Ömer Nasuhi Bilmen _ Hukuki İslamiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu Cilt1 - Hukuki Islamiye - 1. Sayfa
Cilt 1
Malûmdur ki, islâm hukukuna dair arapça yazılmış muhtasar ve mufassal binlerce eser vardır. Fakat bu hukuka dair bütün aksamını ihtiva etmek üzere türkçe yazılmış kitaplar yok gibidir.
Vakıa bazı arapça fıkıh kitaplarının türkçe tercümeleri vardır. Fakat bunlar binnisbe pek muhtasar şeylerdir ve muntazam bir tertibe tâbi değildirler. Mecelle-i Ahkâmı Adliye, islâm hukukunun yalnız muamelâta ait bir kısım ahkâmını muhtevi bulunmuş, bunun üzerine muhtasar ve. mufassal olmak üzere birkaç türkçe şerh de yazılmıştır. Fakat bu kıymetli eserler de —arz olunduğu üzere— yalnız bir kısım muamelâta ait mesaili muhtev' olup islâm hukukunun sair kisımlarile alâka» dar bulunmamıştır,
İslâm hukukunun birer şubesi olan ibadetlere, vakıflara, vasiyetlere, mirasa, cihada, kısas ve hududa müteallik ahkâma dair de türkçe müstakil eserler yazılmıştır. Lâkin bunlar da yalnız bu muayyen, mahdut mevzulara aittir.
İslâm hukukunu türkçe bir lisan ile kısmen ihtiva eden kıymetli eserlerden bir takımı da fetva kitaplarıdır. Fakat bunlar da hâdiselere göre vakit vakit verilmiş şer'î cevaplardan müteşekkil olup islâm hukukunun her kısmım tam bir tertip dahilinde muhtevi bulunmamaktadır.
Maamafih bütün bu türkçe eserler, Hanefî fıkhına ait olup bunlar ile sair mezahibi fıkhiyyemiz hakkında malûmat verilmesi iltizam edilmemiştir.
ŞeyhüTislâm Hayri Efendi merhum, meşihati zamanında islâm hukukunun münakehata, müfarekata, muamelâta, ukubata dair ve Hanefî mezhebine ait aksamını bir mecellei külliyye halinde cami bir eser meydana getirilmesine lüzum görmüştü. Fetva Emanetinde de Mecelle sarihi Ali Haydar Efendi merhum bulunuyordu. Âcizleri de mülga Fet-
tercüme ettim, Haydar Hiienüi merhum da birçok tercümeler yaptı. Fakat Hayri Bey Efendi Meşihatten infisal etti, heyetimizin mesaisi de, derhal akim kaldı. Yalnız Ali Haydar Efendinin tercüme etmiş olduğu nafaka ahkâmı tebyiz edilerek, tab' ve neşredildi.
Muahharan Hukuk İlmini Yayma Kurumu, âcizlerile bazı zevata islâm hukukuna ait bir kısım ıstılahları bir lügatçe halinde yazdırdı, islâm hukukuna dair ayrıca «Kamus» unvanile bahislerden müteşekkil bir eser yazmamızı da teklif etti. Âcizleri hisseme düşen «Ceza ahkâmı»nı bir iki sene çalışmak suretile ihzar ederek Kuruma gönderdim. Fakat İslâm hukukunun sair ahkâmı galiba yazılmadığından Kurumun da bu teşebbüsü bir neticeye iktiran etmedi.
Teşebbüs edilen hayırlı bir işin noksan kalmasına gönlüm razı olmadığından aczime bakmaksızın böyle bir kamusu —noksan bir hâlde de olsa— vücude getirmek azminde bulundum, senelerce çalıştım, bu sırada islâm fıkhının ibadetlere ait olankısmmı «Büyük İslâm tlm-i Hali» unvanile yedi yüz küsur sahif eden ibaret olmak üzere ayrıca neşre muvaffak oldum. İslâm hukukunun yazmakta bulunduğum diğer aksamını da inayet-i Hak'la altı cilt olmak üzere başkaca yazıp bitirdim. Bu suretle işbu «Hukuku tslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye» adındaki eser vücude gelmiş oldu.
İstanbul Üniversitesi Rektörü muhterem Ordinaryüs Profesör Sıd-dık Sami Onar, böyle bir eserin tedvini hususunda mütevali teşviklerini ibzal buyurmuşlardır. İstanbul Hukuk Fakültesi muhterem Dekanı Profesör Doktor Hüseyin Nail Kübalı, ve Hukuk Fakültesi Dekanı bulundukları sırada eserin tab'ı imkânını temin etmiş olan muhterem Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Yelidedeoğlu, ve Fakülte muhterem heyeti tedrisiyesi de bu eserin mühmel kalmaması hususunda pek kıymetli lûtuflarini diriğ etmediler. O sayede eserin tab'ına başlanılmış oldu. Bu muhterem, yüksek hey'eti ilmiyyeye samimî teşekkürlerimi arzetmeği bir borç bilirim. Eserin bütün ciltlerinin tab'ını ikmale muvaffakiyeti de atıfeti llâhiyyeden beklerim.
Ömer Nasuhî BİLMEN
ÖNSÖZ
«Hukuki İslâmiyye ve Istılahatı fıkhiyye» unvanı ile yazmış olduğum eser-i âcizi 1949 tarihinde İstanbul Hukuk Fakültesi tarafından altı cilt olmak üzere tab ve neşr edilmişti. Bilâhare 1955 tarihinde birinci cildi yine Fakülte tarafından tekrar tab ettirilmişti.
Birçok zevad ise bu İslâm Hukukuna ait mufassalca eserin tekrar tamamen tab edilmesini arzu etmekte bulunduklarından «Bilmen Yayınevi» tarafından «yedi cilt» olmak üzere yeniden tab'ına mübaşeret olunmuştur. Milletimizin ilmî varlığına âcizane bir hizmette bulunmak nimetine mazhar olmak ümidiyle bu eserimizin tekrar tab edilmesi iltizam edilmiştir.
Hak Tealâ Hazretlennucn muvaffakiyetler niyaz eyle-
rim.
JSm. Diyanet tşleri Reisi ÖMER NASUHÎ BİLMEN
(Hukuki İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu) unvanile yazılan bu eser, İslâm Hukukunun başlıca bütün aksamını ihtiva etmektedir. Bu kısımlar, en ziyade Hanefî mezhebi üzerine müdevven mesail ve ahkâmı muhtevidir. Çünkü İslâm muhitinde asırlardan beri tatbik sahasında bulunan mezahibi fıkhiye arasında Hanefî mezhebine ait olan hukukî meseleler, hükümler daha büyük bir vüs'at ve. inkişafı haiz ve İslâm âleminin daha çok yerlerinde carî bulunmuştur.
Maahaza bu mesail ve ahkâmı müteakip sair mezahibe ait hukukî meselelerin .hükümlerin mühim bir kısmı da « () işaretile kavisler içinde yazılmış, bu suretle hukukî meslekler arasındaki ittifak ve ihtilâf noktaları gösterilmiş, bunların arasında mukayeseler yapılabilmesi gayesi takip edilmiştir.
Bu eserde mündemiç fıkhî meselelerin istinat ettiği şer'î deliller, ciltler vü-cude getirecek kadar büyük bir vüs'ati haiz, «İkn-i Hılâf» da ve mufassal fıkıh kitaplarında yazılı olduğundan bunlardan bahsedilmemiştir. Yalnız mesailin esbabı mucibesi mesabesinde olan ve hikmeti teşriiyesini tenkil edip «Üdi Fıkhiy? ye» ve «Menatı Hüküm» admı alan birkısım aklî, içtihadî delillere, mülâhazalara işaretle iktifa olunmuştur.
Biz, bu usulü iltizam etmekle müçtehidiai kiramın nazar noktalarını göstermiş, fikr-i (hukukînin inkişafına ve muhtelif hukukî meslekler arasında mukayeseler yapılması imkânını temine hizmet etmiş bulunmaktayız.
Bu eserin pek cemiyetli olan muhteviyatı için en muteber fıkıh kitapları me'haz teşkil etmektedir. Bazı meselelerin me'hazleri yam başlarında gösterilmiş ise de kısmı âzaminin me'hazleri hemen yanıbaşında gösterilmemiştir. Çünkü bu meselelerden bir çokları için müttehit, müteaddit, hukuk erbabınca malûm me'hazler mevcut olduğunu. t meselenin altında meTıazlerini göstermek zait ve külfetli olacaktır. Bu cihetle her kısmın nihayetinde başlıca melıazlerin gösterilmesile iktifa olunmuştur.
Bu eserde yazılan meseleler, kolayca. ->t>* ve ihata edilebilmek maksadilc muhtelif serlevhalar altında tertip ve tasnife tâbi tutulmuş, bu hususta en ziyade «Kitabi Bedayiissanayi fi Tertibişşerayi» unvanlı muazzam eserden istifade olunmuştur.
fikrinin inkişafını temine nadim mııunan «usuıu imim ımuuc uau ucuum malûmat verilerek bu da eser için bir methal olarak tertip edilmiştir.
İslâm hukukunun esaslarından olup hukukî kabiliyetin artmasına ve tatbikatın kolaylaşmasına hizmet eden,- Mecellece de kabul edilmiş bulunan (99) kaidei fıkhiyede bu methal kısmında yazılmış ve bunlar kâfi derecede izah edilmiştir.
İsiâm hukukçularını teşkil eden ve kudreti ilmiyelerine göre muhtelif taba-kata ayrılmış bulunan büyük müçtehitlerin, fakıhlarm teradmi ahvaline dair de muhtasarca malûmat verilerek bununla da methal kısmına bir «Tabakatülfuka» faslı ilâve edilmiştir.
Bütün bunlar ile eserin heyeti umumiyesi, bir methal ile müteaddit kitaplardan müteşekkil, altı cildi havi bulunmuş olmaktadır. Eserin sonuna bütün mündericaüna dair hecâ harfleri tertibile bir cetvel de ilâve edilecektir.
Şunu da arz edeyim ki, bizim bu eserde (Hukuki İslâmiyye) den maksadımız, muamelâta —yâni; ukubata, münakehata, müfarekata vesair medenî, iktisadî muamelelere— müteallik ahkâmı şer'iyenin heyeti mecmuasıdır.
İslâm uleması, hukuk yerine fıkıh, ümi hukuk yerine ilmi fıkıh tâbirlerini ihtiyar etmişlerdir. Maahaza aralarında fark vardır. Şöyle ki: Hukuk ve ilmi hukuk ile nâs arasında carî muamelâta müteallik bir ilim kast olunur. Fıkıh veya ilmi fıkıh ise hem bu muamelâta, hem de dinî vezaif ve vecaibe, —başka tâbir ile ahkâmı ibadâte — müteallik bir ilimdir. Bu cihetle ilmi fıkhın sahası daha geniş bulunmaktadır.
Nâçiz kalemimle tedvinine muvaffak olduğum bu eserin hukuk namına bir hizmet sayılabilmesi şerefine nailiyetimi feyyazı kerim olan Haktealâ Hazretlerinden niyaz eylerim.
Ve minallahittevfik.
Pil 111.
ve
BİRİNCİ CİLT
METHAL
Usulü fıkıh, kavaldi fikhiyye ile tabakaü fukahaya dair iki kitaptan müteşekkildir.
Usulü fıkıh bir mukaddime ile beş kısma, tabakatı fukaha da iki bölüme ayrılmıştır.
Birinci Kitap
USÛLÜ FIKIH
O—
Usulü fıkha dair ıstılahlar — Usnlü fıkhın mahiyeti — Mevzuu ve gayesi — Usulü fıkhın tarihçesi.
USULD FIKHA DÂİR ISTILAHLAR
1 — (Istılah) : Lügatte ittifak manasınadır, ilim lisanında «Muayyen bir cemaatin, bir meslek erbabının bir lâfzı mânâyı lûgavîsinden çıkararak başka bir mânâda müttefikan istimal etmeleri» demektir. Meselâ: «İlim» lâfza, lügatte mutlaka bilmek manasınadır. Sonra: «Bir mevzua dair bir takım müdevven mesail ve kavaidin heyeti mecmuası» mânâsında kullanılmıştır. Binaenaleyh bu ikinci mânâ, bir ıstılahı mahsustan ibaret bulunmuştur.
Bir lâfzın lûgavî mânâsiyle ıstılahı mânâsı arasında ya münasebet bulunur veya bulunmaz. Münasebet bulunursa bu ıstılahı tâbire «menkul» denir, bulunmazsa «mürtecel» adı verilir.
,—- v.»u; uuuı. j.-wu?iLiiu «uauoc» mm, esasen yeryüzünde yürüyen her zî-hayata itlak olunurken bilâhare âmme tarafından dört ayaklı zîhayat mahlûka-ta itlak olunmuştur. Üçüncüsüne de: (menkulü ıstılahı) denir. İşte fuikaharun, üdebanın, vesair ulûm ve fünun veya sanayi erbabının kullandıkları bir takım tâbirler, bu menkulü ıstılahı cümlesindendir.
2 — (Hak): Bu tâbir, birçok mânâları ifade eder ve muhtelif itibarlar ile müteaddit şeylere ıtlak olunur. Bunların bir kısmı, şunlardır:
«Hak; esasen mutabakat ve muvafakat demek olup bir şeyi muktezayi hik-yan şey demektir. Allah Tealâ Hazretlerinin vücudu sabit, rübubiyyeti mütahak-kık olduğu cihetle esmai celîlesinden biri de «Hak»tır.
«Hak; esasen mutabakat ve muvafakat demeık olup bir şeyi muktezayi hikmete göre icat eden zata ve muktezayi hikmete göre yaradümtş olan herhangi bir şeye ıtlak olunur. Bu cihetle Allah Tealâ'ya «Hak» denildiği gibi Allah Te-alâ'nın her fiiline de «Hak» denilir.
«Hak; İslâm, Kur'an, vahyi ilâhî, hikmet, nusret, saadet, te'yit, emri azîm, garezi sahih mânâlarında müstameldir.
«Hak; sübut, tevafuk, tahakkuku vücut demektir. Ezhan il ayan, enfüs ile âfak, ilm ile malûm arasındaki muvafakat ve mutabakat ile ifade olunur. Ekva-le, akaide, edyan ve mezahibe vasf olup sıdk ve savap makamında kullanılır. Şu kadar ki, ezhanın ayana, diğer tâbir ile hükmün vakıa, itikadın harice, tevafukuna «sidik» denildiği hâlde ayanın ezhana,-vakiin hükme, haricin = nefsülem-. rin itikada mutabakatına da «Hak» denilmekte ve sıdk tâbiri, bilhassa akvalde şayi bulunmaktadır. Hak itikat, sadık — doğru söz denilmesi gibi.
«Hak; hikmet muktezasına göre vukubulan hüküm mânâsına geİir. «Bu karar haktır» denilmesi gibi.
«Hak; hal ve fasl edilmiş, hükmü verilmiş olan herhangi bir işe denir. «Emri Hak» denilir ki, kazaya, iktiran etmiş hâdise demektir.
«Hak; adalet mânâsına gelir. «Hak yerini buldu» denilmesi gibi. Bu cihetle adalet sahiplerine «ehli hak» denir. Bu mânâda «hakkaniyet» tâbiri de müstameldir.
«Hak; vacip ve lâzım olmak mânâsına gelir. «Şöyle yapılması bir haktır» denilir ki, bir vecibedir demek olur.
«Hak; bir şeyi sabit, vacip kılmak mânâsına gelir. «Filân dâvâsmı hak etti» denilmesi gibi.
salâhiyetini veya malikiyet vasfını haiz olur. Başka bir tâbir ile Hak; bir iktidarı şer'îdir ki, insanlar bununla bazı şeyleri icra ve mütalebeye salâhiyettar olurlar. Cem'i: Hukuktur. Bu haklardan bahseden ilme de «İlmi hukuk» denilir.
«Hak maddesinden alınmış bir takım tâbirler de vardır ki, başlıcaları aşağıda gösterilmiştir.:
3 —(Tahkik) : Bir şeyin hakikatine muttali olup yakinen idrak eylemek demektir. «Şu meseleyi tahkik ettim» denilmesi gibi.
4 — (Tahakkuk) : Bir şeyin sıhhatinin tebeyyün etmesi, mahiyetinin olduğu gibi anlaşılması demektir. «Şu haber tahakkuk etti» denilmesi gibi.
5 — (Muhik) : Metin, rasin, sabit olan şey demektir. «Muhik söz, dâvayı muhikka» denilmesi gibi.
6 — (Hakikat) : Bir şeyin zatı, mahiyeti demektir. Kat'iyyen ve manen sabit olan ve mahallinde müstakir bulunan şeye de itlak olunur. Istılahta: esasen vaz'edilmiş olduğu mânâda istimal olunup başka bir mânâya nakledilmemiş bulunan söz demektir. Mukabili mecazdır. Meselâ: «salât» lâfzı lügat bakımından dua mânâsında hakikattir, namaz mânâsında mecazdır. Bilâkis vaz'ı şer'î bakımından bu lâfız, dua mânâsında mecaz, namaz mânâsında hakikattir.
7 — (İbkakı hak) : Bir şeyin hak olduğunu delillerile ispat veya bir şeyin hak olduğuna hükmetmek demektir. îhkakı hak, ya edilk ve âyâtın izhar edil-mesile veya ahkâmı şer'iyenin ikmali suretile tecelli eder.
8 — (İstihkak) : Bir hakkın talep edilmesi ve bir şeyin bir şahsa ait bir hak olduğunun zuhuru mânâsına gelir.
İstihkak, iki kısımdır. Biri, «istihkakı mubtil» dir ki, mülkü bilkülliye iptal eder. Bir şahsın hürriyete nailiyeti gibi ki, .onun üzerinde başkalarının malikiyet hakkını mübtil bulunur. Diğeri, «istihkakı nâkil» dir ki, bir mülkü bir şahıstan diğer bir şahsa nakleder. Alım satım muamelesi neticesindeki istihkak gibi.
9 — (Fıkıh) : Lügatte bilmek, anlamak, bir şeyi iz'an ile, fetanetle şuurlu "bir halde idrak etmek, bir şeyin künhüne vâkıf olmak, kapalı bir şeyin hakik» • tine nazarı infaz edebilmek, kendisine hüküm taallûk eden hafî bir mânâya muttali olmak gibi mânâları ifade eder.
Istılahta fıkıh; «insanın amel cihetile lehine ve aleyhine olan şer'î hükümleri bir meleke halinde bilmesi» demektir. Diğer bir tarife göre fıkıh: «ameliyâ-
Bu halde ilmi fıkıhda : «ameliyata müteallik şer'î hükümleri mufassal delil-lerile bildiren bir ilim» den ibaret olmuş olur. Maahaza ilmi fıkıh: «ibadâta, muamelât ve ukubata müteallik şer'î mesailin heyeti mecmuası» diye de tarif olunabilir.
İmamı Âzam Hazretleri fıkhı: «Marifetüınnefsi maleha ve ma aleyha = insanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir» diye tarif etmiştir. Bu tarife nazaran fıkha itikadiyat ve ahlâk mesaili de dahil bulunmaktadır. Şu kadar var ki, bu mesail, gide gide pek ziyade tevessü ve inkişaf etmiş, mevzuları başka başka bulunmuş olmakla fıkhın tarifine«min cihetil amel = amel cihetile» kaydi ilâve edilerek fıkhın dairei şümulünden itikadat ile ahlâkiyat hariç bırakıhnış-tır. Binaenaleyh bugün ilmi fıkıh, ilmi kelâm ile ilmi ahlâk birer müstakil ilim halinde bulunmaktadır.
10 — (Seri* = Şeriat) : Esasen seri', şir'a, meşrea kelimeleri, insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol manasınadır. Bilâhare «ahkâmı diniye» ye ıtlak olunmuştur. Çünkü dinî hükümler de insanları içtimaî ve manevî hayatın mâbihilkıyamı olan bir feyiz ve itilâya yetiştirecek ilâhî bir tariktir.
«Şer'i lâfzı, izhar ve beyan mânâlarını da ifade eder, şeriat vaz'etmek mânâsında da müstameldir. Maahaza .şeriat tâbirine müradif olarak da istimal olunur.
«Şeriat, lisanı dinde: «Cenabı Hakkın kullan için vaz'etmiş olduğu dinî, dünyevî ahkâmın heyeti mecmuasıdır.» Bu itibarla şeriat; din üe müradif olup hem «ahkâmı asliye» denilen itikadiyatı, hem de «ahkâmı fer'iyei ameliye» denilen ibadet, ahlâk ve muamelâtı ihtiva eder.
Maamafih «şeriat» tâbirinin yalnız ahkâmı fer'iyeye ıtlakı daha §âyidir. Cem'i: şeraî'dir. Velhâsıl: şeriat, umumî mânâsına nazaran: «Bir peygamberi zî-şan tarafından tebliğ edilmiş olan kanunu ilâhî» demektir. Bu kanunun asıl vazıı olan Cenabı Hakka: (Şarü Mübîn) denir. Bu kanunu insanlara tebliğ etmiş olan peygambere de (Şârî) unvanı verilir.
Bu halde (ahkâmı şer'iye) denilince bundan kanunu ilâhî hükümleri mânâsını anlamak lâzımdır ve bununla asıl Kur'ana, hadise, icmaa sarahaten müstenit olan hükümler kasdedilmiş olur. İslâm müçtenitlerinin kıyas ve içtihat tari-kile istinbat ettikleri hükümler ise (ahkâmı fıkhiye), (mesaili fer'iyei ameliye) namile yad olunur. Şu kadar var ki bunlara da şer'î esaslara istinat ettikleri cihetle ahlfâmı şer'iye ıtlak olunmaktadır.
»mut ıımııaıaıınua aa müstameldir.
?12 — (Dmi usulü fıkıh) : Fıkhî bilgilerin esası, istinatgahı olan bir ilimdir ki, şer'î hükümlerin mufassal, muayyen delilleri ve hikmetleri bu sayede biliair ve bu dinî hükümler, bu muayyen, müşahhas deliller vasıtasile istinbat ve ispat olunur. Buma bir: «Hikmeti teşriiye -ilini» de denilmiştir.
13 — (Kaide) : Bîr kafi ve küllî hükümdür ki, bir çok cüz'iyyat kendisine muntabık olur. Cem'i: kavaittir. Meselâ «Kelâmda aslolan mânâyı hakikattir» sözü, bir kaidei külliyedir. Biz birçok sözleri bu kaideye tatbik ederek onların hakikî mânâlarına göre hükmederiz.
14 — (Mes'ete) : Bir küllî kaziyedir ki, kendisine bir takım cüz'iyyat muntabık olur. Meselâ: «Şartlarını cami olan bir vakıf lüzum ifade eder» denilse bu: «şeraitini cami olan her vakıf lüzum ifade eder» tarzımda bir mesele olur ki, bu, bir kaziyyei külliyedir. Buna tatbikan Zeyd'in, Amr'in vesairenin şartları dairesinde yapacakları vakfın da lüzum ifade edeceği anlaşılmış olur. «Bey'i caizdir, icare meşrudur, hibe mendûbdur» gibi sözler de böyle kaziyyei külliye mahiyetinde birer meseledir.
15 — (Delil) : Bir şeydir ki, kendisine sahih bir nazar sayesinde bir mat-lûbi haberîye vukuf mümkün olur. Meselâ: emanetleri sahiplerine iade etmek dînen lâzım midir?. Suali, bir matlûbi harebîyi hâvidir, Jt olLVII^./ jl jS^-l «iıljl) ( ..l*U( âyeti kerimesi de bu hususta bir delildir. Bu delile güzelce bakınca emanetlerin sahiplerine iadeleri lüzumuna muttali oluruz. Delilin cem'i: edilledir. Deliller, edillei şer'iye ve edillei akliye kısımarına ayrılır. Edillei erbea, kitap ile sünnetten ve icmaı ümmet ile kıyası fukahadan ibarettir.
16 — (istidlal) : Delile nazar etmektir. Eserden müessire veya bilâkis müessirden esere zihnin intikaline de istidlal denir. Güneşin yer yüzündeki ziyasından güneşin doğmuş olduğunu anlamak gibi.
17 — (Hüccet) : Kat'î olsun olmasın mutlaka delil manasınadır. Senetlere, vesikalara, mahkemelerden verilen bir kısım ilâmlara da «hüccet» denilir.
18 — (Burhan) : Kat'î olan delil demektir. Mukaddimatı yakiniyeden müteşekkil, şartlarını cami olan bir kıyası mantıkîdir ki, netice hakkında, ilmi yakin ifade eder.
19 — CBeyyine) : Delil, şahit, bir dâvayı ispat için ibraz cdilon hüccet, vesika manasınadır. Adaletli kimselerin şahadetlerine «beyyinei Adile» denilir.
bıya tienoımız iiazreuenne utxaii liamucu \^il»iu jjiuu »mıubuv, »on;» 1****** buyumlmuş olan ve mânâ ile nazmı celilden ibaret bulunan âyatı Kur'aniyyenin heyeti mecmuasıdır.»
22 __(Sünnet) : Lügatte âdet, tarikat demektir. Fıkıhta: «Resulü Ekrem
(sallâllahü aleyhi vesellem) efendimiz tarafından farz ve vacip olmaksızın bazan terk edilmek üzere iltizam buyumlmuş olan herhangi bir fiil ve harekettir. Bu fiil ve hareket, ibadet kabilinden ise «Sünneti Hûda», Resulü efheme mahsus adeti seniye kabilinden ise «Sünneti Hûda», Resulü efheme mahsus adeti seniye kabilinden ise «Sünneti zevait» adım alır.
Usul ıstılahınca sünnet ise Nebiyyi Zî§an Hazretlerinden sudur eden sözler ile kasdî fiillerden ve takrirlerden herhangi biridir.
Resulü Ekrem'in mübarek sözlerine «Sünneti kavliye», fiillerine «Sünneti filiye» yapıldığım gördüğü bir şeye karşı sükût edip red ve inkâr buyurmaması da bir «Sünneti takririye» dir ki, o şeyin cevazına delâlet eder. Sünnetin cem'i: sünen'dir.
23 — (İcma) : Lügatte ittifak, kasd, manasınadır. Istaiahta: «Bir asırda bulunan İslâm müçtehitlerinin bir hükmü şer'î üzerine ittifak etmeleridir. Buna «İcmaı ümmet» denir. Bir hükmi aklî üzerine ittifaka ve bilinmesi yalnız sarih nakle müstenit olan şeyler hakkındaki ittifaka icma adı verilmez. Âlemin hudü-suna, kıyametin vukuuna ait ittifaklar gibi. Avamı nasın bir şey hakkındaki ittifakları da icma sayılmaz.
24__(Kıyası fukaha) : Bir şeyde sabit olan hükmün mislini ı—o hükmün
illeti içtihadiyesini haiz olduğu cihetle— diğer bir şeyde de bir rey ve içtihat neticesi olarak izhar etmektir
Meselâ: Buğdayın ribevî mallardan olduğu nas ile sabittir. Bir miktar buğday, o miktardan fazla bir buğday ile satılamaz. Bu, asıldır. Bunun içtihaden illeti ise keyliyet ile cinsiyettir. Bu illet ise pirinçte, darıda da vardır. Bu da fer' idir. Binaenaleyh buğdaya kıyas ile pirincin de, darının da ribevî mallardan olduğuna rey ile hükmedilir ki bu, bir kıyas meselesidir.
Kıyasta asla «Makısün aleyh», fer'a aa «makis» denir.
Kıyası fukaha, cüz'îden cüz'iye istidlal tariki olduğundan mantıktaki temsil kabilinden sayılabilir.
25 — (İlleti kıyas) : Hükmü seresi nas ile sabit olan bir şeyin müştemil olduğu vasıflardan olup bu hükmü şer'îye içtihaden sebep ve alâmet telâkki edilen şeydir.
tur. İ$ts bunlar bu ilkte müşterek olduklarından aynı hükme tâbi bulunurlar. Bu halde arpa asıl. darı da feri olmuş olur.
«Alelıtlak» «illet» lügatte tağyir edici şay manasınadır. Fukahaca illet: «Bir hükmün sübutu ilk evvel kendisine nisbet ve izafe olunan şeydir. Meselâ: Akdi beyi", müşteri için mülkiyetin sübutuna illettir.
26 — (İçtihat) : Fer'iyyata, yani ibadet \z muamelâta müteallik bir hükmü şer'îyi delilinden istinbat = çekip çıkarmak için tam takati sa'rfetmektir. Bu.gibi fer'i .hükümleri delillerinden istinbat eden zata da «müçtehit» denir. Ahkâmı asliyede, yani: itikat meselelerinde içtihat carî değildir. Onlar kafiyyattandır.
27 — (İstih$an) : Usuliyyun ıstılahınca: «Kıyası hafî demektir ki, bu kıyasın illetine, tarikine müçtehitlerin fehimleri çabukça nüfuz etmeyip bu hususta ziyade tetkika, tâmika muhtaç olurlar. Fıkıh' ıstılahınca ise istihsan, kıyası celiye mukabil ve muarız olan herhangi bir delildir ki, kıyası hafiden elâmdır. Meselâ: fıkıhta bazı hükümler, kıyası celiye muhalif görüldüğü halde hadis veya icma gibi bir delil ile sabit olur da «bu hüküm, istihsanen sabittir» denilir.
28 — (İstishab) : Mazide sabit olan bir şeyin —tebeddül ettiği bilinmemekle— hâlen da sabit, baki olduğuna kail olmaktan ibarettir. Meselâ: On sene evvel hayatta olduğunu bildiğimiz bir kimsenin vefatı hakkında bir bilgi bulunmayınca bugün de berhayat olduğuna kail oluruz ki, bu bir istishap meselesidir.
29 — (İstidlal biademtlmedarik) : Varlığına delil bulunmayan herhangi buseyi nefy ve inkâr etmektir ki, doğru bir istidlal tarzı depdir. Çünkü delilin yokluğundan medlulün yokluğu lâzım gelmez.
30 — (Taklit) : Başkasının ef al ve harekâtına ittiba etmektir. Istılahata taklit «Bir zata ittibaın vücudu için bir delil olmadığı halde mücerret muhik olduğuna itikat ile intisap ve ittiba etmekten ibarettir. Meselâ: Muayyen bir müç-tehide ittibaın vücubu için bir delil yoktur. Fakat efradı ümmet, içtihada bihak km muvaffak olan ulemayı islâmiyeden herhangi birine içtihadında muhik görerek tâbi olabilir ki, bu, bir meşru taklitten ibarettir.
31 — (örf) : Akılların şahadetile iştihar edip tab'an kabul, edilen herhangi müstahsen şeydir. Her tarafta carî, vazıı gayri muayyen olursa «örfü âm», bir mahalle mahsus, bir taifai muayy&neye ai.t bulunursa «örfü hâs» adını alır.
32 — (Âdet) : Nefislerde müstakir, selim tabiatlerce makbul olan müteker-rir umurdan ibarettir, örf ile müteradif gibidir. Âdete «teamül» de denir.
F: 2
JUIUIUIIU,
Diaî ve dünyevî kısımlara ve saireye ayrılır. Mukabili «mafsedet»dir.
35__ (Maslahatı dimyye) : Zihnî hurafelerden, bâjtıl fikirlerden tecrit etmek, fikri teamiye, nefsi tezkiye, ahlâkı tehzıp ve terbiye ederek ruhu güzel itikatlar ile, güzel ameller ile tezyin ve tekmil eylemektir. Bu gayelere hadim olan her şeyde maslahatı diniyye mündemiçtir.
36 — (Maslahatı dünyevryye) : Dünyevî işlerin intizamını temine hadim, bir takım muzir şeylerin meydana gelmesine mâni, içtimaî hayatın refah ve saadetine vesile olan herhangi bir şeydir.
37 — (Maslahatı zaruriye) : Nefsi, dini, aklı, nesli, ve malı siyanete hadim herhangi bir şeydir.
Meselâ: Münakehat, nesli vikaye, cihat da dini himaye maslahatına mebnî meşru bulunmuştur. Müskiratın hürmeti de aklı, malı, şerefi muhafaza gibi maslahatlara müstenit bulunmuştur.
38 — (Maslahatı bâcibe) : Nâsın zaruret derecesine baliğ olmayan ihtiyaç-larile ilgili olan herhangi bir maslahattır ki, bunun fıkdanı halinde cemiyetin hayatında müzayaka, meşakkat yüz gösterir. Müzarea, selem, istisna, beyibilvefa gibi muamelelerin meşruiyeti bu kabil maslahatlara dayanmaktadır.
39__(Maslahatı tahsmiye) : Bir zaruret veya hacetten dolayı değil, mücerret evlâ olanı ihtiyar, insanın kadrini ilâ kabilinden olan maslahattır. Bazı haşaratın ve tab'ı insanînin nefret edeceği habaisten sayılan şeylerin haram olması, bu maslahata müstenittir.
40__ (Maslahatı mürsefe) : Şer'i şerif tarafından itibar edildiği de, itibar
edilmeyip iptal ve ilga edildiği de bilinmeyen, meskûtün anh bırakılmış olan maslahattır ki, bazı hususlarda bir delil olarak kabul edilir. Sirkat gibi bir cürümle müttehem olan bir kimsenin cürmünü ikrar etmesi için hapis veya darp ile sıkıştırılması gibi. İmam Mâlik Hazretleri, bu maslahatı mürsele ile amel etmiştir.
41__(Maslahatı mutebere) : Bir hükmü vaz ve ispat hususunda şer'i şerifin itibar ettiği illet ve maslahattır.Kumann, müskiratın memnuiyeti bu maslahatla ilgilidir.
42 — (Maslahatı merdûde) : Şer'i şerifin iptal ve ilga ettiği maslahattır. Meselâ: ıiba ve müskirat nassem haramdır. Artık para kazanmak maslahatına meb-
cttıgı şeydir. Meseıa: mr Kimse: «5u Kiıaoımi sanını» ucsc uu su^ u.mw|;ıo ma-likiyet hakkının o kimseden zevaline delâlet eder ki, bu bir mefhumdur.
Mefhumlar, mefhumu mutabakat ile mefhumu muhalefet kısımlarına ayrılır.
45 — (Mefhumu mutabakat) : Bir ibarede meskûtün anh olan şeyin man-tuk olan şeye ispat veya nefi itibarile muvafık olmasıdır ki, buna delâleti nas,-fehvayı hitap, lahni hitap dahi denir. Meselâ: «Anana babana öf deme» mantu kuna, «onlara darp ve şetm etme» meskûtün anhı tamamen mutabıktır. Biri menhiyyün anh olduğu gibi diğeri de menhiyyün anhtir.
46 — (Mefhumu muhalefet) : Bir ibarede meskûtün anh olan şeyin man-tuk ve mezkûr olan şeye ispat ve nefyi itibariyle hükmen muhalif olmasıdır k.'.
buna «delili hitap», «tahsisüşşey bizzikr» de «___ilir. Mefhumu lâkap ve saire
adile—aşağıda yazıldığı üzere— sekiz kısma ayrılır.
47 — (Mefhumu lakap) : Bir ismi cinsinin veya ismi şahsînin hükmünü bunların mütenavil olmadığı şeylerden, kimselerden nefi demektir..Meselâ: «Bu mal, erkeklere veya Zeyd'e helâldir» denilse bu malın kadjnlara ve Zeyd'den başkasına helâl olup olmaması meskûtün anh bulunmuş olur.
48 — (Mefhumu sıfat) : Bir vasf ile tahsis ve takyit edilen bir şey hakkındaki hükmün o vasf ile muttasif ve mukayyet olmayan şeylerden nefyedilmesidir.
Meselâ: «Baliğ ve âkil insanlar beyi ve seraya ehildir.» denilse bulûğ ve akıl vasfını haiz olmayan insanların, beyi ve seraya ehil olmadıkları anlaşılır.
49 — (Mefhumi şart) : Bir şarta talik edilen bir hükmü, o şartın bulunmaması halinde nefyetmek demektir. «Bu kitabı gelirse filân zata ver» denilmesi gibi.
50 — (Mefhumu gaye) : Bir gaye ile, bir had ile mukayyed ve muallâk olan bir hükmü o gayenin mâbadinde mefkut telâkki etmektir. Meselâ: Güneş gurub edinceye kadar orç tutunuz» denilse orucun vücubu güneşin gaybubetine kadar devam eder, ondan sonraya şâmil olmaz, denilmiş olur. Ve bir mal bir kimseye bir ay müddetle ariyet verilmiş olsa bu ariyet hükmü, o aydan sonra cere-
?an etmez. Bu mefhuma «mantukı işaret» denilir ve bunun ulema arasında müt-tefekun aleyh bir mefhum olduğuna kail olanlar da vardır.
51 — (Mefhumi istisna) : Müstesnaya verilen hükmün başkalarına şâmil olmadığına delâletten ibarettir. Meselâ: «Lâ fadıle illâ Zeyd - Zeyd'den başka fazıl yoktur» denilse fazıl vasfı Zeyd'den başkasından nefi ile yalnız Zcyde i*-pat edilmiş olur.
niyete bagiı olduğu ve niyetsiz Dır amelin nuKumsuz, Kıymetsiz Duıunaugu anlaşılmış olur.
53 — (Mefhumu adet) : Bir adede tahsis edilen hükmün başka adetlerden müntefi olduğuna delâletten ibarettir. Meselâ: «Kadınların adetleri için üç kuru' . = hayız veya tuhur» diye bir adet tahsis edilmiş olduğundan adetin iki kuru ile 'tamam olmayacağı ve adet için flört kuru da icap etmiyeceği müntehim olmuştur.
54 — (Mefhumu bur) : Bir hükmün yalnız bir şeye veya bir şahsa kasr ve tahsisine delâletten ibarettir. Meselâ: «Elfâzılü Zeydün = fâzıl Zeyd'dir» denilse fazl vasfı yalnız Zeyd'e tahsis edilmiş olur.
Mefhumlar ile istidlal caiz olup olmadığına dair ileride malûmat verilecektir.
55 — (Tahriç) : Lügatte çıkarmak manasınadır. Istalahta: «Müçtehitlerin istinat ettikleri nâslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihraç etmektir. Şöyle ki: Bir mezhebi fıkhîye tâbi olup o mezhep imamının istinat ettiği nâslara ve ilel ve esbaba muttali olarak o mezhepte tasrih edilmemiş olan herhangi bir meselenin hükmünü o mezhep dairesinde istihraç ve tâyin eden zata «muharriç, sahibi tahriç» denildiği gibi bu istihraca da «tahriç» denilir.
56 — (Lâfzı hâs) : Bir mânâya münferiden —başlı başına— vaz'olunan lâfızdır. Zeyd, Amr, insan, erkek, kadın lâfızları gibi.
57 — (Lâfzı âm) : Gayri mahsur, yâni: Sayısız müsemmaları ihata eden ve aynı cinsten birçok fertlere birden delâlet eyleyen lâfızdır. Kavm, cemaat, rical, nisa' lâfızları gibi.
58 — (Lâfzı müşterek) : İki veya daha ziyade mânâya — birinden diğerine nakil suretile olmaksızın — başka başka vaz'edilmis lâfızdır. «Ayn» lâfzı gibi ki, hem göz, hem de altın, mahiyet gibi mânâlara mevzudur.
59 — (Lâfa mutlak) : Şümulsüz, tayinsiz olarak cinsinde şayi olan lâfızdır ki, hâssın efradındandır. Meselâ: «üç gün» denilse bundan lâalettayin üç gün kasdedilmiş olur. «Bir kitap okudum» denilse bundan kitap cinsinden lâalettayin bir kitap okunduğu ifade edilmiş bulunur ki, bunlar, birer mutlak lâfızdır.
60 — (Lafa mukayyet) : Bir kayıd ile, bir veçhile şüyudan, cinsinin her ferdine şümulden çıkmış olan lâfızdır. Meselâ: «muttasıl üç gün, fıkıhtan bir kitap» denilse bunlar, birer mukayyet lâfız bulunmuş olur.
61 — (Müştereki mânevi) : Müteaddit mânâları müştemil olan bir mânâyı külliye bir vaz* ile mevzu olan lâfızdır. «Hayvan, ağaç» lâfızları gibi ki, her •&-hayata, her çeşit ağaca şâmildir.
62 — (Müevvel): Delâlet ettiği müteaddit mânâlardan, vecihlerden bazdan delili zan it ile, reyi galip ile tereccüh eden müşterek lâfızdır. Meselâ: Kur' lâfzı,
64 — (Mürtecei) : Mevzuu lehinin gayrisinde bir alaka bulunmaksızın sahih bir istimal ile müstamel olan lâfızdır. Meselâ: «Süreyya» lâfzı, muayyen bir yıldızın adı olup herhangi bir şahsa ad olarak istimal edilir. Bunların arasında ise bir alâka yoktur.
65 — (Cemi münekker) : Gayri mahsur çokluğa bir vaz' ile bilâ şümul mevzu olan lâfızdır ki, üç ve üçten ziyadeye delâlet eder. Rical, nisa^ lâfızları gibi.
66 — (Zahir) : Mücerret ibaresi işitilmekte mânâsı bilinen, yani: Söyleyenin maksadı; düşünülmeye muhtaç olmadan anlaşılan sözdür. Meselâ: «alış veriş halâldır» sözü zahirdir.
67 — (Nas) : Söyleyenin cihetinden ileri gelen bir sebeple .mânâsı, zahirden daha açık olan lâfızdır. Meselâ: ilmin şeref ve faziletini bildirmek isteyen bir zat, «Bilenler ile bilmeyenler müsavi olurlar mı?» dese bu söz, bilmek ile bilmemek arasındaki farkı ifade hususunda nas olmuş olur.
Te'vile ihtimali olmayan söze, delile de nas denir.
68 — (Müfesser) .: Beyanı tefsir veya beyanı takrir sebebile mânâsı nas' dan daha vazıh olan sözdür ki, nesihten başka bir şeye ihtimali bulunmaz. Meselâ: «Seni azat ettim» sözü bir nasdır. «Seni rıkkiyyetten azat edip hürriyete kavuşturdum» sözü de müfesserdir.
69 — (Muhkem) : Müfesserden daha kuweUi olan sözdür ki, nesha da ihtimal yoktur. Meselâ: «Bir kimseye kayın validesi ebediyen haramdır, cihad kıyamete kadar devam edecektir» sözleri, birer muhkemdir ki, bunlarda nesih carî olamaz.
70 — (Hafi) : Sigasından dolayı değil, bir arızadan dolayı mânâsı kapalı kalan lâfızdır. Meselâ «Sânk» lâfzı tarrar ile nebbaşe nazaran hafidir. Yankesici, kefen soyucu da hırsızdır. Fakat bunlar, başka birer isim ile yad olundukları için sânk = hırsız tâbirinin bunlara ıtlakı hafi bulunmuştur.
71 — (Müşkil) : Mânâsı, kendisinden ne murad edildiği, teemmülsüz bilinemeyecek derecede kapalı olan lâfızdır ki, bu kapalı olmak, ya mânâsındaki incelikten, derinlikten veya kendisindeki bir istiarei bediîyeden ileri gelmiş bulunur.
Meselâ: Gusulde «tetahhur» ile memuruz. Bu tetahhur, ağzın içine de şâmil -midir?. Bunda işkâl vardır. Teemmül neticesinde anlaşılıyor ki ağzın içine de şâmildir.
Kezalik: «Gümüşten şişe bardaklar» tâbirinde bir işkâl vardır. Bir bardak, şişeden olunca artık nasıl gümüşten olabilir?. Düşünce neticesinde anlıyoruz ki.
Mesela, Hırsı çok, sabrı az Kimse manasına olan «neıu » latzı, garaipten olmakla mücmeldir. Riba lâfzı da bu cümledendir.
73 — (Müieşabih) : Efradı ümmet için kendisile ne murad edildiğini anlamak ümidi munkati olan lâfızdır. Bazı mübarek sûrelerin evvellerindeki Elif Lâm Mim, Tâhâ gibi hurufı mukattaa «Yedullâh, Vechullah» gibi tâbirler bu cümledendir.
74 — (Mecaz) : Aralarındaki bir münasebet ve alâkadan dolayı vaz'edil-miş olduğu mânâdan başka bir mânâda müstamel olan lâfızdır. Meselâ: Vasiyet lâfzının irs, hibe, sadaka mânâsında istimali mecazdır, Rakabenin bütüa beden mânâsında kullanılması da bu kabildendir. Mukabili hakikattir.
75 — (Sarih) : Hakikat olsun mecaz olsun kendisinden ne kasd" edildiği apâşikâr anlaşılan lâfızdır. «Şu malı sattım, şu eve ayak basmam» sözleri gibi.
76 — (Kinaye) : Hakikat olsun mecaz olsun kendisile ne kasdedildiği kapalı olan lâfızdır. İstimali mehcur, metruk olan hakikatler birer kinaye olduğu gibi daha mütearef olmayan mecazlar da birer kinayedir.
Meselâ: Bir kimse, «zevcesine: Benden tesettür et, git ailene iltihak et» de-* se bu sözleri, niyetine, göre talâktan kinaye olur. «Sen bainsin» sözü de böyledir.
77 — (Delâlet) : Söylenilen bir sözün — nasıl bir mânâya mevzu olduğuna muttali olanlarca — münfehim olmasıdır. Delâlet lâfzı, alâmet ve bir
şeyin varlığına veya yokluğuna nişane mânâsında da kullanılır.
78 — (Delâleti mutabddyye) : Bir lâfzın vaz olunduğu mânânın tamamına olan delâletidir. İnsan lâfzının tam mahiyeti olan hayvanı natıka delâleti gibi.
79 — (Delâleti tazammuniyve) : Bir lâfzın vazolunduğu mânânın bir cüz' üne delâletidir. İnsan lâfzının yalnız hayvana,.yalnız natıka delâleti gibi.
80 — (Delâleti iltizamiyye) : Bir lâfzın vazolunduğu- mânânın lâzımına delâletidir. İnsan lâfzının, ilim ile kitabete kabiliyetli bulunmaya delâleti gibi ki, bu kabiliyet, insanın mânâsının tamamı veya cüz'ü değil, belki mahiyetinin lâzımıdır.
81 — (Dâl bilibare) : Delâleti mutabıkiyye veya tazammuniyye ile veya il-tizamiyye ile sevk edildiği mânâya ibaresile delâlet eden lâfızdır.
Meselâ: «Zekât, müslümanlann fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilemez» ibaresi, zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâleti mutabikiy-ye ile delâlet eder, zengin olan Zeyd'e, Amr'e verilemeyeceğine de delâleti ta-
rad budur. O halde bu ibare, bey' ile riba arasında fark bulunduğuna delâleti mutab*ıkiyye- ile delâlet ettiği gibi bey'in halâl, ribanın haram olduğuna da yine delâleti mutabıkiyye ile bil'işare delâlet etmiş olur.
Bir malın Zeyd'e verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı: «Bu malı hiç bir şahsa vermem» sözü de bu inalın Zeyd'e de verilmeyeceğine delâleti tazammuniyye ile bil'işare delâlet eder.
«Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir» ibaresi de çocukların neseb-lerinin babalarından sabit olacağına delâleti ütizamiyye ile bil'işare delâlet eder Çünkü babanın mevludün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müsteJzim-dir.
83 — (Dâl biddelâfe) : Asıl vaz'olunduğu mânânın lâzımına —aralarındaki müşterek ve lûgaten münfehim bir illet vasıtasile— delâlet eden lâfızdır.
Meselâ: «Anana babana öf deme» sözü, ebeveyne karşı «öf» diye şeamet = usanç göstermenin memnuiyetine ibaresile delâlet ettiği gibi döğmenin, söğmenin memnuiyetine de delâleti lûgaviyesüe delâlet eder. Çünkü öf demekte eza vardır. Bu eza, bu öf demenin memnuiyeti için rey ve kıyas yolile değil, belki lügatin delâletil© bir illettir. Bu illet, döğmede, söğmede de ziyadesile mevcuttur. Binaenaleyh bu müşterek illet dolayısiyle öf demek memnu olduğu gibi döğ-mek de, sövmek de memnudur.
84 — (DâJ biFiktiza) : Şer'an muhtacün ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ise: «vaz'olunduğu mânâdan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcut olan bir medlule delâlet eden ibaredir.
Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: «Köleni şu kadar kuruşa benim namıma azad et» deyip o şahıs da azad etse köle, o kadar kuruş mukabilinde o kimse namına azad edilmiş olur. Çünkü bu söz ile köleni şu kadar kuruşa bana sat, sonra onu benim namıma azad et, denilmiş olur. «Köleni azad et» emri, bir muktozîdir. Kölenin satılması da muktezadır. Bu mukteza olmadıkça öyle bir emrin mânâsı hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhati için evvelce bu muktezanın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binaenaleyh o emir, bu mukte-zaya biliktiza delâlet etmekte bulunmuştur.
85 — (Beyan) : Lügatte izhar manasınadır. İlâm ve tebyin mânâsında da müstameldir. İstılahta: «Söz olsun iş olsun yukubulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile ilgisi, münasebeti bulunan bir söz ile veya fiil ile açığa çıkarmaktır.
tir» sözündeki «kanatlarile uçan> vasfı, bir te'kittir ki, bu kuşlardan mecazî bir mânâ kasdedilmediğini gösterir.
87 — (Beyanı tefsir) : Kendisinde hafâ buluna^ bir şeyi izah etmektir. Şöyle ki: Kendilerine hafâ bulunup mücmel, müşkil, hafî gibi kısımlara ayrılan sözler, bu beyanı tefsir sayesinde tebeyyün etmiş olur.
Meselâ: «Zekâtınızı veriniz» mealindeki bir emir, mücmeldir, miktarı muayyen değildir. Resulü Ekrem Efendimizin: «Mallarınızın kırkta birini zekât olarak getirip veriniz.» mealindeki bir emirleri ise zekâtın miktarını tâyin ettiğinden bu hususta bir beyanı tefsirdir.
88 — (İBeyanı tağyir) : Sözün evvelinin mucebini, bundan murad ne olduğunu diğer bir lâfız ile izhar ederek değiştirmektir. Tahsis, istisna, sıfat, gaye, bedel denilen şeyler, birer beyanı tağyir demektir.
Meselâ: «Bey' halâl riba haramdır» ibaresindeki ilk cümle, yani: «bey' ha-lâldir» cümlesi, riba suretile yapılan bir bey' muamelesine de şâmildir: «Riba haramdır» cümlesi ise bu şümulü tağyir ederek bey'in halâliyetini riba yolile olmayan bey' muamelelerine tahsis kılmıştır.
Kezalik: «Şu paranın beş yüzü müstesna olmak üzere hepsi Zeyd'e aittir» sözünde de İstisna, bir beyanı tağyirdir, «şu parama hepsi Zeyd'e aittir» ibaresinin mucebini değiştirmiştir.
89 — (Beyanı zaruret) : Bir şeyi lâfzen tavziha mevzu olmayan bir şey ile bir nevi izah etmektir. Bu beyanın bir kısmı mantuk hükmündedir, bir kısmı da vakti hacetteki sükûttan ibarettir.
Meselâ: «Yalnız validesile babası bulunan bir müteveffanın terekesinin üçte biri validesinindir» denilse bu terekenin mütebakisi de babasımndır, denilmiş olur. Vakıa bu son söz, meşkûrun anhtir. Fakat siyakı kelâm itibarile örten mantuk hükmünde bir beyanı zaruretten ibarettir.
Kezalik: Bir bikri baliğayı babası bir şahsa tezviç edeceğini söylediği halde o sükût etse bu sükût, tezvice muvafakattan ibaret olur. Vâkıû bu sükût, tavzihe mevzuu bir şey değildir. Fakat söze hacet bulunduğu halde vukubuktuğun-dan bir beyanı zaruret sayılır.
90 — (Beyanı tebdil) : Feri hükümlerden olan ve teindi gösterir bir kayd ile mukayyed bulunmayan bir hükmü şer'înin hilâfına ondan müteahhir bir dc-10i şer'înin delâlet etmesidir ki, buna «nesh» de denir. Bu halde .muahhar olan
Meselâ: Namaz, her müslümana farzdır, baliğ olmayan müslümanJara farz değildir. Denilse bu farziyyet, yalnız baliğ olan müslümanlara hasredilmiş olur.
92 — (istisna) : Bir kısım şeylerin hükmüne duhulden bazı şeyleri «illâ» gibi bir edat ile hariç bırakmaktır. Bu hariç bırakılan şeylere «müstesna», öbür kısım şeylere de «müstesnaminh» denir.
Meselâ: Küllü insanın mükelleftin illelmecanine vessagair = mecnunlar-, dan, çocuklardan başka her insan mükelleftir» denilse «küllü insan» sözü müstesnaminh, «elmecanine vessegair» sözü de müstesna olmuş olur.
İstisna da beyanı tağyir kabilinden olup «istisnai muttasıl, istisnai munka-ti» kısımlarına ayrılır.
93 — (İstisnai muttasıl) : Bir istisnadır ki, müstesna olan şeyler, müstesnaminh olan şeyler ile cinsçe müttehit bulunur. «Küllü hibetin caizün illâ hibe-telkasırîn = her hibe caizdir, kasırların hibeleri müstesna» ibaresinde olduğu gibi.
94 — (İstisnai munkati) : Bir istisnadır ki, müstesna olan şeyler, müstesnaminh olan şeyler ile cinsen müttehit bulunmaz. Başka bir tâbir ile «sadrı kelâm, ondan istisna edilen şeylere mütenavil bulunmuş olmaz.»
«Küllü hibetin caizün illel gasp = her hibe caizdir, gasp müstesna» ibaresinde olduğu gibi ki, müstesnaminh olan hibe, müstesna olan gasba esasen şâmil değildir.
95 — (Talik) : Bir cümlenin mazmununun husulünü, diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edatı şart ile rapt etmektir.
Meselâ: Bir kimse, kölesine: «Filân işi görürsen azad ol» dese azad olmanın husulünü o işin görülmesine bağlamış olur. O iş görülünce azad keyfiyeti husule gelir. Buna: «şartı talik» de denir.
96 — (Takyid) : Bir tasarrufu, bir akdin asimi edatı şart olmaksızın bir şarta, bir kayde raptetmektir. Takyid edilen şeye: «meşrut, mukayyed bişşart». o kayde de «şart» denir. Bu şart «üzere veya şartile» lâfızlarile ifade olunur. «Bu mali şu şeyi rehin vermek üzere sattım» denilmesi gibi.
97 — (Hadis) : Lügatte söz, haber, sonradan vücude gelen şey manasınadır. Istılahta: Resulü Ekrem (sallâllahü aleyhi veselleım) Efendimizin buyurmuş olduğu herhangi mübarek bir sözdür. Sünneti nebeviyye mânâsında da müstameldir. Bir çok nevileri vardır. Cem'i: ehâdistir.
101 — (HâldmüMifldis) : Rivayet edilmiş, olan bütün hadîsleri metinlerüe, senetlerile, râvîlerinin tarihlerile, cerh ve tâdillerile hıfz ve ihata eden zattır. Zan olunduğuna göre hâkim, yalnız İmamı Buharıdır. Çünkü «Buharının bilmediği bir hadis, hadis değildir» sözü, ulema arasında şâyidir.
102 — (Muharrici hadîs) : Bir hadisi isnatsız olarak nakleden zattır.
103 — (Senet) : Lügatte mutemet, istinatgah manasınadır. Istılahta: bir hadîsi riyayet eden zatların heyeti mecmuasıdır. Bir hadîsin râvîlerinin isimlerini zikrederek rivayet etmeğe de «isnat» denir.
İki senedi, yani: iki tariki, iki silsilei riivatı bulunan bir hadîsin bu iki senedinden hangisinin ricali daha az ise o, «senedi âlî», diğeri de «senedi nazil» adını alır. Meselâ: Bir hadîsi şerifin bir senedindeki râvîler, Resulü Ekreme kadar üç, diğer senedindeki râvîler de dört zat olsa birinci senet, âlî olur. Ve onunla yapılan isnada da «isnadı âlî» denir. Diğeri de senedi nazil ve isnadı nazil olmuş olur.
Senedi âlinin ricali, sikattan olunca kıymeti büyük ve müreccah olur. Çünkü râvîlerin adedi azalınca sehiv ve nisyan ihtimali de azalır, hadisin kuvveti artar. Bu cihetle muhaddisler, âlî senetleri araştırmış, buna pek büyük ehemmiyet vermişlerdir. İmam Mâlik ve İmamı Buharı gibi tabiîn devrinde yaşamış zatların rivayet ettikleri hadislerin senetleri, onlardan sonraki muhaddislerin rivayet ettikleri hadislerin senetlerinden daha âlî olduğundan kıymetleri de o nisbet-te büyük bulunmuştur.
104 — (Rivayet) : Bir sözü veya bir hâdiseyi nakletmektir. «Filân şöyle dedi» veya «demiş», «şöyle bir vak'a oldu» veya «olmuş» tâbirleri birer rivayettir.
Rivayet edene «râvî», «nâkil» denir. Râvinin cem'i: rüvattır. İlmi hadîs ıstılahınca: Bir hadisi şerifi sefnedatını zikrederek nakl eden zattır.
105 — (Haber) : Hangi bir zattan rivayet olunan sözdür. İlmi hadîs ıstılahınca haber, sünnet ve hadîs tabirlerine müradiftir. Buna «eser» de denir. Baz zevata göre haber; Resulü Ekrem'den başka zatlardan, meselâ: sahabei kiramdan rivayet edilen sözdür. Eser kelimesi de sahabînin veya selefin sözü makamında kullanılmıştır.
106 — (Haberi ahad) : Bir zatın veya iki üç gibi mahdut zatların yine bir zattan veya iki üç gibi mahdut zatlardan naklettiği haberdir.
Jrtaoerı abadın ravileri pek mahdut olduğundan onun muhberün anne ittisalinde hem sure ten hem de manen şüphe bulunur.
107 — (Haberi meşhur) : Bidayeten ikiden ziyade, fakat mahdut zevat tarafından rivayet edilmiş iken bilâhare ikinci ve üçüncü asırlarda şöhret bulup yalan yere ittifakları mutasavver olmayan bir cemaat tarafından naklolunan haberdir. Buna «haberi müstefiz» de denir.
Bu suretle nakil edilegelen bir hadisi şerife: (Hadisi meşhur) denilir ki, Resulü Ekrem'e ittisalinde ilk ravilerin mahdudiyetine mebni sureten bir şüphe var ise de bilâhare iştihar edip ümmet tarafından telâkki bilkakul edilmesine mebni manen şüphe yoktur.
108 — (Haberi mütevatk) : Yalan söylemek üzere ittifaklarını âdete nazaran aklın tecviz etmediği bir cemaatin verdiği haberdir. Böyle mütevatir surette rivayet olunan bir hadisi şerifin. Resulü Ekrem'e ittisalinde, yani onun mübarek sözü olduğunda ne sureten ve ne de manen şüphe bulunmaz. Buna (hadisi mütevatir) unvanı verilir.
Meselâ: Kuranıkerimin bir kelâmı ilâhî olmak üzere Resulü Ekrem tarafından ümmetine tebliğ edildiği böyle mütevatir surette nakil olunagelmiştir. Zekâtın miktarım beyan eden : ^l^l^-j^l/L ) = mallarınızın kırkta birini zekât olarak getirip veriniz) hadisi şerifi de mütevatiren menkuldür.
109 — (An'ane) : Lügatte eski âdet, menkulât, ağızdan ağıza nakledilen söz demektir. Istılahta: «Bir haberin veya bir hadisi şerifin an fülânin aa fü-lân...» diye nakledilmesidir.
110 — (Hadisi sahih) : Adi ve tammüzzapt zatlar tarafından saz ve muallel olmayan muttasıl bir senet ile naklolunan hadistir. Sahih liaynihi, sahih li-gayrihi kısımlarına ayrılır. Şöyle ki: Râvilerinin adi ve zaptında hiç bir kusur bulunmazsa «liaynihî» olur. Râvilerinin adaletinde, zaptında bir nevi kusur görülmekle beraber başka tarikler ile de rivayet edilmiş veya başka sahih bir hadis ile teyit edilmiş ise «ligayrihî sahih» olur.
111 — (Hadisi hasen) : Hadisi sahih ile hadisi garip arasında bir mertebeyi haiz olan hadistir ki, râviler arasında kizb ile müttehem kimse bulunmaz ve emsali diğer tariklerden de rivayet edilmekle kendisi şâz sayılamaz.
Bazı muhaddisler bir kısım hadisleri başka başka noktalardan bakarak «hadisi haseni sahih» diye yâd ederler.
zevat tarafından toplanan meşhur eimmeden birinden yalnız bir kişinin rivayet ettiği hadistir. Böyle meşhur imamlardan nihayet iki veya üç kişinin rivayet ettiği hadise de «hadisi aziz» denilir.
113 — (Hadisi zaif) : Hadisi sahihteki şartlan haiz olmayan, meselâ; râvile-ri arasında kizb ile veya adaletsizlikle veya kesreti galet ile veya bid'at ve cehalet ile maruf bir kimse bulunan veya şüzuz'dan, nekâretten salim bulunmayan hadistir. Muallâk, mürsel, mu'dal, munkati, müdelles, muallel, şaz, münker, metruk olan hadisler bu kabildendir.
114— (Hadîsi muallâk) : Bir muhaddisin baş taraftaki râvilerden bir ikisini, yani: kendi şeyhini ve jcyhinin şe'yhini terk ile onlardan sonraki râviden işitmiş gibi bir tarzda rivayet ettiği hadistir.
Meselâ bir zat bir hadisi İmamı Mâlikten, o da Nâfi'den işitmiş olduğu halde o hadisi «Nafi dedi ki» diye rivayet etse bu bir hadisi muallâk olur.
115 — (Hadisi mürsel) : Tabiînden, yani: sahabei kirama mülâki olmuş zatlardan birinin sahabî ismini zikr etmeksizin Resuli Ekreane rcf ve isnat ettiği hadistir.
Meselâ Hasetli Basrî bir hadisi şerifi İmam Ali'den işitmiş olduğu halde onu zikr etmeksizin: üıl 6y^ Jl» = Resuli Ekrem şöyle buyurdu» diye rivayette bulunsa bu, bir hadisi mürsel olmuş olur. Böyle merviyyün anh ilo râvi arasındaki vasıtayı terk etmeğe «irsal» denir.
116 — (Hadisi mu'dal) : Sahabei kirama varıncaya kadar râvilerden iki veya daha ziyade vasıta zikredilmeyip iskat edilmiş olan hadistir. Bu da usuliyyu-na göre «mürsel»dir.
117 — (Hadisi munkatı) : Tebei tabiin tarafından vasıtaları terk ile Resulü Ekrem'e ref edilen hadistir. Meselâ: Böyle bir zatın tabiîyi ve sahabîyi zik-retmeksizin: «Resulüllah, sallâllahü aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur» diye naklettiği bir hadis, munkatıdır.
Usuliyyuna göre hadisi munkati da mürsel demektir.
118 — (Hadisi müdelles) : Râvilerindcn birinin ismi, einunci hadisin hazıklarından başkası muttali olmayacak surette an'aneden iskat edilerek o vasıta mevcut değilmiş gibi bir tarzda rivayet edilen hadistir. Bu iurelle rivayete «tedlis» denir ki, mekruhtur, mezmumdur. Bunu yapana da «hıüdellis» denir.
120 — (Hadisi şaz) : Makbul olan bir râvinin kendisinden daha makbul bir râvinin rivayetine muhalif surette rivayet ettiği hadistir. Bu hâkte daha makbul râvinin rivayet etmiş olduğu hadise «mahfuz» denilir.
121 — (Hadisi metruk) : Sikadan hiç birinin rivayetine muhalif olmamakla beraber kizb ile, risk ile, gaflet ile -veya kesreti galt ile müttehem olan bir ra> viden nakil olunan hadistir.
122 — (Hadisi münker) : Zaif bir râvinin rivayetine muhalif olarak ondan daha zaif bir râvinin rivayet ettiği hadistir. Zaif bir râvinin münferiden rivayet ettiği hadise ds «münker» denir. Bu hâlde sikanın rivayetine «maruf» denilir.
123 — (Hadisi merfu) : Resulü Ekrem Efendimize tasrihan veya hükmen müntehi olan hadistir. Meselâ: «Resulâllah şöyle buyurdu», «Nebiyyi zişandan şöyle işittim» diye rivayet edilen hadisler tasrihan Resulü Ekrem'e dayanan birer merfu hadistir. «Biz Resulüllah zamanında şöyle yapardık», «şöyle yapmak sünnettir» tarzında rivayet edilen haberler de hükmen merfu' birer hadistir.
124 — (Hadisi muttasıl) : Bütün râvileri sırasile zikredilmek üzere nakledilen hadistir.
.125 — (Hadisi müsned) : Zahiren muttasıl bir sened ile ve nihayet sahabei kiramdan bir zat vasıtasile Resuli Ekrem'e ref ve isnad olunan hadistir.
Hadis kitaplarından bazılarına «müsned» adı verilmiştir. Cem'i: Mesanid-dir. İmamı Âzamin ve İmamı Abmed ibni Hanbel'in müsnedleri vardır.
126 — (Hadisi mevkuf) ; Sahabei kiramdan birinin kavline veya fi'line veya takririne ait olan bir haberdir ki, bütün râvileri zikredilerek naklolunmuş bulunur.
127 — («adisi maktu) : Tebei tabiinden birinin kavline veya fi'line ait olmak üzere kendilerine bir silsilei rivayetle müntehi olan haberdir.
128 — (Hadisi muanan) : Senedinin bir veya birkaç yerinde «an» veya «enne» tâbiri kullanılan, meselâ: «Haddesena şubetü an Halidin an ebi Kılâ-bete..» diye rivayet edilen hadistir. Buna «an'ane tarikile rivayet de denir. Böyle bir rivayette bulunan zata da «muanin» denilir.
129 — (Hadisi müdreç) : Metnine veya senedine hariçten bir şey derç ve ithal edilmiş olan hadistir ki, «müdrecülmetn» ve «müdrecül isnat» kısımlan-na ayrılır.
zulmamak üzere yalnız bir harfinin veya müteaddit harflerinin noktası tağyir edilmiş olan hadistir.
132 — (Hadisi muharrer) : Metninde veya senedinde yazı şekil ve sureti bozulmamakla beraber bir harfinin veya müteaddit harflerinin hareketi tağyir ve bu sebeple başka bir kelimeye kalbedilmiş olan hadistir.
133 — (JHactisi müphem) : Râvısinin zikredilen adı veya künyesi veya lâkabı veya sıfatı veya san'atı veya nesebi sikat arasında meçhul bulunan hadistir. Böyle bir hadis, râvisinin mâruf ismi zikredilmedikçe kabul olunmaz.
134— (Hadisi mevzu) : Resuli Ekrem Hazretleri namına hilafı hakikat olarak vazedilmiş hadistir. Diğer bir tâbir ile bir kimse tarafından herhangi bir maksatla tertip edilerek nebiyyi zîşan tarafından beyan buyurulmuş gibi gösterilen hadistir. Buna «hadisi muhtelak> da denir. Buna cüret etmek, büyük bir günahtır.
135 — (Ef aü şerMyye) : Vücutları birer hükmü şer'îye mütevakkıf bulunan fiillerdir. Namaz, oruç, bey', icare, hibe fiilleri gibi ki, bunlar, şeraiti şer' iyyesi dairesinde birer fîli şer'î bulunmuş olurlar.
136 — (EPafö hissiye) : Vücutları için yalnız his ve müşahede kâfi olan fiillerdir. Sirkat, katil, zina gibi ki, bunların tahakkuku için şer'i şeriften bir takım kavaid telâkkisine hacet yoktur.
137 — (Hükm) : Lügatte karar vermek, bir şeyi diğer bir şeye ispat veya nefi suretile isnat etmektir. Meselâ: «Bu kitap Zeyd'indir» denilse kitap, Zeyd'e ispat yolile isnat edilmiş olur. Bilâkis «Bu kitap Zeyd'in değildir» denilse nef-yen isnat edilmiş bulunur. Bir şey üzerine terettüp eden esere de hükm denilir. Cem'i ahkâmdır.
Şer'i hükümler; itikada müteallik olursa (ahkâmı asliye), ibadete, muamelâta ait bulunursa (ahkâmı ferlyye) adını alır ve «mükelleflerin fiillerine iktiza, yâni: talep veya tahyir veya vazı yolile taallûk eden hitabi ilâhînin eseridir* diye tarif olunur. ? •
138 — (Hâkim) : Bir şeye ispaten veya nefyen hükmeden, karar veren zattır.
Ahkâmı şer'iyyede asıl hâkim olan, Allahü Tealâ Hazretleridir. Akıl da bazı şeylerin husn ve kubhuna hükmeder veya şarii mübinin hükmündeki hik-mekJere infazı nazarda bulunabilir.
mükellef insandır. İnsan ise ruh ile bedenden mürekkep bir mahlûktur.
141 — (Mükellef) : Kendisine $arii hakim tarafından bir şey yapmak veya yapmamak külfeti, zahmeti ilzam edilen âkil kimsedir. Bu külfeti ilzama da (teklif) denir.
Bir kimseye kudreti fevkinde bir şey ile teklifte bulunmaya da (tek.'ifi ma-lâyütak) denir.
142 — (Ehliyet) : Leh ve aleyhe olan şer'î tekliflerin teveccühüne, viicu-büne salahiyetli bulunmaktır. Ehliyeti vücup, ehliyeti eda kısımlarına ayrılır.
143 — (Ehliyeti vücup) : Mahkûmun aleyhin, yâni: Mükellef insanın kendi lehine ve aleyhine ait, meşr^ı hakların vücubuna salâhiyettar bulunmasıdır.
Meselâ: İnsanlar, vâris, ve müverris olmak haklarının lüzumuna salahiyetli bulunmaktadırlar.
144 — (Ehliyeti eda) : Mahkûmun aleyhin, yâni: İnsanın kendisinden şer' an muteber olacak veçhile fiillerin süduruna salâhiyettar olmasıdır ki, «ehliyeti kâmile» ve «ehliyeti kasıra» kısımlarına ayrılır.
Meselâ: Âkil, baliğ bir insan, ehliyeti kâmileyi haizdir, Kendisinden nikâh, bey, icare gibi fiillerin suduruna salâhiyeti vardır. Mümeyyiz bir çocuk veya bir matuh ise ehliyeti kasırayı haizdir. Kendisinden sudur eden fiillerin bir kısmı sahih, muteber olur, bir kısmı olmaz.
145 — (Zimmet): İnsanda manevî bir .vasıftır ki, insan, lehine ve aleyhine olan şeylere ancak bununla ehl olur". Demek ki, insanlarda ehliyeti vücup. bu zimmet sayesinde husule gelir.
Zimmet, ahd, borç mânâsında da müstameldir.
146 — (Kudret) : İktidar, kuvvet. Bu, bir şeyi yapabilmek için bulunması lâzım gelen iktidardan, kabiliyetten ibarettir. File mukarin olup onda müessir bulunan kudrete (istitaat) ve (kudret maalfîl) denir. Bu, fiilde müessir, bu cihetle fîlin illetinden maduttur.
147 — (Kudreti mümekkine) : Bir şey yapabilmek için insanı mütemek-kin, muktedir kılan ve alât ve esbabın selâmetinden ibaret bulunan kudrettir ki, bu, her vacibin edasının şartıdır.
148 — (Kudreti müyessrre) : Alât ,ve esbabın selâmetinden ibaret olup bii şeyi suhuletle yapabilmeğe vesile olan bir kudrettir ki,' bir kısım malî vecibelerin vücubu ve zimmette devamı için şarttır. Zekâtın vücubu bu kudretin vücuduna bağlıdır.
150 — (Avansa müktesebe) : İnsanın kesbi, irade ve ihtiyarı ile vücuda gelip ehliyetine az çok tesir eden manialardır. Cehl, sekir, ikrah gibi.
151 __(Emr> : Kendisile- cezm ve isti'lâ tarikile bir fi'lin yapılması istenilen sözdür. Bir fîli kat'î surette ve isti'lâ tarikile isteyen zata «âmir» böylece istenilen file «memurun bih», kendisinden böyle bir'fiil istenilen kimseye de «memur» denilir.
152__(Emri mutlak) : Bir emirdir ki, kendisile istenilen fiil, bir muayyen vakit ile mukayyet bulunmaz. Zekât ve fitre hakkındaki emirler gibi.
Umum, tekrar ,husus karinelerinden hâli olan emirler de bu kabildendir.
153 — 4jEmri mukayyet) : Bir emirdir ki, kendisile istenilen fiil, bir vakit ile mukayyet bulunur, ondan sonra yapılması ya kaza sayılır veya gayri meşru bulunur.
Meselâ: Namaz hakkındaki emir, mukayyettir. Vaktinden sonra kılman bir namaz, kaza olun Bir akid hakkındaki icabın muayyen mecliste kabul edii-mesine dair olan emir de mukayyettir. O meclisten sonraki kabul, meşru, ak-din sıhhatini müstelzim olmaz.
154 — (Nehiy) : Kendisile cezm ve istilâ tarikile bir fiilin terk edilmesi istenilen sözdür «Yalan söyleme», «hırsızlık etme* sözleri gibi. Bu veçhile hitap eaen zata «nâhî» denir ki, bunlardan kat'î ve âmirine bir sıfatla menetmiş olur. Bu gibi terk edilmesi, kendisinden çekinilmesi istenilen bir şeye de «men-hiyyün anh» denilir. Cem'inde: Menhiyyat, memnuat tâbirleri kullanılır.
155 — (Fevr) : Emredilen şeyi ilk imkân ânında edâ etmektir. Böyle bir-şeye «fevrî» denir-. Mukabili «terahi» dir ki: Emredilen şeyin hemen edası lâzım gelmeyip muahharan yapılmasının, da kifayet etmesidir.
156 — (Eda) : Emr ile vacip olan şeyin, yâni: Memurun bîhin aynini müs-tahıkkma teslim etmektir. Meselâ: Muayyen vakitte kılınması emrolunan bir namazı o vakitte kılmak bir edadır. Gaspedilmiş, bir malı aynen sahibine iade de bir edadır.
157 — (Kaza) : Emr ile vacip olan şeyin mislini müstamkkına teslim etmektir. Meselâ: Muayyen bir vakitte tutulacak bir orucu o vakitten sonra tutmak bir kazadır. Gasbedilen bir malın mislini veya kıymetini sahibine teslim de bir kazadır.
Kaza tâbiri, hüküm, takdir, mukadderi vücut sahasına ihraç mânâsında da müstameldir.
158 — (Vücup) : Bir şeyin şer'an zimmete terettüp etmesidir.
kât vermek lâzımdır ki, bunlar vücubı edadan ibarettir. Vâdesi dolmuş bir borç hakkında da bu vücub tahakkuk eder.
160 — (Nefsi vücub) : Sebebinin vücudundan sonra herhangi bir vakitte bir fîli yapmanın veya bir malı edanın lüzumudur. Meselâ: Her mükellef olan insan* için namaz kılmak, zekât vermek esasen lâzımdır. İşte bu, bir nefsi vü-cubdan ibarettir ki, daha eda zamanı gelmeden de sabittir.
161 — (Farz) : Yapılması şarii mübin tarafından emrolunduğu kat'î delil ile sabit olan herhangi bir vazifedir ki, farzı ayn ve farzı kifaye kısımlarına ayrılır.
162 — (Farzı ayn) : Her mükellef için yapılması farz olan vazifedir. Beş vakit namaz gibi.
163 — (Farzı kifaye) : Mükelleflerden bir kısmının yapmasile diğerlerinden farziyeti sakıt olan vazifedir. Cenaze namazı gibi.
164 — (Vacip) : Şarii mübin tarafından emrolunduğu delili zannî ile sabit olan vazifedir. Her namazda Fatihai şerifenin okunması gibi.
Vacip, vecibe tabirleri bazan farz mânâsında kullanılır. Namaz bir Vecibedir, borcu ödemek bir vecibedir, denilmesi gibi.
165 — (Mesnuiı) : Peygamberi Zîşan Efendimiz tarafından tarz ve vacip olmaksızın bazan terkedilmek üzere bir ibadet kabilinden olarak iltizam buyurıılmuş olan herhangi fiil ve harekettir. Sünnete müracaat!.
166 — (Mendup) : Yapılması racih, memdüh olmakla beraber terki hakkında men bulunmayan ve dinde daima sülük edilmiş bir tarik olmayan fiildir. Buna «müstehap» da denir. Nafile namaz kılmak, tetav-vuan sadaka vermek gibi.
167 — (Mubah) : Şarii mübinin nazarında yapılıp yapılmaması müsavi olan fiildir. Herhangi haiâl bir taamı yiyip yememek gibi.
Bir şeyi mubah görmekle veya bir taamın yenilmesine, bir malın alıp kaldırılmasına verilen müsaadeye de «ibahe» denilir.
168 — (Caiz) : Yapılması sahih veya mubah olan herhangi bir fiil veya akiddir. Bazan bir fiil, bir akid, sahih olduğu hâlde caiz olmaz. Meselâ: Cuma namazı için ezan okunurken namaza koşmayan mükellef bir müslümanm yapacağı bir satış muamelesi — dünyevî ahkâm itibarile— sahihtir. Fakat uhrevî ahkâm itibarile caiz değildir. Çünkü emri ilâhîye muhalefeti müstelzim olmakla uhrevî mesuliyete baistir.
F : 3
dişi hürmete menşe' olmayıp başka bir sebepten dolayı haram olan bir şey de ligayrihi haramdır. Başkasının malını izni olmaksızın yemek gibi.
170 — (Mekruh) : Terki racih olup işlenmesi hakkında kat'î bir nehiy bulunmayan fiildir ki, terki memduh, irtikâbı mezmumdur. Böyle bir fiilde «kerahat» bulunmuş olur ve bu kerahat, kerahati tahrimiy-ye) ile (kerahati tenzihiyye) kısımlarına ayrılır. Şöyle ki harama yakın olan bir kerahat, kerahati tahrimiyyedir. Halâla karip olan bir kerahat de kerahati tenzihiyyedir, tenzihen mekruhtur.
171 — (Azimet) : Kulların özürlerine mebni olmaksızın iptidaen meşru kılınan şeydir. Sefer hâlinde ramazanı şerif orucunun tutulması gibi.
172 — (Ruhsat) : Kulların özürlerine mebni kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere ikinci derecede meşru kılınan şeydir. Sefer hâlinde ramazanı şerif orucunun tutulmama sı gibi.
Vukubulan ikraha mebni birisinin malını itlaf etmek de bu kabildendir ki, bu hâlde bu itlaf hakkında bir ruhsatı şer'iyye bulunmuş olur.
Bir hâdisede azimet ile ruhsat içtima edince azimet tarikini iltizam etmek, bir tekva nişanesi sayılır.
173 — (Akd) : Nikâh, hibe, vasiyet, bey' ve şira gibi bir muamelei şer'iyyeyi iki tarafın iltizam ve teahhüt etmeleridir ki, icap ile kabulün irtibatından ibarettir. Böyle bir muameleye «mün'akit» denir. Bunun böyle vücude gelmesine de «in'ikad» denilir ki, «icap ile kabulün müteal-lakinde eseri zahir olacak veçhile birbirine meşru surette taallûkudur» diye tarif olunur.
Meselâ: Bir nikâh muamelesi,-iki tarafın icap ve kabulile vücude gelir. İşte böyle bir icap ve kabulün birbirine müteallâkinde, meselâ: zevci-yetin husulü hususunda eseri zahir olacak veçhile şer'an irtibat etmesi, bir inikattan ibarettir.
Akd yapanlardan birine «âkid», ikisine «âkideyim, daha ziyadesine cemi' sıgasile «âkidîn» denir. Hakkında akd yapılan şeye de «makudün aleyh» denilir.
174 — (İcap) : Bir akdi yapmak için ilk evvel söylenilen sözdür ki, akd ve tasarruf onunla ispat ulunur. Meselâ: bir mal sahibinin müşteriye karşı: «Bu malımı şu kadar kuruşa sana sattım-* demesi, bu iraptır ki, bununla müşteri için satın almak salâhiyeti ispat edilmiş olur.
176 — (Sahih) : Şartlarım, rükünlerini, vasıflarım tamamen cami olan herhangi bir fiildir. Bunları böyle cami olmak hâline de «sıhhat» denir.
Meselâ: Mükellef bir kimsenin kendi malını usulü dairesinde birisine satması, bir bey'i sahih muamelesidir. Böyle şartlarım, rükünlerini cami olan bir akde de «akdi sahih» adı verilir.
177 — (Fâsid) : Haddi zatinde meşru olduğu hâlde gayri meşru bir şeye mukareneti sebebile meşruiyetten çıkan fiildir ki, aslen caiz olduğu hâlde vasfen caiz olmaz. Meçhul bir şeyi satmak gibi.
178 — (Bâtıl) : Şartlarım, rükünlerini, vasıflarım tamamen veya kısmen cami olmayan fiildir ki, aslen ve vasfen meşru olmaz. Gayri mümeyyiz bir çocuğun bey'i, hibesi gibi.
179 — (Mevkuf) : Bir hüküm ifade etmesi, meselâ: başkasına mülkiyeti müfit olması, başkasının izin ve icazetine muhtaç olan bir fiildir veya akiddir. Başkasının malını fuzulî olarak satmak gibi ki, satış muamelesinin müşteriye mülk ifade etmesi, sahibinin icazetine bağlı bulunur.
180 — (Lâzım) : Hıyarattan hâli olan bir akiddir ki, üzerine terettüp eden eserin ref'i mümkün olmaz. Meselâ: bir kimse, muhayyer olmamak üzere bir malını bir şahsa şeraiti dairesinde satsa bu muamele, lâzım olur, artık bunu bozmaya salâhiyeti olamaz. Mukabili: gayri lâzımdır ki, kendisinde muhayyerlik bulunan akd demektir.
181 — (Nafiz) : Başkasının hakkı taallûk etmeyen, meselâ: icazetine mevkuf bulunmayan muameledir. Şerait ve erkânını cami olan bir akd, bir akdi nafizdir ki, kendisinde muhayyerlik bulunup bulunmamak itibarile lâzım ve gayri lâzım kısımlarına ayrılır. Mukabili: gayri nafizdir.
182 — (Hıyar) : Muhayyerlik demektir ki, iki âkidden birinin veya her ikisinin o akdi şu kadar gün içinde kabul veya fesih etmek üzere muhayyer olmasıdır. Binaenaleyh o müddet içinde akd kabul edilirse lâzım olur, edilmezse münfesih bulunur.
183 — (Şart) : Lügatte alâmeti lâzime manasınadır. Cem'i: şurut ve şeraittir. Istılahta: kendisinin üzerine tesir ve ifza = isal bulunmaksızın hükmün vücudu tevakkuf eden şeydir. Meselâ: nikâhın sıhhatinde şahitlerin vücudu şarttır. Şahit, nikâha müessir ve mufzî değildir, şahit
icap ve kabuldür. Bunlar bulunmayınca bey' de bulunmaz.
Rükünler, «rüknü aslî», «rüknü zaid* kısımlarına ayrılır. Rüknü aslî; bir rükündür ki, kendisi bulunmayınca ahar bir şey veya hüküm muteber olmaz. Meselâ: imana nazaran tasdiki kalbî bir rüknü aslîdir. Bu tasdik bulunmayınca muteber bir iman da bulunmaz.
Rüknü zaid; bir rükündür ki, kendisinin bulunmamasından bir şeyin veya bir hükmün gayri muteber olması lâzım gelmez. Nitekim imana nazaran ikrar, bir rükündür ki, bunun bulunmamasından imanın her hâlde bulunmaması icap etmez.
185 — (Sebep) : Lügatte bir gayeye ulaştıran yol, vasıta, urgan, bab manasınadır. Istılahta: «Bir hükme mevzu ve müessir olmadığı hâlde mücerred bir tarik teşkil eden şeydir. Meselâ: bir hırsıza yol gösteren, onun hırsızlığına sebep olmuş olur.
186 — (Alâmet) : Lügatte emare, nişane manasınadır. Istılahta: kendisine bir hükmün vücudu veya vücubu taallûk etmeyip yalnız bir hükmü bildiren, ona delâlet eden şeydir. Meselâ: bir kimse, «hanemi gelecek haziran ayı iptidasından itibaren bir sene müddetle kiraya verdim» dese Haziran ayı bu kira hükmünün müddeti için bir emare olmuş olur.
187 — (Hüsün) : Bir şeyin dünyada medhe, ukbada sevaba müte-allak olmasıdır. İbadet ve taat gibi. Bir şeyin tab'a mülâim olmasıdır. Ferah gibi. Ve bir şeyin bir sıfati kemâl olmasıdır. İlim gibi.
188 — (Kubuh) : Bir şeyin aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, ahrette azaba veya itaba mahal olmasıdır. Küfür gibi, hür kimseyi satmak gibi. Böyle bir şey, liaynihi kabihtir. Bir de ligayrihi kabih vardır ki, haddi zatında meşru iken bir sebepten dolayı çirkin görülen şeydir. Nehy edilmiş olan günlerde tutulan oruç gibi.
189 — (Bahis = Mübahase) : tki veya daha ziyade kimsenin bir mesele hakkında mütaleaya kıyam edip bir tarafın müddeasını ispata kıyam etmesine karşı diğer tarafın itirazkârâne bir vaziyet almasıdır. Böyle bir itiraza karşı nefsülemre muvafık, hakkı izhara hadim surette verilecek cevaba (cevabı tahkiki) denir. Bilâkis nefsül'emre muvafık olmayıp mücerret hasmı, muterizi susturmak maksadile verilecek cevaba da (cevabı cedelî), sahibine de (mücadil) denilir.
bir şeyin caiz veya gayri caiz olması hususunda iki tarafın izharı savap için basiretle nazarda, mütaleada bulunmasıdır.
191 — (Muaraza) : Hasmın ikame ettiği delile taarruz etmeyip yalnız bu delilin muktezasına muhalif, nakizini müsbit diğer bir delîl ikame etmektir. Şöyle ki: iki delilden biri bir şeyin meselâ: cevazım, diğeri de ademi cevazını iktiza etse bir muaraza vücude gelmiş olur.
192 — (Muaraza bilkalb) ": Hasmın delilini aynen kendi aleyhine delîl olarak irat etmektir.
193 — (Müddei, muallil) : Bir, meseleyi iltizam ederek hakkında delil irad eden kimseye ilmi âdâb ıstılahınca müddei, muallil denir. Bunu kabul etmeyen veya hilafını iddia eden kimseye de «sail» denilir.
Bir meseleyi mücerret hikâye edip sıhhatini, ademi sıhhatini iltizam etmeyen kimseye de «nâkil» adı verilir.
194 — (Mükâbere) : Bir ilmî mesele hakkında izharı savap için değil, belki mücerret hasmı ilzam ve iskât için münazarada bulunmaktır ki, pek mezmumdur.
195 — (Mukaddime) : Bir takım mesai! ve mebahisirı güzelce anlaşılması için ilgili oldukları bir kısım mebadiden ibarettir. Münazara ilmi ıstılahınca: mukaddime, bir şeydir ki, delilin sıhhati, onun üzerine tevakkuf eder; Meselâ: bir kıyası mantıkîdeki suğradan, kübradan her biri bir mukaddirnei delildir.
196 — (Men1) : Bir delilin mukaddimelerinden birim kabul etmeyip hakkında delil istemektir. Buna «münakaza» da denir. Bir hususta böyle yalnız delil istemekle iktifa olunursa ona «men'i mücerret» denir. Fakat onu teyit için bir söz ilâve edilirse «men'i maassenet» adını alır. Bu senedi izah için bir söz de ilâve edilirse, ona da «tenviri senet» denilir.
197 — (Mümanaa) : Bir tarafın = muallilin ispat ettiği şeyi diğer tarafın = sailin bilâ delil kabulden imtina etmesidir. Veya muayyen bir mukaddimeyi men' etmektir.
198 — (Münakaza) : Bir delilin mukaddimelerini teşrih ve tâyin etmeksizin nefsi delilin butlanını diğer bir delil ile ispat etmektir, Bu veçhile itiraza münazara — âdâb ilmi ıstılahınca «nakz» da denir.
Meselâ: Bir maddede müJdeinin delili carî olduğu hâlde hüküm ta-hallüf ettiği veya müddernin delili, hususî bir fesadı, meselâ: devr ve teselsülü veya iki nakizin içtimaını müstelzim bulunduğu beyan olunarak
illet üzerine o şeyin hilli terettüp etse bu, bir fesadı vaz'dan ibaret olmuş olur.
200 — (Fesadı itibar) : İddia edilen bir meselenin kıyasa mahal oi-ması, hilâfına mevcut bir nasdan dolayı memnu bulunmaktır.
201 —m (Deveran) : Bir şeyin diğer bir şeye vücuden ve ademen mukterin olmasıdır. Meselâ: Akıl ve bulûğ mevcut olunca mükellefiyet de mevcut, bunlar mâdum olunca mükellefiyet de mâdum olur.
202 — (Fark) : Asılda bulunup illiyette medhali olan bir vasfın fer' sayılacak bir şeyde bulunmamasını beyandan ibarettir. Bu hâlde o asıl, bu fer' için makisün aleyh olamaz.
203 — (Kavi bimucebilille) : Hükümde ihtilâf baki olmakla beraber müddeinin irad ve ilzam ettiği şeyi iltizamdan ibarettir. «îrad edilen delil, haddi zâtında doğrudur, fakat bu delil, müddeayı ispata kâfi.değildir, iddia edilen hüküm bununla sabit olmaz.» denilmesi gibi.
204 — (Tercih) : Vasfen birbirine mümasil olan iki delilden birinin diğerine fazl ve rüçhanını ispat etmektir. Böyle mütemasil delillerden birini diğerine tercihe muktedir olan zatlara da «ashabı tercih» denilir.
USULÜ FIKH İLMÎNİN MAHİYETİ
205 — Usulü fıkıh ilmi, şer'î hükümleri edillei tafsiliyesinden, yâni: muayyen, 'müşahhas delillerinden istinbata vesile olan bir ilimdir. Başka bir tarif ile «şer'î hükümleri şer'î deliller ile ispat haysiyetile bu hükümler ile bu delillerden bahseden bir ilimdir.
Meselâ: bey' helâldir. Bey'in bu helâl olması, bir hükmü serîdir. Bu hükmü şer'î ise bir delili şer'î olan( ^J\ it\ j*l)âyeti celilesinderi istinbat olunmaktadır. İşte bize bu gibi istinbat yollarını vuzuh ile bildirecek olan, usulü fıkıh denilen yüksek bir ilimden ibarettir.
206 — Fıkıh, ibadata, muamelâta, ukubata ait bütün şer'î meseleleri ihtiva eden, islâm hukukunu vücude getiren malûmatın heyeti mecmuasıdır. Bunun mübtena aleyhi, istinatgahı, yegâne kaynağı da edillei erbaa denilen kitabullah ile sünneti nebeviyeden ve icmaı ümmet ile kıyası fukahadan ibarettir. İşte bu dört esas, fıkhın usulünü teşkil etmektedir.
Maamafih ilmi usul, tefsir, hadis, fıkıh, belagat, lisaniyat, ilmi âdâb gibi birçok ilimler ile de-alâkadardır, bu ilimlerden de istimdat eder, bu cihetle gayet geniş mevzuları dairei tetkikine alır.
ya sünnet olduğuna ve akd eylediği bir muamelenin sanın, naiız veya fâsid, gayri nafiz bulunduğuna ancak şarii hakimin o husustaki beyanile muttali oluruz.
208 — Delili şer'î, kendisine sahih surette nazar edilmesi, bilinmesi, matlûp olan bir hükme insanı kavuşturan nazmı kurânîden veya sünneti nebeviyeden veya icma' ile kıyastan herhangi biridir. Meselâ:(..vL_inj.»..Oı_,LaL. \y*5Lj,i\— kadınlardan size halâl olanlar ile evleniniz..) nazmı şerifi, bir şer'î delildir. Buna nazar edince izdivacın meşru, halâl bir muamelede olduğunu anlamış oluruz.
209 — Kitap ile,, yâni: Kur'anı mübîn ile sünneti nebeviyyenin ihtiva ettiği delillere «edillei semiyye» denir ki, bunlar, şarii mübinden sü-butları ve birer hükmü şer'iye delâletleri itibarile şöylece dört kısımdır. Bu cihetle matlubu ispat bakımından kuvvetleri de mütefavittir.
(1) : Sübutu da, delâleti de kat'îdir. Bütün âyatı kur'aniyenin sü-butu kat'îdir. Çünkü en muazzam, mükemmel bir tevatür ile Resulü Ekrem'den kelâmı ilâhî olmak üzere menkuldür. Bunlardan müfesser ve. muhkem denilen âyetlerin ise sübutları kat'î olduğu gibi delâletleri de kat'îdir.
(2) : Sübutu kat'î, delâleti zannîdir. Müevvel denilen âyetler ile te-vatüren menkul olup elfazı müevvel bulunan hadisler gibi ki. bunların sübutları tevatür ile olduğu cihetle kat'îdir. Fakat lâfızları müteaddit mânâlara şâmil olduğundan bunlardan hangi birine delâletleri zannidir.
(3) : Sübutu zannî, delâleti kat'îdir. Haberi âhad kabilinden olup elfazı, müfesser veya muhkem olan ahadisi şerife gibi.
(4) : Sübutu da delâleti de zannîdir. Haberi ahaddan olup elfazı müteaddit mânâlar arasında müşterek olan ahadisi şerife gibi.
USULÜ FIKHIN MEVZIT VE GAYESİ
210 —?: Usulü fıkn . -'-»in mevzuu, şer'î hükümleri ispata vasıta olmaları itibarile şer'î delillerdir. ı_,u ilimde bütün edillei şer'iyenin ahvâlinden bahsolunur. KitabulHh ile sür.-^J" ve icma" ile kıyasın, hususî ve müşterek vasıflarından bah..vtmek bu ilme aittir. Şöyle ki: Kur'anı Mübînin nazmı celîlile ahadisi şerifem.; elfazı mübarekesi; hass, ânım, müşterek, müevvel, hakikat, mecaz gibi kısımlara ayrılır. Kezalik: aha dişi şerife; mütevatir, meşhur, haberi ahad kısımlarına münkasim olu
e ^j Duyurulmuştur, öu nazmı cem ise Dir aeıuı şer îdir, bir hücceti kur'aniyedir, bununla başkasının malını haksız yere yemek nehy ediliyor. Bu nehy ise hürmeti, memnuiyeti icap eder. işte usulü fıkh, bu gibi delillerden —böyle hürmeti veya sair bir hükmü şer'îyi müstelzim olması itibarile— bahsederek bunları mevzuu dahilinde bulundurur.
211 — : Usulü fıkhın gayesine gelince: bu pek mühimdir. Bu bir hikmeti islâmiye ilmidir. Ahkâmı şer'iyenin hikmeti teşriiyesini gösterir, bunların anlaşılmasına yardım eder, insanın dünyevî ve uhrevî saadetine vesile olur.
Usulü fıkıh ilmi, kur'anı kerim'in nazmı lâtifine, ahadisi şerifenin mübarek elfazına hadimdir. Bu sayede şer'î delillerin mahiyetleri mün-keşif olur, bunlardan şer'î hükümlerin nasıl istinbat olunduğu tebarüz eder. Bu sayede muhterem müçtehitlerimizin nasıl çalışmış oldukları anlaşılır, ne gibi delillere istinat ettikleri, aralarında münazara kaidelerinin ne veçhile cereyan etmiş olduğu görülür, islâm hukukunun yüksek mahiyeti ve ne kadar yüksek, muntazam esaslara müstenit bulunduğu tecellî eder.
Yine bu ilim sayesinde lâfızların, ibarelerin havas ve mezayası anlaşılır, bunlar ile istihdaf edilen maksatlar taayyün eder, sözlerin inceliklerine, şer'î ve bediî vasıflarına ıttıla' mümkün olur.
212 — : Usulü fıkıh ilminin ihtiva ettiği usul ve kavait, yalnız şer'î delillere, hükümlere münhasır değildir. Bunlar, bütün muhaverata, ka-vanine, desatire kabili tatbik olduğundan bu sayede insanlarda hukuk fikri inkişaf eder, hukuk bilgisi ilmî bir mahiyet kazanır, kanunları, nizamnameleri tanzim hususunda bu feyizli ilimden pek çok istifade edilir.
213 — : Son zamanlarda garp âlimleri; tarihlerde, kanunlarda, tec-rübî ilimlerde ve sairede tatbik edilmek üzere (metodoloji = mantıki tatbikî) denilen mecmuai usulü tedvin ederek ilim sahasında bir muntazam tedkik ve tenkit tariki vücude getirmişlerdir. İslâm âlimleri ise bundan bin iki yüz şu kadar sene evvel «usulü fıkh» ilmini tedvin etmişlerdir ki, bu güzide ilim, lisaniyata, rivayata, elfaz ve ibarâtın havas ve mezayasına, delillerin deracei kuvvet ve za'fına ve saireye dair en mükemmel menahiç ve kavaidi cami bulunmaktadır. «Usulü hadis» ilmi de bu hususta ayrıca zikre şayandır. Artık bu usul ilminden hiç bir hukuk müntesibi müstağni olamaz..
uııu uuKumıen asnauı Kiramina teDiıg etmiş, Kuası nayatmm dünyadaki son günlerine yakın(..JC^jJÜci^^Oâyeti kerimesi nazil olarak şeriati
islâmiyenin mertebei kemale erdiği kendisine tarafı ilâhîden tebşir bu-yurulmuştu.
Resulü Ekrem Hazretleri vahyi ilâhiye mazhar^ bu cihetle dini islâ-mın bir şarii, bir muazzam naşiri olduğundan bütün dinî hükümlere, delillere şüphe yok ki, muttali idi. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashabı güzîn dahi şer'î delillerin, hükümlerin ledüniyyatına muttali, bu hususta yüksek bir lisan melekesini hâiz idiler. Eshabı kirama mülâki olup «tâbün» unvanım alan bir çok âlî zevat da zamanı saadete yakın bir asırda dünyaya- gelmiş, eshabı güzinden ders almış, Arap lisanının dekayiki-ne güzelce vâkıf bulunmuş oldukları cihetle onlar da şer'i şerifin delillerine, hükümlerine pek mükemmel âşinâ bulunuyorlardı. Binaenaleyh bunların bu feyizli zamanlarında fıkh ve usulü fıkh, bir ilim şeklinde bir takım kavait ve nazariyat ile mesailden müteşekkil müdeyyen bir hâlde •değildi.
215 i— : Tabiînin son zamanlarına doğru islâm muhiti pek ziyade genişlenmeye başlamış, muhtelif ırklara mensup bir çok kavimler, islâmiyet şerefini ihraz etmiş idi. Bunlar, Kur'anı mübinin havas ve mezayasına muttali olmak ihtiyacında idiler. Çünkü bu sayede dinî hükümlere bihakkın vâkıf olabileceklerdi, içtimaî hâdiseler günden güne artıyor, muhtelif cereyanlar yüz gösteriyor,. bir çok meseleler hâl ve izaha muhtaç bulunuyordu.
işte bu ilcaat neticesinde islâm ulemasının harikulade mesaisi tecelli etmeğe başlamış, bir çok ilimler tedvin edilmig, en başta olmak üzere hadis, fıkh, usulü fıkh ilimleri müdevven bir hâle gelmiştir.
216 — : Fukaha ve müçtehidîn namını alan ve yüksek zekâlarile, bilgilerile birer harikai kemalât unvanına bihakkın lâyık olan bir kısım islâm âlimlerinin dinî ilimler sahasında gösterdikleri muvaffakiyetler her türlü tasavvurların fevkindedir.
Ahkâmı fıkhiyeyi kitaplara, kitapları bablara, babları fasıllara taksim ederek bunları tilmizlerine takrir ile zapt ettiren ilk zat, İmamı Âzam, Ebû Hanîfe (rahmetullahı aleyh) hazretleridir. Bu cihetle fıkhî mesaili ilim hâlinde ilk tedvin eden büyük üstad, imamı Âzam ile onun pek kıymetli, dirayetli tilmizleridir.
217 — : Muahharan usulü fıkha dair pek büyük mufassal mücelle-dat vücuda getirilmiştir. Bu eserlerin bir kısmında en ziyade ilmi kelâm meseleleri üzerinde tatbikat yapılmış, aklî istidlal cihetine fazla temayül gösterilmiştir. Şafiî âlimleri bu tarzı daha ziyade iltizam ettikleri için bu kısma (Mütekellimîn ve Şafiiye mesleği) veya (Usulü Şafiiye) denilmiştir.
Usul kitaplarının diğer bir kısmında ise daha ziyade fıkhı meseleler hakkında usul kaidelerinin tatbikatına ehemmiyet verilmiş, bu kaideler en ziyade nüketi fıkhiye üzerine bina kılınmıştır. Hanefî fukahası da bu kısmı daha ziyade iltizam ettiğinden bu tarza da (fukaha ve Ha-nefiyye mesleği) veya (Usulü Hanefiyye) adı verilmiştir.
Daha sonra bazı âlimler de bu iki tarzı cem ederek o veçhile usule dair kitaplar telif etmişlerdir.
Usulü Hanefiyye, Usulü Şafiiyyeye nazaran daha müşküldür. Fakat hukuku islâmiyenin mükemmel surette anlaşılmasına daha elverişlidir.
218 — : Fukaha mesleği üzerine yazılan usul kitaplarının en meşhurları şunlardır :
(1) : (Kitabülusul) : Hassaf adile mâruf olan Ahmed ibni Ebi Bekir Elrazînin eseridir.
(2) : (Esrarı Debusî) : Kadı Ubeydullah Ebu Zeyd Debûsînin eseridir.
(3) : (Usulü pezdevî) : Maveraünnehir ulemasından imam Fahrül-islâm Aliyyi Pezdevînin eseridir.
(4) : (Usul Ebil Yüsr) : Fahrülislâm Ebül Yüsr Pezdevînin eseridir.
(5) : (Usulü Serehsî) : imam Şemsüddin Mühemmedi Serehsînin eseridir.
(6) : (Mizanülusul) : Ebubekir Alâeddini Semerkandînin eseridir.
(7) : (Menar) : imam Hâfızüddin Abdullahi Nesefînin eseridir.
219 — : Mütekellimîn mesleği üzerine yazılan usul kitaplarının en meşhurları da şunlardır:
(3) : (Burhan) : İmamülharemeyn Ebül Mealinin eseridir.
(4) : (Müstesfa) : İmam Mühammed Gazalinin eseridir.
(5) : (Mahsul) : Fahrüddin Mühammed Razî'nin eseridir.
(6) : (İhkâmulahkâm) : Seyfüddin Aliyyi Amidî'nin eseridir.
220 — : Fuhaka mesleği ile mütekellimîn mesleğini cem eden usul kitaplarının en meşhurları da şunlardır:
(1) : (Bediünnizam..) : Ibnüssaatî denilen İmam Muzafferüddin Ahmedi Bağdadî'nin eseridir.
(2) : (Tenkih) : Buharalı Sadrüşşerianın eseridir. Bunun şerhi <Tavzih» dir. Bunun haşiyesi de Taftazanînin eseri olan «Telvih» tir.
(3) : (Tahrir) : İskenderiyeli İmam Kemalüddin İbni Hümamın eseridir.
(4) : (Minhacülvusul ilâ ilmilusul) : Kazı Nasırüddin Abdullah Beyzavî'nin eseridir.
(5) : (Füsulül bedaî) : Şemsüddin Ahmed Fenarî'nin eseridir.
(6) : (Müntehelvusul. Muhtasarı münteha) : Bu iki eser Cemalüd-din ibni Hacib'in eseridir.
(7) :(Mirkat ve şerhi Mir'at) : Mühammed Molla Hüsrev'in eseridir.
Bu zatların teracimi ahvâli için (Tabakatül Fukaha) kısmına müracaat!.
BİRİNCİ KISIM
KİTABA VE KİTAB tLE SÜNNET ARASINDA MÜŞTEREK BAZI
MEBHASLERE AİTTİR.
İÇİNDEKİLER : Kitabın hakikî ve hususî vasıfları. Kitab ile sünnet anısında müşterek mebhaslar: Has lâfızların mahiyeti ve hükümleri. Emirlerin mahiyeti ve muktezası. Emir ile vacip olan şeylerin hükümleri. Memurun bihin hüsn sıfatiie ittisafı. Emredilen şeyin liaynihi veya ligayrihi hasen olması. Takat fevkinde bir şey ile teklif vâki olup olmadığı. Memurda vücudu icap eden kudret. Nehylerin mahiyeti ve muktezası. Mutlak ile mukayyedin mahiyetleri ve hükümleri, Âm lâfızların mahiyeti, nevileri ve hükümleri. Müşterek, müevvel, zahir, nass, müfesser ve muhkem lâfızların mahiyetleri ve hükümleri. Hafî, müşkil, mücmel ve müteşabih lâfızların mahiyetleri, nevileri ve hükümleri. Hakikat ile mecazın, sarih ile kinayenin mahiyetleri. Dal bilibare, dal bili-şare. dal biddelâle ve dal biliktizanın mahiyetleri ve hükümleri. Mefhumu muvafakat ile mefhumu muhalefetin mahiyetleri. Fâsid istidlaller Beyanın nevileri. Nesh ve' istisna bahisleri. Talike dair bâzı hükümler Bir kısım hurufu maaniye dair malûmat.
KİTABIN HAKİKATİ VE HUSUSİ VASIFLARI :
221 — : Kitabdan maksat, — usulü fıkha göre — Kur'anı azîmüş-şandır. Bu, bir mübarek kitabı ilâhîdir. Bunun Kur'an, Furkan, Hakîm, Tenzil gibi daha başka adları da vardır. Bu kitabı mübîn, tarafı ilâhîden Cibrili Emin vasıtasile yirmi üç sene içinde Hâtemül'enbiya Hazreti Muhammed Mustafa (sallâllahü aleyhi vesellem) Efendimize âyet âyet, sûre sûre inzal buyurulmuştur ki, mukaddes nazmı da, mânâsı da ilâhîdir, vahyi subhanîye müstenittir. Bu cihetle Kur'ana «vahyi metlüv» "denilir.
tedir.
223 — : Kur'am Kerîm, yalan üzere ittifakları aklen tecviz olunmayan pek azîm bir cemaat tarafından zamanımıza kadar tevatüren nak-ledilegelmiştir. Bütün sûreleri, âyetleri, kelimeleri Resulü Ekrem'den bir vahyi ilâhî olmak üzere tevatüren sabittir, menkuldür. Bu kitabı ilâhinin hiç bir âyeti zayi olmamış, hiç bir kelimesi tebdil ve tahrife uğramamıştır. Nebiyyi zîşan'dan telâkki olunduğu veçhile tevatüren nakledilmiştir. Bunun heyeti umumiyesi, her asırda yüz binlerce zevatın hafızalarını tezyin etmekte bulunmuştur. Bu mümtaz vasıf, bütün semavî kitaplar arasında yalnız Kur'anı Kerim'e mahsustur. Binaenaleyh Kur' anıazîmin herhangi bir âyetini inkâr, imana münafîdir.
224 — : Kur'anı mübînin bütün âyetleri Resulüekremin taliift ve işareti veçhile tamamen yazılmış, hıfz edilmişti. Hazreti Ebu Bekr'in hilâfeti zamanında hepsi bir arg,ya cem edilerek bir mushaf hâline konulmuştur. Hazreti "Osman'ın hilâfeti zamanında da bu mushaf nüshaları teksir edilerek büyük şehirlere birer nüsha gönderilmiştir ki, bunlara (Mesahifi Osmaniye) adı verilmiştir.
Eshabı kiramdan Abdullah ibni Mes'ud, Übeyyibni Ka'b gibi zatların kendileri için yazmış oldukları mushaflar da var idi. Bunlar ile Mesahifi Osmaniye arasında bir fark olmayıp yalnız sûrelerin tertibinde bazı başkalıklar mevcut idi. Bunlarda nihayet birkaç, kelimeden fazla bulunuyordu ki, bunlar, her ne kadar esasa muhalif değilse de tevatüren sabit olmadığı cihetle «şaz» nâmını almış, Kur'anıkerîm hükmünü haİ2 bulunmamıştır. Bunlara «kıraeti şazze» adı verilmiştir.
225— : Kur'anıkerime mensup şaz kıraetler, meşhur ve gayri meşhur kısımlarına °yrıhr. Gayri meşhur kıraetler, bütün imamlarca muteber değildir. Bunlar ile hiçbir hükmü şer'î sabit olmaz. Meşhur şazlar ise, imamı Malik ile imamı Şafiîye göre yine hiç bir hükmü şer'îde muteber değilse de Hanefî eimm°3İne göre yalnız ibadet ve muamelât hususunda muteberdir. Bunlar, Kur'andan olmasalar da ahadisi şerife cümlesinden bulunmuş olurlar. Bu cihetle kendilerile zannî meselelerde amel olunabilir.
Meselâ: Keffareti -yemini bildiren âyeti kerime, Mesahifi Osnıani-yede:((.U<:tf(.La«)diye mutlaktır. İbni Mes'ud Hazretlerinin mushafında
Kezalik : Ramazanı şerif orucunun kazasına ait olan âyeti celîle, Mesahifi Osmaniyede: (j-\r\>\j+ ;a.i)diye mutlak yazılmıştır. Übeyy ibni Kâ'bin mushafmda ise:( oL t.^-LU ^;a.») diye mukayyet yazılmıştır. Fakat bu mütetabiat kıraeti meşhur değildir, haberi ahad kabilindendir. Binaenaleyh bununla bütün eimmeye göre amel edilemeyeceğinden kazaya kalmış ramazanı şerif orucunda ittisal şart değildir. Bunlar, müteferrik günlerde de tutulabilir.
226 — Kitabı ilâhînin rükünleri, nazm ile mânâdan ibarettir. Bunun mu'ciz nazmı da, mânâsı da vahyi ilâhîye müstenittir, lâhûtî bir hüviyeti haizdir. Kur'anı mübînin hakayiki, ancak bu nazmı mübîn vasıta-sile bihakkin mütecellî olur, bir çok dinî hükümler, ancak bu nazmı lâtif vasıtasile istinbat olunabilir. Binaenaleyh bunların yerine hiç bir lâfız kaim olamaz, bunlardan başka hiç bir ibare Kür'an hükmünü ihraz edemez.
îşte bu kitabı muazzam, edillei şer'iyyenin birincisini teşkil etmekte ve bînihaye ahkâmın en feyizli bir menbaı bulunmaktadır.
227 — : Kur'anı mübînin emirleri, nehiyleri, haberleri ihtiva eden âyâtı celîlesi, itikada, ibadâta, hukuka dair bir çok hükümleri camidir. Ahlâka, nesayihe, geçmiş ümmetlerin en ibret verici tarihlerine, kâinatın garip, bediî teşekkülâtma dair bir çok hakayiki de müştemildir. Bunların hepsinden nihayetsiz hükümler, hakikatler istinbat olunabilmek-tedir.
KÎTAB ÎLE SÜNNET ARASINDA MÜŞTEREK MEBHASLER :
228 — : Biz, dinî hükümleri Kur'anıkerimin mukaddes nazmından ve sünnetlerin mübarek lâfızlarından, ibarelerinden anlamak ihtiyacındayız. Bu cihetle lâfızlar hakkındaki bir takım lisan kanunlarını, bilgilerini nazara almaya mecburuz. Bu lisan kanunlarına, ilimlerine vukuf sayesinde yalnız Kur'anı mübîn ile süneni nebeviyyenin değil, her türlü yazıların, konuşmaların, düsturların, nizamnamelerin hükümlerine, inceliklerine de ilmî bir tarzda muttali olmuş oluruz. Binaenaleyh dört kısma ayrılan bu lisan kanunlarını sırasile ve kısaca izah edeceğiz. Şöyle ki:
itibarile zahir, nas, müfesser, muhkem kısımlarına ayrılırlar. Kapalı bir tarzda delâletleri itibarile de hafi, müşkil, mücmel, müteşabih kısımlarına rnünkasimdirler.
(3) : Lâfızlar, vazolundukları mânâda veya bir münasebetle başka bir mânâda açık veya kapalı bir hâlde istimalleri itibarile de hakikat, mecaz, sarih, kinaye kısımlarına ayrılır.
(4) : Lâfızlar, ne gibi mânâlara delâletleri ve hangi maksatlarla söylenilmiş olduklarına işitenlerin vukufları itibarile de dâl bilibare, dal bil'işare, dâl biddelâle, dal biliktiza kısımlarına ayrılır.
Bütün bu kısımlar, sırasile izah olunacaktır.
HAS LAFIZLARIN MAHİYETİ VE HÜKÜMLERİ :
229 — : Has : Has, kendisinde efrat mülâhazası olmaksızın tek bir mânâya vazedilmiş olan herhangi bir lâfızdır.
Has denilen lâfız, ya bir isimdir: İbrahim, Yusuf, Halide, Âtike, güneş, ay gibi. Veya bir nevidir: Erkek, kadın, hurma ağacı, zeytin ağacı gibi. Veya bir cinstir: insan, deve, ağaç gibi.
230 — : Bir, iki beş, on, yüz, bin gibi esmai aded, (b), (fi), (min) gibi edat denilen hurufu meatıî ve emirler, nehiyler, mutlak ve mukayyet lâfızlar dahi hastan sayılır.
Vakıa kadın, insan, iki, yüz gibi lâfızların bir takım fertlere şümulü vardır. Fakat bu fertler, bir nevi veya bir cins altında toplanmışlardır. Aralarında bir vahdeti nev'iyye veya bir vahdeti cinsiyye vardır. Bu bakımdan hepsi de hasdır.
Vakıa has, alelinfirad bir mânaya mevzudur. Fakat bu birlik, hakikaten vahdetle hükmen vahdetten eamdir. Meselâ: bir lâfzında hakikaten vahdet vardır. İki, üç lâfızlarında da hükmen vahdet vardır. Binaenaleyh bunların hepsi de birer lâfzı hasdır.
231 — : Hassın hükmü, delâlet ettiği mânâyı kat'î surette ifade etmektir. Meselâ: «Ben bir kitap aldım» denilse alınan kitabın bir tane olduğu kat'î surette ifade edilmiş olur.
Kezalik: «Bize İbrahim Efendi geldi» denilse İbrahim adında malûm bir zatın geldiği ifade edilmiş olur. Bunun başka bir kimseye ihtimâli olmaz.
232 — : Emir, bir lâfızdır ki, onun vasıtasile başkasından bir işin yapılması isti'lâ tarikile cezmen istenilir. (Namaz kıl), (borcunu ver), (insaniyete hizmet et) ibarelerindeki kıl, ver, et, lâfızları gibi.
Âmir, yâni emreden, kendisini' memurdan, yâni emrettiği kimseden yüksek görerek ondan bir işin yapılmasını kat'î surette istemiş olur. Bu istenilen şey, «memurun bin» den ibarettir.
233— : Âmir, memurdan ya hakikaten veya kendi hazarında yüksek bulunur. Böyle olmayıp da, bir kimse kendisine müsavi gördüğü bir şahıstan emir sigasile bir şey isterse, meselâ: «Filâna şöyle bir kitap al ver» derse buna tavsiye denir. Kendisinden yüksek bulunan bir zattan bir şey isterse ona da dua, niyaz, istirham denilir.
Meselâ: Bizim Cenabıhak'ka yalvararak: «Yarabbi bizi affet, bize dünyevî ve uhrevî saadet ver» diye yaptığımız hitaplarımız, —hâşâ— emir değil, birer duadan, tazarru'dan ibarettir.
234 — : Emrin muktezası vücûbdur. Yâni: şarii mübîn, bize bir şey ile emrederse o şeyi yapmak bizim için bir farz olmuş olur. Meselâ: Al-
lahütealâ Hazretleri, bize::(;_^jJil/î,;>l,JH_,.;»l)diye emrediyor. Binaenaleyh bizim için namaz kılmak, zekât vermek birer farize olmuş bulunuyor. Resulü Ekrem de: ( JÜI^l^e-jjl/U) ( j^Iji^UL, ) diye emrediyor. Binaenaleyh Peygamber Efendimizin kıldığı veçhile namaz kılmak ve mallarımızın kırkta birini zekât olarak fukaraya vermek bizim için birer vecibe bulunmuş oluyor.
235 — : Şarii hâkim tarafından evvelce nehyedilmiş olan bir şeyin muahharan yapılması hakkında bir emir sâdır olsa bu emrin muktezası da vücub olur.
Meselâ: Sarhoş olanlar hakkında: ( ^.jC^'lj ;)Ut)/j»V> ) Sarhoş olduğunuz hâlde namaza yaklaşmayınız) diye bir nehyi ilahî vardır. Bunlar, bu hâlin zevalinden sonra yine namaz kılmakla memurdurlar w bu bapdaki emir, vücub içindir.
ı: nac veçıoesını ita eden bir müslim, ihramda iken kara hayvanlarım avlamaktan memnudur. İhramdan çıktıktan sonra ise av avlaması,: (Ijjlkoli j;U»\ lili)âyeti celîlesile emrolunmuştur. İşte bu emir, iba-ha içindir. Çünkü av ile iştigâl esasen mubah bir şeydir. Bu iştigâl, sırf insanların menfaatleri için dünyevî bir harekettir, yoksa bir emri teab-büdî değildir.(v»Jlj:-(XıJ*i)= Size deniz hayvanlarım avlamak halâl kılınmıştır) âyeti celîlesi de saydın sırf halâl bir şey olduğunu ifade ediyor, yoksa her hâlde yapılması lâzım bir şey olduğunu ifade etmiyor. Artık bu gibi karinelerle anlaşılıyor ki, av hakkındaki emir, vücub için değil, ibahe içindir. Böyle bir delîl, bir karine bulunmadığı takdirde ise ba'delhazr, yâni: nehy ve men'den sonra vaki olan emrin de vücub ifade edeceği şüphesizdir.
237 — : Mutlak olan, yâni: karineye mukarin bulunmayan bir emir sigası, tekrarı iktiza etmez. Memurun bih bir kere yapılmakla emre imtisal edilmiş ve memurun vazifesi nihayet bulmuş olur. Meselâ: bir zata su vermesine emrolunan kimse, o zata bir defa su vermekle bu emri yerine getirmiş olur, artık ona tekrar su vermekle mükellef bulunmuş olmaz.
Kezalik: Bir kadını kocaya vermeğe memur olan kimse, onu bir defa kocaya verse vazifesi nihayet bulur. Artık onu dul kalınca tekrar kocaya veremez.
Kezalik: Bir kadını boşamaya vekil olan kimse bu babdaki emre binaen kadını boşasa, tecdidi nikâhtan sonra tekrar boşayamaz..
(İmam Şafiîye göre emri mutlak, tekrar ve ummu iktiza etmezse de bunlara ihtimâli bulunur.)
238 — : İfası emrolunan ibadetlerin tekerrürü, haklarındaki emirlerin tekrarı iktiza ettiğinden dolayı değildir. Belki o ibadetlere mahsus sebeplerin tekerrürüne mebnîdir ve şariin o babdaki sair beyanatına müstenittir.
Meselâ: Namazların tekerrürü,(;5LJll^.jİ) = namazı ikame ediniz) emrinden dolayı değildir. Belki sebepleri olan vakitlerin tekerrüründen
F: 4
VUUUU U1UU"
ğunuzda yıkanınız» mealinde emredilmiş, binaenaleyh cünüblük hâli tekerrür ettikçe taharetin vücubü de tekerrür etmekte bulunmuştur.
289 — : Memurünbihin edası, ya muayyen bir vakit ile mukayyet olur Veya mukayyet olmayıp mutlak bulunur.
Vakti mukayyet, öyle bir vakittir ki, onun çıkması o vakte mahsus olan bir vecibenin eda sıfatım izale eder.
Meselâ: her günde beş vakit namaz kılmakla memuruz. Bu namazlardan her birinin muayyen bir vakti vardır. O namaz bu vakit içinde kıhnmazsa eda sıfatını kaybeder, kaza nâmım alır. Binaenaleyh namazların vakitleri, birer mukayyet vakittir. Ramazanı şerif orucunun vakti de böyledir.
Vakti mutlaka gelince: bu öyle bir vakittir ki, bunun fevt olması, o vakitte yapılacak bir ibadetin, bir teslim muamelesinin eda sıfatım izale etmez.
Meselâ: lâakal nisap miktarı bir mal üzerinden bir sene geçince ze-. kâtım vermek lâzımgelir. İşte bu zekât hakkındaki vakit, bir vakti mutlaktır. Hemen sene nihayetinde verilmesi eda olacağı gibi bir müddet sonra verilmesi de yine eda olmuş olur, kaza sayılmaz.
240 — : Mutlak emrin, mutlak olan vaktinde yapılması, bu emre hemen imtisal edilmesi, mendub ise def, her hâlde lâzım değildir.
Meselâ: Zekâtın senesi içinde veya senesi hitamında hemen verilmesi mendubdur. Fakat her hâlde vacib değildir, bir müddet sonra da verilebilir ve yine eda olmuş olur.
Emri mutlak, böyle fevri iktiza etmezse de bir karineye mukarin olunca fevrî, yâni: derhal yapılması icap eder.
Meselâ: Bir efendi, hizmetçisine: «Bana bir bardak su ver» diye emretse bu emir, her ne kadar mutlak ise de hâl ve makam karinesile mukayyettir. Hizmetçi suyu bir müddet tehir ederse bu emre imtisal etmemiş sayılır.
241 — : Emirlere ve memurünbihlere mahsus mukayyet vakitler üç türlüdür.
(1) : Vakti müvessa'dır. Buna «zarf» da denir. Namaz vakitleri gibi ki, kendisinde eda olunacak memurünbihe maa ziyade kâfidir ve kendisinde ayni cinsten bir ibadet daha yapılabilir. Meselâ: öğle namazı
sebeptir.
Bu gibi vakitler, ibadetler için bir miyar değildir. Yâni: yalnız o ibadetlere müsait olmakla kalmayıp ayni cinsten başka ibadetlere de müsaittir. Bu veçhile böyle zarf olan vakitlerin hükmü kendilerinde eda edilecek ibadetlere niyet ederken o ibadetleri tayin etmektir.
Meselâ: öğle namazı kılınacak ise onu niyette tâyin etmek, bugünkü öğle namazım kılmaya niyet ettim, demek lâzımdır. Çünkü böyle zarf olan bir vakit mazruf olan namazdan geniş olduğundan bunda nafile veya kaza namazı da kılınabileceğinden bu tâyine hacet vardır.
(2) :— Vakti maziktir. Buna «mîyar» da denilir ki, ancak bir memurun bihin edasına müsait olur. Ramazanı şerif orucunun vakti gibi ki, bir ramazan gününde yalnız bir oruç tutulabilir. Fazla tutulamaz.
«Bu nevi vakitlerde bunlarda eda olunacak memurun bihin vücubu-na birer sebeptir. Ramazanı şerif orucuna, ramazanı şerif ayının sebep olması gibi. Çünkü bir mükellefe orucun farz olması, bu vakte yetişmesi sebebiledir.»
Bu miyar nevinde niyeti tayine lüzum yoktur. Meselâ: ramazan gününde mutlak oruca niyet edilmesi kâfidir. Ramazan orucu diye tâyine hacet yoktur. Zira bu vakit, başka oruca müsait değildir. Hattâ bir mükellef, ramazan gününde nafileye bile niyet etse yine farz olan ramazan orucunu tutmuş olur. Vaktin miyar olması bunu muktezidir.
(3) : Vakti meşkuktür. Buna. «müşkil» de denir. Bu bir vakittir ki, bir bakımdan müvessa, diğer bir bakımdan da miyara benzer. Hac vakti gibi ki, bir sene ancak bir hacce müsait olduğu cihetle mîyara müşabihtir. Fakat bir senenin yalnız bazı aylarında hac erkânı yapılıp tamamında yapılmadığı cihetle de müvessea müşabih Bulunur.
Hattâ îmam Muhammed'e göre hac, müvessean farzdır, ömrün herhangi bir senesinde yapılabilir, İlk iktidar senesinde yapılması icap etmez. Şu kadar var ki, muktedir olduğu hâlde ilk sene hac etmeyen kimse, bilâhare hac etmeden vefat ederse asim olur.
İmam Ebu Yusuf'a göre ise hac, muzayyakan farz olur. Yâni:,ilk iktidar nenesinde edası İcap eder. Şu kadar var ki, ondan sonraki sene-h.rc]r:n birinde yapılınca yine eda sayılır.
îıjto hac vakti, bu ihtilâf bakımından müşkildir. Bir cihetten namaz vakitlerine, bir cihetten de oruç vaktine müşabih görülmüştür.
EMİR İLE VACİP OLAN ŞEYLERİN HÜKÜMLERİ :
242 — Şarii mübînin emrettiği bir şey, vacip olunca bunu yerine getirmek = müstehikkına teslim etmek ya eda veya kaza suretile olur. Şöyle ki: emredilen bir şeyin aynini yerine getirmek edadır, mislini yerine getirmek de kazadır. Mamafih eda ile kazadan her biri, aşağıda yazılı olduğu veçhile üçer kısma ayrılır:
(1) : Edayı kâmildir. Bu, vacip = farz olan şeyin aynini bütün meşru olan evsafile, şeraitile yerine getirmek suretile olan edadır. Farz bir namazı bütün âdabına riayetle vakit içinde kılmak gibi.
Bir kimseden gasbedilen bir malı olduğu gibi mağsubün minhe iade etmek de böyledir.
«Bu nev'in hükmü şudur ki: mükellef, bu nevi eda ile vacibi tamamen ifa etmiş, onun uhdesinden çıkmış olur.
(2) : Edayı kasırdır. Bu, vacib olan şeyin aynini meşru vasıflarından bazıları noksan olmak üzere yerine getirmek suretile olan edadır.
Farz bir namazı cemaatsiz kılmak veya tâdili erkânına riayet etmeksizin kılmak gibi.
Gasbedilen bir köleyi bir cinayet işledikten, meselâ: birinin bir malını itlaf ettikten sonra mağsubün minhe iade etmek de bu kabildendir.
«Bu nev'in hükmü de mükellefin vacibi yerine getirmiş olmasıdır. Meselâ: mükellef, bu namaz ile farizei salâtı eda etmiş, borcundan kurtulmuş olur.
Keza: köle de mağsubün minhe verilir de elinde iken ölürse gasıba bir §ey lâzım gelmez. Çünkü bu hâlde vacibin ayni müstehikkine verilmiş olacağı cihetle bu, bir eda olmuş olur. Fakat bu ayn bazı nokşanile verildiği için bu edada bir kusur vardır. Binaenaleyh gasp meselesinde mahsubun minh, istirdat ettiği kölesini yaptığı cinayetten dolayı mec-niyün aleyhe def ederse kıymetini gasıptan alabilir. Çünkü bu takdirde eda vasfı kalmamış olur. Bu cinayet, gasıbın elinde iken vuku bulduğundan mahsubun, mağsubün minhe edası, gayri mümkün bir hâle gelmiş sayılır.
(3) : Kazaya, şebih edadır. Bu da bir bakımdan kaza gibi görülen bir edadır. Meselâ: bir kimse, bir kadım başkasının bir malını mehr
sanki kadına bunun aynini değil, mislini vermiş olur. Binaenaleyh bu cihetle bu eda, kazaya benzer.
«Bu nev'in hükmü, bu eda ile zimmetin vücubdan beri olmasıdır.. Şöyle ki: misâlimizde mehr tesmiye edilen mâli zevç, eda etae zevce bunu kabule mecbur olur. Çünkü bunu vermek bir edadır. Fakat zevç, bu mala bir sebeple mâlik olduktan sonra bunu başkasına da verebilir. Meselâ: bu mal bir köle olsa bunu azad edebilir. Zira sebebi mülkün tebeddülüne binaen bu mal sanki tesmiye edilen şeyin ayni değil de mislidir. Bu hâlde zevç, bunu değil, bunun kıymetini zevceye verir.
(1) :" Misli mâkul ile kazadır. Bu da iki nevidir. Biri kâmil olan bir misli mâkul ile kazadır. Gasbedilen bir miktar buğdayın yerine yine o miktar başka buğday vermek gibi. Çünkü her iki buğday da biribi-rinin kamilen mislidir.
Diğeri, kasır olan bir misli mâkul ile kazadır. Misliyyattan olan bir mağsubün misli çarşı pazarda kalmamış olmakla onun kıymetini vermek gibi.
Bir şeyi misli kâmil ile kaza, tazmin, mümkün oldukça misli kasır ile kaza caiz olmaz. Meğer ki, hak sahibi razı olsun.
Bir farz namazı namaz ile, bir orucu da oruç ile kazada, mâkûl olan misli kâmil ile kazadır. Hukukullahtan olan bir vacibe misli kasır ile kaza carî değildir.
(2) : Gayri mâkul bir misi ile kazadır. Amden öldürülen bir insanın nefsini veya cerh edilen bir uzvunu mal ile tazmin bu kabildendir. Çünkü hefs veya uzuv ile mal arasında aklın anlayabileceği bir misliyyet yoktur. Binaenaleyh bunları mal ile kaza etmek, eda değil, mâkul bir misi ile kaza da değil, belki gayri mâkul bir misi ile kazadır.
Böyle gayri mâkul bir misi ile kaza, kıyas ile sabit olamaz. Belki ya nas ile veya delâleti nas ile sabit olur. Meselâ: hata yolile katilden dolayı diyet nâmile bir mal verilmesi:(1*1*1 Jl <J_i ıt\) nassı kur'-nîsi ile lâzım gelmektedir. Amden vuku bulup da herhangi bir sebeple meselâ: varislerden birinin af file, failinden kısas sakıt olan bir katilden dolayı da bu nassın delâletine binaen diyet lâzımgelir. Zira hata hâlinde diyet lâzımgelince bunun amd hâlinde de lâzımgelnıesi evleviyette kalır.
cihetle kıymet asıldır. Bunu ödemek edaya müşabihtir. Binaenaleyh zevç muhayyerdir. Dilerse cinsi malûm olduğuna nazaran mutavassıt bir cariye verir ve dilerse vasfı meçhul olduğuna nazaran öyle bir cariyenin kıymetini verir. Zevce de hangisi verilse kabule mecbur olur.
MEMURUN BİHİN HÜSN SIFATİLE İTTİSAFI :
243 — : Emredilen şeylerin hüsn ile ittisafı meselesi, esasen ilmi kelâma aittir. Fakat bundan usulü fıkıhta da bahsedilmektedir ve bu hüsn ve kubh meselesi, cebr ve kader meselesile alâkadardır. Biz burada bundan kısaca bahsedeceğiz.
244 — : Esasen hüsn ve kubh = güzellik, çirkinlik dört mânâya gelir. Şöyle ki:
(1) : Hüsn; bir sıfatı kemâl, kubh da bir sıfatı noksan manasınadır. Meselâ: bilgi hasendir. Bilgisizlik de kabihtir.
(2) : Hüsn; garaza uygun olmak, kubh da garaza aykırı olmaktır. Bu mânâca adalet-i hasendir. Zulüm de kabihtir.
(3) : Hüsn; tab'a mülayim olmak, kubh da tab'a münâfi bulunmaktır. Bu bakımdan tatlı bir hasendir. Acı bir şey de kabihtir.
Bu üç mânâca hüsn ve kubh; aklîdir, yâni: bunların güzelliğini, çirkinliğini akıl anlayabilir. Velev ki, şarii mübîn tarafından bu bapta bir emir ve nehiy varid olmamış olsun. Bunda ihtilâf yoktur.
(4) : Hüsn; dünyada medhe, ahirette sevaba vesile olmaktır. Kubh • da bilâkis dünyada zemme, ahirette ikaba sebebiyet vermektir. Bu mânaca ibadetlerden her biri hasendir. Masiyetlerden her biri de kabihtir.
Bu mânâca olan bir hüsnü kubhun aklî mi, yoksa şer'î mi olduğunda ihtilâf vardır. Nitekim aşağıda bildirilecektir.
245 — : Şarii mübîn tarafından emredilen = memurun bih olan her şey hasendir; nehiy edilen = menhiyyün anh olan her şey kabihtir.
Acaba bir memurun bih, haddi zâtında hasen olduğu için mi emredilmiştir?. Yoksa emrolunduğundan dolayı mı hüsnü sıfatını ihraz etmiştir?. Bu hususta başlıca üç mezhep vardır.
(1) : Eşaire mezhebidir. Bunlara göre, hüsn, emrin mucebidir. Yâni: emir, memurun bihin hüsnünü icap eder. Memurun bih, şarii mübîn
Meselâ: Nikâh ile sifah, mütesavi fiillerdir. Şer'i şerif, nikâhın meşruiyetini, şifahin da gayri meşruiyetini emretmiş olmasaydı biz bunların arasında hüsn ve kubh bakımından olan farkı tâyin edemezdik.
Binaenaleyh bir şeyin güzel veya çirkin, yâni: sevabı veya azabı müstelzim olduğuna hükmeden, şer'i şeriftir. Akl ise bu husustaki şa-riin hitabını, hükmünü anlamak için bir âlettir, bir vasıtadır.
Akıl bir şeyin hüsn ve kubhuna hükmedemiyeceği cihetledir ki, fetret zamanında yaşamış olanlar, îmandan zahil bulunmuş olmalarından dolayı muazzep olmayacaklardır. Nitekim: ( V_,_j c^J ^ o*-i- Lf"k>) âyeti kerimesi bunu nâtıktır. Eşairenin bu mezhebine Hanefî âlimlerinden bâzı zatlar da kail olmuşlardır.
(2) : Mutezile mezhebidir. Bunlara göre hüsn, emrin medlulüdür, muktezasıdır. Me'murünbih, haddi zâtında güzel olduğu içindir ki, onunla emrolunmuştur. Bunun bu güzelliğine hükmeden ise akıldır. Bu güzellik şer'i şerifin beyanatı olmasa da akıl ile anlaşılabilir. Şu kadar var ki, şer'i şerif, memurun bihin bazısında akla gizli, kapalı kalan güzelliği açığa vurur, onu keşfeder, beyan buyurur.
Meselâ: Allahü Tealâ'ya iman haddi zatında hasendir. Bunun hüsnünü şer'i şerif beyan etmese de akıl idrâk edebilir. Binaenaleyh fetret çağlarında yaşayanlar da ma'rifetüllâh ile mükellef bulunmuşlardır. Namaz kılmanın, zekât vermenin güzelliği de böyledir. Şarii hâkimin hita-batı bulunmasa bile insan bu gibi güzel amelleri takdir edebilir.
(3) : Cumhuru Hanefiyenin mezhebidir. Bunlara göre de hüsn, emrin medlulüdür, muktezasıdır. Memurun bih, hasen olduğu içindir ki, şarii hâkim tarafından emrolunmuştur. Şarii mübîn, hakîm olduğundan haddi zâtında güzel olmayan bir şey ile emretmez. Şu kadar var ki, bu babda hâkim olan akıl değil, şer'i şeriftir. Çünkü hasen olan bir şeyden dolayı Allahütealâ'nın ukbada mükâfat vereceğine akıl hükm edemez. Allahütealâ üzerine bir şey vacip değildir. Belki bu hususta hâkim olan, şer'işeriftir, Cenabıhakkın güzel ameller mukabilinde kendi fazlile mükâfat vereceğini haber vermiştir. Binaenaleyh şarühakîm, emretmese idi insanlarda ahkâmı şer'iye ile mükellef olmazlardı. Bundan yalmz Haktealâya iman müstesnadır. Fetret devirlerinde yaşayanlar da bu imanın hüsnünü anlayabilecekleri cihetle bununla mükellef bulunurlar. Çünkü akıl, büsbütün muattal değildir.
güzelliği gibi.
Vakıa akıl, şer'işerifin bir kısım hükümlerindeki güzelliği ancak şer'işerifin vürüdünden sonra kavrayabilir. Fakat Allahütealâ'nın varlığını,, birliğini tasdik gibi bir akidenin güzelliğini sari' tarafından işitmeden evvel de anlayabilir. Binaenaleyh ehli fetret de bu akide ile mükellef bulunur. (..,>-k.. L5Uj) âyeti kerimesinde nefyedilen azapdan murad ise ya dünyevî bir azaptır, istisal suretile olan bir cezadır. Veya zamam fetrette namaz, oruç gibi şeyler ile teklif bulunmadığı cihetle bunlardan dolayı azaba istihkak bulunmadığını beyandır.
Emirlerin hüsnü hakkındaki bu ihtilâf, nehiylerin kubhu hakkında da bu veçhile carîdir.
EMREDİLEN ŞEYİN LİAYNİHİ VEYA LİGAYRÎHt HASEN OLMASI :
246 — : Şarii hakim tarafından emrolunan bir şeydeki güzellik, ya liaynihî bir hüsündür veya ligayrihi bir hüsündür. Yâni: memurünbih, ya kendi zâtındaki bir. güzellikten dolayı hasendir, veya başkasında sabit bir güzellikten dolayı hasendir.
Meselâ: biz iman ile memuruz. îmandaki hüsn ise bir hüsni zatîdir. Bu hüsn başkasından alınmış değildir. Binaenaleyh iman, lizatihî hasen olan bir memurun bihtir.
Biz cihad ile de memuruz. Fakat cihad haddi zâtında insanları tâzi-be, beldeleri tahribe sebep olacağı için lizatihî güzel değildir. Belki dini ilâya.islâm yurdunu müdafaaya vesile olduğu için güzeldir. Binaenaleyh cihad, lizatihî değil, ligayrihî hasendir.
247 — : Liaynihî hasen de iki kısımdır. Birisi ligayrihî hasene hiç benzemeyen hasendir ki, buna «hakikaten liaynihî hasen» denir. Allahü-tealâya iman gibi. Diğeri, ligayrihî hasene benzer gibi olan liaynihî hasendir ki, buna da «hükmen liaynihî hasen» denilir. Oruç, zekât, hac gibi ki, bunlar kendilerinde biraz zahmet veya maldan mahrumiyet bulunduğundan ligayrihî hasene benzerlerse de haddi zâtında yüksek biter ibadet oldukları cihetle liaynihî hasendirler.
248 — : Hakikaten lizatihî hasen olan memurun bihler de iki türlüdür. Birisi; hüsni zail, hakkındaki teklif asla sakıt olmayan memurun
:ucucn uır naıue ouıunan rünbihtir. İmanın rüknü zaidi sayılan lisânen ikrar gibi ki, bu ikrah veya âciz hâlinde sakıt olur. Bu ikrarın bulunmamasından dolayı mes'uli-yet teveccüh etmez.
Kezalik: namazda Allahütealâ'ya tazime ve arzi şükrana vesile olduğu için hakikaten lizatihî hasendir. Fakat ikrah veya hayiz ve nifas gibi özürlere mebni hakkındaki teklif sakıt olur.
249 — : Ligayrihî hasen olan memurun bihler de iki türlüdür. Birisi; öyle bir memurun bihtir ki, onu yapmakla ona hüsn veren o gayirde yapılmış olur. Cihad ve cenaze namazı gibi. Bunları ifâ edince bunların mabihilhüsnü olan îlâyi din, hakkı meyyite riayet gayesi de ifâ edilmiş olur.
Diğeri; öyle bir memurun bihtir ki, onu işlemekle o gayr de işlenmiş olmaz. Abdest gibi ve cuma namazına koşmak gibi ki, abdest namazın şartı olduğu için hasendir. Fakat abdest almakla namaz vücude gelmiş olmaz. Cuma namazına koşmak da cuma namazına kavuşmaya vesile olduğu için hasendir. Fakat mücerret bu koşmakla cuma namazına iştirak edilmiş olmaz.
250 — : Alelitlâk liaynihî hasen olan bir memurun bihin hükmü, onun ya eda ile veya vücubünü izale eden bir sevin uruzile sakıt olmasıdır.
Meselâ: Farz bir namaz liaynihî hasendir. Edâ olunmakla'zimmetten sakıt olacağı gibi cinnet veya hayiz ve nifas gibi bir arızadan dolayı da sakıt olur.
Ligayrihî hasen olan memurun bihin hükmü de onun hüsnüne vasıta olan şeyin vücubîle vâcib, sukutile sâkit olmaktır. Meselâ: abdest ligayrihî hasendir. Bunun hüsnüne vasıta olan namazdır. Binaenaleyh namaz vacip olunca abdest de vacip olur. Namaz vacip olmayınca abdest de vacib olmaz.
Kezalik: bazı manialardan dolayı dini ilâhîyi neşre çalışmak vacib olmayınca cihad da vacib olmaz. Müsaleha yapmış bir düşmana karşı cihad edilmemesi gibi.
251 — : Şarii mübîn tarafından vukubulan bir emir, liaynihî mi hasen, yoksa ligayrihî mi hasen olduğuna dair karine bulunmayan bir memurun bihin sukuta ihtimâli olmayan hakikaten liaynihî hasen kısmından olmasını iktizâ eder. Çünkü mutlak, kemâline masruftur.
tutmaz.
Meselâ: Biz ifâsına muktedir-olduğumuz için namaz ile, oruç ile mükellef bulunmaktayız. Muayyen miktar servetimiz olmadığı takdirde zekât ile mükellef olmayız.
253 — : Bir kimsenin yapmasına kadir olmadığı bir şey ile mükellef tutulmasına «teklifi mâla yutak» denir. Bizce böyle bir teklif vâki değildir. Çünkü teklifin şartı, emredilen şeye memurun muktedir olmasıdır.
Vakıa bazı kere insanlara yapamayacakları bir şey ile emrolunur. Meselâ: Kur'anıkerîm'in bir mucizei kelâmiye olduğunu inkâr edenlere: (<£• ^» îjj-ı \y\ ) = haydi bunun bir sûresinin benzerini getiriniz) diye emroîunmuştur. Fakat bu emir, bir emri teklifi değildir, belki muhataplara âcizlerini' bildirmek için yapılmış bir emirdir ki, buna «emri tâcizî» denir.
254 — : «Teklifi mâlâyutak» sayılacak emirler, üç kısma ayrılmıştır:
(1) : Teklifi mâlâyutakın en yüksek mertebesidir. Bu, haddi zâtında mümtenî olan bir şey ile tekliftir ki, ne vâki, ne de caizdir. îki zıddı, iki nakizi cem etmek, bir şeyin mahiyetini değiştirmek gibi.
Meselâ" Bir an, hem gece, hem de güridüz olamaz. Bir kimse bir anda hem diri, hem de ölü olamaz. Dört adedi hem çift, hem de tek ola* maz. Bir şey altın olduğu hâlde mahiyetinden çıkıp bakır olamaz. Bir kimse, meselâ 1360 senesinde İstanbul'da bulunduğu hâlde başka yerlere gidip beş sene, on sene vakit geçirdikten sonra yine 1360 senesinde İstanbul'a dönmüş olamaz. Bütün bunlar, haddi zâtında münıtenidir-ler. Bunlar, kudretin taallûkuna müstait değildirler. Binaenaleyh böyle bir şey ile teklif vâki olamayacağında ittifak vardır.
(2) : Teklifi mâlâyutakın orta mertebesidir. Bu, kudreti ilâhiyeye nazaran mümkün, insanlara göre âdeten mümteni' olan bir şey ile tek liftir.
Göğe çıkmak, bir cisim yaratmak, bir ölüye can vermek gibi ki, bunlar. Allahütealâ'nın kudretine göre. mümkündür. Fakat insanlara gö re —harikulade hâller müstesna olmak üzere— âdeten mümtenî'dir. Bi naenaleyh böyle bir şey ile teklif vâki olabilir mi, olamaz mı diye ihti
Mu'tezilenin bu vücub iddiası doğru değildir. Ehli sünnetten olan Mâtürîdiler, bu nokta itibarile Mu'tezüerden ayrılmış bulunmaktadırlar.
Eş'arîlere göre ise böyle bir teklif vâki değilse de aklen caizdir., Çünkü Haktealâ kulları üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir. Böyle bir emirde bulunması da istibad edilemez. O: (Lâyüs'elü amma yef'al) dir.
(3) : Teklifi Mâlâyukatın aşağı mertebesidir. Şöyle ki: Allahütealâ bir şeyin vukubulacağını veya bulmayacağını ezelî olan ilmi ile bilir. Artık olacağını bildiği şey, herhalde mukadder olan vakti gelince vücu-de gelir, olmayacağım bildiği şey de asla vücude gelemez, aksi takdirde cehil lâzım gelir. Haktealâ ise cehilden münezzehdir. Binaenaleyh Allahütealâ vücude gelmeyeceğini bildiği bir şeyi vücude getirmek için bir kuluna emirde bulunsa bu, böyle bir teklifi mâlâyutak kabilinden olur. Ebu Cehile îman etmesi için emir gibi. Bu nevi teklifi mâlâyutak bilit-tifak vâkidir. Çünkü bu neviden olan bir memurun bihi yerine getirmek haddi zâtında mümkündür. Nitekim misâlimizdeki iman haddi zâtında mümkündür. Biz insanların kudretleri haricinde bir şey değildir. Nitekim milyonlarca insanların imanları buna şahittir. Ebu Cehil ile emsali hakkında imarım m" rrıteni olması ise Allahü Tealâ'nın bilmesinden dolayı değildir. Belki bunların kendi iradelerini, ihtiyarlarını, suiistimal etmelerinden dolayıdır. Bunların ihtiyarlarım suiistimal edeceklerini Allahütealâ bildiği için iman etmeyeceklerini de bilmiştir. Başka bir tâbir ile bunların iman etmemeleri bunların ademi imanını Allahütealâ'nın bildiğinden dolayı değildir, belki bunların ademi imanını Allahütealâ'nın bilmesi, bunların ihtiyarlarım suiistimal edeceklerinden dolayıdır. Çünkü ilim malûma tâbidir; yoksa malûm ilme tâbi değildir.
Meselâ: Bir muvakkit, filân saatte küsûf vukubulacağını bilir. Şüphe yok ki, küsûfun vukuu muvakkitin bu bilmesinden nâşi değildir, belki muvakkitin bu bilmesi, küsûfun vukubulacağından nâşidir.
Artık böyle bir teklif, haddi zâtında muhal ile teklif demek değildir. Binaenaleyh böyle bir teklif hem caiz, hem de vâkidir. Bunda da ittifak vardır.
— «• UM 4J.WUVU»1UU^ GUftt VC
seıameu manasmca bir kudretin bulunmasına mütevakkıftır. Bu kuvvet bulunmadıkça emir ve teklif caiz olmaz. Aksi takdirde teklifi mâlâyutak lâzım gelir.
Memurda bulunması icap eden bu kudret, «kudreti mümekkine» ve «kudreti müyessire» nâmile iki kısmıdır.
256 — : Kudreti mümekkine; emredilen şeyi yapmaya temkin ve iktidara sebep olacak derecede bulunan kudrettir. Bu kudret, her vacibin şartıdır. Kendisinde böyle bir kudret bulunmayan kimse, ne namaz gibi vacibatı bedeniye ile, ne de zekât gibi vâcibatı maliye ile mükellef olmaz. Çünkü şart bulunmadıkça meşrut da bulunmaz.
257 — : Kudreti müyessire; emredilen şeyi suhuletle yapabilmek için temkin ve iktidara sebebiyet veren yüksek derecedeki kuvvettir. Bu da vâcibatı maliyenin şartıdır. Bu kuvvet bulunmayınca malî vâcibat zimmete teallûk etmez. Zekâtın ve öşrün vücubü = yâni farziyeti gibi.
258 — : Kudreti mümekkine ile vacib olan bir şey, bu kudretin zevalinden sonra da zimmette kalır, sakıt olmaz. Meselâ: namaz, kudreti mümekkine ile vacib olur, bilâhare mükelleften namazı kılâbilmeye mahsus olan bu kudret zail oisa bundan evvelki kazaya kalmış namazlar, yine uhdesinde bir borç olarak kalmış olur.
Fariaai hac ile sadakai fıtır da böyledir. Çünkü kudreti mümekkine, bir şartı mahzdır, bunun muahharan zevalinden dolayı bununla evvelce zimmete terettüp etmiş olan bir vecibe sakıt olmaz. Nitekim nikâh için şahitlerin vücudu bir şartı mahzdır, nikâhtan sonra şahitler vefat etseler de nikâh bozulmuş olmaz.
259 — : Kudreti müyessire ile vacib olan bir şey, bu kudretin zevali hâlinde zimmetten sakıt olur. Bu vacibin devamı için bu kudretin devamı şarttır. Çünkü şarii mübîn, bâzı vaciblerin ifasını böyle kolaylık verecek bir kudretin vücudüne bağlamıştır. Bu kolaylık bulunmayınca bu vücub da bulunmaz. Bu da şarii hakimin mükellefler hakkında bir eseri rahmeti demektir.
Meselâ nisaba, yâni: haceti asliyesinden başka en az iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altına veya bunların muadili ticaret malına mâlik olan bir müslüman hakkında zekât farz olur. Bu zekât, müddeti içinde daha verilmeden nisab telef veya zayi olsa bu zekât vecibesi zimmetten sakıt olur. öşür de böyledir.
ku du, Dir taKsırdır. Taksir ise teysire sebep olamaz.
260 — : Selâmeti alât ve esbab mânâsınca. olan kudret, emredilen şeyin vücubü edasımn şartıdır, yoksa nefsi vücubün veya nefsi edanın şartı değildir. Şöyle ki: biz, bir şey ile -memur olunca üç nevi vücub karşısında kalmış oluruz, birincisi: «nefsi vücub» dür. Bu zarurîdir, bizim ihtiyarımıza, ittilâımıza muhta'ç değildir.. Biz uykuda olsak da bu vücub tahakkuk eder. Namaz vaktinin dühulile farziyeti salâtın tahakkuku gibi.
İkincisi: «Vücubü eda»dır. Bu hususta bizim ihtiyarımız vardır. Uyanık bir kimse hakkında namazın son vaktinde tahakkuk eden farziyeti edası gibi.
Üçüncüsü: «Nefsi eda» dır ki, bu da emredilen şeyi bilfiil yapmaktan ibarettir.
Meselâ: bir kimse bir ay sonra vermek üzere bugünden itibaren bir şahsa bir mal bedelinden yüz kuruş borcu bulunsa zimmetine bu borç, şimdiden terettüp etmiş olacağı için nefsi vücub bulunmuş olur. Fakat vücubü eda bulunmuş olmaz. Çünkü müddeti bitmedikçe bunu vermeğe mecbur değildir. îşte kudret, bu edanın şartıdır. Maamafih o kimse, daha müddet bitmeden bu borcunu verebilir. Bunu verince nefsi eda vücu-de gelmiş, kendisi de borçtan, kurtulmuş olur.
Kezalik: zad ve rahileye mâlik olan bir müslüman hakkında hac hususunda nefsi vücub bulunur. Muayyen günleri içinde vücubü edada tahakkuk eder, haccı ifâ edince de nefsi eda vücude gelmiş, bu fariza da yerine getirilmiş olur.
Bir fakir müslüman, zad ve rahileye mâlik olmadan hac etse yine nefsi eda vücude gelir, bununla bu farize ifâ edilmiş olur, artık o müslüman bilâhare zad ve rahileye mâlik olsa da uhdesine tekrar bu farizanın edası terşttüp etmez. Çünkü nefsi eda için kudret şart olmadığından bu nefsi eda, zad ve rahileye tevakkuf etmeksizin şer'an muteber olmuş olur.
261 — : Medarı teklif olan kudretten murad, evvelce de işaret edildiği üzere esbab ve alâtın selâmeti mânâsınca bir kudrettir. Bu kudret
ıvıuseıa.. dizi, uır meseıeyı yazman, ıçıiı csuau ve aıaiii uuuı&u, nıiı-
miz, şuurumuz, kuvvetimiz yerinde, kitabete Vâkıf, kaleme ve hokkaya mâlik bulunuyoruz. Kâğıdı elimize alıp meseleyi yazmak için meydanda bir mania yok. İşte bu hâl, esbab ve alâtm selâmeti mânâsına bir kudrettir. Bu bir şeyde bilfiil müessir değildir. Çünkü fiilden mukaddemdir. Belki bu kudret, meseleyi yazmamız hakkında vukubulacak bir emrin şartıdır. Kalemi elimize alıp o meseleyi yazdığımız ande de bizde fiile mükarin bir kudret bulunmuş olur. Bu kudret ile o fili meydana getirmiş bulunuyoruz. Bu kudret, ancak fîle mukarin olarak belirdiği için evvelce mevcut değildir. Binaenaleyh bizim meseleyi yazmakla memur olmamız için şart olan kudret, bu değildir. Çünkü bu olsa emir ve teklif zamanında mevcut bulunmadığı için.bu emir ve teklif bir teklifi mâ-lâyutak kabilinden olmuş olur. Belki istitaat denilen bu kudret; illet mânâsını hâiz bir kudrettir, fîle mukarrindir. Fîlde müessirdir. Araz kabilinden olduğu cihetle kendi kendine kaim değil, belki fîl ile kaimdir. Bir mükellef, bu istitaat sebebile «kâsib» vasfım alır.
NEHİYLEKİN MAHİYETİ VE MUKTEZASI:
262 — : Nehiy; lügatte men etmek, yasak etmek demektir. Usuliy-yûna göre: bir lâfızdır ki, onunla bir şahsın bir işten çekilmesi cezmen isti'lâ tarikile istenilir, o şey de «menhiyyün anh» nâmını ahr. «Yalan söyleme, haram yeme, gıybet etme» sözlerindeki söyleme,' yeme, etme lâfızları gibi.
Nâhî, yâni nehy eden, menhîye, yâni nehy edilen şahsa" mavkian müsavi olursa nehy sigası, iltimasa hami olunur, onun dûnunda bulunursa nehy sığası niyaz ve istirhama mahmul olur. Bir kulun: «Yarab-bü. beni muazzep etme» diye dua etmesi gibi. «Şöyle yapılmamasını isterim» gibi tâbirler de nehy sayılmaz.
263 — : Nehyin muktezası, nehyedilen fili terkte devam etmektir ve o filin kabih = çirkin olmasıdır. Yâni: dünyada zemme, ahrete de ikaba sebep bulunmasıdır.
Meselâ: «Haram yeme, yalan söyleme» denilse bununla haramdan, yalan söylemekten aleddevam menedilmiş olur ve bununla, haramın, yalan söylemenin kabih olduğu anlaşılır. Şu kadar var ki, muvakkat oldu-
mütekaddim lâzımîdir, yoksa mucebi değiidir. Demek ki, menhiyyün anh, haddi zâtında kabih olduğu içindir ki, şer'işerif onu nehy etmigtir. Yoksa, şer'işerif, nehy ettiği için kabib olmuş değildir.
Meselâ: yalan söylemek, zulm etmek, haksız yere adam öldürmek fiilleri aklen kabihtirler. Bunun içindir ki, bunlar bütün milletlerce memnu, makduh bulunmuştur. îşte şarii mübîn, hakim olduğu için bu çirkin şeyleri nehy ve men etmiş, bu husustaki memnuiyeti akliyeyi te'-yit buyurmuştur.
Bâzı şeyler de vardır ki, onların zatlarındaki kubh, gizlidir, herkes onların kubhına infazı nazar edemçz. Şarii hâkim, onları nehy etmekle kıbhlarını izhar buyurmuştur.
265 — : Eşaireye göre kubh, nehyin mucebidir. menhiyyün anh şer'işerif tarafından nehy edildiği için kabih olmuştur. Yoksa kabih olduğu için nehy edilmiş değildir.
Bu babdaki ihtilâf, —emir bahsinde de beyan olunduğu üzere— hüsn ve kubhün aklî olup olmaması meselesinden ileri gelmiştir.
266 — : Nehyedilen şeyler, kubh itibarile «liaynihî kabih», «ligay-rihî kabih» nevilerine ayrılır. Liaynihî kabih de «liaynihî vasfen kabih» ve «liaynihî va'zan kabih» kısımlarına ayrılmıştır. Ligayrihî kabih de «ligayrihî vasfen kabih», «ligayrihî mücaviren kabih» kısımlarına mün-kasimdir,
267 — : Kabih liaynihî; aynî, yâni: kendi zati kabih olup kubhu başkasından münbais bulunmayan menhiyün anhtir ki, iki kısma ay-nlır.
Birisi: liaynihî vasfen kabihtir ki, kubhu akl ile malûm olup va-zu lûgât tarafından kubhuna delâlet eden bir tâbir ile ifade edilmiş bulunan menhiyün anhtir. Yalan, zulüm mefhumları gibi ki van, aklen kubhu malûm olan hakikate muhalif söz için «kizb = yalan» tâbirini ve başkasının hakkına tecâvüz etmekten ibaret olan çirkin bir fiile de «zulüm» tâbirini vaz etmiştir. Sonra şarii mübîn de bunların çirkinliğini bunları nehy etmek suretile beyan buyurmuştur. Dinsizlik, Gufranı nîmet de böyledir.
euıuiıeiiugur, ounun naKKinaaKi Dır satış muamelesi şer'an çirkindir. Binaenaleyh bu, bey'a mahal olamaz.
Bu iki kısmın hükmü, hem aslen, hem de vasfen meşru olmamaktır, yâni: butlandır. Meselâ: zulüm, daima bâtıldır, daima gayri meşrudur.
Hür insanı satmak da her zaman bâtıldır, hiç bir vakit caiz görülemez.
268 — : Kabih ligayrihî; kendi zâtııia nazaran kabih olmayıp başka bir şey ile alâkasından dolayı kabih olan menhiyün anhtir ki, bu da iki kısımdır.
Bir kısmı, ligayrihî vasfen kabihtir ki, bu kubhun menşei olan o gayr, o başka şey, menhiyün anhin vasfı olup ondan ayrılması kabil bulunmaz. Şer'an memnu olan günlerde oruç tutmak ve gayri meşru mu-karenette bulunmak gibi. Şöyle ki: oruç; haddi zâtında hasen iken mücerret memnu günlere müsadif olduğu takdirde kabih olmuş olur. Çünkü «eyyamı menhiyye» denilen ramazan bayramının ilk gününde ve kur ban bayramının dört gününde ehli îman için bir ziyafetullah vardır, müminlerin bu ziyafete icabetleri lâzımdır. Bugünlerde oruç tutan bir mümin ise bu ziyafetten kaçınmış olur. İşte bu kaçınma, o günlerde tutulacak oruçların infikâkı kabil olmayan bir vasfıdır. îşte bu irâz vasfından dolayı o oruçlar, kabihtir.
Mukareniet fiili de haddi zâtında kabih değildir. Menkûhada olduğu gibi. Fakat zina suretile plan gayri meşru mukarenet, nesebin ziyama, âlemin intizamını bozmaya, başkalarının hukukunu ihlâle sebeptir. Bunlar ise zinanın birer sabit vasfı bulunmaktadır. Binaenaleyh zina vasfen kabih bulunmuştur.
Bu kısmın hükmü- de liaynihî kabih gibi butlandan ibarettir.
Diğer kısmı, ligayrihı mücaviren kabihtir ki, bunda menşei kubh olan o gayr, mehhiyyün anhin muttasil vasfı olmayıp yalnız mücaviri, mukarini bulunmuş olur. Cuma namazı için ezan okunurken yapılan alış veriş gibi. Bu vakitte satış muamelesi nehy edilmiştir. Satış ise haddi zâtında kabih değildir. Belki o vakte mukarin olan bir satış ımıntuelcsi kabihtir. Çünkü o vakitteki bir bey'e ve şir'a muamelesi, runıa namazı
luuv-avi"
ren menhiyün anh bulunmuş olur.
Zevceye âdeti esnasında takarrüpfe de bu kabildendir. O esnadaki ezadan, tab'm nefretine sebep olacak bir hâlden dolayıdır ki, o takar-rüp menhiyyün anh bulunmuştur. O eza ise bu menhiyyün anhin bir vasfı değil, bir mücaviridir.
Bu ikinci kısım, liaynihî kabih hükmünde değildir."Bu kısımda ba-zan fesat bulunsa da butlan mevzuubahs olamaz. Bunda kerahat ve manevî mesuliyet bulunursa da yapılan bu muamele üzerine yine bir hu küm terettüp eder. Meselâ: cuma ezam okunurken yapılan bir beyi muamelesi yine sahih olur. Ve kendisine âdeti hâlinde tekarrüp edilen bir zevceden doğaoak çocuğun nesebi yine sabit olur ve bu tekarrüp ile kadının mehri teekküt edip tamamı lâzım gelir. Böyle bir tekarrüple zevci evvel için tahlîli şer'îde husule gelmiş bulunur.
269 — : Nehiyler, ya ef'ali hissiye veya ef'ali şer'iye hakkında vu-kubulur. Ef'ali hissiye; vücudu mahsus olan ve şer'işerifte hakikaten matlûp bir hükme mevzu teşkil etmeyen fiillerdir. Katil, zina fiilleri gibi.
Ef'ali şer'iye; şer'an tahakkuku bir takım şartlara bağlı olan vo matlûp bir hükme mevzu teşkil eden fiillerdir. Nikâh, beyi, icare gibi.
Gerek ef'ali hissiye ve gerek ef'ali şer'iye hakkındaki nehiyler, menhiyyün anhin ya liaynihî veya ligayrihî kabih olduğuna delâlet eden bir karineye mukarin olur veyahut mukarin olmaz. Mukarin olmayanlara «nehyi mutlak», mukarin olanlara da «nehyi mukarin» denilir.
270 — : Ef'ali hissiye hakkındaki nehyi mutlak, menhiyyün anhin liaynihî kubhını iktiza eder, nehyi mukarin de menhiyyün anhin ligayrihî kubhını iktiza eder.
Meselâ: «Kimseyi haksız yere öldürmeyiniz» tarzındaki bir nehiy, ef'ali hissiyedeh olan katil fiilinden men'i muktezîdir. Bu nehiy, bir karineye mukarin değildir. Binaenaleyh bu katil liaynihî kabihtir. Çünka nehy mutlak, kubhın kemâlini muktezîdir.
F : 5 '
nın oıup vasren rasit DUiunur.
Meselâ: Mütekavvim bir mak mütekavvim olmayan bir mal mukabilinde satmak şer'an. memnudur. Bu husustaki nehy, ef'ali şer'iye-den olar beyi muamelesi hakkındadır ve mutlaktır. Binaenaleyh böyle bir bey, vasfen fasittir, hakkında beyi fasit hükmü cereyan eder.
Ef'ali şer'iyye hakkındaki nehyi mukârin ise karinenin ifade ettiği şeyi iktiza eder, karineye tâbi olur. Şöyle ki: karine menhiyyün an-hin liaynihî kubhını iktiza ederse menhiyyün anh, liaynihî kabih hükmünde olup bâtıl bulunur. Henüz anasının karnında bulunan yavruyu satmak gibi. Çünkü bu cenin, henüz bir mütekavvim mal değildir, şer'i şerif ise mütekavvim mal olmayan şeyin bey'ini bâtıl kılmıştır. O hâlde böyle bir yavrunun satılmaması hakkındaki nehiy de butlanı iktiza eder.
Bilâkis karine, menhiyyün anhin ligayrihî kubhına delâlet ederse bakılır: Eğer bu kubhâ menşe' olan başka şey, menhiyyün anhe muttasıl bir vasıf ise menhiyyün anhin fesadını iktiza eder. Şartı fasit ile yapılan beyi gibi ki, bu şart bey'in bir vasfı lâzımı olduğundan buna mukarin olan bir satış hakkındaki nehiy, o satışın şer'an fasit olmasını muktezi olur. Fakat o başka şey, menhiyyün anhe yalnız mücavir ise menhiyyün anhin kerahatini iktiza eder. Mağsup yerde kılınan namaz gibi ki, o yer bu namazın bir vasfı değildir, belki buna mücavir bulunmuştur.
272 — : îmamı Şâfiîye göre ef'ali şer'iyye hakkındaki mutlak ne-hiylerde ef'ali hissiyedeki mutlak nehiyler gibi menhiyyün anhin liaynihî kubhunu iktiza eder. O hâlde menhiyyün anh, fasit değil, bâtıl olmuş olur. Çünkü nehyi mutlak, kemâle masruftur. Binaenaleyh kubhun kemâlini muktezi olur. Ve kabih olan bir şey bir masiyettir, artık onda sıhhat ve meşruiyet bulunamaz.
Buna cevaben deniliyor ki: şer'î fiiller hakkındaki mutlak nehiy, butlanı iktiza etseydi menhiyyün anhin mensuh, gayri kabili icra bulunmuş olması lâzım gelirdi. Eğer nehiy edilen şeyin yapılması ve üzerine bir hüküm terettüp etmesi kabil olmasaydı nehye lüzum kalmazdı. Âmâyı görmekten men etmek gibi olurdu. Bir şey, mütesavverülvücut olmalıdır ki, ondan nehiy, abes olmasın ve bu nehye imtisal edip etmeyenin itaat ve isyanı tahakkuk edebilsin.
Velhâsıl: Şâfiîler, ibadetlerde olduğu gibi muamelâtta da kubhun derecatını nazara almıyorlar. Onlara göre ibadetlerde olduğu gibi muamelâtta da bâtıl ile fasit birdir. Hanefîlere göre ise yalnız ibadetlerde bâtıl ile fasit bir hükümdedir. Muamelâtta ise bunlar ayrı ayrı şeylerdir. Bâtıl, aslen ve vasfen meşru olmayan şeydir. Fasit ise aslen meşru olup yalnız haricî vasıfları itibarile meşru bulunmayan şeydir. Bu cihetle hükümleri de başka başkadır.
273 — : Bir şey ile emir, o şeyin zıddımn hürmetini müstelzim olur. Eğer o zıddın vücudu, emir ile maksut olanı fevt ederse.
Meselâ: iman ile emir, küfrün hürmetini müstelzimdir. Çünkü küfür, imanı müfevvittir. Böyle tefvit bulunmazsa memurun bihin zıddı, mekruh olmuş olur.
Bilâkis bir şeyden nehiy, o şeyin zıddımn vücubünü müstelzim olur. Eğer o zıddın ademi, nehiy ile maksut olam tefvit eder ise.
Meselâ: küfürden nehiy, imamn vücubünü müstelzimdir. Zira iman bulunmazsa maksudun binnehy olan terki küfür bulunmamış olur. Böyle müfevvit olmazsa menhiyün anhin zıddı', bazan bir sünneti müekkede mahiyetinde bulunur.
îmam Şafiîye ve tmam Gazalîye göre muayyen bir şey ile emir, zıd-dından nehiy değildir. Ve onu aklen iktiza etmez.
MUTLAK İLE MUKAYYEDÎN MAHİYETLERİ VE HÜKÜMLERİ :
274 — : Mutlak; bir has lâfızdır ki, delâlet ettiği efrattan lâalet-tâyin birini ifade eder, bu efradın hepsine şayi olursa da ihata veçhile şâmil olmaz.
Meselâ: insan lâfzı mutlaktır, bir çok ırklara, memleketlere mensup fertlere delâleti vardır. Fakat bir kimse; «Ben bugün bir insan ile görüştüm» dese lâalettâyin bir insan ile görüşmüş olduğunu söylemiş olur. Yoksa muayyen bir ırka veya memlekete mensup bir insan ile görüşmüş olduğunu söylemiş olmaz.
275 — : Mukayyet; bir has lâfızdır ki, delâlet ettiği efrattan herhangi birine şayi olmayıp bunlardan muayyen birini veya bir nevini ifade eder.
Meselâ: beyaz insan, siyah at, mümin köle tâbirleri birer mukayyet lâfızdır.
mutiaK lie muKayyeaın iıuKuimen bir at al» diye bir şahsa vekâlet verse o şahıs, bu vekâlete mebni herhangi bir atı alabilir. O kimse, «Benim maksudum Arap atı idi veya Acem atı idi» diye bunu kabulden kaçınamaz. Çünkü at lâfzı, mutlaktır, bu ıtlakı üzere carîdir. Fakat «Bana bir Arap atı al» demiş olsa o şahıs bir Acem atı alamaz. Zira Arap atı sözü, mukayyettir, bu kay-de riayet lâzımdır.
İşte kitap ve sünnetteki mutlak ve mukayyet lâfızlar hakkında da, bu esas, carîdir.
Meselâ: Keffareti yeminden dolayı «Rakabe» azad edilmesi emro-lunmuştur. Rakabe ise mutlaktır. Mümin olan memlûke de, gayri mümin olan memlûke de delâleti vardır. Binaenaleyh yemininde hanis olan bir müslüman, herhangi bir Rakabeyi azad etse keffaretini yerine getirmiş olur. Amma hataen katilden dolayı «Rakabei mümine»yi azad etmek ile emir olunmuştur. Rakabei mümine ise mukayyettir, rakabei gayri mümineye şâmil değildir. Binaenaleyh hataen katilden dolayı mümin olmayan rakabeyi azad etmek kifayet etmez.
277 — : Bir mesele hakkında biri mutlak, diğeri mukayyet olmak üzere iki delîl bulunsa bunlardan hangisile amel edilir?. Mutlak mukay-yede hamledilirse itlakın hükmü iptal edilmiş olur, hamledilmezse iki xielîl arasında bir münafat vücude gelmiş bulunur.
O hâlde bakılır: eğer mutlak ile mukayyetten biri diğerine hami için bir ıztırar ve mecburiyet görülmezse, yâni: her birinden anlaşılan mânâ, maksat, başka bulunursa mutlak itlakı üzere, mukayyet de takyidi üzere carî olur. Fakat bir ıztırar, bir mecburiyet görülürse, yâni: mutlaktan anlaşılan mânâ ile mukayyetten anlaşılan mânâ müttehit bulunursa o zaman mutlak, mukayyede hamlolunur.
Meselâ: Kefareti yeminden dolayı rakabet azat etmekle memuruz. Keffareti katilden dolayı da bir mümin rakabe azat etmekle mükellefiz: Burada hâdiseler başka başkadır. Binaenaleyh mutlakı mukayyede hami lâzım gelmez, yâni: kefareti yeminden dolayı da azad etmekle memur olduğumuz rakabenin mümin olması icap etmez. Bu, Hanefî'ye göredir.
«Şafiîlere gelince : onlara göre burada mutlak, mukayyede hami olunur. Çünkü buradaki iki hüküm, kefaret olmakta müttehittir. Mü-
üuna cevaoen aenmyor ki: mücerret kciuı-cl ıwuu»ro aunaı, Uu sefaretlerin mahiyetlerinde ittihadı müstelzim olmadığından hükümlerinde de ittihadı müstelzim olmaz.
Fakat keffareti yeminde rakabe azat etmeğe kadir olmayanlar için: (JA Uu* »La» ) âyeti kerimesile mutlak üç gün oruç tutması emrolun-muştur. îbni Mes'ud Hazretlerinin meşhur olan kıraetinde isecir fLa») (cLhu gidiye bu üç gün muttasıl olmakla mukayyet bulunmuştur. Hâdise ise müttehittir. Bir orucun müteferrik üç günde tutulması hakkındaki bir emir ise muttasıl üç günde tutulması hakkındaki emre müna-fidir, münakızdır. Binaenaleyh burada bu münafattan ihtiraz için mutlakı mukayyede hami için bir zaruret vardır.
278 — : Itlak ile takyit, bir hükmün nefsinde değil, sebebinde veya illetinde veya şartında bulunsa biri diğerine hamledilmez, her birile ayrıca amel olunur.
Meselâ: sadaki fıtırın vücubü hakkında iki hadisi şerif vardır. Biri^jue js-tfjtijd )emridir ki, mutlaktır. Diğeri: (oU-H^jl^^J^ijii) emridir ki, müslim olmakla mukayyettir. Binaenaleyh burada mutlak, mukayyide hamlolunmaz. Hem müslim olan köle için, hem de gayri müslim olan köle için efendisinin sadakai fıtri vermesi lâzımdır. Çünkü sadakai fıtrin sebebi vücubü, rakabei nüfustur. Bu rakabe, müslim olup olmamakla mukayyet değildir. İkinci hadisdeki «minelmüslimîn» kaydi ise bu sebebe ait bulunmuştur. Bu ise mutlakın mukayyede hamlini istilzam etmez. Her iki köle için de sadakai fıtır vermekte bir münafat yoktur.
Şafiîler ise bu hususta da «natık, sakitten evlâdır.-> diye mutlakı mukayyede hamletmektedirler. Itlak ile takyidin hükümde olnıasile sebepte veya şartta olması arasında fark görmüyorlar.
Buna karşı deniliyor ki: nâtık ile sakit arasında tearuz bulunmalıdır ki, natıkiyet ciheti tercih edilsin. Burada ise böyle bir tearuz yoktur.
AM LAFIZLARIN MAHİYETİ, NEVİLERİ VE HÜKÜMLERİ :
279 __ ; Âm, bir lâfızdır ki, gayrı mahsur müsemmeyatın hepsine
(öj/V hadisi şerifindeki «elenbiya» lâfızları birer lâfzı âmdır.
Böyle errical, elenbiya, essemavât gibi muarref cemiler, birer lâfzı âmdır. Çünkü bunların ne kadar recül, nebî, sema olduğu bu sığalara nazaran mahdut, mahsur değildir. Velevki bunların mahdut oldukları haricî bir delîl ile sabit bulunsun.
İkinci nev'i, yalnız mânâları âm olan lâfızlardır. Bu nev'e «müfredül-âfz, müstağrakülmanâ» denilir. Kavm, reht. Men, mâ, mehma, keyf, ey-yühüm gibi tâbirler bu cümledendir. (Hurufu nıaanî bahsine müracaat!)
«Elbeyi», «elmal» gibi lâm ile muarref plan kelimeler de elfazı umumdandır.
I
Muzaf olan ismi cinsler de âmdir. ( aı/^\ ^ jyllii jill yu» ) ayeti kerimesindeki «emr» lâfzı gibi ki «külli emrini» demektir.
Nefi ve nehiy siyakında bulunan nekireler de âmdır. VI *j. y> jlj ) (K.\y. L'-cc âyeti celîlesindeki «şey» gibi.
281 — : Âmmın hükmü, efradı hakkında kat'iyyüssübut olmasıdır. Yâni: âm bir lâfzın hükmü, delâlet ettiği fertlerin hepsi hakkında birden sabit olur. Diğer bir tâbir ile âm, bunların hepsine birden şâmil bulunur.
Meselâ: bir kimse, kölesine «her ne zaman filân işi yapar isen azad ol» dese köle o işi herhangi bir zaman yapsa azad olur. Çünkü «her ne zaman» tâbiri âmdır.
Kezalik: ( Lait^-ilöjj^Jlj Jlll ) nazmı şerifindeki «elmal», «elbenun» tâbirleri birer lâfzı âmdır. Bununla her malın ve her ibnin dünya hayatının ziyneti olduğu beyan buyurulmuştur.
282 — : Elfazı âmme bazan tahsis olunur. Şöyle ki: kitab kitab ile, sünnet sünnet ile tahsis olunduğu gibi kitab ile sünnet, sünnet ile de kitabı tahsis olunabilir. (*'j, js3 b U" <iUc Wy} ) âyeti celîlesi kitab ile sünnetin tahsis olunacağına bir delildir. Çünkü sünnet de şeyler cümlesinden olduğu cihetle kitab onu da mübeyyin bulunur. Sünnet ile kitabın tahsis edilebileceğine delil de; Resulü Ekrem'in bütün dinî beyanatının vahy ve ilhama müstenit bulunmuş olmasıdır. Elverir ki, o sünnet, te-
delili zannî ile tahsis edilemez. Yâni: bir âmmın hükmünden tenavül ettiği fertlerden bazıları bir delili kat'î ile ihraç edilebilirse de haberi vâ-hid gibi, kıyas gibi bir delili zannî ile bidayeten ihraÇ edilemez. Çünkü âm kuvvetlidir, kat'iyüssübuttur, zaif olan bir delil ile takyidi muvafık değildir. Meselâ: muharip olan müşriklerin kâffesini öldürmek hakkında bir emri ilâhî vardır. Bu emir umumîdir. Fakat bu umumiyet, müste'minle-rin öldürülmemesi hakkındaki diğer bir emri kat'î ile tahsis edilmiştir.
Artık böyle muhasses bir âm, bilâhare bir delili zannî ile de tahsis edilebilir. Nitekim muharib olan müşrikleri öldürmek emri, müste'min-ler hakkındaki bir emri kat'î ile tahsis edildiğinden bu katil emri, bunların ihtiyarlarını, koca kadınlarını, çocuklarını öldürmemek hakkındaki haberi ahad kabilinden olan bir hadisi şerif ile de tahsis edilmiştir. Çünkü âm, bidayeten bir kat'î delîl ile tahsis edilmiş olunca şümul kuvvetim kaybetmiş olacağından bilâhare zannî bir delîl ile de tahsise mahal bulunmuş olur.
283 — : Şafiîyeye göre âm, istiğrak ve şümul ifade ederse de bu ifadesi, kat'î olmayıp zannîdir. Binaenaleyh âmmın hükmünü bir zannî delîl ile bidayeten tahsis de caizdir.
Hanefiyeye göre tahsis, bir tağyirdir, kavi olan âmmın hükmünü zaif olan bir delîl tağyir edemez. Şafiîlere göre ise, tahsis, tağyir değil, bir tefsirdir.
Şunu da ilâve edelim ki, âm olan lâfızlar, yalnız üçe kadar tahsis edilebilir, ondan fazla edilemez. Çünkü cem'in akalli üçtür. Ancak müf-reti marife mesabesinde olan «ennisa» gibi menfî ma'rifelerin münteha-yi tahsisi birdir. Binaenaleyh: (»UJIrj>"lV )— ben kadınlarla evlenmeyeceğim» cümlesinde böyle bir tahsis carî olabilir.
284 — : Âm kat'iyyet ifade ettiği gibi has da kat'iyyet ifade eder. Bir hâdise hakkında biri âm, diğeri hâs olmak üzere zahiren birbirine muarız görülen iki delili kat'î bulunursa bakılır: Eğer bu iki delilin, aralarını tevcih kabil olsa tevcih edilir, her birile âmel edilmiş olur. Tevcih mümkün değilse bir mahlas aranır. Şöyle ki:
hâlde beyan buyurulmuş iken riba suretile olan bey'in hürmeti de beyan buyurulmuş, bu veçhile bey'in hillindeki umumiyet, bir lâfzı hâs olan riba ile tahsis edilmiştir.
(2) : Hâs olan delîl, âm olan delilden muahhar olursa hâs, şâmil olduğu miktar nisbetinde âmmuvhükmünü nesheder. Meselâ: âm olan bir âyeti kerimeye nazaran kocası vefat eden bir kadının —gebe olsun olmasın— dört ay on gün iddet beklemesi lâzımdır. Bundan evvel başka bir kocaya varamaz. Bu âyeti celüeden sonra nazil olan diğer bir âyeti kerimeye nazaran da gebe olan bir kadının iddeti hamlini vaz etmekle nihayet bulur, velev ki kocasının vefatından itibaren bir kaç ay geçmiş olmasın.
İşte hâs olan ve tarihi nüzulü muahhar bulunan bu ikinci âyet, min vechin âm olan evvelki âyetin hükmünü gebe olan kadınlar hakkında nesh etmiştir.
(imamı Şafiîye göre âm, zannî olduğundan kat'î olan hâs ile her hâlde tahsis olunur. Gerek tarihleri malûm olsun ve gerek olmasın.)
(3): Âm olan delîl, hâs olan delilden muahhar olursa hassın hükmünü nesh etmiş, ortadan kaldırmış olur. Meselâ: bir aralık Medinei Münevvere'ye gelip hasta bulunan bir kabile efradı hakkında tedavi için Medinei Tahire haricinde bulunan sadaka develerinin sütlerinden ve sidiklerinden istifade etmeleri emrolunmuştu. Bilâhare; ( j'^JI/^ Ija£-.I ) hadisi şerifile sidiğinden kaçınılması emrolundu. İşte bu ikinci emir, âm ve muahhar olduğundan hâs ve mukaddem bulunan birinci emri nesh etmiştir. Binaenaleyh tedavi için de olsa bevlin içilmesi mubah olamaz.
(4): Âm ile hâssın nüzul veya vürud tarihleri meçhul bulunursa mukarenete hamlolunur. Bu hâlde her ikisile de amel kabil ise amel olunur. Kabil değilse tercih bilâ müreccih lâzım gelmemek için esbabı tercih aranır. Hangisi müreccah görülürse onunla amel olunur. Meselâ: bunlardan biri bir şeyin hilline, diğeri de hürmetine d.elâlet etse hürmete delâlet eden tercih olunur. Şarii hâkimin muharremate olan itinası mübahata olan itinasından ziyadedir. İhtiyatta bunu muktezîdir.
(5): Âm olan bir deül; kitab ile, sünnet ile tahsis edileceği gibi ba-zan akl ile, veya örf ve âdet ile de tahsis edilir. Meselâ:( *ji JS', jJL *»l ) nazmı celüindeki umumdan zatullah aklen kat'î surette müstesnadır.
Keza: bir kimse, «ben baş yemem» diye yemin etse serçe gibi bir kuşun başını yemekle hanis olmaz. Çünkü böyle âm olarak söylenilen bir baştan örf ve âdete göre yiyilnıesi mutad olan koyun, başı gibi başlar kasdedilir. Bunun kuş başına şümulü yoktur.
Âm, bazan da efradının bir vasıf itibarile noksan veya ziyade olması sebebile tahsis olunur. Meselâ: bir kimse, «benim her memlûküm azad olsun» dese bu sözü mükâtebine şâmil olmaz. Çünkü rnükâtebde memlûkiyet vasfı noksandır, o r-akabeten memlûk ise de yeden memlûk değildir, kazancı kendisine aittir.
Kezalik: bir kimse, fâkihe = meyva yememeğe yemin etse üzüm yemekle hânis olmaz. Zira üzümde fâkihe olmak vasfından başka gıda olmak vasfı da vardır.
285 — : Âmiar, bir bakımdan da üç kısma ayrılır: Birincisi: umumî üzere kalıp kendisinde tahsis carî olmayan anılardır. ( ^c. ,.: gj «ij ) ((Xri^l JClk c-«j» ) ( Iî^i u-LJIjJiV iljl ) âyetlerinde olduğu gibi.
İkincisi: kendilerinden husus murad olunan âmlardır. 'Meselâ: LI1, ) (çS,j \y!\ (j-U! nazmı celîlindeki nâsdan murad mükellef olan insanlardır.
Üçüncüsü: Tahsis olunmuş bulunan âmlardır. ( ~<;.V JC* ^>)nazmı celîlinde olduğu gibi ki, bundan ıztırar haleti tahsis edilmiştir. O hâlde meytedeh hayatı kurtaracak kadar yiyilnıesi haram değildir.
286 — : Tahsis edilen bir âm mütebaki efradı hakkında yine hakikat olarak kalır.
287 — : Resulüekrem Efendimizden sahabei kiramın hikâye etmiş oldukları bir fiil, umuma delâlet etmez. Meselâ: ( <£j\ j ,.>_!U.U .-''J-» ) = Peygamberimiz Aleyhisselâm Kabe'de namaz kıldı) denilmiş olsa bu namaz, farz ve nafile namazlara şâmil olmaz. Çünkü ispat siyakında bulunan bir nekire, taammüm etmez.. Fakat zahiren umuma delâlet eden bir lâfız ile hikâye edilen bir fiil, umum ifade eder. (^ r5UtvU o-l^r") ( , .slU— = Resulüekrem gareri satmaktan nehy buyurdu) gibi ki, her beyi garere, yâni: denizdeki balığı, havadaki kuşu satmak gibi şeylere şâmildir, bunların satılmalarının menhiyyün anh olduğunu müfittir.
MÜŞTEREK VE MÜEVVEL LAFIZLARIN MAHİYETLERİ VE HÜKÜMLERİ :
289 — : Lâfzı müşterek, müteaddit mânalara başka başka vazedilmiş olan lâfızdır. Meselâ: «ayn» lâfzı, hem göz mânâsına hem de güneş, altın, diz kapağı, su kaynağı gibi mânâlara vazedilmiştir.
Kezalik: «Cariye» lâfzı, hem memlûk olan kadın mânâsına hem de sefine mânâsına mevzudur. «Müşteri» lâfzı da hem satın alıcı mânâsına hem de bir yıldıza isim olmak üzere vazolunmuştur.
290 — : Müşterek bir lâfzın hükmü, müteaddit mânâlarından hangisinin kasdedildiği anlaşıhncaya kadar tevakkuftur. Mânâlarından biri bir teemmül ve tetkik neticesinde tereccüh edince bu mâna kabul edilir, diğer mânâları artık nazara alınmaz.
Meselâ: (tJj â;%* ı-rt_»|j j^tj» »jlilkllj ) âyeti kerimesindeki «kuru» lâfzı müşterektir. Müfredi olan «kur'» lâfzı, hem hayz, hem de, tuhr mânâsına mevzudur. Fakat hanefîler, bir tetkik neticesinde bunun hayz mânâsına olmasını, Şafiîler de tuhr mânâsına olmasını tercih etmişlerdir. Tercih edilen mânâ «müevvel» olmuş olur.
Maamafih Şafiîlerce umumî müşterek caizdir. Yâni: onlara göre, bir müşterek lâfzın bir söyleyişte müteaddit mânâları birden kasdedile-bilir.
Fakat Hanefîlerce böyle bir şey, bazan bir lâfz ile iki muarız mânânın birden kasdedilmesini müstelzim olacağı cihetle caiz görülmemiştir.
Meselâ: «cevn» lâfzı, hem siyah, hem de beyaz mânâsına gelir. Binaenaleyh «filân şey cevndir» denilse bunun hem siyah, hem de beyaz olduğu nasıl kasdedilmiş olabilir?.
291 — : Müevvele gelince: bu da müteaddit mânâlarından biri, bir delili zannî ile veya reyi galip ile diğer mânâlarına tercih edilen lâfızdır.
Meselâ: «nikâh» lâfzı, hem akdi izdivaç mânâsına, hem de mukare-neti cinsiye mânâsına mevzudur. ( aj^ L.^j _£j- -p. \ nazmı şerifinde-ki «tenkihe» lâfzı, vati — mukarenet mânâsına hamledilmiş olduğu cihetle bu mânâsında müevvel bulunmaktadır.
292 — : Müevvel lâfzın hükmü, medlûlile amelin vücubudur. Maamafih böyle bir lâfzın racih görülen mânâsına hamledilmesi, hata ihtimâlinden hali olamaz. Bu cihetledir ki, şer'î bir hususta müevvel olan bir mânâyı inkâr eden, tekfir edilemez.
Meselâ: müzakerei talâk esnasında söylenen «sen bainsin» sözü talâka hamledilerek o veçhile hüküm lâzım gelir. Fakat bu söz ile mücerret hissî ayrılık kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Buna binaen de, zevcin böyle bir kasitte bulunmuş olduğuna ait iddiası, diyaneten tasdik edilir.
( *JC^" ^ ) nazmı şerifindeki nikâh ile mukarenet mânâsı mu-rad olduğunu inkâr da küfrü müstelzim olmaz.
ZAHİR, NAS LAFIZLARIN MAHİYETLERİ VE HÜKÜMLERİ :
293 — : Zahir, mücerret sigasını işitmekle mânâsı anlaşılan, ken-disile ne kasdedildiği tefekküre muhtaç olmaksızın malûm olan lâfızdır. Meselâ: ( -Jl •ûıij»!) nazmı şerifi, bey'in halâl olmasını ifade hususunda zahirdir.
294 — : Zahirin hükmü, yakinen malûm olan mânâsiyle amelin vü-cubüdür. Vakıa zahir bir lâfız, mânâya vaz'ı bakmamdan has ve âm olabilir. Bu cihetle te'vile, tahsise ihtimali vardır. Fakat mücerret bu ihtimâl, zahirin yakinen bilinen mânâsile amelin vücubüne mâni değildir.
295__ : Nas'sa gelince: bu da; alelitlâk söz mânâsında istimal edildiği gibi nazmı kur'ana ve lâfzı hadise de nas denilir. Usulcülere göre nas: mütekellim cihetinden ileri gelen bir sebeple, meselâ: ne gibi bir maksada mebni söylenmiş olması karinesile zahirden ziyade açık vazıh olan sözdür ki, âm olacağı gibi hâs da olabilir.
Meselâ:( <u\j^ jl^v* J* ) nazmı celili, Allahütealâ'nın birliğini, şerikten münezzeh olduğunu beyan hususunda bir nas'dır. Çünkü bu nazmı celil, Hâlıktealâ'nın vahdaniyetini beyan için nazil olmuştur.
296__ : Nas'sm hükmü, sığasından kat'î surette anlaşılan şey ile
amelin vücubudur. Te'vile, tahsise, nesha ihtimâli vardır. Fakat mücerret bir ihtimal, açık olan ve katiyen malûm bulunan mânâsiyle ame-
297 — : Müfesser, kendisine lâhik olan beyanı takrir veya beyanı tefsir sebebile nasdan daha vazıh olan lâfızdır ki, te'vile, tahsise ihtimâli bulunmaz.
Meselâ: (j^l «ifr iS3i\j^-i ) nazmı celilindeki melâike, «küllühüm ecmaun» lâfızlarının lühukile müfesser olmuştur. Artık «acaba bütün melekler secde ettiler mi, ettiler ise birlikte mi, yoksa müteferrik surette mi secde ettiler?» diye bir suale mahal kalmamıştır.
Kezalik: (ı/j\ \^'\ya^J\\^J\) .nazmı celilindeki salât, If \jL, ) ( j^l J^ljhadisi şerifile, zekât da ( fö\y\ j-Ujıjj l/U ) «avli nebevî-sile müfesser bulunmuştur.
298 — : Müfesserin hükmü, kendisile amel ve itikadın vücubudur. Müfesserin yalnız nesha ihtimali vardır, mânâsı her veçhile vazıhtır, bunda te'vil ve tahsis ihtimali olmadığından ifade ettiği mânânın katiyetine itikat vaciptir.
Meselâ: ( ..^ \<3i\j^~> ) nazmı celilindeki melâikenin tahsisine ihtimâl kalmamıştır. Çünkü «küllühüm» kavli şerifi buna mânidir.
Kezalik: ( ç»b: ^, /li> Vj ) nazmı şerif indeki tairden murat, herhangi bir kuştur. Bundan bir mecaz olarak hızlı yürür herhangi bir mahlûk murat olması ihtimâli yoktur. Çünkü bu ihtimâl ( ^U ^ = iki kanadile uçar» vasfile bertaraf edilmiştir.
299 — : Muhkeme gelince; bu da: nesha ihtimâlden hali olduğu cihetle müfesserden daha kuvvetli olan lâfızdır. Meselâ: cennet ehlinin cennette müebbet kalacaklarını tebşir eden: ( f_J [^ jj^ ) nazmı celili, muhkemdir. Çünkü bunların- cennette muhallediyeti «ebeda» kay-dile te'kit edilmiş bu hulud ile uzun bir müddet murat edilmiş olması ihtimâli kalmamıştır.
300 — : Muhkemler, iki nevidir. Birisi: liaynihi muhkemdir ki, onun nesha ihtimâli olmadığı ilk nüzul veya vürut tarihinden itibaren
taayyün etmiştir. Meselâ: (<,
Diğeri: ligayrihi muhkemdir ki, nesha ihtimâli vahyin inkıtaile veya Resulüekrem'in ahirete irtihalile munkati olmuş bulunur. Namaz, zekât, oruç gibi farizeler hakkındaki emirler- bu cümledendir.
301 — : Muhkemin hükmü, kendisile amelin vücubü, hakikatine itikadın lüzumu, tearuz vukuunda zahire, nassa, müfessefe, tefevvukudur. Şöyle ki: zahir, nas, müfesser ve muhkem sayılan deliller arasında bir tearuz görülürse, bunlardan binnisbe- kuvvetli olanlar, diğerlerine tercih edilir, yâni: nas zahire, müfesser nassa, muhkem de müfessere tercih olunup diğeri istidlalden sakıt olur.
Meselâ: herhangi bir hâdise hakkında âdil kimselerin şahadetleri kabul edileceği hususunda: ( ^. Jjie ^ji 1>V'j ) âyeti kerimesi nas-dır. Bir bakımdan müfesserdir. Adalet vasfının zikredilmesi, âdil kimselerin şahadetleri kabul edileceğini izah ve tefsir mesabesindedir. Halbuki, afif, muhsen kimselere zina isnat eden kimselerin şahadetleri kabul edilemez. Velev ki, bilâhare tevbe ederek adalet vasfını ihraz etsinler. Zira: U!';.»^ ,»«J 'A* V> ) = onların şahadetlerini ebediyen kabul etmeyiniz) emri ilâhisi, bu hususta muhkemdir. Binaenaleyh evvelki nassa müreccah olup onu takyit etmiştir. Şu kadar var ki, nas kabilinden-olan bir haberi vahit ile zahir kabilinden olan bir âyeti kerime arasında tearuz görülse bu nas, o zahire tercih edilemez. Çünkü haberi vahit ile katiyyüssübut olan âyet arasında müu? vat yoktur.
Meselâ: ( mJ*. UjjjXi: j». ) naz'm kur'anisi, kocasından ayrılmış kadının kendi kendine evlenebileceği hakkında zahirdir. ( J^.VI £J£j V ) = nikâh ancak veli ile yapılabilir) hadisi şerifi ise nikâhın sıhhati için velinin rizası şart olduğu hususunda nasdır. Fakat âyeti, kerime, müte-vatir olduğundan ona haberi ahad kabilinden olan mezkûr hadisi şerif muarız olamaz.
HAFİ VE MÜŞKIL LÂFIZLARIN MAHİYETLERİ VE HÜKÜMLERİ :
302 — : Hafi, sigası itibariyle mânâsı zahir olduğu hâlde arız olan bir sebep ile mütekellimin maksadına delâlet hususunda kapalı olan lâfızdır.
) - cihat kıyamete kadar vakit vakit
Meselâ: sirkat hakkındaki emrin ve hükmün hakikatine itikat ederiz. Sonra bunun tarrar denilen yan kesiciye ve nebbaş denilen kefen so-yucuya şâmil olup olmadığını düşünürüz. Yankesicilikte daha mâhirâne bir sirkat olduğu anlaşılır. Çünkü sahibinin gözü önünde malını çalmak, elbette gıyabinde çalmaktan daha maharetli bir hırsızlıktır. Binaenaleyh sârik hakkındaki hükmün tarrara şâmil olduğuna kail oluruz. Fakat ölmüş bir kimsenin kabrinden kefenini almaktaki maharet binnisbe azdır, müdafaasız bir yerden bir malı aşırmak daha kolaydır. Bu cihetle sârik hakkındaki hükmün -kefen soyucuya şâmil olduğuna kail olamayız.
304 — : Müşkile gelince: Bu da; ya mânâsındaki gumuzdan veya lâfzındaki bir'istiarei bediadan dolayı maksada delâleti ziyade kapalı bulunan lâfızdır.
Meselâ: Haktealâ bizlere: \3j^i t* £.f jls ) = cünüp olursanız temizlenmeğe çalışınız) diye emretmiştir. « Iij4LI» » sığası, mübalâğa
ifade eder. O hâlde acaba biz gusül ederken ağzımızın içerisini de yıkamakla mükellef miyiz. îşte bu emir, bu hususta müşkildir, kapalıdır.
Kezalik: cennet kâselerinin, kadehlerinin gümüşten, sırçadan olduğu: ( iü ^ j )]}> ) nazmı kerimile beyan olunmuştur. Bir sırça ne itir bar ile gümüşten olabilir?. îşte bunda da bir işkâl vardır.
305 — : Müşkilin hükmü, hakkiyetine itikat etmekten ve murad an-laşıhncaya kadar imali fikirde bulunarak lâfzın mahalli sahihine tâyine çalışmaktan ibarettir.
Meselâ: Yukarıda yazdığımız birinci misalde imali fikir edince gu-muz bertaraf oluyor. Ağzın içini zahiri bedenden sayarak gusulde yıkanmasını vacib görüyoruz. Bu suretle o emirdeki mübalâğa için bir sahih mahmil bulunmuş oluyor. Ağıza alman su ile orucun bozulmaması, ağız içinin zahiri bedenden olduğunu bize göstermiş oluyor.
İkinci misâlde de bir düşünce neticesinde bir ıstiarei bediiyenin varlığına intikâl ediyor, cennet kâselerinin şeffaflıkla sırça gibi, beyazlıkta da gümüşler gibi olduğu anlaşılmış oluyor.
ıcı ıiıuvıueı iuuuuuu ».ı, gam umum 1ara.ii11ua.11 ua.Kia.nnua Direr oeyan vaki olmamış olsa idi, bunlar ile ne irade buyurulmuş olduğuna muttali olamazdık.
307 — : Mücmelin üç nevi vardır. Birincisi: garabetinden, az istimal edildiğinden dolayı mânâsı herkesçe anlaşılmayan herhangi bir lâfızdır. «Helû'» lâfzı gibi. Bu, sabrı az, hırsı çok olan kimse demektir. Kur'anı Mübihde: ( U^U jLiVljli-) buyurulmuştur. Sonra da^Uc... Ul )
(\*yjk >İU_. I jl_> Ic^j» diye beyan buyurulmuştur. Binaenaleyh helû' lâfzı mücmel iken bu beyan ile müfesser olmuştur.
İkincisi: Lügatçe mânâsı malûm ise de lisanı şeriatteki mânâsı müphem bulunan herhangi bir lâfızdır. Zekât ve riba lâfızları gibi. Bunların şer'î mânâları şarii mübin tarafından beyan olunmasaydı. bizce anlaşılması kabil olamazdı.
Üçüncüsü: Lügatçe mânâları müteaddit olup matlûp olan mânâsının tâyini, bir beyan vuku bulmadıkça kabil bulunmayan herhangi bir lâfızdır. Ayn, kuru gibi müşterek lâfızlar bu kabildendir.
308 — : Mücmelin hükmü; hakikatine itikat ve hakkında beyan vukuuna kadar tevakkuf etmek, beyan kâfi olmadığı takdirde de muradın anlaşılması için taharri ve teemmülde bulunmaktır.
Bir mücmel hakkındaki beyan, ondan maksadın ne olduğunu anlatmaya tamamen kâfi bulunursa tefsir olmuş olur. Maksadı zannî surette ifade ederse te'vil sayılır. Zannî surette de ifade edemezse mücmel, müşkil olmuş olur.
Meselâ: (Namazınızı ikame, zekâtınızı ita ediniz) mealindeki âyeti celilede mücmel olan salât - namaz: (Namazı benim nasıl kıldığımı gördüğünüz gibi kılınız) mealindeki hadisi şerif ile, zekât da (Mallarınızın kırRta birini getirip veriniz) mealindeki hadisi nebevî ile izah buyurulmuştur ki, bunlar namaz ile zekâttan murat ne olduğunu tamamiyle göstermiştir.
Ribayı beyan hususundaki: (.,.\,} JjJIj -l. U Jic 'Mi. ikili ikil ) hadisi şerifi ise kâfi derecede bir beyan değildir. Çünkü ribanın câri olduğu şeyleri tamamen cami bulunmamıştır. Bu cihetle ribanın daha nerelerde cari olduğuna dair müçtehitlerce içtihada lüzum görülmüştür Riba mebhasine müracaat!.
axx — -. muteşaDinın nuKmu, naKKiyetıne ıtiKat ve manasının Katı surette tâyinini ilmi ilâhiye havaleden ibarettir. Selefi salihîn bu gibi müteşabihleri te'vilden kaçınmışlardır, eşlem olan yol da budur. Halef ise görülen lüzuma mebnî müteşabihatı şer'i şerife muhalif olmayacak bir tarzda te'vil etmiş, meselâ: Haktealâ'ya isnat edilen yedden murad, «kudreti ilâhiyedir» demişlerdir. Böyle bir te'vil, yanlış zehablara meydan vermemek maksadına müstenit olduğundan zamanın icaplarına muvafıktır.
Velhâsıl: müteşabihatm nüzulü veya vürudü, bir hikmete müstenit, bir iptilâ ve imtihan mahiyetini haiz, beşerin aczini müş'ir bulunmuştur.
HAKİKAT İEE MECAZIN MAHİYETLERİ VE HÜKÜMLERİ :
312 — : Hakikat, vaz ve tahsis edildiği mânâda istimal edilen lâfızdır.
Meselâ. «Salât» lâfzı, lügatte dua manasınadır. Binaenaleyh bu lâfız, dua mânâsında istimal edilince lügat bakımından hakikat olur.
Menkul ve mürtecel ve müşterek kelimelerde tahsis edildikleri mânâlarda birer hakikattir.
Meselâ: salât lâfzı, şeriat lisanında bildiğimiz ibadet, ef'ali mahsusa mânâsına nakledilmiştir. Binaenaleyh salât lâfzının ef'ali mahsusa mânâsında istimali şeriat bakımından hakikattir. Halbuki bu lâfzın dua mânâsında istimali şeriat bakımından mecaz olduğu gibi ef'ali mahsusa mânâsında istimali de lügat itibarile mecazdır.
313 — : Hakikatin hükmü, vaz olunduğu mânânın sübutüdür, nefy edilmemesidir. Ve karineden müstağni olduğu cihetle mecaza müreccah •olmasıdır.
Meselâ: bir kimse bir şahsa hitaben «Bu hanemi sana sattım» dese bununla bey mânâsı sabit olur. Bir karine bulunmadıkça ben bu sattım lâfzile icare mânâsını kasdettim diyemez.
Kezalik: bir kimse bir şahsın babası olunca: «Bu, bunun babasıdır* denir. Bu, buının babası değildir, denilemez. Fakat bir kimsenin dodosi hakkında: bu, bunun babasıdır, denilebileceği gibi babası değildir de do-îiilebilir. Zira dedeye baba denilmesi hakikat değil, mecazdır.
ovı». juiu ııuııu un z.aua «ay, güneş veya menuKa» aenıımesı Dır müşabehet alâkasıdır. «Yetimlere mallarını veriniz» emrinde reşid olanlara «yetim» denilmesi, kevni sabık itibarile mecazdır. Evvelce yetim iken el-yevm reşid olanlara mallarını veriniz, meâlindedir. «Üzümü sıktım» yerinde «şarabı sıktım» denilmesi de kevni lâhik itibarile bir mecazdır. Çünkü sıkılan üzüm, ileride şarap hâline gelecektir.
Rükûa salât veya salata rükû denilmesi de cüz'iyet ve külliyet alâ-kasiledir. (,Xil*J a-^i^ <»ljl ) âyeti kerimesinde namaza iman denilmesi de namazın sıhhati için imanın şart olmasına mebnidir.
316 — : Alâkası müşabehetten ibaret olan bir mecaza istiare denir. Şecaatli şahsa arslan denilmesi gibi. Alâkası müşabehetten başka olan bir mecaza da mecazı mürsel adı verilir. Usuliyyun, istiareye ittisali manevî, mecazı mürsele de ittisali sûrî adını vermiştirler.
Meselâ: havale iâfzı vekâlet mânâsında kullanılırsa bu, bir istiare olur. Bunların arasında bir manevî ittisal bulunmuş olur. Çünkü havalenin mânâsı, bir borcu bir zimmetten diğer bir zimmete nakildir. Vekâletin mânâsı da bir şahsın hâiz olduğu velayeti tasarrufu başkasına nakletmektir. Bu iki mânâ arasında ise bir müşabehet, manevî bir ittisal vardır.
Hibenin sadaka, sadakamn hibe mânâsında istimali de bu kabildendir.
317 — : Mecazı lûgavî mevcut olduğu gibi mecazı şer'î de mevcuttur. Yâni: muteber bir alâka bulununca mecaz, lügatte câri olduğu gibi şer'iyatta da cari olur. Nitekim hibe veya bey'in nikâh mânâsında istimali bu kabildendir. Çünkü hibe veya beyi, mülki rakabeye mevzudur. Nikâh da mülki mutaya mevzudur. Mülki rekabe ise mülki mutaya sebeptir. Binaenaleyh sebebe mevzu olan lâfız söylenmiş, bununla müseb-bep kasd olunmuş olur. Nitekim bazan da müsebbep zikr olunup onunla sebep kasd olunur. Bu hususta lüzuma, asliyet ve feriyete bakılır, iki şey den her biri min vechin asıl, min vechin fer' olursa bunlardan birini zikr, diğernii kasd caiz olur. Asliyet yalmz bir tarafta bulunursa bunu zikr, fer'i kasd caiz olur, fakat fer'i zikr, aslı kasd caiz olmaz. F : 6
nefîler ise bu istiarenin sıhhatine kail değildirler.)
Şunu da ilâve edelim ki, mecazen mânâsı, melzumdan lâzıma intikâlden ibarettir. Bu lüzumdan maksat da iki şey arasında bir münasebet bulunmasıdır, yoksa ademi infikâk mânâsına bir lüzum değildir. Meselâ: biz arslanı zikreder, bunun lâzımı olan şecaat vasfını kasdedersek, bu, bir mecaz olmuş olur.
318 — : Mecaz, hakikatin halefidir. Asıl olan hakikattir. Hakikati irade esasen mümkün iken bir arızadan dolayı mümteni olmalıdır ki, mecaza gidilebilsin, ve illâ gidilemez.
Mecazın hakikate halef olması, îmamı Azama göre. tekellüm itiba-riledir, imameyne göre ise hüküm cihetiledir. Yâni: îmamı Âzam'a göre hakikati irade kaidei lisaniye itibarile sahih, mümkün iken liarızın muhal olmalıdır. îmameyne göre ise hakikati irade hükmen, nefsülemr itibarile sahih, mümkün olmalıdır, mücerret lâfız itibarile mümkün olması kâfi değildir. Bu esas üzerine şu gibi meseleler, teferrü eder.
Bir kimse, kendisinden yaşlı bulunan kölesi hakkında: «Bu benim oğlumdur» dese köle, îmamı Âzam'a göre azat olur. Çünkü bu benim oğlumdur sözü lisan kaidesi bakımından sahihtir. Fakat yaşlı bir kimse, genç bir kimsenin oğlu olamayacağından bu sözün hakikî mânâsım irade muhaldir. Binaenaleyh bununla kölenin hür olması sebebiyet alâka-sile mecazen irade edilmiş olur. Çünkü oğlu olmak, hürriyete sebeptir. Hâsılı: îmamı Âzam'a göre hakikat ile mecaz, lâfzın vasfıdır. O hâlde asalet ile halefiyet de lâfız itibariledir.
îmameyne göre ise bu söz ile köle azat olamaz. Çünkü bu sözün aslında imkân yoktur, yaşlı bir kimse, genç bir kimsenin oğlu olamaz ki, hükm sahih olsun. Binaenaleyh bunda halef iyet de cari olamaz ki, bununla kölenin azat edilmesi mecazen kasd edilmiş olsun; bu söz, kölenin hürriyetini ifade edebilsin.
Bu hususta muhtar olan îmamı Âzam'm kavlidir. Müşarünileyh diyor ki: tasarrufı lâfzî, hükmün sıhhatine tevafuk etmez. Nitekim istisnada da böyledir. Meselâ: bir kimse zevcesine:(cW., «MjSVfJYltiljHkstt) = sen bin kere boşsun, dokuz yüz doksan dokuzu müstesna»dese bir talâk vaki olur. Halbuki haddi zatında bin talâk mevcut değildir. Böyle iken yine bu istisna sahih olmuştur.
irade kabilinden bir mecaz olmuş olur. Hattâ o ağacın kendisinden bitte-kellüf yese yemininden hanis olmaz. Çünkü o yeminden böyle bir mânâ maksut değildir: Şayet böyle bir yemin, meyvasız bir ağaç hakkında yapılmış olsa onun semenine masruf olur..
Kezalik: «filân zatı husumete tevkil ettim» sözü, muhakemede bulunmaya, cevap vermeğe tevkil mânâsına bir mecazdır. Çünkü husumetin hakikî mânâsı şer'an mehcurdur. Muhasame hususu ( I^jLtVj) — münazeada bulunmayınız) fermanı ilâhîsile memnu bulunmaktadır.
Kezalik: «Filânın evine ayak basmam» diye yemin edilse bununla onun evine mutlak girmekten imtina mânâsı kasdedilmiş olur. Çünkü bunun hakikî mânâsı, yâni: haneye mücerret ayak basma hâlini kasd etmek âdeten mehcurdur, gayri maksuttur. Binaenaleyh böyle bir yeminden sonra o haneye mücerret dışarıdan ayak basmakla yemin bozulmuş olmaz. Belki içerisine girmek lâzımdır ki, yemin bozulmuş, yemin eden de hanis olmuş olsun.
320 — : Hakikat ile mecazın her ikisi de müstamel olsa hakikat tercih olunur. Hakikat, mehcur olmamakla beraber mecaz, mütearef bulunsa îmamı Âzam'a göre yine hakikat muteber olur. îmameyne göre ise, mecaz; evlâ olur. Bu ihtilâf üzerine şu gibi meseleler teferrü eder.
Bir kimse, «et yemem» diye yemin etse de sonra yeyilmesi haram olan bir eti yese îmamı Âzam'a göre yemininde hanis olur. Îmameyne göre ise hanis olmaz. Çünkü teamüle nazaran bu yemin ile yiyilecek bir et maksuttur. Bu, bir mecazdır, bununla mutlak zikr edilip mukayyed kasd edilmiştir.
321 — : Hüküm, mümteni olan yerlerde hakikat ile mecazın ikisi birden müteazzir olur. O hâlde söz mühmel kalır. Meselâ: bir kimse, nesebi maruf ve kendisinden yaşlı bulunan zevcesi hakkında: «Bu benim kızımdır» dese bununla ne hakikat kasd edilebilir, ne de mecaz. Çünkü kadının nesebi maruf veya kendisi yaşlı bulunması, bu sözün hakikî mânâsını kasde mânidir. Bu kadının kocasına şer'an halâl olması da bunun mecazî mânâsım kasde münafîdir.
Kadın, meçhulünnesep ve sinnen genç olduğu takdirde de kocasının böyle bir ikrarı, kendisinin tasdikine iktiran etmedikçe yine hükümsüzdür, muteber değildir.
322 — : Bir lâfızda mânâyi hakikî ile mânâyi mecazî içtima edemez.
rat, mecazen mücameattir. Mânâyi hakikisi de el ile tutmaktır. Binaenaleyh bu lems ile hem mücameat hem de el ile tutmak mânâları içtima edemez.
323 — : Umumî mecaz, yukarıdaki esastan müstesnadır. Şöyle ki: bazan mânâyi mecazî, âm olup mânâyi hakikiyi de ihtiva eder. Buna «umumî mecaz» denir. Bu hâlde mânâyi mecazî ile mânâyi hakikî içtima etmiş sayılmaz. Belki mânâyi hakikî, mânâyi mecazîden cüzü bulunmuş olur.
Meselâ: bir kimse, «filânın evine ayağımı basmam» diye yemin etse bunun mânâyi hakikisi: o eve çıplak ayak ile ayak basmamaktır. Mânâyi mecazisi ise o eve her ne suretle olursa olsun girmemektir. Binaenaleyh oraya çıplak ayağile girse veya ayakkabı ile girse yahut rakip olarak girse yemininde hanis olur ve bu takdirde hakikat ile mecaz arası cem edilmiş sayılmaz.
«Filânın evine girmem» sözündeki ev ile de mutlaka ikametgâh kas-dedilir. Mülk ile kiralanmış hane olması arasında fark yoktur. Bazan «gün» lâfzile de mutlak vakit kasdedilir. Bütün bunlar, umumî mecaz kabilindendir.
324 — : Mecazın sıhhatinin şartı, mânâyi hakikinin maksut olmadığını gösterir bir karinei manianın bulunmasıdır. Bu karine, ya hissen olur. Meselâ: «Şu hurma ağacından yemem» denilse bu ağaçtan yemenin maksut olmadığına ağacın yeyilmez bir şey olması, hissen bir karine bulunur. Veya aklen olur. Meselâ:( ^ c-k^.1 ^jjii-İj ) emrinde mânâyi hakikî murat değildir. Belki bu, mutlaka ikdardan, yani, «şeytanı vesvese ilkasma muktedir kılmaktan mecazdır. Çünkü hakîm olan Allahü-tealâ bunun zahirini, yâni: şeytanın sesile insanları yerinden oynatıp tahrik ve tahvif etmesini murat buyurmaz. îşte bu, aklen bir karinedir. Veya âdeten olur. Meselâ: bir kimse, hanesinden çıkmaya hazırlanmış olan zevcesine: «Eğer evden çıkar isen boş ol» dese bununla filhal çıkması kasdedilmiş olur. Çünkü bu sözle örfen filhal çıkmaktan men kasdedilir.
Tevkil bilhusume ile reddi cevap kasdedildiğine karine de şer'îdir. Zira şer'an husumet, menhîdir.
325 — : Mecaza daî ve saik olan şeyler ise muhteliftir: Tazim, tahkir, tergip, tenfir, ziyade beyan, bediî muhassenata riayet, lâfzın uzube-
uumuuu kuviu mmueunts meoruaır.
SARİH İLE KİNAYENİN MAHİYETLERİ VE HÜKÜMLERİ :
326 — : Sarih, kendisinden, kasdedilen mânâ, çokça istimalinden dolayı tamamile zahir olan lâfızdır. Böyle sarih bir lâfız, hakikat olacağı gibi mecaz da olabilir. Meselâ: bey, icare, hibe, vakıf sözleri sarihtir. Bunlardan hangi biri söylense onunla ne kasd edildiği karineye muhtaç olmaksızın anlaşılır. Bunlar, birer hakikati şer'iyye olarak istimal olunur.
Kezalik: «Şu buğdaydan yemem» veya «Şu tencereden yemem» gibi sözler de sarihin mecaz kısmındandır. Çünkü bunlardan maksat, şu buğdayın unundan yemem, şu tencerede pişen yemekten yemem demektir. Bu lâfızların bu maksatları ifade etmeleri ise, kesreti istimalden nâ-şi pek zahir bulunmuştur.
327 — : Sarihin hükmü, mucebinin niyete mütevakkıf olmaksızın, kazaen sübutüdür. Meselâ: bir kimse, kölesine: «Seni i'tak ettim» dedi mi, köle hemen azat olur. Bununla başka bir mânâ kasdettiği hakkındaki iddiası, diyaneten kabul edilirse de, kazaen kabul edilemez. Çünkü ı'tak lâfzı, memlûkü azat etmek hususunda vazıhtır, sarihtir. Eğer bunun bu sarahatine göre hükmedilmezse hiç bir sözün hükmü kalmaz.
Velhâsıl: sarih bir lâfz, âdeta kendi mânâsı mâkâmma kaim olur, hükmü şer'î bu lâfza teallûk eder, bunun hakkında söyleyenin niyetine kazaen bakılmaz, bunun muhtemel olduğu sair bir mânâ da nazara alınmaz, sarih mukabilinde delâlete de itibar olunmaz.
328 — : Kinayeye gelince, bu da: kendisinden maksut olan mâna, istimalinin azlığı cihetile kapalı olan lâfızdır. Meselâ: «bâin» kelimesi, talâk hususunda kinaî bir lâfızdır.
Kinayeler, usuliyuna göre birer hakikat olabileceği gibi birer mecaz da olabilir. Şöyle ki: mehcur olan hakikatler, kinayattan olduğu gibi daha mütearef bir hâle gelmemiş olan mecazlar da kinayeden mâdut-tur.
Belagat ilmine nazaran kinayeler, hakikat ile mecazdan başkadır. Ona göre kinaye, lâzımı zikr, melzumu irade etmekten ibarettir. Meselâ: «Filânın kapısı açıktır» sözü, o zatın hanedan, misafirperver olduğundan kinayedir. Çünkü kapının açık bulunması, hanedanlık için bir lâzi-medir.
329 — : Kinayenin hükmü, kendisile amelin vücubü, bir niyetin veya delâleti halin mevcudiyetine mütevakkıf olmaktır ve şüpheler ile
böyle bir niyet ve delâlet bulunmayınca talâk vaki olmaz. Bunun başka mânâlara da ihtimali bulunduğundan öyle şüphe ile talâk tahakkuk edemez. Bu gibi vuslatı kat ve izale eden kinaî lâfızlar ile Hanefiyeye göre talâkı bain vaki olur. Çünkü bu sözler, sarih talâktan kinaye değil, talâk yolile hâsıl olan firkat ve beynûnetten kinayedir. Bu cihetle bunlar ile kat'î surette ayrılık vukua gelir. Fakat Şafiîlere göre bunlar ile talâkı ric'î vukua gelir. Zira bunlar, talâktan kinayedir. Sarih talâkın hükmü ne ise bunların hükmü de odur.
Kezalik: şüphe ile sakıt olan bir hüküm, kinaî bir lâfız ile sabit olamaz.
Meselâ: Muvakea, tekarrüp lâfızları zinadan kinaye olarak kullanılır. Muhsen bir kimseye zina isnat edilmesi, haddi kazfi mucip olur, muvakea veya tekarrüp isnat edilmesi, yâni: filân filân ile muvakeada bulunmuştur» veya «filân filâna tekarrüp etmiştir» denilmesi ise haddi kazfi müstelzim olmaz. Çünkü bu kinaî bir lâfızdır, zinadan başka mânaya da delâlet ettiği için şüphe tevlidinden hali değildir. Hudut ise şüphe ile münderî olur.
Tariz kabilinden olan sözler de kinaye mesabesindedir. Binaenaleyh bir kimseye tariz için: «Ben zani değilim» diye» kimse hakkında haddi kazf lâzım gelmez.
DAL BİLİBARE, BtL'lŞAKE, BİDDELÂLE VE BÎL'tKTİZANIN MAHtYETLERl VE HÜKÜMLERİ :
330 — : Dal bilibare, mütekellim tarafından sevk olunduğu mânâya ibaresile ve üç nevi delâletten birile, yâni: ya'delâleti mutabikiye ile veya delâleti tazammuniye ile veya delâleti iltizamiye ile delâlet eden sözdür.
Meselâ: «İnsan mükellef bir mahlûktur» denilse insan lâfzı, ibaresile ve delâleti mutabikiye ile zîhayat, melekei nutka mâlik bir mahlûka delâlet etmiş olur. Çünkü insanın vaz olunduğu mânânın tamamı bundan ibarettir. İnsan lâfzının yalnız zîhayata ve yalnız melekei nutkiye sahibine delâleti ise bir delâleti tazammüniyedir. Zira insanın mahiyeti bunları tazammun eder, bunlar insanın mahiyetinden birer cüzüdür, insan lâfzının ilme, san'ata, kitabete kabiliyetli bir mahlûka delâleti ise bir delâleti iltizamiyedir. Zira insan için bu kabiliyetle ittisal' bir liizimei
azat oımasını ibaresile ve delâleti tazammüniye ile ifade etmiş olur. Çünkü bu söz asıl Beşir'in azat edilmesi hakkında sevk edilmiştir. Maahaza Bekir ile Âmr da bu sözün işa-retile azat edilmiş olurlar. Zira bu sözde bir umumiyet vardır, her edatı umumunu haizdir.
331 — : Dal bilibarenin hükmü; medlulünü kat'î surette ifade etmektir. Bunun medlulünde bir kat'iyet vardır, zanni bir delîl, meselâ: kıyas buna muarız olamaz. Bunun hükmünü zannî bir delîl çürütemez. Ve bunun hakkında elfazı umumiyeden olunca umumiyet sabit ve tahsis
ihtimali carî olur. ( \y\s- j/^Jl ?ûılj»-! ) nazmı celilinde olduğu gibi. (284) üncü meseleye müracaat!.
332 — : Dal bilişare, mütekellimce maksudu aslî olmayan, mâsika leh bulunmayan bir mânâya üç nevi delâletten birile delâlet eden sözdür.
Meselâ: dal bilibarede yazdığımız köle meselesinde mütekellimin şevki kelâmda- asıl maksadı, yalnız azat edilmesi istenilen kölenin azat olmasıdır. Fakat «Her kölem azat olsun» diye vukubulan sözü, umuma delâlet eden her edatını hâvi olduğundan onun sair köleleri de bu sözün bil'işare delâleti tazammuniyesile azat olmuş olur.
Kezalik: ( ..^İjjJ^LlJej ) nazmı celili zevce nafakasının zevç üzerine lâzımgeleceğini bilibare delâletile ifade ettiği gibi nesebin baba tarafından sübutünü de bilişare delâleti iltizamiye ile müfit bulunmaktadır. Çünkü bu nazmı mübin, asıl nesebi beyan için sevk edilmemiştir. Belki nafakayı zevcin tahammül edeceğini beyan için sevk edilmiştir. Fakat zevç için «mevlûdün leh» denilmekle bu ihtisas ifade eden tâbir, nesebin zevce mahsus olduğunu, ondan sabit bulunduğunu bitarikillüzum ifade etmiş bulunmaktadır.
333 — : Daİ bilişare de medlulünü kat'î surette ifade eder. Buna delili zannî muarız olamaz ve kendisi için bazan umumiyet sabit olduğundan hakkında tahsis carî olabilir. Meselâ: çocuğun nesebi, mevlûdü leh için sabit olunca onun malinin de mevlûdün leh için sabit olması, bilişare anlaşılmış gibi olur. Fakat bundan çocuğun memlûkesi müstesnadır, bu mevlûdün leh olan babası için bir mülk olarak sabit olamaz. Mevlûdün lehin bu memlûkeyi istifraş etmesi caiz değildir. îşte bu cihet o umumdan tahsis edilmiş bulunmaktadır.
334 — : Dal bilibare ile dal bilişare arasında tearuz görülse dal bilibare tercih olunur. Çünkü şevki kelâmdan asıl maksat olan, dal bili-baredir.
T, buyurulmuştur. Bu hadisi şerif, hayzin ekserisinin on gün olacağına ibaresile delâlet ediyor. Binaenaleyh bu, bilişare delâlet eden evvelki hadise tercih olunur, işte Hanefîye de bu ikinci hadise temessük etmekte bulunmuştur.
335 — : Dal biddelâleye gelince, bu da: mevzuunun aynine veya cüzüne değil, mevzuunun mânâyi mutabikisinin lâzunına lûgaten anlaşılan illeti hükmü ile delâlet eden lâfızdır. Meselâ: ( o' L»)JA" Vj ) âyeti kerimesi, ana baba hakkında «öf» demenin memnuiyetine bilibare delâlet ettiği gibi onlara darp ve şetmin memnuiyetini de ayni-illeti hükümden dolayı delâletile ifade etmektedir. Çünkü öf demek, haramdır. Bu hürmetin illeti, menatı hükmü ise ezadır, izhari şeamettir, öf demek ebeveyn hakkında bir ezadır, onların kalplerini rencide etmeğe sebeptir. Bu illet ise darp ve şetmde maaziyadetin mevcuttur.. Bu illet, lûgaten münfehim olan bir şeydir. Herkes rey ve içtihada muhtaç olmaksızın bilir ki, öf demek bir ezadır. Binaenaleyh bu âyeti kerimenin ibaresinden öf demenin hürmeti anlaşılınca ayni illete mebni bunun delâletinden de darp ve şetmin hürmeti anlaşılmış, sabit olmuş olur.
336 — : Dal bildelâlenin hükmüne gelince, bu da medlulünde kat'i-yet ifade eder. Racih olan kavil budur. Bunun zan ifade edeceği hakkındaki kavil ise mercuhtur. Maamafih delâleti nas, dal bilişareden za-iftir. Aralarında tearuz görülürse dal bilişare tercih olunur. Zira dal bilişare, asıl lâfzın mânâsile sabit olur, delâleti nas ile sabit olan mânâ ise, mânâmn mânâsıdır, lâfızdan değil, mânâdan münfehimdir.
Meselâ: bir mümini hataen öldüren kimse hakkında keffaret lâzım gelir: (<u Ijl iJL* ijj ~K*y> <Jj Jmj*£ 'tki- t.^. js ^ j) âyeti kerimesi bunu natıktır. O hâlde bir mümini âmden öldüren kimse hakkında da kefaret lâzım gelir mi? Bu âyeti kerime, delâleti nas suretile bu kefaretin lüzumu na delâlet eder. îşte İmamı Şafiî bucihetle âmden katilden dolayı da kefaretin lâzım geleceğine kail olmuştur.
Fakat Hanefîyece âmden katilden dolayı kefaret lâzım gelmez. Çün-kü(^4» o)l_>»j î-uc« tu£* jüj.. j) âyeti kerimesi bu kefaretin ademi lüzumuna dal bil'işare tarikile beyan ediyor. Çünkü bu katlin, uhrevî cezası,
iyin uu, rey ve ıçtınaaa müstenit olan kıyastan kuvvetlidir. Kıyas ile sabit olmayan hudut ve kefarat gibi şeyler, nassın bu kabil delâletile de sabit olur. Binaenaleyh dal biddelâleyi kıyası celî kabilinden saymak doğru olamaz. Maamafih buna kail olanlar da vardır.
338 — : Dal biddelâle, îmamı Şafiîye göre kıyası celî kabilindendir. Çünkü bunda da. asıl ile fer'i arası bir illet sebebile cem edilmiş ve bu suretle fer', asle ilhak olunmuş olur. Meselâ: ebeveyne öf demenin hür-metindeki illet, ezadır. Bu illet, darp ve şetmde de maaziyadetin mevcuttur. Binaenaleyh darp ve şetm, hürmet hususunda öf demeğe ilhak edilmiştir.
Buna karşı Hanefiye tarafından deniliyor ki, delâleti nas ile kıyesi celî arasında fark vardır. Bunları bir saymak şu beş veçhile doğru değildir.
(1) : Delâleti nasda mensus, bazı kere fer'den cüz olur. Yâni: mânâyı mutabıkı, mânâyı lâziminin cüzü bulunur. Kıyaslarda ise fer', daima mensustan cüz olur. Diğer bir tâbir ile fer', asıldan büyük, kuvvetli değil, ondan küçük ve zayıf bulunur.
Meselâ: bir kimseden yüz kuruş isteyen bir şahsa o kimse: «Ben sana bir kuruş vermem» dese delâleti nas yolile ona yüz kuruşu da vermeyeceğini söylemiş olur. «Bir kuruş vermem» sözü asıldır ve fer', olan «yüz kuruş vermem» mefhumundan küçüktür. Kıyasta ise asıl, daima fer'den büyük ve kuvvetli olur.
(2) : Delâleti nas, kıyastan evvel sabittir. Bütün insanlar arasında ötedenberi delâleti nas cari ve malûmdur. Halbuki kıyas .bir içtihat neticesi olup şeriatlerde zahir olmuştur.
(3) : Delâleti nasdaki illet, menatı hüküm, lûgaten münfehimdir, bunu herkes anlayabilir. Kıyasta ise menatı hüküm, ancak içtihat ile bir takım şer'î mukaddimeler ile anlaşılabilir.
(4) : Delâleti nasda fer' asıldan ya âlâdır veya ona müsavidir, Kıyasta ise fer', asıldan ednadır. Meselâ: ebeveyne öf demek memnu olun-ve şetm de delâleti nas ile memnu bulunmuş olur. Fer' olan darp ve şetm ise asi olan öf demekten âlâdır, onun fevkindedir.
Kezalik: bir cinayeti irtikâp eden şahıs için «bu cinayetinden dola-
'5) : Delâleti nas ile sabit olan mânâ, yâni: illet, tahsis edilemez. Meselâ öf demenin memnuiyeti, eza illetinden dolayıdır. Bu eza tahsis edilerek bazı hususlarda ezamn haram olmaktan çıkarılması caiz olamaz. Bunda ittifak vardır. Fakat bu caiz olmamanın neden ileri geldiğinde ihtilâf olunmuştur.
Bazı zatlara göre, tahsis, umumî lâfızlarda caridir. Delâleti nas ise mânâ ile sabittir. Lâfız kabilinden değildir ki, kendisinde tahsis carî olsun.
Buna itiraz edilerek deniliyor ki: umumiyet, lâfızlara münhasır değildir, mânâlarda da mevcut olabilir. Bolluk, ucuzluk gibi sözlerdeki umumiyet, mânâlarında caridir. Tahsis ise umumun fer'idir. Bu cihetle mânâda da tahsis cari olabilir.
Bu muteriz zatlara göre delâleti nas ile sabit olan illette tahsisin ademi cereyanı. Bu umumiyet bakımından değildir. Belki nassm mânâsı, bir kere hükme illet olarak sabit olunca artık o mânânın bazı hâllerde illet olmaması mümkün olamaz, işte bu itibar ile mezkûr illette tahsis kabil değildir.
239 — : Dal biliktiza: bir lâfızdır kî, yaz olunduğu mânânın şer'an muteber olması için bu mânâdan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç görülen bir medlule delâlet eder. Şayet böyle bir lâzımı mütekad-dim bulunmazsa o lâfzın aklen muteber bir mânâsı bulunsa da şer'an muteber bir mânâsı bulunamaz, bir muteber hüküm ifade edemez. Meselâ: bir kimse zevcesine «sen benden mutallakasın» dese bu sözün şer'an muteber olması.için onu boşamış obuası iktiza eder. Âdeta «ben seni tatlik etmişimdir, bu cihetle sen mutallakasın» denilmiş olur.
işte «sen benden mutallakasın» sözünün «seni tatlik etmişimdir» sözüne delâleti bitarikiliktizadır. «Seni tatlik etmişimdir» sözü bir lâzımı mütekaddimdir. Eğer bu mukaddem lâzım bulunmasaydı «sen benden mutallakasın» sözü, hilafı vaki olacağından şer'an muteber olmamak lâzım gelirdi.
340 — : Dal biliktizada umumiyet yoktur. Bu, Hanefîyeye göre bili umum sabit olur. Meselâ: yukarıdaki misâlds «sen benden mutallaka-Htn* sözile bir talâk vaki olur. Çünkü bunun muktezası: «Ben seni teklik ettim, sen talâk ile mutfcasif oldun» sözüdür. Bunda ise umum yoktur. Binaenaleyh zevç, «sen mutallakasın sözile üç talâka niyet etmiş
yeminlerde biliktiza sabit olacak mekân, zaman, fail, meful, sıfat, hâl, sebep gibi şeyleri tahsis caiz değildir. Meselâ: bir kimse «ben evden gitmeyeceğim» diye yemin ettikten sonra her ne zaman çıkıp hangi bir yere gitse hanis olur. Çünkü mukteza olan zaman ve gidilecek yer bulunmuş, olur. Artik benim maksadım filân gün filân yere gitmek idi diye bu yeminin muktezası olan zamanı, mekânı tahsis edemez.
Kezalik: «filân şey yapılırsa şöyle olsun» diye yemin eden kimse, o şeyin herhangi kimse tarafından yapümasile hânis olur. Maksadım filân şahsın yapması idi diye faili tahsis edemez. Zira bu yeminde lâalet-tayin bir fail, bitarikil iktiza sabittir, bunda umumiyet yoktur ki, böyle tahsis caiz olsun.
Kezalik: bir kimse, bir şahsa: «Köleni benim tarafımdan şu kadar meblâğ mukabilinde azat et» dese bu söz, bey'i iktiza eder. Bu beyi, bitarikil iktiza sabit olduğundan bunda hıyari rüyet, hıyari ayıp ve sair hiyarat sabit olmaz. Çünkü bu bey'i, bizzarure sabit ölür. Yalnız bu bey'i ile zaruret mündefi olur. Burada hiyaratı ispat için bir zaruret yoktur. Bu hiyarat, sukuta muhtemel olan şartlar kabilindendir. Bunlar, bizzarure sabit olan beyi zımnında tahakkuk edemez.
Dal biliktiza ile istidlal, istidlâlatı sahih.edendir. Yalnız İmam Züfer buna muhaliftir.
MEFHUMU MUVAFAKAT İLE MEFHUMU MUHALEFETİN MAHİYETLERİ :
342 — : Bir lâfzın nutuk mahallinde olmaksızın kendisine delâlet ettiği şeye «delâleti mefhum» denir ki, mefhumu muvafakat ile mefhumu muhalefet kısımlarına ayrılır.
Mefhumu muvafakat, meskûtün anh olan şeyin mantuk olan şeye hükümde ispat ve nefiy itibariyle muvafık olmasıdır. Meselâ: «Zeyide ilminden dolayı hürmet etmeli» denilse bu söz, Zeydin gayrisine de ilminden dolayı hürmet edilmesini mefhumu muvafakat suretile ifade etmiş olur.
Mefhumu muhalefet, meskûtün anhih mantuk olan şeye hükmünde muhalif bulunmasıdır. Meselâ: «Ulemaya hürmet lâzımdır» denilse bundan cühelaya hürmetin ademi lüzumu münfehim olur.
343 — : Mefhumu muhalefet, muhaverelerde, muharebelerde, rivayetlerde, musanniflerin sözlerinde muteberdir. Meselâ: bir kimse bir
na munatı olmaz, isbat nefiye ve nefi isbata vaz olunmamıştır. Bunlardan biri diğerine delâlet etmez. Mantukun hükmünün hilâfini meskûtün anhde isbat için başka bir delil bulunmalıdır.
Şafiîlere göre ise mefhumu muhalefet de dal bilibare, dal bilişare, dal biddelâle ve dal biliktiza gibi hükme medar olan sahih istidlaller cümlesindendir. Ve illâ tahsis bizzikirde fâide bulunmaz.
344 — : Mefhumu muhalefetin sahih bir istidlal tariki olduğuna kail olan zatlar, bunu bu şartlar ile takyit etmektedirler. Aksi takdirde hükme medar' olamaz.
(1) : Mantukun zikrinde bunun hükmünü meskûtün anhten nefiy etmekten başka bir fâide zahir olmamalıdır. Zahir olursa mefhumu muhalefet, bir delil teşkil etmez.
Meselâ: Zimmîlerin mallarına tecavüz etmemelidir» denilse müslü-manların mallarına tecavüzün cevazı anlaşılamaz. Belki bununla zimmîlerin hukukuna fazla riayetin lüzumuna işaret faidesi belirmiş olur.
(2) : Mantukun zikri âdeta, masruf, yâni: mutad bir şeyi beyan kabilinden ibaret bulunmamalıdır. Ve illâ mefhumu muhalefet bir delil olamaz.
Meselâ: «Hicir ve terbiyenizde bulunan üvey kızlarınızı almayınız» denilse bununla hicir ve terbiyede bulunmayan üvey kızları almanın cevazı ifade edilmiş olmaz. Belki bu hicir ve terbiye kaydi mutad ahvâle mebni irad edilmiş olur. Çünkü bu kızlar, ekseri üvey babalarının nez-dinde bulunurlar.
(3) : Meskûtün anh, hüküm itibarile mantuktan evlâ veya ona müsavi bulunmamalıdır. Aksi takdirde mefhumu muhalefet muteber olmaz. «Ebeveyninize öf demeyin» denilmesi gibi ki bu, darp ve şetmin cevazını göstermez. Çünkü meskûtün anh olan darp ve şetm, eza hükmü bakımından öf demekten daha ziyadedir.
(4) : Mantukun zikri muhatapça meçhul olmasından dolayı olmamalıdır. Ve illâ mefhumu muhalefet bir delîl olamaz. Meselâ: Hanbelî fukahasının fazileti muhatapça meçhul olduğu cihetle ona hitaben:
Hanbelî fukahası fazıl zatlardır* denilse Hanefî veya Şafiî fukahasının ademi faziletine telmih edilmiş olmaz.
gelmeyeceğine delâlet etmez.
345 — : Mefhumu muhalefet, şu sekiz kısma ayrılır: Mefhumu lâkap, mefhumu sıfat, mefhumu şart, mefhumu gayet, mefhumu istisna kip, mefhumu sıfat, mefhumu şart, mefhumu gayet, mefhumu istisna, mefhumu innema, mefhumu adet, mefhumu hasr, bunlar için ıstılahat kısmındaki 43-53 üncü meselelere müracaat!.
FAStD ÎSTİDLÂÎAER :
346 — : Mefhumu muhalefet ile istidlal, Hanefiyece vücuhü fâsi e-den olduğu gibi nazımda mukarenetin hükümde müsavatı icap edeceğine kail olmak da Hanefîlerce vücuhü fâsidedendir. Bu müsavata kail olan şafiîler diyorlar ki:
Meselâ: «Cae Zeydün ve Amr — Zeyd ve Amr geldi» denilse Âmr, nazmen Zeyde mukarin bulunmuş olur. O hâlde Zeydin gelmesi hakkındaki hükme "Amr da dahil bulunur.
Kezalik: (sifjll/Tj S.A-II !>-#) âyeti kelimesindeki zekât, salât üzerine atfedilmiş, aralarında nazmen mukarenet bulunmuştur. Namaz ile baliğ ve baliğe olanlar mükellef oldukları gibi zekât ile de bunlar mükelleftirler. Çocuklar ise namaz ile mükellef olmadıklarından zekât ile de mükellef olmazlar. Çünkü matufun aleyhin hükmü, arasındaki muka-reneti kelâmiyeden dolayı mâtufda da carîdir.
Buna cevaben deniüyor ki: matuf, bir cümlei müstakille olmadığı takdirde kendisinden "tam bir mânâ münfehim olabilmek için hükümde matufun aleyhe müsavi olmasına ihtiyaç vardır. Fakat matuf, müstakil bir cümle olursa bu müsavatı her hâlde müfit olmaz. Âyeti celîle ile muhatap olanlar, baliğ ve baliğe olanlardır. Çocukların zekât ile mükellef olmamaları ise bununla değil, başka delil ile sabittir. Bir hitabın muayyen bir zümreye tevcih edilmesi, o hitabın artık başka bir zümreye tevcih edilmeyeceğine delâlet etmez. Böyle bir şey haricî bir delilden anlaşılır.
347 — : Âmmi sebebine tahsis dahi Hanefîlerce vücuhi fâsidedendir. Bir lâfzı âmı sebebi nüzul veya vürudüne hasrederek maadasından hükmünü nefy etmek doğru değildir. Meselâ: sirkat hakkındaki âyeti kerime, Safvan adında bir zatın ridasının çalınması üzerine nazil olmuştur. Bunun hükmü, yalnız Safvanın ridasını çalmış olana mahsus değildir, belki bütün sarikler hakkında caridir.
Kaıı oımuşıaraır. üunıara gore eger am, seoeDine tansıs eoıımezse du âmmin hükmünden bazı efradım içtihat ile tahsis caiz olduğu gibi o efrattan biri olan bu sebebi de içtihat ile tahsis caiz olmak lâzım gelir. Artık âmmın hükmü o sebepde cari olmaz. O hâlde bu sebebin beyanı zait olur, bunun bir kıymeti kalmaz.
Kezalik: Eğer âm sebebine muhtes bulunmayıp sair ferdlere de şâmil olsa cevap, suale mutabık olmamış olur. Halbuki cevabın suale mutabakatı lâzımdır.
Buna Hanefilerce şöyle cevap verilmektedir: âmmin tahsis kabul etmeyen bazı efradı' vardır. Sebebi nüzul veya vürudu da o kabilden olabilir. Tahsis ihtimali, herhalde tahsis vukuunu iktiza etmez. Sonra cevabın suale mutabakatı lüzumu, herhalde cevabın suale müsavî olmasını icap etmez, cevap bazı fâideler mülâhazasile sualden daha şümullü olabilir. Elverir ki, sailin istediğim yerine getirsin, ona istediği malûmatı versin. îşte bu hâlde sual ile cevap arasında mutabakat husule gelmiş olur. Nitekim: (^j*^ &'~f dttr Lj) suali celiîine Hazreti Musa'nın verdiği
cevap, bu kabildendir. Hazreti Musa, Cenabıhakkın manevî huzurunda fazla mükâlemede bulunmak şerefine nailiyet için uzunca cevap vermeği ihtiyar etmiştir.
349 — : Âmmi mütekellimin garazına tahsis dahi Hanefîlerce vücu-hü fâsidedendir. Şafiîler ise buna kaildirler. Onlara göre bir âmmin irad edilmesindeki garaz, mütekellimin sözünde musarrah gibidir. O hâlde su-reten âm görülen bir lâfız, manen elfazı hassadan olmuş olur, o garaza münhasır bulunur. Meselâ: ( ^ d Jj VI jl ) âyeti kelimesindeki ibrar-dan muradı ilâhî, eshabı kiramdır. Binaenaleyh bu âyetteki cennetle mü-beşşeriyet hükmü, yalnız eshabı kirama mahsustur, sair ebrara şâmil değildir. Hanefîler buna cevaben diyorlar ki: âmmi mütekellimin garazına tahsis, âmmin muktezasım iptale müeddî olur. O hâlde mentukun hükmünü bırakıp meskûtün anhin hükmile amel etmeği iktiza eder ki bu, kavaidi lisaniyeye muhaliftir. Binaenaleyh âyeti kerime, mutlaka eb-rar olanların naili naim olacaklarım mübeşşirdir, eshabı kiram da ebrar-dan olduklarından bu mübeşşeriyyet, onlara da, sair ebrara da şâmildir.
350 — : Mutlakı kıyasa muvafakat şartile olsun olmasın mukayye-de hami dahi Hanefîlerce vücuhü fâsidedendir. Şafiîlerden bazılarına göre mutlak, herhalde mukayyede hami olunur. Zira kayıt, şart mecrasında carîdir. Kıyas bu hamli icap etsin etmesin müsavidir. Bazı zatlara gö-
uımtusnı uır ranaDe azat edilmesi Hanefiyece kâfidir. Çünkü bunların hakkında rakabe, mutlak olarak zikredilmiştir. Keffareti katilde ise rakabenin mümin olması lâzımdır. Zira bunun hakkındaki rakabe, mümin olmakla mukayyettir.
Binaenaleyh keffareti yemin ile keffareti zihar hakkındaki mutlak rakabeyi kefareti katildeki mukayyet rakabeye hami etmek Hanefîlerce icap etmez, Şafiîlerce icap eder.
Şafiîlere göre madem ki, hepsi keffarettir, artık katilde kifayet etmeyen gayri mümin rakabe, keffareti yemin ve ziharda da kifayet etmez. Şafiîlerin bu tarzı istidâli ise Hanefîlerce saih değildir. Bir cürm için kâfi bir ceza olmayan bir şey, diğer bir cürm için kâfi bir ceza olabilir. İsimde iştirak, hükümde müsavatı müstelzim olmaz. Böyle bir hami, hükmü şer'îyi iptaldir ve nas mukabilinde kıyas tarikine gitmektir. Halbuki kıyasın şartı, nas'sm bulunmamasıdır. (Mutlak ve mukayyet mebhasine de müracaat.)
BEYANIN NEVİLERİ :
351 — : Beyan, lügatte ilâm izhar, tebyin demektir. İlmi usulde: bir sözden veya fi'lden maksat ne olduğunu o söze, o fi'le müteallik bir söz veya fî'l ile izhar ve i'lam etmekten ibarettir. Beyan, bir nevi delildir, muradı müsbittir ve berveçhiâti beş nev'e münkasimdir:
(1) : Beyanı takrir: bir sözü mecaza veya hususa hami etmeği kat' edecek bir şey ile te'kit demektir. Şöyle ki: bir sözün mecaza ihtimâli bir şey ile kesilip atılırsa o sözün bir hakikat olduğu tezahür eder. Ve bir sözün hususa ihtimâli bir şey ile kesilip bertaraf edilirse o sözün âm olduğu taayyün eyler.
Meselâ:(a.^L^>İo/11îVj)= iki kanadile uçar bir kuş yoktur ki) kavli şerif indeki tairden murad, hakikaten kuştur. Çünkü «bicenahayhi» kelâmı, bir beyanı takrirdir, bu tair ile hakikaten uçan herhangi bir kuş murad edildiğini ilâm etmektedir.
Kezalik:( j^ I ^yCailo^-i ) nazmı şerifindeki elmelâike de bir lâfzı ânıdır. Bu, umumî üzere caridir. Çünkü «küllühüm» kavli bunu göstermektedir. Artık elmelâiketü lâfzı âmminin tahsise ihtimâli kalmamıştır. «Ecmeun» kelimesi de bir tefsir mahiyetindedir, meleklerin birlikte secde ettiklerini belirtmektedir.
(2) : Beyanı tefsir; mücmel, müşterek, müşkil, hafî gibi kendisin-
lem efendimiz, bunu kendi fiillerile izah etmiş ve(\j^\J^\J£\^J\ = benim nasıl namaz kıldığımı gördüğünüz gibi namaz kılınız) diye buyurmuştur. Binaenaleyh Resulüekrem'in bu fiilleri bir beyanı tefsir mahiyetinde bulunmuştur.
Kezalik: ( I^-jJ L-kü «ijlJljJjU ) = hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesiniz.)" âyeti kerimesi mücmeldir. Çalınan mal ne kadar olacaktır ve hırsızın eli neresinden kesilecektir?. Bunlar- beyana muhtaçtır. Nebiyyi Efham Efendimiz ise «on dirhemden az miktardan dolayı el kesilmez» buyurmuş ve Safvan'ın ridasını çalanın elini tam bileğinden kestirmiştir. İşte Resulüllahın bu kavlile bu fiili bu hususta bir beyanı tefsir bulunmuştur.
(3) : Beyanı tağyir; sadrı kelâmın; yâni: ilk sözün, asıl söylenmesi istenile'n şeyin mucebini ona bitişik diğer bir söz ile tağyir ederek müte-kellimin asıl muradını izhar. eylemekten ibarettir. Tahsis, istisna, şart, sıfat, gayet ve bedel denilen şeyler bütün beyanı tağyir kabilindendir. Bu tâbirler için ıstılahat kısmına müracaat!.
Meselâ: ( U}\ fJ- , «_JI â1j».l ) âyeti Icerimesindeki ( \y Jl^ _, ) kavli şerifi, tahsis kabilinden bir beyanı tağyirdir. Çünkü sadrı kelâmı, yâni: ( _J\ it\ ı»l ) kavli şerifini tahsis etmiştir. Bu kavli şerif, herhangi bey' in helâl olduğunu gösterir, ( Ujy^ s ) kavli şerifi ise bu umumiyeti tahsis etmiş; riba kabilinden olan bey'i sair beyilerden ayırmış, onun helâl olmadığını bildirmiş, muradı ilâhiyi izhar etmiştir.
Kezalik: «nefislerine mağlûp olan gafil kimselerden başka bütün insanlar, Haktealâ'ya ibadette bulunurlar» cümlesinde «bütün insanlar» sözü âmdir. «Nefislerine mağlûp olanlardan başka» sözü de bir istisna olup o âm olan sözü takyit etmiştir. Binaenaleyh bu da bir beyanı tağyirdir.
Kezalik: bir kimse refikasına: «Filân yere gidersen benden boş ol» dese bu sözü bir cümlei şartiyedir. «Benden boş ol» sözü mutlaktır, bununla hemen talâk vaki olur. «Filân yere gidersen» sözü ise şarttır, bu mutlakı takyit ve tağyir etmiş, boş olmanın filân yere gitmekle meşrut olduğunu göstermiştir. Binaenaleyh bu da bir beyanı tağyirdir.
Kezalik: «Bu,akarın gailesini fukahadan olan fakirlere vakf ettim» sözünde fukahadan sıfatı da bir beyanı tağyirdir. Bu akarın gailesini fa-
yirdir.
Kezalik: ( y^ «J| £Jlk-l ^ ^Wu-LJIJo •ûı.j ) âyeti kerimesinde sadrı kelâm, yâni i ( c-^W tj-bHjc *bj.) kavli şerifi, her insana hacem far-ziyetini müfittir. ( ;>U~ «Jl £lkıJ ^ ) kavli kerimi ise bir bedeli ba'z olup bu sadrı kelâmı tağyir etmiş, Beytullahı ziyarete gidebilmek, kudretine mâlik olanlara Haccın farz olduğunu ifade ederek muradı ilâhînin neden ibaret bulunduğunu izhar eylemiştir. Binaenaleyh bu da bir-beyanı tağyirdir.
«Beyanı tağyir, daima tağyir ettiği söze muttasıl olur, ondan ayrılmaz. Diğer bir tâğbir ile beyanı tağyir, vakti hitaptan sonraya kalmaz. Çünkü beyanı tağyir ile tağyir ettiği söz, bir kelâmdır, birbirine muttasıl olmaları lâzımdır. Beyanı takrir ile beyanı tefsir ise her ne kadar hacet vaktinden teehhür etmezse de hitap vaktinden teehhür edebilir. Meselâ: bir söz, evvelâ mücmel olarak söylenir, sonra da o söz kendisile âmel edileceği zaman tefsir edilerek kendisinden murad ve maksat ne olduğu izah edilir.
(4) : Beyanı zaruret; izaha muhtaç olan bir şeyi lisan bakımından esasen izaha mevzu olmayan bir şey ile bir nevi tavzih demektir ki, aşağıdaki nevilere ayrılır:
(a) : Mantuk hükmünde olan bir meskûtün anh, beyanı zaruret kabilindendir.
Meselâ: (i.WI <,%a\y\ <J} jj, ^J*-\ & ) âyeti kerimesinde çocuğu olmayan bir müteveffanın terekesine yalnız anasile babası tevarüs etse anasına terekesinin üçte biri verilir, buyurulmuştur, babasının hissesi ise meskûtün anhtir. Fakat bu meskûtün anh, mantuk hükmündedir. Çünkü başka varis yok, valdesinin sehmi üçte bir, o hâlde üçte ikisinin de babasına aidiyeti bizzarure anlaşılmış olur. Nitekim iki şerikten biri diğerine: «Şu kazandığımız malın yarısı senin olsun», dese diğer yarısı da benim olsun demiş gibi olur.
(b) : Sözü ihtisar etmek zaruretile sabit olan bir beyan da beye m zaruret demektir. Meselâ: bir kimse( f,> jîTL Je ) dese( (>jj } /jjit. Je ) = benim yüz bir dirhem borcum vardır» demiş olur. Çünkü birinci dir-
F. 7
le söze hacet zamanında vukuu bir nevi izah demektir ki, o şeyin meşruiyetini gösterir.
Kezalik: babasr tarafından kocaya verilen bir bikri batiğenin sükût etmesi, buna rıza demektir. Çünkü razı olmasaydı sükût etmemesi lâzım gelirdi-
Kezalik: kendisine yemin tevcih edilen şahsın bu yemininden nükûl etmesi, müddea bihi itiraf sayılır.
Kezalik: bir akardaki şef ün şüf'a talebinde bulunmayıp sükût etmesi, bir beyanı zaruret olup şüf'a hakkını iskat ettiğini ifade eder.
(5) : Beyanı tebdil; bu nesh demektir. Şöyle ki nesh, lügatte izale, tahvil, tebdil manasınadır. Tebdil ise bir şeyi kaldırıp yerine başka bir şey koymaktan ibarettir. Usuliyyuna göre nesh ise: bir hükmü serinin hilâfına ondan müteahhır olan bir delili şer'înin delâlet etmesidir. Bu mü-teahhır olan delile «nâsih» o ref edilen hükme de «mensuh» denir. Nitekim bunlar aşağıda izah edilecektir.
NESHA DAİR MALUMAT :
353 — : Nesh, aklen ve naklen caiz ve haddi zâtında vakîdir. Şöyle ki: Allahütealâ Hazretleri kulları hakkında dilediği gibi tasarruf edebi-' lir, kullarım bir zaman bir hükme, diğer bir zaman da başka bir hükme tâbi -tutabilir, buna kimsenin itiraza hakkı yoktur. Maahaza Allahütealâ hakimdir, rahimdir, kullarının faideleri için bazı hükümlerini tebdil buyurmasına ne mâni vardır? Zamanların, mizaçların ihtilâf ile ilâçlar ihtilâf edeceği gibi vakitlerin ihtilâfı ile insanların maslahatları değişebilir. İşte bundan dolayı bazı hükümlerde tebdilât vukuu, aklen caiz ve hikmete muvafıktır.
Nesh, naklen de caiz ve sabittir. Nitekim evvelki peygamberlere ait şeriatler bilâhare nesh edilmiştir. Ezcümle Hazreti Âdem'in zamanında kız kardeşle evlenmek caiz iken bilâhare diğer şeriatlerde bu baptaki cevaz nesh edilmiştir.
Kezalik: Hazreti Yâkup zamanında iki kız kardeşi nikâhta cem etmek caiz iken, bu şeriati islâmiyede mensuh bulunmuştur.
368 — : Ebu Müslim, şerayii salifede nesh vukuuna kail değildir. Ona göre bu şeriatler zaten muvakkat idi, artık onlar öyle muvakkat olunca muahhar bir seriate nâsih denilemez. Fakat cumhuru ulema, evvelki şeriatlerin sarahaten muvakkat olduğunu teslim etmemektedirler. Bu şeriatler mutlak olduğu hâlde bilâhare nesh edilmiştir.
Dır masıanattan aoıayı vazgeçmiş uım. ou iöc ç tasavver değildir. Görülüyor ki, Museviler, neshin mahiyetini hakkile anlamış bulunmuyorlar.
Nesh, haddi zâtında Haktealâ'ya nazaran bir hükmün nihayet bulduğunu beyandan ibarettir. O hüküm zaten ilmi ilâhîde muvakkat bulunmuştur, zamanı gelince mükelleflere ilâm edilmiş oluyor, mükelleflere nazaran bir ref ve tebdilden ibaret olan nesh, Şariî Mübine nazaran muvakkat bir zamanın nihayet bulduğunu beyandan başka değildir, artık bundan dolayı neden beda, cehil lâzım gelsin?.
355 — : Neshin mahalli, yâni: kendisinde nesh carî olabilecek şey, kendisine tevkıt ve tebit lâhık olmayan bir hükmü şer'iî fer'îden ibarettir. Bu hâlde maziye,, hâle, istikbale ait bir haberde nesh carî olmaz. Çünkü böyle bir nesh, yâ kizbi veya cehli müstelzim olur.
Kezalik: itikada müteallik şer'î hükümlerde nesh câri değildir. Zira bunlar, zaman ile değişmez, birer sabit hakikattir. Meselâ: sıfatı ilâhiye kadimdir, bunlarda nesh mutasavver değildir. Ve iman bir vecibedir, bunda da nesh câri olamaz.
Kezalik: hissî veya aklî olan hükümlerde nesh tasavvur olunamaz. Çünkü bunların mahiyetleri zaman ile tebeddül etmez. Meselâ: «Ateş yakıcıdır. Bir malûl, illetinden mukaddem mevcut olamaz.» hükümlerinde nesh câri değildir.
Kezalik: ( Ulill^y Jl j>[* jlfli) buyurulmuştur. Cihad hakkındaki hüküm, kıyamete kadar devam ile tevkit edilmiştir. Artık bunda da nesh câri olamaz.
Tevkıt veya te'bit, hükmün değil de mahkûmun bihin kaydi bulunursa onda nesh cereyan edip etmeyeceğinde ihtilâf olunmuştur. Cumhura göre bunda nesh câri olabilir. (îx\ !>•>«> )= ebediyen oruç tutunuz) denilmesi gibi.
356 — : Neshin şartı, nasihin ya kitap veya sünnet olmasıdır ve na-sih olan şer'î delilin mensuh olan hükmü şer'îden müterahî = muahhar bulunmasıdır.
Şöyle ki: kıyas ile, icma ile bir şer'î hüküm nesh edilemez. Çünkü nesh, yalmz Resulüekrem'in hayatında vâki olabilirdi, onun hayatında ise nesh, kıyas ile veya icma ile değil, ancak kendisinin beyanatile malûm olabilirdi. Bir de kıyas, bir delili zannîdir, nass ile sabit bir hükmü nesh edemez. İcma ise zamanı nebevide câri olamazdı, dinî hususlarda
uia.il ııa.»
uuoiD geıır. r>u cıneueaır ki, «mensun Dir nuKum-den istihraç olunan bir kıyas bilittifak mensuhtur». denilir. Zira asıl men-suh olunca fer'in hükmü kalmaz.
Maamafih icma ile nesh vukuuna kail olanlar da vardır. Fakat bir hilkmüri mensuhiyeti hakkında icma vukuu bilittifak caizdir. Bu men-suhiyet, başka bir şer'î delile müstenit bulunur, icma ise bu delilin mevcudiyeti hakkında münakit olmuş olur.
357 — : Kitap kitap ile, sünnet sünnet ile ve sünnet kitap ile, kitapta mütevatir veya meşhur sünnet ile nesh edilmiş olabilir. Haberi ahad kabilinden olan bir sünnet ile ne kitap, ne de mütevatir veya meşhur bir sünnet nesh edilemez, belki kendisi gibi bir haberi vahid nesh edilebilir.
Meselâ: ( ..Ojll f±>\ j*»%\ (&*? ^S) âyeti celilesile ebeveyne, akrabaya marazı mevt zamanında vasiyette bulunulması tarz kılınmıştı. Sonra bu hüküm: (-.. ffi}\ j il,X*j> ) âyeti kerimesile nesh edilmiştir.
Kezalik: Resulüekrem, sallâllâhü aleyhi vesellem efendimiz, evvelce kabirleri ziyaretten men buyurmuşlardı. Sonra bunu:_.lj je. jC^y' c-S"} (. ».UjjjiNl jjJH; hadisi şerif ile nesh buyurmuşlardır.
Kezalik : Resulüekrem Efendimiz, Medineimünevvere'ye hicret buyurduklarından sonra bir müddet beyti mukaddese müteveccihen namaz kılmışlardı. Bu, bir sünneti fiiliye idi. Sonra bu sünnet: as*-J^k£<ilt»j Jj» ) '( ,.1^11 âyeti celilesile nesh olunmuştur.
Kezalik: Fahriâlem Efendimize dokuz zevceden maadası helâl olmayacağı: (..j-ı ^ .LiMcUi j^V) âyeti kerimesile beyan buyurulmuştu. Bilâhare Resulüekrem'e dilediği kadar zevce edinmenin mubah buyurul-duğu Resulüllâhtan rivayet olunmuştur. Hattâ Hazreti Âişe'nin: (.UL.Lill^J <İ)Iq1»! £?» L~} <Şc <»\j«,^:!I;_^j U) dediği mervîdir. Bu hâlde kitap ile sabit olan bir memnuiyet hükmü, sünnet ile nesh edilmiş olur.
358 — : Yukarıda yazılan dört kısım nesh, Hanefîlere göredir. Şafiî-ler, son iki kısma kail değildirler. Onlara göre kitap ile sünnet nesh edilirse hakkı risalette ta'nı mucip olur. Sünnet ile kitap nesh olunursa za-
sünnet ile kitabın nesh edilmesinde Resulüekrem'in menzilesini i'lâ ve sünnete tazim vardır. Şu kadar var ki sünnet ile nesh, kitabın yalnız hükmünde câri olur, nazmında câri olamaz. Sünnet ile kitabın nazmını tebdiİ ve izale caiz değildir. Bilâkis Resulüllâhın lisanile beyan buyurul-muş bir hükmü şer'înin müddetini Allahtelâ'nın kitabile beyan buyurması da mümkindir. Çünkü kitabın nazmı da münzel olduğundan bununla sünnet üzerine ziyade câri olabilir.
360 — : Kitabullahta vukubulan neshler şu dört kısma ayrılmıştır:
(1) : Hem tilâveti, hem de hükmü mensuh olan âyetler. Nitekim kü-tübi salifenin neshi bu kabildendir. Bunlar, ya hafızalardan silinmek veya âlimlerin ölmeleri suretile nesh edilmiştir. Hattâ rivayete göre Ah-zab sûrei celîlesinin âyetleri Bakara sûrei celîlesine müsavi iken bilâha-ra bazılarının hükmile beraber tilâvetleri de nesh olunmuştur. Fakat bu nesh, Resulüllâhın zamanı hayatına mahsustur, ahirete irtihallerinden sonra artık böyle bir nesh asla caiz değildir. Hiçbir âyeti kerime hakkında nisyan ve terki tilâvetle mehcuriyet tasavvur olunamaz.jTJi\ Uj'/^Vl)
( j^LiH 4\>'\j = Kur'anı şüphesiz biz indirdik, onu muhafaza da şüphe yok ki, biz edeceğiz.) âyeti kerimesi bunu natıktır.
(2) : Tilâveti mensuh olmayıp yalnız hükmü mensuh olan âyetler. Nitekim zaniyelerin lisan ile iza ve hanelerinde haps edilmeleri hakkındaki âyeti cel'lenin hükmü nesh edilip tilâveti baki kalmıştır. Bu tilâvetin de ayrıca hükümleri vardır. Bunun teberrüken okunması bununla namazın cevazı, bununla sabık hükmün bilinmesi ve ümmet hakkında bir nimeti ilâhiye olarak kolaylık gösterildiğini ilâm bu cümledendir.
(3) : Hükmü baki kalıp yalnız tilâveti nesh edilen âyetler. Hazreti Ömer'den rivayet edildiğine nazaran: ^ytMj \ lil
«= ihtiyar erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisini de Haktealâ tarafından bir azap olarak recm ediniz.) kavli şerifi, bir âyeti celile iken badehu hükmü ipka edilip tilâveti nesh olunmuştur. Bunların, haklarında ise recm hükmü bakidir. Maamafih Ebu Abdillah ibni Zafer (( ;li
(o U)ti*-\jl *S âyeti kelimesindeki «mütetabiat» kavli şerifi gibi ki, bunun nazmı mensuh ise de hükmü bakîdir. Keffareti yeminden dolayı tutulacak üç günlük orugta tetabi. tevali lâzımdır.
Yalnız tilâvetin mensuhiyetindeki hikmet, ümmeti merhumenin emri ilâhiye ne derecelerde imtisal gösterdiğini izhardan vesaireden ibarettir. Çünkü tilâvet olunan bir nas bulunmadığı hâlde onun mücerret rivayet edilen hükmüne imtisal edilmesi, ümmeti merhumenin hakka ibadet ve taat hususundaki mükemmeliyetini, yüksek diyanetini ibraz eder. (4) Asıl hükmü baki olduğu hâlde bir vasfı mensuh olan âyetlerdir. Meselâ: aşura orucunun farziyeti nesh edildiği hâlde cevazı mendup olarak kalmıştır, işte bunda asıl hüküm ki oruçtur, o nesh edilmeyip onun vasfı olan fandyyet nesh edilmiştir.
Kezalik: nas üzerine ziyade bu kabildendir. Çünkü bu ziyade Hane-fîlerce nesh sayılır. Meselâ: keffareti yemin için mutlaka rakabe azat etmenin kifayet edeceği nas ile sabittir, imdi bu rakabe, mümin olmak' la takyit edilirse ziyade alennas kabilinden olarak bir nesh mahiyetinde bulunur. Nitekim Şafiüer bu takyide kail bulunmuşlardır. Maahaza Şafiî-' ierce bu takyid, bu ziyade alennas, bir nesh değil, bir tahsistir.
361 — : Nasih, mensuhtan ya daha hafif veya mensıma müsavî veya mensuhtan daha meşakkatli olur. Meselâ: bir zaman ramazan şerif gecelerinde uyuduktan sonra yiyip içmek, zevceye tekarrüp etmek memnu idi. Sonra bunlar fecre kadar mubah oldu. işte burada nasih, mensuhtan ehaftır.
Kezalik: bir zaman Mescidi aksaya doğru namaz kılınırdı, sonra Kâbei Muazzama'ya doğru kıhnması emr olundu. Bunda da nasih, men-suha müsavidir.
Bidayeti islâmda oruç ile mükellef olanlar, oruç tutmak ile fidye vermek beyninde muhayyer idiler. Sonra'oruç tutmaya muktedir olanlar için herhalde oruç tutmaları farz oldu. Bunda da nasih, mensuhtan daha meşakkatlidir.
«Şafiîlere göre nasih, mensuhtan eşed olamaz. \rJ,*$\ iT y ~-u." U ) ( l«j£. t\ l^jj^ tüfc"=r biz herhangi bir âyeti nesh eder veya unutturur isek ondan hayırlısını veya onun gibisini getiririz.) âyeti kerimesi, buna delildir.
Buna cevaben deniliyor ki : hayriyyet başka, eşeddiyet bankadır.
Aiııuu.; vuy uı LUiuuş tuı.
362 — : Bir hükmün nasih veya mensuh olduğu, ya Resulüekrem'in beyanile veya sahabei kiramın tensısile veya iki müteariz delilin nüzul veya vürud tarihlerile veya hakkında bir icma vukuile malûm olur.
Meselâ: Kabirleri ziyaret hakkındaki memnuiyetin nesh edildiği, Res\xlüekrem'in(..J}j\\-aj]ijje.(,C:^z^r) = kabirleri ziyaretten sizi men-ctmiş idim, badema ziyaret ediniz. Çünkü o, ölümü hatırlatır.) kavli şe-rifile bilinmiştir.
.Kezalik : bidayeti islâmda nutfenin gelmesinden dolayı yıkanılıp yı-kanılmaması hususunda bir- ruhsat vardı. Sonra bu ruhsat nesh olunup — şehvetle gelen bir nutfeden dolayı yıkanmak — bir âyeti celile ile farz olmuştur. İşte sahabei kiramdan Übeyyibni Kâ'bm Mj.. Mjtf) ( j—i'^IA^Vljy j k^~. = nutfenin gelmesinden dolayı yıkanmak müs-lümanlığm başlangıcında bir ruhsat idi, sonra yıkanılmasile emr olunmuştur.) kavli, bu nasihiyyeti ifade etmektedir. ( jjb y\ »1^ )
Kezalik : Şeddadin rivayetine göre hacamat yapanın ve yaptıranın oruçları bozulur. İbni Abbas'ın rivayetine göre ise Resulü Ekrem Efendimiz oruçlu olduğu hâlde kan aldırmıştır. Şeddadin rivayetinde istinat ettiği hadis, fetih senesinde varid olmuştur. İbni Abbas'ın şahid olduğu sünneti filiyye ise Haccetülveda senesindedir. Binaenaleyh muahhar olan bu sünneti filiyye ile mukaddem bulunan hadisin nesh edildiği an-iaşılmaktadır.
Kezalik : dördüncü defa olarak şarap içenin katli hakkındaki bir hükmün; bir emrin mensuh olduğu icmaın delâletile bilinmiştir. Yâni bu hükmün hilafı hakkında muahhar bir hükmü şer'î bulunduğuna icma, şehadet etmektedir.
363 — : Bir âyetin, bir hükmün nasih veya mensuh olduğunu tayin hususunda rey ve içtihat ile hareket olunamaz. Bu ancak sahih bir nakl ile, bir tarih ile bilinir. Bir kısım müfessirler, müellifler, nasih ile mensuhun adedini pek çok göstermiş, bunlara dair müteaddit kitaplar yazmışlardır. Fakat Fahri Razî gibi müdekkik müfessirler, âlimler, hakikaten nasih ile mensuh olan âyetleri tayine muvaffak olmuş, bunların öyle zan edildiği kadar çok olmadığını ispat etmişlerdir.
İmam Süyutînin «İtkan» ında yazdığına göre bunların adedi nihayet yirmi veya yirmi birden ibarettir. Aralarını telif kabil, beyinlerinde bir muaraza gayri zahir olan bir kısım âyetleri, hükümleri nasihiyetle, men-suhiyetle yad etmek, sathî düşüncelerden ileri gelmiş bulunmaktadır.
muttasıl ile müstesna olan şeyler, müstesna minh ile cinsen müttehit olur. İstisnayı munkati ile müstesna bulunan şeyler de müstesna minh ile cinsen müttehit bulunmaz. (91, 92, 93) üncü meselelere müracaat!.
İstisnai muttasıl, Hanefîlerce «ba'dessünya baki hakkında tekellümden, yâni: müstesnadan maadası hakkında hüküm vermekten ibarettir, müstesnanın hükmü ise meskûtün anh kalmış olur.
Meselâ: Herkesin bey' ve şirası caizdir, kasırların bey' ve şiraşı ise müstesna» denilse kasırların, bey' ve şirası müstesna, sözü bir istisnai muttasıl olup bu müstesna hakkında bir hüküm verilmemiş, yalmz kasırlardan başka kimselerin bey' ve şirasının cevazı hakkında hüküm verilmiş olur.
Fakat Şâfiîlere göre istisnai muttasıl, nefiden sonra ispat, ispattan sonra nefîdir. Meselâ: «Bana Zeyd'den başkası gelmedi» denilse Zeyd'in gelmesi ispat, maadasının gelmesi nefy edilmiş olur. Bilâkis «Bana Zeyd' den başka herkes geldi» denilse Zeyd'in, gelmesi nefy, başkalarının gelmeleri ispat edilmiş olur.
İstisnai muttasıl ile istisnai munkatia istisna denilmesi, bir hakikati ıstılahiyedir. Fakat munkatia istisna denilmesi, lügat itibarile mecazdır. Çünkü bunda müstesna, müstesna minhe dahil değildir ki, ondan hakikaten istisna mutasavver olsun.
365 — : Müstesna, müstesna minhin lâfzile olunca ondan ekal olmalıdır, ondan daha çok veya mefhumen ona müsavi olmamalıdır. Çünkü bu takdirde istisna, lâğv olur. İstisnadan sonra bir şey kalmalıdır ki, istisnada fayda bulunsun ve illâ istisna bâtıl olup evvelki söz, yâni müstesna minh olduğu gibi baki kalır.
Meselâ: «Dört veya üç dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem borcum vardır» denilemez. Fakat «İki dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem borcum vardır» denilebilir, bununla bir dirhem borç itiraf edilmiş olur.
Yalnız İmam Ebu Yûsüf'e göre müstesna, bakiden ekal olmalıdır. Buna göre üçten bir istisna edilebilirse de iki istisna edilemez. Çünkü bu iki, baki kalan birden ziyadedir.
Arapça olarak : (Enti talikun selâsen illâisneyni = sen üç talâk boşsun iki talâk müstesna) denilse bir talâk olur. Fakat (Abidi ahrarün illâ Abidi = kölelerim azattırlar kölelerim müstesna) denilse istisna lâğv olup bütün köleleri azat olmuş olur.
vaıuu uij müstesna, im müstesna; aenııse aort dirüem itiraf edilmiş olur, Çünkü birinci müstesna minh alâ hâlini kalmış olur. Ona müsavi olan (illâ selâsetün) müstesnasından iki istisna edilmekle bir de ondan kalmış olur ki, mecmuu dörttür.
366 — : İstisna, birbirine atf edilmiş cümlelerden sonra gelince bu istisna, son cümleye masruf-olur. Çünkü buna sarfı mütehakkaktır, diğerlerine sarfı muhtemeldir. Halbuki diğerlerindeki hüküm, müstakillen müteyakkandır. Artık ihtimâl ile bu müteyakkan izale edilemez. İmamı Şafiîye göre ise bu istisna, bütün cümlelere masruf olur. Zira harfi cem ile, yani vavı âüfe ile cemi, cemi lâf izle cemi hükmündedir. Artık istisnanın makabli cemi sigasile olunca istisna hepsine münsarif olacağı gibi harfi cem ile olunca da münsarif olur.
Meselâ: .^I^U" V,;J». <#V fjj^l».l v^.j1! 'A If oU-Jt.l ö**jm <j&i ) ( ..Ijl" jjt^l jyu.UI> dîijl j Ul ;jlr«- âyeti celilesindeki istisna, Hanefî-lere göre yalnız son cümle olan ( jji-,U1>dıljl ) ne münsarif tir. Binaenaleyh muhsanalara kazf edenler, taip olunca fâsik olmaktan kurtulurlar. Fakat bunun ile şahadetlerinin kabul edilmesi lâzım gelmez. Çünkü bu istisna, (UISj^+iI^Li'Vj )cümlesine de münsarif değildir, onun hükmü olduğu gibi kalmıştır.
' İmamı Şâfiîye göre ise bu istisna, o cümleye de münsarif olduğundan ba'dettevbe şahadetleri kabul edilebilir.
TALİKLERE DAİR MALÛMAT :
367 — : Usuliyyunca şart denilen talik, yâni: bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne rapt etmek, meselâ: bir kölenin azat olmasını şöyle bir harekette bulunmasına bağlamak, Hanefîyyeye göre ilk evvel iliyyeti mert eder, buna hükmün memnuiyeti de bizzarure lâzım gelir. Şafiîyeye göre ise talik, doğrudan doğruya hükmü men eder. Şöyle ki: Eğer talik bulunmasaydı hüküm filhal sabit olurdu. Meselâ: bir kimse kölesine:' «Sen filân yere gidersen azat ol» dese «Sen filân yere gidersen» sözü bir şarttır. «Azat ol» sözü de bir cezadır. Bu iki cümleden ikincisinin husulü birincisinin
'husulüne muallâk bulunmuştur. Bu cümlei şartiyedeki «azat ol» sözü. ıtk hâdisesi için bir illettir. İşte bu cümledeki şart; Hanefîyyeye göre bu illetin tesirini men etmiştir. Bu şart tahakkuk etmedikçe «astat ol* sözü bir illet olarak ıtk hâdisesini vücude getiremez.
cır metin zamanı vücudile şartın zamanı vücudu birdir. Şart vücut bulmadıkça illet, mevcut olamaz. Meselâ: «Filân yere gidersen azat ol» misâlimizde filân yere gidilmedikçe «azat ol» sözü bir illet olarak mün'akit olmuş olmaz. Ne vakit o yere gidilirse o zaman «azat ol» sözü, bir illet olarak ıtk hâdisesini vücude getirir.
Şafiîyeye göre ise illetin zamanı şartın vücude gelmesi zamanı değil, telâffuz olunması zamanıdır. Binaenaleyh «Filân yere gidersen azat ol» denildi mi «Sen azat ol» sözü, hemen bir illet olarak münakit olmuş olur, yalnız tesiri şartın vücude gelmesi zamanında husule gelir.
Bu ihtilâfın semeresi şudur: talâk, ıtk gibi bir tasarrufu şer'îyi müstakbel bir mülke talik etmek Hanefîyece caiz, Şafiîyece caiz değildir. Çünkü bir tasarrufu şer'înin sıhhati için illetin inikadı zamanında mülkün, yâni: o tasarrufun taallûk edeceği mahallin mevcudiyeti bilittifak şarttır. Binaenaleyh bir kimse, meselâ: «filân kadını alırsam boş olsun» veya «Filânın şu kölesini satın alırsam azat olsun» dese o kadını veya o köleyi alınca Hanefîyeye göre talâk ve ıtk hâdiseleri vücude geür. Şafiîyeye göre ise vücude gelmez. Zira Hanefîyeye göre bu talikteki «boş olsun», «azat olsun» sözleri mezkûr şartların vücude gelmeleri ânında birer illet olarak münakit olur. Şartların vücude gelmelerile mülk, yâni: kadının nikâhına, kölenin rakabesine malikiyet hâsıl olmuş ve illetler bu mülkiyet zamanına müsadif bulunmuş olacağından artık bu illetler müessir olurlar.
Şafiîyeye göre ise bu illetler, daha mülkiyet hâsıl olmadan, söylenildikleri anda münakit olmuş, bu inikat zamanında ise henüz mülkiyet bulunmamış olduğundan bu illetler, tesirsiz kalmış olurlar. 369 — : Yukarıdaki ihtilâfın mebnası da şudur: Şarta muallâk olan şey, Hanefîyece ika'dır. Meselâ: talâk, ıtk hâdiselerini vücude getirmektir. Şafiîlerce ise vukudur. Meselâ: bizzat talâk ve ıtk hâdiseleridir.
Hanefîyeye göre muallâk bişşart, ika' olunca muallâk olduğu şartın vücudünden evvel mevcudiyeti mutasavver olamaz. Binaenaleyh muallâk bişşart şartın vücudünden evvel bir illet olarak münakit olamaz. Şafiîle-re göre ise muallâk bişşart, vuku olduğundan şartın vücudünden evvel lâfzın bir illet olarak inikadına bir mâni yoktur.
Buna cevaben deniliyor ki, bir kimse meselâ: kölesini azat etmeyeceğine yemin etmiş olduğu hâlde bilâhare onun azat olmasını bir şarta talik etse mücerret bu talik ile hanis olmaz. Eğer «azat ol» sözü, şartın vücudünden evvel bir illet olarak münakit olsa idi o kimse bu sözü söy-
uu iıuü.uxa ıiaae etmez. Hüküm, şart ile cezanın heyeti mecmuası arasındadır. Meselâ: «Şöy le yaparsan azat ol» cümki şartiyesinde yalnız «azat ol» sözünün bir hükmü yoktur ki bu talik, o hükmü men etsin. Bütün ehli lisan ile man-tıkıyyunun bu bapta ittifakları vardır.
370 — : Bir şart, diğer bir şart üzerine atıfsız olarak dahil olsa muahhar olan şart takdim edilir, ceza, ister muahhar olsun ister olmasın müsavidir.
Binaenaleyh «Filân eve gidersem, filân ile konuşursam kölem azat olsun» denilse bakılır: eğer evvelâ konuşulur, sonra da o eve gidilirse ıtk vâki olur. Fakat evvelâ o eve gidilir, sonra da konuşulursa, ıtk vaki olmaz. Çünkü burada şartı mukaddem, ceza ile beraber şartı muahharın cezası bulunmuştur. Artık bu muahhar şart, vücude gelmedikçe o ceza vücude gelemez.
Kezalik : «Sen hürsün filân yere gidersen, filân ile konuşursan» denildiği takdirde de evvelâ konuşmak, sonra da o yere gitmek vukubul-madıkça ıtk tahakkuk etmez. Demek ki son şart, yeminin inikadının şartıdır. Mukaddem olan şart da bu yeminin inhilâlinin şartıdır. Artık mukaddem olan şart, evvelce vuku bulunca yeminin daha inikadından ev- ? vel vukubuhnuş olacağından muteber olmayıp bununla ceza, tahakkuk etmez.
371 — : Bir şart diğer bir şart üzerine atf edilse, meselâ: «Filân yere gidersem ve filân ile konuşursam kölem azat olsun» denilse îmam Muhammed'e göre bu iki şart birlikte vukua gelmedikçe ceza olan ıtk tahakkuk etmez. Çünkü bu iki şart, bir şart mesabesindedir.
372 — : Bir şart, birbiri üzerine atf edilmiş olan cümleleri takip etse bunların hepsine munsarif olup hepsinin şartr bulunmuş olur. Bu şart, bu cümlelerden evvel zikredilse yine bunların hepsine munsarif bulunur.
Meselâ: bir kimse «Kölem azat olsun ve üzerime hac farz olsun eğer filân ile görüşür isem» yiyip de badehu onunla görüşse hem kölesi azat olur, hem de hac etmesi lâzım gelir.
378 — : Biri biri üzerine atf edilen cümleler, iki şart arasında bulunacak olsa ortadaki cümlei müteatıfe, birinci cümleye zam edilir. Son cümle de son şarta merbut bulunur. Tâ ki bu son şart mülga bulunmuş olmasın.
Meselâ : «Filân işim görülürse köleni azat olsun ve üzerime hac lâzım gelsin ve şu kadar gün oruç tutayım filân, kimse gelirse» denilse kölenin azat olmasile haccın lüzumu o işin görülmesine, orucun tutulması da filân kimsenin gelmesine merbut bulunmuş olur.
geımesıne muaiıaK olur. Diğer iki cümle de son şarta merbut olup onun cezasını teşkil eder.
375 — : Meşiyyeti bizce zahir olmayan bir zatın meşiyyetini zikr etmek, meselâ: inşallah veya inşaelmelek» demek, İmam Ebu Yûsüf'e göre sözün hükmünü iptal eder. imam Muhammed'e göre ise bu, sözün hükmü için bir talik olmuş olur. tmamı Âzam'ın kavli de böyledir.
Binaenaleyh «AUahütealâ dilerse kölem azat olsun» denilse bununla köle azat olmaz. Çünkü bu, imam Ebu Yûsüf'e göre sözün hükmünü muptıldır. imam Muhammed'e göre ise kölenin azat edilmesi, Allahtealâ' mn meşiyetine rapt edilmiştir. Biz isek bu meşiyete muttali' olamayız ki, bu itkin vukuuna hükm edebilelim.
Arapça olarak «in şaallâhü abdi hurrun = Allah dilerse kölem azattır» denilse bununla imam Ebu Yûsüf'e göre ıtk vaki olmaz. Çünkü bu meşiyeti zikr, «aodi hürrün = kölem azattır» sözünün hükmünü iptal etmiştir, imam Muhammed'e göre ise ıtk vaki olur. Zira «inşaallâh» sözü bir taliktir. Fakat «abdi hürrün» sözünün evvelinde fai cezaiye bulunmadığından bu söz, o talike merbut değildir. Bu söz, şarta mukarin bulunmamış olacağından bununla filhal ıtk vücude gelir.
MAANÎ HARFLEKtLE ZARFLARA DAİR MALÛMAT :
376 — : Kelimeler, malûm olduğu üzere isim, fiil, harf kısımlarına ayrılır. Harfler de iki kısmıdır. Bir kısmı, kendisine ait hiçbir mânâsı bulunmayıp mücerred kelimeleri teşkil eden harflerdir ki, bunlara «hu-rufi mebanî» denir. Diğer bir kısmı da zamana ve müstakillen bir mânâya delâlet etmeyip ancak bir başka kelime ile beraber bulunduğu takdirde bir mânâ ifade eden harflerdir ki, bunlara da «hurufı maanî», «edat» denilir. Hurufı âtıfa, hurufı carre, hurufı istisnaîye şart ve istisna edatları bu cümledendir.
Hurufı maanî, birçok hukukî hükümlerin istinbat edilmesile ilgili bulundukları cihetle kendilerine dair biraz malûmat verilecektir.
Bir de «zuruf» denilen bazı kelimeler vardır ki, bunların da hukuk bakımından incelenmeleri pek lüzumlu bulunmaktadır. Binaenaleyh bunlara dair de biraz izahat verilecektir.
377 — : (Hurufı âtıfe) : her lisanda bir takım atf harfleri vardır. Bunlar, bir kelimeyi veya bir cümleyi diğer bir kelime veya bir cümle
onat uıuaııu Leruume, muannar ve mukaddemine de-lâlef etmez.
Meselâ: (Cae Zeydün ve Amrün = Zeyd ve Amr geldi) denilse gelmek füljnde Zeyd ile Âmr cem, edilmiş olur. Fakat hangisinin evvel veya sonra geldiği bundan anlaşılmaz.
«Mâtûfün aleyh ile mâtûf birer cümle olursa vav, bunları sübutta cem eder: (Karne Zeydün ve kaade Amrün = Zeyd kalktı ve Âmr oturdu) denilmesi gibi ki vav, bu iki cümleyi kıyam ve kuud hâdiselerinin sü-butünde cem etmiştir.
Matufun aleyh cümle, matuf müfret olursa vav, bunları ayni hükümde cem eder: (Karne Zeydün ve Amrün = Zeyd ve Âmr kalktı) denilmesi gibi vav, bunları kıyam hükmünde cem etmiş, teşrik eylemiştir.
Bilâkis matufun aleyh müfred, matuf müteaddit olursa vav, bunları zatta cem ve teşrik eder: (Kame ve kaade Zeydün = Zeyd kalktı ve oturdu) denilmesi gibi ki vav, kıyam ve kuud fiillerini Zeydin zatında cem etmiştir.
«Bâzı ulemanın beyanına göre vav, imamı Âzam'a göre tertibe, İma-meyne göre ise, mukarenete delâlet eder. Binaenaleyh bir kimse, medhu-Kinbiha olmayan —yâni: kendisile, henüz zifaf ve halveti sahiha bulunmayan— zevcesine: (in dahaltiddare fe enti talıkün ve tahkün ve talı-kün = haneye .girersen sen boşsun ve 'boşsun ve boşsun) deyip kadın da haneye girecek olsa, İmamı Âzam'a göre yalnız bir talâk vaki olur, ikinci ve üçüncü talâka mahal kalmaz. Çünkü birinci talâk ile zevciyet zail olur, ondan sonraki talâklar mahalline masruf olmayacağından lâğv bulunur. İmameyne göre ise bu söz ile üç talâk vaki olur. Çünkü vav harfi, tertibe delâlet etmeksizin bu üç talâk arasında bir mukarenet vücude getirmiştir.
Fakat deniliyor ki, bu ihtilâf, vavın tertibe delâlet edip etmediğinden değil, başka bir sebeptendir. Şöyle ki: imamı Âzam'a göre bir talâkın vukuu eczanın, yâni: tatliklerin âletteakup olmasından dolayıdır, imameyne göre ise üç talâkın vukuu, bu talâkların vukuu zamanile şartın, yâni: haneye duhulün zamanı müttehit olduğundan naşidir.
«Vav, bazan kasem için olur: (Vallahi mâ faaltü keza = vallahi ben böyle bir şey yapmadım) denilmesi gibi.
un- cumeıı ıtıraziye evvelinde bulununca da «itiraziye» diye yâd olunur: (Lâtekul ve lâ faidete filbatılı illâ hakken = söyleme, batılda fayda yoktur, hak müstesna) cümlesinde olduğu gibi.
Vav, ilk söylenilen bir sözün başında bulunursa «iptidaiyye» namını alır. (Vellezî reâytehu ahî = görmüş olduğun kimse kardeşimdir.) cümlesinde olduğu gibi.
Vav, bazan da cümlei ismiyye evvelinde hâl için istiare olunup «va-vı haliyye» adını alır: (eddi fleyye elfen ve ente hurrun = sen azat olarak bana bin dirhem öde) denilmesi gibi ki bin ödenmedikçe hürriyet = i'tak hâdisesi tahakkuk etmiş olmaz.
(2) — (fe = fa): takip edatıdır. Yârii: matufun matufun aleyhten sonra bilâ mühletin vücude geldiğini gösterir, bu cihetle cem ve tertibe delâlet etmiş olur. Binaenaleyh: (in dehalti hâzihîddare fe hâzihîdda-re fe enti talik = bu haneye, müteakiben de şu haneye girecek olursan sen boşsun) denilse iki haneden yalnız birine girmekle talâk vaki olmaz.
«Fâ, bazan illete dahil olur: (Uhrucî min indi fe .inneki talikun = yanımdan çık, çünkü sen boşsun) denilmesi gibi ki derhal talâk vaki olur. Burada bir şart izmar edilerek talâkın o şarta talik edilmesi, yâni: «Eğer yanımdan çıkar isen sen boşsun» denilmiş gibi sayılması hilafı asıldır.
«Bir hükmün illetine dahil olan fâ'ya «fai ta'lilîye» denir: (ükrimü-ke fe inneke sadıkî = sana ikram ederim, çünkü benim dostumsun) sözünde olduğu gibi.
Bir cümlei şartiyenin cümlei cezaiyesı veya delili cezası evvelinde bulunan faya da «fai cezaîye» denir: (în tu'dinî elfen fe ente hurrun = bana bin dirhem ödersen sen azatsın» cümlesinde olduğu gibi.
Üst tarafı kendisine illet olan bir cümle evvelindeki faya da «fai sebebiye» adı verilmiştir. (Vehebehu fekabile = bağışladığı için kabul etti) denilmesi gibi.
«Fada asi olan, malûle dahil olmaktır. Fakat il}et, devamlı bir şey olursa illete de dahil olur ve «tâlil» adını alır: (Ebşir fakat etakel gav-sü == müjde çünkü sana imdat geldi) denilmesi gibi.
İşte, artık gibi bir mânâ ifade eden faya «fai fasiha» denilir: (Hel tuziu hayateke billehvi felâ terahü sevaben — ömrünü boş şey ile zayi eder misin? işte sen onu doğru görmezsin.) denilmesi gibi.
cemi mutıt olur.
(3) — (Sümme = sonra): terahî ifade eder. Yâni: matufun aleyh ile matuf arasında mühlet bulunduğunu gösterir: (Cae Zeydün sümme Amrün = Zeyd geldi, sonra da Âmr) cümlesinde olduğu gibi. Bu terahî, îmamı Âzam'a göre maalhükm tekellümdedir. Çünkü sümme edatı, kelâma dahil olduğundan eseri kelâmda da eahir olmalıdır, ima meyne göre ise bu terahî hükümdedir. Zira sümme edatını ihtiva eden bir sözün suretinde bir ittisal vardır, atf bunu icap eder. Binaenaleyh terahî, yalnız hükümde bulunmak, lâzım gelir.
Bu ihtilâfın semeresi, aşağıdaki meselelerden anlaşılır. Şöyle ki:
imamı Âzam'a göre. bir kimse, madhulün biha olmayan zevcesine: (Enti talikun sümme talikun, sümme talikun in dahaltiddare = sen boşsun, sonra boşsun, sonra boşsun haneye girer isen) dese ilk «enti talikun» sözile bir talâk vaki olur. ikinci ve üçüncü talâklar vaki olmaz. Çünkü kadın, medhulün biha olmadığından birinci talâk ile bainen mu-tallâka olur, ikinci ve üçüncü talâklara, mahal kalmaz. Bilâkis: (in dahaltiddare fe enti talikun sümme talıkûn sümme talikun =* haneye girer isen, sen boşsun, sonra boşsun, soiua öoşsun) diyerek şartı takdim ey-lese birinci talâk şarta muallâk olur, ikinci talâk derhal tahakkuk eder, üçüncü talâk da lâgv olur.
Şayet bîr kimse, medhulün biha olan zevcesi hakkında: (enti talikun sümme talikun sümme talikun in dahaltiddare — Sen boşsun, sonra boşsun, sonra boşsun haneye girer isen) dese birinci ve ikinci talâk derhal vaki olur, üçüncü talâk da kurbiyetine mebni haneye duhul şartına muallâk bulunur.
Bilâkis şartı takdim ederek: (in dahaltiddare fe enti talikun sümme talikun sümme talikun) dese birinci talâk, ittisalinden dolayı şarta muallâk olur. ikinci ve üçüncü talâk ise derhal tahakkuk eder.
«lmameyne gelince : medhulün biha hakkında şart takdim edilsin edilmesin talâklar şarta muallâk bulunur, şart vuku bulunca üçü de birden vâki olur, şart bulunmayınca da hiç biri vâki olmaz.
Gayri medhulün bihada ise şart takdim edilsin edilmesin talâklar. f;arta muallâk bulunur. Şart vaki olunca bir talâk vaki ulur. Diğer iki talâk ise zevcenin talâka mahal olmaktan çıkmasına mebni lâğv bulunur.
«Sümme kelimesi bazan bir istiare olarak vav mânâsında kullanı-
lır.
kavli şerifinde olduğu gibi ki, yemininden do-
ve m«guur ııe ameu tercin için summe Kelimesi, vav mânasına hami edilmiştir.
(4) — (Hattâ = kadar) : kelimesi, gaye içindir. Mâbâdinin makabline gaye olduğuna delâlet eder. Bu mâbad, makablinden cüz olsun olmasın müsavidir. (Ekeltüssemekete hattâ re'seha = balığı başına kadar yedim) cümlesinde olduğu gibi.
İstimalde ekser olan, hattâmn mâbadi, makabline dahil olur. Diğer tâbir ile gaye mugayyaye dahil bulunur.
«Harfi atf olan hattâmn mâbadi irabda makabline tâbi olur, bununla beraber gaye mânâsı sakıt olmaz. Bu hâlde matufun matufun aleyhten bir efdal veya ehass cüz olması icap eder: (mâtennasü hattel enbiya = nâs öldü, hattâ peygamberler de.) (Kadimel hüccacü hattelmüşatü = hacılar geldi, hattâ yayan gitmiş olanları da) cümlelerinde olduğu gibi.
«Hattâ edatı, cümlei fiilîye ve ismîyenin evvelinde bulunup iptidaiye için olur. Gaye mânâsını da tazammun eder: (Zehebetil ehıbbaü hattâ Enisi zahibün = bütün dostlar çıkıp gittiler; hattâ Enisim de gidicidir.) cümlesinde olduğu gibi.
«Hâttâ edatı, cümlei fiilîye üzerine dahil olunca bakılır: eğer sadrı kelâmın imtidada, ahırı kelâmın da sadrı kelâma münteha olmaya ihtimali var ise hattâ, gaye için olmuş olur: ( .. +JL\ l^kj j» ) = cizyeyi verinceye kadar) nazmi cehlinde olduğu gibi ki, bunun evvelinde beyan btiyurulan kital hâlinin imtidada cizye itasımn da kital için münteha olmaya ihtimâli, tahammülü vardır. Binaenaleyh cizye verilinceye kadar harbin devam edeceği beyan buyurulmuştur.
Amma sadrı kelâmın imtidada, ahırı kelâmın da intihaya tahammülü, kabiliyeti bulunmayıp sadrı kelâm sebebiyete salih olursa, hattâ, «key» mânâsım ifade eder: (Eslemtü hattâ edhulel cennete - cennete gireyim diye müslüman oldum) cümlesinde olduğu gibi.
Fakat sadrı kelâm, fî'l için sebep olmaya salih bulunmazsa hattâ, mahza atf için olur, gayeye ve sebebiyete delâleti bulunma?;: (în k»nı atike hattâ etcgadda indeke fe abdi hurrun sana gelmez, senin yanında tegaddî etmezsem, kölem azat olsun) cümlesinde olduğu gibi. Bu hâlde ityan ile tegaddî bulunursa «ber» hâsıl olur, köle azat olmaz. Bunla-
sin. Sebebiyet için olunca da bar olmanın şartı, hattâdan sonra file sebep olmaya elverişli bir sadrı kelâmın buhmmasıdır. Atf için olduğu takdirde de bâr olmanın şartı, matufun aleyh ile matufun vücududur. Tâ ki, teşrik tahakkuk etsin.
Binaenaleyh bir kimse: (Abdi hurrun in lem adribke hattâ tasiha = kölem hür olsun, eğer seni sen bağırıncaya kadar döğmezsem) dese hattâ, gaye için olmuş olur. O hâlde bu kimsenin döğmesi, muhatabının bağırmasına = sayha etmesine müncer olmazsa kölesi azat olmuş olur Çünkü gaye olan sayha vücude gelmemiştir.
Kezalik: (Abdi hurrun in lem atike hattâ tügaddiyeni = beni ifam edesin diye sana gelmezsem kölem azat olsun) dese hattâ, sebebiyet için olur. Bu hâlde muhataba gidecek olsa yemininde bâr olur, kölesi azat olmaz. Tegaddî bulunsun bulunmasın müsavidir. Çünkü tegaddiye sebep olan ityan bulunmuştur.
Kezalik: (Abdi hurrun in lem atike hattâ etagadda indeke = sana gelmezsem, tâ ki senin yanında yemek yemezsem kölem azat olsun) dese hattâ, mahza atf için olur. Bu hâlde hem ityan, hem de tegaddî bulunursa ber hâsıl olur. Ve illâ hanis olur. ityan fî'li de, tegaddî fiiline sebep olmaya salih değildir. Bu cihetle hattâ edatı, mücerret fâ gibi bir atf için olmuş, âdeta «in lem atike fe etegadde indeke» denilmiş olur.
(5) — (Ev = yahut): kelimesi, bir terdid edatıdır. (İkre' eviktüb = oku, yahut yaz) denilmesi gibi.
Ev, cümlei haberiyede ya şek veya teşkik ve ibham için bulunur. Meselâ: bir kimse, birine hitaben: (Cae Zeydün ev Amrün = Zeyd geldi yahut Amr) dese bunlardan birinin geldiğim, fakat hangisinin geldiğinde şek ettiğini ifade etmiş olur. Veya hangisinin geldiğini limaslaha-tin taunn etmeyip muhatabı teşvik için böyle demiş bulunur.
Ev r:dati, eümlti inşaiyede tahyir ifade eder: (Huz hâzelkitabe ev hazihirrİHalf:ü; ıj'j kitabı, yahut şu risaleyi al) denilmesi gibi ki, .muhatap, bunlardan birini almakta muhayyer bulunur.
?Kv kolimcHİ, hazan mücerret ibham ve nesafet izhar için istimal olunur: ( t>.. J*. j,l ofju jj f\,\ ,1 fi , ) ben yahut siz muhakkak bir hidayet veya açık bir dalâlet üzere bulunmaktayız.) kavli şerifinde olduğu gibi ki, muhatapları insafa, todebbüre davet için böyle beyan buyurulmuştur. pg
.yeti 50.11,1.11. oınaenaıeyn, böyle dedikten sonra iki kölesinden biri vefat etse veya birini satsa artık diğerinin azat olduğu taayyün eder, «Benim maksadım vefat eden veya satılan köle idi» demesine bakılmaz. Zira onların azat olmasına salâhiyetleri kalmamıştır.
«Yukarıdaki esasa mebni bazı meseıeıer teferru' eder. Ezcümle bir kimse, kölesile beygirine işaret ederek: «Hazâ hurrun ev hazâ = bu hürdür veya şu) dese İmamı Âzam'a göre bununla köle azad olur. Çünkü beygirin azad olmaya salâhiyeti yoktur. Bu söz, muayyenden, yâni: azad hükmünü kabule salih olan köleden mecaz olur da onun itki teay-yün eder. Bir sözü muhtemeline hami etmek, onu ihdar etmekten evlâdır.
Fakat imameyne göre bu söz, lâğv olur. Çünkü bu iki şeyden biri, yâni: beygir hürriyete salih değildir. Halbuki her ikisinin de, yâni: mâ-tufün aleyhin de, matufun da ayni hükme salih olması rarttır.
«Bir kimse, meselâ üç kölesi hakkında: (Hazâ hurrun ev hazâ ve hazâ = bu hürdür veya bu ve bu) : diyerek üçüncüsünü vav ile atfda bulunsa üçüncü köle, derhal azad olur ve o kimse, birinci ile ikinci kölesinden hangisinin azad olması hususunda muhayyer bulunur. Çünkü, şevki kelâm, evvelki iki köleden birinin azad olmasını, üçüncü kölenin de buna azad olmakta teşrikini müfid bulunmuştur. Ancak imam Züfe-re göre bunlardan hiç biri filhal azad olmaz. Belki o kimse, muhayyerdir, ya birinci kölesini azad eder veya ikinci kölesiîe üçüncü kölesini azad eder. Zira üçüncü köleyi ikinci köle üzerine vavı cem ile atf etmiştir.
«Ev edatı, bazan da ibahe için olur. (Iştegîl bilhadisi ev bilfıkhi = hadis ile veya fıkıh ile uğraş) denilmesi gibi. Bu hâlde hadis ile, yahut fıkıh ile iştigâl istenilmiş ve her ikisinin cem'i de caiz bulunmuş olur.
«Ev kelimesi, bazan hattâ, illâ en mânâsmj müfid olur. j» dL^jJ) (ptŞe ^^_f\ ^i^Vtnazmı şerifindeki ev, bir tevcihe göre hattâ manasınadır ki: «onların azapları veya ısüslahlan hususunda tevbeleri veya tâ-zipleri vaki oluncaya kadar sana ait bir şey yoktur.» meâlindedir.
(Leelzemenneke ev tu'tiyeni hakkı) cümlesindeki ev ise «illâ en» mânâsına olup «Senden ayrılmayacağım, meğer ki, bana hakkımı veresin» jneâlinde bulunmuştur. . •?
«Ev kelimesi, bazan da bir nevi tahyir için olup «ister» lâfzile tercüme olunur: (leekulennehu kabile ev lem yakbel) cümlesinde olduğu gibi ki! «Ona elbette söyleyeceğim, ister kabul etsin, ister kabul etmesin» meâlindedir.
«Ev edatı, lâfzen veya manen siyakı nefiyde kullanılırsa umum ifade eder, umumi selbî, başka tâbir ile selbi külliyi mucip olur. Meğer ki, hilâfına bir karine bulunsun. Meselâ: (Mâ câenî Zeydün ev Amrun) denilse: «Bana ne Zeyd ne de Âmr geldi» denilmiş olur.
Kezalik: (în faaltü hazâ ev hazâ fealiyye savmü şehrin = şunu veya şunu yaparsam bir ay oruç tutmak borcum olsun) denilmesi gibi ki, o iki şeyden herhangisini yapsa, üzerine bir ay oruç tutmak lâzım gelir.
Vav ise evin aksinedir ki, yâlnız şümulü, cem'i nefy eder, selbi kül-lî'yi icap etmez. Meselâ: (Mâ câenî Zeydün ve Amrün) denilse «Bana Zeyd ile Amrin ikisi gelmedi» denilmiş olur. Bunlardan yalnız birisinin gelmiş olduğu selb edilmiş bulunur. Meğer ki, bir karine bulunsun, o hâlde vav edatı da ev gibi nefyin şümulünü, her birinden hükmün selbini ifade eder: (Lâ ter tekibilkeâbe ve eklerriba) cümlesinde olduğu gibi ki, bununla yalan da, ribayı yemek de nefy edilmiş olur. Nitekim: (Mâca-enî Zeydün ve lâ Amrün) denildiği takdirde de hem Zeydün, hem de Âmr'in gelmiş olması nefy edilmiş bulunur.
«(Vekkeltü fülânen ev fülânen filbey'i = satışa filânı veya filânı tevkil ettim) denilse vekâlet, vekilin müphemiyyetine mebni kıyasen sahih olmaz. Fakat istihsanen sahih olur. Çünkü vekâlette tevessü carîdir. Bundaki müphemiyyet, nizaa müeddi olmaz. Bunlardan hangisi satış muamelesini ifa etse sahih olur. Artık diğerinin satışa salâhiyeti kalmaz ve bu sözle her ikisinin vekâlette içtimai meşrut bulunmuş olmaz.
Mehr tesmiyesi hususunda ev edatı kullanılarak meselâ : (Hazâ mehrüki ev hazâ = mehrin şu mal veya şu maldır) denilse îmamı Âzam'a göre mehri misil lâzım gelir, bu veçhile mehr tesmiyesi, meçhu-liyetine mebni sahih olmaz,
(6) : (îmma), terdit edatıdır, «ya veya» diye terceme edilir: (Hazâ imma Zeydün ve imma Amrün — bu ya Zeyddir veya Âmr'dir) denilmesi gibi.
Bazan imma yerinde ev lâfzı kullanılır: (îmma Zeydün ev Amrün = ya Zeyd yahut Âmr'dir) cümlesinde olduğu gibi.
«Cümlei inşaiyeye dahil olan imma kelimesi, tahyir ve ibahe ifade edeı: (Teallem imma hadisen ve imma fıkhen = ya hadis veya fıkıh te-alltim et), (Kül imma teamen ve imma fâkiheten = ya team veya mey-va ye) cümlesinde olduğu gibi.
«îmma edatı, bazan tafdil, tebyin için olur: \J~\i. Ll J-jJI «L-u fi ) ( ljji_S" L.1 j nazmı celîlinde olduğu gibi ki: «biz ona şjjkr edici veya küf-
ram nimette bulunucu olduğu hâlde hidayet yolunu beyan ettik» meâ-Iindedir.
(7) — (Em) : Udul ve rücu edatıdır, «yoksa» tâbirile tercüme edilir: (ekare'te em ketebte = okudun mu, yoksa yazdın mı) gibi.
Hemzei istifhamiyye ile tekabülde bulunan em, tesviye edatı olur da emi muttasıla ve emi muadile nâmını alır: ( >jJl: 1 r\ ~."jÂ;l 1 )' = onları korkutmuşsun, korkutmamışsın müsavidir.) gibi.
Bir de emi munfasıla vardır ki, kendisine emi munkatıa da denir. Idrap makamında, yâni: bir sözden diğer bir söze geçmek hususunda kullanılır: ( JJd\J^Uii\ tS£-iJ*f&Jt+J\jijf'İ\&fmi J* ) = kör ile görür kimse müsavi olur mu?. Yok yok zulmetler ile nur müsavi midir.) nazmı celîlinde olduğu gibi.
Emi munkatıa, haberde vaki olunca «bel» mânâsını ifade eder. Matuf un aleyhin evveline hemze gelmez: (EUezî reeytehu le Zeydün em Amrün = gördüğün kimse mutlaka Zeyd'dir, yok belki Âmr'dir.) cümlesinde olduğu gibi.
(8) — (Lâ): nefy edatıdır. Matufun aleyhe sabit olan hükmü, matuftan selb eder: (Zeydün sahiyyün lâ gayruhu - Zeyd cömerttir, başkası değil) denilmesi gibi.
Lâ, harfi atf olup mabâdinj makabline nefyen rapt ve i'rabda ona tâbi kılar: (Eşşerefü bil'edebi lâ binnesebi '= şeref edep iledir, neseb ile değildir.) gibi.
«Değil diye tercüme edilen lâ ya lâi tebrie, yok diye tercüme edilen lâ ya da leyseye müşabih lâ denir. (Hazâ hakkun lâ bâtılün = bu haktır, bâül değildir), (lâ mabude illallah = Allahtan başka mabut yoktur.) denilmesi gibi.
«Lâ sdatı, vav ile içtima edince atf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kit eder: (Leyseşşerefü bisserveti ve lâ birriyasetilfaniye şeref.servet ile
leti zail olmasın) gibi.
(9) ?— (Bel) : Idrap edatıdır. Makablini meskûtün anh bırakır, nefy ve isbata taarruz etmeksizin hükmü mâbâdine ispat eder, bu suretle yanUş bir sözü tashih ederek mâfâtı telâfiye, tedarüke vesile olur: (Cae Zeydün bel Amrün = Zeyd geldi, belki Âmr) denilmesi gibi.
«Bel edatının medhulü müfred olacağı gibi cümle de olur. Müfred olunca atf edatı olarak atf işini görür: (Lâ tükrim Zeyden bel Amren = Zeyde ikram etme, belki Âmr'e ikram et), (mâ ekreme Zeydün bel Amrün = Zeyd ikram etmedi, belki Âmr ikram etti.) denilmesi gibi.
Bu gibi cümlelerde bazan nefy, matufa teveccüh eder. Meselâ: (Mâ-cae Zeydün bel Amrün) sözü: «Zeyd gelmedi, belki Âmr geldi» mânâsına geldiği gibi bazan da «Zeyd gelmedi, belki Âmr gelmedi» mânâsına gelir.
«Idrap, ihbariyyatta cereyan eder, inşaiyyatta cereyan etmez. Çünkü inşa, bir mânâyı bir lâfz ile icat demektir, icat edilen bir şey ise ay-ni zamanda îdam edilemez. Ve inşaiyyatta tedarük, yâni: yanlış söylenilen bir sözü tashih kabil olmaz. Binaenaleyh bir kimse, medhulün biha olan zevcesine: (Enti tâlikun vahideten bel sinteyni = sen bir talâk boşsun, belki iki) dese üç talâk vaki olur. Zira talâk, inşadır. «Enti. talikun = sen boşsun» sözünü: «bel isneyn = belki iki» demekle ilga etmiş olamaz. Fakat: (lehu aliyye dirhemün bel dirheman = onun benim zimmetimde bir dirhem, belki iki dirhem alacağı vardır) denilse istihsanen iki dirhem lâzım gelir, üç dirhem lâzım gelmez. Çünkü «lehu aliyye dirhemün» sözü, bir ikrardır. İkrar ise ihbar olduğundan bunda tedarike mahal Vardır.
«Kelâmı ilâhîde idrap, hikâye ve te'vil tarikile bulunur: <ilij > j, ) ( jyJ> = belki onlar bir. şek içinde oynayıp dururlar.) nazmı şerifinde olduğu gibi ki, onların hâllerini kat'î surette bir hikâyeden ibarettir.
(10) __ (Lâkin): Istidrâk edatıdır. Evvelki sözden neşet eden bir
tevehhümü kaldırmak için kullanılır, Meselâ: Zeyd'in gelmediğini bildiği hâlde Âmr'in geldiğim de tevehhüm eden bir muhataba karşı: (Cae Zey dün lâkin Amrün = Zeyd geldi, fakat Âmr gelmedi) denilse bu tevehhüm kaldırılmış olur.
«Lâkin edatı, müfredi müfret üzerine atf edince nefy edatı olur. Ve
aralarında mugayeret hâsıl olsun: (Mâcae Zeydün lâkin Amrün = Zeyd gelmedi, fakat Âmr geldi) denilmesi gibi.
«Lâkin edatı, cümleyi cümle üzerine atf için istimal edilince de üe edatının nazirî olur. Matuf ile matufun aleyhin nefyen ve isbaten ihtilâ fim icap eder. Matufun aleyh, gerek müsbet ve gerek menfî olsun. (Câe Zeydün lâkin Amrün leüı yecî = Zeyd geldi, fakat Âmr gelmedi), (Mâcae Zeydün lâkin Amrün cae = Zeyd gelmedi, fakat Âmr geldi.) gibi.
«Lâkin kelimesinin istidrâk için olması için iki şart vardır. Birisi ittisaki kelâmdır. Yâni: sözün intizamıdır, lâkin edatının makabli tedarike elverişli bulunmalıdır. Şöyle ki: evvelâ: sözün cüzüleri arasında manevî bir irtibat bulunmalıdır ki, atf hâsıl olabilsin. Saniyen; isbat mahallî, nefy mahallinin gayri olmalıdır ki, aralarım cemi mümkün olsun sözde tenakuz bulunmasın.
Meselâ: bir kimse, bir şahsa hitaben; (leke aleyye elfün karzen == senin benim üzerimde borç olarak bin kuruş alacağın vardır) demekle e şahıs: (lâ lâkin gasbün = yok, fakat o gasbdir) )dese bu sözler arasında esasen bir ittisak ve irtibat bulunmuş olacağından lâkin edatik vasi sahih olur. Ancak borcun sebebi hataya hami edilerek yerine gash ispat edilmiş olur. Böyle borcunu ikrar eden kimseyi ifadesinin bir kısmında tekzip etmek, onun ikrarım mutlak surette, iptal etmez. îki sÖ2 arasında irtibat ve ittisaki muhafaza için (lâ = yok) edatile yalnız borcun karz sebebile olduğu nefy edilmiş olur, yoksa asıl borç, nefy ve inkâr edilmiş olmaz.
«Lâkin edatının bulunduğu sözde ittisak bulunmadığı takdirde lâkin kelimesinin mâbadi, müste'nef, yâni: makabline taallûku olmayan başlı başına yeni bir söz olmuş olur. Meselâ: bir kimse, kendi izni olmaksızın evlenen bir cariyesine hitaben: (lâ ücizünnikâhe lâkin ücizühu bi-miateyni = nikâha izin vermem, fakat nikâha iki yüz lira mehr mukabilinde icazet veririm) dese (lâkin ucizühu..) sözü, bir müste'nef kelâm olmuş olur. Çünkü o kimse, nikâha icazetini esasından nefy etmiş bulunmaktadır. Artık iki yüz ile isbatında mânâ yoktur. Belki iki yüz lira mehr ile akd edilecek bir başka nikâha icazet vermiş olur.
378 — : (Hurufı carre): Arapçada yirmi kadar harf vardır ki, bunlardan her biri, medhûlünü lâfzen veya manen cer eder, yâni: esire okutur, mâkablindeki fî'lin veya şibhi fî'lin mânâsını dahil olduğu isme veya isim ile müevvel diğer bir kelimeye çekip bağlar. Bunların hukuk: hükümler bakımından başhcaları: (be, alâ, min, an, ilâ, fî, lâm) harfleridir. Bunlara dair sırasile biraz malûmat vereceğiz.
ma) dese huruç fî'li, izne bağlanılmış olur. Binaenaleyh her huruç için bir izin iktiza eder. Burada huruç = çıkmak fî.li, nekiredir, nefy siyakında bulunmuştur. Siyakı nefide bulunan nekireler ise taammüm eder, umum ifade eyler.
«Bâ edatının daha bir çok mânâları vardır. Bir kısmı şunlardır:
Bâ, istiâne için olur: (ketebtü bilkalemi ?= kalem ile yazdım) gibi. îsti'taf için olur: (billahi kulne lena = Allah için bize söyleyiniz) denilmesi gibi. Kasem için olur: (Billahi mâ faaltü keza = Vallahi öyle yapmadım) gibi. Fî mânâsında olarak zarfiyet ifade eder: (Zeydün bilbele-di = Zeyd şehirdedir) gibi. Zaid bulunur. (Bihasbike Zeydün = Zeyd sana kâfidir) denilmesi gibi. Maa mânâsında bulunur. (Caelbeharü bin-kişafilezhari = bahar çiçeklerin açılmasile beraber geldi) denilmesi gibi.
«İstiane için olan bâ edatı, vesaile dahil olur. Çünkü makaside ve-sail ile istiane olunur: (bı'tü hâzelkitabe bidinarin — bu kitabı bir dinara sattım) denilmesi gibi ki kitap, mebi, ve sailden olan dinar da semen olmuş olur.
«Bâ edatı, mahalli fî'le, yâni: fî'lin mefulün bihine dahil olunca fîlin o mahalli istiab etmesi = orayı kaplaması icap etmez. Meselâ: 1^*—.! } ) ^ jC*jj — başlarınıza mesh ediniz) nazmı şerifinde bâ harfi, .mesh fiilinin mefulü olan rüuse dahil olmuştur. Binaenaleyh bu mesh fî'linin bütün başı kaplaması lâzım gelmez.
(2) — (Alâ == üzerine) kelimesi, sureten veya manen isti'lâ edatıdır: (rekibe alelferesi = at üzerine bindi), (lehu hükmün alennasi = onun nas üzerine hükmü carîdir) denilmesi gibi.
«Alâ kelimesi, vaz'ı şer'î itibarile vücub için kullanılır. Meselâ: (Li-xiilanin aliyye elfün = filân için üzerimde bin kuruş vardır) denilse Dor-ca hami olunup verilmesi icap eder. Fakat buna muttasıl olarak «vedia» sözü ilâve edilirse o zaman vücub, bu vedianın hıfzına hami olunur.
«Nikâh, bey, icare gibi muavezata dahil olan alâ edatı, bâ gibi ıvez mânâsım ifade eder. Meselâ: (nekehtü hâzihil'merete alâ elfin) denilse kadının bin kuruş veya bin lira mehr ile nikâh edildiği anlaşılır. Kezalik: (bi'tü hâzelkitabe alâ elfin) denilse (bi'tü bielfin) denilmiş gibi olur da kitabın bin kuruş ıvez ile satıldığı ifade edilmiş olur.
«Talâk lâfzına dahil olan alâ, imameyne göre yine ıveze hami olunur, îmamı Âzam'a göre ise şart için olmuş olur. Çünkü talâkın şarta tâ'liki ihtimâl dahilindedir. Binaenaleyh bir kadm kocasına: (talliknî se-lâsen alâ elfin = beni bin kuruş üzerine üç talâk ile boşa) deyip kocası da kendisini bir talâk ile boşasa imameyne göre binin üçte birine ıvez
şart olduğunu anlatır:(. It^Mj^ Vj\ Jo^U ) Allahtealâ'ya hiç bir ortak edinmemek üzere seninle mübayeada bulunurlar.) Nazmı celilinde olduğu gibi.
(3) — (Min): İptidaî gaye edatıdır. Burada gayeden maksat, mesafedir, bir mümted emirdir. Çünkü gaye, nihayetten ibaret olduğundan onun iptida ve intihası olamaz: Izehebtü mineliraki ilelhicazi = İraktan Hicaza gittim) denilmesi gibi ki, gitmenin İraktan başlayarak Hicaza kadar imtidat ettiğini ifade eder.
Min edatı j beyan için olur. (Lifelânin aliyye aşeretün min fiddetin = filânın zimmetimde gümüşten on dirhem alacağı vardır) cümlesinde olduğu gibi.
Min edatı, teb'iz için de olur: (ekeltü mineteami = teamdan yedim) sözünde olduğu gibi.
Min kelimesi, bâ mânâsında müstameldir. ( ^ıl^l ^ ±^£ ) = onu
Allah'ın emrile saklarlar) kavli celîlinde olduğu gibi ki, «biemrillâhi» demektir.
Min edatı bazan da sıla, yâni: zaid olarak kullanılır: (Mâ caeni min ahadin) gibi ki: (mâ caenî ahadün = bana bir kimse gelmedi) demektir.
(4) — (An): Mücaveze ve teaddî edatıdır. Bazan «den» ile, bazan da «tarafından» ile tercüme olunur. Bazan da zaid olarak tercüme edilmez, bazan da «mai zaide» ile birleşerek « amma» şeklinde zarf edatı olur. Şu misallerde olduğu gibi: (ir tehale aniddühya — dünyadan- geçip gitti), (vükkiltü anilgayr = başkası tarafından vekil tâyin olundum), (mâ ağnâ anhü malühu = ona malı faide vermedi), (eciü amma karibin = yakında gelirim.)
«An kelimesi, bazan da lâm, alâ, ba'd mânâlarında kullanılır: (Hazâ ihsanün leke an ihsnaike = bu sana ihsanından dolayı bir ihsandır) (yedumu ismühu an elsüninnas = adı nâsın .dilleri üzerinde devam eder) (reeytü garabeten an garabetin = bir garabetten sonra diğer bir1 garabet, gördüm) cümlelerinde olduğu gibi.
(5) — (İlâ) : Intihai gaye edatıdır, mugayya denilen makablinin gaye denilen mâba'dine kadar imtidat ettiğini gösterir ve bazan bu gayenin o mugayyaya dahil olduğuna delâlet eder. Şöyle ki, ilâ kelimesinin bulunduğu cümlede sadrı kelâma, yâni: ilâ edatının üst tarafına bakılır: Eğer sadrı kelâmın gayeye intihası, imtidadı muhtemel ise ilâ, intihayı gayeye hami olunur: (ecceltüssemene ilâ şehrin bedelî bir aya
olan yerlerde ilâ edatı, bir mahzufa teallûk ederek yine intihayi gayeye hami olunur: (bi'tü ilâ şehrin = bir aya kadar sattım) denilmesi gibi ki, bey = satış fî'linin imtidat ve intihaya ihtimâli olmadığından burada bir «raüeccelen = veresiye» kaydi takdir olunur, adetâ (bi'tü müeccelen ilâ şehrin = bir aya kadar veresiye olarak sattım) denilmiş gibi olur. Binaenaleyh bu satılan şeyin semeni bir aydan evvel istenilemez.
Ve eğer ilâ edatının bir mahzufa teallûku mümkün olmamakla beraber sadrı kelâm,, te'hjre mütehammil bulunursa ilâ, sadri kelâmın tehirine hami olunur: (Enti talıkun ilâ şehrin = sen bir aya kadar boşsun) denilmesi gibi. Bu hâlde bir ay çıkmadıkça talâk vâki olmaz. Meğer ki, bununla derhal talâk vukuuna niyet edilmiş olsun. O takdirde talâk müneccezen = filhâl vukubulur.
Fakat İmam Züfere göre bu söz ile her hâlde müneccezen talâk tahakkuk eder. Çünkü te'cil ve tevkit, mevcudiyyetin sıfatıdır. Talâk ise bir emri vücudî değildir, artık bu sözdeki «ilâ şehrin» kaydi lâğv olmuş olur. Diğer eimmeye göre ise burada te'cil, talâkın değil, talâkı ikaın, yâni: tatlikın sıfatıdır. İka' ise bir emri vücudîdir.
«İlâ edatını havi olan cümlede sadrı kelâm, gayeye ya mütenavil olur veya olmaz. Eğer mütenavil olursa gaye, mugayyaya dahil olur. Gaye ister kendi kendine kaim olan şeylerden bulunsun ister bulunmasın müsavidir.
Meselâ: (Ekeltüssemekete ilâ re'siha = balığı başına kadar yedim) sözünde semekenin gaye olan re'se tenavülü vardır ve re's, bizatihi kaimdir. Binaenaleyh bu söz, balığın basile beraber yeyilmiş olduğunu ifade eder.
?Kezalik: ( j»lJllJI ^CjA_, ) = ellerinizi de dirseklerinize kadar yıkayınız) kavli şerifinde ellerin dirseklere tenavüli, şümuli vardır. Çünkü dirsekler de ellerden, kollardan sayılır. Dirsekler ise bizzat kaim değildir, belki ellerden ma'duttur. Burada merafik = dirsekler, vücut itibarile değil, tekellüm itibarile bir gayedir. O hâlde bu gaye de mugayyaya dahil, olur. Fakat bu gayenin ötesinde bir şey var ise o, mugayya hükmüne dahil olmaz. İşte abdestte dirseklerin ilerisini yıkamanın ademi vücubi, bu esasa müstenit olup bu kavli şerifteki ilâ kelimesinden münfehim bulunmuştur.
Ama sadrı kelâm, gayeye mütenavil olmaz, yâni: gaye başka bir şey bulunmuş olursa gaye, mugayyanın hükmüne dahil bulunmaz. Gaye ister binefsihâ kaim olsun ister olmasın. Meselâ (Bi'tü hâzelbüstane ilâ
Velhâsıl: ilâ edatından evvel, gaye mugayyaya dahil bulunmuş ise, bu gaye, ilâ ile mugayyadan hariç kalmaz. Bilâkis gaye mugayyaya dahil bulunmamış ise ııa gelmekle dahil olmaz. Çünkü şek ile yakın zail olmaz.
(6) — (Fî = de): Zarfiyet edatıdır. Medlulü, makablini zamanen veya mekânen mügtemil olur, bir şeyin diğer bir şeye hakikaten veya mecazen duhul ettiğini ifade eder: (Zeydün filbeyt — Zeyd evdedir), (Ennecatü fıssidık = kurtuluş doğruluktadır) gibi.
«Zarflar, zurufı zamaniyye ve zurufu mekâniyye nâmile iki türlüdür. Zamanı olan zarflar, meanîye, gayri mer'î ahvâle mahsustur. Mekânı olan zarflar ise hem meanîye, hem de zevata mahsustur.
Meselâ: (Sumtu fî ramazane = ramazanda oruç tuttum) sözündeki zarf, bir zarfı zamanîdir. Oruç tutmak ise gayri mer'î, meanîden mâ-dud bir hâldir. (Zeydün filbeyt = Zeyd odadadır), (râhatülmer'i fî bey-tihî = insanın rahatı kendi hanesindedir) sözlerindeki zarflar ise birer zarfı mekânîdir. Şu kadar var.ki birinçisindeki mazruf, yâni: zeyd, zattır, bir haricî mevcuttur, ikincisindeki mazruf ise meanîden olan istirahat hâlidir.
«Fî edatının zurufı zamaniyyede mevcud bulunmasile mahzuf bulunması, imameyne göre müsavidir. İstiap iktiza etmez. Çünkü bir şeyin muhtasarı da o şeyin tamamı hükmündedir. Binaenaleyh bir kimse: (sumtü hâzihissene) dese (sumtü fî hâzihissene) demiş gibi olur. Artık birinci surette de bir senenin kamilen oruçla geçmiş olduğu ifade edilmiş olmaz. İmamı Âzam'a göre ise aralarında fark vardır: (Sumtü hâzi-hissenete — bu sene oruç tuttum) sözü, senenin tamamen oruçla geçtiğini ifade eder. Çünkü zarf olan sene, mefulün bih menzilesinde bulunmuş, bu seneyi oruçla geçirdim, denilmiş gibi olur. Mefulün bih ise hilâfına delil bulunmadıkça kendisinin tamamına fiilin teallûkunu iktiza eder. Sumtü fî hazihisseneti — bu sene de oruç tuttum) sözü ise istiap iktiza etmez. Binaenaleyh sene içinde birgün, hattâ bir saat bile oruçla bulunmuş olan bir kimsenin böyle demesi sahih olur.
Kezalik: bir kimse zevcesine: (Enti talikun gaden = sen yarın boşsun) dese bununla ertesi günün ilk cüz'ünde talâk vaki olur. Bununla er-
lunmaksızın ilk evvel vücude gelmiş bulunur.
«Fî edatı, mekânda tancîz ifade eder. Meğer ki duhul, huruç gibi bir fîl takdir edilsin. O hâlde bu fiil, bir şart mesabesinde bulunur.
Meselâ: bir kimse, hariçte bulunan zevcesine: (Enti talikun fidda-ri = sen evde boşsun) dese derhal talâk vaki olur. Çünkü talâkın mekânlara nisbeti müsavidir ve bir de mekân, mevcuttur. Mevcude talik ise tancizdir.
Amma bu söz ile: (Enti talikun fî duhulikiddare = sen eve girdiğinde boşsun) demek istemiş ise kadın eve dahil olmadıkça boş olmaz. Zira, burada mukadder bulunan duhul fî'li, bir şart mesabesindedir. Nitekim sarahaten böyle söylediği veya: (Enti talikun in dahaltiddare = eve girersen sen boşsun) denildiği surette de kabledduhul talâk vaki olmaz.
«(Enti, talikun fî meşiyyetillâh), (enti talikun fî iradetillâh), (enti talikun fî rızaillah) cümlelerinde de şartiyet mânâsı vardır. Yâni: talâkın vukuu için Hak Tealânın meşiyyeti, iradesi, rızası şart kılınmış demektir. Bu talâk hakkında bunların, meselâ rızayı ilâhînin teallûk edip etmediği ise bizce malûm değildir. Binaenaleyh bunların böyle söylenme-sile talâk vaki olmaz. (Enti talikun fî ilmillâhi = sen Allahm ilminde boşsun) denilmesi suretinde ise talâk derhal vaki olur. Zira Allahtealâ' run.ilmi, her şeyi muhittir ve Hak tealânın ademi ilm ile ittisafı muhaldir. Artık talâk, mevcut bir şarta talik edilmiş gibi olacağından hemen tahakkuk eder.
(7) — (Li): Harfi, tâlil ve tahsis edatıdır. Yâni: ya bir şeyin illetini beyan eder: (Darebtü Zeyden litte'dibi = Zeydi te'dip için döğdüm) cümlesinde olduğu gibi. Veya bir şeyin diğer bir şeye, yâni: üzerine dahil olup esire okuttuğu şeye irtibat ve münasebetini müfid olur. Şöyle ki: bu irtibat, ya mülkiyyet itibarile olur: (Elmalü lizeydin = mal Zey-din mülküdür) gibi veya temlik itibarile olur: (Vdhebtülmaie li Zeydin = malı Zeyde bağışladım) gibi. Veya istihkak itibarile olur: (Eşşerefü lilulemai = şeref ulemaya lâyıktır) gibi. Veya nisbet itibarile olur: (Hazâ ibnün li Zeydin = bu Zeyd'in oğludur) gibi.
«Harfi cer olan lâmi meksure, bazan tarih, âkibet, zarfiyet mânâlarım mutazammin olur, bazan da zaid bulunur: (İtekeftü liaşrin bakıy-ne min remazane = ramazandan on gün kalarak i'tikâf ettim), (felil-
— : ususna j
şeyi diğer bir şeyden çıkarır, ona dahil bulunmadığını gösterir. Eğer bu çıkarma olmasa bu iki şeyden birinin diğerine hakikaten veya hükmen uühulü lâzım gelir. Başhcaları illâ, gayr, sivâ, mâada, mâhalâ, lâ seyye-ina, hâşâ, beyd, belhe) kelimeleridir. Şöyle ki:
(1) — (İllâ) : İstisna edatıdır. İstisnalar, muttasıl ve munfasıl kısımlarına ayrılır. Meselâ: (Lî aleyhi selâsü derahime illâ vahideten = benim onda bir dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem alacağım vardır) denilse müstesna, müstesna minhin cinsinden olduğu için bir istisnai muttasıl olmuş olur ve üç dirhemden bir dirhem istisna edildiği cihetle iki dirhem kaldığı itiraf edilmiş bulunur.
İllâ edatı için beyan bahsine müracaat!.
(2) — (Gayr) : Başka mânâsına bir istisna edatıdır. İzafetle kullanılır: (Mâ reeytü ehaden gayre Zeydin = Zeyd'den başka bir kimse görmedim) gibi. Bazan makabline, sıfat olur. (Lâilâhe gayrıhu = onun gayri ilâh yoktur) gibi.
«Gayr kelimesi, bazan «illâ» mânâsına hami olunur. Şöyle ki: (lifü-lânin aleyye dirhemün gayrü danikin) ibaresinde gayr, merfu' okunarak dirheme sıfat yapılsa tam bir dirhem ikrar edilmiş olur. Fakat gayr, mansub okunsa «illâ» mânâsına olur. Bu hâlde bir dirhemin bir daniki müstesna olmak üzere mütebakisi ikrar edilmiş olur. Birinci suret: «filânın bende danikin gayri olan bir dirhem alacağı vardır» meâlindedir.
ikinci suret ise filânın bende bir daniki müstesna olmak üzere bir dirhem alacağı meâlindedir.
Kezalik: (lifülânin aliyye dinarün gayrü aşeretin) denilip gayr ref edilse tam bir dinar ikrar edilmiş olur. Nasb edildiği surette ise İmam Muhammed'e göre yine bir dinar ikrar edilmiş olur. Çünkü müstesna ile müstesna minh bir cinsten olmadığı cihetle bu, bir istisnai munkati'dir. imameyne göre ise bu, bitarikilbeyan bir istisnai muttasildir. Bununla bir dinardan on dirhem istisna edilmekle kıymetinden on dirhem noksan olmak üzere bir dinar ikrar edilmiş olur. (Bedaiül'usul).
«Gayrin tesniyesi, cem'i yoktur. Ağyar tâbiri müvelleddir.»
(3) — (Sivâ, seva): Gayr manasınadır. (Mâ sivallahi fânin = Allah'tan başkası fânidir) gibi. Bir kimse: (Abidi ahrarün siva fülânin = filândan başka kölelerin azaddır) dese filândan başka köleleri azad olmuş olurlar.
tercih eder ve mâbâdi muzafün ileyh olarak mecrur olur. Mâbadi mah-zuf bir müptedanın haberi olmak üzere merfu da olabilir. (Zeydün âli-mün lâ seyyema şairin = Zeyd âlimdir, bilhassa şairdir) gibi.
(7) — (Hâşâ): müstesnayı tenzih için kullanılır ve medhulü; mecrur bulunur: (Ennasü fil gafeleti hâşelevliyai =t nâs gaflettedirler, evliya ise bundan münezzehtir) gibi. (Hâşâ lillâhi) maazallahi demektir.
(8) — (Beyde): Enne lâfzına mukarin olarak lâkin mânâsında kullanılır : (lâ ilme lehu beyde ennehu âkilün = onun ilmi yoktur, lâkin akıllıdır) gibi. «Şu kadar var ki» diye de tercüme edilebilir.
(9) — (Belhe): Bazan «siva, min gayr» mânâsını ifade eder. (Belhe Zeydin = Zeyd'den başka) gibi. Bir hadisi kudsîde şöyle buyurulmuş-tur:
( Ue. ^iy U <l_ jA JS Jc Jai. Mj c___jjl V_, O*j enc VU cniUl^jU OjJc* )
Yâni: salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanların hatırlarına gelmedik şeyleri ihzar ettim ki, bunlar sizin muttali olduğunuz şeylerden bambaşkadır.
380 — (Şart kelimeleri): Bunlar, bir şeyin vücudunun diğer bir şeyin vücudüne teallûk ve tevakkuf ettiğini bildiren edatlardır ki, başlıca iarı: (in, iza, izama, lev, meta, men, mâ) lâfızlarıdır. Şöyle ki:
(1) — (in): Eğer, ise manasınadır, üzerine dahil olduğu fiili maziye muzari, yâni istikbâl mânâsı verilir ve üzerine dahil olduğu muzarii cezm eder: (İn caeküm binebein = size bir haber ile gelirse), (in tu'tinil-kitabe u'tike semenehu = hana kitabı verirsen sana parasını veririm) gibi.
İşte bu misâlde paramn verilmesi, kitabın verilmesine talik edilmiştir. Binaenaleyh «in» edatı şart, «tu'tinilkitabe» sözü bir cümlei şartiye, «u'tike semenehu» sözü de bir cümlei cezaiyedir.
«İni şartiye, vücude gelip. gelmemek arasında mütereddit bulunan şeye dahil olur, yoksa kat'iyyülvücud veya kat'iyyülintifâ olan bir şeye dahil olmaz. Meğer ki bir nükteye mebni olsun.
Meselâ: Zeydin gelip gelmemesi melhuz olsa: (in cae Zeydün feek-rimhü = Zeyd gelirse ona ikram et) denilmesi doğru olur. Fakat Zeyd zaten gelmiş veya vefat edip gelmesi mümkün bulunmamış olursa böyle denilmesi doğru olmaz.
ki olur.
Bilâkis vücudu, âdeten mümteni bir şarta talik, bâtıldır. Binaenaleyh vefat etmiş bir şahıs için: (iri câe fülânün feenti talikun = filân gelirse sen boşsun) denilse bununla talâk vaki olmaz, bu söz lâğv olmuş olur.
«Bir kimse, zevcesine: (in lem utallikki feenti talikun = seni boşa-mazsam sen boşsun) dese talâk bu zevç ile zevceden biri vefat edinceye kadar vaki olmaz, vefattan biran evvel vaki olur. Çünkü şartın, yâni: ademi tatlikin vukuuna teyakkun o vakitte husule gelir. Bu hâlde zevce, medhulün biha olup vefat eden zevç bulunöa ona varis olur. Çünkü mu' tedde olacağından iddeti içinde zevciyet hükmü kısmen bakidir. Amma zevce bulunsa zevç, varis olamaz. Zira firkati kendisi ihtiyar etmiştir.
Fakat zevce medhulün biha olmayınca her ikisi de birbirine varis olamaz. Çünkü bu hâlde iddet lâzım gelmiyeceğinden zevciyet tamamen Tail olmuş olur.
(2) — (Iza): Kelimesi, Kufilere göre şart ile zarf beyninde müşterektir. Bazan yalnız zarf için olur: ( ^ lit jjıIj ) = kasem olsun (ka-ranlığile ortalığı kaplayacağı zaman geceye) nazmı celilinde olduğu gibi. Bazan da yalnız şart için olur, zarf i yet mülâhaza olunmaz: (iza tu-sibke hasasetün fetecemmeli = sana bir fakr-ü zaruret isabet ederse güzelce sabr et) sözünde olduğu gibi.
tza kelimesi, basiriyyuna göre zarf için mevzudur, mücerret zarf i-yet için istimal olunur, şart ve talik mânâsı mülâhaza olunmaz: (vessub-hu iza beda = sabah belirdiği vakit) gibi. Bazan da zarf mânâsı sukut etmeksizin şart için kullanılır:. (îza zehebte zehebtü = gideceğin zaman ben de giderim) gibi ki, mütekellim, kendisinin gitmesini muhatabının gitmesine talik etmiştir.
«îza kelimesi, İmamı Âzam'a göre zarf ile şart mânâsında müşterektir, îmameyne göre ise mücerret zarf içindir. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: (iza lem utallikki feenti talikun = seni boşamadığım zaman sen boşsun) dese imamı Âzam'a göre zevç ile zevceden biri vefat etmedikçe bununla talâk vaki olmaz. îmameyne göre ise bu sözü müteakip talâk vaki olur. Çünkü talâk, tatlikten hali bir zamana izafe edilmiştir. Bu zaman ise bu sözü müteakip sükût edilir edilmez tahakkuk eder.
«îza edatı, cümlei ismiye evvelinde «müfacat» edatı olup ansızın, bir de bakılır ki, diye tercüme olunur: (iza hum yexhebun hir de bakılır ki, onlar, gidiyorlar) gibi.
o yıl) diye tercüme edilir.
«îza edatı, tâlil ve müfacat edatı da olur: (ce'tü iz reeytüke = seni gördüğüm için geldim), (harectü iz hüve zahibün = çıktım bir* de baktım ki o gitmiş) gibi.
(3) — (îzamâ = ne zaman): kelimesi de zarf için olmakla beraber şart mânâsını da daima mutazammm bulunur: (îzamâ te'tini ükrim-ke = ne zaman bana gelirsen sana ikram ederim) gibi.
(4) — (Lev) •: kelimesi, lügat itibarile maziye mahsus bir şart edatıdır. Medhulü fîli muzari bulunursa mânâsını maziye tahvil eder: (lev cae Zeydün lereeytühü = Zeyd gelse idi elbette görürdüm), (lev yâle-mülmerü kadre hayatihi lema yuziuhu = insan hayatının kadrini bilseydi onu zayi etmezdi) gibi.
Fakat fukahayi kirama göre lev kelimesi, nâsın lisanında istiare olarak «in» mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: (enti talikun lev dehaltiddar) dese de kadin o haneye bu sözden evvel dahil bulunmuş olsa lügat bakımından mutallâka olması muvafık görülür. Fakat istimal bakımından talâk vaki olmaz. Bilâkis bu sözden sonra dahil olsa lügat bakımından talâk vaki olmaz. İstimale binaen vaki olur. Çünkü bu sözün mânâsı lügatçe: «sen haneye dahil olmuş isen boşsun» demektir. İstimalde ise: «sen haneye girer isen boşsun» demekten ibarettir. Bu husus, îmam Ebu Yûsuf ten mervîdir.
«Lev edatı, bazan temenni mânâsını da ifade eder: (yekulülmüc-rimune lev künna salihîn = günahkârlar derler ki: kâşki salih kişiler olsa idik) gibi.
«Levün cevabına bazan lâm dahil olup iki cümlenin birbirine irtibatını te'kit eder: ( l"o_i) ilVI Ul Lti jls*} ) = eğer yer ile gökte Allah tealâdan başka hükmü carî olan ilâhlar bulunsa idi elbette bu yer ile gök fesada uğrardı.) nazmı celilinde olduğu gibi.
«Levlâ kelimesi, «olmamış olsa» mânâsım ifade eder: (levlâ hidaye-tullahi lema neca ehadün = Allah tealâmn hidayeti olmamış olsa idi hiçbir kimse kurtulamazdı.) gibi. Bu kelime, teşvik, tevbih, temenni mânalarında da istimal olunur. Nitekim: ( üj> JT^ js V /,) nazım celilin-deki levla, teşvik ve tahzîz içindir. Her zümreden bazı zatlar, ayrılıp fıkıh tahsil etmeli değil inidir, mealinde olup dinî malûmat sahiplerinin yetişmesine teşviki mutazammındır.
«Levmâ kelimesi de hem «ellâ» kelimesi gibi tahzîz ve teşvik edatıdır. Hem de bazan «levlâ» mânâsında müstameldir.
etmiş bulunur.
Bir kimse zevcesine: (enti talikun meta şi'ti = sen dilediğin zaman boşsun) dese talâkı zevcesine tefviz etmiş olur. Bu talâk, mahalline ik-tisar etmez, kadın nefsini dilediği zaman tatlik edebilir. Çünkü meta, dediğimiz veçhile müphem, gayri muayyen bir zaman edatıdır.
«Metama» kelimesi de ayni hükümdedir.
«Meta, zamandan suale mevzu istifham edatı da olur: (Meta kare' te *= ne zaman okudum), (meta hû = o ne zaman) gibi.
(6) — (Men) kelimesi akl sahiplerine mahsus olup «kim ki» mânâsına şart edatıdır: (men tes'a ilâ şey'in yenelhu = kim ki bir şeye çalışırsa ona nail olur) gibi.
«Men edatı, istifhamiyye, mevsufe, mevsule olarak da kullanılır: (men caeke == sana kim geldi), (faka Zeydün alâ men adahü = Zeyd kendisinden başkalarına faik oldu), ( jS ^- ~'a } ^/f j% -^j ) = ve onlardan kimi iman etti, khni de kâfir oldu.) gibi.
«Men edatı, lâfzen müfred ise de manen cem olabilir.
«Men za kelimesi, «bu kim» demektir. (Men li bikeza) gibi tâbirlerde: (men yazmenü lî bikeza = filân hususu bana kim zamim olur.) gibi bir mânâda kullanılır.
(7) — (Ma) : kelimesi, «ne» mânâsında olup ekseri zevilukulün gayrisinde şartiye, istifhamiye, mevsufe, nafiye, .mevsule, masdariye ve .zaide olarak kullanılır. Şöyle ki: Mai şartiye, şart ve ceza iktiza eder, dahil olduğu muzarileri cezm eyler: ( I4! dL-< % ö-j ^ u*Ul â'-şi U ) = Allah tealâ nâsa, rahmetinden ne açarsa onu tutacak bulunmaz) gibi.
Mai istifhamiye, ne mânâsına olan bir suale mevzu bulunur: (mâ tekulü fî hakkıhî = onun hakkında ne dersin) gibi. Bu mânın evveline harfi cer dahil olursa ahirinden elifi düşer: ( JjJ» L£ f) — neden sual ederler?) gibi:
Mai mevsufe, şey mânâsım müfid olup kendisinden sonra bir sıfat bulunur: (bi'sema yef'alûn = yaptıkları şey ne fena) gibi.
Mai nafiye, medhulünü nefy eder, muzariin evvelinde bulunursa nefyi hal edatı olur: (Mâcae = gelmedi), (mâyeciü = gelmiyor) gibi.
Mai mevsule, o ki, o şey ki, diye tercüme olunup ismi mevsul bulu-
(kallema = az kere), (innemâ ene beşerün = ben ancak insanım) gibi. Mai zaide, bazı fî'llerin, edatların sonuna muttasıl bulunur: «Mâza, «bu ne» manasınadır: (mâzettegafül = bu tegafül ne?) gibi. Bu zâ, bazan zaid olur: (mâza kare'te = ne okudun) gibi. Bazan da evveline esre bir lâm dahil olup bir şeyin illetini sual için kullanılır: (lima za tezhebun = ne için gidiyorsunuz) gibi.
381 — : (istifham edatları): Bunlar, bir şey hakkında malûmat istenmeye mevzu kelimelerdir, istifham ise bir şeyin suretinin zihinde husulünü istemekten ibarettir. Bu edatların başlıcaları: (e, men, mâ, keyf, kem) kelimeleridir. Şöyle ki:
(1) — (e) : Harfi, istifham içindir. Bu hâlde hurufi meaniden bulunmuş olur: (ezehebe Zeydün = Zeyd gitti mi), (ezeyden teştümü ve hüve ehuke = Zeyde söğer misin ki, o senin kardeşindir veya Zeyde kardeşin olduğu hâlde söğer misin) gibi.
(e, eş'arda nida edatı olarak kullanılır: yâ Fatime! yerinde «yâ Fa-tımu» denilmesi gibi. Bazan da istigase = yardıma çağırma için kullanılır: (yâ Zeyden liamrin = ey Zeyd! Amre koş) gibi. «Yâ Zeydah liam-rin» de denilir.
(2) — (Men), (mâ) edatları hakkında yukarıda şart edatları sırasında malûmat verilmiştir.
(3) — (Keyfe) : kelimesi, vaz'ı itibarile hâlden, yâni: insanların ellerinde bulunmayan hastalık, sağlık, gençlik, ihtiyarlık gibi vasıflardan suale mevzudur, istizah edatıdır. Meselâ: (keyfe ente = sen nasılsın?) sözile muhatabın sıhhat ve afiyette olup olmadığı sorulmuş olur.
«Keyf kelimesi, bir kimseye bir vasfı, bir keyfiyeti tefviz hususunda mecaz olarak kullanılır ve bu cihetle bunun üzerine bazı meseleler, teferru eder: şöyle ki: Bir hususta hâlden sual müstakim olursa, yâni: sözün iptidası, bazı keyfiyetler ile ilgili bulunursa keyf kelimesini istimal, muteber olur ve illâ muteber olmayıp keyf lâğv bulunur.
Meselâ: bir kimse kölesine: (ente hurrun keyfe şi'te = sen nasıl istersen hürsün) dese köle derhal azad olur. Bu cihet, onun meşiyyetine tefviz edilmiş olmaz. Çünkü ıtkm keyfiyeti yoktur, bunda anlaşılması
F. 9
kun keyfe şi'ti = sen dilediğin gibi boşsun) dese kadın derhal bir bain talâk ile boş olur. Meşiyyetine mahal kalmaz. Çünkü bu hâlde zevciyet derhal zail olup kadın başka talâka mahal olmaktan çıkmış bulunacağı cihetle artık keyfe ile suale mahal bulunmayarak keyfe lâğv olmuş bulunur.
Bilâkis bir kimse, medhulün biha olan zevcesine: (enti talikun keyfe şi'ti = sen dilediğin veçhile boşsun) dese kadın hemen ric'iyyen boş olur. Sonra talâkın keyfiyeti, yâni: ric'i veya bâin olması zevceye tefviz edilmiş olur. Çünkü böyle vasfı, keyfiyeti istemeğe, araştırmaya sıra aslın vücudünden sonra gelir. Binaenaleyh kablelmeşiyye asıl talâk vukubulur, ve bu talâkta böyle keyfiyyet carî olduğundan bu keyfe edatı, lâğv olmamış bulunur. Bu hâlde zevç, talâkın keyfiyetine niyyet etmemiş veya niyeti zevcenin meşiyyetine muvafık bulunmuş, meselâ: ikisi de talâkı baine niyet eylemiş ise o veçhile talâk tekarrür eder.
Fakat niyetleri tevafuk etmezse talâk, ric'î olarak kalır. Çünkü niyetler tearuz edince ikisi de sakıt olup asıl talâk kalır ki, o da, ric'îden başkası değildir.
. Bu esas, îmamı Âzam'a göredir. İmameyne göre ise ıtak, talâk, nikâh, bey' gibi kendisine işaret edilmesi kabil olmayan, yâni: âyân kabilinden bulunmayan şeylerde keyf kelimesi, yalnız vasfa değil, asla da raci olur. Artık ıtk, talâk meselelerinde rekikin veya zevcenin bu tefviz meclisinde meşiyyetleri vuku bulmadıkça ne ıtk, ne de talâk vaki olmaz. Meşiyyetleri bulunursa o zaman İmamı Âzam'm beyanatı veçhile ahkâm cereyan eder.
(5) — (Kem): adatı, «ne kadar» mânâsında müphem adede mevzu bir isimdir. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: (enti tahkun kem şi'ti = sen dilediğin kadar boşsun) dese^ kadın, mecliste dilemedikçe boş olmaz. Çünkü talâkta adet mevcuttur. Bu hâlde kadın kendisini mecliste bir veya iki veya üç talâk ile tatlik edebilir. Şu kadar var ki, bu tatlik, zevcin iradesine mutabık bulunmak lâzımdır. Kadın talâkın dilemeden meclis dağılsa artık tefviz bâtıl olur, nefsini tatlik edemez.
«Kem kelimesi, istifham ve teksir edatı olarak da kullanılır: (kem indeke minelkütübi = yanında kitaplardan ne kadar var?), (kem min âkilin terahü fakiren = nice âkil kimseleri fakir görürsün) gibi.
382 — (Esmai zuruf) : Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku bulduğunu
cume eoiıır ve isme muzaı uıaran. usuıiiu.1 cuıuı. v-^ı-cıc^ alkalemi = "hokkayı kalem ile beraber satın aldım) gibi. Bazan da ızafe-siz olarak kullanılır, münevven olarak hâl vaki olur: (Kara'nelkitabe nıaan == kitabı hep beraber okuduk) gibi.
«Bir kimse, zevcesine medhulün biha olsun olmasın : (enti talikun vahideten maa vahidetin = sen bir talâk boşsun, bir talâk ile beraber) veya (enti talikun vahideten maaha vahidetün = sen kendisile beraber bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese iki talâk vaki olur. Çünkü ikinci talâk maa edatile birinci talâka mukarin bulunmuş olur.
«Maa kelimesi, bazı kere mecazen «ba'd» mânâsında kullanılır: ( \j*ı j~JU* jli ) = artık şüphe yok ki, çetinlikten sonra bir kolaylık vardır.) gibi.
(2) — (Kabl) : kelimesi, evvel mânâsına zarfı zaman olup tekad-düm ifade eder, yâni: bir şeyin diğer bir şeyden evvel vuku bulduğunu müfid olur: (cae Zeydün kable Amrin = Zeyd Amrden evvel geldi) gibi.
«Bir kimse, medhulün bihası olmayan zevcesine : (enti talikun vahideten kableha vahidetün = sen kendisinden evvel bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese iki talâk tahakkuk eder. Fakat: (enti talikun vahideten kable vahidetin = sen bir talâktan evvel bir talâk boşsun) dese bir talâk vaki olur. Çünkü birinci misâlde kabliyyet, ikinci vahide ile kaimdir, onun sıfatıdır. İkinci talâkı birinci talâka takdim ise zevcin vüs'unde değildir. Binaenaleyh zevcin sözünü tashih, lâğvdan siyanet için birinci talâk ile ikinci talâk filhal birden ika edilmiş sayılır. İkinci misâlde ise kabliyyet, birinci vahide ile, sabık talâk ile kaimdir, onun vasfıdır. Artık sabık talâk vaki olmuş olunca kadının talâka mahalli-yeti kalmaz.
(3) — (Ba'd) : kelimesi, sonra mânâsına bir zarfı zamandır, te'hir ifade eder ve çok kere izafetle istimal olunur: (Cae Zeydün ba'de Amrin — Zeyd Amrden sonra geldi) gibi. Bazan da izafetten kesilip zam = ötüre üzere mebni olarak kullanılır: (Min badü = bundan sonra) gibi.
«Menfi olan fili mazi veya müzari sonunda bulunan badü kelimesi, henüz, daha mânâsını ifade eder: (mâkaretü badü = henüz okumadım), (lem yakre badü = daha okunmadı) gibi.
«Bir kimse, medhulün bihası olmayan zevcesine: (enti talikun vahideten ba'de vahidetin = sen bir talâk ile boşsun bir talâktan sonra) dese iki talâk vaki olur. (Enti talikun vahideten ba'deha vahidetün =
tabı kardeşimin yanında okudum), (cae ahi indessubhi — kardeşim sabahleyin = sabah olduğunda geldi) gibi.
« (indi elfün lizeydin «= yanımda Zeydin bin kuruşu vardır) sözü, hıfz edilecek bir vedianın mevcudiyetine delâlet eder. Yoksa söyleyenin zimmetinde lâzımüleda bir borç bulunduğuna delâlet etmez. Meğer ki, bu söze «deynen = borç olarak» kaydi ilâve edilmiş olsun.
« ( fîL-V! iı\xs. J-Jij* ) = şüphe yok ki din, nezdi ilâhîde islâmdan ibarettir) kavli şerifindeki «indallâh», «fi hükmillâh» manasınadır. Çünkü Allah tealâ mekândan, zamandan münezzehtir.
«Bir kimse, medhulün biha olan zevcesine : (enti talikun inde külli yevmin == sen her günde boşsun) dese üç günde birerden üç talâk vaki olur. (Enti talikun fî külü yevmin = sen her bir günde boşsun), (enti talikun maa külli yevmin = sen her gün ile beraber boşsun) denilmesi de böyledir. (Enti talikun külle yevmin ?» sen bütün gün boşsun) denilip fazlaya niyet bulunmasa yalnız bir talâk vaki olur. Yalnız tmam Züfere göre bununla da üç günde üç talâk vaki olur.
SÜNENİ NEBEVtYYEYE DAİRDİR
İçindekiler: Sünnetlerin mahiyeti ve ehemmiyeti. Sünnetlerin bağlıca aksam ve ahkâmı. Râvilerde aranılan şartlar, vasıflar. Sünnetlerdeki istinad, irsal, ittisal ve inkıta, Mürsel hadislerin nevileri ve hükümleri. Hadislerin ravüeri, metinleri ve senedleri itibarile nevleri. Haberlerin mahiyyeti ve nevileri, haber mahalleri, yâni: kendilerinden haber verilen hâdiseleş. Bazı rivayetler ve haberler hakkındaki ta'n ve itiraz.
Sünnetlerin mahiyeti ve ehemmiyeti:
383 — : Lügatte âdet, tarikat mânâsına gelen sünnet, ıstılahta: «Resulü Ekrem (Sallâllahü Aleyhivesellem) Efendimizin bütün mübarek sözleri ile bir kısım fiilleri ve bazı hâdiselere karşı sükût buyurmuş olmalarıdır» ki bunlar, ümmet hakkında birer delildir, birer dinî hüccettir. Bu cihetle sünnetler, süneni kavliyye, süneni fî'liyye, süneni takri-riyye adile üç kısma ayrılmıştır. Kavlî sünnetlere «ehadis* şerife» de denilir.
384 — : Resulüekrem Hazretlerinin bütün mübarek sözleri, fî'lleri ümmet için en güzel bir imtisal nümunesidir. Nebiyyi Zîşan'ın dinî hükümlere ait olan bütün sözleri, birer vahyi ilâhî neticesidir. Çünkü Kur'-anıkerim'de: ( j-y j-j VI ^ jl ıij*»,/ jk- L. j )?*= Resulullah havadan söylemez, onun sözü ancak kendisine tebliğ olunan bir vahyi ilâhîdir.) buyurulmuştur. Binaenaleyh Kur'am Mübîn, Cibrili Emîn vasıtasile tilâvet ve tebliğ edilmiş bir vahyi ilâhîden ibaret olduğu gibi hadisler de peygamberimizin mübarek kalbine lâyih olan birer vahyi ilâhînin, birer ilhamı rabbanînin eseridir. Onun için dir ki, hadislere de «vahyi gayri metlüv» adı verilir, bunlar da vahyin «zahir» kısmından sayılır. Hazre-ti peygamberin, bizzat içtihat ve teemmül neticesi olarak beyan buyurduğu herhangi bir hüküm de «vahyi gayri metlûv» vun «bâtın» kısmını teşkil eder. İçtihat bahsine müracaat!.
385 __ : Resulüllahm mübarek sözleri birer sünnet olduğu gibi zatı nebevilerine mahsus, hasaisi nebeviyeden mâdut olmayan ve kasd ve ihtiyara müstenid bulunan fî'lleri de birer sünnettir. Dinen memnu ol-
reti peygamber hakkında müstehab veya mubah ise ümmeti hakkında da, müstehabdır veya mübahdır. Böyle sıfatlan malûm olan fî'llerin hükümleri, Resulüekrem ile ümmeti arasında müşterek bulunmuş olur. Böyle bir fî'lin sıfatı bilinmezse ibahaye hami olunur, bize de ittibaı caiz olur. Çünkü bu hâlde müteyakkan olan budur.
387 — : Resulüekrem'in sünnetleri, pek mühimdir, dinî esasların pek mukaddesidir; bunlara ittiba etmek, ümmet için bir vecibedir. Ancak Nebiyyi Zîşan Hazretlerine isnat ve izafe edilen her sünnetin, hakikaten bir sünneti nebeviyye olup olmadığını tedkik icap eder. Bu hususta büyük, muhterem muhaddislerin, islâm âlimlerinin meşhud olan çalışmaları, ilim tarihinde nâziri görülmemiş bir hâlde ve her türlü tasavvurların fevkinde bulunmuştur.
Her nakl edilen sünnetin râvîleri, muhbirleri nazara alınmış,. bunların ne derecede itimada lâyık olup olmadıkları tesbit edilmiş, bu hususta bir isnad ve an'aiie usulü vücude gelmiştir.
Meselâ: Sahihi Buharî'de yazılı olduğu üzere: «Ebu Nü'im, Abdullah ibni Dinar'dan, o da ibni Ömer radiyallâhü anhümadan şöyle rivayet etmiştir: İbni Ömer, demiştir ki: Nebiyyi Ekrem Sallâllâhü aleyhi-vesellem altundan bir hatem = bir yüzük ittihaz etmişti, nâs da altun-dan hatemler edindiler. Nebiyyi Ekrem sallâllâhü aleyhi vesellem: «Ben altundan bir hatem edinmiştim» deyip onu terk ettiler ve «Ben onu ebe-diyyen takınmayacağım» diye buyurdular, nâs da hâtemlerini terk edi-verdiler.
îşte bu, bir senet ile, bir an'ane ile ve ahad tarikile rivayet edilmiş bir sünnettir. Hem de sünneti fî'liye ile sünneti kavliyeyi camidir. Nâsin hâtemlerini parmaklarından çıkarıp terk edivermelerine karşı Resulüekrem'in sükût buyurmaları da bir sünneti takririyye kabiünden sayılabilir. Bu sünneti nebeviyye, Resulüekrem'in ef'aline iktida ve ittibaın lüzumunu da göstermektedir.
Sünnetlerin başlıca aksamı ve ahkâmı:
388 — : Sünnetler, râvîlerin adetleri, kuvvetleri itibarile müteva-tir, meşhur, ahad kısımlarına ayrılmıştır. Bu kısımların kuvvetleri, hükümleri de bizzarure başka başka bulunmuştur.
asırda Dinlerce zevat arasında rivayet ediıegeımıştır. tsınaenaıeyn du-nun bir hadisi nebevî olduğunda şüphe edilemez.
' Mütevatir olan bir sünnet, bir hadisi nebevî, hüküm itibarile kat'-iyye ifade eder, itikad hususunda da, ibadât ve muamelât hususlarında da bir hüccet bulunur.
390 — : Tevatürde muhbirlerin, râvîlerin muayyen adetleri yoktur. Bu aded, hâdiselere göre değişir. Elverir ki, insana yakın ifade etsin, insanda kat'î surette bir vicdanî kanaat husule getirsin. Hattâ bu muhbirlerin arasında çocukların, gayri müslimlerin bulunması da bunu kabule bir mâni teşkil etmez.
Tevatür, bir haberdir. Bir .haberden zarurî bir ilim hâsıl oldu mu, artık o kuvvetli bir delildir. Ancak bir iki kişinin haberi hiçbir vakit bh haberi mütevatir olamaz.
Namaz rekâtlarının adetlerine, nakidler hakkındaki zekâtın kırkta bir olduğuna dair olan haberler, bütün tevatür yoliyle bize vâsıl olmuştur.
Velhâsıl: böyle bir tevatür neticesinde rivayet edilen haberin veya mahsûs bir hâdisenin vukuu hakkında bizzarure yakinî bir ilim husule gelmiş olur.
391 — : Meşhur sünnetler, bidayeten Resulüekrem Efendimizden bir iki zat rivayet etmiş olduğu hâlde bilâhare ümmeti merhume arasında şöhret bulup ikinci ve üçüncü asırlarda tevatür derecesini bulmuş olan sünnetelrdir. Mestlerin üzerine meshin cevazı hakkındaki hadisi şerif, bu kabildendir. ( oUI> Jl^Nı tel )= amellerin hükümleri niyetlere göredir) hadisi şerifi de bu cümledendir.
Bu gibi meşhur haberler, zan mertebesinde bulunur. Fakat ümmeti merhume arasında böyle kabul edilerek şöhret bulmuş olduğu cihetle ifade ettikleri zan, kalbi tatmin edecek bir kuvveti haiz bulunur. Artık bunu inkâr eden, yâni: bunun bir sünneti nebeviyye olduğuna kail bulunmayan kimse, ümmeti merhume hakkında itimatsızlık göstermiş, onları tahtıe eylemiş olacağı cihetle fâsik = sapık saydır.
392 — : Haberi ahad ile sabit sünnetler, bir zatm diğer bir zattan veya bir zatın bir cemaatten veya bir cemaatin bir râvîden rivayet etmiş olduğu sünnetlerdir. Tevatür derecesinde olmayan râvîlerin, meselâ: iki üç zatın rivayet ettikleri bir sünnet de haberi ahad kabilindendir.
Dazı Kimselere guıe iiauen vamu, ııım ııstue eımeuıgı cıncııe aiiıeu de icap etmez. Çünkü amel için ilim lâzımdır. Lâzımın intifası, melzumun da intifasını iktiza eder. ( ^iM Mi jyŞ jl ) = zandan başkasına tâbi olmazlar) nazmı şerifi de zannî şeylere itibauı müstahsen olmadığını gösterir.
Maamafih bu zanna ittibaın müstahsen olmaması, en ziyade itikadı ve. cezaî şeylere nazaran olsa gerektir.
Kavilerde aranılan şartlar, vasıflar :
393 — : Râvilerde vücudu aranılan başlıca şartlar, dörttür. Bunlardan biri bulunmayınca rivayeti makbul olmaz. Şöyle ki:
(1) : Râvide akıl şarttır. Binaenaleyh mecnunların, matuhların, gayri mümeyyiz çocukların rivayetleri muteber değildir.
(2) : Râvide islâmiyet şarttır. Çünkü gayri müslimlerin islâm dinine müteallik bir husus hakkında taassubdan azade bir hâlde ilgili bu-, lunmaları, müsteb'addir.
(3) : Râvide adalet şarttır. Yâni: râvi, diyanet ve sjyretçe müstakim olup kebair denilen büyük günahlardan kaçınmalıdır. Sagayir denilen küçük günahlara musir olmamalıdır. Nefsin hissetine delâlet eden âdî hâllerden de uzak bulunmalıdır.
(4) : Râvide zabıt şarttır ki, bu, hakkile işitmek, mânâyı anlamak, lâfzı hıfz etmek, hıfz üzerine murakabede bulunmak ile hâsıl olur. Şöyle ki: râvi, rivayet ettiği şeye dair hiçbir şeyi kaçırmayıp onu lâyıkile işitmiş, görmüş olmalıdır.
Kezalik: rivayet ettiği şeyin mânâsını lâyıkiie anlamalı ve onu kudreti nisbetinde ezberlemeğe çalışmalıdır ve onu başkasına rivayet edeceği zamana kadar güzelce hafızasında tutmuş bulunmalıdır.
Rivayet edilen bir. hadisi şerifin yalnız lûgavî mânâsı değil, hükmü şer'îsini .de bilmek, zaptın kemal mertebesidir.
394 — : Bir hadisi şerifi Resulü Ekrem'den rivayet eden zat, bihakkın fakîh, yâni: her veçhile içtihada kadir ve hadis rivayetile maruf ise rivayet ettiği hadis, kıyasa muvafık olsun olmasın kabul olunur. Kıyas ile aralarını telif kabil ise telif edilir. Meselâ: hadisi şerif ânıma, kıyas hassa delâlet ediyorsa hass, âmmı tahsis ederek her ikisinin de. hükmüne riayet edilmiş olur. Fakat aralarında tearuz bulunup telifi kabil olmazsa böyle haberi vahid kabilinden olan bir hadis, kıyasa tercih
dim olunur.
395 — : Haberi ahad kabilinden olan bir hadisin râvisi, rivayetle mâruf olduğu hâlde bihakkın fekahetle muttasıf bulunmadığı takdirde o hadis, kıyasa muvafık ise kabul olunur, muvafık değilse kabul edihnez. Şariin maksadına iyice infazı nazarda bulunamamış olduğuna zehab hâsıl olur.
Eshabı kiramdan Ebu Hüreyre ile Ene? ibni Mâlik (radıyallâhü an-hüma) bu kabil râvîlerden sayılmıştır. Vakıa bunlar da fakih zevattan iseler de her vecihle içtihada muktedir bulunmamışlardır.
396 — : Bir hadisi şerifin râvisi, yalnız bir iki hadis rivayetile mâruf olunca bakılır: Eğer bu zatın rivayeti birinci, ikinci veya üçüncü karinde vaki ve kiyasa muvafık ise bu rivayeti kabul olunur. Velev ki, selef arasında zahir bulunmuş olmasın. Çünkü bu üç karinde sıdk ve adalet galiptir. Fakat bu tarihten sonra vukubulacak böyle bir rivayet kabul olunmaz.
Böyle yalnız iki hadis rivayetile tanılmış olan zata «meçhulüm va-ye» denir. Bu hususta seleften murad, İmamı Âzam zamanından İmam Muhammed İbnil Hasenin zamanına kadar olan zatlardır.
397 — : Bir râvinin naklettiği hadis, selef arasında zahir bulunmuş olunca bakılır. Eğer selef bunu kabul etmiş ise veya sükût edip- hakkında ta'n etmemiş ise veya ihtilâf edip bunu bazıları kabul edip bazıları kabul etmemiş, fakat kıyasa uygun bulunmuş ve bunu kendisinden si-kat da nakleylemiş ise kabul olunur. Ve illâ kabul olunmaz, iki misâl:
(1) : Sahabei kiramdan Ma'kil ibni Sinan rivayet etmiştir ki: Hilâl ibni Mürre vefat edip medhulün biha olmayan zevcesi Berda'ı terk etti, bu kadın için mehr tesmiye edilmemiştir. Resulü Ekrem Hazretleri bu kadına kabile kadınlarından emsalinin mehrleri nisbetinde bir mehr ile hüküm buyurdu.
Ma'kil'in bu rivayetini ibni Mes'ud kabul etmiş, İmam Ali kabul etmemişti. Fakat bu rivayet, Hanefiyece kıyasa muvafıktır. B.u rivayeti ibni Mes'ud, Alkamî, Mesruk gibi zatlar da Ma'kildene nakl etmişlerdir. Binaenaleyh Hanefiye bununla amel etmiştir.
Kıyasa muvafakati şu cihetledir: Mevt, duhul gibidir. Duhul ile zifaf ile mehr lâzım geldiği gibi mevt ile de lâzım gelir. Yârti: duhul ile
Diri Dulunmayınca mehr lâzım gelmez. Nitekim duhulden evvel talâk vukuunda da hüküm böyledir. Binaenaleyh duhulden evvel vefat vukuunda da mehr verilmesi vacip olmaz.
(2) : Fatma Binti Kays demiştir ki: Kocam beni üç talâk ile boşadı. Resulü Ekrem Hazretleri bana nafaka ve sükna takdir buyurma-dı. Fakat Hazreti Ömer ile sair sahabei güzin bu rivayeti j* ^Si,\ ) ı ^SL. £—. ja — kendi sakin olduğunuz yerde onları da iskân ediniz) emri Kur'anîsine muhalif görüp kabul etmemişlerdir. Binaenaleyh bununla amel olunamaz. Maahaza, bu rivayet, kıyasa da muhaliftir. Çünkü üç talâk ile boşanan bir kadın da iddet içinde bulundukça sair mu' teddeler gibidir. Binaenaleyh o dr nafakaya, süknaya müstahık olur.
Hanefiyyenin mezhebi budur. îbni Mes'ud Hazretlerinin, İbrahim Nahaînin mezhepleri de böyledir.
Sünnetlerdeki, rivayetlerdeki isnad, irsal, ittisal ve inkıta:
398 — : Resulü Ekrem (sallâllahü aleyhi vesellem) Efendimizden rivayet edilen bir sünneti seniye, bir hadisi şerif, ya müsned veya mür-sel bulunur. Şöyle ki, bir sünneti nebeviyye, bizlerden tâ zatı rısaletpe-nahiye kadar bir râvîler silsilesile isal edilirse müsned, muttasıl nâmım alır. Bu râvîler silsilesine senet, an'ane de denilir. Bu râvilerin sırasile adlarım zikr etmeği de isnad adı verilir. Sened ile isnadın cem'inde «esa-nid» tâbiri kullanılır. Bu isnad, islâm âleminde tâ zamanı Nebeviden beri carîdir ve müslümanların pek yüksek hasletlerinden maduttur.
Bilâkis bir sünneti nebeviyye, doğrudan doğruya Resulûllahtan rivayet edilip aradaki râvîlerin isimleri tamamen veya kısmen zikredil-mezse mürsel ve munkati nâmını alır.
Meselâ: ( îa^jjf ^\ ^c .»U ^e <Jc j ^.^ \,'^i.\ «iıl-ue Vjö-\ j\ o.
m * xiv:ljııU£j
Kentu eıı aııınaa DUiunanıar?
hadisi şerifi bir müsned hadistir. Bu hadisteki râvîlerin sıra ile yazılan isimleri, «sened» dir. Buna, tarik, vecih de denir. Bu râvîlerin böyle birbirinden hadisi nakl etmiş olmalarım bildirmeğe de «isnad» denilir. Resulü Ekrem'in asıl mübarek sözlerine de «metni hadis» adı verilir. Bu hadisi şerifte Abdullah ibni Ömer (radıyallahü anhüma) dan
dan mesuldür. Herkes, uhdesine düşen sıyanet ve himaye vazifesini lâ-yıkile ifaya çalışmalıdır ki, bu mesuliyetten kurtulabilsin. (Sahih Buhar!).
399 — : Bir hadisi şerifin inkıtaı, ya zahir veya bâtındır. İnkıtaı zahir, usuliyyuna göre râ^î ile merviyyün ânh arasındaki vasıtayı terk etmektir. Böyle bir hadîse «mürsel» denir. Meselâ: bir hadisi şerifi İbrahim ibni Musa Hişamdan, o da Cüreycden, o da Ata'dan, o da ibni Abbas'tan rivayet etmiş olduğu hâlde bir zat, Hişam'ı zikr etmeksizin «İbrahim ibni Musa; ibni Cüreycdeh, O da Atâ'dan O da ibni Abbas'dan diye rivayet etse bu hadis, mürsel olmuş olur.
Kezalik: râvîlerin hepsini zikr edip de yalnız ibni Abbasi zikr etmese yine mürsel olmuş olur. işte bunlardaki inkıta, zahirdir.
İnkıtaı bâtına gelince bu da hadisin râvîleri tamamen zikredilmiş olmakla beraber hadisin bâtında, hakikati hâlde munkati olmasından ibarettir. Şöyle •ki; bir hadisi şerifi nakledenlerden birinde adaletten veya zabıttan mahrumiyet gibi bir noksan bulunsa veya o hadis kitabul-laha veya mâruf bir hadisi nebeviyyeye muarız bulunsa bâtınî bir inkıta ile munkati bulunmuş olur.
400 — : Bir hadisin kitaba veya mâruf bir hadise muarız bulunması, yâ sarahaten olur. Nitekim Kays kızı Fatma'nın kendisine nafaka * ve sükna takdir edilmemiş olduğuna dair rivayet ettiği hadis, daha kuvvetli delil olan ( ;xC ^^ j* j* ySL\ ) âyeti celilesine sarahaten muarız, bulunmuştur.
Kezalik: İbni Abbas Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadise göre Resulü Ekrem Efendimiz, bir hâdisede yalnız bir şahit dinlemiş, bir de müddeiye yemin verdirerek hüküm vermiştir, Bu hadis ise kendisinden kuvvetli ve meşhur olan(^£jl c,.. j* ^3 J-*~U **J!)~ şahit ikamesi dâ-vâeıya, yemin de inkâr edene aittir) hadisi şerifine sarahaten muarızdır.
Yahut bu muarız bulunmak delâleten olur. Bu da belvayı anide, yâni: herkesin bilmesine ihtiyaç bulunan bir hususda rivayet edilip yalnız bir iki kişice malûm olan ve ashabı kiram tarafından nakli iltizam edilmemiş bulunan hadistir ki, bunun böyle şâz bir mahiyette bulunması, munkati olmasını icap eder. Nitekim Resulü Ekrem'in namazlar-_ da besmelei şerifeyi eehren tilâvet buyurduğunu Ebu Hüreyre Hazret-
w* a ıııuaıı
OdJiiJi. yuunu luııauı A.1XCUU, JCIUU gttl i ajfl 1UUU 11UBUBUU*
da umdedirler, asıldırlar. Onların böyle nakledilen bir haberden kaçınmaları o haberin inkıtama, intisahma delâlet eder.
•Meselâ: Gayri baliğ kimselerin mallarından Hanefiyeye göre zekât lâzım gelmez. Hazreti Ali ile ibni Abbas'ın mezhebi böyledir. Şafüyyeye göre ise lâzım gelir. Hazreti Âişe ile ÂbdulTah ibni Ömer'in mezhebi de böyledir. Bu babda her iki tarafın delilleri vardır. Bu hususta Âmr ibni Şuayıb: '( iij^JI t^V yŞ'ijü- ^Ul Jl^l J \jz.\ ) = yetimlerin malları hakkında bir hayırlı cihet arayınız, tâ ki, o malları sadaka yiyip tüketmesin) diye bir hadis rivayet etmiştir. Fakat iki taraf da bu hadisi nazara almamış, kendi içtihatlarım, hükümlerini buna bina kılmamıştır. Binaenaleyh bu haberden i'raz ettikleri için bu, batmen, manen munka-ti bulunmuştur.
Mürsel hadislerin nevileri ve hükümleri :
401 — : Mürsel, munkati denilen sünnetler, hadisler dört nev'e ayrılır. Şöyle ki: (1): Mürseli sahabedir ki, eshabı güzinden bir zatın vasıtadan bahsetmeyerek doğrudan doğruya Resulü Ekrem'e isnat etmiş olduğu hadistir. Meselâ: îbni Abbas Hazretlerinin rivayet ettiği hadislerden birçokları bu kabildendir. Bu zat, zamanı nebevide pek genç olduğundan kendisinin bizzat femi saadetten dört veya on şu kadar hadis işitmiş olduğu mervîdir, mütebaki hadisleri Hazreti Ömer'den, Hazreti Ali'den vesair sahabei güzinden işitmiş olduğu hâlde bunları: (Kalenne-biyyü sallâllahü aleyhi vesellem) diye mürsel olarak rivayet etmiştir.
Sahabei kiramın böyle mürsel olarak naklettikleri hadisler, bilicma muteberdir, makbuldür. Çünkü onların hepsi de uduldür, adaletle, istikametle maruftur. Naklettikleri hadisleri Resulü Ekrem'den ya bizzat veya kendileri gibi adaletle, istikametle müttasif olan diğer bir sa-habî veya müteaddit sahabe vasıtasile telâkki etmişlerdir. Artık onların rivayetlerinde şüpheye mahal yoktur. Onları bizzat Resulü Ekrem Haz-. rolleri tezkiye buyurmuştur.
(2) : İkinci, üçüncü karinelerdeki zevatın irsalidir. Sabinin, ibni Miiseyyebin, Hasam Basrînin vasıta olan sahabîyi. meselâ: İmam Aliyi zikıetmeksizin doğrudan doğruya (Kale resulûllah..) diye rivayet etmesi gibi.
Bu nevi mürseller,.Hanefiye indinde hüccettir. İmam Mâlikin ve iki rivayetten birine göre' Ahmet ibni Hanbelin ve ekseri mütekelEminin
bul olur.
.Bu kabil mürselleri kabul eden zevat diyorlar ki: İkinci ve üçüncü karnler — asırlarda adalet, istikamet galiptir. Vasıta bizce meçhul ise de râvîce malûmdur. Râvî, adi ve istikametle maruf Olduğundan sika olmayan kimseden hadis rivayet edeceğine ihtimâl verilmez. Bu cihetledir ki, bu karnlerdeki mürsel hadislerin kabul edilmeleri hakkında âdeta bir icma vaki olmuş gibidir.
(3) : Üçüncü karnden sonraki asırlardan herhangi birinde adaletle muttasif bir râvînin irsalidir. Bunun makbul olup olmaması hakkında Hanefî imamlarının ihtilâfı vardır. İmam Kerhî, bunun makbuliyetine kaildir. Çünkü râvî, adi ile mâruf olunca itimada lâyık olmayan bir vasıta ile hadis nakletmez. Böyle bir zat, Vasıtanın hâlinden gafil sayılamaz.
İsa ibni Eban gibi bazı zatlar da müteakip asırlarda sui ahlâkın şu-yuunu nazara alarak bu kabil mürsellerin kabulüne taraftar bulunmamışlardır. Meğer ki, bir takım sikat, râvînin müsnedini rivayet ettikler gibi mürselini de rivayet ve kabul etmekte bulunmuş olsunlar. Çünki bu rivayet, onun hakkında bir tâdildir ve o mürselin Resulûllaha ittisaline bir şahadettir.
(4) : Min vechin mürsel, min vechin müsnettir. Meselâ: (Lâ ni-kâhe illâ biveliyyin = nikâh ancak veli vasıtasiyle akdedilebilir) hadisi şerifini İsrail ibni Yûnus müsnet olarak rivayet etmiş, Şu'be ile Süf-yam Sevrî ise mürsel olarak nakl eylemiştir. Binaenaleyh bu hadisi şerif, Hanefiyece esasen makbuldür. Şu kadar ki bu, bir haberi ahad-dir. Âkil bir baliğenin nefsini bizzat tezviç edebileceğini ise : L-jj^s^)
( »jU. âyeti kerimesi nâtıktır. Bu cihetle bu hadisi şerif, daha kuvvetli bir delile muhalif görüldüğünden bu babda umumî üzere kabul edilmemiştir.
Mürsel hadisleri kabul edenler, bu dördüncü nev'i de kabul etmemişlerdir. Mürsel hadisleri kabul etmeyenler ise bu nev'in kabul edilip edilemeyeceğinde ihtilâf göstermişlerdir. Bir kısmına göre bu nevi de, makbul değildir. Madem ki, min vechin inkıta vardır. Bu, merviyyün anhi cerhe delâlet eder. Min vechin isnat tâdildir. Cerh ise tâdilden evlâdır.
= peygamberimizden mervîdir) diye rivayet etmek caiz ve makbuldür. Fakat böyle bir kitapta yazılı bulunmadığı hâlde; «Resulullah şöyle buyurmuştur, veya ondan şöyle rivayet olunmuştur» diye rivayet edilecek bir hadis, kabul edilemez ve böyle mazbut olmayan bir hadisi artık asrımızdan zamam nebeviye kadar bir senet ile, bir an'ane ile rivayet etmeğe de imkân kalmamıştır.
Hadislerin râvîleri, metinleri ve senetleri itibarile nevileri:
403 — : Sünnetler, hadisler, sadrı evvelden beri şüyu ve intişar bakımından mütevatir, meşhur ve müstefiz, haberi ahad nevilerine ayrıldığı gibi yine haberi ahad kabilinden. olarak aziz, garib nevilerine de. ayrılır.
Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya tabiinden bir zata ref ve isal edilmeleri bakımından da merfu, mevkuf veya maktu nevilerine ayrıkr.
Senetlerinin Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya bir tabiîye bi-lâ inkıta isal edilip edilmemesi itibarile de muttasıl veya müsnet, mürsel, munkati. mu'dal, muanan, muallâk, müdelles nevilerine inkısam eder.
Sünnetler, hadisler, râvîlerinin adalet ve zapt gibi vasıflarına ve senetlerinin ittisal ve inkıta gibi hâllerine göre de sahih, hasen, zayıf muallel, metruk, şâz, münker nevilerine ayrılır.
Metinlerinin veya senetlerinin tebdil ve -ilâvesi veya uydurulmuş olmaları itibarile de müdreç, muztarib, musahhaf, muharref, müphem, mevzu nevilerine munkasim bulunur. Bunlara dair sırasile malûmat verilecektir.
404 — : Yukarıda mütevatir, meşhur, haberi ahad kabilinden olan sünnetlere dair malûmat verilmiştir. Hadisi aziz, hadisi garip denilen sünnetler de haberi ahad kabilindendir. Şöyle ki: Râvîleri iptidadan intihaya kadar en az iki zattan veya bazısı iki bazısı ikiden ziyade zevattan ibaret olan ve âhad derecesini geçmeyen bir sünnete «hadisi aziz» denir. Meselâ: bir hadisi şerifi yalnız Ebu Hüreyre ile Encs ibni Mâlik (radıyallahü anhüma) rivayet edip bunlardan da birer veya ikişer zat rivavet etse bir hadisi aziz olmuş olur. Maamafih yayi olun bir iHt.ılııhn
hate mâni değildir. Senedini teşkil eden râvîlerin adalet ve zapt derecelerine göre ya sahih veya zayıf bulunur.
405 — : Sünnetler, Resulûllaha veya bir sahabîye veya bir tabiîye ref ve ittisal edilmelerinden dolayı merfû, mevkuf veya maktu adını alır. Şöyle ki:
Hadisi merfû; Resulü Ekrem'den sarih veya sarih hükmünde olarak muttasıl veya münkati bir senet ile rivayet edilen herhangi bir hadistir. Meselâ: Bir sahabînin, veya bir tabiînin, veya herhangi bir zatın (kale Resulullah.. = Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem şöyle buyurdu veya buyurmuştur veya şöyle yaptı veya yapmıştır veya şöyle bir hâdiseye karşı sükût buyurdu veya buyurmuştur) diye rivayet ettiği bir sünnet, sarahatten bir hadisi merfûdur.
Bir musannifin hiç senet zikr etmeksizin: (Kalennebiyyü sallallahü aleyhi vesellem = peygamber aleyhisselâtü vesselam şöyle buyurmuştur) diye naklettiği bir hadis de bu kabildendir.
Sahabei kiramdan veya tabiînden bir zatın akıl ile idrak edilemeyecek bir şeyi, meselâ: ahret hayatına müteallik bir hâdiseyi veya bir âyetin sebebi nüzulünü ve geçmiş veya gelecek zamana ait bir vakayı kur'anı mübinden veya israiliyyâttan ahz etmeksizin ve Resulü Ekrem'e sarahaten isnat eylemeksizin nakl etse bu da hükmen merfû bir hadis olur. Çünkü buna başka türlü ıtlaı tasavvur olunamaz.
Bir sahabînin içtihat mevzuu olmayan bir işi meşru görerek işlemesi de Resulü Ekrem'e hükmen ref edilmiş bir hadisi filî sayılır.- îmam Şafiînin rivayetine göre.Hazreti Ali'nin küsuf namazının her rekâtında iki defadan ziyade rükûa varması bu cümledendir.
Kezalik: bir sahabînin: Biz Resulü Ekrem'in zamanında şöyle yapardık. Demesi veya: Biz şöyle yapmakla memur idik, veya şöyle yapmaktan nehy olunmuştuk. Demesi de bu kabildendir.
Hadisi mevkuf ise akıl ile idrâk edilecek bir şeyin muttasıl veya munkati bir senet ile sahabei güzinden birine sarahaten isnat ve izafe edilmesidir. Meselâ: «Hazreti Ömer, şöyle söyledi veya şöyle yaptı veya şöyle bir hâdise karşısında sükût buyurdu» denilse bu bir hadisi mevkuf olmuş olur.
bu, bir hadisi maktu olmuş olur.
Bu hâdiseler de, misallerden de anlaşılacağı üzere kavlî, filî, takriri kısımlarına ayrılmaktadır.
406 — : Senetlerinin Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya bir tabiîye bilâ inkıta isal edilip edilmemeleri bakımından muttasıl veya müs-net, mürsel, munkati vesaire nâmını alan hadislere gelince bunlardan muttasıl, mürsel, munkati hakkında (398, 399, 400, 401) inci rakamlar sırasında malûmat vermiş bulunuyoruz. Biz burada mu'dal, muan'an, muallâk, müdelles denilen hadislere dair sırasile biraz malûmat vereceğiz.
407 — : Mû'dal: Sahabîye varıncaya, kadar râvîlerinden iki veya daha ziyade vasıta zikredilmeyip terk edilmiş bulunan hadistir ki, bu da usuliyyuna göre mürsel demektir.
408 — : Muan'an: Senedinin bir veya birkaç yerinde «an» tâbiri kullanılan, meselâ: (haddesena fülânün an fülânin an fülân..) diye rivayet edilen hadistir. Buna «anane» tarikile rivayet de denir.
Sahih görülen kavle göre bu suretle hadis rivayet eden zatki, kendisine «muan'in» denir. Eğer tedlis ile maruf değilse ve an = den lâfzile zikrettiği Şeyhî ile aralarında mülakat mümkün — İmam Buha-sırasında malûmat vermiş 'bulunuyoruz. Biz burada mu'dal, muan'an, rîye göre sabit = ise rivayet ettiği bu hadîs, muttasıl sayılır. Bazı ulemaya göre ise, hadîsi muan'an, her hâlde munkati. sayılır..
Bazan «an» yerinde (enne) kullanılır. Meselâ: (Haddesenezzühriy-yü ennebnel müseyyebe kale keza..) denilir. Cumhura göre bu da «an» hükmündedir. Mutlak olarak istimali, tedlisden selâmet, imkânı mülakat şartile işitmeğe hami olunur, yâni râvî onu nakl ettiği zattan işitmiş sayılır.
Hadisi muan'ana bir misâl: jt JL. ^ «-* k»*- yy Cf. •''<£- &*.)
( jjl^ j.| Sahihi Buharî.
Yâni Buharî merhum Süleyman'dan, o da Şu'beden, o da Halidden, o da Kılâbeden, o da Enes ibni Mâlikten rivayet etmiştir. Peygamberi Zişan Efendimiz buyurmuştur ki: Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni de —aşerei mübeşşereden olan— Ebu Ubeydedir.
40» — : Muallâk, senedinin yalnız iptidasından bir veya birkaç râ-vîai hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhim ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvîlerden itibaren cezm sigasile senedi zikr etse, meselâ: (Flân dedi veya yaptı veya. şöyle riva-
nı veseuemj cuye cezmen rivayet etmiştir. tiaiDUKi isunarı, Benze yetişmemiştir.
Hadisi muallâk, esasen red edilen hadisler kısmına dahildir. Iskat edilen râvînin hali meçhul kalmış oluyor. Bu cihetle talik, bir kusurdur ve mürtekibi tedlis ile meşhur ise hadis müdelles kabilinden sayılır. Fakat muallâk hadis, başka bir tarik ile rivayet olunur da bununla sakıt olan râvînin ismi bilinir ve onun sika olduğu anlaşılırsa bir hadisi sahih olabilir. Bahusus hadisi Buharî gibi bir zat cezm sigasile zikr ederse senedinin kendisince sabit olduğuna ve ancak sahih bir maksada mebni râvîyi hazf eylediğine hükmolunur.
Bazı ulemaya göre senedi hiç zikr edilmeksizin : (Kalennebiyyü sal-lallahü aleyhi vesellem = peygamber efendimiz şöyle buyurdu) diye nakl edilen bir hadis de «muallâk» sayılır.
410 — : Müdelles, senedinde râvîlerinden biri ligarezin bırakılmış, onun fevkindeki râvîden işitildiğini îham eder gibi bir tarzda rivayet olunmuş veya râvîlerinden biri bir garaza mebni kendi maruf ismile veya künyesile zikr edilmemiş olan hadistir. Tedlis yapan râvîye: «mü-delüs» adı verilir, ismi bırakılan râvîye de «müdellesün anh» denir.
Esasen tedlis, bir malın kusurunu müşteriden gizlemek manasınadır. Bunun deles maddesinden müştak olduğu da söylenmiştir. Deles ise: Nur ile zulmetin, aydınlıkla karanlığın karışık bir hâlde bulunması demek olan alaca karanlıktan ibarettir.
Hadislerde tedlis üç suretle olur:
(1) : Tedlis fîl isnaddır ki, râvî, hadisi kendi şeyhinden işitmiş olduğu hâlde onu bırakıp hadisi mülâkî olduğu şeyhinin şeyhinden işitmiş olduğunu îham eder bir vecihle : Meselâ : «Kale fülânün» veya «an fülânin» diye rivayet eder. Halbuki bu hadisi, şeyhinin şeyhinden işitmemiş olduğu huff azı hadisin şahadetlerile mazbut bulunur.
(2) — : Tedlis fittesviyedir ki râvî, şeyhini zikr etmekle beraber onun fevkinde bulunan râvîlerden- birini za'fı sebebile terk eder, diğer si'ka olan râvîleri zikr ederek böylece senedin bütün ricalini mevsukiyet bakımından müsavi kılar. Buna «tecvit» de denir ki, gözleştjrme demektir.
F. 10
bu, bir hadisi maktu olmuş olur.
Bu hâdiseler de, misallerden de anlaşılacağı üzere kavli, filî, takri-rî kısımlarına ayrılmaktadır.
406 — : Senetlerinin Resulü Ekrem'e veya bir sahabîye veya bir tabiîye bilâ inkıta isal edilip edilmemeleri bakımından muttasıl veya müs-net, mürsel, munkati vesaire nâmını alan hadislere gelince bunlardan muttasıl, mürsel, munkati hakkında (398, 399, 400, 401) inci rakamlar sırasında malûmat vermiş bulunuyoruz. Biz burada mu'dal, muan'an, muallâk, müdelles denilen hadislere dair sırasile biraz malûmat vereceğiz.
407 — : Mû'dal: Sahabîye varıncaya kadar râvîlerinden iki veya daha ziyade vasıta zikredilmeyip terk edilmiş bulunan hadistir ki, bu da usuliyyuna göre mürsel demektir.
408 — : Muan'an: Senedinin bir veya birkaç yerinde «an» tâbiri kullanılan, meselâ: (haddesena fülânün an fülânin an fülân..) diye rivayet edilen hadistir. Buna «anane» tarikile rivayet de denir.
Sahih görülen kavle göre bu suretle hadis rivayet eden zatki, kendisine «muan'in» denir. Eğer tedlis ile maruf değilse ve an = den lâfzile zikrettiği Şeyhî ile aralarında mülakat mümkün — imam Buha-sırasında malûmat vermiş bulunuyoruz. Biz burada mu'dal, muan'an, rîye göre sabit — ise rivayet ettiği bu hadîs, muttasıl sayılır. Bazı ulemaya göre ise, hadîsi muan'an, her hâlde munkati Sayılır..
Bazan «an» yerinde (enne) kullanılır. Meselâ: (Haddesenezzühriy-yü ennebnel müseyyebe kale keza..) denilir. Cumhura göre bu da «an» hükmündedir. Mutlak olarak istimali, tedlisden selâmet, imkânı mülakat şartile işitmeğe hami olunur, yâni râvî onu nakl ettiği zattan işitmiş sayılır.
Hadisi muan'ana bir misâl: jt Jk. jt, L.& b'o» y^. j .v-L» t'a» )
( ;jue *i Sahihi Buharî.
Yâni Buharî merhum Süleyman'dan) o da Şu'beden, o da Halidden, o da Kılâbeden, o da Enes ibni Mâlikten rivayet etmiştir. Peygamberi Zîaan Efendimiz buyurmuştur ki: Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emîni de —aşerei mübeşşereden olan.— Ebu Ubeydedir.
409 — : Muallâk, senedinin yalnız iptidasından bir veya birkaç râ-vÎHİ hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvîlerden itibaren cezm sigasile senedi zikr etse, meselâ: (Plân dedi veya yaptı veya. şöyle riva-
hi vesellem) diye cezmen rivayet etmiştir, naıumu Diman, uc^c y^^ memiştir.
Hadisi muallâk, esasen red edilen hadisler kısmına dahildir. îskat edilen râvînin hali meçhul kalmış oluyor. Bu cihetle talik, bir kusurdur ve mürtekibi tedlis ile meşhur ise hadis müdelles kabilinden sayılır. Fakat muallâk hadis, başka bir tarik ile rivayet olunur da bununla sakıt olan râvînin ismi bilinir ve onun sika olduğu anlaşılırsa bir hadisi sahih olabilir. Bahusus hadisi Buharî gibi bir zat cezm sigasile zike ederse senedinin kendisince sabit olduğuna ve ancak sahih bir maksada mebni râvîyi hazf eylediğine hükmolunur.
Bazı ulemaya göre senedi hiç zikr edilmeksizin : (Kalennebiyyü sal-lallahü aleyhi vesellem = peygamber efendimiz şöyle buyurdu) diye nakl edilen bir hadis de «muallâk» sayılır.
410 — : Müdelles, senedinde râvîlerinden biri ligarezin bırakılmış, onun fevkindeki râvîden işitildiğini îham eder gibi bir tarzda rivayet olunmuş veya râvîlerinden biri bir garaza mebni kendi maruf ismile veya künyesile zikr edilmemiş olan hadistir. Tedlis yapan râvîye: «mü-delüs» adı verilir. İsmi bırakılan râvîye de «müdellesün anh» denir.
Esasen tedlis, bir malın kusurunu müşteriden gizlemek manasınadır. Bunun deles maddesinden müştak olduğu da söylenmiştir. Deles ise: Nur ile zulmetin, aydınlıkla karanlığın karışık bir hâlde bulunması demek olan alaca karanlıktan ibarettir.
Hadislerde tedlis üç suretle olur:
(1) : Tedlis fîl isnaddır ki, râvî, hadisi kendi şeyhinden işitmiş olduğu hâlde onu bırakıp hadisi mülâkî olduğu şeyhinin şeyhinden işitmiş olduğunu îham eder bir vecihle : Meselâ : «Kale fülânün» veya «an fülânin» diye rivayet eder. Halbuki bu hadisi, şeyhinin şeyhinden işitmemiş olduğu huff azı hadisin şahadetlerile mazbut bulunur.
(2) — : Tedlis fittesviyedir ki râvî, şeyhini zikr etmekle beraber onun fevkinde bulunan râvîlerden' birini za'fı sebebile terk eder, diğer si'ka olan râvîleri zikr ederek böylece senedin bütün ricalini mevsukiyet bakımından müsavi kılar. Buna «tecvit» de denir ki, gözleştjrme demektir.
F. 10
I
yanübriü uyayne, ibni lshak, a meg, nauıuc, ^v. gibi saduk zatlar da tedliste bulunmuşlardır.
«Tedlisler, bir fâsid garaza müstenit olursa, meselâ: râvînin zâfını örtbas etmek veya o râvîden rivayete tenezzül etmemek gibi bir maksada mübteni olursa mezmum, makduh, olur. Fakat sahih bir garaza müstenit olursa, meselâ: senedi kısaltmak, veya şeyhî Sikadan olmakla beraber samüerce meçhul bulunmak, veya aynı ismi tekrardan kaçınmak, veya şeyhinin küçük olmasına.. mebni rivayetine kıymet verilmemesinden korkmak gibi bir maksada mebni bulunursa mezmum, makduh olmaz. Bu veçhile tedlis, bir kizb değildir. Binaenaleyh müdellisin adaletini iskat etmez. Fakat râvî, hadisi şeyhinden işitmiş olmadığı hâlde onu ondan işitmiş olduğunu iktiza eden bir siga ile İrad eder, meselâ: «semıtü an fülânin = filândan işittim» veya «kaddesena fülânün = filân bize haber verdi» derse bu, tedlis değil, kizb olur. Artık bu tedlis yapanın diğer rivayetleri de kabul edilmez.
Bazı zatlara göre hadisi müdelles, mutlaka kabul edilmez. Fakat sahih görülen şudur ki* râvî, işitmiş olduğunu beyan, etmeksizin hadisi işitmek ihtimâli olan bir lâfz ile rivayet ederse bu, hadis mürsel hükmünde olur. Sahihi Buharîde ve Müslimde bu kabil hadisler vardır.
411 — : Râvîlerinin adalet ve zapt gibi vasıflarına ve senetlerinin ittisal ve inkıtaı gibi hâllerine mebni sahih vesaire nevilerine ayrılan sünnetlere gelince bunlar da sırasile şunlardır:
412 — : Hadisi sahih: iptidasından müntehasına kadar âdil, zabit râvîler tarafından muttasıl bir senet ile rivayet edilmiş olan hadisdir
ki, iki kısma ayrıhr.
Biri: sahih lizatihîdir ki, râvîlerinde adalet ve zapt sıfatları, senedinde de ittisal hâli vechi kemal üzere bulunan ve şâz, muallel bulunmayan hadistir.
Diğeri: sahih ligayrihîdir ki, râvîlerin adalet ve zaptında bir nevi kusur ve noksan bulunmakla beraber diğer bir hadisi sahih ile teeyyüt etmekle veya daha birçok tarikler ile rivayet edilmekle veya sair bir veçhile senedindeki bu kusur ve noksan, cebir ve telâfi edilmiş olan hadistir. - v Demek ki, bir hadisin lizatihî sahih olması için başlıca beş şart
vardır:
CMlk3inOl.£j,
(4) : Şâz olmamalıdır.
(5) : Muallel olmamalıdır.
imamı Âzam'a göre hadisin sıhhati için râvînin fakih olması da
şarttır.
İmam Buharîye göre her râvînin rivayet ettiği hadisi kendi şeyhinden işitmiş olduğunun sabit bulunması da bir şarttır.
413 — : Hadisi hasen, hadisi sahih ile hadisi zaif arasında bir mertebeyi haiz olan, yâni: — râvîlerinin sıfatlarında bir nevi kusur bulunan hadisdir ki, iki kısma ayrılır.
Biri: lizatihî hasendir ki, râvîsinin yalnız zaptında bir nevi kusur bulunup başka tarikler ile rivayet .edilmek gibi bir suretle bu kusuru telâfi edilmemiş olan hadistir.
Diğeri: ligayrihî hasendir ki, esasen hadisi zaif iken zaafı başka birçok tarikler ile rivayet edilmek gibi bir veçhile mündefi bulunan hadistir.
«Hadisi zaif; râvîlerinin adalet ve zaptında veya senedinin ittisalinde kusur bulunup başka bir veçhile bu kusuru cebr ve telâfî edilmemiş
olan hadistir.
Mürsel, muallâk, mû'dal, munkatî, müdelles, muallel, şâz, münker, metruk, müdrec, maklûp, muztarip, musahhaf, muharref denilen hadisler, bütün ahadisi zaife kabilindendir.
414 — : Hadisi sahih ile hadisi hasen, hem halâl ve haram hususunda, hem de muamelât hususunda ihticaca salihtir. Hadisi zaif ise ancak ibadete veya ahlâka dair tergîp ve terhîp hususunda muteber olabilir, kendisile yalnız fezaili â'mal hususunda amel caiz görülebilir. Meğer ki, za'fı pek şiddetli olsun, meselâ: râvîsi yalan söylemekle, fahiş galatlar ile mâruf bulunsun. O takdirde bir hadis olarak telâkki edilemez.
Şunu da ilâve edelim ki: sahih ve hasen olan hadislerin dereceleri kuvvet ve makbuliyet itibarile mütefavet olduğu gibi zaif denilen hadislerin zaaf dereceleri de mütefavettir.
Bir de bir hadis hakkında sahih, hasen veya zaif denilmesi, râvîlerinin sikadan olup olmadıklarına ve senedine nazarandır. Nefsülemir itibarile değildir. Yoksa olabilir ki, sahih denilen bir hadis, zaif bilâkis zaif sanılan bir hadis de haddi zatında sahih bulunmuş olur. Çünkü si-kattan olan bir râvînin hataya mâruz kalmış olması mümkündür. Zaif
görülen bir râvînin de hakka tercüman olmuş bulunması melhuzdur. Şu kadar var ki, bizce nefsülemir meçhul olduğundan bizim için râvîlerin, ve senetlerin evsaf ve ahvâline bakmaktan, ona göre hüküm vermekten
başka çare yoktur.
415 — : Hadisi muallel: hakkında kadh ve ta'm icap edecek olai? kusurlardan salim görülen, bununla beraber kendisinde sıhhatini ihlâl edebilecek gizli bir illeti kadh bulunan hadistir. Böyle bir hadisin sıfc-hatine dokunabilecek gamız sebebi kadhe «illet» denir ki, buna ancak hadis ilminde pek çok maharetleri olan zatlar muttali olabilirler. Hattâ deniliyor ki, bir hadisin illetini keşf edebilmek fevkalâde bir ihataya mütevakkıftır, o hadisin bütün tariklerini, yâni: isnatlarım toplamaya ve rivayetlerinin ihtilâfına, her birinin zapt ve itkanmın derecesine dikkatle nazar etmeğe bağlıdır. Bir hadisin bütün tarikleri bir araya cem edilmedikçe muallel olup olmaması anlaşılamaz.
Bir râvînin naklettiği hadis hususunda vehme düşmesi, meselâ: metinleri veya râvîleri birbirine karıştırması, veya merfuu, mevkuf, ve bilâkis mevkufu merfu göstermesi, yahut kendisinden kuvvetli râvîlere muhalefet etmiş bulunması da nakl ettiği hadis hakkında birer illeti kadhtir. Velhâsıl kendisinde böyle bir.illet bulunan hadise muallel denildiği gibi «alîl», «malûl» de denir.
Meselâ: (Elbeyyianı bilhıyar = alan satan muhayyerdirler) hadisi şerifini Süfyanı Sevrî, Abdullah ibni Dinardan rivayet etmiştir. Bunu bir çok muhaddisler de böyle zapt etmişlerdir. Halbuki Yâlâ ibni Ubeyd, • bu hadisi Süfyanı Sevrînin Âmr ibni Dinardan rivayet ettiğini nakletmekle gaflete düşmüştür. Binaenaleyh bu hadis, Yâ'lâmn rivayetine nazaran mualleldir. Şu kadar var ki Âmr ibni Dinar ile biraderi Abdullah ibni Dinardan her biri sika olduğundan bu gaflet, yalnız senede aittir,
metne tesir etmiş değildir.
Muallel bir hadis ile amel cihetine gelince bakılır: eğer bu hadis-deki illet, onun sıhhatini cerh etmediği gibi hakkında ta'n ve kadhi de müsteMm değilse kendisile amel olunabilir. Sika tarafından muttasıl bir hadisi mürsel gibi rivayet etmek bu kabildendir. Fakat bu illet, hadisin sıhhatini cerh ederse veya onun hakkında ta'm mutazammın bulunursa o hadis ile amel edilemez.
416 — : Hadisi metruk; ibadet ve taat hususunda fisk ve taksiri veya rivayetinde gafleti ve çokça galatı bulunmakla zaif sayılan bir râvînin nakl ettiği hadistir. Böyle bir kimsenin rivayeti, sikadan hiçbir kimsenin rivayetine muhalif görülmediği hâlde yine metruktür.
Meselâ:(i&U ^-Nj JJ£ ^ .-.i-iJJji-a, N) = cennete ne bir hiylebaz, ne bir cimri, ne de eli altında bulunanlara kötü muamele eden bir kimse girmeyecektir.) hadisi metruktür. Çünkü bunu yalnız Sadaka ibni Mu-
Beddakik, Ferkadibni Mürre tarikile rivayet etmiştir, rsuuu uu ı. başkası rivayet etmemiştir. Sadaka ile şeyhi olan Ferkad ise ziyade zaaf
ile müttehemdirler.
Böyle bir hadisi zaif bir râvî, diğer zaif bir râyîye muhalif olarak nakl etse hangisinin za'fı hafif ise onun nakl ettiği mürecceh olur.
417 — : Hadisi şaz; makbul, sikadan mâdut olan bir râvînin kendisinden daha makbul olan sikalara muhalif olarak nakl ettiği hadistir. Bu muhalefet, metinde olacağı gibi senette de olabilir.
Bazı muhaddislere göre şâz, bir sikanın münferiden rivayet ettiği hadistir veya yalnız bir isnadı bulunan hadistir. Bu hâlde râvîsi sika ise tevakkuf olunur* o hadis ile hemen ihticac edilmez, sika değilse hadisi «metruk» .plur.
Meselâ: Musa ibni Uleyyih: •( «/j js' \fu j.^ fUj ~*f ^y ) diye naklettiği hadis, yevmi arefe sözünün ilâvesine binaen şazdır. Çünkü bu hadis, bütün tariklerden yalnız: ( WJc } JS" \ fu jı^l <>U ) diye rivayet edilmiştir. Yâni: Kurban bayramının birinci günü gibi ikinci, üçüncü, dördüncü günlerinde de oruç tutulamaz. Bunlar yiyip içme —ziyafetul-lah— günleridir.
418 — : Hadisi münker; zaif bir râvînin rivayet ettiği hadise metin veya senet itibarile muhalif olarak ondan daha zaif bir râvî tarafından rivayet edilen hadistir. Bu hâlde evvelki râvînia hadisine «mâruf» denir ki, ikinci hadise nazaran müreccah olur.
Bazı muhaddislere göre münker, münferid râvîsinden başka tarikten metni mâruf olmayan hadistir ki buna «ferd» de denir. Bazı »atlara göre de münker ile şâz müttehittir. Meselâ: Ebu îshak: ( <l\ji-» ^i~^\^Ji fU j ç-jiK'jl.Jî s S5U1 rW^ ) her kim namazım kılar,.zekâtım verir, hac eder, oruç tutar, misafirine de ziyafet verirse cennete girer.) hadisin merfû bir hadisi nebevi olarak tahric etmiştir. Halbuki bu hadis, diğer sikatin rivayetlerine göre. ibni Abbas Hazretlerinin sözü olmakla bir hadisi mevkuftur. Binaenaleyh ibni îshakm rivayetine nazaran münker bulunmuştur.
419 — : Metinleri veya senetleri tebdil ve tahrif edilmiş veya büsbütün uydurulmuş olan hadislere gelince bunlar da aşağıda sırasile izah' edileceği veçhile müdrec vesaire nâmile beş nev'e ayrılmıştır.
420 — : Hadisi müdrec; metnine veya senedine hariçten bir şey dere ve ithâl edilmiş olan hadistir ki, «müdrecülmetn-> ve «müdrecülis-
nad» kısımlarına ayrılır.
Müdrecülmetnde ya râvînin veya başkasının bir sözü hadisin ya evveline veya ortasına veya sonuna ilâve edilmiş olur.
aîiınfiîiBI
^^^^H^H
Hawaii
Ul CCLİ.11İ1 Uli
hebi teyit etmek gibi fâsid bir garaza müstenit olan idrac, memnudur.
Meselâ: Ebu Hüreyre radiyallahü anhten rivayet edilen: »_^,jl U_,l~\ ) (jbl^ylfc^ü Jy * hadisi müdrecülmetindir. Çünkü «Esbigulvuzu» cümlesi,' Ebu Hüreyre'nin kelâmı olup hadisin evveline ilâve edilmiştir. Bunun böyle olduğu yine Ebu Hüreyre'den başka bir tarik ile rivayet edilen şu hadisi şeriften anlaşılıyor: jy :Ja ju^Ue^lj*. *-AillU jl*»>#.jH ly^J ) (jbl^.olie'V Yâni: abdesti eksiksiz alınız, çünkü Ebülkasım aleyhisselâtü vesselam buyurdu ki: «Yazık cehennemde yanacak ökçelere» demek ki, bunların abdestte lâyıkile yıkanılmaması, bir ufak cüz'ünün kuru kalması, azabı müstelzimdir. îşte bu azaptan tahzir ve bunun hilâfına ter-gip için o cümle ilâve edilmiş bulunuyor.
421 — : Hadisi muztarip; biribirine metin veya sened itibariyle muhalif olmak üzere iki suretle rivayet edilen hadistir. Ya metinde veya isnadında takdim, te'hir veya ziyade ve noksan yapmakla veya râvîsinin yerine başka râvî, metninin yerine başka metn ikame etmekle vücude gelir.
Meselâ : Ebu Hüreyre, radiyallahü anhten rivayet edilen bir hadiste^ *ls ji^U -J^; JuNj- Uiü-IijjuJ j*.jt) denilmişken bunu bazı râvîler de:
( ^ j*. L. <-£m uy
) diye rivayet etmişlerdir. Bu suretle hadisin
metninde böyle bir takdim ve te'hir vücude gelmiştir. Buna «maklûbül-metn» denir.
Bir hadisin râvîsi meselâ: bir kere «Mürretübnü Kâb», bir kere de «Kâab ibni Mürre» diye gösterilse bununla da isnadında bir tebeddül vücude gelmiş olur ki buna da «maklûbül isnad» denir.
îztirab, hadisin za'fım icab eder. Fakat sikat tarafından vaki olursa za'fım mucib olmaz, sıhhatine, hüsnüne zarar vermez.
Hadisi muztâribe aid iki mütehalif rivayetten biri vücuhi tercihten birile tereccüh edince ıztırab zail olur, rivayeti racih olan mahfuz veya mâruf olur. Mercuh olan da şâz veya münker olur.
Kavilerden birinin daha kuvvetli hıfza mâlik olması veya merviy-yün anh olan zata ziyade müsahib bulunmuş olması, tercih sebeplerindendir.
422 — : Hadisi musahhaf; metninde veya senedinde sureti hattiy-yesi bozulmamak üzere yalnız bir harfinin veya müteaddit harflerinin
sureti bozulmam akla beraber bir harfinin veya müteaddit harflerinin harekesi tağyir ve bu sebeple bagka bir kelimeye kalb edilmiş olan hadistir.
Meselâ: Cabir ibni Abdullah, radiyallahü anhüma: j\^. "İ\*y J^j) je = yâni: Übeyyibni Kâab, Ahzab muharebesinde şereyanı azu-disinden vuruldu.) demiştir. Sonra Antere, bunu ( ylj^Vl »y j\ jj ) = babam Ahzab gününde..) diye rivayet etmiştir. Halbuki Hazreti Cabir'in babası Abdullah daha evvel Uhud gazasında gehid olmuştu.
424 — : Hadisi mübhem; râvîsinin zikredilen ismi ve künyesi veya lâkabı veya sıfatı veya sanatı veya nesebi sikat arasında meçhul bulunan hadistir. Böyle bir hadis, makbul değildir, râvîsinin maruf ismi zik-redilmedikçe kabul olunmaz.
Meselâ: Mehmed ibnissâibilkelbî'yi bazı râvîler, ceddine nisbet ile, «Mehmed ibni Bişr», bazıları da «Hammadibnissaib» diye zikr etmiş bazıları da muhtelif künyelerinden birile zikrederek : «Ebunnasr» veya «Ebu Said» veya «Ebu Hişam» demiştir. Bu yüzden bir çok yanlışlıklar vücude gelmiş, bunu başka başka kimseler sananlar olmuştur.
Mâruf bir adı bırakıp meçhul bir adı zikr etmek, sahibinin mahiyetini gizlemek maksadına müstenitolabilir ki, bu, ta'ne bir vesile teşkil eder.
Hattâ: bir muhaddis, râvînih ismini zikr etmeksizin: «Haddeseni recülün» veya «Haddeseni sahibün li» veya «Ahbereni şeyhun» veya «Enbeeni adlün» veya «Haddesena- sikatün» dese hadisi kabul edilmez. Çünkü kendisince malûm veya mevsuk olan bir râvînin başkalarınca^ meçhul, mecruh olması melhuzdur.
Bir kavle göre böyle: «Haddesenissika — Bana sika haber verdi» «Enbeeni adlün = bana bir âdil zat haber verdi» tarzında rivayette bulunan, eimmei erbaa gibi müçtehıtlerden bir zat olursa bu veçhile olan tadili, kendi mezhebine salik olanlarca makbul olur.
Bir de herhangi bir sahabîden ismi zikr edilmeksizin rivayet edilen hadisi mübhem, makbuldür. (Haddesni sahabiyyün = bana bir sa-habî haber verdi, tahdiste bulundu» diye rivayet edilmesi gibi; zira sa-habei kiramın hepsi de adaletle muttasıftır. Elverir ki, onlardan rivayet eden râvî, rivayet şartlarını haiz bulunsun.
Buna «hadisi muhtelâk» da denir. Resulûllaha söylemediği veya yapmadığı bir şeyi söylemiş veya yapmış olmak üzere kasdtn isnat etmek büyük bir masiyettir. Hattâ böyle hadis uyduranın küfrüne kail olanlar bile vardır.
Birgivî merhumun beyanına göre bir şahıs bir hadis vaz etmiş oldu mu artık onun hiçbir rivayeti kabul edilemez. Rivayet etmiş ve edeceği diğer hadisler de' mevzu sayılır.
Hadis vaz'ına saik bazı sebepler vardır. Başlıcası şunlardır:
(1) : Dinsizliktir. Zenadikanm islâm âleminde yaymış oldukları birçok mevzu hadisler, bu dinsizliğin bir neticesidir.
(2) : Bazı kimselerin, nâsı ibadet ve taate tergip kasdinde bulunmuş olmalarıdır. Nitekim nâs Kur'anıkerim'i daha ziyade okusunlar diye surelerin fezaili hakkında Meysere ibni Abdi Rabbih tarafından birçok hadisler vazedilmiştir.
(3) : Bazı mutaassıpların kendi mezheplerini teyid etmek endişesidir.
(4) : Bazı dalkavukların rüesaya takarrüp etmek arzusudur. Nite-. kim Halife Mehdi'nin huzuruna giren Giyasübnü îbrahiminnahaî, Mehdinin güvercin ile oynadığını görünce: ( j\^j\ ^H-s\ J~a> j *^j>~ *İ ) hadisini okumuş, buna «ev cenahın» sözünü de ilâve ederek bu veçhile kizbe cüret göstermiştir. Yâni: yarış muamelesi caiz değildir. Ok, deve, at, kuş müsabakaları müstesna.
Fakat Mehdi, mücerred kendisine bir cemile göstermek için bu vaz'a cüret ettiğini anlamış, hemen güvercinin boğazlanmasını emr eylemiştir.
(5) : Bazı kimselerin müddealarını ispat ile mahcup bir vaziyette kalmamak kaygusudur. Nitekim bir gün ibni Adilaziztteymîden Mekkei Mükerreme'nin ne suretle feth edilmiş olduğu sorulmuş, unveten feth edilmiş olduğunu söylemiş, kendisinden hüccet istenilmekle: j \
( iyi jK' Jlî» J-J <J
diye bir hadis rivayet etmiş, sonra da hasmını def etmek için bunu uydurduğunu itiraf eylemiştir. Yâni: Sahabei kiram, Mekkei Mükerrerin-1 nin sulhen mi, yoksa kahren mi feth edilmiş olduğunda ihtilâf utnıukk; bunu Peygamberi Zîşan Hazretlerinden sormuşlar, O *ia bunun kuhıcıı feth edilmiş olduğunu beyan buyurmuştur. (Şeriri Nıılıhc).
«Mevzu bir hadisi, bile bile sahih bir hadi» iıııifj £ih\ halka telkin etmek dînen memnudur. Maahaza her mevzu denilen Iismiihiıı hakikatim
Büyük muhaddısler, Kenoııerınae parıayan Dir Dasırei. nıuue ve haiz oldukları pek kuvvetli bir temyiz melekesi delâletile mevzu olan hadisleri tayine muvaffak olmuşlardır. Bir takım hadis vazüarı da kendilerinin bu cürümlerini itirafa mecbur olmuştur.
islâm ulemasının bu babdaki mesaileri her türlü tasavvurların fev-kin,dedir. Hadislerin her kısmına, dair yüzlerce kitaplar yazılmış, bütün hadisler cem edilerek her birinin kuvvet ve zaaf itibarile derecesine işaret olunmuş makbul olan ahadisi şerife ile makbul olmayan haberlerin aralan tefrik ve temyiz edilmiştir.
imam Süyutî, İmam Sehayî, Ibnül Cevzî, Aliyyülkarî gibi yüksek âlimler, mevzu hadislere dair kitaplar yazmış, bunları göstermişlerdir.
Haberlerin mahiyeti ve nevileri :
426 —. : Haber kelimesi, muhaddislerce sünnet ve hadis tabirlerine müradiftir. Ayni mânâda müstameldir. Maamafih haberin daha umumî bir mahiyeti vardır. Herhangi bir kimsenin sözüne veya başkasından nakl ettiği söze, fîle haber denilir. Alelekser haberler, şu dört kısma ayrıhr:
(1) : Doğru olduğu malûm olan haberlerdir. Enbiyayı izamın haberleri gibi. Bu zevatı âilyenin yalandan berî, ismetie muttasıf qlduklan kat'î deliller ile sabittir. Bu haberlerin hükmü, doğruluklarına itikat ile kendilerine imtisâlden ibarettir. Nitekim: .. »jiü J^JijÇ; ÎUj ) = peygamberin, size getirip haber verdiği şeyleri kabul ediniz, nehy ettiği şeyleri de terk eyleyiniz) nazmı celili, bu imtisalin lüzumunu natıktır.
(2) : Yalan olduğu malûm olan haberlerdir. Piravnın rübubiyyet iddiası gibi. Bunun hükmü de butlanına itikad ile kendisini red için lisan ile iştigâldir.
(3) : Yalana da, doğru olmaya da —birisi müreccah olmaksızın— muhtemil olan haberlerdir. Fâsik kimselerin haberleri gibi. Bunların haberleri, dinleri ve akılları bakımından sıdka muhtemildir. Dinen memnu olan şeyleri irtikâb etmeleri bakımından da kizbe muhtemil bulunmaktadır. Binaenaleyh bu gibi haberlerin hükmü tevakkuftur.
(4) : Doğru olması ciheti müreccah olan haberlerdir. Bunlar; akl, islâmiyet, adalet ve güzelce zapttan ibaret olan rivayet şartlarım cami olan kimselerin haberleridir. Bunların hükmü, hakkiyetine katî surette itikat etmeksizin kendilerile amel edivermektir. Bütün muamelâtta, bütün içtimaî hayatta bu kabil haberler ile amel etmeğe ihtiyaç vardır. Esasen şahadetler de bu kabil haberler cümlesindendir. îşte usuli fıkıhta, usuli hadiste bahis mevzuu olan da asıl bu nevi haberlerdir.
tsunun azunsı ntuı, ıulucjli, uKsua. »u uu^^>« s~...- ,,_-------------, „-„ —
= üstad = muhaddis dinler, — fukahaca evlâ olan budur — veya şeyh okur, talib dinler. — Muhaddisleree evlâ olan da budur —. Gaibin gönderdiği mektub veya risalet dahi hitab mesabesindedir.
Semanın ruhsat hâli de icazettir ve münaveledir.
İcabet, bir muhaddisin bir zata: «Fülân zatın bana rivayet etmiş olduğu bu kitabı benden rivayet- etmek için sana icazet verdim.» demesi gibi bir suretle olur.
Münavelede bir muhaddis, şeyhinden dinleyip yazmış olduğu hadis kitabını .bir zatın-eline teslim edip: «Bu benim şeyhim felandan dinleyip yazmış olduğum kitaptır, bunu benden rivayet için sana icazet verdim.» demekle vücude gelir.
Kendisine böyle icazet verilen zata «mücazün leh» denir. Bu zat, o kitabın mündericatma vakıf ise bu icazet caiz olur. Ve illâ olmaz, tra^m Ebu Yûsuf e göre vâkıf obuası şart değildir. Elverir ki, o kitapta noksan ve ziyade vücude getirilmemiş olduğuna emin olsun.
(2) nci taraf; zabttır. Yâni haberi güzelce kavrayıp hıfzdır. Bunun azimet hâli; o haberi başkasına eda, yâni: rivayet edinceye kadar hafızada tutmaktır. Ruhsat hâli de yazmak, bir kitaba dere etmek su-retile zapttır ki, bir müddet sonra bu kitaba bakıp bunu hatırlarsa bir hüccet olmuş olur. Artık kendisi bir müetehid ise bununla amel edebilir, bir muhaddis ise bunu başkasına rivayette bulunabilir.
Zamanımızda bu kitabet hâli, azimet sayılır. Çünkü aradan asırlar geçmiş, hadisler kitaplarda tesbit edilmiş, zamanımıza kadar olan râ-vîleri hafızada tutmak adetâ muhal olmuştur.
(3) üncü taraf; edadır, yâni: haberi rivayettir. Bunun azimet hâli, haberi olduğu gibi ibaresüe nakl etmektir. Ruhsat hâli de haberi meâlen nakl etmektir, mânasını başka bir ibare ile rivayette bulunmaktır.
Naa», mUfenser, muhkem denilen tarzdaki ibareleri lügate vâkıf olan kimselerin meâlen nakl etmeleri caizdir. Zahir sayılan ibareleri de fakih olan zatın meâlen nakl etmeni caizdir. Çünkü böyle bir ibareden ne kasd edildiğine ancak fakih olan zatlar muttali olabilir. Fakat «cevami-ülkelim» denilen ibarelerin meâlen nakli caiz değildir. Zira bunların lâfızları az, mânâları çoktur, bunları başka ibareler ile ifade muhal gibidir. ( (.X-VIJ. j^Mj j^»N ) = müslümanhkta zarar ve mukabele bizzarar yoktur) hadisi şerifi gibi. •
ğil, ahad tarikile rivayet edilen haberler, hadislerin mahalleri, yâni: bu haberlerin mevzuunu teşkil eden hâdiseler, meseleler, ya hukukullahtır veya hukuki ibaddır. Hukukullahtan murad, ibadetler ile ukubetlerdir. Hukuki ibaddan maksat da bir takım akdler, muamelelerdir ki, aşağıda beyan olunacağı üzere üç kısma ayrılır.
İtikadiyat, haberi vahidin mahalli olamaz. Çünkü itikadı meseleler, yakiriiyyata istinat eder. Haberi ahad ise zannîdir. Binaenaleyh itikadı hususlar, haberi ahad ile sabit olamaz.
429 — : ilâhî haklardan ibadetler, haberi vahid ile sabit olur. Şöyle ki: gerek namaz, oruç, hac, zekat gibi bir ibadeti halise, yâni: bizzat maksut olan bir ibadet ve. gerek abdest ve kurban gibi başka bir ibadet've taat maksadile matlûp olan bir ibadet, rjyayet şartlarım cami ve kitaba, sünneti sabiteye muvafık olan her haberi vahid ile sabit olur, onunla amel olunur.
Fâsiklerin, Mlleri mestur olanların haberleri ise kabul olunmaz. Yalnız diyanet * hususunda, yâni: ibadetlerin müteallâklannda taharri şartile kabul olunabilir.
Binaenaleyh bir fâsik, bir suyun temiz olup olmadığım haber verse o suyun evsafı araştırılır, haberin doğruluğuna kanaat gelirse onunla amel olunur, meselâ: mevcut suyun temiz olmadığını haber vermiş, başka da su bulunmamış olunca teyemmüm ile namaz kılmak caiz olur.
Çocukların, ma'tuhların, gayri müslimlerin haberleri ise ne ibadet ve ne de diyanet hususunda kabul edilemez. Bunlar da bu hususa dair ehliyet yoktur, haberlerini kabul için bir zaruret de mevcut değildir.
«İbadetlerin bir kısmında ukubet ve meûnet ciheti de vardır. Meselâ: keffareti katilde, keffareti yeminde, keffareti ziharda hem ibadet, hem de ukubet ciheti vardır. Maamafih bunlarda galip olan ibadet cihetidir. Keffareti savmde ise ukubet ciheti galiptir. Sadakai fıtır ile öşürde ise hem ibadet, hem de meûnet, yâni: fukaranın nafakalarına yardım ciheti vardır ve bunlar da meûnet ciheti, ibadet cihetine galiptir. Bu cihetle de bunlar, çocuklara da, mecnunlara da vacib olur, yâni: onların da mallarından öşür ve —bir kavle göre— sadakai fıtır icap eder.
tşte bütün bu kabil ibadetlerde haberi vahid ile amel olunabilir.
430 — : Hukuku ilâhiyeden olan ukubatı mahzaya gelince bunla--rın haberi vahid ile sübutünde ihtilâf vardır. Meselâ: bir şahsın şarap
Fakat imam Kerniye ve mutee&nır aumıere gore mucerrea naoen ahad ile ukubet sabit olmaz. Zira haberi ahad, zannîdir, bunda şüphe vardır. Hududı şer'iye adım alan ukubetler ise şüphe ile sakıt olur. Bu hususta beyyine ile amel olunması kıyasa muhalif olarak: ^j^^j^l.1^ ) jXjUj j» — erkeklerinizden iki şahidin ş'ahadetlerini isteyiniz) nassı celilile sabit bulunmuştur. Böyle kıyasın hilafı üzerine varid olan bir nass ise mevridine maksurdur, başkasına makisün aleyh olamaz.
431 — : Hukuki ibadın birinci kısmı, kendisinde ilzamı mahz bulunan akidlerdir: bey, icare, rida, nikâh, mülki yemin bu cümledendir. Bu akidlerde'ilzam vardır. Böyle bir akdin muktezasına riayet lâzımdır. Meselâ: bir kimse bir malım satsa artık bundan dönemez, akd lâzım ve nafiz olmuş olur.
Bu kısımda haberi ahadın kabulü için velayet, lâfzı şahadet ve mümkün olunca âdet şarttır, rivayetlerdeki şartların mevcudiyeti de lâzımdır. Çünkü bu kısımda ilzam bulunduğundan ziyade te'kide ihtiyaç vardır.
Binaenaleyh bir satış muamelesinin vukuunu mahkemede haber verecek kimselerde hem rivayet şartları aranır, hem de bunların en az iki kişi olup haberlerini «şahadet ederiz» diye te'kid etmeleri iktiza eder. Böyle ounazsa haberleri kabul edilmez.
Ancak bazı hâdiselerde, meselâ: çocuk doğurma hâdisesinde müteaddit kabilelerin bulunması mutad, örfen mümkün olmadığından bunda bir kabilenin şahadeti de kabul edilir. Meselâ: doğan bir çocuğun iki kadından hangisine ait olduğuna dair bir ebe kadının haberi kabul edilerek o veçhile nesebi sabit olur.
432 — : Hukuki ibadın ikinci kısmı, kendisinde asla ilzam bulunmayan muamelelerdir. Hediyelere, vedialara vesair emanetlere ve bunlara benzer hususlara dair olan vekâlet ve risalet bu cümledendir. Bunlara ait haberlerde muhbirin yalnız mümeyyiz olması aranır, başka şartlar aranmaz. Bu hususta mümeyyiz olan bir çocuğun, bir memlû-kün, bir fâsikin ve gayri müslimin haberleri kabul edilir. Çünkü bunlarda ilzam yoktur ve bunlar, içtimaî hayatta çokça vaki olan alelade şeyler olduğundan bunlarda bir takım şartların aranılması nıüşkilâta sebebiyet verir.
iaj.iuua.li 9u uıuiuna k»t«u» ku*»~>£,»
ni o hususta vekâlette bulunabilir. Bunda da bir ilzam yoktur. Çünkü bir kimse, başkasının hakkı taallûk etmedikçe vekilini azl edebilir. Vekil de vekâleti kabule mecbur değildir.
433 — : Hukukî ibadın üçüncü kısmı, kendisinden min vechin ilzam bulunan, min vechin ilzam bulunmıyan muamelelerdir. Vekili azl, me'zu-nu hacr, şirketi fesh gibi. Dâr-ı harbden henüz dâr-ı islâma hicret etmiş bir mühtediye ibadet ve itaat gibi şer'î vazifelerin vücubu da bu cümledendir.
Bu gibi hususlarda muhbir, fuzulî'ise kendisinde hem akl, islâm, adalet, zapt gibi rivayet şartlan aranır, hem de adet veya adalet şart bulunur. Fuzulî olmayıp vekil veya resul ise kendisinde aded ve adalet aranmaz. Bunun mümeyyiz olması kâfidir.
Meselâ : bir zat tarafından bir işe vekil olan şahsın bu vekâletten azl edildiğim kendisine âdil bir kimse veya âdil olsun olmasın iki kimse haber verse artık o şahsın vekâleti nihayet bulur, vekâlette devamı caiz olmaz.
Fakat bu haberi veren o zatın vekili veya resulü bulunsa kendisinde yalnız temyiz aranır, adalet veya adet aranmaz, bunun haberile vekâlet nihayete ermiş olur.
Bu üçüncü kısmı, İmamı azama göredir. Bu kısımda min vechin ilzam bulunduğu için bu, ikinci kısmı hükmünde değildir, tmameyne göre ise bu üçüncü kısmı da ikinci hükmündedir. Binaenaleyh bu kısımda da mümeyyizin, fuzulî olsun olmasın yalnız mümeyyiz obuası kâfidir. Çünkü bu kısmı da muamelâttandır, bunda da bu gibi haberleri kabule ihtiyaç vardır.
Bazı rivayetler, haberler hakkındaki ta'n ve itiraz:
434 — : Resulü Ekrem'e veya sahabei güzinden bazı zatlara nisbet edilen bir kısım hadisler, haberler hakkında ta'n ve. itiraz vaki olmuş, bunlann sübutü, sıhhati, yani: hakikaten Resulûllaha veya sahabei kirama aidiyeti kabul edilmemiştir.
Bir rivayet, bir haber hakkında böyle ta'n ve itiraz, ya merviyyün anh — yâni: kendisinden rivayet edilen zat — tarafından veya başkası canibinden vukubulur. Ve mahiyetine göre ya makbul olur veya olmaz. Makbul olunca artık rivayet edilen şeyin sübutünde, meselâ: bir
kâr eder, öyle bir şey, meselâ Hadis rivayet etmediğim sarahaten söyler veya «ben sana böyle bir hadis rivayet etmedim» der. Bu, bilittifak cerhtir. Artık bununla amel olunamaz. Maamafih bununla üe râvînin, ne de merviyyün anhin adaleti sakıt olmaz. Başka hadisler, haberler hak-kındaki rivayetleri yme kabul edilir. Çünkü adaletleri müteyakkendir, şek- ile zail olmaz.
(2) : Merviyyün anh, kendisinden rivayet edilen hadisi, haberi nakl edip etmediğinde tereddüt gösterir. Meselâ: «Böyle bir hadis nakl ettiğimi hatırlamıyorum» der. İmamı âzam, îmam Ebu Yûsuf, İmam Kerhî, Fahrülislâm ve bir rivayette İmam Ahmed ibni Hanbel bunun cerh olduğuna kaildirler. İmam Muhammed ile Malik ve İmam Şafiî ve mütekellimlerden bir zümre ise bunun cerh olmadığına kaildirler. Çünkü merviyyün anh, rivayetim unutmuş olabilir. Bu tereddütle sika olan bir râvînin rivayeti sakit olmaz.
Bir misal : Süleyman ibni Musa, jil j& l^j." i*JÜ ;V*1 le)) ( jl»l» \.ç*.&i \fŞ) — Her hangi kadın vesilesinin izni olmaksızın nefsini nikâh etse nikâhı batıldır.) Hadisini Zührîden, o da Urveden o da; Hazreti Âişeden nakl etmiş, sonra ibni Cüreyc, Zührîden sorduğu vakit Zührî bunu nakl edip etmediğinde tereddüt göstermiştir.
İşte bu hadis, İmam Â'zam ile refiklerine göre mecruhtur. İmam Şa-fiîye göre ise mecruh olmadığından bu hadise nazaran kadınların nikâhlarında velilerinin izinleri şarttır.
(3) : Merviyyün anh, hadisi tevil eder. Şöyle ki: ya hadisi zahir olan mânâsına değil, zahir olmayan mânasına hami eder. Bunun bir cerh olup olmadığında ihtilâf vardır. Râvînin bir hadisi âm olarak rivayet edip sonra bu âmmı tahsis etmesi gibi. Meselâ: İbni Abbas hazretleri ( »jfcjl» tj Jx^) - dinini değiştireni öldürürüz) hadisini rivayet etmiş sonra mürteddenin öldürülmesine kail olmamış-?tır. Halbuki «men beddele» bir lâfzı ânıdır, erkeğe de, kadına da şâmildir. Bunu erkeklere hasr etmek, tah«İHü:n başka değildir.
İmam Şafii, bununla amel ötmemiş, râvînin bu tahnittim başkaları hakkında bir hüccet tanınmamıştır.
Yahut hadisi muhtcmilâtmdan yalnız birine hami »der. Bu halde hadis, bu te'vil edilen mânâda cerh edilmiş olmayıp diğer muhtcmüâtın-da merdut olur.
«
eder. Bu da cerhtir. Bu -hal. rivayet edilen sünnetin merviyyün anhce mensuh veya gayri sabit olduğuna delâlet eder. Meselâ: Hazreti Âişe validemiz: ( ... ^j«.Cj ;!•*! U.l ) hadisini rivayet etmiş, bilâhare kardeşi Abdurralımanın kerimesini Samda bulunan Abdurrahmamn gıyabında kocaya vermişti:
Kezalik: İbni Ömer, Resulü Ekrem'in namaza başlarken ve rükua giderken ve rükudan .kalkarken mübarek ellerini omuzları hizasına kadar kaldırır olduğunu rivayet etmiştir. Halbuki Mücahit demiştir ki : Ben İbni Ömerin arkasında namaz kıldım, kendisine senelerce musahip oldum, iftitat tekbirinden başka ellerini kaldırır olduğunu görmedim. Demek ki İbni Ömer Hazretleri, rivayet ettiğinin mensubiyetine kail olduğu için ona muhalif amelde bulunmuştur.
(5) : Merviyyün anh, rivayet ettiği hadisin muhalifile — bu rivayetinden ve bu hadise muttali olmasından evvel — amel etmiş bulunur. Bu, cerh değildir. Bu hâl, onun evvelce bu hadise vâkif olmadığım ve o amelin cevazına kail bulunmuş olduğunu gösterir. Nitekim hamr hakkındaki tahrim âyetinin nüzulüne muttali olmayan bazı zatlar, iba-hesine kail olarak onu içmiş, sonra bu âyetin nüzulünden haberdar olunca içmeye nihayet vermişlerdi.
(6) : Merviyyün anh, rivayet ettiği hadis ile amelden imtina eder. Bu da cerhtir. Hadisin hilâfile bederrivaye amel gibidir. Çünkü hadisin, sıhhati veya ademi mensuhiyeti kendisince sabit olsaydı muktezasınca amel etmesi icap ederdi.
(7) : Merviyyün anh, rivayet ettiği hadisin muhalifile amel etmiş ise de bu ameli rivayetinden evvel mi, sonra mı olduğu malûm olmaz. Bu da cerh değildir. Çünkü hadisin hüccet olduğunda şüphe yoktur. Bu amelin rivayetinden sonra olduğunda ise şüphe vardır. Artık bu şek ile o yakin zail olamaz.
436 — : Bir hadise, bir habere merviyyün anhten başkası tarafından vukubulacak bir ta'n ve itiraz da şöylece yedi nevidir:
(1) Hadis hakkındaki ta'n, kendisine o hadisin hafi kalması ihtimali bulunmıyan bir sahabî tarafından vukubulur. Bu ta'n, bir cerhtir.
Meselâ : Ubadetübnüssâbit : (rW ^»^"j *iL 4*- jO\> jCi\)
evlenmemiş kimselerin zinalarından dolayı cezaları yüzer değnek ile
muaımııuG nan. na.unaz.ui.
Filhakika Hulefai Râşidîn, bu haddi yüz değneğe hasr ederek bir sene nefy cezasını kabul etmemişlerdir. Vakıa Hazreti Ömer, böyle bir zaniyi tağrip etmiş ise de bu, mücerred bir maslahat mülâhazasına meb-ni idi. Bilâhare bundan vaz geçmiştir. Hazreti Ali de : (Kefa bin nefyi fitneten) demiştir. Eğer tağrip, bir haddi şer'îi olsa idi ona fitne denilmezdi.
(2) : Hadis hakkındaki ta-'n,. hadisin kendisine hafi kalabilmesi melhuz bir sahabî tarafından vuku bulur. Bu cerh sayılmaz. Çünkü o zatın bu hadise muttali olmaması, ihtimal dahilindedir. Meselâ: Zeyd ibni Halidilcühenînin rivayet ettiği : (ı^^\, .^yijuJ» <4*45(^-i. <£U«i ^ )
= sizden kim namaz içinde kahkaha ile gülecek olursa abdestini de, namazını da iade etsin) hadisi şerifine bir rivayete göre Musel Eşarî (radıyallahü anh) ta'n etmiştir. İhtimal ki Musel Eş'arî, bu hadisi şerifi işitmemiştir. Bu rivayet, nadir hâdiselerdendir. Binaenaleyh bu ta'n, bir cerh değildir. Bu hadisi şerif ile amel edile gelmiştir.
(3) : Ta'n eden muhaddislerin eimmesinden olduğu halde hadis hakkındaki ta'm mücmel veya müphem bulunur. Meselâ: «Bu hadis, mecruhtur» veya «metruktür» veya «gayri sabittir» der. Bu, bir cerh sayılmaz. Bununla hadis kuvvetini kaybederek amelden sakıt olmaz. Çünkü hadis râvüerinin âdil zatlar olması asıldır. Böyle kısa, kapalı bir ta'n ile bu asi terk edilemez.
«Fülân metrûkülhadistir» denilmesi de' böyledir. Ta'nın sebebi de söylenmedikçe hadis, amelden sakıt olmaz. Ammei fukaha ile muhad-disinin mezhepleri böyledir. Ebubekir Bâkilân! ile bir cemaat, böyle mutlak bir cerhin de makbuliyetine kail olmuşlardır. Çünkü cerh esbabına muttali olmasa tezkiyeye selâhiyettar olamaz. Esbabı cerhe muttali olunca da artık sebebini söylemesini şart koşmakta bir mânâ yoktur; Buna cevaben deniliyor ki: her müslüman için akl ve din iti-barile adalet sabittir. Bahusus birinci, ikinci ve üçüncü karnlerdc, Artık bu zahir, müphem bir cerh ile terk edilemez. Sonca âdeti zahireye nazaran bir çok insanlar, bir kimseden hoşuna gitmeyen bir şey gördü mü dilini tutmadan âciz kalır, onun hakkında müphem surette ta'n Ve teşnie başlar. Fakat keyfiyet istizah edilince hiç de aslı olmadığı anlaşılır. Binaenaleyh öyle müphem ta'nların sebeplerini araştırmak elzemdir.
hadis, mecruhtur.. Çünkü râvîsi müdellistir, merviyyün anhin adını zikr etmez» denilmesi de bu kabildendir.
Böyle merviyyün anhin mücerret adını terk etmek suretile yapılan bir tedlis, Hanefiye indinde cerhe salih bir sebep değildir. Çünkü râvî-nin adaleti delâlet eder ki, merviyyün anhin ismini zikr etmemesi, onun sika olduğuna kail olmasından dolayıdır.
(5) : Ta'n eden, muhaddislerin imamlarında olup ta'm tefsir ettiği halde bu tefsirin cerhe salih olup olmadığı muhtelefün fin bulunur. Bu da cerh değildir.
Meselâ: Muhaddislerden bazıları demiştir ki: İmam Ebu Yûsuf imamdır, hafızdır mutkindir. Şu kadar var ki, fıkıh ile çok i§tigâl etmiş, himmetini ona sarf eylemiştir. Binaenaleyh hadis hususundaki hıfz ve zaptın halel gelmemiş^olması, kabil değildir. İşte bu ta'n, batıl bir iddiadır. İmma Ebu YûsüT Hazretlerinin fıkıh sahasındaki içtihadı, zihninin kuvvetine, vüsatine delâlet eder. Bununla onun itkanına, hüsni zaptına istidlal edilmek lâzım gelir. Artık böyle bir ta'na mebni İmam Ebu Yûsuf'un rivayet ettiği bir hadisi şerif, mecruh sayılamaz.
(6) : Ta'n eden, hadis imamlarından olup ta'nını cerhe salih olduğu müttefikan kabul edilecek bir tarzda tefsir ettiği halde kendisi taassup ve adavetle müştehir bulunur. Bu ta'n da cerh değildir. Ehli sünnet hakkında mülhidlerin, zındıkların ta'n etmeleri gibi.
Şafiî mezhebine intisap iddiasında bulunan bazı kimselerin, Ha-nefilerin kudemasından bazı zatlara ta'n etmiş olmaları bu kabildendir ki, bunun bir kıymeti yoktur.
"(7) : Ta'n eden zat; eimmei hadisten hayırhah bir kimse olup ta'nını şer'an cerha salih ve bilittifak kabule lâyık bir söz ile tefsir eder. Bunun bir cerh olduğunda şüphe yoktur. «Fülân râvî şöyle bir yalan ile maruftur» veya «Şöyle bir kebireyi irtikâp etmiştir». «Şöyle bir fiskte bulunmuştur» denilmesi gibi.
437 — : Usulü hadis kitaplarında râvîler hakkındaki kadh ve cerha badî olan ve «metaını aşere» adını alan sebepler şöylece gösterilmiştir: Kizb, töhmeti kizb, fuhşi galat, gaflet, fisk, vehnı - yani: rivayetin tevehhümi râvîye mebni olması, sikaya muhalefet, sui hıfz,
F : 11
tıiai varcur. r>u uuouou» n>a; edilmez. Eğer kendi bid'atine nâsı davet eder bir kimse değilse kabul edilir ve illâ kabul edilmez. Mezhebine yardım için yalanı hâlâl görür takımdan değilse kabul edilir, ve illa edilmez.
438 — : Sahih ve muteber sayılacak ta'n sebepleri, vecihleri otuza, kırka kadar baliğ bulunmaktadır. Bunlar, usulü hadis kitaplarında yazılıdır.
Bütün bunlar, islâm ulemasının dinî eserlere, delillere pek ziyade dikkat ve itinâ etmiş obualarından ileri gelmiştir. Filvaki islâm âlimleri, mahza şer'i şerife hizmet için Resulü Ekrem Efendimize isnat edilen bütün hadisleri, haberleri tetkik etmiş, bütün râvîlerin teracimi ahvalini nazara almış, nebiyyi zişana hilafı hakikat bir şey isnat Ve izafe edilmemesini temin için harikulade surette çalışmış, bihakkın muvaffak da olmuşlardır.
Muhaddislerin teracimi ahvaline, tadil ve cerhe, hadislerin mertebelerini tayine dair yüzlerce, binlerce kıymetli kitaplar yazılmıştır. Bütün bunlar, olanca saffetini, yüksek mahiyetini olduğu gibi' muhafaza etmekte bulunan dini islâma mahsus, nazirsiz mezaya cümlesin-dendir.
İçindekiler : tcmaın mahiyeti. İcmam ehli, şartı ve istinatgahı. 1c-maın tarikleri ve hükmü, tcmaın haddi zatında kabil ve vaki olup olmadığı.
tcmaın mahiyeti :
439 — : Icma, lügatte azm, kasd, ittifak manasınadır. Istılahta : «Ümmeti Muhammed'den olan müctehidlerin bir asırda, bir hükmü şer'î üzerine ittifak etmeleri» dir.
Demek ki icma, bir kerre bu ümmeti merhumeye hâs bir hüccettir, bir tekrimi ilâhî eseridir. Sonra bu icma salâhiyeti, müctehitlerin hasai-sinden olup avamını nâssın ittifakları icma sayılmaz. Çünkü avamını nâs, icmam istinat edeceği delillere muttali değildir. Zaten onların bir meselede ittifakları adeten kabil olamaz, kabil olsa da ona bizim ıttılaı-mız mümkün değildir.
440 — : İcma, yalnız bir kısm şer'î hükümlerde, yâni:.dinî umurda carîdir. İbadetlerde ve hukukî meselelere ait hususlarda icma cereyan eder. Vücudi bârî, sıhhati risalet gibi itikada ait olan esaslar, mücerred icma ile sabit olamaz. Ve şer'î delillerden istinbatı münikün olmayıp şarii mübinin tasrihine mütevakkıf bulunan ahiret ahvâli, eşratı saat gibi şeyler de icma ile bilinemez. Bunlar, şariin nususuna mütevakkıftır, ve illâ devr lâzım gelir. Yâni: Bu husustaki nususun icmâa, icmaın da bu nu-suna tevakkufu lâzım gelir ki, bu bâtıl olan bir devrdir.
Kezalik : âlemin hudusu gibi aklî hükümlerde veya bir ilâcın bir hastalığa nafi olması gibi gayri dinî hükümlerde veya vaktile görülmüş veya ileride görülecek tarihî hâdiselerde de insanların ittifak etmeleri icmaı ümmetten mâdud olamaz.
tcmaın ehli, şartı ve istinatgahı:
441 — : Ehli icma; fâsik, mübtedi olmayan ve ictihad kudretini haiz bulunan zatlardır.
tcmaın şartı da bir asırda, yâni: bir zamanda bulunan ve bu evsafı haiz olan müctehidlerin ittifak etmeleridir.
Bazı zevata göre müctehidlerden bir iki zatın muhalefeti, icmaın inikadına mâni değildir. Bir hadisi şerifte: rkeNı j'_j~K> ,»5Lu ) en büyüP cemaate tâbi olunuz) buyurulmuştur. Ekser için hükmi kül vardır.
442 — : Yalnız ehli beyti nübüvvetin, yalnız Hulefai Râşidinin veya yalnız Medinei Münevvere ehlinin ittifakları bir icma sayılmaz.
Yalnız İmamı Mâlike göre Medinei Münevvere ehlinin ittifakları ic-madan mâduddur.
Zeydiyye ile İmamiyyeye göre Resulü Ekrem'in itretinden = mübarek neslinden başkalarının icmaı sahih değildir.
Zahariyyeye ve İmam Ahmedden bir rivayete göre de ashabı kiramdan olmayan müctehidlerin icmaı muteber değildir. Bunlara göre, ( ^İVJJ j* j«l .u/N ) - ümmetim dalâlet üzerine toplanmaz) hadisi şerifi ashabı kirama hastır.
443 — : İcmaın inikadı için, İmam Ahmed ibni Hanbele ye İmam Şafiîden bir kavle göre asrın inkırazı şarttır. Müttefik olan müctehidler vefat etmedikçe icma tahakkuk etmiş olmaz. Çünkü içlerinden bazılarının rücuu, tebdili kanaat etmesi caizdir, melhuzdur.
Demek ki, bu zatlara göre müctehidlerden bazılarının bilâhare ittifaktan ayrılmaları, sabıK icmaı ihlâl eder.
444 — : Cumhurı fukahaya nazaran bir meselede ittifak eden müctehidlerin yalnız ashabı kiramdan veya ehli beyti nübüvvetten olmaları veya "tevatür adedine baliğ bulunmaları ve bunların ittifakları üzerinden bir asır geçmesi şart değildir. Belki herhangi bir asırdaki müctehidlerin ittifakı da —usulü dairesinde— icmadan mâduttur. Bir asırda bulunan müctehidler, bir mesele hakkında, bir kerre ittifak ettiler mı, artık o mesele icma ile sabit olmuş olur. Ondan sonra yetişecek müctehidlerin varlığı ve tevali edecek, senelerin, asırların mevcudiyeti bu icmaı ihlâl edemez. Hattâ bu icmaı vücude getirmiş olan müctehitlerden bir kaçının bilâhare reyinden dönmesi de münakid bulunan bu icmaı izale edemez. Çünkü müctehidlerin bu icmaı, bir teemmül ve tefekkür devresinden sonra vuku bulmuş olacağından artık sonraki fikirleri, evvelce tam kanaatleri dairesinde tecellî etmiş olan bir ittifaka müzahim olamaz.
445 — : Bir mesele hakkındaki sabık ihtilâf, o mesele hakkındaki lâhik icmaın tahakkukuna mâni olamaz. Şöyle ki: bir mesele hakkında bir asrın, müctehidleri ittifak edemeyip meselâ: iki veya üç reyde bulunmuş oldukları hâlde onlardan sonra gelen müctehidler, bu reylerin birinde ittifak etseler, artık icma vukua gelmiş olur. Fakat bu iki veya
nun naricınae Dir reye ııum» M
dirler. O hâlde muahhar asırdaki müctehidlerin buna muhalefeti savap
görülemez.
Meselâ: vaktile müctehidler, bir ölünün sahih ceddi var iken kardeşine hisse verilip verilmemesi hususunda ihtilâf edip bir kısmı ceddin müstakillen varis olacağına, bir kısmı da mukaseme yolile varis olacağına- kail olmuştur. Artık sonraKİ müctehidlerin bir üçüncü kavi olmak üzere ceddin mahrumiyetine kail olmaları caiz olamaz. Böyle bir kavi, evvelce müttefekun aleyh olan bir reyi nefy edeceğinden muteber değildir.
Kezaük. ribevî mallardaki illeti riba hakkında müctehidler kısmen ittifak ve kısmen ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki: bu illet, Hanefüerce keyl maal'cinstir, Şafiflerce ta'm maal'cinstir, Mâlikîlerce de iddihar maal cinstir. Demek ki, bu illetin bir cüz'ünde ihtilâf, diğer bir cüz'ü olan cinste de ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh sonradan gelen müctehidlerin, illeti ribanın bidûnilcins hangi bir şey olduğunda ittifak etmeleri muteber olamaz.
446__ : Müctehidlerin bir hadise hakkında ittifak etmeleri, şüphe
yok ki, mücerred reylerine müstenid olmayıp yine bir şer'î delile müs-tenid bulunur. Bu delîl, haberi vahid veya kıyas olabilir. İcma ile bu deliller kuvvet bulur, artık asıl delîl, icma olmuş olur, hükm icmaa izafe edilir.
İcmaın senedi, istinatgahı bir kat'î delil de olabilir. Fakat bu halde icma, hüccet olmakta müstakil olamaz. Belki' hükm esasen o kat'î delil ile sabit olmuş, icma da buna munzam bulunmuş, o kat'î delflin te'vile, takyide muhtemil olmadığını göstermiş olur.
Meselâ: Beş vakitteki namazların farziyeti, kitab ile ve sünnet ile .sabit olduğu gibi icmaı ümmet ile de sabit bulunmuştur. Zekât, oruç, hac hakkında da böyledir.
temam tarikleri ve hükmü:
447 — : Müctehidlerin ittifaklarında iki tarik vardır: Biri azimet, diğeri de ruhsat tariktir. Şöyle ki: bir mesele hakkında bir asırdaki müctehidlerin birden hüküm verip onunla hepsinin aynı veçhile amel atmeleri, azimet tarikile olan bir icmadır. Bununla o mesele hakkında bir «icmaı kavlî», «icmaı amelî» vücude gelmiş olur. Bilâkis bir mesele hakkında bu müctehidlerden bir kısmı hüküm verdiği hâlde veya onunla amel ettiği hâlde diğer bir kısmının ona vâkıf olduğu ve teemmül zamanı geçtiği hâlde sükût etmesi de ruhsat yolile bir icmadır. Buna da, «icmaı sükuti* denir.
Bir kerre esasen icrnam hücceyitini inkâr, Hanefî fukahasınca nıulı-tar olan kavle göre ikfarı müstebrimdir. Sonra sübuti kat'î, yâni: tevatür ile sabit olan herhangi bir muayyen, gayri sükuti icmaı ademi kabul de ikfarı istilzam eder. Çünkü ümmeti dalâlete isnad, şarii mübinin tezkiyesini inkâra müeddî olur- İcmal sükuti ise edillei kat'iyyeden olmakla beraber münkiri tekfir olunmaz. Hattâ Şafiîlerce icmaı sükûtî, icma sayılmaz. Çünkü bu sükût, rızaya delâlet etmez, bir mehabet ve hürmetten veya fitne havfinden dolayı sükût edilmiş olabilir. Buna cevaben' deniliyor ki: Hakka karşı sükût etmek haramdır. Ashabı Kiram ile sair müçtehidîn ise böyle bir haram ile itham edilemez. u->ljlİ2rijilCTtii'L-ll) = haktan susan, yâni: bâtüı gördüğü hâlde susup hakkı söylemeyen dilsiz bir şeytandır) buyurulduğu malûmdur. O hâlde vâki olan bir ittifaka karşı sükût eden bir müctehid, onun hak olduğunu kabul ettiğinden dolayı sükût etmiştir. Ve illâ sükût etmesi kabil olmazdı. Şüphe yok ki, eazımı ümmet, kanaatlerini söylemekten asla çekinmemişlerdir. Onların tarihi hayatı malûmdur.
449 — : Bir hâdise hakkında icma bulunduğu ya tevatür ile veya şöhret tarikile veya haberi ahad ile malûm olur. Tevatür tarikile sabit olan icmaın en kuvvetlisi ise saliabei kiramın icmaldir. Tevatür ile sabit olmayan bir icmaı kabul etmemek bir bid'attir, münkiri dalâlete nisbet olunur. Fakat ikfar olunmaz.
450 — : Bazı zevata göre, icma ile sabit olan hüküm, bilinmesinde hassa ile âmme müşterek olan bir hüküm ise, inkârı küfrü icap eder. Namazların âdetleri, rükünleri ve hac ile orucun farzları ve zamanları, zinanın, sirkatin, ribanın tahrimi gibi, Bunları inkâr, Resulûllah'ın ka-tiyyen dininden olan şeyleri inkâr etmektir.
Fakat mücmeün aleyh olan hüküm, yaimz hassanın muttali olacağı bir hüküm ise inkârı küfrü mucip olmae. Bir kadım annesinin veya halasının üzerine almanın tahrimi, Arafatta vukuftan evvel vukubu-lacak bir cinsî mukarenetle haccın fesadı, ceddenin altıda bir tevrisi ve katilin maktule varis olmadan men'i gibi. Bunların hakkındaki icmaı inkâr edenin dalâletine hükm edilirse de küfrüne hükm edilemez. Çünkü müevvildir. Ona göre icma ehli olan ümmetten maksat, bütün müminlerdir, yalnız müctehidler değildir. Böyle bir hükümde bütün müminler müttefik, buna hepsi muttali olmayınca icma vücude gelmiş olamaz.
İşte bu, bir te'vildir. Te'vil jse ikfara mânidir. Bunun içindir ki, kat'î nasları te'vil eden bir kısım ehli hava, tekfir edilmemektedir. Mutezile gibi.
ve bu ittifaktan ümmeti merhumenin haberdar olması aklen mumcun ve bilfü vakidir. Nitekim ashabı kiramın bazı meselelerde ittifak etmiş oldukları kat'iyyen sabit, bizce tevatüren malûmdur. Teati tarikile satış muamelesi ve hammam ücretleri hakkındaki icma da böyledir.
452 __ : Nezzam ile Şiadan bazı taifeler, icmam ademi imkânına
kail olmuşlardır. Mutezileden olan ibrahim Nezzam ile Kaşanî ve Rafı-zîlerin ekserisi, icmaın bir hüccet, veya bir hücceti katiyye olduğunu inkâr etmişlerdir.
Bunlara göre müctehidlerin adedi ziyade, reyleri muhtelif, istinat edecekleri deliller, gayri kat'î olacağından bir hükümde ittifak etmeleri müstebattir. Ve her birinin içtihadında hata etmesi caiz olduğundan mecmuunun da hata etmeleri caizdir.
Fakat bu iddiaları, kitaba, sünnete, edillei akliyyeye muhaliftir. Va-kii hâlde kendilerini tekzip etmektedir. Bu babda cumhuru ümmetin kanaati aşağıdaki vecihledir.
453__ ; Şer'î delillerin esası, kitabullah ile sünneti nebeviyyedir.
Dinimizin başlıca hükümleri, bu iki menbadan iktibas olunmuştur. Maa-mafih hadisat, gayri mütenahidir, birçok hadiselerin hükmü Kur'anı mübinde veya sünneti nebeviyede sarih bir surette görülemez. Halbuki dini islâm, ekmeliyyet mertebesini haizdir. .. ^s.j> ^J c& \ <\>^)= ^u" günkü gün size dininizi ikmal ettim..) âyeti kerimesi, bunu nâtıktır. O hâlde vakit vakit yüz gösteren bir takım hukukî, içtimaî hâdiselerin hükümleri de —yine kitabullah ile sünneti nebeviyye aslından münşaib olan__icmaı ümmet ile, kıyası fukaha ile hâl ve tayin edilmek lâzun gelir. Bunlar da şer'î deliller cümlesinden olup âmmei ümmet tarafından kabul edilmiş birer esastır. Ve illâ dini islâmuı ekmeliyetini iddia, itirazdan salim olamaz.
454 __ : Ümmeti merhumenin en nezih, en kudretli mümessilleri
olan müctehidini izanım bir meselede ittifak etmeleri, bir hüccettir. Böyle bir ittifakın şer'an bir hüccet sayılması, bu ümmet hakkında bir tekri-mi sübhanîdir. Çünkü bu ümmet, dalâlet üzerine ittifak etmez. Nitekim bir hadisi şerifte: ( *İ5UHj6j«\ »c M ) buyuruhnuştur. Diğer bir hadisi gerifte de: ( ir» İt1x* & tü JrA-U «TjU = müslümaiüarm güzel gördüğü şey, Allah Tealâ nezdinde de güzeldir.) buyuruhnuştur.
Binaenaleyh icma ile kıyas da yine şarii mübîn tarafından kabul ve ümmete tavsiye Duyurulmuş birer serî delîlden başka değildir. Artık
lir miydi?
Artık ümmeti merhumenin bu husustaki kanaat ve ittifakı hilâfına olacak bir iddianın ne kıymeti olabilir?
455 — : tcmaın bir hücceti şer'iyye olduğuna birçok âyetler, hadisler delâlet etmektedir. Bunlardan bir kaçını kayd edeceğiz,
(1) : ( .. J/ U Ijo^jtfj^- A çj.mVs±$\ 5İ c*-' U-uı ^ Jj-Jl jîli). j* } )
âyeti kerimesi, müminlerin yollarının yakın derecede hak olduğunu göstermektedir.
Bu âyeti kerimede buyurulmuş oluyor ki: <her kim kendisine hak zahir olduktan sonra peygambere muhalif bir vaziyet alır ve müminlerin yollarından başkasını takip ederse biz onu kendi hâline bırakır ve cehenneme atarız. O ne fena gidiştir.»
Müminlerin yollarından murad, onların kavlen ve amelen ihtiyar etmiş oldukları şeylerden ibarettir. Artık bu gibi hususlarda kendilerine muhalefet caiz olmayınca bunun bir hüccet olduğu anlaşılmış olur.
(2) : ( .. >İUO* j^r i oij-iI Jj^V c^l j^->\ öl j». ^S)
âyeti celîlesi, bu ümmetin hayriyetini beyan ediyor: ^Sizler, insanlar için meydana çıkarılmış, mâruf ile emir, münkerder nohy eden ümmetlerin hayırlısı bulunmaktasınız» mealinde bulunmaktadır. Hu hayriyyet ise içtima ve ittifak ettikleri şeylerin hakkiyyetini iktiza" f:(Jf:r. K^cr onlar, bir münker üzerine ittifak edecek olsalar idi rnünkor il»; âmir bulunmuş ve binaenaleyh böyle "hayriyet ile tavsif edilmeleri caiz olmamı»} olurdu.
(3) : ( ,j-t.H jt JJrı (y,G) ik-, UjfLU. dAJS,)âyeti kerimesi, bu
ümmeti merhumenin adaletle, şahadetle ittisafını gösteriyor, «İşte şiz öylece âdil, mutedil bir ümmet kıldık, tâ ki nâs üzerine şahitler olası mz» buyurulrnui) oluyor. Binaenaleyh bu ümmetin ittifak ettikleri biı şeyin hak olmam lâzım gelir. Ve illâ adaletle, şahadete salâhiyetle itti-sa'flan doğru olmamak iktiza ederdi. Haktealâ Hazretleri ise kullarını haiz olmadıkları bir vasıf ile tavsif buyurmaz. O hâlde bu ümmeti merhumenin ittifakı, ittibaa ehak olmak icab eder.
456 —? : îcmaın bir hüccet obuası, aklî deliller ile de sabittir. Şöyle ki: bir kere düşünmeli ki, Resulü Ekrem Efendimiz, hatemülenbiyadır, şeriati de kıyamete kadar bakidir. Şimdi bir hâdise tasavvur olunsun ki, onun hakkında kitabdan ve sünnetten sarih bir nas bulunmuyor, onun hakkında ümmetin ittifakı da bir hüccet sayılmıyor, kıyasa da imkân yok, artık o hâdise hakkında şeriati garra, munkati olmuş, kıyamete kadar devam etmesi gayri kabil bulunmuş olmaz mı?.. Bu da şarii mübî-nin ihbarında hulfi müstelzim bulunmaz mı?. Halbuki icma da dinden olup şarii mübince makbul bir hüccet olunca böyle bir mahzura asla mahal kalmaz.
Bu babda ittifakları muteber olan ümmetten murad ise —evvelce de işaret olunduğu üzere— havaya, bid'ate sarılmayan, üm ile, diyanet ile muttasif bulunan, şer'î delilleri tetkike muvaffak olan müetehidini kiramdan başka değildir. Çünkü mutlak surette zikr edilen ümmetten murad, ümmeti icabet, ümmeti mütabaattır, yoksa ümmeti davet ve ümmeti, bid'at değildir.
457 — : İslâm milletinin mebadiyi itilâsını, muhteşem tarihi ilmîsini nazara alanlar, icmaın imkânını, vukuunu itirafa mecbur olurlar. Bir kere bir zamandaki müctehidlerin bir mesele hakkında ayni kanaate varıp ittifak etmeleri asla istibad olunamaz. Çünkü o hususta yalnız kendi fikirlerine değil, kendilerine vâsıl olan şer'î emarelere, delillere is-tinad edecekleri cihetle aralarında reylerin ihtilâfına mahal kalmayacağı pek ziyade mümkündür. Sonra bu müctehidlerin bu ittifakına ümmeti merhumenin muttali olması da asla müstebad değildir. Bir hadisi şerifi râvîsinden telâkki etmek için şehir şehir, iklim iklim gezip uzun boylu yolculuk zahmetine katlanmış binlerce, yüz binlerce muhaddisle-j*in, ilim adamlarının islâm muhitinde yaşamış olduğunu ilim. tarihimi?. tesbit etmiş bulunuyor.
Maamafih her asırda islâm aleminin alelekser başlıca merkezlerinde zuhur eden ve âdetleri binnisbe mahdut bulunacak olan mUctehidlcriri bir mesele hakkındaki kanaatlerine ıttıla, hakikatleri araştırıp duran bin
Filhakika bugünkü gündeki muhtelif muhabere vasıtalarının mükemmeliyeti, bu ciheti pek mükemmel bir hâle getirmiştir. Telgraflardan, radyolardan, ilmî ceridelerden ne kadar istifade olunabilir. Elverir ki, müslümahlar arasında hakikati araştıran bir ilmî heyet mevcut bulunsun.
458 — : Şunu da ilâve edelim ki, bugün icmaı ümmet, artık vücude gelmeyebilir. Vaktile müctehidîni izam, mütehaddis ve melhuz yüz binlerce meseleyi dermeyan ederek, hükümlerini beyan etmiş hangi meselelerde ittifakta ve hangi meselelerde ihtilâfta bulunmuş oldukları kitaplarımızda kayd ve tesbit edilmiş olduğundan artık bunların hakkında yeniden içtihada lüzum kalmamıştır. Son asırlarda ictihad kuvvetim, şeraitini hâiz âlimlerin yetişmez olması da ictihad vukuunu sekteye uğratmıştır. Bazı müctehidler bulunsa bile bunların reylerine ümmeti merhumenin bugün ittüaı, islâm âleminde matlûp teşkilât vücude getirilmediğinden ve lâubalîlikten dolayı kabil görülmeyebilir. Fakat bizim maksadımız, esasen icnıaın bir hücceti şer'iyye olduğunu ve bunun vaktile tahakkuk etmiş bulunduğunu söylemekten ibarettir. Bir şeyin bir zamanda ademi vuku ise o şeyin haddi zâtında cevazına, imkânına ve vaktile vukubulmuş olmasına münafi bulunamaz. Bilhassa âmmei müsliminin kabul etmiş olduğu bir esası artık kimsenin inkâr etmesine mahal kalmamıştır.
DÖRDÜNCÜ KISIM
KIYASI FEKHİYE, EDİLLEl ERBAADAN BAŞKA HÜCCETLERE YE HİKEMİ TEŞRÜYYEYE DAİRDİR
İçindekiler: Kıyasın mahiyeti ve rükünleri. Kıyasın şartları. Kıyasın hükmü ve kısımları. Kıyası celi ile kıyası hafinin kısımları. Kıyaslarda aranılan illetlerin nevileri. Nususda tâlilin bir asi olup olmaması. Kıyasın bir hüccet olması ve derecei kuvveti, Kıyas aleyhindeki dejîller ve cevaplar. Baza kıyasları red ve defe müteallik mübahese yolları. Deliller arasında tearuz vukuu. Edillei erbaadan başka hüccetler. Maslahatların nevileri, hükümleri. Şer'î hükümlerin sebepleri ve teşriî hikmetleri.
Kıyasın mahiyeti ve rükünleri :
459 — : Kıyas; lügatte takdir, müsavat, bir şeyi diğer bir şey ile ölçmek manasınadır. Buna «mukayese» de denir. Istılahı şer'îde kıyas: «iki malûm şeyden birinin mensus olan hükmünü —yâni: bu hükmün mislini— aralarındaki müttehid illetten dolayı diğerinde de bilictihad izhar» etmektedir.
Meselâ: bir hadisi şerif: «buğdayı buğday ile mislen bimislin satınız, fazlasına satarsanız fazlası riba olmuş olur» meâlindedir.
Binaenaleyh meselâ: bir kile buğdayı bir kile buğday ile peşin olarak mübadele edebiliriz, bundan fazlasile mübadele edersek bu fazla haram olur.
Acaba bu hüküm darıda da var mıdır? Bir mikdar darı da kendisinden fazla bir darı ile mübadele edilse haram olur mu?
Biz darı hakkında böyle sarih bir hüküm görmüyoruz. Fakat bakıyoruz ki, bir mikdar buğdayın diğer bir buğday mukabilinde fazlasile satılmasının memnuiyetine sebeb, keyliyyet ile cinsiyettir. Bunlar bir cinstendir, kile ile satılırlar, birinin mikdarı fazla oldu mu aralarında riba tahakkuk eder. O hâlde iki muayyen mikdar darıda da bu keyliyyet ile cinsiyyet vardır. Bunlarda da ayni memnuiyetin, sebebi mevcuttur.
(1) : Asıl buna «makisün aleyh», «müşebbehün bih» denir. Riba hususunda darıya nazaran buğday bir asidir, bir makisün aleyhtir. Bunun hükmü nas ile sarahaten sabit bulunmuştur.
(2) : Feri', buna «makis», «müşebbeh» denilir ki, aslın hükmüne tâbi olan şeydir. Buğdaya nazaran dan gibi ki, bunun hükmü, kıyas ile izhar edilmiştir.
(3) : Hükmi asi. Bu, kitab ile, sünnet ile, icma veya istihsan ile sarahaten sabit olan hükmi şer'îdir. Buğdayın buğday ile mütefadüen satılamayacağı hakkındaki sünnet ile'sabit olan hükm gibi.
(4) : illeti camia. Bu, asi ile fer arasında, yâni: makisün aleyh ile makis beyninde müşterek olup hükmi şer'îye alâmet bulunmuş olan şeydir. Buna «menatı hükm» de denir. Buğdaya nazaran riba hükmünün vücudüne keyüyyet ile cinsiyyetin illet olması gibi.
461 — : Kıyaslardaki illetle^ birer illeti şer'iyyedir. Şer'î illetler ise birer alâmetten,- emareden ibarettir. Asıl hükm, hitabı şer'î ile sabittir. Haktealâ Hazretleri hiçbir illetin tesiri altında bulunmayan bir hakikî müessirdir, onun ilâhî hükümleri, garazlar ile: muallel değildir, belki kendisinin hikmeti muktezasıdır.
Mutezile ise der ki: şer'î illetler, aklî illetler gibi müessirdir. Meselâ: ateş yakmaya illet olduğu gibi amden kati de kısasa illettir. Bu takdirde Allah Tealâ'mn failün bilicab olması lâzım gelir ki, zatı bari, bundan münezzehtir.
Kezalik: İlâhî hükümler, garazlar ile muallel olsa istikmat bilgayr lâzım gelir. Çünkü bu takdirde Hak Tealâ Hazretleri illeti gaiyyeye muhtaç olmak iktiza eder. Zira o illet bulunmadıkça istikmal kabil olamaz.
Bir de illeti gaiyye, illeti failiyyenin illiyetine illettir O hâlde bir hükümdeki illeti gaiyye, Cenabı Hakkın o şeydeki halikiyyetine illet olmuş, zatı akdesi ilâhî, o illetin tesiri altında bulunmuş olur ki bu, sânı ulûhiyyete asla lâyık değildir.
Velhasıl: ilâhî hükümlerin fâideleri, maslahatları bütün mükelleflere racidir. Yoksa zatı barîce bir garaza, bir fâideye müstenit değildir.
Kıyasın şartları:
462 — : Kıyasın esas şartlan şunlardır:
(1) : Asi, muhtassun binnas olmamalıdır. Yâni: aslın hükmü, diğer bir delile nazaran yalraz kendisine mahsus, kendisi o hükm ile mümtaz
(.zj : asi, Kıyas tariKinaen man, ala nıtâfılkıyas sabit bulunmuş olmamalıdır. Namazların rekâtları, hadlerin mikdarları grbi. «Şer'î mikdar-lar» üenilen şeyler bu cümledendir. Biz bunların birer hikmete müstenid olduğuna kaniyiz, fakat bu hikmetlerin nelerden ibaret olduğunu tayin edemeyiz. Başka bir tâbir ile biz bunlardaki hükümlerin illetlerini kat'î surette bilemeyiz. Binaenaleyh bunlarda kıyas yapamayız. Bunun içindir ki, ibadetlerde, cezaî hükümlerde kıyas carî olamaz. Meselâ: sabah namazının iki rekât olduğuna kıyas ederek Öğle namazının da iki rekât olmasına hükm edemeyiz ve haddi kazfi, haddi zinaya kıyas ederek ikisinden dolayı da şu kadar celde = ağaç veya kamçı ile vurmak lâzım gelir diyemeyiz.
Kezalik: nisyan tarikile yiyilip içilen bir şeyden dolayı orucun bozulmayacağı kıyasa muhalif olarak bir nas ile sabit olmuş, şöyle ki: Resulü Ekrem Efendimiz unutarak orucunu bozan bir zata: «tU^ J* r5) (iiU- j âl dLJ»! ir I = Orucuna devam et. Sana ancak Allahü Tealâ yedirip içirdi) buyurmuştur. Artık hata yolile olan bir iftarı buna kıyas edemeyiz; Meselâ: oruçlu olduğunu bildiği hâlde abdest alırken boğazından içerisine suyu kaçıran bir kimse için de orucunun bozulmayacağına kıyas yoliyle hükümde bulunamayız. Ancak Şâfiilerce hata ile ikrah, nisyana kıyas olunmuştur.
(3) : Asıldaki hüküm: sabit, yâni: gayri mensuh olup fer'a nakl edilebilecek bir hükmi şer'î bulunmalıdır. Çünkü bir kere mensuh bir hüküm, başka bir şeyde kıyas tarikile carî 'olamaz. Sonra şer'î olmayıp aklî» lûgavî bulunan bir hüküm, bir mânâ da fer'a nakl edilemez. Yâni: kıyası şer'î ile lügat isbat olunamaz.
Meselâ: hamr lâfzı, lügatte sıkılmış üzüm suyunun galeyan ve şiddet husulünden sonra köpüğünü atan kısmına verilmiş bir isimdir. Şimdi hamrdaki tarab veren şiddet ve iskâr gibi vasıfları cami olduklarından dolayı hurma şurubuna ve benzerlerine de kıyas yolile hamr ismini vererek her birini ayni hükme tâbi tutmak caiz değildir. Ancak Şâfiîler-den bazı zatlar, bu gibi isimlerde de kıyasın cereyanını ve her birinin ayni hükme tâbi tutulmasını caiz görmüşlerdir.
(4) : Feri'de kendisine mahsus bir nas bulunmamalıdır. Çünkü kenr dişine has bir hükmü şer'iyi haiz bulunan şey, mansusulhükm bulunmuş olacağından artık kıyas yolile hükme muhtaç bulunmaz.
da asi olmuş olur, artık kıyasa mahal kalmaz.
Fen, aslın her hususta değil, belki aslın yalnız hükme illet olan vasfında naziri bulunmalıdır ki, kıyas yapılmasına mahal bulunsun.
(6) : Aslın hükmü, kıyas yapıldıktan sonra ne asılda ve ne de fer" de tagayyür etmemeli, eğer asılda mutlak ise fer'de de mutlak olmalı ve bilâkis asılda mukayyed ise fer'de de mukayyed bulunmalıdır, hiç bir veçhile değişmemelidir.
Meselâ: bir müslim, hem talâka, hem de zihara ehildir. Bir gayrı müslim de talâka ehildir. Buna kıyasen zihara da ehildir, diyemeyiz. Çünkü desek fer'de hüküm değişmiş olur. Şöyle ki: zihaf yapan bir müslim, keffaretini ya rakabe azad etmekle veya altmış fakiri itam ile ve bunlara muktedir değilse iki ay muttasıl oruç tutmakla ifa eder. Bir gayri müslim ise oruç tutmaya ehil değildir. Artık böyle bir kıyas kabul edilecek olsa aslın hükmü fer'de. kısmen olsun tagayyür etmiş olur ki, bu, caiz değildir.
Kıyasın hükmü ve kısımları:
463 — : Kıyasın hükmü, ta'diyedir. Yâni: asıldaki hükmün fere de nakl edilmesidir. Şöyle ki: asıldaki hüküm her ne ise onun bir misli de fende izhar edilir, bu hüküm kıyas yolile meydana çıkanlmış olur.
464 — : Kıyasın kısımlarına gelince: kıyaslar; verililerinin, illetlerinin, müctehidlerce derhal anlaşılabilip anlaşılamaması itibarile celî ve hafî kısımlanna ayrılır. Şöyle ki: bir'kıyasın vecbi derhal münfehim olursa o bir kıyasi celî olmuş olur ve mutlak surette söylenilen kıyas ile bu kıyası celî kasd edilir. Bilâkis bir kıyasın vechi derhal münfehim olamayıp tetkika muhtaç bulunursa o da bir kıyası hafî olmuş olur. Kıyasın bu kısmına usul ilminde diğerinden fark için «istihsan» adı da verilmiştir.
Bir de fıkıh ilminde istihsan tâbiri, böyle kıyası hafî mânâsında değil, alelitlâk kıyası celîye mukabil ve muarız bir delîl mânâsında kullanılır. Bu hâlde her kıyası hafî, istihsan ise de her istihsan bir kıyası hafî değildir. Bu delili âm; bir eser, yâni: bir âyet, bir hadis, veya bir icma veya bir zaruret olabileceği gibi bir kıyası hafî de olabilir.
Meselâ: kendilerinden matlûb menfaat, filhal mâdum olduğu cihetle kıyası celîye nazaran caiz olmaması lâzım gelen icarenin, selemin cevazı
Kezalik: teneccüs eden havuzların, kuyuların taşlarında, topraklarında necaset eseri kalmış bulunabileceğinden mücerred sularını çıkarmakla temiz olmayacakları muktezayı kıyas iken bunların sularını çıkarmakla temiz olmalarına hükm edilmesi de bir zarurete mebni caiz bulunmuştur. Çünkü aksi takdirde büyük bir harec, meşakket içinde kalmış oluruz. Dmde ise harec yoktur. Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar. îşte bu da bir.istihsan meselesidir.
Kezalik: yırtıcı kuşların artıkları kıyası celîye nazaran temiz olmamak lâzım gelirken kıyası hafiye nazaran temiz sayılmıştır. Bu cevazın illeti, hafî olduğundan bunun hakkındaki delîl, bir kıyası hafiden ibaret bulunmuş, kıyası celîye muarız olduğu hâlde ona takdim edilmiştir. Ni^ tekim bu cihet ilerideki meselelerde de'tavazzuh edecektir, tşte bu da, hem usul, hem de fıkıh bakımından bir istihsandır.
Kıyası celi ile kıyası hafinin kısımları :
465 —. : Kıyası celî şöylece iki kısımdır:
(1) : Tesiri zaif, yâni: illeti müessiresi kuvvetsiz bulunan kıyası celidir. Yırtıcı hayvanların artıklarına kıyasen yırtıcı kuşların artıklarının da murdar olmasına hükm etmek gibi.
(2) : Fesadı zahir, sıhhati gizli olan kıyası celidir. Namazda okunan secde âyetinden dolayı icap eden secdei tilâvetin rükûı salât ile eda edileceğine hükm etmek gibi. Çünkü secdei tilâvetten murad, Hak Te-alâ'ya tazim ve inkivadı izhardır. Bu mürad ise namazda bir ibadeti maksuda olan rükû ile de hâsıl olur. Binaenalevh bu rükû ile tilâvet secdesinin de eda edilmiş olmasına ftükm, sahihtir.
466 — : Kıyası hafiye gelince bu da şöylece iki kısımdır:
(1) : Tesiri kavi olan kıyası hafidir. Yırtıcı kuşların artıklarının temiz olduğuna hüküm bu kabildendir. Zira yırtıcı kuşları yırtıcı hayvanlara kıyas doğru değildir. Yırtıcı hayvanlar, ağızlarile su içerler, lûap-ları suya dökülür, bunların ağızlan temiz olmadığından lûapları da temiz değildir; bu cihetle suyu temizlikten çıkarır. Yırtıcı kuşlar ise gaga-larile yerler, içerler. Gagaları ise kemiktir, temizdir.
(2) : Sıhhati zahir, fesadı gizli olan kıyası hafidir. Tilâvet secdesinin rükû ile eda edilemeyeceği hakkındaki kıyası hafî bu cümledendir.
îmdi kıyası celî ile kıyası hafî, tearuz edince bakılır. Her ikisi müsavi bir hâlde ise kıyası celî tercih olunur. Çünkü bunda vechi kıyas, zahirdir.
Kezalik: kıyası celinin ikinci kısmı, yâni: fesadı zahir, sıhhati hafî olan kısmı, kıyası hafinin ikinci kısmına, yâni: sıhhati zahir, fesadı gizli bulunan kısmına tercih edilir.
Kıyası hafiye gelince bunun da birinci kısmı, yâni: tesiri kavi bulunan kısmı, kıyası celinin birinci kısmına, yâni: tesiri zaif,bulunan kısmına tercih olunur. Kuşların artığı meselesinde olduğu gibi.
Kıyaslarda aranılan illetlerin nevileri:
467 — : İlletler, mansus ve müstenbat illetler adile iki nevidir.
İleli menşusa, nas ile veya icma ile bilinen illetlerdir. Meselâ: bir hadisi şerifte ("cyl^yi^V-"^*-*.*—t1 "'j^ ) Duyurulmuştur. Yâni: kedi murdar değildir. Çünkü o —-ev içinde— dolaşıp duranlardandır. Ondan sakınmak güçtür. Bu hadisi şerifte kedinin murdar sayılmamasının illeti, onun tavvafînden olmasıdır diye tasrih buyurulmuştur. Binaenaleyh bu illet, nassı nebevi ile sabittir.
Kezalik: bir çocuğun malında ve nikâhı hususunda velayet carîdir. Bu velayetin illeti, onun çocuk, kasır bulunmasıdır. Bu hâlin bu hususta bir illet olması ise icma ile malûmdur.
Bir hükme münasib olarak zikr edilen bir vasıf, bir gaye, bir istisna, veya bir şart da illeti gösteren naslar kabilindendir.
Meselâ: «Ulemaya ikram et» denilse bu ikramın illeti, âlimlik vasfı olduğu ibareden anlaşılmış olur.
Kezalik : (j_,«L ,£»• o*1*-»* "^ )~ refikalarınıza temizlenecekleri zamana kadar yaklaşmayınız) nazmı şerifinde cinsî mukarenetten nıen'in illeti, ademi taharet olduğu « o>j^i j*- » gayesinden münfehim olmaktadır.
468 — : İleli müstenbeteye gelince: bu da ictihad ile taayyün eder. Şöyle ki: nas ile veya icma ile sabit illetlerin toplanacakları bir vahdet noktası var mıdır ki, bu babdaki hükümlerin bir illeti müşterekesi sa-yılabilsin?.
Meselâ : çocukluk neden velayete illet oluyor?. Kedinin tavvafînden oluşu da ne için temiz sayılmasına bir illet bulunuyor?.
salihînden nakl edilen illetlere uygun bir münasebet mevcuttur. Bu cihetle zaruretin hem velayete, hem de kedinin tahir sayılmasına illet olduğu anlaşılmış olur ki, işte bu, bir müstenbet illettir.
Velhâsıl bir kıyasın, bir nassın illeti ya nas ile veya istinbat ile sabit olur.
469 — : Bir mücteh'idin bir nassı bir .illeti kasıra ile tâlil etmesi, yâni: fer'a taaddî ve tesir edemeyecek bir illet ile taülde bulunması, Ha-nefiyyece caiz değildir. Çünkü böyle bir tâlilde faide yoktur. Aslın hükmü ise bu nakıs tâlil ile değil, rias ile sabit bulunmuştur.
İmam Şafiî Hazretleri ise bir nassın illeti kasıra ile tâlil edilmesini caiz görmüştür. Meselâ: müşarünileyhe göre altın ile gümüşte ribânm cereyanına illet, bunların semen olmalarıdır. Halbuki bunlardan ba^ka hakikaten semen olarak kullanılan başka bir şey bulunmadığından se-meniyyet, altın ile gümüşe muhtas, başka şeylere gayri müteaddî bulunmuştur. Binaenaleyh bu tâlil, bu babdaki nassm başkasına teaddî ve tesirine mâni olacak bir illeti kasıra ile talili demektir.
470 — : Yukarıda da işaret olunduğu üzere kıyasın illetine «mena-tı hükm» de denir. Bu illet, şariin nassı ile tayin edilmemiş olunca müc-tehid, hükme medar olan illeti istinbat eder. Bu istinbata «tahrici me-nat» denir. Bu istinbat hususundaki tetkike de «tahkiki menat» denilir. Bir de kıyasa mevzu olan hâdisede hükme illet olması melhuz birçok vasıflar bulunabilir. Bunların hepsi illet değildir. Bunlardan hangisinin hükümde âmil, müessir, illeti tamme olduğunu arayıp bulmaya da «tenkı-hı menat» denilmiştir.
Naslarda tâiilin bir asi olup olmadığı:
471 — : «Nususta asi olan tâlil midir, ademi tâlil midir» meselesi, usuliyyun arasında ihtilaflı bir meseledir. Şöyle ki: Hanefîlerce nususta asi olan, filcümle tâlildir. Yâni: taabbüdî ve cezaî hususlardan başkasına ait olan nasılların birer illet ile, birer hikmet ve maslahat ile muallel olması, mansus olanın hükmüne o tâlil vasıtasile başkasının kıyas yolile tâbi tutulabilmesi bir esastır. Meğer ki, hususî bir nassa veya ic-maa muhalefet gibi tâüle mâni bir sebep bulunsun. Bu bakımdan naslar iki kısımdır: gayri muallel naslar, muallel naslar.
472 — : Gayri muallel naslar, bunlar teabbüdî ve cezaî olan naslar-dır. Bunları biz tâlil edemeyiz. Meselâ: namazların ve had cezalarının
F : 12
llClh3.LU.JL • m-------
asi olan tâlildir, kıyasın cereyan etmesidir, bu
mucibeye müstenit bulunmuştur. Bir çok muamelât hakkındaki naslar
gibi.
474 — : Bazı zatlara göre alelitlak naslarda asi olan, ademi tâlildir. Meğer ki, bir nassın muallel olduğuna dair zahiren bir delŞl bulunmuş olsun,
Bunlara göre bir mansusî bütün evsafile tâlil, mümkün değildir. Böyle bir tâlil, mümkün olmayınca da kıyas carî olamaz. Çünkü asl'ın bütün evsafı fer'de bulunamaz.
Buna cevaben deniliyor.ki, kıyas için aslî = makisün aleyhi mümtaz bir vasıf ile tâlil kâfidir. Mansus için birçok vasıflar bulunabilir. Fakat medarı hükm, bu vasıfların hepsi değildir. Belki muayyen, mümtaz bir vasıftır. îşte kıyas için mansusun hükmüne illet olan o mümtaz vasfı bulmak, onu o vasf ile tâlil etmek kifayet eder.
Kıyasın bir hüccet olması ve derecei kuvveti:
475 — : Kıyas, müctehitlerin cumhuruna göre bir hücceti şeriyye-dir. Bunun bir hüccet olduğu Kur'amkerim ile, sünneti nebeviyye ile, müctehidlerden birçoğunun ittifakile sabittir. Nitekim ileride izah olunacaktır.
Maamafih kıyas, içtihada müstenit, zandan gayrihâli olduğu cihetle edillei zanniyyeden sayılmıştır. Binaenaleyh kitaba, sünneti sabiteye ve icmaı ümmete muhalif olursa kabule lâyık, ihticaca salih olamaz.
476 — : Bazı kimseler, kıyasın bir hücceti şeriyye olduğuna kail bulunmamıştır. Şöyle ki: îmamiyye ile Revafız ve Havariç taifesi, kıyası inkâr etmişlerdir. Bunlara göre kıyas ile amel, şer'an da, aklen de mümteni'dir.
Zâhiriyyeden bir kısım zatlar da kıyasın hücciyetini kabul etmemişlerdir. Bunlara göre kıyas ile amel, aklen mümteni değildir, şarii mübîn, kıyas ile amel edilmesini emr edebilirdi. Fakat böyle bir emir vaki olmamıştır. Belki kıyas ile amel edilmesi men olunmuştur. Binaenaleyh kıyas bu cihetle batıldır. Kaşanî, Nehrivanî de buna kaildir.
477 — : Şeyh Muhyiddini Arabî merhum, esasen kıyasa kail değildir. Fakat kıyas hakkındaki mütaleatı pek âlimâne ve pek munsifane olduğundan bunun bir tercümesini «Fıkhı Hanefînin esasatı» adındaki risaleden aynen iktibas ediyoruz:
«Biz, kıyası Hanefîye kail olmaz isek de, ictihaden muceoı Kıya.» ne hükm edenin hükmünü tecviz ederiz. Müctehid, gerek hata ve gerek isabet etsin. Çünkü sari, müctehid hata etse de anın hükmünü kabul ve kendisini me'cur addetmiştir. İmdi müctehid, kıyası bir asi olarak tanımak hususunda kitab veya sünnet veya icmaa veya bunlardan me'huz olan bir asle istinad etmemiş olsaydı meselei ietihadiye hakkında kıyas ile hükm etmesi kendisine halâl olamazdı. Belki çok kere nazariyatça sahibi insaf indinde kıyası celi hükme delâlette adiden menkul olatı haberi vahidi sahihten daha kavî olur. Biz haberi ahadi, mücerred râ-vîsine olan hüsni zannımıza binaen sened ittihaz ederiz. Halbuki ilmen Allah'a karşı kimseyi tezkiye edemeyiz. Zira şer'işerif insanları Allah'a karşı tezkiyeden bizi men etmiştir. Biz ancak bu hükmü böylece zannediyoruz diyebiliriz.»-
«Doğrusu budur ki: nazarı aklî, kıyası celî de bize müşareket eder.
Şer'an (^ o* ^U İA y JZ&.J»} »u>/Jİ»j ^V-u ^O* J b>. f jO misillû ayatı kerime ile memur olduğumuz nazarı aklî ile isbat olunması lâzım gelen ahkâmı mahsusayı isbat etmiş idi. Kur'anda bu âyatın emsali çoktur.»
«Hak Tealâ Hazretleri evvelâ: rüknü âzam olan vücudu ilâhîyi isbat bahsinde nazarı aklînin hükmünü tesbit, saniyen: nazarı aklînin hükmünü tevhidi ulûhiyetinde muteber addetti, bize kendisinden maada ilâhün bilhak olmadığını bilmek için ukulumuz ile nazarı teklif etti. Biz andan sonra delili aklî ile bu ilahe vacib olan hükümlere nazar ettik ve bunu müteakip tarafı barîden bizim gibi beşer olarak bize gelmiş olan Resulün min indülâh getirdiği şeyleri tasdikte bize emr eylediği nazarı aklîyi istimal ettik ve aklen peygamberin âyatile'sıdkına delîl nasb ettiği şeylere nazar ederek sübutünü idrâk ettik, bunların cümlesi öyle usuldür ki: biri münhedim olsa bütün şeraî batıl olur. Çünkü bütün bunların müstenedi sübutü nazarı aklîdir. Nazarı aklîyi sari itibar ve istimalini kullarına emr etmiştir. Kıyas ise mahza böyle bir nazarı aklîden ibarettir.» «Artık Hak Tealâ Hazretleri ümmehatı din olan işbu erkânı azîmede nazarı aklîyi ibahe ettiği hâlde kitabda, sünnette, icmada sarahatine tesadüf edemediğimiz bir meselei feriyede istimalini bizden men edeceğini takdîr eder misin?.»
I
ve sünnetten anz etim. ve uu esa.»o.ı,& umoıau mjaaı ^v*^ usulünden bir aslı müstakil olarak kabul ettik. Maamafih bunu da kitab veya sünnette muayyen bir hükmü olmadığı surete hasr ettik. Binaen-aelyh yalnız bir mantuk.un bihte maksudı şarî olması baîd olmayarak meskutün anh ile mantukun bihin beynini cem eden bir illeti makulenin vücudu hâlinde meskutün anhi bantukun bihe kıyas ile iktifa ettik.»
«îmdi kıyas ameliyesine ancak mevazii zarurette ve aradığımız hükmü şer'î hakkında muayyen bir nassı mahsusa zaferyâb olamadığımız takdirde tevessül ederiz. îşte şu meselede mezhebimiz budur ve benim indimde kıyasî usuli şeriyyeden asi olarak kabul edeni veya herhangi bir asi veya fer'de bir müctehidi tahtie eden, şarie karşı sui edeb. etmiş olur. Zira sari alelıtlak müctehidin hükmünü tesbit etmiştir. Sari ise bâtılı tesbit etmez. Binaenaleyh müctehidin reyi hak olmak lâzım gelir. Ve bu müctehide hatanın nisbeti muhalifin bu müctehid indinde delîl olması sahih olmayan delile nisbeti mesabesinde olur.»
«Şen'de muhtî birdir ve gayri muayyendir. Binaenaleyh müctehidin kavlile amel olunmak lâbüddür. Kıyas dahi müctehidin kavlidir. Nef-sülemirde hata bile olsa sari bize anınla amel edilmesini emr etti.»
«Bu "babdaki beyanatımız, ilmen infirad ettiğimiz bir mesleki mahsusun iktizasıdır. Yoksa şahsan kıyasa kail değiliz. Ancak şevki ictihad ile kıvasa kail olanlara nazaran bu sözleri sövlüyofuz. Çünkü sari, mü-eddavı ictihad olan hükmü kabul etmiştir. îmdi muhaİif., insaf etmiş ol-savdı bu meselede bizimle nizadan sükût ederdi. Zira bu mesele, müna-zeün fih olmağa lâik olmayacak derecede vazıhtır. înteha.»
Kıyas aleyhindeki deliller ve cevaplan:
478 — : Kıyası inkâr edenlere göre herhangi bir hâdise hususunda zahir naslar ile amel edilir. Bu babda kitab, sünnet, icmaı ümmet kâfidir, kıyasa lüzum yoktur.
Bunlar, bu miiddealarını isbat için şu gibi deliller irad etmektedirler:
(1) : Kitabullah, her şeyi camidir. Nitekim: (ubXJtdU* bi->'*). = ^jSÜbU" sana kitabı her şeyi mübeyyin olarak indirdik) .^l^uN.^jV,) Oi'»^S" j = yaş, kuru hiç bir şey yoktur ki, illâ açık vazıh olan kitabda mezkûrdur) âyetleri bunu natıktır. Artık kıyasa ne hacet!
(2) : Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: J^J J- ^\ Jj 1 )
Bu hadis ise kıyasın gayri meşru olduğunu göstermektedir.
(3) : Makisün aleyh olan asıl hakkındaki hüküm, ne gibi bir sebebe, illete müstenit olduğu çok kere nas ile beyan edilmiş değildir. Bu hükmün ne gibi bir vasfa istinat ettiğini rey ile tâyin doğru olamaz. Artık bu hükmü hangi bir illetteki iştirakten dolayı fer'de de isbat etmek nasıl caiz olabilir? Bu, hakkullaha riayetsizlik olmaz mı?.
(4) : Naslar ile hükümleri beyan edilmemiş olan şeyler hakkında is-tishab ile amel olunur, ibahei asliye ciheti kabul edilir,, onun cevazına, mübahulasl olduğuna hükmedilir, kıyasa hacet kalmaz.
Bu delillere karşı şu veçhile cevap verilmiştir:
(1) : Kitabı ilâhî, vakıa her şeyin hükmünü mübeyyindir. Fakat bu beyan, her hususta sarih değildir. Kur'anıkerim ile sünneti nebeviyye, gerek lâfızları ve gerek mânâları itibariyle birer şer'î delildir. Kıyak yo-lile sabit olan bir hüküm ise bunların lâfızlarına değilse de mânâlarına dahildir, racidir. Bu cihetle kıyas müstakillen müsbit .bir hüccet değildir, belki bir muzhir hüccettir, nassm ihtiva ettiği umumî bir hükmün cereyan edeceği gayri mansus mahalleri izhar ve iraeye hadimdir. Artık kıyâsın bir hüccet olarak kabul edilmesi, Kuranıkerim'in her şeyi mübeyyin olmasına muhalif değildir.
( »m^jjA ^j J»j Vj) nazmı celîlindeki kitabdan muradın da Kur'anı Kerim olduğu kat'iyyen malûm değildir. Birçok müfessirlere göre bundan murad, levhi mahfuzdur. Böyle bir ihtimâl sabit olunca da istidlal sakıt olur.
(2) : Şer'î nasların intibak edeceği hâdiseler, sahalar gayri mahsurdur.. Halbuki Kur'andaki ve sünneti nebeviyedeki şer'î deliller, zahirlerine nazaran mahduttur, bu gayri mahsur hâdiselerin hükümlerini muhtevi görülmemektedirler. Bu hâlde Kur'anıkerim ( j, jC! ut») olmamış olmaz mı?. Halbuki kıyas tarikile tayin edilen hükümlerde min vechin naslara raci, ayni illet ile sabit olunca böyle bir mahzur kalmaz. Artık Kur'anı Mübînin bu hükümleri sarahaten değilse de manen muhtevi bulunmuş olduğu taayyün eder. Ümmeti merhume için geniş bir sahai ahkâm açılmış olur, şer'î deliller ile hâl ve fasi .edilemeyecek içtimaî, hukukî bir mesele kalmaz.
(3) : Kitabullahın tibyanen likülli şey olduğunu nazara alıp kıyasa lüzum görmeyenlerin sünnetlere de, icmaa da lüzum görmemeleri lâzım gelmez mi?. Eğer Kur'anıkefim, her şeyin hükmünü apaçık olarak be-
Demek ki, Kuram âzimin tıbyanen likülli şey olması, başka bir hüccetin mevcudiyetine mâni değilmiş. O hâlde kıyasın mevcudiyetine de mâni bulunmaz.
Filhakika bütün bu hüccetler, bir hükümler menbaı olan Kur'anıke-rim'e manen râci olmakla aralarında bir mümanaat tasavvur olunamaz.
(4) : Vakıa bazı eserlerde, hadislerde kıyasın mezemmetini gösterir işaretler vardır. Fakat bunlara mukabil, kıyasın meşruiyetine dair daha kuvvetli eserler, hadisler mevcuttur. Mezmum olan kıyas ise usulüne gayri muvafık, cühelanın teşehhiyatma müstenit olan vâhî kıyaslardır.
Resulü Ekrem Efendimiz, ashabı kiramından Muazibni Cebeli Yemene kadı tayin etmişti. Ne ile hükm edeceğini sormuş, o da: Kitabullah ile, sünneti nebeviyye ile, ve bunlarda sarahaten bulamadığı şeyler hakkında da kendi ictihadile hükm edeceğini beyan etmekle Fahri Âlem Hazretleri: <Allahütealâ'ya şükür olsun ki, resulünün resulünü, resulünün razı olacağı şeye muvaffak buyurdu.» diye mahzuziyetini izhar buyurmuştur. İctihad ise kıyası da muhtevidir. Hattâ kıyasa mecazen içtihat da denir. Çünkü ictihad, kıyasa sebebdir. Aliyyibni Ebi Hüreyre ise içtihat île kıyası bir sayarak bunu İmam Şafiiye nisbet etmiştir. Fakat cumhuri fukahaya göre ictihad kıyastan eamdır. Zira her kıyas içtihada muhtaçtır. Her ictihad ise kıyasa muhtaç değildir.
Velhâsıl bu hâdisede Resulü Ekrem'in Hazreti Muaza hitaben: «Bir ? şeyin hükmünü kitabda, sünnette bulamazsan ne ile amel edersin» diye buyurması, her hükmün bu iki menbada sarahaten bulunamayacağını gösterir. Sonra Hazreti Muazm: «İçtihadımla amel ederim» demesini tasvip buyurması da kıyasın meşruiyet ve memduhiyetine bir delildir.
Maamafih kitab veya sünnet bir hükmü ya bilâvasıta veya bilvasıta' beyan eder. Kıyas ise vesait kabilindendir. Binaenaleyh kıyas ile zahir olan bir hükmü kitab veya sünnet, bilvasıta beyan etmiş olur. O hâlde, kıyas ile izhar edilen hüküm de ayni menbaa raci olmuş olmaz mı?.
^ Hazreti Ömer'in Musel Eş'arî Hazretlerine kıyası tavsiye etmiş olduğunu da ikinci kitabda göreceğiz.
(5) : Bazı hükümlerin illetleri nas ile gösterilmiş, bazı hükümlerin illetleri de nassın delâletile, işaretile ve selîm aklın intikalile anlaşılmakta bulunmuştur.
Meselâ: ( .. Lji \yjr~i, ) nazmı celilile zina nehy edilmiştir. Bu nen-yin illeti de ( ö*k jtT *l) çünkü o bir fahiş cinayettir) kavli şerifile
Kezaiik: şanı hakim, oıaurucu uu kbu uıuugu >«*•»«. mekten bizleri men etmiş olsa artık o gibi zehirli olan sair şeyleri yemekten de memnu bulunduğumuz kıyas yolile taayyün etmiş olmaz mı?. Aksi takdirde şarii mübinin hikmeti teşriiyyesine muhalif harekette bulunmuş olmazmıyız?.
Şarii hakîm, bizleri teemmüle, tefekküre, istibsara, hükümleri is tinbata davet ediyor. Eğer biz yalnız apaçık olan ahkâni ile amel edip bir takım hakayıkı tefekkür ve istinbat vasıtasile meydana çıkarmakla mükellef olmasaydık bu tefekküre, istinbata davet edilmemiz zaid olmaz mı idi?.
Allahü Tealâ tefekkür ve teemmül erbabını medh ediyor. Tefekküı ve teemmülün bir neticesi, olan istinbat, bir ictihad meselesidir. Kıyas da bir ictihad meselesinden başka değildir.
Bütün bunlar, kıyas ile amelin cevazına delâlet ediyor. Şarii mübî-nin tecviz ettiği bir şey ise kendisinin hukukuna bir tecavüz sayılamaz.
(6) : İstishab meselesine gelince bu, her hususta bir hüccet olamaz. Gayri mütenahî ahkâm, mahdut naslar ile halledilemeyeceği gibi istishab yolile de hâl edilemez. Meselâ: «hürmetine dair nas bulunmayan şeyler hakkında ibahei asliyye ciheti kabul edilmeli, bir *şeyi aslı üzere bırakmaktan ibaret olan istishab esası düsturülamel olmalıdır» deni liyor. Halbuki ibahei asliyyeyi gösteren birçok nasların umumiyeti, sair naslar ile tahsis edilmiş, birçok şeyler mubah olmaktan çıkarılmış, ictihad için geniş bir tedkik sahası vücude gelmiştir.
Meselâ: ( Ljr-J>jİ\j\*lSİJ jU <iJ\yt = o bir Halikı Zîşan'dır ki, yerde bulunan bütün şeyleri sizin için yaratmıştır) âyeti kerimesi, bizlere birçok şeylerin mubah olduğunu gösteriyor. Fakat bunlar, alelıtlak mubah mıdır? Elbette değildir. Bunları tedkik ve tefrik icab eder. Bunların ıtlakı üzere mubah olmayıp bir takım kayıdlar ile, şartlar ile mukayyed olduğunu yine âyatı kur'aniye göstermektedir. Ezcümle altın ve gümüş, bizlerin menfaati için yaradılmıştır. Fakat bununla beraber başkasının mülkünde bulunan altın ve gümüş bizlere haramdır, bunları sahibinir. elinden gayri meşru surette alıp sarf edemeyiz, bizim bunlardan istifade edebilmemiz için bir takım kuyud ve şurut vardır. Aksi takdirde banlardan istifade caiz olmaz.
İşte bu hususlardaki cevaz veya ademi cevaz, bazan bir nâs ile sarahaten beyan olunmuştur, bazan da kıyas tarikile zahir bulunmuştuı. Artık kıyasın nassa muhalif, şarii mübînin hükmüne münafi bir şey sayılmasına imkân yoktur.
ni tedvir gibi hususlarda içtihada, istimâl-i re'ye cevaz vermişlerdir. Nefislerinden zararı def veya nefislerine menfaati celb hususunda rey ve ictihad ile amele lüzum görmüşlerdir. O hâlde sair hukukî meselelerde ne için bir ictihad eseri olan kıyas ile ameli caiz görmesinler.
(8) : Ibni Akilil Hanbelî diyor ki: Sahabei kiramın kıyas istimal ettikleri tevatüri manevî ile bizlere baliğ olmuştur.
Ibni Dakikilîd de demiştir ki: Bence mutemed olan, aktarı arzda sarkan ve garben, asren bade asrın kıyas ile amelin iştihar etmiş olmasıdır. Cumhurı ümmete göre böyledir. Ancak müteahhırinden bazıları buna muhalif bulunmuştur.
Şevkânî merhum da diyor ki: «Sahabeden, tabiînden ve fukaha ile mütekellimînden cumhur, kıyasm usuli şer'iyyeden bir asi olduğuna za-hib olmuş, bununla hakkında sarahaten delili sem'î bulunmayan ahkâm üzerine istidlalde bulunmuşlardır. Kezalik: kıyasın cevazına Nebiyyi Zî-şan Hazretleri tarafından vukubulan kıyasat ile istidlalde bulunmuşlardır. Ezcümle sahabiyattan Has'amiyye: «Yâ Resulellah!. Babam hac etmeden vefat etti, ben onun yerine hac etsem ona fâidesi olur mu?.;» diye sormuş. Resulü Ekrem Hazretleri de: «Söyle bakalım, babanın üzerinde bir borç bulunsa da"onu sen ödeşen babandan kifayet etmez mi?.» buyurmuş, Has'amiyyenin: «Evet..» demesi üzerine de Resulü Ekrem Hazretleri: «öyle ise Allahütealâ'ya olan borç kaza olunmaya daha haklıdır» diye buyurmuştur ki bu, bir kıyas meselesi demektir.
Resulü Ekrem (sallâllahü aleyhi vesellem) den bir çok kıyaslar vuku bulmuştur. Hattâ «Nasıhı Hanbelî» bu kıyaslara dair bir risale tasnif etmiştir.
Yine Şevkânî merhumun ifadesine nazaran: kıyası nefy edenler de, her kıyas tesmiye edilen şeyin ihdarına kail olmuş değillerdir. Bunlar, illetleri mansus veya asi ile fer' sayılan şeyler arasında fark gayri mevcut olan bir kısmi kıyasları, asi hakkındaki delilin medlulü tanımış; bu asi hakkındaki delili onlara da şâmil addetmiş bulunmuşlardır. Bu cihetle arada istîzam edilecek büyük bir muhalefet yoktur. Bu muhalefet, lâfzîdir. Kendilerile böyle amel olunan şeyler hakkında manen ittifak vardır. Tariki amelin ihtilâfı ise manevî ihtilâfı ne aklen ve ne de şer'an ve örf en iktiza etmez. (Usuli Şevkânî).
için lâyık olamaz. (Aleyk"üm bissevadü' a'zamı).
Bazı kıyasları red ve defe müteallik mübahese yolları :
479 __ : İlmî meseleler hakkında muntazam bir usul dairesinde
mübahesgde bulunmak, hakikatin tecellisine hizmet eder. Mübahasele-rin usul ve âdabını göstermek üzere bizde bir ilm tedvin edilmiştir ki, buna «ilmi âdab», «ilmi münazere» adı verilmiştir.
Bir meseleyi mücerred hikâye edip sıhhatini, ademi sıhhatini iltizam etmeyen kimseye «nâkil» denir. İcabında o meseleyi nereden nakl ettiğini göstermekle mükellef olur, başka bir şey ile mükellef olmaz.
Bir meseleyi iltizam edip hakkında delîl irad eden kimseye de «müd-deî», «muallil» denilir. Bu meseleyi kabul etmeyen veya hilafını iddia; eden kimseye de «sail» adı verilir.
Nâkil, muallil, sâil, mübahese, münazere, muareze, mümanaa, mü-nakaza, cedel, mükâbere, mugalâta gibi tabirler, ilmi âdaba mahsus ıstılahlar cümlesindendir. Bütün bunlar ilmi usulde ve bilhassa kıyas kısmında bahis mevzuu olmaktadır.
480 — : İlmi âdabı güzelce bilmeyenler, kelâm, hikmet, hılâfiyyat, usuli fıkh ilimlerini lâyıkile anlayamazlar, ilmî surette mübahese ve münazaraya kadir olamazlar.
İlmi âdabda yazıldığı veçhile münazaraların bir takım âdabı vardır. Ezcümle münazara açık, münekkah, faideli sözlerle yapılmalı, mübahese meclisinde sözü beyhude yere uzatıp durmamalıdır.
Münazara yapanlar, birbirinin sözünü iyice anlamadan redde kıyam etmemelidirler. Yalnız izhar-ı sevabı gaye bilmeli, sadedden harice çıkmamalı, birbirini ilzama çalışmamalıdırlar.
Münazırlar, birbirini hakir görmemeli, birbirine karşı hiddet etmemeli, gülmekten, çırpınmaktan, gürültü yapmaktan çekinmelidirler.
Mübaheseler, güzel niyete mukarin olmalı, iki tarafın mütaleası, itirazı, cevabı, müvecceh, yâni: ilmî, kabule şayan bir hâlde bulunmalıdır.
Bir tarafın sözü, diğer tarafın sözüne mukabil daima ilmî bir surette, defa elverişli bir hâlde irad edilirse buna «tevcih» adı verilir.
Mübahesede bulunanların sözlerini hariçten bir kimsenin keserek,
lir. Bu gibi hakkı kabul etmeyip beyhude yere mücadelede bulunan kimseler ile mübahese faidesizdir. Bu gibi kimseler ile mübahese ve münakaşadan kaçınmalıdır.
Selefi salihîn, mücerred hakkın tecellisi için mübahesede bulunurlar, ve nefislerine bir gurur gelmemesi içih hakikatin muhasımları tarafından tebarüz etmesini arzu ederler imiş.
Yâni: mertebesi noksan, mevkii dûn kimse ile mübahese eden her kâmil zat, kendisinin parlak, kıymetli gevheri şeref ve şanını sert bir taşa çarparak parçalamış olur. Binaenaleyh bu gibi kimseler ile müba-heseden sakınmalıdır.
482 — : Bir kısım fıkhî meselelerin delillerini, hükümlerini, hikmeti teşriiyelerini beyan hususunda beynelfukaha hilaf yüz göstermiş, aralarında ilmi âdab kavaidi dahilinde mübaheseler, mütalealar cereyan etmiştir. Ezcümle fukahayı kiramdan bir kısmının bazı meseleler hakkında kıyas yoliyle hüküm vermelerine karşı diğer bazı fukaha tarafından o meselelerde böyle bir kıyasın cereyan etmediği, onlarda birer illeti müessire bulunmadığı ileri sürülmüş, bu, cihetle beynlerinde nakz, müma-naa, fesadı vaz, fesadı itibar, fark, muaraza, kavi bimucebil'ille denilen usul ve kavaid dairesinde mübahaseler carî olmuştur. Biz bunları sırasile muhtasarca izah edeceğiz.
483 — : Bir kıyasa itiraz, bazan «nakz» tarikile vukubulur.
Nakz, bir delilin gayri muayyen bir mukaddimesini iptalden ibarettir. Şöyle ki: iddia edilen bir kıyas hakkında şöylece bir itiraz varid olabilir: «Bu kıyas doğru değildir.. Çünkü diğer bir mesele de ayni illet mevcuttur, halbuki o meselede ayni hükm carî değildir. Bu hükmün böyle tahallüfü, muttariden carî olmaması, illet farz edilen vasfın bir illet olmadığını göstermektedir. Binaenaleyh iddia edilen kıyas, batıldır. Zira bu babdaki delîl, bütün mukaddimelerile sahih değildir. Eğer sahih ol-' saydı öbür meselede ve benzerlerinde de hüküm tahalüf etmezdi.»
îşte bu itiraz, bir nakzdır, bir nakzı icmalidir.
Böyle bir nakza karşı aşağıdaki dört vecihten binle cevap verilebilir:
Herhangi bir uzuvdan bir necasetin Daş göstermesi, iuckw «c*^.. görülmesi hâlinde abdestin bozulmayacağına kail oluyorsunuz, burada da ayni illet mevcut, halbuki sizce ayni hüküm mevcut değil. Buna cevaben Hanefîler tarafından da.şöyle cevap veriliyor: Hayır burada necaset çıkmış sayılmaz. Çünkü çıkmadan maksad, necasetin, içeri bir yerden dışarı bir yere intikâl etmesidir. Seyelân bulunmadığı takdirde ise bu intikâl bulunmamış olur. Binaenaleyh bir yaranın başında görülüp de etrafına dağılmayan bir kan veya irin,-bu babda bizim iddiamız için bir nakz maddesi teşkil edemez.
(2) : «Maddei nakz olarak gösterilen meselede kıyasa illet olan vasfın illiyetine sebeb olan mânâ, bulunmamaktadır, binaenaleyh o meselede bu mânânın bulunmaması sebebile hükmün cereyan etmemesi kıyasımız hakkında bir nakz maddesi teşkil edemez» denilir.
Meselâ: Hanefüere göre abdestte yapılan meshte teslis, mesnun olmadığı gibi- başa meshde de teslis, mesnun değildir. Buna istinca mese-lesile itiraz edilmiş, «Taşlar ile yapılacak istinca da bir meshdir. Bunda teslis, mesnun olduğu' hâlde neden başa mesihde mesnun olmasın > denilmiş olmakla buna şöyle cevap verilmiştir:
Başa mesh, bir tathiri hükmîdir, bu gayri makul olup mücerred bir emri taabbüdîdir. Bunun için bunda teslis, mesnun değildir. Istinca-da ise bu mânâ, bu maksat mevcut değildir. O, bir maddî tathir olduğun dan onda teslis faidelidir. Binaenaleyh istinca meselesi, bir maddei nakz teşkil edemez.
(3) : «Maddei nakz olarak gösterilen meselede illeti kıyas, mevcut olduğu hâlde hükmün tahallüf ettiği iddiası memnudur. Ayni hüküm, o meselede de carî bulunmaktadır» denilir.
Meselâ: Hanefîyeye göre namaza kalkmak isteyen kimsenin ön veya arka cihetinden necasetin çıkması, abdest almanın vücubüne illettir. Artık iıaşka bir uzvundan necaset sayılan bir şeyin çıkmasile de bu vü-cub, tahakkuk eder.
Buna teyemmüm meselesile itiraz edilmiş; suyu istimale kudret bulunmadığı takdirde namaza kıyam eden kimseye kendisinden necaset çıktığı hâlde abdest vacib olmadığı bir maddei nakz olarak ileri sürülmüş olmakla şöylece cevap verilmiştir:
Kiyasuan, laıııaen garazı Deyan eaııereK vaki olan nakzın ibtali cihetine gidilir. Şöyle ki: itiraza cevaben denilir ki: mücte-hidin bu klyasdan maksadı, hükmü mucib olan mânâda asi ile fer'in —makisün aleyh ile makisin— arasını tesviyedir. Bü maksat ise hâsıl olmuştur. Nasıl ki, asi ile fer'de ayni illet mevcuttur, hükümde de böyle mevcuttur. Nasıl ki bazan hükmün zuhuru fer'de teehhür eder, aslda da öylece teehhür eder. Herhalde aralarında tesviye mevcuttur. Artık nakza mahal yoktur.
Meselâ: Hanefilerce iki sebilden çıkan necasete kıyasen her hangi bir uzuvdan çıkan necasetin de abdesti bozacağına, hükm edilmektedir. Buna itirazen: «Devam eden bir istihza hâlinde de necaset çıkmaktadır, Halbuki bu, abdesti bozmuyor.» denilmiş olmakla şöyle cevap verilmiştir:
Bunun abdesti bozmaması, bir özre mebnîdir. Herhangi bir uzuvdan böyle bir özre mebni necasetin mütemadiyen çıkması da abdesti bozmaz. Bu hususta iki sebil ile sair uzuvlar arasında bir tesviye maksuttur. Artık istihaza bir nakz maddesi teşkil edemez. Burada hüküm mün tefî değildir.
«Velhâsıl: dermeyan edilen bir nakz, bu dört vecihten birisile iptal edilirse talîl = kıyas tamam olmuş, itirazdan kurtulmuş olur. Ve illâ illet, bâtıl ve kıyas, gayri sahih bulunur.
Şunu da ilâve edelim ki, bir muallilin delilini iptal için nakızm irad edeceği delîle «şahid» denir. Bir mesele hakkında «muallilin delili carî ise de münazeün fih olan hüküm mütehaliftir» diye irad edilen delîle «şâhid» denildiği gibi, muallilin delili, içtimai nakizaynı' veya devr veya teselsül gibi bir fesadı müstelzimdir» denilerek bu hususta irad edilen delile de «şâhid» denilir.
Birinci kısım, yukarıda tasvir: edilmiştir. İkinci kısma gelince bunda da muallil, iltizam ettiği delilin içtimai nakizaynı ve muzir olan bir devr ve teselsülü müstelzim bulunmadığını isbat ederse yaptığı kıyas itirazdan kurtulur. Ve illâ sıhhatini gaib eder.
484 — : Bir kıyasa itiraz, bazan da mümaneat suretile olur. Şöyle ki: muteriz, kıyasin mukaddimelerinden muayyen birini men eder. Kıyasın şöylece dört mukaddimesi vardır:
(1) : Asıldaki vasf, hükme medar olan bir illet olmak,
illet olması veya ılüyyete salın ouıunması musenem aeguuır.
Veya ikinci mukaddimeye itiraz, ile der ki: evet., zikr edilen vasfın bir illet olması müsellemdir. Fakat bunun, makisün aleyhte veya makis-de bulunduğu müsellem değildir. Veya üçüncü mukaddime hakkında der ki: zikredilen kıyasda talilin şeraiti mevcut değildir, bunda asi, muh-tassun bilhükmdür, bu hüküm başkasında carî olamaz. Halbuki aslın, muhtassun bilhükm olmaması lâzımdır. Yahut dördüncü mukaddimeyi men için der ki: bu kıyasda illet sanılan .şey, iîliyyet vasıflarım hâiz değildir. Meselâ: der ki: bu şey, bir illeti müessire değildir. Çünkü bu illetin eseri nas ile veya "icma ile zahir bulunmamıştır.
«Muteriz, yalnız bir muayyen mukaddimeyi teslim etmeyip ona delil istemekle kalırsa buna «men'i mücerred» denir. Bu itirazım müeyyid bir söz ilâve ederse buna da «men'i maassened» denilir. Muteriz, bazan, senedin izah için bir söz daha ilâve eder ki buna da «tenviri sened» adı verilir. Velhâsıl kıyasa böyle bir itiraz vuku bulunca muallil, mukaddi-mei memnuayı usulü dairesinde isbata çalışır. îsbat edemezse kıyas muteber olmaz.
485 — : Kıyas hakkında itiraz, bazan da fesadı vaz iddiasile olur. Fesadı vaz ise bir illetin üzerine kendisinin iktiza ettiği şeyin nakızı terettüp etmektir. Meselâ: Şâfiilere göre gayri müslim zevç ile zevceden birinin islâmiyeti kabul etmesi, aralarında firkat vukuunu icab eder. Zevce, gayri medhulün biha ise hemen boş olur. Medhulün biha ise üç kur'dan = üç âdetten temizlendikten sonra mübane olur, hükme muhtaç olmaz.
Buna cevaben Hanefiyye tarafından deniliyor ki: islâm, firkati değil, iltiyamî iktiza eder. Binaenaleyh islâm iftiraka illet olamaz. Böyle bir iddia, fesadı vaz'ı mucibdir, belki firkatin illeti, diğer tarafın badel-?arz islâmiyeti kabulden imtina etmesidir. Yoksa islâm, iltiyamî iktiza ederken üzerine firkati tertip etmek, fesadı Vaz'den başka değildir.
Şunu da ilâve edelim ki, bir illetin tesiri nas veya icma ile sabit olduktan sonra artık onun hakkında fesadı vaz iddiasında bulunmak caiz olmaz.
486 — : Kıyasa itiraz, bazan. da «fesadı itibar» yolile olur. Fesadı itibar, müdeanm kıyasa mahalliyetini, hilâfına bir nas bulunduğundan
Muteriz, demiş olur ki: makisdeki vasıf, bir illeti tamme değildir Belki illeti tamme, o vasf ile başka bir şeyin mecmuundan ibarettir. Bu şey ise makiste mevcud değildir.
Bu tarik ile itiraz, ehli nazardan bir çoklarına göre makbuldür. Ma-amafih muallil, buna karşı diyebilir ki: bu itiraz, bir gasbdır. Çünkü bir vasfın illiyetini iddia eden muallildir. Sailin böyle br iddiaya kıyamı, «filân vasf illettir, filân vasf illet değildir» demesi, muallilin mansıbını gasb demektir. Sailin vazifesi ise yalnız defiden ibarettir.' Şu kadar var ki, muallilin bu müdafaası, bir nizaı cedelî mahiyetindedir. Mübahesede mağlûp olmaması maksadına istinad eder, yoksa fark tariki de izhar sevaba hadim bir tariktir.
Muallil, şöyle de kendisini müdafaa edebilir. Dermeyan edilen fark, kıyasa zarar vermez. Kıyasdaki illet, asi ile fer' arasında müşterek, hükmü müstelzim bir vasıftır. Bu illetin aslda başka bir vasf ile içtimai. onun sabit olan illiyetine bir mâni teşkil etmez.
Muteriz, buna karşı illetin fer'de illiyetine mâni bir şey bulunduğunu isbat ederse bu, kıyasa muzir, müteveccih bir def olmuş olur.
488 — :Kıyasa itiraz, bazan da muaraza tarikile olur. Şöyle ki: muteriz, müddeinin delilini red etmemekle beraber iddia edilen şeyin naki-zine kendisince başka bir delil bulunduğunu dermeyan eder. Bu muaraza, hem hükümde, hem de illette carî olabilir.
Meselâ: muteriz, kıyasla matlûp olan hükmün nakizine başka bir delil ikame eder ki, buna «muaraza filhükm» denir. Veya muteriz kıyasdaki illetin mukaddimelerinden, şeraitinden birinin bulunmadığına veya illetin malûl, malûlün ilet olduğuna bir delil ikame eder. Buna da «muaraza filmükaddime» denilir.
Bir de muarız, müddeinin delilini hiç nazara almaksızın hilâfına başka bir delil ikame ederse bu, bir «muarazai halise» olmuş olur. Ve eğer müddeinin delilini, velev ki, ona takrir, tefsyr tarikile bazı şeyler ilâve-sile olsun müddeinin aleyhine bir delil olarak kullanılırsa bu da kendisinde münakaza mânâsı bulunan bir muaraza adını alır. Ve eğer muarız,
Ve eğer muarız, müddetinin delilini onun beyan ettiği hükmün tam nakizine delil olarak değil de, o hükmün nakizini müstelzim olan başka bir hükme delîl olarak ikame ederse buna da «aks» adı verilir.
Meselâ: Şâfiîlere göre nafile namaz bir ibadettir. Bu namaz fasid olunca itmamı icab etmez. Binaenaleyh başlanıldıktan sonra terk edil-mesile de kazası lâzım gelmez, abdestte olduğu gibi.
Buna karşı Hanefîler tarafından deniliyor ki: nafile natnaz, abdest gibi olunca bu namaz da nezr ile suru, yâni: buna başlamak, abdestte olduğu gibi müsavi olmak lâzım gelir. Şöyle ki: ya her ikisi de nezr ile ve şüru ile vacib olmalı, veya vacib olmamalı. Halbuki namazın vacib olmaması bâtıldır. Çünkü namaz nezr ile bilittifak vacib olur. O hâlde namazın nezr ile olduğu gibi şurû ile de vacib olması taayyün etmiş olur.
İşte Hanefîler, bu meselede Şâfiîlerin bu babdaki deliline istinaden nezr ile şurû hakkında müsavatın vücubunu isbat etmişlerdir. Bu ise vakıa başka bir hükümdür, fakat, Şâfiîlerin iltizam ettikleri hükmün nakizini müstelzim bulunmuştur.
Kezalik: Şâfiîlere göre bir zimmî, bikr olduğu hâlde zinada bulunsa hakkında had olarak yüz celde lâzım gelir. Artık zina eden bir zimmî, seyyib olunca da müslümanlar gibi zinadan dolayı recm olunur. Çünkü yüz celde, bikr hakkındaki haddin gayesidir. Recm de seyyib hakkındaki haddin gayesidir. Bikrde haddin son derecesi vacib olunca seyyib hakkında da bu haddin son mertebesi vacib olur.
Hanefîler ise bu delili aks ederek diyorlar ki: müslüman bir bikrin hakkında yüz celdenin vücubu, müslüman olan bir seyyibin hakkında recmin vücubünden dolayıdır. Çünkü seyyib olmak, cezanın teşdidini, bikr hâli de tahfifini müstelzimdir.
Görülüyor ki, Şafiîler, bikr hakkındaki celdeyi seyyib hakkındaki recme illet ittihaz ettikleri hâlde Hanefîler, bilâkis seyyib hakkındaki recmi bikr hakkındaki celdeye illet göstermektedirler.
Olursa «muaraza uıumn< u.u.
«Mantıkta beyan olunduğu üzere iki delil arasında sureten ayniy-yet, kıyası iktiranilerde şekillerinin bir olmasile, yâni: her birinin ayni şekilden olmasile, kıyası istisnaîlerde de her birinin müstakim veya gayri müstakim bulunmasile olur. Maddeten ayniyyet de kıyası iktiranîler-de haddi vasatların, kıyası istisnaîlerde de mükerrer cüzlerin müttehid bulunmasile husule gelir.
489 — : Kıyasa itiraz vecihlerinden biri de «mucebi illete kail olmamak» tarikidir. Şöyle ki: muteriz, muaililin talilile isbat ettiği hükmü iltizam eder, bununla beraber asi münazeün fih olan hükümde hilaf baki bulunmuş olur. Yâni: muteriz der ki: «Evet., bu isbat ettiğin hüküm, doğrudur. Fakat bizim münazaada bulunduğumuz asi hükmi kıyas bu değildir. Bu mueebi illete kail olmamak, üç vecihle vaki olabilir.
(1) : Muallil, talilile mahallî niza veya mahallî nizaın nıülâzimi olduğunu zan ettiği bir hükmü isbat eder. Halbuki o hükm, mahalli niza veya onun mülâzimi bulunmamış olur.
(2) : Muallil, talilile hasmının me'hazi olduğunu tevehhüm ettiği bir şeyi ibtal eder. Halbuki o şey, hasmının me'hazi, medarı hükmü bulunmaz.
Meselâ: Sirkatten dolayı Şâfiîlerce hem had, hem de zaman lâzım gelir. Hanefîlerce ise had yapılınca artık zaman lâzım gelmez.
• Bu mesele hakkında Şâfiîler diyorlar ki: «Sirkat başkasının malını ibahe itikadı ve te'vil bulunmaksızın ahz etmektir. Binaenaleyh gasb gibi tazmini lâzım gelir. Madem ki gasb zamanı mucibdir, Hanefiyye de buna kaildir, artık onun gibi olan sirkat de zamanı mucib olur.»
Hanefîler de buna cevaben diyorlar ki: «Evet., gasb zamanı mucibdir. Fakat gasbdan ibra, zamanı iskat edeceği gibi sirkatten dolayı had istifası da ibra mesabesinde olup zamam iskat eder. Artık had ile zaman içtima edemez. Yoksa niza mahalli, zamanın lüzumu veya ademi lüzumu meselesi değildir.
(3) : Muallil, ir ad ettiği delilde bir mukaddimeyi zikr ettiği hâlde diğer bir mukaddimeyi şöhretine mebni zikr etmeyip ondan sükût eder. Sail ise zikr edilen mukaddimeyi teslim edip meskûtün anha olan mukaddimeyi teslim etmemekle aralarında niza baki kalır.
eder.
(2) : Veya evvelki hükmü isbat için bir illetten = delilden diğer bir illete, delile intikal eder.
(3) : Veya evvelki hükmün muhtaç olduğu diğer bir hükmü ispat için bir illetten diğer bir illete intikal eder.
(4) : Veyahut ilk illet ile evvelki hükmü isbat için bu hükümden onun muhtaç olduğu diğer bir hükme intikal eder.
Bu dört vecihten üçü bilittifak sahihtir. Yalnız ikinci vecihte, yani: bir hükmü isbat için bir illetten, bir delilden diğer'bir illete, diğer bir delile intikalin sıhhatinde ihtilâf vardır. Bazıları bunu caiz görmemişlerdir. Evvelki delîl, müddeayi isbata kâfi iken başka delile intikale ne lüzum var?.
Bu hüküm, birinci delil ile isbat edilmeyince bu, münazara il-mince «inkıta» sayılır.
Fakat diğer zatlara göre maksat, dâvayı isbattır. Herhangi delîl ile olursa olsun zarar vermez, bahusus ikinci bir delîl daha vazıh olursa. Bunun sıhhatine, memduhiyetine Hazreti ibrahim (aleyhisselâm) in Kur'anıkerimde zikr edilen tarzı istidlali de şahadet eder.
Şöyle ki: Hazreti İbrahim, Firavuna karşı vahdaniyeti ilâhiyeyi iddia etmiş ve delîl olarak : !.*- } ^ s&jy) = Rabbim o zattır ki diriltir, ve öldürür) demiştir. Firavun ise mugalâta yoluna saparak : ( c^-\ i j~\ W1 ) ?= ben de diriltir ve öldürürüm) diye muaraza edince Hazreti Halil, diğer bir deüle intikal ederek : ( J^-ıl^ u-*^!» J\ *dö\ ) == şüphe yok ki Allahütealâ güneşi şarktan getirir..) demiş, Firavun da mebhut kalmıştır. Halbuki Hazreti İbrahimiri, birinci deliline Firavun hakikî bir mukabelede bulunmuş değildi. Halilullahm ayni delili ayni müddeasmı isbata kâfi idi. Fakat Hazreti İbrahim, dâvasını her türlü iştibahdan berî, parlak bir delîl ile isbat için bu ikinci delile intikal etmişti. Haktealâ hazretleri de bu hâdiseyi Hazreti İbrahimden temeddüh tarikile hikâye buyuruyor. Binaenaleyh bu intikalin de sahih olacağı aşikârdır.
Deliller arasında tearuz vukuu:
491 — : Bir şey hakkındaki deliller arasında tearuz vukubulunca tercih aranır, müreccah olan ile amel olunur. Şöyle ki: kitab ile sünnet
F. 13
Diaaeıaieye, uhi ui.uueia.ie uaı
492 — : Bir şey hakkındaki her iki delil, ayni kuvvette bulunsa aralarında muaraza carî olacağından ikisi de delîl olmaktan sakıt olur. Müd-deayı isbat için başka bir delil aranır. Başka bir delil bulunmazsa o delillerin taallûk ettiği hadise, yani: münazeün fin olan mesele, atlında olduğu hal üzere takrir edilir, bu muarız delillerden evvelki hal üzere bırakılır.
493 — : Şer'î deliller arasında hakikî bir tearuz bulunamaz. Şa-rii mübîn, alîm ve hakîm olduğundan onun hükümlerinde muaraza carî olamaz. Âyetler vakit vakit nazil olmuşlardır. Sünnetler de vakit vakit varid olmuşlardır. Bunlar da iki mütenakız delilin birden nüzulüne, ve yürudüne imkân yoktur. O halde iki âyetin veya iki sünnetin arasında bir mübayenet görülürse, meselâ: biri bir şeyin halline, diğeri de hürmetine delâlet ederse ve bunlar ayni kuvvet ve sarahatte bulunursa nüzul ve vurum tarihleri tetkik edilir, nüzulü veya vürudü muahhar olan mukaddem olanı nesh etmiş olur. Hangisinin mukaddem olduğu bilinmez ise diğer delillere müracaat edilir. Başka delil bulunmazsa hâdise hakkındaki hüküm, aslında olduğu hal üzere takrir edilir.
Meselâ : iki âyet arasında tearuz görülüp tarih de malûm olmasa mahlas aranır. Muaraza def edilip mümkün mertebe ikisi ile de amel olunur. Buna «amel bişşibheyn» denir. Böyle bir mahlas bulunmazsa kitab-dan sünnete intikal edilip sünnet muahhar itibar olunur. Başka hiç bir delil bulunamayınca da hüküm,* aslında olduğu üzere takrir edilir.
494 — : İki sünnet arasında tearuz görülüp aralarını telif kabil olmayınca sahabînin kavline müracaat edilir. Şöyle ki: sahâbînin kavlini kıyasa takdim edenlere göre mutlaka sahâbinin kavline müracaat edilir. Kıyasa takdim etmeyenlere göre de kıyasa muhalif hâdiselerde sünnetten sahabînin kavline intikal edilir. Ashabın akvali veya bir sahabînin iki kavli arasında tearuz bulunduğu takdirde de kıyasa müracaat edilir.
Sahabînin kavlini kıyasa tercih etmeyenlere göre ise her ikisi bir mertebede sayılır. Mümkün olursa bunlardan birile bittaharrî amel olunur.
Meselâ : Numanibnil Beşirin rivayetine göre Nebiyyi Ekrem Efendimiz küsûf namazını bir rükû ve iki secde ile kılmıştır. Hazreti Aişeden rivayete göre de her bir rekâtında iki rükû ve iki secde yapmak üzere iki rekât olarak kılmıştır. İşte sünnete müteallik olan bu iki rivayet mü-teariz ve birini tercihe medar mefkut olduğu cihetle sair namazlara kıya-
496 — : Müctehidini kiram arasında hüccet oimaıarı Kamueu veya kısmen kabul edilip edilmeyen bir kısmi esaslar vardır ki, bunlar şer'î hükümleri isbat hususunda, talî derecede birer delîl sayılır veya muteber sayılmazlar. Bunların başlıcaları şerayii salife, istishab, taklid, istidlal biademilmedarik, örf ve âdet, maslahat vesairedir. Bunları sırasile kaydediyoruz:
497 — : (Şerayii salife) bizden evvelki milletlerin peygamberleri vasıtasile kendilerine tebliğ edilmiş olan şeriatler. Bu hususta ihtilâf vardır. Bâzı zatlara göre bu geçmiş ümmetlerin ahkâmı şer'iyyesi, bir delîl bulunmadıkça bizce şer'î delillerden sayılamaz. Bu ümmetlerden her birinin şeriati kendisine mahsus bulunmuştur. Nitekim Kur'anı mübinde : (Ul^ic^ XuÜ» J<J) = sizden her birisi için bir şeriat, bir açık yol yaptık) buyurulmuştur. Ve her milletin şeriati kendi zamanına has bulunmuştur. Şeriatı islâmiyyenin salif şeriatleri nasih olduğu hakkında da icma vardır.
Bazı zatlara göre de nesh edildiği sabit olmadıkça sabık şeriat-
lerin hükümleri de bizim için mutlaka lâzım gelir. ( 4-c5İ ^ .y) artık onların hidayetlerine uy), Llu. ^j) 4* \yr*i ) ~ artık musum-hakka müteveccih olarak Ibrahimin milletine tabi olunuz.) gibi kuranı naslar buna delâlet eder.
Sahih olan üçüncü kavle göre ise sabık şeriatler, bizim de şeri-atimiz olmak üzere bize lâzım gelir, bizim için de edilleden sayılır. Fakat mutlaka lâzım gelmez. Belki Allahütealâ veya Resulüekrem efendimiz onu zem ve inkâr etmeksizin hikâye buyurmuş olmak şartile lâzım gelir. Bu halde onlar da bizim kitabımıza ve sünneti nebeviyyeye racî olur. Yoksa ümemi salifenin şer'î hükümleri hakkında «Abdullah ibni Selâm» gibi müslümanlığı kabul eden ehli kitabın rivayetlerine, nakillerine itibar olunamaz. Çünkü onların kitablan tahrif edilmiş, hakikaten ortadan gaib olmuştur.
498 — : (istishab) : Mazide sabit olup bilâhare zail olduğu bi-linmiyen bir şeyin hâlâ berdevam sayılmasıdır..
Meselâ : Hayaü mazide sabit.olup vefatı bilinmiyen bir mefkudun hâlâ berhayat sayılması bu cümledendir.
İstishab, İmam Şafiîye göre nefyen ve isbaten bir hüccettir. Bi-
Istishabm böyle dafi ve mîlsDit Dır nuccet oıması, çanııeraen pazılarına göre bir emri zarurîdir. Madem ki bir şeyin vücudu evvelce mü-tehakkik, bilâhare zevali ise gayri maznun bulunmuştur, artık onun bekasını zan etmenin lüzumu zarurî olmuş olur. Bunun içindir ki başka yerlerde bulunan ehibbaya mektuplar yazılır, hediyeler gönderilir. Ve onlar ile ticarî muameleler yapılarak siparişler verilir.
Şâfiîlerden bazılarına göre ise bu babda ihtilâf bulunduğundan bu zaruret iddiası müstebaddir. Bunlar, istishabın bir hüccet olduğunu şe-riatlerin bekasile ve istishabm bir çok fer'î meselelerde muteber bulun-masile isbata kalkışmışlardır.
Bu zatlara göre evvelki peygamberlerden her birinin şeriati, diğer bir şeriatin zuhuruna kadar devam etmi§, meselâ : «Hazreti Isânın şe-rîati, hatemülenbiya efendimizin zamanına kadar muteber bulunmuş, bunlara nesh arız olmamıştır» denilmesi, istishaba dayanmaktadır.
Kezalik : evvelce sabit olup sonra bekasında şek edilen bir abdestin veya bir malikiyyetin veyahut bir zevciyy'etin devamına istishab ile hükm edilmektedir. Eğer istishab, bir hüccet olmasaydı, bunların böyle devamına hükm edilemezdi.
499 — : Hanefîlere göre istishab, yalnız def, istihkakı men hususunda bir hüccettir, yoksa bir hakkı isbat hususunda hüccet değildir. Yani: bir «hücceti dafia»dır, bir «hücceti müsbite» değildir. Bunun içindir ki, mefkudun malına başkası hemen varis olamaz, kendisi de başkasına derhal varis olamaz. Belki onun adına berhayat olduğu takdirdeki hisse, ihtiyaten tevkif edilir. (Mefkud bahsine müracaat!)
Bu, böyledir. Çünkü bir şeyin bir zamanda mevcudiyeti başka, o mevcudiyetin devamı başkadır. Artık bu mevcudiyet, istimrarı iktiza etmez.
Şeriatlerin denildiği vecihle bekası ise istishab ile değil, başka delillere müstenittir. Abdest, mülkiyet gibi şeylerin bekası da istishab ile değil belki bunların kendilerine mütenakız hâdiselerin zuhuruna kadar im-tidat eden bir takım hükümleri icab eder olmalarındandır.
Meselâ : bir abdest ile, onu bozacak bir hâdisenin zuhuruna kadar müteaddit namazlar kıhnabilir.
Velhasıl Hanefîlerce istishab, bir şeyi — hilafı bilinmedikçe — olduğu hal üzere ibka için hüccettir, yoksa vaktile mevcut olmıyan bir şeyi, bir hakkı isbat ve o hususda naşı ilzam için bir hüccet değildir, işte bu isbat ve ilzam bakımından istishab, bir «hücceti faside» dir.
500 — : (Taklid) de bir hücceti fasidedir. Şöyle ki: taklid, kendisine tâbi olmanın vücudüne delil kaim olmıyan bir kimseye, — sözün-
mi ittibaı da caiz görülmek lâzım gelir. Bu ise iki nakizin ictimaına kail olmaktan başka değildir. Binaenaleyh bir kimseyi bilâ delil taklid etmek, bir fasid hüccettir.
Müctehidini kirama müctehid olmıyanların tabi olmaları lüzumu ise bir delile müstenittir. Nitekim ictihad bahsinde görülecektir.
501 — : (İstidlal biademilmedarik) de bir hücceti fasidedir. Bu, vücudüne delil bulunmıyan bir şeyin ademine hüküm etmektir ki, asla doğru olamaz. Çünkü bu da iki nakizin içtimaını müstelzim olur. Vücudüne delil bulunmıyan şeyin ademine de delil bulunmayınca ne yapılacaktır? Hem vücudüne, hem de ademine mi hükm edilecek?. Böyle bir hüküm ise iki nakizin ictimaına kail olmaktan başka birşey değildir.
Bir çok şeyler vardır ki, vaktile vücutlerine delil bulunmadığı için inkâr edilmişlerdi. Halbuki muahharan keşf edilmişlerdir.
Binaenaleyh vücudüne, ademine delil bulunmıyan bir şey hakkında tevakkuf etmek lâzım gelir. Yoksa her görülmeyen, hakkında delil bulunmıyan şeyi inkâr etmek, doğru değildir.
502 — : (Örf ve âdet) denilen şeyler, bazı hususlarda birer hüccet olup hükme medar bulunur. Şöyle ki:
Örf; nas arasında tanınmış, güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapıla gelmiş olan şeydir ki, buna«maruf» da denir.
Örf; fukaha arasında: «aklen ve şer'an müstahsen olan, selim akıl sahipleri yanında münker olmayan şey» diye tarif edilmiştir.
Âdete gelince: «Nas arasında itiyat edilen her hangi bir işden ibarettir. Buna «teamül» de denir.
Fukaha arasında örf ile âdet bir telâkki edilerek âdet bu vecihle tarif edilmiştir: «Nüfusta takarrür eden ve selîm tabiatler indinde makbul bulunan herhangi mütekerrir şey.)
Binaenaleyh bir şey, tekrar tekrar yapılmış olmadıkça âdet mahiyetini almış olamaz.
Maamafih âdetler, «âdeti hasene», «âdeti kabiha» kısımlarına ayrılır. Şöyle ki : şer'a akla muhalif olmıyan, faidesi zahir bulunan bir âdet, güzel ve iyi âdettir. İşte fukahanm kabul ettikleri âdet de budur. Bilâkis şer'i şerife, selîm akla muhalif olan bir âdet de çirkin, fena bir âdettir. Bunun şer'an bir kıymeti yoktur, bettu izalesi lâzımdır.
503-— : Örf, kavlî olacağı gibi amelî de olur. Şöyle ki:
Örfi kavlî; bir cemaatin bir lâfzı lûgavî mânâsından alarak başka bir mânâda mükerrerem istimal etmelidir.
Meselâ: bir kimse : «Filân haneye ayağımı basmam» diye yemin etse bu «ayağımı basmam» sözü, örfen «o haneye herhangi bir suretle giv-
Bir lâfız, şer'î bir mânâda istimal edilince «örfî şer'î» adını alır: seıaı, zekât, hac kelimelerinin jstimali gibi.
Örfi ameliye gelince: bu da «bir yerde amele dair bir işin nâs arasında mâruf ve mutad olmasıdır.» -Bir yerde yalnız koyun etinin veya buğday ekmeğinin yiyilmesinin mutad olması gibi
Binaenaleyh böyle bir yerde bir kimse, .birisini et veya ekmek almaya vekil etse bu vekâlet, örfen koyun etine, buğday ekmeğine münhasır olur. Artık vekil, keçi eti veya arpa ekmeği alsa müekkili hakkında nafiz olamaz. Örfi ameliye «âdet» de denir.
504 — : Örf ve âdet, ânı olacağı gibi has da olabilir.
Şöyle ki: Örfi âm, vazıı muayyen ve bir beldeye, bir cemaate mahsus olmayan bir çok beldelerin, cemiyetlerin örfüdür.. Filiyat kabilinden olunca âdeti âmme diye yâd olunur.
Örfi has da muayyen bir beldenin veya cemaatin aralarında müker-reren istimal edegeldikleri şeydir.
Âm olan bir örf ve âdet ile hükmi âm, sabit olur. O hüküm, o urui" ve âdetin carî olduğu her yerde muteber bulunur. Hattâ deniliyor ki: sa-habei kiramın zamanlarından asrımıza kadar ümmet arasında müteamil olup hakkında nas bulunmıyan ve müctehidler tarafından takrir edilerek kendisile amel edilmiş bulunan bir örf, icma menzilesindedir. Kıyasa muhalif olsa bile onunla amel olunur.
Hâs olan bir örf ve âdet ile de hükmi has sabit olur. .Bu hüküm yalnız o örf ve âdetin carî olduğu yerde, cemiyet arasında muteber bulunur. Meselâ: bir nevi menkulün vakf edilmesi, bir beldede mütearef olup diğer bir beldede mütearef olmasa o menkulün vakfiyeti, ancak mutad olan beldede sahih olur, diğerinde olmaz.
Örfi hâsın asla muteber olmadığına kail olanlar da vardır.
505 — : Şer'î naslar ile örf ve âdet arasında tearuz vaki olunca lmam-ı Âzam ile imam Muhammede göre mutlaka şer'î naslar tercih edilir, örf ve âdete itibar olunamaz. Çünkü nas, örften daha kavidir Örf ve âdet, mütehavvil, bâtıl üzerine müesses olabilir. Nas ise böyle değildir. Maamafih nassın hüccet olması, umumîdir, örf ve âdet ise müteamil oldukları yerlere münhasırdır. Artık naslara muarız olamazlar.
Ancak İmam Ebu Yusuf den bir rivayete gpre bakılır: Eğer bir nas, örf ve âdete müstenid olmaksızın bir hükmü isbat için şarii mübîn tarafından re'sen ve iptidaen varid olmuş ise bu nas ile amel olunur, bu nas; örf ve âdete tercih edilir,, bunun hilâfına teessüs eden bir örf ve
halinde yeni teessüs eden müstahsen örf ve âdete ıtıoar oıunur, şer'îye göre hüküm verilmez. Zira şarii hakimin muradı, o hususta mücerred örf ve âdete riayetin lüzumunu beyandan ibaret olmuş olur. Binaenaleyh ikinci örf ve âdet, birincinin yerine kaim olduğundan bu da şarii mübinin muradına münafi olmamış olur.
İşte Mecelledeki (zamanın tağayyürile ahkâmın tağayyüri inkâr o-lunamaz.) kaidei fıkhiyyesi de bu esasa dayanmaktadır. Yani: böyle bir örf ve âdete müstenid olan hükümler, tebeddül edebilir. Yoksa zamanın tebeddülile alelitlak hükümler tebeddül edemez. Şarii mübînin muradına, tasrihine münafi olan bir örf ve âdet, gayri meşru olacağımdan onunla nasıl amel edilerek şer'î naslar terk edilebilir?. O halde nususun mahiyeti kudsiyesi mahfuz kalmış olabilir- mi?. (Kavaidi fıkhiyye kısmına da müracaat!)
Fakat şeriati islâmiye, bir çok. muamelâtta örf ve. âdete büyük bir kıymet vermiş ve meşru bir örf ve âdetin cereyanına tâbi olmamızı tecviz buyurmuş olduğundan islâm hukuku bakımından büyük bir faaliyet ve tatbik sahası açık bulunmuştur. Bu cihetle zaman zaman tebeddül edecek bir kısım örflere, âdetlere göre yeni yeni hükümler verilebilmesi imkânı, islâm hukukunda mevcut bulunmaktadır.
Maslahatların nevileri ve hükümleri :
506 — : Maslahat, salâha ve hayra vesile olan keyfiyettir ki, mukabili mefsedettir.
Şeriati islâmiye, esasen maslahatları nazara almış, yüksek hükümleri ona göre müesses bulunmuştur. Bir maslahatın şer'an makbul, muteber olması için başlıca dört şart vardır:
Birincisi: bir şeyin bir hususta maslahat teşkil ettiği, kat'î surette malûm olmalıdır, ihtimal kâfi değildir.
İkincisi : bir şey, bir maslahatı mutebere sayüabilmek için umumî olmalıdır. Şahsî ve hususî menfaatler, maslahatlar, hükme medar olamaz.
Üçüncüsü : bir şey hakkındaki maslahat, mefsedetten hali veya melhua mefsedete racih bulunmalıdır. Aksi takdirde mefsedeti def için maslahat terk edilir. Nitekim (defi mefsedet,. celbi menafiden evlâdırl kaidesi malûmdur.
Dördüncüsü : maslahat olduğu anlaşılan şey ile hükm edilebileceğine şer'î naslardan birinin küllî veya cüz'î bir surette delâleti bulur*-
tasarruf, masıanata menuıtur.; cağını göstermektedir.
507 — : Maslahatlar, dinî- ve dünyevî nevilerine ayrıldığı gibi maslahatı mutebere, maslahatı mürsele, maslahatı merdude nevilerine de ayrılır. Diğer bir itibar ile de maslahatı zaruriye, maslahatı haciyye, maslahatı tahsiniyye nevilerine ayrılmıştır.
508 — : Maslahatı diniyye; zihnî hurafelerden, bâtıl fikirlerden kurtaran; fikri tenmiye, nefsi tezkiye, ahlâkı tehzib ve terbiye ederek, ruhu güzel itikatlar ile, güzel ameller ile tezyin ve tekmil eylemek keyfiyetidir. Bu gayeye vusul için vücudüne lüzum görülen şeyler birer dini maslahat demektir.
509 — : Maslahatı dünyeviyye; dünya işlerinin intizamını temine hadim, bir takım muzir şeylerin meydana gelmesine mani, içtimaî hayatın refah ve saadetine vesile olan Herhangi bir şeydir.
510 — : Maslahatı mutebere; şer'i şerifin bir hükmü vaz ve isbat hususunda itibar ettiği illet ve maslahattır. Meselâ: şarii mübîn, aklın, malın, haysiyetin muhafazası için şarabı haram kılmıştır. Ayni maslahat, sair müskiratın haram kılınmasında da mevcuttur. Binaenaleyh sair müskiratın haram olması da bir maslahatı mutebere icabidir.
Cumhuri fukahaya göre maslahatı mutebere, kıyası celîye racidir. Çünkü kıyası celî, msalahatı mutebere ile istidlalin bazı nevilerini muhtevidir.
Bir maslahatın muteber olması için ona usuli şer'iyyeden biri, kül-lî veya cüz'î bir surette delâlet eder olmalıdır. Böyle bir maslahat ise umum müctehidlerce makbuldür. Hattâ kıyasa kail olmayan fukahayı za-hiriyye de bunu kabul etmişlerdir.
551 — : Maslahatı mürsele; şer'i şerif tarafından ne itibar ve ne de ibtal ve ilga edildiği malûm olmayan maslahattır. Meselâ: sirkatle maznun olan bir şahsın cürmünü itiraf etmesi için döğülmesi bir maslahatı mürsele meselesidir.
Maslahatı mürselenin hükme medar olup olmaması hususunda müc-tehidlerin ihtilâfı vardır. İmam Mâlike göre maslahatı mürsele de kıyas gibi bir delili şer'îdir. Maamafih Mâlikîlerden bir kısmı, bunu kabul etmemektedirler.
Bu maslahatın medarı hükm olmasına Hanefî ve Şafiî fukahası da kail değildirler.
zara almak lâzımdır. Hattâ deniliyor ki, fukahayı hanefiyye, bu gibi maslahatlarla ihticaca «istihsan» adını vermişlerdir. Çünkü istihsan: (kıyası bırakarak nasa daha muvafık olanı iltizam etmek) den ibarettir. Maamafih bu istihsandan maksat, bir kıyası hafidir veya kıyasa muhalif olan herhangi bir delîl demektir. Binaenaleyh bu, bir maslahatı mürsele değil, bir maslahatı mutebere, bir maslahatı zaruriye meselesi oknah-dır.
Maslahatı mürseleyi müdafaa edenlerden bazıları, bu unvan altında masalihi merdudeyi, sırf şahsî bir menfaat mülâhazasile tervice cüret etmiş olabilirler. Bu hususda mütebassır bulunmak lâzımdır.
(îstihsan) için kıyas bahsine müracaat!
512 — : Maslahatı merdude; şer'i şerifin kabul etmeyip iptal ettiği maslahattır. Şer'î hükümlere muhalif olan herhangi maslahat, haddi zatında bir maslahat değil, bir mefsedettir. Sathî bir nazarla değil, dakik bir nazarla mülâhaza edilirse bu hakikat, tebarüz eder.
Meselâ: ramazam şerif orucunu kasden bilâ maziret bozan kimseye keffaret olarak evvelâ rakabe azad etmek lâzım gelir. Buna kadir olmazsa muttasıl iki ay veya altmış gün oruç tutmak icab eder, buna muktedir olmayınca altmış fakiri it'am etmesi lâzım gelir.
Vaktile Endülüs hükümdarlarından «Abdurrahman Mürteza» böyle bir harekette bulunmuş, fukahadan «Yahya ibni Yahya» da bir hükümdar iğin bir köle veya cariye azad etmek güç gelmiyeceğini ve binaenaleyh zecr için onun hakkında iki ay oruç tutmanın maslahata muvafık olacağım nazara alarak böyle iki ay oruçla keffarette bulunmasına fetva vermiştir, işte bu, nassa karşı maslahat ile amel demektir ki, asla tecviz edilemez. Şöyle ki:
Evvelâ : bu fetva, keffareti savm hakkındaki sarih nassa muhaliftir. Bu hususta melhuz maslahatın butlanına nassı kur'anî delâlet etmektedir. Artık bu, hakikî bir maslahat sayılamaz.
Saniyen şarii hakimin keffaretle istihdaf ettiği hikmet ve maslahat, yalnız bir inzicar keyfiyeti midir?. Bunda insaniyete daha faideli, daha büyük bir maslahat yok mudur??. Bir rakiki bu vesile ile azad edip hürriyetine kavuşturmak, onu ihya etmek, ve bütün insaniyete hizmet etmek demektir. Artık şüphe yok ki, bundaki maslahat, bir şahsın orucunu bozmaktan inzicarındaki maslahattan daha büyüktür. Binaenaleyh yalnız bir inzicar maslahatına mebni verilen fetva; hem nassa
yacak bir halde bulunanların keffaretlerini oruç tutmakla yapmaların; emr ederdi.
Rabian : nas mukabilinde böyle bir içtihada kıyam edilirse artık naslarm ne kıymeti kalır?. Artık , ( .».«Uyl L- &£ i İJ»)) hitabı tehdidi kimlere teveccüh eder?. Bir çok kimseler, kendi muhakemelerine mağlûp olarak maslahatı, şer'î şerifin vaz ve tayin ettiği ahkâm haricinde görmez mi?. Bunun neticesinde de bu ahkâm, birer müsemma-sız isimden ibaret kalmaz mı?.
Binaenaleyh ya böyle bir fetva verilmemiştir. Veya bu fetva, başka bir maslahatı mutebereye, başka şer'î bir sebebe müstenit bulunmuştur. İhtimal ki o hükümdarın meşru bir mala malikiyeti kabul edilmemiş, bu cihetle oruçla keffarette bulunmasına fetva verilmiş, fakat hükümdarı igzab edip bir fitneye sebebiyet verilmemesi için inzicar keyfiyeti ileri sürülmüştür.
Velhasıl : nususı sariha hilâfına melhuz olan herhangi bir maslahat, yine şer'î şerifin tecviz edeceği bir zaruret, bir maslahatı mutebere mahiyetinde bulunmadıkça medarı amel olamaz. Çünkü şarii mübin; âlimdir, hakimdir, halkın maslahatlarına aleddevam kâfi olmıyacak şeyler ile aleddevam amel edilmesi için emir vermiş değildir. Zamanın tebed-dülile tebeddül edecek şeylerin hükümlerini ya örf ve âdetin cereyanına terk etmiş veya onlar hakkında istisnaî hükümler yaz eylemiş veya onlar m hakkında sarih bir hüküm tayin etmeyip onları müctehidlerin icti-hadlarına tâbi^kılmıştır.
513 — : Maslahatı zaruriyye; nefsi, nesli, malı, aklı ve dini hıfz ve siyanet maslahatıdır. Bu beş şeye «zaruriyyat» ve «mesalihi zaruriyye» denir. Bu beş maslahatı temin içindir ki, şeriati islâmiyye bir çok hükümleri muhtevi bulunmuştur. Kısas, hudud, tazminat, ta'zirat hükümleri bu cümledendir.
Fenarî merhumun beyanına göre maslahatı zaruriye, her dini ilâhîde, yani : her şeriati ilâhi yede hıfzı mültezem bulunmuş olan mas lahattır.
514 — : Maslahatı haciyye; nâsın zaruret derecesine varmayan ihtiyaçları dolayısiyle olan maslahattır. Şer'i şerif, bu gibi maslahatlardan dolayı bir çok müsaadeleri ihtiva etmektedir. Muamelâtta istisnam, müzaraanm, müteaddit şirketlerin, beyi bilvefanın cevazı bütün bu maslahattan dolayıdır.
tedir.
Şer'î hükümlerin eshabı ve hikemi teşriiyyesi:
515 — : Itikadata, ibadata, ukubata ve muamelâta ait olan şer'î hükümlerin birer sebebi, birer hikmeti teşriiyyesi vardır. Bunlara dair yazılmış müstakil eserler mevcuttur. Usulü fıkıh ilmi de bu esbabdan, bu hikemi teşriiyyeden bahsetmektedir. Ezcümle Fenarî merhumun (Fu-sulülbedaî) inde bu hususa dair (Esbabüşşeraî) unvanile bir banisi mahsus vardır.
Şöyle ki: şer'î hükümlerden, meselelerden her birinin istinad ettiği bir sebep vardır. Vakıa ahkâmı şeriyye, yalnız icabı ilâhi ile sabittir. Bunda başkalarının tesiri yoktur. Fakat bu hükümler hakkındaki icabı ilâhî, sarihan olabileceği gibi delâleten de olabilir. Bu halde biz bu hükümlere şer'î sebeplerin, delillerin delâletile muttali oluruz.
Evet., şüphe yok ki şer'î hükümlerin şarii, ancak AUahütealâdır. Ancak bu hükümleri zahiren bir takım sebeplere izafe etmiş, bu hükümleri o sebepler üzerine müretteb kılmıştır. Bu da bir lûtfu ilâhîdir, mükellefler hakkında kolaylık göstermek hikmetine müstenittir.
Velhâsıl: Sebepler, birer emare ve alâmettir. Bizim şer'î hükümleri, vazifeleri bilmemize, onları matlûp vakitlerde eda edebilmemize yardım etmektedirler. Yoksa bunlar, o hükümlerde müessir, onların vücubünü bizzat müştekim değildirler.
Sonra bu şer'î hükümlerden her birinin meşruiyetinde bir hikmet, bir maslahat vardır ki bunların bir kısmı zahir, bir kısmı da bir mülâhaza neticesinde tecellî eder. Daha bir kısmınıdaancak şarii mübîn bf-lir.
Bu sebepere, hikmetlere (esbabı şeraî), (hikemi şeraî) ve (hikemi teşriiye) adı verilmiştir.
Bu hikmetler, maslahatlarda şer'î hükümlerin nefisleri için değil, meşruiyetleri için birer sebebi gaî mesabesinde bulunmaktadırlar. Bunlara kısmen işaret edeceğiz.
516 _ : İtikatlara müteallik hükümlerin esbabı, birim, varlığı-mızdır, ve bizleri muhit olup halikımızın varlığına şahadet eden mükev-venatın varlığıdır.
Şöyle ki: itikada vesaireye ait eshabı zahirenin bir kısmı; nas ile, icma ile sabittir. Meselâ: Alahütealâya iman için, yani: onun vücudunu,
ve emus, mevcuuuur,
ve ikrar da mevcut bulunmuştur.
Vâkıâ bir mümeyyiz çocuk, hakkında, henüz teklif bulunmadığı için iman ile muhatab değildir. Fakat kendisi nazar ve teemmüle müstait olduğu için vuku bulacak imam şer'an muteberdir.
İtikatlara ait hükümlerin hikem ve mesalihine gelince bunlar da dini hakkı hıfz etmek, dünyada da, ahirette de selâmete, ebedî saadete nail omlaktır. Dünya hayatındaki selâmet ve saadet: ^»1 ^ja Uj!i» IiIi )
( (»41 V s (•t-1*'» hadisi şerifinden münfehim olmaktadır. Şöyle ki: bir şahıs, bir kavm, kelimei şahadeti söyliyerek islâmiyeti kabul etti mi canı da, malı da müslümanlar arasında masum bir halde bulunur, islâm camiasına dahil olur. Müslümanların himayesini, uhuvvetini ihraz eder.
Ahıret hayatındaki saadete gelince: bir mümin; ahirette cennete girer, rüyetullaha nail olur. Artık bundan yüksek bir saadet mi olur? Bir mümin, dünyadaki bazı günahlarından dolayı ahirette muazzeb olsa da bu, binnisbe hafiftir, müebbed değildir. Ve bazı günahkâr müminler hakkında afvı ilâhînin tecellisi de me'muldür. İşte bunlar, bütün güzel itikatların birer hikmeti, birer faidei ebediyyesi bulunmuştur.
517 — : ibadetlerin esbabına gelince hunlardan namazların sebebi muayyen vakitlerdir. Zekâtın sebebi, nisab mikdarı mala malikiyettir. Orucun sebebi, ya ramazanı şerif günlerinden herhangi biridir veya ramazanı şerif ayına kavuşmaktır. Haccın sebebi, Kâbei Muazzamanın varlığıdır, Vakit ise cevazı edasının şartıdır, istitaat de vücubi edasının şartıdır. Cihadın sebebi de düşmanın mevcudiyeti, fitnenin, hayatı islâmi-yeye sui kasdin melhuziyetidri. Bunların hikemi şer'iyyesi de kısmen şunlardır.
(1) Namazın başhea hikmetleri Allahütealâya tazim, nimetlerine şükür ve uhrevî sevaba nailiyettir. Namaz vasıtasile Haktealâ hazretlerine ikbal ile tazimat arz edilmiş olur. Mâsivadan kavlen, fîlen, zahiren ve bâtınen ırâz ile Hakka teveccüh edilmiş olur. Namaz, müminlerin miracıdır, bir müminin manevî kurbiyyete nailiyeti bu vesile ile kabil olabilir. Bunun maddî, sıhhi menfaatleri de malûmdur.
(2) : Zekâtın şer'î hikmetleri de günahlardan temizlenmek, Hak Tealâmn zatı akdesinemânen kurbiyet peyda etmektir, fakirlerin ihtiyaçlarım azaltmaya çalışmakla onların kalblerini tatyib, muhabbetlerini celb eylemektir, mal ve servetin bereketini temine muvaffak olmak, kalbi cimrilik reziletinden, dünyaya düşkünlük hassasetinden berî kılmaktır. Bu-
şerifte de : Ur di__I) 3 Lu jü Jf ,??111 ) ilâhi! infak edene he-
lefi, imsak edene de telefi tacil buyur) diye varid olmuştur.
(3) : Orucun hikmetlerine gelince: oruç, mutedil bir riyazettir, insanın nefsi emmaresini kahra, batımnı tasfiyeye vesiledir. Oruç sayesinde kalb, ilâhî hikmetlerin nüzulüne mahal olmaya salih bir hâle gelir. Oruç tutan, yemek ve içmekten münezzeh olan Haktealânın ahlâki-le tahallûk etmiş olur. Oruç, riya şaibesinden beridir. Çünkü buna başkası muttali olamaz. Binaenaleyh bunun sevabı da o nisbette ziyadedir. Orucun sıhhî bakımdan faideleri de malûmdur.
(4) : Haccm meşruiyetindeki hikmetler de pek çoktur. Ezcümle hac; islâmın izzetini, müslümanların birliğini, kardeşliğini izhara vesiledir. Her taraftan gelip toplanmış olan müslümanlar, birbirinden çok istifade edebilirler. Hac, en faideli, kudsî bir seyyahattir. Orada toplanmış, dünya libasından soyulmuş, beyaz ihramlara bürünmüş olan muazzam bir kütle, haşri ekberden bir numune teşkil eder. Hacda nefsi öldürme vardır. Her haçı, ehlinden, ünsiyet etmiş olduğu kimselerden ayrılmış, huzuzatmı, şehevatını bırakmış, badiyeye. girerek kendisini bir takım melhuz tehlikelere atmış fedakâr bir müslümandır. Arafat, arasattan bir numunedir. Heceri Esadi istilâm da yevmi misaktaki ahdi tecdid demektir. Hac âleminde « \y3î jl JJ l/v » = ölmenizden evvel ölünüz* sırrı tecellî eder. Bu ihtiyarı mevt sebebile de insan için bir hayatı tayyi-be yüz gösterir, bir ruhî şehamet tecellîeder, bînihaye eltafı ilâhiyeye nailiyet husule gelir.
(5) : Cihadın hikmeti teşriiyesine gelince : cihad; kelimetullalu îlâya, islâm varlığını muhafazaya, enbiyaı izamın bi'setlerindeki gayeyi tahkike vesiledir ki o da kulları hak yoluna davet, âlemi fesaddan tahliye, nâsı ebedî şekavete sebep olan küfürden tahlis etmektir.
Cihaddâ hakkın düşmanlarını ta'zip, Allanın dostlarının sinelerini tehzip vardır. Vakıa cihadda ibadî tâzip, bilâdı tahrib ciheti vardır. Fakat racih bir maslahatı mutazammm olduğu için meşru bulunmuştur. Her işin hükmü, kıymeti, neticelerine, âkibetlerine göredir.Hızır aleyhisselâ-mın bir takım fakirlere ait bir sefineyi rahnedar etmesi, hasta bir şalısın acı bir ilâç içmesi, bütün birer âkibeti haseneye müstenittir.
İlâhî nimetlerle dolu bir âlemin ebedî hayat ve saadetine kavuşmak için de fanî hayatı hak yolunda feda etmek ciheti iltizam olunur. Bir gâ2i
518 — : Kısas, hudud, kefaretler gibi cezaların, zâcirlerin, esbabı ve hikemi teşriiyesi de tafsile tâbidir. Şöyle ki:
Kısasın sebebi haksız yere amden katildir. Hadlerin sebebleri, müskiratı istimal, gayri meşru mukarenet, afif kimselere kazf, başkasının malım sirkat, yemine ademi riayet gibi şeylerdir. Bunların meşruiyetinde-ki hikmetler, maslahatlar ise şu vecihle hülâsa edilebilir:
(1) : Kısasın meşruiyeti, hayatı idame içindir. Çünkü : jX-l j ) ( I*-- u-UıHj = sizin için kısasta bir hayat vardır) nazmı celili man-tukunca kısas, cemiyetin hayatını vikayeye vesiledir. Bu hususta şerif ile hasis arasında fark yoktur. Çünkü hepsi de kullukta, insanlıkta mü-tesavidirler. Maamafih iki şahıs bulunamaz ki aralarında vasfen tefavüt bulunmasın, eğer bu cihet nazarı itibara alınacak olsa kısas, müteazzdr olur, fitne temadi eder. Kısas ise zulmen katil suretile parhyan bir fitneyi teskin için maşru kılınmıştır. Kısas korkusu, mütecasirleri katle cür'et-ten men edeceği cihetle şahsî hayatı da sıyanete medardır, adaletin tecellisine hadimdir.
C2) : Haddi şürbün meşruiyeti, akü muvakkaten olsun selb eden haram içkilerden vikaye hikmetine mübtenidir. Dini islâm, akıl ve irfan üzerine müesses ilâhî bir dindir. Peygamberimizin en büyük mucizesi de bir mucizei akliyye olan Kur'anı Mübîndir. Kur'amâzîm ise bir esrar ve ahkâm hazinesidir, ulemayi ümmet, bundan aleddevam ahkâm ve esrar istinbat etmektedirler. Binaenaleyh ümeti islâmiyye, akb setr ederek bu gibi mealîyi tefekküre velev muvakkaten mâni olan şeylerden memnu bulunmuşlardır. Tâ ki daima akıl ve hikmet dairesinde hareket etsinler, daima dinlerinin mehasin ve mekârimini tefekkür edebilecek bir halde bulunsunlar. Bu cihetle sair ümmetlerden daha ziyade muhtaç bulunmuşlardır ki, bu da haklarında bir imtiyazı mahsustur.
Müskirat, hayata, servete, nizamı âmmeye muzirdir. Müskiratın bidayeti islâmda hemen haram olmayıp da bir müddet sonra tahrim edilmesi, müskiratın fenalığını ümmeti merhumenin muayene ederek bunların, tahrim buyurulmasındaki lûtf ve keremi güzelce anlıyabilmeleri hikmetine müstenit bulunmuştur. Maamafih mutad bir şeyi defaten mende ademi inkiyat ihtimali mevcut olduğundan bunun tedricî surette men'i de hikmet muktezasmdan bulunmuştur.
(3) : Haddi zina, haddi kazf, haddi sirkatin meşruiyetlerindeki hik-
(4) Ket taretlere gelince Bunlar, îDaüetıe ukuDet cınetını camı du-lunmaktadırlar. Bunlardan her birinin hikmeti meşruiyeti de pek mühimdir. Keffareti savm, keffareti zihar, keffareti yemin, keffareti kati vesairenin kendilerine mahsus nice faideleri vardır. Ezcümle bunlar, günahları setr ederek sevaba vesile olur. Bunlar, nefse, dine tecavüzden inşam zecr eder.
Meselâ : hata yolile öldürülen bir müslimin veya bir zimmînin diyeti verilmekle bu yüzden husule gelen bir zarar mümkün mertebe telâfi edilmiş olur. Ve bundan dolayı keffaret olarak bir rakabe azad edilmekle de ifna edilen bir nefs mukabilinde bir mümin köle veya cariye manen ihya edilmiş olur ki, bu da islâmiyetin hürriyeti beşeriyeye ne kadar kıymet verdiğini gösterir.
Rakabe azad etmekten âciz olan kimse ise bir nefsi mümine karşılık olmak üzere kendisinin aduwullah olan nefsini manen öldürmek için iki ay muttasıl surette oruç tutar. Hataen katildeki cinayet, pek çirkin olduğu gibi bunda keffaret olmak üzere fukaraya taam itam edilmesi kâfi görülmemiştir. Sair keffaretler ise bunun hilâfmadır.
519 — : Muamelâta gelince bunların başlıcaları : münakehat, mu-farekat, ı'tak, ıstıyad, zebhi hayvanat, mübayaat, icare, şirket, müzarea. müsakat, suların taksimi.vekâlet, kefalet, havale, emanet, hibe, vasiyet, îsa, vakıf, muhasemat, şahadet, musaleha, kaza, irs gibi şeylerdir. Bunlardan her birinin bir sebebi vardır. İnsaniyet âleminin mukadder olan güne kadar bir intizam dairesinde devamını temin, bir şeye meşru surette malikiyyet bu esbab cümlesindendir. Bunlardan her birinin meşru-iyetindeki hikmete gelince bunlara da icmalen işaret edeceğiz. Şöyle ki:
(1) : Münakehatm hikmeti meşruiyeti, insan nevinin mukadder güne kadar bekasına ve bu suretle insanlık âleminin devamına hizmet etmektir. Nikâh, Hazreti Âdemden mevrus bir sünneti asliyyedir, bir çok dinî ve dünyevî maslahatları mutazammındır. Bu cihetle nikâh, ibadet mânâsını müştemil ve nafile ibadetle'iştigalden efdaldir. Nikâh, beşerî tabiat -lerdeki şehvanî temayüllerin gayri meşru neticeler vermesine mânidir. Neseb ve sıhriyyet, birer nimettir. Bu cihetle Hak Tealâ bunları imtinan makamında beyan buyurmuştur. Bu nimetler ise nikâh sayesinde tahakkuk eder.
Resulü Ekrem Efendimiz, nikâha tergib buyurmuştur. Ümmeti merhumesinin artmasına vesile olacağı cihetle pek memduhdur. Maa-
beklenilen maslahatlar hasıl olamaz, zevç ne zevce awawua v^uuu u*< İûp olan imtizaç ve istinasdan eser görülemez. O halde mufaarakat, bir halâs çaresi olur, her iki tarafa yeni bir hayat verir.
(3) : l'takın meşruiyeti de insaniyete hizmet, sevaba nailiyyet hikmetine müstenittir. İnsanlar, esasen hür olarak yaratılmışlardır. Ancak küfrün bir cezası olmak üzere rık, esaret tecviz edilmiştir. Küfür, rıkkın sebebidir. Bu rıkkın devamı için sebebinin devamı lâzım gelmediğinden bir rakik, bilâhare müslüman olduktan sonra da rakik olarak kalır. Çünkü hükmün bakası, sebebinin bakasmdan müstağnidir. İşte bu rık, bıv manevî zaftır, insan bu yüzden kudreti şer'iyyesini gaib eder, velayette, tasarrufatta, istiklâl gibi salâhiyetlerden mahrum kalır, bir nevi cemada-ta mülhak, ibtizale maruz bulunmuş olur. î'tak ise böyle bir insani bu mezelletten kurtarır, onu hürriyete kavuşturur, ona kuvvet verir, onu insanî haklardan tamamen müstefit eder. Şeriati islâmiyede" hürriyet matlûp olduğundan köleleri, cariyeleri azad etmek taatten sayılır, bu hususta bir takım hükümler ve dinî tergibler mevcuttur.
(4) : Istıyadın hikmeti meşruiyeti, âmmenin refahına hizmetth. Çünkü ıstıyad = avcılık da bir rızk yoludur. Hak Tealâ Hazretleri bir takım hayvanatı insanlara bir gıda olmak içtnyaratmıştır. Avcılık yapan kimse, nâsın mallarına göz dikmekten berî, itisaf küduretinden müte-berrî bir surette rızkını temine çalışmış olur. Ancak bir kısım nâb = azı dişi ve mıhleb = yırtıcı pençe sahibi olan hayvanlar, haram bulunmuştur. Bunların etleri yiyilemez. Çünkü bu hayvanların tabiatlerinde zulm ve eziyet vermek hasleti vardır. Bu haslet ise bir manevî pisliktir ki, bu hayvanların etlerini» yiyecek kimsenin-tab'ına sirayet eder. Bunun içindir ki peygamber efendimiz : (/>.üçlHj^ii-^oi.fı^i>\yJ*j*i ^buyurmuştur. Yâni: çocuklarınızı ahmak kadınların sütlerile emzirtmeyiniz, çünkü süt, tesir eder. Nitekim: «ameller, haram ve habis lokmanın fesadile fâsid olur» diye de hükm edilmiştir.
Deniliyor ki : lokma, amelin mayasıdır. Lokma hayırlı olursa amel de hayırlı olur. Bilâkis lokma şerli olursa amel de şerli olur. Haramdan başka değil, ma'siyete hâsıl olur. Halâlden de ancak hayır husule gelir. Âdeti ilâhiyye böyle carîdir. Ezcümle haram olan doğan etini yi-mekten kibr ve izaâ vücude gelir. Hınzir etini yimekten son derece hırs,
Hayvanları Âllahü Tealânın mübarek ismine mukarin bir halele DO-ğazlamakla. da kendi mabutlarım zikr eden gayri müslimlere muhalefet edilmiş, Hak Tealânın mukaddes ismile feyz ve beceket husule gelmiş olur.
Kurban zebhinde ise bir ziyafetullah mânâsı vardır. Bu kurban etinin üçte birini ahibbaya hibe, üçte birini de fakirlere tasadduk, mütebaki üçte birini de kendi nefsi ve ailesi için imsak etmek mendubdur.
Kurban kesmek, bir kurbettir, ümmeti islâmiyye hakkında bir keramettir, sevaba vesiledir.
^6) : Mübayaat = alım satım, içtimaî hayatın ihtiyaçlarını teh-vin hikmetini mutazammındır. Bey ve şira, icrayı sanat, maaş ve mead işlerini tanzime hadimdir. Çünkü ticaretle, kesb ile beldeler imar edilir. İbadullaha mukadder olan rıkzlan kavuşur, tacirler, Allanın âmilleri sayılmıştır. Ticaretle Allah Tealânın fazlı taleb olunur. Bu sayede güzelce yaşayış temin edilir.
Kesb, enbiyayı izamın sünnetidir. Her peygamber bir kesb tarikine salik olmuştur. Ancak riba gibi nizaa müeddî, adi ve ihsana münafî olan bazı muameleler haramdır. Bunlar, Hakkullahtan dolayı memnudur. Âkid-ler, razı olsalar da bunlar halâl olmaz. Riba, gasbdan, sirkatten daha çirkindir. Çünkü ribada Allah Taalâya karşı adaletten udul suretile bir mu-araza vardır.
Bunun içindir ki, ribaya sapanlar hakkında : ( J^-j i&ü* *?j£)*3* ) buyurulmuştur. Yani: yok, eğer ribayı bilip de terk etmezseniz, size karşi Allah ile peygamberi tarafından bir harb vuku bulacağı malûmunuz olsun. Ne büyük tehdit!.
(7) : îcareye gelince bunda da bir takım ihtiyaçlardan kolaylıkla kurtulmak maslahatı vardır. Her kimse eve, dükkâna ve emsaline malik olamaz ve her kimse servetini ticaretle tenmiye edemez. Binaen-alyh bazı servet sahipleri icareye vermek üzere akar ve emlâk tedarik ederler. Akar ve emlâke muhtaç olan "bir kısım kimseler de isticar suretile bu ihtiyaçlarını bertaraf ederler. Velhâsıl: icare muamelesinden heırı mucir, hem de müstecir olanlar müstefit olurlar.
F. 14
leri başarmaya
küçük sermayeleri birleştirmeğe ihtiyaç görülür. İşte şirketlerle bu ihtiyaçlar temin edilir. İktisadî inkişaflar vücude gelir, medenî terakkiler tecellî eder. ELverir ki şerikler arasında samimî tesanüd ve istikamet bulunsun.
(9) : Müzaraamn, müsakatm; yani ekincilikle ve araziyi sulamakla, imar etmekle iştigalin hikmeti teşriiyesi de zahirdir. Bunlarda da şirketlerdeki faideler, maslahatlar mevcuttur. Hak Tealâ Hazretleri, hayatımızın devamını bir takım gıdaî maddelerin vücuduna rabt etmiştir. Halbuki herkes, bunları bizzat istihsal edemez. Ve herkes, araziye, bostanlara, ağaçlıklara mâlik olamaz, bunları ıslaha, imara muktedir bulunamaz. Binaenaleyh bu hususta da karşılıklı mesaî ve teavün cereyam, içtimaî hayatın icablarından bulunmuştur ki, insanlar bu sayede teshi-lâta, maişetlerini elde etmeğe muvaffak olurlar.
(10) : Bir kısmı suların taksimata tâbi tutulmasmdaki hikmet ve maslahat da tevzii adeleyte riayet, içtimaa ihtiyaçları bir muntazam usul dairesinde temin gibi şeylerdir. Malûmdur ki hakkı şirbe dair bir takım hukikî meseleler vardır. Suların, münasib taksime tâbi tutulması bir adalet eseridir, âlemin nizam ve intizamına hadimdir. Çünkü sularv haddi zatında mubah şeylerdir, eğer bir kısım ırmak vesaire sulan birer mü-uasib vecihle taksime tabi tutulmasa cemiyet efradı arasında nizaa mü-addî olur, bir nice insanlar, topraklarım sulamak nimetinden mahrum ka-ı r, ihtiyaçlarını istifaya kadir olamazlar.
(11) : Vekâletin meşruiyeti de içtimaî hayatın bir kısım hacetlerini temin ve teshil hikmet ve maslahatına müstenittir. Çünkü herkes, kendi işini daima bizzat yapamaz, onun yolunu bilemez. Bir hakkın zuhuru veya bir maksadın husulü için çok kere vekâlete lüzum görülür. Elverir ki, vekîl, ehliyeti haiz, istikametle muttasıf bulunsun.
(12) : Kefaletin hikmeti şeriyyesi de medenî ve içtimaî, hayata yardımdır. Kefalet, bir ihtiyaç, bir teavün neticesidir. Çünkü bir kısım medyunlara, müteahhitlere itimad edilmiyebilir. Kefalet ise bu itimadı temin, medenî muamelelerin emniyetle cereyanım teshil eder. Maamafih kefalette bulunan, mürüvvette, şefkat izharında, kardeşlik, insanlık hakkına riayette bulunmuş olur.
(13) : Havalenin hikmeti teşriiyesi de içtimaî hayata hizmettir. Havale, içtimaî bir ihtiyaç neticesidir. Bu sayede iktisadî hayatta bir inkişaf yüz gösterir. Maamafih havale, bir teavün eseridir. Bunda bir insamn zimmetini borcdan kurtarmak, onu mütalebe zilletinden halâs etmek gibi
şey, bir musiuman Karuegıımı a<uui>iv. ».
tır ki, bu sürür, güzel yüzlü bir surette temessül ederek onu hayr ile müjdeleyecektir.»
(14) : Emanetlere riayetin hikmeti şeriyyesi de bedihîdir. Cemiyet arasında vedialar, ariyetler, lûkatalar, birer emanet olmak üzere tecavüzden masun bulunmak lâzım gelir. Bu, cemiyetin menfaati icablann-dandır.
Emanetlere riayet edilmesi, şahsî haklara riayetin bir neticesidir. Emanetlere hıyanet edilmemesi, cemiyet arasında mukabil teavün ve tenasurun cereyanına hizmet eder, ihtiyaçları tehvine vesile olur. E-manetlere hiyanet eden bir cemiyet efradı arasında ise emniyetten, itimattan eser kalmaz. Şahsî haklar zayi olur, âmme menfaatleri mufc-tel olur, hayırhahtık yerine bedhahhk duygusu kaim olur.
Velhâsıl: emanetleri muhafazaya çalışmak bir vecibedir, bir mürüvvet ve insaniyyet eseridir. Emin olan kimse, Allah Tealâ ile kulları yamnda sevimlidir. Bir hadisi şerifte: (Emanete riayet zenginliği, hiyanet de züğürtlüğü celb eder» buyurulmuştur. U>* j* jf^*\ *•**>')
( l«l*\ Jl cAUVI = şüphe yok ki Allah Tealâ, emanetleri müstehiklerinc vermenizi size emreder) nazmı celili de emanetlere riayetin lüzumunu nâtıktır.
(15) : Hibenin meşruiyeti de beşeriyet âleminde mürüvvet ve ihsanın tecellisini, kalblerin, birbirine temayülünü temin hikmetini haizdir. Evet, hibe, bir mürüvvet ederidir, kalblerin tesanüdüne, birbirine" temayülüne bir vesiledir. Nâsın hayırlısı, nasa, menfaat bahş olanıdır. Vâhib, Kerim, rahim olan hallâkı zîşanın ahlâkile tahallûk etmek kemalini ihraza çalışmış olur.
Deniliyor ki : ihsan, kalbleri sayd eder. İnsan, abidülihsandır. Eb-rarm cudunda ahrarm istirkakı vardır.
Resulü Ekrem Efendimiz
( Jl^Ms
r)
buyur-
muştur. Evet karşılıklı hediye verilmesi, kalblerdeki buğz ve adavet giderir, dostluğu kuvvetlendirir.
(16) : Vasiyyetin meşruiyyeti, hayattaki tefritleri, israfları, nok sanları telâfi hikmet ve maslahatım mutazammındır. İnsan, bir takır emeller ile mağrur olur, güzel ameller hususunda ise taksirden kurtuls maz, kendisine arız olan bir hastalıktan dolayı hayattan mahrum kak cağından korkup mâfâtı telâfiye muvaffak olmak isteyince vasiyette bulunur. Eğer ölürse uhrevî maksadı tahakkuk eder, sıhhat bulursa mu-
üazı vasiyetler, iarzaır: Dorçıan, Keiiareuerı eua. ve susundaki vasiyetler gibi. Bazı vasiyetler de nafiledir, bir malı bir hayırlı mevzie vasiyet gibi. Evlâd ve ahibbaya hak üzere sebat etmelerini vasiyet ve tavsiye de bu kabildendir.
(17) : îsânın = birini vasi tayin etmenin hikmeti meşruiyeti de bir vecibeyi ifa veya bir insanî vazifeyi icra etmek gibi şeylerdir1. Bir kimsenin kendi yerine emîn bir zatı ikame etmesi vefatından sonra görülecek. bir takım işleri böyle bir zata havale eylemesi bir kiyaset eseridir bir şefkat nişanesidir. Vasi olacak zatın bir isâyı kabul etmesi de kardeşlik, dosluk hukukuna riayet, hüsnü ahde vefa, lûtf ve ihsan ile ittisaf alâmetidir.
(18) : Vakfın meşruiyetindeki hikmet ve maslahat da diyanet ve insaniyete daimî bir halde hizmet etmektir. Vakıflar, islâm milletinin müşterek ve manevî servetini teşkir eder. Vakıflar sayesinde bir takım servetler, âmme menfaatine tahsis edilmiş, bu servetlerin meşru suretle devamı, tenmiyesi emniyet altına alınmış olur. Vakıflar, vasiyetlerden efdal birer sadakai cariyedir ki vâkıflarının amel defterlerine vefatlarından sonra da sevab yazılıp durmasına vesile olur.
(19) : Muhasematın = dâvada bulunmanın meşruiyeti de bir- takım meşru hakların zuhurunu, muhafazasım temin gibi maslahatlara, hikmetlere müstenittir. Başkalarına zulm eden, başkalarının haklarına riayel-kâr olmıyan kimseler aleyhine açılan bir dâva, o kimseleri çok kere hakkı kabule ilca ederek kendilerini sahatı ilâhiye hedef olmaktan kurtarır ve cemiyet arasında ferdî münazaaların, adavetlerin zuhuruna mani olur.
Maamafih bazı hususlarda dâvadan sarfı nazar etmek, bir hakkı mütecavizine halâl kılmak, kardeşlik hakkına riayet ve şerefi, mürveti sıyanet bakımından evlâ bulunur. Ancak hak sihibi, hakkına tecavüz eden şahsı ziyade husumette bulunmaksızın mümataladan, günahtan kurtaracağını bilirse aleyhine dâva açması, müstahab olur.
(20) : Şahadetlerin meşruiyetindeki hikmet, haklan izhara hizmettir. Filhakika şahadet, izharı hakka bir hizmettir. Şahid, şahadetini olduğu gibi eda ile memurdur. Şahadet, şahidin yamnda ilâhî haklardan
yata riayet eyıemen tçıutm. vuiuvl1 "«"««M- • <- «-j »jv.. ,,____,____
cak bir darbenin tamiri artık kabil olamaz.
(21) : Musalehanın hikmeti şer'iyyesi de insanların aralarını ıslah ile. münazaaları bertaraf etmek gibi şeylerdir.
Sulh, ya an ikrarin olur. Bu halde davacı, malını bezi ile veya bir hakkım imhal suretile bir mürüvvet eseri göstermiş olur. Veya an inkâ-rin olur. Bu halde de mürafaat külfeti ber taraf edilmiş olur. Çünkü her şahid, âdilâne şahadette bulunamaz, her hâkim de adaletle hükm edemez. Yemin etmemek için malı feda etmek ise yemine bir tazimdir ve ırzı; namusu sıyanettir. Artık sulhu tecviz etmemek, fitnenin zuhurunu dâva külfetinin bakasım, adavetlerin devamını istemek demektir ki asla doğru olamaz.
(22) : Kaza = muhakemenin hikmeti teşriiyesi de adaleti temin, hukuku sıyanet gibi şeylerdir.
Kaza, şer'i şerifin hukukunu ikame demektir. Hâkimlerin huzurla-rındaki dâva, kıyamette, ( ^H il» *ii ) = bugün zulümden eser yoktur) diye nida edilecek günde allâmülguyub olan Hak Tealânın huzun adaletindeki kıyamı hatırlatmaya bir vesiledir.
İnsanlardaki hava, akl ve şer'a galib gelmekte olduğundan kendileri için bir hissî zacjre ihtiyaç vardır, tâ ki nizamı âlem, devam etsin. îşte kaza ciheti, böyle bir zâcir ve mani olup bu nizamı idameye hadim bulunmaktadır.
(23) : İrsin, tevarüsün hikemi şeriyyesi de mülkiyet hakkını muhafaza, aile hayatını sıyanet, karabet hukukuna riayet, iktisadî faaliyetin devamım, inkişafım temin gibi maslahatlardır.
Şeriatı islâmiye, ferdlerin, malikiyet hakkım tanımış, bu hakka büyük bir kıymet ve ehemmiyet vermiş, bu hakkın mahfuziyetini iltizam buyurmuştur. İrs ise bu hakka malikiyetin meşru bir neticesidir.
Ferdlerin mülkiyet hakkına nailiyetleri, onların şereflerini yükseltir, istidatlarının tecellîsine vesile olur.
Şeriatı islâmiye, herkesi kendi menfaati namına çalışmak için mesaî sahasında serbest bırakmıştır. Kendi mesaîsinden ileride kendi ailesi efradının, kendi kariblerinin müstefid olamıyâcağını bilen bir şahsın ha-
istidatlarının semerelerinden mahrum kalmış olurlar, tjır laKim Kaom yetsiz şahıslar ile müsavi tutularak haklarında adalet kaidelerine riayet edilmemiş olur. Bunun neticesinde de bir çok cebrî, fevzavî hâdiseler, hâileler yüz gösterir.
Halbuki içinde yaşadığımız bu âlem, bir imtihan, bir müsabaka, bir mesaî âlemidir. Bu âlemde herkes kendi istidadının, kendi mesaisinin, semerelerini iktitaf etmek lâzım gelir. Adaleti teşriiye, bunu muktezîdir.
Binaenaleyh şeriati islâmiye, herkesin malikiyet ve tasarruf haklarını -tanımış, tâyin etmiş her şahsın, vefatında metrûkâtının muayyen kariblerine intikal edeceğini kabul ederek bu hakları en âdilâne, en hakimane bir surette himaye buyurmuştur.
HÜKÜMLERE, İÇTİHADA, KAV AİDİ KÜLLIYYEYE AIDİJIK.
İçindekiler : Şer'î hükümlerin mahiyetleri ve rükünleri. Rükünle rin, illetlerin, sebeblerin, şartların ve alâmetlerin mahiyetleri ve kısımları. Mahkûmun bihin mahiyeti ve nevileri. Mahkûmun aleyhin ve ehliyet ile teklifin mahiyetleri. Ehliyete ait semavî ve mükteseb arızalar. îcti-hadın mahiyeti ve şartları. İçtihadın hükmü. Fetva ve istifta. Kaza ile fetva arasındaki farklar. İslâm hukukuna aid kavaidi külliyye.
Şer'î hükümlerin mahiyetleri ve rükünleri :
520 — : Hükm, lügatte bir şeyi diğer bir şeye isnad etmektir : «Bu mal benimdir», «Bu iş faidelidir» denilmesi gibi. Usul ıstılahmca: hükmü şer'î; mükellef olan kimselerin isledikleri şeylere taallûk eden hitabı ilâhînin eseridir. Şâfiîlerden bazılarına göre ise bizzat hitabı ilâhîdir.
Meselâ : «Bu şey halâldir», «Bu şey haramdır» diye tarafı ilâhîden beyan buyurulsa Hanefîlere göre bu beyanın eseri olan halâl ve haranı birer hükmi şer'î olmuş olur. Bazı zevata göre ise hüküm, bu beyanı ilâhîden ibarettir.
Kezalik: Hak Tealâ Hazretleri: «Şu işi yapınız» diye emr etse bu emrin eseri, farziyetten ibaret bir hüküm olmuş olur. Bilâkis «Şu işi yapmayınız» diye nehy buyursa bunun eseri olan hürmet de yine bir hükmi şer'î bulunmuş olur. Bazı zevata göre ise bu emrin ve nehyin bizzat kendisi birer hükmi şer'îdir.
Velhâsıl : bizce böyle bir emrin veya nehyin üzerine terettüb eden faide, netice, meşruiyyet veya memnuiyet birer hükümdür. Asıl hitabı ilâhîden maksat ise kelâmı ezelîdir. Kelimatı Kur'aniyye = nasların lâfızları ise bu ezelî kelâmı anlıyabijmek için birer alâmettir.
521 — : Şer'î hükümlerin hâkim, hüküm, mahkûmun bih, mahkûmun aleyhden ibaret olmak üzere dört rüknü vardır. Asi hakîm, Allah Tealâ Hazretleridir. Şarii mübîn odur. Şer'î hükümleri peygamberleri va-sıt asiyle kullarına tebliğ ettiren odur. Peygamberler de bu ilâhî hüküm-
derse onu yapmak mendub olur. İşte bunlar, iktiza yolile mükelleflerin fiillerine teallük eden birer hitabdır.
Fakat şarii kerîm; «Şu işi isterseniz yapınız isterseniz yapmayınız:» derse mükellefi muhayyer bırakmış olur. İşte bu hitabda muhayyerlik yoliyle bir hitab bulunmuş olur. Bunun eseri de ib'ahadan ibarettir. Av hayvanlarını avlayıp avlamamak hususundaki hitab, bü kabildendir.
Vazı tarikile olan hitaba gelince bu da bir ibadet veya muamelenin sıhhati için aranılan rükniyyet, illiyyet, şartiyyet, sebebiyyet gibi şeylerdir. Meselâ: namazda kıyam, bir rükündür, vakit de bir sebebdir. Alış verişde de icâb ve kabul birer rükündür. İşte bunların "bu rükniyyeti, ve sebebiyyeti, şarii mübînin vaz'iledir. Binaenaleyh bunlar da birer hükmi vaz'îdir. Nitekim ileride izah edilecektir.
523 — : Teklifi hükümler, mükelleflerin fiillerine teallûk eden hi-tabların birer eseridir. Bu hükümler, iki kısma ayrılır. Şöyle ki :
Bir kısım, vücub ve emsali gibi mükelleflerin fiillerinin sıfatı olan şeylerdir. Namaza nazaran farziyyet gibi ki, namaz bir fili mükelleftir. Bu farziyyet ise bu fîlin bir sıfatıdır.
Farz, yacib, sünnet, mendub, haram, mekruh mubah gibi hükümlerin mahiyetleri yukarıda ıstılah kısmında beyan olunmuştur.
Diğer bir kısmı da mülkiyyet gibi mükelleflerin fullerinin sıfatı değil, eseri sayılan şeylerdir. Bey'e, hibeye, tevarüse nazaran vücuda gelen mülkiyet gibi. Meselâ : alış verig birer fili mükelleftir. Bu fillerin eseri de satanın semene, alanın da satılan şeye mâlik olmasıdır. Bü mülkiyet ayni zamanda hitabı şariin de eseridir.
524 — : Mükelleflerin fillerinin sıfatı olan kısımda evvelen ve bizzat ya dünyevî maksatlar veya uhrevî maksatlar muteber olur. Şöyle ki: ibadetlerde dünyevî maksad, bunları emr olundukları vecihle yerine getirerek bunlardan zimmeti fariğ kılmaktır. Muamelâtta da dünyevî maksad, ihtisasatı şeriyyedir. Yâni: akidlere, fesihlere terettüb eden garazlardan ibarettir.
526 — : Hükmi vaz'î — ki, bir şeyin nukmı teıcııiıye munaseDea bulunmasile hâkim olan hitabın eseridir ve o şeyin bu münasebetten hâsıl olan bir sıfatıdır — Rükniyet, illiyyet, şartiyyet, sebebiyyet gibi şeylerden ibaret bulunmaktadır.
Meselâ : namaza nazaran kıyamın, bir hükmi teklifi olan farziy-yeti salata taallûk ve münasebeti vardır. Bu münasebete hâkim olan ise jiUUj-Sl ) = namazı ikame ediniz) hitabı ilâhîsidir. Binaenaleyh bu kıyam, bu hitabın bir eseridir. Ve hükmi teklifi olan farziyyeti salâ-tın bir sıfatıdır. Bu cihetle de bir hükmi vaz'îden ibarettir.
Rüknün, illetin, şartın, sebebin ve alâmetin mahiyetleri ve kısımfan*.
527 __ ; Rükn, bir şeydir ki kendisile başkası takavvüm eder, teşekkül eder. Ve iki kısma ayrılır : Biri, rükni aslîdir ki : kendisi bulunmayınca kendisile mütekavvim olarak şey de bulunmaz, hükümsüz kaiır. İmana nazaran tasdiki kalbî gibi fci, bu tasdik bulunmayınca iman da bulunmamış olur.
Diğeri de rükni zaiddir ki : kendisinin bulunmamasile kendisile takavvüm eden şey bulunmamış, hükümsüz kalmış olmaz. İmana nazaran ikrari lisanı gibi ki, bunun bu icbara mebnî bulunmaması, terk edilmesi, imamn bulunmamasını icab etmez.
Zaid rükünler de iki kısma ayrılır : biri, keyfiyet hasebile zaid olan rükünlerdir. İkrar gibi. Diğeri, kemmiyyet itibarile zaid olan rükünlerdir. On kişiden müteşekkil bir heyete nazaran üç, dört kişinin mevcudiyeti gibi. Bu halde o heyetin altı, yedi âzası, bir rükni aslî, üç, dört âzası da bir rükni zaid bulunmuş olur. Aralarında ekseriyeti ârâ ile karar usulü carî olunca üç, dört kişinin muhtelif karan, ekseriyetin kararım hükümsüz bırfkmaz. Bunun içindir ki: «ekseriyet için hükmi kül vardır» denilir.
528 — : İllet, bir şeyin, bir hükmün sübut ve vücubü iptidaen kendisine izafe edilen şeydir. Bu halde illet bulununca o hüküm de bulunur, illet bulunmayınca o hüküm de bulunmaz.
ma hâdisesi de bulunur. Bunun gibi her ne vakit tam bir satış muamelesi bulunursa bunun malûlü olmak üzere müşteriye mülkiyyetin sübu-tü de bulunur, işte bu, bir illeti tamme, bir illeti hükmiyyeden ibarettir.
529 — : İlletler; aşağıdaki yedi kısma ayrılır:
(1) : İsmen, manen ve hükmen illettir. Şöyle ki: bu illet; bir şey hakkındaki hükm için vaz edilmiş, o hükümde müessir bulunmuş ve o hüküm ile beraber bir zamanda tahakkuk etmiş olan bir illettir. İşte bu, bir illeti hakîkiyedir. Mutlak satış gibi ki, her ne zaman bir mal hıyarattan ârî olarak satılırsa derhal müşteri satılan şeye mâlik olur. Binaenaleyh bu satış muamelesi, müşteri için mülkiyetin sübutüne hem ismen, hem manen, hem de hükmen ilettir. Sahih ve lâzım olan bir ni kâh da zevç ile zevce arasında meşru münasebetin husulü için böyle bir illettir. Kısasa nazaran amden kati de böyle bir illettir.
(2) : İsmen ve manen illettir. Şöyle ki: bu illet; hükme vaz edilmiş, hükümde müessir bulunmuş olduğu halde hükme mukarin olmayıp hükümden mukaddem mevcut bulunan bir illet demektir. Fuzulî satış gibi. Çünkü bu satış ile müşteriye hemen mâlikiyyet sabit olmaz. Belki bu mâlikiyet husulü, bu satıştan sonra asıl mal sahibinin icazetine tevakkuf eder. Binaenaleyh böyle bir illete «illeti ismiyye», «illeti mâ-neviyye» adı verilirse de «illeti hükmiyye» adı verilemez.
Marazı mevt dahi marîz hakkında bazı hükümlerin tağyiri, itibari-le bu kabilden bir illettir. Zira bu hükümlerde tağyir, maraza mevt- ile beraber hemen vücude gelmez. Belki ölüm zamanına kadar teehhür eder. Vasiyet hükmü gibi.
Bir vakte muzaf olan akidler de bu kabildendir. İcarei muzafede olduğu gibi.
Kezalik: bir kimse, memlûk olan karibini, meselâ: validesini satm alsa bu satın alma muamelesi, o karibin azad olması için böyle ismen ve manen bir illet olmuş olur. Fakat hükmen illet olmaz. Çünkü bunun hükmen illeti, o kimsenin o karibine mâlik olmasıdır. Binaenaleyh o satış muamelesi ile bu azad keyfiyeti arasında zamanen değilse de rütbe-ten bir teehhür vardır. Yâni: q kimsenin mâlikiyetinin araya girmesi vardır. Bu cihetle o muamele, bir «illeti hükmiyye» sayılamaz.
(3) : Manen ve.hükmen illettir. Şöyle ki: bu illet, hükme vaz edilmemiş olmakla beraber hükümde müessir olan ve hüküm kendisine mu-
itka bir illettir. Fakat mülk bulunmaaiKça yanuz için kâfi değildir. Mülkün husulü ise karabetten sonradır. Binaenaleyh mülek, itkin manen ve hükmen illeti bulunmuş olur. Amma mülk, ıtka mevzu olmadığından onun ismen illeti değildir.
(4) : İsmen ve hükmen illettir. Şöyle ki: bu illet; hükme mevzu ve ona zamanen mukarin olup yalnız müessir olmıyan bir illetten ibarettir. Müsebbeb makamına kaim olan sebeb, ve medlul makamına ikame edilen delîl gibi.
Meselâ : yolculuk ve hastalık halleri; namazları kasra, oruçları te'hire, mesh müddetlerini uzatmaya illettir. Bunlar, birer illeti ismiye ve hükmiyyedir. Bu hususta asıl illet, meşakkattir; müşkilâtı izale gayesidir. Bu meşakkat ve saire bu hükümler için birer hakikî illettir. Sefer ve maraz halleri ise bunlara sebebdir. Binaenaleyh yolculuk- ve hastalık halleri, birer müsebbeh olan meşakkat ve müşkilâtı izale yerine kaim olarak bu babdaki ruhsat hükümlerine ismen ve hükmen illet bulunmuştur. Zira sefer ve maraz, şer'an bu hükümlere mevzudur. Ve bu hükümler, bunlardan sonraya kalamaz. Yani: her ne zaman sefer veya maraz bulunursa bu ruhsat hükümleri de bulunur.
Kezalik: baza sözler, mafizzamirin tercümanı, delili olarak mafiz-zamir yerine kaim olarak bir hükmün ismen ve hükmen illeti sayılır. Çünkü kalbde olanlara başka suretle ıttıla kabil, olamaz.
Meselâ: bir kimse zevcesine: «Eğer bana adavetin var ise benden boş ol» diyip zevcesi de «evet., sana adavetim vardır» dese boş olur. İşte bu söz, o kadımn kalbinde adavet bulunduğuna bir delildir. Onun yerine kaim olarak talâka ismen ve hükmen illet olmuş olur. Zira talâkın vukuu şer'an bu söze muzaftır ve talâk vukuu, bu sözden teehhür etmez.
(5) : Yalnız ismen illettir. Şöyle ki: bu illet; yalnız hükme mevzu olup hükümde müessir ve onunla beraber mevcut bulunmıyan bir illettir. Şarta muallâk olan icablar gibi.
Meselâ: bir kimse zevcesine: «filân yere gidersen benden boş ol> dese bu tâlik.talâk hükmüne ismen illet olur. O yere gidilirse talâk vukuu tahakkuk eder. Talâk vukuu, o yere gidilmesine muzaf bulunmuştur. Fakat bu talik, talâka müessir ve ona zamanen mukarin olmadığı cihetle manen ve hükmen illet değildir. Çünkü o yere gidilmedikçe bununla talâk vaki olmaz.
(6) : Yalnız manen illettir. Şöyle ki: bu illet, bir hükmün illetini
illet hükmünde bulunan şartlar gibi.
Meselâ: bir kimsenin başkası mülkünde izni olmaksızın kuyu kazmış olması, oraya düşüp telef olan bir hayvanın bu telefine bir şart olmakla bundan dolayı icab eden tazmin hükmünün hükmen illeti bulunmuş olur.
Vâkıâ bu kuyu kazmak, tazmin için ismen bir illet değildir. Çünkü bu, şer'an telefe ve onun zımanına mevzu değildir. Manen de illet değildir. Zira bu telefte esasen müessir değildir. Eğer müessir olsa her kuyu kazılınca böyle bir telef hâdisesi vaki olmak lâzım gelirdi.
530 — : Şart, alâmet manasınadır. Cem'i : şuruttur. Alâmeti vu-suk olduğu için mahkeme sâklerine = hüccetlerine de «şurut» denir. Sarat da alâmet manasınadır. Cem'i : eşrattır. Kıyamet alâmetlerine «eşratı saat» denilmesi gibi.
Şart, ıstılahça : hükme müessir ve musil olmayıp kendisi üzerine hükmün vücubü değil, yalnız sübut ve vücudu tevakkuf eden şeydir.
Meselâ : Şahidlerin vücudu, nikâhın sübutu, sıhhati için şarttır. Şahid' bulunmadıkça nikâh hükmü vücude gelmez. Fakat şahidler ne hükme müessirdir, ne de nikâh için bir musil yoldur. Şahit olacak kimseler bulunduğu halde nikâh akd edilmiyebilir.
531 — : Şartlar, aşağıdaki veçhile beş kısımdır :
(1) : Şartı mahzdır. Bu, bir şarttır ki: hükm kendisine muzaf olmaz ve kendisi hükme bir musil tarîk de bulunmaz. Belki kendisi üzerine ya hükmün vücudu veya hükmün illetinin inikadı tevakkuf eder. Bu cihetle şartı mahz, şartı hakikî ve şartı câlî nevilerine ayrılır. Şöyle ki: üzerine bir hükmün vücudu tevakkuf eden bir şart, bir şartı hakikîdir-. Nikâha nazaran şahidlerin, namaza nazaran taharetin vücudu gibi.
Üzerine bir hükmün illetinin inikadı tevakkuf eden bir şart da bir şart-ı câlîdir ki, bunu mükellef; nazarı itibara alırı tasarruf atını bunun üzerine talik eder. Bir kimsenin zevcesine: «filân yere gidersen benden boş ol» demesi gibi. /
CU11İ11CO111C
âmda veya başkasının mülkünde kuyu kazımak, veya içinde mayi bulunan bir tulumu yarmak veya bir kandilin ipini kesmek bu kabilden bir şarttır. Şöyle ki:
Meselâ: kuyu kazımak, içine düşüp telef olacak şeyin ne illeti ve ne de sebebidir. Belki şartıdır. Bunun illeti ise içine düşen cismin ağırlığıdır. Fakat bu düşme hükmü, bu'illete, yâni: bu ağırlığa izafe edilemez. Ağırlık, bu isnad ve izafeye salih- değildir. Çünkü ağır bir cisim, bir mâni bulunmadıkça elbette sukut eder. O halde bu kazıma, bir illet hükmünde bulunur. Telef hükmü kendisine izafe edilir. Telef olan şeyin zamanı, bu kuyuyu bilâ müsaade kazıyana lâzım gelir.
Bu gibi bir misal, diğer bir itibar ile de illet hükmünde sebep sayılabilir. Buna ileride de işaret olunacaktır.
(3) : Sebeb hükmünde şarttır. Bu, bir şarttır, bir sabık emirdir ki, hükm ile kendi arasına bir muhtar failin fi'li ihtiyarîsi haylûlet eder. Bu fîl, o şarta nisbet olunmayıp o faile nisbet olunur.
Meselâ: bir kimse, kafesin kapısını açmakla içindeki kuş kendili ğinden çıkıp firar etse İmamı âzam ile Ebu Yusuf'e göre o kimseye zaman lâzım gelmez. Çünkü bu firarın illeti, o şart değil, kuşun kendi fîli ihtiyarîsidir. Kafesin açılması ise sabık emr olan bir şarttır. Fakat îmam Muhammede göre o kimseye zaman lâzım gelir. Mecellede de bu kavi, kabul edilmiştir. Zira kuşun firarı, onun cibilliyeti zaruriyyesi, âdeti tabiiyesi muktezasıdır, ihtiyarî sayılmaz.
(4) : îsmen şarttır. Bu; hükm kendilerine talik olunan iki şarttan ilk evvel vücude gelen şarttır. Bu halde ceza, ikinci şartın vukuunda vücude gelir.
Meselâ: bir kimse, zevcesine: «babanın — evine — ve kardeşinin evine gidersen'benden boş ol» dese talâk hükmünü iki şarta talik etmiş olur. Şimdi kadın yalnız babasının evine gitse iki şarttan yalnız birisi vukua gelmiş olur. Fakat bu, talâkın vukuuna kâfi bir şart değildir. Bu cihetle bu, yalnız ismen, sureti zahirede bir şart olmuş olur. Bilâhara
seb sabit olur. Çünkü bu vilâdet, neseb hususunda alâmet mânâsına bit1 şarttır. Yoksa bu vilâdet, nesebin illeti değildir. Zira bunun illeti uluk-dur, yâni: rahimdeki maddei hayatiyyedir. Fakat bu illet, hafidir. Vilâdet ise bunun hafasını izale eden bir şarttır. Bu, böyle alâmet mânâsına şart olduğu için de kabilenin şahadetile sabit olmaktadır. Çünkü alâmetlerin sübutü için hücceti kâmileye ihtiyaç yoktur.
Fakat vilâdet, îmamı azama göre nesebin alâmet mânâsına olan şartı değildir. Belki onun hakikî şartıdır. Bu cihetle vilâdet yalnız ebe kadının şahadetile değil, en az iki erkek şahidin .şahadetile sabit olur.
İkinci misal : ihsamn vukuu, yâni bir müslim veya müslime hakkında sahih bir nikâh ile mukarenetin vukubulmuş olması, zinaları takdirinde recm edilmeleri için şer'an alâmet mânâsına bir şarttır. Bu şart, recmin illeti olan zinanın vasfını bildiren bir şart olduğu için alâmet mânâsını haizdir. Şöyle ki: recmin vücudu bir hükmdür. Bunun illeti de bir müslimin veya müslimenin usulen nikâhı sahih ile mukarenet vukuundan sonra irtikâb edeceği bir zina hadisesidir. İşte ihsan, recm hükmünün illeti olan zinanın bu vasfını izhar etmekte olduğundan onun alâmet mânâsına bir şartıdır.
Bu alâmete hükm, ne vücuben ve ne de vücuden izafe olunamaz. Binaenaleyh ihsana şahadet edenler, bilâhare hükümden evvel veya sonra bu şahadetlerinden rücu etseler kendilerine bir zaman lâzım gelmez.
532 — : Sebeb, lügatte yol, kapı, ip mânâlarınadır. Istılahta : bir hükme tarik olan, yâni: hükme musil bulunan şey demektir. Binaenaleyh sebeb, hükme mevzu değildir ve hükme müessir de değildir. Belki hükme kavuşturan bir yoldur.
Maamafih sebeb lâfzı, herhangi bir hükmi şer'îyi muarrif olan bir şer'î hükme alâmet bulunan bir mârıâda da kullanılır. Bu, bir umumi mânâdır. Bu bakımdan sebeb, illete de şâmildir. Meselâ: biz bir şeyin vücudüne illet olan şeye sebeb veya sebebi mucib deriz. Cem'ine de «esbabı mucibe» denilir.
533 — : Sebebler, şu dört kısma ayrılır:
(1) : Sebebi hakikîdir. Bu, hükm için yalnız bir tarik olup hükümde tesiri bulunmıyan ve hükmün vücudu veya vücubu — vaz cihetinden
de bulunur.
Meselâ: bir kimse, kendi yanında emanet olan bir malın yerini hırsıza haber verip de çalınmasına sebebiyet verse o malı zamin olur. Her ne kadar burada da araya girmiş bir illet, yâni hırsızın sirkati var ise de o kimse, emniyeti izale ettiğinden taaddî ve taksiri yüzünden bu ze-man ile mahkûm olur.
(2) : İllet hükmünde olan sebebdir. Bu, kendisile hükm arasına giren illet, kendisine isnad ve izafe olunan sebebdir. Bu sebebin hükmü, eseri fîlin kendisine muzaf olmasıdır.
Meselâ: bir kimse bir hayvanı tarik-i âmda önünden veya arkasından sevk ederken hayvan birisinin bir malını basıp veya çarpıp telef etse bunun zemanı o kimseye lâzım gelir. Vakıa bu halde o kimse yalnız bir sebebdir. Hayvanın ffli ise bir illettir. Fakat bu illetin eseri o kimseye nisbet edilir. Çünkü hayvanın yürüyüşü kendi ihtiyarile değil, saikinin veya kaidinin iradesiyledir. Binaenaleyh onun bu telef olmaya sebebiyet vermesi, bir illet mesabesinde bulunmuş olur.
Umuma ait yollarda taş yığmak, içinde mayi bir- şey bulunan bir kabı yırtmak veya delmek, bir kandilin, avizenin ipini, zincirini kesip kırmak gibi sebebler de böyle illet hükmündedirler.
(3) : Kendisinde illet şüphesi bulunan sebebdir. Bu, bir hâdisenin sebebidir ki, o hâdisenin hükmü, salahiyetli, elverişli olmamasından dolayı illetine muzaf olmaz; o illet, bu hükme mevzu bulunmaz. Bu cihetle o hâdisenin hükmü bu sebebe muzaf olur.
Bu nevi bir sebebin hükmü, taaddî bulunmak şartile eseri fîlin kendisine izafe edilmesidir.
Meselâ : bir kimse, başkasının mülkünde izni olmaksızın tecavüz tarikile bir kuyu kazdığı için oraya bir hayvan düşüp telef olsa zgmam o kimseye lâzım gelir. Vakıa o kimsenin bu kuyu kazıması, bu telef için bir sebebdir. Bu telefin asıl illeti ise o düşen hayvanın sikletidir. O siklet = ağırlık olmasaydı bu kuyuya düşüvermezdi. Fakat telef hükmü, bu siklete izafe edilemez. Çünkü siklet bu izafeye salih değildir. Bi-
3T---------O
sede sua vermen, uu uuıuk» ^h hürmete bir illettir. Fakat çocuk süd emmekte mazurdur. Binaenaleyh bu sebeb, bir illet şüphesini, bir illet mahiyetinde bulunmak şaibesini haiz bulunmakla bu hürmet hükmü; süd emmeğe değil, bu süd vermeğe izafe edilir.
(4) : Sebebi mecazîdir. Bu, hüküm için hâlen değil, istikbalen bir kavuşturucu yol olan sebebdir. Talâkı talik etmenin cezaya, ve Allah Tealâya yemin etmenin keffarete sebeb olması gibi. Şöyle ki: bir kimse zevcesine: «filân ile görüşür isen benden boş ol» diyip o da görüşse talâk vaki olur. Bu talâkın illeti, görüşmektir. Mecazen sebebi de bu taliktir. Bu talik = bu talâkı görüşmeye rabt ise derhal talâk hükmüne, talâk vukuuna musıl bir yol değildir. Belki filân ile görüşme vukubu-lursa o zaman bu hükme musil bir tarik olmuş olur.
Kezalik : bir kimse: «Vallahi ben filân ile görüşmem» diyip de bilâhare onunla görüşse üzerine keffareti yemin lâzım gelir, tşte keffaret bir hükümdür. Yemin de bu hükme bir sebebdir. Bunun illeti ise yeminde hanis olmaktır. Yemin ise keffarete halen değil, istikbalen, yâni: yeminde durmayıp onu bozmakla hanisiyyet vukuunda sebep olduğu için bir hakikî sebeb değil, bir mecazî şebeb bulunmuştur. (Sebebler için «şer'î hükümlerin sebebleri ve şer'î hikmetleri» serlevhasına da müracaat!.)
534 — : Alâmet, lügatte emare, nişane manasınadır. Minareler miller gibi. Istılahta: bir hükmü tarif ve beyan eden şeydir ki, o hükmün ne vücubü ve ne de vücudu kendisine taallûk etmez.
Alâmetler, şu dört kısma ayrılır:
(1) : Alâmeti mahzdır. Bu, hafî bir emrin vücudüne delâlet eden bir emaredir. Tekbirler gibi ki, namazda bir rükünden diğer bir rükne intikal edildiğine nişanedir. Bir akd için tâyin edilen müddet de bu kabildendir.
Meselâ : bir mal, bedeli filân aydan on gün sonra verilmek üzere satılsa o ay, bu bedelin verileceği vakit için bir alâmet olmuş olur.
(2) : Şart mânâsına* alâmettir. Vilâdetin nesebe, ihsanın hükmi recme alâmet olması gibi. Nitekim şart kısmında işaret olunmuştur.
(3) : İllet mânâsında olan alâmettir. Şer'î illetler gibi. Meselâ: vakitler, namazlara nazaran birer sebeb, birer illeti şer'iyyedir. Nikâh,
Velhâsıl : illiyet, şartiyyet, sebebiyet, alâmet gibi şeyler, itibarat ve haysiyyat hasebile bir şeyde içtima edebilir. Yâni, bir bakımdan illet veya şart sayılan bir şey, diğer bir bakımdan sebeb veya alâmet sayılabilir. Bunda bir münafat yoktur.
Mahkûmun bihin mahiyyeti ve nevileri :
535 — : Mahkûmun bih, usul ıstilahınca : kendisine şarii mübînin hitabı teveccüh eden mükellef kimsenin şer'an müsbet veya menfî olan filinden ibarettir.
Meselâ : bir müslüman namaz ile, oruç ile mükelleftir. İşte bu namaz ile oruç birer mahkûmun bihtir. Kezalik : bir müslüman yalan söylememekle, hırsızlık etmemekle mükelleftir. Binaenaleyh yalan söylememek ve hırsızlık etmemek de birer mahkûmun bihtir.
536 — Mahkûmun bihler, şöylece dört nevidir:
(1) : Hâliseten hukukullahtır. Bunlarda şahsî surette hak şaibesi yoktur. îman gibi, namaz ve oruç gibi, bir kısım hudut ve kefaretler gibi.
(2) : Hâliseten hukuku ıbaddır. Satın alınan, telef veya gasb edilen şeylerin bedelleri gibi. Bunlar, şahıslara mahsus haklardır. Bu cihetle bunlarda ibahe caizdir, yani: şahıslar bu haklarından vaz geçebilirler.
(3) : Allah Tealâ ile kullan arasında müşterek olup Allah Tealâya aidiyeti galib olan haklardır. Haddi kazf gibi ki-bunda böyle iki hak toplanmıştır. Bu had, başkalarını kazf = ona buna zina isnadı şenaatinden men ve terhibe, âmmeden fesadı def ve tebîde hadim olduğu için hakkullahtır. Makzufun namusunu zina ânndan koruduğu için de hakkı abddır. Fakat bunda hakkullah galib olduğu cihetle bu kazf, sabit olduktan sonra bunun haddi = cezası, mâkzüfun afvile kazıftan sakıt olmaz. Ve bu haddi istifa hakkı, makzufun vefatında vârislerine intikal etmez.
«îmam Şafiîye göre haddi kazfde kul hakkı galibdir. Binaenaleyh afv ile sakıt olur. Ve bunu istifa salâhiyeti varise intikal: eder.
(4) : Allah Tealâ ile. kulları arasında müşterek olduğu halde kullara oidiyyeti galib olan haklardır. Kısas gibi. Bunda da iki hak, yâni:
F. 15
Binaenaıeyn ou nan, iuui
larile sakıt olur. (Cinayetler mebhâsine müracaat!).
537 — : Hâliseten hukukullahtan olan mahkûmun bihler de sekiz nevidir:
(1) : İbadâtı hâlisedir. İman ve namazile oruç gibi füruı imııu bu cümledendir.
(2) : Kendilerinde meûnet, yâni bir nevi külfet ve meşakkat bulıt-nan ibadetlerdir. Sadâkai fıtır gibi.
(3) : Kendilerinde ibadet mânâsı bulunan meûnet ve külfetlerdir Öşr gibi.
(4) : Kendilerinde ukubet mânâsı görülen külfetlerdir. Arazinin haracı gibi.
(5) : İbadetle ukubet arasına dair bulunan haklardır. KeffaretkT
gibi-
(6) : Ukubeti kâmile sayılan haklardır. Haddi zina, haddi sirkat, haddi şirb, haddi katı tarik gibi.
(7) : Ukubeti kasıra stayılan haklardır. Katilden dolayı mükellef olan katilin mirastan mahrumiyeti gibi.
(8) : Haddi zatında sabit olup insanların zimmetlerine taallûk ölmeyen haklardır. Madenlerin beşde birinin hükümete aidiyeti gibi.
İşte «hukukullah» denilen bu haklar, şahıslara mahsus olmayıp âmmenin menfaati' icablarından olduğu cihetle bunlara «âmme hukuku» da denir ki, bir cemiyetin bekası, intizamı, itilâsı ancak bu. haklar?-riayetle kaimdir. Bu haklar, mertebelerindeki şereften, mahiyetlerinde-ki ehemmiyetten dolayı Hak Tealâ Hazretlerine nisbet olunmuştur. Ve iHâ halk ve icad ve teşri itibarile bütün haltlar, Allahü azimüşşana nis-bette müsavidirler.
Mahkûmun aleyhin ve ehliyet ile teklifin mahiyyetleri:
538 — : Mahkûmun aleyh, yaptığı fillerden dolayı kendisine hitabı şer'î teveccüh ve taallûk eden mükellef insandır
Bir insan, mükellef olmak için ehliyet sahibi olmak lâzımdır. Ehliyet ise akl bilmeleke ile vücude gelir.
Filhakika herhangi bir şahsa bir şeyi yapmak veya yapmamak için bir teklif teveccüh etmesi için o şahısta akl bilmelekenin bulunması lâzımdır. Ve illâ o teklif edilen şeye salâhiyet ve kabiliyet bulunamaz.
' 539 -— : Teklif; külfetli, meşakkatli bir şeyi birisine ilzam etmek demektir. Meselâ: bir dinî vazifeyi ifa, az çok külfetten hâli olamaz. Bu külfetten dolayıdır ki, insan tahsine, sevaba lâyık olur. İşte böyle bir şey ile mükellef olması için insanda hir akl bilmeleke bulunmak lâzım çelmektedir.
ulur tarifidir.
Aklın dört mertebesi vardır:
Birincisi: aklı heyulam mertebesidir. İnsan, ilk yaradılışında bilgi-rten hâli olur. Fakat bu bilgileri ileride elde etmeğe kabiliyetli bulunur. Ifltö bu kabiliyet, aklı heyûlânî mertebesidir.
İkincisi: aklı bilmeleke mertebesidir. İnsan, biraz sonra zaruriyya-tı. bedihiyyatı idrâk eder, nazariyyatı da tahsile müstaid bulunur.
işte insanın bu zamandaki kabiliyeti de aklı bilmeleke mertebesidir.
Üçüncüsü: aklı bilfîl mertebesidir. İnsan, bu mertebede hem bedi-lüyyat ve zaruriyyatı, hem de nazariyyatı idrâk edip bunları dilediği /aman yeniden çalışmaya muhtaç olmaksızın istihzara muktedir bulunur. - • .' ?
Dördüncüsü: aklı müstefad mertebesidir. Bu mertebeyi ihraz etmiş ? lan bir zat için hem bedihiyyat ve zaruriyyat malûm olur, hem de na-:? ati yy at tamamen müstahzar ve münkeşif bulunur.
Bu dört mertebeden aklı bilmeleke mertebesi, mutavassıt bir dera-çede bulunduğundan tekliflerin menatı, mütevakkafün aleyhi bulunmuştur.
Maahâzâ akl bilmeleke de insanlarda mütefavet bulunduğu cihetle bunun yerine «bulûğ» ikame edilmiştir. Binaenaleyh baliğ, arızalardan salim olan bir insan, akl bilmelekeyi haiz sayılır.
541 — : İnsanlardaki ehliyet, iki nevidir. Biri: nefsi vücube ehliyettir. Diğeri de vacibi edaya ehliyettir. Şöyle ki:
Vücubi ehliyet, insanda bulunan «zimmet» ile hâsıl olur. Zimmet ise bir vasıftır ki, insan kendi lehindeki ve aleyhindeki şeylere bu vasf ile ehl olur.
Her insan, manevî bir vasf olan zimmetle rmıttasıftır. İnsanlar, daha ervah âleminde iken Hak Tealânın : S-] c—^ = ben sizin rabbı-nız değil miyim?» hitabı izzetini telâkki ederek «evet., rabbırmzsın» demişler, bu cihetle bir ahd altına girmişlerdir. İşte zimmet, bu ezelî ahdin bir neticesidir. Bu zimmet, akl bilmelekeden evvel de insanda bulunmaktadır. Bunun içindir ki cenin bile lebinde olan bir takım hakların vücubüne saüh bulunur, irse, vasiyyete, nesebin sübutüne. aid hakların vücubü gibi. Şu kadar var ki, bir ceninin zimmeti zaif olacağından aleyhine olan şeylerin vücubüne salih olmaz. Binaenaleyh velisinin cenin namına alacağı şeylerin semeni cenine değil, velisine teveccüh eden bir borç olur.
542 — : Zimmet, insanlara mahsus bir haslettir. Vakıa insanlar, bu zimmete vesile olan o ezelî ahdi hatırlamıyorlar. Fakat birer sadık
hinde olan haklardan dolayı — edasına kadir olduğu mertebede — mesul bulunur.
Meselâ: bir çocuk, irse, vasiyyete, adına alman şeylerin mülkiyyc-üne müstahik olur. Ve öşr ve haraç gibi şeyler ile de mükellef bulunur. Malından muhtaç olan karibine nafaka verilmekle de mahkûm olabilir. Başkasının telef ettiği bir malını tazmin ile de mükellef tutulur. Fakat namaz gibi, zekât gibi ibadetler ile, kısas gibi, mirastan mahrumiyet gibi cezalar ile mükellef olmaz. Çünkü ibadetler, bilihtiyar tazim kas-dile yapılır, bunlar ise çocuktan beklenilemez. Cezalar da muahaze mak-sadile yapılır. Çocukların filleri ise muahazeye mahal olamaz.
544 — : Ehliyeti edaya gelince bu, mahkûmun aleyhin kendisinden şer'an muteber olacak vecihle fîl suduruna salahiyetli olmasıdır ki iki türlüdür:
Biri : Ehliyeti kasıradır ki, kudreti kasıra ile sabit olan bir salâhiyettir. Kudreti kasıra ise aklı kasır ile sabittir.
Meselâ : çocuğun ve matuhun akılları kasır olduğundan kudretleri d? kasırdır. Bu itibar ile kendilerindeki ehliyyeti eda da kasırdır.
Diğeri: ehliyyeti kâmiledir ki, kudreti kâmile ile sabit olan bir salâhiyettir. Kudreti kâmile de aklı kâmil ile sabittir. Baliğ, âkil bir kimsenin ehliyeti gibi.
Kudret ise bir vasıftır ki bir şey onunla ya fail veya münfail olur.
545 — : Kudreti kasıra erbabından sudur eden fillere bakılır: Eğer o filler, hukükullahtan ise edası sahih ve muteber olur. Onlar, gerek sırf hasen olsun, iman gibi, ve gerek sırf kabih olsun, irtidad gibi. Ve gerek hasen olup az çok külfetli bulunsun; namaz, oruç gibi.
Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuğun imanı da, irtidadı da, namaz, oruç gibi ibadetleri de sahihdir. Bu ibadetlerin edası lâzım olmadığı halde ifası muteberdir.
Ve eğer o filler, hukuki ibad kabilinden ise nazar olunur: Onlar bu kudreti kasıra erbabı hakkında nefi mahz ise sahih olur. Hibe ve' sadakayı kabul gibi. Haklarında zararı mahz ise sahih olmaz. Tatlik. ı'tak. ikraz, hibe etmek gibi. Amma nef ile zarar araşma dair ise velîlerinin izinlerile sahih olur. Alış veriş, nikâh, icare gibi.
kısımlarına ayrılır. Semavî arızalar; insanın kisbile, ıracte ve olmaksızın zuhura gelen arızalardır. Çocukluk, cünun, ateh, iğma, nevm, nisyan, hayz, nifas, maraz, mevt, rık halleri gibi.
Mükteseb arızalarda insanın kesb ve ihtiyarile veya izale etmemek suretile dahli bulunmasile zuhura gelen arızalardır: Cehl, sekr, hezl, hata, ikrah, sefeh, sefer gibi.
548 •?— : Semavî arızalara dair izahat:
(1) : Sigar = çocukluk hali: insanın mahiyyeti levazımından olmayıp onun vücudi haricîsine lâzım, vilâdetle bulûğ arasında carî ve asıl insanın hükatindeki gayeye münafi olduğu cihetle arızalardan sayılmıştır.
Sigar; bir fıtrî halettir ki taakkul çağından,, yâni: iyiyi ve kötüyü tefrik ve temyiz zamanından evvele nazaran bir aczi manzdır. Teakkul ve temyiz zamanından itibaren ise vacibi edaya bir nevi ehliyet demek olur.
Baliğden bir özür sebebile sukuta ihtimali olmıyan bir şey, böyle mümeyyiz bir çocuktan da sukut etmez. İmanın nefsi vücubü gibi. Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuğun imanı muteberdir. Bir kere iman etti mi artık bulûğundan sonra bu imanını iade ve tecditten müstağni bulunur. Şu kadar var ki bu çocuk, vücubi eda ile mükellef olmadığından riddeti takdirinde .katli lâzım gelmez.
Baliğden herhangi bir özür veya afv sebebile sakıt olan bir şey. mümeyyiz çocuktan da sakıt olur. Çünkü bunda çocukluk hali de bir özürdür.
Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuk, müverrisini öldürse mirasından mahrum kalmaz ve kendisine kısas lâzım gelmez. Çünkü katil cezası, afv ile baliğden sakıt olacağı gibi bu çocukluk özrü sebebile de çocuktan sakıt olur.
Mümeyyiz bir çocuk, kimseye velî olamaz. Çünkü kendisindeki acz velayetine münafidir. Fakat bu aczinden dolayı başkası kendisine velî olur.
= ueıiuK, guzeı ne çırKin şeylerin aralarını temyiz, âkibetlerini idrâk eden kuwei akliyyenin ihtilâlinden ibarettir.
Mecnunun imanı, ebeveynine, ve velisine tebean şahindir. Irtidadı da ebeveynine tebean muteber olur. Binaenaleyh mecnun bir kitabının kitabiyye bulunan zevcesi islâm oisa mecnunun velîsine islâm olması teklif olunur. Velîsi islâm olursa mecnunun nikâhı devam eder. Velîsi islârn olmazsa bu mecnun ite zevcenin araları tefrik edilir.
İmtidat eden bir cünun ile ibadetler sakıt olur. Şöyle ki: bu imü-dat, namazlara nazaran imamı Âzam ile Ebu Yusuf'e göre bir gün ile bir geceden bir miktar ziyade devam etmekle tahakkuk eder. îmamı Muhammede göre ise altıncı "nar1 az vaktinin girmesiyle husule gelir.
Bu imtidat, oruç hakkında tam bir ay devam etmekle vücude gelir. Bir ramazan ayı içinde muvakkaten ifakat bulsa bu" ayın orucunu şifayâb olunca kaza etmesi icab eder.
Zekât hakkında da tam bir sene devam etmekle tahakkuk eder.
Mecnunlar, emval hakkındaki fitlerinden dolayı tazmin ile muahaze olunurlar. Meselâ: birisinin bir malını bunun bedelini ödemeleri lâzım gelir. Fakat sözlerinden dolayı zaman ile muahaza olunmazlar. Çünkü sözlerinin mânâlarını teakkul edemiyecekleri cihetle bunlar şer'an, muteber değildir. Binaenaleyh mecnunların akidleri, ikrarları sahih olmaz. Velev ki velîleri icazet versin.
(3) : Ateh — Bunaklık; bir âfettir ki akılda haleli mucip olur, sahibinin sözleri vesair işleri kâh âkilâne ve kâh mecnunâne bulunur.
Kendisinde ateh bulunan şahsa «matuh» denir. Mecelle, matuhu şöyle tarif etmiştir: Matuh, ol muhtellüşşuur olan kimsedir ki fehmi ka-lîl ve sözü müşevveş ve tedbiri fâsid olur.
Matuhlar, âkil çocuklar hükmündedirler. Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuk başkasına vekil olabileceği gibi matuh de olabilir. Şu kadar var ki bunlar da akdin hakları, kendilerine değil, müvekkillerine raci olur.
(4) : Igma = baygınlık; gayri tabiî bir füturdur ki, kuvvetleri izale eder, bu yüzden sahibi kuvasını istimalden âciz kalır.
îgma, uykunun fevkindedir. îgma, ibareleri iptal eder ve her halde abdesti bozar. Îgma, namaza nazaran cinnet hükmündedir. Oruç ve ze-
Uyku, ihtiyar ve iradeyi ibtal eder. Bu cihetle uykudaki şahsın sözleri sahih olmaz. Meselâ: alış-verişi, talâkı, i'takı, riddeti ve ihtidası muteber olmaz ve namaz halindeki sözleri, kıraetleri üzerine hükm terettüp etmez.
(6) : Nisyan = unutmak; kuwei hafızada bulunan ve mülâhazası kabil olan bir şeyi mülâhaza ve derhâtır edememektir.
insanın gördüğü bir çok suretler, bellediği bir nice meseleler, kuv-vei hayaliyyesinde mürtesim bulunur. İnsan bunlardan birini evvelce hafızasında bulunmuş olan suretine tatbik edemezse buna «sehv» denir. Bu sureti hiç hatırlıyamazsa buna da »nisyan» denilir. Bir vakitte mülâhaza edilemiyen bir sureti sonra istenilen vakitlerde mülâhaza mümkün olursa bu ademi mülâhazaya da «zühul» adı verilir.
Bir sehv-hali, az bir tenbih ile zail olmıyacak bir derecede bulunursa «hata» sayılır.
Nisyan, bir şeyin vücubüne münafi değildir. Hukuki ibadda özr sayılmak. Çünkü bu vücub ile hukuk, akla müstenittir. Akl ise nisyan halinde de mevcuttur. Binaenaleyh bir kimse, unutarak namazını vaktin ? de kılamazsa bunu kaza etmekle mükellef olur.
Kezalik : bir kimse, bir malın başkasına aidiyetini unutarak onu kendi umuruna sarf etse bedelini borçlu olur.
Hukuki ilâhiyye hususunda nisyan, eğer tezekküri mucib bir şeye mukarin ise özür sayılmaz, mukarin değilse sayılır.
Meselâ : namaz kılarken unutularak su içilse namaz bozulur. Çünkü namaz vaziyeti, bu nisyana mâni olacak bir haldir. Fakat oruçlu kimse unutarak su içse orucu bozulmaz. Zira oruç hali, bu nisyana mâni olacak bir mahiyette değildir.
(7) : Hayz = kadınların âdeti, aybaşı hali ve nifas = lohusalık hali. Bunlar, ehliyeti izale etmezler. Şu kadar ki, namaz ile oruç için taharet şart olduğundan bu hallerde namaz, çok tekerrür etmesinden dolayı sakıt olur. Oruç ise kazaya kalır.
(8) : Maraz = hastalık; tabiatin bozulmasıdır, bedeni tabiî cereyanından alıkoyan bir halettir.
Maraz; aczi mucibdir, fakat ehliyete münafi değildir. Bu cihetledir ki, maraz ile ne hukuki ilâhiyye, ne de hukuki ibad sakıt olmaz. Nama-
reKesımn nıiıayeı. »uıusunucıı uı olmaz. Fakat böyle bir mariz, nafakası, tabib ücreti, mihri misil ile te-ehhülü hususunda asla mahcur olmaz., Çiinkü bunlar, onun hayatî ihtiyaçlarından bulunmuştur.
(9) : Mevt = ölüm; halis bir aczdir, kuvvetten tamamen mahrumiyettir. Mevt ile mükellef kimselerden namaz, oruç, zekât gibi teklifler sakıt olur. Kezalik: meyyit üzerine hayatta iken vacibüleda olan karib-ler nafakası vesair şileler vefatile sakıt olur. Yalnız vaziyet yolile yapmış olduğu şileler devam eder.
Ölüm ile meyyitin zimmetinden borç sakıt olup terekesi veya kefili mevcut ise onlara teveccüh eder.
Ölünün vaktile gasb ettiği veya vedia olarak nezdinde bulundurduğu şeyler, vefatile sakıt olmaz. Mevcut ise kendisinden, değil ise mağsu-bun bedeli terekesinden istihsal olunur. Vedia hususunda taaddî ve taksiri var ise o da usulen terekesinden istifa olunabilir.
Ölünün kendi haceti için meşru olan şeyler de vefatile sakıt olmaz. Bu cihetle terekesinden evvelâ: teçhiz ve tekfini temin edilir, sonra borçları verilir, daha sonra vasiyetleri tenfiz edilir, bunlardan sonra da terekesinin bakiyyesi varisleri arasında taksim olunur. Bütün bunlar, meyyitin ihtiyaçları sayılarak hiç kimsenin rızasına bakılmaksızın sıra-sile yerine getirilmek icab eder.
Bir kimsenin kati edilmesinden dolayı icab eden kısas hakkı, o kimsenin varislerine iptidaen sabit olur. Bu cihetle varisleri bu kısası afv edebilirler.
Kısas hakkı, ölünün bir hacetini kazaya salih olmadığından kendisine değil, varislerine bidayeten sabit olmuş oluyor. Şu kadar var ki bu hak, mecruh için münakid olduğundan mecruhun carihi bu hakdan afv etmesi, sahihtir. Artık bu cerhten müteessiren vefatı takdirinde vârisleri için bu hak, yeniden sabit olmaz. (Cinayetler mebhasine müracaat!.)
Ölü, uhrevî âlem itibarile ber hayat sayılır. O âlemde hasenat ve seyyiatine göre hakkında muamele yapılır. Dünyada iken uhdesine teveccüh etmiş olan hukuku ilâhiyye ile hukuki ibaddan o ebediyyet âleminde mesul olur.
(10) : Rık = kulluk =» memlûkiyet; bir aczi hükmîdir. Sahibi hür kimselerin ahi oldukları bir kısım tasarruflara ehl bulunmaz. Şahadet, kaza, velayet, hilâfet gibi.
dan mâlik olamaz. Bu. cihetle bir işde istihdam ecüise ücreti matiKine mi olur. Fakat rık hali, malın gayrisinde malikiyyete münafi değildir. Binaenaleyh rakik, nikâh hakkına, hayat hakkına maliktir. Nikâhı münakid olur. Şu kadar var ki nefazi, volisinin iznine bağlı bulunur.
Rık, sahibinin bedenî ibadetler ile mükellefiyetine ve bunların sevab-larına nailiyyetine mani değildir. Rakik de namaz ile, oruç ile. mükelleftir ve bunların sevabları kendisine aittir. Fakat hac ile mükellef değildir. Çünkü haccıifa için malen, bedenen kudreti bulunmuş olamaz. Onun malı yoktur, velîsinin izni olmadıkça kuvveti bedeniyyesini hacce sarf edemez. Bunun içindir ki, bir rakik, hac ettikten sonra azad edilip badehu hac için muktedir olsa yeniden hac etmesi lâzım gelir.
Rık sahiplerinin zimmetleri zaiftir. Bir rakik, iki kadından fazlasını nikâhında cem edemez. Ve bir rakika hurre üzerine nikâh edilemez. Rakik ve rakikenin diyetleri, hür kimselerin diyetlerinden >noksandır. Buna mukabil kendileri hakkındaki hudud cezaları da hür kimselerin bu cezalarından eksiktir. Çünkü külfet, nimete göredir.
Kölelerin cihada iştirak etmeleri, mâliklerinin iznine mütevakkıftır. Kendi kendilerine iştirak etmiş olsalar ganaimden tam sehimlere müs-tahik olamazlar. Belki kendilerine «razh» adile bir mikdar atiyye verilir.
Rık hâli; velayete ve irse nailiyete münafidir. Rakiklerin şahadetleri, hükümleri, çocukları evlendirmeleri caiz olmaz. Ve mala malik olanıı-yacakları cihetle kariblerine varis olamazlar. Malik olsalar bu mal, ölüye yaDancı olan mâliklerine ait olacaktır.
Rık hali, ismet-i dem'e münafi değildir. Binaenaleyh bir köleyi veya cariyeyi haksız yere amden kati eden hür kimseler hakkında kısas lâzım gelir. (Itak mebhasine müracaat!.)
549
Mükteseb arızalara dair izahat
(1) : Cehl = bilmemek. Bilmek-, kabiliyetini haiz olan bir kimsenin bir şeyi bilmemesi, bir cehildir. Eğer bir kimse, o şey hakkında hiç bir şey bilmiyorsa bu, bir cehli basittir. Fakat o şeyi yanlış biliyor, meselâ o şey halâl iken ona haram tanıyorsa bu da bir cehli mürekkebdir ki, bu-nun izalesi daha güçtür. Bir meçhulün nakizini iddiaya mukarin olan bir cehalet, bir cehli mürekkebdir.
larını bilmeyip inkâr etmek gibi. Böyle bir cehalet, vazıh delillere mu-nafidir. Bu cihetle bir özre salih olamaz. Ancak bu inkâr, bu babdaki delilleri te'vilden neşet ettiği cihetle derecesi birinci kısımdan dûndur.
Meselâ : feylesoflardan bir takımı, sıfatı ilâhiyyeyi — kadimlerin taaddüdünü müstelzim olacak. diye — inkâr edip Allah Tealâ âlimdir, «endi zatile her şeyi bilir, ayrıca bir ilm sıfatile muttasıf değildir, derler, tiezalik: cehennemdeki hulûddan murad da orada uzun bir müddet kalmaktan ibarettir, derler. Bütün bu te'viller, hatadır. Fakat büsbütün ın-<vâr olmayıp birer te'vile müstenid olduğundan birinci kısım cehaletten dun görülmektedir.
rutabullaha, sünneti meşhureye, icmaı ümmete muhalif olan her uangi bir ictihad da bu kabildendir. Böyle bir içtihada dayanan bir hüküm, hiç bir vecihle nâfız olamaz.
(C) : Hadleri, kefaretleri İskata salih olan cehildir. Sahih içtihada mahal olan bir hususdaki cehalet, ademi isabet, hata gibi.
Meselâ : bir katili iki veliyyi kıssadan 'biri afv ettiği halde diğeri — hakkı kısası bulunduğu, zannile — kısas etse bundan dolayı bu ikinci veli hakında kısas lâzım gelmez. Çünkü bu meselede içtihada mahai vardır. Bazı zatlara göre hakkı, velîlerden her birine müstakillen sabit olur, birinin bu hakkı afv etmesile diğerinin bu hakkı sakıt olmaz. İşte bu içtihadın mevcudiyeti o kısas icra eden ve bu suretle katil sayılan o veli • hakkında kısasa mani bir şüphe tevlid etmiş olur.
(D) : Özre' salih olan cehildir. Dâr-ı harbde bulunup ihtida eden bir kimsenin namaz ve oruç gibi dinî vazifeleri hakkındaki cehaleti gibi. Binaenaleyh bunlardan mesul olmaz.
Kezalik : bir vekilin gıyabında vukubulan azline cehaleti de bu kabildendir. Binaenaleyh bu azline muttali olmadıkça müekkili namına tasarruf atı muteber olur.
(2) : Sekr = sarhoşluk; dimağın mütesaıd buharlardan dolması se-bebile yücude gelen gafilâne bir sürür, bir neşveden ibarettir.
Sekr hali, ya mubah bir tarik ile veya haram bir tarik ile vücude gelir, buna göre hükmü de değişir. Şöyle ki:
Mubah yolile olan sekr = sarhoşluk, tasarruf atın sıhhatine mani olur. Sekran ' = sarhoş hakkında cezayı müstelzim olmaz. Meselâ : bir ilâç veya bir bal yemekten veya bir ikraha mebnî şarab içmekten neş'et
Llll *,UL*J**±. t u&iux i i
Haram iariKiıe oıan hatine ve hitabın, cezanın teveccühüne münafi değildir. Çünkü bililtizam irtikâb edilmiştir. Binaenaleyh böyle bir sekran, namaz, oruç gibi dini vazifelerinden mesuldür. Ve bunun talâk, ı'tak, beyi, ve şira gibi tasarrufları — Hanefiyyece — sahihtir. İhtidası da muteberdir. Ancak irti-dadı, istihsanen sahih görülmemiştir. Bu halde kelimei küfrü söylese küfrüne hükm olunamaz, refikası da boş olmaz. Çünkü irtidadın rüknü, itikadı tebdildir. Sarhoşluk halinde ise bu tebdilin tahakkukuna hükm edilemez.
Sarhoşluğun derecesi, sözlerinin muhtelit bir halde bulunmasıdır. Fakat bir sarhoş hakkında haddi şürbün icra edilebilmesi için İmamı azama göre sekranın yer ile gök arasını tefrik edemiyecek bir halde bulunması lâzımdır. Çünkü hadler, şüphe ile sakıt olur. Sarhoşluk halinde noksan bulunması da bir şüphe tevlid eder. Böyle bir sekranın rücua ihtimali olmıyan hususlar hakkındaki ikrarı, muteberdir. Kaved ve kazt hakkındaki ikrarı gibi ki cezayı, haddi müstelzim olur. Rücua ihtimali olan hususlar hakkındaki ikrarı ise muteber değildir. Haddi zina, haddi şürb, sirkat hakkındaki ikrarı gibi. Böyle bir ikrarından dolayı hakkın- -da had cezası icra edilemez. Çünkü sarhoş, bir şeyde, bir sözde sebat et-, mez. Onun sarhoşluk hali, bu gibi hususlarda ikrarından rücu makamına kaim olur. Bu hadlere hakkı ibad teallûk etmez, bunlar mahza hukuki ilâhiyyedendir. Bu cihetle bunlarda ikrardan rücu, muteberdir. (Hudud mebhasine müracaat!.)
(3) : Hezl = lâtife, şaka, ciddin mukabilidir ki buna: muvazaa, telcie de denir.' İki kimsenin bir muameleyi aralarında herhangi bir maksattan dolayı gayri ciddî olarak yapmaları, bir hezlden, bir muvazaadan ibarettir.
«Hezl ile yapılan bir muamelenin, meselâ : bir bey ve şiranın muteber olması için bunun akidden evvel âkidler arasında tasrih edilmiş olması şarttır ki, inkâr vukuunda isbatı lâzım gelir.
«Hezl, hâlin delâletile sabit olmaz, ehliyete münafi bulunmaz. Bir muameleye mübaşereti ihtiyar etmeğe ve bu mübaşerete razı olmaya da münafi değildir. İki taraf, böyle bir muameleye kendi ihtiyarlarile mübaşeret etmiş olur.
mak üzere yapsa bununla dini ilâhîyi istihfaf etmiş olur. Binaenaleyh tecdidi iman etmesi lâzım gelir. Bilâkis bir gayrimüslim, hezl yolile islâmiy-yeti kabul etse sahih sayılır. Zira birrıza ihtidaya ehl ve bu hususdaki ikrarı rızasile vaki olduğundan imanı ciheti tercih edilerek islâmiyeti kabul edilir, bunun gayri sahih olduğuna hükmedilemez.
(B) : Haberler. Hezl haberleri ibtal eder. Binaenaleyh bir kimse hezl tarikile gerek bey veya icare gibi feshi kabil olan şeyleri haber verirse ye gerek kısasdan afv gibi feshe ihtimali olmıyan bir şeyi haber verse muteber olmaz. Çünkü hezl hali, haber verilen şeyin sıdk ve sıhhatine itimada manidir.
(C) : İnşaat. Bunlar, feshi kabil olup olmamak itibarile iki kısmidir. Bir kısım, bey ve icare gibi kabili fesh olan inşaattır ki, bunlarda hezl muteberdir. Böyle bir akd, gayri muayyen bir şartı hıyar ile yapılmış mesabesinde olup fâsid hükmünde bulunur. Binaenaleyh iki taraftan her birinin böyle bir akdi fesh ve nakza hakkı vardır. Maamafih iki taraf, hezl ile yaptıkları böyle bir muameleye bilâhare razı olup icazet vere- • bilirler. Şu kadar var ki İmamı Azama göre iki tarafın böyle bir akde icazet vermesi için üç gün müddet vardır, bu müddet geçince akdin fesadı takarrür eder, artık ona icazet veremezler. İmameyne göre ise bu akdi fesh etmedikçe buna icazet verebilirler.
Diğer bir kısmı da kabili fesh olmıyan inşaattır ki, bunlar da üo nevidir:
Birincisi : talâk, ı'tak, yemin, nezr, kısasdan afv gibi kendisinde mal olmayan akidlerdir. Bunlarda hezl, bâtıl, tasarruf sahihtir. Binaenaleyh bir kimse zevcesini hezlden boşasa talâk vaki olur.
ikincisi : kendisinde malın tebaen sabit olduğu akidlerdir.- Nikâh» gibi ki buna tebaen zevceye mehr namile bir mal verilmesi sabit olur. Bunda da hezl batıldır. Binaenaleyh iki taraf, esas nikâhın hezl ile vukuunda ittifak etseler de nikâh, sahih ve mehri misi lâzım olup hezl bâtıl bulunmuş olur. Fakat mehrin miktarında hezl vaki olsa, meselâ : bir. nikâh hakikatte yüz lira, zahiren ise iki yüz lira mehr tesmiyesile akd edilse mehr, yüz lira olmuş olur.
rine müracaat!)
(4) : Hata; bir mânâca sevabın zıddı demektir. Diğer bir mânâca da amde mukarin olmayan söz veya işden ibarettir. Burada matlûp olan da bu mânâdır.
« Hata; ne ehliyeti vücube, ne de ehliyeti edaya münafi değildir. Çünkü hatanın akla ve kuvvetlere tesiri yoktur. Muhtî, ihtiyatsız hareketten hâli bulunmamıştır. Hata, tam bir kasde değilse de yine sahih bir kasde mukarindir.
Meselâ : bir kimsenin ava attığı kurşun, bir insana tesadüf etse bu bir hata olmuş olur. Bunda bir sahih- kasd vardır. Çünkü kurşun kasden atılmıştır. Fakat bu kasd, tam değildir. Zira o insana atılmış değildir.
« Hatada kasdin tamam olmamasından dolayıdır ki, ictihad neticesi olan bir hata, hukuki ilâhiyyenin sukutu hususunda bir özür olmaya sa-lihdir. Binaenaleyh bir hâdisenin hükmi şer'îsini incelediği halde isabet edemiyen bir müfti, asim olmaz.
Kezalik : kıble cihetini araştırdığı halde isabet edemiyen bir musal-lî, günahkâr olmaz.
« Hata; had ve kısas gibi ukubetler hususunda, da şüphe teşkil etmeğe salihdir. Binaenaleyh bir kimseye yanlışlıkla zevcesi olmıyan bir kadın zifaf edilmekle aralarında mukarenet vuku bulsa hakkında haddi zina ve zinaya mahsus günah lâzım gelmez.
Kezalik : ? hata yoliyle vuku bulan bir katilden dolayı katile kısas ve amden katle mahsus günah lâzım gelmez. Çünkü bunlar birer kâmil ukubettir. Mazur olan muhtî üzerine vacib olmazlar. Şu kadar var ki hata, taksirden hâli değildir. Muhtî, ihtiyat ve dikkati terk etmiş olacağı cihetle bundan dolayı asim olur ve hataen katilden dolayı diyet ile, kef-faret ile mükellef bulunur.
« Hata, hukuki ibadî iskat hususunda özüre salih değildir. Binaena-levh bir kimse başkasının bir malını hataen telef etse tazmin etmesi lâ^ zım gelir. Ve hata tarikile olan katilden dolayı lâzım gelen diyet, tahfif maksadile üç seneye tevzi edilir. Çünkü hata, bir özürdür, tahfifi müs-telzim olur. Ve bu diyet, bir ceza olmayıp bir bedeli mahal olmak üzere
emn KaiDiaır, uız uuna. muudu uıauıay göre hükm ederiz. Eğer tabirlere itibar olunmazsa hiç bir sözün hükmü kalmaz. Bir sözü söyliyen, «benim bundan maksadım şu idi» diye hakikati sakhyabilir. Fakat îmamı Şafiîye göre hata ile talâk vaki olmaz. Çünkü muhtîde sahih bir kasd yoktur.
(5) : İkrah; insanı vaid ile, tehdid ile kerih gördüğü, istemediği bir şeye hami etmektir ki, iki nev'e ayrılır:
Birisi, ikrahı mülcîdir ki, nefsi itlaf, uzvu kat ile veya şiddetli darp ile tehdit etmek suretile yapılan ikrahtır. Bu ikrah, mekruhun rızasım idam, ihtiyarını imha değilse de ifsad eder.
Bir şeyi yapmak veya yapmamak hususlarından birini tercih ile ona kalben teveccühte bulunmak, bir ihtiyardır. Bir şeye tahsin ve işar suretile kalben yönelmek de rızadır.
Diğeri, ikrahı gayri mülcîdir ki, habs ile, kayd ile, darb ile bittehdit yapılan ikrahtır. Bu, yalnız gam ve elemi mucib olur. Bu, rızayı idam ederse de ihtiyarı ifsad etmez, fail; yine kasdinde müstakil kalır, kendi ihtiyarı, hâmilin ihtiyarına müstenid olarak kendi intizamını gaib etmiş ve binaenaleyh fâsid olmuş sayılmaz.
«. - İkrahın hükmüne gelince : alelitlâk ikrah, ne ehliyeti vücube ve ne de ehliyeti edaya münafi değildir, mükrehin bunlara olan ehliyetini selb etmez. Çünkü ikrah, mükrehin zimmetine, akl ve bulûğuna halel vermez ve ikrah, mükrehe hitabın teveccühüne münafi olmaz. Bu hi-tab, kendisi için bir ibtilâ, bir imtihan mesabesinde bulunur, bundan dolayı mesul olur, ya sevaba veya ıkaba istihkak kazanır.
« İkrah, her ne kadar bazan ihtiyarı ifsad ederse de ona bilkülliye münafi bulunmaz. Mükreh, kendi nefsini vikaye için mükrehün bihi ehveni şer görerek ihtiyarile irtikâb eder.
« Mükrehin ihtiyarı fasidile hâmilin — icbar edenin — ihtiyarı sahihi tearuz edince bu sahih ihtiyar, fâsid ihtiyara tercih olunur. Çünkü fâsid, sahih mukabilinde mâdumdur. Bu halde mükreh, hâmile âlet mesabesinde bulunmuş olur. Meğer ki. tercih, mümkün olmasın. Bu takdirde hüküm, fâsid ihtiyara nisbet- olunur. Binaenaleyh mükrehten sâdır olan tasarruf at iki kısma ayrılır: Bir kısmı, hâmile, bir kısmı fâilev yani: mükrehe mensub olur. Şöyle ki: mükrehen vaki olan şeyler, ya akvalden veya ef'alden ibarettir. Akval hususunda mütekellim, başkasına âlet olmaya salih olmadığından bir kimse, bir sözü mükrehen söyleyince bunun hükmü kendisine iktisar eder, hâmilin? ait olmaz. Çünkü bir şahıs, bir
mütevakkıf şeylerden ise bununla akdi fâsid vücuda gelmiş olur. Bey, .ica-re ve emsali gibi.
Ef'ale gelince : bunlar da iki kısımdır. Bir kısmı, akval gibidir ki. bunlarda fail, hâmile âlet" mesabesinde bulunmaz, fîl kendisine izafe olunur. Yimek, içmek, zinada bulunmak gibi.. Binaenaleyh bir oruçlu, diğer bir oruçlu kimseyi iftara icbar etmekle o kimse de iftar etse bununla kendisinin orucu bozulur, diğerinin orucu bozulmaz. Çünkü bir kimse başkasının ağzile yiyip içmiş olamaz. . .
Fillerin diğer bir .kısmı ise akval gibi değildir. Bunlarda'failin hami! için âlet olmaya ihtimali vardır. Bunlar da iki nevidir.
Birinci nevi : failin hamil için âlet sayılması takdirinde cinayet mahallinin tebeddülü lâzım gelir. Bu halde hükm, akvalde olduğu gibi yine faile iktisar eder. Hacde bir muhrimin diğer bir muhritni, sayd'ı öldürmeğe icbar etmesi gibi. İşte bu kati, failine ait olur, bu cinayetin mahalli kendisi bulunmuş olur. Eğer bu kati, mücbire aid olsa cinayet mahallî bu mücbir olur, icbar bulunmamış, ikrahdan maksad husule gelmemiş bulunur. İkrah ile vuku bulen bey ve teslim de bu kabildendir. Bundan da failine nisbet olunur. Eğer bu bey ve teslim, hâmile = mücbire nisbet olunup fail, âlet mesabesinde telâkki edilse mahali teslim olan mebî, tebeddül etmiş, magsub mahiyetinde bulunmuş olur. Artık bu bey ve teslimde beyi fasid hükmü değil, gasb hükmü cereyan etmek lâzım gelir. Halbuki bunlar failine nisbet edilince mahalli cinayette tebeddül görülmiyeçeğinden gasb tahakkuk etmez, müşteri o mebîe mülki fâsid ile mâlik olur.
İkinci nevi : failin hâmile âlet - savılmasından dolayı cinayet mahallinin tebeddülü lâzım gelmez. Bu takdirde- hükm, İDtidaen hâmile nisbet olunur. Bir nefsi veya malı ikraha mebnî itlaf gibi. Bunlar da hâmilin faili âlet gibi istihdam ederek onu çarpmak suretile bu itlaf hâdisesini vücude getirmesi mutasavverdir. Bu halde, bu itlaf cinayetinin mu-cebi faile değil, hâmile lâzım gelir.
Meselâ : bir kimse bir şahsı vaki olan ihraha mebni amden öldürse kısas, hâmile = mücbire lâzım gelir, o kimseye lâzım gelmez. Çünkü insanlar, kendi hayatlarını severler, bu bir fıtrat muktezasıdır. Bu cihetle herkes kendi hayatını korumaya medar olan şeyleri tercih eder, bu bakımdan da kendisi hâmilin bir âleti mesabesinde bulunmuş olur. Maamafih bu katlin günahı kendisine teveccüh eder. Çünkü kendi nefsini takdim ederek kendisi gibi mâsumüddem olan bir kimseye kasd etmiş, kati güna
« İhtiyar zamanında ikdam edilmesi haıaı oımayau ikrah halinde aşağıdaki hükümler cereyan eder:
(A) : Haklarındaki hürmet, ikrah ile sakıt olmıyan, yapılmalarını ruhsat lâhık bulunmıyan fillerdir. Kati, cerh, zina filleri gibi. Bunları cebren mürtekit olanlar da asim olurlar.
(B) : Haklarındaki hürmet, ikrah ile sakıt olan fillerdir. İkraha mebni şarab içmek, hınzır veya meyte eti yimek gibi. Bunlar, ikrahı mül-cî ile mubah gibi olur. Mükreh, bu hususdaki müsaadei şer'iyyeyi bildiği halde bunlardan kaçınıp bu yüzden kati edilse asim olur. Bu müsaadeyi bilmediği takdirde ise asim olmaması umulur:
İkrahı gayri mülcî ise muharrematı mubah kılmaz. Çünkü onunla ıztırar hâsıl olmaz. Şu kadar var ki, bu, bir şübhe iras eder. Binaenaleyh bir kimse gayri mülcî olan bir ikraha mebnî şarab içse hakkında had cezası lâzım gelmez.
(C) : Haklarındaki hürmet ikrah ile sakıt olmayıp yalnız ruhsata muhtemil bulunan fillerdir. Bu filler, ya hukukullaha veya hukuku ibada aid bulunur Hukukullaha aid olan fîller de ya sukuta ihtimali olur veya olmaz.
Şöyle ki : küfrü mucib olan bir sözü söylemek, sukuta ihtimali olmıyan hukuku ilâhiyyeye racidir. Namaz, oruç gibi ibadetler de sukuta ihtimali olan hukuku ilâhiyye cümlesindendir. Bunların hepsinde de ikra hı mülcî sebebile ruhsat carî olur. Binaenaleyh mükreh olan kimse, kalben muvahhid olduğu halde lisanen tevhide münafi bir söz söylese veya kalben farziyyetine kail olduğu halde namazı terk eylese asim olmaz. Fakat sabr edip de ikraha mebni bunları terk etmiyerek kati e'lilse şehid olmuş olur. Çünkü onun bu metaneti, dini ilâhiyi izaz demektir.
Bu kısım hukuki ibada gelince: bunlarda da bu ruhsat carîdir. Bir müslümamn malını itlaf gibi. Binaenaleyh bir müslümanm malını itlaf için ikrahı mülcî vuku bulsa o malı itlaf caiz olur. Fakat bu ikraha rağmen o malı itlaf etmeyip de bu yüzden kati edilse — inşaallah — şehit olmuş olur. Çünkü başkasının ismeti malına riayet etmiş, bir zulmü def için kendi nefsini bezi eylemiş olur.
(6) : Sefah; lügatte hıffet ve hareket demektir. Şer'an iki mânâda müstameldir. Birisi, insana ferah veya gazepten dolayı arız olan bir hu-fettir ki, onu aklı başında olduğu halde şer'i şerifin ve aklın mucebme muhalif amele hami ve sevk eder. Bu bir umumî mânâdır, her mahzuru irtikâba şâmildir.
fihin aklı ve bedeni yerınaeaır. 5u K.a.ua.1 &* ^u,
halefette bulunmuş olur. Binaenaleyh onun bu sefihliği, mükellefiyetine
mani olmaz.
« Sefeh, sahibinin tasarrufatma da münafi değildir. Çünkü sefih, emanetullahı tahammüle, hukuku ilâhiyye ile mükellefiyyete ehl oluncs. hukuki ibada da bitarikilevlâ ehl bulunmuş olur. Şu kadar var ki, bir kimse sefih olarak baliğ olsa malları kendisine bilittifak verilmez. Onun menfaatini muhafaza için bu mallar, imameyne göre bilfiil reşid oluncaya kadar, İmamı azama göre de sinni rüşde vâsıl oluncaya kadar başka bir eminin elinde bulundurulur. Sinni rüşd ise yirmi beşinci seneden ibarettir.
« Bulûğundan sonra sefih olan şahıs hakkında ise fukahanın ihti lâfı vardır. İmamı azama göre sefih hacr edilmez, tasarrufları nafiz olur. Çünkü esasen âkildir, muhataptır, ehliyeti hukukiyyeyi haizdir. . İma.-meyn ise feshi kabil, hezl ile bâtıl olan tasarruflardan dolayı hacr edilmesini caiz görmüşlerdir. Bey, icare, hibe gibi tasarruflar bu kabildendir. Çünkü bu surette sefihinde, başkalarının daJ hakları sıyanet edilmiş olur. İmamı âzam, buna karşı diyor ki: sefihi hacr etmek, onun ehliyetini, velayetini ibtal, onu behaime ilhak demektir. Bir insanın tasarrufa-ta ehl olması, sözlerinin muteber tutulması, bir nimeti asliyedir. İnsan bununla hayvanattan temayüz etmiş bulunur. Artık malı siyanet için bu nimeti ibtal etmek caiz olamaz.
(7) : Sefer = yolculuk; lügatte bir mesafeyi kat etmektir. Şer'an: vasatı yürüyüşle en az üç günlük (== 18 saatlik) bir yere kadar gitmek üzere vatanın umranatından çıkmaktan ibarettir..
« Sefer, ehliyeti vücub ile ehliyeti edaya ve ahkâmı şer'iyye ile mükellefiyete münafi değildir. Şu kadar var ki, sefer hali, meşakkatten hâli olmadığı cihetle sefer, meşakkat makamına ikame edilerek bazı hususlarda tahfife sebeb bulunmuştur. Velev ki bilfiil meşakkat bulunmasın.
Binaenaleyh sefer halinde dört rekâtlı farz namazlar ikişer rekât olarak kılınır. Bu, Hanefîlere göredir. İmamı Şafiîye göre ise müsafir, muhayyerdir, dilerse bunları yine dört rekât olarak, kılabilir.
Kezalik : sefer, ramazanı şerif orucunun te'hirine tesir eder. Şu kadar var ki bu hususta müsafir, bilittifak muhayyerdir, dilerse orucunu ikamet zamanına tehir eder ve dilerse sefer halinde tutar.
F. 16
terk edemez. Bu halâl degııaır. $u nauaı vcn. «.*, — vücubı edası hakkında bir şüphe tevlid ettiği cihetle bunu bozduğundan dolayı üzerine keffaret lâzım gelmez. Meğer ki bir mukim, daha sefere çıkmadan orucunu bozsun da badehu sefere* çıksın. Bu takdirde keffaret lâzım gelir. Badehu sefere çıkmakla bu keffaret sakıt olmaz.
« Sefer ahkâmı,, beldenin ümranından çıkmakla istihsanen sabit olur. Ve bir müsafir, daha üç gün yol yürümeden ikamete niyet etse sahih olur. Velev ki bu niyeti, ikamet edeceği mevziin gayrisinde vuku bulsun. Fakat bir müsafir, uç günlük bir yol yürüdükten sonra ikametgâh ittihaz edeceği bir yerde bulunmadıkça ikamete niyeti muteber olmaz. Çünkü üç günden evvel ikamete niyyet, seferi def etmök, ondan vaz. geçmek demektir. Üç günden sonra niyyet ise sefer halini ref etmek mesabesindedir. Def ise ref'den esheldir.
İçtihadın mahiyyeti ve şartlan :
550 — : îctihad, lügatte meşakkate tahammül etmektir. Istılahta: fer'î olan bir hükmi seriyi delilinden istinbat hususunda mechudi bez!, yani: "tamam takati sarf' eylemekten ibarettir. Bu suretle bütün kuvvetini sarf eden zata «müctehid», istinbat edilen hükmi şer'iye de «müc tehedün fih» denilir.
îctihad, kolay bir şey olmadığı cihetle şer'î delillerden hükümleri çıkarmaya «istinbat» denilmiştir. Çünkü istinbat, esasen kuyudan güçlükle su çıkarmak, demektir.
İçtihadın tarifine «fer'î» kaydile itikadiyata, ve sarih, kat'î naslar ile sabit ibadetlere vesaireye müteallik hükümler, hariç kalmıştır. Çünkü bu gibi ahkâmı asliyye, kat'îdir, sabittir, içtihada mahal değildir.
«Şer'î» kaydile de aklî ve hissî olan hükümlerden ihtiraz edilmiştir. Zira onları anlamak hususundaki mesaî, bir içtihadı fıkhî değildir.
551 — : Fer'iyyatten olan şer'î meselelerin hepsinde içtihada muktedir olan bir zata «müctehidi mutlak», bu meselelerin yalnız bir kısmı hakkında içtihada kadir olan bir zata da «müctehidj mukayyed» denilir. Bir müctehidi mutlak itibarile içtihadın şartı, içtihadın ehlinden sadır, mahalline masruf olmaktır. Bu hususta ehliyet, kitabullaha, sünneti ne-beviyyeye, mevaridi icma ile vücuhı-kıyasa vukuf ile hâsıl olur. Şöyle ki: herhangi bir meselei fer'iyye hakkında kendi usul ve kavaidi dairesinde ictihadda bulunacak bir zat için lâzımdır ki, ahkâma müteallik ayâtı kur'aniyenin lügat ve şeriat bakımından mânâlarını ve bunlara aid ilimleri ve bunların has, âm, mücmel, müfesser, nâsih, mensuh gibi aksamını lâyıkile bilsin. Kezalik: ahkâma müteallik süneni seniyyenin metinlerine,
olmuş bulunduğunu güzelce anlamış, olsun. Tâ ki icmaa muhalif içtihada kıyam etmesin.
Kezalik : kıyasın vecihlerine bütün şeraitile, ahkâm ve aHsamile, makbul ve merdud delîle vâkıf olsun. Tâ ki yanlış kıyaslara meydan verilmesin.
îşte imamı âzam ile diğer eimmei selâse hazeratı, birer müctehidi mutlak olduğundan bu şeraiti camî bulunmuşlardır.
Bazı meselelerde içtihada kadir olan ve bu cihetle içtihadı mukayyed ashabından sayılan zatlar hakkında ise taklid ettikleri müctehidi mutla-kın usulüne, delillerine vâkıf olmak kâfidir. Meselâ: böyle bir zat, İmamı azama tâbi olduğu takdirde onun ictihad sahasındaki usul ve delâiline muttali olunca bazı meselelerde ictihad da bulunabilir. Onun bu içtihadı, îmamı âzamin usul ve delâiline muvafık olacağından kendisi «müctehidi mukayyed» bulunmuş olur.
İçtihadın hükmü :
552 — : İçtihadın hükmü, gelebei zandır. Yani: ictihad ile sabit bir mesele hakkındaki kanaat, hata ihtimali ile beraber galebei zandır. Bir müctehia, kendisinin hakka isabet ettiğim kat'î surette iddia edemez. Belki isabet ettiğine zannı galibile kani bulunur. Bu cihetle ictihad, ka-üyyattan olan usul ve füruda carî olmaz. Çünkü bunlarda galebei zar., kâfi değildir, bunlarda cezm lâzımdır.
553 — : Bir müctehidin daima isabet etmesi icab etmez. Bir müctehid, bir meselede musib olacağı gibi diğer bir meselede de muhtî olabilir. Çünkü her hadisenin hükmü, indallah birdir. Bu hükm, müctehidin içtihadına tâbi değildir. Bu hükmü keşf eden bir müctehid, musibdir, keşf edemiyen bir müctehid. de muhtîdir.
Mutezile taifesi ise her müctehidin musib olduğuna kail bulunmuştur. Bunlara göre hükm, indallah müctehidin içtihadına tâbidir. Böyle olmasa teklifi malâyutak lâzım gelir.
Buna cevaben deniliyor ki: bir müctehid, hükmi şer'îsi musarrah olmayan bir hadise hakkında mücşrred ictihad etmekle mükelleftir. Yoksa her halde hakka isabetle mükellefe değildir ki teklifi muhal lâzım gelsiı.ı Mamafih her müctehid, musib olsa çok kere iki nakizin içtimai lâzım gelir ki, bu muhaldir. Vücudden çıkacak bir kan ile abdestin bozulması ve bozulması ve bozulmaması hakkındaki iki ictihad gibi. Bir şeyin ayni zamanda hem halâl, hem de haram olması da bu kabildendir.
olur.
Bir de âlemin hudusü, kıdemi gibi akliyyatta, Hak Tealânın zat ve sıfatı gibi ilâhiyyatta ve nebeviyatta hak, bilittifak bir olduğundan bunlardaki hata, ma'füv değildir. Ancak Mutezileden bir taife bunlarda da hükmün içtihada tâbi olacağına kail bulunmuştur ki, asla doğru olamaz.
555 — : Hata eden bir müctehid, hükme isabet edemediği cihetle intihaen muhtî ise de kendi kudretini bezi edip delilleri tedkik eylediği cihetle iptidaen musibdir. Bundan dolayıdır ki, içtihadına herhalde hasene = sevab terettüb eder. Nitekim aleyjıisselâtü vesselam efendimiz, Amribnilâs radıyallahü anhe hitaben : c^J j| dil Jt <,Cl )
<;_» d&> «jlkil jl , oL_* sis. <dU» = hükm et, şöyle ki: isabet eder isen senin için on sevab, eder isen bir sevab vardır.) buyurmuştur.
Maamafih bazı zatlara göre hata eden müctehid, hem iptidaen, hem de intihaen muhtî bulunmuş olur.
556 — : îctihad, cumhurı ulemaya göre tecezzi kabul etmez. Yani : yalnız bir kaç meselenin menatını, edille ve esbabını bilen bir âlim için yalnız o meselelerde içtihada kıyam etmek caiz olmaz. Çünkü diğer meselelerin de hükümlerini, ılel ve esbabını, anlıyabilmek melekesini haiz. olmayınca içtihadına güvenemez, kendisine galebei zan, hâsıl olamaz. Zira hükmünü keşf ettiğine zahib olacağı mesele, diğer meseleler ile alâkadar olabilir. Onlar bilinmedikçe muayyen meselenin hükmü taayyün etmiş olamaz.
Deniliyor ki : ictihad için bir fekahet melekesine ihtiyaç vardır. Bu öyle mahdud meselelere vukuf ile elde edilmiş olamaz. Meselâ: bir kimse her sözü muktezayı hale, belagat ve fesahat kavaidine tatbike kadir olmalıdır ki, belagat melekesini haiz sayılsın. Yoksa yalnız bir iki sözü belagat vecihlerinden bir ikisine tatbike kadir olmakla belagat melekesini haiz, bulegadan ma'dud olamaz. îşte bir din âliminde de her hükmi şer'îyi delillerindene istinbat edeceke bir melekei fıkhiyye bulunmalıdır ki müctehid sayılabilsin, içtihadına mesağ bulunsun.
557 — : Bir müctehidin bazı meseleler hakkında (lâedrî = bilmiyorum) demesi^ kendisinde ictihad melekesinin bulunmamasına delâlet etmez. Çünkü böyle bir meleke bulunduğu halde bunu bazı meseleler hakkında istimal vakit bulamamış olabilir. Veyahut o meseleler hususunda kemali ittikasından dolayı hemen cevab vermeyi ihtiyata muhalif görmüş olabilir.
miyorum demek, ilmin yarısıdır.) Vakıa bir zatın bilmediğini bilmesi de bir ilimdir, bir hünerdir.
İmam Şa'bî, bir mesele hakkında (lâedrî) demiş, ,sail olan şahıs, «Sen trakın fakîhi olduğun halde bilmiyorum demekten utanmıyor musun?» demekle Şa'bî merhum: fakat melekler, Allah Tealâya (Lüle L. "^lü itV ) = Yarabbü. senin bize bildirdiğinden başka bizim bilgimiz yoktur) demekten istihya etmemişlerdir, diye mukabelede bulunmuştur.
Velhâsıl : bir müctehid îçin her meselenin hükmünü hemen bilmek icab etmez. Elverir ki kendisinde matlûp olan fakahet mevcut bulunsun.
558 — : içtihadın mahalli, yukarıda da işaret olunduğu vecihîe füruattan olan mesaili şer'iyyedir. Ehli de ictihad salâhiyetini haiz olan zatlardır.
Binaenaleyh dini islâmın ulvî mahiyyeti hakkında, sarih, kat'î nas lar ile veya icma ile sabit olan mukaddes hükümleri hakkında, meselâ: namazın, orucun rükünleri, adetleri, vakitleri hususunda içtihada asla mahal yoktur. Bunların haklarındaki ictihad, bunların dinen sabit olan mahiyetlerini tebdil ve tağyir demektir ki, bu asla caiz görülemez. Böyle bir cüret, mukaddesata karşı bir sui kasd demektir. Böyle bir hareket, • bir kötü maksada müstenit değilse büyük bri cehalet eseri sayılır.
îctihad için pek büyük bir kabiliyet, pek geniş malûmat lâzımdır. Bundan başka da pek büyük bir diyanet pek azîm bir seciyyei ahlâkiyye iktiza eder. Hafızalarını bütün âyatı celîle ile, yüz binlerce ahadisi şerife ile tezyin etmiş, bir çok dinî ilimlerde tefe'rrüd eylemiş olan bir nice yüksek zatlar bile içtihada cesaret edememiş, kendilerinde içtihada salâhiyet bulunduğunu iddiada bulunmamışlardır. Çünkü bu salâhiyeti lâyıkı vecih-le haiz olmıyanlarm içtihada kıyamı, teşehhiyattan ibaret olarak haklarında pek büyük manevî mesuliyeti davet eder. Binaenaleyh bu salâhiyeti haiz olmıyanlar için islâm alemince kabul edilmiş olan bir müctehidi muazzama taklidde bulunmaktan başka yol yoktur. Ve illâ dinin kudsî ahkâmını muhafaza ve idame kabil olamaz.
559 — ; Taklid, lügatte bir kimsenin boynuna gerdanlık takmak manasınadır. Takallüd de gerdanlık takınmaktır. Istılahta: taklid: başkasının kavlini hüccete, delile bakmaksızın kabul etmekten ibarettir. Başka bir tarif ile taklid: bir insanın başka bir zata söylediği sözde, veya yaptığı işde hakkiyetine mutekid olup delile bakmaksızın tabi olmaktır. Sanki bu insan, o zatın sözünü veya işini kendi boynuna bir gerdanlık yaparak takmıştır. Küade ise gerdanlık demektir.
uUUUIUvu i^^ii^^uu., u» uuaiuuxv,xui mamiliu bULlul »Vi I^UI^UrC )C lira'
yetlerin bazılannı bazılarına tercihe muktedir olmayıp yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve rivayetlerin büyük bir kısmını hıfz etmiş, bunları eserlerine dere eylemiş olan bilgili zattır. Böyle bir zat, şer'î delilleri lâyıkile tedkik ve itkan etmiş bulunmaz, tercih veya temyiz ashabımn tercih ve tashihlerini, tefrik ve temyizlerini eserlerinde nakl ile iktifa eder, bir rivayetin kuvvet ve sıhhat derecesini kendi reyile tâyine kalkışmaz.
Bir vazifeyi, bir memuriyeti bir zata tefviz ve tahmil etmeğe de tak-lid, denilmiştir. Böyle bir şeyi kabul ve tahammül etmeğe de «takallüd» denilir. Taklidi kaza,- takallüdi kaza tâbirleri gibi.
Fetva ve istif ta vazifeleri :
560— : Fetva, lügatte: sorulan bir müşkil hakkındaki cevabdır, hal ve beyandır. Böyle bir suale cevab vermeğe de ifta denir. îstifta da bir rnüşkil şeyin hal ve izah edilmesini dilemektir.
İstılahta fetva, sorulan dinî bir meseleye dair fakih bir zatın ver» diği cevabdan, dermeyan ettiği hükümden ibarettir. Esasen bu kelime, feta mânâsından alınmıştır. Feta ise genç, kavî manasınadır. Verilen bir cevab ile bir mesele kuvvet bulmuş olacağı cihetle bu cevaba fetva denilmiştir. Buna fütyade denir. Cem'i: fetavadır. Kendisile fetva verilen kavle de «müfta bih» denir.
Binaenaleyh bir meseleyi öğrenmek için ehlinden soran kimseye sail, müsteftî denildiği gibi o meseleyi bildiren ehliyetli zata da Mücîb, müfti adı verilir. Vukubulan bildirme de bir cevabdan, fetvadan ibarettir.
561 — : Usuli fıkıh ıstılahınca müfti demek, esasen müctehid demektir. Müctehid olmayıp mukallid sayılan bir fakihe müfti denilmesi ise mecazdır, müctehidlerin fetvalarını nâkl ve hikâye etmesi itibariledir.
"Usulü fıkıhta, fıkha dair yazılmış mufassal kitaplarda ve bilhassa fıkhın Cresmülmüftî) denilen mebhasi mahsusunda beyan olunduğu üzere. Öyle her kimse fetva veremez, yani: kitabullahtan, sünneti nebeviyye-den vesair şer'î delillerden şer'î hükümleri istinbat ederek dinî hâdiselerin hükümlerini tâyine muktedir olamaz. Bu hususta pek çok bilgi lâzımdır.
Evet; bir müctehid için dünya Kadar ilim ister, Kur'amkerîmin â-yetlerinden, Resulü Ekremin hadislerinden dinî hükümleri istihraca kudret ister, dinî ilimlerin içtimaî hâdiselerin, örf ve âdetin, masalihi âmmenin künhüne, tarzı cereyanına vukuf ister. Bu iktidarı haiz olan zatlar ise zamanı nebeviye yakın olan en feyizli çağlarda bile pek nâ-
meselâ: İmamı âzam veya imamı Mâlik Hazretlerinin içtihadı vecihle amel etmiş, sorulan meseleler hakkında bu gibi büyük müctehidlerden birinden mevsûkan edilegen cevaplar dairesinde fetva vermiş ve fetvasında bu me'hazi göstermiştir.
562 — : Bir hâdisenin hükmü hakkında bir mezheb sahibinde sarih bir rivayet mevcut olmadığı takdirde o mezhebin müessisi olan büyük müetehide tâbi olan ve kendilerine «ashabı tahric» denilen kuvvetli âlimler, o müetehidin iltizam etmiş olduğu usul ve kavaide tatbikan o hâdisenin hükmünü o mezheb dairesinde tâyine çalışmışlar, yine kendi namlarına içtihada cüret ederek fetva vermek ihtiyatsızlığında bulunmamışlardır.
Ashabı tahricden bulunmıyan sair din âlimlerinin vazifeleri ise tâbi oldukları mezhebde muhtar, müftâ bih olan hükümleri nakl ve hikâye etmekten, sorulan suallere o vecihle cevaplar vermekten ibaret bulunmuştur.
Filhakika içtihada, hükümleri tahrice muktedir olmıyan her âlimin, her müftinin vazifesi, bundan ibarettir. Bu halde müftiler, tâbi oldukları mezhebdeki içtihadı akval ve ahkâmı nâkil ve hâkî demektirler.
563 — : Müctehid olmıyan müftilerin riayet etmeleri icab eden bir takım usul vardır. Bunlara «resmülmüftî» denir. Şöyle ki:
Meselâ : Manefî mezhebinde bulunan bir müfti, kendisinden sorulan bir mesele hakkında imamı âzam hazretlerinden (kütübi zahirirriva-ye) demlen muteber, tevatüren menkul kitablarda münderic cevab ne ise onu hikâye eder. Bu hususda İmamı azamdan bir cevab menkul değilse onun en meşhur, muktedir tilmizi olan İmam Ebu Yusüften bu kitablarda nakl edilmiş olan cevabı hikâye eder. Ondan da bir cevap menkul değilse yine İmamı âzamin en kudretli tilmizlerinden olan imamı Muhamme-din o babdaki kavlini hikâye eder, o vecihle cevab verir. Ve şayed bu eim-mei kiramdan birinin kavli, asrın maslahatına veya delilinin kuvvetine mebni eâzımı ulema tarafından tercih edilmiş ise ona göre fetva verir.
Kezalik : bir mesele hakkında müteaddit cevaplar bulunsa bunların içinden her hangisi ulema arasında muhtar, müftabih bulunmuş "ise onu düsturülamel ittihaz eder, yoksa kendi reyine, kendi keyfine göre fetya veremez.
564 — : Bir müfti, kendi mezhebine dair yazılmış herhangi bir fıkıh kitabına müracaat ederek hemen onda gördüğü bir cevaba göre fetva veremez. Bu caiz değildir. Çünkü fakahetleri kabili inkâr olmıyan bir kısmı müellifler vardır ki, kitablarında şer'î meseleleri pek mücez, pek
Ill UQ111 J.1C11 ,
muAteuir, ıaKin
Fakat eserlerindeki icaz,, bunlann fetva hususunda re'sen birer me'hez olmalarına bir mania teşkil etmiştir.
Filhakika bir meselenin hükmü, bir çok kuyud ve şurut ile mukayyed olabilir, öyle muhtasar kitablar ise bunlar! tamamen cami olamaz. Binaenaleyh onlara istinaden verilecek bir fetva de noksan bulunabilir. Bu hal ise dinî bakımdan büyük bir mesuliyeti davet eder. Artık hiçbir kitaba müracaat etmeden hemen indî surette cevab vermeğe cüret gösterilmesinin mesuliyetim düşünmeli!.
565 — : Müfti, racih olan kavli arayıp bulmalı, ona göre fetva vermelidir.. Şer'î kitaplarımızda deniliyor ki: bir müfti veya âmil için caiz olmaz ki, rivayet edilen iki kaviden,, iki vechden hangisinin racih olduğuna bakmadan hemen birile fetva versin veya amer etsin. Böyle bir hareketin caiz olmıyacağı hakkındaki hilaf yoktur, ulemanın içtimai vardır. Nitekim fukahadan «Kurafî» merhum der ki: Gerek müctehid ve gerek mukallid için halâl olmaz ki racih olan kavlin gayrisile hükm etsin veya-üetva versin. Çünkü böyle bir hükm veya ifta, havaya tâbi olmaktır. Havaya ittiba ise bilicma haramdır. Racihin mukabilinde mercuh, adm mesabesindedir. Artık bü mercuh ile nasıl amel edilebilir?.
Fukahadan «Yâmerî» merhum da. Usul kitabında diyor kî: «İki rivayetten veya kaviden hangisinin meşhur olduğuna muttali olmıyan kimsenin bir medarı tercih aramadan bunlardan hemen dilediğiyle hüküm vermesi caiz olmaz.»
Evet., bu bir cüret, bir teşehhî demekti;; ki sahibi mesuliyetten kurtulamaz.
Fukahadan ve muhaddislerden olan îbni Hacer merhum da bir eserinde diyor ki: «Bir kimsenin bir üstazdan ilm telâkki etmeksizin mücer red bazı fıkh kitablarını kendi kendine mütalea ederek bunlardan kendi anlayışına itimat ile fetva vermeğe kalkışması, hiç bir vecihle caiz olmaz. Çünkü böyle bir kimse âmmîdir, fıkh ilminin cahili sayılır, söylediğini bir ihtisas dairesinde söylemiş olamaz. Hatta muteber üstazlardan ilm ahz etmiş bir kimse bile öyle gördüğü bir iki veya beş on kitaptan fetva veremez. Olabilir ki, bir kitab sahibi hata etmiş, ondan sonra yazılan kitaplarda da o evvelki kitab me'haz ittihaz edilerek ayni hataya düşülmüştür. O halde fetva verecek zat; mahir, mütehassıs olub kendisinden fetva vereceği kitabın ulema arasında muteber olduğuna muttali bulunmalıdır ki, şeriatı islâmiye namına nâsa fetva vermeğe salahiyetli bulunsun.
yan etsin. Şöyle ki: bu kavli o müctehidden ya bir an'ane ile, bir isnad sil-silesile nakl etsin veya bu kavli ulema arasında meşhur ve mütedavel bir kitablardan naklen fetva vermek veya o kavlir o fetvayı imamı Âzam veya edilen kavilere, fetvalara itibar olunamaz ve öyle nadir, gayri mütedavil kitablardan naklen fetva vermek veya o kavli, o fetvayı İmamı Âzam ve ya imam Ebu Yusuf gibi bir müctehide isnad eylemek halâl olmaz.
567 — : Müctehid olmıyan bir müfti, bir mesele hakkında mütearız kaviler görünce bu hususda en muteber kitablara müracaat eder.. Meselâ: imam âzamin mezhebinde bulunan bir müfti, böyle bir tearuz vukuunda evvelâ: Bidaye, Muhtar, Nikaye, Vikaye, Kenz, Muhtasarı Kudurî, Mitf-teka gibi muteber metinlerdeki akvali tercih eder. Sonra bunların şerhlerindeki akvali tercih eder, daha sonra fetva kitaplarına sıra gelir. Ve bir meselede mütekaddimîn ile müteahhirîn arasında ihtilâf görülse mütekad diminin akvalinden udul edilmesi, çok kerre doğru olamaz.
568 — : Müctehid olmıyan bir müfti, sorulan bir meselenin cevabi nı muteber kitablarda bulamazsa kendisinden daha ehliyetli âlim zatlar ile müşaverede, müzakerei ilmiyyede bulunmalıdır, öyle kendi reyile fetva vermeğe cüret göstermemelidir. İcabında «bilmiyorum» demesi lâzım gelir. Nitekim pek büyük müctehidlerden, hattâ sahabei kiramdan bir çok zatlar bile bir nice meselelerin hükmü hakkında (lâedrî) demekten çekinmemişlerdir.
islâm ulemasının bu babdaki sözleri, hareketleri, fetva vermek hususunda ne kadar itina edilmesi lüzumunu göstermektedir.
Filhakika, fetva vermek, pek mühimdir, pek büyük manevî mesuliyete sebeb olabilir." Sorulan herhangi dinî bir meseleye o hususdaki ahkâma muttali olmadan cevab vermek, isabet etse bile din-namına büyük bir cürettir, şeriati islâmlyye namına bir iftiradır, şer'î hükümlere karşı lâüba-liyâne bir harekettir, müslümânlarm mukaddesatına karşı bir hürmetsizliktir.
tşte bunun içindir ki bir mesele hakkında, tedkik etmeksizin fetva vermeğe cüret etmekten men. için bir çok dinî tahzirât mevcuttur. Nitekim bir âyeti kerimede : y^J^i. ~—llj' Je * d>l ^ U ıJu»" Vj )
(Vjî— <* of dâf\ J^jîyHj buyurulmuştur. Yani: bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme, şüphe yok ki kulak, ,göz, kalb bunlardan her biri kendisinden, kendisile sahibinin işlediği şeyden mesul olacaktır.' O halde kulak, daima hak sözleri dinlemeli. Göz, daima
harama, sıhhat ve fesada veya saireye dair olan hükmünü nakl etmiş oluyor, Artık fetva vereceği hâdise hakkında bilgisi bulunmıyan veya o babda tekâsül gösterip meseleyi güzelce incelemeyen veyahut içtihada iktidarı olduğu halde meselenin hükmünü delilinden istinbata çalışmayıp tehavün gösteren kimsenin fetva vermesi, şüphe yok ki kendisinin cehennem ateşine atılmasına sebeb olur.
Camiüssagîr haşiyesinde «Hafnî» merhum diyor ki : «Şer'î bir hükmün cevabına tedkik etmeksizin müsaraat etmek haramdır. Velev ki verilen cevab, hakikate müsadif olsun.»
Filhakika bu cevab, remyetün min gayri ramin kabilinden olacağı cihetle şer'işerife karşı bir mühimsememektir. Binaenaleyh mücasiri için pek büyük mesuliyeti müstelzim olur.
«Essiracülmünir» tefsirinde vesairede yazılı olduğu üzere bir gür. bir zat, Sıddıkı âzam hazretlerinden : ( 11_, <jJ"% ) âyeti kerimesin-deki «eb» kelimesinin mânâsını sormuştu. Cenabı Sıddîk; mer'a, çayır, kuru ve yaş ot gibi mânâları ifade eden bu kelimenin Kur'anı mûbînde irade buyurulan mânâsım kesdirememiş olduğu cihetle buna hemen cevab vermekten çekinmiş, böyle bir şeye bilmeden cevab vermenin büyük mesuliyeti müstelzim olacağına işaret için de :
( * J >-V.L lM->' OtSJUTj clSljl Ji>~ J>j\ cSİ.» jli» * \c~ ıi> demiştir.
Yani : Allah Tealâmn kitabı hakkında bihnediğim bir şeyi -söyler sem beni hangi.gök gölgelendirir ve hangi yer üstünde taşır. Beni mesuliyetin elinden kim kurtarabilir?.. Ne büyük insaf, ne büyük ihtiyat, ve ne büyük fazilet ve tekva dersi!..
570 — : Evvelce de işaret olunduğu üzere ictihad, ifta vazifeleri, pek mühimdir, pek müşkildir. Bu; pek büyük, bir ilm, bir ihtisas işidir. Yoksa kitabullahın, ve ahadisi nebeviyyenin mübarek mânâlarını öyle sathî bir surette anhyabilen, öyle hafızalarında mahdut bir kaç hadisi şerif bulunan kimselerin bir müctehide tâbi olmayıp da edillei şer'iyyeden hüküm çıkarmaya, kalkışmaları, kendi namlarına fetva vermeleri asla caiz olamaz. Hattâ vaktile arabcaya hakkile vâkıf, hafızları yüz binlerce ahadisi şerife ile müzeyyen olan birçok muhterem âlimler, muhaddisler bile ictihad dâvasına kalkışmamış, fetva vermekten çekinmiş, bu ciheti fukahaya bırakmak insafını göstermişlerdir.
kahaya ve işideceği şeyler ile amel edecek kimselere rivayet etmiş bulunuyoruz» demiştir.
Velhâsıl : en kuvetli muhaddisler bile yalnız hadisleri rivayet etmekle iktifa eder, bunların hükümlerini beyâna sıra gelince bunu müc-tehidlere, büyük fakihlere bırakırlardı. Zaten ilm sahasında taksimi ve-zaif de bunu icab eder. Kalblerinde başyetullah lemean edip duran zatlar için de bundan başka ihtiyar edilecek yol bulunamaz.
571 — : Müslümanlarca hakkı beyan, maruf ile emr, münkerden nehy, halkı irşad ve tenvir; müşterek bir vazifedir. Fakat bu vazifenin ifası, bir takım şartlar ile mukayyeddir. Bu şartlara riayet etmiyenlerin, bu hususta kâfi derecede ihtisası bulunmıyanların bu vazifeyi ifaya salâhiyetleri olamaz. Aksi takdirde menfaat yerine mazarrat husule gelir.
Malûmdur ki herhangi bir milletin efradı; edebî felsefî, riyazî, tıbbî, askeri', siyasî, içtimaî, hukukî ilimler ile az çak alâkadar bulunurlar. Fakat mücerred bu alâkadan dolayı bilgisi, ihtisası olmıyan bir ferd, kalkar da bu ilimlerden birine, meselâ: tıbba veya riyaziyyeye dair meselelerden bahs eder. bunlara dair başkalarına ders vermeğe cüret gösterirse haddini tecavüz etmiş, kendi bilgisizliğini teşhir etmiş, şahsiyetini gülünç bir vaziyete düşürmüş olmaz mı? Bunun içindir ki, kâfi derecede, ehliyetleri olmıyan kimselerin bu mevzulara karıştıkları çok görülmemektedir.
Binaenaleyh dinî ilimlerde de bu esasa riayet elzemdir. Müteaddit tasniflere tâbi bulunan ve her biri bir çok mühim, dakik asılları, kaideleri, meseleleri ihtiva eden dinî ilimlerde ve bilhassa ahkâmı şeriyyede yeter derecede bilgisi, mümaresesi bulunmıyan kimselerin kalkıp da bu ilimler namına söz söylemeleri savab olamaz. Böyle bir sözün, meselâ verilecek bir fetvanın din namına bir kıymeti olamıyacağmdan ona itimad olunamaz. Bunun manevî mesuliyetini de ayrıca düşünmek lâzımdır.
572 — : İstiftalara gelince bunların da birer maslahata, birer hüsnüniyete mukarin olması icab eder. Herhangi bir dinî, hukukî mesele hakkındaki sualden asıl gaye, o hususda bilgi edinmek, muktezasma göre harekette bulunmak, o babdaki bir vazifeyi lâyıkı vecihle yerine getirmek, hak ve hakikâte muttali olarak bilgisizlikten kurtulmak gibi meşru bir arzu olmalıdır. Böyle meşru bir maksada müstenid olmıyan sualler, is-tiftalar, zaiddir, soranlar hakkında manevî mesuliyeti calibdir.
şunuıur» aer, nernangı Dır tezvire meyaan verilmesinin onunu KapamaK isterlerdi.
Güzel bir niyete mukarin, bir ihtiyaca müstenid olmıyan bir suale cevab vermek, o fena niyet sahibine yardım etmek, onun mesuliyetine bir nevi ortak olmak demektir. Mütebassır bir âlimin vazifesi ise bu gibi bir mesuliyete düşmekten kaçınmaktır.
573 — : Lüzumsuz suallerden tevakki lâzımdır. Bahusus lüzumsuz yere bir f azihamn belirmesine sebeb olacak suallerde bulunmak, asla muvafık değildir. Bir gün bazı zatlar, Resulü Ekrem Efendimizin etrafım ala rak zatı risaletpenâhîlerinden lüzumlu, lüzumsuz bir takım şeyler sormaya başlamışlar. Bunu hoş görmeyen nebiyyi zîşan hazretleri, minbere çıkmış, «Bugün benden her ne soracak olursanız cevabım açıkça alacaksmızdır» diye buyurmuş. Cemaat arasından nesebine ta'n edilmiş olan bir zat, aya ğa kalkarak: «Ya Resulellah!. Benim babam kimdir?.» diye sormakla Fahri âlem hazretleri: «Senin baban Hüzafe» diye cevap vermişti.
Bû gibi suallerin Resulü Ekremin memnun etmiyeceğini anlıyan ashabı kiram, haşyet içinde kalmış, korkunç bir hâdise karşısinda kalacakları endişesile başlarım yakaları içine çekerek ağlamaya başla mışlar. Bunun üzerine Hazreti Ömer (radıyallahü anh) kıyam ederek: ( c^Vpî'^ûıl, U'lc 'V^j ju~£, La r5L.Vlij Ij âl;' Lij ) demiş, fitnelerin, şerrinden Cenabı Hakka sığınarak^ Allah Tealânın rübubiye-tine, islâmın din oluşuna ve Hazreti peygamberin risalesine razı bulunmuş olduklarını söylemiş, Resulü Ekreme kemalile teslimiyetlerini göstermiş, bu gibi suallerden dolayı af dilemek istemiş. Bunun üzerine de : ( ffJ ^İİjJ j\ Jls\ ^ \JLî ^ ) âyeti kerimesi nazil olmuş-
tur. Yani : size açıklanacak olursa fenalık verecek olan bif takım şeylerden sorup durmayınız.
Binaenaleyh lüzumsuz ve bilhassa bir fenalığın teşhirini müsteJ • zim olacak suallerdene kaçınılması icab eder. Fakat gerek ferdler ve gerek cemiyetler için lüzumlu bulunan meselelerin, içtimaî bayat ile ilgili, hâdiselerin hükümlerini bir hüsnü niyet ile sorup öğrenmek ise "vakit vakit bir vecibe teşkil eder. Nitekim Kur'anı mübînde :
rek müfti ve gerek kadı ayni menbadan hükümleri alır, alâkadarlara, tebliğ eder, kararım verir. Maamafih kaza ile fetva arasında başlıca beş fark vardır. Şöyle ki:
(1) : Fetva, bir hükmi şer'iyî ihbar ve tebliğden ibaret oldu içh: mülzim değildir. Müstefti, aldığı fetva ile amel etmesse kendisine bu hususta cebr edilmez. Kaza ise mülzimdir verilen hükmü, mahkûmum feh ile mahkumun aleyhile mahkumum aleyh kabule mecburdur, kabul etmezse hükümet kuvvetile kabule icbar edilirler.
(2) : .Fetva, yanlız ihbardan ibarettir. Bunu kabul bir diyanet ve kanaat meselesidir. Kaza ise ih'bar ile beraber infaz ve imza vasfını da haizdir. Kadının verdiği bir hüküm lâzımlinfaz bulunur.
(3) : Fetvada bir umumiyet vardır. Kaza ise hususîdir. Yani; bir fetvanın hükmü, bütün müslümanlarca müsavidir. Bu cihetle fetva, — îbni Kayyımın tabirince — bir şeriati ammedir. Kaza ise zarurîdir, yalnız mahkûmun aleyh ile mahkûmun leh hakkında verilmiş bir hükümden ibaret olduğundan bir şeiati hassa demektir. Müctehid olan bir müfti, kaza için kavaid ve mesaili tayin ve tavzih eder. Bunlar, müsteftîye de, başkalarına da taallûk eder. Kadı ise bunlara göre hükm eder, .muayyen ahkâma riayette bulunur.
(4) : Fetva, bütün şer'î hükümlere, meselelere şâmildir. Fetva, hükrn altına alınacak hususlarda carî olduğu gibi mücerred ibadete, diyanete ait hususlarda da carî olur. Kaza ise' yalnız muamelâta, ukubata müteallik, hükm altına alınması kabil hâdiselerde cereyan eder.
(5) : Fetva, dinî meseleler hakkında malûmat vermek mahiyetinde olduğundan resmen memur olmıyan erbabı ilm tarafından da verilebilir. Kaza ise hükümet tarafından tevcihe mütevakkıftır. Hükme memur olmıyan zatların kazada bulunmaları caiz olamaz.
Bir de fetva, bir rivayet yoludur, kaza ise bir şahadet, bir velayet tarikidir. Binaenaleyh şahadete, velayete ehl olmıyan bir kimse bile âlim olunca fetvaya salâhiyeti olabilir, kazaya ise salâhiyeti olamaz. Köleler
gibi.
Ehliyet ve salâhiyeti haiz. olan bir zatta ise kaza ile ifta vazifeleri
kunun usulü mesabesindedirler. Bunlar, fıkhın esaslarım teşkil eden usul ve edillenin birer zübdesidir. Bunların her biri bir şer'î delile müstenittir. Hâttâ bunların bir çokları müteaddit şer'î delillerin tetebbu ve istikrası neticesi bulunmaktadır. Bu cihetle bunlar, yâlnız muayyen bir delili şer'î-den me'huz plan kaidelerden daha kuvvetlidir.
Meselâ : (Meşakkat, teysîri celb eder) sözü bir kaidei fıkhiyyedir. Bu kaide : ^ JA j, Jıj ^ j_ u, ) = Hak Tealâ size dinde, bir darlık da kılmamıştır) ve j^Ç aj M., j^^. *«U,7 > = Allah Tealâ sizin için kolaylık diler, sizin hakkınızda güçlük dilemez) âyetlerinin birer neticesi olduğu gibi : .^1 ^j ^. ,_» jrJ'Jl) - şüphe yok ki din bir kolaylıktır, dininizdeki umurun en hayırlısı, en kolay olanıdır), U~JI 4Jui.|; ^.u ) = kolayhk ve adalet karîn bir şeriatle gönderildim) hadislerinin de bir hülâsasıdır. Binaenaleyh bu gibi müteaddit delillere istinat eden kaidelerin fıkıhta pek kuvvetli esaslar olduğunda şüphe yoktur.
576 — : Favaidi fıkhiyyeden her biri, pek ihatalı birer esas olup başka kaidelerin çerçevesine dahil bulunmadığı cihetle «külfî» vasfını haizdir.
Vakıa bu kaidelerin dairei ihatalarından müstesna bazı meseleler vardır. Fakat bu kaideler, esasen birbirini takyid, tahsis ve bu cihetle ikmal etmekte bulunmuş olduğundan yine birer kaidei külliye olmaları mahfuz bulunmuştur.
İslâm hukukundaki kavaidi külliyye; insanda hukuk fikrinin inkişafına hizmet eder, bir çok hâdiselerin hükümlerini tayine yardım ederek erbabı hukuka birer rehber mesabesinde bulunur.
Binaenaleyh biz burada Mecellede münderic doksan dokuz kaidei fık-hiyye ile diğer bir kaç kaideyi bazı izahat ilâvesije kaydedeceğiz.
(1) : (Bir işden maksad ne ise hükm ana göredir.)
«Yani : bir iş üzerine terettüb edecek hükm, ol işden nıakaad ne ise ana göre olur.»
Kalbin bir şey yapmaya veya yapmamaya yönelmesi, teveccüh etmesi bir kasd hadisesidir. Kalbin böyle teveccüh ettiği şey de bir maksattan ibarettir. Kasd kelimesi, zor ve cebr mânâsına da geldiği gibi adalette bulunmak, itidal üzere hareket etmek mânâsına da gelir. Böyle bir harekete «iktisad» da denir ki mukabili, if-rat ile tefrittir.
Bu kaidedeki işden maksad, amali cevarih olduğundan ef'ale de ak-vale de şâmildir.
ı\a.su, umuru ua.ima.ua.li uıuictMdaıuıu un uciıı ııc ı.aayyu.11 cuo.
Meselâ : lûkata meselesinde işhad ve ilân bulunsa bu, sahibine iade kas-di için haricî bir delîl ölür. Binaenaleyh bilâhare mültekıtm elinde zayi olsa kendisine zaman lâzım gelmez.
Amal kabilinden olan şeyler, fîle mukarin olmadıkça mücerred kasd ile sabit olmaz. Kalben talâk kasdi gibi. Amma terk kabilinden olan şeylerde kasdin fîle mukareneti şart değildir. Bunlar yalnız kast ile de sabit olur. Meselâ bir şahıs, lisanen ikrar etmese de yine mücerred küfrü kasd etmekle imandan mahrum kalir.
Bir de terk kabilinden olan şeyler kasd bulunmasa da sabit olacağı gibi bir kısım vesailden olan, ligayrihi maksud bulunan şeyler de kasd bulunmaksızın da sabit, sahih olur. Temiz olmıyan bir şeyi yıkayıp temizlemek, abdest abdest almak gibi. Bazı fîller, muameleler de vardır ki. bunların hükmi şer'îleri, kasd ve niyete mütevakkıf değildir. îcare, ikale, talâk, vasiyet gibi. Fakat bazı ameller de var ki hükmi şer'îleri, hem fîîe ve hem de kasd ve niyete tevakkuf eder, bunlar bulunmadıkça vücude gelmiş, şer'an. muteber bulunmuş olmaz. Namaz gibi bizzat maksud olan ibadetler bu kabildendir. İşte bu birinci kaide bu kabil ameller hakkındadır.
Bu kaidenin bazı müstesnaları vardır. Ezcümle : bir kimsenin malını izni olmaksızın şaka niyetile almak fîli, bir gasbdır ki, o mâlın tele fi vukuunda tazmini lâzım gelir. Halbuki bunda gasb kasdi bulunmamıştır. Bu kaide : ( oUl> JUVI U'l ) hadisi şerifinden istinbat olunmuş ve ( li-u#tî; J}SJ\ ) diye bir kaide halinde tesbit edilmiştir. Niyyet, kasd demektir. Amal de amelin cem'i.olup fillere de, kavillere de şâmildir. Amellerde bir devam, tekerrür vasfı da mülâhaza olunur. Hadisi şerife nazaran amellerin hükümleri, sevaba vesile olmaları, haizi kemal bulunmaları niyetlere göredir. Bunlar niyete göre tebeddül eder. Şafiî fukahasının tevcihlerine göre de amellerin sihhatleri, kâfi mertebede bulunmaları niyetlere göredir. Niyetten mahrum olan bir amel, sahih olamaz.
Niyyetler, müteveccih oldukjarı gayeler itibarile ya güzel veya çirkin olur. Birine hüsnü niyet, diğerine suiniyet denilir.
Hüsnüniyet ile suiniyetin ahlâk itibarile, dünyevî ve uhrevî ahkâm itibarile büyük tesirleri vardır. Meselâ : bir fakire hüsnüniyetle, rızayı hakka nailiyet maksadile yapılan bir muavenet, verilen bir sadaka uhrevî sevaba vesiledir. Mücerred gösteriş ve şöhret kazanmak niyetile yapı-
den mahrumdur.
Kezalik : sahibine verilmek niyetile yerden kaldırılıp alınan bir lû-kata, mültekıtin elinde zayi olsa İmam Ebu Yusuf e ve Eimmei Selâseye göre tazmini lâzım gelmez. Velev ki sahibine verilmek için alınmış olduğuna dair ilân ve işhad bulunmamış olsun. Bilâkis sahibine verilmemek üzere alman bir lûkata ise emanet değil, bir magsub hükmünde olur. Binaenaleyh zayi olduğu takdirde zamanı lâzım gelir. Mültekıt, indallah mesul bulunur.
(2) : (Ukudda itibar; makasıd ve maanîyedir, elfaz ve mebanîye değildir.)
«Binaenaleyh bey bilvefada rehn hükmü cereyan eder.» Çünkü bu bey, her ne kadar «Sattım aldım» sözlerile akd edilirse de bununla temlik kasd olunmaz, belki bir alacağı temin ve tevsik kasd olunur.
Bu kaide, eşbahm : ( JiUIüÜ ^ j~U jtVsH ) kaidesinden mütercem-dir. Bu itibar, bir istihsan neticesidir ve lâfızlara müraat kabil olmıyan yerlerde carîdir. Yoksa kıyasen değildir. Çünkü lâfızlar mânâların kahb-ları olduğundan lâfızları esasen ilga sahih olmaz.
Bu kaidenin müstesnaları vardır. Ezcümle semeni nefy ile yapılan bir bey, baüldır. Bu bir hibe itibar olunamaz. Kezalik: bedelsiz icarede bir ariyet olarak münakid olmaz.
(3) : (Şekk ile yakin zail olmaz.)
Yani : sübutü yakinen bilinen bir şeyin hilâfına delil bulunmadıkça ona arız olan bir şek ve tereddütten dolayı zevaline hükm edilemez.
Meselâ : bir kimse, «filân şahsa zannımca şu kadar kuruş borcum vardır» dese bununla borç sabit olmaz.
Kezalik : «filân şahısta reyime göre alacağım yoktur» dese bilâhare alacağı olduğuna beyyine ikame edebilir.
Kezalik :. bir kimse bir şahsın zimmetini ibrai âm ile ibra ettikten sonra tarih beyan etmeksizin o şahıstan bir hak dâva eylese dinlenilmez. Çünkü o hakkın ibradan mukaddem veya muahhar olmasında şek vardır, ibra ise müteyakkendir.
Bu kaide, eşbahtaki ( dbJl> J-^ CM.}\) kaidesinin tercümesidir. Bu kaideye bir çok meseleler müteferrı'dır. Aşağıdaki sekiz kaide de bu kaideden çıkartmıştır ve ayni kuyuda tâbidir.
(4) : Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması 3=Iuır.)
Bu, bir istishab meselesidir ki. adprai maznun olmıyan muhakkak "bir emrin bakasile hükm etmekten ibarettir.
mütercemdir.. Bu kaidenin müstesnaları vardır. Şöyle ki: emin olan kimse, beraeti zimmeti hakkında yeminile tasdik olunur. Meselâ: bir kimse kendisine vedia verilmiş olanmalı, sahibine iade ettiğini iddia etse üzerine zaman lâzım gelmez. Halbuki yanında vedianın istishaben bakası asıldır.
(5) : (Kadîm kıdemi özere terk edilir)
Yani : meşru surette kadîm olan şey, hilâfına hüccet kaim olmadıkça hüsni zanna binaen hali üzere bırakılır. Mürur, mesil, mecra hakları da bu kaideye müteferrîdir.
Bu kaide, Mecamîdeki : ( ^j* jc i)jû fuiH ) kaidesinin tercümesidir. Maamafih bu kaide, muhassastır. Ezcümle tariki amma carî olup gidip gelenlere zarar veren bir çirkâbın kıdemine itibar olunmaz, izalesi lâzım gelir.
, (6) : (Zarar kadîm olmaz.)
. Yani : gayri meşru surette yapılmış şeylerin kıdemine itibar olunmaz, zararı mucib olduğu surette izale edilir. Tariki âmme çıkarılmış şahnişinler gibi.
Bu kaide, muhassastır. Şöyle ki: zararı kadîm, muayyen eşhasa mahsus olursa kıdemine riayet lâzım gelir. Bir kimsenin arsasından başkasının çirkâb sularının aka gelmekte olması gibi İti, bu mesilin meşru surette olması melhuzdur. Tariki âmda ise bu meşruiyet mülâhaza olunamaz.
Bu kaide, Tenkihi Hâmidi'de şöyle yazılıdır : <• jıiHı>, j i ^/ ) ( cn-Nj^lt $J\ zX &*- oaÜ-lj yani: illet, aşikâr bir zarar olunca kadim ile hadis arasında fark bulunmaz, hangisi olsa izale edilir. (7) : (Beraeti zimmet asidir.)
«Binaenaleyh bir kimse birinin malını telef edip de mikdarında ihtilâf etseler söz mütlifin olup mal sahibi iddia ettiği ziyadeyi isbata muhtaç olur.»
Kezalik : bir kimse, borç cihetinden şu kadar kuruş dâva, müd-dealeyh de inkâr etse söz, borcu olmadığına yeminle müddea aleyhin-olur. Çünkü her şahıs zimmetten = borcdan âri olarak yaratılmış olduğundan beraeti zimmet asidir.
F. 17
Diğeri, sıfatı arızadır ki, mevsufun vücudile mevcut olmayıp sonradan ânz olan vasıflardır. Ticaret, ayıb gibi. Bu kısımda asi olan ademdir. Meselâ : bir şirketi mudarebe kâr olup olmadığında ihtilâf olunsa kârın ademi asi olduğundan söz, mudaribin olup sermaye sahibi kâr oluğunu isbata muhtaç bulunur.
Bu kaide, Eşbah'ta şöyle yazılmıştır : ...
^ r
-ull
iijLjI öU-JIJ y* L13 lük. = asi olan ademdir, asi olan, mutlaka adem değildir. Bu adem ancak arızî olan sıfatlardandır.)
Bu kaidenin de müstesnaları vardır. Ezcümle : vâhib, hibesinden rücu etmek istemekle mevhubün leh, hibe edilen şeyin helakini iddia etse söz bilâ yemîn mevhubün lehin olur. Halbuki ? helak, sıfatı arızadan olmakla söz, vâhibin olmalı idi.
Kezalik : Sârik, çaldığı malın istihlâkini inkâra mukârin iddia etse söz bilâ yemîn sarikin olur. Halbuki ademi istihlâk asıldır.
(9) : (Bir zamanda sabit olan şeyin hilâfına delil olmadıkça be-kasile hükm olunur.)
«Binaenaleyh bir zamanda bir şey bir kimsenin mülkü olduğu sa-: bit olsa — hilâfına delîl bulunmadıkça, yani: bey ve hibe gibi — mülkiyeti izale eden bir hal olmadıkça mülkiyetin — filhal — bekasile hükm olunur.
Bu kaide, Metamide şöyle yazılıdır : ( J»jlU.y jl U ût, ^ ^cy di j '^sTl. */* c* Li *!*- <&? jU>_ i» U )
Yani : bir zamanda sabit olan bir şeyin bakasile hükm olunur. O halde geçmiş zamandan birinde mülk olması sabit olan bir şeyin — mülkiyetini izale eder bir şey bulunmadıkça — bakasile hükm olunur.
(10) : (Bir emri hadisin akrebi evkatına izafeti asidir.)
«Yani : hadis olan bir işin sebeb ve zamanı vukuunda ihtilâf olunsa zamanı baîde nisbeti isbat olunmadıkça hale akreb olan zamana nisbet olunur.»
söz, vekilindir., işte burada satış muamelesi, akrebi evkata izafe edilmemiş oluyor.
Kezalik : bir kimse, bir şeyi hali sebavetinde ikrar etmiş olduğunu iddia, mukarrün leh ise bulûğundan sonra ikrar eylediğini dâva etse söz, maalyemin mukırrindir. Halbuki bulûğ vakti daha yakındır.
Demek ki bu haide «beraeti zimmet asıldır» kaidesile takyid ve tahsis edilmiş bulunuyor.
(11) : (Kelâmda asi olan, mânâyı hakikattir.)
Binaenaleyh hakikat teazzur etmedikçe mecaza gidilemez. Meselâ : bir kimse «bu hane Zeyd'indir» dese bu sözünün mânâyı hakikisine nazaran o haneye Zeydin malikiyyetini ikrar etmiş olur. Artık maksadım o hane Zeydin meskeni olduğunu ifade idi, diyemez.
Kezalik : evlâd lâfzı ahfada şâmil olmaz. Meğer ki-ahfada dahi şâmil olduğuna delâlet eder bir karine bulunsun. O takdirde umumi mecaza gidilerek evlâd tabiri, ahfada da şâmil olur. «Bu vakfın gailesi nes-len bade neslin evlâdıma meşruttur» sözünde olduğu gibi.
Bu kaide, Eşbah'tak?: ( <uL\ rMÖIJ J-M» ) kaidesinin tercümesidir.
(12) : (Tasrih mukabilinde delâlete itibar yoktur.)
Yani : delâlet ile tasrih tearuz edince tasrihe göre amel olunur. Çünkü sarahat kavi, delâlet zaiftir. Fakat sarahat olmıyan yerde delâlet ile amel olunur., Meselâ : bir kimsenin masası üzerindeki bardak ile su içmeğe delâleten ruhsat vardır. Binaenaleyh alıp içenin elinden düşerek kırılsa zamanı lâzım gelmez. Lâkin bu bardak ile su içmeden sarahaten men edilse artık delâlete itibar kalmaz. Şu kadar var ki delâlet ile amelden sonra vuku bulacak bir tasrihin makabüne şümulü olamaz.
Bu kaide, Mecamide: ( £ r*$\ *>. j âWjü! l^ N) diye yazılıdır.
(13) : (Mevridi nasda içtihada mesağ yoktur.)
Yani : hakkında şarii mübînin nassı mevcud olan bir meselede artık ietihad, zaid ve o nassın hilâfına hüküm bâtıldır. Şer'an muayyen
Yani : kıyas ve kaideye muhalif olarak kitab ile, süanet ile veya icma ile bir şey sabit oldu mu, bu sübut kendisine inhisar eder, ona başkası kıyas edilemez. Meselâ : madumu bey, batıldır. Halbuki selem ve istisna, icarede madumu bey kabilindendir. Fakat bunların cevazı, teamül ve icma ile kıyasa muhalif olarak sabit olmuştur. Artık bunlara kı-yasen «hiç belirmemiş meyvalar, ekinler gibi şeylerin satılması da caizdir» diye hükm edilemez.
Bu kaide, Menafiüddekayikde r ( -üc u-U1^ ajç± erli1 iç* J* cJ U ) diye mezkûrdur.
(15) : (îctihad ile diğer ictihad nakz olunmaz.)
îctihadlar, ayni derecede birer zannî delîl olduğundan nassı katiye muhalif olmadıkça birile diğerini nakz etmek caiz olmaz. Binaenaleyh bir müctehid, başka bir müctehidin içtihadını nakz edemiyeceği gibi kendisinin evvelki içtihadım da ikinci ictihadile nakz edemez. Meselâ : bir hâkim, bir şahsın şahadetini fışkına binaen red etmeş bulunsa artık o şahsın tevbesine mebni ayni hususda şahadetini bilâhare kabul edemez.
Bu kaideden bir mesele müstesnadır. Şöyle ki : bir içtihadın nakzı, maslahatı âmmeyi müstelzim olursa o ictihad, diğer bir ictihad ile nakz edilebilir.
Bu kaidenin aslı Eşbahda : ( £_U-Nl l^Lbj ^^i\ J^-^i j'tV*'1 ) diye yazılıdır. Demek ki bu kaide hakkında icma vardır.
(16) : (Meşakkat teysiri celb eder.)
«Yani : suubet, sebebi teshil olur ve darlık vaktinde vüsat gösterilmek lâzım gelir. Karz ve havale ve hacr gibi pek çok ahkâmı fıkhiyye bu asla müteferridir. Ve fukahanın ahkâmı şeriyyede gösterdikleri ru-has ve tahfif at hep bu kaideden istihraç olunmuştur.»
Açlıktan ölecek kimsenin muharremattan hayatını kurtaracak mik dar yemesi, vasi nasb ve tâyin edilmesinin sıhhati, erkeklerin muttali olamıyacakları hususlarda yalnız kadınların şahadetlerinin kabulü bu kaideye müteferridir.
Şu kadar var ki hakkında massı kat'î bulunan, meselâ yapılmaması her halde kat'iyyen memnun bulunan bir hususda meşakkat özrile o nassm hilafı irtikâb olunamaz. Orada meşakkat, teysîri cebi etmez.
KezaüK : Dır çocuk, başkasının bir malını itlaf etse kendi malından zaman lâzım gelir, malı yok ise hali yüsrine intizar olunur, velisine tazmin ettirilmez.
Bu maddenin hükmü, hilâfına nassı şer'î bulunmıyan yerlerde carîdir.
Bu kaide, Eşbah'da : ( jU »J\ \>\} Jl jU lil •-Vl jl ) diye yazılıdır. Yani: bir iş, daralınca genişler, genişleyince de daralır.
(18) : (Zarar ve mukabele bizzarar yoktur.)
Yani : bidayeten zarar caiz değildir. Bilmukabele zarar da caiz olmaz. Belki bir zarar hâkime müracaatla izale edilir. Meselâ bir kimse, birisinin bir malım itlaf etse o da onun bir malını bilmukabele itlaf edemez. Belki zararım tazmin ettirir.
Kezalik : bir takım filler mubahtır, fakat bunların böyle cevazı başkalarına zarar vermemekle meşruttur. Zarar verirse caiz olmaz. Meselâ : avcılık mubahtır. Fakat hayvanatın nüfurunu, inkırazını, insanların havf ve ıztırabını müstelzim olursa men olunur.
Maamafih bu kaide de muhassastır. Şer'i şerifin emir ve tecviz et tiği tâzirler, hadler gibi zararı müstelzim haller, müntefi değildir. Bu zararları iltizam etmemek, daha büyük zararlara bais olarak içtimaî hayatı ifsad edeceğinden asla hikmet ve. maslahat muvafık olamaz.
Bu kaide : ( r5UVlj jl^V j jj^i ) hadisi şerifinden alınmıştır ki, «dini islâmda zarar ve mukabele bizzarar caiz değildir» mealindedir.
(19) : (Zarar izale olunur.)
Yani : bir zarar, usulü dairesinde izale edilir. Bidayeten zarar ikaı caiz olmadığı gibi'bazı zararların takrir ve tesbitine meydan vermek de caiz değildir. Binaenaleyh bir zarar, kendi mislile olmayıp meşru bir surette izale olunur. Hacr, -şuf'a tazminat, hıyarı ayıb, hıyarı nakd, kıtali bugat, nasbi hükkâm gibi hukukî meseleler, tedbirler bütün bu kaideye müteferrîdir.
Bu kaide, Eşbah'da ( Jlj irî!>\ ) diye mündericdir.
(20) : (Zaruretler, memnu olan şeyleri mubah kılar.)
Yani : işlenmesi men ve nehy edilmiş bazı şeyler vardır ki, bunları yapmak,, zaruret halinde mubah hükmünde olur, bundan dolayı yapan muahaza edilmez. Muteber bir ikraha mebni başkasının malını itlaf
başkasının haksız yere bir uzvunu kesmek gibi. İkincisi: asla sabit olmayıp zaruret vaktinde ruhsata mahal olan muharremattır. Başkasının malını itlaf gibi. Üçüncüsü: zaruret halinde memmüyeti sakıt olan mu-harremattır. Meyte gibi teiniz olmıyan bir şeyi yemek gibi.
Bu kaide, Eşbah'.da : ( cAjJ^^J; £Aj*jJİ\ ) diye münderictir ve arz olunduğu üzere her memnua şâmil değildir.
(21) : (Zaruretler, kendi mikdarlannca takdir olunurlar.)
Meselâ : açlıktan helak olacak bir kimse, başkasımn malından — -izni olmadığı takdirde — ancak helakini def edecek kadar .alıp yemeğe mezun ve bunu bilâhara tazmine mecburdur, fazlasını alamaz.
Kezalik : bir kimsenin muhdes penceresinden muttasıl, mülâsık komşusunun makam nisvan olan mahallî görünse penceresi için nisvan ğörünmiyecek surette duvar veya tahta perde yapmasına icbar olunur, yoksa penceresini kapatmaya kıyan olunamaz. Çünkü bir zarar, kendi mikdarile takdir olunur.
Bu kaide, Eşbahda: (
£_-\ U ) diye mezkûr-
dur. Yani : zaruret için mubah kılman şey, o zaruret mikdarile takdir olunur, onun ötesi de yine aslı üzere kalır.
(22) : (Bir özür için caiz olan şey, ol özrün zevalile bâtıl olur.)
Meselâ : su bulunmazsa teyemmüm ile iktifa olunur. Fakat su bulunarak bu zaruret zail olunca teyemmüm kifayet etmez.
Kezalik : me'cur da bir ayıb hadis olunca müstecirin icareyi feshetmesi caiz olur. Fakat kablelfesh mucir, ayıbi hadisi izale ederse müstecirin feshe hakkı kalmaz.
Kezalik : şahidin gaybubeti, asilin marazı halinde şahadet aleşşe-hade caizdir. Fakat gaib avdet eder, asi ifakat bulursa bu şahadet caiz görülemez.
Kezalik : çocuk, mecnun, matuh kendilerindeki birer özre mebni tasarruf hakkından mahcurdurlar.' Fakat bu özür zail olunca bu mah-curiyet bâtıl ve mündefi olur.
Bu kaide, Eşbah'da : ( Jtjj jt; jju jL U ) diye yazılmıştır
(23) : (Mani zail oldukda memnu avdet eder.)
Yani : esasen caiz ve meşru olan bir şey, arız olan bir maniden do-
Bilâhare bu hadis ayıb zail olursa müşteriye ieu uan.».* o.»^.. ~—
Kezalik : tenakuz, mülkiyyet dâvasına mani iken bu tenakuz, ya
hasmın tasdikile veya hâkimin tezkibile zail olsa bu dâvanın mesmuiyeti
avdet eder.
Kezalik : şahadetin kabulüne mani olan çocukluk veya körlük hali
zail olunca sahiplerinin şahadetleri kabul olunur.
Bu kaide, Mecamî'de : ( f- «I'jW ^Üiji; »il ) diye mündericdiı
(24) : (Bir zarar kendi mislile izale olunamaz.)
Meselâ : bir çarşıda ticaret veya sanat ile iştigal edenler, «bizim kârımıza noksan arız olur» diye başkalarını bu çarşıda ticaret veya sa-natte bulunmaktan men edemezler.
Kezalik : açlık veya susuzluktan helak olacak halde bulunan bir kimse, ayni vaziyette bulunan bir şahsın helakini defe kâfi olacak taamını veya suyunu elinden alamaz.
Kezalik : tefrik ve teb'izi sahiplerinden her birine nıuzir olan hamam ve değirmen gibi bir müşterek mülkü, ortaklarından bazılarının talebi üzerine hâkim, cebren taksim edemez.
Kezalik : bir kimse, kısmeti kabil olan müşterek bir mülkünü tamir etmek isteyip de şeriki bundan imtina etse tamire cebr olunamaz.
Bu kaide, Eşbah'da: ( _.>!!> JijV 3jJÜ\) diye muharrer-olup «zarar izale olunur» kaidesini muhassis bulunmuştur.
(25) : (Zararı ânımı def için zararı has ihtiyar olunur.)
«Tabibi cahili men etmek, bu asldan teferru eder.» Bu kaideye bir çok meseleler müteferri bulunmaktadır. Sefihi, medyunu hacr ve bazı eşyaya rierh vaz etmek, tariki amma doğru inhidama mail duvarı yıkmak bu cümledendir.
Bu kaide, Eşbah'da : ( fU^-i wuM ^\l\ ;/-.Uj^.-) diye muharrerdir.
(26) : (Zararı eşed, zararı ehaf ile izale olunur.)
Meselâ : bir kimse, başkasının ağacını gasb ederek yaptırdığı binanın bir tarafına idhal etmiş olsa bakılır: eğer binanın kıymeti, bu ağacın kıymetinden ziyade ise ağacın kıymeti sahibine verilir, yoksa, binayı yıkarak daha büyük bir zarara meydan verilmesi cihetine gidilmez.
Müşterek bir mülkün tefrik ve tebizi, sahiplerinden birine nafi, diğerine muzir ise hâkim onu hükmen taksim eder.
(27) : (iki fesad tearuz ettikte ehaffı irtikâb olunur!)
Meselâ : etrafa sirayet etmesin diye.harik mahalline bitişik evler hedm edilir. Kezalik : batmaya yüz tutmuş bir geminin hamulesinden bir takımı denize atılır. Fakat tearuz eden iki fesad, mütesavi olunca mübtelâ olan, hangisini dilerse ihtiyar eder. Meselâ : deniz içinde tutuşup söndürülmesi kabil olmıyan bir gemide bulunan kimse; gemide du-rurse yanacağı, denize atılırsa boğulacağı muhakkak olsa, îmamı azama göre muhtardır, dilerse gemide durur, dilerse kendisini denize atar.
Bu kaide, Eşbah'da: ( L*ü-I yK-r^t \}j-diye mezkûrdur.
(28) : (Ehveni şerreyn ihtiyar olunur.)
Yani : bir kimse, iki serden birini iltizam mecburiyetinde kalsa bunlardan binnisbe hafif olanı ihtiyar eder. Çünkü zaruret bununla bertaraf olur. Büsbütün inkâr edilen bir hakkın bir kısmım ıskat ile diğer bir kısmını kurtarmak bu kabildendir.
Bu kaide, Eşbah'da: LrjdJcZ -
diye yazılı olup yirmi yedinci kaide ile müttehiddir.
Yani : iki şer ihtilâf edince ehveni ihtiyar olunur. Çünkü zaruret bulunmadıkça harama mübaşeret olunamaz. Ziyade hakkında ise zaruret yoktur.
(29) : (Defi mefasid, celbi menafiden evlâdır.)
Çünkü şer'i şerifin menhiyyata itinası, memurata olan itinasından daha ziyadedir. Meselâ : abdestte istinşak ve mazmaza sünnet olmakla beraber oruçluya mekruhtur. Zira orucu sakatlamak meselesi, sünnet meselesinden daha büyüktür.
Kezalik : bir kimsenin hanesi civarında ihdas olunan demirci dükkânından hanesine fahiş zarar terettüb edecek olsa bu dükkânı kapattı-rabilmesi de esasa dayanmaktadır.
Maamafih menfaat ciheti mefsedetten daha büyük olduğu takdirde (26, 27, 28) inci maddeler ahkâmınca menfaat tarafı gözedilir. îki kim-
meuıe tazmin eturnır. j\ezauK: mustecır, mecuru tanrıo eaer ae meni kabil bulunmazsa hâkimin hükmile icare fe'sh edilir.
Kezalik : bir su yoluna mulasık kâhrizin çirkâbı suya tesir ederse izalesine bakılır.
Bu kaide, Mecamî'de : ( j^U^ ^u. j,^.) diye münderiçtir.
(31) : (Hacet; umumî .olsun, hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur.)
« Bey bilvefamn tecvizi bu kabildendir ki, Buhara ahalisinde borç tekessür ettikte görülen ihtiyaç üzerine bu muamele, mer'iyyülicra olmuştur.» Çünkü vefa yolile satış, bir nevi riba kabilinden olmakla esasen memnu olmak iktiza ederken zarurete binaen tecviz edlimiştir.
Kezalik : İcare, selem ve istisnam caiz görülmesi de bu kaideye mü-teferridir.
Zaruret ile hacet, bazı fukahaya göre birdir. Bazılarına göre ise bir değildir, aralarında fark vardır. Şöyle ki: zaruret, bir haldir ki — bertaraf edilmezse — helake müeddî olur. Meselâ: memnu olan bir şey te-navül edilmediği takdirde helaki müstelzim olacak bir hal, bir açlık, bir zarurettir. Bu zaruret, haram ve memnu olan birşeyi mubah kılar. Hacet ise: bir haldir ki, cehd ve meşakate müeddî olur. Meselâ: bir hasta, bir şey yemeyip oruç tuttuğu takdirde helak olmıyacaksa da cehd ve meşakkate düşüp hastalığı uzayacak ise bu, bir hacet hali olmuş olur. Böyle bir hal, haramı mubah kılmaz isede oruçluya iftar etmesini mubah kılar.
Bu kaide, Eşbah'da : Ç<J±. 3\ c.'^ <*W lj)j*îM ^ş* J;~ «*Ü-') kaidesinden mütercemdir.
jlcJ
(32) : (Iztırar, gayrin hakkım ibtal etmez.)
«Binaenaleyh bir adam aç kalıp da birinin ekmeğini yese badehu kıymetini vermesi lâzım gelir.»
Iztırar, memnu olan şeyi işlemek mecburiyetidir. İki kısma ayrılır: biri, dahilî bir sebepten neşet eden ıztırardır ki, buna «ıztırarı semavî» de denir. Açlık gibi. Diğeri, haricî bir sebebden neşet eden ıztırardır ki buna da «ıztırarı gayri semavî» denilir. Mülcî ve gayri mülcî ikrah gibi. İşte böyle bir ıztırar ile yapılan şey .başkalarının haklarını ıskat edemi-yeceği cihetle zamanı mucib olur.
inemesmır.
Bu kaide, Mecamîde: ( c/f j~ ji»- ^ }J*J*1\) diye mezkûrdur
(33) : (Alması memnu olan şeyin vermesi dahi memnudur.)
Binaenaleyh rişvet almak memnu olduğundan vermesi de memnudur. Kezalik : kâhinlerin, falcıların nâsdan para almaları haram olduğu gibi nâsın bunlara para vermeleri de haramdır. Ancak zaruret halleri müstesnasır. Meselâ : yol kesicilere rüşvet vermedikçe nefsi kurtarmak kabil olmasa bunlara rüşvet vermek caiz olur.
Kezalik: bir çocuğun malını bir şahıs gasb edip velisinin beyyinesi olmadığı gibi o gâsıbın da yalan yere yemin edeceği ve rüşvet almadıkça magsub malı iade etmiyeceği muhakkak bulunsa velînin veya vasinin o malı kurtarmak için rüşvet vermesi caiz görülür.
Rişvet, tervici meram için verilen para veya sair bir maldır. Bir memura, meselâ: bir hâkime rüşvet verilmesi, katiyyen haramdır. Çünkü hâkim, ahkâmı mahsuseye hareketini tatbika mecbur olduğundan onun hakkında «defan lizzulm» kaidesi carî olamaz.
Bu kaide, Eşbah'da: ( *U,6I fj>- «Jü-I ^ U ) diye yazılıdır.
Yemesi, içmesi, giyilmesi harm olan şeyin yedirilmesi, içirilmesi, giydirilmesi de haramdır, memnudur, kaideleri de bu esasa racidir.
Bu kaideler: (20) nci kaide ile kısmen muhassas bulunmaktadırlar,
(34) : (işlenmesi memnu olan şeyin istenmesi dahi memnu olur.)
Binaenaleyh zulm etmek, rişvet almak, yalan yere şahadette bulunmak memnu olduğu gibi başka bir şahsın bir kimseye zulm etmesini, ve-, ya rişvet almasını veyahut yalan yere şahadette bulunmasını istemek de memnudur, haramdır.
Müddeinin doğru olan dâvasını inkâr eden müddealleyhe yemin tevcih edilmesi, bu kaideye bir istisna teşkil eder. Bu tevcih, yeminden nü-kûl ümidile olduğu için caiz buluşmuştur.
Bu kaide, Eşbah'da ( <i!» r^. <U fj* L. ) diye mezkûrdur.
(35) : (Âdet muhakkemdir.)
(Yani : hükmi şer'îyi isbat için örf ve âdet hakem kılınır. Gerek âm olsun ve gerek hâs olsun.
(36) : (Nasın istimali bir hüccettir ki, anınla amel vacib olur.)
Yani : nasın şer'a ve nassı fukahaya muhalif olmıyan istimali bir hüccettir. Bu istimale âdet ve teamül denir. (35) inci kaide ile mealen müddehittir. Mütearef olan yerlerde müddet beyan olunsun olunmasın istisnam elvazı, bu kaideye müteferrîdir.
Meselâ : bir kimse, bir kunduracıya ayağını göstererek şu nevi sahtiyandan şu kadar kuruşa bana bir çift kundura yap deyip o da kabul etse istisna yolile bir bey, münakid olur. Her ne kadar filhal vücudu olmıyan bir şeyin satılması memnu ise de nâsın istimali, kendisile amel vacib olur bir hüccet olduğundan bu istisna muamelesi caiz görülmüştür.
Bu kaide, Mecami'de : : (I,. J-»^. <* crUULûJ ) diye yazılmıştır.
(37) : (Âdeten mümteni olan şey, hakikaten mümteni gibidir.)
İmtina, âdi veya hakikî olur. îmtinaı âdi, bir şeyin vücudu, âdete nazaran mümkün bulunmamaktadır. îmtinaı hakikî ise bir şeyin ademi aklen zarurî olmaktır. Şer'î hükümlerde adeten mümteni olan-bir şey, hakikaten mümteni gibidir. Binaenaleyh bir kimse, bir şahsa bir hakkı ikrar etse bu ikrarile ilzam olunur. Çünkü âkil, baliğ bir kimsenin kendi aleyhine yalan yere bir şey ikrar etmesi, âdeten mümtenidir.
Kezalik : bir kimse, kendisinden yaşça daha büyük olan bir şahsın nesebini iddia ederek bu benim oğlumdur dese dâvası dinlenemez. Çünkü bu, hakikaten mümtenidir.
Bu kaide, Mecamî'de ( "aia>. «njl^ ';jW *ıS\ ) diye yazılmıştır.
(38) : (Ezmanın tagayyürile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz.) Yani : nas ile sabit olmıyan ve ahkâmı külliyeden bulunmıyan bir
kısım cüz'î hükümler, zamanın değişmesile değişebilir, yoksa kat'î nas-lar ile sabit olan veya zulm ve i'tisaf gibi memnuniyeti ahkâmı umumi-yeden bulunan şeylerde zamanın tagayyürü müessir olamaz.
Meselâ : vaktile salâh ehli çok olduğundan şahidlerin tezkiyelerine lüzum görülmemişti. Bilâhare imameyn zamanında nasın halleri tegay-yür etmekle şahidlerin sırren ve alenen tezkiyeleri lüzumu ictihad edilmiştir.
yet devam eder.
Bu kaide Mecamî'de: ( JuJİ\jjşc f|£.NUh _£-^V ) diye yazılıdır.
(39) : (Âdetin delâletile manayı hakikî terk olunur.)
Bir söz söylenince hakikî mânâsına hami olunur. Fakat mânâyı hakikî, aklen veya şer'an veya âdeten metruk, mehcur olursa — kelâmın îmali ihmalinden evlâdır, esasına mebni — mânâyı mecazîye gidilir.
Meselâ : şu ağaçtan yemem sözü, onun meyvasma hami olunur. Çünkü burada hakikat, aklen mehcurdur.
Kezalik : «Ayağımı filân şahsın evine basmam» sözü, oraya girmeğe hami edilir. Zira bu sözde mânâyı hakikî âdetin delâletile metrûk-dür.
Kezalik : mevte muallâk ikrar, varisler borcu inkâr etmesinler için isnada hami olunur. Binaenaleyh bunu ikrar eden kimse, sağ kalsan kalmasın ikrar ettiği meblâğı mukarrün lehe vermeğe borçlu olur.
«Ben ölürsem filân kimseye şu kadar kuruş borcum vardır» denilmesi gibi.
Kezalik : şarta talik. edilen ibra, bâtıl olduğu halde dâyin, ibrayı kendi ölümüne talik etse, yani : meselâ dayin, medyununa hitaben : «Ben vefat eder isem sen, zimmetindeki alacağımdan berisin» dese sahih olur. Bu talik, burada mânâyı mecazîde istimal olunmuş olarak va-siyyete hami olunur.
Bu kaide, Menar'da : ( ;*UföU âjs <uL\ ) diye mezkûrdur.
(40) : (Adet, ancak muttarid veyahut galib oldukta muteber olur.)
Âdetin teessüsü için muttarid veya galib olması şarttır ve bir âdete hüküm bina edilebilmesi için hakkında hüküm verilecek hâdise, âdetin cereyanı zamanına müsadif bulunmalıdır. Yoksa muahharan hadis olan bir örf ve âdet, bunun hudusundan evvelki vak'alar hakkında hükme medar olamaz.
Meselâ : tâyin edilmeksizin şu kadar lira mukabilinde bir mal satın alınca beldede o sırada muttariden tedavül eden veya tedavülü diğerlerine nazaran galib bulunan lira hangisi ise onu vermek lâzım gelir.
Bu kaide Esbah'da
(İU
,1
Lcl ) diye yazı-
lıdır.
(41) : (İtibar, galibi şayia olup nadire değildir.)
Nâdire itibar olunmaz. Çünkü nadir, mağlûbdur, mağlûp ise galibe tâbi olacağından ona ayrıca hüküm verilmez.
Bu kaide, Mecamî'de ( ob)^ ^U\ Jüaj jlçtYl ) diye mesturdur.
(42) : (Örfen mâruf olan şey, şart kılınmış gibidir.)
Meselâ : bir kimse, bir hana nüzul veya hammama duhul etse veya dellâla bir mal satarsa ücret vermesi lâzım gelir. Her ne kadar ücret mukavele edilmemiş ise de bunun verilmesi, maruf bulunmuştur.
Kezalik : ecîre yemek vermek müstecire lâzım olmaz. Meğer ki beldece maruf ola. O halde yemek, ciheti meskût bırakılsa da yine lâzım go lir.
Muâddün lillistiğlâl olan yerlerin istimal ve işgalinden dolayı ücretin lüzumu da bu kabildendir. Şu kadar var ki, örfen maruf olan şeyin muhalifi zikr ve tasrih edilerek mukavele yapılırsa artık örfe itibar olunmaz.
Bu kaide, Esbah'da: ( fcyS J.,^*" \>S wij^-l1 1 diye münderictiv.
(43) : (Beynettücear maruf olan şey, beyinlerinde meşrut gibidir.) Bu kaide, yukarıdaki kaideye dahil ise de. ticaretin ehemmiyetine
binaen ayrıca tasrih edilmiştir. Bu kaideye mebnîdir ki: tacirler, birbi-rile alış veriş ettikte aralarında örf ve âdet olan şeyi sarahaten söylemeseler bile söylemiş gibi olurlar. Meselâ: peşin veya veresiye lâkırdısı olmaksızın tacirin bîri başka bir tacirden bir mal satın alsa parasını peşin vermek lâzım gelir. Ancak satın alman malın semeninin tamamı veya bir mikdarı hafta veya ay başında ödenmek bulundukları beldede tüccar arasında maruf ise satıcı, bu semeni filhal isteyemez.
Kezalik : alelitlâk bey'e vekil olan kimse, müekkilinin malını peşin para ile veya,o mal hakkında beynettücear maruf olan müddet-ile veresiye satabilir.
Bu kaideye Mecami' şerhinde : ( ... uui jj-'Vİ _-*-W!M. J L,.\.) ibaresile işarette bulunulmuştur.
(44) : (Örf ile tâyin, nas ile tâyin gibidir.)
Meselâ : bir beldede bir kimse, birisine: «Bana süt al, veya bana ot' al» dese orada maruf olan süde ve ete hami olunur. Bilâhare benim maksudum şu süd veya şu et idi diyemez.
Kezalik : mutlak olarak ariyet alman bir ham odasında oturulabilir, veya içine emtia konulabilir. Yoksa içinde demircilik edilemez. Çünkü bu ariyet, âdet ile mukayyeddir.
«Binaen alâ zâlik bir adam borçlusu yedinde merhün olan malını ahara satamaz.» Her ne kadar o mal, râhinin olduğundan bey'in nefa-zını muktezi ise de o mala mürtehînin hakkı teallûk etmekle nefaze mani bulunmuş, bu cihetle maniiyyet ciheti, tercih olunmuştur.
Kezalik : tezkiye edenlerden bazıları şâhidleri cerh, bazıları da tâdil etse cerh ciheti, şehadetin kabulüne mani olacağından bu şahidlerin şahadetile hükm olunamaz.
Kezalik : bir kimse, bir şahsı evvelâ hata yolile cerh, sonra da; aniden kati etse hakkında kısas terk olunur. Çünkü hata, kısasa mani, amd ise muk tezidir.
Kezalik : bir hâkim, kendi evlâdile ecnebi bir kimse lehine bir hu-susda hükm etse, kendi evlâdı hakkında hükmü caiz olmadığından o ecnebi hakkında da caiz olmaz.
Bu kaidenin bazı müstesnaları vardır. Ezcümle: bir müslüman cü-nüb iken şehiden vefat etse. gasl olunur. Halbuki cünüblük hali, guslü muktezî, şahadet hali ise gasle manidir.
Kezalik : bir kimse, şerikinin gıyabında müşterek bir hanenin tamamında ikamet edebilir. Halbuki şerikin gaib olması, hazırın bu ikametine maıtiy'hâzırın hissedar olması ise bunu -muktezîdir. İşte bunlarda muktezî, manie tercih edilmiş oluyor.
Bu kaide, Eşbah'da : • ( /JUIr4i ^ülj «iU^L» ti .) diye mu-
harrerdir.
(46) : (Vücudde bir şeye tabi olan, hükümde dahi ana tâbi olur.) «Binaen âlâ zâlik bir gebe hayvan satıldıkta karnındaki yavrusu
dahi tebean satılmış olur.»
Kezalik : rehin verilmiş olan bir hayvan, mürtehinin yanında yav-rulaymca bu yavru da rehne tebean merhun olur.
Kezalik : akdden sonra, kâbzden evvel satılan malda hâsıl olan semere, müşteriye aid olur.
Bu kaide, fukahanın :. (^O-IJ ^JltfU *>W" j^jiy *jıA *ifcll) kavlinden alınmıştır.
(47) : (Tâbi olan şeye'ayrıca hükm verilmez.)
«Meselâ : bir hayvanın karnındaki yavrusu ayrıca satılamaz) Kezalik : hakkı §irb, hakkı mesil, hakkı mürur asaleten satılamaz.
Yani : bunlar, tâbi olduğundan bunların yerleri satılmadıkça bunlar
satılamaz.
ayrıca hükm verilerek muKarrun ıcn uııuu^v...
Kezalik : mürtehin, rehindeki hakkı habsini iskat etse veya mek-fulün leh, kefili ibra eylese rehn ve kefalet, borca tâbi olub borç ise baki olduğu halde şu ıskat ve ibra sahih olur.
Bu kaide, Mecami'de : ( jXJ-l» >J> M v.^'1 ) diye yazılmıştır.
(48) : (Bir şeye mâlik olan kimse, ol şeyin zaruriyyatından olan
şeye dahi mâlik olur.)
«Meselâ bir haneyi satın alan kimse, ana musil olan tarika dahi mâlik olur.
Kezalik : bir yere mâlik olan, o yerin mâfevkuna ve mâtahtına da mâlik olur. Ve o yerde dilediği gibi tasarruf eder. Meğer ki fevkanisi veya tahtanîsi başkasının mülkü bulunsun.
Kezalik : bir kilit veya makine alan kimse satın alınırken söylenmese bile onun anahtarına da mâlik olur.
Bu kaide, Mecamî'de < „ <\>}}J^> j* ^ U «uu %z. «üU ^ ) diye musarrahtır.
(49) : (Asi sakıt oldukta feri' dahi sakıt olur.) Binaenaleyh aslın beraeti, kefilin de beraetini mucib olur. Fakat fer'in sukutu, aslın sukutunu müstelzim olmaz. Bu cihetledir' ki, kefilin ibra edilmesi, aslın da ibra edilmesini iktiza etmez.
Bu kaidenin bazı müstesnaları vardır. Ezcümle : Asîl, kablelkefale borcu ödemiş olduğuna beyyine ikame etse kendisi borcdan berî olu?. Fakat kefil yine muahaza olunur, yani : mekfulün bih olan borç kefilden alınabilir.
Bu kaide, Eşbah'daki (. \J*i\]ai-. lj\ ^jiHLju ) kaidesinin tercümesidir.
(50) : (Asi sabit olmadığı halde fer'in sabit olduğu vardır.) Meselâ : bir kimse, «filânın filâna şu kadar kuruş deyni vardır, ben dahi ana kefilim» dese ve asilytı inkârı üzerine dain iddia etse meblâğı mezburu kefilin vermesi .lâzım gelir.» Meğer ki bu kefalet, asilin emrine müstenid bulunsun. O takdirde bu emir, sabit olunca asi da .bu borç
ile muahaza olunur.
Bu kaide (49) uncu kaidenin bir tetümmesidir. Yani : fer'i. sukutta asla tâbi ise de sübutta daima asla tâbi değildir.
olacağı cihetle mebü geri alamaz.
Amma iskatı kabil olmıyan bir hak, ıskat ile sakıt olmayıp ıskat b'i-tıl olur. Bir kimsenin mülkünde vaki olan tarik veya mesîl hakkını ıskat gibi ki bu hak, ibra ve ıskat ile sakıt olmaz.
Bu kaide, Mecamî'deki. ( j,,,V JaîUl ) kaidesinin tercümesidir.
(52) : (Bir şey Bâtıl oldukta anın zımnındaki şey dahi bâtıl olur.) Meselâ : iki hasım, bir musaleha zımnında biri birini ibra ettikten
sonra musalehanıh butlanı tahakkuk etse ibra dahi bâtıl olur.
Kezalik : bir kimse, bir malını satıp semenini kabz ve müşteri ile biri birini ibra ettikten sonra o mal bilistihkak zabt olunsa ibranın tesiri kalmayıp müşteri vermiş olduğu semeni geri alabilir.
Kezalik : bir kimse, bir şahsa : «kanımı sana şu kadar kuruşa sal • tim, beni öldür» deyip o şahıs da bu veçhile o kimseyi öldürse hakkında kısas lâzım gelir. Çünkü bu satış bâtıl olduğundan bunun zımnındaki izin de bâtıldır.
Bu kaidenin müstesnaları vardır. Ezcümle : bir. kimse, hakkı şuf asını bir mal mukabilinde satsa veya müşteri ile sulh olsa bu satmak veya sulh bâtıl olduğu halde bunun zımnındaki şuf ayı ıskat, sahih olmuş olur.
Bu kaide, Eşbah'daki ( ... <u± J U Jk^^iHjki ıj1 ) kaidesinden mütercemdir.
(53) : (Aslın ibkası kabil olmadığı halde bedeli ifa olunur.) Meselâ : magsub malı aynen red lâzımdır. Fakat bu mal, mevcut
olmazsa bedelini vermek icab eder.
Kezalik : hicrî bir aynı başında akd edilen aylık bir muamelede hilâle itibar olunur. Fakat ay esnasında böyle bir muamele yapılırsa aslın ifası kabil olmıyacağmdan o ay, otuz gün itibar olunur. Bu otuz gün. o'. aya bedel sayılır. ?. •
Kezalik : hava bulutlu olup ramazanı şerıifin hilâlini rüyet kabil olmazsa şaban ayı otuz gün itibar olunarak onun ikmalile ramazanı şerif orucuna başlanılır.
Bu kaide, Mecamî'de : ( J-ıJIJI jt* uNl ık> Ijl ) diye yakılmıştır.
(54) : (Bizzat tecviz olunnuyaıı şey, bitteba' tecviz olunabilir.)
«Meselâ : müşteri mebi'i kabz için bayii tevkif etse caiz olmaz. Am-
müeccel olur. Fakat bu Kerııe teoean ası Dorçnı naKKinua muecceı uı-maz. Bu borcu te'cil, asi hakkında bizzat caiz değil iken bu meselede te-bean. caiz olur» denilemez.
Bu kaide, Eşbah'da : ( !ju»; _,ü:^U \u± "jû\j J& ) diye mezkûrdur.
(55) : (tbtidaen tecviz olunmıyan şey, bakaen tecviz olunabilir.) «Meselâ : taksimi kabil olan bir maldaki hissei şayiayı hibe etmek
sahih değildir. Emma bir mevhûb malın bir hissei şayiasına bir müsta-hik çıkıp da zapt etse hibe bâtıl olmayıp hissei bakiye mevhubün lehin malı olur.
Kezalik : iki çocuğun şahadetlerile akdi nikâk, sahih değil iken bunlar baliğ olduktan sonra şahadet etseler sahih olur..
Bu kaide, Mecamî'de( . ;t^»Vlj jc^ ^U .Ijc^MJ'jZ* ) diye yazılmıştır.
(56) : (Baka, ihtidadan esheîdir.)
Yani : bir şeyin devam ve bekası, ilk defa husulünden kolaydır. ? Bu kaide, evvelki kaidenin delili mesabesindedir. Meselâ; hissei şayiayı hibe etmek meselesi, bu kaide üzerine deteferru eder.
Kezalik : icarede de şüyûı aslî müfsid, şüyuu târî, gayri müfsiddir. Binaenaleyh bir haneye müştereken mâlik olan iki kimseden biri, kendi hissi şayiasını şerikinden başkasına icar edemez. Bu icar, sahih değildir. Emma bir kimse kendi hanesini başkasına kiraya verdikten sonra diğer bir şahıs zuhur edip bu. hanenin "nısıf hissei şayiası benimdir diye dâva ve isbat etse diğer nısıf hissede icare baki kalır. îşte bunlardaki bu şüyu, bakaen tecviz edilmiş oluyor.
Bu kaide, Mecamide : i .tjcSi.v. J^ »UJH diye muharrerdir. •
(5-7) : (Teberru, ancak kabz ile tamam olur.)
«Meselâ : bir adam birine bir şey hibe etse kablelkabz hibe tamam olmaz.» Çünkü böyle bir teberru, kablelkabz tamam olsa müteberria teberru etmediği bir şeyi = o şeyin teslimini de ilzam eylemek lâzım gelir. Bu ise caiz değildir.
Bu maddenin bir müstesnası vardır. Sövle ki : bir kimse saeir ev-lârlma bir şey hibe etse evlâdı kabz etmediği halde hibe sahih olur. Çünkü babası velayeti hasebile onun namına kabz etmiş olur.
F. 18
menut oldugunaan du uuuuuiuui un ^j u.» »~—-~j~--------------
Kezalik : veliyyiilemrin ernrile ledeihâce birinin mülkü kıymetile alınıp tariki ammeye ilhak edilebilir.
Kezalik : bir çocuğun dâvasından zarf arı zahir ise velîsi, sulh olamaz. Bu madde Eşbah'da oJU u»h/*ltj ı/bJlJtjol j 4-» -Jw» ^MSjtjJi) ( L* 1 't-U ÜL. 0& ,1 jli UUtb diye yazılıdır.
(59) : (Velayeti hassa velayeti ammeden ekvadır.)
«Meselâ : mütevelliyi vakfın velayeti, kadının velayetinden akva-dır.» Bu cihetle vakfın mütevelli veya nâzın var iken hâkim vakfın malında tasarruf edemez. Lâkin mütevelli veya nazırın hıyaneti görülürse hâkim buriu azl ile diğerini tayin edebilir.
Bu kaidenin müstesnaları vardır. Ezcümle : veliyyi katil olan bir çocuğun vasisi, yalnız diyetten noksan olmıyan bir mal üzerine sulh olabilir, katili kısas ettiremez, afv de edemez. Fakat bu halde hâkim, kısas ettirebilir. Demek ki bu meselede veliyyi hassın muktedir olmadığı bir şeye veliyyi âm muktedir olmuş oluyor.
Bu kaide, Eşbah'da : ( öUl iV^cr* J/ UU-Iâ/Vj!! ) diye mukayyeddir.
(60) : Kelâmın ı'mali .ihmalinden evlâdır,)
«Yani : bir kelâmın bir mânâya hamli mümkün oldukça ihmal, yani mânâsız itibar olunmamalıdır.»
Meselâ : bir vakfiyedeki evlâd tabiri, evlâdı sulbiyye yok ise ahfada hami edilerek mühmel sayılmaz.
Kezalik : i'mal olunan bir söz, hem te'kide hem .de tesise muhte-mil bulunsa tesise hamli tercih olunur. Çünkü İfade iadeden evlâdır. Meselâ : bir kimse birine bir borç ikrar edip sonra yine onun ayni bir borç bilâ sebep ikrar etse bu ikinci borç, birinci borçtan başka sayılır.
Kezalik : bir kimse zevcesine : «Sen boşsun, boşsun, boşsun» dese bununla üç talâk vaki olur. İkinci, üçüncü «boşsun» sözile birinci boşsun sözünü te'kid kasd etmiş olduğunu söylese diyaneten tasdik olunursa da kazaen olunmaz.
Bu kaide, Eşbah'daki :(jj») j& i j% JC\ ^. <İW ^ Jjl f*UlJl/l) kaidesinden alınmıştır.
(fil) : (Mânâyı hakikî müteazzir oldukta mecaza gidilir.)
i ,
Şer'an veya örfen mehcur, yani : gayri müstamel olan bir mânâ da müteazzir hükmündedir. Bu suretle teazzur, üç türlüdür :
1.İCİL111İ KVLO.UJ.lliX VtlAİ. CLOC CV
hami olunur.
(2) : Teazzuri örfîdir ki, mânayı hakikî nas arasında irade edilmediğinden mehcur bulunur. «Filânın evine ayak basmam» denilmesi gibi ki, bununla o eve girmek kasd edilir.
(3) : Teazzuri şer'îdir ki, mânâyı hakikî şer'an mehcur bulunur. Husumete tevkil ile yalnız cevaba tevkil kasd edilmesi gibi. Burada has olan husumet tâbiri, âm olan cevaba mecazen ıtlak edilmiş olur.
Bu kaide, Mirkat'da : ( . }UK$I : <JI ^U^jl^Wo^yiuiltflroj-u Ijl ) diye yazılmıştır.
(62) : (Bir kelâmın 'imali mümkün olmaz ise ihmal olunur.)
«Yani : bir kelâmın, hakikî Ye mecazî bir mânâya hamli mümkün olmaz ise ol halde mühmel, yani : mânâsız bırakılır.» sözü tashih için başka şeyler dere ve ilâve edilemez. Çünkü bu kapı açılırsa hiç bir tasarruf fâsid olmaz. Hiç bir söz, mânâsız kalmaz.
Meselâ : bir varis, diğer bir varise şer'an isabet eden hissei irsiy-yeden ziyade bir sehm ikrar etse bu ikrarı mânâsız, bâtıl bir söz olmuş olur. Zira bu ikrar ile o muayyen sehm artamaz.
Kezalik : bir kimse, hem'kendisini azad etmiş, hem de kendisinin azad eylemiş olduğu şahıslar bulunduğu halde «mevalisine» vasiyet etse bu vasiyeti bâtıl olur. Çünkü mevalî tâbiri, müşterek lâfızlardan olduğu cihetle hangilerine hami edileceğine karine yoktur. Bu tâbir, hem azad edilenlere, hem de azad edenlere ıtlak edilir.
Bu kaide, Eşbah'da şöyle yazılıdır : ^ }\? jUlj ~<i.ıL\ oj-UT Ijl , )
( fMOLM jfc.1 tf I . jfcT.^aJ J>l £-•- % Vjlu iüu\ Yani : bir sözün hakikat ile mecaz mânâlarını kasd etmek müteazzir olsa veya bir söz, müşterek olup' mânâlarından, birini tercih edecek bir karine bulunmasa o söz, i'maline imkân bulunairayacağmdan dolayı ihmal edilir.
(63) : (Mütecezzî olmıyan bir şeyin bazısını zikr etmek, küllünü zikr gibidir.)
Binaenaleyh küllisini zikr etmek ne gibi bir hüküm ifade ederse bazısını zikr de ayni hükmü ifade eder..
Meselâ : bir maktulün varisi, katilin bazısını kısasdan afv etse kısas bilkülliye sakıt olur. Çünkü kısas kabili tecezzî değildir.
Kezalik : şefi, meşfuun yarısından şuf'a hakkını ıskat etse tamamından ıskat etmiş olur.
takyid delili bulunmaz ise.)
Meselâ : alelıtlak bey'e vekil olan kimse, müvekkilin malını aza çoğa, yani : münasib gördüğü beha ile satabilir. Fakat gabni fahiş ile satamaz. Çünkü her ne kadar mutlak ise de gabni fahişe tecavüz etmemek kaydile delâleten mukayyeddir.
Kezalik : bir kimse birisine «Benim için bir at al parasını vereyim» dese mutlaka at almaya tevkil etmiş olur. Emma «benim için bir yağız at al» dese yağız kaydile sarahaten mukayyed olur.
Bu kaide, Meeamî'de ('aiVj , U jueM ^ ji İSİ «Xl»l Je jlkll^ U'l) diye mezkûrdur.
(65) : (Hazırdaki vasf lâğv, ve gâibdeki vasf muteberdir.)
«Meselâ: bayi, meclisi beyi'de hazır olan bir kır atı satacak olduğu halde şu yağız atı şu kadar bin kuruşa sattım dese icabı muteber olub yağız tâbiri lâğv olur. Amma meydanda olmıyan bir kır atı yağız deyip satsa vasf muteber olmakla bey münakid olmaz.» Meğer ki müşteri razı olsun, o zaman münakid olur.
Meydanda olmıyan bir şeye işaret mümkün olmadığı cihetle gaib hakkında her halde tesmiye ve tavsif muteberdir. Hazırdaki ise işaret ile tarif hâsıl olacağından vasf ile tarife lüzum kalmaz. Şu kadar var ki, o tavsif olunan hazır şey, müşarün ileyhin cinsinden olmalıdır. Yoksa bir kimse birine hitaben bir taşa işaretle «Bu elması sana sattım» deyip muhatabı da kabul ettiği halde o taşın sırça olduğu tebeyyün etse bey', münakid olmaz. Meğer ki âkidler, o şeyin elmas olmadığım zaten bilir bulunsunlar.
Bu kaide, Mecami'deki ( ^ ^,'UIJj yj > iÜ-Vj ^-i-»j" ) kaide-
sinin tercümesidir.
(66) : (Sual, cevabda iade olunmuş addolunur.)
«Yani : tasdik olunan bir sualde ne denilmiş ise mucîb anı söylemiş hükmündedir,»
Meselâ : bir kimse başkasına : «Senin şu malını şu kadar kuruşa aldım» deyip o da «evet» dese aralarında beyi', münakid olmuş olur.
Bu kaide, Eşbah'm ( J^f ij jU. j 15-11 )
(67) : (Sakite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma'razı hacette sükût beyandır.)
«Yani : sükût eden kimse, şu sözü söylemiş oldu, denilmez. Lâkin söyliyecek yerde sükût etmesi, ikrar ve beyan ad olunur.»
Meselâ : bir yabancı, bir şahsın malını huzurunda fuzulî olarak satmakla o şahıs sükût etse o yabancıyı satışa tevkil etmiş olmaz. Çünkü sakittir ve söylemek mecburiyetinde değildir.
Kezalik : bir kimse bir şahsın malım itlaf ederken o şahsın bunu görüp de sükût etmesi, itlafa izin sayılmaz. Fakat : peşin satışta müşteri, semeni vermeden mebiî kabz ettiği halde bayi, görüp de sükût etse kabza ruhsat vermiş, hakkı kabzini iskat eylemiş olur.
Kezalik : bir mümeyyiz çocuğun yaptığı mübayeayı velîsinin gördüğü halde sükût etmesi, o muameleye delâleten izin sayılır.
Bu kaide, Eşbah'daki : ( Jy ±.f L, Jl ,__»i ^ ) kaidesinden alınmıştır.
(68) : (Bir şeyin umun batmada delili, ol şeyin makamına kaim olur.)
«Yani : hakikatine ıttıla müteassir olan umun bâtınada delili zahirîsi ile hükm olunur.»
Meselâ : bir kimse satın aldığı bir hayvanın ayıbına muttali olduktan sonra tedavisinde bulunsa veya satılığa çıkarsa ayıbına razı olduğuna hükm olunur. Çünkü ayba rıza, bâtını emirlerdendir. Buna delili zahirisi olan tedavi ile veya satılığa çıkarmakla ıttıla hâsıl olmuş olur.
Kezalik : bir kimsenin elinde bulunan bir malın ana aid olduğuna şahadet olunabilir. Çünkü şahid, hakikati mülke vâkıf olamaz. Mülkün delili zahirîsi olan vaz'ı yede itibar olunur.
Kezalik : katil üzerine kısas icrası, katlin kasden yapılmış olduğuna mütevakkıftır, kasd ve amd ise emri bâtınî olduğundan kati âletinin istimal edilmiş olması, kasd makamına ikame edilmiştir.
Bu kaide, Mecami'de ( <.U« f>i <J»U\ j^VlJ ^»J^j ) diye mezkûrdur.
be sayılır.
Kezalik : vefat eden kimsenin terekesinden nükud üe dolu bir kese zuhur edip üzerinde* Bu kese filân zatındır, benim elimde emanettir-) diye o kimsenin yazlsile bir yafta bulunsa o zat, bu keseyi terikeden alır.
Bu kaide, Eşbah'da : ( ^H^Uri-fer^UM^ VUC)1 jV . VIÜ-^UTJI_, ) diye musarrahtır.
(70) : (Dilsizin işareti ma'hudesi, lisaiüle beyan gibidir.)
İşaret, âzâdan bir uzv ile bir şey göstermektir. Ma'hud da erbabı yanında malûm demektir.
Dilsizin gerek başı ve gerek kaşı ve gerek gözlerile olan maruf işareti, hacet ve zarurete mebnî lisan ile beyan gibidir.
Dilsizin, kitabeti de işareti gibi makbuldür.
Dilsizin işareti; bey'i, icare, hibe, rehn, nikâh, talâk, ibra, ikrar, ye-mîn, vasiyet hususlarında muteberdir. Müftabih olan kavle göre kısaa-da da muteberdir. Hadlerde ise bilittifak muteber değildir.
Dilsizin şahadeti de muteber değildir. Zira şahadetin rüknü : «Şahadet ederim» sözüdür. Dilsizde ise bu söz bulunamaz. *
Dilsizin işareti iki türlüdür. Biri, inkâra delâlet eder. Başını enine sallamak gibi. Diğeri de ikrara delâlet eder. Başını boyuna sallamak gibi. Başı yalnız yukarı kaldırmak inkâra, aşağıya indirmek de tasdike delâlet eder.
Sonradan dili tutulup «nu'tekalüllisan» denilen kimsenin de bu dil tutukluğu ölümüne kadar imtidat ederse ve bir rivayete göre bir ser.e devam eylese mâruf olan işareti muteber olur.
Bu kaide Tahtavî'de şöyle yazılmıştır. :
(71) : (Tercümanın kavli her hususda kabul olunur.)
Yani : tercümanın sözü, mütercemün anh olan kimsenin sözü gibi olarak bedeliyyet yolile değil; belki asalet yolile kabul olunur.
Şöyle ki : hâkim, iki hasmdan birinin veya şahidîerin lisanına vâkıf bulunmazsa tercüman vasıtasile muhakemeyi rüyet eder. Tercümanın bir şahıs olması İmamı Âzam ile İmamı Ebu Yusüfe göre kâfidir. İmamı Muhammede göre iki'olması lâzımdır.
Kezalik : kefil, asîlin edasına vâkıf olmıyarak borcu hâlâ duruyor zannile verip de sonra verilmiş olduğuna muttali olsa verdiğini istir-dad edebilir.
Kezalik : bir kimse, kendi malı zannile başkasının malını idlâf etse bedelini zamin olur.
Kezalik : hâkîm-, meşru zannile bir hükümde bulunup badehu gayri meşru olduğuna vâkıf olsa bu hükümden rücu etmesi lâzmı gelir.
Bu kaide, Eşbah'da : ( . .Jlki- ü^ijUI; is* ^ ) diye yazılmıştı.
(73) : (Senede müstenid olan ihtimal ile hüccet yoktur.) «Meselâ : bir kimse veresesinden birine şu kadar kuruş borcu olduğunu ikrar ettiği takdirde eğer marazı mevtinde ise diğer verese tasdik etmedikçe bu ikrarı hüccet değildir. Zira diğer vereseden mal kaçırmak ihtimali marazı mevte müstenittir. Amma hali sıhhatinde ise ikrarı muteber olur ve ol halde olan ihtimali mücerred, bir nevi tevehhüm olduğundan ikrarın, hücciyetine mani olmaz.»
Velhâsıl : delilden neşet eden bir ihtimal ile karşılaşan bir hüccet ile amel olunamaz.
Bu kaide, Mecami'deki : ( . JJj ^c ^.Üi J^Vl^ i? V ) kaidesinden tercüme edilmiştir.
(74) : (Tevehhüme itibar yoktur.)
Yani : delile müstenid olmıyan mücerred ihtimal, muteber değildir. Meselâ : bir'kimse satın aldığı bir malın başkasına ait olduğunu tevehhüm etmekle kefil vermesi için satıcıya celbr edemez.
Kezalik : bir yetimin velisi, müsevvigatı şer'iyyeden biri yok iken ihtimal ki yangın vukuunda yanar, diye yetimin akarını satamaz.
Kezalik : müflis olarak ölen bir kimsenin terekesi satılarak esma nı gurema = alacaklılar arasında taksim olunur, her ne kadar başka ga-rimlerin zuhuru mevhum ise de ona itibar olunmaz. Şâyed zuhur ederse onlar da meşru usulü vecihle hisselerini alabilirler. Mecellenin (1161) inci maddesi buna dairdir.
Bu kaide, Mecmaulfetâvâ'da : ( ^ jL*\ %) diye mezkûrdur.
±5u kaide, Mecamî'de ( jLJt cVS€~ jUjJl. ^,b)ı ) diye mezkûrdur.
(76) : (Beyyine müddeî için ve yemîlı münkir üzerinedir.)
Yani : müddeînin dâvasını isbat edecek şahadeti, hücceti kaviyye-yi ikame etmek hakkı, müddeîye aiddir. Beyyine bulunmayınca ismi ak-desi ilâhîye yemin etmek hakkı da münkire Fittir.
Bazı dâvalarda tarlardan her biri min cihetin müddeî, ve min cihetin münkir vaziyetinde bulunur. Böyle dâvalarda hangi tarafın bey-yinesi racih ise hâkim, o taraftan beyyine ister. Bu taraf beyyine ikamesinden âciz kalırsa mercuh tarafdan beyyine taleb eder, isbat ederse fe-bîha, edemediği takdirde kendisine yemîn tevcih edilir.
Beyyinede hangi tarafın asi olduğunu tayin hususunda bazı esaslar vardır. Meselâ: hilafı zahiri iddia edenin beyyinesi, tercih oiunur. Keza-lik : ziyadeyi iddia edenin beyyinesi, evlâdır. (Beyyine mebhasine müracaat.)
Bu kaide : ( Jd\ ^« Jc Cç^'j ı/ju-U ^i-'I ) hadisi şerifinden alınmıştır.
(77) : (Beyyine hilafı zahiri isbat için ve yemin aslı ibka içindir.)
Meselâ : müşteri, satış muamelesinin rıza ile vukuunu, bayi de ker-han vukuunu iddia' etse söz müşterinindir. Çünkü satışda riza asidir. Bu halde beyyine bayie teveccüh eder. Çünkü hilafı asi olan ikrahı iddir: etmektedir.
Akidlerde, ikrarlarda rıza asidir. Ariyet, vekâlet hususlarında da takyid asidir. Kefalet, mudarebe hususlarında ıtlak asidir.
Binaenaleyh bey'i ve icare gibi bir akdin rıza ile, ikrah ile vukuunda ihtilâf edilse söz, rızayı iddia eden tarafın olur.
Bu kaidenin bazı müstesnaları vardır. Ezcümle: emîn olan kimse, beraeti zimmeti hakkında yemîn ile tasdik edildiği cihetle mûda' = kendisinde vedia bulunan kimse, bu vedianın sahibine rec ni veya telef olduğunu iddia etse yemînile tasdik olunur, kendisinden bevyine istenilmez. Halbuki red veya helak, hilafı zahirdir.
Bu kaide, Mecamî'de: ( j^ll JiN cJ\} ^üx\\^J%- oL'V ^~ i-b.II ) diye münderiçtir.
(78) : (Beyyine, hücceti müteaddiye ve ikrar, hücceti kasıradır.) Beyyinenin = şahadetin hüccet olması, hâkimin hükmü iledir. Hâkimin ise velayeti ammesi bulunduğundan beyyine, yalnız makziyyün leh ve mahkûmun aleyh hakkında hüccet olmayıp başkaları hakkında da bir
sirayet eder, artık bunun hilâfına dâva ve şahadet dinlenemez. Fakat bir şahsın mücerred ikrarile sabit olan bir nesebin hilâfına beyyine ikame edilebilir.
Kezalik : bir müteveffa aleyhine bir borç iddia ve beyyine ile isbat edilse bütün varisleri aleyhine hükm edilmiş olur. Fakat böyle bir borcu varislerden biri ikrar etse bu, ancak kendi hakkında muteber olur, diğer varisler hakkında muteber olmaz.
Şu kadar var ki, ikrar, töhmetten beri olduğu cihetle şahadetin fevkinde bir hüccet sayılır. Binaenaleyh bir müddeabihi isbat hususunda ikrar ile beyyine içtima etse hüküm ikrara bina olunur. Meğer ki beyyine ile hükme hacet mes etsin, meselâ : hükmün başkalarına da şümulüne lüzum görülsün. O halde beyyine ile hükm olunur.
Bu kaide, Tenvirülebsar'da : 1,-*% <* Jj^]i *•*£• <* <^-!'jl "Vl^ )' ( ,*;'ıjc cVj fjj jîUjc diye mezkûrdur.
(79) : (Kişi ikrarile muahaza olunur.)
Yani : şer'an sahih ve muteber olan ve hâkim tarafından tekzib olunmıyan bir ikrar, mukirrin aleyhine bir hüccettir, onunla ilzam olunur.
Meselâ : bir kimse, bir şahsa borcu olduğunu ikrar etse bunu ödemesi lâzım gelir. Bu ikrarından dönemez. Fakat bir kimsenin satın aldığı bir mal, bilistihkak zabt edilse o kimsenin «bu mal bayie aiddir» dîye vuku bulan ikrarı hükümsüz kalmış, hâkimin hükmile tekzib edilmiş olur. Bunun içindir ki verilen semeni bayiden geri alabilir.
Bu kaide, Mecamîde : ( •»^J\ jU-İV» *J\ ) diye yazılıdır.
(80) : (Tenakuz ile hüccet kalmaz. Lâkin nıütenakızın aleyhine olan hükme halel gelmez.)
«Meselâ : şahidler; şahadetlerinden rücu ile tenakuz ettiklerinde şahadetleri hüccet olmaz. Lâkin evvelki şahadetleri üzerine kadı hükm etmiş ise bu hükm dahi bozulamayıp mahkûmun bihi şâhidlerin tazmin etmesi lâzım gelir.» Çünkü şâhidlerin ikinci şahadetleri, yani rücuları. sıdka delâlette evvelki şahadetleri gibidir, bunlardan biri diğerine tercih olunamaz. Fakat hâkimin hükmünün ittisali sebebile evvelki şahadetleri teekküd ve tereccüh etmiş olacağından ikinci sözlerile, yani rücula-rile müntekiz olmaz.
Kezalik : bir kimse bir hakkkı inkâr, badehu ikrar etse bu ikrarı muteber olur. Çünkü bunda müttehem olmaz. Fakat evvelâ ikrar, bade-
şiyesindeki ( Jj\.Z\ı XHJiiL X» ) ibareleri ihtiva etmektedir.
(81) : zım olur.)
Meselâ ibra ettim»
(Şartın sübutu indinde ana muallak olan şeyin sübutu lâ-
Bir kimse, başkasına «Eğer benim sende alacağım var ise deyip de filhakika alacağı bulunsa borç filhal sakıt olur. Bu kaide, şarta taliki sahih ve meşru olan hususlarda carîdir. Yoksa şarta taliki sahih olmıyan husulardan biri bir şarta tâlîk olunsa bu talik fâsid olur. Yani : şart sabit olsa da ona muallâk olan şey sabit olmaz. Şöyle ki:
(1) : Bazı muamelelerin şartı mülayime, yani : akdin mucebini ve muktezasım teyid eden bir şarta taliki sahihdir, şartı gayri mülayime taliki ise sahih değildir. Bunlar : vekâlet, vasiyet, havale, kefalet, kefaletten ibra, ticarete izin, kaza ve emarete tâyin, kadıyı azl, şuf'ayı badeşşira teslimden ibarettir.
Meselâ : bir kimse bir şahsa : «filân kimse aleyhime dâva açarsa sen benim vekilimsin» diyip o şahıs da kabul etse d.'-vâ açılınca vekâlet münakid olur.
Kezalik : Bir kimse velisi bulunduğu sefihe : ne vakit salâh kesb edersen, ticarete mezunsun» diyip sefih de salâh kesb etse ticarete mezun olmuş olur.
Fakat bir kimse bir şahsa : rüzgâr eser ise veya filân haneye girer isen filân hususa vekilimsin» dese şartın vukuile vekâlet münakid olmaz.
(2) : Taliki asla sahih olmıyan muameleler de şunlardır : beyi', icare, isticar, iare, hibe, sadaka, ikrar, müzaraa, müsakat, vakf, tahkim, ikale, akde icazet, borçdan ibra, satışdan evvel şuf'ayı teslim, vekili azl, mezunu hacr, hıyarı ayıb ile veya hıyarı şart ile mebîr red hakkını ibtal, maldan mal mukabilinde an ikrarın veya an inkârın yahut an sükutin sulh.
Meselâ : bir kimse bir şahsa : «filân zat seferden gelirse bu hanemi sana şu kadar liraya sattım» veya «icar ettim» diyip o da kabul etse o zatın seferden gelmesile bu beyi' veya icare münakid olmaz.
(3) : Müstakbel zamana izafeti sahih olan muameleler şunlardır: îcare, icareyi fesh, müzaraa, müsakat, mudarebe, vekâlet, kefalet,
ı'sa, vasiyet kaza, emaret, vakf, ariyet, hıyarı ibtal.
Dorcaan ıora.
Meselâ : bir kimse bir malını bir şahsa : «Gelecek filân ayın başında şu kadar kuruşa sattım» diyip o şahıs da bu vecihle kabul etse sahih olmaz.
Bu kaide, Mecamî'deki : jj rjju- , *V\a;* *?>' *r£. ^-^ J**11 )• ( . «fcyi o^-* kaidesinden alınmıştır.
(82) : (Bikaderilimkân şarta riayet olunmak lâzım gelir.)
Yani : meşru ve yapılacak muamelenin muktezasından mââut bir şarta mümkün olduğu kadar riayet olunur. Yoksa fâsid veya lâğv olan bir şarta riayet lâzıme gelmez.
Bir de bu kaidedeki şarttan maksad, şartı tâlikî değildir. Belki edatı şart bulunmaksızın koşulan şarttır ki ona «şartı takyidi» denir.
Meselâ : bir malı semeni şu kadar gün müeccel olmak üzere veya olmak şartile diye satmak bu kabildendir. Maamafih bu şart, sulbi akid-de = akd esnasında bulunmalıdır. Akidden sonra dermeyan edilen bir şart, muteber değildir. Bir malı sattıktan sonra semeninin müeccel olduğunu şart koşmak gibi.
Şer'an gayri muteber olan şartlar, iki türlüdür. Bazıları meşrut olan akdi if sad etmeyip kendileri lâğv olur. Diğer bazıları ise if sad eder. Şöyle ki :
(1) : Mülayim şart ile takyidi sahih, şart lâğv olan muameleler şunlardır :
Vekâlet, kârz, hibe, sadaka, rehn, ısa', ikale, mezunu hacr.
Meselâ : bir kimse başkasına : «Bendeki alacağından beni ibra etmek şartile filân hususa vekil ettim» diyip o da kabul etse vekâlet, sahih olub şart, lâğv olmuş bulunur.
(2) : Şartı fâsid ile, yani : akdin muktezası ve mülayimi olmıyan bir şart ile takyid edilmesi sahih olmıyan muameleler de şunlardır :
Bey, icare, kısmet, akde icazet müzaraa, müsakat, vakf, borcdaıı ibra, bir mal mukabilinde maldan an ikrarın veya an inkârın veya an sükutin sulh.
Meselâ : bir kimse «şu atımı bir ay kullanmam şartile sana sattım > diyip diğeri de kabul etse satış muamelesi sahih olmaz.
Kezalik : iki şerikten biri diğerine bir şey hibe etmek şartile müşterek mallarını taksim etseler sahih olmaz.
Bu, bir muallâk vaiddir. Lâzım olan da budur. Bir de mücerred vaid vardır ki, lâzım gelmez. Meselâ : bir kimse, başkasına : «Senin borcunu öderim» dese bununla o borca kefil olmuş olmaz, onu ödemesi huku-kan lâzım gelmez.
Malûmdur ki, vad: bir kimsenin bir şeyi müstakbelde yapacağım be • yan etmesinden ibarettir. İmamı Azama, İmamı Şafiî ile İmamı Ahmede ve ekser ulemaya göre hayırlı bir şey hakkındaki va'di mücerrede .vefa etmek, müstahabdır. Bu va'de vefa etmeyen; fazileti terk etmiş, şiddetli bir kerahati irtikâbda bulunmuş olur. Fakat bu va'de vefa her halde vacib değildir. Buna riayet etmeyen âsim olmaz.
Ömer İbnilaziz île bir cemaate göre ise va'de vefa vacibdir. Malikı-lerden bazı zevata göre de va d, bir sebeble meşrut olursa riayet vacib olur. «Teehhül et sana şunu vereyim» demek gibi. Böyle meşrut olmazsa riayeti vacib olmaz. (Bidayetülmüctehid).
Va'di mücerred ile bir şey lâzım gelmiyeceği meselesinin bir müstesnası vardır. Şöyle ki: bir malı değer fiyatından noksan bir meblâğ ile satın alan bir kimse, şahidlerin huzurunda: «Verdiği meblâğın mislini bayi, kendisine iade edince be'yi fesh edeceğini» va'd etse bu. va'di ifa etmek', kendisine, vefatından sonra da varislerine lâzım gelir. Çünkü bu muamele, bir beyi bilvefa mahiyetinde bulunmuş, olur.
Bu kaide, Bezzaziyye'deki: ( . i.jVj/1- jJudt^^ »LU" I, -u^lljl > U ) ibaresinden alınmıştır.
(84) : (Bir şeyin nef i zamanı mukabelesindedîr.)
«Yani: bir- şey telef olduğu takdirde hasarı kime aid ise anın zamanında demek olup ol kimsenin bu vecihle zamanı ol şey ile intifaa mukabil olur.
Meselâ: hıyarı ayb ile red olunan bir hayvanı müşteri kullanmış olmasından dolayı bayi ücret alamaz. Zira kablerred telef olaydı hasarı müşteriye aid olacak idi.»
Kezalik : bir kimse kiraladığı bir beygire binerek âdeti tecavüz etmeksizin mutad olan yerden muayyen mahalle giderken, hayvan yolda düşüp telef olsa o kimseye yalnız ücret lâzım gelir, zaman lâzım gelmez.
Magsubun menafiinin mazmun olmaması da kaideye müsteniddir.
Bu kaide ( j^ll» ç)J.\) hadisi şerifinden alınmıştı.
Haraç, zamana bir karşılıktır. Haraç, bir mülkten çıkan, yani husule gelen semere, faidedir. Hayvanın südü, akarın kira bedeli gibi.
Meselâ :: bir kimse, bir şahsın öküzlerini gasb edip bir müddet çift sürmekle öküzler zaif düşerek kıymetlerine halel gelse o şahsa öküz le.rinin noksanı kıymetini zamin olur. Ona ayrıca bir ücret vermesi de lâzım gelmez. Amma sebeb, muhtelif olursa zaman ile ücret bir yerde içtima eder. Meselâ: bir kimseye kiraladığı hayvan ile muayyen mahalle kadar gittiğinden dolayı ecri müsemmayı vermek ve muayyen mahalli tecavüz ederek hayvanın telef olmasından dolayı de kıymetini tazmin etmek lâzım gelir. (Gasb mebhasma müracaat!)
Bu kaide, Mecamî'de (jL^V jWj j?^\ ) diye yazılmıştır. Bu zemandan maksad, bir şeyin misliyyattan ise mislini, kıyemiyyattan ise kıymetini vermektir.
(86) :: (Mazarrat, menfaat mukabelesindedîr.)
«Yani: bir şeyin menfaatine nail olan, anın mazarratına mütehammil olur.»
Meselâ: bir meşruta vakıf hanenin tamiri, orada oturacak zata aid olur. Meğer ki vakfın malından tamir edilmesi meşrut bulunsun.
Kezalik: iki komşu arasında müşterek bir duvarın yıkılmasından korkulsa her iki komşu bunu müştereken yaptırmaya mecbur olur. Çünkü menfati her ikisine aittir.
Bu kaide, Mecamî'de ( J^\> ^yj\ ) diye mezkûrdur ki,( Lill&Uc j>ifl ) demektir.
(87) : (Külfet nimete ve nimet külfete göredir.)
Meselâ: müşterek bir mülk tamire muhtaç olunca sahipleri hisselerine göre biliştirâk tamir ile mükellef olurlar Çünkü her biri hissesi nis-betinde menfaat görmektedir.
Kezalik : iki kimse arasında bir hayvan müşterek olup da birisi beslemekten kaçınsa diğeri hâkime müracaat edebilir. Bu halde hâkim, kaçınma «ya hisseni sat veya müştereken besle» diye cebr der.
Kezalik: fakir olan bir lâkitin nafakası beytülmaldan verilir. Lakit vefat edince de terikesi beytülmala ait olur. Demek ki beytülmal, lakit için tahammül ettiği nafaka itası külfetine karşılık olarak onun mirası nimetine nail oluyor.
Bu kaideye Eddürrülmuhtar'da: ( Jd\> ^i I jV ) diye işaret olunmuştur ki, (84) v& (85) inci kaidelerle mealen müttehiddir.
mo ua uu cm [• vecınıe ıtıat etse ?araan, bu şahsa lâzım gelir, yoksa âmire lâzım gelmez. Çünkü başkasının mülkünde tasarrufla emr, bâtıldır. Fakat âmir, mücbir olup ikrahı muteber ile icbarda bulunmuş olursa zaman, mütlife değil, âmire gelir.
Bu kaidenin müstesnası vardır. Şöyle ki: bir çocuk, âkil ve baliğ o-İan bir şahsın emrine mebnî birisinin malını itlaf etse bunun zamanı evvelâ kendi malından lâzım gelirse de sonra velîsi, bununla âmire rücu eder.
Bu kaide, Mecamî'de:( •»Vlı ^.J*M s Vi ) diye yazılmıştır.
(89) : (Mübaşir, yani: bizat fail ile mütesebbib müctemi oldukta hukm, ol fail ınıızaf kılınır.)
«Meselâ: birinin tariki âmda kazmış olduğu kuyuya diğeri, birinin hayvanını ilka ile itlaf etse o zamin olup kuyuyu hafr eden kimseye zaman lâzim gelmez.»
Kezalik: bir hâdisede katil veya sârik ile katle veya sirkate rehberlik eden cem olsa bunların hükmü katile, sarika teveccüh eder.
Bir hâdisede faili mübaşir bulunmaz ise taaddisi bulunduğu takdirde mütesebbibe zaman lâzım gelir. Yani: mütesebbib, zarara bais olan fili haksız olarak işlemiş olunca zamin olur.
Meselâ: bir kimse, resmen izin istihsal etmeksizin tariki amda bir • kuyu kazıp da başkasının hayvanı düşerek telef olsa zamin olur. Fakat kuyu kendi mülkünde bulunursa zamin olmaz. Çünkü kendi mülkündeki tasarrufu, taaddî değildir.
Bu kimsenin bazı müstesnaları vardır. Ezcümle: -şahidler, hâkimin hükmü lûhık olduktan sonra şahadetlerinden dönseler zaman, şahidlere lâzım gelir. Halbuki şahitler mütesebbib, hâkim ise mübaşir olmakla zaman hâkime lâzım gelmeli idi. Maamafih buna cevaben deniliyor ki: şahadeti edaden sonra şahidlerin adaleti tahakkuk ettikte hükm etmek hâkime vacip olduğundan hâkim bu hükmünde mazurdur. Binaenaleyh bundan dolayı hâkime zaman icab mümkün değildir.
Bu kaide, Eşbah'da: ( jjü. diye yazılıdır.
(90) : (Cevazı şer'î, zamana münafi olur.)
«Meselâ : bir adamın kendi mülkünde kazmış olduğu kuyuya birinin hayvanı düşüp telef olsa zaman lâzım gelmez. «Çünkü kendi mülkünde kuyu kazması caiz olmakla zamana münafi bulunmuştur.
Kezaîik : müşterek hanede, sahiplerinden biri, diğerinden izin almaksızın bir müddet ikamet edebilir. Bu, şer'arı, caiz bulunmakla kazara hane muhterik olsa o ikamet edene zaman lâzım gelmez.
Bu kaidenin de bazı müstesnaları vardır. Ezcümle: açlıktan helak olmak mertebesine varan kimsenin başkasına ait bir taamı, iznini almaksızın yemesi caizdir. Bununla beraber kendisine zaman lâzım gelir. (32) nci kaideye müracaat!
Bu kaide, Mecamî'de: ( j^M jL ^^Ij'**) diye mezkûrdur.
(91) : (Mübaşir, muteammid olmasa da amin olur.)
Meselâ :: bir kimse başkasının bir malını gerek kasden ve gerek kasd bulunmaksızın itlaf etse bedelini tazmin etmesi lâzım gelir. Şu kadar var ki mübaşir, yani: kendi fîlile telef hâdisesi arasında başka bir ihtiyarî fîl haylûlet etmeksizin kendi fîlile telef husule gelen kimse, müte-ammid olmazsa âsim olmaz. Çünkü hata hükmü; merfüdür, mâ'fudur..
Bu kaide, Mecamî'de:( ,-jua j. j\j ^L» .,-îU.I ) diye yazılıdır.
(92) : (Mütesebbib muteammid olmadıkça zamin olmaz.)
Meselâ : bir kimsenin hayvanı bir şahısdan ürküp de firar ile zayi olsa o şahsa zaman lâzım gelmez. Çünkü burada mütesebbib olan o şahsın bir kasd ve teaddîsi yoktur.
Fakat mütesebbib,. muteammid olup teaddîde bulunursa telefine sebebiyet verdiği malı zamin olur. Meselâ: bir kimse başkasının hayvanım-kasden ürkütüp de firar ile zayi olmasına sebebiyet verse kıymetini ö-demesi lâzım gelir. Hâsılı bir mütesebbibin zamin olması için iki şart vardır. Teammûd, teaddî. Bunlar bulunmazsa zaman lâzım gelmez.
Meselâ : bir avcı, ava tüfenk atıp da sesinden birinin hayvanı ürkerek firar ederken telef olsa o avcıya zaman lâzım gelmez. Çünkü burada onun bir kasd ve teaddîsi yoktur.
Bu kaide, Eşbah'da:( Lu^. jK'ıjiVUMç^-dlj ^Lİ^U) )diye mezkûrdur.
. (93)-: (Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir.)
Meselâ : bir hayvan, sahibinin bağlamaya hakkı bulunan bir mahalde bağlı iken kendi kendine boşa'narak başkasının bir malını itlaf etse zamanı lâzım gelmez.
Kezalik : t»ir at gem almayıp da rakibi başını zabt edemiyerek bir zarar etse zaman lâzım gelmez. Çünkü bunda rakibin bir taksir ve teaddîsi yoktur.
va^aııujLia eııır kıuusk,
)
Yani : velayeti haiz olmıyan kimsenin başkası mülkünde tasarruf edilmesi için vukubulacak emri, bâtıldır, kendi hakkında zamanı mucib değildir.
Meselâ : bir kimse, başkasına aid bir malı «denize at» diye bir şahsa emr etse o şahıs da bu malı başkasına ait olduğunu bildiği halde denize atsa zaman, bu şahsa lâzım gelir, yoksa o âmire lâzım gelmez.
Fakat bir kimse, kendi malım veya velayeti altında bulunan bir çocuğun malını böyle başkasına itlaf ettirse mütlife zaman lâzım gelmez.
Demek ki bir emrin bâtıl olması için iki şart.vardır. Ademi mülk. ademi velayet.
Bu kaide, Mecamî'de: ( . jU jdldlU J <Jj^d\ v^ ) diye mevcuttur.
(95) : (Bir kimsenin mülkünde anın izni olmaksızın ahar bir kimsenin tasarruf etmesi caiz değildir.)
Binaenaleyh bir kimse, başkasının hanesine onun izni olmaksızın giremez. Ve başkasımn arsasım sahibinin izni olmaksızın işgal edemez. Aksi takdirde hakkı tasarrufa, hürriyeti mülkiyyeye tecavüz ejülmiş olur.
Ancak şer'an zaruret sayılacak haller müstesnadır. Öyle bir halde başkasımn mülkünde zaruret mikdarı tasarruf caiz olur. Zaruret mevkileri, umumî kaidelerden müstesnadır. Binaenaleyh bir kimse, yolculuk esnasında vefat etse arkadaşları onun emvalini satarak bedelinden teçhiz ve tekfinine sarf edip bakisini vârislerine verirler.
Kezalik : nafakasız bırakılan bir kadın, yanında bulunup kocasına aid olan bir maldan nafakasına sarf edebilir. Evlâdın malı hakkında da hüküm böyledir.
Bir mal hakkında mâlikinin izni sarahaten olduğu gibi delâleten de olabilir. Meselâ: bir çoban, otardığı koyunlardan biri hastalanıp yaşamasından ümit kesilince onu boğazhyabilir. Çünkü buna delâleten izin vardır.
Bu kaide, Dürri Muhtar'da :( cWj Vj «öl 31 ^i!IJL J jj-dl j^V ) diye mezkûrdur.
(96) : (Bilâ sebebi meşru birinin malını bir kimsenin ahz eylemesi caiz olmaz.)
Binaenaleyh bir kimse, birinin malını gasb veya sirkat veya rüşvet tarikle ahz etmjş olsa zâlim, gâsıb olup o malı sahibine red etmesi icab eder.
cibdir. Çünkü nisyan, hukuki ibadda özür değildir.
Bu kaide, Mecamî'deki: ( . j-^-z ^j-,% j*-\ JU JU-t» jl a»M ibaresinden alınmıştı.
(97) : (Bir şeyde sebebi temellükün tebeddülü, ol şeyin tebeddülü makamına kaimdir.)
Yani: bir şey, haddi zatında değişmediği halde o şeyin sebebi temellükü dağışse o şey de değişmiş sayılır.
Temellük esbabı üçtür. Biri : beyi' ve hibedir. Diğeri : irsdır. Üçüncüsü de mubah bir şeyi ele geçirmektir. Bu üçüncü kısım da ya hakikaten olur. Mubah bir şeye el koymak gibi veya hükmen olur. Mubah bir şeyi elde etmek için vasıtaları ihzar etmek, meselâ: yağmur suyunu almak için kab koymak, av hayvanım tutmak için tuzak kurmak gibi.
Binaenaleyh bir kimse, kendisine hibe edilen bir malı başkasına satsa artık vâhib, hibesinden dönemez. Velev ki o kimse bilâhare o mala tekrar bir sebele mâlik olsun. Çünkü sebebi mülk tebeddül etmiş olur.
Kezalik : mevhubün leh vefat edip de hibe edilen mal varisine intikal etse vâhibin rücu'una mahal kalmaz.
Bu kaide, Mecamî'deki: ( jUVl J5tl 4# yL-Vt oX^-l ) ve (ctUt'Jju* fU. A dU\ ^j— Jj- )kaidelerinden alınmıştır.
(98) : (Kim ki bir şeyi vaktinden evvel istical eyler ise mahrumiyetle muateb olur.)
Meselâ : bir kimse, mirasa bir an evvel nail olmak için müverrisini öldürse mirasından mahrum kalır. Kati, gerek amd ve gerek şibih arad ve gerek hata suretile olsun, kısas veya keffareti icab eder bir mahiyette olunca mirasdan^ mahrumiyeti mucib olur.
Kezalik : bir kimse, marazı mevtinde mirasına nail olmasın diye zevcesini rızası olmaksızın üç talâk ile tatlik etse de kadın daha iddeti içinde iken o kimse vefat eylese ona varis olur.
Bu kaide, Eşbah'daki: (*X>j£_ ^j^. *l ^1 jj *j>}\j»uz~\ ^ ) kaidesinin tercemesidir.
(99) : (Her kim ki kendi tarafından tamam olan şeyi ttakz etmeğe say' ederse say'i merduttur.)
Meselâ : bir kimse: «filânı kâffei deaviden beri kıldım» veya «fi-
F. 19
baliğ çocuğunun veya bir mütevelli vakfın veya bir vasi terekenin bir mahra başkasına sattıktan sonra bu satışta gabrii fahiş vuku bulduğunu iddia etse bu iddiası kabul olunur, ledessübut satış muamelesi bozulur.
Kezalik: bir kimse satın aldığı akarı satanın satışdan evvel mak-bere veya mescid kılmış olduğunu bilâhare iddia etse bu. iddiası mesmu olur.
Fakat bir kimse, çocuğunun bir malını semeni mislile sattığını ikrar ettikten sonra gabni fahiş iddiasında bulunsa — tenakuza mebnî — bu iddiası kabul olunmaz.
-t.
Bu kaide, Eşbah'daki : ( çi, ibaresinden terceme edilmiştir.
577 — : Fukahayı Hanefiyyenin eazımından olan imam Ebülha-şenilkerhî, bir takım kaideler tesbit etmiştir ki, bunlar fürûatı fıkhiyye-nin birer medarı bulunmaktadır. Bu kaideleri İmam Necmüddin Ebu Haf-smnesefî bir kısım misaller ile izah etmiştir. Biz bunlardan (16) kaideyi burada izahlarile beraber kısaca kaydediyoruz:
(1) : (Zahiri hal, istihkakı def eder, istihkakı icab etmez.) Binaenaleyh bİF kimsenin elinde bulunan bir akar, zahiri hale nazaran kendisinindir. Başkası bunun hakkında istihkak dâvasında bulunsa bu dâvası, beyyinesi bulunmayınca def edilir, muteber olmaz. Fakat o kjmee için de mücerred bu vaz'ı yedile şuf'aya istihkak hâsıl olmaz. O akara malikiyveti sabit olmadıkça bitişiğindeki bir akar hakkında şuf'a dâvasında bulunamaz.
Bu kaide, Usuli Kerhî'de : (jlcJtfl ^ Vj jU*ı-VI £* ^lüljl) diye mezkûrdur.
(.2) : (Dâvalarda hasımlann münazaa hususundaki maksatlarına itibar- olunur, yoksa zahire itibar olunmaz.)
Meselâ : jMûdi', vediayı taleb, müstevde de reddittiğini iddia etso söz jnüstevdein olur. Burada müstevdein red iddiası, zahir ise de buna bakılmaz, maksud zemandır. Müstevde' ise bu zemanı münkirdir. Binaenaleyh söz kendisinindir.. Mâamâfih" her ikisi de iddiasına beyyine ikame edecek olsa yine müstevdein beyyinesi tercih olunur.
şahindir. Çünkü bir müslümamn halinden zahir olan, sözile sahih olacak bir şey kasd etmektir. Artık onun bu sözü, cenine aid bir malı telef ettiğinden dolayı uhdesine bir borç terettüb etmiş olduğuna hami olunur. Nitekim bunu tasrih ettiği takdirde de hüküm böyledir.
İmam Ebu Yusüf'e göre ise bir âkil müslümamn halinden zahir olan, başkasının malını telef etmemektir. Her ne kadar bu hususdaki ikrarı zahir ise de ademi itlaf ciheti ezherdir. Çünkü başkasının malını itlaf bir masiyettir. Cenin ile bir akd yapılark ondan dolayı ona karşı borçlanmak ise kabil değildir. Binaenaleyh bu ikrara mebnî o müslümamn borçlu olduğuna hüküm edilemez.
Bu kaidenin aslı şudur : >'Vl,v. _^W V»a»l j^ tjl j^lüljl )
(4) : (Müslümanların umuru, hilafı zahir olmadıkça salâh ve sedada mahmuldür.)
Binaenaleyh bir müslüman, meselâ bir dirhemlik gümüş ile bir dinarlık altım iki dirhem gümüş ile iki dinar altin mukabilinde peşin olarak satsa bunlardan her biri kendi cinsinin hilâfına mukabil tutulur, yani : iki dirhem gümüş ile bir dinarlık altm, ve iki dinar ile bir dirhemlik gümüş satın alınmış sayılır. Artık riba vukuna hüküm olunamaz, bu suretle cevaz taharri edilmiş olur. Fakat bir dirhem gümüş ile iki dirhemlik gümüş, ve iki dinar ile dinarlık altm satılıp alındığı tasrih edilse — melhuz olan salâhın hilafı zahir olmuş olacağından <— riba tahakkuk edip akd f âsid bulunmuş olur.
Bu kaidenin aslı şudur :( . t/i. _£» (^.^%J\İ jbjljc ^üU-llj^ljl )
(5) : (Delâleti kavliyye muteber olduğa gibi delâleti haliyye de muteberdir.)
Meselâ : bir kimse, kendisindeki vediayı ıyaline teslim etse ziyamdan dolayı zamin olmaz. Çünkü müstevde, vediayı daima kendi yanında tutamaz, bunu lyali yanında saklaması mutaddır. Buna vedia sahibinin delâleti hal ile izni vardır. Nasıl ki sarahaten izin verdiği takdirde de zaman lâzım gelmez.
Bu kaidenin aslı şudur : (M\U fMMj» *İUi j>)
(6) : (Bazı şeyler, kavlen sabit oimaaıgı naıae men samı u«ur./
Meselâ : bir kimse, vekilini gıyabında kavlen azl etse vekil, bu azle muttali olmadıkça münazil olmaz. Fakat müvekkil, müvekkelün bini vekilin gıyabında bizzat yapsa artık vekili münazil olmuş olur.
Kezalik : çocuklar, bir mal hakkındaki kavlen ikrarlarile veya kefil olmalarile o malı zamin olmazlar. Fakat bir mal hakkındaki fi'llerin-den, meselâ başkasına ait bir malı itlaf etmelerinden dolayı zamin olurlar.
Bu kaidenin aslı şudur : ( Jy4K«» y cJ>_ *i\* J-i" "<** ^ «-* -û *' )
(7) : (Suallere verilecek cevaplarda her kavmin kendi muhitiııde-ki tear uf i nazara alınır.)
Yani : örfe müstenid olan şeyler hakkındaki cevaplar, örfe göre cereyan eder.
Meselâ : tegazzîde bulunmıyacağına yemin eden kimse* süt içse bakılır: eğer evlâdı Arabdan ise hanis olur, değilse hanis olmaz. Çünkü bi-lâdı Arabda Arablar arasında süt, gıda olmak üzere müteareftir. Arab olmıyan bir çok kavmler arasında ise böyle mütearef değildir. Velhâsıl: her kavmin gızası, aralarında mütearef olan şeydir.
Bu kaidenin aslı şudur : (,^'is^j ry J^ojU U —-- Je ıSjÇ- 3\yJ\>J}>- j\
(8) : (Sual ve hitab ânı ve galib olan şey üzerine cereyan eder. Şâz ve nadir olan şey üzerine cereyan etmez.)
Meselâ : bir kimse, yumurta yememek üzere yemin, etse bu, yiyil-mesi mutad olan tavuk, kaz gibi hayvanların yumurtasına hami olunur, yoksa balık yumurtasına hami olunmaz.
Bu kaidenin aslı şudur : (.^.uLjiV.Jıij ^L Jc ^ ^tÜ-lj jT^JIjl)
(9) : (Âkidler, sıhhat cihetini tasrih ederlerse akd, sahih olur. Fe-sad cihetini tasrih ederlerse fâsid olur. Sıhhat ve fesad cihetini mübhem bırakırlarsa akd, sıhhate hami olunur.)
Meselâ : bir kimse, on dirhem vezninde bir gümüş parçasile on dirhem kıymetinde bîr kumaşı yirmi dirhem gümüşe satıp on dirheminin şu aya kadar veresiye olduğunu dermeyen etse bakılır: eğer veresiye olan on dirhem, kumaşın semeni olduğunu tasrih ederse akd, sahih olur. Bilâkis gümüş parçasının semeni olduğunu tasrih ederse — ribai nesieden dolayı — akd, fâsid olur. Hiç birini tasrih etmeyip mübhem bırakırsa peşin verilen on dirhem gümüş, on dirhem veznindeki gümüş parçasına sarf edilir, veresiye olan on dirhem de — salâhı taharri maksadiîe — kumaşa sarf edilerek akdin sıhhatine hükm olunur.
(10) : (Zamanlar, zimmette vâcib olmaza ancak iki şeyin birile, ya-.ü: ya ahz ile veya şart ile vacib olur.)
Meselâ : bir kimse, bir şahsın bir malını gasb veya itîâf veya iştira etse veya birisine kefil olsa bundan dolayı zimmetine zaman teveccüh eder. Böyle bir sebeb bulunmadıkça zamin olmaz.
Bu kaidenin aslı şudur :( . İv^ij1 •*»?!; W J** \jo-Vİ\^4si İ.J!ljolVi)ljl )
(11) : (ihtiyat, hukuki ilâhiyyede mucib, hukuki ibadda mucib değildir.)
Şöyle ki: meselâ : kılınan bir namazın sıhhati ile fesadında şüphe edilse, yani: sıhhate de, fesada da ihtimali bulunsa o namazı iade etmek ihtiyaten icab eder, Fakat bir kimsenin bir şahsa bir hususdan dolayı borçlu olup olmaması şüpheli bulunsa, ona kavşı zamanın lüzumile ademi lüzumu arasında tereddüt olunsa o borç, mücerred ihtiyattan dolayı icab etmez. Çünkü beraeti zimmet, asıldır. Bir şeyin şek ile tazmini lâzım gelmez.
Bu kaide, Usuli Kerhi'de şöyle yazılıdır: 3 y\ -üı\ jy» j
Bu kaidenin aslı şudur
'Ü
i'j
<
lil
JU-»
: (Zahiren sabit olan bir Um ile yakinen sabit olan bir Um arasında fark vardır.)
Şöyle ki: zahiren sabit olan bir Um ile yalnız amel vacib olursa da itikad vacib olmaz. Fakat yakinen sabit bir ilm ile, yani: kat'î bir delü ile hem amel, hem de itikad vacib olur.
Bu esasa mebnîdir ki/ bir hâkimin hükmünde hata ettiği müteyak-ken olmıyan bir delîli zahirî ile malûm olsa o hükmün nakzı cihetine gidilmez. Fakat hata ettiği nas ve icma gibi müteyakken bir delil ile zahir olsa nakzı cihetine gidilir.
Bu kaidenin ash şudur : (.Li c* ti* k±3 L*U» cJ Ijl. J*Hcî-. J>_ <>i)
(13) : (Mülklerin vücudunu alâ kataril vücud, yani: vücuda gelip gelmemesi melhuz bulunan talik bâtıldır, mülklerin vezalini bu gibi şeylere talik ise caizdir.)
Binaenaleyh bir kimse bey'ı veya icareyi veya hibeyi vücude gelmesi mümkün bir şarta talik etse, meselâ: filân kimse gelirse bu malını şu kadar kuruşa sattım, diyip müşteri de bu vecihle kabul eylese bununla o muamele münakid olmaz. Fs&at zevcenin talâkanı, veya kölenin ıtkı-nı böyle bir şarta,talik etse sahih olur. Çünkü talâk, mülki mutanın, ıtk da mülki rakabenih zevalli demektir.
Bu kaidenin aslı şudur: ( . y\ yki'
gelmez, illetin vücudu ise hükmü icab eder.
Bu kaideden de anlaşıldığı üzere bir dinî hükmün hikmetini anlamamak, tâyin edememek o hükmün aleyhinde bulunmayı müstelzim olmaz. Remyi cimar meselesinde olduğu gibi. Şarii mübîn, hakîm olduğundan onun bazı hükümlerindeki hikmeti bizim ademi idrakimiz, o hükümlere muhalefet için bir mazeret teşkil etmez.
Bu kaidenin aslı şudur :(."<.
(15) : (Müctehidîni Hanefiyenin kavillerine muhalif görülen her âyeti celîle, ya nesha veya tercihe hami olunur, aralarını telif ve tevfik için te'vile hami edilmesi ise evlâdır.)
Şöyle ki: Müctehidîni kiram, gerek nususı kur'aniyyeye ve gerek ahadisi nebeyyiyeye bihakkin muttali zevattırlar. Onlar, sarih, kat'î olan edillei .şeriyyeye muhalif ictihadda bulunmuş olamazlar. Bunun hilâfına zahib olmak, o büyük zatların haiz oldukları yüksek kemalâtı idrâk edememekten ileri gelir.
Binâenaleyh onlar, bir âyeti kerimenin, bir şer'î nassın mazmununa zahiren muhalif görülecek bir ictihadda bulunmuş olurlarsa o âyetin, o delilin mutlaka mensuhiyetine, veya diğer bir kat'î delil ile muhasses veya müevvel bulunduğuna kani bulunmuşlardır.
Meselâ : kıble cihetini kat'î surette bilemiyen bir müslüman, taharride bulunur. Zannı galibine göre hareket ederek namazım kılar, bilâhare Kabe cihetine «teveccüh edemeyip istidbarda bulunmuş olduğu anlaşılsa da yine namazı sahih olmuş olur. Bu namazın böyle sahih olacağı hakkındaki içtihat ise ( <OJki ^y», Ijly ) * yüzlerinizi Kabe cihetine tevcih ediniz.)' âyeti celîlesine muhalif gibi görülmektedir. O halde anlaşılıyor ki, âyeti kerime, muhassâstır, Kabe cihetinin bilindiği hâle mahsustur. Müctehidlerin beyanatı ise iştibah haline aittir.
Veraset, iddeti nisa hakkındaki bazı âyatı celîle de birbirini muhas-sıs olduğundan bunlara zahiren muhalif gibi görülen akvali müctehidîne de itiraza mahal yoktur.
Bu kaidenin 'aslı şudur : : «-iHje. J*/ l^li LU^I Jy
(16) : (Bir hadis, bir sahabî tarafından vârid olup, müctehîdini Ha nefiyyenin kavillerine muhalif gibi görülünce bakılır: Eğer haddi zatıu-
cağmda ve eyyamı teşrikin tekbirleri meselesinde ihtilâf etmişlerdir. .Binaenaleyh müctehidîni kiramın bu gibi hususlardagi kavilleri; birer te'vile, tercihe, te'life nfahmuldür.
Bu kaidenin aslı, şu vecihledir : Jjîl U!U ^W^U^c ij} Ijl ^joiljl)
578 — : Dimışkı Şam niüftiliğinden bulunmuş olan merhum Mah-mud Hamza Efendinin (Elfevaidülbehiyye filkavaidilfıkhiyye) unvanlı eserindeki kaidelerden de (18) ini iktibas ediyoruz.
(1) : (Niyyet, niyyete muhtaç değildir.
Malûmdur ki: birçok amellerin hükümleri, kıymetleri niyete göre-, dir. Niyet de bir ameldir, vicdanî bir harekettir. Fakat bu niyet, başka bir niyete muhtaç değildir. Çünkü muhtaç olsa teselsül lâzım gelir, gayri mütenahî niyetlere lüzum görülür. Bu ise mümkün olamaz.
Bu kaide, Eşbah'daki : (.0* J\ jrbe M <J\) kaidesinin tercümesidir.
(2) : (Bir cinsten iki şey .içtima edip de kendilerinden maksud olan şey, muhtelif bulunmasa bunlardan biri, — çok kere — diğerine dahil olur.)
Meselâ : bir şahısta hades ile cenabet veya abdestsizlikle hayz hali toplansa bunlar için bir yıkanma kifayet eder. Çünkü bunlardan maksud, taharettir. Taharet ise bir yıkanma ile husule gelir.
Bir takım cürümlerin cezalarında da tedahül cereyan eder. Bunlardan dolayı yalnız bir ceza lâzım gelir, cezadan matlûp olan inzicar, temini intibah bununla elde edilmiş, olabilir. Bütün bunlar, bu kaideye mü-teferrı meselelerdendir. Ceza mebhasine müracaat!.
Cf
cr
\
Bu kaide, Eşbah'da : ji ( . Lllc jfr'Vlj ^-*»-* diye mezkûrdur. (3) : (Sair mavilerin hükmü de esah olan kavle göre su gibidir.)
Binaenaleyh suyu bozmıyan şeyler, sair mavileri de bozmaz.
Kezalik : Elbiseye dokunan temiz bir su, namaza mani olmadığı gibi sair temiz bir mayi de mani olmaz.
Bu kaide, Dürri Muhtar'da : ( • , diye yazılmıştır.
ettL
ameleye şahadet etmek istese bu şahadeti kabul olunmaz. Çünkü bu takdirde davacı ile şahid, müttehid olmuş olur.
Bu kaide, Haniye'de şöyle yazılmıştır :(.^U-VUîjjpv-*«-ril;\ç»jL-»*sfVi3lr; )
(5) : (Hür kişi el altına girmez. Yani: hür bir şahsa kimse mâlik olamaz.)
Binaenaleyh hür bir kimse velev ki çocuk olsun satm alınamaz. Böyle bir kimse gasb edilip de gâsıbının elinde iken ölse gâsıbın? ^r»-qr lâz.m gelmez. Şu kadar var ki gasb cürmünden dolayı muahaze edilme3İ icab eder.
Bu kaide, Eşbah'da: ( . ±}\^4 J^-j. V ^Ijdiye muharrerdir.
(6) : (Meçhulü dâva fâsiddir.)
Binaenaleyh bir kimse, bir şahıs hakkında: «Bu benim malımı felsf veya «bu benim ortağımdır, kazançta hiyanet etti, miktarını bilmiyorum» dese bu sözüne iltifat edilmez. Böyle meçhul bir müddeâbihten dolayı müddealeyhe yemin de verilemez.
Bunun bir müstesnası vardır. Şöyle ki: hâkim, bir müteveffanın vasisini veya bir vakfın mütevellisini ittiham etse ekseri fukahaya göre o vasiye veya mütevelliye yemin tevcih edebilir. Velev ki ortada hıyanet edildiği malûm bir şey bulunmasın. Vesayet altında bulunanları ve vakfı himaye için bu isfihlâf caiz görülmüştür.
Bu kaide,'Hâniyye'de : (sjUi.J^Iı jjtM ) diye yazılıdır.
(7) : (Bir fı'li kalbinin eseri üzerinde betimledikçe vüeudühe hükm olunamaz.)
Meselâ : bir kimse, filân şahsa adavet etmiyeceğine dair talâka yemin ettiği halde o şahsa karşı duyduğu adaveti kalbinde saklıyarak lisa-nile veya sair uzuvlarından birile izhar etmese yemininde hanis olmaz. Çünkü kimsenin kalbine nüfuz edilemez. Ancak zahire göre hükm edilir.
Bu kaide, Hâniyye'de: (.ç,/»ly* Ji> Ijl VI aiJ*y ^ky JüNjJI) diye yazılmıştır.
(8) : (Yeminde bar olmak ihtimali müteazzir olunca hanisiyyet bulunmaz.)
Meselâ : bir kimse «Şu desti içinde bulunan sudan bugün içmezsem şöyle olsun» diye yemin ettiği halde bir şahıs, o destideki suyu daha o gün nihayet bulmadan dökmüş bulunsa artık o kimse, bu yeminin-
Meselâ : bir kimse, bir hanede oturmıyacağına yemin ettiği halde başkaları tarafından bağlanarak o haneden çıkmasına mümanaat olunsa bu yemininde bahis olmuş olmaz. Çünkü o hanede oturuşu, ikraha mebni olduğundan kendisine nisbet olunmaz.
Bu kaide, Hâniyye'de : (.. «JljJUJL-'S c£>j»/1 J-^J {*.£• jtf'lÜJsUl ) diye muharrerdir.
(10) : (Bir kimse hakkında «Muradı, maksadı şudur» diye vuku-bulacak dâva batıldır.)
Binaenaleyh bir şahıs, mahkemeye müracatla : «Filân kimse, benim malımı gasb etmek — veya — bana zarar vermek kasdindedir» diye dâva etse bu dâvası dinlenmez. Ve o kimseden bunu cevap vermesi istenilemez. Çünkü kasd, bitınî bir emr olduğundan buna infazı nazar edilemez Meğer ki bir delili haricisi bulunsun.
Bu kaide, Hülâsa'da: ( . 4l»lı jljü» (j^cjl ) diye mukayyeddir.
(11) : (Herhangi haram bir borç mukabilinde rehn verilmesi bâtıldır.)
Binaenaleyh isticar edilecek nâihanın ve muganninin ücreti mukabilinde verilen rehn, batıldır, hükümsüzdür. Kumardan veya ribadan ileri gelmiş bir borç mukabilindeki rehn de bâtıldır.
Bu kaide, Hâniyye'de : (.JU> J^. ,ji jsİ" ^*JV) diye mezkûrdur. : (Dâr-ı islâmda hükme cehalet özr olamaz).
Binaenaleyh bir islâm ülkesinde bulunan bir müslüman için dinî ve dünyevî vecibelerini bilmemek bir özr teşkil etmez. Meselâ f âsik olan bir kimsenin şahadeti kâbül edilmez. Velev ki o kimse, fışkın şahadete mani olduğunu bilmiş olmasın. Nitekim bir memlekette neşr edilmiş olan bir kanun, bütün ahalice malûm sayılır. Hiç bir kimse: «Ben kanunun şu hükmünü bilmiyordum» diye kendisine mazur gösteremez.
Fakat dâr-ı harbde yeni ihtida eden bir kimse, uhdesine düşen namaz, gibi, oruç gibi vazifelerini bilmezse mazur sayılır, bunlardan dolayı mesul olmaz. Çünkü bir ecnebi yurdu, .ulumu islâmiyenin bir merkezi değildir.
Bu kaide, Hindiyye'de: ( . îjj» j^C "V f5L.J^İ3 j ^Zl\> J«A.\) diye
mezkûrdur.
Meselâ : hâkim, zinada bulunmuş olduğuna şahdet edilen bir şahıs hakkında recm cezasını tatbik ettikten sonra şahitlerin köle oldukları te-beyyün etse o şahsıa icab eden diyeti hazinei hükümetten tesviye edilir.
Bu zaman, imameyne göredir, imamı Azama göre hiç bir kimse üzerine zaman lâzım gelmez.
Fakat «Kitabüssiyer» de mezkûrdur ki: hâkim, kazasında hata etse bundan münbais zeman, makziyyün leh üzerine lâzım gelir. Meğer ki hâkim, amden cevrde .bulunmuş olsun. O halde zeman kendisine lâzım gelir. Bu kaide Haniyye'de: ( ..JlUc* j ^üül.lki-) diye yazılmıştır. (15) : (Mâruf ile enir, vacibdir. Eğer imtisal edileceği malûm ise.) Meselâ : bazı münkeratı irtikâb eden bir gencin bu halini bir mek» tub ile babasına bildirmek icab eder mi?.. Bu hususda bakılır : eğer böyle bir mektup üzerine o genci babasının o yaramazlıktan men edeceği ve buna kadir olacağı bilinirse bu mektubu yazmak — bir emr bilmaruf kabilinden olarak — lâzım gelir. Fakat babsmm bu men'e kadir olamıyaca-ğı bilinirse — aralarına adavet düşürmemek için — mektub yazılmaz. Ka rı koca vesaire hakkında da hüküm böyledir.
Bu kaide, Haniyye'de: ( . JbVi!l> Ijl «_*!., J^yil ^Vl ) diye mesturdur.
(16) : (Eşyada asi olan ibahedir.)
Binaenaleyh bir kimse, evine gitiği bir zat tarafından kendisine takdim edilen me'külât, kabilinden bir şey'i yiyebilir. «Acaba bunu halâlin-den kazanmış mıdır?. Acaba bunun semenini sahibine vermiş midir? Yoksa bunu gasb mı etmiştir?» diye bunları araştırması herhalde icab etmez. Fakat o şeyin gasb edilmiş gayri meşru surette ele geçirilmiş olduğu bilinirse o zaman ondan yiyilmesi halâl olmaz. Bu kaide, Haniyye'de:( . İ-I/Vl. LiVlj J-.V! ) diye mezkûrdur.
(17) : : (Rızaya ilm, hürmeti nefy eder.)
Meselâ : bir kimse, dostunun emri olmaksızın bağrına girip üzümlerinden yediği takdirde dostunun hoşnut olacağını • bilirse bu yemesinde bir beis görülmiyebilir.
— şer.'i -şerifin muharremata itinası daha ziyade olduğu cihetle ihtiyaten — haram ciheti tercih edilerek o şeyden kaçınmak icab eder.
Meselâ : bir avı nluaUem bir köpek elde ettiği halde ona bir de gayri muallem bir köpek refakat ederek yardımda bulunmuş olsa o av eti haram olur.
Kezalik : bir koyunu bir müslim kesdiği halde bir mecusî de o müs-limin elini tutarak kendisine yardımda bulunmuş olsa o koyunun eti haram olmuş olur. Fakat bir mecusî, muallem bir köpeğe yardım edip de köpek avı yakalasa o av haram olmaz. ÇünKü bu hususda yardım, iki köpek arsında nazara alınır, yoksa köpek ile ademî arasında nazara alınmaz.
Bu kaide, Fetavâyi Haniyye'de: (. fj^LÜ ye yazılmıştır»
|>1) di-
BU BİRİNCİ KİTABIN BAŞLICA MEHAZLARI :
(Usuli pezdevî), (Keşfi pezdevî), (Takrir), (Tavzih), (Telvîh), (Muhtesari münteha), (Mirkat), (Mirat), (Füsusül'bedayi' fi usulişşe-rayi), (Elmenar), (Nuhbetül'fiker), (Mecâmiüddekaik), (Usuli Şevkâ-nî), (Usuli Kerhî), (Eşbah ve Nezair), (Hamevî), (Resâili ibni Abidîn), (Elfevaidül'behiyye fil'kavaidU'fıkhiyye), (Mecelle), (Mirâti Mecelle) (Mecelle şerhleri: Atif ve Hayder efendilerin).
(KİNCİ KİTAP
Tabakattılfukaha, ilmi fıkhın tarihçesi ile fukahayı kiramın teracimi ahvaline ait olmak üzere iki bölümden müteşekkildir.
( Birinci Bölüm )
İLMİ FIKHIN TARİHÇESİNE AİTTİR
İçindekiler: Tarihi fıkhın mahiyeti ve faideleri. Fıkhın raenbalan. Ashabı kiram arasında bulunan büyük müctehitler, fakihler. Ashabı kiramın ve bilhassa Hazreti ömerin hukuk sahasındaki yüksek mesaileri. Tabiin ve tebei tabiin arasında yetişmiş olan müctehidler, fakihler. Miic-tehidler ve fukahanın tabakatı. Fukahaiun ihtisasları derecesine göre taksimi. Müctehidlerin bazı meseleîerdeki ihtilâflarının sebepleri. Müctehidlerin ihtilâflanndaki hukukî, içtimaî hikmetler. Hanefî müctehidleri-nin müdevvenatı fıkhiyyesi ve başhca ana kitapları. Mezahibi erbeanın intişar etmiş olduğu muhitler. İslâm fıkhının pek mükemmel ve müstakil bir müessesesi hukutdyye olduğu.
TARİHİ FIKHIN MAHİYYETİ VE FAİDELERİ:
1 — : Hini fıkhın tarihi, umumî tarihin islâm hukukuna ait olan mühim bir şubesini teşkil eder.
Tarihi fıkıh; hukuk ilminin zamam risaletten itibaren nasıl teessüs etmiş nasıl inkişafa mazhar olmuş, ne veçhile müdevven bir hale gelmiş olduğunu gösterir. Bu ilme hizmet etmiş olan müctehidlerin vesair fukahanın bu babdaki pek mühim sa'y ve gayretlerini, muvaffakiyetlerini kaydeder. O büyük zatların şahsiyetlerini., yüksek bilgilerini göstermeğe çalışır.
metlerde bulunmuş oldukları tecellî eder.
3 — : Ashabı kiram ve kibarı tabiîn devrinde mesaili fıkhiyyeye vâkıf olan zatlara «kurra» denilirdi. Bilâhare ilmi fıkıh, müdevven bir hale gelmeğe başlayınca bunun mütehassıslarına «fukaha» denilmiştir ki, müfredi: (fakih» dir. îlmi fıkha aid olan bir çok ıstılahat ile fıkhî meselelerin bablara, fasıllara ayrılması da bu fukahayı kiram tarafından tes-bit ve tanzim edilmiştir.
ÎLMÎ FIKHIN MENBAIABI:
4 — : islâm hukukunu teşkil eden ilmi fıkhın başlıca menbalan, kur'anı mübîn ile süneni nebeviyyedir ve icma ile kıyasdır.
Usulü fıkıh kısmında görüldüğü üzere islâm hukukundaki şer'î hükümler; ya kitabullahtan veya Resuli ekremin sünnetlerinden veya müc-tehidîni kiramın icmaile kıyası fukahadan istinb-rt olunmuştur. Bunlar, islâm hukukunun asıl me'hazleridir. Bunlara «edillei erbaa» denir. Bunlardan başka istihsan, istishab, örf ve teamül gibi bir takım menbalar da vardır ki, bunlara da fer'î meTıazler denilir.
işte islâm hukuku, bu hususî esaslara, me'hazlefe müstenit olduğu cihetle milleti islâmiyyeye ait, müstakil bir mahiyyeti haizdir, başka milletlerin hukukundan muktebes değildir. Bu hakikati ileride biraz daha izah edeceğiz.
5 — : islâm hukukunun müstefiz olduğu en kudsî, en birinci men-ba, kur'anı âzîmdir. Bu kitabı ilâhî, daha zamam nebevîde tamamen ezber edilmiş, müteferrik surette yazılmış idi. Sonra bu kitabı mübînin bütün âyetleri, sureleri, Hazreti Sıddıkin hilâfeti zamanında — bildiğimiz vecihle — bir araya toplatılarak «mushaf» halinde tesbit edilmiş, Hazreti Osmamn hilâfeti zamanında da bu mushafı şerifin müteaddit nüshaları yazılmış, büyük islâm merkezlerine birer nüsha gönderilmiştir.
işte bu kitabı ilâhî, asrı saadetten zamanımıza kadar olduğu gibi mahfuzdur, bunun tamamını ezberlemiş olmak şerefini haiz yüz binlerce hafızulkur'an bulunmaktadır.
6 — : islâm hukukunun feyz aldığı en mübarek menbalardan biri de Peygamber Efendimizin sünnetleridir. Süneni nebeviyye de daha zamanı saadetten itibaren eshabı. kiram tarafından fevkalâde bir itina ile
ti,
7 — : Ömer ibni Abdülâziz, hilâfet makamını ihraz edince süneni seniyyenin kemali dikkatle tedvinine lüzum görmüş, bu hususta tabiînden îbnüşşihab Zührî ile Medinei Münevvere valisi Ebubekir Muhammed ibni Ömer ibni Hazm gibi yüksek din âlimlerini memur etmişti.
Ömer ibni Abdülâziz, Medinei Münenvere valisine yazdığı nıektubda: «Resuli Ekremin hadislerine, sünnetlerine dair muttali olduğun şeyleri yaz. Çünkü ben ilmin münderis olmasından, ulemanın bitip "gitmesinden korkuyorum» demişti.
Ebubekir Muhammed, hadise dair bazı kitaplar yazmış, fakat bunları daha göndermeden Ömer ibni Abdülâziz, Hakkm rahmetine kavuşmuştu.
8 — : Ahadisi şerifeye dair ilk tedvin edilen müstakil kitab, İmam Mâlik Hazretlerinin «Müvatta» adındaki meşhur eseri sayılmaktadır. Ömer ibni Abdil Aziz zamanından itibaren islâm âlimleri, süneni nebeviy-yeyi cem ve tedvin hususunda büyük bir gayret.göstermişlerdi. Bunları cem ve tesbit eden başlıca âlimler; Mekkei Mükerremede ibni Cüreyç. Medinei Münevverede Muhammed ibni İshak ve Mâlik ibni Enes, Basra-da Rebi ibni Sabîh, Said ibni Ebi Arube, Hammad ibni Seleme, Küfe de Süfyanı Sevrî, Samda Evzaî, Yemende Mamer, Horasanda ibnül Mübarek, Mısır'da Leys ibni Sa'd idi.
Bu zatlar hem hadisleri muttasıl bablarda cem eder/hem de ashabı kiramın akvalini, tabiinin fetvalarını da hadis kitablarına dere ediverir-lerdi. Sonra ikinci asrın nihayetine doğru bir kısım âlimler de «Mesanid» namile Resulü Ekreme isnad edilen hadisleri cem ve zapta çalıştılar. Bu husustaki kitaplarda yalnız nebiyyi zîşandan rivayet edilen hadisler yazılmış, sahabei kiramın akvali dere edilmemiştir.
9 — : ilk müsned kitablannrtelif eden zatlar; Ubeydullah ibni Mu sel Kûfî, Müsedded ibni Müserhedil Basrî, Nuim ibni Hammadil Huzaî vesairedir. Bunlardan evvel imamı Âzamin, İmam Şafiî ve İmam Ahmed ibni HanbePin de müsnet olarak yazılmış hadis kitapları vardır. Ebû Davudi Tayalisînin, Ebubekiri Bezzarm. Abdullahı Dârimî ile Musullu Ebu Ya'-lânın da müsnedleri Vardır.
İmam Taberanînin de «Mu'eemi kebîr* Mu'cemi evsat, Mu'cemi sa-gîr» adında üç adet ahadisi şerife mecmuası vardır ki, bunlara «Maacim» adı verilmiştir.
İşte bütün bunlar, islâm hukukunun pek feyizli birer kaynağı bulunmaktadır.
10 — : islâm hukukunun menbalarından biri de icmaı ümmet, diğeri de kıyası fukahadır. Bunlara dair usuli fıkıh kısmında- izahat verilmiştir. Ancak burada şunu da ilâve edelim ki, kıyasa «rey» de denilmiştir. Maamafih re'y; daha umumî bir tabirdir, kıyas mânâsında müstamel olduğu gibi mücerred mutalea, bir şey hakkındaki kanaat, indî hüküm mânâsında da müstameldir.
Sahabei kiram nazarında rey; nasdan, nassın delâletindeln alız edilmiş olan şeylerin mâadasıdır ki kıyasa, istihsana, masalihi mürseleye, be-raeti asliyyeye, şeddi zeriaya, yani : fesada, zarara müeddî olan şeyleri men'e şâmildir. Bu zevata göre rey, «tefekkürden, teemmülden ve savap cihetini anlamayı talepten sonra kalbin görüp kestirdiği şey» demektir.
Ötedehberi re'yin lehinde ve aleyhinde birçok asar ve mütaleat vardır. Bu cihet tetkike muhtaçtır. Biz kıyas bahsinde bu ciheti izah etmiş bulunuyoruz. Maahaza burada şunu da kaydedelim ki, rey ; «îlâmülmu-vakkıin» de de mezkûr olduğu üzere üç kısımdır. Biri, bilâ şüphe bâtıl olan reydir ki, bu, kat'î nususa muhalif olan reyden ibarettir. İkincisi, sahih olan reydir. Bu, ictilıad mahallinde şeraitine muvafık olan reyden ibarettir. Üçüncüsü de .iştibahdan hâli olmıyan reydir.
Eslâfı kiram, bu üç kısma işaret etmiş, sahih reyi istimal ederek onunla amelde bulunmuş, onunla fetva vermiştir. Batıl re'yi de zem etmiş. onunla da fetvada, kazada bulunmayı men eylemiştir. Üçüncü kısım ilo de indezzarure amelî1 fetva ve kazayı caiz görmüştür. Maamafih bu üçüncü kısım ile her halde amel edilmesini iltizam etmemişlerdir. Ve buna muhalefeti haram görmemişlerdir. Buna muhalif olanı dine muhalif saymamışlardır. Belki bunu kabul ile red arasında muhayyer kılmışlardır. Bunu âdeta muztar bir kimseye başkasına ait taamdan, sudan hayatını kurtarabilecek - miktarının mubah olması gibi görmüşlerdir ki, böyle bir zaruret bulunmadıkça haram olur.
zaruret
tehit, müstağni olamaz.
Binaenaleyh rey aleyhindeki asar ve mütaleat, mücerret teşehhî neticesi olup bir asla istinat etmeyen batıl rey hakkındadır. Yoksa Resulü Ekrem de, Hulefai raşidîn de, sair birçok müctehitler de kıyas denilen ve şer'î bir asla, bir illete dayanan hak rey ile ameli caiz görmüşlerdir-
ASHABI KÎRAM ARASINDA BULUNAN BÜYÜK MÜCTEHÎD-LER VE FAKÎHLER :
11 — : Sahabei gûzin, huzuri nebevide bulunmak nimetine nail olmuş, o feyyaz menbadan pek çok istifade etmiş, kendilerinde pek büyük bir istidat tecellî eylemiş idi. Bahusus aralarında fakahetle iştihar etmiş, yüksek ictihad kabiliyetini haiz bir hayli zevat bulunmuştur. Hattâ şu zatlar: zamanı saadette bile Resuli Ekremin emirlerine mebnî fetva verirlerdi: Ebubekiri Sıddık, Ömerül Faruk, Oşmanı Zinnureyn, Aliyül Mür-teza, Abdurrahman ibhü Avf, Muaz ibni Cebel, Ammâr ibni Yâsir, Hü-zeyfetübnül Yeman, Zeyd ibni Sabit, Ebudderdâ, Ebu Musel Eş'arî, Ubay detübnüs Sâmit, Abdullah ibnü Mes'ud (radıyallahü tealâ anhüm).
12 — : llâmül'muvakkıîri'de beyan olunduğu üzere ashabı kiram arasında fetvaları kayd ve tesbit edilmiş olan yüz otu» şu kadar zat vardır. Bu zatlar, vermiş oldukları fetvaların az veya çok olması itibarile şöylece üç kısma ayrılmışlardır.
(1) inci kısım, ziyade fetva vermiş olan şu yedi zattır: Ümmül-Müminîn Aişei sıddıka, Ömer ibnil Hattab, İmam Ali, Abdullah ibnü Mes-ûd, Zeyd ibni Sabit, Abdullah ibnü Abbas, Abdullah ibni "Ömer (radıyallahü anhüm) bu yedi zata «Fukahai sebai ashab» denilir.
k2) nei kısım, Vermiş oldukları fetvalar, mutavassıt bir halde bulunan şu yirmi zattır: Ebubekinssıddik, Osman ibni Affan, Ümmi Seleme, Enes ibni Mâlik, Ebu Saidil Hudrî, Ebu Hüreyre, Abdullah ibnü Amr ibnil As, Abdullah ibnüz Zübeyr, Ebu Musel Eşarî, Sa'd ibni Ebi Vakkas, Selmanı Farisî, Câbir ibni Abdullah Muaz ibni Cebel, Talha, Zübeyr ibnil Awam, Abdurrahman ibnü A,vf, îmran ibnil Huseyn, Ebubekre; Ubade-tübnü Sâmit, Muaviye ibni Ebi Süfyan (radıyallahü tealâ anhüm).
(3) üncü kısım, kendilerinden pek az fetva nakledilmiş olan yüzden ziyade zevattır. Ümmülmü'minin Hafsa, Ummülmü'minin Ümmi Ha-
F : 20
LU11UCUC1IU11 •
13 — : Ashabı kiram, büyük islâm merkezlerine dağılmışlardı. Onlardan her birine bulunduğu belde ahalisi tabi oluyor, kendisinden fetva alıyor, onunla amel ediyordu. Meselâ: Medinei Münevvere ahalisi, ashabı güzînden en ziyade Abdullah ibni Ömerin, tabiînden de Said ibni Müsey-yeb ile Urvetübnüz Zübeyrin fetvalarına ittiba ederlerdi. Mekkei Müker-reme ahalisi de sahabei güzînden Abdullah ibni Abbasm, tabiînden de Mü-cahid ibni Cebrin ve Ata ibni Ebi Rebahın ve Tavus ibni Keysanın fetvalarına tâbi olurlardı. Kûfeliler de ashabı kiramdan Abdullah ibnü Mes'-udun ve ondan ilm ahz etmiş olan Alkame, Esved ve Mesruk gibi tabiînin fetvalarına göre amel ederlerdi. Basrahlar da sahabei güzînden Ebu Musel Eş'arî ile Enes ibni Mâlik;den ve tabiînden olan Hasanı Basrî ile Muhammed ibni Sîrinden fetva alırlardı. Şamlılar da ashabı kiramdan Muaz ibni Cebel ile Ubadetübnü Sâmit ve Ebudderdâmn, tabiînden de td-rısi Havlânî ile Mekhûlün ve Ömer ibni Abdülâziz ile Reca ibni Hayya'mn fetvalarına müracaat ederlerdi. Mısırlılar da ashabı kiramdan Amribnil As'ın oğlu Abdullah hazretlerinin fetvalarını ahz ederlerdi. (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn).
ASHABI KİRAMIN VE BİLHASSA HAZRET! ÖMERlN HUKUK SAHASINDAKİ YÜKSEK MESAİLERİ:
14 — : Resuli Ekrem (sallallahü aleyhi vesellem) hazretleri, vahyi ilâhiye mazhar olduğundan şer'î hükümleri ona göre beyan eder, fetva verir, tahaddüs eden Mdiseleri hal ye fasl ederek hüküm altına alırdı. Hakkında emri ilâhî bulunmıyan bazı meseleler hakkında da içtihadda bulunur veya sahabei güzinile istişare ederek ona göre hareket olunurdu.
Zatı risaletpenahîden sonra halifesi bulunan Hazreti Sıddik de ki-tabullahta ve ahadisi nebeviyyede mevcut olan ahkâm dairesinde muamele yapar, lüzum görürse ekâbiri 'ashab ile müşaverede bulunur. Her hâdiseyi şer'î usul dairesinde hal ve fasl ederdi.
Sair hulefayi râşidin hazeratı da bu veçhile hareket etmişlerdir. Bilhassa Hazreti Ömer, pek yüksek bir fekahete sahip bulunuyordu. Devri hilâfetinde ahkâmı şer'iyye dairesinde hareket eder, vakit vakit sahabei
sud Kûfe'de kadı bulunuyordu. Bilâhare ibni Mesüd hazretlerine halef olarak tabiînden Süreyhi Küfeye kadı tayin etmişti.
Hazreti Faruk, kadılarına gönderdiği fermanlarda hükümlerini kur'-anı mübîne, ahadisî nebeviyyeye, icmaı ümmete istinat ettirmelerini- em.r etmiş, bunlarda bulamayacakları hükümler hakkında içtihadda bulunmalarını, kıyasa müracaat etmelerini tavsiye buyurmuştu. Nitekinr Mu-sel'eşarî hazretlerine ve kadı Şureyha gönderdiği mektuplarında bu cihet musarrahtır.
Demek ki, kıyasın da ahkâmı fıkhiyyemiz için bir menba, bir istinatgah olduğu Hazreti Ömer tarafından da kabul ve tesbit edilmiştir.
16 — : Hazreti Ömer samanında ayrıca mahkeme binaları yoktu. Umuma açık bulunan camilerin birer tarafında muhakeme işleri umun muvacehesinde görülür, herkes dâvâsım kolaylıkla kadıya arz ederdi.
Hazreti Ömerin zamanında tevkifhaneler ihdas edilmiş olduğu rivayet olunmaktadır.
Hazreti Ömer, nasın bilmedikleri meseleler, hükümler hakkında malûmat elde edebilmeleri için de müftiler tayin etjnişti. Herkes, muhtaç olduğu dinî, hukukî malûmatı müftilerden sorup öğrenerek ona göre hareketini tanzim edebilirdi. îslâm âlemine has olan bu ifta müessesesi, zamanımıza kadar payidar bulunmuştur.
îfta ve halkı irşad.ve tenvir vazifesi, pek mühim olup bu vazifenin ehli olmayan kimseler tarafından yapılması, faide yerine zarar vereceği cihetle Hazreti Faruk, müftileri tayin eder, kendisinin müsaadesini istihsal edemiyen kimseleri fetva vermekten men eyler idi.
Hazreti ömerin zamanında ifta vazifesini gören zatlar, îmam Ali, Osman ibni Affan, Muaz ibni Cebel, Abdurrahman ibnü Avf, Übeyyibni Kâab, Zeyd ibni Sabit, Ebu Hüreyre, Ebudderdâ (râdıyallahü tealâ an-hüm) gibi yüksek sahabei kiramdan bulunuyordu.
17 — : Hazreti Ömer, usuli fıkhın birçok kaidelerim tesbit etmiş, süneni nebeviyyeyi bir itina ile tesbite çalışmış, kendisinden birer sahih sened ile rivayet edilen fetvaların adedi binlere baliğ bulunmuştur. Bunların içinden bin kadarı, fıkhın mühim meselelerini ve mukaddematım teşkil etmektedir. Birçok müctehidler, bu hususda Hazreti ömere ittiba et-
Alanımı
jud. uu Rioiiuiii tcBuiL etmiş, u uauuaıu şer ı iiuKumien Kadılarına birer kaidei külliyye, birer maddei hukukiyye halinde tebliğ ederek islâm hukukunun inkişafına, adaletin tevziine pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Ezcümle zamanında Basra kadısı bulunan Ebu Musel Eşarî hazretlerine yazmış olduğu mektup, pek meşhurdur. Bu mektuba ihtiva ettiği yüksek ahkâm itibarile (Kitabüssiyase) unvanı verilmiştir. Bu mektub, bir kısım fıkıh kitaplarımızda ve tarihlerimizde — bazı ibarelerinde birer cüz'î başkalık olmak üzere — münderiçtir. (Elbed&yiüssenayi) de yazılı bulunan bu mektubun mealen tercümesi şöyledir:
«Kaza — dâvaları hal ve fasl — tebdil ve tağyiri gayri caiz bir farizadır ve ittibaı icab eden bir sünnettir.»
«Sana — bir hadise hakkında — müracaat edilince — iki tarafın sözlerini güzelce dinle — anla, — bir hak ikrar ve itiraf edilince hükme rabt et, tenfiz eyle — çünkü infaz edilmiyecek olan hak bir sözün mücerred söylenişi faide vermez.»
«Muvacehende, meclisinde," huzuri adaletinde naşı müsavi tut. Tâ ki mevki sahipleri senden taraf kirlik ümidine düşmesinler, zaif olanlar da adaletinden meyus, kalben münkesir olmasınlar.»
«Beyyine — şahid ikamesi — davacıya, yemin etmek de dâvayı inkâr edene aittir. — Yani: davacı şahid bulamazsa talebi üzerine müddea-aleyhe yemin tevcih edilir —»
«Müslümanların arasında sulh yapılması caizdir. Ancak haramı ha-lâl, halâlı haram kılacak bir sulh, caiz değildir.»
«Dünkü gün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine müracaatla, hakkiy-yete, savaba yol bulduğun takdirde seni hakka dönmekten men etmesin. — Yani: içtihadın değişerek evvelce vermiş olduğun bir hükümde isabetsizliğine kani olursan o hüküm, diğer mümasil bir hâdise hakkında yeni ic tihadına göre hüküm vermekliğine mani olmasın — Çünkü hak, kadîmdir, hakka dönmek, batılda sebat etmekten hayırlıdır.»
«Kalbini işgal edip hükümlerini kur'anda, sünnette bulamadığın meseleler hakkında güzelce imali fikr et, sonra bu gibi şeylerin emsalini, ben zerlerini düşün, bil, bunları birbirile kıyas et, bunlardan Haktealâya daha sevimli, daha karib ve hakka daha şebih olanı ihtiyar eyle.»
«Davacı için — beyyinesini ikame edebilecek kadar — bir müddet ver. Bu müddet içinde beyyinesini ihzar ederse hakkını alır, ihzar edemez-
^ac 9oıwucuc uuiuuuunıan ıcuuuc uc euııoşıiau Kimsemi' müstesna., uuxı-lardan başkasının şahadetleri kabul olunur. Çünkü Haktealâ, sizin gizli umurunuzdan îraz buyurmuş, beyyineler sebebile sizden mesuliyeti kaldırmıştır — Yani: nâsın serairini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağımz şey, beyyinelere göre hüküm vermektir. Dünyevî hükümler, zevahire göredir, bunlarda serair, zevahire tabidir. Uhrevî hükümlerde ise serair, asidir, zevahir, seraire tâbidir—».
«Muhakeme esnasında, Haktealâ ve tekaddes hazretlerinin kendisile sevab vereceği ve ebedî mükâfat ihsan buyuracağı hak mevkilerinde gazaptan, sabırsızlıktan, kalb ıztırabından ve müteezzî olmaktan hazer et. — Yani: Muhakemeyi sabr ile, temkin ve teenni ile rüyet eyle —».
«Her kim niyetini kendisile Allah Tealâ arasında halis kılarsa, velev ki hak uğrunda kendi nefsi aleyhine olsun, Haktealâ onun kendisile naa arasındaki işlerine kifayet eder. — yani: onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz —».
«Herhangi bir kimse, meselâ hâkim, hilafım Allah Tealânın bildiği bir sıfatla — yani : kendisinde hakikaten mevcut olmıyan bir faziletle, bir hulus ve samimiyetle — nasa karşı süslenecek olursa, Allah Tealâ onu nâs arasında rüsva eder. Çünkü Haktealâ hazretleri ibadetlerden ancak halisane olanları kabul eder. Mâadasını kabul etmez.»
«Haktealâ ve tekaddes hazretlerinin dünyada rızkından ve rahmetinin hazinelerinden ihsan buyuracağı mükâfat hakkında zannın nedir? — Yani: bunun derecesi nihayetsizdir, ona göre hareket et, hükmünde hak-dan ayrılma, mükâfatını Cenabıhaktan bekle — vesselam.» Elbedayi i C. 7 s. 9.
Hazreti Ömerin bu pek kıymetli mektubunu «ibni Kayyım Cevziy-ye», «îlâmâl'muvakkıîn» adındaki meşhur kitabında pek etraflıca izah-etmiş, bu münasebetle kıyas hakkında da pek etraflı mutalealarda bulunmuştur.
TABUN VE TEBEÎ TABİİN ARASINDA YETİŞMİŞ OLAN MÜC-TEHİDLER VE FAKİHLER :
19 — : Malûm olduğu üzere her yüz seneye bir karn, bir asır denir. Hicreti nebeviyyeden itibaren zamanımıza kadar geçen müddet, on dört karn = asır teşkil etmektedir. Bu karnlerin en hayırlısı, — bir hadisi şeriften müstefad olduğu üzere. — birinci karadır, sonra ikinci ve daha son-
.muştur, bu uç asıraa isıam ııun.un.u uujıu umıjanıu bU»w^.. da büyük müctehidler yetişmiş, islâm hukuku başlıca bir ilim halinde tedvin edilmiştir.
20 — : Sahabei kiramdan bir çoklarına mülâki olan müslümanlara «kibarı tabiîn», bilâhare dünyaya gelip pek azına mülâki olan müslümanlara da «Sıgari tabiîn» unvanı verilmiştir. Alkame, Said ibni Müseyyeb, İbrahim Nehaî, Hasam Basrî, kibarı tâbiîndendirler. Bunların rivayetlerinin ekserisi, sahabei güzîndendir. îbni Şihabiz Zühri, Yahya ibni Saidü Ensarî de sigar tâbiindendirler. Bunların rivayetlerinin en çoğu ise yine tâbiindendir.
21 — : Ashabı kiram, bilâhare islâm diyarının her tarafına dağıl-mışolduklanndan bulunduklar! beldeler ahalisi, kendilerinden islâm hukukunu ahz etmiş, bunun neticesinde de müteaddit fıkhî meslekler vücu-de gelmiştir.
Meselâ : Medinei Münevverede ümmülmüminin Aişei Sıddıka, Ömer ibnil Hattab, Zeyd ibni Sabit, Abdullah ibnü Ömer hazeratı, Mekkei Mü-kerremede ibni Abbas hazretleri, İrakta îmam Ali, Abdullah ibnü Mesud, Ebu Musel Eşarî, Enes ibni Mâlik hazretleri, Samda Ebudderdâ, Bilâli Habeşî, Muaz ibni Cebel, Ubadetübnü Samit hazretleri, Mısırda Abdullah ibnü Amr hazretleri bulunmuşlardı.
İşte bu beldeler ahalisi, bu muhterem zatlardan islâm fıkhını ahz etmişlerdi. Bahusus İraklılar, İmam Ali ile Abdullah ibni Mesud hazretlerinden pek çok müstefit olup onların ilimlerinden mülhem bulunmuşlardı. Hicazîler de Aişei Siddıka'dan Ömer ÜT. Faruktan, ibni Ömer ile ibni Ab-basdan ve Zeyd ibni Sabitten pek ziyade istifade ederek, onların yüksek bilgilerinden iktibasda bulunmuşlardı. Bu sebeple islâm hukukunda «Mesleki Irakî» ve «Mesleki Hicazî» unvanile iki mesleki fıkhî vücude gelmiştir. Bilâhare birinci mesleki en ziyade İmamı Âzam hazretleri, ikinci mesleki de İmam Mâlik hazretleri temsil etmekte bulunmuştur.
Birinci mesleğe «Mesleki rey ve kıyas», ikinci mesleğe de «Mesleki Hadis» de denilmiştir. Bu, bir ıstılah olmuştur. Yoksa birinci meslek erbabının, yani: Hanefî fukahasımn ahadisi şerif eye pek çok itina ve istinat ettikleri ve bir hâdisenin hükmü hakkında bir sahih hadis bulundukça kıyas tarikine sülük etmedikleri malûmdur. Nitekim bu ciheti usulü
DuidUKian uuucıu «
İrak vesaire diye yâd olunurlar. Şöyle ki:
«Tabiînden olan Fukahayı Medine: Said ibnil Müseyyeb, Urvetibniz Zübeyir, Kasım ibni Muhammed, Haricetibni Zeyd, Ebubekir ibni Abdurrahman, Süleyman ibni Yesar, Ubeydullah ibni Abdullah, Eban ibni Osman, Eliyyibnil Hüseyin, Salim, Nafi, Ebu Seleme ibni Abdurrahman ibni Avf'dır.
Tebei tabiînden olan Fukahai Medine de: ibni ebi Zib, Mâlik ibni
Enes, Elmacişun Abdülâziz, Süleyman ibni Bilâldir.
«Tabiînden olan Fukahayı Mekke: Ata ibni Ebi Rebah, Tavus ibni Keysan, Mücahid ibni Cebr, Ubeyd ibni Umeyr, Artır ibni Dinar, Abdullah ibni Ebi Müleyke, Abdurrahman ibnü Sabet, Ikrime'dir.
Tebei tabiînden olan Fukahaî Mekke de: İbni Cüreyc, İbni Uyeyne, Nafi ibni Ömeril Kureşî, Müslim ibni Haliddir.
« Tabiînden olan Fukahayı Şam: Ebu Idrisi Havlânî, Şüreyhbil ibni Simt, Abdullah ibnü Ebi Zekeriyya, Kabise ibni Züeyb, Süleyman ibni Hâbib, Haris ibni Umeyr, Halid ibni Mâ'dan, Abdurrahim ibnü Ganm, Cü-beyr ibni 'Nüfeyr, Mekhul, Ömer ibni Abdülâzizdir.
Tebei tabiînden olan Fukahai Şam da : Evzaî Abdurrahman ibnü
Yeziddir.
Tabiînden olan Mısır Fukahası : Yezid ibni Habiyb' Bükeyr"ibni Ab-dillah, Amr ibitil Haris, Leys ibni Sa'd, Ubeydullah ibnü Ebi Câferdir.
Tebei tabiînden olan Mısır Fukahası da: Yahya ibni Eyyüb, Ubeydullah ibnü Lehiadır.
« Tabiînden olan Fukahayi Yemen : San'a kadısı Mutarrıf ibni Mazin, Abdurrazzak ibni Hemmam, Hişam ibni Husuf, Muhammed ibni Sevr, Simâk ibni Fazldır.
Tebei tabiînden olan Yemen fukahası da : Ma'nıer ibni Raşid, Abdullah ibnü Tavus'dur.
« Tabiînden olan Fukahayi Basra : Amr ibni Selemetil Cermî, Ebu Meryemil Hanefî, Hasam Basrî, Ebuş Şa'sa Cabir ibni Zeyd, Muhammed ibni Sîrin, Ebu Kılâbe, Müslim ibni Yesar, Ebul Aliye, Humeyd ibni Abdurrahman, Mutarrif ibni Abdullah, Zürare ibni Ebi Evfa, Ebu Bürde ibni Musa'dır.
M
ttt
beyş, Hilâs ibni Amr, Amr ibni Meymunil Evdî, Hemmam ibnilharis; Haris ibni Süveyd, Yezid ibni Muaviyetinnahaî, Rebi ibni Hüseym, Utbetibni Ferkad, Sıletibni Züfer, Şüreyk ibni Hanbel, Ebu Vail Şakik, Ubeyd ibni Nadle, Amir ibni Abdullah ibni Mesud, Abdurrahman ibnii Abdillah ibni Mesud, Abdurrahman ibnii Ebi Leylâ, Meysere, Zadan'dır.
Tebei tabiînden olan Küfe Fukahası da : Muhammed ibni Abdurrahman ibni Ebi Leylâ, Süfyanı Sevrî, Haccac ibni Ertat, Mis'ar ibni Ked-dam, Abdurrahman ibnü Abdillah ibni Utbe, Süfyan ibni Said ibni Mes-ruk, Züfer ibnii Hüzeyl, Yahya ibni Zekerriyya, Abdullah ibnül Mübarek, Kadı Ebu Yusuf, Muhammed ibni Haseni Şeybanî, Hasen ibni Ziyad, Ve-ki' ibnii Cerrah, Kadı Afiye, Esed ibni Amr, Ebu isme = Nuhulcami, Ebu Mutii Belhî, Hammad ibni Ebi Hanîfe'dir. (Rahmetullahi aleyhim ecma-în).
MÜCTEHİDLER İLE FUKAHANIN TABAKATI :
23 — : İslâm uleması, herhangi bir ilim şubesi ile iştigal edip o hu-susda temayüz eden islâm âlimlerini müteaddit tabakalara, derecelere ayırmışlardır. Bu sayede her âlimin zamanı, muhiti, dairei ihtisası ve bilgisinin intişar sahası bilinmiş olur.
İşte bu cümleden olmak üzere tefsir, hadis, kelâm, fıkıh gibi şer'î ilimler ile müteveggil olan islâm âlimleri de «Tabakatülmüfessirin», «Ta-bakatülmuhaddisın», «Tabakatülmütekellimîn», «Tabakatülfukaha» denilen muhtelif ta'bakalara ayrılmışlardır.
24 — : Müctehidler ile sair fukahanın tabakata ayrılmaları ashabı kiram ile kibarı tabiîn devrinden sonraya müsadiftir. Çünkü bilâhare islâm muhiti ziyadesile genişlemiş, şer'î hâdiseler çoğalmış, bir kısım ahkâm hakkında muhtelif ictihadlar tecellî etmiş, bir takım ilimlerin mü-deven bir hale gelmesine lüzum görülmüş olduğu cihetle şer'î ilimlerde ki-
•taplarda kayd ve zapt edilerek müdevven bir hâle getirilmiş, bu ilimlerde ihtisasları olan zatlar tabakata tabi tutulmuş bunun neticesi olarak fıkhî mezheblere mensup zevata ait «Tabakatı Fukaha» da vücude gelmiştir.
25 — :: İkinci ve üçüncü asrı hicrîde en ziyade iştihar ve temayüz eden müctehidler; İmamı Âzam, İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ahmed
un. İJ.CJJÖ1HC un ucu «iVj.C4a.uiul riK.ıiiyyt;» UelUiU".
26 — : Yukarıda yazıldığı veçhile gerek ashabı kiram ve gerek tabiîn ile tebei arasında birçok müctehidler yetişmiştir. Fakat bunların mezhepleri, birer müessesei fıkhiyye halinde teessüs edip devam eylemiş olmadığı için bunlardan bir çoğunun mezhebi, kendi zamanına münhasır kalmış veya bir müddet devam etmiş ise de tabileri münkariz olmakla nihayete ermiştir.
Tabiîn ve tebei tabiîn hazeratmdan müctehid olup da müessesei icti-hadiyeleri devam etmemiş olan zatların başlıcaları şunlardır : ibrahim Nehaî, İbni Ebi Leylâ, ibni Şübrüme, Süfyanı Sevrî, Hasan ibni Salih, Ab-durrahmanı Evzaî, Amr ibni Haris, Leys ibni Sa'd, Abdullah ibnü Ebi Cafer, İshak ibni Râheveyh, Ebu Ubeyd Kasım ibni Selâm, Ebu Sevri Bağdadî, İbni Huzeyme, İbni Nasn Mervezî, ibni Münziri Nisaburî, Davudi Zahirî, ibni Ceriri Taberî. Rahmetullahi aleyhim.
FUKAHAJtfIN ÎHTİSASALARI DERECESİNE GÖRE TAKSİMİ :
27 — : Şeyhülislâm, ibni Kemal Paşa merhumun beyanına göre fu-kahayı kiram, şu yedi tabakaya ayrılmıştır: Müctehid fişşeri, Müctehid filmezheb, Müctehid filmesele, Eshabı tahric, Eshabı terc4h, Eshabı temyiz, Mukallidi sırf.
Bunları sırasile izah edeceğiz. Şöyle ki:
(1) — Müctehid fişşeri: Şer'î hükümlerin kaidelerini ve usulünü tem hid eden, fer'î hükümleri, şer'î delillerinden istinbat ederek kendisine mahsus bir mesleki fıkhî vücude getirmiş olan zattır. İmamı Âzam, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve Imam Ahmed ibni Hanbel gibi.
(2) — Müctehid filmezheb : Kendisi de şer'î hükümlerin kaidelerini, usulünü temhide kadir ve fer'î hükümleri şer'î delillerinden istinbata muktedir olduğu halde bu tarike gitmeyip bir müctehid fişşer'a tabi olan, onun usulüne, kaidelerine göre hareket eden zattır, imam Ebu Yusuf, İmam Muhammed Şeybanî, İmam Züfer, İmam Hasan ibni Ziyad-gibi.
(3) — : Müctehid filmesele : Mensup olduğu mezhebi fıkhîde hükmü mevcut olmayan meseleler hakkında içtihada muktedir olan herhangi bir fakih zattır. Fukahayi Hanefiyyeden Hassaf, Tahavî, Ebulhasenil
zatlardır. Hanefî fukahasından Ebubekir Cessas, Ebu Abdillahi Cürcanî gibi.
Bazı zatlara göre eshabr tahricden olan bir zat, müctehid filmezheb demektir.
(5) — : Eshabı tercih: Bir mezhebdeki müteaddit ve mütebayin kavillerden, rivayetlerden birini deliline nazaran diğerlerine tercihe muktedir olan, bu kavi; sahihtir, esahtır, kıyasa daha muvafıktır veya nasın mesalîhine evfaktır diyebilen fakih zatlardır. Hanefî fukahasından Ebül-haseni Kudurî, Şeyhülislâm Burhanüddini Merginanî, îbni Hümam gibi.
(6) — Eshabı temyiz: Mezhebindeki zahir olan rivayetler ile nadir olan rivayetlerin arasım tefrika ve kuvvetli olan kaviler ile zaif bulunan kavilerin beynim temyize muktedir olan fukahadır. Hanefî âlimlerinden Ebulberekât Hâfızüddini Nesefî, Ebulfazl, Mücdüddini Mevsili Tâcüşşe-ria Mahmudı Buharî, Muzafferüddin ibnüs Sâatî bu zümredendir.
(7) — Mukallidi mahz: Bu, içtihada, tahriç ve tercihe salâhiyet-tar olmayıp yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve riva yetlerin büyük bir kısmını hıfz etmiş, bunları eserlerine dere eylemiş olan herhangi bir zattır. Sekiz yüz tarihi hicrîsinden sonraki Hanefî fukaha-sının ekserisi bu kısma dahildir. Alâüddini Haskefî, îbni Âbidîn gibi.
28 — : Şâfiîlerden îmam Nevevinin ve Celâlâddini Süyutînin beyanına göre de fukahayi kiram, müetehidi müstakil, müetehidi müntesib. müctehid filmezheb, müctehid filfetva namile dört tabakaya münkasim-dir. Şöyle ki:
(1) — Müetehidi müstakil: Bu, müctehid fişşeri demektir. Eimmei erbaadan her biri böyle bir müetehiddir.
(2) — Müetehidi müntesib: Bu da müctehid filmezheb demektir ki, herhangi bir meselede içtihada muktedir ve her meselede kendi rey ve kanaatile âmil olmakla beraber bir müstakil müetehidin usuli içtihadım diğer müctehidlefın usuli içtihadına tercih ederek o usul dairesinde hareket etmekte bulunur. Şafiî fukahasından Şeyh Ebu Bekir Kaffali Sagîr, îmamül Haremeyn, imam Gazali, Ebu îshak Şirazî, Ebu Aliyyi Mervezî gibi zatlar bu zümreden sayılmışlardır.
sahibi mezhebin istinat ettiği delillere ve kavaide nazaran — diğerlerine tercih ederek onunla fetvaya ahi bulunur.
Ashabı temyiz ile mukallidi mahz denilen tabaka erbabı, Şâfiîlerce fukahadan sayılmamaktadır.
MÜCTEHÎDLERİN BAZI MESELELERDEKİ İHTİLÂFLARININ SEBEBLERİ :
29 — : İslâm âleminde amme tarafından kabul edilen büyük müc-tehidler, esasen şer'î delillere tabidirler, kendiliklerinden keyfî surette hiçbir rey dermeyan edemezler, kat'î, vazıh bir delil karşısında tamamen miit tehid bir vaziyet alırlar, o delilin gösterdiği hükmü müttefikan kabul e-derler. Bunun içindir ki kat'î delillere müstenit olan itikadat hususunda ve yine kat'î delillere dayanan namaz, oruç, zekât gibi ibadetler hususunda tamamen müttehit bulunmuşlardır. Ancak «füruatı fıkhiyye» denilen ve hükümleri kat'î deliller ile sabit bulunmıyan bir kısım talî mesail hakkında ihtilâfta bulunmuşlardır. Bu ihtilâfın sebepleri ise şu veçhile hülâsa edilebilir:
(1) : Şer'î delillerden bazıları, vazıh ve kat'î-görülmez: Bazı hükümler, bir kısım müctehidlerce mutlak telâkki edildiği halde diğer bir kıs-mınca muhassas, müevvel veya mensuh telâkki edilir.
(2) : Şer.'î delillerden, meselâ: ahadisi şerifeden bazılarına müete-hidlerin bir kısmı muttali olduğu halde diğe» bir kısmı. muttali olmamış olur. Hattâ bu cihetledir ki, vaktile bir hâdise hakkında hadise destres olamıyan bir müctehid, o hususda başka bir istidlal tarikine tevessül etmiş iken bilâhare hadisi elde edince evvelki içtihadını bırakmış, o hadisi şerife göre hükmünü vermiştir.
(3) : Rivayet edilen bazı hadislerin, haberlerin doğru zapt edilip edilmediği veya râvilerinin matlûp şeraiti haiz bulunup bulunmadığı hususunda müetehidler arasında görüş farkı bulunur.
Meselâ : Hıyarı meclis hakkındaki, yani: bir malı satan ile alanın o satış meclisinde muhayyer olup o satış muamelesini fesh edebilmeleri hakkındaki hadisi şerif, bir hadisi sahihtir, birçok tarikler ile rivayet o-lunmuştur, bununla sahabei kiramdan Ebu Hüreyre ve Abdullah ibnü
yan mecııse killi uuuugtur.
(4) : Müctehidlerden bazıları, alelitlâk hadisi mürsel ile amel ettiği halde diğer bazıları — haricî bir müeyyidesi bulunmadıkça bununla amel etmez. Nitekim Hanefîler, böyle bir hadise istinat ettikleri halde Şafiîler ve Zahiriyye mezhebinde bulunanlar isninat etmemişlerdir.
(5) : Müctehidlerden bir kısmı ashabı kiramın kavillerine temes-sük ederek bunları delil olarak kabul ettikleri halde diğer bir kısmı, sa-habei kiramın ittifakı bulunmadıkça bu kavilleri delil ittihaz etmemişlerdir. Nitekim imam Mâlike göre bir sahabînin kavli, kıyasa uygun olsun olmasın mutlaka hüccettir. İmam Şafiîye göre hüccet değildir. Hanefîler-den bu babda sarih bir rivayet sabit değildir. Hanefî fukahası, bazı meselelerde sahabînin kavlile istidlalde bulunmuş, bazı meselelerde ise bununla istidlalde bulunmayıp kıyasa müracaat etmiştirler.
(6) : Şer'î delillerden bir kısmının hem vücube, hem de nedbe veya ibaheye delâleti olup bunlardan her birini bir müctehid iltizam eder. Mü-safir için dört rekâth namazların ikişer rekâtle kılınmasının vacib veya mubah olub olmamasmdaki ihtilâf bu kabildendir.
(7) ; Şer'î delillerden biri diğerine tercih edilir, her müctehid bunlardan birine göre hüküm verir. Meselâ İmamı Azama göre haberi ahad. kıyasa müreccahtır. İmam Mâlike göre ise kıyas, haberi ahaddan mukaddemdir.
Binaenaleyh İmamı Âzam, Hazreti Sıddikten rivayet edilen bir habere istinat ederek hibenin ancak kabz ile tamam olacağına kail olmuştur. İmam Mâlik ise hibeyi bey'e kıyas ederek, hibenin de kabz bulunmaksızın tamam-olacağı içtihadında bulunmuştur.
(8) : Bir şey hakkındaki hükmün illetinde ihtilâf edilir. Her müctehid; o hususda başka bir illetin, başka bir menatı hükmün vücudüne kail bulunur. Meselâ, buğday, arpa hakkındaki ribanın illiyetinde ihtilâf olunmuştur. Hanefiyyeye göre illet, cinsiyyet ile keyliyyettir, Mâlikîlere göre kuttur, yani erzak cinsinden olmaktır, Şâfiîlere göre de mat'umiyyettir. Riba mebhasine müracaat!.
(9) : Bir şeyin mahiyetindeki muhtelif nazar noktalarından dolayı ihtilâf ileri gelir. Akde mukarin olmıyan bir menfaatin mal, sayılarak tazmin hususunda mal hükmüne tâbi olub olmaması meselesi gibi.
Fâsid ile bâtılın ayni mahiyette olub olmaması da bu kabildendir. Gasb ve bey' mebhaslerine müracaat!..
se kelimesinin mücerret el ile dokunma, ve mücameat mânâlarına delâle-tindeki ihtilâf gibi.
(12) : Bir amelin deliline nazaran azimete de, ruhsata da ihtimali olduğu hâlde müctehidlerden bir kısmı azimet, diğer bir kısmı da ruhsat cihetini iltizam eder, bir kısmı da her iki cihetin meşruiyetini tasrih eyler. Nitekim buna dair İmam Şa'ranînin «Elmizanülkübra» sında bir çok misaller vardır.
(13) : Bir meselede sahabei kiramın veya kibarı tabiînin mezhebleri muhtelif olup her belde uleması, bu zatlardan kendi beldesinde bulunmuş zatın mezhebini ihtiyar etmiş, onunla fetva vermiş olur.
Meselâ: Medinei Münevvere'nin fezaili hakkında bir çok beyanatı nebeviyye vardır. Bu mübarek belde, fukahamn me'vası bulunmuştur. Bu cihetle İmam Mâlik Hazretleri, Medinei Münevvere ahalisinin bir mesele hakkındaki ittifakım, müstakil bir delil tanımıştır. Küfede de İmara Ali'nin ve Abdullah ibnü Mesudun ve ashabının fetvaları şayi bulunduğundan Küfe ulemasmca da bu fetvalar mültezem bulunmuştur.
(14) : Istihsan denilen delili müctehidlerden bazıları kabul ederek bazı meselelerde ona istinat ettikleri hâlde diğer bazıları istinat etmemişlerdir. Nitekim istihsam Hanefî ve Hanbelî fukahası muteber bir delil olarak kabul ettikleri hâlde Şafiîler kabul etmemişlerdir. İşte bu da ihtilâfa bir sebebdir.
(15) : Bir kısım amellerin hükümleri, sıhhat veya ademi sıhhatleri niyyete muhtaç mıdır, değil midir, meselesinden bazı ihtilâflar neşet etmiş olur. Nitekim abdest gibi vesailden olan ibadetlerin niyete muhtaç olup olmadığında ihtilâf olunmuştur. Kavaidi külliyye bahsine müracaat!
(16) : Bir hâdise hakkında örf ve âdet cereyan edip etmediği, cereyan ettiği takdirde nassın bu örf ve âdete müstenit bulunmuş olup olmadığı kat'î surette malûm olmamakla bu yüzden ihtilâf ileri gelir. Örf ve âdet bahsine müracaat!
MÜCTEHÎDLERİN İHTİLÂFLARINDAKİ HUKUKÎ VE İÇTİMAÎ HİKMETLER :
(30) : Yukarıda da işaret olunduğu üzere dinî esaslara, akaide, dinî faraize, mekârimi ahlâka dair yüksek hükümlerde ittifak vardır. Bu ittifak dinen matlûptur. Bu esaslarda tefrikaya düşmek caiz değildir.
yiniz, emr ve nehyinden ibarettir.
Bu nazmı celîl gösteriyor ki: vahye müstenit olan ve bütün rüsüli kirama ayni suretle emr ve tavsiye buyurulmuş bulunan dinde, dinin esasî hükümlerinde ihtilâf edilmesi caiz değildir. Bunlarda ittifak, şarii hakimce matlûbdur. (Yedullahi maalcemaa) buyurulmuştur. Ancak bu esaslar haricinde olup furuattan, cüz'iyyattan sayılan ve bu bakımdan ilâhî edyan arasında da bazı farklar bulunan bir kısım talî meselelerde ihtilâf bulunması, şarii mübînin matlûbuna muhalif değildir. Belki bu ihtilâf, hikmet muktezasıdır. Bundan dolayıdır ki, bir kısım hâdiselerde, meselelerde müşavereye, içtihada yine şariî hakîm tarafından müsaade edilmiştir.
Bir çok muhaddislerin, ve ezcümle İmamı Beyhekînin rivayet ettiği üzere bir hadisi şerifde: (îhtilâfü ümmeti rahmetün) buyurulmuştur. Yani: Ümmeti merhume arasında bulunan müctehidlerin furuattaki muamelâttaki ihtilâfları, ümmet hakkında vüsat ve suhulete vesile olacağı cihetle büyük bir rahmettir.
31 — :Resulü Ekrem Hazretleri bile müşavere ile memur olmuş, hakkında vahyi ilâhî bulunmayan bazı hususlara dair ictihadda ve esha-bı güzinîle istişarede bulunarak ümmetine imtisal numunesi bulunmuştur.
Meselâ: Bedr gazvesinde esirlerin birer bedel mukabilinde salıverilip verilmemesi hususunda ashabı kiramla istişarede bulunmuştu. Haz-reti Sıddık, esirlerin bedel mukabilinde bırakılmasını iltizam ederek bu hususda Resuli Ekrem ile bir kanaatte bulunmuştu. Hazreti Faruk ise müslümanların varlığına suikasdde bulunmuş olan bu düşmanların tenkili fikrinde idi. Sair ashabı kiramın bir kısmı Hazreti Sıddikin, diğer bir kısmı da Hazreti Ömerin re'yine iştirak etmişti.
Kezalik: Resulü Ekrem'den sonra da ashabı kiram arasında bir talkım meselelere dair ihtilâf yüz göstermiştir. Ezcümle nebiyyi zişanm bıraktığı ^mallarda veraset cereyan edip etmeyeceği ve boşanmış veya kocaları ölmüş kadınların ne kadar iddet bekleyecekleri hususunda ihtilâf etmişlerdi.
bulunan meseleler hakkında içtihada, muhtelif reylerin tecellisine imkân bırakmış, bunu tecviz buyurmuştur.
(2) : Bir kısım hukukî, içtimaî meselelerde muhtelif kavillerin bulunması; içtimaî heyet hakkında suhulet göstermek, kendilerine geniş bir saha tahsis etmek maslahatını mutazammındır.
(3) : Şarii mübîn, kullarının fikren yükselmelerini, muhakemei ak-liyye itibarile inkişaflarını irade buyurmuş olduğundan kendileri için bazı meselelerde ietihad etmek imkânını ihsan buyurmuştur.
(4) : Füruata ait-meselelerde zamana, mekâna göre bazı tebeddülat İcrası, içtimaî hayat muktezasıdır. Muhtelif akvali fıkhiyyeden biri, zamanın ihtiyacına daha mülayim olduğu cihetle veliyyülemrin işaretüe usuli dairesinde mâbihilamel ittihaz edilebilir! Meselâ: Böyle bir hususda Malikî veya Şafiî mezhebindeki bir kavi ahz olunabilir. Bunun cevaz', islâm hukukunda bir esastır. Bu esas ise ancak' müctehidlerin ietihad-larındaki ihtilâf sayesinde temin edilebilir.
(5) : İçtimaî hâdisat, gayri mütenahîdir. Naslarin hükümleri, umumî ve birçok hâdiselere şâmil ise de bu naslarin gayri mütenahî hâdiselere tatbikinde bizzarure ihtilâfı ârâ tahaddüs eder. Bunun tecviz edilmemesi ise içtimaî hayatın inkişafına mâni olabilir. Binaenaleyh bu gibi hususlarda ihtilâfın tecviz edilmesile islâm hukuku için pek geniş ve her asrın ihtiyacına kâfi bir mahiyet temin edilmiştir.
Allâme Zerkanînin de dediği verinle sanki muhtelif ictihadlar, bu mümtaz ümmete mahsus muhtelif şer'î hükümler mesabesinde olup bunların hepsi de —bir vüsat ve suhulet olmak üzere— bu ümmet hakkında tecviz, edilmiş, bu ümmetten her zümre, bunların bir kısmım iltizam ederek onunla amelde bulunmuştur.
(6) : Müslümanlıkta âmmenin salâhına, intizamına çalışmak, ihtiyaçlarını tehvine, izaleye yardım edecek esbabı hazırlamak bir medenî
ictihad bahsinde kayd edilmiştir.
(7) : İslâm dini, kıyamete kadar tahaddüs edecek şahsî ve içtimaî hâdiselerin ahkâmım mütekeffil bulunduğu cihetle rey ve içtihada büyük bir saha tayin etmiş, hattâ Resulü Ekrem Hazretleri bile hakkında vahyi ilâhî bulunmayan bir kısım hususlarda ictihadda bulunmuş, bu suretle de içtihadın meşruiyetini bilfîl göstererek bazı hâdiselerin hükümlerini şer'î delillerden ictihad yolile istinbat etmelerini ümmetine talim ve tefhim buyurmuştur. Binaenaleyh ictihad tarikile müstenbat olan hükümlerde şarii hakîmîn emr ve müsaadesine mukarin olduğu cihetle şe-riati islâmiyyenin asıl menbaı olan kitab ile sünnete racidir.
HANEFÎ MÜCTEHÎDLEBtNtN MÜDEVVENAT-I FJKHtYYESİ VE BAŞUCA ANA KİTABLARI :
33 — : Malûm olduğu üzere asrı saadette ve kibarı tabiîn zamanlarında mesaili fıkhiyye, bir ihn hâlinde müdevven değildi. Ashabı kiram, Resuli Ekrem Hazretlerinden, kibarı tabiîn de ashabı güzînden dinî, hukukî hükümleri şifahen telâkki etmişler idi. Kendilerindeki yüksek bir zekâ, pek geniş, kuvvetli bir hafıza sayesinde işitmiş, dinlemiş oldukları bütün meseleleri hafızalarında pek müke°mmel' bir surette saklamış, âdeta hafızaları birer ilm ve irfan kütüphanesi kesilmişti. Onların o feyizli zamanlarında ilm, sahifelerde değil, sinelerde idi. Bu cümleden olarak fıkıh, ilmi teşri', hukuki islâmiyyede bablara, fasıllara taksim edilmiş, kitab hâlinde yazılmış müretteb bir hâlde bulunmuyordu.
34 — : İmamı. Âzam Ebu Hanife Hazretlerinin zamanında ise islâm ülkesi pek genişlemiş, kibarı tabiîn etrafa dağılmış, azalmaya başlamış, fıkhî bilgiler âfaka münteşir bulunmuş idi. İleride o harikulade zekâ ve hafıza sahiplerinin azalıp ilminin ziyaa uğrayacağım düşünen İmamı Âzam, fıkıh ilmini tedvinine lüzum gördü, şer'î meseleleri pek muntazam esaslara tâbi olarak kitablara, bablara ayırarak zabt etti, evvelâ: kitabı tahareti, sonra kitabı salâtı, daha sonra sair ibadetlere ait kitabları, ondan sonra d^. muamelâta müteallik kitabları yazıp tertib etti. En sonra da bu hukuk müessesesine mirasa aid kitab ile nihayet verdi. Çünkü na-sm ahiri ahavli budur.
Kitab-ı Feraizi, Kitab-ı Şurutu ilk vaz eden zat, lmam-ı Âzamdır.
Olduğu meseıeıer, k&vjıi küuuiı, tıavu tcuıu no-mne im aujiuo. o.jti"ii»j..j, <>.*.•• dişi de fıkha, usulü fıkha dair bir takım kitablar vücude getirmiştir. «Emsale filusul», «Kitabülüm» bu cümleden sayılmaktadır.
36 —: İmam Şafiî, İmam .Âzam hakkında büyük bir hürmet ve tazim ile mütehassisti, onun kabrini ziyaret eder, onu rahmetle yâd eyler ve «her kim fıkhı anlamak isterse İmamı Azama ve onun eshabına mü-lâzemet etsin, çünkü nâsm- hepsi de fıkıh sahasında İmamı Âzamin ıya-lıdır.» Yâni: onun müctehedatı sayesinde ihtiyaçlarını tatmin edebilmektedir, derdi.
Filhakika İmamı Âzam ictihad sahasında pek büyük muvaffakiyetler göstermiş, islâm hukukunun azametim tecellî ettirmiş, kendisini takip eden fukahayi kiram tarafından binlerce, yüzbinlerce hukuka ait kitaplar tedvin ve telif edilmiştir.
37 — : İmam Malik hazretleri de İmamı Âzam hazretleriyle görüşmüş, onun yüksek fakahetini itiraf etmiş ve İmamı Âzamin islâmda altmış bin mesele vaz ve istinbat etmiş olduğunu bir lisanı takdir ile söylemiştir.
Bir rivayete göre, İmamı Âzamin şer'î delillerden istinbat ile izah ve beyan etmiş olduğu fıkhî meselelerin sayısı, seksen üç bindir. Bunlardan otuz sekiz bini ibadet hususunda asidir. Kırk beş bini de muamelât hususunda birer esasdır.
38 — : İmamı Âzam, kitabullahtan sonra en ziyade süneni nebeviy-yeye ve sahabei kiramın akvaline istinat ederek her hâdisenin hükmünü onlardan bulup çıkarmak isterdi.
İmamı Âzam içtihadında istinat ettiği ahadisi şerifenin bir kısmı fukahayi Hanefîyye tarafından zapt edilmiş, müstakil birer kitap halinde yazılmıştır. İmam Tahavînin bir kısım asarı, Ebu Zeyd Debusînin «Te-sisünnazar» ile Zebidî Ebulfeyz MuKammed Mürteza'nın «Ukudülce-vahirilmünife fî edilleti mezhebilimam Ebi Hanife» adındaki kitabı bu cümledendir.
39 — : İmamı Azama: «Sen bir kavlini, bir içtihadım kitabullahâ muhalif düşmüş görünce ne yaparsın?..» diye sorulmuş, o da: «Kendi kavlimi kitabullah için terk ederim» demiş. «Ya Resulûllahın haberine muhalif bulunsa ne yaparsın?..» denilmiş. «Kendi kavlimi Resulûllahın haberinden dolayı bırakırım» demiş. «Ya senin sözün bir sahabînin sözü-
F. 21
40 — : Hanefî mücahidlerinin başlıca ana kitablarına gelince, bunlar üç kısımdır. Hukukî mesaili muhtevi olan bu kitablar, «Zahiri Mez-lieb» denilen kitablar ile «Nevadir», «Vâkıat» diye yad olunan kitablar-dan ibarettir. Şöyle ki:
(1) : «Zahiri mezheb» denilen kitablar, İmam Muhammedi Şeybanî tarafından yazılmış olan ve İmamı Âzam ile İmam Ebu Yusüfün ve imanı Muhammedin akvali fikhiyyesini muhtevi bulunan «Elmebsut», vElcamiüssagîr», «Elcamiülkebîr», «Essiyerüssagîr», «Essiyerülkebîr», «Ezziyadât» adındaki altı kitabdan ibarettir. Bunlar, İmam Muhammedden tcvatüren rivayet edilegelmiş olduğu cihetle «Zahiri mezheb», «Zahirür-rivaye namını almıştır. Bunlar, Hanefî mezhebinin esasını teşkil ettikleri cihetle kendilerine «Mesaili usul» adı verilmiştir.
Bu kitaplardan Elmebsut, Şeyhülislâm Haher zade, Şeyhüleimmetü-luılvanî. Şeyhülislâmı İsbicabî, Fahrülislâm Pezdevî, Sadrülislâmı Pez-dovî taraflarından şerh edilmiştir.
Zahiri mezheb kitablarmdaki mesaili, Hâkimi Şehidi Mervezînkı (Kâfil adındaki kitabı cami bulunmuştur. Bu Kâfi kitabını Şemşüleim-metisserahsî. Mesbut ismile şerh etmiştir, otuz cüzden müteşekkildir.
(2) : «Nevadir» imamı Muhammedin yazmış olduğu Keysaniyat, Hârııniyyat, Cürcaniyyat, Rakkiyyat adlı kitablarda münderic olan me-Hailden ibarettir. Bunlar da İmamı Âzam ile İmam Ebu Yusüfün ve İmam Muhammedin akvali fıkhiyyesini muhtevidir.
İmam Ebu Yusüfün «Emalî» adlı eseriyle İmam Hasan ibni Ziya-dın «Mücerred» namındaki eseri de nevadirden sayılır. Bunlar, zahiri mezheb gibi tavatür tarikile sabit olmadığı cihetle kendilerine «Gayri zâhirirrivaye» de denilmiştir.
Emalî, İmam Ebu Yusüfün takrirlerinden müteşekkildir. Onun notları demektir.
(3) : «Vâkıta» : Hükümleri esasen mezhebi Hanefîde musarrah bulunamayıp muharran Hanefî fukahası tarafından ietihad veya tahric tarikile istihraç ve ifta olunan meselelerden ibarettir. Bunlara «Fetava», «Nevazil» de denilir.
Ebülleysi Semerkandî, bu kabil mesaili toplıyarak «Nevazil»1 adile bir kitap telif etmiştir. Ebülabbas Nazımînin «Mecmuunnevazil» adındaki eseri de bu kabildendir.
Bilâhare bazı zatlar, zahiri mezheb ile nevadir, vakıât mesailini kendi kitablarında karışık bir tarzda- cem etmişlerdir. «Haniyye» fel-
ırt inatları güzelce zaptedilerek tedris ve tçsbit etmiş oldukları mesaili fıkhiyyeye dair müntesibleri tarafından binlerce kitab telif edilmiştir. Bu dört müetehid ise İmamı Âzam Ebu Hanife ile İmam Mâlikden ve İmanı Safi! ile İmam Ahmed ibni Hanbelden ibarettir.
42 — : İmam Âzamin mezhebi, asırlardan beri bir hayli islâm hükümetlerinin mezhebi resmîsi bulunmuş, islâm âleminin her tarafına ve bilhassa Irak, Fâris, Türkistan, Efgan, Kafkas, Hind, Çin, Meveraünnehir. Türkiye, Mısır, Şam, Mağrib ülkelerine intişar etmiştir.
İmam Mâlik'in mezhebi, Hicaz'da, Şimalî Afrika'da, Mağrib-i Aksa. da, Endülüs ahalisi arasında münteşir olmuştur. Elyevm Tunus ile Fas'ın mezhebi resmîsidir.
İmam Şâfiînin mezhebi, vaktiyle Mısır'da, Haremeynde, Bağdatta, Hind taraflarında, Horasan, Azerbaycan, Harzem gibi yerlerde, Semer-kand, Buhara, Maveraünnehir şehirlerinde pek ziyade münteşir bulunmuştu. Elyevm daha az yerlerde ve bilhassa Şam, Mısır, Kürdistan, İrak taraflarından cari bulunmaktadır.
İmam Ahmet ibni Hanbel'in mezhebi de Hicaz'da, vesair bazı hava.-lide mer'î bulunmuştur. Elyevm Vehhabîlerin mezhebi resmîsi bulunmaktadır.
43 — : İmamı Âzam ile İmam Mâlike ve İmâmı Şafiî ile İmam Ah-med'e: «Eimmei erbaa» denilir. İmamı Azamdan mâdası «Eimmei selâse-; diye yad olunur.
İmamı Âzam ile tilmizlerinden olan büyük müetehid İmam Ebu Yu-süfe «Şeyheyn», İmamı Âzam ile yine onun tilmizlerinden bulunan kudretli müetehid İmam Muhammede «Tarafeyn» deniliyor. İmamı Ebu Yusuf ile İmamı Muhammede de «îmameyn», «Sahibeyn» denilmektedir.
Fukaha arasında «İmam Hasan»dan murad da, İmamı Âzamin tilmizlerinden olan Hasen ibni Ziyaddır. Allah Tealâ cümlesine rahmet '•isin.
ÎSLAM FIKHININ MÜSTAKİL BİR MÜESSESE-t HUKÜKİYYE OLDUĞU:
44 — : Dinî islâm, hatemüledyandır. Şeriati islâmiyye de hâtime-tüşşerayidir. Bu dinin ibadetlere, muamelelere, ukubetlere müteallik olan hükümleri, —evvelce arz olunduğu üzere— evvelâ: kitabullaha, soma süneni nebeviyyeye, sonra da icma ile kıyasa müsteniddir. Kıyas ise bir ietihad eseridir. Bu dört esasa raci olmak üzere istihsan, istishab, örf ve
mesaili hukukiyeyi tesbit etmişlerdir. Hattâ bu meselelerin şer'î delillere ne derecelere kadar müstenit olup olmadığı aralarında, büyü}c bir tedkik mevzuu teşkil etmiştir. Bu esaslara müstenit olmıyan bir hüküm, şeraiti islâmiyye namına tesbit edilmiş olamaz. Bu husustaki ufak bir müsamaha, bir zühul bile o müdekkik zevatın nazarlarından kaçamamıştır. Mukîı-yeseli hukuk ilmi demek olan «Hilâfiyyat» ilminde bunlara işaret olunmuştur.
Binaenaleyh islâm hukukunun başka menbalardan istifade etmiş olmasına imkân yoktur, islâm hukuku, başlı başına müstakil bir mües-sesei ilmiyyedir. Başka kaynaklara muhtaç olmayıp pek geniş, pek ha-kîmâne ahkâmdan müteşekkil ve her zaman için tatbik kabiliyyetini haiz bulunmaktadır.
45 — : Malûmdur ki: dini islâmın zuhuru sıralarında cihan bir fetret devresi geçiriyordu. îslâmiyyetin mehdi tecellîsi olan Ceziretülarab ise büyük bir cehalet, bir bedeviyyet içinde kalmıştı, aralarında büyük âlimlerden, medenî milletlerin kanunlarından, yüksek içtimaî varlıktan eser yoktu. Ancak birdenbire bir harika olarak parhyan islâmiyyet sayesinde Ceziretülarab'da, âfâkı âlemin birçok parçaları da bir benzeri görülmemiş tarzda nurlar içinde kaldı, islâmiyetin en birinci istinatgahı olan kitabı mübîn ile ikinci mübarek istinadgâhı olan sünneni hebeviyye, beşeriyete şahsî, ailevî, içtimaî hükümlerin en yükseklerini telkin etti. Hukuk sahasında da bir adalet ve müsavat temin edip herkesin haklarım, ehliyet ve salâhiyetinin derecelerini tayin eyledi. Artık bu sayede yeni, müstakil, adalet ve hikmet üzerine müstenid bir hukuk müessesesi vücude gelmiş oldu.
46 — : Bi'seti nebeviyye sıralarında Ceziretülarabda enbiyai sâlife hazeratınm şeriatlerinden kalmış bazı ahkâm, mevcudiyetini kısmen muhafaza etmiş bulunuyordu. Bir de cemiyet arasında ötedenberi carî olan bir kısım âdetler,"örfler mevcut idi. Bütün insan cemiyetlerince kabul edilip bir milletin hususatından sayılmıyan alış veriş gibi, nikâh ile aile tesisi gibi, bir bedel mukabilinde insanları vesaireyi istihdam gibi muameleler de cereyan etmekte idi. îslâm şeriati ise şerayii salifeye ait olan bir kısım hükümleri, yine bir vahyi ilâhiye müstenid olarak şeriati islâ-miyyenin ahkâmından olmak üzere aynen veya cüzü bir tebeddül ile kabul, etmiştir. Hikmet ve maslahata muvafık olan bir kısım âdetlere, örflere de dokunmamıştır. Medenî hayatın iktizasından olup muayyen bir millete, bir kavme ait bulunmayan bir takım muamelât ahkâmını da tashih, adalet ve hikmete uygun bir tarzda tanzim eylemiştir. Bunlardan başlıca da nice binlerce yeni hükümler vaz ve tesis ederek islâm hukukunu tekâmül mertebesine yükseltmiştir. Bütün bu hükümler; muayyen
bulunmamıştır.
Artık bu bakımdan da islâm hukukunun başka milletlerin mevzu hukukundan istifade etmiş olduğu iddia edilemez.
47 — : islâm hukukunun büyüklüğünü, istiklâlini, hukuk ilmi ile iştigal eden bir kısım müsteşrikler de, vesair gayri müslimler de bir lisa-ju takdir ile itiraf etmekte bulunmuşlardır. Ezcümle «Curci Zeydan»; medeniyeti islâmiyye tarihinde diyor ki: «islâmiyet, devlet şekline girdi ği zaman ümerayı müslimin ve sair rüesayı hükümet, ahvali şahsiye ve muamelâtı medeniyede reaya arasında tevekkün eden ihtilâf atı f asi ve intizamı memleketi temin için kanunlar vaz'ına mecbur olarak Kuran-ı Kerime ve ahdisi şerifeye müracaat eylemişler ve bunlardan istihraç ettikleri ahkâmdan mürekkeb bir kanun ile memleketi tanzim ve reaya üzerindeki hâkimiyetlerini tahkim eylemişlerdir.
Yunanlılar kısa bir müddetten maada sair zamanlarda büyük bir devlet teşkil edemediklerinden kavanin ve nizamatı devliyye ve idareyye ve adliye vaz'ma pek az ehemmiyet vererek faaliyeti fikriyyeleri ve karihaları felsefeye ve teferruata masruf olmuş idi. Romalılara gelince Arabların memaliki nasıl kesbi vüsat etmiş ise bunların memaliki de ?öylece kesbi. vüsat ve hâkimiyetleri her tarafa intişar ederek şan ve şevket sahibi oldukları cihetle kavanin ve nizamat vaz'ma mecbur olmuşlardı. Maamafih Romalılarda kavanîn ve nizamat ancak devlet teşkilinden birkaç asır sonra (533) senesinde meşhur kanun vazu «Jüstinyen* zamanında tekemmül edebilmişti. Bu kavanîn ve nizamat «Lâtin» ve «Sabin = Sabins» ve Romaya tabi olan sair akvamın müruru zaman ile tecemmu ve tevali eden bir takım âdet ve itikadından ibaret idi. Tedricen toplanan bu âdât ve itikadât müşarünileyh «Jüstiriyen» in zamamnda mükemmel bir kanun olmuştu.
islâmlar ise ahkâmı kanuniyelerini Kur'am Kerim ile ahadisi şeri-feden iktibas etmişlerdir, islamların zuhuru islâmiyetten itibaren gerek Kur'anı Kerimi, gerek ahadisi şerifeyi hıfz ve taallüme ne kadar ehemmiyet verdiklerini evvel göstermiş idik. Binaenaleyh, p zamandan sonra iki, üç-asır mürur etmeden kavanin ve nizamatı islâmiyye, mertebei tekemmüle baliğ olarak ilmi fıkıh vücude gelmiştir.
Fıkıh, dünyanın en âli ahkâmı kanuniyyesmi camidir, islâmlar, nasıl bir süratle tesis ve neşri diyanet ettiler ise bunda da öyle bir sürate muvaffak olmuşlardı.» cilt 3 sahife 130.
48 — : 1937 senesinde «Lâhey» de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan davete mebnî Mısır Camiülezher heyeti ilmiyyesi namına iki islâm âlimi de iştirak etmiş idi.
Ezher mümessileri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında muta-
?
?
Ezher mümessillerinin mütaleaları, islâm hukukunun yüksekliği ve içtimaî hayatı on mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferansdaki Avrupalı azanın takdirlerini celb etmiş, bunun netice sinde konferansın bütün âzası, rey birliği ile aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:
(1) : : Şeriati islâmiyye = islâm hukuku, umumî hukukun — mukayeseli hukukun — kaynaklarından biridir.
(2) : İslâm hukuku, canlıdır, tekâmüle salihtir.
(3) : islâm hukuku, bizzatihâ kaimdir, başkalarından alınmış değildir.
(4) : Birinci mevzu — yâni : İslâm hukukundaki mesuliyet bahsi — konferansın siciline arabca ile tescil edilecektir. Bu, kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmuai ilmiyyede de nazara alınacaktır.
(5) : Arabca, konferansta istimal edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır (1).
Konferans âzası, konferans eyetine ilerdeki devrelerde de hukuki islâmiyye mesalinin kemali itina ile nazara alınmasını ve ilerideki mesaisine iştirak etmeleri için islâm âleminden mümkün olduğu kadar ziyade azanın davet edilmesini de tevsiye eylemiştir. (2).
Velhâsıl: İslâm hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti, onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir.
Ancak şunu da ilâve edelim ki: İslâm hukuk, k'udsî ve istisanaî bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, alel'ıtlak İslâm fıkhından ve bilhassa Endülüsde ye Afrika'da ziyade intişarı cihetile Malikî fıkhından pek çok müstefit olmuştur.
Son asırların en fazıl Mâlikî fukahasmdan Menyevî Şeyh Mahlûf ta rafından yazılmış olan bir kitabda garbin mezhebi malikîden neler ah-zetmiş olduğu gösterilmiştir.
Bu kitap (Darülkütübül'misriyye) de Fünuni Mütenevvie kısmında (1085) rakamı altında mahfuzdur (3)
(1) Etteşiülislâmî. Sahife 353.
(2) Mısır'da münteşir «Elislânı» mecmuası. Adet 32 sahife 14 sene
1941.
(3) Min İberüttarih Sahife: 28.
FUKAHAYI KİRAMIN TERACİMİ AHVALİNE DAİRDİR
İÇİNDEKİLER : Ashabı kiramdan, tabiînden, tebei tabiinden vesait ulemayı islâmiyyeden (405) zatın muhtasarca tercemei halleri.
1 __ (Aişei Sıdıka) : Resulü Ekrem, sallallahü aleyhi vesellem efendimizin muhterem refikası, Hazreti Ebi Bekirin kerimesi, bütün müminlerin validesidir. İslâm hukukunda büyük bir ihtisası var idi. Bilhassa feraize, halâl ve harama, kadınlara aid hükümlere pek ziyade vâkıf bulunuyor idi. Ashabı kiram arasında altı zat vardır ki Peygamber Efendimizden, ziyade hadisi şerif rivayet etmekle temayüz etmişlerdir. Bunlardan biri de Hazreti Aişe valdemizdir. Diğerleri de Ebu Hüreyre, Abdullah ibnü Ömer, Câbir, Ibni Abbas, Enes ibni Mâlik hazeratıdır. Hazreti Aişe, (2210) hadisi şerif rivayet etmiştir. Hicreti nebeviyyenin (56) ncı senesinde altmış beş yaşında olduğu halde Medinei Münevverede vefat edip Bakî' kabristanına defn edilmiştir. Radıyallahü tealâ anha.
2 __ (Abdullah ibnü Abbas) : Resuli efham efendimizin amcası Hazreti Abbasın oğludur. Ashabı kiram arasında ilmite; fekahetile temayüz etmiştir. Tefsir, hadis, fıkıh ilimlerinde ihtisası pek yüksekti. Kendisinden fıkha dair birçok meseleler menkuldür. Hulefayı Râşidînin refakatinde bulunmuş, onların hükümlerine muttali olmuş, onlardan kaza umuruna dair birçok istifadelerde bulunarak her vecihle tekemmül etmiştir, fetvalarının çpkluğile maruftur.
Hazreti Ömer, Ibni Abbasa çok hürmet eder, onu genç bir zat olduğu halde ilminden dolayı yaşlı zatlar üzerine takdim eylerdi.
Ibni Uyeyne diyor ki: «Ashabı kiram arasında ibni Abbas, tabiîn arasında Şa'bî, tebei tabiîn arasında da Ibrahimi Nahaî zamanlarının en büyük fukahasmdan bulunuyorlardı.
Nebiyyi zîşan efendimiz, ibni Abbas hakkında: ( "<£1.\<J* ^ ) = ilâhi!., ona hikmet talim buyur) diye dua buyurmuştu. Diğer bir rivayette de: ( J.jtHO* t J&J> u* <*fl ) = Yarabbü. onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasib buyur) diye dua buyurmuştur.
vuALuuiıuau uuıayı ua. lerceinanui Kuran unvanı verıımışur. «'/:-reti seniyeden üç sene evvel doğmuş, (68) tarihinde Taif'de vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
3 — (Abdullah îbnü Mesud) : Ashabı kiram arasında Kur'anı kerimi güzel tilâvetile, fekahetile temayüz etmiştir. Islâmı kabul edenlerin altıncısıdır. Validesi Ummi Abd de sahabiyattandır. Daima hizmeti nebevide bulunmuş, o feyyaz menbadan pek çok müstefid olmuştur. Kendisile valdesi, daima Resuli Ekremin hanei saadetine mülâzemet ederlerdi, bu cihetle ikisi de âdeta ehli beyti nebeviden sayılırdı.
Resuli Ekrem efendimiz : «Kur'anı dört kimseden, Abdullah ibnü Mesud'dan, Ebu Huzeyfenin azadhsı Salimden ve Muaz ile Übeyyibni Kâabdan ahz ediniz» diye buyurmuştu.
Ibni Mesud hazretleri (848) hadisi şerif rivayet etmişti. Hazreti Ömer; hilâfeti zamamnda ashabı güzînden Ammari Emir, Ibni Mesudu da muallim ve vezir olmak üzere Küfeye göndermişti. Bu cihetle ibni Mesud hazretlerinin fıkhî malûmatı Irak taraflarında ziyade yayılmış, bundan Hanefî imamları pek çok müstefid olmuşlardır.
Ibni Mesud, altmış yaşım biraz geçmiş olduğu halde (32) senesi Küfede vefat etmiştir. Diğer bir rivayete göre Hazreti Osman tarafından davet edilmekle Medinei Münevvereye dönüp orada vefat etmiş, «Bakî'» makberesine defn edilmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
4 — (Abdullah ibni Ebi Bekr) : tslâmiyeti ilk kabul eden sahabei kiramdandır. Hazreti Sıddıkin oğludur. Resuli Ekrem ile Sıddıkı âzam, hicret esnasında mağarada-- bulundukları sırada daha pek genç bulunan Abdullah, akşam karanlığından istifade ederek yanlarına gider, yemek ve su götürür, Kureyşin ahvalini haber verirdi. Bilâhare Mekkei Müker-remenin fethinde, Huneyn ve Taif gazalarında bulunmuştur. Âlim, fakili bir zattı. Hicreti seniyyenin (11) inci senesinde vefat edip namazım muhterem babası Hazreti Sıddik küdırmıgtır. Radiyallahü tealâ anhüma.
5 — (Abdullah ibnü Ömer) : Ashabı kiramın fukahasındandır. Babası Ömer ibnilhattab ile beraber henüz bulûğ çağında bulunmadığı bir sırada islâmiyeti kabul etmiş ve onunla beraber Medinei Münevvereye hicrette bulunmuştur.
Muhaddisîn ve fukaha arasında Abdullah ibnü Ömer ile Abdullah ibnü Abbasa ve Abdullah ibnüz Zübeyr ile-Abdulah ibnü Amr ibnil Asa «Abadilei erbaa» unvanı verilmiştir. Bu dört zat bir meselede müttefik
raK etmemışur. uuuu gazvesi rauaawua un **««. iştirak etmek istemiş ise de tarafı nebeviden müsaade olunmamıştı. Bilâhare Handek gazvesine iştirak etmiş, diğer muharebelerde ve bilhassa Mısırın ve Efrikiyyenin fethnide hazır bulunmuştur.
Bu zat, büyük bir müfessirdir, büyük bir muhaddisdir, (2630) hadisi şerif rivayet etmiştir ve büyük bir fakihtir. imar Mâlik hazretleri demiştir ki :Abdullah ibnü Ömer, Nebiyyi Ekrem, sallallahü aleyhi vesellemden sonra Hac mevsiminde veşairede nasa altmış sene fetva vermiştir". Fetva vermek hususunda pek ihtiyatlı idi.
Tabiînden Mihran derdi ki: «Ben ibni Ömerden daha fakih, ibni Ab-basdan da daha âlim bir zat görmedim.»
imam Şa'bînin beyanına göre ibni Ömerin hadis ilmindeki iktidarı, fıkıh ilmindeki iktidarından daha ziyade bulunuyordu.
Ibni Ömer hazretleri, Mekkei Mükerremede en son vefat eden saha-bîdir. Hicreti nebeviyyeden bir sene evvel doğmuş, (73) tarihinde vefat edip «Muhasseb» denilen makbereye defn edilmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
6 — (Abdullah ibnü Amr ibnül Âs) : Ashabı kiram arasında aha-dişi nebeviyyeyi yazmakla ve çokça ibadetle temayüz etmiş pek ftliın, müf essir, fakih bir zat idi. Süryanî lisanına da vâkıf idi. Babasından evvel islâm şerefine nail olmuş, Şam fütuhatında babası Amr ibnil Âs haz retlerihin maiyetinde bulunmuştur. Kendisinden (700) hadisi şerif rivayet olunmuştur.
Bu zat, pek çok ibadetle iştigal ettiği için Resuli Ekrem hazretleri
kendisine şöyle bir tavsiyede bulunmuştu:<£LU dL.sj j\ 3 \.u dUc iij-İ- j* ) ( uu. «itle <iU.J j\ _, U» yani: Şüphe yok ki senin üzerinde bedeninin hakkı vardır, refikanın hakkı vardır, iki gözünün de hakkı vardır, her hususda itidale riayet lâzımdır. Artık kendini fazla yormamaksın.
Abdullah hazretleri yetmiş iki yaşında olduğu halde (65) senesi Mısırda ve diğer bir rivayete göre Mekkei Mükerremede veya Taif'de vefat etmiştir. Radıyaliahü tealâ anh.
7 — (Abdullah ibnüz Zübeyr): Aşerei mübeşşereden Hazreti Zü-beyrin oğlu olan bu muhterem zatın halası Ümmülmü'minîn Hazreti Aişei Sıddıka'dır, validesi de «Zatünnitakayn» namile maruf bulunan Hazreti Esmadır. Hicreti nebeviyyeden sonra Medinei Münevverede muhacirlerden dünyaya ilk gelen çocuk bu zattır. Âlim, fakih, son derece şeci idi.
Bu zatın doğması, müslümanlar için büyük bir inşiraha vesile olmuştu. Çünkü Yahudiler: «Biz büyü yaptık, muhacirlerin çocukları olmıya-caktır» diye söylenmişlerdi. Bilâhare bu mübarek nevzadın kudumu, düşmanların yalanlarını meydana çıkarmış, onları inkisarı hayale uğratmıştı. Hayfa ki bu muhterem zat, malûm olduğu üzere (72) tarihinde Hacca'; tarafından şehid edilmiştir. Doğmasile müslümanların kalblerini sevinç içinde bırakmış olan bu dırahşan sîma, şahadetile de ehli islâmın kalble-rinde ebedî bir ceriha açmıştır. Radıyallahü tealâ anh.
8 — (Abdullah ibnü Revahe) : Ensarı kiramdan fakih, şair, fevkalâde şecaatli bir zat idi. Bedr, lihud gazvelerinde vesairede Resuli Ekrem ile beraber hazır bulunmuş, Mü'te muharebesinde düşman ile pek dilîrâne harb ettikten sonra şehid düşmüştür. Şehadeti hicretin (8) inci senesine müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
9 — (Abdullah ibnü Selâm) : Medinei Münevvere ahalisinden, Beni Israilden âlim, fakih, güzel itikada mâlik bir zattı. Resuli Ekrem efend.-mizin Medinei tahireyi ilk teşrifleri esnasında şerefi. İslama nail olmuş. Hazreti Osman'ın şahadeti hâdisesinde nâsa bir çok öğütler vermişse do hâdisenin önüne geçememiştir. Resuli zişan efendimiz, bu zatın ehli cennetten olduğunu haber vermiştir. Hazreti Ömer ile beraber Beyti Mak-disin ve Cabiyenin fethinde hazır bulunmuş ve nebiyyi zîşan hazretlerinden (25) hadis rivayet etmiştir. Vefatı Medinei Münevverede (43) tarihine müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
10 — (Abdullah ibnü Ebi Evfa) : Kendisi de, babası da sahabei kiramdandır. Babası Ebu Evfanm adı Alkamedir. Abdullah hazretler', Resuli Ekrem ile beraber bir çok gazalarda bulunmuş, irtihali nebeviden sonra Küfeye giderek orada tavattun etmiştir. Küfede en son vefat eden sahabî, bu zattır. Resuli Ekremden (95) hadisi şerif rivayet etmiştir, îmamı Âzamin görmüş olduğuğ sahabei kiramdan biri de bu zattır. Fazıl, fakih olan bu zatın vefatı (86) tarihine' müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
11 — (Abdullah ibnü Ebi Zekeriyya) : Huzaa kabilesine mensub, Ebu Yahyeşşâmî diye maruftur. Fakih, sika, âbid bir zat idi. Babasının adı, îlyas veya Zeyddir. Kendisi (119) tarihinde vefat etmiştir.
12 — (Abdullah ibnü Habib) : Fukahadan bir zattır. Dedesi Rebia-tüsselmî'dir. Kendisi doksan yaşında olduğu halde (105) tarihinde vefat etmiştir.
reti zamanında vefat etmiştir.
15 — (Abdullah ibnü Şübrünıe) : Tabiînden ve Küfe fukalıasından ?ikil. afif, mevsukulhadis, hüsni ahlâk ile muttâsıf, şair bir zat idi. Şa'bî-den. ibni Şirinden, imamı Azamdan vesaireden rivayette bulunmuştur. Ebu Cafer tarafından Sevadı Iraka kadı tayin edilmişti. Servî demiştir ki: İbni ebi Leylâ ile ibni Şübrüme bizim müftimiz idi. (144) tarihinde vefat etmiştir.
16 — (Abdullah ibnü Tavus) : Yemenin fukahasından âbid, zâhid bir zat idi, ayni zamanda sika, fazıl bir muhaddis bulunuyordu. Ebu Muhammedi Yamanı diye maruftur. (132) tarihinde vefat etmiştir.
17 — (Abdülâzizil Buharı) : Ahmet namında bir zatın oğludur. Amcası Muhammedden ve Muhammedül Buharîden fıkh ahz etmiştir, kudretli usul âlimlerindendir. (Keşfülesrar) adındaki kitabı, Usulü Pez-devî'nin en kıymetli şerhlerindendir. Usulden (Gayetültahkik) adında bir eseri de vardır. (730) tarihinde vefat etmiştir.
18 — (Abdülhakimi Efganî) : Efganistan tarafından Dımeşkı Şama irtihal etmiş fuzalâdan bir zattır. (Keşfül'hakaik şerhi Kenzüddekaik) adındaki eseri; muhtasar, fakat müfid bir fıkıh kitabıdır. On dördüncü asrı hicrînin üdebasından sayılmaktadır.
19 — (AbdülkadiriT Kureyşî) : Muhammed adında bir zatın oğludur. Künyesi de Ebu Muhammeddir. Muhaddis, fakih, müteaddit ilimlere vâkıf bir zat idi. Alâüddin Aliyyi Türkmanîden ve Hibetullahi Türkistanî gibi zatlardan ilm ahz etmiştir. (Elinaye fî tahriri ahadisi hidaye), (Şer-hü maanilasar), (Erredü ala ibni Ebi Şeybe en Ebi Hanife), (Elbüstan fî fazailinnuman), (Elkitab fil müellefeti kulübihim), (Elcevahirülmuzie fî tabakatilhanefiyye) gibi müellefatı vardır.
Elfevaidülbehiyye'de Tabakatülkarîden naklen deniliyor ki: «Hidaye kitabında bir çok evham vaki olmuştur, bunları allâme Abdülkadiri Kureyşî, (El'inaye fî tahrici hadisil'hid^aye) adındaki kitabında nakletmektedir.»
Bu zat, (676) tarihinde doğmuş, (775) senesinde vefat etmiştir.
20 — (Abdurrahman ibnü Avf) : Aşerei mübeşşereden fakih, fâzıl, gayet âlicenab bir zat idi. Birçok gazvelerde Resuli Ekrem efendimiz ile beraber bulunmuştu. Nebiyyi zîşan hazretleri «Abdurrahman gökde emindir, yerde emindir» diye buyurmuştur. Hazreti Ömerin teşkil ettiği altı
? ?
kerremede vefat edip üaKi' kabristanına dein edilmiştir. Kadıyaliahü tealâ anh.
21 — (Abdurrahman ibnü Ebi Bekr) : Sıdıki Âzamin evlâdının en büyüğüdür. Aişei Sıddika validemizin öz kardeşidir. Valideleri «Ummı Ruman» dır. Ashabı kiram arasında birbirinden mütevellid dört şahabı-nin mevcudiyeti, yalnız Hazreti Sıddık ailesine mahsus bir meziyettir. Çünkü kendisi de, babası Ebu Kuhafe de ve oğlu Abdurrahman ile onun oğlu Mohammed de ashabı güzînden bulunmuşlardır.
Abdurrahman, Hüdeybiye sırasında İslama gelmiş, Yemame vakasında bulunarak şecaatini göstermiştir. Âlim, fakih bir zat idi. (8) hadisi şerif rivayet etmiştir. (53) tarihinde vefat etmiştir. Mekkei Mükerreme-de medfundur. Radıyallahü tealâ anh.
22 — (AMnrrahina.ii ibnü Gaum) : Yemenlidir, nezdi nebeviye gelip islâm olmuştur. Bir rivayete göre huzurı nebevide bulunmak saadetime nail 'olmamıştır. Yemene gönderilmiş olan Muaz ibni Cebel hazretlerine vefatına kadar musahib olmuştur. Bu cihetle «Sahibi Muaz» denmekle maruftur. Hazreti Ömerden, İmam Ahden, Ebüdderdaden vesair sahabei kiramdan ahadisi şerife dinlemiş, kendisinden de Samdaki tabiîn fıkıh ahz etmişlerdir. Bilâhare tavattun ettiği Samın en fakihi bulunmuştu. Vefatı (78) tarihine müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
23 — (Abdurrahman ibnü Kasım) : Hazreti Ebu Bekirin oğlu Mu-hammedin oğlunun oğludur. Yüksek fukahadandır, kendisi babasından, ve Abdullah ibnü Âmirden, Nafîden ve saireden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Yahyelensarî, Mâlik, Süfyani Sevrî, Leys, Evzaî gibi zatlar rivayette bulunmuşlardır. İmam Ahmet demiştir ki: Abdurrahman, sikadır, sikadır, sikadır. (126) tarihinde Samda veya Medinei Münevve-rede vefat etmiştir.
24 — (Abdurrahman ibnü Ebi Leylâ) : Tabiînden ve Küfenin Kadri âli âlimlreindendir. Künyesi Ebu îsâdır. Ebi Leylâ, sahabîdir, bilâhare Kûfe'ye nakl etmişti. Adı Yesardır.' Veya Davudulensarîdir. Abdurrahman birçok sahabei kirama mülâki olmuş, onlardan ahadisi şerife rivayet etmiştir. Küfede takriben (19) tarihinde doğmuş, (83) tarihinde vefat etmiştir.
25 — (Abdurrahman ibnü Abdiilah ibni Sabat) : Mekkei Mükerre-me fukahasındandır. Orada müfti bulunduğu mervîdir. Tâbiîndendir, sikadır, kesirülirsal olmakla maruftur. Vefatı (118) tarihine müsadiftir.
luııı iuiui gıuı *>a.ucu uvajcıre uuıuiiiuugıaıuu. ıuıu ua u ucııuçfiıj. ıu. au-
dullah sika idi, fakih idi, birçok hadis rivayet etmiş, fetva vermiştir. Vefatı (94) tarihine müsadiftir.
Utbe ise Sahabei kiramdandır, Abdullah ibnü Mesud hazretlerinin biraderidir. Onunla beraber Habeşeye muhaceret etmişlerdi. Sonra Me-, dinei Münevvereye rihlet ederek Uhud gazvesine vesaireye iştira etmiş idi.
Utbe de fakih bir zat idi. Hattâ Zührîden mervîdir ki: «Abdullah ibnü Mesud, biraderi Utbeden d.aha fakih değildir» demiştir. Hazreti Ömerin hilâfetinde vefat etmiştir.
işte Abdurrahman, bu zatın oğlunun oğludur. Fukaha ve muhaddisîn arasında büyük bir mevkii vardır. (160) tarihinde vefat etmiştir.
27 — (Abdurrahim) : üçüncü Sultan Ahmet zamanında meşihatı islâmiyyeyi ihraz etmiş olan Bursalı bir âlimdir. Şer'î ve edebî ilimlerde ihtisası var idi. Menteşî zade denmekle maruftur. (Fetavayi Abdirrahim) denilen iki ciltten müteşekkil bir fetva kitabı vardır. Feyzullah Efendinin meşihati zamanında Üsküdar, badehu Mısır kadısı olmuştu. (1128) tarihinde vefat etmiştir. Edirnede «Zehrimâr mescidi» bahçesinde medfundur
28 — (Abdurrezak ibnü Hemmam) : Ebubekirissanânî, eski fukahadandır. Evzaî, îmam Mâlik gibi meşahirden rivayet etmiş, kendisinden de Süfyan ibni Uyeyne, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Maîn gibi zatlar rivayette bulunmuşlardır. Zamanında dinî mesaiİ hususunda ammenin müracaatgâhı bulunuyordu. Sikatm muvafakat edemiyeceklerin bazı rivayetleri vardır. (136) tarihinde San'ada doğmuş, (211) tarihinde. Yemende vefat etmiştir.
29 — (Adiyyübnü Hatim) : Meşhur Hâtimi Tâînin oğludur. Hicreti Nebeviyyenin dokuzuncu senesinde Medinei Münevvereye gelerek, şerefi islâma nail olmuştur. Evvelce Nasranî bulunuyordu. Cezire ve Şam fütuhatında bulunduğu gibi îrak fütuhatında da hazır bulunmuştur. Ceme] ve Sıffîn vakalarında îmam Ali'nin cenibinde bulunmuştu. Fakahetle ve sahavetle muttasıftı, kavmi arasında mevkii pek yüksekti. (66) hadisi şerif rivayet etmiştir. Hicretin (69) uncu senesinde yüz yirmi yaşında olarak Kûfe'de vefatı vukubulmuştur. Radıyallahü tealâ anh.
30 — (Afiye) : İbni Yezid ibni Kaysil Kûfî, Hanefî fukahasmdan yüksek bir âlimdir, saduktur, Kadı-Âfiye diye meşhurdur. Hakkında îma-mı Âzamin büyük teveccühleri var idi. Afiyenin bulunduğu bir meclisde dermeyan ettiği meseleleri hilâfına Afiye tarafından bir mütalâa derme-
muunnevazil) adındaki tikin kitaDinın sanıoıuıi. r>u Au.au, aiddir Vatanı olan (Keşşen) Cürcanda bir köy adıdır.
Keşfüzzünûnda (Mecmuunnevazil velhavadis velvakiat) adındaki ki-tab. Şeyh, İmam Ahmed ibni îsa ibni Me'mun namına kaydedilmiştir.
32 — (Ahmed ibni Mansur) : Kadı Ebu Nasrı îsbicabîdir. Hanefi fukahasmdan mütebahhir bir âlimdir. Muhtasarı Tahavîye şerhi vardır. (480) tarihinde vefat etmiştir.
33 — (Akü îbni Ebî Tâlib) : îmam Ali hazretlerinin öz biraderidir ve ondan yirmi yaş büyüktür: Künyesi Ebu Yeziddir. Bedr gazvesinde müslümanlara karşı kerhan muharebede bulunmuş, hicretin sekizinci senesinde Medinei Münevvereye gelerek ashabı kiram zümresine iltihak etmiştir. Kardeşi Caferi Tayyar hazretlerile beraber Mö'te muharebesinde hazır bulunmuştu. Âlim, fakih, Kureyşin ensabına ve Arablarm eyyamına pek vâkıf bir zat idi. Teyzesi Fatıma binti Utbe, Hazreti Muaviyenin zevcesi idi. Kendisi bir aralık Hazreti Ali tarafım bırakarak Şama gitmiş, Hazreti Muaviyenin yaranda kalmıştı. Kendisinin oğlu Muhammed ile tabiînden Hasanı Basrî vesair zatlar kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Hazreti Muaviyenin hilâfeti zamanında Mekkei Mükerremede vefat edip Bakî' kabristanına defn edilmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
34 — (Alkame ibni Kays) : Tabiînin büyüklerinden ve Abdullah ibnü Mesudun ashabındandır. Hadis ve fıkıh ilimlerinde mütebahhir idi. Ömer ibnil Hatabdan, Osman ibni Affan ile İmam Aliden vesair ashabı güzînden hadis istima' etmiş, kendisinden de Nehaî, Şa'bî, İbni Sîrin gibi zevat rivayette bulunmuşlardır. Esved ibni Yezid ile Abdurrahman ibnü Yezidin amcası idi. Esved ile Abdurrahman ise İbrahim Nehaînin dayılarıdır. Hepsi de fukahadan meşhur simalardır.
İbrahim Nehaî demiştir ki: Alkame, ibni Mesud hazretlerine benzer di. Alkamenin celâdeti kadrî hakkında ititfak vardır. Vefatı (62) tarihine müsadiftir.
35 — (Aliyyibni Ebi Tâlib) : Resuli Ekrem, sallallahü aleyhi vesel-lem efendimizin amcazadesi, muhterem damadı ve dördüncü halifesidir. Babası Ebu Tâlib'in adı, Abdi Menafdır, validesinin adı da Fatıma binti Eseddir. Bu mübeccel valide, Beni Hâşimdendir, sahabiyattandır. Medinei münevvereye hicret etmş, Resuli Ekremden evvel ahrete irtihal etmiştir.
mütehassısı bulunuyordu. Resuli Ekremden (586) hadisi şeni rıvuycu ekmiştir. İbni Abbas hazretleri demiştir ki: îmam Aliye ilmin onda dokuzu verilmişti, geri kalan bir ilimde de nâsa ortak bulunmuştu. Resuli Ekrem efendimiz, Hazreti Aliyi Yemene kadı olarak göndermişti. Hazreti AH, «Ya Resulellah!. Benim kaza işlerine vukufum yoktur» demiş, bir defa da: «Ya Resulellah!. Beni Yemene kadı nasb ediyorsun, halbuki orada benden yaşlı zatlar var, ben onların arasında nasıl hükm edebilirim?» demek istemişti. Resuli Ekrem de: «Bana yakın gel» diye emr etmiş, mübarek ellerini Hazreti Alinin göğsüne temas ettirerek: «JS-u^* UcjT^M) İlâhî! lisanını tesbit et, kalbini de hidayete mazhar buyur) diye dua buyurmuştu. Hazreti Ali demiştir ki: «Âlemi yaradana yemin ederim ki, ben bundan sonra verdiğim hükümlerin hiçbirinde bir şek ve tereddüde düşmedim.» Yine îmam Ali hazretleri demiştir ki: Resuli Ekrem, sallallahü aleyhi vesellem bana: «Ya Ali!, huzuruna iki hasım gelip oturduğu zaman birincisinin sözlerini dinlediğin gibi diğerinin sözlerini de dinlemedikçe aralarında hükm etme, böyle yaparsan nasıl hükm edileceği sana tebeyyün eder.» diye buyurdu. Artık bundan sonra bana hiçbir hükmümde işkâl vaki olmadı. Hayfa ki bazı kimseler, o mübarek zat namına bir takım asılsız hadisler, fetvalar, hutbeler, hükümler nakl etmişlerdir. Bu cihetle o pek yüksek zattan rivayet edilen şeylerin sahihlerini, mevzularından ayırmak müşkil bir hale gelmiştir. Hattâ İmam Buharînin ifadesine nazaran ibni Sîrin, İmamı Aliden rivayet edilen bütün haberlerin onun namına uydurma şeyler olduğuna kail idi. îslâm âlemi, o büyük zatıu fıkhından, ilminden bu cihetle —kısmen olsun— mahrum kalmış demektir. Bunun vebali ise o mevzu haberleri heşr ve işae edenlere racidir.
Bir şecaat, adalet ve kemalât harikası olan bu pek, mübeccel zat, beş sene makamı hilâfette bulunmuş, altmış üç yaşında olduğu halde (40; tarihinde Küfede şehiden vefat etmiş, orada hâki gufrana tevdi edilmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
36 __ (Aliyyülkarî) : Aliyyibni Sultan Muhammedilherevî, Hanefî
fukahasmdan pek muktedir, fazıl bir zattır. Mekkei Mükerremede mücavir kalmış, Ebülhasenilbekrî ve Ahmedibni Hacerilmekkî gibi zatlardan Um ahz etmiştir. Birçok musannefatı vardır. (Şerhi Mişkât), (Şerhüç-şifa), (Şerhüşşemail), (Şerhuifikhilekber), (Şerhi Muvetta-i Muham-
uu. zjclı, au:ıı, j. am 1.1,
XVV»S*J- J
maarif riyasetinde, Rumelii şarkî cemaati islâmiyyesi nazırlığında, mektebi hukuk usuli fıkıh ve meselle müderrisliğinde bulunmuştur. Usuli fıkha dair olan yazıları (1307) tarihinde taş basması olarak tab edilmiş, bilâhare usuli fıkha dair olan takrirleri, merhum Hacı Âdil Bey tarafından ayrıca heşr olunmuştur. Yüksek bir zevki fıkhiyye sahip olduğu bu takrirlerinden anlaşılmaktadır. (1321) tarihinde irtihal edip ahfadından bulunduğu Usküdarda Şeyh Nasuhî Efendi dergâhında defn edilmiştir.
38 — (Ali Haydar Efendi) : Ahiskalı Emin Efendi zade denmekle maruftur. Yüksek, çalışkan fukahamızdan maduttur. Mahkemei temyiz riyasetinde, mülga fetvahanei âli emanetinde ve adliye nezaretinde bulunmuştur. Mecellei ahkâmı adliyyeye yazmış olduğu dört ciltlik mufassal şerhi, kıymetli bir eserdir ve birçok çalışmanın faideli bir semeresidir. Arazi, evkaf, mefkud ahkâmına dair eserleri, intikal kanununa şerhi de vardır. Medresetülkuzatta ve darülfünunda mecelle ve saire müderrisliğinde bulunmuştu. Vefatı (1355) tarihine müsadiftir.
39 — «Amiribııi Abdullahibni Mesud) : Kibari tabiînden Kûfeli bir âlimdir, fakihdir, sikadır. Künyesi Ebu Ubeydedir. Bu künyesile meşhurdur. (80) tarihinden sonra vefat etmiştir.
40 — (Amrübnülâs) : Sahabei kiramdandır. Hüdeybiye senesinde şerefi islâma nail olmuş, bilâhare birçok gazvelerde bulunmuş. Hazreti Sıddikin zamanında Şam fütuhatına memur edilmişti. Hazreti Ömer tarafından da Filistin valiliğine nasb edilmiş, daha sonra Mısın feth ederek oranın valiliğinde bulunmuştur. Siffîn vak'asmda Hazreti Muaviye tarafında bulunmuştu. Son derece zekî, fatîn, fakih idi, dühatı Arabdan maduttur. Kureysin zahidlerinden, salihlerindendir. Hakkında Resuli Ekrem Efendimizin büvük teveccühleri tecelli etmiştir. Kendisinden (37) hadisi şerif rivayet olunmuştur. (43) tarihinde Mısır valisi iken vefat etmekle namazım oğlu Abdullah hazretleri kıldırmıştır. Radıyallahü tealâ anhüma.
41 — (Amribni Dinar) : Ebu Muhammedilmekkî) tabiînden fakih, sika bir zattır. îbni Ömer, ibni Abbas gribi sahabei güzînden ve Saidibri müctehidlerden, din imamlarından biridir. Şu'be, bu zatın üzerine başkalarım takdim etmezdi. îbni Nücevh demiştir ki: «Ben Amribni Dinardan Müseyyeb, Atâ gibi tabiînden hadis ahz etmiştir. Mezheb sahibi bulunan
bei kiramın gençlerinden idi. Basrada ikamet etmişti, fakih, muhterem bir zat idi. Nisbeti «Cermî» dir.
44 — (Ammaribni Yâsir) : Ebülyakzan, sahabei kiramın kuderna-sındandır. Babası Yâsir de, valdesi Sümeyye de sahabet şerefini haizdirler. Müslümanlık uğrunda birçok eziyetlere katlanmışlardır. Sümeyye hazretlerini Ebucehil, şehit etmişti, islâmda ilk şehid edilen bu muhterem sahabiyedir. Ammar hazretleri, fakih, mücahid bir zat idi. Kendisinden (62) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Küba mescidi, kendisinin tavsiyesi üzerine müslümanlıkta ilk mescit olmak üzere bina kılınmıştı. Müseyli-metülkezzaba karşı Yemame vak'asmda bulunmuştur. Hazreti Ömer tarafından bir aralık Küfe valiliğine tayin ve badehu azl edilmişti. Cemel ve Sıffeyn vakalarında tmam Ali hazretleri tarafında bulunup Sıffeyn vakasında doksan dört yaşında olduğu halde şehid düşmüştür ki (37) senesine müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
45 — (Esbagibnilferec) : îbni Saidilemevî, Mısırda yetişmiş olan yüksek fukahadandır. Künyesi Ebu Abdillahdır, Emevîlerin mevalisinden bulunuyordu. îmam Mâlike mülâkî olmak üzere Medinei Münevvereye rihlet etmiş ise de Medinei tahireye duhulü, îmam Mâlikin vefatına müsadif bulunmuştu. Artık îmamı Mâlikin ashabından olan îbnülkâsımdan, ibni Vehebden ve Eşhebden fıkıh ahz etmiştir.
Esbag, ibni Vehebin kâtibi idi, onun en yüksek ashabından bulunmuştu.
îbni Maîn demiştir ki: îmamı Mâlikin reyleriae bütün halkın en âlimi Esbağ idi, onları mesele mesele bilirdi.
Sika, fazıl bir zat olan Esbağm bir çok güzel müellefatı vardır. (Ki-" tabülusul) de bu cümledendir. (225) senesinde vefat etmiştir.
46 — (Attabibni Esid) : Sahabei kiramdan ve benî ümmiyyeden sa-lih, fazıl, fakih, idareli, genç bir zat.idi. Mekkei Mükerremenin fethi gününde islâma gelmiş, tarafı nebeviden Mekkei Mükerreme valisi tayin bu-yurulmuştu. O tarihten itibaren Hazreti Sıddîkin irtihaline kadar bu hizmette bulunmuştu. Ebubekrissıddik hazretlerinin irtihali haberi Mekkei Mükerremeye geldiği gün Attab hazretleri de vefat edip hâk-i gufrana tevdi edilmişti ki, (13) senesine müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
F. 22
vardır. (Tefsir), (Şerhüzziyadat), (Şerhülcamiilkebîr), (Şerhülcamiissa-gîr), (Cevamiülfıkh = Fetavayi Attabiyye) bu cümledendir. (586) tarihinde vefat etmiştir.
48 — (Ata ibni Ebi Rebah) : Tabiînin kibarındandır. Mekkei Mü-kerrenıenin en yüksek fukahasmdan idi, orada fetva işleri kendisine mu-havvel bulunuyordu. Bu muhterem zat, iki yüz kadar sahabei kirama ye • tişmişti. Hazreti Aişeden, Abdullah ibnü Abbasdan, Abdullah ibnü Zü-beyrden, vesaireden ahadisi şerife dinlemiştir, kendisinden de Amribni Dinar, Zührî, Katade gibi birçok tabiîn rivayette bulunmuşlardır.
Atanın künyesi Ebu Muhammeddir. Ebu Rebahm adı da Eşlemdir.
Fıkıh silsilesinde Ata, Şafiîlerin meşayihi arasına dahildir. îmam Şafiî demiştir ki: Tabiîn arasında Atadan ziyade hadise ittiba eden bir zat yoktur, imamı Âzam hazretleri de demiştir ki: Ben Atadan daha faziletli bir zat görmedim.
îbni Abbasdan sonra tedris kürsüsü Ataya intikal etmişti. îbni Ab-bas hazretleri ve (Tehzibülesma) da yazıldığına nazaran ibni Ömer hazretleri kendisinden istifdade bulunan zevata hitaben: «Ey Mekkelilerî Sizin yânınızda Ata bulunduğu halde neye benim başıma toplanıyorsunuz?» demişti.
Ata hazretleri, seksen sekiz yaşında olduğu halde (115) senesi Mekkei Mükerremede vefat etmiştir.
49 — (Atai Horasan!) : Ebu Eyyüb ibni Ebi Müslimilbelhî, kibarı tâbiîndendir. Şam havalisinde ikamet etmişti. Muazibni Cebelden, İbni Abbasdan vesaireden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de îmam Mâlik, Evzaî, Ata ibni Rebah, Dahhak ibni Müzahim gibi birçok meşahir rivayette bulunmuşlardır. Âbid, sika, muhaddis, fakih bir zat idi. (50) tarihinde doğmuş, (135) tarihinde Erihada vefat etmiş, Beyti Mukaddese nakledilerek orada defnedilmiştir.
50 — ( Ataibni Yesar) : Ebu Muhammedilmedenî, kibar tâbiîndendir. Ümmülmü'minîn Meymune bintilhâris hazretlerinin mevalisinden idi. îbni Mesud, ibni Ömer, ibni Abbas, Ebu Hüreyre gibi sahabei kiramdan hadis istima etmiştir. Kendisinden de. Ebu Seleme, Amribni Dînar gibi tabiin rivayette bulunmuşlardır. Fâzıl, sika. kesirülhadis, sahibi mevaiz bir zat idi. (94) tarihinde vefat etmiştir.
51 — (Atıf Mehmed Efendi) : Kuyucakh zade Mısır mollası Abdur rahman Nafiz Efendinin oğludur. Istanbulda ilm tahsil ettikten sonra Mısır ulemasından müfessir Şeyh îbrahimüssekkadan da ayrıca tefsir, hadis okumuştur. Fakih, edib, şaîr bir zat idi. îstanbulda müderris olup icazet vermiş, Evkafı Hümâyun Meclisi İdaresi Riyasetinde bulunmuştu.
isnad) aümaa Dir rısaıesı ue vttuuLA-ona &<-"*
tanbulda vefat edip Süleymaniye camii şerifi haziresine defn edilmiştir
Kuyucak, Aydın civarında bir nahiyedir.
52 — (Azudüddinilîcî) : Abdurrahmanibnü Ahmedişşîrazî, Şafiî fu-kahasındandır, bir çok ilimlerde mütebahhir idi, kadı Beyzavînin tilmizi Zeynüddîne mülâzemet etmiş, kendisinden de Şemsüddini Kermanî, Taf-tazanî gibi meşahir ders almışlardır. Emir Ebu Saidin zamanında Kazıl -kuzat tayin edilmiş ve bir vakadan dolayı Direymiyan kalesinde mahbus iken vefat etmiştir. Muhtasarı münteha üzerine şerhi ve ilmi kelâma dâir (Mevakıf) adında meşhur bir eseri ve (Âdabülbahs) namile de diğer bir eseri vardır. (700) tarihinde Şîraz nevahisinden îc beldesinde doğmuştur. Vefatı (756) tarihine müsadiftir.
53 _ (Aynî Bedrüddin) : Ebu Muhammed Mahmudibni AhmediV ıntabî, Hanefî fukahasmdan muhaddis, edib, pek muktedir bir zattır. Aslen Haleblidir, babası Ayintabda kadı iken orada doğmuştur. Maamafih Halebde veya Mısırda doğmuş olduğu da rivayet olunuyor. Halebde, Dı-mışkda, Kahirede bir çok âlimlerin ve bilhassa Alâüddini Seyrafîden, Zeynüddini îrakîden istifade etmiştir. (801) tarihinde Hanefî kadılığına, Müeyyediyyede hadis müderrisliğine, Mahmudiyyede fıkıh tedrisine tayin edilmişti. Camii Ezher civarında bir mescid bina edip kitablarım oraya vakf etmişti. Pek kıymetli müellefatı vardır. (Umdetülkarî fî şerhilbu-harî), (Ennihaye fî şerhilhidaye), (Remzülhakaik fî şerhi .kenziddekaik). (Tabakatülhanefiyye), (Tabakatüşşuara), (Şerhü maanilâsar) bu cümledendir.
Aynî merhum (762) tarihinde doğmuş, (855) senesinde vefat edip Kendi yaptırmış olduğu medresesi bahçesine defn edilmiştir.
B
54 — (Bâcuri İbrahim) : îbni Muhammedişşafiî, Mısırda Muham-medülemîrülkebîr ,Şeyh Abdullahişşerkavî gibi âlimlerden ilm ahz etmiş, nihayet Camii Ezher riyasetini ihraza muvaffak olmuş, tedris ile uğraşmış, ve bir çok telifat vücude getirmiştir. Tirmizînin Şemaili nebeviyyesi üzerine haşiyesi, metni Ebi Şüca üzerine ibni Kasımın yazmış olduğu şerha haşiyesi, Sünusînin akaidine haşiyesi, ve (Ettuhfetülhayriyye) adındaki bir eseri bu cümledendir.
Bâcurî merhum (1198) de doğmuş, (1277) de vefat etmiştir.
55 — (Bediibni Mansur) : Kadı Fahrüddinilkuzebnî, Hanefî fukahasmdan büyük bir zattır, fahrüleimme diye yad olunmuştur. Necmül-eimmetülbuharîden fıkıh ahz etmiştir. Zamanında fetva riyaseti kendi-
Çünkü Şafiî üzerinde onun minneti vardır.» Zira Şafiî mezhebinin intişarına pek çok hizmet etmiştir, imam Şafiînin Nususunu on cilt üzere (El-mebsut) unvanile toplamıştır.
Beyhekî merhumun birçok kıymetli müellefatı vardır. (Essünenülke bîr), (Essünenüssagîr), (Şuabüliman), (Elhilâfiyyat), (Kitabülesmai vessıfat), (Kitabülitikad), (Kitabüzzühd), (Kitabüddaavat), (Kitabüt-tergîb), (Delâilünnübüvve), (Menakibi Şafiî), (Menakibi Ahmedibni Han-bel) unvanlı eserleri bu cümledendir.
Beyhekî merhum, (382) tarihinde Beyhekde doğmuş, (458) senesinde vefat etmiştir. Beyhek, Nisabûr nahiyelerindendir.
57 — (Beyhekî Ebu Cafer) : Ahmedibni Ali ibni Muhammed, fuza-ladan, fukahadan bir zattır. «Caferek» diye maruftur. Nahv, lügat, tefsirde imam idi. Kur'amn lügatlerine dair (Elmuhit) adında bir eseri vardır. Kuranıkerim ile ahadisi şerif enin masdarlarına dair de (Tacülmasa-dir fillûga) adında bir kitabı vardır. Diğer bir eseri de (Yenabiüllûga) dır. (544) tarihinde vefat etmiştir.
58 — (Beyhekî İsmail) : Ibni Hüseyn, Ebülkasım, Hanefî fukaha-sındandır. (Kitabüşşâmil) adındaki eserin müellifidir. Bu eserinde meb-sut ile ziyadat kitablarındaki meseleleri fetvaları cem etmiştir. îki cilt olup faideli bir eserdjr.
59 — (Bilâli Habeşî) : Ibni Rebah, kölelerden islâm şerefine ilk nail olan zattır. Künyesi Ebu Abdillah veya Ebu Abdilkerîmdir. islâmiyet uğrunda pek çok eziyetlere katlanmıştır. Hazreti Sıddık tarafından satın alınarak azad edilmiştir. Kendisine Ümeyye ibni Halef mütemadiyen işkencede bulunmuştur. Hazreti Bilâl, bu zalimi Bedr gazvesinde kati ederek intikamını almaya muvaffak olmuştur. Hattâ Hazreti Sıddik, Bilâlin bu muvaffakiyetini şu beytile tebrik etmişti:
Yani: Tebrik ederim, Hak tealâ sana çok hayırlar, muvaffakiyetler versin, şüphe yok ki ey Bilâl!, intikamını almaya nail oldun.
UUUCUl UiıClC
dır. Resuli Ekrem Efendimizin irtihalinden ve bir rivayete göre Hazreti Sıddikin vefatından sonra cihad maksadile Şam tarafına çıkıp gitmişti. (20) tarihinde altmış dört yaşında olduğu halde Samda vefat edip Babüs-sagîr denilen mevkide defn edilmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
60 — (Bilâlibni EbidderdaiTensarî) : Kibarı tabiînden fakih, sika bir zattır. Samda kadı bulunuyordu. (92) tarihinde vefat etmiştir.
61 ?— (Bükeyribni Abdillah) : Ibnileşec, Ebu Abdillah, tabiînden ve Benî Bahzum kabilesi mevalisinden Medineli bir zattır. Mısırda ikamet etmiştir. Saib ibni Yezid, Rebia ibni Ibad gibi sahabei kiramdan ve Saidibni Müseyyeb gibi tabiînden rivayette bulunmuştur. Sika, fakih, salih bir zattır.
Aliyyübnülmedinî demiştir ki: «Medinei Münevverede kibarı tabiînden sonra ibni Şihabdan ve Yahyelensarî ile Bükeyr ibni Abdullahdan daha âlim bir zat yoktur.» (120) tarihinde vefat etmiştir.
62 — (Bükeyr Necmüddin) : Ebulfezailittürkî, fakih, arif bir zattır. Abdurrahman ibnü Şücadan ilm ahz etmiştir. Fıkıhtan muhtasar bir kitab olan (Elhavî) yi telif etmiştir. (Akidei Tahavî) üzerine de (Ennü rüllâmi velbürhanüssatı) adında bir şerh yazmıştır. Vefatı Bağdatu:. (652) tarihine müsadiftir.
63 — (Bürhanüddinilbuharî) : Mahmudibni Sadrı Said Tacüddin Ahmed, Hanefî fukahasından meşhur bir âlimdir. Babası Tacüddin ile-amcası Sadrı Şehid Ömerden ilm ahz etmiştir. Müctehid filmesail sayılmaktadır. Birçok kıymetli müellefatı vardır. (Elmuhitülbürhanî), (Zahi-retülefetavâ), (Ettecrid), (Tetimmetülfetava), (Elvakıat), (Ettarikatü!.-bürhaniyye), (Şerhi edebilkaza lilhassaf) bu cümledendir. (544) tarihinden sonra vefat etmiş olduğu anlaşılmaktadır.
64 — (Bürhanüddini Herevi) : Mevlâna Hayderibni Muhammed, allâme Taftazanînin tilmizlerindendir. Çelebi Sultan Muhammedin zamanında Bedrüddini Simavînin idamına fetva vermişti. İzaha, Feraizi Sira-ciyyeye ve Taftazanînin Keşşaf haşiyesine haşiyeler ve ta'likalar yazmıştır. Vefatı (830) tarihine müsadiftir.
İU.C1İ VC IÇCİİIÖUUUIIU
Serehsînin tilmizi Ebu Omerilbeykendîden fıkıh az etmiştir. Ashabı tercihten veya müetehid filmezheb sayılmaktadır.
Bu" zat, Buharalılar ile Cengiz arasında sulh akdine memur olmuş idi. Buhara ahalisinden bazıları muahede hilâfına hareket etmekle Cengiz, şehri yakmış, ahalisini öldürmüş, o arada bu muhterem âlim de şehid edilmiştir. (Elhidaye) diye meşhur bir eseri vardır ki (Bidayetülmübtedî) adile yazmış olduğu muhtasar bir fıkıh kitabının şerhidir. Hidayede en ziyade İmam Muhammedin.«Camiüssagîr» adındaki kitabile Muhtasarı Kudurînin meselelerini şerh ve izah eder. Hidaye üzerine de birçok şerhler yazılmıştır.
Bu zatın (Kifayetülmüntehî), (Kitabüttecnîs), (Neşrülmezheb), (Muhataratı mecmuunnevazil), (Elmezîd), (Menasiki hac), (Kitabülfe-ıaiz) gibi sair kıymetli eserleri de vardır. Vefatı (593) tarihine müsadiftir.
G6 — (Bürhanünnesefî) : Ebulfazl Muhammedibni Muhammed, Hanefî fukahasından muhaddis bir zattır. Fahrüddini Razînin tefsirini telhis etmiştir. İlmi hılâfe dair meşhur bir mukaddimesi vardır ki onu Şemsüd-din Muhammedi Semerkandî şerh etmiştir. Bunun «Maarikülfuhul» adında başka bir şerhi de vardır. «Akaidi Nesefiyye» adındaki meşhur kit.ab da bu zata nisbet olunmaktadır. Takriben (600) tarihinde doğmuş, (679) senesinde vefat etmiştir. Bağdatta imamı Âzam hazretlerinin makberesinde medfundur.
Akaidi Nesefiyyenin Necmüddin Ebu Hafz Ömerünnesefiye aid olduğu da beyan olunmaktadır. (286) ncı isme müracaat!.
67 — (Bürhaniişşeria) : Mahmudibni Sadrışşeriatilevvel, Hanefî fukahasından meşhur bir zattır. Hidaye kitabına bir hülâsa mesabesinde olmak üzere (Vikayetürrivaye fî mesaililhidaye) adındaki kitabını kızının oğlu «-Sadrüşşeriatissanî» namına tasnif etmiştir. Bu kitaba ulema tarafından pek çok itina edilmiş, üzerine müteaddit şerhler yazılmıştır. Bunu ibni Melek şerh ettiği gibi Ömerülesvedin (800) tarihinde vefat etmiş olan oğlu Alâüddin Ali dahi şerh ederek adına (El'inaye fî şerhil'vikaye) demiştir.
Bürhanüşşeria, yedinci karni hicrî ricalinden idi.
68 — (Behutî Mausur) : îbni Yunus ibni Salâhiddinil Hanbelî, âlim. âmil, dinî ilimlerde mütebahhir, hanedan bir zat idi. Mısırda Hanbelîlerin şeyhi bulunuyordu. Zamanında müellefatile temayüz etmişti. (Keşşafül-kına alel'ikna), (Şerhi zadil'müstakni'), (Şerhi müntehel'iradat), (Muh-
69 — (Büveytı Ebu Yakub) : Yusuf ibni Yahya, imam Şafiînin ashabı arasında en mümtaz bir zattır, âbid, zahid, yüksek bir fakih idi. imar.. Şafiîden sonra onun emrile rıhlei tedrisini işgal ederek fıkhı Şafiînin intişarına büyük hizmetlerde bulunmuştur, imam Şafiî hazretlerinin kendisine büyük bir itimadı var idi. İmam Şafiînin kadim akvalini (Muhtasarı Buveytî) adındaki eserinde ihtisar vecihle yazmıştır. Bazı kimselerin seayetine mebni halkı kur'an meselesinden dolayı hâps edilerek (231) tarihinde Bağdad kapishanesinde vefat etmiştir. Büveyt, Mısırın Saîd eyaletinde bir yerin adıdır.
70 — (Bezzazı Hafızüddîn) : Muhammed ibni Muhammedilkerderî, Hanefî fukahasından Harzemli muhterem bir âlimdir. Bir aralık Kırıma gidip orada iki sene kalmış, sonra vatamna dönmüş, daha sonra Osmanlı ülkesine rıhlet edip Şemsüddini Fenarî ile mülakatta, mübahasede bulunmuştur. (Bezzaziyye)) adındaki'fetva kitabı muteberdir. Buna (Elcamiül-vecîzy tesmiye etmiştir.
Keşfüzzününde yazdığı üzere Ebussuud Efendiye: «Ne için mühim meseleleri toplayıp o babda bir kitap telif etmiyorsun?.» denilmiş, o da: «Bezzaziyye kitabı mevcut iken sahibinden istihya ederim, çünkü o, mühim mesaili lâiki vecihle muhtevi olan bir mecmuai şerifedir.?» demiş.
Bu zatın (Menakıbülimam Ebi Hanife) adında da bir eseri vardır. Vefatı (827) tarihine müsadiftir.
Gerder, Harzem'de bir köydür.
C
71 — (Cüveyriye = Ümmülmü'minîn): Resuli Ekrem Efendimizin muhterem refikalarından olup fakahatle rnuttasiftir.- Benî Mustalık kavminin reisi Hars ibni'Ebi Zirar'ın kerimesidir. Yedi hadisi şerif rivayet etmiştir. Radiyallahü tealâ anha.
72 — (Câbir ibni Abdullah) : Ensarı kiramdan pek muhterem, miı-fessir, muhaddis, fakih, bir sahabîdir. Birinci Akabede Nebiyyi Zîşan'a mülâki olarak islâmiyete nail olmuştur. Resuli Ekrem, sallallâhü aleyhi vesellem efendimizle birçok gazvelerde ve sonra imam Ali Hazretlerile sıffîn vakasında hazır bulunmuş, Kostantaniyyenin muhasarasına iştirak etmiştir. Bedr gazvesinde bulunduğu ihtilaflıdır.
Câbir Hazretleri, zamanında Medine-i Münevvere'nin müftisi bulunuyordu. Hazreti Peygamberden bin beş yüz kırk hadisi şerif rivayeı etmiştir. Bunlardan biri der^'^l j&~*\ , İ^UI ^£i\J,\f\ş. )hadisi şerifidir. Yani: Sizin hayırlılarınız, ömürleri daha uzun, amelleri daha güzel olanlarınızdır.
73 — (Câbir ibni Zeyd) : Basra'daki tabiînin ikinci tabakasından-dır. Künyesi Ebuşşa'sâdır. İbni Abbas hazretlerinin ashabından âlim, fa-kih bir zattır, tabiînin eimmesindendir, müteferrid bir mezhebi fıkhî sahibi sayılıyor. Aslen Ummanda Hırka nahiyesindendir. Bu cihetle hisbe ? tinde Hırkî denilmiştir. îbni Abbas hazretlerinden vesair sahabe> ile tabiînden rivayette bulunmuş; kendisinden de Katade, Amr ibni Dinar gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Vefatı (93) tarihine müsadiftir.
74 — (Celâlüddini Harzemî) : ibni Şemsedden Hanefî fukabasından meşhur bir zatür. 710 tarihinde vefat etmiş olan Nihaye sahibi Hüsa-müddin'den ve Keşfi Pezdevî sahibi Abdülâzizi Buharî'den ilm ahz etmiştir. Hidayenin şerhlerinden olan (Elkifaye) bu zata nisbet edilmektedir.
75 — (Cerir ibni Hazım) : Muhaddislerden, fukahadan bir zattır. Ezd kabilesine mensubdur, Ebünnazarilbasrî denmekle de mâruftur. Sikadır, Sahihi Buharî'de rivayetleri vardır. Vefatı (170) tarihine müsadiftir.
76 — (Cessas Ebubekr) : Ahmed ibni Aliyyirrazî, Hanefî fukahası-mn meşhurlarındandır. Zühdü tekvada Kerhî mesleğinde idi. Reyde .doğmuş, Bağdatta ikamet etmiş, Hanefiyye'nin riyaseti kendisine müntehi olmuştu. Ebusehl Zeccacdan, Ebülhaseni Kerhîden fıkıh ahz etmişti. (Ahkâmülkur'an) adındaki tefsiri meşhurdur. Bu tefsir, yalnız ahkâma müteallik âyatı celîlenîn izahım muhtevidir. Hanefî fukahası arasında temayüz eden, sair müctehidlerin akvaline de muttali bulunan bu kudretli âlim, bu tefsirinde fıkhî meseleler hakkında uzun uzadıya tetkiklerde bulunuyor, müctehidlerin o babdaki akvalini yazıyor, bunların istinat ettikleri nasları, delilleri senedatile beraber irad ediyor.
Hanefî fıkhım müdafaa eden bu muktedir zatın tefsiri, ilmi fıkıh, usuli fıkh ve hilâfiyat bakımından büyük bir kıymeti haizdir. Maamafih bu tefsir de Mu'tezile mezhebine biraz temayülü gösterir bazı beyanat da göze çarpmaktadır.
Cessasın «Müctehid fîhnezheb» mertebesini ihraz etmiş olduğuna ii mî eserleri şahadet etmektedir. Binaenaleyh bu zatı yalnız «eshabı tah-ric» den sayanlar, bu yüksek üstadın kadrini tenzil etmiş olurlar. Şem-süleimme vesaire gibi bir kısım zevat, müctehidler sırasıiîda görülmek-
(305) tarihinde doğmuş, (370) senesinde Bağdat'ta vefat etmiştir-.
77 __ (Cübeyr ibni Nüfeyr) : Ebu Abdirahman ibnü Mâlikilhazremi, Resuli Ekrem Efendimizin zamanı saadetinde Yemen'de müslüman olmuş ise de, mülakat şerefine nail olamamış, bilâhere Hazreti Sıddıkin veya Hazreti Ömer'in hilâfeti zamanında Medine-i Münevvere'ye gelmiş, sonra Şam'a giderek, Hıms'da tavattun etmişti. Hazreti Sıddik ile sair sahabei güzînden hadis rivayet etmiştir. Fakih, sika bir zattır. Vefatı (80) tarihine müsadiftir.
78 —(Cevdet Paşa) : Adı Ahmeddir, babası Lofçalı Hacı îsmaü ağadır. Büyük dedesi Lofça müftüsü idi. Cevdet Paşa, ilm tarikine sülük etmiş, Lofça'da tahsile başlamış, bir aralık müfti müsevvidliğinde bulunmuş, sonra (1255) tarihinde İstanbul'a gelerek medrese tahsiline devam etmiş, birçok meşahirin dersinde hazır bulunup mantıkçı Birkivî Hace Şakir Efendiden (1260) tarihinde icazet almış, müderrislik rüû-sûna nail olarak bir müddet kendisi de tedris ile iştigâl etmiştir. Dan;; sonra mülkiyeye intisab ederek birçok memuriyetlerde, valiliklerde bulunmuş. Adliye Nâzın olmuş, Meclisi Hassı Vükelâya dahil bulunmuştur, tur.
Cevdet Paşa, âlim, edib, mütefennin, siyaset âşinâ bir zat idi. Me-cellei Ahkâmı Adliyyeyi cem ve telife memur olan ilmî heyetin riyasetinde bulunmuştur.. Bir aralık Yanya valisi tayin edilip Mecelle heyetinden uzak düşmüştii. Maamafih yine heyet ile muhabereye devam ediyordu. Bu esnada (Risaletülvefa) adındaki risalesini yazıp heyete göndermişti ki, paşanın fıkha dair olarak yazdığı başlıca eser bundan ibarettir. Bu risale, Veli Efendi kütüphanesinde kendi el yazısile mevcuttur.
Cevdet Paşa, en ziyade tarih, edebiyat, mantık gibi ilmler ile uğraşmıştı, Mecelle Cemiyeti Riyasetinde bulunması, fıkıh ile teveggülü-ne de saik olmuştur. Başlıca eserleri şunlardır: (Hülâsatülbeyan fî te'li-filkur'an) arabca yazılmıştır. (Kısası enbiya ve tarihi hulefa), (Tarihi Cevdet), (Mukaddimei ibni Haldunun kısmen tercümesi), (Belagatı Osmaniye), (Kavaidi Osmaniye), (Miyarı Sedad), (Tezakiri Cevdet), (Tak-vimüPedvar), (Divançei eş'ar).
«Bir mukaddime ile on altı kitabdan ve (1851) maddeden müteşekkil olan Mecellei Ahkâmı Adliyyenin cem ve tertibine (1286) tarihinde
dide), (Tevşihüiusul), (HaaaiKuıımunan; aumuam esenen m^uuiuu,. Cemalüddini Efganî hakkında da (Süyufulkavatı') adile bir eser yazmıştır. (1299) tarihinde doksan bir yaşında olduğu hâlde Hicaza gidi;} Taifde vefat etmiştir.
(2) (Seyfüddin İsmail Efendi) : Harputludur. Şûrayı devlet âzâ-lığında, Darülhilâfe kadılığında, Muhakemat dairesi reisliğinde, Haleb niyabetinde ve bir müddet Mecelle cemiyeti riyasetinde bulunmuştur. Vefatı (1300) senesine müsadiftir. Haydarpaşa'da medfundur.
(3) (Ahmed Hulusi Efendi) : Şirvanlı zade diye meşhurdur. Şûrayı askerî müfettişliğinde, Darüîhilâfe kadılığında, Meclisi tedkikatı şer'iyyc âzâhğında ve Meclisi intihabı hükkâm reisliğinde bulunmuştur. (12941 tarihinde bir memuriyetle Efganistan'a gönderilmişti. Amasya'da doğmuş ve orada ikamete memur iken (1306) tarihinde vefat etmiştir.
(4) (Ahmed Hilmi Efendi) : Kastamonuludur. Divanı ahkâmı adin, -ye âzâhğında, Mahkemei temyiz reisliğinde bulunmuştur. Fakih bir z&\ idi. Cevdet Paşa, bu zattan bir lisanı sitayiş ile bahsetmiştir. (1305l.de vefat edip Fatih camii şerifi bahçesine defn edilmiştir.
(5) (Muhammed Emin Efendi) : Bağdatlıdır. Bir müddet Bağdat müftiliğinde, sonra Şûrayı devlet ve Meclisi ayan âzâhğında bulunmuş, fakih bir zattır.
(6) (Alâüddin Efendi) : Şamlıdır, ibni Âbidin zade denilmekle maruftur. (1285) tarihinde Mecelle âzâlığına tayin edilmiş ve (1288) de istifa edip Şam'a dönmüştür.
Cevdet Paşa'nın Mecelle cemiyetinden bir müddet için ayrılmış olduğu esnada meclis heyeti tarafından (Kitabülvedia) ünvanile (78) mad-deli bir kitab yazılarak Mecelleye ilâve edilmek istenilmişti. Alâüddin Efendi de bu eseri hazırlayan âzâ arasında bulunmuştu. Fakat bu eser, Mecelleye ilâve edilmeyip bunun yerine (Kitabülemanât) unvanlı kısnu yazılıp ilâve edilmiştir.
Alâüddin Efendi için (187) nci isme de müracaat!.
(7) (Ömer Hulusi Efendi) : Gerdan kıran diye meşhurdur. Meclisi tetkikatı şer'iyye âzasından idi. Cevdet Paşanın bir aralık valiliğe tayini üzerine Mecelle meclisi riyasetinde de bulunmuştur.
110) (Yunus Vehbi Efendi) : Nüvvab mektebi muduru ıaı. ısparta da kadılıkj yapmış, bilâhare haremeyn payesini almış, İstanbul Evkaf nezareti müfettişliğinde bulunmuştur. Mecellenin bazı kitablarının yazılışına iştirak etmiştir. (1248) tarihinde İstanbul'da doğmuş, (1322) senesinde vefat etmiştir. Fatih bahçesinde medfundur. Babası Kayseri'li idi.
(11) (Abdullâtif Şükrü Efendi) : Mecellenin 6-8 inci kitablarında Mecelle cemiyeti âzasından bulunmuştur.
(12) (Ahmet Halid Efendi) : Kazasker Yusuf Efendinin oğlu, Şeyhülislâm Cemalüddin Efendinin babasıdır. Kassam-ı askerî olmuş, Meclisi tedkikatı şeriyye âzâhğında, Darülhilâfe kadılığında ve Emval eytam idaresi reisliğinde bulunmuştur. Vefatı (1299) tarihine müsadiftir.
il'3) (Ömer Hilmi Efendi) : Karınâbadlı diye maruf, pek fakih bir zattır. Mecellenin on üçüncü kitabından on altıncı kitabına kadar Mecelle âzâhğında bulunmuş, diğer kitablarm müzakeresinde bulunmamıştır. (295) inci isme de müracaat!.
(14) (Abdüssettar Efendi) : Kırımlı'dır. tlâmatı şer'iyye mümeyyizi muavini, ve temyiz mahkemesi âzası ve hukuk mektebi fıkıh müderrisi bulunmuştur. Mecellenin kavaidi külliyesini muhtasarca şerh etmuş, (Medhali fıkıh) adile de bir eser yazmıştır. Şam Müftisi Mahmud Ham-za Efendi ile aralarında hudutta olduğu gibi kısasda da imzanın kazadan olup olmadığı hususunda bir münakaşai fıkhiyye carî olmuştu. Abdüssettar Efendi kısasda da imzanın tetimmei kazadan olduğuna kail olduğundan bu hususa dair bir risale yazmıştır. Hamza Efendinin de bu hususda matbu bir risalesi vardır. (262) inci isme de müracaat. (1304) tarihinde Mekkei Mükerreme mollası tayin olunan Settar Efendi o sene Taifde vefat etmiştir.
Cevdet Paşanın ilmî hayatile Mecelleye hizmetleri sebk eden zevat hakkında istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ordinaryüs Profesörü Üstazı muhterem Ebulûlâ Mardin Beyefendi tarafından (Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa) ünvanile mufassal bir eser yazılarak neşredilmiştir. Bu güzide eser, Paşanın ilmü faziletini, ilmi hukuka olan vukufile hizmetini, bütün faaliyeti hayatiyyesini ve mesaî arkadaşlarının kıymetlerini pek mükemmel bir tarzda tebarüz ettirmektedir.
biyyi Zîşan Efendimize mülâki olurdu.
Dihye Hazretleri, Resuli Ekrem, sallallahü aleyhi vesellem efendimizden üç hadisi şerif rivayet etmiştir. Risaletpenah efendimizin namei şeriflerini Busra valisi vasıtasile Rum Kayseri Hirekle vermek üzere, Busra tarafına tarafı nebeviden elçi gönderilmiştir. Vefatı (54) tarihine müsadiftir. Radıyallahü tealâ anh.
80 — (Danıad Abdurrahman) : Şeyhî zade denilmekle maruftur. Mehmed Efendi adında bir zatın oğludur. Rumeli Kazaskeri bulunmuştur. (Mecmeul'enhür fî şerhi mültekel'ebhur) adındaki meşhur eserini (1077) tarihinde Edirne'de ikmâl etmiştir. Mâtüridiyye ile Eş'ariyye arasındaki ihtilaflı olan meselelere dair de (Nazmülferaid) adile bir kitab yazmıştır. (1078) tarihinde İstanbul'da vefat edip Fatih civarında defn edilmiştir.
81 — (Dârimî Abdullah) : İmam Ebu Muhammed ibni Abdurrahman; Semerkandin yüksek bir âlimi, bir muhaddisi idi. Sikadir, İtkan sahibidir. Semerkand kadılığında bulunmuş, hadis ilmini Semerkand'de neşre muvaffak olmuştur. Tefsiri ve «Elcamiüssahih» adında bir eseri vardır. (Müsnedi Darifnî) adındaki eseri meşhurdur. (181) tarihinde doğmuş, (255) senesinde vefat etmiştir.
82 — (Darekutni) : Ebulhasen Aliyyübnü Ömer, meşhur bir mu-haddistir. Fıkhı Şafiîye, mezahibi fukahaya vesair uluma muttali, râvile-rin ahvâline vâkıf, güzel ahlâk ve itikat ile mümtaz idi. (305) de doğmuş (385) tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Darekutn, Bağdat'ta bir mahalle adı idi.
83 — (Davudibni Nasîrittaî) : Ebu Süleyman, Kûfeli fakih, zahid, sika bir zat idi. îmam-ı Âzamin ashabından bulunmuştur. Vefatı (160 i tarihine müsadiftir.
84 — (Davudu Zahirî) : Ebu Süleyman Davud ibni Aliyyül Isfahanı, fakih, zâhid, eimmei müslimînden madut bir zattır. Ecdadı Isfahanlı olup kendisi Küfede dünyaya gelmiştir. Neysabura giderek îshak ibni Rahe-veyh'den ve Ebu Sevr gibi zatlardan ilm ahz etmiştir. İmam Şafiîye pek meyyal idi, onun hakkında iki kitap yazmıştır. Bağdatta riyaseti ilm, kendisine müntehi olmuştu. (Zahiriyye) denilen mezhebi fıkhiyyi tesis etmiş ise de, bu mezheb müntesibleri pek çabuk münkariz olmuştur. Kıyasa kail değildi.
«Furuâtı fıkhiyyede Davudi Zahirî ile ashabının hilaflarına itibar olunup olunmayacağı hususunda üç kavi vardır. Şöyle ki:
ler, ümmetin âlimlerinden, şeriatın namııerınaen saynamazıar. onlar, muaniddirler, istifaza ve tevatür yolile sabit olan şeyleri münkirdirler. Şeriati garranın birçok ahkâmı ictihaddan sâdır olmuştur. Nu-sus ise bunların yüzde birine kifayet etmez, artık bunlar, —yani: bir ictihaddan ibaret olan kıyası kabul etmeyenler— avama mülhakdırlaı.
(2) : Bunların kaviller/i muteberdir. Meğer ki kıyası celiye muhalü olsun. Bu da Ebu Amribnüssalâhın re'yidir. Maamafih tabakatı sübkîde yazıldığı üzere Davudi Zahirî, kıyası celîyi inkâr etmezdi, o ancak kıyası hafîyi münkir idi. Alelıtlak kıyası inkâr edenler ise, onun ashabından bir taifedir ki, bunların reisi, îbni Hazm'dır.
(3) : Bunların kavilerine, hilaflarına mutlaka itibar olunur. Ebu Mansurı Bağdadînin kanaati böyledir. Şafiîlerce sahih görülen de budur. Bilâhare reyler, bu vecihle karargir olmuştur. Eimmei müteahhirîn, Davudi Zahirînin mezhebim kitablarında irad etmişlerdir. Şeyh Ebu Hâ-mid, Mâverdî, Kadı Ebuttayyib gibi meşahir bu cümledendir.
Bu hususa dair Nevevî merhumun (Tehzibülesmâ..) adlı kitabında da tafsilât vardır.
Davudi Zahirî, (202) tarihinde Küfede doğmuş, (270) tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir.
85 — (Debûsi Ubeydullah) : Ebu Zeydibiiü Ömer, Hanefî fukaha-sının meşhurlarındandır. İlmi hilafın ilk vazııdır, Ebu Câferil'uşturuşem-den fıkıh ahz etmiş; Semerkantte, Buhara'da fuhuli ulema ile münazaralarda bulunmuştur. (Esrarı Debusî), (Tesisürmazar fî ihtilâfireimme), (Takvimül'edille), ve hikem ve nesayihe dair olan (Elemedül'aksâ) gibi müellefatı vardır. (430) tarihinde Semerkand'de vefat etmiştir. Mensup olduğu «Debussiyye» Buhara ile Semerkand arasında bir karyedir.
86 — (Demiri Kemalüddin) : Muhammedibni Musa Mısırlıdır. Şafiî fukahasındandır. Şeyh Bahaüddini Sübkîden vesaireden ilm ahz etmiştir. Fetvada mahir, hadis tedrisile müştegil, şair, zahid bir zat idi. (ibra Mâce) ye dört ciltlik bir şerhi vardır. Fıkhı Şafiîden (Elminhac)ı da dört cilt olarak şerh etmiştir. (Hayatülhayvan) adındaki eseri de meşhurdur. Bunda doğru ve yanlış birçok malûmat vardır. Kendisi fakihdir, edibdir. Bu kitabın mevzuu, kendi ihtisası dahilinde bulunmadığından içinde bazı müsteb'ad şeyler bulunmuştur.
Demirî ^750) de doğmuş, (808) de vefat etmiştir.
Şeyh Aliyyi Saîdî'den de fıkıh ahz eylemiştir. Malikiyyenin meşihatini ihraz etmişti. (Akrebül'mesalik limezhebil'imamı Mâlik), (Eşşerhüssa-gîr alâ akrebilmesalik), (Eşşerhülkebîr alâ muhtasarı Seyyidi HalîD, (Elharidetül'behiyye fîl'akaidittevhidiyye) gibi müellefatı vardır. Mısır havalisinden (Benî adî) denilen yerde (1127) tarihinde doğmuş, (1201) tarihinde vefat etmiştir.
89 — (Düsukî Muhammed) : îbni Ahmedibni Arafa, Malikî fuka-hasından bir zattır. Mısır'da Şeyh Aliyyissaidî ile Şeyh Derdirin derslerine devam etmiş, fıkıh, hikmet, heyet, hendese, belagat ilimlerinde yüksek bilgi sahibi bulunmuştur. (Elhududülfıkhiyye) adında bir -eseri ve Ebülberekâtm Şerhi Kebiri üzerine (Haşiye) si, Mugnillebîb üzerine (Haşiye) si, Taftazanînin Telhis şerhi üzerine (Haşiye) si vesair müellefatı vardır. Vefatı (1230) tarihine müsadiftir.
E
90 — (Ebubekirissiddîk) : Abdullah Osman ibnü Âmir, ashabı ki ramın efdâlidir, erkeklerden müslümanlığı kabul eden zatların birincisidir. Resulü Ekrem sallallahü aleyhivesellem Efendimizin hicret refiki vp, birinci halifesidir. Kerimesi Hazreti Sıddika, Nebiyyi Zîşan'ımızm muhterem refikasıdır.
Hazreti Şıddikin babası Âmir Hazretleri de sahabedendir, künyesi Ebu Kuhafedir. Valdesi de. ümmülhayr Selmâdır ki, o da sahabiyattan-dır.
Hazreti Şıddikin lâkabı Atikdir, hüsnü cemâle mâlik olması veya Resuü Ekrem'in kendisine hitaben: ( jlill^ iıij-« zi\ = Sen Allah Tea-lâ'nın ateşinden azadlısısın) buyurması, bu lâkabı almasına vesile olmuştur.
Hazreti Ebi Bekr, Peygamber Efendimizin gerek risaletlerini ve gerek miraçlarını bilâ tereddüt tasdik ettiği ve daima sıdk ve istikametle nıuttasif bulunduğu cihetle de «Sıddîk» lâkabını ihraz etmiştir.
Ebu Bekr Hazretleri, ilmen, fıkhen pek yüksek bir mertebede bulunmuştu. Arabın lisanına, ensabına, vekayiine herkesten ziyade vâkıf idi. Gayet fasih, belîğ, hatip bir zat idi. Bununla beraber bizzat Resuü Ekrem'den feyz almış, onun medresei irfanından yetişmiş, kelâmul-
tiği hadislerin adedi yüz kırk ikidir.
Sıddıkî Âzam, ashabı kiramın en büyük fukahasından idi. ResuH Ekrem'in zamanında bile fetva verirdi.
Hazreti Şıddikin fezaili hakkında birçok ahadisi şerife vardır. Ez cümle Resuli Ekrem Efendimiz hastalıkları esnasında Ebubekir Hazret lerini ashabı kirama namaz kıldırmak için kendi yerine imam tayin buyurmuştu. Ve yine bir gün bu hastalığı esnasmda minbere çıkarak Cenabı Hak'ka hamdü senadan sonra ashabı kiramma hitaben şöyle buyurmuştu: «Nâs arasında bana karşı gerek malı ve gerek nefsi hususunda Ebubekir ibnü ebi Kuhafeden daha fedakâr bir kimse yoktur. Eğer ben nas-dan birini halîl ittihaz edecek olsa idim mutlaka Ebubekir'i halîl ittihn?: ederdim, lâkin islâm dostluğu daha faziletlidir. Bu mescide Ebubekir'in kapısından başka açılan kapıları kapayınız.»
Bütün bunlar, Hazreti Şıddikin büyüklüğüne ve imameti kübra makamına geçmesine birer işaret bulunuyordu.
Hazreti Sıddik, iki seneden biraz fazla olan hilâfeti zamanında bir çok muvaffakiyetlere nail olmuştur, teçhiz etmiş olduğu islâm orduları Şam'ın fütuhatını temin, İrak'ın büyük bir kısmını feth etmiş, irtidat hâdiselerini bertaraf ederek müslürnanhğın inkişafına büyük hizmetlerde bulunmuştur.
Evsafı cemilesine nihayet olmayan o büyük zat, hicreti nebeviyye-nin (13) üncü senesi altmış üç yaşında olduğu hâlde, vefat etmiş, Rav-zai mutahharaya defn edilmiştir. Radıyallahütealâ anh.
91 — (Ebubekr ibnü Abdirrahman) : Medinei Münevvere'deki «Fu-kahai seb'adan = yedi fakih) den biridir. Mahzum kabilesine mensuptur. Medinei tâhirede sahabei kiramdan sonra fetva vermek salâhiyeti bu yedi zata mahsus bulunmuştu ki bunlar: Ubeydullah ibni Utbe, Ur-vetübnüz'zübeyr, Kasım ibni Muhammed, Said ibni Müseyyeb, Süleyman ibni Yesar, Harice ibni Zeyd ile işbu Ebubekir ibnü Abdirrahman'dır.
Bu zat, Hazreti Ömer'in hilâfeti esnasında doğmuş, (94) tarihinde vefat etmiştir. Bu sene de birçok £ukahayi kiram ahrete irtihal etniiq oldukları cihetle buna «Senetülfukaha» denilmiştir.
Hazretlerinin oğludur. Muhaddisînden, fukahadan bir zattır, hafızülha-distir, sikadır, babasından tefsir ve müsnedî rivayet etmiştir. Yahya ib-ni Maîn'den vesaireden de rivayette bulunmuştur. Muhterem babasının emri olmadıkça kimseden birşey yazmazdı. Vefatı (290) tarihine müsadiftir.
94 — (Ebu Abdillâh Ziyad) : Kurtubeli Abdurrahman nâmında bir zatın oğludur, orada yüksek bir ilm ailesi vücude getirmişti. «Şebtun» diye mülâkkabdı. îmam Mâlikten .«Müvatta»ı dinlemiştir. Müvatta'yı Endülüs'e ilk idhal eden bu zattır. (Semai Zeyad) adile maruf bir kitabı vardır ki, onu îmam. Mâlik'ten ahz etmiştir. Vefatı (193) tarihine müsadiftir.
95 — (Ebubekir Muhammed) : Davudibni Aliyyil'ısfahanî'nin oğludur. Zahiriyye mezhebi fukahasındandır. (297) tarihinde vefat etmiştir.
96 — (Ebobekre) : Nüfeyus'sekafî, .sahabei kiramdandır. Taifin mu-hasarıs esnasında kaleden gelip islâm şerefine nail olmuş ve tarafı nebeviden azad edilmiştir. Bu cihetle Resuli Ekrem'in mevalisinden = azad lılarından sayılır. Ruzalâdan bir zat idi, daima ibadetle uğraşırdı, Resuii Ekrem Efendimizden yüz otuz iki hadisi "şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de iki oğlu ile Hasanı Basrî rivayette bulunmuştur. Tabibülârab sayılırdı. (52) tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Radıyallâhü tealâ anh.
97 — (Ebu Bürde) : îbni Ebi Musel'eşarî, fukahadan bir zattır. Küfe kadılığında bulunmuştu. Muhterem babası sahabei kiramdan Ebu Mu-sel'eşarî de Hazreti Ömer zamanında vali ve kadı bulunmuştu. Ebu Bür-de'nin oğlu Bilâl dahi Basra'da emirlik ve kadılık yapmıştır.
Ebu Bürde'nin vefatı (103) tarihine müsadiftir.
98 — (Ebu Hüreyre) : Abdurrahmanibnü Sahrı Ezdî, Hayber gazvesi senesinde İslama gelmiş, bu gazveye iştirak etmişti. Huzurı nebeviden ayrılmazdı, ashabı suffeden maduttur. Resuli Ekrem'in dualarına rnazhar olmuştu. Bu cihetle kuvvei hafızası pek ziyade idi. (5374) hadisi şerif rivayetine muvaffak olmuştur. Kendisinden hadis rivayet eden ashabı kiram ile tabiînin adedi, sekiz yüzden ziyadedir. Hazreti Ömer tarafından «Bahreyn» valiliğine, Hazreti Osman tarafından da Mekkei Mükerreme kadılığına ve bilâhare Hazreti Muaviye tarafından da bir aralık Medine-i Münevvere valiliğine tayin edilmiştir.
Ebu Hüreyre Hazretleri, fukahadandır, ashabı kiram arasında fetva vermekle temayüz eden zatlardandır. (59) tarihinde yetmiş sekiz ya-
haddislerden bir zattır. Aslen Neseîdir, Bağdat'ta tavattun etmişti. Sikadır, hafızülhadisdir. Kendisinden îmam Müslim, bin hadisi şerifden ziyade rivayet etmiştir. (234) tarihinde yetmiş dört yaşında olduğu hâlde vefatı vukubulmuştur.
100 — (Ebüdderda) : Üveymir ibni Mâlik, ensarı kiramdan Haz-rec kabilesine mensup fakih, hakîm, bir zattır. Resuli Ekrem Efendimin, «Her ümmetin hakîmi vardır, bu. ümmetin hakimi de Ebüdderdadır» diye buyurmuştur. Bu muhterem zat, (174) hadisi şerif rivayet etmiştir. Kendisinden birçok hakimane sözler rivayet edilmiştir.
Ebüdderda Hazretleri, bir şahsın irtikâp etmiş olduğu bir kötülükten dolayı nas tarafından sebbü ve ta'n edildiğine tesadüf etmiş, «Bu adam bir kuyuya düşmüş olsaydı siz, onu çıkarmak istemez mi idiniz?;-diye sormuş, nas, «Evet., çıkarmak isterdik» deyince, Ebüdderda Hazretleri, «Öyle ise ona seb ve ta'n etmeyiniz, o din kardeşinize söğüp durmayınız, onun işlediği kötülükten sizi korumuş olan Allah Tealâ'ya hamd ve şükr ediniz» demiş. «Sen ona buğz etmez misin?» diye sorulmuş, buna da «Ben onun yalmz yaptığı fenalığa buğz ederim, o, bu fenalığı terk edince yine benim kardeşimdir» diye cevap vermiştir. Bu muhterem sa habî, Şam'ın fethinde oraya kadı tayin edilmiştir. (32) tarihinde Şan da vefat etmiştir. Radıyallahütealâ anh.
101 — (Ebu Davudittayalisî) : Süleyman ibni Dâvud, fukahadan, muhaddislerden Horasanlı bir zattır. Huff azı hadisdendir. (Müsnedi ta-yalisî) denilen meşhur hadis kitabı, bu zattan Yûsuf ibni Habibin rivayet eylediği ahadisi şerifenin cem ve tahrir edilmesile vücude gelmiştir Rivayete nazaran ilk telif dilen «Müsned» kitabı budur. Bu zatın vefatı (204) tarihine müsadiftir.
102 — (Ebu Davudis'sicistanî) : Süleyman ibnil Eş'as, muhaddislerden, fukahadan meşhur bir zattır. Horasan, Bağdat, İrak, Şam, Mısır, Hicaz gibi islâm merkezlerinde dolaşarak birçok ulemaya mülâki olmuş ve bir müddet Basra'da ikamet etmiş, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Maîn ve Ebu Davudi Tayalisî gibi zatlardan hadis ahz eylemiştir. Ken dişinden de'oğlu Abdullah ile Abdurrahmanin'neseî, îmam Tirmizî gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır.
Ebül'haseni Şirâzînin «Tabakatülfukaha» daki beyanına nazaran Ebu Davud, îmam Ahmed'in ashabından bulunuyordu. Ebu Hatim ibni Habban demiştir ki: Ebu Davud, fıkıh, ilm, hıfz, itkan, ibadet ve taat itibarile din imamlarından bir zattır. F. 23
ahkâmı fıkhiyye için pek muteber bir mercidir. Ebu Davud, bu kitabını îmam Ahmed ibni Hanbele göstermiş, o büyük müctehidin istihsanını celb etmiştir. Bu kitap «Kütübü sitte» nin üçüncüsü sayılmaktadır.
Ebu Davud Hazretleri demiştir ki: «Ben bu kitabımda dört bin sekiz yüz hadisi şerif topladım, insanın dini için bunlardan şu dört hadisi şerif kifayet eder:
(1) — öLJIı» JL^VlU'l) = amellerin hükümleri, kıymetleri niyetlere göredir.)
(2) — <u_i VL^V tJl!^M-l ,-,«• ^«) = kişinin kendisine faide vermeyecek şeyleri terk etmesi, islâmiyetinin güzelliğindendir.)
(3) — <_iJ jej_ L <± "V j»j^ j». tuj>« j* ji.\jj$jy ) = bir mümin, kendi nefsi için isteyip hoşlandığı şeyi kardeşi için de isteyip hoşnut olmadıkça bihakkın mümin olamaz.)
(4) — o^L-i. jy.\ ıiHi Cr>_ j c* flJ-Sj c?. Jxil ) = halâl de ?â-hirdir, haram da zahirdir, bunların arasında ise bir takım iştibahlı şeyler vardır.) binaenaleyh harama düşmemek için bu şüpheli şeylerden de sakınmak lâzımdır.
Ebu Davud, (202j de doğmuş, (275) tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.
103 — (Ebu Eyyübil'ensarî) : Halidibni Zeyd, Resulullahın mihmandarı olmak şerefini haiz ensarı kiramdan pek mübarek bir sahabj-dir. Âlim, fakih bir zat olup kendisinden (150) hadisi şerif rivayet edilmiştir. Gazevatı -nebeviyye'de bulunmuş, Hazreti Ali'nin havassından olup onunla beraber Cemel ve Nehrüvan vak'alanna iştirak etmiştir. Hicretin ellinci senesinde Kostantaniyeye izam edilen islâm ordusuna iştirak etmiş ve orada (50) tarihinde, hastalıktan vefat etmekle sûrun dışarısında defn edilmiştir, öteden beri müslümanlarca bir ziyaretgâh olan mübarek medfeni bir aralık görülmez bir hâle gelmiş, bilâhare Sultan Fatih merhum tarafından türbei şerifesi yaptırılarak yine bir ziyaretgâh olmaya başlamıştır. RadıyaHâhü tealâ anh.
104 — (Ebül'ferecil'müafa) : îbnü Zekeriyya Ennehrüvanî, fukaha-dan, müfessirlerden bir zattır. Muhammed ibni Ceririt'taberiye mensuptur. Çünkü onun mezhebi üzere tefekkuhte bulunmuştu. Mütenevvi ilimlere vâkıf, kesreti rivayetle ve telifatla mâruf idi. Bir müddet kadıhkta bulunmuştur. Altı ciltten müteşekkil bir tefsiri ve (Kitabülcelîs vel'enîs> adında diğer bir eseri vardır. (305) de doğmuş, (390) da vefat etmiştir.
105 — (Ebül'fazl Mecdüddîn) : Abdullah ibnü Mahmudil'mevsı'tî,
dad'a giderek tedriste bulunmuştur. Fürû ve usulde Hanefî fukahası-nın güzidesi ve zamanının feridi idi. (Muhtar) ve (Şerhi ihtiyar) bu zatın meşhur eserlerindendir.
Müteehhir fukahanın itimat ettikleri dört kitap vardır ki, onlar ila «Elmuhtar, Kenz, Vikaye ve Mecmeulbahreyn» dir. Bunlara «Müti> ni erbaa» denir.
Ebülîfazl, (599) tarihinde Musulda doğmuş, (683) senesinde vefa etmiştir.
106 — (Ebu Idrisi Havlânî) : Tabiînin kudemasından ve fukahasın dandır. Şam'da Hazreti Muaviye ve badehu Abdülmelik tarafından kad? tayin edilmişti. Sahihi Buharî'deki râvîlerdendir (80) tarihinde vefaı etmiştir.
107 — (Ebu tshakı Şirazî) : Cemalâüddin ibrahim ibni Ali, Şafiî fu-kahasının meşhurlarındandır. Esasen Şiraz havalisinden Feyruz Âbad-lı olup Şirazda Ebu Abdillahil'beyzavîden vesaireden fıkıh okumuş, Basra'ya giderek Cezerîden istifade etmiş, sonra gidip Bağdat'ta oturmuş, orada Ebüttayyibi Taberî gibi âlimlerden ders alarak şer'î ilimlerde temayüz eylemiştir.
Ebû Ishak, «Nizamiyye» medresesinde müderris idi. Birçok müellefa-tı vardır. (Ettenbih), (Ennüket), (Ellemı' fî usulifıkh). (Elmühezzeb fîlmezheb) bu cümledendir. Elmühezzeb, tabakatı fukahaya dair yazılan ilk kitaplardan sayılıyor. Muhtasar olmakla beraber dört mezheb fuka-hasına ve zahiriyye fukahasma dair malûmatı hâvidir.
Ebu Ishak, (393) tarihinde doğmuş, (476) senesinde .Bağdat'ta vefat etmiştir.
108 — (Ebu Kasım ömeri Hirki) : İbni Ebi Alî Hüseyin, Hanbeli fukahasınm âyanındandır. Bağdat ahalisinden olup Hırka bey'ine mensuptur. Mezhebine ait tahricatı vardır. (Muhtasarı Hırkî) adındaki fıkh kitabı meşhurdur. Bunu ibni Kudame Müveffaküddin, Mııgnî adile serin etmiştir. Başka müellefatı da vardır. Selefe Seb ve ta'n zahir olunca Bağ dat'tan çıkıp ayrılmıştır. Vefatı (334) tarihine müsadiftir.
109 — (Ebu Kılâbe) : Abdullah ibnü Zeyd, tabiînden Basralı mu-haddis, fakih, fazıl bir zattır. Sabit ibni Kays, Enes ibni Mâlik gibi saha-bei güzînden ve Eyyüt>, Katade gibi tabiînden hadis rivayet etmiştir. Sika olduğunda ittifak vardır. Sahihi Buharîde bulunan şu hadisi şerifi de Enes ibni Mâlik hazretlerinden rivayet etmiştir:
Meali şerifi: Uç haslet vardır ki, onlar her kimde tamamile bulunurse
Ateş içine atılmasını kerih görürcesine küfre dönmesini de kerih görmektir. Deniliyor ki: bir kimsede bu üç haslet bulundu mu, onun kalbinde- iman nurunun bihakkın tecellî etmekte olduğu anlaşılmış olur. Ebu Kılâbe, (104) tarihinde Şam'da vefat etmiştir.
110 — (Ebu Meryemi Hanefî) : Kadı lyas ibni Subh, kibarı tabiînden, rivayeti makbul bir zattır. «Takribüttehzib» de beyan olunduğu üze re bu zat, Ebu Merhemi Sekafîden ve Ebu Meryemi Kûfîden başkadır.
111 — (Ebu Musel'eşarî) : Abdullah ibnü Kays, sahabei kiramın fukahasından zahid, fazıl bir zattır. Hicreti nebeviyyeden evvel Yemenden Mekkei Mükerreme'ye gelerek müslüman olmuş, yurduna avdet etmiş, sonra Hayber fethi esnasında Habeşe muhacirlerile beraber tekrar gelip Resulüllaha kavuşmuştur. Tarafı nebeviden Zebîd, Aden ve Yemen sahilleri valiliğine tayin buyurulmuş, Hazreti Ömer tarafından da Küfe, Basra valiliklerinde bulunmuş, Ehvazî, Isfahan ile Nasıbiyni feth eylemiş, Hazreti Ali zamanında da Basra valisi olmuştur.
Bu muhterem sahabî, (360) hadisi şerif rivayet etmiştir. Kendisinin dermeyan ettiği lüzuma mebni muharreratta tarihi hicrî istimali usulü Hazreti Ömer zamanında kabul edilmiştir. (42) tarihinde Küfede vefat etmiştir. Radiyallahü tealâ anh.
112 — (Ebu Mutî-ı Belhî) : Hakem ibni Abdillâh, Hanefî fukahasından büyük bir zattır. İmamı Âzamin (Fıkhı ekber) denilen akaide ait eserini bu zat rivayet etmiştir. Belhde on altı sene kadılığı vardır. (199) tarihinde seksen dört yaşında olduğu hâlde vefat etmiştir.
113 — (Ebu. isme) : Nuhülcami diye maruftur. Ebu Meryemi Mer vezînin oğludur, yüksek fukahadan bir zattır, flmi fıkhı Ebu Hanife ile îbni Ebi Leylâ'dan ahz etmiştir. îmamı Âzam'ın fıkhını, Merv beldesinde ilk cem etmiş olan, bu zat olduğu için, veya tefsir, hadis, fıkıh, me-gaziî ilmlerini nefsinde topladığı cihetle kendisine «Cami» lâkabı verilmiştir. Ebu Cafer Mansur tarafında'n Merve kadı tayin edilmişti. Dört meclisi var idi. Birinde hadis ve asar rivayet ederdi, birinde İmamı Âzam m akvali mezhebiyyesini nakl ederdi, birinde nahv, diğerinde de şîr tedris ve müzakeresile meşgul olurdu. Kuranıkerim'in sûrlarına ait fezafl hakkında bazı hadisler vazettiği söylenilmiş ise de, bu, doğru değildir. Bunları vaz eden başka biridir. Ebu Ismeden Şu'be gibi müdekkik mu-haddisler rivayette bulunmuşlardır. Onun sika olduğuna böyle bir çok deliller vardır. Vefatı (173) tarihine müsadiftir.
Ebubekir ibni Ebi Davud demiştir ki: Sahabei kiramdan sonra Kur' .uuazimi Ebul'aliyeden, daha ziyade bilen kimse yoktur. (90) tarihinde vefat etmiştir.
pir de Ebülâliye Ziyad ibni Feyrûz vardır ki, tâbiîndendir. İbni Ab-bas Hazretlerinden rivayette bulunmuştur. Beni Riyah'dan bir A'rabiy-ynin mevlâsı = azatlısı idi. Vefatı (190) tarihindedir.
115__ (Ebülleysi Semerkandî) : Nasribni Muhammed, Hanefî fukahasından meşhur bir zattır. Ebu Caferi Hindüvanîden ilm ahz etmiştir. Tefsiri ve (Nevazil), Eluyun), (Elfetva), (Hızanetülfkh), (Büstanül arifin), (Tenbihürgafilîn) adında sair müellefatı vardır, (373) tarihinde vefat etmiştir. Bu zata «Fakih Ebülleys» denir. Bir de Nasr Ebülley-sıssemarkandî vardır ki, «Hafız Ebülleys» diye yad olunur. Vefatı (294-dedir.
116 — (Ebu'Saidil'hudrî) : Sa'd ibni Mâlik Ensarı kiramdandır, sahabei güzînin ulemasından, fukahasından bir zattır. (1170) hadisi şerif rivayet etmiştir. İstanbul'da Ka'riye camiişerifi civarında medfurı olduğu mervîdir. Fakat tarihçe sabit değildir. (64) tarihinde vefat edip Me-dınei Münevvere'de (Bakî) makberesine defn edilmiştir. Babası Mâlik de ashabı kiramdandır. Uhud gazvesinde şehit düşmüştür. Radiyallahü tealâ anhüma.
117 _ (Ebüssüudil'imadî) : Muhammed ibni Muhyiddin Muhammed, Osmanlı devletinin en meşhur şeyhülislâmlarmdandır, Babası Yâvasî Muhammed adında ulemadan, meşayihden bir zat idi, Iskilipde doğmuş olduğu için oraya nisbet olunmuşlardır. Ebussuud Efendi, babasından fıı-nunu ebediyyeyi okumuş, sonra Müeyyit zade gibi, İbni Kemal Paşa gibi büyük âünLL ilm ahz etmiş, Bursa'da, İstanbul'da kadı, İstanbul'da müderris ve nihayet Şeyhülislâm olarak o yüksek makamda (28) sene bulunmuştur.
(Elfevaidülbehiyye) de denildiği üzere «O, bir Şeyhi kebîr bir-âürrı mihrfr idi, onun ne Acemde bir misli, ne Arabda bir nazın «*£,?«£ mnda riyaseti hanefiyye kendisine müntehi olmuştu, Uf ™ *T f^* mil bir kuvvet, şâmil bir kudret sahibi idi. Bazı meselelerde içtihat ede tahricde bulunur, delilleri tercih eylerdi.»
Ebussuud Efendinin: (İrşadül'akhsselîm..) adındaki tefsin pek mes-
auınaa Dazı risaleleri de vardır.
Ebussuud Efendi, ayni zamanda pek kudretli bir edip, bir şair idi. Arabistanda bulunmadığı hâlde pek mükemmel arapça konuşur. Arapça yazardı, arabî, farisî, türkçe eş'arı vardır. Bilhassa arapça manzumeleri pek güzeldir.
(l'lâm bia'lâmi beytillahil'haram) tarihi müellifi füsehayı Arabdan ve Hanefî fukahasından Kutbüddin Muhammedül'mekkî, bu eserinde diyor ki: «Sultan Süleymanın cenaze namazını Ebussuud Efendi kıldırmış-tır. Bu sultan hakkında şâirler her lisanda meşhur, mutantan mersiyeler yazmışlardır, bunların en büyüğü, en güzeli ise müftiî müşarünileyhin mersiyesidir» ki, şu beyitler ile başlar:
-tj
Meali : Yıldırım gürültüsü mü, yoksa Sûri İsrafil nefhası mı? ki yer yüzü böyle kıyamet sayhalariyle doldu, bundan her tarafa azîm bir haile isabet etti. Bundan bütün halk, Tûr'daki helak hâdisesini tattı.
Ebussuud Efendi, (896) tarihinde îstanbulda Müderris köyü denilen mahalde doğmuştur. Abdülkadiri Hindî'nin (Ennûrüssâfir fî ahbarilkm-ni lâşir) adlı eserine göre Ebussuud Efendi, bu tarihte iskilip kasabasın da dünyaya gelmiştir. Eyüb civarında medfun olanlara dair yazılmış bir risaleye nazaran da Ebussuud Efendi, pederleri namına yapılan ve muah-haran «Sivas-tekyesi» namile anılan dergâhta tevellüt etmiştir. Vefatı İstanbul'da (982) tarihine müsadiftir. Kabri, Ebu Eyyübil'ensarî hazretlerinin civarındadır.
118 — : (Ebussuudil'mısrî) : Muhammed Ebussuud ibni Ali, fuks-hadan bir zattır. Allâme Molla Miskinin «Kenz» üzerine olan muhtasar şerhine (Fethülmuîin) adile mufassalca bir haşiye yazmıştır. Onikintı asırda yetişmiş olan âlimlerdendir.
n.Du oeıeme, sanaDeı Kiramaan veya taDiınaen DirçoK ahaüısı şerıte rivayet ettiği gibi kendisinden de başkaları rivayette bulunmuşlardır. (94) tarihinde yetmiş iki yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
120 — (Ebu Sevri Bağdadî) : Şafiî fukahasından muhaddis, mev-sukurrivaye bir zattır. Şafiî mezhebi dahilinde kendisine has bir meslek sahibidir. Daha doğrusu müstakil bir mezheb sahibidir. İmam Şafiî'den de müstefid olmuştur. Hadis ile fıkıh ilmini cem etmişti. Neseîtdiyor ki: «Ebu Sevr, sikadır, me'mundur, fukahadan biridir.» Hadise, fıkha, ah lâka dair asarı vardır. (240) tarihinde vefat etmiştir.
121 — (Ebu Şametelmakdisî) : Şihabüddin Abdurrahman ibnü İsmail Şafiî fukahasından pek muktedir edip bir zattır. Ictihad mertebesini haiz olduğu rivayet olunur. Sehavüden, İzzüddîn ibnü Abdisselâmdan hadis ve ilm ahz etmiştir. Darülhadisil'eşrefîyye meşihatine tayin edilmişti. (Zuül'kameris'sârî ilâ marifetil'barî) adında bir eseri vardır. İbni Asakirin tarihini ihtisar etmiştir. Sultan Nurüddin ile Salâhüddin hakkında (Kitabürravzateyn fî ahbâriddevleteyn) adında bir tarih kitabı yazmıştır. Bazı eş'arı da vardır. (579) tarihinde doğmuş, (665) senesinde vefat etmiştir.
122 — (Ebu Ubeydetibhül'cerrah) : Âmiribni Abdillah, aşerei mü-beşşereden fakih, zahid bir sahabîdir. Tarafı nebeviden (Eminülümmej unvanını ihraz etmişti, fevkalâde şecaatli idi, birçok gazalarda ve bilhassa Şam fütuhunda pek çok hizmetleri görülmüştür. (18) tarihinde (58) yaşında olduğu hâlde vefat etmiştir. Mübarek kabri, Şeria nehri civarında bir köydedir. Radıyallahü tealâ anh.
123 — (Ebu Ubeyd Kasım : İbni Selâm; tefsir, hadis, fıkıh, lügat, tarih ilimlerinde teferrüt etmiş edib, muktedir bir zat idi. Heratta doğmuş, sonra Iraka gitmiş, Ebu Zeydi Ensarî, Ebu Ubeyde Ma'merübnül'-müsenna, Kisaî ve Ferrâ gibi meşahirden ilm tahsilinde bulunmuştur. Tarsus beldesinde on sekiz sene kadılık yapmıştır. Başlıca eserleri (Ki-tabünneseb), (Edebül'kadı), (Adedi ayıl'kuran), (Eleymanü vennüzürü vel'hayz), (Kitabülemval), (Maaniş'şir), (Elgarib fillugat) dır. (224 i tarihinde altmış yedi yaşında olduğu hâlde Mekkei Mükerreme'de vefat etmiştir.
124 — (Ebu Nuaymı Isfahan!) : Ahmed ibni Abdillah, muhaddis-lerden fakih, tasavvuf âşinâ bir zattır. Isfahanda doğmuş, Bağdada,
delâilinnübüvve), (Kitabü Ma'rifetissahabe), (Kitabüttabakat), (Kitabü fezailissahabe), (Kitabül'müstahrec alel'buharî), (Kitabülmüstahrec alemüslim), (Kitabü sıfatil'cenne), (Hilyetülevliya), (Tarihi Isfahan) gibi kıymetli müellefati vardır. (336) tarihinde doğmuş. (430) tarihinde vefat etmiştir.
125 — (Etra Vâil Şakîk) : Ibnü Selemetel'esedî, tabiînin büyüklerinden Kûfeli fakih, zahit, sika bir zattır. Bi'seti nebeviyye esnasında on yaşında bulunuyormuş, fakat sahabet şerefine nail olamamıştır. Birçok •dahabei kirama mülâkî olmuştur. Kendisinden de Şa'bî, A'meş, Âsımdl'-ahvel gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Akaide, mevaize.dair bazı meşhur sözleri vardır. (89) tarihinde vefat etmiştir.
126 — (Ebu Ya'lâ Ahmed) : Ibnü Aliyyibnil'müsenna, Musullu hâ-fızülhadis, fakih bir zattır. (Sünenü Ebi Ya'lâ) denilen bir hadis kitabı vardır. (307) tarihinde doksan yedi yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
127 — (Ebu Ya'lâ Hüseyn) : Ibnü Abdillahil'harakî, Hanbelî fuka hasından bir zattır. (295) tarihinde vefat etmiştir.
128 — (Ebu Zur'aterrazî) : Ubeydullah ibni Abdilkerîm fakih, hâ-fızülhadis, mevsukülkelim bir zat idi. (264) tarihinde vefat etmiştir.
129 — (Ebuzerri Gıfarî) : Cündübübnü Cünade, sahabei kiramın fukahasından pek zahid bir zattı. Mekkei Mükerremede kadîmen islâm?, gelmiş, kabilesini irşad için yurduna dönmüş, sonra Medinei Münevvere-ye gidip ashabı suffaya dahil bulunmuştur. Hazreti Sıddikin vefatından sonra Şama gidip orada ikamet etmiş, Mısırın fethinde hazır bulunmuş, (281) hadisi şerif rjvayet eylemiştir. Hazreti Ömer, ibni Abbas, Abdullah ibnü Ömer gibi sahabei güzin, kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. (32) tarihinde Rebezede vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
130 — (Eban ibni Osman) : Hazreti zinnûreynin oğlu olan bu muhterem zat, kibarı tabiînden ve Medinei Münevvere fukahasından sika, müctehid bir âlimdir. Amr ibni Şuayb demiştir ki, Hadise ve fıkha Eban ibni Osmandan daha âlim bir kimse görmedim. Abdül'melik ibni Mervan tarafından Medinei Münevvere valiliğine tâyin edilmişti, seksen üç tarihine kadar o makamda bulunmuştur. (105) tarihinde Medinei Tâhirede vefat etmiştir.
131 — (Ekmelüddinil'babertî) : Muhammed ibni Mahmud. Hanefî fukahasından Dımışklı bir zattır. Halebe gidip ulemasından ilm ahz etmiş, sonra Kahire'ye nhlet edip Muhtasarı ibni Hâcibin Sarihi Ebüssena Mahmudı Isfahanîîden ve Ebu Hayyani Endelûsiden vesair mesahirden istifade eylemiş., kendisine Şeyhuniyye hanikahı tefviz edilmiştir. Mısırda
(Şerhi usuli Pezdevî), Şerhi muhtasarı ibni Hâcib), (Şerhi Muhtasarı Menar), (Şerhülferaizissiraciyye) müellefatı cümlesindendir. (710) da doğmuş, (786) da Mısırda vefat etmiştir. Sevhuniyye'de medfundur. Mensup olduğu, «Bâberta» Bağdatta bir karve imiş. Erzurum civarındaki «Bayburd» kasabasına mensubiyeti de şamlmaktadır..
132 — (Esed ibni Amrilkadı) : imamı Âzamin tilmizlerindendir. Onun kitablarım ilk yazan zat, budur. Kendisinden de Imam Ahmed ibm Hanbel Hazretleri rivayette bulunmuştur. Deniliyor ki: imamı Âzam'm ashabından kitaplar tedvin eden kırk zat var idi, bunlardan biri de işbu Esed ibni Amr idi. imam Ebu Yusuf den sonra Harunürreşidin kadısı olmuş ve onun damadı bulunmuştur. Vefatı (190) senesindedir.
133 — (Esedübnül'fürat) : Aslen Nisaburludur, Tunus'ta neş'et etmiş, Medinei Münevvereye rıhlet ederek imam Mâlikden «Muvatta» ı telâkki eylemiştir. Kendisi fıkhı imam Ebu Yusuf ile imam Muhammed-den ahz etmiş, imâm Ebu Yusuf de ondan Muvattai ahz eylemiştir. Sonra Ebülkasımı Malikîden de fıkıh ahz etmiş, Kayrevanda Maliki fıkhını neşrederek orada kadı bulunmuştur. (213) tarihinde Kayrevanda vefat etmiştir.
133 _ (Enes ibni Mâlik) : Ebu Hamza, ensari kiramdan âlim, kadri âli bif> sahabîdir. Resuli Ekrem Efendimizin hizmetlerile on sene şeref-yab olmuş, irtihali nebevide henüz yirmi yaşında bulunmuştu. (2286) hadisi şerif rivayet etmiştir. Nebiyyi zîşanın duaları berekâtile birçok emval ve evlâda nail olmuştu. Yüz seneden ziyade yaşamış, (93) tarihinde Basrada vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
134 — (Esma binti Ebi Bekr) : Sıddikı âzamin büyük kerimesi, aşerei mübeşşereden Hazreti Zübeyrin refikası, Abdullah ibnü Zübeyrin validesi, Aişei Sıddika validemizin de baba bir hemşiresidir. Hicreti nebe-viyyeye esnasında «nitak» denilen libasım ikiye bölüp bir parçasını taam sofrası, bir parçasını da su kaplarına bağ eylemek üzere Resuli Ekreme vermişti. Bu cihetle (Zatünnitakayn) lâkabını almıştır. Fakih ve gayet metîn idi, (56) hadisi şerif rivayet etmiştir. Oğlu Ibnüzzübey're vermiş olduğu hakimane, seciâne öğütleri meşhurdur. Oğlunun şahadetinden az sonra yüz yaşında olduğu halde Mekkei Mükerremede (73) tarihinde vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anha.
135 — (Eşheb) : ibni Abdilâzizü'kaysî; Mâliki fukahasmdandır. imamı Mâlikden, Leysden ve başkalarından rivayette bulunmuştur. Ibni^ Kasımdan sonra riyaseti ilmiyye Mısırda kendisine müntehî olmuştu.
oımaaan evvel HJvzainın mezhebine tâbi bulunmuşlardı. Kendisi Ata ibni Ebî Rebah, Katade, Zührî gibi fuzalâdan rivayette bulunmuş, kendisinden de Katade, Zührî, Mâlik, Şu'be, îbnülmübarek gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Hadisd'eki, fıkıhdaki ihtisasile, zühd-ve tekvaşile teferrüd etmişti. (88) tarihinden Ba'lebekte doğmuş, bilâhare Beyrutta tavattun ederek tedris ile meşgul iken orada (157) tarihinde vefat eylemiştir.
F.
137 — (Fâtımatüzzehra) : Resuli Ekrem sallallâhü tealâ aleyhives-sellem efendimizin mübareTt kerimesidir. Validesi Hazreti Haticetülküb-radır. imama Alinin muhterem refikası, İmam Hasan ile İmam Hüseynin muazzez validesidir. Haiz olduğu fezail ve muhasine nihayet yoktur. Kendisinden (18) hadisi şerif rivayet olunmuştur. «Muhsin» adında bir oğlu ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm adında iki kızı da dünyaya gelmiştir. Nebiy-yi zîşan efendimizin ahrete irtihallerinden altı ay sonra (11) tarihinde yirmi yedi yaşında olduğu halde Medinei Münevverede vefat etmiştir.. Radıyallahü tealâ anha.
138 — (Fahriilislâm Pezdevî) : Ebülhasen Aliyyibnü Muhammed, Maverai nehirdeki Hanefî fukahasının meşhurlarındandır. (Elmebsutı unvanıile on bir ciltlik bir eseri ve usuli fıkha dair meşhur bir kitabı vardır. Bu usul kitabına birçok zevat, şerh yazmışlardır. (482) tarihinde Semerkandde vefat etmiştir.
Bu zatın kardeşi Ebü'yüsr Muhammed Pezdevî dahî fukahadan bir zattır. Vefatı (493) tarihine müsadiftir.
139 — (Fenarî Şemsüddiıı) : Muhammed ibni Hamza, zamanında aklî ve naklî ilimlerde teferrüt etmişti, vikaye sarihi Alâüddini Esvedden, Cemalüddini Aksarayîden, Ekmelüddini Bâbertîden ilm ahz etmiş, babasından tasavvuf tahsil eylemiştir. Bursada müderris ve kadı bulunmuştur. Hakkında İkinci Sultan Murad Hanın büyük teveccühleri vardı, padişahın müşaviri hassılhassı idi, ifta makamını ihraz etmiş, Osmanlı şeyhülislâmlarının birincisi sayılmıştır. Vaktile Hicaza gitmişti, sonra kendisine bir aralık a'ma arız olmuş, bilâhare bunun zevalinden dolayı bir şükrane olmak üzere ikinic defa olarak Hicaza gitmiş, Mısıra ve Kudsi Şerife uğramış, oralardaki ulema ile ilmî mübahaselerde bulunarak temayüz etmişti.
Birçok müellefatı vardır: (Uyunül'âyan) adında bir fatiha tefsiri yazmıştır. (Fusulül'bedaî fî usulişşeraî) adındaki eseri usuli fıkha dair
140 — (Hafsa = Ümmül'müminîn) : Hazreti Ömerin kerimesidir. Hicretin üçüncü senesinde ezvacı tâhirattan olmak şerefine nail olmuştur. Pek çok ibadetle, oruçla meşgul olurdu. Kendisinden (60) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Başlıca râvîsi, biraderi Abdullah ibnü Ömerdir. (45) tarhinde altmış yaşında olduğu halde irtihal etmiştir. Radıyallahü tealâ anha.
141 — (Hasenübnü Alivyül'mürteza) : Ebu Muyammed Mücteba, Resuli Ekrem, sallallâhü aleyhi vessellem efendimizin mTibarek torunu. Hazreti Ali ile Hazreti Fatımanın muhterem oğulları olup hicreti nebeviy-yenin üçüncü senesinde doğmuştur. O nebiyyi zîşanın ulvî nazarları sayesinde perverşiyab olduğu için kendisinde pek büyük kemalât tecellî etmişti. Fakahetle, yüksek ahlâk bihakkin muttasıftı.
Hazreti Hasen, İmam Ali'nin şahadetinden sonra kırk tarihinde hi-iâfet makamını ihraz etmiş, bilâhare o makamı kendi rizasile Hazreti Muaviyeye teslim ederek müslümanların arasındaki vahdetin, sulh ve salâhın tecellîsine hizmet eylemiştir. Zaten fahri âlem efendimiz: «Benim bu oğlum seyyiddir, Allah tealâ bununla iki islâm cemaatinin arasını ıslah buyuracaktır» diye bir mucize olarak evvelce haber vermişti.
İmamı Hasen hazretleri, (49) tarihinde, zevcesi Ca'de Bintül'eşas tarafındaki tesmim edilmekle ahrete şehiden irtihal etmiştir. Medinei Münevverede Baki, kabristanında medfundur. Radıyallahü tealâ anh.
142 — (Hüseynübnü Alivyül'mürteza) : Fahri âlem efendimizin mübarek hafidi, İmam Ali ile Fatımatüzzehranın muazzez mahdumları olup, hicreti seniyyenin altıncı senesinde dünyaya gelmiştir. Haiz olduğu fazail ve kemalât her türlü tasavvurların fevkindedir. Resuli Ekremin birçok teveccühlerine, muhabbetlerine mazhar olan bu muhterem zat, malûm olduğu üzere Kerbelâda şehid edilmiştir. Müslümanların kalblerinde ebedî bir hüzn ve teessür bırakmış plan bu dilsuz hâdise, hicreti nebeviyyenin (61) inci senesi Muharremenin onuncu gününe müsadif bulunmuştur. Kabri şerifleri Kerbelâdadır. Radıyallahü tealâ anh.
143 — (Hasanı Basrî) : Ebu Sadibnü Ebilhasen Yesar, tabiînin bü-yüklerindendir. Validesi Hayre, Ümmülmü'minin Hazrtei Ümmi Seleme-nin cariyesi, babası da sahabeden Zeyd ibni Sabit hazretlerinin azadlısı idi. Hasanı Basrî, çocukluğunda Ümmi Seleme hazretlerinin yanında bulunmuş, onun duasına, feyzine mazhar olmuş, bu cihetle kendisinde büyük
Muhammed ibni Sa'd demiştir ki: Hassanı Basrî; âlim, fakih, sika, me'mun, âbid, fasih, hüsni cemale mâlik, camii kemalât bir zat idi. Bir aralık Mekkei Mükerremeye gelmişti, ahali kendisine bir kürsi kurdular, nâs toplanmıştı, Tâsur, Atâ, Mücahid, Amribni Şuayb gibi fuzalâ da hep orada idiler. Haseni Basrî onlara hadîs rivayet etti. Bir misli daha görülmemiş yüksek bir fakih, bir din âlimi olduğunu itiraf ettiler.
Bu büyük âlim, (21) tarihinde doğmuş, (110) tarihinde Basrada vefat etmiştir.
144 — (Hasen ibni Salih) : ibni Hayyissevrî, Hemdanlı fakih, sika, âbid, bir zattı, mezhebi munkati olmuş müctehidlerden sayılmaktadır. (100) tarihinden doğmuş, (199) tarihinde vefat etmiştir.
145 — (Haseni ibni ZiyadU'Iü'lüî) : Hanefî fukahasının meşhurlarından Kûfeli bir zattır, imamı âzamin tilmizlerinden olup bazı mesailde imamı Ebu Yusüfe muhalif bulunmuştur, ibni Cüreycden on iki bin hadipi şerif rivayet etmiştir. Hadise, fıkha dair bazı müellefatı vardır. (El'mu-harrer Vel'emalî) bu cümledendir. Küfede kadı bulunmuştu. İncu satışına nisbet •edilmiştir. Vefatı (204) tarihine"müsadiftir.
146 — (Hassan ibni Sabit) : Ebülvelidil'ensarî, ashabı kiramın fu-
zalâsından, şuarasından idi. Resuli Ekrem Hazretleri: \j'Ai\^ijax\ ^1» = yarabbü. Hassani Cibril em|n ile te'yid buyur» diye dua buyurmuştu. Bu cihetle Hazreti Hassân'ın lâtif, beliğ manzumeleri, din düşmanları üzerinde pek müessir bulunuyordu.
Malûm olduğu üzere Bi'seti seniyye iptidalarında bir takım gayri müslimler, müslümanların ve islâmiyetin aleyhinde nazmen ve şifahen tefevvühatta bulunurlardı. Bunlara karşı da ashabı kiramdan Hassan ile Kâab ibni Mâlik ve Abdullah ibnü Revahe hazretleri mukabelede, müdafaada bulunuyorlardı. Pek kudretli şuaradan olan Hassan ile Kâab hazretleri, gayri müslimlerin tarihî hayatlarındaki kusurları gösterirlerdi, ibni Revahe hazretleri de onların küfürlerini, putlara taptıklarını ta'yib ederdi. Bu ta'yib, kendilerine diğer iki zatın sözlerinden binnisbe hafif görünüyordu. Fakat bunlardan bilâhare müslüman olan zevat, kazandıkları diyanet ve fakahet sayesinde küfr ve dalâlin ne çirkin, ne mühljk b'*- şey olduğunu anladıklarından ibni Revahe hazretlerinin sözlerindeki ağırlığı idrâk etmiş, onun kendileri için daha müessir bir intibah vesilesi olduğunu takdir eylemişlerdi.
Velhâsıl: Hassan hazretleri, Resullüllaha karşı dil uzatmak fazaha-tinde bulunan cahiliyye şairlerine ateşîn cevaplar verir, nebiyyi zîşanm
147 — (Hüsatnüddinîs'signakî) : Hüseyin »ibni Ali, Hanefî fukaha-sından bir zattır. Hâfızüddinilkebir Muhammedül'buharîden ilm ahz etmiştir. Hidaye üzerine (Ennihaye) adında bir şerhi vardır. Hidayeye ilk yazılan şerh, budur. Usuli Pezdevîye (Kâfi) adında bir şerhi ve (Şerhüt-temhîd fî kavaidittevhid) adında diğer bir eseri de vardır. Vefatı (711; tarihindedir.
Signak, Türkistan'da bir beldedir.
148 — (Hüsamüddinissemerkandî : Muhammediibnü Osmanil'ulya-badî, fukahadan müfessir, muhaddis bir zattır.; Mecdüddin Muhammedi Üştürûşenî'den ilm ahz etmiştir. Kendisinden de (Elfüsulül'ımadiyye) sahibi İmadüddinin oğlu Abdurrahim tefekkuhte bulunmuştur. (Matlaul1-meanî ve menbaulmebanî) namındaki birkaç ciltten müteşekkil bir tefsiri vardır ki, bunu (628) tarihinde te'life başlamıştır.
Alyabadî, Rey nahiyelerinden bazı köylerin adıdır.
149 — (Hâkimi Şehid) : Ebülfazl Muhammedübnü Muhammed, Hanefî fukahasının büyüklerindendir. «Hâkimi* Mervezî» diye meşhurdur. (Elmuhtasar), (Elmünteka), (Elkâfî), adındaki kitapları, imam Muham-*" medin eserlerinden telhis suretile te'lif edilmiştir. İmam Muhammedin kitaplarından sonra (Elmünteka) ile (Elkâfi) Hanefî mezhebinde iki ana kitab, iki asi sayılmaktadır.
Hâkim Mervezî, Buhara kadılığında bulunmuştu. Sonra Horasan sahibi Emîr Hamidînin vezaretine tayin edilmiş, memleketin askerleri tarafından erzakları kendilerine vaktiyle verilmemiş olması bahanesile Ms-rev'de (344) tarihinde şehid edilmiştir.
150 — (Haccac ibni Ertat) : İbni Sevr ibni Hübeyre, fukahadan Kûfeli bir zattır. Künyesi, Ebu Ertatinnahaîdir. Hadis ve fıkıh ilimlerinde imam sayılırdı. Tebei tâbiîndendir, sadukdur, Ata, Şa'bî, Zührî, Katada gibi zatlardan hadîs ahz etmiştir. Kendisinden de Sevrî, İbn-ül Mübarek gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır.
Haccac, Mısırda kadı bulunmuştur. Daha on altı yaşında iken nâs kendisinden istifadeye başlamışlardı. Halim, halûk bir zat idi. Kendisi demiştir ki: «Ben bir kimse ile asla muhasamede bulunmadım, muhasemede bulunanların meclislerinde de oturmam.»
Haccac, hadis rivayeti bakımından zaif, müdellis görülmüştür. Maa-mafih Şu'be kendisini tevsik etmektedir. (145) tarihinde Reyde vefat etmiştir..
151 — (Hâmid Efendi) : Yenişehir kadısı Mehemmed efendinin oğludur. Konyada doğmuştur. Bursada, Istanbulda ilim tahsil etmiş, birçok
uuiuıı r.ito.uıa.1 1
I
11 eseme teınıs ve tenxin etmiştir. iMüö) tarihinde vefat edip Sultan Ebu Eyyüb civarına defn edilmiştir.
152 — Harisi Muhasibi) : Ebu Abdillah ibnü Esedil'bağdadî, batın ve zahir ilimlerini cami, ariflerden bir zat idi. Nefsini pek ziyade muhasebede bulunduğu chetle «Muhasibi» nisbetini almıştı. Şafiîyül mezheb olduğu kaydedilmektedir. Bağdat'ta neşv ve nema bulmuştur. Tasavvufa, kelâma, ahlâka, mu'tezileyi redde vesaireye dair iki yüz kadar müellefatı var imiş. Hadisde, fıkıhda, kelâm ile tasavvufta îmamülmüslimîn sayılmaktadır. Kendisi Yezidibni Harûndan ve onun tabakasındaki ricalden rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebül'abbas ibnü Mesruk, Şeyh Cüneyd-i Bağdadî gibi zatlar rivayette bulunmuşlardır
Harisi Muhasibi, pek fakirane, zâhidane yaşar, cihamn varma, yoğuna iltifat etmezdi. Pek arifane sözleri vardır. Ezcümle demiştir ki: Takvanın aslı, nefsi muhasebedir, llm, mehafet getirir, zühd de rahat iras eder. Güzel ahlâk; ezaya tahammüldür, gazabın azlığıdır, rahmetin bast ve neşr edilmesidir, sözün güzelliğidir. Her şeyin bir cevheri vardır, insanın cevheri de aklıdır. Aklın cevheri de sabırdır. Zalim, nadimdir, .velev ki, kendisini nas medh etsin. Mazlum ise salimdir, velev ki, nas tarafından zem olunsun. Kanaatkar olan zengindir, velev ki, ac kalsın. Haris ise yoksuldur, velev ki, servete malik bulunsun. Her kim ki, nail olduğu nimetten dolayı Allah tealâya şükr etmezse o nimetin zevalini istemiş olur.
Harisi Muhasibi, rakik bir kalbe mâlik idi. Bir gün bir şahsın şu manzumeyi okuduğunu işitmiş, vecde gelmiş, hazin hazin ağlamaya başlamış, yânında bulunanlar, haline acımışlardı:
Yani: ben gurbet ilinde ağlıyorum, bir garibin gözünün ağlayışı gibi ağlıyorum. Ben yurdumdan çıktığım gün bir şey ile mübtelâ değildim, — buna rağmen neden çıktım, yurdumu terk ettim —, Ne yazık bana!., îçinde dostun bulunduğu bir vatanı terk etmekliğim ne acibdir ne acib!.
Bu hassas, fazıl, makbulürrivaye olan zat (243) tarihinde vefat etmiştir.
153 — (Haddadî Ebubekir : İbnü Muhammedü'yemenî) Hanefî, fu-kahasından bir zattır. «Muhtasarı Kudurî» üzerine yazmış olduğu (Elcev-
pek makbuldür. (956) tarihinde vefat edip Edirnekapisı kabristanına defin edilmiştir.
Mülteka, fıkhı hanefîye dair makbul bir metn olduğundan birçok zevat tarafından şerh edilmiştir. Bu şerhlerden biri de İbrahimi Halebînin tilmizi olup (967) tarihinde vefat etmiş olan Elhac Aliyül'halebîye. ait bulunmuştur.
155 — (Hammad ibni Ebi Süleyman) : Ebu İsmail, fukahanın bii-yüklerindendir. Küfede İmamı âzamin üstazı idi. İlmi fıkhı, Enes ibni Mâlikden, hadisi de İbrahim Nahaiden ahz etmişti. Vefatı (120) tarihine müsadiftir.
156 — (Hammad ibni Nu'man) : İmamı âzam, Ebu Hanife hazretlerinin oğlu bulunan bu zat, fakih, müteverri bir âlim idi. Küfede kadılık etmiştir. İmam Ebu Yusuf tabakasında bir fakih idi. (176) tarihinde vefat etmiştir. Oğlu İsmail dahi, fukahadan idi. Basra'da kadı bulunmuştu.
157 — (Hammad ibni Seleme) : Basralı fakih bir zattır. A'ma olduğu anlaşılıyor. Ubeydulİahibnülhasen demiştir ki: llm isterseniz onu iki a'madan isteyiniz ki, biri Hammad ibni Zeyd, diğeri de Hammad ibni Se-lemedir. (167) tarihinde vefat etmiştir.
158— (Hammad ibni Zeyd) : Ebu İsmail, Celâleti kadre mâlik, Basralı bir âlimdir. Muhammed ibni Şirinden, Amr ibni Dinardan vesaireden ilm ahz etmiştir. Kendisinden de Sevrî, İbni Uyeyne, İbni Mübarek gibi yüksek fakihler rivayette bulunmuşlardır. Zamanında Basranm imamı idi. Sika, fakih bir zattır. (98) tarihinde doğmuş, (179) senesinde Basrada vefat etmiştir.
159 — (Hemmam ibni Haris) : İbni Kaysinnahaî, Kûfeli fakih, sika, âbid bir zattır. (65) tarihinde vefat etmiştir.
160 — (Hamevî Ahmed) : İbni Muhammedil'hanefî fukahadan bir zattır. İbni Nüceymin (Eşbah ve nezair) adındaki kitabına (Gamzü uyu-nilbesair alâ mehasiniFeşbahi vennezair) adile bir şerh yazmıştır. Vefatı (1098) tarihine müsadiftir.
161 — (Humeyd Ebu ibrahim) : Aşerei mübeşşereden Abdurrahma-nibnü Avf hazretlerinin oğludur. Validesi Ummi Gülsüm, Osman ibni Af-fan hazretlerinin ana bir kızkardeşi idi. Muhterem babasından ve ibni Abbas ile Ebu Hüreyre gibi daha birçok sahabei kiramdan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Zührî gibi birçok tcbiîn rivayette bulunmuşlar-
162 — (Hişam ibni Yusuf) : Ebu Abdirrahmarus'sananî : Aslen evlâdı Fürsdendir. San'ada kadı bulunmuştu, Yemen fukahasının en büyüğü ve en ziyade hıfz ve itkan sahibi sayılmaktadır. (197) tarihinde vefat etmiştir. Sahihi Buharîdeki rüvatı kiramdandır.
163 — (Haskefî Muhammedübnü Ali) : Alâüddin, âlim, fakih, mu-haddis bir zattır.. Babasından ve İmam Muhammedül'mehasiniden ilm tahsil etmiş, Remle'ye giderek Hayrüddini Remlî'den fıkıh okumuş, Kudüs'e ve Hicaz'a gitmiş, Dımışk niüftiliğinde bulunmuştur. (îfzatül'ehvar alâ üsulil'menar), (Eddürrül'muhtar fî şerhi tenviril'ebsar), Eddürül'-münteka fî şerhil'mülteka) adındaki kitapları meşhurdur. (1025) tarihin de Dışırkta doğmuş, (1088) senesinde yine Dımışkta vefat etmiştir. «Hıs-nı keyfa» ya mensuptur ki, Diyarbakır havalidindedir.
164 — Huzeyfetübnül'yeman) : (Ebu AbdillâhiFansî, sahabei kiramdandır. Babası ile beraber müslüman olup Medinei Münevvereye hicrette bulunmuşlardı. Babası Yeman Hazretleri, Uhud gazvesinde bir yanlışlık eseri olarak müslüman kuvvetleri tarafından şehit edilmiş, kanını onlara hibe eylemiştir. Huzeyfe hazretleri, Resuli Ekremin mahremi esrarı idi. Fahri âlem efendimiz, kıyamete kadar zuhur edecek fitnelere, büyük hâdiselere dair kendisine haber vermişti. Münafıkların kimlerden ibaret olduğuna vâkıf idi. İran fütuhatında bulunmuş, Hemedan, Rey Dinever beldelerini fethetmiş, Cezirenin fethinde bulunmuş, Hazreti Ömer tarafından Medain valiliğine tayin olunmuştu. Her ne isterse kendisine verilmesi Hazreti Ömer tarafından emrolunmuş olduğu halde o sade halini asla değiştirmemiş, sade bir tarzda yaşamaktan vaz geçmemiş, kendi yiyeceğile atının yeminden başka bir şey almamıştı. Bilâhare Hazreti Faruk, onun böyle fakirane bir halde yaşadığını görünce boynuna sarılmış, «Sen benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim» demişti. (36) tarihinde Medainde vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
H =c
165 — (Haher zade) : Ebubekir Muhammedübnül'huseynirbuharî Maveraennehr'deki Hanefî ulemasının büyüklerinden idi. (Ettecnîs), (El-mebsut) gibi müellefatı vardır. Bu zatın birçok fetva kitaplarında ismi yad olunur. Kadı Ebu Sabit Muhammedül'buharînin hemşirezadesi idi. (433) de vefat etmiştir.
Bir de Haher zade Bedrüddin Muhammedübnü Mahmudil'gerderî var-
hadır.bir zattır. Künyesi Ebu Süleyman veya Ebulveliddir. Valdesi, «Lü-babetüssuğra» Ummülmü'minin Hazreti Meymunenin kız kardeşidir. Hazreti Halid, Hüdeybiye müsalahasından sonra müslüman olmuş, Mü'te gazvesinde, Mekkei Mükerremenin fethinde vesair gazalarda hazır bulunup tarafı nebeviden «Seyfullah» unvanına nail olmuştu. Kendisinden (18) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Mü'te muharebesinde üç bin islâm mücahidile Romalıların yüz bin kişilik ordusunu mağlûp etmişti. Yema-mede de Müseylimetülkezzab gailesini bertaraf ederek irtidat hareketlerini akim bırakmıştır. Birçok yüksek menakibi vardır. Cihad meydanında şehid düşmeyip de hastalık yatağında vefat edeceğinden dolayı çok müteessir bulunmuştu. Vefatından dolayı Hazreti Ömer vesair müslü-manlar pek ziyade mahzun olmuşlardı. Vefatı (21) tarihinde Humusda veya Medinei Münevverede vukubulmuştur. Radıyallahü tealâ anh.
168 — (Harice İbni Zeydil'ensari) : Sahabei kiramdan Zeyd ibni Sabit hazretlerinin oğlu olan bu zat, tabiînden ve Medinei Münevveredeki fukahai seb'adan bulunmuştur. Tevsiki ve celâleti kadri hakkında ittifak vardır. (100) tarihinde yetmiş yaşında olduğu halde Medinei Münevverede vefat etmiştir.
169 — (Hılâs ibni Amril'heceri) : Tabiînden ve muhaddislerden Bas-rah bir zattır, tmam Aliden, Ebu Hüreyre'den, ibni Abbasdan vesair bazı sahabei kiramdan hadis rivayet etmiştir, kendisinden de Malih ibni Dînar, Katade gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Sikadır, fazıl bir zattır. Yüz tarihinden evvel vefat etmiştir.
170 — (Halil ibni Ishâkı Maliki) i Ebul'nievedde ziyaüddin. Mısırlıdır, Mâlikî mezhebinin kudretli âlimlerinden biridir, faziletile, diyanetile meşhurdur, «Şeyhuniyye» de tedris ile, ifta ile meşgul olmuştur. Fıkhı Malikîden (Muhtasarı Halil) adındaki eseri pek muteberdir, üzerine müteaddit şerhler, haşiyeler yazılmıştır. Bu eser italyanca tercümesile beraber Avrupada tab edilmiştir. Vefatı (867) tarihine müsadiftir.
171__ (Hassaf Ebubekr) : Ahmed ibni Ömer, Hanefî fukahasından
meşhur bir zattır. Fazıl, muhasib, arif bir âlim idi, elinin kazancile keçi-nirdi. Şemsül'eimmetil'halvaî demiştir ki: «Hassaf, ulûm sahasında büyük bir kişidir, kendisine iktida sahih olan kimselerdendir.»
Hassaf. Emirül'müminm Mühtedî için (Kitabül'harac) ı tasnif etmiş-
F: 24
[»sı uuu Auaıııan; : Munammed ibni Abdillah, Maliki fu-kahasındandır. Mısırda «Ebu Hıraş» karyesine mensuptur. Aliyyülüchûrî, Ibrahimül'lekanî ve kendi pederi Abdullahil'hırşî gibi zatlardan ilm ahz etmiş. Ezher Mesihatine ilk tevellî eden zat kendisi bulunmuştur. Cami Ezherde verdiği derslere Malikîler büyük bir tehalük gösterirlerdi. Ebüz-ziya Halilin Muhtasarı üzerine bir şerh yazmıştır. (1010) da doğmuş, (1101) tarihinde Kahirede vefat etmiştir.
173 — (Hayseme ibni Abdirrahman) : Kûfeli fukahadan sika bir zat-' tır. Hadis rivayet ederken irsalde bulunurdu, yani râvîlerden bazılarını zikr etmezdi. Yüz seksen tarihinden sonra vefat etmiştir.
174 — (Hızır Bey) : Kadı Celâlüddinin oğludur Sivrihisarda neşet etmiş, Bursada müderris olmuş, îstanbulun fethinde Istanbulun ilk kadısı bulunmuştur. Fakih, ulunu garibeye aşina bir zat idi. Molla Fenarîden fıkıh ahz etmişti, kendisinden de Hace zade Muslihüddin, Hatib zade Şem-süddin gibi meşahir ders almışlardı. Akaide dair olan manzumesi meşhurdur. «Kasidei Nuniyye» denilen bu manzumeyi tilmizlerinin en mümtazlarından olan Şemsüddin Ahmed Hayalî şerh etmiştir. (810) tarihinde doğmuş, (863) senesinde îstanbulda vefat edip Zeyrek civanndaki bir makbereye defn edilmiştir.
1
175 — (İmamı Âzam Ebû Hanife) : Nûman ibni Sabittilkûfî, bütün islâm âleminin en büyük müctehidi olan bir zattır. Velâ itibarile nisbeti «teymî» dir. Silsilei nesebinde müteaddit kaviler vardır. Ecdadının İrak ahalisinden veya ensarı kiramdan veya ebnayı fârisden veya Horasanın Nesa beldesinden olduğuna kail olanlar vardır. Babası Sabit, çocukluğunda tmam Ali hazretlerine hizmet eaerek duasını almıştır. İmamı Azamîn künyesi «Ebu Hanife» dir. Bu zat, ya İraklılar arasında «Hanife» denilen bir diviti = yazı hokkasını daima istimal ettiği veya islâmiyyete kemalile müteveccih ve münkad bir zümrei müminînin manevî pederi makamında bulunduğu cihetle bu künyeyi almıştır. Yoksa kendisinin «Hanife» adında bir kızı bulunduğu tarihçe sabit değildir. Yalnız Hammad adında bir oğlu var idi
İmamı Âzam, Küfede doğmuş, orada neşv ve nema bulmuş, zamanı-
ıereK aogauruımuştu. tsu mezalimden nefsini kurtarmak için kaçıp Ha-remeynde mücavir kalmaya başlamış, nihayet Abbasiye hükümeti vücude gelince vatamna avdet etmiş, daha sonra Ebu Cafer Marısur halife tarafından Bağdad'a davet edilmiş, kendisine tevcih edilmek istenilen Kazıl'-kuzat mansıbını kabul etmediği için darp ve haps olunmuştur. Elli beş defa hac ettiği ve nihayet hapishanede mesmumen vefat eylediği mer-vîdir.
İMAMI AZAMIN MEŞAYİHt :
Nûman ibni Sabit hazretlerinin meşayihi, yani: kendilerinden ilm ve bilhassa hadis ve fıkıh ahz etmiş olduğu zevat, dört binden ziyadedir. Bu hal, başka zevata nasib olmamış gibidir. İmamı Şafiî hazretlerinin yalnız seksen şeyhi var imiş. Vakıa İmam Muhammedi Buharî gibi bazı eazımm binlerce şeyhi vardır. Fakat bunlar meşayihi hadistir, bunların her halde birer büyük âlim olmaları lâzım gelmez. Meşayihi fıkh ise her halde pek âlim zatlardan ibarettir. Bu cihetledir ki, bunların miktarı daha azdır.
Maahaza İmamı Âzamm ashabı kiramdan Enes ibni Mâlik, Abdullah ibnü Ebi Evfa, Sehlibni Sâidilensarî hazeratım da görmek şerefine nail olduğu rivayet olunuyor. Bu cihetle kendisi «tabiîn» dendir. Bu mazhariyet de dört büyük müctehid arasında kendisine hâs bir meziyet demektir. Onun zamanında sahabei kiramdan «Ebut'tufeyl Âmirülkûfî» de ber-hayat idi. Ashabı kiramdan en son vefat eden bu zattır. Vefatı Mekkei Mükerremede (102) tarihine müsadiftir. İmamı Âzamin bu zatı da göf>-müş olduğu mervîdir. Fakat bu zatlardan işitip rfvayette bulunmuş olmasında ihtilâf vardır.
İmamı Âzam, Hammed ibni Ebi Süleyman gibi ekâbirden fıkıh okumuş, Atâ, Nafî, Katade, Ebu İshak, Amr ibni Dinar, Hişam ibni Urve, Adiyyibni Sabit gibi eazımdan da hadis ahz etmiştir. Kendisinden de Vekî ibni Yezid, Ebu Âsim, Abdürrazzak, Ebu Nuaym, Abdullah ibni Musa, Ebu Abdirrahmanil'mukrî gibi birçok meşahir hadis rivayet etmişlerdir.
İmamı Azamdan fıkıh ahz eden zevat ise pek çoktur. Bahusus İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ibni Hasen, Züferibni Hüzeyl, Hasen ibni Ziyad, Vekî, Abdullahil'mübarek, Davudi Tâî, Âfîye, Yusuf ibni Halid, Nuh ibni Meryem gibi her biri başlı başına bir müctehid olmak kudretini
ne müntehi olmaktadır. Şöyle ki: İlmi imamı Azam Ebu Hanıfe Hammad-dan, o da îbrahimi Nahaîden, o da Alkarna ile Esvedden, bu ikisi de imam Ali ile Abdullah ibnü Mesuddan, bunlar da bizzat Resuli zîşan efendimiz hazretlerinden ahz ve telâkki etmişlerdir.
İMAMI AZAMIN İLMİ TEFSİR VE HADİSEDEKİ MEVKİİ :
İmam Âzam Ebu Hanife hazretleri, müfessirlerin ikinci tabakası ri-caiindendir. Kuranıkerim âyetlerin ihtiva ettiği dinî mesail ve hakayıki anlamak ve anlatmak kudreti en ziyade müctehidlerde tebarüz etmektedir. Bu cihetle Hazreti imam, «Üstazül'müfessirîn» unvanına bihakkın lâyıktır. Hangi bir âyeti celîlenin nassından, delâletinden, işaret ve iktizasından yüzlerce mesele istinbatına kadir olan bir büyük müctehidin en yüksek bir müfessir olduğunda kim tereddüt eder?.
Vakıa İmamı Âzam, tefsir hamile müstakil bir kitab yazmamıştır. Fakat, onun bütün içtihatları en evvel kitabüllaha istinat ettiğinden kendisinin en ziyade ahkâma müteallik âyatı furkaniyyeyi tefsir ve tavzih ile iştigal etmiş olması zarurîdir. Bu cihetle tefsirlerde münderiç itikada, ibadata, muamelâta dair binlerce meselelerin en büyük kâşif ve tercümanlarından biri de «imamı Âzam» olduğunda şüphe edilemez. Hele kendi mezhebine tâbi fukahanın vücude getirmiş oldukları tefsirlerde Hazreti imamın da şüphe yok ki, büyük bir hissesi vardır. Nitekim meşhur fakih Cessasın telif etmiş olduğu (Ahkâmül'kuran) unvanlı eseri bu cümledendir.
ilmi hadise gelince şüphe yok ki, imamı Âzam, bu hususda da pek mümtaz bir mevki sahibidir. Evet.. O, büyük bir mûhaddistir. Resuli Ekrem, sallâllahü aleyhi vesellem efendimizin ahadisi şerifesi, tulü eder etmez ziyaları bütün yeryüzüne yayılan güneş gibi az bir müddet içinde islâm âleminin her tarafını kaplamış, Hazreti imam da bu feyyaz menbadan bihakkın istifade etmiştir.
Dört bin kadar meşayihi bulunan, zekâ ve hafıza itibarile de harikalardan sayılan İmamı Âzamin hadis ilmindeki ihatai külliyyesini takdir etmemek lâyık mıdır?.
Hazreti imam, büyük bir müçtehid, yüksek bir münekkit ve pek ziyade müttekî idi. Binaenaleyh rivayet edilen şeyleri mühim bir intikada tabi tutar, kendisince sabit oîmıyan hadislere, haberlere, hadisi sahih hükmünü vermekten tevakki eder, kıyamete kadar payidar olmak üzere vücude getirdiği mezhebini bütün sahih hadisler üzerine tesis etmek is-
tasını takdir edememiş, o büyük imam ile ona tabi olanları «ehli rey» diye tavsif etmişlerdir.
Bir de «imamı Âzam zamanında ilmi hadis, Haremeynde ziyade intişar etmiş ise de Küfe gibi yerlerde o kadar intişar etmemişti. Binaenaleyh Jmamı Âzam, pek o kadar ahadisi şerifeye destres olamamıştır.» diyenler de vardır. Fakat bu iddiada da her vecihle doğru değildir. Bahusus imamı Âzam, senelerce Mekkei Mükerremede, Medinei Münevverede mücavir bulunmuş, bir nice muhâddislere müsahib ve mülâki olmuştur.
Ibni Haldun da «Mukaddime» sinde : «İmamı Âzam, hadislerin şu-iutı sıhhatinde teşeddüt göstermiş olduğu için onun yanında sahih olduğu sabit olan hadisler on yedidir.» demiştir ki, bu, büyük bir hafvedir. Bu söze aldanılmaması icap etmektedir. Nitekim (Elkavlül'fasl) da deniliyor ki, «imamı Âzamin rivayet ettiği ahadisi şerife on yedi değil on yedi kitab teşkil etmiştir ki, bunlardan her birine «Müsnedi Ebi Hanife» namı verilir. Bunlar Huffazı hadisden, ilmi hadise vâkıf zevattan birer cemaat, senetleri]» beraber iahric etmişlerdir. Bunların arasında İmamı Şafiînin «Sünen» ınuen, «Müsned» inden küçüğü pek az bulunr.
İmam Ebu Yusuf derdi ki: «Ben hadisi tefsir ve izah hususunda Ebu Hanifeden daha âlim bir zat görmedim.»
Yahya ibni Muîn de demiştir ki: Ebu Hanife, sika idi, yalnız hıfz etmiş olduğu hadisleri rivayet eder, hıfz etmediklerini rivayet etmezdi.»
İMAMI AZAMIN İLMİ FIKIHDAKt MESLEĞİ VE MEVKİİ :
Büyük müçtehid Ebu Hanife hazretleri mezhebi fıkhisini iki kısım edille üzerine tesis etmiştir. Edillei asliyye, edillei fer'iyye.
Edillei asliyye, kitab, sünnet, icma ve kıyasdır. Bu mezhebde herhangi bir meselenin hükmü şer.'îsini tayin için evvel: Kitabüllaha müracaat edilir. Şairi mübîn olan Allah tealânın kendi kitabı keriminde sarahaten veya delâleten beyan buyurduğu ahkâm vecihle amel olunur. Sonra şer'i şerifin naşir ve mübelliği olup her sözü, vahyi ilâhînin «gayri metlüv» denilen diğer bir tecellîsinden ibaret bulunan Hazreti Peygamberin sözlerinden, fiillerinden ve takrirlerinden ibaret olan süneni seniyyelerine müracaat edilir. Bunlardan başka bir hadise, dinî bir mesele hakmda ashabı kiramın, müctehidîni izamın ittifak ve icmaı var ise, ona da müracaat lüzumu tahakkuk eder. Şayed hükmü, kitab ile, sünnet ile veya icma ile sarahaten sabit olmıyan bir hâdise karşısında kalınırsa o zaman da kıyası fukaha denilen delile müracaat olunur.
Edillei fer'iyyeye gelince bunlar da kitab ile sünnete veya icmaa muhalif bir vaziyet husule getirmiyen ve meşruiyyeti bu üç esasdan biri-
muaıemu, nutmet ve masıanat Kavaıaıne uygun Bulunmuştur, üu cihetle mezhebi Hanefî, islâm hukuk müesseselerinin pek mümtazlarından biridir. Bu mezheb fukahasma «ehli rey», «ehli kıyas» denilmesi, mücer-red bir ıstılahtır. Yoksa bu mezhebde bazı hükümlerin mücerred reyi şahsiye ibtina ettirilmiş olması, asla iddia edilemez. Hattâ denilebilir ki, mezhebi hanefî, ahadisi şerife için diğer mezheblerden dana ziyade bir tatbik sahası açık bulundurmuştur. Bu hakikat, usuli fıkıh kitablanndan pek güzel anlaşılır.
Meselâ: Mezhebi hanefîde fakih ve müctehid olan bir râvînin, naklettiği bir hadisi şerif, kıyasa tercih olunur, velev ki, kıyasa muvafık görülmesin. Mezhabi malikîde ise, kıyasa muhalif olan hadis, kabul olunmaz, kıyas tercih edilir..
Kezalik : bir hüküm hakkında ashabı kiram arasında ihtilâf bulunsa îmamı Âzam, bunlardan kendi içtihadına muvafık olanı alır, onunla amel eder. imamı Şafiî ise böyle ihtilaflı rivayetleri mamulün bih olarak kabul etmez.
Kezalik : haber ile kıyas arasında cem ve telfikleri kabil olmıyacak surette tearrüz bulunsa Hanefî mezhebine nazaran mutlaka haber takdim olunur. İmam Şafiî ile İmam Ahmed de buna kaildir. İmam Malîke isnad edilen bir kavle göre ise kıyas tercih edilir. Bundan dört haber müstesnadır ki, onlar kıyasa takdim edilmiştir.
Hanefiyenin ekâbirinden olan Fahrülislâmı Pezdevî diyor ki: «Râvî, Hulefai Raşidîn gibi müctehidlerden ise onun haberi her halde kıyasa takdim olunur. Şayet yalnız zapt ve adaletle maruf olur da fekahet ve içtihat ile meşhur bulunmazsa asi olan, yine haber ile amel olunmaktadır. Meğer ki, bu haber, bilûmum kıyaslara muhalif olsun, o halde rey ve kıyas tarikleri büsbütün münsed olmamak için bu haber terk edilir.
Görülüyor ki, Hanefî mezhebinde reyden, kıyasdan evvel müracaat edilen esaslar, kitabullah ile sünneti nebeviyyeden ve icmaı ümmetten ibarettir. Bu hakikati isbat için İmam Tahavînin (MeaiûT asarı ile sair Hanefî imamlarının telif etmiş oldukları «Müsned» ler vesair eserler kâfidir.
İmamı Âzamin içtihadım İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed gibi yüksek tilmizleri cem ve zapt etmişlerdir, imamı Âzamin ilmi tevhid hakkındaki nezih itikadım da (Elfıkhül'ekber) adındaki eseri göstermektedir ki, bunu, «Ebu Mutıi Belhî» rivayet eylemiştir. O büyük imamın birçok ahadisi şerifeyi cami olup (Müsnedürimamü'âzam Ebi Hanifeten'nûman)
mütebakisi de muamelâta ait olmak üzere üç yüz bin mesele vaz ve tesbit eylemiştir. Bu hususta yalnız ilâhî, kudsî me'hazlerden müstefid olmuş, ulviyyeti karşısında nezih ruhları titretecek olan metîn bir kalb ile sarsılmaz bir irade ile hakka sarılmış, hukuk âleminde muhalled bir nam kazanmış, müslümanlann sinei tebcilinde kendisine ebedî bir ihtiram mevkii temin etmiştir.
İMAMI AZAMIN MÜCTEHİDLER ARASINDAKİ MEVKİİ :
İmam Ebu Hanife hazretleri, bütün ehli sünnet tarafından tebcil edilen dört büyük müctehidin birincisidir. Gerek kıdem itibarile, gerek mezhebindeki vüsat ve azamet itibarile ve gerek kendi fıtratindeki ulviyet ve celâlet cihetile bu birinciliği bihakkın ihraz etmiş, «İmamı Âzam» denilince yalnız kendisi hatırlara gelmekte bulunmuştur..
Vakıa islâmiyetin ilk feyyaz asırlarında tabiîni kiram vesaire arasından birçok büyük müetehidler zuhur etmişti. Fakat bu zatların usuli ic-tihadiyesi ve içtihat ettikleri mesail, lâyıkile zaptedilememiş, kendilerine tabi olanlar da az bir zaman içinde münkariz olduklarından onların mezhepleri devam edememiş, yalnız kendilerinin mübarek isimleri (Tabaka-tülmüctehidîn) i tezyin etmekte bulunmuştur, letihad etmiş oldukları bazı meselelerde bu dört müctehidin tabileri tarafından yazılan kitaplar da münderiç bulunmaktadır.
İmamı Âzam, ıctihad sahasında emsalsiz bir tarik vücude getirmiş, içtihadını pek mükemmel, muhalled esaslar üzerine kurmuş, daha hayatta iken kendi içtihadına tabî yüzlerce yüksek âlimlerin yetiştiğini görmüştür. Vefatından sonda da onun içtihadına tabi her asırda binlerce fukaha yetişmiştir.
Hanefî mezhebinin ne derecelerde her tarafa intişar etmiş olduğunu anlamak ve islâm âleminde vaktile husule gelip bugün tarihe karışmış olan ilm-ü irfan, ve hukuk tecellisini de hazin hazin düşünmek için (Ke-vakibi Muzia) dan naklen şunu kaydedelim: «Vaktile Semerkande tabi Hakirdir kasabasında bir mezarlık var idi ki, buna «Türbei Muhamme-dîn» denirdi. Burada her birinin ismi Muhammed olmak üzere Hanefî fu-kahasından telifat sahibi dört yüz âlim medfun bulunuyordu. Bunların hepsi de mezhebi hanefî üzere fetva vermiş, kitab telif etmiş, tedris ile meşgul olarak nice tilmizler yetiştirmişlerdi.»
-----—j_„, ..?«..?„.,.w», hu anın uıau iuiiui uiuuareK aıyor ki: «iiidu
Hanife, nasın en büyüğüdür, en fakihidir, ondan daha fakih kimse görmedim, bütün fazail hususunda Allah tealâhın âyetlerinden bir âyet idi.»
Pek büyük muhaddislerden olup Bağdatta hadis tedris ederken başında yetmiş bin kişi toplanıp istifade eden ve (206) tarihinde vefat etmiş bulunan Yezid ibni Harun da «Hanefî kitaplarına bakmak caiz midir?.» tarzındaki bir suale cevaben şöyle demiştir: «Gidiniz, o kitapların mütaleasından müstefit olunuz. Bu hususun kerahetine kail olan bir fakih görmedim. Hattâ işittim ki, Süfyanı Sevrî bile bir hiyle ile Ebu Hanife-den Kitabürrihni alarak bir nüshasım yazmış.
Yine ibni Hânına sorulmuş, «Sizin yanınızda îmam Malikin reyimi daha makbuldür, yoksa Ebu •Hanifenin reyi mi?» Cevaben demiş ki: «İmam Mâlikin hadislerini zapt eyleyiniz, çünkü hadislerin râvîlerini temyiz ve intikat eder. Fıkıh ilmi ile Ebu Hanife ile eshabına mahsus bir sı-naati celîledir. Onlar, sanki bunun için yaratılmışlardır.
«İmamı Âzam, nasıl bir zatür?.» diye îmam Mâlike sormuşlar, o da şöyle cevap vermiştir: «Ben onu öyle gördüm ki, şu direk altındır diye iddia etse bu iddiasını isbat için hüccet ikamesine kadir olurdu.»
Şafiî fukahasından, muhaddis, «îbni Hacer» in (El'hayretülhısan fî fazailin'numan) adındaki eserinde şöyle yazılır: «Abdullah ibnülmübarek demiştir ki: «Ben bir gün imam Mâlikin yanında idim, imam Ebu Hanife teşrif ettiler, imam Mâlik, onu Meclisin sadrına oturttu. Hakkında pek ihtiramda bulundu, gittikten sonra da bize hitaben dedi ki: Bu zat, «Ebu Hanife» denilen «Numan ibni Sabit» dir ki, «Şu direk altındır» dese filvaki dediği gibi çıkar, ilmi fıkhın dakik meselelerini çıkarmak kendisine gayet kolay bulunmuştur. Herkesin hayrette kaldığı meseleler hakkrjia külfetsizce doğru hükme muvaffak olur.»
Yüksek âlim, Zahidül'kevsermin (Akvemülmesalîk) adlı eserinde yazılı olduğu üzere «Deraverdî» demiştir ki: «Ben imam Mâlikten işittim, diyordu ki: Benim yanımda Ebu Hanifenin fıkmdan altmış bin mesele vardır.»
Filhakika imam Mâlik hazretleri, Hanefî fıkhına p<?k mükemmel muttali olmuş, belki de ondan birçok mülhem bulunmuştur. Nitekim ismail ibni Ishak demiştir ki: «îmam Mâlik, çok kerre meselelerde Ebu Hanifenin kavline itibar ederdi.»
kamcaya Kaaar du naı üzere devam ettiler.»
îmam Şafiî hazretleri de demiştir ki: «Bütün nâs, fıkıh hususunda Ebu Hanifenin ıyalidir, — yani: onun sayesinde barınmaktadır — Ben ilmi fıkha ondan daha ziyade vâkıf bir zat bilmiyorum.»
îmam Ahmed ibni Hanbel hazretleri de, İmamı Âzam hazretlerini pek çok anar, rahmetle yad ederdi, uğradığı mihnet günlerinde ağlar, o büyük imamın kadılığı kabul etmediğinden dolayı hapsedilmiş, doğulmuş olduğunu düşünerek müteselli olmıya çalışırdı.
İMAMI AZAMIN HAYATINA, SECİYESİNE, METANETİ AHLA-Ktl ESİNE BİR NAZAR :
Ebu Hanife hazretlerinin menakibine dair yüzlerce kitap yazılmıştır. Onun nezih hayatı, diyaneti, zühdü tekvası, yüksek ahlâkı, harikulade ilim ve zekâsı herkesçe malûmdur. Biz bu hususta teberrüken birkaç şey kaydetmekle iktifa edeceğiz.
«Elkevakibüd'dürriye» de deniliyor ki: «Harunürreşid, İmam Ebu Yusüfden îmamı Âzamin ahlâkım tavsif etmesini istemiş, îmam Ebu Yusuf de: ( ^Şj «,J y\ Jy ^ Jüt U ) âyeti celilesini okuduktan ye her söyliyenin lisanına Cenabıhakkın habîr bulunduğunu söyledikten soma şöyle demiştir: îmamı Âzam, Haktealânın haram kıldığı şeylerin yapılma sim şiddetle men'e çalışırdı, dini ilâhî hakkında bilmediği bir şeyi söylemekten pek tevakki gösterirdi. O isterdi ki, daima Hakka itaat olunsun, isyan olunmasın, çokça sükût eder, daima tefekküre dalar, geniş bir ilim sahibi bulunurdu. Ne miksar idi, ne de faidesiz lâkırdı söylerdi, istenilince ilmini, malım ziyadesiyle bezi ederdi. Kendi hakkında ise nâsdan müstağni bulunurdu, hiç bir kimseyi hayırdan başka bir şey ile anmazdı.»
Bunun üzerine Harûnı Reşid, «Bu. hasletleri yaz» diye kâtibine emretmişti.
Zehebî merhumun «Tezkiretülhuffaz» mda da deniliyor ki: «Ebu Hanife, imam, müteverri, âlim, müteabbit, kebirüşşan bir zat idi. Sultanın atiyyelerini kabul, etmez, belki ticaretle uğraşır, kazanırdı.»
Filvaki, Hazreti imam, bir müddet bezzazlıkta bulunmuş, sonra bazı zevata sermaye vererek ticaret için etrafa göndermiş, hâsıl olan kâr ile hem kendisi geçinmiş, hem de başkalarına yardım etmiştir.
îmamı Âzam hazretleri, son derece müteverri idi, belki bir hükümde kusur ederim diye kadılığı kabul etmemişti. Maamafih bu kadılık meselesinde biraz tevakkuf etmek ister.
muazzam bir vazıleyı deruhte eden bir zat için emri kaza ile bağlanarak ilim ve ictihad sahasındaki mesaisini kısmen olsun sekteye uğratmak muvafık olamazdı. Buna rağmen kadı olması için hem Emevîler, hem de Abbasîler tarafından ısrar edilmişti. Acaba bu ısrarın ne gibi saikleri vardı, binlerce âlimlerin mevcut bulunduğu bir zamanda böyle bir zatın kadılık vazifesini kabule icbar edilmesi neye hamlolunabilir?.
Bu hususta bazı tarihî malûmat ve mütaleat vardır. Bunların bir kısmını hulasaten kaydedeceğiz:
Deniliyor ki: imam Âzam, zamanesinin bütün icraatına, adalet ve hakkaniyet nurlarına ma'kes olan bir nazarla bakıyor, istediği şeraiti göremediğinden münf ail bulunuyordu. Bunu hisseden ve bir vehme kapılan idare adamları ise o büyük zatı muaheze etmek, başındaki cemiyeti dağıtmak için bahane arıyor, ona kabul edemiyeceği bir vazifeyi teklif ediyor, imtinaını vesile ittihaz ederek hakkında eziyette bulunuyorlardı.
Hattâ deniliyor ki: tmamı Âzam, ne Emevîlerin idaresinden, ne de Abbasîlerin idaresinden memnun değildi. Zemahşerînin nakline göre İmamı Âzam, Emevîlere karşı kıyam etmek isteyşn Hazreti Zeynel'âbidînin oğlu Zeyde müteveccih idi, ona yardım ediyordu. Bu cihetle ibnü Hübey-renin işkencesine maruz kalmıştı.
Fakat Zemahşerînin bu rivayetini — Ebu Hayyanın Bahri muhitinde dediği gibi — ihtiyatla telâkki etmelidir. Zemahşerî, Mekkei Müker-remede «Zeydiyye» rüesasının yanında mücavir bulunmuş olduğu için onlara bir cemile olmak üzere böyle bir isnatta bulunmuş olabilir.
Vakıa «Vefeyatül'âyan» da denildiği üzere ibni Hübeyre, İmamı âzami, kadılığı kabul etsin diye hapsetmiş, onun ademi kabuldeki ısrarını görünce sebilini tahliye eylemiştir.
Sonra deniliyor ki İmamı âzam, Abbasîler devrinde de Hazreti Ali'nin ahfadından Muhammed ve İbrahim'e mütemayil idi. Ebu Caferil'-mansur, bu sebebden dolayı İmamı azama husumette bulunmuştur. Halbuki bu iddia doğru görülemiyor. Çünkü Ebu Cafer, Muhammed ile İbrahim'i yüz kırk tarihinde takibe başlamış, bunları elde edemeyince babalarım o tarihte hapsetmiş idi. İmamı âzam ise bu tarihte meydanda idi, ona asla dokunmamıştı. Artık onu beş sene sonra kaza bahanesile mua-haza etmesi pek müstebaddır, Ebu Cafer ise işini vaktile görürdü, fırsatı fevt etmezdi, uyumak onun tabiatinden değildi. Binaenaleyh o muhte-
dı olacak zatın da İmamı âzam gibi büyük bfr müctehid olması münasip görülmüştü. O büyük müctehidin bu hizmeti kabulden istinkâfi ise Ebu Caferin inkisarı hayaline sebebiyet verecek bir mahiyette idi, işte bu halin verdiği bir hiddet saikasile Ebû Cafer, o itisafa cüret etmiş oldu.
«Ebüşşeyh» de tarihinde şöyle bir şey naklediyor: «İmam Züfer demiştir ki: Ebu Hanife hazretleri Abbasiye devletinin ilk müessisi olup Ebu Caferin biraderi bulunan İbrahim Seffah zamanında aleyhlerine alenen söylenip duruyordu. Ben kendisine: galiba bizini! boynumuza iplerin takılmasından başka bir şey ile hoşlanmayacaksın?, demiştim. Aradan çok geçmeden Mansur tarafından gelen bir mektupta İmamı âzamin Bağ-dada gönderilmesi emrelunuyordu. Sabahleyin veda için ziyaretine gittim, kendisini bir katıra bindirilmiş buldum, yüzü tagayyüre uğramış bir halde idi. Bağdada alıp götürdüler, on beş gün daha yaşadıktan sonra mesmumen vefat etti.»
Bu rivayetler doğru ise bunlar cereyan eden gayri meşru muamelelere karşı Hazreti İmamın muğber, münkesirül'hatır olduğunu gösterir, yoksa onun bilfül muhalefete kıyam etmesini ispat edemez. Zaten öyle vaktini ilm ve irfana, içtihada hasretmiş olan bir zattan başka türlü hareket de beklenemez. Seffanın Emeviyye hanedamndan yüzlerce masum inşam haksız yere öldürdüğü, hattâ bir ziyafet esnasında altmış yetmiş inşam pek feciâne. bir halde katlettirdiği rivayet olunuyor. İşte İmamı âzamin bütün teessürleri bu gibi hallere ait olsa gerektir. Eğer devrinin ricali, munsıf olsalardı, eğer yalnız kendi şahıslarım, kendi fânî devletlerini düşünmeyip de idareleri altında bir vediatullah olarak bulunan halka karşı hayrıhah bulunsalardı, eğer âmmenin selâmetine matuf ahkâma riayet edecek bir kabiliyet gösterselerdi İmamı âzam gibi zevatın tenkitlerini hüsni telâkki eder, bundan bir intibah dersi alır, bu sayede adalet ve istikamet yolunu takip etmiş olurlardı. Bunun mükâfatı olarak da tarihte güzel bir nam bırakır, meşkûr hizmetlerinin hakikî semerelerini dünyada da ahırette de görürlerdi.
Yoksa İmamı âzam hazretleri, emre mutî, ihtilâl fikrinden beri, son derece dünyadan müctenib bir zat idi. «Nasribni Muhammed» den rivayet olunuyor ki: «İmamı âzam, bir müddet fetva vermekten nehy edilmişti. Oğlu Hammad, bazı meseleler sormuş, cevap alamayınca: bizi burada kimse görmüyor, cevap verseniz ne lâzım gelir?., demiş, Hazreti
Hamevî diyor ki: «İmam Malik hazretleri şöyle demiştir: «Ebu Cafer, geçmiş âlimlere vesaireye dair söz açtı, kendisini nasın ahvaline nâsın en âlimi buldum. Sonra ilme, fıkha dair söz açtı, kendisini nâsın ittifak ve ihtilâf etmiş oldukları şeylere nâsın en malûmatlısı buldum.»
«Ebu Cafer, imam Mâlike Müvettayı yazdırmış, tabiiyyata, felekiy-yata ait kitapları cem ederek bunları ehliyetli kimselere tercüme ettirmiş. Tarih kendisile iftihar eder, ancak imamı âzamin hapishanede vefatım tarih, Mansur için kusur saymıştır. Mansur, îmamı azama muadil bir iffet, vera' sahibi bulamadığından onu Bağdada kadı tayin etmek istemişti. İmam ise kendisine bir günah lâhık olur korkusile bundan kaçındı. Artık Mansur, onu hapsettirdiği kadılığı kabul etsin, o muhterem zat ise hapishanede vefat etti.»
«Halife Mansur, İmamı âzam kadılığı kabul etmeyince onu başka bir zata tevcih etti, ve Hazreti Ömer'in Küfe kadılığına tayin ettiği zaman Musel'eşarî hazretlerine yazmış olduğu vasiyetname ile amel etmesini bu zata şart koştu, bu vasiyetnamenin birer suretini de sair belde kadılarına gönderdi.» Biz bu vasiyetnamenin bir tercümesini yukarıda yazmış bulunuyoruz.
Velhâsıl: İmamı âzam hazretlerinin kadri pek âlidir. Onun vücude getirmiş olduğu içtihat müessesesi, asırlardan beri İslâm âlemi için bir vesilei rahmet olmuştur. Onun mübarek namı da Müslümanların lisanında daima rahmetle, şükran ile yad olunmakta bulunmuştur. (80) tarihinde Küfede doğmuş, (İ50) tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Sultan Me-lekşahi Selçukînin veziri Şerefülmülk Ebu Sa'd Muhammed, İmamı âzamin Bağdat'ta bulunan kabri üzerine güzel bir türbe yaptırmış, sonra bu türbe, Osmanlı hükümdarları tarafından defaatla tamir ve tezyin edilmiştir. Elyevm bir ziyaretgâhtır. Rahmetullahi tealâ aleyh.
176 — (îmam Mâlik ibni Enes) : Ebu Abdullah, ehli islâmın mâbi-hil'iftiharı olan dört muazzam müctehidin ikincisidir. Yemen kabilelerinden «Beni Esbah» kabilesine ve Hımyerîlerden bir hükümdar hanedanına mensuptur. Medinei Münevverede doğmuş, orada neşvü nema bulmuş, o mübarek beldei tâhirenin ufuklarından senelerce bütün İslâm âlemine ilm ve hikmet nurlarını neşretmiş, yine o beldei münevverede ahırete irtihal etmiştir.
Ebubekir Hatibi Bağdadînin telif ettiği bir kitabdaki beyanına göre îmam Malikten rivayet eden zevatın adetleri de (993) kadardır. Kadı lyazın beyanına göre ise (1300) kadardır. Ezcümle Abbasî halifelerden Mansur, Mehdî, Hadî, Harunı Reşid, Emîn, Me'mun ve meşhur âlimlerden İmam Muhammedüşşeybanî, İmam Şafiî, Ebu Hâşim, Maîn ibni İsa, Yahya ibni Yahya, İbnülmübarek, Elkattan, ibni Veheb gibi zatlar, İmamı Mâlikten rivayette bulunmuşlardır.
İmam Mâlikin silsilei ilmiyyesi şöyledir: Mâlik ibni Enes, Rebiadan, Rebia da Enes ibni Mâlikten, o da Resuli Ekrem'den ilm ahz etmiştir.
Kezalk : Mâlik ibni Enes, Nafiden, o da ibni Ömerden, o da Resulûl-lah (salallahü aleyhi vessellem) den ilm ahz eylemiştir.
İMAM MALİKİN İLMİ TEFSİR VE HADİSDEKt MEVKİİ :
Mâlik ibni Enes Hazretleri, şüphe yok ki pek büyük bir müfessirdir. Kur'anı mübin âyetlerinden binlerce şer'î hükümleri istinbata muktedir olan büyük bir müctehid, elbette tefsir hususunda pek derin bir nüfuzu nazara maliktir. Hattâ kendisinin (Tefsirü garibil'kuran) unvanlı bir eseri de vardır ki, bunu kendisinden Halid ibni Abdirrahmanil'mahzumî, rivayet etmiştir.
Hadis hususuna gelince İmam Mâlik hazretleri, pek yüksek bir mu-haddistir, kendisinin sahihürrivaye bir hüccet olduğunda ümmetin ittifakı vardır. Telif etmiş olduğu (Elmüvatta) kitabı, hadis âleminde pek muteber, pek feyizli bir eserdir.
îmam Mâlik, Müvattayı kırk sene içinde vücude getirmiştir. Bidaye-ten dört bir kadar ahadisi şerifeyi ihtiva ediyormuş, bilâhare Hazreti imam, seneden seneye bunu telhis ederek Müslümanların ahvaline eslâh olan miktarını ipka etmiştir ki bin kadar hadisi şeriften ibarettir.
Başka zevat da (Elmüvatta) unvanile hadis kitapları yazmışlardır. Hattâ İmam Mâlike: «Sen Müvatta için bu kadar emek sarf ettin, halbuki şimdi başkaları da böyle Müvattalar vücude getirdiler» denilmiş, o da cevaben demiş ki, «Bu kitaplardan hangilerinin livechillâh telif edilmiş olduğunu elbette göreceksinizdir.» Filhakika diğer Müvattalardan birçoğu sanki kuyulara atılmış gibi görünmez bir hale gelmiş, yalnız Hazreti İmamın Müvattayı her tarafa intişar etmiştir.
ilimler, muhaddisler, müctehidler yetişerek kitaplar tedvinine başlamış, bu suretle vücude gelen içtihatlar, eserler ise îslâm milleti için- birer rahmet mahiyetinde tecellî etmekte bulunmuş olduğundan yalnız kendi kitabının düsturul'âmel tutulmasını muvafık görmemiştir.
İmam Mâlik hazretleri, hadisi şerif rivayet edeceği zaman abdest alır, yıkanır, temiz elbise giyinir, güzel kokular sürünür, saçma, sakalına intizam verir, vekar ve heybetle yerine oturur, hiçbir şey ile meşgul olmaksızın kemali tazim ile hadisi şerifeyi rivayete başlardı.
îmam Mâlik derse başlayınca pek çok tilmizleri etrafını sarar, rivayet ettiği hadisleri, meseleleri zapta çalışırlardı, islâm âleminin her tarafından yüzlerce zevat, Medinei tâhireye sefer ederk o büyük müctehidin meclisinde hazır bulunurlardı.
Celâlüddin Süyutî merhum, îmam Mâlikten hadis rivayet eden (993) zatın isimlerini heca hurufı sırasile (Kitabü tezyinü'memâlik bimenakibi seyyidina el'imamı Mâlik) adındaki eserinde kaydetmiştir.
îmam Mâlik hazretleri, hadisi şerif takrir ederken bir mesele zımnında yüksek bir sesle bir şey söylenecek olsa men eder, ly»y V )
( j5^)-* J> j»Ol>rfl âyeti celîlesini okur, Resuli Ekrem — spHâllahü aleyhi vessellem — efendimizin huzurlarında ref'i savt, memnu olduğu gibi onun mübarek ahadisi şerifesi okunurken de ref'i savtm muvafık olmıya cağına işaret ederdi. Hattâ bir gün Halife Mansur ile beraber Ravzai Mutahharayı ziyaret ederken Mansur, yüksek bir sesle konuşmak istemişti, Hazreti îmam, derhal bu âyeti celîleyi okuyarak Mansuru irşam etmişti.
ÎMAM MÂLİKİN İLMİ FffifflDAKÎ MESLEĞİ VE MEVKİİ :
Mâlik ibni Enes hazretleri, içtihadı fıkhîsini, kitabullaha, süneni ne-bevviyeye, icmaı ümmete, kıyası fukahaya, Medinei Münevvere ahalisinin ittifaklarına ve maslahatı mürsele, şeddi zerayî, denilen sair esaslara istinat ettirmiştir.
Şöyle ki: îmam Mâlik hazretlerinin mezhebi fıkhîsinde herhangi bir meselenin hükmü şer'îsinı tayin için Kur'anıkerîme, ahadisi nebeviyy'eye, ümmetin icmaına ve indellüzum kıyasa müracaat edilir. Ehli Medinenin ittifakları da icmadan başka, müstakil bir delil olarak kabul olunur. Çünkü onlar, Resulüllahın ef'al ve akvaline başkalarından daha ziyade vakıftırlar. Bunların ittifakları, seleften halefe intikal etmiş bir tarikati mes-nunedir.
hüküm verilir. Böyle hakkında şer'an açık bir hüküm bulunmıyan bir maslahat, başıboş bırakılmış, kendi haline salıverilmiş gibi bir durumda görüleceğinden bu cihetle kendisine rmaslahatı mürsele» adı verilmiştir. Bu delil, mezhebi hanefîdeki «iştihşan» delili mesabesindedir. (Usuli fıkıh kısmında mesalih mebhasine de müracaat!.)
«Şeddi zerayi» meselesine gelince bu da Mâliki mezhebinde bir delil oiarak kabul edilmiştir. Bu esas, şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mubah fiillerin de men edilmesinden ibarettir. «Defi mefasid, celbi menafiden evlâdır.» Binaenaleyh inşam şer'an memnu olan herhangi bir şeye saik olacak şeylerden sakınılması icap eder. Velev ki o şeyler, haddi zatında memnu bulunmasın.
Bu esas, hanefî mezhebinde kısmen muteber ise de sureti mutlakada kabul edilmiş değildir.
Velhâsıl, îmam Mâlik hazretleri, müessesei içtihadiyesini bu gibi, esaslar üzerine kurmuş, pek makbui ve muhalled bir mezheb vücude getirmiş, îslâm hukuku sahasında, kendisine pek mümtaz bir mevki temin etmiştir.
İMAMI MALİKİN MÜCTEHİTLEK ARASINDAKİ MEVKİİ :
Mâlik ibni Enes hazretleri, pek büyük bir müctehiddir, ehli sünnet arasında ikinci asrı hicrîden beri kemali ittifak ile kabul edilmiş olan dört mezhebden birinin müessisidir. İmam Şafiî diyor ki: âiimler yad edilince îmam Mâlik bir yıldızdır, eğer îmam Mâlik ile ibni Uyeyne olmasaydı Hicazın ilmi söner giderdi.
Zehebî merhum, «Tabakatül'huffaz» da der ki : «îmam Mâlik de bir takım menakib toplanmıştır ki, bunların başkalarında böyle içtima etmiş olduğunu bilmiyorum: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, bir anlayış, pek geniş bir ilim, sıhhati rivayet, diyanet, adalet, süneni nebewiyyeye ittiba, fıkıhta, fetvada, sıhhati kavaidde takaddüm.»
îmam Mâlikin bu evsafı haiz olduğunda eimmenin ittifakı vardır. Hattâ îmam Mâlikin bulunduğu bir yerde başkaları tarafından fetva ve-rilerniyeceğini beyan için : (oalLditL> J^^ ) denilmiştir.
îmam Mâlik hazretleri, fetva vermekte acele etmeyi kerih görür, çok kerre «Lâedri = bilmiyorum» derdi ve «Cünnetürilmi lâedri - ilmin siperi, kalkanı bilmiyorum demektir» diye buyururdu.
hü tealâ aleyhi vessellem efendimiz hakkında pek büyük bir muhabbet ve hürmet beslerdi, Medinei Münevvere içinde* daima piyade olarak yürür, hiçbir vakit hayvana binmezdi. Halbuki büyük bir servete malikti, kapısında birçok kıymetli binek hayvanları bulunurdu. Bir gün imam Şafiî, bunun sebebini sormuş, o da şöyle cevap vermişti: «Bir mübarek belde ki onun toprakları içinde nebiyyi zişanın muhterem cismi medfun bulunmaktadır, ben orada nasıl olur da hayvana rakib olabilirim?.»
Hazreti Mâlik, Medinei Münevvereye büyük bir merbutiyet gösterirdi. Hattâ Harûnürreşid, kendisini merkezi hilâfet olan Bağdada davet edince: «Ya emîrelmü'minîn!. Resuli Ekrem, sallâllahü aleyhi vessellem, benden sonra bazı kimseler dünyayı tahsil için Medine'den çıkacaklardır, fakat bilseler kendileri için Medine daha hayırlıdır, buyurmuştur. Diğer bk" hadisi şerifte de: Medine habîs olanları kendi sahasından harice atar, bu-yurulmuştur, artık reva mıdır ki, ben bu mübarek beldeyi terk edeyim?.» diye mazerette bulunmuştu.
îmam Mâlik hazretleri, ilme büyük bir kıymet ve mevki verirdi. Hattâ Harûnürreşid, kendisine Müvatta kitabım okutmak için bu mübeccel imamı nezdine davet etmişti, cevaben dedi ki: «Yâ Emirel'müminin!. Bu ilim, senin mensup olduğun hanedanı nübüvvetten zuhur etmiştir. îlm, kimsenin ayağına gitmez, herkes ilme koşar gelir. Bir âlim, ilmini âmmenin gayrine tahsis etti mi, o ilimden ne havas, ne de avam müstefid olamaz.»
Harûnürreşid, oğulları «Emin» ile «Me'mun» u hadis dinlemek için İmam Mâlikin meclisine göndereceğini söylemiş, îmam da bunu şu şart ile kabul etmişti: «Evet., gönder gelsinler, fakat nerede yer bulurlarsa hemen orada otursunlar, yoksa biz halife zadeyiz diye halkın boyunlarına basarak meclisin sadrına geçmeğe çalışmasınlar.» Emin ile Me'mun, bu şart dairesinde hadisi şerif meclisine devama başlamışlardı.
îmam Mâlik hazretleri, pek vakur, mehib, metin, kanaatine muhalefetten müctenib bir zat idi. Mükrehen yapılan tatlik ile talâk vaki olmı-yacağına kail idi. Bu mesele, ikrah yolile yapılan sair yeminlerin de muteber olmadığım gösterir. (147) tarihinde Medinei Münevverede Emîr bulunan Ebu Caferil'mansurun amca zadesi «Cafer ibni Süleyman» a gammazlıkta bulunmuşlar, «îmam Mâlik, size yapılan bey'attaki yeminleri muteber tutmuyor» tarzında jurnalcilik yapmışlar, bundan kızmış olan Cafer ibni Süleyman, Hazreti îmama haber göndermiş, «Talâkı mükreh»
mışu.
Hazreti İmam. kırbaçlar vuruldukça :< j.J.: N ,,.'» »$J*\ .»•> )=r Ya-rabbü. Onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar) diyordu. Nihayet bayılıp düşmüş, sonra ayılınca da: «Şahit olunuz, ben hakkımı beni döğene helâl kıldım» demiştir.
Halife Ebu Caferil'mansur, hâdiseden haberdar olunca Emir Caferi azl ve semerli bir deveye rakiben Bağdada celp etmiş, hakkında ceza verilmesi için îmam Mâlikten istizanda bulunmuştu. Hazreti İmam ise : «Hayır, ben onu af ettim, ben Resulûllaha karabeti olan bir zatın yevmi kıyamette hasmı olmaktan haya ederim» tarzında cevap vermişti.
Bu hâdiseden sonra halkın İmam Mâlike hürmet ve muhabbeti daha ziyade artmış, bütün İslâm âlemi kendisine teveccüh etmiştir. Hattâ deniliyor ki: Halife Mansur, ertesi sene hac mevsiminde İmam Mâlike mülâki olunca mazeret dermeyan etmiş, daha ertesi sene de veliyyi ahdi bulunan «Mehdi» Hicaza gelmiş, Hazreti İmamı ziyaret ederek derslerinde bulunmuştur.
Velhasıl: İmam Mâlik hazretleri, zîvekar, ulüvvi tab'a mazhar, ke-malât ile mücehhez pek büyük bir âlim, pek muhterem bir müctehid idi. (93) veya (95) tarihinde Medinei tâhirede dünyaya gelmiş, (179) senesinde yine o mübarek beldede vefat etmekle «Bakî» denilen makbereye defn edilmiştir. Rahmetullahı tealâ aleyhi.
177 — (îmam Şafiî) : Ebu Abdillah Muhamed ibni İdris, islâm âleminin mâbihil'iftiharı olan pek büyük bir müctehiddir. Eimmei erbaanın üçüncüsüdür ve onların arasında «Kureyşiyyünneseb» olmakla mümtazdır. Büyük dedesi «Safi» :gençliğinde Resuli Ekreme mülâki olmuştur. Onun babası Saib de Bedr gavzesinde Islâmiyeti kabul etmiş, muhterem bir sahabîdir. Validesine gelince o da İmam Hüseyin hazretlerinin hafidi Abdullahm kızı Fatımadır. Diğer bir rivayete göre «Ümmi Habibei Ez-diyye» dir.
İmam Şafiî, Şam beldelerinden «Gazze» de, diğer rivayetlere göre «Askalân» da veya «Yemen» de doğmuş, yetim kalmış, valdesi tarafından daha iki yaşında iken Mekkei Mükerremeye götürülmüş, orada neşvn nema bulmuş, bir aralık Medinei Münevvereye gitmiş, dostlarından bir zat, Harunı Reşid tarafından Yemen valiliğine nasb edilmiş olduğundan onunla beraber Yemen taraflarına gidip bazı memuriyetleri deruhte et-
F. 25
kadar oturmuş, nihayet (199) tarihinde Mısıra rıhlet ile Füstat beldesinde tavattun eylemiştir.
İMAM ŞAFÜNİN MEŞAYfifl :
imam Şafiî hazretleri, daha dokuz yaşında iken Kuranıkerimi ezberlemiş, daha pek genç iken Mekkei Mükerreme müftisi Ebu Halid Müslim ibni Halidden fıkh ahz etmiştir. Biraz sonra imam Mâüke mülâki olarak ondan da fıkıh ve hadis ahz eylemiştir. Daha sonra Iraka giderek imam Muhammedi Şeybanîye mülâki olmuş, ondan da fıkıh ahz etmiş, ve kadîm içtihatlarına ait olan (Kitabül'hucce) gibi eserlerini Irakta yazmıştır. Bu esnada imam Muhammedin kitaplarını okumuş, onları istinsah ederek mütalâasından müstefit olmuştur. Süfyan ibni Uyeyne, Abdülâziz ibnül'maçişûn gibi meşahirden de hadisi şerif ahz eylemiştir. Kendisinden de Imam Ahmed ibni Hanbel, Ebu Sevr ibrahim ibni Halid, Ebu îb-rahimü'müzenî, Errebî ibnü Süleymanil'müradî gibi birçok zevat rivayette bulunmuşlardır.
İMAM ŞAFİİNİN ÎLMİ TEFSİR VE HADÎSDEKİ MEVKİİ :
İmam Şafiî hazretleri, daha pek genç iken Arabm lisanına, eş'arına, eyyamına pek çok vâkıf bulunuyordu. Bu cihetle Kuranıkerimin lisanına bihakkın muttali idi. Ve kendisi Kuranı mübînin ahkâmına, dekayikine kemalile âşinâ, büyük bir müctehit bulunuyordu. Binaenaleyh onun kuvvetli bir müfessir olduğu aşikârdır.
Bu muhterem imamın âyatı kuraniyyeden ne kadar bir itina ve itidal ile ahkâm istinbatında bulunmuş olduğunu anlamak için «Kitabül'-ümm» e bakmak kâfidir.
ilmi hadise gelince Hazreti imam, hakikaten büyük bir muhaddistir. Daha yirmi yaşında iken îmam Mâlikin (Müvatta) kitabını kamilen ezberlemiş, o büyük müctehidin huzuruna girince bu mübarek kitabı baştan nihayetine kadar ezber olarak okumuş, gerek hıfzındaki mükemmeliyetle ve gerek lisanmdaki fesahat ve talâkatle imam Mâlikin takdirlerini, . teveccühlerini celbetmişti.
imam Şafiî, birçok muhaddislere mülâki olmuş, bahusus min veczin tilmizi ve min vechin şeyhi olan Imam Ahmed ibni Hanbel ile hadisi şerif müzakerelerinde bulunmuş, birçok hadiseler ile hafızasını tezyin etmiştir.
Fakat zamanının büyük bir kısmını tedrise, içtihada hasretmiş oldu-
senalarda bulunmaktadırlar.
Imam Ahmed ibni Hanbel hazretlerinin oğlu Abdullah demiştir ki: «Ben babama sordum ki, Şafiî nasıl bir zattır ki sen ona bu kadar çok dua ediyorsun?. Babam dedi ki: Oğlum!. Şafiî dünyalar için güneş, insanlar için afiyet mesabesindedir, bak. hiç bunların yerine kaim olacak bir şey var mıdır?.»
Ebu Sevr de demiştir ki: «Ben Şafiînin bir mislini görmedim, kendisi de kendisinin bir mislini görmüş değildir.»
İMAM ŞAFİİNİN FIKIHDAKİ MESLEĞİ VE MEVKİİ :
imam Şafiî hazretleri içtihatlarında kitabullaha, süneni nebeviyye-ye, icmaa, sahabei kiramın müttefekün aleyh olan kavillerine ve indel'-icap kıyasa istinat etmiştir. Ashabı kiramın ihtilaflı akvalini, istihsanı, maslahatı mürseleyi birer delîl olarak kabul etmemiştir. Şöyle ki:
imam Şafiî, fıkhî hükümleri evvelâ: kitabullahtan istinbata çalışırdı, aradığı meseleye dair kuranı" mübinde bir delil bulamazsa hadisi şerife, icmaa müracaat ederdi. Bunlarda da bir şey bulamazsa ashabı kiramın ittifak etmiş oldukları kavillerine müracatta bulunurdu. Münker olmı-yan ve rivayette töhmeti mucip bir cihet bulunmayan hadisi zaifi ve hadisi mürseli bile kıyasa takdim eylerdi. Şu kadar var ki haricî müeyyede-lerden birile teeyyüt etmeyen bir hadisi nıürsel ile amel etmezdi.
Kezalik : bir hâdise hakkında sahabei kiramdan muhtelif kaviller rivayet olunmakta ise bunlardan hiçbirini bir sened olarak kabul etmezdi. Çünkü kendi zamanında ashabı kiramın ak vali cem edilmişti. Bunlardan birçokları arasında ihtilâflar, teşettütler görmüş, birçoklarının aha-disi sahiheye muhalif düştüğünü anlamış, ,bu gibi hâdiselerde selefi ümmetin ne gibi ahadisi şerifeye müracaat ettiklerine vâkif bulunmuştu.
Kezalik : îmam Şafiî hazretleri, sair mezheplerde kabul edilmiş olan istihsanı da bir delil olarak kabul etmemiştir, Usuli fıkıh kısmında da beyan edildiği üzere istihsan, rey, kıyası hafî bazan «maslahatı mürsele» adile de yad olunur. Hakkında icaben ve selben bir delîli şer'î bulunmıyan bir hadisede meşakkat veya maslahat nazara alınıp ona göre hüküm vermekten, diğer bir tabir ile: «Meşakkat veya maslahat mazmnasını, hüküm için bir illet telâkki etmekten» ibarettir. Bu, islâm hukukunda büyük bir esastır. Yüz binlerce içtimaî hâdisatm halli için bir çaredir. Fakat Şafiî hazretleri, bunu bir delîl olarak kabul etmemiştir, hattâ
sistiti-
olmuş, buralardaki nasın örf ve âdetlerine şahit bulunmuş olmakla celbi menfaat ve der'i mefsedet hususlarındaki bazı rey ve içtihatlarını tadil ederek Füstatda mezhebi cedidini imlâ ve neşr eylemiştir.
Hâsılı : bu büyük imam da kendi içtihatlarına göre başlıca bir mezhebi fıkhî vücude getirmiş, usul ve füruu tesis ve tefrî etmiş, müeteheda-tma dair kitaplar telif eylemiştir.
Şafiî hazretleri, ehli rey ile ehli hadis mezhepleri arasında mutasav-vıt bir tarzda bulunmaktadır. Bu mezhebe de her asırda binlerce ehli ilm sâlik olarak meşkûr hizmetlerde bulunmuşlardır.
İmam Şafiî ,tıbda, şiir ve edebde, atıcılık sanatinde dahî büyük bir iktidar sahibi idi. Attığı okların onda dokuzu, belki de onu isabet ederdi.
Müellefatının başlıcaları şunlardır: (Ahkâmül'kuran), (Essünen), (İhtilâfül'hadis), (Errisale fil'usul), (Elmevaris). (Kitabül'üm), (Müs-nedüş'şafiî), (Edebülkadı), (El'eşribe), (Fezaili Kureyş), (Essebku ver*-remy).
«Kitabül'üm» imam Safimin akval ve içtihadatım cami bir kitaptır. Yedi cilt olarak matbudur. Bunu Şafiîlerin büyüklerinden «Ebu Yakubı Büveytî» cem ve tertib etmiş, fakat kendi adını zikretmemiştir.
«Müsnedüş'şafiî» yi de Emir Sencer ibni Abdillah tertip etmi$. birçok zevat da şerh eylemiştir. Ezcümle «Ebüssaadatıl'mübarek ibnül'eşir şerh ederek (kitabüş'şafil'aynî fî şerhi müsnediş'şafiî) unvanını vermiştir, beş cilttir. îmam Jsüyutînin de ayrıca bir şerhi vardır.
İMAM ŞAFtİNÎN MÜÇTEHİTLER ARASINDAKİ MEVKİİ VE YÜKSEK MENAKİBİ :
Şafiî hazretleri, ehli sünnetin biîittifak kabul etmiş olduğu dört büyük mezhebi fıkhîden üçüncüsünün müessisidir. Bu cihetle en büyük müc-tehitlerden biridir. Mezhebi, şark ve garpta intişar etmiş, her asırda milyonlarca Müslüman kendisini imam tanımış, hattâ bilfiil içtihat iktidarını haiz bulunan bir nice büyük fakihler, onun açtığı içtihat tarikini takip edip kendi namlarına içtihat etmeğe lüzum görmemişlerdir.
Meşhur muhaddislerden «Ebu Nuaym» e ve daha birçok zevata göre: ( Lk ,>;Ml tc ^ıj ile) = Kureyşin âlimi, yeryüzünü ilm ile dolduracaktır) hadisi şerifindeki âlimden murad, İmam Şafiîdir. Çünkü bu ha-
rnazhariyet hiçbirinde görülmemiştir.
imam Mâlik hazretleri, imam Şafiîyi, daha genç bir yaşında iken çok takdir ederdi, ona demişti ki: «Allah tealâ senin kalbine bir nur bırakmıştır, artık onu ma'siyet ile söndürme».
imam Şafiînin menakib ve fezaili hakkında birçok eserler yazılmıştır. Bunlardan ilk yazılan, Zahiriye mezhebinin müessisi olan imam Davudi Zahirînin yazdığı eserdir. Ebubekir Beyhekînin, Fahrüddini Râzînin de bu babda yazılmış güzide eserleri vardır.
imam Şafiî hazretleri, (150) tarihinde doğmuş, (204) senesinde Mısırda vefat etmiştir. Mübarek kabri elyevm ziyaretgâhtır. Rahmetullahn tealâ aleyh.
178 — (İmam Ahmed ibni Hanbel) : Ahmed ibni Muhammed ibni Hanbeliş'şeybanî, meşhur büyük bir müetehiddir, eimmei erbeamn dördüncüsüdür. Künyesi, «Ebu Abdillah» olup nesebi Adnana müntehi olmaktadır. Mervde doğmuştur, veya validesi kendisini yüklü olarak Merv'-den getirip Bağdatda doğurmuştur. Bu cihetle nisbetinde «Merevî» ve «Bağdadi» denilir. Bağdatda yetişmiş, bir aralık Küfeye, Basraya, Mekkeı Mükerremeye, Medinei Münevvereye, Yemene, Sama, Elcezireye, Fârise, Horasana, Elcibale rıhlet etmiş, zamanının en parlak ilm ve fazilet merkezlerini gezip dolaşmış, sonra yine Bağdada dönmüştür. Beş kere hac etmiş olduğu oğlu Salihden mervîdir, babası «Serhas» valisi idi.
İMAM AHMED İBNİ HANBELİN MEŞAYÎHİ:
Imam Ahmed hazretleri, pek çok . eazime mülâki olmuş, ezcümle imam Şafiî, Süfyan ibni Uyeyne, ibrahim ibni Sa'd, Cerir ibni Abdilha-mid, imam Ebu Yusuf ..Yahyal'kattan, Elvelid ibni Müslüm, Veki', Yezid ibni Harun, İsmail ibni Uleyye, Abdürrezzak gibi ekabirden hadis ve fıkıh ahz etmiştir. Kendisinden de imam Buharî, İmam Müslim, Ebu Da-vud, Ebu Hatimi Razî, Hasen ibni Musa, Begavî, ibni Ebid'dünya, Ebu-zürater'razi, Osman ibni Saidid'darimî gibi meşahir ile kendi oğulları Salih, Abdullah rivayette bulunmuşlardır.
Ahmed İbni Hanbel hazretleri, büyük bir müfessir, yüksek bir mu-haddistir. Yazmış olduğu tefsir, rivayet tarikine müstenit, şer'î hükümlere- müteallik birçok ahadisi şerifeden müteşekkildir.
Ebülhuseyn ibnülmünavî diyor ki : Ahmed ibni Hanbel, Kur'anıkeri-me dair bir tefsir tasnif etmiştir ki bu, yüz yirmi bin hadisi şeriften ibarettir.
Bu büyük müctehidin eserleri, müfessirler için birer feyizli me'haz mahiyetinde bulunmaktadır. Binaenaleyh kendisi «Üstazülmüfessirîn» unvanına bihakkın lâyıktır.
Hadis hususuna gelince şüphe yok ki bu mübarek İmam; pek mü-dekkik, muktedir bir muhaddistir. Zamanında hadis ilmi müdevven bir hale gelmiş, hadislerin mertebeleri taayyün etmiş, birçok kudretli mu-haddisler yetişmişti. Hazreti İmam, bütün bu hadisleri görmüş, okumuş, tedkik etmiş, binlerce ahadisi şerife ile hafızasını tezyin eylemiş, İslâm milletinin istinatgâhlarından biri olan meşhur (Kitabülmüsned) ini vücu-de getirmiştir. Bunları yedi yüz bin hadis arasından intihap ettiği mervî-dir. Otuz bin hadisi şeriften müteşekkildir.
Ebu Zür'a, İmam Ahmedin oğlu Abdullaha hitaben: «Senin baban bir milyon hadis hıfz etmiştir, ben kendisile bütün hadis bablarını müzakere ettim, bu cihetle bu hıfzına muttaliim» demiştir.
Hâsılı : İmam Ahmed hazretleri hâfızüssünne idi, ehli hadisin kud-vesi = muktedabihi idi.
İMAM AHMEDİN FIKIH İLMlNDEKİ MESLEĞİ VE MEVKtt :
Ahmed ibni Hanbel hazretleri, fıkhı hükümlerde azimet tarikini iltizam etmiştir. Ictihadları kitabullaha, sahih, merfu hadislere, ashabı kiramın kavillerine müstenit bulunmuştur. Sahabei kiramın akvalini, rey kıyasa tercih ederdi. Bu esasa muhalif olmamak üzere bazan rey ve kıyas tarikile de ahkâm istinbatında bulunurdu, maslahatı mürseleyi de bir delil olarak kabul etmiştir.
İmam Ahmed hazretleri, mefru hadislere muhalif olan bir şeye iltifat etmezdi. Onu sair akvale tercih ederdi. Sahabei kiramın fetvalarile de amel ederdi. Sahabei güzîn arasında ihtilaflı olan meselelerde bunlardan kitaba, sünnete en yakın gördüğünü iltizam ederdi. Mürsel denilen hadis ile hasen kabilinden saydığı zaif hadisler ile de amelde bulunurdu. Rivayetinde töhmet bulunan zaif hadisleri terk ederdi. Kendilerine münafi bir delîl bulunmadıkça bunları terk etmezdi.
Velhâsıl : İmam Ahmed hazretleri pek yüksek bir muhaddis olduğu
muhterem müctehidin mezhebi fıkhîsine sâlik bulunmaktadırlar. İMAM AHMEDİN MÜCTEHİDLER ARASINDAKİ MEVKİİ :
Ahmed ibni Hanbel hazretleri, bütün ehli sünnet arasında tebcil edilen dört muazzam, mübarek, müctehidin dördüncüsü bulunmaktadır. Hâiz olduğu kemalât ve mearife karşı İmam Şafiî gibi üstazları bile meclûbi-yet gösterirlerdi. Hattâ İmam Şafiî demiştir ki : «Ben Bağdattan çıktım, orada Ahmed ibni Hanbelden daha fâzıl, daha âlim, daha fakih bir halef bırakmadım.»
«Kitabi tehzibil'esma» da yazıldığı üzere yine İmam Şafiî demiştir ki : «Ben Ahmed ibni Hanbel ile Süleyman ibni Davudi Hâşimîden daha akıllı kimse görmedim.»
Ebu Hatim de demiştir ki : «Bir kişiyi gördün mü ki Ahmed ibni Hanbeli seviyor, bil ki o sahibi sünnettir.»
Bazı zevatın kanaatine nazaran İmam Ahmedin hadisi şerif sahasındaki vüsati ıttılâı, kudreti ilmiyyesi, fıkıh sahasındaki vüsat ve kudretinden daha ziyadedir.
İmam Ahmedin ne büyük, ne kudretli bir müctehid olduğunu anlamak için (Elmuğnî) gibi pek kıymetli kütübi hanabileye müracaat edilmesi kâfidir.
İmam Ahmed hazretlerinin menakibine dair İmam Beyhakî, Ebu Is-mailil'ensarî, Ebülferec ibnül'cevzî gibi yüksek âlimler tarafından yazılmış bir hayli asar vardır.
İMAM AHMED İBNİ HANBELİN HAYATI VE METANETİ AH LÂKİYESİ :
İmam Ahmed hazretleri, pek ziyade âbid, zahid," yüksek bir seciyeye malik pek nezih bir h'ayatı haiz idi. Fakirane yaşamayı bir nimet sayar, «İnsana az bir mal yetişir, çok mal yetişmez» derdi. Kendisine teveccüh eden servet ve riyaseti kabulden istinkâf ederdi. Halife Mütevekkil tarafından kendisine her gün pek mükellef bir sofra yemek gönderilirdi. Fakat, o bunu kabul etmez, bu yemeklerden yemezdi. Vakit vakit yüz gösteren sıkıntılara, iptilâlara karşı büyük bir metanetle mukavemet gösterir, takip ettiği zühd ve tekva yolundan asla ayrılmazdı.
Halife Me'mun zamanında kazil'kuzat Ahmed ibni Düvadın yanlış bir içtihadı olan malûm bir meseleden dolayı bu muhterem Ahmed ibni Hanbel hazretleri de mu'tesim halife tarafından hapsedilmiş, darp edilmişti. Hapis müddeti yirmi sekiz ay devam edip (220) senesinde hapis-den çıkarılmıştır. Hazreti İmam, bu vesile ile de bütün hak ve hakikat ta-
t, o ouyuK aıımın veratma kadar devam etmiştir.
İmam Ahmed hazretleri: (164) tarihinde doğmuş, (241) senesinde Bağdatta vefat etmiştir. «Babı harb» denilen kabristanda medfundur. Rahmetullahi tealâ aleyh.
179 — (İmam Ebu Yusuf) — Yâkub ibni İbrahimil'ensarî, İmamı âzamin birinci derecedeki tilmizlerindendir. Ata ibni Saib, Ebu İshakı Şeybanî, Süleymanüt'teymî Yahya ibni Sa'dü'ensarî, Süleymanürameş, Hişam ibni Urve, Haccac ibni Ertat, Leys ibni Sa'd gibi birçok zevattan hadis ahz etmiş, kendisinden de İmam Muhammedi Şeybanî, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Main gibi birçok fukaha ve muhaddisler hadis rivayet etmişlerdir. Tefsir, hadis ilimlerine bihakkin vâkıf yüksek bir mücte-hid idi. Abbasilerden halife Mehdi, Hadi, Harunu Reşid zamanlarında Bağdatta Kazü'kuzat bulunmuştur. Bu unvanı ilk alan zat, kendisidir.
İmam Ebu Yusuf hazretleri, birçok meselelerde üstazi İmamı azama muhalefet etmekle beraber onun usul ve menahicine tâbi olmuş, ayrıca bir mezheb sahibi bulunmamıştır. Hanefî mezhebini âlemin her tarafına neşretmiştir. Fıkıhdan (El'emalî), (Ennevadir) adındaki eseri müteaddit ciltler teşkil etmiştir. (Kitabül'harac) unvanlı eserini Hânını Reşidin di-lemesile yazmıştır. Bu eser, Fransızcaya tercüme edilerek (1921) tarihi milâdisinde Paris'de tab edilmiştir.
İmam Ebu Yusuf, (113) tarihinde Küfede doğmuş, (183) tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Rahmetullahi tealâ aleyh.
İmam Ebu Yusüfün oğlu «Yusuf» de fukahadandır. Babasının hayatında Bağdadin garb canibine kadı nasbedilmişti. Vefatı (192) tarihine müsadiftir.
180 — (İmam Muhammedüş'şeybanî) : Ebu Abdillah Muhammedüb-nül'Hasen, İmamı âzamin pek yüksek tilmizlerinden müctehid bir zattır. İmam Mâlik, Evzaî, Süfyanı Sevrî, İmam Ebu Yusuf gibi zatlardan da hadis, fıkıh ahz etmiştir, kendisinden de Ebu Hafzı Kebîr, Ebu Süleyma-nı Cuzecanî, Muhammed ibni Semaa, İbrahim ibni Rüstem, Muhammed ibni Mükatil, Şeddad ibni Hakim, Musa ibni Naşiri Razî, İmam Şafii gibi yüksek âlimler ilm ahz etmişlerdir. İmam Ahmed ibni Hanbel de onun asan fıkhiyesinden çok mütefid olmuştur. Hattâ İmam Ahmede denilmiş ki: «Bu kadar dakik meseleleri nereden elde ettin?.» Demiş ki : «İmam
neşretmiş oldukları efsanelerden başka değildir. Onların müsellem olan yüksek ilm-ü irfanları, bu gibi şeylerden beridir. Bu hususda fazılı şehir Zahidi Kevserinin (Bülûğüremanî fi Siretü'imam Muhammedibnil'-haseniş'şeybani) adındaki eserini rnütalea etmeli.
İmamı âzamin ictihadatını tamamen zapt ve kayd eden İmam Mu-hammeddir. Birçok meselelerde İmamı azama muhalefette bulunmuş, fakat kendi ictihadlarmı onun usul ve kavaidine tatbikten geri durmamış, onun mezhebi dairesinde içtihadda bulunmuştur.
Hatibi Bağdadînin ifadesine nazaran İmam Muhammedin aslı Dı-mışkta «Haresta» denilen bir karyedir. Babası Iraka gitmiş, kendisi ise Vâsıt'da dünyaya gelmiş, Küfede yetişmiş, Bağdatta tavattun ederek hadis ve fıkıh ilimlerini neşre çalışmıştır. Bir müddet de Hanını Reşid zamanında «Rekka» da kadı bulunmuştur.
İmam Muhammed'in dinî ilimlere dair müellefatı doksan dokuz kadar imiş, başlıcaları: (Zahirür'rivaye), (Cürcaniyyat), (Haruniyyat), (Rakkiyat), (Elkeysaniyyat), (El'âsar), (Ennevadir), (Elmüvetta), (Kitabülhücce = Hucec), (Kitabü usulil'fıkıhj adındaki eserleridir.
İmamı Muhammed, (132) tarihinde Vâsitte doğmuş, (189) senesinde Harunı Reşid ile beraber Horasan taraflanna gidip (Rey) şehrinde vefat etmiştir. Orada «Taberek» denilen kalede medf undur. Rahmetullahi tealâ aleyh.
Kisaî ile İmam Muhammed, Rey'de bir günde vefat etmişlerdi. Hanını Reşid, «Lügat ile fıkıh gitti» diye teessüflerde bulunmuştu.
181 — (İmam Ebu Mansun Matüridi) : Muhammed ibni Muhammed ibni Mahmud, ehli sünnetin büyük bir imamıdır, Hanefî fukahasının eazımındandır. Ebubekir Ahmedi Cuzecanîden, Ebu Nasril'ıyazdan hadis, fıkıh tahsil etmiştir. İlmindeki vüsat ve kudretle, ilmi tevhiddeki dirayet ve faziletile teferrüd etmiş, bütün ehli sünnetin teveccüh, ve itimadım kazanmış, (İmamülmütekellimin) unvanını bihakkın ihraza muvaffak olmuştu.
Ebu Mansun Matüridî, ayni zamanda büyük bir müfessirdir. (Te'vi-lâtı Mâtüridiyye) unvanlı tefsiri bînazir bir eserdir. Başka eserleri de vardır. (Kitabül'tevhid), (Elmakalât), (Meahızüş'şerayi), (Kitabtil'cedel fil'usul), (Kitabü evhamil'mu'tezile), (Erreddü aler'revafiz) bu cümledendir.
sanıyı OKumuş, üvey babası Ebu Aliyyi Cübaîden de itizal mezhebine müteallik malûmat edinmişti. Sonra itizal mezhebine büyük bir darbe vurmuştur. Asrının birçok fuzalâ ve meşahirile görüşerek aralarında fıkha, kelâma dair mühim meseleleri müzakere ve münakaşada bulunmuşlardır.
Filvaki Ebül'hasenil'eşârî, kırk sene kadar itizal mezhebinin yüksok bir imamı iken nihayet bunu terk ediyor, pek derin olan ilmî tetebbülen, ve mazhar olduğu bazı manevî işaretler, kendisini itizaî mezlekasından kurtarmış, kendisine hakikat ve hidayet şehrahmı göstermiştir, bunun üzerine bir gün Basrada camii şerifin minberine çıkarak binlerce cemaate karşı itizal mezhebinden teberrî ettiğini ve sahih, nezih itikadın nasıl olduğunu bildiriyor, bu hususa dair yazmış olduğu bir kısım yazıları okuyor, artık vefatına kadar ehli sünnet mezhebine büyük hizmetlerde bulunuyor.
Tâcüddini Sübkînin de dediği veçhile Ebül'haseni Eş'arî, yeni bir mezheb tesis, yeni bir rey ibda etmiş değildir. Belki o, selefi ümmetin mezhebini takrir, bu hususda yeni hüccetleri, burhanları parlak bir surette irad ve tavzih etmiş, islâm âleminin birçok taraflarında bir zaman-danberi türemiş olan bir takım yanlış, bid'at âlûd mezheblere karşı mü-cahedeye girişmiş, şanlı bir tarzda muvaffak da olmuştur.
Şeyhül'islâm Izzüddîn ibnü Abbis'selâm da diyor ki: Ebül'hasenin akidesi üzerine Şafiîlerın, Mâlikîler ile Hanefîlerin fuzelâsı içtima etmiş bulunmaktadırlar. Bu hususta muasırlardan ve Mâlikîlerin meşayihinden olan Ebu Anır ibnül'hâcib gibi ve Hanefîlerin meşayihinden bulunan Es-teyh Ebubekr Huzeyrî gibi zevat, kendisine muvafakat etmişlerdir, her asırda ulema ve fuzelânın her tabakasından binlerce zevat, kendisine ifc-tiba etmektedirler.
Eşaire ile Mâtüridiye arasındaki hilaf ise pek cüz'îdir. «Akidei Ta-havL ki, İmamı âzam.ile İmam Ebu Yusuf ve imam Muhammedin .itikatlarını muhtevidir, işte İmam Eş'arînin akidesi de bundan ibarettir. Bunların kitapları tamik edilirse aralarındaki hilafın nihayet on üç meseleye inhisar ettiği görülür. Bunların da altısı manevî, mütebakisi lâfzî-dir. Manevî olan altı hilafa gelince bunlar da iki tarafın birbirine muhalefeti, yekdiğerini tekfir ve bid'ate nisbet etmesini iktiza edecek şeyler
— —o—— t- vu.j..<^r^u ıjmı tarihinde Bağdatta vefat etmiştir.
183 — (İmamül'haremeyn) ; Abdülmelik ibnü Abdıllah ibnı Yusü-fil'cüveynî, Şafiî fukahasından meşhur bir âlimdir. «Zıyaül'hak» lâkabını, «îmamül'haremeyn», «Ebul'mealî» unvanını haizdir İlk üstazı, babası «Muhammedi Cüveynî» dir. Sonra Ebu Kasımı îsfirâyinî'den, Ebû Hassan Muhammedi Müzekkâdan, Ebu Abdillahi Habbazîden ilm-ü irfan tahsil etmiştir.
imamüTharemeynin fıkhı Şafiîye olan hizmeti fevkalâdedir. Babasından çok şeyler öğrenmiş olmakla beraber ne onu ne de sair üstazlarım taklid ile iktifa etmeyip kendi tetebbüatına, tefekkürat ve ictihadatına büyük bir inkişaf vermiş, kanaatine tevafuk etmiyen bazı meselelerde pederine, hattâ esasen mezhebine sâlik olduğu imamı Eş'ariye bile mu-. halefetten çekinmemiştir.
İmamül'haremeyn, fıkıhda, usulde, ilmi kelâmda kendisine hâs bir tarik takip etmiştir. Bu mütefekkir âlim, gayet fasih bir hatip, pek hassas ruhlu bir edip idi. Saatlerce ders takrir eder, ifadelerindeki belagat ve insicam, biç bir sekteye uğramazdı. Sözlerindeki ahenk, cereyan etmekte bulunan şeffaf bir nehrin teranesini andırırdı. Mev'izelerindeki tesir, dinleyenleri elektrik cereyanına tutulmuş gibi titretirdi, müessir bir beyt okunduğu veya maneviyata ait bir söz söylendiği zaman duyguları galeyana gelir, gözlerinden berrak yaşlar saçılır, ruhunda ebediyyete müteveccih bir itilâ tecellî ederdi.
EbüTmeâlî, tasavvuftan da büyük bir zevk almış, ahlâkım güzelce tehzibe muvaffak olmuştu. Bu cihetle gayet mütevazı, mansıf, kadirşinas idi. Huzurunda söylenilen bir sözü nezaketle dinler, hoşuna giderse takdir eder, nafi görürse ondan müstefit olduğunu söylemekten çekinmezdi. Ara sıra da şiir söyler, fakat manzumelerini başkalarına okumazdı.
Gazalîleri yetiştiren büyük bir üstazın ilmen, irfanen ne kadar yüksek bir mevki sahibi olduğunu iaaha hacet yoktur. Şu kıt'a kendisine is-nad edilmektedir:
duL.
« jU;
İL.I
İmamüi'haremeynin garip tecelliyatı vardır. Henüz yirmi yaşına girmek üzere iken babası vefat etmiş, kendisi de onun yerine müderris olmuştu. Bir taraftan yüzlerce talebeye ders veriyor, bir taraftan da mük-tesebatını arttırmak için Medresei Beyhakıyyeye giderek üstaz Ebül'ka-şımın derslerinde hâzır bulunuyordu. Bu esnada Nisaburda Eş'âriler aleyhine bir cereyan vukubulmuş, Ebül'meâlî de bir kısım âlimler ile beraber vatanından uzaklaşmaya lüzum görmüştü. Evvelâ ordugâh olan «Sürre menrea» ya, müteakiben Bağdada giderek oranın âlimleri görüşmüş, mübaheselerde bulunmuş, artık büyük bir şöhret kazanmaya başlamıştı. Sonra Hicaza rıhlet ederek Mekkei Mükerremede, Medınei Münev-verede dört sene kadar mücavir kalmış, tedris ile, ifta ile, ibadet ve tâat ile meşgul olmuş ve «İmamül'haremeyn» unvanını almıştı. Nihayet Sultan Alp Arslan hükümdarlık mevkiine gelmiş, Horasan havalisindeki ilmî ihtilâl sükûnet bulmuş olduğundan Ebül'meâlî vatanına dönmüştür.
Ebül'meâlî vatanına avdet edince Nisaburdaki «Nizamıyye» medresei müderrisliği uhdesine tevcih edildi, zamanının hükümdarlarından, ricalinden pek büyük hürmetler görmeğe başladı. O muazzam ilim müessesesinde rakipsiz olarak otuz sene kadar ilm-ü kemal neşrine muvaffak olmuştur. Bir aralık da Isfahana giderek «Nizamül'mülk» ile görüşmüş, sonra yine Nisabura muazzezen dönmüştür.
Rivayete nazaran İmamüi'haremeyn, (Mugisâlhalk fî ihtiyaril'ehakj adındaki eseri de kendisinin vatanından uzaklaşmasını intaç eden "fitnenin zuhuruna sebebiyet vermişti. Şöyle ki: bu eserinde imamı âzam ile imam Şafiî arasında mukayeseler yaparak imamı Şafiîyi tercih etmeğe yeltenmiş, imamı âzamin ulüvvi kadrine münafi bazı mütalealarda bulunmuştu.
Bu eser, lmamul'haremeynin mebadiyi ahvaline müsadif olduğundan ilmen, mantıkan büyük bir kıymet ve kuvveti haiz değildir. Bu eserin aleyhinde doğrudan doğruya veya bilmünasebe yazılmış olan reddiyeler, bu hakikati tebarüz ettirmektedir. Şemsüi'eimmei Kerderînin (Ereddü alettainil'mi'sar vel'intisar liseyyidi fukahail'emsar) adındaki eseri, Sira-cüddin Ömeri Gaznevînin : (El'gurretürmünife fî tercihi mezhebi Ebi Hanife) unvanlı kitabı ve Muhammed Zahidi Kevserînin de* (Ihkakül'hak biiptalirbâtılı fî mugisil'halk) serlevhan mütaleanamesi bu cümledendir.
Vakıa imamül'haremeyn, bu hareketinden bilâhare pişman olmuş, yaşı, malûmatı kemal derecesine erince eazımı müctehidînin yüksek kadirlerini daha güzel anlamış, imamı âzam gibi bînazir bir müctehidin
mar, lanaı onun Kaaar naKiKatDm olmasa gerekür. Çünkü muhterem pederleri Abdullahil'cüveynî, İmamı Beyhakînin bir ihtarı üzerine içtihattan vazgeçmiş, hakkı maalmemnuniye kabul etmişti. îmamül'haremeyn ise İmamı âzam gibi bir zata karşı mütecavizâne mütaîealarda bulunmuş, kendisinde büyük bir içtihad salâhiyeti görmüştü. Halbuki kendisinin tâbi olduğu, tercihine çalıştığı İmam Şafiî hazretleri bile kendisini fıkhan imamı âzamin ıyaline tabi görüyordu.
Ebül'mealînin birçok kıymetli eserleri vardır. Bir kısmı şunlardır : (Tefsir), (Eşşamil fî usuliddîn), (Elbürhan fî usulilfıkh), (Telhisüt'tak-rib), (El'irşad fîl'kelâm), (El'irşad fî usulilfıkh), El'gıyasî) vezir Gıya-süddîn Nizamülmülk namına telif edilmiştir. «El'ahkâmüssultaniyye» tarzında yazılmış bir eserdir. (Nihayetülmatlab fî dirayetil'mezheb) fıkha dair dört cilttir. Bunu Mekkei Mükerremede telife başlamış, Nisaburda ikmal etmiştir. İbni Hallikân diyor ki: İslâm âleminde böyle bir kitab daha tasnif edilmemiştir. Bunun bazı eczası «Darürkütübü'mısriyye> de mahfuz bulunmaktadır. (Elverekat) usuli fıkha dair matbudur.
İmamül'haremeyn, (419) tarihinde Cüveynde doğmuş, (478) tarihinde Nisaburda vefat etmiştir.
«Bir de Hanefî fukahasmdan (İmamül'haremeyn) vardır ki, Kadı Ebül'muzaffer Yusuf ibni İbrahimil'dircanidir.»
184 — İmamı Gazali) : Hüccetül'islâm, Ebu Hâmid Muhammed ibni Muhammedit'tusî, Şafiî fukahasmdan pek, meşhur bir zattır. Gazale köyüne mensuptur. Veyahut Gazzale mensuptur. Çünkü bir rivayete göre babası Gazzel idi, yani : yünden iplik yapıp dükkânında satardı. Bu muhterem İmam, evvelâ Tus'da Ali Ahmedür'razkânîden bir müddet fıkıh okumuş, sonra Gürcan'da İmam Ebu Nasrı îsmailînin derslerinde hazır bulunmuş, bilâhare Nisabura da lmamül'haremeynden ilmi kelâm, usuli fıkıh, mantık vesaire tahsil ederek onun hayatında telifata başlayıp büyük bir şöhret kazanmıştır. Şeyh Karmedîden de tarikate, tasavvufa dair bir hayli hakikatler ahz ederek onun gösterdiği zühd ve riyazet yoluna sülük etmiştir.
İmamı Gazali, bir hayli seyahatlerde bulunmuş, bir aralık Gürcana, sonra Nisabura gitmiş, üstazı Ebül'mealînin vefatını müteakip «Sürre men rea» ya giderek vezir Nizamül'mülk ile görüşmüş, bu kıymetşinaş vezirin huzurunda birçok âlimler ile mübaheselerde bulunarak iktidarını ispat etmiş, (484) tarihinde uhdesine Bağdattaki «Nizamiyye medresesi» müderrisliği tevcih olunmuştur. Artık Gazalinin şöhretine, ihtişamına ni-
işitmiş olduğundan onunla görüşmek için Mağribe gitmek üzere yola çıkmış ise de bu hükümdarın vefatını yolda işitmekle bu seferi bırakarak kendi vatanı olan Tûsa avdet eylemiştir.
Vezaret nevbeti El'ecel Cemalüş'şüheda, Fahrülmülke müntehi olmuştu. Bu zat, Gazalîyi ziyarete koşmuş, bu ilm ve irfan güneşinin ziyalarından muhitin mahrum kalmasını münasip görmediğinden tekrar tedris kürsüsünde şeref vermesini musırren reca etmiş, uhdesine Nisaburda-ki «Nizamiyye medresesi» müderrisliğini tevcih ederek o feyizli üstazı yeniden tedrisata mecbur eylemiştir.
Artık îmam Gazali, bir takım âlimler ile mübaheselerde, münazaralarda bulunmak fikrinden vazgeçmiş, felsefe ve feylesoflar hakkındaki derin mütalealarma nihayet vermiş, talebesini irşad ve tenvire devam ederek dedikodudan azade, sükûnetli bir halde yaşıyordu.
Maamafih bu yüksek âlim, biraz sonra yine vatanına dönmüş, hanesinin bir tarafında fukaha için bir medrese, sofiyye için de bir hânikâh yaptırmış, kâh ilm sahiplerile, kâh tarikat erbabile görüşüp konuşuyordu. Artık ruhunu ilâ edecek ibadetler ile, Kur'amkerimi tilâvet ile kudsî bir hayata kavuşmuştu.
imam Gazalinin fazl-ü kemali, yalnız şarkın değil .garbın da gözlerini kamaştırmış, tercümei haline dair gerek şarkta ve gerek garbde bir hayli kitaplar yazılmıştır.
Gazali, asrında Şafiî fukahasının en yükseği bulunuyordu, pek parlak bir zekâya malikti, nalclî ve aklî birçok bilgiler ile müzeyyen olan ruhunda birçok faziletler bihakkin tecellî etmişti, isanındaki talâkat, ifade-sindeki belagat ruhları teshir ediyordu.
îmam Gazalîyi takdir ve tebcil edenler, pek çok olduğu gibi onun hakkında bazı itirazlarda bulunan bir takım zevat da vardır. Bu itirazların sebeplerini, bunların tahlil ve tavzihini (Tabakatül'müfessirîn) adındaki eserimizde yazmış bulunuyoruz.
Gazali merhumun birçok kıymetli müellefatı vardır. Bir kısmı şunlardır. (Yâkutüt'te'vil fî tefsirittenzil), (Cevahirül'kur'an ve dürerihi), (Kitabül'erban fî usulüddin), (Fatihatül'ulûm), (El'vasıt), (El'basît), (El'hülâsa), El'methûî), (Makasidül'felâsife), (Tehafüt), (Mevahimül-bâtıniyye), (Kitabü Esrarı Muamelâtiddin), (Ihyai ulûmiddin, (Elkısta-
???- t nm-ıın vus '-aryesme mensuDdur.
Fâzıl, edîb, fasihül'lisan bir zat idi, Buharada İftade bulunurdu, nâsa vaiz edip ulûmı soyyeden bahsederdi. Bürhanül'islâmizzernûcîden fıkıh, Ha-ce Yusüfi Hemedanîden tasavvuf ahz etmişti. (Şiratül'islârn), adındaki kitabı meşhurdur, bazı mesaili fıkhiyyeyi ve âdabı soffeyi müştemildir, bu eseri, Yakub ibni Seyyid Ali, müfid bir surette şerh etmiştir. Başka şerhi de vardır. Maamafih bazı zaif hadisleri, vâhî haberleri de müştemil görülmektedir. Bu zatın vefatı (573) tarihine müsadiftir.
186 — (ibni âbidin) : Muhammed Emîn ibni Ömer ibnil'âziz, Hanefî fukahasmdan meşhur bir zattır. Daha pek genç iken ilmiyye mesleğine sülük edip şeyhül'kurra Saidil'hamevîden Kur'amkerim teallüm etmiş, Cezeriyye ve Şatibiyye gibi kıraet kitaplarım ezberlemiş, sonra nahv, sarf ve fıkhı Şafiî ile iştigale başlamış, daha sonra Seyyid Muhammed Şa-kiri Saliminin derslerinde hazır bulunmuş, ondan tefsire, hadise, fıkha dair birçok şeyler okumuş ve onun tavsiyesile Hanefî mezhebine intikal eylemiştir.
Âlim, salih olan ibni Abidîn merhumun birçok müellefatı vardır. Bir kısmı şunlardır: (Tefsiri Beyzavîye haşiye), (Reddül'muhtar aleddürril'-muhtar), (Ref'ul'enzar amma evredehül'halebî aleddürril'muhtar), (Min hatül'halik alelbahrirrâik), (Nesematül'eshar alâ şerhül'menar), .(Haşiye alelmutavvel), (ErrahiküTmahtum) feraize dairdir. (Resaili ibni Âbidin) otuz iki risaleden müteşekkildir.
tbni Âbidin, (1198) tarihinde Dımışkda doğmuş, (1252) tarihinde yine Dımışkda vefat etmiştir.
(Reddül'muhtar) m (Kurretüruyıfnıl'ahyar) adında bir tekmilesi vardır ki, bunu da ibni Âbidin merhumunun oğlu fukahadan (Alâüddin Muhammed» (1290) tarihinde yazıp ikmal etmiştir, Bu zatın (Fevaidi alâiyye) adında ibadetlere dair bir eseri de vardır. Vefatı (1306) tarihine müsadiftir. (78) e müracaat!.
187 — (tbnü Ebi Leylâ) : Muhammed ibni Ebi İsâ, fukahanın kadimlerinden olup bir müddet Emevîler tarafından, sonra da Abbasîler tarafından Küfede mütemadiyen otuz sene kadılık etmiştir. Süfyanı Sevrî-nin üstazı idi. imamı âzam ile aralarında bazı fıkhî mübaheseler vaki olmuştur. Babası Ebu îsâ Abdurrahman dahi tabiînin kibarından ve fukahadan bir zat idi.
dülkadir, Hanefî fukahasındandır. «Tabakatül'hanefiyye» ye dair ilk ki-tab yazan, bu zattır. (Elcevahirül'muzia fî ta,bakatirhanefiyye) unvanlı eseri, matbudur. «Meanil'âsar» a şerhi vardır. (El'inaye fî tahriri ahadi-sü'hidaye), (Eddürerül'münîfe fîrreddi alâ ibni Ebi Şeybe), (Elbustan fî fezailin'numan) gibi sair müellefatı da mevcuttur. Cevahiri muzia, ilk eseri olduğu için onda bir takım lahnlar .tashifler, bulunduğu söylenil-mektedir. Bu eseri Şeyh İbrahim ibnül'halebî telhis etmiştir.
Mısırlı olan ibni Ebil'vefa (696) tarihinde doğmuş, (775) senesinde vefat etmiştir.
189 — (ibni Ebi Ziib) : Ebül'haris Muhammed ibni AbdirrahmamT-kureyşî, muhadislerin kudemasından ve imam Mâlikin ashabındandır. Esasen Medinei Münevverelidir. Orada fetva verirdi. Sikadır, celâdeti kadre sahiptir. Pek ziyade salihtir. Tabiînin tâbilerindendir. Nafi, İkri-me, Saîdi Makbürî gibi zevattan hadis dinlemiştir, kendisinden de Sevrî, Vekî, îbnülmübarek gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Halife Mehdi, kendisini Bağdada davet etmişti. Bir müddet orada hadis, rivayet etmiş, Medinei Münevvereye avdet ederken Küfede vefat etmiştir. Menaki-bi hakkında Hatibi Bağdadînin tarihinde güzel malûmat vardır. Küfe fu-kahasından rnâduttur. (80) tarihinde doğmuş, (159) tarihinde Kûfe'de vefat etmiştir.
190 — (tbni Cerîri Taber) : Ebu Cafer Muhammed ibni Ceririt'ta-beriyyü'âmülî, pek meşhur bir âlimdir, yirmi yaşına kadar kendi vatanında ikamet edip birçok şeyler okumuş, öğrenmiş, sonra da sair bir kısım İslâm mütefekkirleri gibi malûmatına küşayiş vermek, İslâm ülkesinin yüksek âlimlerile görüşmek için seyahate çıkmış, Müslümanların ilm-ü irfan merkezlerini ziyaret etmiş, bahusus Küfe, Rey, Suriye, Mısır taraflarını gezip dolaşmış, nihayet Bağdada giderek orada tavattun eylemiş, tedris ile, kıymetli eserlerini tahrir ile iştigal eylemiştir.
Bu pek çalışkan olan zat, birçok eazımdan istifade etmiş, ezcümle Muhammed ibni Abdilmelik, İshak ibni Ebi İsrail, Velid ibni Şüca gibi meşahirden hadis okumuş, Davuddan fıkıh talim etmiş, Şafiî fıkhını Mısırda Rebî ibni Süleymandan.Bağdatta Muhamedi Zağferanîden ahz eylemiş, Malikî fıkhını Yunus ibni Abdil'âlâdan vesaireden, ehli Irakın fıkhını da Rey'de Ebu Mukatilden tahsilde bulunmuştur. Kendisinden de Ebu Şuaybil'harranî, Abdül'gaffaril'huseybî gibi zevat, rivayette bulunmuşlardır.
i uxv un luuuauuiüiıı. ±JAiım
sini tezyin etmişti. Ve binlerce ahadisi nebeviyyeyi kitaplarında rivayet etmiştir. Fakat bu mübarek hadisleri böyle yalnız bilip yazmakla kalmamış, onların hükümlerine de bihakkın vâkıf bulunmuştur. Onların mertebelerini lâyıkile idrak etmiş, onların ılel ve esbabına tamamile muttali olup hangisinin racih, hangisinin daha kuvvetli olduğunu tayine de pek güzel muktedir bulunmuştur. Bu cihetler ki, ibni Cerir merhum, ayni zamanda büyük bir fakihdir, bütün mezahibi fıkkiyyeye vâkıftır. Bununla beraber kendisi de fıkıhda, islâm hukukunda kuvvetli bir mezheb sahibidir. Yalnız taklid ile, başkalarının istinbat etmiş olduğu mesaili hıfz etmekle iktifa etmemiş, kanaatine, ilmî tetebbüatına istinat ederek bir kısım meselelerde sair müctehidlerden ayrılmış, teferrüd etmiş, kendisi de islâm dünyasının başlı başına ilmen, dinen mübeccel bir imamı olmuştur. Şöyle ki : İbni Cerîr, itikatça ehli sünnet ve cemaat mezhebine sâlik-tir. İbadet ve muamelât hususunda ise evvelce Şafiî mezhebine tabi idi. Bu mezhebin intişarına büyük hizmetlerde bulunmuş, on sene kadar Bağ-datta bu mezheb dairesinde fetva vermiştir. Fakat bilâhare kendisi de bir müctehid için lâzım gelen dinî ilimler ile bihakkin mücehhez bir hale gelmiş olduğundan kendi namına içtihada lüzum görmüş, öyle bir mezhebi taklid de iktifa edecek zevattan olmadığını â3arı ilmiyyesile isbata muvaffak olmuştur.
Yazık ki, bu yüzden bazı muasırlarının ta'n ve teşniine uğramış, hattâ hılâfiyyata dair yazdığı (Ihtilâfül'ulema) adındaki kitabında İmam Ahmet ibni Hanbel hazretlerinin hılâfiyyata ait meselelerinden bahs etmemiş ve onun bir fakih değil, bir muhaddis olduğunu söylemiş olduğu için Han-belîlerin hücumlarına maruz kalmış, hükümet kuvvetlerinin müdahalesine meydan verilmiştir.
İbni Cerir, haksız yere uğradığı itirazlardan, hücumlardan kalbi mün-kesir olmuş, kıymetli eserlerini yazabilmek için müsait zamana ihtiyaç görülmüş olduğundan dolayı olmalıdır ki, son zamanlarında inzivaya çekilmiş, hususî dostlarından başkasile görüşmeğe başlamıştı.
İbni Cerir, büyük bir müverrihtir. Bu zat, kâinatın umumî bir tarihini yazmış, hilkatten itibaren hicreti nebeviyyenin (302) tarihine kadar olan vakaları muntazam bir surette zapt etmiştir. Hilkatten hicrete kadar olan vakaları işittiği, eski tarih kitaplarında gördüğü, kütübü mukaddese denilen kitaplarda yazılı olduğu vecihle hikâye etmiş, hicretten son-
F. 26
uıuııcı ı,
ihtirasları, haileleri derin bir teessür ile temaşa ederek bunları tedrik ve tasvire çalışmıştır, işte (Tarihül'ümemi Velmülûk) bu tedkik ve tasvirin kıymetli bir mahsulüdür.
«Tarihi Taberî», «Tarihi Caferi», «Ahbarür'rüsûli Velmülûk» adlarile de yad olunan bu kitab, tarihî eserler arasında müstesna bir mevkii haizdir. Kıdemi, mevsûkiyyeti, münekkahiyyeti ve mündericatının vüsati iti-barile pek kıymetli bulunmakta, müverrihler için mühim bir me'haz teşkil etmektedir.
Bu tarih kitabının evvelâ farisîce olan muhtasar tercümesi, Fransız-caya nakl edilerek Avrupada tab ve neşredilmiş, bilâhare asıl1 kendisi de büyük bir itina ile (1879 - 1900) tarihlerinde Leyd = Leyde'de tab' olunmuştur. Bunun Almanca tercümesi de (1879) tarihinde yine Leyd'de basılmıştır.
Bu tarih kitabının arabca Mısır matbuu on bir cilttir. Buna «Ureby ibni Sa'dil'kurtubî» nin yazmış olduğu zeyl de on iki cilt olarak tab' edilmiştir.
îbni Cerîri Taberî, ayni zamanda kudretli bir edibdir, şairdir. Mensur ve manzum olarak yazdığı şeyler, kendisinin ne cevval bir fikre, ne keskin bir zihne, ne kuvvetli bir tasvir melekesine mâlik olduğunu gösterir. Şu beyitler ile yüksek seciyesini tasvir etmiştir:
« 1-9.
,1, D i »
\p> f. l *,
Diyor ki : Ben ihtiyaç içinde kaldığım zaman halimden öz kardeşim bile haberdar olamaz. Ben müstağni bulunurum, dostum da müstağniyane bir vaziyet alır. Haya ve edebim, yüzümün suyunu koruyucudur, hakkımı istemek hususunda yoldaşım ise rıf ve mülâyemettir. Eğer ben şerefimi bezi etmek suretiyle cömertlik gösterecek olsaydım, zengin olmak için kolayca bir yol sahibi olabilirdim.
Filhakika bu muazzam edîb,.yüksek bir seciyye, bir ferağı kalb sahibi idi. Babasının Taberistanda bıraktığı mirasdan hissesine düşen miktar ile maişetini temin eder, ümeranın atiyelerini kabul etmezdi. Hakanı, ver
mukabelede bulundu..
Bu mübarek âlimin.bir kısım müellefatı şunlardır. (Tefsiri taberî), (Elmüsterşid fî ulûmiddin), (Kitabü ihtilâfil'fukaha), (Tarihur'rical mi-nes'sahabeti vettâbiîn), (Tarihul'ümemi velmülûk), (Kitabü tehzibil'âsar>, bu, bedî ve bînazır bir eserdir, aşerei mübeşşirenin, ehli beyti nübüvvetin, mevalînin ve kısmen ibni Abbas hazretlerinin müsnedlerini, rivayet ettikleri bir kısım ahadisi şerifeyi cami, bunların hakkında ilmi hadis, fıkıh, lügat itibarile lâzım gelen mütaleatı hâvidir, ikmal edilememiştir.
(Zeylül'müzeyyel) ashabı kiram ile tâbirinin ahvaline dair olup Tarihi Taberî'nin on üçüncü cildi olmak üzere Mısırda tab ve neşrolunmuştur.
ibni Cerir, (224) tarihinde Taberistanın Amül şehrinde doğmuş, senesinde Bağdatta vefat etmiştir.
191 — (îbni Ciireyc) : Abdülmelik ibnü Abdülâziz ibni Cüreycil'mek-kî, tabei tabiînden âlim, fakih bif zattır. Künyesi «Ebül'velîd» dir. Eme-vîlerin mevalisindendir. Tavus, Atâ, Mücahid gibi zevattan hadis ahz etmiştir. Kendisinden de Evzaî.Sevri, ibni Uyeyne gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Imam Ahmed hazretleri demiştir ki: Bizde ilk kitab taS-nif eden İbni Cüreyc ile İbni Arubedir.
İbni Cüreyc, yüksek menakib sahibi salih bir zat idi. Nevevî merhum, «Kitabü tehzibil'esma» smda diyor ki: İbni Cüreyc, silsilei fıkıhda, biz Şafiiyyenin şeyhlerinden, imamlarındandır. Çünkü imam Şafiî, fıkhı Müslim İbni Haliddeır, o da İbni Cüreyeden, o da Ata'dan, o da ibni Ab-basdan ahz etmiştir.
İbni Cüreyc, (150) tarihinde yetmiş yaşını mütecaviz olduğu halde vefat etmiştir.
192 — (İbni Cevzî Ebül'ferec) : Abdurrahman ibnü Ebil'hasen Aliy-yil'bağdadî, meşhur bir zattır. Hazreti Sıddikin neslindendir, lâkabı «Ce-malüddin» dir. Büyük dedesi, Vâsıt ahalisindendir. Vâsıtta yalmz bu zatın hanesinde bir ceviz ağacı bulunurmuş, bu münasebetle kendisine «Cevzî» denilmiş, sonra bu nisbet, evlât ve ahfadına intikal etmiştir.
İbnül'cevzî, zamanında Irakın büyük bir allâmesi, islâm afakinin pek belîğ, heyecanlı bir vaizi idi. Hanbelî mezhebinde bulunuyordu. Gayet zâ-hid, âbid idi. Şemaili lâtif, harekât ve nağamatı mezvun, bahusus tefsir-
te'vile meyyaldir, aklı ihmal etmenin doğru olamıyacağmı söylemiştir. îmam Gazalîyi intikat ettiği için kendisini de «îbni Esîr» tenkit etmiştir. Kendisini tenkit edenler arasında «îbn Teymiyye» de vardır.
İbnülcevzî, hayatının son günlerinde nefy ve tağrib musibetine uğramıştı. «Abdül'vehhabil'hanbelî» adında garazkâr bir şahsın iğmazma meb-ni vezir «İbnülkassab», bu muhterem zatı acınacak bir halde Vâsit'a nefy etmiş, orada bir hane içinde mahbusâne bir halde yaşamasına sebep olmuştu, îbnül'kassab, Şiî mezhebinde idi. Ibnül'cevzînin Hazreti Sıddik sülâlesinden olması, bu hususda tesirden hâli kalmamıştı.
Bu muhterem zatın müellefatından bir kısmı şunlardır : (Zadül'me-sîr fî ilmit'tefsî), (Minhacül'vüsul ilâ ilmil'usul,) (El'menfaa fîl'mezahi-bil'erbaa), (El'insaf fî mesailil'hılâf), (El*bulga fîlfüru), (Cevahirül'mevi-ze), (Medaricüs'sâlikîn), (Elmuntazam fî tarihil'ümem), (Menakibüşşa-fiî), (Menakibül'imam Ahmet ibni Hanbel), (Def'ü şübhetit'teşbih ver-reddü alel'mücessime), (Kitabül'ezkiya).
îbni Cezvî merhum (510) tarihinde Bağdatta doğmuş, (597) senesinde yine Bağdatta vefat etmiştir.
193 — (îbni Hâcib) : Cemalüddin, Ebu Amr Osman ibni Ömer, Ma-likî fukahasmdan meşhur bir zattır. Kahireden iim tahsil etmiş, Ebu Mansuril-ebyarîden fıkıh okumuş. Dımaşka intikal ederek orada «Zaviyei Mâlikiyye» de tedris ile meşgul olmuş, Badehu Mısıra dönüp îskenderiye-de vefat eylemiştir. (Muhtasarül'münteha), (Müntehel'vüsul), (Şâfiye), (Kâfiye) gibi kitaplan vardır. Tevellüdü (570), vefatı da (646) tarihine müsadiftir.
194 — İbni Haceri Askalânî : Kazil'kuzat, Ebül'fazl Şihabüddin Ahmed ibni Ali, Şafiî fukahasmdan büyük bir muhaddistir. Hadis ilmini Hafızı îrakîden, fıkhı Bulkınîden, ibni Mülkinden, lügati Feyruz Âbadîden ahz etmiş, yirmi bir sene kadar Mısırda kadı bulunmuştur. Asrında kendisinden başka hâfızülhadis yok gibi idi. Yüz elliden ziyade müellefatı vardır. (Fethülbarî Fişerhi Sanihil'buharî), El'isabe fî temyizis'sahabe), (Naa-bür'raye liahadisil'hidaye), (Tahricü ahadisil'keşşaf), (Nuhbetülfiker),
UC111İC11 110.111 1
111C11OUULU1 .
i-jll \kj*\ xvı y
j ııı ı^ıııauı ruı un .
muhtaç bişerhil'minhac), (Ettel'his fî tahrici ahadis şerhilvecîz), (Eşre-fül'vesail fî şerhiş'şemail), (El'fetavel'hadisiyye), (Elfetavel'kübrel'hey-temiyye), (Essevaikül'muhrika, fîrreddi ala ehlibidai vezzindika), (Tat-hirülcenan vellisane anilhuturı vettefevvühi biselbi seyyidina Muaviye ibni Ebi Süfyan), (Elhayratül'hisan fî menakibirimamü'Âzam Ebi Hani-fetin'nu'man), (Nasihatül'mülûk) bu cümledendir.
Bu mübarek Zat, (909) tarihinde Heytem'de doğmuş, (975) tarihinde Mekkei Mükerremede vefat eylemiştir.
196— (Ibni Hafsıl'buharî) : Ebu Hafsıl'kebîr Ahmed, hanefîlerin büyüklerindendir. Fıkhı îmam Muhammed ibnil'hasenden ahz etmiştiv. îmam Buharîyi fetva vermekten men etmiş olduğu meşhurdur. Bu zatın vefatı (264) tarihindedir. Oğlu «Muhammed ibni Ahmed» de yüksek bir fakihtir. «Ebu Hafsıs'sagîr» diye maruftur.
197 — (Ibni Hüman Kemalüddin) : Muhammed ibni Hümamüddin, Abdilvâhidil'iskenderî, Hanefî fukahasmdan meşhur bir zattır. Şer'î, ilimlerde, edebiyatta vesairede mütebahhir idi. Keşf ve kerameti menkuldür. Babasından vesair âlimlerden ilm ahz etmiş, «Karii hidaye» denilen Sıra-cüddin Ömer'den Hidaye kitabını okumuş, Ebu Zür'atiPirakîden hadis ahz eylemiştir. Bir müddet itfa ile, bedehu «Mansuriyye» de, «Eşrefiyye» de, «Şeyhuniyye» de fıkıh tedrisile meşgul olmuştur. Usuli fıkıhdan (Tahrir fîl'usul) adındaki ve usuli dinden (Elmüsayere) unvanlı eserleri meşhurdur. Hidaye'ye (Fethül'kadir) adile pek güzel bir şerh yazmıştır. Bu şerhi «Kitabül'vekâle» ye kadar yazmış, mütebakisini de Kadı zade Müftir'rûmî diye maruf olan ve (988) tarihinde vefat etmiş bulunan Şemsüddin Ahmet Efendi ikmal etmiştir.
îbni Hümam (788) tarihinde babasının kadı bulunduğu Sıvasda doğmuş, (861) senesinde Kahirede vefat'etmiştir.
*
198 — (İbni Hazm) : Ebu Muhammed Aliyyibni Ahmed, fukahadan
meşhur bir zattır. Bidayeten Şafiiyyül'mezheb iken bilâhare Davudi Is-fahanînin tesis etmiş olduğu «Zahiriyye» mezhebine intisap etmiş, kitaplarını o mezhebe göre te'lif eylemiştir. Tefsir, hadis, fıkıh, ilimlerinde, edebiyatta teferrüt .etmiş, dört yüz cilt kadar kitap telifine muvaffak olmuştur. Endülüsde «Devleti Âmiriyye» hükümdarlarının veziri bulunmuş-
wm nazmın eeddi âlâsı, an asıl Fârisli olup ashabı kiramdan Ebu Süfyanın oğlu Ebu Halid'in (Radırayyalhü tealâ anhüma) azatlısı idi.
İbni Hazm, (384) tarihinde Kurtube'de doğmuş, (456) senesinde vefat etmiştir.
199 — (İbni HuzeymetePbellıî) : Hanefî fukahasından bir zattır. Belh'dc neşv-ü nema bulmuştur. Mezhebi hanefî dairesinde bazı ihtiyarâtı vardır. (314) tarihinde vefat etmiştir.
200 — (İbni Huzeymeten'neysabûrî) : Şafiî fukahasından muhaddis bir zattır. «İmamül'eimme» unvanını haizdir. Mezemden ve Rebi'den ilm ahz etmiştir. Darekutnî demiştir ki: İbni Huzeyme, naziri mâdum, hüccet olan bir imanıdır. Bu zat, hadis ile fıkıh arasını cem etmiştir. Yüz kırktan fazla musannefatı var imiş (223) tarihinde Neysabûrda doğmuş, (311) senesinde vefat etmiştir.
20! — (İbni Ganimi Bağdadî): Ebu Muhammed Ganim ibni Muham-med, on birinci asrı hicrî ulemasından fakih bir zattır. (Tearuzül'beyyi-nat), (Mecmauz'zamanat) adında iki eseri vardır. Fıkhı hanefîye dair olan Mecmauz'zamanatın te'lifi (1027) tarihinde nihayet bulmuştur.
202 — (İbnürkasınıil'malikî) : Mâlikîlerin en büyük imamlarından-dır. İmamı Mâlikten fıkıh ahzetmiş, onun meclisi ilmine yirmi sene kadar devamda bulunmuştur. İmamı Mâlikten sonra mezhebine müntesip olan zatlar, bu yüksek fakihten müstefit olmaya başlamışlardır. İçtihadı mutlak derecesini haiz bulunmuştur. İmamı Mâlikin mezhebi üzerine olan ve «Esedübnül'fürat tarafından nakledilen birçok fetvaları «Suhnun» fakıh tertibi üzere tasnif etmiş, bunları Ibnül'kasıma arz ile tashih eylemiştir. Bu mühim eser! Elmüdevvenetül'kübra» namile maruftur.
Sika, me'mun olan ve malikî fıkhına herkesten ziyade vâkıf bulunan İbnül'kasım, (132) tarihinde doğmuş, (191) senesinde Mısır'da vefat etmiştir.
203 — (İbni Kazıyi Sinıâvne) : Şeyh Bedrüddin Mahmud ibni İsrail, fanefî fukahasındaniır. Babasının kadı bulunduğu Simâvnede doğmuştur.
mu nazasıten uuıunmuş, veıeDi suıtan Menmea zamanında ise iznıkte ikamete memur edilmiştir.
(Camiül'fusuleyn) adındaki kitabına (813) tarihinde başlamış, bunu İznikte ikmal eylemiştir. Bu kitapta fıkhı hanefîden «fusuli imadî» ile «fusuli üştüruşenî» arasım toplamış, bir takım meseleler de ilâve etmiş, fukahayı kirama karşı bazı itirazlarda bulunmuştur. Bu itirazlara, «Fe-raidülleali» adındaki bir eserde cevap verilmiştir. «Süleyman ibni Aliyyil'-karamanînin ve Zeynüddin İbrahim ibni Nüceym» in de cevaplan vardır.
Bedrüddini Sımavînin fürua dair (Letaifül'işarat) ile bunun şerhi olmak üzere (Teshil) adında iki eseri daha vardır. (Nurül'kulûb) adında iki ciltlik bir tefsiri ve tasavvufa dair (Varidat), (Ukudül'cevahir), (Me-serretül'kulûb) adında diğer eserleri de vardır.
ibni Arabşahın «Ukudünnasiha» sında yazıldığına nazaran Şeyh Bedrüddin, Rumeliye avdetinden sonra şeyhlikle başına birçok kimseler toplamış, hükümdarlık hevesine düşmüş, Çelebi Sultan Mehmedin aleyhine huruç etmiş, cemiyeti münhezim olmuş, kendisi Emir İsfendiyar Beyin yanına firar etmiş, oradan da Balkanlara geçerek Çelebi Sultan Mehmedin takibine uğrıyarak elde edilmiş, isyankâr vaziyetinden dolayı idama müstahık olduğuna, hem kendisi, hem de ulemadan Haydarı Herevî fetva vermiş, (823) tarihinde Sirozda şaiben idam edilmiştir.
Şeyh Sımavînin idamını, Hussadın gamz ve adavetine atfedenler vardır. Fakat onun yalnız «Varidat» adındaki eseri, onun mahiyetini göstermeğe kâfidir. Bu babda İdrisi Bitlisinin «Heşt behişt» inde vesairede kâfi malûmat vardır. Fakih, âlim bir zatın o kadar yanlış bir yola sapmış olduğu insana hayret vermektedir. Onun Varidatına şerh yazmış olan zatlar da onun o garip hayatını aydınlatmış bulunuyorlar. Demek ki, insan yalnız aklına, ilmine güvenmemelidir. İnsan dalâlete düşmek korkusundan daima titremelidir, daima Haktealâya sığınmalıdır. Çünkü nice âlim, müt-tefekkir zatların dalâlete düştükleri sabit bir hakikattir. Nitekim bir hadisi şerifte de ( ^ .\> l+ljl J^te. ) buyurulmuştur. Filhakika Haktealâ hazretleri, nice akılları izlâl etmiştir. Onlar, sahipleri için birer hidayet meşalesi olamamıştır.
İnsanı delâletten koruyacak, kurtaracak olan yegâne rehber, Kita-
m 6uıciuc^eiuer, ianı varlıklara — hâşâ — ülûhiyetten bir hisse ayırmak cüretinde bulunanlar, Allahü âzimüşşana gayri mütenahî şerik veya cüzler isnat etmiş olurlar. Dini islâmın en büyük, lâhutî esası ise hallâkı âlem hazretlerini şerik ve nazirden, terkib ve tecezziden tenzih' etmektir. Bu esasa mugayir olan sözler, eserler ise birer zadei şirkten ve inkârdan başka değildir. Bunların şeametinden Haktealâ hazretlerine sığınırız..
204 — (İbni Kayyımı Cevziyye) : Ebu Abdillâh Şemsüddin Muham-med ibni Ebibekr, Hanbelî fukahasından Dımaşkh meşhur bir âlimdir. İbni Teymiyye Takiyyüddinin tilmizlerinden idi, ona çok müncezib bulunuyordu. Onun fetvalarını, eserlerini tehzibe, tervice çalışmış, onunla beraber âmmei ulemaya muhalif bazı içtihatlarda bulunmuş, onunla beraber Dımaşk kalesinde mahpus kalmış, onun vefatından sonra hapisten kurtulmuştur.
ibni Kayyım,, tefsire, hadise, usule, fıkha, tasavvufa muttaü idi. Maatteessüf teşbihi ve tecsimi andırır bir takım yazıları vardır. (Elkasi-detünnûniyye) si bu cümledendir. Nitekim Takiyyüddini Sübkînin (Eb-seyfüs'sakîl firreddi alâ ibni zefil) adındaki kitabı bu kasideyi red için yazılmıştır, îbni Kayyımın fıkha, ahlâka, tasavvufa dair bir hayli eserleri mevcuttur. Bir kısmı şunlardır: (Tefsirülfâtiha), (Tehzibü süneni Ebi Dabud), (1'lâmüTmuvakkı'n an rabbil'âlemîn), Igasetül'lehfan fî hükmi talâkıl'gazban), (Etturukul'hükmiyye fîssiyasetiş'şeriyye), (Medaricüs1-sâlikîn), (Hidayetül'hayarâ fîr'reddi alel'yahudı venensarâ), (Kitabür'-ruh), (Zadül'meâd fî hedyi hayril'ibad), (Kitabüs'salât ve ahkâmı târiki ha)..
205 — (ibni Kudame) : Muvaffaküddîn Abdullah ibni Ahmed ibni Muhammedid'dımaşkî, pek kudretli bir hanbelî fakihidir. Bağdada gitmiş, birçok ulemaya mülâki olmuş, ulum ve fünunda tebahhur etmiştir. Dı-maşkda «Muhtasarı hırkî» yi hırf etmiş, sonra bu muhtasar üzerine (El muğnî) adile bînazir bir şerh yazmıştır. Bu şerhinde mezahibi edbea mesailini pek âlimane, hürmetkârâne bir lisan ile kaydeder. îbni Hazm fıtratında olan zatlar, bu mübarek âlimin yazılarından bir hürmet dersi almaya çalışmalıdırlar.
büyüğü sayardı. (597) tarihinde doğmuş, (682) senesinde vefat etmiştir.
207 —.(İbni Kemal Paşa) : Ahmed Şemsüddin, Kemal paşa zade Süleyman Beyin oğludur. Ceddi Osmanlı ümerasından idi, babası da o meslekte idi. Binaenaleyh kendisi de evvelce o mesleğe sülük etmiş, İkinci Sultan Beyazıt zamanında birçok seferlere iştirak eylemiş, askerlikte büyük bir iktidar göstermişti. Fakat bilâhare ulemanın yüksek mevküni, maz-har oldukları büyük teveccühleri görmekle ilmiyye tarikine intisap etmiş, asrının en kudretli âlimlerinden ve bilhassa Hatip zadeden, Mevlâna Muar-rif zadeden ders almış, az bir müddet sonra ilimce pek parlak, pek yüksek bir mertebeye nail olmuştur..
Zamanının en dırahşan bir simayı i'm-ü irfanı kesilen îbni Kemal, ilmiyyenin âdeti vecihle evvelâ tedrise başlamış, Edirnede, Üsküpte müderrislik yapmış, sonra Edirne kadılığına ve bilâhare Anadolu kazaskerliğine tayin edilmiş, Sultan Selim ile beraber Mısır seferinde bulunmuş, Mısırda büyük âlimler ile musahabelerde, münazaralarda bulunarak fazl-ü kemalini ispat etmişti. Daha sonra (932) tarihinde Meşihati îslâmiyye makamına nail olmuştur.
Zamanının en büyük âlimi olan İbni Kemal, ifta makamını bihakkın ihraz etmiş, şer'î meseleleri hal ve fasl hususunda fevkalâde bir iktidar göstermiş olduğundan (Müftissekaleyn) unvanını almış, vefatına kadar o makamda kalmıştır.
İbni Kemal, vücutlarına birkaç asırda bir tesadüf olunabilecek pek mütefekkir, mütebahhir âlimlerden biridir. Nazarları ilmî meselelerin en derinliklerine nüfuz ederdi. Kendisi en muktedir âlimlerin eserlerini inti-kada tâbi tutmaktan, en müşkil bahisleri münakaşa sahasına koymaktan büyük bir zevk duyardı. Bu cihetledir ki, pek kıymettar olan ve büyük tetkikata müstenit bulunan eserlerinde bu azametli hissiyyatın telâtumu daima göze çarpar durur.
Vakıa ruhunu daima tehyic eden, fikrini her an faaliyete getiren lâtif, heyecanlı bir ilm-ü irfan temevvücatı, bu zekâ harikasını pek tenkit-kâr bir hâle getirmiştir. En büyük, en meşhur âlimlerin eserlerine haşiyeler yazar, onları intikada çalışır, hiç kimsenin hatırına gelmiyecek ince nükteler, faideler keşf ederdi.
uır zat, saüruş senanın (Vikaye)sile şerhine itirazlar, iradlar serd edip durmuş, bu hususta kendisini pek haris buldum. Fakat bunların ekserisi gayri varid, bu itirazlar, ne Vikaye ile şerhinin iştiharına, ne de kendilerine itimat edilmesine noksan vermiştir. îbni Kem.ı-lin ıslah ve izahı ise bu iki kitabın nail olduğu iştihar derecesine eremv miştir. Hak olan şudur ki: Bir kitabın istifade erbabı yanında kabule, fu-zalâ nazarında itimada mazhar olmasının medarı, müellifinin fazileti mik-tarma göre delildir. Bu, ancak Rabbül'âleminin bir fazlıdır. Bunun medarı niyyettir. Amellerin hükmü niyyete göredir.»
Muhammed Abdül'hay, sözüne devam ederek diyor ki: «Reddül'-muhtarda tabakatüt'temimî'den naklen deniliyor ki: (Allâme Ahmed ib-ni Süleyman, her ilimde yedi tûlâ sahibi idi, hiçbir fen yoktur ki, ona dair bir veya müteaddit kitabı bulunmasın, telifatımn kesreti, ıttılâının vüsati itibarile Celâlüddin Süyutî gibidir, diyarı Mısriyyede Süyutî ne İ3'î diyarı Rûmda da İbni Kemal odur. Bence îbni Kemal, Süyutîden daha ziyade dikkati nazara, hüsni fehme mâliktir, her ikisi de asrının ziyneti idi.) Fakat ben derim ki: İbri Kemal her ne kadar edebiyata, usule ıttıla cihetile Süyutîye müsavi olsa da hadis ilimlerinde ona müsavi olamaz. Süyuti, bu ilimler bakımından daha vasi bir nazara, daha ..ince bir fikre malikti. Zannımca Süyutîden sonra kendisinin bir misli daha gelmemiştir. İbni Kemal ise hadis ilminde bizaası azdı. Nitekim müellefatı-nı mütalea edenlere hafî değildir. O hâlde aralarında sema ile arz derecesinde tef avut vardır.»
Filvaki İbni Kemal merhum, dirayet itibarile Süyutîye müsavi, belki ondan daha ince fikir ve nazara, muhakemeye mâlik olsa da rivayet itibarile onun derecesini haiz görülemez. Bu hususta Ebülhasenat Abdül'hay, haklıdır. İbni Kemalin «Hadisi erbain» risalesi ve «Meşarikül'en-var» şerhi ile İmam Süyutînin binlerce ahadisi şerifeyi cami, muhalled eserleri mukayese edilirse aralarındaki fark tebarüz eder.
İbni Kemal merhum, büyük bir âlim olduğu gibi ayni zamanda muktedir bir müverrih, değerli bir edip, kuvvetli bir şair idi. Mensur yazıları açık, münekkahtır. Manzumeleri de kendine has, sade bir üslûbu haizdir. Şiirde mahlas kullanmazdı.
İbni Kemal ile Ebussuud Efendi arasında mukayese yapanlar, her ikisini de fıkha, kelâma, usule ıttıla itibarile birer mütebahhir görmekle beraber îbni Kemalin tasavvuf, hikmet, tarih, türkçe eş'ar itibarile rüc-hanına, Ebussuud Efendinin de edebiyat, azemeti üslûp, ahenki beyan, arabca eş'ar cihetile faikiyetine kail olmaktadırlar.
vaiuır.
Mısır seferinden dönüşte İbni Kemalin atının ayağından sıçrayan çamurlar, Sultan Selimi'n libasına dokunmuştu. O büyük Sultan, «Ulemanın a! ti ayağından sıçrayan çamur, benim için ziynet ve mefharete" medardır, bu libasım vefatımdan sonra sandukamın üzerine örtülsün» demişti. İş te ilm-ü marifetin kadrini bu derece i'lâ eden o büyük cihangir hakkında îbni Kemal, şu beyitleri havi mersiyesile teessürlerini izhar etmişti:
«Azmde nevcüvan ve hazmde pîr» «Sahibüsseyf, sahibüttedbîr» «Şemsi asr idi, asırda şemsin» «Zilli memdud olur, zamanı kasîr» «Hayf Sultan Selime hayf, dirîğ» «Hem kalem ağlasun ana hem tîğ».
îbni Kemal merhumun müellefatından bazıları şunlardır: (Tefsirül' kur'an) natamam. (Tagyirüt'tenkih) usuli fıkha aittir. (Et'tecrid) kelâma dairdir. (Mühimmat) fetva mecmuasıdır. (Hidaye şerhi), (Muhi-tül'lûga) arabîden, farisîye tercüme edilmiştir. (Nigâristan) Gülistana naziredir. (Türkçe Ali Osman tarihi), (Divanı eş'ar), (Resaili îbni Kemal).
îbni Kemal, Tokatta veya Edirne'de doğmuş, (940) tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir. îhtizarî hâlinde söylediği ( o^ k L/-b-l \>) cüm-lei duaiyesi, vefatına tarih düşmüştür. ( JUCjt rjj\j£.\) cümlesi de bir tarih teşkil etmektedir.
(Vay gitti Kemali bu asrın)
Mısraı da ayrıca bir tarihtir. Kabri Edirnekapısı haricinde Muhammed Çelebi zaviyesi denilen mahaldedir. Münderis olmaya yüz tutmuştur. Beşeriyet için medarı iftihar olan bu pek yüksek âlimin mezarım lâ-yıkı veçhile muhafaza etmek mensub olduğu millet için bir medenî, ilr.tî vazife demektir.
208 — (tbnül'arabî Ebubekr) : Muhammed ibni Abdillahü'endelüsı, Malikî fukahasmdan yüksek bir âlimdir. Endülüs hükümeti inkıraza yüz tuttuğu cihetle ulemadan ve vüzeradan bulunan babasile beraber (485) tarihinde vatanından ayrılmış, Mısır'a, Şam'a, iki defa Bağdat'a, Hicaza gitmiş, bir müddet İskenderiye'de ikamet etmiş, nihayet (495) tarihinde Endülüs'e dönmüş, bir aralık Fas'a gitmiş, oradan avdet ederken yolda vefat etmekle naşı Merrakeşe nakledilmiştir. ,
îbnüTarabî, Dmuşkta Ebubekril'turtûsîden fıkıh okumuş, Ebubekıi Şaşî, Ebu Hâmidi Gazalî gibi meşahire musahip bulunmuş, kendisinden
uuHuwiuaiaui, runuiuus ulemasının natımesidır. Kivayete ait ilimlerde büyük bir ihatası vardı. Hılâf, usul, kelâm, mes'elelerinde büyüıv ihtisas sahibiydi. Zehebî merhum, bu zatı «Elhafızül'allâme» diye zikrediyor. Şarktan Isbiliyyeye dönüşünde zamanının en yüksek âlimi bulunuyordu. Şarka rıhlet edenlerden hiçbir zat, bu kadar ilm ile mücehhez bir hâlde Endülüs'e avdet etmemiştir. Fasih, edîb, şair, hoşsohbet bir zat imiş. Tefsire, hadise, fıkha, usule, tarihe, nahve dair birçok telifatı vardır. (Ahkâmül'kur'an) adındaki tefsiri, ahkâmı fıkhiyyeyi havi âyetleri izah eder. (Arızatül'ahvezî fî şerhit'tirmizî), (El'mahsul fî usuliı' fıkh), Muvatta'in şerhi olan (Kitabül.mesalik) adındaki kitaplar da mü-ellefatı cümlesindendir.
Bu mübarek zat (468) tarihinde îşbiliyyede doğmuş, (546) tarihinde vefat etmiştir.
209 — (İbnü Hatibir'rey)- : İmam Fahrüddini Razî, Ebu Abdillah Muhammed, Şafiî fukahasından meşhur bir zattır. îlk muallimi babası Ziyaüddindir. Bu zat, Muhyis'sünne îmam Begavînin tilmizlerinden gayet belîğ, fasih, hutbe iradında mahir olduğundan «Hatibür'rey» diye ş'öhret bulmuştur.
Fahri Razî bilâhare «Merağ» da Ali Mecdi Ceylî'den hikmet okumuş, Kemal Simnanîden fıkıh tahsil etmiş, daha sonra Şeyh Necmüddin: kübradan zühd ve tasavvuf dersi almıştır.
Fahri Razî, bir ilm-ü kemal timsali idi. Tefsir, kelâm, fıkıh, usuli fıkıh gibi dinî ilimler ile bihakkın mücehhez idi, edebiyatta, riyaziyatta, kimya, heyet, tıb gibi ilimlerde de büyük bir iktidar sahibi idi. Pek parlak bir fikre, büyük bir muhakeme ve tenkit kudretine mâlik bulunuyordu. Birçok yerlere seyahatte bulunmuş, Harzeme, Maverainehre, Horasana, Herata gitmiş, oralarda bid'at erbabile birçok münazaraları vuku-bulmuştur.
Filhakika Fahri Razî; kendisinde parlayan bir dehanın yardımile bid'at erbabına, mütefelsif zümrelere karşı bir cephe almış, hakikatin tecellisini temin için büyük bir şehametle mübadele meydanına atılmıştı.
Fahri Razînin Herattaki bir sergüzeştini, allâme Muhammed ibni Şıhne şöyle hikâye ediyor: (Fahri Razînin yalnız arabî ilimlerde değil, her ilimde yedi tûlâsı var idi, birçok ülkelere gitmiş, hükümdarlara musahip olmuş, bu yüzden büyük bir fitne de tahaddüs etmiştir. Şöyle ki. hükümdar Gıyasüddin, Fahrüddini Râzîye pek müteveccih bulunuyordu. Onun için Heratta bir medrese yaptırdı, bu teveccüh Kerramiyye mezhe
rujumu wm en amil ve zujiHu ouıunan ADcuııme-cîd ibnülkıdve de o mecliste hazır bulunmuşlardı. Razî söylüyor, İbri Kıdve de itirazda bulunuyordu. Gıyasüddin, meclisten kalkmış, Razî de ibni Kıdveye kızarak bazı lâkırdılar söylemişti. Ertesi gün îbnül'kıdve, şehrin büyük camiinde va'za başlayarak cemaate hitaben: «Eyyühen-nâs!. Biz Resulüekrem'den sahihen naklolunan şeylerden başkasına kail bulunmuyoruz, biz Aristo ilmini, İbni Sînamn küfriyyatmı, Fârâbînin felsefesini bilmiyoruz. O hâlde Allah Tealâ'nın dinini, peygamberinin sünnetini müdafaa edip duran bir islâm âlimi ne için dünkü gün seb ve şetme uğramış bulunsun?.» diye ağlamaya başlamış, kürsü hitabeti etrafında bulunanlar da hep birden ağlamaya iştirak etmişler. Derken umumî bir vaveyla, bir kıyam kopmuş, şehir bir fitne sahası hâlini almıştı. Nihayet Gıyasüddin, Fahri Razîyi şehirden çıkaracağını halka vâdede-rek fitneyi teskine muvaffak oldu. Razî de şehirden çıkıp gitti.)
Fahrüddini Razînin nesebi Kureyş kabilesine müntehî olmaktadır. Asılları Taberistandadır. (543) tarihinde «Rey» şehrinde doğmuş olduğundan oraya nisbetle kendisine «Razî» denilmiştir. Tefsirlerde «îmanı şöyle dedi» denildi mi, kendisi kasdedilir. Birçok kıymetli eserleri vardır. Bir kısmı şunlardır: (Mefatihül'gayb) tefsiridir. (Mealimü usuliddin), (Kitabül'erbaîn) kelâma dairdir. (Kitabüt'tarikatiPalâiyye) hilafa aittir (Şerhi uyunil'hikme), (Nihayetül'ukul), (Şerhü külüyatil'kanun), El-metalibül'âliye), (MenakibüPimamiş'şafiî).
İmam Razînin vefatı, Heratta (606) tarihinde vuku bulmuştur.
210 — (îbni Lehîa') : Ebu Abdirrahman Abdullahil'mısrî, fukaha-dan, muhaddislerden bir zattır. Abbasîler tarafından (155) tarihinde Mısır'a ilk tayin edilen kadi bu zattır. Nevevînin Tehzibül'esmada beyanına göre ehli hadis indinde zaiftir. Takribüt'tehzibde yazıldığına göv^ saduktur, ancak kitapları yandıktan sonra —rivayetlerinde— bazı karışıklık vukua gelmiştir (97) tarihinde doğmuş, (174) senesinde vefat etmiştir.
211 — (îbni Bface) : Ebu Abdijlah Muhammed ibni Yezidil'kazvinî, muhaddislerden, fukahadan meşhur bir zattır, llm-ü irfan tahsili için biı çok zaman seyahatlerde bulunmuş; Basra'ya, Bağdad'a, Kûfe'ye, Mek-kei Mükerreme'ye, Şam'a, Mısır'a, Horasan'a, Rey beldesine rıhlet etmiştir. Kendisi Leysten, ibrahim ibnî Münzirden, imamı Malik'in ashabından hadis rivayet etmiştir, kendisinden de Ebül'hasenil'kattan, Ahmed ibni Ruhil'bağdadî gibi zatlar rivayette bulunmuşlardır. (Süneni ib ni Mâce) denilen muhalled eseri, dört bin hadisi şerifi ihtiva edip «Kütü-bi sitte»nin altıncısı sayılmaktadır.
»l*£.l*t.U. UU1
ua vaiuu.
müderris bulunmuştur. (Mecmaul'bahreyn), (Meşarikül'envar), (Me-nar) adındaki kitaplara şerh yazmıştır. Tasavvuftan bir risalesi de vardır. Vefatı (885) tarihine müsadiftir.
213 — (İbnül'ınübarek) : Ebu Abdirrahman Abdullahil'mervezî, îmamı Âzam'ın en yüksek tilmizlenindendir. Tebei tâbiindendir, Hişam ibni Urve, Yahyel'ensarî, Süleymanüt'teymî, A'meş gibi meşahirden hadis ahz etmiştir; kendisinden de Sevrî, Cafer ibni Süleyman, Ebu Davud-üt'teyalisî, îmam Muhammedübnül'hasen gibi yüksek âlimler rivayette bulunmuşlardır. îlmi, fakaheti, fazileti hakkında ittifak vardır. Hakim demiştir ki: îbnül'mübarek, âfakta asrının imamıdır, ilmen, zühden, şe-caaten ve sahaveten evlâsıdır. Ebu Usame de demiştir ki: îbnül'mübarek ashabı hadis arasında, nas arasındaki Emirül'mü'minin gibidir.» îmam Ahmed ibni Hanbel Hazretleri de demiştir ki: «îbni Mübarekenin zamanında ondan ziyade talebi ilimde bulunan bir zat yok idi. Yemen'e, Mısır'a, Şam'a, Basra'ya, Kûfe'ye rıhlet etmiştir, ilim râvîlerinden idi.. Ehli ilim idi, sahibi hadis idi, hafız idi. Birçok müellefatı vardır. Gayet zahid, âlicenab olan îbnül'mübarek, aynı zamanda şi're, edebiyata vâkıf, fasih ve belîğ idi. îmam Mâlik gibi büyük müctehidler, âlimler kendisine hürmet ederlerdi.
îbnül'mübarekin babası Türk, idi, anası da Harzemli'dir. Hakkında âmmenin büyük teveccühleri var idi: hattâ Ammar ibni Hasen namında-ki bir zat, o mübarek âlimi şöyle medhetmiştir:
,1- W
Yani: «Abdullah, bir gece Merv şehrinden çıkıp gidince o geceden muhakkak nuru da, güzelliği de,gitmiş olur. Her beldeden âlim, fâztl olan zatlar yâd edilince onlar orada yıldızlardır, sen isen ey îbnül'müba-rek! onların hilâlisin.»
Bu zat (118) tarihinde Merv'de doğmuş, (181) tarihinde gazadan avdet ederken Fırat civarında «Beüit» denilen beldede vefat etmiştir.
(309) tarihinde Mekkeimükerreme'de vefat etmiştir.
215 — (İbni Rüşd) : Kadı Ebül'velid Muhammed ibni Ahmedil'er-dülüsî, Malikî fukahasından bir zattır. Fıkıh, felsefe, heyet, riyaziye, tıb ilimlerinde teferrüd etmişti. Deniliyor ki: «Endülüsde naziri yetişmemiştir.» Endülüs hükümdarlarından Mehdi ibni Yusüfün zamanında Kurtu-be'de, îşbiliyyede kadı bulunmuştur. Fas hükümdarlarından Ebu Yakup Yusüfün teveccühlerine mazhar olarak Merrâkeşe gitmiş, orada darülfünunları teftiş ve ıslah etmiş, Ebu Yakubun tabibi hâssı bulunmuştur. Pek çok müellefatı vardır. Hilâfiyyata dair (Bidayetül'müctehid ve niha-yetül'muktesid) adındaki kitabı, kudreti fıkhiyyesini gösterir. (Elmii-kaddimatürmümehhidat) unvanlı eseri, «El'müdevvenetül'kübra) nın zeylidir. (Risaletüt'tevhid vel'felsefe), (Tehafetüt'tehafüt), îmam Gaz?~-lî'nin «Tehafüt»ünü tenkit için yazılmıştır. (Külliyyat minet'tıb), Makc-le fîl'cirmis'semavî) adlı müellefatı da meşhurdur.
İbni Rüşdün bir kısım asarı, lâtinceye tercüme edilerek Avrupa darülfünunlarında uzun bir müddet tedris edilmiştir. (520) tarihinde Kur-tube'de doğmuş, (595) senesinde Merrakeşde vefat edip orada defnedilmiş, bilâhare oradan çıkarılıp Kurtubeye götürülmüştür.. İbni Rüşdün babası Ahmed de Kurtube'de kadı bulunmuştu ki, buna ikinci İbni Rü^d denilmiştir. îbni Rüşdün ceddi de Ebül'velid Muhammed îbni Rüşd'dür ki, Malikî mezhebinde olup kendisinin fetvalarım Kurtube'de Camiikebir şeyhi îbnül'füratî toplayarak bir kitap vücude getirmiştir. Bu kitabın asıl nüshası, Paris kütüphanesinde mahfuzdur. Bu zata Birinci îbni Rüşd deniliyor. Tercümesini yazdığımız fakih. feylesof îbni Rüşde de Üçüncü îbni Rüşd denilmektedir.
216 — (tbniis'saati) : Muzafferüddin Ahmed ibni Aliyyil'bağdadî, Hanefî fukahasından bir zattır. Aslen Ba'lebeklidir. Babası Saâtî, Ba£-dad'da «Babı Müstarfsiriyye» üstünde) olan meşhur saatleri yapmıştır
Muzafferüddin, Tacüddin Aliyyibni Sencerden ilm ahz etmiştir. Şafiî ulemasından Mahsul sarihi Şemsüddini îsfahanî, îbnis'saâtîyi İbni Hâcibe tafzil eder, «ondan daha zekîdir» derdi.
lbnüs'saâtînin fıkıhdan (Mecmaul'bahreyn) adındaki kitabı meşhurdur. Bunda Muhtasarı Kudurî ile Manzume1 Vesefîyi cem etmiş, bir
anıkerim'i teallüm etmiş, Hazreti Ömer'den hadis rivayetinde bulunmuştur. Kendisinden de Ebu Vail ve Ebu îshakıssebiî rivayet etmişlerdir. Ubeydullah ibni Ziyadın velayeti zamanında vefat edip namazım kadı Şüreyh kıldırmıştır.
218 — (Ibnüşşihne Ebül'velid) : Ahmed ibni Muhammedil'halebî, Kazil'kuzat, lisanüddîn, fukahadan bir zattır. Halep'te kadı ve Cami Emevîde hatip bulunmuştur. (Lisanülhükkâm fî ma'rifetil'ahkâm) adındaki kitabı meşhurdur. Otuz fasıldan müteşekkil olan bu kitabı kendisi ikmâl edememiş, yalnız yirmi bir faslını yazmıştır. Mütebakisini Bürha-nüddîn İbrahim adında bir zat yazıp bitirmiştir,
îbni Şıhnenin vefatı (882) tarihine müsadiftir.
219 — (îbmişşıhne Abdül'ber) : Muhammed ibni Muhammed Mec-düddînil'halebî; fakih bir zattır. Kasım ibni Kutlûbûğa'dan fıkıh ahz etmiştir. (Ezzehairül'eşrefiyye fî Elgazil'hanefiyye) adındaki eseri maruftur. Bunu, ibni Nüceym, Eşbah kitabının dördüncü fenninde intihap etmiştir. -
Abdül'ber, (851) tarihinde Halep'te doğmuş, (921) senesinde vefat etmiştir.
Abdül'ber; «Manzumei ibni Vehban» in sarihidir; «Ravzül'menazir fî ilmil'evail vel'evahir» adındaki tarihin müellifi olup «ibni Şihne» demekle maruf olan Zeynüddîn Muhammed ise (815) tarihinde vefat etmiştir. Bu zatm oğlu olan Ebül'fazl Muhibüddîn Muhammed de bu eseri şerh edercesine bir kitap yazıp adına (Nüzhetün'nevazir fî Ravzil'menazir) demiştir. Vefatı (890) tarihindedir.
220 — (îbni Süreye) : Ebül'abbas Ahmed ibni Ömer, Şafiî fukaha sındandır. Şafiî fıkhı, bu zat vasıtasile birçok yerlerde münteşir olmuştur. Enmatîden, Zağferanîden, ve Ebu Davudi Sicistanîden fıkıh ahz etmiştir. Ömi nazarî ve tariki cedelî'ilk açan bu zattır. Kendisile Davudi Zahirî ve oğlu Muhammed arasında meşhur münazereler cereyan etmiştir. Vefatı elli yedi yaşında olduğu hâlde (306) tarihine müsadiftir. Bağdat'ta medfundur.
221 — (tbni Nücevmi Mısrî) : Zeynül'âbidîn Ibrahimül'hanefî, yüksek, mütefekkir bir âlimdir. Şerefüddini Bülkınî ve Şihabüddiniş'şilbî gibi ekâbirden il mahz etmiş, pek kıymetli kitaplar yazmış, mesaili fıkhiy-yeyi bir takım «kavaidi külliyye» altında toplamaya çalışmıştır. Kendi-
— (iDin nasn mervezı; : mu ADoıuan Miuıammeuug şam, yuu.-sek bir âlim, bir âbiddir. Babası, Merv ahalisinden idi. Kendisi Nisabur-da neşv-ü nema bulup Semerkand'de sakin olmuş, imam Şafiînin ashabından fıkıh ahz etmiştir. Zamanında ehli hadisin imamı idi. Sahabei kiramın ihtilâflarına herkesten ziyade vâkıf idi. (Kitabül'kasame), (Kita-bü ihtilâfıl'fukaha) gibi fakahatini gösteren kıymetli eserleri vardır. (202) tarihinde Bağdat'ta doğmuş, (294) senesinde Semerkand'de vefat etmiştir.
223 — (îbni Vehb) : Basrah meşhur bir âlimdir. Adı Abdullah'tır. Babasının adı da Müslim'dir. Künyesi de Ebu Muhammed'dir. Kureyş kabilesinin mevalisinden idi. Fazıl, fakih, sika bir zattır, imam Mâlikten, leys, Servî gibi zevattan ilm ahz etmiş, hadis rivayette bulunmuştur, imam Mâlik, bu zata mektuplarında «Mısır'ın fakihi Ebu Muhammedü' müftî» diye yazardı. Bundan başkasına fakih diye yazmazdı. Kendisinden yüz bin kadar hadisi şerif rivayet olunmuştur, ibni Ebi Hatim diyor ki: «Ben ibni Vehbin Mısır'da ve-başka yerlerde rivayet ettiği seksen bin kadar hadise baktım, aslı olmayan bir hadis gördüğümü bilmiyorum.» . Sahihi Buharı ile Sahihi Müslimde bu zattan başka Abdullah Ibnü Vehb yoktur. Kendisine «Divanül'ilm» denilmiştir. (125) tarihinde doğmuş (197) senesinde Mısır'da vefat etmiştir.
224 — (îbni Teymiyye) : Fahrüddini Harran!, Hanbelî fukâhasm-dandır. Hatib, vaiz bir zat idi. Tahsilini Bağdat'ta ikmâl etmişti. Tefsiri ve fıkha dair müellefatı vardır. (542) tarihinde Harran'da doğmuş, (621) senesinde vefat etmiştir.
225 — (îbni Teymiyye) : Takiyyüddin Anmed ibni Abdil'halim Har-ranî; meşhur Hanbelî fukahasmdan bir zattır. Harran'dan Dımışka hicretle orada tahsilini ikmâl etmiş, yüksek malûmatile şöhret bulmuştur.
Takiyüddin, tefsirde, hadisde, usulde, fıkıhda, arabiyatta geniş bilgi sahibi idi. Henüz yirmi yaşında yok iken tedrise başlamış, 'fetva vermeğe ehliyet kazanmış, daha üstazları berhayat iken âlimlerin büyüklerinden sayılmağa başlanmış, kendisine «Şeyhül'islâm» diyenler bulunmuştu.
ibni Teymiyye, bazı meselelerde cumhura muhalefet ettiği için aleyhinde bir cereyan başgöstermiş, nihayet Mısır'a celbedilerek Mısır kale sinde hapsedilmiş, bazı meseleler hakkında kanaatini tebdil ettiğini iti-
F: 27
Bazı zevatın iddiasına nazaran Takiyüddin, mücessinıedendir, cihete kaildir. Arşın nev'an kıdemine kanidir, kabirleri ziyarete muhaliftir, üç talâk ile kat'î beynunet vukuuna kail değildir. Tâmîk edildikçe isabetsizliği sabit olacak böyle daha bazı içtihatları vardır.
İbni Teymiyye'yi tenkit eden ulema arasında «Takiyyüddînis'sübkî» ile, «Şihabüddin ibni Haceri Heytemî» de vardır. Alûsî zade Numan efendi (Cilâül'ayneyn fî muhakemetila'hmedeyn) adındaki eserinde ibni Tey-miyyeyi müdafaa etmiştir.
Alûsî Mahmut Efendi merhum da (Nüzhetül'elbab) nammdaki eserinde îbni Teymiyyenin tecsîm ve teşbihe kail olmadığını kaydediyor, «füruata ait bazı meseleler hakkındaki kanaati ise kuvvetli şüphelerden neşet etmiştir; bu hususta kendisi yalnız değildir, kendisinden mukaddem de bu meselelerde cumhura muhalefet edenler bulunmuştur» diyor.
Filhakika yüksek bir âlim olan îbni Teymiyyenin bir kısım sözlerini, bilâhare düşünceleri az, «Haşeviyye = Mücessimeden» madut olan bazı kimseler, sened ittihaz etmiş, bunları kısmen yanlış tefsirlere tabi tutmuş, bu zatın sarih sözlerine bakmayıp da bazı sözlerinin lâzımını ele almış, bunları onun mücessimeden olduğuna delîl göstermişlerdir.
îbni Teymiyyenin birçok müellefatı vardır, bir kısmı şunlardır:
(Minhacüs'sünnetin'nebeviyye fî nakzı kelâmiş'şîati vel'kaderiyye), (Mu-vafakatü sarihil'makul lil'menkul), (Essiyasetüş'şerriyye fî ıslahir'raî verreıyye), (Ziyarettil'kubur vel'istincadü bilmakbur), (Elcevabüs'sahih limen beddele dinel'mesih), (Fetavayı ibni Teymiyye), (Elferk-u beyne evliyair'rahmani ve evliyaişşeytan), (Faslül'mekal fîma beynel'hikme-ti veşşeriati minel'ittisal = Felsefei ibni Rüşd), (Elvasıtatü Beynel'hak-kı vel'halk), (Essûfiyyetü vel'fukara), (Müteaddid mecmuatür'resail). îbni Teymiyye merhum (661) tarihinde Harran'da doğmuş, (728> senesinde Dımışkta vefat etmiştir.
226 — (îbnüt'türkmanî) : Alâüddin, Ali, Mardinlidir. Babasının adı Ali, dedesinin adı da İbrahim'dir. Hanefî fukahasmdan âlim, kâmil, muhakkik, mütebahhir bir zat idi, aklî ve naklî ilimlerde yedi tûlâsı vardı. Mısır kadılığında bulunmuştur. Birçok kıymetli müellefatı vardır. Bir kısmı şunlardır: (Behcetül'earîb bima fîl'kur'anı minelgaraib), (Elmün-
edilmiştir. Abdullah ibnü Abbasdan, Abdullah ibnü Ömer'den, Ebu Hü-reyre'den, Hazreti Âişe ile Hazreti Hasenden-hadis rivayet eder. Kendisinden de Şa'bî, Nahaî, Ebüşşa'sâ gibi birçok meşahir rivayette bulunmuşlardır.
İkrime, büyük bir âlimdir, tefsire, hadise, fıkha pek ziyade vâkıf idi. Daha îbni Abbas Hazretleri hayatta iken fetva vermeğe başlamıştı. Hattâ ibni Abbas hazretleri kendisine şöylece talimat vermişti:
( ı/'kltisjMjl; yani: hadi git onlara fetva ver. Sana bir kimse gelir de kendisine mühim bir şeyden sual ederse fetva ver, ve bir kimse gelir de kendisine alâkası olmayan bir şeyden sual ederse ona fetva verme. Sen bu veçhile hareket edersen kendinden nasın üçte iki nisbetinde sıkıntısını bertaraf etmiş olursun.
îbni Abbas Hazretlerinin bu tavsiyesi, ifta hususunda takip edilecek mesleği gösterir.
Kurretübnü Hâlid demiştir ki: «Îkrime Basra'ya gidip orada bulundukça Haseni Basrî vaiz etmekten, fetva vermekten geçilirdi.
Takribüt'tehzîbdeki beyanata nazaran îkrime Berberiyyül'asldır, kendisi sikadır, tefsire âlimdir, bidati sabit değildir. Maahaza bazı zevata göre îkrime, haricîlerin efkârını terviç ve bunu Afrika'da neşre çalışmış olmakla müttehemdir. Vefatı (104) tarihine müsadiftir.
228 — (îmran ibni Hüseyn) : Ebu Nüceymü'basrî, sahabei kiramdan, Mücabüd'da've fakih bir zattır. Hicretin yedinde senesinde şerefi islâma nail olmuştu. Babası Huseyn dahi — sahih olan rivayete göre — islâm şerefine nail bulunmuştur. îmran Hazretleri, Ömer ibni Hattab tarafından ahalisine fıkıh talim etmek üzere Basra'ya gönderilmişti. Orada kadılık da yapmıştır. Hasanı Basrî yemin ederek derdi ki: «Basrahlar için îmrandan daha hayırlı bir rakib, kudüm etmemiştir. Kendisinden yüz seksen hadisi şerif rivayet olunmuştur. (52) tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Radıyallâhü tealâ anh.
229 — (fshak ibni Râheveyh) : Ebu Yakub ibni İbrahimil'mervezî, muhaddislerden, fukahadan bir zâttır. îmam Şafiîye mülâkî olmuş, onun yüksek kadrini takdir etmiş, onunla münazarada bulunmuştur. İmam
Mus-
lim, Tirmizî, Ebu Davud, Neseî, Ahmed ibni Hanbel gibi büyük muhad-disler rivayette bulunmuşlardır. (161) senesinde doğmuş, (237) tarihinde Nisabur'da vefat etmiştir.
230 — (Kasım Ebu Abdirrahman) : Hazreti Sıddikin oğlu Muham-med'iıı mahdumudur. Kibarı tabiînden olup Medinei Münevvere'deki fu-kahai seb'adan biridir. Vera' ve tekva ile muttasıftı, birçok hadisi şerif rivayetile temayüz etmiştir. Ammesi Hazreti Âişeden, ibni Ömer, Ibni Abbas, Ebu Hüreyre, Muaviye Hazretlerinden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Nafî, Zührî, ibni Ebi Müleyke gibi me§ahir rivayette bulunmuşlardır. (31) tarihinde doğmuş, (112) senesinde Mekkei Mükerre-me ile Medinei Münevvere arasındaki «Kudeyd» karyesinde vefat etmiştir.
231 — (Kaffali Kebir) : Ebubekir Muhammed ibni Aliyyiş'şasî, Şafiî fukahasındandır. Muhammed ibni Cerîri Taberîden ve Muhammed ibni Huzeyme'den vesaireden ilm ahz etmiştir. Kendisinden de Ebu Abdil-lâhil'hâkim, Ebu Abdirrahmanıs'selemî vesaire hadis rivayet etmişlerdir.
Kaffali Kebîr, vaktile pek me'mur bir ilm-ü irfan merkezi olan Se merkande tabi «Şaş» ülkesine mensuptur. Defaatla Niysabura gitmiş, Irak'a azimet etmiş, bir müddet Buhara'da kalmış, Halife Mutî zamanında müslümanlar ile Romalılar arasında vukubulan muharebelerde hazır bulunmuş, Hicaz^, Şam'a rıhlet eylemiştir. Maveraünnehirdeki Şafiî âlimleri arasında hadis tahsili için en ziyade siyahatte bulunan zat, işbu Kaffali Kebîrdir. Bu zat, tefsire, hadise, fıkha, usul ye fürua müteallik ilimlerde, edebiyatta bir mütebahhir bulunuyordu.
Şeyh Ebu îshak Şirazî demiştir ,ki: Kaffal bir imam idi, hiç bir kimsede naziri bulunmayan birçok telif atı var idi, fukahadan «cedel» ilmine dair ilk kitab tasnif eden zat, Kaffali Kebîrdir. Türkistan'ın her tarafında Hanefî mezhebi şayi iken Şaş havalisine Şafiî mezhebini neşreden bu .zat olmuştur.
Kaffali Kebîr, islâmiyete hem kalemile, hem de kılıcı ile hizmet etmiştir. Pek bedi yazıları, muhteşem kasideleri vardır. Hattâ deniliyor ki, müslümanlar ile Bizanslılar arasında vukubulan bir muharebeye Ho-
ıunuuKiannaan vesaıreaen bahsolunuyordu.
Kaside, islâm ordugâhına gelmişti, şi'r itibarile mühim idi, buna kemmel bir cevap vermek icab ediyordu. Orduda Horasan'dan, Irak'tan. Şam'dan gelmiş birçok üdeba ve şuara bulunuyordu. Fakat bu kasideye mükemmel bir tarzda nazmen cevap veren zat, Kaffal olmuştu.
Bu harb esnasında Bizanslıların ellerine esir düşmüş olan bir islâm âlimi demiştir ki: «Kasidei cevabiyye, Kostantaniyyeye gelince şehrin ilim adamları toplanmış, bu kasidenin belagat ve metanetine hayrette kalmış, kasidenin şairini ve bunun hangi beldeden olduğunu sormaya başlamışlardı, müslümanların arasında bu kadar muktedir bir şairin mevcut bulunduğunu zannetmemiş olduklarını söylüyorlardı.»
Bu iki kaside ile sonra İbni Hazmi Zahirînin yazmış olduğu üçüncü bir kaside, «Tabakatüssübkî» de münderiçtir.
Kaffali Kebîr, (291) tarihinde doğmuş, (365) senesinde Şaşda vefat etmiştir.
232 — (Kaffali Sagîr) : Ebubekr Abdullah ibnü Ahmedil'mervezî, Şafiî fukahasındandır. Horasan'ın mabimTiftiharıdır. Şafiî fıkhım teh-zib etmiştir. Gençliğinde çilingirlik ederken otuz yaşından sonra ilm tahsiline başlamış, Ebu Zeyd Mervezîden fıkıh okumuş, fukaha arasında temayüz etmiş, kendisinden Ebu Aliyyi Sincî, kadı Hüseyn ibni Muhammed, Ebu Muhammed Cüveynî gibi meşahir ders almışlardır. Ebubekr Muhammed ibni Haddadı Mısrînin Füruuna şerh yazmıştır. (Şerhül'tel-hîs), (Elfetavâ) asarı cümlesindendir. (417) tarihi-nde doksan yaşında olduğu hâlde Sicistan'da vefat etmiştir.
233 — (Katade ibni Diame) : Tabiînden Basra'lı bir zattır. Künyesi Ebül'hattabdır. Âmâ olarak doğmuştur. Celâleti kadre mâlik, mevsukul' kelâm, hâfızül'hadis idi. Her işittiğini derhal ezber ederdi. Enes ibni Mâlik, IbnüTmüseyyeb, Hasanı Basrî, İbni Şîrîn ve İkrime gibi birçok zevattan hadis ve ilm ahz etmiştir. Tefsire, fıkha, hılâfiyyata pek muttali idi. (117) tarihinde elli altı yaşında olduğu hâlde vefat etmiştir.
234 — (Kazîhan) : Fahrüddin Ebül'mehasin Hasen ibni Mansur, Ev-zecentli meşhur bir hanefî âlimidir. Şemsül'eimme Muhammed ibni Ab-dissettaril'kerderîden fıkıh ahz etmiştir. «Fetavayı Kazîhan = Hâniyye» adındaki kitabı meşhurdur. «Vâkıat», «Elmehazır», «Şerhüz'ziyadat» da âsârı cümlesindendir. Müctehid fîl'mesail derecesini haiz görülmüştür.
air. iunauiuste öebte beldesindendir. Hadis, usul, fıkıh ilimlerinde, ara-biyyatta imam idi. Muhtelif ilimlere dair musannefatı vardır. (Kitabüş-şifa bita'rifi hukukıl'mustafa) adındaki mübarek eseri, meşhurdur. Pek parlak bir fikre, bir fakahete mâlik olan bu zat, bir müddet kendi beldesinde, sonra Gıranatada kadılık yapmıştır. (496) da doğmuş, (544) tarihinde Merrakeş'de vefat etmiştir.
236 — (Kadı zade) : Şemsüddin Ahmed ibni Bedriddîn, fukahadan bir zattır. Babası Edirne'de kadı bulunmuştu. Kendisi Ebussuud efendiye intisap etmiş, Bursa, İstanbul, Edirne medreselerinde müderris olmuş, sonra Halebe, İstanbul'a kadı tayin edilmiş, Rumeli sadrı olup (985) tarihinde meşihati islâmiyye makamını ihraz etmiştir. Pek afif, müstakim, doğru sözlü bir zat idi. Kıymetli eserleri vardır. Hidaye şerhi «Fet-hül'kadir»i ikmâl için (Netayicül'efkâr fî keşfir'rümuzı vel'esrar) adile yazmış olduğu kitab, meşhurdur. Şerhi Miftaha ve Sadrüş'şeria üzerine haşiyeleri, Telvih ile Mevakife talikatı vardır. Bir mescid ile bir darül' kurra da tesis etmiştir. Vefatı (988) tarihine müsadiftir. Kabri Küçük Karamandadır.
237 — (Kays ibni Ebi Hâzim) : Ebu Abdillâhil'kûfî, tabiînin -kude-mâsından, sika bir. zattır. Deniliyor ki: Aşerei mübeşşerenin hepsinden de hadis rivayet etmiştir. Tabiîn arasında bu mazhariyyet, kendisine mahsusdur. Diğer bir kısım sahabei kiramdan da hadis rivayet etmiştir ki, onlardan başkaları rivayette bulunmamışlardır. Bu sahabeden biri kendi babası, diğer biri de «Dükeyn ibni Saîd» dir. Radıyallahü tealâ an-hüm.
Kays hazretleri, yüz yaşım mütecaviz olduğu hâlde (84) tarihinde vefat etmiştir.
238 — (Kabisatiibnü Züeyb) : Ebu Seîdil'huzaî; evlâdı sahabeden ve fukahadan sika, me'mun bir zattır. Mekkei Müke'rreme'nin fethi senesinde doğmuştur. Medinei Münevvere ahalisinden iken gidip Dımışkta ikamet etmişti. Medinei Münevvere'nin en yüksek fukahasmdan sayılmaktadır. Birçok sahabei kiramdan hadis rivayet etmiştir. Şa'bî derdi ki: «Kabîsa, ashabı kiramdan Zeyd ibni Sabitin kazasına = hükümlerine na-sin en âlimlerindendir.»
1U1U. l^U.UliLcLöcll.1 JCVU-
durî) adındaki kitabı pek muteberdir. (Kitabüt'tecrid), (Şerhi muhtasarı Kerhî) dahi âsârı cümlesindendir. Kitabı Tecrid, İmamı Âzam ile İmam Şafiî arasındaki hılâfiyyatı — delillerinden mücerred bir v surette müştemildir.
Kudurî merhum, (362) tarihinde Bağdat'ta doğmuş, (428) senesinde yine Bağdat'ta vefat etmiştir.
Kudurî, ya kudur sanatine veya Bağdat'ta «Kudure» denilen bir karyeye nisbettir. Kudur, çölmek mânâsına olan kıdrin cem'idir.
240 — (Kuşeyrî Ebül'kasmı) : Abdülkerîm îbnü Hevazinin'nisabûrî, fukahadan, sofiyyeden büyük bir zattır. «Zeynül'islâm, Mecmaul'bah-reyn» gibi lâkapları vardır. Kuşeyr ibni Kâb adındaki bir kabileye mensuptur. Birçok zevattan ilm-ü irfan kesbetmiştir. Ezcümle fıkhı Ebubekr Muhammed ibni Bekrit'tusîden, ilmi kelâm ile usuli fıkhı Ebubekr ibni Fevrekten, ve Ebu İshakı İsfiraînîden okumuş, hadis ilmini EbüThüseyn Haffaftan, Ebu Nuaymi. Isfiraînîden vesaireden tahsil etmiş, tasavvuf ilmini de Ebu Ali Hasenüd'dekkak'dan ahz eylemiştir.
Ebül'kasımı Kuşeyrî, tefsirde, hadisde, fıkıh ve usuli fıkıhta, tasavvufta, şiir ve edebde nazirsiz bir üstaz idi. Lisanındaki talâkat, sözlerindeki kuvvet, yazılarındaki güzel üslûp, tabiatindeki nezaket, fevkalâde idi. Eş'arı lâtif, mektupları pek metindir. Sofiyye hazeratının sözlerini nakl ve hikâye hususundaki iktidarı pek büyüktür. Hele mev'izelerin-deki kalbleri teshir eden beliğ tesir, tasavvurların fevkindedir.
Aliyyübnül'hasen, (Dümyetül'kasr) unvanlı eserinde diyor ki: «Zeynül'islâm Kuşeyrî, bütün mehasini cami idi, en çetin şeyler olanca müş-kilâtına rağmen kendisine râm olurdu. Tehdid âmiz hitabelerini taşlara tevcih etse idi onları eritirdi. Meclisi ya'zine İblisi bağlasa idiler tövbekar olurdu.
Kuşeyrî, Sofiyye hazeratının itikatlarına, teracimi ahvâline, tasavvufun mahiyyetine, ve zühd ve tekvanın neden ibaret olduğuna dair yazmış olduğu meşhur «Risalei Kuşeyriyye»sile büyük bir şöhret kazanmıştır. Bu eser, şark ve garbde intişar etmiş, bütün ulema ve mutasavvifîn tarafından hürmetle kabul edilmiştir. Fransızca tercümesi de matbudur. Güzel bir şair, mükemmel bir muharrir, muktedir bir hattat olan Ku-
J - ^ *-*J J
Meali: büyüklerin hizmetlerini terk etme, ve bil ki: küçükler ile düşüp kalkmakta zillet vardır. Sen, ciheti yemininde senin için yüm ve bereket olan zatı ara, onun yesarinde de yesar, vüsat ve gına görürsün.
Ebül'kasım Kuşeyrî, pek çok seyahatlerde bulunmuştur. Hicazda bulunduğu zaman, beytullahı ziyaret için toplanmış olan huccacı kiram arasında islâm âleminin her tarafından gelmiş binlerce ulema ve fuzalâdan başka dört yüz kadar da.kadı bulunuyordu. Bu cihetle o yıla «SenetüT kuzat» denilmişti. Haremi şerifte bir hitabe irad edilmesi istenilmişti. Bu hitabeyi irad eden zat, bütün bu meşahir ve eazimin tensbile Zeynül'is-lâm, Ebül'kasım olmuştu.
Kuşeyrî merhum; on beş sene kadar vatanından ayrılmış, bir müddet Bağdat'ta ikamet etmiştir. Şöyle ki: bu yüksek âlim, Şafiî mezhebinin ve Eş'arî itikadının pek ziyade müdafilerinden bulunuyordu. Pek müessir mevizeleri esnasında Şafiî mezhebine olan meclûbiyetini izhar edip duruyordu. İlmen haiz olduğu yüksek mevki, bazı kimselerin hasetlerini tahrik etmişti. Sonra Nisaburda üstaz «Ebu Sehl ibnil'muvaffak» büyük bir ihtişam ve riyaset sahibi idi. Hanefî ve Şafiî fukahası onun konağında toplanarak mübahaselerde bulunurlardı, pek çok talebesi var idi, kendisi vezaret makamına namzet gibi bulunuyordu. Bu cihetle Selçuk hükümdarı «Tuğrul» beyin veziri «Ebu Nasr Mansurül'kindî», Ebu Sehlî rakip telâkki ederek aleyhjnde bir cereyan vücude getirmek istiyordu. Nihayet vezir Ebü Nasr, âdil, müdeyyin, ulema ve fuzalâya muhîb, Ha-nefiyyül'mezheb bulunan Tuğrul beyi iğfal ederek bid'at sahiplerine minberlerde la'net okunması için bir ferman istihsâl etti, bunun üzerine bir takım kimseler, Eş'arîleri de ehli bid'atten sayarak haklarında la'net okumaya başladılar, derken bu yüzden büyük bir fitne zuhur etti, bunun zararı Horasana, Şama, Hizaca, îraka kadar sirayet eyledi.
Mu'tezile mezhebinde olan vesair bâtıl mezheplerin her türlü mesa-visini de cami bulunduğu söylenilen vezir Ebu Nasr, Nisaburda ikamet eden Ebu Sehl ile Imamül'haremeynin ve Ebül'kasım Kuşeyrî ile Reis Füratînin nefy ve hapsi hakkında da bir irade elde etmişti. Ebu Sehl ile Imamül'haremeyn elde edilememiş, Kuşeyrî ile Reis Füratî nefy ve haps edilmişti. Bu mahbusiyet, bir aydan fazla devam etti, sonra Ebüs'sehl,
sonra hapisten kurtularak Hicaza gitmiştir. Hain vezir Ebu Nasr ise pek az sonra fena bir hâlde katledilmiştir.
Galiba bu fitne hâdisesinde Imamül'haremeyn ile bazı Şafiî âlimlerinin kendi mezheplerini, içtihatlarım fazla müdafaa ederek sair mezhepler eimmesini tenkide cüret etmiş olmalarının da tesiri bulunmuştur.
İmam Kuşeyrî, bilâhare Tuğrul bey ile görüşerek derdini anlatmak istemiş, sonra Bağdad'a giderek hilâfet makamında bulunan «El'kaim Biemrillâh»ı ziyaret etmiş, teveccühlerine mazhar olmuştur.
Velkâsıl: bu fitnenin tesiri (455) tarihine kadar devam etmiş, saltanat nevbeti Alp Arslana gelmişti. Artık Ebül'kasım Kuşeyrî, vatanına dönmüş, Alb Arslandan hürmet ve ikram görmüş, kendi yurdunda pek muhterem bir halde on sene kadar daha yaşamıştır.
îmanı Kuşeyrî: Nisaburda zuhur eden o elîm fitneyi (Şikâyetü ehlis -sünne bihikâyeti mânâl lehün minel'mihne) serlevhalı bir risalesinde tasvir etmiştir. Bu risale, o zaman bütün islâm âlemine neşredilmişti. Bu zat, bu risalesinde imam Eş'arî hakkındaki kötü tefevvühatı yana yakıla anlatıyor, o büyük imamın mezhebim delillerile beraber yazarak hakkında şüphe edenlerin fikirlerini tashihe çalışmıştır. Bu risale «Tabakatı Sübk:» de münderiçtir.
İmam Kuşeyrî'nin: (Et'teysîr fî ilmit'tefsit), (Et'tahbîr fit'tezkir), (Âdabüs'sofiyye). (Letaifül'işarât), (Kitabül'cevahir), (Uyunü'ecvibe fî usulil'esile), (Kitabül'münacat), (Kitabü ahkâmis'sema), (Kitabü nükteı ulin'nüha) adında bir kısım asarı daha vardır. (376) tarihinde doğmuş, (465) senesinde Nisaburda vefat etmiştir. Üstazı şehid Ebu Aliyyid'dek-kakın yanında medfundur.
K : *!
241 — (Kâşânî Alâüddin) : Ebubekr ibni Mesud, Melikül'ulema lâkabını haiz, Hanefî fukahasından meşhur bir zattır. Muhammed ibni Ah-medi Semerkandîden fıkıh ahz etmiş ve onun fakih olan kızı Fatma ile evlenmiştir. Sultan Nurüddiniş'şehid zamanında Halebe gidip Razıyyı Se-rahsîden münhal bulunan medresinin müderrisliğine tayin edilmişti. Bilâhare beldesine dönmek istemiş ise de melik âdil Nurüddinin recasına meb-nî dönmekten vaz geçmiştir.
WClVlGU-ll .
mehanisinden sayılırdı, bilâhare harap olmuştur.
242 — (Kerderî Muhammed) : İbni Abdissettar, şemsül'eimme, Hanefî fukahasından bir zattır. Şir'a sahibi Hatip zadeden vesaireden ilm ahz etmiş, Buharaya gidip oranın âlimlerinden de istifadede bulunmuş, akranına tefevvuk ederek füru ve usul ilimlerini ihya eylemiştir. îmam Gazalinin «Menhul» adındaki bir eserini tenkit etmiştir. (-599) tarihinde doğmuş, (643) senesinde Buharada vefat etmiştir.
243 — (Kerhî Ubeydullah) : îbnül'huseyn Ebül'hasen; Hanefî fuka-hasının meşhurlarındandır. Müctehid fil'mesail sayılmaktadır. Fıkhı Ebu Şaîdil'berdeîden. o da îmamı Âzamin oğlu Hammad'ın oğlu îsmailden ahz etmiştir. Kendisinden de Ebubekr Cessas, Ebu Aliyyiş'şaşî, Ebüİ'hasenü' kudurî gibi zatlar ilm ahz etmişlerdir. (Elmuhtasar), (Sehul'camiis'sagir), (Şerhül'camiil'kebîr) gibi eserleri vardır. (260) da doğmuş, (340) tarihinde vefat etmiştir. Kerh, Irak nahiyelerindendir.
L :
244 — (Leys ibni Sa'd) : Ebürharisil'mısrî, kadîm muhaddislerden, ^ukahadan bir zattır. HanefiyyüFmezhep olup Mısır kadılığında bulunduğu mervîdir. Hakkında imam Şafiînin pek çok hüsni zannı var idi. Hattâ Ebu Hatim ibni Habban, imam Şafiînin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Leys ibni Sa'd, Imam Mâlikten daha fakih idi, şu kadar var ki onu sahipleri zayi ettiler.»
imam Ahmet ibni Hanbel de demiştir ki: «Leys ilmi çok, sahihül'ha-dis bir zattır. Şu Mısırlılar arasında ondan esbet yoktur. Ben Leysin mislini görmedim.»
Leys, zengin ve sahî bir zat idî, Medinei Münevvereye gittiği zaman kendisine hurma dolu bir sini hediye eden imam Mâlike o siniyi altın doldurarak iade ettiği rivayet olunmuştur .Aslen Isfahanlıdır. (94) tarihinde Mısır karyelerinden birinde doğmuş, (175) tarihinde vefat etmiştir. Kabri «Karafetüs'suğra» dadır.
245— (Leknevî Ebül'hasenat) : Muhammed Abdül'hay ibnü Muham-medil'hindî; fuzalâdan bir zattır. Babasından vesair ulemadan okumuş,
246 — (Mâlik ibni Amir) : Tabiinden bir zattır, Esbah kabilesine mensuptur. Hazreti Ömer'den hadis ahz etmiştir. Vefatı (74) tarihine müsadiftir.
247 — (Mâcişun) : Abdül'Azîz ibni Abdillâh, Medinei Münevvere ahâlisinden olup Bağdattan tavattun etmiştir. Fakihtir, sikadır, musanniftir. (164) tarihinde vefat etmiştir. Oğlu «Abdülmelik» de fukahadandır.
248 — (Maverdî Ebül'hasen) : Aliyyübnü Muhammedil'basrî, Şafiî fukahasındandır. Basrada Ebül'kasımı Saymerîden, Bağdatta Ebu Hâ-midi Isfirainîden ilm ahz etmiş, birçok beldelerde kadılık yapmış, Bağdatta tavattun eylemiştir.
Mâverdî, «Kaim Biemrillâh» zamanında «Akzel'kuzat» payesini ihraz etmiş, hulefa yanında büyük bir mevki sahibi olmuş, çok kere halifeler ile melikler ve büyük .emirler arasındaki gerginlikleri izale için muslin sıfa tile hareket eylemiştir.
Mâverdî; mütefekkir, seciyyeli bir âlimdir. Basra'da, Bağdatta senelerce tefsir, fıkıh, usuli fıkıh, edebiyat okutmuş, neşri uluma himmet etmiştir. Tefsire dair yazılarında hem. ehli sünnetin, hem de tenkide tâbi tutmaksızın Mu'tezile gibi bid'at erbabının sözlerini, tevcihlerini nakl eder. bu cihetle kendisinin Mu'tezile itikadında bulunduğuna zâhib olanlar bulunmuştur. Fakat Mâverdî, Mu'tezile mezhebine tamamen taraftar değildir, onlara alenî bir surette müzaheret gösterdiği de yoktur. Daha ziyade sünnî olmakla beraber kanaatine uygun gelen yerlerde Mu'tezilenin fikrine iştirak etmiştir.
Mâverdî, güzel seciyyesile, tevazuile, metîn ahlâkîle temayüz etmiştir. Bu pek değerli âlimin seviyyesini gösterir bir fetvasını hikâye edeceğiz.
Şöyle ki: Abbasiye halifelerinden «El'kaim Biemrillâh» (439) tarihinde «Şâhinşahı âzam »lâkabını haiz bulunan «Celâlüddevle ibni Büvey-yihe (Melikülîmülûk) lâkabını da vermiş, hatipler de kendisini bu unvan ile yad etmeğe başlamışlardı. Bazı âlimler, bu lâkabı münasib görmemiş., kâinatın hakikî mâliki olan Hak tealâ hazretlerine ait bir vasfın herhangi
Celâlüd'devle'den kesilmişti.
Fakat bilâhare Celâlüd'devle'nin daveti üzerine büyük bir korku içinde ziyaretine gitmiş, Celâlüd'devle de bu seciyyeli âlimi huzuruna kaDul edince şöyle demiştir: «Bence tahakkuk etmiştir ki, eğer sen bir kimseye dostluk gösterecek olsa idin — aramızdaki hususiyyete mebni — mutlaka benim hakkımda göstermiş olacaktın, seni o fetvaya sevk eden, mücerret senin diyanetindir. Binaenaleyh şimdi senin mevkiin benim yanımda eskisinden daha ziyadedir.»
Garibdir ki: Celâlüd'devle, bu unvanı aldıktan sonra ancak birkaç ay yaşıyabilmiş, kendisinden sonra «Benî Büveyh» devleti tamamen münkariz olmuştur.
Mâverdînin tevazuuna, diyanetine, nefsi ile olan mücahedesine delîl olmak üzere kendisinden şöyle bir vak'a da naklolunmuştur.
Mâverdî diyor ki: «Ben satış meselelerine dair bir kitap tasnif etmiş, fukahanın bu husustaki sözlerini kudretim dahilinde toplamıya çalışmıştım. Kitabım, mühezzeb bir hâle gelince ben bununla az kalsın böbürlenecek idim. Kendimin bu meselelere herkesten ziyade muttali olduğumu tasavvura başlamıştım ki, iki köylü Arab yamma gelip bana bey'a = satışa ait bir sual sormasınlar mı!.. Dört şartı mutazammın olmak üzere Bâdi-yede yapmış oldukları bir alım, satım muamelesi, ben bunlardan hiçbirinin cevabını bilemedim, yere bakarak fikre daldım, kendi halimle bunların hallerini ibretle düşünmeğe başladım. «Sen şu cemaatin reisi olduğun halde bizim bu sualimize verecek cevabın yok mu?.» dediler. «Hayır yok dedim», «Yazık sana!» diyerek yanımda nayrıldılar, sonra benim talebemden birçoklarının kendisine ilimce faik bulunduğu bir zata gidip sordular, derhal lâzım olan cevabı aldılar, memnun ve müteşekkir kaldılar, ilmini sena ederek çıkıp gittiler. Bu hal, bana nefsimin tezellülünü, ucbümün te-vazua tahavvülünü icap edecek bir nasihat, bir dersi ibret oldu.»
Mâverdînin bir takım kıymetli müellefatı vardır. Bir kısmı şunlardır: (Tefsir), (Elhavil'kebîr), Şafiî fıkhına dair iki cilttir. (El'ikna) bu da fıkha dairdir. (Â'lâmün'nübüvve) kelâma aittir. (Edebüd'dünya Veddîn) ahlâka dairdir. (Nasihatül'mülûk), (Teshilünnazar) hükümetlerin siyasetlerine mütealliktir. (Siyasetül'mülk), (Kanunül'vezare), (El'ahkâmüb'-sultaniyye fîssiyasetil'medinetiş'şeriyye), (El'emsal vel'hikem).
kölesi iken refikasına bağışlamış, o da azat etmiştir. Mısırda, İrakta bulunmuş, Dımışkta tavattun eylemişti. Ebu Hatim demiştir ki: «Ben Samda Mekhulden daha âlim bir zat görmedim.» (118) tarihinde Dımışkda ye-fat etmiştir.
250 — (Meysere. ibni Habib) : Ebu Hâzımin'nehdî, fukahadan, mu-haddislerden Küfeli saduk bir zattır. Yüz tarihinden sonra vefat etmiştir.
251 — (Muaviye ibni Ebi Süfyan) : Ashabı güzînden ve Resuli Ek-remin vahy kâtiblerindendir. «Ummül'mü'minîn Hazreti Habibe> nin biraderi olduğundan «Hâlül'mü'minîn» unvanile yad edilmiştir. Hazreti Sıd-dîk ile Hazreti ömerin ve Hazrdti Osmanm hilâfetleri zamamnda Şam valiliğinde bulunmuş, bilâhare «Siffîn» vak'asından sonra dört buçuk sene kadar Sam imaretini ihraz etmiş, badehu hicretin kırk birinci senesinde Hazreti Hasen tarafından hilâfet kendisine tevdi edilmekle yirmi sene kadar da Samda ifayı hilâfette bulunmuştur.
Hazreti Muaviye, fevkalâde zekî, halîm, fasih, fakih, sahavetle mut-tasıf idi. İslâm hâkimiyetinin şark ve garbe intişarına pek çok hizmetlerde bulunmuştur. (163) hadisi şerif rivayet etmiştir. Kendisinden İbni Ab-bas, Ebüd'derda, Cerîr ibni Abdillâh, Nûman ibni Beşîr İbni Ömer, İbni Zübeyr, Ebu Saîdil'hudrî, Sâib ibni Yezid, Ebu Ümame ibni Sehl gibi ashabı kiram ve tâb'iînden İbnül'müseyyeb ve Humeyd ibni Abdir'rahman gibi meşahir hadis rivayet etmişlerdir.
Resuli Ekrem efendimiz, Hazreti Muaviye hakkında: L«U»l ^1 ) (t_4+« ti diye dua buyurmuştur. Sahihi Buharîde mezkûr olduğu üzere İbni Ebi Müleyke diyor ki: İbni Abbasa denilmiş ki: Emirül'mü'minîn Muaviye hakkında ne dersin?. O, vitir namazım bir rekât olarak kıldı. İbni Abbas da: «İsabet etmiş, o fakihtir» diye cevap, vermiştir. Filhakika Hazreti Muaviyenin fakahati, dirayeti, fazileti müsellemdir.
Nevevî merhumun «Tehzibül'esma» smda yazılı olduğu üzere Hazreti Muaviye, irtihalleri esnasındaki J\ 3 ^J» ja, ^jjj ^ M»j zjSg$* ) lîıi ı^-Vl ia*^. = kaşiki ben zî tuva mevziinde Kureyşten bir er olsaydım da şu hükümet işlerinden bir şeye bakmasaydım) demiştir. (60) tarihinde yetmiş sekiz yaşında olduğu halde Dımaşkta irtihal etmiştir. Radıyallahü tealâ anh ve an ebiyh.
mam nebevide cem etmiş olan zatlardan Dirı«üe du zattır. *s.enaısınaen (157) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Hicreti nebeviyyenin (18) inci senesinde (33) yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
253 — (Mücahid ibni Cebr) : Ebürhaccacü'mekkî, tabiînin büyükle-rindendir. Tefsir, hadis, fıkıhta imam idi. İbni Abbas, Ebu Hüreyre, Câbir ve Abdullah ibnü Ömer gibi sahabei kiramdan ve saireden hadis ve ilm ahz etmiştir. Kendisinden de Tavus, Ikrime, Katade, tbni Kesir, Ebu Amr ibni Alâ gibi zatlar tefsir ve hadis ahz ve rivayet etmişlerdir.
îmam Şafiî ile imam Buharînin Mücahid hakkında büyük itimatları vardı. Sahihi Buharîde Mücahidden birçok tefsirler, hadisler rivayet olunmuştur. «Tehzibül'esma» da deniliyor ki: Mücahid, fıkıhda, tefsirde, hadisde imamdır.»
Mücahid, (21) tarihinde doğmuş, (103) senesi secde halinde vefat etmiştir. Kendisine «tbni Cübeyr» de denilir.
254 — (Muhammed ibni Hanefiyye) : Ebül'kasım, imam Ali hazretlerinin evlâdı kiramdan âlim, fakih, şecî, bir zattı. Validesi «Havle > Binti Cafer, «Benî Hanife» kabilesindendir. Cemel vak'asında Hazreti Alinin sancağını hâmil bulunmuştu. Kendisine, imam Alinin büyük muhabbet ve teveccühleir vardı, irtihallerihde bu mübeccel mahdumunu imam Hasen ile imam Hüseyn hazretlerine tavsiye ve emanet etmişti. Hicreti seniyyenin (21) inci senesinde dqğmuş, (73) tarihinde Medinei Münevve-rede vefat etmiştir. Cenaze namazını Medinei tâhire .valisi bulunan Eban ibni Osman hazretleri, kıldırmıştır. Radıhallahâ tealâ anhüm.
255 — (Muhammed ibni İshak) : İbni Câferis'sağanî, fukahadan sika, hüccet, hafizül'hadis bir zattır. Bağdada gidip orada ikamet etmişti. Künyesi Ebubekirdedir. Vefatı (276) tarihine müsadiftir.
256 — (Muhammed ibni Semaa) : İbni Abdillâhitteymî, Hanefî fu-kahasınm kadimlerindendir. Leys ibni Sa'dden, imam Ebu Yusuf ile İmam Muhammedden hadis nakletmiş ve İmameyn ile Hasen ibni Ziyaddan fıkıh ahz eylemiştir. Kendisinden de Tahavînin şeyhi Ebu Cafer Ahmed ibni Ebî Imranı Bağdadî fıkıh teallüm etmiştir.
Muhammed ibni Semaa, sika, hafızı hadis, fakih bir zat idi. İmameyn-den «Nevadir» i yazmıştır ve İmam Ebu Yusüfden sonra Bağdatta Halife Me'munun kadısı olmuştur. Vefat edince «Yahya ibni Maîn», «Ehli reyden
edilmişti, bu cihetle «ensarî» sayılmaktadır! Validesi «Safiyye» de Hazreti Ebubekrin azatlısı idi. Bu cihetle öyle yüksek bir aile arasında yetişmiştir.
İbni Sirîn, âbid, 2âhid, sikadır. Ashabı kiramdan otuz kadar zata yetişmiş, Hazreti Aişeden, Ebu Hüreyreden, Imran ibni Huseynden, İbni Abbasdan, ibni Ömerden ve birçok tabiînden rivayet etmiştir. Kendisinden de Şa'bî, Katade, Ebu Eyyüb, İbni Avn, Mâlik ibni Dînar, Ebu Hilâl vesaire rivayette bulunmuşlardır. Tefsir, hadis, fıkıh ilimlerinde büyük bir iktidar sahibi idi. Rüya tâbirinde de pek müdekkik bulunuyordu.
Hahibi Bağdadî, tarihinde diyor ki: «İbni Şîrîn, kendi zamanında vera-ve tekva ile yâd olunan fukahadan biri idi.»
ibni Şîrîne denilmiş ki: «Bazı kimseler sema' yerlerine gidiyor, se-ma'ın tesirile düşüp bayılıyorlar, sen buna ne dersin?.» Demiş ki: «Aramızda bir gün tayin edelim, onlar gelsinler, bir duvar üzerinde otursunlar, kendilerine Kur'anıâzîm, tamamile okunsun, eğer Kur'anın tesirile yere düşerlerse onlar dediğiniz gibidirler.» ibni Şîrîn, bununla bir takım kimselerin câ'lî surette vecd hali göstermekte olduklarına işaret etmiş idi.
Bu pek yüksek âlim Hazreti Osmanm şehadetinden iki sene evvel doğmuş, (110) tarihinde Basrada vefat etmiştir.
258 — (Muhammed ibni Sevr) : Ebu Abdillâhis'san'anî, fukahadan âbid, sika bir zattır. Takriben (290) tarihinde vefat etmiştir.
259 — (Muhammedi Buharî) : Ebu Ablillâh ibnü İsmail ibni İbrahim ibnirmugayretil'cufî, muhaddislerin en büyüklerindendir. Babası Ebül'-hasen İsmail dahi eazimi ulemadan idi. İmam Buharî; evvelâ kendi: vatanında tahsile başlamış, Kur'anı mübîn ile îbnül'mübarek'in musannefatını ezberlemiş, birçok yerlerde seyahat ederek pek çok ulemaya mülâki olmuş, kendilerinden istifade eylemiştir. Şöyle ki: evvelâ validesile, kardeşile beraber Hac farizasını ifa için Hicaza gitmiş, (210) senesinden itibaren ha-disdeki ıttılâmı tevsi için onlardan ayrılarak Horasan, Cebel, İrak, Şam, Mısır gibi Şarkın ilm-ü irfan merkezlerini gezmiş dolaşmış, binden ziyade meşayihe mülâki olarak kendilerinden hadis telâkki eylemiştir. Böyle senelerce süren bir seyahat neticesinde vatanına derin bir iştiyak hissetmekle Buhara'ya dönmüş, fakat orada bazı hâsidlerin gayzine hedef olmuş, «Lâfzı Kur'ânm mahlûkiyyetine kaildir» diye hakkında ta'n ve teş'-nia başlamışlardır.
Ummuştur.
îmamı Buharî, sekiz defa Bağdada gidip gelmişti. Her defasında İmam Ahmed ibni Hanbel ile görüşüp konuşmuştu. Son defa vedaa gittiği zaman kendisine hitaben îmam Ahmed hazretleri: «Ey Ebu Abdillâh!. Sen ilmi, nâsı bırakarak Horasan'a mı gideceksin?. Nâs, şüyuhdan = üs-tazlardan ibarettir. Şüyuh gittikten sonra kim ile yaşanabilecektir?» demişti.
îhatai ilmiyyesi, cihan kadar geniş olan bu büyük âlim, şimdi «Har-tenk» köyünde kapanıp kaldığı cihetle kadîm dostu ve üstazı Ahmed ibni Hanbel hazretlerinin o sözlerini hazin hazin hatırlayıp duruyordu. Hattâ bu halinden pek sıkılmış, «Yarabbi. Yeryüzü şu kadar geniş iken benim başıma bu kadar dar oldu. Artık ruhumu kabz et de beni kur'bi ulûhiyye-tine kavuştur» diye niyazda bulunmuş, aradan bir ay geçmeden ebediyyet âlemine rıhlet etmiştir.
imam Buharî, bir harikai fıtrat idi. Yüz bıu aahih, iki yüz bin de gayri sahih hadis hıfz etmiş bulunuyordu. (Elcamiüs'sahih) unvanlı hadis kitabım, altı yüz bin hadis arasından intihap ettiği (7275) hadisi-şeriften müteşekkil olmak üzere on altı senede vücude getirmiştir. Bunların bir kısmı, veeihlerinin, senetlerinin tekerrürüne mebnî mükerrer bulunmaktadır. Bu mükerrerler sayılmayınca geriye (4000) hadisi şerif kalmış oluyor.
Zeynüldîn, Ahmedi Zebidî, bu dört bin hadisi şerifi alarak «Sahihi Euharî Muhtarası» olan (Tecridi sarih) adındaki eseri telif etmiştir.
İmam Buharînin (El'camiüs'sahih) ı, Kitabüllâhtan sonra en sahih bir kitap olmak üzere kabul edilmiştir. Bu muazzam kitab, islâm âleminde bu tertip üzere yazılan ve «Kütübi sitte = altı kitab» denilen kitapların birincisidir.
İmam Buharî, evvelce Humeydîden Şafiî fıkhım teallüm ederek Şafiî mezhebine salik bulunmuştu. Bilâhare kendisine hâs bir içtihad yolu ihtiyar etmiş.
Selîm ibni Mücahid demiştir ki: «Altmış senedenberi dünyada Muhammed ibni Ismaîlden daha fakih, daha müteverri', daha zahid bir zat görmedim. İmam Buharî ile İmam Müslimin şeyhi Muhammed ibni Beş-şâr demiştir ki: «Dünyanın Huff azı hadisi dörttür: Rey'de Ebu Zür'a, Ni-sabur'da Müslim îbnil'haccac, Semerkant'de, Abdürrahmanı Darımî, Bu-
/ÜL1II Ugi
dılıklarmda ve Anadolu kazaskerliğinde bulunmuş, (1097) tarihinde meşihat makamını ihraz etmiştir. (Elfetavel'ankaraviyye) unvanlı Arabca fetva kitabı pek muteberdir. «Tenvîr»e haşiyesi de vardır. Bir medrese de bina etmiştir. (1099) senesinde İstanbul'da vefat edip Sultan Selim civarında kuğacı dede türbesi önündeki makbereye defn edilmiştir.
261 — (Muhammed ibni Kaşid) : Ebu Urve, Basrah bir fakihtir. Ye-men'de ikâmet etmişti. Ezd kabilesinin mevalisinden idi. Sikadır, fazıldır. (154) tarihinde seksen yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
262 — (Muhammed-i Sincarî) : îbni Muhammed Kıvamüddînilkâkî Hanefî fukahasmdandır. Kahireye giderek «Mardin* camii şerifinde ifta ve tedris ile meşgul olmuştur. «Hidaye» ye «Mi'racüd'diraye» adında bir şerhi ve «Eimmei erbaa» nın kavillerini toplıyan «Uyunul mezahib» adında diğer bir eseri vardır. (749) tarihinde vefat etmiştir.
263 — (Mahmud Esad Efendi) : Seydişehirli fazıl bir zattır, istanbul'da medrese tahsilini ikmâl ederek bir aralık dersiam olmuştur. Askerî mekteplere muallim yetiştirmek maksadile vücude getirilmiş olan bir müessesei ilmiyyede talebe sıfatile bulunurken buranın lağvı üzerine Mektebi Harbiyenin erkânı harbiye kısmında tahsilini takip ederek oradan da şahadetname almıştı. Bilâhare adliye hâkimliğile İzmir'de bulunmuş, sonra maliye nezaretinde hukuk müşavirliği yapmış, defteri hâkani nazırı olmuştur. Medresetül'kuzat» ile «Mektebi hukuk» da Macelle ve hukuku düvel müderrisi bulunuyordu. İngilizce de bilirdi. Kıymetli yazıları, tercümeleri vardır. Feraize, münakehata, usulü fıkha, tarihi İslama, hukuku düvele, tabiiyyata vesaireye dair müellefatı mevcuttur. (1335) tarihinde hicrî (64) yaşında olduğu halde kalb sektesinden İstanbul'da vefat etmiştir. Hâcesi Fatih müderrislerinden Elbasanlı Abdülkerîm efendidir. Babası Kadı Güzel Efendi zade Muhammed Emîn efendi de fazıl bir zat idi.
Merhum Mahmud Esad efendiden iki sene «Hukuku düvel» okumuş, vatanperâne mütalalarmdan da ayrıca müstefid olmuştuk. Pek çalışkan, intizamperver bir zat idi.
264 — (Mahmud Hamza) : İbni Muhammedtt'huseynî, fukahadan bir zattır. Aslı «Harran» dandır. Hanedanı, nekabetül'eşraf makamını haiz
F: 28
Hamza Efendi, ulemadan Abdüssettar Efendiye rediyye olarak (Ten-bîhül'havvas alâ ennel'imzae fil'hududi lâ fil'kısas) diye bir risale yazmıştı ki, (1303) de Samda tab edilmiştir. Abdüs'settar Efendi de (Tenbihür1-rükud alâ ennel'imzae minel'kazai fil'kısası vel'hudud) adile bir risale yazmıştır. Bu eser hakkında Cevdet Paşa merhumun da (Cevdetül'enzar alâ tenbîhi Abdis'settar) adile bir risalesi vardır. (78) inci isme ve Kısas bahsine de müracaat!...
Mahmud Hamza Efendi, (1236) da doğmuş., (1305) tarihinde vefat etmiştir.
265 — (Molla Husrev : Muhammed ibni Ferâmuz ibni Ali. büyük bir Türk âlimidir. Tokat civarındaki Türkmenlerden «îrsak» kabilesindendir. zamanının en büyük fakihi idi. Bürhanüddini Herevî'den ilm ahz etmiş Edirnede müderrislik yapmış, Sultan Fatih'in büyük hürmetlerine ma/.-har olmuş, İstanbul'un fetih edildiğini müteakip Hızır Beyden sonra İstanbul kadılığına ve Ayasofya müderrisliğine tâyin edilmiş, Bursa'da bir medrese yaptırıp müderrisliğinde bulunmuştur. Fatih, kendisile iftihar eder, vüzerasına hitaben: «Bakınız bu zat, bu zâmanıh Ebu Hanifesidir.» derdi.
Hanefiyyül'mezhep olan Molla Hüsrev, mehîb, vakur, mütevazi, halûk bir zat idi, birçok hizmetçileri olduğu halde mütaleahanesinde kendi işlerini kendi görürdü. Kıymetli müellefatı vardır. (Hâşiyei beyzavî) (Haşiyei telvih), (Dürörül'hükkâm fî şerhi gureril'ahkâm), (Miratül'usul ilâ mirkâtil'vusul), (Nakdül'efkâr fî reddil'enzar) bu cümledendir.
Molla Hüsrev merhum, (885) tarihinde İstanbul'da vefat etmiş, nâ'şı Bursa'ya nakledilerek medresesi bahçesine defnedilmiştir.
266 — (Molla Miskin) : Muintiddîn Muhammedül'herevî Hanefî fu-kahasındandır. (Kenzüd'dekaik) üzerine yazmış olduğu şerh, muhtasar, müfit bir eserdir. (881) tarihinde Semerkand'de te'lifinden fariğ olmuştur.
267 — (Münavî) : Abdür'rauf Zeynüd'dîn Muhammed ibni Tâcil'âri-fîn, Şafiî fukahasmdan, muhaddisînden Kahireîi bir zattır, mütefennin tir âlimdir. Babasından, Şemsi Remlîden vesaireden hadis, edebiyat vesaire ahz etmiştir. Bilâhare münzeviyane bir halde yaşıyarak yüzden ziyade
268 — (Müslim Ebül'huseyn) : İbnül'haccac ibni Müslimil'kuşeyr î, Nisaburlu pek meşhur bir muhaddistir, fakihtir,. Hadis ilmindeki ihatas-sını pek mükemmel bir hale getirmek için bir müddet vatanından ayrılmış, Hicaza, Mısır'a, defeat ile İrak'a gitmiş, en yüksek âlimlere, muhad-dislere mülâki olmuş, Kuteybe, îshak ibni Rahveyh, Ahmed ibni Hanbel gibi büyük zevattan hadis ahz etmiştir. Bahusus İmam Buharîye Nisa-bura son geldiği zaman mülâki olarak o büyük muhaddis hakkında pek çok hürmetler göstermiştir. Kendisinden de Tirmizî, İbni Huzeyme, Abdurrahman ibnü Ebi Hatim gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır.
İmam Müslimin hafızasını binlerce ahadisi şerife tezyin etmişti. (Ei' camiüs'sahih), Sahihül'müslim) veya (Elmüsnedüs'sahih) denilen meşhur kitabım üç yüz bin hadis arasından intihap ettiği sahih, müsned hadislerle vücude getirmiştir. Bu kitaptaki mükerrerler hesaba katılmazsa geriye dört bin hadisi şerif kalmaktadır.
(Essahihayn) değil mi, bununla Sahihi Buharı ile, Sahihi Müslim kasdedilir. Sahihi Müslim «Kütübi Sitte» nin ikincisidir. Hattâ bazı zevat, Sahihi Müslimi, Sahihi Buharı üzerine tercih etmişlerdir. Fakat ekseriyetin kanaatine göre Sahihi Müslim, tertip itibarile ve hadislerin tariklerini ziyade ve noksansız olarak telhis ve ravîlerin sözlerindeki ihtilâflara tenbih cihetile pek muntazam, bînâzidir.' Sahihi Buharî ise kıdem, esanîdin yüksekliği vesair muhaddislere bir rehberlik vazifesi görmüş bulunması itibarile bütüp hadis kitaplarına racihtir.
Bir zat da şöyle diyor:
III
SjUJlJli jüö c
Meali : «Bir cemaat, benim yanımda Sahihi Buharî ile Sahihi Müs lim hakkında münakaşa ettiler, bu ikisinden hangisi mukaddemdir, dediler. Ben de dedim ki: Sanat güzelliği bakımından Müslim faik olduğu gibi sıhhat itibarile de şüphe yok ki Buharî faiktir.»
Şafiî fukahasmdan sayılan İmam Müslimin daha birçok müellefatı vardır. (Elmüsnedül'kebîr alâ esmair'rical), (Kitabül'ılel), (Kitabü evlâ-
evhanüTmuhaddisîn) bu cümledendir.
Bu muhterem zat, (204) tarihinde Nisaburda doğmuş, (261) senesinde Nisabur şehri haricinde bulunan «Nasr Âbad» da vefat etmiştir.
269 — (Müslim ibni Halid) : Ebu Halidiz'zencî, tabei tabiînden ve Manzum kabilesi mevalisinden Mekkei Mükerremeli bir zattır. Zührîden, îbni Cüreycden, îbni Ebi Müleyke'den, Amr îbni Dinardan vesaireden iim ve fıkıh ahz etmiştir. îmam Şafiînin üstazı sayılmaktadır. Nevevî merhum, Tehzibül'esma'da diyor ki: «Müslim, radıyallahü anh bizden Resuli Ekrem, sallâllahü aleyhi veselleme muttasıl olan silsiei fıkhiyyedeki ecdadımızın biridir. îbni Ebî Hatim demiştir ki: «Müslim-i Zencî, fıkıhta ve ilmde bir imamdır. Şeyh Ebu Ishak da Tabakatında diyor ki: «Müslim ibni Halid, ibni Cüreyc'den sonra Mekkei Mükerreme müftîsi bulunmuştur. Şeyhül'harem unvanını ihraz etmişti.
Ebu Halid, fakih, sika bir zattır. Maamafih muhaddislerçe kavî görülmemiştir. (179) senesinde seksen yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
270 — (Müslim ibni Yesar) : Ebu Abdullahil'basrî, tabiînden fakih, fâzıl, sika bir zattır. Osman ibni Affan hazretlerinin mevalisinden olduğu mervîdir. Halife ibni Hayyat demiştir ki: «Müslim, Basra'daki beş faki-hin beşincisi sayılırdı.» (100) tarihitide vefat etmiştir.
271 — (Müseddedül'basrî) : îbnü Müserhedil'esedî, Ebül'hasen; Hâ-fczı hadisdir, fakihtir, sikadır. Rivayete nazaran Basra^da ilk Müsned kitabını tasnif eden bu zatür. Adımn «Abdül'melîk» olduğuna kail olanlar da vardır. (223) tarihinde vefat etmiştir.
272 — (Mis'ar ibni Kidam) : Muhaddislerden takıh, muktedir, Kû-feli bir zattır. Şu'be diyor ki: «Biz sıdkından dolayı Mis'are Mus'haf adını verirdik.» Sahihi Buharideki. râvilerdendir. Hişam .ibni Urve demiştir ki: «Bize Eyyûbi Sahüyanî ile Mis'arden daha faziletli bir kimse İraktan gelmemiştir.» Süfyanı Sevrî de demiştir ki: «Biz bir şeyde şek ettik mi onu Mis'arden sorardık.» Bu muhterem zat, (155) tarihinde vefat etmiştir.
273 — (Mesrukubnül'ecda) : İbni Mâlikil'hemdanî, Ebu Aişe, Küfede yetişmiş olan kudemayı tabiînden pek fazıl, sika bir zattır. Hulefayı Raşidînden, İbni Mesud'dan vesair zevattan hadis rivayet etmiş, kendisinden de Ebu Vail, Şa'bî, Nahaî gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Şa'-bî demiştir ki: «Bir Hemdaniyye Mesruk gibisini doğurmamıştır.» Ali ibni Medinî de demiştir ki: «îbni Mesudun ashabından hiçbirini Mesruka takdim etmem.»
Mesruk, meşhur kahraman «Ami1 ibni Ma'dî Keribi» n kız kardeşinin oğludur. Yemenin bahadirlerinden sayılır. Çocukluğunda çalınmış olduğu için bu Mesruk adını almıştır. Ömer ibnil'tattab hazretleri: Mesruk -
tan adını sormuş, o da adım «Mesruk ibni Ecda'» dır deyince Hazreti Ömer: Ben Nebiyyi Ekremden «Ecda'» şeytandır, dediğini işittim, sen Mesruk ibni Abdurrahmansın» diye buyurmuştur. Vefatı (62) tarihindedir.
274 — (Mutarrif ibni Mazin) : Ebu Eyyubil'kinanî, San'ada kadılık yapmış bir zattır. İmam Şafiî, bu zatın mahkemede nasa mushafı şerif ile yemin ettirdiğini görmüştür. Rakkada (191) tarihinde vefat etmiştir. Hadis bakımından saduk görülmemiştir.
275 — (Muarrif ibni Abdillâh) : İbni Seleme ibnil'esam; Ebu Mus -abil'medenî, İmam Maükin ashabından idi. Ve kız kardeşinin oğlu bulunuyordu. Sika bir zattır,. (220) tarihinde vefat etmiştir.
276 — (Mutarrif ibni Abdillâh) : Ibniş'şıhhîr, Ebu Abdillâhil'basrî, Beni Âmirden fazıl, sika bir zattır. (95) tarihinde vefat etmiştir.
277 — (Müzeni Ebu İbrahim) : İsmail ibni Yahya, Mısır ahalisinden olup ilm ile, ictihad ile, zühd-ü tekva ile teferrüt etmişti. İmam Şafiî'nin ashabından olup,, onun pek çok tahdirlerine nail olmuştur. Hattâ İmam Şafiî: «Müzenî mezhebimin Nasırı'dır» demişti. Kendisinden Horasan, Irak Şam ulemasından birçokları müstefit olmuş", ibni Huzeyme, Tahavî rivayette bulunmuşlardır. Furuı Şafiîyyeye dair olan (Muhtasarrül'müzenî adındaki kitabı meşhurdur, Şafiîler arasında pek muteber olan beş fıkıh kitabından biridir. (El'camml'kebîr), (El'camiüs'sagîr), (Kitabül'vesaik), (Elmesailül'mutebere), (El'mensûr) adında ba,şka eserleri de vardır. (175) tarihinde doğmuş, (264) senesinde vefat etmiştir.
N :
278 — (Nabülüsî Abdülganî) : Îbnü Şeyh Ismailid'dımaşkî; Hanefî fukahasmdan ve Nakşibendî, Kadiri meşayihinden muhterem bir zattır. Babasından vesair birçok ulemadan ilm ahz etmiştir. Ezcümle Şeyh Ahmed Kal'îden fıkıh ve usuli fıkıh, Abdülbakîyi Hanbelîden hadis, Mahmude Kerderîden nahv ve edebiyat okumuş, Şeyh Abdürrezzakı Keylân'-den Kadiri tarikini ahz etmiştir.
Nabülüsî, daha yirmi yaşında iken telifata başlamış, bir aralık mün-zeviyane yaşamış, sonra tedris hayatına atılıp Şam'da Selimiye camiinde Kazî tefsirini tedris ile meşgul olmuştur. (1075) tarihinde istanbul'a gelmiş, az sonra Cebeli Lübnan'a, Kudüs'e, Mısır'a, Hicaz'a gitmiş, badehu Dımaşka avdet etmiştir.
Şeyh Nabülüsî'nin birçok telifatı vardır. Bunların ekserisini «Kamu-
il'âlâm» kaydetmiştir. Bir kısmı şunlardır: (Ettahrirül'havî bişerhi tef-
siril'beyzavî), (Kitabül'eyrad), (El'hadikatün'nediyye şerhut'tarikatil'-
muhammediyye), (Nefehatül'ezhar alâ nesematil'eshar fî medhin'nebiy-
yil'muhtar), (Reşehatül'aklâm şerhü kifayetü'gulâm), (Kifayetülgulâm
-----------..«.^m,., kiUuu; tariiiiiiue uımaşKta doğmuş, (1143) senesinde vefat etmiştir.
279 — (Nâfı' Ebu Abdillah) : İbni Hürmüzil'medenî; tabiînin meş-hurlarındandır. Aslen Belhli veya Horasanlıdır. Abdullah ibni Ömer radı-yallahü anhümanın azadlısı idi. Hazreti Abdullahtan nakledilen ahadisı şerifenin çoğunu bu zat rivayet etmiştir. Tevsikinde ve calâleti kadrinde ittifak vardır, imam Buharı demiştir ki: «Isnadlann en sahihi, Mâlikin' Nâfı'den, Nâfı'm da İbni Ömerden olan rivayetidir.»
Halife Ömer ibni Aziz, Nâfıı ahaliye süneni nebewiyyeyi talim için Mısıra göndermişti, Medinei Münevverede (117) tarihinde vefat etmiştir.
Bir de Nâfı jbni Abdurrahman vardır ki, «Kurrai seb'a» denilen yedi meşhur karii kur'andan biridir. Bu zat da Medinei tahirede tavattun etmişti. Aslı Isfahandandır. Medinei Münevverede (169) senesinde vefat etmiştir.
280 — (Nasırüddin Kazı-i Beyzavi) : Ebül'hayr Abdullah ibni Ömer; Şafiî ulemasından meşhur bir müfessirdir. Tefsir, fıkıh, usul, kelâm, mantık, belagat, tarih ilimlerinde bihakkın mütehassıs idi. Kadılık tarikine sülük etmiş, bir aralık Tebrize gitmiş, orada vezirin hazır bulunduğu bir ilim meclisinde kudreti ilmiyyesini ispat etmekle vezirin fevkalâde iltifatlarına nail olmuş, nihayet Tebrizde Kazil'kuzat mesnedini ihraz eylemişti. Bilâhare kadılığı terk ederek meşhur tefsirini telif ile meşgul olmuştur. Bu muhterem müfessirin; (El'izah), (El'minhaç), (Serhül'minhac), (Et-tevali'), (Şerhül'metalî), (El'inayetül'kusva), vesaire namında usule, kelâma, fıkha, mantığa vesaireye dair eserleri de meşhurdur. Şiraz nahiyelerinden «Beyza» da doğmuş, olan bu kudretli âlim, (685) tarihinde Tebrizde vefat etmiştir.
281 — (Nasırütidin Muhammed) : İbni Yusuf, Ebül'kasımıs'semer-kandî, kadri yüksek bir Hanefî fakihidir, zamanının bir müctehidi bulunuyordu. Rivayete nazaran Semerkantte bazı eimme ve ulema hakkında bastı lisanda bulunduğu için bazı kimseler tarafından taşlanmak suretile şehit edilmiştir. (El'menafi), (El'mültekat fil'fetavâ), (Hulâsatül'müftî), (Mesabîhüs'sübül), (Kitabül'ahkaf) gibi müellefatı vardır. Vefatı (556) tarihine müsadiftir.
282— (Nâtıfî Ebül'abbas) : Ahmet, ibni Muhammedit'taberî; Hanefî fukahasından ve Irakaynin kibar-i ulemasındandır. Ebu Abdillahü'cür-canîden okumuştur. (El'ecnas fil'füru), (El'füruk), (El'vâkiât) adında
ıuu. uıuıtu muma ue xiazreu \juıtnı gormuş, imam Ali ile Aişei Sıddıka validemizden ve ibni Mesud ile Muaz ibni Cebelden birçok hadisi şerif rivayet etmiştir. Kendisinden de oğlu Abdurrahman ile kardeşi Abdurrahman ibni Yezid ve yeğeni İbrahim Nehaî vesaire rivayette bulunmuşlardır.
Ahmet ibni Hanbel hazretleri demiştir : «Esved ibni Yezid, sikadır, ehli hayırdandır, tevsiki ve kadrinin celâleti hakkında ittifak vardır.» Vefatı (74) tarihindedir.
284 — (Nahai ibrahim) : Ebu İmran ibnü Yezid ibni Kays, kadim ulema ve fukahadandır, Kûfelidir, aslı itibarile Yemendeki «Naha'» kabilesine mensuptur. Hazreti Aişe-i Sıddika validemize mülâki olmuştur. Sikadır. Şu kadar var ki, hadis rivayetinde çok kere irsalde bulunurmuş. (96) tarihinde elli yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
286 — (Nevevî Ebu Zekeriyya) : Muhyiddin ibni Şeref; Şafiî fukahasından yüksek bir muhaddis ve âlimdir. Zühd ve tekva ile maruftur. Dımaşkda ilm tahsil ederek Ebu Şamenin vefatından sonra «Eşrefiyye» medresesinde müderris olmuştu. Birçok kıymetli müellefatı vardır. Bitkisini şunlardır: (Ef'minhac fî şerhi sahihi Müslim ttmü'haccac), (Et'tak-ribü vet'teysir limarifeti sünenilbeşîrin'nezîr), (El'erbaune hadisen) (Minhacüt'talibîn ve umdetül'müftîn), (El'izah fil'menasik), (Tehzibül' esmai vellûgat).
Nevevî merhum, (631) tarihinde Dımaşk nahiyelerinden «Neva» da doğmuş, (677) senesinde yine orada vefat etmiştir.
286 — (Nesefî Ebül'berekât) : Hâfızüddin Abdullah ibni Ahmed, Hanefî fukahasından meşhur bir zattır. Tefsirde, hadisde, fıkıhda, usuli fıkıhda ihtisas sahibi idi. Muhammed ibni Abdis'settarı Kerderîden, Ha-midüddini Zarîrden, Haher zade Bedrüddînden fıkıh ahz etmiştir.
îbni Kemal merhum, işbu Ebül'berekâtı kavi ile zaifin arasını tefrika muktedir olan mukallidin tabakasından saymıştır ki, bunlar, kitaplarında merdud akvali, zaif rivayetleri nakletmezler. Fakat başkaları bu zatı «Müctehid fîl'mezheb» addetmişlerdir. Ve bu müctehid fü'mezheb kudretinin ke^disile hitam bulduğuna, kendisinden sonra müctehid fü'mezheb yetişmemiş olduğuna kail olmuşlardır. Pek kıymetli müellefatı vardır, bir kısmı şunlardır: (Medariküt'tenzil ve hakaiküt'te'vil) tefsirdir. (Umdetü akideti ehlissünneti velcemaa), akaide dair olup «London» da basılmıştır. (İtimat) Umdenin şerhidir. (Menarül'envar) usuli fıkıhtan-
..v.v.ua ı«wuıuı gciiııuır,
Ebül'berekât, Buharanın vaktile pek memur bir şehri olan «Nesef» de doğmuş, (710) tarihinde Bağdad'ı ziyaret etmiş, ayni senede vefat eylemiştir.
287 — (Nesefî Ömer) : Ibni Muhammed, Ebu Hafs Necmüddin, pek meşhur bir hanefî fakihidir. Tefsir, hadis kelâm, fıkıh, usuli fıkıh, belagat, tarih ilimlerinde büyük bir ihtisas var idi. Fıkıh ilmini sadül'islâm Ebül'yüsr Muhammed Pezdevîden okumuştur. Malûmatının çokluğundan ve ilminin her tarafa yayılmasından dolayı kendisine (Müftis'sekaleyn) unvanı verilmişti. YÜ7< kadar müellefatı vardır. Bir kısmı şunlardır: (Et1 teysîr fit'tefsîr), (Elmanzume) • hadise ve fıkha dairdir. (Kitabülmeva-kît), (Tılbetüt'talebe) fıkıh ıstılahlarına dairdir. (Tarihi Buhara), (Kita-bül'kand fî ulemaî Semerkand), (El'işar bil'muhtari minel'eş'ar) yirmi cilddir.
Bu zat (461) tarihinde Nesefde doğmuş, (537) tarihinde Semerkand-de vefat etmiştir.
288 — (Nese'î Ebu Abdirrahman) : Ahmed ibni Ali; Şafiî fukahasın-dan meşhur bir muhaddistir. İslâm merkezlerini dolaşmış, bilhassa Horasana, Hicaza, Irak'a, Kahire'ye, Şam'a, Elcezire'ye, Tarsus'a gitmiş, bir müddet Mısır'da tavattun etmiş, Mısır emîri'ile gazaya çıkarak büyük şahametler göstermiştir. (Süneni Neseî) denilen hadis kitabı, kütübi sit-tenin beşincisi sayılmaktadır ki, buna «Es'sünenüs'suğra = El'mücteba> da denilir. Bundan başka (Essünenül'kübra), (Kitabül'hasais), (Müsne-di Ali), (Müsnedi Malik), (Kazailüs'sahabe), (Ez'zuafa vel'metrûkîn) adında başka eserleri de vardır.
Horasanın «Nesa» beldesine mensup olan Ebu Abdirrahman, (225) tarihinde doğmuş, (303) tarihinde Remlede veya Mekkei Mükerreme'de vefat etmiştir. Safa ile Merve arasında medfun olduğu mervîdir.
298 — (Nuaym) : îbni Hammadii'mervezî, Huzaa kabilesine mensup fukahadan, muhaddislerden bir zattır. Mısırda tavattun etmişti. Faraiz ilmine herkesten ziyade vâkıf idi. İmam Ahmed demiştir ki: «Biz bu zata Fâriz adını verirdik» Sahihi Buharideki râvilerdendir. Kur'an-ı Kerim'e ait bir suale cevap vermediğinden dolayı «Sâmire» de mahpus iken (22S) tarihinde vefat etmiştir.
eıenaımız, nazretı Usman'a evvelâ «Rukiyye» adındaki muhterem kerimesini, onun vefatından sonra da «Ummi Gülsüm» adındaki mübarek kerimesini tezviç buyurmuştu. Bu cihetle kendisine (Zinnû-denilmiştir.
Hazreti Osman, islâmiyeti ilk kabul edenlerdendir. Dîn-i islâm uğrunda malile, canile pek çok fedakârlıkta bulunmuştur. Hilâfeti zamanında Erminiyye, Kafkas, Horasan, Eerman, Sicistan, Afrikiyye, Kıbrıs tarafları fetholunmuştur.
Hazreti Osman, ashabı kiramın fukahasındandır. Hazreti Sıddik zamanında mushaf halinde cem edilmiş olan Kitabullahın nüshalarım teksir ettirerek büyük islâm merkezlerine birer nüsha göndermiştir. İlim ile ameli zatında bihakkin cem etmiş, pek salâbet sahibi bir zat idi. Daima Resuli Ekremin yolunu takip eder, her fiilini ef'ali nebeviyye'ye göre tanzime çalışır, Mescidi nebevide cemaate karşı pek beliğ hutbeler irat eder, fıkha dair bir kısım meseleleri bahis mevzuu ederek, bu hususta halkı tenvir etmek isterdi.
Ibni Cerîr demiştir ki: «Hazreti Osman, müfti idi, birçok fetva vermiştir, fakat kendisinden sonra bunları nakledenler bulunmadığı cihetle bunlar, ümmet arasında intişar edememiştir.»
Hazreti Osman (23) senesinde ehli şûranın karaüe hilâfet makamına geçmiş, mutasıf olduğu adalet ve istikâmetle, nezahet ve mülâyemetle islâm milletinin işlerini idareye başlamıştı. Aradan altı sene geçmişti ki, Mısır'da, Basra'da, Kûfe'de bir takım muhalifler türedi, Hazreti Osmanın' valilerinden şikâyete başladılar, bir takım suiniyet erbabının gayei amaline bilerek bilmiyerek âlet oldular, o büyük halifeyi hal'etmek için Medi-nei tâhireye gelip toplandılar, nihayet (82) yaşında bulunan o mübarek, melek sîret zatı şehid ettiler. Bu elîm vak'a, hicreti nebeviyyenin (35) inci senesinde vukubulmuştur. «Bakî» makberesinde medfundur. Radıyal-lahü tealâ anh.
ö :
291 — (ömerübnül'hattab) : Ashabı kiramın güzidesi, hulefayı is-lâmın ikincisidir. Aşerei mübeşşeredendir, tarafı nebeviden kendisine «Ebu Hafs» künyesi verilmişti. Hulefa arasında, «Emîlül'mü'minîn» un-vaile ilk yad olunan zat, kendisidir. Hak ile bâtılı narasını lâyıkile ayırdığı veya müslümanlar ile gayri müslimler arasındaki ayrılığı tebarüz ettirdiği için «Farukı â'zam» lâkabını da ihraz etmiştir.
Resuli Ekrem, sallâllahü aleyhi vesellem efendimiz, vaktile: ( ^UJ-ij j~t r3L.¥t^İ j^ıl) = Yarabbü. îslâmiyeti Hattabın oğlu Ömer ile kuvvetlendir.) diye dua buyurmuştu. O nebiyyi zişanın bu duası müstecab olduğundan Hazreti Ömer, bu kadar hizmetlere muvaffak olmuştur.
Hazreti Ömer, Kureyşin en beliğlerinden, en mütefekkirlerinden olduğu cihetle fıtrî selikasile kelâmın inceliklerine pek ziyade vâkıf idi, bundan başka senelerce huzuru nebevide bulunmuş, o hakikat güneşinden pek çok istifade etmişti. Bu cihetle tefsir, hadis, fıkıh ilimlerinde pek büyük ihtisası vardı. Kendisinden birçok hadisi şerif rivayet olunmuştur. Bunların birçoğu îmam Ahmedin Müsnedinde cem edilmiştir. îbni Hazmın beyanına göre, Hazreti Ömer'in Müsned olarak rivayet ettiği hadislerin miktarı (573) dür..
Maahaza Hazreti Faruk, hadisi şerif hususunda pek ihtiyatkârane hareket eder, Resulullaha isnat edilen her şeyi kuvvetli bir delil ile sabit olmadıkça hemen bir hadisi şerif olarak kabul etmezdi, hadis rivayet edecek zatları intibaha, basiret üzere harekete davet ederdi. Bu cihetledir ki, Hazreti Muaviye derdi ki: «Ömerübnül'hattabm zamanındaki hadislere iyi sarılınız, çünkü o, nâsı Resulullahtan hadis rivayeti hususunda ihafe etmişti, onun zamanında sahih olmıyan hadisleri rivayet etmeye kimse cür'et edemezdi.»
Hazreti Ömer'in fakaheti ise harikuladedir. O büyük bir müctehit idi, kendisinden birçok fetvalar nakledilmiştir. îbni Abbas gibi nice kudretli âlimler, Hazreti Faruk'un birer çırağı mesabesindedirler. Kitabullah ile Sünneti nebeviyye ile veya ashabı kiramın icmaile sabit olraıyan hâdiseler hakkında içtihat eder, kıyas tarikine gider, hikmet ve maslahatı nazara allr, ashabı güzînin fukahasile müdavelei efkârda bulunurdu. İçtihatlarında, hükümlerinde büyük isabetler görülmektedir. Fıkhın esas-' larını vaz ve beyan hususunda pek mühim hizmetleri sabk etmiştir. «Ki-tabüssiyase» sini yukarıda tercüme etmiş bulunuyoruz.
Tabiînden Kûfeli «Kabîsa Ebûlalâ demiştir ki : «Ben raiyyesi hakkında Hazreti Sıddiktan daha re'fetli, daha hayırlı bir zat görmedim.
unıenn ısıam alemine hizmetleri pek büyüktür. Bu pek mübeccel zat (23) tarihinde altmış üç yaşında olduğu halde Mu-gire ibni Şu'benin kölesi olan Mecusî «Ebu Lö'lö» tarafından Medinei Mü-nevverede şehit edilmiştir. Resuli Ekrem ile Hazreti Sıddikin medfun bulundukları Ravzai Mutaharraya defn edilmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
292 — (Ömer ibni Abdilâziz) : Emevî halifelerinin sekizincisidir. Validesi, Ummi Âsim Hafsa, Faruku Âzamin oğlu Asımın kızı idi. Bu cihetle onun ahfadından bulunmuştur. Babası Abdülâziz ile beraber Mısıra gitmişti. Sonra ilim tahsili için Medinei Münevvere'ye de gitmiş, Enes ibni Mâlik, Abdullah ibnü Cafer, Said ibni Müseyyeb gibi zatlardan ahadisi şerife dinlemiş, zamanında ahadisi nebeviyyenin cem ve tedvinine çalışılmıştır. Adaletle, takva ile, fakahate meşhurdur. Pek basit bir hayat geçirirdi, bir zat kendisine hitaben: «Yâ Emirelmü'minîn!. Allah Tealâ, sana ihsan buyurmuş, biraz giyip kuşansan olmaz mı?.» diye sormuş, o da bu sualden hoşnut olmadığım gösterir bir tarzda şöyle cevap vermiştir:
( ijaiiİA^ ^\jja\j ;JJxt a-i)ij_ü! jl ) yani: şüphe yok ki, ikti-
sadın efdali varlık zamanında olanıdır. Afvün efdali de kudret zamanın-dakidir.
Mısır'da (61)) tarihinde doğmuş olan Ömer Ibnil'aziz hazretleri, iki sene beş buçuk ay kadar hilâfette bulunduktan sonra (101) tarihinde vefat etmiştir. «Deyri Sim'an» da bir kölesi eliyle tesmim ettirilmiş olduğu mervîdir.
293 — (Ömer ibni İshak) : Ibni Ahmed, Ebu Hafs Sıracüddinil'gaz-nevî, Hanefî fukahasmdan nadirül'akran bir âlim idi. Fıkhı Vecihüddini Dehlevîden vesaireden ahz etmiştir. Bir takım kıymetli müellefatı vardır. Bir kısmı şunlardır: (Ettevşih Hidaye şerhi), (Zübedül'ahkâm fî ihtilâ-fil'eimmetil'erbaatil'âlâm), (Şerhü bedül'usul), (Ellevamî fî şerhi cem'il'-cevamı). (Şerhü akidetittahavî), Kitab fit'tasawuf), (Eş'şamil fîl'lûga) (El'gurretül'münife fî tercihi mezhebi Ebi Hanife).
Bu zat, takriben (704) tarihinde doğmuş, (773) senesinde vefat etmiştir.
294 — (Ömer Hilmi Efendi : Karin Abad'lı Hace Abdurrahman Efendinin oğludur. Fatih dersiamlarından Tikveşli Yusuf Efendiden icazet al-
ıugunaa, evKar muiettışhğınde ve temyiz azalığmda ve reisliğinde de bulunmuştur. Mecelle cemiyetine de dahil olmuştu. Cevdet Paşa merhumun bu zat hakkında büyük bir teveccüh ve itimadı var idi. Bu zata dair, Ebli-lûlâ Beyefendinin Cevdet Paşaya dair yazmış olduğu kıymetli eserde güzel malûmat vardır.
Ömer Hilmi Efendinin (Ahkâmül'evkaf), (Mîyarül'adale), (Kitabüd-diyat), (Ahkâmül'arazî) adındaki eserleri meşhurdur. Ahkâmül'evkafı fransızcaya tercüme edilmiştir. Bu eserin yazma bir şerhi, İstanbul fetvahanesinde mevcuttur.
Ömer Hilmi Efendi (1261 de Istanbulda doğmuş, temyiz reisi iken, (1308) senesinde İstanbul'da ansızın vefat etmiştir. Fatih camii şerifi bahçesinde medfundur.
295 — (Ömer Nizamüddîni Ferganî) : Hidaye sahibi Bürhanüddin Ali ibni Ebi Bekirin oğludur, ondan tefekkuh etmiştir. (Cevahirül'fıkıh), (Elfevaid) adında eserleri vardır. Kardeşi Celâlüddin Muhammed de fu-kahadandır. «Hindiyye» fetvasını vücude getiren ve on zattan ibaret bulunan heyetin reisi Şeyh Nizam da büyük fukahadândır.
Malûm olduğu üzere Hindistanda Türk Moğol hükümdarlarının büyüklerinden biri de (1118) hicrî tarihinde vefat etmiş olan Sultan Ebüz'-zafer Muhammeddir. Bu zata «Muhyiddîn Evrenkzîb Behâdir», Âlemgîr, Cihangir» de denir, işte bu zatm emrile, himmetile «Hindiyye» fetvası cem ve tertip edilmiştir. Buna «Fetâvâ-i-Âlemkiriyye, Fetâvâ-i cihângi-riyye» de denilir. Bunun telifi, on birinci hicrî asra müsadiftir. Altı ciltten müteşekkil olup, fıkhı hanefiye ait muteber meseleleri cami, ve ilâmlara, hüccetlere, şer'î sicillere, vesikalara dair numuneleri muhtevidir.
R :
296 — (Bâfî ibni Hadîc) : Ebu Abdillah, ibni Alâilharisiyyirensarî, Evs kabilesinden kadri âli bir sahabîdir. Uhud ve Hendek gazvelerinde bulunmuştur. (78) hadisi şerif rivayet etmiştir. (74) tarihinde seksen altı
.yaşında olduğu halde Medinei Münevverede vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
297 — (Rabiatür'rey) : Rabie ibni Abdirrahmanit'teymî; tabiînden «Ferruh» adında bir zattır. Teym kabilesinin azatlılarından idi. Hazreti Enes'den ve ekâbıri tabiînden hadis rivayet etmiştir. Rey ve kıyas ile maruf olduğu için (Rebiatür'rey» unvanını almıştı. Sika, hafız, fakih bir zat idi, imam Mâlik'in üstazı idi. Kendisinden Yahyel'ensarî, Servî, Şu'be, îmam Mâlik gibi zatlar hadis rivayet etmişlerdir. Medinei Münevvere'de ifta ile temayüz etmişti. îmam Mâlik demiştir ki: «Rebia öldüğü günden itibaren fıkhın halâveti gitmiştir.» Vefatı Medinei Münevverede (136) tarihine müsadiftir.
299 — (Rebî ibni Süleymanil'muradî) : Ebu Muhammedil'mısrî, îmam Şafiînin en ileri gelen ashabındandır. Mısır'da Ömer ibni Âs hazretlerinin camii şerifinde müezzin bulunuyordu. îmam Şafiîye çok hizmette bulunmuştu. îmam Şafiî'nin tilmizleri arasında onun sözlerim, kitaplarını en çok rivayette bulunmuş olan bu zattır. Kendisinden de Ebu Zür'a, Ebu Hâtimi Razî, îbni Ebi Hatim, Ebu Davud, Neseî, îbni Mâce, Ebu Nuaymi Cürcanî, Tahavî gibi birçok meşahir rivayette bulunmuşlardır. Rebî, îmam Şafiînin şöyle söylemiş olduğunu rivayet etmiştir: «Vallahi eğer içilmesi mürüvvetimi azaltacağını bilsem soğuk suyu pile içmem.» Şafiî kitaplarında mutlak surette «Rebî» denildi mi, onunla işbu Rebî murad olunur. Pek sika, fazıl olan bu zat (174) tarihinde doğmuş, (270) tarihinde vefat etmiştir.
300 — (Rebi ibni Huseym) : Tabiînden Kûfeli fazıl, zahid bir zattı. Abdullah ibni Mesud hazretlerinden kıraet ahz etmiş. Ebü Zür'aya talimde bulunmuştur. îbni Mesud hazretleri bu zata hitaben: «Eğer Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem, seni görmüş olsaydı severdi.» diye iltifatta bulunmuştu. Vefatı (63) senesine müsadiftir.
301 — (Reca ibni Hayve) : Ebu Nasrıl'fılistinî tabiînden büyük bir fakihtir. Muaz ibni Cedel Ubadetübnü Samit, Muaviye ibni Ebi Süfyan gibi sahabe kiramdan ve bir çok tabiînden rivayette bulunmuşlardır. Kendisinden de Zührî, Katâda, îbni Avn gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır Mekhul der ki: «Reca, şeyhimizdir, seyyidimizdir. ehli Şamm seyyi-didir. Kadılıkta bulunmuş olan bu sika, kesirülmenakib zat (112) tarihinde vefat etmiştir.
302 — (Rüknüddin Muhammed) : îbni Muhammedi Semerkandî, Hanefî fukahasmdandır. Ebu Hâmidü'amidî diye meşhur olan bu zat, ilmi bılâfe dair ilk kitab tasnif etmiş olan mütefekkir bir âlimdir. Bu hususda Radıyüddini Neysaburîden istifade etmiştir. Vaktile hılâf meseleleri, sair fıkıh meseleler ile beraber karışık bir halde yazılırdı. Hilafa dair (tari-kati amidiyye) adındaki eseri meşhurdur. (El'irŞad), (Kitabün'nefais fil'cedel) adında da iki eseri vardır. (615) tarihinde Buhara'da vefat etmiştir.
Bu nefais kitabım Şafiî fukahasindan Dımaşk kadısı bulunan Ahmed ibni Halili Hûbî (Araisünnefais) adile ihtisar etmiştir. Bu zatın vefatı da (637) tarihine müsadiftir.
303 — (Rüknül'islâm Ali) : Ebüi'hasen, îbnül'huseynis'suğdî; Hanefî fukahasindan âlim, münazir bir zattı. Şemsüreimmetis'serhasîden fıkıh ahz etmiştir. Buharada ikâmet edip iftade, kazada bulunmuş, zama-
vâ), (Şerhü camiü'kebîr) asarı cümlesindendir. (461) tarihinde vefat etmiştir. Suğd, Semerkand nahiyelerindendir.
304 _ (Remlî Hayrüddîn) : İbni Ahmedil'uleymî, Hanefî fukaha-sından bir zattır. Filistinde Remle nahiyesinde doğmuştur. Bir müddet Mısır'da bulunmuş, sonra yine Remleye dönmüştür. (Elfetavel'hariyye linefü'berriyye) adındaki fetva kitabı, meşhurdur. (993) de doğmuş, (1081) de vefat etmiştir.
305 — (Remlî Şihabüddin) : Ahmed ibni Hamza Ebül'abbas: Şafiî fukahasındandır. Kadı Zekeriyyadan ilm ahz etmiş. Mısırda şer'î ilimlerde riyaset kendisine müntehi olmuştur. Fıkıhtan (Şerhi ravzıl'metalib) üzerine haşiyesi vardır. Vefatı (957) tarihine müsadiftir.
306 — (Reşidi Ahmed) : tbni Abdirrezakı Mağribî; fazıl bir zattır. Beldesi «Reşid» de kur'anıkerimi hıfz etmiş, sonra Kahireye gidip Camii Ezherde mücavir bulunmuş. Alâi Şebramellisî gibi zatlardan müstefit ol muş, beldesine dönerek orada jŞafiîyyenin riyasetini ihraz etmiştir. Şem-süddin Remlinin «Şerhi minhac» ına haşiyesi vardır. Vefatı (1096) tarihine müsadiftir.
307 — (Raziyüddin Muhammed) : İbnül'alâs'serhasî meşhur bir fa-kihtir. Sadrüşşehid Hüsamüddinden' ilm ahz etmiştir. Serehs'den Şam'a gitmiş, Halep medresesinde müderrislikte bulunmuş, sonra Dımaşk'ta vefat etmiştir. (Muhitürrazavî) adındaki fıkıh kitabı iki cilttir. Bir de on ciltlik bir muhiti vardır ki, ona «Muhiti Serahsî» de denir. Bir de dört ciltlik bir muhiti vardır. Bir de (Muhiti Bürhanî) vardır ki, müellifi: Büt-hanüddin Mahmud ibni Taciddinil'buharîdir.
Raziyüddin (El'vecîz), (El'vasît), Ez'zakire) adında kitapları olduğu da kaydolunuyor. Vefatı Dımaşkta (571) tarihinde vukubulmuştur.
S =
308 — (Salim ibni Ubeyd) : Ebu Abdillah, sahabei güzînin fuzalâ-sından ve kurrasından idi. Ebu Huzeyfenin zevcesi (Sübeyte) nin azatlısı idi, kendisini Ebu Huzeyfe evlâd edinmişti. Aslen Ehli Fârisden idi. Ga-zavatı.nebeviiyyede hazır bulunmuş. Yemame vak'asında şehid düşmüştür. Hazreti ömerin kendisine teveccühü var idi. Hattâ «Salim ber hayat olsa idi hilâfeti şuraya havale etmezdim» dediği mervîdir. Yani bu vazifeyi kime tevdi edeceğimi onun reyile tayin ederdim.
Resulü Ekrem, sallallâhü aleyhi vesellem efendimiz: «Kur'anı dört zattan ahz ediniz» buyurmuştu ki: Bunların biri işbu Salim hazretleridir. Diğer üçü de îbni Mes'ud, Übiyyibni Keâb ve Muaz ibni Cebel hazeratıdır. Radıyallahü tealâ anhüm.
309 — (Salim ibni Abdillah) : Hazret i Ömerin oğlunun oğludur. Tabiînden *ve Medinei Münevvere fukahasındandır. Babasından, Ebu Eyyû-bil'ansarîden, Ebu Hüreyre ile Hazreti Aişeden ve daha birçok zevattan hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ömer ibni Dînar, Nâfî, Zührî gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır. Pek zahid, ulüvvi mertebeye nail olan bu zat, (106) tarihinde Medinei Münevverede vefat etmiştir.
310 — (Sa'd ibni Ebi Vakkas) : Ashabı kiramın büyüklerinden ve aşerei mübegşeredendir. Allah yolunda en evvel ok atan kendisidir. Resu-li Ekrem hazretleri kendisine : ^\t j\ -JU» * -jl ! 4— 1. )
At ey Sa'd! Anam, babam sana feda olsun) diye iltifatta bulunmuştur. Hazreti ömerin zamanında «Kadısiyye* kumandanı tâyin edilerek îr an devletinin payitahtı olan «Medaîn» şehrini fethetmiş, îrak valiliğinde bulunmuş, Küfe şehrini tesis eylemiştir. Kendisine (Farisül'islâm = islâm kahramanı) denilmiştir. Kendisinden (270) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Bilâhare müslümanlar arasında zuhur eden fitnelere karışmamış, münzeviyane yaşamıştır. Vefatı (55) tarihine müsadiftir. Baki1 makbe-resinde medfundur. Aşerei mübeşşereden en son vefat eden Sa'd hazretleridir. Radıyallahü tealâ anh.
311 — (Sa'd ibni Muaz) : Ensarı kiramdandır. Evs kabilesinin ulusudur. Ahkâmı islâmiyyei talim için Medinei Münevvereye gönderilmiş olan sahabei güzînden Mus'ap ibni Umeyr hazretlerinin delâletile İslama nail olmuş, hemşehrileri olan Medinei Tâhire ahalisini îsiâma davet etmiş, kendi kabilesini de, mensup olduğu Abdül'eşhel hanedanını da tamamen Müslüman etmişti. Fazaili hakkında bazı ahadisi eşrife vardır. Bedr, Uhud gazvelerinde bulunmuş, Handek gazvesinde aldığı bir yaradan kan boşanıp şahadetine sebebiyet vermiştir. Resulü Ekrem Efendimiz : iL. ,j.l .»«^ o>l jrJWS 'jul ) Muaz oğlu Sa'din ölümünden
dolayı rahman olan Hak Tealânın arşıtitredi) diye buyurmuştur. Bazı zevata göre arşın titremesi; Hazreti Sa'din şerefi kudümünden dolayı me-lâikei kiramın ferahyab olmasından kinayedir. Radıyallahü tealâ anh.
312 — (Sa'd ibni Ubade) : Ebu Sabitil'ensarî; Medinei Münevverede Beni Sâidenin nakibi idi. Sahavetle .seyadetle maruftur. Gazalarda ensarı kiramın sancaklarını hâmil bulunurdu. Hicret senesi Resuli Ekreme mütemadiyen hizmet etmiş, hanei saadete taam taşımıştır. Bedrden başka gazalarda Resuli Ekremden ayrılmamış, Bedirde ise hasta bulunmuştu, îrtihali Nebeviden dolayı hilâfete kendisini namzed göstermek istemiş
ise de Hazreti Sıddikin O makamı ihraz etmesi üzerine kendisi Suriye've gitmiş, Havran'da ikamet etmiş, (15) tarihinde orada vefat eylemiştir. Radıyallahü tealâ anh. ,
azalmış, islâm ilim meüsseseleri sönmeğe yüz tutmuştu, işte böyle bir zamanda Taftazanî yetişti, şark ufuklarını yeniden ilm-ü marifet ziyalarile aydınlatmaya çalıştı. Kutbüddini Razî ile Azudüddinil'îcî'den ilm ahz etmiş, kendisi de yüzlerce tilmiz yetiştirmiştir. Serhasde ikamet ederdi. Bir aralık Timur ile beraber seferlerde bulunmuş, nihayet Timur tarafından Semerkande gönderilmişti.
Taftazânînin yazdığı eserler, binlerce ilim ve kemal müştakları tarafından mütemadiyen istinsah edilerek cihanın her tarafına neşredilirdı. Bu suretle islâm âlimleri iki devreye ayrılmıştır. Taftazânîden evvelki devirlerdeki âlimlere «mütekaddimîn», ondan sonraki âlimlere de «müteah-hirîn» namı verilir .
Taftazanî, bir aralık Türkiyeyi ziyaret etmiş, Osmanlı ulemisle görüşmüş, aralarında mübahaseler vukua gelmiş, o tarihten itibaren kitapları Türkiyye ilim müesseselerinde de okunmaya başlanmıştır,
Taftazanî, fıkhen Hanefî mezhebinde idi. Hanefî fıkhına ve fukaha-sına dair yazdığı eserler, buna şahadet etmektedir. Bahri râik sahibi ib-ni Nüceym, Ahmedüt'tahavî, Aliyyül'karî bu kanaattedirler.
Aliyyül'karî, Taftazânîyi «Tabakatı Hanefiyye» sinde zikrediyor, İb-ni Nüceyme göre de Taftazanî, zamanında Hanefiyyenin riyasetini ihraz etmiş, Hanefî kadılığına tayin edilmiştir. Fakat bazı zevatın iddialarına nazaran Taftazanî, Şafiî mezhebinde idi. Kefevî, Hasen Çelebi, Keşfüz'-zünun sahibi bu kanaattedirler. Kefevî diyor ki: «Taftazanî, Şafiî âlimlerinin büyüklerindendir, bununla beraber usuli hanefiyye üzere telif ettiği birçok eserleri de vardır.»
Taftazânînin bir kısım eserleri şunlardır: (Keşfül'esrar) tefsirdir. (Keşşaf haşiyesi), (Hadisi erbaîn şerhi), (Telvih fî keşfi hakaikitten-kih), (Elfetâvel'hanefiyye), (Şerhi hutbetil'hidaye), (Şerhi mekasid), (Şerhi müntehas'süvali vePemed fî îlmiFusuli vel'cedel), (Şerhi akaidin-nesefî), (Mutavvel), (Muhtasar), (Şerhül'miftay), (Şerhül'azud),
Taftazanî merhum, (727 tarihinde Horasanda Nesa civarında büyük bir karye olan «Teftâzan »da doğmuş, (793) tarihinde Semerkandde ve fat edip na'şı Serahse nakledilmiştir.
314 — (Sa'dî Çelebi) : Sa'dullah ibni îsâ, fuzalâdan, şuaradan bir zattır. Aslen Kastamonuludur. Istanbula gelip Samsunlu Muhammed ibni Hasen adındaki bir âlimden ilm ahz etmiş, Istanbulda, Edirnede müderris ve Istanbulda kadı olmuş, nihayet meşihati Islâmiyye makamım ihraz eylemiştir. Beyzavî tefsirine ta'likaları, Hidayeye şerhi, înayeye haşiyesi ve
cası idi, Islâmiyeti ilk evvel kabul edenlerdendir. MüstŞ*§büd'dua bir zat idi, kendisinden (48) hadisi şerif rivayet olunmuştur. (50)^rihinde yetmiş yaşını mütecaviz olduğu halde Medinei Münevvere kurbü&Je «Akîk» denilen mevkide vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh. ^
316 — (SaîdübnüTcübeyr) : Ebu Abdillah ibnü Hişamil'kûfî; tSSJsni büyüklerindendir. Aslen Habeşîdir. Abdullah ibnü Abbasdan, AbduîS ibnü Ömer'den vesaireden ilm ahz etmiş, tefsir, hadis, fıkıh ilimlerinde mütehassıs bulunmuştur. Bir müddet Isfahanda ikamet etmişti. Haccaca karşı cephe alan «Eş'as» ile Türkistanda bulunmuştu. Bu hadise neticesinde bu muhterem âlim de Haccac tarafından (95) tarihinde kırk dokuz yaşında olduğu halde şehit edilmiştir. Kabri Vâsıt şehrindedi^j^^
îmanı Ahmed ibni Hanbel Hazretleri, bu hâdiseyi teessüfle rek demiştir ki: «Haccac, Saîd ibni Cübeyri şehid etti, öyle bir zat?" yüzündekilerin hepsi de ona, onun ilmine muhtaç idi.
317 _ (Saîdübnül'müseyyeb) : tbni Hazn, tabiînin büyüklerinden bir zattır. Medinei Münevverede yetişmiştir. Hadis, fıkıh ilimlerinde mü-tebahhir idi. Babası ve dedesi ashabı kiramdandır. Kendisi Ömer, Osman, Ali, Sa'dibni Ebi Vakkas, Muaviye, Ebu Hüreyre gibi birçok sahabei gü-zînden hadis rivayet etmiştir. Medinei Münevveredeki «Fukahai seb'a» dandır. Kendisine «Fakihül'fukaha» denilirdi. Ebu Hüreyre hazretlerinin kızile evli bulunuyordu. (91) tarihinde yetmiş alü yaşmda olduğu halde Medinei tahirede vefat etmiştir.
318 — (Said ibni Ebi Arube) : Ebün'nazr Said ibnü MUıranü'basrî, ulemadan bir zattır, sikadır. Musannefatı vardır. Sahihi Buharî ile Sahihi Müslimde rivayet ettiği hadisler mevcuttur. Bilâhare zihni ihtilâta uğramış, (156) tarihinde vefat etmiştir.
319 — (Selmanı Farisî) : Ashabı kiramdandır. Aslen İranlıdır. Me-cusî iken tanassur etmiş, sonra Medinei Münevvereye gelip İslâm şerefine nail olmuştur. Fakih, müttekî bir zat idi. «Selmanül'hayr» unvanım almıştı. Resuli Ekrem Efendimiz, kendisini ehli beyti nebeviden saymıştı, ve «Ebüd'derda» ile aralarında kardeşlik akdetmiş ve Ebüd'derdaye hitaben: «Selman senden daha fakihdir» buyurmuştu.
Hazreti Selman'dan Ebu Hüreyre, İbni Abbas gibi sahabei kiram hadis rivayet etmişlerdir, kendisinden altmış kadar hadisi şerif rivayet olunmuştur. Isfahan kurbünde «Cey» karyesinde doğmuş, pek yaşlı iken (35) narininde Medayinde vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
F: 29
olarak Mısıra götürülmüş, sonra beraeti tebeyyün etmiştir. Usul'den (Cemûl' cevamî) adındaki kitabile (Tabakatüş'Şafiîyyehil'kübra) unvanlı eseri meşhurdur. Sair eserleri de vardır. (727) tarihinde doğmuş, (771) senesinde vefat etmiştir.
321 — (Seyyidi Şerifi Cürcanî) : Ali ibni Muhammedil'hüseynî, pek meşhur bir âlimdir. Hanefî mezhebinde bulunuyordu. Şer'î ve edebî ilimleri Ekmelüddîni Bâbertî ile Ennurüt'tavusîden okumuş birçok eazıma mülâki olmuş, tarikat ve tasavvuf dersini de Hace Alâüddini Attar ile Ni-zamüddini Hamuşîden almıştır.
Şarkın pek newar bir siması olan Svyyidi Şerif, bütün hayatını ilm-ü irfana hasretmiş, tefsire, hadise, kelâma, fıkha dair yazmış olduğu kıymetli eserler ile iktidarını ispat eylemiştir. Pek halûk, fukaraya karşı pek mütevazi olan Seyyidi Şerif, tasavvuftan da pek çok zevk almıştı. Yazılarında bu zevkin asarı pek ziyade göze çarpar. Kendisinden bu yolda müstefit olduğu Alâüddini Attara derin bir muhabbetle bağlı idi. O muhterem mürşidin huzurunda uzak bulunduğu bir sırada kendisine gönderdiği bir mektubuna şu kıt'ayı dere etmişti:
if
?et
II
Meali: Ne gariptir ki, onlar benimle beraber oldukları halde ben onlar için inliyorum. Onların haberlerini sorup arıyorum!. Onlar, gözümün karasında iken gözüm onlara iştiyak hissediyor, onlar, kaburga kemiklerimin arasında iken gönlüm onları arayıp duruyor!
Seyyidi Şerif, bir aralık Anadolu'ya uğramış, Fenarî merhumuna mülâki olmuş, onunla beraber Mısıra gitmiş, Ekmelüddin'in derslerine devam etmiştir. Nihayet Mısın bırakarak Şiraz'a gitmiş, Şah Şücaüddînin takdirlerine mazhar olmuştur. Timurlenk (789) da Şiraz'ı elde edince Seyyidin feridüddehr bir âlim olduğunu anlamış, hakkında fevkalâde hürmetler göstermiş, bu muhterem âlimin hanesine iltica edenlere aman vermişti. Timur, bilâhare Seyyidi Şerifi alıp Maveraünnehre götürdü. Artık Semerkant şehri, Seyyidin şa'şaai kemalâtma sahne olmuştu. Timurun tayin ettiği bir mecliste Taftazanî ile Seyyid arasında cereyan eden mü-nazarai ilmiyye ise meşhurdur. Seyyid, Timurun vefatını müteakip tekrar Şiraz'a dönmüştür.
uvıovdiiuuı umııı;, yr^ıaiAL
gci uı; ?
Bu bî nazir âlim, (740) tarihinde Gürcan'da Esterâbat kurbünde «Tâkû denilen yerde doğmuş, (816) senesinde Şiraz'da vefat etmiştir.
322 — (Seyfüddîni Amidî) : Ebül'hasen Ali ibni Bekr, meşhur bir âlimdir. Evvelce Hanbelî mezhebinde bulunmuş iken sonra Şafiî mezhebine intikal etmiştir. Bağdatta Ebül'feth Nasrı Hanbelîden ilim tahsil etmiş, sonra Şama giderek orada aklî ve naklî ilimler ile meşgul olmuş, bir aralık da Mısıra gidip badehu Dımaşka dönmüştür. (El'ihkâm fî usuhT-ahkâm), (Müntehes'süûl fîl'usul) gibi müellefatı vardır. (551) )tarihinde doğmuş, (631) senesinde vefat etmiştir.
323 — (Suhnûn) : Ebu Said Abdüs'seİâm ibni Saidit'tenûhî, fukahai Malikiyyeden büyük bir zattır. Aslen Şam'hdır, babası Hıms askerleri arasında Kayrıvana gitmişti. Suhnûn, orada neş'et etmiştir. Mısırda Ab-durrahmanübnül'kasımdan fıkıh ahz etmiş, îm&m Mâlikin mezhebi üzere (Kitabül'müdevvene) yi tasnif veya îbnül'kasımdan rivayet eylemiştir. Deniliyor ki: Esed ibni Furatm Müdevvenesini Suhnûn ahz etmiş, onu îbnül'kasıma arz ederek tashihde bulunmuş, artık halk Esedin Müdevvenesini bırakmıştır.
Suhnûn, Kayrivanda kadı bulunmuştu. Malikî mezhebini Mağribde ilk neşr eden bu zattır. (160) tarihinde doğmuş, (240) senesinde vefat etmiştir. Suhnûn, keskin nazarlı bir kuşun adıdır. Bu zat da. mesailde hiddeti nazara malik olduğu için bu lâkab ile yad olunmuştur.
324 — (Süveyd ibni Gafeletel'cufî) : Tabiînin fukahasından bir zattır. Evvelce islâm olmuş, sonra Medinei Münevvereye gelmiş ise de vüru-du, irtihali nebeviye müsadif olmakla şerefi sohbete nail olmamıştır. Ka-disiyede ve Hazreti Ali ile beraber Sıffîn'de bulunmuş, Kûfe'de tavattun etmiştir. (80) tarihinde yüz yirmi sekiz yaşında olduğu halde vefat et-' mistir.
325 — (Süleyman ibni Habib) : Ebu Eyyûbid'daranî, Emevîlerden Süleyman tarafından Şam kadısı tayin edilmiş, fakih, sika bir zattır. (126) tarihinde vefat etmiştir.
326 — (Süleyman ibni Yesar) : Ebu Abdirrahman, tabiînin büyük-lerindendir. Medinei Münevveredeki «Fukahai seb'a» dan. biridir. Ümmül'-müminîn Hazreti Meymunenin azadlısı idi. Atai Hilâlinin kardaşıdır. Ebu Hüreyre'den, îbni Abbasdan, îbni "Ömer'den, Hazreti Aişe ile Hazreti Se-leme'den hadis rivayet etmiştir.
olarak
327 — (Süleyman ibni A'meş) : E6u Muhammed ibni Mihran, Küfenin büyük âlimlerinden olup hadis ve fikıhda zamnının imamı idi. îmam Mâlik ile görüşmüştür. (60) tarihinde doğmuş, (148) senesinde vefat etmiştir.
328 — (Süfyan ibni Uyeyne) : Ebu Muhammedil'kûfî, tebei tabiînden muhaddis, fakih bir zatır: Mekkei Mükerremede ikamet edip orada vefat etmiştir. Bu muhterem zat, Zührî, Şa'bî, Amr ibni Dînar, Abdullah ibnü Dînar gibi ekâbirden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de A'meş, Sevrî, îbnül'mübarek, Şafiî, ibni Vehb, Ahmed İbni Hanbel gibi büyük imamlar rivayette bulunmuşlardır. Kendisinden rivayet edilen hadisler, yedi bin kadardır. Yanında kitap tutmazdı. Hafızasındaki kuvvet, bir hârika demekti. Kendisi ashabı hadisin hükemasından sayılırdı. Silsilei fıkıhta îmam Şafiînin ecdadından biri idi. Takrib'de deniliyor ki: «îbni Uyeyne, sikadır, hafızdır, fakihtir, imamdır, hüccettir. Şu kadar var ki son günlerinde hafızası tagayyür etmişti. (Et'tefsîr), (Elcamî) adında iki eseri vardır. (107) tarihinde Küfede doğmuş, (198) senesinde vefat etmiştir.
329 — (Süfyanî Sevri) : Ebu Abdillah, Saîd ibni Mesrükun oğludur, tebei tabiînden büyük bir fakih, büyük bir muhaddistir. Celâleti kadrî, kudreti ilmiyyesi, salâbeti diniyyesi ulemaca müsellemdir.
Ebu Asım demiştir ki: «Sevrî hadisde Emirül'müminindir.» İbni Mübarek de demiştir ki: «Ben bin yüz şeyhten yazdım, Sevrîden ef'dal bir zattan yazmadım.»
Nevevî merhum «Tehzibül'esma» adındaki kitabında diyor ki: «Sevrî, kendisine ittiba olunan altı mezheb sahiplerinden biridir.» Meşhur Cü-neydi Bağdadî, Sevrînin mezhebine tâbi idi. Bu mezheb takib edilmemiştir. Kûfeli olan Sevri, Mekkei Mükerremeye gittiği zaman halk başına toplanarak kendisinden birçok şeyler sormuşlar, o da hiç telâş eseri göstermeksizin onlara cevap vermiş, iftada bulunmuştur. Hafızasında kuvvet, fevkalâde idi. «Kalbim = hafızam kendisine tevdi ettiğim hiçbir şeyde bana hiyanet etmedi» demiştir. (El'camiül'kebîr), (El'camiüs'sagîr), (Kitabül'feraiz) adında eserleri vardır.
Sevrî merhum, (97) tarihinde Küfede doğmuş, (161) senesinde Bas-rada vefat etmiştir.
330 — (Seleme ibni Suheyb) : Ebu Huzeyfe, fukahadân, muhaddis-lerden sika bir zattır. Kendisine «İbni Suhaybe» vesaire de denir. Yüz tarihinden sonra yetişmiştir.
.^.w/ ; -aDdurrahman'ibnü Ahmed, Şafiî fu-
kahasının meşhurlarındandıı. «Zaz» uiye maruftur. (Elimlâ) vesaire adında eserleri vardır. (493) tarihinde Merv şehrinde vefat etmiştir. Nis-betinde (Serhasî) de denir.
332 — (Semiire İbni Ciindeb) : Ebu Saîd; Ensani kiramdandır. Re-suli Ekremin maiyetinde birçok gazalarda bulunmuştur. Bilâhare Basra-da ikamet etmiş, Hasanı Basrî ve İbni Sîrin gibi tabiîn kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Kendisinden (123) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Haricîlere ve taraftarlarına büyük bir husumeti vardı. (59) tarihinde Basrada vefat etmiştir .Radıyallahü tealâ anh.
333 — (Sımak ibni FazI) : Yemenli muhaddislerden, fukahadan' bir zattır. Sikadır. Yüz tarihinden sonra yetişmiştir. Tebei tabiînden bulunmaktadır. «Süneni neseî» de vesairede rivayetleri vardır.
334 — (Safiyye = Ünunül'müminîn) : Hayber rüesasından Huyey ibni Ah'tab'ın kerimesi idi. Hazreti Harunun zürriyetinden bulunuyordu. Fakahatile, akl ve faziletile mütemayiz bulunan bu muhterem validemiz Hayber gazvesi esnasında ezvacı mutahharattan olmak şerefine nail olmuştur. Resuli Ekrem Efendimizden on hadisi şerif rivayet etmiştir. (50) tarihinde vefat edip Bakî makberesine defnedilmiştir. Radayallahü tealâ anh.
335 — (Saffar İbrahim) : İbni İsmail, Ebu İshak, Rüknül'islârniz-zahid, büyük bir âlimdir.. Babasından fıkıh ahz etmiştir, kendisinden de Fahrüddîn Kadıhan Hasen gibi zatlar ilm ahz etmişlerdir. Kendisi de, babası da Hanefîlerin efazılındandır. (Telhisüz'zahidî), (Kitabüs'sünneti vel'cemaa) adındaki eserlerin müellifidir. (534) tarihinde Buharada vefat etmiştir.
333 — (Sadrüş'şehid) : Bürhanül'eimme, Hüsamüddin Ömer ibui Abdil'azizil'buharî, Ebu Muhammed, yüksek bir hanefî fakihidir. «Hüsa-müş'şehid» diye de yâd olunur. Babası Bürhanüddinil'kebîr Abdül'aziz-den fıkıh okumuştur. Kendisi de «Muhiti Razavî» sahibinin üstazıdır. Hassaf'm (Edebül'kadı) sına şerh yazmıştır. (Fetavâyi sugrâ), (Fetavâ-yı kübra), (Şerhül'camiis'sagîr), (El'mebsut fîlhılâfiyyat), (Elvakıat) adında da müellefatı vardır. (483) tarihinde doğmuş; (536) tarihinde Se-merkandde gayri müslimler tarafından şehit edilmekle naşı Buharaya naklolunmuştur.
337 — (Sadriiş'şeriatiTevvel) : Ahmed ibni Cemaliddin Ubeydul-lâhil'mahbubî, Hanefî fukahasmdandır. Fıkıhtan (Vikayetür'rivaye fî mesailil'hidaye) adındaki meşhur metnin sahibi «Tacüş'şeria Mahmud» bu zatın oğludur. Kendisi Buharada (630) tarihlerinde yetişmiştir.
338 — (Sadrüş'şeriatis'sanî) : Ubeydullah ibni Mes'ud ibni Tâcişşe-ria Mahmud ibni Sadrüş'şeria Ahmed; fukahayı Hanefiyyedendir. Mü-
^ u<uuv auuıua aa eserleri vardır.
(747) tarihinde vefat etmiştir. Merkadi Buharada «Şeriâbad» dadır. Kendisine «Sadrüş'şeriatiTasgar» da denilir.
339 — (Sıla ibni Züferil'absî) : Ebul'ulâ, tabiînin büyüklerinden Kûfeli muhaddis, fakih bir zattır. Sika, celîlüşşân olduğuna şahadet edilmektedir. Vefatı (70) tarihine müsadiftir.
340 — (Şâşî Ebu Ali) : Ahmed ibni Muhammed, Hanefî fukahasın-dan fazıl bir zattır. (344) ) tarihinde vefat etmiştir.
341 — (Şâşî Fahriil'islâm) : Ebubekr Muhammed ibni Ahmed, Şafiî fukahasındandır. «Müstezhirî» diye maruftur. Ebu Ishakı Şirazînin tilmizi idi. (Şâfî), (Et'tergîbfil'ilm), (El'umde fî füruiş'şafiiyye), (Şerhüş1-şâmil) kitapları müellefatı cümlesindendir. (429) da doğmuş, (507) tarihinde vefat etmiştir. «Umde» yi Müstazhirin, yani: halife Müster'şidin oğlu «Umdetüddîn» için tasnif etmiştir. Bunun birçok şerhleri vardır. Keşfüz'zünûnda mukayyetirler.
Şâs, Maveraünnehr'de = Turan'da bir beldedir.
342 — (Şa'bî Ebu Amr : Amir ibni Şürahîl, tabiînin büyüklerinden Kûfeli bir zattır. Ecdadı Yemende Hemdan kabilesinden bir batu olan «Şa'b» a mensup bulunmuştur. Şâ'bî, pek kudretli bir âlimdir, fakihtir, muhaddistir. Hattâ İmamı âzam gibi bir müctehidin hadis ilminde en yüksek bir şeyhidir. Harikulade bir hafızaya mâlik idi. Eline kalem alıp hiçbir şey yazmamıgtı. Bununla beraber kendisine rivayet edilen binlerce ahadisi şerifeyi derhal hıfz eder, hiçbirinin tekrar edilmesine lüzum hissetmezdi. Kendisi derdi ki: «Benim en az rivayet ettiğim şey, şi'rdir. Bununla beraber dilersem size tekrar etmeksizin bir ay muttasıl şi'r inşad edebilirim.»
Şa'bî, ashabı kiramda beş yüz zata yetişmiş, Hazreti Aişe ile Hazreti Aliden, Imran ibni Huseynden, Ebu Hüreyre ile ibni Abbas'dan vesair bir nice ekâbirden hadis rivayet etmiştir.
Rivayete nazaran Şa'bî, Abdül'melîk tarafından sefaretle Rum kayserine gönderilmişti. Vazifesini ifa ettikten sonra bir mektubu hâmil olarak vatanına avdet etmiştir. Abdülmelik, mektubu okuyunca aralarında şöyle bir muhavere cereyan etmiş :
— Şa'bî! Biliyor musun, kayser mektubunda ne yazmış?.
— Hayır, bilmiyorum.
— Yazmış ki: senin dindaşlarının haline şaşılır, nasıl olmuş da sefirini halife yapmamışlar?..
miş.
Filhakika Kayserin o sözleri, bu maksatla yazmış olduğu muahharan Kayserin kendi ifadesinden anlaşılmıştır.
Şa'bî, (20) tarihinde Basrada doğmuş (104) ) tarihinde Kûfe'de ansızın vefat etmiştir.
343 _ (Şa'ranî Ebül'mevahib) : Abdül'vehhab ibnü Ahmedil'mısrî, Şafiî fukahasmdan olup ulunu şer'iyyede vesairede imam bulunuyordu. Celâlüddini Süyutî, SeyhüPislâm Zekeriyyel'ensarî, şeyh Aliyyül'havvas gibi zatlardan'ilm, tasavvuf ahz etmiştir. Kıymetli müellefatı Vardır. Bir kısmı şunlardır: (Dürerül'gavvas alâ fetâvâ seyyidi Aliyyil'hawas), (El-minenül'kübrâ), (El'mizanül'kübrâ), (Elyevakîtü vel'cevahir fî beyanı akaidil'ekâbir), (Keşfül'gumme an cemiil'ümme), (Tabakatüş'şa'ranî).
Şa'ranî merhum, (889 tarihinde doğmuş, (973) senesinde Kahirede vefat etmiştir. - •
344 — (Şeyhül'islâm Abdullah Efendi) : Rumeli Yenişehir'indendir. İstanbulda müderris olmuş, fetva emanetini ihraz etmiş, nihayet meşihatı İslâmiyye makamına irtika etmişti. Patrona isyanı yüzünden azl edilerek Bozcaadaya nefy edildi. Bilâhare Hac için Mekkei Mükerremeye gitti, avdetinde îstanbulda ikametine müsaade edildi. (1155) tarihinde îstinyede vefat edip Kanhcada iskender Paşa camii şerifi bahçesine defn edilmiştir. (Behcetül-fetâvâ) ) adındaki eseri pek muteberdir.
345 — (Şeyhül'islâm Ali Efendi) : ibni Şeyh Muhammed ibni Hase-nil'alâî, kudretli bir fakihtir. Ordu kadılığında bulundu, Selanik ve Mısır kadılıklarına nail'oldu, Rumeli Kazaskeri tayin edildi, (1084) tarihinde meşihat makamım ihraz etti, bir aralık azl edildi, (1103) senesinde tekrar o makama irtika etü. Elli bir gün sonra vefatı vukubulmuştur. Tevellüdü Çatalcada (1041) tarihine müsadiftir. «Fetvayı Ali Efendi» diye meşhur olan kitabı, pek muteberdir. Mülga fetvahanei âlice Türkçe dört fetva kitabı pek muteber addedilirdi ki biri işbu Ali Efendi fetvasıdır, diğerleri de Feyziyye ile Behcetül'fetâvâ ve Neticetülfetâvâdır. Feyziyye, Şeyhülislâm Feyzullah Efendinindir. Neticetül fetâvâ da Şeyhülislâm Dürri zade Mehmed Arif Efendinin zamanında fetva emini bulunan Ahmed Efendi tarafından tedvin olunmuştur.
346 — (Şeyhül'islâm Aliyyüs'semerkaııdî) : îbnü Muhammedil'isbi-cabı, yüksek bir hanefî fakihidir. Hidaye sahibi, bu zattan fıkıh ahz etmiştir. Asrında Hanefî mezhebini kendisi kadar hıfz etmiş bir âlim bulunmuyordu. Muhtasarı Tahaviye, Mebsuta şerhleri vardır, (454) de doğmuş, Semerkantte ikamet etmiş, (535) tarihinde Semerkantte vefat etmiştir.
ı, ıeyıesor Dir zattır, Eşari mezhebi üzera bulunuyordu. (510 tarihinde Bağdada gidip orada üç sene ikamet etmiş, halka pek güzel vaiz ve nasihatle meşgul bulunmuştur. Kıymetli müelle-fatı vardır. (Nihatül'ikdam fi ilmil'kelâm), (TelhisüFaksam limezahibil'-enam), (Elmenahic vel'beyan), (Kitabül'müzarea), (El'nıilelü ven'nihal) bu cümledendir. Bazı eş'arı da vardır. Ehli bid'ate, felâsifeye müteveccih olduğuna dair bazı rivayetler teeyyüt etmemiştir.
Milel ve nihale dair birçok kitaplar yazılmıştır. Fakat Tacüddini Süb-kînin ifadesine nazaran bu babda telif edilmiş kitapların en hayırjiısı, Şeh-ristanînin «Milel ve Nihal» kitabıdır. Bu eser, Lâtinceye, İngilizceye va sair Avrupa lisanlarına tercüme edilmiştir. Bu zat (467) tarihinde Horasanın Şehristan denilen ülkesinde doğmuş, (548) senesinde vefat etmiştir.
348 i— (Şemsül'eimme Abdül'azizi Halvaî) : Ibnü Ahmed ibni Salih; Hanefî fukahasınm meşhurlanndandır. Buharada Hanefiyyenin imametini haizdi. Kadı Ali Ebül'haseni Nesefîden ve faziletinden dolayı kendisine «Ebu Hanifei Esgar» denilen Şemsül'eimme Ebül'fazl Bekribni Muham-med'den fıkıh ahz etmiştir. Kendisinden de Ezrakî ve Semsül'eimmetis'-serahsî ilim ahz etmişlerdir, ibni Kemal merhum, kendisini mesailde içtihada muktedir zevattan addetmiştir. (El'mebsutül'havaî) adındaki fıkıh kitabı meşhurdur. Halvaya nisbet edildiği söyleniyor. (456) tarihinde «Keş» şehrinde vefat edip Buharada defn olunmuştur.
Bu zata «Hulvanî» de diyenler vardır. Hulvan, Sevadı Irak hududun-dadır. Şemsül'eimme ise İrak fukahasmdan değil, Buhara fukahasından-dır. Binaenaleyh Hulvana nisbeti doğru olmasa gerektir. Babasının halva satmakla meşgul olduğu kaydedilmektedir.
349 — (Şemsül'einunetis'serahsî) : Ebubekir Muhammed ibni Ahmed, Hanefî fukahasımn pek mümtazlarmdandır. «Müctehid fil'mesai!» sayılmaktadır. Otuz cüzüden müteşekkil olan (Mebsutı Serahsî) adındaki lâyemut fıkıh kitabının müellifidir. Hakana verdiği bir nasihatten dolayı «Özcent» şehrinde mahpus iken bu muazzam eseri imlâ tarikile hariçten dinliyen talebesine not ettirmiş, bilâhare Ferğâheye gidip orada ikmaline muvaffak olmuştur. Fıkha dair (El'usul) adında bir eseri ve (Âdabül'kazi) unvanlı esere ve «Muhtasarı «Tahavî» ile «Siyeri kebîr» e şerhleri vesair asarı vardır. (483) tarihinde vefat etmiştir.
Serahs, kadîm bir Horasan beldesidir.
350 — (Şerefüddin Isâ) : ibni Seyfiddin Ebubekr, Eyyubiyye hanedanından «Meliki Âdil» unvanını haiz, âlim, fakih, edîb bir hükümdardır. Cemalüddin Mahmudül'hasirîden fıkıh ahz etmiş, Hanefî mezhebine pek
üzere (Es'sehmül'musib fir'reddi Alel'hatib) adındaki eserini yazmış, bununla İmamı âzami müdafaa etmiştir. «El'camiül'kebîr» i şerh etmiş, aruza dair de bir eser yazmıştır. İmam Ahmed ibni Hanbel hazretlerinin Müs-ned'inin bablar üzerine tertip edilmesini ve her hadisi şerifin mânâca iktiza ettiği bab'a nakledilmesini emretmişti. Meclisine âfaktan ulema gelir toplanır, haklarında iltifatta bulunurdu. (576) tarihinde Kahirede doğmuş, Dımaşka sekiz sene bir kaç ay malik olmuş, (624) de Dımaşkta vefat edip kalesinde defnedilmiş, sonra Cebeli Salihiyyeye nakledilerek oradaki bir medrese bahçesine defn olunmuştur.
351 — (Şevkânî Muhammed) : İbni Ali İbni Muhammedil'yamam; meşhur bir âlimdir. Kıraette, tefsirde, hadisde, fıkıhda, tarihte, ilmi edeb-de iktidar sahibi idi. Fıkıh itibarile evvelce «Zeydiyye» mezhebinde bulu-' nuyordu, Zeydiyye fıkhını okumuş, Zeydiyye mezhebine göre fetva vermiş, o mezhebin büyük imamları arasına geçmişti. Fakat bilâhare ilmi hadis ile uğraşmış, malûmatını daha ziyade arttırmaya muvaffak olarak kendisinde içtihat salâhiyetini görmeğe başlamıştır.'Binaenaleyh Zeydiyye mezhebini taklide nihayet vermiş, hattâ bütün mezahibe karşı cephe almış, muhtelif mezheblere ait bazı meseleleri intikada tabi tutmuştur. Kendi kanaatine göre taklid haramdır. (Elkavlül'müfid fî edilletü'ictiha-di vet'taklid) adındaki eserile bu kanaatini müdafaa etmiştir.
Muhammedüş'şevkânî, böyle içtihada kıyam ederek kendi kadim mezhebini terk ettiği için muasırlarının birçok hücumlarına uğradı, aralarında bir hayli münazaralar, münakaşalar vuku buldu. Hattâ San'ada bu yüzden büyük bir fitne kopmak derecesine gelmişti. Ehli beyte Yevka-lâde muhabbet ve hürmetkar idi, onların fezaili hakkında yazmış olduğu (Dürrüs'sehabe) buna şahittir.
Şevkânî, akide itibarile «Selefiyye» tarikine sâlik olduğunu iddia etmektedir. Kur'anı mübînde, süneni riebeviyyede varid olan sıfatı ilâhiy-yeyi hiçbir tevile tabi tutmaksızm zahiri mânâlarına hamleder. Bu hususta (Ettuhaf fi mezhebis'selef)/adında bir risalesi vardır. İbni Tey-miyye'den çok mülhem olmuştur. Eserlerinde onu medih ve müdafaa etmiştir. (Elbedrüt'tali) adındaki risalesi, İbni Teymiyye'nin tercümei ahvaline dairdir. Cumhurun kabul etmiş olduğu bazı mesaile muhalif kanaatlerinden dolayı hataya maruz kalmıştır. Bu cihetle eserlerini ihtiyatla okumak lâzımdır. Şevkânînin (114) kadar eseri var imiş: bir kısmı şunlardır: (Fethül'kadîr..) tefsirdir. (Neynül'evtar) İbni Teymiyye'nin «Müntakal'ahbar» adındaki hadis kitabına şerhtir. (İrşadül'fühul ilâ tah-kikil'hakkı min ilmil'usul), (Elfevaidül'mecmua fî beyanirahadisil'mev-zua), (Ed'dürrül'behiyye). Fıkha dairdir. (Risale fil'irşadi ilâ mezhebis'-
Şevkânî, (1172) )tarihinde Yemenin «Hecretü Şevkân» denilen nahiyesinde doğmuş, San'ada neşvü nema bulmuş, (1250) senesinde San'ada vefat etmiştir.
352 — (Şihabüddîn Kadı Ahmed) : İbni Muhammedil'hafacî, Mısırlı, Hanefîyyül'mezheb, kudretli bir âlimdir. İbrahimül'alkamî, Aliyyübnü Ganimü'makdisî gibi zatlardan ilm ahz etmiş, babasile Haremeyni §eri-feyne giderek orada tahsilde 'bulunmuş, sonra Istanbula gelerek birçok fuzalâya mülâki olmuş, kendilerinden icazet almış, Rumelide ve bilhassa Üsküp ile Selânikte kadılık yapmış, Mısır kadılığına tayin edilmiş, bundan azl edilmekle avdetinde Dımışka uğramış, oranın fuzalâsmı bir eserinde rnedih etmiştir. Daha sonra Mısıra nefyedilerek orada vefatına kadar kadılıkta bulunmuştur.
Şihabüddîn, tefsire, hadise, fıkha ve bilhassa lisanı araba derîn bir vukuf sahibi idi. Eserleri buna şahittir. Eserlerinin bir kısmı şunlardır: •(Inayetülkazı ve kifayetür'razî) Beyzavîye haşiyedir. (Şerhi şifai şerif -= Nesimürriyaz..) (Tirazül'mecalis) ilmî faideleri, edebî latifeleri muhtevidir. (Divanül'edeb fî zikri şuarail'arab) rakik eş'arı da vardır.
Benî Haface kabilesine mensup olan bu değerli âlim (977) tarihinde Mısırda doğmuş, (1069) senesinde vefat etmiştir.
353 — (Şirvanî Şeyh Abdül'hamid) : Şafiî fukahasından fazıl bir zattır. Nevevî merhumun meşhur (Minhacüt'talibîn) adındaki fıkhı Şafiîye ait kitabının şerhlerinden bulunan (Tuhfetül muhtaç) üzerine haşiyesi vardır.
354 — (Şebramellisî Ebüz'ziya) : Nurüddin Ali, Şafiî fukahasından-dır. Kahirede tahsilini ikmal edip tedris ile 'meşgul olmuştur. Üç yaşında iken â'ma olmuştu. Ona rağmen birçok ilimlerde teferrüd etmiş bulunuyordu. (Nihayetül'muhtaç) üzerine haşiyesi vardır. (998) tarihinde Mısır karyelerinden olan (Şebramellis) de doğmuş, (1087) senesinde vefat etmiştir.
355 — (Şürünbülâlî Ebül'berekât) : Hasen ibni Ammar, Mısırlı fu-zalâdan fakih bir zattır. Hanefiyyül'mezhebdir. Camii Ezherde tedris ile meşgul olup büyük bir şöhret kazanmıştır. Aliyyübnü Ganimil'makdisî kendisinden ilm ahz etmiştir. Molla Hüsrevin Dürerine (Gunyetü zevil'-ahkâm fî buğyeti düreril'hükkâm) adında bir haşiyesi vardır. (Nurül'-izah ile şerhi (Merakil'felâh) unvanlı ibadetlere ait eseri de pek makbuldür, ibni Vehbanın manzumesini de şerh etmiştir. (1069) tarihinde yetmiş beş yaşında olduğu hâlde vefat edip Mısırda «Karafei Kübra» ya def-nedilmiştir.
jjuu xjcoiaiiiii vasili.
valisinden menakibi çok fazıl, fakih, muhaddis Bir zatır. Vasıttan Basra-ya intikal etmişti. İmameti ve celâleti kaderi hakkında ittifak vardır. Ashabı kiramdan Enes ibni Mâlik ile Ömer ibni Selemeyi gördüğü mervîdir. Muaviye ibni Kurre, Enes ibni Sirîn, Sabiti Benanî gibi tabînden iki bin kadar hadisi şerif rivayet etmiştir.
Süfyanı Sevrî demiştir ki: «Şu'be hadisde Emirül'müminîndir.> İmam Ahmed de demiştir ki: «Şu'be bu şanda, yani: ilmi hadis ile ahvali rüvat hususunda başlı başına bir ümmettir.»
Deniliyor ki: îrakda ricali hadisi teftiş ve intfkada ilk tabi tutan, sünneti nebeviyyeyi müdafaaya çalışan Şu'bedir. İmam Şafiî demiştir ki: «Şu'be olmasaydı, İrakta hadis ilmi bilinmezdi. Kütübi Sittedeki râvîler arasında kendisinden başka «Şu'betübnül'haccac» adında bir râvî yoktur. Şu'be, ayni zamanda kadim bir müfessirdir. Edebiyata, şiire de aşina idi.
Kendisine «Şu'betübnül'verd» de denilen bu muhterem zat (82) tarihinde doğmuş, (160) senesinde Başrada vefat etmiştir.
357 — (Şürahbîl ibni Simtil'kindî) : Sahabei kiramdan Şamlı bir zattır. Kadisiyye muharebesinde ve Hıms'ın fethinde hazırJbulunmuş, Hazre-ti Muaviye tarafından «Hıms» valisi tayin edilmişti. (40) tarihinde vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh. Bu zatın tabiînden olduğuna kail olanlar da vardır.
358 — (Şüreykünnahî) : Ebû Abddullah, fukahadan, muhaddisleı-kih bir zattır. Sahabeden olduğuna kail olanlar da vardır. Hazreti Ömer tarafından Küfe kadısı tâyin edilmişti, bir sene kadar da Basrada kadılık yapmıştı. Sonra Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Muaviye ve Beni Ümmiye taraflarından da yine Küfe kadılığında ibka edilmiştir. Muttasıl altmış sene veya daha ziyade kadılık yaptığı rivayet olunuyor. İmam Ali hazretleri kendisine hitaben: (Ente akzel'arab) diye iltifatta bulunmuştu. Haccacın zamanında istifa edip bir sene sonra vefat etmiştir.
Kinde kabilesine mensup olan işbu Kûfeli kadın Şüreyhin vefatı (78) senesine müsadiftir ki, bu tarihte yüz yirmi yaşında bulunuyordu. Tarihi vefatı hakkında başka rivayetler de vardır.
358 — (Şüreykünnahai) : Ebu Abdullah, fukahadan, muhaddisler-den bir zattır. Abbas halifelerinden Mehdî, kendisini Küfeye, sonra Eh-vaza kadı tayin etmişti. (95) ) tarihinde doğmuş, (177) senesinde Küfede vefat etmiştir.
36ü — (Tacüş'şeria) : Ömer ibrü sadrışşeriatil'evvel Ubeyd ibni Mah-mudil'melıbubî, Hanefî fukahasmdan bir zattır. Hidaye kitabına (Niha-yetül'kifaye) adile bir şerh yazmış, bunu (673)* tarihinde Kirman şehrinde ikmal etmiştir. (67) nci isme de müracaat.
361 — (Tirmizi Ebu İsâ) : Muhammed ibni Isa; pek meşhur bir mu-haddistir, ve ayni zamanda büyük bir fakihtir. Birçok seyahatlerde bulunmuş, bilhassa Hicaza, gitmiş, İrak, Horasan havalisini gezip dolaşmış, asrının yüksek âlimlerine mülâki olmuştur. Kuteybe ibni Said, Süfyan ibni Vekî, Muhamedi Buharı gibi meşahirden hadis rivayet etmiştir.
Tirmizînin- pek kıymetli asarı vardır. Ezcümle: «Süneni Tirmizî -El'camiül'kebir) adındaki kitabı, kütübü sitte'nin dördüncüsü olup pek makbuldür. Mezheblere, hadislerin nevilerine, illetlerine dair ihtiva ettiği malûmat ile hadis kitapları arasında pek mümtaz ve fukaha için pek elverişli bulunmaktadır. (Eşşemailün'nebeviyye vel'hasailül'mustafaviyye), (Kitabül'ilel) adındaki kitapları da meşhurdur.
Tirmizî merhum, Ceyhun nahiyelerinden olan Tirmiz'de (209) tarihinde doğmuş, (279) senesinde yine Tirmiz'de vefat etmiştir.
362 — Tirmizî Muhammed) : İbni Ahmed ibni Nasr; Şafiî fukaha-sından sika, zâhid bir zattır. Künyesi «Ebu Cafer» dir. (200) senesinde doğmuş, (295) tarihinde Bağdatta vefat etmiştir.
363 — (Tahir ibni Ahmed) : İbni Abdir'reşidil'buharî, Maveraünne-hiıde Hanefiyyenin şeyhi bulunuyordu. Tabakai müctehidîne dahil sayılmaktadır. Lâkabı İftiharüddin'dir. Babası Kıvamüddîn Ahmed'den fıkıh ahz etmiştir. (Nisabülfakih), (Hizanetül'fetâvâ), (Hülâsatül'fetâvâ) gibi kıymetli eserleri vardır (542) tarihinde vefat etmiştir.
364 — (Tahir ibni Selâm) : İbni Kasımıl'harzemî, «Saîdi Nemed Pûş» lâkabile şöhret bulmuş bir hanefî fakihidir. Hidayeye «Kifaye» adile bir haşiye yazmış olan Seyyid Celâlüddînden ilm ahz etmiştir. Bir aralık Hicaza gitmiş, Türkiyeye uğramış, Mısıra dönerek orada (Cevahirin" -fıkh) adındaki kitabını (771) senesinde telif etmiştir.
365 — (Tavus ibni Keysan) : Ebu Abdir'rahmanirhemdânî, kibari tabiînden ve meşhur fukahadandır. Aslen Fârislidir. Yemende Tulân kabilesi azadlılarından olduğu mervîdir. Pek salih, fakih bir zat idi. Yemende «Cened» beldesinde otururdu. Ömerübnül'azîz halife olunca kendisine: «Amelin hayır olmak ister isen ehli hayrı istimal et» diye bir mektup yazmış, Ömer ibni Aziz de bunu alınca: (Kefa biha mevızeten = öğüt için bu yetişir» demiştir. (106) tarihinde Mekkei Mükerremede vefat etmiştir.
hur bir muhaddistir. İrak, Hicaz, Yemen, Mısır gibi İslâm merkezlerinde otuz iki sene kadar seyahat ederek birçok ahadisi şerife zapt etmiş, «Mu'-cemi Kebîr», «Mu'cemi evsat», «Mu'cemi sagîîr» denilen üç hadis kitabını telife muvaffak olmuştur. (260) tarihinde Şam'ın Taberiyye kasabasında doğmuş, (360) senesinde mutavattm bulunduğu Isfahanda .vefat etmiştir.
367 — (Talıavî Ebu Cafer) : Ahmed ibni Muhammedil'ezdî, meşhur Hanefî fukahasındandır. «İçtihad fîl'mezheb» derecesini haiz olduğu söylenmektedir. Bazı mesailde şahsî içtihadına tâbi olmuştur. Mısırda Hane-fîlerin riyaseti kendisine müntehi olmuştu. Dayısı Şafiî fukahasından Aliyyul'muzemdir. Kendisi de Şafiiyyül'mezhep iken Hanefî mezhebine intikal etmiştir. Bir çok kıymetli müellefatı vardır. (Ahkamul'kur'ant, (İhtilâfül'ulema), (Maanîl'âsâr), (Beyanü müşkilâtil'âsâr), (Ennasihü vel'mensuh), (Şerhül'camiü'kebîr), (Şerhül'camiisagîr), (Ennevadirül-fıkhiyye), (Tarihi kebîr), (Kitabü menakibi Ebî Hanife) bu cümledendir.
Mısırın «Taha» veya «Tahye» nahiyesine mensup olan bu büyük zat, (229) tarihinde doğmuş, (321) tarihinde vefat etmiştir.
368 — (Tahtavî Ahmed) : İbni Muhammedil'hanefî; Mısır civarında bir kaza merkezi olan Tahtâ'ya mensub fukahadan bir zattır. Kahirede tahsilini ikmal etmiş, meşihatı Hanefiyyeye tayin edilmişti. (Dürri Muhtar) ile (Merakil'felâh) üzerine haşiyeleri vardır. Vefatı (1231) tarihindedir.
369 — (Talhafübnü Ubeydillâh) : Sahabei kiramdan ve aşerei mü-beşşeredendir. Kureyşin «Teym» kabilesine mensuptur. Resuli Ekrem hazretlerine hizmetleri pek büyüktür. Uhud gazvesinde Nebiyyi zîşanımı-za havale edilen bir kılıcı kolu ile defettiği için kolu çolak kalmıştı. Kendisine tarafı nebeviden «Talhatül'hayır», «Talhatül'cud» lâkapları verilmiştir. Peygamber Efendimizden (38) hadisi şerif rivayet etmiştir. Faza-ili hakkında birçok asar vardır. (36) tarihinde altmış dört yaşında olduğu halde Cemel vak'asında şehit düşmüştür. Basrada bulunan mübarek kabri bir ziyaretgâhtır. Radıyallahü tealâ anh.
Û:
370 — (Ubadetiibnüs.'sâmit) : Ebul'velidil'ensari, sahabei kiramın fuzalâsından ve Hazrec kabilesinden muhterem bir zattır. Akabe mevkiinde Resuli Ekrem ile iki defa görüşmüştür. Bilâhare birçok gazvelerde Resuli Ekrem ile beraber bulunmuştur. Peygamber Efendimizin zamr.-nı saadetlerinde kur'anıkerimi cem etmiş olan ashabı güzînden biridir. Hazreti Ömerin hilâfetinde Şam feth edildikten sonra Samlılara kur'anı mübîni talim için Ubade hazretleri, Muaz ibni Cebel ve Ebüd'derdâ haz-
Evzaî demiştir ki : Filistin kadılığına ilk tayin edilen zat, Ubadedir. Fâzıl, cemilül'hısal, hayırlı bir zat idi.
(34) tarihinden yetmiş iki yaşında olduğu halde Remlede veya Kud-si şerifte vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
371 _ {Ubeydullah ibnü Abdillah) : îbni Utbe, İbni Mes'udil'hezlî; tabiînin büyüklerinden âlim, fakih bir zattır. Babasının amcası, Abdullah ibni Mes'ud hazretleridir. Medinei Münevveredeki «Fukahai seb'a» dan biridir. Ömerübnül'azizin muallimi idi. tbni Sa'd demiştir ki: «Ubeydullah. âlim, sika, fakih, kesirül'hadis, şair bir zat idi. (99) tarihinde vefat etmiştir.
372 _ Uleyş) : Şeyh Ebu Abdillah ibni Ahmedil'mağribî; Malikî fu-kahasmdandır. Aslı Faslıdır, Kahirede tahsilini ikmal ederek (1255) tarihinde Camii Ezherde tedrise başlamış, (1270) senesinde Kahirede ifta ve meşihatı Malikiyye makamını ihraz etmiştir. (Fethül'ulâ) adında bir fetva kitabı «Muhtasarı Halil» üzerine (Minehul'celîl) unvanlı bir şerhi, me-zahibi erbaa feraizine dair (Tedribülmübtedî ve tezkiretül'müntehî) namında bir kitabı vesair müellefatı vardır. (1217) tarihinde Kahirede doğmuş, (1299) da vefat etmiştir.
373 — (Urvetübnüz'zübeyr) : Ebu Abdillah, aşerei mübeşşereden Hazreti Zübeyrin oğludur. Validesi Hazreti Sıddikin kerimesi Zatün'nika-tayn Esmadır. Tabiînin büyüklerinden ve Medinei Münevverede yetişen «Fukahayi seb'a» dan biridir. Kur'an, hadis, fıkıh ilimlerinde büyük bir melekesi var idi. Teyzesi Ümmül'müminîn Aişei Sıddikadan vesair saha.-bei güzînden rivayette bulunmuştur. Kütübi sitte denilen hadis kitaplarında kendisinden başka «Urvetübnüz'zübeyr» namında bir ravî yoktur. İlminin çokluğu, kadrinin büyüklüğü hakkında ittifak vardır. (22) tarihinde doğmuş, (94) senesinde Medinei Münevverede vefat etmiştir. Oğullarından «Hişam» da fakahatle maruftur.
Ü:
374 — (Ümmi Habibe = Ümmül'mii'minîn Remle) : Ashabı kiramdan Ebu Süfyanın kerimesi, Hazreti Muaviyenin hemşiresi idi. Evvelce îslâma gelip kocası Ubeydullah ibnü Cahş ile Habeş'e muhaceret etmiş, Abdullah orada tanassur edip badehu vefat etmekle kendisi dul kalmıştı. Kendisinin asaletine ve dini îslâmdaki sebatına .bir mükâfat olmak üzere rebiyyi zişan efendimiz, o mübarek validemizi ezvacı tahiratından bulunmak şerefine nail buyurmuştur. Hicreti seniyyenin altıncı senesinde Hit-be için Amr ibni Ümiyye, Habeşistana gönderilmişti. Hükümdar Necaşî
I
375 — (Ümmii Seleme = Ümmül'mü'minîn) : Hind binti Ebi Ümiyye, Resuli Ekrem, sallâllahü tealâ aleyhi vessellem efendimizin zevcatı ta-hiratındandır. Hicretin dördüncü senesinde nikâhları akdedilmişti. Pek fasihül'lisan idi. (378) hadisi şerif rivayet etmiştir. Hazreti Osmana karşı hilâfeti zamanında irad etmiş olduğu nesayihi havi nutku pek meşhurdur. (61) tarihinde seksen dört yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Bakî kabristanında medfundur. (Ümmehatürmü'minînden en sonra ahirete irtihal eden, bu muhterem validemizdir. Radıyallahü tealâ anha.
376 — (Ümmü Eymen) : Bereke Binti Sa'lebe, Resuli Ekrem Efendimizin dâyesi ve muhterem babası Hazreti Abduîlahın cariyesi idi. Aslen Habeşlidir. Nebiyyi zîşan efendimiz; kendisini azad etmiş, yine azadlı-sı olan Zeyd ibni Harise ile evlendirmiş, kendilerinden «Üsame ibni Zeyd > hazretleri dünyaya gelmiştir.
Resulullah, «Ümmü Eymen, validemden sonra validemdir» diye buyurmuştur. Fazıl, fakih sahabiyattan olan Ümmü Eymen, nebiyyi âlîşan efendimizden beş ay sonra ahirete irtihal etmiştir. Radıyaîlahü tealâ anha.
377 — (Übeyyübnü Kâ'b) : İbni Kays, Ebül'münzirirhazrecî: ensari kiramın fuzelâsındandır. îkinci Akabe'de ensari kiramdan yetmiş zat ile Resuli Ekreme mülâki olarak islâm şerefine nail olmuşlardı. Kıraette as-habi güzîn arasında teferrüt etmişti. îbni Abbas, Ebu Musel'eşarî gibi sa-habei kiramdan ve oğlu Tufeyl ile Süveyd ibni Gafele, Zerribni Hubeyş gibi tabiînden nice zatlar, kendisinden rivayette bulunmuşlardır. (164! hadisi şerif rivayet etmiştir.
Übeyyübnü Ka'bıa-fttzgîli hakkında birçok âsâr vardır. Bir hadisi nebevide: <~-î"j jl ^ \j\ ) = ümmetimin en güzel kur'an okuyucusu, Kâ'b oğlu Übey'dir) diye buyurulmuştur.
Mesruk demiştir ki: «Ashabı kiramdan ashabı kaza, şu altı zattır: «Ömer, Ali, Abdullah, Übeyd. Zeyd, Ebu Musa.-> Radıyallahü tealâ an-hüm.
Hazreti Übeyyin vefatı, Medinei Münevverede (30) tarihinden evvele müsadif bulunmuştur. Radıyallahü tealâ anh.
V:
378 — (Veldubnül'cerrah) : Ebu Süfyan, Rüvas kabilesine mensup Kûfeli bir âlimdir. Aslen Neysabûrlu veya Sindlidir. Hanefî imamların-dandır. îmamı âzam ile imamı Ebu Yusüfden ve îmam Züfer'den fıkıh ahz etmiş, birçok zatlardan da hadis rivayette bulunmuştur. Kendisinden de IbnüTmübarek, Yahya ibni Adem, Ahmed ibni Hanbel, İbni Raheveye gibi meşahir rivayette bulunmuşlardır.
Ji
Ji
<ll
J1?
Meali : «Ben hafızamın iyi olmadığından Veki'a şikâyet ettim. Baua günahları terk etmek yolunu gösterdi ve sebebim şöyle bildirdi ki: îlm, bir fazlı ilâhîdir. Allah tealânm fazlını ise günahkâr ihata edemez.»
Ahmed ibni Hanbel hazretleri derdi ki: «Gözlerim Veki'in mislini görmemiştir. O hadis ezberler ,fıkıh müzakere eder, ibadet ve taatle uğraşı»", güzelce de muvaffak olurdu, kimsenin aleyhinde söz söylemezdi. Veki'in musannfatına itina ediniz, ben ondan daha ziyade ilmi ihata etmiş bir kimse görmedim.»
Veki'in babası, Küfede beytül'mal nazırı idi. Harunür'reşid, Veki'i kadı tayin etmek istedi, fakat Veki bunu kabul etmedi. îmamı âzamin kavlile fetva verirdi.
Veki, (127) tarihinde Küfede doğmuş, (197) senesinde Hacdan avdet ederken «Feyd» denilen mahalde vefat etmiştir. Hac yolunda «Ahı-rül'kubur» sayılan «Cebel» de medfundur.
379 — (Velvalici Abdürreşid) : Ebülfeth Zahîrüddîn ibnü Ebi Hani-fe, ibni Abdirrezzak; Hanefî fukahasından fazıl bir zattır. Belh'dc Ebıı-bekr Kazzaz Muhammed'den ve Burhanı Bejhîden fıkıh ahz etmiştir. (Velvaliciyye) adındaki fetva kitabı meşhurdur. (467) tarihinde Velva-licde doğmuş, (540) tarihinden sonra yine Velvalicde vefat etmiştir.
Velvalic, Bedehşan'da bir beldedir. /
Keşfüzzünuna nazaran «Fetâvâyı Velvalici» (710) Bendinde vefat eden Zahirüddîn Ebül'mekârim îshak ibni Bekrin eseridir. Hanefi fuka-hası arasında «Zahirüddîn» lâkabını haiz müteaddit zevat vardır. Ezcümle «Fetâvayi Zahîriyye» sahibi Kadı Muhammed ibni Ahmcdc Zahirüddî-nil'buharî denir ki (619) tarihinde vefat etmiştir. Sahibi Buhar! sarihi Bedrüddîn Ayni merhum, bu fetva kitabından kendisine ihtiyaç ziyada görülecek meseleleri intihap ederek (Elmesailül'bedriyyc, ES'tnUntehabe-tü minel'fetâvez'zahiriyye) adile bir eser vücude getirmiş v<> «Zahiriyye' mütekaddimînin kitaplarımdan bir takım meseleleri muhtovi tın kitaptn-ki, bundan ulemai müteahhitfn müstağni olamaz» demiştir
Bir de Zahirüddînirkebîrül'merginanî vardır ki: adı Aliyyübnü Ab-dilâziz'dir. Bu zatm oğlu Hasen de «Zahirüddîn» diye maruftur
Y:
380 — (Yakub ibni Seyyid Ali) : Hanefî fukahasından fazıl.bir zattır. Bursada, Edirnede, Istanbulda müderris bulunmuştur. (573) tarihinde vefat etmiş olan İmam zade vaiz, Rüknül'islâm Muhammed ibni Ebi Bekrin «Şir'atül'islâm» adındaki eserine güzel bir şerh yazmıştır ki, adı «Mefatihül'cinan» dır. Gülistana da arabca bir şerh yazmıştır. Vefatı (931) tarihine müsadiftir.
381 — (Yahya ibni Ekseni) : İbni Muhammedil'mervezî; Hanefî fu-kahasından yüksek bir ilme, parlak bir fikre mâlik bir zatır. Bağdatta ikamet etmişti. Künyesi «Ebu Muhammed» dir. İmam Muhammedden fıkıh, hadis rivayette bulunmuştur. Kendisinden de İmam Buharı, Ebu Hatim ve Tirmizî rivayette bulunmuşlardır. îmamı âzamin hafidi Ismailden sonra Basra kadısı tayin edilmişti ki, henüz yirmi bir yaşında bulunuyormuş. Basralılar: «Kadımız kaç yaşındadır.'..» diye sormuşlar, istisgar edildiğini anlamış, «Ben Resuli Ekremin Mekkei Mükerremeye kadı tayin buyurmuş olduğu Attab'dan ve Yemen'e kadı göndermiş olduğu Muaz ibni Cebelden daha yaşlıyım» demiştir.
îbni Eksemi Şafiî fukahasından sayanlar da vardır. (243) tarihinde hacdan avdet ederken seksen üç yaşında olduğu halde «Rebeze» de vefat etmiştir.
382 — Yahya ibni Eyyûb) : El'mekabirî, fukahadan âbid, sika bir zattır. Bağdatlıdır. (234) tarihinde yetmiş yedi yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
Bir d<> (Yahya ibni Eyyubil'havlânî) vardır ki, saduk, fazıl bir zattır. Vefati (2H9) tarihine müsadiftir.
383 — (Yahya ibni Yahya) : Ebu Muhammedil'leysî, Maliki fukaha-sının büyiiklcrindendir. Kurtube'de doğmuş, orada ilm tahsil etmiş, sonra şarka gelerek îmam Mâlikden Müvatta'ı dinlemiş, Mekkei Mükerreme ile Medinei Miim-vverede, Mısırda İmam Mâlikin ashabından ve Süfyan ibni Uyeyne ile sair fukahadan istifade etmiş, Mâlikî fıkhının Mağribde intişarına sebcb olmuştur. Vefatı Kurtubede (234) tarihine müsadiftir.
384 — (Viilıya ibni Yahya) : ibniKays; Dımaşklı bir fakihdir, Ömer ibnül'aziz tarafından Musula kadı tayin edilmişti. Tevsiki ve celâleti kadri hakkında ittifak vardır. Ebu Muhammed ibni Hıbban demiştir ki «Yahya Şam'ın fukahasından ve kurrasındandır. (64) tarihinde doğmuş, (133) senesinde Dımaşkda vefat etmiştir. F: 30
şimiyye» kadılığına tayin etmişti. (144) tarihinde vefat etmiştir.
386 — (Yahya ibni Saîdil'kattan) : Ebu Saîdil'basrî, tebei tabiînden pek fâzıl bir âlimdir. Ehli Iraka resmî hadisi temhîd eden ve sikattan bahis hususunda im'anı nazarda bulunarak zuafadan rivayeti terk eyliyen bir zattır. Zamanında seyadetle, fakahetle, diyanetle temayüz etmiş simalardan idi. (120) tarihinde doğmuş, (198) senesinde vefat etmiştir.
387 — (Yahya ibni Main) : Ebu Zekeriyyel'bağdadî pek yüksek bir mertebeyi haiz muhaddislerden fazıl, fakih bir zattır. Kendi elile altı yüz bin hadisi şerif yazdığını söylemiştir. Hadisleri intikadda bînazîr idi, Re-suli Ekremden sabit olmıyan haberleri red eder, ehli ilme bildirir, herkesi tenvir eyler, yalancıların yalanını izhara muvaffak olurdu. Kendisinden Ahmed ibni Hanbel, Muhammed ibni Sa'd = Kâtibi Vâkıdî, Ebu Zür'o, EbuZür'a, Ebu Hatim, îmam Buharî, Müslim, Ebu Dâvud gibi bir nice meşahir hadis rivayet etmişlerdir. (233) tarihinde Medinei Münevverede yetmiş yedi yaşında olduğu halde vefat etmiş, Bakî, makberesine defrı edilmiş, hakkında güzel mersiyeler yazılmıştır.
388 — (Yahya Efendi Minkari zade) : Alâiyyeli Minkarî zade Kadi Ömer Efendinin oğludur. Kendisi müderrislikte, Mekkei Mükerreme, Mısır, İstanbul kadılıklarında, Rumeli kazaskerliğimde bulunmuş, nihayet meşihati islâmiyye makamını ihraz etmiştir. Fetâvâsı, Beyzavî tefsirine haşiyesi, Adâb-ı Âzudiyye'ye haşiyesi, (Tibyan fî âdabil'kur'an) adında tecvide dair bir eseri vardır. (1088) tarihinde vefat etmiştir. Kabri Üs-küdarda medresesi yanındadır.
389 — (Yahya ibni Zekeriyya) : İbni Ebi Zaide, Kûfeli fukahadan muhaddislerden sika bir zattır. Babasından ve Hişam ile A'meşden ve-saireden hadis, İmamı Azamdan fıkıh ahz etmiştir. Harunı Reşid tarafından Medinei Münevvereye vali tayin edilmişti, sonra Bağdad'a avdet etmiş, hadisi şerif rivayetile meşgul olmuştur. Zamanında ilm kendisina müntehi olmuştu. Zamanının en kudretli muhaddisi, fakihi ve müftisi idi. Deniliyor ki: Küfede ilk kitab tasnif eden bu zattır. Medain kadısı iken orada (184) tarihinde altmış üç yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
390 — (Yezid ibni Ebi Habib) : Süveydil'mısrî, Ebu Reca, tabiînden kadri âlî, {ıalîm, âkil bir zat idi. Abdullah ibnül'hâris ve Ebuttufeyl âmir ibni Vasile gibi sahabei güzînden hadis dinlemiştir, kendisinden de Süley-manüt'teymî ve Yahya bni Eyyûb gibi birçok Mısır büyükleri rivayette bulunmuşlardır. Zamanında Mısır ahalisine fetva verirdi. Ömer ibni Aziz,
Z :
391 — (Zeyd ibni Sabit) : Ebu Saidil'ensarî, sahabei kiramın ulema-sındandır. Hicreti nebeviyye esnasında henüz on yaşında idi. Resuli Ek-remin vahy kâtiplerinden idi, sair müraselâtı da yazardı. Nebiyyi zîşanm emrile pek az bir zaman içinde süryanîceyi öğrenmişti, o lisan ile hükümdarlardan Medine Münevvereye gelen mektupları tercüme eder, cevaplar yazardı. Hazreti Sıddîk ile Hazreti Ömer'in de kitabetlerinde bulunmuş Hazreti Osman zamanında Beytülmal emîni tayin olunmuştu.
Zeyd hazretleri, ashabı kiram arasında feraiz ahkâmına en ziyade vâkıf bulunuyordu. Nitekim bir hadisi şerifte: xj <&>j\ ) = Sizin farzlara en âliminiz Zeyd'dir) buyurmuştur. Ebubekrissıddîk ile Osman ibni Affan hazretleri zamanında kur'anı âzimi mushaf halinde yazmaya memur olmuştu. En yüksek kurradan bulunuyordu. Kendisinden (92) hadisi şerif rivayet olunmuştur.
Bu muhterem sahabî, (54) tarihinde Medinei Münevverede vefat etmiştir. Radıyallahü tealâ anh.
Zeyd ibni Sabit, vefat edince Ebu Hüreyre hazretleri : «Buümmetin âlimi vefat etti. Umulur ki, Allah Tealâ ibni Abbasi ona halef buyurur» demişti.
İbni Abbas, ilminin, kadrinin büyüklüğiyle beraber Hazreti Zeyd'in hanesine gidip ondan istifadede bulunmak, ister, J\ H> Jy>_ j-H ) =
ilme gidilir, ilim -gelmez) derdi.
İmam Şafiî, feraiz hususunda Zeyd ibni Sabit hazretlerinin kavlini ahz etmiştir.
392 — (Zehebî Şemsüddîn) : Muhammed ibni Ahmed ibni Kaymaz, Ebu Abdillâhit'türkmanî, Şafiî fukahasından meşhur bir âlimdir, müdek-kik bir muhaddisdir, bir müverrehdir. Hafız Zehebî diye de maruftur. Asrında ilm sahiplerinin bir mercii bulunmuştu. Hadis-i ricali hakkında derin bir bilgi sahibi idi. Cerh ve ta'dîl hususlarında büyük br kudrete mâlkti.
Tacüddini Sübkfnin dediği üzere : «Sanki bütün ümmet bir saha üzerinde toplanmış, Zehebî de onları nazarı müşahededen gfeçirmiş, sonra onlara dair birer birer malûmat vermeğe başlamıştır.»
Zehebî, fıkıh ilmini, — (667) de doğmuş, (727) de vefat etmiş olan Şafiî fukahasından Kazil'kuzat — Muhammed Kemalüddîn ibni Zemelkâ-nîden ve İbni Kadı Şuhbeden ahz etmiştir. Hadis ilmini de Ebu Zekeriyya
a. ine§anıraen ve Diınassa Mısır'da, Şeyhül'islâm ibni Daki-,-kil'îd'den hadisi şerif istima etmiştir. Mısırdan Şam'a avdetinde Evvelâ «Ummi Salih» mescidinde, sonra de «Medresei Eşrefiyye» de hadis muallimi tayin edilmiştir.
Zehebî, Şafiî olmakla beraber Hanbelî fukahasından bir kısmının reylerine fazla mütemayil bulunmuştu. Deniliyor ki: «Zehebî, hadise ve hadis ricaline geniş bilgi sahibidir. Maamafih kendisi — teberrî ddiasın-da bulunduğuna rağmen — mücessimeye meyyaldir. Bu babda te'vila veya senedî itibarile intikada tabî olan bir kısım hadisleri te'vil ve tenkid etmeksizin olduğu gibi kabul etmiştir.»
Tacüddîn, Zehebîyi üstazı olmak üzere sena etmekle beraber bazı hallerini tenkit etmektedir. Ezcümle şu mealde bazı mütalealarda bulunmuştur: «Şeyhimiz Zehebînin tarih} güzel ve cemiyetli bir eserdir. Bununla beraber müfrit taassub ile doludur. Birçok yerlerinde ehli dine, yani: Halkın safveti olan fukaraya lisanile ezada bulunmuş, Şafiî ve Hanefî imamlarından bir çoklarına karşı dil uzatmış, hele Eş'arîler aleyhinde pek ifrata sapmış, Mücessime hakkında ise çok senada bulunup durmuştur. »
«Bizim kavuştuğumuz meşayih, Zehebînin sözüne bakmadan nehy ederlerdi. Onun kavline itibarda bulunmazlardı.»
Cem'ül'cevami sahibi de demiştir ki: «Zehebî şer'î ilimlerde miîma-resede bulun/nuş değildir.» Zehebî merh'um, kendi kanaatinde bulunmı-yanların hal tercümelerini yazarken haklarında lâyık olan hükmü vermek hususunda pek munsıfâne hareket etmemiş olmakla da yad olunmaktadır..
Maahâzâ: Zehebî merhum, değerli, mütefekkir bir âlimdir. Hele ricali hadis hakkında pek derin vukuf sahibidir. îbni Teymiyye ve ibni Kayyımı Cevziyye kadar cumhura karşı cephe almış da değildir. Hattâ esasen takdir ettiği ve bazı mesailde kendisile hemfikir bulunduğu ibni Teymiyye'ye tenkidimsi bir risalesi de vardır. Bu risalesinde İbni Teymiy-ye'nin cumhura muhalif bazı hallerini hoş görmemiş, onu adetâ şöhret düşkünü saymış, ona hakimane öğütler vermiştir.
Zehebî merhum, bu risalesinde İbni Teymiyye'yi ezcümle şu mealdeki sözlerile muhafaza etmiştir: «Sen ne zamana kadar nefsini medlı edecek, ulemayi zem ile nâsın mahrem hallerini teftişe çalışacaksın?. Halbuki Resuli Ekrem, Sallâllahü aleyhi vesellemin: İT,. \fjTj: V > ... j& VI î"= ölülerinizi hayırdan başka bir şey ile yâd etmeyiniz..) diye buyurmuş olduğunu bilirsin.
yim : j_>-c jı j^-mi \^\i»\*j) = beni kusurlarımdan haberdar eden kimseye Allah tealâ rahmet buyursun.)
Uzunca bir risaleden şu birkaç fıkrayı mealen ve muhtasaran almış bulunuyoruz. Bu risale ise Muhammen Zahidi Kevserînin (Tekmiletürred alâ Nûniyyeti ibnil'kayyım) adındaki matbu eserinde mündericdir. Bir sureti çinkografî ile çıkarılmıştır.
Zehebî merhumun birçok .eserleri vardır. Bir kısmı şunlardır : (Tarihi kebîr = Tarihi islâm) on iki cilttir, islâmiyetio zuhurundan (715) tarihine kadar olan vak'aları ve bu asırlarda yaşamış olan ilim sahiplerinin hal tercümelerini camidir. Basılmamıştır. Ciltleri dağınık bir surette kütüphanelerde bulunmaktadır. Buna imam Sahavînin (744) senesine kadar bir zeyli yardır ki, iki cüz' olarak Hayderâbad'da tabedilmiştir. (Tarihül'evsat = El'iber) tarihi islâmm bir telhisidir. (Tarihüs'sagîr = Düveli islâmiyye) bu da tarihi islâmdan telhis edilmiştir.) Siyerün'nübe-lâ) tarih ve teracimi ahval kitabıdır. (Tezkiretül'huffaz) tarihi islâmdan hülâsa edilmiştir. Hadis hafızlarını yirmi bir tabakaya ayırmış, her tabakadaki huffazın teracimi ahvaline dair mufassalca malûmat vermiştir. Bunu İmam Süyutî, telhis etmiştir. (El'müştebih fîl,esma-i vel'ensab), (Et tecrid fî esmais'sahabe), (Tabakatül'kurra), (Tabakatül'huffaz), (Ihtisa-rü sünenil'beyhakî), (Ihtisarül'müstedrek), (İhtisarüt'tezhîb), (Tezhibüt' tehzîb), (Mizanül'îtidal fî nakdir'rical), (El'müstahlâ ihtisarül'muhallâ liibniHazm), (Tenkihü ahadisit'tâlîk liibni Cevzî), (Tıbbün'nebevî), (Hu-lefai Râşidînin menakibi hakkında dört kitab, (Ahbarü Ebi Müslimilhora-sanî), 'Muhtasarı tarihi ibni Asakir), (Muhtasarı tarihil'hatibirbağdadî), (İhtisarı tarihi Neysabur), (İhtisarı takvimil'büldan - liebil'fida), (ET-muharrer fî esmai ricalilkütübis'sitte), (Kitab fîlvefeyat). Bazı eş'arı da vardır.
Zehebî merhum, (673) tarihinde Dımaşkda veya Diyarbekire tâbi «Meyyafârikîn = Silvan» denilen bir kasabada doğmuş, (748) senesinde Şam'da vefat etmiştir. «Babüs'sagîr» de medfundur.
393 — (Zekeriyyel'ensari) : İbni Muhammed, Şafiî fukahasından ve muhaddislerden bir zattır. Mısır'ın «Senike» denilen bir nahiyesinde doğmuş, sonra Kahire'ye intikâl ederek ibni Hacer, İbni Hümam. Kâ-fiyeci gibi âlimlerden ilm tahsil etmiş, yirmi sene kadar Şafiî kadılığında bulunmuştur .Şafiî fıkhından (Esnel'metalib fî şerhi ravzit'tâlib) adında bir eseri vardır. Ravz ise füruı fıkhiyyeden «ravza» nın muhtasarı olup, Nevevî Şerefüddîn merhumun eseridir. (Tuhfetül'barî alâ sahihil'buharî),
» LX \J.BS*y 11
±UUU J.VXU-
hammeddir. Tabiînin eazımındandır. Sika, me'mun, fakih, ilm-ü irfan ile bihakkin mücehhez bir zat idi. Zührî demiştir ki: «Ben Medinei Münev-vere'de ondan efdal bir zata yetişmedim.» Yahyal'ensarî de demiştir ki: «Zeynül'âbidîn hazretleri, Medine Münevvere'de gördüğüm Haşimîlerin efdahdır.» Kendisinden birçok meşahir, hadis rivayet etmişlerdir.
Bu mübarek zat, (50) tarihinde doğmuş, (94) senesinde Medinei Münevvere'de vefat etmiştir. «Tehzibül'esma» da beyan olunduğu üzere bu seneye (Senatül'fukaKa) denilmişti. Çünkü o sene içinde Zeynülâbidîn hazretleri gibi birçok fukahayi kiram rahmeti rahmana kavuşmuşlardı.
Zeynül'âbidîn hazretleri pek âlicenab idi, Medinei tâhire fukarasından yüz ailenin maişetlerini-gizlice temin eder olduğu vefatından sonra anlaşılmıştır. Rahmetullahi aleyh.
395 — (Zeynüd'dîn) : Ebül'fethis'semerkandî, Abdurrahim ibnü Ebi Bekr Imadiddîn ibni sahibil'hidaye, Hanefî fukahasından bir zattır. (Fu-sulül'ımadî) adındaki fıkıh kitabının müellifidir. Bu kitabı teliften (651) senesinde fariğ olmuştur. Eserinde Hidaye sahibini, «Ceddim Bürhanüd-dînil'mergınanî» diye yad eder.
Bazı zeVata göre Fusulı Imadî'nin müellifi, Cemalüddîn ibni Imadid-dîndir. Keşfüz'zünunda (Ebül'feth Abdürrahîm ibnü Ebi Bekr ibni Ab-dircelîlirmergınanîs'semerkandî) diye de gösterilmiştir.
Bir de (Fusulü Üstürüşenî) vardır ki, bunun müellifi de Muhammed ibni Mahmud Mecdüddîndir. Bu kitab, otuz fasla ayrılmıştır, en çok kaza ve deavî meselelerini muhtevidir. Bu zatın (Camiü ahkâmis'sigar» adında da b:r eseri vardır.
(632) tarihinde vefat etmiştir. Ustürüşene, Semerkandin ötesinde bir beldedir. Nisbetinde tasız olarak (Üsrüşenî) denilmesi daha sahih görülüyor.
396 — (Zeyleî Fahriiddîn) : Ebu Muhammed Osman ibni Ali, Hanefî fukahasından kudretli bir âlimdir. (705) tarihinde Kahireye giderek tedris ile, ifta ile, fıkhı Hanefîyi neşr ile iştigâl etmiştir. (Tebyinül'hakaik alâ kenzid'dekaik) adındaki e*seri, muteber bir fıkıh kitabıdır.
Zey'leî merhum, (743) de vefat etmiştir. Mısırda «Karafei Suğra». da medfundur. Zeyle' Habeşe denizi sahilinde bir beldedir.
397 — (Zeyleî Cemalüddin) : Abdullah ibnü Yusuf ibni Muhammed, Kahireli fukahadan ve muhaddislerden bir zattır. Künzüd'dekaik sahibi Fahrüddîni Zeyleîden ve Alâüddini Türkmanîden ilm ahz etmiştir. Keş-
Uil C11I1İ1UİJ. , pCA AUUİCIU uıı ıııuı^ooıı \A*4. } n^uuik» *«a*«m v
duğu halde Arab lisamna fevkalâde bir surette vâkıftı. Hattâ bir gün Mekkei Mükerreme'de Ebu Kubeys tepesine çıkarak Arab kabilelerine hitaben: «Geliniz!. Babalarınızın, dedelerinizin dilini benden öğreniniz» diyecek kadar kendisinde bir iktidar görmüştü. Filvaki vücude getirmiş olduğu kıymetli eserlerile bu iddiasını ispat etmiştir.
Zemahşerî, Türkistamn bir büyük parçasını teşkil eden «Harzem* ülkesinin «Zemahşer» köyünde (467) tarihinde doğmuş, bilâhare seyahatlerde bulunup birkaç defa Bağdad'a gitmiş, Mekkei Mükerreme'de bir müddet mücavir kalıp, «Cârullah» unvanı mefharetini kazanmış, nihayet Harzeme avdet edip (538) tarihinde vefat etmiştir. Cürcan kasabasında medfundur.
Zemahşerî, fevkalâde iktidarına, faziletine rağmğen itikatça Mu'ta-zile mezhebinde bulunmuştu. Pek kıymettar olan tefsirinde maalesef bu mezhebin yanlış akideleri görülmektedir. Kendisinin (El'keşşaf anhakai-kit'tenzil) adındaki tefsirinden başka (El'faik fî garibilhadis), (El'maka-mat), (Mukaddimetül'edeb), (Esasül'belâğa) r (Er'raiz fil'feraiz), (EF mufassal), (Atvakuz'zeheb fil'mevaiz vel'hutab), (El'kelimünnevabig), gibi müteaddit müellefatı da vardır. Son eseri, fransızca'ya tercüme edilmiştir.
399 — (Zenbilli Ali Efendi) : Alâüddin Aliyyül'cemalî ibni Ahmed, Osmanlı şeyhül'islâmları arasında pek mümtaz bir simadır. Esasen Kara-ramanlıdır' Cemalüddîni Aksarayî neslindendir. Karaman'da Mevlânâ Hamza'dan ve sonra İstanbul'a gelerek Molla Hüsrev'den ve Bursa'da Hüsam zade'den ilm tahsil etmiştir. Anadolunun birçok yerlerinde ve bilhassa Edirne'de, Amasya'da, Bursa'da müderris olmuş, ($08) tarihinden itibaren de vefatına kadar meşihat makamında bulunmuştur. Müs-teftileri bekletmemek için evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, sorulacak şeyler yazılarak bu zenbilin içine bırakılırdı. Bu sebepten kendisine «Zenbilli Ali Efendi» denilmiştir,
Alî Efendi, Sultan Selimin pek çok teveccühlerine mazhar bulunuyordu. İcap edince o dehşetli hükümdara bile hak ve hakikate riayeti tavsiyeden geri durmazdı. Zamanından itibaren müftilik makamı, vezaret ve kazaskerlik makamlarına takdim edilmişti.
Pek fakih, fazıl olan Ali Efendinin (Muhtaratül'fetâvâ), (Edebül' evsiya) adında iki eseri vardır. Ebedül'evsıyayi Mekkei Mükerreme kadılığında cem etmiş, İkinci Sultan Beyazide ilmi ahlâka dair bir eser yazmış
jauoaşe, iübu Meryemil'esedî, Kûfeli yüksek, sika bir âlimdir. Cahiliyet devrine yetişmiştir. Abdullah ibniî Mes'ud, Osman ibni Affan, Aliyyul'murteza hazeratına mülâki olmuş, onlardan kur'anı kerîmi teallüm etmiştir. Kendisinden de Âsim, Süleyma-nüTameş, Şâ'bî, Nehaî gibi zatlar, kıraet ahz etmişlerdir. (82) tarihinde yüz yirmi yaşında olduğu halde Cemacim'de vefat etmiştir.
461 — (Ziibeyrübül'Avvam) : îbni Huveylidil'esedî, aşerei mübeşşe-reden pek büyük fazıl, fakih bir sahabîdir. Resuli Ekrem, sallâllahü aleyhi vesellem efendimizin ammesi = halası Safiyye binti Abdil'muttalibin oğlu ve Hazreti'Hatiçenin biraderzadesi idi. islâm şerefine ilk nail olanların dördüncüsü veya beşincisidir ki, o esnada henüz on beş, on altı yaşında bulunuyordu. Bütün gazvelerde Resuli Ekrem ile beraber bulunmuş, Mısır'ın fethine de iştirak etmiştir. Ashabı kiramdan Allah yolunda ilk kılıç sıyıran zat, kendisidir. Kuvveti, şahameti fevkalâde idi. Cemel vak'-asında Hazreti Talha ile beraber bulunmuş, sonra kıtalden el çekmiş, bir ^.ğaç altında uyku uyurken ibni Cermuz adında bir herif tarafından şe-hid edilmiştir. Kabri Basra'da şehid edildiği «Vadis'siba'» denilen nahiyededir.
Resuli Ekrem Efendimiz, bu muhterem zatın şehid edileceğini evvelce haber vermiş ve : jük ^jıj1"* \srH ) ~ Zübeyrin katilini cehennem ile müjdeleyiniz!) diye buyurmuştu.
Nebiyyi zîşan efendimiz : j»}\ ^J^ 3 y^ ^ ^3) = her peygamberin havarisi = candan yari vardır, benim havarim de Zübeyr' dir.) buyurmuştur. -Bu muhterem sahabî, otuz' sekiz hadisi şerif rivayet etmiştir. Şahadeti (36) tarihine müsadiftir ki, altmış yedi yaşında bulunuyordu.
402 — (Züfer ibni Hüzeyl) : Ebul'hüzeylil'basrî İmamı Âzamin yüksek tilmizlerinden müctehit bir zattır. Babası aslen Isfahanli olup bir müddet, Basra valiliğinde bulunmuştu. İmam Züfer, pek parlak bir zekâya mâlik idi, ilm ile ibadeti bihakkin cem etmişti, imamı Âzam, kendisini tevkir vesair tilmizlerine takdim ederdi. Ebu Nuaym ve Yahya ibni Maîn derlerdi ki: «imam Züfer, sikadır, nıe'mundur.
imam Züfer, imamı Âzamin mezhebi dahilinde ictihadda bulunmuş, bazı meselelerde imamı Âzam ile imameyne muhalefet etmiştir. Pek fa-sihül'lisan olan imam Züfer, imam Ebu Yusuf ile' münazaralarda bulunurdu. Kendisi derdi ki: «Biz eser geldi mi reyi terk ederiz.» Kadı olmaktan kaçınmıştır. Biraderinin mirası için Basra'ya gitmiş, ahalisi kendisini alıkoyup Bağdad'a dönmesine mâni olmuşlardı. (158) tarihinde kırk se-kjz yaşında olduğu halde Basra'da vefat etmiştir.
u. r»ir Künyesi ae «Ebu Abdillah» dır. (82) tarihinde vefat etmiştir.
404 — (Ziirare ibni Evfa) : Ebu Hâcibil'basrî, fukahadan âbid, sika birazt idi. (176) senesinde Basra'da kadı bulunuyordu. (193) senesinde namazda iken fücceten vefat etmiştir.
405 —(Zühri = ibni Şihab) : Ebubekr Muhammed ibni Müslim, Kureyşin Zühre kabilesine mensub olan bu muhterem zat, tabiînden mu-haddis, fakih, zahid, bir simadır. Bazan «Zührî» bazan da büyük dedesine nisbetle «İbni Şihab» diye yad olunur. Medinei Münevverelidir. Şam'da ikamet etmişti. Ashabı Kiram'dan on zata mülâki olmuştur. Enes ibni Mâlik ve Rebia ibni Ibad gibi sahabei güzînden ve bir çok kibarı tabiînden hadis ahz etmiştir. Kendisinden de Ata, Ömer İbni Abdil'aziz, imam Mâlik gibi birçok meşahir, rivayette bulunmuşlardır.
İmam Buharînin Aliyyül'medînîden rivayetine nazaran Zührî, iki bin hadisi şerîf rivayet etmiştir. Bunların birçokları «Kütübi sitte) de ve «Muvatta» da mezkûrdur.
Zührî, bir zekâ, fazilet hârikası idi, fevkalâde bir hafızaya mâlik idi. Kur'am Mübini seksen gecede ezberlemişti. Medinei Münevvere'deki (Fu-kahai seb'a) nın fıkhî malûmatım cami bulunuyordu.
Eyyûbi Sahtiyanı diyor ki : «Zührîden daha âlim bir kimse görmedim.» imam Şafiî hazretleri de demiştir ki: «Eğer Zührî olmasaydı Me-dineden sünnetler gitmiş olurdu.»
(124) tarihinde yetmiş iki yaşında olduğu halde Şam civarında «Şegbeda» denilen karyede vefat etmiş olan bu mübarek zatın rivayet etmiş olduğu ahadisi şerifeden — imam Mâlikin «Muvatta» kitabında mevcut olan — üçünü teberrüken kaydediyoruz.
(1) : Resuli Ekrem sallâllahü tealâ aleyhi vesellem, kardeşine haya hakkında öğüt veren ensardan bir zata rast gelmekle şöyle buyurmuştru:
meali âlisi : onu haiz olduğu haya hasleti üzere ( jls Vlj* »LLljl» *« ) bırak, çünkü haya, imandandır. Yani : iman, sahibini fenalıkları yapmaktan men ettiği gibi haya da meneder, korur.
(2) : Resuli Ekrem hazretlerine bir zat gelip: «Yâ ResulâJlah!. Bana birkaç kelime öğret ki,* onunla yaşıyayım = hayatımı tanzim edeyim, fakat çok olmasın ki, sonra unuturum» demekle Nebiyyi âlîşan hazretleri : ^kiT V ) == gazap etme) diye buyurmuştur. Çünkü gazaptan, lüzumsuz yere hiddetten birçok- kötülükler ileri gelebilir . Maammafih deniliyor ki: gazap, fıtrî bir halettir, insan bundan kurtulamaz. Biaena-Jeyh nehy etmek, gazaba sebep olacak şeylerden nehy etmek demektir.
mi, .yam. Diiuınmzııı nimetinin zevalini gözetmeyiniz, biribirinizden yüz çevirmeyiniz, ey Allahın kulları!. Kardeş olunuz. Bir müslüman için halâl olmaz ki kardeşini — darılıp da — üç geceden ziyade terk etsin.
Velhâsıl : haiz olduğu yüksek vüsuk ve itimat ile, parlak ilm-ü irfan ile gerek muhaddisler ve gerek fukaha arasında pek mümtaz bulunan îb-nüş'şihab Zührî merhumun rivayet etmiş olduğu böyle daha birçok mübarek hadisler vardır ki, bunlar, içtimaî hayat için birer kudsî rehber mahiyetinde bulunmaktadır. Allah tealâ Zührîye ve emsali kiramına rahmet etsin âmin.
Bu ikinci kitabın başlıca me'hazleri :
(Umdetül'kari), (El'isabe) (El'is'tiyab), (Üsdül'gabe), (Tehadbül'-esma), (Takrîbüt'tehzîp), (Tezkiretülhuffaz), (El'fevâidül'behiyye fî te-racinüThanefiyye), (El'cevâhirül'nume), (Tabakat-i Süyûtî), (Tabakat-i Sübkî), (Tabakat-î Hanbeliyye), (Akvemül'mesâlik), (Fihrist-i ibM Nedim), (Tarih-i Kâmil), (Tarih-i ibni Şıhne), (Hüsnül'muhazara), (Vefe-yatül'a'yan), (Şekaik'ı Numâniyye), (Mevzuatül'ulûm), (Keşşafüzzünûn), (El'a'lâm), (Kamusül'âlâm).
ikinci Kitabın Sonu.
Sah. İÇİNDEKİLER :
3 Birinci baskının önsözü
4 Ön söz
12 Usuli fıkha dair ıstılahlar 38 Usuli fıkıh ilminin mahiyeti 38 Usuli fıkhın mevzuu ve gayesi 41 Usuli fıkıh tarihçesi ve kitapları 44 (Birinci kısım).
Kitabın hakikati ve hususî vasıflan
46 Kitab ile sünnet arasında müşterek mebhasler
47 Has lâfzının mahiyeti ve hükümleri
48 Emirlerin mahiyyeti ve muktezası 52 Emr ile vacib olan şeylerin hükümleri me'murün biihin hüsnü sıfatile ittisafı
56 Emredilen şeyin liaynihî veya lî-
gayrihî hasen olması 58 Takat fevkinde bir şey ile teklif
vaki olup olmadığı
60 Memurda vücudu icab eden kudret 62 Nehilerin mahiyeti ve muktezası 67 Mutlak ile mukayyedin mahiyetleri vğ hükümleri
69 Âm lâfızların mahiyeti, nevileri ve hükümleri
74 Müşterek ve müevvel lâfızlarının mahiyetleri ve hükümleri
75 Zahir, nas lâfızların mahiyetleri ve hükümleri
76 . Müfesser ile muhkemin mahiyet-
leri ve hükümleri
77 Hafi ve müşkil lâfızların mahiyetleri ve hükümleri
79 Mücmel ile müteşabihin mâhiyetleri, nevileri ve hükümleri
80 Hakikat ile mecazın mahiyetleri ve hükümleri
85 Sarih İle kinayenin mahiyetleri ve hükümleri
86 Dâl bilibare, bil'işare, bid'delâle, \le bü'iktizanın mahiyetleri ve hükümleri
91 Mefhumi muvafakat ile mefhumi
muhalefetin mahiyetleri
93 Fâsid istidlaller
95 Beyanın nevileri
98 Neeha dair malûmat
104 İstisnalara dair malûmat
105 Taliklere dair malûmat
Sah. İÇİNDEKİLER :
108 Meanî harflerile zarflara dair malûmat
133 (İkinci kısım)
Sünnetlerin mahiyeti ve ehemmiyeti
138 Sünnetlerdeki, rivayetlerdeki isnad, irsal, ittisal ve inkıta
142 Hadislerin râvîleri, metinleri ve senetleri itibarile nevileri
153 Haberlerin mahalleri, yani: kendilerinden haber verilen hâdiseler
157 Bazı rivayetler, haberler hakkındaki ta'n ve itiraz
162 (Üçüncü kısım)
162 İcmaın mahiyeti
162 İcmaın ehli, şartı ve istinatgahı
165 İcmaın tarikleri ve hükümleri
167 İcmaın haddi zatında kabil ve vaki olup olmaması
171 (Dördüncü kısım)
171 Kıyasın mahiyeti ve rükünleri.
172 Kıyasın şartları
175 Kıyası cell ile kıyası hafinin kısımları
176 Kıyaslarda aranılan illetlerin nevileri
177 Naslarda ta'lilin bir asi olup olmadığı
180 Kıyas aleyhdeki deliller ve cevapları „
185 Bazı kıyasları red ve defa müteallik mübahase yolları 193 Deliller arasında tearuz vukuu 195 Edillei erbaadan başka dcUller
hüccetler
199 Maslafatların nevileri ve hükümleri 203 Şer'î hükümlerin esbabı ve hikemi
teşriiyesi
214 (Beşinci kısım)
214 Şer'î hükümlerin mahiyyeti ve rü-217 Rüknün. «Uetin, sebebin ve alâmetin mahiyyetleri ve kısımları
225 Mahkûmun bihin mahiyyeti ve nevileri
226 Mahkûmun aleyhin ve ehliyet ile teklifin mahiyyetleri
242 İçtihadın mahiyyeti ve şartları
243 İçtihadın hükmü
246 Fetva ve istifta vazifeleri
253 Kaza ile fetva arasındaki farklar
254 İslâm hukukuna ait kavaldi külliy-ye
301
302 305
306
309
312
Tarihi fıkhın mahiyyeti ve faidele-ri
İlmi fıkhın menbaları Ashabı kiram arasında bulun in büyük müctehidler ve.fakihler Ashabı kiramın ve bilhassa Hazre-ti Ömer'in hukuk sahasındaki yüksek mesaîleri
Tabiîn ve tebei tabiîn arasında yetişmiş olan müctehidler ve fakihler Müctehidler ile fukahanın tâba-katı
gore taksimi
315 Müctehidlerin bazı meselelerdeui ihtilâflarının sebepleri
317 Müctehidlerin ihtilâflarındaki hukukî ve içtimaî hikmetler
320 Hanefî müctehidlerinin müdevve-natı fıkhiyyesi ve başlıca ana kitapları
323 Mezahibi erbeanın intişar etmiş olduğu muhitler
323 İslâm fıkhının müstakil bir müos-sesei hukukiyye olduğu
(İkinci Bölüm)
Fukahai Kiramın Teracimi Ahvali
Sah. £ S A M t
A :
327 Âişei Sıddika: Ümmül'mü'minîn
327 Abdullah İbnü Abbas
328 Abdullah İbnü Mes'ud 328 Abdullah İbnü Ebi Bekr
328 Abdullah İbnü Ömer
329 Abdullah İbnü Amr İbnil'as
329 Abdullah İbnüz'zübeyr
330 Abdullah İbnü Revaha 330 Abdullah İbnü Selâm 330 Abdullah İbnü Ebi Evfa 330 Abdullah İbnü Ebi ekeriya
330 Abdullah İbnü. Habib
331 Abdullah İbnü Ebi Müleyke 331 Abdullah İbnü Sahbere
331 Abdullah İbnü gübrüme
331 Abdullah İbnü Tavus
331 Abdülkadiril'kureşî
331 Abdülazizil'Buharî
331 Abdülhakîm Afganî
331 Abdurrahman İbnü Avf
332 Abdurrahman İbnü Ebi Bekr 332 Abdurrahman İbnü Ganm 332 Abdurrahman İbnü Kasım
332 Abdurrahman İbnü Ebî Leylâ
332 Abdurrahman İbnü Abdillah İbni Sabet
333 Abdurrahman İbnü Abdillah İbni Utbe
333 Afcdürrahim
333 Abdürrezzak İbnü Hemmam
333 Abdüssettar Efendi
333 Adiyyübnü Hatim
333 Afiye
334 Ahmed İbni Muhammed 334 Ahmed İbni Mansur
Sah. ESAMİ
334 Akîl İbni Ebi Talib
334 Alkame İbni Kays
334 Aliyyübnü Ebi Talib
335 Aliyyül'karî
336 Ali Haydar Efendi 336 Ali Haydar Efendi
336 Âmir İbni Abdillah İbni Mes'ud
336 Amrübnül'âs
336 Âmr İbni Dînar
337 Abrübnül'hâris 337 Âmr İbni Seleme 337 Ammar İbni Yâsir 337 Es'bağ İbnil'ferec
337 Attab İbni Esîd
338 Attabî Ahmed İbni Muhammed 338 Atâi Horasanî
338 Ata İbni Yesar
338 Atıf Muhammed Efendi
339 Azudüddînil'îci 339 Aynî Bedrüddîn
B :
339 Bâcurî İbrahim
339 Bedi İbni Mansur
340 Beyhekî Ahmed 340 Beykeî Ebu Cafer 340 Beyhekî İsmail
340 Bilâli Habeşî
341 Bilâli İbni Ebid'derdâ 341 Bükeyr İbni Abdillah 341 Bükeyr Necmüddin 341 Bürhanüddinil'buharî
341 Burhanüddini Herevî
342 Bürhanüddini Mergınanî 342 Bürhanün'nesefî
342 Bürhanüş'şeria
342 Behutî Mansur
343 Büveytî Ebu Yakub 343 Bezzazı Hafızüddîn
344 Celâlüddini Harzemî
344 Cerîr İbni Hazım
344 Cessas Ebu Bekr
345 Cübeyr İbni Nüfeyr 345 Cevdet Paşa
D :
348 Dihyetübnü Halife
348 Damad Abdurrahman
348 Darımı Abdulelah
348 Dare Kutnî
348 Dâvud İbni Nasrıt'taî
348 Davudi Zahirî
349 Debûsî Ubeydullah
349 Demiri Kemalüddîn
350 Dımışkî Muhammed 350 Derdîr Ebül'fcerekât 350 Düsukî Muhammed
E : ,
350 Ebu Bekrıs'sıddik
351 Ebu Bekr İbnü Abdirrahman
352 Ebubekr Bezzaz
352 Ebu Abdir'rahman Abdullah
352 Ebu Abdillah Ziyad
352 Ebu Bükre
352 Ebu Bürde
352 Ebu Hüreyre
353 Etm Haysüme 353 Ebüdderda
353 Ebu Davudit'tayalisî
352 Ebubekr Muhammed
352 Ebu Bükre
353 Ebu Davudis'sicistanî
354 Ebu Eyyûbilensarî
354 Ebül'ferecil'muafî 3H Ebül'fazl Mecdüddîn
355 Ebu İdrisii Havlânî 355 Ebu İshakı Şirazî
355 Ebu Kasım Ömeri Hırkî
355 Ebu Kılâbe
356 Ebu Meryemi Hanefi 356 Ebu Mûsel'eş'arî
356 Ebu Mutii Belhî
356 Ebu İsme = Nuh
357 Ebül'âliye = Rüfey' 357 Ebül'leysi Semerkandî 357 Ebu Saidilhudrî
357 Ebus'suudil'imadî
357 Ebussuudil'mısrî
359 Ebu Seleme
359 Ebu Sevri Bağdadî
359 Ebu Şametel'makdisî
359 Ebu Ubeyde İbnül'cerrah
359 Ebu Ubey Kasım
360 Ebu Zür'ater'razî
360 Ebu Zerri Gıfarî
360 Eban İbni Osman
360 Ekmelüddînil'babertî
361 Esed İbni Amrilkazî 361 Esed İbni Fürat
361 Enes İbni Mâlik
361 Esma Binti Ebi Bekr
361 Eşheb
362 Evzaî Abdurrahman
F :
362 Fatımatüz'zehra
362 FahrüVislâm Pezdevî
362 Fenarî Şemsüddîn
H :
363 Hafsa = Ümmül'nıü'minîn 363 Hasen İbni Aliyyil'mürteza 363 Huseyn İbni • Aliyyil'mürteza
363 Hasen İbni Salih
364 Hasen İbni Ziyad
364 Hasan İbni Sabit
365 Hüsamüddinis'siğnakî 365 Hüsamüddins'semerkandî 365 Hâkimi Şehid
365 Haccac İbni Ertat
365 Hâmid Efendi
366 Hadisi Muhasibi
366 Haddadî Ebubekr
367 Hammad İbni Ebi Süleyman 367 Hammad İbni Nûman
367 Hammad İbni Seleme
367 Hammad İbni Zeyd
367 Hemmam İbni Haris
367 Hamevî Ahmed
367 Humeyd Ebu İbrahim
368 Hişam İbni Yûsuf
368 Haskefî Muhammed İbni Ali 368 Huzeyfetübnül'yeman
H =
368 Hâher Zade
269 Halid İbni Ma'dan
369 Halid İbni Velid 369 Harice İbni Zeyd 369 Hılâs İbni Âmr 369 Halil İbni İshak
369 Hassaf Ebubekr
370 Hırşî Ebu Abdillah
370 Hayseme İbni Abdirrahman 370 Hızır Bey
1 : 370 İmamı Âzam Ebu Hanife
394 Imam Ebül'hasenil'eşarî
395 İmamül'haıemeyin Abdülmelik «*» İmam Gazali Ebu Hâmid
İmam Zade Cûği
İbni Abidin Muhammed Emîn ._. İbni Ebi Leylâ 400 İbni Ebil'vefail'kureşî 400 İbni Ebi Ziib
İbni Ceriri Taberî
İbni Cüreyc
İbni Cevzî Ebül'ferec
İbni Hâcib
İbni Haceri Askalâni
İbni Haceri Heytemî
İbni Hafsil'buharî __ İbni Hümam Kemalüddîn
405 İbni Hazm Alı
406 İbni Huzeymetel'belhî 406 İbni Huzeymetennisaburî 406' İbni Ganimi Bağdadi 406 İbnül'kasımil'malikî
406 İbni Kazıyı Simavne
408 İbni Kayyımı Cevziyye
408 İbni Kudame Muvaffaküddin
39
399 399 399
400 403 403 404 404 405 405 405
409 409 411 412 413 413 414
.U.UOU1C iuuvuiaKuadl: İbni Kudame Abdurrahman İbni Kemal Paşa Ahmed İbnül'arebi Ebubekr İbni Hatibir'rey îbni Lehia
İbni Mâce Muhammed îbni Melek
414 îbnül'mübarek
415 îbnü Münzirî Neysabûrî 415 İbni Rüşd
415 İbnüs'saatî
416 İbni Şürahbil
416 İbnüş'şıhne Ebülvelîd 416 İbnüş'şıhne Abdül'ber
416 İbni Nüceymi Mısrî
417 İbni Nasrı Mervezî 417 İbni Vehb = Abdullah 417 İbni Teymiyye Fahrüddîn
417 İbni Teymiyye Takiyyüddin
418 İbnüt'türkmanî, Ali
419 İkrime Ebu Abdillâh "" İmran İbni Huseyn
419
..an J.U111 xauseyn 419 İshak İbni Râheveyh
419 İsa Ruhi
K =
420 Kasım 'Ebu Abdirrahman
420 Kaffali Kebir
421 Kaffali Sagîr
*£& -K.aöısatübnü Züeyz
413 Kudurî EbüThuseyn
4İ3 Kuşeyrî Ebül'kasım
425 Kara Halil Efendi
K =
425 Kâşânî Alâüddîn
426 Kerderî Muhammed 426 Kerhî Ubeydullah
t :
426 Leys İbni Sa'd
426 Leknevî Ebül'hasenat
91 :
427 Mâlik İbni Amir 427 Mâcişûn Abmülâziz 427 Maverdi Ebül'hasen 429 Mekhul İbni Zeyd 429 Meysere İbni Habib
429 Muaviye İbni Ebi Süfyan
430 Muaz İbni Cebel 430 Mücahid İbni Cebr
430 Muhammed İbni Hanefiyye
430 Muhammed İbni İshak
430 Muhammed İbni Semaa
431 Muhammed İbni Şirin 431 Muhammed Buharı 433 Muhammedi Ankaravî 433 Muhammed İbni Râgid 433 Muhammed Emin Mecelle
tinden
433 Muhammed Sincarî 433 Mahmud Esad
433 Mahmud Hamza
434 Molla Miskin
434 Münavî Abdürrauf
435 Müslim Ebül'huseyn
436 Müslim İbni Halid 436 Müslim İbni Yesar 436 Müseddedül'basrî 436 Mis'ar İbni Kidam
436 Mesruk'übnül'ecda'
437 Mutarrif İbni Mazin 437 Mutarrif İbni Abdillâh 437 Mutarifr, Ebu Abdillâh 437 Müzeni Ebu İbrahim
437 Nâbülüsî Abdülganî
438 Nâfi Ebu Abdullah
438 Nâsırüddîn Kadr Beyzavî
hey°-
*.5» wevevi Ebu Zekeriyya
439 Nesefî Ebül'bedekât
440 Nesefî Ömer
440 Nesaî Ebu Abdirrahman
440 Nuaym İbni Hammad
O :
441 Osman İbni Affan
Ö :
441 Ömer İbnil'hattab
442 Ömer İbni Abdil'aziz 442 Ömer İbni İshak 442 Ömer Hilmi Efendi
444 Ömer Nizamüddîn Ferganî 444 Ömer Hulusi Efendi
444 Rafî İbni Hadic
444 Rabiatür'rey
445 Rabi' İbni Sabin 445 Rebî İbni Süleyman 445 Rebî İbni Hüseym 445 Reca İbni Hayve
445 Rüknüddîn Muhammed 4+5 Rüknül'islâm Ali
146 Remli SJhabüddîn
446 Reşidi Ahr, ed
446 Razuyüddîn Muhammed
446 Salim İbr>. Lbeyd
447 Salim îbni Abdillâh 447 Sa'd İbni Ebi Vakkas 447 Sa'd Muaz
447 Sa'd İbni Ubade .
448 Sa'düddini Taftazâni
448 Sa'dî Çelebi
449 Said İbni Zeyd .449 Saidübnülcübeyr 449 Saidübnül'müseyyeb 449 Sâid İbni Ebi Arube
449 Selmanı Farisî
450 Sübki Tacüddîn
450 Seyyidi Şerifi Cürcanî 45B Seyfüddin Amidî
451 Seyfüddîn Efendi 451 Suhnun Ebu Said 451 Süveyd İbni Gafele 451 Süleyman İbni Habib
451 Süleyman İbni Yesar
452 Süleyman İbni A'meş 452 Süfyan İbni Uyeyne 452 Süfyanı Sevrî
452 Seleme İbni Suheyb
S =
453 Safiyye = Ümmül'mü'minin
453 Saffar İbrahim
453 Sadrüşşehid Ömer
453 Sadrüş'şeriatil'evvel
453 Sadrüşşeriatis'sanî
454 Sile İbni Züfer
454
454
454
455
455
455
455
456
456
456
456
457
458
458
458
458
459
459
459
459
Şasi Fahrül'islâm Şâşî Ebu Ali Şa'bî Ebu Amr Şa'ranî Ebül'mevahib Şeyhül'islâm Abdullah Efendi Şeyhül'islâm Ali Efendi Şeyhül'islâm Aliyyül'semerkandî Sehristanî Ebül'feth Şemsül'eimmetil'halvaî S.emsül'eimmetis'serahsî Serefüddîn İsâ
Şevkânî Muhammed
Şihabüddîn Ahmed
JŞirvanî Abdül'hamid
Şebramellisî Ebüz'ziya
Fürünbülâlî Ebül'berekât
Şu'betübnül'haccac
Şürahbil İbni Sımt
Şüreyh İbni Haris
Şüreykün'nahaî
T =
460 Tacüş'şeria Ömer 460 Tirmizî Ebu İsâ 460 Tirmizî Muhammed
T =
460 Tahlr İbni Ahmed
460 Tahir İbni Selâm 4"îO Tavus ibni Keysân
461 Tberanî Ehül'kasim 461 Tahavi Ebu Cafer 461 Tahtavî Ahmed
461 Talhatübnü Abidillah
Ü :
461 Ubadetübnüs'sâmit
462 Ubeydullah İbni Abdillâh 462 Uleyş Ebu Abdillâh
462 Urvetübhüz'zübeyr
Ü :
462 Ümmi Habibe = Ümül'münıinin
463 Ümmi Seleme = Ümmül'mü'ml nîn
463 Ümmü Eymen Bereke 463 Übeyyübnü Kâab
463 Vekiübnül'cerrah
464 Velvalici Abdür'reşid
465
Yakub
İbni
Seyyid Ali
465
Yahya
İbni
Kksem
465
Yahya
İbni
Eyyûb
465
Yahya
İbni
Yahya Ebu Muham
med
465
Yahya
İbni
Yahya İbni Kays
466
Yahya
İbni
Said
466
Yahya
İbni
Saidil'kattan
466
Yahya
İbni
Main
466
Yahya
İbni
Zekeriyya
466
Yahya
Efendi Minkarî Zade
466 Yunus Vehbi
466 Yezid İbni Ebi Habib
Z :
467 Zeyd İbni Sabit 467 Zehebî
469 Zekeriyyel'ensari
470 Zeynül'âbidîn
470 Zeynüd'dîn Ebül'feth
470 Zeyleî Fahrüddîn
470 Zeyleî Cemalüddîn
471 Zemahşerî Ebül'kasım
471 ZenbiUJ Ali Efendi
472 Zirribni Hubeiş 472 Zübeyribnil'âvvam
472 Züfer İbni Hüzeyl
473 Zâdân
473 Zürare İbni Evfa
473 ,Zührî = İbni Şihab.
İslami Okul Okulların En Önemlisi