Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rasûlullah (S - Fıkıh - 4. Sayfa

Rasûlullah (S.A.) Nasıl Yer İçerdi?. 4

Mü'minin Ve Kâfirin Yiyişi:4

İki Hurmayı Birden Yemek:4

Mebzul Yiyecek Maddelerinin Evden Eksik Edilmemesi:4

Toplum İçine Çıkılacakken, Soğan Ve Sarımsak Yemek:4

Yemek Duası Ve Şükür:5

Misafire İkram;5

MÜSKİRAT: SARHOŞLUK VERİCİ İÇKİLER.. 5

Akıllar Ve Dinler, Müskiratın Kötülüğüne Hükmeder:5

İçkinin Kötülüğü, Faydasından Çoktur:5

İçki Hakkındaki Yasağın Teyidi:6

İÇME ÂDABI7

Kırbanın Ağzından İçmek:7

İkramda Sağdan Başlamak:7

GİYİM KUŞAM, ZİYNET, KAP KAÇAK.. 7

Dünyaya Kapılmanın Mekruhluğu;7

Giyim Kuşamda Aşırılık:8

Giyim Kuşam İle İlgili Farklı Hadislerin Telifi:8

Yeni Elbise Giyince Şükretmek:9

Ziynet Eşyalarında Aşırılık:9

Saç Sakal:9

Giyim Kuşamda Ve Süslenmede Orta Yol:9

Beş Şey Fıtrattandır:10

Kısmî Saç Tıraşı:10

Kadınlara Haram Olan Süslenme Şekilleri:10

Ziynet Çeşitleri:10

Resim Ve Tasvir:11

Eğlence:11

Düğün Ve Benzeri Durumlarda Şarkı Söylemek Ve Tef Çalmak Mubahtır:11

Tavla Ve Benzeri Diğer Oyunlar:11

Eğlence İki Türlüdür:12

Gereğinden Fazla Binek Ve Ev Eşyası Edinmek:12

Köpek Beslemek:12

Altın Va Gümüş Kapların Kullanılması:12

Bina Yapma Yarışı:13

Cahiliye Döneminde Bilgi Edinme Yolları:13

Tıp:13

Rukye (afsun):13

Nazar Haktır:14

Fal Ve Uğursuzluk Telakkisi:14

Baykuş Ve Gûl Yabanî:14

Kehânet:14

Nevf Ve Nücûm:15

Rüya Ve Kısımları;16

İ. Allah'tan Müjde Olan Rüyalar:16

ii. Melekî Rüyalar:16

iii. Şeytanî Rüyalar:16

Rüya Tabiri16

SOHBET ÂDABI17

Adaba Riayet Zorunluluğu:17

Belli Başlı Görgü Kuralları:17

1. Selamlaşma:17

Selâm Hakkında Peygamberlerin Sünneti:17

Selâm, İnsanların Kaynaşmasını Ve Birbirlerini Sevmelerini Sağlar;17

Selamlaşma İle İlgili Kurallar:18

Ehl-i Kitaba Selâm:18

Selâmı Uzatmanın Sevabı:18

Selâm Kifâî Bir Görevdir:18

Veda Selâmı:19

Merhabalaşmak:19

Karşılama İçin Ayağa Kalkmak:19

Karşılaşma Anında Eğilmek:19

Girme Ve İzin İsteme Âdabı:20

İzin İsteme Şekli:20

2. Oturma, Uyuma, Yolculuk vb. Adabı;20

Yatma Âdabı:21

Halka Ortasına Oturma:21

Yolda Yürüme Âdabı:21

Aksırana Hayır Dua (Teşmît) Etmek:21

Esnemek:22

Yolculuk Âdabı: Gece Vakti Yalnız Yola Çıkmak:22

Yolculuk Esnasında Köpek Ve Çan Bulundurma:22

Yola Çıkma Ve Dönme Âdabı:22

Güzel İsim Ve Lâkaplar Seçmek:23

Rasûlullah'ın (S.A.) Künyesini İsim Olarak  Kullanmamak;23

Köle Ve Cariyelere Hitap Şekli:24

Üzüme Kerm" Denilmemesi:24

Nefsim Habis Oldu Dememek:24

Ağzı Eğerek, Dil Kırarak Konuşmak:24

Şiir:25

Dilin Korunması:25

Gıybet:25

Nezir Ve Yemin Bahisleri:26

Yemin Dört Çeşittir:26

Allah'tan Başkası Adına Yemin:26

Zararı Olan Bir Şeye Yemin Edilmesi Halinde Keffâret Verilip, Yeminin Bozulması:26

Yeminde Önemli Olan Karşıdakinin Anlayışıdır:27

Yeminde İstisna:27

Nezrin (Adak) Kısımları:27

ÇEŞİTLİ KOKULAR.. 28

SİYER: HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) HAYATI28

Rasûlullah'ın (s.a.) Nesebi;28

Rasûlullah'ın (s.a.) Şemaili:28

Duası Ve Zikri:29

Doğumuyla İlgili Mucizeler:29

Şam Seferi:29

Evlenmesi:29

Hıra'da Halvet:29

Vahyin İnişi:29

Vahyin İniş Şekli:30

Davetin Gizlice Başlaması:30

Aşikâre Davet:30

Hüzün Yılı:30

Isrâ Ve Mirâc:31

Göğsünün Yarılması:31

Burak'a Binmesi:31

Peygamberlerle Buluşması:31

Göklere Çıkması:31

Sidretu'l-Müntehâ Ve Diğer Görülen Şeyler:31

Akabe Bey'ati Ve Medine'ye Hicret:32

Abdullah B. Selâm'ın Müsi Uman Olması:32

Medine Dönemi Faaliyetleri:32

Yahudilerin Medine'den Sürülmesi;33

Müslümanlara Uhud Dersi;33

Medine Döneminde Olan Diğer Bazı Olaylar33

Hendek (Ahzab) Savaşı:33

Çeşitli Dua Ve Mucizeleri:34

FİTNELER (FİTEN)36

2. Aile Fitnesi:36

3. Şehir Fitnesi:37

4. Din Fitnesi:37

5. İnsanlıktan Çıkma Fitnesi:37

6. Semavî Olaylar Fitnesi:37

Rasûlullah (S.A.) Fitnelerden Haber Vermiştir:37

Kıyamet Alâmetleri:39

Dört Büyük Fitne:39

MENÂKIB.. 40

Sahabeye Ait Menâkıb:40

Nesillerin Birbirine Olan Üstünlüğü, Her Yönden Değildir:40

Ashabın Özel Yeri:40


Rasûlullah (S.A.) Nasıl Yer İçerdi?

 

Rasûlullah (s.a.) hiçbir zaman masa üzerinde, toprak kâsede (sükürrüce) yememiştir. Kendisi için yufka ekmek pişirilmemiş, asla kuzu kebabı görmemiştir.[1]Yaslanarak hiç yememiştir. Hiç elek görmemiştir. Onlar arpa ununu elemeden yerlerdi.[2]

Rasûlullah (s.a.) Araplar içinde gönderilmiştir. Arap âdetleri, kavimler içerisinde en mutedil olanıdır; aşırılıktan uzaktır. Onlar Acemler gibi tekellüflere girmezlerdi. Onların bu hayat tarzının alınması, dünyaya dalınmaması ve âhiret hayatından yüz çeviril-memesi için daha güzel ve yerinde bir harekettir. Hem bîr dinin nıüntesipleri için, iğneden ipliğe varıncaya kadar her konuda ön­derleri olan peygamberlerim örnek edinmeleri kadar güzel bir şey olamaz.[3]

 

Mü'minin Ve Kâfirin Yiyişi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Mü'min bir bağırsağa yer; kâfir ise yedi bağırsağa yer.[4]

Bunun manası şudur: Kâfirin bütün düşüncesi karnıdır; ye­mek için yaşar. Mü'minin düşüncesi ise âhiret hayatıdır; yaşamak için yer. Bu durumda mü'mine yaraşan, az yenıesidir. Onun az ye­mesi, îman hasletlerinden biridir. Oburluk ve açgözlülük ise, küfür hasletlerindendir.[5]

 

İki Hurmayı Birden Yemek:

 

Rasûlullah (s.a.), hurmanın ikişer ikişer yenmesini yasaklamıştır.                                      

Bu yasağın birkaç hikmeti olabilir:

i. İkişer ikişer yemesi halinde hurmaları iyice çiğneyemez. Ağzında bir çekirdek olması halinde daha az rahatsız olur. İki çe­kirdek ise rahatsız edebilir.

ii. Bu davranış, oburluk ve açgözlülük ifadesidir.

iii. Beraber yeme halinde bu, kendisini kayırma olur ve arka­daşları onun bu tutumunu sevmeyebilir. Ancak onların izin verme­si halinde bu mana ortadan kalkar.[6]

 

Mebzul Yiyecek Maddelerinin Evden Eksik Edilmemesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Yanlarında hurma olan bir ev halkı aç kalmaz.[7] "İçinde hurma olmayan ev halkı açtırlar.[8] "Sirke ne güzel katıktır.[9]

Ev iktisadının en önemli unsurlarından biri, pazarda ucuzca bulunabilen mebzul gıda maddelerini evden eksik etmemektir. Bunlar meselâ Medine'de hurma, bizde (Hindistan) havuç gibi şey­lerdir. Eğer arzu duyacağı bir yemek hazırlama imkânı varsa ne âlâ! Aksi takdirde bunlarla karnını doyurur, ihtiyacını giderir. Eğer bu tür mebzul yiyecekler evde bulundurulmazsa, aç kalabilir­ler. Katık için söylenecek söz de aynıdır.[10]

 

Toplum İçine Çıkılacakken, Soğan Ve Sarımsak Yemek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim sarımsak ya da soğan yerse, bizden uzak dursun.[11]

Kendisine, içinde hoş olmayan bir koku bulunan sebze yemeği getirildi. Kendisi ondan yemedi, ashabından birine: "Sen ye, çün­kü ben senin münâcâtta bulunmadığınla (meleklerle) münâcâtta bulunuyorum." buyurdu.[12]

Melekler, insanların temiz olmasını, güzel kokmasını sever­ler; temizlik huyunu harekete geçiren her şeyden hoşlanır, zıtları olan durumlardan nefret ederler. Rasûîullah (s.a.) bu hadisiyle, ihsan mertebesine ulaşmış, kendilerinde melekî gücün nurları par­lamış olan kimselerle, öyle olmayan kimseler hakkındaki hükmün arasım ayırmış olmaktadır.[13]

 

Yemek Duası Ve Şükür:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ, kulun bir yemek yeyip de arkasından hemen hamdetmesinden, bir içecek içip de arkasından hemen şükretme­sinden hoşlanır.[14]

Hamd için çeşitli dua sözcükleri gelmiştir ki, bunlardan han­gisi söylenecek olsa, sünnet yerine getirilmiş olur. Bazılar şunlar­dır:

"Bu nimetten dolayı, hiç kimseye muhtaç olmayan Rabbimiz Allah'a sonsuz ve tertemiz şekilde hamd ederiz; O'na hamdetmekten kendimizi müstağni saymayız ve hiçbir zaman şükrümüzü terketmeyiz."

"Bizi yediren, içiren ve bizi müslümanlardan kılan Allah'a hamd olsun!"

"Yediren, içiren, hazmettirip afiyet veren, artıkları için çıkış yolu kılan Allah'a hamd olsun!"[15]

 

Misafire İkram;

 

Misafirlik, (mutluluğun dört esasından biri olan) semahat vasfı alanına girer ve ülke halkının kaynaşmasına ve yardımlaş­masına sebep olur. İnsanların birbirini sevmesi sonucunu doğurur. Yolcuların zor durumda kalmamaları için misafirlik zorunludur. Bu itibarla misafire ikramın, zekâttan sayılması, onun teşvik edil­mesi ve Özendirilmesi gerekli olmuştur. Bu meyanda olmak üzere RasıMullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, misafirine ikra etsin![16] Sonra misafirlik süresinin beyanına ihtiyaç duyulmu. tur. Böylece misafirin sıkıntı vermemesi, ya da az bir sürenin çok. sayılmaması Önlenmek istenmiştir. İkram faslı, bir gün ve bir gect olarak belirlenmiş, misafirlik süresinin en fazla üç gün olacağı, da­ha fazlasının ise sadaka sayılacağı beyan edilmiştir.[17]

 

MÜSKİRAT: SARHOŞLUK VERİCİ İÇKİLER

 

Akıllar Ve Dinler, Müskiratın Kötülüğüne Hükmeder:

 

Sarhoşluk verici bir nesnenin alınması suretiyle aklın izalesi, aklen kütü bir şeydir ve bunda hiçbir kuşku yoktur. Çünkü böyle bir durumda, nefis kendisini son derece hayvanîlik vartası içine düşmüş ve melekîlikten uzaklaşmış bulur. Bu Allah'ın yarattığı şekli değiştirme anlamı taşır; çünkü bu, Allah'ın sadece insan tü­rüne bahşetmiş olduğu akıl nimetini ifsad etmek demektir. Ev dü­zeninin bozulması, şehir/ülke maslahatının ifsada verilmesi, malın ziyan edilmesi, çocukların arkasına düşeceği gülünç durumlara düşülmesi gibi mefsedetler içerir.

Allah Teâlâ, bütün bu manaları sarîh bir şekilde ya da işaret yoluyla şu âyet-i kerîmede beyan buyurmuştur:

"Ey iman edenler! İçki (hamr), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.

Şeytan içkide ve kumarda, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Ar­tık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?[18]

Bunun içindir ki, bütün milletler ve dinler içkinin kötülüğü üzerinde tamamen müttefiktirler. Basiretten nasibi olmayan bazı kimselerin ileri sürdükleri, amelî hikmet açısından onun güzel ol­duğu, çünkü bedeni güçlendirdiği şeklindeki iddia asla doğru de­ğildir. Bu iddia, tıbbî hikmetin, amelî hikmetle karıştırılması kabilindendir. Doğrusu bu ikisi farklıdır ve çoğu kez aralarında çelişki ve tenâzu bulunur. Meselâ savaş gibi. Tıp, savaşı haram kılar; çünkü savaş, tıp açısından korunması vacip olan insan bedeninin helak olmasına sebep olur. Aynı şeyi muhtemelen amelî hikmet, -eğer şehrin/ülkenin salâhı, ırz ve namusun korunması buna bağ­lı ise vacip kılabilir. Cinsel ilişki de öyledir. Şehvetin kafaya vur­ması ve terkinin zararlı olması halinde tıp onu vacip kılar. Fakat aynı durumda amelî hikmet onu, eğer iffete mugayir ise ve meşru yol takip edilmiyorsa haram kılar.[19]

 

İçkinin Kötülüğü, Faydasından Çoktur:

 

Her ümmette ve her asırda re'y sahipleri, maslahatın, verileri üzerine tercihi yoluna giderler. Bedenin sıhhatine meyle­derek maslahat doğrultusunda hareket etmeyen, kendisini onunla kayıtlı görmeyen kimseleri fâsık, düzenbaz, kötü ve çirkin iş yapan biri kabul ederler ve bu konuda aralarında bir görüş ayrılığı bu­lunmaz. Bu hususu Allah Teâlâ şöyle buyurarak bize öğretmiş bu­lunmaktadır:

"Sana, içki ve kumarı sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım zahirî faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.[20]

Evet, müskiratın alınması, sarhoşluk verici dereceye ulaşma­dığı, üzerine herhangi bir mefsedet terettüp etmediği zaman, bu konuda ehl-i re'y ihtilâf etmişlerdir. İslâm şeriatı, ki o, ümmet siyaseti, sedd-i zerâi' ve tahrif kapısını tamamen kapatma konula­rında en son noktaya ulaşmıştır içkinin azının, çoğuna davetiye çıkardığını görmüş, içkinin bizzat kendisinin haram kılınmadan, doğabilecek mefsedetleri yasaklamakla yetinmenin bir anlam ifa­de etmeyeceğini anlamış ve içkiye karşı kesin bir tavır koymuştur. Mecûsîlerde ve diğer kavimlerde müşahade edilen şeyler bu konu­da tanık olarak yeterlidir. Mefsedetlere götürecek yollardan bir kısmı hakkında ruhsat kapısının aralanması halinde dinî siyase­tin başarısız olacağını çok iyi bilen İslâm şeriatı, konuyla ilgili ya­sak hükmünü bütün içki türlerine yönelik olarak ve azını da çoğu gibi mahkum ederek indirmiştir.[21]

 

İçki Hakkındaki Yasağın Teyidi:

 

Bu kararlılığın bir ifadesi olarak Rasûlullahi. (s.a.) yurmuştur:

"Allah Teâlâ, içkiye, onu içene, sunana, satana, alana, sıka­na, kendisi adına sıkılana, taşıyana, taşınana lanet etmiştir (ya daetsin!).[22]

Maslahat gereği bir şeyin haram kılınması, onun gözden dü­şürülmesi taayyün ettiği ve kaza da o doğrultuda indiği zaman, o şeye önem atfedecek, insanlar arasında onu terviç edecek, insanla­rı ona Özendirecek her şeyin yasaklanması gerekir. Çünkü aksi bir tutum, maslahata ters düşer ve şeriata karşı tavır olur.

Rasûlullah'tan (s.a.) ve ashabından konuyle ilgili gelen müstefîz derecesinde şöhret bulmuş pek çok hadis vardır ve bunlar sayılamayacak kadar çok tarîkten gelmiştir.

Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hamr (=içki), bu iki ağaçtandır; hurma ve üzüm.[23]

Mizr[24] ve bit'[25] vb. adı verilen içkilerin hükmü sorulmuş, Rasûlullah (s.a.), "Her sarhoşluk verici şey haramdır." buyurmuştur.[26]

Yine o şöyle buyurmuştur:

"Her sarhoşluk veren şey içkidir ve her sarhoşluk veren şey haramdır.[27]

"Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.[28]

"Bir farak[29] kadarı sarhoşluk veren şeyin bir avuç dolusu kadarı da haramdır.[30]

Âyetin nüzulüne şahit olanlar, hamrı (şarap) haram kılan âyetin indiği sırada, içkilerinin beş şeyden yapılmakta olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, üzüm, hurma, buğday, arpa ve baldır. "Hamr", sözlükte aklı örten şey demektir.[31] Onlar, hamrın haram kılındığı anda üzümden yapılan içkilerin çok az olduğunu, içkileri­nin çoğunun koruk hurma ve kuru hurmadan mamul olduğunu söylemişlerdir. Âyet indiği zaman "Fadîh" denilen (kırılmış koruk hurmalardan yapılan) içki küplerini kırmışlardı.[32] Teşrî esasları da bunun böyle olmasını gerektirir. Çünkü içkinin haram olması için illâ da üzümden yapılmış olması şartının bir anlamı yoktur. Haramlık hükmünde etkili olan şey, onun aklı izale etmesi ve azı­nın çoğuna götürmesidir. Şu halde "hamr" denilince onunla her türlü içkinin kastedildiği açıktır. Dolayısıyla hiçbir kimsenin çıka­rak, üzüm dışında kalan nesnelerden yapılan içkileri helâl sayma­sı ye sarhoşluk vermeveeek kadarını kullanmasını caiz görmesi mümkün değildir.

Evet, bazı sahâbî ve tabiînden olan kimselere, ilk zamanlar . hadis ulaşmayabilir. Bu haliyle onlar mazur olabilirler. Ancak za­manla hadis şöhret bulmuş ve herkese ulaşmış, durum gün ışığı gibi açıklık kazanmış, "Ümmetimden bir'kısım insanlar, içkiyi başka isimler altında içeceklerdir.[33] hadisi sahih olarak sabit ol­muştur. Dolayısıyla artık konu ile ilgili hiçbir mazeret kalmamış­tır. Allah Teâlâ, bizi ve cümle müslümanlan yanlış duruma düş­mekten korusun!

Rasûlullah'a (s.a.), şarabın sirke haline dönüştürülüp kulla­nılması sorulmuş, buna hayır diye cevap vermiştir.[34]

"Onu sadece ilaç olarak alıyorum." diyene ise, "O ilaç değil', sadece dertir.[35] buyurmuştur.

Bilindiği gibi insanlar içkiye düşkündürler, onu içmek için çe­şitli bahaneler bulurlar, yollar ararlar. Bu durumda maslahatın tamamlanabilmesi için, onun her halükârda yasaklanması ve böy­lece hiçbir mazeret kapısının açık bırakılmam'ası gerekir.

Rasûlullah (s.a.), kuru hurmanın, koruk hurma ile, kuru üzü­mün, kyru hurma ile, kızarmaya yüz tutmuş hurmanın olgun yaş hurma ile karıştırılmasını yasaklamıştır.[36]

Bunun sırrı şudur: Bunların karıştırılması halinde sarhoşluk verici özellik, henüz tadı değişmeden çabucak oluşmaktadır. Bu­nun sonucunda da kişi, onu sarhoşluk verici özellikte olmadığı dü­şüncesiyle içecektir, halbuki o sarhoşluk verici kıvamda bulun­maktadır.[37]

İÇME ÂDABI

 

Rasûlullah (s.a.) suyu üç nefeste içer ve bunun daha kandırı­cı, daha şifalı ve daha afiyet verici olduğunu söylerdi.[38]

Mideye suyun azar azar varması halinde, insanın yapısı onu hemen ihtiyaç duyulan alana kaydırır. Çok miktarda suyun birden hücumu halinde ise, onu nasıl harcayacağını şaşırır. Üşüyen biri ise, midesine baskın yapar gibi gelen suyun soğukluğuyla daha çok üşür. Hararetli biri ise, bir anda gelen çok suya karşı tepki gösterir ve serinlik tam olarak sağlanamaz. Azar azar içilmesi duru­munda ise böyle olmaz; önce mide tepki gösterse de serinleme ta­ran ağır basar.[39]

 

Kırbanın Ağzından İçmek:

 

Rasûlullah (s.a.), suyu kırbanın ağzından içmeyi, kırbanın ağ­zını dışına donderip içmeyi yasaklamıştır.[40]

Kırbanın ağızını katlayıp içmesi halinde, su birden boğazına boşanır. Bu, ciğer ağrısına (kübâd) yol açar ve mideye zararlı olur. Suyun boşalması anında çer çöpü ayırt edemez.

Anlattıklarına göre bir adam kırbanın ağzından içmiş, boğazı­na bir yılan kaçmış.

Kişinin suyu ayakta içmesini de yasaklamıştır. Öbür taraftan Rasûlullah'm (s.a.) ayakta su içtiği de rivayet olunmuştur.[41]

Bence bu yasak, irşâd ve te'dîbe yönelik bir yasaktır. Zira oturarak içmek, üstün bir davranış şeklidir. Suyun huzurla içilmesini ve su­ya kanılmasını, tabiatın suyu mahalline sarfetmesini en iyi şekilde sağlar. Rasûlullah'ın (s,a.) ayakta içmesi ise, bunun caiz olduğunu bildirmek içindir.[42]

 

İkramda Sağdan Başlamak:

 

Rasûlullah (s.a.), (içtiği sütten arta kalanı solunda Hz. Ebû Bekir (r.a.) olmasına rağmen, sağındaki bir bedeviye vermiş ve) şöyle buyurmuştur:

"Sırasıyla sağdan başlayın![43]

Rasûlullah (s.a.), bununla münazaanın önünü almak istemiş­tir. Çünkü eğer bu gibi yerde sünnet, en üstün kimsenin takdimi olsaydı, kişinin fazileti herkesçe müsellem olmayabilir ve insanlar başkalarının kendileri üzerine takdim edilmesinden sıkıntı duyabilirlerdi.

Rasûlullah (s.a.), kabın içine teneffüs edilmesini ya da üflen­mesini yasaklamıştır[44]

Bu, ağzından ya da burnundan suya tiksinti verecek bir şeyin düşmemesi içindir.

Rasûlullah (s.a.J şöyle buyurmuştur:

"İçerken besmele çekin ve (kabı ağzınızdan) kaldırdığınızda da Allah'a hamd edin![45]

 

GİYİM KUŞAM, ZİYNET, KAP KAÇAK

 

Dünyaya Kapılmanın Mekruhluğu;

 

Rasûlullah (s.a.), Acemlerin âdetlerine, onların kendilerini dünya lezzetlerine kaptırmada aşırılığa düştüklerini görmüş ve bunun üzerine böyle bir hayat tarzına temel teşkil edecek belli başlı şeyleri haram kılmış, daha alt mertebede kalan şeyleri ise mekruh saymıştır. Zira o, böyle bir hayat tarzının, âhiret hayatını unutmaya, dünya hayatına daha fazla bel bağlamaya götürmekte olduğunu görmüştür.

Böyle bir hayat tarzına temel teşkil eden şeylerden biri, giyim kuşamda aşırılıktır. Bu, Acemlerin en büyük himmetlerinden ve öğünç kaynaklarından olagelmiştir. Giyim kuşamda aşırılık çeşitli şekillerde kendisini gösterir.[46]

 

Giyim Kuşamda Aşırılık:

 

Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. İsbâl yani elbiseyi gereğinden fazla uzun tutmak. Giyim kuşamda gözetilen maksatlar Örtünme ve güzel görünmedir. Elbi­seyi gereğinden fazla uzun tutma, böyle bir amacı gerçekleştirmez; tamamen çalım satmak ve zenginlik gösterisi yapmak vb. anlamı taşır. Güzel görünme, ancak insan bedenine müsavi olan miktarla olur; fazlası caiz olmaz. Bu konuda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur:

"Mü'minin izârı[47]baldırının yarısına kadar olur. Topukla­rının biraz üzerinde olmasında da bir beis yoktur. Topuklardan aşağıda olması halinde ise o cehennemdedir. Kim izarını böbürlene bobürlene sürürse Allah Teâlâ onun yüzüne bakmaz.[48]

2. Aşın yumuşak ve lüks kumaşlardan giyinmek: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "İpeği dünyada giyen, kıyamet gününde giyemez.[49] Bunun hikmeti, içki hakkında zikrettiklerimizin aynısıdır. Rasûlullah (s.a.), bu meyanda ipek, dîbâc (ince ve ibrişim ipekli), Kass ipeklisi giymeyi, ipekli eğer minderini, kırmızıya bo­yanmış elbiseyi yasaklamış, iki ya da üç parmaklık kadarına mü-sade etmiştir. Çünkü bu kadarcığına giyinme denmez ve muhte­melen buna ihtiyaç da bulunabilir.[50] Rasûlullah (s.a.), Zübeyr (r.a.) ve Abdurrahman'a (r.a.), kendilerinde bulunan kaşıntı (uyuz) sebebiyle ipek gömlek giymelerine izin vermiştir.[51] Çünkü bu hal­de onunla sefahat hayatı değil de şifa kastolunmaktadır.

3. Dikkat çekici ve gösteriş için olan renklerle boyanmış elbi­seler giyilmesi. Rasûlullah (s.a.), sarıyla ve zaferanla boyanmış el­biselerin giyilmesini yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz bu, cehennem ehlinin giysisindendir.[52]"Dikkat edin! Erkeğin kokusu, raihadır; rengi yoktur, kadı­nın kokusu ise renktir; raihası yoktur.[53]

 

Giyim Kuşam İle İlgili Farklı Hadislerin Telifi:

 

Konu ile ilgili hadisler arasında ilk bakışta farklılık var gibi­dir. Bunlardan bazıları şöyledir:

"Giyimde sadelik imandandır.[54]

"Kim dünyada iken şöhret elbisesi giyerse, Allah Teâlâ ona kıyamet gününde rezillik elbisesi giydirir.[55]

"Kim tevazu için güzel elbise giyinmeyi terkederse, Allah Teâlâ ona şeref elbisesi giydirir.[56]

Diğer bazıları ise şu doğrultudadır:

"Şüphesiz Allah Teâlâ, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever. [57]

Saçı başı dağınık, pejmürde bir halde olan bir adam görünce şöyle buyurmuştur: "Şu, başının dağınıklığını toplayacak bir şey bulamaz mı ki?!" Üzerinde kirli bir elbise bulunan hakkında da: "Şu, elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?"buyurmuştur.[58]

Yine O Şöyle Buyurmuştur:

"Allah sana mal verdiği zaman, Allah'ın sana olan nimet ve kereminin eseri üzerinde görünsün![59]

Bu iki grup hadisler arasında çelişki yoktur; çünkü ortada as­lında iki farklı şey vardır ve bunlar ilk bakışta birbirine karışmak­tadır. Bunlardan biri güzel ve istenilmekte, diğeri ise çirkin görül­mekte ve yasaklanmaktadır.

Güzel görülen ve istenilen şey, cimriliğe kaçmamaktır. Bu ise insanların mevki ve durumlarına göre değişir. Hükümdarlar hak­kında cimrilik sayılan bir davranış, fakir kimseler için israf olabi­lir. Keza istenilen şey, medeniyetten uzak, hayvanlara benzer bir hayat yaşayan kimselerin hayat tarzlarından uzaklaşmak, temiz olmak ve güzel olan itiyatlar edinmektir.

Kötü olan ve yerilen giyim kuşam tarzı ise tekelîüfe kaçmak, ona buna çalım satmak, fakir fukaranın kalbini kırmak gibi davra­nışlardır. Birazcık düşünülecek olursa hadislerin lâfızlarında bu manalara işaretler olduğu görülecektir.

Âhirette ecrin sebebi; nefsi, üstünlük taslama, caka satma gi­bi dürtülere tabi olmaktan menetmedir; yoksa bizatihi sade (pej­mürde) giyim değildir.[60]                                                                      

 

Yeni Elbise Giyince Şükretmek:

 

Rasûlullah (s.a.), yeni bir elbise giyindiğinde, sarık, gömlek ya da ridâ her neyse ismini anar ve şöyle dua ederdi:

"Allahım! Sana hamd olsun. Bunu bana sen giydirdin. Bu­nun hayrını ve vesile olacağı şeylerin hayırlarını senden isterim; bunun şerrinden ve vesile olacağı şeylerin şerrinden sana sığınırım.[61]

Daha Önce bunun sırrından söz edilmişti.[62]

 

Ziynet Eşyalarında Aşırılık:

 

4. Giyim kuşamda aşırılığa kaçan davranışlardan biri de ziy­net eşyalarında ifrata gitmektir. Konu ile ilgili iki esas vardır:

i. Acemlerin birbirlerine karşı Övündükleri ziynet eşyası al­tındır. Bununla süslenmenin meşru olması, dünya hayatına fazla­ca dalma gibi bir sonuca götürür. Gümüş ise böyle değildir. İşte bu noktadan hareketle Rasûlullah (s.a.), altınla süslenmeyi haram kılmış ve şöyle buyurmuştur: "Ancak siz gümüşe bakın; onunla oy­nayın![63]

ii. Kadınların ziynete olan ihtiyacı kocalarını kendilerine cezbetmeleri için- daha çoktur; bu onlar için fıtrî bir ihtiyaçtır. Bu yüzden Arap Acem her ulusta kadınlar, erkeklere nisbetle da­ha çok süslenirler. Bu yüzden ziynet konusunda onlar için, erkek­lere nisbetle daha müsamahalı davranılması gerekmiştir. Bu esas­tan hareketle Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Altın ve ipek, ümmetimden kadınlara helâl, erkeklere haram kılındı.[64]

Bir adamın elinde gördüğü altın yüzük hakkında şöyle buyur­muştur:

"Biriniz ateşten bir kora yöneliyor da onu eline koyuyor.[65] Rasûlullah (s.a.), -Özellikle de, aynı zamanda mühür olarak kullanma durumunda olan yetkililer için olmak üzere- gümüşten yüzük edinmeyi mubah kılmıştır. Altından ve demirden yüzük edi­nen kimseye tepkisini gösteren Rasûlullah (s.a.), "Peki neden yü­zük edineyim?" şeklindeki bir soruya: "Gümüşten yüzük edin ve onu bir miskala ulaştırma![66]şeklinde cevap vermiştir. Kadınla­rın yekpare büyük parça altından takı edinmelerini yasaklamıştır. O şöyle buyurmuştur:

"Kim sevdiğini, ateşten bir halka ile çevrelemek isterse, ona altından bir halka yapsın![67] Rasûlullah (s.a.), aynı üslup üzere boyun halkası (tauk) ve bileziği de zikretmiştir. Altın gerdanlık, altın halka küpe, altın zincir hakkında da açık beyanda bulunmuş­tur.[68]

Rasûlullah (s.a.) bu hükmün gerekçesini şu ifadelerinde be­yan etmiştir:

"Ey kadınlar cemaati! Takı edinmek için gümüş sizin için ye­terli değil mi?! Sizden herhangi bir kadın altından takı edinir ve onu gösterirse, muhakkak onunla azap görür. [69]

Ümmü Seleme'nin (r.a.) altın paralardan yapılmış takısı var­dı. Öyle anlaşılıyor ki o, tek parça halinde değildi. Rasûlullah'ın (s.a.), altının kadınlar için helâl olduğunu söylemesi mutlak an­lamda olmayıp, kısmen ve belirli kalıplar içinde olmakla kayıtlıdır.

Bu, konu ile ilgili hadislerin ortaya koyduğu bir sonuçtur ve hadisler arasında bir çelişki de yoktur. Konu ile ilgili fukahânın görüşleri malûmdur. İşin içyüzünü en iyi Allah bilir.[70]

 

Saç Sakal:

 

5. Saç ile süslenme: İnsanlar saç konusunda farklı farklı yak­laşımlara sahipti. Mecûsîler sakallarını tıraş eder, bıyıklarını uza­tırlardı. Peygamberler sünneti ise, bunun aksi doğrultusunda idi. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Müşriklere muhalefet edin; sakalı uzatın, bıyıkları iyice kı­saltın![71]

 

Giyim Kuşamda Ve Süslenmede Orta Yol:

 

Bazı insanlar pejmürdelikten, müptezellikten, kötü görünüm­den hoşlanırlar, güzel görünmeyi, süslenmeyi sevmezlerdi. Bazı insanlar da süslenmede aşırılığa kaçarlar ve bunu öğünç vesilesi sa­yarlar ve böylece insanları hor görürler. Bu itibarla onların bu yaklaşımlarını tümden kale almamak ve onların yaklaşımlarını reddetmek, şer'î maksatlardan biri olacaktır. Çünkü şeriatların oluşmasında temel teşkil eden şey, iki aşırı uç arasında itidali bul­mak, her iki maslahatı da birden gerçekleştirmeye çalışmaktır.[72]

 

Beş Şey Fıtrattandır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Fıtrat beş şeydir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak.[73]

Bunların müddetlerinin beyanına ihtiyaç duyulmuştur. Böy­lece sünnete muhalif hareket edenlere tepki göstermek, her gün tı­raş ya da yolma gibi bir aşırılığa, bir sene boyunca dokunmamak gibi bir ihmale düşülmesini Önlemek mümkün olacaktır. Bu ihti­yaç, bıyıkların kısaltılması, tırnakların kesilmesi, koltuk altı kılla­rının yolunması, etek tıraşı yapılması işlemlerinin en az kırk gün­de bir yapılması şeklinde belirlenmiştir.[74]

Rasûlullah (s.a.), yahudî ve hıristiyanların saçlarını boyama-dıklarını belirterek, onlara muhalefette bulunulmasını istemiş­tir.[75] Ehl-i kitap olanlar saçlarını salar, müşriklerse başlarını ayırırlardı. Rasûlullah (s.a.) saçlarını alnına sarkıttı, bir müddet sonra ayırdı.[76] Hadis metninde geçen "sedel", perçemdeki saçla­rın yüze sahnmasıdır. Bu sadeliktir. Ayırma ise, saçın iki örgü ya­pılması ve her birinin yandan sarkıtılmasıdır.[77]

 

Kısmî Saç Tıraşı:

 

Rasûlullah (s.a.), başın bir kısmım tıraş edip bir kısmını bı­rakmayı yasaklamıştır.[78]

Yasağın sırrı, bu halin şeytan işine benzer olması, bir tür müsle sayılmasıdır. Bu, normalde insanların kötü göreceği bir iş­tir; ancak tabiîliğini yitirmiş nefisler onu itiyat edinebilir.

Rasûlullah (s.a.), saçı olanların, ona ikram etmesini yani iyi bakmasını emretmiş[79] öbür taraftan her gün değil de gün aşırı taramlmasını[80] istemiş ve böylece ifrat ve tefrit arası orta bir yo­lun tutulmasını istemiştir.[81]

 

Kadınlara Haram Olan Süslenme Şekilleri:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ, dövme yapan kadınlara, dövme yaptıran kadın­lara, yüzünden tüyleri yolan kadınlara, güzellik için dişlerini dör-püleyip seyreten kadınlara, Allah'ın yarattığını değiştiren kadınla­ra lanet etsin![82]

Rasûlullah (s.a.) keza erkeklerden kadınlara benzemeye çalı­şanları, kadınlardan da erkeklere benzemeye çalışanları lânetlemiştir.[83]

Bu konuda asıl olan şudur: Allah Teâlâ her tür ve sınıfı ken­dine has özelliklerin zuhuru için farklı yaratmıştır. Meselâ erkek­lerin sakalının olması, kadınların hareketlerinin şuh ve eğelenceye meyyal olması gibi. Bir gerekçeden dolayı daha baştan bu özellik­leri gerektiren mana, bizzat onların zıtlarmın mekruhluğunu da gerektirmektedir. Bu yüzden hoşnut ve razı olunan şey, her tür ve sınıfın, kendi fıtratının gereği üzere kalmasıdır. Yaratılışı değiştir­meye kalkışmak da laneti mucip bir davranış olmuştur. Rasûlullah'm (s.a.), katır elde etmek için ata eşek çekilmesini mekruh gör­mesinin sebebi budur.[84]

 

Ziynet Çeşitleri:

 

Bazı ziynet şekilleri de vardır ki, tabiî yapının işini güçlendi­rici, ona bir hazırlık olucu ya da ona işlerlik kazandırıcı bir mahi­yet arzeder; sürme çekmek ve taranmak gibi. Bu türden olan ziy­net müstehaptır.

Bazı ziynet türleri de vardır ki tabiî yapının işine zıt düşer; insanın, hayvanlara benzer bir hal almaya, tabiî yapısının gerek­tirmediği bir özelliği aksettirmek için tekellüfe girmeye kalkışması gibi. Bunlar hoş karşılanmayan davranışlardır ve eğer insan, fıtra­tı ile baş başa kalacak olsa, bunu bir tür müsle kabul eder.[85]

 

Resim Ve Tasvir:

 

6. Aşırılıklardan bir diğeri elbiselerde, duvarlarda ve örtüler­de tasvirler bulundurmaktır. Rasûlullah (s.a.) bunu da yasakla­mıştır.[86]

Yasağın mihverini iki mana oluşturmaktadır:

i. Bunun bir tür sefahat görüntüsü ve ziynet olması. İnsanlar bu tür sanat eserleriyle övünürler ve bu uğurda çok büyük miktar­da inallar harcarlardı. Bu haliye ipek gibi oluyordu. Bu mana, ağaç vb. gibi manzara resimlerinde de vardır.

ii. Suretlerle içli dışlı olmak, bunun meşruluğuna hükmet­mek ve böylece ona rağbet göstermek, putlara tapınma kapısını aralar, onu teşvik eder, onları ehline hatırlatır. Pek çok taife ara­sında putataparlık hep böyle böyle başlamıştır. Bu mana, sadece canlı resimleri için söz konusudur. Bu yüzden ağaç durumunda ol­ması için heykellerin kafasının koparılmasını emretmiştir. Ağaç gibi manzara resimleri yapmanın fesadı nisbeten daha azdır.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "içinde suret bulunan eve melek girmez.[87]

"Her ressam cehennemdedir. Allah ona yaptığı her suret kar­şılığı bir can verecek ve ona cehennemde azap edecektir.[88]

"Bir kimse dünyada bir suret yaparsa, kıyamet gününde ona ruh üflemesi emrolunur. Ama üfleyemez. [89]

Tasvircilikte, putçuluk manası vardır. Mele-i a'lâ sakinleri ilâhî bir sâikle putlara ve putataparlara gazap ve lanette bulunur­lar. Bu durum, meleklerin tasvirlerden nefret etmesini gerektirir. Kıyamet gününde insanlar amelleriyle haşrolunduğu zaman, res­samın ameli, kendi içinde tasvir ettiği ve ameliyle ona benzetmeye çalıştığı timsaller halinde temessül eder. Çünkü ameline en yakın olan şey budur. Ona benzetme çabası ve bu konuda bütün gayreti­ni ortaya koyması ise, onlara ruh üflemekle yükümlü tutulması şeklinde temessül edecektir; fakat bir türlü üfleyemeyecek, bu yol­la azap görecektir.[90]

 

Eğlence:

 

7. Sefahat hayatının tezahürlerinden bir diğeri eğlencelerle meşgul olmaktır. Bunlar, nefsi dünya ve âhiret düşüncesinden alı-koyon, boş yere vakitleri öldüren şeylerdir; çalgı âletleri, satranç oyunu, güvercin uçurma, (horoz döğüşü gibi) hayvanları birbirine kışkırtma vb. gibi şeylerdir. İnsan kendisini bu gibi şeylere kaptır­dığı zaman yiyeceğini, içeceğini, ihtiyaçlarını unutur; hatta öyle olur sıkışır, tuvalete gitmek için oyunun başından bir türlü kalk­maz. Eğer bu gibi şeylerle meşguliyet normal kabul edilecek olsa, insanlar üretimden kesilir ve şehir/ülke üzerine yük halini alırlar, nefislerini ıslâh için gerekli yollara tevessül etmezler.[91]

 

Düğün Ve Benzeri Durumlarda Şarkı Söylemek Ve Tef Çalmak Mubahtır:

 

Bil ki: Düğün ve benzeri durumlarda şarkı söylemek ve tef çalmak Arap Acem bütün uluslarda âdetti; gidişat böyle idi. Bu, içinde bulunulan neşe ve sevinç halinin bir gereği oluyordu. Dola­yısıyla bu, eğlence kabilinden sayılmıyordu. Eğlencelikte kıstas, Rasûlullah (s.a.) zamanında Hicaz'da ve mamur beldelerde mevcut bulunan şeylerdi; matlup bulunan neşe ve sevinç belirtisi olarak yapılan şeyler değildi. Çalgı âletleri gibi.[92]

 

Tavla Ve Benzeri Diğer Oyunlar:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim tavla oynarsa, Allah'a ve Rasûlullah'a (s.a.) isyan etmiş olur.[93]

"Her kim tavla oynarsa, elini domuz eti ve domuz kanıyla bo­yamış gibi olur.[94]

"Ümmetimden bazı kavimler olacak; onlar yasak olan cinsel ilişkileri, ipeği, içkiyi ve çalgı âletlerini helâl sayacaklar.[95]         

"Nikâhı ilân edin ve onu def çalarak duyurun!"[96]

 

Eğlence İki Türlüdür:

 

i. Haram olan eğlenceler: Bunlar çalgı âletleri icra edilerek yapılan eğlencelerdir.

ii. Mubah olan eğlenceler: Bunlar da, düğün ve benzeri se­vinç halini dışa vurmayı gerektiren durumlarda tef çalmak, şarkı söylemek gibi şeylerdir.

Hıdâ mubahtır. Hıdâ, aslında develeri sürerken onları hareketlendirmek için tempo tutmak demektir. Burada kastedilen ise belli bir nağme ve ezgi ile söylenen marşlardır. Bunlar insanı ha­rekete geçiren şeylerdendir; eğlenceler gibi uyuşturan bir mahiyeti yoktur.

Ok atmak, at eğitmek, mızrak atmak... gibi talim mahiyetin­deki oyunlar, aslında bir oyun olmayıp, şer'î bir maksadın gerçek­leştirilmesini amaçlayan eğitim faaliyetlerinden sayılır. Nitekim Habeşliier, Rasûlullah'ın (s.a.) huzurunda mescidde kılıç kalkan oyunu oynamışlar ve Rasûlullah {s.a.) da onları seyretmiştir.[97]

Rasûlullah (s.a.), bir güvercin peşinde koşan bir adam hak­kında: "Bir şeytan, bir şeytan peşinde koşturuyor!" buyurmuştur.[98]

Rasûlullah (s.a.) hayvanların kızıştırılarak birbirine düşürül­mesini de yasaklamıştır.[99]

 

Gereğinden Fazla Binek Ve Ev Eşyası Edinmek:

 

8. Bir diğeri pek çok sayıda binek hayvanı ve ev eşyası edin­mektir. Bunlardan maksat ihtiyaçların karşılanması olmayıp, in­sanlara karşı gösterişte bulunmak, onlara çalım satmaktır. Rasû­lullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Erkek için bir döşek, karısı için bir döşek. Üçüncüsü misafir için, dördüncüsü de şeytan içindir.[100]

"Şeytanlar için develer olur, şeytanlar için evler olur. [101]Hadisin ravîsi Ebû Hureyre şöyle demiştir:

"Şeytanlar için olan develeri gördüm; sizden biriniz cins be­sili develeriyle birlikte yola çıkar, üzerlerine binili de değildir. Bu halde iken yolda kalmış bir kardeşine rastlar da onu devesine bin­dirmez. Şeytan evlerini ise henüz görmedim.[102]

 

Köpek Beslemek:

 

Cahiliye döneminde insanlar köpek beslemeye çok düşkün­düler. Köpek, meleklerin hoşlanmadığı, kendisinden eza duyduğu lânetli bir hayvandır. Çünkü köpeğin -kertiş (sâm abraş) hakkın­da söylediğimiz gibi bir tür şeytanlığı vardır. Bu yüzden Rasû­lullah (s.a.) köpek beslenmesini haram kılmış ve şöyle buyurmuş­tur:

"Kim bir köpek edinirse -davar köpeği, av köpeği, ziraat kö­peği hariç- her gün ecrinden bir kırat[103] noksanlaşır.[104]İki kı­rat eksileceği rivayeti de vardır.[105]

Maymun ve domuz da aynen köpek hükmündedir.

Ecrinden her gün bir ya da iki kırat eksilmesinin hikmeti şu­dur: Köpek beslenmesi, insanın melekî gücünü zaafa uğratır, hayvanı gücünü güçlendirir. Kırat, misal kabilinden söylenmiştir ve bununla az ceza kastedilmiştir. Bu itibarla bir kırat ya da iki kırat rivayetleri arasında bir çelişki yoktur.[106]

 

Altın Va Gümüş Kapların Kullanılması:

 

9. Sefahat hayatının tezahürlerinden bir diğeri altın ve gü­müş kaplar kullanılmasıdır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Gümüş kaptan içen ancak ve ancak karnına cehennem ateşi curcurlatır.[107]

"Altın ve gümüş kaptan su içmeyin! Altın ve gümüş tabaklar­da yemeyin! Çünkü bunlar dünyada onların (kâfirlerin); âhirette ise sizindir. [108]

Daha önce bu yasağın hikmetinden bahsetmiştik. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kaplan örtün! Tulumları bağlayın! Kapıları kapayın! Ak­şam vakti çocuklarınızı dışarı bırakmayın! Çünkü cinlerin Işey­tanların o vakit bir dağılmaları ve çarpmaları olur. Uyuyacağınız zaman kandilleri söndürün! Çünkü muzırcık (fare) kandilin fitili­ni sürükleyebilir ve hane halkının başına evi yakabilir." Başka bir rivayette: "Çünkü şeytan bağ çözemez, kapı açamaz, kap da aralayamaz." Başka bir rivayette de: "Çünkü senede bir gece veba iner. Kapağı olmayan hiçbir kabın yahut üzerinde bağı olmayan hiçbir tulumun yanından geçmez ki, içine bu vebadan bir şey inme­sin.[109] buyurmuştur.

Cinlerin akşam vakti yayılmalarının sebebi şudur: Cinler, asıl yaratılışları itibariyle zulmânî yaratıklardır. Bu itibarla ka­ranlığın basmaya başlaması onlar için bir neşe ve sevinç kaynağı olur ve bu yüzden yeryüzüne yayılırlar.

Şeytanların bağ çözememesine gelince, bu bizim gördüğümüz kadarıyla şeytanların etkilerinin büyük çoğunluğunun tabiî fiiller zımnında olmasındandır. Meselâ eve hava girdiği zaman onunla birlikte cinnînin de girmesi, taşın yuvarlanması halinde, cinnînin ona destek vermesi durumunda taşın normalin üzerinde yuvarlanması vb. gibi.

Senede bir gecede veba inmesine gelince, bunun manası şu­dur: Uzun bir zaman sonra öyle bir vakit gelir ki, havayı bozar. Ben şahsen bunu bir defasında müşahede ettim. Pis bir hava his­settim ve onun bana dokunmasıyîa birlikte bende baş ağrısı peyda oldu. Sonra pek çok insanın o gece hastalanmış olduklarını veya hastalanmaya hazır bir hal aldıklarını gördüm.[110]

 

Bina Yapma Yarışı:

 

10. Bir diğeri yüksek binalar yapma yarışına girmek, evleri nakışlamak, yaldızlamak gibi davranışlardır. İnsanlar bu konuda son derece aşırı gidiyorlar, büyük külfetler altına giriyorlar, muaz­zam miktarda mallar harcıyorlardı. Rasûlullah (s.a.) bunu, kötü bir şey olduğunu önemle belirterek ortadan kaldırmak istemiştir. Bu meyanda şöyle buyurmuştur:

"Mü'min, yaptığı her türlü harcamadan dolayı ecir kazanır; şu toprağa yaptığı harcamalar hariç.[111]

"Her bina, sahibi Üzerine bir vebaldir; zarurî olanı müstesna, zarurî olanı müstesna.[112]

"Hiçbir velinin -ya da nebinin- süslü püslü bir eve girmesi doğru olmaz,[113]

"Allah bize taşları, toprakları giydirmemizi emretmedi.[114]

 

Cahiliye Döneminde Bilgi Edinme Yolları:

 

Rasûlullah'tan (s.a.) önce insanlar hastalıklarında, karşılaş­tıkları musibetlerde tıbba ve afsunculuğa (rukye) baş vururlardı.

Fala bakmak, uğursuz saymak, remel atmak, kâhinlik, mü­neccimlik, rüya tabiri gibi yollarla bilgi sahibi olunacağına inanır­lardı.

Bunların bir kısmı uygunsuzdu. Rasûlullah (s.a.) bu özellikte olanlarını yasakladı, diğerlerini ise mubah kıldı.[115]

 

Tıp:

 

Tıp, mahiyet itibariyle hayvanı, nebatî ya da madenî ilaçların kullanılmasından, böylece bünyedeki unsurların (hılt ç. ahlat) azaltılarak ya da çoğaltılarak dengelenmesinden ibarettir. Dinî kurallar bu yöntemi yerinde görür. Zira bu işlem, herhangi bir şirk şaibesi içermez, dünya va âhirete yönelik bir zarar da bulundur­maz. Aksine büyük fayda sağlar, insanlığın iki yakasını bir araya getirir. Bu genellemenin bazı istisnaları vardır:

i. İçki ile tedavi. Çünkü içkide hiçbir zaman eksik olmayan bir zarar vardır.

ii. Zehir ile tedavi de aynı şekilde, eğer başka türlü tedavi imkânı varsa yasaktır. Çünkü böyle bir tedavi ölüm ile sonuçlana­bilir.                                                                                           

iii. Dağlama yoluyla tedavi. Zira ateşle yakmak, meleklerin nefret ettiği sebeplerden biridir.

Tıbb-ı nebevî ile ilgili rivayetlerde asıl olan, o zamanda Arap ulusunda mevcut bulunan tecrübe birikimidir.[116]

 

Rukye (afsun):

 

Rukyenin aslı ise, misâl âleminde bir tür tahakkuk ve etkisi olan kelimeleri söylemektir. Din kuralları, şirk olmadığı sürece bunlara tevessül edilmesinde bir sakınca görmez, özellikle de bu kelimeler Kur'ân'dan ya da sünnetten seçilmişse, yahut onlara benzer mahiyet arzeden tazarru ve niyaz ifadelerinden meydana gelmişse herhangi bir sakıncası olmaz.[117]

 

Nazar Haktır:

 

Nazar haktır.[118] Bunun aslı esası, nazar eden kimsenin nefsi­nin bir şey üzerinde yoğunlaşmasının etkisini göstermesi, nazar ettiği şeye olan bakışından kaynaklanan bir sadmenin ortaya çık­masıdır. Cin nazarı da aynıdır.

Rukye, muska ve iplik bağlama ile ilgili olarak gelen yasakla­yıcı her hadis, içinde şirk bulunduran, yahut Allah Teâlâ'dan ta­mamen gafletle herşeyi onlardan bekleme manası içeren türlerine yöneliktir.[119]

 

Fal Ve Uğursuzluk Telakkisi:

 

Fal ve uğursuzluk telakkisine gelince, bunların hakikati şu­dur: Bir işe Mele-i a'lâ'da hükmedildiği zaman, yaratılışında sür'at-i in'ikâs bulunan bazı şeyler/olaylar onun rengini alabilir. Bunlardan biri havâtırdır. Bir diğeri dikkate alınacak bir kasıt ol­maksızın dilden dökülmüş olan lâfızlardır. Bunlar, bizzat kendisi­ne yönelik kasıt bulunan gizli havâtırın kalıpları (eşbâh)dır.

Bir diğeri hava durumlarıyla ilgili olaylardır. Çünkü bunların genelde tabiî olan sebepleri zayıftır. Bunların belli bir kalıba gir­mesi ancak felekî sebepler yahut Mele-i a'lâ'da bir işin karara alın­ması sebebiyle olur.

Araplar, olacaklar hakkında bunlardan istidlalde bulunurlar­dı. Tabiî ki bu tahmin içermekte ve vesveseler doğurmaktaydı. Da­hası Allah'ı inkâr noktasına kadar da gidebiliyordu. (?) Bu itibarla Rasülullah (s.a.) uğursuzluk inancını {tıyara, teşe'üm[120] yasakla­dı ve, "Onun en hayırlısı faldır."buyurdu. Falı da "Herhangi birinizin (sâlih bir kimseden) işittiği güzel bir sözdür" şeklinde açıkla­dı.[121] Bu, yukarıda sözü edilen çirkinliklerden uzaktır.

Hastalığın bizatihi sirayetinin olmayacağını beyan buyurdu. Bu, böyle bir şeyin esasen olmadığı manasında değildir. Araplar bunu müstakil bir sebep olarak görürlerdi ve tevekkülü tümden unuturlardı. Doğrusu şudur ki, bu sebeplerin sebepliği, Allah Teâlâ'nın aksi doğrultusunda bir buyrultusu olmadığı zaman ancak geçerli olur. Zira Allah Teâlâ bir şeyin olması doğrultusunda hükümde bulunmuşsa, tabiî nizâm bozulmadan o şeyi tamamlar. Bu nüktenin şeriat lisanıyla ifadesi, onların aklî değil de âdî se­bepler olduğunu söylemek şeklinde olmuştur.[122]

 

Baykuş Ve Gûl Yabanî:

 

Baykuş ötmesiyle ilgili inanç, [123]çoğu kez şirk kapısını açar. Gûl yabanî[124] de aynı şekildedir.[125] Bu yüzden bu gibi şeylerle meşgul olmaları yasaklanmıştır. Zira bu inançların asla bir haki­kati yoktur.

Şöyle ki: Cinlerin mevcudiyeti ve onların âlemde dolaştıkları­na dair hadisler çoktur, hastalığın sirayet edeceğini gösteren ha­disler de bulunmaktadır. Eğer varsa uğursuzluğun kadında, atta ve evde olacağını bildiren hadisler vardır.[126] Bu durumda hadiste­ki "yoktur" ifadesi, bu tür şeylerle uğraşmanın caiz olmadığını ifa­de içindir. Bu gibi konularda davaya kalkışmanın, "falanca, hasta devesini develerimin yanma sokarak benim develerimi öldürdü ve hasta etti" şeklinde bir iddia ileri sürmenin kale alınmayacağını belirtmek içindir. [127]                                                                   

 

Kehânet:

 

Bilirsiniz ki Rasülullah (s.a.), kehâneti -ki bu, cinlerden ha­ber vermedir çok sert bir şekilde yasaklamış ve kâhine giden kimseden kendisinin uzak olduğunu bildirmiştir. Sonra kendisine kâhinlerin durumu hakkında soru sorulunca da şöyle buyurmuş­tur:

"Şüphesiz melekler bulutlar üzerine iner ve işin gökyüzünde hükmolunduğunu anarlar. Şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar, onu işitirler de hemen yanma yüz yalan daha katarak kâhinlere ulaştırırlar.[128]

Yani iş Mele-i a'Iâ'da kararlaştırıldığı zaman, buradan Mele-i sâfilden olan ve istidatlı bulunan meleklere o şeye dair bilgiler iner. Muhtemelen cinlerden bazı zeki olanları, onlardan bu bilgile­ri edinebilir. Sonra da kâhinler, cibillî ya da kesbî münasebetler sebebiyle bu bilgileri onlardan alırlar.

Bu durumda yasak, bu sayılan şeylerin hâriçte bir varlığı ol­madığına müteallik değildir; aksine bunların hataya, şirke ve fesada mazinne oluşlarına yöneliktir. Bu itibarla bu hadisler şu âyete benzemektedir:

"Sana içki ue kumarı sorarlar. De ki: Onlarda her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.[129]

 

Nevf Ve Nücûm:

 

Neu' (ç. envâ[130]) ve nücûma gelince, bunların bir tür hakika­tinin olması uzak ihtimal değildir. Şeriatın konuyla ilgili olarak getirdiği yasak, bunlarla meşgul olmaya yönelik olup, bunların as­la hakikatlarının olmadığına yönelik değildir. Selef-i sâlih, bu tür işlerle uğraşmayı terkedegelmişler, meşgul olanları da yermişler ve bu etkileri kabul etmemişlerdir. Ama onların hiç hakikatlerinin olmadığını söylememişlerdir. Çünkü bunlardan bir kısmı vardır ki çok aşikârdır; güneş ve ayın hallerinin değişmesiyle mevsimlerin değişmesi vb. gibi.

Bir kısmı da vardır ki tahmin, tecrübe ve rasat (gözlem) onla­rın varlığına delâlet etmektedir; bu, bunların, zencebîlin hararet, kâfurun soğuk özellikte olduğuna delâlet etmesi gibidir.

Bunların bir tür etkisinin olması iki sebepten dolayı uzak de­ğildir:

i. Karakteristik özelliğe benzer yönü: Nasıl ki her türe ait, sı­caklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık gibi bir tabiat vardır ve onların bu özelliklerinden hareketle hastalıkların tedavisi yöntemine baş-vurulursa, feleklerin ve yıldızların da kendilerine has bir tabiatla­rı ve husûsî özellikleri bulunur; güneşin harareti, ayın rutubeti gi­bi. Falanca gezegen filanca yere geldiği zaman, gücü yeryüzünde etkisini gösterir. Bilindiği gibi kadın, kadınlara ait âdetlere ve huylara sahiptir. Bu onun -idraki mümkün olmasa bile- tabia­tında bulunan bir şey yüzündendir. Erkek de, mizacında bulunan bir manadan dolayı cüretlilik, kalın ve yüksek seslilik gibi kendisi­ne has özelliklere sahiptir. Bu durumda Zühre (Venüs) ve Merih'in kuvvetlerinin yerküreye sirayet edip, aynen bu gizli yapı özellikle­rinin etkisi gibi onun üzerinde etki göstermesi inkâr olunamaz.

ii. Tabiatla birlikte terkip olunmuş ruhanî bir kuvvete ben­zer olan yönü: Bu, ceninde bulunan anne ve babasından terkip olunmuş nefsânî kuvvet gibidir. Göklere ve yeryüzüne nisbetle mevâlîd[131] gibidir, anne ve babasına nisbetle cenîn gibidir. Bu kuv­vet, âlemi Önce hayvanı sonra da insanî suretin feyz etmesi için hazır kılar.

Bu kuvvetlerin, felekî ittisaller hasebiyle sirayetinin (hulul) çeşitli türleri vardır. Her türün kendine has özellikleri bulunmak­tadır. Bazı insanlar bu ilim üzerinde durmuş ve bunun sonucu ola­rak ilm-i nücûmu elde etmişlerdir. Bununla gelecek olayları öğre­nir olmuşlardır. Şu kadar var ki, kaza onların gereğinin aksi doğ­rultusunda gerçekleşmişse, yıldızın kuvveti, o surete yakın başka bir surete konulur ve Allah Teâlâ, irade buyurduğu kazasını,yıl­dızların özellikleriyle ilgili düzen bozulmaksızın- tamamlar. Bu nükteyi şöyle ifade ederler: Yıldızların özellikleri (etkilerini icra etmeleri) aklî lüzum yoluyla değil de Allah Teâlâ'nın âdetinin o doğrultuda câri olmasıyladır. Bu durumda o, emare ve alâmetlere benzer. Ancak insanlar tümden bu ilme kendilerini aşırı derecede kaptırmışlar ve bunun sonucu olarak bu ilim, Allah'ı inkâra ve O'na inanmamaya varabilecek bir hal almıştır. Bu ilme kendisini kaptıran kimsenin, içinden samimiyetle "Allah'ın fazl u keremiyle bize yağmur yağdı" demesi uzak bir ihtimal; buna karşılık, "Falan falan yıldızın nev'i (batması/doğması) ile bize yağmur yağdı" deme­si ve o şekilde de inanması tabiîdir. Bu ise kişiyi, kurtuluşta asıl olan imanın hakikatine ulaşmadan alıkoyar.

İlm-i nücûmun bilinmemesi bir zarar vermez.[132] Zira Allah Teâlâ, âlemi kendi hikmeti doğrultusunda idare etmektedir; bunu herhangi bir kimsenin bilmesi ile bilmemesi arasında bir fark yok­tur. Bu itibarla dinde bunun önemi olmadığım belirtmek ve öğre­nilmesini yasaklamak gerekmiştir. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur:

"Kim ilm-i nücûmdan bir bilgi sahibi olursa, sihirden bir şu­be edinmiş olur. İlm-i nücûmla uğraştıkça, sihirle olan ilgisi ar­tar.[133]

Bu Tevrat ve İncil'le uğraşmaya benzer. Rasûlullah (s.a.), bu­nu şiddetle yasaklamıştır. Çünkü her ikisi de muharreftir ve Kur'ân-ı Kerîm'e tabi olmama gibi bir davranışa sürükleyebilir. Bu yüzden onların okunması yasaklanmıştır.

Bu, bizim inceleme ve araştırmalarımız sonucu ulaştığımız görüşümüz olmaktadır. Eğer sünnetten bunun aksine delâlet eden bir şey sabitse, durum sünnette yer aldığı şekil üzeredir.[134]

 

Rüya Ve Kısımları;

 

Rüyaya gelince, bunlar beş kısımdır.[135]

i. Allah'tan müjde şekli,

ii. Nefiste yer etmiş olan meziyet ve rezaletlerin! melekî târis-da nurânî bir şekilde temessülü şekli,                 '-      

iii. Şeytan korkutması şekli,

iv. Nefsin uyanık halde iken itiyat edinmiş olduğu, muhayyi­lesinin de korumuş olduğu saklı bulunan şeylerin hiss-i müşterek­te ortaya çıkması şekli,

v. Vücuttaki hıltların (ç. ahlat) galebesinden ve nefsin onla­rın bedendeki ezasını hissetmesinden kaynaklanan tabiî hayaller şekli.[136]

 

İ. Allah'tan Müjde Olan Rüyalar:

 

Bu rüyaların hakikati şudur: Nefs-i natıka, kolay kolay kav­ranamayan bazı gizli sebeplerden Ötürü, beden örtüsünden sıyrıl­ma fırsatını bulduğu zaman, hayır ve cûd-ı ilâhî menbamdan üze­rine ilmî bir kemâlin feyiz olarak inmesine istidatlı bir hal alır. Bunun sonucu olarak da istidadına ve maddesine göre, O'nun ka­tında bulunan saklı ilimlerden üzerine bir şeyler iner.

Bu kabil rüyalar ilâhî bir talimdir. Rasûlullah'ın (s.a.) rüya halinde miracda bulunarak Rabbini en güzel surette görmesi ve kendisine keffâretlerin ve derecelerin öğretilmesi gibi. Keza rüya halinde miracda bulunarak dünya hayatından ayrılan ölülerin du­rumlarının kendisine gösterilmesi gibi. Nitekim bunu Câbir b. Se-müre rivayet etmiştir. Yine bu yolla dünyada olacak olaylara dair bilgilendirilmesi gibi.[137]

 

ii. Melekî Rüyalar:

 

Nefiste yer etmiş olan meziyet ve rezaletlerin melekî tarzda temessülü şeklinde olan rüyalara gelince, bunların esası şudur: İn­sanda hem güzel hem de kötü melekeler vardır. Ancak bunlardan hangisinin güzel hangisinin kötü olduğunu ancak melekî surete intikâl edebilen kimseler anlayabilirler. Kim böyle bir soyutlanma­yı başarırsa, kendisine hasenat ve seyyiâtı misâli bir surette gözü­kür. Bu kişi Allah'ı görür; bunun esası Yaratıcıya teslimiyettir. Rasûlullah'ı (s.a.) görür, bunun esası, içinde yer eden ona itaat duygusudur. Nurlar görür, bunların esası içinde ve organlarında yer etmiş müktesep tâatlerdir. Bunlar nurlar ve bal, tereyağı ve süt gibi temiz şeyler suretinde gözükür.                                               

Kim Allah'ı (c.c), Rasûlullah'ı (s.a.) ve melekleri kötü bir surette görürse, yahut öfke halinde görürse bilsin ki, itikadında bir bozukluk ve zayıflık vardır, nefsi henüz kemâle ermemiştir.

Aynı şekilde taharet sebebiyle hasıl olan nurlar da güneş ve ay suretinde gözükür.[138]

 

iii. Şeytanî Rüyalar:

 

Bunlar; maymun, fil, köpek gibi lânetli hayvanlar yahut siyahî insanlar görmek suretiyle bir korku ve ürperti duyulması halidir. Kişi böyle bir şey gördüğü zaman hemen Allah'a sığınmalı ve sol tarafına üç defa tükürmeli ve yatmakta olduğu yanını değiş­tirmelidir.[139]

 

Rüya Tabiri

 

Müjde olan rüyalar tabir olunur. Bu konuda esas, hayallerin (sembollerin) bilinmesidir. Yani tabir, hangi şeyin hangi manayı temsil ettiğini bilme esasına dayanır.

Tevilde bazen zihin müsemmâdan isme intikâl eder. Şu örnekte olduğu gibi: Kasûlullah (s.a.), rüyasında kendisini Ukbe b. Râfi'in evinde görmüş ve kendisine İbn Tâb hurması getirilmiş. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ben bunu, yükselmenin dünyada bizim için, âhirette akibetin de bizim olduğuna ve dini­mizin tamamlandığına yordum.[140]

Zihin bazen, bir şeyden, o şeyin ilgili olduğu şeye intikâl eder. Kılıçtan savaş manası çıkarmak gibi.

Bazen vasıftan, ona uygun olan bir cevhere intikâl eder. Ken­disini mal sevgisine kaptıran kimseyi Rasülullah'm (s.a.) altın bi­lezik şeklinde görmesi gibi.[141]

Kısaca söylemek gerekirse bir suretten, onun temsil ettiği manaya intikâl etmenin çeşitli şekilleri vardır. Bu türden olan-rü-yalar, nübüvvetin (kırk altı cüzünden) bir cüzüdür.[142] Çünkü bir tür gaybî feyiz şeklidir ve Hakk'tan halka inen bir vasıtadır. Nü­büvvetin esası ise budur. Diğer rüya türlerinin tabiri yoktur.[143]

 

SOHBET ÂDABI

 

Adaba Riayet Zorunluluğu:

 

Fıtrat-i selîmenin, bireylerin birbirine ihtiyaç duymalarının ve bu ihtiyaçları karşılama zorunluluğunun gereklerinden biri de, insanların aralarında riayet edecekleri bazı görgü kurallarının bu­lunmasıdır. Bunların büyük çoğunluğu üzerinde -şekil ve kalıp bakımından farklı olsalar bile- esas itibariyle Arap Acem bütün uluslar müttefiktirler. Bu itibarla onlar üzerinde durmak, uygun olanlarını, yanlış olanlarından ayırmak Rasülullah'm (s.a,) gerçek­leştirmekle görevli olduğu maslahatlardan biri olmaktadır.[144]

 

Belli Başlı Görgü Kuralları:

 

Bunları aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:[145]

 

1. Selamlaşma:

 

Bunlardan biri insanların birbirlerini selamlamalarıdır. İn­sanlar, birbiri arasında güler yüzlü olmak, birbirine tahammül ve iltifat göstermek zorundadırlar. Küçük, büyüğün faziletini görmek; büyük de, küçüğüne şefkat göstermek durumundadır. Akranlar arasında kardeşlik bağlarının oluşması kaçınılmazdır.

Eğer bu saydıklarımız olmasa, o takdirde sohbet, kendisinden beklenen faydayı sağlamaz.

Selamlaşma, herhangi bir lâfız ile belirlenmezse, o zaman iç­teki duyguyu dışa vurmak ancak karinelerle mümkün olabilecek­tir. Bu itibarla her ulus içerisinde, kendi reyleri sonucu kabullen­dikleri bir selâm çeşidinin bulunması bir yol ve zamanla bu selâmlama şekli, o ulus için bir şiar olmuş, kişinin kendi ulusların­dan olduğunu gösteren bir emare halini almıştır.

Müşrikler selâmlaşırken, "Allah sana göz aydınlığı versin!" Yahut "Senin sebebinle sevdiğin kimsenin gözünü aydın kılsın!" anlamına gelen bir ifade kullanırlardı. Mecûsîler, "Bin yıl yaşa!" derlerdi.[146]

 

Selâm Hakkında Peygamberlerin Sünneti:

 

Teşrî esası, bu konuda tabi olunacak yolun peygamberlerin meleklerden Öğrenmiş oldukları ve nesiller boyunca tevarüs ede-geldikleri selâm şeklinin esas alınmasını gerektirir.

Peygamberlerin sünneti olan selâm şekli, uzun ömür, mal zenginliği gibi dünya hayatına yönelik bir dilek ve temenni olmak yerine, dua ve zikir kabilinden bir sözcük oluyordu. Tazimde, sec­de etme, yer Öpme gibi şirke götürecek şekilde ifrata kaçmaya meydan vermiyordu. Bu, halihazırda kullanmakta olduğumuz selâmdır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah Teâlâ, Adem'i yaratınca ona: Git şu cemaate selâm ver, buyurdu. Bunlar meleklerden bir cemaat olup oturuyorlardı. Sana ne cevap vereceklerini dinle, çünkü bu senin ve zürriyetin için selâm olacaktır, dedi. Adem de giderek 'es-Selâmu aleykum!' dedi. Melekler, 'es-Selâmu aleyke ve rahmetullah!' dediler ve 've rahmetullah' sözcüğünü ilâve ettiler.[147]

"Git şu cemaate selâm ver" ifadesi, Allah'u a'lem! onlara kendi münasip gördüğün bir tarz üzere selâm ver anlamındadır ve o, içtihadında isabet etmiş ve "es-Selâmu aleykum!" demiştir. "Çünkü bu senin ve zürriyetin için selâm olacaktır" ifadesi, Hazîre-i kuds'ten kendisine ilham olunacağım bildiği için onun ke­sin bir şekilde selamlaşma sözcüğü olacağının ifadesidir.[148]

 

Selâm, İnsanların Kaynaşmasını Ve Birbirlerini Sevmelerini Sağlar;

 

Allah Teâlâ, cennetten bahsederken şöyle buyurmaktadır: "Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise bölük bölük cenne­te sevekedilirler, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri on­lara, Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler.[149]

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevme­dikçe de iman etmiş olmazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi; onu yaparsanız sevişirsiniz? Aranızda selâmı yayın![150]

Bu hadisiyle Rasûlullah (s.a.), selâmın faydasını ve meşruiyet sebebini açıklamıştır. İnsanların birbirini sevmeleri, Allah Teâlâ'mn hoşnut ve razı olacağı güzel bir haslettir. Selâmın yayıl­ması ise, böyle bir sevginin oluşturulması için en uygun vasıtadır.

Musâfaha yani tokalaşma, el öpme ve benzeri davranışlar da aynıdır.[151]

 

Selamlaşma İle İlgili Kurallar:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Küçük büyüğe, geçen oturana, az çoğa selâm verir." "Binekli olan yürüyene selâm verir.[152]

Bütün insan grupları arasında yaygın olan usûl şöyle idi: Gi­ren, ev sahibine; önemsiz kimse, büyük kimseye selâm verirdi. Ra­sûlullah (s.a.) bu telakkiyi olduğu gibi bıraktı. Şu kadar var ki kendisi çocukların yanından geçince onlara selâm verir, kadınlara uğradığında onlara selâm verirdi. Çünkü Rasûlullah (s.a.) biliyor­du ki, kişinin kendisinden üstün ve daha şerefli olanın faziletini tanıması, şehir düzeninin korunmasında önemlidir. Bu gibi du­rumlarda kişinin kendisim beğenmesi gibi bir durumun da ortaya çıkacağını gördüğünden bir vazife taksimi yapmış ve büyüklerin tevazu göstermesini, küçüklerin de büyüklere saygılı olmasını em­retmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Kim küçüğümüze merhametli, büyüğümüze saygılı olmazsa o bizden değildir.[153]

Binekli olanın ilk önce selâm verme durumunda olması şu­nun içindir: O, insanlar yanında daha heybetli olur, kendi kendisi­ni de daha çok beğenebilir. Bunun için onun daha çok tevazu gös­termesi ve böylece selâma kendisinin başlaması gerekmiştir.[154]

 

Ehl-i Kitaba Selâm:                   

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:     

"Yahudilerle hıristiyanlara önce siz selâm vermeyin! Onlar­dan birine bir yolda rastlarsanız, onu yolun dar yerine sıkıştırın.[155]

Bu hadisin sırrı şudur: Rasûlullah'm (s.a.) gerçekleştirmek üzere gönderilmiş olduğu maslahatlardan biri, İslâm milletinin yüceliğine dikkatleri çekmek, onları en üstün ve ulu ümmet haline getirmektir. Bu ise, ancak onların diğer ümmetlere karşı üstün­lüklerinin olmasıyla gerçekleşebilir.[156]

 

Selâmı Uzatmanın Sevabı:

 

Rasûlullah (s.a.), selâm verirken "es-Selâmu aleykum" diyen kimseye on sevap; buna "ve rahmetullah" sözcüğünü ekleyene yir­mi sevap; buna "ve berekâtuh" sözcüğünü ekleyene otuz sevap; "ve mağfiretuhu" sözcüğünü de ekleyene kırk sevap olduğunu beyan buyurmuş ve lâfız arttıkça faziletin de artmış olacağını ifade et­miştir.[157]

Bu faziletin sırrı ve dayanağı şudur: Selâmı uzatmak; güler yüz gösterilmesi, kaynaşmanın sağlanması, sevişmenin hasıl ol­ması, dua ve zikirde bulunulması ve işin Allah'a havale edilmesi gibi, onun meşruiyet amacını gerçekleştirmede daha etkin olur. Bu ise sevabı artırır.[158]

 

Selâm Kifâî Bir Görevdir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir cemaate uğranılması halinde içlerinden birinin selâm vermesi hepsi için yeterlidir. Oturanlardan birinin selâmı alması da diğerleri için yeterlidir. [159]

Çünkü cemaat, birlik oluşturması bakımından tek kişi gibi sayılır. Onlardan birinin selâm vermesi tedirginliği giderir ve bir­birlerine karşı ülfet duymaları için yeterli olur.[160]

 

Veda Selâmı:                  

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz bir meclise vardığı zaman selâm versin. Oturması gerekirse otursun. Sonra kalktığı zaman yine selâm versin. Birin­cisi, sonuncusundan daha evlâ değildir.[161]

Veda selâmının şu gibi faydaları vardır:

i. Orayı terketme, onlardan hoşlanmayarak ayrılma anlamı taşımaz.

ii. Bir ihtiyacını gidermek için kalktığı ve geri döneceği şek­linde bir anlamayı önler.

iii. Onunla konuşması ya da başka bir iş yapması gereken bi­ri varsa, ayrılmasından haberdar olacağı için, onunla olan ihtiyacı­nı görme fırsatı bulur.

iv. Ayrılması sıvışma kabilinden olmaz.[162]

 

Merhabalaşmak:                                                

 

Musâfaha yapmak, gelene merhaba demek, yoldan geleni ku­caklamak ve benzeri davranışlar, daha bir ilgi ve

sevgi belirtisi olur, karşıdakine ülfet telkin eder, onun yalnızlığını giderir, ilgisiz kalmadığını gösterir. Bu itibarla bu gibi davranışlar teşvik edil­miştir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İki müslüman karşılaştığında, Allah'a hamdederek musâ­faha ederler, istiğfar ederlerse, günahları affolunur.[163]

Çünkü müslümanların birbirlerine güleryüz göstermeleri, birbirlerini sevmeleri, birbirlerine iltifat etmeleri, aralarında Al­lah'ın adım her vesile ile anmaları, âlemlerin Rabbi yüce Allah'ı hoşnut ve razı eder.[164]

 

Karşılama İçin Ayağa Kalkmak:

 

Kıyam etme hakkında hadisler farklılık arzetmektedir. Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Adamın huzurunda divan durması, kimi sevindirirse, o, ateşteki yerine hazırlansın![165] 

"Acemlerin birbirlerini tazim ederek kıyam ettikleri gibi, siz de öyle ayağa kalkmayın![166]

Sa'd'ın fr.a.) hakemliği hadisesinde ise, "Büyüğünüze ayağa kalkın![167] buyurmuştur.

Hz. Fâtıma (r.a.), babası Rasûlullah'ın (s.a.) yanına girdiğin­de, RasûluUah (s.a.) hemen ayağa kalkar, elini tutar, onu öper ve yanına oturturdu. Kendisi onun yanına girdiğinde de hemen Hz. Fâtıma ayağa kalkar, elini tutar, onu Öper ve yanına oturturdu.

Bence bu hadisler arasında gerçekte bir ihtilâf yoktur. Çünkü emir ve yasağa mihver teşkil eden manalar farklıdır. Zira Acem âdeti, hizmetçilerin efendilerinin Önünde, halkın da hükümdarları­nın Önünde kıyam etmesi şeklindeydi. Bu, onların tazim anlayışla-rındaki aşırılıktan ileri geliyordu ve neredeyse şirk anlamı taşıyor­du. Bu yüzden böyle bir davranışta bulunulması yasaklandı. Ha­diste geçen "Acemlerin birbirlerini tazim ederek kıyam ettikleri gi­bi" ifadesi de bu manaya işarette bulunmaktadır.

"Adamın huzurunda divan durması, kimi sevindirirse" ifade­sinden maksat, hizmet için el pençe divan durma halidir. Ama böyle olmaz da, el pençe divan durmaksızın ona ikram etmiş ol­mak, hatırını almak, gönlünü hoşnut etmek, tedirginliğini atması­nı sağlamak için ayağa kalkarsa, o zaman bunda bir sakınca yok­tur. Çünkü böyle bir ayağa kalkmanın şirkle herhangi bir ilgisi yoktur.[168]

 

Karşılaşma Anında Eğilmek:               

 

Rasûlullah'a (s.a.) şöyle soruldu:                     

'Ta Rasûlallah! Bizden bir adam, kardeşiyle karşılaştığında, onun için eğilir mi?" RasûluUah (s.a.), buna hayır cevabı verdi.[169]

Sebep, bunun namazdaki rükûyu andırır olmasıdır ve bu ha­liyle selâm secdesi mesabesinde olmaktadır.[170]

 

Girme Ve İzin İsteme Âdabı:

 

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için da­ha iyidir; herhalde düşünüp anlarsınız.[171]

"Ey mü'minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyele­riniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından Önce, Öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazın­dan sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin alsınlar. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında ne sizin için, ne de onlar için bir sakınca yoktur. Birbiri­nizin yanına girip çıkabilirsiniz, işte Allah âyetleri size böyle açık­lar. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden ön­cekiler (büyükler) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler.[172]

İzin isteme, kişinin insanların ansızın avret yerlerine vakıf olmalarının, onların görülmesini istemedikleri şeylere bakılması­nın hoş olmaması sebebiyle meşru kılınmıştır. RasûluUah (s.a.) bir hadislerinde buna işarette bulunmuş ve, "izin isteme, ancak göz­den dolayıdır.[173] buyurmuştur. Dolayısıyla izin isteme şeklinin insandan insana farklı olması tabiîdir.

İzin konusunda insanları şöyle bir ayırıma tutmak mümkün­dür:

i. Tamamen yabancı olup, aralarında geldisi gittisi olmayan kimseler. Bunlar, ancak açıktan izin istedikten ve karşı tarafın da açıkça izin verdiğini ifade etmesinden sonra içeri girebileceklerdir. Bunun içindir ki RasûluUah (s.a.), izin almadan içeri giren Amir oğullarından olan Kelde b. el-Hanbel'e, "Dön ve 'es-Selâmu aley-kum, girebilir miyim?' de!" buyurmuş, böylece izni nasıl alması gerektiğim ona öğretmiştir.[174]

Yine RasûluUah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İzin istemek üç keredir. Sana izin verilirse ne âlâ, yoksa dönüver!'[175]

ii. Mahrem olmayan hür olan, ancak aralarında geldisi gittisi bulunan, yakınlık olan kimseler. Bunların izin almaları, birinci gruptan olanlara nisbetle biraz daha hafiftir. Bu yüzdendir ki Rasûlullah (s.a.), Abdullah b. Mes'ûd'a (r.a.) şöyle buyurmuştur:

"Senin benim yanıma girmek için iznin, perdenin kaldırılma­sı ve benim fısıltımı işitmendir. Bu tâ seni yasaklayıncaya kadar böyle gidecektir.[176]

iii. Kendilerinden kaçınmaya gerek olmayan çocuklar ve kö­leler: Bunlann izin istemesi, ancak âdeten soyunma halinde bulu­nan vakitler dışında gerekmemektedir. Allah Teâlâ'nın özellikle bu üç vakti tahsis etmesi, bu üç vaktin çocukların ve kölelerin gi­rip çıkma zamanlan oluşandandır; meselâ gece yansı ise böyle de­ğildir.

Rasûlullah (s.a.), bir kimsenin başka bir kimseye haberci gön­dermesinin izin olduğunu beyan etmiştir.[177] Çünkü kendisine ha­berci gönderdiği için onun girmesine karşı hazırlıklı olacaktır.[178]

 

İzin İsteme Şekli:

 

Rasûlullah (s.a.), bir kimsenin evinin kapısına geldiği zaman yüzü doğrusu kapıyı karşısına almaz, kapının sağ ya da sol tarafı­na yanaşır ve, "es-Selâmu aleykum, es-Selâmu aleykum!" derdi.[179]

Çünkü o zamanlar, evlerin kapılannda perde (siper) yoktu.[180]

 

2. Oturma, Uyuma, Yolculuk vb. Adabı;

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir adam, bir adamı yerinden kaldırıp, sonra oraya oturma­sın! Lâkin aralanın, genişleyin!'[181]

Çünkü böyle bir davranış, kibirden ve kendini beğenmeden kaynaklanır. Böyle bir muameleye muhatap olan kişi ise, kendisi­ne bunu reva görene karşı kin ve öfke ile dolar.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse oturduğu yerden kalkar da, sonra oraya dönerse, o kimse o yerde daha çok hak sahibidir.[182]

Her kim, mubah olan mescid, ribât ya da ev gibi bir yere ön­ceden vanr ve oturursa, bu önceliği sebebiyle oraya hakkı taalluk eder. Dolayısıyla ihtiyacı kalmayıncaya kadar, kimse tarafından rahatsız edilemez. Aynen ölü arazinin ihyası konusunda olduğu gi­bi ki daha önce geçmişti.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimsenin, iki kişinin arasını izinleri olmadıkça ayırıp aralarına oturması helâl olmaz.[183]

O iki kimse, gizli konuşmak, bir sır paylaşmak için yan yana oturmuş olabilirler. Bu durumda aralanna girmek, onların şevkle­rini kırar, onları rahatsız eder. Belki o iki kişi, birbiriyle ünsiyet peyda eden iki kişidir ve aralannm açılması halinde yalnızlık his­sedebilirler. Bu yüzden böyle bir davranış yasaklanmıştır.[184]

 

Yatma Âdabı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz sırt üstü uzanıp da ayak ayak üstüne atmasın![185]

Eskiden insanlar izâr kuşanırlardı. İzâr giyildiğinde, ayaklar­dan birinin diğerinin üstüne atılması halinde, muhtemelen avret yeri açılır. Şayet alttan don giyiyorsa, yahut avret yerinin açılması endişesi bulunmuyorsa, o takdirde böyle bir istirahat şeklinde bir sakınca yoktur.

Karnı üzerine yatan biri hakkında ise şöyle buyurmuştur:

"Bu, Allah Teâlâ'nın buğuz ettiği bir yatış şeklidir.[186]

Çünkü bu, iyi görülmeyen, çirkin bir yatış şeklidir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim, siperi bulunmayan bir dam üzerinde gecelerse, o zimmetten uzak olmuştur.[187]

Zira böyle bir durumda olan kimse, kendisini helâka maruz bırakmış, kendi kendim tehlikeye atmış olur. Oysa ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın![188]

 

Halka Ortasına Oturma:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Halkanın ortasına oturan kimse, Muhammed'in (s.a.) dili  üzere lânetlenmiştir.[189]

Bunun, insanları, kendisiyle dalga geçmeleri için başında top­layan kimse hakkında olduğunu söylemişlerdir. Bu, şeytan işlerin­den biridir. Şöyle anlamak da mümkündür: Bu, kişinin halkanın ortasına girip, insanlardan bir kısmını önüne, diğer kısmını arkasına alması ve bu yüzden onların kalplerinin kırılmasına se­bep olmasıdır. [190]                         

 

Yolda Yürüme Âdabı:

 

Yolda, kadınlarla erkekler karışmıştı. Rasûlullah (s.a.) kadın­lara şöyle buyurdu:

"Geri durun! Çünkü siz yolun ortasından gitme durumunda değilsiniz. Sizin yolun kenarından gitmeniz gerekir.[191] Bunun üzerine kadınlar, duvara yaşpışırcasına kenardan giderlerdi.

Rasûlullah (s.a.), bir erkeğin, iki kadın arasında yürümesini yasaklamıştır.[192]

Bu yasak, erkeğin mahrem olmayan bir kadına dokunması, ya da ona bakması endişesindendir.[193]

 

Aksırana Hayır Dua (Teşmît) Etmek:     

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Biriniz aksırdığı zaman, el-Hamdu desin. Kardeşi yahut beraberindeki de Yerhamukallahl' desin. Bu kez aksıran, "Yehdîkumullah ve yuslih balekumV desin!" Bir rivayette de şöyle­dir: "Hamd etmediği zaman ona hayır duada bulunmasın![194]

"Kardeşine üç defa hayır duada bulun; daha fazla aksırırsa o nezledir.[195]

Aksırma anında hamdetmek iki manadan dolayı meşru kılın­mıştır:

i. Aksırmak vücudun zinde olduğunu, galîz buharların dimağdan dışarı çıktığını belirtir.

ii. Bu, Hz. Âdem'in sünnetidir. Dolayısıyla bu, peygamberler sünnetine tabi olunduğunun, onların gidişatı üzere olmaya azimli oluşun bir göstergesi olur. Bu yüzden aksırana mukabil hayır dua­da bulunmak gerekli ve İslâmlık haklarından biri olmuştur. Hayır duaya bilmukabele dua etmek ise, iyiliğe iyilikle karşılık vermek ilkesinin bir gereğidir.[196]

 

Esnemek:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Esnemek, ancak şeytandandır. Bu itibarla biriniz, esnemesi geldiği zaman mümkün mertebe onu geri çevirmeye çalışsın. Siz­den biriniz esnediği zaman şeytan güler.[197]

Esnemek, insan bedeninin tembelliğinden ve usangaçhktan kaynaklanır. Şeytan, böyle bir anda fırsat bulur. Kişi ağzını açıp da "Hâaah!" diye ses çıkardığında şeytan ona güler; çünkü bu, hiç de hoş görülmeyen bir görüntüdür.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz esnerken, elini ağzına koysun. Yoksa ağzına şeytan girer. [198]

Şeytan, bir sinek ya da haşeratı harekete geçirir ve kişinin açık ağzına sokar. Bazen bu yüzden yüz sinirleri gerilebilir ki, biz bunu gördük.[199]

 

Yolculuk Âdabı:Gece Vakti Yalnız Yola Çıkmak:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer insanlar, yalnızlıkta bulunan ve benim bilmekte oldu­ğum şeyleri bilselerdi, hiçbir süvari yalnız başına gece vakti yola çıkmazdı. [200]

Bu hadisiyle Rasûlullah (s.a.), kişinin kendisini, zaruret ol­madıkça tehlikeli durumlara atmasının, gözü kara hareket etmesi­nin mekruh olduğunu belirtmek istemiştir. Zübeyr'i (r.a.) yalnız başına gözcülük yapması için göndermesi ise, bir zarurete dayalı olmuştu.[201]

 

Yolculuk Esnasında Köpek Ve Çan Bulundurma:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Melekler, beraberinde köpek ve çan bulunan yolculara eşlik etmez.[202]

"Çan, şeytan düdükleridir.[203]

Sert madenî ses, şeytan ve avanelerine uygun düşer; ancak melekler, yaratılışlarından kaynaklanan bir sebepten dolayı on­dan hoşlanmazlar.[204]

 

Yola Çıkma Ve Dönme Âdabı:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Yolda verimli yerlerden geçerken develere o yerde nasiplerini verin! Çorak yerde yolculuk yaparsanız, oradan hızlı geçin! Gecele­yin mola verirseniz yoldan sakının. Çünkü yol, geceleyin hayvanla­rın güzergâhı, haşerâtın sığınağıdır.[205]

Yolculuk, azaptan bir parçadır. Sizden birinizi, uykusun­dan, yemesinden ve içmesinden alıkoyar. Biriniz hacetini isteği doğrultusunda gördü mü hemen bir an evvel evine dönsün![206]

Rasûlullah (s.a.), fazla önemsiz şeylerin peşine düşülerek, bu yüzden yolculuk süresinin uzatılmasını hoş karşılamamıştır.

Dönüş için de şöyle buyurmuştur:

"Birinizin gurbeti uzadığı zaman, ailesinin yanma geceleyin dönmesin![207]

İnsan, çoğu kez toz toprak içinde ve darma dağınık bir vaziyette olma yüzünden tabiî olarak nefret duyabilir. Dolayısıyla bu durum, ağızlarının tadının bozulmasına sebep olabilir.      [208]                

 

Güzel İsim Ve Lâkaplar Seçmek:

 

İnsanlar arasında gerekli olan âdâbdan bir diğeri konuşma, (isimlendirme) vb. gibi konularla ilgilidir. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde Allah katında en çirkin isim, 'Meliku'l-emlâk' diye isimlendirilen kişinin ismidir.[209]

"Allah'tan başka melik yoktur.[210]

Ebu'l-Hakem şeklinde künye verilmesi hakkında da şöyle bu­yurmuştur:

"Hakem, ancak Allah'tır ve hüküm yalnızca O'na aittir.[211]

Rasûlullah (s.a.), bu yasaklamaları, tazimde gösterilen aşırı­lık yüzünden ve bunun neredeyse şirke varan bir mahiyet arzet-mesinden dolayı yapmıştır.

İsimlendirme hakkında da şöyle buyurmuştur:

"Çocuğuna Rabâh, Yesâr, Necîh (ya da Eflah) ve Nâfî' adı koyma! Çünkü sen 'Orada mı o?' dersin, o orada olmaz da 'Hayır der.[212]

Câbir (r.a.), şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.), Ya'lâ, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi' ve benzeri isimlerin verilmesini yasaklamak is­temişti. Zamanla onun bu konuda ses çıkarmadığını gördüm. Son­ra da vefat etti ve böyle bir yasaklamada bulunmamıştı.[213]

Bu yasağın sebebi, bu tür isimlerin konuşma esnasında hoş olmayan manaların anlaşılmasına zemin hazırlar olmasıdır. Bu itibarla bunlar "Ecda' = burnu kesik" gibi isimlere benzer. Rasûlul­lah (s.a.), "Ecda', şeytandır.[214]buyurmuştur.

İki hadis arasını şöyle telif edebiliriz: Rasûlullah (s.a.), yasak­lama üzerinde kararlı olmamış, teyit yoluna gitmemiştir. Aksine bunu, bir tür meşveret mahiyetinde yasaklamıştır. Yahut yasak alâmetleri ortaya çıkmış ve bu yüzden yasaklamıştı. Râvî, Rasû-lullah'ın (s.a.) bunu içtihadı bir tasarruf olarak yasakladığını söy­lemiştir. Hadislerin farklılık arzetmesi halinde, ziyadeyi ezberle­miş olan, onu ezberlememiş olana karşı hüccet sayılır.

Kanaatimce bu izah, sahabenin uygulamasına daha uygun düşmektedir. Çünkü onlar, bu isimleri ad olarak kullanagelmişlerdir.[215]

 

Rasûlullah'ın (S.A.) Künyesini İsim Olarak  Kullanmamak;

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"İsmimi ad olarak verin, künyemi ise kullanmayın! Çünkü ben Kasım kılındım; aranızda taksim yaparım.[216]

Şayet bir kimse Rasûlullah'ın (s.a.) adıyla isimlendirilecek ol­saydı, bu hükümlerin karışmasına mahal olacak ve onların nisbe-tinde tedlise zemin hazırlayacaktı. "Ebu'l-Kâsım şöyle dedi" denil­diği zaman, emredenin bizzat Rasûlullah (s.a.) olduğu anlaşılacak­tı; belki de hakikatte başkası olacaktı.

Hem insanlara ismiyle sövülmekte, lakabıyla hakaret edil­mekte idi. Hal böyle iken, insanlar Rasûlullah'ın (s.a.) adıyla isim­lendirilecek olsaydı, o zaman bu hiç de hoş olmayacak sonuçlar do­ğurabilecekti.

Bu sakınca, isimden daha çok künyenin kullanılması duru­munda söz konusudur. Şöyle ki:

i. İnsanlar, şer'an Rasûlullah'ı (s.a.) adıyla çağırmaktan me-nedilmişlerdi ve âdeten de insanlar adlarıyla değil künyeleriyle ça-ğınl m aktaydı. Müslümanlar Hz. Peygamber'e (s.a.), "Yâ Rasûlul­lah!" diye, zimmîler de "Ya Eba'I-Kâsım!" diye hitap ederlerdi.

ii. Araplar, isimleri kullanırken ne saygı, ne de hakaret kastı bulundururlardı. Künyelerin kulanımı ise böyle değildi. Künyeleri kullanırken ya saygı gösterme, ya da hakaret etme kasdı bulundu­rurlardı; Ebu'l-Hakem ve Ebu'1-Cehl künyelerinde olduğu gibi.

Rasûlullah'ın (s.a.), "Ebu'l-Kâsım" diye künyelenmesinin sebebi, onun taksimci oluşundandır. Hal böyle iken başkasının da aynı künye ile isimlendirilmesi, o kişiyle Rasûlullah'ın (s.a.) eşit kılınması anlamına gelir.

Rasûlullah (s.a.), Hz. Ali'ye (r.a.), ölümünden sonra olmak kaydıyla oğluna, adını ve künyesini vermesine müsaade etmiştir. Çünkü vefatıyla karıştırma durumu ortadan kalkmış ve onun ya­şadığı dönemin son bulmasıyla da tedlîse mahal kalmamıştır.[217]

 

Köle Ve Cariyelere Hitap Şekli:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:                                       

"Sakın biriniz kulum, kölem (abdı ve emetî) demesin! Hepiniz ve hepinizin kadınları Allah'ın kullarıdır. Lâkin oğlu/n, kızım, de­likanlım, hanım kızım... (gulâmî, câriyetî, fetâye, fetâtî) desin![218]

Konuşurken aşırılığa kaçmak ve insanları küçümsemek, insa­nın kendisini beğenmesi ve kibirli olmasından kaynaklanır. Bu, in­sanların kalplerini kıran bir davranıştır. İlâhî kitaplarda yaratıcı ile insanlar arasındaki ilişki kulluk ve Rablik şeklinde ifade edildi­ği için, aynı tabirleri insanın diğer insanlar için kullanması edep­sizlik olur.[219]

 

Üzüme Kerm" Denilmemesi:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Üzüme kerm demeyin! Lâkin ıneb ve hable deyin!'[220]

"Vay dehrin musibetine! demeyin. Çünkü dehr Allah'tır. Al­lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Ademoğlu bana eza veriyor; dehre sövüyor. Dehr, benim; Her şey benim elimdedir, geceyi gündüzü ben çeviririm.[221]

Allah Teâlâ, içkiyi haram kılıp onun kötü bir şey olduğuna hükmedince, bu durum, onu terviç edecek, dikkatleri onun üzerine çekecek, onun güzel bir şey olduğunu çağırıştıracak her türlü şeyin yasaklanmasını gerektirmiştir. Üzüm, içkinin hammaddesi ve esa­sıdır. Araplar çoğu kez ona cömertliğin kızı anlamında "bint kerm" derler ve böylece onu tervice çalışırlardı.

Cahiliye döneminde insanlar, olayları dehre (zamana) nisbet ederlerdi.[222]Bu bir tür şirktir. Muhtemelen dehrden de onu evirip çevireni kastediyorlardı. Öfkeleri, -her ne kadar adreste hata et­miş olsalar bile Allah'a yönelik bulunuyordu. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.) bu tür ifadeleri de yasakladı.[223]

 

Nefsim Habis Oldu Dememek:

 

Rasûlullah fs.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sakın biriniz, 'Nefsim pis oldu' demesin! Lâkin 'Nefsim kötü­leşti' desin![224]

Hadis metninde geçen "hubus" sözcüğü, ilâhî kitaplarda .iç kötülüğü, huy çirkinliği anlamında kullanıldığından şeytanî bir haleti çağrıştırmaktadır. Bu yüzden aynı anlamda olan, fakat böy­le bir mana çağrıştırmayan "lagıse" kelimesinin kullanılmasını is-I   temiştir.

Rasûlullah (s.a.), "Ze'amû" ifadesi hakkında, "Kişinin ne kö­tü bineğidir (yalan kılıfidir).[225] buyurmuştur[226]

"Allah dilerse ve falan dilerse demeyin; evel Allah, sonra fa­lan dilerse deyin![227]

Allah'ın adıyla falanca şahsın adının aynı derecede anılması, onların mertebece de aynı olduğu anlamını çağrıştırır. Böyle bir ifadenin mutlak kullanılması ise edebe ters düşer.[228]

 

Ağzı Eğerek, Dil Kırarak Konuşmak:

 

Ağzı eğerek, dil kırarak, edebiyat yaparak, konuşmak, şiire düşkünlük göstermek, çok şaka yapmak, geç vakitlere kadar soh­bet ile zamanı geçirmek ve benzeri davranışlar, kişiyi dünya ve âhiret işlerinden alıkoyan eğlence yollarından biridir. İnsanlann birbirine hava atmasına, gösterişte bulunmasına götüren ve Acem gidişatından olan bu tür davranışları Rasûlullah (s.a.) hoş görme­miş ve bunlarda mevcut bulunan âfetlere dikkat çekmiştir. İlk ba­kışta aralarında fark yok gibi gözükse bile, hakikatte böyle bir sonuca götürmeyecek olanlarına ise ruhsat vermiştir. Bu meyanda şöyle buyurmuştur: Taşkınlar helak olmuştur." Rasûlullah (s.a.), bunu üç kere tekrarlamıştır.[229] "Utanmak ve ifadey-i meramda bulunamamak imandan iki şube; hayasızlık ve dilbazlık da nifaktan iki şubedir.[230]

Rasûlullah (s.a.), bu hadisiyle hayasızlığı, sözde aşırılığa kaç­mayı, tabiî hali bırakıp tekellüfe girmeyi terketmeyi istemiştir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde sizin bana en sevimli ve yakın olanınız, huyca en güzel olanlannızdır. Bana en sevimsiz ve en uzak olanı­nız ise huyca kötü, çok konuşan, dil kıran ve böbürlenenlerinizdir.[231]

"Şüphesiz ben, konuşurken kısa konuşmakla emrolundum. Özlü konuşmak, en hayırlısıdır.[232]

 

Şiir:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinizin içinin irin ile dolması, şiir ile dolmasından daha hayırlıdır.[233]

Şâir Hassan için ise, "Şüphesiz Rühu'l-kuds, Allah ve Rasûlünü savunduğun sürece, sana destek vermektedir. buyur­muştur.[234]

"Mü'min kılıcıyla, diliyle cihad eder. Canım elinde olana ye­min ederim ki, (müşrikleri hiciv için) söylediğiniz şiirler, ok atmak gibi etkin olmuştur. [235]

 

Dilin Korunması:

 

"İhsan" bahsinde, dilin âfetleri konusunda temel teşkil eden şeyler üzerinde dururken, dilin korunması ile ilgili hadislerin an­laşılmasını sağlayacak esasları belirtmiştik. Bu meyanda Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa ya hayır konuş­sun, ya da sussun![236]

"Müslümana sövmek fısk, onunla savaşmak ise küfürdür.[237]

 

Gıybet:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Gıybet nedir bilir misiniz? Kardeşini, hoşlanmadığı bir şeyle anmandır. Söylediğin şayet onda varsa, onu gıybet ettin demektir. Eğer onda yoksa, ona bühtan etmiş olursun,[238]

Âlimler, haram olan gıybetten şu altı durumu istisna etmiş­lerdir:

1.  Zulme maruz olma hali. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle bu­yurmaktadır:

"Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan başka.[239]

Buna göre, bir haksızlığa uğrayan kimse, zulmü defetmek için kendisine o haksızlığı yapan kişinin arkasından konuşabilir.

2. Bir kötülüğü değiştirmek, isyan halinde bulunanı doğruya iletmek için yardım isteme hali. Zeyd b. Erkam'm, münafıkların başı Abdullah b. Übeyy'in sözünü; İbn Mes'ûd'un, Huneyn gani­metleri hakkındaki Ensâr'ın sözünü Rasûlullah'a (s.a.) iletmesi gi­bi.

3. Fetva isteme hali. Hind'in, "Şüphesiz Ebû Süfyan cimri bir adamdır..." şeklindeki sözü gibi.

4. Müslümanların uyarılması. İnsanların uyarılması için şerli bir insanın aleyhinde konuşmak da gıybet sayılmamaktadır. Rasûlullah'm (s.a.), yanına girmek için izin isteyen biri hakkında, "Ona izin verin. Bu aşiretin oğlu ne fenadır!" buyurması gibi.[240] Rasûlullah'ın (s.a.), kusurlu olanların kusurunu ortaya koyması, evlilik konusunda kendisine danışan bir kadına, "Muaviye züğürdün bi­ridir, Ebû Cehm ise omuzundan sopayı indirmez.[241] buyurması da bu kısma örnektir.

5. Aşikâre fasıklık yapmaktan kaçındırma hali. Meselâ Rasû-lullah'ın (s.a.), "Falan ve falanın, bizim işimizden bir şey anlaya­bileceklerini sanmam." demesi gibi.

6. Bir kimseyi kör, topal gibi sıfatlarıyla tarif etme hali. Alimler, muteber bir maslahata dayanması ve başka türlü de o maslahatın gerçekleşmemesi halinde yalan söylemenin de caiz olacağını söylemişlerdir. Bu meyanda Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur:

"Yalancı, insanların arasını bulan; hayır söyleyip, hayır gö­türen kimse değildir. [242]

 

Nezir Ve Yemin Bahisleri:

 

Kısaca söylemek gerekirse, Arap Acem bütün insanlar, yeri geldiği zaman yemin de ederler, nezir de. Bu itibarla onlardan da söz etmemiz gerekecektir.

Nezir, ne imanın ne de iyiliklerin esası olan şeylerdendir. An­cak insan, nezir yaparak bir şeyi kendisi üzerine vacip kılar ve bu­na Allah'ın adını da katarsa, Allah'ın adını verdiği o konuda artık ihmal göstermemeli ve o şeyi yapmalıdır. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Nezir, kaderden hiçbir şeyi değiştirmez; onunla sadece cimri­nin elinden mal çıkarılır.[243]

Yani şöyle: İnsan musibetlerle kuşatıldığı zaman bir şeyler infakta bulunmak ister. Allah Teâlâ, kendisini o sıkıntıdan kurtar­dığı zaman, sanki kendisine hiçbir şey isabet etmemiş gibi hareket eder. Bu durumda kendi üstüne vacip kıldığı şeyi yerine getirmesi­ni sağlayacak, azmini ve niyetini teyid edecek (keffâret gibi) bir şe­yin olması gerekli olacaktır.[244]

 

Yemin Dört Çeşittir:

 

Dört çeşit yemin vardır:

1.Yemin-İ münakide: Yeminin, geleceğe yönelik ve ol­ması mümkün olan bir şey üzerine, kalbinden gelen bir azimle ya­pılması halidir. Şu âyet bu tür yeminler hakkındadır:

"Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tuter.[245]

2.Yemîn-İ lağv: Kişinin yemin kastı olmaksızın "Evet vallahi "Hayır vallahi" deyivermesi, yahut bir şey hakkındaki bil­gisine dayanarak yeminde bulunması, ancak o konudaki bilgisinin yanlış olması halidir.

"Allah Teâlâ, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminleri­nizden dolayı sizi sorumlu tutmaz,[246] âyeti de bu tür yeminler hakkındadır.

3.Yemîn-i gâmûs: Müslüman birine ait bir hakkı ko­parmak için yalan yere, bile bile yapılan yemindir. Bu tür yemin­ler, büyük günahlardan olmaktadır.[247]

4. İmkânsız bir şeyi yapmaya yönelik yemin: Dünkü orucu tutmak, iki zıddı bir araya getirmek gibi aklen; ölü­yü diriltmek, nesneleri başka bir şeye çevirmek gibi âdeten imkânsız olan bir şey üzerine yapılan yemin gibi.

Hakkında nass bulunmayan bu iki tür yemin hakkında keffâret bulunup bulunmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir.[248]

 

Allah'tan Başkası Adına Yemin:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Babalarınıza yemin etmeyin. Her kim yemin edecekse Allah adına yemin etsin, ya da sussun![249]

"Her kim Allah'tan başkası adına yemin ederse, o şirke düş­müş olur.[250]

Bir şeyin adına yemin etmek, ancak onun, kalbinde büyük bir yeri olması, isminden bereket umması, hakkında ihmal gösterdiği ve adım anmadığı zaman günahkâr olacağı inancına sahip olması halinde söz konusu olabilir. Bu ise şirktir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden kim yemin eder ve yemininde 'hat ve Uzzâ hakkı için' derse, hemen 'Lâ ilahe illallah' desin. Her kim arkadaşına, 'Gel se­ninle kumar oynayalım' derse, hemen sadaka versin![251]

Dil, kalbin tercümanıdır ve onun öncüsüdür. Kalbin olgunlaş­masının yolu, dile hakim olmadan geçer.[252]                                      

 

Zararı Olan Bir Şeye Yemin Edilmesi Halinde Keffâret Verilip, Yeminin Bozulması:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bir şeye yemin ettiğinde, aksini daha hayırlı görürsen, yemi­nin keffâretini ver ve daha hayırlı olanı işle.[253]

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Allah katında, sizden birinizin yeminine riayet ile ailesinin yanına girmesi, Allah'ın üzerine farz kılmış olduğu keffâreti öde­miş olmasından daha günahtır.[254]

Bazen insan bir şeye yemin eder ve bu yüzden hem kendisim hem de etrafındaki insanları sıkıntıya sokar. Böyle bir durumun herhangi bir yararı yoktur. Bu gibi hallerde kişi, keffâret ödeyerek yeminini bozar. Keffâretin meşru kılınması, kişinin içinde hissede­ceği duyguları bastırması, içini kemiren düşünceleri sona erdirme­si içindir.[255]

 

Yeminde Önemli Olan Karşıdakinin Anlayışıdır:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Yeminin, arkadaşın seni ne üzere tasdik etti ise ona göre­dir.[256]

Kişi bazen, müslüman kardeşinin hakkım koparmak için hile yoluna baş vurarak, karşısındakini aldatacak şekilde tevilli yemin edebilir ve meselâ: "Vallahi, elimde senin malından hiçbir şey yoktur" der ve bununla da o anda bizzat elinde bir şeyin olmadığım kasteder, ama karşısındaki eli altında ve tasarrufunda bir malı olmadığı şeklinde anlar. Bu bir zulümdür.[257]

 

Yeminde İstisna:

 

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:               

"Her kim yemin eder ve 'inşâallah' derse, yemininde yalancı olmaz.[258]

Çünkü yeminde, Allah'ın meşîetine talikte bulunulması ha­linde, yemin için şart olan kalbin niyeti ve azmi tahakkuk etmiş olmaz. Keffâretteki mana da budur. Allah Teâlâ şöyle buyurmak­tadır:

"Allah Teâlâ, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminleri­nizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yemin­lerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize ye­dirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut on­ları giydirmek, yahut da bir köle âzâd etmektir. Bunları bulama­yan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerini­zin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun.[259]

Daha önce keffâretin neden gerekli olduğu üzerinde durmuş­tuk. Oraya bakınız.[260]

 

Nezrin (Adak) Kısımları:                    

 

Nezrin çeşitli kısımları vardır:

1. Mubah olan bir şeyi nezretmek: Bu tür nezirler hakkında Rasûlullah (s.a.), vacip olmaksızın, "Nezrini yerine getir!" buyur­muştur.[261] Nitekim Ebû İsrail hadisinde birazdan gelecektir.

2. Tâat olan bir şeyi, belli bir yerde ve belli bir şekil üzere nezretmek: Bununla ilgili olarak Ebû İsrail olayı mevcuttur. Bu zat, ayakta durmak, oturmamak, gölgelenmemek, konuşmamak ve oruç tutmak üzere nezirde bulunmuştu. Rasûlullah (s.a.) onun bu halini öğrenince şöyle emretmiştir: "Ona emredin; konuşsun, göl­gelensin, otursun ve orucunu tamamlasın![262]

Birisi de, Cahiliye döneminde puta tapma ayinlerinin ve dinî şölenlerin yapılmadığı bir yer olan Buvâne'de bir deve kesmeyi nezretmişti. Rasûlullah (s.a.) ona, "Nezrini yerine getir!" buyur­muştur.[263]

3. Günah olan bir şeyi nezretmek: Bu konuda ise Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir masiyet işlemek üzere nezirde bulunursa, onun keffâreti yemin keffârretidir.[264]

4. İmkânsız olan bir şeyi nezretmek: Bu konuda da Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kim, gücü yetmeyeceği bir şeyi nezrederse, onun keffâreti ye­min keffâretidir. [265]

Bu konuda esas şudur: Kefîâret, günahı ortadan kaldırmak ve kalbi tedirgin eden, içi tırmalayan düşüncelere son vermek için meşru kılınmıştır. Her kim, bir tâat işlemeyi nezretmişse, onu yapmalıdır. Her kim de başka bir şeyi nezretmişse ve o şeyi yap­madığı için de kalbinde bir huzursuzluk hissediyorsa ona keffâret vermesi gerekir.

Allah'u a'lem![266]

 

ÇEŞİTLİ KOKULAR

 

Allah'a sonsuz hamdü senalar olsn ki, bu kitapta yazmayı dü­şündüğümüz ve kendi kendimize söz verdiğimiz şeyleri tamamla­mış bulunuyoruz. Elbette ki bizim anlattıklarımız, kalbimizde gizli bulunan şeriatın esrarıyla ilgili her şeyi yansıtmış değildir. Zira her vakit, kalp gizli bulunan sırları dışa vurmaya müsaade etmez, her zaman için dil kalbin gizliliklerini açığa vuramaz. Her söz hal­ka indirgenmez, mukaddime yapılmaksızın her şeyin söylenmesi hoş olmaz. Allah Teâlâ'mn bizim kalbimizde topladığı şeyler, Ra-sûlullah'ın (s.a.) kalbine indirmiş olduğu şeylerin tümünden de ibaret değildir. Kur'an'ın iniş, vahyin doğuş yeri olan peygamberle, ümmetinden olan sıradan bir kimsenin durumu nasıl bir olabilir ki? O nerede, biz nerede! Allah Teâlâ'mn Rasûlünün kalbinde top­lamış olduğu şeyler de, nitekim bizzat kendi ilâhî katında mevcut bulunan ilâhî hüküm, hikmet ve sırların hepsinden ibaret değildir. Bunu en güzel şekilde Hz. Musa'ya (s.a.) söylediği şu sözüyle Hızır (s.a.) ifade etmiştir:

"Benim ilmimle senin ilmin, ilâhî ilimden ancak şu serçenin denizden azalttığı kadar azaltmıştır.[267]

İşte bu sebeple, serî hükümlerde gözetilen ilâhî maksatların Öneminin büyüklüğü ve bu ilmin uçsuz bucaksız bir deniz gibi ol­duğu çok iyi bilinmeli, bu konuda söylenenlerin tümünün, konu­nun hakkım gerçekten ödemekten çok uzak, onun durumunu haki­ki bir şekilde ortaya koyma konusunda yetersiz olduğu akıldan çı­karılmamalıdır. Ne var ki bir şey tamamen elde edilemiyor diye tümden de terkedilmemelidir.                                                          

Şimdi biz biraz da -derine dalmamak kaydıyla- siyer, fiten ve menâkıb üzerinde durmak istiyoruz. Yardımcımız ve bizi mu­vaffak kılacak olan Allah'tır; dönülecek ve varılacak yer, erinde so­nunda sadece O'dur.[268]

 

SİYER: HZ. PEYGAMBERİN (S.A.)HAYATI

 

Rasûlullah'ın (s.a.) Nesebi;

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed; Kusayy oğlu Abdimenâf oğ­lu Hâşim oğlu Muttalip oğlu Abdullah'ın oğludur. Nesep bakımın­dan en üstün, şecaat bakımından en güçlü, en cömert, dil bakımın­dan en fasih, kalp bakımından en temiz olan Araplar içerisinde ye­tişmiştir. Diğer peygamberler de aynı şekilde hep kendi kavimleri içerisinden gönderilmiştir. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi maden madendir. İyi huylar, babadan oğula tevarüs edilerek gelir ve peygamberliğe ancak ahlâk bakımından üstün olan kimseler lâyık olurlar.

Allah Teâlâ, peygamberleri göndermekle hakkı izhar eyle­mek, onlar vasıtasıyla hak yoldan sapmış ümmetleri doğru yola getirmek ve onları Önderler kılmak murad etmiştir. Bu amacı ger­çekleştirmeye en lâyık olanlar ise, nesepçe yüksek mevkiye sahip olanlardır. Lütuf ise Allah'ın emrinde gözetilmiş bulunur. Nitekim şu âyet bu manayı ifade eder:

"Allah, peygamberlik (görevini) kime vereceğini daha iyi bi­lir.[269]

 

Rasûlullah'ın (s.a.) Şemaili:

 

Rasûlullah (s.a.), hem yaratılış hem de huy bakımından itidal üzere idi. Ne uzun ne de kısa idi; orta boylu idi. Saçları ne çok kı­vırcık ne de düzdü; orta halli idi. Şişman ve çok yuvarlak yüzlü de­ğildi. Yüzü az yuvarlaktı, büyükçe başlı ve sık sakallı idi. Elleri ve  ayakları iriydi. Kızıla çalan beyaz tenli idi. Uzuvları iri idi. Güçlü bir kavraması vardı ve Üstün bir iktidara sahipti. Lehçe bakımın­dan insanların en doğrusu, tabiat bakımından en yumuşağı idi. Onu ilk gören heybete kapılır, onunla beraber olan onu hemen se­verdi. Üstün kişiliğine rağmen son derece tevazu sahibi idi, ailesi­ne ve hizmetinde bulunanlara karşı son derece müşfikti. Enes (r.a.) kendisine on sene hizmet etmiş, bu süre içerisinde onun bir kez olsun "öf!" dediğini işitmemiş; yaptığı bir şeye "Bunu niçin yaptın?", yapmadığı bir şeye de "Bunu niçin yapmadın?" dediğini duymamıştı. Şayet Medine halkı cariyelerinden biri onun elinden tutsa da bir yere götürmek istese, onun istediği yere giderdi.

Ailesinin hizmetinde idi, kötü sözlü, lânetçi değildi, küfür bil­mezdi.

Bizzat pabuçlarını tamir eder, elbisesini diker, koyun sağardı. Bununla birlikte üstün bir kararlılığa sahipti, hiç bir şeyin altında kalmaz, hiçbir maslahatı kaçırmazdı.

İnsanların en cömerdi, sıkıntılara karşı en sabırlısı idi. İnsan­lara son derece merhametli ve müşfikti. Allah yolunda cihâd şek­linde olmadıkça hiçbir kimseye ne elinden ne dilinden bir kötülük dokunmuştu.

Ev İşlerinin düzene konulması, ashabının işlerinin yoluna so­kulması ve şehrin idaresi konulanna tamamen kendisini verir ve her şeyin kadrini bilirdi.[270]

 

Duası Ve Zikri:

 

Devamlı âlem-i melekût üzerinde düşünür, kendisini Allah'ın I zikrine verirdi. Onun bu durumu dilinden dökülürdü. Tüm davra­nışları gaybî teyide mazhardı, kutlu bir hali vardı, duası müste-cabtı, kendisine Hazîre-i kuds'e ait ilimler açılır, dualarının kabul görmesi, geleceğe ait haberler vermesi, elini kattığı şeye bereket inmesi gibi yönlerden kendisinden mucizeler sadır olurdu.

Diğer peygamberler de aynı sıfat üzere yaratılmışlardı ve Al­lah Teâlâ'nın onların fıtratlarına koymuş oldukları özelliğe doğru insiyak halinde hareket ederlerdi.

Hz. İbrahim, onu duasında anmış, şanının pek yüce olacağım müjdelemişti.[271] Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve diğer peygamberler (s.a.) de onu müjdelemişlerdi.[272]

 

Doğumuyla İlgili Mucizeler:

 

Annesi, sanki bir nurun kendisinden çıktığını ve yeryüzünü aydınlattığını görmüş ve bunu kutlu bir çocuğun dünyaya geleceği ve onun dininin yeryüzünün tümünü aydınlatacağı şeklinde yor­muştu. Cinler, kâhinler ve müneccimler onun doğumunu ve şanı­nın yüceliğini söylemişlerdi. Kisrânın sarayında şerefelerin çök­mesi gibi bazı fevkalâde olaylar onun şerefini göstermiş, peygam­berlik belirtileri onu çepeçevre kuşatmıştı. Nitekim Roma impara­toru Herakl bunu bildirmişti. Doğumu ve emzirilmesi anında ola­ğanüstü bereketler görmüşlerdi. Melekler inmiş, kalbini yarmışlar ve onu iman ve hikmetle doldurmuşlardı. Bu âlem-i misâl ve âlem-i şühûd arası bir hal üzere olmuştu. Bu yüzden kalbinin yarılması onu helak eden bir şey olmamış, dikiş izi ise kalmıştı. Misâl alemiyle şühûd âleminin birbirine girdiği her durum da aynı şekil de olmuştur.   [273]       

 

Şam Seferi:

 

Ebû Talip onu beraberinde Şam'a götürmüştü. Rahip Bahîra onu görür görmez, -onda mevcut gördüğü alâmetlere binaen- hemen onun peygamber olduğunu tanıdı. Delikanlı olunca melek­ler gayıptan kendisine seslenirler ve surete girerek görünürlerdi. [274]   

 

Evlenmesi:

 

Allah Teâlâ, Hz. Hatice'yi ona rağbet ettirmek ve yardımcı ol­masını sağlamak suretiyle onun ihtiyaçlarını karşılamıştı. Hz. Ha­tice, Kureyş'in varlıklı kadınlarındandı. Allah, kulunu sevdi mi, kulları arasında onun işlerini böyle yoluna koyardı.

Kabe'nin tamiri esnasında, Arap âdeti üzere izarını (eteğini) omuzu üzerine atmıştı. Avret yeri açılır açılmaz düşüp bayıldı. Baygınlığı esnasında avret yerini açması kendisine yasaklandı. Bu peygamberliğin bir şubesi olmaktadır ve nefis hakkında bir tür muahaze sayılmaktadır.[275]

 

Hıra'da Halvet:

 

Sonra kendisine halvet sevdirilmiştir. Geceler boyunca Hı-ra'da uzlete çekilir, sonra ailesi yanına döner ve tekrar orada kal­mak üzere azık alırdı. Böylece dünyadan uzlet etmiş, Allah Teâlâ'nın kendisini yaratmış olduğu fıtrî hale yönelmişti.

Kendisine inen vahiy ilk zamanlarda salih rüya şeklinde ol­muştu. Gördüğü her rüya, gün aydınlığı gibi ortaya çıkardı. Bu da peygamberlikten bir şube olmaktadır.   [276]                      

 

Vahyin İnişi:

 

Sonra Hıra mağarasında iken kendisine Hak (Cibrîl/vahiy) geldi. Bunun behîmî gücün, melekî güce galebesinden kaynakla­nan bir düş olabileceğinden korktu. Hz. Hatice, onu Varaka'ya gö­türdü. Varaka, gördüğü şeyin Hz. Musa'ya inen Nâmûs (vahiy, şe­riat) olduğunu söyledi. Sonra bir süre vahiy kesildi. Bu normaldi; çünkü insanoğlu iki yöne sahipti:

i. Beşerî yönü,

ii. Melekî yönü. Zulmetten nura çıkma esnasında, Allah işini tamamlayıncaya kadar birçok çarpışmalar ve çatışmalar olur.

Bazen meleği gökle yer arasında oturur halde görür, bazen Harem'de ayakta durur halde, etek kemeri Ka'be'ye ulaşır şekilde ya da benzeri şekillerde görürdü. Bunun sırrı şudur: Melekût âlemi sakinleri, peygamberliğe namzet nefislere karşı ayrı bir özen gösterirler ve her ne vakit onların kontrolünden çıkacak olsa, der­hal durumun gerektirdiği şekilde onun üzerine melekî bir şimşek çakar. Bu aynen halkın nefislerinin rüyada bazı şeylere muttali ol­ması gibidir.[277]

 

Vahyin İniş Şekli:                                

 

Kendisine vahyin nasıl geldiği soruldu. O şöyle cevap verdi: "Bazen bana çıngırak sesi gibi gelir. Bu benim için en şiddetli olanıdır. Sonra açılırım ve vahyi bellemiş olurum. Bazen de adam suretinde bir melek gelir ve benimle konuşur, ben de onun söyledi­ğini bellerim.[278]

Çıngırak sesi şeklinde gelmesinin esası şudur: Duyular, güçlü bir etki ile karşılaştıklarında şok olurlar ve meselâ görme duyusu gücünü kaybederek kırmızı, san, yeşil gibi renkler görür; duyma duyusu gücünü kaybeder ve tınlama, çınlama, mırıldanma gibi an­laşılmaz sesler duyar. Eser tamam olduğu zaman ilim hasıl olur.

Temessül ise, misâl alemiyle şühûd âlemine ait bazı hüküm­lerin bir araya geldiği yerlerde olur. Bu yüzden meleği herkes de­ğil sadece bir kısmı görürdü.[279]

 

Davetin Gizlice Başlaması:

 

Sonra çağrıya başlaması emredildi, önceleri gizlice davete başladı ve bunun üzerine Hz. Hatice, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk, Bilâl ve benzerleri (r.anhum) iman ettiler.

Sonra kendisine "Emrolunduğun şeyi açıkla![280]fermanı gel­di ve "En yakın akrabalarını uyar![281] denildi.[282]

 

Aşikâre Davet:

 

Bunun üzerine açıktan çağrıda bulunmaya ve şirk çeşitleri­nin iptaline çalışmaya başladı. İnsanlar derhal hamiyete geldiler ve ona dilleriyle, elleriyle eza vermeye başladılar; namazda iken üzerine deve döl esininin atılması, boğulmak istenmesi gibi. O, bü­tün bunlara karşı sabır ve metanet gösterdi; mü'minleri sonuçta zaferle müjdeliyor, kâfirleri ise yenilgi ile korkutuyordu. Nitekim bu meyanda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktaydı:

"O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp ka­çacaklardır.[283]

"Onlar derme çatma hiziplerden müteşekkil bir ordudur ki, işte şurada bozguna uğratılmışlardır.[284]

Kâfirler zamanla baskıyı artırdılar ve müslümanlara ve on­lara destek veren Hâşim oğullarıyla Muttalip oğullarına işkenceler yapmaya başladılar. Bu sırada Habeşistan'a hicret etmekle emro-lundular ve orada büyük genişlikten (fetihten) Önce- bir tür ra­hatlık gördüler.[285]

 

Hüzün Yılı:

 

Aynı yılda Rasûlullah'm (s.a.) eşi Hz. Hatice ve amcası Ebû Talib öldü. Ebû Tâlib'in Ölümüyle Hâşim oğulları hamilerini kay­betmişti. Rasûlullah (s.a.) bundan büyük korku duydu ve dininin ikbalinin hicret etmesinde olduğu düşüncesi kalbine icmali bir şe­kilde doğmuştu. Düşünmek ve kafa yormak suretiyle çözümün bu yolda olduğunu gördü ve bunun için Taife, Hecer'e, Yemâme'ye ve gidilebilecek her bir yere gitmeyi düşündü.

Acele davrandı ve hemen Taife gitti, orada çok sıkıntılar çekti. Sonra Kinâne oğullarına gitti ve onlardan sevinebileceği bir ilgi göremedi. Bunun üzerine Zem'a'nın himayesinde tekrar Mekke'ye döndü. Bu olay üzerine şu âyet indi:

"Biz senden önce hiçbir rasûl ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî ar­zular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şe­yi iptal eder.[286]

Rasûlullah'ın (s.a.) temennisi, kendiliğinden düşündüğü doğ­rultuda başarıya erişmesiydi. Şeytanın ilkâsı ise, Rasûlullah'ın (s.a.), Allah'ın muradı hilafına hareket etmesidir. Allah Teâlâ'nın onun katacağı şeyi iptali (nesh) ise, işin hakikatini ona açması ve murad-ı ilâhî dışında olan şeyleri peygamberinin kalbinden izale etmesidir.[287]

 

Isrâ Ve Mirâc:

 

Rasûlullah (s.a.) geceleyin Mescid-i Aksâ'ya yürütüldü, sonra oradan Sidre-yi müntehâ'ya ve oradan da Allah'ın dilediği yerlere götürüldü.

Bütün bunlar uyanık halde ve cesediyle olmuştu; ancak bu âlem-İ misâl ile âlem-i şühûd arasında berzah olan, yani her iki âlemin de hükümlerinin cereyan ettiği bir mekanda olmuştu. Bu­nun sonucu olarak da cesed üzerinde rûh hükümleri zahir olmuş, ruh ve ruhî manalar da cesedlere bürünmüş, temessül etmişti. Bu itibarla bu olayda, her vakıanın bir tabiri vardır Hazkîl, Mûsâ ve daha başka peygamberler (s.a.) için de bu tür olaylar zahir olmuş­tur. Aynı şekilde bu ümmetin velîleri için de benzeri olaylar vuku bulmuştur. Böylece onların Allah katındaki üstün yerlerinin, rüya­daki halleri gibi olması amaçlanmıştır.

Allah'u a'lem!        [288]                                .      

 

Göğsünün Yarılması:             

 

Göğsünün yarılması, iman ve hikmetle doldurulmasının haki­kati, melekî nurların galebesi, tabiat ateşinin söndürülmesi, yapı­sının Hazîre-i kuds'ten üzerine inecek olan feyizleri kabule hazır hale getirilmesidir.[289]

 

Burak'a Binmesi:

 

Burak'a binmesinin hakikati ise, nefs-i natıkasının, hayvanı kemâl hali olan neşeme üzerine hakim olmasıdır. Nasıl ki nefs-i natıkasına ait özellikler, hayvanı nefsi üzerine hâkim olmuş ve onu egemenliği altına almışsa,

Mescid-i Aksâ'ya yürütülmesi (isrâ), oranın Allah'ın nişanelerinin zuhur ettiği bir yer, Mele-i âlâ sâkinlerinin himmet­lerinin taalluk ettiği, peygamberlerin bakışlarının odak noktası ol­duğu bir mekan olmasındandır. Bu haliyle orası melekût âlemine açılan bir pencere mahiyetindedir.[290]

 

Peygamberlerle Buluşması:

 

Peygamberlerle buluşması ve aralarında birbirlerine karşı öğünmenin cereyan etmesi ise, Hazîre-i kuds ile olan ilişkileri açı­sından bir araya gelmeleri ve her birinin kendisine ait kemal özel­liklerinin ortaya çıkmasıdır.[291]

 

Göklere Çıkması:

 

Bir biri ardınca göklere çıkması ise, mertebe üstü mertebe aş­mak suretiyle Rahman'a yaklaşmak, göklerin tedvirine müvekkel meleklerin ve onlar arasına katılmış bulunan üstün insanların hallerine vakıf olmak, Allah Teâlâ'nın onlara vahyettiği ilâhî ted­bire ve Mele-i a'lâ'da meydana gelen tartışmaya şahit olmaktır.

Hz. Musa'nın ağlaması haset değildir. Genel dua etme imkâ­nını kaybetmesi, elde edemediği bir kemâl halinin bulunması ve buna da kendisinin sebep olması sebebiyle bir tür misaldir.  [292]    

 

Sidretu'l-Müntehâ Ve Diğer Görülen Şeyler:

 

Sidretu'l-müntehâ, kevn (kâinat) ağacıdır. Kevn âleminin, bir biri üzere düzenlenmesi, tek bir tedbîr içinde toplanması, ağacın gıdalanma, büyüme ve benzeri hususiyetlerde bir elde toplanması gibidir. Kevn âleminin, ağaç olarak temessül etmesi ve bir canlı olarak temessül etmemesi şunun içindir: Küllî, icmâlî, siyâsete benzer olan tedbîr, canlının özelliklerindendir. Bu itibarla ona en çok benzeyen, canlı değil ağaçtır. Çünkü canlıda tafsîlî kuvveler vardır; ondaki irade ise tabiat insiyaklarından (sünen) daha açık­tır (?).

Sidre-i müntehânin dibinden çıkan nehirler ise, âlem-i şühûda muvazi olarak melekût âlemine doğru taşan rahmetin, ha­yatın ve büyütme işinin (inmâ) sembolüdür. Bu yüzdendir ki âlem-i şehâdette faydalı olan bazı şeylerin orada da bulunması ta­ayyün etmiştir; Nü ve Fırat gibi.

Onu bürüyen nurlara gelince, bunlar ilâhî tedellîler (sarkma), rahmânî tedbirlerdir; âlem-i şehâdetin onu almaya istidatlı olması halinde ortaya çıkar ve gözükür.

Beyt-i ma'mûr'un hakikati, ilâhî bir tecellîden ibaret olup, in­sanların yaptıkları secdeler, niyazlar oraya doğru ağar. İnsanların kıble edindikleri Ka'be ve Beyt-i Makdis'in tam hizasında semâda bir ev olarak temessül eder.

Sonra Rasûlullah'a (s.a.) biri süt, diğeri şarap dolu iki kâse sunuldu; Rasûlullah (s.a.) sütü tercih etti. Bunun üzerine Cibrîl (s.a.), fıtrî olanını seçtiğini, şayet şarap dolu kâseyi alsaydı, ümme­tinin behemehal sapıtmış olacağını söyledi. Rasûlullah (s.a.), üm­metinin özelliklerini kendisinde topluyor ve onların ortaya çıkışla­rının menşei oluyordu. Süt; onların fıtrî olanı seçmesini, şarap ise dünyaya rağbeti temsil ediyordu.

Mecazî bir ifadeyle beş vakit namazla emrolundu; çünkü as­lında sevap itibariyle elli vakit namaz sevabı verilecekti. Allah Teâlâ, muradını tedrîcî olarak açıkladı ki, dinde zorluğun kaldırıl­mış olduğu bilinsin, nimetin kâmil olduğu anlaşılsın. Bu mana, Hz. Musa'ya müsteniden temessül etmiştir; çünkü o, ümmeti için uğraşan peygamberlerin başında gelmekte ve ümmet siyasetini en iyi bilmekteydi.[293]

 

Akabe Bey'ati Ve Medine'ye Hicret:

 

Rasûlullah (s.a.), Arap kabilelerinden bu işin sahiplenilme si için yardım talebinde bulunmaya devam ettiği bir sırada Ensâr, bu çağrıya cevap verdi; birinci ve ikinci olmak üzere Akabe'de Rasû­lullah'a (s.a.) bey'at etti. Böylece İslâm, Medine'de her eve girmiş oldu.

Allah Teâlâ, peygamberine, dininin yücelmesinin, Medine'ye hicret etmesine bağlı olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine müslü-manlar Medine'ye hicret etmeye azmettiler. Bu Kureyş'in öfke ve kinini iyice artırdı ve Rasûlullah'ı (s.a.) öldürmek, tutup bağlamak yahut yurdundan çıkarmak gibi tuzaklar kurmaya başladılar.[294]

Bütün bunlara rağmen onun Allah katında sevgili ve kutlu olduğu, onlara galebe çalacağına hükmolunmuş olduğu ortaya çıktı. Hicret esnasında o ve Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) mağaraya girdikle­rinde Hz. Ebû Bekir'i haşerat sokmuştu; Rasûlullah (s.a.) ona ha­yır dua buyurdu ve anında iyileşti.

Kâfirler gelip tam mağaranın girişi önünde durmuşlardı; Al­lah Teâlâ onların gözlerini kör eyledi de onları oradan savdı. Sura-ka b. Mâlik atıyla arkalarından tam yetişmişti ki, atı karnına ka­dar katı bir yerde toprağa saplandı; Allah'ın lütfuyla yer yarılmış atı içine saplanmıştı. Böylece onun üstesinden gelmeyi bizzat Al­lah kendi üzerine almıştı. Ümmü Ma'bed'in çadırına uğradıkların­da, sağmal olmayan bir koyun onlara süt vermişti. [295]                         

 

Abdullah B. Selâm'ın Müsi Uman Olması:

 

Medine'ye teşrif buyurduklarında yahudî âlimlerinden Abdul­lah b. Selâm kendisine geldi ve ona ancak bir peygamberin bilebi­leceği üç soru sordu: 1. Kıyametin ilk alâmeti nedir? 2. Cennet eh­linin yiyeceği ilk yemek nedir? 3. Çocuk niye anne ya da babasına çeker? Rasûluîlah (s.a.) şöyle cevap verdi:

"Kıyamet alâmetlerinin ilki, insanları doğudan batıya topla­yacak bir ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yemek, balık ciğerinin fazlasıdır. Erkeğin suyu kadının suyundan önce gelirse çocuk ba­baya; kadının suyu daha önce gelirse çocuk anaya çeker.[296]

Bunun üzerine Abdullah b. Selâm müslüman oldu. Onun müslüman oluşu, yahudî hahamlarını susturmuş, çaresiz hale sok­muştu.[297]

 

Medine Dönemi Faaliyetleri:

 

Sonra Rasûlullah (s.a.) yahudîlerle anlaşma yaptı ve böylece onların şerlerinden emin olmak istedi. Hemen mescid inşasına başladı. Müslümanlara namazı ve vakitlerini Öğretti. Namaz vak­tinin nasıl duyurulacağı konusunda ashabıyla istişarede bulundu. Danışma toplantısından dağılmdığında Abdullah b. Zeyd el-Ensârfye rüyasında ezan gösterilmişti. Her ne kadar sefir Abdul­lah ise de gaybî feyize mazhar olan her zaman için Rasûlullah (s.a.) idi. Onun onayı ile ezan meşru kılınmış ve insanlar camiye, cemaate çağırılmaya başlanmıştı.

Rasûlullah (s.a.), mü'minleri cemaate ve cumaya teşvik etti, oruç tutmalarını ve zekât vermelerini emretti. Onlara dinî yüküm­lülüklerin sınırlarını öğretti. İnsanları açıktan İslâm'a davete baş­lamış ve inanan herkesi hicret etmeye teşvik etmişti. Çünkü Medi­ne dışında kalan her yer, o zamanlar küfür yurdu idi ve oldukları yerlerde İslâm'ı yaşamaları mümkün değildi.

Müslümanları Medine'de toplayan Rasûlullah (s.a.), onlar arasında güçlü kardeşlik bağlan tesis etti; imkânlarım, mekanla­rını paylaşıyorlardı, hatta Öyle ki bunlar birbirlerine varis bile olu­yorlardı. Böylece tek bir vücut halini almışlar, düşmanlarına karşı kendilerini koruyacak ve cihad edebilecek duruma gelmişlerdi. Da­ha önceleri, insanlar ancak kabile birliği yoluyla dayanışma içine girerlerdi. İslâm, onlara yeni bir kardeşlik kavramı öğretmişti.

Bu halleriyle artık cihada hazır hale gelmişlerdi. Bunun üze­rine Allah Teâlâ, peygamberine düşmanlarıyla cihâda başlamasını ve onlara karşı her tür fırsatı kollamasını emir buyurdu.

Bedir savaşı sırasında su başında değillerdi. Allah Teâlâ, on­lar için yağmur yağdırdı ve su kuyularını doldurdu. İnsanlarla, kervanın peşine mi düşmek, yoksa Mekke'den yola çıkmış olan düşman ordusunu mu karşılamak istedikleri konusunda istişarede bulundu. Onlar da kendi reyleri doğrultusunda görüş bildirdiler. Bunun üzerine Kureyş ordusunu karşılamaya karar verdiler. Ra­sûlullah düşman ordusunun çokluğunu görünce Allah'a ni­yaz eyledi. Allah ona zaferin müslümanlar lehine olacağını müjde­ledi ve kâfirlerin geberecekleri yerleri kendisine vahyetti.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), elini şuraya, buraya koyarak "Şurası falanın düşeceği yerdir, şurası filanın düşeceği yerdir..." demeye başladı. Müşriklerden hiçbiri Rasûlullah'm (s.a.) elini koy­duğu yerin ötesine geçmedi.[298] O gün, muvahhidlerin kalplerini tespit, kâfirlerin kalplerine ise korku salmak için imdada gelen melekler de gözükmüştü. Büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu sayede Allah Teâlâ, onları zengin kılmış, doyurmuştu; şirkin ipini kesmiş ve Kureyş'in uluları teker teker temizlenmişti. Bu yüzden bu sava­şa "furkân=z ayırıcı" denilmiştir.

Müslümanlar, esir edilen kâfirleri fidye alıp salıvermek mey­linde idiler. Oysa ki Allah, onların öldürülmesini ve böylece küfrün kökünün kazınmasını arzu buyuruyordu. Bu yüzden azara maruz kaldılar; ancak sonunda affolundular.[299]

 

Yahudilerin Medine'den Sürülmesi;

 

Zamanla Allah Teâlâ, yahudîlerin Medine'den sürülmesini gerektirecek fırsatlar hazırladı. Merkez durumunda olan Medi­ne'de Allah'ın dininden başka hiçbir şey olmamalıydı. Yahudiler, müslümanlarla iç içeydiler; fakat bir türlü güven vermiyorlardı. Verdikleri söze hıyanete kalkıştılar. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.), Nadîr oğullarını ve Kaynukâ' oğullarını sürdü, Ka'b. el-Eşrefi öl­dürttü. Allah Teâlâ, onların kalplerine korku saldı ve Rasûlul-lah'm zafer vaad ettiği ve kalplerini teşvik ettiği İslâm askerleri­nin karşısına çıkamadılar. Böylece Allah Teâlâ, onların mal ve mülklerim peygamberine ihsan eyledi. Bu müslümanların ilk kez etrafa açılması oluyordu.                                                                  

Hicaz taciri Ebû Râfi', müslümanlara eza veriyordu. Rasûlul­lah (s.a.) ona Abdullah b. Atîk'i gönderdi. Allah, onun öldürülmesi­ni ona müyesser kıldı. Evinden çıktığında, bacağı kırıldı. Rasûlul­lah (s.a.) ona, "Bacağını uzat!" dedi ve eliyle mesnetti. Sanki hiç­bir şikayeti yokmuş gibi iyileşiverdi.[300]

 

Müslümanlara Uhud Dersi;

 

Uhud gününde müslümanların yenilgisi için semavî sebepler bir araya gelmişti. İşte tam bu esnada Allah'ın rahmeti pek çok yönden ortaya çıkmış ve olayı, dinleri konusunda ibret alacakları bir hadise haline çevirmiştir. Zira bu yenilginin sebebi Rasûlul-lah'a (s.a.) muhalefetten başka bir şey değildi. O, vadinin okçular tarafından tutulmasını ve emri gelmedikçe orayı asla terketmeme-lerini emretmişti. Allah Teâlâ, peygamberine yenilgiyi icmâlî bir surette bildirmiş, ona savaşı, kırılan bir kılıç ve boğazlanan bir sı­ğır şeklinde göstermişti. Bunlar, yenilgi ve ashabın şehit edilmesi­nin remzi idi. Allah Teâlâ, bu savaşı Tâlût'un nehri gibi, ihlâs sa­hiplerini, öyle olmayanlardan ayırmak için bir vasıta kılmıştı. Böy­lece hiçbir kimse, olması gereken dışında davranmayacak, kendi başlarına buyruk hareket etmeyeceklerdi. Kısaca bu müslümanlar için iyi bir ders olmuştu.[301]

 

Medine Döneminde Olan Diğer Bazı Olaylar

 

Âsim ve arkadaşları şehit edildiği zaman, cesetlerini arı sar­mış ve onları düşmanların tecavüzlerinden korumuştu. Böylece düşman, cesetlere müsle yapma arzusuna ulaşamamıştı.

Bi'r-i Maûne faciasında Kur'ân bilginlerinin (kurrâ) şehit edilmesi üzerine Rasûlullah (s.a.), namazlarında onları katledenle­re lanet okumaya başlamıştı. Bu acelecilikte bir tür beşer zaafı vardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onu uyardı ve her işinin Allah için, Allah yolunda ve Allah'ın arzusu doğrultusunda olmasını iste­di. Hatta bir ara, "Kalpleri müsterih olsun diye kavmimize ulaştı­rın ki, biz Rabbimize kavuştuk; O bizden razı oldu, biz de O'ndan razıyız!" anlamındaki sözleri Kur'ân'da da yer aldı ve sonra neshedildi.[302]

 

Hendek (Ahzab) Savaşı:

 

Kureyş ve civar kavimler, her bir yandan Medine'yi sarınca, Rasûlullah (s.a.) Medine'nin etrafına hendek kazmış ve bu esnada' Allah'ın rahmeti çok çeşitli şekillerde kendisini göstermişti. Allah, onların desiselerini bozmuş ve müslümanlara hiçbir zarar vereme­den dağılmak zorunda kalmışlardı. Bu esnada birçok fevkalâde­likler ortaya çıkmıştı.

Câbir'in (r.a.) yemeği bereketlenmiş ve bir sâ' arpa ile bir kü­çük kuzudan yapılan yemek bin kadar kişiyi doyurmuştu.

Hendek kazımı sırasında, çıkan bir kayaya Rasûlullah (s.a.) balyozla vurunca çakan kıvılcımlar arasında Kisrâ'nm ve Bi­zans'ın sarayları gözükmüş ve Rasûlullah (s.a.), onların bütün mülklerinin fetholunacağını müjdelemişti.

Karanlık bir gecede çıkan korkunç bir rüzgar kâfirlerin kalbi­ne büyük bir korku salmıştı. Bunun sonucunda da dağılmışlar ve yenilmişlerdi.

Savaşın hemen akabinde ihanet içerisinde olan Kureyza oğul­ları kuşatılmış ve Sa'd'in (r.a.) hakemliğine razı olarak kalelerin­den inmek zorunda kalmışlardı. Sa'd, onların savaşçılarının öldü­rülmesine ve zürriyetlerinin esir edilmesine hükmetti. Bu hük­müyle o, hakka isabet etmişti.

Rasûlullah'ın (s.a.) Zeyneb'e (r.a.) karşı tabiî bir meyli vardı. Allah Teâlâ, ona bu imkânı tanıdı. Hem bunda dinî bir maslahat da bulunuyordu. Evlatlıkların eşlerinin kişiye helâl olduğu hükmü öğretilmiş olacaktı. Bunun üzerine kocası Zeyneb'i boşamış ve biz­zat Allah, onu peygamberine nikahlamıştı.[303]

 

Çeşitli Dua Ve Mucizeleri:

 

Cuma günü hutbe irad «derken bedevinin biri kalkmış ve: "Ya Rasûlallah! Mallar helak oldu; çoluk çocuk acından ölür hale geldi." demişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), Allah'tan yağmur istedi. Gökte en ufak bir bulut parçası yoktu. Elini daha indirme-mişti ki gök hareketlendi, bulutlar peyda oldu ve yağmur yağmaya başladı. Öyle ki zararından korkar oldular. Bunun üzerine Rasû­lullah (s.a.): "Üzerimize değil, etrafımıza!" demeye başladı ve nere­ye işaret ettiyse orası açılmaya başladı.[304]

Elini kattığı şeylerde defaatle bereketlenme hasıl olmuştu. Câbir'in (r.a.) harmanı, Ümraü Süleym'in (r.a.) çöreği... vb. gibi.[305]

Benî Mustalik gazvesi sırasında melekler temessül ederek gö­zükmüş ve düşman korkmuştu.

Bu savaş esnasında Hz. Âişe'ye (r.a.) iftira atılmıştı. Allah Teâlâ'nın rahmeti, onun masum olduğunu beyan etmek suretiyle tecellî etmiş ve böylesi kötü bir iftirayı çıkarıp yayanlara had ceza­sı uygulanmasını emretmiştir.                                                              

Güneş tutulması anında hemen Allah'a tazarru ve niyazda bulunmuştur. Çünkü bu, Allah'ın âyetlerinden biri olmaktadır ve böyle anlarda Allah'ın seçkin kullarının kalplerine bir korku sı­zar. Bu esnada Rasûlullah (s.a.), kendisi ile kıble tarafındaki du­var arasında cennet ve cehennemi görmüştü. Bu, âlem-i misâle ait bir hükmün, belli bir mekanda zuhuru olmaktadır.

Allah Teâlâ, kendisine rüyasında fetih sonrası, başlarım tı­raş etmişler, saçlarım kısaltmışlar olarak korkusuzca Mekke'ye gi­rişlerini göstermişti. Bu rüya onların hemen umre için yola çıkma­larına sebep oldu. Ancak henüz vakti değildi. Böylece, Allah Teâlâ, onları pek çok fethin sebebi olan sulhun içine hiç farkında olma­dan çekmiş oluyordu.

Bunun bir benzeri de Hz. Âişe'nin (r.a.), Rasûlullah'ın (s.a.) ölümü sırasında Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Ömer'in (r.a.) birbirine ters düşen sözleri hakkındaki ifadesidir. Onların sözleri her iki bakımdan faydalı olmuştur. Allah Teâlâ, Hz. Ömer'in sözüyle mü­nafıkları zararsız hale getirmiş, Hz. Ebû Bekir'in sözüyle de hakkı açıklamıştır. Sonuçta iş, her iki grubun hoşlanmasalar da birleş­mesi noktasına varmıştır.

Elinde pek çok âyetler ortaya çıkmıştır. Birinde susamışlardı ve yanlarında bir kapta azıcık sudan başka bir şey yoktu. Rasûlul-lah (s.a.), ellerini kaba koydu. Bunun üzerine parmakları arasın­dan su fışkırmaya başladı.

Hudeybiye suyunu çekmişler ve kuyuda bir damla su bırak­mamışlardı. Rasûlullah (s.a.) onun bereketlenmesini istedi; bunun üzerine hem içtiler, hem de kırbalarını doldurdular.

Rıdvan bey'ati, gerçek mü'minlerin ihlâsını ölçmeye yaramış­tı. Hemen arkasından Allah, Hayber fethini nasip etti; bu Rasûlul-lah'ın (s.a.) ve müslümanlann cihad için güç kazanacakları mal ve mülke sahip olmalarım sağladı. Böylece, hilâfet nizamı başlamış oluyordu ve Rasûlullah (s.a.) artık, Allah'ın yeryüzündeki halifesi idi.

Yemeğine zehir katmışlardı. Allah Teâlâ, bunu kendisine haber vermişti.

Hayber günü Seleme b. el-Ekva'a (r.a.) bir darbe isabet etmiş­ti. Ona birkaç defa üfledi. Hiçbir şikayeti kalmadı.

Birinde kaza-yı hacet yapmak istemişti. Siper edinecek bir şey bulamadı. İki ağacı çağırdı. Burnundan bağlı develer gibi der­hal onun bu çağrısına icabette bulundular. İşini bitirince onları es­ki yerlerine gönderdi.

Uyku halinde iken kılıcını alıp tepesine dikilen bir düşman askerinin, Allah Teâlâ kalbine korku salmış ve ellerini bağlamıştı.

Daha sonra Allah Teâlâ, peygamberinin kalbine zâlim hü­kümdarlara lanette bulunmasını, onların saltanatlarına son ver­mesine, şaşaalarının yıkılmasına çalışmasını vahyetti. Rasûlullah (s.a.), Allah'ın bu doğrultudaki arzusunu yerine getirmek için ha­rekete geçti ve Bizans imparatoruna, İran kisrâsına ve belli başlı hükümdarlara mektuplar yazdı. İran kisrâsı çok büyük edepsizlik etti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) ona beddua etti ve Allah da onun saltanatını param parça eyledi.

Zeyd, Ca'fer ve Abdullah b. Revâha'yı (r.anhum) Mûte'ye gön­dermişti. Durumları kendisine açılmış ve onların şehadet haberini henüz haberci gelmeden önce ashabına bildirmişti.

Allah Teâlâ, fethi yaklaştıracak sebepler hazırlıyordu. Etraf Arap kabileleri halledilmiş, sıra artık Mekke'ye gelmişti. Tam bu sırada Kureyş ahdi bozmuştu; adeta gözleri kör olmuştu. Hâtıb, Rasûlullah'ın (s.a.) niyetini onlara bildirmek istemiş, Allah onun bu durumunu peygamberine bildirmişti. Sonunda, kâfirler hoşlan-masa da fetih tamamlanmış ve beklemedikleri bir anda İslâm Mekke'ye girmişti.                                                                                  

Huneyn gününde müslümanlarla kâfirler karşılaştığında, kâfirler üstün bir duruma geçmişlerdi. Bu anda Rasûluîlah (s.a.) ve ehl-i beyti tam bir istikamet örneği gösterdi. Rasûlullah (s.a.) bir avuç toprak alarak düşmanın yüzlerine savurdu. Bu son derece müessir oldu. İstisnasız her bir düşmanın gözüne toprak gitti ve arkalarını dönerek kaçmaya başladılar. Sonra Allah Teâlâ, müslü­manlann üzerine sekînet (güven) indirdi ve böylece toplandılar ve bütün gayretlerim ortaya koydular. Sonunda zafer kazanıldı. Müs­lümanlık iddiasında bulunan ve son derece iyi savaşan birinin ce­hennemlik olduğunu söylemişti. Az daha bazı insanlar bundan kuşku duyacaklardı. Sonra onun kendisini öldürdüğü ortaya çıktı.

Rasûlullah'a (s.a.) sihir (büyü) yapılmıştı. Allah'a, işin iç yü­zünü kendisine göstermesi için dua eyledi. Kendisine rüyasında iki adam geldi; sihri ve sihri yapanı bildirdiler.[306]

Zü'1-Huvaysıra kendisine gelmiş ve, "Ya Rasûlallah! Âdil ol!" demişti. Onun ve kavminin hali kendisine gösterilmiş ve onun hakkında şöyle buyurmuştu:

"İnsanların en hayırlı fırkasıyla savaşacaklardır. Alâmetleri siyah bir adam olup, pazusunun biri kadın memesi gibi olacak­tır.[307]

Hz. Ali (r.a.) onlarla savaşmış ve bu vasfı onlarda aynen gör­müştür.                                                                                                    

Ebû Hureyre'nin (r.a.) annesi için hayır dua etmiş ve kadın aynı günde iman etmiştir.

Rasûlullah (s.a.) bir gün şöyle buyurmuştur:

"Sizden hanginiz elbisesini yayacak da benim şu hadisimden bir şeyler alacak. Sonra onu göğsüne toplayacak. Muhakkak o, benden işittiği bir şeyi unutmayacaktır.[308]

Bunun üzerine Ebû Hureyre (r.a.) öyle yapmış ve onun sözle­rinden hiçbir şey unutmamıştır.

Cerîr'in (r.a.) göğsüne eliyle vurmuş ve "Allahım! Bunu sabit kıl!" diye dua etmiştir. Ondan sonra Cerîr attan hiç düşmemiştir. Daha önceleri bir türlü atın üzerinde duramazdı.[309]

Adamın biri, onun dininden dönmüştü, yer onu kabul etmedi.

Rasûlullah (s.a.), bir hurma kütüğüne yaslanarak hutbe irad ederdi.  Kendisine minber yapılıp da onun üzerine çıkınca, kütüğü bir iniltidir tutmuş, Rasûlullah (s.a.) onu alıp kucaklayıncaya ka­dar bu hali devam etmiştir.

Çok yavaş bir ata binmişti. "Bu atınızı derya bulduk.[310] bu­yurdu. Bundan sonra o at ile yarışa girilemez oldu.

Allah, zamanla dinini iyice sağlama aldı, bölük bölük heyetler gelmeye başladı, fetihler peşi peşine devam eyledi. Rasûlullah (s.a.), kabilelere devlet memurları gönderdi, ülkelere kadılar tayin eyledi ve böylece hilâfet tamamlanmış oldu. İşte böyle bir durum­da Allah Teâlâ, onun kalbine Tebük'e çıkmasını vahyetti. Böylece güç ve kudreti Bizans'a duyurulmuş olacak, o beldelerde bulunan halk İslâm'a boyun eğecekti. Bu gazve çok sıcak ve kıtlık olan bir mevsimde gerçekleşmişti. Allah Teâlâ, bu sayede gerçek mü'minlerle münafıkların arasım ayırmış oldu.

Rasûlullah (s.a.), Vâdi'l-Kurâ'da bir kadının bahçesine uğra­mıştı. Çıkacak ürünü hem kendisi hem de ashabı tahmin etmişler­di. Sonuç, aynen Rasûlullah'ın (s.a.) tahmini şeklinde gerçekleş­mişti.

Hicr[311] ülkesine vardıklarında, lânetli bir bölge olması hase­biyle oradan su içilmesini yasakladı. Bir gece kimsenin çıkmama­sını emretti. Buna rağmen bir adam çıktı ve Tayyi' dağlarının rüz­garı adamı savurdu ve öldürdü.

Kendisine ait bir deve kaybolmuştu. Münafıklar, "Eğer pey­gamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi!" dediler. Allah Teâlâ, hem münafıkların sözlerini, hem de devesinin yerini kendi­sine bildirdi.

Tebük seferinden gerçek iman sahibi birkaç kişi de, ihmal yü­zünden geri kalmıştı. Yeryüzü, bütün genişliğine rağmen bunlara dar gelmişti. Sonunda Allah Teâlâ, onlan affetti.

Hiç beklemediği bir anda Eyle meliki Halid'e (r.a.) esir düş­müştü.

İslâm güç ve kuvvet kazanıp da insanlar Allah'ın dinine bö­lük bölük girmeye başlayınca Allah Teâlâ, peygamberine müşrik­lerle yapılan bütün muahadelerin bozulmasını emir buyurdu. Bu konu hakkında Berâe (ültimatom) sûresi indi.

Necrân hıristiyanlarıyla mübâhele[312] yapmak istedi; ancak onlar yanaşmadılar ve cizye vermeyi kabul ettiler.

Sonra hac yapmak üzere Medine'den ayrıldı. Hac esnasında kendisiyle birlikte yüz yirmi dört bin kişi toplanmıştı. Onlara hac vecibelerinin neler olduğunu ve nasıl ifa edileceğini öğretti. Şirk kalıntılarım ayıkladı.

İrşâd işi artık bitip de ölümü yaklaştığında Allah Teâlâ ona Cibril'i insanların görebileceği bir insan suretinde gönderdi ve Ra-sûlullah'a (s.a.), iman, islâm ve ihsanı, kıyamet alâmetlerini sor­durdu. Rasûlullah (s.a.) onun bu sorularını açıkladı, Cibril verilen cevapları tasdik etti. Böylece bunlar, onun getirdiği dinin bir fezle­kesi halini almıştı.

Hastalandığı zaman sürekli Refîk-i a'lâ'yı andı ve onlara kar­şı bir özlem duydu. Bu hal üzere öldü. Onun ölümünden sonra Al­lah Teâlâ, onun getirdiği dinin işlerini üstlenen üstün yetenekli in­sanlar çıkardı. Bunlar hiçbir kimsenin kınamasına aldırış etme­den Hak yolunda büyük gayretler gösterdiler; yalancı peygamber­lerle savaştılar, Bizans ve Farslara karşı fetih hareketlerini baş­lattılar. Sonunda Allah'ın dini yeryüzüne yayıldı, Rasûlullah'ın (s.a.) vaadi gerçekleşti.[313]

 

FİTNELER (FİTEN)

 

Bil ki: Fitneler kısım kısımdır; Bunları aşağıda gelecek şekil­de sıralayacağız:        

1. Nefis fitnesi: Kişinin nefsi yüzünden maruz kaldığı fitneler vardır. Bunlar, kalbinin katı olması sebebiyle olur ve bir türlü ibâdetlerden tat, münâcâttan haz alamaz. İnsan şu üç un­surdan mürekkeptir:

i. Kalp: Kalp, Öfke, cesaret, haya, sevgi, korku, kabz (daral­ma) ve bast (açılma) gibi hallerin doğduğu yerdir.

ii. Akıl: Duyu organları ile algılanabilen bilgilerin mahalli­dir. Bunlar, tecrübe ve hads (kalbe doğma) gibi yollarla elde edilen bedîhî hükümler, burhan yoluyla ulaşılan nazarî hükümler ile da­ha çok hamasî olan hatabî hükümlerden ibarettir.

iii. Tabiat (yapı, nefs): İnsanın bünyesinin bekası için zorun­lu olan yeme, içme, uyuma, cinsel ilişkide bulunma gibi arzuların kaynaklandığı yerdir.

İ. Kalp: Kalp, ne zaman behîmî hasletlerin galebesi altın­da kalsa ve bunun sonucu olarak da kabz ve bast hali hayvanların kabz ve bast hali gibi, tabiat ve vehimden kaynaklanan bir vazi­yette olsa, o kalp, behîmî bir kalp olur.

Kalbin, uykuda ya da uyanık halde iken şeytanların vesvese­lerine açık olması, onların telkinlerini kabul etmesi halinde o kal­bin sahibi, "insan şeytanı" diye isimlendirilir.

Melekî hasletlerin kalbe galebe çalması halinde, insanî kalp­ten söz edilir ve artık korkusu, sevgisi ve benzeri halleri, elde et­miş olduğu hak itikatlara olur.

Her ne vakit duruluğu güçlense, nuru artsa ona "ruh" denir ve artık kabz hali yaşamaz; hep bast halinde olur; huzursuzluk duymaz, hep ülfet halinde bulunur. Halleri, nefesler olur ve melekî özellikler -çalışma ile elde edilmiş meziyetler değil- onun için, bir karakter halini alır.

ii. Akıl: Behîmî hasletler her ne zaman akıl üzerine galebe çalacak olsa, akıl cerbeze ve "ehâdîs-i nefs" olur. Bunlar, bazı tabiî dürtülere meyleder. Bunun sonucu olarak eğer aşırı şehvet gücüne sahipse, içinden cima düşüncesini geçirir, açsa türlü türlü yemek­leri düşünür vb. Veya şeytanın ilhamlarına açık olur. Bu durumda içinden geçirdiği bu düşünceler (ehâdîs-i nefs), üstün nizamın bo­zulması, hak itikatlardan şüphe etme doğrultusunda gelişir, ntrat-ı selîme sahiplerinin tiksineceği çirkin hallere meyleder.

Melekî hasletlerin akla kısmen galebe çalması halinde ise, o akıl, akıl olur ve işi, irtifakı ya da ihsânî bilgilerden bedîhî olarak ya da nazar sonucu tasdiki gerekli olanlarını tasdik eder.

Nuru güçlenir, duruluğu artarsa ona artık "sır" denir. Onun işi ise, gayb âleminden rüya, fîrâset, keşf, hatiften ses gelme gibi yollarla feyz halinde inen bilgileri kabul ve tasdik etmektir.

Zaman ve mekândan hâlî soyut şeylere yöneldikçe "hafi" olur.

iii.Tabiat: Tabiat, behîmî hasletlere doğru yuvarlandık­ça, "nefs-i emmâre" adını alır.

Durum, behîmîlikle melekîlik arasında gelip gidiyor, bazen bu galip bazen öteki galip geliyorsa, o zaman ona "nefs-i levvâme" denir.

Serî hükümlerle kendisini kayıtlayıp, haddi aşmazsa, ancak şeriata uygun doğrultuda hareket ederse, o zaman "nefs-i mutma-inne" adını alır.

Bu, benim insanda bulunan letâif hakkındaki bildiklerim ol­maktadır.

Allah'u alem![314]

 

2. Aile Fitnesi:

 

Kişinin ailesine yönelik fitnesi, aile düzeninin bozulmasıdır. Rasûlullah (s.a.) buna şu hadisleriyle işarette bulunmuştur:"Gerçekten İblis tahtını suyun üzerine kurar. Sonra çetelerini gönderir. Bunların ona derece itibariyle en yakın olanı, en büyük fitne çıkaranıdır. Bunlardan biri gelerek, şöyle şöyle yaptım, der. O da: Hiç bir şey yapmamışsın, der. Sonra biri gelerek onu karısıy­la birbirinden ayırmadan bırakmadım, der. Bunu kendisine yak­laştırır ve: Sen ne iyisin! der.[315]

 

3. Şehir Fitnesi:

 

Öyle bir fitne daha vardır ki, deniz dalgası gibidir. Bu, şehir düzeninin kaybolması, anarşi ve kargaşanın hâkim olması, insan­ların haksız yere baş olma sevdasına kapılmasıdır. Şu hadis bu manaya işaret etmektedir:

"Şüphesiz Şeytan Arap yarımadasında namaz kılanların kendisine ibâdet etmesinden ümidini kesmiştir. Ancak aralarını bozma ve birbirine düşürme hususunda çalışmaktadır.[316]

 

4. Din Fitnesi:

 

Bu, peygamberin (s.a.) ashabından havarilerin ölmesi ve işin ehil olmayanların eline düşmesi, bunun sonucu olarak da ruhban­ların, din adamlarının aşırılığa kaçması, hükümdarların, idarecile­rin ise ihmal göstermesi; iyiliği emredip kötülüklere karşı tepki göstermemesi ve böylece zamanın tekrar cahiliye dönemi gibi bir hal almasıdır. Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur:

"Hiç bir peygamber yoktur ki, onun havarileri ve sünnetine tabi olan, emrine uyan ashabı olmasın. Ne var ki onların ardın­dan, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan bir takım kötü nesiller ortaya çıkar.[317]

 

5. İnsanlıktan Çıkma Fitnesi:

 

Bu insanların, insanlıktan ve onun gereklerinden çıkmaları fîtnesidir. Bu zamanda insanların en temiz ve en zahitleri, insan tabiatının gereklerini ıslâh yolunu değil de, ondan tümden soyut­lanma yolunu tutarlar, şöyle ya da böyle soyut varlıklara benzemeye ve onlara özlem duymaya çalışırlar. Çoğunluk halk ise, mahza hayvânîlik peşine düşerler. Bu iki uç grubun arasında ise her ikisi­ne de benzemeyen insanlar da olur.    [318]         

 

6. Semavî Olaylar Fitnesi:

 

Bunlar büyük tufanlar gibi toptan helak olma korkusu veren veba, zelzele, yeryüzünü saran yangın vb. gibi olaylardır.[319]

 

Rasûlullah (S.A.) Fitnelerden Haber Vermiştir:

 

Rasûlullah (s.a.) fitnelerin çoğunu bildirmiştir. Bu meyanda o şöyle buyurmuştur;

"Sizden öncekilerin yollarına karış karış, arşın arşın mutlaka tabi olacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler, siz de ar­kalarından gideceksiniz.[320]

"İlk sâlihler sırayla gider ve zamanla arpa ya da hurmanın tortusu gibi geriye kötüler kalır; Allah onlara bir değer vermez."[321]

Rasûlullah (s.a.), peygamberlik döneminden uzaklaşıldıkça, ashabından havarileri bir bir ölüp yok oldukça, iş ehil olmayanla­rın eline düştükçe, nefsânî ve şeytanî dürtülerin hâkim gelip, dini merasime dökme eğiliminin başlayacağını ve bunun herkesi kapla­yacak bir fitne olacağını görmüş ve haber vermiştir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Bu iş, peygamberlik ve rahmet olarak başlamıştır. Sonra hilâfet ve rahmet olur, sonra ısırgan mülk ve saltanata dönüşür, sonra yeryüzünde zorbalık, taşkınlık ve fesat halini alır; ipeği, zi­nayı, içkiyi helâl kılarlar. Bu şekil üzere mıhlanırlar ve üstün kı­lınırlar; ta ki Allah'a kavuşuncaya kadar.[322]

Peygamberlik dönemi, Rasûlullah'ın (s.a.) vefatı ile bitmiştir. Kılıç karışmayan hilâfet dönemi Hz. Osman'ın (r.a.) öldürülmesine kadar devam etmiştir. Hilâfet döneminin sonu, Hz. Ali'nin (r.a.) şehit edilmesi ve Hz. Hasan'ın (r.a.) halifelikten devre dışı bırakıl­ması olmuştur. Isırgan mülk ve saltanat dönemi, sahabenin Umeyye oğulları ile mücadele etmesi ve onların büyük zulümlere girişmesidir. Bu, Muâviye'nin işleri düzene koymasına kadar devam etmiştir. Zorbalık, taşkınlık dönemi ise Abbasîler devridir; çünkü onlar hilâfeti Kisrâ ve Bizans töreleri üzere yeniden tesis etmişlerdir.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Fitneler kalplere tıpkı hasır çubukları gibi dal dal arz olu­nur. Artık onlar hangi kalbe işlerse o kalpte siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp onları kabul etmezse o kalpte de beyaz bir leke meydana gelir. Böylece iki kalbe yerleşirler. Bu kalplerden biri ci­lalı taş gibi bembeyazdır; ve göklerle yer durdukça ona hiçbir fitne zarar vermez. Ötekine gelince, o alaca siyahtır; tepesi aşağı duran desti gibidir. Ne bir maruf tanır; ne de bir münkeri inkâr eder. Yalnız içine işleyen hevâ ve hevesini bilir.[323]

Nefsânî ve şeytanî vesveseler (hevâcis), kalplerde yer bulur, fasit ameller onları içinde barındırır. Bu durumda hakka teşvik eden, o kötü düşüncelere tepki gösteren kişi, ancak kalbinde sözü edilen fitnelere karşı koyacak bir güç bulunduranlar olacaktır. Fit­neler, böylesine hazırlıklı olmayan herkesi saracak ve yakasını bı­rakmayacaktır.

Şu hadis bu manayı şöyle açıklamaktadır:

Rasûlullah (s.a.) emanetin insanların kalplerinin derinliğine indiğini, sonra Kur'ân inerek ondan ve sünnetten bir şeyler öğren­diklerini anlattı. Sonra da bu emanetin kaldırılmasından bahsetti ve şöyle buyurdu:

"insan uykusunu uyur. Bu esnada emanet kalbinden alınıve-rir de ufacık bir siyah leke halinde eseri kalır. Sonra uykuya da­lar. Bu sefer kalbinden emanetin kalan kısmı da alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Hani ayağının üzerine kor yuvarlandı­ğında nasıl kabarcık hasıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! Onun gibi bir şey.[324]

Allah Teâlâ, İslâm dininin ortaya çıkmasını irâde buyurdu­ğunda bunun için bir kavim seçmiş ve onları itaat ve inkıyâd için hazır hale getirmişti. Bunun sonucunda onların bütün düşüncele­ri, davranışlarının Allah'ın hükmüne uygun olması hakkında idi. Sonra kitap ve sünnette yer alan detaylı hükümler, onlarda mev­cut bulunan bu küllî inkıyâd halinin tafsîli oldu.

Zamanla insanların kalplerinde bu hükümlerden gaflet ve onlara karşı ilgisizlik meydana gelir ve giderek azar azar onlar kalp­ten çıkar. Bunun sonucunda insan çok zarif ve çok akıllı olarak gö­rülebilir; fakat buna rağmen kalbinde ne Allah'ın dinine nisbetle, ne de insanlarla yaptığı muamelelere nisbetle emanetten en ufak bir şey bulunmaz.

Huzeyfe (r.a.) şöyle demiştir: "Ya Rasûlallah!" dedim, "Bu ha­yırdan sonra, öncesinde olduğu gibi şer bulunur mu?" "Evet!" bu­yurdu. Ben, "Korunma nedir?" dedim. "Kılıç!" buyurdu. "Kılıçtan sonra da bir şey var mı?" dedim. Şöyle buyurdu: "Evet, halka rağ­men emirlik, hıyanet üzere mütâreke (sulh) olur." Sonra ne var?" dedim. "Sonra dalâlet tellalları çıkar. Eğer yeryüzünde sırtına haksız yere had vuran, malını elinden alan da olsa bir halife var.-sa sen ona itaat et. Aksi takdirde ağzına bir ağaç dalı alıp onu ısı­rarak öl![325]

Kurtuluşun kılıçta olduğu fitne, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döne­minde meydana gelen Arap kabilelerinin irtidât etmesi olayıdır. Halka rağmen emirlik, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) zamanla­rındaki anlaşmazlıklardır. Hiyânet üzere sulh, Muâviye ile Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan (r.a.) arasında gerçekleşen sulhtur. Dalâlet tellalları, Şam'da Yezîd, Irak'ta Muhtar ve avaneleridir. Abdulme-lik elinde iş düzene girinceye kadar da bu vaziyet devam etmiştir.

Rasûlullah (s.a.) "ahlâs= çullar" fitnesinden de söz etmiştir. Bunun ne olduğunu sorduklarında da şöyle buyurmuştur:

"O, her tarafı sararı kaçış ve yağma fitnesidir. Sonra içe işle­yen ve onu alt üst eden fitne (fitnetu's-serrâ) gelir. Onun çıkışı, ehl-i beytimden bir adamın ayakları altıdır; o kendisinin benden oldu­ğu kuruntusundadır; halbuki benden değildir. Benim dostlarım ancak müttakî kimseler olabilir. Sonra insanlar ne istikâmet ne de intizâm sahibi olan bir adam üzerinde anlaşırlar. Sonra 'Düheymâ fitnesi' çıkar; bu, ümmetten bir tokat atmadık hiçbir kimse bırakmaz. Artık bitti dendiği anda devam eder.[326]

Allah'u alem ama Ahlâs fitnesinden maksat Şam hal­kının Abdullah b. ez-Zübeyr[327] ile Medine'den kaçışından sonra savaşması olabilir. Fitnetu's-serrâ, ya Muhtar es-Sekafî'nın ehl-i beyt'in dâiliğini yaparak galebe çalması ve öldürme ve yağmala­mada aşırılığa kaçmasıdır. Bu durumda Rasûlullah'ın (s.a.), "O kendisinin benden olduğu kuruntusundadır" sözünün manası, "ehl-i beyt taraftan ve yardımcılarındandır" demek olur. Üzerinde anlaşılan kimse de Mervân[328] ve oğulları olur. Veyahut maksat ehl-i beytin hilâfeti için çalıştığı kuruntusunda olan Ebû Müslim el-Horasânî'nin[329] Abbasîler adına başlattığı ayaklanmadır. Bu takdirde üzerinde anlaşılan adam da Seffâh[330] olur. Düheymâ fit­nesi ise Cengiz'in (Moğolların) İslâm âlemine saldırması ve bütün ülkeyi yağmalamasıdır.[331]

 

Kıyamet Alâmetleri:

 

Rasûlullah (s.a.), kıyamet alâmetlerini açıklamıştır. Bunlar genelde sözü edilen fitne türlerinden ibarettir. Bunlar pek çok ve yaygındır. "Telef, vebadandır," derler. Noksanlık, helakin bulun­duğu yerden gelir. Bunun izahı uzar.

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki, kıyamet alâmetlerinden bazıları ilmin kaldırıl­ması, cehlin zuhur etmesi, zinanın alıp yürümesi, şarabın içilmesi ve erkeklerin giderek kadınların kalmasıdır. Hatta elli kadına ba­kacak bir kayyım olacaktır.[332]

Şeriat lisanında "haşr" kelimesinin iki anlamı vardır:

i. İnsanların Şam'a toplanması. Bu, kıyametten önce, yeryü­zünde insanlar azaldığında meydana gelecektir. Kimileri birbirine yaklaşmak suretiyle, kimilerini de çıkacak bir ateşin sevketmesiy-le herkes orada toplanacaktır.

ii. Ölümden sonra diriltilme anlamında olan haşr. Daha önce âhiret âlemine ait esrardan söz etmiştik.

Allah'u a'lem![333]

 

Dört Büyük Fitne:

 

Rasûlullah'm (s.a.) haber verdiği fitneler dört tanedir:[334]

1. Halka rağmen emirlik fitnesi: Hz. Osman'ın (r.a.) Öldürül­mesiyle sahabe -Muâviye'nin düzeni sağlamasına kadar- kendi­sini bu gibi fitnelerin içinde bulmuştur. Hadiste geçen "Evet, hal­ka rağmen emirlik, hıyanet üzere mütâreke (sulh) olur."ifadesi bu­na işaret, olmaktadır. Buna tepki gösterilmesi onun kendisinden Önceki halifeler gibi değil de saltanat sahibi hükümdarlar gibi dav­ranır olmasındandır.

2.Ahlâs fitnesi, cehennem kapılarına davette bulunan dâîler fitnesi.Muâviye'nin ölümünden sonra Abudulmelik'in[335] hilâfeti istikrar kazanıncaya kadar bu fitne de aynen yaşanmıştır. İnsanlar, baş olma sevdasıyla ayaklanıp, isyanlar çıkarmışlardır.

3. İçe   işleyen,   zorbalık,   taşkınlık  içeren   fitne:   Bu   da Abbâsîlerin Emevîlere karşı başkaldırmaları ve hilâfetin Abbasîler eline geçmesi sırasında yaşanmış ve hilâfet istikrar kazanıncaya kadar devam etmiştir. Bunlar hilâfeti, Acem töreleri üzerine tesis etmişlerdir. Devleti zorbalık ve cebrîlikle kurmuşlardır.

4.  Herkese şamar indirecek ve bitti denildiği bir anda devam edecek olan ve sonunda insanları iki gruba ayıracak olan fitne: Bu da, Moğolların istilası ve Abbâsîlerin hilâfetine son vermeleriyle gerçekleşmiştir.

Fitneler hakkında gelen hadislerden çoğu daha önce geçmiş bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"islâm değirmeni, otuz beş ya da otuz altı, ya da otuz yedi yıl döner. Eğer helak edilirlerse, bu (kendilerinden önce) helak olanla­rın yoludur. Şayet dinleri ayakta durursa, onlar için yetmiş yıl du­rur." Ben (râvî), "Kalandan itibaren mi? Geçenden itibaren mi?" diye sordum.[336] "Geçenden itibaren." buyurdu.[337]

"İslâm değirmeninin dönmesi", İslâm'ın bu ümmet içerisinde hadleri ikâme edilerek, Allah yolunda cihâd faaliyeti sürdürülerek yaşanması demektir. Bu, cihâdın başlangıç anından ve hicretin ilk yıllarından Hz. Osman'ın (r.a.) ölümüne kadar olan zaman için doğrudur. Tereddüt otuz beş mi ya da diğerleri mi olduğundadır. Çünkü Allah Teâlâ, bunu ona icmâlî olarak bildirmiştir.

"Eğer helak edilirlerse" ifadesi, işin zorluğunu beyan içindir. Ayrıca şunu da bildirmektedir: İş o hale gelecektir ki, şayet bir kişi durumu inceleyecek olsa, ümmet helak, işleri bâtıl mı olmuş diye şüpheye düşecektir.                                                                           

Yetmiş yıl, peygamberliğin ilk başlangıcı anından başlamak­tadır, sonu da Muâviye'nin (r.a.) ölümü ile dolmaktadır. Ondan sonra ise dalâlet tellalları fitnesi çıkmıştır.

Yetmiş yıl ifadesi, işin korkunçluğunu göstermekte ve (...) bu süreden sonra işin düzelmeyeceğini ifade etmektedir.

Allah'u a'lem!

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Çekik gözlü bir kavim yani Türkler sizinle savaşacak­lardır. Onları üç kez sürersiniz.[338]

Hadisin manası şöyle: Araplar onlarla mücadele ederler ve onları yenerler. Bu, onların Araplara karşı kin ve nefretle dolma­larına sebep olur ve iş, Arapları memleketlerinden atmaları, arka­sından da bununla yetinmeyip Arap ülkelerine girmelerine kadar varır. "Hatta Arap yarımadasında onlara katılırsınız." ifadesin­den murad budur. İlk karşılaşmada, Araplardan onlarla savaş­maktan kaçanların kurtulması, Abbasilerden Bağdad'da olan kıs­mının helak olması, Mısır'a kaçanların ise kurtulması şeklinde gerçekleşmiştir. İkinci karşılaşma da bazılarının helak olup bazı­larının kurtulması, Timur'un Şam bölgesine girmesi ve Abbâsîlerin işini baltalamasıyla gerçekleşmiştir. "Üçüncüsünde ise kökleri kazılır." ifadesi ise, Osmanlıların her şeye hâkim olmalarıyla gerçekleşmiştir.

Allah'u a'lem!  [339]                                                                          

 

MENÂKIB

 

Sahabeye Ait Menâkıb:

 

Sahabe menkıbelerinin ortaya çıkışı şöyle olur:

1. Rasûlullah (s.a.), insanı cennetlere sokacak bir nefsânî hey'ete muttali olur ve onu bildirir. Nitekim Hz. Ebû Bekir'in (r.a.) kendisinde hiçbir şekilde kibir bulundurmadığını, cennet kapıları­na karşılık olan güzel hasletleri tam olarak bulundurduğunu gör­müş ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:

"Senin onlardan[340]olduğunu umuyorum.[341] Hz. Ömer (r.a.) hakkında da şöyle buyurmuştur:

"Şeytan sana bir caddede rastlamış olsa, mutlaka yolunu de­ğiştirir ve senin tuttuğun caddeden başkasını tutardı[342]

"Sizden öncekiler içerisinde mukaddesler[343] vardı; eğer üm­metim içerisinde biri varsa, o Ömer'dir.[344]

2. Rasûlullah (s.a.), kişinin dinde sabit olduğunu gösterecek bir şeyi rüyasında görür ya da kalbine ilham edilir ve onu bildirir. Cennette iken Biiâl'in (r.a.) kendisinin önü sıra gitmesini görmesi, yine cennette Hz. Ömer'e (r.a.) ait bir saray görmesi, onun geniş ve uzun bir gömlek giydiğini görmesi, rüyasında içtiği sütten arta ka­lanı ona verdiğini görmesi ve bunu din ve ilimle yorması[345] gibi.

3. Rasûlullah'm (s.a.) onları sevmesi, onlara saygı göstermesi, kendilerini İslâm'a ilk girenlerle birlikte tutması. Bütün bunların, onların kalplerinin iman ile dolu olmasının bir sonucu olduğu açıktır.[346]

 

Nesillerin Birbirine Olan Üstünlüğü, Her Yönden Değildir:

 

Bil ki: Bazı nesillerin diğerleri üzerine olan üstünlüğü, her yönden olamaz. Nitekim bu manayı ifade etmek üzere Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetim yağmur gibidir; başı mı sonu mu hayırlıdır bilinmez.[347]

"Siz benim ashâbımsmız. Kardeşlerimizse henüz gelmeyenler.[348]

Bir şeyi ele alırken birçok yönden ele almak gerekir ve her bir yön diğerlerinden farklıdır. Bu durumda faziletli nesilden olan herkesin, daha sonra gelen ve böyle bir nitelemeye mazhar olma­yan nesillerden olan herkes üzerine tafdili mümkün değildir. Nasıl olabilir ki!? Üstünlüğü belirtilen nesiller içerisinde ittifakla müna­fıkların, fâsıkların olduğu bellidir. İşte insanları helak eden Haccâc, [349]Yezîd b. Muâvİye, Muhtar es-Sekafî (ö. 67/687), Rasû-lullah'ın (s.a.) kötü hallerini açıklamış olduğu Kureyş gençleri ve daha başkaları hep bu nesildendir. Ancak doğrusu şudur: İlk nesil, genel olarak ele alınması halinde, ikinci nesilden daha üstündür; ikinci nesil de üçüncü nesle nisbetle daha üstündür.[350]

 

Ashabın Özel Yeri:

 

Din, ancak nakil ve tevarüs yoluyla kaim olur. Tevarüs de, ancak vahyin inişine tanık olan, onun yorumunu bilen, Rasûlul-lah'ın (s.a.) yaşantısını yakinen gören, bu bilgileri yanına aşırılık katmayan, dinî konuda ihmal göstermeyen, başka dinlerden alıntıda bulunmak gibi bir tavır içine girmeyen kimselerin tazimi, onla­ra özel bir yer verilmesi yoluyla olur.

Ümmetin büyük çoğunluğu[351] ümmetin en üstün simasının önce Hz. Ebû Bekir (r.a.), sonra da Hz. Ömer (r.a.) olduğunda icmâ halindedir. Şöyle ki: Nübüvvetin iki yönü bulunur:

i. Allah'tan ilim alma yönü,

ii. Alınan bu ilmin insanlara yayılma yönü.

İlmin Allahtan alınması yönünde ona hiçbir kimsenin ortak olması söz konusu olamaz. İşin, ilâhî emirlerin insanlar arasında yayılması yönüne gelince, bu ancak siyâsetle, insanları buna ısın­dırmakla vb. gerçekleşir. Hiç kuşku yoktur ki Şeyhayn yani Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.), gerek Rasûlullah'ın (s.a.) haya­tında ve gerekse onun vefatı sonrasında bu konuda herkesten da­ha çok pay sahipleridir.

Allah'u a'lem!

Hüccetullâhi'l-bâliğa adlı kitabımızda anlatmak istediğimiz şeyleri burada noktalayalım.

İşin başında da sonunda da, zahirde de bâtında da Allah'a hamd olsun! Yaratıkların en hayırlısı Hz. Muhammed efendimize (s.a.), onun âl ve ashabının tümüne salât ve selâm olsun!

Hüccetullâhi'l-bâliğa adlı eserin tercümesi bitti. Bu vesileyle Yüce Rabbime sonsuz hamd ve senalar, sevgili peygamberimize salât ve selâm eder, onun pak âl ve ashabına, kı­yamete kadar nurlu yolundan gidenlere, bu kitabın müellifine, üzerinde emek verenlere, üzerimizde hakkı olan herkese Rahman ve Rahîm olan Allah'tan mağfiret diler, eserin tercümesinin hayır­lara vesile olmasını niyaz ederim.[352]

30. 10. 1993

Mehmet ERDOĞAN

Ferah/istanbul



[1] Rasûlullah (s.a.), bunu takdim edildiği halde yememezlik etnieiMştii'. Takdim edilseydi yerdi. bkz. Kettânî, Terâtîb, 2/308.(Ç)

[2] bkz. Buhârî, Afime, 8.                                                           

[3] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/590.

[4] Müslim, Eşribe, 184.

[5] Yahut mü'min besmele çeker ve ona az yeter, kâfir ise böyle değildir, şeklinde bir izah da yapılmıştır.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/590.

[6] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/590-591.

[7] Müslim, Eşribe, 152.

[8] Müslim, Eşribe, 153.

[9] Ebû Dâvûd, Afime, 19.

[10] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/591.

[11] Buhârî, Ezan, 160; Ebû Dâvûd, Afime, 40.

[12] Ebû Dâvûd, Afime, 40.

[13] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/591.

[14] Müslim, Zikir, 89; Tirmizî, Afime, 18.

[15] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/592.

[16] Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, îmân, 73.

[17] bkz. Buhârî, Edeb, 31, Müslim, Lukata, 14; Ebû Dâvûd, Afime, 5.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/592.

[18] Mâide 5/90-91.

[19] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/593-594.

[20] Bakara 2/219.

[21] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/594.

[22] Ebû Dâvûd, Eşribe, 2 (3674).

[23] Müslim, Eşribe, 13; Ebû Dâvûd, Eşribe, 4.

[24] Mizr: Yemenlilerin mısırdan yaptıkları içkinin adıdır.

[25] Bit': Bal şırasından yapılan içkinin adıdır.

[26] bkz. Muvatta, Eşribe, 9; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.

[27] Müslim, Eşribe, 73; Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.

[28] Ebû Dâvûd, Eşribe, 5; Tirraizî, Eşribe, 3; İbn Mâce, Eşribe, 10.

[29] Farak: Üç sâ' alan bir ölçü birimi.

[30] Ebû Dâvûd, Eşribe, 5.

[31] Baş örtüsüne de "humar" derler.(Ç)

[32] bkz. Müslim, Eşribe, 3-10.

[33] Buhârî, Eşribe, 6; Ebû Dâvûd, Eşribe, 6; îba Mâce^ BşHbey İ8.

[34] Ebû Dâvûd, Eşribe, 3.

[35] Müslim, Eşribe, 12.

[36] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 8.                

[37] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/594-596.

[38] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 19 (3727).

[39] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/597.

[40] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 14, 15. Bunun mübahlığını belirten rivayetler de vardır. O takdirde yasak, bunun bir itiyat haline getirilmesine yöneliktir.

[41] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 13.

[42] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/597-598.

[43] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 19.

[44] bkz. Ebû Dâvûd, Eşribe, 20.

[45] Tirmizî, Eşribe, 13.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/598.

[46] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/599.

[47] Belden aşağıya giyilen giysi.(Ç)

[48] Ebû Dâvûd, Libâs, 28 (4093)

[49] Buhârî, Libâs, 25; Müslim, Libâs, 11, 21.

[50] Armalarda vb. olduğu gibi.(Ç)

[51] bkz. Müslim, Libâs, 24.

[52] bkz. Müslim, Libâs, 27-31.

[53] Ebû Dâvûd, Libâs, 9.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/599-600.

[54] Ebû Dâvûd, Tereccül, 1 (4161).

[55] Ebû Dâvûd, Libâs, 4; İbn Mâce, Libâs, 24.

[56] Ebû Dâvûd, Edeb, 3.

[57] bkz. Ahmed, 2/182.

[58] Ebû Dâvûd, Libâs, 14 (4062).

[59] Ebû Dâvûd, Libâs, 14; Tirmizî, Edeb, 54.

[60] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/600-601.

[61] Ebû Dâvûd, Libâs, 1.

[62] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/601-602.

[63] Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4236).

[64] Tirmizî, Libâs, 1; İbn Mâce, Libâs, 19.

[65] Beyhakî, 2/424.

[66] Ebû Dâvûd, Hatim, 4 (4223).                             

[67] Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4236).                      

[68] bkz. Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4238).

[69] Ebû Dâvûd, Hatim, 8 (4237).

[70] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/602-603.

[71] Buhârî, Libâs, 64.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/603.

[72] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/603.

[73] Ebû Dâvûd, Tereccül, 5 (4198).

[74] bkz. Ebû Dâvûd, Tereccül, 5 (4198).

[75] bkz. Ebû Dâvûd, Tereccül, 9(4188).

[76] Müslim, Fedâil, 90; Ebû Dâvûd, Tereccül, 9 (4188).

[77] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/603-604.

[78] bkz. Buhârî, Libâs, 72; Müslim, Libâs, 73, 113; Ebû Dâvûd, Tereccül, 14.                                                                                                                                   

[79] Ebû Dâvûd, Tereccül, 2 (4163).

[80] Ebû Dâvûd, Tereccül, 1.                               

[81] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/604.

[82] Ebû Dâvûd, Tereccül, 4 (4169).

[83] bkz. Buhârî, Libâs, 61; Ebû Dâvûd, Libâs, 27.

[84] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/604-605.

[85] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/605.

[86] bkz. Müslim, Libâs, 83 vd.

[87] Müslim, Libâs, 96.

[88] Müslim, Libâs, 99.       

[89] Müslim, Libâs, 100.

[90] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/605-606.

[91] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/606-607.

[92] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/607.

[93] Ebû Dâvûd, Edeb, 56; İbn Mâce, Edeb, 43.

[94] Müslim, Şiir, 10.

[95] Buhârî, Eşribe, 6.

[96] Bubârî, Nikâb, 48; Tirmizî, Nikâh, 6.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/607.

[97] bkz. Buhâri, Iydeyn, 2; Müslim, lydeyn, 19.

[98] Ebû Dâvûd, Edeb, 57.

[99] Horoz döğüştürülmesi, köpeklerin kışkırtılarak boğuşturulmasi gibi. Hadis için bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 51; Tirmizî, Cihâd, 30.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/607-608.

[100] Müslim, Libâs, 41.

[101] Ebû Dâvûd, Cihâd, 56.

[102] Ebû Dâvûd, Cihâd, 56 (2568).                                

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/608.

[103] Kırat: Beş arpa ağırlığı bir tartı Ölçü birimi.(Ç)

[104] Müslim, Müsâkât, 58.

[105] Müslim, Müsâkât, 57

[106] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/609.

[107] Müslim, Libâs, 1.

[108] Buhârî, Afime, 29; Müslim, Libâs, 4, 5; Ebû Dâvûd, Eşribe, 17.

[109] bkz. Buhârî, Eşribe, 22; Müslim, Eşribe, 97-99; Ebû Dâvûd, Eşribe, 22.

[110] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/609-610.

[111] bkz. Buhârî, Merdâ, 19; Tirmizî, Kıyamet, 40.

[112] Tirmizî, Kıyamet, 40.

[113] Ahmed, 5/221; Ebû Dâvûd, At'ime, 8; İbn Mâce, Afime, 56.

[114] Müslim, Libâs, 87; Ebû Dâvûd, Libâs, 45.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/610-611.

[115] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/611.

[116] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/611.

[117] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/611.

[118] bkz. Buhâri, Tıbb, 36; Müslim, Selâm, 41.

[119] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/612.

[120] Cahiliye döneminde insanlar, önlerinden uçan ya da kaçan kuşlarla, hayvanlarla teşe'ümde bulunurlardı ve bu da onları iş güçlerinden akkordu. Şeriat bunuyasaklamıştır.(Ç)

[121] Müslim, Selâm, 110.

[122] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/612-613.

[123] Maktulün ruhunun, öcü alınmadığı zaman çıkıp baykuş halini aldığına ve öcü alınıncaya kadar öttüğüne inanırlardı.

[124] Gûl: Eski Arap inançlarına göre çeşitli renk ve kılıklara girerek insanlara görünen ve onları yollarından sapıtıp helak eden bir tür şeytandır. Kırlarda yaşar.    Bazılarına göre "Gûl yoktur" sözünün manası, gûl aslen yoktur demek değildir. Arapların gûl hakkındaki bu inançları yoktur anlamındadır.(Ç)

[125] bkz. Müslim, Selâm, 106, 107.

[126] bkz. Müslim, Selâm, 115.

[127] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/613.

[128] Buhâri, Bed'u'1-vahy, 6.

[129] Bakara 2/219.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/613-641.

[130] Nev': Yıldız batmasıdır. Araplar yağmurun yağmasını herhangi bir yıldızın   batmasına ya da  doğmasına  bağlarlar,"Filan yıldızın batması/doğması bize yağmur getirdi" derlerdi.(Ç)

[131] Mevâlid: Mâden, nebat ve hayvan olmak üzere üçtür.(Ç)

[132] Burada kastolunan Astronomi ilmi olmayıp, Astrolojidir. Astronomi, özellikle de uzay çağında önemli ilimlerden biri olmuştur. Böyle bir il­min ihmali caiz olmaz. Üstelik, zeval vakti, kıble ciheti, geceden ne ka­dar zamanın geçtiği... gibi pek çok faydası bulunan şeylerin bilinmesini sağlayan bu ilimdir. Bu itibarla astronomi yasak kapsamına dahil de­ğildir.

[133] Ebû Dâvûd, Tıbb, 22; İbn Mâce, Edeb, 28.

[134] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/614-616.

[135] bkz. Müslim, Rü'yâ, 6.

[136] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/616.

[137] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/616-617.

[138] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/617.

[139] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/617.

[140] Müslim, Rü'yâ, 18.

Dünyada yükselişi, Râfi'in evinde olmaktan çıkarmıştır; çünkü râfi' yüksek demektir. Akibetin bizim için olacağı manasını Ukbe isminden çıkarmıştır. Dinin kemâlini Tâb isminden almıştır. Çünkü bu kelime, kemâle ermek, güzel olmak anlamlarına gel inektedir.(Ç)

[141] Hadis şöyle: "Bir defa ben uyurken elimde iki altın bilezik gördüm. Bunların hali beni meşgul etti. Derken rüyamda bana onları üflemem vahy edildi. Ben de üfledim ve onlar uçuştular. Ben bunları benden sonra çıkacak iki yalancı (peygamber) diye yordum. Bunlardan biri Sana'nm reisi Anst, diğeri Yemâme'nin reisi Müseylime'dir." bkz. Müslim, Rü'yâ, 21.

[142] bkz. Müslim, Rü'yâ, 6-9.

[143] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/617-618.

[144] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/619.

[145] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/619.

[146] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/619-620.

[147] Müslim, Cennet, 28.

[148] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/620.

[149] Zümer 39/73.

[150] Müslim, îmân, 93.

[151] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/620-621.

[152] bkz. Buhârî, İsti'zân, 4, 7; Müslim, Selâm, 1; Ebû Dâvûd, Edeb, 134.

[153] Tirnıizî, Birr, 15.

[154] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/621.

[155] Müslim, Selâm, 13.

[156] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/621-622.

[157] bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 136 (5196).

[158] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/622.

[159] Beyhakî, 9/49.

[160] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/622.

[161] Ebû Dâvûd, Edeb, 139.

[162] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/622-623.

[163] Ebû Dâvûd, Edeb, 146.

[164] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/623.

[165] Ebû Dâvûd, Edeb, 13.

[166] Ebû Dâvûd, Edeb, 152.

[167] Ebû Dâvûd, Edeb, 144.

[168] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/623-624.

[169] Tirmizî, İsti'zân, 31; İbn Mâce, Edeb, 15

[170] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/624.

[171] Nûr 24/27.

[172] Nûr 24)58-59.

[173] Müslim, Âdâb, 41.

[174] bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 6X76.

[175] Müslim, Âdâb, 37.

[176] Müslim, Selâm, 16.

[177] bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 129.

[178] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/624-626.

[179] Ebû Dâvûd, Edeb, 127 (5186).

[180] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/626.

[181] Müslim, Selâm, 28.

[182] Müslim, Selâm, 31.

[183] Ebû Dâvûd, Edeb, 21 (4845).

[184] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/626-627.

[185] Müslim, Libâs, 74.

[186] Ebû Dâvûd, Edeb, 5040.

[187] Ebû Dâvûd, Edeb, 5041.

[188] Bakara 2/195.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/627.

[189] Tirmizî, Edeb, 12.

[190] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/628.

[191] Ebû DâvÛd, Edeb, 168 (5272).

[192] Ebû Dâvûd, Edeb, 168 {5273).

[193] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/628.

[194] Buhârî, Edeb, 126; Ebû Dâvûd, Edeb, 91; Tirmizî, Edeb, 3; İbn Mâce, Edeb, 30.

[195] Ebû Dâvûd, Edeb, 92 (5034).

[196] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/628-629.

[197] Buhârî, Edeb, 138.

[198] Ebû Dâvûd, Edeb, 5026.

[199] Maksat, şeytanın iğvasına açık otur, şeklinde de olabilir.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/629.

[200] Buhârî, Cihâd, 135.

[201] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/629-630.

[202] Müslim, Libâs, 103.

[203] Müslim, Libâs, 104.

[204] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/630.

[205] Müslim, İmâre, 178.

[206] Müslim, İmâre, 179.

[207] bkz. Müslim, îmâre, 180-185.

[208] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/630-631.

[209] Buhârî, Edeb, 114; Müslim, Âdâb, 20.

[210] Müslim, Âdâb, 21

[211] Ebû Dâvûd, Edeb, 62 (4955), Sünne, 5.

[212] Müslim, Âdâb, 11, 12; Ebû Dâvûd, Edeb, 4958.

Rasûlullah (s.a.) bunu, bazılarının bu isimlerden teşe'ümde bulunabileceği gerekçesiyle tenzîhî olarak yasaklanmıştır. Yasak, karışıklığa yol açacak benzeri manalar içeren diğer isimler için de söz konusudur. (Ç)

[213] Müslim, Âdâb, 13.

[214] Ebû Dâvûd, Edeb, 62.

[215] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/631-632.

[216] Buhârî, Edeb, 106; Ebû DâvÛd, Edeb, 4965.

[217] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/632-633.

[218] Müslim, Edeb, 13.

[219] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/633.

[220] Müslim, Edeb, 12. Hadisin izahı için bkz. Davudoğlu, Müslim Şerhi, 9/709.

[221] bkz. Müslim, Edeb, 1-5.

[222] Bizdeki "Kahpe felek..." tabiri gibi,{Ç)

[223] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/633-634.

[224] Müslim, Edeb, 16.

[225] Ebû Dâvûd, Edeb, 72 (4972).

[226] Araplar, yalana kılıf olmak üzere bu ifadeyi kullamrlardı.(Ç)

[227] Ebû Dâvûd, Edeb, 4980.

[228] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/634.

[229] Müslim, İlim, 7.

[230] Tirmizî, Birr, 78.

[231] Tirmizî, Birr, 71.

[232] Ebû Dâvûd, Edeb, 5008.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/634-635.

[233] Ebû Dâvûd, Edeb, 5009.

[234] Ebû Dâvûd, Edeb, 5015.

[235] Ahmed, 6/387.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/635.

[236] Buhârî, Rikâk, 23; Müslim, îmân, 75.

[237] Müslim, îmân, 116.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/635-636.

[238] Müslim, Bİrr, 70.

[239] Nisa 4/148.

[240] bkz. Müslim, Birr, 73.

[241] Müslim, Talâk, 36; Ebû Dâvûd, Talâk, 39.

[242] Müslim, Birr, 101.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/636-637.

[243] Müslim, Nüzûr, 5.

[244] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/637.

[245] Mâide5/89.

[246] Mâide5/89.

[247] Bu yemine gâmûs denmesinin sebebi sahibini günaha daldırmış olmasıdır.

[248] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/637-638.

[249] Müslim, Eymân, 1-5

[250] Tirmizî, Nüzûr, 9; İbn Mâce, Keffârât, 2.

[251] Müslim, Eymân, 5.

[252] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/638-639.

[253] bkz. Müslim, Eymân, 7-19.

[254] Ahmed, 2/317.

[255] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/639.

[256] Müslim, Eymân, 20.

[257] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/639-640.

[258] Buhâri, Keffârât, 9; Müslim, Eymân, 23; Tirmizî, Nüzûr, 7.

[259] Mâide5/89.

[260] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/640.

[261] bkz. Ebû Dâvûd, Eymân, 3325.

[262] Ebû Dâvûd, Eymân, 3300.

[263] bkz. Ebû Dâvûd, Eymân, 3325.

[264] Ebû Dâvûd, Eymân, 3290.

[265] Ebû Dâvûd, Eymân, 3322; İbn Mâce, Keffârât, 17.

[266] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/640-641.

[267] Buhâri, İlim, 44; Enbiyâ, 27; Müslim, Fedâil, 170.

[268] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/645.

[269] En'âm 6/124.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/647.

[270] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/647-648.

[271] Rabbena Vasfıh

[272] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/648.

[273] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649.

[274] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649.

[275] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649.

[276] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/649-650.

[277] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/650.

[278] Müslim, Fedâil, 87.

[279] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/650.

[280] Hicr 15/94.

[281] Şuarâ 26/214. Bunlar Hâşim oğulları, Muttalip oğullan idi. Rasûlullah (s.a.) bu emir üzerine onları açıktan davette bulunmuştu.

[282] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/651.

[283] Kamer 54/45. Bu müjde Bedir'de hasıl olmuş ve Rasûlullah (s.a.) kâfirlere karşı zafer kazanmıştı.

[284] Sâd 38/11

[285] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/651.

[286] Hacc 22/52.

[287] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/651-652.

[288] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/652.

[289] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/652.

[290] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653.

[291] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653.

[292] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653

[293] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/653-654.

[294] bkz. Enfâl 8/30.

[295] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/654-655.

[296] Buharı, Enbiyâ, 1; Menâkıbu Ensâr, 51.

[297] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/655.

[298] Müslim, Cihâd, 83.

[299] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/655-656.

[300] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/657.

[301] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/657.

[302] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/657-658.

[303] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/658.

[304] bkz. Ebû Dâvûd, İstiskâ, 2.

[305] Câbir (r.a.) babasının borcunu ödemek istediğinde, Rasûlullah {s.a.) onun hurma harmanının başına oturmuş ve alacaklılar için hurma ölçülmeye başlanmıştı. Herkes hakkını almış, harmandan hiçbir şey eksilmemişti. Ümmü Süleym'in tek bir çöreği de aynı şekilde yetmiş ya da   seksen   kişiye   yetmişti.   Bu   tür   olaylar   hadis   kitaplarında detaylarıyla anlatılmaktadır. Dileyen ilgili bölümlere bakabilir.

[306] bkz. Buhârî, Tıbb, 47 (7/29). er-Râzî, el-Kâdî'den şunu nakletmİştir: Bu rivayet bâtıldır. Allah Teâlâ, "Allah, seni insanlardan koruyacaktır" ; "Büyücü ise, nereye varsa iflah olmaz."buyururken bunun sahih oldu­ğunu söylemek m'asıl mümkün olabilir?! Hem böyle bir şeyin olduğunu söylemek, peygamberlik müessesesine halel getirir. Zira eğer bu caiz „, olacak olsa, o zaman büyücülerin bütün peygamberlere ve sâlih insan­lara zarar vermeleri mümkün olacak, kendileri için büyük bir saltanat kurabileceklerdi. Bütün bunlar saçmadır. Kâfirler, Rasûlullah'ı (s.a.) "büyülenmiş" diye ayıplıyorlardı. Eğer bu rivayet doğru olsaydı, o za­man kâfirler iddialarında yalan olmazlardı ve bu ayıp Rasûlullah'ta (s.a.) mevcut olurdu. Böyle bir şeyin caiz olmayacağı ise açıktır.

[307] bkz. Buhârî, Menâkıb, 20; Edeb, 95; Müslim, Zekât, 147, 156 vd.

[308] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 160.

[309] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 135.                      

[310] Müslim, Fedâil, 49.                                        

[311] Semûd kavminin yurdu. Medine ile Şam arasındadır.               

[312] Hep beraber kim hak yolda değilse onun üzerine Allah'ın lanetini dileme

[313] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/658-663.

[314] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/665-666.

[315] Müslim, Münâfıkîn, 67.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/666-667.

[316] Müslim, Münâfıkîn, 65.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/667.

[317] Müslim, îmân, 80.

[318] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/667.

[319] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/667-668.

Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/668.

[320] Müslim, İlim, 6.                                      

[321] Buhârî, Rikâk, 9.                                              

[322] Kenzu'I-ummâl, 6/15111-2.                            

[323] Müslim, imân, 231.

[324] Müslim, îmân, 230.

[325] Ebû Dâvûd, Fiten, 1; Dârimî, Fiten, 1; Ahmed, 5/403.

[326] Ebû Dâvûd, Fiten, 1; Ahmed, 2/133.

[327] Abdullah b. ez-Ziibeyr: Annesi Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ'dır. Muhacir­lerin Medine'de doğan ilk çocuklarıdır. Yezîd b. Muâviye'nin ölümün­den sonra halifeliğini ilân etmiş ve kendisine Hicaz, Yemen, Irak, Hora­san halkı bey'at etmiş.H. 72 senesinde Haccâc tarafından şehit ediimiştir.

[328] Mervân b. el-Hakem: Ümeyye oğullan saltanatını Süfyân oğullarının elinden almak suretiyle yenilemeştir. Bunlar arasında Abdulmelik b.

Mervân gibi çok büyük hükümdarlar vardı.

[329] Abbâsüerin ilk komutanıdır. Saltanatı Emevîlerden alarak Abbâsîlere vermiştir. Saltanatı kendi elinden de alabileceğinden korkan Ebul-Abbâs tarafından öldürülmüştür.

[330] Ebu'l-Abbâs   es-Seffâh:   Çok  kan   döktüğü  için   kendisine  bu  ad takılmıştır. Emevılerın işini bitirmiş ve Abbasî devletinin kurucusu olmuştur.    Çocuğu olmadığı için saltanatı Ebû Ca'fer el-Mansûr'a bırakmıştır.

[331] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/668-671.

[332] Müslim, İlim, 9.

[333] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/671.

[334] Buradan, Menâkıb bahsine kadar olan yer, sadece bir nüshada mevcut bulunmuş ve bir tür tekrar gibi olmasına rağmen içerdiği bazı faydalar sebebiyle kitaba alınmıştır. Nüshadaki çıkmayan bazı yerler de kitabın ilk baskısını yapan zat tarafından doldurulmuş ve yerleri çizgiyle işaretlenmiştir.

[335] Abdulmelik b. Mervân: Emevî halifesidir. Babasından sonra hilafete geçmiştir ve Emevî halifelerinin en büyüklerinden biridir. Divanların arapçalaştırılması, altın ve gümüş İslâm paraları bastırması, Kudüs'te Mescid-i Sahra'nın yaptırması gibi önemli hizmetleri olmuştur.

[336] Yani bu yetmiş yıllık süreye, geçen otuz beş yıllık zaman dahil mi, yoksa değil mi?

[337] Ebû Dâvûd, Fiten, 1.

[338] Hadisin devamı şöyle: "Hatta Arap yarımadasında onlara katılırsınız. İlk karşılaşmada onlardan kaçan kurtulur, ikincisinde bazıları helak olur, bazıları kurtulur. Üçüncüsünde ise kökleri kazılır." Ebû Dâvûd, Melâhim, 9 (4305).

[339] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/672-673.

[340] Yani cennet kapılarının tümünden çağırılacak olanlardan.(Ç)

[341] bkz. Buhârî, Fedâilu's-sahâbe, 5.

[342] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 22.

[343] Muhaddeslik hakkında daha önce bilgi verilmişti, bkz. [2/251].(Ç)

[344] Buhârî, Fedâilu's-sahâbe, 6; Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 23.

[345] Müslim, Fedâilu's-sahâbe, 20, 16, 15.

[346] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/675.676.

[347] Tirmizî.Edeb, 81; Ahmed, 3/130.

[348] Müslim, Taharet, 39.

[349] Haccâc b. Yusuf es-Sekafi: Abdulmelik b. Mervan'ın komutanlarından birinin maiyyetinde emniyet görevlisi iken, bu halife tarafından Irak valisi yapılmış daha sonra da Hicaz'a, kendisinin Halife olduğunu iddia eden Abdullah b. ez-Zübeyr üzerine göndermiştir. Çok zalim ve kan dö­kücü idi. H. 95 yılında Ölmüştür.

[350] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/676.

[351] Şia hariç tümü.(Ç)

[352] Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliğa İslâm Düşüncesinin İlkeleri, İz Yayınları: 2/676-677.