Kuûda dönmemesi, îmâm-ı A'zam (R. A.)'m kavlidir.» demişlerdir. Önce'ki kavil, İmâm Muhammed (R.A-)'in kavlidir.

Bu kimse, her hâl-ü kârda sehiv için secde yapar.

Eğer bu kimse, dört rek'at namaz kılmak için niyyet etme­mişse, ittifakla avdet eder: eğer avdet etmezse, namazı fâsid olur. Kmye'de de böyledir.

Namaz kılan kimse, herhangi bir rükû'a veya sücûdu ta­mamlamamış olursa, o namazı vakti içinde kaza etmesi emredi­lir. Fakat, vakitten sonra kaza etmekle me'mûr değildir. Bazıları da: «O kimse, o namazı kılmakla mutlaka me'murdur.» demişler­dir Bu kavil esahtır.[246]

 

Nağme Yapan İmâmın Arkasında Kılınan Namaz

 

Bir kimse, lahın eden (nağme yapan) bir imâmın arka­sında namaz kılmış olsa, o kimsenin bu namazı iade etmesi (ye­niden kılması) uygun olur.[247]

 

Çeşitli Meseleler

 

Çıplak bir kimse, ölmüş bir hayvanın tabaklanmamış de­risinden başka bir şey bulamasa, onunla örtünmez. Çünkü, o-de­ri aslından necistir. Necis elbise, bunun hilâfmadır ve onunla örtünmesi caizdir.

Pabucunun zayi olmasından korkan kimsenin, pabucun­da necaset olmaması hâlinde, onu namaz kılarken yanında ta­şıması caizdir. Fakat, efdâl olan, o kimsenin namaz kılarken pa­bucunu önüne koymasıdır, Böylece, kalbi onunla meşgul olma­mış olur.

Bir kimse, namaza ıhlâs ile başlasa da, sonradan ona ri­ya karışsa, sabıka (yani başladığı zamana) i'tibar olunur.  

Bir kimsenin, gündüz   ilim mütâlâa edip, gece nâfüe n maz kılması mümkün olursa, öyle yapar.

Ancak, eğer o kimsenin zihni tam olup, mütâlâa ile ilminin artacağını bilirse, o kimsenin gece gündüz ilim mütâlâa etmesi nâfüe namaz kılmasından efdâldir.[248]

 

Kul Hakkına Bedel Olarak Namazların Sevabından Alınacağı

 

Hasımlarını razı etmek için namaz  kılmanın bir fâidesi yoktur. Namazı yalnızca Allah için kılmak gerekir. Hasmı onun cürmünden geçmezse (yani onu afvetmezse), onun hasenatından alınıp, hasmına verilir.

Bâzı kitaplarda yazılmıştır ki : Bir dânık miktarı kul hakkı için, cemâatle kılınmış yediyüz rek'at namazın sevabı alınır. Bun­ların hepsi de Bezzziye'dedir.[249]

 

Kunut Tekbîrini Terk Eden Kimse

 

Kunut tekbirini terk eden kimse hakkında ihtilâf edilmiş­tir. Bazıları : «O kimseye sehiv secdeleri vâcib olur.» demişler, bazıları ise : «... vâcib olmaz.» demişlerdir.[250]

 

Kaza Namazları İle Meşgul Olmak

 

Geçmiş namazların kazası ile meşgul olmak, nafile na­mazlardan daha evlâdır ve mühimdir. Ancak, beş vakit namazın sünnetleri ile kuşluk namazı teşbih namazı ve hakkında rivayet bulunan namazlarla meşgul olmak, geçmiş namazların kazasın­dan daha evlâdır. Bu durumda zikrettiğimiz bu namazlar ise ka­za niyyeti üe kılınır. Fetâvâyi Huccet'de de böyledir.[251]

 

Tilavet Secdesi İle İlgili Bazı Meseleler

 

Bir kimse, secde âyetinin başından yarım âyetten f la okuyup, secde olan harfleri terk etse, o kimse secde etmez.

Bu kimse, secde olan harfleri okusa, eğer onun. evvelin­den veya sonundan yarım âyetten fazla okumuş olursa, o kimse­ye tilâvet secdesi vâcib olur. Aksi takdirde, vâcib olmaz.

Fakıyh Ebû Ca'fer: «Her hangi bir kimse, secde harfleri­ni okuyup, onlarla birlikte, baş tarafından veya son tarafından, secde etmek emrolunan kelimeyi de okusa, o kimse tilâvet sec­desini yapar. Ancak, zikredilen bu miktardan az okursa, tilâvet secdesini yapmaz.» demiştir. Ebû Ca'fer'in bu kavli gerçeğe daha yakındır.

Mültekât'da : «Tilâvet secdesini te'hîr etmek caizdir. Uzun müddet te'hir etmiş olmakla bile, kişi günahkâr olmaz.»    denil­miştir.

İmâm Tehâvî ise : «Onun te'hiri mutlaka mekruhtur.» de­miştir;

Fetâvâyi Hucce'de: «Okuyan ve dinleyen kimselerin he­men tilâvet secdesini yapmaları mümkün olmazsa, onların duâ olarak şu âyeti okumaları müstehâbtır:

Semi'nâ ve eta'nâ ğufrâneke Rabbena ve ileykel-masıyr.)[252] denilmiştir.[253]

 

Cemaate Yetişebilmek İçin Bir Çare

 

Her hangi bir kimse, dört rek'atli bir farz namazın üçün­cü rek'atini secde ile' kaydetmiş olsa, ekserisini kılmış bulundu­ğu bu sırada, cemâat için kamet getirilse, o kimse kıldığı namazı nafile hâline getirip, farzı cemâatle kılmak isterse, bunun çâresi şudur: O kimse, ka'de-i âhireyi C=son.oturuşu) terk edip, beşin­ci fek'ate kalkar ve oha altıncı rek'ati de ekler. Veya, dördüncü rek'ati oturduğu yerde kılar! Böylece, o kimsenin namazı İmâm-ı A'zam (R.A.) ve İmâm.Ebû Yûsuf (RA.)'a göre nafileye dönüş­müş olur.[254]

 

Namazla İlgili Bazı Nezirler

 

Bir kimse, abdestsiz olarak iki rek'at namaz kılmayı nez-retse (adaşa), İmâm Muhammed (R.A.) 'e göre bu kimsenin nez­ri bâtıldır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) «O kimsenin, bu namazı ab-dest alarak kılması lâzımdır.» demiştir.

Bir kimse, kırâatsiz olarak (Kur'ân okumadan)  namaz kılmayı nezretmiş olsa, bizim imamlarımıza göre, bu namazı kı­raat ile kılması lâzım gelir. İmâm Züfer (R.A.) 'de :   «O kimsenin bir şey kuması lâzım gelmez.» demiştir.

Bir kimse, secdede bir rek'at namaz kılmayı nezretmiş olsa, bizim Hanefî İmamlarımıza göre; o kimsenin iki rek'at na­maz kılması lâzım gelir, Yine, İmâm Züf er (R.A.) : «Bir şey kıl­ması lâzım gelmez.» demiştir.

Bir kimse, eğer üç rek'at namaz kılmayı nezretmiş olsa, yine Hanefî İmamlarına göre, o kimsenin dört rek'at namaz kıl­ması lâzım gelir. îmânı Züfer ER.A.3 ise: «O kimsenin iki rek'at namaz kılması lâzım gelir.» demiştir.

Eğer hir kimse:  «Allah için, Mescid-i Harâm'da şu ka­dar namaz kılmak üzerime nezr olsun.» dese, o namazı dilediği yerde kılması caizdir. îmâm-ı Züfer (R.A.) ise : «O kimsenin nez-rettiği bu namazı, Mescid-i Hâram'da kılması lâzımdır.» demiş­tir.

Eğer bir kadın: «Yarın şu kadar namaz kılmayı veya ya­rın oruç tutmayı nezrettim.» dese ve o gün de hayız görse, te­mizlendiği zaman o namazı veya o orucu kaza etmesi lâzım ge­lir. İmâm Züfer CR.A.), buna muhaliftir.[255]

 

Çocuğu Namaza Başlatmak

 

Bir çocuk yedi yaşma ulaşınca, ona namaz kılması em­redilir. Çocuk on yaşma ulaştığı halde eğer namaz kılmazsa, dö­vülür. Hadîs-i Şerif'de böyle vârid olmuştur.

Keza, esah olan kavle göre, bir kocanın karısını, namazı terkettiğd için ve guslü terkett'iği için döğmesi caizdir.

Nitekim, kocası süslenmesini ister de, kadın süslenmeyi terk ederse; koca, hanımım yatağa da'vet ettiği halde, kadın bu da'-vete icabet etmezse; kadın, kocasından izinsiz olarak dışarı gi­derse, bu durumlarda kocanın karısını döğmesi caizdir.

Bu durumlarda, kadın eğer döğmekle huyundan vaz geçmez­se, nikâhını vermeye kadir olmasa bile, kocası onu boşar. Allah'u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ehline namazı emret, kendinde ona sebatla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni, biz rızıklandınrız. Güzel akı­bet takva sâhiblerinindir.[256]

Allah'u Teâlâ'dan, kendimiz için, kardeşlerimiz için, dostları­mız için, bütün mü'min erkekler ve bütün mü'min kadınlar için hüsn-i âkibet niyaz ederiz. Çünki, Allah'u Teâlâ, kendisinden bir şey istenilenlerin en hayırhsıdır; kendisinden bir şey umulanla­rın en kerimi O'dur; evvel, âhir; zahir, bâtın, gizli, aşikar .ve. her hâl-û kârda yapılan bütün hamdler Allah'a mahsustur.

Allah'u Telâ, Efendimiz Muhammed Aleyhisselâm'a O'nun âline ve ashabına haşir gününe kadar dâima ve kesintisiz olarak salât ve selâm etsin.[257]

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

NAMAZ SÛRELERİ ve NAMAZ DUALARI

 

Dikkat!.

 

Tarafımızdan eklenen bu bölümde Namaz Sûreleri ve Na­maz Duaları aslî harfleri ile yazılmış olmakla birlikte, es­ki yazıyı bilmeyenlere kolaylık olması İçin- okunuşları ye­ni harflerle de yazılmıştır.

Fakat, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin ve bu duaların yeni harf­lerle yûnlışsız yazıl amıyacağı ve okunamıyacağı bilinmeli ve eski yazıyı bilmeyenler, bunları, ezberlemeden Önce Kur'-ân-ı güzel okuyan bîr zâttan iyice öğrenmelidirler. Hatta, bunları önceden bilenlerin bile, bir ehl-i Kur'ân önünde okuyarak, hatalarını düzeltme gayretinde olmaları ve na­mazı hatasız kılmaya çalışmaları gerekir.[258]

 

FATİHA SÛRESİ

 

Okunuşu:

 

El-hamdû lillahi Rabbil-âlemîn. Er-Rahmâni'r-Hahîm. Mâliki yevmı'd-dîn. lyyâke na'büdü ve iyyâke nasteıyn. İhdinâ's-sırâ-tal-mustekıym. Sirâta'llezme en'amte aleyhim ğayril-mağdûbi aleyhim ve la'd-dâllin.[259]

 

Meali:

 

Rahman ve Kahîm olan Allah'ın adı üe.

Hamd (her türlü övgü)  âlemlerin Rabbi olan Allah'a mah­sustur.

O, Rahmân'dır, Rahîm'dir.

O' Din gününün (âhiretin - hesap ve ceza gönünün tek sahi­bi ve mutasarrıfıdır.

(Ey Allah'ım) Biz yalnız Sana ibâdet (kulluk) ederiz, yalnız Senden yardım dileriz.

Bizi doğru yola hidayet et (ilet).

O yol ki, kendilerine ni'met verdiklerinin yoludur. (Bizi o yo­la ilet.) Gazaba uğrayanların yoluna da değil.

(Amîn...)[260]

 

Açıklaması:

 

Bilindiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm 114 süreden müteşekkildir. Bu sûrelerin birincisi ise Fâtihâ Sûresi'dir. Fatiha Sûresi muhtar olan kavle göre Mekke'de nazil olmuştur. «Medine'de nazil oldu.» diyenler de .vardır. Bazıları da: «Biri Mekke'de biri de Medine'de olmak üzere, bu sûre iki defa nazil olmuştur.» demişlerdir. Bir rivâyete göre, ilk nazil olan sûre de budur.

Kur'ân'm başlangıç sûresi olduğu için, bu sûreye Fâtihâ Sû­resi denilmiştir. Bu sûrenin Ümmü'l-Kur'ân (= Kur'ân-m anası!. Aslül-Kitab C = Kitabin aslı, özü) gibi isimleri de vardır. Keza, bu sûre yedi âyetten ibaret olup, namazların her rek'atinde de okunduğu için Seb'ul-Mesani ismi ile de anılır. Namaz kılan her müslüman, bu şerefli sûreyi günde en az kırk defa okuyor de­mektir.

Fatiha Sûresi, Besmele-i Şerife üe yedi âyettir. Besmele Kur'-ân-ı Kerim'de 114 yerde geçmektedir. Besmele- âyet-i celîlesinde Hâlık-ı Kâinat Hazretlerinin üç Mukaddes ismi bulunmaktadır

Allah: Cenâb-ı Hakk'a mahsus, bütün, kemâl sıfatlarını ifâde eden, ilâhi bir isimdir. Bu isimle, başka hiç bir varlık anılamaz.

Bahmân : Rahmet sahibi, esirgeyen, acıyan manalarını taşır. Bu ism-i şerifin şümulü, mü'min, kâfir, canlı, cansız bütün mah-lûkâtı içine almaktadır. Yani Rahman, dünyada Allahu Teâlâ'-nın herkese ve her mahlûka acıması, onları esirgemesi ve onla­ra karşı merhamet göstermesi demektir.

Rahim : Bu ism-i şerîf de, Rahman ism-i şerifi gibi merhamet sahibi... demektir. Ancak, bu ismin ifâde ettiği husûsi bir mânâ da vardır. Yanî Rahim: Allahu Teâlâ'mn âhirette sadece mü'-minleri esirgemesi, onlara karşı merhamet göstermesi demektir.

Besmele'nin mânası: Rahman ve Rahîm olan Allahu Teâlâ'-nın ismi ile başlarım.

Yer yüzünde en çok okunan kitâb, Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'-an'dan en çok okunan sûre: Fâtihâ Sv^resi, en çok okunan âyet ise : Besmele Âyeti'dir.

Her müslumanm, her hayırlı ve meşru işine besmele ile baş­laması lâzımdır. Besmele, Cenâb-ı Hak'dan yardım dilemektir ve muvaffakiyetin sebebidir. Şimdi de, Fâtihâ'da geçen bâzı kelimelere bakalım:   

Hamd: Bir nimetten dolayı uluîayarak, şükür ve senada bu­lunmak, övmek demektir. Allahu Teâlâ,: lütfedip bütün niahlû-kâtı yaratmış; onlara sayısız ni'metter ve. kabiliyetler vermiştir. Özellikle insanlara Peygamberler, Kitablar göndermiş; onları hi­dâyet ve saadet yoluna dâ'vet etmiştir. Elbette, bütün yaratılmış­ların Allahu Teâlâ'ya hamdetmeleri gerekir ve hamd sâdece ona mahsustur.

Rab : Cenâb-ı Hakk'm yüce isimlerinden ve şerefli sıfatların-, dan olan bu lafız, Mâlik, Seyyid, Müslıh gibi pek çok mânâları ifâde ettiği gibi, bütün mahlûkatm yaratıcısı, terbiye edicisi, ko­ruyucusu mânâlarına da gelmektedir. Elbette .Allahu Teâlâ, bü­tün yarattıklarını terbiyenin gerektirdiği her şeye Mâlik ola­rak- terbiye eden, herşeye gücü yeten ve hiç bir noksanlığı.bu­lunmayan bir Rab'dır.

Alemin (âlemler): Cenâb-ı Hakk'ın varlığına, birliğine de­lâlet ve(şehâdet eden, O'nu bilmeye ve tasdik etmeye vesile olan bütün yaratılmışlar demektir. Mahlûkât'ın her birine bir «âlem» denir. Semâ Âlemi, Arz Âlemi, Hayvanlar Âlemi, Nebatlar Âle­mi, Ruhlaf Âlemi, Dünyâ Âlemi, Âİûret Âlemi gibi... Bir rivaye­te göre de on sekiz bin âlem vardır. Bizim dünyâmız ise, bu âlem­lerden sâdece biridir.

Bu âlemlerden her biri birer mahlûktur ve elbette hepsinin yaratıcısı da Cenâb-ı Hak'tır. Bütün,bu-alemler, Allah Teâla'nın varlığına, kuvvet ve azametine birer delildir.

Yevmi'd-din: Ceza günü, hesap günü, âhiret günü, korku ve haşyet âlemi demektir. Kıyamet gününde bütün tasarruflar, bütün mükâfat ve cezalar Allâh'u Teâlâ'ya mahsustur. Âhiret gününde Allah'u Teâlâ'mn hâkimiyet ve irâdesine aykırı olarak hiç bir kuvvet bulunamaz.

İbâdet: Allahu Teâlâ'mn emirlerine hakkıyle uymak ve bağ­lanmaktır. Allahu Teâlâ'ya gösterilecek hudû, huşu ve tezellülün en son gayesi de budur.

İstiâne : Yardım istemek demektir. İbâdet ve tâatte, ve diğer işlerde lütuf ve inayetine sığınmak demektir. 

Ni'met : Refâhe erme hâli ve nefsin lezzet aldığı şeyler de­mektir. Bizim için en büyük ve istenilmesi en uygun olan ni'met ise Allah'ın rızâsına nâü olmaktır. Allahu Teâlâ'mn sâlih ve seçil­miş kullarının yoluna girebilmektir, İlâhî gazaba uğramış, sapık­lıklar içinde kalmış, kötü ruhlu insanların yollarından uzak kal­mak da en büyük ni'metlerdendir.

Hidâyet : İnsanı, taleb ettiğine kavuşturacak olan bir şeye delülik etmek ve bu hususta yardımda bulunmak demektir. Yani hidâyet, hayırlı bir rehberliktir. Hidâyet edene «Hadi», hidâyet bulana «mühtedî» denir. «İhtida» ise, doğru yolubulmak demek­tir. Müslümanlık şerefi ile şereflenmek gibi...

Dalâl : Sapıklıkta helak olmak, doğru yoldan çıkmak, insanı matlûbuna ulaştıracak şeyin olmaması, matlûba kavuşturmaya­cak olan bir yola girmek demektir. İslâmiyetten ayrılmak gibi...

Sırât-ı mûstekıym : Doğru yol, insanı dünyada ve âhirette se­lâmet ve saadete kavuşturacak yol demektir. Bu sebeble, Kur'an-ı Kerîme, İslâm Dînine, sünnet ve cemâat ehlinin yoluna ve Cen­nete hak kazananlarm yoluna sırât-ı Tnüstekıym denilmiştir. Bütün bu açıklamaların ışığında, Rabbimiz Allahu Teâlâ Haz­retleri, Fâtihâ Sûresinde, bizi uyanmaya, kendisine dua ve niyaz­da bulunmaya ve yükselmeye da'vet ederek - sanki - şöyle bu­yuruyor : Ey İnsanlar!... Her işinize ve Kur'an okumaya Rahman ve Rahim olan Allahu Teâlâ'mn ismi ile başlayınız... Şu nihayetsiz kâinatın yaratıcısını düşününüz... O, ne büyük bir yaratıcı ve ne muazzam bir besleyicidir. Bütün mahlûkatma merhamet eder; mü'minleri içinse âhirette daha bağışlayıcıdır. Bütün   âlemlerin maliki, hakimi ye mürebbisi yalnız O'dur. Artık : «Yâ Rabbi. Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım lûtûf ve ihsan bekleriz.» diyerek -Allahu Teâlâ'ya kulluğunuzu arzediniz. Doğ­ru yolda gitmenizi, sâlih ve mümtaz kulların izlerini ta'kibe mu­vaffak olmanızı Cenâb-ı Hak'dan riiyâz ediniz. Küfür ve isyan ile doğru yolu kaybetmiş, delâlet içinde kalmış; insanlık için bir fitne, korkunç bir belâ hâline gelmiş, dinsiz, ahlâksız, sapık kim­selere uymaktan ve onların aldatmalarına kapılmaktan emin olmanızı da rahmet ve ihsanı hudutsuz olan Kerîm ve Rahim Ma'bûdunuzdan taleb etmeye devam ediniz. Bütün beşeriyet için bundan   başka bir kurtuluş ve saadet yoktur. Fatiha Sûresi okunup   bitirilince   Âmin   demek   sünnettir. Âmin : (Duamızı) kabul et, öyle olsun, mânâsına gelir.[261]

 

AYETE'L-KÜRSİ

 

Okunuşu

 

Allahû lâ ilahe illâ hüve'l-hayyül-kayyûm, lâ te'huzühü sine-tü'v-velâ nevm, lehü mâ fi's-semâvâti ve ma fil-ard. MenzeUeza yeşfe'u indehû ülâ bi iznihî yeclemü mâ beyne eydîhim ve ma halfehüm ve lâ yühıytûne bi şey'in min ilmihî ülâ bi maşa' vesı a kürsiyyühû's-semâvâti ve'1-ardâ ve lâ yeûdühû haf zuhümâ ve'1-âüvyü'l-azıym.[262]

 

Meali :

 

Allah (öyle bir AUahdır İri, kendisinden başka hiç bir ilâh yoktur.)   (O, zâtına mahsus, ezelî ve ebedî bir hayat diridir (ve kâkıydir.) Zâtiyle ve kemâliyle kâimdir. (Her an yarattıklarım koruyup gözetmektedir.) Onu (hiç bir zaman) dalgınlık gibi bir uyuklama da tutmaz, uyku da. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadıkça nezdinde, kim nez-dinde edebilir? O, (yarattıklarının) Önlerindekini de, arkalann-dakini de (yaptıklarını, yapacaklarını, bildiklerini, bilmediklerini, açıkladıklarını, gizlediklerini, dünyâdaki hallerini, âhiretteki hal­lerini, velhasıl herşeylerini) bilir. (Yaratılmış olanlar ise) Al­lah'ın diledeğinden başka -onun ilminden- hiç bir şeyi kavra-yamazlar. O'nun kürsüsü (saltanat ve kudreti) gökleri ve yeri (kaplamıştır. O kadar) geniştir. Bunların gözetilmesi O'na ağır da gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.[263]

 

Açıklaması :

 

Bu âyet-i kerîme Âyetü'l-Kürsî unvanını taşır. Allâhu Teâlâ'-nın yüce vasıflarını muhtevidir. Bu âyete Kur'an'in en büyük âyeti denir.

Bu âyet-i kerimede beyan edilen Hay ve Kayyûm sıfatlarının Hâni isimlerin en büyüklerinden olduğu rivayet edilmiştir. Bun­lara isnvi âzam da denilmiştir.

Kürsü : Lügatte üzerine bir zâtın çıkıp oturacağı makam de­mektir. Cenâb-ı Hakk'ın ise, bir mekâna, oturacak bir yere ihti­yâcı yoktur; O, bunlardan münezzehtir. Bu âyetteki Kürsü'den muradın ne olduğunu biz bilemeyiz; onu Allahu Teâlâ'hm ilmine havale ederiz. Yalnız mevcudiyetine inanırız. Bununla beraber «Kürsü» konusunda din âlimlerimizin bazı kavilleri vardır : Kür­sü'den murat : «Arştır.» veya «Arşın altında ve göklerin üstünde yüce bir makamdır.» Veyahud da, «Kürsü'den murat : «Allahu Teâlâ'nin saltanatıdır; yüce kudretidir ve sınırsız hâkimiyetidir.», «Bütün yaratılmışları kuşatan ilâhi ilim demektir.», «Allah'ın büyük düğünü tasvir için kullanılmıştır.» gibi...

Âyetül-Kürsî'nin genişçe mânası şöyledir :

«Allahu Teâlâ: O zat-ı akdes ve O Halik-ı Zişân'dır ki On'dan başka bir hâhk ve O'ndan başka bir mabud yoktur. Uluhıiyet ve Ma'bûdiyyet yalnız O'na mahsustur. Hay ve Kayyum plan O'dur. Ezeli ve ebedî olan hayat sâdece O'nun hayatıdır. O'na adem (yokluk) ve zeval (bitip tükenme) <asla ulaşamaz. O, bizatihi kâimdir, vacibi'l-vücûdtur; varlığı kend'indendir. Var olması için

Hiçbir kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Bütün varlığın, ya­ratılması, idare edilmesi ve korunması O'na aittir. O'nu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz. O'na, -nâşe gaflet ânz oimaz. O dâima mükevvenâtm hallerini bildr. Göklerde ne varsa ve 'yerde ne varsa hepsi O'nundur. Hepsi O'nun mülküdür ve O'nun yarattığı şeylerdir. Ve hepsi'O'nun'tasarrufu altındadır. O'nun izni ol­maksızın, O'nun yanında, mânevi huzurunda .şefaat edecek olan kimdir? Buna kim cesaret edebilir? Buna kimin selâhiyeti oîabi: lir? Ancak, Cenâb-ı Hakk'ın müsâadesine mazhar. olmuş bulu­nan yüce Peygamberler ile bir kısım sâlih ümmetleri, şefaat etme imtiyazını hâiz olacaklardır. O, Yüce Yaratıcı mahlûkatın geç­mişlerini ve geleceklerini ne varsa hepsini bilir. Herkesin;bütün işlediklerini ezeli İ3mi ile bilmektedir. Her kulunun düşünceleri­ni, düşünecekleri şeyleri, dünyaya ve âhirete ait bütün işlerini, Allahu Teâlâ ezelî ilmi ile ihata eder. Ve O.yüce Ma'bud'un ya­rattıkları, O'nun dileyip.takdir buyurmuş olduğu şeylerden baş1: ka, O'nun ilminin ihata ettiği..malûmatından, hiç bir şeyi ihata edemezler, kavnyamazlar. Yaratılmışların malûmat ve bilgileri sınırlıdır. Onlar, ancak Cenâb-ı Hakk'm dilediği kadar bilgi ve malûmat sahibi olabilirler. Hal böyle olunca, insanlar, Cenâb-ı Hakk'm Zâtı hakkında ve O'nun pek çok gizli hikmetleri hakkın­da, kendi kendilerine nasıl hüküm verebilirler. O'nun kürsüsü göklerden ve yerlerden daha vâsidir. Yâni .O'nun arş-ı kibriyası, O'nun Şanının Yüceliği, O'nun ilminin ihatası, bütün yaratılmış­ların üstündedir; hepsini içine alır. Hiçbir şey O'nun ilminden, kudretinden ve hâkimiyetinden hâriç kalamaz. Göklerin ve ye­rin hıfzı, bunları muhafaza buyurması, O'na, O Kudret Sahibi Yaratıcıya asla, ağır da gelmez. O'nun Yüce Zâtı, teessürden ve bir güçlüğe uğramaktan münezzehtir. Ve en yüce ve en uıu olan da, ancak O'dur. O Ma'bud-u Azim, ve Hâhk-ı Hakîm'dir. O'nu bilmek ve O'na inanmak; O'nun gösterdiği yoldan gitmek, O'na ibâdet ve itaatle kalbi ve vicdanı nurlandırmaya çalışmak, beşe­riyetin birinci ve tek vazifesidir.»

Şimdi de Âyetel-Kürsi'nin fazileti ile ilgili bir kaç hadîs-i şe­rifi kaydedelim.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz. Hz. Alî (R.A.) ye hitaben :

Kur'an'da en büyük âyet Âyete 1-Kürsî'dir. Bunu her kim okursa, Allah o saat bir melek gönderir; o melek ertesi güne ka­dar, o kimsenin  hasenatını yazar ve seyyiâtmı mahveder.

Bu âyet, bir evde okunursa, şeytanlar otuz gün o evi bırakırlar. O eve kırk gün sihirci erkek- ve sihirci kadın giremez. Yâ AJi. bu­nu evlâdına, ehline ve komşularına öğret; bundan büyük -bir âyet nazil olmadı.» buyurmuştur.

Bir başka hadıs-i şerif de dePeygambei  (S.A.V.) Efendimiz:

«- Her kim, farz olan namazlardan birinin arkasında Âyeto'1-Kürsl'yl okursa, ölünce doğru cennete gider. Ve onu okuma­ya ancak siddık ve âbid olanlar devam ederler. Ve bunu her kim yatağına yatarken okursa, AHah onu kendisine, komşusuna, komşusunun komşusuna ve etrafındaki hanelere emin kılan? buyurmuştur.                     .   

Başka bir hadîs-i şerif'de. de Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

Günlerin efendisi Cum'a; kelâmın" (sözün) efendisi Kur'-ân; Kur'ân'm efendisi Bakara Sûresi; Bakara ^ûresi'nia efendisi de Âyetü'l - Kürsî'dir.» buyurmuştur.[264]

 

ÂMENE'R-RESULÜ

 

Okunuşu

 

Âmene'r-rasüiü bi'mâ ünzile ileyhi mi'r-rabbihî ve'1-mü'mi-nun. Küllün âmene billahi ve melâiketihi ve kütübihî ve resülih. Lâ nüferrıku beyne ahadi'm-mi'r-rusülih. Ve.kâlû semi'nâ ve 'eta-'na ğufrâneke Rabbena ve ileyke'l-maslr. La yükellîfü'llahı nefsen illâ vüs'ahâ İshâmâ kesebet ve âleyhâ. me'ktesebet Rabbe­na lâ tüâhıznâ. in nesînâ ev ahta'nâ Eabbenâ ve lâ tahmil'aleynâ ısran kernâ hameltehû 'ale'l-lezîne nıİB kabıma Rebbenâ ve tühammünâ mâ lâ Takate lenâ bih. Va'fü 'annâ va'firlenâ ve'r hamnâ ente Meviânâ fe'n surnâ ale'I-kavmil-kâfirin.[265]

 

Meali :

 

Peygamber de, kendisine Rabbİnden indirilene îman etti; mü'minler de îmân etliler. Onların hepsi de Allah'a, meleklerine, kitablanna, peygamberlerine inandı. «O Allah'ın Peygamberle­rinden hiç birisini diğerlerinden ayırdetmeyiz. (Hepsine inanı­rız.!. Dinledik (işittik ve kabul ettik. Emrine) itaat ettik. Ey Rab-bimiz! Mağfiretini dileriz. Dönüş (son varış) ancak Sanadır.» dediler.

Allah, hiçbir kimseye gücünün yeteceği şeyden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi faydasına, yap­tığı (şer de) kendi zarannadır. «Ey Rabbimiz! Unutdük yahud yanıldıysak, bizi tutup sorguya çekme. Ey Rabbimiz»... Bizden önceki (ümmet) lere yüklediğin gibi, bizim üstümüze de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmiyeceği şeyi bize ta­şıtma. Bizden (sâdır olan günahları sil, bizi bağışla, bizi esirge; (Bizi affet ve bize acı, merhamet et.) Sen bizim Mevlâimzsm. Kâ­firlere karşı da bize yardım et.»[266]

 

Açıklaması :

 

Bu sûre-i celüenin 284. âyet-i kerimesinde Allahu Teâlâ Haz­retlerinin «... Eğer siz içinizdekini açıklar, yahud gizlerseniz Al­lah onunla sizi hesaba çeker...» buyurması üzerine Ashâb-ı Ki­ram büyük bir endişeye kapıldılar. Biz bir takım şeytani hatıra­lardan, vesveselerden kendimizi nasıl koruyabiliriz? Bunlar bi­zim isteğimiz olmadan aniden kalbimize doğuyor; bunlardan do­layı mes'ul olursak vay hâlimize!...» dediler. Fakat, yine de, Al­lahu Teâlâ'run emirlerine itaat edici olduklarını göstererek : «İşittik ve itaat ettik» dediler.

Bunun üzerine, Bakara Sûresi'nin bu âyetten sonra gelen, son ilci âyeti nâzı oldu.

Bu iki âyet, mii'minlerin samimi bağlılıklarına ve itaatlerine bir mükâfat olarak, Mi'râc gecesinde Peygamber (S.A.V.,) Efen­dimize vasıtasız olarak - arada Cebrail (A.S) bile bulunma­dan - bir Mi'râc hediyyesi olarak vahyedüdi. Mü'rhinler için ko­laylıkları ve hafifletilen teklifleri haber veren bu iki âyetin son kısmı aynı.zamanda, Cenâb-ı Hak tarafından bize öğretilen en büyük dualardan biridir. Kısaca açıklaması şöyledir:

«Bütün Nebilerin ve Resullerin Sonuncusu olan O, Peygam­ber Muhammed Mustafa (S.A.V.), kendisine Rabbinden indirilen Kur'an-ı Mubîne ve onun bütün beyanlarına îmân etti. Müminler de, Allahu feâlâ tarafından indirilen o Mukaddes Kitabı bildiler ve tasdik ettiler.

Hepsi de Peygamber (S.A.V.) de, O'nun ümmeti olan mü'minler de Allahu Teâlâ'ya, O'nun bhiiğine, Yaratıcılığına,. aza­met ve kudretine imân ettiler.    .

Ve O'nun meleklerine de imân edip, onların birer mükerre kul olduklarına; ilâhî kitapları Peygamberlere getirmeye   vasıta bulunduklarına-, diğer ulvi hizmetleri yaptıklarına inandılar,

Onlar, Allahu Teâlâ'nm Kitablanna da imân ettiler. Ve, bu kitabların beşeriyeti irşad ve onlara vazifelerini tebliğ ve ta'lim için Cenâb-ı Hak tarafından- gönderilmiş bulunduğunu kabul ve i'tiraf ettiler.                              

Ve Peygamberlerine de imân ettiler. Peygamberlerin insan­ları aydınlatmak, onlara dinin hükümlerini tebliğ, etmek- ve öğ­retmek için Allahu Teâîâ tarafından gönderilmiş bulunduk!arını bildiler ve tasdik ettiler. Hasılı Peygamber (S.A.V.) de, O'nun ümmeti olan mü'minler de bu gibi dini esaslara imân ettiler vs bu güzel inançlarını «Biz Allah Teâlâ'nm Peygamberlerinden hiç birisinin arasını ayırdetmeyiz.» diyerek göstermiş oldular.

Ve onlar : Ve biz, Allahu Teâlâ tarafından gelen emir ve ne-hiyleri dinledik, anladık ve itaat de ettik; onlara bağlandık ve ge­reklerine uyduk, dediler ve «Mağfiretini dileriz ev Rabbimiz»' biz kusursuz değiliz, kulluk vazifelerimizde kusur edebiliriz, diye niyaz, ettiler.

Şimdi Bakara Sûresi'nin son âyetine   gelmiş bulunuyoruz :

Bu âyet-i kerime de, Allah Teâlâ'nm kullarına gösterdiği kolay­lıkları bildiriyor ve, kullarının kendi Yüce Zâtına nasıl dua ve niyazda bulunmalarının gerektiğini beyân ediyor.

Allahu Teâlâ, kulları içinden hiç bir kimseye vüs'atinden, kuvvet ve kudretinin müsâid olduğu şeylerden, başkasını teklif buyurmaz. îlâhi bir lütuf olmak üzere, hiç bir kimseye meşakkat­li şeyleri emretmez. Hastanın oruç tutmakla, fakirin de zekât vermekle mükellef olmaması gibi... erkesin kazandığı kendi faydasınadır.   İbâdet ve tâatin-den herkes kendisi istifâde eder.

Herkesin yaptığı şer, de kendi zararmadır. Kişi nefsine uyup işlediği günâhların zararını da kendisi görür.

Buna göre, her insan bu hakikatleri düşünmeli ve hareketle­rini buna göre tanzim, etmeli ve dâima Cenâb-ı Hakk'ın korun­masına sığınarak.şöyle duâ etmelidir :.

Ey B-abbimiz .., Eğer unuttuk ise ve hata ettik ise bizi muâ-haze etme. Ey Rabbimiz!... İfrat ve tefrit sebebiyle veya dikkat­sizlik ve benzeri şeyler sebebi ile bizden sadır olan ve nisyân ve hataya dayalı işlerden dolayı bizi hesaba çekme, azaba'düşürme.

Ey Rabbiroizl... Ve bize, bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi, ağır yük yükleme.

Ey Rabbimiz!... Ve .bizden, günahlarımızı da af büyür. Ve bi­zi mağfiret et. Günahlarımızı ört, insanlar içinde bizi perişan et­me.

Ve bizlere merhamet kıl. Senin rahmetin olmadıkça ne güzel ameller işliyebilüiz, ne de kötü fiillerimizi terk edebiliriz.

Sen, bizim Mevlâmızsm; bizse kuilarmzız; her şekilde sana bendeyiz ve Sana muhtacız. Bütün muvaffakiyetler Sendendir!

Artık kâfir olan kavim üzerine, bizlere nusıet ver. Bizleri, on­lara gâlib eyle. Bizleri i'lâyi keiimetullaha muvaffak kıl... İslâm diyarım ve İslâm Milletini himaye buyur. Onları, madde ve mânâ. sahasında düşmanlarına karşı zafere eriştir.»

Mi'râc gecesinde, Peygamber (S.A.V.) Efendimize vasıtasız olarak vahyedilen bu iki âyet, pek çok hadis-i şerîfde övülmüş ve çok çok okunması tavsiye buyurulmuştur. .

Peygamber Efendimiz :

«- Her kim ki, Bakara Sûresi1 "nin sonundaki iki âyeti gecele­yin okursa, ona kifayet eder.» buyurmuştur. Yani, bu âyetleri okumak, o kimseyi zararlı hayvanlardan, şeytanlardan korur ve­ya o kimse geceyi ibâdetle ihya etmiş gibi olur.[267]

 

SABAH NAMAZINDAN SONRA OKUNAN AYET HÜVALLAHÜLLEZİ

 

Okunuşu

 

Hüva'îlahü'llezi la ilahe illâ hû âiimü'l-ğaybi ve'ş-şehâdeh. Hüve'r-rahmânü'r-rahîrn. Hüvallâhü'llezi lâ ilahe illâhü. El-Meli-kü'1-Kuddûs'üs Selâmül Mü'minül Müheyminül 'azîzü'l-Cebbârül-Mütekebbir; Süthânallâhü 'amma yüşrikün. Hüvellâ-hü'l hâlıku'l. Bâriü'l - Müsavvirul-ehûlEsmaü'l - Hüsnâ Yüsseb bihu lehû mâ fi-'s-semâvâti ve'l-ard. Ve hüve'l-âzizü'l - Hakim.

O, öyle bir Aîlah'dır ki, kendisinden başka hiç bir il âlı yoktur. O, gizliyi de bilir, âşikân da. O, Rahmandır, rahmeti bütün ya­rattıklarını içine akr. Rahimdir. Âhirette ozeîiikîe sıü'min kul­larına merlramet edicidir.

O, Öyle bir Allah'dır M, kendisiıaden başka hiç bir O, Meîik'dir. (O mülkün ve melekûtnn yegâne sahibidir; O'nun mülkü de, hâkimiyeti de devamlıdır,) O, (noksanlığı gerektirecek

her şeyden münezzeh olup) Kuddûs'dür. O, selâm ve selâmetin tâ kendisidir. O, (eman ve emniyet veren) Mü'min'dir. O, (her şe­yi gözetip koruyan Müheymin'dir. O, (her şeye gâlib olan bir) Azîz'dir. O, (kulların hallerini düzeltip, ihtiyaçlarını gözeten varlığı çok yüce bir) Cebbâr'dır. O, (azamet ve yücelik sahibidir ve) Mütekebbir'dir. O, müşriklerin (kendisine koşmakta olduk­ları ortaklardan münezzehtir.

O, öyle bir Allah'dır ki, vücûde getireceği her şeyi, hikmetine uygun olarak takdir eder. Her şeyi yoktan yaratan O'dur. O, var­lıklara şekil verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nu tesbîh (ve tenzih) ederler. Ve O, (her şeye mutlak gâlib olan )Azîz'dir; Hakîm'dir. (Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.)[268]

 

Açıklaması :

 

Şüphe yok ki, O, Kur'an-ı Kerim'i indiren ve Âlemlerin Rab-bi olan O Allah'dır ki, O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. Yaratı­cı ancak O'dur ve yalmz O'na ibâdet edilir. O'nun hiç bir eşi, or­tağı ve benzeri yoktur. 

O, gizli olanı da, aşikâr olanı da bilendir; O'nun ilmi karşı­sında açıkta olan da, sır ve gizli olan da eşittir. Bugün mevcud olanları bildiği gibi, gelecekte meydana çıkacakları da tamamen bilir.

İlmi ve hikmeti sonsuz olan, O Allah Rahmân'dır. O'nun.rah­meti, dünyada bütün'kullarını. ve bütün-mahlukatını içine alır. Ve, O Rahîm'dir. O'nun merhameti itıyâmet gününde sâdece mü'minlere mahsustur. Esirgeyicidir;.merhameti, lut/u ve ihsanı bütün- mahlûka ti içine alıp, Kuşatır.

O, Rahman ve Rahim olan Hâhk-ı Kerim, O Allah'tır ki ken: dişinden başka hiç bir ilâh yoktur. Bütün kâinatta hükmü geçen sadece O'dur. Herşeyin Mâlik'i O'dur. Yaratılmışların tamamı O'nun hâkimiyeti altındadır. Ve, Mukaddes olan O'dur. Onun yü­ce Zâ4a, her türlü noksanlıklardan münezzehtir. O, Selâm'dır ve bütün taü'ininleri selâmete'erdiren.de ancak O'dur. O'nun. Yüce Zâtı da, her türlü âfet ve noksandan selâmette bulunmaktadır. emniyyet ihsan eden de ancak O'dur. Asla kullarına zul­metmez.-Kendisine imân edenleri cehennem azabından emin kı­lar.

Kulları hakkında murakıb olan da O'dur. Kullarını korur ve gözetip, amellerini müşâhade eder.

Ve, her dilediğine gâlib olan da, ancak O'dur.

Ve, Âlemlerin Rabbi, dilediğini cebren var eden, Yüce Yara­tıcıdır. O'nun. ezeli irâdesine hiç bir şey mâni olamaz. Yarattığı şeylerin hallerini islâh eden, noksanlarını tamamlayan da ancak O'dur. 

Kibriyâsı çok azîm olan da ancak O'dur, O, her türlü ihtiyaç­tan uzak ve bütün büyüklüklerin ve yücelliklerin sahibidir.

Bunlar gibi nice ulvî sıfatların sahibi olan Allah, bazı kâfirle­rin Bir olan Yüce Zâtına, şerik koştukları şeylerden münezzehtir. Göklerde ve yerde bulunan hiç bir şey, O'nun şeriki, benzeri, or­tağı olamaz; her şey O'nun mahlûkudur.

O, şeriki ve benzeri olmayan, her şeyi hikmetine uygun ola­rak yoktan var eden Yaratıcı, bütün mahlükatı ortaya çıkaran, Vücûda Getirici ve her şeyi kendisine has bir özelliğe sahip kılan ve her şeye ayrı bir suret, şekil, renk, hassa veren, eşyaya suret verici olan Allahu Teâlâ'dır. Bütün bu mahlûkât, varlığının, bir­liğinin, kudretinin ve büyüklüğünün birer delili ve şahididirler.

En güzel isimler Allahu Teâlâ'nmdır. Allahu Teâlâ'nm Yüce Zâtını tavsif eden nice mukaddes esmâ-i hüsnâsı vardır. Ki bunla­rın sayısını ancak, Allahu Teâlâ'nm kendisi bilir. (Bu, esmâ-i hüsnânın doksan dokuzu, bir hadis-i şerif'de bildirilmiştir.) Gök­lerde ve yerde ne varsa, hepsi Allahu Teâlâ'yı tesbîh eder. Li-sân-i halleri ile veya lisan-ı kâlleri ile O'nu anarlar.

Ve, Aziz olan, her şeye gâlib olan, düşmanlarından şiddetle intikam alan, Hâkim olan, her türlü kâmil sıfatların sahibi ve noksanlıklardan münezzeh bulunan da ancak O'dur.»

Bir hadis-i Şerif'de :

Allahu Teâlâ'nın İsm-i A'zam'ı, Haşr Sûresi'nin sonunda­ki (veya sonundaki altı) âyettedir.» buyurulmuştur.

Başka bir hadis-i şerifte ise :

« Kim sabahleyin üç defa «Eûzü billahi's - semî'il - alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm.» dedikten sonra, Haşr Sûresi'nin sonun­daki üç âyeti okursa, Allahu Teâlâ ona, kendisi için  akşama kadar istiğfar edecek yetmiş bin melek tevkil eder. O kimse, o gün ölürse, şehid olarak ölür. Akşama uîaşmca -bu âyetleri - okursa, yine böyle olur.» buyuru!muştur.[269]

 

el-ASR SÛRESÎ

 

 

Okunuşu :

Ve'1-asri, inrie'-insâne le-fî husr. İlle'llezine âmenû ve âmi-lu's-sâlihâti ve tevâ sav bi'1-hakkı ve tevâ sav bi's- sabr.[270]

 

Meali :

 

Muhakkak insan kat'î bir hüsrandadır.

Ancak, îmân edenlerle, sâlih amellerde bulunanlar, bir de birbirine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler böyle (hüsrana düşmüş) değillerdir. (Onlar hüsrana düşmekten müs­tesnadırlar.)[271]

 

Açıklaması :  

 

Andolsun asır denilen vakt-i mahsusa ki, şu beyan edilecek hususlar hakikatin tâ kendisidirler. I Asır kelimesinan -mânâsı, dehır yani uzun müddet demektir. Veya, asır, ikindi namazıdır. Veyahud, zevâl'den güneşin batmasına kadar oîan zamandır. Veyahud da, Peygamber  (S.A.V.)  Efendimizin mübarek asrıdır.

Şüphe yok ki insan kat'î bir ziyan içindedir. O, bir noksan içindedir. Her an ömrünün bir parçasını elinden çıkarıp durmak­tadır. Hayatını boş yere sarfetmekle ve gerçek istikbâlini te'min etmekten mahrum bulunmaktadır.

Ancak, o kimseler ki, o uyanık kalbli, akıllı ve dirayetli olan o insanlar ki, îmân ettiler, Ailahıi Teâlâ'nın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, kudretini kabul ettiler; ve namaz kılmak, oruç tut­mak, zekat vermek gibi ibadetleri yerine getirerek ve emredilen ve güzel görülen diğer isleri yaprak sâlih amellerde bulundular.

Ve, gerek itikâd, gerekse anıed yönünden İnkârı doğru olma­yan hakikatları, ameli güzellikleri ve ahlâkî faziletleri haber v rerek, birbirlerine hakkı tavsiye ettiler.

Ve birbirlerine, ibadet ve itaate devamda, masiyet ve yanlış telkinlere karsı direnmede, sabrı tavsiye ettiler.

İşte, hayatlarını bu ilâhi emirlere uygun olarak tanzim eden kimseler, müstesnadırlar; onîar, hüsrana, zarara ve ziyana uğ­ramaktan kurtulmuşlardır.

Görüldüğü gibi, üç âyetten meydana gelmiş bulunan bu kısa sûre, pek mühim ve derli toplu mânâları ifâde etmektedir. Bu sûre, beşeriyetin kurutuluşu için gerekli olan her şeyi bildirmek­te ve insanlığın kurtuluşu için bir rehber olmaktadır. Bu sebepledir ki; Resûîîullah (S.A.V.)'in Ashabından iki zât birbirleri ile karşılaşınca, rnutlakâ Asır Sûresi 'ni okurlar, daha sonra da- selamlaşarak ayrılırlardı. İmâm Şafiî Hazretleri : «Kur'an'da başka hiç bir pe nazil olmasaydı, şu pek kısa olan Asır Sûresi büe - insanlar- dünya ve âhiret saadetlerini te'min için yeterdi. Bu sûre, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün ilimlerini kucaklıyor.» demiştir.[272]

 

HUMEZE SURESİ

 

Okunuşu :

 

Veylü'1-li küllü "htimezet'i-Hümezeh. Ellezî ceme'a mâlen ve 'addeden, yahsebü enne;mâlehû ahledeh, Kellâ leyünbezenne fi'l-hutameti, mâ edrâke me'1-hutameh. Nârü'llahİ'Imûkadeh. Elletî tettalı'u'ale'l-ef'ideh. înnehâ a'leyhim mu'sadetün, . ffamedû'm-mümeddedeh.[273]

 

Meali:

 

Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı el, kaş., göz işaretleriyle eğ­lenmeyi ve ayıbîamayi âdet edinen her kişinin vay hâline :

Ki o kimse, malı yığıp biriktirerek, onu tekrar tekrar sayan kimsedir.

O kimse, gerçekten malı kendisini dünyada dâima yaşatacak­tır sanır.

Hayır. Andolstm ki o, hor ve hakir olarak Hutame'ye atıla­caktır.

Hutame'nin ne olduğunu sana bildiren nedir?

O, Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir .

Ki o, tırmanıp yükselerek, yüreklerin ta üstüne çıkacaktır.

Şüphe yok ki bu ateş, onların üzerine kapatılmıştır. Ve onlar, uzatılmış sütunlarda bağlı bulunacaklardır.[274]

 

Açıklaması :

 

Bu sûre, insanlarla alav eden; servetine güvenerek, dünyada ebedî yaşıyacağmı sanan kimselerin, ne şiddetli azaba mâruz ka lacaklarmı ihtar etmektedir :

^Arkadan çekiştiren, onu bunu gıyabında zemmeden, gözü ile kaşı ile eğlenen, ona buna gizlice işaretler yaparak alay eden, maskaralıkta- bulunan, her bir kimsenin vay haline, ki o kimse her'iürlü zillete ve azaba müstahaktır. Ayet-i Kerime'de geçen Hümeze kelimesi, onun bunun kusurlarım ardından söyliyen, haysiyetini kırmak isteyen, gıybetçi kimse demektir. Hümeze ise, ayıb arayan, tenkit eden, kötüleyen, kaşla gözle, küçümseyici, alay ediciişaretler yapan kimse demektir.

Öyle olan kimse ki, kendi varlığına güvenmiş ve bir malı lanıış, cimrilik ederek biriktirmiş ve o malı, lezzet almak maksa­dı ile tekrar tekrar saymakta olmuştur. Ve, bu servetine mağrur olarak, başkalarının kadrini, kıymetini düşürmeye çalışmak cüretini göstermiştir. Kendisinin -o fânî serveti sayesinde- büyü1 bir mevki sahibi olduğunu zannetmiştir.

Servetine mağrur olan o gafil şahıs zaneder ki, kendisini o de etmiş olduğu malı, dâima yaşatacaktır. O, serveti sayesinde, ölümden kurtulacağını, dünyada ebediyyen yaşıyacağmı sanır. Ve sanki ölüp de başka bir âleme gitmiyeceğini sanmaktadır. Ne büyük gaflet ve cehalet!...

Hayır hayır, asla öyle değil!... O şahsın düşüncesi tamamen yanlıştır; onun elindeki serveti, kendisini dünyada ebedî olarak asla yaşatamaz. Elbette ki o şahıs, bir gün ölecek ve sonra da ha-fcameye atılacaktır. Ve böylece, lâyık olduğu, o büyük cezaya uğ­ramış olacaktır.

Hateme'nin, o müthiş ateşin ne olduğunu sana bildiren ne­dir? Elbette ki, onu insan dünyada iken tamamen bilemez. Onu insanlar, ancak Cenâb-ı Hakkın kendilerine bildirmesi ile bilebi­lirler.

İşte, Hak Teâlâ. Hazretleri onu bize haber veriyor : Hatame denilen şey, Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir. O, cehennemlik-ier için, ebediyyen sönmeyecek olan, dehşetli bir azâb ateşidir.

O hutame, öyle bir ateştir ki, tırmanıp yükselerek yüreklerin tâ üstüne çıkacaktır. Kalblerin üzerini kaplayarak, onları kesip atacak ve k ah re d ec ektir. Kalbler, insan vücudunun en latif ve en hassas uzuvdur. Kalb, bu azaba muhatab olunca, o kalbin bağ­lı bulunduğu vücûdun ne çekeceği düşünülmelidir.

Şüphe yok ki, bu azâb ateşi, azaba uğrayanların üzerine ka­patılmış ve onları iyice içine almıştır. Ve, bu azaba uğrayanlar, kendilerini bu ateşten asla kurtaramazlar.

O cehennem ateşine atılmış olanlar, orada uzatılmış sütun­larda bağlı bulunacaklardır. Yâni, cehennemin kapısı, üzerlerine kapatılmış, ayaklarına da zincir vurulmuş gibi olacaklardır. Ora­dan çıkmaya asla güçleri yetmiyeceklerdir.

Böyle bir akıbete uğramamak için, her türlü kötü itikat ve amelle, arkadan çekiştirmek, gıybet, yüze karşı elkol, kaş-göz ha­reketi yapmak, (kötü) isim takmak, başkaları ile alay etmek ve küçümsemek kasdı ile başkalarını takîid etmek, maîa -güvenip böbürlenmek gibi çirkin .huylardan   kaçınmak ve güzel itikad, amel ve ahlâkla kişinin kendisini tezyin etmesi gerekar.[275]

 

FİL SÛRESİ

 

Okunuşu :

 

.Elem tera keyfe fe'ale Rabbike bi-eshâbi'1-fîl. Elem yec'al key-dehüm fi tedliî. Ve ersele aleyhim tayran ebabil. Termîhim bi hi-câretinvmin siccîl Fece'alehüm ke'asfi'm-me'kûl.[276]

 

Meali :

 

(Ey Resulüm), Rabbinin (Kâ.'beyi yıkmak maksadı ile gelen) fil sâhiblerine nasıl (muamele) yaptığını görmedin mi?

Allah, bunların üzerine sürü sürü kuş (ebabil kuşu) gönderdi. Ki bu kuşlar, onlara pişkin tuğladan (yapılmış) taş atıyordu.

Derken  (Allah)  onları yenik ekin yaprağı gibi  (helak)  edi­verdi.  [277]                 

 

Açıklaması :

 

Habeşistan kralı tarafından Yemen'e Vali ta'yin edilmiş bu­lunan Ebrelıe, Yernen'in San'a şehrinde Kulleys ismini verdiği bir kilise yaptırmıştı. Ve insanları Mekke'deki Ka'be"yi ziyaret­ten vazgeçirerek, kendi yaptırdığı, kiliseye çekmek istiyordu. Fa­kat, kimse bu kiliseye rağbet etmiyordu.

Hatta, bir gece Kinâne Kabilesinden bir kimse, bu kiliseye hakaret olacak, fena bir muamelede bulundu. Ebrehe buna çok kızdı ve Kabe'yi yıkacağına yemin etti. Bunun için de ordusunu hazırladı;' Mekke'ye geldi. Ordusunun önünde giden Mamud adlı bir fili ye başka fiilen de vardı. Mekke'ye gelen ordudaki bu fil­ler, Ka'be istikâmetine gitmiyorlar di. Başka istikâmetlere koşa­rak giden bu filleri, Ka'be tarafına yürütmek mümkün olmuyor­du.

Cenâb-ı Hak, Beytini korudu ve bu ordunun üzerine sum sürü ebabil kuşları göndererek, ağızlarındaki ve ayaklarındaki taşlarla onları helak etti. 'Bir kısmı ölmüş bir kısmı da yararlan­mışta. Ebrehe de yaralılar arasında idi ve San'a'ya- dönünce o da öldü.

Bu olayın geçtiği seneye araplar «Fil Senesi» derlerdi. Pey­gamber (S.A.V.) Efendimiz'in doğumları da bu senede vâki' ol­muştur.

Bu hâdiseyi haber veren Fil Sûresi'nin kısaca şöyle açıklaması

Ey Habibim !.., Görmedin mi? (yani tevâtüren için görür gibi bilmedin mi?) Elbette, Rabbinin fil sahibi olan ve Ka'be'yi yıkmak-maksadı ile Yemen tarafından gelen in­karcı zümreye, ne yaptığını, onlan nasıl helak ettiğini biliyorsun.

Her şeye Kadir olan Allah, o fil sahihlerinin, tuzaklarını, kötü plânlarını, hilelerini boşa çıkarmadı mı?

O fil sahihlerini mahvetmek için, üzerlerine sürü sürü, bölük bölük kuşlar gönderdi.

O kuşlar, onlara, siccil'den yâni katı, sert, taş kesilmiş ça­murdan taşlar atıyorlardı.

Hak TeâJâ, artık Ka'beye düşmanlık besliyen o hain toplulu­ğu darmadağan.etti ve yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı. Böylece, lâyık bulundukları gazaba uğradılar ve mukaddesata düşmanlı­ğın cezasını çektiler.

Bu sure, bize mukaddesat düşmanlarının mutlaka cezalarım bulacaklarını ve İslâm'ın bakî' kalacağını bildiriyor. Ve bu sûre, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, Peygamberliğini de te'yid edi­yor.[278]

 

KUREYŞ SÛRE

 

Okunuşu

 

Li îylâfi Kurayşin iylâfihim rıhlete'ş-şitâi ve's-sayf. Felya'bü-dû Rabbe hâze'1-beyt Ellezî eT'amehum mincû'in ve âmenehum min havf.[279]

 

Meâlî :

 

Kureyş (Kabilesinden olanlar) emniyet ve selâmete, kış ve yaz kendilerini -yolculukta- huzura ve korkusuzluğa kavuş­turduğundan dolayı,

Şu Beytin (Ka'be'ninî Rabbihe ibadet etsinler.

Onları açlıktan (kurtarıp) doyuran, kendilerine Eo müthiş) iorkudan emînlik veren O AllahÜ Teâlâdu.[280]

 

Açıklaması :

 

Bu sûre, Kureyş Kabilesinin ticâret ve seyahat bakımından Cenâb-ı Hakk'm siyanetine nail olmuş bulunduklarını ve bu sebeble şükran vazifelerini yerine getirerek, Allahu Teâlâ'yâ ibâdet etmelerinin gerektiğini beyan ve ihtar ediyor.

Kureyşler Ka'be'nln sakinleri ve bekçileri oldukları için, komşu memleketlerin halkları bunlara hürmet ederlerdi. O de­virde, ülkeler ve bütün arap kabileleri, devamlı birbirlerine sal­dırdıkları halde, Kureyş bu tecâvüzlerden uzak bulunurdu. Ku-reyş'liler ticâret maksadı ile kışm Yemen'e. yazın da Şam tarafı­na serbestçe gidip gelirlerdi. Bu emniyet sebebiyle, diğer kabile­lere nisbetle daha çok ticâretle uğraşırlar ve daha bol nzık te­min ederlerdi.

Elbette ki bu, hürmet ve emniyyet onların Beytu'llah'da mes­kûn olmalarından ve Ka'be'nin hizmetinde bulunmalarından ge­liyordu. Dolayısı ile, en çok Kureyş'in Ka'be'nin kıvmetini bilme­si ve Beyt'in sahibi olan Aîlahu Teâlâ'nm kendi, aralarından se­çip gönderdiği Peygamber CSjA.VJ'e en çabuk onların inanıp itaat etmesi gerekiyordu.

Şimdi kısaca sûrenin açıklamasına bakalım :

Kureyş Kabilesinden olanlar, ticaret için başka beldelere em­niyet ve selâmetle gönderildiklerinden" dolayı ve Onların kış ve yaz diledikleri beldelere gidip gelmelerinde kolaylık, huzur ve korkusuzlukla kavuşturulmaları sebebi ile, şu Beytin yani Ka'be'­nin Rabbi olan Allahu Teâiâ'ya ibâdette bulunsunlar; Allahu Te-âîâ'nın birliğini kabul ve tasdik ederek, O'na şükür vazifelerini yerine getirmeye çalışsınlar.

Şunu da düşünsünler ki, O yüce yaratıcı, onları açlıktan kur­tarıp, nice ni'metlere nail etti ve doyurdu. Ve onları korkudan emin kıldı. Beldelerini de bir dârü'1-emân küarak, onları kendile­rini helak edip, Ka'be'yi yıkmaya gelen Ebrehe gibi bir düşman­dan kurtardı ve Ebrehe'nin ordusunu helak etti.

Allahu Teâlâ'nm bunca lütuf ve inayetine mazhar olmuş, düş­manlarından ve korkularından emin kılınmış, kış ve yaz seyahat­leri kolaylaştırılmış, emniyetleri sağlanmış, bu sayede rızık ve ti­câretleri bollaştmlmış bir toplumun, bütün bu ni'metlerin şükrâ-nesi olarak, Allahu Teâlâ'yı bilmesi, O'na kulluk etmesi ve O'nun Resülü'nü tasdik edip, ona itaat etmesi gerekmez mi? Elbette ge­rekir. Fakat, Kureyş'den bazıları bu şükür vazifesini edâ etmedi­ler. Putperestlikte ısrar ve Peygamber (S.A.V.) Efendimize düş­manlık ettiler.

İnsanlığa yakışan ni'mete. karşı nankörlük etmemektir. Her ni'met Allahu Teâlâ dandır. Ve insanın vazifesi Allah'a inanmak ve sadece O'na kulluk etmektir.[281]

 

MÂÛN SÛRESİ

 

Okunuşu :

 

Eraeyte'llezi yükezzibü bi'd-dîn. Fezâlike'llezi yedu ui-yetîm. Ve lâ yehuddu ala Taâmil-misKın. Fe veylü'1-lil-musaUin Ellezî-nehüm 'aıi salâtihim sâhûn. Ellezînehüm yürâûne. Ve yemne1-ûne'l-mâ'ûn.[282]

 

Meali :

 

Âhiret güüjne inanmayıpİ Dinî-yalan sayanı gördün mü?

İşte yetimi şidetle itip kakarak (kovan!,

Yoksulu doyurmayan (ve doyurmaya aa teşvik etmeyen) odur.

İşte (bu vasıfları taşıyarak) namaz kılan (bu münafıkların vay haline ki.

Onlar, namazlardan gafildirler. Gereği.gibi ciddiye alıp,.vak­tinde kılmazlar).

Onlar, riyakarların bîr şeyi gösteriş için yapanların! tâ. ken­dileridir.

Onlar, zekâtı' (ve şâir yardımları) da men'ederler. (Hiç bir kimseye hayır için hiç bir şey vermezler).[283]

 

Açıklaması

 

sûre, Dini yalan sayan yetimlere ve muhtaçlara yardım­dan kaçman, gafletinden namaza aldırış etmeyen, son derece cimri, ibâdetlerinde, bütün amel ve hareketlerinde halkın övgü­sünü kazanmak hevesi ile gösterişe kapılan, herhangi bir şahsın bu çirkin durumlarım ortaya koymaktadır. Şöyle ki :

Gördün mü, yanî hâline vakıf olup bildin mi, dini yalan sa­yan o kimseyi? O kimse, apaçık bir din olan islâm'ın hakikat ol­duğunu kabul ve tasdik etmez; küfür içinde yaşayıp gider.

Kur'an-i Kerîm'de görmedin mi tarzında vaki' olan ifâdeler, beyân olunacak hususlara, işitenlerin dikkatini çekmek ve onları iyice anlamaya teşvik etmek içindir.

islâm Dînini inkâr eden o kimse ki, yetimi şiddetle itip kaka­rak kovar. Ona hakaretle bakar ve onun hiçbir ihtiyâcını gider­meye çalışmaz.

Ve o kimse, öyle cimridir ki hayır işlemekten o derece uzak­tır ki, yoksulu doyurması, ona yemek yedirmesi hususunda, baş­kalarını da teşviyk etmez. Hayra aracılık etmediği gibi, başkala­rının iyilik etmelerini bile kıskanır.

işte, bu çirkin vasıflan taşıyarak namaz kılan, münafık ve gafil kimselerin vay hâline !... Onlar, bedenen ve lisânen namaz kıldıkları halde, o namazdan ruhen istifâde etmezler, gafletten uyanmazlar; güzel huylarla ahlâklanmaya çalışmazlar; yetimle­re ve yoksullara şefkat ve merhamet duyguları beslemezler.

Onlar, namazı gereği gibi ciddiye alıp, vaktinde kılan kim­seler değildirler. Gafletlerinden dolayı namazlarında yanılırlar. Lisanen okuduklarından kalben gafildirler. Ne için namaz kıldık­larını, ne için rükû ve secde ettiklerini hiç düşünmezler. Namaz­larını vaktinde de kılmazlar.

Burada gaflete düşüp yanılmak, namazın vakitlerini, şartla­rını gözetmemek; bütün namazları, sehiv ve gaflet içinde kılmak demektir. Yoksa, her mü'minin namazda sehvetmesi ve bunu se­hiv secdesi veya namazın iadesi ile telâfi etmesi mümkündür. Ve bu surete kasdedüen, bu sehiv değildir.

O kimseler riyakarların tâ kendüeridir. insanlara gösteriş içm namaz kılarlar. Sırf .Allah'ın Rızasına ermek için ibâdet etmezler. Gösteriş için yaşayan, gösteriş için ibâdet eden bu kimseler, el­bette azaba uğrayacaklardır.

Ve onlar, zekâtı da diğer yardımları da ve hatta menedilmesı mûtad olmayan, bir içim suyu, bir tutam tuzu, bir parça ateşi, bir kap - kaçağı, bir el âletini bile men'ederler.

Bu derece cimri olan bu kimseler, artık zekât verirler mi? Yetimlere, yoksullara yardımda bulunurlar mı? Onların namaz­ları bile riya içindir; riya ise şirkin bir sûbesidir.

Bu sûre, insanın samimi ve ihlâsh bir şekilde müslüman ol­ması gerektiğini: yetimlere ve yoksu]ara elden geldiği ölçüde yardım etmenin lüzumunu; dinî vazifelerin severek, isteyerek, şevkle ve uyanık bir hâl ile yapılmasının gerektiğini beyan bu­yuruyor. Bize düşen, bu ilâhi emirleri yerine getirebilmek için Cenâb-ı Hakk'm lütuf, ihsan ve hdmayesine sığınarak, her husus­ta muvaffakiyeti Allah-u Teâlâ'dan niyaz etmektir.[284]

 

KEVSER SÛRESİ

 

Okunuşu:

 

Innâ e'taynâke'l-kevser. Fe saîli li rabbike venhar. İnne şâ-nieke hüve'l-ebter.[285]

 

Meali

 

(Habîbim) hakîkaten biz sana (cennetteki) Kevser (havzmTı verdik.

O halde Rabbin için namaz kıl. Kurban da kesiver.

Doğrusu, Sana buğzeden (yok mu? İşte asili ebter oîan (zür-riyeti kesilmiş ve hayırdan da mahrum bulunan) odur.[286]

 

Açıklaması :

 

Bu sûre-i celilin nüzul sebebi şöyle :

Resül-i Ekrem (S.A.V) Efendimizin mübarek oğulları Hz. Ka­sım vefat edince As bin Vâil : «Artık Muhammed'in nesli kesildi: kendisini yâd ettirecek evlâdı kalmadı.» demişti.

Mekke müşriklerinin bir kısmı da aynı mahiyette konuşmuşar ve : «Onun nesli kesildi : kendisi ebter güzellikle yâd edilmekten mahrum) oldu.» demişlerdi. Müşrikler erkek evlâd sahibi olmamayı kusur sayıyorlar ve bu sebeble, insanları Pey­gamber (S.A.V.) Efendimize tâbi' olmaktan men'etmek istiyor­lardı.

O din düşmanları, müslümanîara kötü bir hâl isabet edince, bir şiddet ve darlık arız olunca seviniyorlardı, islâm'ın zeval bul­masını bekliyorlardı.

Bu sûre, kafirlerin bu gibi bâtıl düşünce ve pözlerini red için nazil oldu. Kısa olmasına rağmen pek büyük hakikatlere işaret etmekte; Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Cenâb-ı Hakk'm himay esine mazhar olduğunu bildirmekte, mü'minlerin felaha erece­ğini ve kâfirlerin de ilâhi kahra uğrayacağım beyân etmektedir. Şöyle ki :

Ey Şanlı Peygamber Ey Yaratılmışların En Şereflisi !.„ Şüphe yok ki, Biz özel bir lütuf olmak üzere Sana kevseri verdik,.. Eu Kevser'le senin şanına yücelttik."

Kevser lâfzının şu mânâları vardır :

Kevser : Alimlerin ekseriyetine göre Cennet'te bir ırmak ve­ya bir havuzdur. Kevser'in vasfı bir hadîs-i şerîf'de şöyle beyân buyruluyor. «... Rabbim onu bana va'detti. Onda pek çok hayır vardır. Suyu baldan tatlı, sütten beyaz, kardan soğuk, kaymak­tan yumuşaktır. İki kenarı zeberceddir. Bardakları gümüşterırHr ve semâ'daki yıldızlardan daha çoktur. Ondan bir kerre içen bir daha susuzluk hissetmez; ancak onu zevk ve inşirah için içmeye devam ederler.» Kevser nakkmda daha pek çok Sünîh hadisler vardır.

Kevser : Kur'an-ı Kerirn'dir. Kur'an dünyevî ve uhrevî hayır­ları içinde toplayan, feyiz menbâı olan, manevî bir âb-ı hayattır.

Kevser : Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hâiz olduğu nü­büvvet şerefidir. Efendimiz (S.A.V.)'in Peygamberliği insanlık için bir kurtuluştur.ve saadet sebebidir.

Kevser : Peygamber (S.A.V.) Efendimizin haiz olduğu fazi­letlerdir ki, O bunlarla mahlûkâün.en şereflisi olmuştur..

Kevser : Peygamber    (S.A.V.) Efendimizin   makâm-ı mah-, mûd'a kavuşması, ümmetine şefaat etmesine izin verilmesi, dün­yada ve âhirrette Kendisinin güzel bir tarzda anılma şerefine na­il olmuş bulunmasıdır.

Kevser : Peygamber (S.A.V.) Efendimizin evlâdının çok ol­ması demektir. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mübarek nesli, Muhterem Kerîmeleri Hz. Fâtima'tüz-Zehra vasıtasiyle dünyayı şereflendirmiş ve yayılmıştır. O'nun mübarek sülâlesi kıyamete kadar devam edecektir.

Kevser : Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Ashabı ve üm­metinin âlimleridir, Bunlar İslâm'ın yayılmasına hizmet etmâşler ve bu sebeble de mü'rrünierin mânevi feyizleri ve ruhani lezzet­leri tatmalarına vesile olmuşlardır.

Kevser : İslâm dinin diğer bütün dinlere gâlib gelmesi ve Peygamber (S.A.V.) Efendimizin pek çok fetihlere nail olup; dün­yada ve âhirette hayırla yâdedilmesidir.

Hasılı, kevser hakkında pek çok rivayetler vardır; bunların hiç birisi, diğerlerine mânâ bakımından aykırı değildir. Şanı Yü­ce Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bu ni'metlerin hepsine nâü ol­muştur.

O halde, Ey Resûl-i Kibriya !. Sen bu kadar nimetlere, ilâhi hıtuflara, nail oldun; Sana bunları ihşân etmiş olan Rabbin için namaz kıl ve kurban da kesiver. Böylece şükran vazifeni yerine getir. Kestiğin kurbanın etinden, muhtaçlara -onlan itip kal­kanların, iyilik yapmadıklara gibi her türlü yardım ve iyiliğe de mâni olanların hilâfına- dağıt ve insanlara yardım et.

Bazı zevata göre, buradaki namazdan murad, sabah namazı veya kurban bayramı namazıdır. Kurbandan murad ise, tekbir alırken elleri yukarı kaldırmaktır. Veya, namazda göğüs ve bo­yun ile kıbleye yönelmektir.

Ey Yaratılmışların en şereflisi olan Peygamber  Muhakkak ki, Sana buğz eden, sana ebter deme alçaklığında bulunan kimse yok mu, işte gerçekten ebter olan, o alçak heriflerin tâ kendileri­dir. Senin, Şerefli Zâtın her türlü hayra ve iyiliğe kavuşmuştur. Senin zürriyetin kıyamete kadar devam edecektir. Senin dinin de kıyamete kadar devam edecek, ve müslümanlar seni dâima gü­zellik ve hayırla yâd edeceklerdir[287]

 

KÂFİRUN SURESİ

 

Okunuşu :

 

Kul yâ eyyühe'l-kâfivûn, Lâ e'büdü mâ te'büdün. Ve lâ, entüm âbidûne mâ e'büd. Ve lâ ene 'âbüdü'm-mâ 'abedtüm. Ve lâ entüm 'âbidûne mâ 'abüd. Leküm dinüküm ve üye din.[288]

 

Meâlî

 

(Habîbim) Pe ki : «Ey kâfirler».

«Ben, sizin tapmakta olduklarınıza (putlarınıza) tapmam.»

«Benim kendisine ibadet (e devam) edeceğime (Bir olan Al-lahü Teâlâ'yal da siz kulluk ediciler değilsiniz.

«Ben (zâten) sizin tapdıklarımza (hiçbir zaman) tapmış de­ğilim.

«Siz de benim kulluk etmekde olduğuma (hiçbir zaman) kul­luk ediciler değilsiniz.»

«Sizin dininiz size, benim dinim de bâna.[289]

 

Açıklaması

 

Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden bir güruh, bir gün Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'e gelerek : «Yâ Muhammed Sen bu davadan vazgeç, istediğin kadar mal verelim, seni kendi­mize reis yapalım. Eğer bunu kabul etmezsen, seninle bir anlaş­ma yapalım : Sen gel, bir sene bizim dinimize tâbi ol; biz de bir sene senin dinine tâbi olalım. Sen bizim putlarımıza tap, biz de Senin Allah'ına tapalım. Senin getirdiğinde bir hayır varsa, biz ona ortak olmuş oluruz; bizim elimizdeki hayır ise, sen de ondan nasibini almış olursun.» dediler. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz

ise : «Ben, Allah-u Teâlâ'ya hiç bir şeyi şerik koşmam; O'ndan başka ibâdete lâyık hiçbir şey yoktur.» diyerek müşrikleri reddetti.

Bu olay üzerine, bu sûre-i celile nazil oldu. Peygamber (S.A. V.) Efendimiz, Mescid-i Haram'a giderek insanlara karşı bu sûre­yi okudu ve artık kâfirler ümitlerini kestiler.

Sûre'nin kısaca açıklaması şöyle

Ey Allahu Teâlâ'nm birliğini beşeriyete telkin etmekle görev­li bulunan Şanlı Peygamber !... Küfürlerinde ısrar etmekte olan o müşriklere de ki : Ey Kâfirler !... Ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam. Vahdaniyeti terk edip sizin şirkinize iştirak et­mem. Sizin taptığınız şeylerin ma'bûd olma vasıfları yoktur. Ve onlar birer âciz mahlûkturlar.

Ey küfür ve şirk içinde yaşıyanlar !... Siz de, benim kendisine ibâdet ettiğim ve ibâdet edecek olduğum, bir olan Allahu Teâlâ'-ya ibâdet ediciler değilsiniz. Siz batıl tanrılara, putlara tapıyor­sunuz.

Ve Ben, zaten sizin taptıklarınıza hiçbir zaman tapmış deği­lim; tapmam ve tapmıyacağım da. Ben, ancak bir olan Allah'u Teâlâ'ya kulluk ederim.

Ey küfürlerinde İsrar edip duranlar!... Siz de benim kulluk etmekte olduğum Allah'u Teâlâ'ya hiçbir zaman kulluk ediciler değilsindz. Siz hiçbir zaman Allah'u Teâlâ'nm Birliği inancını kabul ederek, İslâm şerefi ile şereflenmiyeceksiniz.

Ey müşrikler!... Artık, sizin dininiz size aittir. O bâtıl yolda İsrar etmenin cezasını da siz çekeceksiniz.

Benim dinim de bana aittir. Allah'u Teâlâ'nın Birliği esasına dayanan şerefli İslâm Dini de benim dinimdir. Onun mükâfatı da bana aittir.

Peygamber Efendimiz, dâima yumuşak ve güzel bir dille hitab ederdi. Bu sûre'de «Ey Kâfirler!...» diye hitap etmekle emredilmiş bulunması, Mekke müşriklerinin küfürlerinde ısrar etmeleri ve daha da ileri giderek Allah'ın Resûlü'nü kendi batıl yollarına da'vet etmeleridir. Aynca bu sûre, kafirlere karşı bir meydan okuma mahiyetindedir.[290]

 

NASR SÜRESİ

 

Okunuşu:

 

İzâ câe nasru'11-ahi ve'1-feth. Ve raeyte'n-nâse yedhulûne fi dîni'İlahi efvâcâ. Tesebbih bi hamdi Rabbike ve's-tağfirh. înnehû kâne tevvâbâ.[291]

 

Meâlî:

 

Allah'ın (vaad buyurduğu) nusratı (yardımı) gelince ve fe­tih gelince,

Sen de insanların fevc fevc Allah'ın Dinine gireceklerini gö­rünce,

Hemen Rabbini, hamd ile teşbih (ve tenzih) et. Allah'ın ba­ğışlamasını dile. Şüphesiz ki O, tevbeleri en çok kabul edendir.[292]

 

Açıklaması:

 

Bu sûre Mekke fethedilmeden önce hâzil oldu. Ve bilindiği gibi. bu sûre-nin nazil olduğu sıralarda henüz İslâmiyet inkişaf etmemişti. Her taraf düşmanla çevrili idi ve Medine-i Münevve-re'deki -kâfirlere nisbeten -bir avuç müslüman, müşriklerin devamlı tehdidi aitındaa bulunuyordu. Zafer müjdeleri veren bu sûre işte böyle bir ortamda nazil oldu. Ve Kur'ân-ı Kerim'in bu moreizesr kısa zamanda tahakkuk etti; Şanlı İslâm Ordularına fetih kapıları açıldı.

Sûre nin kısaca mânâsı şöyle :

Ey Peygamberlerin Efendisi!... Sana, Allah'ın nusreti, yardı­mı gelip, kâfirler üzerine gâlib geldiğin vakit, ve Mekke'nin fethi veya diğer İslâm fetihleri yüz gösterdiği zaman;

Ve, Allah'ın dini olan İslâmiyet'e, arab olan ve olmayan ni­ce kavimlere mensup insanların fevc fevc, bölük bölük girecek­lerini, girmekte olduklarım gördüğün ve göreceğin vakit;

Ey Allah'ın Resulü, sana bu zafer ve muvaffakiyetleri ihsan eden Rabbine hemen hamdederek, onu tesbîh ve tenzin et. O Ke­rim olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan Rabbine şük­ret. O'nu devamlı takdis ve tebcil et. Ve, O Rahim ve Gafur olan Allah'u Teâlâ'nın af ve keremine dâima sığınarak, O'ndan mağ­firet dile. Ümmetinin kusurlarının bağışlanmasını da niyaz et­meye devam et.

Şüphe yok ki, O Yüce Hâlık, Rahman'dır. Rahîm'dir ve tev-beleri en çok kabul edici olan O'dur. O, bütün kullarının tevbe ve istiğfarlarını kabul eder. Kul ne kadar ibâdet ve tâatde dik­katli bulunursa bulunsun, yine kendi amelini noksan görmelidir. Elinden geldiği kadar, hamd ve senada bulunmalı, Allah'u Teâ­lâ'nın af ve mağfiretine dâima muhtaç bulunduğunu bilmelidir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, her türlü günâhtan korun­muş bulunmasına rağmen, gece gündüz istiğfarda bulunurdu. Bu sûrenin nüzulünden sonra, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz : «Süb-hânallahi ve bihamdihi estağfirullâhe ve etûbü ileyh.» demeyi çoğaltmıştı. Çünkü bu sûre, Resûl-i Kibriya'nın irtihâlini haber veren bir sûredir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu sûreyi okuduğu zaman Muhterem amcaları Abbas (R.A.) ağlamıştı. Resûlullah (S.A.V.) O'na:

«Niçin ağlıyorsun?» diye sordu. Hz. Abbas (R.A.) da:

«Bizzat veda haberini veriyorsun.» dedi. Daha çok istiğ­far etmesi de irtihâünin yaklaştığının delili idi.

Bu sûre nazil olduktan sonra Hz. Ömer (R.A.) de ağlamış ve:

«Kemâl, zeval demektir.» demişti.

Ve, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bu sûrenin nazil olma­sından sonra, ancak iki sene yaşamıştır.

Bu sûre'nin Ilesûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimize müjdelediği nusret ve fetihler, az bir zaman sonra tahakkuk etmiş ve Kur'an-ı Kerim'in ebedî bir mu'cize olduğu ortaya çıkmıştır.[293]

 

TEBBET SÛRESİ

 

Okunuşu

 

Tebbet yedâ Ebî Lehebin ve tebbe. Mâ ağnâ 'anhü mâîühû ve mâ keseb. Seyaslâ nâren zâte Leheb. Vemreetühû hammâlete'l-hatabı fi cidihâ hablü'm-mhn-mesed.[294]

 

Meali:            

 

Ebû Leheb'in iki eli kurusun. (Kendisi de) kurudu (helak ol-du ya).

Ona (babasından miras kalan) malı da, kendi kazandığı (ma­lı) da fayda vermedi.

O, (benzeri dünyada görülmemiş olan)  alevli bir ateşe girecek.

Kansı da (girecek). (Hem de) odun hammalı olarak. (Karısının) boynunda (hurma liflerinden) bükülmüş bir ip de olduğu halde (bu alevli ateşe girecek).[295]

 

Açıklaması:

 

Şuarâ Sûresi'nin 214. âyet-i kerimesi nazil olunca. Peygam­ber (S.A.V.) Efendimiz, en yakın akrabasını, açıkça dine da'vet etmişti. Bu ilk açık da'vet Safa Tepesine vuku' bulmuştu. Pey­gamber (S.A.V.) Efendimiz, da'veti üzerine etrafında toplanan Kureyşlilere:

Size, bir düşmanın sabahleyin-veya akşam gelip hücum edeceğini haber versem, beni tasdıyk eder misiniz? diye sordu.

Onlar da:

Evet, tasdıyk ederiz. Çünkü, Sen Muhammedü'l-Emîn'sin, dediler. Bunun üzerine, Peygamber (S.A.V) Efendimiz:

Ben, sizi ilerde meydana gelecek bir azabdan dolayı kor1 kutucuyum. Böyle bir azaba uğramamak için İslâm Dinini kabul ediniz, buyurdu.

Amcası olan Ebû Lelıeb de, Peygamber (S.AV.) Efendimizi dinleyenler arasında bulunuyordu. Ve .-

Vah sana!....Sen bizi bunun.için mi da'vet ettin? diyerek inkâra başladı; oradan çekip gitti.

Sûre'nin genişçe mânası şöyle :

Ebû Leheb adlı İslâm düşmanının iki eli kurusun, yâni kendi­si helak olsun, hüsrana uğrasın. Ve kendisi-de hakikaten hüsra­na uğradı, helak olup gitti. (Burada, bir hâdise vukuundan ön­ce haber verilmiş olmaktadır. Bu ise, Kur'ânî bir mu'cizedir.

O Peygamber düşmanı olan Ebû Leheb'e babasından miras kaian malı da, kendi kazandığı malı da, çocukları da, dostları da bir fayda vermedi.

O İslâm düşmanı, bu dünyada çektiği azabdan başka, ayrıca bir alevli ateşe de girecektir.

Ebû Leheb'in Ümmii Cemile adındaki karısı da, odun yük­lenmiş olarak cehennem ateşine atılacaktır.

O kadın, boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde cehennem ateşine girecektir. Çünkü, o da Peygamber (S.A.V.) Efendimize eza ve cefâ etmeye çalışırdı. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin geçeceği yollara, geceleyin dikenli ağaçlar, otlar getirip dökerdi. Ayrıca, Resûl-i Ekrem (S.A.V.) aleyhine koğuculukta bulunur ve her fırsatta İslâm'a zarar vermeye ve onu söndürmeye çalışırdı.

Bu.sûrede haber yerilen hususlar gerçekleşti. Şöyle ki;

Ebû Leheb, Bedir Savaşı'nın Müslümanların zaferî ile neti­celendiğini duyunca, üzüntüsünden hastalandı. Hastalığı Adese i- kabarcık) denilen bir sivilce hastalığı idi. Birkaç gün içinde öldü. Vücudu üç gün evinde kaldı ve koktu. Kendisine, serveti, çocukları ve dostları hiç bir fayda veremedi. Hatta, hastalığının

bulaşıcı olması sebebi üe onun yanına bile yaklaşmadılar. Ücret­le tutulan adamlar tarafından gömüldü.

Bu sûre'den anlaşılıyor ki, Allah'ın Dinine ve Resulüne düş­manlık gösterenler, İslâm nurunu söndürmeye çalışanlar, so­nunda kendi çirkin düşünce ve amellerinin cezalarım çekecekler­dir. Üstelik, bu dünyada çektikleri, onların âhiretteki azablarını

da hafifletmiyecekür.

Dünyada ve âhirette azabdan kurtulup saadet ve selâmete ermenin tek yolu İslâm'a sarılmak ve .Peygamber (S.A.V.) Efen­dimizin izinden yürümektir. Allahu Teâlâ'nın rızasına ve lûtfu-na ermenin tek yolu da budur.[296]

 

ÎHLÂS SÛRESİ

 

Okunuşu:

 

Kul hüve'llahü ehad. Allâhü's-samed. Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekûn lehû küfüven ehad.[297]

 

Meali :

 

De ki: O, Allah'dır, bir tekdir,

O Allah'dir, Sameddir. (Zeval bulmaz, Bâkıy'dir, dâimdir. Herkes ve herşey doğrudan doğruya O'na muhtaçtır. En büyük. O' doğurmamıştır: doğrulmamıştır

Hiçbir şey O'nun dengi ve (benzeri) değildir.[298]

 

Açıklaması:   

 

Bu sûre-i celile, âlemlerin yaratıcısı olan Allah'u Teâlâ'nm vahdaniyyetini ve her türlü ihtiyaçtan uzak bulunduğunu, bütün mahrukatın kendisine muhtaç olduğunu bildiriyor. Ve Cenâb-ı Hakk'm doğurmaktan ve doğurulmuş olmaktan münezzeh oldu­ğunu, şerikinin ve nazirntin bulunmadığını beyan ediyor. Şöyle ki

«Ey Peygamber, Allah'u Teâlâ'nm Zâtı vo mukaddes sıfatları hakkında Senden ma'lûmât isteyenlere de ki: O, Ma'bud-u Azî-mü's-şan olan Allah birdir; Ehadiyyet sıfatının sahibidir. Zâtında da, sıfatlarında da, fiillerinde de birdir.'Onun ilâhi zâtında çok­luk veya parçalara bölünme hâli veyahud da başkaları ile ortak olması asla düşünülemez. O, asla maddî veya maddî olmayan cevherlerden, asıllardan mürekkeb değildir.

Allah'u Teâlâ sameddir. Yâni, bütün mahlûkâtm kendisine yöneleceği ve iltica edeceği, tek ve yüce olan Allah'dır. Yaratıl­mış olanların hepsi, kendi ihtiyaçlarından dolayı Kerîm olan O Yaratıcıya hacetlerini arzederler;    duâ ve niyazda bulunurlar.

O'ndan üstün hiç bir şey yoktur. O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Bütün mahlûkattan müstağnidir.

Ezelî olan o yüce Yaratıcı -haşa- doğurmadı. Hiç bir kim­senin -hâşâ- pederi, babası değildir. O, Ezelîdir; ebedîdir. O ev-lâd ve iyâle muhtaç olmaktan da münezzehtir. Dilediği şeyleri ve dilediği kimseleri dilediği zaman yaratır; mevcûd eder. Herkesin ye her şeyi ve herkesi yaratan, mutlak kudret-sahibi. Allaiı'dir. Bir kimsenin babası veya anası olmak, mahlûkâta ait bir sıfat­tır; aralarında bir cinsiyet ve bir ortaklık olmasını gerektirir. Cenâb-ı Hak ise bu gibi şeylerden münezzentîr. Hiç bir şey Allah'u Teâlâ ile hemcins olamaz ve aynı mertebede bulunamaz. Hâlık-ı Zü'1-Celâl olan Allah'u Teâlâ doğrulmamıştır da. Her­hangi bir kimsenin doğurması ile hayat bulmuş değildir. Böyle bir şey, başlangıçta bulunmamış olmayı, başkasına muhtaç ol­mayı, başkası ile hemcins olmayı gerektirir ki, Allah'û Teâlâ, bütün bunlardan münezzehtir. O, Kadîm'dir; sonradan vücûd bulmuş değildir. Ve hiç bir kimseye muhtaç bulunmamaktadır.

Ve, O'na hiç bir şey denk, mümasil ve müşabih değildir. O.-nun Yüce Zatı her türlü tasavvurların üstünde bir azamet ve ul­viyete sâhibtir. O'nun kuvvet ve hâkimiyeti, bütün mahlûkâtın üstündedir. Hiç bir mahlûk, Kadîm olan O Halika müşabih de­ğildir; O'nun evlâdı veya babası olamaz.

Cenâb-ı Hakk'm bildirdiği bu hakikatler, O'nun yüce Zâtına şerik ve nezir isnâd eden, yaratılmışlardan bazılarını O'nun ev­lâdı zanneden müşrikleri reddetmektedir. Meselâ : Yahudiler Uzeyr Allah'ın oğludur, derler. Hıristiyanlar da, Isâ, Allah'ın oğ­ludur, demektedirler.

Bâzı müşrik arablar da, melekleri Cenab-ı Hakk'ın kızı zan­nederlerdi. Sâbie denilen güruh da yıldızlara tapardı. Seneviye taifesi de Nur'u ve zulmeti ayrı ayn birer ilâh kabul etmişlerdi. Bazı filozoflar da Allah-u Teâlâ'nın varlığını kabul ederler, fakat sıfatlarını ve bizzat yaratıcı olduğunu inkâr ederler. Bir takım sapıklar da Allah'u Teâlâ'nın insanlara hulul edeceğini iddia ederler.

Bu kısaca dört âyetten meydana gelmiş bulunan îhîâs Sûre­si,- bütün bu batıl inanç ve iddiaları reddetmekte ve gerçeği bü­tün açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Abdü'1-aziz Dehlevî, Tefsir-i Azizi'sinde, îhlâs'Sûresini tefsir ederken şirk ve batıl inançlar hakkında şöyle demektedir

«Şirk, yâni Allah'a eş koşmak şu dört yönden olur:

1 - Sayıda Şirk: Allah u Teâlâ, zât ismi olan «Ehad» lafzı ile, bu şirki ortadan kaldırmıştır.

2 - Mertebede Şirk: Cenâb-ı Hak   «Ssöned» ismi ile de bu şirki ortadan kaldırmıştır.-

3 - Nisbet'de Sirk    «Lem velid ve.lem yûled» kavli şerifi ile de bu şirk ortadan kaldırılmıştır."

4 - Fiilde ve.Te'sirde Şirk:    «Ve4em vekün iehû küfüven ehad» âyet-i celilesi de bu şirki ortadan kaldırmıştır.

Islâmî olmayan bâtıl mezhebler (yollar)rbeş bölümde topla, lanır:

1- Dehriyye : Bunlar: Âlemin bir yaratıcısı yoktur; o bir tesadüf eseri olarak, kendi kendine toplanıp meydana geliver­miştir.» derler.Müslümanlar Allah lafzını dillerine teşbih etmek sayesinde, onların bu sapık inançlarından kurtul­muşlardır.

2- Filozoflar: Bunlar: «Âlemin bir yaratıcısı vardır; fakat O'nun sıfatı yoktur.  Yâni, âlemdeki te'sirler hep  vasıtalardan ibarettir, Yaratıcısının zâtından değildir.»    Aslında   Hindiilerin inanç yolları da budur. Mü'minler «Allah» lafzını söylemekle bu sapık inançtan kendilerini kurtarmışlardır. Çünkü «Allah lafzı Cenâb-ı Hakk'm bütün kemâl- sıfatlarını içinde toplamaktadır.

3- Seneviyye Bunlar ise : «Bir yaratıcı-bütün âleme kâfi gelmez. Çünkü, bu âlemde olup bitenlerin bazısı «hayır» dır; ba­zısı da «şer» dir. Hayrı yaratan .hayır yapar, seri yaratan da şer işler; -bu zaruridir. Bundan dolayıdır ki iki yaratıcının olmasa lâ­zımdır. Hayrı yaratan Yezdan Hürmüz, şerri yaratan da Ehremen. Müminler «Ehad» lafzı ile de bu şirkden.kurtulmuş­lardır.

4 - Putlara Tapanlar: Bunlar, dünyevi ve uhrevî hacetleri­nin kabulü için putların birer vesile olduğu .bâtıl inancına saptı­lar. Mü'minler ise Samed ismi sayesinde, bu batıl inançtan te­mizlenmiş oldular. Bu sapıklardan Yahudiler Uzeyr (A.S.) e, Hı­ristiyanlar da îsâ (A.S.) ya «Allah'ın oğlu» dediler. Müslümanlar lem yelid ve lem yûled» tarzındaki inançları ile, bu bozuk inançtan kurtulmuş oldular.

5 - Mecûsüer: Bunlar: Ehremen de.te'sir ve icâdları ba­kımından Yezdan'a eşittir. Aralarında daimî savaşlar olur. Ba­zen, Yezdânîn hükmü geçer; âlemde hayır ve iyilik gâlib olur. Bâzen.de Ehremenin ordusu gâlib gelir; cihanda kötülük ve çir­kinlik ortaya çikar;:Müslümanlar :.«Ve lem yekun İehû küfüven ehad» akidesi ile bu yanlış inançtan da halâs bulmuşlardır

Bunun içindir ki, bu mübarek lâfızları ihtiva eden, bu sûre-nûv.adına..«İhlâs Sûresi^ - denilmiştiı

Ihlâs Süresinin nüzul sebebi hakkında şöyle bir rivayet vî dır:

«Müşrik araplar, Resl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimize Ârnir bin ufeyl'i göndermişlerdi. O müşrikler adına Âmir:

Sen bizim asamızı yardın, yâni bizleri (tefrikaya düşür­dün. Tanrılarımıza sövdün. Babalarının dinine muhalefette bu­lundun. Eğer, sen   fakirsen, seni zengin kılalım. Eğer   mecnun isen, seni tedavi ettirelim. Eğer, bir kadına düşkün isen, onu sa­na alalım.» dedi. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) Efendimiz :

Ben fakir de değilim; mecnûn da değilim.' "Bîr kadına düş­künlüğüm de yok. Ben, Allah'ın Resulüyüm. Sizi putlara tapmak­tan kurtarıp,- Allah-u Teâlâ'ya kulluk etmeye da'vet ediyorum; buyurdu.

Bu cevaptan sonra, müşrikler Âmir'i tekrar Peygamber (S. A.V.) Efendimizin huzuruna göndererek, şöyle demişlerdi:

Sen, kendi ma'budunun emsini bize beyan et; O, altından mıdır yoksa gümüşten midir?

Câhil ve müşrik arapların bu sualleri üzerine, bu'sûre-r celî-le nazil-olmuştur.

İhlâs^Süresi, İslâmiyet'in rükünlerinden en mühimi olan Allah'ın Birliğine ve O Yüce Yaratıcımıza hiç bir şeyin eş ve or­tak olamıyacağını, doğurmadığını doğurulmaüığını, O'nun hiç bir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin O'na muhtaç bulunduğu­nu en bfeliğ ve vecîz bir şekilde açıklamaktadır: Bu sebeble, İhlâs Sûresi'nin kadrinin ve kıymetinin yüceliği hakkında pek çok ha­dîs i şerifler yârid olmuştur Örnek olmak üzere bir kaçını bura­da zikrelim.

«Ebû Saîd Hudrî (R.A.) den rivayet olunduğuna göre bir ki-şii başka bir kişinin bütün gece tekrarlayarak «Kul hüva'llahü ehad» sûresini okuduğunu işitir. Sabah olunca Resülullah (S.A. V.) e gider. Ve bütün gece -sadece- îhlâs okumasını arzula­yarak Resûl-i Ekrem'e arzeder Resülullah da cevaben:

Hayatım elinde olan Allah'a yemîn ederim ki bu sûreyi okumak, bütün Kur'ân-m üçde birisini (okumaya) muâ­dildir, buyurur.»

Ihlâs-ı Şerif Süresi'nin kıraatinin Kur'ân'm üçte birisini oku­maya eşit olması keyfiyetini tevcih ederek bazı âlimler bu mua­deletin "(eşitliğin) sevap yönünden olduğunu bildirm işi erdir. Münzîri ise: «Kur'ân'm muhteviyatı 1- Sıfal'ı İlâhi, 2 - Ah­kam, 3 - Kıssalar olmak üzere üç kısma ayrılır. Bu sûre-i şerî-fe bunlardan özellikle Cenâb- Hakk'rn sıfatlarını ihtiva ettiği için, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz tarafından sevap ve fazilet­çe Kur'ân'ın üçde birisine muâdil olduğunu bildirmiştir.» de­miştir.

Bununla birlikte şöyle de denilmektedir: «Allah'u Teâlâ, kullarının bâzı ibâdetlerini -bunlar kolay da olsalar-diğer bir çok ibâdetlerden daha fazla sevaba vesile kılabilir. Cenâb-ı Hakk'-ın fazlına ve keremine nihayet yoktur.

Nitekim, bâzı zamanlarda ve bâzı mekanlarda yapılan ibâ­detleri, diğer zaman ve mekânlarda yapılan ibâdetlerden daha çok sevaba vesile kılmıştır. Bu ise, Cenâb-ı Hakk'm hikmeti ik-tizâsidır. Ve hikmetin neden ibaret olduğunu da ancak Allah'u Teâlâ bilir.

Bir başka hadîs-i şerif'de de:

«Yine Ebû Saîd Hudrî (R.A.î'den rivayete göre Nebî CS.A. V.) Efendimiz Ashabına

Ashabım! Kur'ân'ın üçde birisini bir gecede okumak size güçlük verir mi? diye sormuştu. Bu teklif Ashâb'a güç gelerek:

Yâ Resûlurallah!   Bizim hangimizin buna gücü   yetişir demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

Kul hüvallâhü ehad Sûresi Kur'ân'ın üçde birisidir; bu­yurdu.»

Bu sûre'nin fazileti ile ilgili pek çok hadis-i şerifler vardır. Bize düsen, îhlâs-ı Şerifi çok çok okumaya devam etmektir.[299]

 

FELAK SURES

 

Okunuşu:

 

Kul eûzü bi-rabbi'1-Felak, Min şerri mâ halak. Ve nün şerri ğâsikm izâ vekab. Ve min şeri'n-neffâsâti fil-'ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.[300]

 

Meali:

 

De ki: Felâk'm (sabahın, aydınlığın, şafağın) Rabbine sığı­nırım:

Yarattığı (bütün) şeylerin şerrinden,

Ve Karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden,

Ve Düğümlere üfürenlerin (büyücülerin, üfürükçülerin, ne­feslerinin) şerrinden,

Ve hased edenin, -içindeki hasedi dışına vurduğu zaman- şerrinden.[301]

 

Açıklaması:

 

Bu şerefli sûre, ne gibi şeylerden Allah'u Teâlâ'nın hıfz ve himayesine sığınılacağını beyân ediyor:

«Ey Resullerin En Şereflisi!... Duâ ve niyazda bulunarak De ki: Felâkm yâni : Sabah vaktinin veya yaratılıp vücûde getirilmiş olan şeylerin Rabbine, Yüce Yaratıcısına sığınırım, O'na iltica ederim.

Elbette, sabah vaktini zuhûre getirerek, gecenin karardığını gideren; yeryüzünü yararak, onda nice yiyecekleri, mahsulâtı bitiren; dağları, dereleri yararak, aralarda nice gözeleri, nehir­leri  madenleri meydana çıkaran, bulutlardan yağmurları indıren; bildiğimiz ve bilmediğimiz"dana nice güzellikleri, hârikaları yaratıp, beşeriyetin istifâdesine veren, Âlemlerin Rabbi Alîah'u Teâlâ'ya sığınmalıyız ki, selâmet ve saadete erelim.

O Hâhk-ı Âzîm'in yaratmış olduğu şeylerin şerrinden, bütün insanların, cinlerin, dünyadaki her şeyin, kötü telkinlerinden ve zararlı, te'sirlerinden emin' bulunmak için, Allah'u Teâlâ'ya sı-ğınmalıdır.

Aslında, Allah'u Teâlâ'nm yarattığı her şeyin-bir-hikmeti ve maslahatı vardır. Cenâb-ı- Hak boş ve abes yere hiç bir şey ya­ratmamıştır. Ancak, yaratılan şeylerin pek çok faydalan olduğu gibi, hikmet gereği olarak bazılarının zararları da vardır. Bu im­tihan 'dünyasında, bunlar da gereklidir. Bizim vazifemiz ise, fay­dalı olan şeylerden, meşru olarak istifâdeye çalışmaktır.

Zararlı olan   şeylerden kaçınıp,   Allah'a sığınmakla vazife

Ve, Ey Habibim!... Özellikle de ki: Gecenin, o karannk vaK-tin,.zulmeti çöküp, ortalığı kapladığı.zaman şerrinden Âlemlerin Rabbi'ne sığınırım. Çünkü, bu şekildeki karanlık pek korkunç­tur.

Ve, Ey.Şanlı Resul!... Yine de ki: İplik düğümlerine üfleyip sihir yapmak isteyen büyücülerin, bu gibi şerli ve ifsâd edicile­rin şerlerinden Allah'u Teâlâ'ya sığınırım.

Ve Ey Habîb-i Kibriya!... Haset ettikleri zaman, haset edici­lerin şerrinden de Allah'u Teâlâ'ya sığınırını;

Hâsid, başkasının ni'metini kıskanan, o ni'metin zevalini is­teyen ve bu hususta elinden gelen her türlü kavli ve fiilî çâreye baş vuran, alçak tabiatlı şahıs demektir. Varlıkları beşeriyet için zararlı olan, bu gibi kimselerin, şerlerinden Allah'u Teâlâ'ys sı-ğmmak gerekir.[302]

 

NÂS SÛRESİ

 

Okunuşu :

 

Kul eûzü bi-rabbi'n-nâs Meliki'n-nâs. îlâhi'n:nâs. Min şerri'l-vesvâsi'l-hannâs. Eilezi yüvesyisü.fî sudûri'n-nâs. Mine'l-cinneti ve'n-nâs.[303]

 

Meali

 

De ki: Sığınırım insanların Rabbine, İnsanların (yegâne) mâlikine. İnsanların ma'bûduna? O vesvese veren sinsi şeytanın şerrinden, o, insanların göğüslerine dâima vesvese verendir. tO vesvese veren - şeytanî gerek   cinden olsun ve gerekse insandan.[304]

 

Açıklaması:

 

Ey İnsanların ve Cinlerin Peygamberi ve Peygamberlerin so­nuncusu olan Habibim, de Ben nâsın Rabbine sığınırım. Ki, bütün insanları yaratan,besleyen koruyan, terbiye eden O'dur.

Ey Habibim!.. Dua ve niyazda bulunup de ki: Nâsın Meliki­ne sığınırım. O, bütün insanların mâliki, hükümdarı, işlerini yü­rüten, bütün insanlığı selâmet ve saadete kavuşturacak olan hükümleri gönderen Allah'u Teâlâ'ya -sığınmayı bir yazife bili­rim, de.

Ve, insanların ilâhına sığınırım, de. O, kendisinden baş] hiç bir ilâh ve maİDÛd bulunmayan Allah'u Teâlâ'chr.

fice vesvese veren, kalblere. yanlış düşünceler yerleştir­meye çalışan şeytânın ve şeytan tabiatlı insanların şerrinden. (Sana sığınırım de.)

Evet... O şeytandan Allah'u Teâlâ'ya sığınmahd. Çünkü O habis, insanların göğüslerine dâima vesvese verir. Bâtıl şeyleri süslü göstererek gafilleri, düşünmekten ahkor ve aldatır.

Böyle vesvese veren İslâm düşmanları; gerek cinden ve gerek insandan olsun, şerlerinden kaçınmalı ve Allah'u Teâlâ'ya sığın-mahdır. Kurtuluş için başka çâre yoktur.

Görülüyor ki, insanları kandırıp delâlete düşürmeye çalışan iki grub vardır: Biri cinler; diğeri ise insanlardır. Şeytan tabiat­lı bu insanlar daha kurnaz ve daha tehlikelidirler. Bunlar, bir bakıma gizli düşmandırlar. İyilik maskesi alımda insanları kandırırlar. Bunlara karşı, çok uyanık bulunmak gerekir.

Bunlar, sadece insanın geçici dünya hayatını değil, ebedi hayatını da yıkmak istemektedirler. Bilhassa, aşrımızda bu şey­tan -tabiatlı insanlar, sözleri ile, yazıları ile, sesleri ile, görüntü­leri ile, fikirleri ile, fiilleri ile... velhasıl bütün imkânlarını sefer­ber ederek, mü'mini vesveseye düşürmek, onu imânından uzak­laştırmak, İslâm'ı zayıflatmak istemektedirler... Mü'min gafil olmamalı, oyuna gelmemeli, İslâm'a sarılmalı ve cin .şeytanların­dan da, insan şeytanlarından da Allah'a sığınmalıdır.

Allah'u Teâlâ tarafından gönderilen, emirler, yasaklar, hü­kümler, hasılı Dînimiz ölçü olarak elimizde bulunduğuna göre, bize düşen her şeyi bu mizan ve miyâr'a vurarak değerendirmek ve böylece de, onların vesveselerinden ve her türlü şerlerinden korunmaya çalışmaktır.

Hz. Âişe Cradıyallahu anhâ) şöyle nakletmiştir:

Nebi (S.A.V.), her gece yatağına geldiği zaman iki elini birleştirerek bunlara nefes etmeye başlayıp: Kul hüvallahü ehad ve Kul eûzü bi-Rabbi'1-Felak ve Kul eûzü bi-Rabbi'n-nâs sûreleri­ni okurdu. (Ellerine üflerdi.) Sonra, iki eliyle vücudundan eli yetiştiği yerleri sıvazlardr. Elleriyle başım,- yüzünü, vücudunun ön kısmını meshetmeye başlardı. (Sonra vücûdunun arka tarafı­nı mesheaerdi.) Ve böyle okuyup üfleyerek vücûdunu mesnetme-yi üç defa tekrarlardı.»[305]

 

EZAN

 

Allahü Ekber. Allahü Ekber.

Allahü Ekber. Allahü Ekber.

Eşhedü en lâ ilahe illallah.

Eşhedü en îâ ilahe illallah.

Eşhedü erme Muhammeden Resûlullah.

Eşhedü erine Muhammeden Resûlullah.

Hayye 'ale's-selâti, Hayye 'ale's-selâh,

Hayye 'aîe'l-felâhi, Hayye 'alel-felâh.

Allahü Ekber. Allahü Ekber.

Lâ ilahe illallah

Allah en büyük. Allah en büyük.

Allah en büyük. Allah en büyük.

Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur.

Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yok.

Şehâdet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulü. Şehâdet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulü.

Haydi namaza.   Haydi namaza.

Haydi felaha.     Haydi felaha.

Allah en büyük. Allah en büyük.

Allah'tan başka ilâh yok.

ezanında, «Hayye 'ale'l-Felah»dan sonra, iki kerede:

Es-salâtu hayrım mine'n-nevm (Namaz uykudan hayırlı.) cümlesi eklenir.[306]

 

KAMET

 

Allahü Ekber. Allahü Ekber.

Allahü Ekber. Allahü Ekber.

Eşhedü en 1â ilahe illallah.

Eşhedü en lâ ilahe İllallah.

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.

Havye'ale's-salâti,  Hayye 'ale's-salâh.

Hayye 'ale'l-felâhi,  Hayye 'alel-felâh:

Kad kâmeti's-salâtü,  Kad. kameti's-saJâh.

Allahü. Ekber.  Allahü Ekber.

Lâ ilahe illallah

Allah en büyük. Allah en büyük.

Allah en büyük. Allah en büyük.

Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yok.

Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yok.

Şehâdet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulü.

Şehâdet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resulü-

Haydi namaza.   Haydi namaza.

Haydi felaha.     Haydi felaha.

Namaz başladı.  Namaz başladı.

Allah en büyük. Allah en büyük.

Allah'tan başka ilâh yok.[307]

 

SÜBHANEKE

 

Sübhâneke Allâhümme ve bi hamdık, ve tebâreke'smük, ve teâlâ ceddük, ive celle senâük] ve lâ ilahe gayrük)[308]

 

Kısaca Manası:

 

Ey Allah'ım! Sen, her türlü eksik sıfatlardan münezzehsin, paksın ve uzaksın. Seni dâima böyle takdis eder ve dâîmâ Sa­na hamdederim. Senin ismin mübarektir. Azamet ve Celâlin -Senden başkalarının azametinden- yüksektir. Seni Öğmek de yücedir. Ve senden başka bir ilâh yoktur.

Bu duâ her namazın başında okunur:

Metinde parantez içine aldığımız (Ve celle senâük) cümlesi, cenaze namazlarında okunur.[309]

 

ET-TAHİYYAT

 

et-Tahiyyâtü lillahi ve'ssalavâtü ve't-Tayyibâtü es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyû ve rahmetu'llâhd ve berekatüh. Es-Se-lâmü aleynâ ve âlâ 'ıbâdiliâhi's-sâlihıyn. Eşhedü en lâ ilahe illal­lah ve eşhedü enne Muhammeden 'abdühü ve resulün.)[310]

 

Kısaca Manası:

 

Dil ile yapılan, beden ile yapılan, mâl ile yapılan bütün ibâ­detler sadece Allahu Teâlâ'ya mahsustur.

Ey Sânı Yüce Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereke­ti Senin üzerine olsun.

Selâm bizim üzerimize ve Allahu Teâlâ'nm sâlih kulları üze­rine olsun.

Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine ben şehâdet ederim İd, Muhammed (S.A.V.) O'nun kuludur ve resulüdür.[311]

 

Allâhumme Salli

 

Allâhümme Şallı 'alâ seyyidinâ Muhammedin ve 'alâ âli seyyidiB.â Muhammed. Kemâ salleyte âlâ İbrâhîme, ve aîâ âli îb-râhîm. İnneke hamûdü'n-mecid.)[312]

 

Kısaca Manası:

 

Ey Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e rahmet et ve Efendimiz Muhammed'in âline (ev halkına) da rahmet et, İbrahim (A.S.)i ve İbrahim (A.S.)'in âlini rahmet ettiğin gibi... Şüphesiz ki, hamde-dilnıiş olan ve hamde lâyık olan yalnız Sensin ve gerçekten şan ve şeref sahibj olan da sâdece Sen'sin.[313]

 

Allâhümme Barik

 

Allâhümme bârik 'alâ şeyyıdina Munanunedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Kemâ bârekte 'alâ İbrâhime ve alâ âl- îb-râhim. înneke hamîdü'n-mecîd).[314]

 

Kısaca Manâsı:

 

Ey Allah'ım! Efendimiz Muhammed'i mübarek kıl ve Efendi­miz Muhammed'in âlini (ev halkını, evlatlarını ve yakınlarını) de mübarek kıl. İbrahim (A.S.)'i mübarek kıldığm gibi ve İbrahim (A.S.)'m âlini mübarek kıldığın gibi...

Şüphesiz ki Sen, hamdedümiş (öğülmüş) olansın ve hamde-dilmeye (öğülmeye) lâyık olansın. Ve yalnızca Sen, şan ve şeref sahibisin.[315]

 

ALLÂHÜMME RABBENA

 

Okunuşu:                             

 

Rabbena âtinâ- fi'd-dünyâ haseneten ve fil'âhıreti haseneh. Ve kına 'azâbe'n-nâr.

Rabbena'ğfirli ve li vâlideyye ve li'l-mü'minine yevme yekû-m.ü'1-hısâb. Bi rahmetike yâ erhame'r-râhimin.[316]

 

Kısaca Manâsı:

 

Ey Rabbimiz!.. Bize dünyâda bir güzellik (ni'met ve saadet) ver ve âhirette de bir güzellik ver. Ve bizi Cehennem ateşinin aza­bından koru.

Ey Rabbimiz!.. Hesabın ikame edileceği Kıyamet gününde; beni, anamı-babamı ve bütün mü'minleri bağışla Rahmetinle ey merhamet edicilerin en merhametlisi...[317]

 

KUNUT DUALARI

 

Okunuşu

 

Allâhümme innâ neste'ıynüke ve nesteğfirüke ve nestehdik ve nü'minü bike ve netübü âleyk. Ve netevekkelû aleyke ve nüs-ni aleyke'l-hayre küllehû neşkürüke ve lâ nekfürük ve nehla-u ve netrukü men yefcüruk.

Allâhümme iyyâke ne'büdü ve leke nusalli ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü, nercû rahmeteke ve nehşâ'azâbeke inne azâbeke bi'1-küffâri müünk.[318]

 

Kısaca Manâları:

 

Ey Allah'ım! Biz muhakkak sadece Sen'den yardım dileriz; Sen'den günâhlarımızın mağfiret edilmesini dileriz; Sen'den hi­dâyet isteriz. Sana inanırız; bütün işlerimizde Sana güveniriz, Sana dayanırız. Bütün hayırlarla Seni sena eder, Sana hamdede-riz; Seni zikrederiz. Bütün ni'metlerm Sen'den olduğunu bilerek Sana şükrederiz. Seni asla inkâr etmeyiz. Sana isyan etmekte olanlarla olan bağlarımızı çözer; Sana ibâdet etmiyenleri terk ederiz.

Yâ İlâhi!.. Biz ancak Sana ibâdet ederiz; Senin mânevi yakın­lığına kavuşabilmek için çalışır, namaz kılar, secde ederiz. Se­nin yüce rahmetini umarız ve Senin azabından da korkarız. Şüp­he yok ki, Senin âzâbın kâfirlere erişicidir.[319]

 



[1] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 302.

[2] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 302.

[3] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 302.

[4] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 302-303.

[5] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 303-304.

[6] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 304.

[7] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 304-305.

[8] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 305.

[9] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 305.

[10] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 306

[11] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 306.

[12] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 306.

[13] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 306-307.

[14] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 307.

[15] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 307-308.

[16] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 308-309.

[17] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 309.

[18] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 309-310.

[19] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 310.

[20] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 311.

[21] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 311-312.

[22] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 312.

[23] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 312-313.

[24] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 313.

[25] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 314.

[26] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 314.

[27] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 314-315.

[28] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 315-316.

[29] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 316-317.

[30] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 317.

[31] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 317.

[32] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 317.

[33] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 317-318.

[34] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 318.

[35] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 318.

[36] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 319.

[37] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 319-320.

[38] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 320-321.

[39] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 322.

[40] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 322-323.

[41] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 323-324.

[42] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 324-325.

[43] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 325.

[44] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 325.

[45] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 325.

[46] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 326.

[47] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 326.

[48] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 327.

[49] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 327-328.

[50] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 328.

[51] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 328-329.

[52] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 329.

[53] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 329.

[54] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 329.

[55] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 330.

[56] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 330-331.

[57] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 331.

[58] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 332.

[59] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 332-333.

[60] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 333.

[61] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 333.

[62] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 333.

[63] Talâk-ı ric'i: Kadının iddeti içinden, kocanın vazgeçme hakkı olan ta­lâk (boşanma)

[64] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 334.

[65] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 334.

[66] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 334.

[67] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 335.

[68] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 336.

[69] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 336-338.

[70] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 338-343.

[71] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 343-344.

[72] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 344.

[73] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 345.

[74] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 345-346.

[75] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 346-347.

[76] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 347-348.

[77] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 348-351.

[78] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 351.

[79] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 351.

[80] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 352.

[81] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 352.

[82] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 352-353.

[83] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 353-355.

[84] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 355.

[85] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 356.

[86] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 356.

[87] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 357-360.

[88] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 360-361.

[89] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 361-362.

[90] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 362-363.

[91] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 364.

[92] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 364-367.

[93] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 367-368.

[94] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 368-370.

[95] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 371.

[96] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 371-372.

[97] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 373-376.

[98] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 376-377.

[99] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 377-378.

[100] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 378.

[101] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 378-379.

[102] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 379-380.

[103] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 380.

[104] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 381.

[105] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 381-382.

[106] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 382-383.

[107] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 383-385.

[108] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 385.

[109] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 386.

[110] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 386-387.

[111] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 387.

[112] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 388-389.

[113] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 389-390.

[114] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 390.

[115] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 390-393.

[116] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 393.

[117] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 393-394.

[118] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 395-398.

[119] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 398-399.

[120] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 399.

[121] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 400.

[122] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 400-402.

[123] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 403.

[124] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 403.

[125] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 404.

[126] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 404.

[127] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 404-406.

[128] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 406-408.

[129] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 408-410.

[130] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 410.

[131] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 410.

[132] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 411.

[133] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 411-413.

[134] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 413.

[135] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 413-414.

[136] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 414.

[137] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 414-415.

[138] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 415-416.

[139] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 417-420.

[140] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 420-421.

[141] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 421.

[142] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 421.

[143] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 421-423.

[144] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 423-425.

[145] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 425-427.

[146] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 427.

[147] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 428-431.

[148] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 431-432.

[149] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 432.

[150] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 432-433.

[151] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 433.

[152] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 433.

[153] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 433-434.

[154] Sa": 1040 dirhem buğday veya arpa olan bir ölçek.

[155] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 434.

[156] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 435.

[157] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 436.

[158] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 436-440.

[159] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 440.

[160] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 441.

[161] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 442-443.

[162] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 443.

[163] Mükâteb : Tamamlandığı  zaman azad edilmek  üzere,  efendisi  İle "bir bedel üzerinde anlaşma yapmış olan kole

[164] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 443-445.

[165] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 445.

[166] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 445-447.

[167] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 447-448.

[168] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 448-450.

[169] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 450.

[170] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 450.

[171] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 451.

[172] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 451.

[173] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 452.

[174] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 452-453.

[175] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 453.

[176] Ahzâb Sûresi, âyet : 56

[177] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 454.

[178] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 455.

[179] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 455-458.

[180] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 458-460.

[181] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 460-461.

[182] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 461.

[183] Namazgah (- Umumiyetle şehirlerin dışında bulunan ve ahâlinin bayram ve cum'a namazlarını hep birlikte orada kılıp, islâmî birliği, kuvveti ve halka bağlılıklarını gösterdikleri yerler.)

[184] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 461-464.

[185] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 464-466.

[186] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 466.

[187] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 467.

[188] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 468-470.

[189] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 470-471.

[190] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 471-473.

[191] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 473-474.

[192] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 474-475.

[193] Bakara Sûresi, âyet : 201

[194] Saffât Sûresi, âyet ; 180

[195] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 476-479.

[196] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 479.

[197] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 479-481.

[198] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 481-483.

[199] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 483-484.

[200] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 484-486.

[201] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 486-488.

[202] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 488.

[203] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 489-492.

[204] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 492-493.

[205] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 493-494.

[206] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 494.

[207] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 494-495.

[208] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 495.

[209] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 495.

[210] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 495.

[211] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 495-496.

[212] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 496.

[213] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 496-497.

[214] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 497-498.

[215] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 498.

[216] Lokman Süresi, âyet : 34

[217] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 498-499.

[218] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 500.

[219] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 500-502.

[220] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 502.

[221] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 502-503.

[222] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 504.

[223] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 504.

[224] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 505.

[225] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 505.

[226] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 505-506.

[227] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 506.

[228] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 506.

[229] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 507.

[230] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 507.

[231] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 507.

[232] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 507.

[233] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 508.

[234] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 509.

[235] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 510.

[236] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 510.

[237] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 511.

[238] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 511.

[239] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 511.

[240] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 512.

[241] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 512-513.

[242] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 513.

[243] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 514.

[244] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 514-515.

[245] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 515.

[246] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 515-516.

[247] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 516.

[248] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 516-517.

[249] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 517.

[250] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 517.

[251] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 517.

[252] Bakara, sûresi, âyet : 2'es 518

[253] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 517-518.

[254] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 518.

[255] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 518-519.

[256] Tâhâ sûresi: âyet, 132 520

[257] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 519-520.

[258] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 521.

[259] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 522.

[260] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 522-523.

[261] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 523-526.

[262] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 527.

[263] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 527-528.

[264] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 528-530.

[265] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 531.

[266] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 532.

[267] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 532-534.

[268] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 535-536.

[269] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 536-537.

[270] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 538.

[271] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 538.

[272] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 538-539.

[273] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 540.

[274] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 540.

[275] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 541-542.

[276] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 543.

[277] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 543.

[278] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 543-544.

[279] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 545.

[280] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 545.

[281] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 545-546.

[282] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 547.

[283] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 547.

[284] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 548-549.

[285] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 550.

[286] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 550.

[287] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 550-552.

[288] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 553.

[289] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 553.

[290] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 553-554.

[291] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 555.

[292] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 555.

[293] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 555-556.

[294] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 557.

[295] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 557.

[296] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 557-559.

[297] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 560.

[298] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 560.

[299] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 560-564.

[300] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 565.

[301] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 565.

[302] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 565-566.

[303] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 567.

[304] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 567.

[305] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 567-568.

[306] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 569-570.

[307] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 571-572.

[308] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 572.

[309] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 572.

[310] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 573.

[311] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 573.

[312] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 574.

[313] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 574.

[314] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 574.

[315] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 574.

[316] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 575.

[317] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 575.

[318] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 575-576.

[319] Halebi İbrahim Efendi, Halebî-i Sağîr, Akçağ Yayınları: 576.