Rasûlullah (S - Fıkıh - 4. Sayfa
Rasûlullah (S.A.) Nasıl Yer İçerdi?
Mebzul Yiyecek Maddelerinin Evden Eksik Edilmemesi:
Toplum İçine Çıkılacakken, Soğan Ve Sarımsak Yemek:
MÜSKİRAT: SARHOŞLUK VERİCİ İÇKİLER
Akıllar Ve Dinler, Müskiratın Kötülüğüne Hükmeder:
İçkinin Kötülüğü, Faydasından Çoktur:
İçki Hakkındaki Yasağın Teyidi:
GİYİM KUŞAM, ZİYNET, KAP KAÇAK
Dünyaya Kapılmanın Mekruhluğu;
Giyim Kuşam İle İlgili Farklı Hadislerin Telifi:
Yeni Elbise Giyince Şükretmek:
Giyim Kuşamda Ve Süslenmede Orta Yol:
Kadınlara Haram Olan Süslenme Şekilleri:
Düğün Ve Benzeri Durumlarda Şarkı Söylemek Ve Tef Çalmak Mubahtır:
Tavla Ve Benzeri Diğer Oyunlar:
Gereğinden Fazla Binek Ve Ev Eşyası Edinmek:
Altın Va Gümüş Kapların Kullanılması:
Cahiliye Döneminde Bilgi Edinme Yolları:
İ. Allah'tan Müjde Olan Rüyalar:
Selâm Hakkında Peygamberlerin Sünneti:
Selâm, İnsanların Kaynaşmasını Ve Birbirlerini Sevmelerini Sağlar;
Selamlaşma İle İlgili Kurallar:
2. Oturma, Uyuma, Yolculuk vb. Adabı;
Aksırana Hayır Dua (Teşmît) Etmek:
Yolculuk Âdabı: Gece Vakti Yalnız Yola Çıkmak:
Yolculuk Esnasında Köpek Ve Çan Bulundurma:
Güzel İsim Ve Lâkaplar Seçmek:
Rasûlullah'ın (S.A.) Künyesini İsim Olarak Kullanmamak;
Köle Ve Cariyelere Hitap Şekli:
Ağzı Eğerek, Dil Kırarak Konuşmak:
Allah'tan Başkası Adına Yemin:
Zararı Olan Bir Şeye Yemin Edilmesi Halinde Keffâret Verilip, Yeminin Bozulması:
Yeminde Önemli Olan Karşıdakinin Anlayışıdır:
SİYER: HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) HAYATI
Sidretu'l-Müntehâ Ve Diğer Görülen Şeyler:
Akabe Bey'ati Ve Medine'ye Hicret:
Abdullah B. Selâm'ın Müsi Uman Olması:
Yahudilerin Medine'den Sürülmesi;
Medine Döneminde Olan Diğer Bazı Olaylar
Rasûlullah (S.A.) Fitnelerden Haber Vermiştir:
Nesillerin Birbirine Olan Üstünlüğü, Her Yönden Değildir:
Rasûlullah (S.A.) Nasıl Yer İçerdi?
Rasûlullah (s.a.) hiçbir zaman masa üzerinde, toprak kâsede (sükürrüce) yememiştir. Kendisi için yufka ekmek pişirilmemiş, asla kuzu kebabı görmemiştir.[1]Yaslanarak hiç yememiştir. Hiç elek görmemiştir. Onlar arpa ununu elemeden yerlerdi.[2]
Rasûlullah (s.a.) Araplar içinde gönderilmiştir. Arap âdetleri, kavimler içerisinde en mutedil olanıdır; aşırılıktan uzaktır. Onlar Acemler gibi tekellüflere girmezlerdi. Onların bu hayat tarzının alınması, dünyaya dalınmaması ve âhiret hayatından yüz çeviril-memesi için daha güzel ve yerinde bir harekettir. Hem bîr dinin nıüntesipleri için, iğneden ipliğe varıncaya kadar her konuda önderleri olan peygamberlerim örnek edinmeleri kadar güzel bir şey olamaz.[3]
Mü'minin Ve Kâfirin Yiyişi:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Mü'min bir bağırsağa yer; kâfir ise yedi bağırsağa yer.[4]
Bunun manası şudur: Kâfirin bütün düşüncesi karnıdır; yemek için yaşar. Mü'minin düşüncesi ise âhiret hayatıdır; yaşamak için yer. Bu durumda mü'mine yaraşan, az yenıesidir. Onun az yemesi, îman hasletlerinden biridir. Oburluk ve açgözlülük ise, küfür hasletlerindendir.[5]
İki Hurmayı Birden Yemek:
Rasûlullah (s.a.), hurmanın ikişer ikişer yenmesini yasaklamıştır.
Bu yasağın birkaç hikmeti olabilir:
i. İkişer ikişer yemesi halinde hurmaları iyice çiğneyemez. Ağzında bir çekirdek olması halinde daha az rahatsız olur. İki çekirdek ise rahatsız edebilir.
ii. Bu davranış, oburluk ve açgözlülük ifadesidir.
iii. Beraber yeme halinde bu, kendisini kayırma olur ve arkadaşları onun bu tutumunu sevmeyebilir. Ancak onların izin vermesi halinde bu mana ortadan kalkar.[6]
Mebzul Yiyecek Maddelerinin Evden Eksik Edilmemesi:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Yanlarında hurma olan bir ev halkı aç kalmaz.[7] "İçinde hurma olmayan ev halkı açtırlar.[8] "Sirke ne güzel katıktır.[9]
Ev iktisadının en önemli unsurlarından biri, pazarda ucuzca bulunabilen mebzul gıda maddelerini evden eksik etmemektir. Bunlar meselâ Medine'de hurma, bizde (Hindistan) havuç gibi şeylerdir. Eğer arzu duyacağı bir yemek hazırlama imkânı varsa ne âlâ! Aksi takdirde bunlarla karnını doyurur, ihtiyacını giderir. Eğer bu tür mebzul yiyecekler evde bulundurulmazsa, aç kalabilirler. Katık için söylenecek söz de aynıdır.[10]
Toplum İçine Çıkılacakken, Soğan Ve Sarımsak Yemek:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim sarımsak ya da soğan yerse, bizden uzak dursun.[11]
Kendisine, içinde hoş olmayan bir koku bulunan sebze yemeği getirildi. Kendisi ondan yemedi, ashabından birine: "Sen ye, çünkü ben senin münâcâtta bulunmadığınla (meleklerle) münâcâtta bulunuyorum." buyurdu.[12]
Melekler, insanların temiz olmasını, güzel kokmasını severler; temizlik huyunu harekete geçiren her şeyden hoşlanır, zıtları olan durumlardan nefret ederler. Rasûîullah (s.a.) bu hadisiyle, ihsan mertebesine ulaşmış, kendilerinde melekî gücün nurları parlamış olan kimselerle, öyle olmayan kimseler hakkındaki hükmün arasım ayırmış olmaktadır.[13]
Yemek Duası Ve Şükür:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ, kulun bir yemek yeyip de arkasından hemen hamdetmesinden, bir içecek içip de arkasından hemen şükretmesinden hoşlanır.[14]
Hamd için çeşitli dua sözcükleri gelmiştir ki, bunlardan hangisi söylenecek olsa, sünnet yerine getirilmiş olur. Bazılar şunlardır:
"Bu nimetten dolayı, hiç kimseye muhtaç olmayan Rabbimiz Allah'a sonsuz ve tertemiz şekilde hamd ederiz; O'na hamdetmekten kendimizi müstağni saymayız ve hiçbir zaman şükrümüzü terketmeyiz."
"Bizi yediren, içiren ve bizi müslümanlardan kılan Allah'a hamd olsun!"
"Yediren, içiren, hazmettirip afiyet veren, artıkları için çıkış yolu kılan Allah'a hamd olsun!"[15]
Misafire İkram;
Misafirlik, (mutluluğun dört esasından biri olan) semahat vasfı alanına girer ve ülke halkının kaynaşmasına ve yardımlaşmasına sebep olur. İnsanların birbirini sevmesi sonucunu doğurur. Yolcuların zor durumda kalmamaları için misafirlik zorunludur. Bu itibarla misafire ikramın, zekâttan sayılması, onun teşvik edilmesi ve Özendirilmesi gerekli olmuştur. Bu meyanda olmak üzere RasıMullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, misafirine ikra etsin![16] Sonra misafirlik süresinin beyanına ihtiyaç duyulmu. tur. Böylece misafirin sıkıntı vermemesi, ya da az bir sürenin çok. sayılmaması Önlenmek istenmiştir. İkram faslı, bir gün ve bir gect olarak belirlenmiş, misafirlik süresinin en fazla üç gün olacağı, daha fazlasının ise sadaka sayılacağı beyan edilmiştir.[17]
MÜSKİRAT: SARHOŞLUK VERİCİ İÇKİLER
Akıllar Ve Dinler, Müskiratın Kötülüğüne Hükmeder:
Sarhoşluk verici bir nesnenin alınması suretiyle aklın izalesi, aklen kütü bir şeydir ve bunda hiçbir kuşku yoktur. Çünkü böyle bir durumda, nefis kendisini son derece hayvanîlik vartası içine düşmüş ve melekîlikten uzaklaşmış bulur. Bu Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamı taşır; çünkü bu, Allah'ın sadece insan türüne bahşetmiş olduğu akıl nimetini ifsad etmek demektir. Ev düzeninin bozulması, şehir/ülke maslahatının ifsada verilmesi, malın ziyan edilmesi, çocukların arkasına düşeceği gülünç durumlara düşülmesi gibi mefsedetler içerir.
Allah Teâlâ, bütün bu manaları sarîh bir şekilde ya da işaret yoluyla şu âyet-i kerîmede beyan buyurmuştur:
"Ey iman edenler! İçki (hamr), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.
Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?[18]
Bunun içindir ki, bütün milletler ve dinler içkinin kötülüğü üzerinde tamamen müttefiktirler. Basiretten nasibi olmayan bazı kimselerin ileri sürdükleri, amelî hikmet açısından onun güzel olduğu, çünkü bedeni güçlendirdiği şeklindeki iddia asla doğru değildir. Bu iddia, tıbbî hikmetin, amelî hikmetle karıştırılması kabilindendir. Doğrusu bu ikisi farklıdır ve çoğu kez aralarında çelişki ve tenâzu bulunur. Meselâ savaş gibi. Tıp, savaşı haram kılar; çünkü savaş, tıp açısından korunması vacip olan insan bedeninin helak olmasına sebep olur. Aynı şeyi muhtemelen amelî hikmet, -eğer şehrin/ülkenin salâhı, ırz ve namusun korunması buna bağlı ise vacip kılabilir. Cinsel ilişki de öyledir. Şehvetin kafaya vurması ve terkinin zararlı olması halinde tıp onu vacip kılar. Fakat aynı durumda amelî hikmet onu, eğer iffete mugayir ise ve meşru yol takip edilmiyorsa haram kılar.[19]
İçkinin Kötülüğü, Faydasından Çoktur:
Her ümmette ve her asırda re'y sahipleri, maslahatın, verileri üzerine tercihi yoluna giderler. Bedenin sıhhatine meylederek maslahat doğrultusunda hareket etmeyen, kendisini onunla kayıtlı görmeyen kimseleri fâsık, düzenbaz, kötü ve çirkin iş yapan biri kabul ederler ve bu konuda aralarında bir görüş ayrılığı bulunmaz. Bu hususu Allah Teâlâ şöyle buyurarak bize öğretmiş bulunmaktadır:
"Sana, içki ve kumarı sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım zahirî faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.[20]
Evet, müskiratın alınması, sarhoşluk verici dereceye ulaşmadığı, üzerine herhangi bir mefsedet terettüp etmediği zaman, bu konuda ehl-i re'y ihtilâf etmişlerdir. İslâm şeriatı, ki o, ümmet siyaseti, sedd-i zerâi' ve tahrif kapısını tamamen kapatma konularında en son noktaya ulaşmıştır içkinin azının, çoğuna davetiye çıkardığını görmüş, içkinin bizzat kendisinin haram kılınmadan, doğabilecek mefsedetleri yasaklamakla yetinmenin bir anlam ifade etmeyeceğini anlamış ve içkiye karşı kesin bir tavır koymuştur. Mecûsîlerde ve diğer kavimlerde müşahade edilen şeyler bu konuda tanık olarak yeterlidir. Mefsedetlere götürecek yollardan bir kısmı hakkında ruhsat kapısının aralanması halinde dinî siyasetin başarısız olacağını çok iyi bilen İslâm şeriatı, konuyla ilgili yasak hükmünü bütün içki türlerine yönelik olarak ve azını da çoğu gibi mahkum ederek indirmiştir.[21]
İçki Hakkındaki Yasağın Teyidi:
Bu kararlılığın bir ifadesi olarak Rasûlullahi. (s.a.) yurmuştur:
"Allah Teâlâ, içkiye, onu içene, sunana, satana, alana, sıkana, kendisi adına sıkılana, taşıyana, taşınana lanet etmiştir (ya daetsin!).[22]
Maslahat gereği bir şeyin haram kılınması, onun gözden düşürülmesi taayyün ettiği ve kaza da o doğrultuda indiği zaman, o şeye önem atfedecek, insanlar arasında onu terviç edecek, insanları ona Özendirecek her şeyin yasaklanması gerekir. Çünkü aksi bir tutum, maslahata ters düşer ve şeriata karşı tavır olur.
Rasûlullah'tan (s.a.) ve ashabından konuyle ilgili gelen müstefîz derecesinde şöhret bulmuş pek çok hadis vardır ve bunlar sayılamayacak kadar çok tarîkten gelmiştir.
Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hamr (=içki), bu iki ağaçtandır; hurma ve üzüm.[23]
Mizr[24] ve bit'[25] vb. adı verilen içkilerin hükmü sorulmuş, Rasûlullah (s.a.), "Her sarhoşluk verici şey haramdır." buyurmuştur.[26]
Yine o şöyle buyurmuştur:
"Her sarhoşluk veren şey içkidir ve her sarhoşluk veren şey haramdır.[27]
"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.[28]
"Bir farak[29] kadarı sarhoşluk veren şeyin bir avuç dolusu kadarı da haramdır.[30]
Âyetin nüzulüne şahit olanlar, hamrı (şarap) haram kılan âyetin indiği sırada, içkilerinin beş şeyden yapılmakta olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, üzüm, hurma, buğday, arpa ve baldır. "Hamr", sözlükte aklı örten şey demektir.[31] Onlar, hamrın haram kılındığı anda üzümden yapılan içkilerin çok az olduğunu, içkilerinin çoğunun koruk hurma ve kuru hurmadan mamul olduğunu söylemişlerdir. Âyet indiği zaman "Fadîh" denilen (kırılmış koruk hurmalardan yapılan) içki küplerini kırmışlardı.[32] Teşrî esasları da bunun böyle olmasını gerektirir. Çünkü içkinin haram olması için illâ da üzümden yapılmış olması şartının bir anlamı yoktur. Haramlık hükmünde etkili olan şey, onun aklı izale etmesi ve azının çoğuna götürmesidir. Şu halde "hamr" denilince onunla her türlü içkinin kastedildiği açıktır. Dolayısıyla hiçbir kimsenin çıkarak, üzüm dışında kalan nesnelerden yapılan içkileri helâl sayması ye sarhoşluk vermeveeek kadarını kullanmasını caiz görmesi mümkün değildir.
Evet, bazı sahâbî ve tabiînden olan kimselere, ilk zamanlar . hadis ulaşmayabilir. Bu haliyle onlar mazur olabilirler. Ancak zamanla hadis şöhret bulmuş ve herkese ulaşmış, durum gün ışığı gibi açıklık kazanmış, "Ümmetimden bir'kısım insanlar, içkiyi başka isimler altında içeceklerdir.[33] hadisi sahih olarak sabit olmuştur. Dolayısıyla artık konu ile ilgili hiçbir mazeret kalmamıştır. Allah Teâlâ, bizi ve cümle müslümanlan yanlış duruma düşmekten korusun!
Rasûlullah'a (s.a.), şarabın sirke haline dönüştürülüp kullanılması sorulmuş, buna hayır diye cevap vermiştir.[34]
"Onu sadece ilaç olarak alıyorum." diyene ise, "O ilaç değil', sadece dertir.[35] buyurmuştur.
Bilindiği gibi insanlar içkiye düşkündürler, onu içmek için çeşitli bahaneler bulurlar, yollar ararlar. Bu durumda maslahatın tamamlanabilmesi için, onun her halükârda yasaklanması ve böylece hiçbir mazeret kapısının açık bırakılmam'ası gerekir.
Rasûlullah (s.a.), kuru hurmanın, koruk hurma ile, kuru üzümün, kyru hurma ile, kızarmaya yüz tutmuş hurmanın olgun yaş hurma ile karıştırılmasını yasaklamıştır.[36]
Bunun sırrı şudur: Bunların karıştırılması halinde sarhoşluk verici özellik, henüz tadı değişmeden çabucak oluşmaktadır. Bunun sonucunda da kişi, onu sarhoşluk verici özellikte olmadığı düşüncesiyle içecektir, halbuki o sarhoşluk verici kıvamda bulunmaktadır.[37]
İÇME ÂDABI
Rasûlullah (s.a.) suyu üç nefeste içer ve bunun daha kandırıcı, daha şifalı ve daha afiyet verici olduğunu söylerdi.[38]
Mideye suyun azar azar varması halinde, insanın yapısı onu hemen ihtiyaç duyulan alana kaydırır. Çok miktarda suyun birden hücumu halinde ise, onu nasıl harcayacağını şaşırır. Üşüyen biri ise, midesine baskın yapar gibi gelen suyun soğukluğuyla daha çok üşür. Hararetli biri ise, bir anda gelen çok suya karşı tepki gösterir ve serinlik tam olarak sağlanamaz. Azar azar içilmesi durumunda ise böyle olmaz; önce mide tepki gösterse de serinleme taran ağır basar.[39]
Kırbanın Ağzından İçmek:
Rasûlullah (s.a.), suyu kırbanın ağzından içmeyi, kırbanın ağzını dışına donderip içmeyi yasaklamıştır.[40]
Kırbanın ağızını katlayıp içmesi halinde, su birden boğazına boşanır. Bu, ciğer ağrısına (kübâd) yol açar ve mideye zararlı olur. Suyun boşalması anında çer çöpü ayırt edemez.
Anlattıklarına göre bir adam kırbanın ağzından içmiş, boğazına bir yılan kaçmış.
Kişinin suyu ayakta içmesini de yasaklamıştır. Öbür taraftan Rasûlullah'm (s.a.) ayakta su içtiği de rivayet olunmuştur.[41]
Bence bu yasak, irşâd ve te'dîbe yönelik bir yasaktır. Zira oturarak içmek, üstün bir davranış şeklidir. Suyun huzurla içilmesini ve suya kanılmasını, tabiatın suyu mahalline sarfetmesini en iyi şekilde sağlar. Rasûlullah'ın (s,a.) ayakta içmesi ise, bunun caiz olduğunu bildirmek içindir.[42]
İkramda Sağdan Başlamak:
Rasûlullah (s.a.), (içtiği sütten arta kalanı solunda Hz. Ebû Bekir (r.a.) olmasına rağmen, sağındaki bir bedeviye vermiş ve) şöyle buyurmuştur:
"Sırasıyla sağdan başlayın![43]
Rasûlullah (s.a.), bununla münazaanın önünü almak istemiştir. Çünkü eğer bu gibi yerde sünnet, en üstün kimsenin takdimi olsaydı, kişinin fazileti herkesçe müsellem olmayabilir ve insanlar başkalarının kendileri üzerine takdim edilmesinden sıkıntı duyabilirlerdi.
Rasûlullah (s.a.), kabın içine teneffüs edilmesini ya da üflenmesini yasaklamıştır[44]
Bu, ağzından ya da burnundan suya tiksinti verecek bir şeyin düşmemesi içindir.
Rasûlullah (s.a.J şöyle buyurmuştur:
"İçerken besmele çekin ve (kabı ağzınızdan) kaldırdığınızda da Allah'a hamd edin![45]
GİYİM KUŞAM, ZİYNET, KAP KAÇAK
Dünyaya Kapılmanın Mekruhluğu;
Rasûlullah (s.a.), Acemlerin âdetlerine, onların kendilerini dünya lezzetlerine kaptırmada aşırılığa düştüklerini görmüş ve bunun üzerine böyle bir hayat tarzına temel teşkil edecek belli başlı şeyleri haram kılmış, daha alt mertebede kalan şeyleri ise mekruh saymıştır. Zira o, böyle bir hayat tarzının, âhiret hayatını unutmaya, dünya hayatına daha fazla bel bağlamaya götürmekte olduğunu görmüştür.
Böyle bir hayat tarzına temel teşkil eden şeylerden biri, giyim kuşamda aşırılıktır. Bu, Acemlerin en büyük himmetlerinden ve öğünç kaynaklarından olagelmiştir. Giyim kuşamda aşırılık çeşitli şekillerde kendisini gösterir.[46]
Giyim Kuşamda Aşırılık:
Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. İsbâl yani elbiseyi gereğinden fazla uzun tutmak. Giyim kuşamda gözetilen maksatlar Örtünme ve güzel görünmedir. Elbiseyi gereğinden fazla uzun tutma, böyle bir amacı gerçekleştirmez; tamamen çalım satmak ve zenginlik gösterisi yapmak vb. anlamı taşır. Güzel görünme, ancak insan bedenine müsavi olan miktarla olur; fazlası caiz olmaz. Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Mü'minin izârı[47]baldırının yarısına kadar olur. Topuklarının biraz üzerinde olmasında da bir beis yoktur. Topuklardan aşağıda olması halinde ise o cehennemdedir. Kim izarını böbürlene bobürlene sürürse Allah Teâlâ onun yüzüne bakmaz.[48]
2. Aşın yumuşak ve lüks kumaşlardan giyinmek: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "İpeği dünyada giyen, kıyamet gününde giyemez.[49] Bunun hikmeti, içki hakkında zikrettiklerimizin aynısıdır. Rasûlullah (s.a.), bu meyanda ipek, dîbâc (ince ve ibrişim ipekli), Kass ipeklisi giymeyi, ipekli eğer minderini, kırmızıya boyanmış elbiseyi yasaklamış, iki ya da üç parmaklık kadarına mü-sade etmiştir. Çünkü bu kadarcığına giyinme denmez ve muhtemelen buna ihtiyaç da bulunabilir.[50] Rasûlullah (s.a.), Zübeyr (r.a.) ve Abdurrahman'a (r.a.), kendilerinde bulunan kaşıntı (uyuz) sebebiyle ipek gömlek giymelerine izin vermiştir.[51] Çünkü bu halde onunla sefahat hayatı değil de şifa kastolunmaktadır.
3. Dikkat çekici ve gösteriş için olan renklerle boyanmış elbiseler giyilmesi. Rasûlullah (s.a.), sarıyla ve zaferanla boyanmış elbiselerin giyilmesini yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz bu, cehennem ehlinin giysisindendir.[52]"Dikkat edin! Erkeğin kokusu, raihadır; rengi yoktur, kadının kokusu ise renktir; raihası yoktur.[53]
Giyim Kuşam İle İlgili Farklı Hadislerin Telifi:
Konu ile ilgili hadisler arasında ilk bakışta farklılık var gibidir. Bunlardan bazıları şöyledir:
"Giyimde sadelik imandandır.[54]
"Kim dünyada iken şöhret elbisesi giyerse, Allah Teâlâ ona kıyamet gününde rezillik elbisesi giydirir.[55]
"Kim tevazu için güzel elbise giyinmeyi terkederse, Allah Teâlâ ona şeref elbisesi giydirir.[56]
Diğer bazıları ise şu doğrultudadır:
"Şüphesiz Allah Teâlâ, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever. [57]
Saçı başı dağınık, pejmürde bir halde olan bir adam görünce şöyle buyurmuştur: "Şu, başının dağınıklığını toplayacak bir şey bulamaz mı ki?!" Üzerinde kirli bir elbise bulunan hakkında da: "Şu, elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?"buyurmuştur.[58]
Yine O Şöyle Buyurmuştur:
"Allah sana mal verdiği zaman, Allah'ın sana olan nimet ve kereminin eseri üzerinde görünsün![59]
Bu iki grup hadisler arasında çelişki yoktur; çünkü ortada aslında iki farklı şey vardır ve bunlar ilk bakışta birbirine karışmaktadır. Bunlardan biri güzel ve istenilmekte, diğeri ise çirkin görülmekte ve yasaklanmaktadır.
Güzel görülen ve istenilen şey, cimriliğe kaçmamaktır. Bu ise insanların mevki ve durumlarına göre değişir. Hükümdarlar hakkında cimrilik sayılan bir davranış, fakir kimseler için israf olabilir. Keza istenilen şey, medeniyetten uzak, hayvanlara benzer bir hayat yaşayan kimselerin hayat tarzlarından uzaklaşmak, temiz olmak ve güzel olan itiyatlar edinmektir.
Kötü olan ve yerilen giyim kuşam tarzı ise tekelîüfe kaçmak, ona buna çalım satmak, fakir fukaranın kalbini kırmak gibi davranışlardır. Birazcık düşünülecek olursa hadislerin lâfızlarında bu manalara işaretler olduğu görülecektir.
Âhirette ecrin sebebi; nefsi, üstünlük taslama, caka satma gibi dürtülere tabi olmaktan menetmedir; yoksa bizatihi sade (pejmürde) giyim değildir.[60]
Yeni Elbise Giyince Şükretmek:
Rasûlullah (s.a.), yeni bir elbise giyindiğinde, sarık, gömlek ya da ridâ her neyse ismini anar ve şöyle dua ederdi:
"Allahım! Sana hamd olsun. Bunu bana sen giydirdin. Bunun hayrını ve vesile olacağı şeylerin hayırlarını senden isterim; bunun şerrinden ve vesile olacağı şeylerin şerrinden sana sığınırım.[61]
Daha Önce bunun sırrından söz edilmişti.[62]
Ziynet Eşyalarında Aşırılık:
4. Giyim kuşamda aşırılığa kaçan davranışlardan biri de ziynet eşyalarında ifrata gitmektir. Konu ile ilgili iki esas vardır:
i. Acemlerin birbirlerine karşı Övündükleri ziynet eşyası altındır. Bununla süslenmenin meşru olması, dünya hayatına fazlaca dalma gibi bir sonuca götürür. Gümüş ise böyle değildir. İşte bu noktadan hareketle Rasûlullah (s.a.), altınla süslenmeyi haram kılmış ve şöyle buyurmuştur: "Ancak siz gümüşe bakın; onunla oynayın![63]
ii. Kadınların ziynete olan ihtiyacı kocalarını kendilerine cezbetmeleri için- daha çoktur; bu onlar için fıtrî bir ihtiyaçtır. Bu yüzden Arap Acem her ulusta kadınlar, erkeklere nisbetle daha çok süslenirler. Bu yüzden ziynet konusunda onlar için, erkeklere nisbetle daha müsamahalı davranılması gerekmiştir. Bu esastan hareketle Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Altın ve ipek, ümmetimden kadınlara helâl, erkeklere haram kılındı.[64]
Bir adamın elinde gördüğü altın yüzük hakkında şöyle buyurmuştur:
"Biriniz ateşten bir kora yöneliyor da onu eline koyuyor.[65] Rasûlullah (s.a.), -Özellikle de, aynı zamanda mühür olarak kullanma durumunda olan yetkililer için olmak üzere- gümüşten yüzük edinmeyi mubah kılmıştır. Altından ve demirden yüzük edinen kimseye tepkisini gösteren Rasûlullah (s.a.), "Peki neden yüzük edineyim?" şeklindeki bir soruya: "Gümüşten yüzük edin ve onu bir miskala ulaştırma![66]şeklinde cevap vermiştir. Kadınların yekpare büyük parça altından takı edinmelerini yasaklamıştır. O şöyle buyurmuştur:
"Kim sevdiğini, ateşten bir halka ile çevrelemek isterse, ona altından bir halka yapsın![67] Rasûlullah (s.a.), aynı üslup üzere boyun halkası (tauk) ve bileziği de zikretmiştir. Altın gerdanlık, altın halka küpe, altın zincir hakkında da açık beyanda bulunmuştur.[68]
Rasûlullah (s.a.) bu hükmün gerekçesini şu ifadelerinde beyan etmiştir:
"Ey kadınlar cemaati! Takı edinmek için gümüş sizin için yeterli değil mi?! Sizden herhangi bir kadın altından takı edinir ve onu gösterirse, muhakkak onunla azap görür. [69]
Ümmü Seleme'nin (r.a.) altın paralardan yapılmış takısı vardı. Öyle anlaşılıyor ki o, tek parça halinde değildi. Rasûlullah'ın (s.a.), altının kadınlar için helâl olduğunu söylemesi mutlak anlamda olmayıp, kısmen ve belirli kalıplar içinde olmakla kayıtlıdır.
Bu, konu ile ilgili hadislerin ortaya koyduğu bir sonuçtur ve hadisler arasında bir çelişki de yoktur. Konu ile ilgili fukahânın görüşleri malûmdur. İşin içyüzünü en iyi Allah bilir.[70]
Saç Sakal:
5. Saç ile süslenme: İnsanlar saç konusunda farklı farklı yaklaşımlara sahipti. Mecûsîler sakallarını tıraş eder, bıyıklarını uzatırlardı. Peygamberler sünneti ise, bunun aksi doğrultusunda idi. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Müşriklere muhalefet edin; sakalı uzatın, bıyıkları iyice kısaltın![71]
Giyim Kuşamda Ve Süslenmede Orta Yol:
Bazı insanlar pejmürdelikten, müptezellikten, kötü görünümden hoşlanırlar, güzel görünmeyi, süslenmeyi sevmezlerdi. Bazı insanlar da süslenmede aşırılığa kaçarlar ve bunu öğünç vesilesi sayarlar ve böylece insanları hor görürler. Bu itibarla onların bu yaklaşımlarını tümden kale almamak ve onların yaklaşımlarını reddetmek, şer'î maksatlardan biri olacaktır. Çünkü şeriatların oluşmasında temel teşkil eden şey, iki aşırı uç arasında itidali bulmak, her iki maslahatı da birden gerçekleştirmeye çalışmaktır.[72]
Beş Şey Fıtrattandır:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Fıtrat beş şeydir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak.[73]
Bunların müddetlerinin beyanına ihtiyaç duyulmuştur. Böylece sünnete muhalif hareket edenlere tepki göstermek, her gün tıraş ya da yolma gibi bir aşırılığa, bir sene boyunca dokunmamak gibi bir ihmale düşülmesini Önlemek mümkün olacaktır. Bu ihtiyaç, bıyıkların kısaltılması, tırnakların kesilmesi, koltuk altı kıllarının yolunması, etek tıraşı yapılması işlemlerinin en az kırk günde bir yapılması şeklinde belirlenmiştir.[74]
Rasûlullah (s.a.), yahudî ve hıristiyanların saçlarını boyama-dıklarını belirterek, onlara muhalefette bulunulmasını istemiştir.[75] Ehl-i kitap olanlar saçlarını salar, müşriklerse başlarını ayırırlardı. Rasûlullah (s.a.) saçlarını alnına sarkıttı, bir müddet sonra ayırdı.[76] Hadis metninde geçen "sedel", perçemdeki saçların yüze sahnmasıdır. Bu sadeliktir. Ayırma ise, saçın iki örgü yapılması ve her birinin yandan sarkıtılmasıdır.[77]
Kısmî Saç Tıraşı:
Rasûlullah (s.a.), başın bir kısmım tıraş edip bir kısmını bırakmayı yasaklamıştır.[78]
Yasağın sırrı, bu halin şeytan işine benzer olması, bir tür müsle sayılmasıdır. Bu, normalde insanların kötü göreceği bir iştir; ancak tabiîliğini yitirmiş nefisler onu itiyat edinebilir.
Rasûlullah (s.a.), saçı olanların, ona ikram etmesini yani iyi bakmasını emretmiş[79] öbür taraftan her gün değil de gün aşırı taramlmasını[80] istemiş ve böylece ifrat ve tefrit arası orta bir yolun tutulmasını istemiştir.[81]
Kadınlara Haram Olan Süslenme Şekilleri:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ, dövme yapan kadınlara, dövme yaptıran kadınlara, yüzünden tüyleri yolan kadınlara, güzellik için dişlerini dör-püleyip seyreten kadınlara, Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara lanet etsin![82]
Rasûlullah (s.a.) keza erkeklerden kadınlara benzemeye çalışanları, kadınlardan da erkeklere benzemeye çalışanları lânetlemiştir.[83]
Bu konuda asıl olan şudur: Allah Teâlâ her tür ve sınıfı kendine has özelliklerin zuhuru için farklı yaratmıştır. Meselâ erkeklerin sakalının olması, kadınların hareketlerinin şuh ve eğelenceye meyyal olması gibi. Bir gerekçeden dolayı daha baştan bu özellikleri gerektiren mana, bizzat onların zıtlarmın mekruhluğunu da gerektirmektedir. Bu yüzden hoşnut ve razı olunan şey, her tür ve sınıfın, kendi fıtratının gereği üzere kalmasıdır. Yaratılışı değiştirmeye kalkışmak da laneti mucip bir davranış olmuştur. Rasûlullah'm (s.a.), katır elde etmek için ata eşek çekilmesini mekruh görmesinin sebebi budur.[84]
Ziynet Çeşitleri:
Bazı ziynet şekilleri de vardır ki, tabiî yapının işini güçlendirici, ona bir hazırlık olucu ya da ona işlerlik kazandırıcı bir mahiyet arzeder; sürme çekmek ve taranmak gibi. Bu türden olan ziynet müstehaptır.
Bazı ziynet türleri de vardır ki tabiî yapının işine zıt düşer; insanın, hayvanlara benzer bir hal almaya, tabiî yapısının gerektirmediği bir özelliği aksettirmek için tekellüfe girmeye kalkışması gibi. Bunlar hoş karşılanmayan davranışlardır ve eğer insan, fıtratı ile baş başa kalacak olsa, bunu bir tür müsle kabul eder.[85]
Resim Ve Tasvir:
6. Aşırılıklardan bir diğeri elbiselerde, duvarlarda ve örtülerde tasvirler bulundurmaktır. Rasûlullah (s.a.) bunu da yasaklamıştır.[86]
Yasağın mihverini iki mana oluşturmaktadır:
i. Bunun bir tür sefahat görüntüsü ve ziynet olması. İnsanlar bu tür sanat eserleriyle övünürler ve bu uğurda çok büyük miktarda inallar harcarlardı. Bu haliye ipek gibi oluyordu. Bu mana, ağaç vb. gibi manzara resimlerinde de vardır.
ii. Suretlerle içli dışlı olmak, bunun meşruluğuna hükmetmek ve böylece ona rağbet göstermek, putlara tapınma kapısını aralar, onu teşvik eder, onları ehline hatırlatır. Pek çok taife arasında putataparlık hep böyle böyle başlamıştır. Bu mana, sadece canlı resimleri için söz konusudur. Bu yüzden ağaç durumunda olması için heykellerin kafasının koparılmasını emretmiştir. Ağaç gibi manzara resimleri yapmanın fesadı nisbeten daha azdır.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "içinde suret bulunan eve melek girmez.[87]
"Her ressam cehennemdedir. Allah ona yaptığı her suret karşılığı bir can verecek ve ona cehennemde azap edecektir.[88]
"Bir kimse dünyada bir suret yaparsa, kıyamet gününde ona ruh üflemesi emrolunur. Ama üfleyemez. [89]
Tasvircilikte, putçuluk manası vardır. Mele-i a'lâ sakinleri ilâhî bir sâikle putlara ve putataparlara gazap ve lanette bulunurlar. Bu durum, meleklerin tasvirlerden nefret etmesini gerektirir. Kıyamet gününde insanlar amelleriyle haşrolunduğu zaman, ressamın ameli, kendi içinde tasvir ettiği ve ameliyle ona benzetmeye çalıştığı timsaller halinde temessül eder. Çünkü ameline en yakın olan şey budur. Ona benzetme çabası ve bu konuda bütün gayretini ortaya koyması ise, onlara ruh üflemekle yükümlü tutulması şeklinde temessül edecektir; fakat bir türlü üfleyemeyecek, bu yolla azap görecektir.[90]
Eğlence:
7. Sefahat hayatının tezahürlerinden bir diğeri eğlencelerle meşgul olmaktır. Bunlar, nefsi dünya ve âhiret düşüncesinden alı-koyon, boş yere vakitleri öldüren şeylerdir; çalgı âletleri, satranç oyunu, güvercin uçurma, (horoz döğüşü gibi) hayvanları birbirine kışkırtma vb. gibi şeylerdir. İnsan kendisini bu gibi şeylere kaptırdığı zaman yiyeceğini, içeceğini, ihtiyaçlarını unutur; hatta öyle olur sıkışır, tuvalete gitmek için oyunun başından bir türlü kalkmaz. Eğer bu gibi şeylerle meşguliyet normal kabul edilecek olsa, insanlar üretimden kesilir ve şehir/ülke üzerine yük halini alırlar, nefislerini ıslâh için gerekli yollara tevessül etmezler.[91]
Düğün Ve Benzeri Durumlarda Şarkı Söylemek Ve Tef Çalmak Mubahtır:
Bil ki: Düğün ve benzeri durumlarda şarkı söylemek ve tef çalmak Arap Acem bütün uluslarda âdetti; gidişat böyle idi. Bu, içinde bulunulan neşe ve sevinç halinin bir gereği oluyordu. Dolayısıyla bu, eğlence kabilinden sayılmıyordu. Eğlencelikte kıstas, Rasûlullah (s.a.) zamanında Hicaz'da ve mamur beldelerde mevcut bulunan şeylerdi; matlup bulunan neşe ve sevinç belirtisi olarak yapılan şeyler değildi. Çalgı âletleri gibi.[92]
Tavla Ve Benzeri Diğer Oyunlar:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim tavla oynarsa, Allah'a ve Rasûlullah'a (s.a.) isyan etmiş olur.[93]
"Her kim tavla oynarsa, elini domuz eti ve domuz kanıyla boyamış gibi olur.[94]
"Ümmetimden bazı kavimler olacak; onlar yasak olan cinsel ilişkileri, ipeği, içkiyi ve çalgı âletlerini helâl sayacaklar.[95]
"Nikâhı ilân edin ve onu def çalarak duyurun!"[96]
Eğlence İki Türlüdür:
i. Haram olan eğlenceler: Bunlar çalgı âletleri icra edilerek yapılan eğlencelerdir.
ii. Mubah olan eğlenceler: Bunlar da, düğün ve benzeri sevinç halini dışa vurmayı gerektiren durumlarda tef çalmak, şarkı söylemek gibi şeylerdir.
Hıdâ mubahtır. Hıdâ, aslında develeri sürerken onları hareketlendirmek için tempo tutmak demektir. Burada kastedilen ise belli bir nağme ve ezgi ile söylenen marşlardır. Bunlar insanı harekete geçiren şeylerdendir; eğlenceler gibi uyuşturan bir mahiyeti yoktur.
Ok atmak, at eğitmek, mızrak atmak... gibi talim mahiyetindeki oyunlar, aslında bir oyun olmayıp, şer'î bir maksadın gerçekleştirilmesini amaçlayan eğitim faaliyetlerinden sayılır. Nitekim Habeşliier, Rasûlullah'ın (s.a.) huzurunda mescidde kılıç kalkan oyunu oynamışlar ve Rasûlullah {s.a.) da onları seyretmiştir.[97]
Rasûlullah (s.a.), bir güvercin peşinde koşan bir adam hakkında: "Bir şeytan, bir şeytan peşinde koşturuyor!" buyurmuştur.[98]
Rasûlullah (s.a.) hayvanların kızıştırılarak birbirine düşürülmesini de yasaklamıştır.[99]
Gereğinden Fazla Binek Ve Ev Eşyası Edinmek:
8. Bir diğeri pek çok sayıda binek hayvanı ve ev eşyası edinmektir. Bunlardan maksat ihtiyaçların karşılanması olmayıp, insanlara karşı gösterişte bulunmak, onlara çalım satmaktır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Erkek için bir döşek, karısı için bir döşek. Üçüncüsü misafir için, dördüncüsü de şeytan içindir.[100]
"Şeytanlar için develer olur, şeytanlar için evler olur. [101]Hadisin ravîsi Ebû Hureyre şöyle demiştir:
"Şeytanlar için olan develeri gördüm; sizden biriniz cins besili develeriyle birlikte yola çıkar, üzerlerine binili de değildir. Bu halde iken yolda kalmış bir kardeşine rastlar da onu devesine bindirmez. Şeytan evlerini ise henüz görmedim.[102]
Köpek Beslemek:
Cahiliye döneminde insanlar köpek beslemeye çok düşkündüler. Köpek, meleklerin hoşlanmadığı, kendisinden eza duyduğu lânetli bir hayvandır. Çünkü köpeğin -kertiş (sâm abraş) hakkında söylediğimiz gibi bir tür şeytanlığı vardır. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.) köpek beslenmesini haram kılmış ve şöyle buyurmuştur:
"Kim bir köpek edinirse -davar köpeği, av köpeği, ziraat köpeği hariç- her gün ecrinden bir kırat[103] noksanlaşır.[104]İki kırat eksileceği rivayeti de vardır.[105]
Maymun ve domuz da aynen köpek hükmündedir.
Ecrinden her gün bir ya da iki kırat eksilmesinin hikmeti şudur: Köpek beslenmesi, insanın melekî gücünü zaafa uğratır, hayvanı gücünü güçlendirir. Kırat, misal kabilinden söylenmiştir ve bununla az ceza kastedilmiştir. Bu itibarla bir kırat ya da iki kırat rivayetleri arasında bir çelişki yoktur.[106]
Altın Va Gümüş Kapların Kullanılması:
9. Sefahat hayatının tezahürlerinden bir diğeri altın ve gümüş kaplar kullanılmasıdır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Gümüş kaptan içen ancak ve ancak karnına cehennem ateşi curcurlatır.[107]
"Altın ve gümüş kaptan su içmeyin! Altın ve gümüş tabaklarda yemeyin! Çünkü bunlar dünyada onların (kâfirlerin); âhirette ise sizindir. [108]
Daha önce bu yasağın hikmetinden bahsetmiştik. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kaplan örtün! Tulumları bağlayın! Kapıları kapayın! Akşam vakti çocuklarınızı dışarı bırakmayın! Çünkü cinlerin Işeytanların o vakit bir dağılmaları ve çarpmaları olur. Uyuyacağınız zaman kandilleri söndürün! Çünkü muzırcık (fare) kandilin fitilini sürükleyebilir ve hane halkının başına evi yakabilir." Başka bir rivayette: "Çünkü şeytan bağ çözemez, kapı açamaz, kap da aralayamaz." Başka bir rivayette de: "Çünkü senede bir gece veba iner. Kapağı olmayan hiçbir kabın yahut üzerinde bağı olmayan hiçbir tulumun yanından geçmez ki, içine bu vebadan bir şey inmesin.[109] buyurmuştur.
Cinlerin akşam vakti yayılmalarının sebebi şudur: Cinler, asıl yaratılışları itibariyle zulmânî yaratıklardır. Bu itibarla karanlığın basmaya başlaması onlar için bir neşe ve sevinç kaynağı olur ve bu yüzden yeryüzüne yayılırlar.
Şeytanların bağ çözememesine gelince, bu bizim gördüğümüz kadarıyla şeytanların etkilerinin büyük çoğunluğunun tabiî fiiller zımnında olmasındandır. Meselâ eve hava girdiği zaman onunla birlikte cinnînin de girmesi, taşın yuvarlanması halinde, cinnînin ona destek vermesi durumunda taşın normalin üzerinde yuvarlanması vb. gibi.
Senede bir gecede veba inmesine gelince, bunun manası şudur: Uzun bir zaman sonra öyle bir vakit gelir ki, havayı bozar. Ben şahsen bunu bir defasında müşahede ettim. Pis bir hava hissettim ve onun bana dokunmasıyîa birlikte bende baş ağrısı peyda oldu. Sonra pek çok insanın o gece hastalanmış olduklarını veya hastalanmaya hazır bir hal aldıklarını gördüm.[110]
Bina Yapma Yarışı:
10. Bir diğeri yüksek binalar yapma yarışına girmek, evleri nakışlamak, yaldızlamak gibi davranışlardır. İnsanlar bu konuda son derece aşırı gidiyorlar, büyük külfetler altına giriyorlar, muazzam miktarda mallar harcıyorlardı. Rasûlullah (s.a.) bunu, kötü bir şey olduğunu önemle belirterek ortadan kaldırmak istemiştir. Bu meyanda şöyle buyurmuştur:
"Mü'min, yaptığı her türlü harcamadan dolayı ecir kazanır; şu toprağa yaptığı harcamalar hariç.[111]
"Her bina, sahibi Üzerine bir vebaldir; zarurî olanı müstesna, zarurî olanı müstesna.[112]
"Hiçbir velinin -ya da nebinin- süslü püslü bir eve girmesi doğru olmaz,[113]
"Allah bize taşları, toprakları giydirmemizi emretmedi.[114]
Cahiliye Döneminde Bilgi Edinme Yolları:
Rasûlullah'tan (s.a.) önce insanlar hastalıklarında, karşılaştıkları musibetlerde tıbba ve afsunculuğa (rukye) baş vururlardı.
Fala bakmak, uğursuz saymak, remel atmak, kâhinlik, müneccimlik, rüya tabiri gibi yollarla bilgi sahibi olunacağına inanırlardı.
Bunların bir kısmı uygunsuzdu. Rasûlullah (s.a.) bu özellikte olanlarını yasakladı, diğerlerini ise mubah kıldı.[115]
Tıp:
Tıp, mahiyet itibariyle hayvanı, nebatî ya da madenî ilaçların kullanılmasından, böylece bünyedeki unsurların (hılt ç. ahlat) azaltılarak ya da çoğaltılarak dengelenmesinden ibarettir. Dinî kurallar bu yöntemi yerinde görür. Zira bu işlem, herhangi bir şirk şaibesi içermez, dünya va âhirete yönelik bir zarar da bulundurmaz. Aksine büyük fayda sağlar, insanlığın iki yakasını bir araya getirir. Bu genellemenin bazı istisnaları vardır:
i. İçki ile tedavi. Çünkü içkide hiçbir zaman eksik olmayan bir zarar vardır.
ii. Zehir ile tedavi de aynı şekilde, eğer başka türlü tedavi imkânı varsa yasaktır. Çünkü böyle bir tedavi ölüm ile sonuçlanabilir.
iii. Dağlama yoluyla tedavi. Zira ateşle yakmak, meleklerin nefret ettiği sebeplerden biridir.
Tıbb-ı nebevî ile ilgili rivayetlerde asıl olan, o zamanda Arap ulusunda mevcut bulunan tecrübe birikimidir.[116]
Rukye (afsun):
Rukyenin aslı ise, misâl âleminde bir tür tahakkuk ve etkisi olan kelimeleri söylemektir. Din kuralları, şirk olmadığı sürece bunlara tevessül edilmesinde bir sakınca görmez, özellikle de bu kelimeler Kur'ân'dan ya da sünnetten seçilmişse, yahut onlara benzer mahiyet arzeden tazarru ve niyaz ifadelerinden meydana gelmişse herhangi bir sakıncası olmaz.[117]
Nazar Haktır:
Nazar haktır.[118] Bunun aslı esası, nazar eden kimsenin nefsinin bir şey üzerinde yoğunlaşmasının etkisini göstermesi, nazar ettiği şeye olan bakışından kaynaklanan bir sadmenin ortaya çıkmasıdır. Cin nazarı da aynıdır.
Rukye, muska ve iplik bağlama ile ilgili olarak gelen yasaklayıcı her hadis, içinde şirk bulunduran, yahut Allah Teâlâ'dan tamamen gafletle herşeyi onlardan bekleme manası içeren türlerine yöneliktir.[119]
Fal Ve Uğursuzluk Telakkisi:
Fal ve uğursuzluk telakkisine gelince, bunların hakikati şudur: Bir işe Mele-i a'lâ'da hükmedildiği zaman, yaratılışında sür'at-i in'ikâs bulunan bazı şeyler/olaylar onun rengini alabilir. Bunlardan biri havâtırdır. Bir diğeri dikkate alınacak bir kasıt olmaksızın dilden dökülmüş olan lâfızlardır. Bunlar, bizzat kendisine yönelik kasıt bulunan gizli havâtırın kalıpları (eşbâh)dır.
Bir diğeri hava durumlarıyla ilgili olaylardır. Çünkü bunların genelde tabiî olan sebepleri zayıftır. Bunların belli bir kalıba girmesi ancak felekî sebepler yahut Mele-i a'lâ'da bir işin karara alınması sebebiyle olur.
Araplar, olacaklar hakkında bunlardan istidlalde bulunurlardı. Tabiî ki bu tahmin içermekte ve vesveseler doğurmaktaydı. Dahası Allah'ı inkâr noktasına kadar da gidebiliyordu. (?) Bu itibarla Rasülullah (s.a.) uğursuzluk inancını {tıyara, teşe'üm[120] yasakladı ve, "Onun en hayırlısı faldır."buyurdu. Falı da "Herhangi birinizin (sâlih bir kimseden) işittiği güzel bir sözdür" şeklinde açıkladı.[121] Bu, yukarıda sözü edilen çirkinliklerden uzaktır.
Hastalığın bizatihi sirayetinin olmayacağını beyan buyurdu. Bu, böyle bir şeyin esasen olmadığı manasında değildir. Araplar bunu müstakil bir sebep olarak görürlerdi ve tevekkülü tümden unuturlardı. Doğrusu şudur ki, bu sebeplerin sebepliği, Allah Teâlâ'nın aksi doğrultusunda bir buyrultusu olmadığı zaman ancak geçerli olur. Zira Allah Teâlâ bir şeyin olması doğrultusunda hükümde bulunmuşsa, tabiî nizâm bozulmadan o şeyi tamamlar. Bu nüktenin şeriat lisanıyla ifadesi, onların aklî değil de âdî sebepler olduğunu söylemek şeklinde olmuştur.[122]
Baykuş Ve Gûl Yabanî:
Baykuş ötmesiyle ilgili inanç, [123]çoğu kez şirk kapısını açar. Gûl yabanî[124] de aynı şekildedir.[125] Bu yüzden bu gibi şeylerle meşgul olmaları yasaklanmıştır. Zira bu inançların asla bir hakikati yoktur.
Şöyle ki: Cinlerin mevcudiyeti ve onların âlemde dolaştıklarına dair hadisler çoktur, hastalığın sirayet edeceğini gösteren hadisler de bulunmaktadır. Eğer varsa uğursuzluğun kadında, atta ve evde olacağını bildiren hadisler vardır.[126] Bu durumda hadisteki "yoktur" ifadesi, bu tür şeylerle uğraşmanın caiz olmadığını ifade içindir. Bu gibi konularda davaya kalkışmanın, "falanca, hasta devesini develerimin yanma sokarak benim develerimi öldürdü ve hasta etti" şeklinde bir iddia ileri sürmenin kale alınmayacağını belirtmek içindir. [127]
Kehânet:
Bilirsiniz ki Rasülullah (s.a.), kehâneti -ki bu, cinlerden haber vermedir çok sert bir şekilde yasaklamış ve kâhine giden kimseden kendisinin uzak olduğunu bildirmiştir. Sonra kendisine kâhinlerin durumu hakkında soru sorulunca da şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz melekler bulutlar üzerine iner ve işin gökyüzünde hükmolunduğunu anarlar. Şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar, onu işitirler de hemen yanma yüz yalan daha katarak kâhinlere ulaştırırlar.[128]
Yani iş Mele-i a'Iâ'da kararlaştırıldığı zaman, buradan Mele-i sâfilden olan ve istidatlı bulunan meleklere o şeye dair bilgiler iner. Muhtemelen cinlerden bazı zeki olanları, onlardan bu bilgileri edinebilir. Sonra da kâhinler, cibillî ya da kesbî münasebetler sebebiyle bu bilgileri onlardan alırlar.
Bu durumda yasak, bu sayılan şeylerin hâriçte bir varlığı olmadığına müteallik değildir; aksine bunların hataya, şirke ve fesada mazinne oluşlarına yöneliktir. Bu itibarla bu hadisler şu âyete benzemektedir:
"Sana içki ue kumarı sorarlar. De ki: Onlarda her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.[129]
Nevf Ve Nücûm:
Neu' (ç. envâ[130]) ve nücûma gelince, bunların bir tür hakikatinin olması uzak ihtimal değildir. Şeriatın konuyla ilgili olarak getirdiği yasak, bunlarla meşgul olmaya yönelik olup, bunların asla hakikatlarının olmadığına yönelik değildir. Selef-i sâlih, bu tür işlerle uğraşmayı terkedegelmişler, meşgul olanları da yermişler ve bu etkileri kabul etmemişlerdir. Ama onların hiç hakikatlerinin olmadığını söylememişlerdir. Çünkü bunlardan bir kısmı vardır ki çok aşikârdır; güneş ve ayın hallerinin değişmesiyle mevsimlerin değişmesi vb. gibi.
Bir kısmı da vardır ki tahmin, tecrübe ve rasat (gözlem) onların varlığına delâlet etmektedir; bu, bunların, zencebîlin hararet, kâfurun soğuk özellikte olduğuna delâlet etmesi gibidir.
Bunların bir tür etkisinin olması iki sebepten dolayı uzak değildir:
i. Karakteristik özelliğe benzer yönü: Nasıl ki her türe ait, sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık gibi bir tabiat vardır ve onların bu özelliklerinden hareketle hastalıkların tedavisi yöntemine baş-vurulursa, feleklerin ve yıldızların da kendilerine has bir tabiatları ve husûsî özellikleri bulunur; güneşin harareti, ayın rutubeti gibi. Falanca gezegen filanca yere geldiği zaman, gücü yeryüzünde etkisini gösterir. Bilindiği gibi kadın, kadınlara ait âdetlere ve huylara sahiptir. Bu onun -idraki mümkün olmasa bile- tabiatında bulunan bir şey yüzündendir. Erkek de, mizacında bulunan bir manadan dolayı cüretlilik, kalın ve yüksek seslilik gibi kendisine has özelliklere sahiptir. Bu durumda Zühre (Venüs) ve Merih'in kuvvetlerinin yerküreye sirayet edip, aynen bu gizli yapı özelliklerinin etkisi gibi onun üzerinde etki göstermesi inkâr olunamaz.
ii. Tabiatla birlikte terkip olunmuş ruhanî bir kuvvete benzer olan yönü: Bu, ceninde bulunan anne ve babasından terkip olunmuş nefsânî kuvvet gibidir. Göklere ve yeryüzüne nisbetle mevâlîd[131] gibidir, anne ve babasına nisbetle cenîn gibidir. Bu kuvvet, âlemi Önce hayvanı sonra da insanî suretin feyz etmesi için hazır kılar.
Bu kuvvetlerin, felekî ittisaller hasebiyle sirayetinin (hulul) çeşitli türleri vardır. Her türün kendine has özellikleri bulunmaktadır. Bazı insanlar bu ilim üzerinde durmuş ve bunun sonucu olarak ilm-i nücûmu elde etmişlerdir. Bununla gelecek olayları öğrenir olmuşlardır. Şu kadar var ki, kaza onların gereğinin aksi doğrultusunda gerçekleşmişse, yıldızın kuvveti, o surete yakın başka bir surete konulur ve Allah Teâlâ, irade buyurduğu kazasını,yıldızların özellikleriyle ilgili düzen bozulmaksızın- tamamlar. Bu nükteyi şöyle ifade ederler: Yıldızların özellikleri (etkilerini icra etmeleri) aklî lüzum yoluyla değil de Allah Teâlâ'nın âdetinin o doğrultuda câri olmasıyladır. Bu durumda o, emare ve alâmetlere benzer. Ancak insanlar tümden bu ilme kendilerini aşırı derecede kaptırmışlar ve bunun sonucu olarak bu ilim, Allah'ı inkâra ve O'na inanmamaya varabilecek bir hal almıştır. Bu ilme kendisini kaptıran kimsenin, içinden samimiyetle "Allah'ın fazl u keremiyle bize yağmur yağdı" demesi uzak bir ihtimal; buna karşılık, "Falan falan yıldızın nev'i (batması/doğması) ile bize yağmur yağdı" demesi ve o şekilde de inanması tabiîdir. Bu ise kişiyi, kurtuluşta asıl olan imanın hakikatine ulaşmadan alıkoyar.
İlm-i nücûmun bilinmemesi bir zarar vermez.[132] Zira Allah Teâlâ, âlemi kendi hikmeti doğrultusunda idare etmektedir; bunu herhangi bir kimsenin bilmesi ile bilmemesi arasında bir fark yoktur. Bu itibarla dinde bunun önemi olmadığım belirtmek ve öğrenilmesini yasaklamak gerekmiştir. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim ilm-i nücûmdan bir bilgi sahibi olursa, sihirden bir şube edinmiş olur. İlm-i nücûmla uğraştıkça, sihirle olan ilgisi artar.[133]
Bu Tevrat ve İncil'le uğraşmaya benzer. Rasûlullah (s.a.), bunu şiddetle yasaklamıştır. Çünkü her ikisi de muharreftir ve Kur'ân-ı Kerîm'e tabi olmama gibi bir davranışa sürükleyebilir. Bu yüzden onların okunması yasaklanmıştır.
Bu, bizim inceleme ve araştırmalarımız sonucu ulaştığımız görüşümüz olmaktadır. Eğer sünnetten bunun aksine delâlet eden bir şey sabitse, durum sünnette yer aldığı şekil üzeredir.[134]
Rüya Ve Kısımları;
Rüyaya gelince, bunlar beş kısımdır.[135]
i. Allah'tan müjde şekli,
ii. Nefiste yer etmiş olan meziyet ve rezaletlerin! melekî târis-da nurânî bir şekilde temessülü şekli, '-
iii. Şeytan korkutması şekli,
iv. Nefsin uyanık halde iken itiyat edinmiş olduğu, muhayyilesinin de korumuş olduğu saklı bulunan şeylerin hiss-i müşterekte ortaya çıkması şekli,
v. Vücuttaki hıltların (ç. ahlat) galebesinden ve nefsin onların bedendeki ezasını hissetmesinden kaynaklanan tabiî hayaller şekli.[136]
İ. Allah'tan Müjde Olan Rüyalar:
Bu rüyaların hakikati şudur: Nefs-i natıka, kolay kolay kavranamayan bazı gizli sebeplerden Ötürü, beden örtüsünden sıyrılma fırsatını bulduğu zaman, hayır ve cûd-ı ilâhî menbamdan üzerine ilmî bir kemâlin feyiz olarak inmesine istidatlı bir hal alır. Bunun sonucu olarak da istidadına ve maddesine göre, O'nun katında bulunan saklı ilimlerden üzerine bir şeyler iner.
Bu kabil rüyalar ilâhî bir talimdir. Rasûlullah'ın (s.a.) rüya halinde miracda bulunarak Rabbini en güzel surette görmesi ve kendisine keffâretlerin ve derecelerin öğretilmesi gibi. Keza rüya halinde miracda bulunarak dünya hayatından ayrılan ölülerin durumlarının kendisine gösterilmesi gibi. Nitekim bunu Câbir b. Se-müre rivayet etmiştir. Yine bu yolla dünyada olacak olaylara dair bilgilendirilmesi gibi.[137]
ii. Melekî Rüyalar:
Nefiste yer etmiş olan meziyet ve rezaletlerin melekî tarzda temessülü şeklinde olan rüyalara gelince, bunların esası şudur: İnsanda hem güzel hem de kötü melekeler vardır. Ancak bunlardan hangisinin güzel hangisinin kötü olduğunu ancak melekî surete intikâl edebilen kimseler anlayabilirler. Kim böyle bir soyutlanmayı başarırsa, kendisine hasenat ve seyyiâtı misâli bir surette gözükür. Bu kişi Allah'ı görür; bunun esası Yaratıcıya teslimiyettir. Rasûlullah'ı (s.a.) görür, bunun esası, içinde yer eden ona itaat duygusudur. Nurlar görür, bunların esası içinde ve organlarında yer etmiş müktesep tâatlerdir. Bunlar nurlar ve bal, tereyağı ve süt gibi temiz şeyler suretinde gözükür.
Kim Allah'ı (c.c), Rasûlullah'ı (s.a.) ve melekleri kötü bir surette görürse, yahut öfke halinde görürse bilsin ki, itikadında bir bozukluk ve zayıflık vardır, nefsi henüz kemâle ermemiştir.
Aynı şekilde taharet sebebiyle hasıl olan nurlar da güneş ve ay suretinde gözükür.[138]
iii. Şeytanî Rüyalar:
Bunlar; maymun, fil, köpek gibi lânetli hayvanlar yahut siyahî insanlar görmek suretiyle bir korku ve ürperti duyulması halidir. Kişi böyle bir şey gördüğü zaman hemen Allah'a sığınmalı ve sol tarafına üç defa tükürmeli ve yatmakta olduğu yanını değiştirmelidir.[139]
Rüya Tabiri
Müjde olan rüyalar tabir olunur. Bu konuda esas, hayallerin (sembollerin) bilinmesidir. Yani tabir, hangi şeyin hangi manayı temsil ettiğini bilme esasına dayanır.
Tevilde bazen zihin müsemmâdan isme intikâl eder. Şu örnekte olduğu gibi: Kasûlullah (s.a.), rüyasında kendisini Ukbe b. Râfi'in evinde görmüş ve kendisine İbn Tâb hurması getirilmiş. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ben bunu, yükselmenin dünyada bizim için, âhirette akibetin de bizim olduğuna ve dinimizin tamamlandığına yordum.[140]
Zihin bazen, bir şeyden, o şeyin ilgili olduğu şeye intikâl eder. Kılıçtan savaş manası çıkarmak gibi.
Bazen vasıftan, ona uygun olan bir cevhere intikâl eder. Kendisini mal sevgisine kaptıran kimseyi Rasülullah'm (s.a.) altın bilezik şeklinde görmesi gibi.[141]
Kısaca söylemek gerekirse bir suretten, onun temsil ettiği manaya intikâl etmenin çeşitli şekilleri vardır. Bu türden olan-rü-yalar, nübüvvetin (kırk altı cüzünden) bir cüzüdür.[142] Çünkü bir tür gaybî feyiz şeklidir ve Hakk'tan halka inen bir vasıtadır. Nübüvvetin esası ise budur. Diğer rüya türlerinin tabiri yoktur.[143]
SOHBET ÂDABI
Adaba Riayet Zorunluluğu:
Fıtrat-i selîmenin, bireylerin birbirine ihtiyaç duymalarının ve bu ihtiyaçları karşılama zorunluluğunun gereklerinden biri de, insanların aralarında riayet edecekleri bazı görgü kurallarının bulunmasıdır. Bunların büyük çoğunluğu üzerinde -şekil ve kalıp bakımından farklı olsalar bile- esas itibariyle Arap Acem bütün uluslar müttefiktirler. Bu itibarla onlar üzerinde durmak, uygun olanlarını, yanlış olanlarından ayırmak Rasülullah'm (s.a,) gerçekleştirmekle görevli olduğu maslahatlardan biri olmaktadır.[144]
Belli Başlı Görgü Kuralları:
Bunları aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:[145]
1. Selamlaşma:
Bunlardan biri insanların birbirlerini selamlamalarıdır. İnsanlar, birbiri arasında güler yüzlü olmak, birbirine tahammül ve iltifat göstermek zorundadırlar. Küçük, büyüğün faziletini görmek; büyük de, küçüğüne şefkat göstermek durumundadır. Akranlar arasında kardeşlik bağlarının oluşması kaçınılmazdır.
Eğer bu saydıklarımız olmasa, o takdirde sohbet, kendisinden beklenen faydayı sağlamaz.
Selamlaşma, herhangi bir lâfız ile belirlenmezse, o zaman içteki duyguyu dışa vurmak ancak karinelerle mümkün olabilecektir. Bu itibarla her ulus içerisinde, kendi reyleri sonucu kabullendikleri bir selâm çeşidinin bulunması bir yol ve zamanla bu selâmlama şekli, o ulus için bir şiar olmuş, kişinin kendi uluslarından olduğunu gösteren bir emare halini almıştır.
Müşrikler selâmlaşırken, "Allah sana göz aydınlığı versin!" Yahut "Senin sebebinle sevdiğin kimsenin gözünü aydın kılsın!" anlamına gelen bir ifade kullanırlardı. Mecûsîler, "Bin yıl yaşa!" derlerdi.[146]
Selâm Hakkında Peygamberlerin Sünneti:
Teşrî esası, bu konuda tabi olunacak yolun peygamberlerin meleklerden Öğrenmiş oldukları ve nesiller boyunca tevarüs ede-geldikleri selâm şeklinin esas alınmasını gerektirir.
Peygamberlerin sünneti olan selâm şekli, uzun ömür, mal zenginliği gibi dünya hayatına yönelik bir dilek ve temenni olmak yerine, dua ve zikir kabilinden bir sözcük oluyordu. Tazimde, secde etme, yer Öpme gibi şirke götürecek şekilde ifrata kaçmaya meydan vermiyordu. Bu, halihazırda kullanmakta olduğumuz selâmdır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ, Adem'i yaratınca ona: Git şu cemaate selâm ver, buyurdu. Bunlar meleklerden bir cemaat olup oturuyorlardı. Sana ne cevap vereceklerini dinle, çünkü bu senin ve zürriyetin için selâm olacaktır, dedi. Adem de giderek 'es-Selâmu aleykum!' dedi. Melekler, 'es-Selâmu aleyke ve rahmetullah!' dediler ve 've rahmetullah' sözcüğünü ilâve ettiler.[147]
"Git şu cemaate selâm ver" ifadesi, Allah'u a'lem! onlara kendi münasip gördüğün bir tarz üzere selâm ver anlamındadır ve o, içtihadında isabet etmiş ve "es-Selâmu aleykum!" demiştir. "Çünkü bu senin ve zürriyetin için selâm olacaktır" ifadesi, Hazîre-i kuds'ten kendisine ilham olunacağım bildiği için onun kesin bir şekilde selamlaşma sözcüğü olacağının ifadesidir.[148]
Selâm, İnsanların Kaynaşmasını Ve Birbirlerini Sevmelerini Sağlar;
Allah Teâlâ, cennetten bahsederken şöyle buyurmaktadır: "Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise bölük bölük cennete sevekedilirler, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara, Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.[149]
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi; onu yaparsanız sevişirsiniz? Aranızda selâmı yayın![150]
Bu hadisiyle Rasûlullah (s.a.), selâmın faydasını ve meşruiyet sebebini açıklamıştır. İnsanların birbirini sevmeleri, Allah Teâlâ'mn hoşnut ve razı olacağı güzel bir haslettir. Selâmın yayılması ise, böyle bir sevginin oluşturulması için en uygun vasıtadır.
Musâfaha yani tokalaşma, el öpme ve benzeri davranışlar da aynıdır.[151]
Selamlaşma İle İlgili Kurallar:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Küçük büyüğe, geçen oturana, az çoğa selâm verir." "Binekli olan yürüyene selâm verir.[152]
Bütün insan grupları arasında yaygın olan usûl şöyle idi: Giren, ev sahibine; önemsiz kimse, büyük kimseye selâm verirdi. Rasûlullah (s.a.) bu telakkiyi olduğu gibi bıraktı. Şu kadar var ki kendisi çocukların yanından geçince onlara selâm verir, kadınlara uğradığında onlara selâm verirdi. Çünkü Rasûlullah (s.a.) biliyordu ki, kişinin kendisinden üstün ve daha şerefli olanın faziletini tanıması, şehir düzeninin korunmasında önemlidir. Bu gibi durumlarda kişinin kendisim beğenmesi gibi bir durumun da ortaya çıkacağını gördüğünden bir vazife taksimi yapmış ve büyüklerin tevazu göstermesini, küçüklerin de büyüklere saygılı olmasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Kim küçüğümüze merhametli, büyüğümüze saygılı olmazsa o bizden değildir.[153]
Binekli olanın ilk önce selâm verme durumunda olması şunun içindir: O, insanlar yanında daha heybetli olur, kendi kendisini de daha çok beğenebilir. Bunun için onun daha çok tevazu göstermesi ve böylece selâma kendisinin başlaması gerekmiştir.[154]
Ehl-i Kitaba Selâm:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Yahudilerle hıristiyanlara önce siz selâm vermeyin! Onlardan birine bir yolda rastlarsanız, onu yolun dar yerine sıkıştırın.[155]
Bu hadisin sırrı şudur: Rasûlullah'm (s.a.) gerçekleştirmek üzere gönderilmiş olduğu maslahatlardan biri, İslâm milletinin yüceliğine dikkatleri çekmek, onları en üstün ve ulu ümmet haline getirmektir. Bu ise, ancak onların diğer ümmetlere karşı üstünlüklerinin olmasıyla gerçekleşebilir.[156]
Selâmı Uzatmanın Sevabı:
Rasûlullah (s.a.), selâm verirken "es-Selâmu aleykum" diyen kimseye on sevap; buna "ve rahmetullah" sözcüğünü ekleyene yirmi sevap; buna "ve berekâtuh" sözcüğünü ekleyene otuz sevap; "ve mağfiretuhu" sözcüğünü de ekleyene kırk sevap olduğunu beyan buyurmuş ve lâfız arttıkça faziletin de artmış olacağını ifade etmiştir.[157]
Bu faziletin sırrı ve dayanağı şudur: Selâmı uzatmak; güler yüz gösterilmesi, kaynaşmanın sağlanması, sevişmenin hasıl olması, dua ve zikirde bulunulması ve işin Allah'a havale edilmesi gibi, onun meşruiyet amacını gerçekleştirmede daha etkin olur. Bu ise sevabı artırır.[158]
Selâm Kifâî Bir Görevdir:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir cemaate uğranılması halinde içlerinden birinin selâm vermesi hepsi için yeterlidir. Oturanlardan birinin selâmı alması da diğerleri için yeterlidir. [159]
Çünkü cemaat, birlik oluşturması bakımından tek kişi gibi sayılır. Onlardan birinin selâm vermesi tedirginliği giderir ve birbirlerine karşı ülfet duymaları için yeterli olur.[160]
Veda Selâmı:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Biriniz bir meclise vardığı zaman selâm versin. Oturması gerekirse otursun. Sonra kalktığı zaman yine selâm versin. Birincisi, sonuncusundan daha evlâ değildir.[161]
Veda selâmının şu gibi faydaları vardır:
i. Orayı terketme, onlardan hoşlanmayarak ayrılma anlamı taşımaz.
ii. Bir ihtiyacını gidermek için kalktığı ve geri döneceği şeklinde bir anlamayı önler.
iii. Onunla konuşması ya da başka bir iş yapması gereken biri varsa, ayrılmasından haberdar olacağı için, onunla olan ihtiyacını görme fırsatı bulur.
iv. Ayrılması sıvışma kabilinden olmaz.[162]
Merhabalaşmak:
Musâfaha yapmak, gelene merhaba demek, yoldan geleni kucaklamak ve benzeri davranışlar, daha bir ilgi ve
sevgi belirtisi olur, karşıdakine ülfet telkin eder, onun yalnızlığını giderir, ilgisiz kalmadığını gösterir. Bu itibarla bu gibi davranışlar teşvik edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"İki müslüman karşılaştığında, Allah'a hamdederek musâfaha ederler, istiğfar ederlerse, günahları affolunur.[163]
Çünkü müslümanların birbirlerine güleryüz göstermeleri, birbirlerini sevmeleri, birbirlerine iltifat etmeleri, aralarında Allah'ın adım her vesile ile anmaları, âlemlerin Rabbi yüce Allah'ı hoşnut ve razı eder.[164]
Karşılama İçin Ayağa Kalkmak:
Kıyam etme hakkında hadisler farklılık arzetmektedir. Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Adamın huzurunda divan durması, kimi sevindirirse, o, ateşteki yerine hazırlansın![165]
"Acemlerin birbirlerini tazim ederek kıyam ettikleri gibi, siz de öyle ayağa kalkmayın![166]
Sa'd'ın fr.a.) hakemliği hadisesinde ise, "Büyüğünüze ayağa kalkın![167] buyurmuştur.
Hz. Fâtıma (r.a.), babası Rasûlullah'ın (s.a.) yanına girdiğinde, RasûluUah (s.a.) hemen ayağa kalkar, elini tutar, onu öper ve yanına oturturdu. Kendisi onun yanına girdiğinde de hemen Hz. Fâtıma ayağa kalkar, elini tutar, onu Öper ve yanına oturturdu.
Bence bu hadisler arasında gerçekte bir ihtilâf yoktur. Çünkü emir ve yasağa mihver teşkil eden manalar farklıdır. Zira Acem âdeti, hizmetçilerin efendilerinin Önünde, halkın da hükümdarlarının Önünde kıyam etmesi şeklindeydi. Bu, onların tazim anlayışla-rındaki aşırılıktan ileri geliyordu ve neredeyse şirk anlamı taşıyordu. Bu yüzden böyle bir davranışta bulunulması yasaklandı. Hadiste geçen "Acemlerin birbirlerini tazim ederek kıyam ettikleri gibi" ifadesi de bu manaya işarette bulunmaktadır.
"Adamın huzurunda divan durması, kimi sevindirirse" ifadesinden maksat, hizmet için el pençe divan durma halidir. Ama böyle olmaz da, el pençe divan durmaksızın ona ikram etmiş olmak, hatırını almak, gönlünü hoşnut etmek, tedirginliğini atmasını sağlamak için ayağa kalkarsa, o zaman bunda bir sakınca yoktur. Çünkü böyle bir ayağa kalkmanın şirkle herhangi bir ilgisi yoktur.[168]
Karşılaşma Anında Eğilmek:
Rasûlullah'a (s.a.) şöyle soruldu:
'Ta Rasûlallah! Bizden bir adam, kardeşiyle karşılaştığında, onun için eğilir mi?" RasûluUah (s.a.), buna hayır cevabı verdi.[169]
Sebep, bunun namazdaki rükûyu andırır olmasıdır ve bu haliyle selâm secdesi mesabesinde olmaktadır.[170]
Girme Ve İzin İsteme Âdabı:
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde düşünüp anlarsınız.[171]
"Ey mü'minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından Önce, Öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin alsınlar. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için, ne de onlar için bir sakınca yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz, işte Allah âyetleri size böyle açıklar. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükler) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler.[172]
İzin isteme, kişinin insanların ansızın avret yerlerine vakıf olmalarının, onların görülmesini istemedikleri şeylere bakılmasının hoş olmaması sebebiyle meşru kılınmıştır. RasûluUah (s.a.) bir hadislerinde buna işarette bulunmuş ve, "izin isteme, ancak gözden dolayıdır.[173] buyurmuştur. Dolayısıyla izin isteme şeklinin insandan insana farklı olması tabiîdir.
İzin konusunda insanları şöyle bir ayırıma tutmak mümkündür:
i. Tamamen yabancı olup, aralarında geldisi gittisi olmayan kimseler. Bunlar, ancak açıktan izin istedikten ve karşı tarafın da açıkça izin verdiğini ifade etmesinden sonra içeri girebileceklerdir. Bunun içindir ki RasûluUah (s.a.), izin almadan içeri giren Amir oğullarından olan Kelde b. el-Hanbel'e, "Dön ve 'es-Selâmu aley-kum, girebilir miyim?' de!" buyurmuş, böylece izni nasıl alması gerektiğim ona öğretmiştir.[174]
Yine RasûluUah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"İzin istemek üç keredir. Sana izin verilirse ne âlâ, yoksa dönüver!'[175]
ii. Mahrem olmayan hür olan, ancak aralarında geldisi gittisi bulunan, yakınlık olan kimseler. Bunların izin almaları, birinci gruptan olanlara nisbetle biraz daha hafiftir. Bu yüzdendir ki Rasûlullah (s.a.), Abdullah b. Mes'ûd'a (r.a.) şöyle buyurmuştur:
"Senin benim yanıma girmek için iznin, perdenin kaldırılması ve benim fısıltımı işitmendir. Bu tâ seni yasaklayıncaya kadar böyle gidecektir.[176]
iii. Kendilerinden kaçınmaya gerek olmayan çocuklar ve köleler: Bunlann izin istemesi, ancak âdeten soyunma halinde bulunan vakitler dışında gerekmemektedir. Allah Teâlâ'nın özellikle bu üç vakti tahsis etmesi, bu üç vaktin çocukların ve kölelerin girip çıkma zamanlan oluşandandır; meselâ gece yansı ise böyle değildir.
Rasûlullah (s.a.), bir kimsenin başka bir kimseye haberci göndermesinin izin olduğunu beyan etmiştir.[177] Çünkü kendisine haberci gönderdiği için onun girmesine karşı hazırlıklı olacaktır.[178]
İzin İsteme Şekli:
Rasûlullah (s.a.), bir kimsenin evinin kapısına geldiği zaman yüzü doğrusu kapıyı karşısına almaz, kapının sağ ya da sol tarafına yanaşır ve, "es-Selâmu aleykum, es-Selâmu aleykum!" derdi.[179]
Çünkü o zamanlar, evlerin kapılannda perde (siper) yoktu.[180]
2. Oturma, Uyuma, Yolculuk vb. Adabı;
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir adam, bir adamı yerinden kaldırıp, sonra oraya oturmasın! Lâkin aralanın, genişleyin!'[181]
Çünkü böyle bir davranış, kibirden ve kendini beğenmeden kaynaklanır. Böyle bir muameleye muhatap olan kişi ise, kendisine bunu reva görene karşı kin ve öfke ile dolar.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse oturduğu yerden kalkar da, sonra oraya dönerse, o kimse o yerde daha çok hak sahibidir.[182]
Her kim, mubah olan mescid, ribât ya da ev gibi bir yere önceden vanr ve oturursa, bu önceliği sebebiyle oraya hakkı taalluk eder. Dolayısıyla ihtiyacı kalmayıncaya kadar, kimse tarafından rahatsız edilemez. Aynen ölü arazinin ihyası konusunda olduğu gibi ki daha önce geçmişti.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir kimsenin, iki kişinin arasını izinleri olmadıkça ayırıp aralarına oturması helâl olmaz.[183]
O iki kimse, gizli konuşmak, bir sır paylaşmak için yan yana oturmuş olabilirler. Bu durumda aralanna girmek, onların şevklerini kırar, onları rahatsız eder. Belki o iki kişi, birbiriyle ünsiyet peyda eden iki kişidir ve aralannm açılması halinde yalnızlık hissedebilirler. Bu yüzden böyle bir davranış yasaklanmıştır.[184]
Yatma Âdabı:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Biriniz sırt üstü uzanıp da ayak ayak üstüne atmasın![185]
Eskiden insanlar izâr kuşanırlardı. İzâr giyildiğinde, ayaklardan birinin diğerinin üstüne atılması halinde, muhtemelen avret yeri açılır. Şayet alttan don giyiyorsa, yahut avret yerinin açılması endişesi bulunmuyorsa, o takdirde böyle bir istirahat şeklinde bir sakınca yoktur.
Karnı üzerine yatan biri hakkında ise şöyle buyurmuştur:
"Bu, Allah Teâlâ'nın buğuz ettiği bir yatış şeklidir.[186]
Çünkü bu, iyi görülmeyen, çirkin bir yatış şeklidir.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim, siperi bulunmayan bir dam üzerinde gecelerse, o zimmetten uzak olmuştur.[187]
Zira böyle bir durumda olan kimse, kendisini helâka maruz bırakmış, kendi kendim tehlikeye atmış olur. Oysa ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın![188]
Halka Ortasına Oturma:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Halkanın ortasına oturan kimse, Muhammed'in (s.a.) dili üzere lânetlenmiştir.[189]
Bunun, insanları, kendisiyle dalga geçmeleri için başında toplayan kimse hakkında olduğunu söylemişlerdir. Bu, şeytan işlerinden biridir. Şöyle anlamak da mümkündür: Bu, kişinin halkanın ortasına girip, insanlardan bir kısmını önüne, diğer kısmını arkasına alması ve bu yüzden onların kalplerinin kırılmasına sebep olmasıdır. [190]
Yolda Yürüme Âdabı:
Yolda, kadınlarla erkekler karışmıştı. Rasûlullah (s.a.) kadınlara şöyle buyurdu:
"Geri durun! Çünkü siz yolun ortasından gitme durumunda değilsiniz. Sizin yolun kenarından gitmeniz gerekir.[191] Bunun üzerine kadınlar, duvara yaşpışırcasına kenardan giderlerdi.
Rasûlullah (s.a.), bir erkeğin, iki kadın arasında yürümesini yasaklamıştır.[192]
Bu yasak, erkeğin mahrem olmayan bir kadına dokunması, ya da ona bakması endişesindendir.[193]
Aksırana Hayır Dua (Teşmît) Etmek:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Biriniz aksırdığı zaman, el-Hamdu desin. Kardeşi yahut beraberindeki de Yerhamukallahl' desin. Bu kez aksıran, "Yehdîkumullah ve yuslih balekumV desin!" Bir rivayette de şöyledir: "Hamd etmediği zaman ona hayır duada bulunmasın![194]
"Kardeşine üç defa hayır duada bulun; daha fazla aksırırsa o nezledir.[195]
Aksırma anında hamdetmek iki manadan dolayı meşru kılınmıştır:
i. Aksırmak vücudun zinde olduğunu, galîz buharların dimağdan dışarı çıktığını belirtir.
ii. Bu, Hz. Âdem'in sünnetidir. Dolayısıyla bu, peygamberler sünnetine tabi olunduğunun, onların gidişatı üzere olmaya azimli oluşun bir göstergesi olur. Bu yüzden aksırana mukabil hayır duada bulunmak gerekli ve İslâmlık haklarından biri olmuştur. Hayır duaya bilmukabele dua etmek ise, iyiliğe iyilikle karşılık vermek ilkesinin bir gereğidir.[196]
Esnemek:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Esnemek, ancak şeytandandır. Bu itibarla biriniz, esnemesi geldiği zaman mümkün mertebe onu geri çevirmeye çalışsın. Sizden biriniz esnediği zaman şeytan güler.[197]
Esnemek, insan bedeninin tembelliğinden ve usangaçhktan kaynaklanır. Şeytan, böyle bir anda fırsat bulur. Kişi ağzını açıp da "Hâaah!" diye ses çıkardığında şeytan ona güler; çünkü bu, hiç de hoş görülmeyen bir görüntüdür.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sizden biriniz esnerken, elini ağzına koysun. Yoksa ağzına şeytan girer. [198]
Şeytan, bir sinek ya da haşeratı harekete geçirir ve kişinin açık ağzına sokar. Bazen bu yüzden yüz sinirleri gerilebilir ki, biz bunu gördük.[199]
Yolculuk Âdabı:Gece Vakti Yalnız Yola Çıkmak:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Eğer insanlar, yalnızlıkta bulunan ve benim bilmekte olduğum şeyleri bilselerdi, hiçbir süvari yalnız başına gece vakti yola çıkmazdı. [200]
Bu hadisiyle Rasûlullah (s.a.), kişinin kendisini, zaruret olmadıkça tehlikeli durumlara atmasının, gözü kara hareket etmesinin mekruh olduğunu belirtmek istemiştir. Zübeyr'i (r.a.) yalnız başına gözcülük yapması için göndermesi ise, bir zarurete dayalı olmuştu.[201]
Yolculuk Esnasında Köpek Ve Çan Bulundurma:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Melekler, beraberinde köpek ve çan bulunan yolculara eşlik etmez.[202]
"Çan, şeytan düdükleridir.[203]
Sert madenî ses, şeytan ve avanelerine uygun düşer; ancak melekler, yaratılışlarından kaynaklanan bir sebepten dolayı ondan hoşlanmazlar.[204]
Yola Çıkma Ve Dönme Âdabı:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Yolda verimli yerlerden geçerken develere o yerde nasiplerini verin! Çorak yerde yolculuk yaparsanız, oradan hızlı geçin! Geceleyin mola verirseniz yoldan sakının. Çünkü yol, geceleyin hayvanların güzergâhı, haşerâtın sığınağıdır.[205]
Yolculuk, azaptan bir parçadır. Sizden birinizi, uykusundan, yemesinden ve içmesinden alıkoyar. Biriniz hacetini isteği doğrultusunda gördü mü hemen bir an evvel evine dönsün![206]
Rasûlullah (s.a.), fazla önemsiz şeylerin peşine düşülerek, bu yüzden yolculuk süresinin uzatılmasını hoş karşılamamıştır.
Dönüş için de şöyle buyurmuştur:
"Birinizin gurbeti uzadığı zaman, ailesinin yanma geceleyin dönmesin![207]
İnsan, çoğu kez toz toprak içinde ve darma dağınık bir vaziyette olma yüzünden tabiî olarak nefret duyabilir. Dolayısıyla bu durum, ağızlarının tadının bozulmasına sebep olabilir. [208]
Güzel İsim Ve Lâkaplar Seçmek:
İnsanlar arasında gerekli olan âdâbdan bir diğeri konuşma, (isimlendirme) vb. gibi konularla ilgilidir. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününde Allah katında en çirkin isim, 'Meliku'l-emlâk' diye isimlendirilen kişinin ismidir.[209]
"Allah'tan başka melik yoktur.[210]
Ebu'l-Hakem şeklinde künye verilmesi hakkında da şöyle buyurmuştur:
"Hakem, ancak Allah'tır ve hüküm yalnızca O'na aittir.[211]
Rasûlullah (s.a.), bu yasaklamaları, tazimde gösterilen aşırılık yüzünden ve bunun neredeyse şirke varan bir mahiyet arzet-mesinden dolayı yapmıştır.
İsimlendirme hakkında da şöyle buyurmuştur:
"Çocuğuna Rabâh, Yesâr, Necîh (ya da Eflah) ve Nâfî' adı koyma! Çünkü sen 'Orada mı o?' dersin, o orada olmaz da 'Hayır der.[212]
Câbir (r.a.), şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.), Ya'lâ, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi' ve benzeri isimlerin verilmesini yasaklamak istemişti. Zamanla onun bu konuda ses çıkarmadığını gördüm. Sonra da vefat etti ve böyle bir yasaklamada bulunmamıştı.[213]
Bu yasağın sebebi, bu tür isimlerin konuşma esnasında hoş olmayan manaların anlaşılmasına zemin hazırlar olmasıdır. Bu itibarla bunlar "Ecda' = burnu kesik" gibi isimlere benzer. Rasûlullah (s.a.), "Ecda', şeytandır.[214]buyurmuştur.
İki hadis arasını şöyle telif edebiliriz: Rasûlullah (s.a.), yasaklama üzerinde kararlı olmamış, teyit yoluna gitmemiştir. Aksine bunu, bir tür meşveret mahiyetinde yasaklamıştır. Yahut yasak alâmetleri ortaya çıkmış ve bu yüzden yasaklamıştı. Râvî, Rasû-lullah'ın (s.a.) bunu içtihadı bir tasarruf olarak yasakladığını söylemiştir. Hadislerin farklılık arzetmesi halinde, ziyadeyi ezberlemiş olan, onu ezberlememiş olana karşı hüccet sayılır.
Kanaatimce bu izah, sahabenin uygulamasına daha uygun düşmektedir. Çünkü onlar, bu isimleri ad olarak kullanagelmişlerdir.[215]
Rasûlullah'ın (S.A.) Künyesini İsim Olarak Kullanmamak;
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"İsmimi ad olarak verin, künyemi ise kullanmayın! Çünkü ben Kasım kılındım; aranızda taksim yaparım.[216]
Şayet bir kimse Rasûlullah'ın (s.a.) adıyla isimlendirilecek olsaydı, bu hükümlerin karışmasına mahal olacak ve onların nisbe-tinde tedlise zemin hazırlayacaktı. "Ebu'l-Kâsım şöyle dedi" denildiği zaman, emredenin bizzat Rasûlullah (s.a.) olduğu anlaşılacaktı; belki de hakikatte başkası olacaktı.
Hem insanlara ismiyle sövülmekte, lakabıyla hakaret edilmekte idi. Hal böyle iken, insanlar Rasûlullah'ın (s.a.) adıyla isimlendirilecek olsaydı, o zaman bu hiç de hoş olmayacak sonuçlar doğurabilecekti.
Bu sakınca, isimden daha çok künyenin kullanılması durumunda söz konusudur. Şöyle ki:
i. İnsanlar, şer'an Rasûlullah'ı (s.a.) adıyla çağırmaktan me-nedilmişlerdi ve âdeten de insanlar adlarıyla değil künyeleriyle ça-ğınl m aktaydı. Müslümanlar Hz. Peygamber'e (s.a.), "Yâ Rasûlullah!" diye, zimmîler de "Ya Eba'I-Kâsım!" diye hitap ederlerdi.
ii. Araplar, isimleri kullanırken ne saygı, ne de hakaret kastı bulundururlardı. Künyelerin kulanımı ise böyle değildi. Künyeleri kullanırken ya saygı gösterme, ya da hakaret etme kasdı bulundururlardı; Ebu'l-Hakem ve Ebu'1-Cehl künyelerinde olduğu gibi.
Rasûlullah'ın (s.a.), "Ebu'l-Kâsım" diye künyelenmesinin sebebi, onun taksimci oluşundandır. Hal böyle iken başkasının da aynı künye ile isimlendirilmesi, o kişiyle Rasûlullah'ın (s.a.) eşit kılınması anlamına gelir.
Rasûlullah (s.a.), Hz. Ali'ye (r.a.), ölümünden sonra olmak kaydıyla oğluna, adını ve künyesini vermesine müsaade etmiştir. Çünkü vefatıyla karıştırma durumu ortadan kalkmış ve onun yaşadığı dönemin son bulmasıyla da tedlîse mahal kalmamıştır.[217]
Köle Ve Cariyelere Hitap Şekli:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sakın biriniz kulum, kölem (abdı ve emetî) demesin! Hepiniz ve hepinizin kadınları Allah'ın kullarıdır. Lâkin oğlu/n, kızım, delikanlım, hanım kızım... (gulâmî, câriyetî, fetâye, fetâtî) desin![218]
Konuşurken aşırılığa kaçmak ve insanları küçümsemek, insanın kendisini beğenmesi ve kibirli olmasından kaynaklanır. Bu, insanların kalplerini kıran bir davranıştır. İlâhî kitaplarda yaratıcı ile insanlar arasındaki ilişki kulluk ve Rablik şeklinde ifade edildiği için, aynı tabirleri insanın diğer insanlar için kullanması edepsizlik olur.[219]
Üzüme Kerm" Denilmemesi:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Üzüme kerm demeyin! Lâkin ıneb ve hable deyin!'[220]
"Vay dehrin musibetine! demeyin. Çünkü dehr Allah'tır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Ademoğlu bana eza veriyor; dehre sövüyor. Dehr, benim; Her şey benim elimdedir, geceyi gündüzü ben çeviririm.[221]
Allah Teâlâ, içkiyi haram kılıp onun kötü bir şey olduğuna hükmedince, bu durum, onu terviç edecek, dikkatleri onun üzerine çekecek, onun güzel bir şey olduğunu çağırıştıracak her türlü şeyin yasaklanmasını gerektirmiştir. Üzüm, içkinin hammaddesi ve esasıdır. Araplar çoğu kez ona cömertliğin kızı anlamında "bint kerm" derler ve böylece onu tervice çalışırlardı.
Cahiliye döneminde insanlar, olayları dehre (zamana) nisbet ederlerdi.[222]Bu bir tür şirktir. Muhtemelen dehrden de onu evirip çevireni kastediyorlardı. Öfkeleri, -her ne kadar adreste hata etmiş olsalar bile Allah'a yönelik bulunuyordu. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.) bu tür ifadeleri de yasakladı.[223]
Nefsim Habis Oldu Dememek:
Rasûlullah fs.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sakın biriniz, 'Nefsim pis oldu' demesin! Lâkin 'Nefsim kötüleşti' desin![224]
Hadis metninde geçen "hubus" sözcüğü, ilâhî kitaplarda .iç kötülüğü, huy çirkinliği anlamında kullanıldığından şeytanî bir haleti çağrıştırmaktadır. Bu yüzden aynı anlamda olan, fakat böyle bir mana çağrıştırmayan "lagıse" kelimesinin kullanılmasını is-I temiştir.
Rasûlullah (s.a.), "Ze'amû" ifadesi hakkında, "Kişinin ne kötü bineğidir (yalan kılıfidir).[225] buyurmuştur[226]
"Allah dilerse ve falan dilerse demeyin; evel Allah, sonra falan dilerse deyin![227]
Allah'ın adıyla falanca şahsın adının aynı derecede anılması, onların mertebece de aynı olduğu anlamını çağrıştırır. Böyle bir ifadenin mutlak kullanılması ise edebe ters düşer.[228]
Ağzı Eğerek, Dil Kırarak Konuşmak:
Ağzı eğerek, dil kırarak, edebiyat yaparak, konuşmak, şiire düşkünlük göstermek, çok şaka yapmak, geç vakitlere kadar sohbet ile zamanı geçirmek ve benzeri davranışlar, kişiyi dünya ve âhiret işlerinden alıkoyan eğlence yollarından biridir. İnsanlann birbirine hava atmasına, gösterişte bulunmasına götüren ve Acem gidişatından olan bu tür davranışları Rasûlullah (s.a.) hoş görmemiş ve bunlarda mevcut bulunan âfetlere dikkat çekmiştir. İlk bakışta aralarında fark yok gibi gözükse bile, hakikatte böyle bir sonuca götürmeyecek olanlarına ise ruhsat vermiştir. Bu meyanda şöyle buyurmuştur: Taşkınlar helak olmuştur." Rasûlullah (s.a.), bunu üç kere tekrarlamıştır.[229] "Utanmak ve ifadey-i meramda bulunamamak imandan iki şube; hayasızlık ve dilbazlık da nifaktan iki şubedir.[230]
Rasûlullah (s.a.), bu hadisiyle hayasızlığı, sözde aşırılığa kaçmayı, tabiî hali bırakıp tekellüfe girmeyi terketmeyi istemiştir.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününde sizin bana en sevimli ve yakın olanınız, huyca en güzel olanlannızdır. Bana en sevimsiz ve en uzak olanınız ise huyca kötü, çok konuşan, dil kıran ve böbürlenenlerinizdir.[231]
"Şüphesiz ben, konuşurken kısa konuşmakla emrolundum. Özlü konuşmak, en hayırlısıdır.[232]
Şiir:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sizden birinizin içinin irin ile dolması, şiir ile dolmasından daha hayırlıdır.[233]
Şâir Hassan için ise, "Şüphesiz Rühu'l-kuds, Allah ve Rasûlünü savunduğun sürece, sana destek vermektedir. buyurmuştur.[234]
"Mü'min kılıcıyla, diliyle cihad eder. Canım elinde olana yemin ederim ki, (müşrikleri hiciv için) söylediğiniz şiirler, ok atmak gibi etkin olmuştur. [235]
Dilin Korunması:
"İhsan" bahsinde, dilin âfetleri konusunda temel teşkil eden şeyler üzerinde dururken, dilin korunması ile ilgili hadislerin anlaşılmasını sağlayacak esasları belirtmiştik. Bu meyanda Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim, Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa ya hayır konuşsun, ya da sussun![236]
"Müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak ise küfürdür.[237]
Gıybet:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Gıybet nedir bilir misiniz? Kardeşini, hoşlanmadığı bir şeyle anmandır. Söylediğin şayet onda varsa, onu gıybet ettin demektir. Eğer onda yoksa, ona bühtan etmiş olursun,[238]
Âlimler, haram olan gıybetten şu altı durumu istisna etmişlerdir:
1. Zulme maruz olma hali. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan başka.[239]
Buna göre, bir haksızlığa uğrayan kimse, zulmü defetmek için kendisine o haksızlığı yapan kişinin arkasından konuşabilir.
2. Bir kötülüğü değiştirmek, isyan halinde bulunanı doğruya iletmek için yardım isteme hali. Zeyd b. Erkam'm, münafıkların başı Abdullah b. Übeyy'in sözünü; İbn Mes'ûd'un, Huneyn ganimetleri hakkındaki Ensâr'ın sözünü Rasûlullah'a (s.a.) iletmesi gibi.
3. Fetva isteme hali. Hind'in, "Şüphesiz Ebû Süfyan cimri bir adamdır..." şeklindeki sözü gibi.
4. Müslümanların uyarılması. İnsanların uyarılması için şerli bir insanın aleyhinde konuşmak da gıybet sayılmamaktadır. Rasûlullah'm (s.a.), yanına girmek için izin isteyen biri hakkında, "Ona izin verin. Bu aşiretin oğlu ne fenadır!" buyurması gibi.[240] Rasûlullah'ın (s.a.), kusurlu olanların kusurunu ortaya koyması, evlilik konusunda kendisine danışan bir kadına, "Muaviye züğürdün biridir, Ebû Cehm ise omuzundan sopayı indirmez.[241] buyurması da bu kısma örnektir.
5. Aşikâre fasıklık yapmaktan kaçındırma hali. Meselâ Rasû-lullah'ın (s.a.), "Falan ve falanın, bizim işimizden bir şey anlayabileceklerini sanmam." demesi gibi.
6. Bir kimseyi kör, topal gibi sıfatlarıyla tarif etme hali. Alimler, muteber bir maslahata dayanması ve başka türlü de o maslahatın gerçekleşmemesi halinde yalan söylemenin de caiz olacağını söylemişlerdir. Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Yalancı, insanların arasını bulan; hayır söyleyip, hayır götüren kimse değildir. [242]
Nezir Ve Yemin Bahisleri:
Kısaca söylemek gerekirse, Arap Acem bütün insanlar, yeri geldiği zaman yemin de ederler, nezir de. Bu itibarla onlardan da söz etmemiz gerekecektir.
Nezir, ne imanın ne de iyiliklerin esası olan şeylerdendir. Ancak insan, nezir yaparak bir şeyi kendisi üzerine vacip kılar ve buna Allah'ın adını da katarsa, Allah'ın adını verdiği o konuda artık ihmal göstermemeli ve o şeyi yapmalıdır. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Nezir, kaderden hiçbir şeyi değiştirmez; onunla sadece cimrinin elinden mal çıkarılır.[243]
Yani şöyle: İnsan musibetlerle kuşatıldığı zaman bir şeyler infakta bulunmak ister. Allah Teâlâ, kendisini o sıkıntıdan kurtardığı zaman, sanki kendisine hiçbir şey isabet etmemiş gibi hareket eder. Bu durumda kendi üstüne vacip kıldığı şeyi yerine getirmesini sağlayacak, azmini ve niyetini teyid edecek (keffâret gibi) bir şeyin olması gerekli olacaktır.[244]
Yemin Dört Çeşittir:
Dört çeşit yemin vardır:
1.Yemin-İ münakide: Yeminin, geleceğe yönelik ve olması mümkün olan bir şey üzerine, kalbinden gelen bir azimle yapılması halidir. Şu âyet bu tür yeminler hakkındadır:
"Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tuter.[245]
2.Yemîn-İ lağv: Kişinin yemin kastı olmaksızın "Evet vallahi "Hayır vallahi" deyivermesi, yahut bir şey hakkındaki bilgisine dayanarak yeminde bulunması, ancak o konudaki bilgisinin yanlış olması halidir.
"Allah Teâlâ, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz,[246] âyeti de bu tür yeminler hakkındadır.
3.Yemîn-i gâmûs: Müslüman birine ait bir hakkı koparmak için yalan yere, bile bile yapılan yemindir. Bu tür yeminler, büyük günahlardan olmaktadır.[247]
4. İmkânsız bir şeyi yapmaya yönelik yemin: Dünkü orucu tutmak, iki zıddı bir araya getirmek gibi aklen; ölüyü diriltmek, nesneleri başka bir şeye çevirmek gibi âdeten imkânsız olan bir şey üzerine yapılan yemin gibi.
Hakkında nass bulunmayan bu iki tür yemin hakkında keffâret bulunup bulunmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir.[248]
Allah'tan Başkası Adına Yemin:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Babalarınıza yemin etmeyin. Her kim yemin edecekse Allah adına yemin etsin, ya da sussun![249]
"Her kim Allah'tan başkası adına yemin ederse, o şirke düşmüş olur.[250]
Bir şeyin adına yemin etmek, ancak onun, kalbinde büyük bir yeri olması, isminden bereket umması, hakkında ihmal gösterdiği ve adım anmadığı zaman günahkâr olacağı inancına sahip olması halinde söz konusu olabilir. Bu ise şirktir.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sizden kim yemin eder ve yemininde 'hat ve Uzzâ hakkı için' derse, hemen 'Lâ ilahe illallah' desin. Her kim arkadaşına, 'Gel seninle kumar oynayalım' derse, hemen sadaka versin![251]
Dil, kalbin tercümanıdır ve onun öncüsüdür. Kalbin olgunlaşmasının yolu, dile hakim olmadan geçer.[252]
Zararı Olan Bir Şeye Yemin Edilmesi Halinde Keffâret Verilip, Yeminin Bozulması:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bir şeye yemin ettiğinde, aksini daha hayırlı görürsen, yeminin keffâretini ver ve daha hayırlı olanı işle.[253]
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Allah katında, sizden birinizin yeminine riayet ile ailesinin yanına girmesi, Allah'ın üzerine farz kılmış olduğu keffâreti ödemiş olmasından daha günahtır.[254]
Bazen insan bir şeye yemin eder ve bu yüzden hem kendisim hem de etrafındaki insanları sıkıntıya sokar. Böyle bir durumun herhangi bir yararı yoktur. Bu gibi hallerde kişi, keffâret ödeyerek yeminini bozar. Keffâretin meşru kılınması, kişinin içinde hissedeceği duyguları bastırması, içini kemiren düşünceleri sona erdirmesi içindir.[255]
Yeminde Önemli Olan Karşıdakinin Anlayışıdır:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Yeminin, arkadaşın seni ne üzere tasdik etti ise ona göredir.[256]
Kişi bazen, müslüman kardeşinin hakkım koparmak için hile yoluna baş vurarak, karşısındakini aldatacak şekilde tevilli yemin edebilir ve meselâ: "Vallahi, elimde senin malından hiçbir şey yoktur" der ve bununla da o anda bizzat elinde bir şeyin olmadığım kasteder, ama karşısındaki eli altında ve tasarrufunda bir malı olmadığı şeklinde anlar. Bu bir zulümdür.[257]
Yeminde İstisna:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim yemin eder ve 'inşâallah' derse, yemininde yalancı olmaz.[258]
Çünkü yeminde, Allah'ın meşîetine talikte bulunulması halinde, yemin için şart olan kalbin niyeti ve azmi tahakkuk etmiş olmaz. Keffâretteki mana da budur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
"Allah Teâlâ, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle âzâd etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun.[259]
Daha önce keffâretin neden gerekli olduğu üzerinde durmuştuk. Oraya bakınız.[260]
Nezrin (Adak) Kısımları:
Nezrin çeşitli kısımları vardır:
1. Mubah olan bir şeyi nezretmek: Bu tür nezirler hakkında Rasûlullah (s.a.), vacip olmaksızın, "Nezrini yerine getir!" buyurmuştur.[261] Nitekim Ebû İsrail hadisinde birazdan gelecektir.
2. Tâat olan bir şeyi, belli bir yerde ve belli bir şekil üzere nezretmek: Bununla ilgili olarak Ebû İsrail olayı mevcuttur. Bu zat, ayakta durmak, oturmamak, gölgelenmemek, konuşmamak ve oruç tutmak üzere nezirde bulunmuştu. Rasûlullah (s.a.) onun bu halini öğrenince şöyle emretmiştir: "Ona emredin; konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın![262]
Birisi de, Cahiliye döneminde puta tapma ayinlerinin ve dinî şölenlerin yapılmadığı bir yer olan Buvâne'de bir deve kesmeyi nezretmişti. Rasûlullah (s.a.) ona, "Nezrini yerine getir!" buyurmuştur.[263]
3. Günah olan bir şeyi nezretmek: Bu konuda ise Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim bir masiyet işlemek üzere nezirde bulunursa, onun keffâreti yemin keffârretidir.[264]
4. İmkânsız olan bir şeyi nezretmek: Bu konuda da Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Kim, gücü yetmeyeceği bir şeyi nezrederse, onun keffâreti yemin keffâretidir. [265]
Bu konuda esas şudur: Kefîâret, günahı ortadan kaldırmak ve kalbi tedirgin eden, içi tırmalayan düşüncelere son vermek için meşru kılınmıştır. Her kim, bir tâat işlemeyi nezretmişse, onu yapmalıdır. Her kim de başka bir şeyi nezretmişse ve o şeyi yapmadığı için de kalbinde bir huzursuzluk hissediyorsa ona keffâret vermesi gerekir.
Allah'u a'lem![266]
ÇEŞİTLİ KOKULAR
Allah'a sonsuz hamdü senalar olsn ki, bu kitapta yazmayı düşündüğümüz ve kendi kendimize söz verdiğimiz şeyleri tamamlamış bulunuyoruz. Elbette ki bizim anlattıklarımız, kalbimizde gizli bulunan şeriatın esrarıyla ilgili her şeyi yansıtmış değildir. Zira her vakit, kalp gizli bulunan sırları dışa vurmaya müsaade etmez, her zaman için dil kalbin gizliliklerini açığa vuramaz. Her söz halka indirgenmez, mukaddime yapılmaksızın her şeyin söylenmesi hoş olmaz. Allah Teâlâ'mn bizim kalbimizde topladığı şeyler, Ra-sûlullah'ın (s.a.) kalbine indirmiş olduğu şeylerin tümünden de ibaret değildir. Kur'an'ın iniş, vahyin doğuş yeri olan peygamberle, ümmetinden olan sıradan bir kimsenin durumu nasıl bir olabilir ki? O nerede, biz nerede! Allah Teâlâ'mn Rasûlünün kalbinde toplamış olduğu şeyler de, nitekim bizzat kendi ilâhî katında mevcut bulunan ilâhî hüküm, hikmet ve sırların hepsinden ibaret değildir. Bunu en güzel şekilde Hz. Musa'ya (s.a.) söylediği şu sözüyle Hızır (s.a.) ifade etmiştir:
"Benim ilmimle senin ilmin, ilâhî ilimden ancak şu serçenin denizden azalttığı kadar azaltmıştır.[267]
İşte bu sebeple, serî hükümlerde gözetilen ilâhî maksatların Öneminin büyüklüğü ve bu ilmin uçsuz bucaksız bir deniz gibi olduğu çok iyi bilinmeli, bu konuda söylenenlerin tümünün, konunun hakkım gerçekten ödemekten çok uzak, onun durumunu hakiki bir şekilde ortaya koyma konusunda yetersiz olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ne var ki bir şey tamamen elde edilemiyor diye tümden de terkedilmemelidir.
Şimdi biz biraz da -derine dalmamak kaydıyla- siyer, fiten ve menâkıb üzerinde durmak istiyoruz. Yardımcımız ve bizi muvaffak kılacak olan Allah'tır; dönülecek ve varılacak yer, erinde sonunda sadece O'dur.[268]
SİYER: HZ. PEYGAMBERİN (S.A.)HAYATI
Rasûlullah'ın (s.a.) Nesebi;
Peygamberimiz Hz. Muhammed; Kusayy oğlu Abdimenâf oğlu Hâşim oğlu Muttalip oğlu Abdullah'ın oğludur. Nesep bakımından en üstün, şecaat bakımından en güçlü, en cömert, dil bakımından en fasih, kalp bakımından en temiz olan Araplar içerisinde yetişmiştir. Diğer peygamberler de aynı şekilde hep kendi kavimleri içerisinden gönderilmiştir. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi maden madendir. İyi huylar, babadan oğula tevarüs edilerek gelir ve peygamberliğe ancak ahlâk bakımından üstün olan kimseler lâyık olurlar.
Allah Teâlâ, peygamberleri göndermekle hakkı izhar eylemek, onlar vasıtasıyla hak yoldan sapmış ümmetleri doğru yola getirmek ve onları Önderler kılmak murad etmiştir. Bu amacı gerçekleştirmeye en lâyık olanlar ise, nesepçe yüksek mevkiye sahip olanlardır. Lütuf ise Allah'ın emrinde gözetilmiş bulunur. Nitekim şu âyet bu manayı ifade eder:
"Allah, peygamberlik (görevini) kime vereceğini daha iyi bilir.[269]
Rasûlullah'ın (s.a.) Şemaili:
Rasûlullah (s.a.), hem yaratılış hem de huy bakımından itidal üzere idi. Ne uzun ne de kısa idi; orta boylu idi. Saçları ne çok kıvırcık ne de düzdü; orta halli idi. Şişman ve çok yuvarlak yüzlü değildi. Yüzü az yuvarlaktı, büyükçe başlı ve sık sakallı idi. Elleri ve ayakları iriydi. Kızıla çalan beyaz tenli idi. Uzuvları iri idi. Güçlü bir kavraması vardı ve Üstün bir iktidara sahipti. Lehçe bakımından insanların en doğrusu, tabiat bakımından en yumuşağı idi. Onu ilk gören heybete kapılır, onunla beraber olan onu hemen severdi. Üstün kişiliğine rağmen son derece tevazu sahibi idi, ailesine ve hizmetinde bulunanlara karşı son derece müşfikti. Enes (r.a.) kendisine on sene hizmet etmiş, bu süre içerisinde onun bir kez olsun "öf!" dediğini işitmemiş; yaptığı bir şeye "Bunu niçin yaptın?", yapmadığı bir şeye de "Bunu niçin yapmadın?" dediğini duymamıştı. Şayet Medine halkı cariyelerinden biri onun elinden tutsa da bir yere götürmek istese, onun istediği yere giderdi.
Ailesinin hizmetinde idi, kötü sözlü, lânetçi değildi, küfür bilmezdi.
Bizzat pabuçlarını tamir eder, elbisesini diker, koyun sağardı. Bununla birlikte üstün bir kararlılığa sahipti, hiç bir şeyin altında kalmaz, hiçbir maslahatı kaçırmazdı.
İnsanların en cömerdi, sıkıntılara karşı en sabırlısı idi. İnsanlara son derece merhametli ve müşfikti. Allah yolunda cihâd şeklinde olmadıkça hiçbir kimseye ne elinden ne dilinden bir kötülük dokunmuştu.
Ev İşlerinin düzene konulması, ashabının işlerinin yoluna sokulması ve şehrin idaresi konulanna tamamen kendisini verir ve her şeyin kadrini bilirdi.[270]
Duası Ve Zikri:
Devamlı âlem-i melekût üzerinde düşünür, kendisini Allah'ın I zikrine verirdi. Onun bu durumu dilinden dökülürdü. Tüm davranışları gaybî teyide mazhardı, kutlu bir hali vardı, duası müste-cabtı, kendisine Hazîre-i kuds'e ait ilimler açılır, dualarının kabul görmesi, geleceğe ait haberler vermesi, elini kattığı şeye bereket inmesi gibi yönlerden kendisinden mucizeler sadır olurdu.
Diğer peygamberler de aynı sıfat üzere yaratılmışlardı ve Allah Teâlâ'nın onların fıtratlarına koymuş oldukları özelliğe doğru insiyak halinde hareket ederlerdi.
Hz. İbrahim, onu duasında anmış, şanının pek yüce olacağım müjdelemişti.[271] Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve diğer peygamberler (s.a.) de onu müjdelemişlerdi.[272]
Doğumuyla İlgili Mucizeler:
Annesi, sanki bir nurun kendisinden çıktığını ve yeryüzünü aydınlattığını görmüş ve bunu kutlu bir çocuğun dünyaya geleceği ve onun dininin yeryüzünün tümünü aydınlatacağı şeklinde yormuştu. Cinler, kâhinler ve müneccimler onun doğumunu ve şanının yüceliğini söylemişlerdi. Kisrânın sarayında şerefelerin çökmesi gibi bazı fevkalâde olaylar onun şerefini göstermiş, peygamberlik belirtileri onu çepeçevre kuşatmıştı. Nitekim Roma imparatoru Herakl bunu bildirmişti. Doğumu ve emzirilmesi anında olağanüstü bereketler görmüşlerdi. Melekler inmiş, kalbini yarmışlar ve onu iman ve hikmetle doldurmuşlardı. Bu âlem-i misâl ve âlem-i şühûd arası bir hal üzere olmuştu. Bu yüzden kalbinin yarılması onu helak eden bir şey olmamış, dikiş izi ise kalmıştı. Misâl alemiyle şühûd âleminin birbirine girdiği her durum da aynı şekil de olmuştur. [273]
Şam Seferi:
Ebû Talip onu beraberinde Şam'a götürmüştü. Rahip Bahîra onu görür görmez, -onda mevcut gördüğü alâmetlere binaen- hemen onun peygamber olduğunu tanıdı. Delikanlı olunca melekler gayıptan kendisine seslenirler ve surete girerek görünürlerdi. [274]
Evlenmesi:
Allah Teâlâ, Hz. Hatice'yi ona rağbet ettirmek ve yardımcı olmasını sağlamak suretiyle onun ihtiyaçlarını karşılamıştı. Hz. Hatice, Kureyş'in varlıklı kadınlarındandı. Allah, kulunu sevdi mi, kulları arasında onun işlerini böyle yoluna koyardı.
Kabe'nin tamiri esnasında, Arap âdeti üzere izarını (eteğini) omuzu üzerine atmıştı. Avret yeri açılır açılmaz düşüp bayıldı. Baygınlığı esnasında avret yerini açması kendisine yasaklandı. Bu peygamberliğin bir şubesi olmaktadır ve nefis hakkında bir tür muahaze sayılmaktadır.[275]
Hıra'da Halvet:
Sonra kendisine halvet sevdirilmiştir. Geceler boyunca Hı-ra'da uzlete çekilir, sonra ailesi yanına döner ve tekrar orada kalmak üzere azık alırdı. Böylece dünyadan uzlet etmiş, Allah Teâlâ'nın kendisini yaratmış olduğu fıtrî hale yönelmişti.
Kendisine inen vahiy ilk zamanlarda salih rüya şeklinde olmuştu. Gördüğü her rüya, gün aydınlığı gibi ortaya çıkardı. Bu da peygamberlikten bir şube olmaktadır. [276]
Vahyin İnişi:
Sonra Hıra mağarasında iken kendisine Hak (Cibrîl/vahiy) geldi. Bunun behîmî gücün, melekî güce galebesinden kaynaklanan bir düş olabileceğinden korktu. Hz. Hatice, onu Varaka'ya götürdü. Varaka, gördüğü şeyin Hz. Musa'ya inen Nâmûs (vahiy, şeriat) olduğunu söyledi. Sonra bir süre vahiy kesildi. Bu normaldi; çünkü insanoğlu iki yöne sahipti:
i. Beşerî yönü,
ii. Melekî yönü. Zulmetten nura çıkma esnasında, Allah işini tamamlayıncaya kadar birçok çarpışmalar ve çatışmalar olur.
Bazen meleği gökle yer arasında oturur halde görür, bazen Harem'de ayakta durur halde, etek kemeri Ka'be'ye ulaşır şekilde ya da benzeri şekillerde görürdü. Bunun sırrı şudur: Melekût âlemi sakinleri, peygamberliğe namzet nefislere karşı ayrı bir özen gösterirler ve her ne vakit onların kontrolünden çıkacak olsa, derhal durumun gerektirdiği şekilde onun üzerine melekî bir şimşek çakar. Bu aynen halkın nefislerinin rüyada bazı şeylere muttali olması gibidir.[277]
Vahyin İniş Şekli:
Kendisine vahyin nasıl geldiği soruldu. O şöyle cevap verdi: "Bazen bana çıngırak sesi gibi gelir. Bu benim için en şiddetli olanıdır. Sonra açılırım ve vahyi bellemiş olurum. Bazen de adam suretinde bir melek gelir ve benimle konuşur, ben de onun söylediğini bellerim.[278]
Çıngırak sesi şeklinde gelmesinin esası şudur: Duyular, güçlü bir etki ile karşılaştıklarında şok olurlar ve meselâ görme duyusu gücünü kaybederek kırmızı, san, yeşil gibi renkler görür; duyma duyusu gücünü kaybeder ve tınlama, çınlama, mırıldanma gibi anlaşılmaz sesler duyar. Eser tamam olduğu zaman ilim hasıl olur.
Temessül ise, misâl alemiyle şühûd âlemine ait bazı hükümlerin bir araya geldiği yerlerde olur. Bu yüzden meleği herkes değil sadece bir kısmı görürdü.[279]
Davetin Gizlice Başlaması:
Sonra çağrıya başlaması emredildi, önceleri gizlice davete başladı ve bunun üzerine Hz. Hatice, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk, Bilâl ve benzerleri (r.anhum) iman ettiler.
Sonra kendisine "Emrolunduğun şeyi açıkla![280]fermanı geldi ve "En yakın akrabalarını uyar![281] denildi.[282]
Aşikâre Davet:
Bunun üzerine açıktan çağrıda bulunmaya ve şirk çeşitlerinin iptaline çalışmaya başladı. İnsanlar derhal hamiyete geldiler ve ona dilleriyle, elleriyle eza vermeye başladılar; namazda iken üzerine deve döl esininin atılması, boğulmak istenmesi gibi. O, bütün bunlara karşı sabır ve metanet gösterdi; mü'minleri sonuçta zaferle müjdeliyor, kâfirleri ise yenilgi ile korkutuyordu. Nitekim bu meyanda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktaydı:
"O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.[283]
"Onlar derme çatma hiziplerden müteşekkil bir ordudur ki, işte şurada bozguna uğratılmışlardır.[284]
Kâfirler zamanla baskıyı artırdılar ve müslümanlara ve onlara destek veren Hâşim oğullarıyla Muttalip oğullarına işkenceler yapmaya başladılar. Bu sırada Habeşistan'a hicret etmekle emro-lundular ve orada büyük genişlikten (fetihten) Önce- bir tür rahatlık gördüler.[285]
Hüzün Yılı:
Aynı yılda Rasûlullah'm (s.a.) eşi Hz. Hatice ve amcası Ebû Talib öldü. Ebû Tâlib'in Ölümüyle Hâşim oğulları hamilerini kaybetmişti. Rasûlullah (s.a.) bundan büyük korku duydu ve dininin ikbalinin hicret etmesinde olduğu düşüncesi kalbine icmali bir şekilde doğmuştu. Düşünmek ve kafa yormak suretiyle çözümün bu yolda olduğunu gördü ve bunun için Taife, Hecer'e, Yemâme'ye ve gidilebilecek her bir yere gitmeyi düşündü.
Acele davrandı ve hemen Taife gitti, orada çok sıkıntılar çekti. Sonra Kinâne oğullarına gitti ve onlardan sevinebileceği bir ilgi göremedi. Bunun üzerine Zem'a'nın himayesinde tekrar Mekke'ye döndü. Bu olay üzerine şu âyet indi:
"Biz senden önce hiçbir rasûl ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder.[286]
Rasûlullah'ın (s.a.) temennisi, kendiliğinden düşündüğü doğrultuda başarıya erişmesiydi. Şeytanın ilkâsı ise, Rasûlullah'ın (s.a.), Allah'ın muradı hilafına hareket etmesidir. Allah Teâlâ'nın onun katacağı şeyi iptali (nesh) ise, işin hakikatini ona açması ve murad-ı ilâhî dışında olan şeyleri peygamberinin kalbinden izale etmesidir.[287]
Isrâ Ve Mirâc:
Rasûlullah (s.a.) geceleyin Mescid-i Aksâ'ya yürütüldü, sonra oradan Sidre-yi müntehâ'ya ve oradan da Allah'ın dilediği yerlere götürüldü.
Bütün bunlar uyanık halde ve cesediyle olmuştu; ancak bu âlem-İ misâl ile âlem-i şühûd arasında berzah olan, yani her iki âlemin de hükümlerinin cereyan ettiği bir mekanda olmuştu. Bunun sonucu olarak da cesed üzerinde rûh hükümleri zahir olmuş, ruh ve ruhî manalar da cesedlere bürünmüş, temessül etmişti. Bu itibarla bu olayda, her vakıanın bir tabiri vardır Hazkîl, Mûsâ ve daha başka peygamberler (s.a.) için de bu tür olaylar zahir olmuştur. Aynı şekilde bu ümmetin velîleri için de benzeri olaylar vuku bulmuştur. Böylece onların Allah katındaki üstün yerlerinin, rüyadaki halleri gibi olması amaçlanmıştır.
Allah'u a'lem! [288] .
Göğsünün Yarılması:
Göğsünün yarılması, iman ve hikmetle doldurulmasının hakikati, melekî nurların galebesi, tabiat ateşinin söndürülmesi, yapısının Hazîre-i kuds'ten üzerine inecek olan feyizleri kabule hazır hale getirilmesidir.[289]
Burak'a Binmesi:
Burak'a binmesinin hakikati ise, nefs-i natıkasının, hayvanı kemâl hali olan neşeme üzerine hakim olmasıdır. Nasıl ki nefs-i natıkasına ait özellikler, hayvanı nefsi üzerine hâkim olmuş ve onu egemenliği altına almışsa,
Mescid-i Aksâ'ya yürütülmesi (isrâ), oranın Allah'ın nişanelerinin zuhur ettiği bir yer, Mele-i âlâ sâkinlerinin himmetlerinin taalluk ettiği, peygamberlerin bakışlarının odak noktası olduğu bir mekan olmasındandır. Bu haliyle orası melekût âlemine açılan bir pencere mahiyetindedir.[290]
Peygamberlerle Buluşması:
Peygamberlerle buluşması ve aralarında birbirlerine karşı öğünmenin cereyan etmesi ise, Hazîre-i kuds ile olan ilişkileri açısından bir araya gelmeleri ve her birinin kendisine ait kemal özelliklerinin ortaya çıkmasıdır.[291]
Göklere Çıkması:
Bir biri ardınca göklere çıkması ise, mertebe üstü mertebe aşmak suretiyle Rahman'a yaklaşmak, göklerin tedvirine müvekkel meleklerin ve onlar arasına katılmış bulunan üstün insanların hallerine vakıf olmak, Allah Teâlâ'nın onlara vahyettiği ilâhî tedbire ve Mele-i a'lâ'da meydana gelen tartışmaya şahit olmaktır.
Hz. Musa'nın ağlaması haset değildir. Genel dua etme imkânını kaybetmesi, elde edemediği bir kemâl halinin bulunması ve buna da kendisinin sebep olması sebebiyle bir tür misaldir. [292]
Sidretu'l-Müntehâ Ve Diğer Görülen Şeyler:
Sidretu'l-müntehâ, kevn (kâinat) ağacıdır. Kevn âleminin, bir biri üzere düzenlenmesi, tek bir tedbîr içinde toplanması, ağacın gıdalanma, büyüme ve benzeri hususiyetlerde bir elde toplanması gibidir. Kevn âleminin, ağaç olarak temessül etmesi ve bir canlı olarak temessül etmemesi şunun içindir: Küllî, icmâlî, siyâsete benzer olan tedbîr, canlının özelliklerindendir. Bu itibarla ona en çok benzeyen, canlı değil ağaçtır. Çünkü canlıda tafsîlî kuvveler vardır; ondaki irade ise tabiat insiyaklarından (sünen) daha açıktır (?).
Sidre-i müntehânin dibinden çıkan nehirler ise, âlem-i şühûda muvazi olarak melekût âlemine doğru taşan rahmetin, hayatın ve büyütme işinin (inmâ) sembolüdür. Bu yüzdendir ki âlem-i şehâdette faydalı olan bazı şeylerin orada da bulunması taayyün etmiştir; Nü ve Fırat gibi.
Onu bürüyen nurlara gelince, bunlar ilâhî tedellîler (sarkma), rahmânî tedbirlerdir; âlem-i şehâdetin onu almaya istidatlı olması halinde ortaya çıkar ve gözükür.
Beyt-i ma'mûr'un hakikati, ilâhî bir tecellîden ibaret olup, insanların yaptıkları secdeler, niyazlar oraya doğru ağar. İnsanların kıble edindikleri Ka'be ve Beyt-i Makdis'in tam hizasında semâda bir ev olarak temessül eder.
Sonra Rasûlullah'a (s.a.) biri süt, diğeri şarap dolu iki kâse sunuldu; Rasûlullah (s.a.) sütü tercih etti. Bunun üzerine Cibrîl (s.a.), fıtrî olanını seçtiğini, şayet şarap dolu kâseyi alsaydı, ümmetinin behemehal sapıtmış olacağını söyledi. Rasûlullah (s.a.), ümmetinin özelliklerini kendisinde topluyor ve onların ortaya çıkışlarının menşei oluyordu. Süt; onların fıtrî olanı seçmesini, şarap ise dünyaya rağbeti temsil ediyordu.
Mecazî bir ifadeyle beş vakit namazla emrolundu; çünkü aslında sevap itibariyle elli vakit namaz sevabı verilecekti. Allah Teâlâ, muradını tedrîcî olarak açıkladı ki, dinde zorluğun kaldırılmış olduğu bilinsin, nimetin kâmil olduğu anlaşılsın. Bu mana, Hz. Musa'ya müsteniden temessül etmiştir; çünkü o, ümmeti için uğraşan peygamberlerin başında gelmekte ve ümmet siyasetini en iyi bilmekteydi.[293]
Akabe Bey'ati Ve Medine'ye Hicret:
Rasûlullah (s.a.), Arap kabilelerinden bu işin sahiplenilme si için yardım talebinde bulunmaya devam ettiği bir sırada Ensâr, bu çağrıya cevap verdi; birinci ve ikinci olmak üzere Akabe'de Rasûlullah'a (s.a.) bey'at etti. Böylece İslâm, Medine'de her eve girmiş oldu.
Allah Teâlâ, peygamberine, dininin yücelmesinin, Medine'ye hicret etmesine bağlı olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine müslü-manlar Medine'ye hicret etmeye azmettiler. Bu Kureyş'in öfke ve kinini iyice artırdı ve Rasûlullah'ı (s.a.) öldürmek, tutup bağlamak yahut yurdundan çıkarmak gibi tuzaklar kurmaya başladılar.[294]
Bütün bunlara rağmen onun Allah katında sevgili ve kutlu olduğu, onlara galebe çalacağına hükmolunmuş olduğu ortaya çıktı. Hicret esnasında o ve Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) mağaraya girdiklerinde Hz. Ebû Bekir'i haşerat sokmuştu; Rasûlullah (s.a.) ona hayır dua buyurdu ve anında iyileşti.
Kâfirler gelip tam mağaranın girişi önünde durmuşlardı; Allah Teâlâ onların gözlerini kör eyledi de onları oradan savdı. Sura-ka b. Mâlik atıyla arkalarından tam yetişmişti ki, atı karnına kadar katı bir yerde toprağa saplandı; Allah'ın lütfuyla yer yarılmış atı içine saplanmıştı. Böylece onun üstesinden gelmeyi bizzat Allah kendi üzerine almıştı. Ümmü Ma'bed'in çadırına uğradıklarında, sağmal olmayan bir koyun onlara süt vermişti. [295]
Abdullah B. Selâm'ın Müsi Uman Olması:
Medine'ye teşrif buyurduklarında yahudî âlimlerinden Abdullah b. Selâm kendisine geldi ve ona ancak bir peygamberin bilebileceği üç soru sordu: 1. Kıyametin ilk alâmeti nedir? 2. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yemek nedir? 3. Çocuk niye anne ya da babasına çeker? Rasûluîlah (s.a.) şöyle cevap verdi:
"Kıyamet alâmetlerinin ilki, insanları doğudan batıya toplayacak bir ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yemek, balık ciğerinin fazlasıdır. Erkeğin suyu kadının suyundan önce gelirse çocuk babaya; kadının suyu daha önce gelirse çocuk anaya çeker.[296]
Bunun üzerine Abdullah b. Selâm müslüman oldu. Onun müslüman oluşu, yahudî hahamlarını susturmuş, çaresiz hale sokmuştu.[297]
Medine Dönemi Faaliyetleri:
Sonra Rasûlullah (s.a.) yahudîlerle anlaşma yaptı ve böylece onların şerlerinden emin olmak istedi. Hemen mescid inşasına başladı. Müslümanlara namazı ve vakitlerini Öğretti. Namaz vaktinin nasıl duyurulacağı konusunda ashabıyla istişarede bulundu. Danışma toplantısından dağılmdığında Abdullah b. Zeyd el-Ensârfye rüyasında ezan gösterilmişti. Her ne kadar sefir Abdullah ise de gaybî feyize mazhar olan her zaman için Rasûlullah (s.a.) idi. Onun onayı ile ezan meşru kılınmış ve insanlar camiye, cemaate çağırılmaya başlanmıştı.
Rasûlullah (s.a.), mü'minleri cemaate ve cumaya teşvik etti, oruç tutmalarını ve zekât vermelerini emretti. Onlara dinî yükümlülüklerin sınırlarını öğretti. İnsanları açıktan İslâm'a davete başlamış ve inanan herkesi hicret etmeye teşvik etmişti. Çünkü Medine dışında kalan her yer, o zamanlar küfür yurdu idi ve oldukları yerlerde İslâm'ı yaşamaları mümkün değildi.
Müslümanları Medine'de toplayan Rasûlullah (s.a.), onlar arasında güçlü kardeşlik bağlan tesis etti; imkânlarım, mekanlarını paylaşıyorlardı, hatta Öyle ki bunlar birbirlerine varis bile oluyorlardı. Böylece tek bir vücut halini almışlar, düşmanlarına karşı kendilerini koruyacak ve cihad edebilecek duruma gelmişlerdi. Daha önceleri, insanlar ancak kabile birliği yoluyla dayanışma içine girerlerdi. İslâm, onlara yeni bir kardeşlik kavramı öğretmişti.
Bu halleriyle artık cihada hazır hale gelmişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, peygamberine düşmanlarıyla cihâda başlamasını ve onlara karşı her tür fırsatı kollamasını emir buyurdu.
Bedir savaşı sırasında su başında değillerdi. Allah Teâlâ, onlar için yağmur yağdırdı ve su kuyularını doldurdu. İnsanlarla, kervanın peşine mi düşmek, yoksa Mekke'den yola çıkmış olan düşman ordusunu mu karşılamak istedikleri konusunda istişarede bulundu. Onlar da kendi reyleri doğrultusunda görüş bildirdiler. Bunun üzerine Kureyş ordusunu karşılamaya karar verdiler. Rasûlullah düşman ordusunun çokluğunu görünce Allah'a niyaz eyledi. Allah ona zaferin müslümanlar lehine olacağını müjdeledi ve kâfirlerin geberecekleri yerleri kendisine vahyetti.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), elini şuraya, buraya koyarak "Şurası falanın düşeceği yerdir, şurası filanın düşeceği yerdir..." demeye başladı. Müşriklerden hiçbiri Rasûlullah'm (s.a.) elini koyduğu yerin ötesine geçmedi.[298] O gün, muvahhidlerin kalplerini tespit, kâfirlerin kalplerine ise korku salmak için imdada gelen melekler de gözükmüştü. Büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu sayede Allah Teâlâ, onları zengin kılmış, doyurmuştu; şirkin ipini kesmiş ve Kureyş'in uluları teker teker temizlenmişti. Bu yüzden bu savaşa "furkân=z ayırıcı" denilmiştir.
Müslümanlar, esir edilen kâfirleri fidye alıp salıvermek meylinde idiler. Oysa ki Allah, onların öldürülmesini ve böylece küfrün kökünün kazınmasını arzu buyuruyordu. Bu yüzden azara maruz kaldılar; ancak sonunda affolundular.[299]
Yahudilerin Medine'den Sürülmesi;
Zamanla Allah Teâlâ, yahudîlerin Medine'den sürülmesini gerektirecek fırsatlar hazırladı. Merkez durumunda olan Medine'de Allah'ın dininden başka hiçbir şey olmamalıydı. Yahudiler, müslümanlarla iç içeydiler; fakat bir türlü güven vermiyorlardı. Verdikleri söze hıyanete kalkıştılar. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), Nadîr oğullarını ve Kaynukâ' oğullarını sürdü, Ka'b. el-Eşrefi öldürttü. Allah Teâlâ, onların kalplerine korku saldı ve Rasûlul-lah'm zafer vaad ettiği ve kalplerini teşvik ettiği İslâm askerlerinin karşısına çıkamadılar. Böylece Allah Teâlâ, onların mal ve mülklerim peygamberine ihsan eyledi. Bu müslümanların ilk kez etrafa açılması oluyordu.
Hicaz taciri Ebû Râfi', müslümanlara eza veriyordu. Rasûlullah (s.a.) ona Abdullah b. Atîk'i gönderdi. Allah, onun öldürülmesini ona müyesser kıldı. Evinden çıktığında, bacağı kırıldı. Rasûlullah (s.a.) ona, "Bacağını uzat!" dedi ve eliyle mesnetti. Sanki hiçbir şikayeti yokmuş gibi iyileşiverdi.[300]
Müslümanlara Uhud Dersi;
Uhud gününde müslümanların yenilgisi için semavî sebepler bir araya gelmişti. İşte tam bu esnada Allah'ın rahmeti pek çok yönden ortaya çıkmış ve olayı, dinleri konusunda ibret alacakları bir hadise haline çevirmiştir. Zira bu yenilginin sebebi Rasûlul-lah'a (s.a.) muhalefetten başka bir şey değildi. O, vadinin okçular tarafından tutulmasını ve emri gelmedikçe orayı asla terketmeme-lerini emretmişti. Allah Teâlâ, peygamberine yenilgiyi icmâlî bir surette bildirmiş, ona savaşı, kırılan bir kılıç ve boğazlanan bir sığır şeklinde göstermişti. Bunlar, yenilgi ve ashabın şehit edilmesinin remzi idi. Allah Teâlâ, bu savaşı Tâlût'un nehri gibi, ihlâs sahiplerini, öyle olmayanlardan ayırmak için bir vasıta kılmıştı. Böylece hiçbir kimse, olması gereken dışında davranmayacak, kendi başlarına buyruk hareket etmeyeceklerdi. Kısaca bu müslümanlar için iyi bir ders olmuştu.[301]
Medine Döneminde Olan Diğer Bazı Olaylar
Âsim ve arkadaşları şehit edildiği zaman, cesetlerini arı sarmış ve onları düşmanların tecavüzlerinden korumuştu. Böylece düşman, cesetlere müsle yapma arzusuna ulaşamamıştı.
Bi'r-i Maûne faciasında Kur'ân bilginlerinin (kurrâ) şehit edilmesi üzerine Rasûlullah (s.a.), namazlarında onları katledenlere lanet okumaya başlamıştı. Bu acelecilikte bir tür beşer zaafı vardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onu uyardı ve her işinin Allah için, Allah yolunda ve Allah'ın arzusu doğrultusunda olmasını istedi. Hatta bir ara, "Kalpleri müsterih olsun diye kavmimize ulaştırın ki, biz Rabbimize kavuştuk; O bizden razı oldu, biz de O'ndan razıyız!" anlamındaki sözleri Kur'ân'da da yer aldı ve sonra neshedildi.[302]
Hendek (Ahzab) Savaşı:
Kureyş ve civar kavimler, her bir yandan Medine'yi sarınca, Rasûlullah (s.a.) Medine'nin etrafına hendek kazmış ve bu esnada' Allah'ın rahmeti çok çeşitli şekillerde kendisini göstermişti. Allah, onların desiselerini bozmuş ve müslümanlara hiçbir zarar veremeden dağılmak zorunda kalmışlardı. Bu esnada birçok fevkalâdelikler ortaya çıkmıştı.
Câbir'in (r.a.) yemeği bereketlenmiş ve bir sâ' arpa ile bir küçük kuzudan yapılan yemek bin kadar kişiyi doyurmuştu.
Hendek kazımı sırasında, çıkan bir kayaya Rasûlullah (s.a.) balyozla vurunca çakan kıvılcımlar arasında Kisrâ'nm ve Bizans'ın sarayları gözükmüş ve Rasûlullah (s.a.), onların bütün mülklerinin fetholunacağını müjdelemişti.
Karanlık bir gecede çıkan korkunç bir rüzgar kâfirlerin kalbine büyük bir korku salmıştı. Bunun sonucunda da dağılmışlar ve yenilmişlerdi.
Savaşın hemen akabinde ihanet içerisinde olan Kureyza oğulları kuşatılmış ve Sa'd'in (r.a.) hakemliğine razı olarak kalelerinden inmek zorunda kalmışlardı. Sa'd, onların savaşçılarının öldürülmesine ve zürriyetlerinin esir edilmesine hükmetti. Bu hükmüyle o, hakka isabet etmişti.
Rasûlullah'ın (s.a.) Zeyneb'e (r.a.) karşı tabiî bir meyli vardı. Allah Teâlâ, ona bu imkânı tanıdı. Hem bunda dinî bir maslahat da bulunuyordu. Evlatlıkların eşlerinin kişiye helâl olduğu hükmü öğretilmiş olacaktı. Bunun üzerine kocası Zeyneb'i boşamış ve bizzat Allah, onu peygamberine nikahlamıştı.[303]
Çeşitli Dua Ve Mucizeleri:
Cuma günü hutbe irad «derken bedevinin biri kalkmış ve: "Ya Rasûlallah! Mallar helak oldu; çoluk çocuk acından ölür hale geldi." demişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), Allah'tan yağmur istedi. Gökte en ufak bir bulut parçası yoktu. Elini daha indirme-mişti ki gök hareketlendi, bulutlar peyda oldu ve yağmur yağmaya başladı. Öyle ki zararından korkar oldular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Üzerimize değil, etrafımıza!" demeye başladı ve nereye işaret ettiyse orası açılmaya başladı.[304]
Elini kattığı şeylerde defaatle bereketlenme hasıl olmuştu. Câbir'in (r.a.) harmanı, Ümraü Süleym'in (r.a.) çöreği... vb. gibi.[305]
Benî Mustalik gazvesi sırasında melekler temessül ederek gözükmüş ve düşman korkmuştu.
Bu savaş esnasında Hz. Âişe'ye (r.a.) iftira atılmıştı. Allah Teâlâ'nın rahmeti, onun masum olduğunu beyan etmek suretiyle tecellî etmiş ve böylesi kötü bir iftirayı çıkarıp yayanlara had cezası uygulanmasını emretmiştir.
Güneş tutulması anında hemen Allah'a tazarru ve niyazda bulunmuştur. Çünkü bu, Allah'ın âyetlerinden biri olmaktadır ve böyle anlarda Allah'ın seçkin kullarının kalplerine bir korku sızar. Bu esnada Rasûlullah (s.a.), kendisi ile kıble tarafındaki duvar arasında cennet ve cehennemi görmüştü. Bu, âlem-i misâle ait bir hükmün, belli bir mekanda zuhuru olmaktadır.
Allah Teâlâ, kendisine rüyasında fetih sonrası, başlarım tıraş etmişler, saçlarım kısaltmışlar olarak korkusuzca Mekke'ye girişlerini göstermişti. Bu rüya onların hemen umre için yola çıkmalarına sebep oldu. Ancak henüz vakti değildi. Böylece, Allah Teâlâ, onları pek çok fethin sebebi olan sulhun içine hiç farkında olmadan çekmiş oluyordu.
Bunun bir benzeri de Hz. Âişe'nin (r.a.), Rasûlullah'ın (s.a.) ölümü sırasında Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer'in (r.a.) birbirine ters düşen sözleri hakkındaki ifadesidir. Onların sözleri her iki bakımdan faydalı olmuştur. Allah Teâlâ, Hz. Ömer'in sözüyle münafıkları zararsız hale getirmiş, Hz. Ebû Bekir'in sözüyle de hakkı açıklamıştır. Sonuçta iş, her iki grubun hoşlanmasalar da birleşmesi noktasına varmıştır.
Elinde pek çok âyetler ortaya çıkmıştır. Birinde susamışlardı ve yanlarında bir kapta azıcık sudan başka bir şey yoktu. Rasûlul-lah (s.a.), ellerini kaba koydu. Bunun üzerine parmakları arasından su fışkırmaya başladı.
Hudeybiye suyunu çekmişler ve kuyuda bir damla su bırakmamışlardı. Rasûlullah (s.a.) onun bereketlenmesini istedi; bunun üzerine hem içtiler, hem de kırbalarını doldurdular.
Rıdvan bey'ati, gerçek mü'minlerin ihlâsını ölçmeye yaramıştı. Hemen arkasından Allah, Hayber fethini nasip etti; bu Rasûlul-lah'ın (s.a.) ve müslümanlann cihad için güç kazanacakları mal ve mülke sahip olmalarım sağladı. Böylece, hilâfet nizamı başlamış oluyordu ve Rasûlullah (s.a.) artık, Allah'ın yeryüzündeki halifesi idi.
Yemeğine zehir katmışlardı. Allah Teâlâ, bunu kendisine haber vermişti.
Hayber günü Seleme b. el-Ekva'a (r.a.) bir darbe isabet etmişti. Ona birkaç defa üfledi. Hiçbir şikayeti kalmadı.
Birinde kaza-yı hacet yapmak istemişti. Siper edinecek bir şey bulamadı. İki ağacı çağırdı. Burnundan bağlı develer gibi derhal onun bu çağrısına icabette bulundular. İşini bitirince onları eski yerlerine gönderdi.
Uyku halinde iken kılıcını alıp tepesine dikilen bir düşman askerinin, Allah Teâlâ kalbine korku salmış ve ellerini bağlamıştı.
Daha sonra Allah Teâlâ, peygamberinin kalbine zâlim hükümdarlara lanette bulunmasını, onların saltanatlarına son vermesine, şaşaalarının yıkılmasına çalışmasını vahyetti. Rasûlullah (s.a.), Allah'ın bu doğrultudaki arzusunu yerine getirmek için harekete geçti ve Bizans imparatoruna, İran kisrâsına ve belli başlı hükümdarlara mektuplar yazdı. İran kisrâsı çok büyük edepsizlik etti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) ona beddua etti ve Allah da onun saltanatını param parça eyledi.
Zeyd, Ca'fer ve Abdullah b. Revâha'yı (r.anhum) Mûte'ye göndermişti. Durumları kendisine açılmış ve onların şehadet haberini henüz haberci gelmeden önce ashabına bildirmişti.
Allah Teâlâ, fethi yaklaştıracak sebepler hazırlıyordu. Etraf Arap kabileleri halledilmiş, sıra artık Mekke'ye gelmişti. Tam bu sırada Kureyş ahdi bozmuştu; adeta gözleri kör olmuştu. Hâtıb, Rasûlullah'ın (s.a.) niyetini onlara bildirmek istemiş, Allah onun bu durumunu peygamberine bildirmişti. Sonunda, kâfirler hoşlan-masa da fetih tamamlanmış ve beklemedikleri bir anda İslâm Mekke'ye girmişti.
Huneyn gününde müslümanlarla kâfirler karşılaştığında, kâfirler üstün bir duruma geçmişlerdi. Bu anda Rasûluîlah (s.a.) ve ehl-i beyti tam bir istikamet örneği gösterdi. Rasûlullah (s.a.) bir avuç toprak alarak düşmanın yüzlerine savurdu. Bu son derece müessir oldu. İstisnasız her bir düşmanın gözüne toprak gitti ve arkalarını dönerek kaçmaya başladılar. Sonra Allah Teâlâ, müslümanlann üzerine sekînet (güven) indirdi ve böylece toplandılar ve bütün gayretlerim ortaya koydular. Sonunda zafer kazanıldı. Müslümanlık iddiasında bulunan ve son derece iyi savaşan birinin cehennemlik olduğunu söylemişti. Az daha bazı insanlar bundan kuşku duyacaklardı. Sonra onun kendisini öldürdüğü ortaya çıktı.
Rasûlullah'a (s.a.) sihir (büyü) yapılmıştı. Allah'a, işin iç yüzünü kendisine göstermesi için dua eyledi. Kendisine rüyasında iki adam geldi; sihri ve sihri yapanı bildirdiler.[306]
Zü'1-Huvaysıra kendisine gelmiş ve, "Ya Rasûlallah! Âdil ol!" demişti. Onun ve kavminin hali kendisine gösterilmiş ve onun hakkında şöyle buyurmuştu:
"İnsanların en hayırlı fırkasıyla savaşacaklardır. Alâmetleri siyah bir adam olup, pazusunun biri kadın memesi gibi olacaktır.[307]
Hz. Ali (r.a.) onlarla savaşmış ve bu vasfı onlarda aynen görmüştür.
Ebû Hureyre'nin (r.a.) annesi için hayır dua etmiş ve kadın aynı günde iman etmiştir.
Rasûlullah (s.a.) bir gün şöyle buyurmuştur:
"Sizden hanginiz elbisesini yayacak da benim şu hadisimden bir şeyler alacak. Sonra onu göğsüne toplayacak. Muhakkak o, benden işittiği bir şeyi unutmayacaktır.[308]
Bunun üzerine Ebû Hureyre (r.a.) öyle yapmış ve onun sözlerinden hiçbir şey unutmamıştır.
Cerîr'in (r.a.) göğsüne eliyle vurmuş ve "Allahım! Bunu sabit kıl!" diye dua etmiştir. Ondan sonra Cerîr attan hiç düşmemiştir. Daha önceleri bir türlü atın üzerinde duramazdı.[309]
Adamın biri, onun dininden dönmüştü, yer onu kabul etmedi.
Rasûlullah (s.a.), bir hurma kütüğüne yaslanarak hutbe irad ederdi. Kendisine minber yapılıp da onun üzerine çıkınca, kütüğü bir iniltidir tutmuş, Rasûlullah (s.a.) onu alıp kucaklayıncaya kadar bu hali devam etmiştir.
Çok yavaş bir ata binmişti. "Bu atınızı derya bulduk.[310] buyurdu. Bundan sonra o at ile yarışa girilemez oldu.
Allah, zamanla dinini iyice sağlama aldı, bölük bölük heyetler gelmeye başladı, fetihler peşi peşine devam eyledi. Rasûlullah (s.a.), kabilelere devlet memurları gönderdi, ülkelere kadılar tayin eyledi ve böylece hilâfet tamamlanmış oldu. İşte böyle bir durumda Allah Teâlâ, onun kalbine Tebük'e çıkmasını vahyetti. Böylece güç ve kudreti Bizans'a duyurulmuş olacak, o beldelerde bulunan halk İslâm'a boyun eğecekti. Bu gazve çok sıcak ve kıtlık olan bir mevsimde gerçekleşmişti. Allah Teâlâ, bu sayede gerçek mü'minlerle münafıkların arasım ayırmış oldu.
Rasûlullah (s.a.), Vâdi'l-Kurâ'da bir kadının bahçesine uğramıştı. Çıkacak ürünü hem kendisi hem de ashabı tahmin etmişlerdi. Sonuç, aynen Rasûlullah'ın (s.a.) tahmini şeklinde gerçekleşmişti.
Hicr[311] ülkesine vardıklarında, lânetli bir bölge olması hasebiyle oradan su içilmesini yasakladı. Bir gece kimsenin çıkmamasını emretti. Buna rağmen bir adam çıktı ve Tayyi' dağlarının rüzgarı adamı savurdu ve öldürdü.
Kendisine ait bir deve kaybolmuştu. Münafıklar, "Eğer peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi!" dediler. Allah Teâlâ, hem münafıkların sözlerini, hem de devesinin yerini kendisine bildirdi.
Tebük seferinden gerçek iman sahibi birkaç kişi de, ihmal yüzünden geri kalmıştı. Yeryüzü, bütün genişliğine rağmen bunlara dar gelmişti. Sonunda Allah Teâlâ, onlan affetti.
Hiç beklemediği bir anda Eyle meliki Halid'e (r.a.) esir düşmüştü.
İslâm güç ve kuvvet kazanıp da insanlar Allah'ın dinine bölük bölük girmeye başlayınca Allah Teâlâ, peygamberine müşriklerle yapılan bütün muahadelerin bozulmasını emir buyurdu. Bu konu hakkında Berâe (ültimatom) sûresi indi.
Necrân hıristiyanlarıyla mübâhele[312] yapmak istedi; ancak onlar yanaşmadılar ve cizye vermeyi kabul ettiler.
Sonra hac yapmak üzere Medine'den ayrıldı. Hac esnasında kendisiyle birlikte yüz yirmi dört bin kişi toplanmıştı. Onlara hac vecibelerinin neler olduğunu ve nasıl ifa edileceğini öğretti. Şirk kalıntılarım ayıkladı.
İrşâd işi artık bitip de ölümü yaklaştığında Allah Teâlâ ona Cibril'i insanların görebileceği bir insan suretinde gönderdi ve Ra-sûlullah'a (s.a.), iman, islâm ve ihsanı, kıyamet alâmetlerini sordurdu. Rasûlullah (s.a.) onun bu sorularını açıkladı, Cibril verilen cevapları tasdik etti. Böylece bunlar, onun getirdiği dinin bir fezlekesi halini almıştı.
Hastalandığı zaman sürekli Refîk-i a'lâ'yı andı ve onlara karşı bir özlem duydu. Bu hal üzere öldü. Onun ölümünden sonra Allah Teâlâ, onun getirdiği dinin işlerini üstlenen üstün yetenekli insanlar çıkardı. Bunlar hiçbir kimsenin kınamasına aldırış etmeden Hak yolunda büyük gayretler gösterdiler; yalancı peygamberlerle savaştılar, Bizans ve Farslara karşı fetih hareketlerini başlattılar. Sonunda Allah'ın dini yeryüzüne yayıldı, Rasûlullah'ın (s.a.) vaadi gerçekleşti.[313]
FİTNELER (FİTEN)
Bil ki: Fitneler kısım kısımdır; Bunları aşağıda gelecek şekilde sıralayacağız:
1. Nefis fitnesi: Kişinin nefsi yüzünden maruz kaldığı fitneler vardır. Bunlar, kalbinin katı olması sebebiyle olur ve bir türlü ibâdetlerden tat, münâcâttan haz alamaz. İnsan şu üç unsurdan mürekkeptir:
i. Kalp: Kalp, Öfke, cesaret, haya, sevgi, korku, kabz (daralma) ve bast (açılma) gibi hallerin doğduğu yerdir.
ii. Akıl: Duyu organları ile algılanabilen bilgilerin mahallidir. Bunlar, tecrübe ve hads (kalbe doğma) gibi yollarla elde edilen bedîhî hükümler, burhan yoluyla ulaşılan nazarî hükümler ile daha çok hamasî olan hatabî hükümlerden ibarettir.
iii. Tabiat (yapı, nefs): İnsanın bünyesinin bekası için zorunlu olan yeme, içme, uyuma, cinsel ilişkide bulunma gibi arzuların kaynaklandığı yerdir.
İ. Kalp: Kalp, ne zaman behîmî hasletlerin galebesi altında kalsa ve bunun sonucu olarak da kabz ve bast hali hayvanların kabz ve bast hali gibi, tabiat ve vehimden kaynaklanan bir vaziyette olsa, o kalp, behîmî bir kalp olur.
Kalbin, uykuda ya da uyanık halde iken şeytanların vesveselerine açık olması, onların telkinlerini kabul etmesi halinde o kalbin sahibi, "insan şeytanı" diye isimlendirilir.
Melekî hasletlerin kalbe galebe çalması halinde, insanî kalpten söz edilir ve artık korkusu, sevgisi ve benzeri halleri, elde etmiş olduğu hak itikatlara olur.
Her ne vakit duruluğu güçlense, nuru artsa ona "ruh" denir ve artık kabz hali yaşamaz; hep bast halinde olur; huzursuzluk duymaz, hep ülfet halinde bulunur. Halleri, nefesler olur ve melekî özellikler -çalışma ile elde edilmiş meziyetler değil- onun için, bir karakter halini alır.
ii. Akıl: Behîmî hasletler her ne zaman akıl üzerine galebe çalacak olsa, akıl cerbeze ve "ehâdîs-i nefs" olur. Bunlar, bazı tabiî dürtülere meyleder. Bunun sonucu olarak eğer aşırı şehvet gücüne sahipse, içinden cima düşüncesini geçirir, açsa türlü türlü yemekleri düşünür vb. Veya şeytanın ilhamlarına açık olur. Bu durumda içinden geçirdiği bu düşünceler (ehâdîs-i nefs), üstün nizamın bozulması, hak itikatlardan şüphe etme doğrultusunda gelişir, ntrat-ı selîme sahiplerinin tiksineceği çirkin hallere meyleder.
Melekî hasletlerin akla kısmen galebe çalması halinde ise, o akıl, akıl olur ve işi, irtifakı ya da ihsânî bilgilerden bedîhî olarak ya da nazar sonucu tasdiki gerekli olanlarını tasdik eder.
Nuru güçlenir, duruluğu artarsa ona artık "sır" denir. Onun işi ise, gayb âleminden rüya, fîrâset, keşf, hatiften ses gelme gibi yollarla feyz halinde inen bilgileri kabul ve tasdik etmektir.
Zaman ve mekândan hâlî soyut şeylere yöneldikçe "hafi" olur.
iii.Tabiat: Tabiat, behîmî hasletlere doğru yuvarlandıkça, "nefs-i emmâre" adını alır.
Durum, behîmîlikle melekîlik arasında gelip gidiyor, bazen bu galip bazen öteki galip geliyorsa, o zaman ona "nefs-i levvâme" denir.
Serî hükümlerle kendisini kayıtlayıp, haddi aşmazsa, ancak şeriata uygun doğrultuda hareket ederse, o zaman "nefs-i mutma-inne" adını alır.
Bu, benim insanda bulunan letâif hakkındaki bildiklerim olmaktadır.
Allah'u alem![314]
2. Aile Fitnesi:
Kişinin ailesine yönelik fitnesi, aile düzeninin bozulmasıdır. Rasûlullah (s.a.) buna şu hadisleriyle işarette bulunmuştur:"Gerçekten İblis tahtını suyun üzerine kurar. Sonra çetelerini gönderir. Bunların ona derece itibariyle en yakın olanı, en büyük fitne çıkaranıdır. Bunlardan biri gelerek, şöyle şöyle yaptım, der. O da: Hiç bir şey yapmamışsın, der. Sonra biri gelerek onu karısıyla birbirinden ayırmadan bırakmadım, der. Bunu kendisine yaklaştırır ve: Sen ne iyisin! der.[315]
3. Şehir Fitnesi:
Öyle bir fitne daha vardır ki, deniz dalgası gibidir. Bu, şehir düzeninin kaybolması, anarşi ve kargaşanın hâkim olması, insanların haksız yere baş olma sevdasına kapılmasıdır. Şu hadis bu manaya işaret etmektedir:
"Şüphesiz Şeytan Arap yarımadasında namaz kılanların kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir. Ancak aralarını bozma ve birbirine düşürme hususunda çalışmaktadır.[316]
4. Din Fitnesi:
Bu, peygamberin (s.a.) ashabından havarilerin ölmesi ve işin ehil olmayanların eline düşmesi, bunun sonucu olarak da ruhbanların, din adamlarının aşırılığa kaçması, hükümdarların, idarecilerin ise ihmal göstermesi; iyiliği emredip kötülüklere karşı tepki göstermemesi ve böylece zamanın tekrar cahiliye dönemi gibi bir hal almasıdır. Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Hiç bir peygamber yoktur ki, onun havarileri ve sünnetine tabi olan, emrine uyan ashabı olmasın. Ne var ki onların ardından, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan bir takım kötü nesiller ortaya çıkar.[317]
5. İnsanlıktan Çıkma Fitnesi:
Bu insanların, insanlıktan ve onun gereklerinden çıkmaları fîtnesidir. Bu zamanda insanların en temiz ve en zahitleri, insan tabiatının gereklerini ıslâh yolunu değil de, ondan tümden soyutlanma yolunu tutarlar, şöyle ya da böyle soyut varlıklara benzemeye ve onlara özlem duymaya çalışırlar. Çoğunluk halk ise, mahza hayvânîlik peşine düşerler. Bu iki uç grubun arasında ise her ikisine de benzemeyen insanlar da olur. [318]
6. Semavî Olaylar Fitnesi:
Bunlar büyük tufanlar gibi toptan helak olma korkusu veren veba, zelzele, yeryüzünü saran yangın vb. gibi olaylardır.[319]
Rasûlullah (S.A.) Fitnelerden Haber Vermiştir:
Rasûlullah (s.a.) fitnelerin çoğunu bildirmiştir. Bu meyanda o şöyle buyurmuştur;
"Sizden öncekilerin yollarına karış karış, arşın arşın mutlaka tabi olacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler, siz de arkalarından gideceksiniz.[320]
"İlk sâlihler sırayla gider ve zamanla arpa ya da hurmanın tortusu gibi geriye kötüler kalır; Allah onlara bir değer vermez."[321]
Rasûlullah (s.a.), peygamberlik döneminden uzaklaşıldıkça, ashabından havarileri bir bir ölüp yok oldukça, iş ehil olmayanların eline düştükçe, nefsânî ve şeytanî dürtülerin hâkim gelip, dini merasime dökme eğiliminin başlayacağını ve bunun herkesi kaplayacak bir fitne olacağını görmüş ve haber vermiştir.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Bu iş, peygamberlik ve rahmet olarak başlamıştır. Sonra hilâfet ve rahmet olur, sonra ısırgan mülk ve saltanata dönüşür, sonra yeryüzünde zorbalık, taşkınlık ve fesat halini alır; ipeği, zinayı, içkiyi helâl kılarlar. Bu şekil üzere mıhlanırlar ve üstün kılınırlar; ta ki Allah'a kavuşuncaya kadar.[322]
Peygamberlik dönemi, Rasûlullah'ın (s.a.) vefatı ile bitmiştir. Kılıç karışmayan hilâfet dönemi Hz. Osman'ın (r.a.) öldürülmesine kadar devam etmiştir. Hilâfet döneminin sonu, Hz. Ali'nin (r.a.) şehit edilmesi ve Hz. Hasan'ın (r.a.) halifelikten devre dışı bırakılması olmuştur. Isırgan mülk ve saltanat dönemi, sahabenin Umeyye oğulları ile mücadele etmesi ve onların büyük zulümlere girişmesidir. Bu, Muâviye'nin işleri düzene koymasına kadar devam etmiştir. Zorbalık, taşkınlık dönemi ise Abbasîler devridir; çünkü onlar hilâfeti Kisrâ ve Bizans töreleri üzere yeniden tesis etmişlerdir.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Fitneler kalplere tıpkı hasır çubukları gibi dal dal arz olunur. Artık onlar hangi kalbe işlerse o kalpte siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp onları kabul etmezse o kalpte de beyaz bir leke meydana gelir. Böylece iki kalbe yerleşirler. Bu kalplerden biri cilalı taş gibi bembeyazdır; ve göklerle yer durdukça ona hiçbir fitne zarar vermez. Ötekine gelince, o alaca siyahtır; tepesi aşağı duran desti gibidir. Ne bir maruf tanır; ne de bir münkeri inkâr eder. Yalnız içine işleyen hevâ ve hevesini bilir.[323]
Nefsânî ve şeytanî vesveseler (hevâcis), kalplerde yer bulur, fasit ameller onları içinde barındırır. Bu durumda hakka teşvik eden, o kötü düşüncelere tepki gösteren kişi, ancak kalbinde sözü edilen fitnelere karşı koyacak bir güç bulunduranlar olacaktır. Fitneler, böylesine hazırlıklı olmayan herkesi saracak ve yakasını bırakmayacaktır.
Şu hadis bu manayı şöyle açıklamaktadır:
Rasûlullah (s.a.) emanetin insanların kalplerinin derinliğine indiğini, sonra Kur'ân inerek ondan ve sünnetten bir şeyler öğrendiklerini anlattı. Sonra da bu emanetin kaldırılmasından bahsetti ve şöyle buyurdu:
"insan uykusunu uyur. Bu esnada emanet kalbinden alınıve-rir de ufacık bir siyah leke halinde eseri kalır. Sonra uykuya dalar. Bu sefer kalbinden emanetin kalan kısmı da alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Hani ayağının üzerine kor yuvarlandığında nasıl kabarcık hasıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! Onun gibi bir şey.[324]
Allah Teâlâ, İslâm dininin ortaya çıkmasını irâde buyurduğunda bunun için bir kavim seçmiş ve onları itaat ve inkıyâd için hazır hale getirmişti. Bunun sonucunda onların bütün düşünceleri, davranışlarının Allah'ın hükmüne uygun olması hakkında idi. Sonra kitap ve sünnette yer alan detaylı hükümler, onlarda mevcut bulunan bu küllî inkıyâd halinin tafsîli oldu.
Zamanla insanların kalplerinde bu hükümlerden gaflet ve onlara karşı ilgisizlik meydana gelir ve giderek azar azar onlar kalpten çıkar. Bunun sonucunda insan çok zarif ve çok akıllı olarak görülebilir; fakat buna rağmen kalbinde ne Allah'ın dinine nisbetle, ne de insanlarla yaptığı muamelelere nisbetle emanetten en ufak bir şey bulunmaz.
Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir: "Ya Rasûlallah!" dedim, "Bu hayırdan sonra, öncesinde olduğu gibi şer bulunur mu?" "Evet!" buyurdu. Ben, "Korunma nedir?" dedim. "Kılıç!" buyurdu. "Kılıçtan sonra da bir şey var mı?" dedim. Şöyle buyurdu: "Evet, halka rağmen emirlik, hıyanet üzere mütâreke (sulh) olur." Sonra ne var?" dedim. "Sonra dalâlet tellalları çıkar. Eğer yeryüzünde sırtına haksız yere had vuran, malını elinden alan da olsa bir halife var.-sa sen ona itaat et. Aksi takdirde ağzına bir ağaç dalı alıp onu ısırarak öl![325]
Kurtuluşun kılıçta olduğu fitne, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde meydana gelen Arap kabilelerinin irtidât etmesi olayıdır. Halka rağmen emirlik, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) zamanlarındaki anlaşmazlıklardır. Hiyânet üzere sulh, Muâviye ile Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan (r.a.) arasında gerçekleşen sulhtur. Dalâlet tellalları, Şam'da Yezîd, Irak'ta Muhtar ve avaneleridir. Abdulme-lik elinde iş düzene girinceye kadar da bu vaziyet devam etmiştir.
Rasûlullah (s.a.) "ahlâs= çullar" fitnesinden de söz etmiştir. Bunun ne olduğunu sorduklarında da şöyle buyurmuştur:
"O, her tarafı sararı kaçış ve yağma fitnesidir. Sonra içe işleyen ve onu alt üst eden fitne (fitnetu's-serrâ) gelir. Onun çıkışı, ehl-i beytimden bir adamın ayakları altıdır; o kendisinin benden olduğu kuruntusundadır; halbuki benden değildir. Benim dostlarım ancak müttakî kimseler olabilir. Sonra insanlar ne istikâmet ne de intizâm sahibi olan bir adam üzerinde anlaşırlar. Sonra 'Düheymâ fitnesi' çıkar; bu, ümmetten bir tokat atmadık hiçbir kimse bırakmaz. Artık bitti dendiği anda devam eder.[326]
Allah'u alem ama Ahlâs fitnesinden maksat Şam halkının Abdullah b. ez-Zübeyr[327] ile Medine'den kaçışından sonra savaşması olabilir. Fitnetu's-serrâ, ya Muhtar es-Sekafî'nın ehl-i beyt'in dâiliğini yaparak galebe çalması ve öldürme ve yağmalamada aşırılığa kaçmasıdır. Bu durumda Rasûlullah'ın (s.a.), "O kendisinin benden olduğu kuruntusundadır" sözünün manası, "ehl-i beyt taraftan ve yardımcılarındandır" demek olur. Üzerinde anlaşılan kimse de Mervân[328] ve oğulları olur. Veyahut maksat ehl-i beytin hilâfeti için çalıştığı kuruntusunda olan Ebû Müslim el-Horasânî'nin[329] Abbasîler adına başlattığı ayaklanmadır. Bu takdirde üzerinde anlaşılan adam da Seffâh[330] olur. Düheymâ fitnesi ise Cengiz'in (Moğolların) İslâm âlemine saldırması ve bütün ülkeyi yağmalamasıdır.[331]
Kıyamet Alâmetleri:
Rasûlullah (s.a.), kıyamet alâmetlerini açıklamıştır. Bunlar genelde sözü edilen fitne türlerinden ibarettir. Bunlar pek çok ve yaygındır. "Telef, vebadandır," derler. Noksanlık, helakin bulunduğu yerden gelir. Bunun izahı uzar.
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki, kıyamet alâmetlerinden bazıları ilmin kaldırılması, cehlin zuhur etmesi, zinanın alıp yürümesi, şarabın içilmesi ve erkeklerin giderek kadınların kalmasıdır. Hatta elli kadına bakacak bir kayyım olacaktır.[332]
Şeriat lisanında "haşr" kelimesinin iki anlamı vardır:
i. İnsanların Şam'a toplanması. Bu, kıyametten önce, yeryüzünde insanlar azaldığında meydana gelecektir. Kimileri birbirine yaklaşmak suretiyle, kimilerini de çıkacak bir ateşin sevketmesiy-le herkes orada toplanacaktır.
ii. Ölümden sonra diriltilme anlamında olan haşr. Daha önce âhiret âlemine ait esrardan söz etmiştik.
Allah'u a'lem![333]
Dört Büyük Fitne:
Rasûlullah'm (s.a.) haber verdiği fitneler dört tanedir:[334]
1. Halka rağmen emirlik fitnesi: Hz. Osman'ın (r.a.) Öldürülmesiyle sahabe -Muâviye'nin düzeni sağlamasına kadar- kendisini bu gibi fitnelerin içinde bulmuştur. Hadiste geçen "Evet, halka rağmen emirlik, hıyanet üzere mütâreke (sulh) olur."ifadesi buna işaret, olmaktadır. Buna tepki gösterilmesi onun kendisinden Önceki halifeler gibi değil de saltanat sahibi hükümdarlar gibi davranır olmasındandır.
2.Ahlâs fitnesi, cehennem kapılarına davette bulunan dâîler fitnesi.Muâviye'nin ölümünden sonra Abudulmelik'in[335] hilâfeti istikrar kazanıncaya kadar bu fitne de aynen yaşanmıştır. İnsanlar, baş olma sevdasıyla ayaklanıp, isyanlar çıkarmışlardır.
3. İçe işleyen, zorbalık, taşkınlık içeren fitne: Bu da Abbâsîlerin Emevîlere karşı başkaldırmaları ve hilâfetin Abbasîler eline geçmesi sırasında yaşanmış ve hilâfet istikrar kazanıncaya kadar devam etmiştir. Bunlar hilâfeti, Acem töreleri üzerine tesis etmişlerdir. Devleti zorbalık ve cebrîlikle kurmuşlardır.
4. Herkese şamar indirecek ve bitti denildiği bir anda devam edecek olan ve sonunda insanları iki gruba ayıracak olan fitne: Bu da, Moğolların istilası ve Abbâsîlerin hilâfetine son vermeleriyle gerçekleşmiştir.
Fitneler hakkında gelen hadislerden çoğu daha önce geçmiş bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"islâm değirmeni, otuz beş ya da otuz altı, ya da otuz yedi yıl döner. Eğer helak edilirlerse, bu (kendilerinden önce) helak olanların yoludur. Şayet dinleri ayakta durursa, onlar için yetmiş yıl durur." Ben (râvî), "Kalandan itibaren mi? Geçenden itibaren mi?" diye sordum.[336] "Geçenden itibaren." buyurdu.[337]
"İslâm değirmeninin dönmesi", İslâm'ın bu ümmet içerisinde hadleri ikâme edilerek, Allah yolunda cihâd faaliyeti sürdürülerek yaşanması demektir. Bu, cihâdın başlangıç anından ve hicretin ilk yıllarından Hz. Osman'ın (r.a.) ölümüne kadar olan zaman için doğrudur. Tereddüt otuz beş mi ya da diğerleri mi olduğundadır. Çünkü Allah Teâlâ, bunu ona icmâlî olarak bildirmiştir.
"Eğer helak edilirlerse" ifadesi, işin zorluğunu beyan içindir. Ayrıca şunu da bildirmektedir: İş o hale gelecektir ki, şayet bir kişi durumu inceleyecek olsa, ümmet helak, işleri bâtıl mı olmuş diye şüpheye düşecektir.
Yetmiş yıl, peygamberliğin ilk başlangıcı anından başlamaktadır, sonu da Muâviye'nin (r.a.) ölümü ile dolmaktadır. Ondan sonra ise dalâlet tellalları fitnesi çıkmıştır.
Yetmiş yıl ifadesi, işin korkunçluğunu göstermekte ve (...) bu süreden sonra işin düzelmeyeceğini ifade etmektedir.
Allah'u a'lem!
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Çekik gözlü bir kavim yani Türkler sizinle savaşacaklardır. Onları üç kez sürersiniz.[338]
Hadisin manası şöyle: Araplar onlarla mücadele ederler ve onları yenerler. Bu, onların Araplara karşı kin ve nefretle dolmalarına sebep olur ve iş, Arapları memleketlerinden atmaları, arkasından da bununla yetinmeyip Arap ülkelerine girmelerine kadar varır. "Hatta Arap yarımadasında onlara katılırsınız." ifadesinden murad budur. İlk karşılaşmada, Araplardan onlarla savaşmaktan kaçanların kurtulması, Abbasilerden Bağdad'da olan kısmının helak olması, Mısır'a kaçanların ise kurtulması şeklinde gerçekleşmiştir. İkinci karşılaşma da bazılarının helak olup bazılarının kurtulması, Timur'un Şam bölgesine girmesi ve Abbâsîlerin işini baltalamasıyla gerçekleşmiştir. "Üçüncüsünde ise kökleri kazılır." ifadesi ise, Osmanlıların her şeye hâkim olmalarıyla gerçekleşmiştir.
Allah'u a'lem! [339]
MENÂKIB
Sahabeye Ait Menâkıb:
Sahabe menkıbelerinin ortaya çıkışı şöyle olur:
1. Rasûlullah (s.a.), insanı cennetlere sokacak bir nefsânî hey'ete muttali olur ve onu bildirir. Nitekim Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) kendisinde hiçbir şekilde kibir bulundurmadığını, cennet kapılarına karşılık olan güzel hasletleri tam olarak bulundurduğunu görmüş ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:
"Senin onlardan[340]olduğunu umuyorum.[341] Hz. Ömer (r.a.) hakkında da şöyle buyurmuştur:
"Şeytan sana bir caddede rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirir ve senin tuttuğun caddeden başkasını tutardı[342]
"Sizden öncekiler içerisinde mukaddesler[343] vardı; eğer ümmetim içerisinde biri varsa, o Ömer'dir.[344]
2. Rasûlullah (s.a.), kişinin dinde sabit olduğunu gösterecek bir şeyi rüyasında görür ya da kalbine ilham edilir ve onu bildirir. Cennette iken Biiâl'in (r.a.) kendisinin önü sıra gitmesini görmesi, yine cennette Hz. Ömer'e (r.a.) ait bir saray görmesi, onun geniş ve uzun bir gömlek giydiğini görmesi, rüyasında içtiği sütten arta kalanı ona verdiğini görmesi ve bunu din ve ilimle yorması[345] gibi.
3. Rasûlullah'm (s.a.) onları sevmesi, onlara saygı göstermesi, kendilerini İslâm'a ilk girenlerle birlikte tutması. Bütün bunların, onların kalplerinin iman ile dolu olmasının bir sonucu olduğu açıktır.[346]
Nesillerin Birbirine Olan Üstünlüğü, Her Yönden Değildir:
Bil ki: Bazı nesillerin diğerleri üzerine olan üstünlüğü, her yönden olamaz. Nitekim bu manayı ifade etmek üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:
"Ümmetim yağmur gibidir; başı mı sonu mu hayırlıdır bilinmez.[347]
"Siz benim ashâbımsmız. Kardeşlerimizse henüz gelmeyenler.[348]
Bir şeyi ele alırken birçok yönden ele almak gerekir ve her bir yön diğerlerinden farklıdır. Bu durumda faziletli nesilden olan herkesin, daha sonra gelen ve böyle bir nitelemeye mazhar olmayan nesillerden olan herkes üzerine tafdili mümkün değildir. Nasıl olabilir ki!? Üstünlüğü belirtilen nesiller içerisinde ittifakla münafıkların, fâsıkların olduğu bellidir. İşte insanları helak eden Haccâc, [349]Yezîd b. Muâvİye, Muhtar es-Sekafî (ö. 67/687), Rasû-lullah'ın (s.a.) kötü hallerini açıklamış olduğu Kureyş gençleri ve daha başkaları hep bu nesildendir. Ancak doğrusu şudur: İlk nesil, genel olarak ele alınması halinde, ikinci nesilden daha üstündür; ikinci nesil de üçüncü nesle nisbetle daha üstündür.[350]
Ashabın Özel Yeri:
Din, ancak nakil ve tevarüs yoluyla kaim olur. Tevarüs de, ancak vahyin inişine tanık olan, onun yorumunu bilen, Rasûlul-lah'ın (s.a.) yaşantısını yakinen gören, bu bilgileri yanına aşırılık katmayan, dinî konuda ihmal göstermeyen, başka dinlerden alıntıda bulunmak gibi bir tavır içine girmeyen kimselerin tazimi, onlara özel bir yer verilmesi yoluyla olur.
Ümmetin büyük çoğunluğu[351] ümmetin en üstün simasının önce Hz. Ebû Bekir (r.a.), sonra da Hz. Ömer (r.a.) olduğunda icmâ halindedir. Şöyle ki: Nübüvvetin iki yönü bulunur:
i. Allah'tan ilim alma yönü,
ii. Alınan bu ilmin insanlara yayılma yönü.
İlmin Allahtan alınması yönünde ona hiçbir kimsenin ortak olması söz konusu olamaz. İşin, ilâhî emirlerin insanlar arasında yayılması yönüne gelince, bu ancak siyâsetle, insanları buna ısındırmakla vb. gerçekleşir. Hiç kuşku yoktur ki Şeyhayn yani Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.), gerek Rasûlullah'ın (s.a.) hayatında ve gerekse onun vefatı sonrasında bu konuda herkesten daha çok pay sahipleridir.
Allah'u a'lem!
Hüccetullâhi'l-bâliğa adlı kitabımızda anlatmak istediğimiz şeyleri burada noktalayalım.
İşin başında da sonunda da, zahirde de bâtında da Allah'a hamd olsun! Yaratıkların en hayırlısı Hz. Muhammed efendimize (s.a.), onun âl ve ashabının tümüne salât ve selâm olsun!
Hüccetullâhi'l-bâliğa adlı eserin tercümesi bitti. Bu vesileyle Yüce Rabbime sonsuz hamd ve senalar, sevgili peygamberimize salât ve selâm eder, onun pak âl ve ashabına, kıyamete kadar nurlu yolundan gidenlere, bu kitabın müellifine, üzerinde emek verenlere, üzerimizde hakkı olan herkese Rahman ve Rahîm olan Allah'tan mağfiret diler, eserin tercümesinin hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.[352]
30. 10. 1993
Mehmet ERDOĞAN
Ferah/istanbul
[1] Rasûlullah (s.a.), bunu takdim edildiği halde yememezlik etnieiMştii'. Takdim edilseydi yerdi. bkz. Kettânî, Terâtîb, 2/308.(Ç)
[2] bkz. Buhârî, Afime, 8.
[3] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/590.
[4] Müslim, Eşribe, 184.
[5] Yahut mü'min besmele çeker ve ona az yeter, kâfir ise böyle değildir, şeklinde bir izah da yapılmıştır.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/590.
[6] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/590-591.
[7] Müslim, Eşribe, 152.
[8] Müslim, Eşribe, 153.
[9] Ebû Dâvûd, Afime, 19.
[10] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/591.
[11] Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvûd, Afime, 40.
[12] Ebû Dâvûd, Afime, 40.
[13] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/591.
[14] Müslim, Zikir, 89; Tirmizî, Afime, 18.
[15] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/592.
[16] Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, îmân, 73.
[17] bkz. Buhârî, Edeb, 31, Müslim, Lukata, 14; Ebû Dâvûd, Afime, 5.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/592.
[18] Mâide 5/90-91.
[19] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/593-594.
[20] Bakara 2/219.
[21] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/594.
[22] Ebû Dâvûd, Eşribe, 2 (3674).
[23] Müslim, Eşribe, 13; Ebû Dâvûd, Eşribe, 4.
[24] Mizr: Yemenlilerin mısırdan yaptıkları içkinin adıdır.
[25] Bit': Bal şırasından yapılan içkinin adıdır.
[26] bkz. Muvatta, Eşribe, 9; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.
[27] Müslim, Eşribe, 73; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.
[28] Ebû Dâvûd, Eşribe, 5; Tirraizî, Eşribe, 3; İbn Mâce, Eşribe, 10.
[29] Farak: Üç sâ' alan bir ölçü birimi.
[30] Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.
[31] Baş örtüsüne de "humar" derler.(Ç)
[32] bkz. Müslim, Eşribe, 3-10.
[33] Buhârî, Eşribe, 6; Ebû Dâvûd, Eşribe, 6; îba Mâce^ BşHbey İ8.
[34] Ebû Dâvûd, Eşribe, 3.
[35] Müslim, Eşribe, 12.
[36] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 8.
[37] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/594-596.
[38] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 19 (3727).
[39] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/597.
[40] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 14, 15. Bunun mübahlığını belirten rivayetler de vardır. O takdirde yasak, bunun bir itiyat haline getirilmesine yöneliktir.
[41] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 13.
[42] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/597-598.
[43] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 19.
[44] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 20.
[45] Tirmizî, Eşribe, 13.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/598.
[46] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/599.
[47] Belden aşağıya giyilen giysi.(Ç)
[48] Ebû Dâvûd, Libâs, 28 (4093)
[49] Buhârî, Libâs, 25; Müslim, Libâs, 11, 21.
[50] Armalarda vb. olduğu gibi.(Ç)
[51] bkz. Müslim, Libâs, 24.
[52] bkz. Müslim, Libâs, 27-31.
[53] Ebû Dâvûd, Libâs, 9.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/599-600.
[54] Ebû Dâvûd, Tereccül, 1 (4161).
[55] Ebû Dâvûd, Libâs, 4; İbn Mâce, Libâs, 24.
[56] Ebû Dâvûd, Edeb, 3.
[57] bkz. Ahmed, 2/182.
[58] Ebû Dâvûd, Libâs, 14 (4062).
[59] Ebû Dâvûd, Libâs, 14; Tirmizî, Edeb, 54.
[60] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/600-601.
[61] Ebû Dâvûd, Libâs, 1.
[62] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/601-602.
[63] Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4236).
[64] Tirmizî, Libâs, 1; İbn Mâce, Libâs, 19.
[65] Beyhakî, 2/424.
[66] Ebû Dâvûd, Hatim, 4 (4223).
[67] Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4236).
[68] bkz. Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4238).
[69] Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4237).
[70] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/602-603.
[71] Buhârî, Libâs, 64.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/603.
[72] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/603.
[73] Ebû Dâvûd, Tereccül, 5 (4198).
[74] bkz. Ebû Dâvûd, Tereccül, 5 (4198).
[75] bkz. Ebû Dâvûd, Tereccül, 9(4188).
[76] Müslim, Fedâil, 90; Ebû Dâvûd, Tereccül, 9 (4188).
[77] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/603-604.
[78] bkz. Buhârî, Libâs, 72; Müslim, Libâs, 73, 113; Ebû Dâvûd, Tereccül, 14.
[79] Ebû Dâvûd, Tereccül, 2 (4163).
[80] Ebû Dâvûd, Tereccül, 1.
[81] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/604.
[82] Ebû Dâvûd, Tereccül, 4 (4169).
[83] bkz. Buhârî, Libâs, 61; Ebû Dâvûd, Libâs, 27.
[84] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/604-605.
[85] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/605.
[86] bkz. Müslim, Libâs, 83 vd.
[87] Müslim, Libâs, 96.
[88] Müslim, Libâs, 99.
[89] Müslim, Libâs, 100.
[90] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/605-606.
[91] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/606-607.
[92] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/607.
[93] Ebû Dâvûd, Edeb, 56; İbn Mâce, Edeb, 43.
[94] Müslim, Şiir, 10.
[95] Buhârî, Eşribe, 6.
[96] Bubârî, Nikâb, 48; Tirmizî, Nikâh, 6.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/607.
[97] bkz. Buhâri, Iydeyn, 2; Müslim, lydeyn, 19.
[98] Ebû Dâvûd, Edeb, 57.
[99] Horoz döğüştürülmesi, köpeklerin kışkırtılarak boğuşturulmasi gibi. Hadis için bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 51; Tirmizî, Cihâd, 30.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/607-608.
[100] Müslim, Libâs, 41.
[101] Ebû Dâvûd, Cihâd, 56.
[102] Ebû Dâvûd, Cihâd, 56 (2568).
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/608.
[103] Kırat: Beş arpa ağırlığı bir tartı Ölçü birimi.(Ç)
[104] Müslim, Müsâkât, 58.
[105] Müslim, Müsâkât, 57
[106] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/609.
[107] Müslim, Libâs, 1.
[108] Buhârî, Afime, 29; Müslim, Libâs, 4, 5; Ebû Dâvûd, Eşribe, 17.
[109] bkz. Buhârî, Eşribe, 22; Müslim, Eşribe, 97-99; Ebû Dâvûd, Eşribe, 22.
[110] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/609-610.
[111] bkz. Buhârî, Merdâ, 19; Tirmizî, Kıyamet, 40.
[112] Tirmizî, Kıyamet, 40.
[113] Ahmed, 5/221; Ebû Dâvûd, At'ime, 8; İbn Mâce, Afime, 56.
[114] Müslim, Libâs, 87; Ebû Dâvûd, Libâs, 45.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/610-611.
[115] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/611.
[116] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/611.
[117] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/611.
[118] bkz. Buhâri, Tıbb, 36; Müslim, Selâm, 41.
[119] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/612.
[120] Cahiliye döneminde insanlar, önlerinden uçan ya da kaçan kuşlarla, hayvanlarla teşe'ümde bulunurlardı ve bu da onları iş güçlerinden akkordu. Şeriat bunuyasaklamıştır.(Ç)
[121] Müslim, Selâm, 110.
[122] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/612-613.
[123] Maktulün ruhunun, öcü alınmadığı zaman çıkıp baykuş halini aldığına ve öcü alınıncaya kadar öttüğüne inanırlardı.
[124] Gûl: Eski Arap inançlarına göre çeşitli renk ve kılıklara girerek insanlara görünen ve onları yollarından sapıtıp helak eden bir tür şeytandır. Kırlarda yaşar. Bazılarına göre "Gûl yoktur" sözünün manası, gûl aslen yoktur demek değildir. Arapların gûl hakkındaki bu inançları yoktur anlamındadır.(Ç)
[125] bkz. Müslim, Selâm, 106, 107.
[126] bkz. Müslim, Selâm, 115.
[127] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/613.
[128] Buhâri, Bed'u'1-vahy, 6.
[129] Bakara 2/219.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/613-641.
[130] Nev': Yıldız batmasıdır. Araplar yağmurun yağmasını herhangi bir yıldızın batmasına ya da doğmasına bağlarlar,"Filan yıldızın batması/doğması bize yağmur getirdi" derlerdi.(Ç)
[131] Mevâlid: Mâden, nebat ve hayvan olmak üzere üçtür.(Ç)
[132] Burada kastolunan Astronomi ilmi olmayıp, Astrolojidir. Astronomi, özellikle de uzay çağında önemli ilimlerden biri olmuştur. Böyle bir ilmin ihmali caiz olmaz. Üstelik, zeval vakti, kıble ciheti, geceden ne kadar zamanın geçtiği... gibi pek çok faydası bulunan şeylerin bilinmesini sağlayan bu ilimdir. Bu itibarla astronomi yasak kapsamına dahil değildir.
[133] Ebû Dâvûd, Tıbb, 22; İbn Mâce, Edeb, 28.
[134] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/614-616.
[135] bkz. Müslim, Rü'yâ, 6.
[136] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/616.
[137] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/616-617.
[138] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/617.
[139] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/617.
[140] Müslim, Rü'yâ, 18.
Dünyada yükselişi, Râfi'in evinde olmaktan çıkarmıştır; çünkü râfi' yüksek demektir. Akibetin bizim için olacağı manasını Ukbe isminden çıkarmıştır. Dinin kemâlini Tâb isminden almıştır. Çünkü bu kelime, kemâle ermek, güzel olmak anlamlarına gel inektedir.(Ç)
[141] Hadis şöyle: "Bir defa ben uyurken elimde iki altın bilezik gördüm. Bunların hali beni meşgul etti. Derken rüyamda bana onları üflemem vahy edildi. Ben de üfledim ve onlar uçuştular. Ben bunları benden sonra çıkacak iki yalancı (peygamber) diye yordum. Bunlardan biri Sana'nm reisi Anst, diğeri Yemâme'nin reisi Müseylime'dir." bkz. Müslim, Rü'yâ, 21.
[142] bkz. Müslim, Rü'yâ, 6-9.
[143] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/617-618.
[144] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/619.
[145] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/619.
[146] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/619-620.
[147] Müslim, Cennet, 28.
[148] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/620.
[149] Zümer 39/73.
[150] Müslim, îmân, 93.
[151] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/620-621.
[152] bkz. Buhârî, İsti'zân, 4, 7; Müslim, Selâm, 1; Ebû Dâvûd, Edeb, 134.
[153] Tirnıizî, Birr, 15.
[154] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/621.
[155] Müslim, Selâm, 13.
[156] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/621-622.
[157] bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 136 (5196).
[158] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/622.
[159] Beyhakî, 9/49.
[160] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/622.
[161] Ebû Dâvûd, Edeb, 139.
[162] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/622-623.
[163] Ebû Dâvûd, Edeb, 146.
[164] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/623.
[165] Ebû Dâvûd, Edeb, 13.
[166] Ebû Dâvûd, Edeb, 152.
[167] Ebû Dâvûd, Edeb, 144.
[168] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/623-624.
[169] Tirmizî, İsti'zân, 31; İbn Mâce, Edeb, 15
[170] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/624.
[171] Nûr 24/27.
[172] Nûr 24)58-59.
[173] Müslim, Âdâb, 41.
[174] bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 6X76.
[175] Müslim, Âdâb, 37.
[176] Müslim, Selâm, 16.
[177] bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 129.
[178] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/624-626.
[179] Ebû Dâvûd, Edeb, 127 (5186).
[180] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/626.
[181] Müslim, Selâm, 28.
[182] Müslim, Selâm, 31.
[183] Ebû Dâvûd, Edeb, 21 (4845).
[184] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/626-627.
[185] Müslim, Libâs, 74.
[186] Ebû Dâvûd, Edeb, 5040.
[187] Ebû Dâvûd, Edeb, 5041.
[188] Bakara 2/195.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/627.
[189] Tirmizî, Edeb, 12.
[190] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/628.
[191] Ebû DâvÛd, Edeb, 168 (5272).
[192] Ebû Dâvûd, Edeb, 168 {5273).
[193] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/628.
[194] Buhârî, Edeb, 126; Ebû Dâvûd, Edeb, 91; Tirmizî, Edeb, 3; İbn Mâce, Edeb, 30.
[195] Ebû Dâvûd, Edeb, 92 (5034).
[196] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/628-629.
[197] Buhârî, Edeb, 138.
[198] Ebû Dâvûd, Edeb, 5026.
[199] Maksat, şeytanın iğvasına açık otur, şeklinde de olabilir.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/629.
[200] Buhârî, Cihâd, 135.
[201] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/629-630.
[202] Müslim, Libâs, 103.
[203] Müslim, Libâs, 104.
[204] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/630.
[205] Müslim, İmâre, 178.
[206] Müslim, İmâre, 179.
[207] bkz. Müslim, îmâre, 180-185.
[208] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/630-631.
[209] Buhârî, Edeb, 114; Müslim, Âdâb, 20.
[210] Müslim, Âdâb, 21
[211] Ebû Dâvûd, Edeb, 62 (4955), Sünne, 5.
[212] Müslim, Âdâb, 11, 12; Ebû Dâvûd, Edeb, 4958.
Rasûlullah (s.a.) bunu, bazılarının bu isimlerden teşe'ümde bulunabileceği gerekçesiyle tenzîhî olarak yasaklanmıştır. Yasak, karışıklığa yol açacak benzeri manalar içeren diğer isimler için de söz konusudur. (Ç)
[213] Müslim, Âdâb, 13.
[214] Ebû Dâvûd, Edeb, 62.
[215] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/631-632.
[216] Buhârî, Edeb, 106; Ebû DâvÛd, Edeb, 4965.
[217] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/632-633.
[218] Müslim, Edeb, 13.
[219] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/633.
[220] Müslim, Edeb, 12. Hadisin izahı için bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, 9/709.
[221] bkz. Müslim, Edeb, 1-5.
[222] Bizdeki "Kahpe felek..." tabiri gibi,{Ç)
[223] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/633-634.
[224] Müslim, Edeb, 16.
[225] Ebû Dâvûd, Edeb, 72 (4972).
[226] Araplar, yalana kılıf olmak üzere bu ifadeyi kullamrlardı.(Ç)
[227] Ebû Dâvûd, Edeb, 4980.
[228] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/634.
[229] Müslim, İlim, 7.
[230] Tirmizî, Birr, 78.
[231] Tirmizî, Birr, 71.
[232] Ebû Dâvûd, Edeb, 5008.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/634-635.
[233] Ebû Dâvûd, Edeb, 5009.
[234] Ebû Dâvûd, Edeb, 5015.
[235] Ahmed, 6/387.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/635.
[236] Buhârî, Rikâk, 23; Müslim, îmân, 75.
[237] Müslim, îmân, 116.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/635-636.
[238] Müslim, Bİrr, 70.
[239] Nisa 4/148.
[240] bkz. Müslim, Birr, 73.
[241] Müslim, Talâk, 36; Ebû Dâvûd, Talâk, 39.
[242] Müslim, Birr, 101.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/636-637.
[243] Müslim, Nüzûr, 5.
[244] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/637.
[245] Mâide5/89.
[246] Mâide5/89.
[247] Bu yemine gâmûs denmesinin sebebi sahibini günaha daldırmış olmasıdır.
[248] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/637-638.
[249] Müslim, Eymân, 1-5
[250] Tirmizî, Nüzûr, 9; İbn Mâce, Keffârât, 2.
[251] Müslim, Eymân, 5.
[252] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/638-639.
[253] bkz. Müslim, Eymân, 7-19.
[254] Ahmed, 2/317.
[255] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/639.
[256] Müslim, Eymân, 20.
[257] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/639-640.
[258] Buhâri, Keffârât, 9; Müslim, Eymân, 23; Tirmizî, Nüzûr, 7.
[259] Mâide5/89.
[260] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/640.
[261] bkz. Ebû Dâvûd, Eymân, 3325.
[262] Ebû Dâvûd, Eymân, 3300.
[263] bkz. Ebû Dâvûd, Eymân, 3325.
[264] Ebû Dâvûd, Eymân, 3290.
[265] Ebû Dâvûd, Eymân, 3322; İbn Mâce, Keffârât, 17.
[266] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/640-641.
[267] Buhâri, İlim, 44; Enbiyâ, 27; Müslim, Fedâil, 170.
[268] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/645.
[269] En'âm 6/124.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/647.
[270] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/647-648.
[271] Rabbena Vasfıh
[272] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/648.
[273] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649.
[274] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649.
[275] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649.
[276] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649-650.
[277] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/650.
[278] Müslim, Fedâil, 87.
[279] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/650.
[280] Hicr 15/94.
[281] Şuarâ 26/214. Bunlar Hâşim oğulları, Muttalip oğullan idi. Rasûlullah (s.a.) bu emir üzerine onları açıktan davette bulunmuştu.
[282] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/651.
[283] Kamer 54/45. Bu müjde Bedir'de hasıl olmuş ve Rasûlullah (s.a.) kâfirlere karşı zafer kazanmıştı.
[284] Sâd 38/11
[285] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/651.
[286] Hacc 22/52.
[287] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/651-652.
[288] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/652.
[289] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/652.
[290] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653.
[291] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653.
[292] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653
[293] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653-654.
[294] bkz. Enfâl 8/30.
[295] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/654-655.
[296] Buharı, Enbiyâ, 1; Menâkıbu Ensâr, 51.
[297] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/655.
[298] Müslim, Cihâd, 83.
[299] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/655-656.
[300] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/657.
[301] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/657.
[302] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/657-658.
[303] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/658.
[304] bkz. Ebû Dâvûd, İstiskâ, 2.
[305] Câbir (r.a.) babasının borcunu ödemek istediğinde, Rasûlullah {s.a.) onun hurma harmanının başına oturmuş ve alacaklılar için hurma ölçülmeye başlanmıştı. Herkes hakkını almış, harmandan hiçbir şey eksilmemişti. Ümmü Süleym'in tek bir çöreği de aynı şekilde yetmiş ya da seksen kişiye yetmişti. Bu tür olaylar hadis kitaplarında detaylarıyla anlatılmaktadır. Dileyen ilgili bölümlere bakabilir.
[306] bkz. Buhârî, Tıbb, 47 (7/29). er-Râzî, el-Kâdî'den şunu nakletmİştir: Bu rivayet bâtıldır. Allah Teâlâ, "Allah, seni insanlardan koruyacaktır" ; "Büyücü ise, nereye varsa iflah olmaz."buyururken bunun sahih olduğunu söylemek m'asıl mümkün olabilir?! Hem böyle bir şeyin olduğunu söylemek, peygamberlik müessesesine halel getirir. Zira eğer bu caiz „, olacak olsa, o zaman büyücülerin bütün peygamberlere ve sâlih insanlara zarar vermeleri mümkün olacak, kendileri için büyük bir saltanat kurabileceklerdi. Bütün bunlar saçmadır. Kâfirler, Rasûlullah'ı (s.a.) "büyülenmiş" diye ayıplıyorlardı. Eğer bu rivayet doğru olsaydı, o zaman kâfirler iddialarında yalan olmazlardı ve bu ayıp Rasûlullah'ta (s.a.) mevcut olurdu. Böyle bir şeyin caiz olmayacağı ise açıktır.
[307] bkz. Buhârî, Menâkıb, 20; Edeb, 95; Müslim, Zekât, 147, 156 vd.
[308] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 160.
[309] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 135.
[310] Müslim, Fedâil, 49.
[311] Semûd kavminin yurdu. Medine ile Şam arasındadır.
[312] Hep beraber kim hak yolda değilse onun üzerine Allah'ın lanetini dileme
[313] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/658-663.
[314] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/665-666.
[315] Müslim, Münâfıkîn, 67.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/666-667.
[316] Müslim, Münâfıkîn, 65.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/667.
[317] Müslim, îmân, 80.
[318] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/667.
[319] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/667-668.
Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/668.
[320] Müslim, İlim, 6.
[321] Buhârî, Rikâk, 9.
[322] Kenzu'I-ummâl, 6/15111-2.
[323] Müslim, imân, 231.
[324] Müslim, îmân, 230.
[325] Ebû Dâvûd, Fiten, 1; Dârimî, Fiten, 1; Ahmed, 5/403.
[326] Ebû Dâvûd, Fiten, 1; Ahmed, 2/133.
[327] Abdullah b. ez-Ziibeyr: Annesi Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ'dır. Muhacirlerin Medine'de doğan ilk çocuklarıdır. Yezîd b. Muâviye'nin ölümünden sonra halifeliğini ilân etmiş ve kendisine Hicaz, Yemen, Irak, Horasan halkı bey'at etmiş.H. 72 senesinde Haccâc tarafından şehit ediimiştir.
[328] Mervân b. el-Hakem: Ümeyye oğullan saltanatını Süfyân oğullarının elinden almak suretiyle yenilemeştir. Bunlar arasında Abdulmelik b.
Mervân gibi çok büyük hükümdarlar vardı.
[329] Abbâsüerin ilk komutanıdır. Saltanatı Emevîlerden alarak Abbâsîlere vermiştir. Saltanatı kendi elinden de alabileceğinden korkan Ebul-Abbâs tarafından öldürülmüştür.
[330] Ebu'l-Abbâs es-Seffâh: Çok kan döktüğü için kendisine bu ad takılmıştır. Emevılerın işini bitirmiş ve Abbasî devletinin kurucusu olmuştur. Çocuğu olmadığı için saltanatı Ebû Ca'fer el-Mansûr'a bırakmıştır.
[331] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/668-671.
[332] Müslim, İlim, 9.
[333] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/671.
[334] Buradan, Menâkıb bahsine kadar olan yer, sadece bir nüshada mevcut bulunmuş ve bir tür tekrar gibi olmasına rağmen içerdiği bazı faydalar sebebiyle kitaba alınmıştır. Nüshadaki çıkmayan bazı yerler de kitabın ilk baskısını yapan zat tarafından doldurulmuş ve yerleri çizgiyle işaretlenmiştir.
[335] Abdulmelik b. Mervân: Emevî halifesidir. Babasından sonra hilafete geçmiştir ve Emevî halifelerinin en büyüklerinden biridir. Divanların arapçalaştırılması, altın ve gümüş İslâm paraları bastırması, Kudüs'te Mescid-i Sahra'nın yaptırması gibi önemli hizmetleri olmuştur.
[336] Yani bu yetmiş yıllık süreye, geçen otuz beş yıllık zaman dahil mi, yoksa değil mi?
[337] Ebû Dâvûd, Fiten, 1.
[338] Hadisin devamı şöyle: "Hatta Arap yarımadasında onlara katılırsınız. İlk karşılaşmada onlardan kaçan kurtulur, ikincisinde bazıları helak olur, bazıları kurtulur. Üçüncüsünde ise kökleri kazılır." Ebû Dâvûd, Melâhim, 9 (4305).
[339] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/672-673.
[340] Yani cennet kapılarının tümünden çağırılacak olanlardan.(Ç)
[341] bkz. Buhârî, Fedâilu's-sahâbe, 5.
[342] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 22.
[343] Muhaddeslik hakkında daha önce bilgi verilmişti, bkz. [2/251].(Ç)
[344] Buhârî, Fedâilu's-sahâbe, 6; Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 23.
[345] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 20, 16, 15.
[346] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/675.676.
[347] Tirmizî.Edeb, 81; Ahmed, 3/130.
[348] Müslim, Taharet, 39.
[349] Haccâc b. Yusuf es-Sekafi: Abdulmelik b. Mervan'ın komutanlarından birinin maiyyetinde emniyet görevlisi iken, bu halife tarafından Irak valisi yapılmış daha sonra da Hicaz'a, kendisinin Halife olduğunu iddia eden Abdullah b. ez-Zübeyr üzerine göndermiştir. Çok zalim ve kan dökücü idi. H. 95 yılında Ölmüştür.
[350] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/676.
[351] Şia hariç tümü.(Ç)
[352] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/676-677.
İslami Okul Okulların En Önemlisi