Fikih - 4 2 - Hukuki Islamiye
Ariyetlerde Zamani İcab Edib Etmeyen Haller :
Ariyetlere Aid Dâvalar Ve Beyyineler
Hibelere Müteallik Bazı Istılahlar
HİBE AKDİNE DAİR UMUMİ MALÛMATI MUHTEVİDİR.
Hibenin Rüknü, İnikadı Ve Tamamiyyeti
Hibenin Ve Sadakanın Hükümleri :
Hibenin, Sadakanın Vasfı Ve Hikmeti Şer'iyyesi :
HİBELERDEN RÜCUA, İBAHALARA VE BU BABDAKİ DÂVALARA MÜTEALLİK AHKAMI HAVİDİR.
Hibeden Rücua Mani Olmayan Haller
Hibeden Rücua Mani Olan Haller
Evlâda, Akribaya, Ahibbaya Verilen Hediyyeler, Yapılan Hibeler
İbaheye Ve İhlâle Dair Bazı Meseleler
Hibelere Müteallik Dâvalar, Beyyineler
VAKIFLARA DAİR BAZI İSTILAHLAR HAKKINDADIR
Vakıflara Dair Fıkhî İstılahlar
VAKIFLARA DAİR UMUMİ MALÛMATI MUHTEVİDİR.
Vakıfların Rükünleri, Hükümleri
Vakıflarin Sebebi, Hikmeti Teşriiyyesi
Vakıfların Nevileri Ve Tarihçesi
Vakıflarda Müstamel Kelimeler :
Vakıfların Sıhhatinde Şart Olan Şeyler
Vakıfların Sıhhatinde Şart Olmayan Şeyler :
Bazı Sahih Olub Olmayan Vakiflar :
Vakıflara Zikr Edilmeksizin Dahil Olub Olmayan Şeyler:
Hasta Olanların Yaptıkları Vakıflar :
Vakıfların Birer Akdi Lâzım Olub Olmaması Hususundaki İhtilâf
Vakıflara Müteallik Umumi Kaideler :
Vakıflardaki Şartlara Riayet Lâzım Olub Olmaması
Vakıflardaki Şartların Tebdil Ve Tahsis Edilib Edilmemesi :
Vakıfların İstibdal Edilib Edilmemesi
VAKIFLARIN MUHTELİF MEŞRUTUN LEHLERİ HAKKINDA UMUMİ MALÛMAT.
Vâkıfların Kendi Şahıslarına Meşrut Vakıflar :
Evlâd Ve Ahfada Meşrut Vakıflar
Nesle, Zürriyete, Ehli Beyte, Akaba, Varise Meşrut Vakiflar
Karabete, Akriba, Erham, Ensab, İyal Namına Meşrut Vakıflar
Cîran = Komşular Namına Meşrut Vakıflar
Uteka Ve Mevali Namına Meşrut Vakıflar
Fukahaya, Sulehaya, Guzata, Müessesatı Hayriyeye Meşrut Vakıflar
Ariyetlerde Zamani İcab Edib Etmeyen Haller :
264 - : Sabiyyi mahcur, bir şahsın malını ariyet olarak ahb istihlâk etse üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü o şahıs bu malı istihlâke maruz bırakmışdır. Fakat böyle bir çocuk başkasının malını rızası olmaksızın alıb itlaf etse zamin olur, îmam Ebu Yusüfe göre mahcur bir çocuk kendisine ariyet veya borç verilen veya satılıb teslim edilen bir malı itlaf etse üzerine zaman lâzım gelir.
265 - : Sabiyyi me'zun, kendi malını bir şahsa iare edebilir, çünkü bu iare ticaretin tevabiindedir, buna lüzum görülebilir. Fakat her hangi bir sabinin malını babası veya vasisi iare edemez. Çünkü bu bir teberrüı mahzdır. Bunların ise çocuğun malında teberrüa haklan yokdur. Binaenaleyh iare edib de telef olsa zamin olur. Ve bunları istimal eden müsteîr üzerine ecri misi lâzım gelir. Bunların mallarını hâkim de iare edemez. Bahri Raik, Dürri Muhtar.
Ammei meşayihin kavli böyledir. Bazı müteahhirine göre baba evlâdının malını iare edebilir, hâkim de yetimin malını ariyet verebilir. Hindiyye, Mültekit.
266 - : Bir kimsenin ariyet olarak alıb bir çocuğun boynuna yanında gözedici olmaksızın takmış bulunduğu gerdanlık çahnsa bakılır Eğer o çocuk üzerindeki eşyayı hıfza kadir ise zaman lâzım gelmez, amma kadir değilse muhafazasındaki taksirinden dolayı o kimseye zaman lâzım gelir.
267 - : Müsteîr, kendi teaddîsi veya taksiri sebebiyle telef veya zayi veya kıymetine noksan arız olan bir ânyetden dolayı zamin olacağı gibi böyle bir teaddîden veya taksirden sonra her hangi bir sebeple olursa olsun ariyet telef veya zayi olsa veya kıymetine noksan gelse bu halde de zamin olur. Çünkü âriyetde vifaka avdetle teaddî, taksir nihayet bulmuş sayılmaz. Bu teaddî veya taksirden dolayı müstaîrin yedi emaneti bir yedi gasbe tahavvül etmiş olacağından ariyeti sahibine olduğu gibi teslim edinceye kadar yedi zaman, yedi emanete münkalib olmaz.
Meselâ : müstaîr, iki günde varılacak bir mahalle ariyet hayvan ile bir günde varıb da hayvan telef olsa veya zayıflayıb kıybetine noksan gelse bu teaddîden dolayı kendisine zaman lâzım gelir.
Kezalik : muayyen bir mahalle kadar yalnız gidilmek üzere ariyet alınan hayvan ile o mahalle gidîlib de daha ilerisine tecavüz edildikden sonra hayvan kendi kendine telef olsa müsteîre zaman lâzım gelir, velev ki bilâhare muayyen mahalle avdet edilmiş olsun, çünkü muayyen mahalli tecavüz etmekle gâsıb olmuşdur. Böyle bir ariyet sahibine salimen red edilinceey kadar zamandan kurturulmaz. Bunda ittifak vardır. Hİndiyye.
268 - : Muayyen bir mahalle gidilib gelinmek üzere ariyet alman hayvan ile o mahal tecavüz edildikden sonra salimen o mahalle avdei eylese esah ve muhtar olan kavle göre müsteir, vediada olduğu gibi -zamandan berî olur. Binaenaleyh bu hayvan daha sonra teaddî ve taksir bulunmaksızın telef olsa müsteîre zaman lâzım gelmez. Hindiyye.
269 - : Bir yere gitmek üzere mutlak suretde ariyet alman bir hayvan ile oraya gidilib gelinebilir. Meselâ ; Bir kimse Istanbuldan Çekmeceye kadar bir hayvan istiare etse bununla oraya gidib gelebilir. Çünkü bu ariyetin sahibine reddi müsteîr üzerine lâzımdır. Müsteîr ise ancak bu gelmekle bunu red edebilir. Bir de iare bir teberru olduğundan bunda tesamüh carîdir. Binaenaleyh takyid bulunmadıkça bu hareket, bir teaddî sayılarak telef vukuunda zamanı icab etmez.
270 -: Muayyen bir mahalle gitmek üzere ariyet alman hayvan ile yollar müteaddid olunca müsteîr, âdet üzere, nâsın gidib geldiği yolların her hangisinden dilerse gidebilir. Amma mutad olmayan yoldan gidemez, gider de hayvan telef olursa zamin olur. Çünkü örf ile tayin, nas ile 'tayin gibidir.
Kezalik : Muîr, gidilecek yolu tayin etdiği halde müsteîr, başk abir yoldan gidib de hayvan telef olsa bakılır : Eğer bu yol tayin edilen yoldan daha uzak veya gayri me'mun veya hilafı mutad ise müsteîre zaman lâzım gelir. Amma bu yol böyle değilse zaman lâzım gelmez. Çünkü bir §eye izin, onun misline ve madununa da izindir.
271 - : îarenin zaman veya mekân ile takyidi muteber olduğundan buna muhalefet zamanı mucib olur.
Meselâ : Üç saat binmek üzere ariyet alınan bir hayvana dört saat bini-lemez. Binilir de badehu telef olursa zaman lâzım gelir.
Kezalik : Bir mahalle gidilmek üzere ariyet alınan hayvan ile başka mahalle gidilemez. Velev ki bu mahal daha yakın olsun.. Hilâfına hareket edilib hayvan ölür veya kıymeti azalırsa müsteîre tazmini icab eder.
Müsteîr, hayvana fazla saat binmekle veya onunla başka mahalle gitmekle beraber hayvanı hiç zarar isabet etmeksizin sahibine red ve teslim etse kendisine bu muhalefetinden dolayı bir ücret lâzım gelmez. Çünkü bu teaddî esnasında hayvan, müsteîrin zamanı altında bulunmuşdur. Zaman ile ücret ise içtima etmez. Sürretül'fetavâ, Miratı Mecelle, Gasb mebhasine müracaat!.
272 - : Muîrin tayin etdiği mahalle sehven muhalefet dahi zamanı mucibdir.
Meselâ : Bir kimse, Edirneye gitmek üzere hayvanını ariyet almak üzere bir şahsa gönderdiği resulü bu şahısdan hata ederek hayvanı Çekmeceye gitmek üzere ariyet almış iken o kimse bunu bilmiyerek bu hayvan ile Edirneye gitse de hayvan telef olsa veya kıymetine noksan gelse bunu zamin olur. Çünkü muîrin buraya gidilmesine müsaadesi bulunmamışdır. O kimse zamin olduğu şey ile resulüne rücu edemez. Fakat o kimse bu hayvan ile Çekmeceye gitse de hayvan telef olsa üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü muîrin buraya gidilmesine rızası bulunmuşdur.
273 - : Müsteîr, bir nevi intifa ile mukayyed olan âriyetde bu intifam fevkine tecavüz edemez, amma bu intifaa müsavi veya ondan hafif surette tasarruf edebilir.
Meselâ : Şu kadar ağırlıkda buğday yüklemek için ariyet alman hayvana o kadar ağırlıkda demir veya taş yükletilemez. Yükletilir de badehu hayvan telef olursa zaman lâzım gelir.
Kezalik : On kile buğday yerine on kile buğday ağırlığında saman yükletilemez. Çünkü saman hayvanın arkasında daha çok yer kaplıyarak ona zarar verir.
Kezalik : Binmek için ariyet alınan hayvana yük yükletilemez. Fakat buğday için istiare olunan hayvana ana müsavi veya andan hafif bir yük, meselâ : arpa yükletilebilir. Ve yük için ariyet alınan hayvana binilebilir. Bu halde telef vuku bulsa zaman lâzım gelmez. Hindiyye. Bahri Raik, Reddi Muhtar Tekmilesi.
274 - : Bir kimse muayyen araziyi nadas etmek = sürüp hazırlamak için ariyet aldığı hayvan ile başka araziyi nadas etse de hayvan istimal esnasında telef olsa zamin olur. Çünkü arazi nadas hususunda mütefavitdir. Binaenaleyh bunda tayin muteberdir. Haniyye.
275 - : Müsteîr, muîrin tayin etdiği mikdara muhalefet edib hayvana ziyade yük yüklemiş, meselâ : yüz kıyye yağ yerine yüz elli kiyye yağ tahmil etmiş, hayvan da ölmüş olunca bakılır : Eğer hayvan bu yükün mec-muuna mütehammil bulunmuş ise müsteîr, yalnız ziyade mikdarı zamin olur. Ve eğer mecmuuna mütehammil bulunamamış ise tam kıymetini ödemesi icab eder.
Meselâ : On kile buğday yükletilmesine izin verilen bir hayvana on beş kile buğday yükletilmiş, hayvan da esasen bu on beş kileye mütehammil bulunmuş ise telefi halinde müsteîr, beş kile nisbetini, yani hayvanın kıymetinin üçde birini zamin olur. Çünkü on kile yüklemeğe mezun bulunmuşdur.
Amma hayvan on beş kile götürmeğe mütehammil bulunmamış İse tamam kıymetini tazmin lâzım gelir. Hindiyye, Mir'atı Mecelle.
276 - : Ariyet hayvana müsteîr iie beraber başkası da redif olarak binse de hayvan telef olsa bakılır : Eğer hayvanın böyle iki şahsı taşımaya tahammülü bulunmuş ise müsteîr bunun yalnız yarı kıymetini zamin olur. Çünkü telef hâdisesi me'zun fi'l ile gayri me'zun fil neticesinde vuku bulduğundan kıymet bu iki fi'le taksim edilir, me'zun fi'le isabet eden kıymet, heder olur. Amma hayvanın böyle iki şahsı .taşımaya tahammülü bulunmamış ise müsteîr, bunun tam kıymetini tazmin eder.
Redif olan bir çocukdan ibaret olduğu atkdirde hayvan her ikisinin ağırlığına mütehammil bulunmuş ise telefi takdirinde yalnız çocuğun ağırlığı nisbetinde zaman lâzım gelir. Meselâ : Müsteîr altmış, çocuk da yirmi kilo ağırlığında bulunsa hayvanın kıymetinin seksende yirmisini tazmin icab eder. Fakat mütehammil bulunmamış ise kıymetinin tamamını ödemek lâzım gelir. Hindiyye.
277 - : Bir mahalle gidilmek üzere ariyet alınan hayvan ile o mahalle gidilmeyib de ahırda tutulmakla hayvan telef olsa bazıfukahanın beyanına nazaran müsteîre zaman lâzım gelir. Çünkü hayvanın ahırda mahbus tutulması hayvana muzirdir. Bu hayvan ise zehab için iare edilmişdir. imsak için değil. Haniyye, Reddi Muhtar tekmilesi.
278 - : Bir hayvan veya elbise mekân itibariyle mutlak suretde ariyet almsa, meselâ : bir ay kullanılmak üzere ariyet ahmb da nerede kullanılacağı söylenilmese bu ariyet, alındığı belde içinde kullanılmaya hami olunur. Müsteîr, bunu o belde haricinde istimal edemez, eder de telef olursa zamin oiur. Vâkıât.
279 - : îarde müfid olan şarta riayet edilmemesi zamanı mucibdir.
Meselâ : Muîr, müsteîre hitaben «Sana ariyet verdiğim hayvanın yularını elinde tut, salıverme, hayvan ancak böyle zabt edilebilir» deyib o da «peki» dediği halde bir müddet sonra yularını salıvermekle hayvan hızlı yürüyerek düşüb telef olsa tazmini lâzım gelir. Reddi Muhtar tekmilesi.
280 - : Müsteîr, ariyet hayvanı sokakda terk ederek hanesine veya mescide girse de hayvan gözünden gaib oldukdan sonra zayi olsa hıfzındaki iksirinden dolayı üzerine zaman lâzım gelir. Gerek kapıya bağlamış olsun 'e gerek olmasın.
Amma hayvanı gözünden gaib olmayacak bir tarzda haricde bırakmış ise ziyamdan dolayı zaman lâzım gelmez. Çünkü bu takdirde taksir edilmiş olmaz. Hızanetül'müftîn.
Nitekim müsteîr, sahrada ariyet hayvandan inib yularım imsak etdiği halde namaz kılmakla hayvan boşanarak gaib olsa müsteîre zaman lâzım gelmez. Çünkü bu hususda muteber olan, ariyeti göze görünmiyecek bir halde bırakmanıakdır. Hindiyye, Zahiriyye.
281 - : Müsteîrin mer'aya, yani otlağa salıverdiği ariyet hayvan telef olsa bakılır : Bulunduğu yerde ariyet hayvanların mer'aya salıverilmesi âdet ise zaman lâzım gelmez, âdet değilse veya âdet, müşterek ise, yani : mer'aya salıverilmesi de verilmemesi de mutad ise zaman lâzım gelir. Bahri Raik.
282 - : Müsteîr, ariyet malı Önüne koyub oturarak uyuşa da o mal çahnsa üzerine zaman lâzım gelmez. Bu hal gerek seferde ve gerek ha-zerde vuku bulsun müsavidir. Amma muztacian = yan üstü uyumuş olursa bakılır : Bu hal, hazerde vuku bulmuş ise zaman lâzım gelir, seferde vuku bulmuş, ise zaman lâzım glemez. Ariyet başı altında bulunmuş olduğu takdirde de muhafazasında taksir etmiş sayılmayacağından üzerine zaman teveccüh etmez. Hindiyye. Kınye.
283 - : Bir kimse, bir yere gitmek üzere ariyet aldığı hayvanın, yularını elinde tuttuğu halde kır bir yerde uykuya dalsa da bir şahıs tarafından yuları kesilerek hayvan çahnsa o kimseye zaman lâzım gelmez. Çünkü mutad hıfzı terk etmiş sayılmaz. Fakat yuları uzatılarak kesilecek bir tarzda tutmuş, hırsız da bunu uzatıp kesmiş bulunursa zaman lâzım gelir. Çünkü yuları bu tarzda tutmak haycanı tazyf demekdir.
Maamafih denilmişdir ki : bu, yan üstü yatıp uyuduğu takdirdedir. Oturarak uyumuş olunca her halde zaman lâzım gelmez. Nitekim hayvanı önünde bulundurub yularını tutmaksızın oturarak uyuduğu takdirde de zaman lâzım gelmez. Haniyye.
284 - : Bir kimse, âriyeten içinde oturduğu hanenin ocağında mutad-dan ziyade ateş yakmakla hane muhterik olsa üzerine zaman lâzım gelir. Fetavâyi Abdirrahim.
285 - : Bir kimse ariyet aldığı libası veya sargıyı veya kılıcı sahibinin izni olmaksızın ahb sefere çıksa telefi takdirinde zamin olur. Fakat ârıye aldığı çadırı, mahfeyi ahb sefere çıksa zamin olmaz. Hindiyye, Fusuli diyye.
286 - : Bir kimse, ariyet aldığı destereyi ağaç keserken iki parça olsa zamin olmaz. Fakat sahibinin izni olmaksızın demirciye verib birleştirse sahibinin hakkı münkati olur, onun kırık olduğu haledeki kıymetini zamin olur. Veciz.
287 - : Bir kimsenin içinde yemek pişirmek için ariyet aldığı kab, ateşin üstünden kaldırırken veya odadan çıkarırken elinden düşerek kırılsa -sahih olan kavle göre -tazmini lâzım gelmez. Hindiyye, Kınye.
288 - : Müsteîr, elinde bulunan ariyeti bir yerde unutarak bırakıb gitmekle zayi olsa zamin olur. Sıraciyye.
289 - : Müsteîr, ariyet kitab elinde zayi olduğu halde muîrin talebi üzerine kitabı kendisine red edeceğini va'd etse de bilâhare zayi olduğunu -haber verse sözlerindeki tenakuza mebni bu kitabı tazmin etmesi lâzım gelir.
Fakat bazı fukahaya göre müsteîr, eğer o kitabın bulunmasından ümidini kesmemiş ise zamin olmaz. Mecmaüzzamanat.
290 - : Bir kimse, ariyet aldığı kitabda hata görürse sahibinin razı olacağını bildiği takdirde ıslah edebilir. Terk ederse asim olmaz. Bundan Kur'anıkerîm müstesnadır. Onun yazısında bir noksan bulunursa münasib bir yazı ile ıslahı vacib olur. Eddürerül'muhtar.
291 - : Bir kimse, kendisiyle başaksı arasında müşterek, olan bir malı şerikinin izni olmaksızın bir şahsa ariyet verib de onun elinde telef olsa şerikinin hissesini zamin olur. Abdurrahim Fetavâsı.
292 - : Bir çocuk diğer bir çocukdan kendisine aid olmayan bir malı, meselâ : bir sanat âletini ariyet ahb da elinde telef olsa bakılır ; bunu veren çocuk -ticarete -mezun ise kendisine zaman lâzım gelir. Müsteîr olan çocuğa lâzım gelmez. Amma mahcur ise mal sahibi muhayyerdir; malını dilerse müsteîr olan çocuğa ve dilerse muîr olan çocuğa tazmin etdirir. Haniyye.
293 - : Ariyet hakkındaki teaddî,. müsteîr tarafından değil de başkası tarafından, meselâ : Müsteîrin oğlu cihetinden vuku bulsa zaman, bu teaddî eden şahsa teveccüh eder.
294 - : Bir kimsenin mahcur kölesi, bir şahısdan ariyet aldığı bir şeyi istihlâk etse tazmini o kölenin azad edilmesine tevkif edilir, yoksa o kimseye zaman gelmez. Ali Efendi Fetavâsı.
295 - : Mütegallibeden bir kimse, ariyeti müsteîrin veya hizmetkârının elinden tegallüben ahb müsteîr bunu defa kadir olmasa üzerine zaman lâzım gelmez. Netice.
Kezalik : Müsteîrin hanesi yanıb içindeki ariyeti tahlis mümkün olmasa üzerine zaman lâzım olmaz. Abdurrahim Fetavâsı.
Kezalik : Ariyet sefine, fırtınadan batsa veya ariyet hayvan yolda kuttaı tarik tarafından alınsa müsteîre -teaddîsi bulunmadıkça -zaman lâzım gelmez. Feyziyye.
296 - : Bir malın bir şahsa ariyet verilmesini tavsiye eden, meselâ o şahsın müstakim bir kimse olduğunu söyliyen zata o malın iare edilib bilâhare itlaf edilmesinden dolayı bir zaman teveccüh etmez, Abdurrahim Fetavâsı.
297 - : Müsteîr, ariyeti bir emine îda edebilir. Badehu ariyet müstev da'ın elinde teaddîsi ve taksiri bulunmaksızın telef olsa tazmini lâzım gelmez. Çünkü cevazı şer'î zamana münafidir.
Meselâ : Bir mahalle gidib gelmek üzere ariyet alınan bir beygir, oraya varıldıkda birisine vedia bırakıldıkdan sonra kendi kendine telef olsa müsteîre zaman lâzım gelmez. Meğer ki muîr, kendisini îda'dan nehy etmiş olsun. Müfta bih olan budur.
Fakat bazı fukahanın tashihine göre müsteîr, me'zun olmadıkça ariyeti başkasına îda' edemez. Bu kavle nazaran müsteîr, ariyeti bir ecnebi ile muîre gönderdiği halde ariyet, kablelvusul telef olsa müsteîre zaman lâzım gelir. Çünkü o ecnebiye îdaa salâhiyeti yokdur, Mecmaül'enhür, Dürri Muhtar, Ali Efendi.
298 - : Müsteîr, muîrin izni olmaksızın ariyeti başkasına icar veya ter hin edemez. Çünkü icar ile terhin, iarenin fevkinde olduğundan bir şey kendi mafevkini müstelzim olmaz.
Ve bir kimse bir beldedeki borcuna rehn bırakmak üzere ariyet aldığı inalı başka beldedeki borcuna terhin edemez. Eder de ariyet telef veya zayi olursa müsteîre zaman lâzım gelir. Çünkü şarta muhalefet etmiş olur,
299 - : Müsteîr, ariyeti muîrin izni olmaksızın başkasına icareye vermekle telef olsa muîr muhayyerdir : Dilerse ariyeti müsteîre tazmin etdirir. Müsteîr artık müstecire rücu edemez. Çünkü zaman ile ariyet malik olmuş olacağından âdeta kendi malını icareye vermiş gibi olur. Ve teaddîsi, taksiri olmayan bir müstecire rücu edilemez. Şu kadar var ki bu, bir gasb şeklinde vuku bulmuş olacağından müsteîr bunun kira bedelini tesadduk etmelidir, imamı Âzam ile imam Muhammedin reyleri bu veçhiledir. Muîr dilerse bunu müste'cire tazmin etdirir, o da bunun ariyet olduğunu bilmemiş ise müsteîre rücu eder. Çünkü aldanrmş olur. Amma bilmiş ise rücu edemez. Mecmaül'enhür, Mir'atı Mecelle.
300 - : Müsteîr, ariyeti bilâ izin icareye verince bu bir icarı fuzulî olub muîr, muhayyer bulunur. İcazet şartları mevcud olduğu takdirde icazet verirse icar, nafiz ve muteber olur. icazet vermediği takdirde ariyeti mevcud ise aynen istirdad eder.
301 - : Müsteir, ariyeti sahibinin izni olmaksızın rehn verdikde bu, bir rehni fuzulî olub muîr muhayyer bulunur. Rehne icazet verirse tamam ve nafiz olur. icazet vermezse ariyeti mevcut ise aynen istirdad edebilir. Telef veya zayi olmuş ise bunu dilerse müsteîre ve dilerse mürtehine tazmin etdirir. Müsteîre tazmin etdirince rehnin böyle başkasına fuzulî olarak rehn verildiği zamandaki kıymeti muteber olur. Bu halde müsteîr, bu ariyet mala zaman sebebiyle malik olmuş olacağından kendi malını terhin etmiş sayılır. Binaenaleyh mürtehin hakkında rehn hükmi cereyan eder, mukabilinde borç sakıt ulur. Muîr, bunu mürtehine tazmin etdirdiği takdirde mürtehin bununla râhin olan müste're rücu edemez, mürtehin, rahinin müsteîr olduğuna vâkıf olsun olmasın müsavidir. Çünkü bu takdirde mürtehin bu zaman ile rehne mâlik bulunmuş ve bu rehn, kendi malı olmak üzere telef olmuş olur. Bu halde kendi alacağım rahinden ister. Zira bu alacağa mukabil rehn olmadığı tebeyyün etmiş bulunur. Reddi Muhter tekmilesi.
302 - : Terhin için ariyet alınan mal, mürtehinin elinde borcun tediye sinden sonra helak olsa mürtehin, rahinden borç namına kabz etdiğini ra-hine red eder, râhin. de bu mikdarı muîre verir. Mecmaüzzamanât.
303 - : Rehn verilmek üzere ariyet alınan mal, mürtehine teslim olun-dukdan sonra henüz borç tediye edilmeden veya tediye edildiği halde mürtehinin elinde telef olsa müsteîr olan rahin üzerine zaman lâzım gelmez. Çünkü mutlak suretde iare edümişdir. Fakat borç tediye edilir edilmez ariyetin muîre iadesi meşrut bulunmuş olursa buna muhalefet zamanı icab eder. Şöyle ki : Borç ödendiği halde ariyet sahibine red edilmez de telef olursa tazmini lâzım gelir. Çünkü bu halde iare muvakkat olmuş olmakla kayd, muteber bulunmuşdur. Bahri Raik, Reddi Muhtar tekmilesi.
304 - : Bir kimse bir zata rehn vermiş olduğu yüzüğünü o zatın tezey-yün için parmağına takmasına müsaade vermiş olsa da bu yüzük o zatın parmağında iken gaib olsa mukabilinde borç sakıt olmayıb alâ hâlihi kalır. Çünkü bu halde yü2ük ariyet bulunmuş olur. Fakat yüzük parmağından çıkarıldıktan sonra zayi olsa mukabilinde borç sakıt olur. Zira bu halde reh-niyyete avdet eder. Bir de yüzüğü şahadet parmağına takması emr olunmuş olsa telefi takdirinde borç sakıt olur. Çünkü bu veçhile emr, yüzüğü hıfz içindir, yoksa onunla intifa için değildir. Haniyye.[1]
Ariyetlere Aid Dâvalar Ve Beyyineler
305 - : Müsteîr, ariyeti muîre reddettiğini iddia, muîr de inkâr etse söz maalyemîn müsteîrindir. Çünkü emindir, zamanın lüzumunu münkirdir, bu iddiasını isbata mecbur değildir. Fakat müsteîr, ariyeti red etdiğini iddia ve isbat etdiği halde muîr de ariyetin müsteîr elinde teaddîsile telef olduğunu dâva ve isbat eylese muîrin beyyinesi tercih olunur. Vecîz. Çünkü hilafı zahiri müsbit olan beyyine müreccahdır.
306 - : Müsteîr, ariyetin elinde telef olduğunu hali sıhhatinde veya hali marazında iddia, muîr de teaddî veya taksir vukuunu dâva etse söz maalyemîn müsteîrindir. Çünkü o emindir.
307 - : Bîr kimsebir şahsın bir malını istimal etdikten sonra bunun kendisine ariyet verildiğini iddia, o şahıs da bunun ana İcareye verilmiş bulunduğunu dâva etse söz o kimsenin olur. Çünkü ücreti münkirdir. Hin-diyye.
308 - : Müsteîr, kendisine verilen hayvanın ariyet olub teaddîsi ve taksiri olmaksızın telef olduğunu iddia, sahibi de bunun kendisinden gasben alındığını dâva etse müsteîr o hayvana binmemiş ise zamin olmaz. Hindiyye.
309 - : Müsteîr, ariyet hayvana teaddîde bulundukdan sonra bunu muîre salimen reddetdiğini iddia, muîr de bunun teaddî vuku bulduğu esnada telef olduğunu dâva etse muîrin beyyinesi tercih olunur.
310 - : Müsteîr, âriyetde zamanı icab eden bir fi'li, muîrin izniyle yap dığım iddia etdikde bakılır: Muîr, bunuikrar ederse zaman lâzım gelmez. İn kâr ederse müsteîrden iddiasına beyyine istenir, ikame ederse zamandan kurtulur, ikame edemesse muîr tahlif olunur. Muir, yemin ederse müsteîre zaman lâzım gelir. Yeminden nükul ederse zaman lâzım gelmez. Reddi Muhtar tekmilesi.
311 - : Müsteîr, ariyeti istirdad için kendisine muîrin emr etdiğini söy-liyen bir şahsa verdikden sonra muîr, o şahsa bu veçhile emr etmiş olduğunu inkâr etse bakılır : Müsteîr, bu emri isbat ederse zamandan kurtulur. İsbat edemezse söz malyemîn muîrin olur. Bu halde o veçhile emr etmediğine yemîn edince müsteîr ariyeti zamin olur. Ve müsteîr zamin olduğu §eyin misliyle o şahsa rücu edemez. Çünkü onu tasdik etmişdir. Muîrin inkârı, müsteîr hakkında bir zulm demekdir, mazlum ise başkasına zulm edemez.
Fakat müsteîr, o şahsı tasdik ve tekzib etmemiş ve yahut tasdik etmekle beraber zamanı şart koşmuş ise ona verdiği ariyeti tazmin etdirebilir.
312 - : Muîr ile müsteîr, ariyet malın kıymetinde ihtilâf etseler beyyi ne muîrin, söz ise maalyemîn müsteîrindir.
313 - : Muîr ile müsteîr, iareye aid zamanda, mekânda, mesafede veya nev'i intifa ile takyid ve ıtlakda ihtilâf etseler söz maalyemîn muîrin olur. Cevahirülfıkh. Çünkü muîr, mal sahibi olduğundan malının menfaatini, başkasına ne veçhile temlik etdiğini daha iyi bilir. Bir de asıl iarede söz muîrin olduğu gibi sıfatında da onundur.
314 - : İstiare, temellük iddiasına manidir.
Binaenaleyh bir kimse, bir şahısdan ariyet isteyib aldığı araziyi bir kaç sene zabt etdikden sonra o şahıs, bu araziyi istirdad etmek isteyince : «Bu arazi istiareden evvel benimdir» diye dâva etse mesmu olmaz. Abdurrahim Fe ta vâsi. Çünkü tenakuzda bulunmuş olur,
315 - : Müsteîr, yalnız araziyi, üzerine bina yapmak veya ağaç dikmek üzere istiare etmiş olduğunu ve binaenaleyh üzerindeki binaların veya ağaçların kendisine aid bulunduğunu iddia, muîr de bu araziyi üzerindeki ebniye ve eşçar ile birlikde iare etmiş olduğunu dâva etse söz muîr in olur. ikisi de beyyine ikame edecek olsa mu îr in beyyiııesi tercih olunur. Ilindiyye.
316 - : Rehn verilmek üzere istiare olunan bir mal, daha rehn verilmeden veya rehnden fek edildikden sonra müsteîrin yanında telef olsa zaman lâzım gelmez. Bu cihetle aralarında ihtilâf zuhur edib muîr, ariyetin mür-tehin yanında helak olduğunu veya kıymetine noksan geldiğini dâva, müsteîr de daha rehn verilmeden veya rehn verilib badehu fek edildiğinden sonra kendi yanında helak olduğunu veya kıymetine noksan geldiğini iddia etse söz maalyemîn müsteîrin olur. Mecmauzzamanât.
317 - : Âriyetden ne mikdarının rehn verilmesine muîrin müsaade et-diği hususunda ihtilâf olunsa söz muîrin olur. Çünkü aslını inkâr da sÖx muîrin olduğundan vasfını inkârda da söz onundur. Mecmauzzamanât.
318 - : Ariyet verilib telef olmuş olan bir mala bir müstahik çıkıb bu malın kendisine aidiyetini isbat edince «Bunu başkasına satmadığına veya bağışlamadığına» dair kendisinden beyyine talcb edilemez. Fakat muîr, bu malın müstahik tarafından kendisine satıldığım veya bağışlandığını, veya başkasına iare edilmesine izin verildiğini bilâ beyyine iddia ederse müsta-hikka yemin tevcih olunur. Yumindun nükûl ederse nıuîre kıymetini üiznıin etdiremez. Reddi Muhtar tekmüesi.
319 - : Bir kimse kızına emsali veçhile cihaz verdikden sonra bunların ariyet olduğunu inkâra mukarin iddia etse bakılır : Eğer bir babanın bu kabil şeyleri temlik suretiyle vermesi muttarid suretde örf ve âdet ise ariyet hakkındaki sözü kabul olunmaz. Çünkü zahiri hal kendisi mükezzib olmuş olur. Fakat Örf ve âdet böyle değilse veya bu hususda örf, muttarid olmayıb müşterek olursa, yani : bazan öyle bazan böyle olursa söz o kimsenindir. Nitekim öyle bir kıza verilecek cihazdan fazla eşya verilmiş olunca da söz babasımndır.
Ana ile sair velîler de bu hususda baba gibidirler.
320 - : Bir müteveffanın zevcesi elinde bulunan eşya hakkında ihtilâf vuku bulub zevce, bu eşyanın kendisine müteveffa tarafından hali hayatında hibe edilmiş olduğunu iddia, vârisler de ariyet verilmiş olduğunu dâva etseler söz varislerin olur. Abdurrahim fetavâsı.
321 - : Müsteîr, mücehhilen, yani : ariyetin halini beyan etmeksizin vefat etse varisleri de bunu bilmeseler ariyet mal, vediada olduğu gibi te-rikesinden tazmin edilir.
(Bu babda Hanbelî fukahasının bazı akvali :
(1) : Muîr ile müsteîr, ariyetin reddedilib edilmediğinde ihtilâf etseler söz maalyemîn reddi inkâr eden muîrindir. Çünkü asi olan ademi reddir. Nitekim borçlu borcunu eda etdiğini iddia etse söz bunu inkâr eden alacaklınındır.
(2) : Bir malın sahibi iare dâvasında, kabızı da vedia iddiasında bulunsa söz maalyemîn sahibinindir. Bu halde mal telef olmuş ise bunun kıymetine müstahik olur, ücret lâzım gelmez.
Bilâkis sahibi vedia, kabızı da iare iddiasında bulunsa söz yine sahibinindir. Bu suretde kabız, intifamın ücretini zamin olur ve malı mevcut ise red eder, değilse kıymetini de zamin olur.
(3) : Bir malın maliki ile kabızı = zilyedi arasında ihtilâf zuhur edib maliki icare, kabızı da iare iddiasında bulunsa bakılır : eğer henüz akd edilmiş, o mal da mevcud bulunmuş ise söz maalyemîn kabızmdır. Çünkü asi olan, akdi icarenin ademidir. Bu takdirde o mal mâlikine red olunur. Ve eğer bir ücret alınabilecek kadar bir müddet geçmiş ise bu müddet hususunda söz yeminiyle malikindir. Bu halde ecri misle müstahik olur. Mütebaki müddet hakkında söz mâlikin değildir. Çünkü asi olan, akdin ademidir. O mal telef olmuş bulunduğu takdirde ise kıymetini mütalebeye mâliki müstahik olmaz. Zira zamanı iskat eden akdi icareyj ikrar etmişdir. iare iddiasında bulunan şahsın sözü ise mâlikin bu ikrariyle merdud bulunmuşdur.
(4) : Bir araziyi bir kimse ariyet olarak zer etdiğini, sahibi de kira ile ekmiş bulunduğunu iddia etse söz sahibinin ulur.
(5) : Bir malın mâliki ile kabızı ihtilâf edib maliki iare, kabızı da icare iddiasında bulunsa bakılır : Eğer o mal telef olmuş ise söz mâlikindir. Çünkü başkasının malını zabtda asi olan zamandır. Hanbelüere göre me'-curun telef olması zamanı mucib olmadığı halde ariyetin telefi zamanı mu-cibdir. Nitekim evvelce de yazılmışdır.
(6) : Bir malın sahibi gasb iddiasında, kabızı da iare veya icare iddiasında bulunsa bakılır : Bu ihtilâf hemen akdin akabinde vuku bulmuş, o mal da mevoud bulunmuş ise bunu sahibi istirdad edebilir, başka bir şey alamaz. Fakat bu ihtilâf, ücret alınabilecek kadar bir müddet geçdikden sonra vaki olmuş ise söz yine maalyemîn mâlikindir. Bu halde kabız üzerine ecri misi lâzım gelir.
Bu mal, telef olmuş olduğu takdirde de söz yine maalyemın mâlikin olub hem ecri misle hem de o malm kıymetini tazmin etdirmeğe müstahik olur. Keşşaf ül'kına'.)[2]
ONBİRİNCİ KİTAP
Hibelere dair olub bir mukaddime ile iki bölümden ibaretdir.[3]
MUKADDİME
Hibelere Müteallik Bazı Istılahlar
1 - : Hibe, îûgatde bir kimseye istifade edeceği bir şeyi lütuf ve ihsan olarak vermekdir. O şey gerek mal olsun ve gerek olmasın. Bu mânaca bir şahsa bir mâlin meccanen verilmesi bir hibe olacağı gibi Allah Tealâ Hazretlerinin bir kuluna evlâd ihsan buyurması da bir hibedir, bir atiyyedir.
istilanda hibe, «Bir malı bir kimseye ıvezsiz olarak derhal temlik et-mekdir. Yâni sıhhat ve inikadı için ivez verilmesi şart olmayan bir temliktir. Gerek ıvez şart edilsin ve gerek edilmesin.
Hibe bu «ıvezsiz» kaydiyle beyiden, «derhal» kaydiyle de vasiyyetden ayrılmış olur.
Hibe tabiri mevhub mânasında da müstameldir.
2 - : Vâhib, «bir şahsa bir malı bağışlamak suretiyle temlik eden kimsedir.»
3 - : Mevhubün leh, «kendisine bir mal hibe edilmiş olan kimsedir
4 - : Mevhub, «bir kimseye bağışlanan, hibe edilen maldır.»
5 - : îttihab, «hibeyi kabul etmekdir.» Hibe talebinde bulunmaya da : «istîhab» denir.
6 - : Hediyye, «bir kimseye ikram için hibe olarak verilen veya gönderilen maldır.» Cem'i : hedayâdır.
7 - : Sadaka, «sevab için, Hak Tealânın rızasına nailiyet için fakire hibe olarak verilen maldır.» Sadaka verene «mütesaddık», sadakayı kabul edene de «mütesaddakün aleyh» denilir.
8 - : Atiyye, «vergi, ihsan» demekdir ki hibeden, hediyeden ve sadakadan eamdir. Cetn'i : atayadır, Vakıfda vezaif mebhasine müracaat!
9 - : îbahe, lûgatde bir şeyi ahb almamak hususunda bir kimseyi muhayyer kılmak demekdir. Istılahda : «bir kimseye yiyilecek veya içilecek bir şeyi ıvezsiz olarak yiyib içmek için izin ve ruhsat vermekdir.»[4]
(BİRİNCİ BÖLÜM)
HİBE AKDİNE DAİR UMUMİ MALÛMATI MUHTEVİDİR.
İÇİNDEKİLER : Hibenin rüknü, inikadı ve tamamiyyeli. Hibenin ve sadakanın hükümleri. Hibenin ve sadakanın vasfı ve hikmeli şer'îyyesi. Hibenin sıhhatinin şartları. Ivez şartiyle yapılan hibeler. Müşaan vukubuian hibeler. Borçların hibe ve ibrası. Kasırlara yapılan hibeler. Marizlerin hibeleri.[5]
Hibenin Rüknü, İnikadı Ve Tamamiyyeti
10 - : Hibenin rüknü icab ve kabuldür. Hibe ancak İcab ve kabul ile münakid olur. Meselâ : bir şahsa hitaben «şu malımı sana hibe etdim» demek icabdır. O şahsın bunu temellük etdiğine dair olan sözü de kabuldür.
Hibe bir akiddir. Her akdin esası ise kendisine mahsus olan icab ve kabuldür. Bir kere bir insanın mülkü kendisinin icabı, temliki bulunmadıkça başkasına bağışlanmış olamaz. Ve bîr şahsın kabulü bulunmadıkça da kendisine bir mülk ilzam edilemez.
Binaenaleyh bir kimse, bir şahsa hitaben : «Şu malımı sana hibe etdim» dediği halde o şahıs : «kabul etdim» demese bu hibenin hükmü olamaz, olduğu gibi vâhibin mülkünde kalmış olur.
Maamafih bazı fukahaya göre hibenin rüknü vâhib hakkında yalnız' icabdır, kabul ise mevhubün lehin mevhube malikiyeti için şartdır. Bunun içindir ki bir kimse hibe etmiyeceğine yemin etdiği halde bir malını bir şahsa hibe edince hânis olur. Velev ki o şahıs bu hibeyi kabul etmesin. Çünkü vâhibin kudreti tahtında olan yalnız böyle icabda bulunmaktır, yâni: «hibe ettim» demektir. Artık böyle deyince yeminine muhalif hareketde bulunmuş olur. Fakat îmam Züfere göre kabul bulunmadıkça ve diğer bir kavle göre de kabul ile kabz bulunmadıkça mücerred böyle bir icab ile hânis olmaz. Fet-hülkadir, Elbedaî.
11 - : Hibede icab; «bağışladım, hibe etdim, ihda veya ita eyledim» gibi bir malin meccanen temlikini ifade eden her hangi bir sözdür.
Zevcin zevcesine : «Şu elbiseyi al giyin» veya huliyyatdan bir şey, meselâ bir çift küpe verib : «al bunları takın» demesi gibi sözlerde meccanen temlike delâlet eden tabirlerden olmakla hibeyi icab eder. Ali Efendi, Netice.
Kozalik : «bunu sana kisve kıldım» üzü hibeye hami olunur. «Seni şu hayvana râkib kıldım = bindirdim» sözü ariyet mânasında hakikaldir. Bununla hibeye niyet edilebilir. Çünkü buna ihtimali vardır. Hidaye.
12 - : Bu taamı sana ifam etdim» sözü taamın temlikini ifade eder. Çünkü mat'um olacak bir şeye izafe ediien ifam tabiri temliki müfiddir. "Fakat «şu yeri sana it'am eldim» denilse Lu ariyet ciur. Zira yerin ayni ma-t.um olamaz. Hidaye.
Kezalik : «şu hanem sana hediyedir, içindj sakin olursun» sözü hibedir. İtinde sakin ulursun sözü bir tefsir değildir, belki bir meşveretden, maksuda işaretden ibaıetdir. Şerhi Inaye.
Fakat : «hanem sana hibe olarak süknadır» veya «hanem süknadır, hibe olarak» sözleri yalnız ariyeti müfiddir. Çünkü sükna tabiri, menfaatleri temlikde muhkemdir.
13 - : Dilsizin mahud işaretiyle de hibe yapılabilir.
Kezalik : meceanen temlike delâlet eden bir karineye mukarin teati ile de hibe hem münakid, hem de tamam olur.
Meselâ : bir kimse, bir falcire hiç bir şey söylemeksizin bir mikdar para verib fakir d_' bir şey söylemeksizin bunu alsa sad:ık:ı kabilinden bir hibe vücude gelmiş olur.
14 - : Bir kimse bilmediği, hibeyi ifade eder olduğuna muttali bulun madiği bir lisan ile bir malî hakkında hibeyi ifade eder bir söz söylese bununla hibe sahih olmaz. Çünkü bu hibeye rızası munzam bulunmamış olur. Ankaravî. Fakat bu söz ile hibe vaki olacağını bilir ve bunu bu maksadla ijirtıza söylerse hibe, sahih olur.
15 - : Hibe, kabz ile tamam olur. Çünkü hibe bir tuberrüdür. Teberrü-lerin tamamiyyeti ise kabza mütevakkıf dır. Nitekim bir hadisi nebevide hibe ancak kabz ile tamam olur» buyıırulmuşdur.
Binaenaleyh bir kimseye hibe veya sadaka olarak verilen bir mal, o
kimse tarafından kabz edilmedikçe ondan rücu edilebilir ve o mal başkasına
hibe ve tesadduk olunabilir. Çünkü bu mal, henüz vâhibin veya mütesaddı-
kın mülkünden çıkmış olmaz.
16 - : Hibe, bir tarafdan gönderilmek, diğer tarafdan da kabz edilmekle h^m münakid, hem de tamam olur. Çünkü bu gönderme ve kabz lâfzan İcab ve kabul ile kabz makamına kaim bulunur.
Meselâ : bir kimse, bir şey söylemeksizin ehibbasından birinin hanesine bir mikdar meyva gönderib o da bir şey söylemeksizin bunu kabul etse aralarında hibe tamam olmuş olur. Sadaka da böyledir.
17 - : İcabdan sonra kabul ettim denilmeksizin mücerred vuku bulan kabz ile de hibe ve sadaka münakid ve tamam olur.
Meselâ : bir kimse, bir şahsa hitaben : «şu malımı sana hibe etdim» demekle o şahıs «kabul etdim» gibi bir şey söylemeksizin bu malı o meclisde kabz etse hibe tamam olmuş olur. Çünkü bu kabz, hibeyi kabule delildir. Kabul ise sarahaten olacağı gibi böyle delâleten de olabilir. Dürer, Reddi Muhtar.
18 - : Kabz iki nevidir. Biri kabzı hakikîdir ki, bir malı el ile ahb tutmak demekdir. Diğeri kabzı hükmîdir ki, bu tahliye ile, yani : mevhubu mevhubün lehin kabz edebileceği bir halde manialardan hâli bulundurub «onu kabz et» demekle hâsıl olur. Böyle tahliye ile kabzın husulüne kail olan imam Muhammeddir. Müşarünileyhe göre hibede kabza temekkün, kabz hükmündedir. İmam Ebu Yusüfe göre tahliye, kabz değildir.
Maamafih bu ihtilâf, hibei sahihaya göredir. Hİbei fâsidede tahliyenin kabz sayılmayacağında ittifak vardır. Minhetül'halik, Haniyye. (99) uncu meseleye müracaat!.
19 - : Hibeyi kabz hususuna vâhibin sarahaten veya delâleten izin ve müsaadesi lâzımdır. Çünkü bir kimsenin mülkünde izni olmaksızın başkasının tasarruf da bulunması caiz olmaz. Şöyle ki: vâhibin mevhubün lehe hitaben «Şu malımı sana bağışladım, onu al» veya «fülân yerde bulunan fülân malımı sana hibe etdim, git onu al» demesi, sarahaten izindir,
Vâhibin böyle bir emirde bulunmaksızın mücerred icabda bulunması, meselâ : «şu malımı sana hibe etdim» demesi de kabza delâleten izindir. Çünkü vâhibin maksadı ancak kabz ile husule gelecekdir. Binaenaleyh bu veçhile delâleten izne mebni mevhubün leh, mevhubü o meclisde kabz edince ona mâlik olur. Hidaye. Vâhibin bu halde sükût etmesi de kabza izin demekdir ki, bununla hibe istihsanen tamam olmuş olur. Haniyye.
Fakat vâhib, sarahaten veya delâleten kabza izin verdiği halde henüz kabz vuku bulmadan kabzdan men edecek olsa bu, hibeden rücu olacağı cihetle artık kabza salâhiyet kalmaz.
20 - : Hibeyi kabza sarahaten izin meclise iktisar etmez, delâleten izin ise iktisar eder. Binaenaleyh vâhib, sarahaten kabza izin verince mevhubün leh, mevhubü gerek hibe meclisinde ve gerek o moclisdcn sonra kabz edebilir, bununla hibe tamam olur. Çünkü vâhibin kabz hakkındaki bu emri, mutlak olduğundan meclise de meclisin haricine de şâmildir.
Fakat delâleten izin verince bu izin, meclis ile tekayyüd eder. Mevhubün, leh, mevhubu o meclisde kabz ederse hibe tamam olur, etmezse meclis dağıldıkdan sonra artık kabzı muteber olmaz.
Meselâ : vâhib yalnız : «şu malımı sana bağışladım» deyib mevhubün leh de hemen kabz etse hibe tamam olur. Amma bu hibe meclisinde kabz etmeyib bilâhare kabz etse hibe, sahih ve tamam olmaz. Kabz edecek olsa gâsıb sayılır.
Kezalik : vâhib, «fülân yerdeki fülân malımı sana hibe eldim» deyib de «git ab dîye sarahaten izin vermiş olmasa mevhubün leh, o malı gidib kabz edemez, ederse gâsıb sayılır.
21 - : Ilibcduki kabzı kâmil, mevhuba göre değişir. Bu kabz, menkulde kendisine münasib bir veçhile uîacağı gibi akarda da ona münasib bir tarzda olur. Meselâ : hibe edilen bir haneni:ı anahtarım kabz, o haneyi kabz sayılır.
Fakat bir libas kilitli bir sandık İçinde olarak hibe edilse bu sandığı tesellüm kabz sayılmaz. Çünkü -bu sandık böyle kilidli bulundukça içindeki mevhubdan intifa kabil değildir. Dürer.
22 - : Vâhib ile mevhubün lehin huzurlarından gaib bulunan bir mev-hub hakkında kabz, vâhibin kabza emr etmesinden ibaretdir. Bu, îmam Mu-hammede göredir. îmam Ebu Yusüfe göre mevhub menkulatdan ise mekânından izale edilmedikçe kabz edilmiş sayılmaz. Haniyye.
23 - : Bir kimse satın aldığı bir malı, gerek monkul ve gerek akar olsun daha kabz etmeden başkasına hibe ederek kabzı için mevhubün lehe izin verebilir. Bu takdirde mevhubün leh o kimse namına niyabeten ve kendisi için de asaleten kabz eder. Fakat o kimse bu malı böyle kabz etmeden satana hibe, o da kabul etse bunda ikals hükmü cereyan eder.
24 - : Bir kimse bir şahsın elinde emanet, vedia, icare lukata veya gasb tarikiyle veya bey'i fâsid suretiyle bulunan bir malını o şahsa hibe o da meclisde sarahaten kabul etse, meselâ : «kabul etdim» veya «ittihab eyledim» dese hibe tamam olur, yeniden teslim ve kabza muhtaç olmaz.
Bu meselede mevhubün lehin sarahaten kabulü lâzımdır. Çünkü mevhub zaten kendisinin elinde bulunmuş olduğundan bu veçhile olan kabzi yedi, hibeyi kabulüne delâlet etmez. Reddi Muhtar.
Yeniden kabz, hibe edilen malın bulunduğu mevzia kadar mevhubün lehin giderek orada kabz mümkün olacak bir vaktin geçmesinden ibaretdir ki, bu meselede böyle bir kabza lüzum yokdıır. Inaye, Tahtavî.
25 - : Hibe edilen malı mevhubün leh henüz kabz etmeden vâhib veya mevhubün leh veya her ikisi vefat etse hibe, tamam olmamış olacağından batıl olur. Bu halde, o mal. vâhib vefat etmiş ise vârislerine intikal eder. Mevhubün leh vefat etmiş ise, kendisine hibe edilmiş, varislerine hibe edilmemiş olduğundan vâhibine veya vâhibin varislerine avdet eder.
26 - : Daha kabz bulunmadan vâhib vefat etmekle vârisi hibenin lüzumunu ve tamamiyyetini zannederek mevhubü mevhubün lehe teslim o da kabz etse bununla hibe tamam olmuş olmaz. Çünkü kabzdan evvel vefat ile hibe bâtıl olmuştur. Binaenaleyh vâhibin vârisleri mevhubu istirdad edebilirler. Bezzaziyye. (Maliki mezhebine göre hibe, mücerred icab ve kabul ile tamam olur. Mevhubün leh, izne muhtaç olmaksızın mevhubu kabz edebilir. Vâhib, mevhubu tahliyeye mecburdur.
Şu kadar var ki, mevhubün lehin kabzı yedi teehhür eder de vâhibin zimmetine emvalini muhit olacak suretde borç lâhik veya kendisi Ölüm hastalığına mübtelâ olursa hibe bâtıl olur.
îmam Mâlike göre vâhib, mevhubu saldığı halde mevhubün leh bunu bilerek teenni gösterse bunun yalnız semenini alabilir. Fakat teenni göster-meyib hemen mevhubu almaya kalkışırsa mevhuba müstahik olur. Bidaye-tül'müetehid.
Bilâkis mevhubün leh, mütemadiyen mevhubu kabz etmek istediği halde vâhib, kabzı tehire bıraksa bununla hibe bâtıl olmaz. Bu halde vâhib vefat etse mevhubün leh mevhubu varislerinden isteyib alabilir. ElmizanüTkubra.
Malikîlere göre hibenin rükünlerinden biri, hibeyi ifade eden sığadır veya bunu ifade eden fi'ldir. Meselâ : bir kimse erkek veya kız evlâdını büyük olsunlar olmasınlar huliyyatdan bir şey ile tezyin etse veya kızını büyük bir cihaz ile teçhiz eylese bunları hibe etmiş olur. Mutemed olan kavle nazaran velev ki bunları kendilerine temlik etdiğine dair işhadda bulunmuş olmasın. Fakat zevceyi tahliye ve tezyin, mücerred intifaa, ariyete -hami olunur. sarahaten temlik edildiği beyan olunmadıkça hibe ve temlik sayılmaz. Haşiyei Adevî.)
(Şafiî mezhebine göre de hibe icab ve kabul ile münakid olur. Fakat esah olan kavle nazaran icab ve kabul her halde şart değildir. Bir tarafdan ita veya irsal, diğer tarafdan da kabz kifayet eder. Bunlar icab ve kabul mesabesindedir. Selefin, ve hattâ Resuli Ekrem Hazretleriyle sahabei kiramın bu veçhile* atiyeler teatisinde bulunmaları mutad idi.
Mevhubün lehin mevhube mâlik olması, vâhibin veya vekilinin izniyle kabzına mütevakkıf dır. Vâhib ile mevhubün lehden biri veya her ikisi kablel-kabz vefat edince veya vâhib izninden rücu edince veya mahcur bir hale gelince izin bâtıl, hibe münfesih olur. Mevhubu tahliye, yani yalnız mevhubün lehin önüne vazetmek kâfi değildir.
Fakat diğer bir kavle göre kabzdan evvel vefat eden vâhibin veya mev-hubün lehin vârisi kabz veya kabza izin hususunda kendi yerine kaim olur. Çünkü varit», murisinin halefidir, mücerred mevt ile akdi hibe münfesih olmaz. Tuhfetül'muhtac.)
(Hanbelî mezhebine göre de hibe, hibeye delâlet eden her hangi bir kavi ile veya fi'l ile yapılabilir, kabz ile de lâzım olub rücua mahal kalmaz.
Binanaleyh hibe, kavlen icab ve kabul ile münakid olacağı gibi kavlen İcab ve kabul bulunmaksızın fi'len teatî ile de sahih olur. Meselâ : bir kimse kızını gelin edib kocasının hanesine göndermesi için teçhizde bulunsa fi'len teatî suretiyle hibede, temlikde bulunmuş olur.
Mevhubün leh, hibede kablel'kabz tasarrufda bulunabilir. Vâhib de kabz bulunmadıkça hibesinden rücu edebilir. Kabz için vâhibin izni şartdır.
Fakat Hanbelî fukahasından bazı zatlara göre kabz bulunmadıkça mevhubün leh mevhuba mâlik olmuş olmaz. Buna nazaran kabz da hibenin bir rüknü bulunmuş olur. Keşşafül'kına'.
Hanbelî mezhebine göre mevhudün leh , mevhubu kabz etmeden vâhip vefat etse rücu etmek veya kabza izin vermek salâmiyeti varislerine intikal eder. Fakat mevhubün lehin kablel'kabz vefatıyle hibe bâtıl olur. Çünkü onun kalbzı kabul makamına kaimdir. Kabulden evvel vefat edince hibe münakid olmamış sayılır.
Kezalik : vâhip kendi resuliyle mevhubu gönderdiği halde daha vâsıl olmadan mevhubün leh vefat etse hibe bâtıl olur. Fakat mevhubün lehin re-suluyle gönderdiği halde vâhib ile mevhubün lehden her hangisi vefat etse hibe bâtıl olmaz . Zira mevhubün lehin resulünün kabzı kendisinin kabzı demektir. Artık bu kabzdan sonraki vefat, hibenin tamamiyyinetine tesir etmez. Münteiheriradat.)
(Zahiriyyye mezhebine göre hibe ve sadağa yalnız lâfz ile, yani mücer-red icab ile tamam olur. İhraz ve kabz edilmesinin mânası yokdur. Ve bir kimse lıibei sahihada bulundu mu artık ondan asla rücuu caiz olmaz. Bundan ancak ana ile baba müstesnadır. Bunlar evlâdalarına yaptıkları hibeden rücu edebilirler. Meğer ki ayni telef olmuş olsun. Kısmen telef olsa mütebakisinden rücu edilebilir. Ebu Süleymanın kavli de böyledir. Mevhubün adı değişecek halde tegayyür etmesi veya evlâdın mülkünden çıkması veya temellükü caiz olmayacak bir hale gelmesi veya evlâdın ölmesi de rücua manidir.
Kendi nefsi ve lyali için gına = varlık bırakmamak suretiyle hibede veya tesaddükda bulunan kimsenin hibesi, sadakası nafiz olmaz. Elmuhallâ.)[6]
Hibenin Ve Sadakanın Hükümleri :
27 - : Hibe ile mevhubün lehe gayri lâzım olarak mülk sabit olur. Binaenaleyh mevhubün leh, mevhubda mülkiyet üzere tasarruf eder. Mereğ ki usulü dairesinde rücu vaki olsun.
28 - : Hibede bir mani bulunmayınca rücu ve fesh cari olur. Çünkü hibe gayri lâzım bir akiddir.
Fakat sadaka olarak verilen bir atiyyeden rücu caiz olmadığı gibi fakire yapılan hediye de sadaka kabilinden olacağı cihetle bundan da rücu cau değildir. Nitekim ileride tafsilâtı gelecekdir.
29 - : Hibe, bir akdi lâzım olmadığı cihetle onda hıyarı şart sahih değildir.
Binaenaleyh bir kimseye şu kadar gün muhayyer olmak üzere bir şey hibe edilib o kimse de o meclisde ihtiyar etse hibe derhal sahih olub hıyarı şart, muteber olmaz. Nitekim ibrada da hüküm böyledir. Hindiyye, Hâniyye.
30 - : Hibe, fâsid şartlar ile bâtıl olmaz.
Binaenaleyh bir kimse bir malını başkasına satmamak veya bir kölesini azad etmek üzere bir şahsa hib? etse sahih olur. Bu şart ise bâtıl olduğundan buna riayet icab ütmez. Hindiyye.
31 - : Zimmîler, hibe hükmünde müslümanlar mesabesindedirler. Çünkü muamelâta aid hususlarda islâm ahkâmını iltizam etmişlerdir. Şu kadar yfir ki kendi aralarında hamr vr hınzır mali müU'kavvim olduğundan bunla rın hibe edilmesi veya hibeye ivaz verilmesi sahilidir. Fakat bir nıüslimın zimmiye hanın veya hınzırı hibe etmesi veya hibeye ivaz vermesi de caiz olmadığı gibi bir zimmînin bir müslime bunları hibe etmesi veya ivez vermesi de saiz olmaz. Hindiyye.
32 - : Bir müslİmin bir müste'ime ve bilâkis bir müste'minin bir müsli-mine hibesi caizdir. Hattâ müste'min dari harbe dönüb badehu müste'min olarak tekrar dari İslama avdet eylese mevcud ise hibeden rüculan caiz olur. Hindiyye.
33 - : Bir müste'min, kendisine hibe edilen bir malı henüz kabz etmeden dari harbe dönse hibe bâtıl olur. Çünkü dari harbde bulunan gayri müs-lim bir şahsı, dari islâmdaki bir müslim hakkında ölü mesabesindedir. Mevhubün lehin kabzdan evvel vefatı ise hibeyi ibtal eder.
34 - : Bir müste'min, bir malını birine hibe edib de henüz kabz bulunmadan dari harbe avdet etse hibe bâtıl olub mevhub mal, müste'minin mülkünde kalmış olur. Şu kadar var ki bu mal.kendisi için dari harbe gönderil-mez. Fakat kendisi veya naibi dari İslama gelib bu malı alabilir. Çünkü onun malı hakkındaki eman hükmü, bakidir.
35 - : Bir müste'min, kendisine hibe edilen bir malı kabz için bir müslime izin verib de kendisinin dari harbe avdetinden sonra o müslim bu malı kabz etse hibe kıyasen caiz olmaz. Çünkü kabzdan evvel, dari harbe dönmekle ölü mesabesinde bulunmuş olur. Fakat istihsanen caiz olur. Zira onun izni, dari harbe İlhakından soma da bakidir. Nasıl ki kendisi dari harbde bulunduğu halde dari islâmda bulunan bir malım almak için bir kimseyi gönderse o malın bu kimseye temsili icab eder. O halde bunu kabza aid olan izninin baki kalması da evleviyetde bulunmuş olur.
36 - : Bir müste'min, müslüman bulunan bir zî rahm mahremine, meselâ kardeşine veya bir müslüman, kardeşi bulunan bir müste'mine bir malini hibe ve teslim etse artık rücuu caiz olmaz. Çünkü bunlardan birinin müslim, diğerinin gayri müslim olmasiyle hibedeki maksad, ihtilâf etmez. Mebsutı Serahsi.
37 - : Bir müslimin bir mürtedde hediyesi sahihdir. Mürteddin bu hediyeye ivez vermesi ise imam Azama göre sahih değildir. Binaenaleyh kati veya dari harbe iltihakına hükm edilirse hibe münfehis olmaz. Fakat verdiği ivez, vâhibden istirdad olunur.
38 - : Bir mürted, bir kimseye bir malini hibe etdikden, o kimse de buna mukavil ıvez verdikten sonra mürteci öldürülse veya dâri harbe iltihakına hükm edilse hibesi varislerine red olunur. Ivez de mevcud ise sahibine iade edilir. Mürted tarafından istihlâk edilmiş ise bedeli borç olarak ma* lından alınır. Mevhubün leh olan kimse onun mürted olduğunu gerek bilmiş olsun ve gerek olmasın müsavidir. Hindiyye.
(Eimmei selâseye göre hibeden rücu edilemez. Bundan babalar müsnes-nadır. Nitekim ileride izah olunacakchr.
Şafiî mezhebine göre şartı müfside mukarin olan her hangi bir hib,a rahih olmaz. Bir malı mülkünden çıkarmamak şartiyle bir şahsa hibe etmek gibi. Bundan «umra ve rukba» müstesnadır. Bunlardaki şartı fâsid, lâğv olub ken dileri şahindir. Nihayetü muhtaç.) (Hanbelî fukahasınca hibeye münafi bir şart, sahihi değildir. Bu halde şart, fâsid olmakla beraber hibe sahih olur. Mevhubu satamamak, başkasına bağışlamamak veya giyinmemek şartları bu kabildendir. Elmuğnî, Mün-tehel'iradat.)[7]
Hibenin, Sadakanın Vasfı Ve Hikmeti Şer'iyyesi :
39 - : Güzel niyete mukarin, mahalline masruf olan hibeler, sadakalar, mendubdur, müstehabdır, mesnundur. İnsanların arasında yardımlaşmanın, dayanışmanın, biri biriyle sevişmenin tecellisine vesile olacak her muamele gübhe yok ki peh memduhdur, içtimaî varlığın ahengini, intizamını, yükselmesini temin için pek ziyade mellûbdur.
İşte insanların arasında teatî edilen hibeler, hediyeler, bahusus ihtiyaç içinde kalmış zavallı kimselere verilen sadakalar bütün bu kabil memduh muamelelerden ibaret olduğu için islâm şeriati nazarında pek makbuldür, pek müstahsendir. Hattâ bir kısım sadakalar vecibdir, farzdır.
40 - : Hibe, hediye gibi şeyler sehavet nişanesidir, mürüvvet ve me-veddete vesiledir. Bir çok kimselerin kinlerini, hasedlerini defa, teveccühlerini celbe sebebdir.
Hak Tealî Hazretleri vehhabı kerimdir, hibe ve atiye hususunda âlicenab-lık gösteren bir mümin, vehhab ismi celîlinin tecellîsine mazhar olmuş de-mekdir.
Her mümin için evlâdına Hakkın birliğini, Hakka imanın lüzum ve mahiyetini talim etmek bir vecibe olduğu gibi iyilik ve cömertlik talim ve tavsiye etmek de bir vecibedir. Çünkü hisset, buhl, dünyaya düşkünlük hatialann başıdır. Lâik olan zatlara hibede, atiyede, sadakada bulunan bir insan ise cinırilikden kurtulmuş, sahavetle, semahatle muttasıf bulunmuş olur.
41 - : Hibenin, sadakanın meşruiyeti, memduhiyeti Kuranıkerim ile, ahadisi şerife ile, icmaı ümmet ile sabitdir. buyurulmuşdur. Yani : eğer iyilik ederseniz kendi nefsinize iyilik etmiş olursunuz, ve eğer kötülük ederseniz yine kendi nefsinize etmi^ olursunuz.
Bir hadisi şerifde de buyurulmuşdur. Yani biri birinizi' hediye veriniz, kı'Viîjimiz, ;ıv;mı/.dii ıııuhiibct ve mcvedık't ü'eyyüd etmİ.ş olsun.
Diğer bir hadisi nebevide de buyurulmuşdur. Yani biribirinize hediye veriniz, çünkü hediyeler göğüslerin kinini, gayzini giderir.
Verilen bir hediyeyi hüsnüniyete mukarin ise kabul etmek sünnetdir, insanî bir vazifedir. Hibeyi red etmek ise mekruhdur, velev ki pek az bir şey olsun.
42 - : Verilen bir hediye mukabilinde münasib bir hediye verilmesi veya vâhibe karşı teşekkürde, duada bulunulması da sünnetdir.
Bir hadisi şerifde :buyurulmuşdur. Yani, kendisine atiye verilen kimse, bulabilire bilmukabele atiye versin, bulamazsa bununla senada bulunsun, böyle senada bulunan teşekkür etmiş olur. Bu ati-yeyi kale almayıb ört bas eden kimse ise küfram niınetde bulunmuş olur.
Ancak rüşvet gibi gayri meşru bir maksadla veya her hangi bir mahcubiyet saikasiyle verilen bir hediyeyi kabul etmek caiz değildir. Bunun reddi lâzım gelir.
43 - : Sadakalar fukaranın hakkıdır, akribadan olan fakirlere sadakaların verilmesi ise iki kat sevaba vesiledir. Nitekim bir hadisi şerifde : buyurulmuşdur. Yani : fakirlere verilen sadaka, bir sadakadır, zî rahm denilen akribaya verilen sadaka ise ikidir: hem sadakadır, hem de sıladır.
44 - : Sadakaların mehasini hakkında bir çok ahadisi şerife vardır. Bir hadisi şerifde buyurulmuşdur. Yani : sadaka Hak Tealâmn gazabım söndürür ve kötü ölümü def eder, insanın rahat, mesud, zikri cemile nail bir halde terki hayat etmesine vesile olur.
Velhâsıl : hibenin, sadakanın meşruiyetinde böyle bir çok hikmetler, mas lahatlar vardır. Elverir ki güzel niyete mukarin bulunsun. Mücerred müba-hat için, riya için yapılan hibeler ise mekruhdur. Elbedaî, Elmuğnî, Kıta-bül'üm Neylül' meârib, Şehri Muhtasarı Ebiziyya.[8]
Hibenin Sıhhatinin Şartları :
Hibenin rüknüne, vâhibe, mevhube, mevhubün lehe raci olmak üzere bir akım şartlar vardır. Bunlar sırasiyle izah edilecekdir. Şöyle ki :
45 - : Hibe, vücud ve ademi müteredded (muhataralı) olan bir şeye nuaUâk olmamak şartdır. Binaenaleyh bir kimse : «Şu işim yoluna girerse» eya «fülân zat gurbetden gelirse bu malım sana hibe olsun» dese sahih olmaz.
Kezalik : bir kimsenin iki şahsa hitaben ; «şu malım sizin hayatça en ızununuz içindir» veya «hayatça etvelinize habisdir» demesi bâtıldır, sahih leğildir. Çünkü bu tabir ile mutlaka tuli hayat kasd edilmez. Belki müstak-ıef itibariyle tuli hayat kasd edilir, âdeta «ikinizden hanginiz diğerinin ölü-hünden sonra hayatda kalırsa bu malım ona hibedir» denilmiş gibi olur. Bu »e temliki hatara talik demekdir ki, rukba mânasını mutazammındır. Meb-lutı Serahsî.
Fakat muhakak, kâin bir şarta muallâk olan hibe sahihdir. Meselâ : bir kimse kendi kardeşine ; «Eğer sen benim kardeşim isen şu lalım senin olsun» deyib o da kabul etse hibe sahih olmuş olur.
46 - : Hibe, müstakbel bir zamana muzaf olmamak şartdır. Binaenaleyh «şu gelecek ayın başından itibaren şu malım fülâne hibedir»
lenilse sahih olmaz. Çünkü hibe filhal temlikden ibaretdir. Temliklerin şar taliki, istikbale izafesi ise caiz değildir.
Rukba meselesi de hibeİ muzafe kabilinden olduğu cihetle imamı Azam (e imam Muhammede göre sahih değildir. Şöyle ki : bir kimse bir şahsa hi pben «bu malım ben senden evvel ölürsem senin olsun, sen benden evvel türsen benim olsun» dese bir rükbada bulunmuş olur, Müfta bih olan kavle üre bu suretle hibe sahih olmaz. Bu halde imam Âzam ile İmam Muhamme-e göre mevhub, mevhubün lehin elinde ariyet olmuş olur, Mevhubün leh undan intifaa mezun bulunur, bunu vâhib veya vefatından sonra varisi is-rdad edebilir, İmam Ebu Yusüfe göre ise rukba, sahihdir. Bazı fukahanın iadelerine nazaran bu hususda zahir olan şudur ki : bu veçhile hibe, sahih lub şart bâtıldır. Binaenaleyh mevhubün leh, mevhuba mâlik olur. Bilâha-
f vefat etmesiyle mevhub, vâhibe avdet etmez. Hindiyye, Abdurrahim Fe-vâsı.
Rukba, murakabe, intizar manâsını mutazammındır. Güya iki tarafdan biri diğerinin vefatına muntazır bulunmuş oluyor. Böyle bir intizara se--'biyet vermemek için bu hibenin sahihi olmaması daha muvafık olsa gerek
47 - : Hibenin muvakkat bulunmaması şartdır. Binaenaleyh bir kimse r malını bir şahsa bir müddet için hibe etse sahihi olmaz. Bundan umra meselesi müstesnadır. Şöyle ki : Bir kimse tarafından bir şahsa hitaben : «Şu akarımı veya şu menkul malımı hayatda oldukça sana verdim, vefatımdan sonra bana red edilmek üzere» yahut «şu hanemi ben hayatta oldukça sana verdim, vefatımdan sonra vârislerime red edilmek üzere» denilse umra suretiyle bir hibe vücude gelmiş olur. Bu veçhile olan hibe ve temlik caiz, şart ise bâtıldır. Binaenaleyh mcvhubün leh veya vâhib vefat edince mevhub vâhibe veya varisine red edilmez. Belki mevhubün lehin vefatında varı-sine intikal eder. Çünkü hibe, bu gibi fâsid şartlar ile bâtıl olmayan akidler-dendir. Zeyleî, Hindiyye, Dürer.
48 - : Vâhibin teberrüa ehil, yani : hür, âkil ve baliğ olması şartdır.
Binaenaleyh çocukların, delilerin, matuhların, memlûkîerin hibeleri sahih değildir. Çünkü bunların teberrüe ehliyetleri yokdur. Fakat bunlara hibe sahihdir. Nitekim ileride izah olunacakdır.
Haram suretde müskirat istimalinden sarhoş olan baliğ, hür kimsenin hibesi sahihdir. Çünkü bu, hükmen âkil ve mükellefdir. Badeyi, Tahtavî.
49 - : Hibede vâhibin rızası şartdır.
Binaenaleyh cebir ve ikrahı muteber ile yapılan bir nafiz olmaz. Vâhib, ikrah zail oldukdan sonra dilerse hibeye icazet verir, bu halde hibe nafiz olur. Ve dilerse hibeyi fesh eder, bu takdirde hibe bâtıl olur.
Meselâ : Bir kimse : zevcesini döğmekle veya sevmekle veya ebeveyninin ziyaretine gitmekden men etmekle mehrini hibe etdirse bu hibe sahih olmaz. Ankaravi.
Kezalik : bir kimse vaki olan ikrahamebni bir malım bir şahsa hibe edib de badehu mücbirin huzurunda o malı tâyian teslim etse yine hibe sahih olmaz. Zira hibeye ikrah, teslime ikrahı müstelzimdir. Fakat teslim zamanın da mücbir hazır bulunmazsa hibe, sahih olur. Reddi Muhtar.
Böyle ikrahen vuku bulan bir hibeye veya sadakaya kavlen icazet verilebileceği gibi fi'len de verilebilir.
Meselâ : Bir kimse bir malını ikraha mehrıi bir şahsa bağışladıkdan sonra kendisine verilen bir ıvezi rızasiyle kabul ve kabz etse fi'len icazet vermiş olur. İbra hususunda da hüküm böyledir.
Şunu da ilâve edelim kî, hibeye icbar edilen kimse sadakada bulunsa ve bilâkis sadaka itasına cebr olunan kimse hibede bulunsa nafiz olur. Çünkü ikrah olunan akdin gayrisini yapmış bulunur. Zamanat.
50 - : Mevhubün hibe zamanında mevcud olması şartdır.
Binaenaleyh bir kimse meselâ : koyunlarının doğuracakları yavrularını veya ağaçlarının o sene vereceği meyvlarıni bir şahsa hibe etse sahih olmaz. Çünkü hibe filhal temlikdir. Madumu filhal temlik ise muhaldir. Bedayî Hattâ bunlar bilâhare vücude gelince kabz edilmelerine izin verilse bile bu hibe sıhhate münkalib olmaz.
Kezalik : bir südün ve susamın çıkarılacak-yağını veya bir mikdar buğdayın yapılacak ununu hibe hakkında da hüküm böyledir. Çünkü bunlar hibe zamanında m adımı hükmündedirler, İnayu. Bir akarın henüz işlememiş bir seneye aid kirasından bir mikdarını müs-tecirinc hibe de sahih değildir. Abdurrahim Fetavâsı.
Kezalik : bir kimse gaib etmiş olduğu bir malını, meselâ bir saatini bir şahsa hibe ve kabzına müsaade etse o şahs da arayıb bu malı elde etse bu nunla bu hibe sahih olmuşolmaz. Zira hibe zamanında mevcud bulunmuş değildir. Ehussuud.
51- : Mevhubun haddi zatında memlûk olması şartdır. Binaenaleyh kimsenin mülkü altında bulunmayan mübahatın, meselâ :
havada uçan kuşların, araziyi mevat denilen yerlerdeki meyvaların hibeleri muteber değildir.
52 - Mevhubun mahuz (ayrılmış, müstakil) olması şartdır.
Binaenaleyh, kabili kısmet olan bir malın muşa' bir suretde, yani: andaki §ayi hisselerden bazısının hibesi caiz değildir. Fakat kabili kısmet olmayan bir malın müşaan hibesi caizdir.
Meselâ : küçük bir hanenin veya bir hamamın veya bir kölenin müşaan hibesi sahih değildir. Çünkü bu hibeden maksud, intifadır, taksimi halinde ise mütelâşi olur, maksud olan intifa husule gelemez. Bu cihetle bunda kısmet, tetümmei kabzdan değildir. Mebsutı Serahsî, Bedayî.
Nitekim ileride izah edilecekdir.
53 - : Mevhub, vâhibin malı olmak şartdır.
Binaenaleyh mevhub başkasının malı olunca hibe, fuzulî bir suretde vuku bulmuş olacağından nafiz .olmaz.
Meselâ : bir kimse zevcesinin veya oğlunun veya başkasının bir malını izni olmaksızın bir şahsa hibe o şahıs da kabul ve kabz etse bu hibe nafiz olmaz. Çünkü diğerinin malında izni olmaksızın tasarruf caiz değildir. Kınye.
Şu kadar var ki,böyle bir hibe sahibinin icazetine mevkuf bulunacağından sahibi icazet verirse o zaman sahih ve nafiz olur. Zira intihaen icazet, ibtidaen izin mesabesindedir.
Bu hibede hukuki akd, fuzulîye değil, asıl mal sahibine aiddir. Binaenaleyh mal sahibi, bir ıvez almamış veya mevhubun leh ile aralarında ne-sebun karabeti mahremiyye bulunmamış olunca bu hibeden badel'icaze rücu edebilir. Velev ki mevhubun lehğ bu füzuliye bir ıvez vermemiş olsun veya aralarında rücua mani bir karabet bulunsun. Fakat fuzulî bu hibeden rücu salâhiyetini haiz olamaz. Mebsuti Serahsî.
54 - : Mevhubun mütekavvim bir mal olması şartdır. Binaenaleyh hür olan insanların, haremi şerif saydının, ve İaşe gibi
asla mal olmayan şeylerin hibesi caiz değildir. Bir müslüman hakkında hamrın, hınzırın hibesi de bâtıldır. Mükâtebin, ümmi veledin ve müdebberi mut-lakın bir kimseye hibe edilmesi bâtıldır. Çünkü bunlar min vechin hürdürler.
55 - : Mevhubun mevhub olmayan bir şeye ittisali ecza suretiyle muttasıl olmaması, diğer bir tabir ile vâhibin mülkünden ve hukukundan mevhubun müfrez bulunması şartdır. Çünkü böyle olmayınca yalnız mevhubu kabıı-mutasavver bulunmaz, bu müsa mesabesinde olmuş olur.
Binaenaleyh bir kimse üzerinde ekinleri bulunan bir mülk yerini hibe edib ekinleri hibe etmese veyahut üzerinde meyva bulunan ağacını hibe edib mey-vasim hibede bulunmasa veya bilâkis ekinleri hibe edib yerini hibe etmese veya meyvaları hibe edib ağacını hibe etmese hibe caiz, yani nafiz olmaz.
Fakat ekinleri biçdikden veya meyvaları topladıkdan sonra yerini, ağacını hâli bir halde teslim etse hibe caiz olur. Çünkü hibenin nefazma mani olan hal, zaü olmuş olur.
Kezalik : evvelâ yeri sonra da ekinleri veya evvelâ ağacı sonra da üzerindeki meyvaları veya bilâkis evvelâ ekinleri veya meyvaları, sonra da yerini, ağacını hibe edib fakat bunların arasını teslimde cem etse hibe hepsinde caiz olmuş olur. Amma teslimde cem etmezse hiç birinde caiz olmaz. Bedayî, Velvaliciyye, Behce.
Kezalik : bir kimse arsasmdaki binayı arsasız veya ağacındaki meyvayı ağaçsız veya arazisindeki ekinleri arazisiz olarak hibe edib de binayı söküp almak, meyvaları toplamak, ekinleri biçib düşürmek için mevhubun lehe sarahaten izin vermekle o da bu veçhile hareket ederek bunları kabz etse hibe sahih olmuş olur. Çünkü mevhubun lehin bu hareketi vâhibin emrine müstenid olduğundan vâhibin fi'li mesabesinde bulunur. Velvaliciyye.
56 - : Ayniyyat kabilinden olan mevhubun vâhibce malûm ve muayyen bulunması şartdır.
Binaenaleyh bir kimse tayin etmeksizin : «Malımdan bir şey» veya «malik olduğum şeylerin bir mikdarını» veya «şu iki kitabımdan birini hibe et-dim» dese sahih olmaz.
Fakat «bu iki kitabdan hangisini diler İsen senin olsun» deyib mevhubun leh de bu hibe meclisinde bu iki kitabdan birini tayin ve kabz eylese sahih olur. Çünkü bu halde cehalet derhal zail olmuş, fesadın tekarrür etmesine meydan kalmamışdır.
Amma mevhubün leh, hibe meclisinden sonra bu iki kitapdan birin tayin edecek olsa sahih olmaz. Zira bu takdirde cehalet ve fesad tekarrür etmiş olur da muahharan vuku bulan tayin ile hibe sıhhate münkalib olmaz. Hin-diyye.
Deyn kabilinden olan mevhub için ileride izahat verilecekdir.
57 - : Hibede mevhubün lehin temellüke ehil olması şartdır.
Binaenaleyh bir kimse bir cenine, meselâ : zevcesinin hamline bir malini hibe etse sahih olmaz.
Kezalik : Bir kimse bir malını kendi memlöküne hibe etse sahih olmaz. Velev ki memlûkü müdebber veya ümmi veled bulunsun. Çünkü bunların kabz edecekleri bu mevhub, yine mevlâlarına aid olacağından bu hibede bir faide yokdur.
Kezalik : bir kimse bir malını muayyen, ber hayat bir insan ile bir müteveffaya birlikde hibe etse mevhubün tamamı o insana aid ölub müteveffa hakkında hibe sahih olmaz. Hindiyye.
58 - : Mevhubün lehin mevhubü kabz etmesi, mâlikinin izniyle olmak şartdir. Çünkü kabzın sıhhati için kabza izin lâzımdır. Bu izin ise ancak malikinin salâhiyeti dahilindedir.
Mevhubün lehin kabzı ya bü'asale veya binniyabe olur. Nitekim ileride izah olunacakdır.
59 - : Mevhubün lehin kabza ehil olması şartdır.
Binaenaleyh gayri mümeyyiz çocukların, mecnunların kabzîarı muteber değildir. Fakat kabz hususunda bulûğ ve hürriyet şart olmadığından mümeyyiz olan çocukların ve köle, cariye gibi memlûklerin kabzı yedleri caizdir, muteberdir. Hattâ mümeyyiz bir memlûke yapılan hibeyi kabz etmek salâhiyeti yalnız o memlûke aiddir. Mevlâsının kabzı kifayet etmez, her ne kadar mevhube mevlâsı temellük ederse de. Çünkü kabz, hukuki akiddendir. Akd ise memlûk hakkında vaki olmuşdur. Bir de âdem oğullarında asi olan hürriyet-dir( rık ise arızîdir. Binaenaleyh memlûklerin haklarında da asi olan ıtlakı tasarrufdur, bazı tasarruflardan memnu bulunmaları ise mevlâlannı zarardan vikaye içindir. Gu gabzda ise bir zarar yokdur. Bu halde mevhub memlûkün makbuzu ve bu cihetle kazancı olur. Memlûkün kazancı ise mevlâsına aiddir.
Maamafih bu mesele tam memlûk hakkındadır. Mükâtebde ise hüküm beraksdir. Yani : mükâtebe bir şey hibe edilse buna bizzat nıükâteb mâlik olur. Çünkü mükâtebin kazancı = kesbi kendine aiddir. Bedayî.
60 - : Âkil ve baliğ olan kimselere yapılan hibelerde onların kabızları şartdır. Babaları, kocaları gibi kimselerin fuzulen kabzîarı kifayet etmez.
Binaenaleyh bir kimse âkil ve baliğ olan oğluna veya kızına veya zevcesine bir şey hibe ve teslim edince bunların kabz etmeleri lâzım gelir, velev ki bunlar kendisinin iyalinde bulunmuş olsunlar. Bu hususda bunlar ile yabancıların kabzîarı arasında fark yokdur.
Meselâ : Bir kimse büyük kızı veya zevcesi için elbise yapdırsa mücer-red bununla hibe tamam olmuş olmaz. Belki bunların tesellüm ve kabzîarı icab eder.
Baliğ ve âkil olan bir şahıs, henüz rüşdünü isbat etmeyib vasiyyet altında bulunsa bile kendisine yapılan hibeyi yine kendisinin kabz etmesi lâzım dır. Çünkü bir çocuk akıllı olarak baliğ olunca artık onun üzerinde başkalarının velayeti kalmaz. Dürri Münteka.
Gayri mümeyyiz çocuklar için ileride malûmat verilecekdir.
61- : Mevhubün lehin mevhubu kabz etmesi, hibenin tamamiyeli için şartdır.
Binaenaleyh kabz vuku bulmadıkça mevhub, vâhibin mülkünde kalmış, vâhibin bunda tasarurfu caiz bulunmuş olur.
Kezalik : sadakaların cevaz ve nefazında da kabz şartdır. Cumhur i ulemaya göre kabz bulunmadıkça temellük hâsıl olmaz. Bedayî.
62 - : Hibenin sıhhati için mevhubün lehin muayyen olması şart değildir. Binaenaleyk bir kimse iki şahsa veya bir cemaate hitaben : «Şu malım sizden birine hibedir, dileyen alsın» deyib onlardan biri de kabz etse hakkında hibe tamam olur.
Nitekim bir cemaate hitaben : «Şu malım sizlere hibedir» denildiği takdirde de hibe caiz olmuş olur.
Kezalik : Bir kimse bir hayvanını meraya salıverib «her kim dilerse dese bu hayvana alıb benimseyen her hangi bir şahıs malik olur.
Kezalik : Bir kimse bir cemaate karşı para veya şeker gibi şeyleri serpip «bunları alınız» dese bunlara alanlar malik olurlar. Haniyye.
(Maliki fukahasına göre vâhib, teberrüa ehil, mevhubün leh de temellüke ehil olmalıdır. Mevhubda başkasına devir ve nakli şer'an caiz, vâhibin rrr.ilkünc! dahil bir şey bulunmalıdır. Binaenaleyh sagîrin, sefihin, sekranın ve fuzulinin hibeleri batıldır.
Mevhubün vâhibce veya mevhubün lehçe veya her ikisiuce aynen veya ınikdaron meçhul bulunması hibenin sıhhatine mani değildir. Meselâ : bir kimse kendisine mevrus olub cins ve mikdarını bilmediği bir malı birisine hibe etse sahih olur. Velev ki o mal tahmininin pek ziyade fevkinde bulunsun.
Malikîlerce de hibede umra caiz, bundaki şart muteberdir. Mevhubüı leh vefat edince mevhub vâhibs veya varisine avdet. eder. Umra, âriytden, menfati temlikden ibaret bulunmuş olur. Rukba ise caiz değildir, bâtıldır. Çünkü rukbada hatar vardır, vechi marufdan hurucda vardır, vâhib ile mevhubün leh biribirinin ölümüne muntazır olacakdır. BidayetüFmüctehid, Şerhi Hırşî, Haşiyei Aliyyil'adevî.)
(tmam Şafiî ile imam Ahmede göre rukba da umra hükmündedir. Elmı-
Zimül'kübra.)
(Hanbelî fukahasına göre hibenin inikadı için sekiz şart vardır. Şöyle ki:
(1) - : Vâhib, caizüttasaruf olmalıdır. Binaenaleyh hür, mükellef, reşid
olmayan bir kimsenin hibesi sahih değildir.
(2) - : Vâhib; muhtar, gayri hâzil olmalıdır. Binaenaleyh mukrehin ve şaka yoliyle hibe yapanın hibesi sahih değildir.
(3) - : Mevhub, malûm veya meçhul olub bilinmesi müteazzir olduğu halde mevcud ve makdurütteslim bir mal olmalıdır. Muayyen para veya başkasının m alile-, mahlut bir zahire gibi. Fakat bilinmesi müteabzir olmayan bir meçhulü hibe sahih değildir. Batındaki hamli, memedeki sudu, hayvanın sırtındaki yükü hibe gibi.
(4) - : Mevhub, satılması sahih olacak şeylerden olmalıdır. Binaenaleyh meyte, kan gibi gayri mütekavvim bir şeyin hibesi sahih olmaz.
(5) - : Hibe müncez olmalıdır. Binaenaleyh gelecek bir vakitten itibaren yapılan bir hibe, sahih olmaz. Çünkü hibenin istikbale izafesi caiz değildir.
(6) - : Hibe, gayri muvakkat olmalıdır* Binaenaleyh bir müddet için yapılan hibe sahih değildir. Bundan ümra meselesi müstesnadır. Şöyle ki hibe, vâhib ile mevhubün lehden birisinin ömriyle tevkit edilse, meselâ : «bu malı sen hayatta oldukça sana hibe etdim» denilse hibe, lâzım olub tevkit lâğv olur. Binaenaleyh mevhub, mevhubün lehin vefatında varisine intikal eder.
Bir de hibe denilen bir maldan onun bir müddetiik menfaatini istisna etmek sahihdir. Meselâ : Bir kimse kendisi bir sene içinde oturmak üzere hanesini bir sahsa hibe edebilir. Artık vefatından sonra varisleri buna müdahale edemezler.
Umra gibi rukba da caizdir. Mevhubün leh vefat edince mevhub varislerine mevrus olur. Varisleri bulunmazsa beytülmâie intikal eder. Fakat mevhubün lehden başkasının müddeti hayatınca yapılan bir hibe, umra kabilinden olmayıb bir muvakkat hibe demek olacağından sahih değildir. Bir şahsa hitaben : «fülân zat yaşadıkça bu hanem senin olsun» demek gibi.
(7) - : Hibe, ıvezsiz olmalıdır. Binaenaleyh bir hibe, malûm bir ıveze mukarin olursa bey olmuş olur. Meçhul bir ıveze mukarin bulunursa batıl olur.
(8) - : Mevhubü leh, hibeyi -beyide olduğu gibi -meclisi hibe de kavlen veya fi'len kabul etmelidir. Neylül'meârib, Müntehel'iradad.)
(Şafii fukahasına göre sadakalarda kabz şart değildir. Bunlar yalnız icab ve işhad ile tamam olur, mütesaddıkın mülkünden çıkar, kabzın vücudi ve ademi vücudi sadakaların tamamiyetini artırıb eksiltmez. Kitabül'üm.)
(îbni Ebi Leylâ ile Küfe ulemasından bazılarına göre de sakalarda kabz şart değildir. Kabz bulunmasa da mücerred ilâm edilince sadaka caiz = nafiz olur. Elbedaî.)
(Zahiriyye mezhebine göre de mevhubün filhal mevcud, malûm, kedri, sıfatı, kıymeti maruf olmak lâzımdır. Ve illâ hibe batıldır, merduddur. Binaenaleyh henüz yaradılmamış olan, hibe edilemez. Koyunun doğuracağı yavrusu, ağacın vereceği meyvası gibi. Çünkü madrum, bir şey değildir. El-muhallâ.)
(imam Davud ile Ebu Sevre göre umrada «akib» zikr edilir. Meselâ : «bu hane seninle senin akibine umradır» denilirse mevhub, mevhubün lehe ve varislerine aid olur. Fakat böyle akib zikr edilmezse mevhubün lehin vota-tında mevhub, vahibe veya varislerine avdet eder. Fukahayı kiramın bu bab'a istinad etdikleri ahadisi şerife bidayetüUmüctehidde mezkurdur.)[9]
İvez Şartiyle Yapılan Hibeler
63 - Hibenin şarta taliki caiz değilse de şart ile takyidi caizdir. Yani : hibenin mahiyetinde ıveze mukarin olmak bir şart değildir, bu cihetle hibe, beyiden ayrılır. Fakatbazı hibelerin birer ıvez şartiyle yapılması muteberdir.
Binaenaleyh ıvez şartiyle mukayyed olan hibeler, sadakalar sahih ve şart muteberdir. Bu ıvezğ gerek hakikaten bir bedel olsun ve gerek birlikte ikamet etmek, zulümde bulunmamak, tatlik etmemek gibi hükmen bir bedel, bir ıvez olsun müsavidir.
Meselâ : bir kimse, bir şahsa hitaben: «Bana §u kadar para» veya «zahire vermek» veya : «benim şu kadar borcumu ödemek şartiyle şu hanemi sana hibe etdim» deyib o şahıs da bu şartı ile kabul ve ifa eylese hibe lâzım olmuş olur.
Fakat mevhubün leh, dermeyan edilen şarta riayet etmezse vahib, hibesinde rücu ile mevhubu istirdad edebilir. Yoksa şartı ifaya icbar edilemez. Çünkü bu, teberru demekdir. Teberrue ise icbar edilemez.
Kezalik : bir kadın, kendisiyle beraber ikamet etmek şartiyle hanesini kocasına hibe etse sahihi olub bu şarta riayet edilince bu hibeden rücu caiz olmaz.
64 - : Bir kimse, kendisini ölünceye kadar veya şu müddete değin beslemek şartiyle bir akarını bir şahsa hibe ve teslim etdikde bakılır: eğer mevhubün leh, bu şarta riayet ederek beslemeğe razı bulunursa hibe sahih olur. Artık vahib bundan nadim olarak rücu edemez. Fakat bu şarta riayet etmezse vahib, rücu edebilir.
Böyle ıvez şartiyle olan hibeler, ibtidaen hibe ise de intihaen bey' demekdir, böyle iki ciheti müştemildir. Binaenaleyh şibheyn ile amel için mümkün olduğu kadar araları cem olunur.
Beslemek şartiyle olan hibe de mevhubün leh, bir müddet besledikden feonra vahibden evvel vefat edib varislerini terk ile vahib, mevhubu mevhubün lehin varislerinden almaya kadir olur. Ceridei îlmiyye nüsha
Bu hususa dair Mecelle Şerhi (Dürerürlhükkâm) da bir mütalea vardır.
Araziyi milliyye ve müsakkafatı vakfiyyenin beslemek şartiyle ferağı meselesi için vakıflar ahkâmına müracaat! Bu mesele, kanuni olduğundan buradaki mülke aid şer'i mesele ile mukayesesi caiz değildir.
65 - : Fİlhal kabzı kabil olan bir ıvez şartiyle yapılan hibe de iki ıvezin tekabuzu şarttır.
Binaenaleyh tekabuz bulunmadıkça âkideynden, yani : vâhib ile mevhu-bun lehden her biri hibeden rücu edebilir. Şöyle ki : vâhib, mevhub olan malı mevhubün lehe teslim eder, mevhubün leh de bunu kabz etdikdn sonra meşrut olan ıvezi vâhibe teslim eyler, vahib bunu kabz edince hibe lâzım olur. Artık ne vahib, ne de mevhubün leh verdiğini istirdad edemez. Fakat böyle tekabüz bulunmazsa hibe lâzım olmaz. Şöyle ki : vâhib, meşrut olan ıvezi henüz kabz etmemiş olursa hibesinden rücu edebilir. Velev ki mevhubün leh, ıvezi teslime müheyya bulunsun. Bilâkis vâhib, mevhubu teslime razı olduğu halde mevhubün leh, ıvezi teslimden imtina ile bundan rücu edebilir.
Şayed bu halde mevhubün leh, mevhubu alıb istihlâk etmiş bulunsa meşrut olan ıvezi vermesine emr olunur. Vermezse bu müstahlek mevhubün bedelini tazmin etmesi lâzım gelir. Bununla vâhibin hakkı rücuu sakıt olmuş olmaz. Hindiyye, Fetavâyı Ali Efendi.
66 - : Ivez şartiyle hibede ıvezin malûmiyeti şartdır. Ivez meçhul olursa şart fâsid olur. Hibe fâsid olmaz. Çünkü hibe, şartı fâsid ile fâsid olmayan akidlerdendir. Fethülkadir.
67 - : Ivez şartiyle yapılan hibede ıvezin kabili kısmet olan muşa' bir şey olmaması şartdır.
Binaenaleyh taksimi kabil olan bir müşaın bir kısmını bişartilıvez hibe ve müşaan teslim bâtıldır. Böyle bir müşaın bir kısmı, meselâ : nısfı bir hibeye ıvez verildiği suretde ise hibe tamam olmaz. Reddi Muhtar, Abdülhalim.
68 - : Ivez şartiyle hibe, intihaen bey mesabesinde olduğundan bunda hıyarı rüyet, hıyarı ayb ve şüf'a caridir.
Binaenaleyh gerek mevhub ve gerek ıvez, hıyarı ayb ile veya hıyarı rüyet ile red olunabilir. Fakat böyle bir hibe, hıyarı gabından, ta'zirden veya ıvezin azlığından dolayı fesh edilemez. Reddi Muhtar.
69 - : Bir kadın, kendisini döğmemek veya kendisine zulüm etmemek veya kendisini hacce götürmek üzere mehrini kocasına hibe, o da bu şarta riayet etse mehri sakıt olur. Fakat riayet etmezse, meselâ : kendisini haksız yere döğerse veya hacce götürmezse hibe, sahih ve lâzım olmayacağından mehri hali üzere kalır. Fakat müstahik olduğu bir te'dibden dolayı döğül-mekle mehri avdet etmez. Çünkü hak olan bir şey, zulüm olmaz. Hindiyye, Haniyye.
70 - : Bir kadın, kendisini tutmak, boşamamak üzere mehrini kocasına hibe etdiği halde kocası bunu kabul edib badehu boşasa bakılır : eğer kadın kendisini tutması için bir vakit tayin etmemiş ise mehri kocasının zimmetine avdet etmez. Çünkü bu halde sözün ıtlakına nazaran ebediyen boşamaması meşrut bulunmuş değildir. Fakat bir vakit tayin etmiş ve bu vakitden evvel boşanmış ise mehri kocasının zimmetinde hali üzere kalmış olur. Haniyye.
71 - : I3jr kadın, kendisini boşamamak şartiyle bir malını kocasına hibe, kocası kabul etse hibe sahih olur. Gerek boşasın ve gerek boşamasın. Çünkü boşamayı terk etmek hibeye ıvez olamaz. Bu, âdeta fâsid şarta mukarin hibe gibi olur. Haniyye.
72 - : Bir kimse, mülk arazisini hibe ve teslim ve bu arazinin mahsulâtından kendisini mevhubün lehin infak etmesini şart etse hibe, fâsid olmuş olur. ,
Fakat bahçesinin gürûmunu hibe ve semeresinden kendisine vâhibin infak etmesini şart etse hibe, sahih olub şart batıl bulunur. Haniyye.
73 - : Bir kimse yeri ve ağaçları mülk bahçesini ölünceye değin mahsulünü kendisi almak üzere bir şahsa hibe ve teslim etse hibe sahih, şart bâtıl olur. Çünkü mahsul de bahçeye tebean mevhub bulunmuşdur. Artık bunun kendisine reddini şart etmesi bir fâsid şart olmuş olur. Vecizi Serahsî.
74 - : Hibenin şarta taliki caiz olmadığı cihetle bir kimse bir şahsa hitaben : «Bana şu kadar para verirsen» veya «Beni ölünceye kadar besler isen» veya «Sen benimle güzel maaşeretde bulunur isen §u malım senin olsun» deyib bu malı o şahsa teslim, o da kabz etse bununla hibe sahih olmuş olmaz. Binaenaleyh vâhib bunu istirdad edebilir. Velev ki meşrut olan ıvez vâhibe verilmiş olsun. Bununla hibe sıhhate münkalib olmaz.
Kezalik : bir kadın kocasına hitaben : «Eğer ben bu hastalığımdan Ölürsem zimmetinde olan şu kadar mehrim senin olsun» diye hibede bulunsa sahih olmaz. Çünkü bu gibi temlikâtın şarta taliki batıldır. Ankaravî, Netice, Feyziyye.
(Malikîlere göre de hibede ve emsalinde şartı ta'likî, sahih değildir. Meselâ bir kimse : «Şöyle yaparsam şu malım hibedir» veya «sadakadır» veya «vakıfdır» dese öyle yapınca o malın hibe veya sadaka veya vakıf olduğuna hükmedilemez. Şu kadar avr ki o malı hibe veya sadaka veya vakıf etmesi diyaneten vacib, bir kavle göre de müstahab olur. Şerhi Hırşî.)
(Ivez şartiyle olan hibe, imam Şafiî ile imam Züfere göre ibtidaen ve İntihaen beyidir. Çünkü ibret lâfza değil, meânîyedir. Dürer.)
(Şafiîlere göre malûm bir ıvez mukabilinde yapılan hibe, ezher olan kavle göre beyi olarak sahihdir. JVIechuI bir ivez mukabilindeki hibe ise bâtıldır. Çünkü bu akdi tashih etmek müteazzirdir. Ivez zikredildiği cihetle manen hibe değildir. Ivez meçhul olduğu cihetle de beyi değildir. Esah olan kavil böyledir. Tuhfetülmuhtaç.)
Hanbeiî mezhebine göre de hibenin şarta taliki sahih değildir. Çünkü bu. hayatta muayyen bir kimseye temlik olduğundan taliki caiz olmaz. Hibe, muk-tezasma münafi bir şart ile takyid edildiği takdirde ise yurt sahih olmaz. Hibenin sıhhatinde ise iki vecih vardır, Mesela : bir kimse, bir malım bir şahsa başkasına hibe etmemek, veya satmamak veya başkasına hibe etmek satmak veya fülân zata bir şey bağışlamak şartiyle hibe etse bu şartlar muteber olmaz. Hibe ise bir kavle göre sahih olub bu gibi fâsid şartlar ile fâsid olmaz. Diğer bir veçhe göre ise sahih olmaz. Elmuğnî. Hanbeli fukahasmm beyanına göre bişartilıvez hibe esasen sahilidir. Meğer ki ıvez meçhul olsun. O halde hibe sahih olmaz, hakkında bey'i fâsid hükmü cereyan eder. Hattâ bu halde mevhub, kendisinde ziyadei muttasıla veya ziyadei munfasıla hâsıl olmuş bulunsa bile yine bunlar ile beraber vahibe red olunur. Çünkü bunlar vâhibin mülkünün neması bulunmuş olur. Müntehel'iradat.)
(Zahiriyye mezhebine göre şart ile olan hibeler asla caiz değildir. Meselâ : mevhubu satmamak üzere yapılan bir hibe caiz olmadığı gibi ıvez şartına mukarin olan bir hibe de caiz olmaz. Bunlar fâsiddir, merduddur. Çünkü bu şart kitabı ilâhîde yokdur. Elmuhallâ.)[10]
Muşa An Vuku Bulan Hibeler
75 - : Kabili kısmet olmayan bir malın, meselâ bir hanenin veya bir memlûkün hissei şayiasını = muayyen bir kısmını birisine hibe ve tahliye suretiyle teslim etmek şahindir. Çünkü bazan böyle bir kısmeti kabil olmayan bir malı teberrüa hacet görülür. Eğer bu caiz olmasa bu nevi tasarrufların iptaliyle nâs üzerine darlık gösterilmiş olur. Ve bu gibi şeyler taksim edilecek olsa her parçasiylc kendisinden kableltaksim olduğu veçhile intifa mümkün olamaz. Binaenaleyh bunlar da müşaan hibe tecviz edilmişdir.
Böyle kabili kısmet olmayan bîr malın muayyen bir hissesi kendisine hibe edilen kimse vâhib ile kısmet mutalebesinde bulunamaz. Belki mühayee talebinde bulunabilir.
76 - : Bir kimse, kabili kısmet olmayan bir malını iki şahsa hibe ettiği halde bunlardan yalnız birisi kabul etse sahih olub bu malın yarısına malik olur. Çünkü bu hibe ile her birisi için o malın yarısı temlik edilmişdir. Binaenaleyh her biri için o malın yarısında mülk sabit olur. Kabul etmeyen ise bu mülkden mahrum kalır. Hidaye, Hindiyye.
77 - : Bir kimse, kabili kısmet olmayan bir mâlının bir hissesini' bir şahsa hibe etmeğe isbar edildiği halde o malın bir hissesini o şahsa, diğer hissesini birrıza başka bir zata hibe ve teslim etse o şahıs hakkındaki hibe sahih olmazsa da diğer zat hakkındaki hibe sahih olur. Demek ki hibe, ikrah vuku bulan kısımda nafiz olmadığı halde ikrah vuku bulmayan kısımda nafiz oluyor.
78 - : Kabili kısmet olan bir malın hibesinde bu malın kabz vaktinde gayri muşa bulunması lâzımdır. Çünkü hibede kabzı kâmil, asıldır. Böyle bir mal, muşa bulundukça hakkında kabzı kâmil, hâsıl olamaz. Bunda tasarruf, kısmet zamanına teehhür eder, asla bâtıl olmaz. Binaenaleyh bunun müşaan hibesinin cevazı için bir zaruret tahakkuk etmez. Mebsutı Serahsî.
Binaenaleyh bir kimse kısmeti kabil olan bir malının, meselâ : büyük bir hanesinin yarısını bir şahsa hibe etse caiz olursa da bunun mevhubün lehe mülkiyet ifade etmesi ifrazına mevkuf bulunur, ifraz edilerek teslim edilmedikçe -esah görülen bir kavle göre -hibe tamam olarak mevhubün lehe mülkü müfid olmaz.
Böyle bir mal müşaan hibe edildikden sonra ifraz ve taksim edilerek badehu teslim edilmelidir ki, hibe tamam olsun. Bu taksim ve teslimden evvel bunda vâhib tasarrufda bulunabilir, fakat mevhubün leh bulunamaz. Meselâ bunu başkasına satsa nafiz olmaz. Abdulhalim vesaire.
Böyle bir hibe, fukahadan bazı zatlara göre ise bir hibei fasidedir. Mülki fâsid ile mülkiyeti müfid olur. Bu veçhile fetva da verilmişdir.
Binaenaleyh bir kimse kendisine böyle hibei faside ile hibe edilen bir akarı vakf etse sahih ve kıymetini vâhibe zamin olur. Ebussuudilmısrî.
79 - : Yukarıdaki mesele hükmünden şu iki husus müstesnadır. Şöyle ki : bir kimse, kabili kısmet olan bir malının meselâ yansını henüz baliğ bulunmayan oğluna veya kızına hibe etse sahih ve tamam olur. Çünkü bu, yeni bir kabza muhtaç değildir.
Kezalik : bir kimse şerikine müştereken mâlik oldukları kabili kısmet bir maldaki, meselâ : bir hanedeki hissei şayiasını hibe ve teslim etse hibe sahih ve tamam olur. Bu, bir kısım fukahaya göredir, diğer bazı fukahaya göre bu hususda şerik ile ecnebi müsavidir.
80 - : Bir kimse elinde bulunan kabili kısmet bir malım baliğ ve âkil bulunan oğlu ile gayri baliğ bulunan diğer oğluna hibe ve teslim etse hibe tamam olmaz. Çünkü evlâda yapılan bir hibe, onun kabzile tamam olur. Bu hâdisede ise şüyu, kabza manidir.
Fakat bu malı evvelâ -büyük oğluna teslim edib badehu bunu şu iki oğluna hibe edecek olsa sahih olur. Tenkihi Hâmidiî.
81 - : Kabili kısmet olan bir malın hissei şayiasını bir şahsa hibe etmek isteyen kimse, bu hisseyi o şahsa satıb semeninden zimmetini ibra etmelîdir. Bu suretle maksad, hâsıl olmuş olur. Bu, bir çarei serîdir. Haramdan vikaye veya helâle isal eden bir çare, bir mahlası şer'î ise güzeldir.
82 - : Bir kimse kabili kısmet olan bir malını iki şahsa veya bir cemaate birden hibe ve teslim etse hisselerini zikr etsin etmesin, imamı Azama göre hibe, fâsid olur. Bu halde hibe, bâtıl olmadığından kabz ile fasidin mülk sabit bulunur. Müfta bih olan budur. Hindiyye, Hidayc. Çünkü mevhubün lehlerin teadüdüne mebni taraflarından şüyu bulurmuşdur.
îmameyne gelince bu hibede icmal bulunursa, yani : hisseler zikredilmemiş olursa hibe caiz ve o kimseler bu mala münasafaten mâlik olurlar. Çünkü temlik birden yapılmışdır. Bunda şüyu tahakkuk etmez,
Kezalik : bu malı yarısı bir şahsa, diğer yarısı da başka bir şahsa aid olmak üzere hibe etse imameyne göre hibe caiz olur. Çünkü bu tafsiİ, icmal haline değildir. Bu cihetle tafsil lâğv olmuş ve her ikisi bu mala münasa faten malik bulunmuş olur. Amma bu malı sülüsam birine, sülüsü de diğerine aid olmak üzere hibe edib onlar da kabz etseler bu hibeler yalnız imam Muhammede göre caiz olur. Çünkü vâhib tarafından akd ve teslim birden vuku bulduğundan bunda tafsil ve ademi tafsil müsavidir, imam Âzam ile imam Ebu Yusüfe göre ise caiz olmaz. Zira bu hibe, ıtlak halinde caiz olmayacağından tafsil halinde de bitarikü'evlâ caiz olmaz. Maamafih bu tafsil, icmal haline muhalif olduğundan bu tafsile itibar lâzım gelir. Bu muteber olunca da her birine o malın bir cüz'i şayiinde m'be akdi icab edilmiş gibi bulunur ki bu, caiz değildir. Mebsutı Serahsî.
83 - : Bir kimse, bir malını iki kimseye muhtelif akidler ve kabızlar ile hibe etse veya müttefik bir akıd ile hibe etdiği halde kabızlar muhtelif bulunsa bu hibe bilittifak caiz olmaz. Fakat akidlerde, kabzlarda birlikde bulunsa veya akidler muhtelif olduğu halde kabzlar müttefik bulunsa hibe, İmamı Azama göre yine caiz olmaz. îmam Ebu Yusuf ile imam Muhammede göre ise caiz olur. Bu hususda imamı Azamın delili racih görülmekdedir. Nütef, Tashihi Kudurî.
84 - : Mevhubün leh tarafından olan şüyu, imamı Azama göre hibenin cevazına ve tamamiyetine mani ise de mutasaddakun aleyh tarafından olan şüyu, sadakanın tamamiyetine münafi değildir. Çünkü sadaka livechillâh olduğundan onda teaddüd yokdur.
Binaenaleyh bir kimse, kabili kısmet olan bir malını iki fakire tasadduk ve birlikde teslim etse sahih olur. Amma bir kimse, kabili kısmet olan bir malının meselâ : yarısını bir fakire sadaka olarak verse nafiz olmaz. Belki hibede olduğu gibi badel'ifraz teslim etmelidir ki sadaka tamam olsun. Bahri Raik, Ankaravî. îmameyne göre mevhubün leh tarafından olan şüyu, hibenin cevazına mani değildir. Hindiyye.
85 - : Yalnız vâhibe nazaran mevcud olan şüyu, hibenin tamamiyyeti-ne mani olmaz. Şöyle ki : iki kimse müştereken malik oldukları kabili kısmet bir hanelerini bir şahsa hibe ve tamamen teslim o şahıs da kabz etse hibe tamam olur. Çünkü bunda mevhubün leh bakımından şüyu bulunmadığı gibi teslim de, kabz da cümleten vuku bulduğundun bu cihetli: şüyu bulun-mamışdır. Hidaye, Kuhuştanî.
86 - : Hibenin tamamiyyetine mani olan §üyudan maksad, şüyu muka-rindir, şüyuı tarî değildir. Çünkü şüyuu turî, mevlıubün lehin mülkünde vaki olmuş olacağından evvelce sahih ve tamam olarak münakid olan hibeyi ihlâl etmez.
Binaenaleyh bir kimse, kabili kısmet olan bir malının tamamını bir şahsa hibe ve teslim etdikden sonra bunun yarısından rücu etse bu, bir şüyuu tan olur da hibenin tamamiyyetine mani olmaz, yarısı mevhubün lehin malı olarak kalır.
Nitekim bir kimse marazı mevtinde hanesinin tamamını bir şahsa hibe ve teslim edib bundan başka terikesi bulunmadığı gibi vârisleri de bu hibeye icazet vermeseler bu hanenin sülüsamnda hibe bâtıl olursa da bir sülüsünde baki kalır.
imam Ebu Yusüfden bir rivayete göre şüyuı tarî de hibeyi ibtal eder. Haniyye, Reddi Muhtar.
87 - : Mevhubün kısmen bil'istihkak ve bilbeyyine zabt edilmesinden dolayı arız olan şüyu, racih görülen kavle nazaran şüyuu tarî kabilinden olub hibenin tamamiyyetine mani olmaz. Fakat diğer bir kavle göre §üyuı mukarin kabilinden olub hibeye münafi bulunur.
Meselâ : bir şahsa hibe ve teslim edilen kabili kısmet bir hanenin yarısına bir müstahik zuhur edib bunu beyyine ile isbat etse hibe birinci kavle göre diğer yarısında hali üzere kalır. İkinci kavle göre ise tamamen bâtıl olur.
Bu istihkak, vâhibin ikrariyle sabit olduğu takdirde zahir olan bunun lağv olmasıdır. Çünkü bu ikrar, mevhubün lehin aleyhinde olmakla bâtıldır. Buna binaen mevhub, mevhubün lehin elinden alınamaz.
88 - : Hibede bir malın kabili kısmet olub olmaması, mevhubün lehin hissesi bakımından aranır. Şöyle ki : bir kimse meselâ bir hanesini üç oğluna hibe edib de o hanenin üç kısma ayrılması kabil bulunsa hibe sahih olmaz, fakat üç kısma değil, iki kısma taksimi mümkün olsa hibe sahih olmuş olur.
Kezalik : bir kimse iki kısma taksimi kabil olan bir hanenin dörtde birini bir şahsa hibe etse caiz olur. Çünkü mevhub, kabili kısmet bulunmamış demekdir. Tenkih.
89 - : Mücerred hibe zamanındaki şüyu, hibenin tamamiyyetini ihlâl etmez.
Binaenaleyh bir kimse kabili kısmet olan bir hanesinin bir kısmını birine hibe ve badehu taksim ederek o kısmı teslim etse hibe sahih olur.
Kezalik : böyle bir malın meselâ : yarısı bir şahsa hibe ve henüz teslim edilmeden diğer yarısı da yine o şahsa hibe edilerek tamamı birden teslim edilse hibe .sahih olur.
Nitekim böyle bir malın tamamı birden hibe edilib müteferrikan teslim edilmesi halinde de hibe sahih olur. Hindiyye, Bahri Raik.
90 - : iki şerikden biri diğerine hitaben : «Rıhından = kârdan hissemi sana hibe etdim» dese bakılır ; Eğer bu kâr, kabili kısmet bir mal olub hibe "zamanında mevcud ise bu, hibei muşa kabilinden olacağı cihetle sahih olmaz. Amma bu malı şerik istihlâk etmiş ise hibe sahih olur. Çünkü bu halde bu hibe, bir iskat demekdir. Hindiyye.
91 - : Hibe hususunda meşgul, muşa hükmündedir. Binaenaleyh şagili hibe caiz ise de meşgulü hibe caiz değildir.
Şöyle ki : vâhibin kendi mülkünü işgal eden bir malını birine hibe etmesi sahilidir. Fakat vâhibin mülkiyle meşgul bulunan bir malını birine hibe etmesi sahih değildir.
Meselâ : bir kimse hanesi içindeki bir muayyen mikdar eşyasını birine hibe ve o eşyayı yalnızca veya hane ile beraber teslim etse o eşya hakkında hibe tamam olur.
Kezalik : bir hayvanın üzerindeki yük, hibe ve yalnızca veya o hayvan ile beraber teslim edilse yük hakkında hibe tamam olur.
Fakat bir kimse hanesini içinde eşya bulunduğu halde birine hibe ve teslim etse hibe sahih olmaz. Belki bu haneyi o eşyadan tahliye etdikden sonra teslim etmeli veya o eşyayı da hibe ederek hane ile birlikde teslim eylemelidir ki hibe sahih ve nafiz olsun. Tahtavî.
92 - : Meşgul bir şeyin hibesinde tahliye ve teslimden sonra kabza izin verilmesi lâzımdır. Bundan evvel verilen izin, muteber değildir. Nitekim tahliyeden evvel vuku bulan teslime de itibar yokdur.
93 - : Bir kimse, hanesini içinde kendisi veya ehli sakin bulunduğu halde bir şahsa hibe ve teslim etse sahih olmaz. Fakat bu hanede yabancı, hür bir kimsenin mukim bulunması teslimine mani değildir. Çünkü bu takdirde hane meşgul sayılmaz. Kaidiyye, Hindiyye.
94 - : Meşgulün hibesinin sahih olmaması meselesinden şu üç husus müstesnadır : Şöyle ki :
(1) : Bir kimse, gayri baliğ evlâdına kendi eşyasiyle meşgul bir malını hibe etse sahih olur.
(2) : Bir kadın, içinde eşyası bulunub kocasiyle beraber ikamet etdiği hanesini kocasına hibe etse sahih olur.
(3) : Bir kimse, kendi hanesini bir şahsın eşyasiyle meşgul olduğu hakle o şahsa veya başka birine hibe ve eşya ile beraber teslim etse hane hakkında hibe sahih olur. Çünkü bu suretlerdeki işgal, mevhubun teslim ve tesellümüne mani olacak tarzda değildir. Behce, Ali Efendi,
95 - : Bir kimse, hanesini bir şahsa hibe etdiği meclisde : «Bu hanemi buna ve teslim etdim, bu hanenin içinde asla bir şey kalmadı» diye ikrar ve işhad etse de badehu vefat eylese bu ikrarı sahih bulunmuş olur. Artık vârislerin ; «Bu hane hibe ve teslim esnasında vâhibin eşyasiyle meşgul idb diye iddiaları mesmu olmaz. Ali Efendi, Behce Hamişi.
96 - : Meşgul ile şâgil, ayrı ayrı hibe ve müteferrikan teslim edildikde bakılır : eğer evvelâ meşgul, meselâ : hane hibe ve meşgulün teslim olunursa hibe sahih olmaz. Fakat evvelâ şâgil, meselâ : hanedeki eşya hibe ve teslim olunur da badehu meşgul hibe ve teslim edilirse her iki hibe de sahih olmuş olur. Hindiyye.
97 - : Meşgul olan bir malı hibenin tamamiyyeti için evvelâ onu şâgil olan mal, mevhubun lehe emanet olarak teslim edilmeli, ondan sonra da o hibe edilen mal, teslim olunmalıdır. Bu halde hibe ve teslim sahih olur. Bu, bir çarei şer'îdir. Hamevî.
98 - : Mukataah vakıf bir yer veya arzı mirî üzerindeki mülk hanenin bir şahsa hibesi caizdir. Çünkü bu hanenin o yerlere ittisali, zaif olduğundan muşa hükmünde değildir. Vâhibin o yerlerde hakkı tasarrufu yine baki kalır, lîu haneyi mevhubüıı lehe ref etdirebiliı-.
Fakat bir kimse, arsası mukataah vakıf, eşean ise mülk olan bahçesinin arsasını mütevellinin izniyle ferağ etmeden eşcarım, yahud arsası arazü milliyyeden, kurumu ise mülk bulunan bağının yerini sahibi arzın izniyle ferağ eylemeden bu üzüm çubuklarını bir yabancıya veya kendisinin âkil ve baliğ olan evlâdına hibe etse sahih olmaz. Çünkü bu ağaçların, çubukların kökleri yere girmiş, tedahül eylemiş olmakla muşa hükmünde bulunmuşdur. Anıma bunları gayri baliğ evlâdına hibe etmesi sahihdir.
Kezalik arsası vakıf veya araziyi nıilliyeden olub binası veya ağaçlan mülk bulunan bir bahçenin arsası usulen bir şahsa ferağ edildikden sonra o şahsa binası da, ağaçları da hibe ve teslim edilse hibe tamam olmuş olur. Ebussuudı Imadî, Fetavası Ali Efendi.
99 - : Hibe ve teslim edilen mülk bir arsaya veya araziye üzerindeki binalar, ağaçlar da zikr edilmeksizin dahil olur. Fakat hibe veya tesadduk edilen araziye zikr edilmedikçe ekinler dahil olmayacağı gibi hibe edilen ağaçlara da zikr edilmedikçe üzerindeki meyvalar ve mütekavvim bir halde bulunan yapraklar dahil olmaz. Bu halde hibe bir kavle göre mevkuf, diğer bir kavle göre fâsid olur. Çünkü bunlar teslime manidir.
100 - : Münferiden hibesi caiz olan şeyin mevhubdan istisnası da caizdir.
Meselâ : Bir kimse bir ağacın üzerindeki meyvalardan şu kadar kıyye si kendisine kalmak üzere bakisini bir şahsa hibe ederek ağaçdan toplamasına izin verse hibesi sahih olur.
Fakat münferiden hibesi caiz olmayan bir şeyin mevhubdan istisnası caiz olmaz. Meselâ : bir kimse, yüklü bulunduğu yavrusu kendisine kalmak üzere bir kısrağını bir şahsa hibe ve teslim etse hem kısrak, hem de yavrusu o şahsın olmuş olur. Çünkü bu yavru, henüz bir mütekavvim mal olmayıb vasf kabilinden bulunuduğu cihetle hakkında müstakülen hibe akdi cari olamaz. Binaenaleyh bunun hibeden istisnası, muktezayı akde muhalif bir şartı fâsid kabilinden bulunmuş olur. Şartı fâsid ise hibeye münafi değildir. Inaye.
101 - : Hibei faside dahi kabz bulununca müfta bih olan kavle göre mülkiyet ifade ederse de şu üç hususda hibei sahihadan ayrılır :
(a) : Sahih hibeden rücua mani olan şeyler, fâsid hibeden rücua mani olmaz. Meselâ : vâhib ile mevhubün leh arasında zevciyet veya neseben karabeti mahremiyye bulunsa bile yine vâhib bu fâsid hibeden rücu edebilir. Vâhibin vefatından sonra da vârisleri rücu edebilirler.
(b) - : Sahih hibede, mevhub, mevhubün lehin elinde helak olsa veya mevhubün leh tarafından itlaf edilse mevhubün leh üzerine zaman lâzım gelmez. Fâsid hibede ise mevhub, mevhubün lehin, elinde helak olsa veya istihlâk edilse mevhubün lehe zaman lâzım gelir. Meselâ : bir kimse, bir şahsa on lira teslim edib bunun beş lirası senindir, beş lirasını da fülâne tesli met» yahut «bunun beşi sana hibedir, beşi de elinde vediadır» dedikden sonra bu on lira o şahsın elinde telef olsa beş lirası hibenin muşa olmasına mebni fesadından dolayı mazmun olur, Diğer beş lirası ise emanet olduğundan mazmun bulunmaz.
Şayed o şahıs, bu on liradan beşini istihlâk etdiği halde diğer beşi de elinde telef olsa üzerine yedi buçuk Uranın zamanı lâzım gelir. Çünkü beş lirası müşaa mebni fâsid bir hibeye müstenid olduğundan mazmundur, istihlâk edilen beş liranın yarısı emanet olmakla mazmun olmayıb diğer yansı da mazmundur ki, mecmuu yedi buçuk lira eder. Haniyye.
Bazı şartlara göre fâsid hibede helâkdan dolayı zamanın lüzumu, mevhubün leh, mevhubu kendi sun'iyle itlaf etdiği veya vâhibin sarahaten izni olmaksızın kabz etmiş bulunduğu takdirdedir, Şürünbülâlî.
(c) - : Sahih hibede vâhibin mevhubu teslim için tahliye etmesi, yani : mevhub malı mevhubün lehin alabileceği bir vaziyetde bulundurması kabza ruhsat sayılır. Fâsid hibede ise böyle bir tahliye bü'ittifak kabza ruhsat sayılmaz. (18) inci meseleye müracaat!
(Malikîlere göre kabili kısmet olmasa damüşaın kısmen hibesi sahihdir. Bu halde müşaın tamamı mevhubün lehe teslim edilirse kabz hâsıl olur. Mevhubün leh bunun bir kısmına hibe yoliyle temellük eder, bir kısmı da elinde vedia bulunmuş olur. Elmizanül'kübra.)
(imam Şafüye göre de kabili kısmet olsun olmasın müşaın hibesi her halde caizdir.)
(Hanbeli mezhebine göre de muşa olan bir mal, menkul olsun, gayri menkul olsun, kabili kısmet bulunsun veya bulunmasın, şerike de, başkasına da hibe edilebilir. Ve bu hibe, lâzım olur. Şu kadar var ki menkul olan bir müşaın başkasına hibesi lâzım olursa da kabzı için şerikin izni muteberdir. Çünkü bunun kabzı şerikin hissesini kabz ile kabil olabilir. Bu halde mevhubün leh, o malın bir kısmını hibeye mebni temellük suretiyle, bir kısmını da emanet olarak kabz etmiş olur. Keşşafül'kına.)[11]
Borçların Hibe Ve İbrası
102 - : Bir kimse, bir şahsın zimmetindeki alacağım o şahsa hibe edebilir. Bu hibe intihaen bir ibra mahiyetinde olduğundan bununla borç kabule muhtaç olmaksızın zimmetden sakıt olur. Çünkü ibra bir iskatdır, iskatat ise kabule mütevakkıf değildir. Nitekim bir kimse borçlusunu ibra edib borçlusu da o ibra meclisinde sükût etse alacağı sakıt olur. îşte hibede de böyledir. Esah görülen kavi de budur.
Binaenaleyh bir kimse, bir alacağını bir şarta talik etmeksizin medyununa derhal hibe etse bu alacak sakıt olur. Artık bundan rücu edilemez.
îmam Ebu Yusüfe göre ise bu hibe kabul bulunmadıkça sahih, deyn sakıt olmaz.
103 - : Borcun borçluya hibesi, red ile merdud olur. ibrada da hüküm böyledir. Bu halde borç sakıt olmaz. Çünkü bu hibe, min vechin temlik olduğundan redde mahaldir. Medyunun borcu kabule mecburiyeti yokdur. Bunu kabul, izzeti nefsine dokunabilir. Ve bu hususda başka mülâhazası da bulunabilir.
Şu kadar var ki alacaklı borcu medyuna hibe etdiği halde medyun, kabul ve red etmeksizin meclisden ayrılıb bir kaç gün sonra gelerek red etse sahih olan kavle göre bununla borç red edilmişolmaz. Hindiyye. Çünkü red, meclisi ibrada olmalıdır. Ercah olan kavi budur.
104 - : Medyuna bağışlanacak borcun mikdaren malûmiyeti şart değildir.
Binaenaleyh bir kimse medyununun zimmetinde ne kadar matlûbu olduğunu bilmediği halde anı kendisine hibe etse veya halâl etse bu alacak sakıt olur. Velev ki bu hibe, medyunun talebi, istihlâkle bulunması üzerine olsun.
Şu kadar var ki, İmam Muhammede göre alacaklı, alacağının mikdarı-nı bilmediği halde mücerred medyununun talebine mebni bunu kendisine bağışlasa medyun borcdan hükmen berî olursa da diyaneten berî olmaz. Fakat imam Ebu Yusüfe göre hem hükmen hem de diyaneten berî olur. Müfta bih olan da budur. Velvaliciyye. Çünkü sakıtın cehaleti iskatın sıhhatine mani değildir. Bir de alacaklı kendi arzusiyle bu hakkından vaz geçmiş bu-lunmakdadır.
105 - : Bir kimse, medyununa hitaben : «Şu kadar alacağımın meselâ yarısını bana vermek şartiyle mütebakisini sana hibe etdim» veya mütebakisinden seni ibra eyledim» deyib o da bu şartı kabul ve ıvezi ita etse borç sakıt olur, artık rücua mahal kalmaz.
106 - : Bir kimse, bir şahsın zimmetindeki alacağının bir kısmını ona hibe edebileceği gibi müşterek alacaklılardan her biri veya bir ikisi de hissesini borçluya hibe edebilir. Çünkü deyn borç, kabili kısmet olmayan mallar kabilindendir. Bu cihetle kısmen hibe ve ibrası sahilidir.
107 - : Bir kimse, bir şahsın zimmetinde bir mikdarı muaccel, bir mikdarı da müeccel olan alacağının bir kısmım o şahsa hibe etse bu hibesi bu iki borca münasafaten münsarif olur. Çünkü bu iki borcdan birini ibra hususunda tercihe medar yokdur.
Binaenaleyh medyunun bilfarz bin kuruş muaccel, bin kuruş da müeccel borcu olub alacaklı tayin etmeksizin beş yüz kuruş alacağım hibe etse iki yüz elli kuruş muaccelden, iki yüz elli kuruş da müeccelden sakıt olmuş olur. Hindiyye.
108 - : Deynin medyuna hibe edilmesi için zimmetinde baki olup henüz
istifa edilmemiş olması şart değildir.
Binaenaleyh bir kimse borçlusundan alacağım aldıkdan sonra : «Ben sendeki alacağımı sana bağışladım» dese bu hibe, sahih olur. Bu halde borçlu vermiş olduğu meblâğı istirdad edebilir. Hindiyye.
109 - : Bir kimse, bir şahsın borcunu dayinine teberrüan tediye etdik-den sonra dain, bu borcu o şahsa tyağışlasa, meselâ : «Ben alacağımı medyunum olan fülân şahsa hibe etdim« veya «onu bu borcundan ibra eyledim» dese o müteberri olan kimse, vermiş olduğu meblâğı geri alabilir. Hindiyye. Çünkü bu halde o kimsenin teberru zaid, maksadına münafi olmuş olur.
110 - : İki kimse, müştereken malik oldukları sağılır bir hayvanın sü-dünü almak üzere her birinin yanında meselâ on beş gün kalmasına bırrıza karar verseler bu, bâtıl mühayee olur, hiç birine fazla alacağı süd helâl olmaz, velev ki şeriki helâl kılsın. Çünkü bu, kabili kısmet olan bir müşaın hibesi dı.Tiıekdir. Meğer Ui fazla südü istihlâk etmiş olsun. Bu takdirde helal edilebilir. Zira bu, deyni hibe kabilindemlir. Doy m i hibu ise nıüşuun da caizdir. Hindiyye (88) inci meseleye müracaat!.
111 - : Bir kimse, birisinin zimmetindeki alacağına kefil olan şahsa bu alacağını hibe veya sadaka olarak bağışlayabilir. Ve bu kefili de bundan ibra da edebilir. Şu kadar var ki, kefilin bunu kabul etmesi lâzımdır. Kabul etme-yib red etdiği takdirde hibe veya sadaka tamam olmuş olmaz. Bahri Raik, Hindiyye.
112 - : Bir dayinin vefatında varislerinden biri hissesine düşen deyni, medyuna bağışlasa hibesi sahih olur. Fetavâyı Ali Efendi.
113 - : Bir kimse, alacağım vefatını haber aldığı borçlusuna helâl etse veya anı borcundan ibra eylese de bilâhare borçlusunun berhayat olduğu sabit olsa artık bu alacağını ondan isteyib alamaz. Ankaravî
114 - : Bir dain, alacağını medyununun vefatından varisine hibe edebilir. Bu sahihdir. Velev ki terikesi düyuna müstağrak bulunsun. Vâris bu hibeyi red ederse merdud olur. Fakat îmam Muhammedden bir kavle göre merudu olmaz.
Dain, alacağım varislere veya bazılarına hibe etse hepsine hibe etmiş olur. Çünkü bunu asıl meyyit olan medyuna hibe etmiş gibidir. Ankaravî, Mebsutı Serahsî.
115 - : Dain, medyunu vefatından sonra da ibra edebilir. Varisi bunu red etse îmam Ebu Yusüfe göre merdud olur. imam Muhammede göre ise merdud olmaz. Ankaravî. Dain, varislerinden birini alacağından ibra etse yalnız bu varisin nasibinde sahih olur. Hindiyye.
116 - : Borcu borçludan başkasına temlik bâtıl ise de kabzına sarahaten izin verilib kabz edilince sahih olur. Şöyle ki : mevhubün leh bu suretle kabza vekil olmuş olur. Artık borcu gidibmedyundan kabz edince evvelâ alacaklı namına bilvekâle kabz, badehu kendi nefsi için de bü'asale kabz etmiş sayılır. Hattâ alacak şey meselâ : gümüş para olduğu halde mevhubün leh bunun yerine altın para alsa hibe yine tamam olmuş olur. Çünkü mevhubu kabz etmek hakkı mevhubün lehe aid olduğundan onu istibdale de seîâhiyet-dar bulunmuş olur. Vakıâtı Hisamiyye, Imadiyye.
(Şafiî fukahasına göre hibei zımniyye izne ihtiyacdan müstesnadır. Şöyle ki : borçluya borcdan ibra, bir hibei zımniyyedir. Bu, kabule ve kabz için izne muhtaç değildir. Borcu medyune hibe veya tesadduk da manen ibra olduğundan kabule muhtaç değildir. Fakat borcu medyunun gayrisine hibe veya tesadduk, esah olan kavle göre batıldır. Çünkü bu, makdurütteslim değildir. Zira medyundan kabz edilecek şey, aynidir, deyn değildir. Mevhub olan ise deyndîr. Tuhtetül'muhtac.)
(Malikîlere göre bir kimse, alacağım medyununa hibe edebileceği gibi medyunun varislerinden bazılarına da hibe edebilir.
Doyni medyuna hibenin sıhhati için medyunun kabulü lâzımdır. Kabul etmeden vâhib vefat etse hibe bâtıl olur. Medyunun gayrisine hibenin sın hati için de işhad lâzımdır. Şerhi Muhammedi Hırşî, Elmüdevvenetül'kübra.)
(Hanbelî fukahasına göre bir kimse, alacağını medyununa hibe etse veya medyununu alacağından ibra eylese veya alacağını medyununa helâl kıl-sa sahih olub kabule muhtaç olmaksızın alacağı sakıt olur. Velev ki medyun bunu red etsin. Çünkü bu, bir iskat olduğundan kabule muhtaç bulunmaz. Nitekim hakkı kısas, hakkı şuf'a, hakkı kazaf da kabule muhtaç olmaksızın iskat edilebilir. «Alacağımı sana tesadduk etdim» veya «alacağım^ dan seni afüy eyledim» denilmesi de böylece şahindir, Elmuğnî.)[12]
Kasırlara Yapılan Hibeler :
117 - : Çocuklar, mecnunlar, matuhlar gibi kasırına hibe yapılabilir, sadaka verilebilir. Bunların kabulleri ve kabzları velîlerine, vasîllerine veya mürebbilerine aiddir.
Şöyle ki : bu hususda evvelâ baba, sonra babanın babası, daha sonra bunların vasileri, bunlardan hiç biri bulunmadığı takdirde de bunların mü-rebbileri, yani : kendilerinin hacr ve terbiyelerinde bulundukları sair kimseler bu kabul ve kabza selâhiyetdar bulunmuş olurlar.
Şu kadar var ki, bir çocuk mümeyyiz bulunursa onun da kabul ve kabzı muteber olur.
118 - : Bir kimse, babası veya dedesi veya vasisi veya -bunların bulunması yahut gaybeti münkatıa ile gaib bulunmaları halinde -mürebbîsi olduğu gayri baliğ bir çocuğa veya bir mecnunı mutbaka malûm ve bunlara nafi bir malını hibe etse mücerred icab ile, yani : yalnız kendisine hibe etmesiyle hibe tamam olur, ayrıca kabza ihtiyaç kalmaz. Velev ki o mal, bu vâhibin yanında bulunmayıb başkasının nezdinde vedia veya ariyet bulunmuş olsun. Bu hibenin tamamiyyeti o malı, müstevdaın veya müsteîrin elinden almaya tevakkuf etmez.
Mürebbî; ana, kardeş, dayı gibi akribadan olabileceği gibi mültekıt gibi yabancılardan da olabilir.
119 - : Bir kimse, gasıbın veya mürtehinin veya müddeti içinde müste-cirin veya mevhubün lehin elinde bulunan bir malını velayeti veya vesayeti veya hacir ve terbiyesi altında bulunan bir çocuğa veya bir mecnuna bağış-lasa bununla hibe münakid olmaz. Çünkü o mal, kendisinin elinde değildir. Belki o malı başkası kendi namına kabz etmiş bulunmakdadır.
Meselâ : bir kimse, başkasına bilâ ıvez hibe ve teslim etmiş olduğu bir malını kendi sagir oğluna hibe etse bunun hükmü olamaz. Velev ki evvelki hibesinden rücu ederek o malı bilâhare istirdad etsin. Mecmaül'enhür, Ali Efendi.
Fakat bir kimse, müstevdaınm elindeki bir malını böyle kendi çocuğuna hibe etse akd tamam olur. Çünkü müstevdaınm eli kendi eli mesabesindedir. Bahri Raik.
120 - : Bir kimse, kendisinin velayeti veya vesayeti veya hacr ve terbiyesi altında bulunan bir çocuğa bir malını hibe edince ilâm ve işhadda bulunmalıdır, ilâm, kabz menzilesindedir. Işhad da ileride kendisinin veya varislerinin hibeyi inkâra mahal kalmamak içindir. Bezzaziyye, Reddi Muhtar.
121 - : Bir çocuğun babası ve ceddi sahihi veya vasisi var iken hacr ve terbiyesinde bulunduğu mürebbisinin o çocuğa hibesi tamamiyet ifade etmez. Belki bu velîsinin veya vasisinin kabzı lâzım gelir.
Hattâ bir kimse, hacr ve terbiyesinde bulunan sagîr hafidine babası mev-cud olduğu halde bir malını hibe etse tamam olmaz. Belki o malı o sagîrin babasına teslim etmesi lâzım gelir. Ve illâ hibenin hükmü olamaz. Inaye, Netice, Mülteka.
122 - : Mümeyyiz olsun olmasın bir çocuğa velîsinden, vasisinden ve mürebbisinden başka bir kimsenin yapacağı hibeyi veya sadakayı velîsinin veya vasisinin ve bunlar bulunmamakla mürebbîsinin kabz etmesi kâfidir. Bununla hibe tamam olur. Şu kadar var ki bu hibe çocuk hakkında nafi olmalıdır. Hattâ bu takdirde çocuğun velîsi veya vasisi var iken hacr ve terbiyesinde bulunduğu mürebbisi bu hibeyi veya sadakayı kabz edecek olsa racih görülen kavle göre bu kabz da kifayet eder. Kadıhan'a göre sahih ve müfta bih olan da budur. Reddi Muhtar Tekmilesi.
Mebsutı Serahsîde deniliyor ki : bunda çocuk için fazla menfaat vardır. O mürebbî, velîsinin halefi sayılır. Bu cihetledir ki bu çocuğu hıfz ve terbiye hususunda başkalarına müfeccahdır, başka bir yabancı bu çocuğu elinden alamaz.
Mecnun ile mecnune, matuh ile matuhe de bu hükümdedir.
123 - : Mümeyyiz bir çocuğa yapılan nafi bir hibe, bizzat kendisinin kabul ve kabzı ile de tamam olur. Velev ki velîsi veya vasisi bulunmuş olüun. Çünkü bu, kendisi hakkında bir nef'i mahzdır. Maamafih bunun hibeyi reddi de muteberdir. Hatla hakkında muzir olan bir hibeyi kabul etse de sahih olmayacağından vahibine reddi lâzım gelir.
Mümeyyiz bulunmayan bir çocuğun namına yapılan bir hibeyi kendisinin kabul ve kabz etmesi ise muteber değildir. Her halde velisinin veya vasisinin veya mürebbesinin. kabul ve kabzına ihtiyaç vardır. Hediye, sadaka da bu hükümdedir. Ebussuud, Şürünbüiâlî.
124 - : Mümeyyiz bir çocuğa yapılan hibeyi velîsi red etdiği halde kendisi hibe meclisinde kabul etse sahih olur. Reddi Muhtar.
125 - : Bir sagire için zifafından sonra hibe edilen şey'i velisi, meselâ : babası ve mümeyyize ise kendisi kabz edebileceği gibi kocası da kabz edebilir. Çünkü bu takdirde işleri kocasına tefviz edilmiş olur. Mücameate mütehammil olsun olmasın müsavidir. Fakat zifaf vuku bulmamış ise kocası kabz edemez.
Kezalik : sagîrenin başkaları zimmetinde olan alacağını da kocası kabz edemez. Bahri Raik.
126 - : Bir kimse, hali sıhhatinde gayri baliğ oğullarından her birine meselâ : şu kadar re's koyun, ve şu kadar sığır, ve şu kadar akçe hibe ey-lese vefatından sonra bu çocuklar baliğ olunca bu hibe edilen şeyleri teri-kesinden almaya kadir olurlar. Abdurrahim.
127 - : Bir kimse, çobanının elinde bulunan koyunlarının şu kadar adedini gayri baliğ evlâdına, meselâ : sagîre kızına hibe etdiği halde bunları ifraz etmiş bulunmasa hibe sahih olmuş olmaz. Fakat eciri hassmın elinde bulunan şu kadar koyunlarını bu sagîreye hibe ve işhad etse sahih olur1. Vefatında varisleri bu hibeyi tutmayız diyemezler. Abdurrahim.
128 - : Bir kimse, dikdiği bir ağaç hakkında : «Ben bunu fülân sagir oğlumun ismine gars ediyorum» dese bu hibe olmaz. Fakat : «ben bunu fülân sagir oğlum için kıldım» veya «bunu oğlumun ismine kıldım» dese hibe olur: Çünkü nâs bununla temlik kasd ederler. Haniyye.
129 - : Bir çocuğun malından, gerek mümeyyiz olsun ve gerek olmasın, hibe veya sadaka verilmesi veya kendisine verilen hibaye ıvez verilmesi caiz değildir. Hattâ buna bulûğundan sonra icazet verse de muteber olmaz. Çünkü bâtıl bir akde icazet lâhik olamaz. Fakat bulûğundan sonra dilerse yeniden hibede bulunabilir. Bu halde verilen ıvez dahi sahih olmayacağından mevhubün leh, mevhubu red ile vermiş olduğu ıvezi istirdad edebilir. Haniyye, Dürri Münteka.
130 - : Bir çocuğun malını ıvez şartiyle başkasına hibe etmek, îmamı Âzam ile İmam Ebu Yusüfe göre caiz değildir. Velev ki ıvez, mevhub maldan ziyade olsun. Çünkü bu hibe biyadeyen teberru mahiyetindedir Bir kimse ise sagir evlâdının malından teberruda bulunamaz. Zeyleî, Tahtavi.
(Malikilere göre bir kimse, sagir veya sefih olan evlâdının bir malını ıvez mukabilinde başkasına hibe edebilir. Kezalik : sagir evlâdına ıvez mukabilinde verilen bir hibeyi kabul edebilir. Çünkü bu hibe, beyi hükmündedir. Hir üiitfirİn IjhIhımı ihc onun h;ıkkın<!<ı müb;ıy.'iml;ı bulunabilir. Klnuuk'V-venetül'kübra, Şerhi Muhtasarı Ebizziya.)
131 - : Bir çocuğun velisi veya vasisi; onun bir hakkını, meselâ: müteveffa validesinden kendisine movrııa, bir şahsın zimmetinde sabit bir alacağını o şahsa hibe ve zimmetini dâvadan ibra edemez, etse sahih olmaz. Çocuk baliğ olunca bu alacağını o şahısdan isteyib alabilir. Fakat velisinin veya vasisinin veya vasisinin çocuğa aid, hibe edeceği bir alacak, kendisinin akdiyle sabit olmuş bir şey bulunursa imamı Âzam ile îmam muham-mede göre hibe ve ibra sahih olub bumevhubu çocuğa zamîn olur. imam Ebu Yusüfe göre ise bu hibe ve ibra da sahiholmaz. Ali Efendi.
132 - : Çocuğa ihda edilen şeylerden anası babası, muhtaç bulunmadıkça istifada edemezler. Bu mubah değildir. Meğer ki mevhub, meyva gibi bir şey olub istisgar edilmekle çocuk namına ihda edilib bundan valideyninin de yemeleri vahibce maksud bulunsun.
133 - : Bir baba, evlâdının malından fakir ise ihtiyacı mikdarı yiyebilir. Fakir olmayıb da meselâ : kırda bulunduğu cihetle başka yiyecek bir şey bulamadığı takdirde de o maldan kıymetini ödemek üzere yiyebilir. Tatar Haniyye.
134 - : Bir kimse, sagir evlâdına bir libas yaptırsa bilâhare bunu başkasına veremez. Meğer ki yaptırdığı zaman bunun ariyet olduğunu beyan etmiş olsun.
Talebesinden biri için yapdırıb teslim etdiği libas hakkında da hüküm böyledir. Dürri Muhtar.
135 - : Bir kimse kendisine başkası tarafından bir çocuk eliyle gönderilen bir hediyeyi ahb kabul ve tenavül edebilir. Meğer ki bu çocuğun yalan söylediğine kalben kail olsun. Hindiyye.[13]
Marizlerin Hibesi
136 - : Varisi ve borcu olmayan bir kimse, marazı mevtinde bütün emvalini birine hibe ve teslim etse tamamında sahih olur. Vefatından sonra te-rikesine beytülmal emini müdahale edemez. Çünkü bu hibe .kısmen vasiyet mesabesindedir, beytülmal ise mumaileyhden muahhardır. Maamafih hibe edib de henüa teslim etmeden vefat etse hibenin hükmü kalmaz. Çünkü bu muamele, her ne kadar vasiyet mesabesinde ise de lâfzı itibariyle ibtidaen hibedir. Kabz bulunmadıkça tamam olmaz. Reddi Muhtar.
137 - : Bir kimse, marazı mevtinde kendisine vefatında varis olacak şahıslardan birine bir malını hibe ve teslim etdikden sonra vefat etse bu hibe, diğer varislerin icazetlerine mevkuf olur. Binaenaleyh bu varisler, ve-futdan sonra icazet verirlerse nafiz olur, icazet vermezlerse asla sahih ol-mayıb bâtıl olur. Çünkü marazı mevtde yapılan hibe, vasiyet demek olduğundan varis hakkında sahih olmaz. Bu hibeye mükellef varislerden bazıları icazet verdikleri takdirde yalnız kendi hisselerinde nafiz olur.
138 - : Marazı mevt halinde yapılan bir hibeye vâhibin vefatından evvel varislerinin icazet vermeleri muteber değildir. Meselâ : bir kadın, marazı mevtinde mehrini kocasına hibe edib varisleri de buna icazet vrdikden sonra vefatı vuku bulsa bu hibe nafiz olmuş olmaz. Vefatından sonra icazet vermelidir, ki hibe olsun. Çünkü vâhib, vefat etmedikçe onun malında varislerinin tasarrufa salâhiyetleri yokdur, Ankaravî.
139 - : Zevcesinden başka varisi ve borcu olmayan bir kimse, marazı mevtinde bütün emvalini zevcesine, yahut kocasından başka varisi ve borcu bulunmayan bir kadın, marazı mevtinde bütün mallarını kocasına hibe ve teslim etse sahih olur. Bu malların beytülmal namına müdahale edilemez. Çünkü bu hibe, bir vasiyyet demekdir. Başka varis ve dain bulunmadığı cihetle terikenin tamamından muteberdir.
140 - : Bîr kimse, marazı mevtinde bir malını varislerinden birine hibe ve teslim etdikden sonra : «Benim başka varisim de vardır, binaenaleyh bu hibem nafiz değildir» diye verdiği malı veya iskat etdiği bir alacağını is-tirdad iddiasında bulunsa dâvası mesmu olmaz. Çünkü bu hibeyi varisine marazı mevtinde yapmış olduğu vefat etmedikçe taayyün edemez. Şu kadar ki bilâhare bu marazdan vefat edince sair varisleri bu hibeyi kabul etme-yib bundan hisselerini isteyib alabilirler.
141 - : Varisleri bulunan bir kimse, marazı mevtinde bir malını vefatında varisi olmayacak bir şahsa ıvez şartı olmaksızın hibe ve teslim etse vefatında teçhiz ve tekfini ve düyunu çıkdıkdan sonra baki terikesinin sülüsünden nafiz olur.
Binaenaleyh terikesinin sülüsü müsaid ise veya müsaid olmadığı halde varisleri müciz bulunurlarsa mevhub mal, tamamen mevhubün lehe aid olur. Fakat terikesinin sülüsü müsaid olmadığı gibi varisleri de ziyadeyi müciz bulunmazlarsa terikesinin sülüsü müsaid olduğu mikdarda hibe sahih olub mütebakisini varislere iade etmeğe mecbur olur.
Meselâ : varislere aid terikenin mecmuu dokuz yüz lira olduğu halde mevhubün mikdan dört yüz lira bulunsa varislerin ademi icazetleri takdirinde yüz lirasının kendilerine red edilmesi icab eder.
142 - : Bir kimse, marazı mevtinde bir malını varisi olmayan bir şahsa o malın üçde ikisinin kıymetine muadil veya daha ziyade bîr ıvez vermek şartiyle hibe ve teslim etse başka malı bulunmasa bile hibe sahih olur. Fakat bu ıvez üçde İki nisbetinden noksan bulunursa vahibin de başka malı bulunmazsa mevhubün leh muhayyer olur :Dilerse bu ıvezi üçde iki kıymetine iblâğ eder, ve dilerse hibenin tamamını red ederek ıvezi geri alır.
Mevhubün leh tarafından şart edilmeksizin verilen ıvez hakkında da hüküm böyledir. Hindiyye.
143 - : Bir kimse, marazı mevtinde meselâ : üç bin lira değerindeki bîr hanesini başka malı olmadığı halde haricden bir şahsa bin lira kryme-tindeki bir dükkânını ıvez vermek şartiyle hibe ve teslim etse bu, intihaen bir beyi muamelesi olduğundan bunda şüf'a cereyan eder. Binaenaleyh şüf'adar, bu dükkânın kıymetini mevhubün lehe vererek o haneyi bâ şüf'a zubt etdikden sonra vahib vefat edib varisleri hibedeki ziyadeyi mücîz olma-salar adar muhayyer olur Dilerse hanenin sülüsi kıymetini varislere red eder. Bu halde hanenin tamamı kendisine kalır, ve dilerse hanenin tamamını red ederek vermiş olduğu dükkân bedelini istirdad eder.
Fakat ıvez, hibe esnasında meşrut değil iken bilâhare verilmiş olsa -bu, bir beyi muamelesi sayılmayacağından -şüf'a cereyan etmez. Hindiyye.
144 - : Terikesi borcundan noksan veya borcuna müsavi olan bir kimse, marazı mevtinde emvalini varisine veya başka bir şahsa hibe ve teslim ctdikden sonra o marazdan vefat etse bakılır : Eğer alacaklılar, bu hibeye icazet verirlerse hibe nafiz olur. Fakat icazet vermezlerse nafiz olmaz, o malı kısmeti guremaya koyar, bundan hisselerini alırlar. Çünkü bu marizin emvaline garimlerinin hakları taallûk etmiş olacağından bu mallarda tasarrufu nafiz olmaz. Bu mallar, mevhubün lehin elinde kıymetleriyle mazmundur. Binaenaleyh mevhubün leh, bu mallan vahibin vefatından sonra satmış bulunsa garimîer, bu satış muamelesini bozamazlar, belki mevhıibun kıymetini mevhubün lehe tazmin etdirirler. Camiül't'usuleyn.
145 - : Bir şahıs, kendisine hibe ve teslim edilmiş olan bir malı marazı mevtinde birriza vahibinc red ve teslim otdikten sonra vefat etse bakılır : eğer varisleri bulunduğu halde terikesinin sülüsü bu mevhude müsaid ise bu, yeni bir hibe olarak nafiz olur. Müsaid değilse terikesinin yalnız sülüsü nisbetinde nafiz olur, mütebakisi vârisleri istirdad edebilirler. Maamafih bu hususda iki rivayet vardır. îbni Semaa diyor ki : bu hibe, bir fesh mahiyetinde olduğundan, kıyasa nazaran cemii malından muteber olur. Ha-niyye.
Şayed bu şahıs, düyuna müstağrak bulunur, garimleri de icazetden imtina ederse bu red ve teslim muamelesi, bir hibei cedide olduğundan bâtıl olur, red edilen mevhubun terikeye istirdadı lâzım gelir.
Fakat bu hâdisede o şahıs, bu mevhubu kendi rızasiyle vahibine red-detmeyib vaki olan rücuuna mebni hâkimin hükmiyle red ve teslim etmiş bulunsa bu mevhuba rie varislerinin ne de alacaklılarının müdahaleye haklan olamaz. Çünkü bu takdirde bu yeni bir hibe değil, bir fesih demek olub birinci vâhibe sabık hakkının iadesinden ibaret bulunmuş olur. Hindiyye.
145 - : Bir kimse, marazı mevtinde bir malını bir sahsa hibe edib henüz teslim etmeden vefat etse hibe batıl olur. Çünkü bu hibe, her ne kadar vasiyet mesabesinde ise de ibtidaen hibe olduğundan tamamiyyeti kabza muhtaç bulunmuşdur. Imadiyye.
147 - : Mevte müncer olmayan bir maraz, sıhhat hükmündedir.
Binaenaleyh bir mariz, bir malını varislerinden birine hibe ve teslim edib de ifakat buldukdan sonra vefat etse hibesi lâzım olmuş olur. Artık sair varisleri buna müdahale edemezler.
Meselâ : bir kadın hastalığında mehrini kocasına bağışlayıb da badehu ifakat buldukdan bir müddet sonra vefat etse varisleri buna müdahale edemezler.
(Maliki mezhebine nazaran da marazı mevtdeki hibe, terikenin sülüsünden muteber olur. Bir de bir kadının velev hali sıhhatinde olsun sülüsi malından ziyadesini bir kimseye hibe etmesi kocasının icazetine mevkuf bulunur.
Kezalik : borcu malını muhit olan bir şahsın hibesi de garimlerinin icazetlerine mevkufdur. Şerhi Hirşf.)
(îmam Şafiîye göre sülüsden tenfiz edilecek bir hibe, vesaya üzerine mukaddemdir. Terikenin sülüsünden evvelâ hibe çıkarılır, geriye bir şey kalırsa o da vasiyyetlere sarf edilir. Çünkü hibe, kat'î ve sahibinden münkati bir aüyycdir.
Şafiîlere göre marazı mevtde varise yapılan hibe, merduddur, Mevhu-bün leh ölse bile mevhubdan hâsıl olan ziyadede vâhibin terikesine rücu eder. Çünkü bu ziyadelik, mevhubun lehin değil, vâhibin mülkünde husule gelmiş olduğu anlaşılmış olur. Kitabül'üm.)
(Hanbelî fukahasma göre marazı mevtde vuku bulan hibeler, atiyeler min vechin vasiyyet ve min vechin hibe hükmündedirler. Şöyle ki : böyle bir atiyye, şu hususlar bakımından vasiyyet hükmündedir:
(1) - : Bunun nafiz olması, ya terikenin sülüsünden çıkmaya veya varislerin icazetlerine mütevakkıf dır.
(2) - : Varislerin icazetleri bulunmadıkça içlerinden her hangi birine yapılması sahih değildir.
(3) - : Bunun fazileti, sıhhat halinde yapılan bir hibeden, bir atiyyedon noksandır.
(4) - : Marazı mevtde yapılan hibeler, atiyyeler, müteaddid olub hepsi birden, bir defada yapılmış olunca terikenin sülüsünde -vasiyetlerin te-zahümü gibi -mütezahim olurlar. yani terikenin sülüsü bunların hepsine tevzi olunur.
(5) : Bunların sülüsden çıkmaları hususunda mevt haline itibar olunur. Ondan evvelki veya sonraki hallere bakılmaz. Yani : tam mevt halindeki terikenin sülüsü nazara alınır.
Böyle marazı mevtde yapılan hibeler, atiyyeler, aşağıdaki hususlar bakımından da vasiyeyetden ayrılırlar, şöyle ki:
(1) : Bu hibeler, atiyyeler, birden yapılmamış olunca bunların tertibine riayet edilir, hangisi evvel vaki olmuş İse terikenin sülüsünden evvelâ çıkarılır. Vasiyyetlerde ise evvel ve âhır yapılanlar, terikenin sülüsüne bir-likde dahil olurlar. Çünkü bunlar mevtden sonra teberru olduğundan bir defada birden yapılmış sayılırlar.
(2) : Bu hibelerden, atiyelerden badelkabz rücu caiz olmaz. Vasiyyetlerde ise kablelmevt rücu caizdir. Çünkü vasiyyetlerdeki teberru, mevt ile meşrutdur.
(3) : Bu hibelerde, atiyyelerde derhal kabul şartdır. Çünkü bunlar filhal temlikdir. Vasiyyetlerde ise badelmevt kabul lâzımdır. Zira vasiyyetler badelmevt temlikdir.
(4) : Bu hibelerde, atiyyelerde vukuundan itibaren mevhubun leh için mülkiyet sabit olur. Terikenin sülüsü müsaid olunca mevhubun leh, mevhu. bün tamamına temellük etmiş bulunur. Vasiyyetlerde ise musinin vefatından sonra muşa lehe temellük hakkı husule gelir. Keşşafülkına.)
(Zahiriyye mezhebine göre marazı mevtde yapılan hibeler, sadakalar İle sıhhat halinde yapılan hibeler, sadakalar arasında fark yokdur. Elmuhalleâ.)[14]
(İKİNCİ BÖLÜM)
HİBELERDEN RÜCUA, İBAHALARA VE BU BABDAKİ DÂVALARA MÜTEALLİK AHKAMI HAVİDİR.
İÇİNDEKİLER : Hibeden rücua mani olmayan haller. Hibeden rüctıa mani olan haller. Evlâda, akribaya ahbaba verilen hediyyeler, yapılan hibeler. İbahaya ve ihlâle dair bazı meseleler. Hibelere müstealltk dâvalar, beyyinter,[15]
Hibeden Rücua Mani Olmayan Haller
148 - : Hibe, icab ve kabul ile münakid olursa tamam olmaz, bu halde vâhib, hibesinden bizzat rücu edebilir. Velev ki bu hibe zî rahmi mahrem hakkında yapılmış olsun. Çünkü mevhubün leh, mevhubu bizzat veya naibi vasıtasiyle kabz etmedikçe ona mâlik olmuş olmaz. Binaenaleyh vâhib, kabz bulunmadıkça mevhub da tasarruf edebilir. Mevhubün zevaidi de kendisine aid bulunur. Hattâ böyle kabz bulunmadan vâhib veya mevhubün leh vefat edince hibe bâtıl olur.
149 - : Hibede kabz ile hâsıl olan mülk, bir mülki gayri lâzımdır. Bir mani bulunmadıkça bundan birrıza rücu olunabileceği gibi bil'kaza da rücu olunabilir. Nitekim mevhube bir müstahik zuhur etdiği takdirde de mevhubün lehin bundaki malikiyyet hakkı zail olur.
150 - : Muvazaa tarikiyle yapılan bir hibe, mülkiyet ifade etmediğinden bundan vâhib, bizzat -yani : rızaya, kazaya muhtaç olmaksızın -rücu edebilir.
Şöyle ki : bir kimse, bir malını bir şahsa muvazaa yoliyle hibe ve teslim u da bu veçhile kabul etse bu mala malik olmuş olmaz. Şu kadar var ki, ihtilâf vukuunda muvazaanın sabit olması lâzımdır.
Bu muvazza, hibeye mübaşeretden evvel mevhub yine vâhibin mülkünde kalmak üzere vâhib ile mevhubün leh arasında tekarrür eden bir ittifak ile husule gelmiş olur.
(Bu rauvazzaaya Telcie'de denir ki, varisleri veya garimleri haklarından mahrum etmeğe vesile olacağı için Hanbelî mezhebince de caiz olmayıb batıldır. Keşşafül'kına.)
151 - : Hibeden rücu, kavlen olacağı gibi fi'len de olabilir.
Şöyle ki : «Hibeyi ibtal etdim» veya «nakz etdim» veya «hibemden döndüm» veya »mevhubu mülküme iade etdim» gibi sözler kavlen- rücudur. Mevhubu başkasına hibe ve teslim etmek veya satıb teslim etmek gibi şeyler de fi'len rücudur.
152 - : Vâhibin icabından, yani «bu malı sana hibe etdim» demesinden sonra mevhubün lehi kabz etmekden nehy etmesi hibeden rücu demekdir. Velev ki kabul bulunmuş olsun. Vâhibin icabı, her ne kadar kabza delâleten izin demekse de sarahaten nehy mukabilinde bu delâlete itibar olunamaz. Hattâ kabza sarahaten izin vermiş olsa bile bu nehy yine muteber olur. Çünkü daha kabz bulunmadığından mevhubün lehe mülkiyyet sabit olmamışdır. Artık bu halde mevhubün leh, mevhubu kabz edemez, ederse gâsıb olur.
153 - : Vâhib, rücu hakkını iskat etmiş olsa bile yine rücu edebilir. Çünkü rücu hakkını iskat, bu hakdan ibra muteber değildir.
Binaenaleyh vâhib, kabzdan evvel olduğu gibi kabzdan sonra da hibesinden ve medhunundan başkasına hibe etdiği bir alacağından tamamen veya kısmen rücu edebilir. Şu kadar var ki kabzdan sonra rücu edebilmesi için ya rıza veya kaza bulunmalıdır.
154 - : Hibeden rücuun istikbale izafesi muteber değildir. Binaenaleyh vâhib, istikbalde, meselâ : gelecek ayın ihtidasından itibaren
rücu etdiğini söylese sahih olmaz. Hindiyye.
155 - : Vâhib, mevhubün lehin rızası veya hâkimin kazası olmaksızın makbuz bulunan hibesinden rücu ederek mevhubu istirdad etse gâsıb olarak kendisine zaman lâzım gelir. Şöyle ki : bu takdirde vâhib, mevhubu istihlâk eylese kıyemiyyatdan ise kıymetini ve misliyatdan ise mislini zamin olacağı gibi elinde kendi taksiri olmaksızın telef olduğu takdirde de zamin olur, artık bu hibeden rütjua mahal kalmaz,
156 - : Mevhubün leh, badelkabz vâhibin rücuuna ve hibenin feshine razı olmaz ise vâhib,, hakime müracaat edebilir. Hâkim de hibenin vukuu ikrar ile veya beyyinç ile veya yeminden nükûl ile sabit olup rücua mani şeylerden hiç biri bulunmayınca hibe akdini fesh ve mevhubu alarak vahibe iade eder. Hâkim feshe karar vermedikçe mevhub, mevhubün lehin mülkünde bulunmuş, anda başkasına hibe ve bey' gibi tasarrufatı nafiz olmuş olur.
Mevanii rücudan biri bulunduğu takdirde ise bu fesh cihetine gidilemez. Belki hâkim, vâhibin rücua hakkı olmadığına hükmeder. Meğer ki hibe, bir hibei faside olsun. (101) inci meseleye müracaat!.
157 - : Hibeden bilkaza rücu, bir feshdir. Fakat iki tarafın birrıza rü-cuu, bazı rivayetlere göre bir yeni hibe akdidir. Diğer bazı rivayetlere göre de feshden ibaretdir. Bunun bir fesih olduğuna nazaran kabili kısmet bir mal, tamamen hibe ve teslim olundukdan sonra bunun bir kısmından, meşelâ : yarısından rücu sahihdir. Eğer bu rücu, bir akdi cedid mesabesinde olsa idi müşaiyete mebni caiz olmamak lâzım gelirdi.
Kezalik : mevhubün leh, mevhubu birisine hibe, badehu andan rücu edib daha sonra ilk vahib de bundan birrıza rücu etse caiz olur. Eğer hibeden rücu, bir yeni akd olsaydı ilk vahibin artık rücua hakkı kalmamış olurdu.
Kezalik bu feshin tamamıyyeti için vâhibin mevhubu kabz etmesi lâzım değildir. Eğer bu, bir yeni hibe mesabesinde olsa idi kabz bulunmadıkça tamam olmazdı.
Hibeden birrıza rücuun bir hibei cedide olduğu rivayetine nazaran da (145) inci mesele müteferri bulunmuşdur. Hindiye.
158 - : Hâkim, vahibin talebine mebni hibenin feshine hükm edince mevhub, mevhubün lehin mülkünden çıkıb elinde emanet olarak kalır. Binaenaleyh mevhub, hükümden sonra mevhubün lehin elinde teaddîsi bulunmaksızın telef olsa kendisine zaman lâzım gelmez, Fakat bu hükümden'sonra vâhib, mevhubu kendisinden istediği halde mevhubün leh, iadeden imtina etse de badehu telef olsa zamin olur. Çünkü bu takdirde yedi emaneti, yedi gasba münkalib olur.
159 - : Hibeden rücuun sıhhati ya rıza veya kaza iledir. Bunun hikmeti de şudur : Hibeden rücuun cevazında müetehidler arasında ihtilâf vardır. Bu rücuun mebna aleyhi zaifdir. Çünkü vâhib, kendi hakkı sebebiyle rücuu taleb edebilirse de mevhubün leh de temellükü sebebiyle bu talebe mümanaat edebilir.
Bir de vâhibin bu hibeden maksadı, mücerred sevaba nailiyet midir, yoksa bir ıvcz almak mıdır, bu zahir değildir. Eğer maksadı sevab ise bu hâsıl olmuşdur, yok ıvez ise bu hâsıl olmamışdır. işte bunlar teayyün etmediği cihetle bu rücuun sıhhati için rızaya veya kazaya ihtiyaç görülmüşdür. Çünkü bunlar ile ihtilâf ber taraf olur.Eimmei selâseye göre, tamam olan bir hibeden rücu caiz değildir. Bir hadisi şerif de buyurulmuşdur. Binaenaleyh bir baba, evlâdına yapmış olduğu hibeden mevcud ise cebren rücu edebilir. Evlâd gerek erkek ve gerek kız olsun, büyük ve gerek küçük olsun. Ve gerek zengin ve gerek fakir bulunsun müsavidir. Fakat başkalarına yapılan hibeden rücu edilemez, Şu kadar var ki henüz kabz edilmemiş olunca rücu edilebilir.
Malikîlere göre validede bu rücu hususunda baba gibidir. Fakat ceddin rücua salâhiyeti yokdur.
Maliki fukahasına göre bir ana, evlâdına yaptığı hibeden kabz bulunsun bulunmasın rücu edebilirse de yetim olan çocuğuna yapdığı hibeden rücu edemez. Hibeden sonra yetim kalmak rücua mani değildir. Bir de baba veya ana, yapdikları hibe hakkında işhadda bulunmuş olurlarsa -meşhur olan kavle göre artık bundan rücu edemez. Nitekim sadaka olarak verdikleri şeyden de rücu edemezler. Kitabi Rahmetü'ümme, Şerhi Muhammedi Hırşi.) (imam Şafiiye göre de bir kimse evlâdına veya ahfadına yapdıdı hibeden her halde rücu edebilir.)
(Zahiriyye mezhebine göre de bir babanın veya ananın hibesinden, ati-yesinden rücua hakkı vardır. Evlâd, büyük olsun olmasın müsavidir. Evlâd bu atiyye üzerine gerek tezevvüc veya tedeyyün etmiş bulunsun ve gerek bulunmasın müsavidir. Meğer ki mevhubün ayni telef olmuş bulunsun, artık bir şey ile rücu edilemez. Hibeden sonra hadis olan gaile ile veya yavru ile de rücua hakları olamaz. Mevhub, kısmen telef olsa mütebakisinde rücu caiz olur. Elmuhallâ.)
(Hanbelî fukahasına göre de bir baba, evlâdına yapdığı hibeden ancak şu şartlar mevcud olunca rücu edebilir :
(1) - : Rücu hakkını evvelce iskat etmemiş olmalıdır. Etmiş olursa artık rücu edemez. Fakat diğer bir kavle göre yine rücu edebilir. Çünkü bu rücu, kendisine şer'an sabit olan bir hakdır. Bu hak, kendisinin iskatiyle sakıt olmaz.
(2) - : Mevhubda ziyadei muttasıla husule gelmemiş olmalıdır. Yaşlılık, gebelik, sanat, kitabet, teallümi kur'an gibi bir ziyade husule gelmiş olunca rücua mahal kalmaz. Ziyadei munfasıla ise rücua mani değildir. Hayvanın yavrusu, ağacın meyvası, kölenin kazancı gibi. Bunlar mevhubün leh olan evlâda aid bulunur.
(3) - : Mevhub, mevhubün lehin mülkünde baki bulunmuş olmalıdır. Telef olmuş olursa kıymetiyle rücu edilemez.
(4) - : Mevhubün leh evlâd, mevhubu birisine terhin etmemiş veya iflâs ederek malına alacaklıların hakları teallük eylememiş olmalıdır. Aksi takdirde hibeden rücu edilemez.
Hanbelîlere göre hür olan bir baba, ihtiyacı bulunsun bulunmasın, evlâdının dilediği malına temellük edebilir. Evlâdı büyük olsun olmasın, evlâdının rızası ve malûmatı bulunsun bulunmasın müsavidir. Şu kadar var ki, bu temellükün cevazı şu beş şart ile mukayyeddir ;
(1) - : Temellük edeceği mal, evlâdını mutazarrır etmemeli, yani: onun hâceünedn fazla bulunmalıdır. Binaenaleyh evlâdına sermayei ticaretini, alâtı sanatini temellük edemez.
(2) - : Temellük; baba ile evlâddan birinin marazı mevtine gayri müsadif bulunmalıdır. Çünkü bu maraz ile temellükü kat* eden sebeb, münakid olmuş olur.
(3) - : Temellük edeceği malı başka evlâdına vermeyecek bulunmalıdır. Çünkü bir insan, evlâdından birini kendi malile bile tahsis etmekden memnudur. Artık evlâdından birinin malile diğer evlâdım tahsis etmesindeki memnuiyet, evleviyyetde kalır.
(4) - : Temellük, kavle veya niyyete nıukarin bir kabz ile bulunmalıdır. Böyle bir kabz bulunmadıkça temellük husule gelmiş olmaz.
(5) - : Temellük edilecek şey, mevcud bir ayn bulunmalıdır. Binaenaleyh bir baba, evlâdının kendi zimmetinde veya başkasının zimmetinde olan bir alacağını temellük edemez. Ve evlâdının borçlusunu ibrada bulunamaz." Çünkü bu alacakda kabz bulunmadıkça tasarruf hakkına malik değildir.
Bu temellüke analar ile dedelerin salâhiyetleri yokdur.
Bir kimse babasının zimmetinde olan alacağını babasından taleb edemez. Belki babası vefat edince terikesinden isteyib alabilir. Keşşafül'kına, Ney-lüTmeârib.)
Eimmei Hanefiyyeye ve İmam Nehaiye göre vâhib, bir mani bulunmadıkça hibesinden rücu edebilir. Vakıa bu rücu, ahlâkan muvafık değildir.. Ya keraheti tenzihiyye ile veya kerahati tahrimiyye ile mekruhdur. Nitekim:
hadisi şerifi bu rücuun müstehcen, tab'ı selime mugayir bir şey olduğunu göstermektedir.
Hattâ vâhibin mevhubu mevhubün lehden satın alması bile lâik görül-memekdedir. Çünkü mevhubün leh, vâhibe karşı utanarak mevhubu tam kıy-metiyle vermek için elinde tutarak müstağniyane hareketde bulunamayacağından vâhib, mevhubu değerinden noksan ile satın almış olur.
Ve deniliyor ki, hibeden rücu mehasini ahlâka münafidir, şarii kerim olan Nebiyyi Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem ise şübhe yok ki mehasini ahlâkı tamamlamak için mebus buyurulmuşdur.
Maahaza hibeler, hediyeler bazan bir ivez emeline, veya birer başka maksada müstenid olabilir. Böyle bir emel ve maksadın ademi husulü halinde vâhibin hibesinden rücua lüzum görmesi daima melhuzdur, işte bu gibi sebeblerden dolayı bu rücu, hükmen, hukukan caiz bulunmuşdur. Nitekim bir hadisi şerif de buyurulmuşdur. Yani vâhib, bir ıvez almış bulunmadıkça hibe etdiği şeye mevhubün lehden daha haklıdır. Artık bir kimse kendisine lâzım gelmeyen bir şeyi mücerred bir teber-rüden ibaret olarak yapmış olunca bundan rucuuna hükmen mani olmak muvafık olamaz.
Evlâda yapılan hibelere gelince bunlardan rücu, Hanefiyyeye göre caiz değildir. Çünkü karabeti mahremiyye buna manidir. Nitekim ileride zikr olunacakdır. Şu kadar var ki bir baba, muhtaç olunca evlâdının malına müracaat edebilir. Velev ki bu malı kendisi evlâdına evvelce hibe etmiş olsun. Yoksa bu müracaat, hibeden rücu demek değildir, işte eimmei selâsenin istinad etdikleri hadisi şerifi de bunu natıkdır.[16]
Hibeden Rücua Mani Olan Haller
160 - : Tamam olan bir hibeden rücua yedi hal manidir ki bunlar : ne-seben karabeti mahremiyye, zevciyet, ıvez, ziyadei muttasıla, mevhubün le hin mülkünden mevhubün çıkması, mevhubün helaki, vâhib ile mevhubün lehden birinin vefatından ibaretdir. Nitekim sırasiyle izah edilecekdir.
161 - : Nesebce olan karabeti mahremiyye, hibei sahihadan rücua manidir. Velev ki vâhib ile mevhubün leh arasında din veya tabiiyet ihtilâfı bulunsun.
Binaenaleyh bir kimse, usulüne veya füruuna veya kardeşlerine veya bunların evlâdına, yahut amcalarına, halalarına, dayılarına, teyzelerine bir malını sahih suretde hibe ve teslim etmiş bulunsa artık bundan rücu edemez. Velev ki bunların namına hibeyi kabul etmiş olan kimse bir yabancı bulunsun. Çünkü bu hibeden maksad, sılai rahimdir. Bu maksad ise hâsıl olmuş-dur. Bir akidden maksad hâsıl olunca o akd lâzım olmuş olur. Artık andan dönülemez.
Resuli Ekrem Efendimiz buyurmuşdur. Yani :hibe, mahrem olan bir zî rahme yapılınca ondan dönülemez. Böyle bir hibeden dönmek, kat'ı rahme ve karibler arasında adavet ve bü-rudet husulüne sebebiyet verebilir. Bundan kaçınmak ise lâzımdır.
Fakat neseben zî rahmi mahrem olmayan kimseler arasındaki karabeti nesebiyye veya musaheret, veya reza, hibeden rücua mani değildir. Çünkü bunların arasındaki karabet, binnisbe ikinci derecededir. Muharremat için münakehat mebhasine müracaat!.
162 - : Hibe zamanında mevcud olan zevciyyet, hibei sahihadan rücua manidir. Binaenaleyh bir erkek zevcesine veya bir kadın kocasına bir malını hibe ve teslim etse artık bundan rücu edemez. Velev ki bilâhare zevciyyet, talâk ile zail olsun. Çünkü zevciyyet halinde yapılan hibe ile maksad hâsıl olmuş, zevç ile zevce arasında vücudu matlûb olan birrü-ihsan gayesi tahakkuk etmiş olacağından artık rücua mahal kalmamışdir.
Fakat zevciyyetden evvel veya zevciyyet zail oldukdan sonra yapılan bir hibeden rücua zevciyetin vukuu mani olmaz. Zira bu hibe bir ecnebiye yapılmış olacağından bundan maksad, hâsıl olmamış olabilir.
163 - : Sahih bir hibenin tamamına mukabil mevhub malın gayrisinden verilib vâhib tarafından ıvez olduğu bilinerek kabz edilen bir mal, hibeden rücua manidir. Bu ıvez, gerek esnasında şart edilmiş olsun ve gerek olmasın, ve gerek mevhubün cinsinden bulunsun ve gerek bulunmasın, ve gerek bizzat mevhubün leh tarafından ve gerek başkası tarafından verilsin müsavidir.
Binaenaleyh hibeye ıvez olmak üzere bizzat mevhubün leh, veya onun emriyle veya emri olmaksızın başka bir şahıs az çok bir şey verib vâhib de bunu bilerek kabz eylese artık hibesinin hic bir mikdarmdan rücu edemez.
Kezalik : mevhubün leh de bu ıvezden rücu edemiyeceği gibi o başka şahıs da rücu edemez. Çünkü o şahıs, rücu hakkım iskat için mevhubün leh namına olarak o ıvezi teberru etmiş bulunur. Ve o şahıs, bu ıvez ile mevhubün lehe de rücu edemez. Zira mevhubün leh namına vermesi kendisine lâzım gelmeyen bir şeyi, yani : ıvezi, mücerred onun emriyle veya emri olmaksızın teberrüan vermiş olur. Böyle bir emir, teberrua masrufdur.
Kavaidİ fıkhiyyemizdendir ki, bir kimse başka bir şahsın üzerine lâzım gelmeyen bir şeyi, rücu ve zaman §art edilmeksizin o şahsın emriyle yaparsa o şey ile o şahıs üzerine rücu edemez.
Fakat mevhubün leh, o şahsa hitaben : «Sen ıvez ver, ben sana bedelini tazmin ederim» demiş olursa o zaman o şahıs bununla mevhubün lehe rücu edebilir. Ankaravî.
164 - : Bir kimse, bir şahsa hitaben : «Benim tarafımdan fülân zata şu kadar kuruş hibe et» diye emr etmekle o da hibe ve teslim etse bu hibe, o kimse tarafından vaki olmuş olur. Bu halde o şahıs, bu âmire müracaat edemiyeceği gibi o meblâğı mevhubün lehden de istirdad edemez. Fakat âmir bulunan o kimse, rücua mani yok ise o meblâğı İstirdad edebilir. Demek ki bu mal, âmire teberrüan temlik edilmiş, sonra da ona vekâleten mevhubün lehe verilmiş,.bu cihetle o mal, vekile nazaran müstehlek bir hale gelmiş olduğundan artık asıl sahibi olan vekilin bunu istirdada salâhiyeti kal-mamışdır. Fakat âmir buna bitarikitteberrü temellük etmiş olduğundan bunu istirdada müstahik bulunmuşdur.
165 - : Bir kimse bir şahsa hitaben : «Ben zamin olmak üzere fülân zata şu kadar meblâğ hibe et» dese hibe bu âmir namına vuku bulmuş olur. Bu takdirde o şahıs, bu hibeden rücu edemez. Fakat hibe ve teslim etdiği bu meblâğ İie o âmire müracaat edebilir. Çünkü bunu o âmire teberrüan değil, borç olarak vermiştir. Bu halde âmir de rücua bir mani yok ise bu meblâğı o zatdan istirdad edebilir. Bahfli Raik.
166 - : Hibe mukabilinde verilen ıvezi, ya meşrut veya mütearef olur. Meşrut olan ıvez, hibe esnasında hibeye mukabil verilmesi sarahaten şart kılınmış olan ıvezdir ki ibtidaen hibe, intihaen beyidir. «Bana şu malı vermek şartiyle bu malımı sana hibe etdim» tarzında yapılan hibe gibi. Mütearef olan ıvez de, bir kimsenin verdiği hibeye karşı mevhubün lehin vâhibe hitaben : «Bu malımı senin hibene bir ıvez, veya bir mukabele olmak üzere sana verdim» demesi suretiyle olan ıvezdir.
Bu mütearef olan ıvez de ibtidaen hibe, intihaen beyi mesabesindedir. Binaenaleyh meşrut olan ıvez, rücua bil'ittifak mani olduğu gibi mütearef olan ıvez de muhtar olan kavle göre rücua manidir.
BişartU'ıvez olan hibe, İmam Züfere göre ibtidaen ve intihaen beyidir.
(Bişartü'ıvez hibe, imam Şafiînin bir kavline göre fâsiddir. Çünkü bu, muktezayi akde muhalif bir şartdır. Binaenaleyh akdi ibtal eder. Mebsut.)
167 - : (163) üncü meseledeki kayıtlardan anlaşıldığı üzere ıvez, mevhubün tamamına olmayıb da bir kısmına, meselâ : yarısına mukabil verilse hibenin mütebakisinden rücua mani olmaz.
Bir de ıvez, mevhubün bir kısmı bulunsa, meselâ hibe edilen on liranın beşi veya birden hibe edilen iki hanenin birisi bir ıvez olarak vâhibe verilse bu ıvez, rücua mani olmaz. Çünkü bu, hakikaten bir ıvez değildir. Bununla vâhibin maksadı hâsıl olamaz. Belki mevhubün bir cüz'ünde hibe fesh edilmiş demekdir. Yalnız îmam Züfere göre böyle mevhubün bir cüz'ü de ıvez olabilir. Zira bu cüz, hibe ile mevhubün lehin malı olmuşdur. Onu ıvez verebilir.
Bir de ıvez verilen malın bir ıvez olarak verildiği vahibce malûm olmalıdır. Yoksa mevhubün lehin ıvez olduğuna delâlet edecek bir söz söylemek-sizin vâhibe bağışlayacağı bir mal, müstakil bir hibe olacağından bu, her -iki tarafın hibesinden rücuuna mani olmaz. înaye, Zeyleî, Mebsut, Hindiyye.
168 - : Mevhubün bir cüz'ü, haddi zatında hibeden rücua mani olacak suretde tagayür ettiği halde bu mevhubün tamamına mukabil ıvez verilse rücua mani olur.
Meselâ hibe ve teslim edilen bir mikdar buğdayın bir kısmı öğüdülüb un yapılsa bunun bu hibeye ıvez verilmesi rücua bir mani teşkil eder.
Kezalik : hibe ve teslim edilen bir kumaşın bir kısmından yapılan bir libas, o kumaşın tamamına ıvez verilecek olsa rücua mahal kalmaz.
169 - : Başka başka yapılan hibelerden her birinin diğerine ıvez verilmesi rücua manidir.
Meselâ : Bir kimse bir sahsa evvelâ bir hanesini hibe ve teslim, sonra da bir dükkânını hibe ve teslim edib o şahıs da o haneye karşılık olarak bu dükkânı verse artık rücua mahal kalmaz.
170 - : Hibeye verilen ıvez, vâhibin elinde bil'istihkak zabt edilse ıvez olmakdan çıkar. Bu halde başka bir mani bulunmazsa hibeden rücu edilebilir. Ivezin bir kısmı bil'istihkuk zabt edilince bakılır : Eğer bu ive/,, hibe esnasında meşrut bulunmuş ise vâhib, hibeden ıvezsiz kalan kısmı istirdad edebilir. Meselâ : ıvezin yarısı bil'istihkak zabt edilse vâhib d- ınevhubım yarısını istirdad edebilir. Çünkü ıvez meşrut olunca hibe akdi bir mübadeleden ibaret olacağı cihetle bedel, mübdel üzerine tevzi olunur. Ebussuud, Reddi Muhtar.
Haniyyedeki beyanata nazaran bu, imam Züforin kavlidir. İmam Ebu Yusüfe göre vâhib, mütebaki ıvezi red ederek mevhubu istirdad edebilir. Ka-dıhâne göre ise ıvezin kısmen zabt edilmesinden dolayı vâhib, hibesinden rücu edemez. Çünkü bu, bir muaveze muamelesi değildir. Belki ıvezin mütebakisi hibe mukabilinde ıvez verilmiş gibi sayılır. Nitekim hibeye bir çok şeylerin ıvez verilmesi sahih olduğu gibi en az br şeyin ıvez verilmesi de sahihdir.
171 - : Vâhib, meşrut olmayan ızevde bir ayb görse bundan dolayı hibesinin hiç bir mikdarından rücu edemez, ayb gerek fahiş olsun ve gerek olmasın müsavidir. Fakat ıvez meşrut olunca vâhib İle mevhubün lehden her biri ayb sebebiyle kabz etdiği şeyi reddedebilir. Haniyye.
172 - : Mukabilinde ıvez verilmemiş olan bir mevhub, bil'istihkak zabt edilse mevhubün leh, bununla vâhibe veya terikesine rücu edemez. Çünkü hibe bir teberru olduğundan selâmeti deruhte edilmiş değildir. Bedayî, Fey-ziyye.
173 - : Hibe esnasında meşrut bulunmaksızın yerilen ıvez, bilistihkak zabt edilse vâhib, ıvezden elinde kalan kısmı red ile mevhubu istirdad edebilir. Fakat bunu red etmedikçe hibenin hiç bir mikdarını istirdad edemez. Çünkü bu baki kısım, hibeye ibtidaen ıvez olmaya salih olduğundan bakaen de salih olur.
Kezalik : hibeden rücua mani başka bir zuhur etse vâhib, bu zabt edilen kısma yine tazmin etdiremez. Dürer, Kcnz. Ivez meşrut olduğu takdirde ise vâhibin bu tazmine hakkı vardır.
174 - : Ivez şartiyle yapılmış bir hibede tekabüzden sonra mevhub bilistihkak zabt edilse mevhubün leh, ıvezi mevcud ise aynen istirdad edebilir. Telef olmuş veya itlaf edilmiş ise bedelini vâhibe tazmin etdirebilir.
175 - : Ivez meşrut olmayan bir hibede mevhub bilistihkak zabt edilse mevhubün leh, mevcud, olan ıvezi aynen istirdad edebilir. Kısmen zabt edilince de mevcud olan ıvez o nisbetde kısmen istirdad edilebilir. Çünkü bunlardan her biri selâmet hususunda diğerine mukabil bulunmuşdur. Yoksa mevhubün leh, mevhubün mütebakisini red ederek verdiği ıvezin tamamını istirdad edemez. Nitekim ıvez meşrut olunca da hüküm böyledir.
Fakat ıvezi meşrut olmayan bir hibede mevhub bil'istihkak zabt edildiği gibi ıvez de telef olmuş veya kendisinde rücua mani bir ziyadelik husule gelmiş bulunsa îmam Ebu Yusüfe ve imam Azamdan bir rivayete göre vâhibe zaman lâzım gelmez, Hindiyye, Mebsutı Seransî.
176 - : Vâhib, bir mal üzerine rücu hakkından musaleha olsa sahih ve o mal, hibeye ıvez olarak onunla hakkı rücu, sakıt olur. Ankaravı.
177 - : Mevhubün tamamen ayninde kıymetinin tezayüdünü mucib bir suretde vücude gelen ziyadei muttasıla, hibeden rücua manidir. Fakat'kıymetinin artmasını mucib olmayan bir ziyadei muttasıla rücua mani olmadığı gibi es'arın yükselmesinden ileri gelen tezayüdi kıymet de rücua mani olmaz. Mevhubün kıymetinin noksanını icab eden bir ziyade de rücua mani değildir.
Binaenaleyh mevhub, meselâ : bir arsa olub da mevhubün leh bunun üzerine kıymetinin artmasını icab eder tarzda bir bina yapdırsa veya ağaç dikdirse veya mevhub, kumaş olub da mevhubün leh bunu elbise yapsa veya mevhub, zaif veya küçük bir şey olub da mevhubün lehin yanında semiz-lense, büyüse artık hibeden rücu sahih olmaz. Çünkü bunlar, birer ziyadei muttasıladır, mevhubün lehin mülkünde hâsıl olmuşdur. Bunların asıl mev-hubdan infisali ise kabil değildir. O halde asıl mevhubdan rücua da imkân kalmamış olur.
Bu babdaki ziyadei muttasıla, gsrek semizlik gibi mevhubdan mütevel-lid olsun ve gerek binalar, ağaçlar gibi gayri mütevellid bulunsun müsavidir.
Mevhuba kur'an veya kitabet veya sanat talim edilmesi, sağırın işitmeye, körün görmeye başlaması, kölenin islâmiyeti kabul etmesi, hasta bir halde hibe edilenin tedavi ile iyileşmesi, cani olan mevhubdan cinayetinin afüv edilmesi gibi şeyler de ziyadei muttasıla kabilindendir. Dürri Muhtar, Hindiyye.
(Ibni Ebi Leylâya göre mevhub, bir arsa olub da bir kısmı üzerinde bina yapılsa veya ağaç dikilse veya cariye olub da büyüyüb daha hayırlı bir hale gelse veya çocuk olub da büyüyerek erkeklik çağına ayak bassa bunların hepsinden rücu edilebilir. Çünkü rücu hakkı asılda sabit olduğundan tabide de sabit olur.)
Hanefiyyeye göre ise rücu hakkı, yalnız biaynihî mevhuba maksur-dur. Binaenaleyh mevhub olmayan tabide rücu hakkı sabit olamaz. Vâhibin asldaki rücu hakkı, zaifdir, mevhubün lehin ziyadedeki hakkı ise kavidir. Bunların arasını temyiz ve tefrik kabil olmayınca daha kuvvetli olan hak tarafı tercih olunur, kavi mukabilinde zaif ber taraf edilir. Mebsutı Serahsî.
178 - : Mevhubün yalnız bir kısmında hâsıl olan kıymetinin tezayüdünü icab eden bir ziyadei muttasıla, ancak bu kısımda rücua mani olur, diğer kısımlarında mani olmaz. Meselâ Hibe edilen gayet geniş bir arsanın bir köşesinde yapılan küçük bir bina, yalnız kendisinin kapladığı yer iie kendisine lâzım olacak kadar mahal hakkında kıymetlerinin artmasını mucib olacağından rücua mani olur, diğer kısımlarında rücuun sıhhatine mani olmaz. Hidaye, Tahtavî.
179 - : Mevhub mal, bir mekândan diğer bir mekâna nakl edildikde bakılır: eğer bu nakl, mevhubun kıymetinde ziyadeliği mucib olur ve nakil masrafına ihtiyaç gösterir ise îmamı Âzam ile İmam muhammede göre rücua mani olur. Çünkü bu Lakdirde meuhubün lehin buna nakl ve ücreti nakl hakkı geçmiş olur. Ve illâ rücûa mâni olmaz, tmam Ebu Yusüfe göre ise bu nakil, rücua asla mani olmaz. Zira bu suretle husule gelen ziyadelik mevhu-bün ayninde husule gelmiş değildir. Zeyleî, Ankaravî,
180 - : Rücua mani olan ziyadei muttasıla, zail olunca rücu hakkı avdet eder. Meselâ : Mevhub arsa üzerinde mevhubun lehin yaptığı bina yıkılarak arsa eski haline dönse vâhibin rücua hakkı olur. Velev ki bina mev-cud iken rücuun butlanına hâkim tarafından hükm edilmiş olsun. Çünkü mani zail olunca memnu avdet eder. Ankaravî. «Ivez şartiyle yapılan hibeler» serlevhası altındaki meselelere de müracaat!.
181 - : Mevhubda husule gelen ziyadei munfasıla, rücua mani değildir. Meselâ : bir kimse başkasına hibe ve teslim etdiği kısrak gebe oldukda
bu hibesinden rücu edemezse de doğurdukdan sonra hemen rücu edebilir. Çünkü bu halde hâsıl olan ziyadelik mevhubdan infisal etmiş olacağından rücua bir mani kalmaz. Doğan yavru ise mevhubun lehe kalır. Çünkü bu yavru, kısrak mevhubun lehin malı iken husule gelmişdir. Şu kadar var ki bu halde İmam Ebu Yusüfe göre hemen rücu edilemez, yavrunun anasından müstağni olacağı zamana kadar beklemek lâzım gelir. Zahtriyye.
182 - : Mevhubun lehin mevhubu mülkünden çıkarması, hibeden rücua manidir. Binaenaleyh mevhubun leh, mevhubu satsa veya birisine bağışlayıb teslim etse veya vakıf edib tescil etdirirse veya memlûk olub azad edilse artık vâhibin rücua hakkı kalmaz, velev ki mevhub, bilâhare başka bir se-beble yine mevhubun lehin mülküne avdet etsin. Çünkü mevhubda temellük sebebinin tebeddülü, mevhubun tebedülü makamına kaim olur. Mevhub, âdeta tebeddül ve tegayyür etmiş sayılır.
Meselâ : mevhubun leh, mevhubu birisine hibe ve teslim etdikden son ra mevhub, tekrar kendisine hibe, sadaka, bey', irs veya vasiyet tarikiyle avdet etse artık vâhibin rücua hakkı olamaz.
Kezalik : mevhubun leh, mevhubu başkasına ödüne verse veya hibe ve teslim etse de badehu andan istikraz ey leşe mevhub, istihlâk edilmiş sayılacağından artık rücua salâhiyet kalmaz. İlk vâhibin mevhubun lehden mevhubu istikrazı da bu hükümdedir.
Fakat mevhub, mevhubun lehe başka sebeble değil, fesih sebebiyle avdet etse vâhibin rücua hakkı olur. Şöyle ki mevhubun leh, mevhubu birisine hibe ve teslim etdikden sonra bu hibesinden rıza veya kaza ile rücu ey-lese evvelki vâhib de rücu edebilir. Çünkü bu takdirde mevhubun lehin kadim mevhub mülkü kendisine avdet etmiş sayılır. Ankaravî, Haniyye.
183 - : Mevhubun telef olması veya itlaf edilmesi, hibeden rücua manidir.
Binaenaleyh, mevhub kendi kendine zayi olsa veya muvhubün leh veya başkası tarafından istihlâk edilse vâhibin rücua hakkı kalmaz. Çünkü mevhubun helakinden sonra reddi müteazzir olduğu gibi kendisi esasen mazmun olmadığından bedelini ödenmesi de lâzım gelmez. Su kadar var ki mevhub kısmen telef olduğu veya itlaf edildiği takdirde mütebaki kısmında rücu cereyan edebilir. Meselâ : hibe edilen bir hane yıkılsa arsasında hibeden rücu edilebilir.
184 - : Mevhubun helaki, hakikaten olabileceği gibi hükmen de olabilir.
Meselâ : Mevhub olan bir koyunun kesilib yiyilmesi hakikaten helâkdır. Mevhub bir kılıcın kesilib bıçak yapılması, veya buğdayın Öğüdülüb un yapılması veya şu kadar altın veya gümüş paranın kendi misleri olub tefrikleri kabil olmayan paralar ile karışdırtlması da hükmen helâkdır.
Mevhub olan hayvan, meselâ koyun, kurban veya hedyi mut'a olarak kesilse İmam Ebu Yusüfe göre rücu hakkı sakıt olur. İmam Mııhammedn göre olmaz, imamı Azamın kavli de esah görülen rivayete nazaran îmanı Muhammedin kavli gibidir. Muhiti Burhanı.
185 - : Vâhib ile mevhubun lehden birinin vefatı hibeden rücua manidir. Binaenaleyh vâhib vefat etse varisleri hibeden rücu edemez. Çünkü bu rücu hakkı, şer'an yalnız vâhîbe verilmişdir. Vâhibe aid olan bu hiyarı fesh hakkı varislerine mevrus olamaz. Kezalik mevhubun leh vefat etse vâhib hibesinden dönerek mevhubu istirdad edemez. Zira mevhub, mevhubun lehin varislerine intikal etmiş, ve temellük sebebinin tebeddülü, aynin tebeddülü makamına kaim bulunmuş olur.
186 - : Kabz edilen bir sadakadan asla rücu edilemez. Gerek hibeden rücua mani olan sebeblerden beri bulunsun ve gerek bulunmasın. Çünkü sadaka İle istihdaf edilen sevab gayesi hâsıl olduğundan artık akd, lâzım olmuş olur.
Fakire hediye tabiriyle verilen atiyyeden de rücu edilemez, Çünkü bu hediyeden maksad da manen sadakadır.
187 - : Muhtaç bir şahsa hiçbir şey söylenilmeksizin alâ veehilhâce verilen bir mal da sadaka sayılacağı cihetle bundan rücu edilemez. îstihsan muktezası budur. Hindiyye, Ebussuud.
188 - : Zengin bir şahsa sadaka tabiriyle verilen bir atiyyeden muhtar olan kavle göre rücu edilemez. Çünkü sadaka tabiri nazara alınır.
189 - : Bir malı bir şahsa sadaka vermeğe vekil olan bir kimse, o malı başka bir fakire sadaka verse bazı fukahaya göre bunu zamin olur. Diğer bazı fukahaya göre ise zamin oîmaz. Çünkü sadakadan asıl maksad ise başka bir fakire verilmekle de hâsıl olur. Hindiyye.
190 - : Bir fakire yanlışlıkla ziyade verilen bir sadaka, bazı fukahaya göre istirdad edilemez. Fakat diğer bazı fukahaya göre bir fakire meselâ beş kuruş zanniyle yüz kuruş verildikde bakılır. Eğer mutasaddık, bunu verirken «beş kuruş verdime demiş ise istirdad edebilir. Fakat «bunu verdim» demiş ise istirdad edemez. Hindiyye.
191 - : Rücuun mümteni olması maniin mikdanna göre takdir olunur. Binaenaleyh bir kimse, meselâ kardeşine bir malını hibe etse bundan
dönemez. Fakat bir malım kardeşiyle bir ecnebiye müştereken hibe etse bu ecnebinin hissesinden rücu edebilir. Zira buna bir mani yokdur, Nitekim mevhubun yarısına ıvez verilmiş olsa diğer yarısından rücu edilebilir.
192 - : Rücua mani şeylerden biri bulunduğu halde vâhib, mevhubü-ı lehin rızasiyle hibesinden rücu edince bakılır. Eğer mevhubun leh, rücua mani olan şeye muttali olduğu halde bu rücua razı olarak mevhubu rahine red ve teslim, o da kabz ederse rücu, sahih olur. Bu muamele, yeni, müstakil oir hibe olmak üzere münakid olmuş sayılır. Fakat mevhubun leh, bu mania muttali olmayıb vahibin rücua hakkı bulunduğunu zannederek buna razı olur, mevhubun aynini veya istihlâk etmiş olmakla bedelini vahibe red ve teslim ederse bu rücu, sahih olmaz. Binaenaleyh mevhubun aynini veya vermiş olduğu bedelini vâhibden taleb ve ahz edebilir. Behcetül'fetavâ.[17]
Evlâda, Akribaya, Ahibbaya Verilen Hediyyeler, Yapılan Hibeler
193 - : Bir kimse hali sıhhatinde evlâdından her hangi birine bütün mallarını hibe ve teslim sahih olur. Çünkü kendi halis mülkünde tasarrufda bulunmuş olur. Şu kadar var ki böyle evlâdın bazısını tercih etmek, adalete münafi olacağından keraheti tahrimiyye ile mekruhdur. Ebusuudil'mısri.
Böyle bir tercih, evlâd arasında adavet ve bürudet tahaddüsüne sebebiyet verebilir. Binaenaleyh evlâd. hakkında müsavata riayet etmelidir. Hattâ oğullar ile kızlara yapılacak hibelerde, atiyelerde müsavat gözetilmeli, kızlara da oğullara verildiği kadar verilmelidir. Müfta bih olan budur. Tahtavî.
Şu kadar var ki evlâd arasında tekva ile, fikh ve edeb ile, fazl ve kemal ile temayüz etmiş olanlar bulunursa bunların tercihinde müteahhirine göre bir beis yokdur. Mütekaddimine göre ise mahrum bırakılacak evlâd, cahil, fâsik olsa da yine bu tercih adalete muvafık olmaz. Ebussuudil'mısrî, El-bedayî.
Bir hadisi şerifde Allah Tealâdan korkunuz, evlâdınızın arasında adalete riayet ediniz» buyurulmuşdur. Diğer bir hadisi nebevide de: varid olmuşdur. Yani atiye hususunda çocuklarınızın arasında müsavata riayet ediniz. Eğer ben tercih = ihtiyar edecek olsa idim, elbette kadınları erkekler üzerine tercih ederdim.
Maamafih bazı fukahaya ve bilhassa İmam Muhammede göre bu hu-susda miras nisbeti nazara alınmalı, oğullara iki, kızlara bir nisbetinde atiye verilmelidir. Adi olan budur. Çünkü erkeklerin ihtiyaçları daha çok-dur. Erkekler zevcelerinin ve çocuklarının nafakalarını vermeğe ve refikalarının mehrlerini ödemeğe mecburdur. Bu gibi hikmetlere mcbnidir ki Hak Tealâ Hazretleri miras hususunda erkekleri tafdil buyurmuşdur. işte bu gibi hikmetler, hali hayatdaki atiyelerde de nazara alınmalıdır.
(imam Mâlike ve imam Leys ile Sevriye göre evlâd arasından bazılarına tercihan bir malı hibede bulunmak caizdir. Fakat imam Mâlike göre bir kimse böyle evlâdından bazılarına malının bir kısmını bağışlıyabilirse de bütüp mallarım bağışlayamaz, bu caiz değildir. Elmuğnî, Bidayetülmücte-hid.)
(Şafiî fukahasınca evlâdın ve evlâd ile beraber ahfadın erkekleriyle kadınları atiyye, ibaha, mehabat hususlarında müsavi tutulmalıdır. Bu bîr asidir, evceh olan budur. Bir kavle göre de bu atiyeler, mirasdaki hisseleri nisbetinde verilmelidir.
Evlâdın usule verecekleri atiyelerde de müsavata riayet edilmesi mes-nundur. Birine diğerinden fazla verilmesi mekruhdur. Fakat bazı zatlar, bu hususda validenin pedere tercih edilmesine, valideye iki, pedere bir nisbetinde verilmesine kail olmuşdur.
Atiye hususunda kardeşlerin de müsavi tutulması müstâhab görülmektedir. Nihayetül'muhtac.)
(Hanbelî fukahasma göre evlâd arasında hissei irsiyeleri nisbetinde müsavata riayet vacibdir. Bir kimse evlâdından birini evlendirince diğer evlâdının izinleri olmadıkça teçhiz edemez. Ve bir malını evlâdından birine tahsis eyliyemez. Böyle teçhiz ve tahsis etmesi haramdır. Böyle bir hal vukuunda mümkün ise bundan rücu etmelidir, veya diğerlerine ayni nis betde verib müsavatı temin eylemelidir. Yalnız nafaka ve kisve hususunda hacet mikdarı nazara alınır. Maamafih bu hususda da mümkün mertebe müsavata riayet, matlûbdur. KeşşafüTkına, Neylül'meâreb.
Fakat îmam Ahmedden bir rivayete göre bir kimse evlâdından bazılarını ihtiyaç, zemanet, âma, kesreti aile, ilm ile iştigal gibi bir sebebden dolayı atiye hususunda tahsis ve tercih edebilir. Ve bilâkis bazı evlâdını da fışkından, bid'atindcn, veya alacağı malı masiyet yolunda sarf edeceğinden dolayı atiyeden mahrum bırakabilir. Bu caizdir. Sair akriba arasında ise bu müsavata riayet lâzım değildir. Elmuğnî.)
(Zahiriyye uîemasmca da bir kimsenin evlâdından birine hibede, tesad-dukda bulunması helâl değildir. Erkek evlâdını, kız evlâdına tafdil ve tercih etmesi de helâl olmaz. Diğerlerine de ayni mikdarda hibede, tesad-dukda bulunmazsa bu hareketi ebediyen mensuhdur, merduddur. Bu, tetav-vu' tarikiyle olan atiyelerdedir. Vacib olan nafakalarda ise her birine ihtiyacı mikdarına göre sarfiyat yapılır. Atiye hususunda müsavata riayet edilmesi ahfad hakkında lâzım değildir. Elmuhallâ.)
194 - : Bir kimse hali hayatında evlâdından birine, meselâ oğluna ta-sarrufda bulunmak üzere bir mikdar mal vermiş ve bu mal tasarruf neticesinde artmış bulunsa bakılır, eğer bu malı oğluna hibe etmiş ise hepsi oğlunun olur. Yok kendisi için tasarruf etmek, meselâ ticaretde bulunmak üzere vermiş ise bunlar vârislerine mevrus olur. Oğlu, babası namına ta-sarrufda bulunmuş olur. Dürri Muhtar.
195 - : Bir kadın, hanelerinin masrafına sarf edilmek üzere kocasına bir mikdar para verse bu bir hibe değil, ikraz mahiyetinde olmuş olur. Binaenaleyh bu kadın vefat edince varisleri bu paradan hisselerini kocasından istiyebilirler. Ali Efendi. Diğer bir kavle güre bu kadm o malile kocasına rücu edemez. O halde varisleri de bunu tazmin etdiremezler. Ankaravî, Tahtavî.
196 - : Nikâh ve sünnet düğünlerinde getirilen hediyeler, gelinlerden, çocuklardan, veya bunların babalarından, analarından her hangisinin namına getirilmiş, ise onun olmuş olur. Ve eğer kimin namına getirilmiş olduğu bilinmezse getirenlerden kabil ise sorulur, bu hususda sözleri muteberdir. Çünkü temlik eden onlardır. Sorulması kabil olmadığı taktirde ise bulunduk lan beldenin bu hususdaki örf ve âdetine bakılır.
Meselâ : Sünnet cemiyetlerinde getirilen hediyeler, çocuklara lâik şeyler ise onlara ait olur. Yalnız büyük erkeklere münasib şeyler ise babalarına ve kadınlara mahsus şeyler ise analarına verilir. Altın ve gümüş para, bardak kaşık saat gibi erkeklere de kadmlarada lâyik şeyler olunca bakılır : bunlar babanın akribası tarafından getirilmiş ise babanın olur, ananın akribası tarafından getirilmiş ise anaya verilir.
Meğer ki buna muhalif hükme delâlet edecek bir sebeb, bir vecih bulunsun. O zaman, bu sebebe, bu veçhe itimat lâzım gelir.
Misafirlerin hariçten getirecekleri hediyeler hakkında da bu muamele cereyan eder. Bahri, Raik, Tahtavî, Vel valiciyye, Hindiyye.
197 - : Düğünlerde ve emsalinde gönderilen hediyelerin gönderilmesi, örf ve âdete nazaran bir bedel mukabilinde ise bunların misliyyatdan ise misli, kıyemiyyatdan ise kıymeti bunları kabz eden mürselün ileyhin üzerine lâzım gelir. Fakat böyle olmayıb da mücerred hibe ve teberru tarikiyle gönderilmeleri mütearef ise haklarında hibe hükmü cereyan eder. Helak ve istihlâkleri halinde rücua mahal kalmaz. Çünkü örfen maruf olan meşrut gibidir. Fetavayı Hayriyye.
(Şafiî mezhebine nazaran hitan cemiyetlerinde gönderilen hediyeler, bir kavle göre çocuğa, diğer bir kavle göre de çocuğun babasına aid olur. Tuhfetül'muhtac. '
Şafiî fukahasmın beyanına göre bir hibe zarf içinde olarak gönderilirse âdete bakılır. Şöyle ki : bu zarfın reddi, mutad ise mevhubün lehin elinde emanet olarak kalır, vâhibe iadesi icab eder, kullanılması haram olur. Meğer ki hediyeyi onun içinden alıb yemek âdet muktezası olsun. Fakat bu zar-fm reddi mutad değilse o da hediye olmuş olur, iadesi icab etmez. Nihaye-tül'muhtac.)[18]
İbaheye Ve İhlâle Dair Bazı Meseleler
198 - : Bir kimse yiyilecek veya içilecek bir malını dilediği bir şahsa ibahe edebilir. Bu halde o şahıs bundan yiyib içebilir. O kimse artık bu malın misliyyatdan ise mislini ve kıyemiyyatdan ise kıymetini o şahısdan taleb edemez.
Meselâ : bir şahıs,, bir bağ sahibinin izin ve ibahesiyle o bağın üzümünden bir mikdaf yese bunun bedelini o bağ sahibine vermeğe borçlu olmaz.
Fakat bu şahıs, kendisine ibahe edilen şeyi başkasına satamaz, hibe ve sadaka olarak veremez. O şL'yde temellük levazımından olan sair bir veçhile tasarruf edemez. Çünkü ibahe temellükü ifade etmez. O şey kısmen yiyilib içilmekle sahibinin mülkünden çıkmış olmaz.
199 - : İbahe edilen şeyin muayyen, malûm olması şart değildir.
Binaenaleyh bir kimse bir şahsa hitaben samimî olarak : «Benim malımdan yiyeceğin şey sana helâldir» dese o şahıs, onun malından yiyebilir. Meğer ki o kimsenin bu sözünde bir nifak emaresi bulunsun.
Kezalik : «benim malımı yiyecek her şahsa malım helâl olsun» dese onun malından fakirler de, zenginler de yiyebilirler. Bu helâldir, Hindiyye.
200 - : Bir kimse bir şahsa : Benim malımdan her ne yersen veya alırsan veya başkasına verirsen helâl olsun» dese bu ibaheye hami olunur.
Binaenaleyh bu şahıs, o kimsenin malından yiyebilir, fakat alamaz ve başkasına veremez. Çünkü bu mal, meçhul bulunmuşdur. Meçhulün ibahesi caiz ise da temliki caiz değildir, batıldır.
201 - : Bir kimse bir şahsa hitaben : «Senin bendeki her hakkım bana helâl et» deyib o da helâl ve ibra etse o kimse bu haklardan berî olur, Bu şahıs, o hakların nelerden ibaret olduğuna gerek vâkıf bulunsun ve gerek bulunmasın müsavidir. Bu hakların mechuliyeti sukutlarına mani değildir.
202 - : Helâl etmek, yalnız zimmete terettüb eden haklar üzerine vaki olur, yoksa mevcud aynlar üzerine .vaki olmaz.
Binaenaleyh bir kimse bir şahsa haklarını helâl etse zimmetindeki ala caklarını helâl etmiş olur. Yoksa elinde gasben mevcut olan her hangi bir malını helâl etmiş olmaz. Şu kadar var ki bu mal, o şahsın mülküne girmezse de bundan sonra elinde emanet olarak halır(J hakkında gasb değil, emanet hükmü cereyan eder. Tahtavî.
203 - : Şüyu, ibahenin sıhhatine mani olmadığı gibi kendisine ibahe edilen kimsenin malûm olmaması da ibahenin sıhhatine mani olmaz.
Binaenaleyh bir kimse, sofrasında lâalettayin bulunan taamdan her hangi bir şahsın gelib yimesine müsaade verse sahih bir ibahe vücude gelmiş olur. Çünkü ibahe hususunda malûmiyet, ademi şüyu, şart değildir.
204 - : Bir kimse hakkındaki ibaheye vâkıf olmadığı halde ibahe edilen şeyden tenavül etse kendisine zaman lâzım gelmez. Çünkü bu vukuf, iba-hede şart değildir. Haniyye. Fakat diğer bir kavle göre şartdır. Mübahün leh, ibaheye aid sözü vicahen veya gıyaben işitmedikçe ibahe edilen şeyden istifa edemez. Zira ibahe ıtlakdan ibaretdir, ıtlak ise vekâlet gibi ıttıla bulunmadıkça hükümsüzdür. Velvaliciyye.
205 - : Bir kimse bir şahsa hitaben : «Bağıma gir üzüm kopar» dese ibahede bulunmuş olur. Bu halde o şahıs, bazı fukahaya göre bu bağdan doyabileceği kadar üzüm koparabilir. Diğer bazı fukahaya göre ise o şahıs bu bağdan yalnız bir salkım koparabilir. Bezzaziyye.
206 - : Bir kimse bir şahsa : «Şu buğdayımdan al» diye müsaade etse o şahıs bundan iki men = batman mikdarı alabilir. Muhiti Burhanı.
207 - : Bir zatın ziafetinde bulunub müteaddid sofralara ayrılmış olan dâvetcilerden bir sofrada bulunanların diğer sofralarda bulunanlara kendi yedikleri şeylerden vermeleri caiz görülmemektedir. Bunlardan hizmetçilere, saillere ve başkalarının kedilerine de bir şey vermeleri mubah değildir. Hattâ hane sahibinin köpeğine bile bir şey vermeleri mubah görülmemişdir.
Çünkü başkasının malında izni olmadıkça tasarruf edilmesi caiz olamaz. Bu, nasın hakkı mülkiyetine riayetin bir neticesidir. Meğer ki yanık ekmek parçaları gibi şeyler olsun. Bunların verilmesine âdeten izin vardır. Reddi
Muhtar.
208 - : Hibeden kablelkabz rücu caiz olduğu gibi ibaheden de kablette-navül rücu caizdir. Şöyle ki : bir kinişe matumaUlun olan bir malmdan, meselâ bahçesinin meyvalarından, koyunlarının sütünden yiyib içmek üzere bir şahsa bir müddet izin vermiş olsa bilâhare o şahsı bunları yiyib içmekden men edebilir. Çünkü böyle bir teberrüü, fedakârlığı her zaman iltizama mecbur değildir. Bir zarar mücerred bir izin ve rıza ile lâzım olmaz.
Nitekim bir kimse sadaka için bir malını ifraz etmiş bulunsa muhayyerdir, dilerse bunu tesadduk eder ve dilerse tesadduk etmeyib imsak eyler, Muhiti Bürhanî. Çünkü kabz bulunmadıkça sadaka vücude gelmiş olmaz.
(ibahe, eimmei seiâseye göre caiz olduğu gibi zahiriyyeye göre de caizdir. Zahiriyyeye nazaran ibahe- caizdir, velev ki ibahe edilen mal meçhul olsun, ziyafetlere davet bu kabildendir. Kezalik minhe de caizdir. Şöyle ki: bir kimse sağılır hayvanını sağıp sütünü almak veya hanesinde meccanen oturmak, veya hayvanına râkib olmak, veya arazisini ekmek veya kölesini istihdam etmek üzere bir şahsa lûtf ve ihsanda bulunabilir, ve bunları dileği vakit istirdad da edebilir. Bu arada o şahsın yapmış olduğu istifade kendisine aid olur, bunlara mukabil kendisinden bir şey istenilemez. Elmu-hallâ.)[19]
Hibelere Müteallik Dâvalar, Beyyineler
209 - : Bir kimseye verilen bir malın hibe veya sadaka olduğunda ihtilâf edilse söz hibe olduğunu iddia eden tarafındır. Mecmaül-'enhür.
210 - : Hibeden rücua mani karabetin mevcud olub olmadığında ihtilâf olunsa söz istihsanen vâhibindir.
Meselâ mevhubün leh, vâhibin kardeşi olduğunu inkâra mukarin dâva etse söz maalyemîn vâhibin olur, kardeşi olmadığına dair tahlif olunur. Çünkü burada asıl maksad, maldır, vâhibin mevhubu istirdada salâhiyet-dar olmasıdır. Vâhib, karabeti inkâr etmekle rücuun imtihanı münkir bulunmuşdur. Söz ise münkirindir. Tahtavî.
211 - : Vâhib, hibesinden rücu etmek istedikde mevhubün leh : «Ben sana ıvez vermişdin» diye vâhibin inkânna mukarin iddiada bulunarak hibeden rücuun caiz olmadığını dermeyan etse söz istihsanen vâhibin olur. Bu takdirde mevhub, mevcud ise vâhib hibesinden rücu edebilir. Fakat ınü.slulıluk rücua mahai kalmayıp ınuvhubün leliu bir §ey lâzım gelmez. Hindiyye, EbussuudüTmısri.
212 - : Mcvhubün leh, vâhibin bırrıza ıvez aldığım iddia, vâhib do hibenin ikrah ile vukuunu dâva etse mevhubün lehin ıvez şartiyle hibe hakkındaki beyyinesi tercih olunur. Ettari kalülvazıha.
213 - : Ivez şart edilİb edilmediğinde ihtilâf edilib vâhib, mevrut ol duğunu iddia etse söz kendisinin olur. Bu halde mevhubün lehe : «Billah vâhib ıvezi şart etmemişdir» diye yemin verdirilir. Bunun üzerine vâhib hibesinden rücu edebilir. Meğer ki mevhub telef olmuş olsun.
214 - : Vâhib ile mevhubün leh, meşrut olan ıvezin mikdarında ihtilâf etse, meselâ : vâhib, ıvezin on lira, mevhubün leh de beş Ura olduğunu iddia eylese bakılır: Eğer mevhub, mevcud, ıvez ise gayri makbuz İse vâhib muhayyer olur, dilerse mevhubün lehi tesadduk ile iddia ettiği be§ lirayı kabul eder. Ve dilerse hibeden rücu ile mevhubu geri alır. Amma mevhub telef olmuş ise bunun kıymetini mevhubün lehe tazmin etdirebİ-lir.' Hindiyye, Reddi Muhtar.
215 - : Vâhib, hibesinden rücu etmek istedikde mevhubün leh, mev-hubun telef olduğunu iddia etse söz, bilâ beyyine mevhubün lehin olur. Çünkü reddîn lüzumunu münkirdir. Ve kendi malının telefini iddia etdiği cihetle yemine de mecbur değildir.
216 - : Vâhib ile mevhubün leh, mevhub da ziyadei muttasüanın husul ve adami husulünde ihtilâf etseler söz, bunu inkâr eden vâhibindir. Zira vâhib, akdin lüzumunu münkirdir. Bundan yalnız bina, ağaç, hayatet gibi mahsus olan ziyadeler müstesnadır. Bu hususda söz mevhubün lehindir. Şu kadar varki mevhubün lehin iddia etdiği müddet zarfında bu binanın veya ;ıM<ıchınn ve emsalinin hu.sıılü mümkün bulunmalıdır.
Binaenaleyh vâhib : «Ben bu arsayı üzerindeki bina ve ağaçlar ile beraber hibe etmiijdim» deyib mevhubün leh de : «Sen bunu arsa halinde hibe elmişdin, üzerindeki binayı ben yapdım veya ağaçları ben dikdim» de-yib hibe ile tesellüm zamanından sonra bunların vucüde getirilmesi kabil bulunsa söz, mevhubün lehin olur. Aksi takdirde mevhubün lehin kizbİ mü-teyakkan bulunur. Bahri Raik, Hindiyye Tahtavî.
217 - : Hibenin ikrah ile vukuuna aid beyyine, tav' ve rıza ile vukuu hakkındaki beyyineden racihdir.
Binaenaleyh bir kimse bir malını bir şahsa hibe ve teslim etdikden sonra bunun ikraha mebni vuku bulmuş olduğunu inkâra mukarin dâva ve isbat etse mevhubu mevcud İse istirdad edebilir, Şayed mevhubün leh gaib olub da mevhubu istirdad mümkün bulunmazsa bedelini mücbirden alabilir. Zamanat, Ali Efendi.
218 - : Vâhib ile mevhubün leh, mevhubün hangi mal olduğunda ihtilâf etseler vâhibin iddia etdiği malın mevhub mal olmadığına dair mevhubün lehe yemin teveccüh eder. Nüceym.
219 - : Bir kimse bir şahsın elinde bulunan bir malın kendisine aidiyetini dâva, o şahıs da bu malı o kimsenin kendisine hibe ve teslim etmiş olduğuna inkâra mukarin iddia etmekle iki şahid, o kimsenin bu hibe ile kabzı ikrar eylediğine şahadet etse kabul olunur. Fakat bu şahidlerden biri okimsenin hibeyi teslim ettiğini ikrarda bulunduğuna, diğeri de bu hibe ile teslimi gördüğüne şahadet eylese şahadetleri kabul olunmaz.
220 - : Hibeyi ikrar, sahihi olan kavle nazaran kabzı ikrar değildir. Binaenaleyh vâhibin mücerred «hibe etdim» diye vuku bulan ikrarına
mebni mevhubün lehin mevhuba malik olduğu iddia edilemez. Fakat diğer bir kavle nazaran mutlak hibeyi ikrar, tam, sahih bir hibeyi ikrardır Ha-niyye.
221 - : Bir kimse bir şahsa vedia olarak verdiği bir malı bilâhare ona hibe etdiğini iddiaya mukarin inkâr etmekle iki zat, bu hibeye şahadet etseler, şahadetleri kabul olunur. Velev ki o şahsın bunu kabz etdiğini gördüklerini şahadetlerinde tasrih etmesinler.
222 - : Bir kimse bir malım bir şahsa verdikden sonra hibe olarak verdiğini inkâr ile vedia olarak vermiş bulunduğunu iddia eylese söz ma-alyemîn kendisinin olur.
Binaenaleyh yemin edince bu malı istirdad edebilir.
Bu mal, o şahsın elinde telef olmuş ise bakılır: Bunun telef oluşu hibe dâvasından evvel ise o şahsa zaman lâzım gelmez. Hibe dâvasından sonra ise zaman lâzım gelir. Çünkü bu hibe iddiasiyle o şahsın müstevda sıfatiy le olan yedi emaneti, yedi gasba tebeddül etmiş olur.
223 - : Bir kimse içinde sakin olduğu haneyi sahibinin kendisine hibe etmiş olduğunu iddia, sahibi ise bu haneyi o kimseye kiraya vermiş bu-ulnduğunu dâva etse hibe beyyinesi racih olur. Ankaravi, Behce,
224 - : Bir kimse, bir şahsın elinde bulunan bir mal hakkında : «onu o şahsa hibe ettiğini» iddia, o şahıs da bunun rehn olduğunu dâva edib tarih beyan etmeseler rehn hakkındaki beyyine racih olur. Çünkü rehn mazmundur. Emanet mazmun değildir. Ziyadei müsbit olan beyyine ise mukaddemdir. Meğer ki bişartihvez hibe iddiasında bulunsun, o takdirde hibe beyyinesi takdim olunur. Çünkü bu hibe, intihaen bey' mânasın dadır. Ganimi Bağdadî.
225 - : Bir kimse elinde bulunana bir malı bir şahısdan hibe tarikiy le kabz etdiğini bir tarihî sabık beyaniyle iddia, haneden biri de bu malı o şahısdan kendisinin hibe tarikiyle kabz etmiş olduğunu lâhik bir tarih beyaniyle dâva etse zilyedin beyyinesi tercih olunur. Tarih beyan etmedikleri takdirde de zilyedin beyyinesi müreccahdır.
226 - : Bir kimse elinde bulunan bir malı bir zatdan hibe tarikiyle kabz etdiğini lâhik bir tarih 'le iddia, başka bir şahıs da bu malı o zatdan hibe olarak kabz eylemiş olduğunu sabık bir tarih ile dâva etse bu zilyed olmayanın beyyinesi müreccah olur.
227 - : Bir kimse elinde bulunan bir malı bir zatdan hibe olarak kabz etdiğini tarih beyan etmeksizin iddia, hariç bir şahıs da bu malı o zatdan hibe tarikiyle kabz eylediğini bir tarih beyan ederek dâva etse zilyedin beyyinesi tercih olunur.
228 - : Vâhib veya mevhubün leh vefat etdikden sonra varisleri mev-hubün hali hayatda kabz edilib edilmemiş olduğunda ihtilâf etseler söz, bu kabzın hali hayatda vuku bulmamış olduğunu İddia eden tarafındır. Çünkü bu, hibenin lüzumunu, tamamiyyetinİ münkir bulunmuş olur.
229 - : Bir hibenin sıhhat halinde mi, marazı mevt halinde mi vuku bulduğunda ihtilâf edilse söz, bir kavle göre hibenin marazı mevt halinde vukuunu iddia edenindir. Çünkü bu, akdin ve temellükün lüzumunu münkirdir. Diğer bir kavle göre de sıhhat halinde vukuunu iddia edenindir. Zira marizin tasarrufatı esasen nafizdir, ancak vefatından sonra menkuz olabilir. Binaenaleyh söz, bu menkuziyeti inkâr edenindir. Fakat iki taraf da idd'asına beyyine ikame edecek olsa sıhhat halinde vukuunu iddia edenin beyyinesi tercih olunur. Hindiyye, Tenkihi Hamidî.
230 - : Bir kimse bir malın kendisine hali sagirinde velisi, meselâ müteveffa babası tarafından hibe edilmiş olduğunu bil'ifade hibenin sıhhatini iddia, diğer varisler de bunun hali bulûğunda vaki olub kabz etmediği cihetle butlanını dâva etseler sıhhat hakkındaki beyyine racih olur.
231 - : Varislerden biri hibe ve kabzın hali sıhhatde vukuunu iddia, diğer vârisler de murislerinin marazı mevtinde vukuunu dâva etseler sıhhat hakkındaki beyyine tercih olunur. EttarikatüTvazıha.
232 - : Mevhubün leh, hibenin bir hibei sahiha olduğunu, vâhibin vârisleri de şartı fâsid ile hibe edildiğini iddia etseler vârislerin beyyinesi evlâ olur. Abdurrahim.
233 - : Bir kimse, satın ahb zevcesine verdiği hüliyyatı, zevcesi istimal etdikden sonra vefat etmekle ariyet olarak vermiş olduğunu iddia, zevcenin vârisleri de hibe olarak verilmiş olduğunu dâva etseler, söz maal-yemin o kimsenin olur. Çünkü hibeyi münkirdir. Hindiyye.[20]
On Birinci Kitabın Sonu
ONİKİNCİ KİTAP
Vakıflara aid ahkâmı cami olub bir mukaddime ile beş bölümden müteşekkildir.[21]
MUKADDİME
VAKIFLARA DAİR BAZI İSTILAHLAR HAKKINDADIR
Vakıflara Dair Fıkhî İstılahlar
1 - : (Vakıf) bir mülkün menfaatini halka tahsis edib aynini Allah Tealâmn mülkü hükmünde olarak temlik ve temellükden müebbeden men etmekdir. Bu tarif, Imameyne göredir, imamı Azama göre vakıf : bir mülkün ayni sahibinin mülkü hükmünde kalmak üzere menfaatinin bir cihete tesadduk edilmesidir.
Vakıf eden zata (vâkıf), vakf edilen şeye (mevkuf), (mahallî vakıf) bir aynin menfaati kendisine vakf ve tahsis edilen şahsa veya mahalle de (mevkufun aleyh), (meşrutun leh), (masarifi vakıf) denilir. Bunlara (mür-tezika), (ehli vezaif) de denir.
Vakıf tabiri, mevkuf mânasında da müstameldir. Cem'i evkafdır, vukufudur. Vakfa ihtibas, tahbis, tesbil de denilmekdedir.
2 - : (Vakfı lâzım) vâkıf veya hâkim tarafından fesh edilmesi caiz olmayan vakıfdır. Lüzumuna usulen hükmolunan her hangi bir vakıf gibi.
3 - : (Vakfı gayri lâzım) vâkıf, hâkim veya vâkıfın varisi tarafından fesh ve ibtali sahih olan vakıfdır. Vakfı fuzulî gibi.
4 - : (Vakfı müneccez) filhal yapılan, yani şarta muallâk, istikbale muzaf, bir vakit ile mukayyet bulunmamış olan vakıfdır.
5 - : (Vakfı muallâk) bir şarta talik suretiyle yapılan vakıfdır ki sahih değildir. «Fülân işim görülürse şu mülküm vakf olsun» denilmesi gibi.
6 - : (Vakfı muzaf) müstakbel bir zamana izafe suretiyle yapılan vakıfdır ki sahih değildir. Fakat mâbadelmevte, yani ölümden sonraya muzaf olarak yapılan bir vakıf, vasiyet hükmünde olub sahilidir.
7 - : (Vakfı muvakkat) bir vakit ile tevkit edilen vakıfdır ki sahih değildir. «Şu akarım bir ay veya bir sene şu cihete vakıf olsun» denilmesi gibi.
8 - : (Vakfı miişa') bir kimsenin biişkiisiyle müştereken mâlik olduğu
bir yerdeki şayi hissesini vakf etmesidir ki şeraiti dairesinde sahihdir.
9 - : (Vakfı müşterek) iki veya daha ziyade kimsenin bil'iştirâk malik oldukları bir malı vakf etmeleridir ki usulü dairesinde sahih olur.
10 - : (Vakfı mariz) bir kimsenin marazı mevtinde yapmış olduğu vakıfdır ki vasiyet hükmünde olub terikesinin sülüsünden muteber olur.
11 - : (Vakfı fuzulî) bir kimsenin mâlik olmadığı bir şeyi sahibinin İznini almaksızın bir cihete vakf etmesidir ki sahibinin icazetine mevkuf olur. Mukabili (vakfı gayri fuzuli) dir.
12 - : (Vakfı Irsadi) beytülmale aid olan bir mülkün rakabesi yine beytülmale aid olmak üzere menfaatinin veliyyüTemr tarafından veya anın müsaadesiyle başka bir zat tarafından bir kimseye veya bir cihete tahsis udilmcsi demelidir ki buna (tahsisat kabilinde vakıf) da denir ve irşadı sahih üe irşadı gayri sahih kırımlarına ayrılır.
13 - : (İrşadı sahih) beytüimale aid bir mülkün menfaatini veliyyül'em-rin veya anın müsaadesiyle başka bir zatın beytülmâlden istifadeye istihkakı olan kimselere tayin ve tahsis etmiş olmasıdır. Camilere, medreselere,
vesair mesalihi müslimine tahsis edilmesi gibi.
14 - : (İrşadı gayri sahih) beytülmale aid bir mülkün veliyyülemr tarafından veya ânın müsaadesiyle başkası tarafından beytül'male istihkakı olmayan bir kimseye tahsis edilmesidir. Araziyi milliyeden bir parçanın vergisini şuna buna vakıf ve tahsis gibi ki İbtali caizdir.
15 - : (Ikta') beytülmale aid arazinin rakabesi veya menfaatini beyül-malde istihkakı bulunan bir kimseye veliyyül.emrin temlik ve ita etmesidir.
16 - (Ikfaatı mevkufe) veliyyülmer tarafından beytülmalde istihkakı olan bir zata temlik suretiyle verilmiş veya beytülmâlden mesugatı şeri-yesi dairesinde satın alınmış, yahud veliyyüTemrin müsaadesiyle bervechi mülkiyet ihya edilerek maliki tarafından bir cihete vakf edilmiş bulunan arazidir.
17 - : (Vakfı ehli) mahsur bir kavme aid olan vakıfdır. Şüyle ki yüzden aşağı mikdarda olan bir cemaate kavmi mahsur, yüz ve yüzden ziyade mikdardaki b'r cemaate de -imam Ebu Yusüfden rivayet olunduğuna ve Mecellede kabul edildiğine göre -kavmi gayri mahsur denir. Bu makamda kabili ihsa, gayri kabili ıhsa tabirleri de kullanılır.
18 - : (Müessesatı hayriyye) mescidler, medreseler, mektebler, kütüp haneler, hanlar, zaviyeler, ribatlar, imarethaneler, çeşmeler, köprüler, ku-yula, hastahanler, makbereler gibi vakf edilmiş âmmeye faideli eserlerdir. Bunlara (vakf lissebil) de denir.
19 - : (Müstagallati vakfiyye) müessesatı hayriyenin idaresi için iktiza eden varidatı temin etmek üzere vakf edilmiş şeylerdir. Bunlar akar olacağı gibi bağ, bahçe, nükud da olabilir. Vakıf gedikler de bu kabildendir. Müfredi (müstagal) dir. İstiklâl de gallelendirmek, faidelendirmek, meselâ bir akarı kiraya verib kira bedelini almak demekdir.
20 - : (Müsakkafatı vakfiyye) tavanlı binaları ihtiva eden vakıf müs-tegallât demek Han, hane, mağaza gibi. Müfredi (müsakkaf) dır,
Müstegallüt, musakkafatdan eamdır. Bununla beraber çok kere müs-tagallât tabiri müsakkafata mukabil olarak kullamlmakdadır. Bu takdirde müstagallât ile tavansız olan ve gailesi alınan şeyler kasd edilmiş olur. Bağlar, bahçeler gibi.
21 - : (İmareti vakıf) vakf edilen şeyin vakfı zamanındaki hali üzere bulundurulması veya meşrut bir hale getirilmesi için icab eden tamiratı yapmakdır.
22 - : (Termim) meremmet etmek, yani tamir ve ıslahda bulunma^ defrıekdir. Meremmetler iki kısımdır.
23 - : (Meremmeti müstehleke) binalardan ayırıb alınması kabil bu lunan termimlerdir. Boya, sıva, bostan-ı ıska gibi.
24 - : (Meremmeti gayri müstehleke) binalardan ayırıp alınması kabil bulunan termimlerdir. Bir binaya yeniden ilâve edilen bir bina gibi. Came-kânlar, takılan camlar, avluya döşenilen mermer taşlar da bu kabildendir.
25 - : (Mersad) vakfın tamiratından münbais bir boredur. Yani tami rata muhtaç olduğu halde gailesi mevcud olmayan ve tamirata kâfi bir ücreti muaccele :1e isticar da edilmeyen bir vakıf yeri ileride vakfa rücu etmek üzere kendi malından tamir eden bir kiracının bu yüzden o vakıfda olan alacağıdır ki bunu ya icare bedellerine mahsub suretiyle veya vakfın sair gailesinden mukassat&n almak suretiyle istifa eder. Bu veçhile yapuan tamirata ve zarurî meremmete de mersad denilir.
26 - : (Nıkzı vakf) asıl vakfın taş, kereste, kireç gibi döküntüleri demekdir ki bunlar vakfın rakabesinden sayılır.
Düsturun ikinci cildinde vakıf müstegallât ve müsakkafat muamelâtı hakanda 9 Cûmadel'âhire 1287 tarihli bir nizamname vardır.
27 - : (Tescili vakf) bir vakfın lüzumuna salâhiyetdar olan bir hâkimin şer'i usulü dairesinde hükm etmesi demekdir. Tescil tabiri lûgatde bir ilâmı sicile yazmak manasınadır.
28 - : (Sicil) vesikaları, ilâmları, mukaveleleri yazmaya mahsus resmî defterdir ki cem'i sicilâtdır. Bir vesikayı, meselâ bir vakfiyyeyi böyle resmî bir deftere yazıb imza etmeye de tescil denir. Bazan lâzımı zikr, melzumu irade kabilinden olarak hâkimin verdiği hükme de tescil denil-mekdedir. Çünkü bu hüküm, bir sicile kayd edüecekdir. Binaenaleyk (vakfı müseccel) tabiri hem sicilde mukayyed vakıf, hem de lüzumuna hükm edilmiş vakıf yerinde müstameldir.
29 - : (Vakfiyye) vakfa dair vâkıfın takı irini, şeraitini havi olan vesikadır ki hâkimin tescilini havi olunca (vakfiyyei müseccek) adını alır.
30 - : (İstibdali vakf) bir vakfı bir mülk ile veya nükud ile mübadele etmek, değişmekdir ki şeraiti dairesinde caizdir.
31 - : (Tescili İstlbdal) bir istibdalİn bozulması kabil olmamak üzere sıhhatine hâkim tarafından hükm edilmskdir ki artık bu isübdal muamelesi fesh edilemez.
32 - : (Gallei vakf) vakfın varidatı, mahsulâtı demekdir. Buna rey'ı vakıf) da denir. Vakıf bahçelerin meyvaları, vakıf akarların kiraları, vakıf paraların ribihlerİ bu cümledendir.
33 - : (Tuluu gaile) vakfın gailesin* n zuhuru, meydana gelmesi demekdir ki vakfına göre tebeddül eder. Şöyle ki : mezruatdan olan gailenin tuluu, ekinleri yetişib dane bağlaması veya mütekavvim bir hale gelmesiyle olur. Meyvalardan ibaret olan bir gailenin tuluu, meyvalann yetişib âfetden emin bir hale gelmesiyle olur. Kira bedellerinden ibaret bulunan bir gailenin tullu bu bedellere aid taksit zamanlarının hululiyle olur.
34 - : (Rakabe etmek) bir vakfın gailesini aslına ilhak etmek demek-d»r. Şöyle ki : bir vakıf nükudun bir mikdan bilâ teaddi zayi olsa bu noksan gailesinden reyi hâkimle ikmal edilmedikçe mürtezikasma bir şey vc-nlmiyebilir. Bu hale fetva lisaniyle «mürtezikamn vazifelerini rakabe etmek» denir.
35 - : (Mütevelli) vakfın umur ve mesalihini ahkâmı şer'iyye ve şeraiti vakfiyye dairesinde idare etmek üzere tayin olunan kimsedir ki iki kısma ayrılır. Birisi meşrutiyet veçhile mütevellidir ki mütevelli olması vâkıfın şartı iktizasındandır. Diğeri meşrutiyet veçhile olmayan mütevellidir ki tevliyeti münhal bulunan bir vakfa meşrutun lehi bulunmadığı cihetle hâkim tarafından tayin edilen mütevellidir.
Mütevelliye (mütekellim alelvakf) da denir.
36 - : (Kayyımi vakıf) mütevelli demokdir. Cem'i kuvvamdır. fiir de kayyım ; «kendisine vakfın hıfzı, cemi ve tefriki tevfiz edilmiş kimse demektir ki bu halde mütevellisinin idaresi altında bulunmuş olur. Mütevellinin salâhiyeti ise daha genişdir. Çünkü mütevelliye vakıfda tasarruf salâhiyeti de tevfiz edilmiş bulunur.
37 - : (Nazırı vakıf) mütevellinin vakıf hakkındaki tasarruflarına nezaret etmek ve mütevelli için vakıf işlerinde re'yen merci olmak üzere nasb olunan kimsedir. Bazı yerlerde mütevelliye nazır denilmesi de mütea-refdir. Artık bu gibi yerlerde nâzın mevcud olan bir vakfa ayrıca bir mütevelli de nasb edilemez.
38 - : (Müsrifi vakıf) mütevellisinin tasarruflarını murakabe altında bulundurmak üzere tayin edilen kimsedir. Buna (nâzın vakıf) da denir. Maamafih müsrifin vazife ve salâhiyeti bulunduğu yerin örf ve âdetine göre tebeddül edebilir. Vakfın malını muhafaza eden veznedar ve anbar memuru gibi kimselere de müsrif denir.
39 - : (Şaddı vakıf) vakfın umur ve hususunu murakabede bulunan, meselâ mescidlerin açıhb açılmadığını, nezafetleririe dikkat edilib edilmediğini araşdırmak üzere mescidlere devam eden kimsedir ki bunlara zamanımızda evkaf müfettişleri, mürakibleri denir.
Bir de namaz vakitlerini ilân eden, meselâ namaz vakti hulul edince (Esselâte yâ mü'minin) diye nidada bulunan kimseye de (şaddı vakf) denil-mişdİr.
40 - : (Kaimmakam mütevelli) bazı hususlarda mütevelli yerine kaim olmak, mütevelliye aid işleri görmek üzere hâkim tarafından nasb olunan kimsedir. Bu vakfın gailesini korumak için gaib olan mütevellisi yerine muvakkaten tayin edilen kayyım bu tabiidendir.
41 - : (Cabiİ vakf) vakfın gailesini toplamaya memur kimsedir. Vakfın tahsildarı sayılır. Vakfın varidatını toplamaya da -(cinayet) denir. Cemi'i ; eibayaldtr.
42 - : (Hademe* evkaf) vakıfların hizmetlerini gören kimselerdir. îmamlar, hatipler, müezzinler, müderrisler, mütevelliler bu cümledendir.
43 - : (Şeairi vakıf) : mevcud bulunmamaları vakfın muattaliyetini mucib olan kimseler ile sair levazımı vakfiyyedir. Mescidlere nazaran imamlar, halibler, müezzinler, tenvirat, tefrişat ile abdest muslukları gibi. Medrese müderrislerine, imamlar ile hatiblere ve müezzinlere (erbabı şcair) de denir.
44 - : (Mesalihi mescid) mescidden maksul olan gayenin tahakkuku vücudlarına mütevakkıf bulunan kimselerile sair levazımdır. İmam, hatib, müezzin gibi hademei hayrat ile mescidin tenviratı ve abdest suları bu cümledendir.
45 - : (Avaİdi vakıf) vakfın nemasından ve vakfa müteallik varidat-dan ibaretdir ki iki kısma ayrılır. Bir kısmı avaidia şer'iyyedir ki, vakfın meşru suretde hâsıl olan gailesinden ibaretdir. Vakfın §er'i masraflarına sarf edilir. Diğer bir kısmı da avaidi örfiyyedir ki- alâkadarların vakıf namına verdikleri aliyelerden ve saireden ibaretdir. Şöyle ki bir vakfın meselâ arazisini ekib biçenlerin vakıf için her sene bir şey atiye olarak vermeleri kadimdenberi mutad ise bu alınıb vakfın umuruna sarf edilir. Fakat bunların mütevelli namına yağ, yumurta, zahire gibi bir şey vermeleri rüşvet olacağından caiz olmaz. Şu kadar var ki vakıf arazinin hâsılatından bir mikdarının, meselâ onda birinin mütevelliye verilmesi kadimden beri mütearef ise mütevelli bunu alabilir, bu mütevelli hakkında avaidi ör-fiyyeden sayılır.
46 - : (Müsadaka alel'istihkak) muayyen bir hakkı hangisinin malikiydi hakkında iki kimsenin ittifak etmesidir. Meselâ ; vakfiyye mucebince kendisine gallei vakıfdan şu kadar sehm verilmesi icab eden Zeyd, bu sen-m in hiç bir kimseye aid ulmayıb yalnız Amre aid bir hak olduğunu, mukabilinde bir bedel olmaksızın samimî suretde ve Amrin tasdikine mukarin iddia ve ikrar etse ^aralarına müsadaka bulunmuş olur. Bu halde Zcydin İkrarı yalnız kendi hakkında muteber olduğundan o sehm Zeyd ber hayal oldukça Amrc verilir. Fakat Zeyd ile Amrdan hangisi evvel vefat else o sehm, Zeydden sonra meşrutun leh ulan cihete aid olur, bunlardan bor hayat olana verilemez.
47 - : (Ferağ) lügatde boşaltmak, bir işeten kurtulmak, bir işi terk etmek manasınadır. Ferağ, hukuk bakımından bir icar mahiyetindedir. Çünkü menfaati temlikden ibaretdir. Vakıflarda ferağ ise : «bir kimsenin vakf müstagallât veya musakkafatdaki tasarruf hakkını başkasının uhdesine terk ve tefviz etmesi demekdir. Tevfiz eden kimseye (fariğ), uhdesine tefviz edilen kimseye (mefruğun leh), ferağ olunan müstegal veya müsakkafa (U (mefrugıın bin) denir. Bu tefviz mukabilinde fariğin mefruğun lehden aldığı bedulu de (bedeli ferağ) denilir.
48 - : (Ferağ kafi) bir şart bulunmaksızın yapılan ferağdır ki filhal kaL'i suretde terk ve tefvizden ibaret bulunur.
49 - : (Vakf musakkefat ve müstegallâtda ferağ bilvefa) bir kimsenin tasarruf unda bulunan hane, bahçe gibi vakıf bir şeyi zimmetinde olan borcu öde yince kendisine red edilmek üzere bu borcu mukabilinde alacaklısına ferağ etmesidir. Bu, kısmen rehn hükmündedir. Bey'i bilvefaya bak!
50 - : (Ferağ bil'İstiğlâl) vakf müsakkafat ve müstegallâtdan birini mutasarrıfı yine kendisi isticar etmek üzere başkasına vefaen ferağ etmekdir.
51 - : (Fefağ anil'cihai) bir kimsenin uhdesindeki cihetlerden kasrı yed ederek onları başkasına ferağ = terk etmesidir ki hâkimin tasvib ve tecvi-hine iktiran etmedikçe muteber olmaz.
52 - : (Nuziil anilvezaif) mütevelli, nazır, cabi gibi cihat sahiplerinin uhdelerindeki hizmetlerden başkalarına verilmek üzere istifa etmeleri de mekdir. O başkasına (mefruğun leh, menzulün leh) denir.
Bir ciheti başkasına ferağ etmek de nüzulden maduddur.
53 - : (Cihat) imamet, hitabet, müezzinlik, kayyımlık, müderrislik, vaizlik, hafızı kütüblük gibi müessesatı vakfiyyeye aid hizmetlerdir. DüfretU cihetdir. Zarurî ve gayri zarurî kısımlarına ayrılır,
54 - : (Cihatı zaruriyye) vakfın başlıca mesalihinden olan, başka.bir tabir ile vakfın başlıca gayesini temin eden cihetlerdir ki mescidlere nazaran imamet, hitabet .müezzinlik hizmetleri gibi.
55 - : (Cihatı gayri zaruriyye) vakfın tâli derecede mesalihinden olan cihetlerdir. Cibayet, hazini kütüblük hizmetleri gibi. Bir vakfın gayri zarurî olan imaretleri de bu kabildendir.
Bir vakfm gailesi müsaid olmadığı takdirde cihatı zaruriyye sahihleri sair cihat eshabına takdim olunurlar.
56 - : (Vücuhi vakf) bir vakfm meşrutun lehi olan cihetlerdir ki üç kısma ayrılır. Şöyle ki :
1 - : Yalnız fukaradan ibaret olur.
2 - : Evvelâ ağniyadan, sonra fukaradan ibaret olur, evvelâ vâkıfın evlâdına, badehu fukaraya meşrut vakıflarda olduğu gibi.
3 - : Fukara ile ağniyadan ibaret bulunur, Mescidler, kütüphaneler, makbereler, köprüler gibi vakıflar bu kabildendir ki bunlardan fakirler de, zenginler de müstefid olabilirler.
57 - : (Vazife) lûgatde bir insan için her gün takdir edilen taam veya erzak demekdir. Fıkıh ıstılahınca : «vakfın gailesinden verilen maaşdan, tayinatdan ibaretdir. Bu maaşı veya tayinatı alan kimselere (mürtezika), (ehli vezaif) denir. Yapılması lâzım olan her hangi bir hizmete vazife denildiği de şayîdir. Cem' i: vezaifdir.
58 - : (VezaifS jâgire) boş kalan, yani inhilâl eden veya muattal bırakılan vazifeler demekdir.
59 - : (Cameklyye) vakfm gailesinden vezaif sahihlerine verilmesi mü-retteb olan şehrî atiyedir ki bu, min vechin ücret ve min vechin sıla mahiyetindedir. Elbise bahası namiyle verilen paralar bu kabildendir.
Câmekiyye, vazifenin şehrî kısmmdandır. Senevi kısmına da «ata» denilir.
60 - : (Mürettebatı vakfiyye) bir kimseye ilmi, salâhı veya fakrından dolayı bir hizmet mukabili olmayarak vakfın galesinden verilen şeydir ki buna örfde (zevaid) denir. Bu cihetle meselâ fukaraya meşrut olan bir gaile, müretteb, zevaid kabilinden bulunmuş olur.
61 - : (Vazifelerde tallküttakrtr veya tallküttevclh) vezaifi vakfiyye hakkındaki tevcihlerin hâkim tarafından edilmesi demekdir ki sahihdir.
Meselâ : hâkimin bir zata hitaben : «şu vazifenin sahibi ölürse veya şöyle bir vazife inhilâl ederse onu sana tevcih ettim» demesi gibi.
62 - : (Klrdar) bir kimsenin veliyyüremr tarafından müzarea için kendisine tefviz edilmiş olan araz» üzerinde yapdığı binaya, dikdiği ağaçlara, ve kendi mülkünden nakl ederek tarla haline getirmek üzere o arazinin çukurlarına, yarık yerlerine doldurduğu topraklara ıtlak olunur. Buna bazı yerlerde (hakkı karar) adı verilmişdir.
Bir arazinin tarla halin© getirilmesi için çukurlarına doldurulan topraklara (kibs) denir. Bir yeri sürüb aktarmak, ziraate elverişli bir hâle getirmeğe de (kirab) denilir.
63 - : (thkâr) bir yeri üzerinde bina yapmak veya ağaç dikmek üzere istibka veçhile kiralamakdır. Söyle ki : üzerinde müste'eiri tarafından bina yapılacak veya ağaç dikilecek olan arazinin mesahası tayin ve her zirai için bedeli icar olarak bir meblâğ takdir olunur. Müste'cir, artık icareyi yenilemeye muhtaç olmaksızın her sene o mukadder meblâğı arazi sahibine vererek üzerindeki binalarını, ağaçlarım ibka eder. Bu muamele, bazı yerlerde kıyasa muhalif olarak kabul edilerek bir teamül hükmünü almışdir.
Zemini mukataah vakıflar bu kabildendir. Bu muameleye (istihkar) da denir.
64 - : (Arazİİ muhtekere) müste'eiri tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere sendvî bir meblâğ mukabilinde kiraya verilmiş arazidir ki, müsteciri mukadder bedeli icareyi her sene arazi sahibine vererek o araziyi elinde istibka eder. Bu, bir istihkar muamelesi demekdir.
65 - : (Hulüv) bir akarın evvelce vaz'iyed edilmiş, ve malûm bir bedel ile kiralanmış bulunmasına mukabil olan menfaati mücerrededen ibaretdir.
Meselâ": bir kimse için isticar etmiş olduğu mülk veya vakıf bir dükkândan dolayı sabit olan istifayı menfaat hakkına «hulüv'» denir. Ecri mislinden dûn bir bedel ile tutulan bir akar mutasarrıfına «hizmet» namiyle verilen meblâğa da «hulûv'» denilir. Bu meblâğ dahi ücret olacağından akar vakıf ise mütevellisinin bu meblâğı vakfa sarf etmesi lâzım gelir. Bu mânaca hulûv', sahibine" hiç bir hak bahş etmez. Bazan gediklere de hulüv' adı verilir.
Peştemallık ve hava parası adiyle verilen ve haddi zatında bir rüşvet mahiyetinde bulunan mebaliğ de bir hulüv' demekdir ki veren kimseye kiraladığı akar üzerinde bir hak vermez, müddetin hitamında akarı tahliyesi lâzım gelir.
66 - : (Meşeddi müske) başkasının, meselâ bir vakfın arazisi üzerinde sabit olan bir istihkakdır, yani âhara aid bir araziyi sürüb akdarmak, onun su yollarını kazıyarak ıslah etmek üzere o arazide bir kimseye verilmiş olan ziraat ve haraset hakkıdır ki bu arazi kirası verildikçe o kimsenin elinden alınarak başkasına icar edilemez. Bu istihkaka yalnız (meşed), yalnız (müske) de denir. Meşed, kuvvet mânasına olan şiddetden ahnmışdır, müske de temessük edilecek vesika demekdir. Bu araziyi bu veçhile ıslah edecek kimsenin elinde bu hususa dair istinad ve temessük edeceği kuvvetli bir vesika bulunacağından bu cihetle buna : (meşeddi müske) denilmiş oluyor.
Müske tabiri bazan «kirdar» a da şâmil bir mânada kullanılır. Şöyle ki : bir kimsenin isticar etdiği bir bostanda yapdığı nadasa, tamirata ve topladığı haraset âlâtma ve yetişdirdiği sebzelere, yoncalara da müske denir.
Kirdar mânasına olan müskenin ebniye ve mezruat gibi bazı kısımları birer mali mütekavvim olduğundan bunlarda alım sntım ve irs cari olabilir.
67 - : (Men lehül istiğlâl) bir vakıf mahallin gailesi kendisine meşrut olan kimsedir.
68 - : (Men lehüssükna) bir vakıf akarın içinde oturmaya müstahik olan kimsedir. Sükna için mi, istiğlâl için mi vakıf edildiği bilinmiyen bir akar, istiğlâle hami olunur.
69 - : (Teamül) bir şeyin ziyade istimal olunmasıdır. Başka Irr tabir ile bir şey hakkındaki muamelenin mutad bulunmasıdır. Bir iki kimsenin istimaliyle teamül vücude gelmez.
70 - : (Evlâd) oğullar ve kızlardır. Bir insanın bizzat kendisinden türeyen evlâdına (evlâdı sulbiyye) denir. Binaenaleyh torunlar, evlâdı sulbiyyeden sayılmaz. Evlâdın müfredi (veled) dir. Bu tabirvelâdetden müştak olduğundan dolayı oğlana da kıza da şâmildir. Ve bir tabiri âm olduğundan
bire de, cemaate de ıtlak olunur/?
71 - : (Ahfad) evlâdın ilâ kinaye evlâdıdır. Yani oğulların ve kızların
çocukları ve bu çocukların çocukları demekdir, müfredi «hafid) dir ki türk-cede torun denilir.
72 - : (Zürrİyet) bir kimsenin evlâd ve ahfadı veya nesli demekdir.
73 - : (Nesil) bir kimsenin âbâ Ve ecdadına denildiği gibi sulbî evîâd ve ahfadına da denilir. Nesil tabiri, bir rivayetde kızların evlâdına da şâmildir. Cem'i ensaldir.
74 - : (Akib) bir kimseye babalan cihetinden müntesib olan şahısdir. Şöyle ki bir kimsenin sulbî evlâdı kendisinin akibi olduğu gibi erkek evlâdının evlâdı da akibidir, fakat kız evlâdının evlâdı kendisinin akibi değildir. Çünkü onlar babalan cihetinden başka sülâleye mensubdurlar.
75 - : (Butn) karin, nesil, sülâle demekdir. Cem'i butundur. Bir kimsenin evlâd ve ahfadı kendisine nazaran birer butundur. Şöyle ki sulbî evlâdı birinci batni, evlâdının evlâdı ikinci batni, bunların evlâdı da üçüncü batni teşkil eder.
76 - : (Zî karabet) bir kimseye babası veya anası tarafından ilk islâ-ma yetişmiş olan büyük ceddine kadar mensubiyeti olan her hangi bir şahısdir. Bunda mahrem olanlar île olmayanlar, erkekler ile kadınlar, yakınlar ile uzaklar müsavidir. Ana baba ile evlâda karabet namı verilemez. (Zi er-ham), (zi ensab) da bu mânadadır.
77 - : (Ehli beyt) bir kimseye babası canibinden islâmiyet devrine ilk yetişmiş olan ceddi âlâsına kadar neseben muttasıl olan insanlardır. Bu ceddi âlânın müslüman bulunmuş olması şart değildir. (Âl), (cins) de bu mânada kullanılır.
78 - : (Ehli vakf) vakfın gailesinden bilfi'l hisse alan kimselerdir.
79 - : (Evlâdı zuhur) bir kimsenin kendi erkek ve kız evlâdıyle oğullarının erkek ve kız evlâdı demekdir.
80 - : (Evlâdı butun) bir kimsenin kızlarından ve kızlarının erkek ve kız evlâdından ibaretdir.
81 - : (lyal) bir kimsenin infakı altında bulunan insanlardır. Kendisinin hanesinde bulunsunlar, bulunmasınlar müsavidir. (Haşem) de iyal men-ziles indedir.
82 - : (Evkafı mazbuta) doğrudan doğruya evkaf nezareti veya mü-diriyeti tarafından idare edilen vakıflardır ki iki kısımdır :
Birinci kısım, Osmanlı hükümdarlariyle anların müteallikatma aid vakıflardır. Bunların tevliyetleri hükümdar bulunacak zatlara meşrut olub bu hususa evkaf nazırları tevkil edile gelmişti.
ikinci kısım, vakıfların zürriyetlerinden Ve müteallikatından olub mütevelli olmaları meşrut bulunan kimselerin münkariz olmalarına mebni evkaf idareleri tarafından zabt ve idare olunan vakıflardır.
83 - : (İdaresi mazbu» evkaf) vakfiyyeleri mucibince meşrutun leh mütevellileri bulunduğu halde kendilerine birer muyayen mikdar maaş tahsis edilerek vakıf işlerine müdahale etdirilmeyib evkaf daireleri tarafından idare olunan vakıflardır. Köprülü ve Çakal Zade, ve Şehid Mehmed Paşa vakıfları gibi. Bu mütevellilerin hıyanetleri sabit olmadıkça böyle vakfa müdahaleden men edilmeleri şer'an caiz değildir.
84 - : (Evkafı mülhaka) evkaf idarelerinin nezaretleri altında olarak hususî mütevellileri tarafından idare olunan vakıflardır.
Vaktiyle bir takım vakıfların nezaretleri vâkıfları tarafından sedaret, meşihat, fetva emaneti, Anadolu veya Rumeli sedareti makamlarına veya darüssaade ağalığına, veya vilâyetler kadılıklarına meşrut bulunmuşdu. Bilâhare bu gibi vakıfların nezareti de evkaf nezaretine veya ana halef olan evkaf müdüriyetlerine tevdi edilmişdir. Böyle meşrutun lehleri mevcud olan vakıflarda evkaf idarelerinin tasarrufları meşru olabilmek için bu meşrutun lehlerden vekâlet almaları icab eder. Çünkü tevliyet ve nezâretde vekâlet carîdir.
Evkafı mülhaka için ikinci cild düstura müracaat!
85 - : (Müstesna evkaf) evkaf idarelerinin nezaretleri, müdahaleleri olmaksızın yalnız mütevellileri tarafından idare olunan vakıflardır. Zeynel'-âbidin hazretlerine, Mevîâne Celâlüddine, Hacı Bayram Veliye, Gazi Evre-nos Beye aid vakıflar gibi.
Üçüncü cild Düsturun 237 nci sahifesi ve dördüncü cild Düsturun 400 üncü sahif esindeki aşar talimatnamesine müracaat!.
86 - : (Avarız vakıfları) gaileleri bir köy veya mahalle ahalisinin ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere tesis edilmiş vakıflardır. Köydeki fakir kimselerin, teçhiz ve teklifinine, hastaların tedavisine, fakir kızların cihazına, su yollarının tamirine sarf edilmek üzete vakf edilmiş paralar veya vakıf mahallar bu cümledendir.
87 - : (Icaref vahideli evkaf) mütevellileri veya evkaf idareleri tarafından ay, veya sene gibi birer kısa müdet tayiniyle muvakkaten kiraya verilen vakıf müsakkafat ve müstegallâtdır. Bu gibi vakıflarda ferağ ve intikal carî değildir. İkinci cild Düsturun 170 İnci sahif esine bak!..
88 - : (Mukataah vakıflar) arsası mukataah vakıf, ebniyesi veya eş-carı mülk veya vakıf olan müsakkafat ve müstegallâtdır.
89 - : (Mukataâ) üzerinde mülk ebniye veya eşcar vücude getirilmiş olan bir vakıf arsa için tayin edilmiş olan senevi ücretdir ki buna (icarei zemin), (bedeli hakr) de denir. Bu hususdaki mukaveleye de (hakr) tabir olunur. Böyle icare şartiyle olan mukataa muamelesi sahihdir.
90 - : (tcareteynli evkaf) icareteyn ile, yani icarei muaccele ve icarei müeccele ile kiraya verilen vakıflardır. Peşin alınan kira bedeli bir icarei muaccele olduğu gibi birer müddetle, meselâ, seneden seneye alınan kira bedeli de bir icarei müecciledir. Böyle bir vakfın müste'cirine (bil'icareteyn mutasarraf) denir. Bu mutasarrıf, bu vakfı kendi namına başkasına kiraya verirse kendisine de meşhur mânasınca mucir» denir. İcareteynü vakıflarda ferağ, intikal, ahara icar muameleleri caridir.
İkinci cild Düsturun 170 inci ve üçüncü cüd düsturun 459 uncu sahife-sindeki nizamnameye ve on altıncı cild düsturun 230 numaralı Vakıflar Kanununa müracaat!.
91 - : (Gedik) bir kısım esnafa ve sanate mahsus olub daimî suretde kalmak üzere isticar edilmiş mülk veya vakıf bir dükkân veya emsali bir akar içinde müstecirin maliyle ve mülk sahibinin veya mütevellinin izniyle yapılmış bazı binalardan, doîablardan, raflardan ve içerisine konulmuş olan lâzımh âletlerden ibaretdir.
Gediklerden bir kısmının müstakarrun fiyhi, yani içine vaz edilmiş olduğu dükkân ve saire vakıf bulunur. Bu halde bu vakıf dükkân ve saireye de örfde (mülk) tabir olunur. Mülkü yanmış olan bir gediğe de örfde (müstah-las gedik) denilir.
Vakıf musakkafatda müstec'rleri tarafından mütevellilerin izniyle karar üzere yapılmış raflar, dolaplar ve emsali birer gedik olub bunlara (kirdar) da denilir.
92 - : (Nizamlı mevkuf gedikler) İkinci Sultan Mahmud vakıflariyle ha-remeyni muhteremeyn vakıflarından olan gediklerdir. Bunlardan başka sair vakıflardan olan gediklere de (adi gedikler) adı verilmişdir.
Gediklerden bazıları (1277) senesinden evvel sahihleri tarafından vakf edilmiş, bazıları da mülkiyet üzere kalmışdır. 1277 senesi zilhiccesinin sekizinci gününden itibaren gerek kalemler ve şer'î mahkemeler tarafından ve gerek evkaf hazinesi tarafından mücedde-den gedik itibariyle sened itası irade ile kat'iyyen men edilmişdir (1247) tarihinden muahhar tarih ile sened ve kaydi olub da bu tarihden mukaddem tarih ile senedi veya aklâm ve sicilâtda kaydi bulunmayan gediklere kat'iy yen itibar olunamıyacağı da hususî bir nizamname iktizasındandır.
Gedik nizamnamesi birinci cild Düsturun 258 inci ve İkinci cild düsturun 170 inci sahifesindedir.
Gedikler yüzünden onun müslakarri olan akar mutasarrıflarının hakkı tasarrufları haleldar olmuş ve hattâ kendileri bilinemez bir hâle gelmiş olduğundan gedik sahiblcrinin mülk sahihlerine muayyen birer bedel vererek bu mülkleri temellük etmeleri ve bu suretle gediklerin ilga edilmesi 22 Rr-biülevvel 1331 tarihli bir kanun ile kabul edilmiştir.
Bir takım mülk veya vakıf akarâtın esasen gayri meşru surelde ihdas edilmiş olan bu gediklere tabi tutulması istiğraba şayandır.
93 - : (Cihatı asliyye) vakfın başlıca gayesi olan hizmetlerdir. İmamet, hitabet, müezzinlik, kayyımlık gibi.
94 -: (Cİhatı fer'iyye) vakfın ikinci derecede gayesi olan veya vakfiy-yeti ikinci derece görülen hizmetlerdir. Bir camii şerifde okunması meşrut tefsir, hadis, fıkıh, veya şifai şerif, delâilülhayral vazifeleri gibi.
Cihatı asliyye ve fer'iyye tabirleri son zamanlarda kullanılan vakıf ıstılahlarından bulunmuşdur. Bunlar cihatı zaruriyye ve gayri zaruriyyeye muadildir. Türkiyede evkaf idaresindeki cihatı fer'iyye bilâhare lâğvedilmedir.
95 - : (Cihatı ilmiyye) vazifelerinin ifası ilm tahsiline mütevakkıf bulunan cihetlerdir. Müderrislik, hitabet, imamet, hafızı kütüblük, mütevelli-lik, cabilik gibi.
96 - : (Cihadı bedeniyye) yapılmaları yalnız amel ve sanate teallûk edib ilm tahsiline ihtiyaç gorülmiyen cihetlerdir. Kayyımlık, ferraşlık, türbedarlık gibi.
23 Temmuz 1329 tarihli tevcihi cihat nizamnamesine bak!
97 - : (Mezuniyeti daimeye sevk) imamet ve müezzinlik gibi bir cihet sahibini; fazla ihtiyarlığına veya görüleri daimî bir mazeretine mebni şehrî ücretinin bir mikdariyle, meselâ yarısiyle hizmetini ifadan afüv etmekdir. Ki bir nevi tekaüde sevk demekdir. dir.
Bu tabir de son zamanlarda Türkiyede evkaf ıstılahları arasına girmiş[22]
(BİRİNCİ BÖLÜM)
VAKIFLARA DAİR UMUMİ MALÛMATI MUHTEVİDİR.
İÇİNDEKİLER : Vakıfların rükünleri, hükümleri, vakıfların sebebi, hikmeti teşriiyyesi, tarihçesi ve nevileri. Vakıflarda müstamel tabirler. Vakıfların sıhhatinde şart olan şeyler. Vakıfların sıhhatinde şart olmayan şeyler. Sahih olub olmayan vakıflar. Zikr edilmeksizin vakfa dahil olub olmayan şeyler. Ölecek hastaların vakıfları. Vakıfların birer akdi lâzım olub olmaması hususundaki İhtilâf. Vakıflara müteallik bazı umumî kaideler. Vakıflardaki şartlara riayet lâzım olub olmaması. Vakıflardaki şartların tebdil ve tahsis edilib edilememesi. Vakıfların istibdat edilib edileniemesl.[23]
Vakıfların Rükünleri, Hükümleri
98 - : Vakıfların rükünleri vâkıf ite mevkufdan ve mevkufun aleyh ile vakıf sığasından ibaret olmak üzere dörtdür. Vakıf sığası da: vakıf akdine, tesisine delâlet eden sözlerden her hangi biridir. «Şu malımı fülân cihete vakf eklim» veya «şu malımı fakirlere bir sadakai müebbede olarak tesad-duk eklim» denilmesi gibi.
99 - : Bir vakfın inikadı, teessüsü için erkanı vakıfdan olan vakıf siga-sının veya anın yerine kaim olan hareketin ehlinden sâdır olub vakfın hük^ münü kabil olacak bir mahalle olmasına mütevakkıf dır.
Vakfın ehli; hür, âkil, baliğ olan kimsedir. Vakfın hükmünü kabil olan mahal de mali mütekavvimdir. Yani kendisinden intifa edilmesi mubah olan maldır. «Mali muhrez» denilen mal da bu kabildendir,
"Binaenaleyh ehliyeti haiz olan bir kimse, kendisinin mütekavvim bir malı hakkında : «ben bu malımı fülân cihete vakf eklim» dese vakıf, müna-kid olmuş olur.
Dilsiz olan kimsenin malûm olan işareti de söz yerine kaimdir. Anınla vııkıf münnkifl nlabilir. Kşbnh, Tnhtnvî.
(Kimnıei seiûseye göre de vakfın rükünleri vâkıf, mevkuf mevkufun aleyh, sıgai vakıfdan ibaret olmak üzere dörtdür. Şafijler'ce kitabete muktedir kimsenin maanniyc kitabetile ve ahresin işaretiyle vakıf sahih olur. Fakat hüsnü kitabete kadir olmayan natık bir kimsenin vakfı ancak vakf et-diğini söylemesiyle vücude gelir.
Hanbelîlere göre de vakıf, kavlen münakid olacağı gibi Örfen vakfa delâlet eden fi'l ile de olur. Bir arsayı mescid veya makbere haline getirib içinde namaz kılması veya ölü defn edilmesi için âmmeye izin vermek gibi. Keşşafül'kına.)
100 - : Mücerred niyetle bir mal vakıf edilmiş olmaz. Binaenaleyh bir kimse vakıf etmek niyetiyle satın aldığı bir malı vakıf-,
etdiğine dair bir söz söylemese o mal vakıf olmaz. Çünkü vakfın rüknü olan hususî lâfızlardan biri bulunmamış olur.
101 - : Bir vakfın gallesiyle o vakıf için mütevellisinin satın alacağı mal, meselâ bir hane, mücerred bununla vakıf olmuş olmaz. Bunu bilâhare satabilir, sahih olan budur. Meğer ki o malı satın aldıkdan sonra usulü dairesinde hâkimin hükmile vakıf namına tashih etdirmiş olsun, o zaman vakıf olmuş olur.
Fakat asıl vakıf mal ile, meselâ akara tebdili meşrut olan bir vakıf nü-kud ile mütevellinin satın alacağı bir şey, mücerred bu satın almakla vakıf olmuş olur. Haniyye, Mülteka, Neticetül'fetâva.
102 - : Bir vâkıfın inikadı için gayri muayyen olan mevkufun aleyierin kabulleri lâzım değildir. Fakat muayyen şahıslardan ibaret olan mevkufun aleyhin -kendi haklarında vakfın inikadı için -kabulleri lâzımdır.
Binaenaleyh bir kimse vakf ettiği bir akarının gailesini bir beldenin gayri muayyen olan fukarasına şart etse bu vakfın inikadı, o beldedeki fakirlerin kabullerine tevakkuf etmez. Fakat bu gaileyi evvelâ kendi evlâdına, sonra da bir beldenin yoksullarına şart edecek olsa bu vakfı evlâdı red edince bunun gailesinden yalnız bu evlâd mahrum kalır. Vakıf esasen sahih olub gailesi o beldenin yoksullarına aid olur, evlâd ise vakıfdan sonra vefat etmiş sayılır. Hamevî Alel'eşbah.
103 - : Bir vakfın gailesi alettayin Zeyde, andan sonra da Amre vakf edilmiş olduğu halde Zeyd red etse gaile Amre verilir. Amr red etse Zeyde verilir, kabul eden vefat edince de fukaraya aid olur.
104 - : Bir vakfın gailesi meselâ Zeydin evlâdiyle nesline meşrut olduğu halde bütün bunlar vakfı red etseler gailesi fukaraya verilir, fakat bilâhare Zeydin, başka evlâdı vücude gelib vakfı kabul etseler gailesine müstehlik olurlar. Hindiyye.
105 - : Muayyen bir cemaatden ibaret olan mevkufun aleyhimden yalnız bazısı vakfı red etdikde bakılır. Eğer kendileri için zikr edilen isim, red etmeyenlere de ıtlak olunursa gailenin tamamı bu red etmeyenlere verilir. Fakat bu isim, onlara ıtlak olunmazsa red edenlerin hisseleri fukaraya aid olur
Meselâ : Vâkıf, vakfının gailesini fülân zatın * evlâdına vakf etdiği halde bunlardan birisi bunu red etse gailenin tamamı mütebnaki evlâda Verilir. Fakat Zeyd ile Amre va£f etdiği halde Zeyd veya Amr red etse hissesi diğerine verilmeyib fakirlere verilir.
106 - : Mevkufun aleyh, gaileyi aldıkdan sonra kabul etmem dese bu reddi almış olduğu gaile hakkında muteber olmaz. Çünkü ona evvelce temellük etmiş bulunur. Fakat ileride hadis olacak gaile hakkında muteber olur. Çünkü bu gaileler üzerinde bir mücerred hakka mâlikdir, mücerred hak ise reddi kabildir. Binaenaleyh artık bunlara müstahak olamaz.
107 - : Mevkufun aleyh, vakfı red etdikten sonra kabul edecek olsa bu kabul sabık gaile hakkında muteber olmaz. Fakat badel'kabul hadis olacak gaileler hakkında muteber olur. Binaenaleyh red zamanındaki gaile fukaraya, kabulden sonraki gailelerde mevkufun aleyhe aid olur. Hindiyye.
108 - : Bir vakfın gailesi bir şahsa ve kendisinden sonra da nesline vakf edildiği halde o şahıs : «ben bunu ne kendi nefsim için, ne de neslim için kabul etmiyorum» dese bu reddi yalnız kendi hakkında caiz olur, nesline, evlâdına şâmil olmaz. Velev ki evlâdı çocuk bulunsun. Çünkü onların haklarını İskata salâhiyeti yokdur.
109 - : Mevkufun aleyhin red ve kabulünde tayin ve tahsis carî olabilir.
Meselâ : Mevkufun aleyh, gaileyi muayyen bir sene »cin kabul veya red edebileceği gibi gailenin bir kısmını da kabul veya red edebilir. Hindiyye.
110 - : Mevkufun aleyhin sükûtu delâleten kabul sayılır. Binaenaleyh mevkufun aleyh, vakfı red veya kabul etmeksizin sükût etmiş olsa vakfının menfaatine rriüstahik olur. Hamevî.
111 - : Vakıfların hükmüne gelince vakf edilen bir malın ayni, ima-meyne göre Allah Tealâ Hazretlerinin, imamı Azama göre de Mâlikinin mülkü hükmünde -başkasına satılmayı, bağışlanmayı, mevrus olmayı kabul etmemek üzere -mahbus olub menfaatinin, yani vakit vakit hâsıl olacak gailesinin ibadullaha veya bir. ciheti hayra aid bulunmasından ibaretdir.
Filhakika, bir malın vakfiyyeti tamam olunca artık anın saklanması, yalnız nemasının tahsis edilen yerlere sarf edilmesi lâzım gelir, bilâ istib-dal satılması, hibe edilmesi rehn bırakılması, iare edilmesi, vârislere-mevrus olması caiz olmaz.
Hattâ evkafı islâmiyye, Allah Tealâ muhafaza buyursun bir düşmanın istflâsiyle de vakfiyyetden çıkarak müstevlinin mülküne dahil olmaz. Binaenaleyh bir islâm beldesini yabancı bir millet istilâ etmekle oradaki vakıflar, mülkiyete intikal etmiş olmaz. Bir mani bulunmadıkça bu vakıfları mütevellileri yine vakıf olarak zabt ve idare ederler. Neticetül'fetâva. (Malikîlere göre vakf edilen bir mal, başkasının mülküne girmezse de bazı tasarruflar itibariyle vâkıfının ve andan sonra da vârislerinin mülkünde sayılır. Şöyle ki : vâkıfın ücreti misi ile vaki icares'ni başkaları daha fazla ücret temin etmek suretiyle fesh etdiremezler. Vâkıf, vakfın imarına bakdıkca başkaları bu imarı deruhde edemezler. Çünkü vakfın meahmini, yani mahsusunu, heyeti asliyesini tağyir etmeleri melhuzdur. îşte bu gibi bakımlardan mevkuf emlâk, vâkıfın badehu vârislerinin mülkünde kalmış sayılır. Yoksa vâkıf ile vârisleri bunları satamaz, kimseye de bağışlayamazlar, bunlarda tevarüs carî olmaz.
İmam Şafiî ile imam Ahmedin mezheblerindeki sahih olan kavle nazaran müebbed bir c'hete vakf edilen bir mal, vâkıfının mülkünden çıkmış olur. Bu iki büyük müctehidden rivayet edilen diğer bir kavle göre ise bu mal, vâkıfının mülkünden tamamen zail olmaz, onun üzerinde bir nevi mâ-likiyet hakkı carî olur. Nitekim îmamı Mâlikin mezhebi de böyledir.
Hanbelî fukahasının beyanına göre vakf edilen mal, zahiri mezhebe nazaran vâkıfın mülkünden çıkar, mevkufun aleyhimin mülklerine girmiş olum Yani bu malın gailesinden onlar müstefid olacakları cihetle bu malın aynine mâlik olmuş gibi olurlar. Bunu icareye vermek gibi hususlar kendilerine aid bulunur. Muhtasarı Ebizziya, Nihayetülmuhtac, Elmuğnî, Keşşafülkına.) (198) inci 'meseleye bak,[24]
Vakıflarin Sebebi, Hikmeti Teşriiyyesi
112 - : Vakıfların başlıca sebebi, talebi zülfadir, yani : manevî kur-biyyete, rızayı ilâhiye nailiyet niyeti hâl is an esidir. Başka bir tabir ile dünyada zikri cemile, ahretde Hak Tealâya tekarrübe nail olmak arzusudur.
Vakıfların efdali, en devamlısı, en faidelisi ve ihtiyaçça en şiddetli olanıdır.
Kurbet niyetine mukarin olmayan vakıflar mübahdır. Kurbet niyetine mu-karin olan vakıflar müstahabdır mendubdur. Yapılması nezr edilen vakıflar da vâcibdir, farzdır. Meselâ bir kimse «şu işim görülürse şu akarımı fülân cihete nzayı hak için vakf etmek nezrim olsun» o işi görülünce bu vakfı yapması kendisine bir vecibe olur. Bu halde bu vakfı kendi evlâdı gibi zekât vermesi caiz olmayan kimseler namına vakf etse vakfı caiz olursa da nezrini ifa etmiş olmaz. Çünkü nezr, yabancı fakirlere mahsusdur. Zenginlere ve lehinde şahadeti caiz olmayan kimselere yapılan bir vakıf Üe bu nezr ifa edilmiş sayılmaz. Tahtavî.
(Hanbelîlerce vakıf, mesnundur. Resuli Ekrem Sallâllahü Aleyhi Vesel-lem ile sahabei kiramın fi'ileriyle sabitdir. Sadakai cariyeden maduddur.
Bahusus âyeti kerimesi buna işareti mutazammındır. Keşşafül'kına.
Malikîlere göre de vakıflar mendub olan tebcrrüaldmıdır. Nevevi diyur ki : vakıf havassı islâmiyyedendir. İmam Şafii de demişdir ki : cahiliyye vakıf yapmamışdır, cahUiyyenin vücude getirmiş olduğu bazı muhalled eserler, kurbet maksadıyle değil, tefahür veçhile yapılmış şeylerdir. Şerhi Ebil-berekât ve Haşiyei Düsuki.)
113 - : Vakıfların hikmeti teşrüyyesine gelince bu, bedinîdir. Bir tea-vün tenasur dini olan islâmda vakıf müesseseleri vasıtasiyle de beşeriyetin ihtiyaçları tehvin, insaniyete hizmet, âmmenin refahına bezli makderet gayeleri istihdaf edilmişdir. Filhakika müslümanlığın yer yüzüne yayilmaya başladığı gündenberi dünyanın bir çok taraflarında vakit yapıla gelen vakıflar göz önüne getirilecek olursa bu vakıfların insaniyete ne büyük bir hizmet olduğu ve müslümanların ne kadar haynhah bulunduğu tebarüz eder. Hiç bir milletin tarihinde müslümanların gösterdikleri bu yüksek insanlık eserinin bir misline tesadüf edilemez.
Müslümanlar, yapmış oldukları bütün bu vakıflar ile, bu hayırlı müesseseler ile mahza Hak Tealâmn rızasını hedef ittihaz etmiş, insanların itilâsına, insanların ihtiyaçlarını azaltmaya çalışmayı kudsal bir vazife bilmişlerdir. Bu da mensub oldukları kudsî dinin kendilerine vermiş olduğu ulvî bir itikadın neticesidir. hadisi şerifinin mealine nazaran insanlar Ölünce amellerinilıayetbuiur, artık amel defterleri kapnnnv ancak müstesna olarak üç şeyden kapanmaz, bunlar da sadakai cariyeden, kendisiyle intifa olunan ilimden ve anasına babasına hayırlı dualarda bulunan salih evlâddan ibaretdir. Bunlardan birine nail olan bir müminin amel defteri kapanmayacakdır, onun defterine öldükden sonra da sevablar kayde-dilecekdir. Sadakai cariye ise vakıf demekdir ki onun menfaati yer yüzünde devam eder gider. îşte bu gibi dinî tergibat sayesindedir ki, müslümanların kalblerinde pek nezih duygular canlanmış, insaniyete hizmet için hatır ve hayale gelmedik fedakârlıklarda bulunarak çeşit çeşit vakıflar, müesseseler vücude getirmişlerdir.
Doğrusu vâkıflarımız, pek ziyade takdire lâyık zatlardır. Biz onların ha-yırlı eserlerinden daima müstefid olub durmakdayız. Bunu bil:b takdir etmemek bir nankörlük nişanesidir.
Bazı vâkıfların mücerred müsadere korkusundan dolayı mallarını vakf etmiş olduklarına kail olmak, doğru bir düşünce olmasa gerekdir. Zamanımızda kendi servetlerini beşeriyetin gözlerinden akan ihtiyaç yaşlariyle ten-miye eden ve yüzlerce yoksul, bedbaht İnsanı ihya edecek mikdardaki bir parayı, bir gecelik eğlenceleri uğurunda feda etmeden geçinmeyen nice kimseler görülüb dururken artık varlarını yoklarını bütün cemiyetin sahai istifadesine tahsis etmiş olan zatlar hakkında beyhude yere yanlış kuruntularda, hükümlerde bulunmak elbette muvafık görülemez. buyurulmuşdur. Eğer o zatların malları hayırlı olmasa idi, böyle Allah yo-i.unda belz edilmiş olmazdı. Elgıbte o hayırperver zatlara!, Rahmetullahi aleyhim ecmaîn.[25]
Vakıfların Nevileri Ve Tarihçesi
114 - : Vakıflar, ileride izah edileceği veçhile bir bakımdan müessesatı hayriyye ile bu müessesatı *idam edeck vakıf akarlar kısmına ayrıldığı gibi bir bakımdan da icarei vahideli, mukataalı, ve icareteynli vakıflar namiyle üç kısma ve menkul ve gayri menkul kısımlarına ayrılmıştır. Biz burada ise dinuyete, ilm faziletin intişarına, insaniyet ve medeniyete hizmet bakımından vakıfların bazı kısımlarım, nevilerini kaydedeceğiz :
1 - : Camiler, mescidler, kırlarda yapılan musallalar, namazgahlar. İçlerinde Allah Tealâya kulluk arz edilen bu yüksek mâbedler, dine olan
hizmetin pek ulvi bir tezahürüdür. îslâm yurdunun bir islâm diyarı olduğunu yâr ve ağyara bu kudsî âbideler daima isbat edib durmakdadır.
2 - : Medreseler, mektebler, kütübhaneler, zaviyeler, ribatlar, dergâhlar.
Bunlar da birer ilm ve irfan yurdu, birer ibadet ve tâat bucağı olmak üzere vücude getirilmiş, bu sayede islâm ülkesinin feyz ve kemaline bî ni-haye hizmet edilmişdir,
3 - : Çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, havzlar, kuyular, göller, yolların tamirleri, tesviyeleri.
Bunlar da âmmenin hayatını temin edecek en lüzumlu eserlerdir ki beşeriyetin en Önemli ihtiyaçlarım karşılamakdadırlar. Bunların tarzı inşasında gösterilen zarafet, eseri sanat ise müslümanların medeniyetdeki, iîm ve fen-deki yüksek kabiliyetlerini, bediî zevklerini parlak bir suretde isbat etmek-dedir.
4 - : Kârvansaraylar, hastahaneler, müslümanların defn edilmeleri için nazireler, makbereler, zaif hayvanların otlayıb beslenmeleri için mer1 alar, çayırlar.
Bunlar da ehli islâmm kalblerindeki lûtf ve keremin, rikkat ve merhametin birer güzide timsali mesabesinde bulunmakdadır.
5 - : Mekkei Mükerreme ve Medinei Münevvere ahalisinden fakir olanlara ve hac yolunda parasız kalanlara ve huccacı kirama su ve şerbet dağı-dılmasına mahsus vakıflar. Haremeynİ muhteremeyen vakıfları meşhurdur. Bütün bunlarda müslümanların mukaddesata karşı ne kadar merbut, ne derece hürmetkar olduğunu göstermektedir.
6 - : Camilerde vâz edilmesi, tefsir, hadis, fıkıh okudulması, ve camilerde, türbelerde Buharii şerif, Müslimi şerif, Şifai şerif, Delâillihayrat vesaire okunması, fakir mekteb çocuklarına, Nebe' ve Mülk surelerinin alınması, Kur'anıkerimi hatm eden çocuklara birer mikdar para tevzi edilmesi için yapılmış vakıflar.
Bunlar da âmmenin intibahına, salâhına, itilâsına müteveccih, içtimaî yardım esasına müstenid, en hayırlı duygular mahsulüdürler.
7 - : Camilerde, zaviyelerde mevlidi şerif menkıbesinin okutdurulması, lihyei saadetin ziyaret etdirilmesİ, kandil, mum, berat yapitdırüması, ve cami, mescid, zaviye duvarlarında ve etrafında bitecek hüdayı nâbit otların yoldurulması için muhasses vakıflar.
Bunlar da dinî an'anelere, dinî müesseselere karşı olan hürmet ve siya-net fikrinin birer inkişafı neticesidir.
8 - : Ramazanı şerifde ve sair mübarek günlerde akşamleyin camilerde cemaate hurma, zeytin, su tevzii için yapılmış vakıflar.
Bunlar da ehli salâhı tatyib ve takdir İçin yapılmış pek insanî ihtiram ve mücamele asarından maduddur.
9 - : Fakirlere vakit vakit ve bilhassa Ramazanı şerifde, regaib ve berat gibi mübarek gecelerde para veya erzak dağıtmak, fakir kızlara cihaz tedarik etmek, fakir cenazelerini kaldırmak, yetim yoksul çocuklara, fakir, dul kadınlara bayram elbisesi satın almak, desti ve bardak gibi şeyleri kıran hizmetçileri serzenişken kurtarmak için kırdıkları şeylerin benzerlerini hemen ahvermek için yapılmış vakıflar.
Bütün bunlar da islâm muhitinde merhamet ve re'fet duygularının ne kadar inkişaf etmiş olduğuna birer parlak nişanedir.
10 - : Yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, mükâtiblerin kitabet bedelini ödemek, azad edilmiş kölelere, cariyelere muavenetde bulunmak için yapılan vakıflar.
Bunlar da islâmiyetde insaniyete, hüriyyete ne kadar riayet edildiğine bi rer kuvvetli delildir.
11- : Mesahin s.erifenin ve sair dinî, ilmi kiiablann yazılması, alınma sı, tamir ve teclid edilmesi ve hayır müesseselerinin yasayabilmeleri için yapılan vakıflar. Bunlar için bir çok paralar, akarlar, çiftlikler, unnanlar, hizmetçiler vakıf ve tahsis edilmiştir. Eski vakfiyyeler okunacak olursa daha böyle nice vakıflara huy retle tesadüf olunur. Bütün bunlar, eslâfı kiramın ahlâfı ne kadar düşündüklerine, sadakalarının birer zülâli rahmet gibi devamını temin etmek istediklerine ve kendilerinde inkişaf akm hayrı hanlık ve ihtiyatkâı tık fikrinin yüksekliğine birer şanlı, şltci'ii burhandır. Allah Tealâ cümlesinden razı olsun amin.
Vakıfların tarihçesine gelince : bazı asardan anluşılnuıkdachr l-.ı gevmiş kavimler arasında da bar.t vakıflar Mİcucie getirilmiştir. Bahusus ibrahim aleyhisselâma aîd olub (Tlalilürrahman evkafı) adı verilen vakıflar, hâlâ Arabistanda mevcuddur. Fakat zarmır Arabi ar arasımla vakıf müusaesat vücude gcfirilmemişdir. Ancak müslümanlığm zuhurundan itibaren vukıflrr geniş bir mikyasda inkişafa başlamış Resul i Ekrem :;allâ!aluı aleyhi vesselem efendimiz, Medinei Münevverede mâlik olduğu yedi kıî'a ak;ır lanm vasiyet yoliyie vakıf ve süknalarını müminlerin fakirlerine şart bü-lyurmuşlardı.
Resuli Zîşan Hazretlerine teboaıı ashabı kiram da bir çok vakıflar vü-cude getirmişlerdir.
Hazreti Câbİr, radıyallahü tealâ anlı demişdir ki : «bon muhacırlardan, ensardan mal sahibi, zi makdeiet bir zat bilmem ki vakf ve tesaddukda bulunmuş olmasın.»
Bilhassa Hazreti Ömer, radıyallahü tealâ anh, Hayberde mâlik olduğu «Kasm» adındaki pek kıymetli bir hurmalığını, Nebii kudsiyyet penahımızm tavsiyeleri üzerine vakf etmişlerdi, Hazreti E bu Bekirin, Hazret; Osman İle Hazreti Alinin de «radıyallahü tealâ anhüm» vakıfları vardır.
Hulefai Râşidinden sonra Emevîler, Abbasîler ve suir islâm hükümdar-lan, emirleri, ve bilhassa Osmanlılar tarafından pek çok, pek mühim şeyler vakf edilmiş, pek muazzam müessesatı hayriyye vücude getirilmişdir.
Vakıflar, ötedenberi mesaili fıkhiyye dairesinde U'sis ve idare oluna îelmekde iken (1020) seneı hicriyyesinden itibaren icaruteynli vakıflar vücude gelmiş, bunlara dair oldukça şer'î kaidelere müstenid bir kanun vaz'edil-mişdir. Bu tarihden takriben yirmi sene sonra da tedricen «gedik* usulü ihdas edilmiştir ki, bunlar, bir şer'i usule müstenid bulunmamıştır. Daha sonraları vakıfların idarelerine, ciheilerin tevcihine, gediklerin lağvına, reteynli vakıfların mülkiyete tahviline dair bir çok kanunlar, nizamnameler vücude getirilmişdir ki bunlar düsturlarda mündericdirler. İcaretenyli vakıf usulünün zamanı, sebebi zuhuru ve mahiyetinin neden ibaret olduğu, birinci cild Düsturun 232 nci sahifesinde hayrat ve meberrata aid cemadel'ûlâ 1284 tarihli meclisi vükelâ mazbatasında yazılıdır.
Bu mazbatada beyan olunduğu üzere Kanunî Sultan Süleyman devrinden İtibaren Türkiyede Evkaf ve emlâkin tasarrufları hakkında bazı yenilikler kabul edilmişdir.
Ezcümle : Istanbulda, Anadolu ile Rumelinin bazı yerlerinde bulunan icarei vahideli vakıf akarlar, müruru zaman ile yıkılmaya yüz tutmuş, ve kısmen yanmış, bunların yeniden yapdınlması için vakıfların gaileleri gayri kâfi bulunmuş olduğundan hem vakıfları imar, hem âmme menfaatlerini temin, hem de şehirleri tezyin için bir takım icarei vahideli vakıf akarlarda icareteyn usulü kabul edilmişdir. Bu halde harab, gaileleri gayri mevcud bir çok vakıf arsalar, değerlerine yakın birer peşin kira bedeli mukabilinde talihlerine bilâ müddet icareye verilmiş, bu kira bedeliyle vakıflar imar edilmiş, vakıfların sair masraflarını temin ve vakıflar ile müstecirler arasındaki münasebeti idame için de bu arsalar için müstecirlerinden se neden seneye birer cüz'î kira bedeli alınması esas ittihaz olunmuşdur.
Bu müste'cirler, o arsalarda icab eden tamiratı ve sair ilâve edilecek binaları vakıf namına yapacak, bunun mukabilinde de ber hayat oldukça kendileri, vefatlarından sonra da evlâdları bu arsalara mutasarrıf olacaklardır.
Bu vakıfların mutasarrıflarını daha ziyade müstefîd etmek ve bunların bu vakıflara daha ziyade iîgi göstermelerini temin için de bilâ veled vefat edenlerinin vârislerine de bilâhare intikal ve tasarruf hakkı verilmiş, tevsii intikal usulü kabul edilmişdir. îcareteynli vakıf usulü, esasen kıyasa muhalif: ise de bîr zarurete meb-ni kabul edilerek faidesi görülmüş, hattâ bu usulün ihdasından sonra bazı zatlar, yapdıkları vakıf akarlarda böyle icareteynli olarak kiraya verilmesini şart koşmuşlardır. Hayfâ ki bu usul gitgide fena bir istimale uğramış, vakıfların hakları zayi olmaya başlamış, bir nice icarei vahideli vakıflarda hiç bir zaruret ve maslahat bulunmadığı halde mahza bazı nüfuzların tesiriyle icareteynli bir şekle tahvil edilmişdir.
Esbak Deften hâkani nâzın Esseyid Mustafa Efendinin (Netayicül'vu-kuat) unvanlı tarihinde deniliyor ki :
«Evkafı selâtînden Fatih ve Sultan Selim ve Süleyman hazeratı vakıflarının idaresi sadrâzamlara vü Sultan Beyazıdın idaresi şeyhülislâmlara mahsus olub kusur evkafı selâtîn ile nesilleri münkairz olmuş bazı vüzera ve ümera vakıfları kurena ve hademei mahsusaipadişahîye çıraklık olarak tevcih olunur idi.
Bir defa vakıf tertib eden ashabı hayrat, vakıflarının şeraitini tayin ve hayrat ve mebratlarına sarf olunacak mebaliği ve hademesine verilecek vezaifi tahsis etdikden sonra tevliyeti evtâd ve a'kabına ve nezareti sadrâzam ve şeyhül'islâm ve darüsaade ağası ve istanbul kadısı misillû erbabı menasıba tefviz eylemiş olduklarından bu nezaretlerin birer müfettişi olub. tahtı nezaretlerinde bulunan evkafın her sene muhasebatını rüyet etdirir ve şartı vâkıfın icra kihnmadığı ve yahud hayrat, ve mebratın muhtacı tamir idüğz hademei vakıf taraflarından veya mahallelisi canibinden ifade ve iştikâ kılınır ise mütevellileri şerait evkafın tamamii ifasına icbar eder idi. Vakten bivakt vâkıfların sülâleleri münkariz oldukda tevliyetleri nezaret taraflarından münasib adamlara tevcih etdirilir ve artık evlâd meşrutiyetinden çıkmış olduğundan bu misillû tevliyetlere sadaka tevliyetleri ıtlak kılınır idi ki tevcihi padişahî ile tasarruf olunur bir nevi memuriyet demekdir. istanbul şehri müruruzaman ile kamilen diyecek derecede vakfa münkalib olmağın muamelâti bey' ve şiranın tevsik ve icrası mütevellilerin ve cabîle-rin ellerinde kaldığından envai fesad ve tezvir vaki olmakda idüğine mebni zikr olunan menasıbın hakkı nezaretleri birleştirilerek «Evkaı Hümayun Nezareti» ihdas kılındı. Ancak bu suretin muvafıkı hal ve maslahat îdüği müsellem olmasiyle beraber nazır olanlardan bazısının mizacı gazabkârânesi ve bazısının emri mühimmİ hukukdan bîhaberliği cihetleriyle hazinei evkaf, suiistimalât ile mâlâmal idi. Şöyle ki Sultan Mahmud Han Hazretlerinin vakıflarına irad bulmak fikriyle ismi bî müsemma olarak gedik icad kılındı ki bu gediklerin bir sınıfı mahdud olub, meselâ : îstanbulda yük seksen kalaycı gediği ihdas ve esnafa bey, olunmakla bu mikdardan ziyade kalaycı dükkânı küşad olunamaz idi ki, bir nevi inhisar imtiyazı demek olur idi. Bir sınıfı dahi kunduracı gediği misillû gayri mahdud gediklerdir ki, her kim talib olur ise verilir ve hiç kimse bilâ gedik kunduracılık sanati icra edemez idi ki, bu dahi min vechin o sanatin icrasına ruhsat demek olur idi.
Bu gedikler, esnaf beyninde alınıb satıdmakla âdeta müsakkafatı evkaf gibi harci ferağ ve intikal ve icarei mukarrere ahz olunur idi. Maamafih bir dükkân veyahut bostanda bir kaç sene müste'ciren mukim olanlar, mal sahibinin haberi olmaksızın hazinei evkafdan birer gedik alıb sonra mal sahibi müsteciri çıkarmak veya kiraya tezyid eylemek murad eyledikde müs-tecir, «benim burada gediğim bulunduğundan mukarrer olan kiradan başka bir şey taleb eylemeğe hakkın yokdur.» deyu dâvaya kıyam ve tenfizi meram eylemekle o misillû dükkân ve bostan ve sairenin hem vakfı kadîm ve hem de sahihlerinin haklan müsadere olunmuş oldu.
Suüstimalâtın bir nevi dahi ferağ ve intikal harçlarının ve mahlûlât muaccelâtınm nısfı mütevelli ve cabi ve kâtiblere verilib nısfı diğerinin hazinei evkaf da tevkif blunmasıdır. Bu usulün ittihazından, maksad, güya bu paralar hazinei evkafda tecemmu edecek ve her vakfın hayrat ve mebratı tamire muhtaç oldukda nükudu müterakimesinden tesviye olunacak îdi. Halbuki, evkaf hazinesinde müteaddid kalemler ve pek çok memuriyetler ihdas olunmakla bunlara ve haricden'şuna buna maaşlar ve muayyenatlar ve sevab itikadiyle nevbenev tahaddüs eden tekyelere taamiyeler ve tayinler tahsis ve biner ve bin beşer yüz keseler sarfiyle müceddeden ve ta-miren tekyeler inşa olunmakla vakıfların mebaliği müterakimeleri izaa kılındı, ve hayrat ve mebratın tamire ihtiyaçları mahalleli ve mütevelliler taraflarından evkaf nezaretine haber verildikçe vakıfların hâsılatı mütera-kimesi defterlerde mevcud ise de veznede mefkud idüğünden bizzarure geçiştirilir oldu. Evkaf hazinesi bu hususda müddealeyh olduğu halde hâkimlik sıfatım dahi haiz olmasiyle vakıfların hâmisi olacak iken muhribi oldu.
Tanzimatın zuhuriyle bilcümle salâtîn vesaire arazii mevkufesi maliye hazinesi tarafından zabt ve ta'şir olunub indel'hisab arazii mevkufei mezbu-re hâsılatı öşriyyesi, senevi kırk dört bin keseye baliğ olmakla şehriyeye bittaksim hazinei maliyeden evkafa ita kılınır idi. Sonraları Fuat Paşa merhum, işbu bedeli maktua, maliyenin evkafa verdiği paraya iune namım verib muvazenei umumiyede açık göründükçe tenkis ede ede rubu derecesinden aşağı tenzil eyledi.
Cevamii saire hayratı selâtinin ise ekser varidatları, arazii mevkufe hâsılatı olduğundan ve bervechi meşruh bundan tenzilâtı külliye vuku bulduğundan masrafları karşılıksız kalmak hasabiyle bizzarure şunun bunun vakıfları hâsılatiyle idare olunmaları icab eyledi. Binaenaleyh pek çok ashabı hayratın mebratları harab ve merük oldu ki, meşhudı enamdır. înteha.»
1277 senesi zilhiccesinin sekizinci gününden itibaren gedik itibariyle se-ned itasının kat'iyyen men edilmiş olduğunu yukarıda yazmışdık. (92) nci meseleye müracaat.
Icareteynli ve mukataah vakıflara gelince bunların yeniden tesisi de Düsturun on altıncı cildinde 230 numaralı Vakıflar Kanununun 26 ve 27 nci maddeleriyle kat'iyyen men edilmişdir. Ve bu gibi mevcud vakıflar birer bedel mukabilinde mutasarruflarına temlik edilmekdedir. Bu maddeleri aynen yazıyoruz :
(Madde 26) : Bu kanunun neşrinden sonra vakıf mallar mukataaya ve icareteyne bağlanamaz.
(Madde 27) : Mevcud mukataah toprakların veya ıcareteynli gayri-menkullerin mülkiyetleri icare veya mukataalarınm yirmi misli bir tâviz karşılığında mutasarnfine geçilir. Tâviz, ister toptan, ister taksit ile ödensin, ilk Ödeme yılı için tahakkuk ettirilen kira veya mukataa üzerinden hisab olunur.
(Madde 28) : Yukarıdaki maddede yazılı tâvizler toptan ödendiği takdirde gayri menkulün mülkiyeti mutasarrıfı adına tapuda tescil olunur...
Bu kanunun neşri tarihi : 13 Haziran 1935. Sayı 3027 dır.
Bu muamele için beş sene tayin edilmişti, badehu cebrî olarak mülkiyet kaydi yapılacaktı. Bilâhare bu müddet on sene daha uzatılmıştır. Maamafih her ferağ vukuunda bu yirmi senelik icurei muaccele, mikdarından biraz tenzilât yapılarak mutasarrıfından vakıf namına birden alınmakda, metrukün leh namına mülk olarak kayd muamelesi yapılmakdadır.
Böyle istif edilecek paralar, vakıfları namına muhafaza edilerek bunlar ileicarei vahideli olmak üzere yeniden vakıf akarlar vücude getirilmesi muvafık görülebilir. Fakat bu paralar güzelce muhafaza edilmediği takdirde bu vakıflar büsbütün sönmüş, bir takım müessesatı hayriye varidatsız kalmış, vakıfların şeraitini ifaya imkân kalmamış olacakdır,[26]
Vakıflarda Müstamel Kelimeler :
115 - : Vakıflarda kullanılan başlıca tabirler : vakf ettim, habs ettim, tesbil ettim, tasadduk ettim, te'bid ettim, tahrim ettim lâfızlarıdır. Evvelki üç tabir, vakıfda sarihdir. Diğer üç tabir ise kinayedir, bunlardan biriyle niyet bulunmadıkça vakıf münakid, sahih nlmaz. Cevhere.
(Hanbelî fukahasının beyanına göre de vakıflarda kullanılan lâfızlar, üçü sarih, üçü de kinaye olmak üzere altıdır, sarih olanlar : «vakf ettim, habs ettim, tesbü ettim» tabirleridir ki bunlar ile yapılan vakıflar, başka bir tabir ilâvesine muhtaç olmaksızın sahih olur. Çünkü bunlar örfen vakıfda müstameldirler, başkasına ihtimalleri yokdur. Kinaye olanlar da : «tasadduk ettim, tahrim ettim, te'bid ettim» tabirleridir ki bunlar ile vakfın sıhhat ve İnikadı ya niyete veya «sadakai mevkufe sadakai müebbede» gibi bir tabir ilâvesine muhtaç bulunur. Zira bu kinaî tabirler, yalnız vakıfda müstamel değildir, başka mânalarda da bil'işLirâk müstameldirler. Neylül'meâi'eb.
Şafiî fukahasınca da : «şu cihete vakıfdır» veya «şunun üzerine mevkufedir» gibi tabirler, vakıfda sarihdir. Tesbil ve tahbis kelimelerinin müş-tekkatı da bu hususda sahih olan kavle göre sarihdir. «Şu akarım şu cihete mahbusdur» denilmesi gibi. «Şu malımı sadakai muharreme» veya «sadakai müebbede» veya «sadakai mevkufe olarak tesadduk ettim» veya «şu malımı satılmaz veya bağışlanmaz olarak tesadduk ettim» tâbirleri de esah olan kavle göre sarihdir. Yalnız «tesadduk ettim» sözü vakıfda ne sarihdir, ne de kinayedir. Binaenaleyh bununla niyet edilse de vakıf münakid olmaz Meğer ki bir ciheti âmme izafe edilmek suretiyle vakfa niyet edilsin, «şu malımı fukaraya tesadduk ettim» gibi ki, bu takdirde kinaî bir tabir olarak bununla indenniyye vakfiyet hâsıl olur. «Tahrim ettim», «tebid ettim» tabirleri de esah olan kavle göre sarih değil, kinayedir. Çünkü bunlar, vakıfda müstakillen müstamel değildirler. Yalnız bir rivayete göre bunlar da garazı ifade etdikleri cihetle vakıfda sarilidirler. Nihayetül'muhtac.) (Maliküerce vakf ettim, habs ettim, tahbîs ettim sözleriyle vakıf münakid olur, tesadduk ettim söziyle münakid olmaz. Meğer ki satılmasın, hibe edilmesin gibi bir kayıt ile mukayyet olsun. Muhtasarı Ebizziya ve Şerhi.)
116 - : Vakfiyeti ifade edib etmeyen tabirlerden bir kısmı şunlardır :
(1) : «Şu-mülküm Allah Tealâ için müebbeden mevkufdur» sözile fakirler için vakıf münakid olur,
(2) : «Şu arazim Allah için sadakadır» veya «Allah için mevkufedir» veya «Allah için sadakai mevkufedir» sözleriyle de vakıf münakid olur. Ebed kaydi zikr edilsin edilmesin. «Livechillah mevkutedir» veya «Allahın sevabını taleb için mevkufedir» veya «hayır ve bir vechi üzerine mevkufdur» denilmesi de böyledir.
(3) : «Şu arazim fülân zata» veya «fülânın evlâdına sadakai mevkufedir» söziyle vakıf münakid olur. Bunun gailesi, ber hayat oldukça bunlara aid olub vefatlarında fakirlere sarf edilir.
(4) : «Şu akarım fülân zata mevkufdur» veya «evlâdına mevkufdur» veya -mahsur olan -«akribamın fakirlerine veya yetimlerine mevkufdur» sözleriyle de imam Ebu Yusüfe göre vakıf münakid olur. Çünkü müşarünileyhe göre te'bidi tasrih şart değildir. Fakat imam Muhammede göre bunlar ile vakıf münakid olmaz. Çünkü yalnız münkati, münkariz olacak kimselere vakf edilmiş bulunur.
(5) : «Şu malım sadakai mevkufedir» söziyle de imam Ebu Yusüfe ve Hilâl ibni Yahyaya göre vakıf münakid olur. Çünkü sadakanın masrafı malûmudur. Mevkufe tabiri ile de nezr -adak ihtimali bertaraf edilmiş olur.
(6) : «Şu akarım-mevkufdur» söziyle de imam Ebu Yusüfe göre vakıf münakid olur. Çünkü bu söz ile örfen fukaraya vakf yapılmış olur. Fakat hilâle vesair fukahaya göre bununla vakıf münakid olmaz. Zira vakıf, fakire de zengine de yapılabilir. Burada ise bunlar tasrih edilmemiş olduğundan vakıf bâtıl olur. Maamafih bu hususda bir çok âlimler, imam Ebu Yusüfün kavline göre fetva vermişlerdir. «Şu akarım fukaraya mevkufdur» söziyle Hilâle göre de vakıf sahih olur.
(7) : «Şu arazim hali hayatımda ve vefatımdan sonra müebbeden sadakai muharrerredir» veya «mevkuf, mahbus bir sadakadır» veya «müebbeden bir sadakadır» söziyle de fukara namına vakıf münakid olur. Şu kadar var ki bu suretle yapılan bir vakıf, nezr hükmündedir, bunun gailesini vâkıfının nezr olarak tesadduk etmesi icab eder. Fakat bunda vasiyet mahiyeti de bulunduğundan bundan rücu da edebilir, Rücu etmediği takdirde ise vefatında yalnız sülüsi terikesinden muteber olur.
(8) : «Şu hanemi vefatımdan sonra vakf ettim» sözü vasiyet sayılıb rücu bulunmayınca terikesinin sülüsünden sahihi olur.
«Vefatından sonra vakf edilmesini vasiyet etmek» de bu hükümdedir.
(9) : «Şu arazim sadakadır» veya «şu arazimi fakirlere tesadduk ettim» sözleri nezr sayılır. Binaenaleyh bu arazinin ayni veya kıymeti fakirlere tesadduk edilse nezr ifa edilmiş olur. Tesadduk edilmezse vârislere intikal eder.
«Şu arazim vücuhi hayre» veya «vücuhi birre sadakadır» denilmesi de vakıf olmayıb nezrden ibaretdir.
(10) : «Şu hanef sadakadır, satılamaz» sözü de nezrdir, vakıf değildir Fakat buna «satılamaz, bağışlanamaz ve mevrus olmaz» tabirleri ilâve edilirse fukra namına vakıf olmuş olur.
(11) : «Şu akarım sadakai mevkufei müebbedededir» sözü îmamı Azama göre nezr sayılır, gailesini tasadduk lâzım gelir, bilâhare varislere intikal eder. İmam Muhammede göre de mütevelliye teslime muhtaç olur, teslim vuku bulunca bir vakıfi lâzım olmuş bulunur. Fakat îmam Ebu Yusüfe göre teslim bulunmazsa da söz ile vakfiyet tahakkuk eder.
(12) : «Malımın sülüsü vakıfdır» denilince bakılır. Bu mal, nakidden ibaret ise bununla vakıf sahih olmaz. Amma akrdan ibaret ise fukara namına sahihi olmuş olur. Bir kavle göre de masrafı beyan edilmeyince sahih olma-maması müfta bihdir.
(13) : «Şu hanemi fülân mescidin kandil yağına tahsis etdim» söziyle bu hane o mescide vakf edilmiş olur. Mütevelli bunun gailesini yağdan başka bir şeye sarf edemez.
(14) : «Şu hanemi fülân mescidin imameti cihetine, namazlarım, oruçlarımdan dolayı «tesbil etdim» söziyle de vakıf sahihi olur. Fakat namazlar ve oruçlar gerine geçmez.
(15) : «Şu evim vefatımdan sonra mescide müsebbeldir» denilse bakılar, eğer sülüsi malı kâfi ve mescid muayyen ise bir vasiyet olarak sahihi olur ve illâ olmaz,
Tesbil, müsebbel sözleri tükcede çok müstamel değildir.
(16) : «Şu akarım benden hac ve bende ömre uğurunda sadakai mevku-fedir» tabiriyle vakıf, sahih olarak münakid olur. Fakat «benden» tabiri bulunmazsa sahih olmaz.
(17) : «Şu evimin gailesinden her ay şu kadar ekmek alıb fakirlere dağıtınız» denilse o ev, vakıf olmuş olur.
(18) : «Bu akarım mahbusdur» veya «bu akarım hapisdir» sözleriyle vakıf yapılmasında örf carî ise vakıf, sahih olur ve illâ bâtıl olur. Haniyye, Hindiyye, Bahri Raik.[27]
Vakıfların Sıhhatinde Şart Olan Şeyler
117 - : Vâkıfın temlik ve teberrüe ehil olması şartdır. Binaenaleyh çocukların, mecnunların, matuhların ve rakiklerin vakıfları
sahih olmaz. Şu kadar var ki mevlâsı tarafından mezun olan bir rakikin yapacağı vakıf, mevlâsı namına vekâlet ve niyabet tarikiyle yapılmış olacağından sahihdir. Maamafih rakik borçlu olduğu takdirde efendisi tarafından vakfa mezun olsa da kendi kazancı olan malı vakf etmesi sahih değildir. Ötedenberi darüsaade ağaları gibi kölelerin yapmış oldukları vakıflar, mâlikleri bulunan hükümdarların izinlerine müstenit bulunmuştur. Bunun içindir ki vakfiyelerinde tarafı sultanîden vakfa mezun bulundukları yazıl-mışdır.
118 - : Vâkıfın vakfa rızası şartdır.
Binaenaleyh cebir ile, ikrahı muteber ile yapılan bir vakıf sahih olmaz. İkrah, gerek mülci ve gerek gayri mülci olsun, ikrah bahsine müracaat!...
Şu kudar var ki mükreh, ikrahın zevalinden sonra mucîz olsa vakıf, sahih olur.
119 - : Vâkıfın borcundan veya sefehinden dolayı mahcur bulunmaması şartdır.
Binaenaleyh borcundan veya sefahatinden dolayı hacr edilmiş olan kimsenin yapacağı vakıf sahih olmaz. Böyle bir medyunun yapacağı vakıf, fesh edilib borcu için satılır.
Maamafih sefehinden dolayı mahcur olan şahsın bu halde bir malını kendi nefsine, badehu munkati olmayacak bir cihete vakf etmesi, imam Ebu Yusüfe göre sahihdir. Muhakkiklerce de muhtar olan budur. Çünkü sefihi mahcur, başkasına infak ve teberrüden memnu ise de kendi nefsine infak ve teberrüden memnu değildir. Bu vakıf halinde başkasına teberru var ise de bu teberru, kendisinin vefatından sonradır. Cumhurı fukahaya göre ise hâkimin hükmüne iktiran etmek şartiyle sahih olur, ve illâ olmaz. Hindiyye, Bahri Raik, Damad, Tahtavî.
120 - : Vakfın müneccez olması şartdır.
Binaenaleyh vakıf aninde mevcud ve muhakkak olmayan bir şeye talik suretiyle yapılan bir vakıf, sahih olmaz.
Meselâ : bir kimse «şu işim görülürse şu akarım vakıf olsun» dese de badehu o işi görülse bu akarı vakıf olmuş olmaz.
Kezalik : «Şu haneye mâlik olursam vakıf olsun» dese de bilâhare o haneye mâlik olsa vakıf olmuş olmaz.
Kezalik : «Şu akarımı fülân zat dilerse vakf etdim» deyib o zat da dilese vakıf olmuş olmaz.
Fakat kendi mülkünde bulunan bir mal hakkında : «Şu mal benim mülküm ise vakıf olsun» dese vakıf, sahih olur. Çünkü böyle mevcud ve muhakkak olan bir şeye talik tenciz hükmündedir.
Kezalik : bir kimse «Şu hastalığımdan ölürsem şu akarım vakıf olsun» dese sahih olmaz. Bilâhare o hastalıkdan ölsün ölmesin müsavidir. Fakat «şu hastalığımdan ölürsem şu akarımı vakf ediniz» dese vasiyet olarak sahih olur. Çünkü birinci sııretde vakıf, şarta talik udilınişdir ki bu, caiz; değildir. İkinci suretde ise vakıf değil, vakfa tevkii şarta talik edilmişdir ki, bu caizdir. Muhiti Burhanı, Mülteka.
Müstakbel bir zamana muzaf olarak yapılacak bir vakfa gelince, bu da tencize münafi olduğundan sahih olmaz. «Şu akarımı gelecek senenin ihtidasından itibaren şu cihete vakf etdim» denilmesi gibi.
Fakat «şu akarım vefatımdan sonra vakıf olsun» denilse bu, vasiyet kabilinden olarak badelvefat terikenin sülüsünden sahih olur. Bundan rücu da şahindir. Bu halde rücu bulunmaksızın vefa vuku bulunca bakılır, terikenin sülüsü müsait olur veya vârisler ziyadeye icazet verirse o akar tamamen vakıf olmuş olur. Fakat sülüs, müsaid olmaz. Varisler de icazet vermezse sülüs mikdan hakkında vakıf, sahih olur. Tenkihi Ha m idî. MecmaüT enhür.
(Malikilere göre vakıflarda tenciz, şart değildir. Bir zamana izafe edilen vakıflar da şahindir, «Şu akarım gelecek aydan itibaren fülân cihete vakifdır.» denilmesi gibi. Şerhi Hırsı.)
121 - : Vakıfda te'bid şartdır. Şu kadar var ki bu te'bidi vakıf ederken tasrih etmek, İmamı Muhammede göre şart ise de îmam Ebu Yusüfe göre şart değildir, muhtar olan da budur.
Binaenaleyh muvakkat olan bir vakıf, bil'ittifak sahih olmaz.
Meselâ : bir kimse bir akarını on sene müddetle vakf etse veya bir akarını hini hâcetde saüb bedelini kendi ihtiyacına sarf etmek şartiyle vakf etse bu vakıf, sahih olmaz. Fakat vakf etdiği akarın ileride satılarak bedeliylu vakf için daha faideli bir akar satın alınmasını şart etse bu halde vakıf sahih ve muteber olur. Şu kadar var ki bu satış muamelesine hâkimin reyi munzam olmak lâzımdır. Haniyye, Bezzaziyye, Dürer.
(Malikilere göre vakıfların sıhhatinde tebid şart değildir. Birer müddetle yapılan vakıflar da sahihdir. Bu müddet hitamında vakıf vâkıfın mülküne avdet v(]cv :
Bir haneyi bir sene müddetle bir cihete vakf etmek gibi ki sene nihayetinde vakf hitam bulur. Kezalik bir haneyi muayyen bir şahsa mahsus olmak üzere vakıf etmek gibi ki, o şahıs vefat edince hane vakfiyetden çıkarak vâkıfına avdet eder. Muhtasarı Ebizziya, Şerhi Muhammedirhırşî.
(Şafiîlerce de vakıflarda tebid ve tenciz şartdir. Binaenaleyh muayyen bir müddetle veya bir şarta talik ile yapılan vakıf, bâtıldır. Ancak bir kimse bir arsasını meselâ bir sene müddetle mescid veya makbere yapsa müebbed olarak mescid veya makbere yapmış olur. Bir de vefat haline talik suretiyle yapılan bir vakıf, vasiyet hükmünde olarak sahih olur. Tuhfetül'muhtac.)
122 - : Vakıf için müebbed bir masraf tayini, diğer bir tabir ile vakiin gailesinin müebbeden münkati olmıyacak bir cihete tahsisi şartdır. Fukaraya, mesacide, mesalihi haremeyni muhteremeyne tahsis gibi. Böyle bir cihet zikr edilmezse vakıf sahih olmaz. Hattâ cihet olarak yalnız muayyen bir mescid zikr edilse kifayet etmez. Çünkü bu mevkufun aleyh olan mescidin harab ve münderis olması muhtemeldir. Bu, imamı Azam ile İmam Muhammede göredir, imam Ebu Yusüfe göre ise böyle müebbed bir cihet zikr ve tasrih-i şart değildir. Belki evlâd gibi münkatî olacak bir cihat zikr edilse de vakıf sahih olur. Bundan sonra fukaraya sarf edilir, velev ki fukara zikr edilmesin. Çünkü vâkıfın maksadı zaten vakfın devamiyle gailenin fukaraya aidiyetidir. Böyle bir şart, delâleten sabitdir, vakfın mahiyetinde mündemicdir. FethüTkadir, Hindiyye, Dürer, Damad.
123 - : Vakf edilen şeyin ayn olması şartdır.
Binaenaleyh bir kimse, başkasının zimmetinde olan nükud veya men-kulâtdan ibaret bir alacağını daha kabz etmeden bir cihete vakf etse sahih olmaz. Bu alacağı bilâhare kendi umuruna sarf edebilir. Ve daha almadan vefat etse varislerine intikal eder. Şu kadar var ki böyle bir alacak bir ciheti hayre vakf olmak üzere vasiyet edilse sahih olub hakkında vasiyet hükümleri cereyan eder.
Kezalik bir malın aynini değil de yalnız menafiini vakf etmek sahih değildir. Fakat bir malın gailesini bazı kimselere vasiyet sahihdir.
Bir de bir kimse : «Şu malımın gailesini müebbeden fakirlere sadaka etdim» dese o malı bitarikil'iktîza fakirlere vakf etmiş olur. Feyziyye, Damad, Fetavayı Ali Efendi.
124 - : Vakf edilecek malın akar olması şartdır.
Binaenaleyh menkulâtdan olan bir malın asaleten vakf edilmesi sahih olmaz. Çünkü menkulde tebid bulunamaz. Fakat akara tebean menkulün vakfı sahihdir. Bir babda gerek örf ve âdet bulunsun ve gerek bulunmasın. Bir çiftliğin ziraat aletleriyle, tohum ve hayvan ile, ve o arazide çalışıb «ekere» adını alan köleler ile birlikde vakf edilmesi gibi. Çünkü bizzat tecviz edilmeyen bir §ey, bittaba' tecviz edilebilir. Nitekim yere tebean hakkı şirbin, kanevata tebean suyun vakfı da böylece caizdir.
Bir de cihadda kullanılacak silâhlar ile «kera's> denilen atların, develerin vakf edilmesi örfe bakılmaksızın caiz görülmüşdür. Sair menkulâtın, meselâ cihada mahsus olmayanların hayvanların, nebatatın, mefruşatın,
huliyyaün, nükudun vakf edilmesi örfe tabidir. Bunların vakf edilmeleri mütearef olan beldelerde vakfiyetleri sahih.olur. Ve illâ sahih olmaz.
Bu hususdaki teamülden maksad, mutlaka mütearef, kesirülvuku bulun-makdır. Yoksa yalnız sahabei kiram ile tabiinin ve müctehidlerin teamül-eri değildir. Hanİyye, Tatar Haniyye, Bezzaziye, Dürer, Mecmaül'enhür, Muhiti Bürhanî.
125 - : Vakıf edilecek binalar ile ağaçların kal'a müstahik bulunmaması şartdır. inauiıaluyh bir kimse, gasben etinde bulunan bir arsa üzerine kendisi için yapdirdığı bir binayı veya dikdiği ağaçları bir cihete vakf edecek olsa sahih olmaz. Çünkü bunlar, sökülüb atılmaya müstahik şeylerdir.
Kezalik bir kimse tasarrufunda bulunan vakıf bir arsa veya araziyi milliyeden bir tarla üzerinde mütevellinin ve veliyyül'emrin izni olmaksızın nefsi için yapdirdığı binayı veya dikdiği ağaçlan vakf etse sahih olmaz. Fakat bunların izniyle yapdırdığı binayı veya dikdiği ağaçlan vakf etmesi sahihdir. Mukataah vakıflarda olduğu gibi. Çünkü bunlar hakkı bekayı haizdirler.
Bir de Türkiyede Arazi Kanununun yirmi beşinci maddesi hükmü cari olduğu takdirde bir kimse, tapu ile tasarrufunda bulunan böyle bir arazi üzerinde velıyyülemrden izin istihsal etmeksizin ağaç dikdikden sonra üç sene mürur edib de o ağaçları kendilerinden intifa olunmak derecesine geldik-den sonra vakf etse sahih olur. Çünkü artık bu halde bu ağaçlar, mezkûr kanuna göre kal'a müstahik olmakdan çıkar.
Bu yemiş ağaçları araziye tabi olmayib sahibinin mülkü olarak hâsılatından her sene öşr alınır, ve böyle ağaçları hâsılatından öşr alınan bağ ve bahçelerin yerleri için mukataa takdir olunamaz. Arazi Kanunu, birinci cild Düsturun 165 inci sahifesi.
126 - : Vakf edilen şeyin muayyen ve malûm olması şartdır.
Binaenaleyh bir kimse, tayin etmeksizin : «malımdan bir şey vakf etlim» veya «şu iki akarımdan birini vakf etdim» veya «şu zeytin ağaçlarımdan yirmi adedini vakf etdim» veya «§u arsamdan leâalettayin §u kadar ırşm mahallini vakf etdim» dese bununla vakıf, sahih olmaz.
Kezalih : bir kimse bir akarını vakf etdiği halde andaki ağaçaln vakf-ian istisna etse vakfı caiz olmaz. Çünkü ağaçlar, mevzileriyle beraber va-tıfdan müstesna bulunmuş olacağından vakf altına giren kısım, meçhul bulunmuş olur. Vakıfda ademi cehalet ise şartdır. Hindiyye.
127 - : Vakf edilen şeyin vakf ânında vâkıfın malı bulunması şartdır. Binaenaleyh başkasının malını füzulen veya gasb ederek vakf etmek sahih olmaz. Hattâ vâkıf, o mala bilâhare bir sebeble mâlik olsa da bu vakıf, sıhhate inkılâb etmez. Şu kadar var ki füzulen yapılan bir vakıf, mal sahibinin icazeti lâhik olunca sahih olur. Çünkü icazeti lahika, vekâleti sabıka gibidir.
Icareteynli bir akarın mutasarrıfı tarafından bir cihete vakf edilmesi de sahih değildir. Çünkü bunun mutasarrıfı, müsteeir mesabesinde olub bunun aynine değil, yalnız menfaatine malikdir.
(Malikîlere göre başkasının mülkünü vakf, tesadduk, hibe ve ıtk bâtıldır. Velev ki bilâhare maliki icazet versin.)
128 - : Vakıfda şartı hiyar bulunmaması şartdır.
Binaenaleyh muhayyerlik şartiyle yapılan bir vakf, sahih olmaz. Meselâ bir kimse muayyen veya gayri muayyen bir müddet içinde vakfı nakz edib etmemek hususunda muhayyer olmak üzere bir malını vakf etse bu vakf, İmam Muhammede göre sahih olmaz. Hattâ muhayyerliği ibtal etdim dese de vakıf sıhhate münakib olmaz. Hilâl ibni Yahya da bu kavli ihtiyar etmişdir. Bundan yalnız mescid müstesnadır. Şöyle ki : bir kimse muhayyer olmak üzere bir mülkünü mescid olarak vakf etse bu muhayyerliği bâtıl olub vakıf sahih olmuş olur. İmam Ebu Yusüi'e güre ise vâkıf için üç gün muhayyerlik şartı sahihdir. Tatar Haniyye, Hindiyye, Camiül'füsuleyn.
129 - : Vakfın meşrutun lehi zikr edilince bunun kat'î suretde tayin edilib cehaletden, terdîdden beri olması şartdır' Binaenaleyh bir kimse : «Şu akarımı fülân mescide veya fülân mektebe vakf etdim » diye terdid ile vakf etse sahih olmaz. Şu kadar var ki vâkıf, gailenin sarfı hususunda mütevelliyi muhayyer kılabilir.
Meselâ : Bir vâkıf, mütevelli vakfımın gailesini dilerse şu mescidin tenviratına ve dilerse fülân medresenin levazımına veya vücuhi hayırdan münasib gördüğü her hangi bir cihete sarf etsin» diye şart edecek olsa bu, vakfın sıhhatini ihlâl etmez. «Vakfımdan verilen vazifeleri mütevelli, dilerse azaltsın, dilerse arttırsm» denilmesi de böyledir. Bahri Raik, Mec-maül'enhür.
130 - : Mevkufun aleyh, haddi zatında, hem de vâkıfın itikadınca ibadet ve kurbet nev'inden bulunmak şartdır.
Binaenaleyh bir müslüman bir malını bir mabedin hademesine vakf etmesi sahih olduğu gibi bir zimmînin bir malım fukaraya veya beytüTmak-disin tenviratına vakf etmesi de sahihdir. Fakat bir müslümanm mugannilere, nayihalara vakf etmesi sahih olmadığı gibi bir zimmînin bunlara veya bîr mescide vakf etmesi de sahih değildir.
Zimmîlûrin savmea veya kilise binası için yapdıkları vakıflar da vasiyete kıyasen îmamı Azama göre sahih ise de.Imameyne göre sahih değil dir. Çünkü bunlar zimmîlerin itikadınca birer kurbiyet ise de haddi zatında kurbet değildir.
Zimmîlerin vakıfları da sıhhat ve ademi sıhhat hususunda vasiyetleri gibidir. Vesaya bahsine müracaat. Is'af, Kadıhan, Reddül'muhtar.
Bir zimmî, bir malım ebvabı hayra vakf edib ebvabı hayr ise itikadın-ca bî'aları, ateşgedeleri imardan ve fakirlere sadaka vermekderi ibaret bulunsa vakfından sadaka hususuna icazet verilir, maadası ibtal edilir. Hin-diyye.
(Şafiilerce bir zimmînin malını bir ciheti ma'siyete, meselâ kenise imaretine vakf etmesi, islâm mahkemelerine müracaat etmedikçe bâtıl, sayılmaz. Tuhfe.)
131 - : Mevkufun aleyhin tebeai ecnebiyeden gayri müslim olmaması şartdır.
Binaenaleyh bir müslim veya bir zimmî bir malını ecnebi tabiiyetinde bulunan bir gayri müslime vakf etse sahih olmaz. Reddi Muhtar.[28]
Vakıfların Sıhhatinde Şart Olmayan Şeyler :
132 - : Vâkıf ile mevkufun aleyhin dinde müttehid olmaları şart değildir.
Binaenaleyh bir müslim, vakf etdiği malının gailesini zimmîlerin fakirlerine ve bilâkis bir gayri müslim de vakf eylediği malının menfaatini müslim fakirlere şart etse vakfı sahih olur.
133 - : Vâkıfın islâm tabiiyetinde bulunması şart değildir. Binaenaleyh İslâm diyarında bulunan bir müste'menin yapacağı vakıf, şahindir.
134 - : Mevkufun aleyhin mükellef olması şart değildir. Binaenaleyh çocuklara, mecnunlara ve rakiklerin azad edilmelerine tahsis edilen vakıflar sahihdir.
135 - : Mevkufun aleyhin zikr ve tayini şart değildir. Binaenaleyh bir mal vakf edildiği zaman mevkufun aleyh zikr edilmese vakıf, sahih olub o malın gailesi fakirlere sarf olunur.
136 - : Mevkufun aleyhin madud, mahsur olması şart değildir. Binaenaleyh vakf edilen bir akarın gailesi alel'itlak fukaraya şart edilse vakıf sahih olur.
137 - : Mevkufun meşgul olmaması şart değildir. Binaenaleyh gerek vâkıfın ve gerek başkasının eşyasiyle meşgul bulunan bir yeri, meselâ bir haneyi, o eşyayı çıkarmadan vakf etmek sahihdir.
Mevkuf e başkasının hakkı taallûk etmemek şart değildir.
Binaenaleyh başkasına terhin veya icar edilmiş olan bir akarı vakf etmek sahihdir. Şu kadar var ki vakf ile rehn veya icar bozulmuş, olmaz. Rehn fek edilince, kira müddeti de nihayet bulunca veya her hangi bir suretle fesh edilince o akar, vakf edildiği cihete aid olur,
Şayed vâkıf, borcunu ödemeden vefat ederse bakılır, eğer borcuna kâfi başka malı var ise ondan borcu verilerek o akar vakfiyet üzere kalır. Amma böyle bir malı yok ise vakfa itibar olunmaz, vakf edilen merhun akar, satılarak borcu ödenir. Haniyye.
139 - : Mevkufun hududunu tayin etmek şart değildir. Binaenaleyh işaret ve tavsif ile bilinen veya şöhretine mebni tahdidden
müstağni bulunan bir akarın sınırlarını beyan etmeksizin vakf etmek şahindir.
140 - : Mevkufun müfrez olması şart değildir.
Binaenaleyh bir kimse bir akardaki nısıf, sülüs, rubu gibi bir hissel şayiasını vakf etse sahih olur.
Kezalik : bir mülkünü tamamen vakf etdiği halde anın nısıf, rubu gibi bir mikdarı şayiine bir müstahik çıkıb istihkakına hükm olunsa o mikdardan maadasında vakıf bozulmayıb alâhalihi kalır, o akar gerek kabili kısmet olsun ve gerek olmasın müsavidir. Bu gibi şüyuı asli veya şüyuu tarî, vakfın sıhhatine mani olmaz. Bu mesele, imam Ebu Yusüfe göredir. Müteah-hirîn bu veçhile fetva vermişlerdir. Muhtar olan da budur. Çünkü imam Yusüfe göre vakıflar, bilâ temlik iskatı mülkden ibaretdir, kabza muhtaç olmadığından sıhhatine şüyu mani değildir.
Fakat imam Muhammede göre değirmen, hamam gibi kabili kısmet olmadığı takdirde vakıf sahih olursa da kabili kısmet olunca sahih olmaz. Çünkü müşarünileyhe göre bu gibi vakıflarda kabz şart olduğundan kabili kabz olmayan şeylerde vakıf sahih olmaz. Buhara fukahasının fetvaları da bu veçhiledir.
Bir de mescid veya makbere olmak üzere bir mülkün hissei şayiasını vakf etmek bîl'ittifak sahih olmaz. Gerek kabili kısmet olsun ve gerek olmasın. Çünkü kısmet veya muhayee takdirinde mescid olan mahallin mescid olmakdan mahrumiyeti, makbere olan yerden de ölülerin çıkarılması gibi mahzurlar melhuzdur. Hindiyye, Mecmaül'enhür. (Eimmei selâseye göre müşam vakfı sahihdir. Elmuğnî.)
141 - : Vakıf zamanında mefküfün aleyhin mevcud olması şart değildir.
Binaenaleyh bir kimse henüz evlâdı olmadığı halde bir malını vakf edib gailesini evlâdına şart etse, racih olan kavle göre vakf, sahih olur. Bilâhare tevellüd edecek evlâdı bu gaileye müstahik bulunur. Bu gaile, evlâdın zuhuruna kadar fakirlere sarf edilir.
Kezalik bir kimse mescid veya medrese gibi bir hayır eseri vücude getirmek için bir arsa hazırlayıb da bu eseri henüz bina etmeden bunun için vakf etdiği bir takım akaratın gailesini şart eylese, sahih olan kavle nazaran bu vakıf caiz olur. Bu gaile, o eser bina edilinceye kadar fakirlere sarf edilir. Arsa tehiyye edilmediği takdirde hakikaten madume vakf edilmiş olacağından sahih olmaz. Bahri Raik, Tenkihi Hâmidî.
(Mühimme) : böyle bidayeten meşrutun lehi henüz mevcud olmayan bir vakfa (munkatiülevvel) denir. Bilâkis meşrutun lehi evvelce mevcud iken sonradan münkati ve münkariz olan bir vakfa da (münkatiülâhır) denir. Vâkıfın zürriyetine meşrut olan bir vakıf gibi ki o zürriyetin inkıraziyle münkatiülâhır olmuş olur. Bu halde de vakfın gailesi, fakirlere sarf edilir.
Meşrutünlehi bidayeten mevcud iken bir aralık münkariz olub badehu yine zuhur eden bir vakfa da (münkatiürevsat) denilir. Şöyle ki bir kimse yapdığı vakfın gailesini, erkek zürriyetine şart edib ve bu zürriyet, bir müddet gaileye mutaasarrıf oldukdan sonra yalnız kız evlâdını terk ederek vefat etmekle meşrutun leh münkati olsa da bilâhare bu kızdan erkek evlâd zuhur etse bu vakıf, (münkatiürevsat) olmuş olur. Bu inkıta esnasında da gaile fakirlere sarf edilir.
Meşrutun lehi münkariz olmak ihtimali bulunan bir vakıfda vâkıf, müeb-bed bir cihet zikr etmeli, meselâ : «bu vakfın gailesi, zürriyetimin fukarasına meşrutdur. Onlar münkariz olunca mutlaka fukaraya sarf olunacakdır» diye vakfiyede tasrih eylemelidir. Ta ki eimmei kiram arasındaki ihtilâf ber taraf edilmiş olsun. (123) üncü meseleye bak!
(Malikîlere göre müebbed bir vakfın tayin ve şart edilmiş olduğu cihet, münkati olunca gailesi, vâkıfın asabasından kendisine en yakın olan ve bu inkıta zamanında fakir bulunan kimselere raci olur. Bunda erkek ile dişi müsavidir. Şerhi Hırşî.)[29]
Bazı Sahih Olub Olmayan Vakiflar :
142 - : Bir kimsenin satın alıb bedelini vermiş bulunduğu bir malı henüz kabz etmeden vakf etmesi sahihdir. Fakat bedelini vermemiş olduğu takdirde vakıf, bu bedeli ödeyinceye kadar muallâk, mevkuf kalır, ödeyince sahih ve nafiz olur. Çünkü vakıf, ıtka benzer, satın alınan bir memlûkü semeni verildiği takdirde kablelekabz azad etmek caiz ve nafizdir. Semeni verilmediği takdirde ise kablele'kabz itakı mevkuf bulunur. Haniyye.
143 - : Vakıflar, fâsid şartlar ile sahih ve bu şartlar ise bâtıl olur.
Binaenaleyh bir kimse bir akarını kendisine şu kadar meblâğ Ödünç vermek üzere bir şuhsa vakf etse vakıf caiz oîub bu şart, muteber olmaz. Nitekim itakda da fâsid şartlar bâtıldır.
Kezalik : bir kimsenin fâsiden satın aldığı bir malı kabz etdikden sonra vakıf etmesi sahihdir. Bu vakıf yapıldıkdan sonra artık o malı satanın s"atış muamelesini feshe hakkı kalmaz. Şu kadar var ki bu vakf edilen malın kıymetini o kimsenin satan şahsa zamin olması lâzım gelir. Çünkü o kimse bu malı sahibinin sarahaten veya delâleten rızasiyle kabz etmekle ana mâlik bulunmuş ve anı vakf etmekle elinden çıkarmış olur. Fakat bir kimsenin fâsiden satın aldığı bir malı henüz kabz etmeden vakf etmesi sahih değildir. Çünkü bu satış muamelesini alan ile satandan her biri fesh edebilir. Fâsiden hibe de bu hususda bey'i fâsid hükmündedir. Dürer.
144 - : Bâtıl bir satış ile alman bir malın -kabz bulunsun bulunmasın -vakf edilmesi sahih değildir. Çünkü bâtıl olan bir akd üzerine hüküm terettüb etmez, bununla müşteri o mala malik olmaz ki vakfı sahih olsun.
Binaenaleyh bir yetimin akarını, tagrîr bulunsun bulunmasın, semeni mislinden, değer fiyatından noksanı fahiş ile velîsinden veya vasisinden satın alıb bir cihete vakf etmek bâtıldır. Yetim baliğ olunca bu akan mütevelliden istirdad edebilir.
Kezalik vakfı lâzım ile vakf edilmiş bir malı satın alıb da vakf etmek bâtıldır. Çünkü bu mal, başkasının mülkü olamaz ki vakfı sahih olsun. Meşru suretde yapılan istibdaller müstesna!.
Beytülmâle aid bir malı, semeni mislinden noksanı fahiş ile beytülmal emininden satın aiıb vakf etmek de bâtıldır.
Vakıf mallar ile beytülmâle aid mallar, yetimlerin malları hükmündedir. Tenkihi Hâmidî, Mecelle.
145 - : Bir kimse muayyen bir müddet içinde muhayyer olmak üzere satın alıb kabz etdiği bir malı, bu muhayyerlik müddeti nihayet bulmadan vakf etse sahih olur. Çünkü bu muhayyerlik, müşterinin o mala mâlik olmasına mani değildir, onu vakf etmesi, muhayyerliğini iskat demekdir.
Kezalik : bir kimse, böyle muayyen bir müddet içinde muhayyer olmak üzere satmış olduğu bir mâlını henüz o müddet geçmeden vakf etse sahih olur. Velev ki bu malı kendisinin izniyle müşteri kabz etmiş olsun. Çünkü satıcının muhayyerliği satdığı malın mülkünden çıkmasına manidir. Binaenaleyh bu muhayyerlik müddeti içinde o malda hibe ıtk, vakıf gibi tasarrufları sahihdir. Mecmaül'enhür.
146 - : Bir cihete meşrut vakf bir arsa üzerine mütevellisinin izniyle başkası tarafından yapılan bir binanın veya dikilen ağaçların yine o cihete vakf edilmesi bü'ittifak sahihdir. Sair bir cihete vakf edilmesinde ise ihtilâf vardır. Esah görülen bir kavle göre bu vakıf sahih değildir. Fakat el-yevm mamulün bıh olan kavle göre bu da sahihdir, Mecmaül'enhür.
147 - : Bir kimsenin kendi akarını, bir vakfın şürutu dairesinde o vakfa vakf etmesi sahihdir. îbni Nüceym.
148 - : Masrafı erbabı ihtiyacı ihtiva eden, veya livechillah veya lita-lebi sevabillah gibi Hak Tealâmn mukaddes bir ismine mukarin olan veya sadaka lâfzım havi bulunan vakıflar, te'bid ifade ederek sahih olur.
Meselâ : Vâkıf, «şu akarımı evlâdıma, badehu fukaraya vakf etdim» veya «bunu livechillahı tealâ vakf etdim veya «bu akarım bir sadakai mev-kufedir» dese müebbed suretde vakf etmiş olur.
149 - : örf en ihtiyaca delâlet eden bir lâfz ile yapılan vakıflar, sahihdir. Gaileleri, mevkufun aleyhim arasında muhtaç olanlara sarf edilir. Yetimlere, kötürümlere, kur'an okuyuculara, fukahaya, ehli hadise vakıf gibi.
Bu bakımdan «sofiye» adına yapılan vakıflar da caizdir. Çünkü sofiye arasında fakrı hal, galibdir. Bazı zevata göre sofiye namına vakıf sahih değildir. Çünkü sofiye namı altında itikatları meçhul veya fâsid muhtelif zürn-reler vardır. Buna karşı deniliyor ki : sofiye tabiriyle tarikatı marziyye es-habımn kasd edilmesi âdettir. Sui ahval sahihleri ise hakikaten sofiyeden madud olamazlar, velev ki kendilerine bu namı vermiş olsunlar. Binaenaleyh mutlak suretde «sofiye» denilince bunlar dahil olmayıb vakıf sahih olur. Reddi Muhtar.
150 - : İmamet, müezzinlik, tedrisi ulûm, talimi kur'an için yapılan vakıflar, müteahhirini fukahamn, yani üç yüz tarihi hicrisinden sonra yetişen ulemayı dinin ictihadlarına göre sahihdir. Çünkü bir zaruretden, ve ihtiyacı âmmeden dolayı bu hizmetler için İsticar caizdir. Binaenaleyh vakfın gailesinden bunlara verilen vazife, sıla olmayıb bir ücret mahiyetinde bulunsa da yine helâl olmak iâzım gelir.
Fakat ibadeti mücerrede hakkında isticar caiz olmadığından vakıf da caiz olmaz. Meselâ namaz kılmak, oruç tutmak, kur'an okumak, kabirlerde kur'an tilâvetinde bulunmak için bir kimseye bir ücret verilmesi caiz değildir. Çünkü bir ücret bukabilinde yapılan bir ibadetin, meselâ okunan bir kur'anın sevabı olmaz ki bundan dolayı müste'cirin veya vâkıfın maksadı hâsıl olsun. Bir de ecir olan kimse, deruhde etdiği hizmeti ifaya mecburdur, ifa etmezse kendisine hâkini tiirufından cebr olunabilir. Halbuki böyle bir tâat ve ibadet için kimseye cebr edilemez. Binaenaleyh isticar, sahih bulunmamış olur. Minhetülhâlık, Şifaül'alÜ filvasiyyeti bilhamati vettehalil.
(Eimmei selâse de talimi kur'an için isticarı caiz görmüşlerdir.)
151 - : Beni Hâşim namına vakıf ve vasiyet caizdir. Zekât itası ise caiz değildir. Haniyye.
Muhiti Bürhanîde deniliyor ki : «-Resuli Ekrem Sallallahü aleyhi vesel-lemin akribasına vakıf caizdir. Her ne kadar onlara sadaka helâl değilse de. Fakat îmam Ebu Yusüfden mervi olduğuna göre vakıfda tesmiye edildikleri takdirde sadakati vakfın Haşımîlere sarfı caiz olur. Bu da onlara vakfın cevazına delildir. Maaamafih bir rivayete göre Resuluîlahm ehline vakıf caiz değildir, sadaka caiz olmadığı gibi, sadakanın farz ile tetavvu kısmı müsavidir. Fakat Kudurî şerhinde yazıldığına nazaran zekât, nezir, keffaret gibi sadakai vacibe, ehli beyte verilemezse de sıla ve tetavvu veçhile olan sadakalar ehli beyte verilebilir. Bu halde ehli beyt namına yapılacak vakıfların ve sıla kabilinden olarak verilecek sadakaların caiz olub olmamasında iki rivayet bulunmuş oluyor.»
152 - : Yolcuların, mücahidlerin ikametgâhları için. tesis edilmiş olan vakıf hanların, ribatların mesalihi için, ve hastahanelerde hizmet etmeleri için kölelerin, cariyelerin vakıf edilmeleri caizdir. Bu cariyeler, hâkimin izniyle kocaya verilebilir, böyle bir vakıf cariye, hür olan bir erkeğe tezvic edilse doğacak çocuk validesine tebuan vakfın memlûkü olur. Fakat bu vakıf köleleri evlendirmek caiz değildir. Çünkü üzerlerine rhehr, nafaka lâzım gelecekdir. Vakfın kölesini vakfın cariyesiyle evlendirmek caiz değildir. Hindiyye, Fetavayı Abdürrahim.
153 - : Yalnız ağniyaya yapılan bir vakıf sahih değildir. Fakat evvelâ mahsur olan ağniyaya, bunlardan sonra da fukaraya tahsis edilen vakıflar sahihdir. Bu halde vakfın gailesi evvelâ ganilere, onlar münkariz olduk-dan sonra da fakirlere sarf edilir. Hindiyye, Muhiti Serahsî.
(Şafülerce yalnız ağniyaya yapılan vakıf da -esah olan kavle göre -sahihdir. Hatta akribanın ağniyasına hasr edilen bir vakfın sıhhati, meczum görülmekdedir. Tuhfetül'muhtac.)
154 - : örf ve âdet bulunan yerlerde menkulâtın vakfı sahihdir. Meselâ : mesahifi şerifenin bir mescide müebbeden vakfı sahihdir. Boyle bir mushafı o mescidin cemaati, komşuları ve gelib geçen yolcular okuyabilir. Yoksa bundan istifade yalnız o mescidin cemaatine, ahalisine ikti sar etmez.
Kezalik dinî, ilmî kitablarm vakfı sahihdir. Bu kîtablann, vâkıfın tayin etdiği mahalden başka yere nakli caiz değildir. Binaenaleyh muayyen bir kütübhane dahilinde okunması meşrut olan vakıf kitablar, oradan harice çıkarılamaz. Çünkü kitablarm mâliki olan vâkıf, bunları bu veçhile vakf edebilir, onun bu şartına riayet vacibdir.
Kezalik : müessesati hayriyyede kullanılacak mefruşat ile evaninin, velime cemiyetlerinde gelinlere emanet verilecek huliyyatın, yolculara sütleri ikram edilmek üzere ribatlara tahsis edilmiş olan koyun, keçi, inek gibi hayvanların, tohumları bulunmayan fakir ekincilere ödüne verilecek hububatın, cenazelerde kullanılacak tabut, kefenlik siyab, kazma, kürek gibi alât ve edevatın, meşru suretde istirbah olunarak gailesi bir cihete sarf edilmek üzere tahsis edilmiş nükudun vakf edilmesi sahihdir. Haniyye, Tatar Haniy-ye, Bezzaziye, Dürer, MecmaüTenhür.
(Hanbelîlere göre itlaf edilmeksizin kendisinden intifa kabil olmayan şeylerin vakf edilmesi caiz değildir. Altın, gümüş, mum, taam gibi. Şu kadar var ki altından, gümüşden yapılan huliyyat, giyinilmek, emanet verilmek üzere vakf edilebilir. îmam Şafiînin mezhebi de böyledir. Çünkü tahallî, mühim maksadlardan ve cari olan âdetlerdendir. Şer'i şerif, bu huliyyatın sahihlerinden zekâtın ıskatını nazarı itibara almışdır, ve bunların tezeyyün İçin icareye verilmesini de tevciz buyurmuşdur. Fakat İmam Ahmedden rivayet edilen diğer bir kavle göre bu gibi huliyyatın vakf edilmesi sahih değildir. Elmuğnî.)
155 - : Bir kimse, ber hayat oldukça dilediği gibi tasarruf etmek vefat edince de satılıb semeni istenilen vücuhi hayre sarf olunmak üzere bir akarını vakf etse sahih olmaz. Şu kadar var ki bu vakf zımnında o akarın satılıb fakirlere tesadduk edilmesini vasiyet etmiş olacağından hakkında vasiyet hükmü cereyan eder. Tatar Haniyye, Tenkiti.
156 - : Vasiyet edilmiş bir malın musı tarafından vakf edilmesi, va-siyetden rücu sayılır. Meselâ : bir kimse bir akarını bir şahsa vasiyet etmiş olduğu halde bilâhare bir mescide vakf etse bu vakıf sahih, vasiyet ise bâtıl olur,
Kezalik bir kimse, emvalinin sülüsünü bir şahsa vasiyet ettiği haled muahharan bir akarını bir cihete vakf etse bu akar vasiyete dahil olmaz. Binaenaleyh bu kimsenin vefatında muşa leh olan şahıs, bu akarın sülüsünü almaya kadir olamaz. Neticetül'fetâvâ.
157 - : Mülk bir arsayı mülkiyetde ibka edib de anın üzerindeki mülk binayı veya mülk ağaçları, üzüm çubuklarını bir cihete vakf etmek sahih olmaz. Damad.
158 - : Mualecatın vakfı esasen sahih değildir. Fakat fukara ile ağni-yaya vakf edilecek olursa, -bu hususda örf carî olan yerlerde -caiz olur. Zenginler de fakirlere tebean bu vakfa dahil olurlar.
159 - : Erkek sığır hayvanını ve emsalini damızlık için vakf etmek caiz değildir.
160 - : Bir zimmî, yapdığı vakfın gailesini yalnız hıristiyan olan evlâdının fukarasına şart edib müslim olan veya başka bir dine dönen evlâdının fakirlerine verilmesini dermeyan etmiş olsa vakfı sahih olııb bu şarta riayet lâzım gelir. Binaenaleyh mütevelli, hilâfına hareket ederse zamin olur. Çünkü bir vâkıf, vakfının gailesini dilediği fakirlere tahsis edebilir. Reddi Muhtar.
161 - : Bir müslüman, neuzübillâh irtidad edince yapmış olduğu vakıflar bâtıl olur, varislerine intikal eder. Çünkü irtidad, güzel amelleri ıskat eder. îster ölsün, ister öldürülsün ve ister islâmiyete dönsün müsavidir. Şu kadar var ki islâmiyete döndükten sonra yeniden vakf ederse sahih olur.
Bir erkeğin irtidad halinde yapdığı vakf ise mevkufdur. Islama rücu ederse vakfı sahih olur. Fakat ölür veya Öldürülürse veya ecnebi memleketine kaçıp iltihakına hükm edilirse bâtıl olur.
Mürtedenin vakfı ise sahihdir. Çünkü o, irtidadından dolayı öldürülmez. Demek ki vakıf zamanından sonra arız olan irtidad, vakfı ibtal etmekdedir. Vakıf zamanına mukarin olan irtidad ise vakfı derhal ibtal etmemekdedir. Evkafı Hassaf, Reddi Muhtar.
162 - : Geçmiş hükümdarlar tarafından vakf edilib tapu ile birisinin uhdesine verilmiş olan tarlalar, çayırlar, başka bir cihete vakf olunamaz, îbni Nüceym.
163 - : îlân ve i§had bulunmaksızın yalnız bir vakfiye yazıvermekle vakıf, sahih olmuş olmaz. Çünkü mücerred hat ve hatem ile amel olunamaz. Bunlar biribirine benziyebilir, tşhad bulunmadıkça yalnız yazı hüccet olamaz.
Binaenaleyh yapılan bir vakıf hakkındaki vakıfname, şahitlerin huzu-zunda okunarak mazmunu ilân ve işhad olunmalıdır ki muteber olsun. Bu üân ve işhad, bir ikrar demekdir. însan ise kendi ikrariyle ilzam olunur.
Hattâ bâr kimse, bir vasiyetname yazıb bunu okumaksızın şahidlere hitaben : «Bunun içinde yazılı olan şeylere şahadetde bulununuz» demiş olsa sahih olan kavle nazaran şahidlerin buna şahadet etmeleri caiz olmaz. Vakıf da vasiyet mesabesindedir. Geçmiş kadıların imzalarını ihtiva etse de bu gibi vakfiyeler ile beyyine, ikrar, yeminden nükûl gibi bir hüccet bulunmadıkça amel olunamaz. Hattâ bir akarın kapısı üzerinde bulumıb vakfiyetini nâtık olan bir kitabe ile, bir levha ile do şahidlerin şahadetleri bulunmadıkça hâkim hükm edemez. Hamevî Alel'eşbah.
Mahkemelerden birinin sicilâtında mukayyet bulunan bir vakfiye ise bundan müstesnadır, anınla amel olunur.
(Malikîlere göre vakıf, şurutunun işaasiyle sabit olacağı gibi medreselere mevkuf kitabların üzerlerindeki vakfiyeti gösterir yazılar ile de ve kadim medreseler, hanikahlar, ağaçlar, ve hayvanlar üzerindeki yazılar, kitabelerle de sabit olur. Şerhi Hırşî.)[30]
Vakıflara Zikr Edilmeksizin Dahil Olub Olmayan Şeyler:
164 - : Vakf edilen yere tebean onun tariki hassı, hakkı şirbi, hakkı mesîî gibi hukuk ve merafiki de zikr edilmiş olmasa da vakf olmuş olur.
Binaenaleyh bir kimse : «Şu hanem fakirlere sadakai mevkufedir» deyib de onun yolu ile hakkı şirbini zikr etmese bunlar da istihsanen vakfa dahil olmuş olurlar. Çünkü bir hane istiklâl veya ikamet için vakf edilir. Bu ise yol ile, su ile kabil olabilir. Yere tebean suyun vakf olması da böyledir. Haniye.
165 - : Bir arsa vakf edilince üzerinde bulunan binalar, ağaçlar, üzüm çubukları da zikr edilmeksizin vakfa dahil olur. Fakat hini vakıfda ağaçlar üzerinde bulunan meyyalar, veya bostanda bulunan sebzeler, veya tarlada bulunan ekinler vakfa dahil olmaz, vâkıfın mülkü olarak kalır. Şu kadar var ki bu meyvaları ve emsalini vakf veçhile değil, nezr veçhile fakirlere tesadduk etmek lâzım gelir. Hilâl ibni Yahyanm reyi bu veçhiledir. Hindiy-ye, Mecmaül'enhür.
Maahaza makbere olmak üzere vakf edilen bir arsa üzerinde bulunan ağaçlar, vakfa dahil olmaz. Nitekim vakf edilen her hangi bir arsa üzerindeki kesilmiş, toplanmış ağaçlar da vakfa dahil olmazlar. Haniyye, Bezza-ziyye.
166 - : Bir arsa vakf edilince üzerinde mevcud bulunan nerkis ve zağf-ran soğanları, gül ve yasemin ağaçlan vakfa dahil olur. Şeker kamışı, güller, kına ve yasemin yaprakları ve sair ekinler dahil olmaz. Bunlar vâkıfa aid bulunur. Şu kadar var ki bu gibi vakfa tebean dahil olmayan şeylerin vakfa duhulü tasrih edilirse o vakit vakfa dahi! olurlar. Bezzaziyye.
167 - : Bir hane vakf edilib de hukuk ve merafikından bir şey zikr edilmese hanenin satılması takdirinde satılışına tabi olacak şeyler, vakf edilmesine de tabi olur, ayrıca tasrih edilmeleri icab etmez.
168 - : Vakf edilen bir akarın hududu beyan edildiği halde müştemelâtının bir kısmı noksan zikr edilse hududa itibar olunur. Bu hudud içinde bulunan müştemelâtın hepsi de vakfa dahil olur.
Meselâ hududu arbaası bildirilerek vakf edilen bir hanenin on odayı müştemil olduğu söylendiği veya vakfiyede yazıldığı halde on beş odayı müş-temil bulunsa bunların hepsi de vakfa dahil bulunmuş olur. Çünkü hudud zikredildikden sonra müştemelâtı zikre hacet yokdur. Akarlar hududlariyle bilinir, isimleriyle değil. Artık böyle zikri şart olmayan bir şeyi söylemeyib terk etmek, vakfın sıhhatine zarar vermez. Fetavayı Hayriyye.
Fakat hududu beyan edilerek vakf edilen bir mahallin müştemelâtmdan bazılarını vakıfdan istisna ve mülkiyette ibka etmek caizdir. İki daireye ayrılmış olan bir hanın hududunu beyan ile bu dairelerden yalnız birinin vakıf, diğerinin de mülkiyetde ibka edilmesi gibi. Dürri Muhtar.
169 - : Vakf edilen bir hissei şayi, beyan edilen mikdardan ziyade zuhur etse de mecmuu vakıf olmuş olur.
Meselâ : bir kimse «Şu hanedeki sülüs mikdarından ibaret olan şayi hissemi vakf etdim» dediği halde o hanenin yarısına şayian mâlik bulunmuş olduğu zahir olsa bunun böyle yarısı vakf edilmiş olur. Kadıhan.[31]
Hasta Olanların Yaptıkları Vakıflar :
170 - : Marazı mevtde yapılan vakıf, vasiyet olarak lâzım olur. Velev ki m âba delme vte izafe edilmesin. Çünkü böyle bir marizin tasarrufatı mâ-badelmevte muzaf gibidir. Müfta bih olan da budur, imamı Azamdan diğer bir rivayete göre mâbadelmevte izafe edilmedikçe lâzım olmaz. Muhiti Bür-hanî.
Vakıflar ile vasiyetler arasında sıkı bir münasebet vardır. Bir kısım vakıflarda vasiyet hükümleri cereyan eder, bir kısım vakıfların hükmü vasiyetlere kıyas ile tayin edilir, ve vakıflar vasiyetlerin nazjri sayılır.
171 - : Marazı mevt ile mariz olan kimse, borcu terikesinden ziyade olduğu halde bir malını vakf edib de bu hal üzere vefat etse alacaklıları bu vakfı tutmayıb o malı kısmeti guremaya idhal etdirebilirler. Çünkü borçlunun marazı mevtinde guremanın haklarını ibtale müeddî olacak tasarrufları nafiz değildir. Kadıhan, Fetavayı Ali Efendi.
Marazı mevt bahsine müracaat!.
172 - : Bir kimse marazı mevtinde borcu ve varisi bulunmadığı halde bütün emvalini bir cihete vakf etse buna beytülmal emini müdahale edemez. Çünkü borcu, varisi olmayan kimsenin marazı mevtindeki teberrüatı bütün emvalinden muteberdir. Nitekim vasiyeti hakkında da hüküm böyledir. Bez-zaziye, Ali Efendi Fetvası.
173 - : Bir kimse marazı mevtinde varisleri bulunduğu halde bir malını vakf etse sülüsi malinden muteber olur. Meğer ki vârisleri ziyadeye icazet versinler. Nitekim sair teberrüatı hakkında da hüküm böyledir.
Bu icazet, vâkıfın vefatından sonra olmak lâzımdır. Vefatından evvel vârislerin icazetleri veya redleri muteber değildir. Çünkü kendileri için bu halde henüz bir hak. sabit olmamışdir.
Terikenin üçde biri vakfa müsaid olunca vârislerin icazetlerine bakılmaz, vakıf tamamiyle sahih olur. Fakat terikenin üçde biri müsaid olmadığı gibi vârisler de mücîz olmasalar vakıf, yalnız üçde bir mikdarı hakkında caiz olur, ziyade mirasa idhal edilir.
Vârislerden bir kısmı, ziyadeye icazet verdiği halde diğer bir kısmı icazet vermese terikenin sülüs mikdariyle beraber icazet veren vârislerin bu ziyade mikdarındaki hisseleri de vakıf olmuş olur.
Şayed icazet vermeyen vâris, vakf edilen maldan hissesine düşen parçayı başkasına satdıkdan sonra vâkıfın sair malı zuhur ederek sülüsi malın vakfa müsait olduğu anlaşılsa artık o satış muamelesi bozulmaz. Belki satılan hisse, o varise tazmin etdirilir. Zamamen alınan meblâğ ile o hisse yerine vakf olmak üzere başka bir mal satın alınır. Is'af, Haniyye.
174 - : Bir müteveffanın marazı mevtinde yapmış olduğu vakıf, malının üçde birinden ziyade olmakla bu ziyadeye vârislerinden her biri icazet verdiği halde yalnız birisi icazet vermeden, meselâ çocuk olub da henüz baliğ olmadan vefat etmekle veraseti icazet veren vârislere münhasır olsa bu vefat eden vârisin hissesi hakkında vakfın sahih olması için ber bayat olan vârislerin tekrar icazet vermeleri lâzımdır. Kendi hisseleri hakkındaki İcazetleri kifayet etmez. Çünkü bu hisseye yeniden mâlik olmuşlardır. Fetava-yı tbni Nüceym.
175 - : Bir kimse marazı mevtinde bütün emvalini müseccelen, yani hâkimin hükmüne mukarin olarak vakf edib de vârisi yalmz zevcesinden ibaret olduğu halde vefat etse bakılır. Eğer zevcesi icazet verirse vakıf, tamamen sahih olur. Amma icazet vermezse terikesinin altıda biri zevcesine aid olub mütebakisi vakf olmuş olur.
Şöyle ki : terikesi- altıdan tashih edilir, bunun sülüsü olan iki vakıf olur, sülüsam olan dördün bir rubu da zevceye verilir, geri kalan üç de yine vakfa aid olur ki, mecmuu altıda beş etmiş olur. Nitekim vasiyetde de hüküm böyledir.
176 - : Bir kadın, marazı mevtinde bütün emvalini müseccelen vakf edib de vefatında vâris olarak yalnız kocasını terk etmiş bulunsa bakılır. Eğer kocası icazet verirse vaktf olduğu gibi kalır, icazet vermediği takdirde ise terikenin sülüsü kocasına aid olub sülüsam da vakf olmuş olur. Vesaya-yi velvaliciyye.
177 - : Bir kimsenin hasta iken yapmış olduğu bir vakıf, bütün emvaline aid olsa da bilâhare sıhhat bulunca tamamı hakkında muteber olur. Çünkü zail olan bir hastalık, sıhhat hükmündedir.
Binaenaleyh bilâhare vârisleri, bu vakfın hastalık zamanında yapılmış olmasına mebni terikenin sülüsünden muteber olmasını iddiaya kalkışamazlar. Haniyye, Mülteka.
178 - : Bir seneden ziyade süren müzmin bir maraz, meselâ bir felç, bir sellürrie, bir kötürümlük, hastanın hali tegayyür etmedikçe sıhhat hükmündedir.
Binaenaleyh böyle bir hastalığa bir seneden ziyade tutulan bir kimsenin bu müddet içinde müseccelen yapmış olduğu vakıf, bütün emvalinden muteberdir. Fakat hali tegayyür etdikden sonra yapacağı vakıf, o hastahkdan vefat edince terikesinin sülüsünden muteber olur. Bu haide vârisleri vakfın sülüsden zaid olan mikdarını kabul etmiyebilirler. HülâsatüTfetâvâ.
179 - : Bir müteveffa, marazı mevtinde vakf etdiği bir malının menfaatini vârislerinden birine ve onun vefatından sonra da bir ciheti hayra, meselâ fakirlere şart etmiş bulunsa bakılır. Eğer bu mala terikesinin sülüsü müsaid ise vakıf sahih olmuş olur. Bu suretde sair vârisler icazet verirlerse bu menfaat, yalmz meşrutun leh olan vârise kalır, mücîz olmadıkları takdirde ise bu menfaate bütün vârisler, hissei irsiyyeleri veçhile müstahik olurlar. Meşrutun leh olan vâris, berhayat iken diğer vârislerden biri vefat etse hissesi vârislerine intikal eder. Fakat meşrutun leh olan vâris vefat edince bu menfaat, artık ikinci derecede meşrutun leh bulunan cihete, meselâ fukaraya aid olur, sair vârisler buna müstahik olamazlar. Vakfı Hassaf.
180 - : Bir kimse marazı mevtinde bir malını vakf edib gailesini vârislerinden bazılarına şart etse de meşrutun leh olarak başka bir ciheti hayr, beyan etmemiş bulunsa bakılır. Eğer vefatında sair vârisleri bu vakfa icazet verirse hükmüne riayet edilir. Fakat icazet vermezlerse vakıf bâtıl olub ö mal, bütün vârislerine mevrus olur. Velev ki terikesinin sülüsü müsaid bulunsun. Çünkü bu vakıf, bir vasiyet mesabesindedir. Vârislere vasiyet ise muteber değildir. Vakfın ise binnetice münkati olmayacak bir cihete aidiyeti lâzımdır. Bu vakıfda ise böyle bir cihet yokdur. Cevhere.
181 - : Bir kimsenin marazı mevtinde mescid olmak üzere vakf etdiği bir akara terikesinin sülüsü müsaid bulunmadığı gibi vârisleri de icazet ver-meşeler, vakıf bâtıl olub o akar tamamen vârislere intikal eder. Çünkü muşa' olan bir yerin mescid olmak üzree vakf edilmesi caiz değildir. Mülteka, Damad. (140) inci meseleye bak!.
182 - : Bir kimse marazı mevtinde meselâ hanesini evvelâ kızlarına sonra bunların evlâdına ve evlâdlarımn evlâdlarına, bunların inkırazlarından sonra da fukaraya vakf edib do vefatında iki kızile baba bir kız kardeşini, terike olarak da yalnız bu hanesini terk etse vakfı bu hanenin sülüsü hakkında sahih olur. Kız kardeşi bu vakfa icazet vermeyince hanenin sülü-sanı bu varisler arasında sehimleri nisbetinde taksim olunur. Sülüs mikda-rın gailesi de kızlar yaşadıkça vârisler arasında yine sehimlerine göre taksim olunur. Fakat bu kızlar ölünce gaile vâkıfın şartı mucibince bunların evlâdlarına ve evlâdlarmın evlâdına sarf edilir, artık bunda vârislerin hakları kalmaz.
Kezalik : bir kimse marazı mevtinde bir akarım münhasıran vârisi bu-Junan üç kızına vakf etse bu akarın üçde biri kat'iyyen vakf olmuş olur. Üçde ikisi de bu kızların arzusuna tabi olur. Binaenaleyh icazet verirlerse itamamen vakıf olur.
Bu meseleler, İmamı Ebu Yusüfe göredir, imam Muhammede göre ka-Ibili kısmet olan bir müşaın böyle kısmetden evvel vakf edilmesi caiz değil-|dir. ReddüTmuhtar.
183 - : Bir kimse marazı mevtinde bir akarını kendi velediyle veledinin veledine, vakıf edib de başka malı bulunmasa, bakılır, eğer vârisler icazet verirse o akar velediye veledinin veledi arasında müsavat üzere tamamen vakf olmuş olur. icazet vermedikleri takdirde ise yalnız sülüsü veledinin veledine vakıf olur, sülüsanı da vârislerine aid bulunur. Çünkü bu vakıf, vasiyet hükmünde olduğundan yalnız vâris olmayan veledin veledi hakkında nafiz bulunmuş ulur. Hİndiyye.
184 - : Marazı mevtde vuku bulan vakıf, vasiyete takdim edilemez. Binaenaleyh bir kimse marazı mevtinde bir akarını bir cihete vakıf etmiş olduğu gibi bazı vasiyetlerde de bulunsa da bunların mecmuu terikenin sülüsünden zaid olsa vârisleri de icazet vermeseler bu sülüs, vakıf ile sair vasiyetler arasında taksim olunur. Şöyle ki vesâya sahibleri vasiyetlere, ehli vakf da bu akarın kıymetine darb olunur. Vesâya sahibleri kendilerine isabet eden mikdarları alırlar, bu akarın kıymetine isabet eden mikdar da mevkufun aleyhim için vakf olmuş olur. Hindiyye. Meselâ : terikenin tamamı 6000 lira olduğu halde akarın kıymeti 300 lira, vasiyetlerden birinin nıik-darı 1200, diğerininki de 1500 lira olsa mecmuu (3000) lira eder ki terikenin sülüsünden 1000 lira fazla demekdir. Bu surette akarın kıymetinin sülüsü olan 100 lira ile 1200 liranın sülüsü olan dört yüz lira ve diğer vasiyete ait 1500 liranın sülüsü olan 500 lira tenzil edilerek vakfa 200 lira, birinci vasiyete 800 lira, diğer vasiyete de 1000 lira düşmüş olur ki mecmuu 2000 liradır. Bu da terikenin sülüsüne muadildir.
185 - : Bir kimse hali sıhhatinde vakf etmiş olduğu bir akarın vakfi-yetini marazı mevtinde tescil etdirse bu vakf, terikesinin tamamından muteber olur. Yoksa vasiyet hükmünde olarak terikesinin sülüsünden muteber olmaz. Çünkü müneccezen vuku bulan tasarruflarda tasarruf haline itibar olunur. Bu tasarruf ise sıhhat haline müsadif bulunmuşdur. Binaenaleyh terikenin tamamından muteber olur. Mülteka.
(Malikîlere göre bir kimsenin marazı mevtinde vârisine vakfı bâtıldır. Çünkü bu, vasiyet demekdir. Muhtasarı Ebizziya Şerhi.)[32]
Vakıfların Birer Akdi Lâzım Olub Olmaması Hususundaki İhtilâf
186 - : Vakıf, islâm hukukunca caizdir. Yalnız olmakla kalmayıb ayni zamanda pek memduhdur, kurübatdan maduddur, insaniyete yardımdan ibaret bulunduğu cihetle pek müstahsendir. Bu hususda müetehidler arasında ittifk vardır. Yalnız fukahadan Şüreyh vakfın cevazına kail olmamış kavline istinat ederek vakıf sebebiyle vârisleri muayyen hisselerinden mahrum bırakmanın cevazına muhalif bulunmuşdur.
Fakat bu zatın bu içtihadı, vakfın meşruiyetini gösteren delillere muhalif, âmmei müsliminin bu babdaki teamülüne gayri muvafık, şahısların kendi malları üzerindeki hürriyeti tasaııufiyetlerine münaVi olduğundan bu hu-susdaki ittifakı ihlâl edecek mahiyetde değildir.
187 - : Vakıf, esasen caiz, usulü dairesinde sahih olmakla beraber her halde bir akdi lâzım mıdır? Yani vakfın hükmüne riayet edilmesi, bunun vâkıfı veya vâkıfın vârisleri tarafından mülkiyete irca edilmemesi her halde icab eder mi?. Bu hususda müetehidler arasında ihtilâf vardır. Nitekim aşağıdaki tafsilâtdan anlaşılacakdır. Ancak dört tarikden biriyle yapılan bir vakfın lâzım olacağı hakkında Eimmei Hanefiyenin ittifakları vardır. Şöyle ki :
(Birinci tarik) : Bir kimse bir mülkünü usulü dairesinde bir cihete vakf edib de bunun lüzumuna salâhiyetdar olan bir hâkim tarafından hükm edilse bu, bir vakfı lâzım olmuş olur. Artık bundan dönülemez. Çünkü bu hüküm, istihada mahal olan bir meseleye müsadif olduğundan muteberdir. Hâkjmin, ietihad mevzii olan bir yerdeki hükmü ise caizdir, nafizdir. Buna tescili vakf denir.
(îkinci tarik) : Bir kimse vefatından sonraya izafe ederek «Ben öldüğüm zaman şu mülküm fülân cihete vakf olsun» deyib bundan rücu etmeden vefat etse terikesinin sülüsünden muteber olmak üzere lâzım olur. Çünkü böyle bir vakıf vasiyet hükmündedir. Vasiyetin cevazı, lüzumu ise şer'an sabitdir.
(Üçüncü tarik) : Bir kimse «şu malımı hayatımda ve vefatımdan sonra fülân cihete müebbeden vakf etdim» deyib bundan dönmeden vefat etse bu vakıf, hayatında nezir, vefatında da vesiyet hükmünde bulunmuş, binaenaleyh terikesinin sülüsünden muteber olmak üzere lâzım olmuş olur,
(Dördüncü tarik) : Bir kimsenin vakf ve tarikini ifraz etmiş ve içinde namaz kılınması için nâsa izin vermiş olduğu bir mescidde bir kere olsun ezan ve ikamete mukarin olarak cemaatle alenî namaz kılıma bunun hakkındaki vakfiyet, kesbi kat'iyet etmiş olur. Artık bu vakıfdan dönülemez. Çünkü bu, hakka tekarrüb için yapıhb âmmei müslimîn için terk ve teslim edilmiş olacağı cihetle mahza Allah Tealâmn mülkü sayılır. Artık hiç bir kimsenin mülküne dahil olamaz.
İşte bu dört tarikden biriyle yapılan bir vakfın lüzumunda îmamı Azam ile imameyn arasında tam bir ittifak vardır. Diğer vakıflar hakkında ise aşağıdaki meseleler veçhile İhtilâf mevcuddur.
188 - : imamı Azama göre hükme iktiran etmeyen veya mabadelmevte izafe edilmeyen veya mescidden ibaret olub içinde bir kere olsun cemaatle namaz kılınmamış bulunan bir vakıf, lüzum ifade etmez. Belki vâkıf, vakf Ptdiği şeye kemafissabık malik bulunacağından dilerse vakfından rücu ederek o şeyi satabilir, başkasına bağışlayabilir, kendi ölünce de bu şey, varislerine intikal eder.
Bu halde vakıf, îmamı Azama göre : «Bir mülkün menfaatini bir cihete tahsis etmekdir ki, vâkıf bundan dönebilir ve bu müik vâkıfın vefatiyle varislerine intikal eder, meğer ki hâkimin hükmüne iktiran etsin veya mabadelmevte izafe rücu etmeden vâkıf vefat etsin, veya mescid olub içinde vâkıfın izniyle velev bir defa cemaatle cehren namaz kılınsın. Bu halde vakıf lüzum ifade edib artık bundan dönülemez.
Bir rivayete göre vakıfdan başka olmak üzere yalnız bir kimsenin "namaz kılması da kâfidir.
İmam ve müezzin tayin edilen bir zatın ezan ve ikamet ile yolnız başına kılacağı bir namaz da cemaatle namaz sayılır. Bununla da o yer bilittifak mescid olmuş, olur. Fethülkadir, Dürer. Hilâlin beyanına göre vâkıfın tek başına namaz kılması da kifayet eder. Fakat Hasan ibni Ziyadın imamı Azamdan rivayetine göre bu kifayet etmez. Muhiti Burhanı.
189 - : tmam Ebu Yusüfe göre bir mülk, sahibi tarafından mücerred vakf edilmekle lüzum ifade eder. Mâlikinin mülkünden çıkar, başkasının mülküne girmez, belki tahsis edildiği cihete, meselâ ammenin menfaatine âid olup hassatan mülkü ilâhi hükmünde bulunur. Artık vâkıf, bunu mülküne irca edemez, vefatından sonra da bu mal, vârislerine intikal etmez. Bunun lüzumu, tamamiyyeti için hükme hacet bulunmadığı gibi başkasına tevdi ve teslime de ihtiyaç yokdur. Mescid, makbere veya han gibi vakf edilen bir yer mücerred tahliye edilmekle, yani nâsın gelib namaz kılmalarına, cenaze koymalarına, içinde misafir olmalarına müheyya bir halde bulundurulmakla bir vakfı lâzım olmuş olur. Yoksa bu vakfın lüzumu orada bilfiil namaz kılınmasına ve saireye tevakkuf etmez.
Bu halde vakıf, İmam Ebu Yusüfe göre : «Bir mülkün menfaatini bir cihete tahsis etmekdir ki, bununla o mülk hâkimin hükmüne ve başkasının kabz ve tesellümüne muhtaç olmaksızın mâlikinin mülkünden çıkar, mahza mülkü ilâhî hükmünde olub başkasının mülküne girmez, artık bundan rücu da kabil olmaz. Bu, iskatat kabilinden bir akdi lâzımdır.
190 - : İmam Muhammede güre bir mülk, mücerred vakıf ve başkasına teslim edilmekle lüzum İfade eder. Şöyle ki : vakf edilen bir mal, akar kabilinden olub mütevelliye teslinfedilirse, veya mescid olub içinde bir kere olsun ezan ve ikametle ve cehren cemeatla namaz kılımrsa veya bu mescid mütevelliye veya hâkime veya naibine teslim edilirse veya makbere olub içine bir kişi olsun det'n edilirse veya han, ribat gibi bir şey olub içinde bir yolcu, bir mücahid misafir olursa veya çeşme olub suyundan bir kişi olsun içerse, veyahut han, ribat gibi bir şey olub içinde bir yolcu, bir mücahid müsafir olursa veya çeşme olub mütevelliye teslim edilirse bir vakfı lâzım olmuş olur, artık andan dönülemez.
Makberenin mütevelliye teslimi kâfi görülmemekdedir. Çünkü makbere-nin âdete nazaran mütevellisi olmaz, onun teslimi, bir defa-olsun içine ölü defn edilmekle vücude gelir. Mebsut, Dürer, Hindiyye Muhiti Burhanı.
Velhâsıl : teslim bulunmaksızın mücerred : «Bu malı fülân cihete vakf otdim» demekle vakıf, lüzum ifade etmez. Demek ki teslim, vakfın tamamiyyeti, lüzumu için bir şartdır.
Bu halde vakıf. İmam Muhammede göre : «menfaati, bir cihete tahsis ve ayni, mütevelliye veya içinde namaz kılmak veya misafir olmak gibi bir mas lahata mebni nâsa teslim edilen bir maldır ki, bu suretle sahibinin mülkünden çıkmış olur, başkasının mülküne girmez, mahza mülki ilâhî hükmünde olub artık ondan rücu edilemez.»
(Eimmei selâse ile sair bir kısım müctehidlere göre de vakıf, mücerred vâkıfın : «vakf etdim» demesiyle lâzım olur. Artık ondan dönülemez.
Maliki fukahası diyor ki : bir vakfın lüzumu, hâkimin hükmüne muhtaç değildir, mücerred vakf edilmekle lâzım olur, artık vâkıf rücu edemez. Şu kadar var ki: bir vâkıf, vakfına bir hâkim veya başkası musallat olduğu takdirde kendisinin veya varisinin mülküne avdet etmesini şart etmiş olsa bu şartı muteber olur. Muhtasarı Ebizziya Şerhi, Hirşî.)
(îmam Ahmedden bir rivayete göre de bir mal, mücerred vakf edilmekle, bir vakfı lâzım olmuş olmaz. Belki başkasına teslim, edilmesi de icab eder. Çünkü bu, bir malı teberru etmekden ibaretdir. Başkasına verilmedikçe mücerred vakf eldim demekle mülkiyetden çıkarak lâzım olmuş olmaz, hibede, vasiyetde olduğu gibi. Elmuğnî.
Maahaza Hanbelî fukahasınm beyanına nazaran mücerred vakf etmekle vâkıfın mülkü, mevkufun ayninden zail olur. Bu halde mevkuf; mescid medrese, ribat, hanikah, makbere gibi veya fukara ve guzat gibi zevata aid bir şey ise bu mevkufun mülkiyeti Allah Tealâya intikal eder, yani bunda başkalarının ihtisas ve alâkası kalmaz. Fakat mevkufun aleyh muayyen bir insan, veya mahsur bir cemaat ise vakfın mülkiyeti bunlara intikal eder, artık buna mevkufun aleyh veya velisi şeraiti dairesinde nezaretde bulunur, yalnız me-iKil'iindutı rnüsteiid olur. Keşşa lül'kına". (111) inci meseleye bak!.)
191 - : İşte vakıfların birer akdi lâzım olub olmaması hususunda bey-nolmüetehidîn bu ihtilâflar mevcud olduğundan bir kısım vakıfların hükme rublı yoliylc tescil edilmesi şer'î mahkemelerde ötedunberi iltizam edile gelmişdir.
Şöyle ki : bir kimse bir mülkünü vakf edince nm tescil için bir mütevelliyi; tealim eder, sonra bu vakfından rucü edeceğini söyler, mütevelli ise razı olmaz, imtina eder, murafaa için keyfiyeti, salâhiyetdar olan bir hakime arz ederler, de vakıfların luzüm ve ademi lüzumuna dair müetehidler arasındaki ihtilâfı bilib lüzumuna kail olanların içtihatları veçhile vakfın lüzumuna hükmeder. Artık bu suretle ihtilâf ber taraf olur. Vakf, lâzım ve tama olarak rü-cua salâhiyet kalmaz.
(Şafiî fukahası da tasrih ediyorlar ki ; mesaili hilâfiyede hâkimin hükmü, hilafı kaldırır, hâkimin sevab görüb sıhhatine hükm etdiği ihtilaflı bir mesele, müttefakun aleyh olmuş olur. Tuhfetül'muhtac.)
192 - : Vakfın lüzumuna hükm edecek hâkim, veliyyül'emr tarafından nasb edilmiş, bu hususa mezun bulunmuş olmak lâzımdır. Yoksa hâkimin hükm etmesiyle vakfın lüzumu ve ademi lüzumu hakkındaki hilaf, mürtefi olmaz.
Binaenaleyh vâkıf mütevellinin tescil için hakem tayin etdikieri bir zat, vakfın lüzumuna hükm etse, -sahih olan kavle nazaran -bununla hilaf, mürtefi , vakf bilittifak lâzım olmuş olmaz. Kadıhan, Mccınaül'cnhür.
193 -: Tescil, vâkıfın hayatında olduğu gibi vefatından sonra da olabilir.
Şöyle ki : bir kimse hali sıhhatinde bir malım bir cihete vakf edib bunu mütevelliye teslim etdiği halde henüz tescil etdirmeden vefat etmekle vârisleri o malı terekeye idhal ile aralarında taksim etmek üzere hâkimin huzurunda mütevelliden taleb, mütevlli de vermekden imtina etmekle hâkim, vakfın lüzumuna hükm ederek vârisleri mütevelliye muarezeden men etse vakfın tescili yapılmış vakf, bilittifak lâzım olmuş olur. Bilâkis vakfın feshine hükmetse mevkuf vârislere mevrus olur. Fetavayı Ali Efendi, Mecmuanı Cadîde.
Görülüyor ki tescil, bir müdafaa neticesinde hâkimin hükmiyle tahakkuk ediyor.
Binaenaleyh yalnız vâkıfın veya mütevellinin müracatı üzerine hâkimin mücerred lüzumı vakfı rey etmesiyle, yani «vakfın lâzım olmasını rey et-dim» demesiyle vakf, lâzım olmaz. Hattâ vakfın yalnız sıhhatine hükm etmek de tescil sayılmaz. Çünkü esasen vakıfların sıhhatinde beynelfukaha ittifak vardır, ihtilâf ise lüzumundadır. Reddi Muhtar.
194 -: Bir kimse, hali sıhhatinde ve asla borcu yok iken bir malını bir cihete tescil ctdirmeksizin vakf edib de bir müddet sonra borcu terikesinden ziyade olduğu halde vefat etmekle alacaklıları bu malı kısmeti guremaya idhal etmek üzere hâkimin huzurunda mütevlliden taleb ve dâva, mütevlli de teslimden imlimi etdiUrio hâkim, vnkfm lüzuıniyle hükm etse, vakf lâzım ve tescil edilmiş olur,
Fakat bir kimse borçlu olduğu halde borcundan kaçarak emvalini, velev sıhhatinde olsun, evlâdına vakf edib borcuna vâfi başka malı bulunmasa vakf, sahih ve lâzım olmayacağından alacaklılar bu vakfı hâkime nakz etdi-rib bundan matlûblafını istifa edebilirler. Tenkihi Hâmidi.
Hattâ hâkimler, bu gibi. borca tekabül eden vakıfların lüzumuna hükümden memnu bulunmuşlardır. Borçluların vakıflarını tescilden hâkimlerin memnuiyeti hakkında Ebussuud Efendi merhumun arzı üzerine (Ü50) tarihinde bir irade sâdir olmuşdur.
Birinci cild Düsturun (258) inci sahifesindeki gedik nizamnemesinin (19) uncu maddesinde «gediklerin müceddeden bir cihete vakfiyetini tescilden hâkimlerin memnu oldukları» da gösterilmişdir.
195 - : Gayri müseccel bir vakıf, müseccel bir vakfa ilhak edilmekle lâzım olmaz.
Şöyle ki : bir kimse bazı emvalini bir cihete müseccelen vakf edib de bilâhare başka bir malını da tescil etdirmeksizin vakf ederek bunu da evvelce müseccelen vakf etmiş olduğu emvalime ilhak eyledim» dese bununla bu ikinci malın vakfiyeti tescil edilmiş olmaz. Belki ayrıca tescile muhtaç bulunur; Hâkimin ilk vakıf hakkındaki hükmü, lâhik olan vakıf hakkında da hüküm sayılamaz. Fetavayı Hayriyye.
196 - : Bir kimse vefatına izafe etmeksizin bir malım hali sıhhatinde veya marazı mevtinde bir cihete vakf edib henüz mütevelliye teslim ve lüzumuna hükm edilmeden rücu ile o malı başka bir cihete' vakf ederek tescili şer'î vuku bulsa İmamı Âzam ile imam Muhammede göre birinci vakıf bâtıl, ikinci vakıf sahih olur. Fakat İmam Ebu Yusüfe göre birinci vakıf, lâzım olacağından bundan rücu caiz olmaz. Dürer.
197 - : Sırf vasiyet hükmünde bulunan bir vakıfdun vâkıf, gerek hali .sıhhatindi marazında rücu ınlubilir.
Meselâ : Bir kimse : «Şu malım vefatımdan sonra fülân cihete vakf olsun» dese bu, bir vasiyet olmuş olur. Bu vasiyet üzerine musir olarak vefat edince terikesinin sülüsünden tenfiz olunur. Meğer ki ziyadeyi vârisler müciz olsunlar. Fakat vasiyetde musir olmayıb da bundan rücu ederse bu mala mülkiyet üzere tasarruf edebilir. Bu rücu, kavlen olabileceği gibi fi'len de olabilir. Bu malı, başkasına satmak, bağışlamak fi'len rücudur. Bu mal, arsa olub da üzerinde hane veya dükkân yapmak, yahut bağ, bahçe vücude getirmek de fi'len rücudur. Böyle bir yerin üzerine yonca gibi muvakkat şeylerin ekilmesi rücu sayılmaz. Bu babdaki rücu, hâkimin hükmüne muhtaç değildir. Haniyye, Dürer, Mülteka.
198 - : Vakıf namına yapılan bir teberrüden rücu, sahih değildir. Binaenaleyh bir kimse bir vakf arsa üzerine o vakfa teberru olarak bir
vakıf bina yapdırsa artık bundan rücu edemez.
Kezalik : bir kimse bir vakfın İmaretine, meselâ bir mescidin levazımına sarf edilmek üzere mütevellisine bir miktar para teberru etse mütevellisinin kabzile tamam olur. Eşbah filfüruk.
199 - : Lüzumuna hükm edilen bir vakıf mal, mülkiyet üzere tasarruf olunamaz.
Binaenaleyh böyle bir malın başkasına satılması, bağışlanması, rehn verilmesi bâtıldır. Bu mal, vârislere de mevrus olmaz. Ve sükna için vakf edil-miş olan vakıflardan maadası kimseye ariyet olarak da verilemez. Meğer ki usulü dairesinde istibdal edilsin. Çünkü usulüne tevkifen başka bir mal ile değiştirilen vakıf bir mal, vakfiyetden çıkar, hakkında mülkiyet üzere tasarrufun caiz olur. Reddi Muhtar.
200 - : Bir malın vakfiyetine hüküm, mutemed olan kavle nazaran âmme aleyhine hüküm değildir. Binaenaleyh aleyhine hüküm olunan kimseden maadasının mülkiyet veya şüf'a dâvası dinlenebilir. Şöyle ki :
Bir kimsenin satın alarak müseccelen vakf etdiği veya mescid yapdığı bir yere bir müstahik çıkarak dâva neticesinde lehine hüküm edilse vakıf bozulur. O yer müstahikka verilir. Bu suretde o kimsenin satıcıdan geri alacağı semen, kendisinin malı olur, bununla başka bir mal satın alarak tekrar vakıf eylemesi lâzım gelmez.
Kezalik bir kimse satın aldığı bir yeri başkasının hakkı şüf'ası sabit bulunmug olduğu halde müseccelen vakf etse, veya mescid yapıb içinde cemaatle namaz kılmsa veya makbere yapıB içine bir kişi defn olunsa, şefiinin talebi üzerine vakıf fesh edilerek o yer, mülk olmak üzere şefia teslim olunur.
Kezalik : bir mütevelli, bir kimsenin elinde bulunan bir yerin vakfiyetini dâva ve beyyine ikame edib de hâkim o yerin vakfiyetile o kimse üzerine hükm etse bu, bilâhare başka bir kimsenin mülkiyet iddiasiyle beyyine ikame etmesine mani olamıyacağından bu iddia usulen sabit olunca vakıf münfesih olur. Bahri Raik, Dürri Muhtar, Reddi Muhtar.
Fakat mutemed olmayan diğer bir kavle göre bir şeyin vakfiyetine hüküm, bütün nâs üzerine hükmü mutazammmdır. Binaenaleyh bir mütevelli, bir kimsenin elinde bulunan bir yerin vakfiyetini dâva ve beyyine ikame edib de hâkim o yerin vakfiyetine hükm etse âmme üzerine hüküm edilmiş olur. Artık başkaları tarafından vuku bulacak mülkiyet dâvası mesmu olmaz. Müş-temilüT ahkâm.
201 - : Vakfiyeti hâkim tarafından fesh edilen bir vakıf mal hakkında mülkiyet hükmü cereyan eder.
Binaenaleyh bir kimse vakıf edib de henüz mütevelliye teslim ile tescil etdirmemiş olduğu bir malını ihtiyacına mebni mülküne irca ile satmak istese de kayfiyeti hâkime arz etse, hâkim de imamı Azam ile imamı Muhanı-medin ictihadlarına mebni bu vakfın ademi lüzumuna hükm ile vakfı fesh edecek olsa o kimse bu malında mülkiyet üzere tasarruf edebilir. Kendisinden sonra vârislerinin hâkime müracaatla bu vakfı fesh etdirdikleri takdirde de hüküm böyledir.
Hattâ böyle mütevelliye teslim ve tescil vuku bulmaksızın vakf edilen bir mal, vâkıfı veya vâkıfının vârisi tarafından başkasın satılıb da badehu murafaa neticesinde hâkim, bu satış muamelesinin sıhhatine hükm etse vakıf, . fesf edilmiş olur.
Fakat imam Ebu Yusüfe göre böyle bir vakfın feshi caiz değildir. Böyle bir satış muamelesinin sıhhatine hüküm doğru olamaz. Çünkü vakıf hakkında İmamı Âzam ile imam Muhammedin kavilleri mercuh, imam Ebu Yusüfün kavli ise racih ve müfra bilidir. Müctehid olmayan bir hâkimin mercuh bir kavi ile hükm etmesi ise caiz görülmemekdedir. Hülâsa, Tenkihi Hâmidî, Reddi Muhtar.
hakkında istihnad
202 - : Vakıfların birer akdi lâzım olub olmaması edilen deliller ve mütalaalar hulasaten şu veçhiledir :
(I) - : Vakıfların lüzumu hakkında imam Ebu Yusüfün ve ayni ietihad-da bulunan sair zatların beyanına nazaran : Resuli Ekrem, sallallahü leyhİ vesselem İle Hulefai Raşidîn ve daha bir nice sahabei güzîn mallarını vakf etmişlerdir. Bu zevatın hükme ve saireye İktiran etmeksizin bu mallardan mâlikiyet hakları zail olmuş, bu vakıflardan rücu etmeleri vuku bulmamış-dir.
Ezcümle Hazreti Ömer (radıyallahü tealâ anh) pek nefis bulunan bir hurmalığı hakkında : «Bunu tesadduk edeyim mi?.» diye Resui Ekremden sormuş, Nebiyyi Zişan Hazretleri de: bağışlanamaz, mirasa konmaz olarak tesadduk et, ancak gailesinden infak olunsun) diye enir edince Farukı Azam, o veçhile vakf edivermişdi.
Vakf edilen bir malın böyle satılmaması, başkasına hibe edilmemesi, başkalarına mevrus olmaması ise mâlikinin mülkünden çıkdığını, başkasının mülküne de girmediğini gösterir.
Bir de vakıf, i'tak = köle, cariye azad etmeğe benzer. Azad edilen bir memlûk üzerinde efendisinin malikiyet hakkı kalmadığı gibi vakf edilen bir mülkde de sahibinin hakkı kalmaz. Maamafih madem ki ölümden sonraya izafe edilen bir vakıf, lâzım oluyor, o halde müneccezen yapılan bir vakıf da sahih ve lâzım olmak iktiza eder.
Sonra vakıflar, «hüküm ile lâzım olur» deniliyor. Hâkimin hükmiyle caiz ve lâzım olan bir muamele, esasen caiz ve lâzım bulunmak iktiza eder. Haddi zatında lâzım olmayan bir şey ise hâkimin hükmiyle lâzım olamaz.
Şu da var ki vakıflar, mahza Hak Tealâmn rızası için yapılan birer sadaka, birer teberru demekdir. Böyle bir sadakadan, teberrüden ise rücu edilemez. Artık bunda kimsenin malikiyet hakkı kalmamışdır. Bunun lüzumu için başkasına teslim de şart değildir. Asrı saadetden beri teamül de bu veçhiledir. Bir çok kervansaraylar, İmarethaneler, kütüphaneler bu veçhile vafk edilmişdir, Nâsın münker olmayan teamülü ise bir hüccetdir.
fmam Ebu Yusuf Hazretleri evvelce îmamı Azanı gibi vakıfların lüzum ifade etmediğine kail bulunmuşdu. Bilâhare Harûnürreşid ile Medinei Münev-vereye gidib sahabei kiramın o havalideki vakıflarına muttali olunca vakfın lüzumuna kani olmuş, bu veçhile fetva vermeğe başlamışdır.
filhakika Çarı yârı güzin hazeratile Hazreti Talim, Hazreti Zübeyr, Hazreti Aişe ve Hazreti Halsa gibi bir çok zevatın vakıfları vardır ki bunların üzerinde hiç bir kimse, malikiyet iddiasında bulunmamıştır. (Radıyallahü tealâ anhüm ecmain.)
(2) - : İmam muhammede nazaran vakfın lüzumu için teslim ve tesellüme ihtiyaç görülmesi, vakfın bir nevi sadaka, teberru mahiyetinde bulunmasından neşet c-tmekdedir. Bir mülkü sadaka ve teberru voliyle izale etmek ise ancak teslim ile tamam olur. Binaenaleyh kendilerine vakıf ve tesadduk edilenlerin kabzları bulunmadıkça bunlar tamam olmaz. Mütevelli ise bunların yerine kaim olub bunların namına kabz etmiş olur. Makbereye ölünün defn edilmesi, çeşmelerden, havzlardân halkın su içmeleri, kârvansaraylarda misafirlerin gelib yatması da bunların âmme mesalihi namına halka teslim edilmesi demekdir.
ömerülfâruk Hazretleri, vakf etmiş olduğu şeyleri vakıf tamam olsun diye muhterem kerimesi Hazreti Hafseye teslim etmişdi,
imam Ebu Yusuf, buna cevaben diyor ki : başkasına temliki tazammun etmeyen bir mülkün izalesi için teslime, kabza hacet yokdur. Bu izale, teslim bulunmaksızın da tamam olur. Nitekim köle azad edilmesi de böyledir. Kölenin kabulüne ihtiyaç yokdur. Sadaka ise temliki tazammun etdiği cihetle tamamiyeti kabza mütevakkıfdır, vakıf için, mikyas olamaz.
Bununla beraber mütevelli, esasen vâkıfın ihtiyar etdiği bir kimsedir. Bu cihetle mütevellinin eli, vâkıfın eli demekdir. Yoksa mevkufun aleyhin elleri makamına kaim değildir. Mütevelli, çok kere kendilerine vakf edilmiş olan şahısların adlarını bile bilmez. Artık vâkıf m ihtiyar etdiği kimsenin elinde tamam olan bir vakıf, neden bizzat vâkıfın elinde tamam olmasın.
Hazreti ömerin vakf etdiği şeyleri Hazreti Hafseye teslim etmesi ise vakfın lâzım ve tamam olması için değildi, ya kendi meşguliyetinin çokluğundan dolayı idi, yahud vefatından sonra Hazreti Hafse tarafından idare edilmesi içindi. Binaenaleyh vakıfların lüzum ifade etmeleri için teslim ve kabz şart değildir.
(îmam Mâlike göre sadakalarda kabza ihtiyaç yokdur. Belki bir malın sadaka olduğunu ilâm kâfidir.)
(3) - : İmamı Âzamin noktai nazarına gelince, bir kısım vakıfların lüzum ifade etmemeleri, varislerin haklarını korumak hikmetine ve saireye müs-teniddir. Şöyle ki: Nisa surei celilesi nazil olarak onda feraiz = miras se-hîmleri tayin ve tasrih buyurulmuşdur. Resuli Ekrem Hazretleri de :Hak Tealâmn tayin buyurduğu farizaları habs ve men caiz değildir* diye buyurmuşdur. Vakıf ise bu farizaları men demekdir. Binaenaleyh bir malın rakabesi mücerred vakf edilmekle mâlikinin mülkünden çıkmış olmaz.
Resuli Ekrem Sallalâhü aleyhi vesselem efendimizin vakıflarına gelince onun terikei seniyeleri kariblerine intikal etmiyeceği cihetle anın hakkı âlisinde vakfın lüzumuna bir mani bulunmamışdır. Nitekim bir hadisi şerifde buyurulmuşdur. Sahabei kiramın vakıflarına gelince ihtimal ki bunların bir kısmı, Surei Nisanın nüzulünden evvel vuku bulmuşdur. Bir kısmı da bilâhare vuku bulmuş ise de vârislerinin icazetlerine iktiran etmişdir.
Maahaza vakıflar, ariyet menzilesindedir. Vâkıf, malik olduğu bir malı kendi mülkünde kabs edib o malın yalnız menfaatini bir cihete tahsis etmiş olan bir kimsedir. Binaenaleyh Ariyet, caiz olmakla beraber nasıl gayri iâ-zım iso vakıflar da öylece gayri lâzımdır.
Diğer bir bakımdan da vakıflar, bir nevi sadaka demekdir. Sadakalar ise başkasına temlik ile, yani müstahik olanlara bilfi'l temlik ve teslim edilmekle tamam olur. O halde sadaka olmak üzere tayin edilen bir mal, ifraz edilib müstahikine teslim edilmedikçe mâlikinin mülkünden çıkmış olmaz.. Vakf edilen bir mal ise başkasına temlik edilemeyeceği cihetle sahibinin elinden çıkmış sayılamaz. Binaenaleyh vâkıfın bu mal üzerinde mâlikiyet hakkı devam eder, bu hakka mebni bu vakfiyetden rücuu da sahih olur. Şu kadar var ki, bu rücu kerahetden halı değildir. Bir hadisi şerifde buyurulmuşdur. Bu hadisi nebevi, gösteriyor ki yalnız tenfiz edilen, yani müstehikkine verilen sadakalarda irs carî olmaz. Bu tenfiz ve imza ise başkasına temlikden sonra tahakkuk eder. Vakıfda ise böyle temlik kabil değildir.
Bu ciheti biraz daha tenvir için deniliyor ki: vakf edilen bir mal, vafk edilmeden evvel memlûk bulunuyordu, o halde bu malın vakf edildikden sonra da memlûk olarak kalması iktiza eder. Çünkü maliki olmayan bir memlûk mutasavver değildir. Artık böyle memlûk olarak kalması iktiza eden bir vakfın maliki, ya vâkıfı olacak veya başkası bulunacakdır. Madem ki vakıfda temlik carî değildir, o halde bu vakıf mal, vâkıfının mülkünde kalmış ola-cakdır. Vâkıfın varisleri de kendisinden sonra halefiyet yoliyle bu mala malik olacaklardır.
Vakfı i'taka kıyas etmek de doğru değildir. Çünkü insanlar, esasen memlûk olmak üzere değil, mâlik olmak üzere yaradilmışlardır. insanlarda asıl olan hürriyeldir. İnsanlar için mcmlûkiyet sıfatı bir esaret eseri olarak arızîdir, ref ve izalesi kabildir. Binaenaleyh i'tak ile bu arızî vasıf zail olub asi olan mâlikiyet vasfı avdet eder. Vakf edilen bir mal ise esasen memlukiyet üzere vücude getirilmişdîr. Artık mücerred vakf edilmekle bu maldan mem-lûkiyet vasfı zail olmaz. Bundan yine memîûkiyet üzere intifa olunur.
Fuhakadan Şa'bî de demişdir ki : vakıfların lüzum ifade etmesi bizden evvelki ümmetlere mahsus olan şeriatlere göredir. îslâm şeriati ise bu lüzumu nesh etmişdir. Binaenaleyh bir kimse yapdığı bir vakıfdan rücu edebilir.
Hülâsa : vakıfların lüzum ifade edib etmemesi hususunda islâm hukukçularının bu gibi delilere, mütalealara müstenid muhtelif kavileri vardır, imamı Âzam Hazretlerinin kavli, kuvvetli görülmekle beraber onun bu bab-
daki içtihadına islâm âleminde ittiba edümemişdir. imam Ebu Yusuf ile ayni ietihadda bulunan zatların kavileri asara daha muvafık görüldüğü cihetle müreccah ve müfta bih bulunmuşdur. Bu suretle «şahsiyeti maneviye» denilen hukuki bir varlık, ferdlere aid olmayan bir mülkiyet usulü, islâm hukukunda ötedenberi kabul edilmiş bulunmakdadır.
Şu kadar var ki -evvelce de yazdığı veçhile -ihtüâfdan kurtulmak için şer'î mahkemelerde vakıfların hükme iktiran ederek tescil edilmeleri iltizam edile gelmişdir. Çünkü salâhiyetdar olan bir hâkim, müetehidler arasında ihtilaflı olan bir mseelede bu müctchidlerden birinin reyini tercih edib o rey mucebince hükm etse, ihtilâf mürtefi olarak o hususda hükmü bilittifak nafiz olur. Mebsut, Bedayî, Reddi Muhtar.[33]
Vakıflara Müteallik Umumi Kaideler :
203 - : Vâkıfların meşru şartlan, amel ve mefhum ve delâlet itibariyle şarii mübinin nassı gibidir.
Meselâ: bir vâkıf, «vakfımın gailesi evlâdımın fukarasına verilmesin» diye şart etse bunun mefhumu gailenin fakir olan evlâda verilmesinden ibaret bulunur. Ve bu şart, fakirliğin himayeye, gaileye istihkaka vesile olduğuna delâlet eder.
204 - : Vakıflarda mafhumı muvafakat, muteber, olduğu gibi mefhumi muhalefet de muteberdir.
Şöyle ki : mefhumi muvafakatde meskûtün anhin hükmü mantukun bihin hükmüne muvafık olur. Mefhumi muhalefetde ise bilâkis meskûtün anhin hükmü, mantukun bihin hükmüne muvafık olmaz.
Meselâ : Bir vâkıf, «vakfımın gailesinden evlâdıma zengin olsalar da şu kadar meblâğ verilsin» diye şart etse buna fakir olan evlâdı da evlâ bittarik dahil olur. Çünkü burada meskûtün anh olan fakir evlâdın hükmü, mentukun bih olan zengin evlâdın hükmüne mefhumi muvafakat itibariyle muvafık bulunmuşdur.
Fakat vâkıf, vakfımın gailesinden salih olan evlâdımdan her birine §u kadar verilsin» diye şart etmiş bulunsa buna fâsik elan evlâdı dahil olamaz. Zira fâsikin hükmü, salihinin hükmüne muvafık olamaz. Belki mefhum muhalefet itibariyle mugayir bulunur,
205 - : Mefhumi muhalefet, şarii mübinin kelâmında muteber değildir, yalnız nâsm Örfünde, muamelâtında, akliyyatda, kitabların rivayetlerinde muteberdir.
Binaenaleyh şarii âzam tarafından «sahih olanlar şu nimete nail olacaklardır» diye buyurulsa bundan fâsik olanların o nimete nail olamıyacak-ları mânası çıkmaz. Belki fâsiklerin o nimete nail olub olamayacakları meskûtün anlı kalmış olur, onların buna nail olub olamayacakları başka de lüferden anlaşılır.
Fakat nâsm örfünden anlaşılacağına nazaran bir vâkıf, meselâ : «vakfımın tevliyetini evlâdımın eslâh veya erşedine şart etdim» dese tevliyetin es-lâh veya erşad olmayan evlâdına verilmemesini istemiş olur. Binaenaleyh vakıflarda da mefhumı muhalefet muteber bulunmuş olur.
(Şafülerce mefhumı muhalefet, şarii mübinin kelâmında da muteberdir.)
206 - : Mefhumı muhalefetin mefhumı sıfat, mefhumı şart, mefhumı aded, mefhumı gaye mefhumı lekab gibi müteaddid nevileri vardır. Hepsi de vakıflarda muteberdir.
Meselâ : bir vâkıf, «vakfımın gailesini evlâdı zükûruma şart etdim» veya «vakfımın gailesini fülân beldede tavattun etmeleri şartiyle evlâd ye ahfadıma tahsis etdim» veya «vakfımın gailesinden dost fakire şu kadar verilmesini şart etdim» veya «vakfımın gailesini bulûğ çağına gelecekleri vakte kadar evlâd ve ahfadıma şart etdim» yahut «vakfımın gailesini Hasan, Hüseyin, Rukiyye adında evlâdıma şart etdim» dese bütün bu kayıtlara riayet lâzım gelir. Artık vakfın gailesinden erkek olmayan, o beldede tavattun etmeyen evlâd ve ahfada, ve dörtden ziyade fakire, ve bulûğ cağına ermiş olan ve başka isimlerde bulunan evlâd ve ahfada bir şey verilmez.
207 - : Yukarıdaki mesele mucebince bir vâkıf, vakfının gailesini bir vasıf ile muttasıf olan kimselere şart etmiş olunca o vasıf, medarı istihkak olur, o vasfı haiz olmayanlar gaileye müstahik olamazlar.
Meselâ bir vakfın gailesi ulemadan veya fukaradan veya jılilülvücud ojan kimselere meşrut bulunsa bu vasıfları haiz olmayanlar, bu gaileden hisse alamazlar.
208 - : Gaileye istihkak bir sıfat ile takyid olundukda bakılır. Eğer o sıfat, zail olmaz, veya badel'zeval avdet etmez sıfatlardan ise o sıfatın akdi vakf zamanında mevcudiyeti şartdır. Körlük, çocukluk, tahsili ilm gibi. Fakat o sıfat, zail olur, ve sonradan avdet edebilir sıfatlardan ise gailenin vücudu zamanında mevcudiyeti şartdır. Fakih, fakir fülân beldeden sakin olmak gibi.
Binaenaleyh bir kimse vakfının gailesini gayri baliğ olan evlâdına şart etse yalnız vakıf zamanında gayri baliğ bulunan evlâdı gaileye müstahik olur. Velev ki bunlar bilâhare baliğ olsunlar. Yoksa sonradan dünyaya gelih gailenin husulü zamanında gayri baliğ bulunan evlâdı müstahik olmaz.
Bilâkis vakfının gailesini muhtaç olan evlâdına şart etse, yalnız gailenin husulü zamanında muhtaç bulunan evlâdı gaileye müstahik olur. Başkaları olmaz.
209 - : Gaileye istihkaka medar olan sıfat, mevcud iken bilâhare zail olub da sonra yine avdet etse istihkak, bazan avdet eder, bazan avdet etmez.
Meselâ : vakfın gailesi Edirnede oturan evlâda meşrut iken bunlar başka bir beldeye gidib tevattun etseler gailedeki istihkakları sakıt olur. Fakat sonra Edirneye tevattun için avdet eyleseler istihkakları da avdet eder. Çünkü bu meselede noktai nazar, gailenin husulü zamanında Edirnede sakin bulunan evlâdın gaileye istihkakıdır.
Fakat vakfın gailesi ilm tahsilinde bulunan evlâda meşrut olduğu halde evlâddan bazıları tahsili ilmi terk ve badehu yine tahsili ilme avdet eyleseler istihkakları avdet etmez. Çünkü bunların vakıf zamanındaki tahsillerinin devamı vâkıfça matlûb bulunmuşdur.
210 - : Vasfın zevaliyle sakıt olan istihkakın tekrar vasfın hudusiyle avdet etmesini vâkıf şart etmiş olursa bu istihkaka, o vasfın hudusünden itibaren avdet eder.
Meselâ : Vâkıf : «Vakfımın gailesini dul bulunan kızlarıma şart ettim, bunlar evlenince gailede istihkakları olmayacakdır, fakat evlendikden sonra bosamrlarsa veya kocaları vefat ederse tekrar gaileye müsthik olacaklardır» demiş bulunsa o veçhile amel olunur.
211 - : Mevkufun aleyhimin istihkaklarına medar olan sıfatı henüz haiz olmayan bir kimse, gaileye hâlen müstahik olamaz. Ve o sıfatının kendisinde husulü ne kadar gaileden hissesi de tevkif olunarnaz.
Meselâ : bir vakiin gailesi ulemadan bulunan t-vlûdit nıt^rul. bulunsa ilk gailenin husulü zamanında ulemadan bulunan evlâd bu gailenin tamamına müstahik olurlar. Henüz ulemadan bulunmayan evlâd, müstahik olmazlar. Bilâhare bunlar da ulemadan olunca diğer evlâd ile beraber müstakbel gailelere müstahik olurlar.
212 - : Sükna, tevattun; meskeni aslînin başka bir beldeye nakliyle tebeddül eder, yoksa başka bir yere muvakkaten gitmekle tebeddül etmez.
Meselâ : Burada oturmaları meşrut olan evlâdın ticaret gibi bir mak-sadla muvakkat bir müddet için başka bir beldeye çıkıb gitmeleriyle gailedeki istihkakları sakıt olmaz.
213 - : Biribiri üzerine vav, sim, fa gibi bir edat ile atıf edilen cümleleri müteakib sarih suretde zikr edilen şart, bu cümlelerin hepsine aid olur.
Meselâ : vâkıf, «bu akarımı evlâdıma ve evlâdı evlâdıma ve neslime erkek bulunurlarsa vakf etdim» dese bu şart, evlâdına da, ahfadına da şâmil olmuş olur. Arabca olarak : «Vekaftü liveledî ve veledi veledi velinesli in kânû zükûren» denilmesi gibi.
214 - : Biribiri üzerine vav ile veya sümme = sonra ile atıf edilen cümlelerden mukaddem veya muahhar 'olarak zikr edilen vasf, -evceh görülen kavle nazaran -bu cümlelerin hepsine müteveccih olur.
Vâkıfın : «Şu akarımı fakir olan evlâdıma ve evlâdımın evlâdına vakf etdim» veya «vekaftü akan hazâ alâ evlâdı ve evlâdı evlâdiyel'fukara» demesi gibi ki fakirlik vasfı hem evlâda, hem de anların evlâdına şâmil olur.
Diğer bir kavle göre bu gibi sıfatlar, kendisine muttasıl olana munsarif olur, meselâ, matufa muttasıl ile yalnız ana inhisar eder, matufun aleyhe münsarif olmaz. Buna göre'vâkıf : «Fukarayı evlâdıma ve ciyranıma vakf etdim» dese fukaralık yalnız evlâdda meşrut olmuş olur, ciyranda meşrut olmaz.
Kezalik : «Zükûr evlâdıma ve anların evlâdına vakf etdim» denilse zü-kûriyet, yalnız evlâdda aranır, ahfadda aranmaz. Binaenaleyh vakfa erkek evlâd ile anların erkek ve kız evlâdı dahil bulunmuş olur, kız evlâdı dahil bulunmaz. Dürri Muhtar.
(Şafiî ve Hanbelî fukahasınca da biri biri üzerine matuf cümlelerin evvelinde veya aharında zikr edilen sıfat gibi bir kayıt ve cümlelerin sonunda irad edilen bir istisna bu cümlelerin hepsinde muteber olur. Çünkü asi olan, müteatıflarm sıfat, hal, şart gibi bütün müteallekatında müşterek olmalarıdır. Tuhfetül'muhtac.)
215 - : Biribiri üzerine atf edilen cümleler arasındaki vasıf, -muhtar olan kavle göre -hemen kendi üstündeki cümleye münhasır olur.
Meselâ : bir vâkıf, «şu akarımı evlâdı zükûruma ve evlâdı evlâdıma vakf etdim» dese erkeklik vasfı, yalnız evlâda ihtisas eder, evlâdın evlâdına şâmil olmaz. Binaenaleyh evlâdın yalnız erkekleri, evlâdı evlâdın da hem erkekleri, hem de inası vakfa dahil olurlar.
216 - : Cümlei izafiyedeki vasıflar, zamirler, muzafünileyhe değil, mu-zafa aid olur. Asi olan budur. Çünkü kendisinden asıl bahs olunan, muzafdır.
Binaenaleyh bir vâkıf, «şu akarımı evlâdı zükûruma ve evlâdı evlâdi zükûruma vakf etdim» dese kız evlâdı vakfa dahil olamayacağı gibi erkek ve kız evlâdının da yalnız erkek evlâdı vakfa dahil olub kız evlâdı dahil olamaz. Çünkü «evlâdi evlâdı zükûr» tabirindeki zükûr kaydi, muzaf olan evlâdın vasfıdır. Muzafün ileyh olan evlâd tabiri İse erkeğe de kıza da şâmildir. Bunun türkçesi : «şu akarımı erkek evlâdıma ve evlâdımın erkek evlâdına vakf etdim» dir.
217 - : Zamirler, uzağa irca edilmesine bir karine bulunmadıkça vazı' muktezasınca en yakın olan mercie münsarif olur.
Binaenaleyh bir vakfiyede : «Elgalletü meşrutatün alâ Zeydin ve Amrin ve nesini -bu gaile Zeyde, Amre ve nesline meşrutdur» denilmiş olsa nesil tabirindeki zamir, yalnız Amr'e râci olur, Zeyde râci olmaz. Bu halde bu gaileye Zeyd ile Amr ve Amrin evlâdı müstahik olur. Zeydin evlâdı müsta-hik olmaz.
Kezalik : bir vakfiyyede : «tevliyetü hâzelvakfı meşrutatün linefsiivâ-kıfı sümme ilâ veledihi Zeydin sümme ilâ evlâdihi = bu vakfın tevliyeti vâkıfımn şahsına, sonra oğlu Zeyde, sonra onun evlâdına meşrutdur» denilmiş bulunsa «sümme ilâ evlâdihi -sonra onun evlâdına» tabirindeki zamir, kendisine yakın olan Zeyde münsarif olur, vâkıfa münsarif olmaz. Bu su-retde bu vakfın tevliyyetine vâkıf ile oğlu zeydden sonra yalnız Zeydin evlâdı müstahik olur. Vâkıfın başka evlâdı müstahik olmaz. Bu gibi tabirlerin arabcalariyle türkçelerİ hükmen müsavidir. Tenkihi Hamİdî, Ahkâmüleykaf.
218 - : Vakfiyedeki bir ibarenin iki mânaya ihtimali halinde bunlardan vâkıfın garazına uygun görüleni teayyün eder.
Meselâ : bir vâkıf, «bu akarım oğlu Zeyde ve kendisinin hâdiş olacak evlâdına» diye vakıf etmiş; bulunsa bu vakıf, Zeydin hadis olacak evlâdına değil, vâkıfın hadis olacak evlâdına aid olur. Çünkü bir kimsenin kendi evlâdına vakfı, ahfadına vakfından ziyade garzma mülayimdir.
219 - : Vakfiyedeki bir tabirin iki mânaya ihtimali takdirinde bu mânalardan hangisinin kasd edildiğine bir karine mevcud ise anınla amul olunur. Bu mânalardan biri ezher, diğeri hafi olub hafinin maksud olduğuna delil bulunmayınca ezher tercih olunur. Bu mânalardan biri örfî, diğeri lûgavî olunca da örfîye hamli evlâ olur.
220 - : Vakfiyedeki müşterek bir lâfz, hangi mânaya hami edileceğine bir karine bulunmazsa mühmel bir halde kalır, kendisiyle amel olunamaz.
Meselâ : bir kimse «şu akarımı mevalime vakf etdim» deyib de kendisinin hem mu'tiki, hem de mu'leki bulunsa «mevalî» lâfzı müşterekiyle bunlardan hangisinin kasd edildiği bilinemiyeceği cihetle amel olunamaz.
(Safiîlerce «mevalî» namına vakf edilince gaile, hem mevlel'müvalâta, hem de mevlel'itakaya münasafaten değil, adedi rüûslarına göre taksim edilir. Evceh görülen kavi budur. Çünkü mevalî tabiri, bir lâfzı müşterek de-ğil, bir lâfzı âm gibi olduğundan bütün mânalarına hami olunur. Fakat diğer bir kavle göre bu suretde vakıf bâtıldır. Zira bu tabirde icmal vardır. Bu, bir müşterek lâfız olduğu için mücmeldir. Tuhfetürmuhtac.)
221 - : Vakfiyyede mücmel, yani : biri diğerinden racih olmayan iki müsavi mânaya şâmil bir lâfz bulununca bakılır : eğer vakıf, berhayat ise bununla ne kasd etdiğini beyan etmesi için kendisine müracaat olunur. Berhayat olmayıb bundan maksadın ne olduğu kat'î suretde bilinemediği takdirde kendisiyle amel olunamaz.
222 - : Bir vakfiyyede iki müteanz şart mevcud olunca muahhar şart
ile amel olunur. Çünkü bu muahhar şart, evvelki şartı nâsih ve vâkıfın maksadını müfessir bulunmuş sayılır.
Meselâ : vakfiyenin evvelinde «vakfın müstegallâtından hiç birinin istibdal edilmemesi» yazılı olduğu halde aharında «mütevelli dilerse vakfımın müstegallâtindan bazılarını islibdal edebilir» diye yazılmış olsa bu ikinci söz, evvelki sözü nesh etmiş olur.
223 - : Vâkıfların kullandıkları tabirler, Kendi zamanlarındaki hitabat-da carî örflere, âdetlere bina kılınır, bu hitabat, gerek o tabirlerin lügavî ve örfî mânalarına muvafık olsun ve gerek olmasın.
Meselâ : bir vâkıf, «şu akarımı halama vakf eldim» demiş olsa bakılır. Eğer bu hala tabiri vâkıfın bulunduğu beldenin örfünce «teyze» mânasına olmayıb «amme» mânasına ise bu vakıf, ammesine aid olur, teyzesine aid olmaz. Bezzaziye.
224 - : Hâsdan müteahhir ve ana muarız olan âmrm kat'î ile amel, va-cibdir. Çünkü âm, efradında nasdir, hasdan müteahhir ve ana muarız olunca anı nesh eder.
Meselâ : bir vâkıf, vakfını evlâdı zükûruna tahsis etdikden sonra vakfım ziirriyeline tamim etse birinci tahsis nesh edilmiş, vakıf hem erkek, hem de kız evlâda şâmil bulunmuş olur.
225 - : Ma'rifeye muzaf olan müfred, umum ifade eder.
Binaenaleyh bir vâkıf, «bu akarımı veledime vakf etdim = vekaftü haza alâ veledi» diye veled tabirini nefsine izafe etse o akarı erkek ve kız bütün evlâdına vakf etmiş olur. Eşbah.
226 - : Bir vukifdu ita ile hırman tearuz edince ita takdim edilir. Binaenaleyh bir vakfiyedeki iki ibareden biri, bir kimseye gaileden bir şey verilmesini, diğeri de verilmemesini iktiza eder br tarzda bulunsa da birini tercih edecek bir karine bulunmasa, verilmesini iktiza eden ibare takdim ve anınla amel olunur. Çünkü vâkıfın garzına ita ciheti, hırman cihetinden daha karibdir.
227 - : Mütevellilerin, hâkimlerin vakıflar hakkındaki tasarrufları maslahata menuttur.
Binaenaleyh maslahata muhalif hareketleri sahih olmaz.
Meselâ : bir mütevelli, bir vakıf akarı tamir için ameleyi gabm fahiş ile isticar etse bu akd, vakıf hakkında sahih olmaz. Belki bu akd, mütevelli üzerine nafiz olur, amele ücreti mütevellinin malından almaya müstahik olurlar. Mütevelli, bu ücreti vakfın malından verse zâmin olur. Reddi Muhtar, Risaleİ îbni Nüceym.
228 - : Vakıflar hakkında enfa, olan ile fetva verilir. Meselâ : bir vâkıf akar, gasb olunarak gasıbın elinde teaddî ve teksiri olmaksızın telef olsa imam Muhammede ile İmam Züferin kavillerine göre gâsıb üzerine lüzumı zaman ile fetva verilir, (imam Şafiînin kavli de böyledir.) Halbuki İmamı Azama göre bu halde gâsıba zaman lâzım gelmez. Hindiyye, Reddi Muhtar.[34]
Vakıflardaki Şartlara Riayet Lâzım Olub Olmaması
229 - : Vakfiyelerdeki şer'i şerife mugayir olmayan şartlara riayet lâzımdır. Vâkıfların bu kabil şartları, nassı sari' gibidir, riayeti icab eder.
Binaenaleyh vâkıfların dermeyan edib biribirine muarız bulunmayan ve her biriyle amel edilmesi kabil bulunan müteaddid şartlarına riayet edilmesi bir vecibedir.
Vakıfların garazlarına, maksadlarına riayet edilmesi vâcibdir. Şu kadar var ki bu garazlar, örf ile tahassüs edebilir. Hindiyye.
230 - : Bir vâkıf, vakfının gailesini dilediği kimselere sarf edebilmesini şart ko§muş olsa vakıf caiz olub gaileyi dilediği kimselere, velev ki zengin olsunlar, sarf etmekde muhtar bulunmuş olur.
Vâkıf, bu gaileden yiyemez, fakat bundan nefsine bir şey sarf etmekle de vakfı bâtıl olmaz.
Vâkıf, daha kimseye gaileden bir şey vermeden vefat etse gaile fukaraya sarf edilir.
Vâkıf, bu gaileyi bir şahsa sarf ve tahsis etse o şahsa Ölmedikçe bu gaile başkasına sarf edilemez. Fakat gailenin bir şahsa, meselâ bir sene müddetle sarf edilmesini tayin ve ihtiyar etmiş olsa bu müddetden sonra dilediği başka birine tahsis edebilir. Bu gaileyi kendi ebeveynine, veya evlâdına tahsis etmesi de caizdir.
231 - : Bir vâkıf, vakfının gailesini mütevellinin dilediği kimselere vermesini şart kılmış olsa mütevelli, vâkıfın hayatında bile gaileyi dilediği kimselere, meselâ kendisinin veya vâkıfın evlâd ve ensaline sarf edebilir. Fakat kendi nefsine sarf edemez. Hindiyye.
232 - : Bir kimse vakf etdiği arazinin icareye verilmemesini, veya vakf etdiği bahçedeki hurma ve sair ağaçlar hakkında bir muamele yapılmamasını, veya mütevellinin bunları icareye verirse tevliyetden hariç kalmasını şart etmiş olsa bu şartlar muteber olacağından yapılacak icare ve muamele bâtıl olur, mütevelli de üçüncü şarta göre tevliyetden mahrum kalır, yerine hâkim emanetine itimad etdiği bir kimseyi tayin eder. Hindiyye.
233 - : Bir kimse bir akarım meselâ : Zeyd ile Bekire veya müteaddid kimselere sadakai mevkufe kılsa gailesi bunlara müsavat üzere verilir, içlerinden birisi ölünce hissesi fakirlere aid olur. Fakat bu gaile fülân zatın veledine verilsin diye şart edilse o zatın evlâdı berhayat oldukça başkasına gaileden bir şey verilmez. Hindiyye.
234 - : Bir vâkıf, gailenin nısfını Zeyde, sülüsanını da Bekire şart edib başka bir şey söylemese gaile, avl tarikiyle yedi hisse itibar olunarak bundan Zeyde üç, Bekire de dört hisse verilir.
Fakat gailenin yarısını Zeyde sülüsünü de Bekire şart edib başka bir şey söylemese her birine bu veçhile hisse verilir, baki de aralarında yarı yarıya bölünür. Hindiyye, Vâkıat.
235 - : Vâkıf, vakfının gailesini Zeyde, Amre ve Bekire mutlak suret-de şart etmekle beraber «bu gaileden Zeyde meselâ on bin kuruş, veyii sülüs mikdan verilsin» diye Uısrih etmiş bulunsa Zeyde o kadar hisse verilir, bakî de kendilerinden sükût edilmiş olan Amr ile Bekire verilir. Emsalinde de hüküm böyledir.
236 - : Vâkıf, vakfının gailesinden meselâ Zeyde on bin, Amre de yirmi bin kuruş verilsin diye şart etdiği halde gailenin mecmuu, otuz bin kuruşdan noksan olsa elde edilen gaile, bunların arasında eslâsen = ikili birli taksim edilir. Emsali hakkında da hüküm böyledir.
Fakat gaile bu mikdardan fazla olsa, bu fazla mikdar, aralarında aded-lerine göre nısfiyet üzere taksim edilir, yoksa müsemma veçhile taksim edilmez.
237 - : Vâkıf, «şu akarım sadakai mevkufedir, bundan Zeyde on bin, Bekü'e de yirmi bin kuruş verilsin» diye şart etdiği halde gaile, bu mikdar dan ziyade tutsa mütebakisi fukaraya verilir. Hindiyye.
238 - : Vâkıf, «şu akarım sadakai mevkufedir, bundan Zeyde on bin kuruş, Amre de mütebakisi verilsin» diye şart etdiği halde gaile, on bin kuruşdan fazla olmasa Amre bir şey verilmez.
239 - : Vâkıf, «Bu akarım sadakai mevkufedir, yarısı Zeyd içindir, bundan bin kuruş da Amre aiddir.» demiş olsa gailenin yarısı Zeyde verilir, mütebaki yarısından da on bin kuruş Amre verilir, fazlası fukaraya aid olur.
Şayed gailenin mecmuu, on bin kuruş tutsa bunun tamamı Amre verilir, Zeyde bir şey verilmez. Amma gailenin mecmuu, yirmi bin kuruşdan ibaret bulunsa bunun yarısı olan on bin kuruş Zeyde, mütebaki on bin kuruş da Amre verilir, fukaraya bir şey kalmaz. Gaile, on beş bin kuruş bulunsa bunun on bin kuruşu Amre, beş bin kuruşu da Zeyde verilir, fukaraya yine bir şey kalmamış olur. Hindiyye.
240 - : Vâkıf, vakfının gailesini, meselâ : Zeyd ile fukaraya şart etse gailenin yansı Zeyde, yarısı da fukaraya aid olur. Şayed, «bu vakfın gailesinden hâsıl olacak şey, Zeyd ile fukara ve mesâ-kin içindir» demiş olsa îmam Ebu Yusuf ile Hilâle göre bu gailenin yarısı Zeyde, yarısı da fukara ve mesakîne verilir. îmamı Azama göre gailenin bir sülüsü Zeyde, bir sülüsü fukaraya, bir sülüsü de mesakîne verilir. Uç sınıfa vakf edilmiş olur. îmam Muhammede göre ise gaile, beş senime ayrılır, bundan bir sehim Zeyde, iki sehim fukaraya, iki sehim de mesakîne verilir. Çünkü bunlar, cemi sıgasiyle zikr edilmişdir. Ekallİ cemi' ise ikidir. Hindiyye.
241 - : Bir vâkıf, vakfının gailesini meselâ Zeyd ile fakirlere, borçlulara, gazilere, rakabelere şart etmiş olsa, îmam Ebu Yusuf e göre bu sınıflardan her biri namına gaileden bir sehim verilir. Fakat imam Muhammede göre Zeydden başka her sınıf iki sehim.ile zarb olunur. Yani Zeyde bir sehim, diğerlerine ise, cemi sıgasiyle irad edildikleri cihetle ikişer sehim verilir ki mecmuu dokuz sehim eder.
242 - : Bir vâkıf, vakfının gailesini, karabetine, ciyranına, mevalisine, mesakîne şart etmiş bulunsa -mahsur ve malûm bulundukları için -ak-ribasından, ciyranından, mevalisinden her biri için bir sehim, mesakînin mecmuu için de bir sehim verilir. Nitekim yalnız karabeti ile mesakîne şart edince de akribasından her birine bir sehim, mesakînin mecmuuna da. bir sehim verilir.
Meselâ : vâkıfın on karibi bulunsa gaile, on bir sehim itibar edilerek bundan birer sehim kariblerine, bir sehim de mesâkin namına verilmek lâzım gelir. Bu mesele de imamı Ebu Yusüfe göredir, imam Muhammede göre mesâkin namına iki sehim ayırmak iktiza eder.
243 - : Bir vâkıf, vakfının gailesini «vücuhi sadakat için sadakai mevkufedir» demiş olsa bu gaile, zekâtın masrafı olan sınıflar arasında taksim olunur. Bunlardan yalnız zekât tahsildarları ile müellefetilkulûb denilen kimseler müstesnadır, bunlara bir şey verilmez. Hindiyye.
244 - : Bir vâkıf, vakfımın gailesi vücuhı sadakat ile vücuhı birre meş-rutdur» dese fukara ile mesakîne bir sehim, rakabeler, borçlular, gaziler, yolcular sınıflarından her birine de bir sehim, vücuhı bi için de üç sehim verilir. Bu halde gaile sekiz sehime ayrılmış olur. Hindiyye.
245 - : Bir kimse hali sıhhatinde vakf etdiği bir malının gailesi, evlâdına «farizai şar'iye üzere verilsin» diye şart etmiş olsa bu gaile, anın erkek ve kız evlâdı arasında hissei irsiyyeleri veçhile ikili birli olarak taksim edilir. Çynkü bunun mânası örfen müfazaledir, yoksa alesseviye kısmet değildir. Örf ise vâkıfların garazlarını tayin ve tahsise salihdir. Binaenaleyh muhtar olan kavi de budur. Fakat diğer bir kavle göre bu tabir ile müsavat kasd edilir, Çünkü bir hadisi şerif : «atiye hususunda çocuklarınızın arasında müsavata riayet ediniz!. Eğer ben birini tercih edecek olsa idim, kadınları, erkeklere tercih ederdim* mealindedir. Bu veçhile olan bir vakıf ise bir utiyeden basku değildir. Tenkitli Hâmidî, Heddi Muhtar, Risalei Ibni Abidin.
246 -: Vakıfların gailelerinde asi olan müsavat üzere kısmetdir. Meğer ki tefadul ve takdim şart kılınmış olsun.
Binaenaleyh bir kimsenin vakfının gailesini alel'ıtlak evlâdına şart etse buna evlâdının erkekleriyle kadınları müsavat üzere müstahik olurlar.
Kezalik : vakfının gailesini bir camii şerifin imamlariyle müezzinlerine şart edib de ne veçhile taksim edileceğini beyan etmese gaile, bunların arasında müsavat üzere taksim olunur, yoksa bir kısmına daha fazla verilmez.
Amma gailenin evlâd arasında irs tertibi üzere taksim edilmesi meşrut bulunsa varis olan erkek evlâda ikişer, kız evlâda da birer hisse verilir. Tenkihi Hâmidî.
«Vekaftü alâ evlâdî ve evlâdi evlâdi mâ teakabû ve tenaselû alâ hase-bil'irsi misle hazzil'ünseyeyn» diye gart edilen bir vakfın gailesi de evvelâ evlâda sonra da evlâdı evlâdın vâris olanlarına ikili birli olarak taksim edilir. Bu halde evlâd münkariz olunca erkek evlâdın evlâdı gaileye müstahik olur, kız evlâdın evlâdı, vâris olamıyacaklan cihetle gaileye müstahik olmazlar. Mecmuai Cedide.
247 - : Bir kimse bir akarını hem sükna, hem de istiğlâl için vakf edebilir. Meselâ : «şu vakıf hanemde fülân medresenin müderrisi otursun, veya bu hanenin gailesini alıversin» diye şart etmiş olsa, böyle iki veçhile de amel caiz olur. Tenkihi Hâmidî, Vâkıât.
248 - : îstiğlâîe meşrut bir hanede meşrutun lehinin bir kira mukabilinde ikamet etmesi, bir kavle göre caiz ise de diğer bîr kavle göre caiz değildir.
Maamafih gailesinin münhasıran meşrutun lehi olan kimse, bu hanede sakin olsa kendisine ücret lâzım gelmez. Çünkü bu ücret kendisine aid olduğundan alınmasında bir faide yokdur.
249 - : Alel'itlâk vakf edilen bir hanenin vakfiyeti, süknaya değil, is-tiğlâle hami olunur. Binaenaleyh bir kimse : «Şu hanemi evlâdıma ve evlâdımın evlâdına tenasül etdikce vakf etdim» deyib de sükna ile gaileden birini tasrih etmese, bu hane mütevelli tarafından ecri misliyle dilediği kimseye icareye verilerek gailesi meşrutun lehlere tevzi olunur. Yoksa «biz bu hanede oturacağız» diye iddiaya kalkışamazlar. Çünkü haklan gaileden başkasında değildir. Velvaliciyye, Tenkihi Hâmidî, Ali Efendi.
250 - : Bir vakıfda bir kimseye meşrut olan bir menfaate, vâkıfın şartı hilâfına olarak başkası ortak edilemez.
Meselâ : bir kimse vakf etdiği bir hanenin süknasını bir müezzini bulunan bir camii şerifin müezzinine şart edib o camiin müezzini Zeyd, bu şart veçhile o hanudo otururken bir müezzinlik daha ihdns edilerek ikinci bir müezzin de tayin edilse o hanenin süknasında Zeyde müşarik olamaz. Feta-vayi Ali Efendi.
251 - : Vakıflardaki istihkaklar, iskat ile sakıt olmaz. Fakat ilk vakıf yapılırken kendisine şart edilen bir şeyi red eden kimse, bilâhare kabul etmekle buna müstahik olamaz.
Meselâ : bir kimse, şahsına ve badehu zürriyetine gailesi vakf edilmiş olan bir akardaki hakkını iskat etse bununla ne kendisinin ve ne de zürri-yetinin istihkakları sakıt olmuş olmaz. Binaenaleyh bilâhare bu gaileyi isti-yebilir.
Kezalik : bir kimse bir vakıfdaki tevliyet veya sükna hakkım iskat etse bilâhare bu hakkını istimal edebilir. Fakat daha ilk vakıf yapılırken kendisine şart edilen bir ciheti, bir menfaati «ben istememe» diye red eden kimsenin, artık bilâhare bunu istemeye hakkı olamaz. (107) inci meseleye bak. Fetavâyı Hayriyye.
252 - : Ahalisi müslümanlar ile gayri müslimlerden müteşekkil olan bir mahallenin veya bir müessesenin avarızına bir müslim veya bir gayri müs-lim tarafından şart edilmiş olan bir vakfın gailesi, o ahalinin müslüman olanlarının da, olmayanlarının da avarızına sarf edilir,
Müslümanlar ile gayri müslimlerden müteşekkil bir sanat erbabının avarızına meşrut gaile hakkında da hüküm böyledir. Behce ve Netice fetvaları.
253 - : Bir vâkıf, vakfınm gailesinden «fukaraya veya cihat sahihlerine her gün şu kadar et, ekmek verilsin» diye şart etmiş olsa mütevelli, bunun bedelini verebilir, muhayyerdir. Fakat diğer bir kavle göre mütevelli değil, müstahikler muhayyerdirler. Bunlar dilerlerse bunlaın bedelini mütevelliden isteyebililer. Müntekada bu kavlin racih olduğu yazılmışdır. Vâkıat, Tah-tavî, Reddi Muhtar.
254 - : Talebei ulum için kâğıt, kalem, mürekkeb alınması için vakıf, sahihdir. Bu halde mütevelli vakfın gailesinden ya bunları satın ahb verir. Veya bunların kıymetlerini verir.
Kitab alınması meşrut olunca bakılır. Kitablar, talebei uluma temlik edilecek ise aynen verilmeleri caiz olduğu gibi bedellerinin talebeye tesadduk edilmesi de caiz olur. Fakat kitablar, vakıf olmak üzere alımb talebei uluma ibahe ve iade suretiyle verilecek ise bunların bedellerini vermek caiz olmaz. Bahri Raik.
255 - : Tezevvüc etmemeleri şartiyle ümmehatı evlâda yapılan vakıflarda şart sahihdir. Buna nazaran medresede mukim sofiyenin tezevvüc etmemeleri şart kılınmış olsa bu şart muteber olur. Nitekim Kahirede Şeyhu-niyye medresesi sakinleri hakkında böyle bir şart vardır. -Vaktiyle Istan-bulda Hamidiyye medresesinde oturacak talebei ulum hakkında da böyle bir şart var idi. -Bahri Raik.
256 - : Vakıflardaki şartlarda kâtiblerin vakfiyeler deki yazılarına değil, vâkıfların asıl takrirlerine itibar olunur.
Binaenaleyh bir vakfiyyede kâtib tarafından yazılmış olan şartların takriri vâkıfa muhalif olduğu beyyine ile sabit olsa vâkıfın takririne göre amel olunur.
Meselâ : vâkıf, «vakfımın gailesini zürriyetime şart etdim» dediği halde kâtib, evlâdına meşrut olduğunu yazmış bulunsa, veya vâkıf, «vakfımın şartlarını tebdil etmek elimde olsun» diye şart etdiği halde kâtib, bunu yazmamış bulunsa vâkıfın beyyine ile sabit olacak takriri mucebince amel olunur. Bahri Raik.
257 -: Mazmunu sabit olmadığı gibi kendisiyle de kadimden beri amel olunmamış bulunan bir vakfiyyenin münderiç maddeleriyle amel ve hüküm olunamaz. Meğer ki mütevelli, ikrar ede. Çünkü hatve hâtemde tezvir ve tasni ihtimali mevcuddur. Ve bir vakfiye yazıldıkdan sonra andan sarfı nazar edilmiş olması da melhuzdur. Haniyye, Bezzaziyye, Tenkihi Hâmidî.
258 - : Vâkıfların şartları, vakıfların masrafları bîlinemeyib müştebeh olan yerlerde mütevellilerin kadim teamüllerine göre muamele yapılır.
Meselâ : bir vakfın tevliyetinin tevcihi veya gailesinin ne veçhile sarf edileceği hakkında vâkıfın şartı bilinemediği ve bunlar beyyine ile de sabit olamadığı takdirde o vakfın sabık ve esbak mütevellilerinin kadimden beri ne veçhile tayin edilmiş olduğu, ve mütevelliler tarafından gailenin ne suretle sarf edile gelmiş bulunduğu nazara alınarak yine o veçhile amel olunur, bu teamülün hilâfına amel olunamaz. Çünkü zahir olan mütevellilerin şartı vakıfa muvafık suretde hareket etmiş olmalarıdır. Bir şey hakkında delil bulunmayınca, zahiri hâl ile amel olunur. Bir de kadim kıdemi üzere bırakılır, hilâfına bir hüccet bulunmadıkça tağyir edilemez. Haniyye, Hayriyye.
259 - : Hir mamulün büıa vakfiyede mürlezikaya meselâ yevmi bir dirhem verilmesi yazılı olduğu halde bunlara kadimden berî birer akçe ve-rilegelmiş bulunsa yine bu kadimi veçhile birer akçe verilir. Netice.
260 - : Bir vakfın mütevellilerinin mesaîlerine mukabil kadimdenbeıi vakıfdan avaid aldıkları malûm ve mahud bulunsa, lâhik mütevelli de bu avaidi alabilir. Çünkü maruf, mensus gibidir. Hayriyye.
261 - : Kadim bir vakfın gailesinin sarf edileceği mahal hakkında vâkıfın şartı ve kadim teamül bilinemediği takdirde hâkimlerin sicillâtındaki kayitlere göre amel olunur. Böyle bir kayid de bulunmayınca o gaile hâkimin reyile fukahaya sarf olunur. Çünkü hâkimin fakirler, gaibler, ölüler hakkında velayeti nazarı vardır. Muhtarünnevazil
262 - : Mamulün biha olan, yani : mazmuniyle minelkadîm amel oluna-gelen bir vakfiyyedeki şartlara mugayir olarak Defteri Hakanide bazı şürut yazılmış bulunsa yine vakfiyye ile amel olunur.
Bilâkis vakfa aid bir hususda defteri hâkani kaydi, kadim teamüle tevafuk edib vakfiyye ise mazmunu sabit ve mamulün biha bulunmasa defteri hakani kaydine göre amel lâzım gelir.
Meselâ : bir vakfın gailesi vâkıfın batnen bade batnın zürriyetine meşrut olduğu mamulün biha bulunan vakfiyesinde yazılmış iken defteri hakanide batnen bade batnin kaydi bulunmayıb yalnız zürriyetine meşrut olduğu yazılı bulunsa kemafissabık vakfiyye ile amel icab eder.
Bilâkis bir vakıf hakkında ötedenberi defteri hâkani kaydine göre mütevelliler tarafından amel olunagelmiş iken buna mugayir, mazmunu gayri sabit olan ve mamulün biha bulunmayan bir vakfiyye mevcud olsa kemafissabık defteri hâkani kaydine göre amel lâzım gelir. Çünkü beratı sultanî ve defteri hâkani tezvirden salim bulunmakla mamulünbihdir.
(Bundan dört yüz sene kadar mukaddem Osmanlı ulemasından ve ricali devletten müntehab pek emin bir heyet marifetiyle Türkiyyede arazi, ormanlar, meralar vesaire ve bunların bağlı oldukları cihetler kemali itina ile defterlerde tesbit edilerek her birinin bâlâsına hattı hümayun vazedilmiş ve bu defterler bir mahzende muhafaza edilegelmişdir. Bu defteıierdeki kuyud, tezvir ve tasni şaibesinden beri olduğu için mazmunlariyle bilâ beyyine amel ve hükm olunmakda bulunmuşdur.
Tenkihi Hâmidîde deniliyor ki : «Beratı sultanî ve turrai sultaniyye ile muanven olan defteri hâkani tezvirden emin olduğu için bunlar ile amel olunur.» Binaenaleyh böyle bir defterde meselâ : «Pülân mekân, fülân medreseye vakıfdır» diye yazılmış bulunsa bununla bilâ beyyine amel olunur. Şeyhülislâmlar da bununla fetva vermişlerdir. Nitekim bu cihet, mecellede de mezkûrdur.)
263 - : Vâkıfların şer'i şerii'e muvafık olmayan şartları muteber değildir. Binaenaleyh bunlara riayet icab etmez.
Meselâ : bir vakfiyyede hain olsa bile mütevellinin muhasebesine bakılmaması, azl edilmemesi şart edilmiş olsa bu şart ile amel olunamaz.
Kezalik : vakfiyyede hâkimlerin vakfa müdahale etmemeleri, etdikleri takdirde lâ'nete maruz kalmaları şart edilse sahih olmayacağından icabında hâkimlerin vakfa müdahaleleri meşru olur.
Kezalik : Vâkıf; imam, hatib, müderris gibi vezaif ehline kifaye mikda nnda noksan ücret verilmesini şart etmiş olsa, hâkim bu şarta muhalefet edebilir.
(Türkiyede (944) tarihli bir ferman ile bu gibi faideden, maslahattan bilkülliye hâli, şer'i şerife münafi şartlara riayet edilmemesi teyid edilmiş, hain olan mütevellinin azl edilmeleri ve muhasebeye tabi tutulmaları İçin hâkimlere salâhiyet verilmişti.)
264 - : Tahsisat = irsadat kabilinden olan vakıflarda vâkıfların şeraitine riayet vacib değildir. Belki veliyyül'emr, âmme maslahatına mebni bu gibi «evkafı sahiha» namını alan vakıfların şeraitini tedbil edebilir. Çünkü bunların asılları beytülmâle aîddir.
Fakat bu vakıfların meşrutun lehleri beytülmâlin masarifine dahil iseler bu vakıfların asıllarını nakz ve ibtal caiz olmaz. Gailesi talebei ulumun iaşesine veya bir mescidi şerifin mesalihine meşrut olmak üzere araziyi mil-Üyeden vakf edilmiş parçalar gibi. Çünkü bu veliyyül'emr in beytülmalden olarak yapmış olduğu bu gibi vakıflar da haddi zatında birer sahih, lâzım vakıf olduğundan bunları sonraki evliyai umurun ibtale salâhiyeti yokdur. Ibnİ Nüceymin Araziyi Misriyye hakkındaki risalesi.
(Şafiî fukahası da diyorlar ki : «Vâkıfların şer'i şerif emuhalif şartlarına riayet edilemez. Meselâ : vakıf edilen bir medresede oturacak talebenin bekâr olması şart edilse bu şart, sahih olmaz. Fakat vakıf bir medresede veya bir ribatda muayyen bir cemaatin, meselâ ŞafiiyyüTmezheb olanların ikametleri şart edilse bunlar, bu cemaate muhtes olur, makbere hakkında da hüküm böyledir.
Kezalik bir mescide bir taifenin, meselâ Şafiiyyenin namaz kılmaları meşrut olsa -esah görülen kavle nazaran -bu mescid, bunlara ihtisas eder, vâkıfın garzına riayet için burada bakaları namaz kılamaz, itikâfda bulunamaz. Maamafih böyle bir şart, kerihdir. Tuhfetül'muhtaç.)[35]
Vakıflardaki Şartların Tebdil Ve Tahsis Edilib Edilmemesi :
265 - : Sahih ve lâzım olan bir vakfın şer'i şerife muvafık olan şartlarını vâkıf bile tebdil ve tahsis edemez. Çünkü bu vakıf edilen şey, vâkıfın mülkünden çıkmışdır.
Meselâ : bîr kimse, vakıfını tescil etdirdikden sonra bunun gailesinden vakfiyyesine muhalif olarak fülân şahıslara şu kadar para verilsin, veya fü-lâna aid vazife diğer bir şahsa verilsin diye vasisine emr etse sahih ve muteber olmaz. Meğer ki vâkıf, bu şartları tebdil edebilmek salâhiyetini vakıf yaparken kendi elinde ibka etmiş olsun. O halde bunları bir kerreye mahsus olmak üzere, velev ki marazı mevtinde tebdil edebilir. Artık bir daha edemez.
Hademei hayratın adedlerini veya ücretlerini tezyid ve tenkis hakkındaki şartların tebdili bu cümledendir.
Fakat vâkıf, bu şartları merreten bade uhra tebdil edebilmek salâhiyetini kendi elinde bulunmak üzere şart etmiş olursa bunları defeal ile tebdil etmesi sahih olur. Yoksa bir kere tebdil etmekle salâhiyeti nihayet bulmaz.
Bir de tevliyet hakkındaki şartları vâkıf, her halde hâkimin reyi munzam olmak üzere tebdil edebilir. Bunu vakfiyesinde zikr etmiş olması icab etmez.
Meselâ : vâkıf, vakfının tevliyetini akribasından bir şahsa şart etmiş olduğu halde bilâhare reyi hâkimle bu şartından rücu ederek bu tevliyeti ev lâdına şart edebilir. Bu halde bu ikinci şart Üe amel olunur. Tahtavî, Ali Efendi.
266 - : Sahih vakıflarda vâkıfların şer'i şerife muvakıf olan şartlarına muhalefet caiz değildir.
Meselâ : sahih bir veçhile vakf edilmiş olan bir medrese mescid hâline, veya bir mescid darülkütüb haline ifrağ edilemez. Böyle bir tebdil ve tağyir asla caiz değildir. Şu kadar var ki vakıf hakkında pek nafi olan veya zaruret tahakkuk eden bazı hususlarda mütevelli, hâkimin reyile vâkıfın şartına muhalefet edebilir. Çünkü hâkimin yetimlere ve gaiblere aid mallar hakkında umumî nezareti vardır. Vakıflarda emval eytam mesabesindedir.
Binaenaleyh bir vakıf nükudun onu on bir kuruşa istirbah edilmesi meşrut olduğu halde vakfa zaaf arız olsa mütevelli, bu nükudu hâkimin reyile onu on bir buçuk hesabiyle istirbah edebilir.
Kezalik : bir sene müddetden ziyadesiyle icareye verilmemesi meşrut olan bir vakıf akarın mütevellisi, bu müddetle icareye talib bulunmayınca bunu hâkimin reyile daha uzun bir müddetle icareye verebilir.
Şayed vakfiyede böyle bir sene müddetle icareyc verilmesi meşrut olmazsa mütevelli, göreceği lüzuma mebni hâkimin reyini istihsal etmeksizin de bunu daha uzun bir müddetle kiraya verebilir. Dürer, Ali Efendi Fetâvası.
267 - : Hâkimin vakıf hakkında menfaati calib, maslahata muvakıf olan reyleri nafiz ise de bilâkis menfaat ve maslahata münafi olan reyleri sahih ve nafiz değildir.
Meselâ : bir seneden uzun bir müddetle kiraya verilmemesi meşrut ulan bir vakıf akarın böyle senelikle kirasına talib mevcud olub bundan ziyade müddetle kiraya verilmesinde bir menfaat mevcud olmayınca bunun daha ziyade bir müddetle icareye verilmesi hakkında hâkimin reyi sahih ve nafiz olmaz.
Velhâsıl -evvelce de yazıldığı üzere -vakıflar hakkında enfa' ve eslah olan ihtiyar olunur, enfa' olan §ey ile hüküm ve ifta vacib olur. Menfaat ve maslahat hususları ise mahallelerin, zamanların ihtilâfiyle muhtelif bulunur. Hindiyye, Tenkihi Hâmidi.
268 - : Bir vâkıf, vakfının şeraitini tebdil edebilmek salâhiyetini mütevelliye de hini vakıfda şart edebilir. Bu halde mütevelli de bu şart muce-biiice vakfın şartlarını bir kere veya müteaddit defa tebdil edebilir.
Vâkıf, bu tebdil keyfiyetini mütevelliye şart etmiş olduğu halde kendi nefsi için şart etmemiş bulunsa yine kendisi de ber hayat oldukça bunları tebdil edebilir. Çünkü bunu başkasına şart etmesi, kendi nefsi için de şart etmek demekdir. Bununla beraber mütevelli, vâkıfın naibi demek olduğundan onun salâhiyeti, vâkıfın salâhiyetinden münbaisdir.
269 - : Vâkıf, vakfının şeraitini tebdil etmek salâhiyetini kendi elinde ibka edib bunu mütevelliye şart etmemiş olunca kendisinin vefatiyle bu şerait tekarrür etmiş olur, artık bunları mütevelli olacak kimseler tebdil edemez, îs'fa.
270 - : Bir vâkıf, kendisi için şart kılmış olduğu meşjyeti, yani vakfın Şeraitini tebdil edebilmek salâhiyetini, bilâhare başkası için şart kılamaya-cağı gibi bunu başkasına vesiyet de edemez. Bahri Raik.
271 - : Meşriyet hak ve salâhiyeti, ibtal ile bâtıl olur.
Meselâ : bir vâkıf, dilediğini vakfına idhal etmek salâhiyetini nefsine şart etmiş olduğu halde bilâhare «bu şartı iskat etdirn» dese artık bu şarta mebni kimseyi vakfına idhal edemez.
272 - : Meşriyyet hakkı, gayri meşru suretle istimal edilmekle, de bâtıl olur, artık meşru suretde istimaline bile salâhiyet kalmaz.
Meselâ : bir vâkıf, vakfının gailesini dilediği yere sarf etmeği şart et-diği halde bunu kurbet ve tâat sayılmayan bir cihete sarf etse veya «fülânın oğullarından dilediğine» sarf etmeği şart kıldığı halde başkasının oğullarına sarf eylese bu meşiyet salâhiyeti bâtıl olur, gailenin fukaraya tesadduk edilmesi lâzım gelir. Hindiyye.
273 - : Bir vâkıf, müseccel vakfiyesinde «vakfın tebdil ve tağyiri elimde olsun? diye yazmış bulunsa bu sözü, vakfının aslını değil, şartlarını tebdil ve tağyire hami olunur. Çünkü müseccel bir vakıfdan rücu caiz değildir.
Binaenaleyh imam, müezzin, muallim gibi hademei hayratı bu şarta mebni değiştirebilir, velev ki bunlar hizmetleri hususunda eslâh bulunsunlar. Dür-ri Muhtar.
274 - : Vakıfların heyeti asliyeleri tağyir -yukarıda işaret oldunduğu üzere -caiz değildir. Meğer ki vâkıf tarafından hini vakıfda mütevelliye böyle bir salâhiyet verilmiş olsun.
Binaenaleyh vakıf bir hane, bostana veya bir han hamama, veya bir ri-bat dükkâna kalb edilemez. Fakat vâkıf, mütevellinin vakıf hakkında göreceği maslahata göre böyle bir harekette bulunabilmesini vakfiyesinde zikr etmiş olursa mütevelli böyle bir tağyirde bulunabilir. Essiracülvehhac.[36]
Vakıfların İstibdal Edilib Edilmemesi
275 - : îstibdal şartiyle yapılan vakıflar, sahih ve şart muteberdir.
Şöyle ki : bir kimse vakf etdiği bir akarın ileride görülecek hacete mebni diğer bir akar ile istibdal edilmesini veya satılıb semeniyie başka bir akar alınabilmesini şart etse îmam Ebu Yusüfe göre istihsanen sahih olur. Muhtar olan da budur. Çünkü bu, vakfı ibtal değil, takrirdir, daha hayırlısiyle veya müsavisiyle tebdil demekdir. Böyle bir istibdal vuku bulunca ikinci akar da birinci akar hakkındaki şartlara tabi olur, velev ki vakfiyede zikr edilmiş olmasın.
Fakat böyle bir akarın satılıb semeninin fukaraya veya istenilen vücuhü hayre tesadduk edilmesi şart edilse bununla vakıf sahih olmaz. Çünkü bu halde vakıf nihayete ermiş, ibtal edilmiş olur.
Bir akarın satılıb semeninin vakf edilmesi şartiyle olan vakfiyeti de -muhtar olan kavle göre -bâtıldır. Tatar Haniyye, Mecmaül'enhür.
276 - : Bir vakfın akarın istibdali hakkında vâkıf tarafından bir şart dermeyan edilmemiş ise istibdali caiz olmaz. Meğer ki o akar, gaile getirmez bir hale gelsin veya gailesi masrafına kifayet etmez olsun da kendisinden intifa edilecek bir hale getirilmesi için tamirine kâfi vakıfda gaile bulunmasın. O halde istibdalinde vakıf için bir maslahat tahakkuk ederse ilmü amel sahibi bir hâkimin reyile istibdali gabni fahiş ile olmamak üzere -caiz olur. Velev ki vâkıf, istibdali sarahaten nehy etmiş olsun. Hindiyye.
(Şeyhülislâm Ebussuud Efendi merhumunun (950) tarihine arzı üzerine vakıfların iradei padişahîye iktira etmeksizin hâkimler tarafından istibdal edilmesi men olunmuşdu.)
277 - : Vâkıf, vakfiyesinde vakfının istibdalini şart etmiş bulunursa yine vakıf olmak üzere bir kereye mahsus olarak istibdal yapabilir, bir daha yapamaz. Çünkü bu hususdaki rey ve salâhiyetini bu veçhile istimal etmiş olur. Meğer ki mükerreren İstibdat edilmesini ifade eder bir ibare zikr edilmiş olsun. Hindiyye.
278 - : Vâkıf, vakfiyesinde mütevelli olacak her zat için istibdal salâhiyetini şart kılmış olsa sahih olur. Binaenaleyh mütevelli olanlar, istibdalde bulunabilirler. Böyle bir şart bulunmayınca mütevellilerin istibdale salâhiyetleri olamaz.
279 - : Vâkıf, istibdali şart etdiği halde ne İle istibdal edileceğini zikr etmemiş olsa akar cinsinden dilediği bir şey ile istibdal edebilir. Ve muayyen bir belde zikr etmemiş ise istediği beldede istibdal yapablir.
Fakat arazi ile veya hane ile veya muayyen bir beldede istibdalini şart etmiş olursa bunun hilâfına istibdalde bulunamaz. Hindiyye, Bahri Raik.
280 - : Bir vakıf akarın nükud ile de istibdali caizdir. Şöyle ki : vâkıf vakfının nükud ile satılıb istibdal edilmesini şart etmiş olsa bu vakıf, nâsın alış verişde aklanabileceği bir noksan fiyatla da satılsa caiz olur. Amma gabni fahiş ile satılması bâtıldır.
Mütevelli, bu nükudu kabz etdikden sonra istihlâk etse veya ne yapdı-ğını bildirmeksizin vefat etse terikesinden alınacak bir borç olmuş olur. Fakat bu nükud, taksiri olmaksızın elinde zayi olsa tazmini lâzım gelmez. Hindiyye.
281 - : Vâkıf veya mütevelli, vakıf yeri nükud ile mübadele edib bununla vakıf olmak üzere başka bir yer satın aldıkdan sonra vakıf yer, bir aybından dolayı hâkimin hükmiyle red edilse vakfiyete avdet eder. ikinci yer hakkında ise vâkıf veya mütevelli dilediğini yapabilir.
Fakat vakıf yer, bir hükme iktiran etmeksizin red edilse'hakkındaki satış muamelesi bozulmuş olmaz. İkinci yer, bu vakıf yere bedel olarak vakfiyetde baki kalır, bundaki vakfiyet bâtıl olmaz. Vâkıf veya mütevelli, birinci vakıf yeri kendi nefsi için mülk olmak üzere satın almış olur. Hindiyye.
282 - : Vakıf bir akarı başka bir akar ile müzadelenin cevazı İçin bedel olacak akar, şeref ve rağbetçe vakıf akardan âlâ veya ana müsavi bulunmak şartdır. Aksi takdirde mübadele caiz olmaz. Velev ki bedel olcak akarın mesahası ve kıymeti daha ziyade, kirası daha fazla bulunsun. Çünkü bulunduğu mahallin aşağılığından dolayı ileride nâsın rağbetinden düşerek harab olması melhuzdur.
Binaenaleyh ikisi de ya bir mahallede bulunmalı, veya bedel olacak akd rın mahallesi vakıf akarın mahallesinden hayırlı, şerefli olmalıdır. Kınye.
283 - : Tescil edilmiş bir istibdalin nakzı caiz değildir.
Şöyle ki : şeraiti istibdali cami olan bir vakıf, ülül'emrin emri ve hâkimin izni, vâkıfın veya mütevellinin reyi ile ve istibdalin enfeiyeti ve maslahata muvafakiyeti hakkında şahidlerin vuku bulan şahadetleriyle istibdal edilib de ledel'mürafa hâkim, bu istibdalin sıhhat ve lüzumuna hükm etse, artık bu istibdalin feshi caiz olamaz. Meğer ki şahidlerin şahadetlerini tekzib edecek bir duygu, bir kanaat mevcud olsun. Fetavayi Hayriye.
284 - : Birisine icarei sahiha ile kiraya verilmiş vakıf bir akarın icare müddeti tamam olmadıkça istibdali sahih olmaz. îbni Nüceym.
(Hanbelî fukahasından Hazkînîn zahir ifadesine nazaran bir vakfı, kendisinden az çok intifa kabil oldukça satıb tağyir etmek caiz değildir. Fakat intifa kabil olmayınca satılması caizdir. Bu halde semeninden ehli vakfa varidat temin edecek her hangi bir şey satın alınabilir. Evvelkinin cinsinden olması lâzım değildir. Çünkü bu vakıf dan maksud; cins değil, men-faatdîr. Şukadar var ki bu menfaat, yine evvelki masrafa, ehli vakfa sarf ve tahsis edilmek lâzımdır. Çünkü muhafazası kabil oldukça vakfın masrafını tağyir caiz olamaz. Elmuğnî.)[37]
(İKİNCİ BÖLÜM)
VAKIFLARIN MUHTELİF MEŞRUTUN LEHLERİ HAKKINDA UMUMİ MALÛMAT.
İÇİNDEKİLER : Vâkıfların kendi nefislerine meşrut vakıflar. Evtâd ve ahfada meşrut vakıflar. Nesle, zürriyete, ehli beyte, akabe, vârise meşrut vakıflar. Karabete, akriba, erham, ensab, lyal namına meşrut vakıflar. Komşular namına meşrut vakıflar. Fukaraya meşrut vakıflar. Uteka ve mevali namına meşrut vakıflar. Fukahaya, sülehaya, guzata, müessesatı hariyyeye meşrut vakıflar.[38]
Vâkıfların Kendi Şahıslarına Meşrut Vakıflar :
285 - : Bir vâkıf, vakfının gailesini kısmen veya tamamen kendi nefsine, badehu munkati olmayacak bir cihete, meselâ fukaraya şart etse, îmam Muhammede göre vakıf, sahih olmaz. Fakat İmam Ebu Yusuf e göre sahih olub bu şart veçhile amel olunur. Nâsı vakfa tergib için müfta bih olan da bu kavidir. Fakat böyle bir şart bulunmayınca vâkıf için vakfının gailesinden istifade halâl olmaz. Tahtavî.
286 - : Bir vâkıf, müebbeden vakf etdiği akarının gailesinden hayatda bulundukça kendisinin ve lyalinin infak edilmelerini şart etse vakıf, ve şart sahih olmuş olur. Bunların inkırazından sonra da gailenin fukaraya verilmesi icab eder.
287 - : Bir vâkıf, vakfının tevliyetini kendi nefsine şart etse veya vakfının gailesinden mevcud veya ileride zuhur edecek borcunun ödenmesini veya vefatında gaileden şu mikdar ayırarak namına hac için veya keffâreti yemini için sarf edilmesini şart eylese, yine İmam Ebu Yusüfe göre vakıf sahih ve şart muteber olmuş olur. Hindiyye.
288 - : Bir vâkıf, vakfının gailesinden nefsinin istifade edeceğini başkalarına takdim etse sahih olacağı gibi tehir etse de sahih olur.
Meselâ : «Vakfının gailesi evvelâ fülân zata verilsin, anın vefatından sonra da ber hayat bulunursa bana aid olsun, benden sonra da fukaraya tevzi edilsin» dese bu veçhile amel olunması iktiza eder. Hindiyye.
289 - : tki kimse, müşterek bir mallarını evvelâ kendi nefislerine, kendilerinden sonra da fülân zata veya cihete bundan sonra da fukaraya vakıf edib de badehu birisi vefat etse hissesi fukaraya verilir. O zata veya cihete verilmez. Çünkü onların meşrutun leh olması, vâkıfların vefatından sonradır.
Binaenaleyh her ikisi de vefat edince hisseleri bu ikinci derecedeki meşrutun leh olan zata veya cihete verilir. Tenkihi Hâmidî.
(Malikilcre göre vâkıfın nefsine vakf etmesi veya vakfının nezaretini kendisini şart eylemesi bâtıldır. Çünkü vakf etmekle nefsini bundan hacr etmiş olur. Zaten vakıf, beyi ve hibe gibi mülkü izaleden ibaretdir. Artık vâkıf için vakfının menfaatini nefsine şart kılmak caiz olamaz. Şerhi Hırşî, Elmuğnî.)
(Şafiîlerce de esah kavle göre bir kimsenin kendi nefsine bir malını vakf etmesi sahih değildir. Çünkü bir kimsenin kendi mülkünü veya mülkünün menfaatini kendisine temlik etmesi hâsılı tahsil kabilinden olacağı cihetle müteazzirdir. Fakat vâkıf, bir malını fukaraya vakf etdiği halde kendisi de fakir bulunsa veya bilâhare fakir düşse bu vakfın gailesinden istifade etmesi caiz olur. Bir de vâkıf, vakfının tevliyetini velev bir ecri misi ile kendisine şart edebilir. TuMelül'muhtac.)
(Hanbelîlere göre de vakfın menfaatlerinden bir şeyin vâkıfa raci olması caiz değildir. Çünkü vakf edilen şeyin mülkiyeti de, menafii de vâkıfından zail olmuşdur. Şayed vâkıf, vakfının gailesini evvelâ kendisine, sonra da başkalarına şart etmiş olsa gaile, kendisine sarf edilemez. Belki derhal kendisinden sonra meşrutun leh olanlara sarf edilir. Meğer ki vâkıf, müsîü-manlar namına bir şey vakf etmiş olsun, kendisi de bunların arasına dahil olur. Vakf edilen makbere gibi ki buraya vâkıfının defn edilmesi de caizdir. Bir de vakfın gailesinden vâkıfın veya ehlinin yemeleri şart edilmiş olsa bu şart sahih olur. Bu şart mikdarmca istifade edebilirler. îbni Ebî Leylâ ile İbni Şübrümenin ve imam Ebu Yusüfün kavileri de böyledir. Elmuğnî, Keşaffül'kına'.)[39]
Evlâd Ve Ahfada Meşrut Vakıflar
290 - : Evlâd namına yapılan vakıflara yalnız marufünneseb olan evlâd dahil olur. Mücerred vâkıfın ikrariyle sabit olan evlâd, marufünneseb olan evlâda ortak olamaz. Hindiyye.
291 - : Vakıflara bir defa zikr edilen (evlâd) tabiri yalnız sulbî evlâda masrufdur, ahfada şamil değildir. Çünkü evlâd tabiri sulbî evlâd hakkında hakikat, ahfad hakkında mecazdır. Hakikatle amel müteazzir olmadıkça mecaza gidilemez.
Binaenaleyh vâkıf, «vakfımın gailesini evlâdıma şart etdim» dese bu gaile yalnız sulbî erkek ve kız evlâdına aid olur, ahfadına aid olmaz. Fetva bu veçhiledir. Bu halde evlâdı münkariz olunca gaile fukaraya sarf edilir. Haniyye, Mecmaül'enhür.
Fakat diğer bir kavle göre evlâd tabiri ahfada da şâmildir. Meselâ : bir kimse, «şu akarım evlâdıma mevkufedir» dese buna evlâdının bütün batınları dahil olur. Çünkü evlâd ismi, umumîdir. Şu kadar var ki birinci batındaki evlâd var iken ikinci batındaki evlâd gaileye! müstahik olmaz. Birinci batındaki evlâd münkariz olunca da yalnız ikinci batındaki evlâda sıra gelmiş olur. Fakat bunlar da münkariz olunca artık üçüncü, dördüncü, . . , . batınlardaki bütün ahfad bu vakıfda müşterek olarak gaileyi aralarında müsavat üzere iktisam ederler. Hindiyye, Tenkihi Hâmidî.
292 - : Vâkıfın ibaresinde evlâd tabirinin ahfada da şâmil olduğuna delâlet eder bir karine bulunursa vakfa bil'ittifak ahfad da dahil olur.
Meselâ : vâkıf «vakfımın gailesini neslen bade neslin evlâdıma şart etdim:» dese bu neslen bade neslin karinesiyle evlâd lâfzı ahfada da tenavül eder.
293 - : Velcd tabiri, oğula da, kıza da şâmildir. Çünkü bu, velâdetden müştak bir isim olduğundan her ikisine de ıtlak olunur.
Bir de veled tabiri âmdır, vahide de, cemaate de tenavül eder.
Binaenaleyh veled namına yapılan bir vakfın gailesi bütün evlâda sarf edilir, Bunlar tamamen münkariz olmadıkça fukaraya sarf edilemez. Muhiti Burhanı.
294 - : Evlâd veya beled tabiri, hem müslim, hem de gayri müslim evlâda şâmildir. Binaenaleyh evlâd namına yapılan bir vakfe müslim ve gayri müslim evlâd dahil olur. Meğer ki müslim veya gayri müslim ile takyid edilmiş olsun. Vâkıât, Reddi Muhtar.
295 - : İki defa zikr edilen evlâd lâfzı, yakın uzak bütün batınlara şâmildir. Yalnız birinci veya ikinci batındaki evlâda münhasır değildir.
Binaenaleyh bir vâkıf : «Şu malımın gailesini evlâdıma ve evlâdımın evlâdına, badehu fukaraya vakf etdim» dese onun her hangi batındaki evlâd ve ahfadı, erkek olsun, kadın olsun bu gaileye müsavat üzere müstahik olurlar. Bunlardan bir kişi ber hayat oldukça bu gaile fukaraya sarf edilemez.
Kezalik bir vâkıf, bir akarının süknasım evlâdına ve evlâdının evlâdına badehu bir camii şerifin imamına şart kılsa bütün evlâd ve ahfadı münkariz olmadıkça sükna nevbeti o camii şerifin imamına gelmiş olmaz. Is'af, Bez-zaziye.
296 - : Bir vâkıf, evlâd veya veled lâfzını nefsine muzaf kıldığı, meselâ: vekal'Lü aiâ evlâdi ve evlâli evlâdı = evlâdıma ve evlâdımın evlâdına vakf etdim» dediği takdirde kızının evlâdı da vakfa dahil olur mu, olmaz mı?. Meselesinde ihtilâf vardır. Hilâl ile Hassafm rivayetlerine göre kızının evlâdı da vakfa dahil olur. Müfta bih de bu görülmekdedir. Haniyyede beyan olunduğuna göre ise bunlar vakfa dahil olmazlar, yalnız sulmî evlâd ve ahfad dahil olur.
Fakat vâkıf, evlâd lâfzını evlâdına muzaf kılarsa, meselâ : «vekaftü ala evlâdi ve evlâdihim -evlâdıma ve anların evlâdına vakf etdim» derse vakfa oğullarının da, kızlarının da oğulları ve kızları dahil olurlar, Hayriye.
297 - : Evlâd veya veled tabiri üç defa zikr edilse, mesulü : «veledimi:, veledimin veledine ve veledimin veledinin veledine vakf etdim» denilse vakfa vâkıfın her batındaki evlâd ve ahfadı dahil olur. Bunlardan velev biri ber hayat bulundukça vakfın gailesi fukaraya verilemez.
Kezalik «Veledime ve evlâdı evlâdıma vakf etdim» denilmesinde de hüküm böyledir. Haniyye, Feraidi Behiyye.
298 - Veled tabiri gibi evlâd lâfzı da hem müteaddide, hem de vahide örfen mütenavil bulunur.
Binaenaleyh bir kimse vakfının gailesini evlâdına, badehu fukaraya şart etmiş olduğu halde yalnız bir oğlu veya bir kızı bulunsa gaileye yalnız bu müstahik olur, evlâddan böyle bir kişi bulundukça gaile fukaraya sarf edilemez. Damad.
Fakat diğer bir kavle göre bir kimse : «Şu malımı evlâdıma veya be-nînime -oğullarıma vakf etdim» demiş olduğu halde gailenin husulü zamanında yalnız bir veledi bulunsa bu gailenin yansı buna, yansı da fukaraya aid olur. Çünkü cemi sığası kullanılmadır. Vakıfda, vasiyetde cem'in ekalli ise ikidir. Haniyye.
Fethülkadirde beyan olunduğuna göre ise evlâdım tabiriyle beninim tabiri arasında örfen fark vardır. Şöyle ki: evlâdıma denildiği halde yalnız bir veled bulunsa gailenin tamamını alır. Benînime denildiği halde yalnız bir oğul bulunsa gailenin tamamına müstahik olmaz. Reddi Muhtar.
299 - : Bir kimse «Şu malım veledime sadakai mevkufedir» deyib de kendisinin yalnız bir çocuğu bulunsa vakfın tamamına müstahik olur. Kendisinin müteaddid evlâdı var iken bilâhare bir danesinden maadası münkariz olduğu takdirde de hüküm böyledir. Hindiyye.
300 - : Bir kimse vakfının gailesini erkek evlâdiyle evlâdının erkek evlâdına şart etmiş olsa kız evlâdının erkek evlâdı da bu gaileye müstahik olur, fakat erkek veya kız evlâdının kızları müstahik olmazlar. Çünkü evlâd tabiri erkek veya kız ile takyid edilince ana göre muamele olunur. Düre-rül'hükkâm.
301 - : Vakıfların mutlak olarak söyledikleri evlâd lâfzı, akdi vakıfdan sonra vücude gelecek evlâda şâmildir.
Binaenaleyh bir vâkıf, «Bu vaki'ıının güllesini evlâdıma şart etdim» dese gerek bu vakıf zamanında mevcud olan evlâdı, ve gerek bundan sonra vücude gelecek evlâdı bu gaileye müstahik olurlar. Fakat takyid ederek «elyevm mevcud evlâdıma şart etdim» derse bilâhare vücude gelecek evlâdı galiye müstahik olmaz. Ahfad hakkında da hüküm böyledir,.
302 - : Bir vakfın gailesi vâkıfın veya başkasının evlâdı füiân ile fülân ve fülâna, bunlardan sonra da fukaraya şart edilmiş olsa bu evlâddan her hangisi vefat ederse hissesi fukaraya sarf olunur, isimleri zikr edilmeyen sair evlâdı da bulunsa veya bilâhare zuhur etse bunlar gaileye müstahik olmazlar. Çünkü esami üzerinu tensîs, mensusdan maadasının hükümde dahil olmamasını icab eder. Bu, mefhumu muhalefetin vakıflarda muteber olması neticesidir. Tenkihi Hâmidî, F'etavayı Ankaravî. edilir.
303 - : Evlâd veya veled lâfzından bazan mecaz olarak ahfad kasd
Meselâ : yalnız ahfadı mevcud olan bir kimse : «Şu akarımı elyevm mevcud olan evlâdıma vakf etdim» dese bununla ahfadını kasd etmiş olur, binaenaleyh bu vakfa bunlar müstahik olmuş olurlar. Çünkü hakikat müteazzir olunca sözü ihmalden korumak iğin mecaza gidilir.
Kezalik ayise olub evlâdı evvelce vefat etmiş, yalnız ahfadı bulunmuş olan bir kadın : «Bu malımı evlâdıma vakf etdim» dese bununla ahfadını murad etmiş olur. Binaenaleyh vakfının gailesine ahfadı müstahik olurlar..
Fakat bundan sonra sulbî evlâdı tevellüd etse vakfının gailesi buna aid olur, ahfadına verilmez. Eşbah, Bezaziyye.
304 - : Yukarıdaki mesele veçhile evlâd ile ahfad kasd edilince -sahih olan zahiri rivayete göre -buna yalnız oğulun evlâdı dahil olur, kızın evlâdı dahil olmaz. Çünkü kızın evlâdı zevilıerhamdır. Ankaravî.
305 - : Evlâdı zuhur namına yapılan bir vakfa, kızların evlâdı dahil olmaz. Meğer ki kızların evlâdının babaları da evlâdı zuhurdan olsun, o takdirde babaları vakfa dahil olurlar. Reddi Muhtar. (79) uncu meseleye bak!
306 - : «Evlâd evlâd» tabiri, (296) ncı meselede beyan olunduğu üzere sahih görülen kjivle nazaran yalnız erkek evlâdın evlâdına değil, kız evlâdın evlâdına da şâmildir.
Binaenaleyh bir vakfın gailesi veya tevliyeti vâkıfın veya başkasının evlâdı evlâdına meşrut bulunsa buna erkek ve kız evlâdının erkek ve kız evlâdı müsavat üzere müstahik olurlar.
Kezalik bir vakfın gailesi, vâkıfın veledine, ve veledinin veledine meşrut olsa buna kızının evlâdı da dahil olur. Fakat Aliyyürrazîye göre kızının evlâdı dahil olmaz. Hülâsa, Tenkihi Hamidî.
307 - : Evlâda ve evlâdın evlâdına meşrut vakıflarda tertibe delâlet eder bir tabir bulunursa birinci batındaki evlâd mevcud oldukça ikinci batındaki evlâda ve ikinci batındaki evlâda ve ikinci batındaki evlâd mevcud iken üçüncü batındaki evlâda hisse verilmez.
Meselâ : bir vâkıf, «şu vakfımın gailesini batnen bade batnin evlâdıma ve evlâdı evlâdıma şart etdim» dese birinci derecede evlâdı var iken ahfadı, ve ahfadı var iken ahfadının evlâdı bu gaileye müstahik olamaz.
'«El'akrebü fel'akreb evlâdıma ve evelâdı evlâdıma şart etdim» yahud «Evvelâ evlâdıma, sonra ahfadıma, daha sonra ahfadımın evlâdına §art etdim» dediği takdirde de hüküm böyledir.
Velede ve veledi velede meşrut vakıflarda da hüküm böyledir. ürer.
308 - : Sümme = sonra edatİyie üç batn üzerine tertib edilen vakıflarda bütün batınlar müretteb olur.
Meselâ : bir vâkıf «şu akarımı evlâdıma, sonra evlâdımın evlâdına, sonra evlâdımın evlâdının evlâdına vakf eldim» dese ilâ nihayc bütün evlâd ve ahfadı hakkında bu tertibe riayet lâzım gelir. Reddi Muhtar.
309 - : Bir vakfın gailesi «batnen bade batnin» evlâda tahsis edilmiş, fakat binnisbe ilk batında bulunan evlâddan biri vefat edince anın hissesine gaileden isabet eden mikdann evlâdına verilmesi meşrut bulunmuş olsa bunlardan biri vefat edince gaileden hissesi evlâdına verilir. Bu ilk batn münkariz oluncaya kadar bu veçhile muamele yapılır. Fakat bu batn tamamen münkariz olunca bu kısmet bozulur, bu batındaki son evlâdın vefatında hissesi artık evlâdına verilmez. Belki gailenin tamamı ikinci batında bulunan evlâda vâkıfın şartı veçhile tevzi olunur.
Meselâ : vâkıfın ilk batında dört oğlu ile iki kızı bulunduğu halde bilâhare bir oğlu ile bir kızı vefat edib üçer çocuklarım terk etseler gaile, on sekiz hisse itibar olunarak bundan üçer hisseden on iki hisse, üç oğlan ile bir kıza, birer hisseden altı hisse de altı çocuğa verilir.
Fakat bu dört oğlan ile iki kız tamamen vefat edince artık hisseleri ev-lâdlanna verilmez. Belki gaile, ikinci batındaki evlâda müsavat üzere dağı-dılır. Tenkihi Hamidî.
310 - : Batınlar müsavi olan bir vakıf da meşrutun lehden biri vefat edince hissesinin evlâdına verilmesi meşrut bulunsa bunlar, hepsi ber hayat olunca gaileden müsavat üzere hisse alırlarsa da içlerinden biri vefat edince anın hissesi evlâdına verilir. Bu halde bu evlâd, asıl gaileden hisse alabileceği gibi babasının hissesini de alır. Hindiyye.
Meselâ bir vakfın gailesi vâkıfın mutlaka evlâdına ve evlâdı evlâdına müsavat üzere meşrut olub yalnız birinci batında dört oğlu bulunsa gaile, dört hisse itibar olunarak her birine bir hisse verilir. Fakat bunlardan biri vefat edib bir oğlunu terk etse gaile beş hisse itibar edilerek bundan birer hisse üç oğula, iki hisse de müteveffanın oğluna verilmek iktiza eder.
311 - : «Neslen bade neslin» tabiri, te'bid ifade edib tertib ifade etmez.
Binaenaleyh bir kimse «Şu vakfımın gailesini neslen bade neslin evlâd ve ahfadıma vakf etdim» dese bu gaileye vâkıfın sulbî evlâdı da ahfadı da ayni zamanda müstahik olurlar. Şu kadar var ki neslen bade neslin tabiri «batnen bade batnin» tabiri yerinde kullanılması mütearef olan yerlerde tertib icab edeceğinden sulbî evlâd var iken ahfad ve ahvad var iken anların evlâdı gaileden hisse almaya müstahik olmazlar. Fetavayı Ali Efendi, An-karavî Hamişi.
Bu hususda vâkıfın bulunduğu beldenin örfüne, ıstılahına itibar olunur.
312 - : Veledeyn = iki veled tabiri bire tenavül etmez.
Binaenaleyh bir kimse bir malını veledeynine vakf etdiği hafde bunlardan biri vefat etse hissesi fukaraya verilir.
313 - : Bir kimse bir malını kendisinin oğluna ve anın evlâdına ve evlâdının evlâdına ebediyen tenasül etdikce vakf etmiş olsa gailesi, oğlu ile oğlunun erkek ve kız evlâd ve ahfadı arasında adetlerine göre müsavat üzere taksim olunur. Hindiyye.
314 - : Bir kimse «şu mallarım fülânın oğullarına -benî fülâna mev-kufedir» dediği takdirde bakılır : eğer bu oğullardan maksad, muayyen bir şahsın oğulları ise İmamı Azamdan bir rivayete göre bu vakfın gailesine o şahsın yalnız erkek evlâdı dahil olur, kız evlâdı dahil olmaz, imamı Azamdan diğer bir rivayete göre de gerek erkek ve gerek kız evlâdı dahil olurlar.
Fakat bunlardan maksad, gayri mahsur bir kabile efradı ise bu gaileye bu kabilenin erkekleri de kadınları da dahil olurlar. Bu hususda rivayetler müttehiddir. Haniyye.
315 - : Vakıflarda zikr olunan nebin = oğullar tabirine tağlib tarikiyle benat da dahil olur. Nitekim yukarıdaki meselede gösterilmişdir. Fakat be-nat tabirine benîn dahil olmaz. Bu hususda rivayetler müttehiddir.
Binaenaleyk bir kimse «şu arazim oğullarım üzerine = alâ beniyye sadakai mevkufcdir» deyib kendisinin iki veya daha ziyade oğullan bulunsa gaileye alesseviye müstahik ölürler. Gailenin husulü zamanında yalnız bir oğlu bulunsa bu gailenin yarısı buna, yarısı da fukaraya verilir. Hem oğulları, hem de kızları bulunsa -sahih olan kavle nazaran -hepsi de gaileye müsavat üzere müstahik olurlar.
Netekim «alâ ıhvetî sadakai mevkufe -erkek kardeşlerim üzerine mevkuf sadakadır» denildiği takdirde de gaileye erkek kardeşler ile beraber kız kardeşler de müştereken müstahik olurlar. Hindiyye.
(Şafülerce mutemed olan kavle göre «ıhve = erkek kardeşler» tabirine «ahavat = kız kardeşler» ve bilâkis «ahavat» lâfzına «ıhve» lâfzı dahil olmaz. Tuhfetül'muhtac.)
316 - : Bir kimse «vakfımın gailesi oğullarıma -alâ beniyye şart olsun» demiş olduğu, halde yalnız kızları, bulunsa ve bilâkis «kızlarıma -alâ benatî §art olsun» demiş iken yalnız oğulları bulunsa bu gaile tamamen fukaraya sarf olunur, evlâda bir şey verilmez. Hindiyye. Benata vakıfda benîn dahil olmadığı gibi hünsa da dahil olmaz. Haniyye.
(Malihîlere göre yalnız sulbî erkek evlâda vakıf bâtıldır. Yalnız kız evlâda vakıf ise bâtıl değildir. Çünkü yalnız sulbî erkek evlâda vakıf, ca-hiliyye âdetine benzer. Cahiliyye devrinde bir şahıs, öleceği zaman mallarını yalnız erkek çocuklarına verir, kız çocuklarım irsden mahrum bırakırdı. Artık yalnız erkek çocuklara vakf edilmesi, cahiliyye ameline müşabih olacağından sahih olmaz. Meğer ki bunun sıhhatine bir hâkim, hükm etsin. Şerhi Muhtasarı Ebiziyya.)[40]
Nesle, Zürriyete, Ehli Beyte, Akaba, Varise Meşrut Vakiflar
317 - : Nesil tabiri vakıf günündeki mevcud sulbî evlâd ve ahfada şâmil olduğu gibi badelvakf vücude gelecek evlâd ve ahfada da şâmildir.
Binaenaleyh bir vakıf : «.Şu akarımı veledime ve neslime vakf ctdim» dese bu vakfa evlâdiyle beraber evlâdının evlâdı da dahil olur. Nesil lâfzı, yakım da uzağı da tazammun eder. Şu kadar var ki nesil tabirine oğulların evlâdı bilittifak dahildir. Kızların evlâdı hakkında ise iki rivayet vardır. Zürriyet tabiri de nesil gibidir. Haniyye, Vâkıat.
318 - : Bir kimse bir malım nesline veya zürriyetine vakf etmiş olsa -bir kavle göre -buna erkek ve kız evlâd ve ahfadı yakın olsunlar, uzak bulunsunlar hepsi de müsavat üzere dahil olur, tertibe bakılmaz. Nesil ile zürriyete birden vakf edildiği takdirde de hüküm böyledir. «Vekaftü alâ nesli ebeden ma tenaselû» tabiriyle yapılan vakıflarda da hüküm böyledir.
Fakat vâkıf, kendisine nisbet olanlara vakf etmiş, meselâ «vekaftü ala men yünsebü ileyyb demiş olsa buna kızlarının evlâdı dahil olmazlar. Hin-diyye, Hassaf.
319 - : Bir kimse vakfının gailesini ehli beytine şart etse bu vakıf zamanında mevcud olan ve gailenin husulünden itibaren henüz altı ay geçmeden vücude gelen ve babası cihetinden kendisiyle nesebde müttehid bulunan şahısların hepsi de bu vakfın gailesine müstahik olurlar. Bunda müs-lim ile gayri müslim, erkek ile kadın, karib ile baid, fakir ile zengin müsavidir. Yalnız ceddi âlâ buna dahil olmaz.
Bu vakfa vâkıfın evlâdiyle babası da dahil olur. Fakat kızlarının kız kardeşlerinin ve sair kadınların evlâdı dahil olmazlar. Meğer ki kocaları vâkıfın amcaları oğullarından bulunmuş olsun.
Al ve cins namına meşrut olan vakıflarda da hüküm böyledir.
Maahaza muhtar görülen diğer bir kavle göre ehli beyt namına yapılan bir vakıfda bakılır. Eğer vakıfın büyuti arab gibi bir beyti nesebi var ise vakfı babasının bütün evlâd ve ahfadına masruf ulur. Velev ki vâkıfın İya-linde bulunmasınlar. Fakat beyti nesebi yok ise vâkıfın hanesinde bulunub da nafakalarını temin etmekde bulunduğu ailesi efradına masruf olur, başkalarına gamü olmaz.
320 - : Bir kadın, bir malım «ehli beyti» namına vakf edecek olsa bu vakfa validesiyle evlâdı, -yani : ana bir kardeşleri -dahil olmazlar. Çünkü bunların nesebi başka kimselere muttasıldır. Hindiyye.
321 - : Fülân zatın ehline» denilerek yapılan bir vakıfda o zatın hanesinde olub ahrardan bulunan efradı ailesi dahil olur. Fakat memlûkleri dahil olmayacağı gibi o zat da, başka hanelerde bulunan ailesi efradı da dahil olmazlar. Hindiyye.
322 - : Bir kimse vakfının gailesini akabine şart etse bu gaileye evlâdı ve erkek evlâdının evlâdı tenasül etdikce ebediyen müstahik olurlar. Fakat kızlarının evlâdı müstahik olmazlar. Çünkü bunlar vâkıfın akabi değildir.
323 - : Bir kimse vakfının gailesini bir şahıs ile o şahsın akabine şart etse o şahıs hayatta bulundukça evlâdı bu gaileye müstahik olamaz. Çünkü bir kimse ölmedikçe evlâdı anın akabi namını alamaz. Hindiyye..
324 - : Bir kimse bir malını bir şahsın vârislerine vakf etse o şahıs ber hayat bulundukça vârislerine bir şey verilmez, gailenin tamamı fukaraya sarf edilir. O şahıs ölünce gaile, mevcud vârisleri arasında adetlerine göre müsavat üzere tevzi edilir. Bunlardan biri vefat edince hissesi sukut eder. Gaile, husulü zamanında ber hayat olanlara aid olur. Bunlardan yalnız birisi hayatda kalınca da gailenin yarısı kendisine diğer yarısı da fakirlere verilir. Hindiyye.
(Şafiîlercc evlâda, nesle, zürriyete, akabe yapılan vakıflara kızların yakın ve uzak olan çocukları da dahil olurlar. Çünkü bu tabirler, bütün bunlara tenavül eder. Meğer ki «bunlardan bana mensub olanlara = nisbet olunanlara vakf ettim» diye bir kayıt bulunsun. O halde sulbî kızların evlâdı vakfa dahil olmaz. Çünkü bunlar vâkıfa değil, kendi babalarına nisbet olunurlar. Tııhfetül'muhtac.)[41]
Karabete, Akriba, Erham, Ensab, İyal Namına Meşrut Vakıflar
325 - : Bir kimsenin karabeti, erhamı, ensabı kendisine babası veya artası cihetinden ilk İslama yetişmiş olan büyük ceddine kadar mensubiyeti olan insanlardır. Bunda mahrem olanlar ile olmayanlar, erkekler ile kadınlar, müslimler ile gayri müslimler, yakın olanlarla uzak bulunanlar müsavidirler. Ebeveyn ile sulbî evlâda karabet namı verilemez. Cedler ile hafidler îmanı Muhammede göre ve imamı Âzam ile imam Ebu Yusuf den birer rivayete nazaran akribadan, eshabı karabetden sayılırlar, zahirürriva-ye de böyledir. Fakat İmamı Âzam ile imam Ebu Yusüfden diğer bir kavle göre sayılmazlar. Reddi Muhtar.
326 - : Bir vakfın gailesi mutlaka akribaya, badahu fukaraya meşrut bulunsa bu gaileye müslim ve gayri müslim akriba müstahik olurlar. Vâkıf gerek müslim ve gerek gayri müslim bulunsun.
Fakat bir kimse, vakfının gailesini kendi milletinden olan akribasına şart etse buna başka milletten olan akribası dahil olmaz. Çünkü vâkıfların dermeyan etdikleri mahalefet mevhumları muteberdir. Vakfı Hassaf.
327 - : Akriba namına yapılan vakıflara zamanı vakıfda mevcud olan karibler dahil olabilecekleri gibi vakıfdan sonra zuhur edecek karibler de dahil olurlar. Hassaf.
328 - : Bir kimse bir malını karabetine, veya zî karabetine vakf etse bu vakfa bütün akribası alesseviyye dahil olurlar. Bu, her ne kadar müfred sı-garasiyle yapılmış bir vakıf ise de bundan cins kasd edilmiş olur. Bu Ima-meyne göredir, imamı Azama göre bunda mahremiyet aranır. Vel'akrebü fel'akreb kaidesine riayet lâzım gelir. Binaenaleyh mahrem olan akribadan akreb bulundukça onun dûnündeki karibine gaileden hisse verilemez. Sahih o] an da budur.
329 - : Bir kimse vakfının gailesini -cumi sıgarasiylu -akribama veya-zevi karabetime, veya ensabıma, veya zevî ensabıma, veya ehramıma ve yahud zevî erhamıma vak etdim» dese gaileye iki karib de ikiden ziyade karibler de bil'ittifak müstahik olurlar. Şu kadar var ki, İmamı Azama göre mahremiyetle ekrebiyete itibar olunur. îmameyne göre ise olunmaz.
Binaenaleyh bu halde vâkıfın iki amcasiyle iki de dayısı bulunsa gaile, İmamı Azama göre yalnız amcalarına aid olur. Çünkü bunlar asabadan bulunmakla akrebdirler. îmameyne göre ise gaile, dört hisseye ayrılarak her birine bir hisse verilir.
Şayed vâkıfın bir amcasiyie iki dayısı bulunsa İmamı Azama göre gailenin yarısı amcasına, yarısı da nısfiyet üzere iki dayısına verilir. Çünkü cemi sıgarasiyle vakf edilmiş olduğundan İmamı Azama göre lâakal ikiye aid olur.
Karabet sebebiyle olan bu istihkakda -İmamı Azam ile îmameyne güre -müslim ile gayri müslim, erkek ile kadın, fakir ile gani, hür ile memlûk müsavidirler. Şu kadar var ki memlûk için isabet edecek hisse, gailenin husulü zamanındaki efendisine aid olur. Ancak bunu kabul etmek hakkı mem-lûke aiddir. Hissedarlardan biri hissesini kabul etmeyince bundaki hakkı sakıt olur. Memlûk de azad olunca hissesine bizzat müstahik bulunur. Hin-diyye.
330 - : Cemi sıgarasiyle «vekaftü alâ ekaribi -kariblerime vakf etdim» veya «vekaftü alâ ensabi = neseblerime vakf etdim» diye yapılan vakıflarda el' akrebü vel'akreb denilmezse gaile, İmamı Azama göre ikiden aza münhasır olmaz.
Binaenaleyh vâkıfın yalnız bir karibi bulunsa gailenin yarısı buna, yansı da fukaraya aid olur. Çünkü cemi ve tesniye sigaraları vâhid için istimal olunmaz. Fakat cemi sığası tesniye İçin istimal edilebilir.
îmameyne göre ise bu gaile, bire de inhisar eder. Binaenaleyh vâkıfın yalnız bir karibi bulunsa gailenin tamamına müstahik olur. Çünkü îmameyne göre böyle gayri mahsur olan cemiler, cins için olduğundan vahide de tena-vül eder. Fukaraya vakıf gibi. Reddi Muhtar.
331 - : «El'akrebü fel'akreb« tabiri ilâve edilerek meselâ : «Şu akarımı el'akrebü fel'akreb ekaribime vakf etdim» denilse cemi sığası bil'itti-fak nazara alınmaz. Zinı ekreb lâfzı, müfreddir, ekarih tabirini takyid ve tağyir etmişdir. Binaenaleyh vâkıfın en yakını bir kişi de olsa gailenin tamamına müstahik olur. Reddi Muhtar.
332 - : Vakıflarda müstamel olun «.L'l'akrebü fel'akreb» tabiri bire şûınil olduğu gibi kadınlara da şâmildir.
Binaenaleyh «el'akrebü fel'akreb» diye karabete yapılan vakıflada en yakın olan şahıs, bir kadın olsa yine gailenin tamamına müstahik olur.
333 - : Evlâd, kurb itibariyle müsavidirler, ebeveyden akrebdirler. Ebeveyn de kurbiyetde müsavidirler.
Valide, kardeşlerden ve cedden ekrabdir. Ced, alâ kavlin kardeşlerden akrebdir. Müteferrik kardeşlerden ana baba bir kardeş, diğelerinden akreb-dir.
Oğulun oğuiu, libeveyn kardeşden ekrebdir. Fuları vâkıfa bir vasıta ile mütenib planlar iki vasıta ile -derece ile müntesib olanlardan ekrebdir. Meselâ kızın kızı, oğulun oğlunun oğlundan ekrebdir.
Binaenaleyh akbere yapılan bir vakıfda bu dereceleri nazara almak lâzımdır. Hassaf.
334 - : «El'arebü fel'akreb» diye yapılan vakıflara akrebiyetee müsavi müteaddid kimseler bulunsa -meşhur ve mamulün bili olan kavle göre -kuvveti karabet sahibi tercih olunur.
Meselâ : liebbeveyn kardeş ile lieb veya liüm kardeş içtima etse liebe-veyn kardeş tercih olunur.
Fakat diğer bir kavle göre ekrebiyetde karabetin kuvvet ve za'i'ına değil, kurbi dereceye itibar olunur. Binaenaleyh gailesi vâkıfın akrebi akri-basına meşrut bir vakıfda vâkıfın akribasından meselâ ; ana baba bir kardeşi ile ana bir kardeşi bulunsa her ikisi müsavat üzere bu gaileye müstahik olurlar. Yoksa liebeveyn kardeş tercih olunmaz. Çünkü liebeveyn kardeş, her ne kadar kuvveti karabeti haiz ise de vâkıfa kurbi derece itibariyle ana bir kardeş ile müsavidir. Meşrut olan da kurbi dereceden ibaretdir. Tenkihi Hâmidi.
Velhâsıl böyle dereceler müsavi olunca iki cihetden karib olanın bir ct-hetden karib olana tercih edilib edilmiyeceğinde ihtilâf vardır. Bu cihetle bazı fukaha; bu halde ihtiyata riayeten iki cihetden karabet sahibi ile bir cihetten karabet sahibi olanların arası sulh edilmek münasib olacağı reyinde bulunmuşlardır. Fetavayİ Hayriyyc.
335 - : Bir kimse vakfının gailesini kendisine nâsın en karib ulunma şar) ve tahsis etse bakılır. Eğer ebeveynle oğlu veya kızı bulunsa gaile, oğluna veya kızına aid olur, bunlar ölünce fukaraya sarf edilir. Eğer yalnız ebeveyni bulunsa bunlar gaileye müsavat üzere müstahik olurlar. Bunlardan biri vefat edince hissesi fukaraya verilir.
Şayed müteaddid evlâdı bulunsa bunlardan her hangi biri vefat edince hissesi fukaraya sarf edilir.
Yalnız anasiyle kardeşleri veya ceddi bulunsa gaileye yalnız anası müs-tahik olur. Çünkü ana, kardeşlerden, cedden daha yakındır.
Yalnız babasının babasiyle kardeşleri bulunsa gaile, bir kavle göre babasının babasına, bir kavle göre de kardeşlerine aid olur.
Liebeveyn kardeşleriyle lieb veya Hüm kardeşleri bulunsa -yukarıdaki meselede beyan olunduğu üzere meşhur olan kavle göre -liebeveyn kardeşleri tercih olunur.
Müteaddid amcalar, ammeler, dayılar, teyzeler hakkında da hüküm böyledir. Hindiyye.
336 - : Bir vâkıf, karabeti tamim veya babası veya anası cihetine tahsis edebilir.
Meselâ : «Şu akarım baba ve ana cihetinden bütün akribama vakıfdır» denilebileceği gibi yalnız baba veya yalnız ana cihetinden akribama vakıf-dır» da diyebilir. Şayed «baba cihetinden karabetim ile ana cihetinden karabetim arasında vakıfdır» demiş bulunursa gailenin yarısı babası tarafından, yarısı da anası cihetinden akribasına verilir. Ankaravî.
337 - : Bir vâkıf, karabeti ne şahsına, ne de başkasına izafe etmese örfen kendi nefsine izafe etmiş sayılır.
Meselâ : «Şu akarımı karabete, veya karabet üzerine, veya ensab için vakf etd'm» dese kendi kariblerine vakf etmiş olur. Hindiyye.
338 - : «Akrebi akriba» ya veya «akrebi karabete» meşrut olan bir vakıf (334) üncü meseleden de anlaşıldığı üzere rahim ve derece cihetinden ak-reb olana munsarif olur, yoksa irs ve asaba cihetinden akreb olana munsa-rif olmaz.
Binaenaleyh vakfının gailesini akribasının akrebine şart etmiş bulunan bir vâkıfın kızının kıziyle oğlunun oğlunun oğlu bulunsa bu gaileye yalnız kızının kızı müstahik olur. Çünkü oğlunun oğlunun oğlu her ne kadar asa-badan olduğu cihetle vâris ise de rahim ve derece bakımından kızının kızı daha yakındır, vakıf ise miras kabilinden değildir.
Kezalik kızının kızı amcasının oğluna tercih olunur. Her ne kadar amcasının oğlu, asaba olduğu cihetle müstakillen vâris ise de kızının kızı rahim ve derece itibariyle daha yakındır.
Şayed vâkıfın kızının kıziyle oğlunun oğlu, veya dayısı ile amcası içtima etse her ikisi de müsavat üzere gaileye müstahik olur. Çünkü rahim ve derece cihetinden ikisi de müsavidir. Tenkihi Hâmidî, Feraidi Behiyye.
339 - : Akriba namına yapılan bir vakfa ebeveyn ile sulbî evlâd dahil olmadığı gibi muhtar olan kavle nazaran cedler İle evlâdın evlâdı da dahil olmaz. Çünkü bunlara örfen karib denilmez.
Binaenaleyh bir kimse : «.Şu vakıf ettiğim akarımın gailesini, akribama, veya akaribime, veya karabetime, veya zevî karabetime şart etdim» dese bu gaileye karibleri erkek olsun, kadın olsun müsavat üzere müstahik olurlar. Fakat bundan anası, babası, dedeleri, sulbî evlâdı ve bu evlâdın evlâdı müstahik olmaz. Haniyye. (325) inci meseleye bak!..
340 - : Bir kimse bir malını şu beldede mukim olan akribasına, sonunu da fukaraya vakıf etdiği halde akribası o beldeden tamamen veya kısmen başka bir beldeye intikal etseler bakılır : eğer bunlar kabili ihsa mikdarda iseler bu intikal ile vakfın gailesinden, vazifeleri kesilmez. Çünkü bunlar, kendi ayanları (şahısları) itibariyle bu vazifeye müstahikdİrler.
Ve eğer bunlar kabili ihsa değilseler hepsinin intikaliyle vazifeleri kesilir, gaîle fukaraya verilir. Bir kısmı intikal etse gailenin tamamı intikal etmeyenlere aid olur, sonra o beldeye avdet edince vazifeleri, yani : avdetden sonra hâsıl olacak gallelerdeki istihkakları kendilerine iade edilir. Çünkü vâkıf, vakfının gailesini o beldede mutlaka mukim olan akribasına tahsis et-mişdir. Bunlar ise bu mukim sıfatını haiz bulunmuş olurlar. Muhiti Burhanı, Bezzaziye, Hindiyye. (209) uncu meseleye bak!
341 - : Bir kimse vakfının gailesini lyaline şart etmiş olsa bu gaile, nafakası altında bulunan şahıslara aid bulunmuş olur. Kendisinin gerek hanesinde bulunsunlar ve gerek bulunmasınlar müsavidir. Haşem de iyal men-zilesindedir. Hindiyye.
342 - : Bir kimse bir malını müebbeden vakf etdiği halde bunun gailesinden hayatda bulundukça kendisine, ıyaline ve haşemine infakda bulunulmasını şart etse İmam Ebu Yusüfe göre vakıf da, şart da caiz olmuş olur. Bunlar münkariz olunca gaile fukaraya sarf olunur. Müfta bih olan da budur. Hindiyye. (285, 286) ncı meselelere bak![42]
Cîran = Komşular Namına Meşrut Vakıflar
343 - : Komşular namına yapılan bir vakfa, imamı Azama göre yalnız" haneleri vâkıfın hanesine bitişik olanlar dahil olurlar. îmameyne göre ise mahalle mescidinin cem etdiği kimselerin cümlesi komşu sayılarak dahil olurlar. Bunların meskenleri gerek kendilerinin mülekü olsun ve gerek kira veya ariyet suretiyle bulusun müsavidir. Bu kimselerin erkekleri, kadınları, müslimleri, gayri müslimleri, büyükleri, çocukları gaileye müsavat üzere dahil olurlar. Fakat bu mahallede haneleri olduğu halde başka mahallede ikamet edenler dahil olmazlar. Haniyye, Bezzaziye. (Vasiyetler bahsine de müracaat!)
344 - : Vâkıfın Öldüğü gündeki komşularına itibar olunur
Binaenaleyh bir kimse, vakfının gailesini komşularına şart ettiği halde bilâhare başka bir mahalleye gidib orada velev kira ile oturduğu hanede vefat etse gaile, bu hane komşularına aid olur. Hattâ vâkıfın vârisleri vefat etdiği haneyi satıb başka mahalleye intikal etseler de buna iltifat olunmaz. Fakat vâkıf, hastalığında evlâdı tarafından başka bir mahalleye veya köye nakl edilib de orada veft etse bu, bir intikal sayılmaz, gaile yine evvelki komşularına aid olur. Hindiyye.
Bir de vâkıf, tahsis ederek «şu mahalledeki komşularıma şart etdim» demiş olursa gaile daima bu mahalledeki komşulara aid olur, velev ki vâkıf, başka bir mahalle intikal etmiş olsun. Haniyye.
345 - :Gailenin husulü zamanındaki komşulara itibar olunur. Binaenaleyh komşulardan bazıları gailenin husulünden evvel hanelerini satıb başka bir mahalleye intikal etseler gaileye artık müstahik olamazlar; Fakat kimseler gailenin husulünden evvel gelib vâkıfın komşusu bulunsalar gaileye müstahik olurlar. Haniyye.
346 - : Bir kimse vakfının gailesini komşularına şart etdiği halde çıkıb Hicaza giderek orada vefat etse bakılır. Eğer Hicaza tevattun etmek üzere gitmiş ise vakfının gailesi Hicazdaki komşularına ait olur. Fakat mücerred hac veya ömre maksadiyle gitmiş ise bu gaileye beldesindeki komşuları müstahik bulunurlar. Hindiyye.
347 - : Bir kimse vakfının gailesini komşularına şart etmiş olduğu halde iki mahallede veya iki beldede birer hanesi olub her birinde bir zevcesi bulunsa bu gaileye her iki hanenin komşuları dahil olur. Velev ki kendisi bu hanelerin birinde vefat etmiş olsun. Hindiyye.
348 - : Bir kadın komşularına vakıfda bulundukdan sonra evlenerek kocasının hanesine intikal edib orada vefat etse komşuları kocasının komşu-larindan İbaret olmuş olur.
Nitekim bir erkek dahi evlendiği kadının hanesine intikal edince evvelki komşuları tebeddül etmiş olur. Fakat bu erkeğin eşyası, evelki hanesinde bulunmakda ise ve yahut evlendiği kadının hanesine ara sıra gidib gelmek-de ise komşuları asıl kendisine mahsus hane komşularından ibaret bulunur.
349 - : Bir kimse vakfının gailesini komşularına şart etse buna komşusu bulunan evlâdı, babası, ceddi, zevcesi, evlâdının evlâdı istihsanen dahil olmazlar. Çünkü bunlara örfen komşu namı verilmez Fakat kardeşleri, amcaları, dayıları dahil olurlar. Hindiyye.
350 - : Komşuların fukarasına şart edilmiş olan bir vakfın gailesine komşu bulunan dul kadınlar, fakir olunca dahil olurlar. Kocalı kadınlar fakir bulunsalar da dahil olmazlar. Kezalik bu vakfa fakir çocuklar, mükâtebler dahil olurlar, köleler, üm-mehatı evlâd ise dahil olmazlar.
351 - : Cîyranıma = komşularıma diye yapılan vakıf ile bilâ izafe cîyran = komşular diye yapılan vakıf arasında hükmen fark yokdur.
Binaenaleyh fakir komşularıma demekle fakir komşulara demek ayni hükümdedir. Hindiyye.
352 - : Vâkıf veya vasiy, gaileyi komşuların fukarasına tevzi etdiğini iddia etse yeminiyle tasdik olunur. Velev ki komşular bunu inkâr etsinler. Hindiyye.
353 - : İmam Ebu Yusuf e göre bir mahallede küçük, biri birine yakın iki mescid bulunub ahalisi bu iki mescide dağıldıkları takdirde de burası yine bir mahalle sayılır. Fakat bu mescidler büyük olub birer cami halinde bulunursa her birinin ehli, başka bir komşu sayılır. FethüTkadir.[43]
Fukaraya Meşrut Vakıflar
354 - : Fukara namına yapılmış bir vakfıngailesi vâkıfın şeraiti dairesinde fakirlere tevzi olunur.
355 - : Bir kimse vakfının gailesini fukarai karabetine şart etse bu gaile, o kimsenin ikamet etdiği beldedeki akribasımn fukarasına verilir, başka beldedeki fakir akribasına gönderilmez. Maahaza mütevelli, gailenin tamamını veya bir mikdarını göndermiş olsa bunu zamin olmaz. Muhiti Burhanı, Hindiyye.
356 - : Bir kimse vakfının gailesini fukarai karabetine şart edince gailenin tevziinde kendisine en yakın olan şahısdan başlanılır, hâsıl olan gaileden buna iki yüz dirhem mikdarı bir şey verilir, bundan ziyade verilmez. Sonra bunu takib eden kariblere verilir.
Şayed gaile, üç yüz dirhem olsa, birinci karibe iki yüz dirhem, diğerine de yüz dirhem verilir. Gailenin bir kısmı zayi olsa mevcud nıikdar, ilk batındaki karibe verilir, zayi olan mikdar, onu takib eden batna aid olur. Bu kariblerden her birine iki yüz dirhem verildiği halde bir mikdar şey de kalsa aralarında alesseviye taksim edilir. Müstahsen görülen budur. Hindiyye.
357 - : Bir kavle göre de fukarai karabete meşrut vakıfdan her karibe kifaye mikdarı ve kadri maruf verilir, gaile kifayet etmezse kifayeleri nİsbetinde beynlerinde taksim edilir.
Meselâ : fakirler üç kişi olub da birinin kadri kifayesi şehrî beş bin, diğerininki dört bin, üçüncüsünün de üç bin kuruş olduğu gibi gailenin mecmuu da on iki bin kuruş olsa kendilerine bu veçhile verilir. Gaile bundan noksan olunca da ayni nisbetde noksan olarak verilmek lâzım gelir. Bunlardan her birinin ıyalinin kifaycsi de kendisinin kifayesi sayılarak o suretle nazara alımr. Hindiyye.
358 - : Bir kimse vakfının bütün gailesini el'akreb fel'akreb fukarai karabetine verilsin diye şart etmiş olsa, gailenin tamamı en yakın olan ka-ribine verilir. Fakat «vakfımın gailesinden el'akrebü fel'akreb fukarai karabetime verilsin» diye şart etmiş olsa en karib olana iki yüz dirhem verilir. Gailenin tamamı verilmez. Tatar Haniyye, Tahtavî.
359 - : Bir kimse vakfının gailesini muayyen kimselere ve anlardan sonra da fukaraya sadakai mevkufe olarak şart etmekle beraber şayed akribasmdan muhtaç olanlar bulunursa gailenin onlara sarf edilmesini derme-yan etmiş bulunsa buna itibar olunur.
Binaenaleyh akribasmdan bazıları fakir olunca gaile kendilerine sarf edilir. Hindiyye.
360 - : Bir vakfın gailesinin yarısı fukarai karabete, diğer yansı da me-sakine şart edilmiş olub da fukarai karabetin hisseleri kendilerine kâfi gelmese mesakînin hisselerinden kendilerine de verilebilir. Bu halde fukarayı karabet, iki cihetden müstefid olurlar. Fakat vâkıf, fukarayı karabetime şu kadar verilib mütebakisi de mesakîne verilsin diye şart etmiş olunca fukarayı karabete mesakînin hisselerinden bir şey verilmez. Hindiyye.
361 - : Bir kimse vakfının gailesini mutlaka fukara ve mesâkin için şart etmiş olub bilâhare kendisi fakir düşse bu gaileden bir şey almaya müstahik olamaz. Fakat evlâdından veya akribasmdan muhtaç olanlar bulunursa bunlara gaileden el'akrebü fel'akreb kaidesince ikişer yüz dirhemden az olarak sarf edilmesi evlâdır. Fazla bir şey kalırsa o da yabancı fakirlere dağıtılır. Hindiyye.
362 - : Evlâd ve akribanın fukarasına şart edilmiş olan bir gailenin tamamı bunlara sarf edilir, başkalarına verilmez, velev ki her birinin nasibi iki yüz dirhemden ziyade bulunsun. Amma bunlara el'efkarü fel'efkar kaidesince tevzi edilmesi meşrut olunca her birine efkariyyet itibariyle iki yüz dirhemden az verilmesi.icab eder, tâ ki diğerlerine de bir şey kalsın.
Akribanın fukarasına iki yüz dirhemden az verildikden sonra bu meb-Jâğ, gayri meşru bir yolda olmaksızın sarf edilib de gailenin mevcudu bulunsa bunlara tekrar verilir. Hindiyye.
363 - : Bir kimse marazı mevtinde mabadel'mevte izafetle bir malını fukaraya vakf etse, bu vasiyet hükmünde olacağından bu vakfın gailesinden o kimsenin fakir olan vârisine verilemez.
364 - : Süknası mutlaka fakirlere meşrut olan bir hanenin sükna hususunda vâkıfın süknaya muhtaç olan evlâd ve ahfadı yabancı fakirler üzerine tercih edilirler. Şu kadar var ki bu vakıf, vâkıfının hali sıhhatinde yapılmış olmak lâzımdır. Marazı mevtinde yapılmış veya mevtine izafe edilmiş bulunursa vasiyet hükmünde olacağından bundan vâkıfın vâris olan ak-ribası, evlâdı müstefid olamazlar. Attabiyye.
365 - : Akribanın fukarasına veya alelhlak fukaraya meşrut olan bir vakfın gailesine bunların arasında gailenin zuhurundan sonra daha altı ay geçmeden doğan çocukları müstahik olamazlar. Çünkü bunlar ihtiyaç ile rnultasıf Olamayacakları cihetle zengin menzilesinde bulunurlar.
Bu, Hilâle göredir; Hassafa göre bu dugacak çonıkhır ua tialioyo mut. tahik olurlar. Zira bunlar da bir şeye mâlik olmayınca fuKir bulunmuş olurlar. Reddi Muhtar.
366 - : Bir kimse vakfının gailesini evlâdından müftekir olanlara = fakir düşeceklere şart etmiş bulunsa bu gaileye husulü zamanında fakir bulunan bilcümle evlâdı müstahik olur. Velev ki evvelce de zengin bulunmamış olsunlar. Sahih olan budur. Fakat îmam Muhammede göre bu gaileye yalnız evelce zengin iken sonradan fakir düşecek evlâdı müstahik olur. Hindiyye.
367 - : Bir kimse : «Şu akarım fülân zatın neslinden veya fülân zatın âlinden fakir olanlara sadakai mevküfedir» dediği halde o zatın neslinden veya âlinden yalnız bir fakir bulunsa gailenin tamamına müstahik olur.
Fakat «fülânm alinin fukarasına sadakai mevküfedir» denilmesi bunun hilâfınadır. Hindiyye.
368 - : Liebeveyn iki kardeş, karabetlerinin fukarasına bir şey vakf etmiş ve kariblerinden yalnız bir fakir bulunmuş olunca bakılır eğer aralarında müşterek olan bir yeri vakf etmişler ise bu fakire muayyen müddetlerde birer kot = erzak verilir. Fakat ayrı ayrı birer vakıf yapmışlar ise o fakire bunların her birinden ayrıca birer kot verilir.
Bu gibi meselelerde kottan maksad, kifayet mikdan olan erzakdır ki vakıf, arazi kabilinden ise seneden seneye, dükkân kabilinden ise aydan aya iarai'dan, taktirden biri olarak kâfi mikdardii verilir. Hindiyye. Bu hususda taam. kisve ve meukon için mikdan kifaye nazara alınır. Bunlar, kotu, maişeti teşkil ve temin ederler.
369 - : Fakirlere verilmesi meşrut bir vakıf gaileden bir fakire bir defa da nisabı zekât mikdarı veya daha ziyade verilmesi mekruhdur. Fakat bir defa da nisabı zekât mikdan olan iki yüz dirhem verilib de bu meblâğ henüz elinde iken bir nıikdar, meselâ iki, üç yüz dirhem daha verilse, bu, asla caiz olmaz, bunu mütevelli zamin olur. Çünkü bu gailenin verilmesi bir sadakalar, sadaka ise zekâta müşabihdir. Fakire iki yüz dirhem verilince zengin olmuş olur. Artık diğer meblâğ fakir olmayana verilmiş, vâkıfın şartına muhalefet edilmiş olacağından zamanı müstelzem olur.
370 - : Bir vakfın gailesi bazı fukarayı karebete verilmek üzere mü-retteb olunca bakılır : eğer bu tertib, vâkıf tarafından yapılmış ise müret-teb olan mikdar, az olsun olmasın tamamen anlara verilmesi lâzım gelir. Ve eğer mütevelli gibi vâkıfdan başkası tarafından yapılmış ise gaileden bu fakire nisab mikdarından noksan verilmesi icab eder. Bir defa da bundan fazla verilmesi mekruhdur. Fakat evvelâ nisab mikdarı verilib de bu henüz tamamen elde iken bir mikdar daha verilmesi caiz olamaz. Hindiyye.
371 - : Vakıf meselelerinde fakirden maksad, zekât alabilmek bakımından fakir olan kimsedir. Binaenaleyh bir kimsenin havaici asliyesinden fazla iki yüz dirhem gümüşü veya yirmi miskal altını veya bu mikdar ticaret malı bulunsa fakir sayılamayacağı gibi elbisesinden veya hanesinin eşyasından iki yüz dirhem gümüş kıymetinde ihtiyacından fazla bir malı bulunsa veya iki hanesi veya iki mülk hadimi bulunub da birinin kıymeti bu mik-daru müsavi olsa fakir sayılamaz. Bu halde fukaraya meşrut bir vakfa da dahil olamaz.
Hanasinin eşyasından, elbisesinden ve meskeninden fazla olanların her biri iki yüz dirhem gümüşe muadil olmayıb mecmuu muadil olunca da bu gaileye müstahik olamaz. îki yüz dirhem kıymetinde bir arza mâlik olan kimse de -muhtar olan kavle nazaran -fakir sayılmaz. Velev ki hâsılatı kendisine kifeyet etmesin.
Fakat bir çok emvali bulunduğu halde hepsi de gaib olsa veya onun bunun zimmetlerinde olub da tahsiline kadir bulunmasa yolcu mesabesinde sayılarak zekât alması caiz olacağından fukaraya meşrut gaileden hisse alması da caiz olur. Hindiyye.
372 - : Aralarında menafii emlâk itibariyle bir ittisal bulunub biri birinin lehine şahadetleri caiz olmayan, ve birinin gıyabında diğeri için nafaka takdir edilebilen, ve her biri diğerinin malından hükme ve rızaya bakılmaksızın nafakasını alabilen kimselerden her biri, vakıf babında diğerinin gı-nasiyle zengin sayılır. Ebeveyn ile ecdad ve gayri baliğ evlâd gibi.
Bilâkis aralarında menafii emlâk ayrılmış olan, birinin gıyabında aleyhine diğeri için hükmen nafaka takdir edilemiyen, ve ancak biri diğerinden nzasiyle veya huzurunda hâkimin kazasiyle nafakasını alabilen kimselerden biri, diğerinin gınasiyle zengin sayılmaz. Kardeşler ve sair mahremler gibi.Binaenaleyh bir kimse vakfının gailesini fukaraya şart etmiş bulunsa bunun gailesinden zengin kimsenin fakir bulunan babası, veya kendisinin fakir bulunan sagîr evlâdı hisse alamaz, fakat fakir olan kardeşi veya amcası hisse alabilir.
Kezalik zengin kimsenin fakir, mükellef oğluna da hisse verilebilir. Velev ki kesbe kadir bulunsun. Hindiyye.
373 - : Fukaraya meşrut bir vakfın gailesinden zevci zengin olan fakir bir kadına hisse verilemez. Çünkü nafakası kocasına aid olduğundan kocasının zenginliğiyle kadın da zengin sayılır.
Muhammed ibni Selemenin beyanına nazaran kocası tarafından nafakası hususunda vüsat gösterilen bir kadın, kocasının gınasiyle musir sayılır.
Fakat böyle bir gaileden zevcesi zengin, kendisi fakir bulunan kimseye hisse verilebilir. Zira erkek gınasiyle zengin sayılamaz. Ondan nafaka almaya müstahik değildir. Kadıhan, Hindiyye.
374 - : Bir kimse fakir olduğunu bil'iddia vakfın gailesinden hisse almak istedikçe fakrını ve nafaka alacak kimsesi bulunmadığını beyyine ile isbat etmesi lâzım gelir. İkame edeceği şahidler, «bu şahıs fakirdir, mudim-dir, malı olduğunu bilmediğimiz gibi hâkimin farz ve takdiri olmaksızın nafakası üzerine lâzım gelen bir kimsesi bulunduğunu da bilmeyiz» diye şahadetde bulunurlar.
Bu veçhile fakri halini isbat edince hâkim tarafından gizlice tahkikat yapılır. Fakat olduğu haber alınınca : «malı bulunmayıb fakir olduğuna ve nafakasını alacak kimsesi bulunmadığına» dâir kendisine istizhâren yemin tevcih edilir, bundan sonra gaileden hisse almasına hükm olunur. MÜstah-sen görülen budur.
375 - : Bir kimsenin fakir olduğuna dair vuku bulan mesabesindedir, yoksa hakikaten şahadet değildir.
şahadet, haber
Binaenaleyh bir kimse, fukaraya meşrut bir gaileden hisse almak için kendisinin fakir olduğuna şâhid ikame etdikden sonra iki âdil zat, anın zengin olduğunu haber veseler bunların bu haberi tercih olunarak gaileye id-hal edilmez. Hindiyye.
376 - : Bir vakfın gailesinden hisse alabilmek için fakrını beyyine ile isbat etmiş olan bir kimse, fakrım tekrar, isbata muhtaç olmaksızın fukaraya meşrut diğer bir vakfın gailesinden de hisse alabilir.
Nitekim bir vâkıfın akribasından olduğunu bilbeyyine isbat eden kimse, o vâkıfın liebeveyn kardeşinin akribasından olduğunu da ayrıca isbata muhtaç olmaz, her ikisinin vakfından da şartı vâkıf müsaid olunca istifade edebilir. Hindiyye.
Fakat insan uzun bir müddet bir hal üzere kalamayacağından bir kimse, bir hâkim huzurunda fakrını beyyinr ile isbat eldikden sonra aradan uzun bir müddet geçmiş olunca yeni gelen hâkim huzurunda da fakirülha! olduğunu isbat etmesi lâzım gelir. Bezzaziye, Hindiyye.
377 - : Gailesi evlâdın veya akribanm fukarasına meşrut bir vakıldan hisse almak üzere müracaat eden bir şahsın zengin olduğunu şerikleri iddia etseler, istihlâfım taleb edebilir. Bu takdirde o şahıs, hâkimin huzurunda : «Vallahi ben bugün bu vakfa sair fukurasiyle beraber dahil olmadan, ve gailesinden bir şey almadan müstağni bir halde bulunmuyorum» diye yemin eder. Hindiyye.
378 - : Bir kimse fakrını isbat edince bakılır: Eğer şahidler, mevcud bir gailenin husulünden sonra o kimsenin fakir olduğuna şahadetde bulunurlarsa o kimse, bu gaileden hisse alamaz, badema zuhur edecek gailelere iştirak eder. Amma tevkit ederek daha evveldenberi fakir bulunmuş olduğuna şahadet ederlerse bu gailede de hakkı sabit olur. Hindiyye.
379 - : Akribadan olanlardan bazıları bazılarının fakir olduğuna şahadetde bulunsalar bakılır: Eğer bunlar biri birinin fakir olduğuna şahadetde bulunurlarsa kabul edilmez..",
Fakat zengin olanları fakir olanlarının fakri haline şahadetde bulunur da bu şahadetleri kendilerine bir menfaat temin veya kendilerinden bir mazarratı def etmiş bulunmazsa kabul olunur.
380 - : Vâkıfın akribasından olduğuna dair bir şahıs lehine iki yabancı kimse şahadetde bulundukları gibi o şahsın fakir olduğuna dair de akribasından iki kimse şahadetde bulunsa şahadetleri kabul olunur. Hindiye.
381 - : Vakfının gailesi akribasının fukarasına meşrut olan bir vâkıfın akribasından bir kimsi', zengin olduğunu ikrar etmiş olduğu halde bilâhare gelib gailenin husulünden evvel fakir düşmüş olduğundan bahis ile gaileden hisse istese bu iddiası, kabul olunmaz, velev ki filhal fakir bulunsun. Fakat gailenin husulünden ovvel emvalinin telef olduğuna iki kimse şahadetde bulunursa gaileye müstahik olur. Uindiyyt.1.
382 - : Vakıf hususunda - muhtar olan kavle göre -fakir, miskin ve muhtaç bir mânadadır. Müftekir dahi mutlaka fakir manasınadır. Yoksa evvelce zengin iken sonra fakir düşmüş kimse mânasına değildir.
Kesbe kadir olmak da fakir sayılmaya mani olmaz. Haniyye, Hindiye.[44]
Uteka Ve Mevali Namına Meşrut Vakıflar
383 - : Utekaya ve evlâdı utekaya meşrut olan vakıfların gailesine azad edilmiş erkek köleler ile bunların evlâdı dahil olacağı gibi azad edilmiş cariyeler ile anların evlâdı da müsavat üzere dahil ve müstahik olurlar. Haniyye.
384 - : Mevali nâmına meşrut olan bir vakfa, hem mevali, hem de mevliyyat dahil olurlar. Haniyye.
385 - : Hürrül'asl olan bir kimse, «şu vakfımın gailesi mevalime, sonra da fukaraya sadakai mevkufedir» demiş olsa bakılır : Eğer mevaliyi ata-kasi var ise gaileye bunlar müstahik olurlar. Gerek vakıf zamanında ve gerek vakıf yapıldıkdan sonra azad edilmiş olsunlar veya vâkıfın vefatiyle azad edilen ümmehatı evlâdı ve müdebberleri bulunsunlar, ve gerek vâkıfın vefatından sonra vasiyyetine mebni azad edilsinler müsavidir.
Kezalİk bunların müslimleriyle gayri müslimlori, erkekleriyle kadınları bu gaileye istihkak hususunda müsavidirler.
386 - : Mevali namına vakf edilen bir gaileye mevalinin evlâdı da dahil olur. Çünkü bunların mevlâsı da babalarının mevlâsı bulunmuş olur. Mevliyyatın evlâdı da eğer babalarının velâsiyle ayni zata, meselâ vâkıfa raci' bulunmakda iseler bu gaileye müstahik olurlar. Fakat bu gaileye meva linin mevalisi bidayeten dahil olmazlar. Bilâhare mevali vefat edince bun ların mevalisi de istihsanen dahil olurlar.
387 - : Bir kimse vakfının gailesini mevalîsine ve mevalisinin evlâdına ve nesline şart etmiş olsa bu gaileye mevalisi de, mevalisinin evlâd vu alı fadı da. erkek olsun, kadın olsun tamamen dahil olurlar.
Meselâ bu gaileye mevalinin kızlarının oğullan da dahil bulunurlar, velev ki vctâları, babaları tarafından başka bir kavme raci' olsun. Hindiyye.
388 - : Bir kimse vakfının gailesini mevalisine, sonra da fukaraya sadakai mevkufe olarak şart etmiş olduğu halde yalnız bir mevlâsı = azadlısı bulunsa gailenin yarısına müstahik olur, yarısı da fakirlere verilir. Fakat iki mevlâsı bulunsa gailenin tamamı kendilerine sarf edilir.
Bu vâkıfın hem mevalisi, hem de mevliyyatı bulunsa gaile kendilerine alesseviye aid olur. Yalnız mevliyyatı bulunsa yine gailenin tamamını ihraz ederler. Hindiyye.
389 - : Vakfının gailesini mevalisine vakf eden kimsenin hem mevaliyi atakasi, hem de mevaliyi müvalâtı bulunsa gaile, mevaliyi atakaya aid olur. Fakat yalnız mevaliyi müvalâtı bulunsa gaile istihsanen bunlara sarf edilir. Hindiyye, Haniyye.
390 - : Bir kimsenin mevaliden, yani : utekadan bulunduğu beyyine ile sabit olacağı gibi vâkıfının ikrarı ve kendisinin tasdiki ile de sabit olur. Binaenaleyh utekaya meşrut bir vakfa, bu kimse de dahil olur. Fetavayi Üskûbî.[45]
Fukahaya, Sulehaya, Guzata, Müessesatı Hayriyeye Meşrut Vakıflar
391 - : Bir kimse vakfının gailesini evlâdının ve evlâdı evlâdının fuka-hasına şart etmiş olduğu halde fukahayı evlâdından biri veFat ederek sagîr oğlunu terk etse bu çocuk fıkıh tahsil edib fukahadan olmak vasfını ihraz etmedikçe bu gaileden hisse alamaz. Aradaki seneler için de kendisinde bir hisse tevkif edilemez. Hindiyye.
392 - : Bir kimse vakfının gailesini meselâ akribasının fukarasından salih olanlara şart etmiş olsa gaile, vâkıfın hali mestur, mesleki müstakim, ezadan müstenkif, şerri kalil, hurümata muhalefetden beri, töhmet sahibi olmakdan ve muhsenata zina isnad etmekden müctenib, yalan söylemekle gayri maruf olan fakir kariblerine verilir.
Ehli ifaf, ehli hayr, ehli fazl tabirleri de ehli salâh tabiri gibidir.
393 - : Bir kimse vakfının gailesini gazilere, yolculara, borçlulara, hac edilmesine, ve köle azad edilmesine şart etmiş olduğu halde kendi evlâdından, akribasından bazıları muhtaç bulunsalar kendilerine gaileden bir şey verilemez. Meğer ki gazi, borçlu veya yolcu bulunsunlar. Bu takdirde gaileden ilk evvel bunlara verilir. Hindiyye.
394 - : Mescid, medrese, mekteb, ribat, imarethane, hastahane, çeşme, havuz gibi müessesatı hayriye namına yapılan vakıfların gaileleri, şartı vâkıf mucebince sarf edilir. Müessesatı hayriyye bahsine müracaat!.
395 - : Bir vâkıf, vakfının gailesi fazlasından fülân mescidin kapısında tese'ül eden kimselere verilsin, diye şart etmiş olsa mütevelli, bu fazladan sair mescidlerin kapısında veya haricinde tese'ül eden kimselere verebileceği gibi tese'ülde bulunmayan sair fakirlere de verebilir. Bu şarta her halde riayet lâzım gelmez. Maamafih riayet edilmesi evlâdır. Minhatül'nâlik.[46]
DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU
[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/211-218.
[2] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/218-222.
[3] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/223.
[4] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/223-224.
[5] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/225.
[6] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/225-230.
[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/230-232.
[8] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/232-233.
[9] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/234-241.
[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/241-244.
[11] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/244-251.
[12] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/251-254.
[13] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/254-257.
[14] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/257-261.
[15] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/262.
[16] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/262-267.
[17] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/267-274.
[18] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/274-277.
[19] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/277-279.
[20] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/279-283.
[21] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/284.
[22] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/284-296.
[23] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/297.
[24] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/297-300.
[25] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/300-302.
[26] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/302-308.
[27] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/308-310.
[28] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/311-316.
[29] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/316-318.
[30] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/318-324.
[31] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/324-325.
[32] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/325-329.
[33] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/329-339.
[34] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/339-345.
[35] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/345-352.
[36] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/352-355.
[37] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/355-357.
[38] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/358.
[39] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/358-359.
[40] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/359-365.
[41] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/365-367.
[42] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/367-371.
[43] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/371-373.
[44] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/373-378.
[45] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/378-379.
[46] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukı İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye KAMUSUBilmen Basım ve Yayınevi : 4/380.
İslami Okul Okulların En Önemlisi