Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fikih - 4 1 - Hukuki Islamiye

Fikih - 4 1

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 1

İSLÂM   HUKUKUNDA   İRTİDAD   HÂDİSELERİNE   MÜTEALLİK MESELELERE DAİRDİR. 1

Irtidadın Mahiyeti  : 1

İrtidad1n Rüknü : 2

İrtidadın Tahakkukundaki Şartlar : 3

İrtidad Edenlerin  Nefislerine Raci  Hükümler 3

Mürtedler Hakkında Tatbik Edilecek Cezanın Hikmeti Teşriiyyesi 5

İrtidad Edenlerin Tasarruflarına Aid Hükümler  : 6

İrtidad Edenlerin Hali İslâmdaki Bazı Tasarruflarına Ve Dinî Vazifelerine Aid Hükümler  : 8

İrtidad Edenlerin Cinayetlerine Müteallik Hükümler: 8

İrtidad    Edenlerin Zevç Veya Zevcelerine Hükümler :Müteallik. 9

İrtidad  Edenlerin  Nefislerine,  Mallarına,  İrslerine Ve Borçlarına Müteallik Hükümler : 10

BEŞİNCİ BÖLÜM... 13

İSLÂM HUKUKUNDA ESARET MÜESSESELERİNE MÜTEALLİK MESELELER.. 13

Mukaddime =  Esaret Ve    Memlûkiyet    Müesseseleri: 14

İ'takın   Rüknü. 14

İ'takın Nevileri : 15

İ'takın Şartları : 15

Tenciz, Talik,  İzafe Suretiyle Olan  Itklar : 15

I'tak İn Kabili Olub Olmaması  : 16

I'takın Hükümleri Ve Bu Hükümlerin Sabit Olacağı Vakitler : 17

Tedbirin Rüknü Ve Nevileri  : 17

Tedbirde Tecezzi Ve Rücu Carî Olub Olmadığı  : 18

Tedbirin Hükmü : 18

İstilâdin Rünkü Ve İstilâd İle Sabit Olan Hürriyetin Sebebi  : 19

İsti Ladin Şartlari   : 20

Kitabetin Rüknü Ve Nevileri   : 21

Kitabetin Şartlari 21

Kitabetin Hükümleri Ve Vasıfları   : 22

Kitabetin   Mendubiyeti  : 24

Mükâteblerin Yapıp Yapamıyacakları Tasarruflar  : 24

Itk Alâ Male Müteallik Meseleler : 25

I'takın, Tedbir  İle İstilâdın Ve Kitabetin Sübutü : 26

Ab1klara Müteallik Meseleler : 27

Abikların  Derdest Edilmeleri  Ve Maliklerine Redleri: 27

Abıkların Satılmaları Ve Nafakaları  : 27

Abıkın  Mâlikinden  Alınacak Ücret  : 28

Ücrete İstihkakın Şartları : 28

Ücrete İstihkakın Nisbeti Ve Ücretin  Mikdarı   : 29

Ücreti Verecek Kimseler  : 29

Ücretin Sukutu Ve Ab1kıyyetle Beraber Mal İddiası   : 30

İlâve : 30

Velaı İtakanın Sebebi Sübutü  : 30

Velâi  İtakanın Vasıfları   : 30

Velânın Hükmü Ve Sübutündeki Şartlar  : 31

Velâ Hususunda İhtilafı Din   : 32

Velâi İtakanın Ne İle Sabit Olacağı : 32

Velâi Müvalâtın Rüknü, Şartları Ve Hikmeti Teşriiyyesi: 33

Akdi Müvalâtın Vasıfları, Hükümleri  : 33

Akdi Müvalâtın Sübutü Ve Velâi Müvalât Hakkında Müc-Tehidlerin Akvali  : 34

DOKUZUNCU  KİTAB.. 34

DEVLETİ İSLÂMİYYENİN VARİDATINA VE BİR KİSİM ŞER'Î MİKYASATA MÜTEALLİK MESELELERİ CAMİ OLUB İKİ BÖLÜME AYRILM1ŞDIR. 34

(BİRİNCİ   BÖLÜM) 34

İSLÂM HUKUKUNDAKİ VERGİLER HAKKINDADIR. 34

Vergilere Dair İstılahlar : 34

Beytül'malin Varidat Menbalar! Ve Sarp Mahalleri   : 37

Emvali Zahire Ve Bâtına : 37

Araziyi Öşriyyedeki   Ekinlerden,  Meyvalardan Alınacak Vergiler   : 38

Araziyi   Haraciyyeden     Ve Araziyi   Mevatdan     Alınacak Vergiler : 39

Haracın Sukutnu İcab Edib Etmeyen Haller : 40

Araziyi Memleket = Emiriyye Mahsulatından Alınacak Vergiler : 41

Araziyi Memlûke Mahsulâtının Vergileri : 42

Hayvanatı Ehliyye Vergileri  : 42

Koyunlardan Alınacak Vergiler   : 42

Sığırlardan Alınacak Vergiler  : 43

Develerden Alınacak Vergiler  : 43

Ticaret Mallarından Alınacak Vergiler  : 44

Cizyenin Mahiyyeti, Nevileri Ve Kimlerden Kabul Edileceği   : 47

Cizyeyi   Mucib Sebebler Ve Cizyenin  Lüzumundaki Şartlar   : 47

Cizyelerin  Mikdari 48

Cizyenin   Vazedileceği   Ve   Lâzımül'eda  Olduğu  Zaman   : 48

Cizyeyi Iskat Eden Haller : 48

Cizyenin Sukut Edib Etmiyeceğine Dair Olan İhtilâfın Menşei Ve Cizyenin Ezaya Mukarin Olub Olmaması  : 49

Rikâz Denilen  Madenler  İle Definelerin Varidatı   : 50

Ganaimi Emval Varidatı  ; 51

Müsaleha Bedeller! Ve Hediyyeler Varidatı  : 51

Lûkatalar, Diyetler Ve Terikeler Varidatı   : 52

(Bir Lahika : Zekât Hakkında)  : Zekâtın Şeraiti : 53

Altın İle Gümüşün Nisablari  : 53

Huliyyatın Zekâta Tabi Olup Olmaması  : 55

Deyn Kabilinden Olan Mallarin Zekâta Tabi Olup. 55

Medyunların Zekât İle Mükellef Olub Olmamasi  : 56

Zekâta Tâbi' Malların Telef Ve İtlafı  : 56

Zekâtın Tacili  = Vaktinden Evvel Verilmesi  : 57

Zekatın Masrafı = Kendilerine Zekât Verilib Verilemi-Yecek Kimseler  : 57

İKİNCİ BÖLÜM... 58

İSLÂM HUKUKUNDA MÜSTAMEL BAZİ  MİKYASLARA DAİRDİR. 58

Bazi  Istılahlar  : 58

Nakidlere Müteallik Mikyaslar  : 59

Sair  Mevzunata,  Mektlata Ve  Mayiata  Müteallik. 61

Mesafelere, Mesahalara Müteallik Mikyaslar : 62

İki Mühim Vesika : 63

Birinci Vesika  : 64

Fetva Eminliği Canibi Âlisine. 64

Mukaddime Emanetlere  Müteallik  Istılahlar  : 64

(BİRİNCİ  BÖLÜM) 65

ALELITLAK EMANETLERE DAİRDİR.. 65

Emanetlerin Nevileri  : 65

Emanetlerin  Umumî  Hükümleri 65

(İKİNCİ BÖLÜM) 67

VEDİALARA DAİRDİR. 67

Vedianın Rüknü Ve Sureti  İnikadı   : 67

Îdaın  Şartları   : 68

Vediaların  Hükümleri   : 69

Vediaların  Muhafazası   : 70

Vediaların Başkalarına Tevdi Ve Teslim Edilib Edilememesi : 71

Vedialarda Muteber Olub Olmayan Bazı Şartlar  : 74

Vediaların Sahiblerine Red Ve İadesi 75

Vedialarda Zamanı   İcab Edib Etmeyen  Bazı  Haller  : 77

Vediaların Tazmininde Muteber Olan Zaman  : 82

Vedialara Mütelük  Dâvalar Ve Beyyineler  : 83

(ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM) 86

ARİYETLERE DAİRDİR. 86

İarenin  Rükünleri   : 87

Ariyetlerin  Şartları   : 87

Ariyetlerin Hükümleri : 89

Ariyetlerin   Sahiblerine   Red  Ve  İadesi   : 92

Ariyetlerde Zamani İcab Edib Etmeyen Haller : 95

 

  «Hukuki Islâmiyye ve Istılahatı' Fıkhiyye» nin işbu dördüncü ve beşinci cildleri, islâm hukukunun müteşekkil olduğu kitablardan mebahisi fıkhiy-yeden yedi kitabı muhtevidir ve bu kitablar, bu eseri teşkil eden kitabların, sekizinci kitabın 4 ve 5 inci bölümleri, dokuzuncu, onuncu, on birinci, on ikinci, on üçüncü ve o dördüncüsünden ibaretdir.

Sekizinci kitab «Hukuki harbe : cihada ve gayri müslimler ile bir kısım muamelâta» aid meseleleri ihtiva edip beş bölüme ayrılmıştır.

Dokunzucu kitab «Devleti islâmiyenin varidatına» müteallik meseleleri cami olup iki bölüme ayrılmıştır:

Onuncu kitab, emanetlere dair hükümleri muhtevi olub bir mukaddime ile üç bölüme ayrılmıştır. On birinci kitab, hibelere aid hükümleri ihtiva edib bir mukaddime ile iki bölümden ibaretdir. On ikinci kitab, vakıflar hakkındaki ahkâmı cami olub bir mukaddime ile beş bölümden müteşekkildir. On üçüncü kitâb; vasiyetlere, vesayetlere müteallik hükümleri havi olub bir mukaddime ile iki bölümden ibaretdir. On dördüncü kitab da feraiz ve intikal ahkâmını muhtevi olub bir mukaddime İle iki bölümden ve bir zeylden müteşekkil bulunmuştur.

Bu son beş kitab arasında rnündericat itibariyle büyük bir münasebet vardır. Çünkü bunlar, teberrüat mânasını muhtevidir, bunlarda meccanen devr, temlik ve temellük gibi içtimaî hayatın levazımından olan hükümler mündemicdir.

Meselâ : Bir zata saklaması için vedia olarak bırakılan bir mal, bir emanetdir. O zatın bu malı teberrüan muhafaza etmesi, bir içtimaî yardım demekdir.

Kezalik : Bir zâta ariyet verilen, yani : menfaati bedelsiz olaraîc temlik edilen bir mal da bir emanetdir. Bu malın menfaatlerinden o zatın istifade etmesi de bir teberru meselesidir.

Kezalik : Bir kimseye yapılan bir hibe, verilen bir hediyye de bir teber-rüden ibaretdir. Bir muavenetden, bir muhabbet nişanesinden başka değildir. Vakıflar ise birer mütemadi, ve pek faideli birer teberru mahiyetinde olub ferdlerin ve cemiyetlerin büyük ihtiyaçlarına tekabül etmektedir.

Vasiyetler, vesayetlerde birer muavenet, birer hayırhahlık eseri olub teberrüatın bir hususî nev'idir.

irs ve intikal hâdiselerine gelince bunlar da cemiyet arasında meccanen carî olan bir tesanüd, bir müzaheret eseridir, aileler arasındaki rabıtaları takviyeye hadimdir, akriba beyninde vücudu matlûb olan teavün ve tenasur vazifesinin tecellîsine hizmet etmekdedir.

Binaenaleyh ayni gayelere müteveccih meseleleri, hükümleri ihtiva eden, bu cihetle aralarında büyük bir münasebet bulunan mezkûr beş kitab, ese­rimizin, işbu dördüncü cildini teşkil etmekde bulunmuşdur. Tevfik, Allah Tealâ Hazretlerindendir.[1]

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

İSLÂM   HUKUKUNDA   İRTİDAD   HÂDİSELERİNE   MÜTEALLİK MESELELERE DAİRDİR.

 

İÇİNDEKİLER :İrtidadın mahiyeti. Irtİdadın rüknü. Ortidadm tahakku-kundaki şartlar. Irtidad edenlerin nefislerine raci hükümler. Mürtedler hak­kında tatbik edilecek cezanın hikmeti teşrüyyesı. Irtidad edenlerin tasarruf­larına âit hükümler. İrtidad edenlerin hâl-î islâtndaki bazı tasarruf­larına ve dinî vazifelerine dair hükümler, trtidad edenlerin cinayetlerine müteallik hükümler. İrtidad edenlerin zevç veya zevcelerine müteallik hükümler, İrtidad edenlerin evlâd ve ahfadına müteallik hükümler, İrtidad edenlerin mallarına, irslerine ve borçlarına aid hükümler.[2]

 

Irtidadın Mahiyeti  :

 

643 - : irtidad, dinî celîli islâmı kabul etdikten sonra dönmekdir. Yani : esasen müslüman olan veya bilâhare dini islâmı kabul etmiş bulunan bir §ahsm bilâhare dönüb başka bir dine intisab etmesi veya hiç bir din ile mu-kayyed bulunmayıb inkârı mahza sapması demekdir. Bu hale «riddeb de de­nir. Böyle bir şahsa da «mürted» denilir.

644 - : Dinler, - ıstılah kısmında da yazıldığı üzere - başlıca iki kıs­ma ayrılır  :

Bir kısmı, hakikî dinlerdir ki, bunlar enbiya ve rüsüli kiram tarafından tebliğ edilmiş olan semavî = ilâhî dinlerdir. Bunların âhırı ve ekmeli ise dini islâmdır ki, ahkâmı celîlesi bütün beşeriyete müteveccihdir.

Diğer kısmı, bâtıl veya muharref dinlerdir ki, bunlar esasen insanlar tarafından vaz' veya bilâhare tebdil edilmiş olmakla birer ilâhî din olmak mahiyetinden mahrumdurlar. Bugün islâmiyet haricinde bulunan dinler, bu kısma dahildirler.

645 - : Dini islâmda kat'iyyen sabit olub «zaruriyatı    diniyye» namını alan esasları, hükümleri kalben tasdik ve izan etmeğe «iman», bu veçhile mu-şaddık olan zata da «mü'min» adı verilir.

646 - : islâm tâbiri de dini islâm bakımından şu iki kısma ayrılır :

(1) : Dini hakikîyi lisan ile itiraf ve onun bütün    hükümlerine zahiren inkiyad etmekdir, hakikaten itikad bulunsun bulunmasın.

Binaenaleyh kelimei    şahadeti telâffuz, şer'an memnu    olan şeylerden ictinab, zahirî amellere müvazebet eden bir kimse, dünya ahkâmı itibariyle tamamen islâm hukukuna nail olur, kanaati vicdaniyyesi taharri edilemez.

(2) : Dini hakikîyi lisan ile itiraf etmekle beraber onun ahkâmına da hem zahiren, hem de kalben itaat ve inkiyad etmek, o ahkâmı talisin ve tebcilde bulunmakdır. Bu mânaca, islâm mefhumu, iman mefhumu ile birleşir.

Bazı mes.ru amellere de islâm denildiği vakidir, islâm ile muttasıf olan zata da «müslim» denilir.

647 - : îslâmiyyette zaruriyatı  diniyye namım  alan     şeylerin  hepsini veya bir kısmını bidayeten teslim ve kabul etmeyip inkâr etmeğe «küfr» de­nilir. Böyle bir münkir de «kâfir» namını alır.

Bu halde Allah Tealâmn varlığını, veya birliğini ve yahut şerayii ilâhiyyeden veya enbiya ve mürselînden her hangi birini inkâr etmek bir küfürdür.

Bu tarife nazaran münkirler, bağlıca şu sınıflara ayrılırlar  :

(1) : Alemin sanii kadîmini bilkülliye inkâra cüret edib bütün hâdisatı dehre, tabiate    isnad eden kimselerdir.     Bunlara «dehriyyei muattıla» ve «gulatı tabiiyyîn» denir.

(2) : Âlemin saniini ikrar etmekle beraber vahdaniyyete kail olmayan, müteaddid hâliklerin veya mâbudların varlığına inanan kimselerdir. Bunlara da «veseniyye, seneviyye, mecus» denilir.

(3) : Sanii âlemi ve onun birliğini muterif olmakla beraber risalet ve şeriatı münkir olan kimselerdir. Bunlar «felâsife» den bir güruhdur.

(4) : Âlemin hâlikini, ve onun vahdaniyyetini, risalet ve şeriati bilcümle muterif olmakla beraber rüsüli kiramdan bazılarını münkir bulunan kimse­lerdir.  Yahud ve Nesara  gibi.  Bunlara  «ehli kitab» denilir.  Bunlar, bazı islâm hukuk ve ahkâmı itibariyle evvelki üç sımfdan müstesna bir halde bulunurlar.

648 - : Küfür ve inkâr meslekleri bir de «ilhad», «nifak», «zendeka», «ibahiyyet» namlariyle yâd olunur.

Bazılarına göre ibahiyye, mutasavvifeden bir taifedir ki bunlar, kendile­rinin m a'siy etler den ictinabe, emr edilen şeyleri ityane kudretleri olmadığını ve hiç bir kimsenin bîr şeye ne mülki rağbet, ne de mülkiyed ile mâlik bulunmadığını iddia eder ve herkesin emval ve ezvac hususunda müştrek bulunduğuna kail olurlar. Bunlardan her birine «ibahî» denilir.

Bu tâbirler için ıstılah kısmına müracaat!

649  - : Bidayeten dini İslama tâbi iken bilâhare yukarıda yazılan inkâr mesleklerinden her hangi birine intisab edecek olan kimse, irtidad etmiş ve binaenaleyh mürted namım almış olur.

Fakat esasen dini islâma mensub olmayan bir şahıs, dini islâmdan başka her hangi bir dinden diğerine dönecek olsa islâm hukukuna nazaran iritdad etmiş sayılmaz ve bu hareketine mümaneat olunamaz. Çünkü bu gibi mesaliki inkâr erbabı, hükmen milleti vahidedir. Zira hepsi de müslümanların itika­dına muhalif bir cebhe almış, hepsi de ilâhî bir dinden mahrum bulunmuşdur. Binaenaleyh her ne kadar milletleri başka ise de nazarı islâmda hükmen müttehiddirler. FethüTkadir, Bahri Raik, Reddi Muhtar.[3]

 

İrtidad1n Rüknü :

 

650 - : îrtidadın rüknü, yani : irtâd hâdisesini vücude getiren şey, başlıca şu dört kısma ayrılır :

(1) :  Sözdür,  Bu;   imana muhalif,  küfürden madud olan bir lâkırdıyı tav'an telâffuz etmekden ibaretdir. Bir şahsın dini islâmdan çıkdığım itiraf etmesi veya dini islâmda itikad edilmesi zarurî olan bir şeyi lisanen inkâr eylemesi gibi.

Allah Tealâya veya pegbamberlerden birine veya meleklere - hâşâ - seb etmek, Cenabı Hakkın rübubiyetini veya vahdaniyetini veya kitablanndan birini veya hayat, ilm gibi sıfatı lâzimesinden bir sıfatını veya namaz, oruç gibi farziyeti katiyetle sabit ibadetlerden birinin vücubünü inkârda bulunmak, yahut nübüvvet iddiasına kalkışmak ve yahut Hatemül'enbiya hazretlerinden sonra nübüvvet iddiasında bulunan her hangi bir şahsı tasdik eylemek de bu kabildendir.

(2) : Fi'ldir. Bu, küfrü calib herhangi bir harekette bulunmaktan ibaret­tir. Putlara veya güneş ile aya, yıldızlara secde edilmesi gibi.

Mushafı şerifin temiz olmayan bir yere kaldırıhb atılması mukaddesatı diniyyeden biriyle istihza edilmesi de bu kabildendir. Bütün bunlar, şirkden veya inkârdan münbais olacağı cihetle irtidadı calib bulunmuşdur.

(3) : îtikaddır. Bu, islâm dininin hakkiyyetine veya dini islâmda bizzarure sabit ve itikadı vacib olan herhangi bir hükmün    hilâfına kalben mutekid bulunmakdan ibaretdir. Âlemin kıdemine, sanii âlemin hudusüne itikad gibi.

Resuli Ekrem Efendimizin ademi nübüvvetine veya namaz, zekât gibi farziyyeti kat'iyyen sabit ibadetlerin ademi vücubüne veya zina, riba gibi hürmeti kat'iyyen sabit hareketlerin cevazına veya et, ekmek gibi halâl olduğu icmaı kat'î ile sabit şeylerin hürmetine kani olmak da bu cümledendir.

(4) : Şekdir. Bu, islâm dininde kat'iyyen sabit olub zaruriyyatı diniyye namını alan ve meçhul kalması tasavvur olunmayan şeylerden herhangi birin­de şübhe etmekden, acaba bu öyle midir?, diye tereddüt göstermekken iba­retdir. Allah Tealâmn varlığında,    peygamberlerin    doğruluğunda, kıyamet gününün vuku bulacağında §ek ve şübhede bulunmak gibi.

651 - : Yukarıda yazılı dört kısımdan herhangi birisiyle indallah irtidad vücude gelir. Fakat islâm huhukuna nazaran bir kimsenin irtidadina hükme-dilebilmesi için irtidadım ya kavlen veya filen izhar etmig olması lâzımdır.

Herhangi bir kimsenin ahvali kalbiyyesi tefehhus olunamayacağından itika­dını, şek ve şübhesini izhar etmedikçe irüdadma hükmedilemez.

Şunu da ilâve edelim ki, her hangi bir müslümanın sözünü güzel bir veçhile tefsir ve te'vil kabil oldukça fena bir cihete hami etmek, ona göre fetva vermek caiz değildir. Hattâ bir hususda küfri müstelzim birçok vecihler bulunduğu halde küfre münafi yalnız bir vecih bulunsa bu bir veçhe göre fetva verilmesi muvafık olur. Hakikati halin neden ibaret olduğu ise ilmi ilâ­hîye muhayyeldir. Dürri Muhtar, Hindiyye, Kazınan.[4]

 

İrtidadın Tahakkukundaki Şartlar :

 

652 - : İrtidadın tahakkuku için başlıca iki şart vardır.

Birinci şart, akıldır. Binaenaleyh mecnunun, matuhun, sekranın, lâya'kil olan şahsın irtidadı, muteber değildir. Çünkü bunların imana muhalif olan ef'al ve akvali, bir kanaat neticesi olmadığından dini İslama bil'iltizam mu­halif harekette bulunduklarına, dini işlâmdan bilihtiyar çıkmak istediklerine delâlet etmez.

ikinci şart, tav' ve rızadır. Binaenaleyh kalben mümin olan bir mük-rehin, bir muhtîin riddetleri muteber değildir. Zira ikrahın, hatanın vücudi, vuku bulan ef'al ve akvalin rızaya mukterin olmadığına delildir,

653 - : Riddetin   tahakkuku   için   bulûğ   şart   değildir.    Binaenaleyh sabiyyi âkilin riddeti muteberdir.

Sabiyyi âkilden maksad, islâmın sebebi necat olduğunu bilen, tayyibi habisden, tatlıyı acıdan temyiz eden çocuktur ki, en az yedi yaşma yetişmiş olur. Böyle âkil olan gayri baliğin imanı sahih olduğundan riddeti de sahhih olur. Bunların, ef'al ve akvali, akıl ve muhakemeye müstenid olacağından haricen tahakkuk eden bu ef'al ve akvali, keen lem yekûn addetmek, doğru olamaz. Şu kadar var ki, bunların gayri baliğ olmaları, haklarında irtidad cezasının tahfifine sebeb olur.

Bu mesele, imamı Âzam ile imamı Muhammedin ictihadlarına göredir, imam Ebu Yusüfe göre ise gayri baliğin riddeti, mutlaka sahih değildir, âkil olsun olmasın. Çünkü gayri baliğin muzir olan tasarrufaü muteber değildir. Riddeti ise mazarratı mahzadır. Binaenaleyh muteber olamaz.

654 -  :  Riddetde zükûret de şart değildir.     Binaenaleyh    kadınların irtidadları da muteberdir. Bu hususda ittifak vardır. Ancak erkekler ile kadın­ların riddetleri arasında bazı hükümler    itibariyle farklar vardır. Nitekim ileride görülecekdir. Nehri Faik, Sıracı Vehhac, Hindiyye.

Şafiîlere ve Hanbelîlere göre büâ mazeretin sekran olan kimsenin riddeti, sahihdir. Tuhfe, Muğnî. imam Safîye ve imam Ahmedden bir rivayete göre sabiyyi mümeyyizin riddeti sahih değildir. Elmizanül'kübra.[5]

 

İrtidad Edenlerin  Nefislerine Raci  Hükümler  

 

655 - : Riddeti sabit olan bir erkek; hür olsun, köle olsun katle müstehik olur. Şu kadar var ki, böyle bir şahsa evvelâ tevbekâr olması tavsiye edilir. Bu halde islâmiyyete rücu ederse bırakılır, imtina ederse veliyyül'emr, nazar eder, eğer tevbe etmesi umulur veya kendisi düşünmek için bir müddet taleb ederse kendisine on gün mühlet verilir. Bu müdddet içinde şübheleri izaleye çalışılır, kendisini irtidada sevkeden haleti ruhiyyesi tetkik edilerek İrşadına gayret edilir.

Bu veçhile muamele, Hanefî fukahasınca behemehal lâzım değildir. Belki böyle bir muamele müstahsendir. Çünkü esasen islâm âleminde yaşamış, islâmiyetin mehasinine vâkıf bulunmuş, islâmiyetin daveti kendisine baliğ olmuş olduğundan kendisince hafi kalmış bir cihet yokdur. Kati hakkındaki deliller ise mutlakdır, bir mühlet verilmesiyle mukayyed değildir. Binaenaleyh yeniden dine davet edilmesi her halde icab etmez. Şu kadar var ki, dini is lama rücuu ümidile kendisini tevbeye davet ve şübheleri neden ibaret ise on­ları anlıyarak izaleye gayret faideden hali olmayacağından müstahsen bulun-muşdur. Bedayî, Hindiyye, Reddi Muhtar.

«(imamı Mâlike göre mürted ve mürteddeye evvelâ tevbe teklif edilmesi şartdır. Bu teklifin müddeti üç gün üç gecedir. Bu müddet içinde bunlar aç ve susuz bırakılmazlar ve darb gibi bir suretle muakebe de olunmazlar, velev tevbekâr olmasınlar. Şu kadar var ki, tevbeden imtina edince üçüncü günün gurubı şemsini müteakib kılıç ile kati edilmeleri lâzım gelir.»)

Mürtedde, zatüzzevc ise katli bir âdet görünceye kadar te'hir edilir, tâ ki gebe olub olmadığı belirsin.

(imam Şafiî ile îmam Ahmede göre de ehli riddete üç gün mühlet veril­mesi veliyyül'emr için bir vecibedir. Kendisine böyle bir mühlet verilmek­sizin mürteddin kati edilmesi halâl olmaz. Çünkü bir müslimin irtidadı, be­hemehal bir gübheden münbaisdir. Binaenaleyh kendisi için teemmül edecek bir müddet verilmesi iktiza eder. Bu iki zatdan diğer bir rivayete göre imhal ve istinabe vacib değildir. Derhal kati edilebilir. Tuhfe, îhtüâfül'ümme.)

656 - : Bir şahıs, mükerreren irtidad ve İslama rücu edecek olsa hak­kında bir kerre irtidad ve İslama avdet etmi§ gibi muamele yapılır. Şu kadar var ki, dördüncü defa irtidad etse bilâ mühalet kati edilebilir, meğer ki yine tevbe etsin. Bu halde döğülerek sebili tahliye edilir.

imamı Azamdan bir rivayte göre de üçüncü defadaki irtidad ve İslama rücuundan sonra tevbesinin eseri ve kendisinde ihlâs emaresi tecellî edinceye kadar habsi lâzım gelir. Bedayî, Hindiyye.

«(Süfyanı Sevriye göre bir şahıs, kaç defa irtidad ve islâmiyyete rücu ederse etsin her defasında tevbesi kabul edilerek katli cihetine gidilmez. Bu hususda daha başka akvalı fıkhiyye de vardır. Mizanı kübra.)

«(Zahirîlere göre de irtidad eden bir müslümanın dini İslama rücuu taleb olunabilir. Fakat bu taleb ve istitnbc vacib değildir, vncib olun hakkında haddi irtidadın derhal ikame edilmeyidir. Çünkü ona daveti islâm zaten vâsıl olmuştur. Bu daveti tekrar icab etmez. Elmuhallâ.)

657 - : îrtidad eden sabiyyi âkil, kati edilemez. Belki tevbe edinceye kadar habs edilir. Çünkü âkil çocuk, henüz islâmiyyetin mehasinine bihakkin vâkıf bulunmamışdır, kendisine islâmiyyetin hakikatini gösterir hüccetler ta­mamen ibraz edilmemişdir, onun ileride hakkiyyetini anlayarak Hini İslama rücuu me'meldür. Binaenaleyh onun yalnız habs edilmesi, islâmiyete rücuuna vesile olmaya kifayet eder.

Sabiyyi âkilin riddiyyetini muteber görmeyen fukahaya göre ise.onun habsi cihetine de gidilemez. Bedayî, Tenvir.

658 - : Ana ve babası müslüman olan bir çocuk,    onlara tebeiyyetle müslim sayıldığı halde kendisinden islâmiyyete dair bir ikrar işitilmeksizin kâfir olarak baliğ olacak olsa irtidad etmiş sayılamıyacağından kati edilemez. Çünkü irtidad, tasdikden sonra vukubulan bir tekzib demekdir. Hâdisede ise kablelbülûğ bir tasdik bulunmamışdır. Zira tasdikin delili olan ikrar, mevcud değildir. Şu kadar var ki, bu çocuk, kablelbülûğ ebeveynine tebeiyyetle müs­lim hükbünde bulunmuş olduğu cihetle badelbülûğ görülen küfrüden dolayı habs edilir. Emvali hakkında da mürted    olanların kazançları    hakkındaki hüküm carî olur. Çünkü kendisi hakikaten mürted    sayılmasa da hükmen mürted bulunmuşdur. Bedayî.

659 - : îrtidad eden herhangi bir kadın da kati edilemez. Fakat islâ­miyyete rücu etmesi için kendisine icbar olunur. Bu icbar ise habs edilmek ve her gün habishaneden çıkarılarak islâmiyyete avdet etmesini, tevbekâr olmasını istemek suretiyle yapılır ve bu muamele, onun islâma rücu veya vefat etmesine kadar devam eder. Tenvir, Hindiyye.

«(Eimmei selâseye göre irtidad eden kadınlar da kati edilebilirler. Çünkü bu hususdaki « 'hadisi şerifi, umumiyeti müfiddir. Maahaza katli icab eden hal, mehasini islâma vukufdan sonra vaki olan irtidad hadisesidir. Bu hal ise irtidad eden kadınlarda da mevcuddur. Harbiyye ise bunun hilâfınadır. Zira o, mehasini islâma vâkıf bulunmamışdır, imandan sonra olan küfr ise küfri aslîden daha galizdir. Binaenaleyh bir harbiyye küfründen dolayı kati edilemezse de bir mürtedde kati edilebilir, şayed gebe bulunursa hamlini vaz etmesine intizar olunur.)

Bu hususda Hanefî fukahası diyorlar ki kadınları ve çocukları öldürmeyiniz» hadisi şerifi böyle bir katle manidir, îrtidad eshabının katli hakkındaki hadisi şerif ise erkeklere mahsusdur, iki delil arasındaki tekabül, bu suretle halledilmiş bulunmakdadır.

Maahaza mürteddin kati edilmesi, cemiyeti islâmiyyeye karşı muharib olması itibariyledir. Kadınlarda ise muhariblik mülâhaza olunmaz. Bir de kadınlar, islâmiyyeti kabul hususunda âdeti cariyyeye nazaran alelekser ko­calarına tabidirler, onlar erkekler kadar istiklâli re'ye mâlik değildirler, bu cihet de onların hakkında eshabı muhaffefeden madud bulunmusdur. Bedayî, Fethülkadir.

660 - : İrtidad eden bir cariye, Hanefî fukahasına göre islâmiyyeti kabul için mevlâsı tarafından hanesinde habs edilir. Bu suretle mevlâsının hukuku­na riayet edilmiş olur. Maahaza mevlâ, bu cariyesine    tekarrüb edemez. Çünkü mürtedde ile cinsî münasebetde bulunmak hiç bir kimse için halâl değildir. Bedayî.

661 -  :   Mürted, istirkak edilemez, velev ki dari harbe iltihak etmiş olsun. Çünkü onun hakkında terettüb eden hüküm, ya islâma dönmesi veya öldürülmesidir.                                                                                      

Maahaza bir harbînin istirkakı, islâmiyeti kabulüne vesile olması mak­sadına müsteniddir. Mürted hakkında ise istirkak, islâmiyyete vesile olamaz. Zira mürted, islâma müntesib bulunmuş, onun mehasinini anlamış oldukdan sonra irtidad etmişdir.

662 - : îrtidad eden erkeklerden, kadınlardan cizye alınması caiz değildir. Çünkü cizye alınması, onların irtidad halinde kalmalarına müsaade verilme­sini, haklarında ehli zimmet muamelesi yapılmasını    müstelzimdir. Halbuki riddetin devamına müsaade edilemez.

663 - : îrtidad eden hünsai müşkil hakkında mürtedde ahkâmı carî olur, yani : kati edilmeyib habs ve islâmı kabule cebr edilir. Tatar Haniyye.

664 - : Dari harbe iltihak eden bir rnürtedeyi   istirkak caizdir. Çünkü onun katli meşru değildir. Bir de düşmana iltihak edib bilâhare elde edilen bir gayri müslimi cizyeye    veya rıkka tâbi tutmaksızın küfr halinde ibka etmek caiz olamaz. Böyle  düşmana   iltihak eden mürted kadınlar ise cizyeye tabi tutulamayacakları cihetle onların rıkka tabi tutulmaları, müslümanların menfaatleri namına muvafıkdır. Bedayî.

«(Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : Irbidad edib de dari harbe hûluk eden kadınların da istirkakı caiz değildir. Çünkü onlar da katle müstahıkduiar.)

665 - : Darürridde, yani : mürtedlerden   müteşekkil   bir taifenin istilâ ederek hâkimiyetleri altına aldıkları yerler, bazı ahkâm itibariyle dari harb-den ayrılır. Meselâ : dari harb ahalisiyle müsalâha akdi caiz olduğu halde darürridde ahalisiyle caiz olmaz. Çünkü riddetin devamına cevaz verilemez. Şu kadar var ki, bunlar bir müddet düşünmek için müvadea == mütareke talebinde bulundukları takdirde bakılır ; eğer müslümanlann hakkında hayırlı görülürse bu müvadeaya muvaffak edilir. Ve eğer harb edilmesi daha muvafık görülürse bu müvadeaya muvafakat edilmez.

Müvadea kabul edildiği takdirde mukabilinde bir bedel, bir haraç alına­maz. Zira bu halde müvadea, bir akdi zimmete müşabih olur. Halbuki mür-tedler, zimmete kabul edilemezler.

Bu müvadeanın Öyle iki üç günlük, muvakkat bir zaman için olması icab etmez. Buna lüzumuna göre bir mühlet' tayin edilir. Mebsut.

666 - : Bir belde ahalisi irtidad ederek yürdları bir dari harb haline geldikden sonra üzerlerine islâm mücahidleri istilâda bulunsalar erkelerini kati, kadınları ile çocuklarını seby edebilirler. Kadınlar, kendilerinin irtidad etmeyib islâmiyetlerini muhafaza etdiklerini söyleseler sözleri kabul olunur. Bu halde kendileri seby eddlemiyeceği gibi onlara tebeiyyetle müslüman sa­yılan çocukları da seby edilemezler. Meğer ki bu kadınların irtidadları müs-iümanların şahadetleriyle sabit olsun.

Şayed kadınlar, badel'irtidad müslümanîarın istilâsından evvel dini İslama rücu etmiş olduklarını iddia etseler bunu beyyine ile isbata muhtaç olurlar. Çünkü bu takdirde muahharan yeniden müslüman olduklarını iddia etmiş bulunurlar.

667 - : irtidad hâdisesi, ya ikrar ile veya şahadet ile sabit olur. Bir kimse irtidadına dair şahadet vaki olduğu halde dini islâmda sabit kadem bulunduğunu bil'iddia kelimei şahadeti irad eylese bu iddiasiyle  şahidleri tekzib etmiş olmaz. Belki irtidadmdan tevbe ve rücu etmiş sayılır. Binae­naleyh kati ve habsi cihetine gidilemez. Fakat müteehhil ise tecdidi nikâha mecbur olur. Reddi Muhtar.

668  -  :   Bir mürteddenin tevbesi, yani   ;   irtidaddan    peşiman olarak dini islâma dönmesi, kelimei şahadeti irad ederek intikal etmiş olduğu din­den teberrî etdiğini ifade etmesiyle tahakkuk eder. Bu hale «tecdidi iman» denir.

Sayed irtidad hâdisesi, zaruriyyatı diniyyeden birini inkâr suretiyle vücude gelmiş ise bu hususdaki kanaatinden teberrî etmiş olduğunu ifade et­mesi de iktiza eder.

669 - :  îrtidaddan rücu eden bir şahıs,    bu irtidadmdan    dolayı artık ta'zir ve tekdir edilmez. Çünkü böyle bir hareket, dine rücuuna mani, bu hususda lâzım gelen tergîb ve teşvika münafi olabilir.

Ancak bir çok müctehidlere göre zındıkların, mülhidlerin, enbiyai izama - hâşâ - seb ve şetme cüret etmiş olan kimselerin tevbeleri indallah mak­bul ise de kendilerinden ukubeti dünyeviyeyi ıskat edemez. Binaenaleyh bunlar her ne kadar tevbekâr olsalar da haklarında hadden kati cezası tatbik edilir.

Maamafih gerek mezhebi Hanefîde ve gerek mezhebi Şafiîde en kuvvetli olan kavle nazaran alelitlâk her kâfirin, her mürteddin tevbesi kabul olunur, imamı Mâlikden do böyle bir kavi mervîdir. O halde tevbekâr olan hiç bir mürted, hali riddetindeki bu kabil bir fazihasından dolayı kati edilemez. Şu kadar var ki, kendi zendekasını, ilhadını izhar ederek bir takım kimseleri kendi tarikine davete ikdam etmiş olan bir.mürted, kablettevbe derdest edi­lince kati edilir, bilâhare vukubulacak tövbesine intizar ve iltifat olunmaz. Mükerreren irtidad ve ihtida eden şahıs hakkında da darb veya habs suretiy­le ta'zir yapılabilir. (656) ncı meseleye müracaat!

«(Hanbelî fukahası da diyorlar ki : rnünafıkın, mülhidin, yani : hiçbir şeriate mütemessik olmayan kimsenin ve hulûliyyenin, mübahiyyenin, mü­kerreren irtidad eden eşhasın veya Allah Tealâya veya enbiyai kiramdan birine - hâşa - seb eden kimselerin tevbeleri zahiren, yani : ahkâmı dünya itibariyle kabul edilmeyib katileri lâzım gelir. Nitekim her hangi bir katilin veya kazifin müstahik olduğu cezada kendisinin tevbe etmesiyle sakıt olmaz. Bu gibi fezayihe cüret edenler, sairlerine ibret olmak ve hakkı şeriat ile hukuki ibade riayet edilmek hikmetine mebni dünyevî ukubetden vareste olamazlar. Fakat tevbeleri, yani: irtidaddan rücuları, samimî ise indallah kabul olunub uhrevî azabdan halâs olabilirler. Keşşafül'kina.)[6]

 

Mürtedler Hakkında Tatbik Edilecek Cezanın Hikmeti Teşriiyyesi  

 

670 - : Yukarıda da işaret olunduğu üzere Hanefî eimmesine göre irti­dad eden erkekler ile kadınlar arasında ceza itibariyle bir fark vardır. Mür­ted olan baliğ erkek, katle müstahik olur, irtidad eden bir kadın ise bu ce­zaya müstahik olmaz. Acaba bu fark neden neşet ediyor ve böyle bir ceza verilmesine neden lüzum görülüyor?..

Eimmei kiramın bu hususdaki içtihatları, bir çok delillere ve hikmetlere müstenit bulunmakdadır. Ezcümle : Hidaye şerhi inayede vesairede denil­diği veçhile iman, ihtiyara menut bir itikad meselesidir. Bu dünya bir dari imtihandır, insanlar ihtiyara mâlik olmadıkça haklarında imtihan icrasına imkân bulunmaz. Bunun içindir ki hiçbir kimseye dini islâmı kabul etmesi için cebr edilemez. Yine bu cihetledir ki, irtidad eden bir kadın hakkında da kati suretiyle bir ceza tatbik edilemez. Böyle bir icbar, ihtiyara menut olan itikada münafidir.

Maahaza ilca suretiyle olan, itikada gayri muvafık bir islâmiyyet, indal­lah makbul olamaz. Binaenaleyh bir kimseye islâmiyyeti kabul etdirmek için icbar ve ilca usulüne müracaat edilmesi, esasen meşru değildir.

Şu kadar var ki, irtidad eden bir kadın hakkında hem kendisinin hakikî menfaatini siyanet, hem de islâm cemiyetinin intizam ve tesanüdünü muhaf'aza için habs suretiyle bir te'dib usulü carî buiunmuşdur. Bu te'dib ise bir ikrahı mülci kabilinden değildir.

O halde irtidad eden bir erkeğin kati edilmesi, bu esasa muhalif değil midir?  Erkekler hakkında ne için bu esasdan udul edilmektedir?

Buna da şu veçhile cevap veriyor; Evet., kimsenin dini îslâmı kabul et­mesi için esasen cebr edilemez. Mürted hakkında böyle bir cebrin cereyanı ise bir acil şerri defetmek hikmetine müsteniddir.

Şöyle ki : irtidat edan bir erkek, islâm cemiyetine karşı muharib bir vaziyette bulunmuş, haiz olduğu ismeti şahsiyesinin sukutuna sebebiyet ver­miştir. Böyle bir muharibin katli ise daima meşrudur, kadınlarda ise bu fiiuhariblik halin mevcud değildir.

Filhakika islâm cemiyetine dahil bir şahsın bilâhare bu cemiyetten çık­ması o cemiyete karşı hasmâne bir vaziyet almaktadan o cemiyeti istihfaf etmekten, o cemiyete karşı muharib kesilmekden başka bir şey değildir. Bu gibi muharib olanlar ise her halde katle müstahik olurlar. Mahaza beşeriyetin hakiki bir din dairesinde umumî bir uhuvvet teşkil ede­rek mesudâne yaşaması, müslümanlıkda bir gayedir, umum beşeriyetin men-fatleri de bunu muktezîdir.

Binaenaleyh hakikî bir din olan islâmiyetin mehasin ve mealisini anla­mış olması iktiza eden bir müslimin bilâhare bu gayeye muhalif hareket öt­mesi; hem kendisinin, hem de âmmenin menafiine münafi ahenki umumîyi ihlâle bâdî olacağından hakkında böyle bir cezayı müstelzim olur. Selâmeti umumiyye için böyle bir cezanın vücudüne ihtiyaç vardır.

671 - : islâm içtimaî hayatında cemiyetin olduğu gibi ferdlerin de saa-' deÛerine hizmet bir umdedir. Bu saadeti takdir edemeyen ferdlerin serbestli harekâtını kısmen takyid ile kendilerinin bu saadetden mahrum kalmalarına çalışmak, veliyyül'emr için bir vecîbedir. Bu cihetledir ki, irtidad edib de kendilerini ebedî bir saadetden mahrum bırakacak şahıslar hakkında kati gibi ağır bir ceza vaz'edilerek bu gibi fena temayüllerin önüne geçilmek, bu gibi muzir hareketlerin tevessüüne meydan verilmemek icab etmişdir.

irtidad hâdiseleri, islâm cemiyetini sarsacağı gibi ailelerin irtibat ve in­sicamım da haleldar edecek meşum birer hailedir.

irtidad edecek bir ferdden mensub olduğu islâm cemiyeti teneffür ede­ceği gibi kendi ailesi, akribası da teneffür edecekdirler. Müteneffir ferdler-den teşekkül edecek cemiyetler, aileler arasında ise tesanüdden, teavünden eser görülemez. Bilâkis bunların arasında daima bir adavet ve husumet ese­ri tezahür eder. Böyle bir halin tahaddüsüne meydan vermek ise içtimaî he­yeti idare eden kuvvetler için muvafık olamaz.

Binaenaleyh içtimaî heyeti mutazarrır edecek, aile ocağını zahiren ve bâtınen yıkacak olan böyle feci bir hâdisenin ağır bir ceza ile karşılanması hem ferdlerin, hem de cemiyetin hakikî menfaatleri icablarından bulunmuş-dur.

672 - : irtidad fezahatini    mürtekib olan her hangi bir şahıs, mensub olduğu islâm cemiyetinin bünyanını hedme, şekli dinîsini    tağyire çalışan, başka milletlerin amaline hizmet eden pek muzir bir ferd demekdir. Böyle bir şahıs, müslümanlarm ahval ve esrarına vâkıf olabileceğinden bunun is­lâm cemiyeti aleyhine casuslukda bulunması da pek melhuzdur.

Bir milletin şekli .hükümetini tağyire çalışmak, vatana karşı bazı hıya­netlerde bulunmak, bir çok yerlerde idam cezasını müstelzim bulunmakdadır. Bir islâm cemiyetinin dinini tağyir ve istihfafa çalışmak, bünyanı içtimaîsini tahribe kıyam etmek ise bunlardan daha hafif bir cinayet değildir. Bilâkis hem hıyaneti vataniyyeyi mutazammındir, hem de ondan ve emsalinden da­ha büyük bir cinayetdir. O halde irtidad cinayetinin kati gibi bir ceza ile karşılanması selâmeti umumiyye namına çok görülmemek lâzım gelir.

673 - : Ferdlerin hürriyetine, serbestîi harekâtına riayet edilmesi, islâ-miyyetin pek iltizam etdiği bir    esasdır. Bu cihetledir ki esasen dini islâm ile mütedeyyin bulunmamış bir şahıs, bir reşîd, herhangi bir dini ihtiyar edebilir, herhangi bir dinden diğerine   dönebilir.    Kendisine cebr    edilmez.

(649) uncu meseleye müracaat! Fakat evvelce kabul edilmiş olan dini islâm-dan rücu, insanı hakikî bir saadetden, mahrum bırakan, aileleri ve cemiyet­leri vehne düşüren pek şeni bir hareketdir. Böyle bir hareket ise meş'ru bir hürriyet eseri değildir ki, bunun şiddetle men'i, hürriyete bir tecavüz sayıl­sın.

Velhâsıl : ferdleri hakikî bir dinin feyz ve saadetinden mahrum bıraka­cak olan bir irtidad temayülü, bir hürriyet semeresi değil, cahilce bir cüret eseri olub manevî hayatı imha edeceğinden buna mani olmak, ferdlerin saa­detine çalışmayı bir vazife bilen islâm içtimaî heyeti için kudsî bir vazifedir.

Artık böyle ulvî bir maksadla tatbik edilecek bir ceza, şübhe yok ki ferd­lerin manevî hayatım, hakikî hürriyetini idameye hadim olacak, bunun ne­ticesinde cemiyet hayatı da haleldar olmakdan mahfuz bulunacakdır.[7]

 

İrtidad Edenlerin Tasarruflarına Aid Hükümler  :

 

674  - :  Mürtedlerin hali riddetlerindeki tasarrufatı   Hanaffiyyeye göre §u dört kısma ayrılır: Bilittifak nafiz olan tasarrufat.   Bil'ititfak   batıl olan tasarruf at: Bilittifak mevkuf olan tasarrufat, nafiz olub olmaması eimme a-rasında ihtilaflı olan tasarrufadır. Nitekim sırasıyle izah edilecektir.

675 - : Mürtedlerin bir kısım tasarrufatı bil'itifak nafizdir. Bunlar, tam velayete mevkuf olmayan şu beş tasarrufdur:    Istilâd, talâk,    kabuli hibe, teslimi şüf'a, abdi me'zuni hacr.

Şöyle ki : bir rnürted ,cariyesinin doğuracağı çocuğun kendisinden oldu­ğunu iddia etse çocuğun nesebi kendisinden sabit, cariye de ümmi veled ol­muş olur.

Kezalik : bir mürted, henüz iddeti içinde bulunan zevcesini tatlik edecek olsa talâk vaki olur. Çünkü riddet ile vukua gelen hürmet, müteebbid- değil­dir. Mürteddin islâmiyyete rücuiyle mürtefi olur.

Binaenaleyh riddet sebebiyle kendisinden iftirak etmiş olan zevcesini henüz iddeti bitmeden tatlik edince talâk tahakkuk eder, meğer ki dari har­be iltihak etmiş olsun. O halde talâkı muteber olmaz.

Kezalik : bir mürted, kendisine yapılan hibeyi kabul etse bununla hibe

tamam olur.

Mürtedin vedia bırakması, vedia alması, lûkata iltikat etmesi de bu ka­bilinden olarak muteberdir.

Kezalik : bir mürted, hakkı şüf'asını iskat edebilir. Bu iskat, îmanı Mu-hammede göre muteberdir, imamı Azama göre ise mürted. İslama rücu edin­ceye kadar şüf'a hakkına mâlik değildir.

Binaenaleyh İslama rücu ve bu hakkı vaktinde taleb etmeyince bu hak sakıt olmuş olur. Şu kadar var ki, riddeti halinde şüf asım taleb edibde ba­dehu islâma rücu etse bu hakka mâlik bulunur.

Kezalik : bir mürted, ticaretde bulunmasına evvelce me'zuniyet vermiş olduğu kölesini riddeti halinde ticaretden menedebilir. Çünkü mürtedin em­vali üzerindeki hakkı birkülliye zail olmamış, belki mevkuf bulunmuşdur.

Binaenaleyh bu mülk üzerinde bu veçhile tasarrufda bulunabilir.

676 - : Mürtedlerin bir kısım tasarrufatı da bil'ittifak bâtıldır. Bunlar, failinin her hangi bir dine mensub olmasiyle sahih olan şu beş tasarrufdur; Nikâh, zebh, sayd, şahadet, irs.

Şöyle ki : bir mürted halî üzere bırakılamayacağı cihetle hiç bir mille­te, yani : dine mensub sayılamayacağından onun bir kadınla yapacağı akdi nikâh, nafiz olmaz. Velev ki kadın da mürted olsun.

Kezalik : Bir mürteddin keseceği hayvanın eti yenilemeyeceği gibi onun kelb ile, doğan ile, doğan ile veya tüfenk ve ok ile avlayacağı hayvanların eti de yenilemez.

Kezalik  :  bir mürteddin başkaları lehine ve aleyhine şahadeti muteber olmaz.          

Kezalik : bir mürted, bir kimseye varis olamaz. Kendisinin islâmiyyeti ile riddeti halinde kazandığı mala başkalarının varis olub olmayacağı hak­kındaki meseleler ise âtiyen yazılacakdır.   .

Mürtedlerin harbîlere etnan vermeleri de muteber değildir.

677 - : Mürtedlerin bir kısım tasarrufatı da bil'ittifak mevkufdur. Bun­lar, müsavat esasına istinad eden rnüfaveze ile velayeti müteaddiyye esası­na mübtenî olan evlâdı sigar üzerindeki tasarruflardan ibaretdir.

Şöyle ki : bir mürted'in bir müslim ile akdettiği müfavezc - yani: ara-liinnda tam müsavat olmak, sermayeleri mikduriyle ribihden hisseleri mü-tesavi bulunmak şartiyle sermayei şirket olabilecek mallarını şirkete idhaî etmek suretiyle yapdığı şirket, mevkufen münakid olub badehu islâma rücu­iyle nafiz olur. Riddet üzere helaki, takdirinde ise imamı Azama göre bâtıl, hnameyne göre de aslından şirketi mana mütehavvil olur.

Şirketi man, müsavatı tamme şart edilmeksizin akd edilen şirket demek-. dir ki, bunda sermayelerin mütesavi olması ve mevcud bilcümle nükudun iki Imameyne göre de aslında girketi inana mütehavvil olur.

Maahaza şirketi müfavezede şerikler, biri birinin kefili sayılır. Şirketi inanda sayılmaz. Şirketi müfavezede şeriklerden birinin ikrarı, diğerinin de ikrarı sayılır. Şirketi inanda ise sayılmaz. Şirketler mebhasine müracaat!..

Kezalik : bir mürteddin küçük çocukları hakkında yapacağı nikâh ve sa­ire gibi tasarrufları halinin inkişafına kadar mevkuf bulunub islâmiyyete rücu ederse nafiz, etmezse bâtıl olur. Çünkü mürtedin riddeti halinde kimse üzerinde hakkı velayeti yokdur.

678 - : Mürtedlerin bir kısımtasarruflarının nafiz olub olmaması da fukahai kiram arasında ihtilaflı bulunmuşdur. Bunlar, malı mal ile mübade­le, veya akdi teberru tarikiyle olan tasarruflardır.    Mubayaa, sarf, selem, ıtk, tedbir, sulh, vasiyet, kabzı deyn gibi. Bu tasarruflar, imamı Azama gö­re mevkufdur, bunlar mürteddin islâmiyyete rücuiyle nafiz, riddet üzere öl­mesiyle veya dari harbe lihakına hükm edilmesiyle bâtıl olur. Çünkü mür­ted, harbî hükmündedir. Harbî gibi müslümanlarm elleri altında makhur bir halele bulunmakdadır.    Binaenaleyh bu tasarrufları dari islâma me'zuniyet almaksızın gelmiş olan her hangi bir harbînin tasarrufları gibi mevkuf olur.

Fakat îmameyne göre bu kısım tasarruflar, sahih ve nafizdir. Zira bu tasarrufların sıhhati, ehliyyete, nefazı da mülke istinad eder. Mürted ise muhatab olduğundan ehliyyeti haizdir, helakine kadar da emvaline mâlik-dir. Şu kadar var ki, mürteddin bu kısım tasarrufları, imam Ebu Yusüfe göre sahih bir müslimin tasarrufları gibi, imam Muhammede göre de ma­riz bir müslimin tasarrufları gibi nafiz olur.

imam Muhammed diyor ki : mürted, kati tehlükesine maruz olduğundan marazı mevt ile mariz mesabesindedir. îmam Ebu Yusuf ise diyor ki : irti-dadından rücu ile nefsini katiden kurtarmak mürteddin yedi ihtiyarındadır. Mariz ise kendi nefsinden marazı izaleye kadir değildir. Bu halde mürted, marize müşabih olamaz.

679  - : Mürted hakkında bâtıl olan tasarruflar, mürteddeden sâdır olun­ca da bâtıl olur. Nikâh, şahadet gibi. Fakat mürted'in mevkuf bulunan ta­sarrufları, dari islâmda bulunan bir mürteddeden sâdır olunca sahih ve nâfiz olur. Çünkü mürtedde, harbî hükmünde bulunmadığından katle müstahik, velayet ve temellük hakkından mahrum değildir. İsmeti nefse mâlik oldu­ğundan ismeti emvale de mâlikdir. Bediiyi, Hindiyyc, Kâdıhan, Dürri Muh­tar.[8]

 

İrtidad Edenlerin Hali İslâmdaki Bazı Tasarruflarına Ve Dinî Vazifelerine Aid Hükümler  :

 

680 - : Ehli riddetin müslim iken yapmış oldukları vakıflar, irtidad ile bâtıl olur. Çünkü vakıf, bir kurbet, bir ibadetdir. Kurbet ve ibadet ise rid-det ile içtima edemez. Hattâ bilâhare dini İslama rücu edince vakıfları av­det etmez. Meğer ki yeniden vakf etsinler.

Binaenaleyh bir mürted, Ölür veya Öldürülür veya dari harbe İlhakına hükm olunursa hali islâmında vakf etmiş olduğu şeyler, vârislerine miras olarak intikal eder.

681 - : Mürteddin müslim iken yapmış olduğu vasiyet, riddeti üzerine bâtıl olur. Bu vasiyet, ister kurbet veçhile olsun ister olmasın.

682 - : irtidad edenlerin evvelce yapmış oldukları amelleri sakıt olur. Bu sukut, Hanefî fukahasına göre yalnız riddetle    vücude gelir. Maahaza riddetden rücu edilince bu sakıt amelleri iade etmek icab etmez. Bundan yalnız hac farizası müstesnadır. Bunu zengin oldukları takdidre iade etme­leri lâzım gelir. Çünkü sair ibadetlerin sebebleri olan vakitler, zail olduğun­dan iadesi kabil değildir. Hac vazifesinin sebebi ise beyti mükeremdir. Bu sebeb, sabitdir, mevcutdur. İslama rücu eden bir mürted ise bir kâfiri aslî gibi yeniden müslüman olmuş sayılacağı cihetle üzerine zengin olduğu tak­dirde farizai hac yeniden teveccüh etmiş olur.

Maahaza riddetle sakıt olan ibadetlerden evvelce tahassul etmiş bulunan hasenat, sahibinin hali İslama rücuiyle tekrar avdet eder. Eazımı islâmiyye-den birçokları buna kaildir. Bazı zatlara da şakıt olan bu hasenat bir dah;ı avdet etmez.

683 - : irtidad erbabı, hukuki ibad ile mükellef bulundukları gibi huku-kullah ile de mütaleb bulunurlar. Şöyle ki  bir mürted, müslinr iken terk ettiği namaz, oruç gibi dinî vazifelerini irtidaddan rücu etdikten sonra da kaza ile mükellef olur. Çünkü bu vazifeleri terk etmek bir ma'siyetdir. Ma'-siyet ise riddetden sonra da baki kalır. Binaenaleyh bu ma'siyetden kaza su­retiyle kurtulmaya çalışmak lâzım gelir.

684 - : irtidad halinde bulunan eşhas, hanefî fukahasınm ictihadlarma nazaran şerayi ile, yani : ibadât ile mükellef olmazlar. Nitekim sair gayri müslimler de bunlar ile mükellef değildirler. Çünkü bunlar ile mükellef olmak için evvelce iman lâzımdır. Eddürrül'muhtar, Reddül'muhtar, Fethül kadîr.

«(Malikîlere göre de riddet, ifa edilmiş olan bir hac farizasını ibtal eder. Binaenaleyh mürted, İslama rücu edince yeniden hac etmekle mükellef olur.

Kezalik : Riddet, hali islâmda yapılmış olan nezri, keffareü ve yemîn billahi iskat eder. Artık mürted, İslama rücu edince bunlar ile mütaleb ol­maz. Riddet, evvelce ifa edilmemiş olan namazın, orucun, zekâtın kazasını "da iskat eder. Şerhi EbÜ'berekât, Haşiyei Düsukî.)

(Şafiîlere göre de irtidad, mevt ile neticelenmedikee amelleri ihbat et­mez. Amellerin sukutu, sahibinin riddet üzere olmasiyle tahakkuk eder. Bi­naenaleyh bir mürted, dini İslama rücu edince kablerridde yapmış olduğu ibadetleri iade etmekle mükellef olmaz. Fakat mücerred irtidad ile amelle­rin sevabı zail olmuş olur.

imam Şafiînin içtihadına nazaran gerek mürtedler ve gerek sair gayri müslimler, şerayi ile mükellef bulunurlar. Vakıa bunların hali küfürde ya­pılması muteber ve makbul değildir. Belki onların bu şerayi ile mükellef ol­maları, bunlara muhalefetlerinden dolayı da ayrıca indallah mesul olmaları içindir. Tuhfetül'muhtac.)

(Hanbelî mezhebine göre mürted, İslama avdet edince evvelce yapmış olduğu namaz, oruç, hac gibi ibadetleri bâtıl olmamış olur. Binaenaleyh bun­ları iade etmesi lâzım gelmez.)[9]

 

İrtidad Edenlerin Cinayetlerine Müteallik Hükümler:

 

685 - : Bir şahıs, dari islâmda müslim veya mürted iken bir cinayetde veya haddi müstelzim her hangi bir harekette    bulunduktan sonra mürted olarak dari harbe iltihak edib badehu müslim olarak dari İslama avdet ey-lese bakılır : Eğer o cinayet; kati, gasb, kazf gibi   hukuki ibade müteallik ise bunlardan dolayı muahaze olunur.

Meselâ : Hakkında kısas, diyet, haddi kazf gibi cezalar tertib olunabilir. Ve eğer zina, şürbi hamr vesaire gibi hukukıllaha müteallik ise muahazeye mahal kalmayıb icab eden had, sakıt olmuş olur. Çünkü dari harbe lihak, mevte mülhak olduğundan şübhe iras eder. Hududı şer'iyye ise şübhe ile sa­kıt olur. Hattâ bu cinayet, sirkatden "ibaret olduğu takdirde de çalınan mal tazmin edilirse de bu sirkatden dolayı had lâzım gelmez.

686 - : Bir mürted, dari harbe iltihakdan sonra orada her hangi bir ci-nıyetlerde bulunub da badehu müslim olarak dari İslama gelse o cinayetden dolayı hakkında takibat yapılamaz. Çünkü o cinayeti yaparken ehli harb hük­münde bulunduğu cihetle yapdiğı cinayet, muahezeyi mucib olacak bir su-retde münakid olmamış ve kendisi islâm hükümetinin dairei velayetinde bu-lunmamışdır.

Nitekim bir harbî de müsliimanhıra karşı muharib bir vaziyetde bulun­duğu bir zamanda yapdığı bir fi'Iinden dolayı badel'islâm muaheze olunamaz.

687 - : Bir mürtedde, dari harbe iltihak etdikten    sonra seby olunarak bir kimsenin mülküne dahil olsa vaktiyle zimmetine terettüb etmiş, olan bü­tün hukuki ibad, sakıt olur. Bundan yalnız kısas finnefs müstesnadır.

Binaenaleyh vaktiyle dari islâmda müslime iken amden yapmış olduğu bir katiden dolayı hakkında bilâhare kısas icra edilebilir

688 - : Bir mürteddin yapacağı bir cinayetden dolayı itası lâzım gelen diyeti onun âkilesi tahammül etmez. Çünkü âküenin diyeti yüklenmesi, ken­disi ile cani arasında carî oîan teavün ve tenasur esasına müsteniddir. Mür-ted ile âkilesi arasında ise böyle bir esas kalmamışdır. Binaenaleyh mürted de hiçbir kimsenin âkilesi olamaz. Bedayî, Hidaye, Reddi Muhtar.

«(Malİkîlere göre riddet üzere Ölen veya öldürülen hür bir mürted, ir-tidadmdan evvel veya irtidadı esnasında bir zimmîyi amden veya bir köleyi amden veya hataen kati etmiş bulunsa zimmînin diyeti, kölenin de kıymeti o mürtedin malinden alınır. Fakat böyle bir mürted, bir mürted, bir müsümi amden kati etmiş .olsa bu cinayetinden dolayı icab eden kısas, riddetinden dolayı vuku bulacak katli ile sakıt olur, mâlinden diyet alınmaz.

Şayed böyle bir mürted, bir müslimi veya bir zimmîyi hataen kati etmiş olsa bunların diyeti beytüî'mal tarafından tesviye olunur. Çünkü mürteddin mâli, feyi olarak beytülmale aid olduğu gibi mürted. hakkında yapılacak ci­nayetden dolayı lâzım gelen diyet de beytüTmâle aiddir. Binaenaleyh gara-met, ganimete göre olmuş olur. Şerhi Ebil'berekât.)

(Hanbelîlere göre bir mürted, masumüddem bir kimseyi amden kati et­se hakkında kısas lâzım gelir. Bu halde veliyyi cinayet, talep ederse kısas, irtîdaddan dolayı iktiza eden katle takdim olunur, trtidad, kısası icab eden hâdiseden gerek evvel ve gerek sonra vuku bulmuş olsun.

Kati hâdisesi, hata veya şibhi amd yoliyle vaki olmuş olur veya amden vuku bulduğu halde veliyyi cinayet, bir bedel mukabilinde kısası afüv eder­se mürteddin malinden diyet itası lâzım gelir. Bu diyet, mürteddin malinden üç sene içinde istifa edilir. Fakat .mürted, Ölür veya öldürülürse bu diyet, malinden filhal ahz olunur. Keşşafül'kına.)[10]

 

İrtidad    Edenlerin Zevç Veya Zevcelerine Hükümler :Müteallik

 

689 - : îrtidad ile nikâh, münfesih olur. Şöyle ki : zevç ile zevceden bi­rinin irtidadı, aralarındaki nikâhın hükme muhtaç olmaksızın derhal feshini icab eder. Bu fesih, talâkdan madud değildir. Binaenaleyh bununla talâkla­rın adedi azalmış olmaz. «(îmam Şafiîye göre hâkimin hükmü olmadıkça bunların arasında firkat vaki olmaz.)

690 - : îrtidad eden zevç ise zevcesi medhulün biha olunca tam mehre ve nafakai iddete müstahik olur. Medhulün biha değilse yalnız nısıf mehre müstahik bulunur.

îrtidad eden zevce ise medhulünbiha olduğu takdirde yalnız süknaya ve tam mehre müstahik olub nafakai iddete müstahik olmaz. Medhulün biha değilse süknaya müstahik olamıyacagı gibi mehr namına da bir şey alamaz. Çünkü firkate kendisi sebebiyet vermiş, mehri henüz teekküd etmemiş, id-detle de mükellef bulunmamışdır,

îrtidad eden gerek zevç ve gerek olsun zevcenin iddeti, âdet gören ka­dınlardan ise üç hayiz ile, âyise veya sagîre ise üç ay ile, yüklü ise hamlini vaz' ile nihayet bulur.

691 - :  îrtidad eden bir kadın, hem islâmiyyete rücu etmeğe, hem de kocasiyle cüz'i bir mehr mukabilinde tecdidi nikâh eylemeğe mecburdur.

Irtidad sebebiyle kocalarından ayrılan kadınlar, nikâhlarını tecdide ic­bar edilmedikleri takdirde bir takım kadınların bu bahane ile kocalarından ayrılmaya cüret edecekleri melhuzdur. Binaenaleyh böyle bir cürete meydan verilemez. Hatta bazı fukahaİ kiramın beyanına göre zevcenin irtidadiyle esasen firkat vücude gelmez. Bu kavi, ma'siyet kapısını şedde, nikâhdan kurtulmak için hiyle taharrisini men'e, zevciyetin bekasını kolaylıkla temine vesile olacağı cihetle Belh ulemasi tarafından müfta bih bulunmuşdur.

692 - : Zevç ile zevce arasında irtidad   sebebiyle   husule gelen firkat, irtidaddan rücu ile mürtefi olmaz. Belki tecdidi    nikâha lüzum görülür. Şu kadar var ki, zevceynden her ikisi birlikde irtidad ve yine   birlikde İslama rücu etseler aralarındaki nikâh, olduğu gibi baki kalıb tecdidine lüzum gö­rülmez. Hangisinin evvel irtidad etdiği    bilinmediği halde de hüküm böyle­dir.

Bu meselede imam Züfer muhalifdir. Ona göre irtidad iJe nikâh mutla­ka fâsid olur. Gerek birlikde irtidad ve birlikde islümiyyele rücu etmiş ol­sunlar ve gerek olmasınlar.

Fakat böyle birlikde irtidad eden zevç ile zevceden biri, diğerinden ev­vel islâma rücu etse aralarındaki nikâh, bilittifak fâsid olur. Bu hususda eimmenin icmaı vardır. Binaenaleyh tecdidi nikâha lüzum görülür.

Bu halde zevce, medhulün biha ise mehrine müstahik olur. Çünkü irtidad ile mehri müekked, sakıt olmaz. Medhulün biha değilse yalnız ilk evvel ken­disi islâma rücu etdiği takdirde nısıf mehre ve mehr tesmiye edilmemiş ise müt'aya müstahik olursa da zevci daha evvel rücu etdiği suretde mehr ve müt'a namiyle bir şeye müstahik olmaz.

693 - : Bir kadın, irtidad ederek dari harbe iltihak etse harbiyye mesa­besinde olarak meyyit hükmünde bulunmuş olur. Binaenaleyh kendisine iddet lazım gelmiyeceğintlen zevci onun meselâ:  kız kardeşiyle    hemen akdi ikâhd      nikâhda bulunabilir.  müslim olarak avdet eLse de bu akd, mürtefi olmaz. Siyeri Kebîr şer^ Bedayî| Bahri Uaikt Reddi Muhtar. Irtidad edenl EVlâd ve ahfadına müteallik hü­kümler :

694 - : Müslüman olan bir 2evc ile zevce) çocukları dünyaya geldikten sonra irtidad edecek olîialar bu çocuklar dari isıamda bulundukça mürted sayılmazlar. Çünkü evveıce ebeveynlerine tebaiyyetle müslüman sayılan bu çocuklar, bilâhare bulUnduklan dari isıama tebean müalüman sayılırlar, Ebeveynlerinin irtidadiVıe tebeiyyetleri dara tahavvül etmiş olur.

Şayed ırtidad eden. zevc jje 2evcej çocuklariyle beraber dari harbe iltihak edib de bu Çoouklar orada büyüdüğü gibi bunların orada doğan çocukları da buyudükt.^ sonra islam mücahidleri, orasını istilâ etseler zevc ile zevce hakkında yukarıda yazılan irtidad hukmü carî olur_ Çocuklara gelince birinci derece^ ÇOcuklar, katl edilmeksizin islâmiyyeti kabul et­meğe cebr olunurlar, ilqnci dereeedeki çocuklar, yani torunlar ise islâmiyye­ti kabule icbar edilme*. Çünkü birinci derecedekiler, evvelce ebeveynlerine tebeiyyetle hükmen müslüman bulunmuşlardı, bilâhar dari harbde gayri-müs-hm olarak baliğ olunc* ^^ etmiş sayılırlar. Şu kadar var ki, onıarın rıddetı, birer rıddetı h^kikikye olmayıb birer riddeti hükmiyye olduğundan haklarında katl cezası tatbik edilemez- ikinci derecedekiler ise hükmen de musluman bulunmuşlar^. Zira bu çocuklari dedeıerine, ninelerine tebean müslüman sayılmazlar. irtidadlarından sonra tekevvün edib hali rid ne   unyaya gele^ çocukları, kendilerine tebeiyyetle mürted sayılırlar. Binaenaleyh bunlar, ho& beraberce dari harbe iltihak edib de orada bu ço­cuklar bahg oldukları ^ibi bunlam tevellud eden çocukları da baliğ olduk. dan sonra hepsi bırden esir eâilecek olsalar bütün bu çocukıarı katı edü. meksızm islâmiyeti kau  oule ısbar edilirler.  Çunku    birinci kısım  çocuklar,

ırtidad eden babaların mer kısım çocuklar da mürted sayılan ve baba­lan bulunan birinci kı^lm çocuklara tebeiyyetle hükmen mürted    bulunmuş

olurlar. Su kadar var rıddetı hukmıyye olduğundan bundan dolayı

katl lazım gelmez. bir nvayete nazaran ikinci kısım çocuklar, islâmiyyeti ka­bule icbar olunamazlar  Zira birinci kısım çocuklar, babalarına tabean murted sayılmışlardır. Bu   tebaıyyet ise başkasını ıstıtba edemez. bir müslimeyi tezevvüc veya bir cariyei müslimeyi ıstıfraş edecek olsa bindan dunyaya gelecek çocuk, validesine tebeiyyetle musluman bulunmuş ol çocuk, ebeveynin hayırlısına tabıdır.

Fakat bu çocuğun validesi de gayri müslime bulunsa artık islâmiyye-tine hükm olmaz. Zira bu halde ebeveyninden hiçbiri müslüman bulunmamışdır.

Birinci suretde çocuk, mürted bulunan babasının hali islâmındaki mal­larına vâris olur. Çünkü nesebi ondan sabit bulunmuşdur.

697 -. : Ebeveynleri mürted olub dari harbe iltihak etmiş bulunan erkek ve dişi çocuklar, baliğ olmadıkça istirkak olunabilirler. Çünkü valideleri hak­kında istirkak caiz olduğu cihetle ona tebean kendi haklarında da caiz olur. Fakat baliğ olunca haklarında istirkak carî olamaz. Zira bulûğ ile tebaiyyet münkati olmuşdur.    Binaenaleyh bunlara islâmiyyeti    kabul etmeleri için habs suretiyle cebr olunur.

Diğer bir rivayete nazaran bu çocuklar, baliğ olsunlar, olmasınlar fuyi olarak istirkak olunabilirler. Çünkü baliğ olmnan çocuklar, uhdelerine tabi olacaklarından valideleri gibi istirkak mahal bulunurlar. Baliğ olan çocuklar ise kâfiri aslî hükmünde olacakları cihetle onlar da istirkak mahal bulun

muş olurlar.

698 - : Gebe bulunan bir kadın, müslim bulunan kocasının vefatından sonra bil'irtidad dari harbe iltihak edib de henüz hâmil iken seby edilecek olsa doğuracağı çocuk, feyi olmuş olur. Çünkü bu çocuk, seby zamanında alidesinin cüz'i mesabesinde bulunmuşdur. Bilâhare ondan infisal, bu cüz'-iyyeti ibtal etmez.

Binaenaleyh bu çocuk, validesine tebean rakik, müslim bulunan babası­na tebean da müslim bulunmuş olur. Maahaza babasına vâris olamaz. Çün­kü rık, irsden mahrumiyete sebebdir.

Şayed bu kadın, hamlini vaz etdikten sonra seby edilecek olsa artık ço­cuk istirkak edilemez. Zira bu halde validesine tâbi olmakdan kurtulmuş, babasına tubeaıı müslim vt: nn;ı varis bulunmuş olur. Siyeri Kebîr, Şehri, Bedayî, Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.

« (Malikîlere göre babasının gerek hali riddetinden evvel ve gerek sonra dünyaya gelen çocuğun islâmına hükm olunur. Bu çocuk, babasının ridde-tine tabi olmaz. Şayed ileride islâmiyyete muhalefet gösterirse -^ mutemed kavle nazaran - islâmiyyeti kabule velev seyf ile olsun icbar olunur. Bu çocuğun haline gerek kablelbülûğ ıttıla hâsıl olmuş olsun ve gerek olmasın. Şerhi Ebil'berekât.)

(Şafiîlere göre de babasının veya anasının riddetinden evvel veya sonra vücude gelen çocuk, müslüman bulunan anasına veya babasına tebean mus-Jüman sayılır. Ebeveyni mürted olan böyle bir çocuk ise babası veya anası tarafından usulü arasında da hiç bir müslüman bulunmamış ise o halde bir kavle göre yine müslim sayılır. Fakat ezher olan kavle nazaran mürted ad olunur. Binaenaleyh bu çocuk, istirkak olunamaz ve baliğ olub da islâmiy-yeti kabulden imtina etmedikçe kati edilemez. Tuhfetül'muhtaç.)[11]

 

İrtidad  Edenlerin  Nefislerine,  Mallarına,  İrslerine Ve Borçlarına Müteallik Hükümler :

 

699  - : Bir mürteddi veya mürteddeyi kati eden    kimse, bu fi'linden dolayı kısas ile veya diyet İtasiyle mahkûm olmaz. Çünkü riddet hâdisesi, sahibinin katlini mubah bir hale getirmiştir. Fakat her hangi bir şahsın bir mürted veya mürteddeye karşı böyle bir hareketde bulunması kerihdir.  Bi nacnaloyh veliyyüTemrin rnüsadesi    olmaksızın böyle bir    hareketde bulun­muş olan şahıs te'dibi şer'î lâzım gelir.

700 - : Bir şahsın eli amden kesildikten sonra    irtidad edib de bade­hu bunun sirayetiyle mürted olarak ölse veya bu şahıs,    dari harbe iltihak edib de İlhakına badelhükm müslim olarak avdetini müteakib bunun siraye­tiyle vefat edecek olsa katı' üzerine yalnız nısıf diyet lâzım gelir ve bu di­yet, o gahsın vârislerine aid bulunur.

Bu iki suretde de kısas lâzım gelmez. Çünkü birinci suretde sirayet, gayri masum bir mahlle hulul etmekle ihdar edilmişdir. İkinci suretde ise lihaka hükmedilmekle o şahıs, meyyit mesabesinde bulunmuşdur. Mevt ise sirayeti kat1 eder. O şahsın bilâhare vukubulan islâmiyeti ise yeni bir hayat sayılır. Bedayî, Bahri Raik.

701- : Bir mürted, bilâhare islâmiyyete rücu edince emvali kemakân kendisine aid olur. Bunda ittifak vardır. Hattâ bir mürted, dari harbe iltihak edib de daha lihakına hükm edilmeden dâri İslama avdetle islâma rücû ede­cek olsa malları yine kendisine aid bulunmuş olur. Bu halde dari islâmda bırakmış olduğu malları kendisine vârid olacak kimseler tarafından ahz ve itlaf edilmiş bulunursa bunları tazmin ettirebilir.

Fakat lihakına hükm edildikten sonra avdetle islâma rücu etse yalnız mevcut olan mallarına mâlik olur, vârisleri tarafından istihlâk edilmiş olan mallan onlara tazmin etdiremcz. Çünkü bu takdirde kendisine halef olan vârislerin tasarrufları, kendisinin ve vekilinin tasarrufu mesabesinde bulun­muş olur. Bedayî, Hindiyye.

702 - : Mürted,  ölünce  veya öldürülünce veya dari  harbe     luhukuna hükm edilince uhdei tasarrufundaki mallan mülkünden çıkmış olur. Bu hu-susda bir hilaf mevcud değildir. Ancak bu malları, hangi    andan itibaren mürteddin mülkünden çıkmış olur?. Ve mürteddin bu mallarına kimler te­varüs eder?. Bu mallara vâris olacak kimselerde ne gibi bir ehliyet ara­nır?. Bu ehliyet;  vakti riddette mi, vakti mevtde mi, yoksa vakti riddeten vakti mevte kadar mı mevcud bulunmalı?.. Bu hususlarda    beynel'eîmme ihtilâf mevcuddur.

Şöyle ki : îmamı Azama göre bu mallar, irtidad zamanından itibaren mürteddin mülkünden mevkuf olarak çıkmış bulunur. Mürted, bilâhare tecdidi iman ederse bu mallar tekrar kendisine aid olur, tecdidi iman etme­den ölür veya Öldürülür veya lihakına hükm edilirse bu mallar, irtidadı ânından itibaren kendi mülkünden çıkmış olur. Çünkü mülkün zevaline se-beb olan, riddetdir. Hükm ise sebebden tahallüf etmez. Şu kadar var ki, mürteddin islâmiyyete rücunu ihtimaline binaen mülkünün derhal zevaline hükm edilmeyib tavakkuf olunur. Rücu ederse riddetin zevali mülke sebeb olmadığı anlaşılır, rüeu etmezse riddetin, vukuu ânından itibaren zevali mülkü seheb olduğu tahakkuk etmiş olur.

îmameyne göre ise bir mürteddin emvali, kendi mülkünden mücerred ir­tidad etmesiyle çıkmış olmaz. Belki bu mallar, îmam Ebu Yusüfe göre mür­teddin mülkünden Öldüğü veya öldürüldüğü veya dari harbe lihakına hükm edildiği tarihden itibaren çıkar, imam Muhammede göre de mürtedin bu mallara malikiyeti, öldüğü veya öldürüldüğü veya mücerred dari harbe ilti­hak etdiği tarihden itibaren zail olur. Çünkü mürted, berhayat bulundukça mala muhtacdır, hakikaten veya hükmen ölmüş bulunmadıkça mâîikiyyet ve ehliyyet hakkından mahrum bırakılmaz. Bedayî, Bahri Raik.

703 - : Yukarıda yazılı ihtilâf üzerine bir takım meseleler tefer-ru' eder. Mürteddin tasarrufatma dair yazılan meseleler, bu esasa mütefer-ri bulunduğu gibi bir kısım miras meseleleri de bu esasa ibtina eder.

Meselâ : Bir mürteddin irtidadı zamanında mevcud ve tevarüse ehl olub vefatı zamanında mevcud bulunmayan evlâdı veya herhangi bir karibi, İma­mı Azama göre bu mürtedde varis olur. Imameyne göre vâris olamaz.

Bilâkis bir mürteddin irtidadı zamanında mevcud veya haizi ehliyet ol-mayıb vefatı zamanında mevcud ve haizi ehliyyet olan akribası, imama Azama göre vâris olmadıkları halde Imameyne göre vâris olabilirler. Nite­kim aşağıdaki meselelerden bu cihet, tavazzuh edecekdir.

Maahaza îmamı Azamdan diğer bir rivayete nazaran bir kimsenin bir mürtedde vâris olabilmesi için ehliyet irsin, vakti riddetden vakti mevte ka­dar devam etmesi şartdır. Binaenaleyh riddet vaktinde mirasa ehl olan bir kimse, mürteddin vefatı zamanında bu ehliyetden mahrum bulunsa artık mirasa nail olamaz. Çünkü irse nailiyyet, riddet vaktine istinaden mevt ile sabit olur. Bu iki vakit arasında ehliyyetin zevali ise istinade bir mania teş­kil eder.

Bu kavle nazaran mürteddin irtidadı zamanında mevcud olan müslim oğlu, bilâhare kendisinden evvel vefat etse kendisine vâris olamıyacağı ci­hetle onun namına bir hisse ifraz edilerek vârislerine ita edilemez.

Kezâlik mürteddin dari harbe iltihakı zamanında mirasa ehl olub lihakı­na hükm zamanında ehl olmayan akribası, İmamı Ebu Yusüfe göre mirasa nail olmadığı halde imam Muhamede göre nail olabilir. Bedayî, Fethülkâdîr.

704 - : Dari harbe iltihak eden bir mürted veya mürtedde islâm ahkâ­mı bakımından mevta mesabesindedir. Şu kadar var ki, Hhakına hükm edil­medikçe iltihakı istikrar etmiş olmaz. Çünkü dari İslama avdeti    muhtemel­dir. Bedayî, lüdaye.

705 - : Bir mürted, ölünce veya öldürülünce veya dari harbe lâhik olub da luhukuna hükmedilince malları iki kısma ayrılır: Birinci kısım, hali islâ-miyetinde kazanmış olduğu    mallardır. Bunlar,    müslüman olan    vârislerine mevrus olur. İkinci kısım da irtidadı halinde    kazanmış olduğu    mallardır. Bunlar da feyi olarak beytüTmâle aid bulunur.

Bu mesele, İmamı Azama göredir, lmameyne göre her iki kısım emvali de vârislerine aiddir. Çünkü mürted evvelce müslim olub vefatına kadar is-lârna rücuu da ihtimal dahilinde olduğundan irs hususunda müslim hükmün­de bulunmuş olur. Maahaza imamı Azama göre bir kimse, mürted olunca o andan itibaren ölmüş hükmünde olub o zamana kadar müslim iken kazan­mış olduğu malları yine müslim olan vârislerine intikal etmiş olur. îrtidad-dan sonraki mallan ise ehliyyeti mülki haiz olmadığı bir zamana müsadif bulunduğu için vârislerine aid olmayıb beytül'mâle aid bulunur.

Imameynin ictihadlanna nazaran ise mürted, vefatına kadar ehliyyeti mülkü haiz olduğundan bu mallan da hali islümındaki mallarına mülhak olarak tamamiyle vârislerine aid bulunur. Dürri Muhtar.

706 - : Bir mürteddin vârisleri, mürteddin kablelmevt islâmiyyete rücu etmiş olduğunu bil'iddia    hali riddetindeki    kazancının da kendilerine irsen verilmesini taleb etseler bu iddialarını - îmamı Âzamin kavline nazaran - beyyine ile isbat etmeleri lâzım gelir.

707 - : Bir mürteddin kendisiyle beraber ahb dari harbe götürmüş, ol­duğu mallar, kendisinin mülkü sayılır.

Binaenaleyh bu mallar, bir harb neticesinde mücahidler tarafından elde edilse feyi olarak ganaime dahil olur, vârislerine intikal etmez. Çünkü bun­lar, gayri masum emvalden olmakla istilâ yoliyle temellüke mahal bulun-muşdur.

708 - : Bir mürted, dari harbe gitdikden sonra yine mürted olarak dari islâma gelib bir kısım emvalini alarak tekrar dari harbe götürse de badehu bu mallar, bir harb neticesinde islâm mücahidlerinin eline geçecek olsa ba­kılır : eğer o mürted, İlhakına hükm olundukdan sonra dari islâma gelib o malları ahz etmiş ise bunlar vârislerine aid olur. Çünkü bu mallar lihakma hükm ile vârislerine intikal etmişdir. Binaenaleyh vârisler, bu malları mü-cahidlerin ellerinde kısmet vuku bulmadan bulacak olunca  meccanen ahz ederler. Kısmet vuku buldukdan sonra bulacak olunca da kıymetleriyle ahz edebilirler.

Fakat mürted, daha Hhakına hükm edilmeden dari islâma gelib bu malları ahz etmiş bulunursa bu hususda iki rivayet vardır.  Bir rivayete göre bu mallar hakkında da yukarıda yazıldığı veçhile muamele yapılır, aralarında fark yokdur. Diğer bir rivayete göre de bu mallar, mücahidlerin eline geçince feyi olmuş olur, bunlara vârisler müstahik olmazlar. Zira bu takdirde mücahidler, bir harbînin henüz tahtı mülkünde bulunan bir malı elde etmiş gibi olurlar. Bedayî, Fethülkadir.

709 - Zevç ile zevceden her ikisi de irtidad edib bir çocukları dünyaya geldikden sonra zevç ölse. veya Öldürülse bakılır  :  eğer çocuk,    riddetden itibaren altı aydan az bir müddet içinde doğmuş ise vâris olur. Çünkü bu hal­de ulukun islâm haline müsadif olduğu anlaşılmış bulunur. Fakat altı aydan ziyade bir müddet içinde dünyaya gelmiş ise vâris olamaz. Zira bu takdirde ulukun riddet halinde vuku bulmuş olması muhtemeldir. Anasiyle babasının riddeti halinde husule gelmiş olan bir çocuk ise gayri müslim olacağından vâris olamaz.

Amma yalnız zevç irtidad etmiş olduğu takdirde çocuk kendisine vâris olabilir, velev ki irtidad vaktinden itibaren altı aydan ziyade bir müddet içinde dünyaya    gelmiş olsun.    Çünkü çocuk, bu halde müslüman    bulunan anasına teboiyyetle  müslüman bulunmuş  olur.   Binaenaleyh  babasının  hali

islâmdaki mallarına tevarüs eder. Bedayî.

710 - : İrtidad eedn şahsa zevcesi iddeti içinde vâris olabilir.

Söyle ki : mürtedin vefatı veya katli veya dari harbe iltihakına hükmo-lunması halinde zevcesi henüz iddet içinde ise onun hali islâmmdaki emvaline vâris olur. Fakat zevce, medhulün biha bulunmazsa veya medhulün bina olub da riddetden itibaren husule gelen infisahı nikâh üzerine iktiza eden iddet, nihayet bulmuş olursa artık vâris olamaz. Çünkü bu halde zevciyyet, mür­teddin hakikaten veya hükmen vefatından mukaddem bilkülliyye zail olmuş, beynunet tekarrür etmiş bulunur. Hindiyye.

711 - : Mürteddenin emvali, kendi mülkünden zail olmaz. Bu hususda ittifak vardır. Çünkü mürtedde kati edüemiyeceği cihetle    irtidad etmesi, mülkünün zevaline bir  sebeb teşkil etmez.  Bu cihetledir  ki,  mürteddenin bir kısım tasarrufatı muteber bulunmuşdur.

712 - : Mürteddenin vefatı halinde emvaline kocası vâris olamaz. Çünkü irtidad etmesiyle aralarındaki zevciyyet derhal zail olur. Fakat marazı mev­tinde irtidad eden bir kadına kocası vâris olur. Zira bu halde irtidad etmesi, kocasını mirasdan mahrum bırakmak maksadına müstenid olabilir. Binaena­leyh buna meydan verilmez. Hali sıhhatindeki irtidadı ise katlini icab etme­diğinden bu irtidad, miras hakkını ibtal maksadına müstenid olamaz. Zeyleî. Hindiyye.

713 - : Mürted ve mürtedde, kimseye vâris olamazlar. Irtikâb etdikleri irtidad cinayeti, irs nimetine nailiyetlerine manidir. Nitekim katil ve kati cinayetini irtikâb etdiği için maktule vâris olamaz. Fakat maktul, kendisin îen evvel Ölen katiline vâris olabilir. Çünkü kendisi kail cinayetinden beridir. Seyleî.

714 - : Dari harbe iltihakına hükm olunan bir mürteddin müdebberleri, ümmehatı evlâdı azad olduğu ve emvali vârislerine intikal etdiği gibi uhdeti iimmetindeki borçları da teaccül etmiş olur.

Binaenaleyh dâinler, bir mürteddin terikesine derhal müracaat edebilir-er. Fakat mürteddin borçları hangi emvalinden tesviye edilecekdir?. Islâ-miyyeti halindeki emvalinden mi, yoksa riddeti esnasında kazandığı mallar­dan mı, yoksa her ikisinden mi?.. Bu hususda ihtilâf vardır. Şöyle ki: îma-meyne göre bu borçlar, mürteddin hem islâmiyyeti ve hem de riddeti zama­nındaki emvalinden tediye edilebilir. Çünkü bu malların hepsi de hakikaten veya hükmen vefatına kadar mürted'e aiddir, îmamı Azama gelince, kendisinden bu hususda üç kavi rivayet olun­maktadır: Bir rivayete göre bu borçlar, mürteddin yalnız islâmiyyeti halindeki mallarından tediye edilir, meğer ki bunlar kifayet etmesin, o zaman borcun mütebakisi riddet halindeki kazancından Ödenir. Çünkü bir insanın borcu, kendi malinden tesviye edilir. Mürteddin mali ise islâmiyeti zamanına müsadif olan kazancıdır, riddeti zamanındaki kazancı ise feyi olarak cemaati müslimîne aiddir.

Diğer bir rivayete göre de mürteddin borçları yalnız riddeti zamanında kazandığı mallardan ödenir, meğer ki bunlar kifayet etmesin, o takdirde mü­tebaki borç, islâmiyyeti zamanındaki mallarından tediye edilir. Zira mür­teddin islâmiyeldeki malları vârislerine intikal etmişdir. Riddeti zamanında­ki kazancı ise vârisler ile beraber bütün müslümanlara aid olduğundan bor­cun bu kazanedan ödenmesi daha muvafıkdır.

Üçüncü bir rivayete nazaran da mürteddin islâmiyeti zamanına müsa­dif borçları, islâmiyyeti halindeki mallarından, riddeti zamanına müsadif borçlan da riddeti halinde kazandığı mallarından ödenir. îmam Züfer de buna kaildir ve bu rivayet, sahih görülmekdedir. Dürri Muhtar, Reddi Muh­tar, Bedayî, Kuhustanî.

«(Mâlikilere göre bir mürteddi amden veya hataen kati eden kimse hakkında kısas lâzım gelmez, velev ki katil, gayri müslim bir köle olsun. Fakat bu katiden dolayı hem te'dib, hem de diyet lâzım gelir. Bu kati, \ gerek istitabe zamanında ve gerek istitabeden sonra veliyyülemrin katlinden evvel vuku bulsun müsavidir. Bu halde lâzım gelen diyetin mikdarı, bir hür müsliman diyetinin beşde birinin sülüsüne muadildir. Düsukî, Müdev-vene.)

(Hanbelîlere göre mürtedi kati etmek salâhiyeti veliyyül'emr ile naibine aiddir, ba§kası tarafından kati edilmesi bir isaetdir. Buna gerek istitabeden evvel ve gerek sonra cüret eden şahıs ta'zir olunur, fakat kendisine zıman lâzım gelmez. Maahaza dari harbe iltihak eden bir mürteddi her hangi bir kimse kati ve malini ahz edebilir. Çünkü bu halde harbî olmuş olur. Keş-şafül'kına.)

(imam Şafiî ile imam Ahmede göre bir mürteddin mülkü, riddetiylo hemen mülkünden çıkmış olmaz, belki mevkuf bulunur. Nitekim İmamı Azama göre de böyledir. Bu halde mürted, riddet üzere ölünce irtidadı tari­hinden itibaren malları mülkünden çıkmış olduğu anlaşılır. Maahaza h.u mal­dan mürteddin nafakası ita ve borçlan kaza olunur. Şöyle ki  :

Fıkhı Şafiîye nazaran mürteddin tevbesi için verilen üç günlük bir mühlet zarfında kendisinin ve nikâhı mevkuf bulunan zevcesinin vesair infakiyle mü­kellef olduğu usul ve füruunun nafakaları kendi malinden temin edilir.

Fıkhı Hanbelîye göre de nafaka itası hususunda irtidad edenlerin evlâd ve ahfadına müteallik hükümler böyledir. Tuhfe, Keşşaf.)

(Eimmei selâseye göre mürtedlerin gerek halin islâmdaki malları ve gerek bilâhare kazandıkları mallar feyi olarak beytülmale aid olur. Gayri müslim olan mürted ile müslim olan akribası arasında irs carî olamaz. Bahri Raik. Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : mürteddin filhal zail olmayan mülki, bir yedi adle tevdi olunur. Kendisi bu mülkde tasarrufdan men edilir. Bilâhare islâma rücu ederse mülkünde kemafissâbık tasarrufa başlar, riddet üzere terki hayat ederes, beytülmale aid olur. Keşşafülkına.)

Fıkhı Şafiîye göre de hüküm böyledir. Mürteddin akarı kadı tarafından icareye evrilir, ziyamdan korkulan malları satılır, kendisi tasarrufdan hacr edilir.)

(Eimmei selâseye göre dari harbe iltihak eden bir mürteddin emvali de mevkuf olub hâkim tarafından veya hâkimin tayin edeceği bir emin zat tarafından hıfz edilir. Tâ ki mürteddin dari harbde mevti zahir olsun veya kendisi müslim olarak dari İslâma avdet ile bu malları geri alsın. Çünkü mürteddin dari harbe iltihakı, bir nevi gaybubetdir. Binaenaleyh dari islâm-düki gaybubetine müşabih bulunmuş olur. Mürtedde hakkında da hüküm böy­ledir. Fethül'kadir, Elmuğni.)

(Şafiîlere göre mürteddin malları bir yedi emine tevdi olunur, gerek rid-, detinden evvel ve gerek sonra zimmetine taallûk edn borçlar, bu mallardan ödenir. Riddet üzere ölünce bu malların mütebaki kısmı, feyi olarak beytül­male aid olur. Demek oluyor ki mürteddin borcu, feyi hakkından mukaddem­dir. Tuhfe.)

(Hanbelilere nazaran da mürteddin mallarından evvelâ . borçları veya yapdığı cinayetlerin diyetleri ödenir, sonra geri kalan mikdarı da mürtedden vefat etdiği günden itibaren feyi olarak beytül'mâle aid olur, Keşşafülkına.)

 (Zahirîlere ve Ebu Süleymana göre mürteddin emvali, islâmiyyete rücu ederse kendisine, kati edilirse gayri müslim olan vârislerine aid olur, bu mallar, müslüman olan kariblerine mevrus olmaz. Nitekim bir hadisi şerifde

müslüman kâfire, kâfir de müslümana vâris olmaz.» buyurulmuşdur,

Maamafih irtidad eden bir kimsenin emvalinden daha hayatta iken elde edilen şeyler, beytülmali müslimîne aid olur. Gerek bilâhare İslama rücu etsin ve gerek etmeyib mürted olarak ölsün veya öldürülmüş veya dari harbe lâhık olsun. Malları daha kendisinde iken İslama rücu etse bu malları yine kendisine kalır ve müslüman olarak ölünce de vârislerine mevrus olur. El-muhallâ.)[12]

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

İSLÂM HUKUKUNDA ESARET MÜESSESELERİNE MÜTEALLİK MESELELER

 

İÇİNDEKİLER : Mukaddime ~ esaret ve memlûkiyet müesseseleri, l'takın rüknü, nevileri, şaftları. Tenciz, talik ve izafe suretiyle olan ıtklar. İ'takın kabili tecezzi olııb olmaması, l'takm hükümleri ve bu hükümlerin sabit olacağı vakitler.

Tedbirin rüknü, nevileri. Tedbirde tecezzi ve rücu carî olub olmadığı. Tedbirin hükmü.

Istilâdın rüknü ve istilâd ile sabit olan hürriyetin sebebi. IstiEâdın şart­ları ve hükümleri.

Kitabetin rüknü, nevileri, şartları. Kitabetin hükümleri ve vasıfları. Kitabetin tedvini.  Mükâtebin yapıb yapamıyacağı tasarruflar. alâ mâle müteallik meseleler. 'takın, tedbirin,  istilâdır) ve kitabetin  sübutü.

Abıklara müteallik meseleler : Abıkın derdest edilmesi ve sahibine red­di. Abıkm satılması. Abıkın nafakası ve malikinden alınacak ücret. Ücrete istihkakın şartları ve nisbeti. Ücreti verecek kimseler. Ücretin mikdarı ve sukutu. Abıkla beraber mal iddiası.

Velâi ıtakanın sebebi sübutü. Velâi ıtakanın vesıfları. Velâmn hükmü ve sübutündekl şartlar. Velâ hususundaki ihtilâfı din. Velâi ıtakanın ne İle sa­bit olacağı.[13]

 

Mukaddime =  Esaret Ve    Memlûkiyet    Müesseseleri:

 

715 - : îslâm hukukuna nazaran* insanlarda asi olan hürriyetdir. Bütün insanlar dünyaya hür olarak gelirler. Yalnız muhariblik sıfatı, gayri müs-limlerin hürriyetden mahrumiyetini intaç edebilir ve bu mahrumiyet, bilva­sıta bunların evlâd ve ahfadına da müteveccih bulunabilir.

Müslümanlık intişara başladığı bir devrede bütün milletlerde şiddetli bir suretde esaret usulü mevcud bulunuyordu. Her millet, muharebelerde vesa-ir sebepler ile elde ettiği esirleri ya Öldürüyor veya pek meşakkatli işler­de - hayvanlara bile yapılması reva olmayacak bir tarzda - istihdam edi­yordu. Her millet, düşmanının kuvvetini azaltmak, kendi kuvvetini arttırmak için esaret müessesesini yaşatmaya mecburiyet görmekde idi. Kendi varlığı­nı müdafaaya mecbur olan islâmiyyet de bu müesseseyi büsbütün ihmal ede­mezdi. Çünkü o takdirde hayatı tehlikeye düşmüş, düşmanlarına karşı muka­bele bilmisil silâhından mahrum kalmış olurdu. Bunun içindir ki, islâmiy­yet de - cihada müteallik hükümler sırasında bildirildiği üzere - esaret usulünü kabul etmiş, esirler hakkında icabı hâle ve düşmanların hareketle­rine göre muamele yapılmasını tecyiz eylemiş, fakat bu müesseseyi tarihde bir misli daha görülmemiş bir suretde ıslaha çalışmış, hürriyet nimetinden mahrum kalanlara karşı büyük bir şefkat ve himaye göstererek onların hak­larına pek çok riayet edilmesini kendi müntesiblerine emir ve tavsiyede bu­lunmuş, hürriyetlerini gaib etmiş olan insanları tekrar hürriyetlerine kavuş­turmayı esasen bir umde olarak iltizam eylemiştir.

işte bu yüksek şefkat ve himayeden dolayıdır ki esirleri, köleleri, cari­yeleri azad etmek, yani : bunları fıtraten haiz oldukları hürriyetlerine tek­rar kavuşturmak için islâm hukukunda bir çok hükümler mevcud bulunmuş-dur. Nitekim bu hakikat aşağıdaki meselelerden .de güzelce anlaşılacaktır.

Ezcümle bazı günahların afvi için köle veya cariye azad etmek suretiy­le keffaretde bulunmak vecibesi de islâmiyyetin bu bandaki ulvî gayesini, hürriyete verdiği büyük kıymeti tecelli ettirmeğe kâfidir. hadisi şerifi de bu hakikati müeyyid bulunmakdadır. Buharı, Müslim, Tirmizî. Meali şerifi : Herhangi bir müslüman, bir müslim şahsî azad ederse Al­lah Tealâ Hazretleri, onun her uzvu mukabilinde o azad eden zatın bir uz­vunu ateşden halâs eder. Ne büyük teşvik, ne muazzam mükâfat!..[14]

 

İ'takın   Rüknü 

 

716 - : I'takın - köle veya cariye azad etmenin rüknü, filetimle ıtka delâlet eden lâfızlar ile lâfız makamına kaim olan bazı fi'llerdir.

Kendileriyle ıtk = azad hâdisesi vuku bulan lâfızlar, üç kısma ayrılır :

(1) : Sarih lâfızlardır.     Bunlar;   ıtk, hürriyet,  velâ gibi    kelimelerden müştak olan tabirlerdir : «ıtk etdim», «hür kıldım», «sen benim mevlâmsın», gibi.

Bu gibi sarih lâfızlar ile yapılan ıtklara : «ı'takı sarih» denir. Bunlar ile niyyete ve memlûkün kabulüne muhtaç olmaksızın ıtk vuku bulur. Bun­ların yalan yere söylenmiş olduğuna dair olan iddia, tasdik olunmaz. Çünkü böyle bir iddia, hilafı zahirdir.

(2) : Sariha mülhak lâfızlardır. Bunlar, mülkün zevaline delâlet eden bazı tabirlerdir ;  «Nefsini sana    bağışladım», «Nefsini sana satdım» denil­mesi gibi. Bu suretde de niyyete ve memlûkün kabulüne muhtaç olmaksızın ıtk vaki olur.

(3) : Kinaî lâfızlardır. Bunlar; ı'taka da, saireye de ihtimal olan bazı tabirlerdir  :  «Senbenim mülküm değilsin», «Sen benim mülkümden çıktın», «Sebilini tahliye etdim»,  «Senin emrin senin elindedir» denilmesi gibi.

Bunlardan biriyle itkin vukuu, niyyete muhtacdır.

717 - : I'tak hususunda lâfız makamına kaim olan fi'llere gelince bun­lar da şira, ittihab tevarüs gibi şeylerdir.

Şöyle ki : hür olan bir kimse, kendisinin rakik bulunan bir zîrahm mah­remini, meselâ babasını veya anasını veya oğlunu satın alsa veya bunlardan birine hibe, vasiyyet veya irs yoliyle mâlik olsa bu zî rahm, niyyete muhtaç olmaksızın derhal azad olmuş olur, velev ki o kimse, baliğ ve âkil bulunma­sın. Çünkü aralarındaki bu karabet, rikkin devamına münafidir. Rıtkın de­vamı, akriba arasında vahşet ve nefret zuhuruna ve binnetice kat'ı rahime müeddi olur. Kat'ı rahim ise caiz değildir.

Bu hususda müslümanlar ile zimmîler arasında fark yokdur. Zira bunlar, kat'ı rahmi hürmetin ve i'taka ehliyyet hususunda müsavidirler. Mevsut, Be-dayî Dürri Muhtar. « (imamı Mâlik ile imam Ahmede göre» müsle = temsil edilen zalimane fi'llerden dolayı da memlûk azad olarak hürriyyete kavuşur. Şöyle ki : fık­hı Malikîye göre reşid, hür, müslim olan bir kimse, kendisinin müslim veya gayri müslim memlûki hakkında müslede, meselâ kulağını veya burnunu kesmek gibi ayıb ve şeni' müstelzim bir fi'lde bulunsa mahkeme tarafından o memlûkün ıtkına karar verilir.

Kendisinin müslim olan memlükü hakkında müslede bulunana zimmî hak­kında da hüküm böyledir. Fakat bir zinımî, kendisi gibi zimmî bulunan memlûkü hakkında müslede bulunsa murafaa için islâm mahkemelerine mü­racaatları vuku bulmadıkça ıtka hükm edilmez. Şerhi Ebilberekât, Düsukî.) (Fıkhı Hanbelîde de deniliyor ki : Maliki tarafından burnu veya kulağı veya sair bir uzvu kesilen veya yakılan veya yırtılan veya fuhşiyyata icbar olunan bir memlûk, fi'len i'tak edilmiş olur.[15]

 

İ'takın Nevileri :

 

718 - : î'tak, başlıca şu dört "nev'e ayrılır :

(1) : I'takı vâcibdir. Bu, katilden zihardan yeminden, nakzı savmden dolayı keffaret olarak yapılması icab eden ıtkdır. Nitekim cinayet mebha-sinde vesairede bu kısma dair tafsilât vardır.

(2) : îtakı mendubdur. Bu, livechillah yapılan ıtkdır. islâm ahkâmına nazaran köleleri, cariyeler azad etmek, pek müstahsen ve malî ibadetler­den maduddur. Bu hususda bir çok dinî tergîbat vardır. Bazı fıkıh kitabla-rında «ıtk, kurbetlerin efdalidir» denümişdir. Binaenaleyh mahza rızai ilâhî için köleleri, cariyeleri hürriyete kavuşturmak,  islâm    hukukunca mendub bulunmuştur.

(3) : î'takı mübahdır. Bu, bir veçhe niyyet edilmeksizin yapılan ıtkdır. Her mükellef kimse, mâlik olduğu rakiki azad etmek hususunda şer'an mu­hayyerdir. Binaenaleyh mâlikleri tarafından bir gaye gözedilmeksizin mutlak suretde vuku bulan îtak hâdiseleri de islâm hukukunca muteber   bulunmuş-dur.

(4) : I'takı    mahzurdur. Bu, gayri meşru bir vech için, meselâ putlar namına yapılan ıtkdır. Bu kabil ıtklarda rüknü mevcud, ehlinden sâdir olun­ca vaki ve lüzumu halinde hüküm altına dahil olur. Bedayî, Hindiyye.

« (Fıkhı Hanbelîde deniliyor ki : nafakasını te'minden âciz bulunan ve­ya zinaya, fesada mübtelâ olacağından korkulan bir rakikı azad etmek, ki­tabete kesmek, mekruhdur.

Bir de «î'takı cebrî» vardır ki bu da : mâlikinin rızasına bakılmaksızın hâkimin hükmiyle bir rakikin azad edilmesinden ibarettir. Bu kısım, imam Mâlik ile îmam Ahmede göre hakkında müsle yapılan bir raik hakkındaki i'takdır. Nitekim yukarıda beyan olunmuşdur.[16]

 

İ'takın Şartları :

 

719 - : îtkın vukuu için mu'tikin hakikaten veya hükmen âkil ve baliğ . olması şartdır.

Binaenaleyh çocukların, mecnunların, medhuşlerin.  naimlerin i'takı sa­hih değildir. Ancak zî rahmi mahremine temellük eden kimse, çocuk veya . :   mecnun olsa da takdiren âkil ve baliğ sayılır.

720 - : î'takın mevcudiyeti yakinen malûm bir memlûke izafe edilme­si şartdır.

Binaenaleyh mevcudiyeti şübheli olan bir memlûke izafe edilen i'takı, sa­hih olmaz. Meselâ : bir kimse, şu' cariyenin rahmindeki çocuk hürdür. Dese bakılır : eğer çocuk bu sözden itibaren altı aydan az bir müddet içinde do­ğarsa hür olmuş olur. Fakat altı ay hitamında veya daha sonra doğarsa hür ; olmaz. Çünkü bu söz söylendiği vaküde çocuğun validesi rahminde mevcud olduğu, birinci müddete nazaran malûm, ikinci müddete nazaran şübheli bulunmuşdur.

721 - : Bir mal mukabilinde yapılan ıtklarda o mali   memlûkün kabul etmesi şartdır.                                                                                        

Binaenaleyh bir köle veya cariye, efendisi tarafından şu kadar meblâğ mukabilinde azad edildiğine muttali olduğu meclisde buna kabul ederse azad olur, kabul etmezse azad olmaz.

722 - : t'tak edenle i'tak edilen arasında ıt'kın sübutü ânında malikİy-yet ve memlûkiyyet bulunması şartdır.

Binaenaleyh bir kimse, mâlik olmadığı bir rakiki azad edecek olsa ıtk vaki olmaz, velev ki bilâhare o rakike malik olsun. Şu kadar var ki, böyle fu­zulî bir surette vuku bulan bir i'tak, rakikin mâlikinin icazetine mevkuf bu­lunur, icazet verirse nâfis, vermezse bâtıl olur.

723 - : i'tak husulünde ihtiyar, Usan İle tekellüm şart değildir.

Binâenaleyh mükrehin, ma'siyet suretiyle sekran olanın i'takı sahihi ol­duğu gibi müstebîn olan kitabetle ve anlaşılan işaret ile de ıtk vaki olabilir. Hidaye, Hindiyye. « (Malikîlere göre de mu'tikin mükellef olub mahcur olmaması şartdır. Borcu malini muhit olan kimsenin i'takı da gayri lâzımdır. Böyle bir kimse, alacaklıları razı olmadıkça memlûkünü azad edemez. Velev ki hali sıhhatde bulunsun.

Zevceler ile mariz olanlar, mallarının yalnız sülüsünden muteber olmak üzere memlûklerini azad edebilirler.

Halal yoliyle sekran olanın i'takı sahih değildir. Bu, bil'ittifak mecnun hükmündedir. Şerhi Ebü'berekât, Düsukî.)

(Şafiîlere göre de mutlakuttasarruf olan her hürrün i'takı sahihdir. Fa­kat mükrehin ve borcundan dolayı mahcur olan şahsın, mükâtebin i'takı sa­hih değildir Fuzulî suretde olan bir i'Uk da mevkuf olmnyıp lâğuv bulunmug olur. Tuhfetül'muhtaç.)[17]

 

Tenciz, Talik,  İzafe Suretiyle Olan  Itklar :

 

724 - : Itk hâdiseleri, bir §arta muallâk veya bir zamana muzaf olub olmamak itibariyle şu üç kısma ayrılır

(1) : itki müneccez, bir şarta ta'lik veya bir zamana izafe edilmeksizin derhal yapılan ıtkdır. Bir kimsenin memlûküne «Seni azad etdim»  demesi gibi ki bununla derhal ıtk, vaki olur.

(2) : itki muallâk, bir şarta ta'lik   suretiyle vuku bulan ıtkdır. Bir kim­senin memlûküne titaben «Şu işi yapar isen. azad ol» demesi gibi ki, memlûk o işi yapınca azad olur. Bir memlûkün azad edilmesini böyle bir şarta ta'lik etmeğe «ta'liki ıtk» değildiği gibi «halif bil'ıtk» da denir. Mukabili «tencizi ıtk» dır. Mülke veya sebebi mülke ta'lik suretiyle yapılan ıtklar da bu kabilden­dir. Şöyle ki : bir kimse filhal malik olmadığı bir köleye : Eğer ben sana mâlik olursam azad ol» veya «Ben seni satın alırsam sen hürsün» dese bu ta'lik, sahih olur. Binaenaleyh bilâhare şart tahakkuk edince o köle azad olur.

Bir kimse «Şöyle yaparsam bütün kölelerim azad olsunlar» diyecek olsa

bu sözü filhal mevcud olan kölelerine raci olur, bilâhare mâlik olacağı köle­lere şâmil olmaz.

(3) : itki muzaf, bir zamana, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edilen ıtkdır.

Meselâ : bir kimse, kölesine «Sen gelecek Ramazanı Şerif ayının nihaye­tinde hürsün» dese o ay nihayet bulunca ıtk hâdisesi vücude gelmiş olur.

Bir kimse : «Mâlik olduğum - veya bana nid olan - bütün kölelerim şu günden sonra azad olsunlar« dese bu sözü, filhal mevcud olan kölelerine in­hisar eder, bunu söyledikden sonra mâlik olacağı kölelere şâmil olmaz. Be-dayî, Bahr, Hindiyye. « (Şafillere göre mülke veya sebebi mülke ta'lik suretiyle yapılan ıtk, vaki olmaz, «Mâlik olacağım köle azad olsun» denilmesi gibi.)[18]

 

I'tak İn Kabili Olub Olmaması  :

 

725 - : I'takm tecezziyi kabil olub olmaması meselesi, müctehidler ara­sında ihtilaflı bir mvzu teşkil etmektedir. Ezcümle imamı Azama göre i'tak, kabili tecezzidir, mu'tik gerek musir ve gerek mu'sir olsun.

Binaenaleyh bir kimse, memlûkünün meselâ yarısını azad edecek oîsa o memlûkün yalnız yarısı filhal azad olur, diğer yarısı muvakkaten rakik olarak kalır. Bu halde o kimse muhayyerdir : dilerse bu memlûkün diğer ya­rısını da azad eder, dilerse bu kısmı hakkında kitabetde veya tedbirde bu­lunur ve dilerse bu kısmın kıymetini almak için o memlûkü istis'â eder, ya­ni : kazanç sahasına sevk eyler. Memlûk de bedeli kitabeti veya mütebaki yarısına aid kıymeti kazamb mu'tikine verince tamamen hürriyete nail olur. Fakat alâ halihî rakik olarak bırakılamaz. Çünkü bir kısmında hürriyet, sa­bit olan bir insandan malikiyyet tarikiyle intifa caiz olamayacağı gibi bir mâlin bilâ intifa hali üzere terk edilmesi de caiz görülemez.

726 - : Bir memlûkü müteaddid mâliklerinden bir ikisinin azad etmesi de bir mâlikin kısmen azad etmesi kabilindendir.

Meselâ : bir köleye müsavat üzere mâlik olan iki şahısdan biri kendi hissesini azad etse köle o hisse nisbetinde azad olmuş olur. Bu halde diğer şerik muhayyerdir : dilerse o da hissesini azad eder, dilerse hissesi hakkında tedbirde bulunur, dilerse bu hisseyi kitabete keser, dilerse bu hissenin kıyme­tini elde etmek için köleyi kazanç sahasına atar ve dilerse bu hissenin kıyme­tini - musir olduğu takdirde - mu'tik olan şerikine tazmin etdirir. Fakat hissesini alâ hâliha rakik olarak terk edemez.

Tazmin suretinde mu'tik olan şerik de muhayyer olur : dilerse kölenin diğer kısmını da azad eder, dilerse bunun hakkında tedbirde veya kitabetde bulunur ve dilerse bunun kıymetiüni istifa için köleyi istis'a eder. Çünkü şerikinin hissesini tazmin edince onun makamına kaim olmuş olur.

Velhâsıl : İmamı Azama göre i'tak, mülkde ve mâliyetde izale suretiyle vuku bulan bir tasarrufdur. Mülk ile mâliyetde ise tecezzi cereyan eder. Bu cihetlerdir ki, müteaddid kimseler bir rakika malik olabilmekdedirler. Bina­enaleyh i'takda da tecezzi cereyan eder.

727 - : tmameyne göre i'tak, tecezziyi kabul etmez. Mu'tik, gerek mu­sir olsun ve gerek olmasın.

Binaenaleyh bir kimse, memlûkünün bir kısmını, meselâ : yarısını azad etse tamamı azad olmuş olur. Çünkü hürriyet, bir kuvveti hükmiyye olduğu gibi rık da bir aczi hükmîdir. Bu cihetle bunlar bir şahısda içtima edemez.

Memlûk iki kimse arasında müşterek olduğu takdirde de tamamen azad olur. Şu kadar var ki, bu tardirde bakılır : eğer mu'tik, musir ise şerikinin hissesini zamin olur, mu'sir ise memlûk, siayete muhtaç bulunur, şerik kendi hissesinin kıymetini bu suretle istihsal eder. Bedayî, Hindiyye, Fethül'kedîr.

«(Malikîlere göre bir kimse, müstakillen veya müştereken mâlik olduğu bir rakikin bir kısmım, meselâ yalnız kendi hissesinin tamamım veya nısfım azad etse diğer hisselerin de azad edilmiş olması, bir takım şeriat dairesinde hükme muhtaç bulunur. Meselâ : başkasiyle müşterek olsa şerikin hissesinin hüküm günündeki kıymetini şerike vermesi lâzım gelir. Şerhi Kebir, Düsukî.)

(imam Şafiî ile İmam Ahmede göre bir kimse, müstakillen mâlik olduğu bir rakikin bir cüz'ünü, meselâ : nısfım azad etse tamamı azad olur. O kim­se, gerek musir olsun ve gerek olmasın. Fakat başkasiyle müşterek olduğu takdirde bakılır : eğer musir ise i'tak, tecezzi etmez, rakikin tamamı azad olmuş olur, şerikine aid hissenin kıymetini tazmin eder.

Şerikine aid hissenin kıymetini kısmen eda edebilecek bir halde bulunur­sa bu mikdar hissede azad olarak rakibin hürriyete tekarrüb etmesi gayesi istihdaf edilir. Fakat mu'tik, tamamen mu'sir olursa i'tak tecezzi eder, şeri­kinin hissesi alâ hâliha rakik olarak kalır, beyi ve hibe gibi mülkü izale ede­cek tasarruflara mahal bulunur.

Bu hususda yesar ve i'sarın mikyası, mu'tikin şerikine aid hissenin kıy­metini tazmin edebilecek kadar bir mâle mâlik olub olmamasıdır. Bu yesâr ve i'sar, i'tak vaktine nazaran teayyün eder. Hali i'takda yesâr ve i'sarın mevcud olub olmamasında ihtilâf edilse söz, mu'sir olduğunu iddia eden mu'tikin olur. Beyyine diğer tarafa teveccüh eder. Çünkü i'sar, asi olduğun­dan zahiri hal, mu'tikin lehine şahid bulunur.)[19]

 

I'takın Hükümleri Ve Bu Hükümlerin Sabit Olacağı Vakitler :

 

728 - : I'takın hükümleri, i'tak neticesinde husule gelen hürriyetden ve buna tabi hususlardan ibaretdir. Şöyle ki : tenc:z   suretiyle olan i'taklarda memlûk derhal hüriyete kavuşur, bir aczi hükmî olan rıkdan kurtulur. Azad edilen cariye ise hamli da kendisiyle beraber azad olur. Fakat kablel'i'tak doğurmuş olduğu çocuklar, tasrih edilmedikçe kendisine teb'an azad olmuş olmaz.

Rakikin elindeki mal ise mevlâsına aiddir. Binaenaleyh azad edilecek olsa o âne kadar elinde bulunan mal, kendisine aid olmaz. Fakat badehu ka­zanacağı mal, kendisine aid olur.

Ta'lik veya bir vakte izafe suretiyle olan i'taklarda da memlûkün hürri­yetine nailiyeti, şartın veya tayin edilmiş olan vaktin tahakkukunda vücude gelir, bunların tahakkukundan evvel memlûk, mevlâsının mülkünde buluna­rak hakkında rık ahkâmı cereyan eder.

729 - : I'tak hâdisesi, mevlânm hali sıhhatinde vaki olunca memlûkün hürriyeti tahakkuk eder, mevlânın gerek başka emvali mevcud olsun ve ge­rek olmasın ve mevlânın bir kimseye gerek borcu bulunsun ve gerek bulun­masın. Çünkü hali sıhhatde bulunan bir kimsenin maline hacr ve hacz bu­lunmadıkça alacaklılarının hakları hemen taallûk etmiş olmaz. Binaenaleyh i'tak, mevlânın şahsına aid hâlis mülküne bilâ mani müsadif olmuş olacağın­dan nafiz olur.                                   .

730 - : İ'tak hâdisesi, mu'tikin mazarı mevtine müsadif bulunmuş olun­ca bakılır : eğer terikesinin sülüsü, azad etmiş olduğu rakikin kıymetine mü­said ise veya müsaid olmadığı halde vârisleri bu i'taka icazet verirlerse ıtk yine vaki olur.

T-rikenin sülüsü müsaid bulunmadığı gibi varisler de haklarının sukutu­na razı olmadıkları takdirde ise memlûk, sülüsi malin müsaid olduğu mikdat-nisbetinde azad olmuş olur, mütebaki kıymeti için de verese namına siayetde bulunur.

Meselâ : memlûkün kıymeti altı yüz lira olduğu halde terikinin sülüsü dört yüz liradan ibaret bulunsa memlûk, mütebaki iki yüz lira için kazanç sahasına atılır, bu meblâğı kazanıb vârislere verince tamamen azad olmuş olur.                    

731 - : Memlûkünü mazarı mevtinde i'tak eden bir mevlânm terikesi .borca müstağrak olduğu takdirde de yukarıdaki mesele veçhile hareket edilir.

Meselâ : bir kimsenin marazı mevtinde azad etdiği kölesinden başka ma­li bulunmadığı gibi onun kıymetine muadil veya ondan daha ziyade borcu bu­lunsa köle azad edilmiş olursa kıymetine muadil bir meblâğ kazanıb alacaklı­lara vermeğe mecbur tutulutr. Bedayî, Bahri Raik, Tatar Haniyye.[20]

 

Tedbirin Rüknü Ve Nevileri  :

 

732 - : Tedbirin, yani : mevlânın kendi vefatına ta'lik etmiş olduğu ıt'-kın rüknü, tedbir mânasına delâlet eden tâbirlerden ibaretdir. Bu tabirler, bazan sarahaten tedbir maddesiyle yapılır, bazan da tahrir, i'tak, vasiyet bir lâfz ile yapılır.

Meselâ : bir kimse, kölesine hitaben : «Sen müdebbersin» veya «Ben se­ni müdebber kıldım» dese akdi tedbirde bulunmuş olacağı gibi «Sen vefatım­dan sonra hürsün» veya «Sen benim vefatım ânında azadsın» diyince de akdi tedbirde bulunmuş olur.

733 - : Tedbir, bir akdi lâzımdır. Fakat vasiyet, bir akdi lâzım değildir.

Binaenaleyh tedbirden rücu caiz olmadığı halde    vasiyet suretiyle olan' ı'takdan rücu caizdir.                                                                                            

734 - : Tedbir hâdiseleri, başlıca şu dört nev'e ayrılır :

(1) : Tedbiri mutlak. Bu, alel'itlak mâlikinin mevtine ta'lik etmiş oldu­ğu tedbirdir. «Ben öldüğüm zaman sen azadsın» denilmesi gibi.

Kendisine efendisi tarafından bir mal veya terikesinden bir sehm vasiyet edilmiş olan bir memlûk da tedbiri mutlak ile müdebber kılınmış olur.   

(2) : Tedbiri muallâk. Bu, bir şarta rabt edilmiş ulan tedbirdir. «Sen şu . işi yapar isen müdebbersin» denilmesi gibi. Bu halde memlûk o işi efendisi­nin hayatında yaparsa müdebber olur ve illâ olmaz.

(3) : Tedbiri mukayyed. Bu mâlikin bir vasf ile mukayyed olan vefatına rabt etdiği tedbirdir. «Ben bu hastalığımdan ölürsem» veya «ben bu yolculu­ğum esnasında vefat edersem sen hürsün» demesi gibi.

Mevlânın alel'iHâk vefatiyle beraber vücudı ve ademi ihtimal dairesinde bulunan bir şarta muallâk olan tedbirler de bu kabildendir. «Fülân zat gur-betden döner gelirse sen vefatımda azad ol» denilmesi gibi.

(4) : Tedbiri muzaf. Bu, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edi­len tedbirdir. «Sen yarından itibaren müdebbersin» veya «Sen fülân ayın ibti-dasmda müdebbersin» denilmesi gibi. Bu halde memlûk, o vaktin hululünden itibaren müdebber olmuş olur. Bedayî, Bahr; Hindiyye.

« (Malikîlere göre tedbirin rüknü, sarahaten veya tazammunen tedbir ma-desini havi olan bir sözdür: «Şu memlûküm vefatımdan sonra müdebberdir» veya «Şu hastalıkdan ölürsem kölem rücua hakkım olmamak üzere hürdür» denilmesi gibi. Fakat «Kölem vefatımdan sonra hürdür» veya «Ben bu hasta­lığımdan ölürsem şu memlûküm azad olsun» veya «Ben şu yolculuğumdan Ölürsem fülân cariyem hürdür» denilse bununla akdi tedbir, vücude gelmez. Bunlar, vesiyete mahsus tâbirlerdir. Şerhi Kebir, Düsukî.)

(Tedbirin rüknü hususunda Şafiîler ile Hanbelîlerin kavileri de Hanefî-lerin kavileri gibidir.)

(Hanbelîlere göre de tedbirler, tedbiri mutlak, tedbiri mukayyed, tedbiri muallâk, tedbiri muvakkat nevilerine ayrılır. Meselâ : bir kimse, kölesine «Sen bugün» veya «bir sene müddetle müdebbersin» dese köle o veçhile mü-

ebber olur. Binaenaleyh o kimse, o gün veya o sene içinde vefat edince köle ülüsi mâlinden azad olur. NeylüTmeârib.)[21]

 

Tedbirde Tecezzi Ve Rücu Carî Olub Olmadığı  :

 

735  - : imamı Azama göre tedbirde tecezzi carîdir.

Binaenaleyh bir kimse, başkasıyle müştereken mâlik olduğu bir köleye müdebber kılsa yalnız kendisinin hissesi nisbetinde o köle müdebber olur. Diğer şerikin hissesi rakik olarak kalır. Bu halde o şerik, muayyerdir : di­lerse hissesini azad eder, dilerse müdebber kılar, dilerse kitabete keser, diler­se hissesinin kıymetini şerikinden alır ve dilerse köleyi müdebbir olan şerikinin vefatına kadar alâ hâlihi bırakır.

736 - : Imameyne göre tedbirde tecezzi carî değildir.

Binaenaleyh bir kimse, müştereken mâlik olduğu bir köleyi müdebber kılsa köle tamamen müdebber olur. Bu halde şerikine aid hissenin kıymetini taz­min etmesi icab eder. Kendisi gerek musir olsun ve gerek olmasın. Çünkü bu halde müdebbir olan şerike teveccüh eden zeman, bir zemanı itlaf veya bir zemanı temellükdür veyahut bir habsi mal zemanıdır. Bunlar ise şer'î usule nazaran şahısların yesar ve i'sariyle tebeddül etmez.

737 - : Tedbirden rücu meselesine gelince akdi tedbir,    Hanefîlere ve Mâlikîler ile Hanbelîlere göre ta'lik mahiytinde olduğundan bir akdi lâzım­dır. Binaenaleyh bundan rücu sahih değildir. Su kadar var ki, Hambelî mez­hebine göre müdebbir, müdebbirini    mülkünden fi'len    çıkarabilir. Nitekim aşağıda bildirilecekdir. Bedayî, Fethül'kadîr, Elmuğnî.

«(Şufilurcü tedbir, bir kavle iıa/.i,ı.,u lûlikdir, diğer bir knvlc nazaran da vasiyet mahiyetindedir. Birinci kavle göre tedbirden kavlen rücu sahih değilse de fi'len rücu sahihdir. Müdebberi başkasına satmak gibi. İkinci kavle göre kuvlen rücu da sahihdir. Tuhfetül'muhtaç.)

(Hanbelîlere göre tedbirler şu üç şeyden biriyle bâtıl olur. Müdebberin vakf edilmesi, müdebberin mevlâsını kati etmesi, müdebberenin mevlâsından çocuk getirmesi. Bu son takdirde de cariye ümmi veler olur, mevlâsmın ve­fatında terikesinin tamamından azad olur. Neylül.meârib.)[22]

 

Tedbirin Hükmü :

 

738 - : Akdi tedbirin hükmü, iki kısma ayrılır, biri müdebbirin haya­tında carî olan hükümdür. Diğeri de müdebbirin vefatından sonra cereyan edecek hükümdür. Nitekim sırasiyle izah olunacaktır.

739 - : Müdebbirin hayatında carî olan hükme nazaran müdebbir, ted­biri mutlak -ile müdebber kıldığı memlûkünü i'takdan başka bir suretle, meselâ : satmak veya başkasına bağışlamak tarikiyle mülkünden çıkaramaz. Çünkü bu misillû tasarruflar, müdebbirin garezine münafi, müdebber için sabit olan hürriyet hakkına muhalifdir.

Fakat müdebbir, müdebberini kiraya verebilir, kendi işlerinde istihdam edebilir, Müdebberesini kocaya da verebilir. Zira müdebbir, berhayat olduk­ça müdebberinin, müdebbcresinin menfaatlerine mâlikddr. Bu gibi tasarruf­lar ise müdebberin ve müdebberenin hakkı hürriyetine münafi değildir.

Kezalik : müdebbir, müdebberini kitabete de rabt edebilir. Çünkü kita­bet müdebberin daha evvel hakikati hürriyete kavuşmasına sebeb olur.

740 - : Tedbiri mukayyede gelince bu veçhile.müdebber olan bir mem­lûk - kaydın tahakkukundan evvel - mevlâsı tarafından satılabilir, başka­sına hibe edilebilir. Bu hususda müctehidler arasında ittifak vardır.

Tedbiri muallâk ile tedbiri muzaf dahi şartın ve izafe edilen zamanın tahakkukundan evvel tedbiri mukayyed hükmündedirler.

741 - : Müdebbirin vefatından sonra carî olan hükme gelince müdebbir, hakikaten veya hükmen vefat etd-ikde terikesinin sülüsünden müdebber azad olur. Bu hususda tedbiri mutlak ile tedbiri mukayyed arasında fark yokdur.

Hakikaten vefat malûm, hükmen vefat ise müdebbirin irtidad veya nak­zı ahd ederek dari harbe iltihak etmesi halinde mütes av verdir.

742 - : Müdebbirin vefatı gününde terikesinin üçde biri müdebberin kıy­metinden zaid veya ona müsavi bulunursa müdebber hemen azad olmuş olur. Fakat teriken<in üçde biri, müdebberin kıymetinden noksan olursa müdebber, bu noksandan dolayı siayete mecbur olur.

Meselâ : mevlânın terikesi yalnız müdebberden ibaret bulunsa müdeb­berin üçde biri meccanen azad olmuş olur, kıymetinin üçde ikisini vârislere vermek için de kazanç sahasına atılması lâzım gelir. Şayed mevlânın teri­kesi borca müstağrak olursa müdebber, kendi kıymeti nisbetinde bu borca iştirak eder.

743 - : Tedbir hususunda çocuklar;     babalarına değil,    analarına tâbi olurlar.

Binaenaleyh bir müdebberenin badettedbir - mevlâsından olmayarak - doğuracağı çocukları hakkında da tedbir hükmü carî olur. Bu, tedbiri mut­laka göredir. Tedbiri mukayyedde ise müdebberenin çocukları, müdebber ol­mazlar. Nitekim müdebberenin kablettedbir rnevvud olan çocukları da mü­debber hükmüne bulunmazlar. Çünkü bu takdirde hakkı hürriyet, vakti velâdetde müdebbere için sabit olmadığından bu hak, çocuğuna da sirayet etmez.

744 - : Müdebbir ile müdebbere, velâdetin tedbirden sonra olub olma­dığında ihtilâf etseler, söz, maalyemîn velâdetin tedbirden sonra olduğunu iddia eden müdebbirin olur, müdebbereye beyyine teveccüh eder.

Müdebbere mevlâsından çocuk getirinc ümmi veled olub tedbir bâtıl olur. Çünkü istilâd, hürriyete nailiyet hususunda tedbirden daha kuvvetlidir.

745 - : Tedbir, müdebbirin tecennün etmesiyle bâtıl olmaz. Çünkü ted­bir, talik kabilinden olduğu cihetle cünûn ile zeval bulmaz. Bedayî, Fethül-kadir, Dürrül'muhtar.

«(Malikîlere göre de tedbir ile müdebber için bir hürriyet hakkı sabit olur. Artık müdebbir bunu i'takdan veya kitabete rabt etmekden başka bir tarik ile mülkünden çıkaramaz.

İmam Mâlike güre de tedbir zamanında nievcud olan çocuklar hakkın­da tedbir hükmü carî olmaz. Fakat tedbir zamanında mevcud olan hamiler ile badettedbir zuhur eden hamiler hakkında tedbir hükmü carî olur. Şerhi Ebil'berekât.)

(Şafiîlere göre müdebbir, ber hayat oldukça tedbirin re'sen hükmü yok-dur, bununla ne hakkı hürriyet, ne de hakikati hürriyet sabit olur. Belki bu­nun hükmü, müdebbirin vefatından sonra hürriyetin hakikaten sübutünden ibaretdir. Binaenaleyh müdebbir, müdebberini satabilir ve sair bir suretle mülkünden çıkarabilir. Bilâhare buna tekrar mâlik olsa tedbir avdet etmez.

imam Şafiîye göre badettedbir vücude gelen çocuklar hakkında da tedbir hükmü carî olmaz. Şu kadar var ki bir cariye, gebe olduğu halde müdebbere kılınsa veya bir müdebbere meviâsının vefatı ânında gebe bulunsa bu hami hakkında tedbir hükmü carî olur. Tuhfe, Muhtasarı müzem.)

(Hanbelîlere göre de müdebbir, müdebberini beyi, hibe, vakıf gibi bir suretle mülkünden çıkarabilir. Şu kadar var ki mülküne avdet ederse tedbir -fde avdet eder. Hanbelîlere nazaran    müdebberenin çocuğu,    binefsihî    müdebber olur.

Şöyle ki  :  bir müdebberenin tedbirden sonra doğan çocuğu, meviâsının ve-'fatmda sülüsi malinden azad olur. Bu çocuk, gerek akdi tedbir zamanında

validesinin rahminde mevcud bulunmuş olsun ve gerek olmasın, bilâhare va-Midesi hakkındaki   tedbir, beyi ve hibe gibi bir tasarrufla   bâtıl olsa da bu çocuk hakkındnk-i tedbir, bâtıl olmaz, mcvlâsınm vefatında azad olur.

Kezalik  :  validesi meviâsının hayatında bir veçhile azad edilse bu ço-jcuk yine müdebber olarak kalır, mevlâsı vefat etmedikçe azad olmaz. Müdebberin çocuğu ise hürriyet, rık ve sair hususlarında validesine ta--i bi olur, kendisine tabi olmaz. Keşşaf ürkına.)

(Abdullah ibnü Mesud hazretlerine, ibrahim Nehaîye, Hammade ve sair bazı zatlara göre müdebber, meviâsının sülüsü malinden değil, cemî malin­den azad olur. Zahiriyyeye göre de böyledir. Mebsut, Bİdayetül'müctehİd.)

(Zahirîlere göre müdebber ve müdebbere, azad olmaları vasiyet edilmiş demekdir. Müdebbir, bunları beyi ve başkasına hibe edebilir. Çünkü vasiyetrücu caizdir. Elmuhallâ.)[23]

 

İstilâdin Rünkü Ve İstilâd İle Sabit Olan Hürriyetin Sebebi  :

 

746 - : îstilâdın, yani : bir cariyeyi meviâsının ümmül'veled kılmasının rüknü, nescb iddiasına müteallik bazı tabirlerden ibaretdir. Şöyle ki : bir kimse, mâlik olduğu bir cariyenin dünyaya diri veya ölü bir halde getirmiş olduğu çocuğun nesebini iddia etse cariyeyi -isitlâd etmiş - ümmi veled kıl­mış olur.

Bu istilâd : «Bu cariyenin çocuğu bendendir» demek suiL'Üylc olacağı gibi «Bu cariyenin hamli bendendir» demek suretiyle de olabilir.

Bu cariyenin rahmindeki çocuk bendendir» denilmesi de böyledir.

işte bu gibi tabirler, isfcİlâdm rüknünü teşkil eder,

747- : Istilâdda bulunan bir mevlâ, bilâhare bu iddiasından rücu ede­mez.

Çünkü mevlânın bu iddiasiyle memlûkesi İçin bir hürriyet hakkı sabît olmugdur. Artık mevlâ, bunu iskat edemez, velev ki kendisini bu rücuunda memlûkesi de tasdik etsin.

Memlûke iç-in bu veçhile bir hürriyet hakkının sübutüne sebeb olan cihe­te gelince bu da çocuğun nesebinin sabit olmasından ibaretdir. Şöyle ki : bu istilâd sebebiyle cariyeden doğacak veya doğmuş olan çocuğun nesebi mev­lâsından kat'iyyen sabit olur. Bu halde çocuk hür olacağı cihetle bu hürri­yet, cüaiyet itibariyle validesine de binnetice sirayet eder. Bundan sonraki çocukların nesebleri de evvelce istilâdda bulunmuş olan mevlâdan bilâ dı've sabit olur. Meğer ki : «Bunlar benden değildir» diye bunların neseblerini - tetavüli zaman bulunmaksızın - nefy etsin.

Mevlâ ile cariyesi arasında çocuk vasıtasiyle teessüs eden bir münase­betin rık, hürriyetden mahrumiyet yüzünden haleldar olması muvafık değil­dir. Binaenaleyh cariyenin de hürriyet hakkına nail olması lâzım gelir.

Velhâsıl bir memlûkenin hürriyete kavuşması için kendisinden cüzü bu­lunan çocuğun istilâd vasıtasiyle hür olması, bir sebeb teşkil etmekdedir.

748 - : Cariyelerden doğan çocuklar, neseb hususunda babalarına, mülk, rık, tedbir, istilâd, kitabet, ıtk hususlarında validelerine, din hususunda da hayrül'ebeveyne tabi oluı.

Maahaza bir cariyenin çocuğu zevcinden olunca meviâsının memlûkü olarak rakik bulunursa da kendisinin hür bulunan mevlâsından olunca her halde hür olmuş olur.

749 - : Mağrurun çocukları, yukarıdaki hükümden müstesnadır. Bunlar da hür olmuş olurlar. Şöyle ki : bir kimsenin hürre zanniyle tezevvüc etdiği kadın, cariye    zuhur etse veya bir şahsın memlûkesi    zanniyle satın aldığı cariye, başkasının memlûkesd bulunsa o kimse, mağrur = aldamlmış olur. Bu halde o cariyeden doğan çocuğu kıymeti mukabilinde hür bulunmuş olur.

Çünkü bu kimse, kendi çocuğunun hürriyetden mahrumiyetine razı olmuş sa­yılamaz. Fakat o cariyeye mâlik olan şahsın hukukunu da siyanet lâzım ol­duğundan bu çocuk rakik farz edilerek ona göre takdir edilecek kıymet, ken­disine verilir. Mebsut, Bedayî, Bahri Raik.[24]

 

İsti Ladin Şartlari   :

 

750  - : Istilâdın sübutü için iki şart vardır : Istifraş, dı've.

Şöyle ki : istilâdın muteber olabilmesi için memlûkenin mevlâsı tarafın­dan yalnız istifraş edüm-iş olması kâfi değildir. Belki dı've de lâzımdır, ya­ni : memlûkenin hamli veya doğurduğu çocuk hakkında «Bu, bendendir» ve­ya «Bunun nesebi bana aiddir» gibi bir iddiada bulunmak da lâzım gelir. Böyle olmadıkça isbilâd vaki, neseb sabit olmaz.

751 - : İstilâdın sübutü hususunda memlûkenin müteaddid kimseler ara­sında müşterek olub olmaması arasında fark yokdur.

Binaenaleyh bir kimse, başkasiyle müştereken mâlik olduğu bir cariye hakkında istilâdda bulunsa bu cariye, müstakillen kendisinin ümmi veledi olur. Çünkü istilâd, tecezzi kabul etmez. Bu halde şerikinin hissesini - ulûk günündeki kıymetini ve memlûkenin nısıf ukrunu şerikine zamin olur, ken­disi gerek musir olsun ve gerek olmasın. Zira bu hususdaki zeman, bir ze-maııı mülk olduğundan yesâr ve i'sar ile tebeddül etmez.

Nısıf ukrun = nısıf mehri mislin lâzumu ise şerikinin mülküne müvakaa suretiyle tecavüz edilmiş olduğunu gösteren bir ikrar ve iddiadan münbais-dir. Bu tecavüz, her ne kadar şer'an memnu ise de bir mülk şübhesdne mu-karin olduğundan bununla had sakıt olur. Bu tecavüze cüret eden şerik üze­rine bir malî zaman olarak ukr lâzım gelir.

752 - : Bir kimse, müştereken mâlik olduğu bir cariyeyi istilâd etdik-den sonra vefat etse terikesine bir zeman teveccüh etmeksizin cariye derhal azad olur. Diğer şerikin hissesi için cariyenin siayete mcbur olub olmaması meselesinde ise ihtilâf    vardır. îmamı Â'zama göre cariyeye    siayet lâzım gelmez. İmameyne göre lâzım gelir.

753 - : B'ir cariyeyi şeriklerden biri istilâd etdikden sonra diğeri azad etse cariye derhal hürriyetine kavuşur. Bu halde imamı Azama göre bu azad eden şerike zaman, cariye üzerine de siayet lâzım gelmez. îmameyne göre ise bakılır : Eğer azad eden, musir ise şerikinin hissesini zamin olur, mû'air ise bu hissenin kıymetini müstevlid olan şerike ödemek için cariyenin sia-yetde bulunması lâzım gelir.

754 - : Müşterek bir cariyeden doğan veya doğacak olan çocuğun nese­bini şeriklerden her biri iddia edecek olsa çocuğun nesebi her birisinden sa­bit olur, cariye de bunların ümmülveledi olarak velâsı her birine aid bulu­nur. Bu halde bunlardan hiç biri, diğerine cariyenin kıymetini zamin olmaz..

Icab eden ukr hususunda da aralarında tearuz vaki olur. Meğer ki bazısının hissesi ziyade olsun. Bu takdirde o ziyade mikdara aid ukru diğer şerikler­den ahz edebilir.

Nesebin bu veçhile sübutü, imamı Azama göredir, imam Ebu Yusüfe göre neseb, nihayet iki kişiden, imam Muhammede göre de nihayet üç kişi­den ve imam Züfere göre beş kişiden sabit olabilir, daha fazlasından sabit olamaz. Bedayi, Fethülkadîr, Reddül'muhtar.

«(imam Şafiîye göre böyle müteaddid şerikler tarafından iddia edilen çocuğun nesebi bu şeriklerin yalnız birisinden sabit olur. Bu şerik ise kafe-nin = insanların azaları arasındaki münasebetlerden neseblerine istidlal iddiasında bulunan kimselerin sözleriyle teayyün eder. Tuhfe, Kitabül'üm.)

Hanefiyyeye göre kaifin iddiası, bir bürhane müstenid olmayıb recm bü-gayb kabilinden olduğu cihetle muteber değildir.

istilâdın hükümler! :

755 - : îstüâdın hükümleri iki nevidir. Birinci nevi, müstevlidin hali ha­yatına müteallikdır ki, bu da müstevlede için hürriyet hakkının sübutünden ibaretdir. Binaenaleyh müstevlede olan bir cariye, i'takdan başka bir suret­le, meselâ bey, hibe, vakıf, rehn gibi bir tarik ile efendisinin    mülkünden çıkarılamaz. Çünkü bu gibi tasarruflar, ümmi veledin nail olduğu hürriyet hakkının butlanını müstelzim olur.

ikinci nev'i, müstevlidin vefatı haline müteallikdır ki, bu da müstevlede-nin o halde hakikati hürriyete kavuşup hemen azad olmasından ibaretdir, velev ki müstevlidin başka bir mali bulunmasın.

Binaenaleyh müstevlede, mevlâsmm vefatında sulüsi malinden değil, ce-miı mâlinden azad edilmiş olur. Ne müstevlidin vârisleri -için, ne de alacak­lıları için siayete muhtaç olmaz.

756 - : Müstevledenin badel'istilâd mevlâsının gayrinden vücude gelen çocukları da bu hükümlerce kendi mesabesindedirler.

Binaenaleyh bir müstevlede, bilâhare bir kimseye tezvic edilib de en az altı ay hitamında bir çocuk doğursa bu çocuğun nesebi, o kimseden sabit ol­makla beraber kendisi nk ve hürriyet hususunda anasına tabi olur. Mevlânın vefatı ânında anasiyle beraber hürriyete kavuşur. Çünkü çocuk, anasının bir cüz'ü olduğundan anası hakkında sabit olan hürriyet hakkı, kendisine de sirayet etmiş bulunur.

757 - : Müstevlid, ber hayat bulundukça müstevledesinin bütün menafii-ne mâlikddr. Binaenaleyh bir kimse, kendi ümmi veledim icareye verebilir, kitabete kesebilir, başkasına kocaya verib mehrini alabilir. Çünkü ümmi ve-led, mevlâsının ber hayat bulundukça memlûkesidir. Bir memlûkün kesbi ise mâlikine aiddir. Icare, kitabet, tezvic gibi tasarruflar ise hürriyet hakkına münafi olmadığından istilâdın butlanını müstelzim olmaz.

758 - : Müstevledenin velâsi, müstevlidine aiddir. Çünkü müstevlid, bir mu'tik mesabesindedir. Bedayî, Hindiyye.

«(Malikîlere ercah olan kavle göre ümmülveled bulunan bir cariye, rı­zası munzam olmadıkça başkasına tezvic edilemez. Rızası munzam olduğu takdirde de bu tezvic, gayrete münafi ve.binaenaleyh mekârimi ahlâka mu­halif olacağından kerahetden kurtulamaz. Şerhi Ebil'berekât, Düsukî.)

(Zahirîlere göre de efendisinden gebe kahb cenin düşüren veya çocuk doğuran bir cariye, ümmü veled olmuş olur, artık onun satılması, hibe ve rohn edilmesi, sadaka verilmesi haram olur. Efendisi ber hayat oldukça onu istihdam ve istifraş edebilir. Vefat edince de terikesinin tamamından azad olur. Bu cariyenin bütün malları kendisine aiddir, ancak efendisi hayat­ta iken bu malları ondan nez' edebilir.

Resuli Ekrem Efendimizin «Mâriye» adındaki mübarek cariyeleri İbra­him adındaki mahdumı mükerremlerini doğurunca nebiyyi zîşan hazretleri «atekaha veledüha = onu çocuğu azad etti» buyurmuşdur. Elmuhallâ.)[25]

 

Kitabetin Rüknü Ve Nevileri   :

 

759 - : Kitabetin rüknü, icab ve kabuldür. Söyle ki : bir kimse, memlû-küne hitaben «Seni şu kadar meblâğ üzerine mükâteb kıldım» deyib o da «Ka­bul etdim» veya «Razı oldum» dese aralarında kitabet münakid olur.

«Seni şu kadar meblâğ mukabilinde kitabete kesdim, o meblâğı bana ve­rirsen azad ol» veya «Sen her ay şu mikdarını bana vermek üzere şu ka­dar kuruş mukabilinde hürsün» gibi tabirler de icabdan maduddur.

Binaenaleyh bedeli kitabet, müneccem - mukassat olabileceği gibi gay­ri müneccem de olabilir. Bedayi, Hindiyye.

760 - : Kitabetin nevilerine gelince bunlar, kitabetin mahiyetine, şerai­tinin mevcud olub olmadığına, ve âkidlerin şahıslarına nazaran «kitabeti sa-hiha», «kitabeti faside», «kitabeti bâtıla», «kitabeti müştereke», «kitabeti sıks», «mükâtebetül'vasî», mükâtebei me'zun», «mükâtebetül'mükâteb», «mü-kâtebetüssagîr» gibi nevilere ayrılır. Bunlar için «ıstılahat kısmına müra­caat!..

«(Şafiîlere göre kitabetin inikadı için icabın her halde ta'lik suretiyle, ta'lik niyetiyle olması lâzımdır. Binaenaleyh icab, şu veçhile olmalıdır : «Seni mükâteb kıldım, şu şart ile. ki, bana §u kadar kuruş verirsen hürsün.»

Hanefi fukahasına göre kitabetde muaveze mânası, Şafiîlere göre de ta­lik mahiyyeti asıldır.

Bir de Şafiî ve Hanbelî fukahasına göre bedeli kitabetin en az iki nec-me, iki taksite ayrılmış olması lâzımdır. Şu kadar var ki, bu taksitlerin mü­savi miktarda olmaları icab etmez. Tuhfe, Elmuğnî.)[26]

 

Kitabetin Şartlari

 

761 - : Kitabetin inikadı, nefazı için mevlâya, mükâtebe, rükni kitabete ve saireye aid olmak üzere bir takım; şartlar vardır. Nitekim aşağıdaki me­selelerde görülecekdir:

762 - : Kitabetin nâfizen inikadı için mevlânın âkil ve baliğ olması şart-dır.

Binaenaleyh mecnunların, gayri mümeyyiz bulunan çocukların yapacak­ları kitabet, münakid olmaz. Fakat mümeyyiz olan bir çocuğun yapacağı kitabet, velîsinin veya vasisinin icazetine mevkuf olarak münakid olur. Bun­lardan biri icazet verince nafiz, vermeyince bâtıl olur;     .

763 - : Kitabetin nefazı için bunu akd edecek kimsenin mâlik veya ve­layeti haiz olması şartdır.

Binaenaleyh bir şahsın fuzulî olarak yapacağı kitabet, nafiz olmaz. Fa­kat bir çocuğun memlûkü hakkında babasının veya vasisinin yapacağı kita­bet, ııâf-iz olur. Çünkü bunlar, çocuk hakkında velayeti haizdirler.

764 - : Kitabet vaktinde mükâtebin malûmülvücud bulunması şartdır. Binaenaleyh bir cariyenin rahmindeki cenîn hakkındaki kitabet, müna­kid olmaz. Çünkü cenîn, hatan ademden hâli değildir.

765 - : Bedeli kitabetin mali mütekavvim olması şartdır.

Binaenaleyh meyte gibi mal olmayan bir şey mukabilinde kitabet, mü­nakid olmayacağı gibi bir müslimin müslim veya =îimmî olan memlûkiyle hamr, hınzir gibi bir şey üzerine yapacağı kitabet de münakid olmaz.

Maahaza bedeli kitabet, muayyen bir hizmet de olabilir. Meselâ : bir kimse, kölesini kendisine §u kadar müddet hizmet etmek üzere kitabete kes-se köle. bu hizmeti ifa edince azad olur.

766 - : Bedeli kitabetin nev'i ve rr>ikdarının malûm olması şarttır. Binaenaleyh nev'i veya mikdan meçhul bir mal üzerine yapılan kitabet,

münakid olmaz. Fakat bedeli kitabetin vasıfça meehuliyeti kitabetin inikadı­na mani değildir. Muayyen bir bedelin âlâ, evsat veya edna olması gibi.

767  - : Kitabete iki tarafın razı olması şarttır.

Binaenaleyh ikrah ile, hezl ile, hata ile olan kitabetler, sahih olmaz, Bu cihetle bir mevlâ, memlûkünü kitabeti kabule icbar edemez.

768  - : Kitabetin rüknünün şartı fâsidden halî olması şartdır. Şartı fâ-sidden maksad, akdin muktezasına muhalif ve bedel olarak sulbi akde dahil olan şartdır.

Meselâ : Bir cariyenin doğuracağı çocuk, mevlâsına aid olmak üzere ya­pılan bir kitabet akdi, sahih değildir. Çünkü çocuk, anasına tabi olacağı ci­hetle bu şart, hem akdin muktezasına muhalif, hem de sulbi akdde bedel olarak dahildir.

Kezalik  : bir kimse, cariyesini şu kadar meblâğ ile beraber    mükâtebe bulundukça istifraş etmek üzere kitabete kesse bu kitabet, fâsid olur. Zira Hanefiyyeye göre bir kimse, kitabete kesdiği cariyesini istifraş edemez, ki­tabet, bu isbifrasın cevazına manidir. Binaenaleyh bu, sulbi akde dahil, akdi kitabetin muktezasına muhalif bir şartdan başka değildir.

769 - : Yalnız muktezai akde muhalif bir şart ile yapılan kitabet, sahili­dir. Bu şarta riayet lâzım gelmez.

Bir memlûk ile bulunduğu beldeden çıkmamak üzere şu kadar meblsğ mukabilinde yapılan bir kitabet gibi. Mükâtebin bedeli kitabeti temin edebil­mesi için kesbde bulunması lâzımdır. Kesb ise bazan başka yerlere gitmeği icab eder. Bulunduğu beldeden harice çıkmaması hususundaki bir şart ise buna muhalifdir. Binaenaleyh bu şarta riayet lâzım değildir.

770 - : Muktezai akde muhalif olmayan bir şart ile yapılan kitabet, sa­hih, şart da muteberdir. Çünkü bu gibi şartlara bazan ihtiyaç görülür. Mev­lâ ile mükâtebden birinin şu kadar müddet muhayyer olması gibi. Bu müd­det» İmamı Azama göre üç günden ziyade olamaz. Imameyne göre olabilir. Elverir ki mikdarı malûm olsun.

Akdi kitabetde dermeyan edilen bu şartı hıyare «hıyar filkitâbe» denir ki, beyi ve şirade olduğu gibi muteberdir. Bu müddet içinde icazet verilir­se kitabet, nafiz olur ve bu müddet içinde memlûkün kazancı kendisine aid bulunur. Bedayî, Mebsut, Bahri Raik, Hindiyye.

«(Malikîlere göre kitabetde istifraş şartı, lâğuvdur. Bu, kitabetin inika-dma mani olmaz, kendisi de ifa edilmez.

Malikîlere nazaran mükâteb, beldesine yakın olan yerlere daha taksit vakti gelmeden gidebilirse de mevlâsmın rızası olmadıkça uzak yerlere gide­mez. Çünkü bu takdirde bedeli kitabet kendisinden tahsil etmek müteaizir olabilir. Şerhi kebîr.)                           ,

(Hanbelî mezhebine göre istifraş şartı bir şartı fâsid değildir. Çünkü mevlâ, mükâtebesinin menafiine mâlikdir. Kitabet devam etdikce menılik sini istifraş edebilir.

Hanbelî fukahasma göre kitabetde muhayyerlik carî değildir. Çünkü ki­tabet, memlûkün ıtkmı temin için bir nevi kurbet ve tetavvu olarak yapılmış ve akd olduğundan bu akdi izale edecek'olan bir muhayyerlik, gayei akde muvafık olamaz. Neylül'meâreb.)

(Zahirîlere göre bir kimsenin müslim kölesi veya müslüman cariyesi kitabet talebinde bulunsa o kimsenin bunu kabulü farz olur. Veliyyüremr, bu memlûk veya memlûkenin emsaline göre bedeli kitabeti Ödemeğe mukte­dir bulunub malikine gadr etmiyeceğini bilirse bu kitabeti kabul için mâliki­ne cebr eder.

Fakat    gayri    müslim     ulan    kölenin    kitabeti     asla     caiz     değildir.

âyeti kerimesindekî hayırdan murad, islâmiyyetdir, bu kitabet ile emir de vücub içindir. Elmuhallâ.)

Başka müctehidlere göre bu hayırdan murad, islâm-iyyet değildir, belki maldır veya mali kesbe kuvvet ile emanetdir. Bu emir de vücub için değil, nedb içindir. Kitabül'üm.[27]

 

Kitabetin Hükümleri Ve Vasıfları   :

 

771  - : Kitabetin hükümleri, vasıfları, kitabetin nevilerine göre tebeddül eder.

Şöyle ki : kitabeti sahiha, mevlâya nazaran bir akdi lâzımdır. Mevlâ, bunu bilâ sebeb fesh edemez. Bu kitabet sebebiyle memlûk, mevlâsmın yedi tasarrufundan kurtulur, hürriyet hakkına nail olur, kazancı kendisine aid olub kesb için bulunduğu beldeden başka yerlere gidebilir. Mükâteb, mevlâ-sı tarafından icareye verilemez, terhin edilemez, istihdam ve istiğlâl oluna­maz. Mükâlebe, mevlâsı tarafından istifraş ed-îlemez. Şayed istifraş edilecek olsa kendisine «ukr» namiyle tazminat verilmek icab eder. Maahaza bu is-tifraşdan çocuğa gebe kalsa dı've vukuunda nesebi mevlâdan sabit olur. Çünkü neseb, şübhei mülk ile, te'vili mülk ile de sabit olur. Mükâtebe üze-r-inde ise mevlâsmın mülkü henüz bakidir. Bedayî, Hindiyye.

772 - : Mükâteb, bedeli kitabeti verib de azad olunca kitabet esnasında satın almış olduğu cariyesinden doğan çocuğu da kendisine tebaan azad olur. Mevlâ, mükâteb veya mükâtebesi   hakkında bir cinayetde   bulunsa diyetini vermeğe mecbur olur ve bunların bir malini -istihlâk etse tazmin eder.

Mevlâ, bedeli kitabeti alıncaya kadar mükâteb ile mükâtebesinin rakabe-lcrine mâlikdir. Bunlardan bedeli kitabeti istemeğe hakkı vardır. Fakat mev­lâ, bunları i'tak edebilirse de başka türlü bir suretle, meselâ beyi, hibe, va­kıf yoliyle mülkünden çıkaramaz. Çünkü böyle bir muamele, bunların hür­riyet haklarını ibtal eder. Meğer ki bunlar razı olsunlar. Rızaları takdirinde akdi kitabet, bitterazi fesh edilmiş olur, Bedayî, Hidaye.

773 - : Kitabeti sahiha, mükâteb ile mükâtebeye nazaran bir akdi lâzım değildir.

Binaenaleyh bunlar, mevlâlarının rızalarını istihsale ve hükme muhtaç olmaksızın kitabeti fesh edebilirler. Bunların böyle münferiden feshe ehil olmaları, kitabetin bunlara bir nazar ve merhamet için meşru kılınmış bir akd olmasından münbaisdir. Feshe ehl olmadıkları farz edilirse kendi lehle­rine olan bir akdin, kendi aleyhlerine olmasını intaç eder. Bedayî, Bahri Raik. Bu mesele, Hanefiiyye ile Şafiiyyeye göredir. «(îmamı Mâlik ile    îmam Ahmede    göre kitabet, hem    mevlâ, hem de memlûk hakkında bir akdi lâzımdır, hiç biri bunu bilâ özrin kendi kendine fesh edemez.)

774 - : Kitabet, acizden dolayı fesh edilebilir. Şöyle ki : mükâteb veya mükâtebe, bedeli kitabeti    vermokden izharı acz etse mevlâsının    talebiyle hâkim, kitabeti fesh edebilir.

îmamı Âzam ile îmam Muhammede göre bunların ilk taksidi vermeden âciz kalmaları, kitabeti fesh için kâfidir. «Eimnıeİ selâsenin ictihadları da bu veçhiledir.» Fakat îmam Ebu Yusüfe göre bunlar, birinci ve ikinci tak­siti edadan âciz kalmadıkça kitabet, fesh edilemez.

Mükâteb veya mükâtebenin birisinde alacağı veya bir yerden gelecek bir mali bulunduğu takdirde hâkim, iki üç gün kadar intizar eder, bu müd­det içinde feshe karar vermez. Hindiyye, Fethül'kadir.

775 - : Mükâteb veya mükâtebenin vefatiyle akdi kitabet, münfesih ol­maz.

Binaenaleyh bunlar, bedeli kitabete kâfi kazanç kâfi kazanç bıraktıkları takdirde bedeli kitabet 'mevlâlarina verilerek kendilerinin hürriyetlerine hü­küm verilir.

«(İmam Şafiîye göre bunların vefatiyle kitabet akdi, münfesih olub ka­zançları mevlâlarina aid bulunmuş olur.

776 - : Kitabet bedelini henüz ödemeden vefat eden bir memlûkün te-rikesinden - Haneftyyeye göre - evvelâ hariç borcu var ise bu borç veri­lir. Sonra mevlâsına ayrıca bir borcu var ise bu verilir, mütebakisinden de bedeli kitabet verilir, fazla bir şey kalırsa o da vârislerine aid olur.   Buna «mirasülmükâteb» denir ki, kitabete kesilmiş olan bir memlûke aid terikenin varislerine intikali demektir.

Fakat vefat eden bir mükâteb veya mükâtebenin terikesi, mevlâsına olan borcu verildiği takdirde bedeli kitabeti vermeğe kefayet etmezse ilk evvel bedeli kitabet verilir, kitabetin infisahına meydan verilmez. Bedayî, Hindiyye,

777 - : Kitabet, mevlânın vefatiyle de münfesih olmaz. Binaenaleyh mükâteb veya mükâteb veya mükâtebe, bedeli kitabeti mev­lâsının varislerine ödeyince azad olur. Hindiyye.

778  - : Kitabeti faside, net mevlâya, ne de mükâteb ve mükâtebeye na­zaran bir akdi lâzım değildir. Binaenaleyh bunu her birisi diğerinin iznine bakmaksızın fesih edebilir. Çünkü fâsid olan bir akdi bozmak, bir vecibedir. Şu kadar var ki bedeli kitabet, verilince bu akd, bir akdi sahih hükmünde olarak bununla mevlânın mülkü zail olur. Bedayi, Hindiyye.

779 - : Kitabeti bâtıla ile kitabet ahkâmından hiçbiri sabit olmaz. Binaenaleyh temsiye edilen bedeli kitabet verilse de akd, tahakkuk et­mez. Bedayî.

780 - : Kitabeti müşterekeye gelince bu, şeraiti dahilinde muteberdir. Şeriklerin hisseleriyle alacakları bedeli kitabet, gerek    mütesavi olsun ve gerek olmasın. Kitabete kesilmiş olan memlûk, bu şerikler aid bedeli kita beti tamamen tediye edince azad olur, te'diye etmedikçe azad olmaz.

781 - : Bir kimse, başkasiyle müştereken mâlik olduğu bir memlûkün kendisine aid hissesini kitabete kesilir. Fakat bu halde bakılır: eğer şeriki­nin izniyle kitabete kesmiş ise akd, nafiz olur. Binaenaleyh şeriki bu akdi fesh edemez.Çünkü kitabetde tecezzi caizdir. Diğer şerike aid hissenin kıy­metini çalışıb bu şerike vermedikçe tamamen azad olmaz.

îmameyne göre 'ise bedeli kitabete verince tamamn azad olur. Zira ki­tabet, kabili tecezzi değildir. Bir memlûkün kısmen kitabete kesilmesine izin İse tamamına izni müstelzimdir. Bu halde bedeli kitabet de şer-ikler arasında hisseleri nisbetinde müşterek olmuş  olur.

Fnk.it şeriklerden biri, kendi hissesin-i diğerinin izni olmaksızın kilabrto kesse diğer şerik, muhayyer olur: dilerse bunu fesh eder, dilerde fesh et me?,. Feshettiği takdirde bedeli kitabet, aralarında müşterek olur. Mükâteb, bedeli verince îmamı Azama göre kısmen azad olub kısmen rakik olarak kalır, înıamcyno göre ise tamamen nzad olur. Bu halde kitabete izni munzam olma yan şerik, kendi hissesinin kıymetini rnûsir ise şerikine tanzim etdİrir, mu'-sir ise bu kıymeti mükâtebin çalışıb vermesi lâzım gelir.

782  - : Kitabete izni munzam olmayan şerik, bedeli kitabetden alacağı mikdan bir bedeli kitabet olarak değil, belki kendi memlûkünün bir kazancı olarak almış olur. Bu halde mükâtib olan mevlâ, bu bedeli kitabet yalnız kendi hissesine aid bulunmuş ise bundan şerikine verdiği mikdar ile mükâ-t.ebe rücu eder.

Meselâ : bedeli kitabet yüz lira olsa bundan şerikine vereceği elli lirayı tekrar mükâtebinden alabilir. Çünkü bedeli kitabet, elli lira değil, yüz liradır. Bundan kendisine ise elli lira kalmışdır. Bedayi Hindiyye, Reddi Muhtar.

783 - : Kitabeti Şîks suretinde memlûk, îmamı Azama göre    kısmen, îmameyne göre ise kamilen kitabete keilmiş olur.

Meselâ : yansı kitabete kesilmiş olan bir memlûk, bu yarısına aid bede­li kitabeti ver-ince îmamı Azama göre yalnız bir nısfı azad olur. Diğer nıs­fının kıymetini mevlâsına ödemesi için iktidarı nisbetinde siayetc mecbur bu­lunur. Meğer ki-mevlâ, bu nısfı da ayrıca azad etsin. Îmameyne göre ise tamamen azad olub yalnız kıymetinin yarısını mevlâsına borçlu bulunur.

Bu mesele, kitabetin kabili tecezzi olub olmaması esasına müsteniddir. Bu esas üzerine şu mesele de teferru eder

Mselâ yarısı kitabete kesilmiş olan bir memlûkün kazanacağı mat, îma­meyne göre tamamen kendisine aiddir. îmarnı Azama göre ise bu mâUn yarısı memlûke, yarısı da mevlâsına aiddir. Çünkü îmamı Azama göre, ki­tabet, kabili tecezzidir.  Mebsut, Fethülkadir, Hindiyye.

«(Malikllere göre kitabeti müşterekenin sahih olabilmesi için. bu kitabe­ti şeriklerin mikdarı, vasfı ve müddeti müttehid bir mal mukabilinde bir akd ile yapmış olmaları lâzımdır. Bunlardan yalnız birisinin yapacağı ki­tabet, caiz olmadığı gibi muhtelif mallar mukabilinde veya muhtelif akid-ler ile yapacakları kitabet de caiz olmaz. Şerhi Ebilberekât.)

(Zahirîlere göre mükâteb veya mükâtebe, bedeli kitabetden henüz bir şey ödenmemiş olunca kendisini efendisi dilediği zaman satabilir. Bu halde akdi kitabet, bâtıl olur. Efendisinin mülküne bir sebeble avdet etse bu ki­tabet, avdet etmez. Ve bedeli kitabetten henüz bir şey eda etmemiş olan mü-kâtebeyi efendisi istifraş edebilir. Elmuhallâ.)[28]

 

Kitabetin   Mendubiyeti  :

 

784 - : Kölelerin, cariyelerin birer bedel mukabilinde kendi rızalariyle kitabete rabt edilmeleri, islâm huhukunca sade caiz olmakla kalmamış, bel­ki - bu hususdaki bir çok şer'î    tergiblerden dolayı - mendub da bulun-muşdur.

785 - : Emin, maişetini temine muktedir bir rakiki kitabete    kesmek, onu hürriyete sevk etmek demek olacağı cihetle pek memduh bir hareketdir. Bu cihetledir ki, kitabete rebtedilen bir memîtike suhulet göstermek, deruhde etmiş olduğu bedeli kitabetin bir kısmını iskat etmek veya kendisine bir mikdar nakdî muavenetde bulunmak da pek mendub, müstahsen bulunmuş-dur.

Bu mendubiyet, Hannefiyye ile Mâlİkiyyeye göredir. Bedayi, Bahr.

« (Şafiîlere göre kesbe kadir, emin olan bir memlûkü kendi rızasiyle ki­tabete rabt etmek, müstahsendir. Böyle bir mükâtebe malî yardımda bulun­mak da mükâtib için bir vecibedir.)

(Hanbelîlere göre de emin, kesbe kadir, sıdk ve salâh ile muttasıf bir memlûkü kitabete rabt etmek, mesnundur, Kesbden âciz veya fesadı ahlâka mübtelâ olacağı melhuz oîan bir memlûkü kitabete rabt etmek ise mekruhdur.

Maamafih kitabeti sahihadan dolayı kabz edilen bedeli kitabetin dörtte birini mükâtebe redetmek de bir vecîbedir.)

(Zahirîlere göre de rakikin kitabet talebine mâlikinin icabet etmesi farz­dır. Nitekim yukarıda yazılmışdır.

Kezalik : bir kimsenin kitabete rabt ettiği memlûküne ilk akdi kitabet zamanında - kendi tıybi nefsiyle mâl ıtlak olunur bir şey vermesi de bir farzdır. O kimse, bunu vermeğe icbar edilir. Bunu vermeden ölse vârisleri terikesinden vermekle mükellef olurlar. Sair alacaklılar var ise mükâteb bunlara ortak olur. Elmuhallâ.)

«Zahirîler Allah Tealânın size verdiği malden mükâteblere    veriniz» nazmı celîlindeki emri, onların mâliklerine müteveccih telâkki ederek vücube hami etmişlerdir. HaneFîlere ve Mâlikîlere göre ise bu emir, nedbe mahmul vesair müslümanlara da müteveccihdir.[29]

 

Mükâteblerin Yapıp Yapamıyacakları Tasarruflar  :

 

786 - : Mükâteb, beyi ve şirada bulunabilir. Çünkü kitabede kesilmesi, ticarete mezuniyetini müstelzimdir. Beyi ve şira ise ticaret cümlesindendir. Su kadar var ki, îmameyne göre gabni fahiş ile beyi ve şıraya salâhiyeti yokdur.

787 - : Mükâteb; icareye, iareye,i'daa ehildir. Çünkü bunlar, ticaretten ve ticaretle alâkadar muamelelerden sayılır.

788 - :  Mükâteb, borç ikrar ve istifa edebilir. Çünkü bunlar, ticaretin zaruriyyatındandır. Fakat kimseye ikrazda bulunamaz. Zira karz, bidayeten teberru mesabesindedir.

789 - : Mükâteb, borçlu olmuğu meblâğ hakkında havale kabul edebilir. Çünkü bu surette bir kimseye bir teberrüde bulunmuş olmaz. Belki borcunu muhîle değil, muhalün lehe ödemiş olur.

Fakat borçlu olmayan bir mükâteb, havale kabul edemez. Zira böyle bir havale teberru kabilinden sayılır.  Mükâteb ise teberrüa ehil değildir.

790 - :  Mükâteb, şirketi inanda bulunabilir, şirketi müfavezede bulu­namaz. Çünkü şirketi inan, vekâlet esasına müstenildir. Mükâteb ise vekâlete ehildir. Şirketi müfaveze ise kefalet esasına müsteniddir. Mükâteb ise ke­falete ehil değildir.

791 - : Mükâteb, ne kefalet bilmâle, ne de kefalet binnefse ehil değil­dir. Mükâtebin kesbine mevlâsı filhal mâlik değildir. Bu halde tcberrüatda bulunması için mükâtebine izin vermeğe mevlânın salâhiyeti yoktur.

Bir mükâtebin böyle bir kefaleti deruhte etmesine «zamanülmükâteb» de­nir ki, caiz değildir, gerek mekfulün anhin ve velisinin emr ve izniyle ol­sun ve gerek olmasın.

792 - : Mükâteb, hibe ve vasiyyet gibi teberrüata ehil değildir, velev ki bilâhare bedeli kitabeti eda ederek hürriyete kavuşsun. Çünkü mükâtebin kazancı min vechin kendisinin ise de min vechin mevlâsınındır. Bedeli kita­beti edadan âciz kaldığı takdirde mevlâsmm mülküne avdet edecektir.

793 - : Mükâteb, kazancından satın aldığı bir rakiki kitabete rabt ede­bilir. Çünkü kitabet, bir nevi mal kazanmak kabilinden olmakla ticaretten sayılır. Fakat bu rakiki velev bir bedel, mukabilinde olsun dehal azad edemez.

794 - : Dükâteb, istediği kimselere kazancından ziyafet verebilir. Çün­kü bu da bir nevi ticaret sayılır. Böyle bir hareket, nâsın kalblerini cezb eder, bedeli kitabeti ödeyebilmesi için kendisine halkın yardım etmelerine, teberrüatda bulunmalarına vesile olur. Fakat mükâtebin örfe muhalif fazla bir şey teberru ve tasadduk etmesi,  caiz değildir. Zira böyle bir hareket, mevlâsının hukukuna tesir edebilir.

795 - : Mükâteb, bir kimseyi vasi tayin edecek olsa bakılır : Eğer be­deli kitabeti ödemeden vefat ederse isa, bâtıl olur, ödedikten sonra vefat ederse isa, sahih olmuş bulunur.

Şayed bedeli kitabete kâfi mal birakdiğı halde vefat ederse bu isa, onun kitabete dahil olan evlâdı hakkında muteber olur. Şu kadar yar ki bu suretle vasi tayin edilen kimse, vasiyyi üm gibi vasilerin en zaifi sayılır. Yalnız velayeti hıfzı ehl olur, alıra satım gibi şeylere velayeti haiz olamaz.

Bütün bu hususlarda mükâtebe de mükâteb hükmündedir.

796 - : Mükâteb veya mükâtebe, mevlâsımn izni olmadıkça evlenemez. Çünkü bunlar,  bedeli kitabeti  tamamen ödemedikçe  rikdan  kurtulmuş  ola­mazlar.   Hakikin   evlenmesi   ise   malikinin   iznine mütevakkıfdir.   Bunlar, kendi oğullarını, kızlarım da evlendiremezler. Zira hürriyetlerine kavuşma­dıkça velayeti haiz olamazlar. Fakat bunlar, kendi cariyelerini veya mükâ-tebelerİni kocaya verebilirler. Çünkü bunlar bu izdiva çile mehr almaya, na-fakat tahsiline nail olacaklardır. Bu cihetle bu tezvic, iktisabdan maduddur. Mebsut, Bedayî, Hindiyye.

«(Şafiîlere göre bir mükâteb, kendisinde teberru ve hatar bulunmayan her tasarrufu yapabilir. Fakat teberrüü veya hatan müstelzim olan her­hangi bir tasarrufu yapamaz, meğer ki mevlâsı izin versin.

Meselâ : bir mükâteb, bir malım kıymetinden noksana satamıyacağı gibi bir malini velev kıymetinden fazlasına olsun veresiye de satamaz. Çünkü bedeli kitabeti verinceye kadar onun üzerinde rık ahkâmı carîdir.

Kezalik : mevlâsının izni olmadıkça tezevvüc edemez. Tuhfetül'muhtac.)[30]

 

Itk Alâ Male Müteallik Meseleler :

 

797 -  :  Bir köleyi veya cariyeyi kitabet suretiyle olmaksızın bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azda etmek caizdir. Buna «ıtk alâ mal»,  «ıtk alâ cuul»  adı verilir ve  bu,  kitabetden müteaddid  veehler  ile ayrılır. Şöyle ki :

Bir kimse, memlûküne hitaben «Sen şu kadar meblâğ mukabilinde hür­sün» veya «Senin üzerinde benim şu kadar meblâğ alacağım olmak üzere sen hürsün» veya «Senin nefsini sana şu kadar kuruşa sattım» yahut «Bana şu kadar müddet hizmet etmek üzere sen hürsün» diyip memlûkü de bunu duyup muttali olduğu meclisde kabul etse hemen azad olur. Velev ki söyle­nen bedeli derhal teslim etmesin. Çünkü bu veçhile ıtk, memlûkün yalnız kabulüne muallâkdir, yoksa bedeli hemen eda etmesine muallâk değildir. Binaenaleyh kabul halinde ıtk hâsü olub bedel, memlûkün zimmetinde bir borç olmuş olur. Red, kabulden imtina halinde ise icab, bâtıl olacağından bununla ıtk husule gelmez.

798 - : Bedeli ıtk, hizmet olduğu suretde mamlûk badel'ıtk muayyen müddetle mevlâsına hizmetde bulunur. Şayed bu hizmet daha ikmal etmeden mevlâsı vefat ederse mütebaki hizmetin kıymetini vârislerine vermeğe borç Iü olur. Meselâ : hizmet müddeti dört sene olduğu halde mu'tak, bir sene hizmet etmiş bulunsa üç senelik hizmetin kıymetini vârislere zamin olur.

Bu mesele, İmam Muhamede göredir, imamı Âzam ile imam Euü YüSÜfe göre mu:tik, rakik farz edilmesine nazaran kendi kıymetinin dörtde üçünü vârislere borçlu olur.

Velhasıl : mevlâmn vefatile hizmet bâtıl olursa da ıtk, münfesih olmaz.

799 - : Bir kimse, memlûkünün itkini muayyen bir bedel tediye etmesine talik ederek meselâ : «Sen şu kadar kuruş verirsen azad ol» dese memlû-künü ticarete mezun kılmış olur. Bu suretde memlûkün azad olması, bu sözü kabul  etmesine tevakkuf  etmez.  Hattâ bu söz,   memlûkün,  sarahaten  red-dîyle de bâtıl olmaz. Binaenaleyh memlûk, bu bedeli tedarük edib mevlâ­sına teslim edince azad olur. Hattâ memlûk, tahliyede bulunduğu, yani : bu bedeli mevlâsının elini uzadarak bilâ  mani alabileceği     bir yere koyduğu takdirde de azad olur. Çünkü bu halde mevlâ, o mali hükmen kabız sayılır. Şu kadar var ki, bu talik suretinde mevlâ, bedeli alıncaya kadar muhay­yerdir, isterse daha şart tahakkuk etmeden memlûkü bey ve hibe gibi bir veçhile mülkünden çıkarabilir ve böyle bir ta'likden sonra     mevlâ,  henüz bedeli almadan vefat etse artık ta'likin hükmü kalmaz. Memlûk, bedeli vâ­rislere vererek azad olamaz. Çünkü bedelin mevlâya teslimi meşrut bulun­duğundan vefat takdirinde bu şart, tahakkuk etmemiş olur. Bedayi, Hindiyye,

«(Zahirîlere göre şart ile ıtık asla caiz olmadığı gibi kitabetden başka mal itası suretile veya hizmet şartile de ıtk caiz değildir. Elmuhallâ.)[31]

 

I'takın, Tedbir  İle İstilâdın Ve Kitabetin Sübutü :

 

800 - : Bir i'tak hâdisesi ya ikrar veya beyyine ile sabit olur. Meselâ : bir kimse, memlûkünü azad etmiş olduğunu ikrar etse meml»-

künün itki tahakkuk eder.

Hattâ bir insan, henüz mülküne dahil olmayan bir rakikin hür olduğunu ikrar ctdikten sonra onu satın alsa o rakİk, kendisi tararından azad edilmiş olur. Fakat satın almadığı takdirde bu ikrarın bir kıymeti olamaz. Çünkü insanın ikrarı, kendi aleyhine makbul ise de başkası aleyhine makbul değildir.

Maahaza bir insanın başkası hakkındaki ikrarı, bir şahidin şahadeti mesabesindedir. Yalnız bir ferdin şahadeti ise kabul edilemez.

801 - : İ'tak hususunda beyyineye, yani : bir rakikin azad edilmiş oldu­ğuna dair olan şahadete gelince bu hususda en az iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahadetleri kabul edilir. Şöyle ki : eğer bir köle veya cariye mevlâsımn inkârına rağmen azad edilmiş olduğunu iddia etmekte ise bu şa­hadet makbul olur. Fakat böyle bir iddia bulunmadığı takdirde bakılır : eğer mevlâ, cariyesinin azad edildiğini inkâr etmekde ise bu hususda bilâ dâva şahadet muteberdir. Çünkü azad edilmiş olan bir cariye ile efendisi arasın­da mükârenetin meşruiyeti zail olmuş olacağından bu hususdaki şahadet, hakkullaha müteallik bir şahadeti hisbe kabilinden oimuş olur.

Fakat mevlâ, kölesinin azad edildiğini inkâr etmekte ise bu hususda bi­lâ dâva şahadet, îmamı Azama göre muteber değildir. Zira köle hakkında böyle bir mukarenet, bahis mevzuu olamaz. Hürriyet ise köleye, onun nef ine aid bir hakdır. Binaenaleyh bu gibi şahsî haklara müteallik hususlarda şa­hadeti hisbe cari olamayacağı cihetle her halde dâva lâzımdır.

Maahaza meşhudünleh olan köle, ıtk hâdisesini inkâr edince şahidleri tekzib etmiş olur. Meşhudünleh tarafından tekzib edilen şahidler İse töhmel-den beri olamayacakları cihetle şahadetleri kabul edilemez.

îmameyne gelince : Bunlara göre köle hakkındaki şahadet de bilâ dâva muteberdir. Zira ıtka hakkuîlah teallûk eder. Hür olan bir kimsenin istirka-ki haramdır. Hürriyete kavuşan bir insan, keffnrct ffibi, zekât gibi vazifeler ile mükellef olur.

Binaenaleyh hudud gibi hukuku ilâhiyyeye «âmme menfaatlerine» teal­lûk eden hususlarda bilâ dâva şahadet muteber olduğu gibi bu ıtk hususun­da da muteber olur.

Nitekim bir kölenin hürrüTasl olduğuna, bir çocuğun nesebinin münkir bulunan bir erkekden sübutüne ve bir mevlânın inkârına rağmen cariyesini istilâdda bulunmuş olduğuna dair olan şahadetler de bilâ dâva makbul bu­lunmaktadır.

802 - : Azad hususunda tenakuz, dâvanın sıhhatine mani değildir. Şöy­le ki : bir köle, bir kimseye hitaben «Sen beni satın al, ben rakikim» deyib de o kimse tarafından satın almdıkdan sonra kendisinin hürrüTasl olduğunu iddia etse bu iddiası mesmu ve ikame edeceği beyyine makbul olur. Çünkü bu hususda dâvanın ehemmiyeti yokdur. Dâva bulunmaksızın da şahadet mu­teber bulunmaktadır.

803 - : Tedbir de i'tak gibi ya ikrar veya beyyine ile sabit olur. Binaenaleyh bir memlûk, efendisinin inkârına mukarin tedbir iddiasında

bulunsa ikame edeceği beyyine kabul olunur. Fakat böyle bir İddiada bulun­madığı takdirde İmameyne göre hisbe tarikiyle vuku bulacak şahadet kabul edilirse de İmamı Azama göre kabul edilmez.

804 - : Istilâd vukuu da ya ikrar ile veya beyyine ile sabit olur. Şu ka­dar var ki, ikrarın hali sıhhatde vuku bulmuş olmasile marazı mevtde vuku-bulması arasında bir fark vardır. Şöyle ki : bir kimse, cariyesi hakkında : «Bu benim ümmi veledimdir» diye hali sıhhatinde ikrar etse bu ikrarına bi­naen vefatı halinde o cariye tamamen azad olur, yanında çocuğu bulunsun bulunmasın. Fakat marazı mevtinde bu veçhile ikrarda bulunsa bakılır : eğer cariyenin yanında çocuğu var ise bu cariye, o kimsenin vefatında ce-mii emvalinden azad olur. Fakat çocuğu yok ise terikesinin yalnız sülüsün­den azad olur. Çünkü çocuğun mevcudiyeti, islilâdm delilidir. Çocuk mevcud olmayınca vâki olan ikrar, varisdcıı mal kaçırmak gibi bir töhmetden hâli olamaz. Binaenaleyh bu haldeki ikrar, mücerred i'tak mesabesinde olarak terikenin üçde birinden muteber olur.

805 - : Kitabet de hem ikrar ile, hem de beyyine ile sabit olur. Mevlâ ile mükâteb, bedeli kitabetin mikdarında veya    cinsinde ihtilâf etseler söz, maalyenıîn mükâtebindir, beyyine mevlâya teveccüh eder. Bu, İmamı Aza­ma göredir. İmameyne göre mevlâ ile mükâteb, tehalüfde bulunurlar.

Bunlardan biri, kitabetin fesadını, diğeri de sıhhatini iddia etse söz, fe­sadı münkir olanındır. Çünkü sıhat asıldır. Her ikisi de müddeasına beyyine ikame etse fesadı iddia edenin beyyinesi tercih olunur. Zira beyyine, hilafı zahirî isbat içindir. Mebsut, Bedayî, Hindiyye, Fethülkadîr, Reddi Muhtar.[32]

 

Ab1klara Müteallik Meseleler :

 

806 - : islâm hukukuna nazaran mâlikler ile memlûkler arasında bir ta­kım mütekabil hukuk ve vezaif cereyan eder ki, bunlara riayet her iki taraf için mühim bir vecibedir.

Meselâ : efendilerin memlûkleri hakkında güzel muamelede bulunmaları lâzımdır. Bir efendi; memlûkü hakkında fena muamele yapamaz, ona haka­ret âmiz bir tarzda hitab edemez, ona takatinin fevkinde bir şey teklifde bu­lunamaz. Hilâfına hareket, ta'zir cezasını vesaireyi müstelzimdir.

Nitekim Resuli Ekrem «Sallalahü aleyhi vesellem» efendimiz, sahabet kiramdan Ebu Zerri Gıffarînin kızmış olduğu bir köleye : (Ya îbnissevda = ey siyah kadının oğlu) diye hitab etmiş olduğuna muttali olunca : «Yâ Eba zer!. Sende cahiliyye - ahlâkından eser var. O köleler, sizin kardeşleri-nizdir. Allah Tealâ onları sizin ellerinizin altında kılmış, artık siz, onlara ye­diğiniz şeylerden yediriniz, giydiğiniz şeylerden giydiriniz,, ^nlara âcz kala­cakları şeyleri teklif etmeyiniz, edecek olursanız, kendilerine yardımda bu­lununuz.» diye buyurmuşlardı.

807 - : Efendilerinin güzel muamelelerine mukabil memlûklerin de efen­dilerine itaat ve sadakat göstermeleri, onların haklarında hayrıhah bulunma­ları icab eder. Böyle bir hareket sayesinde memlûkler, vazifelerini ifa etmiş, efendilerinin teveccühlerini kazanmış olurlar. Bu teveccühler ise onların ra­hat yaşamalarına ve bilâhare    azad edilmelerine saik olur.    Buna rağmen «efendisinden temerrüden kaçan, efendisinden bir korkusu, meşakkatli İşler­den bir endişesi bulunmaksızın mücerred havasına tebeiyyetle itaat dairesinden çıkan bir memlûk vazife kaçgını sayılarak (abık) adını alır, hakkında bir takım ahkâm carî olur. Mebsut, Bedayî, Hindiyye.

(Zahirîlere göre Baliğ ve âkil olan bir kimse, elinin içerisiyle kölesinin veya cariyesinin yanağına vursa veya bunların hakkında yapmadıkları bir fi'ilden dolayı had icra etse bunlar derhal azad olurlar, Şayed bu kimse, o kölenin veya cariyenin kendisine hizmetine muhtaç bir halde bulunursa bun­ları istihdam eder, bu hizmetden müstağni olduğu zaman bunlar azad olur­lar, Elmuhalîâ.)[33]

 

Abikların  Derdest Edilmeleri  Ve Maliklerine Redleri:

 

808 - Bir abıkın ziyamdan korkulduğu takdirde maliyetini siyanet, efen­disinin hukukunu vikaye, içtimaî tesanüde riayet, münkerden nehy vazifesi­ne imtisal için kendisini derdest etmek, bir vecibe olur. Ziyamdan korkulma­dığı takdirde ise muktedir olan kimse tarafından sahibine reddedilmek üzere derdest edilmesi mendubudur.

809 - : Bir abıkı derdest eden kimse, muhayyerdir : dilerse onu götü­rüp mâlikine teslim eder, dilerse mâlikinin gelib alması için yanında tutar, dilerse götürüp kadıya tevtli eyler. Imnm Hulvanî buna kaildir. Fakat Şom-süddini Serahsînin beyanına nazaran her halde kadıya teslim etmesi lâzım­dır. Çünkü kendisi çok kere hıfza kadir olamaz.

810 - : Kadı, kendisine tevdi edilecek rakiki abık olduğuna dair beyyi-ne ikame edilmekdikce kabul etmez. Abık olduğu beyyine ile anlaşılınca da kendisini ta'zir ve ikinci bir firardan men için tevkif eder.

811 - : Bir şahıs gelib de tevkif edilen abıkın kendi rakiki olduğunu id­dia ve beyyine ikame veya onun alâmetini, şemailini beyan ve onu hiç bir veçhile mülkünden çıkarmamış olduğuna dair   yemin ederse abık kendisine red edilir, bununla beraber kendisinden ihtiyaten bir kefil de alınır. Çünkü bu şahsa bir şahsın gelib mâlikiyyet iddiasında bulunması melhuzdur.

Kezalik : gelen şahıs, beyyine vesaire ikame etmeyib de abık, onun kö­lesi olduğunu itiraf ettiği takdirde de bu veçhile muamele yapılır. Bedayi, Hindiyye, Zeyleî.[34]

 

Abıkların Satılmaları Ve Nafakaları  :

 

812 - : Abıkı derdest eden kimse, onu sahibine reddetmek üzere ahz et-diğine işhadda bulunur ve bulunduğu belde kadısına götürüp tescil etdirdik-den sonra kadının izniyle onu altı ay kadar yanında hıfz edebilir. Bu müd­det içinde sahibi zuhur etmezse yine kadının izniyle ve değer bahasiyle baş­kasına satabilir. Bu halde    sahibi bilâhare zuhur edince    semenini almağa mecbur olur, yapılan satış muamelesini fesh ettiremez.

813 - : Kadıya teslim edilmiş olan abıkı kadı dahi sahibi uzun müddet , zuhur etmediği takdirde gabni fahiş ile olmaksızın satarak semenini sahibi

namına sakhyabilir. Çünkü aksi takdirde abıkın nafakası temadi edeceği ci­hetle bu yüzden sahibi daha ziyade mutazarrır olmuş olur. Muahharan sahi­bi zuhur edince bu satış muamelesini bozamaz. Zira bu muamele, velayeti, şer'iyyesi olan kadı tarafından vuku bulmuş ve bu suretle rakikin maliyyeti siyanet edilmiş olur. Bedayi, Hindiyye.

Ancak Şeyhül'islâm Ebussuud Efendinin «Maruzat»'ında mezkûr olduğu­na göre vaktiyle abık bulunan askerî köleleri, yani : sipahilere aid memlûk-leri satmakdan kadılar menedilmişlerdi.

Kezalik : ahaliye aid abık köleleri, cariyeleri gabni fahiş ile satmakdan kuzat memnu bulunmuşlardı. Dürri Muhtar.

814 - : Abıkı elde etmiş olan kimse, kadının izniyle nafakasına sarfetti-ği meblâğı bilâhare mâlikinden alabilir. Fakat böyle bir izin istihsal etme­diği takdirde sarfettiği nafakayı abıkın sahibinden alamaz. Müteberri' olmuş olur.

Kezalik : abıkı kendi hizmetinde kullandığı takdirde de sarfettiği nafaka bedelini isteyemez. Çünkü bu halde gâsıb vaziyetinde bulunmuş olur. Mağsu-bun nafakası ise gâsıba aiddir.

815 - Bir abık kadıya teslim edilmiş olduğu takdirde nafakası, beytül-mnldcn temin edilir. Sonra sahibine reddelince sarfcdilen meblâğ kendisin­den alınır. Abık satıldığı suretde ise semeninden evvelâ nafakası için sarf e-dilmiş olan meblâğ alınarak mütebakisi sahibine verilir. Çünkü bu babdaki infak, mâlikin malini ihya maksadına müstenid olduğundan kendisine tevec­cüh eder. Bedayî, Hindiyye, Bahri Raik.[35]

 

Abıkın  Mâlikinden  Alınacak Ücret  :

 

816 - : Bir abıkı mâlikine reddetmek üzere bil'işhad derdest eden kim­se, bu hizmeti   mukabilinde bir ücrete müstahik olur-ki buna   «Cuul, yani: hizmet mukabilinde ücret» namı verilir.

Binaenaleyh bu ücreti alıncaya kadar abıkı mâlikine reddetmeyebilir. Hattâ bu müddet içinde abık vefat etse kendisini imsak eden o şahıs üzeri­ne bir zaman lâzım gelmez. Şu kadar var ki, müstahik olduğu ücret, sakıt olur.

817 - :  Abıkı işhad suretiyle tutup sahibine reddeden kimsenin ücrete istihkakı, istihsanen bizzat sabitdir, velev ki böyle bir ücret, sarahaten şart koşulmuş olmasın. Bu şart delâleten mevcuddur. Çünkü carî olan âdete na­zaran halk, böyle bir ücrete istihkak bulunmadıkça abıkları sahibleri namına derdest etmek külfet ve meûnetini iltizam etmez. Bunun neticesinde ise bir takım hakların ziyaınâ meydan verilmiş olur. Bedayî, Hindiyye.

«(Mâlikilere göre abıkı reddeden kimse, abıklan elde edib sahihlerine red etmekle iştigal etmekde ise bu hususda tayin edilen ve kendisince malûm bulunan ücrete müstahik olur. Bir ücret tayin edilmemiş veya tayin edilen ücreti işitmemiş ise ecri misle müstahik olur. Fakat böyle bir iş ile iştigal, etmekde değilse bakılır : eğer ücret tayin edilmiş ise bunu alır, tayin edil­memiş ise yalnız bu hususdaki mesaîsinin ve kendisile abıkın nafakalarına sarf etdiği şeylerin bedelini almaya müstahik olur. Şerhi Ebü'berekât.)

(Şafiilere göre de abıkın mâliki veya haricden birisi : «Her kim şu abı-kı, tutar getirirse kendisine şu kadar meblâğ verilecekdir» dese bu meblâğın verilmesini iltizam etmiş olur. Binaenaleyh bunu bilib işiden bir kimse, abı­kı derdest edib de sahibine red edince bu meblâğa müstahik olur, velev ki kendisi bövle abıkları tutmakla iştigal eder takımdan olmasın. Fakat bir kimse böyle bir iltizam bulunmaksızın veya bu iltizama muttali olmaksızın abıkı tutub sahibine teslim eylese ücrete müstahik olmayıb mütebberri' olur, velev ki böyle gaibleri birer ücret mukabilinde elde edib sahihlerine red et­mekle maruf bulunsun.

Kezalİk : muayyen bir kimse için bir muayyen işi görmek için tayin edi­len cu'le = ücrete başka birisi o işi yapmakla müstahik olamaz. Tuhfetül'-muhtac.)[36]

 

Ücrete İstihkakın Şartları :

 

818 - : Ücrete istihkak için evvelâ abık, mâlikine teslim edilmiş olmalı­dır. Çünkü milkinin siyaneti bu veçhile tahakkuk eder.

Binaenaleyh mâlikine red edilmeden evvel ölse veya derdest edenin elin­den kaçsa artık ücrete istihkak kalmaz. Şayed ikinci bir şahıs tutub da mev-lâsına teslim etse ücrete bu şahıs istihkak kazanmış olur.

819 - : Ücrete müstahik olmak için saniyen abıkı red edecek şahıs, mâ­likinin iyalinde bulunmamalıdır, tyalinde   bulunduğu takdirde - ister vâris olabilsin ister ecnebi bulunsun - ücrete müstahik olamaz. Çünkü bu halde abıkı reddin fa idesi kendisine de raci olacağından âdeta kendi mülkünü ken­disine red ve teslim etmiş, kendi nef'ine çalışmış gibi olur.

Bir kimsenin nezdînde veya himayesinde yaşayıb da mâlinden teayyüş eden kardeşi, amcası, dayısı gibi şahıslar, o kimsenin iyalinden sayılır.

Maahaza babasının veya zevcesinin yahut zevcinin abıkını red ve teslim eden şahıs da ücrete müstahik olmaz, velev ki onların iyalinde bulunmuş olmasın. Çünkü evlâd, babasına yapdığı hizmetten dolayı ücrete müstahik olmaz. Bununla beraber babasının malı, binnetice kendisinin demekdir. Zevç ile zevce arasında ise mal itibariyle büyük bir alâka vardır, biri birinin ma­linden intifa edib durabilirler. Bu halde bir kimse âdeta kendi mâlinden ken­disi için bir ücret almış olacaktır ki bu, mâkul görülemez.

Fakat bir kimse, evlâdının abık bulunan rakikini usulü dairesinde tutub da red edecek olsa iyalinde bulunmadığı takdirde ücrete müstahik olur. Zi­ra babanın evlâdı tarafından istihdam edilmesi tab'a, şer'a, akla münafi ol­makla beraber böyle bir istihdam vukuu takdirinde ücret itası icab eder.

820 - : Ücrete istihkakın üçüncü şartı da red edilen abıkın mutlaka ra-kik olmasıdır. Alel'ıtlak köleler ile müdebberler, ümmi veledler gibi.

Fakat abık, mükâteb, olursa, bunun'reddedilmesinden dolayı ücret lâzım gelmez. Çünkü mükâteb, her suretle rakik değildir, min vechin hürdür, ken­di kazancına mâlikdir, bunun mevlâsmdan kaçması âdete münafi olacağın­dan hıfz ve siyanete ihtiyaç yokdur. Bedayî, Muhit, Hindiyye.[37]

 

Ücrete İstihkakın Nisbeti Ve Ücretin  Mikdarı   :

 

821 - : îki kimse, bir abıkı elde edib de mâlikine red eyledikleri takdir­de yalnız bir ücrete münasafaten müstahik olurlar.

Kezalik : bir kimse, iki kimsenin müştereken mâlik oldukları bir abıkı elde edib de kendilerine red eyledikleri takdirde yalnız bir ücrete müstahik olub bunu serililerden hisseleri nisbetînde istifa eder.

Fakat bir kimse, bir şahsa aid iki abıkı tutub da kendisine red eylediği suretde iki ücrete müstahik olur.

822 - : Abıkı mâlikine red eden şahsın müstahik olduğu ücretin mikda-nna gelince bu hususda muhtelif akvali fıkhiyye vardır. Muhtar olan kavle göre bakılır : eğer abıkı en az üç günlük bir mesafeden tutub mâlikine red­detmiş ise istihsanen kırk dirheme müstahik olur. Şayed abıkın kıymeti kırk dirhem veya kırk dirhemden eksik ise verilecek ücret, bu kıymetden bir dir­hem noksan olur.

Bu, îmamı Âzam ile imam Muhammede göredir. îmam Ebu Yusüfe göre her halde kırk dirhem lâzım gelir. Ve eğer üç günlük mesafeden noksan bir yerden getirib red etmiş ise bu mesafe ile o yer arasındaki nisbetle mütena-sib bir ücrete müstahik olur. Şayed yalnız şehrin uzak bir semtinden tutub da red etmiş olursa kendisine ihtiyar etdiği zahmet ve hizmetle mütenasib bir atiye verilir. Bedayî, Hindiyye, Reddi Muhtar.

«(Mâlikilere göre abık, bir şahıs tarafından elde edildikden sonra tekrar kaçıb da diğer bir şahıs tarafından tutularak sahibine teslim edilse bakılır : eğer abık evvelki yerine gitdikden sonra diğer şahıs tarafından tutulmuş ise muayyen ücrete yâlnız bu şahıs müstahik olur. Fakat esnai tarikde tutulmuş ise ücrete bu iki şahısdan her biri tutub getirmiş olduğu yol nisbetinde müs­tahik oîur.

Meselâ : yolun üçde birini birinci şahıs, üçde ikisini de ikinci şahıs ge­tirmiş olsa muayyen ücrete de o nisbetde ikili birli olarak müstahik olurlar. Şerhi Ebil'berekât.)

(Şafiîlere göre bir abıkı iki veya daha ziyade kimse tutub sahibine red etse muayyen olan ücrete alesscviyyc müstahik olurlar. Çünkü red hâdisesi, bunların iştirâkile vaki olmuş olur. Cuul hususunda ise amellerin tefavütüne bakılmaz, adedi rüüse itibar olunur. Zira bu ameller, zabt ve tayin edilemi yeceği cihetle ücretin bu amellere göre tevzii cihetine gidilemez. Tuhfetül'-muhtaç.)

(Hanbîlcre göre de abıkı sahibine red edene verilecek ücret, şer'an mu­ayyendir ki, bu da bir dinardan veya on iki dirhemden ibaretdir. Bundan noksan olamaz. Abıkm red edilmesi, şehrin içinden, dışarısından, yakından, uzakdan olsun müsavidir. Meğer ki abıkm red edilmesi için daha ziyade bir şey iltizam edilmiş olsun. O zaman bu ziyade lâzım gelir. Keşşafül'kına.)[38]

 

Ücreti Verecek Kimseler  :

 

823 - : Abıkı derdest eden şahsa verilecek ücret, abıkın mâliki üzerine lâzım gelir, müstahakunaleyh olan, odur. Çünkü bu reddin    menfati mâlike aiddir.

Abıkı red eden şahıs, mâlikini ölmüş bulsa müstahik olduğu ücreti teri-kesinden alır. Hattâ bu ücret, bir mümtaz borç teşkil eder.

Binaenaleyh terike düyuna müstağrak bulunsa bu ücret sair guremamn alacaklarından evvel istifa edilir. Mütebaki bir şey kalırsa guremaya tak­sim olunur. Abık, medyun bulunduğu takdirde de hüküm böyledir. Yani : abik kıymetinden evvelâ bu ücret istife olunur. Meğer ki mevlâsı bu ücre­tin itasını deruhde etsin.

824 - : Başkasına terhin edilmiş olan bir rakik, mürtehinin elinden kaç­mış bulunsa red ve teslim ücreti mürtehine lâzım gelir. Çünkü bu halde red menfaati, mürtehine aid bulunmuş olur. Zira kendi alacağını bu rehinden is­tifa edebilecekdir.

825 - : Hataen bir cinayetde bulunmuş olan bir abıkı tutub red edene verilecek ücrot, veliyyi cinayet ii/crinn teveccüh eder. Çünkü iktiza eden dİ-yeti onun kıymetinden istifa edeceği cihetle bu reddin    menfaati kendisine aiddir. Meğer ki mevlâ, bu diyeti feda suretiyle deruhde etmiş olsun. Bu hal­de bu ücreti mevlânın vermesi lâzım gelir. Zira bu takdirde abık, kendisine kalmış olacakdır. Bedayî, Bahr, Hindiyye.[39]

 

Ücretin Sukutu Ve Ab1kıyyetle Beraber Mal İddiası   :

 

826 - : Bir kimse, kendi memlûkünün abikiyyetini inkâr ve bu hususda kendisine tevcih edilecek yemini ifa ederse cuul aimmaksızın memlûk kendi­sine red edilir.

Kezalik : abık, bizzat hükümet, meselâ : zabıtai belediyye tarafından tutulub sahibine red edilirse ücret lâzım gelmez. Çünkü bu zabt ve red, hü­kümetin vazifeleri cümlesİndendir.

827 - : Abıkın mevlâsına aid bir malı da beraber ahb götürmüş olduğu iddia edildiği takdirde bakılır : eğer abıkm tutulduğu zaman elinde mal bu­lunduğu malûm değilse söz, maalyemîn abıkı derdest edenindir.

Binaenaleyh : «Ben mal görmedim» derse yeminile tasdik olunur. Çünkü abıkı elde etmesi, malı da elde etmiş olmasına bir delil teşkil edeme;1:. Beda­yî, Hindiyye.[40]

 

İlâve :

 

Abık hakkında sair milletlerin Medenî Kanunlarında da vaktiyle bir ta­kım maddeler mevcud bulunmuşdur. Bilâhare Viyana Muahedesiyle esarete dair ittihaz edilmiş olan bazı mukarrerat, p zaman Türkiyede de kabul edil­miş, Zenci esaretinin men'i hakkında vilâyetlere emirler verilmişdir. Bu emirlere mebni abık oldukları iddia edilecek kimselerin itlak edilmesi, müd­deiumumilerin vazifelerinden bulunmuş, böyle bir iddia ile bir şahsın der­dest edilmesine imkân bırakilmamışdır.[41]

 

Velaı İtakanın Sebebi Sübutü  :

 

828 - : Azad edilen bir rakikin velâsı - tevarüse   sebeb olan karabeti hükmiyyesi, kendisini azad eden kimseye ve onun binefsihi asabasmdan olan kariblerine aiddir ki bu velâ, i'tak sebebiyle sabit olmakdadır. Çünkü i'tak, evvelâ : bir ihsandır, bir memlûkü hürriyet nimetine nail etmekdir. Saniyen: bir memlûkü azad eden kimse, onun hakkında daima hayrıhah olur, ona dai­ma nusret ve muavenetde bulunur. Salisen : i'tak manen bir îlâd mahiyye-tindedir. Zira i'tak da îlâd gibi manen bir ihya mesabesindedir. Azad edilen kimse, bu i'tak sayesinde hürriyyetine kavuşur, tasarrufata, temellüke, vela­yete ehil olur. insanın behîmelerden imtiyazı da bu gibi salâhiyetlere nail ol­makla kaimdir. Bu cihetle mevlâ, azadlısım manen ihya etmiş, insaniyetin bu gibi hasailine kavuşdurmuş bulunur.

Binaenaleyh mevlâ, bu i'takdan dolayı velâ hakkına mâlikdir. Azadhsı-mn daha karib asabası bulunmadığı takdirde mirasına müstahik olur. Azad-lı da kısası mucib olmayacak bir cinayetde bulunsa lâzım gelen diyet = taz­minat, mevlâsı ve mevlâsının âkilesi tarafından tediye edilir.

829 - : Velâ hususunda i'takın bil'ihtiyar olmasiyle bilâ ihtiyar olması arasında fark yokdur. Şöyle ki : memlûkünü hak rızası için bil'ihtiyar azad eden kimse için velâ hakkı sabit olacağı gibi zî rahmi mahremine şira, hibe veya tevarüs gibi bir sebeble mâlik olan kimse için de - vuku bulacak za­rurî bir itkdan dolayı - velâ hakkı sabit olur.

830 - : Velâ hususunda i'takın bir bedel mukabilinde olmasiyle bilâ be del olması ve tedbir, istilad tarikiyle olmasiyîe kitabet tarikiyle olması ara­sında da bir fark yokdur.

Binaenaleyh bedel mukabilinde veya kitabet voliyle azad edilen memlû-kün velâsı, mevlâsı için sabit olacağı gibi nıüdebbor ile rrıüdebbcrenin, ümmi veledin velâsı da mevlâsı için sabit olur.

Kezalik : bu hususda i'takın tenciz suretiyle olmasiyle bir şarta ta'Iik veya bir vîiklc izafe suretiyle olması arnsındn da fark yokdur. Binaenaleyh şartın -tahakkuku veya zamanın hulûliylo azad edilen bir mrmlûkün vrl/ısı da kendisini bu şart veya bu izafe suretiyle azad ot.miş olnn movlâsına aid-dir. Mebsut, Bedayî, Bİdayetül'müctehid.

«(İmam Mâlike göre livechillah olmayıb da livechil'bâtıl olan veya ve­lâsı olmamak üzere yapılan azadlarda mevlâ için velâ hakkı sabit olmaz. Çünkü mevlâmn velâye nailiyyeti, bir sılai şer'iyyedir. Binaenaleyh bir mev­lâ, livechillah yapmadığı veya velâsını nefy eylediği bir ıtkdan dolayı bu sı­laya müstahik olamaz. Mebsutı Serahsî.) [42]                                           

 

Velâi  İtakanın Vasıfları   :

 

831  - : Velâi itaka, bir hakkı lâzımdır, bunun ibtali ve beyi, hibe vasi­yet gibi bir suretle başkasına temliki kabil

değildir.

Binaenaleyh bir kimse, memlûkünü üzerinde velâ hakkı olmamak üzere azad etse bu şart, bâtıl olub kendisi için velâ hakkı sabit olur.

Bu mesele, âmmei ulemaya göredir. Bazı zevata göre velânın nefyi ve başkasına temliki caizdir. Nitekim buna yukarıda işaret olunmuşdur.

832 - : Velâi itaka, kabili nakildir. Şöyle ki : bir kölenin nikâhında bu­lunan bir cariye, mevlâsı tarafından azad edilse çocuğu da kendisine tebean azad olarak hem kendisinin, hem de çocuğunun velâsı mcvlâsına aid olur. Fakat bilâhare zevç olan köle de kendi mevlâsı tarafından azad edilse bu ço­cuğun velâsı, validesinin mevlâsmdan ayrılarak babası olan bu kölenin mev-lâsına intikal eder ki buna : «cerri velâ» denir. Çünkü baba, çocuğunun ve-lâsını bu suretle kendi mevlâsı tarafına cer ve celb etmiş oluyor.

833 - : Velâ, nesebden maduddur. Nesebde asi olan ise baba tarafıdır. Bu cihetle çocuklar, velâ hususunda - bir mani bulunmayınca - babaları­na tabi olurlar. Bedayî, Bahr.[43]

 

Velânın Hükmü Ve Sübutündeki Şartlar  :

 

834 - : Memlûkünü azad eden kimse, o memlûkün hata tarikiyle yapa­cağı cinayetlerden dolayı icab eden diyeti âkilesiyle beraber öder. O memlûkün ve onun evlâdının vefatlarında da terikelerine nail olur. Fakat bu nai-liyet hususunda aşağıda yazılı şartların tahakkuku lâzımdır.

835 - : Azad edilen memlûkün veya onun evlâdının neseb cihetiyle asa-baları bulunmamalıdır. Eğer    bulunursa bunların terikelerine    mu'tik, nail olamaz. Çünkü mu'tik, sebebiyet cihetiyle asabadandır. Neseb cihetiyle asa­biyet ise daha kuvvetlidir.

Fakat bunların asabei nesebiyyeleri bulunmadığı halde ashabı feraizden karibleri bulunsa bunlar, mu'tikin terikeden bilkülliyye mahrumiyetine se-beb olmazlar, belki bunların istihkaklarından fazlası mu'tike aid oîur, Zevil'-erhamdan olan akriba ise mevlel'itakadan muahhar oldukları cihetle bunlar, mu'tikin terıkeye nailiyetine asla mani olamazlar.

836 - : Azadh olan kolonin evlâdını doğurmuş olan zevcesi, hurretüTasl = kendisine vr aslına hiç nk ânz olmamış veya başkasının memlûkesi bu­lunmamalıdır. Eğer bu kadın, hürretül'asl veya başkasının memlûkesi bulu­nursa bunun çocukları üzerinde babalarını azad etmiş    olan kimsenin velâ hakkı olamaz. Çünkü bu çocuklar, hürriyet ve rık hususunda validelerine ta­bidirler. Binaenaleyh bu çocukların valideleri    hürretül'asl olunca kendileri de hür olurlar. Artık bunların üzerinde hiç bir kimsenin hakkı velâsı olamaz. Bunların valideleri başka bir şahsın memlûkesi olduğu    takdirde ise bunlar da o şahsın memlûkü bulunmuş olurlar.

837 - : Azadlı olan köle veya cariyenin velâsı, mevkuf bulunmamalıdır. Mevkuf bulunduğu takdirde mevlâsı, terikesine nail olamaz. Terikesi beytüT-rnâle tevdi olunur.

Meselâ : iki kimseden her biri, aralarında müşterek olan bir köleyi diğe­rinin azad etmiş olduğunu inkârına mukarin iddia etse bu köle azad olub ve­lâsı mevkuf bulunur. Binaenaleyh vefat edince terikesini bunlardan hiç biri alamaz. Belki bunlardan biri, diğerini tasdik edinceye kadar terike, beytüT-malde hıfz edilir.

838 - : Azadlı cariyenin zevci, arabiyyül'asl bulunmamalıdır. Bulunduğu takdirde çocuklarının velâsı, mu'tikma aid olmaz, belki bu çocuklar, babaJa rina tabi bulunurlar.    Çünkü velâ, rık asarından maduddur.    Arabiyyül'asl olan bir kimsenin evlâdı üzerinde ise rık carî olamaz.

Maahaza Arablar arasında kabail teşkilâtı, âkile usulü carî olduğundan çocukların babalarına tabi olmaları, bu cihetle de menfaatleri icabatmdan-dır. Başka ırklarda ise kabileler arasında teavün ve tenasur usulü carî de­ğildir.

Bu mesele, İmamı Âzam ile İmam Muhammede göredir, imam Ebu Yu-süfe göre bu velâ hususunda Arablar ile sair kavmi er arasında fark yokdur. Çünkü neseb, mutlaka bnba tarafından sabit olur. Arablar ile sair kavmler ise hüriyyeti asliyye itabariyle müsavidirler.

Kezalik : hürriyet, hukuki şahsiyye mâlikiyet sıfatı itibariyle hayat me­sabesindedir. Bu hususda ise Arab olanlar ile olmayanlar, müsavidirler. Bi­naenaleyh böyle bir çocuk, her halde validesinin mu'tikinin mevlâsı olmaz. Babası arnbiyyül'asl olsun olmasın.

839 - : Mu'tikin vefatı takdirinde akribası velâye nail olabilmek için bi-nefsihi asaba takımından bulunmalıdırlar. Bizzat mu'tîk olmayan kadınlar, asabadan olmayan ashabı feraiz ve zevıTerham, velâye müstahik olmazlar.

Şöyle ki : mu'tiki evvelce vefat etmiş olan bir azadlının velâsı, bunun vefatı gününe nazaran mu'tikinin binefsihi asabasından olan kimselerin en yakınına - tevarüs tarikiyle değil - re'sen aid olur, başkaları bu velâye müstahik olmazlar. Çünkü velâ, bir teavün ve tenasur neticesidir. Bu netice ise asaba ile kaimdir. Binaenaleyh vefat eden bir azadh, müteveffa mevlâ-sının bir oğlu ile diğer bir oğlunun bir oğlunu terk etmiş olsa lerikesinin ta­mamına mevlâsinm yalnız oğlu nail olur, oğlunun oğlu nail olamaz. Çünkü bunun derecesi aşağıdır.

Kezalik : vefat eden bir azadh, mevlâsının meselâ : bir oğlunun bir oğ­lu ile diğer bir oğlunun iki oğlunu terk etse terikosi, bunlara müsavat üzere aid olur. Çünkü bunların dereceleri müsavi olduğundan terikeyi de mür.nvii1 üzere üç sehim olarak aralarında taksim ederler.. Bu mesele, âmmci fukahaya göredir.

«(Müctehidlerden İbrahim Nehaî ile. Şürcyha güce ire velâ, mal mecra sına, caridir. Sair mallar gibi mu'tikin varislerine mevrus oiur. Hattâ Şüreyh-den rivayet edildiğine göre buna kadınlar da dahil olurlar ve mevlâmn hali vefatındaki varisleri nazara alınır. Badehu bu vârislerden biri vefat edince onun vârisleri de kendisinin yerine kaim olurlar.

Bu esas üzerine şu gibi iki mesele teferru" eder :

(1) : Bir mu'tİk, mesela : iki oğlunu bırakarak vefat ctdikden sonra oğ­lunun biri de vefat ederek bir oğlunu terk etse de badehu mu'tak da vefat etse mirası, mu'tikin berhaynt olan oğlu ile müteveffa oğlunun oğluna mü­savat üzere mevrus olur.

(2) : Bir mu'tik, vefat edib de meselâ : üç oğlunu bıraksa, sonra bunlar da vefat cdib biri yalnız bir oğlunu, diğeri beş oğlunu, üçüncüsü de on oğ­lunu terk eylese, daha sonra da mu'tak vefat etse terikesi, bunlara eslâsen mcvrûs olur. Şöyle ki  : terikesinin bir sülüsü mu'tikin bir oğlunun bir oğlu­na, diğer bir sülüsü de mu'tikin diğer bir oğlunun beş oğluna, üçüncü sülü­sü de mu'tikin diğer bir oğlunun on oğluna mevrus olur. Bu halde meselei miraşiyyeleri otuzdan tashih edilir, bundan mu'tikin bir hafidi on sehim al­dığı halde diğer beş hafidi ikişer sehm, diğer on hafidi de birer sehm almış olurlar.

Demek ki bu çocuklar, babalarına halef olmuş, onu temsil etmiş, ona in­tikali farz edilen sehimleri almış oluyorlar. Mebsut, Bedayî, Muhit. «22 Rebiül'evvel 1331, 21 Şubat 1338 tarihli intikal Kanunundaki intikal usulü, bu esası hatırlatmaktadır.»

Amraei fukahaya göre ise - yukarıda da işaret olunduğu üzere - bi­rinci meselede mu'tikin terikesi, tamamen mevlâsının berhayat olan oğluna aiddir. Oğlunun oğluna bir şey verilmez. Çünkü onun derecesi aşağıdır. Na­sıl ki sair irslerde de böyledir.

İkinci meselede ise mu'tikin terikesi, mevlâsının müteveffa oğullarının oğullarına adedlerine göre aid bulunur. Zira bunlar, usubet ve mu'tika kara­bet cihetiyle müsavi derecede bulunmakdadırlar. Mu'tikin bir hafidi on sefm aldığı halde ayni derecede bulunan diğer hafidleri neden ikişer veya birer sehm alsınlar!.. Binaenaleyh terike, on altı sehme ayırıhr. her birine bir sehm verilir. Bu hususundaki müsavat ihlâl edilemez.[44]

Feraiz mebhasine de müracaat!..

 

Velâ Hususunda İhtilafı Din   :

 

840 - : Veîânın sübutüne ihtilâfı din,  mani değildir.

Binaenaleyh mevlâ ile mu'tekin her ikisi de müslim, her ikisi de gayri müslim veya birisi müslim, diğeri gayri müslim olsa aralarında velâ sabit olur. Şu kadar var ki biri müslim, diğeri gayri müslim bulundukça arala­rında - ihtilâfı dine mebni - irs ahkâmı cari olmaz. Fakat gayri müslim bulunan mevlâ veya mu'tik, bilâhare islâmiyeti kabul edib de badehu mu'tak vefat etse terikesine mevlâsı nail olabilir.

841 - : Müslim olan bir memlûkü azad etmiş  olan bir  zimmînin  oğlu veya kardeşi veya amcası gibi    asabasından bir kimse    müslim    bulunsa - zimmî ölü mesabesinde sayılarak - bu  müslim,  o  memlûkün  velâsına müstahik olur,  daha  karib varisi  bulunmayınca mirasını alabilir.  Fakat o zimmînin  asabasından böyle bir     müslim  bulunmazsa  azad  etmiş     olduğu memlûkünün terikesi beytülmâle aid olur.

Bu mesele, Hanefiyye ile cumhurı  fukahaya  göredir.

« (Malikilere göre bir müslim ile bir gayri müslim arasında velâ carî değildir. Binaenaleyh bir müslim, bir gayri müslimi azad etse velasına müstahik olmaz. Bu gayri müslimin vefatında başka vârisi yok ise terikesi beytülmâle aid olur.

Kezalik : bir gayri müslimin azad edeceği müslim bir mrmlûkün veiâsı da kendisine değil, âmmei müslimine aid.bulunur. Hattâ bilâhare bu mu'tik, müslurnan olsa da  velâ  kendisine intikal etmez.  Şerhi  Ebil'berekât.)

(Hanbelîlere göre velâ, rıkdan bir şubedir, buna tebayüni din, zarar vermez. Binaenaleyh bir gayri müslim, müslim olan azadlısımn terikesine te­varüs edebilir.

Kezalik : vefat etmiş olan gayri müslimin asabası da müslim olan azadlisımn terikesine müstahik olabilir. Elverir ki kendilerinden daha yakın vâ­ris bulunmasın. Neseb cihetiyle olan tevarüs ise bunun hilâfmadır. Bunda ihtilâfı din, tevarüse manidir. Bir hadisi şerifde:buyu-rulmuşdur, KeşşaFül'kına'.)[45]

 

Velâi İtakanın Ne İle Sabit Olacağı :

 

842 - : Velâi itaka, ya ikrar veya    beyyine ile sabit oulr. Şöyle ki   : azad edilmiş olan şahıs: «Ben şu zatın» veya «bu zatın müteveffa babasının mevlâsıyım, benî azad etmişdir, benim velâm bu zata aiddir» diye ikrar, o znt rln tasdik etse bununla vnlA sabit olur. Bu  ikrarın sıhhat halinde vaki olmasiyîe marazı mevt halinde vaki olması arasında   fark yokdur. Bu ikrar, azadlmin sagîr evlâdı hakkında da muteberdir. Fakat velâyı inkâr eden ba­liğ evlâdı hakkında muteber değildir.

843 - : Velâ    hakkındaki beyyineye    gelince bu da vaki olan bir dâva üzerine en az iki şahidin : «Bu zat veya bu zatın babası, şu şahsı veya şu müteveffayı memlûkü iken azad etmiş    olduğundan şimdi bu zat, onun va­risidir, onun başka varisi olduğunu bilmiyoruz» gibi bir tarzda şahadet etme­lerinden ibaretdir..

Velâi itaka, böyle bir suretle tefsir edilmedikçe beyyine ile sabit olmaz.

844 - : Velâyı inkâr eden mevlâyı    alaya veya mevlâyı esfele imamı Azama göre yemin tevcih edilemez, îmameyne göre tevcih edilebilir. Mebsut, Bedayî, Fethülkadir, Hindiyye.[46]

 

Velâi Müvalâtın Rüknü, Şartları Ve Hikmeti Teşriiyyesi:

 

845 - : Velâi müvalâtın rüknü, vechi mahsus    üzere olan icab ve ka­buldür. Şöyle ki : mechulünneseb olan veya dari harbden dari İslama gelib dini islâmı kabul eden bir şahıs, bir müslümana veya bir zimmîye hitaben : «Sen benim mevlâmsın, ben şayed bir cinayet işlersem diyetini sen verirsin, ben Ölünce de sen bana vâris olursun» deyip o da kabul etse aralarında velâi müvalât münakid olur. Bu halde o şahsa «mevlâi esfeb bu velâyı kabul eden kimseye de «mevlâyi âlâ» adı verilir.

846 - : Akdi müvalâtın şartlarına gelince velâi müvalâta talib olan şa-!hıs, âkil ve baliğ olmalıdır. Binaenaleyh çocukların, mecnunların yapacakları.

akdi velâ, münkaid olmaz.

847 - : Velâyı müvalâta talib olan şahıs, mechulünneseb veya o hüküm­de olmalı, kendisine vâris olacak bir karibi bulunmalıdır.

Marûfünneseb olan, kendisine vâris olacak katibi bulunan bir şahsın ya­pacağı akdi müvalât, sahih olmaz, Çünkü karabet, zeviî'erhamdan olmak su­retiyle de olsa velâi müvalâtdan daha kuvvetlidir. Şu kadar var ki zevç veya

zevcenin bulunması, bu akdin sıhhatine mani değildir. Binaenaleyh böyle bir şahıs, vefatında zevcesini veya zevcini terk etse terikesinden bunlara muay­yen olan sahirnler verilir, mütebakisi mevlâsına aid olur.

848 - : Velâya tâlib olan şahıs,   evlâdı Arabdan   olmamalıdır.    Çünkü Arablar arasında kabile ve aşiret teşkilâtı mevcud ve bu suretle   aralarında tenasur carî olduğundan müvalât akdine hacet yokdur.

849 - : Velâya talib olan şahıs, vaktiyle bir kimse tarafından azad edil­miş bulunmamalıdır. Azad edilmiş olunca velâi itaka altında   bulunur, velâi itaka ise kabili fesh olmadığı cihetle velâi müvalâtdan daha kuvvetlidir.

850 - : Velâya tâlib olan şahıs namına vaktiyle yapmış olduğu bir cina-yetden dolayı beytül'mal tarafından diyet    vesaire namiyle    tazminat veril­memiş olmalıdır. Eğer böyle tazminat verilmiş olursa velâsı, cemaati müsli-mîne aid olacağından münferid bir kimse ile yapacağı akdi müvalât, caiz ol­maz.

851 - : Akdi müvalâtı kabul eden kimse, âkil    olmalıdır. Şu kadar var ki, baliğ olmayınca   yapacağı müvalât akdi,   velîsinin veya   vasisinin iznine mevkufen münakid olur. Binaenaleyh bunlar, icazet verirse nafiz olur, ver­mezse nafiz olmaz.

852 - : Akdi müvalâtın sıhhatinde islâmiyet şart değildir.

Binaenaleyh bir müslümanın bir müsiüman ile müvalâtı sahih olacağı gi­bi zimmîmn zimmî ile, müslimin zimmî ile, zimmînjn müslim ile müvalâtı da sahihi olabilir. Çünkü velâ, vasiyyet bü'mal mesabesindedir. Binaenaleyh bunların aralarında vasiyyet caiz olduğu gibi müvalât da caizdir. Şu kadar var ki, aralarında ihtilâfı din bulundukça veraset carî olmaz.

853 - : Akdi müvalâtın dari islâmda vukuu da şart değildir. Binaenaleyh bir harbî, islâmiyet! kabul ederek dari   islâmda veya dari

harbde bir müslis ile müvalâtda bulunsa aralarında müvalât tahakkuk eder.

854 - : Akdi müvalâtın meşruiyetindeki   hikmete gelince bu da cemiyet efradı arasında bir rabıta tesis etmek, bir tesanüd, bir teavün ve tenasur hu­sule getirmek gibi şeylerden ibaretdir. Bedayî Zeyleı Hindiyye.[47]

 

Akdi Müvalâtın Vasıfları, Hükümleri  :

 

855 - : Akdi müvalât, gayri lâzım bir akiddir.

Binaenaleyh bunu tarafeyden her biri, diğerinin haberi olmak şartiyle fesh edebilir. Şu kadar var ki, mevlâyi esfelin yapmış olduğu bir cinayetden dolayı İcab eden tazminatı mevlâyı âlâ ödemiş olunca akdi müvaîât hâkimin hükmiyle teekküd etmiş olur, artık bunu mevlâi esfel, feshe kadir olamaz.

856 - : Velâi müvalât, temliki kabil değildir.

Binaenaleyh bu hak, başkasına satılamaz, hibe, vasiyet gibi bir tarik ile temlik ve tahvil edilemez. Şu kadar var ki mevlâ esfel, velâsını başkasına satsa veya bağışlasa bunun üzerine beyi veya hibe hükmü cereyan etmezse de bununla birinci velâyı feshetmiş, ikinci bir şahıs ile akdi müvalâtda bulun­muş sayılır.

857 - : Mttvalâtın hükümlerine gelince de du da tazminat itasında ve mi­rasa nailiyetden ibaretdir. Şöyle ki : mevlâi esfel, diyeti müstelzim bir cina­yet işlediği takdirde bu diyeti mevlâi âlâ ile onun âkilesi tazmin ederler. Mev-Iâyi esfelin vefatında da derecesi mukaddem vâris bırakmadığı suretde teri-kesine mevlâi âlâ tevarüs eder.

Maahaza iki şahsın ikisi de mechulünneseb oldukları halde mütekabilen icab edecek diyeti vermek ve mirasa nail olmak üzere müvalât, akd edebilir­ler. Bu suretde her biri diğerinin yapacağı cinayetin diyetini tazmin eder ve hangisi evvelce vefat ederse diğeri ona usulen vâris olabilir. Bu takdirde her biri diğerinin mevlâlmüvalâtı olmuş olur.

858 - : Velâi miîvalâtın hükümleri, mevlâyı esfelin akdi müvalât zama­nında sagîr bulunan evlâdı ile badelvelâ vücude gelen çocukları hakkında da carî olur. Bunlar bu hususda babalarına tabi bulunurlar. Fakat büyük evlâd hakkında bu tebaiyyet carî değildir.    Çünkü bir kimse, kendi    büyük evlâdı üzerinde velayeti caiz bulunmaz.

Çocuklar, baliğ oldukdan sonra bu velâyı tebdil etmek isteseler bakılır: eğer mevlâi âlâ, bunların babalarının veya kendilerinin işlemiş oldukları bir cinayetden dolayı icab eden tazminatı vermiş ise bunların bu tebdili caiz ol­maz, ve illâ olur.

859 - : Kadınların yapacakları akdi müvalâta bunların alel'îtlâk çocuk­ları dahil olmazlar. Çünkü bunların kendi çocukları üzerinde hakkı velayet­leri yokdur.

Maahaza bu meselede Hanefîler arasında bir hilaf mevcud olduğu Muh­tasarı Tahavi şerhinde rivayet olunmuşdur. Bu rivayete nazaran bir kadının akd edeceği müvalâtm hükmü, îmamı Azama göre onun mechulünneseb sagîr evlâdına da sirayet eder, îmameyne göre sirayet etmez. Mebsut, Bedayî, Hindiyye.[48]

 

Akdi Müvalâtın Sübutü Ve Velâi Müvalât Hakkında Müc-Tehidlerin Akvali  :

 

860 - : Akdi müvalât, velâi itakada olduğu gibi ya ikrar ile veya beyyi-ne ile sabit olur. Şöyleki: vârisi malûm bulunmayan bir kimse, gerek hali sıhhatinde ve gerek hali marazında akdi müvalâtı   ikrar etse bu ikrarı sahih olur. Nitekim vârisi bulunmayan bir şahsın bütün malları hakkındaki vasiy-yeti de sahihdir.

İnkâr edilen bir akdi müvalâti se bu hususda ikame   edilecek lâakal ikrrkuğin veya bir erkekle iki kadının şuhadeileriyle isbal. edilebilir. Bu husus­da .şahadet aleşşehade caizdir.

imamı Âzam ile İmamı Muhammede göre velâ hususunda tesamü' ile şahadet caiz değildir, imam Ebu Yusüi'c göre ise caizdir.

861 - : Velâi müvalâta dair yukarıda yazılmış olan meseleler, Haneli­lere göredir. Fakat İmam Mâlik ile imam Şafiîye, Sevrî, Davudi Zahirî gibi daha bir kısım müctehidlere göre akdi müvalât, sahih değildir. Eshabı kiram­dan Zeyd ibni Sabit (radıyallahü tealâ anh.) hazretleri de buna kaildir. Çünkü vârisi bulunmayan bir şahsın terikesi, âmmei müsiimîne aid olmak üzere beytülmâle konulur. Akdi müvalâtın sıhhati ise buna mani olacağı cihetle ce­maati müslimînin hakkını ibtale müeddî olur.

Buna cevaben Hanefî fukahası diyorlar ki : akdi müvalâtın   sıhhati, ki tab ile, sünnet ile, aklî deliller ise sabitdir. Bu akdin    sıhhatine sahabci ki­ramdan Hazreti Ömer, Hazreti Ali, Abdullah ibni   Mesud gibi zatlar kail ol­muşlardır. Ömer ibni Azız ile îbrahimi Nehaî gibi müetehidler de buna kail­dirler.

Akdi müavlâtda bulunan bir şahsın m evlâsı, onun usubet sebebiyle vârisi mesabesindedir, beytül'mâle ise asla vârisi bulunmayan bir kimsenin terikebi vazedilir.

Maahaza berhayat olan âkil, baliğ bir kimse, kendi emvalinde dilediği gi­bi tasarrufta bulunabilir. Kendi mallarını kendi hakkında faideli gördüğü bir cihete tahsis edebilir. Müvalât ekdinde bulunana bir şahıs da bu akdi müce-red kendi hâlis hakkında vücude getirmiş, bununla meşru bir gaye istihdaf etmiş bulunur. Binaenaleyh bu akdin ademi sıhhatine kail olmak, bunu bey-'ül'ım'ılin hukukuna bir tec.ıvüz U'lâkki etmek muvafık değildir. Vallahü â'lenı Mebsut, Bedayi, Hidayu, BidayeLül'nıüctehid.[49]

 

DOKUZUNCU  KİTAB

 

DEVLETİ İSLÂMİYYENİN VARİDATINA VE BİR KİSİM ŞER'Î MİKYASATA MÜTEALLİK MESELELERİ CAMİ OLUB İKİ BÖLÜME AYRILM1ŞDIR.

 

(BİRİNCİ   BÖLÜM)

 

İSLÂM HUKUKUNDAKİ VERGİLER HAKKINDADIR.

 

İÇİNDEKİLER : Vergilere dair bazı ıstılahlar. Beytülmâiin varidat menbaları ve sarf mahalleri. Emvali zahire ve bâtına. Araziyi öşriyedeki ekinlerden, meyvalardan alınacak vergiler. Araziyi haraciyyeden ve araziyi mevatdan alınacak vergiler. Haracın sukutunu icab edib etmeyen haller. Ara­ziyi memleket mahsulâtından alınacak vergiler Araziyi memlûke mahlâtımn vergileri. Hayvanatı ehliye vergileri. Koyunlardan sığırlardan, develerden alınacak vergiler. Atların, hirrvarların, katırların vergiye tâbi olub olmadık­ları. Ticaret mallarından alınacak vergiler. Cizyenin mahiyeti, nevileri ve kimlerden kabul edileceği. Cizyeyi mucib sebebler ve cizyenin lüzumundaki şartlar. Cizyelerin mikdarı, cizyenin vazedileceği ve lâzımüi'eda olduğu za­man. Cizyeyi îskat eden haller. Cizyenin sukut edib etmiyaceğine dair olan İhtilâfın"men}«i ve cizyenin ezaya mukarin olub olmaması. Rikâz denilen ma­denler ile definelerin varidatı. Ganaİmi emyal varidatı, müseleha bedelleri ve hediyyeier varidatı. Lukatalar, diyetler ve terikeler varidatı. Bir lahika: Zekât hakkında,[50]

 

Vergilere Dair İstılahlar :

 

1 - (Aşır) : Lûgatde onuncu manasınadır, Istılahda ticaret mallarından «sadaka = zekât» namiyle alınacak vergiler için memleket dahilinde icabına göre bir veya müteaddid yerde vücude getirilen bir malî müessesenin bas memuru demekdir.

ö§r ise onda bir manasınadır. Maamafih ıstılahda mutlaka onda bir ye­rinde kullanılmaz. Belki âşirin muhtelif mikdarlarda tahsil etdiği vergiler «sadakalar» mânasında bir ismi cins olarak kullanılır. Bu cihetle onda bire ö§r denildiği gibi yirmide bire, kırkda bire de öşr namı verilir.

Bu halde âşir, böyle bir vergiyi tahsile memur olan zat demekdir. Yoksa ticaret mallarından her halde onda bir nisbetinde vergi alan bir memur de­mek değildir. Alacağı vergi, ekseri öşr, nıfsı öşr, rub'u öşr nisbetinde olaca­ğından bu alâka ile kendisine âşir denilmiş oluyor, cem'i: uşşadır.

2 - (Araziyi öşriyye) : Vaktiyle müslümanlar   tarafından feth   edilerek ya mücahidlere veya sair müslümanlara temlik edilmiş olan arazidir. Cezire-tülarab ile Basra arazisi bu kabildendir.

3 - (Araziyi haraciyye) : Müslümanlar tarafından anveten zabt ve feth edildiği halde kadîm, gayri müslim ahalisi elinde bırakılan veya    haricden getirilen gayri müslim ahaliye temlik   edilen veya sulhen feth edilib de bir vergi vaz'iyle gayri müslim ahalisine terk olunan arazidir. Vaktiyle Şam, Mı­sır arazisi, araziyi haraciyyeden olduğu gibi Sevamı Irak yani : Basra hariç olmak üzere Bağdad ile Küfe karyeleri de bu kabilden bulunmuşdu.

4 - (Araziyi memleket)  : Müslümanlar tarafından vaktiyle feth edilib de kimseye temlik   edilmeksizin bilâ   müddet umum   müslümanlar için ibka edilen arazidir.

Vaktiyle araziyi öşriyye veya haraciyyeden iken bilâhare sahihlerinin tamamen inkıraziyle beytül'mâle intikal eden arazi de bu kabildendir. Şam, Mısır gibi yerlerin bir çok arazisi, muahharan araziyi memleket haline gel­miştir.

Araziyi memlekete araziyi emîriyye, araziyi milliyye, arazayi havz namı da verilir.

« (Eimmei selâseye göre Sevadı Irak, araziyi memleket kabilindendir. Bu arazi umum müslümanlar namına bir vakıf mahiyetinde olarak ibka edilmiş-dir.

5  - (Araziyi memlûke)   :  Araziyi memleketden madud, beytülmâle aid iken bilâhare bir bedel mukabilinde hükûmetden satın alınmış olan arazidir. Bunlara sırf mülk arazi de denir.

6  - (Araziyi mevat) : Mevat denilen yerlerden olub da veliyyülemrin iz­niyle ihya edilen arazidir, imam Ebu   Yusüfe göre araziyi    mevat, araziyi öşriyyeye mücavir ise öşriyye,   araziyi haraciyyeye tabi ise   haraciyye olur Müftabih olan da budur.

imam Muhammede gelince bu arazinin mahiyeti, kendisini iska eden su­ya tabidir. Şöyle ki: mai haraç ile sulanıyorsa haraciyye, mai Öşr ile sulanı­yorsa öşrriyye olur,

7  - (Bâc)  : Halkdan alman öşr ile haracdan ve tacirlerden   alınan te­mettü resminden, gümrük rüsumundan vesaireden ibaretdir.

Büyük bir hükümdarın kendisinden dûn mertebedeki hükümdarlardan al­dığı aidata da bac adı verilmişdir.

8  - (Beyti mali müslimîn) : islâm hükümetinin maliyye hazinesi demek­dir ki bu, âmmei müslimîne aid bulunur.

9  - (Cizye)  : Gayri müslimlcrin mükellef olan erkeklerinden senede bir defa alınan şahsî bir vergidir ki buna «harucürrüûs) da denir.

Esasen cizye, ıvez ve kifayet mânasına gelir. Müslümanların zimmetine, ahd ve emanına nail oları ve m üs lü mani arın lehinde ve aleyhindeki bir çok hukuka iştirak'eden gayri müslim tabeadan alınana cüz'i bir vergi, şu nail oldukları nimet ve salâhiyete bir nevi ıvez olmak üzere kâfi görüldüğünden cizye namını almışdir.

Maahaza cizye lâfzı, ceza mânasına da gelir. Ceza ise hem mükâfat, hem de mücazat = ukubet manasınadır. Taatin sevabına ceza denildiği gibi ma'-siyetin ukubetine de ceza denir.

10 - (Divanüssaltana) : İslâm hükümetinin idari, askerî malî    işlerine aid malûmat ve kuyudu muhtevi defterlerden, sicilâtdan müteşekkil bulunur.

İlk evvel Hazreti Ömer (radıyallahü tealâ anh) in hilâfeti zamanında «divan» unvaniyle böyle bir müessese vücude getiriîmişdir. Bu müessese, aşağıdaki yazıldığı üzere dört kısma ayrılmışdır :

11  - (Divanül'cüyuş) : islâm mücahidlerînin    adlarını,   neseblerini, ırk­larını, kabilelerini ve her birine idaresine kâfi mikdarda verilecek atiyeleri, vazifeleri muhtevi sicilâldır. Bunlarda mukayyed olanlara «ehî dîvan» denir.

12  - (Divanı amal) : Rüsumu, hukuka, şehirler ile kasabaların, mezrea-ların vesairenin ahvaline, bunların ne suretle feth edilmiş olduğuna dair ma­lûmatı muhtevi sicillâtdır.

13  - (Dîvanı umma!)   : Devlet memurlarının tayinlerine, azillerine, ter-cemei hallerine müteallik sicilâtdır.

14  - (Divanı istifa) : Beytülmale   mahsus   varidat ve masarifi   ihtiva eden sicillerdir.

15- (Emvali zahire) : Gizlenmesi mümkün olmayan mallardır. Ekin­ler, meyvalar, mevaşî denilen hayvanlar gibi. İslâm ülkesinde bir memle-ketden diğer bir memlekete, bir beldeden diğer bir beldeye ticaret için giden tacirlerin ellerindeki altın, gümüş ile ticaret eşyası = uruz da emvali zahire­den maduddur.

16  - (Emvali bâtına)  : Sahihlerinin ikametgâhlarında veya ticarethane­lerinde bulunan ve bu cihetle ihfası kabil olan altın, gümüş ile ticaret eşya­sından ibaretdir.

17  - (Feyi) : Lûgatde rücu = dönme demekdir. Güneşin şarkdan garbe doğru dönmeğe başlayan gölgesine de feyi denilmişdir. Bu, bir zeval vaktidir. Tam bu zeval ânında güneşe karşı dikilmiş bir şeyin   yere düşen gölgesine de «feyi zeval» denir. Guruba kadar plan gölgeye de «feyi» denilir. Haraç, cizye, ticaret rüsumu, gayri müslimlerden harb etmeksizin   alınan müsaleha bedelleri ve onlardan bihakkin alınan sair  mallar da  «feyi»  namiyle yad olunur. Beytül'malde mevcud olan her hangi bir male de feyi tabir edilir.

18 - (Hayvanatı ehliyye) : Koyun, sığır, deve, at gibi insanların enzdinde beslenilen, medenî hayata hizmet eden hayvanlardır. Bunlara «hayvanatı ünsiyye» de denir.

19 - (Hayvanatı saime) : Senenin yansından ziyade günlerde mer'alar da. otlamak suretiyle barınan ve kendilerinden süt, döl alınması veya kendi­lerinin semizlenib yağlanması matlûb olan koyun, sığır, deve gibi hayvanlar­dır. Bunlara «hayvanatı sâiyye» debelenilir.

20 - (Havli havelân)   : Bir senei kameriyenin geçmesidir. Meselâ  :  ti­caret mallarından zekât verilmesinin lüzumu için havli havelân, yani bir so-nei kameriyenin geçmesi lâzımdır.

21 - (Havayici asliye)  : Bir kimsenin ber hayat oldukça muhtaç bulun­duğu bir takım şeylerden İbaretdir.

22 - (Haraç)  : Lûgatde kira, gaile manasınadır, istilanda : araziyi ha-raciyyeden ve ihya edilen bir kısım araziyi mevatdan muayyen mesahalara göre beytülmâl namına alman vergidir ki, iki nev'e ayrılır :

23 - (Haracı mukaseme) : Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne gö­re alınacak bir vergidir. Bu haraç,  hâsılata teallûk eder, bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu haraç da tekerrür eder. Fakat mahsulât mev­cud olmayınca bu vergi istifa edilmez.

24 - (Haracı muvazzaf)  Arazi üzerine her dönüm başına senevi mak-tuan muayyen bir mikdar meblâğ olarak alınacak bir vergidir. Buna «hara­cı vazife» adı da verilir. Bu vergi, zimmete   teallûk eder ve araziden yalnız bilfil'i intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binae­naleyh böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa haracını yine vermekle muvazzaf bulunur.

25  - (Ikla) : Araziyi memleketden bazı parçaların = çiftliklerin vergile­rini beytülmâlden vazife almaya müstahik olan bazı zevata    veliyyüTemrin tevcih ve tahsis etmesidir. Bu halde bunların    vergilerini istifa salâhiyeti o zatlara atd olur.

26  - (Kıssis)  :  Hıristiyanların ilim ve dince reisleri olan kimsedir ki, keşiş denilir.

27 - (Kenz) : Define demekdir. Yer altında medfun olub sahibi bilinmi-yen altın, gümüş meskukât ile silâhlar, âlrtlrr, esasi beyt gibi emval ve eş­yadan ibaret olub üç kısma aürılmışdır.

28 - (Kenzi İslâm!)  : Üzerinde islâm simesi = alâmeti bulunan, yani  : üzerinde kelimei şahadet yazılı veya müsiümanlara aidiyeti malûm bir nakşı hâvi olan medfun meskukât ve sairedir.

29 - (Kenzi cahili) : Üzerinde cahiliyye simesi bulunan, yani  :  üzerin­de put resmi veya gayri müslim hükümdarlardan birinin sureti mevcud olan medfun meskukât ve sairedir.

30  - (Kenzi müştebeh)   : Hususî bir simeden hali veya darb ve nakşı karışık olub müslümanlara mı, gayri miislimlere mi aidiyeti anlaşılamıyan medfun meskukât vesairedir.

31  - (Mail nâmî) : Nema bulan, yani  : ziyadeleşen maldır, nema ise şer'i şerifde iki nev'e ayrılır : Biri : nemayı hakikîdir ki, bir mâlin tevalüd, tenasül ve ticaret yoliyle artmasıdır. Diğeri : nemayı takdiridir ki, bir mâlin arttırılmasına kudret ve istidat bulunmasıdır. Sahibinin elinde veya sahibinin naibinin elinde bulunan nükudun tedavül yoliyle artmaya kabiliyeti gibi.

32 - (Maden) : Lûgatde ikamet mânasına olan adn maddesinden ahn-mışdır.  Esasen bir şeyin istikar üzere duracağı mahal     demekdir.  Cem'i «madin» dir. Istılahda : yaradıldığı gündenberi yer altında müstakar olarak bulunan bir takım ceza ve eesamdan ibaretdir ki, başlıca üç kısma ayrılır:

(1) :  izabeye, yani ateş ile yumuşnyıb erimeğe kabiliyetli olan maden lerdir.  Altın,  gümüş, demir,  bakır, kurşun, gibi.

(2)  : îzabeye kabiliyeti olmayan madenlerdir. Kireç, alçı, yakut, zümrüd gibi.

(3)  : Mayi halinde bulunan madenlerdir. Su, tuz, zift, cıva, neft gibi.

33 - (Mevaşî sadakası) : Sâime olub müslümanlara aid bulunan hay­vanlardan senede bir defa sâî vasıtasiyle bir muayyen nisbet dahilinde alı­nan vergidir.

34 - (Musaddık)   : Nûkud ve eşyai ticariyye kabilinden olan malların zekâtlarını hükümet memuru sıfatiyle cibayet ve tahsil eden zatdır.

35 - (Meks)  : Ticaret mallarından öşr ve bac namiyle    alınacak olan vergidir. Bu vergileri cibayete memur olan kimseye de «mekkâs = gümrük­çü» adı verilmişdir. Öşr veya bacı cibayet etmeğe de meks denir.

Meks tabiri esasen bir şeyin eksikliğini, bir şeyin diğerinden eksik bir fiyatla alınmasını ve zulm ve teaddiyi ifade eder.

Tacirlerden alınacak vergi ile onların mallarına noksan arız olacağından bu cihetle bu vergiye «meks» adı verilmiş oluyor.

Bu memuriyet, gayri meşru bir veçhile cibayetde bulunulması haline nazaran şer'i şerif lisaniyle zem edilmiş ve bu sebeble bazı zevat, mekkâs olmakdan kaçınmışlardır.

36 - (Mu'temİl) : Çalışmaya muktedir olan fakirdir, velev ki tutduğu işi, sanati güzelce yapmaya kadir bulunmasın.

37 - (Nisab)  : Zekât gibi bazı vecibelerin, haddi sirkat gibi bazı ceza­ların vücubüne alâmet olmak üzere şarii hakim tarafından nasb edilen mu­ayyen bir mikdardır. Zekâta nazaran iki yüz dirhem gümüşün nisab olması gibi.

38 - (Râhib) : Nesârâ taifesinden âbid, danişmend olan kimse demekdir. Cem'i  :  rehabibdir, Rehb ise korku, haşyet manasınadır.

39 - (Rikâz) : Lûgatde tesbit mânasına olan rekzden me'huz olub merkûz mânasında müstameldir.  Istılahda   :   yer altında hılkî olarak bulunan madenler ile medfûn olan kenzlerden ibaretdir.

40 - (Sâî) : Mevasî denilen hayvanların vergilerini bulundukları yer­lerde cibayet etmek üzere tayin edilen beytülmal memurudur ki, köylerde, kabileler arasında dolaşarak bu vergiyi tahsil eder.

41 - (Zekât)  : Lûgatde nema tathir, güzel zikr manasınadır.    Lisanı şeriatde «bir mâlin muayyen bir mikdarım muayyen bir zaman sonra müs-tahik olan bir kısım müslümanîara Haktealânm rızası için tamamen temlik ve ita etmekden ibaretdir.»[51]

 

Beytül'malin Varidat Menbalar! Ve Sarp Mahalleri   :

 

42 - Beytülmâli müslimîn denilen devleti islâmij'ye malîyye hazinseinin başbca varidat, menbalan dört nevidir  :

(1)  :  Emvali zahirenin öşrü, tüccardan alınan gümrük rüsumu.

Bu nevi varidatın mahali sarfı, fakirler, parası/, kalan yolcular, borcunu ödemeden âciz medyunlar, kitabet bedelini edaya knriir olamayan mültâteh-erzakı bulunmayan gaziler, öşr nıcmurl.'in  vesnireJir.

(2)  : Haraç, cizye, ecnebilerden alınan hediyeler,    harbsiz olarak elde edilen müsaleha bedelleri vesaire.

Bunların mahali sarfı, umum müslümanların mesalihiclir. Bu mesalih, si­nirleri sed ve takviye, yollan ve köprüleri inşa ve imar, mücahidler ile aile­lerinin maişetlerini temin, devlet memurlarının ve İlm sahihlerinin maaşlarını tesviye gibi şeylerdir.

(3) :  Rikâz denilen madenler ile kadîm kcnzlerin ve harb neticesinde düşmandan alınan ganaimin muayyen bir kısmı.

Bunların mahalli sarfı, fakirler, kimsesiz muhtaç yetimler, parasız kal­mış yolculardır.

(4) : Lûkatalar, vâris bırakmaksızın ölenlerin terikeleri, velîsi bulunma­yan maktullerin diyetleri.

Bu nevi varidatın sarf mahallesi de lâkitlerin, velîsiz fakir çocukların nafakaları, tedavi ücretleri, teçhiz ve tekfinleri, hastahaneler vesairedir.

Bu dört nevi varidatdan her biri, lüzumuna göre diğerinin masrafına muvakkaten tahsis edilebilir. Mebsut, Bedayı, Hindİyye.[52]

 

Emvali Zahire Ve Bâtına :

 

43 - Emval denilen şeyler, vergiye tabi ve binaenaleyh beytülmâlin va­ridatından madud olsun olmasın esasen emvali zahire ve emvali bâtına na­miyle iki kısma ayrılır.

44 - : Emvali zahire, yukarıda beyan olunduğu üzere ekinlerden, mey-valardan, bir kısım mevaşî denilen hayvanlar ile bir bcldednn diğer beldeye ticaret için nakledilen mallardan ibaretdir. Bu kabil malların zekât, sadaka, öşür ve saire namiyle yad olunan vergilerini cibayet hakkı, hükümeti islâ-miyyeye aiddir. Hattâ zekât itası, yalnız müslümanlara mahsus ise de tica­ret mallarından öşür namiyle şeraiti dairesinde bir vergi alınması yalnız müslümanlara mahsus değildir. Bu vergi, aşağıda yazıldığı veçhile islâm hü­kümetinin himayesine mazhar olan gayri müsli tacirlerden de istifa edilir.

45 - :  Emvali batmada sahihlerinin ikametgâhında veya ticarethanele­rinde bulunub ihfası kabil olan altın, gümüş ile ticaret eşyasından ibaretdir. Bu kabil mallardan zekât namiyle muayyen bir kısmın  fukaraya  vesaireye tesadduk edilmesi müslümanlar için bir vazife ise do bunu bizzat hükümet istifa etmez. Gayri müslimler ise esasen böyle bir vazife ile mükellef değil­dirler.

Vâkıâ asrı saadetde ve ondan sonra Hazreti. Osmanın hilâfeti zamanına kadar müslümanların emvali bfıtınasmdfin şeraiti dahilimle zekât tahsili de hükümeti islâmiyyeye aid idi. Şöyle ki : nisaba mâlik olan, yani : havayici asliyesinden başka en az iki yüz dirhem gümrüş veya yirmi miskal altın mik-darı nakde veya ticaret eşyasına mâlik bulunan her âkil, baliğ müslüman dan, bunların üzerinden bir sene geçmek şartiyle kırkda biri «musaddik» denilen hükümet memuru vasıtasiyle tahsil edilerek şer'an muayyen masra­fına tevzi edilirdi.

Hazreti Osmanın zamanında ise İslâm ülkesi pek ziyade genişlemiş, müs­lümanlar çoğalmış, bu cihetle zekâtın hükümet memurları vasıtasiyle tahsil edilmesi bazı müşkilâta ve yolsuz harekâta sebebiyet vermeğe başlamış ol­duğundan bu kabil malların zekâtlarım vermek, sahiblerinin diyanetine tevdi edilmiş, bunların hükümet tahsildarları vasıtasiyle cibayet edilmemesi, cun> huri müslimîn tarafından muvafık görülmüşdür.

Binaenaleyh bir veliyyül'emr, emvali batmanın zekâtlarını sahihlerinden cebren ahz edemez. Çünkü aksi takdirde icmaı ümmete muhalefetde bulun­muş olur. Şu kadar var ki, bu malların zekâtlarını sahihleri vermedikleri takdirde bunları veliyyül'emr, cebren ahz ederek meşru mahallerine sarf edebilir.

46 - :  Beytülmâlin varidat    menbâfan olan emvali    zahireden, emvali zahireden, emvali ticariyyeden ve haraç ile cizyeden, rîkâz ile ganaim malla­rından alınacak vergilere ve bir kısım hediyelerden, müsaleha bedellerinden, lûkatalardan, diyetler ile terikelerden ibaret mallara dair aşağıda sırasiyle malûmat verüecekdir.

Burada şunu kaydedelim ki, emvali zahireden olan kinler ile meyvalar-dan alınacak vergiler, araziye göre tebeddül eder. îsîâm ülkesindeki arazi İse araziyi Öşriyye, araziyi haraciyye, araziyi mevat, araziyi memleket, ara­ziyi memlûke namiyle beş kısma ayrılır. Nitekim bunların mahiyetleri ıstılah kısmında yazılmişdır.[53]

 

Araziyi Öşriyyedeki   Ekinlerden,  Meyvalardan Alınacak Vergiler   :

 

47 - :  Araziyi öşriyye;  yağmur veya dere veya nehir sularîyle sular-dığı takdirde mahsulâtının onda biri; kovalar ile, dolablar ile sulandığı veya suyu para ile alındığı takdirde de yirmide biri hükümet namına öşr adiyle tahsil edilir. Tohum ve amele ücretleri gibi masraflar nazara alınmaz.

48 - : Araziyi Öşriyyeden alınacak olan öşür ve nısı föşürden ibaret ver­giler, sahiblerinin vefatiyîe sakıt olmaz;  belki terikelerinden istifa  olunur.

Kezalik : bu arazi bir cihete vakf edilse bu vergisi sakıt olmaz. Araziyi öşriyyede bir sene    içinde    kaç defa    mahsulât vücude gelirse her defasında vergi istifa edilir.

49 - : Araziyi öşriyyeden biri, hem yağmur veya nehr  hem de dolab ve saire gibi bir âletle sulanacak olsa galibe  itibar olunur.  Müsavi oldukları takdirde - mükellefin lehine olarak - mahsulâtının yirmide biri alınır.

«Eimmei selâseye güre yirmid ebirinin durtte üçü alınır. Meselâ  :  mah­sulât seksen kileden ibaret olsa bundan üç kile vergi alınır,)

50 -  : Araziyi öşriyyeden alınacak  vergilerde  mal sahibi değil,  arazi nazara alınır.  Binaenaleyh arazi sahibi, gerek  çocuk ve gerek mecnun ve gerek vakıf olsun vergisi istifa olunur.

51  -   :   Araziyi öşriyye birisinin  ,  ekinler  de başka   birisinin,  meselâ: tnüstecirin   olsa  mahsulâtın   vergisi,   imamı   Azama   göre   arazi   sahibinden îmameyne göre de mahsulât sahibinden aîınır.     Mtiftabih  olan,  Imameyn kavlidir. «(Eimmei selâsenin İçtihatları da îmameyn veçhiledir.)

52 - : Araziyi öşriyye, müzarea suretiyle idare olunduğu takdirde mah­sulâtının İktiza eden vergisi,  tmami  Azama göre arazi     sahibinden  alınır, îmameyne göre bu vergiyi arazi sahibiyle âmil, hisseleri nisbetinde verirler.

53 - :  Araziyi öşriyyenin mahsulâtı satılacak olsa bakılır  :  eğer mah­sulât yetişmiş  ise vergisi  arazi     sahibinden,  yetişmiş     değilse  müşteriden alınır.

54 - : Araziyi  öşriyye     üzerinde  yatişib  sahihleri     tarafından  kasden vücude getirilmiş olmayan çubuklardan,  kamışlardan,  çoğan  ağaçlarından, ağaç sakızından çörek otu vesaire gibi nebatî devalardan öşür vesaire na­miyle vergi alınmaz. Fakat arazi, bu gibi şeyleri yetiştirmeğe tahsis edilmiş ise o takdirde bu gibi mahsulâtdan da öşür veya nısıf öşür nisbetinde bir vergi alınır.

55 - : Araziyi öşriyyede vücude gelen buğday, arpa, yulaf, darı, mısır, pirinç  gibi  hububat;   ceviz,   fındık,   fıstık,   badem,   zeytin,   palamut,   keten, kotentohumu, dut yaprağı, pamuk, nohuf. mercimek, purc;ı!:, susam, soğan, sarımsak, biber, kimyon, hardal, bakla, pnllrcnn, za^fYan, fesleğen, şekerkamışı. kudrethelvası, kavun, karpuz, hıyar vesair sebzelerin kâffesi vergiye tabidir.

Yenilmek suretiyle kendilerinden istifade olunmayıu da yalnız ziraat veya tedavi için kullanılan kavun, karpuz ve hatmi tohumlarından, hurma yaprağından, zamk ve işnandan, samandan ve mubah meralradan biçilen otlardan ise öşür alınmaz.

56 - : ötedenberi üzümünden Öşür alınagelen bağlara ekilen soğan ve sarmısakdan  ve  bu  bağların  derunundaki  ağaçların  aralarına  ekilen  şey­lerin mahsulâtından öşür namiyle onda veya yirmide bir vergi alınır.

57 - : Kadîmen   öşrü alman bağların içlerinde haneler yapılsa da yine bunların öşrü alınır. Bu bağlar, o hanelerin avlısı sayılmaz.

58 - : Araziyi öşriyye dahilinde vücude getirilen ballardan az olsun çok olsun onda bir nisbetinde bir vergi nltmr.

«(imam Mâlik i!e îmam Şafiiye güre baldan vergi alınmaz.)

59  -   : Meyvalar ile ekinlerin vergilerini ahze  istihkak,  ne zamandan itibaren hâsı! olacağı hususunda çimmenin ihtilâfı vnrdır. Bu zaman, imamı Azam  ile  imam   Züfere  göre   bunların   salâhı   zahir,   Fesadından   emniyyet hâsıl olduğu vakitdir. imam Ebu Yusuf e göre hasada imkân    hâsıl olduğu vakitdir. imam Muhammede göre de bilfi'l hasad edilib tarlasında istif.edil­diği vakitdir.

«(Şafiîlere göre hububatın kuvvetlendiği, meyvaların saiâhı zahir olduğu günden itibaren zekâtları, vergileri vacib olur.)

60 - : Meyvalar ile ekinlere aid vergilerin ahze istihkak zamanı hak­kındaki ihtilâf üzerine bazı meseleler teferru' eder. Ezcümle bir ekin veya meyva henüz yetişib yetişmemiş bir halde iken sahibi bunu yese veya baş­kasına yedirse imam Azama göre bunun öşrünü zamin olur. imam Ebu Yu­suf ile îmarcı Muhammede göre zamin olmaz. Bazı fukahaca da bunlardan maruf veçhile biraz mikdar yenilmesi, zamanı icab etmez. Fakat badelhasad yenilmesi, bilittifak zamanı mucib olur.

Maahaza  bunlardan - harman  sürülmedikçe - bilfi'l     Öşür  alınmaz. Henüz çimen halinde bulunan mahsulâtdan öşür istemek, caiz değildir. Üzüm bağlarından alınacak öşür de üzümlerin kesildiği zaman alınır.

61 - : Aşar memuru, öşrü harman yerinde tesellüm eder. Ahali vere­cekleri Öşrü hükümetin anbanna kadar götürmekle mükellef olmaz.

62 - : Araziyi öşriyyeyi sah;bi bir müddet muattal bırakacak olsa ver­gisi ile mükellef olmaz, velev ki zer'a- kadir olsun.

63 - : Araziyi öşriyyenin mahsulâtı badeFhasad sahibinin sun'i olmak­sızın telef olsa veya çalmsa Öşrü sakıt olur.

64 - : Araziyi öşriyyeden tahakkuk eden öşür, veliyyül'emr tarafından tahsil edilmediği takdirde bizzat sahihleri tarafından fukaraya tevzi edilir. Bu husuşdaki mükellefiyet, bu arazi sahihlerinden başka türlü sakıt olmaz.

65 - Araziyi öşriyyeden birinin öşrünü veliyyül'emr almayıb sahibine bağışlasa bakılır : eğer sahibi fakir ise veliyyül'emre zaman lâzım gelmez. Çünkü bu verginin mahalli sarfı fakirlerdir. Bu halde vergi yerine sarf edil­miş olur. Fakat zengin ise bu öşür, kendisine bir atiyye mahiyetinde bulu­nacağından bu halde bunu veliyyül'emr zamin olur. Şöyle ki : bu mikdar bir malı beytülmalin haraca aid kısmından alarak sadakalara aid olan kısmına nakl eder, yani: bu atiyeyi haraç kısmından vermiş olur. Haraç ise görülecek maslahata mebni fakirlere de, zenginlere de sarf edilebilir. 

66 - : Hububat ile meyvaların vesair araziyi öşriyye mahsulâtının ver­giye tabi olmaları için muayyen bir mikdarda bulunmaları, yani : bir nisab ile mukayyed bulunmaları lâzım mıdır, değil midir?.

Bu mesele beynel'eimme ihtilâfı bulunmakdadır. Şöyle ki : imamı Azama göre bunlar çok olsunlar az olsunlar her halde vergiye tabidirler. Fakat îmameyne göre beş vesak = üç yüz sa' (312000 dirhem) mikdarı olmayan hu-bubatdan ve nâsm elinde bir sene kalamayacak olan sebzelerden vergi alın­maz, meğer ki bunlar ticaret için olsun. O takdirde kıymetleri iki yüz dir­heme baliğ olursa vergileri alınır. Hidaye, Bahri Raik, Hİndiyye.

«(Eİmmei selâseye göre de mahsulâtın nisabı en az beş vesakdır, bun­dan noksan olan mahsulâtdan Öşür alınmaz. Sebzeler de öşre tabi değildir.

Fıkhı Şafiîde deniliyor ki : Musaffa olan hububatın nisabı beş, kabuk-lariyle iddihar olunub kabuklariyle yenilmeyen buğday, pirinç gibi hububatın nisabı da on vesakdır. Beş vesak ise bin altı yüz rıtlı bağdadîdir veya üç yüz sa'dır.

Fıkhı Hanbelîde de deniliyor ki : hububat ile meyvaların vergileri - sadakaları alınabilmek için iki şart vardır. Birincisi : bunlar nisab mikda-rina baliğ olmalıdırlar. Bu nisab ise kabuklarından tasfiye edilmiş hubu­bat ile kurutulmuş hurmalar için beş vesakdır. Beş vesak üe üç yüz sa'dır. ikincisi : bu vergiyi verecek kimseler, bu verginin vücubü zamanında nisaba mâlik bulunmalıdırlar. Vakti vücub ise hububatın kuvvetlendiği, meyvaların da salâhları zahir olduğu zamandır. Kitabül'üm, Tuhfetül'muhtac.)

(imam Ebu Yusüfe göre hububâtdan her hangisi diğerine zam edilerek mecmuu nisab mikdarma, yani : beş vesaka baliğ oldu mu zekâtı lâzım gelir.

îmam Muhammede, imam Şafiiye,    Süfyanı Sevrîye ve zahiriyye göre buğday, arpaya, hurma bunların hiç birine zam edilmez.

imam Mâlike göre buğday, arpa bir sınıf sayılır. Bunlar zekâtda biri-birine zammedilir. Nohud, bakla, böğrülce, mercimek, burçak, delüce de bir sınıf addedilerek diğerine zam edilir. Pirinç, darı, susam ise muhtelif .sınıf Iardir, başkalarına zam edilmezler.

(Bir senede iki defa husule gelen ekinler, biribirine zam edilmez. Binaenaleyh her biri beş vesakdan noksan olursa zekâtları lâzım gelmez. (Elmu-hallâ.)[54]

 

Araziyi   Haraciyyeden     Ve Araziyi   Mevatdan     Alınacak Vergiler :

 

67 - : Araziyi hariciyyeden   ve ihya edilen bir kısım araziyi mevatdan muayyen mesahalara göre beytüTmâl namına alınan vergilere «haraç» adı verilir ki, haracı mukaseme ve haracı muvazzaf namiyle iki kısma ayrılır. Istılah kısmına müracaat!.

68 - : Araziyi mevatdan ihya edilen yerlerin vergileri, bu arazinin kesb etdiği mahiyete göre istifa edilir. Şöyle ki  bu yerler, araziyi öşriyyeden madud olduğu takdirde yukarıda bildirilen nisbetler dairesinde mahsulâtın­dan vergi alınır. Araziyi haraciyyeden sayıldığı takdirde ise aşağıda yazılı olduğu veçhile araziyi haraciyye vergileri hakkındaki ahkâma tabi olur.

69 - : Haracı mukaseme ve muvazzafın mikdan, yerin tahammülüne göre mahsulâtın öşründen nihayet nısfına kadar muadil olur, bu mikdardan fazla olamaz. Velev ki arazinin daha ziyade haraca kabil'yeti bulunsun. Hattâ arazinin kabiliyeti görülmediği takdirde tarh edilmiş olan haracı muvazzaf mikdarı yarısına kadar tenzil edilebilir.

Meselâ : bir arazinin mahsulâtı, verilecek haracı muvazzafın iki mislin­den dûn olsa bu haraç mikdarı tenzil edilir.

70 - : Vaktiyle Hazreti Ömer (radiyallahü tealâ anh) zamanında haracı muvazzafa tabi, sulu ekin tarlalarının her ceribi = dönümü için bir sa' ile bir dirhem, yoncanın ve susamın her dönümü için beş dirhem, ağaçları mut­tasıl üzüm bağlariyle hurma bahçelerinin her dönümü için on dirhem; kar­puz, kavun ve sair sebzelerin, her dönümü İçin de üç dirhem haraç vazedil-mişdi. Bu nisbete her asırda riayet edilmesi, muktezayi adalet görülmekde, bundan fazla haraç alınması, sair ümerai müslimîn için gayri caiz sayılmak dadır.

71 - : Haracı mukasemede mahsulâtın onda bir, sekizde bir, yedide bir gibi muayyen bir mikdarının, haracı muvazzafda senevi muayyen bir meblâ­ğın beytül'mal namına alınması asidir. Bununla beraber bu iki nevi haraç, arazi sahiblerîyle veliyyül'emr tarafından mezun olan vergi memurları ara­sında şu vecihlerden biriyle de bitterazî tesviye edilebilir.

(1)  :  Arazinin haline, mahsulâtın mikdarına göre mukaaten muayyen bir mikdar para alınır.

(2)  :  Arazideki ağaçların mikdarına göre  bir  meblâğ takdir  edilerek alınır.

(3) : Arazideki ekinler ile ağaçların meyvaları    sahibleriyle beytülmal memuru arasında bir nisbet dahilinde taksim edilir. Meselâ : arazinin bin kuruşdan ibaret olan haracı muvazzafına bedel, mahsulâtının biri bitterazi vergi olarak tahsil edilebilir.

72 - : Araziyi haraciyyeye üzüm çubukları veya sair meyva ağaçları dikilecek olsa bunların semereleri husule gelinceye kadar ve arazinin evvelki haracı kemafissabık tahsil edilir.  Bilâhare semere husule     gelince haraç bunlardan alınmaya başlanır. Şu kadar var ki alınacak haraç, dönüm başına on dirhemden zaid, evvelki haraç mikdarından noksan olamaz.

Bilâkis bağ halinde bulunan bir araziyi haraciyye üzerinden çubukları kesilerek mezrea haline getirilecek olsa kemakân bağ halindeki haraca tabi olur. Çünkü bu arazinin mutasarrıfı daha yüksek semere almaya kadir iken daha aşağı mahsulât almaya razı olmakla beytülmâlin hukukunu ihlâl edemez, meğer ki mezre halindeki mahsulât daha kıymetli olsun.

73 -  :  Ellerindeki arazinin haracı mütefavit    olan bir karye ahalisi, müsavat üzere haraca tabi tutulmalarını taleb etdiklerinde bakılır : eğer bu arazinin vaktiyle müsavat üzere haraca tabi tutulmuş olduğu bilinirse ona göre muamele yapılır. Ve eğer müsavat üzere haraca tabi olub olmadığı malûm bulunmazsa haraçları hâli üzere bırakılır.[55]

 

Haracın Sukutnu İcab Edib Etmeyen Haller :

 

74 - Araziyi haraciyye,  mâliki tarafından bir  cihete vakf  edilmekle haraciyye olmakdan çıkmaz. Binaenaleyh bu araziden muayyen olan haracı kemafissabık istifa edilir.

Kezalik : araziyi haraciyyenin zimmî olan sahibi, müslüman olsa veya bu araziyi bir müslümana satsa bu arazinin haracı öşre tebeddül etmez.

«(imam Mâlike göre bu arazi, öşriyyeye tebeddül eder. Çünkü haracda zillet mânası vardır, bu, bir müslım hakkında ihdas ve ibka edilemez.)

Buna cevaben deniliyor ki : zillet mânası, haracın ilk defa vazedilme-sindedir. Bekasında değildir. Haracı rüûs ise bunun hilâfınadır, onda hem İbtidaen hem de bekaen zillet vardır. Binaenaleyh bir gayri muslini, müslim olsa artık bu haracı baki kalmaz.

Bilâkis bir gayri müslim, araziyi öşriyyeden bir yeri satın alsa - İmamı Azama göre - üzerine haraç lâzım gelir. Çünkü Öşür, zekât demekdir. Gayri müslim ise zekâta ehil değildir, imam Ebu Yusüfe göre iki kat öşür lâzım gelir. Zira bu yere evvelce fakirlerin haklan taallûk etmişdir. Gayri müslimin hâli ise bu hakkı ifaya salih değildir. Artık hem fukaranın hakkı, hem de haraca bedel ikinci öşür istifa edilir, imam Muhammede göre bir öşür alınmakla iktifa çdilir.

«(İmam Mâlike göre bu yeri müslümanlara satmaya icbar edilir. Tâ kî bundan zekât alınması devam etsin.

İmam Şafiîye göre gayri müslimin bu yeri alması esasen caiz olmaz. Çünkü bundaki zekât hakkı ihlâl  edilemez.  Diğer bir kavline göre de o gayri müslimden hem öşür, hem de haraç alınır, Ibni Ebi Leylâmn kavli de böyledir. Şüreyk îbni Abdillâha göre bu yerden öşür de, haraç da alın­maz. Nasıl ki bir gayri müslimin bir müslümandan satın aldığı hayvanatı saîme hakkında da böyle bir şey lâzım gelmez.)

Fakat bu kıyas sahih değildir. Çünkü araziyi namiyye, dari islâmda bir vazifeden - - vergiden hâli olamaz. Sair emval ise böyle değildir. Mebsutı Serahsî.

75 - : Araziyi haraciyyenin haracı veliyyül'emr tarafından bir kimseye ikta   =   tevcih  edilse  o kimse,  bu  haracı  istifa  eder,   veliyyül'emrin  yeni bir kararı bulunmadıkça bu haracı artıramaz.

76 - :  Araziyi haraciyyenin mahsulâtı, ihtirazı mümkün olan gayri se­mavî bir âfet ile, meselâ  : hayvanatın tarlaya sokulmasiyle telef veya ba-del'hasad harmanda herhangi bir suretle zayi olsa muayyen olan haracı sakıt olmz.

77 - : Suları kesilen veya su baskınına uğrayan veya ekinlerine âfeti semaviye isabet eden araziyi haracîyyeden haraç alınmaz. Şu kadar var ki mahsulâtı yangın gibi, şiddetli soğuk gibi bir semavî  âfet ile mahv olan bir araziyi haraciyye, haracı muvazzafa tabi olub da ayni sene içinde tekrar ekilib mahsulâtını almaya imkân bulunduğu takdirde muayyen haracı istifa edilir. Bu imkân en az üç ay ile mukayyeddir.

78 - : Araziyi    haraciyyenin    mahsulâtından    bir kısmı,    haracı mu­vazzafı iskat edecek bir sebeple telef olub da bir kısmı kalacak olsa bakılır: eğer bu kalan kısım, o mahsulât için sarf edilen mebaliğden başka alınacak haracın en az iki misline muadil ise muayyen haraç alınır, bundan noksan ise yalnız bunun yarısı istifa olunur.

Meselâ, baki kalan kısım, masrafdan sonra her dönüm başına iki sa' ile iki dirhem mikdarına baliğ olsa her dönüm başına tarh edilmiş olan bir sa' ile bir dirhem haraç alınır. Fakat bundan da noksan ise yalnız bunun yarısı haracı muvazzaf olarak tahsil edilir, fazla bir şey alınamaz. 79 - : Haracı muhafaza tabi olan araziyi herhangi bir kimsenin men'ine mebni sahibi ekmeğe kabir olmasa haracı sâkit olur. Nitekim herhangi bir sebeple ekilmeyen araziyi haraciyyenin haracı mukasemesi de sâkit bulunur.

80 - : Haracı muvazzafa tabi olan araziyi mâliki ekmeksizin başkasına satacak olsa bakılır : eğer o sene içinde o araziyi ekmeğe kâfi bir müddet mevcut ise haracı müşteriden alınır, böyle bir müddet kalmamış ise haracı bayiinden tahsil edilir.

81 - : Araziyi haraciyyenin mâliki, arazisini ekmekden âciz kalsa ve­liyyül'emr muhayyer olur, isterse o araziyi başkasına müzareaya verib mâ­likinin hissesinden haracını istifa eder, isterse icareye verib haracı bedeli icareden alır, isterse beytülmâl vasıtasiyle ekdirir, meselâ  : mâlikine kâfi mikdarda tohum ve saire borç vererek ziraati temin eder. Bunların hiç biri mümkün olmadığı takdirde o araziyi satıb semeninden tahakkuk etmiş olan haracı muvazzafı tahsil eder. Çünkü zararı âmmı def için zararı hâs iltizam olunur.

Bu arazi, bilâhare zer'a kadir olunca mâlikine iade edilir. Meğer ki sa­tılmış olsun.

Bir kimse, araziyi öşriyye veya haraciyyeden bir yeri mahza ticaret için satın alsa bundan dolayı kendisine zekât lâzım gelmez, belki yine öşrü veya haracı lâzım gelir. Çünkü zekât ile bunlar içtima etmez. Mebsut.

82 - : Araziyi haraciyye, mâliki tarafından fukaraya mesken veya gai­lesi alınmak üzere han, yahut âmme için makbere ittihaz edilse - sahih olan kavle nazaran - haracı sakıt olur.

83 - : Gayri müsmir ağaçlardan, tarlaların etrafında bulunan dağınık meyva ağaçlarından ve sel sularının araziyi basmasına mani olmak için sı­nırlarda dikilmiş ağaçlardan haraç alınmaz. Bedayî, Bahri Raik, Düri Muh­tar, Hindiyye.[56]

 

Araziyi Memleket = Emiriyye Mahsulatından Alınacak Vergiler :

 

84 - : Araziyi memleket, veliyyüFemrin müsaadesiyle bâ tapu talibleri-ne tevcih edilir, uhdelerine tevci hedilen kimseler, bu arazinin sahibi değil, mutasarrıfı ve müste'ciri bulunmuş olurlar. Kira bedeli olarak mutasarrıf­larından her sene ya maktuan bir bedel alınır ki bu, senevi muayyen bir ver­gi demekdir. Yahut bu arazi ekildikçe hâsılatından onda bir, dokuzda bir, se­kizde bir gibi bir hisse beytül'mâl namına istifa edilir. Mutasarrıfları tara­fından verilen bu vergi veya bu hisse, kendilerine nazaran bedeli icare, hü­kümete nazaran haraç mesabesindedir. Binaenaleyh bu arazi mahsulâtından artık öşür verilmesi lâzım gelmez. Çünkü bir kerre îmamı Azamın içtihadı­na göre öşür, mucire lâzım gelir. Mucir ise bu arazide beytül'maldır. Sonra verilen bu bedeli icar, bir haracı muvazzaf, hisse ise bir haracı mukaseme mesabesindedir. Haraç ile öşür İse bir arazide içtima etmez.

Türkiyedeki arazi, umumiyeti itibariyle bu kabildendir. Artık bu arazi, ne Öşre, ne de ayrıca haraca tabi değildir. ReddüTmuhtar.

Fakat araziyi memleket mahsulâtından nisab haddine baliğ, ihtiyacdan zaid bir mikdarı ticaret maksadiyle der anbar edilmiş olursa bunun üzerin­den bir sene geçince zekâtı icab eder. Nitekim öşrü verilen buğdayın sahibi­ne kifayet edecek mikdanndan ziyadesi ticaret niyetiyle hıfz nisab mikdarı oîub üzerinden bir sene geçince zekâtı lâzım gelir. Abdurrahİm fetâvâsı.

85 - : Araziyi memleket, mutasarrıflarının ellerinde muayyen ücretleri verildikçe nez' edilemez, onların vârislerine şer'an mevrus da olmaz, Şu ka­dar var ki veliyyül'emr, beytülmâl için nafi görürse bunların vârislere intikaline müsaade edebilir. Nitekim bu arazi,    Türkiyede bir kanun dahilinde vârislere intikal etmekdedir.

Muattal bırakılarak hükümete aid vergisi istifa edilemiyen arazinin mu­tasarrıfları elinden alınması hakkında da ayrıca hükümler vardır.

86 - : Araziyi memleketden bazı parçaların (çiftliklerin vergileri, bey-tülmâlden vazife almaya    istihkak'ları olan zevata veliyyül'emr    tarafından tevcih edilebilir. Bu tevcihe ikta denir.

Bu zatlar, o araziden minel'kadîm ne veçhile ve ne nisbetde vergi veya hisse alına gelmiş ise onu tağyir ederek fazla bir şey alamazlar. Meğer ki bu arazi hakkında veliyyül'emr tarafından ayrıca bir karar ittihaz edilsin. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.)

87 - : Vaktiyle Türkiyede Umar, zeamet, hâs namiyle    sihapilere, ku­mandanlara vesair ricale tevcih edilen arazi, ikta kabilinden bulunmuşdu.

îktaın diğer bir nevi de vardır ki, böyle bir arazi parçasının hükümet tarafından bir zata tamamen temlik edilmesi suretiyle olur. 11u halde o ara­zi hakkında sırf araziyi memlûke hükmü cereyan eder.

88 - : İslâm ülkesindeki   sahralar, dağlar, araziyi gayri    memlûkeden madud, hükümete aiddir. Hükümet tarafından ecnebilere, yol kesicilere kar­şı himaye edilen bu gibi yerlerde yetişen mahsulâtdan vehusuîe gelen ballar­dan onda biri beytülmâl nâmına alınır. Çünkü bunlara   mâlikiyyetden mak-sad, nemadır. Nema hâsıl olunca hükümet namına mâlikiyet husule gelmiş olur.

Bu mesele, imamı Azama ile îmam Muhammede göredir, imam Ebu Yu-süfe göre dağlarda bulunan nebatat vesaireden beytülmâl namına bir şey alınmaz. Çünkü dağlar, araziyi memlûkeden değildir. Hidaye, Reddi Muhtar, Hindiyye.

89 - : Sahralarda, dağlarda vesair arazide sayd edilen hayvanlardan dolayı vergi alınmaz. Çünkü bu hayvanlar, hükümetin himayesinde sayılmaz.

Hüdayı nâbit olub cibali mübaheden kesilen kerestelerden de öşür alın­maz. Fakat ticaret için vücude getirilen ağaçlık ve kamışlıkdan kesilib sa­tılan odunlardan, kamışlardan öşür alınır.

90 - : Yeri araziyi emiriyyeden, gürumu ise mülk olarak satın alman bağdan zekât lâzım olmaz. Abdurahim fetavası.[57]

 

Araziyi Memlûke Mahsulâtının Vergileri :

 

91  - : Sırf araziyi memlûke mahsulâtından da öşür sureliyle vergi alı­nır. Hattâ vaktiyle araziyi   haraciyye veya saire kabilinden    iken bilâhare araziyi memlûkei sırfa sırasına geçen araziden de bu öşür alınır :

Meselâ : mâliklerinin tamamen inkıraziyle beytiH'mâle intikal edib de velîyyüFemrin müsaadesiyle bir müslümana sahihan satılan bir araziyi haraciyye, haraciyye olmakdan kurtulur. Binaenaleyh bundan artık haraç na­mına bir şey alınmaz. Fakat bu arazi ekilince mahsulâtından Öşür veya nı­sıf öşür verilmesi lâzım gelir. Çünkü bu öşür, bu mahsulâtın zekâtıdır, üze­rinde husule geldiği arazinin sırf araziyi memlûkeden olub olmamasiyie meş­rut değildir.

92 - : Mülk haneler vergiye tâbi olmadığı gibi bu hanelerin bahçelerin­deki ağaçların meyvalarından da vergi alınmaz. Bu bahçeler hanelere tabi­dirler.

Fakat bir müslüman, mâlik olduğu hanesini veya mezreasını bostan ha­line getirse mahsulâtı Öşre tabi olur. Bu bostan, gerek mai öşr ile ve gerek mai haraç ile suvarılsın. Bedâyî, Kâfi, Hindiyye.[58]

 

Hayvanatı Ehliyye Vergileri  :

 

93 - : Hayvanatı ehliyyeniri «s'aime» denilen kısmında muayyen rm'kdar-larda vergi alınabilir. Şöyle ki : senenin yarısından ziyade müddetle mera­larda otlamak suretiyle barınan ve kendilerinden süt, döl alınması veya ken­dilerinin semizlenib yağlanması matlûb olan koyun, sığır, deve gibi müslÜ-manlara aid hayvnaatı ünsiyyeden senede bir defa «sâî» denilen tahsildar vasıtasiyle bir muayyen nisbet dahilinde vergi alınır ki buna «mevaşî sada­kası» adı verilir.

Bu hayvanatdan vergi alınabilmesi için aşağıda yazıldığı veçhile bes şart vardır :

94 - : Bu hayvanların mâlikleri; âkil, baliğ, hür ve müslüman olmalı­dırlar.

Binaenaleyh bu evsafı haiz olmayan kimselere aid olan hayvanatdan Öşür, sadaka namiyle vergi alınamaz.

95 - : Bu hayvanlar, sütleri, dölleri alınmak veya semizlenmek için it­tihaz edilmiş olmalıdırlar.

Binaenaleyh ziraatde kullanılmak veya kendilerine yük yüklemek İçin it­tihaz edilen hayvanat, bu vergiye tâbi değildir.

96 - : Bu hayvanlar senenin yarısından ziyade mübahül'intifa olan me­ralarda beslenmiş olmalıdırlar.

Binaenaleyh bu nlüddetden noksan olarak mer'ada bulunan, mütebaki vakitlerde alef ile beslenilen hayvanlardan bu sadaka alınamaz.

97 - : Bu hayvanlar üzerine havelânı havi bulunmalı,   yani : bir senei kameriyye geçmiş olmalıdır.

Binaenaleyh henüz bir sene tamam olmadıkça bunlardan vergi alınamaz.

98 - : Bu hayvanlar, nisab mikdarma baliğ    bulunmalıdırlar. Bu nisa­bın azı; koyunlar ile keçiler için kırk, sığırlar ile mandalar için otuz, deve­ler için de beşdir;

Binaenaleyh bir kimsenin hayvanları bu mikdarlardan noksan olunca ze­kât vergisine tabi olmazlar. Bedayî, Dürri Muhtar, Bahri Raik.

«(îmam Şafiîye göre müteaddid kimselerin müştereken mâlik oldukları mahlut hayvanları nisab mikdarma baliğ olunca zekât lâzım gelir, velev ki her birinin hissesi nisab mikdarma baliğ olmasın. Meselâ: müşterek kırk koyundan zekât gelir, velev ki bunlar yüz kişi arasında şayian müşterek bu­lunsunlar. TuhfetüT muhtaç.)

(îmam Mâlike, Leyse, Zahirîlerden bazılarına göre deve, sığır, koyun sâime olsun olmasın zekâta tabidirler. Zahirîlerden bazılarına göre ise de­ve hakkında hüküm böyledir. Koyun ile sığır hakkında ise sâime olmadıkça zekât lâzım gelmez. Elmuhallâ.)[59]

 

Koyunlardan Alınacak Vergiler   :

 

99 - : En az kırk koyundan bir, yüz yirmi bir koyundan iki, iki yüz bir koyundan üç, dört yüz koyundan dört koyun vergi alınır,

t)ört yüz koyundan sonra her yüz koyun için ayrıca bir köyün lâzım ge­lir. Meselâ : beş yüz koyundan beş, altı yüz koyundan altı koyun alınır, ara­daki miktarlar, vergiden müstesnadır.

Vergi olarak aynen alınacak koyunlar, lâakal birer yaşlarım doldurmuş, olmalıdırlar.

Keçi de koyundan madud, ayni hükme tabidir.

100 - : Vergiye tabi olan koyunlar ile keçiler, karışık bulunsalar galib olan cinsden vergi verilmesi müstahsendir.  Müsavi oldukları takdirde mal sahibi muhayyer olur. Binaenaleyh bunlar    meselâ  : yirmi koyun ile yirmi keçiden ibaret bulunsa mal sahibi dilerse bir koyun ve dilerse bir keçi vergi olarak sâîye verir.

101 - : Henüz birer yaşını ikmal etmemiş olan kuzulardan, oğlaklardan vergi - sadaka alınmaz. Fakat bunlar ile beraber sene nihayetinde bir ya­şını ikmal etmiş bir koyun veya bir keçi bulunursa hepsinden vergi alınır. Meselâ otuz kuzu ile on adet de koyun bulunsa bunlar bir koyun vergiye tabi olurlar.

102  - : Müctemi olan nisabların tefriki caiz    olmadığı gibi müteferrik bulunan nisabların cem'i de caiz değildir.

Binaenaleyh bir kimsenin meselâ : seksen koyunu bulunsa bundan yal­nız bir koyun vergi alınır. Fakat bu seksen koyun, iki kimse arasında nıs-fiyyet üzere müşterek olursa her birinin hissesinden bir koyun tahsil edilir. Meğer ki şeriklerden biri çocuk olmak gibi bir sebeble bu sadaka ile mükel­lef bulunmasın. O halde onun hissesinden bir şey alınmaz.

103 - : Alınacak hayvanatı sâime sadakaları, îmamı Âzam ile îmam Ebu Yusüfe göre nisab mikdarma taallûk edib, sadakadan müstesne ma'füv olan kısma taallûk etmez. îmam Muhammede göre ise her ikisine taal­lûk eder.

Binaenaleyh bir mükellefin meselâ : seksen koyunundan kırk danesi se­ne tamamından sonra telef olsa imamı Azama göre bir koyun imam Muham­mede göre ise yarım koyun verilmek icab eder. Hidaye, Hindiyye.[60]

 

Sığırlardan Alınacak Vergiler  :

 

104 - : Sâime bulunan en az otuz sığır için erkek veya dişi olarak bir yaşında bir buzağı vergi alınır. Ondan sonra kırk sığır için iki yaşında erkek veya dişi bir dana, altmış sığır için birer yaşında iki buzağı, daha sonra her otuzda bir buğazı ve beher kırkda bir danahisabı üzere vergi alınır.

Meselâ : yetmiş sığır için bir buzağı ile iki yaşında bir dana, seksende iki dana, doksanda üç buzağı, yüzde bir dana ile iki buzağı yüz onda bir bu­zağı ile iki dana verilmesi lâzım gelir.

Yüz yirmide dört otuz bulunduğundan dört buzağı, yahut üç kırk bulun­duğu cihetle üç dana vermek hususunda sahibi muhayyerdir.

Kezalik : iki yüz kırkda sekiz buzağı, yahut altı dana vermekte muhay­yerdir.

İşte bu kıyas üzere sığır cinsinin vergisi istifa olunur.

105 - : Mandalar da sığırdan madud, ayni hükme tabidir. Muhtelit ol­dukları takdirde birbirlerine zam olunurlar.

Sığırlar ile mandalar muhtelit oldukları takdirde bakılır : hangi cins galib ise vergi ondan alınır, müsavi oldukları takdirde âlânın ednasiyle ed-nanın âlâsı nazara alınarak vasatından vergi istifa olunur.

106  - : Nisablar arasındaki mikdarlar, vergiden müstesnadır.

Meselâ : otuz dokuz sığırdan otuzu için bir buzağı lâzım gelir, mütebaki dokuzu için bir şey lâzım gelmez. Bedayî, Hindiyye.

«(Zahirîlere göre de mandalar, sığır sımfındandır. Elli sığırın zekâtı bir sığırdır. Bu hususda sahabei kiramın hükmü vardır, müteyakkan olan bir ic-ma mevcuddur. Elmuhallâ.)[61]

 

Develerden Alınacak Vergiler  :

 

107  - : Sâimeden olan beş deveden dokuz deveye kadar bir koyun, on deveden on dört deveye kadar iki koyun, on beş   deveden on dokuz deveye kadar üç koyun, yirmiden yirmi dört deveye kadar dört koyun verilir.

Yirmi beş deve için iki yaşında bir dişi deve, otuz altı deve için üç ya­şında bir dişi deve, kırk altı deve için dört yaşında bir dişi deve, altmış bir deve için beş yaşında bir dişi deve, yetmiş altı deve için üç yaşında iki dişi deve, doksan birdeve İçin yüz yirmiye kadar dört yaşında iki dişi deve verilir.

108  - : Yüz yirmi deveden sonra yüz kırk deveye kadar dört yaşında iki dişi devenin üzerine her beş devede bir koyun ilâve edilir.

Yüz kırk beş deve için dörf yaşında iki dişi deve ile iki yaşında bir dişi deve verilir.

Yüz elli deve için dört yaşında üç dişi deye verilir. Bundan sonra yüz yetmiş deveye kadar dört yaşında üç dişi devenin üzerine her beş devede bir de koyun ilâve edilir.

109 - : Yüz yetmiş beşden yüz seksen beşe kadar, dört yaşında üç dişi deve ile iki yaşında bir de dişi bir deve verilir.

Yüz seksen altıdan yüz doksan beşe kadar dört yaşında üç dişi deve ile üç yaşında' bir dişi deve verilir.

Yüz doksan altından iki yüz deve için de dört yaşında dört dişi deve verilir.

110 - : İki.yüz deveden daha ziyade olan develer için de yüz elliden iki yüz deveye kadar olan vergi nisbeti tekrar olunur.

Meselâ ; iki yüz bir deveden iki yüz yetmiş beş deveye kadar dörder ya­şında dört dişi deve ile beş de koyun verilmesi lâzım gelir.    

111 - : İki nisab arasındaki mikdar hisaba katılmaz.

Meselâ : beş deve için dokuz deveye kadar bir koyun verilir. On deye için de iki koyun verilir, aradaki dört deve ise vergiden müstesna bulunmuş olur.

112 - : Vergi hususunda develerin erkekîeriyle dişileri, Arab develeriy-le Acem develeri müsavidir. Şu kadar var ki vergi olarak verilecek deve­lerin dişi olması şarttır. Erkek verildiği takdirde kıymet itibariyle alınır.

113  - : Deve yavruları için vergi alınmaz. Fakat bunlar an alariyle ve­ya kendi cinslerinden sair büyük hayvanlar ile beraber bulundukîan takdirde vergiye tabi olurlar.

114 - : Hnyvnnlnr, vergi hususunda analarına tabidirler.

Binaenaleyh bakarı ehli ile bakarı vahşî arasında doğan hayvanın anası bakarı ohlî ise^ nisaba dahil olur, bakarı vahşî ise nisaba dahil, vergiye tabi olmaz.

Kezalik : koyun ile ceylândan tevellüd eden bir koyunun anası koyun ise nisaba dahil, vergiye tabi olur, ceylân ise olmaz.

115 - : Sâî = tahsildar, vergi olarak alacağı hayvanları mevcudun or­ta halli olanlarından alır. Maahaza bu hayvanların yerine kıymetlerini almak da caizdir. Bu kıymet, bu verginin verildiği beldede tediye günündeki piya­saya göre tayin edilir.

116 - : Hükümeti islâmiye tarafından alman hayvanatı ehliye rüsumu, bunların zekâtları niyetile verilince bunların şer'î vergilerine = sadakaları­na mahsub edilebilir.

Meselâ : ağnam rüsumu, ağnam sadakasına niyyet edilerek verildiği takdirde bu sndaknya mahsub edilmiş olur.

Nitekim bir müslümanın ticaret mallarından hükümeti islâmiyyeye güm­rük namiyle verdiği akçeyi zekât niyetiyle verirse - sahih olan kavle göre - bu, zekât yerine geçer. Haniyye, Âli Efendi Fetâvâsı.

117 - : Sâime olan hayvanlar, sene nihayetinde vergileri tahakkuk edib de henüz istifa edilmeden telef olsalar artık vergileri tahsil edilemez. Çün­kü alınacak vergi, esasen bunların aynlerine taallûk eder, aynleri telef olun­ca - mahallin fevtine mebni - vergi de sakıt olur.

Badelhavl itlaf edilen hayvanların vergileri ise bundan müstesnadır, bun­lar istifa edilirler.

118 - : Sâimeden olan hayvanların sahibi, sene nihayetinde henüz icab eden vergiyi vermeden vefat etse artık bu vergi terikesinden istifa edilemez. Çünkü bu vergi, haddi zatında zekât demekdir. Zekât ise mükellefin niyeti­ne merbuttur. Vefat vukuunda ise mükellefin niyetine imkân kalmaz. Meğer ki mükellef hayatında bu verginin verilmesini vasiyyet etmiş olsun. Bu tak­dirde vârisleri tamamını    mücîz olmazlarsa bu vergi terikenin    sülüsünden tahsil edilir.

119 - : Vergiye tâbi hayvanları sene nihayetinde sahibi başkasına sat­tığı takdirde bakılır : eğer saî, orada hazır ise muhayyerdir; dilerse bunla­rın içinden vergi = sadaka olarak aynen alınması icab eden hayvanın kıy­metini satıcıdan alır. Bu halde satış muamelesi tamam olur. Dilerse bunu ay­nen kabz eder. Bu takdirde o hayvan hakkındaki satış bâtıl olur. Fakat sâî, orada satış esnasında hazır bulunmamış olduğu    takdirde artık müşteriden bir şey alamaz, sadaka olarak alınacak havvanın kıymetini satıcıdan istifa eder. Muhit, Kâdıhan, Hindiyye.

«(Zahirîlere göre de develer, hangi smıfdan olursa olsun hepsi de deve olub zekâtda nisabları, beşdir. Beş deveden dolayı bir koyun, verilmek lâ­zımdır. Ona baliğ olunca iki koyun, on beşde üç koyun, yirmide dört koyun verilmek icab eder. Elmuhallâ.)

Afların, hımarlar ile katırların vergiye tâbi olub olmadıkları  :

120 - : Erkek ve dişi atlar, karışık bir halde   mer'alarda salıverilmiş oldukları takdirde - İmamı Âzam ile İmam Züferin içtihadlarına nazaran •- vergiye = sadakaya tabi olurlar.

Bunların nisabı, bir rivayete göre beş, diğer bir rivayete göre üçdür. Fakat İmamı Azamdan rivayet edilen sahih bir kavle göre atlarda adede de­ğil, kıymete itibar olunur. Binaenaleyh kıymetlerinin kırkda biri nisbetinde vergi abnır. Meselâ : böyle bir atın kıymeti dört bin kuruş olsa vergisi yüz kuruş olur.

121 - : Ticaret için olmayan hâlis erkek atları için vergi yoktur. Bunlar, gerek cihad için hazırlanmış olsun ve gerek olmasın. Fakat safi, yani : aygırlar ile karışık olmayan ve sâime bulunan kısraklar, vergiye tabidirler, îmameyne göre ticaret için olmayan at cinsi vergiye tabi değildir. Ge­rek erkeklerile dişileri, karışık bir halde bulunsun ve gerek bulunmasın. Müftabih olan da budur. Fakat bazı fukahaya göre bu hususda sahih olan, İmamı Âzamin kavlidir.

122 - : Ticaret için olmayan hımarlar,    esterler, çift veya eşya nakli veya rîikûb için olnn hayvanlar ve en az altı ay alef ile beslenen hayvanlar vergiye tabi değildirler. Bunlar, havaici asliyycdcn maduddurlar. Dürri Muh­tar, Hindiyye.[62]

 

Ticaret Mallarından Alınacak Vergiler  :

 

123 - : Tacirler, islâm ülkesinde mallarını bir şehirden diğer bir şehire naklettikleri takdirde bu mallardan mikdarlarına göre şeraiti dairesinde âşir denilen memur tarafından sadaka namiyle bir vergi alınır. Bu, bir nevi ka-zanç ve gümrük vergisi mahiyetindedir,

124 - : Âşir; hür, müslim, kuvvet ve necdetle muttasıf olub şehir.ve kasabalardan hariç, büyük bir rehküzerde ikamet ederek tüccarın serbestçe seyir ve sefer etmelerini temin, mallarını yol kesicilerden vesaireden himaye ve siyanet eder, bunun mukabilinde de muayyen vergileri tahsilde bulunur,

125 - : Ticaret vergisi, hem müslümanlann, hem de zimmîler ile müs-te'minlerin ticaret mallarından istifa edilir. Bu ticaret malları, emtia kabi­linden olacağı gibi mevaşî, hububat, nükud ile huliyyat kabilinden de olabilir.

Aynları bakî kalmak üzere kendilerinden intifa ve istifade olunan ku­maş, esvab, esliha, altın ve gümüşden yapılmış kablar, emtiadan maduddur. Müfredi : meta'dır.

Aynleri istihlâk edilmek suretiyle kendilerinden istifade olunan buğday, arpa gibi mekîlât, dirhem ve dînar gibi bir kısım mevzunat, cevher, inci, yüzük gibi huliyyatdan sayılan kıymetdar eşya, emtiadan madud değildir.

126 - : Tacirlerin seyir ve sefer halinde istishab etdikleri yukarıda ya­zılı mallar, bütün emvali zahire    hükmünde olub vergiye    tâbi bulunurlar. Emvali zahirenin vergilerini - sadakalarını istifa ise hükümeti islâmiyyeye aid bir hakdır.

Binaenaleyh tacirler, bu vergileri kendi kendilerine istedikleri yerlere sarf edemezler. Maahaza bu vergilerin tacirlerden alınabilmesi için aşağı­daki şartların tahakkukuna lüzum vardır.

127 - : Ticaret mallarının sahipleri âkil vebaliğ bulunmalıdırlar.

Binaenaleyh çocuk veya mecnun olan kimselerin ticaret mallarından ver­gi alınmaz. Çünkü müslüman olan bir çocuk veya mecnun, zekât vermekle mükelef değildir. Bu vergi ise müslümanlar hakkında bir nevi zekât mahi­yetindedir.

Zimmî bulunan çocuklar, mecnunlar ise bu vergi hususunda islâm ahkâ­mına tabidirler. Bundan yalnız müste'minler müstesnadırlar. Şöyle ki : dari islâmda müste'min olarak bulunan gayri baliğ veya gayri âkil ecnebi bir ta­cirin mensub olduğu hükümet, kendi memleketinde çocuk veya mecnun olan müslim tacirin mallarından vergi = gümrük rüsumu alıyorsa islâm hüküme­ti de o tacirin mallarından vergi alır ve illâ almaz.

128 - : Ticaret mallarının üzerinden bir senei kameriyye geçmiş bulun­malıdır ki, havli havelân denir.

Binaenaleyh nisabı teşkil eden bir mal, bir tacirin elinde bir sene kalmış olmadıkça vergiye tâbi olmaz. Bundan müste'minler müstesnadırlar. Şöyle ki : dari İslama istîman ile gelen bîr harbînin ticaret malinden bir sene geç­mesine bakılmaksızın - gümrük resmi olarak - bir vergi alınır. Fakat o müste'min, dari islâmda bulundukça aradan bir sene geçmedikçe mallarından tekrar vergi alınmaz. Şu kadar var ki, aradan daha bir sene geçmeden dari harbe gidib de müteakiben dari İslama avdet etse elindeki ticaret malların­dan tekrar vergi alınır. Çünkü bu defa yeniden müste'min olarak islâm ülkesine gelmiş olur.

129 - : Ticaret malları, bunlar ile seyrü seferde bulunan kimselerin şah­siyetlerine âid olmalıdır.

Binaenaleyh böyle bir kimsenin elinde bizaa, müdarebe, emanet tarikiy­le bulunan mallardan vergi alınmaz. Çünkü aksi takdirde bu mallar başka­larına aid olduğundan onların izin ve müsaadeleri olmaksızın gıyablarında vergilen alınmış olur. Bu ise muvafık mahzurdan salim değildir. Şu kadar var ki hazır bulunan bir müdaribin ribhden hissesi, nisab mikdarına baliğ ise yalnız bu hisseden vergi alınır.

130 - : Ticaret malları mukabilinde sahihlerinin borcu bulunmamalıdır. Binaenaleyh müslüman veya zimmî olan bir tacirin elindeki bir ticaret

malına muadil borcu bulunduğu takdirde bundan vergi alınmaz. Bundan müste'minler müstesnadırlar, onların malları dari islâmda himaye edildiği cihetle karşılığında vergi alınır, kendilerinin borçlu olup olmadıkları nazara alınmaz.

131 - : Ticaret mallarını Aşir, himayeye kadir olmalıdır.

Binaenaleyh bir beldeyi veya bir kasabayı tegalüben elde eden bir gü­ruh, tacirlerin mallarından icab eden vergileri almış bulunsalar artık bu mallardan başka vergi alınamaz. Çünkü bu vergiler, himaye mukabilinde almmakdadır. Himaye bulunmadıkça vergiye istihkak hâsıl olmaz.

132 - : Ticaret mallarının miktarı veya kıymeti nisabi zekât miktarına müsavi olmalıdır.  Binaenaleyh bundan - yani kıymetçe  iki yüz  dirhem, gümüşden veya yirmi miskal altından - noksan olan bir ticaret malı, ver­giye tabi  olmaz,  velev ki bir müste'mine  aid bulunsun.

133 - :  Nisab mikdarı,  senenin ibtidasiyle intihasında  nazara alınır, sene arasında nisaba noksan arız olmasına bakılmaz.

Meselâ : bir ticâret malı, sene bidayetinde nisab mikdarına baliğ iken bir kaç ay sonra noksanlaşıp da sene sonunda yine nisab mikdarına baliğ olsa vergiye tabi olur. Fakat sene esnasında kamilen helak olsa artık havi bâtıl olur, yani : bilâhare elde edilecek malîar için yeniden bir mebde' vücude gelir.

(Mâlikîlere göre sene esnasında istifade edilen mal üzerinden tam bir senei kameriyye geçmedikçe bu malın zekâtı lâzım gelmez. Sahibinin ya­nında o mal cinsinden zekâta tabi başka bir mal bulunmuş olsun olmasın. Bundan yalnız hayvanat müstesnadır. Meselâ : bir kimsenin yanında ni­sab mikdarı mâşiye bulunduğu halde sene ortasında tevellüt suretiyle ol­maksızın başka mâşiyeye mâlik olsa hepsinin zekâtını o senenin nihayetinde vermesi icabeder. Tevellüt suretile olduğu takdirde ise validelerinin üzerinden geçecek sene nihayetinde - mecmuu nisab mikdarına baliğ olun­ca - zekâta tabi olurlar, valideleri nisab mikdarına baliğ bulunmuş olsun olmasın. Elmuhallâ.)

(Zahirîlere göre de sene esnasında elde edilen mal üzerinden müstakillen bir sene geçmedikçe ayni cinsden olan sair mallar ile birlikde zekâta tabi olmaz.  (Elmuhalîâ.)

«(Hanbelîlere göre sene esnasında nisab mikdarına noksan arız olunca müddet, münkati olur, mal yeniden nisab mikdarına baliğ olduğu zamandan itibaren müddet bağlar.)

134 - : Ticaret için alınan hayvanlar, sene esnasında sâime kılınacak olsa bu sâime kılındığı tarıhden itibaren vergi müddeti hisab edilir, yani: bu tarihden itibaren bir sene geçmedikçe sâime vergisi alınamaz.  Çünkü sâime ile emvali ticaretin vergileri muhtelif olduğundan birinin havli, di­ğerinin havli, mebdei üzerine bina kılınamaz. Fakat ticaret eşyasiyle de-rahim ve deninir, sene içinde istibdal edilse havi, müddet, münkati olmaz.

135 -  :  Bir tacir, âşİre hitaben  : «Bu mal üzerinden henüz bir sene geçmiş değildir» veya «bu mala mukabil borcum vardır» veya « bu malın vergisini fülân âşire verdim» yahut «bu malın sadakasını bulunduğum bel­deden daha çıkmadan fakirlere dağıttım» deyib de bu iddiasını yemin ile teyid etse tasdik olunur. Binaenaleyh kendisinden ayrıca bir vergi alınmaz. Meğer ki iddiasının hilafı hakikat olduğu bilâhare tebarüz etsin.

Fakat altın, gümüş ve sair ticaret eşyası gibi malların icab eden ver­gisini bulunduğu beldeden çıkdıkdan sonra fakirlere tevzi etdiğini söylese buna itibar olunmaz. Çünkü bu gibi emvali bâtına, harice çıkarılınca em­vali zahire sayılır.  Emvali zahirenin vergisini istifa ise hükümete aiddir,

bunları mükellefleri fukaraya bizzat veremezler : Nitekim mevuşî hakkın­da da hüküm böyledir, yani : sâime denilen hayvanların ve ticaret için elde bulunan sair hayvanların vergilerini de mükellefler, kendi kendilerine iste­dikleri fakirlere veremezler, bunları tahsil hakkı, islâm hükûmtine aitdir.

136 - : Müslüman tacirlerin tasdik edildikleri hususlarda  zimmî  olan tacirler de tasdik edilirler. Yalnız fakirlere vermiş olduklarını iddia etseler bu hususda tasdik olunmazlar. Zira fukaraya verilecek olan, zekâtdır. Gayri müslimler ise zekât vermekle mükellef değildirler, onlardan alınacak olan bu vergilerin mahalli sarfı daha başkadır.

Müste'min olan tacirlere gelince : onların bu vergi hususundaki ifadeleri tasdik olunmaz. Meğer ki başka bir âşire vermiş oldukları hakkındaki id­diaları tahakkuk etsin.

137 - : Bir tacir, elindeki ticaret parasiyle sene nihayetine doğru kar­puz kavun gibi çabuk bozulacak şeyler satın almış bulunsa âşir, sene niha­yetinde bunlardan vergi almaz. Meğer ki yanında bir takım fakir kimseler bulunsun, bu takdirde bunlara tevzi için bu şeylerden de muayyen bir nis-betde vergi alabilir.

138 - : Gayri müslimlere ait şarablardan vergi alınır, fakat hınzırlar-daki vergi alınmaz. Çünkü şarab, misliyatdan olduğundan kıymeti, ayni me­sabesinde değildir. Hınzır ise kıyemiyyatdan olduğu cihetle kıymeti,  ayni hükmündedir. Binaenaleyh bunların kıymetlerini almak, aynlcrini almuk me­sabesinde olacağından caiz olmaz.

Bu, İmamı Azama göredir. İmam Ebu Yusüfe göre bir zimmî, hamr ile hınziri birlikde taşırsa bunların vergileri âşir tarafından alınır. Bu halde hınzir, hamre tabi olmuş olur. Fakat bunları alel'infirad taşırsa hamrden vergi alınır, huızirden alınmaz.

imam Züfere göre ise her ikisinden de ayrı ayrı vergi alınabilir. Çünkü bunlar, zimmîlere nazaran maliyetde müsavidirler.

«(İmam Şafiîye göre her ikisinden de vergi alınamaz. Zira bunlar müslümanlarca mali mütekavvim  -  mübahül'intifa bir mal    değildir.)

İmamı Âzam hazretlerinin içtihadına nazaran bu verginin alınması, bir himaye esasına müstenitdir. Şöyle ki : bir müslüman kendisine aid bir hamri sirke haline getirmek için saklayabileceği gibi gayri müslimlere âit bir hamri de yine böyle bir maksad ile himaye edebilir. Fakat bir müslüman, bir hmziri kendisi için sakhyamıyacağı gib gayri müslimlere aid olan hin-zihleri de siyanet edemez.

139 - : Ticaret mallarının icab eden vergileri, aynlerinden verilebileceği gibi kıymetlerinden de verilebilir. Bu kıymetleri tayin    hususunda    İmamı Azama gör vücub günü, İmameyne göre de eda günü nazara alınır.

Sâünelerin vergilerinde ise bilittifak verginin eda edileceği güne itibar olunur, o gündeki kıymetler muteber olur.

140 -  :  Tüccardan  alınacak vergilerin  mikdanna  gelince  bu mallar, müslümanlara aid ise rub'ı öşr = kırkda biri, zimmîlere aid ise nısfı ö§r = yirmide biri nisbetinde bir vergiye tabi olur.  Çünkü bu vergi,  müslüman­lara nazaran bir zekât mahiyetindedir.  Bu zekât ise kırkda birden fazla olamaz.

Maahaza müslümanlar, emvali batmadan olan mallarının ve yurtlarında bulunub sâime denilen hayvanlarının vergilerini de vermekle mükellefdirler. Zimmîler ise bunlar ile mükellef değildirler. O halde zimmî bulunan tacir­lerden alınan vergiler de binnetice kırkdn bir nisbetinde ve belki daha az bir nisbetde bulunmuş, olur.

Meselâ : bir zimmînin iki yüz liralık bir ticaret malından yalnız yüz liralığı meydanda bulunub âşirce görülünce bundan yirmide bir hisabiyle beş lira vergi alınmaz lâzım gelir.

Bir müslim tacire gelince bunun meydana çıkacak yüz liralık malinden âşirce kırkta bir hisabiyle iki buçuk lira vergi alınacağı gibi onun evinde veya ticarethanesinde kalan müetbaki yüz liralık mâlinden de yine kırkda bir hisabiyle iki buçuk lira zekât vermesi lâzım geli rkî, mecmuu beş lira etmiş olur. Evindeki veya ticarethanesindeki mütebaki malı fazla olduğu takdirde ise vereceği zekâtın  mikdarı  beş  lirayı  da  geçer.

141 - : Müste'minlere gelince  : bunların haklarında mensub oldukları hükümetlerin islâm tacirlerine karşı yaptıkları muamele veçhile hareket olu­nur. Yani : bir müste'min tacirin mensub olduğu hükümet, kendi memleket­lerinde bir islâm tacirinden ne nisbetde vergi alıyorsa âşir de o müste'mi-nin ticaret mallarından o nisbetde vergi alır. Hattâ o hükümet, islâm tacir­lerinin bütün mallarını müsadere etmiş olsa da âşir, o yolda muamele yap­maz, belki o tacire memleketine avdeti için kifayet edecek mikdarda bir mal bırakır.

Müste'min olan tacirlerin mensub oldukları hükümet, müslüman tacir­lerin mallarından vergi almadığı takdirde islâm hükümeti de o tacirlerin mallarından vergi almaz. Müslümanlar, kendilerine karşı gösterilen müca-meleye maa ziyadetin mukabelede bulunmak hasletiyle muttasıfdırlar.

Şâyed bir müste'min tacirin mensub olduğu hükümetin müslüman tacir­lerden ne nisbetde vergi aldığı meçhul olursa o halde o ecnebi tacirin malinden öşür = onda bir nisbetinde bir vergi alınır, mukabilinde de ken­disi ve malları himaye olunur. Mebsut, Bedayi, Tatarı Haniyye, Dürri Muh­tar, Hindiyye.

Velhâsıl : tacirlerden alınacak vergiler; onların canlarını, mallarını mu­hafaza ve siyanet maksadına müstenid olub meşru, makul bit tarzda tahsil edilir. Aksi takdirde yapılacak muamelenin bir zulüm ve i'tisafdan ibaret ola­cağı kütübi fıkhiyyemizde tasrih edilmektedir.

Zamanı cahiliyetde bir adamın çarşı ve pazarda satdığı şeylerden alınan akçeye meks - bac, bunu alan şahsa da «mekkâs» denirdi. Köprü başlarında, derbendlerde mürur ve ubur edenlerden «toprak basdı» adiyle alınan akçeye ve tüccar mallarından meşru rüsumdan ziyade olarak tahsil edilen paraya da meks = bâc adı verilmişdir ki, bunların bu veçhile istifa edilmesi, şer'an caiz değildir. İşte mezmum olan mekkâslik da budur ki böyle bir memuriyeti ka­bulden bir çok zatlar ictinab etmişlerdir. Mebsut, Bedayi, Hindiyye, Dürri Muhtar.[63]

 

Cizyenin Mahiyyeti, Nevileri Ve Kimlerden Kabul Edi­leceği   :

 

142 - : Cizye, gayri müsîimlerin mükellef olan erkeklerinden seneden seneye alman bir şahsî vergidir ki buna «haracürrüûs» da denilir ve şöylece iki nev'e ayrılır :

(1) : Sulh yoliyle vazedilen cizyedir. Bunun mikdarı, sulh şartlarına tabi­dir. Bu mikdar, gadrdan taharrüz için tezyid edilemez.

Zamanı saadetde ehli necran ile senevi bin iki yüz kat elbise üzerine müsaleha yapılmişdı. Bu hususda bir vesika =  ahidname tanzim edilir.

«(Bu vesikaya dair Şafiî kitablarının ümmehatdan olan «Kitabül'üm» de bir iki numune vardır.)

(2) : VeliyyüTemr tarafından re'sen vazedilen cizyedir.    Bu da müslü-manlarin kendi kuvvetleriyle bir'dari harbi zabt edib de gayri müslim ahali­sini yurdlarında «tebea» olarak bırakdıkları takdirdedir. Bunun mikdarım ta­yin, veliyyüTemer aiddir.

143 - : Cizye alelitlâk ehli kitab denilen Yahudiler ile Hıristiyanlardan ve kendilerinde ehli kitab şaibesi bulunan mecûsîlreden kabul edilir. Bunlar Arab ırkına gerek mensub olsunlar ve gerek olmasınlar.

Kezalik : Arabdan olmayan putperestlerin cizyeleri de kabul edilebilir. Arab ırkına mensub putperestlerin cizyeleri, kabul edilmez. Kezalik imamı Azama göre sabîîlerin cizyeleri de kabul edilebilir. Bunlar Arab ırkına gerek mensub olsunlar ve gerek olmasınlar. Fakat îmameyne göre Arab ırkına mensub olan sabiîlerin cizyeleri kabul edilemez. Bu ihtilâf sabî îliğin mahiy-yeti hakkındaki telâkkiden neşet etmekdedir. Mebsut, Hindiyye, Bedayî.

«(îmam Mâlike göre yalnız Kureyş kabilesinden olan müşriklerin cizyele­ri kabul edilmez, sair gayri müsîimlerin cizyeleri kabul edilebilir. Bunlar gerek kitabî, gerek mecusî ve gerek putberest olsunlar.)

(Şafiî şe Hanbelî mezheblerindeki ezher rivayâta nazaran bilcümle gayri müsîimlerin cizyeleri kabul edilebilir; yalnız putperestler müstesna, bunların cizyeleri kabul edilmez, herhangi ırka mensub olurlarsa olsunlar. Elmuğnî, El mizan üî'kübra.)[64]

 

Cizyeyi   Mucib Sebebler Ve Cizyenin  Lüzumundaki Şartlar   :

 

144 -  :  Cizyeyi icab eden sebeblcr, nevilerinden de anlaşılmış olduğu üzere ikidir :

(1) : Gayri müslim ferdlerin dariharbdcn dari İslama gelib islâm zimme­tini, tabiiyyetini kabul etmeleri. Bu halde bunlar,    islâm hükümetiyle akdi zimetde bulunmuş, islâm hükümetinin himayesine girmiş, mallan ve canlan hakkında masuniyet kazanmış olacakları cihetle cizyeye tabi olurlar.

(2) : Gayri müslim kavmlerin kendi memleketlerinde ikamet etmek üzere islâm hükümetinin himayesini ve tabiiyetini kabul etmeleri. Bu senetde bunlar islâm hükümetiyle muahede yapmış, müslümanların himayesien mazhar ol­muş olacaklarından bu sebeble cizye ita siyle mükellef olurlar.

145 - : Cizyenin lüzumuna gelince : bunun lüzumu, bir şahısdan tahsil edilebilmesi için akıl, bulûğ, zükûret, hürriyet, sıhhat ve selâmet şartdır.

Binaenaleyh mecnunlar, matuhlar, çocuklar, kadınlar, köleler, âmâlar, topallar, pek ihtiyarlar, sene içinde altı aydan ziyade hasta olanlar cizyeye tabi olmazlar. Çünkü cizye ,şer'an mukateleye muktedir olan gayri müslimler üzerine teveccüh eden bir mükellefiyetdir. Bu sayılan şahıslar ise mukate­leye ehil sayılmazlar.

Bu, îmamı Azama göredir. Fakat îmam Kbu Yusüfden bir rivayete göre mal sahibi olan şahıslar hakkında cizyenin lüzumu için selâmet, şart değil­dir. Bu rivayete göre mal sahibi olan amalar, hastalar da cizye ile mükellef olurlar. Sahih olan, evvelki kavidir o, zahirürrivayedir.

146 - : Sevmealarda bulunan rahibler, iş görmeğe kadir oldukça cizye ile mükellef bulunurlar. Çünkü bunlar da kitale ehil olan kimselerdir. Ça­lışmağa kadir şahısların çalışmamaları, kendilerinin bu vergi ile mükellef olmalarına bir mani teşkil etmez.

Maamafih nâs ile ihtilâtda bulunmayan rahiblerden cizye alınmayaca-ğım dair Hanefî kilablarmda bazı akval de vardır. Rahiblerden, kıssîslerden cizye alınmayacağı, îmam  Muhammedden ayrıca da nakl olunmakddir.

«(Şafülere göre âmâlar, topallar, şeyhi fâniler de cizye ile mükellefdir-ler. Çünkü bunlar da dari islâmda islâm himayesinde ikamet ediyor, masu-niyyet içinde yaşıyorlar. Bu cihetle bu gibi a'zar erbabının da bu vergi ile mükellef olmaları icab eder. Şu kadar var ki, fakir oldukları takdirde ciz­yenin tahsili, hali yüsürlerine tehir edilir.)

(Zahirilere göre ehli kitabdan başkasından cizye kabul edilmez. Ehli kitab ise Yahud, Nesârâ ve Mccûs taifelerinden ibaretdir. Bir âyeti kerîme, ehli kitabdan alel'itlak cizyenin alınmasını âmirdir. Binaenaleyh bunların er-kekleriylc kadınları, hürleriylc rakikelri, zcnginlcriyle fakirleri, rahib olan-lariyle olmaynaları bu hususda müsavidirer. Elmuhallâ.)[65]

 

Cizyelerin  Mikdari

 

147 - : İslâm hükümeti tarafından  ro'sen vazedilecek cizyelerin  mik­darı, eşhasa göre üç derecede bulunur. Şöyle ki  : cizyenin vazedileceği ta-rihde mükelleflerin halleri nazara alınır. Zengin olanlara senevi kırk sekiz, orta hallilere yirmi dört, mu'temil, yani :  çalışmaya muktedir fakirlere de on iki dirhem cizye tarh edilir.

Nisab mikdarına, yani : iki yüz dirheme mâlik olmayanlar fakir, iki yüz duiıe-.ı mikdarına mâlik olanlar orta halli, dört yüz ve daha ziyade dirhem mikdarına mâlik olanlar da zengin sayılır.

îmam Kerhî'ye göre nihayet iki yüz dirheme mâlik olanlar fakir, iki yüz bir dirhemden on bin dirheme kadar mâlik olanlar orta halli, on bin dirhemden fazlaya mâlik olanlar da zengin addolunur.

îmam Ebu Cafere nazaran bu hususda her beldenin örfüne bakılır: halk, kendi beldelerinde kimleri zengin, fakir, mutavassılülhal sayıyorlarsa cizye vaz'ında bu telâkki nazara alınır, Esah olan da budur.

148 - : Cizye ile mükellef bir şahıs, sene esnasında zengin olsa bakılır: eğer senenin ekserisined zengin bulunursa zengin cizyesine, fakir bulunursa fakir cizysine tabi olur. Senenin yarısına kadar fakir, diğer yarısından da zengin bulunursa kendisinden orta halli kimseler misillû cizye alınır. Bedayî, Hindiyye, Reddül'muhtar.

«(Mâiikilure gön; altın sahihlerinden senevi dört dinar, gümüy sahible-rinden de senevi kırk dirhem cizye alınır. Fakat imam Mâlikden rivayet edildiğine nazaran bu cizyenin mikdarı şer'an muayyen değildir. Bunun en azını, en çoğunu tayin etmek, valilerin ictihadUmna muhayyeldir.)

(îmanı Şafiîye göre cizyenin haddi ekalli, şer'an muayyendir ki bu, bir dinardan ibaretdir. Bundan daha az cizye olamaz. Haddi ekseri ise şer'an muayyen değildir, bunu tayin, vülâtın içtihadına aiddir. Binaenaleyh veliy-yül'emr, münasib görürse cizyenin mikdarını bir dinardan ziyade olarak tayin edebilir.)

(îmam Ahmede göre cizyenin mikdarı bir dinardan veya muadili olan bir muafiri = Yemende muaf ir denilen bir kabileye mensub bir sebden zi­yade ve noksan olamaz. Fakat müşarünileyhden diğer bir rivayete göre ciz­yenin mikdarı muayyen değildir. Bu, veliyyül'emrin re'yine muhavveldir. Yine müşarünileyhden başka bir rivayete göre cizyenin en az haddi şer'an mukadder ise de en çok haddi mukadder değildir, bunun mikdarı veliyyüTem­rin tensbiine menutdur. Bidayetül'müctehid.)

Eimmei kiramın bu ihtilâfı, bu hususdaki asarın ihtilâfından ve asrı saa­detle hulefai râşidîn hazeratının devrinde alınan cizyelerin mütefavit mik-darlarda bulunmuş olmasından münbaisdir.[66]

 

Cizyenin   Vazedileceği   Ve   Lâzımül'eda  Olduğu  Zaman   :

 

149 - : Cizyeler, sene ihtidasından itibaren vazedilir ve cizyeye ehliyet mevcud olub olmadığı bunun vaz'ı vaktinde teayyün eder.

Binaenaleyh sene ihtidasında cizye ile mükellef olmayanlar, sene içinde mükellefiyet şartlarını haiz olsalar artik o sene İçinde cizyeye tâbi olmazlar.

150 - : Vazedilen cizyenin vacibül'eda olduğu zamana gelince  :  bu da sene ibtidasıdır. Çünkü cizye verecek şahıs, sene ihtidasından itibaren müs­takbele doğru masuniyyete nail olmuş olur. Şu kadar var ki, icab eden ciz­ye mikdarı birden tahsil edilmez, belki on iki taksite ayrılarak her ay bir taksiti tahsi! edilir. Şöyle ki  : her ay zenginlerden dörder, orta hallilerden ikişer,  fakirlerden birer  dirhem  istifa  edilerek  bu  veçhile  kendilerine  tes-hilât gösterilir. Bu, Hanefilere göredir. Mebsut, Reddi Muhtar.

«(Sair imamlara göre sene hitam bulmadıkça cizye edası vacib ve müta-lebe hakkı sabit olmaz. Meğer ki mükellef, sene içinde vefat etsin. Bidaye-tüTrnürtehid.)[67]

 

Cizyeyi Iskat Eden Haller :

 

151 - : Cizye, tahakkuk etdikden sonra şu üçsebebden biriyle sakıt olur:

(1) : Mükellefin islâmiyyeti kabul etmesi. Şöyle ki : bir mükellef, sene içinde veya sene nihayet    buîdukdan sonra daha kendisinden    cizye tahsil edilmeden müslüman olsa cümhun    fukahaya göre cizye sakıt olur. Fakat bazı zevata göre mükellef, sene içinde islâma gelirse cizye sakıt olur, sene nihayetinde islâma gelirse artık o senenin cizyesi tahakkuk etmiş, bir borç mesabesinde bulunmuş olacağından sakıt olmaz.

«(îmam Şafiî hazretleri de buna kaildir.)

(2) : Henüz cizye tahsil edilmeden senenin tamamen geçmesi. Bu halde cizye, mürun zamana uğramış olacağından sakıt olur.

Bu, İmamı Azama göredir. îmameyne göre bu sebeble cizye sakıt olmaz. (3) : Cizye henüz tahsil edilmeden mükellefin vefatı. Bu halde de cizye sakıt olur. Terikeden tahsil edilemez. Reddi Muhtar, Elmuğnî.

Bu Hanefî ve Hanbelî fukahasına göredir.

«(îmam Mâlik <ie îmanı Şafiîye göre cizye, mevt ile sakıt olmayıb ölü­nün terikesindeo istifa olunur. Şöyle ki : eğer sene içinde ölmüş ise geçen müddet nisbetinde, sene hitamında ölmüş ise tamamiyle cizye tahsil edilir.

Cizye ile mükellef olanın tecennün ettiği veya sefehinden dolayı hacr edildiği takdirde de hüküm böyledir. Şerhi Ebil'berekât, TuhfetüTmuhtac.)[68]

 

Cizyenin Sukut Edib Etmiyeceğine Dair Olan İhtilâfın Menşei Ve Cizyenin Ezaya Mukarin Olub Olmaması  :

 

152 - : Yukanda yazılı üç sebebden biriyle cizyenin sukutuna kail olub olmayan müctehidlerin bu babdaki ihtilâfları bazı mütehalif görülen den ve ictihadlardan neşet etmişdir. Ezcümle sukutuna kail olmayan zatlar diyorlar ki : «cizye alınması, bununla mükellef olan şahsın hayatını, emva­lini ve sair hukukunu siyanet içindir. İslâm yurdunda oturan, bit sayodu malı-kunüddem olarak yaşayan bir gayri müslimin vereceği cizye, bir nevi hane kirası, muhafaza ücreti mesabesindedir. Sene hitamına kadar cizyesini verme­miş olan veya cizyesini vermeksizin süne içinde veya hitamında islâma gelen veya vefat eden şahıs ise bu müddet içinde himaye edilmiş, masunüddem olarak yaşamışdır. Binaenaleyh o müddete aid cizye, tahakkuk etmiş, bir ne­vi borç halini almış olacağından artık bu sebeblerden biriyle sakıt olmaz. Belki terikesniden tahsil edilmek lâzım gelir.»

«Maahaza müslümanlar, içinde yaşadıkları yurtlarına hem mâlen, hem de harb sahalarında bedenen daima hizmet etmekdedirler. Artık müslüman­lar gibi içinde refah ve emniyet ile yaşadıkları bir yurdda gayrî müslimle-rin de hiç olmazsa mâlen hizmetde bulunmaları bir vecibe teşkil eder. Böy­le bir vecibe İse tahakkuk etdikden sonra artık sakıt olmaz.»

Bilâkis cizyenin sukutuna kail olan zevat da diyorlar ki : «Bir kere müs-lümanların cizyeye tabi olmadıkları esasen malûmdur. Bununla beraber bir hadisi şerifde  müslim üzerine cizye yokdur) buyurulmusdur. O halde bu hadisi şerif, bilâhare islâmiyyeti kabul eden kimse­lerin zimmetlerindeki cizyenin sukutunu ifade etmiş olur. Hazreti Ömer de islâma gelen zimmîler hakkında bu veçhile hareket etmişdir.»

«Sonra müddetin çıkması veya vefat vuku takdirinde himaye ve muha­faza keyfiyeti, bu vergi alınmaksızın bir emri vaki hâline gelip maziye ka­rışmış, cizye de müruru zamana uğramış olur.»

«Bununla beraber cizye, esasen mükellefi islâm camiasına sevk için hay-nhâhâne bir vesiledir. Mükellefi İslâmiyyeti kabul etmiş olunca maksad hu­sule gelmiş, cizyenin vesile ittihaz edilmesine hacet kalmamış olur. Vefat takdirinde ise bu camiaya duhul ümidi kalmamış olacağından cizye, bu ga­yeye vesile olmak mahiyetini gaib etmiş bulunur.»

«Bir senenin cizyesini vermeden diğer bir seneye intikal eden bir mü­kellef hakkında ise girdiği yeni senenin cizyesi» bu gaye için br vesile teşkil edeceği cihetle çıkmış senenin cizyesini bu hususda bir vesile ittihaz etmeğe lüzum yokdur.»

Velhâsıl : cizyeden maksad, devlet hazinesine her halde varidat temin etmekden ibaret olmadığı cihetle bu hususda müsamaha, caiz görülmüş ve esasen az bir mikdar ile iktifa edilmiş oluyor.

Romalılar, Mısırlılar gibi eski milletler de tebealarından haraç ve cizye alırlardı. Fakat on­ların aldıkları bu vergilerin mikdan, müslümanlar m aldıkları mikdara nazaran pek fazla İdi. Meselâ : Romalılar, Fransayı fethettikleri zaman her adam basına senevî 9 ile 15 lira arasında bir şahsî vergi -ciz­ye tarhetmislerdi. Bu mikdar ise müslümanlar tarafından kullanılan cizye mikdannm yedi misli bulun-mu5dur. Medeniyeti İslâmiye tarihi.

Asrı hâzırda hükümetlerin tebealartndan muhtelif namlar ile almokda oldukları vergiler İse umu­miyeti  itibariyle bu  nisbetden  pek  ziyade  fazladır/

153 - : Cizyelerin sureti İstifasına gelince : bu hususda mükelleflere eza ve cefada bulunmak da caiz değildir. Nitekim zimmîlere eza verecek şeyle­ri söyleyenlerin günahkâr olacakları, küiübi hanefiyyeden Reddül'muhtarda vesnirede tasrih cdilmekdedir. Bahusus bir hadisi tjurifde : buyurulmuşdur. Yani : her kim bir zim-

mîye eziyet verirse ben onun hasmıyım, ben isem hasmı olduğum kimseye kıyamet günü her halde galebe ederim.

Peygamberi ma'deîet şiar efendimizin marazı devÜerindeki mübarek son

sözlerinden biri de hadisi şerifidir ki, «beni zimmetim hususunda muhafaza ediniz, vermiş olduğum amanlara, yapmış olduğum ahdlere muhalif hareketde bulunmayınız» mealindedir.

Daha böyle bir nice ahadisi nebeviyye, islâm" tabiiyetinde bulunub ehli zimmet adım alan gayri müslimlerin hukukuna riayet edilmesi lüzumunu âmir bulunmakdadır.

Şafiî fukahasından allâme Şemşüddin Muhammed Remlinin beyanına na­zaran «mükelleflerin cizyelerini beytülmal memuruna zelîlâne bir vaziyetde vermeleri lüzumuna dair olan bazı sözler, bir esasa müstenid değildir. Hu-lefai Raşidînden hiçbiri böyle bir vaziyete meydan vermemişdir. Belki bu vergi de sair borçlar gibi bir rıfk ve mülâyemetle mükellefden alınır.»

Elverir ki onlar, umum hakkındaki ahkâmı islâmiyyeye riayet etsinler, cizyelerini bizzat getirib taât ve inkıyad halinde beytül'mâle versinler. Meb-sut, Bedayî, Reddi Muhtar, Nihayetül'muhtaç.[69]

 

Rikâz Denilen  Madenler  İle Definelerin Varidatı   :

 

154 - : Yer altında hılkî olarak mevcud bulunan madenler ile kenzi is-lâmî, kenzi cahili ve kenzi ınüştebih kısımlarına  ayrılan defineler de bey-tül'mâl varidatını teşkil eden şeyler cürnlesindendir. Bunlardan hangilerinin vergiye tabi olub olmadığı ve alınacak vergilerin ne mikdar olacağı aşağı­daki meselelerden anlaşılaca.kdır,

155 - : Araziyi öşriyye veya haraciyye içerisinde bir müslüman veya zimmî tarafından bulunub izabeye kabiliyetli bulunan madenler ile vaktiyle gayri müslimler tarafından defn edilmiş olan defineler, gerek çok ve gerek az olsunlar vergiye tabidirler.

Binaenaleyh bunların beşde biri beytülmal namına alınır, geri kalanı da o araziye mâlik olanlara verilir. Şayed o araziye kimse mâlik değilse bu mütebaki mikdar, onları bulanlara aid olur.

Sahralar, dağlar ve mevat denilen arazi bu gibi mâliksiz arazi sayılır. Bunların ziraate kabiliyetli olanları, ya araziyi öşriyye veya haraciyye me­sabesindedir.

156 - : Madenlerde bulunan yakut, zümrüt, firuze, kireç gibi izabe ve intibaı kabil olmayan şeylerden vergi alınmaz. Belki bunlar bulundukları ma­hallin sahibine aiddir.

Binaenaleyh bunlar araziyi memleket dahilinde bulunduğu takdirde ta­mamen beytül'mâle aid olmak lâzım gelir.

157 - : Bir kimsenin kendi mülk hanesinde, mülk arsasında, öşriyye ve haraciyye kabilinden olmayan sırf mülk arazisinde bulduğu madenler, tama­men kendisine aid olub bunların bir kısmı beytülmal namına alınmaz.

Bu, İmamı Azamdan bir rivayete göredir. Diğer bir rivayete göre mülk arazide bulunan madenlerin de humsu = beşde biri beytülmal namına alınır, îmameyne göre ise gerek hane, gerek arsa derûnunda ve gerek mülk ara-zid bulunan madenlerin humsu her halde beytülmâle aiddir.

158 - : Cahiliyye devrine aid olan definelerin be§de biri beytülmâle, mü­tebakisi de bulunduğu arazi, fetih zamanında veliyyül'emr tarafından kime temlik edilmiş ise ona veya onun vârislerine aid olur. Vârisi de mevcud ol­mayınca tamamen beytül'mâle aid bulunur.

Fakat bu define; dağ, sahra gibi memlûk olmayan bir yerde bulunursa maden hükmünde olub humsü beytülmâle, mütebakisi de bulan şahsa aid olur. Velev ki zimmî olsun. Şayed bu şahıs, bir müste'min ise bu define elin­de bırakılmaz. Meğer ki hükümetin müsaadesiyle bunu çıkarmaya çalışmış olsun. O halde mukavele şeraitine göre muamele yapılır.

159 - : Müslümanlara mı, cahiliyyeye mi aid olduğunda şübhe edilen bir define, cahiliyyeden sayıhb hakkında evvelki mesele veçhile muamele olu­nur. Diğer bir kavle nazaran bu define hakkında lûkata ahkâmı cereyan eder.

160 - : Dari harbde bulunan madenler, defineler, bulanlara aiddir. Şöy­le ki : bir müslim veya bir zimmî bir dari harbe giderek orada bir maden veya bir define bulacak olsa bundan beytül'mâl namına bir şey alınmaz. Fa­kat kuvvet ve menea sahibi bir cemaat, dari harbe gidib de böyle bir made­ne veya defineye zaferyâb olsalar   bunlarm beşde biri beytülmâle aid olur. Çünkü bu halde bunlar ganaimden sayılır.

161  - : Bir müslim, müste'min olarak bir dari    harbe gidib de orada birisinin mülk arsasında bir define veya maden bulsa onu arsa sahibine red­detmekle dinen mükellef olur. Çünkü hilâfına hareket,    gadrden maduddur. Şayed bunu sahibine reddetmeyib dari islâma çıkaracak olsa buna habis bir mülk ile mâlik olmuş olur. Bu halde bunu fakirlere   tesadduk etmesi lâzım gelir.

162  - : Denizden çıkarılan inciler, mercanlar, anberîer ve sair huliyyat. kabilinden eşya, tamamen bunları bulub çıkaranlara aiddir. Velev ki bunlar, vaktiyle insanlar tarafından denizde bir define olarak   saklanılmış altın ve gümüş kabilinden olsunlar.

Bu mesele, imamı Âzam ile tmam Muhammede göredir. îmam Ebu Yu-süfe göre bütün bunların beşde biri beytülmâle aiddir.

Denizden çıkarılacak balıklardan vergi ahnamıyacağı hususunda ise müc-tehidler müttefikdirler.

163 - : Üzerlerinde islâm simesi = alâmeti bulunan defineler hakkında lukata hükmü carîdir. Mebsut, FethüTkadîr, Hindiyye, Dürri Muhtar, Lûka-ta mebhasine müracaat!.

«(Sair bir kısım eimmeye göre madenlerde nisab şartdır. Nisabdan az olan madenlerden vergi alınmaz. Maahaza imam Mâlik ile îmam Şafiîye göre yalnız altın üe gümüş madenlerinden vergi alınıp sair madenlerden ver­gi alınmaz. Alınacak vergi de kırkda birden fazla olmaz.)

(imam Alımede göre her madenden vergi alınır, İzabeye kabiliyeti ol­sun olmasın. Çünkü hepsinden de intifa edilmekdedir.)  (Zahirîlere göre madenlerden zekât = vergi icab etmez. Bunlara göre zekât itası, ancak sekiz sınıf maldan lâzım gelir, bunlar, altın, gümüş, buğ­day, arpa, hurma, deve, sığır, koyundan ibaretdir. Keçi de koyun demek-dir. Bunlardan başka meyvalardan, ekinlerden, madenlerden, atlardan, bal­lardan, rakiklerdcn, uruzı ticaretden zekât icab temez. Şu kadar var ki çı­karılan altın ve gümüş, çıkaranın yanında bir senei kameriyye kalıb da nisab mikdarı olunca zekâtı vacib olur. Elmuhallâ.)[70]

 

Ganaimi Emval Varidatı  ;

 

164 - : Bir harb neticesinde gayri    müslimlerden elde edilen ganimet malları, iki kısma ayrılır: gayrimenkul mallar, menkul mallar.

Gayrimenkul ganimet malları, harbîlerden alınan araziden ibaretdir ki, bunların hükümleri cihad, öşür ve haraç bahislerinde geçmişdir.

Menkul ganimet malları ise her türlü eşyadan, nükud ile mücevheratdan ve sair menkul mallardan ibaretdir. Bu kısım ganaimin humsu - beşde biri beytül'mâle, mütebakisi de gânimlere = bunları elde eden islâm mücahid-lerine aiddir,

165 - : Vaktiyle   kelimetullahı ilâ için cihad sahalarına    atılan islâm mucahidlerinin kuvvetleriyle gayri müslim muhariblerden alman gayri men­kul malların beşde dördü bu mücahidler arasında taksim edilirdi, geri kalan be§de biri de beş hisseye ayrılırdı. Bu beş hisseden biri, Resuli Ekrem (sal-lallahü tealâ aleyhi vesellem) efendimiz hazretlerine, biri de nebiyyi zîşan efendimize muzaheret ve nusretde bulunmuş olan Benî Hâşim ile Benî Mutta-Hbe verilirdi, mütebaki üç hisse de beytülmâle vazedilerek kimsesiz yetim­lere, fakirlere, parasız kalmış yolculara sarfedilirdi.

Peygamberi âligan efendimiz, bu hisseleriyle ehli beyti saadetin bir senelik ihtiyaçlarını temin eder, artan kısmını da müslümanların mesalihine, harb vesaitine sarf buyururlardı,

166 - : Resuli Ekrem Hazretlerinin ahirete irtihal    buyurmalariyle ga-naim mallarındaki hisseleri sakıt olmüşdur. ZeviTkurba denilen Benî Hâşim ile Benî Muttalibin hisseleri de sakıt olmüşdur. Binaenaleyh ganaimin hum­su, bilâhare tamamen beytülmâle aid olub bunun masrafı, fakir yetimler ile sair miskinlerden ve parasız kalmış yolculardan ibaret   bulunmuşdur. Benî Hâ§im ile Benî Muttalibin fukarası da umum sırasında bu humsdan müste-fid olabilirler, Mebsut, Bedayi, Dürri Muhtar.

«(Malikîlere göre bu husus, veliyyül'emrin içtihadına müfavvezdir, bu humsu isterse kemafissabık beş hisseye ayırır, dilerse bu hisselerden bir kısmım ibka, bir kısmını hazf eder ve daha muvafık, daha mühim görürse bu humsu başka cihetlere tahsisde bulunur. Bundan fakire de, zengine de verebilir. Âmmei fukahanın kavli budur.)

(Şafiîlere göre ganaimin bu humsu, irtihali nebeviden sonra da yine beş hisseye ayrılır. Şöyle ki : Resuli Ekrem namına olan hisse, vaktiyle canibi nebeviden sarf edildiği veçhile müslümanların mesalihine tahsis edilir. Ze-vilkurbaya aid olan hisse de kendilerine verilir. Mütebaki üç hisse de bey­tül'mâle vaz edilerek yetimlere, fakirlere, yolculara sarf olunur.)

(îmam Ahmdin içtihadı da Şafiîler veçhiledir. Maamafih müşarünileyh-den bir kavle göre Resuli Ekrem Hazretlerine aid olan hisse, divanı askerîde mukayyed olub islâm hududunu bekleyen erlere ihtiyaçlarına göre taksim edilir. Elmuğnî, Bidayetül'müctehid, Keşşafül'kına\)[71]

 

Müsaleha Bedeller! Ve Hediyyeler Varidatı  :

 

167 - : Bir ecnebi   hükûmetden harb edilmeksizin    alınan bedeli sulh, beytül'mâle aiddir.

Meselâ : veliyyül'emr, bir gayri müslim kavm ile arazileri kendilerine aid olub mukabilinde her sene şu kadar meblâğ vermeleri üzerine müsale-hada bulunsa bu meblâğ, beytülmâl namına tahsil edilir. Hattâ bilâhare o kavm İslama gelse veya o araziyi müslümanlara satsa dahi o meblâğ, bir haraç mesamesinde olarak yine istifa edilir. Çünkü bu halde de o arazi veya onun bedeli o kavmin ellerinde kalmış olacaktır.

Bu, îmamı Azama göredir. Sair eimmei kirama göre bu iki halde o meb­lâğ sakıt olur.

168 - : Gayri müslim hükümetler tarafından müslümanların hükümda­rına veya askerî emîrine gönderilen hediyeler, feyi   müslimîne. dahil olub beytülmâle vazolunur.    Maamafih bu hediyeleri kabul edib etmemek, islâm hükümdarının veya emiri   askerînin reyine menutdur,    maslahata muvafık görürse kabul eder.

169 - : Bir kumandan,    Oüidelerinl muhasara etcüği gayri    muslini bir millete bir malını satsa bakılır : eğer bedeli mislüe veya az bir fazla fiyat­la satmış ise bedel, kendisine aid olur. Fakat gabni fahiş derecesinde fazla bir fiyatla satmış ise satdığı malın değer kıymetini kendisi alır, fazla mik-darı ise feyi kabilinden olarak maiyetindeki askerlerin ganimet mallarına id-hal edilir. Çünkü muhasırlar, bu fazla mikdarı, bir havf ve reca maksadiy-le, meselâ : ağaçlarının kesilmemesi, hanelerinin yıkılmaması veya üzerle­rinden çekilib gidilmesi için vermiş bulunurlar. Bir kumandanın bunlara ik­tidarı ise maiyetindeki askerler vasıtasiyle husule gelir. Binaenaleyh bu faz­la mikdar ganimet menzilesindedir. Evet., zevahiri ahval, bunu gösterir, bu hususda âmmenin hatırına gelecek olan, budur.    Hakikatine vukuf mümkün olmayan hususlarda ise hükümleri zahiri hal üzerine bina kılmak, vacibdir.

Fakat askerler arasından alelade bir şahsa veya bir mübarize yapılan hediye, verilen fazla bir mal, kendisine aid olur. Zira onun meneası yokdur, ona verilen hediye vesaire bir hâvf ve recaya müstenid değildir.

170 - : Ümerai müslimînin aldıkları hediyeleri kendi nefislerine tahsis etmeleri bir nevi hiyanetdir. Bir hadisi nebevide buyurulmuşdur. Yani ; emirlere verilen hediyeleri onların kendi nefisleri için sak­lamaları, gulûl mesabesindedir. Gulûl ise ganimet mallarında yapılan hiya-netden, bunlardan haksız yere bir mal almakdan ibaretdir.

Zamanı saadetde zekât tahsildarlarından bir zat, bir çok mal getirib bun­ların şu kısmı zekâtdır, bu kısmı da bana hediye olarak verildi, demekle Resuli Ekrem Hazretleri : «Sizden biri babasının, anasının evinde otursa idi kendisine böyle bir hediye verilir mi idi» tarzında hitab buyurarak bu hedi­yelerin tahsildara aid olmayacağına işaret buyurmuşdur.

Hazreti Ömerin hilâfeti zamanında refikası, rum hükümdarının zevcesi­ne bazı güzel kokulu şeyler hediye göndermekle mukabilinde büyük hediyeler gelmişti. Farukı Âzam HazreÜori, gönderilen hediyenin mislini refikasına verib bakiyyesini beytülmâle terk ve teslim etti. Abdurrahman ibnü Avf Haz­retleri, bu terk hususuna itiraz etmek istemekle Hazreti Ömer : «Sen de re­fikana söyle, rum melikinin karısına hediye göndersin, bakalım refikana da bu kadın, böyle şeyler hediyye gönderir mi?.» demiş, bu hediyelerin islâm kuvvetine, meneasma karşı bir cemile olmak üzere gönderildiğine İşaret bu­yurmuşdur.

Velhâsıl : bu gibi hediyelerin verilmesi, mühda ileyhlerin şahısları itiba­riyle değil, haiz oldukları, istinad eyledikleri kuvvet ve menea itibariyledir. Bu kuvvet ve menea ise müslümanlar ile husule geldiğinden bu hediyeler, müslumanların*kuvvetiyle elde edilen ganimet mallan menzilesinde bulunur. Siyeri Kebir Şerhi, Mebsut, Bedayi.[72]

 

Lûkatalar, Diyetler Ve Terikeler Varidatı   :

 

171 - : Beytülmâiin bir kısım varidatım da lûkatalar teşkil eder. Söy­le ki : yolda veya başka bir mahalde bulunub da sahibi malûm olmayan mal­lar, birer lûkatadır. Bu mallar, bunları bulanların ellerinde emanet olur.

islâm ülkesinde lûkataları ahz etmek üzere veliyyül'emr tarafından me­murlar tayin edilir. Bu memurlar, elde edecekleri lûkataları beytül'mâle tevdi ederler.

Bu lûkatalar, kıymetli ve uzun bir müddet durmaya mütehammil olun­ca bir sene müddetle ilân edilir, sahihleri zuhur etmediği takdirde beytülmâ­le varidat olarak kaydolunur.

Ehemmiyetsiz veya bekası gayri kabil olan lûkatalar, az bir müddet ilân edildikden sonra hakkında beytül'mâle münasib görülecek bir veçhile mua­mele yapılır.

172 - : Halk tarafından elde edilen lûkatalar hakkında ayrıca hüküm­ler mevcutdur. Maahaza bu lûkatalarda çok bir şey olduğu takdirde müc-tehidlerden Evzaîye göre beytülmâle tevdi olunur.

Lûkata mebhasine müracaat!.

173 - : Cinayet bahsinde mufassalan beyan olunduğu üzere diyet, cina­yet sebebiyle caniden veya cani ile beraber    âkilesinden ahnıb mecniyyün aleyhe veya velîsine verileck olan maldır.

Binaenaleyh bir müslüman veya bir zimmî, dari islâmda hata veya şib-hi amd suretiyle öldürülse icab eden diyet, vârisleri mevcud ise vârislerine, mevcud değilse beytül'mâle verilir. Şayed maktulün yalnız zevcesi veya maktulenin yalnız zevci bulunsa birinci takdirde diyetin dörtde biri zevce­ye, ikinci takdirde yarısı zevce, mütebakisi de beytülmâle aid olur.

Vârisleri bulunmayan lakîtlerin diyetleri de bu cümledendir. Hattâ va­risi olmayan bir lâkit, amden öldürülürse veliyyül'emr muhayyer olur, diler­se katilini kısasen kati ettirir ve dilerse beytülmâiin menfaatini gözederek diyetini almakla iktifa eder. Cinayet ve lâkit mebhasine müracaat!.

174 - : Terikeye gelince : bu, bir ölünün geriye bırakmış olduğu malin­den ibaretdir. Vârisleri bulunmayan müslümanlar ile zimmîlerin terikeleri, beylüî'mâle aid olur.

Söyle ki : feraiz mebhasında mufassalan beyan olunacağı üzere bir kim­se vefat edince terikesi sırasiyle şu sınıflara mevrus olur: (1) - Eshabı feraiz. (2) - Asabatı nesebiyye. (3) - Asabatı sebebiyye. (4) Eshabı red. (5) - Zevil'erham. (6) - Mevlelmüvalât. (7) - Mukarrün leh binneseb. (8) - Musa leh.

îmdi bir kimse bu sekiz kısım varis ve eshabı intikalden hiçbirini bırak­maksızın vefat etse terikesi tamamen beytül'mâle aid olur.

175 - : Vârisi yalnız zevcinden veya zevcesinden ibaret olan bir şahsın Lurikesi, kısmen beytül'mâle aiddir. Şöyle ki ; vâris, zevç ise terikenin yarı­sını, zevce ise dörtte birini alır, geri kalanı da beytül'mâle teslim edilir.

Yukarıdaki veraset tertibi, Hanefîlere göredir.

«(tmam Mâlike göer eshabı feraize reddedilecek sehimler, beytül'mâle aiddir. Zevü'erham ile ondan sonraki sınıflar ise asla vâris olamazlar. Bina­enaleyh başka vâris bulunmayınca terike tamamen beytülmâle aid olur. Ve­lev ki beytülmâlde intizam bulunmasın.

(imam Şafiîye göre de eshabı feraiz, farizelerini = şer'an muayyen se-himlerini aldıkdan sonra baki olan sehimler, kendilerine red olunmayıb bey­tül'mâle aid olur. Meselâ ; bir müteveffanın vârisi anası İle öz kardeşinden ibaret olsa terikesi, altı sehim itibâr olunarak bunun iki sehmi anasına., üç aehmi kız kardeşine, geri kalan bir sehmi de beytül'mâle aid olur.

Bu mesele, Zeyd ibni Sabit hazretlerinden mervîdir. Ibni Abbas hazret­lerinden de bu yolda bir rivayet vardır.

Kezalik : beytülmâlde intizam mevcud, yani : varidatı muayyen mahal­lere masruf olduğu takdirde zevil'erhama intikal edecek terike, beytül'mâle aid olur. Fakat beytül'mâlde intizam mevcud olmaz ve yukarıda 1, 2, 3, 4 rakamlariyle gösterilen dört sımfdan hiç biri bulunmazsa terike, zevil'erha­ma verilir.

Mevlelmüvalât ile mukarrün leh binneseb alel'gayr ve musaleh ise te­rekeye asla vâris olamazlar.)

(imam Ahmede göre ashabı feraize, baki sehimler reddedileceği gibi ze-vil'erham da vâris olabilir. Binaenaleyh bir müteveffanın böyle bir vârisi bulunmazsa o zaman terikesi, beytülmâle vazedilir.

Beytül'mâl, bu terikeye - sahih olan kavle nazaran - bir vâris sıfatiy-le değil, bir muhafız sıfatiyle vaz'ıyed eder. Nitekim sahibsiz, zayi mallar, lûkatalar hakkında da bu veçhile muamele olunur.)

(Eimmei selâseye göre ölen veya kati edilen bir mürteddin terikesi de beytül'mâle feyi olarak aid olur. Velev ki bu mâli hali islâmmda kazanmış olsun. Elmizanülkübra, Bidayetülmüçtehid, Elmuğnî.)

(Zahirîlere göre de siham ve feraiz sahihlerine aid sehimlerden fazla kalan mikdar, asabadan kimse bulunmayınca mesalihi müslimîne sarf olu­nur. Bu fazla ne siham sahihlerine, ne de sehm sahibi olmayan zevil'erhama reddedilmez. Şu kadar var ki zevirerham fakir kimseler ise ihtiyaçları mik-darınca terikeden kendilerine bir şey verilir, bakisi yine mesalihi müslimîne âid olmak üzere beytül'mâle tevdi edilir. Elmuhallâ.)

Irtidad edenlerin mallarından bir kısmı da beytül'mâîe aid varidat cüm-lesindendir. Irtidad mebhasine müracaat.[73]

 

 (Bir Lahika : Zekât Hakkında)  : Zekâtın Şeraiti :

 

176 - : Evde veya ticarethanede bulunub «emvali bâtına» denilen altın, gümüş ile sair ticaret mallarından zekâtın vücubi için mâliklerinin âkil, ba-iiğ, müslim olmaları şartdır.

Binaenaleyh çocukların, mecnunların, matuhların, gayri müslimlerin em­vali batmasından zekât lâzım gelmez. Bu, Hanefiyyeye göredir.

«(Mâliküer ile Şafiîlere göre çocuklar ile mecnunların da emvali batma­sından zekât lâzım gelir. ÜmmüTmümin'n Hazreti Aişenin ve Ömer ibni Hat-tâb hazretlerinin kavli de böyledir.)

(imam Ahmede göre bunların dirhemlerinden, dinarlarından ve maliye­lerinden zekât lâzım gelmez. Ekinlerinden, meyvalarmdan zekât lâzım gelir.)

(Hasanı Basrî ile ibni Şübrümeye göre bunların yalnız altın ile gümüş­lerinden zekât lâzım gelmez.)

(ibrahim Nehaîye göre bunların hiçbir mâlinden zekât lâzım gelmez. Çünkü zekât, bir ibadetdir. Bunlar ise ibadetle mükellef değildirler.)

(Zahirîlere göre zekât, müslümanların erkeklerine de kadınlarına da, hürlerine de rakiklerine   de, büyüklerine   de çocuklarına da,   akillilerine de delilerine de farzdır. âyeti kerimesi, bun­ların hepsine şâmildir. Çocukların, mecnunların zekâtlarım onların malla­rından velîlerinin vermesi icab eder Elmuhallâ.)

177 - : Zekâtın vücubü için hürriyet şarttır.

Binaenaleyh rakiklerin mallarından zekât, kendilerine değil, efendilerine teveccüh eder. Çünkü bunların kazançları efendilerine aitdir.

Bu, imamı Âzam ile imam Şafiîye göredir.

«(îmam Mâlike göre rakiklerin mallarından ne kendilerine ve ne de efen-dflerine zekât lâzım gelmez. Elmuhallâ.)

178 - : Zekâtda niyyet şartdır. Söyle ki : zekât verileceği veya maldan tefrik edildiği zaman zekâtı mefruza olmasına niyyet edilmelidir. Ve illâ ze­kât verilmiş olmaz. Çünkü ameller, niyetlere göredir. Fakat fakire verilir­ken zekât olarak verildiğini söylemek, her halde lâzım değildir.

179 - : Zekâtın müstahik olana kafi suretde temlik edilmesi şartdır. Binaenaleyh bir malı ibahe suretiyle bir kimsenin pîşi    istifadesine va­zetmek, meselâ : sofrada yemek yedirmek, zekât yerine geçmez.

Kezalik : temellüke kabiliyeti olmayan yerlere sarf edilen bir para, ze­kâta znahsub edilemez. Meselâ : mescid, çeşme binasına, ölünün kefenine ve­ya borcuna, cihada, hacce ve bu gibi sair vücuhi birre sarf edilen bir para zekât sayılamaz. Fakat ber hayat kimsenin borcunu onun emriyle zekât ma­linden ödemek, caizdir. Zira hayatta bulunan bir kimse, temlik ve temellüke ehildir. Reddi Muhtar, Hindiyye.[74]

 

Altın İle Gümüşün Nisablari  :

 

180 - : Kendisinden zekât verilmesinin vücubü için altının nisabı, yirmi rniskal, gümüşün nisabı da iki yüz dirhemdir. Bundan noksan oldukları tak­dirde başka zekâta tabi mal bulunmayınca zekâtları lâzım gelmez.

Fakat bir mikdar altın, bir mikdar da gümüş bulunsa bunlar biribirine zam edilerek zekâta tabi olurlar mı?.

Bu mesele, tafsile tabidir. Şöyle ki : altın ile gümüş biribirine îmamı Azama göre kıymetleri, İmameyne göre de cüzüleri itibariyle zam edilirler.

Meselâ : bir kimsenin yalnız yüz dirhemiyle yüz kırk dirhem kıymetin­de on dinarı bulunsa îmamı Azama nazaran altı dirhem, Imameyne nazaran beş dirhem zekât vermesi icab eder. Çünkü imameyne göre nisabın yarısını gümüş, diğer yarısını da altın teşkil etmiş olur.

Fakat diğer bir itibar ile imameyne göre de altı dirhem verilmesi lâzım gelir. Zira yüz dirhemden iki buçuk dirhem zekât lâzım geleceği gibi kıyme­ti yüz kırk dirhem olan dinardan da üç buçuk dirhem zekât lâzım geleceğin­den mecmuu altı dirhem eder. Reddi Muhtar.

181 - : Bir kimsenin meselâ : yüz dirhem gümüşü, yüz dirhem kıyme­tinde de beş miskal = dinar altını bulunsa imamı azama göre zekâtı lâzım gelir. İmameyne göre ise bunların cüzüleri nisaba müsavi olmadığı cihetle

Kezâlik : bir kimsenin bilfarz doksan beş dirhem gümüşile bir dinarı bu-zekâtı lâzım gelmez.

lunub bu dinar, kıymetçe beş dirheme müsavi olsa mezkûr doksan beş dir­hemden her beş dirhem, bir dinar ve bu suretle mecmuu on dokuz dinar sa­yılacağından altından kıymet itibariyle nisabı zekât mikdarı bulunmuş ol­makla îmamı Azama göre zekâtı lâzım gelir. Imameyne göre ise ecza itiba­riyle nisab bulunmadığından zekâtı lâzım gelmez. Reddi Muhtar.

182 - : Altın ve gümüş paralarda ve bunlardan    yapılmış kaplarda ve huliyyatda nisab itibariyle her birinin veznine bakılır,    kıymetine bakılmaz.

Meselâ : bir altın kab, on dokuz mıskal ağırlığında bulunduğu halde ken­disindeki sanatten dolayı kıymeti yirmi, otuz mıskala muadil olsa yine zekâ­tı lâzım gelmez. Meğer ki kendisiyle beraber zekâta tabi başka mallar da bulunsun.

Zekâta tabi mallar ise altın ve gümüşe kıymetleri itibariyle zam edilir.

Meselâ : bir kimsenin yüz dirhem gümüşü yüz dirhem gümüş kıymetin­de de uruz kabilinden bir ticaret malı bulunsa mecmuundan iki buçuk dir­hem zekât vermesi lâzım gelir. Eimmei selâseye göre de böyledir. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.

183 - : Nisab mikdarındaki altın ve gümüşün zekâtında eda ve vücub cihetiyle muteber olan, imamı Âzam ile imam Ebu Yusüfe göre vezinleridir. İmam Züfere göre eda hususunda kıymete itibar olunur. İmam Muhamme-de göre fakir için hangisi daha fmdeli ise ona itibar olunur.

Meselâ : bir kimsenin iki yüz dirhem halis gümüşü bulunmakla dört ha­lis dirhem kıymetinde olan beş züyuf dirhemi zekât olarak verse imamı Aza­ma göre kifayet eder. Çünkü gümüşün ciyadile züyufu nisab ve cinsiyet iti­bariyle müsavidirler. Bu halde iki yüz dirhemin veznen kırkda biri yine dir­hem ile tediye edilmiş olur. Şu kadar var ki bu, mekruhdur.

İmam Züfer İle İmam Muhammede göre ise bu, caiz değildir. Zira imam Züfere göre beş züyuf dirhem, beş halis dirheme kıymeten müsavi değildir, imam Muhammede göre de burada fakirin menfaati, halis beş dirhem al-masmdadır.

Kezalik : bir altın levha, meselâ : iki yüz miskal ağırlığında olduğu hal­de kıymeti kendisindeki sanat itibariyle üç yüz miskale baliğ olsa imamı Azama göre zekât için beş miskal altın verilmesi kifayet eder. îmamı Züfe­re göre kifayet etmez. Çünkü bunun kıymet itibariyle zekâtı yedi buçuk mis­kal eder. İmam Muhammede göre de kifayet etmez. Zira bunun kıymetine göre zekâta tabi olması, fakir için daha faidelidir.

Bilâkis bir altın levha, iki yüz miskal siklctinde olduğu halde fena vazi­yetinden dolayı kıymeti yüz seksen miskale müsavi olsa bunun zekâlı yine altın ile verileceği takdirde înıarm Azama göre beş miskal verilmek icab eder. tmam Züfere göre bu levhanın kıymetinin kırkda biri verilmek de kâ­fidir, îmam Muhammede göre ise vezni itibariyle beş miskal verilmesi, fa­kir için daha nafi' olduğundan kıymetinin kırk da birini vermek kifayet etmez.

Şunu da ilâve edelim ki, zekâtın nisabı    hususunda asi olan gümüşdür. Bir çok ahadisi şerife, gümüşün nisabiyyeti hakkında sabit bulunmuşdur. Bi-x dayetülmüctehid.

Binaenaleyh bir kimsenin ticaret malları, yirmi miskal altın kıymetinde olmadığı halde iki yüz dirhem gümüş mikdannda bulunsa yine zekâtı lâzım gelir. Fakir hakkında daha faideli olan da budur.

184 - : Altının zekâtını gümüşden, bilâkis gümüşün zekâtım altından ve­ya bunların zekâtlarını sair eşyadan vermek caizdir. Bu, Hanefîler ile Mâ-likilere göredir.

«(Zehirilere ve Ebû Süleymana göre altın ile gümüşün zekâtı kendi cinslerinden verilir. Birinin zekâtı diğerinden verilmez. Elmuhallâ.)

(İbni Ebi Leylâya, Şüreyke, imamı Şafiîye göre altın gümüşe ne kıymet ve ne de ecza itibariyle zam edilmez. Binaenaleyh bir kimsenin iki yüz dir­hemden velev habbe noksan mikdarda gümüşü ve yirmi dinardan velev bir

habbe rnikdarı noksan altını bulunsa hiç birinden zekât lâzım gelmez. Şayed iki yüz dirhem gümüşü, on dokuz miskal de altını bulunsa yalnız o gümüşün zekâtı icab eder. Elmuhallâ.)

(Zahirîlere göre de altın ile gümüş zekâtda biribirine zam edilmez. Me­selâ : altın ve gümüşden olan huliyatdan her biri nisab mikdarına baliğ olur­sa zekâtı lâzım gelir. Her biri müstekülen nisab mikdarına baliğ olmazsa zekâtları lâzım gelmez.

Zahirîlerce de gümü§, meşkûk olsun olmasın beş okka, yani : iki yüz dirhem mikdarında olmadıkça zekâta tabi olmaz. Bu rriikdar ise kırkda bir nesbetinde zekâta tabi olur. Bundan az çok ziyade olan mikdar da bu nisbet-âe zekâta tabidir. Altının nisabı da yirmi miskaldir. Fakat bazı zevata göre kırk miskalden noksan olan altından zekât lâzım gelmez. Kirk mıskal olun­ca bir miskal zekât lâzım gelir. Altının meşkûk ve ziynet takımı olup olma­ması müsavidir. Elmuhallâ.)[75]

 

Huliyyatın Zekâta Tabi Olup Olmaması  :

 

185 - : Ticaret için olmayıb ziynet için saklanılan elmas, zümrüd, incu-dan zekât lâzım gelmez. Fakat altın ve gümüşden olan hulîden ~ ziynet ta­kımından zekât icab eder. Bunlar gerek kadınlar için ve gerek erkekler için olsun müsavidir. Bu mesele, Hanefîlere göredir.

«(Malikîlere göre mubah olan hüliyyatin zekâtı yokdur. Kadınların bile­zikleri, cihad için hazırlanmış kılıçların kabzaları, erkeklerin altından veya gümüşden yapılmış olan dişleri veya burunları gibi. Bu misillû hüliyyat, kı-rılıb hüliyyat olmak vasıflarını gaib etse veya hacet vaktine saklansa veya sahibinin ileride alacağı kadın veya onun mehri için veya ileride vücude ge­lecek kızı için saklanılsa veya bunlar ile ticarete niyet edilse zekâtları lâzım gelir.

Haram olan hüliyyat ise her halde zekâta tabidir. Gümüş, altın zarn&r, miller, sürmedanlıklar gibi.)

(Şafiîlere göre mubah olan hüliyyat üzerinden bir sene geçdiği, sahi­bi de bunlara mâlik olduğunu bildiği takdirde zekâtı icab etmez. Fakat bir kimse, kendisine meselâ : irsen intikal eden ve üzerinden bir sene geçen ziy­net takımının bu intikalinden haberdar olmadığı takdirde zekâtı icab eder.

Haram ile huliyyat ise her halde zekâta tabidir. Erkeklere ait altın veya gümüş ziynet eşyası gibi. Kadınların huliyyatı da israf derecesinde bulunsa, meselâ : bir kadının bileziği iki yüz miskale baliğ olsa zekâtı vacib olur.

Meşkûk altın veya gümüş paralardan müteşekkil bir kemer de kendi cin­sinden olmayan bir düğmesi, kilidi bulunmadığı takdirde zekâta tabidir,)

Hanbelîlere göre de istimali kendisine mubah olan kimsenin istimal veya iare için hazırlanmış olan huliyyatı için zekât yokdur. Fakat böyle istimal ve iare için hazırlanmamış olan huliyyat, nisab mikdarına baliğ olunca zekâta tabi olur.

Huliyyatdan olan §ey kırüıb ıslahı kuyumcuya muhtaç bulunsa zekâta tabi olur. Kuyumcuya muhtaç olmaksızın ıslahı kabil bulunursa ıslahına niyet edildiği takdirde zekâta tabi olmaz.

Muharrem olan huliy ise her halde zekâta tabidir. Nisab mikdarındaki altın ve gümüg kablar gibi. Elmezahibül'erbea.)

(Zahirîlere göre de gümüşden veya altın olan huliyyat, nisab mikdarına baliğ olub üzerinden bir senei kameriyye geçince zekâtı vacib olur. Fakat gümüg ile altının beyni cem olunmaz ve her birinin zekâtı kendi cinsinden ve­rilir. Bu hususda kadınlar ile erkeklerin huliyyatı müsavidir.

Hazreti Enesin kavline göre huliyyatdan zekât bir defa verilir, sonra -tek­rar zekâtı verilmek icab etmez. ElmuhaİIâ.,)[76]

 

Deyn Kabilinden Olan Mallarin Zekâta Tabi Olup

 

186 - : Başkasının zimmetindeki .alınacak deynin zekâtı lâzım gelir mi?. Bu mesele, Hanefilerce tafsile tabidir. Şöyle ki : bir borcu medyun senelerce inkâr edib de beyyine ile isbatı kabil olmasa veya bir malı bir zalim müsadere ederek senelerce yanında tutsa bu deyn veya mal bilâhare sahibine verilince o geçmiş seneler için zekâtı lâzım gelmez. Fakat medyun, zengin veya fakir veya müflis olduğu halde istikraz veya mali ticaretden bir şeyi iştira gibi bii suretle olan borcunu mukir bulunsa bu alacağın tahsil edildiği zaman geçmiş senelerden itibaren zekâtı verilmek icab eder. Katta böyle bir alacağı dâyin, zengin olan medyuna bağışlasa veya bunu başkasına hibe edib de o da tahsil eylese yine geçmiş zekâtı dayine teveccüh eder. Çünkü bu, o müddete kadar onun malıdır, bilâhare bunu hibe suretiyle istihlâk etmişdir.    Fethülkadir Dürri muhtar.

187 - : Düyun, îmamı Azama göre üç kısımdır :

Birincisi : Deyni kavidir. Bprc verilen para, satılan mali ticaret bedeli gibi. Bu, nisab mikdarına baliğ olub üzerinden bir sene geçdiği takdirde zekâ­ta tabi olur. Fakat zekâtını hemen vermek icab etmez. Belki kabz edildikden sonra aîelhisab verilmek lâzım gelir, Bundan en az kırk dirhem mikdarı kabz edilirse bunun zekâtını derhal vermek icab eder.

İkincisi : Deyni mutavassıtdır. Bu zekâta tabi olmayan bir mâlin bede­linden mütehassil borcdur. Ev kirası, ticaret için olmayan bir malin bedeli gibi. Bu da nisab mikdarına baliğ olub üzerinden bir Bene geçince zekâta tabi olur. Bunun zekâtı da kabz edildikden sonra verilir. İki yüz dirhemden nok­san kabz edilse bu makbuz mikdarın zekâtını hemen vermek icab etmez.

Veraset tarikiyle alınacak bir hak da zahirürrivayeye nazaran bu kabil­dendir,

Sâime hayvanlarının bedelleri bazı fukahaya göre deyni kavi, bazı fuka-haya göre de deyni mütevassıtdır.

Üçüncüsü : deyni zaii'dir. Bu, mal bedeli olmayan bir takını olacaklardır, Mehr, diyet, kitabet ve muhalea bedeli gibi, Bu, nisab mikdanna baliğ olur­sa lâakal iki yüz dirhem mikdan kabz edildiği tarihden itibaren üzerinden bir sene geçmedikçe zekâta tabi olmaz. Meğer ki sahibinin elinde zekâta tabi başka malı bulunsun. O halde kabz edilen mikdar, az olsa da bu mala zam edilerek zekâta tabi olur.

tmameyne göre ise deynlerin hepsi de müsavidir, zekâtları vacib olur ve kabz edildikleri zaman az olsun çok olsun zekâtları verilir. Bundan bir riva­yete göre kitabet, seayet deyni ile diyet müstesnadır. Bahri raik, Dürri muhtar.

188 - : Zekâtın Iüzumı edası için mülki tam, şartdır. Mükellef bu mala la mâlik ve buna hakikaten veya hükmen vaziüVyed olmalıdır. Binaenaleyh bir kadın, mehri müeccelini kabz edinceye Kadar bundan dolayı zekât ile mü­kellef olmaz.

Kezalik ; bir borca mukabil terhin edilen malin zekâtı lâzım gelmez. Çünkü bu mala sahibinin hükmen vaz'ı yedi var ise de mâlikiyeti yok de-mekdir.                                      

Fakat satın alınıb da henüz kabz edilmemiş bir mal ise hükmen makbuz ve mülkiyyeti mütehakkik olmakla zekâta tabidir. Bahri Raik, Hindiyye.

«(Malikîlcre göre do kadın, mehrini kabz etdiklen sonra üzerinden bir sene geçmedikçe bunun zekâtı lâzım gelmez.)

(imam Şafiiye göre mehr, zevcin zimmetinde bulundukça deyn kabilin­den olur. Binaenaleyh bunun zekâtı icab vdor. kınlar var kî kadın, bunun zekâtını bunu kabz etdikden sonra çıkarıb öder. ElmezalıibüTerbaa.)

(Zahirîlere göre başkasında alacağı olan kimse, bunu kabz etdikten son­ra üzerinden bir sene geçmedikçe zekâtım vermekle mükellef olmaz. ,Med­yun, ister zengin, borcunu mukir bulunmuş olsun ister olmasın. Borç da ister müeccel bulunsun ister bulunmasın. Elmuhallâ.)[77]

 

Medyunların Zekât İle Mükellef Olub Olmamasi  :

 

189 - : Borçlu olan bir kimse, zekât ile mükellef olur mu?. Bu meselede tafsile tâbidir.  Şöyle ki   :   Hanefîlere  görü  borç  üç  kısımdır.

Birinci kısım : sade kullar için olan horedur. tkinci kısım, Allah Tealâ için boredur ki kullar tarafından istenilir. Kmvali zahire ve batmanın zekât­ları gibi. Üçüncüsü de Allah için olan boredur ki kullar tarafından istenilmez. Nezr, keffaret, sadakai fıtır, nafakai hac gibi. Evvelki iki kısım borç, eldeki mali nisab mikdarından aşağıya düşürürse bu maldan zekât lâzım gelmez. Üçüncü kısım borç ise eldeki malin nisabına tesir etmiyeceğinden bu borç nazara alınmaz, elde nisab mikdan nükud veya ticaret malı bulunursa zekâtı lâzım gelir. Maamafih bu üç kısım borcun hiç­biri öşr ve haraç vergilerinin tahsil edilmesine mani olmaz. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.

«(Malikilere göre de nisaba noksanlık verecek mikdarda borcu olan kim­seye nükudundan zekât lâzım gelmez. Fakat borç, madenlere, definelere, maşiylere, ekinlere aid zekâtların vücubüne mani değildir. Velev ki borcu bunlardan ziyade olsun.

Ibni Hazm diyor ki : imam Mâlike göre borç, uruz kabilinden olub ze­kâta tabi bulunmayan eşyaya tekabül eder, medyun yanında bulunan altın ve gümüşün zekâtını verir. Fakat yanında uruz kabilinden bir şey bulunmazsa elinde bulunan altın ve gümüşden borç mikdarınm zekâtı sakıt olur. Elmu­hallâ.)

(gafillere göre elinde nisab mikdan nükudu veya ticaret malı bulunan kimsenin zekât vermesi ieab eder, velev ki bu malden ziyade borcu bulun­sun.)

(Hanbelîlere göre nisab mikdarını ihata eden bir borç, hem nükud gibi emvali batmanın, hem de mevaşî, hububat gibi emvali zahirenin zekâtına manidir.

Meselâ : bir kimsenin yüz lira borcu olduğu halde yüz liralık da mah­sulâtı bulunsa bu mahsulâtından zekât lâzım gelmez. Fakat bu yüz liraya mukabil mahsulâtı bulunduğu gibi nisab mikdan da ayrıca mahsulâtı bulunsa bu ziyade mikdarın zekâtı lâzım gelir. ElmezahibüTerbea.)

(Zahirîlere göre borçlu olan kimsenin yanında nisab mikdan altını, gü­müşü veya hayvanatı bulunsa üzerinden bir sene geçince zekâtı icab eder. Bunlar gerek borcundan az veya borcuna müsavi veya borcundan ziyade ol­sun ve bunlar gerek aynen borç alınmış olan altııij gümüş ve hayvanatdan ibaret bulunsun. Borcdan dolayı bunların zekâtı tamamen veya kısmen sakıt olmaz. İmam Şafiînin ve Ebu Süleymanın kavüllm de böyledir. Elmuhallâ.)[78]

 

Zekâta Tâbi' Malların Telef Ve İtlafı  :

 

190 - : Emvali bâtına, üzerinden bir sene geçdikden sonra helak olsa zekâtını vermek sahibine lâzım gelmez. Kısmen helak olsa yalnız geri kalan rnikdarının zekâtını vermek icab eder. Fakat istihlâk edilse zekâtı lâzım ge­lir. Bu, Hanefiyyeye göredir. «(İmam Mâlike göre de badel'havl altın ile gümüş, zekâtım vermek hu­susunda sahibinin tefriti bulunmaksızın telef olsa artık zekâtı lâzım gelmez. Kezaîik : matumatın zekâtı tefrik edildikden sonra telef olsa sahibine başkası lâzım gelmez. Fakat sahibi bunu tefrik etmeyib tamamını hanesine idhal et-dikden sonra telef olsa zekâtını zamin olur.)

(Zahirîlere göre zekât, malin aynine değil, mâlikinin zimmetine taallûk eden bir vecibedir. Bunun içindir ki bir malin zekâtı, başka bir maldan da verilebilir. Binaenaleyh bir mal, zekâtı verilmeğe imkân var iken verilmeyib de kısmen veya tamamen telef olsa zekâtı yine lâzım gelir.

Kezalik : bir malin sahibi, onun zekâtını fukaraya veya musaddika ver­mek üzere ayırmış olduğu halde onun bir kısmı veya tamamı zayi olsa o zekâtı iadeten vermesi icab eder. Evzaînin kavli de böyledir. Elmuhallâ.)[79]

 

Zekâtın Tacili  = Vaktinden Evvel Verilmesi  :

 

191 - : Bir malın zekâtını daha üzerinden bir sene geçmeden vermek de caizdir. İmamı Âzam, Said ibni Cübeyr, Ata, Zührî gibi fukahai kiram buna kaildirler.

«(İmam Mâlikden bir rivayete göre zekâtı tacil, vaktinden evvel vermek, caiz değildir. Diğer bir rivayete göre ise senenin tamamından iki ay kadar evvel tacil, caizdir, zekât yerine kifayet eder.)

(îmam Şaifiiye göre bir kimse, kendi yanında hazır bulunan malinin zekâtını - eğer fakiri iğna edecek mikdarda ise - tacil-edebilir. Fakat he­nüz kazanmamış olduğu bir malın zekâtım tacil edemez.)

(Zahirilere göre sene tamam olmadan evvel zekâtı muaccelen vermek caiz değildir. Velev ki bir saniye evvel olsun. Verilse istirdad edilebilir. Çünkü haksız yere verilmiş olur, badelhavl yeniden verilmesi icab eder. Elmuhallâ.)[80]

 

Zekatın Masrafı = Kendilerine Zekât Verilib Verilemi-Yecek Kimseler  :

 

192 - : Zekâtın masrafı, müslüman fakirler, miskinler, âmiller, gârim-ler, yolcular, rakabelcr, mücahidler, müellefetül kulûb olmak üzere esasen se­kiz sınıfdır. Şöyle ki                                                                                          Fakir, nisabdan az mala mâlik olan ve nisabdan fazla mala mâlik olduğu halde ihtiyacına kifayet etmeyen kimsedir. Miskin, hiçbir şeye malik olbayıb tese'üle muhtaç bulunan kimsedir.

Âmil, veliyyül'emr tarafından sadakaları, öşürleri tahsile memur olan kimsedir ki, bunlardan kendisine gördüğü iş mikdarınca bir şey verilir. Garım, borçlu kimsedir ki borcuna mukabil malinden başka nisab mik-darı bir mala mâlik bulunmaz.

Yolcu = îbnüssebü, malı yurdunda kahb kendisi gurbetde parasız kal-

mış kimsedir. Buna da ihtiyacı nisbetinde zekât verilebilir. Böyle bir kimse­nin mümkin ise zekât almayıb istikrazda bulunması evlâdır.

Rakabe, kitabete kesilmiş olan rakikdir ki bedeli kitabeti verebilmesi için kendisine zekât verilir.

«(Malki)ere göre bundan nıaksad, zekât parasiyle müslüman köleler, ca­riyeler satın ahmb hürriyetlerine kavuşturulmasıdır. Bunların velâlan müs-lümanlara aid olur.)

Mücahid, Allah yolundan gazaya çıkıb beytül'mâlden tahsisat almayan gazidir.

Müellefetül'kulub, kendilerinin veya kendileri sebebiyle başkalarının isîâmiyete bağlanıb ahkâmı islâmiyye ile seve seve istinasda bulunmaları ınatlûb olan kimslerdir.

193 -  :  Müellefetül'kulûb, dört sınıfa ayrılmışdır.

Birinci sınıf, henüz müslüman olub zaifül'iman bulunan kimsedir. Ken­disine zekât verilir ki, islâmiyyetini takviye eLsin. ikinci sınıf, islâmiyet! kabul edib kavmi arasında şerefli bulunan kimse­dir. Kendisine zekât verilmekle başkalarının müslüman olmaları gayesi takib edilir.

Üçüncü sınıf, imam kuvvetli olan müslümandır ki, kendisine zekât veril­mekle geride kalan bir takım gayri müslimierin serlerini.def etmesi kendi­sinden beklenir.

Dördüncü sınıf, zekât verilmesine mani olanların serlerinden ehli islâmı korumaya kudretli olan kimsedir,

Dini cclili islâm, bilâhare kuvvet bularak tarafı ilâhîden İ'zaz edildiğin­den müellefetülkulûbe cemile gösterilmesine hacet kalmadığı cihetle Ilazreti Siddikin zamanı hilâfetinden itibaren bunlara zekât verilmez olmuştur. Bu hususda icma vardır. Bu babdaki emrin mensuf veya zamanla mııkayyed ol­duğuna kail olanlar vardır. Fethül'kadîr, Elmezahibül'erbea.

194 - : Bir mükellef, zekâtını yukarıdaki yedi sınıfdan her hangi birine veya birkaçına verebilir. Fakat bir fakire nisab mikdarı veya daha ziyade zekât verilmesi mekruhdur. Meğer ki medyun bulunsun veya aile sahibi olsun da aldığı zekâtdan her birine bir nisab mikdarı düşmesin.

(îmam Şafiîye göre zekâtı hiç olmazsa üç sınıfdan üçer kimseye tevzi etmek lâzımdır. Bir de kazanmaya kudreti olan bir fakirin zekât alması Şa-fiîlere ve Hanbelîlere göre helâl değildir. Reddi Muhtar.)

195 - ; Zekâtı bulunub vacibüî'eda olduğu yerden başka beldeye nakl, tenezzühen mekruhdur. Meğer ki karabil sahibi için veya daha muhtaç va daha salih kimseler için gönderilsin, bu takdirde gönderilmesi efdaldır; Dürri Muhtar.

«(Şafiîlere göre mal sahibi, zekâtını sene nihayetinde bulunduğu beldeden çıkarıb uzak veya yakın başka bir bekle fakirlerine veremez, bu caiz değil­dir. Meğer ki bulunduğu beldede zekâta müstahik kimse bulunmasın.)

(Hanbelîlere göre de zekâtı mesafei kasrdan az uzak bulunan diğer bir beldeye nakl caiz ise de efdal olan, bulunduğu belde fakirlerine dağıtmakdır. Mesafei kasr denilen bir mesafedeki beldeye nakl ise haramdır, bununla be­raber zekât yine verilmiş olur. Elmezahibül'erbea.)

196 - : Zekât, Beni İlâhimden olan zevata ve onların mcvalisine = azad etmiş oldukları kölelere, cariyelere verilemez. Beni Hâgimin mevkii, zekâta masraf olmakdan âlidir. Bir hadisi şerifde  buyurulmuşdur. Yani : sadaka, zekât almak, şübbe yok ki Hazreti Muhammedin âline lâik değilldir. Çünkü bu sadakalar, nâsın kirleridir, kendilerini günahdan tathire vesiledir. Hâşimc ancak kemali hürmetle tetavvuan ikram yapılabilir. Bunlar Resuli Ekreme hem kablelis-lâm, hem de badelislam yardımda bulunmuş oldukları için bu keramete müs­tahik olmuşlardır.

Burada Benî Hâşimden murad, Resuli Ekrem Efendimizin amcası Haz-rcti Abbasm evlâd ve ahfadile diğer amcası Ebu Talibin oğullan olan imam Alinin, Hazretİ Cafer ile Akilin ve Harisin evlâd ve ahfadından ibaretdir. Benî Hâşimin diğer şubeleri böyle değildir.

Mevalîye gelince bunlar da kendilerini azad edenlere tabidirler, onlardan sayılırlar.  Bu hadisi şerifde  buyurulmuşdur.

Yani : Bir kavmin azadlısı, onlardandır. Bizlere ise sadaka almak halâl değildir. O halde bizim azadlılurımız da sadaka alamazlar. Keşşafül'hakaik.) «(Malikîlere göre Benî Hâşime, beytülmâlden ihtiyaçlarına kâfi bir şey verilmediği takdirde ihtiyacdan kurtulmaları için zekât verilebilir. Benî mut-talib ise âli nebeviden sayamadıkları cihetle kendilerine zekât verilmesi zaten caizdir. Fakat tetavvuan sadaka hepsine de verilebilir. Elmezahibül'erbea.)

197 - : Bir kimse kendi zekâtını kendisinin usûlüne, fürûuna, memlükûne veremez. Ve bile bile zengin veya gayrimüslim bir şahsa da veremez. Kezalik:

İmamı Azama göre zevç zevcesine, zevce de zevcine zekâtını veremez. Fakat imameyne göre zevce, zekâtını, fakir olan kocasına verebilir. Çünkü kadın, kocasının malile zengin sayılmaz, erkek refikasından nafaka almaya müstahik bulunmaz.

«(Zahirîlere göre de kadın zekâtını fakir olan kocasına verebilir. El-muhallâ.)

198 - : Bir kimse, kendi zekâtını zengin bir şahsın fakir olan zevcesine veya bir şahsın fakir olan baliğ evlâdına veya bir şahsın fakir olan baba­sına veya zengin bir kadının yetim olan fakir çocuğuna verebilir. Fakat zen­gin bir şahsın gayri baliğ çocuğuna veremez. Çünkü gayri baliğ bir çocuk, babasının servetiyle zengin sayılır, validesinin servetiyle zengin- sayılmaz.

Baba da oğulun servetiyle zengin addolunmaz. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.

199 - :   Zı-kiil, fakir ve âkil bir ocumun kemlisine    verilebilir.  Fakat gayri mümeyyiz bir çucuğun kundısint: değil, onun için velîsine verilmek lâ­zım gelir. Dür.

200 - : Zekâtın masrafını ara^l.ınnnk, zekât almaya müstahik mi, değil mi diye taharride bulunmak lâzımdır.

Binaenaleyh bir kimse, araştırarak zannı galibine göre masrafı zekât olduğuna kail olduğu bir şahsa zekâtını verdikden sonra o şahsın zengin veya Benî Ifâşimden bulunduğunu veya gayri muslini olduğunu anlasa artık kifayet eder, o zekâtı tekrar vermesi icab etmez, imam Ebu Yusüfe göre icab eder.

Fakat şek etdiği halde taharride bulunmayan veya taharri etmekle be­raber reyi galibien nazarim masrafı zekât görmediği bir şahsa zekâtını ver­se bil'itif'ak kil'ayı.'t dııu'z. Meğer ki o şahsın fakir olduğu keıuliainu bildiril­miş olsun. Keşşafül'hakaık.[81]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

İSLÂM HUKUKUNDA MÜSTAMEL BAZİ  MİKYASLARA DAİRDİR.

 

İÇİNDEKİLER : Bazı ıstılahlar. Nükuda müteallik mikyaslar. Sair mevzunaîa, mekîlâta, mayiata müteallik mikyaslar. Mesafelere mesahalara müteallik mikyaslar.   İki mühim vesika.[82]

 

Bazi  Istılahlar  :

 

201 - : Mikyas, nisbet, dereec, mikdar, mizan, ölçü âleti manasınadır. Mukayesede kıyas, vezin, tahmin, takdir, ölçme demekdir.

202 - : Mi'yar, bir şeyin kıymetini, derecei saffatini anlamak için kul­lanılan âlet. Mizan, ayar mikyası.

203 - : Ayar ; vezin, derece, mertebe, altın ve gümüş gibi şeylerin ha-lislik derecesi, meskukâtın tam vezinli olması, terazilerin doğru olması, saa­tin doğru gitmesi demekdir.

204 - :  Mizan, bir şeyin derecesini,     ağırlığını gösteren âlet, terazi. Cem'i : mevazîndir. Vezin de tartmak, mikdar, nahiye manasınadır.

205 - : İslâm hukukunda nükuda, sair mevzunat ile mekilâta ve ma­yiata, mesafelere, mesahalara müteallik bir takım mikyas (mizan = miyar) lar vardır. Bunlar, terikelerin taksiminde diyet ve saire adile verilen tazmi-natda, zekât vekcffaret gifii vecibelerde, öşür ve haraç gibi vergilerde, alım satım gibi muamelelerde, binaların, yolların ve arazînin mikdarlarmı tayin hususunda ve sairede müstameldirler. Başlıcaları aşağıda yazılıdır.[83]

 

Nakidlere Müteallik Mikyaslar  :

 

206 - Akçef hisab ve feraiz ıstilahınca : bir paranın üçde biridir. Ak­çe tabiri, lisanımızda nakid, para, meblâğ, servet mânalarına geldiği gibi vaktiyle mütedavil küçük gümüş sikke mânasında da müstameldir. Bir kese akçe, beş yüz kuruş demekdir. Vakfiyyelerdeki akçelerin kıymetleri zaman­larına göre muhtelifdir.

207 - : Akçe, ilk evvel Sultan Orhan tarafından (726) tarihinde Bursada darb edilmişdir. Bu akçe, vaktiyle rub'ı mıskal, ayarda    yüzde doksandan ibaret imiş. Fatih ve Bayezid Sultanlar zamanından itibaren bu akçenin hem vezni, hem de ayarı defaatla değişmişdir.

Eski akçelere nazaran bir dirhem gümüş 2% akçeye müsavi imiş, bazı akçeler de bir dirhemi şer'înin yirmi beşde ikisine müsavi bulunmuşdur.

(1150) ve (1155) tarihlerinde kullanılmış akçelerin gümüş paraya kıya-sen kıymetleri (İllö) ve (1X43) tarihlerinde müstamel akçelerin ayni imiş. O larihde dört muhtelif kıymetde tedavül etmiş olan akçelerdn birinin (1927) tarihlerindeki gümüş rayicine nazaran evrakı nakdiye ile muadili (8,5 - 6) tara raddesinde bulunduğu. Darbhane Damga Müdüriyetinin bir müzekkere sinden anlasümakdadır.

(1234) tarihinden sonra akçe kesilmemişdir. Vaktiyle meskukâtı osmaniy-yede vahidi kıyasi akçe ikne İkinci Sultan Süleyman zamanına müsadif (1099) tarihinde kuruş üzerine müesses usul. kabul .edilmişdir.

Zeylen ilâve edilen vesikalara da müracaat!.

208 - : Avarız akçesi, vaktiyle bir mahalle veya köy ahalisinin muayyen ihtiyaçlarına, meselâ fakirlerin cenazelerine, fakir kızların cihazına sarf edilmek üzere iane ve saireden husule gelen mebaliğe bu ad verilmişdir.

Evvelce her mahalle ahalisinden fevkalâde olarak alınan vergiye de bu isim verilmişdi.

209 - : Para, hisab ve feraiz ıstıiahınca : bir kuruşun kırkda biridir ki, üç akçeye muadildir.

Para tâbiri, mutlaka nükud, servet, meskukât mânasında da kullanılır.

210 - : Pul, hisab ve feraiz istılahınca : bir akçenin üçde veya dörtte biridir. Mutlaka paraya, mangıra, fülse ve müdevver maden parçasına da pul denir.

211  - : Danik = denk,    bir dirhemin    südüsü, yani  :  altıda biridir. Cem'i, devamkdır. Bir denk, sekiz habbe ile bir habbenin beşde ikisine mü­savi sayılmakdadır.

212 - : Kıratı şer'î, beş adet mütevassıt arpa ağırlığından ibaretdir. .

213 - : Kıratı örfî, bazı fukahanın beyanına göre beş, bazılarının be­yanına göre de dört mütevassıt arpa ağırlığından ibaretdir. Bu fark, belde­lerin ihtilâfına veya örfün tebeddülüne müsteniddir. Kıratlar, hafif vezinler mikyasatından olub elmas gibi kıymetli eşya ve cevahir vezninde kullanılır. Bir kırat ise 0,200046 gram, yani : bir kırat, bir gramın milyonda iki yüz bin kırk altısına müsavidir.

214 - : Dirhemi şer'î, on dört kıratdan ibaretdir. Zekâtda, mehrde, di­yetlerde, sirkatin nisabında muteber olan da bu dirhemdir.

Zamanı nebevide (10, 12, 20) kırat sikletinde üç nevi dirhem mevcud imiş, bunlar Hazreti Ömer zamanında cem edilmiş, üçünün vasatisi olan (14) kırat, bir dirhemi islâmî olarak kabul edilmiştir.

Diğer bir rivayete göre ahdi saadetde dürt türlü dirhem mevcud imiş.

Birincisi : dirhemi bagalî ki (8) danık = denkdir, Bu, re'sülbegal denilen bir melike nisbet edilmişdir.

ikincisi : dirhemi taberî ki (4) denkdir. Bu da Taberistâna nisbet edil­mişdir.

Üçüncüsü  :  Dirhem-i mağribî ki (üç)  denktir.

Dördüncüsü   :  dirhemi yemeni ki (I)  denk veznindedir.

Hazreti Ömer (liadıyaltahü tealâ anlı) bunlankm en raiu olan dirhemi bagalî ile dirhemi tuberîyi cem etdirerek vasatisi olan (ti) denki bir dirhemi islârnî olarak kabul etmişdir.

Bu iki rivayet, netice itibariyle müttulıiddir. Çünkü altı denk, on dört kırat demekdir.

Bu cem, ameliyesinin Benî Ümmiyye devrinde vaki olduğu da mervîdir.

Velhâsıl : bir dirhemi şer'înin on dürt kırat mikdarında olduğunda ienm vardır. Hattâ zamanı nebevide Mokkei Mükerremede dirhemlerin altı denk-den, yani : on dört kıratdan ibaret olduğu ve şer'an buna itibar olunageldiğı de bazı kitablarda ayrıca tasrih edilmekdedir. Üç yüz elli altı buçuk dirhemi §er'î bir «kilo» dur.

215 - : Dirhemi ârfî, on altı kıratdan ibaretdir. Bazı zevata göre zekât-da, meherde, diyetlerde ve sair hususlarda her beldenin dirhemi örfîsi mu­teberdir. Şu kadar var ki bu dirhem, dirhemi şer'îden    noksan olmamalı, olursa dirhemi şer'î muteber olur.

Dirhemi Örfî, on altı kıratdan ve her kırat, beş arpa ağırlığından ibaret olduğuna nazaran dirhemi örfî, dirhemi şer'îden büyükdür. Çünkü bir dirhe­mi şer'î (70) arpa sikletinde olduğu halde bir dirhemi örfî (80) arpa ağırlı­ğında bulunmuş olur.

Fakat dirhemi örfînin her kıratı dört arpa sikletinde itibar olunduğuna göre dirhemi şer'î, dirhemi örfîden büyükdür. Zira bu takdirde bir dirhemi şer'î (70) arpa ağırlığında bulunduğu halde bir dirhemi örfî (64) arpa ağırlı­ğında bulunmuş olur.

«Darbhanei âmire usulünce bir kırat, dört buğday itibar edilmişdir. Bu dört buğday ise fukahamn beş arpa itibar etdikleri kıratı şer'îye ağırlıkça müsavi btılunmakdadır.» Üç yüz on iki dirhemi Örfî, bir «kilo» dur.

216 - : Dirhemi hâlis, sırf gümüşden ibaret olub başka bir maden ile mahlut olmayan  dirhemdir.

217 -  : Dirhemi ceyyid, bozuk, mağşuş olmayan dirhemdir ki, dirhemi hâlis demekdir.

218 - : Dirhemi raic, halk arasında halis dirhemler gibi alınıb verilen dirhemdir. Gerek ceyyid ve gerek züyuf olsun.

219 - Dirhemi züyuf, kendisine bakır veya başka bir maden karıştırılarak ceyyidlik vasfını gaib etmiş olan kalıb, mağşuş dirhemdir.. Bu, raic olsa da nisabı sirkatde muteber olmaz. Bu hususda İmam Ebu Yusuf Haz­retleri muhalifdir. Müşarünileyhe göre raic olan on dirhemi mağşuşdan dola­yı haddi sirkat lâzım gelir.

220 - : Dirhemi mağşuş, sırf gümüşden ibaret olmayıb başka bir'maden ile mahlut olan dirhemdir ki, dirhemi züyufdan eamdır.

Zekât, diyet gibi hususlarda gümüşi gışşine = karşık maddesine galib olan dirhemler, halis dirhemler hükmündedir.

«Bu cihetledir ki vaktiyle (83) ayarında, yani : yüzde seksen üç nisbe-tinde hâlis bulunan bilûmum gümüş Osmanlı sikkeleri, halis dirhemler hük­münde tutulmuşdur. Diyet bahsine müracaat!.

1937 Ağustosunda Maliye Vekâleti nükud işleri umum müdürlüğünden Diyanet işleri Riyasetine yazılan cevabî bir tezkirede şöyle denilmişdir :

«Eski gümüş mecidiyelerde 19 gram 966 santigram (ki 6 dirhem, 226 ke­sir) ve gümüş cumhuriyet liralarında 9 gram 960 gram (ki 3 dirhem, 105 kesir) halis gümüş bulunduğu Darbhane ve Damga Matbaası Müdürlüğünün işarından anlaşılmışdır.»

Türkiye'de mesahalara, kilelere, cedid vezinlere dair 20 Cemadelâhire 1283 ve 14 Eylül 1285 tarihli kanunnameye nazaran sakil şeylerin mikdarlarını tayin için dört derece hararetde bulunan mai mukattarın aşîri zira' mükâ-bının vezni vahidi kıyasi ittihaz edilib buna «dirhemi âşari« yahut «gıram» tesmiye olunmuşdur. Dirhemi aşarinin = gıramın aksamına da «öşri dirhem» yahut «desi gram, aşiri dirhem» yahut «santigram; mi'şarî dirhem, yahut miligram» denilmişdir.

Kezalik : bin dirhemi aşariye de «vukyei aşari» yahut «kilogram» adı verilmişdir. Bu halde bir vukyei aşarînin vezni, dört derece hararetde bulu­nan bir mai mukattarın öşri zirai mükâ'ab mıkdarının veznine müsavi ol­muş olur.

Öşr onda bir, aşir yüzde    bir, mi'şar da    binde bir demekdir.»

221 -  : Dînar, on dirhemi şer'î halis gümüş kıymetinde İtibar olunan altındır. Bir miskal ağırlığında altın sikkeye de ıtlak olunur. Cem'i :, den.a-n irdir.

Bir dînar, ehli Mekkeye göre 24 ve ehli traka göre 20 kırat sikletinde-dir. Diğer bir itibar ile dinar, şer'a nazaran yüz şeire, örfe nazaran seksen şeîre = - arpa veznindedir.

(«Mâlikîlere göre bir dînar 72 mütevassıt arpa mikdarıcfır. Her dînar, zekât hususunda on dirheme mukabildir.)

(Hanbelîlere göre dînar, miskalden küçükdür. Dinarlardan zekât nisabı, yirmi beş dinar ile bir dinarın yedide ikisiyle bir dinarın dokuzda biri ka­dardır.)

Örfde vakit vakit dirhemlerin tegayyüre uğraması yüzünden dinar ile dirhemler arasındaki bu nisbet, tebeddül etmiş, meselâ : bir aralık bir di­nar, on sekiz dirhem itibar edümigdir. Zamanımızda da altın fiyatlarının artması üzerine bu nisbetde daha büyük bir tahavvül vücude gelmişdir.

222 - îstar, lûgatde, mutlaka dört aded demekdir. istilanda : dört buçuk miskale ıtlak olunur. Fil'asl altı buçuk dirhem mikdarmda istimal olunmuş-dur ki, bir rıüın yirmide, bir mennin kırkda birine müsavi bulunur. Cem'i: esatirdir.

223 - : Mıskal, yirmi kırat, yani : yüz arpa ağırhğındadır. Bir mıskal, vezince bir dirhem ile bir dirhemin yedide üçüne müsavidir.    Binaenaleyh yedi mıskal, on dirhemi şer'î veznindedsr. Cem'i : mesakildir.

Miskalin bu mikdarda bir mizanı iktisadi olduğu, ötedenberj âmmece ka­bul edlmişdir.

Hanefiyyece bir dinar, yüz arpa ağırlığında bulunduğundan miskaî üe veznen müttehiddir. Şu kadar var ki dinar, meskûkdür.

Zekâtın nisabı, altından yirmi miskaî, gümüşden iki yüz dirhemdir.

(Mülga .Fetvahanei âliden vuku bulan suale Darbhane Müdüriyetinden 1315 ve 1320 tarihlerinde verilen cevabda şöyle denilmişdir  :

«20 miskai altının sikkeli altın liralardan karşılığı on üç buçuk lira üe bir lira çeyreğidir, 200 dirhem gümüşün mukabili de raic olan gümüş paralar­dan yirmi altı buçuk gümüş mecidiyedir.»

(istanbul müftiliğinin suali üzerine Darbhanei Millî Müdüriyetinden ya­zılan 135 sayılı bir cevabda da söyle dcnilmişdir  :

«21 Kânunusani 1926 tarih ve 97 numafalı tezkire zeylidir :

Yirmi kırat aîtının bir miskaî ve on dört kırat gümüşün bir dirhem tes­miye edilmesine nazaran nisab ittihaz edilen yirmi mıskal altınm tutarı bin iki yüz ve iki yüz dirhem gümüşün dahi beş yüz kırk yedi kuruş, olduğu ve evrakı nakdiye ile kıymeti hâzırası ise piyasa temevvücatına tabi bulundu­ğundan 28 Kânunusani 1926 tarihindeki piyasaya göre yirmi miskaî zeri hâ­lisin doksan altı lira seksen dürt kuruşdan ve iki yüz dirhem tammüTâyar gümüşün dahi on dokuz lira altmış dokuz kuruşdan ibaret bulunduğunu beyan ve bilvesile takdimi ihtiramat eylerim efendim. 31-1-1926 Darbhanei Millî Müdüriyeti namına Muhasebeci.)

Türkiyede evzanı mütevassıta mikyası sayılan bir mıskal, bir buçuk dir­heme muadildir. Bir dirhem 4 denge, bir denk 4 kırata, bir kırat 4 buğdaya müsavidir. Bu halde bir mıskal, veznen (%) buğdaya müsavi demekdir.

Bir miskal - - bir dirhemi şer'î ve bir dirhemin on binde dört bin iki yüz seksen beşi, 1,4285 yani : bir gram ile bir gramın on binde 4285 ine mü­savidir.

Yedi miskal = on dirhemi şer'î, 28,05 gram, yani : yirmi sekiz gram üe bir gramın yüzde beşi = beş santigramdır.

Dirhem, miskal, denk, kırat gibi mikyaslar, altın, gümüş ve mücevherat gibi kıymetli şeyleri tartmakda müstameldir.)[84]

 

Sair  Mevzunata,  Mektlata Ve  Mayiata  Müteallik

 

224 - : Okiyye, şer'an ve lûgaten kırk dirhem mikdarıdır. Bu, ehli hica­zın okiyyesidir. Bazı yerlerde yedi veya dokuz miskale de itlâk olunur. Halk arasında okiyye = kıyye diye kullanılan vezin mikdan, beldelere göre te­beddül eder.

(Türkiyeed evzanı sakile mikyasları şu veçhiledir  :

1 - (Kıyye = okka) = 400 dirhem = 1,282,945 yani : bir kilogram, 282 gram, 945 miligram.

1 - (Batman) = 6 kıyye = 7,697,680 yani : yedi kilogram, 697 gram, 670 miligram.

I - (Kantar) = 44 kıyye = 56,449,6 yani : elli altı kilogram, 449 gram, 6 desigram.

1 - (Çeki) = 176 kıyye = 225,798 yani : iki yüz yirmi beş. küogrftm, 798 gram.

1 - (Tonilâte)  =  1000 kilogram = bin fukyei aşari.

1- (Tonilâte) =   4 çeki, 1 kantar, 37,4 okiyye.

1 - (Tonilâte) = 17 kantar, 31 okka, 183 dirhem.

1 - (Dirhem) = 3,2,7,3625 yani : üç gram, 2 desigram, 7,3625 miligram).

225 - Sa\ bin kırk dirhem buğday veya arpa alır bir ölçekdir ki, sekiz rıtlı bağdadîye müsavidir. Buna «sa'ı irakî» de denir. Hanefiyyece muteber olan da budur. îrakda teamül bu veçhile carî olmuşdur. Bir de : «s'aı hica­zı = sa'ı haremeyn» vardır ki, beş rıtlı bağdadî üe bir rıtlın sülüsü mikda-rıdır. Bu takdirde bir sa'ı : 693'^ altı yüz doksan üç dirhem üe bir dirhemin üçde biri vezninde bulunmuş olur. Maahaza bu hususda fukahamn muhtelif beyanatı görülmekdedir. Ezcümle demliyor ki : sa', imamı Âzam üe imam Muhammede göre sekiz ntlı irakîdir. Fakat imamı Ebu Yusüfe göre be§ bağdadî rıtl ile bir rıtlın sülüsü mıkdarındadır.

«Eimmei selâsenin kavli de böyledir. Çünkü zamanı nebevide sa'ı medi-ne bu miktarda idi. Sekiz rıtl mikdan olan sa1 üe teamül cereyanı, Örfi şer'i üzerine zaid bir zarfı târidir. Bu sa', îrakda haccac tarafından icad edümişdir, Sadakaı fıtır ile emsalinde muteber olan ise kadîm sa'dır. Şöyle kiâ bir sa', dört müddir. Her müd ise bir rıtlı bağdadî - Irakî üe bu rıtlın üçde biridir. Binaenaleyh bir sa'  : 693 W dirhem mikdarından ibaretdir.)

Buna cevaben deniliyor ki : sa'ı medîne, Abdülmelim ibni Mervan zama­nında bu mikdar olarak teayyün etmişdir. Halbuki daha evvel Hazreti ömerin sa'ı, sekiz rıtlı bağdadî mikdannda idi. Hazreti Ömerin sa'ile amel ise Abdülmelikin sa'ile amelden evlâdır.

Diğer bir kavle nazaran îmam Ebu Yusufce bir sa beş hicazı rıtl il1 bir hicazı rıthn sülüsü mikdarıdir. Bu mikdar rıtlı hicazı ise - aşağıda da görüleceği veçhile - sekiz rıtlı bağdadîye müsavidir. Bu halde İmam Ebu Yusuf, sair eimmei Hanefiyye ile müttehid bulunmuş olur.

226 - : Rıtl, yüz otuz dirhemlik bir ölçekdir ki, bir sa'm sekizde bü'İne müsavi bulunur. Buna rıtlı bağdadî, rıtlı irakî denir. Bazı zevatın buyanına ıiiizaran bu rıtl, yüz yirmi sekiz dirhem ile bir dirhemin yedide dürdü vez­ninde bir miyardır.

Bir de rıtlı hicazî veya medîne vardır ki, yüz doksan beş dirhem veznin-dedir. Bu halde bev rıtlı hicazî ile bir rıtlı hicazının sülüsü, sekiz rıtlı ira-kîye müsavi bulunmuş olur.

Rıtlı irakî, yirmi istar, yani : 130 dirhm vezninde olduğu halde rıtlı hica­zî, otuz istar, yani : 195 dirhem veznindedir. Bu nisbet, şu veçhile gösterilini

Irakîlere göre bir sa' ~ 8 rıtl x 20 istar = 6,5 dirhem = 1040 dirhem.

Hicazîlere göre bir sa' = 5ı& rıtl x 30 istar = 6,5 dirhem = 1040 dirhem.

Bir de rıtlı şami vardır ki, bu da 12 okıyyedcn, yani : 4B0 dirhem vez­ninde bir miyardan ibaretdir. Cem'i â ertaldir.

227 - :  Farak, otuz altı rıtl, yani  :  dört bin altı yüz seksen dirhemlik bir mikdandr. Cem'i : efrakdır.

Bazılarına göre bir farak, on altı ntldır. Medinei Münevverede üç sa', yani : 3120 ve 2080 dirhem vezninde hâsılat istiab eden bir ölçeğe de farak denilmekdedir.

228 -  :  Vesk, altmış sa' yani  :  62400 dirhem mikdandır. Bu mikdarı istiab  eden  kileye de ıtlak olunur.  Bir deve,  bir  katır  veya  bir  merkeb yüküne de vesk denilir. Bu hadisi nebevide «beş veskdijn noksanda zekât yokdur» diye buyurulmuşdur. Beş vesk ise bin kilo  ve eski okka  ile yedi yüz seksen okka eder. Bu mikdar, ehli Kûfe'ye göredir. Ehli Basraya göre bir vesk, yetmiş beş sa', yani (78000) dirhem mikdandır.

Vesk kelimesi, lügat itibariyle tard etmek, cem etmek, bir şeyi birik-dirib yüklenmek mânalarını ifade eder.

229 - : Men, iki rıtl sıkletinde, yani  : 260 dirhemlik bir ölçüdür. Dört men, bir sa'dır.

Menne türkeede batman denir. Bu kelime, lügat itibariyle lûtf ve ihsan, nimet vermek, birine iyilik etmek, başa kakmak, bir şeyi kesmek, kudret hel­vası mânalarını da ifade eder. Cem'i : emnandır.

230 - :  Hıml, bir deve yükü, üç yüz men, yani : yetmiş sekiz bin dir­hemlik bir mikdardır. Cem'i ahmaldir.

231 - : Müd, trakîlere göre : îki rıtlı irâkî mikdarı, yani : 260 dirhemlik bir  kabdır.  Hicazîlere göre   :   bir  rıtlı hicazî  ile bir  bir  nthn  üçde  biri mikdandır. Bu fark, rıtlara nazarandir.  Yoksa  haddi zatında bir müd,  bit sa'm dörtde birine müsavi, yani  :  260 dirhemlik bir miyardır.

«(Maliki kitablarında deniliyor ki : bir müd, iki mktevassıt avın; dolusu dur, veznen bir sa'ın dörtte bîrine müsavidir.)

232 - : Kafiz, mutlaka Ölçmek, on iki sa' mikdarı bir kile, 144 zira' mik­darı yer, bir cerîbin onda biri, yani   :   360/3600 zira murabbaı.

Demek ki küfiz, hem mekîlât, hem tie mesaim mikyası olmu.^ oluyor.

233 - : Kırbe, süt veya su tulumu, elli men, yani : 13000 dirhemlik veya 32 okiyyelik bir kab. Cem'i : kıreb ve kırebatdır.

Bazı mahsulâtın vergilerini İstifa hususunda bu mikyas, nazara alınır.

234 - : Habbe, bir dirhemin kırk sekizde birine müsavi bir mikdardır. Cem'i i habbat ve hububdur.

Habbe, lûgatde buğday, arpa gibi mahsulâtın danelerine ve herhangi bir şeyin parçasına ıtlak olunur.

(Türkiyede mayiat ve hububatı hacmen ölçmek için öşri zirai mükâ'ab yani : bir desimetre mükâ'ab «küb», vahidi kıyası ittihaz edilib buna ölçek, yahut litre denilmişdir. Litrenin onda birine zarf, yahut desilitre ve ölçeğin yüz misli hacme de keyli â'şarî veyahut hektolitre, adı verilmişdir.

Bir İstanbul kilesi - 4 şinik, bir şinik = 2 kutudur. Bu ikiicio bir kile 37 ölçek, bir kutu = 4,625 ölçek olmuş olur.[85]

 

Mesafelere, Mesahalara Müteallik Mikyaslar :

 

235 - : Merhale, bir konaklık mesafedir, yani: bir yolcunun mutedil bir yürüyüş ile bir günde kat edeceği bir yol ki, sekiz saat ile takdir edilmişdir. Cem'i : merahildir.

«Elyevm tul mikyasatına nazaran bir merhale, sekiz fersah, yani G0000 = altmış bin zirai mimarîdir ki orta yürüyüş ile sekiz saatlik bir mesafe eder.»

236 - : Fersah, üç mil, yani : 12000 = on iki bin zirai mimarîdir. Cem'i : ferasihdir.

Mesafei seferin üç merhaleden veya on sekiz, on beş fersahdan ibaret olduğu İmamı Azamdan mervîdir. Müftabih olan da on sekiz fersahdir. Çün­kü bu mikdar, seyri mutedil ile üç günlük mesafeye muadildir.

«Elyevm tul mikyaslarına nazaran bir fersah, üç mil, yani : 7500 -- yedi bin beş yüz zirai mimarîdir ki, orta yürüyüş ile bir saatlik mesafedir.»

«(Eimmei selâseye göre mesafei sefer, on altı fersahdir. Bir fersah, üç mildir. Bir mil de el ziraile altı bin ziradır. Bu mesafe ise seksen bin altı-yüz kırk metreye müsavidir. Elmezahibül'erbea.)

237 - : Mil, dört bin zirai mimarîdir. Cem'i : emyaldir.

«Elyevm tul mikyasatına göre bir mil, 2500 - iki bin beş yüz zirai mi­marîdir ki, orta yürüyüş ile yirmi dakikalık bir mesafedir,»

238 - : Berîd, on iki mil, yani ; 48000 = kırk sekiz bin zirai mimarîdir.

«Elyevm tul mikyasatına nazaran bir berîd, dört fersah, yani: 30000 = otuz bin zirai mimarîdir ki, orta yürüyüş, ile dört saatlik bir mesafe eder.»

239 - : Zira, lûgatde bilek, kol manasınadır ki, dirsek ucundan orta par­mağın ucuna kadar olan kısımdır, istilanda bu mikdara müsavi olan tul mikyası demekdir. Buna türkçe «arşın» denir. Cem'i : ezru ve ziraatdır. Muhtelif nevileri vardır.

240 - : Zirâi âmme: altı kabza, yani : yirmi dört parmak mikdan olan arşındır. Bunun murabbaı : 576 = beş yüz yetmiş altı parmakdır.

«Türkiyede bu arşına zirai mimarî denir ki mesahalarda, mimarî sanat­larda müstemaldir. Eczası şöyledir.

1 - Zirai mimarî - 24 parmak.

1 - Parmak = 12 hat = 3,15 santim.

1 _ Hat = 12 nokta = 0,263 santim.

1 - Kadem = 12 parmak.

1 -- Kulaç = 5 kadem.

1 - Kulaç = 2^ zirai mimarî. Kulaç, hafriyatta müstameldir.

1 - Zirai mimarî ~ 0,758 metre, yani : 758 bişan ziradır.

241 - : Zirai mesaha, yedi kabza ile bir dikili parmak mikdan olan ar­gındır ki, arazide kullanılır.

«Bu zira, Türkiyedeki zirai mimarîden bir kabza ile bir parmak mikdan büyük bulunmuş oluyor.»

242 - : Zirai klrbasî : yedi kabza, yani : 28 parmak mikdan olan arşın ki bezlerde, kumaşlarda müstameldir.

«Türkiyede buna mukabil çarşı argını denir ki, zirai mimarîden bir par­mak, 16 hat, 6 nokta noksandır.

İ - Çarşı arşını = 0,680 metre, yani : 680 mişan ziradır. 1 - Endaze = 8 rubu = 2 kirah. Bir kir ah ise 2,9 santimdir. 1 - Endaze = 0,650 metre, yani 650 mişarı ziradır.»

243 - : Zirai kisra: yedi kabza, yani : 28 parmak mikdan olan arşındır. Buna «zirai melik» de denir. Bu, zirai kirbasiye müsavidir.

Mukaddema ziralar aşağıdaki yedi kısma ayrılmış idi:

244 - : Zirai sevda : bir kol uzunluğunda bulunan bir arşındır. Bunu ilk icad eden, Harunürreşiddir. Maiyetinde bulunan siyah bir kölenin kolu uzun­luğunda bulunmuş, bu cihetle bu namı almişdır. Binalarda, Nil sularının de­recelerini tayinde, tüccar tarafından bezlerin ölçülerinde kuliamlmişdır.

245 - : Zirai kadiye : zirai sevdadan bir parmak ile bir parmağın üçde ikisi mikdan noksan bir arşındır. Buna «zirai dur» da denilir. Bunu ilk vaz eden, kadı ibni Ebî Leylâdtr. Kelvaz ahalisi tarafından kullanılmışdır.   .

246 - : Zirai Yusufiye : zirai sevdadan bir parmağın üçde ikisi mikda-rı noksan bir arşındır. Bunu ilk vaz eden, İmam Ebu Yusüfdür. Bağdadda kadılar taralından binaların rnüsahuhınnı tayin için istimal edilmiştir.

247 - : Zirai Haşimiyyei sugra : zirai sevdadan iki parmak ile bir par­mağın üçde ikisi mikdan uzun bir arşındır.    Bunu ilk icad eden, Bilâl ibni Ebî Bürdüdir. Bu cihetle buna «zirai    Bilûliyyc» do denir. Bunun Ebu Mü-sel'eşarî hazretleri    tarafından kullanılmış  olduğu da mervîdir.     Basrada, Küfede müstamel bulunmuşdur.

248 - : Zirai Haşimiyyei kübra : zirai sevdadan beş parmakla bir par­mağın ücde ikisi kadar uzun bir arşındır. Bunu Haşimiyyeye ilk nakl eden, Marrsurdur. Buna «ziyadiyye» de denir. Çünkü Ziyad    bununla Arzı Sevadı öîçmüşdür. Ehvaz ahalisi de bunu istimal etmişlerdir.

249 - : Zirai ömriyye : bu, bir zira, bir kabza ve bir dikili baş. parmak uzunluğunda bir arşındır. Bunu ilk vazeden zat, Hazreti Ömerdir. Müşarü­nileyh, arşınların en uzunu ile en kısasını ve mutavassıt olanını toplayarak bunların vasatisini - üçde birini - almış, buna bir kıbza ile bir dikili baş parmak mikdan ilâve etmiş, sonra bunun iki tarafını kalay ile kapatmıştır.

Bu arşın, Hazreti Ömer - radıyallahü tealâ anh - in emriyle Arzı Se-vadin mesahasında kullanılmışdır.

250 - : Zirai mizaniyye : Bu, zirai sevda ile iki arşın ve bir arşının üç­de ikisiyle bir parmağın sülüsanı    uzunluğunda bir arşındır. Bunu ilk vaze­den, Me'mun halifedir. Meskenlerin, sokakların, ırmakların, derelerin mesa­halarını tayin hususunda istimal edilmişdir.

«20 Cümadel'ahire 1286 ve 14 Eylül 1285 tarihli kanunnamede mezkûr ol­duğu üzere Türkiyede mesahaların, kilelerin ve vezinlerin vahidi kıyasîleri-ne esas olmak üzere dairei nısfınniharın rubunun on milyon cüzünden bir cüzüne müsavi bir tul ittihaz olunub buna «metre» yahut «zirai aşari» denil-mişdir.

Bir zirai mimarî : 0,758 metre, yani : 658 mişan zira'dır. Bin zirai aşari tule «mili aşari» yahut «kilometre» ve on bin zirai aşari tule de «fersahı aşari» yahut «miryametre» tesmiye edilmişdir. Bir saat - 5685 metre (zirai aşari) dir. Bir metre = 1 zirai mimarî, 7 parmak, 7 ve 9 hattır. Bir metre = 1 endaze, 4 rubu, 0,7 kirahdır,

251 - : îsbı' : parmak, karınları biribirine muttasıl altı arpaya müsavi mikdardır. Cem'i : esabı'dır.

252 - ; Kabza : dört parmak mikdarıdır. Cem'i : kabazatdır.

253 - : Kasaba : altı zira mikdarıdır. Cem'i kasabatdır.

254 - : Aşir : tulü ve arzı birer kasaba   mikdan olan yer ki, otuz altı zirai mimarî eder. Bu, bir kafizin onda birine müsavidir.

Aşîr, yüzde bir mânasında da kullanılır.

255 - : Feddan : bir çift öküz ile sürülüp ekilebilen yerdir. Cem'i: feda-dîndir.

Feddan, esasen ziraatde kullanılan bir çift öküz ve çift denilen ekin ale­ti demekdir. Mısırhlarca bir feddan, 400 = dört yüz kasaba mikdarı tarlaya ıtlak olunur. Her olunur. Her kasaba ise altı zira ile bir zirain sülüsanı mik­darı sayılmıçdır.

256 - : Hattatı  : Samda mikdarı ekinciler arasında malûm bir dönüm­lük yerdir.

257 - : Rumanî  : Bu da Samda malûmülmikdar bir dönümlük yer de­mekdir.

258 - : Cerîb : lûgatde vadî manasınadır. Sonra dönüm yerinde olarak mütemeyyiz arazi parçalarında istimal olunmuşdur. Bunun mikdarı, beldele­rin örfüne göre tebeddül eder. Bazı beldelerde bir cerîb, on bin zira mikda-rıdır. Bazılarınca da bir cerîb, üç bin altı yüz zira' murabbaıdır.

«Türkiyede bir dönüm, 1600 zirai mimarî murabba mahal demekdir. Tür-kiyemizde arazi mesaha edilmesi için beher dıl'ı on zirai aşariden ibaret bir murabbaın ihata eylediği mikdar mahal, vahidi kıyasî ittihaz olunub bu­na «murabbaı a'şarî» yahut «ar» ve on bin zirai aşarî murabba mahalle de «cerîb» yahut «hektar» denümişdir.[86]

 

İki Mühim Vesika :

 

259 - : Bir kısım borçların, diyetlerin ve bazı vezaifi vakfiyyenin tediye­si vesair bir kısım hukukî tazminat ve matîûbatın   tesviyesi hususunda eski meskukâtın kıymetlerini, ayarlarını bilmeye lüzum görülmekdedir. Bu babda vaktiyle mülga fetva emaneti ile darbhane ve meskukât müdüriyeti arasın­da teati edilmiş olan iki vesika, bu mikyaslar mebhasine zeylen ilâve olun­muşdur.[87]

 

Birinci Vesika  :

Fetva Eminliği Canibi Âlisine

 

Semahatlû efendim hazretleri.

On dört kırat bir dirhem olmak itibariyle fızzada on bin dirhemi şer'i diyeti recül idugi muktezayı §er'i âli bulunub fî zamaniriâ alelekser müteda-vil bulunan meskukâtı osmaniyye ve ecnebiyyeden bazılariyle diyeti reciilün ne mikdar olması lâzım geleceği, meskukâtı mezkûrenin mikdarı veznîsinin bilinmesine mütevakkıf olduğundan mevkii tedavülde bulunan yüzlük Osman­lı ve İngiliz ve Fransız ve Karmiç altınları tamam olarak beheri kaç mıskal ve hazinei celîleden bir adedi on dokuz kuruşa ita olunmakda bulunan sîm mecidiyenin kezalik tam olarak beheri kaç dirhem olduğunu iş'arı fî 14 Zil­hicce 317 tarihile şeref varid ttîzkerei aliyyei fetvapenâhîlerinde tmr ve iş'ar buyurulmuş ve zikr olunan meskukât ayar ve mikdiirı vezniyle sim mecidi-' nin beherinin kaç dirhem olduğunu ve tafsilâtı mülemmeimci saireyi muta-zammın idare muhasebesinden tanzim kılman musaddak pusula leffen arz ve takdim kılınmış olmağın ulbabda emir ve forman hazreti men lehül'em­rindir. Fi 28 Zilhicce 317 ve fî 15 Nisan 316. Müdiri meskukâtı şâhâne Kâmil Bir adet sîm mecidînin dirhemi osmanî ve dirhemi şer'îsile ayan nisbe-tinde havi olduğu simi hâlisin, keza dirhemi örfî ve şer'îsinin ve on bin dir­hemi şer'înin ihtiva edeceği sîmi mecidînin mikdarım mübeyyin pusuladır.

Bir aded mecidînin sıkleti[88]

 

Mukaddime Emanetlere  Müteallik  Istılahlar  :

 

1 - :  Emanet, lûgatde emin olmak    manasınadır,    istilanda  :  «emin sayılan veya ittihaz edilen kimsenin yanında başkasına aid bulunan maldır». Cem'i  :  emânatdır.

2  -  :   Emin,  doğru,  müstakimülhal,  kendisine emniyet ve itimad  olu­nan kimsedir.

3 - :  Vedia, lûgatde metruk manasınadır. Istılahda   :  «bir veya mü-teaddid kimseye hıfz etmesi için emanet bırakılmış olan maldır.

4 - : Idâ, bir malın muhafazasını başkasına sarahaten veya delâleten ihale etmekdir. îdaa «istida'» da denilir.

5 -  :   Mudi, bir  malın  muhafazasını     başkasına  ihale eden kimsedir. Buna «müstevdi'» de denilir.

6 - : Mûda', bir malın ihale edilen muhafazasını kabul eden kimsedir. Buna «vedİ'» »müstevda'» da denir.

7 - : Ariyet, tabiri yanın toşdidiyle de, tahfifiyle de okunur. Bu lâfız, «teavür» kelimesinden ismi masdar olan «âre» kelimesine mensubdur. Tea-vür ise tenavüb, tenavül, yani  :  nöbetleşme, biribirinden alma manasına­dır. Ariyet verilen şey, veren ile alan arasında nöbetle istimal edildiği ci­hetle bu adı almış demekdir.

Bir de ariyetin süratle gidib gelmek mânasına olan «âre» den alındığına kail olanlar da vardır. Yahut ariyet, «arâ, ya'rî» fi'linden bir isimdir, mec­canen verilib ıvezden ârî olduğu için bu ismi almışdır.

Bazı zatlara göre de ariyet ar lâfzına mensubdur. Ar, ayıb demekdir. Ariyet mal istemekde bir nevi zillet ve ayıb bulunduğundan ariyet, âra nis-bet edilmişdir. Fakat bu nîsbet, pek doğru görülmemişdir.

Ariyet, ıstılahda : «Menfaati birine meccanen, yani : bir bedel muka­bilinde olmaksızın rücuu kabil olmak  üzere filhal temlik olunan  maldır.»

Meccanen kaydiyle icare, filhal kaydiyle vasiyyet, rücuu kabil olmak kaydiyle de hibe tarifden hariç kalmışdır.

8  - : Müstear, ariyet manasınadır ki, buna «müar» da denir.

9 - : îare, ariyet vermekdir. Yani : bir malın menfaatini bir kimseye o malı geri alabilmek üzere filhal meccanen temlik etmekdir.

10 -  :   Muîr, ariyet veren, yani   :   bir malının     menfaatini başkasına meccanen temlik eden kimsedir.

11 -  :  Müsteîr, ariyet alan, yani  :   bir malın menfaatini o malı geri vermek üzere meccanen temellük eden kimsedir.

12 - :  İstiare, ariyet almak, bir malın menfaatini meccanen istimlâk etmek, ve bir malın menfaatinin meccanen temlik edilmesini istemek ma­nasınadır.

(îmam $afiî ile îmam Ahmed'e, imam Kerhi'ye ve Zahiriyyeye göre ariyet, bir nevi menfaati veya intifaı ibaheden ibaretdir.)

Şafiî fukahasmca iare, intifam ibahesini mutazammın olan bir akiddir ki, ma'kudün aleyh olan malın ayni baki olmak üzere yalnız menfaati ibahe edilmiş olur.

Ibni Hazmın tarifine göre de ariyet, bazı şeylerin menfaatlerini ibahe­den ibaretdir. Fakat ariyetin bir ibahe olması racih görülmemekdedir. Çünkü ariyet, ibaheden ibaret olsa idi muîr, bunu başkasına iare edemezdi. Halbuki ariyetin muîr tarafından başkasına iaresi bizce caizdir. Nitekim ileride görülecekdir. Zeyleî, Nihayetül-muhtac, El'muhaüâ.)[89]

 

 (BİRİNCİ  BÖLÜM)

 

ALELITLAK EMANETLERE DAİRDİR

 

İÇİNDEKİLER  :  Emanetlerin nevileri. Emanetlerin umumî hükümleri.[90]

 

Emanetlerin Nevileri  :

 

13 - : Emanet, umumî bir tabirdir. Bunun envai vardır. Meselâ vedia, ariyet,  lûkata  denilen şeyler birer emanet olduğu gibi kiracının  elindeki me'cur, şeriklerin ellerindeki şirket malı, mütevelli elindeki vakıf mal, ve­lînin veya vasinin elindeki mali yetim, vasinin elindeki mûsa bih olan mal, komşunun bahçesine düşen her hangi bir mal da birer emanetdir.

Mutlak emanetle bunlardan her biri arasında umum ve husus vardır. Meselâ her vedia bir emanetdir, fakat her emanet bir vedia değildir.

Lûkata ahkâmı hususî mebhasinde zikr edilmişdir. Diğer emanetlere de ilgili mebhaslerinde malûmat verilmiştir. Kitabımızın bu bölümünde alelıt­lak emanetler ile vedialara ve ariyetlere dair malumat vereceğiz.

14 - : Emanetlerin bazıları da şunlardır  :

(1) : Semen tesmiye edilmeksizin sevmi şira yolîyle, yani : satın almak üzere müşterinin elinde bulunan mal.

(2) : Sevmi nazar yoliyle, yani görmek veya göstermek üzere kabz edi-lib müşterinin elinde bulunan mal.

(3) : Bey-i bil'vefa yoliyle kabz edilen malın borcdan ziyade olarak müş­terinin elinde bulunan mikdarı.

(4) : Bey-i bâtıl ile satılıb da satanın izniyle müşterinin elinde bulunanmal.

(5) : Mürtehinin elinde rehnin borç tutarından ziyade olan mikdarı.

(6) : Vekilin veya resulün elinde vekâlet ve risalet dolayısiyle bulunanmal.

(7) : Gâsıbin  elinde mağsuba aid bulunan zevaid.

15 - : Emanetler bîr itibar üe de şu nev'eayrüır:

Birinci nevi, insanın mâbudı kerimine karşı dinen mükellef olduğu va­zifelerdir ki bunlara lâyıkiyle riayet edilmesi icab eder, bunlara dair ilm-i tevhidde, ilm-i fıkhın ibadetler kısmında tafsilât mevcuddur.

ikinci nevi,  insanın cemiyete karşı deruhde etdiği vazifeler,  memuriyetlerdir. insan bunlara hakkiyle ehil olmalı ve bunları hakkiyle yerine getirmeğe çalışmalıdır.

Üçüncü nevi, insanın kendi nefsine kargı ifasiyle mükellef olduğu vazi­felerdir. Şöyle ki : insanın hayatı kendisine bir emanetdir, insanın hassaları, kuvvetleri kendisine birer emanetdir. Bunları yaradılmış oldukları gayelere sarf etmek, bunları fena suretde kullanmakdan sakınmak lâzımdır, insan kendi hakkında daha salih, daha lâyık olan şeyleri daima korumalıdır, bilâkis hakkında muzir olan şeylerden de nefsini vikayeye çalışmalıdır ki bunlar birer vecibedir.

Dördüncü nevi, insanın sair insanlara karşı hususî suretde riayet et­mekle mükellef olduğu haklardır, işte bizim burada bahs edeceğimiz nevi de bundan ibaretdir.[91]

 

Emanetlerin  Umumî  Hükümleri  

 

16 - : Emanetlerin umumî hükümleri vardır. Bunlardan biri ve belki de birincisi bu emanetlere lâyıkiyle riayet etmekdir, bunları talep vukuun­da bir mani bulunmayınca sahiplerine hemen iade eylemekdir.

Fertlerin de, cemiyetlerin de yaşaması, yükselmesi, huzur ve rahat içinde yaşayabilmesi emanetlere riayet ile hâsıl olur. Emanetleri güzelce mu­hafaza etmek, emanetleri ehline vermek, emanetlere hiyanetden kaçınmak bütün beşeriyet için en mühim bir vecibdir.

Emantlere riayeti; zayıfları kavi, mağlûpları galib, mahkûmları hâkim eder. Emanetlere hıyanet ise ferdleri hüsran içinde bırakır, cemiyetleri perişan eder, hâkimleri mahkûm bir hale düşürür. Bunun içindir ki Kur'anı

mübinde buyurulmuşdur.     Yani

Muhakkak Allah Tealâ Hazretleri emanetleri sahiplerine vermenizi ve nâs arasında hüküm edince adalete hükmetmenizi size emr  eder. Diğer bir âyeti kerimede de 

buyurulmuşdur. Yani : Bazınız bazınıza emniyet ederek bir mal bırakırsa böyle emin ittihaz edilen kimse o malı sahibine teslim etsin. Bir hadisi şerifde de buyurulmuşdur. Yani : Emaneti sana emin olub teslim eden kimseye iade et, sana hiyanet edene sen hiyanet etme. Çünkü müslümanlıkda zarar ve mukabele bizzarar yokdur. Hakkı ihkak için meşru yollar vardır.

Diğer bir hadisi şerifde de: Söyleyince yalan söyler, vaid edince hulf eder, emin ittihaz edilince hiya-netde bulunur. ömerülfarûk Hazretleri bir hutbesinde şöyle buyurmuşdur  :

Yani : Bir, kimsenin dilindeki talâkat, sözündeki ahenk ve fesahat, sizi i'cab etmesin. Fakat her kim emaneti eda eder, nâsm haysiyet ve namu­suna tecavüzden kendisini men'e muvaffak olursa işte erkek olur.

17 - : Emanetlerin umumî hükümlerinden biri de mazmun olmamak-dır. Ya'ni : Emin olan kimseye kendisinin yanında teaddîsi, taksiri olmak­sızın telef veya zayi olan bir emanet malı tazmin etmek, bedelini vermek lâzım gelmez. Bu telef ve ziya', gerek sirkat gibi taharrüzü mümkün bir se-bebden ve gerek hariki galib = salgın yangın gibi taharrüzü mümkün bu­lunmayan bir sebebden dolayı olsun müsavidir.

imam Ali Hazretleri buyurmuştur. Yani : Çoban üzerine ve emin ittihaz edilen kimse üzerine zaman lâzım gel­mez. Değer ki hıyaneti zahir olsun. Mebsutı Serahsî.

18 - : Emin olan kimse, mültezem olan hıfzı terk, bu hususda kusur eder ve mal sahibinin şer'an muteber olub muhalefeti caiz olmayan em­rine  muhalefetde  bulunur  da bunun  neticesinde emanet,  telef  veya  zayi olursa  üzerine     zaman lâzım gelir.  Nitekim alâkalı     mebhaslerde izahat veriîmişdir.

19 - : Emin olan kimse, kendi hakkında zamanı mucib olan bir şeyi ik­rar etse üzerine zaman lâzım gelir. Telef olan bir emaneti sahibinin izni olmaksızın istimal etmiş olduğunu itiraf gibi.

Hakkında zamanı mucib olan bir şeyi ikrar ve itiraf etmiş olan kimse, bilâhare bundan beraetini iddia etse bilâ beyyine tasdik olunmaz. Mecmaüz-zemanat.

20 - : Zamanı icab etmemek hususunda delâleten izin, sarahaten izin gibidir. Fakat sarahaten nehy var iken delâlete itibar olunmaz.

Meselâ : Bir kimse bir zatın izniyle hanesine veya dükkânına girdikde su içmek için konulan bir kadeh ile su içmeğe delâleten mezundur. Binae­naleyh su içerken bu kadeh kazara elinden düşüb kırılsa zaman lâzım gel­mez. Çünkü bu, elinde emanetdir. Fakat o zat, bu kadeh ile su içmekden nehy etmiş iken bunu veya ziynet için konulmuş bir kâseyi eline alıb da düşerek kırılsa zamin olur. Hindiyye.

21 - : Bir kimsenin yanında   başkasının   bir malı kazara telef olunca bakılır : Eğer o malı sahibinin izniyle almış ise elinde emanet olacağından bedelini zamin olmaz. Amma sahibinin izni olmaksızın almış ise her halde zamin olur. Velev ki ancehlin = bilmeksizin almış, olsun.

Meselâ : Bir kimse başkasının sürüsünden kendi sürüsüne kaçıp katılan bir koyunu sahibinin izniyle sürüsünde bulundursa emanet olacağından ziyaı takdirinde zamanı lâzım gelmez. Fakat bu koyunu sahibinin izni olmaksızın sürüsünde tutarsa telefi takdirinde bedelini zamin olur. Velev ki bunu ken­di  sürüsünden  zannuılurck  alıb  KÜrüsündc  lulmuş  olsun.

Kezalik : Bir kimse şerbet, içurken şuıbeLyinin bardağı elinden düşüb de kırılsa ariyet kabilinden bir emanet olmakla zamanı lâzım gelmez. Fa­kat kendisinin fena istimalinden dolayı düşüb kırılsa zamin olur.

22 - : Bîr kimsenin sırçacı dükkânından kendi kendine aldığı bir kâse, elinden kazara düşerek kırılsa tazmini lâzım gelir. Fakat sahibinin izniyle alıb bakarken ezkaza düşüb kırılsa zamanı icab etmez. Çünkü bu halde kâse emanet olmuş olur. Şu kadar var ki bu kâse düşmekle başka kâseleri de kırsa bunların zamanı lâzım gelir. Çünkü bunlar emanet değildir, insan ise ihtiyarına mukarin olmasa bile bu kabil fillerinden mesuldür.

23 - : Sevmi şira suretinde semen tesmiye edilmiş olursa zaman lâzım gelir.

Meselâ : Müşteri : «Bu kâse kaç kuruşdur» deyib dükkâncı da : «Şu ka­dar kuruldur ab dedikden sonra kâse müşterinin elinden kazaen düşerek kırılsa tazmini lâzım gelir. Çünkü kâse bu halde sırf emanet bulunmuş sa­yılmaz.  Haniyye,  Zahiriyye.

24 - : Bir kimse, kendisine aid olmayan    bir malı bulub almış olunca bakılır : Eğer yolda yahud diğer bir mahalde hayvanat veya menkulât gibi bir şeyi bulub da kendisine mal olmak üzere almış  ise gâsıb hükmünde olur. Sahibi malûm olsun olmasın.

Binaenaleyh bu mal, telef veya zayi olunca bedelini zamin olur. Velev^ ki kendisinin taaddisi ve taksiri bulunmasın. Hattâ o malı bulduğu mahalle iade etmesiyle de zamandan berî olamaz. Belki sahibine red ve iade etme­lidir ki, zamandan kurtulabilsin.

Fakal o malı sahibine vermek üzere almış ise elinde emanet olmuş olur. Bu halde sahibi malûm ise onu sahibine vermesi lâzım gelir, sahibi malûm değilse hakkında lûkata ahkâmı cereyan eder. Lükata mebhasine müracaat!.

25 - : Yirminci meseledeki esas üzerine şu meseleler de teferru eder :

(1) : Bir zatın izniyle hanesinde bulunan kimselerden, biri meydanda du­ran ayineyi alıb bakdıkdan sonra diğerine verse de sonra taaddisi olmaksızın zayi olsa hiç birine zaman lâzım gelmuz. Çünkü bunun mislinde .delâleten izin vardır. Hindiyye.

(2)  : Hamamdaki müşterilerden biri kurna tasım aîıb diğerine verse de onun elinden düşüb kırılsa ikisine de zaman lâzım gelmez. Çünkü bunu al­malarına delâleten izin vardır.

(3) : Müşterek bir hayvan hastalanıp baytarlar dağlanmasına lüzum gös­termekle hazır olan şerik, diğerinin gıyabında bunu dağlatsa da hayvan te­lef olsa bu hazır şerike zaman lâzım gelmez.  Çünkü bu hususa  delâleten mezundur.

(4) : Bir çoban sürüde bulunub hayatının devamından ümid kesilen ko­yun,  sim ir  gibi   t'ii   yiyilif   bit'  hayvanı   kosso,   mi'ıita  bih  olan   kavle  göre üzerine  zaman  lâzım  gülmez.  Fakat hımar,  gibi eti yiyilmez  bir  hayvanı keserse kesdiği halindeki, yani o hayvanın hayatından ümit kesildiği anındaki kıymetini zamin olur. Camiül'füsuleyn.

(5) Bir kimse kasabın kesmek üzere ayaklarını bağladığı bir hayvanı kesecek olsa zamin olmaz. Kezalik pişirilmek üzere tencere ile ocağın üzerine konulan bir eti tencerenin altına ateş koyarak pişirse zamin olmaz.

(6) :   Bir kimse bir hayvanın  üzerine sırtından düşen yükü  sahibinin izni olmadan tekrar yükletmekle hayvan telef olsa zamin olmaz.

(7) : Yolculukda iki arkadaşdan biri, müracaat edecek hâkim bulunma­yan bir mahalde vefat etse diğeri bir çok nakil masrafına meydan verme­mek üzere onun emtiasını, hayvanlarını satarak esmanını varislerine geti­rebilir. Bundan dolayı muaheze olunmaz. Şu kadar var ki bu satış muame­lesi, nafiz olmayacağından varisler buna icazet vermeyebilirler. Bu arkadaş, müteveffa refikinin satılmaya muhtaç olmayan nükudunu ve sair eşyasını da hıfz için kabz edebilir. Buna delâleten mezundur. Bi­naenaleyh bunlar onun elinde taaddisi, taksiri olmaksızın telef olsa zamin olmaz. Ali Efendi fetavası.

(8) : Bir kimse bir şahsa bir mal verib de «Bunu bugün filân zâta ver» demişken o şahıs, bu malı o gün vermemekle elinde telef olsa üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü o mal, elinde emanetdir. «Peki veririm»    demesiyle vermeğe mecbur olmadığından taaddisi bulunmuş    sayılmaz.    Dürerül'hük-kâm.[92]

 

(İKİNCİ BÖLÜM)

 

VEDİALARA DAİRDİR.

 

İÇİNDEKİLER : Vedianın rüknü ve sureti inikadı. İ'daın şartları. Ve­diaların hükümleri. Vediaların muhafazası. Vediaların başkalarına tevdi ve teslim edilib edilmemesi. Vedialarda muteber olub olmayan bazı şartlar. Vediaların sahihlerine red ve iadesi. Vedialarda zamanı icab edib etmeyen bazı haller. Vediaların tazmininde muteber olan zaman. Vedialar dair dâva-. lar, beyyineler.[93]

 

Vedianın Rüknü Ve Sureti  İnikadı   :

 

26 - : Vedianın (îdaın) rüknü, İcab ve kabuldür. Vediada icab ve ka­bul, boldenin örf ve âdetine göre vedia akdi hususunda âkidlerden sâdır ve zahir olan şeydir. Bu icab ile kabudlen her biri sarahaten olabileceği gibi delâleti kavliye ve fi'liye ile de olabilir.

Binaenaleyh îda, ya sarahaten veya delâleten icab ve kabul ile mü-nakid olur.

Meselâ : Bir kimse bir şahsa hitaben ; «Şu malımı sana îda1 ettim» ve­ya «Emanet eyledim» deyip o şahıs da «kabul ettim» dese aralarında sara­haten icab ve kabul ile îda' münakid olur.

Kezalik : Bir kimse bir malını bir dükkâncının yanma : «Bu sana ve­diadır» diyerek, birakıb gitse de dükkâncı bunu görüb sükût eylese sara­haten icab, delâleten kabul bulunarak îda' münakid olmuş olur. Fakat dük­kâncı «kabul etmem» diyerek red etse îda' münakid olmaz.

Kezalik : Bir kimse bir malını bir dükkâncının yanına bırakıb hiç bir şey soylemeksizin gitmekde iken dükkâncı : «Bu malı vedia olmak üzere kabul etdim» dese delâleten icab ve sarahaten kabul bulunmuş olur.

Kezalik : Bir kimse bir malını bir dükkâncının yanına hiç bir şey soyle­meksizin bırakıb gitse dükkâncı da bunu görüb sükût eylese aralarında de­lâleti fi'liye suretiyle bir icab ve kabul bulunmuş olur.

Kezalik : Bir kimse bir hana girerek hancıya hitaben : «Hayvanımı nereye bağlıyayım» dedikde hancı, yer gösterib o da hayvanını oraya bağ-lasa aralarında delâleti kavliyye suretiyle icab ve kabul bulunarak îda' münakid olmuş olur.

Kezaük : Bir kimse hammarnda hammamciya : «Elbisemi nereye bıra­kayım» cloyib o da «Şuraya bırak» diye yer göstermekle elbisesini oraya bıraksa aralarında dulâleton bir îda* münakid olmuş olur.

Kezalik : Bir kimse hammamda elbisesini çıkarib" da bir şey söylemek-sizin hammamcımn yanına bırakıb hammamcı da sükût etse aralarında hükmen bir îda' vücude gelmiş olur. (156, 157) nci meselelere müracaat!

27 - : Vedialarda icab ve kabul,  âkidlerin    mükâtebesi ve dilsizlerin mahud  işaretleri ile 'de  olabilir.

28 - :  Sahibsiz bir halde bulunan bir malı alıb kaldırmakla delûleten bir îda, münakid olur. Meselâ : Bir kimse yolda yırtılan bir tulumdan yağ ak­mağa başlamakla onu malikinin gıyabında görüb hıfz ediverse velâleten bir îda' münakid olur. Binaenaleyh bunu böyle elde etdikden sonra terk ederek ziyama meydan verse bedelini zamin olur. Çünkü bu takdirde bunun mu­hafazasını delâleten iltizam eîmiş, bu muhafazayı şer'i şerif kendisine iha­le  eylemişdir.  Bu gibi mültekıtler  şer'an  emin  sayılır.

Fakat bunu görüb de almasa veya aldığı sırada sahibi hazır bulunsa da bu alması yüzünden bir zarar terettüb etmese badehu vukubulacak ziyam­dan dolayı kendisine zaman lâzım gelmez. Bahri Raik, Reddi Muhtar tek-

milesi.

29 - : I'dada icabdan sonra kabulün lüzumu, müstevda' üzerine muha­fazanın vücubi içindir.  Fakat malin emanet olmak sıfatını kazanması için yalnız  icab  kifayet  eder.

Meselâ : Mağsubün min, gâsıbına hitaben : «Elindeki mağsub malımı sana îda1 etdim» elediği halde mağsub, bu icabı kabul etmese, hattâ bunu red etse bile mağsub mal, elinde emanet olmak vasfını iktisab etmiş olur. Artık bu mal, onun elinde tadadisi, taksiri olmaksızın zayi olsa üzerine za­man   lâzım   gelmez.

30 - : Bir kimse bir malını vedia olmak üzere bir kaç şahsın yanına bırakıb gitse, onlar da gö'rüb sükût etseler bu mal, hepsinin yanında vedia olmuş olur.

Binaenaleyh bunların cümlesi o mahalden birden kalkıb gitmek]e bu mal zayi olsa bunu hepsi biliştirâk müsavi suretde zamin olurlar. Fakat bu şa­hıslar bunu gorüb sükût etdikten sonra o mahalden birer birer kalkıb git­seler en sonraya kalan şahıs, bu vediayı muhafaza için teayyün etmiş olur. Bu mal onun yanında vedia olmuş bulunur. Binaenaleyh o şahıs da kalkıb gitdikten sonra bu mal zayi olsa bunu yalnız kendisinin tazmin etmesi icab eder.

Bu mesele, Tahtavîye göre vedianın kabili kısmet olmamasına nazarandır. Amma vedia kabili kısmet olunca lâyık olan, gidenlerin hisseleri mik-darım tazmin etmeleridir. Reddi Muhtar tekmüesi.

31 -  : Bir kimse bir malını bir veya müteaddid kimse yanına vedia olarak bırakdığı halde onlar bunu görmemiş bulunsalar bunların sükût et­meleriyle kabul vücude gelmiş olamayacağından o mal, vedia olmuş olmaz. Bir kimsenin haberi,  emri  olmaksızın hanesine bir  malın  getirilib bırakıl­ması gibi ki ziyarından dolayı o kimse zamin olmaz.

32 - : Bir kimse bir malını bîr şalısın yanma vedia olarak bırakdığmı söylemekle o şahıs, bu icabı red etdiği haide o kimse bu malı yine bırakıb gitse bakılır   :  O şahıs, bu malı zabt etmeyib olduğu gibi bırakmala zayi olsa  üzerine  zaman lâzım gelmez.     Çünkü  hıfzını  deruhde  etmiş  değildir. Fakat bu şahıs o malı kendisine mal olmak üzere alıb götürse gâsıb hük­münde olur. Sahibine vermek üzere alıb götürse Zahirede yazıldığına göre lâyık  olan  yine  gâsıb  hükmünde  olmasıdır.   Binaenaleyh  elinde  telef  olsa zamin olmalıdır. CamiûTfüsuleyn sahibine göre ise zahir olan zamin olma-makdır.  Meceile şerhi, Dürerül'hükkâm.

33 - :  Bir kimse bir malını bir şahsın yanma vedia olarak bırakmak istemekle o şahıs, «Onu şuraya birak, fakat onun hıfzını iltizam etmem» de­se, o kimse de o malı oraya bıraksa aralarında îda', vücude gelmiş olur. Kitabi Zamanât.

34 - : Bir kimse başka bir şahsın elindeki bir libas için :  «Bunu bana ver = ita et» deyib o şahıs da «verdim = ita ettim» dese bu, hibeye değit, vediaya hami olunur.    Çünkü vedia    ciheti binnisbe    daha müteyekkandır. Hindiyye.

(Şafiî fukahasının beyanına göre vedia, mudiî cihetinden bir nevi tevkil, müstevda' tarafından da bir tevekküldür. Vekil ile müvekkilde aranılan şartlar, mudi' ile müstevda'da da aranır. Idaın rükünleri ise mudi', müstev­da', vedia ve sigai îda'dan ibaret olmak üzere dörtdür.

Mudi' tarafından idaa dair sarahaten veya kitabeten bir söz söylenil­mesi şartdır. 1da' niyyetiyle : «Şu malımı al» demek bir kinayedir. Kita­betle olan ida' da kinaye kabilindendir. Fakat esah olan kavle göre müstev­da' tarafından lâfzan kabul şart değildir. Bir şey söylemeksizin vediayı kabz da kâfidir. Nihayetül'muhtac.)[94]

 

Îdaın  Şartları   :            

 

35 - : Vedianın ida' vaktinde müstevda' tarafından vaz'ı yed edilmeğe salih bulunması şartdır. Çünkü kabz edilmeğe kabiliyetli olmayan bir şeyin hıfz edilmesi mümkün olamaz.

Binaenaleyh havadaki kuşun, firari hayvanın ve denize düşüb çıkarıl­ması mümkün olamayan bir malın îdaı sahih değildir. Artık bunların zayi olmasından dolayı müstevda' üzerine zaman lâzım gelmez.

Bazı fukahaya göre bu hususda mücerred vaz'ı yede kabiliyet kâfi de­ğildir. Bilfi'l vaz'ı yed, şartdır. Fakat Mecellece yalnız vaz'ı yede kabiliyet ciheti kabul edilmişdir. Zeyleî, Reddi Muhtar tekmilesi.

36 - : Vedianın sıhatinde mudi ile müstevdain âkil ve mümeyyiz olma­ları şartdır. Baliğ olmaları şart değildir.

Binaenaleyh mecnunun veya gayri mümeyyiz çocuğun bir inalını ida' ütmesi sahih olmadığı gibi bunların bir vediayı kabul etmeleri de sahih ol­maz. Bu halde bunların vedialarını kabul eden kimse gâsıb hükmünde bu-lunuı. Bunlar ise kabul edib istihlâk etdikleri vediaları zamin olamazlar. Çünkü bunlara vedianın teslim edilmesi, bunların istihlâkine delâleten izin demekdir.

37 - : Mezun olan mümeyyiz bir çocuğun îdaı sahih olduğu gibi vediayı kabul etmesi de sahih ve itlafı takdirinde zamanı müstelzim olur.  Bunun mezuniyeti, gerek izni âm suretiyle olsun ve gerek yalnız bu vediayı kabule mahsus bulunsun müsavidir.

Binaenaleyh bu çocuk almış olduğu bir vediayı hıfz etmeyib itlaf etse bedelini zamin olur. Kezalik : kabul etmiş olduğu bir vediayı mücehhilen, yani : ne olduğunu beyan etmeksizin vefat ise terikesinden tazmini lâzım gelir.

38 - :  Mahcur olan mümeyyiz bir çocuğun vediayı kabul etmesi sahih edğildir.

Binaenaleyh kabul edeceği bir vedia, muhafaza etmemekle elinde telci' olsa kendisine bü'iUii'ak zaman lâzım gelmez. Kezalik : bu vediayı sebaveti halinde istihlâk etse, meselâ : taam olub da yese kendisine ne filhal ve ne de baliğ uldııkdan sonra zaman lâzım gelmez. Çünkü böyle bir çocuğun âdeti, malları tazyî etmek olduğundan buna vediayı teslim eden, bunun istihlâkine razı olmuş demekdir. Artık bundan dolayı onu muaheze edemez.

Bu, îmamı Âzam iJe îmam Muhammcde göredir. îmam Ebu Yusüfe gü­re sabiyyi mahcur, itlaf etdiği bir vediayı filhal zamin olur. Bu kavle göre me'zun olmayan mümeyyiz bir sabinin ahara îdaı ve başkasının vediasını kabul etmesi sahilidir. Kitabül'vedia = Mecelle heyetinin.

Fakat istihlâk etdiği vedia, köle veya cariyeden ibaret olursa bundan dolayı bil'icma zaman lâzım gelir. Çünkü bunların zamanı, bir zamanı mal değil, bir zamanı demdir. Elbedaî, Siracül'vehhac, Hindiyye.

(Bu babda îmam Şafunin içtihadı da imam Ebu Yusüfün içtihadı veç­hiledir.)

39 - : Mahcur olan mümeyyiz bir çocuk, kendisine îda edilen bir malı kablel'bülûğ mücehhilen vefat etse terikesinden tazmin ettirilemeyeceği gibi badel'bülûğ v^i'at etse yine tazmin ettirilemez. Meğer ki vedianın badel'bülûğ, ehnde mevcud bulunduğu isbat edilsin, o zaman zaman lâzım gelir.

40 -   :   Mahcur bir  cııcıık,  kendisine  îda  odilrniyen bir  mala taaddidc bulunsa,   meselâ   :   başkasının  bir   inalını, kendi  kemlini:  alıb   isi ihlâli zamin olur. Çünkü bunda itlafa delâleten izin yokdur. Hacr ise ak-valde cereyan eder, ef'ale tesir etmez.

41 - : Mahcur bir çocuk, başkasının bir malını izni olmaksızın ahb diğer mahcur bir çocuğa  îda etmekle o mal telef olsa sahibi bunu bu iki ço-cukdan dilediğine tazmin etdirebilir. Çünkü ikisi de bu mala taaddî etmiş bulunur. Reddi Muhtar tekmilesi.

42 - : idam sıhhatinde mudî ile müstev'daın hür olmaları şart değildir. Mezun olan memlûkün îdaı sahih olduğu gibi vediayı kabul etmesi de sa-hihdir. Bunun üzerine akdi vedianın hükümleri    terettüb    eder. Çünkü bu memlûk de îda' ve istîdaa muhtaç olabilir. Elbedaî.[95]

 

Vediaların  Hükümleri   :

 

43 - : Vediaları kabul etmek, hıfzına muktedir olan kimselere göre müs-tahabdir, müstahsendir. Çünkü içtimaî hayatta buna vakit vakit lüzum gö­rülebilir.    Bu    bir    içtimaî    teavün    eseridir.    Allah    Tealâ    Hazretleri  

buyurmuştur. Bir hadisi şerifde de : buyurulmuşdur. Yani . kul, kardeşine yar­dımda bulundukça kula da Allah Tcalâ yardım eder. Vediayı kabul ise bir yardım demekdir.

Vediaların bu hükmü, mücerred ahlâkî, uhrevî bir hükümdür.

44 - : Vedia, müstevdain elinde hukukan hıfzı icab eden bir emanetdir.

Binaenaleyh müstevdein sun'u olmaksızın kısmen veya tamamen telef veya gaib olsa, meselâ çahnsa, veya kıymetine noksan arız olsa müstevdea zaman lâzım gelmez. Bu zarar, mudia aiddir. Çünkü îda, mücerred nâsın ihtiyacına mebni şer'an tecviz edilmişdir. Müstevdein kusuru olmadığı hal­de üzerine zaman lâzım gelse herkes vediaları kabulden kaçınır, bunun ne­ticesinde de bir çok maslahatlar muattal kalır. Bunun içindir ki bir hadisi şerifde :buyurulmuşdur. Yani hain olmayan müsteîr üzerine zaman yokdur, hain olmayan müstevda' üzerine de zaman lâzım gelmez.

45 - : îda', bir akdi lâzım değildir.

Binaenaleyh mudî ile müstevdadan her bin ne vakit dilerse akdi idaı fesh edebilir. Bu cihetle mudî, vediayı istediği halde müstevda, bir mani yok iken vermekden imtina etse de badehu vedia elinde - velev ki taaddisi ve taksiri olmaksızın - telef olsa bunu tazmin etmesi lâzım gelir. Çünkü bu takdirde yedi emaneti yedi gasba tebeddül.etmiş olur. Hattâ müstevda, teslim için işhadda bulunmak için de teslimden imtina edemez. Zira ica­bında yemimle tasdik olunacağından rcd ve teslimini iabat için şühud ika­mesine muhtaç değildir. Bâcurî.

46 -  :  Yukarıdaki hükümden bir mesele    müsU'snadır. Şöyle ki   ;   bir kimse   bir   maltın  bir  yalısın  yanma   bir   müddet   hıfz  iyin   bir   ücret  muka­bilinde vedia bırakmış olsa bu halde îda, bir akdi lâzım olur. Bu akd, haddi zatında bir icare, müstevda' da bir eciri müşterek mahiyetinde olduğundan iki tarafdan yalnız biri müddet tamam olmadıkça bu akdi feshedemez. Atta-biyye, Ankaravî.

(Malikîlere göre müstevda, vediayı hıfz için mûdîden bir ücret alamaz. Meğer ki vediayı ücretle hıfz eder takımdan olsun, veya ücret alınması hakkında bir örf ve âdet bulunsun. Fakat vedianın işgal ettiği mahal için hi­lâfına bir örf bulunmayınca ücret alınabilir. Meğer ki müstevda', bu gibi şeyler için ücret almaz takımdan bulunsun. Şerhi Muhammedi Hırşî.)

(Hanbelî fukahasimn beyanına nazaran vedia, âkidlerden birinin, yani mudi ile müstevda'dan birinin savtiyle, tecennün etmesiyle münfesih olacağı gibi mudiin azliyle de münfesih olur. Şu kadar var ki bu azle müstevdein muttali olması lâzımdır. Muttali olmadıkça münazil olmaz. Müstevda' da kendisini azl edebilir. Bu halde vedia elinde sırf emanet bulunmuş olur. ilk imkân vukuunda sahibine reddi icab eder. Keşşafül'kına.)

47 - : Mudii tarafından istenilen bir vedianın mudiine veya onun veki­line veya resulüne red ve teslimi lâzım gelir. Çünkü bu halde akdi vedia, fesh edilmiş olur ki mudiin buna hakkı vardır.    Binaenaleyh mudi istediği halde müstevda bir mani yok iken vermeyib de vedia telef veya zayi olsa tazmini icab eder. Çünkü istenildikden sonra vermemek bir teaddî demek-dir. Fakat vedia istenildiği zaman uzak bir mahalde bulunmak gibi bir özür­den dolayı verilmeyib de badehu telef veya zayi olsa zaman lâzım gelmez.

48 - : Mudî, vediayı taleb etdikde müstevda, bir özür bulunmadığı hal­de : «Ben vediayı şimdi ihzara kadir değilim» demekle mudi, vediayı bırakıb gidecek olsa bakılır, öğür razı olarak giderse bilâhare vedianın telefi takdi­rinde zaman lâzım gelmez. Bu rıza, ikinci bir îda mahiyetinde olur. Buna ise  mudiin  salâhiyeti  vardır.   Fakat razı  olmaksızın  giderse  zaman  lâzım gelir. Mudî yerinde kendisinin vekili veya resulü bulunsa her halde zaman lâ­zım gelir. Çünkü bunların ikinci bir îdaa salâhiyetleri yokdur. Hindiyye.

49 - : Müstevda, vediayı taleb eden mudiin veya vekilinin huzurunda inkâr etse telefi takdirinde zamin olur. Fakat başkasının huzurunda inkâr etse, meselâ : «Fülân bana öyle bir şey vedia bırakmamıştır» dese imam Ebu Yusüfün muhtar olan kavline nazaran zamin olmaz. Çünkü başkalarına karşı vediayı inkâr, bazan onun muhafazası maksadına müstenid olabilir. Hindiyye,

50 - : Mudî, vediayı taleb etmeyib de yalnız ne halde bulunduğunu sual etmekle müstevda, «Benim yanımda vedia yokdur» dese imanı Ebu Yusüfe göre müstevdea zaman lâzım gelmez. Bazı fukahaya göre bu husus-daki ihtilâf, vedianın menkulâtdan olduğuna göredir. Vedia akar kabilinden olunca bunu mudia veya vekiline karşı inkârdan dolayı hem imamı Azama, hem de. imam Ebu Yusüfe göre zaman lâzım gelmez. Çünkü bu iki zata göre akar da gasb carî değildir, imam Muhammede göre ise zaman lâzım gelir. Çünkü ona göre akarda da gasb carîdir. Binaenaleyh inkâr edilirse yedi emanet, yedi gasbe tahavvül etmiş olur.

İnkâr edien vedia gerek menkulâtdan ve gerek akaratdan bulunsun tele­fi takdirinde zamanı mucib olacağı hususunda icma bulunduğu da mervîdir. Gasb bahsine müracaat!

51 - : Vedia hakkındaki teaddî, vedianın muhafazasındaki taksir, müs-tevdei üzerine zamanı müstelzimdir. Şöyle ki : vedia hakkında sahibinin rı­zası lâhık ve şer'an caiz olmayan her hangi bir şeyi yapmak bir teaddîdir.

Meselâ : vediayı itlaf etmek, vediayı istimal etmek, vediayı bir zaru­ret bulunmaksızın yabancı bir kimseye îda etmek, vediayı sahibi istediği halde bir mani yok iken iade etmemek vedia hakkında birer teaddîdir.

Vediayı saklanması mutad bir yerde hıfz etmemek, vediayı bir şahıs ça­larken görüb de men'a kadir iken men etmemek de vedia hakkında birer taksirdir.

52 - : Vediadan mütevellid menfaatler, vedia sahibine aiddir.

Meselâ : Emanet olan bir hayvanın yavrusu, südü, ve yünü sahibinindir.

Binaenaleyh müstevda, bunları da asıl vedia gibi hıfz eder. Bunlar bo­zulacak şeyler olub mudî de gasb bulunsa müstevda, satılmaları için hâkime müracaat eder, hâkimin emriyle satarak bedellerini hıfz eder. Maamafih bunları satmasa bozulmalarından dolayı kendisine zaman lâzım gelmez. Çünkü bunların satılmasını esasen deruhde etmiş değildir.

53 - :  Vediadan mütevellid olmayan menfaatler, mudia değil, müstev­dea aiddir. Meselâ : Müstevda, vediayı sahibinin izni olmaksızın kiraya ver-, se kira bedeli kendisine - tîyb olmamakla beraber - aid olur. Mudî, buna müdahale edemez. Çünkü bu icar neticesinde vedia telef olsa idi bunu müs­tevda, tazmin edecekdi. işte müstevda', bu melhuz tazmin mukabilinde bu menfaate malik bulunmuş olur.

Vedia olan nükudun müstevda tarafından ticaretde kullanılması halinde de hüküm böyledir.

(Maamafih bu hususda fukahayı kiramın muhtelif kavileri vardır. Şöyle ki : müstevdaın vediayı kullanarak temin ettiği kazanç, îmam Mâlike, Ley-se, Ebu Yusüfe ve bir cemaate göre, asıl vediayı sahibine verince rnüstev-daa halâl olur. Çünkü onun tasarrufiyle hâsıl olmuşdur. Ve asıl vedia da kendisinin zamanı altında bulunmuşdur. Nitekim gâsıb hakkında da böyledir. Müstevda ise evleviyyetde kalır.

imamı Azama, imam Züfere, imam Muhammede göre ise asıl, vedia sahibine verilir. Kazanç da tesadduk olunur. Bazı fukahaya göre de bu vedia malile yapılan ticaretlerdeki alım satım muamelesi fâsjddir. Bu ci­hetle bu kazancın tesadduku lâzımdır. Bir cemaate göre de hem vedia, hem de kazanç mudia aiddir. Çünkü bu kazanç asıl mala tabidir. Diğer bir ce­maate göre de vedia sahibi, vedia ile kazancdan birini almakda muhayyer­dir, hangisini daha kârlı görürse anı alabilir. Bidayetülmüctehid.)[96]

 

Vediaların  Muhafazası   :

 

54 - Vediayı emsali veçhile muhafaza etmek, müstevda' üzerine lâzım dır.  Çünkü vedianın ihtilâfiyle mahali hıfzı da muhtelif olur.  Binaenaleyh nükud ve mücevherat misillû vediaları bahçe ahır,  samanlık gibi yerler­de tutmak hıfzlarında taksir olacağı cihetle bunlar bu halde telef veya zayi olsa tazminleri lâzım gelir.

Kezalik : Müstevda' vediayı bir çok kimselerin girib çıkmakda olduk­ları bir hanede bıraksa da orada zayi olsa bakılır : eğer o vedia, böyle bir hanede saklanır şeylerden ise müstevdaa zaman lâzım gelmez, ve illâ lâzım gelir. Hindiyye.

55 - : Müstevda, kendisinin vediaya mümasil malını nerede hıfz eder­se vediayı da orada hıfz edebilir.

Meselâ : kendisinin vediaya mümasil bir malını hanesinde veya dükkâ­nında veya cebinde hıfz ediyorsa vediayı da orada hıfz edebilir, istiare veya isticar etdiği münasib bir mahalde de saklayabilir. Binaenaleyh vedia burada telef veya zayi olsa müstevdea zaman lâzım gelmez. Mahfazalı bir yerde hıfz edilmiyen bir vediayı ise telefi vukuunda tazmin icab eder.

56 - Mudî, vedianın hıfz edileceği mekânı tayin veya başka bir beldeye götürülmesini nehy etmiş olunca müstevda,     vediayı  alıb başka bir yere götüremez.

Kezalik vedianın    hıfzı mukabilinde   bir ücret meşrut bulununca başka yere götürülmesi caiz olmaz. Çünkü ücretle hıfz etdirmek bir akdi muaveze olduğundan vedianın o akd mekânında teslimi lâzım gelir. Kutlûbuga.

57 - : Mudî, vedianın hıfz edileceği mekânı tayin etmemiş ve başka bir yere çıkarılmasını sarahaten nehy eylememiş olunca müstevda', vediayı kendisiyle beraber alıb uzak, yakın bir mahalel götürebilir. Elverir ki yol emin olsun. Vedia gerek hami ve meûnete muhtaç olsun ve gerek olmasın müsavidir. Çünkü îda', mutlak suretde vuku bulmuşdur. Binaenaleyh zaman ile teyakkud etmediği gibi mekân ile de mukayyed olmaz. Bu halele vedianın telef olması zamanı icab etmez.  Fakat yol emin değilse bakılır   :  Bu yol­culuk bir mecburiyete müstenid ise müstevda' vediayı yine götürebilir. Bir mecburiyete müstenid olmadığı halde ehliyle beraber  gidiyor ise yine gö­türebilir. Telefi takdirinde zamin olmaz. Fakat yalnız başına gidiyorsa za-min olur. Bu,  imamı Azama göredir. îmani Ebu Yusüfe göre götürülecek mahal değilse müstevda' zamin olmaz. Fakat uzak ise zamin olur. Zira uzak olunca meûnete muhtaç olacağından bu cihetle mudî, mutazarrır olur.

Buna cevaben deniliyor ki : mudî, bunu mutlak suretle îda' ettiğinden bu zarara delâleten razı olmuşdur.  Bahri Raik,  Hindiyye.

(imam Şafiîye göre yol uzak olsun olmasın müstevda' vediayı alıb baş­ka beldeye nakl edemez. Çünkü sefer halinde vedianın zayi edilmesi mel­huzdur.  Elbedayi.)  (85)  inci meseleye müracaat!

58  - : Yukarıdaki mesele, kara seferlerine dairdir. Kudemayı fukaha­ya göre deniz seferleri tehlikeli olduğundan  bundan  müstesnadır.  Müstev­da', sahibinin sarahaten rızası olmadıkça  vediayı alıb  deniz yolculuğunda bulunamaz.

Fakat bilâhare denizlere aid nakil vasıtaları mükemmel bir hale gelib tehlike pek azalmış olduğundan müteehhir fukahaya göre deniz seferleri de vlpurlar ile yapılıb galibi ahval selâmet olunca kara seferleri hükmündedir. Reddi Muhtar tekmilesi.

59 - : Müstevda', vediayı başkasının hırzında, mahfuz bir mahallinde kendisinin malı bulunmaksızın hıfz edecek olsa telefi vukuunda zamin olur. Fakat isticar edeceği muhrez bir yer bundan müstesnadır. Orada saklarsa zamin olmaz. Velev ki orada kendisinin malı bulunmasın. Hindiyye.

60  - :  Müstevda', kendi hanesinin bir odasını bir şahsa kiraya verib vediayı da o müstecir olan şahsa teslim etse bakılır : Eğer her birine aid kısmın kendine mahsus, müstakil kilidi var ise telefi takdirinde müstevda' evdiayı zamin olur. Böyle müstakil kilidi olmayıb her bir diğerin yanma hiç çekinmeden girib çıkar bir halde ise zamin olmaz. Hindiyye.

61 - : Müstevda', «Vedayı hanemde önüme bırakmış idim, sonra kalk-

dım onu unutmuşum zayi olmuş» dese bakılır : Eğer bu vedia öyle bir hane yüzünde, sahasında hıfz edilir bir şey ise zamin olmaz, amma bu su­retle hıfz edilmez, hane arsası bunun için hırz sayılmaz bir şey ise zamin olur. Altın ve gümüş kesesi gibi.

Müstevda', «Vediayı bilmiyorum haneme vaz eldim mi, yoksa başka bir yere mi bırakdım dediği takdirde de zamin olur. Hindiyye.

62  - : Müstevda', odalarından birinde vedia bulunan hanesini muhafa­za için başkasına teslim etse bakılır : Eğer odanın kapısı kilitli ve mazbut olub da açılması meşekkatsiz mümkün değilse vedianın    telefinden dolayı zamin olmaz. Ve illâ zamin olur. Hindiyye.

63 - : Müstevda' vediayı defn edib de telef olsa bakılıra  : Eğer vaz ettiği bir alâmetle bileceği bir yere defn etmiş ise zamin olmaz, ve illâ olur. Fakat bir sahrada defn etmiş ise her halde zamin  olur.  Hindiyye.

64 - : Müstevda', vediayı bir fitne zamanında harab bir haneye bırak­mış olunca bakılır   :  Eğer ortalığa atmış ise telefi takdirinde zamin olur, fakat toprak altına kuylamış ise zamin olmaz. Hindiyye.

65 - :  Bir sanatkâr, meselâ  :  bir saatçi, kendisine tamir için verilen bir  saati dükkânında bırakmakla saat geceleyin çalınsa     buradaki örf ve âdete bakılır : eğer orada dükkânların bekçisiz bırkılaması mutad ise zaman lâzım  gelmez,  mutad  değilse  dükkân bekçisiz  bırakılmış  olduğu  takdirde saatçiye zaman lâzım gelir. Hindiyye.[97]

 

Vediaların Başkalarına Tevdi Ve Teslim Edilib Edile­memesi :

 

66 -  :  Müstevda1, vediayı bizzat hıfz edeceği gibi emini bulunan her­hangi bir kimse vasıtasiyle de hıfz edebilir. Velev ki bu emini kendisinin ayalinde bulunmasın. Bu emin dahi vediayı kendisinin eminine hıfz ettire­bilir. Bu, tmam Muhammedin kavlidir. Müfta bih olan da budur.

Binaenaleyh müstevda', vediayı emin olan zevcesine, kölesine, aylık veya senelik ecirine ve hıfza kadir bulunan küçük oğluna hıfz için teslim edebilir. Bunların elleri kendisinin eli demekdır. Kezalik emini olan veki­line de veya ebeveynine de teslim edebilir. Arlık telefi takdirinde ne müs­tevdea, ne de eminine zaman lâzım gelmez. Hindiyye.

Diğer bir kavle göre bu emin, müstevdeın iyalinde veya iyali menzile­sinde bulunmalıdır. Bu, şartdır. Böyle olmazsa zamandan kurtulamaz.

Bir şahsın maiyetinde sakin olan kimseler onun ayalidir. Velev ki na- fakaları o şahsa aid olmasın. Meselâ bir hanede sakin olan zevce zevcinin, zevç de zevcesinin  iyalidir. (îmanı Şal'üye ve Eshebi Mal ikiye göre müslevda', vediayı eminine îda'  edemez.  Ederse telefi  takdirinde zamin  olur.

İmam Şafiîye göre müstevda', gözünden ayırmamak şartiyle vedia hu­susumla başkasından istianede bulunabilir. Elbedayi.)

67 - :  Müstevda', vediayı izne veya bir özre müslenid olmaksızın emi­ni oimayan bir şahsa kasden îda' edemez. Çünkü sahibi    böyle bir şahsın hıfzında bulunmasına razı olmamışdir.    Binaenaleyh    müstevda', böyle bir şahsa îda,  ve teslim  edib de yanından aynldıkdan sonra vedia  telef olsa müstevda'  zamin  olur.  îkinci müstcvdaın teaddîsi,   veya taksiri olmayınca îmamı Azama göre kendisine zaman lâzım gelmez.  Fakat Imameyne göre ikinci müstevdeın taaddîsi ve taksiri olmasa bile mudi, muhayyerdir: dilerse evvelki müstevdea ve dilerse bu ikinci müstevdea tazmin eldinr. Çünkü bu ikinci müstevda', vediayı eminin elinden değil, zaminin elinden kabz etmis,-dir. Bu ikinci müstevda', zamin olunca birinci müstevdea' rücu eder.

Fakat vedia, ikinci müstevdaın teaddisi veya taksiri ile telef olsa mudi, hil'icma dilerse bu ikinci müstevdea tazmin etdirir, bu halde bu, birinci müstevdea rücu edemez ve dilerse birinci müstevdea tazmin etdirir, o da ikinci müstevdea rücu eder. Hindiyye.

68  - : Müstevda', vediayı bir özre mebni, meselâ râkib olduğu sefinenin batmak tehlikesine uğramasından dolayı başka bir şahsa vermeğe mecbur oldukdan sonra özür zail olduğu halde istirdad etmese de badehu telef olsa bundan dolayı müstevdea zaman lâzım gelmez. Haniyye.

Fakat îmam Muhammedin beyanına göre Özrün zevalinden sonra müs-tev.deın vediayı istirdad etmesi lâzımdır, istirdad etmez de verdiği şahsın elinde telef olursa müslevdea zaman lâzım gelir. Çünkü bu suretde o çalışa bidayeten zaruret bulunmaksızın i'da etmiş, hükmümle olur. Reddi 'Muhtar lekmilesi.

69 -  :  Müstevda',   vediayı  sahibinin   izni   olmaksızın     ba^k;ı   bir   şatısn îda edib de badehu sahibi buna aynen nievcud bulunduğu halde  i/.in verse müstüvda anıdan çıkar, o şahıs müstevda olmuş olur. Çünkü icazeti lahika, vekâleti  üûbikfi   gibidir,   icazet  ise  söze  lâhik  olabileceği  gibi   fi'lo de  lâlıik olabilir.  Fakat vedia telef oldukd;ın sonra sahibi  bu  îdaa   icazet  verse bu icazet sahih olmaz. Mudî, bunu müstevdea tazmin etdirebilir.

70 - : Kasden olmayıb da tebean vukubulan îda, zamanı müslelzim de­ğildir. Enseb görülen budur. -Meselâ  : Bir kimse hamama girdiğinde roba­sını çıkarıh da yanındaki vedia ile beraber hamamcının önüne vaz' else do badehu çalınsa bundan dolayı o kimseye zaman lâzım gelmemek ensebdir.

Çünkü bu, bir îdaı kasdî değil, bir îda zımnîdir. Bizzat tecviz olunmayan bir şey ise bitteba' tecviz edilebilir.

71 - : Müstevda', vedianın bulunduğu odanın anahtarını başkasına ver­se de badehu vedia zayi olsa bundan dolayı zamin olmaz. Çünkü bu anahtarı başkasına vermek, o odayı ona teslim etmek değildir. Binaenaleyh bununla vedia  başkasına  îda'  edilmiş olmaz.

72 - : Bir vedia, müteaddid kimselere birden îda olunabilir. Bu halde e£ur vedia bir hayvan, bir libas gibi kabili kısmet değilse bunu ya bu miis-tevdalardan biri diğerlerinin izniyle hıfz eder veya mühayee tarikiyle, me­selâ her birinin yanında bir. ay kalmak suretiyle muhafaza bulunurlar. Çün­kü bu veçhile muhafazaya delâleten izin vardır. Bunu gece ve gündüz bir-likde muhafaza etmek tasavvur olunamaz. Binaenaleyh vedia teaddî ve tak­sir bulunmaksızın telef olsa hiç birine zaman lâzım gelmez.

Fakat vedia, altın ve gümüş meskukât ve sair misliyyat gibi kabili kısmet ise müstevdalarm aralarında müsavat üzere taksim ile her biri kendi hissesine düşeni hıfz eder, birisi kendi hissesini mudiin izni bulun­madıkça diğer müstevda'lara tamamen veya kısmen veremez. Çünkü bu takdirde mudî bu malını müteaddid müstevdalardan bir kaçının hıfz etme­sine razı bulunmamışdır. Binaenaleyh birisi kendi hissesini verib de diğe­rinin elinde iken teaddisi ve taksiri bulunmaksızın telef veya zayi olsa bu alana zaman lâzım gelmez. Çünkü bu, müstevdaın müstevdeı bulunmuş olur. Amma veren kendi hissesini zamin olur. Diğer hisse ise kendi müs-tevdamın elinde bulunmuş olacağı cihetle bunun telefi takdirinde tazmini icab etmez.

Bu mesele, îmamı Azama göredir. Imameyne göre ise vedia, gerek kabili kısmet olsun ve gerek olmasın bunu müstevdalardan her hangi biri, diğerlerinin  izniyle  hıfz edebilir.  Mebsutı Serahsî,   Mecmaülenhür,

73 - : Müstevda', vediayı sahibinin izniyle istimal edebileceği gibi baş­kasına icar, iare, rehin, hibe, beyi ve teslm, veya alacağına mahsub dahi edebilir. Bu halde müstevda, bu tassurfalır bilvekâle yapmış olur.

Fakat sahibinin izni olmaksızın bu tasarrufları yapamaz, yaparsa üze­rine aşağıdaki meseleler veçhile zaman lâzım gelir.

74 - : Müstevda' vediayı sahibinin izni olmaksızın istimal ederken te­lef olsa  veya kıymetine noksan gelse üzerine     zaman lâzım gelir.  Çünkü başkasının mülkünde izni olmaksızın tasarruf etmiş olur.

75 - : Vedia, müstevda' tarafından icar ve teslim edilmekle müstecir elinde telef olsa mudî muhayyerdir : vediayı dilerse müstevdea Ödetir, bu halde müstevda', teaddîsi ve taksiri yok ise müstecire rücu edemez ve di­lerse müstecire ödetir. Çünkü müstevda, gâsıb, müstecir de gâsıbül'gâsıb hükmünde bulunmuşdur. Müstevda', vediayı kendi mülkü olmak üzere icar etmiş ise müsteciri aldatmış olacağından müstecir de ödediği bedel ile müs­tevdea rücu edebilir, ve illâ edemez.

76 - : Vedia, sahibinin izni olmaksızın müstevda' tarafından birisine iare edilmekle müsteîrin elinde telef olsa mudî muhayyerdir : bunu dilerse müstevdea ödetir, bu halde müstevda', teaddîsi ve taksiri yok ise müsteîre rücu edemez ve dilerse müsteîre ödetir,  bu takdirde müsteîr, müstevdea rücu edemez. Çünkü iare bir teberrüdür, teberru zımnında bir şahsı aldat­mış olan kims o şahsın zararım zamin olmaz. Zira akdi teberrüde selâmet vasfına istihkak yokdur. Hidaye, Ebüssüud.

77 - : Vedia,  sahibinin izni olmaksızın müstevda'     tarafından birine rehin ve teslim edildikde mudî muhayyerdir: vedia mevcud ise bunu mür-tehinden aynen istirdad edebilir. Telef olmuş ise dilerse müstevdea tazmin etdîrir, bu halde müstevda, mürtehine kıymetini baliğen mâ beleğ tazmin etdiremez. Belki mürtehinin elinde teaddîsi ve taksiri olmaksızın telef ol­muş ise mukabilinde yalnız borç sakıt olur ve dilerse mürtehine tazmin etdi-rir, o da müstevdea rücu eder.

Mürtehin, böyle elinde bil'istihkak zabt edilecek bir rehnin telefi takdi­rinde bu rehn ile alacağından hangisi kıymetçe az ise o az mikdarı zamin olur. Rehn bahsine müracaat!.

78 -  :  Vedia,  sahibinin izni olmaksızın  müstevda1  tarafından birisine hibe ve tesli medilib de elinde telef olsa mudî muhayyerdir : dilerse bunu müstevdea Ödetir, bu halde müstevda, mevhubün lehe rücu edemez ve di­lerse mevhubün lehe ödetir, o da müstevdea rücu edemez.

79 - : Vedia, müstevda tarafından bilâ izin satılıb teslim edildikden sonra müşterinin elinde telef olsa mudî muhayyerdir; bunu dilerse müstev­dea ödetir, bu halde bu satış muamelesi nafiz olmuş olur. Ve dilerse müş­teriye Ödetir, o da müstevdea rücu eder.

80 - : Vedia, müstevda' tarafından alacağına mahsub olmak üzere ahz ve zabt edilse bakılır : eğer bu vedia aynen mevcud ise mudî, bunu istir­dad edebilir. Fakat müstehlek olub alacak cinsinden ise borç mikdarüe te-kas hâsıl olur, - fazlası yok ise - tazmine mahal kalmaz.

81 - : Mudi', vedia olan şu kadar kuruşu müstevdea teslim ve badehu ona ikraz eylese bu para müstevdeın elinde bulunmayınca vedia olmakdan çıkmaz. Hattâ bu vedia, müstevda tarafından karz olarak vaz'ı yed edil­meden helak olsa tazmini lâzım gelmez. Sair emanetlerde de hüküm böyle­dir. Hindiyye.

82 - : Müstevda1 misliyyatdan bulunan vediayı, meselâ bir mikdar ema­net akçeyi sahibinin izni olmaksızın birine  ikraz ve teslim  etse bakılır   : Bu vedia müstehlek ise buna sahibi artık icazet veremez. Bu halde bu vediayı müstevdea ödetir. Vedia mevcut olduğu halde bu fuzulî ikraza icazet vermese bunu müstevdea veya müstekrize ödetebilir. Artık bunu tazmin eden bu zamanı sebebiyle buna temellük etmiş olur.

Fakat vedia böyle mevcut olduğu halde ikraz muamelesini sahibi mücîz olursa müstevda' aradan çıkar, bu karzın istifası mudia aid olur.

83 - : Müstevda' vediayı bilâ izin başkasına îda' edib de daha meclis-den müfarekat etmeden vedia teaddî ve taksir vuku bulmaksızın telef olsa hiç birine zaman lâzım gelmez. Çünkü bu halde vedia yine birinci müstev-don ntüfare'kat etmeden vedia leaddî ve taksir vuku bulumaksızın telef olsa zaman lâzım gelir. Zira bu takdirde birinci müstevda', iltizam etdiği hıfzı terk etmiş olur. Bu halde ilk müstevda' bunu tazmin eder. İkinci müstevdaa zaman lâzım gelmez.  Çünkü o, müstevdem eminidir, hıfzında teaddî etme-mişdir. Bu, İmamı Azama göredir. İmameyne göre mudi' muhayyerdir : di­lerse birinci müstevdea ve dilerse    ikinci müstevdea    tazmin ettirir. Zira [ikinci     müstevda'  da başkasının     malını izni     olmaksızın     kabz etmekle müteaddî bulunmuşdur. Bu halde birinci müstevda', tazmin ederse bununla ikinci müstevdea rücu edemez. İkinci müstevda, tazmin ederse birinci müs-,evdea rücu edebilir. Çünkü kendisi aldatılmış bulunur.

(İbni Ebi Leylâya göre mudî, bunlardan hiç birine rücu edemez. Çünkü nüstevda', vediayı başkasına ida1 edebilir. Mebsutı Serahsî.)

84 - : Vedia, mudiin değil, başkasının malı olduğu zahir olunca müs-fcevdem elinde emanet bulunmuş olmaz. Binaenaleyh teaddî ve taksir bulun­maksızın bile telef olsa zamanı lâzım gelir.

Meselâ : bir gâsıb, mağsub malı bir şahsa îda' etdikden sonra o mal, )u şahsın elinde telef olsa mağsubün minh muhayyerdir : dilerse bunu gâ-iiba ödetir, bu halde gâsıb, müstevdeı olan şahsa teaddîsi ve taksiri bulun-nadıkca rücu edemez. Ve dilerse müstevdea ödetir, o da teaddîsi ve taksir fok ise gâsıbe rücu edebilir, bu müstevda' mudiin gâsıb olduğunu gerek »İsin ve gerek bilmesin. Bunda ittifak vardır. Bahri Raik. Maamafih bazı ukahaya göre müstevda' mudiin gâsıb olduğunu bilmemiş olduğu takdirde ma rücu edebilir. Kuhustanî. Ve illâ edemez. Çünkü gâsıbın mu müstevdeı le gâsıb hükmündedir.

85 - : Müstevda', vediayı yolculuk dolayısiyle   başkasına îda' edemez, "ünkü yolculuk bir Özür değildir.  Binaenaleyh müstevda' sefere çıkacağı çin vediayı îda' edemiyeceği bir şahsın yanına bıraksa da zayi olsa zaman, nüstevda üzerine lâzım gelir, o şahsa lâzım gelmez. Çünkü o şahsın eli bir edi emanet ve siyanetdir. Bu, İmamı Azama göredir. îmameyne göre ise mdı, muhayyerdir : dilerse bunu müstevdea ve dilerse o şahsa tazmin etdi-ir. Çünkü her ikisinden de zamanı mucib bir sebeb zuhura gelmişdir. Bi-isi başkasının malını müsaadesi olmaksızın ahara teslim    etmiş, diğeri de föyle bir malı kabz eylemişdir. Elbedaî.

(İmam Malike göre bir kimse bir sahsa bir malını hali seferde îda' etse o şahıs bu malı hali seferde başkasına vedia bırakamaz. Bırakırsa telefi takdirinde bu malı, müstevda' olan o şahıs zamin olur. Çünkü böyle sefer ha­linde bu malı müstevdein bizzat hıfz etmesi matlûbdur. Hali ikametdeki îda' ise böyle değildir. Müstevda', bunu ıyalindeki kimselere teslim edebilir. El-müdevvenetülkübra.)

(Hanbelî fukahasına göre müstevda', ziyamdan korkmadığı takdirde vediayı ahb sefere götürebilir. Korkarsa sahibine red eder. Sahibini veya vekilini bulamadığı ve kendi malını âdeten hıfz edecek bir kimse de bulun­madığı takdirde vediayı emin olan hâkime teslim eder. Hâkime de teslimi müteazzir olunca bir sikaya îda' öder. Nitekim Resuli Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimiz Medine! Münevvereye hicretleri esnasında nezdi saadetlerinde bulunan, vediaları Ümmi Eymen radıyallahü tealâ anhaya îda' etmiş, bunları sahihlerine vermek için de imam Ali kerremallahü vccheh hazretlerine emir buyurmuşlardı. Yahud vediayı zarar vermiyecek ise ha­ne içerisinde defn eder, bunu o hanede oturan emin gördüğü bir kimseye haber verir. Bu da vediayı o kimseye îda1 kabilinden olmuş olur. Keşşa-fül'kına'.)[98]

 

Vedialarda Muteber Olub Olmayan Bazı Şartlar  :

 

86 - : Vedia verilirken veya verildikden sonra mudî tarafından derme-yan edilib müstevda' tarafından kabul olunan bir şart, eğer müraatı müm­kün,  mudî hakkında nafi ve haddi zatında meşru ise muteber olur.  Buna ademi riayet, telef vukuunda zamanı icab eder, değil ise lağv olur, buna ademi riayet, zamanı icub etmez. Bu esas  üzerine aşağıdaki meseleler te-ferrü eder :

87 - : Vedia, hanenin fülân odasında hıfz edilmek meşrut iken müstev­da', onu o hanenin başka bir odasında hıfz etdiği suretde bakılır  :  eğer o odalar muhafaza hususunda müsavi iseler bu şart,  mudi'  hakkında daha nafi olmayacağı cihetle buna itibar olunmaz. Bu halde vedia telef olsa za­man lâzım gelmez. Fakat odaların biri kârgir, diğeri ahşab olmak gibi ara­larında tefavüt bulunursa şart muteber olur. Müstevda'     onu meşrut olan kârgîr odada saklamaya mecbur olur. Muhafaza hususunda meşrut odanın madunu bulunan bir odaya koyub da telef olursa zamin olur.

88 - : Mudi', »vediayı fülâri odada veya dükkânında hıfz etme, orasın­dan korkulur» dediği halde müstevda', orada saklasa da zayi olsa, meselâ geceleyin çalmsa bakılır   :  Eğer başka muhafazalı yeri bulunmuş ise za­man lâzım gelir. Fakat başka muhafazalı yeri bulunmamış veya bulunmuş ise de oraya nakle gücü yetmemiş ise zaman lâzım gelmez. Çünkü bu takdirde şart,    müstevda'    için mümkinül'icra    bulunmamıştır.    Binaenaleyh mazurdur, Hindiyye'

89 - : Müstevdem vediayı meseaâ mütemadiyen elinde tutması veya bir odada bulunan iki sandıktan yalnız birinde saklaması hususundaki bir şart lâğvdır, muteber değildir. Çünkü bunlardan biri âdeta mümkinülicra değil­dir, diğerinde fazla bir faide yokdur.

90 - : Bir beldede hıfz edilmesi meşrut bir vedia diğer bir beldede hıfz edilemez. Edilirse telefi vukuunda tazmini lâzım gelir.

Kezalik : Muayyen bir hanede hıfz edilmesi meşrut olan bir vedia, bazı fukahaya göre ayni mahallede diğer bir hanede hıfz edilemez, velev ki bu ikinci hane daha mahfuz bulunsun. Fakat diğer bazı fukahaya göre bu ikinci hane muhafaza bakımından birinci haneye müsavi veya ondan daha elverişli ise takyidin faidesi yokdur, burada hıfz edilebilir. Binaenaleyh teaddî ve taksir bulunmaksızın telefi takdirinde tazmini lâzım gelmez. Hin­diyye, Reddi Muhtar tekmilesi.

Müstevdeın bir köyde bulunan hanesinde hıfzı meşrut bir vedianın diğer bir köyde bulunan hanesinde hıfz edilib edilediyeceği hakkında da bu taf­silât caridir. Elbedaî.

(tmam gafiîye göre bu gibi şartlara her halde riayet icab eder. Hattâ bir evin bir odasında saklanması meşrut olan bir vedia, o evin diğer bir odasında' saklanamaz. Çünkü âkilin tasarrufuna, emir ve nehyine itibar bir asidir, bir zaruret bulunmadıkça bu asıl terk edilemez. Elbedaî.)

91 - : Vedia, müstevdaın hanesinde hıfz olunmak meşrut iken müstev-daın hanesini muhit olacak suretde bir yangın zuhuriyle başka bir mahalle nakle mecburiyet görülse artık bu hususdaki şarta itibar olunmaz. Bu halde vedia başka bir mahalle nakledilib orada teaddî ve taksir bulunmaksızın telef veya zayi olsa zaman lâzım gelmez. Müstevda böyle bir mecburiyet iddia eder de hanesinde harikin hakikaten vukuu malûm bulunursa yeminiy­le tasdik olunur.

92 - : Mudi, müstevdaa vediayı bizzat hıfz etmesini enir edib zevcesine veya oğluna veya aylık veya senelik hizmetkârına veya kendi malım hıfz edegelen sair bir şahsa veya herhangi bir eminine vermekden onu menet-miş olsa bakılır  : Eğer vediayı bunlardan birine vermekde bir mecburiyet var ise bu nehy, muteber olmaz. Çünkü müraatı mümkün ve müfit olmayan her hangi bir şart, hederdir. Ve ıztırarın memnu olan şeyleri mubah kıla­cağı bir esasdır. Bu takdirde müstevda, vediayı o nehy edilen kimseye verib de teaddî ve taksir bulunmaksızın telef veya zayi olsa zaman lâzım gelmez. Amma bir mecburiyet yok iken, meselâ bunlardan başka emini mevcud ifeen bunlardan birine verse telefi takdirinde zamin olur. Bahri Raik.   .

93 - Mudî, meselâ mücevherat kabilinden olan bir vediayı  «Zevcen fülâneye  verme»  veya hayvanat  kabilinden  bulunan bir vediayı  «Fülân hizmetkârına verme» demiş olduğu halde müstevda' verecek olsa bakılır  : Eğer müstevdaın bunları muhafaza edecek başka bir emini, meselâ başka bir zevcesi veya hadimi bulunmuşsa bunları telef vukunda Ödemesi lâzım gelir. Fakat bulunmamıza ödemesi lâzım gelmez.

94  - :  Müstevda' üzerine meşrut olan zaman muteber değildir. Çünkü emin üzerine     amanı iştirat bâtıldır. Bu halde îda; sahih, şart lâğv bulun­muş olur.

Meselâ : Bir kimse kendisine beygirini îda' eden şahsa : «Eğer beygirin zayi olursa ben zamin olayım» deyib de badehu teaddisi ve taksiri olmak­sızın beygir zayi olsa üzerine zaman lâzım gelmez. Bahri Raik, Ali Efendi f e ta vasi.

(Hanbelî mezhebine göre de vedia sahibi zamanı şart koşsa veya müs­tevda, «Ben vediayı zaminim» dese sahih olmaz. Binaenaleyh telefi vukuun­da vediayı tazmin lâzım gelmez. Çünkü bu şart, muktezayı akde muhalif-dir. Aslı emanet olan her hangi şey hakkında da böyle zaman şartı sahih değildir. Keş şaful'kına'.)[99]

 

Vediaların Sahiblerine Red Ve İadesi 

 

95  - : Vedianın mudii tarafından müstevdaın yanına vedia olarak bıra­kılması bir teslimdir. Müstevdaı tarafından mudiin yanına    konulması da bir red ve iadedir. Her halde eline veya kucağına bırakılması şart değildir.

Hâsılı vedianın tahliyesi bir red ve iade demekdir. Şöyle ki : müs­tevda', vediayı mudiinin veya vekilinin kabz edebileceği bir hale getirib kabzına ruhsat verince onu red ve iade etmiş olur. Vediayı Önüne vaz ede­rek «Al» demesi gibi.

96 -  :  Vedia, taleb vukuunda mudiin emri olmaksızın hanesine veya oğluna veya kölesine veya ıyalinde bulunan diğer bir şahsa red ve teslim edilse bu, bir red' sayılır mı?.. Bir kavle göre bu, red sayılır. Onlara red, mudia red gibidir. Binaenaleyh bundan sonra telef olsa müstevdea zaman lâzım gelmez. Diğer bir kavle göre ise bu, red sayılmaz. Telef veya ziyaı halinde müstevdea zaman lâzım  gelir.   Müfta  bih  olan  da budur.  Çünkü emanetleri ehline vermekle memuruz. Bir emanetin ehli ise malikidir. Hin­diyye, Bedaî.

(İmam Malik ile îmam Ahmede göre müstevda, vediayı mudiin hane­sinde nafakaları üzerine lâzım gelen ıyaline velev bigayri Özrin teslim etse de badehu telef olsa müstevdaa zaman lâzım gelmez. Çünkü bunlara red, mudia red demekdir.)

 (.İmam Şafiîye göre vedia bilâ özrin bankasına îda' edilemiyeceği cihet­le bunlardan birine reddedilince telefi takdirinde zaman lâzım gelir. Elmi-zanülkübra.)

97 - :  Vediaların sahiplerine red ve iadesi külfet ve masrafı sahihle­rine aid olduğu gibi al, inek gibi nafakaya muhtaç olan vediaların nafaka­ları da sahihlerine aiddir, yoksa müstevdaa aid değildir.

Binaenaleyh .sahihleri nafaka bırakmadıkları cihetle bunlar telef olsa­lar nıüsLevdea zaman lâzım gülmez. Boylu bir vedianın sahibi gaib olunca müstevda, hâkime müracat edib infakına izin ve ruhsat taleb edebilir. Bu halde hâkim, vedianın müstevda elinde bulunduğuna ve sahibinin gaib oldu­ğuna beyyine ister, müstevda, beyyine ikame edince hâkim, vedia sahibi hakkında eslah ve enfa' olan suretin icrasını müstevdea emr eder. Şöyle ki : vedianın kiraya verilmesi mümkün ise müstevda, onu hâkimin reyile kiraya verib bedelinden nafakayı temin ve fazlasını mudi için hıfz eder. Yahut vediayı semeni misliyle'satarak bu semeni saklar. Artık fuzulî sa­yılmaz.

Vedianın kiraya verilmesi mümkün değilse yine hâkimin reyile hemen veya mudün zuhur etmesi ümidiyle üç güne kadar kendi malinden infak edib .sonra semeni inişliyle satar, ileride sahibinden bu üç günlük masrafını, hay­vanın kıymetini tecavüz etmemek üzere taleb edebilir. Üç günden ziyade infak etmiş bulunsa bu ziyadeyi taleb edemez.

(Hanbeii mezhebine göre müstevda' vedia olan hayvana alef ve su ver-nıeyib hayvan açhkdaiv veya susuzlukdan ölse müstevda' zamin olur. Çün­kü alef ve su verilmesi de iltizam edilen muhafaza cümlesindendir. Şu ka­dar var ki sahibi tarafından alef verilmesi men edilmiş, olursa müstevda zamin olmaz. Maamafih hayvanın alefsiz bırakılması mutlaka haramdır. Neylülmeârib.)

98 -  : Mudî,  vedianın  hanesine naklini taleb  etdiği halde müstevda', etmeyib de badehu elinde telef olsa zaman lâzım gelmez. Çünkü red külfet ve meûneti mudia aiddir. Müstevda için lâzım gelen tahliyeden başka değil­dir.

99 -  :  Vediayı sahibine red ve teslim hususunda îda' mahalline itibar olunur. Vedia gerek hami ve meüneLe muhtaç olsun ve gerek olmasın.

Meselâ : IsLanbulda vedia bırakılan bir meta Istanbulda teslim veya berayi teslim tahliye olunur. Yoksa Edirneye nakl ile orada teslim etmek nıüstuvdaa lâzım gelmez. Çünkü aksi takdirde müstevda' mutazarrır olur, iltizam etmediği şey ile ilzam edilmesi iktiza eder.

100  - : Müteaddid kimseler müşterek mallarını bir veya müteaddid şa­hıslara îda' etdikden sonra bu şeriklerden birisi diğerlerinin gıyabında vediasan hissesini müstevdadan istedikde bakılır : Vedia eğer buğday, ceviz gibi misliyyatdan ise müstevda' onun hissesini kendisine verir. Çünkü mis-liyyatın taksiminde ifraz ciheti racih olduğundan müstevdaın mudîlerden bi­rinin hissesini vermesi, onu sahibine iade ve teslim demekdir. Bu Imameyne göredir. Mecelle de bunu kabul etmişdir. îmamı Azama göre ise müstevda', bu müşterek malı taksim hakkında malik olmadığından bu veçhile şerikler­den birinin hissesini ayırıb kendisine veremez, verirse teaddî etmiş olur.

Amma vedia kıyemiyyatdan ise müstevda' şeriklerden birinin hissesini bU'icma veremez. Çünkü kıyemiyyatın taksiminde mübadele ciheti galibdir. Mübadele ise ya terazi ile veya hâkimin hükmiyle olur.

101 - : Şeriklerden biri vediadaki hissesini almakla - îmam Ebu Yu-sufe göre - kısmet her veçhile tamam olmuş olmaz. Binaenaleyh şerikler­den bîri kendi hissesini aldıkdan sonra elinde telef olsa zararı yalnız ken­disine aid olur. Fakat müstevdaın elinde kalan diğer hisse, müstevdaın elin­de teaddisi ve taksiri bulunmaksızın telef olsa bunun sahibi hazır olunca muhayyerdir : dilerse şerikinin evvelce aldığı hisseye müşarik olub bunda­ki sehmini ondan alır, ve dilerse bu sehmi müstevdea tazmin ettirir.

Maahaza bu hüküm, müstevda şerikin hissesini kendi kendine verdiği takdirdedir. Bu hisseyi hâkimin emriyle vermiş olunca bu hisse o şerike kalır, artık ne bu şerike, ne de müstevdea zaman lâzım gelmez. Reddi Muh­tar tekmilesi.

102 - : îki kimse bir şahsa meselâ : bin kuruş vedia bırakdıkdan son­ra birisi o şahsa hitaben «şerikime hissesini ver» deyib o da verse de ba­dehu mütebakisi helak olsa bu emr eden kimse, o hissesini alan şerikine bir şey ile rücu edemez.

Kezalik : Bu iki kimseden biri o şahsa, bin kuruşun ntfstndan noksan olmak üzere «şu kadar kuruş, meselâ yüz veya iki yüz kuruş ver» deyib o da verdikden sonra mütebakisi zayi olsa bu me'huz meblâğ, ahz eden şe­rike aid olur, diğeri buna bir şey ile rücu edemez. Fakat : «Bu meblâğın yarısını ver» deyib o da verdikden sonra diğer yarısı zayi olsa bu emr eden şerik, o meblâğın yansım ahz eden şerikine bunun yarısiyle rücu edebilir. Hindiyye, înaye.

103 - : Üç kimse, bir şahsa bir mikdar mal îda' edib : «Biz içtima et­medikçe bu malı birimize verme» diye tenbih etdikleri halde o şahıs, bu mal­dan birinin hissesini verecek olsa bunu imam Muhammede göre kıyasen za­min olur. îmam Âzam da buna kaildir. Fakat istihsanen zamin olmaz, imam Ebu Yusuf da buna kail olmuşdur. Hindiyye.

104 - : Bir kimse bir zate bir vedia verirken : «Şu alâmetleri sana ve­recek şahsa bu vediamı ver» diye gizlice tenbih etmiş, bir şahıs da gelib bu alâmetleri haber vermiş olduğu halde müstevda', onu tasdik etmiyerek kendisine vediayı vermese de bilâhare vedia telef olsa müstevdea zaman lâzım gelmez. Çünkü başkasının da bu alâmetlere muttali olmuş olması mu­tasavverdir. Mecmaüzzamanât.

105 - : Müstevda', vediayı sahibine bizzat red ve irsal edebileceği gibi emini vasıtasiyle de edebilir. Binaenaleyh vediayı kendisi veya emini red ve irsal ederken vedia kablel'vüsul teaddî ve taksir bulunmaksızın telef veya zayi olsa hiç birine zaman lâzım gelmez. Çünkü cevazı şer'î, zamana mü-nafidir.

106 - : Bir kimse vediayı sahibinden satın aldığını iddia, müstevda' da tasdik etse bu vediayı o kimseye yermesi için    müstevdea emr olunamaz. Mecmaüzzamanât.

107 - :  Müstevda', vediayı sahibine bir ecnebi ile gönderse vusulünü sahibi ikrar etmedikçe müstevda zamin olur. Çünkü mudiin rızasına muha­lif hareket etmiş olur.

(İbni Ebi Leylâya göre zamin olmaz. Çünkü bu zata göre müstevda', vediayı hıfz için başkasına îda edebileceği gibi başkasiyle de sahibine iade edebilir. Mebsutı Serahsî.)

108 - : Nefs veya mal korkusu vedianın reddine mani teşkil eder. Binaenaleyh mudî, vediayı bir zulüm ikaı maksadiyle istese müstevda bunu vermekden imtina edebilir. Bu imtinadan sonra vedia telef olsa taz­mini lâzım gelmez.

Meselâ : Mûdî, vedia olan kılıcım, müstevdaı veya sair birisini öldür­mek için istese müstevda', bunu vermekden imtina edebilir. Bu imtina, sui-kasdin zevali malûm oluncaya kadar devam eder.

Kezalik : vedia olan bir borç veya ikrar senedi, bunları inkâr maksa­diyle istirdad edilmek istenilse müstevda vermekden imtina edebilir. Bu se­net ile mudiin vechi mubah üzere intifa edeceği malûm oluncaya kadar bu imtina devam edebilir. Reddi Muhtar tekmilesi.

109 - : Medyunun ikrarını havi olarak bir kimseye vedia bırakdığı borç senedini o kimsenin dâyine vermeğe salâhiyeti yokdur. Şu kadar var ki dain dâvaya kıyam etdikde içinde adları yazılı şahidler, kendi isimlerini görme­dikçe şahadulde bulunmakdan imtina etseler o halde bu senedi o şahidlere göstermesi için müstevdea emr olunur. Kitabül'vedia.

110 - : Müstevdea cünun arız olub da sahv ve ifakatinden yeis hasıl oldukda cinnetinden evvel ahz etmiş olduğu vedia, aynen mevcud ise sahi­bi isbat eylediği takdirde kendisine red olunur.  Mevcud değilse sahibi hâ­kimin huzurunda ve mecnunun velisinin veya vasisinin muvacehesinde îdamı beyyine ile isbat eder. Ve ileride mecnunun beraeti tebeyyün etdiği takdir­de bedelini zamin olmak üzere bir muteber kefil göstererek bu vediayı mec­nunun malinden tazmin etdirebilir.

Bilâhare mecnun ifakat bulur da vediayı sahibine red etmiş veya vedia­nın teaddî ve taksiri olmaksızın telef veya zayi olmuş olduğunu veya vedia­nın ne olduğunu bilmediğini beyan ederse yeminiyle tasdik olunarak malin­den alınmış olan tazmin bedelini istirdad edebilir. Hindiyye.

(gafiî fukahasma göre müstevda', korkunç bir halde hasta olunca ve­diayı sahibine veya sahibinin vekiline red eder. Bu mümkün olmazsa emin bir hâkime teslim eder. Bu da mümkün olmazsa eminine tevdi eder. Veya hâkime veya eminine verilmesini tavsiyede bulunur. Bu yolda hareket etmez de vefatından sonra vedia zayi olursa, hıfzında taksir etmiş olduğundan do­layı terikesinden tazmin edilir. Meğer ki füceten ölmek gibi bir arızaya mebni bu veçhile hareket edememiş olsun. Nihayetül'muhtac.)

111 - : Müstevda', vefat edince terikesinde aynen mevcud bulunan ve­dia, varisinin vuya vasisinin elinde emanet olarak kalır, talep vukuunda sa­hibine red olunur. Vedia    mevcud bulunınuzsa hakkında     (166)  ncı mesele veçhile muamele cereyan eder.

112 - : Mudî, vefat edince vedia varislerine veya vasisine ve terikesi düyuna müstağrak ise dainlerine ve bunların hiç birisi yok ise beytül'mal eminine verilir, bunlardan başka eşhasa verilemez, velev ki mudî, bu eş­hasa verilmesini hayatda iken emr etmiş olsun. Çünkü mudiin vefatiyle onun vediayı kabz hakkındaki vekâleti bâtıl olmuş olur. Hattâ varisler mütead-did olunca müstevda', vediayı diğerlerinin    icazetleri olmadıkça bunlardan bir kaçma da teslim edemez. Teslim eder de telef olursa hisselerini zamin olur. Velev ki mudi1, vefatı esnasında vedianın varislerinden birine, mese­lâ fülân oğluna verilmesini emr etmiş olsun. Çünkü vedia, mudiin vefatın­dan sonra varislerinin umumuna mevrus olmuşdur. Veciz, Ali Efendi fetavası.

113 - : Mudiin terikesi düyuna müstağrak olunca    müstevda', hâkime müracaat eder, onun emriyle vediayı müstahiklerine verir.  Şayed hâkime müracaat etmeksizin varisine verib o da istihlâk ederse müstevda', garîm-ler için zamin olur. Çünkü borç, irsden mukaddem olduğundan bu vediaya garimlerin hakları taallûk etmişdir. Hindiyye.

Su kadar var ki varis, emin olduğu takdirde vediayı müstevda'dan ala­rak borcu eda edebilir.

114 - : Müstevda', vediayı mudiin garimlerinden yalnız birine veya bir kaçına veremez. Verirse diğerlerinin hisselerini zamin olur. Çünkü bu garim-lerden bazılarını tercihe medar yokdur.

115 - : Mudiin terikesinde borç bulunduğu halde müstevda', vediayı mu­diin vasisine verebilir. Vediayı vasiye verdiğini iddia edince yeminiyle tasdik olunur. Çünkü vasi, varis gibi değildir, musînin ilk evvel borçlarını tesvi­ye etmekle mükellefdir.

116 - : Müstevda', mudiin varisi veya vasisi bulundukça vediayı bey-tül'mal eminine veremez. Fakat mudiin zahirde maruf varisi veya vasisi bulunmadığı cihetle terikesini beytülmal emini kabz etmek istese müstev­da', vediayı hâkimin emriyle bu emine verebilir, bu caizdir. Binaenaleyh bundan sonra mudiin varisi zahir olsa vediayı müstevda'dan istemeyib bey-tül'mal emininden isler, alır: Çünkü cevazı şer'î, zamana mümindir.

117 - :  Mudiin terikesi düyuna müstağrak olmayıb vediadan başka te-rikesi borçlarına kâfi bulunsa müstevda', vediayı varislerine veya vasisine verebilir. Hâkime müracaat etmesi lâzım gelmez.

118 - :  Mudî, gaib olmakla oğlu hâkime    müracaat ederek babasının vefat etdiğine ve kendisinden başka vârisi    bulunmadığına beyyine ikame ederek müstevda'dan vediayı alsa da bilâhare mudî berhayat olarak zuhur etse vediayı oğluna veya şahidlere tazmin etdirebilir. Fakat müstevdaa taz­min etdiremez. Hindiyle.

119 - : Bir kimse vefat edib meselâ : bir oğlunu ve on bin kuruş nak­dini ve bir bu kadar da borcunu terk etmekle oğlu, bu nakdin fülân zata aid bir vedia olduğunu iddia, garimler de bunu tasdik ve ikrar etseler hâkim, o nakdi bu zata vermez. Belki bunu borç mukabilinde garimlere verir. Şu kadar var ki hâkim böyle borcu eda edince mudî olan zat, bununla bu ga­rimlere rücu eder, bu nakdi onlardan ikrarlarına mebni istirdad eder. Bu nakdin ariyet, icare, rehn, müdarebe, müdaraa malı olduğu takdirde de hü­küm böyledir. Hindiyye.

120 - : Bir müteveffanın yanında vedia,    müdarebe ve bizaa malları bulunduğu takdirde bakılır   :  Eğer bunlar bia'yaniha  malûm iseler yalnız sahihlerine aid olurlar. Fakat malûm değilseler terike aralarında hisseleri­ne göre taksim olunur.  Vedia,  müdarebe ve bizaa  sahihleri sair gurema mesabesinde  bulunmuş  olurlar.  Hindiyye.   Çünkü  emin,     mücehhilen  vefat edince emanet, terikesinde deyne münkalib olur.

(îbni Ebî Leylâ'ya göre terikenin tamamına garimler ehakdırlar. Çünkü deynin mevcudiyeti malûmdur. Bu emanetlerin mevt zamanında mevcudiye­ti ise malûm değildir. Belki zamanı mucib olmayacak suretde zayi olmuş-dur. Emanet sahihlerinin hakları eminin hayatında zimmetine teallûk etmiş değildi, garimlerin hakları ise medyunun hayatında zimmetine, vefatında da terikesine müteallik bulunmuşdur.)

Buna cevaben deniliyor ki : emanetlerin mevcudiyeti istishaben müte-beyyendir, hilafı tebeyyün etmedikçe mevcudiyetine kail olmak icab eder. Ve bu bakımdan emanetler daha kuvvetlidir. Mebsutı Serahsî.

121 - : Bir köle bir şahsa bir vedia bırakdıkdan sonra gaib olsa veya vefat etse mevİâsı bu bediayı ahz ve istirdad edemez. Köle ticarete mezun olsun olmasın, zimmetinde borç bulunsun bulunmasın müsavidir. Meğer ki vedia, bu kölenin kesbi bulunmuş olsun. Bu cihet malûm olursa mevlâsı ve­diayı ahz edebilir. Çünkü kölenin kesbi mevlâsının malıdır. Hindiyye.

(Hanbelî fukahası diyorlar ki ; Mâlikleri meçhul olan vediaları müstev­da', hâkimin iznini istihsal etmeksizin tesadduk edebilir, bunları hâkime tes­lim etmesi de caizdir. Mâlikler mefkud varsleri de gayri mevcud olan vedia­ları da müstevda', hâkime teslim veya bilâhare mefkud veya varisi zuhur etdiği takdirde zamin olmak üzere tesadduk edebilir. Keşşefül'kına.)[100]

 

Vedialarda Zamanı   İcab Edib Etmeyen  Bazı  Haller  :

 

122 - : Vedia, teaddî ve taksir bulunmaksızın her hangi bir sebeble te­lef veya zayi olsa müstevden zaman lâzım gelmez.

Meselâ : vedia, müstevdeın taksiri olmaksızın çalınsa tazmini icab et­mez. Velev ki müstevdeın malı da beraber çalınmış olmasın. Fakat ücretle hıfz için îda' olunan bir mal, mümkinütteharrüz olan bir sebeble telef veya zayi olursa zaman lâzım gelir. Meselâ : bir kimse bir malım îda' ve hıfz için ona bir ücret ita etdikden sonra o mal sirkat gibi taharrüzü mümkün bir sebeble zayi olsa mustevdea zaman lâzım gelir. Fakat böyle bir ücret tayin edilmemiş olunca gerek taharrüzü mümkün olsun ve gerek olmasm her hangi bir sebeble telef veya zayi olsa tazmini icab etmez. Bahri Raik, Eddürrül'muhtar.

(imam Mâlike göre vedia ile beraber müstevdaın da bir malı çalınmış olmayınca töhmetden dolayı müstevda zamin olur. Hanefilerce hiyaneti sabit olmayınca zamin olmaz. Nitekim rifi de buna delildir.)

123 - : Müstevdaın vedia hakkında teaddîsi zamanı müstelzimdir. Fa­kat mudiin emriyle yapılan bir teaddî, müstevda ve saire hakkında zamanı icab etmez. Binaenaleyh müstevda, vediayı sahibinin iznine mebni kendi malı ile tefriki kabil olmayacak suretde karışdırsa bu malın mecmuunda her ikisi hisseleri mikdarınca şirketi ihtiyariyye ile şerik olmuş olurlar. Bu halde bu mal, bilâhare teaddî ve taksiri bulunmaksızın telef veya zayi olsa mustevdea zaman lâzım gelmez.

Nitekim böyle iki mal, meselâ mudiin altınlariyle müstevdeın ayni cins-den altınları kiseler yırtılarak sandık içinde biri birine karışacak olsa her ikisi hisseleri nisbetinde ve şirketi cebriyye suretiyle şerik olurlar. Artık bunun bilâhare telef olmasından dolayı zaman icab etmez.

Bu mesele, îmam Muhammede göredir. Mecelle de bunu kabul etmiş-dir. imam Azama göre bu karışık mal, müstevdaın olub    mudiin hissesini tazmin eder. imam Ebu Yusüfe göre ise bu halde ekal, eksere tabi olur. Meselâ mudiin malı çok ise o, bu malın mecmuuna mâlik olur, müstevdaın malını tazmin eder. Dürerül'hükkâm.

124 - : Vediayı sahibinin izni olmaksızın diğer bir mal ile birbirinden tefriki müteazzir veya müteassir bir suretde karışdırmak bir teaddîdir. Bun­dan dolayı karışdırana aşağıdaki meselede İzah edileceği veçhile zaman lâ­zım gelir.

Meselâ : Müstevda', kendisinde vedia olan bir mikdar yüzlük altınları­nı kendisinin veya başkasının diğer yüzlük altınlariyle bilâ izin kanşdırdık-üan sonra bunlar zayi olsa veya temyizleri kabil olmayacak hale gelmiş üulunsa müstevda' zamin olur. Çünkü bu veçhile karışdırmak istihlâk de-mekdir. Müstevda'dan başkası karıştırdığı takdirde bunu kendisi zamin olur. Elbahrürraik.

125 - : Vediayı sahibinin izni olmaksızın başka bil mal ile karışdırma hususunda şöylece dört ihtimal vardır :

(1) :  Karıştırılan iki mal bir cinsden olmayıb tefriki kabil bulunur. Bu halde zamanı mucib olmaz. Altın ile gümüş, badem ile ceviz gibi. Bu suret­de mahlut mal, daha tefrik olunmadan telef olsa emaneten telef olmuş olur. Zamanı müstelzim olmaz.

(2) :  Karıştırılan    iki mal, bir cinsden olmamakla    beraber tefrikleri müteazzir bulunur. Bu suretde mudiin hakkı bil'ittifak munkati olur, karış­tırana zaman lâzım gelir. Zeytinyağiyle susamyağı gibi.

(3) : Karışdmlan mallar bir cinsden olmayıb tefrikleri müteassir bulu­nur. Bu halde bazı fukahaya göre sahibinin hakkı munkati olur, karışdırana zaman lâzım gelir. Mecelle bu kavli ihtiyar etmişdir. Diğer bazı fukahaya göre de sahibi muhayyerdir, dilerse bu mahlut mala hissesi nisbetİnde şerik olur, dilerse hissesini karışdırana tazmin etdirir. Buğday ile arpa gibi.

(4) : Karışdırılan iki mal, bir cinsden olub tefrikleri mümkün bulunmaz. Bu halde îmamı Azama göre bu mallar,  gerek maiyatdan olsun ve gerek mayiatın gayrisinden bulunsun, karışdırana aid olub bundan mudiin hakkı munkati olur, karışdırana vediayı tazmin lâzım gelir, bu mahlutun ziyaı tak­dirinde zamandan kurtulamaz. Ve bu karışdırılmadan sonra mudî, karışdı-ranı ibra etse hem deyinden hem de aynden hakkı    sakıt olur. îmameyne göre ise mayiatın gayrisinde vedianın sahibi muhayyerdir : dilerse mahlut mala hissesi nisbetinde şerik olur, dilerse hissesin karışdırana tazmn etdi­rir. Bir cinsden olub tefriklerini temin edecek alâmetden hali olan altın ve­ya gümüş meskukât gibi. Bu halde mudî, karışdıram ibra etse yalnız mu­hayyerliği sakıt olur,  mahluta müşareketi teayyün  eder.  Mayiata  gelince imam Muhammede göre hüküm yine böyledir.

imam Ebu Yusüfe göre ekal, eksere tabi olur. Ya'ni  ;  hangisinin hissesi çok ise bu mahlut mala o temellük ederek diğerinin hissesini tazmin eder. îki zeytünyağınm biribirine karıştırılması gibi. Reddi Muhtar.

Böyle mahlut bir mala temellük eden kimse için bedeli zamanı sahibi­ne teslim etmedikçe bu malda tasarruf etmek mubah olmaz. Bahri Raik.

(Malikîlere göre müstevda', vedia olan altın veya gümüş paraları ken­disinin altın veya gümüş paralarına karışdirsa da sonra hepsi birden zayi olsa üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü bu halde vedia, toaddî bulunmak­sızın zayi olmuşdur, bu kanşdırma bir teaddî sayılmaz. Fakat vedia olan buğdaya meselâ arpa karışdınlıb da badehu hepsi zayi olsa müstevda' za­min olur. Zira bu mahlutun tefrik ve temyizi müteassirdir. Bu dirhemlere, dinarlara benzemez. Elmüdevvenetülkübra.)

126 - : Müstevdaın teaddisi veya taksiri halinde vedia telef olunca üze­rine zaman lâzım geleceği gibi kıymetine noksan arız olduğu takdirde de bu noksanın zamanı lâzım gelir.

Meselâ : Müstevda1, kendisinde vedia olan nükudu umuruna veya baş­ka bir hususa sarf ile istihlâk etse bunu zamin olur. Hattâ bu halde bu nü-kudun yerine kendi malinden koyacağı meblâğ, velev ki kendi teaddîsi ve taksiri bulunmaksızın zayi olsa zamanından kurtulamaz. Çünkü bu ikinci meblâğ, mudiin asıl malı değil, müstevdaın ona mukabil olan malıdır. Bu­nun ziyamdan dolayı mudia karşı olan zamandan beri olamaz.

Kezalik : Müstevda, vedia olan nükudun, meselâ yansım istihlâk edib yerine kendi malinden ve ayni cinsden temyizi kabil olamayacak bir halde nükud koyacak olsa da muahharan hepis birden zayi olsa vedia olan nüku­dun tamamını zamin olur. Çünkü bir kısmını evvelce İstihlâk etmiş olduğu gibi bir kısmını da kendi maliyle karışdırdığı cihetle istihlâk etmiş sayılır. Fakat bilâhare ilâve etdiği kısma mütebakisinden temyiz edilebilecek suret­de bir alâmet vaz etmiş olursa o zaman yalnız sarf etmiş olduğu mikdarı zamin olur. Hindiyye. Sair mevzunat ve mekîlâtda da hüküm böyledir.

Kezalik : Müstevda' elinde vedia olan hayvana sahibinin izni olmaksı­zın binib giderken hızlı sürmesinden veya herhangi bir sebebden dolayı te­lef olsa veya çahnsa zamin olacağı gibi zayıflayıb kıymetine noksan arız ol­sa bunu da zamin olur.

Kezalik : Müstevda', yangın vukunda vediayı başka bir mahalle nakle muktedir iken nakl etmeyib de yanmasına sebebiyet verse bu taksirinden dolayı hakkında zaman lâzım gelir.

(İmam Mâlike göre müstevda', vedia olan altın veya gümüş akçeyi ken­di umuruna sarf ve itlaf edib badehu yerine mislini koysa teaddîsi nihayet bulmuş olur. Binaenaleyh bilâhare bu misi, kendi fi'liyle olmaksızın telef ol­sa üzerine zaman lâzım gelmez.

Misliyyatdan olan buğday ve saire gibi şeyler hakkında da hüküm böyledir. Bunları istihlâk edib yerlerine misillerini koyunca zamandan kurtulur. Elmüde vvenetülkübra.)

127 - : Teaddî edilen bir vediaya hiç bir zarar terettüb etmeden teaddi izale edilse, meselâ  :  istimal edilen bir vedia bir zarar arız olmadan bir daha istimal edilmemek üzere hali aslisine irca olunsa bilâhare teaddi ve taksir bulunmaksızın telefi takdirinde müstevdea zaman lâzım gülmez. Çün­kü vedia, haddi zatında hakikaten veya hükmen sahibinin elinde sayılır. Zi­ra bunun üzerine el koymanın faidesi yalnız sahibine aiddir. Teaddi ile bu el zail olursa da vifaka avdetle yine bu el avdet etmiş olur.    Binaenaleyh bilâhare kendi kendine telef olunca hükmen sahibinin elinde telef olmuş sa­yılır. Şu kadar var ki müstevdam bu teaddisinden sonra vifaka avdet etmiş bulunması mudi tarafından tasdik olunmak lâzımdır. Tasdik olunmak lâzım­dır. Tasdik edilmezse vifaka avdetin    beyyine ile isbatı icab eder, ve illâ müstevda' zamandan kurtulamaz.

Kezalik : müstevda', vifaka avdetle beraber vediaya tekrar teaddî ni­yetinde bulunsa, meselâ : istimal etdiği vediayı tekrar istimal etmek azmin­de olsa telefi vukuunda zamandan kurtulamaz. Bahri Raik.

îmam Züfere göre teaddi izale edilmekle zamandan beraet hâsıl olmaz. Çünkü müstevda' muhalefetde bulunmakla vedia zamanına dahil olmuş, îda akdi bozulmuşdur.  Artık akd techid edilmedikçe  avdet etmez.  Elbedaî.

(îmam Şafiîye göre de böyledir. Hattâ Şafiî mezhebine göre müstevda', meselâ : altın veya gümüş akçe kabilinden olan bir vediayı sarf etmek üze­re çıkardı mı, teaddî etmiş olur. Artık bunu yerine aynen ve misSİyyen koy­sa dahi zamandan kurtulamaz. Elmizanürkübrâ.)

(Hanbelî mezhebine nazaran da teaddî ile îda akdi nihayete ermiş ulur. Bir yeni akd bulunmadıkça müstevda1, telef olacak vediayı zamin olur. Me­selâ vedia olan nükudu açıp kesesinden çıkarsa ve yahut yalnız yalnız kese­sini çözse artık emanetden çıkmış olur, hemen sahibine red etmesi lâzım gelir, badehu telef olsa tazmini icab eder. Neylül'meârib.)

128 - : Vedia    hakkında ilk teaddi niyyeti, eimmei    hanefiyyeye göre teaddî sayılmaz.

Meselâ : Müstevda', vedia akçesinden bir mikdarmı hare etmek üzere aldığı halde hare etmeden yerine iade etse de badehu zayi olsa bunu zamin olmaz. Çünkü bunu müerred ahz etmek, itlaf değildir. Itlâf niyyeti de itlaf değildir. Binaenaleyh zamanı  mucib olmaz.  Nitekim bir hadisi  şerifde buyurulmuşdur. Yani: Allahü azimüşşan hazretleri ümmetinden hatırlarına gelen şeyleri söylemedikçe veya yapmadıkça afüv buyurmuşdur, bu hatıra­lardan dolayı mesul olmayacaklardır. Elbedaî.

129 - : Muvakkat olan bir îda'da vaktin hululünden sonra yapılan bir teaddî, bilahâre izale edilmekle zaman sakıt olmaz.

Meselâ : bir kimse kendisine îda' vaktinden itibaren bir ay müddetle vedia bırakılan bir malı bir ay tamamından sonra istimal etse de badetterk bu mal zayi olsa üzerine zaman lâzım gelir. Kitabül'vedia = Mecelle heye­tinin.

130 - : Müstevda', vedianın bir kısmını vermek üzere tehdit ve tahvif olunub vermediği takdirde    nefsinin veya bir uzvunun itlaf veya vedianın tamamen gasb edileceğinden hazer etse de o kısmı verse kendisine zaman lâzım gelmez.

Nitekim vedia, müstevdaın elinden nehb ve garet edildiği takdirde de kendisine zaman teveccüh etmez. Müstevda', bunu garet eden şahıs aleyhi­ne dâva açabilir. Fakat mücerred habisten, veya kayd ve bendden veya kendi malinin kaderi kifayeden zaid mikdarının ahz edilmesinden korkarak vedianın bir mikdarını verse bu mikdarı zamin olur.

131 - : Vedianın sahibi mefkud bulunsa müstevda', onu sahibinin haki­katen veya hükmen vefatı tebeyyün edinceye veya zuhur edib gelinceye ka­dar hıfz eder, vârislerine veya beytülmale ve başkalarına veremez.

Fakat vedia durmakla bozulacak şeylerden ise müracaat edeceği hâki­min izniyle satıp semenini yanında emanet olarak saklıyabilir. Maamafih hâkime müracat etmeğe mecbur değildir, onun vazifesi vediayı hıfz etmek-dir.

Binaenaleyh müstevda', vediayı hâkimin izniyle satmayıb da durmakla bozulsa zamin olmaz. Şayed hâkime müracaat etmeksizin kendi kendine sat­sa fuzulî olur, sahibi zuhur edince muhayyerdir: Dilerse şartlan mevcud .ise icazet verir, dilerse icazet vermeybi vediayı tazmin etdirir. Meğer ki hâ­kim bulunmayan bir yerde bluunmuş olsun, o zaman müstevda, böyle bozu­lacak bir vediayı bizzat satabilir.

Bir de mefkudun vârisleri vedianın bozulacağını görünce hâkime müra­caat edib bunun satılması için hâkim tarafından müstevdea emr olunması­nı istiyebilirler. Bu halde hâkim, keyfiyeti tahkik ederek ona göre emr ve­rebilir. Mefkud mebhasine müracaat!

132 - : Müstevda' vediayı farelerin ifsad etdiğine ve bunların delikle­rine muttali bulunduğu takdirde keyfiyeti mudia haber vermiş ise üzerine zaman lâzım gelmez. Fakat böyle muttali olduğu halde haber vermemiş ve delikleri kapamamış ise zamin olur. Hindiyye.

133 - : Vedia, yazın güvelenmeğe müstaid olduğu halde müstevda' onu bir yere serib de havalandırmamakla güvelenerek bozulsa müstevdaa zaman lâzım gelmez. Kitabülvedia.

134 - :  Simar olan kimse sattığı malların semenlerini birbirine karış-dirmıs olunca bakılır. Beldenin âdeti o veçhile cari ise kendisine zaman lâ­zım gelmez. Amma beldenin örfüne    muhalif olub biri birinden temyizi de müteassİr bulunmuş olunca zaman lâzım gelir. Kitabülvedia.

135 - : Bir dellâl, satmak için aldığı bir libas hakkında : «Elimden dü-şüb zayi oldu, bilmiyorum ki nasıl zayi oldu» dese üzerine zaman lâzım gel­mez. Fakat «unuttum, hangi dükkâna bırakdığımı bilmiyorum»  dese zamin olur. Hindiyye.

136 - : Bir kimse satmak için aldığı bir malı,    meselâ bir mücevheri «Ben kıymetini anlamak için bunu bir tacire göstereyim» deyib de daha gös­termeden mücevher zayi olsa bakılır, eğer kendisinin hareketi sebebiyle za­yi olmuş veya düşmüş ise zamin olur, amma başkasının kendisine müzahe-mesinden dolayı çalınmış veya düşmüş ise zamin olmaz. Hindiyye.

137 - : Bir kimse kendisine muhafaza için teslim edilen bir altın par­çasını tüccarın âdeti veçhile ağzına atıb da boğazına kaçacak olsa zamin olmaz. Hindiyye.

138 - : Müstevda1, vedia olan yüzüğü küçük parmağına veya anın ya­nındaki parmağına takıb da badehu telef olsa zamin olur. Fakat orta, şaha­det veya başparmağına takmış olsa zamin olmaz.    Müstevda, kadın olunca herhangi parmağına takmış olursa zamin olur. Hindiyye. Çünkü kadınlar yü­zükleri her hangi parmaklarına ziynet için takarlar. Binaenaleyh bu suretle vediayı istimal etmiş sayılırlar. Erkeklerin yüzükleri orta veya şahadet ve­ya baş parmağa takmaları ise ziynet için değildir, bu hıfzdan madyddur.

139 - : Müstevda', vedayı başının altına veya yanının altına koyub uyu­muş bulunsa ziyamdan dolayı zamin olmaz. İkamet halinde ön tarafına ko­yub ayakda uyuya kalmış olunca da zamin olmaz. Sefer halinde ise otura­rak veya yan gelerek uyumuş olsa dahi üzerine zaman lâzım gelmez. Mu­hiti Bürhanî.

140 - : Müstevda', vedia olan paraları cebine koyub da bir fisk mecli­sinde hazır bulundukdan sonra vedia, düşmek veya çalınmak gibi bir suret­le zayi olsa bazı fukahaya göre zamin olmaz. Çünkü vediayı kendi malını sakladığı bir yerde, yani cebinde, saklamışdır. Diğer bazı fukahaya göre de bu, aklı zail olmadığı takdirdedir. Amma malını hıfz edemiyecek suretde aklı zail olmuş ise zamin olur. Zira bu takdirde bizzat hıfzdan âciz bir hale gelmiş olarak vediayı tazyi'    etmiş veya başkasına îda'    eylemiş bulunur. Haniyye,

141 - : Müstevda', vediayı kapısı açık bir hanede, veya hamamda veya yolda veya mescidde bir muhafız bulunmaksızın bıraksa da vedia kendisinin gıyabında zayi olsa tazmini icab eder. Çünkü hıfzında taksir etmiş olur. Hindiyye.

142 - : Vedia bağlı bir keseden veya kilitli bir sandıkdan ibaret olduğu halde müstevda', bunu açsa bu bir teaddî sayılmaz. Binaenaley içerisinden bir şey almadığı halde zayi olsa üzerine zaman lâzım gelmez.

143 - : Müstevda', vediayı üzerine basib geçmekle parçalasa veya elin­den bir şey düşürüb bozsa üzerine zaman lâzım gelir. Çünkü hıfzında taksir etmiş olur.

144 - : Müstevda', vedia olan kâğıtları bir sandık içine koyub sonra iç­mek için sandığın üzerine koyduğu su damkyarak bu yüzden kâğıtlar bozul-sa zamin olmaz.

145 - : Müstevda', vedia olan hayvanı hanesinin kapısına bağlı bıraka­rak hanesine girmekle hayvan zayi olsa bakılır. Eğer hayvanı görür bir va-ziyetde bjrakmış ise zaman lâzım gelmez. Göremiyeceği bir vaziyetde bırak­mış ise şehirde zamin olur, köyde ise zamin olmaz. Mecmaüzzamanat.

146 - : Bir kadın, onun bunun çamaşırlarım yıkayıb kurumaları için hanesinin damına asdığı cihetle bunlar zayi olsa bakılır. Eğer hanenin damı tahtadan veya karmş gibi şeylerden yüksekçe çevrilmiş ise zaman lâzım gelmez, ve illâ gelir. Hindiyye.

147 - : Bir müstevda', vediayı elbisesiyle beraber bir ırmağın kenarına bırakıb yıkandıkdan sonra elbisesini giyinib vediayı unutsa zamin olur. Su­ya daldığı esnada çalındığı takdirde de hüküm böyledir. Mecmaüzzamanat.

148 - : Dükkânında vedialar bulunan bir kimse, namaz İçin camia gi-dib de vedialar zayi olsa bunları zamin olmaz. Çünkü onun dükkânı muhraz sayılır, kendi malını da orada hıfz etmekdedir. Komşuları da bunun hıfziyle alâkadardırlar.

149 - : Müstevda' vediayı zevcesine teslim, badehu anı tatlik edib iddeti nihayet bulduğu halde istirdad etmemekle vedia elinde helak olsa müstev­da, Kadîhane göre zamin olmaz, olmaz. Fakat bazı müteahhirine göre za­min olur. Çünkü bu halde vediayı istirdad etmesi icab ederdi. Hindiyye.

150 - : Vedia sahibi mesafei sefer gaib olub da üzerine nafakası vacib olan şahsın müracaatı üzerine hâkim, o gaibin vedia olan akçesinden veya nafaka cinsinden bulunan taam ve kisve gibi bir malinden o şahsa nafaka takdir etmekle müstevda',   bunlardan o şahsın nafakasına-   sarf etse bunu zamin olmaz. Çünkü bunu velayeti âmmesi olan hâkimin emriyle sarf etmiş olur.

Fakat müstevda', bunu hâkimin veya mudiin emri olmaksızın sarf eder­se zamin olur. Meğer ki hâkime ilâm ve ihbar mümkün olmayan bir mahalde bulunmuş olsunlar, öyle bir yerde bu nafaka için kadri maruf sarf edi­lirse istihsanen zaman lâzım gelmez. Bahri Raik.

151 - : Müstevda', mudiin nafakaya müstahik ebeveyninden veya evlâ­dından biri veya zevcesi olunca onun gıyabında nafaka cinsinden olub elin­de bulunan vediadan hâkimin iznine muhtaç    olmaksızın kendi nafakasına sarf edebilir. Çünkü bunun nafakası mudi üzerine kazadan evvel de lâzım­dır. Bundan dolayı bu müstevdea zaman lâzım gelmez, kendi hakkını istifa etmiş olur.

152 - : Müstevda', olduğu iddia edilen şahıs, vediayı inkâr ederse ve­ya vedia nafaka cinsinden bulunmazsa kendisine husumet    teveccüh eder. Nafaka mebhasine de müracaat!..

153 - : Müstevda', vedia ile sahibinin başkasına olan borcunu bilâ izin kendi arzusiyle eda etdikde sahibi razı olmazsa zamln olur. Sahibi borcunu ikrar etsin etmesin müsavidir. Bu halde müstevda', mudiin borcunu teber-rüan Ödemiş olur, bunu ne dainden ne de mudi'den isteyemez. Velvaliciyye.

Fakat dain, müstevdaın elinde bulunub kendi alacağı cinsinden olan bir vedianın alacağına kâfi mikdarını müstevda'dan cebren asla müstevda', bu­nu zamin olmaz. Kifaye,

154 - : Müstevda', mudiin vefatından sonra kendisinde vedia olan ak­çesini onun maruf bulunan borcu için daine verebilir. Çünkü bu halde müs­tevda', mudiin vasisinin yapabileceği bir işi yapmış olur. Velvalciyye. Za­ten müteveffanın borcu ödenmedikçe vârislerinin bir hakkı olamaz ki buna müdahale edebilsinler,

155 - : Müstevdaın tedavi için   baytara teslim etdiği    vedia hayvanı, tedavi neticesinde olsa sahibi muhayyer olur:  Bunu dilerse müstevdea taz­min etdirir, o da baytara rücu edemez. Ve dilerse baytara tazmin etdirir, o da hayvanın müstevdaa aid olduğunu   bilmiş veya sanmış ise müstevdea rücu eder, amma müstevdea aid olmadığını bilmiş ise rücu edemez. Hindiyye.

156 - : Bir kimse elbisesini sarahaten veya delâleten icab ve kabul ile hammamcıya vedia bırakdıkdan sonra bu elbise hammamcmın uyuması ve­ya gaib olması gibi teaddîsisi veya taksiri yüzünden çahnsa hammamcıya zaman lâzım gelir. Muhtaratünnevazil. (26) ncı meseleye de müracaat!

Şu kadar var ki bu halde hammamcı ile beraber camedar veya natur denilen bir şahıs da bulunub libasların muhafazası ona aid olsa zaman ken­disine lâzım gelir, hammamcıya lâzım gelmez. Hindiyye.

157 - : Bir kimse elbisesini hammamcmın yanına bırakmış olduğu hal­de başka birisi bu elbiseyi giyinib gitmiş olsa da hammamcı, o kimseye kar­şı : «Bir şahıs hamamdan çıkdı, elbiseyi giyindi gitti, ben onu kendisinin elbisesi sandım» dese zamin olur. Çünkü hıfzını terk etmiş olur. Mecmaüz-zamanat.

158 - : Bir kimse    hammamcıya veya natura    elbisesini îda' etdikdun sonra bu elbise onların teaddisi veya taksiri olmaksızın çalınsa üzerine za­man lâzım gelmez. Velev ki çalındığı takdirde bedelini zamin olması meşrut bulunmuş olsun. Müfta bih olan budur. Elbahrürraik.

159 - Bir kadın vefatı tekarrüb etmekle yanındaki vediayı komşusuna def ve tealim etse bakılır. Eğer yanında vediayı teslim edecek emini yok ise kendisine lâzım gelmez. Haniyye.

160 - : Müstevda', telef olan vedia hakkında : «Vedia düşdü veya «ve­dia benden düşmüş» dese zamin olmaz. «Vediayı düşürdüm» dediği suretde de müfta bih olan kavle göre zamin olmaz. Çünkü müstevda', vediayı düşür­düğü yerde bırakıb gitmiş olmadıkça ona teaddî etmiş sayılmaz. Hindiyye.

161 - : Bir kimse bir şahsa meselâ on lira verib de «bunun be$ lirası vedia, beş lirası da sana boredur» dedikden sonra bu on lira zayi olsa o şa­hıs bunun yalnız borç olan mikdarını zamin olur, vedia kısmım zamin olmaz. Hindiyye.

162 - : Bir kimse bir şahsa meselâ : «Şu on lirayı al, bundan üçü sana hibedir, yedisini de götür fülân zata teslim et» deyib o kimse de bunları gö­türürken yolda zayi etse yalnız üç lirasını zamin olur. Çünkü bu bir hibei muşa' olduğundan   fâsiddir. Yedi lira ise emanet olduğundan   zamanı icab etmez. Bu üç lira vasiyet edilmiş olsa idi ziyamdan dolayı    tazmini lâzım gelmezdi. Çünkü müşam vasiyeti caizdir. Haniyye.

163 - : Bir kimse kendisine bir gâsıbın îda' etdiği magsub malı aynen gâsiba iade etse bunun    zamanından beri olur. Artık mağsubün    minhe ve onun vârislerine karşı mesul olmaz. Dürri Muhtar ve Tekmile.

164 - : Bir kimsenin elinde vedia olan bir malı başka bir şahıs istih­lâk etse zamanı şahsa lâzım gelir. Binaenaleyh müstev'daın lyalinde bulu­nan bir şahsın, meselâ : aylık hizmetkârının veya haricden birisinin elinden bir şey düşüb vediayı telef etse zaman bunun    üzerine lâzım gelir. Büyük olsun, küçük olsun müsavidir. Çocuğun malı yok ise büyüklük haline intizar olunur. Camiül'füsuleyn.

165 - :  Müstevda', vedia İçerisine    konulan bir metaını unudub vedia ile beraber sahibine bitteslim onun elinde zayi oldukda bakılır. Eğer vedia sahibi bu metaı muttali olduğu halde    müstevdea    reddetmeyib de badehu elinde zayi olmuş ise zamin olur. Amma daha muttali olmadan zayi olmuş ise zamin olmaz. Kitabül'vedia.

166 - : Vedialarda mücehhilen vefat, zamanı icab eder.

Şöyle ki : müstevda' vefat edib de terikesi arasında vedia aynen bulun­madığı takdirde bakılır : Eğer müstevdaın hali hayatında, yani hali sıhha­tinde veya vefatı vaktinde «vediayı sahibine reddetdim» veya «vedia taaddîm, taksirim olmaksızın zayi oldu» demek gibi bir suretle vedianın halini beyan ve takrir eylediğini varisi beyyine ile isbat ederse terikesine zaman lâzım gelmez. Amma beyyin il isbat edemezse, vedianın.red olunduğuna ve­ya müstevdaın hali hayatında zayi olduğuna dair iddiası mücerred yeminiyle tasdik olunmaz.

Kezalik : Varis, «Biz vediayı biliriz, şöyle idi böyle idi» diye tavsif ve tefsir ederek müstevdaın vefatından sonra teaddîleri, taksirleri olmaksızın zayi olduğunu beyan etse yeminiyle tasdik olunarak yine zaman lâzım gel­mez.

Amma müstevda', vedianın halini beyan etmemiş, vedianın haline varis­lerinin muttali olduğunu da bilmemiş olursa mücehhilen vefat etmiş olaca­ğından terikesinden zaman lâzım gelir, vedia sair borçlan gibi terikesinden istifa olunur. Mudiin sair garimlerden bir güne imtiyazı olamaz. Techil ile vedia müstehlek olmuş, müstevdaın meçhul eli, mevt ânında bir temellük eline münkalib bulunmuş olur. Hindiyye, Reddi Muhtar ve tekmilesi.

(Malikîlere göre müstevda', vediayı bilâ beyyine almış, sonra vediaya dair bir vasiyetde bulunmaksızın vefat etmiş olunca bakılır: Vedia mevcut ise aynen alınır, değilse terikesinden istifa olunur. Fakat bu hususda bir va­siyetde bulunmuş ise terikesinden zaman lâzım gelmez. Bu halde mücehhi- * len ölmüş sayılmaz. Belki vedianın zayi olduğuna ihtimal verilir. Bir de va­siyet bulunmamakla beraber îda' zamanından itibaren on sene kadar bir za­man geçmiş olursa zaman lâzım gelmez. Vediayı sahibine red etmiş oldu­ğuna hami'olunur. Şerhi Muhammedi Hirşî.)

167 - : Müstevda\ hali hayatında vedianın halini beyan etmemiş oldu­ğu gibi varisi de vediayı tavsif ve tef,sir etmiyerek mücerred : «Biz vediayı biliriz, zayi oldu» dese bu, muteber olub zamanı dafi bulunmuş olmaz. Bel­ki teaddî ve taksir bulunmaksızın zayi olduğunu beyyine ile isbat etmesi lâ­zım gelir. Mücerred yemin ile tasdik olunmaz. Çünkü eminin sözü kabul olu­nur ise de zaminin sözü kabul olunmaz. Beyyine ikamesine ihtiyaç görülür, isbat edemediği takdirde müstevdaın terikesinden zaman lâzım gelir. Varis bunu kendi malinden ödemeğe mecbur değildir.

168 - : Vedia hakkında kısmen tehcîl vuku bulduğu takdirde yalnız bu kısmın tazmini icab eder. Meselâ iki libasdan ibaret olub da biri aynen mev-cud olduğu halde diğeri meçhul bırakılmış olsa yalnız bu meçhul libas için zaman lâzım gelir.

169 - : Sair emanetlerde de techil, zamanı mucibdir.

Binaenaleyh kendisindeki emanetin halini bildirmeyib mücehhilen vefat eden her eminin terikesine zaman teveccüh eder. Bundan şu meseleler müs­tesnadır :

(1) : Bir vakfın mütevellisi, bir mescide meşrut olan gaileyi kabz etdik-den sonra mücehhilen vefat etse terikesine zaman lâzım gelmez.

(2) : Bir hâkim, yetimlerin    mallarını kendi hanesine değil, başka bir kimsenin hanesine vedia olarak bırakıb da o kimseyi beyan etmiyerek mü­cehhilen vefat etse kendisine zaman lâzım gelmez.

(3) : Emirülceyş, ganimet mallarını    taksimden evvel bir    gaziye îda' edib de kime îda' etdiğini beyan etmeyib mücehhilen vefat etse terikesine zaman teveccüh etmez.

(4) : Bir kims hanesine rüzgârın    düşürdüğü bir malı beyan    etmeyib mücehhilen vefat etse terikesinden tazmini lâzım gelmez.

(5) : Bir kimse kendisinin malûmatı olmaksızın hanesine bir şahıs ta­rafından kullanılan bir malı beyan etmeksizin mücehhilen vefat etse zaman icab etmez.

(6) : Mahcur bir çocuk, kendisinden bir şahsın ida' etdiği bir malı be­yan etmeyib mücehhilen vefat etse terikesine zaman teveccüh etmez. Nite­kim bu çocuk baliğ olub da badehu vefat etdiği suretde de hüküm böyledir. Meğer ki baliğ oldukdan sonra vedianın elinde bulunduğu sabit olsun. O hal­de mücehhilen vefat edince zaman lâzım gelir.

(7) : Bir kimse kendi oğlunun veya hafidinin elinde bulunan bir malını beyan etmeyib mücehhilen vefat etse terikesine zaman lâzım gelmez.

(8) : Baba veya ceddi sahih veya hâkim tarafından vasî tayin edilmiş olan kimse, sagîrin malini beyan etmeyib mücehhilen vefat etse terikesine zaman teveccüh etmez. Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.[101]

 

Vediaların Tazmininde Muteber Olan Zaman  :

 

170 - : Bir vedianın tazmini lâzım gelince   misliyyatdan ise mislini ve kıyemiyyatdan ise zamanı mucib olan şeyin, meselâ teaddînin vukuu zama­nındaki kıymetini vermek lâzım gelir.

Meselâ : müstevda', vediayı bir müddet sakladıkdan sonra muhafaza­sında taksir etmekle telef olsa bakılır : Eğer vedia buğday, arpa gibi mis­liyyatdan ise bunun mislini vermek icab eder. Velev ki zaman itibariyle bun­ların kıymetleri mütefavit bulunmuş olsun. Fakat akçe, elbise gibi kıyemiy­yatdan ise bunun telefi vaktindeki kıymetini vermek lâzım gelir. Nitekim aşağıdaki meseleler de bu esasa dayanır.

171 - : Müstevda', kıyemiyyatdan olan bir vediayı sahibinin izni olmak­sızın başka bir şahsa iare veya icar etse de vedia o şahsın elinde telef olsa bu iare veya icar zamanındaki kıymetini tazmin lâzım gelir. Çünkü emanet, bu .zamandan itibaren gasba münkalib olmuş olur.

172 - : Müstevda', vediayı sahibinin izni   olmaksızın defeat ile istimal edib de badehu telef olsa ilk istimal zamanındaki kıymetini zamin olur. Ve­lev ki diğer istimaller zamanında kıymeti azalmış olsun.

173 - :  Mustevda1, kıyemiyyatdan olan bir vediayı inkâr    etdiği halde mudî, idaı ve bu inkâr zamanındaki kıymetini isbat etse bu kıymeti tazmin ıcab eder. Bu zamandaki kıymeti malûm olmayınca ida' günündeki kıymeti lâzım gelir.

Şayed şahidler, vedianın kıymetini asla bilmedikleri halde müstevda', «vedianın inkâr günündeki kıymeti şu kadardır» diye ikrar eylese bu mik-dar ile mahkûm edilir. Daha ziyade olmadığına dair müstevdea bittaleb ye­min verdirilebilir. Minhatül'halik.

174 - ; Vedia olub istihlâk edilen bir alacak senedinin veya hisab def­terinin kıymeti onun böyle yazılı olduğu haldeki kıymeti  ne ise ondan iba-retdir. Yoksa havi olduğu meblâğ, bunun kıymeti sayılmaz. Binaenaleyh yal­nız bunun zamanı lâzım gelir. Böyle bir senedin zayi olmasiyle borcun su­kutu lâzım ^ellili!/.. îjnycd iilncnklı uhıcnfiını  i.sbat edemediği gibi borçlu da yemin etmekle alacak telef olsa bu telef, senedin ziyama değil, borçlunun inkâr ve yeminine muzaf olur. Hindiyye.

175 - Bir sefine reisi,  başka beldede bulunan bir şahıs götürmek üze­re kendisine teslim olunan eşyanın bir kısmını fırtınadan kurtulmak için de­nize atsa bunun bu atdığı zamanındaki kıymetini zamin olur.  Abdurrahim fetavası.

176 - : Müstevdaın elinde vedia olan akçe kâsid    olub aynen mevcud bulunsa mudİa bu veçhile red ve iade olunur, îda' günündeki kıymetini taz­min lâzım gelmez. Fakat bu akçe müstevda' tarafından .istihlâk edildikden sonra kâsid olsa istihlâk günündeki kıymetini tazmin lâzım gelir. Kitabül': vedia.

177 - : Müstevda', vedianın    halini bildirmeyib    mücehhilen vefat etse vefatı günündeki kıymetini tazmin lâzım gelir.[102]

 

Vedialara Mütelük  Dâvalar Ve Beyyineler  :

 

178 - : Müstevda1, kendisine bir mal îda' edilmiş olduğunu mudiin id­diasına karşı inkâr etse söz maalyemîn müstevdaın olur. Bu halde müstev­da', yeminden nükûl eder veya vedia beyyine ile sabit olursa müstevdea za­man lâzım gelir.

(îmam Şafiî ve İmam Ahmede göre de müstevda', vediayı beyyine ile, yani : şühud muvacehesinde kabz etmiş olsa bile reddi hakkında sözü bilâ beyyine kabul olunur. îmam Mâlike göre ise beyyine ile alınca reddi hak­kındaki sözü beyyinesiz kabul olunmaz. Mudî, böyle beyyine ile verince gûya müstevdea muhafaza hususunda emniyet göstermiş olduğu halde reddi hususunda göstermemiş olur. Binaenaleyh vedianın telefi hakkında müstev­daın sözü olunursa da reddi hususunda tasdik olunmaz.

Maliki fukahasmdan îbni Kasımdan rivayet olunduğuna göre böyle bey­yine bulunsa da yine söz müstevdamdır. Elmizanül'kübra, Bidayetülmücte-hid.)

179 - : Vedianın kıymetinde,  mikdarında  veya vasfında ihtilâf olunsa söz müstevdamdır.

Meselâ : Bir kimse bir şahsa kese içinde olarak   veya saymaksızın bir mikdar para îda edib muahharan : «Para şu kadar ziyade idi» diye iddia et­se o şahsa yemin tevcih edemez. Meğer ki : «Şu kadar ziyade idi, onu bu şa­hıs tazyi etti» veya «ona hiyanetde bulundu» diye dâva etsin. O halde bu iddi asını isbat etmesi lâzım gelir.

Kezalik : bir kimse bir şahsın yanma zenbil içinde olarak bir takım dül­ger âletleri îda 'edib de sonra geri alındığında «Bunun içinde şöyle bir âlet de var idi» diye iddiada bulunsa, müstevda' da: «ben senden zenbili kabz etdim, içinde neler olduğunu bilmem» dese üzerine zaman ve yemin lâzım gelmez. Hindiyye.

180 - : Bir kimse bir şahsa kilitli bir sandık îda' edib de badehu kabz etdiğinde «Bu sandıkda şöyle bir malım noksandır» diye iddia edib o şahıs da : «Ben sandıkda öyle bir malın bulunduğunu   bilmem» dese bu şahsa za­man ve yemin lâzım gelmez. Meğer ki bu malı o şahsa îda' etdiğini veya bu malı o şahsınistihlâk eylediğini iddia etsin, o takdirde bu iddiasını inkâr vu­kuunda isbata muhtaç olur.

181 - Müstevda'  vedianın  teaddîsi ve taksiri    bulunmaksızın     kısmen veya tamamen telef olduğunu iddia etse söz   maalyemin    kendisinindir. Ye­minden nükûl ederse vedianın mevcudiyetini İkrar etmiş olur. Müstevda', ve­dianın telef olduğuna, mudi' de itlaf    edildiğine veya    müstevdaın    yanında mevcud bulunduğuna beyyine ikame edecek olsa müstevdaın beyyinesi racih olur,

182  - : Mudi', vediaya teaddi edildiğini, meselâ hayvan olub da binildi-ğini, libas olub da giyinildiğini veya köle olub da istihdam edildiğini iddia, müstevda da bu teaddînin bilâhare izale edilmiş olduğunu ifade etse söz mu­diin olur.

Maamafih bu halde bu teaddînin izale edildiğini ikrar ederse müstevda­ın ifadesini kabul etmiş olur. înkâr ederse müstevda' üzerine beyyine ika mesi lâzım gelir. Çünkü müstevda' esasen teaddîyi itiraf etmişdir. Artık iza­lesi hakkındaki kavli mücerredi muteber olmaz, Hindiyye.

183 - : Müstevda,  vediayı sahibinin izni olmaksızın bir şahsa îda edib de badehu telef olmakla : «Ben vediayı o şahısdan geri almışdım, sonra be­nim elimde telef oldu» diye iddia, mudi' ise o şahsın elinde telef olduğunu dâva etse söz malyemîn mudiin olur. Müstevda' bilâ beyyine tasdik olunmaz Çünkü zamanı icab eden sebebi muterif bulunmuşdur, bundan sonra beraeti hususundaki iddiası beyyinesiz tasdik edilemez. Fakat beyyine ikame ederse zamanı icab eden sebebin irtifaını isbat etmiş olur da artık kendisine zaman teveccüh etmez. Bahri Eaik, Hindiyye.

184 - : Müstevda', vedianın gasb olundukdan sonra kendisine iade edil­diğini ve badehu kendi elinde telef olduğunu iddia, müdî ise gâsıbın elinde telef olduğunu dâva eLse söz müstevdaın olur. Çünkü müstevda' zamanı ica-beden bir fiilde bulunmadığı cihetle kemakân emindir.

185 - : Mudi, vediayı kendisinin İzni olmaksızın müstevdan istihlâk et­tiğini dâva, müstevda da onu mudiin veya anın emriyle kendisinin veya baş­ka bir şahsın itlaf    eylediğini iddia etse bakılır.    Mudi bu iddiasını ikrar ederse febiha, inkâr ederse müstevda'dan beyyine istiyebilir. Beyyine1 ikame edebilirse febiha, edemediği   takdirde mudia yemin   verdirir. Mudi' yemin edince müstevda' zamin olur. Reddi Muhtar tekmilesi.

186 - : Müstevda', kendisinin taaddîsi ve taksiri    olmaksızın   vedianın zayi olduğunu, amma nasıl zayi    olduğunu bilmediğini iddia etse yeminiyle tasdik olunur. Çünkü emindir. Fakat : «Vediayı yanıma koymuşdum, sonra tiğini dâva, müstevda da onu mudiin veya anın emriyle kendisinin veya baş­ka  şahsın itlaf     eylediğini     iddia etse bakılır.Mudî     bu iddiayı ikrar eylemiş olacağından kendisine zaman lâzım gelir. Reddi Muhtar tekmilesi.

187 - : Müstevda', kendisine vedia edilen mekîlâtın veya mevzunatın, meselâ şu kadar nükudun bir mikdarını sarf etdiğini ikrar etse bu mikdarı tayin hususunda söz kendisinindir. Daha ziyade   olmadığına yemin eder, bu halde vedianın mütebaki kısmı bilâhare taaddî ve taksir bulunmaksızın telef olsa müstevda', yalnız sarf etdiğini itiraf eylediği mikdan zamın olur, diğer kısmı zamin olmaz. Çünkü taaddîsi yalnız sarf etdiği mikdara münhasırdır. Zaman ise teaddı mikdarına göredir.

188 - : Müstevda', vediayı mudiin   izniyle   başkasına ida' etdiğini veya evlâd ve iyalinin nafakalarına sarf eylediğini veya fukaraya tasaddükda bu­lunduğunu veya başka bir şeye karışdırdığını    iddia etdikde bakılır : Eğer mudi', iznini ikrar ederse febiha. înkâr ederse söz onun olur, müstevdaın bu izni isbat etmesi lâzım gelir. îsbat etmediği veya edemediği takdirde mudia yemin teklif eder. Mudî yemin ederse müstevdea zaman teveccüh eder. Ye­minden nükûl ederse izni sabit olur, müstevda' zamandan    kurtulur. Muhiti Burhanı, Cevahirülfıkh.

(îbni Ebi Leylâya göre müstevda', vediayı başkasına def edib bunu ve­dia sahibinin kendisine emr etmiş olduğunu iddia etse yeminiyle tasdik olu­nur. Çünkü müstebda', vediayı başkasına ida' edebilir, ve hakkında zamanın

vücubünü münkir bulunmuş olur. Bu cihetle söz kendisinindir. Mebsutı Se-rahsî.)

189 - : Müstevda', vediayı bir şahsa   verdikden sonra mudi' ile ihtilâf edib müstevda', mudia : «Sen vediayı bu şahsa vermemi emr etmişdin» diye iddia, mudî de: «Ben başka birisine vermeni emr etmişdim» veya: «vedaiyı o şahsın almasını emr etmişdim,   fakat bilâhare nehy etdim»   diye dâva etse mücerred nefsinin beraeti hususunda söz ,maalyemîn müstevdaın olur. Çün­kü esasen izin hakkında müttefik bulunmuşlardır, müstevda ise emindir. Fa­kat müstevdaın mücerred bu iddiasiyle o şahsın vediayı almiş olduğu sabit olmaz, bunu inkâr vukuunda isbat etmesi lâzımdır.

190 - : Müstevda',   vediayı iyalinde   olmayan bir kimseye   verib onun elinde- telef oldukdan sonra : «Bunu bir özne mebni o kimseye vermiş oldu­ğunu» iddia etse îmam Ebu Yusüfe göre beyyinesi bulunmadıkça tasdik olun­maz. İmam Âzamin kavli de kıyas bakımından böyledir. Çünkü bu İddiasiyle kendisinden zamanı def etmek İstemiş oluyor. Bu defi ise   beyyinesiz kabil olamaz, Elbedaî.

191 - : Müstevda', «Benim yanımda vedia yokdur« veya «Benim yanım­da senin hiç bir şeyin yokdur» diye inkâr etdikden sonra ziyamı bil'iddia bey­yine ikame edecek olsa bakılır : Eğer bu    inkârından sonra zayi   olduğuna beyyine ikame ederse zamandan kurtulamaz. Ve eğer bu    inkârından evvel zayi olmuş bulunduğuna beyyine ikame ederse zamandan kurtulur. Fakat in­kârdan evvel mi,   sonra mı olduğuna tariz etmeksizin mutlaka ziyama beyyi­ne ikame etdiği takdirde de müstevdea zaman lâzım gelir.

Maamafih müstevda', vedianın inkârdan evvel telef olmadığına dair mu­dia yemin verdirilmesini hâkimden istiyebilir. Bu halde hâkim; ademi ilme, yani : vedianın ne vakit zayi olduğunu bilmediğine dair mudia yemin tevcih eder. Hindiyye.

192 - : Müstevda', mudi   tarafından vedia   istenildiğinde : yarın, vere­yim» veya «yarın al» deyib de bilâhare vedianın teaddîsi ve taksiri bulun­maksızın telef veya zayi olduğunu iddia etse bunun ne vakit telef olduğu ken dişinden sorulur, «eğer vereyim» tarzındaki ikrarından sonra telef olduğunu söylerse kendisine zaman lâzım gelmez. Çünkü bu sözleri   arasında tenakuz yokdur. Fakat bu ikrarından evvel telef olmuş olduğunu söylerse zaman lâ­zım gelir. Çünkü : «Yarın vereyim» demesi vedianın mevcudiyetini ikrardır.

. Sonra bunun daha evvel telef olduğunu iddia etse buna münakızdır. Müstev­daın tenakuzu ise hakkında zamanı müstelzimdir.

193 - : Mudi', vediayı istediğinde   müstevda' : «Sen bana asla bir şey îda etmedin» dedikden sonra : «Evet bana ida' etdi idin, fakat ben onu sana red etdim» veya «o elimde teaddîm ve taksirim olmaksızın   telef oldu dese bu iddiası tenakuza mebni kabul olunmaz. Nitekim mudi', inkâra karşı idaın vukuuna beyyine ikame etdikden sonra müstevdam ziya iddiası hakkında da hüküm böyledir. Bu ziyaı isbat etse bile zamandan kurtulamaz. Bu babdaki beyyinesi merduddur. Velev ki şahidler, vedianın kablel'inkâr zayi olduğuna şahadet etmiş olsunlar.

Fakat müstevda', asıl idaı değil de, vadiayı inkâr etse, meselâ : «Benim yanımda senin hiç bir şeyin yokdur» veya «Senin vedian benim üzerime lâzım değildir» dedikden sonra vediayı mudia red etdiğini veya vedianın bilâ teaddî telef olduğunu iddia etse kabul olunur. Çünkü vedianın reddinden veya te­lefinden sonra müstevdam elinde kalmış bir şey olmıyacağı cihetle bu sö-. zünde tenakuz yoktur. Binaenaleyh bu hususda beyyine ikame edecek ol­sa kabul olunur. Şöyle ki : şahidler bu inkârdan evvel vedianın red edildiği­ne veya zayi olmuş olduğuna şahadetde bulunsalar şahadetleri muteber olur. Fakat evvelmi sonra mı red edildiğini veya zayi olduğunu tasrih etmedikle­ri takdirde müstevdea zaman lâzım gelir. Nitekim bu inkârdan sonra zayi olduğuna şahadet etdikleri takdirde de hüküm böyledir, Şayed müstevda', vedianın kablel'inkâr zayi olmadığına dair mudia yemin verdirilmesini İster­se hâkim, mudia bu veçhile ilme yemin verdirir. Hindiyye

194 - : Müstevda',  vediayı inkâr edib de badehu vediayı bu inkârın­dan evvel mudia red etdiğini bil'iddia    inkârında hata eylediğini veya her nasılsa vediayı alıb badehu sahibine red etmiş olduğu   halde bunu unutmuş bulunduğunu te'vil makamında dermeyan eylese bu red hakkındaki beyyİne-si kabul olunur. Hindiyye.

195 - : Müstevda', vedianın zayi olduğunu iddia, badehu mudia red et­miş olduğunu ifade etse bu ifadesi tenakuza mebni kabul edilmeyib vediayı zamin olur. Zamanat.

196 - : Müstevda', vediayı mudiin gıyabında başkasına karşı inkâr etse bundan dolayı kendisine zaman lâzım gelmez. Bu îmam Ebu Yusüfe göredir. Çünkü mudiin gıyabında  inkâr  ile  îda1  akdi bertaraf olmaz.  Ve bu inkâr vediayı hıfz ve siyanet maksadına müstenid de olabilir, imam Züfere göre ise zaman lâzım gelir. Zira zamanın vücubüne sebeb olan şey, mudiin huzur ve gaybubetiyle ihtilâf etmez. Elbedaî.

197 - : Müstevda', vediayı bizzat veya oğlu vasıtasiyle    reddetdiğini, mudi de henüz müstevdam elinde bulunduğunu iddia etse    söz maalyemîn müstevdam olur. ikisi de iddiasına beyyine ikame edecek olsa müstevdam beyyinesi racih olur.  Zahire.

198 - : Vediayı müstevda'dan kabza vekil olduğunu iddia eden şahsın, bu iddiasını indel'inkâr isbat etmesi lâzımdır. Ve ilââ müstevda', vediayı ona vermeğe mecbur olmaz. Binaenaleyh müstevda', vediayı bu şahsın tale­bi halinde vermese de badehu vedia elind taaddîsi ve taksiri olmaksızın te­lef olsa zamin olmaz. Hattâ müstevda', bu vekâleti tasdik.etse de vediayı vekile vermesine emr olunamaz. Çünkü bu tasdik ve ikrarı başkasının malı hakkındadır. Belki bu vekâlet, beyyine ile sabit olmalıdır. Reddi Muhtar.

199 - : Müstevda', vediayı mudiin vekiline, veya resulüne verdiğini id­dia etdikde bakılır  : Mudi', vekâleti veya risaleü tasdik ederse febiha, in­kâr ederse müstevdea isbat etmek düşer, isbat ederse febiha.    Edemezse mudia yemin verdirir. Mudi', yeminden nükûl ederse vekâlet veya risalet sabit olur, yemin ederse müstevda', vediayı zamin olur. Bu halde müstevda', vekilin vekâleıini veya resulün risaletini tasdik etmiş ise zamin olduğu şey ile vekile veya resule rücu edemez. Fakat vediayı vermekle beraber onun vekâletini veya risaîetini inkâr etmiş ise veya tasdik ve tekzib etmiyerek sü­kût eylemiş veya mudi', vekâlet veya risaleti inkâr ederse verdiği vediayı kendisine tazmin etdireceğini şart koşmuş ise vekile veya resule rücu edebi­lir. Bidaye, Reddi Muhtar tekmilesi.

200 - : Bir kimse mudi' tarafından vediayı kabza vekil olduğunu iddia, müstevda'da mudiin o kimseyi bu vekâletden azl eylediğini dermeyan etse müstevdam beyyinesi racih olur.

201 - : Müstevda', vediayı fülân beldede, meselâ : Istanbulda fülân gün mudia red etmiş olduğunu iddia, mudi' de müstevdam o gün başka bir bel­dede, meselâ : Sivasda bulunduğunu dermeyan etse mudiin beyyinesi racih olur.

202 - : Bir kimse bir şahsa hitaben : «Ben senden şu kadar kuruş ve­dia almışdim, elimde taaddim ve taksirim olmaksızın    telef oldu» deybi o şahıs da : «Sen onu benden vedia olarak değil, gasben aldın» diyerek dâva etse o kimse zamin olur. Amma o kimse : «Sen bana şu kadar kuruş vedia vermişdin, taaddîm ve taksirim olmaksızın telef oldu» deyib o şahıs da  ; «Sen onu benden vedia olarak değil,  gasben  aldın»  veya  «Ben onu sana ödünç vermişdim» diye ihtilâfda bulunsalar o kimseye - mücerrer bu ifa­desinden dolayı - zaman lâzım gelmez.

203 - : Bir kimse bir şahsa meselâ bin kuruş ödünç, diğer bin kuruş da vedia olarak verib bilâhare o şahıs da o kimseye bin kuruş teslim et­dikden sonra «Ben sana verdiğim bin kuruşu alacağına mukabil vermişdim, vedia olan bin kuruş ise zayi oldu» dese söz maalyemin o kimsenin olur.

204 - : Bir kimse bir şahsın elinde bulunan bir mal hakkında : «Bu be­nimdir» diye dâva, o şahıs da «Bunun yarısı benimdir, yarısı da benim ya­nımda hülânın vediasıdır» diye müdafaa etmekle o kimse iddiasına beyyine ikame etdikden sonra o şahıs da bu malın yarısının fülân tarafından kendi­sinde vedia olduğuna beyyine ikame edecek olsa bu nısıf hakkında müddeî olan o kimsenin dâvası bâtıl olur. Diğer nısıf hakkında bâtıl olub olmayacağı hususunda ise iki kavi vardır. Mamafih bâtıl olacağı cayi nazardır. Ganimi Bağdadi.

205 - : Bir kimse bir şahsın elinde bulunan bir hanenin kendisine aidiy-

yetini, meselâ : o şahısdan şu kadar kuruşa satın aldığını dâva, o şahıs da bu hanenin kendi yanında fülân tarafından vedia olduğuna beyyine ikame etse o kimsenin dâvası kendisinden bertaraf olur. Haniyye.

206 - : Bir kimsenin elinde bulunan bir mal hakkında iki şahısdan bîri gasb, diğeri de vedia iddiasında bulunsa, yani birisi «Bu mal benimdir, sen bunu benden gasb edin» dese, diğeri de «Bu mal benimdir, ben bunu sana vedia bırakdım» dese de her biri iddiasını inkâra mukarin isbat eylese o mal bu iki müddeî arasında yarı yarıya müşterek olur. Çünkü müstevda', vediayı inkâr edince gâsıb olacağından iki beyyine müsavi olmuş olur. Ganimi Bağdadî.

207 - Bir şahsın elinde bulunan bir mal hakkında iki şahısdan biri îda', diğeri de mülkü mutlak iddiasında bulunub ikisi de beyyine ikame etse ida' iddiasında bulunanın lehine hükmolunur. Ganimi Bağdadî.

208 - : îki kimseden her biri bir şahsın elinde bulunan bir mikdar para­nın kendisine aid vedia olduğunu iddia etmekle o şahıs  :  «Bu malı bana ikinizden biri ida' etdi, fakat hanginizin olduğunu bilmiyorum» dese bakılır, eğer bu iki kimse ittifak ederlerse bu malı aralarında   müşterek olmak üzere alırlar. Artık bu ittifakdan sonra aralarında istihlâfa ve o şahsa yemin ver­dirmeğe hakları kalmaz, o şahsa da zaman lâzım gelmez. Fakat ittifak ede­mezlerse o şahsa yemin tevcih edebilirler. Şöyel ki : Her biri «Bu mal ken­disinin olmadığına» dair o şahsa yemin tek lif eder. Bu halde o şahıs bu veç­hile yemin ederse her ikisinin dâvasından berî olur. Bu takdirde imam Ebu Yusüfe göre artık bunların aralarında müsalehada bulunarak o parayı al­maya salâhiyetleri kalmaz. Fakat îmam Muhammede göre    bu istihlâfdan sonra aralarında ittifak ederek o parayı alabilirler. O şahıs, her ikisinin tev­cih etdiği yemini yapmakdan nükûl ederse bu mal yine o iki kimse arasında müşterek olmuş olur. Ve o şahıs bu kadar bir parada onlaar zamin olur. olur. Birinin teklif ettiği yeminden nüLûl edib diğerinin teklif etdiği yemini ifa ederse bu mal, yemininden nükûl edilen kimseye aid olur, diğeri için bir şey ile hükm olunamaz. Bahri Raik, Hindiyye.

209 - : Bir kimse bir şahsa hitaben : «Benim sende şu kadar meblâğ vedia var idi, sen onu bana verdin» deyib bu şahıs da : «Hayır senin bende vedian yok idi, verdiğim o meblâğ benimdir, geri ver» dese söz bu şahsın olur ki kendisi mukarrün leh demekdir.

210 - : Bir kimseye verilen akçe bilâ teaddin zayi    oldukdan sonra o kimse bu akçenin kendisine vedia olarak verilmiş olduğunu iddia, sahibi de karz olarak verdiğini dâva edib beyyinleri mevcud bulunmasa söz o kmsenin olur. Abdurahim fetvası.

211 - : Müstevda, vedia olan akçeyi istilâk etdikden sonra bunun züyuf akçe olduğunu iddia, mudi' de ceyyid akçe olduğunu dâva etse söz mudiin olur. Abdurrahim fetvası.

212 - : Bir kimsenin elinde bulunan şu kadar meblâğ için iki şahısdan her biri müstakiîlen kendisinin olub o kimseye ida' etmiş bulunduğunu iddia eylese bakılır : Eğer o kimse bu iddiaları inkâr ederse her ikisi için tahlif olunur. Her ikisi için yemin edince kendisine bir şey lâzım gelmez. Her iki­sinin teklif etdiği yeminden nükûl ederse bu müddeabih meblâğ, o iki şahıs arasında müşterek olur. O kimsenin bunlara bir o kadar meblâğ daha vermesi lâzım gelir. Şayed birisi için yemin edib diğeri için nükûl ederse nükûl etdiği şahsın lehine hükm olunur, diğeri için bir şey ile hükm olunamaz.

Hâkim bu halde iki davacıdan her hangisi için müddealeyhe ilk evvel yemin tevcih edebilir. Fakat bunlar ilk evvel hangisi için yemin verdirile-ceğinde niza' ederlerse bunu kura ile tayin eder ve hâkim, ilk teklif olunan yeminden nükûl üzerine hemen hükm edemez, belki her iki yeminin teklif edilmesi lâzımdır. Ve illâ hükmü nafiz olmaz. Hindiyye.

213 - : Mudiin vefatından sonra varisi vediayı müstevda'dan istedikde müstevda', bunu hayatında mudia veya vefatından sonra vasisine red etdiğini İddia etse yeminiyle tasdik olunur.

Kezalik : Mudi' daha hayatda iken müstevda, «Ben vediayı sahibine red etdim, ancak bir mikdarını kendi nafakama sarf eyledim» veya «istihlâk et-dim» demiş bulunsa bu mikdar hakkında söz maalyemin müstevdaın olur. Hindiyye.

214 - : Müstevda', vediayı zevcesine teslim etdikden sonra vefat etse vedia zevcesinden istenir. Zevcesi  :  «Vedia zayi oldu» veya «çalındı» diye iddia etse yeminiyle tasdik olunur, ne kendisine ve ne de müstevdaın terikesine bir şey lâzım gelmez. Şayed  :  «Ben vediayı vefatından evvel kocama red etmişdim» derse söz yine yeminiyle kendisinin olur ve üzerine zaman lâzım gelmez. Şu kadar var ki bu halde vedai, kendisine kocasından mevrus bir mal var ise o mala terettüb eden bir borç olur. Çünkü bu kadın, vediayı kocasına red etmiş olduğunu iddia edince kocasının mücehhilen vefatından dolayı vedianın kocası üzerine mazmun olduğunu zu'm etmiş olur. Kadının bu zu'mu ise yalnız kendi hakkında bir hüccetdir. Muhiti Burhanı, Hindiyye.

215 - : Müstevdaın vediayı zevcesine teslib etmiş olduğu bilinmeyib yal­nız «vediayı ne yapdın» suali üzerine zevcesine teslim etmiş    bulunduğunu söyledikden sonra vefat etse zevcesine sual olunur. Kadın bu teslim keyfi­yetini inkâr ederse kendisine yalnız yemin teveccüh eder, başka bir şey lâzım gelmez. Ancak müstevda', mal terk etmiş olunca vedia bu maldan zevcesine mevrus olacak kısma terettüb eden bir borç olmuş olur. Çünkü kadın «Bana vediayı îda' ve teslim etmedi» deyince vedianın kocası yanında alâ hâlihâ kalmış ve üzerine mazmun bulunmuş olduğunu zu'm etmiş olur. Borç mirasdan mukaddemdir.  Kadının zu'mu ise kendi hakkında    muteberdir.  Muhiti Bürhanî.

Bu son iki mesele, varislerden borcu mukır olanın hissesine borcun ta­mamı teveccüh edeceği kavline müstenid bulunmuş olacakdır. ikrar mebhasi-ne müracaat!

216 - : Bir kimse, bir müteveffanın terikesi arasında bulunan bir ma­lın kendisine aid bir vedia olduğunu iddia etse bakılır  :  Bunu beyyine ile isbat ederse veya terike düyuna müstağrak olmadığı halde mükellef bulu­nan vârisler ikrarda bulunurlarsa alır, vo illâ mücerred iddiasiyle bir şey alamaz. Bu hususda vasinin ve sagîr varislerin ikrarları muteber değildir.

217 - : Müstevda', vediayı istihlâk etdikden sonra vefat edib de vedia­nın kıymetinde ihtilâf olunsa bunu isbat mudia lâzım gelir. İsbat edemezse kıymetinin mikdarı hakkında söz maalyemîn varislerindir. Mücehhilen ve-fatdan sonra vedianın kıymetindeki ihtilâf    hakkında da hüküm    böyledir. Reddi Muhtar Tekmilesi.

218 - : Müstevdam hayatında kendisiyle veya vefatından sonra varis-leriyle mudi' arasında ihtilâf tahaddüs edib mudi', vedianın şu kadar mİk-darmı istirdad etmiş olduğunu, müstevda' veya varisleri ise bundan ziyade mikdanm istirdad eylemiş bulunduğunu iddia etseler, söz maalyemîn mudiin olur. Çünkü ziyadeyi münkirdir. Bu halde ziyadeyi isbat lâzım gelir, isbat edemedikleri takdirde o ziyade mikdarı kubz elmudiğine dair timdin yemin tevcih edebelirler. Hindiyye.

219 - : Bir kimsenin elinde bulunan vediayı veya ariyeti veya bizaayı bir şahıs gasb etse o kimse, bu şahıs hakkında dâva ikamesine salâhiyetdar bulunur. Çünkü kendisiinn bu mallardaki muteber eli izale edilmişdir. Bu­nu iade için husumete müstahikdir ve bunları hıfz ile mükellefdir. Bu hıfz ise bunları aynen veya kıymeten istirdad ile kabil olabilir.

(Hanbelî mezhebine göre de böyledir. Çünkü müstevda1, vediayı hıfza memurdur. Bu husumet de hıfz cümlesindendir. Müdarib, mürlehin, müs-tecir ve müstaîr hakkında da hüküm böyledir.  Keşşafül'kına.)

(tmam Şafi'ye göre bu malların sahibi hazır bulunmadıkça aralarında husumet cari olamaz. Zira bunlar sahihlerine aiddir. Bunları istirdad için ya kendisi veya vekili dâva ikame edebilir. Müstevda' ise husumet husu­sunda onun vekili değildir. Mebsutı Serahsî.)[103]

 

(ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM)

 

ARİYETLERE DAİRDİR.

 

İÇİNDEKİLER : iarenin rükünleri. Ariyetlerin şartları. Ariyetlerin hü­kümleri. Ariyetlerin sahihlerine red ve iadesi. Ariyetlerde zamanı icab edib etmeyen haller. Ariyetlere müteallik dâvafar ve beyyineler.[104]

 

İarenin  Rükünleri   :

 

220 - : iarenin rükünleri icab ile kabul veya teatidir. Binaenaleyh iare ya icab ve kabul ile veya teatî ile münakid olur. Şöyle ki  :  Bir iare ya sarahaten icab ve sarahaten kabul ile yapılır,

veya sarahaten icab, delâleten kabul ile yapılır veya iareye delâlet edecek bir karine bulunmak üzere teati ile yapılır.

Meselâ : bir kimse bir şahsa : «Şu malımı sana iare etdim» veya «ariyet verdim» deyib o şahıs da «kabul etdim» dese sarahaten iare yapılmış olur. O şahıs bir şey söylemeksizin o malı kabz etse sarahaten icab, delâleten ka­bul bulunmuş olur.

Veya bir şahıs bir kimseye : «Su malını bana ariyet ver» demekle o kim­se bir şey söylemeksizin o malı verse bu şahıs da bir şey söylemeksizin kabz etse aralarında teatî yoliyle iare münakid olmuş olur.

221 -  :   iare bazan temlik,  ita,  ikraz,  bazan  da  karz,  hizmete tayin gibi tabirler ile münakid olur.

Meselâ : Bir kimse bir şahsa ; «Şu hanemi içinde bir sene oturmak üzere sana temlik veya ita etdim» veya «borç verdim» deyib o şahıs da ka­bul etse aralarında iare vücude gelmiş olur.

«Şu hayvanımı şuraya kadar gidib gelmek üzere sana ikraz etdim» de­nilmesi de bu kabildendir. «Şu kölemi senin hizmetine tayin etdim» denil­mesi de hibe olmayıb âriyetdir. Hindiyye, Neticetül'fetâva.

222 - : îare hususunda mal sahibinin    sükûtu kabul   sayılmaz. Çünkü ma'razı hâcetde olmayan bir sükût, rıza değildir.

Binaenaleyh bir kimse bir şahısdan bir malım ariyet olmak üzere iste­diği halde c şahıs sükût etmiş iken o kimse bu malı alacak olsa gâsıb olmuş olur.

223 - : Va'd ile de iare münakid olmaz.

Meselâ : Bir kimse bir şahsa : «Şu malını yarın sabah bana ariyet ver» deyib o da «veririm» diye vaidde bulunsa bununla ariyet münakid ol­muş olmaz.

Binaenaleyh o kimse bu malı ertesi sabah o şahsın izni olmaksızın ahb İstimal etse de elinde telef olsa zamin olur. Fakat diğer bir kavle göre za-min olmaz. Hindiyye.

224 - : Taamlar, meyvalar gibi şeylerin iaresi, ikraz sayılır. Meğer ki muîr ile müsteîr arasında mübasat = teklifsizlik mevcud olsun, o halde bu iare ibaheye hami olunabilir.

225 - : Kıyemiyyatm istihlâki üzerine yapılan iare bir karzı fâsiddir.

Meselâ : Bir binada kullanılmak üzere bir mikdar tuğla veya libas yap­mak üzere bir mikdar kumaş ariyet alınsa bu bir fâsid karz muamelesi olur. Bu halde müsteîr bunları istihlâk edince kıymetlerini zamin olur.

226 - : Bir kimse, kendisinden bir malını, meselâ binek hayvanını ya­rınki sabahdan akşama kadar ariyet vermesini isteyen bir şahsa «evet» de­diği gibi bilâhare ayni talebde bulunan diğer bir şahsa da «evet» diye ceyab vermiş olsa buna ilk müracaat eden şahıs müst ahik olur. Haniyye. Çün­kü hakkı tekaddümü vardır.

(Eimmei selâseye göre ariyetin rükünleri; muîr, müsteîr, müar, sıgai iareden ibaret olmak üzere dörtdür. Maamafih iare ariyete delâlet eden her hangi bir söz ile münakid olacağı gibi fi'l üe de münakid olur. Teatî ile ve işaret ile olduğu gibi.)[105]

 

Ariyetlerin  Şartları   :

 

227 - :  Bir ariyetin sahih olması için muîre, müsteîre,  istiare edilen şeye dair bazı şartlar vardır. Bunlar mevcud olmadıkça iare sahih olmaz. Nitekim bu şartlar aşağıdaki meselelerde - göster ilmişdir.

228 - : Muîr ile müsteîrin âkil ve mümeyyiz olmaları şartdır. Baliğ ol­maları şart değildir. Binaenaleyh âkil ve mümeyyiz olan bir çocuğun ariyet vermesi de alması da caizdir. Fakat mecnunların, gayri mümeyyiz çocuk­ların iareleri, istiareleri caiz olmaz.

Meselâ : Bir kimse bir malım bir mecnune veya gayri mümeyyiz bir çocuğa ariyet verse de bu mal mecnunun veya gayri mümeyyiz çocuğun elinde taksirinden dolayı telef olsa üzerine zaman lâzım gelmez.

Bilâkis bir kimse bir mecnunun veya gayri mümeyyiz bir çocuğun elin­den bir malını alarak alsa gâsıb olacağı cihetle o mal kendisinin elinde teaddîsi ve taksiri olmaksızın bile telef olsa tazmini lâzım gelir.

229 - : Ariyetin tamam olması için muîrin sarahaten veya delâleten izniyle müsteirin ariyet malı kabz etmesi şartdır. Kabz bulunmadıkça ari­yetin hükmü yokdur.. Muîr,  müsteîri kabz etmekden nehy edebilir.

230 - : Muîrin iare etdiği malın menfaatine malik olması şartdır. Binaenaleyh bir kimse malik olmadığı bir menfaati bir şahsa iare etse fuzulî bulunmuş olur, telefi takdirinde zamin olur.

Kezalik : bir kadının zevcine aid olub bilâ izin bir şahsa ariyet verdiği bir mal zayi olsa bakılır : eğer bu mal hane içerisinde ve âdetin cereyanına göre zevcenin elüıde bulunan eşyadan ise bu kadına da, müsteîre de za­man lâzım gelmez. Çünkü bu eşya o kadının elinde ariyet deemkdir, müs­teîr ise ariyetin menfaatine malik olduğundan onu başkasına temlik edebilir. Buna delâleten mezundur. Fakat bu mal, bu kabilden değilse, meselâ at gibi veya silâh gibi kadınların elinde bulunmayan bir şey ise kocası mu­hayyerdir : bunu dilerse zevcesine Ödetir, çünkü zevcesi mezuniyeti hilâfına hareket etmekle gâsıb mesabesinde bulunmuşdur. Bu halde bu kadın, müs-tirin teaddisi ve taksiri yok ise ona rücu edemez. Ve dilerse müsteire öde­dir, zira müsteîr başkasının malını izni olmaksızın almışdır. Hindiyye, Mec-maürenhür.

231 - : İarenin sıhhatinde muîrin mükreh bulunmaması şartdır. Binaenaleyh ikrah ile vuku bulan iare neticesinde müstear telef olsa

tazmini lâzım gelir.

232 - : Müsteann ayni istihlâk edilmeksizin intifaa elverişli olması şart­dır. Binaenaleyh firarî hayvanın, havada uçan kuşun iare ve istiaresi sa­hih değildir. Böyle bir hayvanı bilâhare müsteîr tutub istimal etse gâsıb sayılır. Yoksa sabık iareye mebni müsteîr sayılmaz.

Kezalik : altın, gümüş, buğday, ekmek gibi şeyleri iare hakikaten iare değil, ikrazdır. Çünkü bunların aynları istihlâk edilmedikçe kendilerinden intifa kabil olamaz. Meğer ki altın ve gümüş, tezyinat gibi bir maksada mebni iare edilmiş olsun.

233 - : Müstaarm tayini ve müteaddid ise bunlardan    birini almakda müstaîrin muhayyer bırakılması şartdır. Binaenaleyh iki libasdan biri ari­yet olarak istenüdikde sahibinin bu iki libasdan birini tayin etmesi veya «bunladan hangisini diler isen ab diye müsteîri muhayyer bırakması   lâzım gelir. Böyle yapılmayınca iare sahih olmaz. Müstair bunlardan iâlalettayin birini alsa de teaddîsi ve taksiri olmaksızın bile elinde telef olsa zamin olur.

Meselâ : Bir kimse bir şahisdan bir hayvan ariyet almak istemekle o şa­hıs : «Benim ahırda iki hayvanım var, ikisinden hangi birini diler isen ab deyib o kimse de bunlardan birini alsa da badehu elinde helak olsa zamin olmaz. Fakat yalnız : «Onlardan birini al» demiş olsa helaki halinde zamin olur. Hindiyye, Hızanetül'muftîn.

234 - : iarede ıvez şart edilmemesi lâzımdır, Çünkü ıvez şart edilirse icare olur. Icarenin böyle iare lâfziyle akd edilmesi caizdir. Bahri Raik.

235 - : İarenin istikbale izafesi sahih ve kabza delâleten izin, meclisi akd ile gayri mukayyeddir. Binaenaleyh bir kimse bir şahsın bir malını, me­selâ : yarınki günden itibaren ariyet alacağını beyan o şahıs da «ariyet ver­dim» diye kabul etse kabza delâleten izin vermiş olur. Artık o kimse o malı ertesi gün gidib kabz etse iare sahih olmuş olur. O malı kabz için kendisine tekrar izin vermeğe hacet kalmaz. Reddi Muhtar. Çünkü iare bir 1 akdi lâzım olmadığından muîr, buna razı olmayınca iareyi fesli edebilir. Fesh etmemesi buna razı olduğuna bir delil teşkil eder.

236 - : Muşa olan bir malın iaresi sahihdir.

Binaenaleyh bir kimse bir şahsa bir malının meselâ yarısını iare edince bakılır : Eğer bu mal kabili kısmet ise yarısını ayınb teslim eder, kabiii kısmet değilse hepsini teslim etmekle iare tamam olmuş olur. Amma hep­sini teslim etmezse iarenin hükmü olmayacağından o malı müsteîre teslime mecbur  olmaz.

237 - :  Muşa' olan bir malın mütaddid kimselere de her ne suretle olursa olsun iaresi caizdir. Şöyle ki   :   bu iare sahihdir,  gerek o mal kıs­meti kabil olsun ve gerek olmasın. Ve iare gerek icmalen ve gerek tafsilen yapılsın, ve gerek münasafaten veya eslâsen olsun, ve gerek şerike veya şe­rikin gayrisine olsun müsavidir. Kabili    kısmet olmayan bir malı iki şahsa nısfiyet üzere veya lâalettayin iare gibi. Kinye,, Reddi Muktar tekmilesi.

238 - : İarede, müstarm = temlik edilen menfaatin cehaleti iareyi ifsad etmez. Çünkü bu cehalet, nizaa baia olmaz. Muîr, müsluîrin istifade edeceği menfaate razı olmazsa iareyi derhal fesh edebilir. Böyle feshe müsaid olan bir akidde ise cehalet, fesadı müsteizim değildir. Zeyleî.

(Maliki fukahasına göre ariyetin sıhhatinde şöyle şartlar vardır :

(1) : Mal sahibi, mahcur olmamalıdır. Sabî, sefih, memlûk gibi. Bir de marazı mevt ile mariz    bulunmamalıdır, bulunursa sülüsi malinden ziyade olan bir malını iare etse sahih olmaz. Haşiyei Düsukî.

(2) : Muîr, iare edeceği malın menfaatine malik, müsteir de teberrüe ehil olmalıdır. Binaenaleyh bir kimse yalnız intifama malik olduğu bir şeyi, meselâ sakin olduğu bir vakıf odayı başkasına iare edemiyeceği gibi hayva­nata, cemadata da iare sahih olmaz.

(3) : Müstear, müsteîr bakımından istimali mubah bir menfaate mahal olan bir şey olmalıdır. Çünkü iareden asıl gaye bu menfaatdir. Binaenaleyh bir cariyeyi kendisinden istimta için bir şahsa iare etmek caiz değildir. Her hangi bir şeyi bir menahî hususunda istimaJ için iare de bu kabildendir. Ca­riyeyi mahreminin    gayrisine hizmet için iare de caiz    görülmemekdedir. Çünkü bu iare bir hürmete müeddî olabilir.

Kczalik : bir müslim köleyi hizmet için bir gayri müsiime iarede sahih değildir. Mushafı şerifin bir zimmîye iaresi de bu kabildendir. Muhtasarı Ebizziya ve Şerhi Kebîri.)

(Şafiî fukahasına göre de bu babda şu gibi şartlar vardır :

(1) : Muîrin LuIjuıtüu ehil olması gartdır. Binaenaleyh mahcurun iaresi sahih değildir.

(2) : Muîrin muhtaru olması şartdır. Binaenaleyh    mükrehin iaresi sa­hih değildir.

(3) : Muîrin iare etdiği şeyin menfaatine malik olması şartdır, velev ki rakabesine malik olmasın. Binaenaleyh müsteîrin müstearı iaresi sahih kav­le nazaran caiz değildir. Çünkü müsteîr, ariyetin menfaatine malik değildir, onun için bundan yalnız intifa hakkı vardır, kendisine ibahe edilen bu inti­fadan ibaretdir. Hakkı intifa İse menfaate temellükden ahasdır. Şu kadar var ki zaid bir zarar bulunmadığı takdirde müstaîr, kendisi için olan men­faati istifa için yerine başkasını naib tayin edebilir. Meselâ  : binmek için ariyet aldığı bir hayvana kendi haceti için kendisinin misli veya madunu bulunan bir şahsı bindirebilir.

(4) : Müstearın ayni baki olduğu halde kendisinden mubah veçhile inti-faa mahal olması şartdır. Binaenaleyh taamın, yakılacak şemanın, ve ken­disinden intifa olunamayacak bir halde bulunan hasta bir hayvanın iaresi sa­hih değildir. Altın ile gümüşün sarf edilmek üzere iaresi sahih değilse de tez­yin için sahihdir. Nihayetül'muhtac.)

(Hanbelî fukahası da iarenin sıhhati için şu şartları dermeyan ediyorlar:

(1) : Muîr, şer'an teberrüa ehil olmalıdır. Binaenaleyh çocukların iare­leri sahih değildir. Mükâtebin, vakfın malından nazırının, yetimin malından velîsinin iareleri de sahih olmaz.

(2) : Müstaîr, kendisine iare edilecek aynin teberru edilmesine ehil bu­lunmalı, yani öyle bir aynin kendisine yapılacak hibesi sahih olacak bir hal­de olmalıdır.

Binaenaleyh Mushafı Şerifin bir gayri müsiime ariyet verilmesi sahih de­ğildir.

(3) : Ariyet verilecek şeyin ayni baki kalmak üzere kendisinden intifa kabil olmalıdır. Hanelerin, hayvanların, libasların ariyet verilmesi gibi.

(4) : İare edilen şeyin menafii müsteîre şer'an mubah olmalıdır. Bina­enaleyh altın veya gümüşden yapılan bir bardaklardan su içilmesi için ve­ya erkek için haram olan huliyyatın erkeğe giyinmesi için iare edilmesi sa­hih değildir. Keşşafül'kına, Neylülmeârib.)[106]

 

Ariyetlerin Hükümleri :

 

239 - : iare güzel niyyete mukarin ve bir ihtiyaca mukabil olunca hasenatdan sayılır, muirin sevaba nailiyyetine vesile olur. Çünkü bir malı muhtaç olana ariyet vermek bir teavün ve tenasur eseridir, bir hayrıhahhk nişanesidir. nazmı celîlindeki maundan murad, komşular arasında ariyet verilmesi mutad olan bazı eşyaı beytiyye vesairedir. Bun­ları komşularından men edenler, lisanı kur'an ile takbih ve tehdid edilmiş-dir. Bu, iarenin ahlâkî ve uhrevî hükmüdür.

(Maliki ve Hanbelî fukahasına göre de râiyet, şunları dahilinde men-dubdur. Çünkü bir ve tekvadan maduddur. Fukahayı Şafiiyye de diyorlar ki: ariyet, sünnetdir, Resuli Ekrem Sallâllahü aleyhi vesellem efendimizin Ebu Talhadan bir at ariyet alarak râkib olduğu müttefakün aleyhdir. Ariyet, bi­dayeti islâmda vacib idi, Maamafih ariyet, bazı hallerde yine vacib olabi­lir. Meselâ muhtaç olan bir müslümana mushafı şerif iaresi, soğukdan ve­ya sıcakdan mutazarrır olacak bir insana libas iaresi, öleceğinden korkulan bir hayvanı kesmek için bıçak iaresi bu kabildendir, iare bazan da mekruh olur, bir müslim köleyi hizmeti için bir gayri müslime ariyet vermek gibi ki, bunda müslim için bir zillet vardır, iare bazan da haram olur, pek ço­cuk olmayan bir cariyeyi bir ecnebi kimseye, ve at, silâh gibi harb malze­mesini bir harbîye iare gibi. Muhtasarı Ebizziya, Keşşaf üTkma', NihayetüV muhtaç.)

(Zahirîlere göre de ariyet, caizdir, ve güzel bir fi'ldir, bazı hallerde de farzdır, şöyle ki : bir kimse üzerine kendisinden bir muhtacın istediği şeyi iare etmek farzdır. Şu kadar var ki ariyeti iade edeceğine vüsuku bulunma­lıdır. Zayi etmesinden veya inkâr etmesinden emin olmadığı takdirde bir §ey ariyet vermez. Elmuhallâ.)

240 - : Müsteîr, ariyet malın menfaatine meccanen mâlik olur. Binae­naleyh muîr, bilâhare müsteîrden bir ücret isteyemez. Şu kadar var ki müs-tear nafakaya muhtaç ise bu nafaka, ariyetin devamı müddetince, müstaîr üzerine lâzım gelir. Çünkü onun menfaatinden meccanen müstefid olan ken­disidir. Binaenaleyh müstaîr tarafından alef verilmemekle ariyet hayvan te­lef olsa kıymetini müstair zamin olur.

(imam Şafiiye göre müstearm nafakası muîre aiddir. Çünkü nafaka, mülk haklarındandır, şayed bir kimse bir şahsa : «Şu hayvanımı alefi tara­fından verilmek üzere sana iare etdim» deyib o da kabul etse bu bir ariyet değil, bir icarei faside olmuş olur. Zira müddet ile bedel, meçhuldür. Bâcurî.)

(Hanbelî fukahasına göre de ariyet, müstairin yanında bulundukça meu-netî, nafakası muîre aid olur. KeşgafüTkına'.)

241 - : iareler; bazan mutlak, bazan da mukayyed olur. Bu ıtlak ve tak-yid, zaman, mekân itibariyle    olabileceği gibi intifam nev'i,    intifa edecek zatın tayini ve ademi tayini itibariyle de olabilir. Bunlara riayet lâzımdır.

Binaenaleyh bir kimse bir zata, bir malını zaman, mekân ve bir nevi intifa ile takyid etmeyib iarei mutlaka ile iare edecek olsa o zat, bu malı dilediği zamanda ve dilediği mekânda dilediği vechle istimal edeblir, ve dilediği şahsa ariyet de verebilir. Çünkü mutlak, ıtîakı üzere caridir. Maa­mafih bu iarei mutlaka, örf ve âdet ile tekayyüd eder, müsteîr örf ve âde­tin hilâfına hareket edemez.

Meselâ : Bir kimse mutlak suretde ariyet aldığı bir beygire dilediği va­kit biner, ve bununla dilediği mahalle gidebilir, buna başkasını da bindire-bilir. Fakat bununla iki saatde gidilecek bir mahalle bir saatde gidemez.

Kezalik : Bir kimse iarei mutlaka ile ariyet aldığı bri odada dilerse biz­zat kendisi oturur, dilerse buraya eşyasını bırakır. Fakat burada odamn bi­nasına vehn getirecek bir şey yapamaz. Meselâ burada demircilik edemez. Hindiyye, Mecelle.

242 - : Bir kimse mutlak suretde ariyet aldığı bir şeyi ya bizzat ken­disi istimal eder, yahut yalnız başkasına iare ile istimal etdirir. Ariyet, ge­rek oda gibi müstamilinin ihtilâfiyle muhtelif olmayan şeylerden olsun ve gerek binek atı gibi müstamilinin ihtilâfiyle muhtelif olan şeylerden olsun müsavidir.

Meselâ : Muîr : «Şu odamı sana iare etdim» dese müsteir, bu odada yalnız kendisi oturabileceği gibi buraya yalnız başkasını da otutdurabilir.

Fakat bunu müddet kendisi, bir müddet de başkası istimal edemez, çün­kü bir kişi için iare edilmişdir, bir kişinin istimaliyle bu âriyetden müntefi' olacak şahıs taayyün etmiş olur. Ve illâ telef takdirinde zaman lâzım gelir. Esah ve müfta bih olan budur, Mecellede de bu kabul edilmişdir. Fakat Şemsül'eimmetisserahsîye göre böyle bir şeyi her ikisi de istimal edebilir. Meselâ : mutlak suretde ariyet verilen bir hayvana bir müddet müsteîr, bir müddet de onun vereceği kimse râkib olabilir. Zira iare, mutlakdır. Madem ki müsteîr bu menfaate mâlik bulunmuşdur, bunu bir müddet de başkasına temlik edebilir. Mecmaül'enhür, Haniyye.

243 - iarede itlak ve takyid tasrih edilmese, meselâ muîr; «Şu hayvanı­mı sana iare etdim» deyib müsteîr   de kabul eylese müsteîr bu hayvanı baş­kasına ariyet verebilir mi?. Zeyleînin beyanına göre ariyet veremez, Hida-ye sahibine göre ise ariyet verebilir. Çünkü müsteîr, mâlik olduğu bir men­faati başkasına temlik etmiş olur. Bir kimsenin ise mâlik olduğu bir şeyi âhara temlike salâhiyeti vardır. Mecellede bu kabul edilmişdir.

(Hanbelîlere göre müsteîr, Malikinin izni olmadıkça ariyeti başkasına iare veya icar edemez. Çünkü müsteîr, âriyetden bilâ bedel intifa hakkına mâlikdir, onun menafiine malik değildir ki, onu başkasına ibahe veya bey etmesi caiz olsun. KeşşefüTkına.)

244 - : Ariyet mal ile intifa edecek zatın tayin edilmesi rükûb, telebbüs gibi mÜBtamilinin ihtilâfiyle muhtelif olan şeylerde muteberdir, ikamet gibi muhtelif olmayan şeylerde muteber değildir. Meğer ki muir, onu başkasına vermekten nehy etmiş olsun, o haldu müsteir onu başkasına her halde isti­mal etdiremez. Çünkü sarahaten nehy mukabilinde deîâleten izne itibar olu­namaz.

Meselâ : Muîr : «Bu atımı senin binmen için sana iare etdim» dediği su-retde müsteîr o ata kendi uşağım bindiremez. Çünkü at, müstamelinin ihti-lâfiyle değişen şeylerdendir, bazı kimselerin binmesi hayvan için pek muzir olabilir. Amma muîr : «Şu odamı senin oturman için sana iare etdim» dese müsteîr burada yalnız kendisi oturabileceği gibi buraya yalnız başkasını da otutturabilir. Fakat muîr : «Burada başkasını otutturma» demiş olunca ar­tık müsteîr başkasını otutturamaz, otutturursa gâsıb sayılır. Hindiyye, Mir'-atı Mecelle.

245 - : İare, bir akdi lâzım değildir.

Binaenaleyh muîr istediği vakit iareden rücu ile ariyeti istirdad edebi­lir. Müsteîr de dilediği zaman ariyeti sahibine reddedebilir, iare ister mut­lak ve ister muvakkat olsun müsavidir. Su kadar var ki muvakkat bir firi-yetde henüz vakit nihayet bulmadan muîrin rücu etmesi, vaide muhalefet kabilinden bulunmakla mekruhdur.

Ariyetin gayri lâzım olmasından şu mesele müstesnadır ; Bir kimse bir malının bir zata ariyet verilmesini vasiyyet edib vefatında o zat bunu kabul etse terikesinin sülüsü de buna müsaid bulunsa artık bundan o kimsenin vâ­risleri rücu edemezler. Bu ariyet gerek mutlak ve gerek mukayyed olsun müsavidir.                                                                                              

(Malikîlcre göre iare, bir zaman ile veya bir nevi amelin inkızasıyle mukayyed bulunursa bir akdi lâzım olur, o zaman geçmedikçe veya o amel yapılmadıkça muîr ariyeti istirdad edemez. Meselâ ; bir ay müddetle iare edilen bir hayvan daha ay dolmadan geri alınamaz. Te'cil ve takyid edilme­yen bir ariyet de örf ve âdet ile tekayyüd eder. Mutad olan müddet geçme­den geri alınamaz. Çünkü örf ve âdet, §art gibidir. Meselâ : iare edilen bir arazi üzerine mutad veçhile ekilen ekinler kemale gelib kaldırılmadıkça is-, tirdad olunamaz, aksi takdird müsteîr iğfal ve izrar edilmiş olur. Muhtasarı Ebizziya ve Şerhi Kebîr.)

(Şafiîlerce iarede asi olan ademi lüzumdur. Binaenaleyh muîr de, müs­teîr de diledikleri vakit ariyeti red ve istirdad edebilirler. Çünkü ariyet mûîr tarafından bir miyere, yani : ibahe edilmiş bir taam mesabesindedir. Müsteîr bakımından da bir irtifakdır. Artık bunların lüzumiyle kendilerini ilzam etmek lâik olamaz.

Ancak bir kimse bir arsasını bir meyyitin defn edilmesi için iare etmiş, meyyit de defn edilmiş olursa meyyitin eseri münderis oluncaya kadar mu­îr bundan rücu edemez. Çünkü aksi takdirde meyyit hakkındaki hürmet, hetk

 (Hanbelî fukahasına göre de ariyeti sahibi isteyince hemen reddi vacib edilmiş olur. Ve bunun için bir ücret de alınamaz, zira ücret alınmaması örf muktezasıdır, meyyitin ise malı yokdur, muîrin varisleri de bu rücua salâ-hiyetdar değildirler. Nihayetülmuhtac.)

Mur, Velev ki muayyen maksad veya vakit henüz munkazi olmuş olmasın. Çünkü müstakbet menafi, henüz müsteîrin elinde hâsıl olmamış olduğundan buna iare ile mâlik olmuş değildir. Artık bundan rücu caizdir. Şayed red ve iade bir müddet teehhüre uğrarsa bu müdet için müsteîr üzerine ecri misi lâzım gelir. Zira bu halde müstear, mağsub gibi olmuş olur, buna ,muîrin izni bulunmamış dır.

Hâsılı ariyet, bir akdi lâzım değildir. Şu kadar var ki bundan rücu, müsteîre muzir olursa bir müddet teehhüre uğrar. Meselâ : bir kimse bir şahsa yük nakli için gemi, veya meyt defni için arsa veya ekin ekmek için tarla iare etmiş olsa gemi seferden limanına gelinceye, meyyit münderis olub remîm bir hale gelinceye, ekinler de yetigib biçilinceye kadar bu iare-. sinden rücu edemez. Bu teehhürden dolayı ücret de lâzım gelmez. Bundan yalnız ekin müstesnadır. Bunda rücu zamanından itibaren ekinlerin hasad vaktine kadar ecri misi lâzım gelir. KeşşafüTkına'.)

(Zahiriyye mezhebine göre de muîr dilediği zaman ariyeti istirdad ede­bilir. Etmuhallâ. Demek ki müsteîr ariyetin gayri lâzım bir- akd olduğunu bile bile bunu kabul etmiş, olunca böyle bir âkibete razı bulunmuş olur. Ar­tık hakkında iğfal ve izrar bahis mevzuu olamaz, kendisi kendisinin zararını göze almış bulunur.)

246 - : Muîr ile müsteîrden her hangisi vefat etse akdi iare münfesih olur. Çünkü müstearm vakit vakit tahaddüs edecek menfaati müsteîre tem­lik edilmişdir. Muîr vefat edince müstear, başkasına intikal etmiş olacağın­dan artık onun müstakbel menfaatine muîr mâlik değildir ki, müsteîre tem­liki devam etsin. Müsteîr vefat edince de yalnız şahsına temlik edilmiş olan menfaat, nihayet bulmuş olur, müstearın müstakbel menfaatlerine vârisleri temellük edemez. Bu halde müsteîr vefat edince müstear, varislerinin elle­rinde emanet olarak kalır, bunu istimal edemezler, niuîre reddetmek için gelib alıncaya kadar saklarlar.

Maliki mezhebine muîrin veya müsteîrin vefatiyle ariyeti muvakkate münfesih olmaz. Meselâ : bir kimse hanesini on sene müddetle bir şahsa ari­yet verdiği halde aradan altı yedi sene geçmeden o şahıs vefat etse müte­baki müddetin menfaatine varisleri mâlik olurlar. Hattâ müsteîr bu ariye­ti henüz kabz etmeden vefat etse yerine yine vârisleri kaim olurlar. Bilâ­kis daha müddet bitmeden muîr vefat eylese varisleri makbuz olan ariyeti istirdad edemezler. Fakat müsteir ariyeti daha kabz etmeden muîr vefat etse artık müsteîr, bu ariyeti almaya müstahik olmaz. Elmüdevvenetül'-kübra.)

(Hanbelî mezhebine göre âriyetden garaz hâsıl olduğu veya muayyen vakit nihayet bulduğu veya muîr ile müsteîrden birisi vefat eylediği takdir­de ariyetin sahibine hemen iadesi icab eder. îade bir müddet te'hire uğrar­sa bu müddet için müsteîr üzerine ecri misi lâzım gelir. Keşşafül'kına.)

247 - : Ariyet, müsteîrin elinde emanetdir, mazmun değildir.

Binaenaleyh müsteîrin elinde teaddîsi ve taksiri olmaksızın telef veya zayi olsa veya kıymetine noksan gelse üzerine zaman lâzım gelmez. Velev ki zaman şart edilmiş olsun. Meselâ : Müsteîrin elindeki ariyet ayine kazara düşüb kırılsa veya müsteîr ayağı kayıb da ariyet kâseye çarparak kırılma­sına sebebiyet verse ariyet libas üzerine kazara bir şey dökülmekle kıymeti­ne noksan arız olsa bundan dolayı müsteîre zaman lâzım gelmez.

(Ariyetler Zahiriyye mezhebine göre de müsteîrin teaddîsi bulunmadıkça mazmun değildir. Gözden ihfası mümkün olan şeylerden olsun olmasın mü­savidir. Elmuhallâ.)

(Malikîlere göre ariyetlerin bir kısmı mazmundur. Şöyle ki : elbise ve huliyat gibi gözden gaib olub ihfası mümkün bulunan bir ariyet, müsteîrin te&ddîsi ve taksiri olmaksızın bile elinde telef veya zayi olsa, meselâ : üı-tirak etse bunu tazmin etmesi lâzım gelir. Telef veya zayi olduğuna dair sö­zü tasdik edilmez. Meğer ki buna dair beyyine ikame etsin, ye illâ ariyetin müdeti hitamındaki kıymetini zamin olur. Fakat hayvan, akar, mersasmda bulunan sefine gibi ihfası mümkün olmayan şeylerde müsteîrin sözü bilâ beyyine kabul olunur, kizbi zahir olmadıkça üzerine zaman lâzım gelmez. Velev ki zamanı şart etmiş olsun. Elmüdevvenetül'kübra, Muhtasarı Ebizzi-ya, Şerhi Kebîr.)

(Şafiî fuhakasına göre de ariyet alman mal, me'zuniyet dahilinde istimal edilirken kendi kendine telef olsa veya kıymetine noksan gelse müsteîire za­man lâzım gelmez. Fakat badel'kabz istimal halinde olmaksızın telef olsa müsteîre zaman lâzım gelir. Velev ki teaddîsi ve taksiri bulunmasın. Niha­yet ül'muhtaç.)

(Hanbelîlere göre de ariyet bir mal, müsteîr tarafından kabz edilince mazmun olur. Telefi takdirinde misliyyatdan ise misli ile, kıyemiyatdan ise telef olduğu zamandaki kıymetiyle tazmin edilir, velev ki müsteîrin teaddîsi, taksiri bulunmasın, ademi zaman, şart kılınmış olsa da muteber olmaz. Çün­kü zamanı iktiza eden herhangi akdi böyle bir şart tağyir edemez. Bundan yalnız şu ariyetler müstesnadır :

(1) : Ariyet verilen vakıf kitablar, vekıf silâhlar. Bunlar âmme mesali-hine mahsus olub bir müsteîre mahsus değildir.

(2) : Müste'cirlerin iare etdikleri me'cur mallar. - Demek ki müstecir-ler bu malların menfaatlerine malik oldukları cihetle kendi yerlerine başka­larım ikame edebiliyorlar. Me'curun kendi kendine telef olmasından müste' cirine zaman lâzım gelmediği cihetle yerine kaim olan kimseye de lâzım gel­miyor. -

(3) : Sahibinin izniyle müsteîr tarafından icareye verilib de müste'cirin elinde teaddîsi olmaksızın zayi olan mallar. Bu halde icare bedeli müsteîre değil, mal sahibine aid olur. Çünkü müsteir o malın menafiine mâlik değildir, yalnız bizzat intihama mâlikdir.

(4) : Müsleirin elinde maruf veçhile istimal    neticesinde eskimiş, çürü-yüb bitmiş, veya telef olmuş olan ariyet mallar. Ariyet libaslar gibi.

(5) : Yolda kalmış insanların, sahihleri tarafından irkâb edilib elerinde iken telef olan hayvanlar. Çünkü bundan matlûb olan rızayı hakdır. Bu da bu muavenetle hâsıl olmuşdur.

işte bunların hiç biri mazmun değildir. Meğer ki müsteîr tarafından tef­rit = teaddî ve taksir vuku bulsun. Keşşafül'kına', Neylülmeâreb.)

Ariyetlerin mazmun olduğuna kail olan müctehidler diyorlar ki : ariyet malin menfaatlerine münferiden müteîr mâlik oluyor, başkasına aid olan bu malda kendisinin sabıkan bir istihkakı bulunmamışdır, bunu mücerred ken­disinin intifaı için almışdır. Bu vediaya benzemez. Binaenaleyh telefi vukuun da tazminine mecburiyet görülür. Nitekim bir hadisi şerifde buyurulmuşdur. Bu hadsi şerifde zaman, ariyetin sıfatıdır, o halde zaman, ariyetin bir sıfatı lâzimesi olmak iktiza eder. Diğer bir hadisi nebevide de varid olmuşdur. Demek ki ariyet alı­nan bir mal, sihibine red ve iade edilinceye kadar alan kimse üzerine tazmi­ni lâzım bir emanet bulunuyormuş.

Bir de Resuli Ekrem Hazretleri Beni   Necrâne verdiği bir ahdnamede : diye yazdırmışdı ki,

elçilerimin ariyet    olarak alıp elleri üzerinde helak olan    şeylerin zamanı elçilerimin üzerinderir, mealindedir.

Kezalik : Nebiyyi Efham Efendimiz, Beni Hevazin muharebesi için Saf-

van ibni Ümiyyeden ariyet aldığı zırhlar hakkında buyurmuşdu. Bütün bunlar ariyetlerin mazmun olduğuna delildir.

Bunlara cevaben deniliyor ki : Resuli Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz  buyurmuşdur. Binaenaleyh ari­yete hiyanetde bulunmayan, ariyet hakkında teadîsi, taksiri olmayan bir müsteîre zaman lâzım gelmez.

Mûir; bir iyilik, bir ihsan olmak üzere ariyet verdiği bir şeyi kendi ken­dine, bir âfeti semaviye'neticesinde telef olmasından dolayı tazmin etdirme-ğe salâhiyetdar olsa bu iyilik, bu ihsan zayi olmuş teberrüan yapılan bir muamele, bir muaveze akdine inkılâb etmiş olur ki bu mürüvvete, teavün esa­sına uygun değildir.

hadisi şerifindeki zamandan maksad ise zamanı reddir, mûir isteyince müsteîrin ariyeti hemen red etmesi lâzımdır, red et­mediği takdirde ariyet, gasba münkalib olacağından o zaman mezmuniyet sı­fatını iktisab eder.

hadisi şerifi de emanet alınan şeyin sahibine reddinin vücubünü müş'irdir, bunda ise söz yokdur. Müsteîr, istenilen veya muayyen müddeti nihayet bulan bir ariyeti sahibine red etmekle mü-kellefdir, bir ma'zirete müstenid olmaksızın red etmez de telef olursa o za­man tazmini lâzım gelir.

Ahdnamedeki hadisi şerifde beyan olunan helâkdan maksad ise istih-lâkdır. Çünkü bir mal bir kimsenin elinde sun' ve taksiri olmaksızın telef olursa «heleke fi yedîhi» denir. Bilâkis onun tarafından istihlâk edilirse «heleke aîâ yedîhi» denilir. Hadisi şerifde  buyurulmuşdur.

Binaenaleyh bundan maksad, telef değil, itlaf ve istihlâkdır.

Safvan ibni Umiyye meselesine gelince bundaki zamandan murad da za­manı reddir. Maamafih bir rivayete nazaran safvamn zırhları harp ihtiyacı sayıkasıyle kendisinin rızasına bakılmaksızın alındığı için mazmuniyeti kablu olunmuşdu. Yahud bu zırflar Safvan tarafından Mekkelilerin yanına emanet bırakilmışdı, Hesuli Ekrem Efendimiz bunları Mekkelilerden almış, bu cihetle bunlar sahibinden değil, müsteîrinden alınmış olmakla mazmun bulunmuştu.

Bir de bu zırhların mazmuniyet şartiyle alınmış olması melhuzdur. Safvan, o tarihde henüz şerefi İslama nail olmamış olduğundan harbî bulu­nuyordu, müslümanların arasında caiz olmayan bazı şartlar ise müslüman-lar ile harbîler arasında caiz olabilir.

Mahaza bu ariyetlerin mazmuniyeti, mücerred Safvamn kalbini tatyib için beyan buyurulmuş olması da muhtemeldir. Hattâ rivayet olunuyor ki : bu zırhların bir kısmı harbde telef olmuşdu, Resuli Ekrem Hazretleri : «Dilersen bunların kıymetini tazmin edelim» buyurmuş, Safvan da : «Hayır, ben bugün müslümanlığa o günkünden ziyade ragibim» diyerek tazmini ka­bul etmemiş.di. Eğer bunların tazmini vacib olsa idi Nebiyyi Zîşan Hazret­leri, ya bedellerinin Ödenmesini veya bu hususda bir ibra yapılmasını emr ederdi.

Hattâ diğer bir rivayete göre de Safvan, «Benim zırhlarımı ariyet mi, yoksa gasb olarak mı almak istiyorsunuz?» diye sormakla Resuli Ekrem Hazretleri zaman sözünü söyletneksizin yalnız : «Âriyeten» buyurmuş, Saf­van da iare etmişdir. Hâdise ise birdir. Binaenaleyh bu babda iki rivayet, mütearızdır. Bunlar böyle mütearız olunca da bunlar ile ihticac sakıt ol-muşdur. Ve bir şey hakkında ihtimal sabit olunca onunla istidlal sakıt olur. Artık ariyetin mazmuniyeti hakkında irad edilen delillere istinaden ariyetin mazmuniyetine hükm edilemez. Mebsutı Serahsî, Bedayî, Nİhayetürmuhtac, Keşşaf üTkma', Bidayetül'raüctehid.)[107]

 

Ariyetlerin   Sahiblerine   Red  Ve  İadesi   :

 

248 -  :  Müsteîr, ariyeti sahibine ya bizzat veya kendi emini ile red eder. Emini olmayan kimse ile red eder de sahibine kavuşmadan telef ve-,yâ zayi olursa müsteir zamin olur.  Çünkü bunu emini olmayan bir şahsa teslim etmesi de bir teaddîdir.

249 - : Muire red edilecek ariyetin    meûneti, yani   :  kâlfeti ve nakil masrafı müsteîr üzerinedir. Çünkü bundan kendisi müstefid olmuşdur. Ga-ramet ise ganimete göredir. Binaenaleyh muîr, ariyeti istediği halde müs­teîr,  mücerred meünetinden kaçarak «gel sen al»  deyib ariyeti  muktedir olduğu halde red etmese badehu telefi takdirinde zamin olur. Bundan rehn için ariyet verilen mal müstesnadır. Bu rehnin merhuniyyetden fekki halin­de meüneti reddi muîre aiddir. Çünkü böyle rehn için olan ariyetlerin men-.faati muîre mahsus  demekdir.-Zira bu rehn,  mürtehinin elinde telef olsa mukabilinde müsteîrin borcu sakıt olacağından muîr de bu sakıt olan borç mikdariyle müsteîre rücu edebilir. Bahri Raik.

(Hanbelî fukahasına göre de ariyetin meuneti reddi müsteîre lâzım ge­lir. Çünkü onun ariyeti red etmesi uhdesine teveccüh eden bir vecibedir. Bi­naenaleyh bu meunet de kendisine vacib olur. Nafakası böyle dğildir. Keş-şafül'kina.)

250 - : Mücevherat gibi ariyet olan nefis eşyayı muîrin kendisine teslim etmek lâzımdır. Çünkü bu, örf muktezasıdır. Meğer ki bu gibi nefis eşyasını muhafazaya teslim ve tesellüme memur bir kimsesi bulunsun.

Amma sair ariyetleri örf ve âdetde teslim sayılan mahalle götürmek ve ya muîrin ıyaline, veya aylık hizmetkârına vermek red ve teslim sayılır.

Meselâ : Ariyet mücevherat, muîrin hanesine bırakılsa veya hizmetkârı­na teslim edilse de muîrin eline geçmeden telef veya zayi olsa müsteîre zaman lâzım gelir.

251 - : Müsteîr, nefis olmayan bir ariyeti kendisinin veya muîrin kö-lesîyle veya senelik veya aylık hizmetkâriyle gönderebilir. Bu halde ariyet, muîre vâsıl olmadan telef olsa zaman lâzım gelmez.

Kezalik : ariyet hayvan, muîrin ahırına gotürülüb bırakılsa veya seisine verilse de muîrin eline geçmeden telef veya zayi olsa zaman lâzım gelmez.

Seis, bilhassa hayvana bakan hizmetkârdır. Hayvanat kabilinden olan ariyetleri alel'itlâk hizmetkârlara teslim dahi bazı fukahaya göre red sayı­lır, velev ki hayvanlara bakmakla mükellef olmasınlar. Sahih olan da bu­dur. Fakat müsteîr, muvakkat olan bir ariyeti müddetin hitamından sonra vekiliyle, veya resulü ile gönderse de daha muîre vâsıl olmadan telef olsa üzerine zaman lâzım gelir. Çünkü müsteîr, ariyeti müddetden sonra imsak etmekle teaddîde bulunmuş olur.

Bir de müsteîr, ariyet elbiseyi red etmek istedikde muîri veya ıyalinde bulunan bir kimseyi bulamamakla geceleyin yanında tutub da telef olsa üzerine zaman lâzım gelmez. Amma ıyalinde bulunan bir kimseyi bulduğu halde ona red ve teslim etmezse zamin olur. Kinye, Reddül'muhtar, Zeyleî, Mecmaüzz amanat.

252 - : Ariyet hayvanı muîrin arazisine red ve teslim, red sayılmaz. Bazı fukahaya göre bu hayvanı muîrin hanesi haricindeki ahırına teslim de red sayılmaz.  Çünkü hayvanın orada muhafızsiz  kalması zahirdir.  Zeyleî, Dürri Muhtar tekmilesi.

253 - : Muîrin hizmetkârı, meselâ seyisi, muîr tarafından gönderilmiş olduğunu beyan ile ariyet hayvanı müsteîrden istirdad etdikden sonra muîr, o hizmetkârın ariyeti kabza memur olduğunu inkâr etse müsteîre zaman lâ­zım gelmez. Çünkü bu gibi ariyetleri esasen bu hizmetkârlara teslim etmek mutaddır. Mebsutı Serahsî.

254 - : Sarahaten veya delâleten muvakkat olan ariyetin    müddeti bi­tince muîre reddî lâzım gelir. Yalnız mutad olan meks, yani : ariyeti âdet olduğu kadar alıkoymak ma'fudur. Çünkü maruf, meşrut gibidir. Meksi mu­tadın mikdarı örf ve âdet ile bilinir. Zira lûgatde ve şeriatde mikdarı tayin edilmeyen bu gibi hallerde âdete müracaat lâzımdır.

Meselâ : Önümüzdeki perşembe günü akşama kadar kullanılmak üzere ariyet alınan huliyyatı o vaktin hululünde muîre red ve iade etmek icab eder, bu sarahaten muvakkatdir. Artık bu huliyyat o vaktin hululünden son­ra - mümkün olan vakit içinde - red edilmez de telef olursa zaman lâzım gelir.

Kezalik : Fülânın düğününde kullanılmak üzere ariyet alınan huliyyatı o düğünün hitamında iade lâzımdır. Bu da delâleten muvakatdir. Artık müsteîr, bu huliyyatı bundan sonra red etmez de elinde tutarsa telefi tak­dirinde zamin olur. Velev ki artık istimal edilmiş olmasın. Mecellede kabul edilen de budur, imam Şemsüleimmetisserahsînin iltizam etdiği de budur. Çünkü böyle muvakkat bir iarede ariyeti vaktin hitamından sonra imsak etmek, başkasının malını izni olmaksızın zabt etmek demekdir ki bu bir teaddîdir. Haniyye.

Fakat bazı fukahaya göre böyle bir muvakkat ariyet, müddetin hita­mından sonra istimal edilmeksizin imsak edilse telefi takdirinde zaman lâzım gelmez. Elde vedia olarak kalmış olur. Amma istimal edilirse telefi takdi­rinde zaman lâzım gelir. Bu kavi de muhtar görülmüşdür. Hindiyye Reddi Muhtar tekmilesi.

Delâleten muvakkat ariyet, muayyen bir iş ile tevkiti mutazammın olan âriyetdir. Meselâ : bir ağacı kesmek için ariyet verilen bir balta, delâleten muvakkat suretde iare edilmiş olur.

255 - : Müsteîr, ariyet aldığı hanede muîrin emri olmaksızın dıvar gibi bazı inşaatda bulunsa, iareden rücu takdirinde    müsteîr bunun masrafını muîrden alamaz.

256 - : Bir kimse iare etdiği hanesinde müsteîrin kendisi için bazı bi­nalar yapmasına izin verse de badehu bu haneyi bütün hukukiyle bir şahsa satsa müsteîrin bu binaları yıkıb kaldırması lâzım gelir.

257 - : Ariyeti sahibine red için kefil olmak şahindir. Şu kadar var ki kefil ariyeti sahibinin hanesine götürmeğe mecbur olmaz, belki sahibini ne­rede bulursa orada red edebilir. Kâfî.

258 - : Muîr, ariyeti bizzat veya    vekili veya resulü    vasıtasiyle iste­dikde müsteîrin derhal red ve teslimi lâzım gelir. Bilâ özr   tevkif ve tehir edib de ariyet telef veya zayi olsa zamin olur. Fakat bir Özrden dolayı, me­selâ ariyetin    istenildiği zaman uzak bir yerde    bulunmasından nâşi tehir vukua gelmiş olunca zaman lâzım gelmez. Çünkü bu bir Özrdür, bu te'hir, bir teaddî sayılmaz.

Ariyet, taleb edildiği haİde bilâ mazeret bir müddet red edilmeyib de is­timal edilirse bakılır, bu ariyet, muaddünlil'istiğlâl ise zaman menfaat lâ­zım gelir, değil ise bir şey lazım gelmez.

259 - : Ariyet,  muvakkat olsun olmasın,  yukarıdaki meseleler veçhile taleb vukuunda bir    mâziret mevcud    olmayınca hemen sahibine iade edil­mek lâzım gelir.

Meselâ : üzerinde ebniye yapmak veya ağaç dikmek veya çadır kurmak veya hayvan otarmak üzere arazinin iaresi sahihdir. Bu iare mutlak olun­ca mûir dilediği vakit bundan rücu ile ebniyeyi, ağaçları vesaireyi müsteîre kah' ve ref etdirerek arazisini istirdad edebilir. Çünkü bu melhuz olan za­rara müsteîr razı bulunmuşdur. iare muvakkat olub vakti bitince de hüküm böyledir. Bu halde muîre bir zaman lâzım gelmez. Hattâ bunların böyle kal' edilmesi araziye muzu- olursa muîr bunların maklûan kıymetlerini müsteîre verib bunlara temellük edebilir.

iare muvakkat olub müddeti henüz nihayet bulmamış olduğu takdirde, de rücu esasen sahihdir. Şu kadar var ki bu takdirde binaların veya ağaç­ların sökülüb atılacağı zamandaki maklûan kıymeti ile müddetin inkızasina kadar durduğu haldeki kıymeti arasındaki tefavüt ne ise muîr onu müsteîre zamin olur. Çünkü muîr bu tevkite ademi riayetle müsteîri aldatmış sayılır.

Meselâ : binalar veya ağaçlar derhal sökülüb atıldığı takdirde bunların böyle koparılmış kıymetleri yüz lira, ve müddetin nihayetine kaçlar kaldıkla­rı takdirde kıymetleri yüz elli lira olsa muîr, bunları kal' etdirince aradaki elli lirayı müsteîre zamin olur.

îmam Züfere göre böyle bir zaman lâzım gelmez. Çünkü ariyetlerde te'-cil, bâtıldır.  Bunlarda ıtlak ile tevkit müsavidir.  Mebsut,  Mecmaül'enhür.

260 - : Bir kimse bir şahsa hitaben  : «Şu arsamın üzerinde kendi nef­sin için İçinde daima - veya şu vakte kadar  oturmak üzere bina yap, şayed ben seni içinde bırakmazsam bina bana aid olmak üzere sarf et-diğin şeyi tazmin ederim» demiş o şahıs da bunu kabul ederek binayı yap­mış  olsa  da badehu  onu  buradan çıkaracak  olsa  binanın kıymetini  öde­yerek ona mâlik olabilir. Haniyye.

261 - :  Bir kimse komşusunun izniyle hanesinin divan üzerine kendi hanesinin  hatılını  uzatsa  veya  altında  bir  serdab su mahzeni  vücude getirse de sonra o komşu bu hanesini satsa müşteri bu hatılın veya ser-dabm  kaldırılmasını  isteyebilir.   Fakat  hane  sahibi  bunu  satarken  hatılın veya serdabın kemakân kalmasını şart etmiş olursa müşteri bunların kal-dınlamsım isteyemez.

Hane sahibinin varisleri ise bunların kaldırılmasını her halde isteye­bilirler.  Hindiyye,  Fuzuli Imadî.

262 - :  Bir kimse bir zatın arazisi üzerine bina yapıb oturmak vo bi­lâhare bu binadan çıkınca bu bina arazi sahibine kalmak üzere o araziyi ariyet alsa bu icarei faside mahiyetinde bulunmuş olur.  Bu  halde  o bina müsteîre aid olub arazi için sükna müddetİnce sahibine ecri misi vermesi lâzım  gelir.

Bu muamele, iveze mukarin olduğu için icare müddetinin cehaletinden dolayı da fâsiddir. Eddürrül'muhtar.

263 -  : Üzerine ekin ekilmek üzere iare edilen araziyi muîr,  hasad vaktinden  evvel iareden  rücu  etmekle     müstîrdn  istirdad     edemez,  iare muvakkat olsun  olmasın  müsavidir.  Belki o arazi  ekinler yetişinceye  ka­dar müsteîrin elinde bırakılır. Çünkü bu; binaya, ağaca benzemez, mahdud bir zaman  meselesidir.  Bunun  malûm  bir  nihayeti vardır,  başkasını  izrar ise haramdır.

Filhakika bunun filhal kaldırılmasından müsteîr fazla mutazarrır olur. Bunun böyle tehire kalmasından ise muîr için büyük bir zarar melhuz değil­dir. Binaenaleyh bu suretle iki zararın ehaffı iltizam olunmuş, ağır bir za­rar, hafif bir zarar ile izale edilmiş olur.

Şu kadar var ki bu rücu tarihinden itibaren iare icareye münkalib olub müsteîr üzerine ecri misi lâzım gelir, yeniden bir icare akdine mecbruiyet yokdur, bu suretle her iki tarafın hakkına müraat edilmiş, muiiiıi zaruri bu suretle de bertaraf olunmuş olur.

Fakat bazı fukahaya göre bu halde nıuîrin ücret alabilmesi için icare akdine lüzum vardır, iki taraf bunda ittifak edemezlerse hâkim bunu erbabı vukufun - bilir erlerin - marifetiyle takdir eder. Böyle bir akdi icar bu­lunmayınca muîr ücret alamaz. Mebsuti Serahsî.

(Bu hususda Maliki mezhebi şu veçhiledir  :

(1) : Bir kimse bir şahsa üzerine bina yapmak veya ağaç dikmek için arazisini bilâ müddet ariyet verdikden sonra bu arazisini istirdad etmek is­tese bakılır ; eğer henüz bina yapılmamış veya ağaç dikilmemiş ise istir­dad edebilir. Fakat yapılmış veya dikilmiş ise örf ve âdete nazar olunur, eğer müsteîr bu arazide mutad veçhile tasarrufda bulunmuş, meselâ böyle bir binada  ne kadar müddet    oturulacağına, nâsm kail olacakları veçhile oturmuş ise muîr arazisini istirdad edebilir. Bu halde muîr muhayyerdir : dileres binanın veya ağaçların maklûan kıymetini vererek onlara temellük eder, ve dilerse müsteîre «bunları sök al» der.

Amma müstaîr, yapdığı binada mutad veçhile oturmamış veya dikdiği ağacdan o veçhile İstifade etmemiş ise muîr arazisini istirdad edemez. Me­ğer ki binanın veya ağaçların kaim olan ayinlerine ve amelesine hare edi­len mebaliği müsteîre tediye etsin.

(2) : Bir kimse bir şahsa bina yapmak veya ağaç dikmek üzere arazi­sini bir müddet tayinle iare etse o müddet hitam bulmadıkça bu arazisini istirdad edemez. Velev ki üzerine bina yapılmış veya ağaç dikilmiş olmasın.

Fakat müddet nihayet bulunca istirdad edib dilerse müsteîre o binanın veya ağaçların maklûan kıymetini verir, bunlara temellük eder, ve düerese bunları müsteîre kal etdirir, müsteîr, muîrden bir şey alamaz. Şayed müs­teîr bunları kal' etdiği takdirde bunlarm kendisine asla menfaati olmaya­cak ise artık bunları söküp almaya da müstahik olmaz.

(3) : Müsteir, ariyet araziyi üzerine yapmış olduğu binayı veya dikmiş olduğu ağaçları daha muayyen müddet bitmeden kal' ederek sahibine red etmeğe salâhiyetdardır. Şu kadar var ki arazi sahibi dilerse o binanm veya ağaçların kıymetlerini vererek onların kal'ma mani olabilir.

(4) : Bir kimse üzerine ekin ekilmek üzere iare etdiği arazisini henüz ekinler kemale ermeden istirdad edemez. Ve istirdad etmek istediği gün­den itibaren hasad vaktine kadar müsteîrden bir kira da alamaz. Çünkü bu iare bir sevab için yapılmışdır. Bu sevab ise kira menzilesindedir.

(5) :  Bir kimse, bir şahsın arsasını üzerinde yapacağı binada meselâ on sene oturmak, badehu bina arsa sahibine kalmak üzere ariyet alsa bakıhr : Eğer böyle müddet tayin edilmekle beraber binanın da neden ibaret olacağı beyan edilmiş ise bu iare de, şart da caiz olur. Çünkü bu, bir nevi icare sayılır. Fakat müddet ile binanın ne olacağı beyan edilmiş olmazsa caiz olmaz. Zira bu bir aldanışdır, icareye mani olacak bir cehaletdir. Velev ki müsteîr «Ben dilediğim kadar otururum, çıktığım zaman bina senin ol­sun» desin. Çünkü bununla cihalet kalkmış olmaz.

(6) : Bir kimse, üzerine ağaç dikmek ve meselâ on sene sonra yer sahi­bine aid olmak üzere bir arsayı ariyet alsa bu doğru olmaz. Çünkü ağaç­lardan hangilerinin tutub büyüyeceği, hangilerinin kuruyub gideceği bilin­mez. Bu binaya benzemez, Elmüdevvenetülkübra, Şerhi Kebîr.)

(Bu babda Şafiî mezhebi de şöyledir  :

(1) : Bir arazi, üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek için ariyet verildikden sonra muîr, rücu etmek istese bakılır : Eğer bunları müsteîrin meccanen kal etmesi şart kılınmış ise bu şarta riayet lâzım gelir. Bu halde müsteîr, imtina ederse muîr bunları kal ve yerlerini müsteîre tesviye etdi-rebilir. Böyle bir şart bulunmadığı takdirde de müsteîr dilerse kal eder, di­lerse kal' etmez. Meccanen kal'e mecbur olmaz. Esah olan kavle göre yerini tesviye etmek de müsteîre lâzım gelmez. Bu halde muîr şu üç şıkdan birini kabulde muhtardır. Şöyle ki : dilerse bunları arazi üzerinde ecri mislüe ibka eder, dilerse bunları hedm ve kal' ederek noksanlarının    kıymetini zamin olur, bu kıymet bunların kaimen kıymetleriyle maklûan kıymetleri arasın­dadır, ve dilerse bunların müstahikulkal' olarak kıymetlerini vererek bun­lara temellük eder. Bu suretle iki tarafın da hukukuna riayet edilmiş olur, Şayed muir, bunlardan hiç birini ihtiyar etmezse bir kavle göre hâkim, o arazi ile üzerindeki binaları veya ağaçları satarak semenini aralarında tak­sim  eder.  Fakat esah  olan  diğer  bir kavle  göre yukarıdaki  vecihlerden birini ihtiyar edinceye kadar hâkim kendilerine ihtarda bulunur.

Bu münazaa esnasında muîr, arazisine girerek ondan intifa edebilir, Müsteîr ise muîrin izni olmadıkça teferrüc gibi bir maksadla oraya gire­mez. Belki mülkünü ıslah ve İska ile ziyadan siyanet için girebilir.

(2) : Arazi, bina veya gars için muvakkaten iare edilmiş olduğu tak­dirde de hüküm evvelki mesele veçhiledir. Çünkü tevkit bir va'ddir, buna riayet mecburî değildir. Fakat bir kavle göre de böyle    muvakkat iarede muîr, müddet nihayet bulunca binayı veya ağaçlan meccanen kal' etdire-bilir.

(3) : Bir kimse, ziraat için iare etdiği arazisini, - sahih olan kavle nazaran - ekinler henüz yetişmeden istirdad edemez. Belki ekinlerin bu is­tirdada kıyam zamanından hasad vaktine kadar ecri misliyle ibkası lâzım gelir.

Bu iare muvakkat olub ekinlerin muayyen zamanda idrak etmemesi, müsteîrin ziraati tehiri sebebiyle olan taksirinden münbuis olursa muîr, bun­ları meccanen kal' etdirebilir. Fakat kar, yağmur gibi semavî arızalardan dolayı olub müstaîrin taksirinden ileri gelmiş olmazsa muîr, bunları - iarei mutlakada olduğu gibi - meccanen kal' etdiremez. Nihayetül'muhtac.)

(Hanbelî fukahasına göre bir kimse, üzerine bina yapmak veya ağaç dikmek veya ekin ekmek için ariyet aldığı yere sahibinin İzni olmadıkça bir defadan ziyade bunları yapamaz. Çünkü ariyet hakkındaki izn, bir de­fadan ziyadeye tenavül etmez. Binaenaleyh, müsteîr, bunları tekrar yapar­sa, gâsıb hükmünde olur.  Keşşafül'kına.)[108]

 

Ariyetlerde Zamani İcab Edib Etmeyen Haller :

 

264 -  :  Sabiyyi mahcur, bir şahsın malını ariyet olarak ahb istihlâk etse üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü o şahıs bu malı istihlâke maruz bırakmışdır. Fakat böyle bir çocuk başkasının malını rızası olmaksızın alıb itlaf etse zamin olur,

îmam Ebu Yusüfe göre mahcur bir çocuk kendisine ariyet veya borç verilen veya satılıb teslim edilen bir malı itlaf etse üzerine zaman lâzım gelir.

265 - ; Sabiyyi me'zun, kendi malını bir şahsa iare edebilir, çünkü bu iare ticaretin tevabiindedir,  buna lüzum  görülebilir.  Fakat her  hangi bir sabinin malını babası veya vasisi iare edemez.     Çünkü bu    bir teberrüı mahzdır.     Bunların ise çocuğun malında teberrüa haklan yokdur.  Binae­naleyh iare edib de telef olsa zamin olur. Ve bunları istimal eden müsteîr üzerine ecri misi lâzım gelir. Bunların mallarını hâkim de iare edemez. Bah­ri Raik, Dürri Muhtar.

Ammei meşayihin kavli böyledir. Bazı müteahhirine göre baba evlâdının malını iare edebilir, hâkim de yetimin malını ariyet verebilir. Hindiyye, Mültekit.

266 - : Bir kimsenin ariyet olarak alıb bir çocuğun boynuna yanında gözedici olmaksızın takmış bulunduğu gerdanlık çahnsa bakılır  Eğer o çocuk üzerindeki eşyayı hıfza kadir ise zaman lâzım gelmez, amma kadir değilse muhafazasındaki taksirinden dolayı o kimseye zaman lâzım gelir.

267 - : Müsteîr, kendi teaddîsi veya taksiri sebebiyle telef veya zayi veya kıymetine noksan arız olan bir ânyetden dolayı zamin olacağı gibi böyle bir teaddîden veya taksirden sonra her hangi bir sebeple olursa olsun ariyet telef veya zayi olsa veya kıymetine noksan gelse bu halde de zamin olur. Çünkü âriyetde vifaka avdetle teaddî, taksir nihayet bulmuş sa­yılmaz. Bu teaddî veya taksirden dolayı müstaîrin yedi emaneti bir yedi[109]



[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/3-4.

[2] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/5.

[3] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/5-7.

[4] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/7-8.

[5] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/8-9.

[6] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/9-13.

[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/13-15.

[8] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/15-18.

[9] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/18-19.

[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/19-20.

[11] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/20-24.

[12] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/24-30.

[13] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/31.

[14] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/31-32.

[15] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/32-33.

[16] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/33-34.

[17] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/34-35.

[18] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/35-36.

[19] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/36-37.

[20] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/37-38.

[21] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/38-40.

[22] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/40.

[23] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/40-42.

[24] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/43-44.

[25] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/44-45.

[26] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/45-46

[27] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/47-49.

[28] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/49-52.

[29] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/52-53.

[30] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/53-54.

[31] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/54-55.

[32] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/55-57.

[33] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/57-58.

[34] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/58.

[35] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/58-59.

[36] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/59-60.

[37] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/60-61.

[38] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/61-62.

[39] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/62.

[40] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/62-63.

[41] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/63.

[42] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/63-64.

[43] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/64.

[44] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/64-67.

[45] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/67-68.

[46] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/68.

[47] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/68-69.

[48] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/69-70.

[49] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/70-71.

[50] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/72.

[51] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/72-77.

[52] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/77.

[53] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/77-78.

[54] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/79-82.

[55] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/82-83.

[56] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/83-85.

[57] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/85-86.

[58] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/86-87.

[59] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/87-88.

[60] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/88-89.

[61] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/89.

[62] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/89-92.

[63] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/92-97.

[64] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/97.

[65] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/98.

[66] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/99.

[67] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/100.

[68] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/100.

[69] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/100-102.

[70] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/102-104.

[71] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/104-105.

[72] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/105-106.

[73] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/107-108.

[74] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/109-110.

[75] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/110-112.

[76] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/112-113.

[77] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/113-114.

[78] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/114-115.

[79] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/115-116.

[80] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/116.

[81] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/116-119.

[82] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/120.

[83] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/120.

[84] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/120-125.

[85] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/125-127.

[86] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/127-130.

[87] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/130.

[88] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/130-131.

[89] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/144-145.

[90] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/146.

[91] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/146-147.

[92] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/147-150.

[93] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/151.

[94] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/151-153.

[95] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/153-155.

[96] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/155-158.

[97] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/158-160.

[98] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/160-165.

[99] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/165-167.

[100] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/167-173.

[101] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/173-183.

[102] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/183-184.

[103] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/184-192.

[104] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/193.

[105] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/193-194.

[106] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/194-197.

[107] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/197-205.

[108] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/205-211.

[109] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi: 4/211.