Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 3. Sayfa

          2. Velilerin, Kadınların Evliliklerine Mani Olmaları:6

3, Malı Ve Güzelliği İçin Yetim Kızlarla Evlenme:6

Kasm: Eşlerin Yanında Sıra İle Geceleme:6

Rasûlullah (S.A.), Sefere Çıkarken Hanımları  Arasında Kur'a Çekerdi:6

Eşler Arasında Adalete Riayet:7

Evli Cariyenin Âzâd Muhayyerliği:7

TALÂK.. 7

En Sevimsiz Helâl Talâktır:7

Talâk Ancak Bilinci Olarak Verilebilir:8

Mükrehin Talâkı:8

Nikâhtan Önce Talâk Yoktur:8

Talâk Sayısı:8

Şer'î Tahlil Şartı Ve Hülle Nikahı:9

Bid’î Talâk:9

Talâkın, Temizlik Döneminde Verilmesinin Hikmeti:10

Talâka Şahit Tutma:10

Bir Temizlik Süresi İçinde Üç Talâkın Birden Verilmesi:10

HULU'-ZI HAR-LİÂN-İLÂ.. 10

Hulu:10

Zıhâr:11

Keffâretin Ağırlığının Hikmeti:11

Îlâ:11

Liân:12

İDDET.. 12

İddet Beklemenin Hikmeti:12

Boşanmış Kadının İddeti:13

Hamile Ve Kocası Ölen Kadının İddeti:13

Vefat İddetinin Dört Ay On Gün Olmasının Hikmeti:13

Boşan  Kadının İddetinin Üç Kar' Olmasının Hikmeti:14

İstibrâ: Cariyenin İddeti:14

ÇOCUK VE KÖLELERİN EĞİTİMİ14

Nesebin Korunması Cibillî Bir İstektir:14

Çocuk Sahibi Olma, Ancak Meşru Yoldan Olur:15

Gerçek Babadan Başkasına İntisap Etmek:15

İddet Ve Benzeri Konularda Kadının Güvenilirliği:15

AKÎKA.. 16

Akîka Sünnettir:16

Akîka Kurbanı Doğumun Yedinci Gününde Kesilir:16

Rasûlullah'ın (s.a.) Akîkası:16

Çocuğun Kulağına Ezan Okumak:17

Oğlan Çocuğu İçin İki Kız Çocuğu İçin Bir Koyun Kurban Edilmesi:17

Allah Teâlâ'ya En Sevimli Gelen İsimler:17

En Kötü İsim:17

Çocuğun Hayatı İçin Ana Babanın Dayanışması Zorunludur:17

Ana Bakar, Enızirir; Baba Nafaka Sağlar:18

Süt Emzirme İki Yıl Boyunca Devam Eder:18

Süt Bedeli:18

Cimin, Kocadan Nafakanın Alınması:18

Çocukların Namaza Alıştırılması:19

Hıdâne: Çocuğun Bakımı Hak Ve Vazifesi:19

Müslümanlar Arasında İyilik:19

Kölelerin Hakları:19

i. Kölelere Karşı Yapılması Vacip Olan Görevler:20

ii. Kölelere Yapılması Mendup Olan Davranışlar.20

Köle Azadı:20

Ümmüveledlik:21

Velâ Hakkı:21

Ana Babaya İtaatsizlik:21

ÜLKE SİYASETİ21

Halifenin Gerekliliği:21

Hilâfete İhtiyaç Duyulan Alanlar:21

Hilâfetle İlgili İlke Ve Esasların Belirlenmesi:22

HİLÂFET.. 22

Halifede Bulunması Gereken Şartlar:22

Halife Olmanın Yolları:23

Halifeye İsyan:23

Halifenin Küfrü Gerektirecek Bir Şey Yapması Halinde Öldürülmesi Helâl Olur:24

Devlet Başkanına Ve Onun Naibine İtaat Vaciptir:24

Devlet Başkanının Halkına Karşı Sorumluluğu:24

Devlet Başkanı Ve Memurlarının Maaşı Beytülmalden Karşılanır:24

Devlet Memurları Güven Vermelidir:25

Kamu Velayetleri, Onları İsteyenlere Verilmez:25

Memurların Ücreti:25

MEZÂLİM: CEZA HUKUKU.. 25

Mezâlimin Önlenmesi Zarurîdir:25

Mezâlimin Kısımları:25

I-Cana Karşı İşlenen Cinayetler26

En Büyük Mezâlim Öldürmektir:26

Öldürme, Üç Türlüdür:26

i. Taammüden Öldürme:26

Kısasta Muadillik Esastır:27

Müslüman, Kâfire Karşılık Olarak Öldürülmez:27

Baba, Çocuğuna Karşılık Olarak Öldürülmez:27

ii. Taammüdene Benzer Öldürme:27

Ağırlaştırılmış Diyet:28

iii. Hataen Öldürme:28

Diyetin Hafifletilmesi Ve Ağırlaştırılması:28

Diyetin Âkile Üzerine Yüklenmesinin Hikmeti:28

Taammüden Öldürme Diyeti, Peşin; Diğerleri Taksitle Ödenir:29

Diyetin Ağır Olmasının Hikmeti:29

Diyetin Âkile Üzerine Dağıtılması:29

Hata İle Öldürmede Keffâret:29

Müslümanın Kanını Mubah Kılan Şeyler:29

Kasâme:30

Kâfirin Diyeti:30

Ceninin Diyeti:30

II- Organlara Karşı İşlenen Cinayetler31

Organın İşlevini Yapamaz Hale Gelmesi Durumunda Hüküm:31

Yaraların Diyeti:31

Yaralar Ve Diyet Miktarları:31

Heder Olan Öldürme Ve Yaralamalar:32

III- Mala Karşı İşlenen Tecavüz. 33

Malını Bulan Kimsenin Durumu:33

Bağ Bahçenin Korunması:34

Meyve Bahçelerinden İzinsiz Yenebilir Mi?. 34

Malların Sütü Hakkındaki Hüküm:34

HADLER.. 35

Bazı Günahlar Hakkında Had Cezası Konulmuştur:35

Hakkında Had Cezası Konulan Günahlar/ Suçlar:35

Had Türleri:35

Önceki Şeriatlarda Cezalar:36

İslâm Şeriatında Belirlenen Cezalar:36

Cezaların Uygulanması Açısından İnsanlar İki Kısımdır:36

Had, Günaha Keffârettir:36

Zina Suçunun Cezası:37

Muhsan Olan Zâninin Cezası Recimdir;37

Bekarın Zina Cezası:37

Kölelerin, Cezası Hürlerinkinin Yarısıdır;37

Zina İkrarında Bulunma Halinde Durum:38

Zinayı Örtmek:38

Cariyenin Zina Etmesi Hali:38

Özürlülere Haddin Uygulanması:39

Livatanın Cezası:39

Kazf (İftira) Haddi:39

Kazf Haddi Seksen Sopadır:40

Hadlerde Psikolojik Müeyyide;40

Hırsızlık Haddi:40

Başkasının Malını Almanın Çeşitleri:40

Hırsızlıkta Nisap:41

Dalındaki Meyvenin Çalınması:41

Hırsızın Elinin Kesilmesi İşlemi:41

Nisap Miktarından Daha Az Şey Çalınması:42

Haddin Düşürülmeye Çalışılması:42

Hırâbe: Eşkiyalık, Yol Kesme:42

İçki Ve Cezası:43

İçkinin Tanımı:43

İçkinin Uhrevî Cezası:43

İçki İçenin Namazı Kabul Olunmaz:44

İçki İçenin Maddî Cezası:44

Hadlerde Şefaatçilik:44

Had Cezası Uygulanan Kimselere Lanet Edilmemesi:45

İrtidat: Dinden Dönme:45

Müşrikler Arasında İkâmet Yasağı:45

Hilâfete İsyan Suçu:45

KAZA (YARGI)46

Kazâ İçtimaî Bir Zarurettir:46

Kaza, Ağır Bir Sorumluluktur:46

Kaza İle İlgili Hadisler:46

Kadılar Üç Türlüdür:46

Öfke Halinde İken Hüküm Verilmez:47

Ehil Kadının Sevabı:47

Hüküm, Her İki Tarafın Da Dinlenmesinden Sonra Verilir:47

Kaza İki Aşamadan Oluşur:47

Isbat Delilleri:47

Şahitler:48

Şahitlerin Tezkiyesi:48

Yemin Ve Yeminin Ağırlaştırılması:49

Kazada Haktan Sapmanın Vehameti:49

Kazada Haktan Saptıran Yollar:49

Tarafların Delilce Müsavi Olmaları Hali:50

Kazada Hüküm Verme Aşaması:50

Kaza İle İlgili Bazı Genel Kaideler;50

Rasûlullahhn (S.A.) Bazı Hükümleri:51

CİHAD.. 51

En Mütekâmil Şeriaf, Cihad Hükmü Taşıyanıdır:51

Hüccet Ve Kuvvet İkilisinin Gerekliliği:51

İlâhî Rahmet, Önce Zulmün Önlenmesini, Sonra Islâhı Gerekli Kılar:52

Islâh, Allah'ın Kazası; Müzminlerin İcrâsıdır:52

Cihadın Fazileti:52

Mücahidlerin Allah Katındaki Derecesi:53

Cihad İçin Yapılan Ön Hazırlıklar:53

Ribâtın (Nöbet Tutma) Fazileti:53

Asker Donatımının Sevabı:54

Şehidin Durumu:54

Cihâd Ve Nefis Terbiyesi:55

Allah Yolunda Olan Savaşçı Kimdir?. 55

At Besleme:55

Okçuluk:55

Meşru Bir Mazerete Binaen Cihaddan Geri Kalmak:55

Savaştan Kaçmak:56

Cihad Uygulaması:56

Kâfirlerin Üç Şeye Davet Edilmesi:56

Devlet Başkanının Cihad Görevi:57

Ordunun Tanzimi:57

Küffâr Yurdunda Hadler Uygulanmaz;58

Savaş Talimatı:58

Mübâreze (Teke Tek Döğüş) Caizdir:58

Harp Esirlerinin Durumu:58

Emân Verme:58

Kâfirlerle Sulh:59

Ganimet Malına Hiyanet Ve Zimmet:59

Kâfirlerden Elde Edilen Mallar:59

Savaşa Katılan Kadın, Çocuk Ve Zimmîlere Pay:60

Süvari Ve Piyade Payları:60

Fey Mallarının Harcandığı Yerler:60

Fethedilen Arazilerin Taksimi:60

Cizye Miktarı:61

Ganimet Ve Fey'in Helâl Kılınmasının Hikmeti:61

Harcamalarda Gözetilen Maksatlar:61

Ülke İki Kısımdan Oluşur:61

Şeriat, Malı Hikmet Gereği Dağıtır:61

Allah Teâlâ, Humusu Mirbâ'a Bedel Olmak Üzere Koymuştur:62

Humus, Rasûlullahhn (S.A.) Hakkıdır:62

Akraba Hakkı:62

Süvariye Üç Pay:62

Ehl-İ Kitabın Arap Yarımadasından Çıkarılması:63

MAİŞET BAHSİ63

Maişet Âdabı:63

Maişet Âdabının Konulması:63

Maişet Konusunda Hükümlere Mesnet Alınan Hususlar:63

YİYECEKLER VE İÇECEKLER.. 64

Nefsânî Sıhhatin Korunması;64

Yiyeceklerin Bedenin Ve Huyun Değişiminde Etkisi:64

Lânetli Yerlerde Durmamak:65

Habis Ruhlu Hayvanların Yenilmemesi:65

Allah'tan Başkası Adına Kesilen Hayvanların Yenilmemesi:65

Leş Yemenin Haramhğı;66

Boğazlama Peygamberlerin Sünnetidir:66

Hayvanların Kısımları:66

İ. Evcil Hayvanlar:66

ii. Vahşî Hayvanlar:67

iii. Deniz Hayvanları;67

İçine Fare Düşmüş Yağın Hükmü:67

Cîfe (leş):67

Pislik Yiyen Hayvanların (Cellâle) Hükmü:68

Helâl Olan İki Ölü Ve İki Kan:68

Bazı Muzır Hayvanların Öldürülmesi:68

Kur'ân'da Yenilmesi Haram Olan Şeyler:68

Canlı Hayvanın Hedef Kılınması:69

Canlı Hayvandan Yemek Maksadıyla Bir Organın Kesilmesi:69

Keyif İçin Kuş Öldürmek:69

Avcılık:69

Av Hükümleri:69

Avın Küt Âletle Öldürülmesi:70

Şirkten Yeni Çıkanların Kestikleri Hayvanların Eti:70

Evcil Hayvanların Parlayarak Vahşileşmesi:70

YEMEK ÂDABI71

Yemekten Önce Ve Sonra Ellerin Yıkanması:72

Sağ Elle Yemek:72

Yemek Yerken Besmele Çekmek:72

Yemeğe Sinek Düşmesi:73


2. Velilerin, Kadınların Evliliklerine Mani Olmaları:

 

İkincisi; velilerin, kin, öfke ve benzeri nefsânî bir dürtüye uyarak velayetleri altındaki kadınların sevdikleri ve kendi denkle­ri olan kimselerle evlenmelerine engel olmalarıdır. Böyle bir dav­ranışta hiç de kapalı olmayan pek çok mefsedet bulunmaktadır. Şu âyet-i kerîme bu yüzden inmiştir:

"Onları, haksızlık ederek ve zor kullanarak tutmayın! (...) Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini tamamla­dıkları vakit, aralarında iyilikle anlaştıkları takdirde, onların ko­calarıyla evlenmelerine engel olmayın.[1]

 

3, Malı Ve Güzelliği İçin Yetim Kızlarla Evlenme:

 

Bir diğeri, kişilerin kendi himayelerinde olan yetim kızların -güzel ve mal sahibi olmaları halinde-, başkalarıyla evlenmele­rine müsaade etmeyip, onları kendi nikâhları altına almaları, buna karşılık da evlilik haklarına babaları olan kızlarla evlilikte olduğu gibi riayet etmemeleridir. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Eğer yetimlerin haklarına riayet etmekten korkarsanız be­ğendiğiniz başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin.[2]

Allah Teâlâ, insanın kimsesiz diye hakkını gözetmeyeceğin­den endişe ettiği yetimi nikâhlamayı, ya da aralarında adalete ria­yet edemeyeceğinden korkması halinde birden fazla kadınla evlen­meyi yasaklamıştır.[3]

 

Kasm: Eşlerin Yanında Sıra İle Geceleme:

 

Bu konuda sünnet şöyledir: Bir kadın üzerine eğer kız alırsa, onun yanında yedi gece kalır, sonra sırayla her birinin yanında ge­celer. Dul kadın alması halinde ise onun yanında üç gece kalır ve sonra sırayla her birinin yanında eşit olarak kalır.

Bunun sırrı şudur: Bu konuda iyice sıkboğaza gitmek doğru değildir; çünkü çoğu insan buna güç yetiremez. Nitekim, "Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz[4] âyeti de bu manayı ifade etmektedir.

Madem ki gerçek adaleti ikâme etme imkânı yoktur, o halde hükmün hiç olmazsa açık bir zulmün terki üzerine bina edilmesi gerekir.

Kişi, bir kadına arzu duyar, onun güzelliğine kendisini kaptı­rır, kalbi sevgisiyle dolar, ona karşı aşırı bir arzusu bulunursa, onu bu arzusundan tamamen uzak tutmak istemek olmaz, çünkü bu imkânsızla yükümlü tutmak gibidir. Bu durumda o kadına tah­sis edeceği zaman, şer'an belirtilmiştir ki, belirlenen bu zamanı aşarak iyice zulüm içine batmasın.

Öbür taraftan yeni gelen kadının ülfet kazanması ve ona ikramda bulunulması muteber bir maslahattır. Bu ise, kocanın onunla başbaşa kalmasıyla ancak mümkün olur. Rasûlullah (s.a.), bunu şu sözleriyle ima etmiştir: "Yanında üç gece kalmam, senin benim yanımda değersizliğinden değildir. İstersen yanında yedi gece kalırım, sonra her birinin yanında yedi gece kalarak sıraya koyarım...[5]

Eski hanımın kalbinin kırılması ise, yeni hanımın yanında kalman gün sayısınca onun da yanında kalınması ve bunun artık bir usûl edinilmesiyle telafi olunur. Başkasına eza verme kasdı bu­lunmadığı takdirde böyle bir şeyin usûl edinilmesi, insanlara ağır gelmez. Nitekim bu manaya şu âyet-i kerîmede imâ bulunmakta­dır:

"Hanımlarından dilediğini geride bırakır, dilediğini de yanı­na alırsın. Kendilerinden uzak durduğun kadınlarından arzu etti­ğini tekrar yanına almanda, senin üzerine bir günah yoktur. Öyle yapman onların gözlerinin aydın olmasına, üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. [6]

Yani Kur'ân'm inerek Rasûlullah'ın (s.a.) eşleri arasında seç­me yapabileceğim bildirmesi, ona nisbetle kızgınlığın zevaline se­beptir.

Kıza olan rağbet tamdır, onun yeni eve ısmdınlmaya ihtiyacı ise daha çoktur. Bu itibarla onun için yedi, dul için de üç gün tak­dirinde bulunulmuştur.[7]

 

Rasûlullah (S.A.), Sefere Çıkarken Hanımları  Arasında Kur'a Çekerdi:

 

Rasûlullah (s.a.), eşlerinin yanında münavebeyle kalmaya ri­ayet ederdi. Bir yolculuğa çıkmak istediği zaman ise hanımları arasında kur'a çekerdi. Bunu, gönüllerinde kin doğmasın diye ya­pardı.

Öyle gözüküyor ki Rasûlullah (s.a.), eşlerinin yanında müna­vebeyle kalmaya riayet etmesi, kendisine vacip olmaksızın sırf on­ların kalplerini hoşnut etmek ve onlara iyilik etmiş olmak içindi. "Hanımlarından dilediğini geride bırakır, dilediğini de yanına alırsın.[8] âyeti bunun kendisine vacip olmadığını belirtmektedir.

Başkaları hakkında ise düşünmek ve üzerinde ictihâd etmek gerekir. Ancak fukahânın büyük çoğunluğu eşlerin yanında müna­vebeyle kalmanın (kasnı) vacip olduğunda müttefiktirler. Bununla birlikte kur'a çekme konusunda ihtilâf etmişlerdir.[9]

 

Eşler Arasında Adalete Riayet:

 

"Bir adamın yanında iki kadın olur ve onlar arasında adalete riayet etmezse, kıyamet gününde bir yanı düşük olarak gelir.[10] hadisinde adalete riayet mücmeldir ve nasıl bir adalet istendiği açık değildir. "Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birisine tamamen kapı­lıp da diğerini muallakta gibi bırakmayın[11] âyeti, bu adaletten muradın; açık zulüm yapılmaması, onun tümden ihmal edilmeme­si ve kendisine kötü muameleden kaçınılması olduğunu açıkla­maktadır.[12]

 

Evli Cariyenin Âzâd Muhayyerliği:

 

Berîre, âzâd edilmişti; kocası köleydi. Rasûlullah (s.a.) onu, ister eski evliliğini sürdürmek, isterse kendi serbestliğini seçmek arasında muhayyer bıraktı, o da kendi serbestliğini tercih etti.[13]

Bu hükmün sebebi şudur: Hür kadın, bir kölenin yatağı ol­maktan hoşlanmaz, ondan arlanır. Bu itibarla, muhayyer kılına­rak kendisinden bu arı uzaklaştırma imkânına sahip kılınması gerer. Mevcut evlilikten hoşnut olması halinde zaten bir şey yoktur.

Hem efendisinin emriyle evlenen bir cariyenin rızası, gerçek bir rıza sayılmaz. Nikâh ise ancak karşılıklı rıza ile olur. Kadının âzâd olmasıyla birlikte, artık kendisi hakkında bizzat kendisinin karar vermesi söz konusu olunca, onun rızasının bulunup bulun­madığını dikkate almak gerekir.

Bir rivayette Rasûlullah (s.a.), kocasının kendisine yaklaşma­sı halinde artık muhayyerlik hakkının kalmayacağını bildirmiş­tir.[14]

Bu, muhayyerlik hakkının nereye kadar devam edeceğini be­lirtmek üzere konulmuş bir sınır kabilindendir. Aksi takdirde mu­hayyerlik Ömür boyu devam ederdi ki bu, nikâhın aslî yapısına ters düşer.

Muhayyerliğinin sona ermesini, söyleyeceği bir söze bağla­mak uygun olmazdı; çünkü kadın konuyla ilgili olarak ailesine da­nışır, kendi kendine düşünür taşınır ve çoğu kez bu gibi anlarda, kesin bir kararlılık olmasa bile tercih ifade eden bir söz sarfedebilir. Böyle bir şeyi asla konuşmaması, aksi takdirde muhayyerlik hakkının sona ereceğini söylemek, kadının sıkboğaz edilmesi anlama gelir. Bu durumda kocasının kendisine yanaşmasından daha güzel bir sınır belirlenemez. Zira bu, mülk-i müt'anın semeresi, nikâhtan gözetilen amacın kendisi, nikâhın takarrürünü sağlayan şeydir.

Allah'u a'lem![15]

TALÂK

 

En Sevimsiz Helâl Talâktır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kadın, herhangi bir sebep olmaksızın kocasından kendi­sini boşamasını isterse, cennetin kokusu ona haramdır.[16] Allah katında en sevimsiz helâl, talâktır.[17] Bil ki: Sık sık boşamak, boşanmaya fazla bir aldırışta bulun­mamak pek çok mefsedet içerir. Şöyle ki;

Bazı insanlar cinsel şehvetlerine boyun eğerler, yuva kur­mak, ihtiyaçların karşılanmasında dayanışma içinde olmak ve if­fetlerini korumak gibi bir amaç beslemeden sırf, kadınlarla gönül­lerini eğlemek, onlardan şehvanî duygularını tatmin etmek, her kadından ayrı bir tat almak isterler, bunun dışında gözleri başka bir şey görmez. Onların bu düşünceleri sık sık evlenip boşanmala­rına sebep olur. Bu durumda onlar ile, zina edenler arasında nefis­lerine raci olan hususta pek bir fark kalmaz. Gerçi bunlar nikâh sünnetini yerine getirmek ve şehir siyasetine uygun düşmek sure­tiyle onlardan ayrılırlarsa da mahiyet itibariyle onlardan pek fark­ları olmaz. Rasûlullah'ın (s.a.), "Allah, zevkinin esiri erkek ve zev­kinin esiri kadınlara lanet etsin![18] buyruğunun manası budur.

Bu, normal görülmesi halinde, devamlı olacak bir birliktelik için nefsin kendisini hazırlamasını Önler. Bu kapı açık tutulduğunda kadın ya da erkek basit şeylerden dolayı öfkelenip kızabilir ve hemen ayrılığa kalkışabilirler. Bu durumda, birliktelik yükünü omuzlayacak irade, bu düzenin korunmasını ve sürdürülmesini sağlayacak azim nerede kalır?!

Diğer taraftan kadınların bunu itiyat edinmeleri, insanların ona aldırış etmemesi, bu yüzden üzülmemeleri kepazelik kapısını açar; eşlerden her biri, diğerinin zarar ve yararını, kendi zarar ve yaran gibi görmez, her biri diğerine hiyanet eder ve kendisini ayrı­lığa hazırlar. Eşlerin karşılıklı olarak bu şekilde davranmasının ne kadar zararlı olacağını söylemeye hacet yoktur.

Bununla birlikte bu kapının tamamen kapatılmasına ve in­sanların evlilik adı altında cendereye alınmasına da imkân yoktur. Çünkü bazen eşler, huysuzlukları ya da eşlerden birinin bir üçün­cüde gözü olması veya geçim darlığı içinde bulunmaları, yahut eş­lerden birinin hamakati gibi sebeplerle birbirleriyle geçinemezler. Bu durumda evliliğin illâ devam etmesini istemek, her iki taraf için de büyük bir musibet, altından kalkılmaz zorluk olur. Dolayı­sıyla talâkın sevilmeyen bir şey de olsa, bir kurum olarak kabul edilmesi gerekir.[19]

 

Talâk Ancak Bilinci Olarak Verilebilir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Uç kişiden kalem kaldırılmıştır; uyanıncaya kadar uyuyan­dan, ergen oluncaya kadar sabiden, akıllanıncaya kadar bunak­tan.[20]

Bunun sırrı şudur: Talâkın, hatta bütün akitlerin cevazı, bu tasarrufları gerekli kılan maslahatlara bağlıdır. Uyuyan, sabi ve bunak (ya da deli) bu maslahatları bilecek durumda değillerdir. Dolayısıyla onların talâk ve benzeri tasarrufları geçerli olmaz.[21]

 

Mükrehin Talâkı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Zor altında ne talâk ne de âzâd vardır.[22]

Hadiste geçen "iğlâk=zor altında" ifadesindeû. maksat, ik­rahtır.

Mükrehin talâkının geçersiz sayılmasının iki sebebi vardır:

i. Kişi, bu halde iken verdiği talâka razı değildir, ev ve aile düzenine yönelik bir maslahatı dikkate almış da değildir. Tehdit altında çaresiz kalması sonucunda hayatını kurtarmak için bu yo­la başvurmuştur. Bu durumda yaptığı işler, uyuyan kimsenin ta­sarrufları gibi olur.

ii. Eğer böyle birinin verdiği talâk, gerçekten talâk sayılacak olsaydı, o zaman bu, ikrah (tehdit, zor kullanma) kapısını açmak olurdu. Zorba biri, karısına göz koyduğu zayıf birini, insanların hiç haberi olmadan kaçırabilir, silahla onu korkutur ve karısını boşa­maya mecbur edebilirdi. Eğer biz daha baştan mükrehin talâkının geçerli olmayacağını ifade ederek, onun umudunu boşa çıkaracak olursak, bu yolu muradına ulaştırmayacak, aksine kendi aleyhine dönecek bir tasarruf şeklinde mahkum edersek, bu, insanların bir­birlerine ikrah yoluyla zulmetmelerinin önünü alan bir tedbir olur. "Katil, mirasçı olamaz.[23] hadisini izah sırasında da benzeri bir gerekçeden söz etmiştik. [24]                                                                       

 

Nikâhtan Önce Talâk Yoktur:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Talâk, ancak elinin altında olan içindir.[25] "Nikâhtan önce talâk yoktur.[26]

Öyle gözüküyor ki bu hadisler, hem filhal vukuu istenen, hem de nikâh ya da benzeri bir şarta bağlanan talâkı kapsamaktadır. Bunun sebebi şudur:

Talâk, ancak bir maslahata binaen caiz olur. Maslahat ise, kadına sahip olup, onun huyunu suyunu görmeden ortaya çıkıp gö­zükmez. Bu durumda, henüz nikâh altında bulunmayan bir kadı­nın boşanması, yolcunun çöl ortasında, yahut askerin dâru'1-harpte ikâmete niyet etmesi gibi olur; hal karinesi onun bu niyetini ya­lanlar.[27]

 

Talâk Sayısı:

 

Cahiliye döneminde insanlar, kanlarını istedikleri kadar boşarlar ve sonra onlara tekrar dönerlerdi. Bu, kadın için son derece zararlı bir davranıştı.[28]Bunun üzerine şu âyet-i kerîme indi:

"Talâk iki defadır...[29]

Manası şöyle: Dönüşü müteakip talâk iki defadır. Üçüncü de­fa da boşaması halinde artık kendisine, -kadının bir başka koca ile evlenip ondan talâk ya da ölüm gibi bir yolla ayrılması durumu hariç- helâl olmaz. Sünnet, ikinci koca ile evlilikte, balcağızdan tatma (cinsel ilişki) şartını getirmiştir.

Talâkı üç sayısıyla sınırlandırmanın sırrı şudur: Üç sayısı, çokluk sınırının başlangıcıdır. Talâkta iyice düşünme gerekir. Bazı insanlar, yokluğu tatmadan maslahatın ne olduğunu anlayamazlar. Tecrübe bir ile olur; iki ise tecrübeyi tamamlar.[30]

 

Şer'î Tahlil Şartı Ve Hülle Nikahı:

 

Üçüncü talâktan sonra, boşamlan kadınla yeniden evlenebil­mek için bir başkasıyla nikahlanmış olması şartı, tahdîd ve sona erme manasının gerçekleşmesi içindir. Şöyle ki: Eğer, tahlîl şartı olmaksızın üç kez boşadığı kadınla tekrar evlenebilmesi caiz olsay­dı, bu ric'at (dönüş) mesabesinde olurdu. Boşanmış kadının nikâhlanması iki ric'attan biridir. Kadın, kocanın evinde bulundu­ğu, onun elinin altında olduğu, akrabalarının gözü önünde bulun­duğu sürece, gönlünün edilebilmesi mümkündür; kadın bu durum­da kendisine hoş gösterilen şeye rıza göstermek zorunda kalır. Ama kadın onlardan ayrılır, acıyı tatlıyı tadar, ondan sonra razı olursa işte bu gerçek rızadır.

Sonra bu hüküm, kaybı tattırmak ve Önemli bir maslahat ol­madan düşüncesizce öfke dürtüsüne kapılmayı cezalandırmak ma­nası içerir.

Ayrıca bu hüküm, üç talâkla boşanmanın vehametini insanla­rın gözleri önüne serer. Öyle ki, böylesi bir talâkla boşamaya, o ka­dından ilgisini tamamen kesen kişi yeltenebilir; ancak zillete ve burnunun yerde sürtülmesine razı olabilen kimse bir daha onunla evlenebilir. Bundan daha aşağılayıcı şey olamaz.

Rasûlullah (s.a.), kocası Rifâ'a tarafından tümden boşanan ve başka biriyle nikahlanan kadına şöyle demiştir:

"Rifâ'a'ya dönmek mi istiyorsun?! Hayır, o senin balcağızını, sen de onun balcağızını tatmadıkça olmaz.[31]

Balcağızdan tatma, yani cinsel ilişkide bulunma şartı ile ikin­ci nikâhın tamamlanması, bu konuda konulmuş olan tahdîd[32] ma­nasının gerçekleşmesi içindir. Eğer bu şart olmasaydı, o zaman hi­leye başvurulur ve nikâh işi sözle yapılır ve sonra kadın aynı mec­liste boşanırdı. Bu ise, tahdidin faydasını ortadan kaldırırdı.

Rasûlullah (s.a.), hulleciye[33] kendisi için hülle yapılana lanet etmiştir.[34]

Bazı insanlar, gerçek manada bir evlilik yapmak için değil de, sırf boşanmış kadını ilk kocasına helâl kılmak için evlilik yapar. Böle bir maksatla kurulan evlilikten, şer'an beklenen maslahat gerçekleşmez. Hem böylesi bir muamele[35] kepazeliktir, gayreti öl­dürür, hayatı acı tatlı bütün yönleriyle birlikte paylaşma manası taşıyan gerçek evlilik bağı olmaksızın, bir kadının birden fazla kimse ile birlikte olmasının (zinada olduğu gibi) tecviz edilmesi manasını taşır.

İşte bu sebeplerden dolayı, hülle nikâhı yasaklanmıştır.[36]

 

Bid’î Talâk:

 

Abdullah b. Ömer (r.a.), hanımını hayız halinde iken boşamış-tı. Bu, Rasûlullah'a (s.a.) iletilince çok kızdı ve şöyle buyurdu:

"Söyle ona karısına dönsün ve temizleninceye kadar onu tut­sun, sonra hayız görsün, sonra temizlensin. Eğer hâlâ boşaması gerektiğini düşünüyorsa, onu temiz halde iken ve dokunmadan boşasin.[37]

Bu hükmün sırrı şudur: Adam, karısına cinsel arzu gibi bir sebepten dolayı buğz eder; kadın da hayız halinde olması, pislik içinde bulunması gibi bir sebepten dolayı onun bu isteğine cevap veremez. Bazen de kadına, tabiî arzulanırlığı bulunduğu halde, aklı selimin gerekli gördüğü bir maslahat sebebiyle öfke duyar.

İşte bu ikincisi, talâk için dikkate alınabilecek bir durumdur. Piş­manlık en çok birinci türden olan öfke sonucu doğar ve eşlerin tek­rar birbirlerine dönmeleri söz konusu olur. Bu öyle bir dürtüdür ki, nefsin tezkiye ve olgunlaşması onu terketmeye ve dikkate al­mamaya bağlıdır.

Bazen durum birçok kimse için ayırt edilemez halde olur. O zaman bu iki durum arasını ayırt edici bir sınır konulması gerekir. Bunun sonucunda, kadının temizlik dönemi içinde olması, onun tabiî olarak arzulanırlığına, hayız halinde olması da, tabiî olarak ondan nefret edilebileceğine mazinne kılınır. Arzulanır halde ol­masına rağmen kadının boşanmış olması, boşama sâikinin aklî bir maslahat olduğunu gösterir. Kadının temizlik dönemi sonrası ha­yız görmesi arkasından tekrar temizlenmesi, pejmürdelikten çıkıp temizlenip süslenmesi gibi hallerinin değişmesine ve aradan uzun süre geçmesine rağmen adamın boşamada kararlı olması, gerçek­ten maslahata dayalı akılcı bir kararın bulunduğuna ve mahza tedbîre yönelik olduğuna delâlet eder.

İşte bu yüzden Rasûlullah (s.a.), talâk halinde iken kadının boşanmasını mekruh görmüş ve ona dönmesini, dönüşün arkasın­dan yeni bir hayız görmesini ve temizlenmesini, boşayacaksa on­dan sonra boşamasını emretmiştir.

Hem hayız içerisinde kadının boşanması halinde şöyle bir sa­kınca daha vardır: Eğer bu hayız, iddetten sayılacak olsa, iddet müddeti azalacak; sayılmayacak olsa, iddet uzayacak ve bu sebep­le kadın mağdur olacaktır. İddetle ilgili âyette geçen kur' kelime­sinden maksadın hayız ya da temizlik dönemi olması arasında bu açıdan fark yoktur. Her iki halde de, Allah Teâlâ'nın "üç kur' id­det beklerler" şeklinde koymuş olduğu sınıra ters düşme vardır.[38]

 

Talâkın, Temizlik Döneminde Verilmesinin Hikmeti:

 

Talâkın, sadece kadının temiz olduğu dönem içerisinde ve kendisine dokunulmadan verilebilmesi hükmünün iki gerekçesi vardır:

i. Bu durumda kadına karşı duyulan tabiî arzunun devam et­mekte olması. Çünkü hayızın ardından gelen temizlik süresi içeri­sinde kadınla ilişkiye girildiği zaman, bu, kadına olan rağbetin şiddetini azaltır.

ii. Bu, neseplerin karışmaması için alınabilecek en güzel ön­lemlerden biridir.[39]

 

Talâka Şahit Tutma:

 

Allah Teâlâ, talâka iki şahit tutulmasını emir buyurmuştur.[40]

Bu emrin iki gerekçesi vardır:

i. Irz ve namusla ilgili konularda gerekli ihtimamın gösteril­mesi. Ailenin kurulmasının da, dağılmasının da herkesin gözü önünde yapılmış olması; gizli saklı bir şeyin kalmaması.

ii. Neseplerin karışmaması, kan kocanın daha sonra anlaşa­rak verilen talâkı dikkate almamaları gibi bir duruma imkân ve­rilmemesi.[41]

 

Bir Temizlik Süresi İçinde Üç Talâkın Birden Verilmesi:

 

Rasûlullah (s.a.), bir temizlik süresi içerisinde üç talâkın ve­rilmesini de mekruh görmüştür. Çünkü böyle bir harekette, talâkın üçe ayrılmasında gözetilen serî hikmet dikkate alınmamış olur. Talâkın ayrı ayrı üç defa olması, muhtemel ihmallerin telafi­si içindir. Buna rağmen kişinin böyle bir davranışa girmesi, kendi­sini zor durumda bırakır ve pişman olmasına sebep olur.

Üç temizlik süresi içerisinde üç talâk verilmesine gelince, bu da kişinin kendisini zor durumda bırakması demektir ve pişman olmasına sebep olabilir. Şu kadar var ki, üç ayrı temizlik süresince iyice düşünme imkânı olduğu için, hali, birinci durumdan daha iyi olabilir. Öyle insan vardır ki, onun maslahatı, bu gibi şeylerin özellikle de birinci durumdaki gibi daha ağır davranışların haram kılınmasını gerektirir.[42]

 

HULU'-ZI HAR-LİÂN-İLÂ

 

Hulu:[43]

 

Bil ki: Hulu'da bir tür aşağılık vardır; çünkü evlenilirken ka­dına verilen mal, ondan cinsel yönden istifade karşılığı sayılır. Ni­tekim bu manada Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Vaktiyle siz birbirinizle haşir-neşir olduğunuz ve onlar siz­den sağlam bir teminat almış olduğu halde onu nasıl geri alırsınız;[44]

Rasûlullah (s.a.), bu manayı Hânda da dikkate almış ve şöyle buyurmuştur:                                                                                    

"Sana mal yoktur, eğer kadın aleyhinde doğru söyledi isen; mal fercinin sana helâl olmasına tekabül eder.[45]

Bununla birlikte böyle bir muameleye ihtiyaç duyulabilir. O yüzden hulu' meşru kılınmıştır. "(Kadının boşanması için) erkeğe fidye vermesinde, her iki taraf için de bir günah yoktur.[46] âyetinin ifade ettiği mana budur.[47]

 

Zıhâr:[48]

 

Cahiliye döneminde insanlar, hanımlarını kendilerine haram ederler ve onları analarının sırtına benzetirlerdi. Bundan sonraartık onlara ebediyen yanaşmazlardı. Bunun, kadın için ne kadar zararlı bir muamele olduğu açıktır. Çünkü kadın artık muallakta­dır; ne kocası vardır ki, diğer kadınların kocalarından nasiplendik­leri gibi kocasından nasiplensin, ne de serbesttir ki, başka biriyle evlenebilsin. Bu olay, Rasûlullah (s.a.) zamanında da olmuştu. Hükmünü öğrenmek için Rasûlullah'a (s.a.) sordular. Bunun üze­rine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi;

"Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulu­nan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işi­tir. Çünkü Allah, işitendir, bilendir.

İçinizden zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değil-, dir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüp­hesiz onlar çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, af­fedici, bağışlayıcıdır.

Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söyledikle­rinden dönenlerin, kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi hür­riyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptık­larınızdan haberi olandır.

Buna imkân bulamayan kimse, temas etmeden önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur. Bu (hafifletme) Allah'a ve Rasûlüne inanmanızdan dola­yıdır. Bunlar Allah'ın hükümleridir. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.[49]

Allah Teâlâ, onların bu sözlerini tamamen heder kılmamıştır. Çünkü bu söz, kişinin kendi kendini ilzam ettiği ve diğer yeminler gibi pekiştirdiği bir sözdür. Ancak, cahiliye döneminde olduğu gibi bu haramlığı ebedî bir haramlık da kılmamıştır. Çünkü bunda bü­yük zorluklar vardır. Aksine, keffâret ödenmesine kadar geçici kıl­mıştır. Zira keffâret, günahları ortadan kaldırmak ve mükellefin içinde duyduğu sıkıntıyı sona erdirmek için meşru kılınmıştır.

Bu sözün, yalan bir lâf oluşuna gelince, çünkü kadın, gerçek manada anne değildir; ihbârî olması halinde birinin ismini diğeri hakkında kullanmayı sahih kılacak aralarında hiçbir benzerlik ya da müeavirlik ilişkisi yoktur. İnşâî olması halinde ise, maslahata uymayan zararlı bir tasarruftur; ne Allah Teâlâ'nın semavî şeriat­larda indirmiş olduğu bir hükme, ne de yeryüzünün çeşitli yerle­rinde ehl-i reyce bulunup ortaya konulmuş ilkelere uygundur.

Zıhâr, aynı zamanda çirkin (münker) sözdür; çünkü bu, kendişine iyi davranılması emredilen kadına yapılan bir zulüm ve haksızlıktır, onun zor duruma sokulmasıdır.[50]

 

Keffâretin Ağırlığının Hikmeti:

 

Zıhâr keffâreti olarak, bir köle âzâdı veya altmış fakirin doyu­rulması ya da peşi peşine altmış gün oruç tutulması belirlenmiştir. Çünkü keffâretten maksat, mükellefin gözü önüne gelip, onu yap­mak istediği şeyden alıkoyucu etki icra etmesidir. Bu da, ancak, cimrilik edeceği çok miktarda bir mal harcamak, ya da aşırı dere­cede açlık ve susuzluğa maruz kalmak gibi nefse ağır gelecek bir tâatin gerekmesi halinde mümkün olur.[51]

 

Îlâ:[52]

 

Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Kadınlarından uzak durmaya yemin edenler için, dört ay beklemek vardır. Eğer (bu müddet içinde onlar kadınlarına) dö­nerlerse, şüphesiz Allah bolca bağışlayan ve esirgeyendir (yemin­den vazgeçip kadınına tekrar yanaşabilir).

Eğer (yemin edenler dönmeyip kadınlarını) boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.[53]Cahiliye döneminde insanlar, kadınlarına ebediyen ya da uzun müddet yanaşmamak üzere yemin ederlerdi. Bunda kadına büyük bir zulüm ve zarar vardı. Allah Teâlâ, bu süreyi en fazla dört aya indirdi ve yeminlerinden dönebileceklerini beyan buyur­du.

Ulemâ, dönmenin nasıl olacağı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Kimileri, îlâda bulunan, dört ay sonunda ya güzellikle boşamaya, ya da iyilikle nikâhı altında tutmaya icbar edilir, demişlerdir. Ki­mi de, dört ayın bitimiyle kendiliğinden talâk vuku bulur, demiş­lerdir.

Bu müddetin belirlenmesindeki sır şudur: Dört ay, nefsin cin­sel ilişkiye kesin olarak arzu duyacağı bir zamandır ve bu sürede hasta değilse cinsel ilişkiyi terketmesi kendisi için zararlıdır. Hem bu süre senenin üçte birini oluşturmaktadır. Üçte bir, yarıdan az olan şeyleri belirlemede kullanılır; senenin yansı ise çok [ 375 ]    zaman sayılır.[54]

 

Liân:[55]

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şa­hitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisi­nin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına ye­min ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenler­den ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.

Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ile şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.[56]

Uveymir el-Aclânî ile karısı Hilâl b. Ümeyye arasında geçen liân olayı ile ilgili hadis ise meşhurdur.[57]

Cahiliye döneminde adam karısına zina isnadında bulunur ve aralarında tartışma çıkarsa, çözüm için kâhinlere başvururlardı. Nitekim (Muâviye'nin annesi) Hind bt. Utbe olayında öyle olmuş­tu.

İslâm gelince, böyle bir konuda kâhinlere baş vurmanın asla caiz olamayacağını beyan etti. Çünkü hanîf İslâm dini, bu gibi bâtıl yolların terki esasına dayanıyordu. Hem kâhinlerin doğru mu yalan mı söyledikleri bilinmez iken, kendilerine baş vurulmasında büyük zararlar vardı.

İslâm, zina isnadında dört şahit getirilmesi, aksi takdirde had cezasına çarptırılması hükmünü koca için yerinde görmedi. Çünkü zina ancak halvet halinde olur. Koca evinde olup bitenleri bilir, emarelerini görür; ama aynı şeyleri bir başkası göremez. Bu itibarla İslâm, kocanın diğer insanlar gibi kabul edilip, aynı had hükmüne muhatap kılınmasını kabul etmemiştir. Çünkü koca, hem şer'an hem de aklen evini ve ailesini her türlü hayasızlıktan, arlanmayı gerektirici hallerden korumakla memurdur; kendiharîm-i ismetine, başkalarının girmemesi konusunda yaratılışında bulunan bir gayret (kıskançlık) vardır. Koca, ailesine en ufak kuşku düşmemesini isteyen, karısının iffet ve namusunu korumaya en Çok özen gösteren kimsedir; ona gelecek leke kendisine gelecektir. Eğer bu gibi konularda kadına nisbetle kocanın durumu, diğer in­sanlar gibi kabul edilecek ve koca da dört şahit getirmediği takdir­de had cezasına maruz kalacak olsaydı, o zaman güven kalkar, maslahat mefsedete dönüşürdü.

Olay ilk meydana geldiğinde Rasûlullah (s.a.) tereddüt gös­termiş; bu gerekçelerden dolayı onun için bir hükümde bulunul­mayacağını düşünmüş, bazen de konuyla ilgili indirilen küllî hük­mün ona da tatbik edilmesi gerektiğini düşünmüş ve hatta ona: "Beyyine, aksi halde sırtına had vurulacaktır." demiştir. Olayı ya­şayan kişi, "Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, ben elbette doğruyum; Allah Teâlâ benim sırtımı hadden kurtaracak, suçsuz­luğumu ortaya koyacak bir şey mutlaka indirecektir." demiştir. Sonra da Allah Teâlâ, (yukarıdaki) liân âyetini indirmiştir.[58]

Iiiânın aslı, kocayı iftira haddinden kurtaran lanetle pekişti­rilmiş yeminlerden ibarettir. Yemine yanaşmadığı takdirde kocaya iftira cezası uygulanır. Onun bu yeminleri kadın hakkında töhmet doğurur ve bu yüzden kadın hapsedilir ve kocanın doğru olup ol­madığı kendisine sorulur. Eğer gazapla pekiştirilen yeminlerden kaçınırsa kendisine had cezası uygulanır; yeminleri yaparsa had­den kurtulur.

Kısaca, hakkında beyyine olmayan, heder de edilmeyen, du­yulmayan bir konuda, doğrunun ortaya çıkarılması için lanet ve gazapla pekiştirilmiş yeminler kadar güzel başka bir şey olamaz.

Uygulama, yeminlerden maksadın gerçekleştirilebilmesi için, kadına durumun vehametinin hatırlatılması şeklindedir.

Liân sonunda eşler, artık birbirlerinden ebedî olarak ayrılır­lar ve yeniden bir araya gelemezler. Çünkü aralarında bu olup bi­tenlerden sonra, her biri, diğerine karşı kin ve Öfkeyle dolduktan, kadının fuhuş işlediği herkese yayıldıktan sonra, artık onların bir­birleriyle uyum sağlamaları, aralarında sevgi ve muhabbet besle­meleri genelde imkânsız olur. Nikâh ise, karşılıklı sevgi ve uyum içinde olma esası üzerine kurulu maslahatlar sebebiyle meşru kı­lınmıştır.

Hem bu hükmün baştan bilinmesi, böylesi bir muameleye eş­lerin düşmemesi için bir Önlem de olur.[59]

 

İDDET

 

İddet Beklemenin Hikmeti:

 

Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

"Boşanmış kadınlar, bizzat kendileri üç aybaşı hali (veya üç temizlik müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendi­lerine helâl olmaz. [60]

İddet beklemek, cahiliye döneminde bilinen ve hemen hemen hiç terkedilmeyen bir şeydi. Bunda birçok maslahat bulunuyordu. Bazıları şunlardır:

i. İddet; kadının, kocanın suyundan hamile olup olmadığını belirler. Böylece nesepler karışmaz.

Nesep, insanların üzerinde en çok titizlik gösterdikleri ve ka­rışmaması için önlem aldıkları bir şeydir ve aklı başında insanlar­ca istenir. Nesebe riayet, insanoğluna mahsus bir meziyettir, in­sanları hayvanlardan ayıran özelliklerden biridir. İstibrâ yani rahimin temiz olup olmadığının Öğrenilmesi konusunda dikkate alı­nan maslahat budur.

ii. Nikâh işinin önemini ifade eder. O, ancak insanların bir araya gelmesiyle kurulabilen, uzun bir bekleme sonucu dağılabilen bir kurumdur. Eğer iddet olmasaydı, o zaman evlilik çocukların oyununa benzer; kurulur ve anında bozulurdu.

iii.Nikâhtan beklenen maslahat, tarafların nefislerini, bu akdin sürdürülmesi doğrultusunda açıktan şartlandırmaları ile ancak mümkün olabilir. Şayet, bu nizamın bozulmasını gerektirecek beklenmedik bir hadise meydana gelecek olursa, idâme sureti­nin kısmen de olsa kadın için önemli sayılabilecek bir müddet beklemesi suretiyle devam ettirilmesi kaçınılmaz olacaktır.[61]

 

Boşanmış Kadının İddeti:

 

Boşanmış kadınların iddeti üç kar' süresidir. Kar'dan maksa­dın temizlik süresi ya da hayız hali olduğu söylenmiştir.

Temizlik süresi olduğunu farzettiğimizde iddetin hikmeti şu olacaktır: Temizlik süresi, -daha önce de sözünü ettiğimiz gibi erkeğin kadına rağbetinin olduğu bir zamandır. Bu sürenin üç de­fa tekrarlanması, riayet edilmesi gerekli iddet kılınmıştır ki, koca bu esnada iyice düşünme fırsatı bulsun, pişman olacaksa, telafi yollarına baksın. Rasûlullah'm (s.a.), talâkın nasıl yapılacağını an­latması sonucunda, "Allah Teâlâ'nın, boşanmada dikkate alınma­sını istediği iddet işte budur.[62] buyurmasının manası işte budur.

Kar'dan maksadın, hayız olması halinde hikmet daha da açıktır; çünkü hayız gebeliğin olmadığım belirten şeydir.

Boşanan, küçük ya da yaşlı olması sebebiyle hayız görmeyen bir kadınsa, iddeti üç aydır. Bu durumda üç ay, üç kar' yerine ikâme edilir. Çünkü üç ay, üç kar'ın mazinnesidir ve bu süre so­nunda rahmin temizliği açıktır. Diğer maslahatlar da bu süre içe­risinde gerçekleşir.[63]

 

Hamile Ve Kocası Ölen Kadının İddeti:

 

Kadının hamile olması halinde iddet, gebelik süresinin sona ermesiyle biter. Çünkü doğum ya da düşük rahmin temizliğinin göstergesidir.

Kocası ölen kadının iddeti, dört ay on gündür. Ayrıca kadının bu süre içerisinde yas tutması da gerekir. Bu hükmün gerekçeleri şunlardır:

i. Kadın bu süre içerisinde iken Ölen kimsenin nesebinin ko­runması için nikâhlanamaz, sözlenemez. Bu halde iken kadının süslenmeyi terketmesi hikmet gereğidir. Çünkü süslenmek, iki ta­raflı şehveti tahrik eder. Böyle bir halde iken kadının tahrik olma­sı, büyük mefsedetler içerir.

ii. Kadının kaybettiği kocasına karşı vefa borcu olarak üzül­mesi, pejmürde bir hal alması, ona yas tutması gerekir. Bu, ona vefa göstergesi ve zahiren gözünün sadece onu görmesi manasının tahkiki demektir.

Boşanan kadın ise, yas tutmakla emrolunmamıştır. Çünkü kadın, süslenmeye ve böylece kocasının kendisine olan rağbetini kamçılamaya muhtaçtır. Bu durumda onun süslenmesi, yıkılan yuvalarının tekrar kurulması için bir tedbir mahiyetindedir. Bu gerekçeden hareketle ulemâ, üç talâkla boşanmış bir kadının süs­lenip süslenemeyeceğini tartışmışlardır. Kimi hikmete bakmış, ki­mi de "boşanmış kadınlar" lâfzının umumuna bakmış ve farklı ne­ticelere ulaşmışlardır.[64]

 

Vefat İddetinin Dört Ay On Gün Olmasının Hikmeti:

 

Kocası ölen kadının dört ay on gün iddet beklemesinin hikme­tine gelince, dört ay üç tane kırk gün eder[65] Bu süre ise, cenine ruh üflenme işinin tamamlandığı zamandır. Ceninin hareket et­meye başlaması bundan daha uzun zamanda olmaz. Bu süreye on gün daha eklenerek ceninin hareketinin iyice hissedilir hal alması amaçlanmıştır.

Hem bu süre, normal gebelik müddetinin yarısıdır. Bu süre sonunda hamilelik, ilk bakışta herkes tarafından anlaşılabilir.[66]

 

Boşan  Kadının İddetinin Üç Kar' Olmasının Hikmeti:

 

Boşanmış kadının iddetinin, üç kar', kocası ölen kadının idde­tinin. ise dört ay on gün olarak belirlenmesinin hikmeti şudur: Bo­şanma durumunda hak sahibi hayattadır ve nesep maslahatını bizzat kendisi kollamaktadır, boşadığı karısının hamile olduğunu gösteren emare ve karineleri bilmektedir. Bu durumda kadının, kocaya ait olan şeyi bildirmesi doğrultusunda emrolunması ve kendisine güvenilmesi caizdir. Kadında olan şeyi başkalarının bil­mesine imkân yoktur; ancak kadının bildirmesi yoluyla öğrenilebi­lir. Vefat halinde hak sahibi bulunmamaktadır ve başkası da kadı­nın iç durumunu bilemez, onun hilelerini ölen kocası gibi bilen olmaz. Bu durumda vefat iddetinin herkes tarafından bilinebilecek, bu arada hayız halini de gerçekleştirecek -çünkü temizlik süresi genelde bu kadar uzun sürmez- açık ve munzabıt bir müddet kı­lınması gerekli olmuştur.  [67]                                                            

 

İstibrâ: Cariyenin İddeti:

 

Rasûhıllah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Gebe (cariye) kadınla doğurmadıkça, gebe olmayanla da bir? hayız görmedikçe cinsel ilişkide bulunulmaz.[68]                                

Rasûlullah (s,a.), bir çadır kapısında hemen hemen doğurmak üzere bulunan bir esir kadının yanına uğramış da: "Galiba bu adam (sahibi), bu kadına yanaşıyor." demiş, ashap da evet demiş­ler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Vallahi İçimden geldi, bu adama öyle bir lanet edeyim ki, bu lanet onunla beraber kabrine girsin! Acaba bu adam çocuğu mi­rasçı yapmak kendisine helâl olmadığı halde, onu nasıl mirasçı yapar. Çocuğu köle gibi kullanmak kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl hizmetçi olarak kullanır?[69]

İstibrânın sim, rahmin temizliğinin bilinmesi ve böylece ne­seplerin karışmamasının sağlanmasıdır. Hamile kadınla ilişki ku­rulması halinde tecrübe göstermiştir ki doğacak çocukta iki ben­zerlik bulunur:

i. Suyundan yaratıldığı kimseye (babasına) benzerlik,

ii. Gebelik esnasında ilişkide bulunan kimseye benzerlik. Ni­tekim Hz. Ömer'in bir sözü bunu açıklamaktadır ve Rasûlullah'ın (s.a.), "Allah'a ve âhiret gününe inanan bir kimseye, suyu ile baş­kasının ekinini sulaması helâl olmaz.[70] hadisi bu manayı ima et­mektedir.

"Çocuğu köle gibi kullanmak kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl hizmetçi olarak kullanır?" ifadesinin manası şudur:

Başkasından gebe olan cariye ile ilişkide bulunulması halinde doğacak çocukta iki benzerlik olur ve her benzerlik kendi hükmü­nü icra etmek ister ve diğer benzerliğe ters düşer. Birinciye benzerlik, çocuğun köle olmasını gerektirir; ikinciye benzerlik ise, adamın kendi çocuğu olmasını gerektirir. Birincinin hükmü köle­liktir ve efendisine hizmet etmesi üzerine vaciptir. İkincinin hük­mü ise hürriyet ve mirastan hak sahibi olmasıdır.

Görüldüğü gibi bu halde yapılan cinsel ilişki, şer'î hükümler­de karışıklığa yol açmaktadır; bu yüzden de yasaklanmıştır.

Allah'u a'lem![71]

 

ÇOCUK VE KÖLELERİN EĞİTİMİ

 

Nesebin Korunması Cibillî Bir İstektir:

 

Bil ki: Nesep, bütün insanlığın korunmasını istediği cibillî bir bağdır. İnsanın yaşamasına elverişli hiçbir bölgede, kendisinin, babasına ve dedesine nisbet edilmesini sevmeyen, bu nisbete dil uzatılmasını hoş gören kimse bulamazsın. Nesepte bulunan aşağı-lık sebebiyle ya da bir yarar elde etme ya da bir zarar savma gibi bir amaçla arızî olarak bu genel hüküm dışına çıkan istisnalar ola­bilir.

Keza bütün insanlar, kendisine nisbet edilen çocukları olma­sını ve kendisinden sonra onların yerini doldurmasını severler ve bunu elde etmek için son derece gayret gösterirler, çocuk elde et­mek için bütün çabalarını ortaya koyarlar. Bütün insanların böyle bir duygu üzerinde birleşmeleri tesadüf olamaz; bu ancak onlarda cibillî olan bir özelliğin sonucu olur.

Allah Teâlâ'nın göndermiş olduğu şeriatların temelinde, cibillî mahiyet arzeden, uğrunda münakaşaların olduğu, meşak-katların göğüslendiği bu maksatların korunması ve her hakkın sa­hibine verilmesi, zulüm ve haksızlıkların yasaklanması ilkesi ya­tar.

Bu itibarla şeriatın nesepten söz etmesi ve bu konuda ilkeler koyması gerekir. Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Çocuk, yatağa aittir; zina edene taş vardır.[72]

Taştan maksadın, recim olduğunu söyleyenler olduğu gibi, mahrumiyet olduğunu söyleyenler de olmuştur.[73]

 

Çocuk Sahibi Olma, Ancak Meşru Yoldan Olur:

 

Cahiliye döneminde insanlar, çeşitli yollardan çocuk sahibi ol­mak isterlerdi ki, bunların çoğunu şer'i kıstaslar tecviz etmez. Bunlardan bir kısmım Hz. Âişe (r.a.) beyan etmiştir.[74]Rasûlullah (s.a.), gönderilince bu kapıyı kapamış, zina edeni mahrum kılmış­tır.

İnsan neslinin bekası için zorunlu olan maslahatlardan biri de, adamın karısının kendisine ait olması ve bir kadının bir erkek­ten başkasıyla ilişkiye girmesinin temelden yasaklanmış olması­dır. Bunun tabiî bir gereği de, bu düzgün yol üzere yürümeyen ve kadının kendisine aidiyeti şartını aramaksızın çocuk sahibi olmayı arzu eden kimselerin mahrumiyetine hükmetmek olacak, böylece onların burunları yere sürtülecek ve yaptıkları işin hor ve hakirliği belirtilmiş olacak, daha baştan böyle bir amaç beslemesine im­kan verilmemiş olacaktır. "Zina edene taş vardır." hadisi, -eğer taştan maksat recim değil de, mahrum kılınması ise- işte bu ma­naya işaret eder. O zaman hadis, mahrumiyet ifadesi olarak, "Elinde toprak var", "Elinde taş var" denilmesi gibi olur.

Sonra hakların karşı karşıya gelmesi ve herkesin kendisinin haklı olduğunu iddia etmesi halinde, bir tercihe gitmek gerekecek­tir. Tercih, elinde açık hücceti bulunan ve evliliği herkesçe duyul­muş olanın takdim edilmesi şeklinde olacaktır. Kendisinin ayıp­lanmasını gerektiriri, üzerine had uygulanması kapısını aralayıcı bir şeyi iddiada bulunan, yahut Allah'a isyan etmiş olduğunu itiraf eden, işlediği halt da ancak kendi itirafı sonucu bilinebilen kimse­nin tarafına gelince, ona lâyık olan kendisinin dikkate alınmama­sı, hak sahibi yerine konulmaraasıdır. Rasûlullah (s.a.) böylesi bir manayı dikkate almış ve liân olayında mehir talebinde bulunan kocaya şöyle buyurmuştur: "Yalan söyledi isen, bu mal talebi se­nin için ondan daha uzaktır.[75]

"Zina edene taş vardır." hadisinde detaştan maksadın re­cim olması halinde- bu manaya işaret bulunmaktadır.[76]

 

Gerçek Babadan Başkasına İntisap Etmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim, babası olmadığını bildiği halde babasından başka­sını baba iddia ederse, ona cennet haramdır.[77]

Öyle insanlar vardır ki âdî maksatlar edinirler ve bunun so­nucunda babasından yüz çevirir ve bir başkasına intisap ederler. Bu bir zulüm ve isyandır; çünkü gerçek babayı hüsrana uğratmak­tadır. Zira baba neslinin kendisine nisbet edilerek devam etmesini istemektedir; çocuk ise onun bu arzusunu boşa çıkarmaktadır. Hem bu, bir nankörlük ve varlığına sebep olan babaya karşı edep­sizliktir.

Öbür taraftan yardımlaşma ve dayanışma içinde olma, ma­halle ve şehir düzeninin sağlanabilmesi için zorunludur. Eğer ba­badan kopma kapısı açılacak olsa, o zaman bu maslahat ihmal edilmiş olacak ve kabile nesepleri birbirine karışacaktır. Bu mana­da olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hangi kadın, bir kavme onlardan olmayan bir çocuğu sokar­sa, o kadının Allah katında bir yeri yoktur; Allah onu cennete asla sokmayacaktır. Hangi adam da kendi çocuğunu o kendisine ba­ka baka inkâr ederse, Allah rahmetini ondan esirger ve onu bü­tün mahlukâtın gözü önünde rezil rüsvay eder.[78]

 

İddet Ve Benzeri Konularda Kadının Güvenilirliği:

 

İddet ve benzeri konularda söz kadının olmakta; kendisinden, kocaya ait nesebi başkalarınki ile karıştırmaması istenmektedir. Bu konuda haricî bir müeyyide yoktur. Bu sebeple uhrevî bir mü­eyyideye ihtiyaç duyulmuş ve onun bu şekilde korkutulması gerek­miştir.

Nesebi karıştıran kadının bu şekilde cezalandırılması, onun dünya düzenini bozmaya çalışması ve insan türünün doğasında bulunan şeye ters hareket etmesi yüzündendir. Bu, Mele-i a'lâ'nın buğzunu gerektiren bir harekettir; çünkü onlar insan türünün salâhı için dua etmekle memurdurlar. Kadın ise bozulması için ko­şuşturmaktadır.

Adam, çocuğunu inkâr ettiği zaman, nesebi olmayacağından onu ömür boyu zillet ve hiç bitmeyen bir ar duygusu içine itmiş olur; nafakasını temin edecek kimsesi olmayacağından maddî yön­den onun telefine sebep olur. Bu davranışıyla o, bir bakıma çocuk­larını öldürmüş gibi olur. Ayrıca çocuğun anasını da, Ömür boyu devam edecek bir zillet ve arlanma içine sokar.[79]

 

AKÎKA

 

Akîka Sünnettir:

 

Bil kî: Araplar eskiden beri çocukları için akîka kurbanı ke­serlerdi. Akîka, onlarca gerekli bir şeydi ve güçlü bir âdetti. Bun­da, millî (dinî), medenî ve nefsânî yönden birçok maslahat vardı. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), bu güzel âdeti olduğu gibi bıraktı, üs­telik onunla kendisi de amel etti ve insanları teşvikte bulundu.

Bu maslahatlardan bazıları şunlardır:

i. Akîka, nesebin sübûtunun güzel bir yolla duyurulmuş ol­masını sağlar. Hoşlanılmadık şeyler işitilmemesi için, nesebin sübûtunun şöyle ya da böyle yayılması gereklidir. Sokak sokak do­laşıp da benim bir çocuğum doğdu diye bağırmak hiç de güzel bir şey olmaz. Bu durumda böyle güzel bir yolla duyurulması taayyün eder.

ii. Sehâvet dürtüsüne uymak, cimrilik dürtüsüne karşı koy­mak anlamı taşır.

iii. Hıristiyanlar, bîr çocukları olduğu zaman "ma'mûdiyye" adını verdikleri sarı bir su ile vaftiz ederler ve çocuğun bununla hıristiyan olduğunu söylerlerdi. Onların bu sözlerine nisbet (müşâkele) olmak üzere şu âyet inmiştir: "Allah'ın boyası (ile bo­yalanın). Boya yönünden Allah'tan daha güzel kim olabilir?![80]

Bu durumda hanîf müslümanların, onların yaptıklarına nis­bet olsun diye, çocuğun Hz. İbrahim ve Hz. İsmail şeriatına tabi hanîf biri olduğunu ihsas edecek bir şey yapmaları müstehap ola­caktır. Onlara has olan fiiller arasında en meşhur ve nesiller arasında kuşaktan kuşağa tevarüs olunanı, icmâ ile sabit olan onun oğlunu kurban etmek istemesi, sonra Allah Teâlâ'nın her ikisine de in'âmda bulunarak İsmail yerine büyük bir koç fidye indirmesi­dir. Onların şeriatlarında yer alan hükümlerden en meşhuru da hacdır; hacda ise tıraş olma ve kurban kesme vardır.

Bu durumda kurban ve tıraş yoluyla onlara benzemeye çalış­mak, hanîf İslâm şeriatının yüceltilmesi ve çocuğa, bu şeriata has olan işler yapıldığının ilânı olacaktır.

iv. Çocuğun ilk doğduğu anda yapılan bu fiil, kendisine -Hz. İbrahim'in yaptığı gibi- sanki oğlunu Allah yolunda feda etmiş gi­bi gelir. Bu ise, ihsan ve tâatle ilgili fiilleri müteselsil olarak hare­kete geçirir. Nitekim bu manayı, Safa ile Merve arasında sa'ydan bahsederken anlatmıştık.[81]

 

Akîka Kurbanı Doğumun Yedinci Gününde Kesilir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Çocukla birlikte akîka vardır; onun için bir kan akıtın ve on­dan ezayı giderin.[82]                                                             

"Çocuk, akîkası karşılığında rehinedir; yedinci günde onun için kurban kesilir, isim konulur ve tıraş edilir.[83]

Akîka kurbanı kesilmesi emrinin gerekçesini zikretmiştik. Bunun yedinci günde olması ise şunun içindir:

Doğum ile akîka arasının ayrılması gerekir. Çünkü aile, ilk anda annenin ve çocuğun sağlığının düzene girmesi için uğraşır­lar. Bu durumda onların meşgalelerini artıracak başka bir şeyle yükümlü tutulmaları uygun olmaz. Hem nice insan vardır ki, za­man ayırmadan bir koyun bulup da kurban edemez. Hal böyle iken bu kurbanın ilk gün kesilmesi emredilecek olsaydı, işleri zor­laşırdı. Yedi gün, doğumla akîka arasını ayırmak için elverişli bir zamandır ve fazla uzun da değildir.

Çocuktan ezâ verici şeylerin izale edilmesine yani saçlarının kesilmesine gelince, bu hacıya benzemek içindir ki daha Önce bah­setmiştik.

Ad konulmasının bu gün yapılması ise, çocuğun daha önce is­me ihtiyaç duymamasındandır.[84]

 

Rasûlullah'ın (s.a.) Akîkası:

 

Rasûlullah (s.a.) torunu Hasan için bir koyun akîka kurbanı kesmiş[85] ve, "Ya Fâtıma! Başını tıraş et ve saçının ağırlığınca gü­müş tasadduk et!" buyurmuştur.[86]

Gümüş tasadduk etmenin hikmeti şudur: Çocuğun cenin ha­linden, doğumla anasından bağımsız hale gelmesi, bir nimettir; onun için şükür gerekir. Şükrün en güzel yolu da, onun karşılığı­nın verilmesi manasını ihsas edecek bir şey ile olur. Çocuğun saçı, ceninlik dönemine ait oluşumdan arta kalan şeydir. Onun gideril­mesi, tıfıllık dönemi oluşumunun müstakilliğine bir işaret olur ve bu, onun saçının tıraş edilerek ağırlığınca gümüş tasadduk edilme­si yolunda bir emri gerekli kılar.

Tasadduk için gümüşün seçilmesi, altının pahalı olması ve bu yüzden herkesin onu bulamamasındandır. Çocuğun saçı ağırlığın­daki diğer nesnelerin ise bir değeri olmaz.[87]

 

Çocuğun Kulağına Ezan Okumak:

 

Rasûlullah (s.a.), kızı Hz. Fâtıma ile Hz. Ali'nin oğlu olan to­runu Hz. Hasan'ın doğumunda kulağına namaz ezanı gibi ezan okumuştur.

Bunun sırrını, akîkanın dînî yönden maslahatı sadedinde an­latmıştık. Çünkü ezan İslâm'ın en önemli nişane ve alâmetlerin­den biridir. Sonra çocuğa ezanın tahsisi gerekir. Bu da ancak kula­ğına sesli olarak okunması suretiyle olur. Daha önce de bahsedildi­ği üzere ezanın özelliklerinden biri de, şeytanın ondan kaçmasıdır. Şeytan, çocuğun ilk gelişmesi anında ona eza verir. Hatta, doğum anında ilk çığlığının da şeytanın karnına dürtmesi yüzünden oldu­ğu belirtilmiştir.[88]

 

Oğlan Çocuğu İçin İki Kız Çocuğu İçin Bir Koyun Kurban Edilmesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Erkek çocuk için iki koyun, kız çocuğu için de bir koyun akîka olarak kurban edilir.[89]                                                      

Oğlan çocuğu için, şayet bulması halinde akîka olarak iki ko­yun kurban etmesi müstehaptır. Çünkü erkek çocuğu, ailenin güç­lenmesi açısından kızlardan daha faydalıdır. Bu itibarla, daha faz­la şükretmiş, onun önemini daha iyi vurgulamış olmak için iki kurban kesilmesi münasip olur.[90]

 

Allah Teâlâ'ya En Sevimli Gelen İsimler:

 

Rasûhıllah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ'ya en sevimli gelen isim, Abdullah ve Abdurrahman'dır.[91]

Bil ki: En önemli şer'î maksatlardan biri, her vesileyle Al­lah'ın adının anılmasını sağlamak, zorunlu ihtiyaçların giderilme­si esnasında O'nun adına da yer vermektir. Böylece her vesileyle Hakk'a çağrı sağlanmış olacaktır. Çocuğun bu şekilde isimlendiril­mesi ve çağrılması tevhidi ortaya koyacaktır.

Ayrıca Araplar ve diğer kavimler, çocuklarına tapındıkları tanrılarının isimlerini verirlerdi. Rasûlullah (s.a.), tevhîd esasları­nı yerleştirmek üzere gönderilince, ad koyma konusunda da bunun izinin görülmesi ve çocuklara tevhidi çağrıştıran isimler konulma­sı gerekli olmuştur.

Özellikle bu iki ismin, Allah'ın diğer isimlerine nisbet edilen isimlerden daha sevimli olması, bu iki ismin Allah'ın en meşhur isimleri olmasındandır. Bu iki isim, Allah'tan başkası için kullanıl­maz; diğer isimler ise kullar için de kullanılır.

Çocukların Muhammed ve Ahmed diye isimlendirilmesinin müstehap olmasının gerekçesi de bu izahtan anlaşılabilir. Çünkü insanlar, çocuklarını seleflerinden büyük zevatın isimleriyle isim­lendirmeye düşkündürler. Müslümanlar da bu isimlerle, aynı şeyi yapmış olurlar. Hem bu isimler, çocuğun onun ümmetinden oldu­ğunu açıkça ortaya koyar ve dinî bir motif taşır.[92]

 

En Kötü İsim:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:                             

"Kıyamet gününde Allah katında en çirkin isim, insanın Melik'ul-mülâk' diye isimlendirilmesidir.[93]

Bunun sebebi şudur: Dinin en belli başlı temeli, Allah'a saygı göstermek ve O'nu hiçbir şeyle eşit tutmamaktır. Bir şeye saygı duymak, onun adını yüceltmeye götürür. Bu yüzden o şeyin Al­lah'ın adıyla özellikle de "Melik'ul-mülûk" şeklinde en büyük say­gı ifade eden bir isimle isimlendirilmemesi gerekir.[94]

 

Çocuğun Hayatı İçin Ana Babanın Dayanışması Zorunludur:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler.[95]

Allah Teâlâ'nın yüce iradesi, insan neslinin üreme yoluyla de­vam ettirilmesi doğrultusunda gerçekleşmiş, kaza ve kader bu yönde tecellî etmiştir. Çocuğun âdeten kendi başına yaşayıp büyü­mesi imkânsızdır. Bu itibarla mutlaka anne ve babasının onun ha­yatı için gerekli sebepleri hazırlaması gerekmektedir. Bu ise, in­sanların doğalarında yaratılıştan mevcut olan bir kanundur. Bu kanuna muhalefet etmek, onun gerekleri doğrultusunda hareket etmemek, Allah'ın yaratma düzenini değiştirmek ve hikmet-i ilâhînin gerektirmiş olduğu şeyin zıddına koşuşturmak olur. Bu durumda şeriatın bu konu üzerinde durması ve ana babaya uygun düşecek bir şekilde görev taksimatında bulunması gerekir.[96]

 

Ana Bakar, Enızirir; Baba Nafaka Sağlar:

 

Ana için kolay olan ve yaratılış özelliğine uygun düşen görev, çocuğu emzirmesi ve belli bir yaşa gelinceye kadar onun bakımını yapmasıdır. Bu ana üzerine vaciptir.

Babaya uygun olan görev de, çocuğun nafakasını karşılamasıdır. Öbür taraftan çocuğun bakımı, anasını hapseder, onu yorar ve ayrıca geçimini temin için koşuşturmasına zaman ve imkân ver­mez. Bu durumda adalet ilkesi, ananın nafakasının da baba üzeri­ne olmasını gerektirir.[97]

 

Süt Emzirme İki Yıl Boyunca Devam Eder:

 

Bazı insanlar, çocuğu bir an evvel sütten kesmek isterler. Muhtemelen bu, çocuk için zararlı olur. Bu itibarla Allah Teâlâ, çocuğun selâmetini dikkate alarak emzirmeye bir süre koymuştur. Bu süre tam iki yıldır. Aralarında danışma suretiyle daha evvelkesilebileceği konusunda da ruhsat vermiştir. Çünkü çoğu halde çocuk, iki yıl dolmadan normal gıdalarla kendi karnını doyurabile­cek hale gelebilir. Ancak bu, takdiri gereken bir şeydir. Ana baba çocuk hakında en şefkatli ve merhametli kimselerdir, onun sağlık durumunu, huyunu herkesten iyi bilirler. Dolayısıyla kendi arala­rında istişare sonucu daha önceden sütten kesilmesine karar vere­bilirler.

Sonra her iki tarafın birbirine zarar vermesi haramdır. Çün­kü bu hal, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma ruhunu Öldürür. Bu itibarla, şayet annenin, zayıf ya da hasta olması gibi bir sebep­le emzirmeye müsait olmaması halinde, yahut anne ile baba arası­nın ayrılması halinde çocuğun bir başkası tarafından emzirilme­sinde bir sakınca olmaz. Bu durumda hakkın ifasına her iki tara­fın da katılması gerekir. [98]

 

Süt Bedeli:

 

Rasûlullah'a (s.a.), "Benden süt hakkını ne giderir?" diye sor­dular. Rasûlullah (s.a.) cevabında: "Gurre yani bir erkek ya da ka­dın köle.[99]buyurdu.

Bil ki: Süt anne, gerçek anneden sonra annedir. Gerçek anne­ye iyilik etmek gibi ona iyilik etmek de gerekir. Hatta Öyle ki Ra­sûlullah (s.a.), süt annesine ikram etmek için ridasım onun altına yaymış ve buyur etmiştir.

Süt anne, çok da olsa verilen hediyeyi az görebilir; emen de verdiği hediyeyi çok görebilir. Bu durumda bir karışıklık olur. İşte bu düşüncelerle Rasûlullah'tan (s.a.) buna bir sınır getirmesi is­tenmiş, o da sınır olarak bir "gurre" yani erkek ya da kadın köle koymuştur.

Şöyle ki: Süt anne, çocuğu tam şekillenme ve kıvamını alma safhasında emzirmek, kendi kendine yeterli oluncaya kadar onun bakımım yapmak ve bu uğurda bir sürü zahmete katlanmak sure­tiyle, onun boynunda yer eden bir hakka sahip olmuştur. Bu du­rumda, onun bu hakkına uygun olacak karşılık, ona organları me­sabesinde olan bir köle hediye etmesidir. Köle, kadının hizmetinde bulunacak ve işlerini görecektir; böylece bu, onun zamanla yaptığı­na bir karşılık olacaktır.

Belirlenen bu karşılık, icbârî olmayıp, müstehaptır. [100]   

 

Cimin, Kocadan Nafakanın Alınması:

 

Hİnd, Rasûlullah'a (s.a.) şöyle demiştir:

"Şüphesiz Ebû Süfyân cimri bir adamdır; malından izinsiz gizlice almadıkça bana bir şey vermez." Rasûlullah (s.a.) ona:

"Sana ve çocuğuna maruf ölçüde yetecek kadarını al.[101]

Zevcenin ve çocuğun nafakası için yeterli miktarın zabturapt altına alınması zordur. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), bunu kadının diyanetine bırakmış ve maruf ölçüde almasını tekitli bir şekilde şart koşmuştur. Meselenin kadıya götürülmesinden söz etmemiş­tir; çünkü bu her zaman için kolay olmaz.[102]

 

Çocukların Namaza Alıştırılması:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza namaz kılmalarını emredin..." Bu hadisin hikmetinden daha önce söz etmiştik.[103]

 

Hıdâne: Çocuğun Bakımı Hak Ve Vazifesi:

 

Rasûlullah'ın (s.a.) hıdâne konusunda -tarafların anlaşama­ması halinde- kimin daha çok hak sahibi olduğu konusundaki hükümleri farklılık arzetmektedir. Çünkü o, ana babası arasından hangisinin daha uygun olduğuna bakmış ve onu takdim etmiş; ço­cuğa zarar vermek isteyen, onun maslahatını gözetmek istemeyen tarafa iltifat etmemiştir. Zira haset ve zarar verme isteği arkasına düşülemez.

Bir defasında bir kadın gelmiş ve şöyle demiştir:

'Ta Rasûlallah! Şu oğluma karnım yuva, göğsüm çeşme, ku­cağım ise kundak olmuştur. Şimdi ise babası beni boşadı ve çocuğu benden çekip almak istiyor." Rasûlullah (s.a.) ona:

"Evlenmediğin sürece o, öncelikle sana aittir." buyurmuş­tur.[104]

Çünkü anne, hıdâne hak ve vazifesi için daha uygun, çocuğa karşı daha müşfiktir. Ancak bir başkasıyla evlenmesi halinde, kendisi onun yanında köle gibi olur. Yeni koca da çocuğa yabancı­dır, dolayısıyla ona iyi davranmaz.

Bir defasında da Rasûlullah (s.a.), çocuğu anasıyla babası arasında muhayyer bırakmıştı.[105]

Bu, çocuğun mümeyyiz olması halindedir.[106]

 

Müslümanlar Arasında İyilik:

 

Bil ki: İnsan, yaratılış itibariyle medenîdir; yaşantısını nor­mal biçimde sürdürebilmesi için mutlaka aralarında dayanışma ve iş bölümü içerisinde olmaları gerekir. Dayanışma ise, ancak arala­rında olacak ülfet ve muhabbetle mümkündür. Ülfet ise, yardım­laşma ve karşılıkla saygı sonucu oluşur. Yardımlaşma hep aynı düzeyde olmaz; yardımlaşmanın çeşitli mertebeleri olur. Bu fark­lılığa göre, iyilik ve sıla türü de değişir.

Bunun en alt mertebesi, müslümanlar arasındaki mevcut iyi ilişkilerin sürdürülmesidir. Rasûlullah (s.a.) bu ilişkileri beş ola­rak belirlemiş ve şöyle buyurmuştur:

"Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâma mukabele etmek, hasta ziyaret ve hizmetinde bulunmak, cenaze merasimlerine katılmak, davete icabette bulunmak, aksırana ha­yır duada bulunmak." Bir rivayette altıncı olarak, nasihat isteye­ne akıl vermeyi eklemiştir.[107]

Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: "Açı doyurun, esiri kurtarın!'[108]

Bunun sırrı şudur: Bu beş ya da altı şey, külfeti az, ülfeti çok şeylerdir; insanların kaynaşmasını sağlarlar.

Daha sonra giderek güçlenen mahalle sakinleri, komşular ve akrabalar arasındaki ilişkiler gelir. Bu ilişkiler, taziye, tebrikleş-me, ziyaretleşme, hediyeleşme gibi yollarla giderek güçlenir.

Rasûlullah (s.a.) bu yakın ilişkiler sonucu olmak üzere gönül­lü gönülsüz bazı yükümlülükler olacağım beyan buyurmuştur. Bu meyanda, "Kim, mahrem bir yakınına malik olursa, o hür olur[109]hükmünü getirmiştir. Diyet hükümleri de böyledir.[110]

Sonra zevce ve sahip olduğu köleler gibi aile fertleri arasında­ki ilişkiler gelir.

Zevcenin haklarından daha önce bahsetmiştik.[111]

 

Kölelerin Hakları:

 

Kölelerin haklarına gelince, Rasûlullah (s.a.) onlara yapılacak iyiliği iki mertebe üzere kılmıştır:

i. Gönüllü ya da gönülsüz yerine getirilmesi gereken görev­ler.

ii. Mendup olan, bağlayıcı olmaksızın teşvik edilen iyilikler.[112]

 

i. Kölelere Karşı Yapılması Vacip Olan Görevler:

 

Rasûlullah (s.a.), bu meyanda olmak üzere şöyle buyurmuş­tur:

"Yiyeceği ve giyeceği kölenin hakkıdır. Gücü yetmeyecek işle de yükümlü tutulmaz.[113]

Çünkü efendisine hizmetle meşgul olduğundan kendi nafaka­sını kazanmak için vakit bulamaz. Bu durumda onun nafakasının efendi üzerine ait olması gerekir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim kölesine, suçsuz olduğu halde zina isnadında bulu­nursa, ona kıyamet gününde had vurulur.[114]

"Her kim kölesinin burnunu (ya da başka bir organını) keser­se, o köle kendi hesabına hür olur.[115]

Bu hüküm, efendinin böyle bir davranışa gitmesini baştan önlemek içindir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"On sopadan fazla dayak, ancak Allah'ın hadlerinden birinde olur.[116]

Hadisten murat, zulüm kapısının kapatılması ve had üzerine ziyade olarak tazîrde aşırılığa kaçılmamasının sağlanmasıdır.

Yahut da murat, kişinin emrettiği bir şeyi yapmaması gibi kendi hakkı ile ilgili bir konuda daha fazla bir ceza vermesinin ya-saklanmasıdır. Bu durumda hadden maksat ise, şeriat hakkı için yasak edilmiş günah olur. Nitekim kişinin "Haddi gerektirecek bir şey işledim" derken kastettiği şey budur.

Bu ikinci izahın daha uygun olduğu kanaatindeyim. Çünkü halifeler, şeriat hakkı ile ilgili konularda on sopadan fazla tazir ce­zası uygulaya gelmişlerdir.[117]

 

ii. Kölelere Yapılması Mendup Olan Davranışlar.

 

Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz için uşağı, sıcağına, dumanına katlanarak ye­meğini hazırlayıp getirdiği zaman, onu kendisi ile beraber oturt­sun; o da yesin. Şayet yemek az olursa, onun eline bir ya da iki lok­ma koyuversin![118]

"Her kim, bir kölesini suçsuz yere döver veya tokatlarsa, onun keffâreti o köleyi âzâd etmesidir.[119]

"Biriniz uşağını döverken, Allah'ın adını anarsa, artık onu dövmesin!"[120]

 

Köle Azadı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim, müslüman bir köleyi âzâd ederse, Allah Teâlâ onun her organına karşılık, azâd edenin bir organını cehennemden âzâd eder.[121]

Âzâd işi, müslümanlarm hallerinin düzelmesi, esirlerinin hürriyete kavuşturulması anlamı taşır. Bu itibarla, onun karşılığı da ona uygun bir şey olacaktır.

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse bir köledeki hissesini âzâd ederse, malı bulunduğu takdirde onun tamamı âzâd olur.[122]

Bu hükmün gerekçesi, aynı hadisteki Rasûlullah'ın (s.a.), "Allah'ın ortağı yoktur," şeklindeki sözünde ifadesini bulmuştur.[123]

Yani âzâd, onu Allah için kılmıştır. Allah İçin kılınan bir şey­de, Allah'tan başkasının ortaklığı olması âdâbdan değildir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, mahrem bir yakınına malik olursa, o hür olur.[124]

Bunun gerekçesi sılayı rahimdir. Allah Teâlâ, sılayı rahimle ilgili bazı yükümlülükler getirmiş; yükümlünün gönüllü ya da gö­nülsüz olmasına aldırmamıştır. Burada hadiste bunun Özel olarak zikredilmesi şundandır: Bir kimsenin mahrem yakınına mâlik ol­ması ve onun üzerinde her türlü tasarrufta bulunması, köle olarak istihdam etmesi ona büyük bir cefadır. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.) bu hükmü getirmiştir.[125]

 

Ümmüveledlik:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Adamın cariyesi, kendisinden bir çocuk doğurduğu zaman, ölümü arkasından hür olur.[126]

Bunun sırrı çocuğa karşı iyiliktir; babasından başkasının anasına mâlik olması çocuğa ağır gelir. Bu itibarla ümmü veledin (satılamaması ve) efendisinin ölümü ile hürriyetine kavuşması hükmü getirilmiştir.

Kölenin kaçması:

Rasûlullah (s.a.), kölenin efendisine hizmet etmesini vacip, kaçmasını da haram kılmış ve şöyle buyurmuştur:

"Hangi köle kaçarsa, dönünceye kadar zimmetten[127]  uzakolur.[128]

 

Velâ Hakkı:

 

Velâ hakkı, âzâd edene aittir. Âzâd edilen kölenin, eski efen­disinden başkasına intisap etmesi da haram kılınmıştır.[129]

 

Ana Babaya İtaatsizlik:

 

Bütün bunlardan daha büyüğü ana baba hakkıdır. Bu konu­da Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ana babaya itâtsizlik, en büyük günahların başında gelir.[130]

Ana babaya iyilik ancak şu sıralayacağımız şeylerle gerçekle­şir:

i. İhtiyaç duymaları halinde nafakalarının sağlanması,

ii. İhtiyaç duymaları halinde hizmetlerinde bulunulması,

iii. Çağırdıklarında icabette bulunulması,

iv. Günah olmadıkça, emrettikleri şeyin yapılması,

v. Sık sık ziyaret edilmeleri,

vi. Onlarla güzel ve yumuşak konuşulması,

vii. Onlara karşı öfke ve kızgınlık belirtisi gösterilmemesi, öf bile demlmemesi,

viii. Onların isimleriyle çağrılmaması,

ix. Önlerine geçilmemesi, arkalarından yürünmesi

x. Gıyabında gıybet edenlere mani olunması, onlara eza,ve­renlere karşı konması,                                           .          xi. Mecliste onlara saygılı olunması,             

xii. Onların affı için Allah'a dua edilmesi... Allah'u a'lem!     [131]                                         

 

ÜLKE SİYASETİ

Halifenin Gerekliliği:

 

Müslüman toplum içerisinde mutlaka bir halifenin bulunması gereklidir. Birçok maslahatın gerçekleşmesi buna bağlıdır. Bu maslahatları iki grupta toplamak mümkündür:

i. Ülke siyasetine dönük olan maslahatlar. Bunlar, ülkenin askerî yönden savunulması, zâlimlerin zulmüne son verilmesi, da­vaların çözüme bağlanması... gibi şeylerdir. Bu tür ihtiyaçlardan daha önce söz etmiştik.

ii. Millî/dinî siyasete dönük olan maslahatlar. İslâm dininin diğer dinlere üstün kılınması, ümmet içerisinde bir halife olmaksı­zın mümkün değildir. Bu görevleri cümlesinden olmak üzere hali­fe, dinden çıkanlara, haramlığına dair nass bulunan şeyleri irtikap edenlere ya da farz olduğuna dair nass bulunan yükümlülükleri terkedenlere son derece şiddetli bir şekilde karşı koyacak, diğer din sâliklerini zelil kılacak ve onlardan horlayıcı bir şekilde cizye alacaktır. Aksi takdirde müslümanlar ile onlar mertebece müsavi olacaklar; iki fırkadan birinin diğerine üstünlüğü belirmeyecek ve onların düşmanlıklarım engelleyecek bir mani bulunmayacaktır.[132]

 

Hilâfete İhtiyaç Duyulan Alanlar:

 

Rasûlullah (s.a.), hilâfete ihtiyaç duyulan alanları dört başlık altında toplamıştır. Bunlar:

i. Mezâlim,

ii. Hadler,

iii. Kaza,

iv. Cihâd.                                                                              

Sonra konu ile ilgili küllî esasların belirlenmesine ihtiyaç du­yulmuş, cüz'îyat ise devlet başkanlarının takdirine, tebasma karşı iyi davranma ilkesine bırakılmıştır.[133]

 

Hilâfetle İlgili İlke Ve Esasların Belirlenmesi:

 

Hilâfetle ilgili ilke ve esasların belirlenmesinin çeşitli sebep­leri vardır:

1. Hilâfet görevini üstlenen kimse zâlim ve zorba biri olur; hevâ ve heveslerinin peşinde koşturur, hak ve hakikata uymaz. Bu, onun halkı ifsadına sebep olur. Bu haliyle onun halka olan za­rarı, umulan faydasından çok olur. Yaptıkları şeyin doğru olduğu­nu iddia eder, maslahata tabi olduğunu söyler. Bu durumda ko­nuyla ilgili genel esasların belirlenmesine ihtiyaç vardır; bunlara muhalefet edenlerin durumları açık olacak ve muahaze edilmeleri, halkın bu ilkelere dayanarak halifeye karşı koymaları sağlanacak­tır.

2. Halife, insanlar arasında adaleti sağlamak, zâlimin zulmü­ne mani olmak zorundadır. Verilecek ceza, hacet miktarı kadar ol­malı; fazla ya da eksik olmamalıdır. Davaların sonuca bağlanması konusunda hak ölçülerine göre hüküm vermelidir. Aksi takdirde halkın kendisine güveni kalmaz ve ihtilâf doğar. Mağdur olan ta­raf ve yakınları, içlerinde intikam duyguları beslerler ve bu gadir­likte bulunmaya kadar götürür. Ona karşı içlerinde kin ve güven­sizlik yer eder. Kendi başlarına ihkâk-i hakka kalkarlar. Bu ise çok büyük bir mefsedettir.

3. Pek çok insan, ülke siyasetinde neyin hak ve doğru olduğu­nu idrak edemez. Buna rağmen ictihâd ederler ve sağa ya da sola yalpalarlar. Kimi çok katı olur, çoğu caydırıcılıkta az bulur; kimi gevşek ve yumuşak olur, azı çok görür. Kimi sahib-i telkin olur ve her davacıyı haklı sanır. Kimi sarp ve ayarsız olur ve insanlar hakkında kötü zanlar besler. Bütün bunların en ince ayrıntılarına kadar zabturapt altına alınması mümkün değildir; çünkü bu bir takat üstü yükümlülük olur. Bu durumda kaza ile ilgili esasların munzabıt ve iyice belirlenmiş olması gerekir. Zira insanların ay­rıntılar üzerinde ihtilâf etmeleri, esaslar üzerinde ihtilâf etmeleri yanında daha hafif kalır.

4. Kanunlar, şeriattan neşet etmesi halinde, Hakk'a yaklaştı­ran birer kurbet olması açısından namaz ve oruç mesabesinde olur. Sünnet, halka hakkı hatırlatır.

Kısaca siyâsetle ilgili her şeyin, şehvanî ya da sebu'î[134] nefis sahibi kimselere havale edilmesi mümkün değildir. Halifelerin ne kadar âdil ne kadar zâlim olduklarını bilme imkânı yoktur. Teşrf ve miktarların belirlenmesi konularında zikrettiğimiz bütün izah­lar, aynısıyla burada da geçerlidir.

Allah'u a'lem![135]

 

HİLÂFET

 

Halifede Bulunması Gereken Şartlar:

 

Halifede bazı şartların bulunması şarttır. Bunları aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür:

1. Akıllı, ergen, hür, erkek, cesur, görüş sahibi olması; görme, duyma ve konuşma özürlü olmaması, insanlar tarafından kendinin ve kavminin şerefinin tanınmış olması, kendisine itaatten kaçınıl­mayacak biri olması, onun ülke siyasetinde hakka tabi biri olduğu­nun bilinmesi:

Bütün bu sayılan şartlar, akl-ı selimin gerekli gördüğü vasıf­lardır. Ülkelerinin birbirinden uzak, dinlerinin birbirinden farklı olmasına rağmen bütün insanlar, bu saydığımız şartlar üzerinde hemfikirdirler. İnsanlar, halife tayinininden beklenen maslahatla­rın gerçekleşebilmesinin bu sayılan evsafın onda bulunmasına bağlı olduğunu gördüklerinden, bu şartlardan bir kısmının bulun­maması halinde, olması beklenen sonucun doğmadığını bildikle­rinden dolayı böyle bir ittifaka ulaşmışlardır. Bu şartları taşıma­yan bir halife karşısında hoşnutsuzluklarını izhar etme, ya da kin­lerini içlerine gömerek susma eğilimini göstermişlerdir. İranlıla­rın, bir kadını başlarına geçirmeleri hakkında olmak üzere Rasû-lullah'ın (s.a.) "Başlarına bir kadın geçiren hiçbir kavim iflah ol­mayacaktır[136]buyurması bu anlamda söylenmiştir.

İslâm şeriatı, peygamberlik hilâfeti için daha başka şartlar da aramıştır. Bunlar şunlardır:

2. Müslüman olması, ilim ve adalet sahibi bulunması:    

Çünkü bu şartlar olmadan, dinî maslahatların gerçekleşmesi mümkün değildir. Bütün müslümanlar bu şartlar üzerinde icmâ etmişlerdir. Bu konuda asıl şu âyet-i kerîmedir:

"Allah, sizlerden iman edip, iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi, kendilerini de yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip, seçtiği di­ni (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikle­ri korku döneminden sonra, onun yerine onlara güven sağlayaca­ğını va'detti. Çünkü onlar, bana kulluk ederler; hiçbir şeyi eş tut­mazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl bü­yük günahkârlardır.[137]

3. Halifelerin Kureyş'ten olması:

Rasûlullah (s.a.) "İmamlar, Kureyş'tendir.[138]buyurmuştur. Bu hükmün gerekçesi şudur: Allah Teâlâ'mn peygamberinin dili üzere açıklamış olduğu hak, Kureyş'in dili ve onların âdetleri içerisinde gelmiştir. Miktarlar, hadlerle ilgili olarak getirilen be­yanların büyük çoğunluğu, onlarca bilinen ve kullanılmakta olan şeylere dayanır. Pek çok hükmün teşrî kılınmasını hazırlayan şey, onlarda mevcut bulunan durumlardı. İnsanlar içerisinde bu dine en çok sahip çıkan ve onu benimseyen kimseler onlardı.

Hem Kureyş, Rasûlullah'ın {s.a.) mensup olduğu kavmiydi. Bu itibarla, onların, Hz. Muhammed'in (s.a.) getirdiği dinin yücel-tilmesinden başka şeref aramalarını düşünmek imkânsızdır. Bu haliyle onlarda, hem din hem de kavmiyet hamiyeti bir arada bu­lunuyordu ve şer'î hükümlerin uygulanması ve onlara sımsıkı ya-pışılması konusunda en liyakatli kimseler olarak onlar gözüküyor­lardı.

Öbür taraftan halife olacak kimsenin, hasep ve nesep yönün­den üstün olması sebebiyle bütün İsanların kolayca itaat edecekle­ri bir kimse olması gerekir. Çünkü nesebi olmayan bir kimseyi in­sanlar hor ve hakir görürler. Öteden beri riyasette bulunan ve şe­refli bir kabileden olması, kavminin insanları kendi hakimiyetleri altında toplayıp savaşlar yapmış olması aranır. Kavminin kendisi­ne müzahir olacak, destek verecek ve uğrunda canlarını feda ede­cek bir Özellikte olması gerekir. Bu sayılan özellikleri o gün özel­likle de Rasûlullah'ın (s.a.) gönderilmesinden ve onun sayesinde şerefin doruğuna ulaşan Kureyş'ten başka kendisinde toplayan 1398 J   başka bir kabile yoktu.

Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) bu manaya işaret etmiş ve şöyle demiştir: "Bu iş ancak Kureyş ile olur. Onlar, yurt bakımından Arapların en ortasındadırlar...[139]

Halife olmak için meselâ ayrıca Hâşimî olma şartı aranma­mıştır. Bunun iki sebebi vardır:

i. İnsanların şüpheye düşüp, "peygamber, diğer hükümdarlar gibi davranıp mülkün ehl-i beytine tahsisini istemiştir" demelerine imkân vermemek, böylece meydana gelebilecek irtidat olaylarının önünü almak. İşte bu gerekçeden dolayı Rasûlullah (s.a.), Mek­ke'nin fethi sırasında Ka'be'nin anahtarını, onu isteyen amcası Abbâs b. Abdulmuttalib'e (r.a.) vermemiştir.

ii. Hilâfette önemli olan, insanların ona rıza göstermeleri, üzerinde görüşbirliği etmeleri, ona saygı duymaları; onun da had­leri uygulaması, dinî esasları savunması, hükümleri tatbik etmesi­dir. Bu vasıfların bir arada bulunması, ancak nadir olarak bulu­nur. Bu durumda halifenin bir kavimden değil de, bir aileden ol­masının şart koşulması sıkıntı ve zorluklar doğurur. Muhtemelen o ailede, bu sayılan şartları kendisinde bulunduran herhangi bir kimse bulunamayabilir; ama kavim içerisinde olur. Bu illetten do­layı fukahâ, küçük bir köyün ürünü üzerine yapılan selem akdinin caiz olmayacağını; ama köyün büyük olması halinde bunun caiz olacağını söylemişlerdir.[140]

 

Halife Olmanın Yolları:

 

Halife olma çeşitli yollarla olur:

1. Bey'at: Ehl-i hail ve'1-akdin seçimi ile gerçekleşir. Ehl-i hail ve'l-akd, ulemâ, reisler ve ordu komutanları gibi, müslüman-ların durumuyla ilgili görüş sahibi olan, onlar hakkında hayırhah olan kimselerdir. Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) halifeliği bu şekilde ol­muştur.

2. Istihlâf: Mevcut halifenin, kendisinden sonra halife ol­masını istediği kimseyi tebasına vasiyet etmesi. Hz. Ömer'in (r.a.) halifeliği de bu şekilde gerçekleşmiştir.                                              

3. Şura: Halifenin, belirli sayıda kimselerden oluşan şûra meclisince seçilmesi. Hz. Osman'ın (r.a.) halifeliği de bu yolla ol­muştur. Hatta Hz. Ali'nin (r.a.) halifeliğinin de bu yolla olduğunu söylemek mümkündür.

4. Istîlâ: Halifelik şartlarını kendisinde bulunduran bir adamın zorla hilâfeti ele geçirmesi ve müslümanlar üzerinde hâ­kim olması. Râşid halifeler döneminden sonra gelenler de genelde bu yolla halife olmuşlardır.[141]

 

Halifeye İsyan:

 

Sonra halifelik makamım ele geçiren kimsenin gerekli şartla­rı kendisinde toplamaması halinde hemen ona karşı tavır almak uygun olmaz. Çünkü onun hilafetten alaşağı edilmesi, genelde sa­vaşsız ve hengamesiz mümkün olmaz. Savaş ve hengamede ise, umulan maslahattan daha büyük mefsedet bulunur. Rasûlullah'a (s.a.), bu gibi halifelerle karşılaşıldığında, onlarla vuruşmaları ge­rekip gerekmediği soruldu. Rasûlullah (s.a.), "Hayır, aranızda na­mazı kıldıkları müddetçe..." buyurdu.[142]

Liyakatli emirlere itaat üzerine bey'at aldığı sırada, "Ancak hakkında elinizde Allah'tan bir hüccet bulunan aşikâr bir küfür/ görürseniz o başka!" buyurmuştur.[143]

 

Halifenin Küfrü Gerektirecek Bir Şey Yapması Halinde Öldürülmesi Helâl Olur:

 

Kısaca söylemek gerekirse, halife, dinin zarurî esaslarından birini inkâr etmek suretiyle kâfir olursa, o zaman ona karşı savaş açılması helâl, hatta vacip olur. Aksi durumda, ona karşı isyan et­mek caiz olmaz. Küfre girmesi halinde, orada bulunmasından bek­lenen maslahat ortadan kalkmış, hatta İslâm toplumuna zararlı bir konuma girmiş olur. Dolayısıyla ona karşı savaş açmak, Allah yolunda cihâd halini alır.[144]

 

Devlet Başkanına Ve Onun Naibine İtaat Vaciptir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Müslüman bir kimseye sevdiği, sevmediği her hususta âmirini dinleyip itaat etmesi gerekir. Meğer ki, kendisine günah olan bir şey emredile! Eğer günah olan bir şey emredilirse ne din­lemek vardır, ne de itâat.[145]

Devlet başkanı, iki tür maslahatın gerçekleştirilmesi için ge­reklidir. Dinin ve ülkenin düzeni bu maslahatlara bağlıdır. Rasû­lullah (s.a.) da, sırf bu maslahatları gerçekleştirmek için gönderil­miştir. Devlet başkam, Rasûlullah'ın (s.a.) naibi ve onun emirleri­nin icrâcısıdır. Bu itibarla, ona itaat, Rasûlullah'a (s.a.) itaat ol­makta; ona isyan da Rasûlullah'a (s.a.) isyan sayılmaktadır. Gü­nah olan bir şeyi emretmesi halinde ise, ona itaatinin Allah'a itaat olmadığı, o haliyle onun Rasûlullah'ın (s.a.) naibi olmadığı ortaya çıkmaktadır.                                                                                    

Bu manayı ifade etmek üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur:

"Kim âmire (emir) itaat ederse bana itaat etmiş; kim de âmire isyan ederse bana isyan etmiş olur![146]

"Devlet başkanı (kumandan), ancak bir kalkandır; arkasında savaşılır ve onunla korunulur. Eğer Allah'tan sakınmayı emreder ve adalet gösterirse, bununla kendisine ecir verilir. Bundan başka bir şey emrederse ondan gelen aleyhine olur.[147]

Devlet başkanının kalkana benzetilmesi, müslümanların onun şahsında güçbirliği etmelerine sebep olması ve onları koru­ması yüzündendir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse emîrinden hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin! Zira her kim cemaatten bir karış ayrılır da ölürse, bu bir cahiliyet ölümüdür. [148]

Bu şu sebeple böyledir: İslâm, bu iki tür maslahatı gerçekleş­tirme amacıyla cahiliye döneminden temayüz etmektedir. Halife, bu iki tür maslahatların gerçekleştirilmesi konusunda Rasûlul­lah'ın (s.a.) naibidir. Bu durumda, onların icracısı ve uygulayıcısı olandan ayrılan, cahiliye özelliği üzere devam etmiş olur.[149]

 

Devlet Başkanının Halkına Karşı Sorumluluğu:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın bir sürüye çoban yaptığı hiçbir kul yoktur ki, öldüğü gün sürüsüne hiyanet etmiş olarak ölsün de, Allah ona cenneti ha­ram kılmasın![150]

Halifenin bulunması, maslahatların gerçekleştirilmesi amacı­na yönelik olduğuna göre, halifenin bu maslahatları gerçekleştirmekle memur olması gerekir. Nitekim buna karşılık olarak hal­kın da ona itaat etmeleri emrolunur ki, maslahatların gerçekleş­mesinde her iki taraf da kendilerine düşeni yapmış olsunlar.[151]

 

Devlet Başkanı Ve Memurlarının Maaşı Beytülmalden Karşılanır:

 

Devlet başkanı yalnız başına vergileri tahsil edip, yerlerine dağıtamaz, ülkenin her bir yanında mevcut davalara bakıp anlaş­mazlıklara çözüm getiremez. Bu itibarla ülkenin her bir yerine ka­dılar ve devlet memurları göndermesi gerekir. Bunlar, zamanları­nı kamu yararı ile ilgili işlere harcayacaklarından onların geçimle­rinin beytülmal üzerine olması gerekecektir. Hz. Ebû Bekir (r.a.), halife seçilince söylediği, "Kavmim bilir ki benim işim[152] ailemin geçimini sağlamaktan aciz değildir. Şimdi ben müslümanların işiyle meşgulüm; dolayısıyla Ebû Bekir ailesi bu maldan yiyecek­tir; Ebû Bekir de müslümanlar için çalışacaktır." sözüyle bu mana­ya işarette bulunmuştur.[153]

 

Devlet Memurları Güven Vermelidir:

 

Sonra devlet memurlarının kolaylaştırıcı olmalarının emro-lunması, zimmete mal geçirmesinin, rüşvet almasının yasaklan­ması; halkın da onlara itaat etmelerinin emredilmesi gerekir ki, maksat hasıl olsun. Bu manada olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurmuştur:

"Bazı insanlar, Allah'ın malına haksız yere dalıyorlar[154]on­lar için kıyamet gününde cehennem ateşi vardır.[155]

"Biz kimi bir işte görevlendirir ve kendisine bir maaş tayin edersek, onun dışında aldığı şey zimmettir.[156]

Rasûlullah (s.a.), rüşveti alana, verene (ve aracı olana) lanet etmiştir.[157]

Lanetin sebebi, bu tür davranışların gerçekleşmesi amaçla­nan maslahatla bağdaşmaması ve pek çok mefsedet kapısının ara­lanmasına sebep olmasıdır.[158]

 

Kamu Velayetleri, Onları İsteyenlere Verilmez:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İşe talip olanı, istihdam etmeyiz.[159]                                      

Çünkü onun o mevkiye olan talebi, çoğu kez nefsânî bir garaz sonucu olur. Bu itibarla bu hususun dikkate alınması gerekir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Zekât/vergi memuru size geldiğinde, sizdan hoşhut bir şekil­de ayrılsın.[160]

 

Memurların Ücreti:

 

Sonra kamu hizmetlerinde çalışan kimselerin yaptıkları işe karşılık olarak kendilerine verilecek ücretin takdir edilmesi gerek­miştir ki, devlet başkanı keyfî hareket edip, haklarından daha çok ya da daha az vermesin; memur da kendi başına hareket edip had­di aşmasın. Bu manada Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim bizim adımıza çalışmakta ise, (bekarsa) evlensin, hiz­metçisi yoksa, bir hizmetçi edinsin, evi yoksa bir ev edinsin.[161]

Devlet başkanı sadakaları (zekât vb.) toplamak üzere tahsildar gönderdiği zaman, onun masraflarını karşılayacak bir miktarla birlikte bu sayılan ihtiyaçlarını karşılayabilecek fazla bir miktar vermesi de gerekir. Çoğun bir sınırı yoktur. Sadece masraf­ların karşılanması halinde ise göreve talip olan çıkmaz ve onun zahmetine kimse katlanmaz.[162]

 

MEZÂLİM: CEZA HUKUKU

 

Mezâlimin Önlenmesi Zarurîdir:

 

Bil ki: Peygamberlerin gönderilmesinde güdülen en büyükmaksatlardan bir tanesi, insanlar arasında mezâlime son verilmesi, haksızlıkların önlenmesidir. Çünkü insanların birbirlerine zulüm ve haksızlık etmeleri, onların düzenlerini bozar, insanları sokar ki, bunları izah etmeye lüzum yoktur.[163]

 

Mezâlimin Kısımları:

 

Mezâlim üç kısımdır:

I. Cana karşı işlenen cinayetler, 

II. İnsanların organlarına karşı işlenen cinayetler,

III. İnsanların mallarına karşı işlenen cinayetler.[164]

 

I-Cana Karşı İşlenen Cinayetler

 

Allah Teâlâ'nın yüce hikmeti, bu zulümlerin her bir türünün,insanların o şeyi bir daha işlemelerini önleyecek şekilde güçlü müeyyidelerle önünün alınmasını gerektirmiştir. Bu müeyyidelerinhepsinin aynı düzeyde olması uygun olmaz. Çünkü öldürmek, organ kesmek gibi; organ kesmek de mal telef etmek gibi değildir.[165]

 

En Büyük Mezâlim Öldürmektir:

 

Bu zulümlerin işlenmesine sebep olan sâikler derece derece­dir. Açıktır ki, taammüden adam öldürmek, hata ile öldürme sonu­cunu doğuran ihmal gibi değildir. Bu itibarla en büyük mezâlim,öldürmektir. Öldürmek, en büyük günah olmaktadır; bütün dinler­de bu böyledir. Çünkü Öldürme, nefsin gazap dürtüsüne boyun eğ-mesidir; bu ise insanlar arasında olan fesat yollarının en büyüğü­dür. Öldürmek, Allah Teâlâ'nın yaratılış düzenini değiştirmek, O'nun kurduğu yapıyı yıkmak, O'nun insan türünün neşvünema bulmasına yönelik irâdesine karşı koymak demektir.[166]

 

Öldürme, Üç Türlüdür:

 

öldürme, üç şekilde olur:

i. Taammüden öldürme: Normalde öldürücü olan kesici ve delici ya da küt[167] bir âletle canını çıkarmak kasdıyla olan öldür­medir.

ii. Hata yoluyla öldürme: Öldürme kasdı bulunmaksızın meydana gelen Öldürmedir. Bir insanın üzerine düşerek onu öldür­mek, ya da ağaca attığının bir insana isabet etmesi sonucu öldür­mek gibi.

iii. Şibhu'1-amd: Taammüdene benzer öldürme: Birisine nor­malde öldürücü olmayan -kamçı ya da değnek gibi- bir âletle saldırma ve onu öldürme şeklidir.

Öldürme fiilinin bu şekilde üç kısma ayrılmasının sebebi, da­ha önce işaret ettiğimiz gibi, konulacak olan müeyyidenin fiile iten sâike ve mefsedete karşı koyabilecek mahiyette olmasını temin içindir. Saik ve mefsedetlerin çeşitli mertebeleri vardır. Taammü­den öldürme mefsedet bakımından daha büyük, saik bakımından daha güçlü olduğundan, ona karşı konulacak olan müeyyidenin şiddetli olması ve fazlasıyla caydırıcı bir mahiyet arzetmesi gere­kir.

Hata yoluyla öldürme mefsedetçe daha hafif, saik bakımın­dan daha zayıf olduğundan onun için konulacak olan müeyyidenin (cezanın) hafif tutulması gerekir.

Rasûlullah (s.a.), taammüden öldürme ile hataen öldürme arasında bir çeşit öldürme daha olduğunu ortaya koymuştur. Bu çeşit Öldürme, diğer iki kısmın ortasında yer almakta ve her ikisi­ne de benzerlik arzetmektedir. Bu itibarla onun ayrıca ele alınma­sı ve ikisinden birinin hükmüne katılmaması uygun olacaktır.[168]

 

i. Taammüden Öldürme:

 

Taammüden öldürme hakkında olmak üzere Allah Teâlâ şöy­le buyurmuştur:

"Kim, bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, ona lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.[169]

Âyetin zahirine baktığımızda Allah Teâlâ, taammüden Öldü­ren kimseyi hiç affetmeyecektir. Nitekim İbn Abbâs (r.a.) da bu gö­rüştedir. Ancak çoğunluk ulemâ ve sünnetin zahiri taammüden öl­dürmenin de diğer günahlar gibi olduğunu ifade etmektedir. Bu ağır ifadelerden maksat ise, caydırıcılığı sağlamak içindir ve orada çok uzun süre kalmasının ebedî kalmaya benzetilmesindendir.

Taammüden öldürme durumunda keffâret bulunup bulunma­dığı hakkında ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ, taam­müden öldürmede keffâretten söz etmemiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı, Hürre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür...[170]

Biri diğerinden daha şerefli olan iki Arap kabilesi vardı. Da­ha az şerefli olan, daha çok şerefli olan kabileden adamlar öldür­müşlerdi. Daha şerefli olan kabile: "Elbette köleye karşılık hürü, kadına karşılık erkeği öldüreceğiz; yaralamalarda ise en az iki ka­tını çıkaracağız." demişlerdi. Yukarıdaki kısas âyeti işte bunun üzerine inmiştir.

Âyetin manası -Allah'u a'lem- şöyledir: Öldürmelerde; akıl, güzellik, büyüklük, küçüklük, şereflilik, zenginlik... gibi özel sıfat­lar dikkate alınmaz; sadece isimler ve küllî mazinneler dikkate alınır. Bu itibarla her kadın, diğer kadınlara denktir. Bu yüzden kadınların diyeti -özelliklerde farklı olsalar da- hep aynıdır. Keza hür de hüre, köle de köleye muadildir.[171]

 

Kısasta Muadillik Esastır:

 

Kısasın manası, muadilliktir ve iki kişinin hükümde aynı de­recede sayılması, birinin diğerine üstün tutulmamasıdır; yoksa bi­rinin diğerinin yerine öldürülmesi demek asla değildir.

Sonra sünnet müslümamn kâfire karşılık öldürülmeyece­ğini[172] hürrün köleye karşılık öldürülmeyeceğini[173] erkeğin kadı­na karşılık olarak öldürüleceğini isbat etmiştir. Çünkü Rasûlullah (s.a.), bir cariyeye karşılık olarak bir yahudîyi öldürmüştür.[174]

Rasûlullah'ın (s.a.) Hemedân kavilerine[175] yazdığı mektupta, "Kadına karşılık erkek öldürülür"'ibaresi de blunmaktaydı.

Bu hükmün hikmeti şudur: Bu konuda kıyâs farklılık arzet-mektedir. Şöyle ki, bir açıdan bakıldığında erkeklerin kadınlar üzerine hâkim ve üstün konumda bulunmaları, erkeğin kadına karşılık kısas edilmemesi hükmünü gerektirmektedir. Öbür taraf­tan bakıldığı zaman cins aynıdır; aradaki fark sadece büyük ile küçük, iri bedenli ile zayıf bünyeli arasındaki farklılık gibi olmak­tadır. Bu tür farklılıkları dikkate almak ise gerçekten çok zordur. Nice kadın vardır ki, güzel hasletlere sahip olma bakımından pek çok erkeği geride bırakır. Bu da, kadına karşılık olarak erkeğin kısas edilmesini gerektirmektedir. Bu durumda her iki kıyâsla amel etmek gerekecektir.

Her iki kıyasla amel etmek şöyle olmuştur: Kısas konusunda her ikisi de eşit tutulmuş ve erkek kadın karşılığında Öldürülmüş­tür. Diyet konusunda ise öbür kıyasa itibar edilmiş ve kadın erke­ğe denk tutulmamıştır.

Böyle yapılmasının hikmeti şudur: Kadım öldürmeyi kaste­den, ona karşı kasıtlı cinayet işlemek ve onu öldürmek isteyen kimsenin sert bir ceza ile bu düşüncesinden caydırılması gerekir. Çünkü kadın güçlü değildir; onu Öldürmek fazla zor olmaz. Erkek­lerin Öldürülmesi ise öyle değildir; çünkü öldürülecek erkek karşı koyar ve vuruşur. Bu haliyle kadının öldürülmesi halinde, kısas hükmünün konulması daha da gerekli olmaktadır ki caydırıcı ve Önleyici bir rol oynasın,[176]

 

Müslüman, Kâfire Karşılık Olarak Öldürülmez:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Müslüman, kâfire karşılık olarak öldürülmez.[177]

Bu hükmün sırrı şudur: Şeriatta gözetilen en büyük maksat, hanîf İslâm ümmetini yüceltmektir. Bu da, ancak müslümamn kâfire üstün tutulması, aralarının eşit tutulmaması yoluyla ger­çekleşir.   [178]                                                                                         

 

Baba, Çocuğuna Karşılık Olarak Öldürülmez:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Baba, çocuğuna karşılık olarak kısas olunmaz.[179]

Hükmün gerekçesi şudur: Baba, çocuğuna karşı son derece şefkatlidir, ona olan sevgisi büyük olur. Onun bu hali, taammüden öldürdüğünün emareleri bulunsa bile gerçekte öldürme kasdının olmadığının yahut Öldürmeyi mubah kılacak bir sebepten dolayı öldürmüş olduğunun bir mazinnesidir. Babanın bu halinin, oğlu­nun canım çıkarmaya yönelik bir kasıt taşımadığına delâleti, nor­malde öldürücü olmayan bir âletle öldürmenin delâletinden daha az değildir.[180]

 

ii. Taammüdene Benzer Öldürme:

 

Şibhu'1-amde gelince, bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kim kör bir kavgada taş ile yahut kamçı ile vurularak yahut değnek ile dövülerek öldürülürse, bu hatadır; diyeti hata diyetidir.[181]

Hadisin manası şöyledir: Yani böyle bir durumda öldürülme, hata yolu ile öldürülmeye benzer; taammüden öldürme sayılmaz. Diyeti, asıl itibariyle hata diyeti gibidir; ancak ödenecek şeylerin niteliğinde farklılık vardır. Yahut da altın ve gümüşten ödenmesi halinde aralarında bir fark yoktur, demektir.[182]

 

Ağırlaştırılmış Diyet:

 

Şibhu'1-amd halinde gerekli olan ağırlaştırılmış diyet hakkın­da rivayetler farklılık arzetmektedir. İbn Mes'ûd'un (r.a.) görüşüşöyledir: Dörde ayrılır; yirmi beşi ceze'a, yirmi beşi hıkka, yirmi beşi bint-i lebûn, yirmi beşi de bint-i mehâd[183] şeklinde olur.[184]

Rasûlullah'tan (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Dikkat edin! Kamçı, değnek vb. şeylerle şibhu'l-amd yoluyla öldürmede yüz deve vardır; kırk tanesi karınlarında yavruları olan halifedir.[185]

Başka bir rivayette: "Otuz tane hıkka, otuz tane ceze'a, kırk tane halife. Aralarında sulh olmaları halinde, ne üzerine sulh olmuşlarsa kendilerine o vardır.[186] buyurulmuştur.[187]

 

iii. Hataen Öldürme:

 

Hata yolu ile öldürmede ise hafifletilmiş diyet vardır: Beşe bölünür; yirmi tane bint-i mehâd, yirmi tane ibn-i mehâd, yirmi tane bint-i lebûn, yirmi tane hıkka, yirmi tane ceze'a.[188]

Her iki kısımda da diyet âkile[189] üzerine gerekir ve üç sene içerisinde ödenir.[190]

 

Diyetin Hafifletilmesi Ve Ağırlaştırılması:

 

Öldürme türleri arasında mertebe bakımından farklar olduğu için bunlar, hükümde dikkate alınarak çeşitli yönlerden hafifletme ya da ağırlaştırma yoluna gidilmiştir. Bunları şu şekilde sıralaya­biliriz:

1.  Katilin de aynı şekilde öldürülmesine sadece taammüden öldürmede hükmedilmiştir. Diğer türlerde ise sadece diyet konul­muştur. Yahudilerin şeriatında sadece kısas vardı; başka bir şey yoktu. Allah Teâlâ, bu ümmet için hükmü hafifletti ve taammüden öldürme olaylarında cezayı iki şeyden biri kıldı: Öldürme ya da mal (diyet). Bazen öyle olur ki, diyet almak kan sahipleri için öc al­maktan daha faydalı olabilir. Üstelik müslüman bir can da kurta­rılmış olur.

2. Taammüden öldürmede diyet bizzat katilin kendisi üzerinevaciptir; diğerlerinde ise âkilesine dağıtılır. Böylece müeyyidenin son derece caydırıcı olması amaçlanır. Zira bu kadar çok malı Öde­mek zorunda kalması, katil için çok büyük bir musibet olacaktır; sonunu göre göre cinayet işlemeye kalkışanı ayacak, müeyyide cay­dırıcı olacaktır.

Diğer öldürme türlerinde ise diyet âkileden alınır. Çünkü ka­nın heder edilmesi büyük bir mefsedettir, mağdurların kalplerinin telafi edilmesi maksuttur. Bu gibi konuda katilin tesâhül göster­mesi büyük bir günahtır ve tecziyesi gerekir. Ne var ki yakınlar arasında sıla vaciptir. Bu itibarla ilâhî hikmet, diyet yükünün onlar üzerine paylaştırılmasını gerektirmiş, onların bu konuda gö­nüllü olup olmamalarına bakılmamıştır.[191]

 

Diyetin Âkile Üzerine Yüklenmesinin Hikmeti:

 

Taammüden olmaması halinde öldürmelerde diyetin âkile üzerine yüklenmesi iki sebepten dolayıdır:

i. Hata, kişinin gösterdiği tesâhül (ihmal) sebebiyle her ne kadar muahaze edilmekte ise de, bunun son derece ağır bir mua-haze olması gerekmez. Bu durumda uygun olanı, diyetin katilin yakınları üzerine paylaştırılması ve böylece diyetin ödenmesinin kolay laştırılmasıdır.

ii. Araplar, öteden beri kendi adamlarına sıkıntı içerisinde olması halinde hem bedenen hem de malen yardımcı olurlar ve bu­nu, mutlaka yerine getirilmesi gereken bir sıla, güçlü bir hak ola­rak görürlerdi. Terkini, hakların çiğnenmesi, sılayı rahmin kesil­mesi sayarlardı. Onların bu güzel âdeti, bunun şer'î bir hüküm olarak konulmasını gerektirdi.[192]

 

Taammüden Öldürme Diyeti, Peşin; Diğerleri Taksitle Ödenir:

 

3. Ağırlaştırma ve hafifletme yolundan biri de, taammüden öldürme diyetinin, bir sene içerisinde peşin; diğerlerinin üç sene içerisinde taksitle ödenmesi hükmünün getirilmesidir.[193]

 

Diyetin Ağır Olmasının Hikmeti:

 

Diyette asıl, ödenmesi çok ağır olan, güçlükle ödenebilen,ödenmesi için muazzam sıkıntı ve zahmetlere katlanılan büyük miktarda bir mal olması ve böylece caydırıcılığın sağlanmasıdır. Bu miktar kişiden kişiye göre değişir.

Cahiliye döneminde insanlar diyeti on deve olarak belirlemiş­lerdi. Abdulmuttalip, insanların bu miktarı fazla kale almadıkları­nı, on devenin caydırıcılıktan çıktığını görünce, miktarı yüz deveye çıkardı.

Rasûlullah (s.a,), bu miktarı yüz deve şeklinde olduğu gibi ko­rudu. Çünkü Araplar o vakitler deveyle iştigal eden bir milletti. Şu kadar var ki Rasûlullah (s.a.) getirdiği şeriatın hem Arap hem de Acem bütün uluslar için genel olduğunu, herkeste de Araplar gibi deve bulunmadığını bildiğinden, başka mallardan da diyeti takdir buyurdu.

Buna göre diyet, altından bin dinar; gümüşten on iki bin dir­hem, sığırdan iki yüz baş hayvan, davardan iki bin koyun ya da  olarak belirlenmiştir.[194]

 

Diyetin Âkile Üzerine Dağıtılması:

 

Diyet miktarı olan bin dinarın, üç senede ödenmek üzere meselâ yüz kişiye dağıtılması halinde, kişi başına her bir sene için üç küsur dinar düşer. Ödemenin gümüşten yapılması halinde ise otuz küsur dirhem düşer. Bu miktar, daha az olması halinde kale alınmayacak bir miktardır.

Kabileler arasında farklılıklar bulunur; kimi büyük olur, kimi de küçük. Küçük kabile elli kişi olarak belirlenmiştir. Çünkü en küçük bir köyün oluşması için en az elli erkeğe ihtiyaç duyulur. Bu noktadan hareketledir ki kasâmede elli erkeğe yemin verdilmekte-dir. Büyük kabile de ellinin iki katı kadar olur. Diyet yüz deve kı­lınmıştır ki, çoğu kabile hakkında durumlarının müsavi olması ha­linde her bir kişiye bir ya da iki ya da birden biraz fazla deve düş­sün.

Bazı hadisler, Rasûlullah'm (s.a.) develerin ucuzlaması halin­de diyeti azalttığını, yükselmesi halinde de artırdığını göstermek­tedir. Bence bu uygulama, sadece devecilikle iştigal edenlere mah­sustur. Sen bütün ülkeleri araştırdığın zaman insanların iki kısma ayrıldıklarını görürsün:

i. Ticâretle uğraşıp, muamelelerini altın ve gümüşle yapan­lar. Bunlar şehirlilerdir.

ii. Hayvancılıkla uğraşanlar. Bunlar da bâdiye yaşayanlar­dır. Çoğunluğun durumu böyledir.[195]

 

Hata İle Öldürmede Keffâret:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin, mü'min bir köle âzâd etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir.[196]

Keffârette bir mü'min kölenin âzâd edilmesi, yahut altmış fa­kirin doyurulması vacip kılınmıştır ki, kişi ile Allah arasında olan günahlara keffârret olsun. Çünkü hata yoluyla öldürmede, insan­ların tazyikine maruz kalması sebebiyle pişmanlık doğuracak cay­dırıcılık mevcut bulunmaktadır. Bu itibarla keffâret, kul ile Allah arasında olan günaha yöneliktir.    [197]                                                 

 

Müslümanın Kanını Mubah Kılan Şeyler:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Rasûlullah oldu­ğuma şehâdet eden müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şey­den biri ile helâl olur: Cana karşı can, zina eden evli, dinini terke-dip, cemâatten ayrılan![198]

Bütün dinlerde üzerinde icmâ edilen esas şudur: Eğer, küllî maslahat başka türlü gerçekleşmiyor ve ancak öldürmeye bağlı ise, o zaman öldürmek caiz olur. Bu durumda öldürmemek, daha büyük fitnelere yol açar. "Fitne, öldürmeden daha şiddetlidir.[199] âyeti bu mananın ifadesi olmaktadır.

Rasûlullah'm (s.a.) teşrîye koyulup, had ve sınırlan koymaya başladığında öldürmeyi caiz kılacak küllî maslahatı belirlemek mecburiyetinde idi. Eğer bunu belirlemese de, insanları kendi hal­lerine bırakacak olsaydı, o zaman, öldürülmesinde küllî maslahat olmayan kimseler maslahat var zannıyla öldürülebilirdi. Bu yüz­den Rasûlullah (s.a.) öldürülmesi caiz olanları belirledi. Bunlar şunlardır:

1. Kısas: Öldürmenin önünün alınması için bu zorunludur.

Bunda pek çok maslahat bulunmaktadır ki Allah Teâlâ bunlara, "Ey akıl sahipler! Kısasta sizin için hayat vardır. [200]âyetinde işa­ret buyurmuştur.

2.  Evli kişinin zina etmesi: Zina, bütün dinlerde en büyük günahlardan biridir. Bu, insan fıtratının gerektirdiği bir tepkidir. Çünkü insan, fıtratının bozulmaması halinde gayret (kıskançlık) üzere olur ve diğer hayvanlar gibi asla kendisine ait kadına başka­larının yanaşmasını istemez. Ne var ki insan, kendi aralarında dü­zenin sağlanması ve korunması için ihtiyaç duyulan şeylerin bir hüküm olarak konulmasına muhtaçtır. Bu itibarla aile düzenini bozucu bu suç bu şekilde tecziye edilmiştir.

3. Irtidât: Dinden dönme: Mürted, Allah'a ve dinine karşı cüretkârlık göstermiş, dinin ikâmesinden, peygamberlerin gönde­rilmesinden beklenen küllî maslahata ters düşen davranışta bu­lunmuştur. Bu tür davranışları Önleyici olması için bu ceza konulmuştur.

Bu üç halin dışında, ümmetin kail olduğu saldırganın defedil-mesi (meşru müdâfaa hali), hiçbir kimseyi öldürmemiş olan muha­ribin öldürülmesi bu savaş esirleri hakkında Kur'ân'da yer alan üç hükümden hangisinin uygulanacağının devlet başkanının seçi­mine bırakıldığı görüşüne göre böyledir[201] gibi öldürmeleri de, yukarıdaki üç türden birine irca etmek mümkündür.[202]

 

Kasâme:

 

Bil ki: Cahiliye döneminde insanlar kasâme ile hükümde bu­lunurlardı. İbn Abbâs'm (r.a.) bildirdiğine göre ilk kasâme uygula­ması Ebû Talip tarafından yapılmıştı.

Bu uygulamada büyük bir maslahat vardı. Çünkü öldürme olayı, gizli yerlerde ve karanlık gecelerde olur; beyyine buluna­mazdı. Eğer bu tür öldürmeler heder kılınacak olsaydı, o zaman insanlar öldürmeye karşı cüretkâr olurlar ve her tarafı fesat sarar­dı. Öldürülenin kan sahiplerinin delilsiz mücerred iddialarına da­yalı hareket edilseydi, o zaman da insanlar, kendilerine düşmanlık edenlerin öldürdüğünü ve dolayısıyla cezalandırılmalarını isterler­di. Bu durumda bir köy oluşturacak kadar çok sayıda adamın -el­li erkeğin- yeminlerine baş vurmak gerekmiştir.

Rasûlullah (s.a.) kasâme uygulamasında bulunmuş ve ona dayanarak hüküm vermiştir.

Kasâmenin illeti hakkında âlimlerin ihtilâfi vardır:

i. Bazılarına göre illet; maktulün, üzerinde sopa, boğma gibi yara bere izi bulunduğu halde bir kavmin koruması altında olan mahalle, mescid, yurt gibi bir yerde bulunmasıdır. Bu, Hayber'de üzerinden kanlar olduğu halde ölü olarak bulunan Abdullah b. Sehl olayından çıkarılmıştır.[203]

ii. Bazılarına göre ise illet; maktulün bulunması ve bir kimse üzerinde de katil olduğuna dair bir belirti olmasıdır. Bu belirti (levs), öldürülmek üzere olan kimsenin kendisini öldüren kişiyi söylemesi, yahut kısas için gerekli olan şehâdet nisabından az kimsenin şahitlik yapması gibi bir yolla olur. Bu da, Ebâ Tâlib'in hükmetmiş olduğu kasâme olayından çıkarılmıştır.[204]

 

Kâfirin Diyeti:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kâfirin (muâhidin) diyeti müslümanın diyetinin yarısı­dır.[205]

Bunun sebebi, daha önce zikrettğimiz gibi İslâm ümmetinin üstünlüğünün ortaya konulmasının, müslümanın kâfire tafdil edil­mesinin gerekliliğidir. Hem kâfirin öldürülmesi, Müslümanlar arasında daha az fesada sebep olur; daha az günahtır. Çünkü o, kâfir olması hasebiyle aslında kanı hederdir ve öldürülmesiyle bir kâfir eksilmiş olur. Bununla birlikte rauâhid olması sebebiyle ona dokunulması günahtır, hatadır ve yeryüzünde fesattır. Dolayısıyla bir cinayet olarak kabul edilmesi ancak cezasının hafifletilmesi uy­gun olur.[206]

 

Ceninin Diyeti:

 

Rasûlullah (s.a.) ceninin düşürülmesi sebebiyle gurreye yani bir erkek ya da kadın köle diyet verilmesine hükmetmiştir.[207]

Ceninin iki yönü bulunmaktadır:

i. Başlı başına bir can olması yönü. Bu yönüyle ele alındığın­da bedelinin bir can olması gerekir.

ii. Annesinin bir uzvu gibi ona bağlı olması, müstakil olma­ması yönü. Bu yönden bakıldığı zaman da, diğer yaralamalarda ol­duğu gibi mal diyeti ödenmesi gerekir.

Ceninin düşürülmesinde işte her iki yön de dikkate alınmışve onun diyeti hem mal hem de can -bir erkek ya da kadın köle olarak belirlenmiştir ki, bu son derece adaletli bir hükümdür.[208]

 

II- Organlara Karşı İşlenen Cinayetler

 

İnsanların organlarına karşı işlenen cinayetlerle ilgili hü­kümlerde şu ilkeler göz Önünde bulundurulmuştur:

1. Taammüden olması halinde kısasa başvurulması. Ancak, kısas işlemi cânînin helakine götürebilecekse, o zaman kısas yapı­lamaz.

Bu konuda şu âyet vardır:

"Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa-kûlak, dişe diş.

Yaralar da kısastır (yani her yaralama misli ile cezalandırılır).[209]

Göz, kızdırılmış ayna ile; diş, törpü ile kısas olunur; yerinden çıkarılmaz. Çünkü bunda fazla ezâ verme ihtimali vardır. Yarala­malarda ise bakılır. Eğer mûzıha ise, yaranın derinliği kadar bı­çaktan tutulur ve öylece kısas yapılır. Eğer kemikte kırılma varsa, o zaman kısas yapılamaz. Çünkü helak olmasından korkulur.

Bazı tabiînden, tokata tokat; çimdike çimdik şeklinde olacağı rivayet edilmiştir.[210]

 

Organın İşlevini Yapamaz Hale Gelmesi Durumunda Hüküm:

 

2. insanda mevcut bulunan kuvvelerden birinin artık çalış­maz hale gelmesi durumunda tam diyet gerekir. Tutma, yürüme, görme, işitme, akıl ve cinsel güç gibi kuvvelerden birinin tecavüz sonucunda artık normal işlevini kaybetmesi, kişinin insanlara yük haline gelmesi, kendi başına geçimini temin etmeden âciz hal al­ması, insanlar arasında arlanmayı gerektirecek bir duruma düş­mesi gibi müsle olan, Allah'ın yarattığını değiştirme manası taşı­yan, hayatı boyunca etkisi devam edici özellik arzeden mağduriyetlerde tam diyet gerekir. Çünkü bu, büyük bir zulümdür ve Al­lah'ın yaratmasını değiştirmektir, müsledir, arlanmasını muciptir. İnsanlar, bu tür zulme maruz kalanlara -öldürme olaylarında yaptıkları gibi- pek aldırış etmezler; onun halini hem zâlim, hem hâkim, hem zâlimin asabesi, hem de mazlumun asabesi önemse­mez. İşte bu durum, işin üzerinde dikkatle durulmasını, meselenin teyit edilmesini, bu gibi cinayetlere en üst düzeyde caydırıcı bir müeyyidenin konulmasını gerektirmiştir.

Bu konuda delil, Rasûlullah'ın (s.a.) Yemen halkına gönder­miş olduğu mektubunda yer alan şu sözleridir:

"Burunda, eğer tamamen kesilmişse diyet vardır; dişlerde di­yet vardır, dudaklarda diyet vardır, husyelerde diyet vardır, er­keklik organında diyet vardır, omurgada diyet vardır, gözlerde di­yet vardır. (...) Akılda diyet vardır.[211]

Eğer bu kuvvelerin işlevlerinin yarısını itlaf etmişse, o zaman yarım diyet gerekir. Buna göre bir ayakta yarım diyet vardır, bir elde yarım diyet vardır. Onda birinin itlafı durumunda -ayak ve el parmaklarından birinin kesilmesi gibi- diyetin onda biri var­dır. Her diş için diyetin yirmide biri vardır. Aslında dişlerin sayısı yirmi sekiz ya da yirmi altıdır. Her kırılan dişe mukabil, tüm diye­tin bu sayıya bölünmesi kusurlu olacağından hesapta uzmanlık ge­rektirir. Şeriatta ise kolaylık esas olduğundan her diş karşılığında yirmide bir (beş deve) diyet konulmuştur.[212]

 

Yaraların Diyeti:

 

3. Bir organın işlevini tamamen ya da yarısını ortadan kaldır­mayan, müsle sayılmayan, zaman içerisinde iyileşip, kapanan ve geçen yaralama olması. Bu tür tecavüzleri; can, ya da el ve ayak gibi bir organ itlâfıyla sonuçlanan bir cinayet gibi kabul etmek ve dolayısıyla tüm ya da yarım diyet gerekir şeklinde hükmetmek uy­gun değildir. Öbür taraftan tümden cezasız bırakılması ve karşılı­ğında bir şey kılınmaması da uygun olmaz.[213]

 

Yaralar Ve Diyet Miktarları:

 

i. Mûzlha: Yaralamalarda diyet konusunda dikkate alına­cak en hafif yaralama mûzıhadır. Çünkü daha aşağı derecede ol­ması halinde onlara sıyrık, çizik vb. denilir. Mûzıha, et ile baş kemiği arasındaki zarın yırtılıp kemiğin meydana çıkmasıdır. Bunun diyeti yirmide birdir. Çünkü yirmide bir (beş deve eder), hesapta inceliğe dalmadan öğrenilebilecek en küçük paydır. Şer'î hüküm­lerde bu gibi konularda hüküm, miktarı hem muhasip hem de baş­kalarınca kolayca bilinebilecek belli hisseler üzerine kurulur.

ii. Munakkile:[214] On beş deve diyet gerekir. Çünkü bunda hem yarma, hem kırma, hem de yerinden oynatma vardır. Dolayısıyla üç mûzıha mesabesinde sayılır.

iii-iv. Câife[215] ve âmme[216]: Bunlar en tehlikeli yara­lardır. Dolayısıyla bunlardan her biri için diyetin üçte birinin tak­dir edilmesi uygun olur. Üçte bir, yarının altında olan miktarları belirlemede kullanılır.                                 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:      

"Sununla şu eşittir (Bunu derken, serçe parmakla baş par­mağa işaret etmiştir).[217]                                

"Ön diş ile azı dişi eşittir. [218]

Bunun sebebi şudur: Her organa has olan faydaları zabturapt altına almak zordur. Bu itibarla hüküm, onların işlevlerine değil de isim ve türlerine bağanmıştır.[219]

 

Heder Olan Öldürme Ve Yaralamalar:

 

Bazı öldürme ve yaralamalar vardır ki, hederdir. Bunun iki sebebi vardır:

i. Ya kişiye dokunacak bir zararın önlenmesi için işlenmiştir. Bu konunun delili şu hadistir:

Birisi şöyle bir soru sormuştur:

'Ta Rasûlallah! Bir adam gelse de malımı almak istese ne bu­yurursun?" Rasûlullah (s.a.) ona: "Malını ona verme!" buyurdu. Adam: "Benimle vuruşursa ne buyurursun?" dedi. Rasûlullah (s.a.): "Onunla vuruş!" buyurdu. Adam: "Ya beni öldürürse ne bu­yurursun?" dedi. Rasûlullah (s.a.) "O zaman sen şehit olursun. buyurdu. Adam: "Ya ben onu öldürürsem ne buyurursun?" dedi. Rasûlullah (s.a.): "O cehennemdedir." buyurdu.[220]

Adamın biri, diğer birinin elini ısırmış, adam da elini onun ağzından hızlıca çekince ön dişi sökülmüş. Rasûlullah (s.a.), bu olayda dişi heder kılmıştır.[221]

Kısaca, kişinin canına, organına, (ırzına) ya da malına saldı­rıda bulunan kimseye karşı koyması ve onun bu saldırısını berta­raf etmesi caizdir. Bunun için ne gerekiyorsa onu yapabilir. Eğer iş, öldürmeye kadar giderse, öldürene bir günah gerekmez. Saldır­gan ruhlu kimseler çoğu kez, yeryüzünde zorbalığa kalkarlar. Eğer insanların onları ölümle bile olsa, bu tür saldırganlıklarından ön­leme hakları olmasaydı o zaman hayat yaşanılmaz hal alırdı.         

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şayet bir kimse senden izinsiz evini gözetlese ve sen ona bir taş fırlatıp da gözünü çıkarsan, sana hiçbir günah gerekmez.[222]

ii. Ya da herhangi bir kimsenin tecavüz ve ihmali olmaksızın meydana gelmiştir. Bunlar semavî âfetler gibi kabul edilir. Bu ko­nuda delil şu hadistir:

"Hayvanın (yaralaması) hederdir. Maden hederdir. Kuyu he­derdir.[223]

Çünkü hayvanlar meralarda otlaması için salıverilir. Bu es­nada birisine vurur da zarar verirse, bu sahibinin işi sayılmaz. Ay­nı şekilde (belirli şartları taşıyan) kuyuya düşme ya da madenin çökmesi gibi sebeplerle doğacak mal ve can kayıpları da hederdir (diyet Ödemek gerekmez).

Daha sonra Rasûlullah (s.a.), insanların hata yoluyla mağdur olmamaları için ihtiyatlı davranmaları gerektiğini tembihlemiştir. Çünkü bu gibi işleri yapmada telef vardır. Bu cümleden olmak üzere bazı şeyleri yasaklamıştır. Bazı örnekler verelim:

Fiske şeklinde taş atma hakkında şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz bu ne av avlar, ne düşman bozar. Ancak bunlar di­şi kırar ve gözü çıkarır.[224]

"Biriniz elinde ok olduğu halde bizim mescidimize veya pazar yerimize uğrarsa, müslümanlardan birine onlardan bir şey isabet etmemesi için avucuyla demirlerinden tutuversin![225]

"Biriniz kardeşine silâhla işaret edemez. Çünkü bilmez, olabi­lir ki, şeytan elinden çıkarır da, bu sebeple ateşten bir çukura düşer.[226]

"Kim bize karşı silâh taşırsa, o bizden değildir.[227]

Rasûlullah (s.a.) ayrıca kılıcın kınından sıyrılmış olarak alı­nıp verilmesini[228] ve (bıçağın kayıp elini kesmemesi için) iki par­mak arasında kayış dilinmesini[229] yasaklamıştır.[230]

 

III- Mala Karşı İşlenen Tecavüz

 

İnsanların mallarına karşı işlenen tecavüzlere gelince, bunlar çeşitli şekillerde olur: Gasp, itlaf, hırsızlık, yağma... gibi.

Hırsızlık ve yağmayı bilirsiniz. Gasb ise, başkasının malına, şeriatın kabul etmeyeceği zayıf bir şüpheye istinaden yahut hâkimlerin işin içyüzüne vâkıf olamayacaklarını düşünerek el koy­madır. Bu itibarla gasbın bir tür muamele sayılıp, hakkında had cezası konulmaması gerekmiştir. Bu yüzden bin dirhemi gasbedenin elinin kesilmesi gerekmezken, sadece üç dirhemi çalanın eli kesilmektedir.

Itlâf ise, kasten olur, kasta benzer şekilde olur ya da hata yoluyla olur. Ancak mallar, canlara nisbetle fazla önem taşımadı­ğından hepsi de bir kabul edilmiş ve cana karşı işlenen cinayette olduğu gibi her biri için ayrı bir hüküm getirilmemiş, hepsi için tazmin cezası yeterli görülmüştür.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim haksız yere bir karış toprak alırsa, Allah onu kıyamet gününde yedi kat yerin dibinden itibaren onun boynuna dolar.[231]

Daha önce de defaatle görüldüğü üzere, medenî yaşama mas­lahatım ortadan kaldıran, başkalarına eza veren, tecavüz anlamıiçeren her türlü fiil, Mele-i a'lâ'nın lanetini gerektirir ve o fiile ve­rilecek azap, fiilin ya da mücaviri olan şeyin suretinde tasavvur olunur.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "El üzerine, aldığını iade gerekir.[232]

Gasp ve âriye bahsinde ilke işte budur; kişinin aldığı şeyi ay­nen iade etmesi gerekir. Aynen iadesinin imkânsız olması halinde ise mislini verir.

Rasûlullah (s.a.), kırılan bir tabak yerine başka bir tabak ver­miş, kırık tabağı kendisinde alıkoymuştur.[233]

İtlaf konusunun dayanağı bu hadistir. Sünnetten anlaşılan odur ki, mütekavvim[234] mallarda avam havas herkesin benzeri ol­duğuna hükmedeceği bir şeyle tazminde bulunmak caizdir; tabak yerine tabak vermek gibi. Hz. Osman (r.a.), bütün sahabenin bilgi­si dahilinde olmak üzere, kandırılmış kimseye[235] çocuklarının ye­rine onlar gibi fidye vermesine hükmetmiştir.[236]

 

Malını Bulan Kimsenin Durumu:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse malını aynen bir başkasının yanında bulsa, o ona daha çok hak sahibidir; müşteri onu kendisine satana müracaat eder (ve parasını alır).[237]

Bu hükmü gerektiren sebep şudur:

Böyle bir durumda her iki tarafında zarar ve zulme uğraması söz konusudur. Kayıp malını bir kimsenin yanında bulduğu za­man, uygulanacak yol şayet, satıcı bulununcaya kadar bir şey ya­pılmaması şeklinde olsaydı, o zaman mal sahibinin büyük zararı söz konusu olurdu. Çünkü gâsıp ya da hırsız, ele geçirildiği zaman muhtemelen kendisinin onu başka bir şahıstan satın aldığım ileri sürerek kendisini müdafaa edecektir. Belki gâsıp ya da hırsız, hem kendisinin hem de onun muahaze edilmemesi amacıyla satışa başka birini vekil tayin etmiştir. Böyle bir hüküm, insanların hakları­nın zayi olması kapısını aralayacaktır. Belki satıcıyı bulduğunda malı elinde bulunduran müşteri hazır olmayacak ve onu muahaze edecek, yanında bir şey bulamayacak ve eli boş kalarak susmak zorunda kalacaktı.

Takip edilecek yolun derhal el konması şeklinde olması halin­de müşterinin zararı söz konusu olacaktır. Çünkü muhtemelen o, söz konusu malı pazardan satın almıştır ve satıcının kim olduğunu ve nerede bulunduğunu bilmemektedir. Sonra elindeki malına hak sahibi çıkacak ve elinden alınacak, kendisi ise satıcıyı bulamaya­cak ve eli boş halde zararda kalacaktır. Belki adamın o aldığı şeye karşı âcil ihtiyacı bulunacak, hak sahibinin ona el koyması ve ken­disini satıcıya havale etmesi ihtiyacını görememesi sonucunu do­ğuracaktır.

Görüldüğü üzere meselede her iki taraftan birinin zararı ka­çınılmazdır. Bu durumda insanların anlayışına uygun açık olan durumu esas almak gerekecektir. O da şudur: Burada hak aynîdir; bizzat malın kendisine taalluk etmektedir. Ayın (mal), hakkın ta­alluk etmesi, beyyine bulunması ve işkâlin kalkması halinde hap-solunur. Davaların bu kıyas üzere dikkate alınması gerekir.[238]

 

Bağ Bahçenin Korunması:                

 

Rasûlullah (s.a.), bağ bahçenin, sahipleri tarafından gündüz-Ieyin korunmasına, malların verdiği ziyanın sahipleri tarafından Ödenmesine hükmetmiştir.[239]

Bu hükmün sebebi şudur: Hayvanların bağ ve bahçeleri ifsad etmesi halinde, her iki tarafın da haksız olduğu bir yer, buna kar­şılık ileri sürebilecekleri bir mazeretleri olur. Şöyle ki:

Hayvan sahibi, onları otlaması için salıvermesi gerektiğini, aksi takdirde hayvanların açlıktan helak olacağını, hayvanların arkasına düşüp, onları koruması durumunda ise, diğer ihtiyaçları­nı karşılamaktan âciz kalacağını dolayısıyla bunu yapamayacağı­nı, üstelik hayvanın verdiği zararda kendi iradesinin de bulunma­dığını, ihmal gösterenin bağ bahçe sahibi olduğunu, çünkü kendi malını korumadığını, onu sahipsiz bıraktığını ileri sürerek kendi­sinin haklı olduğunu iddia eder.

Bağ bahçe sahibi de aksine kendisinin haklı olduğunu iddiaile, bağ bahçenin şehir dışında olduğunu, devamlı onun başını bek­lemenin, orada ikâmet etmenin kendisinin geçimini bozacağını, ih­malin mal sahibinde bulunduğunu, çünkü onun malları başıboş bı­raktığını... ileri sürer.

Görüldüğü gibi her iki tarafın da hem haklı hem de haksız ol­duğu yer vardır. Bu durumda o bölgede mevcut bulunan örf ve âdete baş vurmak ve haksızlığı ona göre gidermek gerekir.

Âdet şudur: Her bağ bahçede gündüzleyin çalışan, ona bakan, ve koruyan adamlar bulunur. Geceleyin olduğunda orasını terke-derler ve köydeki ya da şehirdeki evlerine giderler. Mal sahipleri ise, hayvanlarını akşam oldu mu, toplar ve evlerine (ya da ağılları­na) götürürler. Gündüz olunca da otlaması için meralara salıverir­ler. Bu durumda kimin haksız olduğu, bu yaygın âdete uygun ha­reket edip etmemesiyle anlaşılır ve ona göre hakkında hüküm verilir.[240]

 

Meyve Bahçelerinden İzinsiz Yenebilir Mi?

 

Rasûlullah'a (s.a.) dalındaki meyvenin hükmü soruldu. Şöyle buyurdu:

"Kim, ihtiyaçtan dolayı eteğine bir şey alıp götürmeksizin ora­da yerse, kendisine bir şey gerekmez.[241]

insanlar arasında zulmün önlenmesi, ancak insanlara zarar veren, onlara tecavüzde bulunan kimselerin ellerinin tutulması yo­luyla mümkün olur. Yoksa cimrilik, hasetlik... gibi duyguların pe­şine düşülmekle olmaz.

Açlıktan dolayı bir insanın, çok miktarda olmaksızın doyacak kadar yemesi; maruf miktarı aşmadıkça, oradan eteğine toplayıp başka yere götürmedikçe, meyveleri taşlamadıkça tecavüz sayıl­maz. Çünkü örf, bu gibi şeylerde müsamahalı davramlmasını ge­rektirir. Böyle bir durumda davacı olan kimse, hak talebinden çok cimriliğinin peşine düşmüş olmakta ve bu haliyle başkalarına za­rar vermektedir. Dolayısıyla onun iddiasına iltifat edilmez.

Ama meyvenin az olması, yahut çıkın edip oradan götürmesi,yahut taşlaması ve itlafta şöyle ya da böyle haddi aşması halinde tazîr ve tazmin gerekir.[242]

 

Malların Sütü Hakkındaki Hüküm:

 

Malların sütünün içilmesine gelince, bu konuda kıyâs iki yönlülük arzetmektedir. Rasûlullah (s.a.) bazen onu koruma altında­ki eşyaya benzetmiş ve sağılmasını yasaklamıştır. Bazen ise dalın­daki meyveye ve hırz altında olmayan eşyaya benzetmiş ve ihtiyaç miktarı kadar sağılıp içilmesini izin almak üzere mal sahibinin bulunmaması halinde- caiz kılmıştır.

Konu ile ilgili farklılık arzeden ve farklı illetler ortaya koyan hadislere baktığımızda şu sonuca varırız: Eğer örf ve âdete göre bir şey esirgenmez türden ise, insanların cimrilik etmesi, sıkıntıya sokulmaları söz konusu değilse, ihtiyaç da varsa, o şey caiz olmak­tadır; aksi takdirde caiz olmamaktadır.

Hanımın kocasının, kölenin efendisinin malında tasarrufta bulunması hüküm itibariyle bu genel esasa vurulmalıdır.[243]

 

HADLER

 

Bazı Günahlar Hakkında Had CezasıKonulmuştur:

 

Öyle günahlar vardır ki, bunlar karşılığında Allah Teâlâ be­lirli bir ceza takdir buyurmuştur.

Şöyle ki: Aslında bütün günahlar/suçlar birçok mefsedet içe­rir. Çünkü her günah/suç yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, müslümanların huzurunu bozmak manası içerir.

Onları işlemeye iten insanoğullanmn nefislerinden kaynakla­nan dürtüler bulunur; bunlar sürekli onların işlenmesi doğrultu­sunda kişileri tahrik eder. Nefislerde onlara karşı bir saplantı olur ve kalplerinde yer ettikten sonra onlardan bir türlü kopamazlar.

Bunların genelde bir zararı bulunur ve mazlum kişi, çoğu kez onu kendisinden bir türlü uzaklaştıramaz.

Bunlar insanlar arasında vukuu çokça olan şeylerdir.

Bu özellikte olan günah/suçların, sadece uhrevî müeyyidelerle Önünün alınması yeterli değildir. Aksine onları işleyenlere yönelik şiddetli bir tepki gösterilmesi ve can yakıcı bir cezanın öngörülme­si gerekir ki, belirlenmiş bu ceza, bir müeyyide olarak hep göz Önünde bulunsun ve insanları işlemek istedikleri günahlardan alı­koysun, caydırıcı bir özellik arzetsin.[244]

 

Hakkında Had Cezası Konulan Günahlar/ Suçlar:

 

Bu özellikteki günah/suçları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Zina: Bu, şehvetin başa vurması ve kadınların güzelliğine karşı arzu duyulmasından kaynaklanır. Zina, cinsel bir arzu ve tatmini sağlarken, bunun yanında aile için büyük bir namus mese­lesi ve yıkım olur. İnsanların, aidiyet olmaksızın bir kadınla ilişkiye girmeleri, insanî cibilletin değiştirilmesi demektir. Zina, insan­lar arasında vuruşmaların, savaşların sebebidir.

Zinada, genelde tarafların rızalarının bulunması gerekir ve ancak çok az kimsenin görebileceği gizli yerlerde yapılır. Eğer böy­le bir suça, can yakıcı şiddetli bir ceza verilmeyecek olursa, o za­man caydırıcılık sağlanamaz.

2.  Hırsızlık: İnsan bazen uygun bir kazanç yolu bulamaz ve hırsızlık yolunu tutabilir. Çalmak, hırsızların nefsânî haz aldığı bir fiildir. İnsanların görmeyecekleri bir şekilde yapılır.

Gasb ise, hırsızlık gibi haddi gerektirici bir suç sayılmaz. Çünkü gasb, şeriat tarafından kabul edilmeyen bir şüpheye ve ki­şinin kendi kuruntusunca haklılığına dayanır. Bu özelliğiyle gasb, insanlar arasında carî muamelelerden sayılır ve herkesin gözü önünde cereyan eder. Dolayısıyla o, haddi mucip bir suç sayılma­mıştır.

3. Yol kesme: Mazlumun, böyle bir durumda kendisini ve malım koruması imkânı yoktur. Dağ başında olacağından, müslü-manlardan yardım isteme imkânı da olmaz. Dolayısıyla yol kesici­ler için konulacak cezanın artırılması gerekir ki, caydırıcılık sağla­nabilsin.

4. içki içme: İçkiye karşı nefislerde aşırı bir tutku olur, içilmesi halinde ise yeryüzünde fesat çıkar, akıl gider. Oysa ki, dünya ve âhirete yönelik bütün maslahatlar ancak akılla gerçekle­şir.

5.  Kazf: İffete iftira: İftiraya uğrayan kimse, arlanır ve son derece ızdırap duyar. İftira atanı öldürme ya da başka bir yolla bu tür davranıştan engelleyemez. Çünkü öldürecek olsa kendisini öl­dürürler; dövecek olsa, kendisini döverler. Dolayısıyla bu gibi du­rumların önünü almak için caydırıcı bir müeyyidenin konulmasına ihtiyaç vardır.[245]

 

Had Türleri:   

 

Şer'an belirlenmiş had cezaları şunlardır:

i. Öldürmek. Bu en üst düzeyde caydırıcı bir müeyyide ol­maktadır. Bunun üstünde daha bir ceza yoktur.

ii. Kesmek: Bununla bedene şiddetli bir acı verilir ve bunun sonucunda bir organ artık işlevini yapamaz hale gelir. Öyle ki kişi, artık Ömür boyu yalnız başına geçimini sürdüremez. Bu bir müsledir ve aynı zamanda eseri herkes tarafından görülecek ve hiçbir şekilde sona ermeyecek bir arlanmayı gerektirecek bir haldir.

Böyle bir müeyyideye ihtiyaç şundandır: Nefisler ancak iki yönden etkilenirler:

a) Hayvânîlikte iyice azgın halde bulunan nefisler -sığır ve deve gibi- ancak bedene acı vermekle yola gelirler.

b) Makam ve mevki tutkusuna sahip nefisler ise, arlanmayı gerektirici bir duruma düşmekten, bedenî acılardan daha çok kaçı­nırlar.

Bu durumda hadlerde her iki yönün de dikkate alınması gere­kir.

iii. Dövmek ve arlanmayı gerektirici bir şey yapmak. Bu da sürgün, şahitliğini kabul etmeme ya da azarlama gibi bir şey olur.[246]

 

Önceki Şeriatlarda Cezalar:

 

Bizden önceki şeriatlarda, öldürme suçuna kısas, zinaya recm, hırsızlığa ise el kesme hükmü bulunuyordu. Bu üç ceza üze­rinde, bütün semavî şeriatlar müştereklik arzediyor, peygamberle­rin ve ümmetlerin büyük çoğunluğu bunlar üzerinde icmâ halinde bulunuyordu. Böyle bir hükmün terkedilmemesi ve ona dört elle sarılınması gerekir.

Ancak İslâm şeriatı, bu cezalarda bir takım tasarruflarda bu­lunmuş ve her biri için gerekli caydırıcı müeyyideyi iki derece üze­re kılmıştır:

i. Son derece şiddetli olan müeyyideler. Bunların, en büyük suçlara karşı tutulması gerekir.

ii. Birinci derecenin daha altında olan müeyyideler. Bunların da, daha aşağı derecede olan günahlara karşı tutulması gerekir.[247]

 

İslâm Şeriatında Belirlenen Cezalar:

 

Buna göre öldürme fiiline karşılık olarak kısas ve diyet hük­mü konulmuştur. Bu konuda asıl, "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı. (...) Ancak kim kardeşi tarafından af­fedilirse kısas düşer. Bundan sonra iyiye uymak, öldürülenin İbn Abbâs (r.a.), Öncekilerin şeriatında sadece kısasın olduğu­nu, diyetin ise olmadığını söylemiştir.

Zina hakkında celd (sopa) cezası vardır. Yahudiler, güçlerim kaybedip de recim cezasını uygulamaya güçleri yetmez hale gelin­ce, zina eden erkek ve kadının yüzlerini karalayıp, eşeğe ya da de­veye ters yüz şeklinde bindirip sokak sokak dolaştırıp teşhir etme­yi icat etmişlerdi. Bu onların şeriatlarında bir tahrif oluyordu. Bi­zim için, bizden öncekilere ait olan semavî şeriat hükümleriyle kendilerinden icad ettikleri uygulamalar bir araya getirilmiştir ki, bu bizim için son derece müşfik davranıldığmı göstermektedir.

Hırsızlık suçunda, ceza ve çaldığının iki katı tazmin hükmü vardır.

İftira, içki içme gibi bazı zulüm türlerini de zina üzerine ham­ledip, onlar hakkında da aynı şekilde sopa cezası öngörülmüştür. Çünkü bunlar da, sözü edilen günahlar mesabesindedir. Bununla birlikte yol kesme suçu için ceza artırılmıştır.[248]

 

Cezaların Uygulanması Açısından İnsanlar İki Kısımdır:

 

Cezaların uygulanması açısından insanlar iki kısımdır ve her kısma ait Özel uygulama biçimi vardır:

i. Bağımsız olup, kendi iradeleriyle hareket etme yetkisine sahip olan, birilerinin eli altında bulunmayan kimseler. Bunların cezalandırılması, herkesin gözü Önünde olur, açıktan acı çekmele­ri, büyük bir ar duymaları, horlanmaları ve hakir kılınmaları sağ­lanır.

ii. Başkalarının eli altında bulunan, onların yanında bir tür esir olan kimseler. Bunların, efendileri tarafından korunmaları is­tenir ve sözü edilen suçları işledikleri zaman kendilerine verilecek ceza, efendileri tarafından uygulanır. Çünkü efendileri, onların o suçlardan nasıl alıkonulacağını daha iyi bilirler. Şu hadisler bu manayı ifade etmektedir:

"Birinizin cariyesi zina eder de zinası sabit olursa, ona (lâyık olan) haddi vursun[249]

"Birinizin kölesi, eğer hırsızlık ederse, onu yarı fiyatına da ol­sa satın![250]

Bu iki tabaka, herkesçe belli olan bir vasıfla ayırt edilmiştir. Birinci tabakayı hürler, ikincisini de köleler oluşturur.

Sonra bazı efendiler gaddar olur ve kölelerine karşı işkencede haddi aşar ve gerekçe olarak da onun zina etmiş, yahut hırsızlık yapmış olduğunu ileri sürer. Bu durumda yapılması vacip olan şey, köleler için konulacak cezaların hürler için konulandan az ol­masına hükmetmek, öldürme ve kesmede onları muhayyer bırak­mamak, diğerlerinde ise muhayyer bırakmak ve böylece belirsizli­ğe son vermektir.[251]

 

Had, Günaha Keffârettir:

 

Had cezası, iki açıdan keffâret olur. Çünkü günahı işleyen kimse:

i. Ya Allah'ın emir ve hükmüne boyun eğmiş, yüzünü Allah'a teslim etmiş olur. Bu durumda keffâret (had) onun hakkında bü­yük bir tevbe olur. Bunun delili de Rasûlullah'ın (s.a.) Mâiz hak­kında söylediği: "Gerçekten o öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe ümmeti Muhammed arasında taksim edilse, onlara yeterdi.[252] ifadesidir.

ii. Ya da ona eza vermek ve cezaya zorlamak şeklinde olur. Bunun sırrı şudur: İşlenen o fiil, Allah'ın hikmetinde, onu işleyen kimsenin ya canında ya da malında cezasını bulmasını gerektirir. Bu durumda haddi ikâme eden, mücâzât konusunda Allah'ın hali­fesi olur. Düşün![253]

 

Zina Suçunun Cezası:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun![254]

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Şüphesiz Allah Teâlâ, Muhammed'i hak ileİndİrmi Allah[255]

 

Muhsan Olan Zâninin Cezası Recimdir;

 

Muhsan olan zâninin cezası recim, muhsan olmayanın haddi ise sopadır (yüz değnek). Bu ayırımın gerekçesi şudur:

Nasıl ki teklif, on beş ya da benzeri bir yaşa ulaşmadan ta­mamlanmıyorsa, daha önceki yaşlarda aklın ve bedenin yeterince gelişmemesi ve tam adam olmaması sebebiyle yükümlülük bulun­muyorsa, aynı şekilde aklın tamlığına; tam, bağımsız ve kendi ba­şına karar alabilme yetkisine sahip bir adam oluşa bağlı olan ceza­ların da derece bakımından farklılık arzetmesi gerekmektedir, Muhsan kâmildir, muhsan olmayan ise noksandır. Bu durumda muhsan olmayan kişi, kâmil hürlerle, köleler arasında bir yerde yer almıştır.

Muhsanlık şartı, sadece recim konusunda dikkate alınmıştır. Çünkü recim, Allah hakkı olmak üzere meşru kılınmış olan en ağır cezadır.

Kısas ise, kul hakkıdır ve onlar haklarını almaya muhtaçtır­lar; bu itibarla ilave şartlarla onların hakları zayi edilmez.

Hırsızlık ve diğer suçların cezalarına gelince, onlar recim me­sabesinde değildir.

Hem Allah Teâlâ'mn kendisine lütuf ve ın'amda bulunduğu, pek çok kula üstün kıldığı bir insanın günah fzinâ) işlemesi daha çirkin, daha âdî bir fiildir; çünkü ziyade bir küfrân-ı nimet anlamı taşır. Dolayısıyla böyle birinin cezasının artırılması yerinde olur.[256]

 

Bekarın Zina Cezası:             

 

Bekarın zina etmesi halind cezası yüz değnektir. Yüz değ­nek, caydırıcılığı sağlamaya, yete&nce acı vermeye elverişli çok ve munzabıt bir miktardır.             

Ayrıca sürgün cezası da verilir. Çünkü etkin bir ceza iki şekil üzere olmalıdır:

i. Bedene acı vermelidir,

ii. Utanmasına, rezil olmasına, alışkın olduğu şeyleri kaybet­mesine sebep olmalıdır.

Birincisi bedenî, ikincisi ise psikolojik cezadır. Ceza dediğin, mutlaka bu iki özelliği de içinde toplamalıdır.[257]

 

Kölelerin, Cezası Hürlerinkinin Yarısıdır;

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınla­rın cezasının yarısı uygulanır.[258]

Kölelerin cezalarının, hürlerinkinin yarısı olmasının hikmeti şudur:

Kölelerin cezalandırılması işi, efendilerine havale edilmiştir. Eğer köleler için, son derece caydırıcı olan bir ceza meşru kılına­cak olsaydı, bu, efendiler için kölelere tecavüz kapısını açar ve zina etmiş olduklarını ileri sürerek onları öldürebilirlerdi ve bu durumda onlara herhangi bir sorgulama yöneltilemezdi. Bunun için onların hadleri noksan kılınmış ve helaklerine götürmeyecek bir düzeyde tutulmuştur.

Muhsan olanla muhsan olmayan arasında zikrettiğimiz ge­rekçeler, aynısıyla burası için de geçerlidir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Benden öğrenin! Benden öğrenin! Allah o kadınlara çıkar bir yol kıldı. Bekârla bekâr zina ederse yüz dayakla bir sene sür­gün; evli ile evliye yüz dayak ve recim vardır. [259]

Hz. Ali (r.a.) de bu hadisle amel etmiştir.

Bu hadis, insanların kafasını karıştırmış ve onun, Rasûlul-lah'ın (s.a.) evliyi, sopa vurmadan sadece recmettiği uygulamasına ters düştüğünü zannetmişlerdir.

Bence ikisi arasında bir çelişki yoktur ve âyet âmmdır. Ancak devlet başkanının, vacip olması halinde sadece recimle yetinmesi sünnettir.

Bunun tam bir benzeri, yolculuk esnasında namazın kısaltıl­ması hükmüdür. Nasıl ki yolcu tam kıldığı zaman namazı caiz ol­makta, bununla birlikte sünnet olan o kişi hakkında namazı kısaltmaksa, burada da öyledir. Çünkü recim çok büyük bir cezadır; daha az olan cezaları kendi içinde muhtevi bulunmaktadır.

Yaptığımız bu izahla, Rasûlullah'ın (s.a.) bu sözü ve Hz. Ali'nin (r.a.) uygulamasıyla, bizzat Rasûlullah'ın (s.a.) uygulaması ve çoğu halifelerinin sadece recimle yetinme şeklindeki uygulama­ları arasını bulmak mümkündür. Önce dayak vurulmasını emretti­ği, sonra adamın kendisinin muhsan olduğunu söylemesi üzerine recmedilmesini emrettiğini bildiren Câbir hadisi de buna delâlet eder. Rasûlullah'ın (s.a.) hemen sopa vurulmasını emretmesi, bu­nun (âyetin genel ifadesinden hareketle) her zina eden için caiz olmasmdandır.

Bence sürgün cezası, affedilmesi mümkün olan cezadır. Bu izahla da ilgili haberler arasını telif etmek mümkündür.[260]

 

Zina İkrarında Bulunma Halinde Durum:

 

Mâiz b. Mâlik, gelip de zina ettiğini ve kendisini temizlemesi­ni söylediği zaman Rasûlullah (s.a.) ona: "Belki Öpmüşsündür ya da sıkmışsındır yahut da bakmışsındır!" demiş, adam, "Hayır ya Rasûlallah!" deyince bu kez Rasûlullah (s.a.) açık bir ifade ile "onu şey edip etmediğini" sormuştur. Adamın evet demesi üzerine de recmedilmesini emretmiştir.[261]

Had, ihtiyatlı davranılması gereken bir konudur. Zina sözcü­ğü, cinsel organ yoluyla ilişkinin dışında da kullanılmaktadır. Ni­tekim Rasûlullah'ın (s.a.), "Dilin zinası şudur, ayağın zinası şu­dur" gibi ifadelerinde öyle kullanılmıştır. Bu itibarla bu gibi konu­larda fiilin gerçekten tahakkuk edip etmediğinin iyice araştırılma­sı ve anlaşılması, hükmün ona göre verilmesi gerekir.

Bil ki: Zina yaptığını itirafla gelip nefsini cezanın uygulanma­sı için teslim eden kimse tevbekârdır. Tevbe eden ise, hiç günah iş­lememiş gibidir. Dolayısıyla aslında ona had vurulmaması gerekir­di. Ancak burada onun üzerine haddin uygulanmasını gerektiren başka gerekçeler vardır. Bunlar şunlardır:

i. Tevbenin izhârı ve ikrar, had cezasını düşürecek olsaydı, o zaman her zina edenin, -devlet başkanının kendisini yakalayıp cezalandıracağını anlaması halinde- hileye baş vurup kendisini tevbe etmiş gibi göstermesi ve böylece kendisinden haddi düşür­mesi hiç de zor olmayacaktır. Bu ise, maslahata ters bir durum­dur.

ii. Tevbenin tamam olabilmesi için, ancak ihlâs sahibi kimse- < lerin tahammül edebileceği çok ağır bir fiille kuvvet kazanması ve desteklenmesi gerekir. Bunun içindir ki Rasûlullah (s.a.), Mâiz'in recim için kendisini teslim etmesi hakkında, "Gerçekten o öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe ümmet-i Muhammed arasında taksim edilse, onlara yeterdi.[262] buyurmuştur.

Gâmidli kadın hakkında da şöyle buyurmuştur: "Bu kadın Öyle bir tevbe etmiştir ki, onu bir baççı yapsaydı mutlaka mağfiret olunurdu.[263]

 

Zinayı Örtmek:

 

Bununla birlikte zinayı örtmek müstehaptır. Bu manada ol­mak üzere Rasûlullah (s.a.), Hezzâ[264] şöyle demiştir: "Onu elbi­sen ile örtseydin, senin için daha hayırlı olurdu.[265] Keza, kişi ile Allah arasında kalan konuda tevbe etmesinin emrolunması ve haddi düşürmek için çeşitli çarelere baş vurulma­sı müstehaptır.    [266]                                                                                    

 

Cariyenin Zina Etmesi Hali:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Birinizin cariyesi zina eder de zinası sabit olursa, ona (lâyık olan) haddi vursun! Ama suçunu başına kakmasın! Sonra yine zi­na ederse ona lâyık olan haddi vursun! Fakat suçunu başına kak­masın![267]

Bu hükmün sırrı şudur: İnsan, şer'an harîm-i ismetini koru­makla memurdur ve yaratılışında bu Özellik kendisinde mevcut­tur. Eğer had, sadece devlet başkanı tarafından uygulanacak ol­saydı, pek çok durumda efendi haddi ikâme imkânı bulamaz ve harîm-i ismetini arlanmayı mucip durumlardan koruyamazdı. Bel­li bir miktar da konulmayacak olsaydı, o zaman da kimileri haddi aşar ve eli altındaki kölenin ölümüne ya da gereğinden fazla acı çekmesine sebep olabilirdi. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), "Fakat suçunu başına kakmasın!" buyurmuştur.

Rasûhıllah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Önemli adamların sürçmelerini -hadler hariç- görmemez-likten gelin![268]

Hadis, mürüvvet sahibi kimselerin ufak tefek hatalarının gö­rülmemesini istemektedir. Bir adam eğer dini bütün olarak bilini­yorsa, işlediği hata, âdeti hilâfına bir sürçme şeklinde olmuş ve he­men pişman olmuşsa, böyle birinin affedilmesi uygun olur.

Hadisle izzet-i nefis ve siyaset sahibi, insanlar arasında önemli yeri olan kimseler de kastedilmiş olur. Böylesi insanların, büyük küçük denilmeden her vesileyle cezaya çarptırılması, insan­lar arasında husûmet kapısının açılmasına, devlet başkanına mu­halefete ve ona baş kaldırmaya sebep olur. Çünkü insanlar, çoğu kez bu tür muamelelere tahammül edemezler.

Hadlere gelince, onların tatbiki konusunda -her kim olursa olsun- ihmal ve gevşeklik gösterilmemesi gerekir. Ancak haddi düşürecek bir durumun bulunması hali müstesnadır. Eğer hadle­rin uygulanmasında ihmal gösterilecek olursa, o zaman onların konulusunda gözetilen maslahata ters düşülmüş ve onlardan göze­tilen faydalar ortadan kalkmış olur.[269]

 

Özürlülere Haddin Uygulanması:

 

Rasûlullah (s.a.), zina eden sakat biri[270] hakkında, 'Yüz ça­tallı bir hurma salkımı (dalı) alın ve ona bir defa vurun.[271] bu­yurmuştur.

Yaratılışındaki zayıflık sebebiyle kendisine had vurulması imkânsız olan kimse hakkında böyle bir uygulamaya gidilir ve bu­nunla sûretâ da olsa şeriatın olabildiğince yürürlükte tutulabilme­si amaçlanır. Çünkü onun tamamen serbest bırakılması, hadlerin güçlü bir şekilde yerleştirilmesi ilkesine ters düşer. Allah Teâlâ'mn fıtratın bir parçası gibi kıldığı mutlaka riayeti gerekli şer'î hükümler için en uygun olanı, onların kendi özelliği ile etkûı-miş gibi kılınması ve onlara dört elle sarıîınmasıdır. Hem bu uygu­lamada bir tür elem verme de vardır, bu şekilde de olsa haddin uygulanması imkânı vardır; bu itibarla terkedilmesi için bir zaruret yoktur.[272]

 

Livatanın Cezası:

 

Livata suçunun cezası hakkında ihtilâf etmişlerdir. Kimileri onun zina türünden bir fiil olduğunu söylemişlerdir. Kimileri ise, "Her kimi, Lüt kavminin amelini işler halde bulursanız, hem faili (üsttekini) hem de mefûlü (alttakini) Öldürün.[273]hadisine istina­den livatada bulunanın öldürülmesi gerektiği görüşünü benimse­mişlerdir.[274]

 

Kazf (İftira) Haddi:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır;

"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar. Ancak bundan tevbe edip ıslâh olanlar müstesna­dır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.[275]

Namuslu erkekler de icmâ ile namuslu kadınlar hükmünde­dir. Âyette sözü geçen "muhsan" ifadesinden maksat, hür, mükel­lef, müslüman ve haddi gerektiriri bir cinsel ilişkiye girmemiş if­fetli kişi demektir,

Kazf (iftira) ile, zinaya şahitlik birbirine karışmaktadır. Bu durumda eğer biz iftira edeni had vurmak için yakalayacak olsak, "Ben zinaya şahitlik etmekteyim" diyecektir. Bu ise, kazf haddini ortadan kaldırır. Zina şahitliği yapan biri olması halinde de, aley­hine şahitlikte bulunulan kimsenin, onun hadde müstehak iftira eden biri olduğunu ileri sürerek kendisini kurtarmaya çalışması söz konusu olur. Bu iki haddin, ümmet yönetimine nazaran birbi­riyle çelişir halde olması, bunların arasının açık bir şekilde ayrıl­masını gerekli kılmıştır. Bu ise, haber verenlerin çok olmasıyla sağlanır. Eğer zina olayım haber verenler çok olursa, o zaman şehâdet zannı güçlenir; doğruluk ihtimali artar, iftira olma yönü ise zayıflar. Çünkü iftira iki sıfatı gerekli kılar:

i. Dini bütün olmamak,

ii. İftira edilene nisbetle hıyanette bulunmak.

Böylesi iki kötü sıfatın, müslümanlardan oluşan bir grubun hepsinde birden bulunması uzak bir ihtimaldir.

Zinanın sabit olması için iki şahidin âdil oluşlarıyla yetinil-memiştir; çünkü adalet şartı bütün haklarda aranır. Bu durumda çelişkinin herhangi bir etkisi gözükmez. Zina haddinde çokluk, normal şahitlik nisabının iki katı olarak (dört erkek) belirlenmiş­tir.[276]

 

Kazf Haddi Seksen Sopadır:

 

Kazf (iftira) haddinin seksen sopa olarak belirlenmesi şunun içindir: Bunun, bizzat zina fiiline verilen cezadan daha az olması gerekir. Çünkü bir kötülüğün yaygarasını yapmak, bizzat onu işle­mek gibi değildir. Noksanlık açık bir miktarla belirlenmiştir ki o da yirmidir. Çünkü yirmi, yüzün beşte biridir.[277]

 

Hadlerde Psikolojik Müeyyide;   

 

İftira (kazf) haddini tamamlayıcı bir unsur olarak şahitliğinin de kabul edilmemesi, daha önce de zikrettiğimiz üzere acı verme­nin bedenî ve nefsânî (psikolojik) olmak üzere iki çeşit olmasındandır. Sâri' Teâlâ, her iki tür eza vermeyi de hadler bünyesinde toplamıştır.

Zina haddiyle birlikte sürgün cezasını koymuştur. Çünkü zina, gerek yöneticilerin siyaseti ve gerekse kadının yakınlarının gayreti nazarından ele alındığında, ancak beraberlik, birliktelik, uzun süre sohpette bulunma ve kaynaşma sonucu olabilecek bir fi­ildir. Bu durumda ona verilecek en uygun ceza, onu fitne mahal­linden uzaklaştırmak olacaktır.

İftira (kazf) haddinde ise ek olarak şahitliğinin kabul edilme­mesi vardır. Çünkü iftira, ihbardır, şahitlik de ihbardır. Bu du­rumda şahitliğinin kabul edilmemesiyle, işlediği günahın türün­den arlanmayı gerektiriri bir ceza olarak cezalandırılmış olmakta­dır. İftira edenin şahitliğinin kabul edilmemesi bir cezadır. Diğer günahkârlardan kabul edilmemesi ise adalet ve rıza şartlarının bulunmayışındandır. Hem daha önce de belirttiğimiz gibi iftira edenin, kazf haddinden kendisini kurtarmak için "Ben zinaya şa­hitlikte bulunmaktayım" demek gibi bir yola başvurması hiç de zor olmaz. Bu durumda, bu kapının kapatılması, kendisi için delil olarak kullanacağı bu mazereti aleyhine çevirerek cezalandırma yo­luyla olacaktır.

İçki haddiyle birlikte de ek olarak "tebkît" yani azarlama ce­zası konulmuştur.

"Ancak bundan tevbe edip ıslâh olanlar müstesnadır." âyetindeki istisnanın, şahitliklerinin kabul edilmemesine yönelik olup olmadığı hakkında ihtilâf etmişlerdir. Daha önce arzettikleri-miz ışığında bakarsak, zahire göre fışkın bitiminde, onun eserinin ve cezasının de bitmesi gerekir.

Halifeler, kölelere uygulanacak zina cezasında, yarıya indir­me esasına riayet etmişlerdir.[278]

 

Hırsızlık Haddi:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ce­za ve Allah'tan (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin! Allah, izzet ve hikmet sahibidir.[279]

Rasûlullah (s.a.), Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu şeyleri açıklayıcı olarak gönderilmiştir. Nitekim bu, "İnsanlara, kendile­rine indirileni açıklaman için sana da bu Kur'ân'ı indirdik.[280] âyetinde ifade edilmektedir.  [281]                                                                

 

Başkasının Malını Almanın Çeşitleri:

 

Başkasına ait olan malın alınması çeşitli şekillerde olur. Bun­ları şu şekilde sıralayabiliriz:

i. Hırsızlık,

ii.Yol kesicilik,

iii.Yankesicilik,

iv.Hiyânet,

v. Bulma,

vi. Gasb,

vii. Önemsenmeyerek terkedilen şeylerin alınması...

Bu durumda şerî hükümleri açıklamakla görevli olan Rasûlullah'ın (s.a.) hırsızlığın hakikatini, diğerlerinden ayrılacak şekil­de beyan etmesi gerekmiştir.

Bunlar arasım ayırmanın yolu, bu isimlerin hırsızlıktan fark­lı olan hakikatlarına bakmaktır. İnsanların örfünde bunların ay­rışması bu şekilde olur. Sonra hırsızlık munzabıt ve herkes tara­fından bilinen özelliklerle zabturapt altına alınır. Böylece o, diğer­lerinden ayrılır ve ondan kaçınma sağlanır.

Yol kesme, yağmalama, eşkiyalık (hırâbe), mazlumlara nis-betle, kuvvete dayanmayı, müslüman toplumun imdada yetişeme-yeceği bir zaman ve mekânın seçimini bildiren isimlerdir.

Yankesicilik, herkesin gözü önünde, kimseye çaktırmadan ka­pıp kaçmayı ifade eder.

Hiyânette, daha önceden mevcut bulunan bir ortaklık ya da gösterilen bir kolaylık ve tasarrufa dair verilen izin manası vardır.

Bulma (iltikât) ise, koruma altında olmayan malın alınması­dır.

Gasb, mazluma nisbetle harp-darp bulunmayan, ancak cedele ve meselenin yetkililere götürülemeyeceği, dolayısıyla da işin içyü­zünün ortaya çıkmayacağı zannına dayalı olarak galebe çalma an­lamı ifade eder.

Önemsememe ve takva azlığı, örfen esirgenmeyen ve insanlar arasında dayanışma halinde kullanılan -su ve odun gibi şeylerhakkında olur. Bu itibarla Rasûlullah (s.a.), bu isimlerin hakikat­lerini beyanla, onlardan kaçınma gereğini beyan eylemiştir.[282]

 

Hırsızlıkta Nisap:                    

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:           

"Hırsızın eli, ancak dörtte bir dinar (ve yukarısı) hakkında kesilir.[283]

Bir kalkan değerinde olan şeyler sebebiyle kesileceği rivayet edilmiştir. Yine, değeri üç dirhem olan bir kalkan sebebiyle el kes­tiği rivayet edilmiştir.[284] Hz. Osman (r.a.), değeri bir dinar eşit­tir on iki dirhem hesabından- üç dirhem olan turunç sebebiyle el kesmiştir.[285]

Kısaca, bu üç değerlendirme de Rasûlullah (s.a.) zamanında aynı şey üzerine uygun düşmekteydi. Sonra arada farklılıklar ol­muştur. Kalkanın dikkate alınması -munzabıt olmadığı için- elverişli değildir. Müslümanlar diğer iki hadis hakkında ihtilâf etmişlerdir.

Kimileri nisabın dörtte bir dinar olduğunu, kimileri de üç dir­hem olduğunu söylemişlerdir. Malın, bu iki miktardan birine ulaş­masıdır, şeklinde bir görüş de ileri sürülmüştür. Bence en uygunu budur.

Bu, Rasûlullah'ın (s.a.) insanların az görüp, önemsiz saydık­ları miktarı belirlemesi olmaktadır. Çünkü para yerine başka mal­lardan belirlenmesi yoluna gidilmesi zordur; zira eşyanın değerleri ülkeden ülkeye, zamandan zamana göre değişir. Aynı cins bir yere göre nefis sayılırken, başka bir yere göre hasis sayılabilir. Bir ulu­sa göre mubah ve değersiz sayılan bir mal, başka bir ulusa göre çok değerli olabilir. Bu durumda miktarın para ile belirlenmesi ge­rekmiştir. Hem malın cinsinin hem de değerinin dikkate alınması gerektiğini söyleyenler de olmuştur. Bunlara göre, değeri on dir­hem bile olsa, odun çalanın eli kesilmez.[286]

 

Dalındaki Meyvenin Çalınması:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Dalındaki meyveden, dağdaki serbest otlayan hayvandan dolayı el kesme yoktur. Ağıllara konulması ve harmanda toplan­ması halinde ise, çalınan bir kalkan değerine ulaştığında el kesilir.[287] Asılı meyvenin hükmü sorulunca da şöyle buyurmuştur:

"Kim, ondan harmanda toplandıktan sonra çalarsa ve çaldığı da bir kalkan değerine ulaşırsa, ona el kesme cezası gerekir.[288]

Rasûlullah (s.a.), bu hadisleriyle el kesme hükmü için "hırz" yani malın koruma altında olması şartım getirmiştir. Çünkü koru­ma altında olmayan bir malın alınmasına hırsızlık değil, bulma denir. Dolayısıyla hırz altında olan bir şeyi almaktan kaçınmak gerekir.

Yine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ne hâin, ne yağmacı ne de yankesici üzerine el kesme var­dır [289]

Bu hadisiyle Rasûlullah (s.a.), hırsızlık suçunun oluşması için malın gizlice alınmış olmasının şart olduğunu belirtmiş olmakta­dır. Aksi takdirde fiil, hırsızlık değil; yağma, yankesicilik adını alır. Keza, önceden mevcut bulunan bir ortaklık ve hak sahibi ol­ma hali de olmaması gerektiğini belirtmiştir. Aksi takdirde fîiilin adı, hıyanet ve hakkın alınması olur.

Eserlerde (âsâr), efendisinin malını çalan köle hakkında, "O senin malındır; malın malına gitmiş olur." demişlerdir.[290]

 

Hırsızın Elinin Kesilmesi İşlemi:

 

Bir hırsız hakkında olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur:

"Elini kesin sonra kaynar yağa sokup dağlayın![291]

Kaynar yağa sokularak dağlanmasını emretmesi, bozulmanın vücuda sirayet ederek helake sebep olmasını önlemek içindir. Çün­kü kesilen yerin dağlanması, organın fesada uğramasını ve bunun vücuda sirayetini önler.

Rasûlullah (s.a.), kesilen elin hırsızın boynuna asılmasını em­retmiştir.[292]

Bence bunu Rasûlullah (s.a.) teşhir ve âlemlere ibret olsun için yapmıştır. Bu, onun hırsız olduğunun bilinmesini temin ede­cek, elin zulmen kesilmiş olması ile had sebebiyle kesilmiş olması arasını ayıracaktır.[293]

 

Nisap Miktarından Daha Az Şey Çalınması:

 

Rasûlullah (s.a.), nisap miktarından daha az miktarda şey ça­lan hakkında, "Ona ceza gerekir ve çaldığının iki katını öder." bu­yurmuştur.[294]

İki katını ödemesini emretmesi, caydırıcılığı sağlamak için­dir. Bu gibi hususlarda hem bedenî hem de malî bir cezanın olması gerekir. Bazı insanlar, malî cezadan daha çok çekinir. Bazı kimse­ler için de aksi varittir. Rasûlullah (s.a.), her iki müeyyideyi bir araya getirmiştir. Çaldığı kadar Ödemesi halinde sanki hiç çalmamış gibi olur ve bir ceza manası taşımaz. Bu yüzden iki katı öde­mesi emrolunmuştur ki, kendisini çalmaya iten maksat boşa çıka­rılmış, hüsrana uğratılmış olsun.[295]

 

Haddin Düşürülmeye Çalışılması:

 

Rasûlullah'a (s.a.) bir hırsız getirildi. Adam suçunu itiraf etti. Beraberinde hiçbir eşya bulunamamıştı. Rasûlullah (s.a.) ona:

"Sanmam ki çalmış olasın?" dedi. Adam aksine çaldığını id­dia etti. Rasûlullah (s.a.), bu sözünü iki ya da üç defa tekrar etti. Bunun üzerine emretti ve eli kesildi ve getirildi. Rasûlullah (s.a.), ona, "Estağfirullah ve etûbu ileyh[296] de!" buyurdu. O da, "Estağ-fırullah ve etûbu ileyh" dedi. Rasûlullah (s.a.) da üç kere, "Al­lah'ım, tevbesini kabul et!" buyurdu.[297]

Bunun sebebi, günahını itiraf eden, pişmanlık duyan ve tevbe eden bir kimsenin, kendisinden haddi düşürücü çareler aramayı hak etmiş olmasıdır.[298]

 

Hırâbe: Eşkiyalık, Yol Kesme:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Allah ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya acımadan Öldürül­meleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilme­si, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dün­yadaki rüsvaylığıdır. Onlar için âhidrette de büyük azap vardır.

Ancak siz, kendilerini yenip ele geçirmeden önce tevbe edenler müstesna; biliniz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.[299]

Hırâbe (eşkiyalık), ancak tecavüze uğrayan topluluğa nisbetle, savaşma haline dayalı olarak gerçekleşir.

Bu haddin, hırsızlık suçuna verilen cezadan daha ağır oluşu­nun sebebi şudur: Pek çok insanın bir araya gelmesi halinde, içle­rinde mutlaka saldırgan ruhlu kimseler bulunur. Bunlar aşırı cüretkârdırlar, vurup kırmaya düşkün olurlar, birliktelikleri bir güç oluşturur ve bunun sonucunda da öldürmeye, yağmalamaya aldırış etmezler. Elbette bu, hırsızlığa nisbetle daha büyük mefsedetler içerir. Çünkü mal sahipleri, mallarını hırsızların şerrinden koruyabilirler; fakat yolcular yol kesicilerden kendilerini koruya­mazlar. Devlet yetkililerinin ve müslünıan toplumunun o zaman ve mekanda onların imdadına yetişmelerine de imkân bulunmaz.

Hem yol kesicilerde, fiile iten saik daha şiddetli ve güçlüdür. Çünkü bir kimsenin yol kesici olabilmesi için çok yürekli ve cüretkâr olması gerekir; herkes bu işi yapamaz. Sonra bu işin ya­pıldığı yerde bir toplanma ve anlaşma söz konusu olur. Hırsızlarda ise böyle bir durum olmaz. Bu itibarla yol kesme suçunun cezası­nın daha ağır olması gerekmiştir.

Çoğunluk âlimler cezanın tertip üzere olduğu[300] görüşünde­dirler ki bu şu hadise de uygun düşmektedir:

"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Rasûlullah oldu­ğuma şehâdet eden müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şey­den biri ile helâl olur: Cana karşı can, zina eden evli, dinini terke-dip, cemâatten ayrılan![301]

Bazıları da cezanın seçiminde muhayyerlik vardır, demişler­dir ki âyette geçen "ev=yahut" kelimesine uygun olanı da budur. Bence "cemâatten ayrılan" ifadesi, muhtemelen her iki illeti de toplamaktadır. Murad, her bir illetin hükmü ifade etmesidir. Nite­kim Rasûlullah (s.a.) iki illet arasını toplamış ve şöyle buyurmuş­tur: "iki adam tuvalete çıkıp, avretleri açık olarak birbirleriyle ko­nuşmazlar.[302] Avret yerini açmak, lanete sebeptir. Bu hal üzere konuşmak da aynı şekilde lanete sebeptir. Görüldüğü üzere iki il­let bir araya getirilmiştir. Burada da öyle olur.[303]

 

İçki Ve Cezası:

 

İçki, hem fert hem de toplum için bir mefsedettir:

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır

"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kur­tuluşa eresiniz.

Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kinsokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Ar­tık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?[304]

Allah Teâlâ, içkide (hamr) iki mefsedet olduğunu beyan bu­yurmuştur:

i. İnsanlara (topluma) yönelik mefsedet. Çünkü içkiyi içen kimse insanlara sataşır ve onlara tecavüzde bulunur.

ii. Nefis tezkiye ve terbiyesine yönelik mefsedet. İçkiyi içen hayvânîlik haleti içerisine dalar; ihsan mertebesine ulaşmasını sağlayacak olan aklı kaybolur.   [305]                          

 

İçkinin Tanımı:

 

İçkinin azı, çoğuna götürdüğü için, ümmet siyaseti, hükmün, içkinin sarhoş edici özelliği üzerine bina edilmesini gerektirmiş, bizzat sarhoşluk halinin bulunması şart olarak aranmamıştır.

Sonra Rasûlullah (s.a.), âyette geçen "hamr=şarap, içki"den maksadın ne olduğunu beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Her sarhoşluk veren şey içkidir ve her sarhoşluk veren şey haramdır.[306]

"Hamr (=içki), bu iki ağaçtandır; hurma ve üzüm.[307]

Bu iki ağacın özellikle zikredilmesi, bir tahsis manası ifade etmeyip vakıayı tesbit kabilindendir.

Mizr[308]ve bit[309] adı verilen içkilerin hükmü soruldu. Rasû­lullah (s.a.), "Her sarhoşluk verici şey haramdır." buyurdu.[310]

Yine o şöyle buyurmuştur:

"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.[311]

Bu hadisler müstefîzdir (meşhur). Bence üzümden yapılan iç­kiyle bir başka nesneden yapılan içki arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü haramlık hükmü, bizzat Kur'ân'm belirttiği mefsedetler se­bebiyle inmiştir. Bu mefsedetler ise, hem üzümden yapılmış içkilerde, hem de diğer nesnelerden elde edilen içkilerde aynı düzeyde mevcut bulunmaktadır.[312]

 

İçkinin Uhrevî Cezası:                              

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse şarabı dünyada içer de ona devam ederek tevbe et­meden ölürse; âfıirette onu içemez.[313]

Bunun sebebi şudur: Hayvanı halet içine dalan, ihsan merte­besine sırt çeviren bir kimsenin, cennet nimetlerinden yararlanma hakkı yoktur. İçkiyi içmesi, ona müdavim olması ve tevbe etmeme­si, hayvânîlik içine dalmanın mazinnesi kılınmış ve hüküm bu ma-zinne üzerine bina edilmiştir. Cennet lezzetlerinden özellikle içki­nin (hamr=şarap) zikredilmesi, iki lezzet arasındaki farkın ilk anda ortaya çıkmasını sağlamak içindir.

Hem nefis, hayvanı lezzeti bir fiil zımnında elde ettiği zaman, o fiil, nefis nazarında o lezzetin sureti/kalıbı olarak temessül eder ve onu hatırlayınca onu da hatırlar. Bu durumda o, ihsan mertebe­sine ait bir lezzetin, onun suretinde temessül etmesine lâyık değil­dir.

Öbür taraftan amellere verilen karşılık, aralarındaki müna­sebet esası üzerine kuruludur. Bir şeye yeltenerek belli bir lezzete ulaşma suretiyle isyan eden bir kimsenin cezası, istediği ve bek­lenti halinde olduğu bir anda o lezzetten mahrum bırakılması şek­linde olur.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sarhoşluk verici şey içene Tıynetu'l-habâl sunacağına dair Allah'ın ahdi vardır." Tıynetu'I-habâl'in ne olduğu sorulduğu za­man da: "Cehennemliklerin usâresidir." buyurmuştur.[314]

Bunun sırrı şudur: İrin ve kan, biz insanlarca sıvı maddeler arasında en iğrenç, çirkin ve tiksinti verici şeylerdir. İçki sıvı bir maddedir. Bu durumda onun cezasının cehennem ehlinin usaresi suretinde temessül etmesi uygun olacaktır. Bu aynen münker venekirin gök gözlü olarak takdim edilişi gibidir. Çünkü Araplar gök gözlülerden hoşlanmazlar. Daha önce de zikrettiğimiz gibi bazı haricî vakıalar, onlara uygun suretler halinde rüyada temessül eder. Burada da ceza öyle olmuştur.[315]

 

İçki İçenin Namazı Kabul Olunmaz:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim içki içerse, Allah Teâlâ onun kırk sabah (gün), namazı­nı kabul etmez; eğer tevbe ederse, Allah da onun tevbesini kabul eder.[316]

Namazının kabul edilmemesinin hikmeti şudur: Nefiste, ma-siyete yeltenmek suretiyle hayvanı gücün ileri çıkması ve melekî güç üzerine galebe çalması, Allah'a karşı girişilen bir cüretkâr­lıktır; nefsin, ihsan mertebesine ters düşen bir halet içerisine gömülmesidir. Bu, namazın, nefis üzerinde gereği gibi fayda verme­sini engeller, nefsin ihsan mertebesine ait halet içine girmesine imkân vermez.    [317]                                                                               

 

İçki İçenin Maddî Cezası:

 

Rasûlullah (s.a.) zamanında bir içki içen oldu mu kendisine getirilir ve o da dövülmesini emrederdi. Kimi papuçuyla, kimi ridasıyla kimi de eliyle kırka ulaşacak şekilde vururlardı. Sonra "tebkît" edilmesini yani azarlanmasını emretmiştir,[318] Bunun üze­rine insanlar içki içene: "Allah'tan korkmadın mı?", "Allah'tan sa­kınmadın mı?", "Rasûlullah'tan (s.a.) utanmadın mı?" gibi sözlerle onu te'dip yoluna gitmişlerdir. Rivayet olunduğuna göre Rasûlul­lah (s.a.) yerden bir avuç toprak almış ve onun yüzüne saçmış­tır.[319]

İçki haddinin, diğer hadlere nisbetle az olmasının sebebi şu­dur: Diğer suçlarda mefsedet bilfiil vuku bulmuştur; meselâ mal çalınmıştır, yol kesilmiştir, zina işlenmiştir, iftira yapılmıştır. Bunda ise, sadece fesada mazinne olan şey işlenmiş, bizzat fesadın kendisi işlenmemiştir. Bu yüzden ceza yüz sopadan az olmuştur. Rasûlullah (s.a.) zamanında kırk sopa vuruluyordu; çünkü içki içme, iftiraya mazinnedir. Mazinnenin hükmü de, bizzat fiil için be­lirlenmiş hükümden meselâ yansı kadar daha az olmalıdır.

Sonra fesat artmış ve içki içmenin önü alınmaz olmuştu. Bu durumu gören sahabe, ceza miktarını kırktan seksene çıkarmıştır. Seksen sayısının esas alınması, ya Allah'ın kitabında yer alan hadlerin en azı oluşundandır; hakkında nass bulunmayan bir suçun cezasının, en az hadden daha fazla olmaması gerektiğini dü­şünmüş olmalıdırlar. Yahut da "İçki içen genelde sarhoş olur, sar­hoş olunca da hezeyanda bulunur ve iffete iftira eder. İftira cezası da seksen sopadır" şeklinde bir istidlale dayanmışlardır. Gerçi zina ve öldürme gibi fiiller de işleyebilirse de galip olanı hezeyan­da bulunmasıdır. Hükümde itibar galip ve kesin olanadır. Tebkît yani azarlamanın hikmetini ise daha önce açıklamıştık.[320]

 

Hadlerde Şefaatçilik:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah sizden Öncekileri ancak şunun için helak etmiştir ki, onlar aralarından şerefli biri hırsızlık ederse onu bırakırlar; zayıf olan çalarsa üzerine haddi tatbik ederlerdi. Hiç şüphe yok ki ben -Allah'a yemin ederim ki- Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık etse mutlaka elini keserdim.[321]

"Her kim ki, Allah'ın hadlerinden birinin uygulanmaması için şefaatçilik ederse, o Allah'ın emrine muhalefet etmiştir.[322]

Rasûlullah (s.a.), soylu ve şerefli kimselerin mevkilerinin ko-runageldiğini, onlara karşı müsamaha gösterildiğini, onların mü­dafaa edildiğini, bir sıkıntıya düşmeleri halinde hemen tavassut-çuların harekete geçtiğini... bunun ta eskiden beri bütün insanlar arasında geçerli bir gelenek olduğunu bildiği için konu üzerinde özel olarak durmuş ve işin önemine dikkat çekmiştir. Çünkü had­lerin uygulanması gibi bir konuda şefaatçilik, müsamahacılık, hadlerin meşru kılımşındaki amacı ortadan kaldırır.[323]

 

Had Cezası Uygulanan Kimselere Lanet Edilmemesi:

 

Rasûlullah (s.a.), had cezası uygulanan kimselere lanet ve hakaret edilmesini yasaklamıştır. Çünkü bu, insanların haddi ikâ­meden kaçınmalarına sebep olur. Hem had, keffârettir. Bir şey, keffâret yoluyla telafi edildiği zaman sanki hiç olmamış gibi olur. Rasûlullah'm (s.a.), "Canımı elinde bulundurana yemin ederim ki, şüphesiz o, cennet ırmaklarına dalar bir haldedir."hadisi bu ma­nayı ifade etmektedir.[324]

 

İrtidat: Dinden Dönme:

 

Yukarıda anlatılan hadlere caydırıcı iki müeyyide daha ek­lenmektedir. Bunlar:

i. Dine saygının korunması amacına yönelik olan irtidat ce­zası ile,

ii. Devlet başkanına başkaldırma cezasıdır.

Birinci cezanın dayanağı Rasûlullah'm (s.a.), "Kim dinini de­ğiştirirse, onu Öldürün![325] hadisidir.

İslâm dininden çıkan kimseye karşı güçlü bir cezanın bulun­ması gerekir; aksi takdirde dine saygısızlık kapısı açılmış olur. Al­lah'ın hoşnutluk ve rızası, semavî dinin, insanlığın ayrılmaz fıtrî bir parçası haline getirilmesinde tecellî etmektedir.

Riddet yani dinden çıkma, yaratıcıyı ya da peygamberi inkâra delâlet eden, yahut peygamberi yalanlayan bir söz ile, ya da din ile açık bir istihza manası taşıyan bir fiille sabit olur. Keza dinin zarurî esaslarından birinin inkârı da riddet sayılır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Eğer (...) dininize ta'nda bulunurlarsa, küfrün önderlerine karşı sauaşın![326]

Yahudi bir kadın, Rasûlullah'a (s.a.) küfreder, ona hakarette bulunurdu. Adamın biri onu boğarak öldürdü. Rasûlullah (s.a.), kadının kanını heder kıldı.[327]

Çünkü bir zimmî, müslümanların dinine hakaret etmekle, on­lara küfürle ve açıkça eza vermekle zimmîliğini kaybeder.    [328]          

 

Müşrikler Arasında İkâmet Yasağı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ben, müşrikler arasında ikâmet eden her müslümandan uzağım. Onların ateşleri karşılıklı olarak gözükmez.[329]

Bunun sebebi şudur: Müslümanların onlarla birlikte oturma­sı ve onların kalabalık gözükmesine katkıda bulunması, onlar için yapılacak iki yardımdan biridir. Sonra Rasûlullah (s.a.), kâfir bel­desiyle olan uzaklığı, onların ikamet ettikleri mevkiin ya da ma­hallenin en yüksek yerinde bir ateş yakılması halinde diğerlerine gözükmeyecek kadar uzaklıkta olması şeklinde beyan etmiştir.[330]

 

Hilâfete İsyan Suçu:

 

Devlet başkanına karşı baş kaldırma suçunun dayanağı ise şu âyettir:

"Şayet biri öttekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın.[331]

Rasûlullah (s.a.) da şöyle buyurmuştur:

"iki halifeye bey'at edilmesi halinde, onlardan sonuncusunu öldürün![332]

Devletin babına geçmek, insanların yaratılış özelliği olarak arzulayacakları bir şeydir. Herhangi bir bölgede insan toplulukları arasında, bu sevda sebebiyle savaşa kalkışacak, etrafına insanlar toplayacak cüretli kimselerden hali olanı bulunmaz. Eğer bu kim­seler kendi başlarına bırakılsa ve Öldürülmeyecek olsalar, halifeyi öldürürler. Sonra başka biri çıkar ve o da onu öldürür. Bu, böyle devam eder gider. Böyle bir durum, müslüman toplumu için son derece zararlıdır. Bu kapının kapatılabilmesi, ancak bir kimsenin meşru bir şekilde halife olması halinde, bir başkasının ortaya çıkıp da ona baş kaldırması durumunda, onun öldürülmesinin helâl kı­lınması ve müslümanlann ona karşı koymada mevcut halifeye yardım etmelerinin vacip kılınması yoluyla mümkün olur.

Sonra bir zulmü kendisinden ve kabilesinden uzaklaştırmak için, yahut halifede mevcut bir noksanlığı izale etmek için ortayı çıktığını iddia eden ve bunu, müslümanlann çoğunluğu tarafından kabul görmeyen kendince şer'î bir delille isbata çalışan, hakkında inkân mümkün olmayan bir burhanı bulunmayan kimsenin isyanı ile, riyaset sevdasıyla ortaya çıkan ve şeriatı değil de kılıcı hâkimkılma arzusunda olanlann başkaldmşını aynı kefeye koymamak gerekir. Bu iki kıyamı aynı mütalaa etmek doğru olmaz. Bunun içindir ki, evlâ olanı devlet başkamnın onlara zeki, akıllı, nasihat etmesini bilen, onlann şüphelerini giderecek bilgi seviyesine sahip ya da onlara dokunan zulmü kaldırıcı birini göndermesi ve bu yol­la bir çözüme ulaşmaya çalışmasıdır. Nitekim mü'minlerin emiri Hz. Ali (r.a.) Harûriyye'ye (Hâricilere), Abdullah b. Abbâs'ı (r.a.) bu amaç için göndermiştir.

İsyancılar eğer çoğunluk müslümanlann safına geçerlerse ne âlâ! Aksi takdirde onlarla savaşılır; kaçanlan ve esirleri öldürül­mez, yaralılannın işi bitirilmez. Çünkü onlarla savaşmaktan mak­sat, sadece onlann serlerinin defedilmesi ve birliklerinin dağıtıl-masıdır. Bu da gerçekleşmiştir.

İkincisi ise, muhariplerdendir. Hükmü, diğer muhariplerin (hırâbe) hükmü ile aynıdır.[333]

 

KAZA (YARGI)

 

Kazâ İçtimaî Bir Zarurettir:

 

İnsanlar arasında çokça vuku bulan, mefsedeti giderek arta­bilecek olan en önemli problemlerden biri, niza ve münakaşalar­dır. Bunlar, düşmanlığa, karşılıklı kin duygularına, araların açıl­masına sebep olur; hakkı hor görmeye ve delile boyun eğmemeye iter.

Bu durum, ülkenin her bir yanına, insanların aralarındaki ni-zalan hak ve adalet ölçülerine göre çözüme bağlayacak kimselerin gönderilmesini gerektirir. Bu görevliler, anlaşmazlıklar hakkında hüküm verirler ve sonuçlarını tarafların rızasına bakmaksızın uy­gularlar.

Rasûîullah (s.a.), bu gerekçeden dolayı yerleşim merkezlerine kadılar göndermeye son derece önem vermiştir. Ondan sonra gelen müslümanlar da aynı özeni gösteregelmişlerdir.[334]

 

Kaza, Ağır Bir Sorumluluktur:

 

İnsanlar arasında kaza görevinde bulunmak, zulüm ve hak­sızlık için bir mazinnedir. Yani bu görevi yürüten kimse, her an zulme düşebilir, haktan sapabilir. Bu itibarla insanların kaza gö­revi yaparlarken zulme düşmemelerini sağlamak için uyarılmala­rına ve kaza ile ilgili hükümlere mesnet olacak küllî esasların be­lirlenmesine ihtiyaç duyulmuştur.    [335]                                               

 

Kaza İle İlgili Hadisler:

 

Rasûîullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim insanlar arasında kadı tayin olunursa, bıçaksız boğaz­lanmış olur.[336]

Bu hadis, kaza görevinin çok ağır bir sorumluluk yüklediğini, kadılığa istekliliğin -Allah'ın koruması hali hariç- helake ma-zinne olduğunu bildirmektedir.

"Kim kadılığı arzu eder ve onu isterse, yalnız başına bırakılır, Kim de zoraki kabul ederse, Allah Teâlâ, ona kendisini doğrulta­cak bir melek indirir.[337]

Bunun hikmeti şudur: Kadılıkta gözü olan kimsenin, bu isteği genelde nefsânî bir dürtüden kaynaklanır; mal ve mevki elde et­me, ya da düşmanlarından intikam alma... gibi bir garazı bulunur. Bu durumda, bereketlerin inmesine sebep olan niyette samimiyet şartı gerçekleşmez.[338]

 

Kadılar Üç Türlüdür:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kadılar üç türlüdür; Biri cennette, ikisi cehennemdedir. Cen­nette olanı, hakkı bilen ve onunla hükmedendir. Hakkı bilen ve bu­na rağmen hükümde zulmeden cehennemdedir. İnsanlar arasında bilgisizce hükmeden kişi cehennemdedir.[339]

Bu hadis kadılığa getirilecek kimsenin mutlaka âdil, zulüm­den ve taraf tutmaktan uzak biri olması, insanlarca bu şekilde ta­nınması; hak ve hakikati ortayı çıkarmanın yolunu özellikle de kaza ile ilgili meselelerin hükümlerini bilir olması gereğini ortaya koymaktadır. Bunun hikmeti gayet açıktır. Çünkü elde edilmesi amaçlanan maksatlar ancak bu şekilde gerçekleşir; aksi takdirde gerekleşmez.[340]

 

Öfke Halinde İken Hüküm Verilmez:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hiçbir hâkim I hakem, iki kişi arasında öfkeli iken hüküm vermesin![341]

Bu hükmü gerektiren sebep şudur: Kalbi öfke ile meşgul olanhâkim/hakem; deliller ve karineler üzerinde ve hakkın ortaya çı­karılması hususunda sağlıklı bir şekilde düşünme ve değerlendir­me yapamaz. Onun için bu halde hükümde bulunması yasaklan­mıştır.[342]

 

Ehil Kadının Sevabı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:                                           

''Hâkim hükmeder, hükmünde bütün gayretini ortaya koyar ve sonuçta isabet ederse, kendisi için iki ecir vardır. Hükmeder, hükmünde bütün gayretini ortaya koyar; fakat sonuçta hata eder­se, onun için bir ecir vardır.[343]

Hadis metninde geçen "ictihâd" kelimesinden maksat, kadı­nın delile tabilik konusunda bütün gücünü ortaya koyması demek­tir. Yükümlülük, güç ve kudret oranındadır. Delilleri değerlendir­me ve sonuca ulaşmada insanın bütün gücünü sarfetmesi elinde olan bir şeydir; ancak sonuçta kesin olarak isabet etmiş olması in­sanın elinde olmayan bir şeydir. Bu itibarla birincisinden sorumlu, ikincisinden ise sorumlu değildir.[344]

 

Hüküm, Her İki Tarafın Da Dinlenmesinden Sonra Verilir:

 

Rasûlullah (s.a.), Hz. Ali'ye (r.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sana iki kişi davacı olarak geldiği zaman, diğerini de tam olarak dinlemeden birinci lehinde hüküm verme; çünkü bu, hük­mün iyice ortaya çıkması için senin yapman gereken bir şeydir.[345]

Zira iki taraftan birini diğerine tercih, ancak onları dinleyip delillerini değerlendirdikten sonra ortaya çıkar.[346]

 

Kaza İki Aşamadan Oluşur:

 

Bil ki: Kaza (yargı) iki aşamadan oluşur:

i. Anlaşmazlık konusu olan şeyin içyüzünün bilinmesi.

ii. Bu hale uygun âdil hükmün verilmesi.

Kadı, bazen bunlardan her ikisine de, bazen de sadece birineihtiyaç duyar. Meselâ taraflardan her birinin bir mal hakkında "O benimdir, elimde iken doğmuştur", yahut "Şu taşı falanca dağdan getirdim" diye iddia etmesi halinde, işin içyüzü bilindiğinde işkâl ortadan kalkar.

Hz. Ali, Zeyd ve Ca'fer (r.anhum) arasında meydana gelen Hz. Hamza'nın (r.a.) kızının hıdânesi[347] hakkındaki meselede, meselâ olayın mahiyeti belli idi. İstenen sadece hükümdü.

Ama birisi diğerinin gasbda bulunduğunu iddia eder, mal da evsaf değiştirir, diğeri de onun bu iddiasını inkâr ederse, durum farklılık arzeder. Burada önce işin hakikatinin Öğrenilmesine ihti­yaç bulunmaktadır. Öncelikle bir gasb söz konusu mudur? İkinci olarak da hüküm ne olacaktır? Gasbedılen malın aynının iadesine mi hükmedilecek, yoksa kıymetinin ödenmesi mi istenecektir?

Rasûlullah (s.a.), her iki aşamayla ilgili küllî esasları belirle­mek suretiyle konuyu zabturapt altına almıştır.[348]

 

Isbat Delilleri:

 

Birinci aşama için en uygun ispat vasıtaları şahitlik ve ye­mindir. Çünkü işin içyüzünü öğrenmek, ancak olaya tanık olan kimselerin haber vermeleriyle, yahut mesele sahibinin, yalan söy­lemediği zannını verecek şekilde yeminle pekiştirilmiş kendi ifade­siyle mümkün olabilir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanlara davaları sebebiyle istedikleri verilse, bir takım in­sanlar bazı adamların kanlarını ve mallarını iddia ederdi. Ancak öyle değildir; davacı Üzerine beyyine, davalı üzerine de yemin gere­kir[349]

Davacı (müddet), zahirî durumun aksini idda eden, ziyadelik isbatında bulunan taraftır. Davalı (müde'â aleyh) ise, aslî ıstıshâb üzere olan, zahirî durumun kendisini desteklediği taraftır.

Kadı, sonra davacı olan tarafından beyyine getirmesini, zahirî hale tutunan kimseden de -diğer tarafın beyyine ikâme edememesi halinde- hükmün aleyhine dönüşmesini Önleyecek ye­min etmesini ister.

Rasûlullah (s.a.), "İnsanlara davaları sebebiyle istedikleri verilse, birtakım insanlar bazı adamların kanlarını ve mallarını id­dia ederdi." ifadesiyle, bu esasın meşru kılınış gerekçesine işaret­te bulunmuştur. Yani insanlar arasında zulmün bertaraf edilebil­mesi için, davacının behemehal iddiasını ispat eden hüccet (beyyi­ne) getirmesi gerekir.[350]

 

Şahitler:

 

Sonra kadı, şahide bakar ve onun şahitliği kabul edilebilecek bir kimse olup olmadığını inceler. Çünkü Allah Teâlâ, şahitlik ya­pacak kimseler hakkında, "Rıza göstereceğiniz şahitlerden olmak şartıyla.[351]buyurarak şahitlerin vasfına işaret buyurmuştur.

Şahidin bu vasıfta olabilmesi, kendisinde şu niteliklerin bu­lunmasına bağlıdır: Akıl, ergenlik, zabt, konuşma (dilsiz olmama), müslüman olma, adalet, mürüvvet (kişilik sahibi olma), töhmete mahal olmama.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Hâin erkek va kadının, zina eden erkek ve kadının, kardeşi­ne karşı kini bulunanın şahitliği caiz değildir. Ev halkından sayı­labilecek kimselerin[352]lehte olan şahitliği reddedilir.[353]

Allah Teâlâ, kazf haddine uğramış kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar. Ancak bundan tevbe edip ıslâh olanlar müstesna­dır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.[354]

Diğer büyük günahlar da, kazf ve zina hükmündedir. Çünkü haber, haddi zatında doğru da yalan da olabilir. Bu iki ihtimalden birinin diğerine ağır basması ancak bir karine ile olur. Bu karine de, ya haberi verenin kendisinde, ya kendisinden haber verilende ya da bunların dışında bulunur. Bunlar içerisinde teşrîî hükmün üzerine bina edilmesine elverişli, -zikrettiğimiz zahirin ve ıstısâb-ı halin delâletinden başka- haber verenin sıfatlan dışında

mazbut bir şey yoktur. Bazen bu itibara alınmış ve beyyine davacı, yemin de davalı için konulmuş, bazen de şahitlerin sayısı dikkate alınmış ve böylece hüküm, durumlara ve hakların türüne göre da­ğıtılmıştır.

Buna göre zina, ancak dört erkek şahitle sabit olabilmektedir. Bu konunun delili şu âyettir:

"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin.[355]

Daha önce bunun meşru kılınışının sebebi zikredilmişti.

Kısasta ve hadlerde ancak iki erkeğin şahitliği geçerli kılın­mıştır. Bu konunun dayanağı ez-Zührî'nin (r.a.), "Rasûlullah (s.a.) zamanında sünnet, hadler konusunda kadınların şahitliğinin ka­bul edilmemesi şeklinde cereyan etmiştir." şeklindeki sözüdür.

Mâlî haklarda bir erkekle iki kadının şahitliği yeterli görül­müştür. Bu konuda asıl şu âyettir:

"Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden

olmak şartıyla bir erkek iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanı-Ursa diğeri onu düzeltsin ve doğru söylesin.[356]

Allah Teâlâ, bu âyette kadın tarafının çok olması şartının se­bebini "onlardan biri yanılırsa diğeri onu düzeltsin ve doğru söyle­sin" ifadesiyle beyan buyurmuştur.

Kadınlar akılca noksandırlar. Bu durumda mutlaka bu nok­sanlığın sayının artırılması suretiyle telafi, edilmesi gerekmiştir.

Rasûlullah (s.a.), bir şahit ve yemine dayanarak hükümde bu­lunmuştur.[357] Çünkü âdil bir şahit yanında, yeminin de bulunması halinde durum kuvvet kazanır. Şehâdet konusunda genişlik gös­termek zarureti vardır.[358]

 

Şahitlerin Tezkiyesi:

 

Sünnete (uygulamaya) göre, eğer ortada bir kuşku varsa şa­hitlerin tezkiyesine ihtiyaç duyulur. Çünkü onların şahitliklerinin kabulü, doğru söylemeleri ihtimalinin daha ağır basmasına bina-endir. Dolayısıyla durumun açıklık kazanması için onların güveni­lirliklerinin bilinmesi gerekir.[359]

 

Yemin Ve Yeminin Ağırlaştırılması:

 

Yine sünnete (uygulama) göre, kuşku bulunması halinde ye­min; zaman, mekan ve lâfız itibariyle ağırlaştırıhr. Çünkü yemi­nin, haberin doğruluğuna delil oluşu, kişinin yalan söylemeye yel­tenemeyeceğini gösteren karinelerle birlikte bulunmasına binaen-dir. Dolayısıyla kuşkunun fazla olması halinde, yeminin ağırlaştı­rılması yoluna gidilmesi uygun bir hareket olacaktır. Lâfız olarak ağırlaştırılması, isim ve sıfatlar eklenmesiyle olur. Bu konuda Ra-sûlullah'ın (s.a.) hadisinden öğrendiğimiz şu lâfız esas alınır: "Kendisinden başka tanrı olmayan, gaybı ve aşikârı bilen Allah'a yemin ederim ki.[360] Benzeri ifadeler de olabilir.

Zaman olarak ikindiden sonrası seçilir. Çünkü Allah Teâlâ, "Eğer şüpheye düşerseniz o iki şahidi namazdan sonra alıkor (...) diye yemin ettirir siniz[361] buyurmaktadır.

Mekân olarak, eğer Mekke'de ise Rükün ile Makam arası, Medine'de ise, minberin yanı, diğer yerlerde ise, camide minberin yanı seçilir. Çünkü bu mekânların faziletine ve buralarda yalan söylemenin çok büyük bir günah olduğuna delâlet eden haberler vardır.   [362]                                                                                           

 

Kazada Haktan Sapmanın Vehameti:

 

Sonra insanların, meselelerin hallü faslı, ya da işin içyüzünü öğrenme konusunda Allah Teâlâ'nın meşru kılmış olduğu şeyin hilâfına harekette bulunma gibi bir cürette bulunmalarının veha­meti üzerinde durulması gerekmiştir.

Bu uyanlar (terhîb) konusunda üç şey esas alınmıştır:

i. Allah Teâlâ'nın yasaklamış olduğu ve yasağın dozunu ar­tırdığı bir fiile yeltenme, vera (takva) azlığının ve Allah'a karşı cüretkârlığın bir delilidir. Bu durumda cüretkârlıkla ilgili hüküm, bu şeyler üzerine bina edilmiş ve cehenneme girmesinin vacipliği, cennetin kendisine haramlığı gibi sonucu ona bağlanmıştır.

ii. Bunun bir zulüm olduğu belirtilmiştir; bu aynen hırsızlık yapmak, yol kesmek gibidir ya da en azından hırsıza malı çalması için yol göstermek, yol kesene destek vermek gibidir. Bu durumda Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların yeryüzünde bozgunculuk için koşuşturan kimselere yönelik laneti, bu âsiye yönelir ve ce­hennemi hak eder.

iii. Bu davranışta, Allah Teâlâ'nın kulları için meşru kılmış olduğu şeye muhalefet, kazanın Allah Teâlâ'nın şer'î hükümlerde murad ettiği şey üzere cerayanını önleme çabası vardır. Çünkü ye­min, hakkın öğrenilmesi, beyyine ise, işin içyüzünü beyan etmek için meşru kılınmıştır. Eğer yalan şahitlik ve yalan yemin bir yol olsaydı, o zaman beklenen maslahat kapısı kapanırdı.[363]

 

Kazada Haktan Saptıran Yollar:

 

Şahitlikten kaçınmak, durumu gizlemek bu kabildendir. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. [364]

Yalan şahitlik de aynıdır. Çünkü Rasûlullah (s.a.) bunu büyük günahlardan saymıştır.

Yalan yemin de aynıdır. Çünkü Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur:

"Her kim yemin-i sabr[365] eder; onunla yalancı olduğu halde bir müslümanın malını elinden alırsa, kıyamet gününde Allah'ın gazabına uğrayarak huzuru ilâhîye çıkar.[366]

Yalan dava da aynıdır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kendisine ait olmayan bir şeyi dava eden kimse, bizden de­ğildir ve o cehennemdeki yerine hazırlansın.[367]

Bir diğeri, kadının hükmüne dayanarak hakkı olmayan bir şeyi almaktır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ben sadece sizin gibi bir insanım, siz benim huzuruma gelip birbirinizden davacı oluyorsunuz. Ben de dinlediğime göre hükme­diyorum. Olur ki bazınız, diğer bazınızdan kendisini daha iyi sa­vunur ve ben de buna dayanarak onun lehine hükümde bulunu­rum. Her kime, kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem, sa­kın onu almasın; çünkü aslında ben ona sadece ateşten bir parça ayırmışımdır.[368]

Rasûlullah (s.a.), haklı ya da haksız olsun her halükârda da­vacı olmaktan vazgeçmeyi ise teşvik etmiştir. Çünkü bu, semahat vasfının bir gereğidir. Sonra çoğu kez, aslında kendisi haklı olma­yabilir, fakat kendisinin haklı olduğunu zanneder. Bu durumda sorumluluktan, nefsini haklı olsun haksız olsun her halükârda da­vacı olmaktan vazgeçirme dikçe kesin olarak kurtulamaz.[369]

 

Tarafların Delilce Müsavi Olmaları Hali:

 

Hadiste geldiğine göre iki adam, bir hayvan hakkında birbir­lerinden davacı olmuşlar ve taraflardan her biri hayvanın kendi üretimine ait olduğuna dair beyyine getirmiş. Bunun üzerine Ra­sûlullah (s.a.), "hayvanın, eli altında bulundurana ait olduğuna" hükmetmiştir.                                                                                 

Bunun sırrı şudur: Her iki tarafın da hüccet getirmesi duru­munda hüccetler karşılaşır ve birbirini ortadan kaldırırlar. Bu du­rumda eşya, zilyed olanın elinde kalır. Çünkü ondan alınıp başka­sına verilmesini gerektirecek geçerli bir beyyine yoktur. Yahut bu iki beyyineden biri, açık olan delille -ki bu zilyedlik olmaktadır- güç kazanmış, bu itibarla da öbürüne tercih edilmiştir.[370]

 

Kazada Hüküm Verme Aşaması:

 

İkinci aşamaya yani hüküm verilmesi aşamasına gelince Ra­sûlullah (s.a.) bu konuda başvurulacak esaslar koymuştur.

Kısaca şöyle arzedebiliriz: Olayın mahiyeti malum olduğunda taraflar arasında niza şu noktalarda olur:

i. Taraflardan her biri, aslında mubah olan bir şeyi istiyor olabilirler. Bununla ilgili hükmü, hep tercih esası belirler.

Tercih, müslümanlara ya da dava konusu şeye faydası olan ilave bir sıfatın bulunması, yahut ikisinden birinin ona daha önce ulaşması, yahut da kur'a gibi bir yolla olur. Bunun örneği, Hz. Hamza'nın kızının hıdânesi hakkında Hz. Ali, Zeyd ve Ca'fer (r.an-hum) arasındaki davadır. Bu davada Rasûlullah (s.a.) Cafer lehine hükümde bulunmuş ve "Teyze, anne mesabesindedir." buyurmuş­tur.[371]

Ezan okumanın ve ilk safta bulunmanın faziletini bilselerdi,kur'a çekerlerdi buyurması da, tercihin öncelik ilkesiyle yapıldığı­na bir örnektir.

Rasûlullah (s.a.) yolculuğa çıkacağı zaman hanımları arasın­da kur'a çekmesi de yine konuyla ilgili bir örnektir.

ii Yahut davanın, akit ya da gasb gibi bir Öncesi vardır ve ta­raflardan her biri kendisinin daha haklı olduğunu iddia etmekte­dir. Her biri için bir şüphe bulunmaktadır.

Bu tür davalarda hükmü, insanların büyük çoğunluğunca ka­bul gören Örf ve âdetler belirler. Buna göre ikrarlar, akitlerde kul­lanılan lâfızlar, örfte ne anlama geliyorsa o şekilde tefsir olunur, neyin zarar sayılıp sayılmayacağı örfe göre tespit edilir.

Buna örnek olarak Berâ b. Azib'in meselesini verebiliriz. Bu zatın devesi bir bahçeye girerek zarar vermişti. Taraflardan her biri kendisinin mazur olduğunu iddia etti. Rasûlullah (s.a.) Örf ve âdete göre, gündüzleyin bahçe sahiplerinin mülklerini korumaları­na, mal sahiplerinin de geceleyin hayvanlarına sahip olmalarına hükmetti.  [372]                                                            

 

Kaza İle İlgili Bazı Genel Kaideler;

 

Üzerine pek çok hüküm bina edilen genel kaidelerden bazıları şunlardır:

1.Cereme kime ise semere onadır. Bu kaidenin aslı, Rasûlul­lah'in (s.a.), "el-Harâcu bi'd-damân" şeklindeki hükmüdür. Menfa­atlerin zabturapt altına alınması zor olduğu için bu kural konul­muştur.

2.Cahiliye dönemi taksimatına, diyetlere ve daha başka mua-malelere dokunulmaması; her şeyin yeni başlatılması.[373]

3. Istıshâbın[374] asıl olması. Zilyedliğin, ancak başka bir delille hükümsüz kılınması.

4. Denetim imkânının bulunmaması halinde hükmün, mal sa­hibinin iradesi doğrultusunda olması ya da herkesin aldığını geri vermesi. Bu kaidenin aslı şu hadistir:

"Alış verişte taraflar aralarında ihtilâf ederler ve mal da he­nüz ortada olursa, aralarında bir beyyine de bulunmazsa, söz satı­cının sözüdür yahut da her iki taraf aldığını geri verir. [375]

5. Her akitte asıl olan, taraflardan her birinin yerine getirme­yi üstlendiği şeyi ifa etmesidir. Şer'an yasaklanmış bir akit olması bundan müstesnadır. Bu kâdinenin dayanağı da şu hadistir:

"Müslümanlar, koştukları şartlar üzeredirler; ancak helâli haram kılan, haramı helâl kılan şart hariç.[376]

Bu arzettiklerimiz, kazanın ikinci aşaması için Rasûlullah (s.a.) tarafından teşri kılınan hususlardan sadece bir nebze olmak­tadır.[377]

 

Rasûlullahhn (S.A.) Bazı Hükümleri:

 

Rasûlullah'ın (s.a.) kadı sıfatıyla bizzat hükmettiği meseleler­den biri, Hz. Hamza'nın (r.a.) kızının hıdânesi ile ilgilidir. Hz. Ali "Amcamın kızıdır ve onu ben aldım" demiş, Ca'fer (r.a.), Amcamın kızıdır ve teyzesi benim nikâhım altındadır" demiş, Zeyd (r.a.) de, "Kardeşimin kızıdır" demiş ve her biri onu almaya daha çok hak sahibi olduğunu iddia etmiş. Rasûlullah (s.a.), onun Ca'fer'e verilmesine hükmetmiş ve gerekçe olarak da "Teyze, anne mesabesindedir." buyurmuştur.[378]

Harre su yollan hakkında Ensârdan Zeyd ile Zübeyr arasında geçen olayda, Rasûlullah (s.a.) önce her ikisi için de uygun olan bir çözüm önererek, "Ya Zübeyr! Sen sula, sonra suyu komşuna salı­ver!" buyurmuştu. Ancak Ensarlı zat buna kızmış ve Rasûlul-lah'm (s.a.) taraf tuttuğunu ifade etmişti. Bunun üzerine Rasûlul­lah (s.a.) da, Zübeyr'e hakkını tam olarak kullanmasını ve sular­ken, önünü tıkayıp ta duvara vuruncaya kadar suyu tutmasını em­retmiştir.[379]

Berâ b. Âzib'in devesi, Ensârdan birinin bostanına girmiş ve zarar vermişti. Rasûlullah (s.a.), gündüz vakti bostan sahiplerinin mülklerini beklemesi gerektiğine, geceleyin de hayvan sahipleri­nin mallarına sahip olması gerektiğine dair hükmetti.

Taksim olunmamış mülklerde şufa hakkının olduğuna hük­metmiştir. Sınırlar belirlenir, yollar aynhrsa artık şufa hakkının olmayacağını beyan etmiştir.

Daha önce bu hükümlerin gerekçelerinden söz etmiştik.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Yol hakkında ihtilâfa düşerseniz, eni yedi arşın (zira) olarak belirlenir,[380]İnsanların miibah bir araziyi imar etmeleri halinde yol ifrazı konusunda ihtilâfa düşerler; kimi dar tutmak, kimi de geniş tut­mak isterse, o zaman yolun eninin yedi arşın olmasına hükmedilir. Çünkü ayrı ayrı istikâmetlere giden iki kervan karşılaştığında, de­velerin de her iki taraflı da yüklü olması halinde zahmetsiz bir şekilde yola sığmaları gerekir. Bunun için de yolun yedi arşın geniş­liğinde olması gerekir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, başkalarına ait bir araziyi onlardan izinsiz eker­se, ekinde bir hakkı olmaz; kendisine yaptığı masraflar verilir.[381]

Bu hükmünde Rasûlullah (s.a.), o kimseyi, kendileri için fay­dalı bir iş yapan işçi gibi kabul etmiştir.

Allah'ua'lem![382]

 

CİHAD

 

En Mütekâmil Şeriaf, Cihad Hükmü Taşıyanıdır:

 

Bil ki: Şeriatlar ve ilâhî yasalar içinde en kâmil olanı, cihâd hükmü taşıyanıdır. Şöyle ki:

Allah Teâlâ'nın emrettiği ve yasakladığı şeylerle insanları yü­kümlü tutması şuna benzer: Bir adamın köleleri hastalanmıştır. Adam, onların efendisi olarak yakınlarından birine onlara ilaç içir-mesini emreder. Bu kimse, şayet ilacı onlara içirmek için zora baş­vursa ve zoraki boğazlarına akıtsa bu yeridir. Ancak ilâhî rahmet onlara ilacın faydalarını açıklama yolunu tutmuştur ki, onu içle­rinden gelen bir arzuyla içsinler. Bununla da yetinmemiş, içine bal da katmış ki, aklî rağbete tabiî rağbet de eklensin ve böylece amaç iyice hasıl olsun.[383]

 

Hüccet Ve Kuvvet İkilisinin Gerekliliği:

 

Sonra birçok insan, riyaset sevdasında müptezel şehvetlerin, saldırgan kötü huyların, şeytan vesveselerinin esiri durumunda­dırlar, atalarının geleneklerine kalpleri yapışık vaziyettedirler. Bu halleriyle onlar, sözü edilen faydalara kulak vermezler, Rasûlul-lah'ın (s.a.) emrettiği şeylere boyun eğmezler, onların güzellikleri üzerinde düşünmezler. Bu durumda onlar hakkında sadece hüccet ikamesiyle yetinmek rahmet gereği değildir; aksine onlar için rah­metin gereği, onlar hakkında zor kullanmak, imanın girmesi için kalplerini zoraki açmaktır; aynen acı ilacı zoraki içirmek gibi. Bunun için de, onlardan güç sahiplerinin gücünü kıracak, kuvvet­lerini dağıtacak, mallarını ellerinden alacak savaşa başvurmaktanbaşka çare yoktur. Bunun sonucunda onlar zayıf kalacaklar, hiçbir şeye güç yetiremeyecekler ve işte o zaman, gerek (kendileri ve ge­rek) onların tebası ve gerekse zürriyetleri kendi istek ve arzularıy­la imana gireceklerdir. İşte bu manadan dolayı Rasûlullah (s.a.), Kayser'e yazdığı mektubunda, "Aksi takdirde ırgatların, çiftçilerin (halkının)günahı senin üzerine olur.[384] diye yazmıştır.

Onların esir edilmeleri, boyun eğdirilmeleri belki imanlarına sebep olacaktır. Bu manaya işaret olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah, zincirler içerisinde cennete giren bir kavme taaccüp buyurur.[385]

 

İlâhî Rahmet, Önce Zulmün Önlenmesini, Sonra Islâhı Gerekli Kılar:

 

Sonra insanlığa nisbetle kâmil ve tam olan ilâhî rahmet, on­ların ihsan mertebesine yöneltilmesini, zâlimlerin zulmünün ön­lenmesini, duyulan ihtiyaçlarının ıslâh edilmesini, ev ve aile düze­ninin kurulmasını, ülke siyasetinin belirlenmesini gerekli kılar. Saldırgan ruhlu ve güçlü kuvvetli kimselerin egemenliğindeki ül­keler, tam anlamıyla insan bedenindeki kangren olmuş organlara benzerler; insanın kurtulabilmesi o organın kesilmesine bağlıdır. Yapısının ıslâhı, bedeninin eski sıhhat haline ulaşabilmesi için mutlaka kesmek gerekir. Az şerre, çok hayra götürecekse eğer, katlanmak gerekir.

İbret olarak Kureyş'in ve onların çevresindeki Arap kabilele­rinin haline bakabilirsiniz. Bunlar, ihsan mertebesinden en uzak­ta ve zayıflara karşı en zâlim olan kimselerdi. Müslümanlarla ara­larında şiddetli savaşlar olmuştu. Birbirlerini esir alırlardı. Onla­rın çoğu, hüccet üzerinde yeterince düşünmüş, delil hakkında kafa yormuş değillerdi. Rasûlullah (s.a.), onlarla cihâd etti ve en azgın­larını, en ileri gelenlerini, elebaşılık yapanlarını öldürdü. Böylece hak ortaya çıktı ve herkes ona itaat etti. Bunun sonucunda onlar da ihsan ehlinden oldular, durumları düzeldi. Eğer şeriatta cihad emri olmasaydı, onlar hakkında ilâhî lütuf tahakkuk etmezdi.[386]

 

Islâh, Allah'ın Kazası; Müzminlerin İcrâsıdır:

 

Allah Teâlâ, Arap Acem bütün insanlara gazap etmiş ve onların devletlerinin zevaline, mülklerinin sona ermesine hükmetmiş­ti. Bu ilâhî takdir Rasûlullah'm (s.a.) kalbine üflenmiş, onun aracı­lığıyla da ashabının kalplerine, Allah yolunda savaşmaları ilham edilmişti. Böylece arzulanan amaç tahakkuk edecekti. Onlar, o za­man, Allah Teâlâ'nın enirini yerine getirmek için koşuşturan me­lekler mesabesinde idiler. Şu kadar var ki melekler, aralarında küllî bir kaide olmaksızın (bir insiyak halinde) koştururlarken, müslümanlar; Allah Teâlâ tarafından kendilerine öğretilen küllî bir kaide için savaşırlar. Onların bu işleri en büyük amel oluyordu. Bu savaş, onların kendilerine değil, -suçlunun öldürülmesinin, cellada değil de emri veren yetkiliye isnad edilmesi gibi- emri ve­rene isnad olunur. Nitekim bu manada olmak üzere Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Onları siz öldürmediniz; fakat Allah öldürdü.[387]

Rasûlullah (s.a.) da şu hadislerinde bu manaya işaret buyur­muşlardır:

"Allah Teâlâ, yeryüzüne baktı ve onların Arabına Acemine şiddetle buğzetti.[388]

Rasûlullah (s.a.) "Ne Kisrâ ne Kayser" diyerek cahiliye devri dinlerine mensup olanları kastetmiştir.[389]

 

Cihadın Fazileti:               

 

Cihadın üstünlükleri şu esaslara racidir:

1. Cihad, Hak Teâlâ'nın tedbirine ve ilhamına uygunluk arze-der. Bunu tamamlamak için çaba göstermek, rahmetin şümulü için sebeptir, iptali için gayret göstermek de laneti muciptir. Böyle bir zamanda cihaddan geri kalmak, çok hayrı kaçırmak demektir.

2. Cihad zor bir iştir; yorgunluğa katlanmayı, mal ve can feda etmeyi, vatandan, yardan geçmeyi göze almayı gerektirir. Bunu, ancak Allah'ın dininde ihlâs sahibi olanlar, âhiret hayatını dünya hayatına tercih edenler, sıdk ile Allah'a dayananlar yapabilir.

3. Bu sâikin insan kalbinde yer alması, ancak meleklere ben­zemesi yoluyla olabilir. Bu kemâl vasfından en çok pay sahibi olan, hayvani gücün şerlerinden en uzak olan, dinin kalbinde en çok yer ettiği kimsedir. Cihâd, kişinin kalbinin selâmette olduğunun bir  göstergesi olur.

Bütün bunlar, cihadın şartlarını taşıması halindedir. Bu ma­na şu hadiste verilmiştir.

Rasûlullah'a (s.a.) şöyle sordular: "Ya Rasûlallah! Adam var şecaat için çarpışır. Adam var hamiyet için çarpışır. Bunların han­gisi Allah yolundadır?" Rasûlullah (s.a.), "Kim yalnız Allah'ın dini yüce olsun diye çarpışırsa, işte o Allah yolundadır." buyurdu.[390]

4.  Amele  verilecek  karşılık,   kıyamet  gününde  amelin suretinde olur. Şu hadis bu manayı ifade etmektedir:

"Eğer bir kimse Allah yolunda yaralanırsa -ki Allah kendi yolunda yaralananı pekâlâ bilir- kıyamet gününde yarası fışkı­rarak gelir; renk kan rengi, koku da misk kokusu!"[391]

5. Cihad Allah Teâlâ katında hoşnut olunan bir ameldir. Nor­malde bunun gerçekleşebilmesi bazı ön hazırlıkların bulunmasına bağlıdır; çeşitli harcamaların yapılması, at beslenmesi, her türlü silâh ve teçhizatın hazırlanması gibi. Bu durumda cihada yönelik ilâhî rızanın, amaca ulaştıran araçlar olması açısından bu şey­lere de sirayet etmesi gerekir

6. Dinin tamamlanması, derecesinin yüceltilmesi, insanlar arasında vazgeçilmez bir kurum olarak ikâme edilmesi ancak ci­had ile mümkündür.

Eğer bu esaslar iyice kavranırsa, cihadın faziletine dair gelen hadislerin hakikati açıklık kazanır ve iyice anlaşılır.[392]

 

Mücahidlerin Allah Katındaki Derecesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette, Allah Teâlâ'nın mücahidler için hazırlamış olduğu yüz derece vardır. Her iki derece arası, gök ile yer arası kadardır. Allah'tan bir istekte bulunduğunuz zaman Firdevs'i isteyin; çünkü o cennetin tam ortası ve en yüksek yeridir; üzerinde Rahmân'ın ar­şı vardır, cennet ırmakları oradan fışkırır.[393]

Bunun sırrı şudur: Ahiret yurdunda mekanın yüceliği, Allah katındaki değerin yüceliğinin bir göstergesidir. Nefis mutluluğu­nu, ceberut âlemine yönelerek ve daha başka yollarla elde eder. Yahut Allah'ın nişanelerinin ve dininin ya da daha başka Allah'ınrazı olduğu şeylerin yüceltilmesine sebep olması yoluyla bulur. Bu yüzden bu amaçların tahakkukuna vesile olacak (mazinne) olan ameller, derece yüksekliği ile mükâfatlandırılmaktadır. Nitekim hadiste ifade edildiği üzere Kur'ân okuyan kimse hakkında şöyle denilecektir: "Oku ve yüksel. Dünyada okuduğun gibi tertil üzere oku! Senin mevkiin, okuduğun son âyetin yükseldiği yer olacaktır.[394]

Cihadın da derecelerin yükselmesine vesile olduğu bildiril­miştir. Çünkü cihad, dinin yücelmesi sonucunu doğurmaktadır. Dolayısıyla onu işleyene amelinin içerdiği sonuca mümasil bir mükâfat verilecektir.

Sonra Allah katındaki mevkiin yükselmesi çeşitli şekillerde gerçekleşir. Her yol, cennette bir derece olarak temessül eder.

Her derecenin gökle yer arası kadar olduğunun ifade edilme­si, insanoğlunun ilminin yüksekliği ifade için uzanabileceği en son noktanın bu oluşundandır. Dolayısıyla dereceler, amellerin karşılı­ğının verileceği âhiret yurdunda onların bu bilgileri doğrultusunda temessül eder.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah yolunda cihad eden kimsenin misali, (gündüz) oruç tu­tan (gece) namaz kılan, Allah'ın âyetlerine itaatkâr olan bir kişi gibidir ki Allah Teâlâ'nın yolundaki mücahid dönünceye kadar ne oruçtan gevşer ne namazdan![395]

Bunun sırrı şudur: Gece kâim gündüz sâim olan kimsenin di­ğerlerinden üstün olması, Allah rızası için zor bir ameli işlemesin­den, bu haliyle melekler mesabesinde olmasından ve onlara benze-mesindendir. Mücahid, -eğer cihadı Sâri' Teâlâ'nın emretmiş ol­duğu yolda ise bunların hepsinde ona benzer. Şu kadar var ki tâatlerde gösterilen çaba, insanlar tarafından takdir edilir. Bu nokta, ancak havassın anlayabileceği bir inceliktir. Durumun açık­lık kazanabilmesi için Rasûlullah (s.a.) böyle bir benzetme yapmış­tır.[396]

 

Cihad İçin Yapılan Ön Hazırlıklar:

 

Sonra, normalde cihad için gerekli olan ön hazırlıkların yapıl­ması konusunda gerekli teşviklerin yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Bunlar ribât (hudut bekleme), her türlü harp hayvan ve araç gereçlerinin tedariki gibi faaliyetlerdir. Çünkü Allah Teâlâ, bir şe­yi emrettiği, onun gerçekleşmesini sevdiği ve onun gerçekleşmesi­nin de ancak bazı ön hazırlıkların yapılmasına bağlı olduğunu bil­diği zaman, bu durum o ön hazırlıkların yapılmasının da aynı şe­kilde emredilmesini gerekli kılar.[397]

 

Ribâtın (Nöbet Tutma) Fazileti:

 

Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah (s.a.) ribâtın dünya ve dünyada olan herşeyden hayırlı olduğunu söylemiş ve şöyle buyur­muştur:

"Bir gün bir gece sınır bekçiliği yapmak, bir ayın orucu ve te­ravihinden daha hayırlıdır. Ölürse üzerine dünyada iken yaptığı ameli ve rızkı cereyan eder. Fettandan da emin olur.[398]

Ribâtın, dünya ve dünyada olan her şeyden hayırlı olması, âhiret hayatında ebedî olacak şekilde bir semeresinin olmasından­dır. Dünya nimetlerinin hepsi, kesin olarak zail olacaktır. Ebedî olan bir şey, elbetteki zevale mahkum olan şeylerden değerli olur.

Bir gün bir gece sınır bekçiliği yapmanın, bir ayın orucu ve teravihinden daha hayırlı olması, sınır bekçiliğinin zor bir iş olma­sındandır. Bu amel, aynen oruç ve namazın etkisi gibi, insanın hayvanı gücü üzerinde olumlu etki eder.

Ribâtta bulunanın amelinin sürekli kılınması, cihadın birbiri üzerine kurulu faaliyetlerden oluşmasındandır. Aynen bir bina gi­bi. Nasıl ki bina da, duvarlar temeller üzerine, tavan da duvarlar üzerine kurulursa, cihad da Öyledir. Muhacir ve Ensâr'dan oluşan ilk müslümanlar, Kureyş ve etrafındaki Arap kabilelerinin İslâm'a girişlerinin sebebi olmuşlardı. Sonra Allah Teâlâ onların eli ile Irak ve Suriye'nin fethini nasip eyledi. Daha sonra bunlar elinde Iran ve Bizans kapılarını İslâm'a açtı. Sonra onların elinde Hind kıtası, Türkistan ve Sudan fethedildi. Görüldüğü gibi cihad üzeri­ne terettüp eden fayda zaman içerisinde giderek katlanmakta ve bu haliyle o, vakıflar, ribatlar ve sadaka-yı câriye mesabesinde ol­maktadır.

Fettandan güven içinde olmaktan maksat, Münker ve Nekir fitnesinden emin olmaktır. Çünkü bunların felaketi, kalbi, Dhvi Muhammed ile dolmamış, ona yardımcı olmak için gayret göstermemiş kimseler içindir. Şartı üzere Allah yolunda ribâtta bulunan ise, onu tasdik konusunda bütün himmetini ortaya koymuş, Al­lah'ın nurunun yayılması için bütün gayretini harcamış demektir.[399]

 

Asker Donatımının Sevabı:

 

Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim Allah yolunda bir gaziyi donatırsa, o da gaza etmiş demektir. Ve her kim gazinin ailesi hakkında hayırla onun yerini tutarsa muhakkak gaza etti demektir[400]

"En üstün sadaka, Allah yolunda dikilen çadırın gölgesidir.[401]

Bunun sırrı şudur: Bu, müslümanlara faydalı olan, onlara yardımcı olma manası içeren bir ameldir. Gaza ya da sadakadaki mana da budur.[402]

 

Şehidin Durumu:

 

Rasülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer bir kimse Allah yolunda yaralanırsa ki Allah, kendi yolunda yaralananı pekâlâ bilir- kıyamet gününde yarası fışkı­rarak gelir; renk kan rengi, koku da misk kokusu.[403]

Amel, hey'et ve suretiyle nefse yapışır ve amele nisbetle kat kat artırma manası içeren şeyi beraberinde sürükler. Mücâzât; ni­met, rahat ve huzurun en yakın bir surette temessülü esasına da­yanır. Şehit kıyamet gününe geldiği zaman, üzerindeki ameli orta­ya çıkar ve nimetlenmesi amelinin suretinde olur.

Rasülullah (s.a.), Allah Teâlâ'mn, "Allah yolunda öldürülen­leri ölüler sanmayın; aksine onlar Rableri katında diri olup rızık-lanmaktadırlar.[404] buyruğu hakkında şöyle demiştir:

"Onların ruhları bir takım yeşil kuşların kursaklarındadır. Onlar için Arş'a asılı kandiller vardır. Cennette istedikleri yerde dolaşır, sonra bu kandillere tünerler...[405]

Allah yolunda öldürülende iki haslet bir arada bulunur:

i. İnsanî ruhu (neşeme) tam ve kâmil olarak varlığını sürdür­meye devam eder, dünya hayatında içine dalmış olduğu bilgileri yok olmaz. Bu aynen, geçimi ile meşgul olan birinin uyku haline geçmesi gibi olur. Şiddetli hastalıklara yakalanarak Ölen kimse­nin durumu ise farklıdır; ölüm hastalığı onun mizacını değiştirir ve ona içinde olduğu birçok şeyi unutturur.

ii. Alemin nizamına yönelik olan, Hazîre-i kuds'ün ve nıukar-rab meleklerin kendisiyle dolmuş olduğu ilâhî rahmet, onu her bir tarafından kuşatır. Kendisi Allah'ın dinini ikâme çabası içerisinde iken ruhu çıktığı zaman, Hazîre-i kuds ile onun arasında büyük bir pencere açılır ve oradan ünsiyet, nimet ve rahat huzmeleri iner. Hazîreikuds ona misâli bir nefes verir ve amelinin karşılığı, beklentisi doğrultusunda temessül eder.

Bu iki hasletin bir araya gelmesinden tuhaf şeyler meydana gelir. Bunlardan bazıları şunlardır:

i. Nefsi, Arş'a bir tür asılı halde temessül eder. Bu, Hamele-i Arş içine girmesi, himmetini oradakilere yöneltmesinin bir sonucudur.[406]

ii. Kendisi için yeşil bir kuş bedeni temessül eder. Bunun kuş şeklinde olması, yeryüzündeki varlıklara nisbetle kuşun durumu ne ise, meleklere nisbetle de kendisinin durumunun o olması sebe­biyledir.

Renginin yeşil olması, görünümünün güzel olmasındandır Nimeti ve rahatı, rızık suretinde temessül eder. iii.Nitekim nimet dünyada, meyve ve kızartma olarak temessül etmektedir.[407]

 

Cihâd Ve Nefis Terbiyesi:

 

Sonra cihâdın nefis tezkiyesine yönelik olanı olmayanı arasını ayırmak gerekmiştir. Bu karışık bir konudur. Şeriat, cihad hük­münü iki amaca yönelik olarak koymuştur:

i. Mahalle, şehir ve ülke nizamının sağlanması,

ii. Nefislerin kemâle erdirilmesi.[408]

 

Allah Yolunda Olan Savaşçı Kimdir?

 

Rasûlullah'a (s.a.) şöyle sordular: "Ya Rasûlullah! Adam var şecaat için çarpışır. Adam var hamiyet için çarpışır. Adam var ga­nimet için savaşır. Adam var adı anılsın diye savaşır? Bunların hangisi Allah yolundadır?" Rasûlullah (s.a.), "Kim yalnız Allah'ın dini yüce olsun diye çarpışırsa, işte o Allah yolundadır." buyur­du.[409]

Daha önce de zikrettiğimiz gibi ameller bedenler; niyetler de bu bedenlerin ruhlarıdır ve ameller ancak niyetlere göre itibar gö­rür. Ruhsuz cesede itibar yoktur. Bazen niyet, insanın kendi elin­de olmayan, ihmale dayanmayan bir mazeret sebebiyle işleyeme-mesi halinde amelin faydasını verir. Şu hadis bu manayı ifade et­mektedir:

"Gerçekten Medine'de öyle adamlar var ki, siz bir yolda yürür veya bir vadiyi geçerseniz sizinle beraber olurlar. Kendilerini ma­zeret alıkoymuştur. [410]

Eğer bir ihmal sonucu ise, niyet tam olmadığı için herhangi bir sevap gerekmez.[411]

 

At Besleme:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bereket, atların alınlarındadır. [412]

"Atların alınlarında kıyamet gününe kadar hayır düğümlen­miştir: Ecir ve ganimet![413]

Bil ki: Rasûlullah (s.a.), genel hilâfet göreviyle gönderilmiştir. Dininin diğer dinlere galebe çalması, ancak cihad ve cihad için ge­rekli teçhizatın hazırlanmasıyla mümkündür. Eğer müslümanlar, cihadı terkederler ve ziraat için öküzlerin kuyruğuna yapışırlarsa, onları her bir yandan zillet bürür ve diğer din sâlikleri onlara gale­be çalar.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim Allah yolunda, Allah'a inanarak, vaadini tasdik ederek bir at beslerse; onun doyması, suya kanması, dışkısını atması, işemesi kıyamet gününde o kimsenin terazisinde (ecir ola­rak) yer alır. [414]

Çünkü at besleyen kişi, onu doyurmak, içirmek için zahmetle­re göğüs gerer, dışkısını, sidiğini temizler... bütün bunlar sebebiy­le sıkıntılara katlanır. Onun bu ameli, zahmetine katlandığı şeyler suretinde tasavvur olunur ve kıyamet gününde de bütün bunlar bu suret ve şekilleriyle ortaya çıkar.[415]

 

Okçuluk:        

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Allah Teâlâ bir ok sebebiyle üç kişiyi cennete Sokar;

onu Allah'ın rızasını kazanmak için yapanı, onu atanı ve onu uza­tanı (cepheye ulaştıranı). [416]

"Kim Allah yolunda bir ok atarsa, bu onun için bir köle azadına denktir.[417]

Allah Teâlâ, kâfirlerin zararsız hale getirilmesi, onların zu­lümlerinin bertaraf edilmesi, ancak bu tür faaliyetlerle mümkün olacağını bildiği için, O'nun küfrün ve zulmün izâlesine yönelik olan rızası bizzat bu faaliyetlere intikâl etmiştir.[418]

 

Meşru Bir Mazerete Binaen Cihaddan Geri Kalmak:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Köre vebal yoktur, topala vebal yoktur, hastaya da vebal yok­tur.[419]

"Allah ve Rasûlü için Öğüt verdikleri takdirde zayıflara, has­talara ve savaşta harcayacak bir şey bulamayanlara savaşa katıl­mamalarından ötürü bir günah yoktur.[420]

Rasûlullah (s.a.) da cihada katılmak isteyen birine, "Senin anan baban var mıdır?" diye sormuş, adam evet deyince de, "Sen onlar için çalış!" buyurmuştur.[421]

Derim ki: Topyekün halkın cihada katılması, kurulu düzenle­rini bozar. Bu itibarla savaşa herkesin katılmayıp, ihtiyaçların karşılanması için gerekli hizmetleri yürütecek bazılarının geride kalması gerekir. Savaş için, âyetlerde adı geçen illetlere sahip ol­mayanlar taayyün etmektedir. Çünkü özürlü olan insanların sava­şa katılmaları zordur, üstelik onların İslâm için bir katkıları da ol­maz; hatta zararlı olurlar. Bu itibarla onlar ihtiyaç olması halinde geri hizmetlerinde istihdam olunurlar.[422]

 

Savaştan Kaçmak:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Şimdi sizde (savaşa karşı) bir zaaf olduğunu bildiği için Al­lah, sizden yükü hafifletti. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunur­sa, onlardan iki yüzüne galip  gelir.[423]

Allah'ın dininin yüceltilmesi ve zafer kazanılması, müslü-manlann nefislerine her halükârda sebat edeceklerini, mutlaka zafer kazanacaklarını, her türlü zorluk ve meşakkate sabır ve ta­hammül göstereceklerini iyice yerleştirmelerine bağlıdır. Eğer bir güçlükle karşılaştıkları zaman kaçmak bir yol olacak olsa, o za­man maksat asla gerçekleşmez; aksine bütün teşebbüsler hep ye­nilgi ile son bulur.

Hem savaştan kaçmak ve zaaf göstermek, en kötü huylardan biridir; bu itibarla mutlaka yenilmesi gerekir.

Sonra vacip olanla olmayan arasını ayırmak için gerekli sim- t rın konulmasına gerek duyulmuştur. Şecaat, kahramanlık ve se­bat, ancak yenilgi sebeplerinin galibiyet sebeplerinden daha fazla olması durumunda gerçekleşir. Bu itibarla ilk önce cihâd yüküm­lülüğünün on katı düşmanla sürdürülmesine hükmedilmişti. Çün­kü o zamanlar kâfirler çoktu, müslümanlar ise son derece azdı. Eğer az oldukları için kaçmalarına ruhsat verilseydi, o zaman cihad hiçbir zaman için gerçekleşemeyecekti. Sonra cihad yükümlü­lüğü iki katı düşmanla olacak şekilde hüküm hafifletilmiştir. Çün­kü savaş meydanında sebat, şecaat ve kahramanlık, daha az sayı­da düşmanla gerçekleşmez.[424]

 

Cihad Uygulaması:

 

Cihad, Allah'ın dinini yüceltmek için vacip olduğundan, bu­nun için mutlaka gerekli olan şeyler de vacip kılınmıştır. Dolayısıyla serhad boylarının tutulması, savaş talimi yapılması, her böl­geye ve kaleye emirler tayin edilmesi, devlet başkanının üzerine vacip, öteden beri de uygulanagelmekte olan bir yol olmuştur. Ra-sûlullah (s.a.) ve onun halifeleri (r.anhum) bu konuda takip edil­mesi gereken bir yol tutmuşlardır. Rasûlullah (s.a.), bir ordu ya da seriyye (müfreze) üzerine bir komutan tayin edeceği zaman husu­siyle ona ve beraberindekilere Allah'tan sakınmalarını tembihler, onlara hayırlar diler ve şöyle buyururdu:

"Allah'ın adıyla, Allah'ın yolunda gaza edin; Allah'ı inkâr edenlerle savaşın! Gaza edin ve hiyânet etmeyin! Gadirlik (ahde vefasızlık) yapmayın, müsle yapmayın[425] çocukları öldürmeyin! Müşrik düşmanlarla karşılaştığın zaman onları üç şeyden birine davet et; hangisini kabul ederlerse, onlardan onu kabul et ve on­larla artık savaşma![426]Hiyânetin (gulûl) yasaklanması, mü'minlerin kalplerinin kı­rılmasına, birliklerinin bozulmasına, savaşı bırakıp yağmacılığı tercih etmelerine sebep olacağı içindir. Bu durum çoğu zaman ye­nilgi ile sonuçlanır.

Ahde hiyanette bulunmanın yasaklanması, verdikleri ahid ve zimmetten dolayı emanın kalkmaması içindir. Eğer eman kalkar­sa, o zaman en büyük ve en yakın olan fetih ki zimmettir ortadan kalkar.

Müslenin yasaklanması, Allah'ın yarattığı şeyi değiştirmek, hilkata saygısızlık etmek manası içerdiği içindir.

Çocukların öldürülmesi, sonuçta müslümanlara yönelik bir darlanma ve zarar olacağı içindir. Çünkü sağ olarak bırakıldığında müslümanların kölesi olacak ve payına düşen müslümana tabi ola­rak İslâm'ı benimseyecektir. Hem o haliyle çocuğun düşmana yar­dımcı olabilecek, bir grubu destekleyecek durumu da yoktur.[427]

 

Kâfirlerin Üç Şeye Davet Edilmesi:

 

Bilfiil savaşa girişilmeden önce kâfirler sırayla şu üç şeyden birini kabule davet olunurlar:

i. İslâm'a girmek ve aynı zamanda hicret ederek cihâd faali­yetlerine katılmak. Bu takdirde, müslüman mücâhidler için söz konusu olan fey' ve ganimet hakları onlar için de aynen geçerli olur.

ii. Hicret ve cihâd zorunluğu olmaksızın sadece İslâm'a gir­mek. Bu durumda sadece seferberlik halinde askerî yükümlülükle­ri olur. Bu şartla müslüman olanların fey' ve ganimetlerden her­hangi bir hakları olmaz. Çünkü fey', önem sırasına göre müslü­manların genel maslahatları doğrultusunda harcanır. Âdeten bey-tülmalde biriken mallar, mücâhidler dışında ülkede bulunan her­kes için yeterli olmaz. O yüzden sadece mücahidlere harcanır. Bu hükümle Hz. Ömer'in (r.a.), "Şayet yaşarsam, ta Hımyer'deki Serv'de hayvan otlatan bir çoban gelir ve ondan -onun için alnı hiç terlemeksizin payını alır." sözü arasında bir farklılık yoktur. Çünkü Hz. Ömer bu sözüyle, hükümdarların hazineleri ve haraç vergilerinden çok büyük bir meblağ toplanır ve savaşçıların payın­dan sonra geriye kalan miktardan onlar da alır, demek istemekte­dir.

iii. Zimmet ehlinden olmayı, zillet içerisinde kendi elleriyle cizye ödemeyi kabul etmek.

Gerek âlemin düzeninin sağlanmasına, yeryüzünde zulmün kalkmasına ve gerekse nefislerin tezkiye ve terbiyesine yönelik her iki maslahatın gerçekleşmesi birinci şık ile mümkün olur. Çünkü bu çağrıya cevap vermeleri halinde hem cehennemden kur­tulmaları, hem de Allah'ın dinini yürürlükte tutma için çaba gös­termeleri sağlanır.

İkincisi ile, cehennem ateşinden kurtulmaları sağlanır; ancak mücâhidler derecesine ulaşamazlar.

Üçüncüsü ile, kâfirlerin güç ve kuvvetleri kırılmış, müslü­manların iktidarı ortaya çıkarılmış olur. Rasûlullah (s.a.) işte bu maslahatların tahakkuku için gönderilmiştir.[428]

 

Devlet Başkanının Cihad Görevi:

 

Devlet başkanının, müslümanların güç ve kudretini ortaya çı­karacak, kâfirlerin elini kolunu bağlayacak sebeplere bakması, bu­nun için çalışması, imal-i fikirde bulunması ve bunun sonucunda Rasûlullah'tan (s.a.) ve halifelerinden sabit olan uygulama ya da benzeri bir şey doğrultusunda hareket etmesi gerekir. Çünkü dev­let başkanı, ümmetin maslahatlarım gerçekleştirmek için vardır; maslahatlar ise ancak bu şekilde gerçekleşir. Bu konuda asıl olan, Rasûlullah'ın (s.a.) siyeridir.

Biz burada konu ile ilgili hadislerin bir hülasasını arzetmek istiyoruz:

Devlet başkanı, müslüman ülkelerini çevreleyen serhat boyla­rını tutar, yeterli askerlerle ülkenin sınırlarını korur. Sınır muha­fızları ve kaleleri üzerine cesaretli, görüş sahibi, müslüm ani arın yararını düşünen emir ve komutanlar tayin eder. Ülke savunması eğer hendek kazmak, kale ya da hisar yapmak gibi önlemleri ge­rektiriyorsa, bunları yapar. Nitekim Rasûlullah (s.a.), Hendek sa­vaşında bunu yapmıştı.

Bir askerî birlik gönderdiği zaman, başlarına en üstünlerini ve müslümanlar için en yararlı olanlarım komutan tayin eder. Ay­nen -Rasûlullah'm (s.a.) yaptığı gibi- bizzat komutana ve asker­lerine hayırlar diler, onlara uyulması gereken harp talimatı verir.

Bir gazaya çıkmak istediği zaman, Rasûlullah'm (s.a.) yap­tığı gibi- ordusunu denetler, süvarileri ve piyadeleri inceler, on [ 4681   beş yaşından küçük olanları orduya almaz.

İnsanları savaşmaktan tutan, ayakbağı olan, ordu içinde kâfirlerle ilgili moral bozucu dedikodular yayan kimseleri orduya almaz. Bu konuda delil şu âyettir:

"Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları (böyle cihad gibi güzel bir amelden) geri koydu. Onlara, 'Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!' denildi.[429]

Orduya müşrik de almaz. Çünkü Rasûlullah (s.a.), "Biz hiç­bir müşrikten yardım istemeyiz.[430] buyurmuştur. Ancak zaruret hali bulunur ve kendisine de güvenilirse o zaman orduya alabilir.

Hakkında endişe edilen genç kadınları da orduya almaz. Yaşı ilerlemiş kadınların katılmasına izin verir. Çünkü Ümmü Süleym ve Ensârlı bazı kadınlar savaşlara katılır; askerlere su verirler, yaralıları tedavi ederler, ordunun sağ ve sol cenahını desteklerler­di.[431]

 

Ordunun Tanzimi:

 

Her kabile için -Rasûlullah'm (s.a.) Fetih gününde yaptığı gibi- bir bayrak diker. Her grubun başına bir emir ve yardımcı (arif[432]) tayin eder. Çünkü bu, düşmana daha çok korku verir, hem de ordu düzeninin daha iyi kurulmasını sağlar.

Onlar için Rasûlullahtın (s.a.) yaptığı gibi- geceleyin bir­birlerini Öldürmemeleri için kullanacakları parola belirler.

Yola perşembe ya da pazartesi günü çıkar; çünkü bu iki gün amellerin arzolunduğu günlerdir. Daha önce bunu anlatmıştık.

Zaruret olmadıkça zayıfları esas alan bir yürüyüş düzeni be­lirler. Konak yeri olarak askerler için en uygun ve suyu bol olan yerleri seçer.

Düşman korkusu olması halinde nöbetçiler ve gözetleyiciler diker. Neresi üzerine yürüdüğünü mümkün mertebe gizli tutar; durumu sadece görüş sahibi ve ümmet için hayırhah olanlara açar.[433]

 

Küffâr Yurdunda Hadler Uygulanmaz;

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Gaza esnasında eller kesilmez.[434]

Bunun sırrı şudur: Hz. Ömer'in (r.a.) de beyan ettiği gibi sa­vaş esnasında el kesilmesi, suçlunun şeytanın iğvasma kapılması­na ve bunun sonucu olarak da düşmanlara katılmasına sebep olur. Hem bu, çoğu kez insanlar arasında ihtilâflara sebep olur. Bu ise müslüm ani arın maslahatlarına zarar verir.

Ehl-i kitap ve mecûsîlerle müslüman oluncaya ya da elleriyle zillet içinde cizye verinceye kadar savaşır.[435]

 

Savaş Talimatı:

 

Gece baskını gibi zaruret halleri hariç, çocukları, kadınları, iyice yaşlı olanları öldürmez.

Ağaçları kesmez, yakmaz; hayvanların ayak sinirlerini kes­mez. Müslümanların maslahatı için bunun bir yol olarak taayyün etmesi hali müstesnadır. Nitekim Nadîr oğullarını yurtlarından indirmek için Büveyre'deki hurmalarım yakmış ve kesmiştir.[436]

Verilen ahde hıyanet etmez, elçileri, postacıları tutmaz. Çün­kü bu, aralarındaki haberleşmenin kesilmesine sebep olur.

Harp taktik ve hilesine başvurur; çünkü harp bir taktik ve hi­leden ibarettir.

Anî baskınlar düzenler, savaşta mancınık kullanır, muhasara eder ve düşmanı sıkıştırır, çaresiz bırakmaya çalışır.

Bütün bunlar bizzat Rasûlullah (s.a.) tarafından yapılmıştır. Çünkü savaş, ancak bu yollarla yapılır. Nitekim bunları açıklama­ya ihtiyaç bile yoktur.[437]

 

Mübâreze (Teke Tek Döğüş) Caizdir:

 

Devlet başkanının izniyle olmak şartıyla, kendisine güvenen kimselerin mübârezede bulunması caizdir. Nitekim Hz. Ali (r.a.), Hz. Hamza (r.a.) bunu yapmışlardır.

Müslümanların gaza sırasında elde ettikleri yem, yiyecek gibi şeylerde, humus ayırımı olmadan tasarrufta bulunmaları caizdir. Çünkü buna cevaz verilmeyecek olsa, müslümanlann işleri çok zor olur.[438]

 

Harp Esirlerinin Durumu:

 

Esir almaları durumunda devlet başkanı, onlar hakkında şu dört seçenekten birini tercih eder:

i. Öldürmek,

ii. Fidye karşılığı salıvermek, (esir mübadelesinde bulun­mak),

iii. Meccanen salıvermek,

iv. Köleleştirmek ve mücahidler arasında pay etmek. Devlet başkanı bu seçimi yaparken, müslümanlann genel maslahatına en uygun olanını seçmek zorundadır.[439]

 

Emân Verme:

 

Hem devlet başkanının, hem de bütün müslümanlann fert olarak eman verme hakkı vardır. Bu hükmün dayanağı şu âyettir:

"Ve eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver ki Allah'ın kelâmım işitip dinlesin. Sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır.[440]

Çünkü bir kimsenin İslâm'a girmesi, ancak müslümanlarla haşir neşir olması, delillerini öğrenmesi, yaşantılannı görmesi so­nunda mümkün olur.[441]

 

Kâfirlerle Sulh:

 

Çoğu kez tüccar ve benzeri kimselerin gelip gitmesine ihtiyaç duyulur. Bu durumda onlarla bir mal karşılığında ya da herhangibir karşılık olmaksızın anlaşma yapar. Çünkü müslümanlar, kâfirlerle savaş etmekten zayıf düşebilirler ve bu durumda onlarla sulh yapmaya ihtiyaç duyabilirler. Bazen güç ve kuvvet kazanmak için mala ihtiyaç duyabilirler. Yahut bir kavmin şerrinden emin ol­mak, böylece başka bir kavimle savaşabilmek durumunda olabilir­ler. Bu gibi gerekçeler, onlarla sulh yapmayı caiz kılar.[442]

 

Ganimet Malına Hiyanet Ve Zimmet:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sakın sizden birinizi kıyamet günü, boynunda böğüren bir deve olduğu halde gelerek: Ya Rasûlallah! Kurtar beni!' derken; kendimi de: 'Senin için birşeye mâlik değilim; ben sana tebliğ et­miştim' diye cevap verirken bulmayayım..." Rasûlullah (s.a.) aynı hadiste, boynunda kişnemesi olan at, melemesi olan koyun, çığlık atan köle, dalgalanan kumaş olduğu halde imdat isteyen kimseler­den de aynı şekilde söz etmiştir.[443]

Bu konuda asıl şudur: Masiyet, vuku buluş şekli üzere tasav­vur olunur. Sırtında taşıması, onun ağırlığı ve bu yüzden eza gör­mesi, sesi ise, işlediği suçun herkesin gözü önünde teşhir edilmesi yoluyla cezalandınlması demektir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Adamın ganimetten çaldığını gördüğünüzde, tüm eşyasını yakın ve onu dövün!'[444]

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.), bu hadisin gereğiyle amel etmişlerdir.

Bence bunun hikmeti, insanlara ibret olması ve böylece caydı-ncıhğın sağlanmasıdır.[445]

 

Kâfirlerden Elde Edilen Mallar:

 

Kâfirlerden elde edilen mallar iki kısımdır:

i. Askerî müdahale sonucu olarak, savaş zorluklan göğüsle-nerek elde edilen mallar. Bunlar ganimettir.

ii. Savaşsız elde edilen mallar;   cizye, haraç, İslâm ülkesine giren kâfir tacirlerden alınan gümrük vergileri, sulh karşılığı olarak vermiş oldukları mallar, yahut korkudan kaçarak terkettikleri mallar gibi.

Ganimet malları beşe bölünür ve beşte biri Allah Teâlâ'nın kitabında şu âyette zikretmiş olduğu yerlere harcanır.

"Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Al­lah'a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yol­culara aittir.[446]

Rasûlullah'ın (s.a.) vefatından sonra, ona tahsis edilen pay, müslümanların genel maslahatlarına ayrılır ve önem sırasına göre harcanır.

Rasûlullah'ın (s.a.) akrabalarına ait olan hisse, Hâşim oğulla­rıyla Muttalip oğullarına veriîir; zengin fakir, erkek kadm ayırımı yapılmaz.

Kanaatimce devlet başkanı, verilecek miktarların tayininde muhayyerdir. Hz. Ömer (r.a.), beytülmal harcamaları arasında Ra­sûlullah'ın (s.a.) akrabalarına ayrılan payı artırır; onlardan borçlu olanları, evlenenleri ve ihtiyaç sahibi olanları özel olarak kollardı.

Yetimlere ayrılacak olan pay, babası olmayan fakir küçüklere harcanır.

Fakirlere ve yoksullara ait olan pay, sadece onlara harcanır.

Bütün bunların harcanması devlet başkanının takdirine bıra­kılır; ayrılacak miktarların tespiti ve kimlere öncelik verileceği konusunda takdir yetkisi tamamen kendisine aittir. Maslahatı dikkate alarak yapacağı bu takdire göre onları harcar.

Geriye kalan beşte dörtlük kısım, ganimete hak kazananlar arasında taksim edilir. Devlet başkanı önce ordunun durumunu gözden geçirir ve ganimetten kendilerine ödül verilmesini uygun gördüğü kimseler varsa Önce onlara bu ödüllerini verir.

Ödül (neft) şu üç sebepten birine dayalı olarak verilir:

i. Devlet başkanı dâru'l-harbe girmiş bulunur ve meselâ bir köye baskın yapması için bir müfreze gönderir. Humusu aldıktan sonra geride kalan malın dörtte birini yahut üçte birini onlara va-ad eder. Müfrezenin getirdiği malların beşte biri ayrılır ve geride kalan kısmın dörtte biri ya da üçte biri müfrezeye verilir. Geriye kalan kısım ise ganimet mallarına katılır.

ii. Devlet başkanı, müslüm ani arın genel yararına olacak bir işi yapan her kim olursa ona verilmek üzere bir ödül (cu'l) koyar.

Meselâ, "Kaleye kim tırmanırsa ona şu vardır."; "Her kim bir esir getirirse ona şu vardır"; "Kim bir askeri öldürürse, teçhizatı onun­dur." der. Eğer bunu müslümanların malından vermesi şartı ko­şarsa ondan verir. Ganimetten vermeyi şart koşmuşsa beşte dört­lük kısımdan verir.                                                                                 

iii. Devlet başkanının, savaşçılardan bazısına gösterdiği ya­rarlılıktan, güç ve kudretinden dolayı ayrıcalıklı kılması şeklinde olur. Nitekim Rasûlullah (s.a.), Zî Kared[447] gazvesinde Seleme b. Ekva'ın göstermiş olduğu büyük yarar sebebiyle, ona hem süvari hem de piyade payı vermiştir.

Bence daha sahih olan görüş, teçhizata öldürenin sahip ola­bilmesi için, devlet başkanının bunu savaştan önce ilân etmesi ya da savaş sonrasında özel bağış şeklinde vermesi gerekir.[448]

 

Savaşa Katılan Kadın, Çocuk Ve Zimmîlere Pay:

 

Savaşa katılan ve hastaları tedavi eden, yemekleri hazırla­yan, savaşçılara destek hizmeti veren kadınlara, keza devlet baş­kanının izniyle katılan kölelere, çocuklara ve zimmîlere -şayet savaşçılara yardımları dokunmuşsa- bir pay şeklinde olmasa bi­le, ganimetten bir şeyler verilmesi gerekir.

Daha önce müslümanlardan birine ait bir mal, kâfirlerin eli­ne geçmiş ve o mala tesadüfen müslüman askerler tekrar el koy­muşsa, o malı karşılıksız olarak sahibine verir.[449]

 

Süvari Ve Piyade Payları:

 

Devlet başkanı humus ve ödüllerden (nefl) sonra geride kalan ganimet mallarını savaşa iştirak eden gaziler arasında paylaştırır; süvariye üç, piyadeye ise bir pay verir.

Bence devlet başkam, şayet deve üzerinde savaşa katılanlara, yahut okçulara fazladan bir şey vermek, yahut cins Arap atı ve de-veleriyla savaşanları, normal at ve develer üzerinde savaşanlara takdim etmek ve bir pay miktarına ulaşmamak kaydıyla onlara fazla bir miktar vermek isterse, görüş sahibi kimselerle danışmak suretiyle bunu yapabilir. Bu durumda emrine uyulması gerekir.

Bu noktayı dikkate aldığımızda, konuyla ilgili Rasûlüllah (s.a.) ve ashabından rivayet edilen uygulamalar arasındaki farklılıklar da telif edilmiş olur.

Emirin, ordu yararına olan bir işe göndermiş olduğu posta, gözcü, casus gibi kimselere de -bizzat savaşta hazır bulunmasalar bile ganimetten pay ayrılır. Nitekim Bedir savaşında Hz. Osman (r.a.) için pay ayrılmıştı.[450]

 

Fey Mallarının Harcandığı Yerler:

 

Fey' mallarına gelince, bunların harcama yerlerini Allah Teâlâ şöyle açıklamıştır:

"Allah'ın, fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamber'ine verdiği fey' malları; Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz.[451]Hz. Ömer (r.a.), bu âyeti okumuş ve onun bütün müslümanla-rı kapsadığını söylemiştir.Devlet başkanı, fey' mallarını, önem sırasına göre harcamada bulunur. Bunu yaparken sadece kişilerin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmaz, bütün müslümanların maslahatına olan hususları da dikkate alır.

Fey' mallarının taksimi konusunda uygulama farklılık arzet-miştir. Rasûlüllah (s.a.), kendisine fey' malı geldiği zaman anında onu hemen dağıtırdı; evli olana iki, bekar olana da bir pay verirdi.Hz. Ebû Bekir (r.a.), hür ve köle herkese pay ayırırdı. Dağı­tımda kişilerin ihtiyaçlarını dikkate alırdı.

Hz. Ömer (r.a.), divan müessesesini tesis etti; dağıtımda İs­lâm'a girmede öncelik ve ihtiyaç ilkesini dikkate aldı. Alınacak pa­yı kişinin İslâm'daki kıdemi, İslâm uğrunda çektikleri sıkıntıları, ailesi ve duyduğu ihtiyaçları belirlerdi.Bu tür ihtilâfların temeli, konunun ictihâdî oluşudur. Her ha­life konu ile ilgili ictihâdda bulunmuş, her biri kendi döneminde gördüğü maslahat doğrultusunda uygulamada bulunmuştur.[452]

 

Fethedilen Arazilerin Taksimi:

 

Müslümanların elde ettikleri arazilerin durumunu belirlemede devlet başkanı muhayyerdir; dilerse savaşa katılanlar arasında taksim eder, isterse Rasûlullah'm (s.a.) Hayber'de yaptığı gibi gazilere vakfeder. Bilindiği gibi Rasûlüllah (s.a.) Hayber toprakla­rının yarısını taksim etmiş, yarısını da vakfetmişti. Hz. Ömer (r.a.), Sevâd (Mezopotamya) arazisinin tamamını vakfetmiştir. İs­terse, bizim zimmetimizde olmak üzere kâfirleri iskân eder.[453]

 

Cizye Miktarı:

 

Rasûlüllah (s.a.), Muâz'a (r.a.), her ergenlik çağına gelmiş kimseden bir dinar ya da dengi Yemen kumaşı almasını emretmiş­tir. Hz. Ömer (r.a.), varlıklı olanlara kırk sekiz, orta halli olanlara yirmi dört, kazanabilen fakir kimselere de on iki dirhem cizye tak­dir etmiştir.

Buradan da anlaşılmaktadır ki, cizye miktarının belirlenmesi devlet başkanının takdir yetkisindedir. Müslümanların genel mas­lahatı neyi gerektiriyorsa o şekilde hareket eder. İşte bunun için­dir ki uygulamalarda farklılık olmuştur. Haraç miktarlarının tesbiti, Rasûlullah'm (s.a.) ve halifelerinin uygulamalarının farklılık arzettiği her konuda da durum bence aynıdır.[454]

 

Ganimet Ve Fey'in Helâl Kılınmasının Hikmeti:

 

Allah Teâlâ, ganimet ve fey' mallarını bize helâl kılmıştır. Bu­nun gerekçesini bizzat Rasûlüllah (s.a.) açıklamıştır:

"Ganimet, bizden öncekilerden hiç kimseye helâl kılınmamış­tı. Allah, bizim zaafımızı ve aczimizi gördü ve onu bize helâl kıl­dı."

"Allah Teâlâ, ümmetimi diğer ümmetlere üstün kılmış ve bize ganimetleri helâl kılmıştır.[455]

Birinci kısımda bunun hikmetini açıklamıştık; burada tekra­rına gerek duymuyoruz. [456]                                                                    

 

Harcamalarda Gözetilen Maksatlar:

 

Harcamalar alanında gözetilen esas amaçlar şunlardır:

1. Kötürümlük gibi bir sebeple hiçbir şeye güç yetiremeyen insanların hayatlarını sürdürmelerine imkân tanımak, ihtiyacıolanların ihtiyaçlarını karşılamak, geride bırakılan kimsesizleri kollamak.

2. Şehiri/ülkeyi düşman saldırısından korumak, bunun için gerekli olan kaleler inşa etmek, sınır muhafızları beslemek, her türlü gerekli silâh ve teçhizatı hazır bulundurmak.

3. Şehir düzenini sağlamak ve yönetimi gerçekleştirmek. Bu­nun için gerekli olan emniyet, kaza, hadlerin infazı ve hisbe teşkilâtlarını oluşturmak.

4. Dini korumak. Bunun için gerekli olan imam ve hatiplik, vaizlik, müderrislik vazifelerini ihdas etmek ve bu görevleri yürü­tenlerin nafakalarım karşılamak.

5. Kamu yararına olan altyapı hizmetlerini gerçekleştirmek; nehir ve kanallar açmak, köprüler inşâ etmek vb. gibi.[457]

 

Ülke İki Kısımdan Oluşur:

 

İslâm ülkesi iki kısımdan oluşur:

i. Hicaz gibi sadece müslümanlarm ikamet ettiği, ya da müs-lümanların çoğunlukta olduğu yerler.

ii. Halkının çoğu kâfir olan, buna rağmen zorla ya da sulh yoluyla müslümanlarm egemenliğine girmiş olan yerler.

İkinci kısımdan olan yerler, pek çok asker barındınlmasına, savaş için gerekli araç gereçlerin hazır bulundurulmasına, kadılar tayinine, muhafızların ve devlet memurlarının bulundurulmasına ihtiyaç duyar.

Birinci kısımdan olan yerler ise, bu sayılan şeylere fazlaca ihtiyaç göstermez.[458]

 

Şeriat, Malı Hikmet Gereği Dağıtır:

 

Sâri' Teâlâ, beytülmalde toplanan malların, her bölgenin hususî yapısı dikkate alınarak dağıtılmasını irade buyurmuştur. Zekât ve öşür malları, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının karşılan­ması için ayrılmıştır. Ganimet ve fey' mallarının harcama yerleri ise, daha çok savaşçı beslenmesi, dinin korunması, ülkenin düzen ve yönetiminin sağlanması için ayrılmıştır. Bunun için ganimet ve fey' mallarından yetimlere, yoksullara ve fakirlere ayrılan pay, sa­dakalardan (zekât) toplanan meblağdan kendilerine ayrılan pay­dan daha azdır. Ganimet ve fey' mallarından savaşçılara ayrılan pay ise, zekât mallarından ayrılan sehimlerine nisbetle çok fazla­dır.

Sonra ganimet ancak zahmetlere katlanmak, bilfiil savaş­mak, at koşturmak sonucunda ele geçirilir. Dolayısıyla onu ele ge­çirenlere ondan verilmemesi halinde kalplerinde hoşnutsuzluk be­lirir. Bütün insanlar için söz konusu olan külli kanunlar belirlenir­ken, mutlaka tüm insanların hallerinin dikkate alınması, tabiî rağbetin, aklî rağbetle birleştirilmesi gerekir. İnsanlar, savaş sure­tiyle elde ettikleri şeyden nasiplenmedikçe savaşa arzulu olmaz­lar. Bunun için ganimet mallarının beşte dördü savaşçılar arasın­da paylaştırılmıştır.

Fey' malları ise, sadece müslümanlarm kâfirler üzerine saldı­ğı korku sebebiyle toplanır. Bunun için bizzat savaş yapılmaz. Bu itibarla bu kabil malların belli bir zümreye (savaşçılara) harcan­ması gerekmez; Önem sırasına göre ihtiyaç mahallerine sarfedilmesi uygun olur.[459]

 

Allah Teâlâ, Humusu Mirbâ'a Bedel Olmak Üzere Koymuştur:

 

Humusun (beşte bir) aslı şudur: Cahiliye döneminde kavmin reisinin ve onun asabesinin elde edilen ganimetten mirbâ[460] alması öteden beri süregelmekte olan bir âdetti. Bu onların bilgileri ara­sında yer etmişti ve hemen hemen bundan dolayı hiçbir sıkıntı duymazlardı. Bununla ilgili olarak şâir şöyle demiştir:

Şüphesiz her baskında aittir Mirbâ' bize,

Gerçekleşen Necd'de ya da Tihâme yurdunda.                              

Allah Teâlâ, humusu ülke ve din ihtiyaçları için tahsis kılmış­tır. Bunu yaparken, insanlarca uygulanagelmekte olan şeye bir tür benzerliği esas almıştır. Nitekim peygamberlere inen âyetler, bir tür insanlar arasında yaygın olan telakkiler doğrultusunda iner. Mirbâ', kavmin reisinin ve onun asabesinin idi. Böylece onların önemi vurgulanmış olurdu. Çünkü onlar halkın işleriyle uğraşır­lardı ve bu yüzden pek çok harcama yapmaya muhtaçtılar.[461]

 

 

Humus, Rasûlullahhn (S.A.) Hakkıdır:

 

Allah Teâlâ, humusu Rasûlullah'ın (s.a.) hakkı kılmıştır.

Çünkü o, insanların işleriyle meşguldü ve ailesinin geçimini sağla­mak için zaman ayırabilecek durumda değildi. Bu durumda onun harcamalarının müslümanların malından olması gerekmiştir. Hem müslümanların üstünlüğü, Rasûlullah'ın (s.a.) daveti ve Al­lah Teâlâ'mn saldığı korku sayesinde gerçekleşmiştir. Bu durum­da o, sanki bizzat olayda hazır bulunmuş gibi mütâlâa edilmiştir.[462]

 

Akraba Hakkı:

 

Humustan Rasûlullah'ın (s.a.) akrabalarına da bir pay ayrıl­mıştır. Çünkü onlar, İslâm için en çok hamiyet sahibi

kimselerdir. Onlarda dinî hamiyetle, neseb hamiyeti birleşmiştir. Çünkü onlar için Hz. Muhammed'in (s.a.) dininin yüceltilmesinden daha büyük şeref olamaz. Onlara bir pay ayrılması, Rasûlullah'ın (s.a.) ehl-i beytinin yüceltilmesi, onlara değer verilmesi manasına gelir. Bu ise, sonuç itibariyle dine yönelik bir maslahattır. Ulemâ ve kıraat bilginlerine gösterilen saygı, dine saygı olduğu gibi, peygamberin akrabasına saygı da evleviyetle dine saygıdır ve gösterilmesi gere­kir.

Muhtaçlara da bir pay ayrılmıştır. Bunlar, yoksullar, fakirler ve yetimler olarak belirlenmiştir.

Rasûlullah'ın (s.a.) müellefe-i kulûba ve daha başkalarına hu­mustan pay ayırdığı da sabittir.

Buna göre,-'bu beş zümrenin zikredilmesi sınırlayıcı olmayıp, onların durumlarına ayrı bir Özen gösterilmesi içindir. Öyle dağı­tılmalı ki, humus ve fey' malları, zenginler arasında el değiştiren bir zenginlik olmasın; gerçek ihtiyaç sahipleri ihmal edilmesin! Rasûlullah'a (s.a.) ve akrabalarına nisbetîe de hiçbir kimse kötü zanda bulunmasın.

Nef (başarı gösterenlerin ödüllendirilmesi) ve gönülleri hoş etmek için bir şeyler verilmesi şunun için meşru kılınmıştır: İnsa­noğlu, çoğu zaman basit de olsa bir şeyler olmadan kendisim tehli­keye atmaz. Bu insanoğlunun tıynetinde olan, yapısal bir özellik­tir. Bunun dikkata alınması elbette ki gereklidir.[463]

 

Süvariye Üç Pay:

 

Süvariye üç pay, piyadeye bir pay ayrılması; süvarinin, müs-lümanlara faydasının daha büyük, masraflarının daha çok olma­sındandır. Eğer sen ordu düzenini bilecek olsan, süvarinin, kendisine verilecek payın piyadeye verilen payın üç katından az olması­na razı gelmeyeceğinden, daha azın onun masraflarını karşılama­yacağından şüphe etmezsin. Bu konuda, birbirlerinden uzak ülke­lerde yaşamalarına, farklı âdet ve durumlara sahip olmalarına rağmen Arap Acem bütün ulusların farklı düşünmemeleri, bu hük­mün yerinde olduğunu ortaya koyar.[464]

 

Ehl-İ Kitabın Arap Yarımadasından Çıkarılması:

 

Rasûlullah (s.a.), "Eğer -inşâallah- yaşarsam, yahudi ve hıristiyanları elbette Arap yarımadasından çıkarırım." buyurmuş ve müşriklerin oradan çıkarılmasını vasiyet etmiştir.[465]

Rasûlullah (s.a.), zamanın hep aynı olmadığını; bazen lehte bazen aleyhte olacağını bildiğinden, muhtemelen İslâm'ın ileride zayıf düşebileceğini hesaba katmış ve şayet böyle bir dönemde İs­lâm'ın harîm-i ismetinde yabancı unsurlar bulunacak olursa bu­nun tehlikeli olacağını, Allah'ın nişanelerinin yıkılması, koyduğu nizamın bozulması sonucunu doğurabileceğini öngörmüştür. Bu­nun tabiî sonucu olarak da İslâm'ın merkezi, Beytullah'ın bulun­duğu yerin çevresinden İslâm düşmanlarının çıkarılmasını emret­miştir.

Hem kâfirlerle bir arada olmak, insanların dinlerini ifsad eder, nefislerini değiştirir. Onlarla birliktelik kaçınılmaz olunca, hiç olmazsa Haremeyn'in onlardan arındırılması emredilmiştir.    

Rasûlullah'a (s.a.), âhir zamanda olacak şeyler ayan olmuş ve şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz din I iman, yılanın deliğine çekildiği gibi, Medi­ne'ye çekilecektir.[466]

Bu durumda orada diğer din sâliklerinden hiçbir kimsenin bulunmaması gerekecektir; aksi takdirde dinin korunması garanti altına alınamayacaktır.[467]

 

MAİŞET BAHSİ

 

Maişet Âdabı:

 

Bil ki: Yerleşime elverişli bütün coğrafî bölgelerdeki insanlar, yemelerinde, içmelerinde, giyim ve kuşamlarında, oturuşlarında, kalkışlarında ve diğer durum ve davranışlarında belirli âdâb ku­rallarına riayet etme konusunda hemfikirdirler. Bu, mizaçlarının bozuk olmaması halinde insanın bir yaratılış özelliği gibi gözük­mektedir; bireylerin bir araya gelmesi ve birbirlerini görmeleri anında bunlara riayet etmek insanlığın gereği olmaktadır.[468]

 

Maişet Âdabının Konulması:

 

Bu konuda insanların yaklaşımları farklı olmaktadır. Kimile­ri, tabiî hikmet kuralları doğrultusunda hareket etmeyi yeğlerler; her konuda, tıb ve tecrübe verilerine dayanarak faydası umulan şeyleri yapmayı, zararından korkulan şeyleri terketmeyi tercih ederler. Kimileri dinlerinin telkin ettiği ihsan kuralları doğrultu­sunda hareket ederler. Kimileri de hükümdarlarına, bilgelerine ve rahiplerine benzemeye çalışarak işi götürmek isterler. Kimi de da­ha başka yollara başvururlar.

Bunlardan bazıları faydalar içerir; bu yüzden onlara dikkat çekilmesi ve yapılmasının emredilmesi gerekir. Bazılarında ise zararlar bulunur; onların da yasaklanması ve haklarında dikkat çekilmesi gerekir. Bir kısmı ise fayda ve zarardan hali bir vaziyet­tedir; bunların da aslî ibâha üzere bırakılması ve haklarında ruh­sat verilmesi gerekir. İşte bunların ayıklanması, mahiyetlerinin araştırılıp ortaya çıkarılması, Rasûlullah'ın (s.a.) gerçekleştirmek için gönderilmiş bulunduğu maslahatlardan biri olmaktadır.[469]

 

Maişet Konusunda Hükümlere Mesnet Alınan Hususlar:

 

Bu konuda temel esaslar şunlardır:

1. Bu tür meşgalelerle uğraşmak insana Allah'ı unutturur, kalbin berraklığını giderir. Bu zehirin, bir panzehirle zararsız kı­lınması gerekir. Bu da o işin başında, sonunda ve iş boyunca çeşitli zikirler konulması ile olur. Bu zikirler, nefsin kendisini o şeylere vermesini önler; çünkü bu zikirlerde gerçek in'âm sahibi Allah'ı hatırlatıcı, işin kudsiyet yönünü düşünmeye sevkedici öğeler bulu­nur.

2. Bazı fiil ve davranışlar şeytanların mizaçlarına uygun dü­şer; öyle ki şayet onlar bir kimsenin uykusunda ya da uyanık ha­linde iken temessül edecek olsalar behemehal o şeyleri yapar olur­lar. İnsanın şeytan işi olan bu fiil ve davranışlarda bulunması, kendisini onlara yaklaştırır, bununla onların müptezel renklerinin kendisinde yer etmesine imkân vermiş olur. Dolayısıyla bu gibi fiil ve davranışların, maslahat nasıl gerektiriyorsa mekruh ya da ha­ram kılınarak yasaklanması vacip olur. Tek pabuçla yürümek, sol elle yemek... gibi.

Bir kısım fiil ve davranışlar da vardır ki, onlar da şeytanları uzaklaştırıcı, meleklere yaklaştırın Özellik arzederler; eve girer­ken ve evden çıkarken zikretmek gibi. Bu tür fiil ve davranışların da teşvik edilmesi gerekir.

3. Tecrübe sonucu tehlikeli ve eza verici olduğu sabit olan şeylerden kaçınılmalıdır. Etrafında siper bulunmayan yüksek bir satıh üzerinde uyumak, uyurken kandili söndürmemek gibi. Rasû-lullah'ın (s.a.), "Şüphesiz muzırcıklar (fareler), adamın başına evi­ni yakar.[470] hadisiyle kastettiği mana budur.

4. Acemlerin hayat tarzına muhalefet edilmelidir. Bilindiği gibi onlar lüks hayata düşkündüler, dünya hayatına aşırı derecede bağlanmış bulunuyorlardı. Bu onlara Allah'ı anmayı unutturmuş, daha çok dünyalık istemeyi gerektirmiş, dünyevî lezzetler nefisleri üzerinde yer etmişti. Onların sefahat hayatına düşülmemesi için, kullanmakta oldukları belli başlı nesnelerin haram kılınması ge­rekmiştir; ipek, Kass ipeklisi, meyâsir,[471] erguvan,[472] üzerinde suretbulunan elbiseler, altın ve gümüş kaplar, sarıya boyanmış elbise­ler, halûk[473]gibi. Onların diğer âdetlerine uymanın da genel ola­rak mekruh kılınması, sefahat hayatına götürebilecek durumlar­dan kaçınmanın müstehap kılınması gerekmiştir.

5. Vakara uygun düşmeyen, insanı medeniyetten haberi ol­mayan dağlıların/bedevilerin durumuna düşüren davranışlardan kaçınmak ve böylece ifrat ve tefrit arasını bulmaya çalışmak gere­kir.[474]

 

YİYECEKLER VE İÇECEKLER

 

Nefsânî Sıhhatin Korunması;

 

Daha önce insanın mutluluğunun dört vasfın[475] bulunmasına, bahtsızlığının da bu vasıfların zıddı sıfatların bulunmasına bağlı olduğunu görmüştük. Bu durumda, nefsânî sıhhatin korunması, nefsânî hastalığın kovulması gereği, insan mizacını bu iki yönden birine doğru değiştiren sebeplerin bulunup ortaya çıkarılmasını gerekli kılmıştır. Bu sebeplerden bazıları şunlardır:

1. Nefsin eteğine yapışan ve onun Özüne nüfuz eden fiiller. Bu konu ile ilgili olarak yeterince söz etmiştik.

2. Bazı şeyler vardır ki, nefiste hasis hey'etler doğurur; bun­lar şeytanlara benzetir, meleklerden uzaklaştırır, güzel huyların zıddı olan kötü huyları oluşturur. Bazen bu olup bitenlerden insa­nın haberi bile olmaz. Mele-i a'lâ'ya katılan, hayvanı müptezellikleri terkeden üstün nefisler, Hazîre-i kuds'ten bu tür davranışların kötülüğünü -aynen insan tabiatının acı ve nahoş şeyin kötülüğü­nü algılaması gibi- öğrenirler. Allah Teâlâ'nm insanlara olan lü­tuf ve rahmeti o kimseleri, o şeylerden belli başlı ve munzabıt bu­lunan, semeresi açık olan, gizli bulunmayan şeylerle yükümlü tut­mayı gerekli kılar.[476]

 

Yiyeceklerin Bedenin Ve Huyun Değişiminde Etkisi:

 

Bedenin ve ahlâkın değişiminde en güçlü sebep yiyeceklerdir. Bu itibarla konu ile ilgili temel meseleler yiyecek ve içeceklerle ilgilıdir. Bunlar içerisinde etkisi en belirgin olanı da, bazı kavimle­rin şekillerine dönüştürüldüğü {mesh) hayvanların[477] yenilmesidir. Şöyle ki; Allah Teâlâ insana lanet ve gazap ettiğinde, O'nun bu lanet ve gazabı, onda öyle bir mizaç meydana getirir ki, o insan artık normal insan olmaktan çok çok uzak olur, hatta tamamen in­sanlıktan çıkar. İnsan bedeni hakkında azap etme yönlerinden biri budur.

Lanet ve gazaba uğraması anında normal insan mizacından çıkması; pis, normal insanların nefret edeceği iğrenç bir hayvana benzeme şeklinde olur. Böyle bir durum hakkında, "Allah, onları maymunlara ve domuzlara çevirdi" denilir. Hazîre-i kuds'te, hay­vanlardan bu türle, insanın gazaba uğramış, ilâhî rahmetten uzak kılınmış olması arasında gizli bir münasebet bulunduğuna; aslî te­miz fıtratı üzere olmaya devam edenle, lânetliler arasında çok bü­yük mesafeler olduğuna dair temessül etmiş bir bilgi bulunur.

Hiç şüphesiz böyle bir hayvanın yenilmesi ve onun, bedenin bir parçası kılınması, pisliklere ve gazabı tahrik edici fiillere bu­laşmaktan daha şiddetlidir. Bunun içindir ki tâ Nuh'tan (s.a.) iti­baren bütün Hazîre-i kuds ile insanlar arasında aracılık yapan peygamberler, domuzu haram kılagelmişler ve ondan uzak durul­masını istemişlerdir. Bu yasak hükmü kıyamete kadar devam ede­cek ve sonunda Hz. Isâ (s.a.) inip onu öldürecektir.[478]

Bazı kavimler domuzu yiyorlardı; bu yüzden şeriatlar onun haramhğını ve ondan uzak durulmasını olabildiğince şiddetli bir şekilde dile getirdi. Maymunları ve fareleri hiç yiyen yoktu; bu du­rum, onların haramlığı üzerinde fazlaca durulmasını gerektirme­miştir.

Dabb (keler) hakkında olan, "Şüphesiz Allah Teâlâ, İsrailo-ğullannın bir koluna gazap etmiş de onları yeryüzünde debelenen hayvanlar haline sokmuştur; bilmiyorum belki bu da onlardan­dır.[479]hadisi bu manadadır. Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından (mesh suretiyle) maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar çıkardığı kimseler; işte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yol­dan daha ziyade sapmış bulunanlardır[480]

 

Lânetli Yerlerde Durmamak:

 

Bunun bir benzeri de, yere batmaların olduğu, ya da azap ve lanetin yağdığı yerlerde durmanın iyi olmadığını, kendilerine ga­zap edilmiş kimselerin tavırlarının (hey'ât) mekruhluğunu belirten rivayetlerdir. Bu tür şeylere bulaşmak, pisliklere bulaşmaktan da­ha az kötü değildir. Bunlarla uğraşmak, onlara yapışmak, şeytan mizacının gerektirmiş olduğu davranışları yapmak ve onlara ya­pışmaktan daha az etkili değildir.[481]

 

Habis Ruhlu Hayvanların Yenilmemesi:

 

Bundan sonra insan için matlup olan ahlâka zıt karakter üze­re yaratılmış olan hayvanların yenilmesi gelir. Bunlar sanki bir zaruret varmış gibi o karakterlerini ortaya koyarlar, (hamâkatte vs.) darb-ı mesel olurlar. Fıtratı bozulmamış insanlar, bunları iğ­renç bulur ve onları yemekten uzak durur. Karınları çok geniş olan ve bu tür şeylere aldırış etmeyen kimseler ancak onları yiye­bilir. Bu sözü edilen hususiyetlerin tam olarak bulunduğu, açık bir şekilde ortaya çıktığı, Arap Acem herkes tarafından Öyle kabul edildiği hayvanlar şu türlerden oluşur:

i. Yırtıcı hayvanlar. Bunlar tırmalayıcı, yaralayıcı, saldırıcı özellikte olup katı kalpli olurlar. O yüzden Rasûlullah (s.a.), kurt hakkında, "Onu herhangi bir kimse yiyor mu?[482] buyurmuştur.

ii. Muzır hayvanlar. Bunlar yaratılıştan insanlara eza verici, kapıp kaçıcı, baskın yapmak için fırsat kollayıcı özellik arzederler; şeytan ilhamlarına son derece açıktırlar. Bunlar karga, çaylak, kertiş[483] (keler, sâm abraş), sinek, yılan, akrep gibi yaratıklardır.

iii. Hor ve aşağılık mizacda bulunan, deliklerde saklanan hayvanlar. Fare ve haşerât gibi.

iv. Necaset ve leş yiyen, onlarla içli dışlı olan ve bu yüzden bedeni pislik dolan, pis kokan hayvanlar.

v. Eşek. Bu hayvan, hamakat ve aşağılık için darb-ı meselolarak kullanılır. Araplardan fitrat-ı selime sahibi kimseler daha Önce de onu haram sayarlar ve onu şeytanlara benzetirlerdi. Rasû-lullah'ın (s.a.) şu hadisi de bu manadadır:

"Eşek anırtısı işittiğiniz zaman, hemen şeytandan Allah'ı sı­ğının; çünkü o bir şeytan görmüştür.[484]

Hem doktorlar, bu hayvanların yenmesinin insan mizacına ters düştüğü, dolayısıyla tıp açısından zararh olduğu konusunda müttefiktirler.[485]

 

Allah'tan Başkası Adına Kesilen Hayvanların Yenilmemesi:

 

Bazı durumlar vardır ki müphemdir ve sınırlarının belirlen­mesine, müşkilin giderilmesine ihtiyaç duymaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:

i. Müşrikler, tâğûtlar (putlar) adına hayvan boğazlarlar ve bu sayede onlara yaklaşmak isterlerdi. Bu bir tür şirktir. İlâhî hik­met, böylesine şirk koşma manası içeren bir davranışın yasaklan­masını gerektirmiştir. Sonra yasağı pekiştirmek ve fiilin işlenme­sini firenleyici olmak için, bu amaçla boğazlanmış hayvanın yen­mesini de haram kılmıştır.

Hem boğazlama ameliyesinin çirkinliği, sadaka bahsinde de zikrettiğimiz gibi boğazlanan hayvana da sirayet etmektedir.

Tâğûtlar adına boğazlama kavramı müphemdir. Bu, Al­lah'tan başkasının adı anılarak kesilen, putlara adanan, Allah'tan başkasınının adına boğazlamanın haramlığına inanmayan -yani müslüman ve ehl-i kitap olmayan kimselerin kestiği hayvanlar olarak belirlenmiştir. Bu durum, boğazlama anında Allah'ın adı­nın anılmasının vacip kılınmasını gerekli kılmıştır. Çünkü haram olan ile helâl arasını ilk bakışta ayırabilmek, ancak bu şekilde ger­çekleşebilecektir.

Hikmet-i ilâhî, aynen bizler gibi hayat taşıyan bu hayvanları, bizim için helâl kılmış ve onları istifademize sunmuş, emrimize âmâde kılmıştır. Bu durum, onların canlarının çıkarılması anında 8 1 böyle bir nimetten gaflet içinde bulunmamamızı gerektirmiştir. Bu ise, nimetin sahibi Allah'ın adının onlar üzerine anılması ile ola­caktır. Şu âyetin manası budur:

"Biz her ümmete (kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını an­sınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık.[486]

 

Leş Yemenin Haramhğı;

 

ii. Leş (meyte, murdar ölen hayvan), bütün din ve milletlerde haramdır. Dinlerin leşin haramhğı üzerinde görüşbirliği etmesi, onun Hazîre-i kuds'ten habis olduğunu telakki etmiş olmaların­dandır. Milletlerin haram sayması ise, tecrübe sonucu onun çoğu kez öldürücü zehir gibi bir hal aldığını görmüş olmalarındandır. Çünkü leşde zehirli unsurlar yayılmakta ve bu, normalde insan yapısına uygun düşmemekte, zararlı olmaktadır.

Meyte yani murdar olarak ölmüş hayvanla, yenmesi helâl ola­nın belirlenmesi gerekmektedir. Yemek kasdı ile kesilmiş olma, ikisi arasını ayırmaktadır. Bu ayırım, düşerek ölen, hayvan tosla­ması sonucu ölen, canavar tarafından parçalanan hayvanların ha­ram kılınması sonucunu doğurmuştur. Çünkü bunların hepsi de habis ve zararlıdır.[487]

 

Boğazlama Peygamberlerin Sünnetidir:

 

iii. Araplar ve yahudiler, küçük baş hayvanları boğazların­dan (zebh), develeri boyunlarının dibinden (nahr) olmak üzere bo­ğazlarlardı. Mecusîler ise, boğarlar ya da hayvanın karnını yarar­lardı. Boğazlama (zebh ve nahr), peygamberlerin sünneti olmakta­dır ve nesiller boyu tevarüs edilegelmiştir. Bunda birçok maslahat da bulunmaktadır. Bazıları şunlardır:

1. Boğazlanacak hayvana fazla eziyet verilmemesi. Hayvanın canını çıkarmanın en kestirme yolu budur. Hadiste, "Boğazlaya­cağı hayvana acı çektirmesin, rahatlatsın![488] buyrulması, bu ma­nanın   ifadesi   olmaktadır.   Şerîtatu'ş-şeytân   denilen   eksik boğazlamanın[489] yasaklanmış olmasının[490] gerekçesi de budur.

2. Kan, bir pislik çeşididir ve insanlar, üzerlerine isabet etme­si halinde onu yıkarlar, ondan korunurlar. Boğazlama, kandan te­mizlenmeyi sağlar. Boğma ve karın yarma ise hayvanı pisletir.      

3. Boğazlama hanîf İslâm şeriatının nişanelerinden biri ol­muştur; bununla bir kimsenin hanîfliği ortaya çıkar. Bu haliyle boğazlama, sünnet olma ve diğer fıtrat özellikleri gibi bir hal alır. Rasûlullah (s.a.), haniflik şeriatını ikâme için gönderildiğinden, boğazlama usûlünün korunması vacip olmuştur.

Sonra boğma ve karın yarmanın, meşru olan boğazlama şek­linden nasıl ayırt edileceğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu da işlemin kesici bir âletle ve (zebhde) boğazdan ve (nahrda) boynun göğüse bitiştiği yerden yapılmasını vacip kılmıştır.

Bu anlattıklarımız nefsânî sıhhatin ve dinî maslahatın ko­runması için yasaklanmış olan şeylerdir. Bedenî sıhhat için yasak­lanmış bulunan zehir, uyuşturucu... gibi şeylere gelince, onların durumu açıktır.                                                            

Bu esasları giriş olarak arzettikten sonra şimdi ayrıntılara geçebiliriz.

Allah Teâlâ'nın, yenmesini yasaklamış olduğu şeyler iki sınıf­tır:

i. Hayvan türünde mevcut olan bir manadan dolayı yasak­lanmış olan sınıf,

ii. Boğazlama şartı bulunmaması sebebiyle yasaklanmış olan sınıf.[491]

 

Hayvanların Kısımları:

 

Hayvanlar kısım kısımdır:[492]

 

İ. Evcil Hayvanlar:

 

Bunlardan bir kısmı mubahtır; deve, sığır ve davar (koyun ve keçi) gibi. "Hayvanlar (deve, sığır ve davar) size helâl kılındı.[493] âyeti bu manayı ifade eder.

Çünkü bu hayvanlar temizdir, mizaç bakımından mutedil ve insan türüne uygundur.

Hayber günü atların yenmesine izin verilmiş[494] eşeklerin yenmesi ise yasaklanmıştır. Çünkü at etini Arap Acem temiz bulur, o en üstün hayvandır, insana benzer. Eşek ise hamakatte ve aşağı­lıkta darb-ı meselliktir; şeytanı görür ve amrır. Yaratılışça üstün, nefisçe temiz olan Araplar, daha önceleri de onu yemeyi kendileri­ne haram kılmışlardır.

Tavuk ve tavuk manasında olan kaz ve ördek etleri de yenilir. Çünkü bunlar temizdir. Horoz meleği görür ve öter.

Köpek ve kedi haramdır; çünkü bunlar yırtıcı hayvanlardan­dır ve leş yerler. Köpek şeytandır.[495]

 

ii. Vahşî Hayvanlar:

 

Bunlardan isim ve yapı itibariyle deve, sığır ve davara benzer olanları helâldir; geyik, yaban öküzü, deve kuşu gibi. Rasûlullah (s.a.), kendisine hediye edilen yaban eşeği (zebra) etini kabul etmiş ve onu yemiştir. Tavşanı kabul etmiştir. Sofrasında keler yenmiş­tir. Araplar bu hayvanları temiz buluyorlar ve yenmesinden tik­sinti duymuyorlardı. Keler (dabb) konusunda, kendinin yememe-sine bir defasında, "Benim memleketimde bulunmaz; bu itibarla onu içim çekmiyor.[496] şeklinde, bir defasında da, meshedilen bazı kavimlerin onun suretinde olabileceği ihtimalini[497] gerekçe göster­miştir. Bir defasında da onun yenmesini yasaklamıştır.

Bence bu rivayetler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü yen­mesini terk için iki gerekçe vardır ve bunlardan her biri tek başına mazeret için yeterlidir. Ancak onu yemenin terki, haramdan ka­çınma şeklinde değil de takva (vera1) kabilindendir. Yasak ile de tenzîhen mekruhluğu kastetmiştir.

Vahşî hayvanlardan köpek dişli olanların yenilmesini yasak­lamıştır. Çünkü bu hayvanların tabiatı itidalli değildir, huyları kö­tü ve kalpleri katıdır.

Kuşlardan güvercin ve serçe mubahtır. Bunlar temiz bulun­maktadır. Kuşlardan pençeli olanların (avını pençesi ile yakala­yanlar) yenilmesi yasaklanmış ve bunlardan bir kısmı hakkında "fâsık=muzır" tabiri kullanılmıştır. Dolayısıyla yenilmesi caiz de­ğildir.

Cîfe (leş) ve pislik yiyen ve Araplarca pis ve iğrenç (habâis) bulunan her şeyin yenilmesi mekruhtur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz olan şeyleri helâl, pis ve iğrenç olan şeyleri haram kılar.[498]

Çekirge, Rasûlullah (s.a.) zamanında yenilmiştir. Çünkü Araplar bunu temiz kabul ederler.[499]

 

iii. Deniz Hayvanları;

 

Bunlardan, Araplarca temiz bulunanlar mubahtır; balık, anber[500] gibi. Araplarca pis ve iğrenç bulunan, yenilmesi haram olan hayvan adıyla isimlendirilen -domuz gibi deniz ürünlerine gelince, bunlar hakkında delillerde tearuz bulunmaktadır. Bunlar­dan sakınmak daha faziletlidir.[501]

 

İçine Fare Düşmüş Yağın Hükmü:

 

Rasûlullah'a {s.a.), içine fare düşmüş ve ölmüş olan katı yağın hükmü sorulmuş, o şöyle buyurmuştur: "Onu ve etrafını atın ve yi­yin.[502]Başka bir rivayette de şöyle buyurmuştur:

"Farenin yağın içine düşmesi halinde, eğer yağ katı halde ise fareyi ve etrafını atın; eğer yağ sıvı halde ise, artık ona yaklaşmayın.[503]

 

Cîfe (leş):

 

Gerek cîfe ve gerekse onun etkisinin kendisinde açıkça görül­düğü şeyler, bütün dinlerde ve milletlerde pistir. Pis ile pis olnıayanın ayrılması mümkün olduğunda, pis olan kısım atılır ve temiz olanı yenir. Ayrılma imkânı bulunmuyorsa, hepsi haram olur.[504]

 

Pislik Yiyen Hayvanların (Cellâle) Hükmü:

 

Rasûlullah (s.a.), pislik (kazurat) yiyen hayvanların etlerinin ve sütlerinin yenmesini yasaklamıştır.[505]

Çünkü pislik, bu hayvanların etlerine ve sütlerine siner, bü­tün bedeninde yer eder. Bu durumda onun et ve sütünün hükmü, necaset hükmüyle, ya da necasetle beslenen hayvanların hükmüy­le aynı olur.[506]

 

Helâl Olan İki Ölü Ve İki Kan:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bize iki ölü ve iki kan helâl kılınmıştır, ölüler, balık ve çe­kirgedir. Kanlar ise, ciğer ve dalaktır.[507]

Ciğer ve dalak, hayvanın diğer organları gibi iki organdır. Ancak kana çok benzerler. Bu itibarla Rasûlullah (s.a.) konu ile il­gili duyulabilecek şüpheyi gidermiştir. Balık ve çekirgede ise akıcı kan yoktur; bu itibarla onlar hakkında boğazlama şartı konulma­mıştır.[508]

 

Bazı Muzır Hayvanların Öldürülmesi:

 

Rasûlullah (s.a.), kertişin (sânı abraş) öldürülmesini emret­miş ve onu "fâsık" olarak nitelemiş, onun Hz. İbrahim'in (s.a.) ate­şine üflemiş olduğunu[509] belirtmiştir. Bir hadisinde de şöyle buyur­muştur:

"Her kim bir kertişi (sârn abraş) ilk vuruşta öldürürse, ona şu ve şu kadar sevap vardır. Ve her kim onu ikinci vuruşta öldürürse, birinciden aşağı olmak üzere şu kadar sevap vardır. Ve her kim onu üçüncü vuruşta öldürürse, ona da ikinciden aşağı olmak üzere şu kadar sevap vardır.[510]

Bazı hayvanlar yaratılıştan muzırdır, ondan hep şeytanî fiil ve davranışlar sadır olur. Bunlar, şeytana benzerlik bakımındanhayvanlar içinde en yakını, onun vesveselerine en açığı olur. Rasû-lullah (s.a.), kertişin (sânı abraş) onlardan olduğunu görmüş ve bu­na, onun tabiî yapısı itibariyle şeytanın vesvesesine uyarak Hz. İb­rahim'in (s.a.) ateşine üflemiş olduğunu ifade ederek dikkat çek­miştir. Gerçi onun ateşe üflemesinin bir yararı olacağı yoktur, ama içindeki muzırlık onu buna sevketmektedir. Rasûlullah (s.a.), onun öldürülmesini iki sebepten dolayı teşvik etmiştir:

1. İnsana eza veren muzır yaratıkların öldürülmesi, böylece zararlarının ortadan kaldırılması. Bu, memleketteki zehirli ot ve ağaçların kesilmesi gibi müslümanların genel yararına olan bir şe­ye benzer.

2. Onu öldürmek, şeytanın askerlerinin azalması, vesvese yuvalar ortadan kaldırılması demektir. Bu ise, Allah ve mukarreb melekleri katında sevimli bir şeydir. İlk vuruşta öldürmenin, ikinci vuruşta öldürmeden daha sevaplı olması, birincide atış bece­risinin bulunmasından ve hayra koşma anlamı taşımasındandır. Allah'u a'lem![511]

 

Kur'ân'da Yenilmesi Haram Olan Şeyler:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanmış, boğulmuş, (küt bir şeyle) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarla­nıp ölmüş, toslama sonucu ölmüş ile, canavarların yediği hayvan­lar ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna-, dikili taşlar (put­lar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet arama­nız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkma (fısk)dır.[512]

Leş ve kan, pis oldukları için haram kılınmıştır. Domuz, ga­zaba uğramış bazı kavimlerin, şekline sokulduğu irnesh) bir hay­vandır.[513]

Allah'tan başkası adına boğazlanmış ve dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanların haram kılınması, şirkin kökü­nün kazınması için bir önlemdir. Hem fiilin çirkinliği -daha önce de belirtildiği gibi o fiilin üzerinde işlendiği şeye de sirayet et­mektedir.

Boğulmuş, boğazı sıkılmak suretiyle öldürülmüş hayvandır.

(Küt bir şeyle vurulup öldürülmüş, delici ve kesici bir âletle usûlü dairesinde boğazlanmamış, aldığı derbe sonucu ölmüş hay­van demektir.)

Yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, yüksek bir yerden düşme ya da yuvarlanma sonucu Ölmüş hayvandır.

Toslama sonucu ölmüş, boynuzlarla toslanmak suretiyle öldü­rülmüş hayvandır.                                                                                  

Canavarların yediği hayvanlardan maksat, onlardan arta ka­lan kısımdır.

Bütün bunların haramlığı, temiz ve helâl olan boğazlama usûlüne uymaması, canının çıkarılmasının kesici bir âletle, boğaz­dan (zebh) ya da boğazın göğüse birleştiği yerden (narh) yapılma­ması yüzündendir. Hayvanın helâl olması için konulan bu usûl, yukarıda sayılan hayvanların haram olmasını gerektirmiştir.

Akıtılmış kan[514] necistir (onda mikroplar ürer ve) etrafa dağı­lır, yenmesi halinde bütün beden onunla pislenir.

"Ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna" ifadesi, sözü edilen hayvanların henüz canlı iken yetişilip kesilmesi halini hükümden istisna etmektedir.

"Fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı" ifadesin­den maksat şudur: Cahiliye döneminde insanlar, kendileri için takdir edilen hayır ya da şerri, kullanmakta oldukları fal oklarıyla öğrenmek isterlerdi. Bu oklardan birinde "yap", diğerinde "yapma" yazılıydı. Üçüncüsü ise boştu. Bu fiil, yasaklanmıştır; zira Allah'a bir iftiradır ve cehalet üzere dayalı bir uygulamadır.[515]

 

Canlı Hayvanın Hedef Kılınması:

 

Rasûlullah (s.a.), bir hayvanın hedef dikilmesini ve bu şekilde öldürülen hayvanın yenilmesini yasaklamıştır. Cahiliye dönemin­de insanlar, hayvanları hedef dikerler ve onlara ok atarlardı. Bun­da, hayvana verilen gereksiz bir işkence vardır. Çünkü bu yolla o hayvan, ne Allah'a bir kurban, ne de nimetin sahibine karşı şükür ifadesi olur.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Allah Teâlâ, ihsanı (iyi davranmayı) her şey üzeri­ne yazmıştır. Bu itibarla öldüreceğiniz zaman Öldürme işini güzel yapın! Boğazladığınız zaman güzel boğazlayın! Sizden biriniz, bı­çağını keskinleştirsin ve boğazlayacağı hayvana acı çektirmesin![516]

Hayvanın acı çekmeden bir an evvel Ölmesini temin edecek bir yol tutmak, rahmet sâikine tabi olmanın sonucudur. Bu, âlem­lerin Rabbinin razı olacağı bir meziyettir; ailevî ve medenî masla­hatların pek çoğu bu haslet üzerine kuruludur.[517]

 

Canlı Hayvandan Yemek Maksadıyla Bir Organın Kesilmesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Canlı hayvandan kesilen bir organ murdardır.[518] Cahiliye döneminde insanlar, develerin horgüçlerinden et alırlar, koyunların kuyruklarını keserlerdi. Bu hayvana bir işken­cedir ve Sâri' Teâlâ'nın meşru kıldığı 'boğazlama ameliyesine mu­haliftir. Bu yüzden yasaklanmıştır.[519]

 

Keyif İçin Kuş Öldürmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir serçe ya da daha büyükçe bir kuşu hakkını vermek­sizin öldürürse, Allah Teâlâ'ya Öldürülmesinden dolayı davacı olur." Dediler ki: "Yâ Rasûlallah! Onun hakkı nedir?" "Onu bo­ğazlaması ve yemesi, kafasını koparıp atmamasıdır." buyurdu.[520]

Burada birbirine kansan iki hareket tarzı vardır, Rasûlullah (s.a.) bunların arasını ayırmıştır:

i. İhtiyaç saikiyle boğazlamak, insan türüne yararlı olacak bir amaç doğrultusunda hareket etmek.

ii. Hayvan türüne zarar verecek şekilde hareket etmek, katı kalplilik dürtüsüne uymak.

Bunlardan ikincisini yasaklamıştır.[521]

 

Avcılık:

 

Bil ki: Avlanmak, Araplarda bir âdetti ve yaygındı. Hatta av­cılık, bazıları için geçim yollarından biriydi. Bu itibarla Rasûlullah (s.a.) avcılığı mubah kılmış, aşırılığa kaçmanın hükmünü ise, "Kim av peşinde koşarsa boş şeyle (lehviyatla) uğraşmış olur.[522] buyruğu ile beyan etmiştir. [523]                                                            

 

Av Hükümleri:

 

Av ile ilgili hükümlerde bazı esaslar dikkate alınmıştır:

1. Her halükârda boğazlama ameliyesine hamletme; ancak boğazlama işleminin zor olması halleri bundan müstesnadır. Eğer her halükârda boğazlama işlemi şart koşulacak olsa, o zaman avcı­ların koşuşturmalarının çoğu boşuna olur. Bu itibarla av hayvanı gönderilirken, silâh atılırken besmele çekme şartı koşulur, avcının ehliyeti şart olarak aranır; boğazdan ya da boyunun göğüse bitişti­ği yerden boğazlanmış olması şartı aranmaz.

2. Avlanmanın mahiyetini dikkate alma; eğitilmiş av hayva­nının kasten gönderilmesi gibi. Aksi takdirde avın tesadüfen ele geçirilmesi söz konusu olur; avlanmaktan söz edilmez. Av hayvanı­nın, yakaladığı avdan yememesi gerekir. Eğer yemiş ve sahibi, av henüz sağ iken yetişmiş ve boğazlamışsa helâl olur; aksi takdirde helâl olmaz. Bu, av hayvanının eğitilmiş olması manasının gerçek­leşmesi ve canavar yemiş hayvanlardan ayrılması içindir.

Rasûlullah'a (s.a.) avcılık ve boğazlama işlemiyle ilgili sorular sorulmuş, o da bu zikredilen esaslar doğrultusunda cevap vermiş­tir.

Birisi şöyle demiştir: "Biz, ehl-i kitaba ait bir yerde ikâmet et­mekteyiz; onların kaplarında yiyebilir miyiz? Aynı zamanda av mahallindeyiz, yayımla, eğitilmemiş köpeğimle ve eğitilmiş köpe­ğimle avlanmaktayım. Bunlardan hangisi benim için caizdir?" Ra­sûlullah (s.a.) bu soruya şöyle cevap vermiştir:

"Sözünü ettiğin ehl-i kitap kaplarına gelince, eğer başkasını bulursanız onlarda yemeyin. Başkasını bulamazsanız o zaman on­ları yıkayın ve onlarda yiyin. Yayınla avlayıp, besmele çektiğini ye! Eğitilmiş köpeğinle avladığın ve besmele çektiğini ye! Eğitilme­miş köpeğinle avlayıp da yetişip boğazlamış olduğunu ye![524]

"Eğer başkasını bulursanız onlarda yemeyin" ifadesi, tercihe şayan olanı araştırmak, kalbi vesveseden kurtarmak içindir.

Rasûlullah'a (s.a.) eğitilmiş köpekle avcılık hakkında sorul­muş, şöyle cevap vermiştir:

"Köpeğini saldığın zaman hemen üzerine besmele çek. Şayet senin için tutar da ava diri iken yetişirsen, onu kesİver! Öldürmüş de ondan yememiş olduğu halde yetişirsen onu ye! Köpeğinle bir­likte başka bir köpek bulursan, avı da Öldürmüşse yeme! Çünkü onu hangisinin öldürdüğünü bilemezsin. [525]

Şöyle bir soru soruldu: "Ya Rasûlallah! Ava ok atıyorum ve ertesi gün onda okumu buluyorum?" Rasûlullah (s.a.) şöyle cevap verdi:

"Eğer, onu bizzat okunun öldürdüğünü biliyorsan ve onda herhangi bir canavar izi de görmezsen onu ye!" Bir rivayette de: "Okunu attığın zaman besmele çek. Eğer bir gün izine rastlamaz ve sonra onu bulduğunda sadece senin okunun eserini görürsen, istersen onu ye! Eğer onu suda boğulmuş halde bulursan yeme![526]

 

Avın Küt Âletle Öldürülmesi:

 

Rasûlullah'a (s.a.), zıpkınla avlanmanın hükmü soruldu. Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

"Delip öldürürse ye! Küt tarafı isabet eder de öldürürse, o za­man o hayvan darbe sonucu Öldürülmüş olacağından onu yeme![527]

 

Şirkten Yeni Çıkanların Kestikleri Hayvanların Eti:

 

Rasûlullah'a (s.a.) şöyle soruldu: 'Ta Rasûlallah! Burada, şirkten henüz çıkmış halklar var. Onlar bize et getirirler; üzerine besmele çekip çekmediklerini bilmeyiz?" Şöyle buyurdu:

"Siz besmele çekin ve yiyin![528]

Bu hadisin dayanağı, hükmün zahire göre verileceği ilkesidir.

Bir başka soru şöyle olmuştur:

"Biz yann düşmanla karşılaşacağız. Beraberimizde bıçaklar yoktur. Kamışla boğazlayabilir miyiz?"

"Kanı akıtan bir şeyle diş ve tırnak hariç boğazlanmış ve üzerine de besmele çekilmişse ye! Bunu size anlatayım: Diş, kemik­tir. Tırnak ise, Habeşlilerin bıçağıdır.[529]

 

Evcil Hayvanların Parlayarak Vahşileşmesi:

 

Ganimet develeri bölüştürülerken, devenin biri ürküp kaçtı. Beraberlerinde arkasından yetişmek için at da yoktu. Adamın biri ona bir ok attı ve deveyi olduğu yere mıhladı. Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurdu:

"Şu develerin, aynen vahşi hayvanın ürküp kaçması gibi bir parlama halleri olur. Eğer başınıza böyle bir şey gelir de çaresiz kalırsanız, ona böyle yapın![530]

Çünkü bu haliyle o, vahşileşmiş ve av hükmünü almıştır.

Bir cariye, ölmek üzere olan bir koyun görmüş, hemen bir taş kırarak onunla koyunu boğazlamış. Rasûlullah (s.a.), cariye tara­fından bu şekilde kesilen bu koyunun etinin yenilmesini emretmiştir.[531]

Şöyle sorulmuştur: "Öyle bir yemek var ki (hıristiyan yemeği) ben ondan sıkıntı duyuyorum?" Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Hıristiyanlara benzerlik arzettiğin herhangi bir şeyde (yemekte), kalbinde hiçbir sıkıntı olmasın![532]Şöyle bir soru soruldu: "Ya Rasûlallah! Deve kesiyoruz, sığır kesiyoruz, koyun kesiyoruz; karnında yavru buluyoruz. Onu atıyor muyuz, yoksa yiyor muyuz?" Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Dilerseniz onu yiyiniz; çünkü anasının kesilmesi, onun da kesilmesi demektir.[533]

 

YEMEK ÂDABI

 

Bil ki: Rasûlullah (s.a.), yemek konusunda dikkat edilecek bir takım görgü kuralları (âdâb) Öğretmiştir. Bu meyanda şöyle bu­yurmuştur:

"Yemeğin bereketi, yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktır.[534]

"Yiyeceğinizi ölçünüz ki, sizin için bereketli olsun.[535] "Sizden biriniz yemek yediği zaman tabağın ortasından yeme­sin; dibinden (ve önünden) yesin, zira bereket tabağın ortasından yayılır. [536]

Derim ki: Yiyeceğin bereketli olması, nefsin doyması, gözün aydın olması, gönlün dağınık olmaması ve yiyip yiyip de doymayan benzeri çok hırslı olunmaması gibi şeylerdir. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz:

Meselâ her birinin yüz dirhemi olan iki kişi olsun. Bunlardan birisi fakirlikten korkar, insanların mallarına göz diker, malını di­ni ve dünyası için yararlı olacak şekilde harcayamaz. Diğeri ise, çok tok gözlüdür; bu yüzden bilmeyen onu zengin zanneder, harca­malarını yerli yerinde yapar, gönlü huzurlu olur.

İşte ikinci şahsın malında bereket vardır; birinci şahsın ma­lında ise bereket yoktur.

Bereketin bir başka şekli de, bir malı ihtiyacına harcayıp, ge­ri kalanından vazgeçmektir. Şöyle ki: Meselâ her biri, bir ntıl ka­dar yiyen iki kişiden birinin yapısı, yediğini bedenin gıdası içinharcarken, diğerinin midesinde hastalık olur ve yediği faydalı de­ğil, bilakis zararlı olur. Bunlarden her birinin malı olabilir; birisi çok ürün veren mala mülke harcar ve geçimini yoluna koymuş olur; ikinci şahıs ise saçıp savurur, neticede ihtiyacını karşılaya­cak hiçbir şeyi olmaz.

Şüphesiz nefsânî hallerin ve inançların, bereketin meydana gelmesinde etkisi vardır. Rasûlullah'm fs.a.) şu hadisi bu manada­dır:

"Hakikaten şu mal yeşil ve tatlıdır. Dolayısıyla onu her kim gönül zenginliği ile alırsa, o malda kendisine bereket verilir.  Her kim de, ona göz dikerek alırsa, o malda kendisine bereket verilmez ve yiyip yiyip de doymayan kimse gibi olur. [537]

Bunun içindir ki, havada bir ağaç üzerinde yürüyen kimsenin ayağı kaymakta, fakat aynı çizgi üzerinde yerde yürümesi halinde bir şey olmamaktadır. Bir şey üzerine himmet ederek yöneldiği ve onunla ihtiyaçlarını karşılamak istediği ve zihnini bu düşünce üze­rinde topladığı zaman, bu gözünün aydın olmasına, zihninin derli toplu ve nefsinin afif olmasına sebep olur. Muhtemelen bu onun tabiatına sirayet eder ve beden de onu harcanması gereken yerlere harcar.

Yemekten önce ellerini yıkar, ayakkabılarını çıkarır ve otur­duğu yere iyice yerleşir, yemeğini huzurla ve ölçülü şekilde yerse, yerken Allah'ın adım anarsa, üzerine bereket iner.

Yiyeceği ölçer, miktarını bilir, harcarken tutumlu olur, bilinç­li olarak sarfederse, böyle yapmayanlara nisbetle yeterli olmayan daha az bir miktar onun için yeterli olur.

Yiyecek, nefislerin tiksinti duyacağı tuhaf bir şekilde hazırla­nır ve bu yüzden onu itibara almazsa, başkaları için yeterli olan miktardan daha çoğu bile o kimse için yeterli olmaz. Nasıl olur ki! Bence şu durumun hiçbir kimsenin bilgisi dışında olacağını sanmı­yorum. Bir kimse bir çöreği meyve yer gibi yer, yahut yürüyerek ve konuşarak yer tüketir de bir etkisini görmez, midesi dolmuş olsa bile nefsinin gıdasını aldığını ve doyduğunu anlamaz. Bazen bir kadarhk yiyeceğini (tartmadan) göz kararı alır; fazla kısmı boşa gider ve hiç bir ihtiyacı karşılamaz. Belli bir süre sonra yiyeceğin olması gereken miktardan daha az kaldığını görür.

Kısaca, bereketin varlık ve yokluğunun tabiî sebepleri vardır.onlar zımnında şerefli bir melek ya da lânetli bir şeytan, o sebeple­ri teyit eder, onların heykellerine melekî ya da şeytanî bir ruh üf­lenir.

Allah'u a'lem![538]

 

Yemekten Önce Ve Sonra Ellerin Yıkanması:

 

Yemekten önce ellerin yıkanmasına gelince, bu ellerde bulu­nan kir ve pislikleri giderir. Yemekten sonra yıkanması ise, ye­mekten arta kalan yağ ve bulaşığı izale eder. O halde bırakılması halinde elbisesini kirletebilir, elini kedi köpek gibi bir hayvan tır­malayabilir, yahut haşerât sokabilir. Şu hadis bu manadadır:

"Kim eli yemek bulaşığı olduğu halde yıkamadan uyur da, kendisine bir şey isabet ederse, sadece kendisini kınasın.[539]

 

Sağ Elle Yemek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz yemek yediği zaman sağ eliyle yesin; su içtiği zaman sağ eliyle içsin.[540]

"Sakın sizden biriniz sol eliyle yemesin ve onunla içmesin! Çünkü şeytan sol eliyle yer, sol eliyle içer.[541]

 

Yemek Yerken Besmele Çekmek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Üzerine besmele çekilmeyen bir yemeği, şüphesiz ki şeytan helâl sayar. [542]

"Biriniz yemek yerken besmele çekmeyi unutur ve (yemek es­nasında) hatırlarsa, 'Başında ve sonunda Bismillah' desin!"[543] Böyle yapan biri hakkında da şöyle buyurmuştur:

"Şeytan onunla birlikte yemeye devam eder. Besmele çekince, şeytan karnındakini geri çıkarır.[544]

"Şüphesiz şeytan, biriniz her ne iş işlese onun yanında hazır bulu­nur; hatta yemeği esnasında da yanına gelir. Bu itibarla, birinizin lokması düştüğü zaman, hemen ondaki bulaşığı gidersin, sonra onu yesin! Onu şeytana bırakmasın. [545]

Allah Teâlâ'nın peygamberine verdiği ilimlerden biri de me­leklerin ve şeytanların hallerine, onların yeryüzünde yayılmaları­na vakıf kılmasıdır. Melekler, Mele-i a'Iâ'dan hayır ilhamları alıp, onları insanoğullarına aktarırlar. Şeytanların mizaçlarından fasit düşünceler fışkırır ve bunlar üstün nizâmların bozulması için çalı-[ 502 j şir jnsailn]ç yakarına aykırı, fıtrat-ı selîmenin gereklerine ters dü­şen şeylere sürükler. Şeytanlar, habis mizaçlarından kaynaklanan bu iğvâları, insan dostlarının kalplerine ilham ederler.

Şeytanların özelliklerinden biri de, insanlara uyku ya da uya­nık halde iken temessül ettiklerinde, fıtrat-ı selîmenin nefret du­yacağı nahoş hallerde temessül etmeleridir; sol elle yemek, burnu kesik olmak vb. gibi.

Bir diğer halleri şudur: İnsanoğlunun hayvanı yönünden kay­naklanan açlık, şehvet gibi müptezel hey'etler onların nefislerinde de yer eder. Bunlar meydana geldiğinde, duydukları bu ihtiyaçları gidermek için harekete geçerler ve insanların o ihtiyaçları gider­mek için yaptıkları şeyleri yapmaya koyulurlar ve bu halde iken duydukları şehvetin giderildiğini tahayyül ederler, böylece arzula­rını yerine getirirler. Bunun sonucunda şeytanın da iştirak ettiği cinsel ilişkiden oluşan çocuk, bereketsiz ve şeytan tıynetli olur. Şeytanların da iştirak ettiği ve yeme şehvetlerini giderdikleri ye­mek bereketsiz olur ve insanlara fayda vermeden öteye zarar ve­rir. Allah'ın adının anılması, Allah'a sığınılması, tabiat itibariyle onlara zıtlık arzeder. Bu yüzden şeytanlar, Allah'ın adını anan ve O'na sığınan kimselere karşı yaklaşamazlar.

Bir defasında şöyle bir hadise yaşadık: Bir gün dostlarımız­dan biri bizi ziyarete gelmişti. Biz ona bir şeyler takdim ettik. Yer­ken, elinden bir lokma düştü ve yuvarlandı. Dostumuz onu takip etmeye, lokma da uzaklaşmaya başladı. Orada bulunanlar buna hayret ettik. O da zoraki onu yakalayabildi ve yedi. Birkaç gün sonra şeytan bir adamı çarpmış ve onun dili üzere konuşmuş. Ko­nuştukları arasında şunları da söylemiş: "Ben, falancaya yemek yerken uğramıştım. Yemek çok hoşuma gitmişti, fakat o bana ondan hiçbir şey yedirmedi. Ben de elinden bir lokma kapıp aşırmak istedim. Adam benimle çekişti ve onu elimden aldı."

Aile efradımız havuç yiyorlarken, biri yuvarlanmaya başladı. Biri üzerine atıldı ve onu alıp yedi. Kendisine göğüs ve mide arısı isabet etti. Sonra onu şeytan çarpmış ve ona yuvarlanan o havucu kendisinin almış olduğunu söylemiş.

Kulağımıza bu türden çok haber gelmiştir. Bütün bunlardan sonra anlıyoruz ki, konu ile ilgili hadisler mecaz kabilinden değil­dir, bizzat hakikatleri murad olunmuştur.

Allah'u a'lem![546]

 

Yemeğe Sinek Düşmesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinizin kabına sinek düştüğü zaman, onu tamamen daldırsın, ondan sonra çıkarsın. Çünkü onun kanatlarından bi­rinde şifa diğerinde ise dert vardır." Bir rivayette de: "Çünkü o, dert bulunan kanadıyla korunur. [547]buyurmuştur.

Allah Teâlâ, canlıların tabiatlarını, onların bedenlerini tedvir edici şekilde donatmıştır. Çoğu kez bedenin bir cüzü olmaya elve­rişli olmayan ezâ verici maddeler, bedenin en ücra köşelerine itilir. Doktorların hayvanların kuyruklarının yenmesini yasaklamaları işte bu yüzdendir.

Sinek, çoğu kez zararlı besinler alır ve bunlar beden için bir cüz olmaya elverişli bulunmaz. Onun tabiatı, bu zararlı unsurları kanat gibi önemsiz ve ücra bir organa depolar. Sonra bu organ, kendisinde bulunan zehirli unsurlardan dolayı kaşınmaya başlar ve sıkıntı anında en önde ileri atılan organ olur. Allah'ın yüce hik­meti, eğer bir canlının bünyesine zehir koymuşsa, mutlaka onun panzehirinin de ona konulmasını ve böylece onun bedeninin ko­runmasını gerektirmiştir. Şayet biz bu konuyu tıbbî açıdan izah etmeye kalkışsak, söz uzar. Kısaca sinek ısırmasının zehirli oluşu, bazı zamanlarda ve bazı gıdaların alınması anında duyularla algı­lanmakta ve bilinmektedir. Yakıcı/zehirli nesnenin sirayet ettiği organın hareket ettiği malûmdur. Yaratılıştan, bu tür zararlı mad­delere karşı koyacak unsurların gizli bulunması bilinmektedir. O zaman hadisin neresi gariptir?![548]



[1] Bakara 2/231-232.

[2] Nisa 4/3.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/428.

[3] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/428-429.

[4] Nisa 4/129.

[5] Müslim, Radâ', 41, 42; Ebû Dâvûd, Nikâh, 34; İbn Mâce, Nikâh, 62.

[6] Ahzâb 33/51.

[7] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/429-430.

[8] Ahzâb 33/51.

[9] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/430.

[10] Ebû Dâvûd, Nikâh, 38; Tirmizî, Nikâh, 42; İbn Mâce, Nikâh, 47.

[11] Nisa 4/129.

[12] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/430-431.

[13] bkz. Buhârî, Itk, 10; Müslim, Itk, 9; Ebû Dâvûd, Talâk, 19.

[14] bkz. Ebû Dâvûd, Talâk, 21.

[15] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/431-432.

[16] EbûDâvûd, Talâk, 17.

[17] Ebû DâvÛd, Talâk, 3.

[18] Yani nan.m bulamadık.Dâvûd, Talâk, 3.makul bir sebep olmadan keyf için evlenip boşanan, evleni erkek ve kadınlara Allah lanet etsin demektir. Hadisin ki

[19] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/432-434.

[20] bkz. Buhârî, Hudûd, 22, Talâk,   11; Ebû Dâvûd, Hu4û,4,47İbn Mâce,Talâk, 15.                                                                     

[21] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/434.

[22] Ebû Dâvûd, Talâk, 8.                                                  

[23] Ebû Dâvûd, Diyât, 18; Tirmizî, Ferâiz, 17; İbn Mâce, Ferâiz, 8.

[24] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/434-435.

[25] bkz. Ebû Dâvûd, Talâk, 7.

[26] Buhârî, Talâk, 9; İbn Mâce, Talâk, 17.

[27] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/435.

[28] Ne kendilerine yar ederler, ne de iddetlerinin bitip de başkasıyla evlen­melerine imkân verirlerdi. Çünkü iddetin bitimine az kala tekrar nikâhları altına alırlar ve sonra yine boşarlardı. Böylece iddetleri bir türlü bitmezdi.(Ç)

[29] Bakara 2/229.

[30] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/435-436.

[31] Müslim, Nikâh, 111

[32] Talâk hakkının sona erdiğini gösteren smır.(Ç)

[33] Üç talâkla boşanmış kadını, boşayan kocasına helâl kılmak için nikahlayan erkek; ödünç teke.

[34] bkz. Ebû Dâvûd, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh, 33.

[35] Hadiste bunun ödünç teke almak gibi bir rezalet olduğu belirtili r.(Ç)

[36] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/436-437.

[37] bkz. Ebû Dâvûd, Talâk, 4.

[38] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/437-438.

[39] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/438.

[40] Talâk 65/2.

[41] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/439.

[42] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/439.

[43] Hulu': Kadının bir fidye karşılığında kendisini boşatmasidır.(Ç)

[44] Nisa 4/21.

[45] Müslim, Liân, 5.

[46] Bakara 2/229.

[47] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/441.

[48] Bir adamın eski bir âdete uyarak karısına, "Sen anamın sırtı gibisin..." demesidir. Böyle dediğinde karısı artık kendisine haram ohırdu.(Ç)

[49] Mücâdele 58/1-4.

[50] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/441-443.

[51] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/443.

[52] İlâ: Bir kimsenin dört ay ya da daha fazla süre için karısına yanaşma­yacağına dair yemin etmesidir.(Ç)

[53] Bakara 2/226-227.

[54] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/443-444.

[55] Eşlerine zina isnadında bulunanların, lanetle beraber yemin ile tekit edilmiş şehâdetle doğru olduklarını söylemeleridir. Bunun sonucunda eşler kendilerini had cezasından kurtarırlar ve ayrılırlar.(Ç)

[56] NÛr 24/5-9.

[57] bkz. Müslim, Liân, 1-3.

[58] bkz. EbûDâvûd, Talâk, 26.

[59] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/444-445.

[60] Bakara 2/228.

[61] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/447-448.

[62] bkz. Buhârî, Tefsir Sûre 65/1.

[63] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/448.

[64] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/448-449.

[65] Ceninin oluşmasındaki evreler kırkar gündür.(Ç)

[66] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/449.

[67] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/449-450.

[68] Ebû Dâvûd, Nikâh, 44.

[69] Müslim, Nikâh, 139; Ebû Dâvûd, Nİkâh, 44.

[70] Ebû Dâvûd, Nikâh, 44.

[71] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/450-451.

[72] Bir kadının yatak olması ancak sahih akitle olur ve nikâhın bulunması halinde doğacak çocuğun nesebi nikâh sahibi kocaya ait olur. Zina ede­ne ise taş vardır; yani taşla recmedîlmeyi hak eder, yahut da havasını alır manasında mahrumiyetle tecziye olunur. Hadis için bkz. Buhârî, Ferâiz, 18, 28; Müslim, Radâ', 36; Ebû Dâvûd, Talâk, 34.

[73] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/453-454.

[74] Daha önce sayfa [2/341] de ilgili dipnotta açıklanmıştı.

[75] Müslim, Liân, 5.

[76] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/454.

[77] Müslim, îmân, 115.

[78] Ebû Dâvûd, Talâk, 29; İbn Mâce, Ferâiz, 13.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/455.

[79] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/455-456.

[80] Bakara 2/138.

[81] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/457-458.

[82] Buhârî, Akîka, 2; Ebû Dâvûd, Edâhî, 20; îbn Mâce, Zebâih, 1.

[83] Ebû Dâvûd, Edâhî, 20; İbn Mâce, Zebâih, 1.

[84] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/458.

[85] Ebû Dâvûd, Edâhî, 20.

[86] Tirmizî, Edâhî, 19.

[87] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/459.

[88] bkz. Dârimî, Ferâiz, 47.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/459.

[89] Ebû Dâvûd, Edâhî, 20

[90] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/459-460.

[91] Buhârî, Edeb, 105; Müslim, Edeb, 2.

[92] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/460.

[93] Buhârî, Edeb, 114.

[94] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/460-461.

[95] Bakara 2/233.

[96] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/461.

[97] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/461.

[98] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/461-462.

[99] Ebû Dâvûd, Nikâh, 11; Tirmizî, Radâ', 6.

[100] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/462.

[101] bkz. Buhârî, Nafakât, 9, 14; Müslim, Akdiye, 7.

[102] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/463.

[103] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/463.

[104] Ebû Dâvûd, Talâk, 34 (2276).

[105] Ebû Dâvûd, Talâk, 34 (2277).

[106] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/463-464.

[107] bkz. Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Selâm, 4; Ebû Dâvûd, Edeb, 90.            

[108] bkz. Buhârî, Ahkâm, 23; Afime, 1, Cihâd, 171.

[109] bkz. Ebû Dâvûd, 'Itk, 7; Tirmizî, Ahkâm, 28.

[110] Çünkü diyet, hataen öldürme durumunda âkile (kişinin dayanışma üni­tesi) üzerinedir.

[111] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/464-465.

[112] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/465.

[113] Müslim, Eymân, 41.

[114] Müslim, Eymân, 38.

[115] bkz. Müslim, Eymân, 29-30; Ahmed, 2/45, 61.

[116] Beyhakî, 10/142.

[117] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/465-466.

[118] Müslim, Eymân, 42.

[119] Müslim, Eymân, 30.

[120] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/466.

[121] bkz. Buhârî, 'Itk, 1; Müslim, 'Itk, 22-25.

[122] Müslim, Itk, 3; Ebû Dâvûd, 'Itk, 4.

[123] bkz. Ebû Dâvûd, 'Itk, 4.

[124] bkz. Ebû Dâvûd, 'Itk, 7; Tirmizî, Ahkâm, 28.

[125] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/466-467.

[126] bkz. Beyhakî, 10/346.

[127] Yani İslâm'ın koruması ve emanmdan.

[128] Müslim, îmân, 122-123.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/467.

[129] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/467.

[130] bkz. Buhârî, Edeb, 6.

[131] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/468.

[132] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/469.

[133] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/469-470.

[134] Saldırgan ruhlu.

[135] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/470-471.

[136] Buhârî, Meğâzî, 82; Fiten, 18.

[137] Nûr 24/55.

[138] Ahmed, 3/129, 183, 4/421 ; Beyhakî, 3/121.        

[139] Rasûlullah'ın (s.a.) vefatı üzerine Benî Sâide gölgeliğinde toplanan Ensâr'ın, "Bir emir bizden, bir emir sizden olsun" dedikleri sırada Hz. Ebû Bekir (r.a.), Kureyş'in menâkıbı hakkında çok beliğ bir konuşma yapmıştır. Arkasından Hz. Ömer (r.a.), oradaki insanları Hz. Ebû Be­kir'e bey'at etmeye teşvik etmiş ve böylece onun halifeliği üzerinde itti­fak etmişlerdir.

[140] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/473-475.

[141] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/475-476.

[142] Müslim, İmâre, 65.

[143] Müslim, İmâre, 42.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/476.

[144] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/476.

[145] Müslim, İmâre, 38.

[146] Müslim, İmâre, 32.

[147] Müslim, İmâre, 43.

[148] Müslim, İmâre, 55.

[149] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/476-477.

[150] Müslim, İmâre, 21.

[151] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/478.

[152] Ticaretle uğraşırdı.

[153] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/478.

[154] Yani beytülmal ya da ganimet mallarında gayrimeşru tasarruflarda bu­lunuyorlar; kendileri için caiz olan miktardan fazlasını alıyorlar vs.

[155] Buharı, Humus, 7.

[156] bkz. Ebû Dâvûd, İmâre, 2943, 2945.

[157] bkz. Tirmizî, Ahkâm, 9; Ebû Dâvûd, Akdiye, 4; tbn Mâce, Ahkâm, 2;Ahmed, 2/164, 190, 194.

[158] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/478-479.

[159] bkz. Ebû Dâvûd, Akdiye, 3.

[160] Müslim, Zekât, 177.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/479.

[161] Ebû Dâvûd, İmâre, 10.

[162] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/479.

[163] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/481.

[164] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/481.

[165] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/481.

[166] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/481-482.

[167] Meselâ, gürz gibi.(Ç)

[168] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/482.

[169] Nisa 4/93.

[170] Bakara 2/178.

[171] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/483.

[172] Buhârî, Diyât, 24, 30; Ebû DâvÛd, Diyât, 11.                    

[173] bkz. Dârimî, Diyât, 7.

[174] Bir cariyenin kafasını taşla ezerek Öldüren yahudiyi, itiraf etmesi sonu­cunda aynı şekilde öldürtmüştür, bkz. Buhârî, Diyât, 5; Müslim, Kasâme, 15.

[175] Kayl (ç. akyâl): Hemedan sultanlarına verilen unvan

[176] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/483-484.

[177] Buhârî, Diyât, 24, 30; Ebû Dâvûd, Diyât, 11.

[178] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/484-485.

[179] Tirmizî, Diyât, 9.

[180] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/485.

[181] bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 27.

[182] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/485.

[183] Zekât bahsinde bu develerin nitelikleri geçmişti.(Ç)        

[184] bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 19.

[185] bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 25; İbn Mâce, Diyât, 5.

[186] bkz. Tirmizî, Diyât, 1; İbn Mâce, Diyât, 4.

[187] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/485-486.

[188] Ebû Dâvûd, Diyât, 18.

[189] Akile: Kişinin dayanışma ünitesi; asabesi, mensup olduğu oda, birlikvs. (Ç)

[190] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/486.

[191] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/486-487.

[192] Âkile müessesesinin en önemli işlevlerinden biri, otokontrolün sağlan­masıdır. Kabile içinden birinin işleyeceği cinayetin cezasını herkes çe­keceğinden, bütün kabile, bireylerini kontrol edecektir.(Ç)

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/487.

[193] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/487.

[194] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/487-488.

[195] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/488-489.

[196] Nisa 4/92.

[197] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/489.

[198] Müslim, Kasâme, 25.

[199] Bakara 2/191.

[200] Bakara 2/179.

[201] imam Mâlik'in görüşü bu doğrultadır.

[202] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/489-490.

[203] bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 8.

[204] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/490-491.

[205] Ebû Dâvûd, Diyât, 21; Tirmizî, Diyât, 16.

[206] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/491.

[207] bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 21.

[208] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/491-492.

[209] Mâide5/45.

[210] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/492.

[211] bkz. Nesâî, Kasâme, 46.

[212] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/492-493.

[213] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/493.

[214] Munakkile: Baş ve yüzde meydana gelen ve kemiğin yerinden oynadığı, küçük parçalar halinde kırıldığı yaradır.(Ç)

[215] Câife: Göğüs ya da karın boşluğuna kadar giden yaralardır.(Ç)

[216] Amme: Beyin zarının ortaya çıktığı yaradır.(Ç)

[217] Ebû Dâvûd, Diyât, 18.

[218] Ebû Dâvûd, Diyât, 18.

[219] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/493-494.

[220] Müslim, îmân, 225.

[221] bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 24.

[222] Buhârî, Diyât, 15, 23; Müslim, Edeb, 44.

[223] Buhârî, Diyât, 28, 29; Müslim, Hudûd, 45; Ebû Dâvûd, Diyât, 27.

[224] Müslim, Sayd, 56.

[225] Müslim, Birr, 124.

[226] Müslim, Birr, 126.

[227] Müslim, îmân, 161.

[228] Ebû DâvÛd, Cihâd, 66 (2588).

[229] Ebû Dâvûd, Cihâd, 67 (2589).

[230] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/494-496.

[231] Müslim, Müsâkât, 137-142

[232] Tirmizî, Büyü', 39; İbn Mâce, Sadakat, 5.

[233] Buhârî, Nikâh, 107 (6/157).

[234] Şer'an değeri olan mallardır.(Ç)

[235] Bir kadın, kendisinin hür olduğunu söyleyerek adamı aldatmış ve ev­lenmiş, ondan çocuklar doğurmuş. Sonra kadının köle olduğu ortaya çıkmış ve sahibi, kadını ve çocuklarını iddia etmiş.

[236] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/496-497.

[237] Ebû Dâvûd, Büyü', 78.

[238] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/497-498.

[239] bkz. Muvatta, Akdiye, 37.

[240] Bu, müellifin de belirttiği gibi örfe göre hüküm verilecek bir konudur. Ama örfün bu şekilde olduğunu söylemek kalıcılık arzetmez. Her taraf­ta zirâatın yapıldığı bölgelerde, hayvanı gündüzleyin otlaması için salı­vermek haklı ve örf olamaz. Bu itibarla sahipsiz bir hayvanın vereceği zararın, gündüz olsun gece olsun tazmini gerekir.(Ç)

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/498-499.

[241] İbn Mâce, Ticârât, 67.

[242] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/499-500.

[243] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/500.

[244] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/501.

[245] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/501-502.

[246] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/502-503.

[247] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/503.

[248] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/503-504.

[249] Müslim, Hudûd, 30.

[250] Ebû Dâvûd, Hudûd, 22.

[251] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/504-505.

[252] Müslim, Hudûd, 22.

[253] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/505.

[254] Nur 24/2.

[255] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/505-506.

[256] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/506.

[257] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/506-507.

[258] Nisa 4/25.

[259] Müslim, Hudûd, 12.

[260] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/507-508.

[261] bkz. Müslim, Hudûd, 18-24.

[262] Müslim, Hudûd, 22.

[263] Müslim, Hudûd, 23.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/508-509.

[264] Mâiz'in cariyesiyle zina ettiği kimse. Bu zat, Mâiz*e, gidip Kasûlullah'a (s.a.) günahını itiraf etmesini öğütlemiştir.

[265] Ebû Dâvûd, Hudûd, 7.

[266] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/509.

[267] Müslim, Hudûd, 30.

[268] EbÛ Dâvûd, Hudûd, 5.

[269] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/509-510.

[270] Sakat, zayıf biri kaldığı evde, umulmadık bir şekilde bir cariye ile zina ederken yakalanır. Durum Rasûlullah'a (s.a.) iletilince, ona yüz değnek vurulmasını emreder. Ancak yüz sopa vurulunca adamın Öleceği söyle­nince yukarıdaki sözlerini buyurur. (Ç)

[271] îbn Mâce, Hudûd, 18.

[272] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/510-511.

[273] Tirmizî, Hudûd, 24; İbn Mâce, Hudûd, 12.

[274] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/511.

[275] Nur 24/4-5.

[276] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/511-512.

[277] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/512.

[278] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/512-513.

[279] Mâide5/38.

[280] Nahl 16/44.

[281] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/513.

[282] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/513-514.

[283] Müslim, Hudûd, 2-5.

[284] bkz. Ebû Dâvûd, Hudûd, 11.

[285] Muvatta, Hudûd, 23.

[286] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/514-515.

[287] Nesâî, Sârik, 11, 12; Muvatta, Hudûd, 22.

[288] Ebû Dâvûd, Hudûd, 13 (4390).

[289] Ebû Dâvûd, Hudûd, 14.

[290] Benzeri bir rivayet için bkz. Muvatta, Hudûd, 33.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/515-516.

[291] bkz. Nihâye, 1/386.

[292] Ebû Dâvûd, Hudûd, 21 (4411).     

[293] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/516.

[294] Ebû Dâvûd, Hudûd, 13.                  

[295] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/516-517.

[296] Allah'tan bağışlanmamı diler, O'na tevbe ederim" demektir.

[297] Ebû Dâvûd, Hudûd, 9; İbn Mâce, Hudûd, 29

[298] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/517.

[299] Mâide 5/33-34.

[300] Yani yol kesmede adam da öldürmüşlerse öldürülürler, ya da asılırlar; sadece mal almışlarsa, elleri ve ayakları çaprazlama kesilir; sadece yol güvenliğini tehdit etmişler ve mal da almamışlarsa sürülürler. (Ç)

[301] Müslim, Kasâme, 25.

[302] Ebû Dâvûd, Taharet, 7; Ahmed, 3/36.

[303] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/517-518.

[304] Mâide 5/90-91.

[305] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/518-519.

[306] Müslim, Eşribe, 73; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.

[307] Müslim, Eşribe, 13; Ebû Dâvûd, Eşribe, 4.

[308] Mizr: Yemenlilerin mısırdan yaptıkları içkinin adıdır.

[309] Bit': Bal şırasından yapılan içkinin adıdır.

[310] bkz. Muvatta, Eşribe, 9; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.

[311] Ebû Dâvûd, Eşribe, 5; Tirmizî, Eşribe, 3; İbn Mâce, Eşribe, 10.

[312] içkinin; üzüm şırasından, kuru zümden, hurmadan, buğdaydan, arpa­dan, mısırdan... yapılabileceğini bildiren hadisler de vardır, bkz. Ebû DâvÛd, Eşribe, 4.(Ç)

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/519-520.

[313] Buhârî, Eşribe, 1; Müslim, Eşribe, 77; Tirmizî, Eşribe, 1; İbn Mâce, Eş­ribe, 2.

[314] Müslim, Eşribe, 72; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.

[315] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/520-521.

[316] Tirmizî, Eşribe, 1; îbn Mâce, Eşribe, 4.

[317] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/521.

[318] bkz. EbÛ DâvÛd, Hudûd, 36 {4477, 4478).

[319] Ebû Dâvûd, Hudûd, 37 (4487).

[320] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/521-522.

[321] Buharı, Hudûd, 12; Müslim, Hudûd, 9; Ebû Dâvûd, Hudûd, 4.    

[322] Ebû Dâvûd, Akdıye, 14.

[323] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/522.

[324] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/522-523.

[325] Buhârî, Cihâd, 149; Ebû Dâvûd, Hudûd, 1.

[326] Tevbe9/12.

[327] Ebû Dâvûd, Hudûd, 2.

[328] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/523.

[329] bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 95 (2645); Nesâî, Kasâme, 27.

[330] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/523-524.

[331] Hucurât49/9.

[332] Beyhakî, 8/144.

[333] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/524-525.

[334] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/527.

[335] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/527.

[336] Ebû Dâvûd, Akdıye, 1.

[337] Ebû Dâvûd, Akdıye, 3

[338] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/527-528.

[339] Ebû Dâvûd, Akdıye, 2.            

[340] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/528.

[341] Ebû Dâvûd, Akdıye, 9.         

[342] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/528-529.

[343] Ebû Dâvûd, Akdıye, 2.

[344] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/529.

[345] Tirmizî, Ahkâm, 5; Ebû Dâvûd, Akdıye, 6.

[346] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/529.

[347] Bakıp büyütmek, gözetmek, terbiye etmek hak ve vazifesi.(Ç)

[348] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/529-530.

[349] Buhârî, Şehâdât, 1; Müslim, Akdıye, 1; Ebû Dâvûd, Akdıye, 23.

[350] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/530-531.

[351] Bakara 2/282.

[352] Uşak, kahya gibi kimselerin şahitliği töhmet taşıyacağından kabul edil­mez.

[353] Ebû Dâvûd, Akdıye, 16.

[354] Nûr 24/4-5.

[355] Nûr 24/4-5.

[356] Bakara 2/282.

[357] EbûDâvûd,Akdıye,21(3608).

[358] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/531-532.

[359] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/532.

[360] bkz. Ebû Dâvûd, Akdıye, 24 (3620).

[361] Mâide 5/106.

[362] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/533.

[363] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/533-534.

[364] Bakara 2/283.

[365] Yemin-i sabr: Sabr, hapsetmek demektir. Yemin eden kimse kendini yemin için hapsettiği, yahut icabında kendisini hâkim yemin için hap­settiği için ona bu isim verilmiştir. Yemin etme cüretkârlığında bulun­ma manasına da gelir. Bu, en büyük günahlardan biridir.(Ç)

[366] Müslim, îmân, 220.

[367] Müslim, îmân, 112.

[368] Ebû Dâvûd, Akdıye, 7 (3573).

[369] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/534-535.

[370] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/535.

[371] Bu hadis, tercihin ziyade bir sıfata mebni hükümde bulunulduğuna ör­nektir. Kaynağı birazdan gelecektir.(Ç)

[372] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/535-536.

[373] Kanunların makabline şümulünün olmaması gibi.(Ç)

[374] Istıshâb, bir şeyin olduğu hal üzere bırakılması demektir.(Ç)

[375] Dârimî, Büyü', 16

[376] Ebû Dâvûd, Akdiye, 12; Tirmizî, Ahkâm, 23; İbn Mâce, Ahkâm, 17.

[377] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/536-537.

[378] Ebû Dâvûd, Akdiye, 34 (2278).

[379] Hadis daha önce tam olarak dipnotta geçmişti.

[380] Müslim, Müsâkât, 143.

[381] Ahmed, 3/465, 4/141.

[382] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/537-538.

[383] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/539.

[384] Buhârî, Cihâd, 99; Müslim, Cihâd, 74.

[385] Buhârî, 144; Ebû Dâvûd, Cihâd, 114; Ahmed, 2/202, 406.     

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/539-540.

[386] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/540.

[387] Enfâl 8/17.

[388] Müslim, Cennet, 63,

[389] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/540-541.

[390] Müslim, îmâre, 149-151.

[391] Müslim, İmâre, 105.

[392] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/541-542.

[393] Ahmed, 2/335, 339; Müslim, İmâre, 116.

[394] Ebû Dâvûd, Vitir, 1464.

[395] Müslim, İmâre, 110.

[396] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/542-543.

[397] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/543-544.

[398] Müslim, İmâre, 163.

[399] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/544-545.

[400] Müslim, İmâre, 135.

[401] Tirmizî, Fedâilu'l-cihâd, 5; Ahmed, 5/270.

[402] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/545.

[403] Müslim, İmâre, 105.

[404] Bakara 2/169.

[405] Müslim, İmâre, 121.

[406] Yani nasıl ki kuşlar, yeryüzündeki hayvanların hükümlerini icmâlî olarak taşıyorsa, bu da meleklere ait hükümleri icmâlî olarak taşır. O yüzden de kuşlar gibi temessül eder.

[407] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/545-546.

[408] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/546.

[409] Müslim, İmâre, 149-151.

[410] Müslim, İmâre, 123

[411] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/547.

[412] Müslim, İmâre, 100.

[413] Müslim, İmâre, 96-99.

[414] Buhârî, Cihâd, 45; Nesâî, HayI, 11.                       

[415] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/547-548.

[416] Ebû Dâvûd, Cihâd, 23; Tirmizî, Cihâd, 11.

[417] bkz. İbrı Mâce, Cihâd, 19.

[418] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/548.

[419] Fetih 48/17.

[420] Tevbe9/91,

[421] Buhârî, Cihâd, 138; Müslim, Bİrr, 5; Ebû Dâvûd, Cihâd, 31.

[422] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/548-549.

[423] Enfâl 8/66.

[424] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/549.

[425] Müsle: Kulak, burun gibi organların kesilmesidir.(Ç)

[426] Ebû Dâvûd, Cihâd, 83; İbn Mâce, Cihâd, 38

[427] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/549-550.

[428] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/550-551.

[429] Tevbe 9/46-47.                                                          

[430] Ebû Dâvûd, Cihâd, 142.

[431] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/551-552.

[432] Başında bulunduğu askerî birlik hakkında bilgisi olan ve. İşlerinitedvirle yükümlü bulunan subay, kethüda, kâhya.(Ç)

[433] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/552-553.

[434] Tirmizî, Hudûd, 20; Dârimî, Siyer, 50.

[435] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/553.

[436] bkz. Müslim, Cihâd, 29.

[437] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/553-554.

[438] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/554.

[439] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/554.

[440] Tevbe 9/6.

[441] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/554.

[442] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/554-555.

[443] Hadisin tamamı için bkz. Müslim, İmâre, 24.

[444] Ebû Dâvûd, Cihâd, 135 (2713).

[445] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/555.

[446] Enfâl 8/41.

[447] Medine'den iki gecelik uzaklıkta bir yer. Bu savaşta Abdurrahman el-Fezârî, Rasûlullah'ın (s.a.) arkasından baskın yapmış, Ebû Katâde'nin ,   elinde ve Seleme'nin gösterdiği çabayla öldürülmüştü.

[448] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/555-557.

[449] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/557.

[450] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/557-558.

[451] Haşr 59/7.

[452] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/558.

[453] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/558-559.

[454] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/559.

[455] Hadisler için bkz. Buhârî, Humus, 8; Müslim, Cihâd, 32; Ebû Dâvûd, Cihâd, 121; Ahmed, 5/248, 256.

[456] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/559.

[457] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/559-560.

[458] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/560.

[459] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/560-561.

[460] Ganimetin dörtte biri.

[461] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/561.

[462] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/561-562.

[463] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/562.

[464] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/562-563.

[465] Vasiyeti için bkz. Buharı, Cizye, 6; Müslim, Vasiyet, 20

[466] Müslim, îmân, 233.

[467] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/563.

[468] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/565.

[469] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/565.

[470] Müslim, Eşribe, 96; Ebû Dâvûd, Eşribe, 22.

[471] İpekten mamul acem işi bir tür kumaş.(Ç)

[472] Halis kırmızıya boyanmış elbise.

[473] En iyi koku türlerinden biri.

[474] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/566-567.

[475] Temizlik, ihbât (teslimiyet, huşu), semahat ve adalet.(Ç)

[476] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/569.

[477] Kur'ân'da  bazı  kavimlerin domuzlara ve  maymunlara çevrildiği belirtilir, bkz. Mâide 5/60. (Ç)

[478] bkz. Bubârî, Büyü', 102, Enbiyâ, 49; Müslim, îmân, 242.

[479] bkz. Ebû Dâvûd, Afime, 27 (3795); îbn Mâce, Sayd, 16.

[480] Mâide 5/60.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/569-570.

[481] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/571.

[482] bkz. Tirmizî, At'ime, 4.

[483] Arapçasi "vezağ" olan bu hayvanın Türkçe adı, kertenkele değildir; bizde (Kayseri) buna "kertiş" derler. Bu hayvanın kuyruğu kısa ve küt, kertik kertik, rengi gridir. Genellikle taşlık kayalık yerlerde yaşarlar. Taşın başına çıkar ve üfler gibi yaparlar. Halk arasında şöyle bir inanç vardır. Hz. ibrahim (s.a.), ateşe atıldığı zaman kertiş, ateşe üflemiş -ki bu, hadis olarak birazdan gelecektir-, kertenkele ise ağızında su getirmiştir.  O yüzden kertişi  bir vurmada öldüren cennete gider. Kertenkele ise sevilir; öldürütmez.(Ç)

[484] Buhârî, Bed'ü'1-halk, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 106; Tirmİzî, De'avât, 56.

[485] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/571-572.

[486] Hacc 22/34.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/572-573.

[487] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/573.

[488] Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvûd, Edâhî, 11.

[489] Boğazın bir kısmını kesip, boyun damarlarını kesmemek şeklinde.

[490] bkz. Ebû Dâvûd, Edâhî, 16.

[491] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/573-574.

[492] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/574.

[493] Mâide 5/1.

[494] Bütün mezhepler at etinin yenilmesini mubah görmemektedir. Müellif, mübalı kılanların görüşünü esas almıştır.

[495] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/574-575.

[496] Buhârî, Afime, 10, 14.

[497] bkz. Ebû Dâvûd, Afime, 27 (3795); İbn Mâce, Sayd, 16.

[498] A'râf 7/157.

[499] Temizin ötesinde en lezzetli yiyeceklerinden sayıldığı ve bir değerlen­dirme hk. bkz. Erdoğan, Mehmet, İslâm Hukukunda Ahkâmın Değiş­mesi, İst. 1990, s. 142.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/575-576.

[500] Bir tür balık olup, derisinden kalkan yapılır.

[501] "Denizin ölüsü helâldir" (Ebû Dâvûd, Taharet, 41) hadisinin genel ifa­desi, deniz domuzu dahil bütün deniz ürünlerinin helâl olması yönünün tercihini gerektirir. Hakkında nass bulunmayan hayvan ya da yiyecek­lerin mübahlık ya da mekruhluğu, her kavmin kendi örf ve telakkisine bırakılma!ıdir. Bizim nefretimizi gerektiren bir şey, başkalarının pe­kâlâ en lezzetli yiyeceklerinden olabilir. Bunda coğrafi bölge farklılıkla­rının ve alışılmış I iğin Önemi çok büyüktür. Rasûlullah'ın (s.a.) keler hakkında söylediği "Benim memleketimde bulunmaz; bu itibarla onu içim çekmiyor." İfadesi bu konuda önemli bir işaret olmalıdır.(Ç)

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/576.

[502] Ebû Dâvûd, Afime, 47 (3841).

[503] Ebû Dâvûd, Afime, 47 (3842).

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/576.

[504] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/576-577.

[505] Ebû Dâvûd, Afime, 24, 33, Eşribe, 14.

[506] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/577.

[507] İbn Mâce, Afime, 31.

[508] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/577.

[509] bkz. Buhârî, Enbiyâ, 8 (4/112).

[510] Müslim, Selâm, 146.

[511] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/577-578.

[512] Mâide 5/3.                            

[513] Bu hayvanın pis oluşu, hazmının zorluğu yanında etinde Şerit (tenya) gibi kurtçukları barındırdığı ve yenüniesinin tıbben de zararlı olduğu ortaya çıkmıştır

[514] Hayvan usûlü dairesinde kesildikten sonra damarlarda kalan kan haram değildir.(Ç)

[515] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/578-579.

[516] Müslim, Sayd, 57; Ebû Dâvûd, Edâhî, 11.

[517] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/579-580.

[518] Ebû Dâvûd, Edâhî, 24; Tirmizî, Sayd, 12.

[519] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/580.

[520] Nesâî, Dahâyâ, 46; Sayd, 34.

[521] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/580.

[522] Yakın bir lâfızla bkz. Ebû Dâvûd, Edâhî, 24; Tirmizî, Fiten, 69; Nesâî, Sayd, 24.

[523] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/581.

[524] Buhâri, Zebâih, 4.

[525] Müslim, Sayd, 6.

[526] EbÛ Dâvûd, Sayd, 2 (2849).

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/581-582.

[527] Buhârî, Zebâih, 3; Müslim, Sayd, 1.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/582.

[528] Ebû DâvÛd, Edâhî, 18 (2829).

[529] Müslim, Edâhî, 20; Ebû Dâvûd, Edâhî, 14 (2821).

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/582-583.

[530] Ebû DâvÛd, Edâhî, 14 (2821).

[531] bkz. Buhârî, Zebâih, 18, 19.

[532] İbn Mâce, Cihâd, 26.

[533] Ebû Dâvûd, Edâhî, 17 (2827).

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/583.

[534] Ebû Dâvûd, Afime, 11.

[535] Buhârî, Büyü', 52; İbn Mâce, Ticârât, 39.

[536] bkz. Ebû Dâvûd, Afime, 17; Tirmizî, Afime, 12; İbn Mâce, Afime, 12

[537] Müslim, Zekât, 96.

[538] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/585-587.

[539] Ebû Dâvûd, Afime, 53, İbn Mâce, Afime, 22.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/587.

[540] Müslim, Eşribe, 105.

[541] Müslim, Eşribe, 106.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/587.

[542] Müslim, Eşribe, 102; Ebû Dâvûd, Afime, 15.

[543] Ebû Dâvûd, Afime, 15.

[544] Yani, besmele çekilmemesi yüzünden giden ve sanki şeytanın karnında gibi olan bereket tekrar geri gelir. Hadis için bkz. Ebû Dâvûd, Afime, 15.

[545] Müslim, Eşribe, 135.

[546] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/587-589.

[547] bkz. Buhârî, Bed'ul-halk, 17; Tıbb, 58; Ebû Dâvûd, Afime, 48.

[548] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/589.