Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kağıt ve Madeni Paraların Zekatı - Fıkıh - 2.Cilt - 2. Sayfa

Kağıt Ve Madeni Paraların Zekatı 3

Şirketlerin Zekatı: 12

Karışan İki Malın Tek Mal Gibi Kabul Edilmesinin Şartları: 12

a. Saime Develerin Beşten Azına Zekat Yoktur: 17

b. Sığırın Nisabı; 17

Koyun Ve Keçilerin Zekatı: 17

Dört Mezhebe Göre: 18

Bina Ve Sanayi Tesislerinin Zekatı 18

Serbest Sanatkârlar Ve İş Sahiplerinin Zekatı: 19

1.  Fakirler: 19

2.  Miskin: 19

Zekat Amilleri: 19

4. Müellefe-i Kulub: 20

5. Köleler: 20

6. Garim [Borçlular]: 20

7. Allah Yolunda Cihad Edenler: 20

8. Yolcu: 21

Zekat ve Dindeki Yeri: 24

Zekat Borcu İle Ölen Müslümanların Hükmü veya Zekatın Ölüm İle Ölen Kimsenin Üzerinden Sakıt Olması: 24

Zekatın Memuuat Ve Yasakları Üçtür: 25

Sadaka-ı Fıtırda Beş Konu Vardır: 25

Fıtır Zekatı Üç Şartla Farz Olur: 27

Mükellefin, Fıtır Sadakasını Ödemekle Yükümlü Olan Kimseler: 27

Sadaka-ı Fıtır Vücubunun Vakti: 28

Gayr-ı Müslim Vatandaşlara Bey'tül Maldan Yardım Yapabilirmi?. 29

Nafile Sadakalar 29

1. Naille Sadakaların Hükmü: 29

2. Sadakanın Gizli Ve Ramazanda Verilmesi: 30

3- Bütün Malı Sadaka Olarak Vermek. 30

4. Kişinin Sadakayı Zorlanmadan İmkanlarına Göre Vermesi: 31

İyi Kişilere Sadaka Vermek: 31

Akrabalar: 31

7- Zengin Haşimi Kabilesine Mensub Kafir ve Fasık Kişi: 32

Haram Olan Bir Malın Sadaka Olarak Verimesi: 32

10. Sadaka da Haram, Mekruh ve Müstehab Olan Hususlar: 32

YEDİNCİ BÖLÜM... 33

HAC.. 33

1. Hac ve Umrenin Tarifi: 33

Hacer'ül Esved Hakkındaki Hadisler Nelerdir?. 35

Kâ'be-İ Muazzamanın Dört Rüknü Vardır: 36

Haccın Geciktirilmesi veya Acelesi Mümkün Olur mu?. 37

Aşağıdaki Şartların Kendinde Bulunduğu Kimseye Hac ve Umre Farzdır 40

1. Müslüman Olmak: 40

2. Akıllı Olmak: 40

3. Baliğ Olmak: 40

6. İstidaat (Güç Yetirme): 42

1. Bedeni Yeterlilik: 42

2. Mâli İstitaa: 42

Emniyet Bakımından Yeterlilik: 42

Kadının Güvenliği: 42

Güç Üç Şekilde Olur: 43

İstitaat İki Çeşittir: 43


Ka
ğıt Ve Madeni Paraların Zekatı

 

Önceki insanlar, para.altm ve gümüşün ne için lazım olduğu­nu bilmezlerdi. Bir alış veriş yaptıkları zaman eşyaları birbirleriyle takas yaparak ihtiyaçlarını görüyorlardı. En son önceki olan usulleri bırakarak altın ve gümüş madenleri kıymetli ve nefis olduğundan, para olarak kullandılar. Yani eşyalarına bedel olarak kendi araların­da kabul etmişlerdir. Hz. Muhammed (sav) Efendimiz peygamberlik zamanında, Bizanslılar altın (dinar), İranlılar da gümüş (dirhem) ile alış veriş yapıyorlardı. Araplarda o zaman her iki devletin paralan ile alış veriş yapıyorlardı. Bu nedenle Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, o zaman da alış veriş için kullanılan ve gümüşü de zekat verdir demiş­tir. Altın ve gümüşün sikkeli, sikkesiz olması, zekatın farziyetin de bir fark yoktur. Altının nisabı 20 miskaldır. Gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir. Osmanlı imparatorluğu uygulamasından 20 mıskal altın 96 gram, 200 dirhem gümüşte 640 grama denk kabul edilmiştir. 96 gram = 215 milyon TL. (13.05.1998) İlk İslam sikkesi, 640 gram gümüş ise, 188.500.00 TL. (13.05.1998) Hicri 75 yılında Abdül Melik İbn-i Mervan zamanında basılmıştır. İsalm parası önce hurma çekir­deği suretinde idi. Hz. Ömer zamanında yuvarlak surette olmuş ve üzerine La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah yazılmıştır. Ab-dülmelik zamanındaki sikke ise devrin en hazık, meşhur uleması ile görüşülerek ve hususi olarak, Muhammed İbn-i Bakır (ra)'m reyi ka­bul ederek derbedilmiş İslam devletinin ilk sikkesidir. Bu para mey­dana geldikten sonra, diğer paralar tamamen tedavülden kaldırıl­mıştır. İstanbul Topkapı Sarayı müzesinde bulunan bu paranın bir tarafında, "La ilahe İllallahü vahdehü le şeriyke leh." Cümlesi şerife-si, diğer tarafında da İhlası şerif suresi yazılıdır. Bu yüzünün kena­rında da, Şam da dar belediği ve darp tarihi olan 79 yılma işaret e-dilmiştir. O halde bu paranın daha sonra basımına devam edilmiş olduğu ortaya çıkar. Vaktiyle kullanılan paralardan dinar, altın, sik­ke, dirhem ise gümüş sikkedir.

Mukaddes emanetler:Yavuz Sultan Selim Han, Mısırı fethedip Osmanlı topraklarına katınca, Mekkede bulunan Hicaz Emiri, Şerif Bayraktaroğlu, Ebu Nümeyr, Hz. Muhammed (sav) Efendimize ait olan mübarek eşyaları Yavuz Sultan Selim Han'a gönderdi. Böylece hilafet işareti sayılan mukaddes emanetler, Osmanlılara devredildi. Bunlar Topkapı Sarayındaki Hırkayı Saadet dairesine kondu.

Mukaddes emanetlerden bazıları:

1- Hırka-i Saadet (hırka)

2- Seyf-i Nebevi (kılıç)

3- Name-i Saadet (mektup)

4- Mühr-i Saadet (mühür)

5- Dendani Şerif (diş)

6- Lihye-i Şerif (sakal) 7 tane

7- Nakşi Kadim-i Şerif (ayak izi) iki adet

8- Sancak-ı Şerif (sancak)

9- Teyemmüm taşı 10-Musa (a.s.)'m asası

11- Şuayb (a.s.)'ın asası

12- Nuh (a.s.)'m tenceresi

13- İbrahim (a,s)m tenceresi

14-Yusuf (a. s)'in gömleği

15- Yusuf (a. s)'in sarığı

16- Davut (a.s)'ın kılıcı

17- Kabenin altın oluğu

18- Hacerül-Esvet çerçevesi

19- Babı Tevbenin kapı kanadı

20- Makamı ibrahim'in gümüş kapağı

21- Kabe örtüsü

22- Mekke'nin maketi

23- Kabe'nin anahtarı ve kilidi

24- Hz. Ömer'in kılıcı

25- Hz. Osman'ın kılıcı

26- Hz. Osman'ın Kur'an-ı Kerimi

Hz. Ali'nin Kur'an-ı Kerimi, ayrıca çeşitli kimselere ait, Kur'an-ı Kerim, cüz, ok, yay, kılıç, taç, hırka, sarık, tespih ve bayrak gibi çok çeşitli, mübarek ve kıymetli eşyalar vardır. Bu mukaddes emanetler, Topkapı Sarayında halka açıktır.

Eğer ziynet eşyasının üzerinde inci ve benzeri taşlar varsa, yal­nız altın ve gümüşünden zekat vermek lazımdır. Taşlardan zekat ver­mek gerekmez. Malikilere göre, kullanılmakta olan, mubah ziynet­lere zekatın verilmesi farz değildir. Zira Abdullah bin Ömer'in kızla­rına ve cariyelerine taktığı ziynet eşyasından, zekat vermemiştir.[1]

Kağıt paralarla madeni paralar, altın ve gümüş paralar yerine ticari ve gayri ticari mübadelelerin yapıldığı paralardır. Bu paralar alış verişteki olan paralara mukabil, merkez bankasınca duran külçe altınlar karşılığında çıkarılan banka havalesi yerindedirler. Ancak ekseri devletler, altın ile alış verişi men etmişlerdir. Fakat kağıt paralarla, bronz, bakır ve benzeri madenlerin karışımı olan madeni pa­ralara karşılık, altın mevduat çekmeye icazet vermemiştir ki, devle­tin hazinesindeki altın stokları muhafaza olsun. Hanefi, Şafii ve Ma­likilere göre; bu paralardan zekat farz diye ikrar etmişlerdir. Hambe-lilere göre; bu kağıt paralar, altın ve gümüş madenine dönüştürül-medikçe, bu paraların zekatı yoktur demişlerdir. Bu paralar alacak tahsili gibi demişlerdir. Fakat bu benzetme kesinlikle doğru değildir.

Zira, alacaktan borç sahibi yararlanmaz. Bunun için fakihler, borç­ların zekatını ancak ve ancak kabd ettikten sonra farz olur. Şu halde tedavülde olan paralardan hamili olan kimse yararlanmaktadır. En sağlam görüş, bu kağıt paralardan, altın paralar gibi zekat vermenin farz olduğunu kabul etmek gerekir. Zira bu paralar, eşyanın mukbili olan semen yani paralar olmuşlardır. Hiçbir devlet, herhangi bir ka­ğıt yahut nakit para karşılığmdaki altının almmasma izin vermemiş­tir.

Nisaba tabi olan malın nisaba ulaşmış bulunması: Nisaba ye­tişmeyen bir ticaret malından, para ve diğer eşyalardan zekat ver­mek farz değildir. İslam ölçülere göre her malın nisabını belli etmiş­tir.

Altın nisabı: 20 mıskal = 96 gram, Gümüş nisabı: 200 dirhem = 640 gram. Koyun-keçi 40 adet, sığır 30 adet, deve nisabı 5 adet, nakit para = 20 miska altın veya 200 dirhem gümüş.

Dirhem gümüş karşılığı. Ticaret malı: 20 miskâl altın veya dir­hem gümüş karşılığıdır. En sağlam görüş, kağıt para nisabının altın nisabına göre hesaplanmasıdır. Zira bu ölçü hayvanların nisabına yani, deve sığır ve koyunların nisabına eşittir. Bir de şer'i nisab ölçü­süne yetişmedikçe kağıt paralarda zekât vermek farz değildir. Ve yi­ne kağıt paranın üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât vermek farz de­ğildir. Bu nisap miktarı kağıt paranın, borçtan başka olması gerekir. Adaletin gereği budur. Hanefıler bunu da ilave etmişlerdir. Nisap miktarı para nafaka, kira, giyim, kuşam, savaş aletleri gibi zaruri ih­tiyaçlarından da fazla olmalıdır. Zira her Müslüman önce kendi ihti­yaçlarını karşıladıktan sonra, arta kalan ve nisaba yetişen bir ser­vetten bir parça ayırıp yoksullara verir. Asıl ihtiyaçlar şunlardır:

1. Oturulan mesken

2. Örfe göre giyim eşyası

3. Evde kullanılan lüzumlu eşya

4. Binek

5. Hizmetçi

6. Lüzumlu silah

7. Nafakası kendisine vacip olanların yiyecek ve içeceği.

Senet; belli bir sınıra yetişen borcu, belli bir zamanda hamiline vermeyi söz vermektir.

Hisse senedi; şirketin sermayesinin bir parçasını temsil eder. Senedin sahibi, o şirketin hissedarıdır. Senet ise şirketin veya dev­letin borcunun bir parçasını temsil eder. Bu senedin taşıyıcısı ahız-dır. Şeriatça hisse senedinin muamelesini yapmak caizdir. Fakat tahvil yapmak caiz değildir, zira tahviller faizi gündeme getiriyor. Tah­villeri almak haramdır. Bununla beraber zekatını vermek gerekir.

Zira tahviller sahibinin malum bir alacağını temsil ederler. Her yıl bunun zekatını vermek gerekir. Fakat yatırım senetlerinin zekatı­nın paralarda olduğu gibi, her sene için % 2,5 nispetinde ödenmesi lazım gelir. Şu halde sermayelerin karları ile beraber yılın sonunda % 2,5 nispetinde zekat vermek lazım gelir. Şu halde malın aslı ile kârının nisabı doldurması ve sahibinin başka malı ile birlikte nisaba yetişmesi gerekir.

Nisaptan noksan olan miktar geçim için muaftır. Şu halde bu, senet sahibinin bundan başka bir gelirinin bulunmamasına göre olur. Bu hüküm ancak ve ancak ticari şirketler için geçerlidir.

Şeker şirketi, petrol şirketi, matbaalar, fabrikalar gibi sanayi şirketlerinin ise bina alet ve edevatı kıymeti çıkararak hisse bugün­kü fidye hesap ederek zekatları vermek lazım gelir. Rüşvet malı, tez­vir, karaborsalık, aldatma, gasbedilen, çalman ve faiz malları gibi gayrı meşru toplanan mallardan zekat gerekmez. Zira bu mallar ki­min elinde ise o adam o malın sahibi değildir. Fakat tahvillerin alım-satımı haram olmasıyla beraber tahvil yapan kimse mal sahibidir.

Netice itibariyle tahviller ile hisse senetlerinin zekatını % 2,5 nispetinde kârı ile birlikte bugünkü değerinde hesap ettikten sonra her sene sonunda vermek lazımdır. Fakat bu malların üzerine bir sene geçmek zorundadır veya şirketin gelirinden % 10 nispetinde hepsi hesap edilerek zekatı vermek gerekir. Bu hesap zirai ürünlerle meyvelerin nisabına göre hesap ederek zekatı verilmiştir. Zira şirke­tin mallarının gelişme ve büyümesi itibari olmuştur.

Ebu Hanifeye göre alacaklar üç çeşittir.

1. Kuvvetli borçlar: Borç cihetiyle verilen paralarla ticari eşya­nın parası gibi olan borçlardır. Kökte zarar etmiş fakat borçlusu olan kimse kendi borcunu kabul ediyorsa veya elde senet olduğu halde inkâr edilmişse, bu borç sahibi borcunu aldığı zaman geçmiş yıllara göre hesap edip zekatını vermesi gerekir. Her kırk dirhem alırken onun bir dirheminin zekat olarak verilmesi gerekir. Nisabın altındaki borçlar muaftır. Onlardan zekat vermek lazım değildir. [2]

2.  Ortadaki olan borçlar: Bu borçlar ticari için olmayan borç­lardır. Bu gibi olan alacaklardan nisap miktarı borç sahibi para kab-zetmedikçe zekat vermek lazım gelmez. Şayet iki yüz dirhem para yani kendi alacağını alırsa o zaman bu paradan beş dirhem zekât vermek lâzımdır. En sağlam rivayete göre, alıcının zimmetinde borç vacip olduktan sonra o borcun üzerinden bir sene geçince bu sene­nin zekâtını vermek mecburiyetindedir.  Bir yılın gelmesi şartı ise kuvvetli olan alacaklar gibidir. Bu borcun almasında yıl, borçlunun bu paraları kendisine iltizam ettiği zamandır.

3. Zayıf borçlar: Miras, vasiyet, hür bedeli, mehir, kasten adam öldürmenin diyet bedeli gibi mal olmayan varlıkların yerini tutan a-lacaklardır. Zira mehir kocanın kendi karısından aldığı bir mal mu­kabilinde değildir. Hul, yani boşanmanın bedeli, hanımın kocasına vereceği bir malın karşılığı değildir. Bu gibi olan alacaklar nisaba ye­tişmedikçe ve üzerinden bir sene geçmedikçe zekâtını vermek lazım değildir. Şu halde her üç alacakta zekât vermek gerekir. Fakat zekat borç sahibi borcunu kabz ettikten sonra, farz olur. Kuvvetli alacak­larda nisabın beşte biri kabz olunca orta ve zayıf alacaklar ise yeni bir kazanç elde etmek olursa o zaman bunların üzerinden bir sene geçmesi lazımdır. İmam Ebu Yusuf ile imam Muhammed'e göre bü­tün alacakların hepsi kuvvetlidir.

Akıl yani kıtalin akrabalarına gerekli olan diyet borcundan başka hepsinin zekatının kabz edilmeden verilmesi lazımdır.

Fakat zekatının Ödenmesi kendisinden derhal talep edilmez. Şafulere göre borç sahibi borcunu kabz edince, şayet alacak dinar ve dirhem cinsinden veya ticari eşyanın mukabili olan alacak ise geç­miş senenin zekatını vermek lazımdır. Şayet almış olduğu borcu hur­ma veya hayvan cinsinden ve üzüm gibi yiyecek maddeleri ise zeka­tın ödenmesi gerekmez.

Borç veren kimsenin malının zekatı ne zamandır?

1. Eğer borcun zamanı gelmiş, borçluda borcunu verecek bir durumda ise, malın zekatının ödenme zamanı da tamam olmuş ise borç sahibi olan kimse o malın zekâtını derhal vermek mecburiye­tindedir. İsterse borç sahibi borcunu kabul etmesin. Zira artık o mal elinin altındaki mal gibidir. Borçlunun elinde emanet gibidir. Zira alacağı olan kimse, o malı her zaman kabzedebilir ve istediği gibi de kullanabilir.

2. Borcun ödenme vakti geldiği halde borçlu olan kimse inkar ettiği için veya fakir olduğu için borcunu vermiyorsa, alacaklı olan kimsenin o malın zekâtını derhal vermesi farz değildir. Zira o ne za­man malı alırsa üzerinden kaç yıl geçtiği hesap edilerek zekâtı, ver­mek mecburiyetindedir. Zira o malda zekât her yıl için farz olmuştur ve o zekât alacaklı olan o kimsenin zimmetinde kalmıştır. Örneğin elinde olmayan mal gibi. O kişi, malı ne vakit elde ederse zekâtını da o vakit vermek mecburiyetindedir.

3. Eğer verilen ödeme zamanı meçhul ise, derhal onun zekâtını vermek lazım gelmez. Borç sahibi ne vakit borcunu alır veya ne vakit alma imkanı olursa geçmiş yılların zekâtını vermesi gerekir. Eğer borcun vakti gelmiş ise fakat malını almamışsa ve aynı zamanda da alma imkanı olmazsa borç sahibinin borcunu alana kadar beklemesi lazımdır. Aldıktan sonra geçmiş yılların zekatını vermesi gerekir.

Borçlu olan kimsenin borçları nisap miktarına yetişirse ve borçların üzerinden en az bir yıl geçmiş olan malları kadar veya ni­sap miktarından aşağı indirecek bile olsa gene malın zekâtını ver­mek gerekir. Ticari malları olanlar için de durum böyledir.

Tüccarın mülkiyetinde olan mal nisap miktarına erişince ve ü-zerinden de bir yıl geçmiş ise o malın zekatını vermek gerekir. Zira borçlu olması elindeki mala zekatın farz olmasına engel değildir.

Çünkü borç zimmete bağlıdır. Zekât, elinin altında bulunan ve zekât farz olan mala bağlı olmaktadır. Malda zekât farz olduğu için mülküdür mal sahibinin elinde ne kadar kalırsa bile gene onların mülkü olur. Mal sahibinin onu hak sahiplerine vermesi gerekir. Zira şu rivayet bu konuyu teyit etmektedir: Bu ay zekât ayıdır kimin ya­nında borç varsa onu versin ki mallar tahsil edilsin ve böylece zekât­larda verilmiş olsun.[3]

Hz. Osman (ra) böyle söyleyerek zekât ayından evvel borçların Ödenmesi hususunda insanları ikâz etmiştir.

Zekât ayı geçtikten sonra zekât ayı tespit edilir ve üzerindeki borçlar dikkate alınmaz. Hanefi mezhebine göre ödenmesi lazım olan borçta zekât vacip değildir. Hatta ve hattaki borcu olan kimseye zim­metindeki borç servetten düşürülür. Yalnız kalan malın zekâtını ver­mek gerekir. Fakat borcundan daha fazla mülkü olursa o zaman borç miktarını servetten çıkarmamak gerekir. Bütün mal hesab edi­lerek zekâtının verilmesi gerekir. Şafiî mezhebine göre hareket etmek takvaya çok uygun olur. (Zira yoksulların maslahatı için ihtiyat ba­kımında daha iyi olmasıdır.)

Zekâtın farziyetine inanarak ve aynı zamanda onu vermeyen kimse kesinlikle büyük günah işlemiş olur. Bunun ahirette cezası çok büyük olacaktır. Bunun için böyle yapan Müslümanlardan İs­lam devleti zorla zekât alarak, yerine sarf etmekle yükümlüdür. Öyle müslümanı tazir de edebilir. Zira Rasûl-ü ekrem efendimiz şöyle bu­yuruyor.

''Zekât bir mala girmeyecek olsa o malı helak eder" yani bere ketsiz eder. Başka bir hadis ise şöyledir:

"Namazın içinde iken aklıma bir parça altın geldi bu altının bi­zimle beraber gecelemesini veya sabahlamasını hoş görmedim yoksul ve muhtaçlara paylaştırılmasını hemen emrettim. [4]

Hanefîlere göre maden ile definenin ikisi de birdir. Cumhura göre maden ile define manaları ayrı ayrıdır. Mâliki ve Şâflîlere göre maden; altın ve gümüştür.[5]

Hanbelilere göre maden ateşte eriyip bir kalıba konan şeydir. Şu halde Hanbelilere göre ister katı olsun ister sıvı olsun tümü ma­den çeşidini içine almaktadır. Mâliki ve Şâflîlere göre madenlerden beşte bir zekât vermek lazımdır. Gelecek izahattmda anlaşılacağı ü-zere madenlerde farz olan zekâttır.

Hanefîlere göre ise farz olan ganimettir. Cumhura göre, define­lerden farz olan miktar kamu faydası bulunduğu için ganimettir. Şâflîlere göre, definelerden alman bu vergiler, zekâtın sarf edileceği yerlere sarf edilir.

Cumhura göre, madenlerin nisap miktarına yetişmesi lazım ge­lir. Fakat definelerde nisap miktarına yetişmesi gerekmez. Şâflîlere göre nisaba ulaşması lazımdır. Hanefîlere göre, maden rİkaz yani de­fine kenz bunların manaları birdir. Bunlar toprak altında gömülü ol­muş her çeşit mala şâmil demektir. Fakat madeni, Allah (c.c) yeryü­zünü halk ederken yerin altında halk etmiş olduğu madenlerdir. Madenler üç çeşittir:

1.  Katı madenler: Altın, gümüş, demir, kalay, bakır, kurşun, tunç gibi ateşte eriyen ve şekil alabilen madenlerdir. Civa da bunlara ilave edilmiştir. Zira kalıba dökülebilen bütün madenler bu gruptan­dır. Bu gibi madenlerde nisaba ulaşmasa da yine de beşte birdir.

2.  Katı maddeler: Bu maddeler ateşte erimeyen, hiç bir surete girmeyen kireç, alçı, kireç taşı, sürme, zırnık, yakut, tuz, elmas, fi­ruze gibi şeylerdir. Bu madenlerde zekât yoktur. Bunun tamamı sa­hibinin malıdır. Sahibi yoksa bulanın malıdır.

3.  Sıvı madenler: Bunlar katı olmayan su, petrol, katran gibi maddelerdir. Bunlarda da zekât yoktur. Bunlar hepsi arazi sahibine aittir. Beşte birinin ödenmesi, yalnız birinci çeşitten olanlar içindir. İsterse bu madenler haraç arazide olsun, ister öşür arazide olsun, bunların farkı yoktur. Beşte bir, ganimetlerin sarf edileceği yerlere harcanırlar. Bunların delilleri, kitab, sahih sünnet ve kıyastır. Kitap­tan delil:

Elde ettiğiniz malların beşte biri, şüpheseiz Allah'ın Pey­gamberi ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcuların­dır. Allah her şeye kadirdir." [6]

Haraç arazi, silah baskısıyla fethedilip, halkı bu arazilerde bı­rakılan veya haraç yani kâfirlerin verdiği vergi karşılığında sahipleri ile anlaşma yapılan arazilerdir. Fakat Mekke arazileri bu hükme gir­memiştir.

Zira Mekke arazileri harb etmekle alınmış fakat bu araziler hal­kına karşılıksız olarak verilmiştir. O halktan haraç vergisi alınma­mıştır. Öşür toprakları ise müslümanlar istila etmeden evvel halkı kendiliğinden müslüman olan veya savaş ile kazanan askerlere pay­laştırılan arazilerdir. Tüm Arap yarımadası topraklan, öşür toprağı­dır. Bunlardan, müslümanların topraklarından alınan öşür alınır. Birinciler devletin, ikinciler sahiplerinindir.

Madenler, ganimet sayılır. Zira bunlar, kâfirlerin elindeki top­raklardan çıkarılmaktadırlar. Sünnetten delil ise, Hz. Peygamberin şu hadisidir: "Dilsiz hayvanların yaraladığı hederdir. Su kuyusuna düşen hederdir, maden kuyusuna düşen hederdir."

Rikazda ise beşte bir zekât vermek lazımdır. Rikâz madenlere de, definelere de şâmil gelen bir terimdir. i?i/câze'den gelmektedir. İs­ter Allah tarafından, ister kul tarafından olsun, toprak altına yerleş­tirilen madenler ve kıymetli eşyalardır.

Kıyasen delil, madenlerin cahiliyye devrindeki definelere benze-tilmesidir. Aralarındaki muşâbehe her ikisininde de ganimet anlamı­nın hasıl olmasıdır. Bununla beraber bunlardan beşte bir zekât ver­mek lazımdır.

Humustan artanın hükmü: Bulunan define ve ganimetten beş­te bir zekât ödedikten sonra fazla kalan kısım, şayet define veya ma­denler başka birinin mülkünde bulunmuş ise mülk sahibine aittir.

Şayet açık arazi gibi hiç kimsenin mülkiyeti altında değilse fazla kalan kısım bulanındır. Eğer maden sahibi bir arazide bulunsa o zaman bulana aittir. Zira Rasûl-ü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuş­tur:

İşlek bir yolda veya bayındır bir kasaba ve köyde bulunan bir şey, bir sene ilan edilir. Ondan sonra sahibi gelirse ona vermek gere­kir. Şayet sahibi çıkmazsa bulana aittir."

İşlek olmayan bir yolda veya bayındır olmayan bir kasaba ve köyde bulunan bir şeyde definede beşte bir zekât vermek gerekir. Yukarıda malum olduğu gibi Hanefî'lere göre,maden veya defineyi bulursa bulsun ondan beşte bir vergi vermek gerekir. İmam Şafiî'ye göre yalnız zekât kime farz olursa ondan alınır. İmam Ebû Hanife'-nin içtihadı, devleti kuvvetlendirmeye bağlıdır. Zira devlet, aldığı ver­giyi günün ihtiyacına göre harcamakla mükelleftir. Zira Hz. Ömer, bu tür vergileri ganimet malı gibi millete vermiştir. O zaman bu tarz bir sarfiyata ihtiyaç vardı.

Bunu gören isterse köle, esir, hür, gayr-ı müslim, vatandaş, kadın ve çocuk olsun farketmez. Beşte biri alındıktan sonra gerisi bulana aittir. İslam ülkesine iltica etmiş kimse harbî yani müslim olursa o adam devletten izin almadan kazı yaparsa ve herhangi bir çeşit madene rastlarsa hepsi devlete aittir.

Eğer o adam izin aldıktan sonra kazı işine başlarsa ve maden bulursa yukarıdaki şahıslar hakkındaki statüye tabi olur. Yani beşte birini devlete vergi olarak verir. Bu madeni ister araziyi öşriyyede bulsun isterse araziyi haraciyyede bulsun kesinlikle hüküm aynıdır.

Ücretle bir kimse bulup define arayan bir kişi çalışma işi ya­parken defineye-rastlarsa beşte biri devlete aittir . Diğerleri tamamen iş alana aittir yani müstecire aittir. Ücretle tutulan ve defineye rast­layan kimselere pay verilmez. Biri katı ve erimeyen diğeri sıvı ve katılaşmayan madenlerden vergi alınmaz.

Şu halde arsenik, petrol, tuz, kınç, kireç taşı, elmas, yakut ve bunlara benzeyen madenlerden vergi alınmaz. Fakihlerin çoğuna göre cıva bunlardan olmadığı için bu cıvadan beşte birini vergi ver­mek gerekir.

Hanbelî mezhebine göre yerden çıkarılan hangi maden olursa olsun hepsine vergi vermek gerekir. Buna göre yeraltından çıkan al­tın, gümüş, bakır, demir, kurşun, kalay, yakut, zift, petrol, zümrüt, billur, kükürt, bakır, tunç, fosfor, sıvılar olsun katılar olsun kıymet taşıyanların hepsinden vergi alınması lazım gelir.

Günümüzde yeraltı kaynaklarına gidildikçe Hanbelî mezhebi­nin bu husustaki görüşleri değer kazanmıştır ve islam devletinin kuvvetlenmesine geniş bir kapı açmıştır. Bu mezhebe göre yeraltın­dan çıkan ve kıymet taşıyan bütün madenin zekatı nisaba yetiştiğin­de tespit edilmiştir.

Yukarıda malum olduğu gibi imam Ebû Hanife, yer altından çıkan madenleri üçe taksim etmiş, bunların içinde yalnız katı olup erime imkanı olursa vergiye tabi tutmuştur. Halbuki bugün devlet­leri güçlendiren ve ayakta tutan petrol, kömür ve bunlara benzeyen diğer madenlerdir. İmam Ebû Hanife zekât vacip olan madenlerde nisap şart değildir demiştir.

İmam Malik ile imam Şafiî'ye göre madenlerden yalnız ve yalnız altın ve gümüşün vergisini ödemek gerekir. Aynı zamanda nisaba ulaştığı taktirde vergiye tabidir demişlerdir.

Fakİhlerin hemen hemen tümü; yerden çıkan madenlerin ver­gisinde bir senin geçmesini şart koşmamışlardır. Aynı zamanda elde edildiği gün verginin ödenmesi lazım gelir. Yukarıda geçen hadisin manası iki manaya ihtimal vardır:

Birincisi: Maden bulmak için ücretle adam tutup, işçi olan kişi kazı sırasında çukura düşüp ölürse bu ölüm karşısında hak diyet talep edilmez. Yani kanı boşa gider. Kısas, diyet ve bunlara benzeyen diğer cezalar lazım gelmez. Zira ikinci cümledeki olan "kuyu haber­dir" bu manaya işaret eder.

İkincisi: Yer altı madenlerinde zekat vacib değildir, işareti var­dır. Zira hadisin sonundaki "definede beşte bir zekât vardır" cümlesi bu ikinci manayı teyid etmektedir. Bir adam kendi evinde veya ote­linde veya hanında yaptığı kazıda vergiye tabi olan madenlerden biri­ne rastlarsa; Ebû Hanife'ye göre vergisi gerekmez. Ebû Yusuf ve Mu-hammed'e göre; statüye göre işlem yapılır. Yani beşte bir vergisi alı­nır.

Yapılan kazılarda tapusu olmayan bir arazide kap,silah, süs eşyası ve benzeri şeylere rastlarsa define sayılır ve beşte bir vergiye tabi olur.

Definenin üzerinde hiç bir alamet ve işaret olmazsa, hangi dev­re ait olduğu da bilinmezse o zaman cahiliyye devrine ait olarak hü­küm verilir. Yani beşte bir vergi alınır.

İslam ülkesinde, başkasına ait, tapusu olmayan bir arazide ya­pılan kazıda defineye rastlanırsa eğer üzerinde islami bir alamet bu­lunursa o zaman bu define yerde bulunmuş bir mal hükmünde olur. Eğer sahibi çıkarsa sahibine aittir. Sahibi çıkmazsa devlet hazine­sine aittir. Eğer üzerinde gayr-ı müslimlere ait haç, onların kralları­nın resmi gibi bir alamet varsa, o zaman bulana ait olur. Yalnız beş­te bir vergi vermek gerekir.[7]

Dağda bulunan yakut, zümrüt ve firuzec madenlerinde beşte bir vergi yoktur. Zira Rasûlü Ekrem (sav) efendimiz şöyle buyur­muştur. "Taşta beşte bir yoktur." Bunun için cevherlerde ve taştan olan yüzük taşlarında beşte bir vacib değildir. Eğer cahiliyye devrin­den kalmış ise, o zaman define kısmına girdiğinden beşte bir vermek gerekir.

Firûzec: Bu kıymetli taş halk arasında firuze olarak bilinir. Fi-rûzec kelimesi Farsçadır, rengi gök mavisi yeşili andırır. Görünüşü husnalıdır. Tabiatta büyük kütleler içinde, ince damarlar halinde veya serbest olarak küçük yumrular halinde bulunur.

İnci ve anberde de beşte bir gerekmez. Denizden çıkarılan her eşyadan hatta denizin en derinlerinden kenz olan altın ve gümüşten de beşte bir gerekmez.

Anber, anber balığının bağırsaklarından çıkarılan veya dışkı­sıyla denizse dökülen, kül renkli güzel kokulu bir maddedir. Japon ve Hind denizleri gibi tropik denizlerde yaşayan ve boyları 20 metreyi bulan, 100 ton ağırlığındaki anber balığı siyah bir mayi çıkaran mü­rekkep balığını yer. Bu siyah mayi anber balığının bağırsağında gri anber denilen katı bir madde halini alır. Bu madde balığın dışkısıyla atılır ve deniz üstünde birikir. Bu biriken madde, katı ve mumlu olup kurşun rengindedir. Kokusu miske benzediği için güzel koku imalatında kullanılır.

Bir rivayete göre:

Peygamber efendimiz (sav) Seyf nahiyesine bir seriyye gönder­diğinde orada bir anber balığı elde etmişler. Bir yıl boyunca yemişler. Bu balıktan Peygamber efendimiz(sav)'in yedikleri rivayet edilir.

Başka bir görüşe göre anber denizde bulunan bir pınardan zift gibi kaynayarak deniz üstüne çıkan bir maddedir. Suyun üstüne çıktığında katı bir madde haline gelip, dalgaların çarpmasıyla sahile dökülür.

Son devir alimlerine göre bu madde Hindistan'ın bazı dağların­da olan bal arılarının hoş kokulu nebatlarından yemek suretiyle meydana getirdikleri bir baldır ki, şiddetli yağmurlar sebebiyle arıla­rın kovanlarını sel suları denize götürdüğürden ballı kısımları mah-volup mumu baki kalır. Dalga onu sahile atıp orada bulunmuş olur. Bu kavi tabiata daha uygundur. Çünkü, bazı anberlerde arı kanadı ayağı ve kuyruğu müşahede edilmektedir. Bana göre birinci kavi ikinci kaviden daha sağlamdır. Zira İbn-i Abbas (ra)'m rivayet ettiği bir hadiste; amberin denizin attığı bir şey olduğu anlatılır.[8]

Yukarıda bildirildiği gibi bu çeşit araziden elde edilen üründen, ya onda birini yada yirmide birini zekat manasına gelen vergi olarak almak gerekir. Eğer bu araziye senenin çoğunda yani zamanının ço­ğunda, dolap ile ve ona benzeyen diğer şeylerle o arazinin mahsulü­nü sulayan kimse tarafında masraf yapılsa, o zaman onda biri ver­mez, belki yirmide biri zekât anlamına gelen vergi vermek gerekir.

Araziyi öşriyye dört kısma ayrılır:

1. İsteyerek kendiliklerinden islamiyeti kabul edip, asıl sahiple­rine tapusu terk ve sabit edilen yerler.

2. Müslüman askerler tarafından zorla ve karnen feth edilip a-razisi müslümanlara ve mücahitlere taksim olunmuş yerler.

3. Müslüman ülkesindeki bir arazide bir kimse bostan yaparsa ve öşür suyu ile suyu o mahsule verirse, o zaman o yer öşür yeri ol­duğu için öşür araziye tabi olur.

4. Müslümanlar tarafından ihya edilen ölü araziler, bu kısımda öşür arazisi altına girmektedir.

Sözü edilen bu dört araziye, "öşriyye" söylediği gibi "araziyi sa-daka"da denmektedir. Zira öşür, zekât manasına gelmektedir. Bu­nun delili, Rasul-ü ekrem (sav) efendimizin zamanında aynı şekilde olmuş olmasıdır.

Hayber'i feth ettiğinde oradaki olan bütün arazisi mücahidler arasında bölünmüş yani paylanmış ve aynı zamanda öşür vermeleri de sağlanmıştı. Medine' deki müslümanlar denildiğinden yani taven islamiyeti kabul etmişler.

Aynı zamanda gene onların arazileri gibi olarak, kendilerine terk olunmuş ve öşür vermeleri emir olarak sağlanmıştı. Müslüman­lar tarafından ihya olunan ölü arazilerden de asrı saadette öşür olarak almıştır. Zira Rasûlü ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Kim bir ölü araziyi şen ederse, o kaldırmış şen arazi artık onun­dur." [9]

Zalim bir adamın diktiği ağacın kökünde herhangi bir payı kal­mamıştır. Araziyi emriye, bunun başka bir ismi ise arazi-yi memle-ketdir. Müslüman fetihleri tarafından kahren ve zorla fethedilip on­dan sonra Beytül mala vermek üzere elde tutulan arazidir. Bu ara­zide iki kısımdır:

1. Yukarıda tarif edilen kimse,

2. Arazi-yi haraciyye ve öşriyye olduktan sonra, sahiplerinin geriye varisi kalmamak şartıyla ölmesi halinde Beytül male intikal olunan arazi. Bunun başka bir ismi de araziyi havzdır.

Arazi-yi emriyye veya arazi-yi memleket, konulan resmî vergiyi vermek şartıyla başka kimseye bırakılan, devlete ait olan arazilerdir.

Anadolu ve Rumeli arazileri buna dahildir. Arazi bırakılmış o-lan kimselere, vergilerini devlete vermeleri gerekir. Arazide tasarrufa sahip değildir. Mesela rehin, ipotek yaptıramaz. Hibe de edemez. Zira öşür arazisi devlete aittir. Bu meselede yalnız ziraat yapıldıktan sonra vergisini vermekle mükelleftirler. Kimin elinde öşür arazisi olursa varisleri onun yerine geçmez.

Eğer devletin rızası olursa o zaman ölenin varislerine muayyer olan şartlarla verilebilir. 1926 yılma kadar bu böyle devam etmiştir. Daha sonra medeni hukuk gündeme gelmiş ve devlet artık bu arazi­lerden elini çekmiştir. Kimin elinde bir arazi varsa ona bırakmıştır. Araziden istediği gibi tasarrufta bulunmuştur. Velhasıl, ister Anado­lu arazileri ister Rumeli arazileri olsun Araziyi emriyye veya Araziyi memleket olmaktan çıkmıştır. Araziyi öşriyyeye dönüşmüştür.

Ne kadar devlet bu arazilerden vergi almaktadır. Bu vergi ara­zinin devlete bağlı olması nedeniyle alınmamaktadır. Belki kanunun getirdiği bir sistemdir. Alman vergi öşre geçmemektedir. Zira bugün Türkiye hudutları içindeki araziler araziyi öşriyyedir.

Müslüman vatandaşlar bu arazilerden elde ettikleri mahsulle­rin öşrünü ve zekâtlarını kendi dinine bağlı oldukları için mükellef­tirler. Öşür ve zekât islam dinine bağlı olan için bir iman ve amel ko­nusudur.

Araziyi haraciyye ise, belirtilen öşriyye ve emriyye arazilerinden başka bir statüye, toplum tüzüğüne göre olan arazilerdir. Sulh ve anlaşma yoluyla, fethedilen yerlerdeki arazi karşılığında belli bir ke­simle vergisini verdikleri zaman, araziler ellerinden alınıp başkasına verilmez.

Haraç arazisi ekilsin, ekilmesin, mahsulü gelsin gelmesin her yıl belli olmuş vergisini vermek lazımdır. Fakat öşür arazisi öyle de­ğildir. Ekilip mahsulü meydana geldikten sonra ve mahsul yetiştirici topraklardan elde edilenin zekâtı verilir.

Şu halde ekildikten sonra, daha biçilmeden, bir tehlikeye uğ­rarsa arazinin ürününün zekatı kendiliğinden sakıt olur.

Araziyi haraciye ise böyle değildir. Öşrün şartı, temliktir. Yani kişinin kaldığı araziden elde ettiği mahsuldür. Öşür bazı konularda zekât gibi değildir. Mesela zekât, delinin ve çocuğun malında farz de­ğildir. Fakat öşür her ikisinin malında yani onların arazisinden elde edilen mahsûlde vaciptir. O halde öşrün farziyyetinin iki özelliği var­dır.

a. Öşrü ödeyecek kimsenin müslüman olmasıdır.

b. öşrün ödenmesinin farz olduğunu bilmektir.

Baliğ yani ergen olmak, kesin olarak şart değildir. Bir kişi öş­rün vermesinden kaçınırsa, devlet de zorla o öşrü aldığı takdirde o zaman mahsul sahibine hiç bir sevap yoktur. Zira kendi isteğiyle vermemiştir.

Bir kimsenin üzerine zekat farz olduktan sonra, bu zekâtı öde­meden ölürse, o zaman varislerinden artık zorla alınmaz. Fakat ö-şürde varisler vermekten kaçınsa bile devlet zor kullanarak bu öşrü alır. Öşürde mülkiyetin yoktur. Mesela başkasına ait olan araziden gelen ürüne zekat farz olduğu gibi, vakit araziden gelen mahsulün öşrünü de vermek gerekir.

Arazide yetişen odun, ağaç, ot, kumaş ve bunlara benzeyen şeylerden öşürün verilmesi gerekmez. Zira bunlar arazinin verimli­liğinden meydana gelmez ve aynı zamanda ziraat anlamını taşımaz.[10]

Öşür altına giren bir araziyi icare tutan kimsenin öşür vermesi gerekir, yahut onu icare veren mal sahibinin mi?.... İmam Ebu Ha-nife'ye göre icare verene, imameyne ve cumhura göre müste'cire, ya­ni icarla tutana lazım gelir. Bu konuyu biraz tafsilatlı izahat yapa­lım, daha iyi olur.

İmam Ebu Hanife'ye göre: Toprağın zekatı, kim kiraya verirse ona aittir. Zira zekat toprağın bir vergisidir. Bunlar vazife gören ha­raç gibidir. Mana cihetinde çıkan mahsul kiraya veren kimse içindir. Zira alan olan ücret kendisine aittir. Bu toprağı kendisi ekmiş ve biçmiş gibidir.

Ebu Yusuf ile imam Muhammed, Ebu Hanife'ye bu fikirde mu­halefete bulmuşlar ve ati şekilde şöyle demişlerdir. İcareye verilen a-razilerde zekat kiralayana aittir. Zira öşür çıkan mahsulden vermek gerekir. Çıkan mahsul ise kiralayanındır. Emanet arazide olduğu gi­bi öşrünü vermek kendisine aittir. Fakat fetva imam Ebu Hanife'nin görüşüne göre verilmiştir. Amel de öyledir. Zira bu görüş zahiri riva­yetle sabit olmuştur. Eğer zekatın içere alanlara farz olması fakirler için daha faydalı ise o zaman da kiralayana ait olur. Muteahhir olan hanefî fakihler bu görüşte fetva vermişlerdir. Cumhura göre, bir kişi bir araziyi kiralayıp ekse veya bir araziyi arıye, emanet olarak alsa ve ekse veya böyle bir araziye meyve dikse bunlardan zekat vermesi farzdır.

Öşür icare alana ve iare, emanet alana ait olur, arazinin sahi­bine ait değildir. Zira öşür ekinden ödenir. Bunun için mahsulatın sahibinden alınması lazım gelir. Araziyi iare ve emanet alan veya kiralayan bu şahıstır. Zira Allah {c.c.) şöyle buyurmuştur.

Hasat günü mahsulün hakkını verin."

Hz.Peygamber (sav) efendimiz de bu konuda şöyle buyurmuştur.

Nehir ve yağmursuyu ile elde edilen toprak masullerinde 1/10 nisbetinde vergi vardır."

Netice itibarıyla arazi sahibine zekat farz olursa kendisi adılan olmaz ve aynı zamanda yardımlaşmaya zıd olur. Zira öşür mahsulün hakkı olur. Zira mahsul olursa zekat vardır. Onun aksi ise aksi olur. Uzeyb'den "bu Kûfe'de bir köydür" Yemen ve Aden'in son sınırına kadar uzanan Arap toprakları hepsi öşür toprağıdır. Zira bu arazile­rin hepsi islâm arazileri olmuştur.

İbadet niyetiyle verilen vergi bunlara layık olur. Hanefîlere göre haraç arazide haraç vermek lazımdır. Çıkan üründen öşür yoktur. Zira bir arazide hem haraç hem de Öşür verilmez. Maliki Şafiî ve Hanbelilere göre: Haraç topraklarından çıkan mahsulatlarından öşür ve­rildiği gibi haracın da verilmesi de gerekir.

İbni Mes'ud (ra)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

Bir müslümamn toprağında öşür ile haraç toplanmaz." İbni Hıbban: "Bu hadis değildir." demiştir.[11]

Toprağı isterse haraç toprağı olsun, yukarıda zikrettiğimiz top­rağın mahsulünden zekatın farz olduğunu delalet eden ayet ve hadislerin umumi olduğu Hanefılerin delilleri zayıf, cumhurun delili kuvvetli olduğu için cumhurun görüşü tercih edilebilir.

Medine-i Münevvere, Bahreyn ve Bahreyn tarafındaki Cüvasa kalesinde olduğu gibi halk kendi kendine müslüman olan mem­leketin arazileri. Basra gibi müslümanların ihya edip yerleştikleri araziler, (Basra Hz. Ömer'in hilafeti döneminde H.18 senesinde, Irak topraklarının vakfedilme sinden sonra kurulmuştur.) devlet tarafından zorla fethedilen ve ganimete hak kazananlar arasında bulunan araziler. Medine'ye dört konak mesafedeki Hayber'in nisfı gibi.[12]

Uruz" kelimesi arabça bir kelime olup çoğuldur. Tekili ise "araz", manası ise dünya malıdır. Eğer ' ra' nın sükunu ile olursa, gü­müş dirhemler ve altın dinarlardan başka bütün ev eşyası, akarlar, hayvanlar, zirai mahsul, elbiseler ve benzeri ticaret için hazırlanan mallar kastedilir.

Malikîlere göre ticaret için edinilen ziynet eşyası da dahildir. Şu halde akarlar, ev eşyası, tarım ürünleri, hayvan türleri, elbiseler ve bunlara benzeyen ister menkûl ister gayrı menkul olsun ticaret maksatlı olduktan sonra zekat malından 'sayılmaktadır. Fakat sa­hibinin oturmakta olduğu bir ev ile ticaret için kullanmakta olduğu iş yeri, depo, büro ile sanayi için kullandığı tesislerden zekat vermek lazım gelmez.

Ticaret malı ne kadar muhtelif olursa olsun hepsi tek çeşit ola­rak hesaplanır ve zekâtı verilir. Örneğin, elinde ticaret için 5 tane taksi, 60 sığır, 10 ton pamuk, 100 tane koyun ve çok miktarda diğer eşyalardan olsa, tacir olan kimse bu malların hepsinin sene başın­daki fiyatına göre zekatınıhesaplar ve öder.

İmam Ebû Yusuf ve Muhammed'in görüşüne göre, mücevhe­rattan altın ve gümüşten başka, ticaret için olmadıktan sonra, ka­dınların ziyneti olan pırlanta, elmas, inci, yakut ve bunların benzeri olan eşyalar için zekat ödenmesi gerekmez. İcare vermek için bir miktar araç, kap, kazan alınırsa böyle eşyaların kıymeti nisaba yeti­şirse bunların aynından zekât yoktur. Zira ticaret için alınmamıştır.

Ticaret için değil de akarından faydalanmak için alan kimse bir hamam, dükkan, ev, araba, otel ve benzeri şeylerin ancak ve ancak gelirinden zekatını ödemesi gerekir.

Yük ve binek hayvanlarına aynı zamanda boncuk, çıngırak ve benzeri şeyler alır aynı zamanda bunların fiyatı nisaba yetişirse ze­kâtları ödemek gerekmez. Zira ticaret için alınmamış, ihtiyaç için a-lınmıştır. -Fakat ticaret hayvanları İçin satın alınmış ve aynı za­manda satışını azmi olursa o zaman kıymeti üzerinden hesap edile­rek zekâtı ödenir.

Attar ve benzeri esnafın kullanmak için satın almış olduğu san­dık, raf, kavanoz ve bunlara benzeyen diğer eşyalara da zekât yok­tur.

Bir kimse zekât verip vermediğinde şüpheye düşse yeniden ver­mesi gerekir. Tacir olan kimse sene ortalarında nisabdaki malı baş­ka bir mal ile değiştirirler ise cinsleri bir olmasa dahi nisablârı sene başındaki duruma göre hesablanır. ister zekât vacib olan mallardan olsun ister altın ve gümüş ister hayvan olsun o malın aynından ze­kâtını ödemek mümkün olduğu gibi kıymeti üzerinden de verilebilir. Örneğin; adak, öşür, keffaret gibi konularda da kıymeti üzerinden verilmesine cevaz verilmiştir.

Kendisine zekât farz olduğu halde bu zekâtı vermez ve ölüm hastalığı gelinceye kadar tehir ederse ilk olarak, varislerin haberi olmadan zekâtın verilmesi gerekir. Hali hazırda parası yoksa, hazır olan malından da ödenemiyorsa, ölmeden önce niyeti de olmuş ise o zaman borç alarak zekâtını verir.

Eğer borç parada ödemeye şüpheye düşse o zaman ödünç para bulmaya gerek kalmaz çünkü kulların borcu zekât borcundan ağır­dır.

Fakihler ticari malların zekâtı için bazı şartlar kaydetmişlerdir. Hanefîlere göre dört, Malikîlere göre beş, Şafİîlere göre altı, Hanbe-lilere göre ikidir. Üç şartta fakihlerin ittifakı vardır. Bunlar;

1. Ticarette niyetinin bulunması,

2. Ticaret malının nisaba ulaşması,

3. Aynı malın üzerinden bir yıl geçmesi.

Diğer bazı mezheplerde bunlara eklenmiş bazı şartlar da var­dır.

1. Ticari malın nisaba ulaşması. Ticari malın sikkeli olan altın ve gümüş üzerinden kıymetinin nisaba yetişmesi lazımdır. Bu ticari şeylerin kıymeti durdukları yerin piyasa rayiç bedeline göre hesabla-nır. Şayet bu ticari eşyalar şehir dışında başka bir mekanda ise o za­man o mekana en yakın şehirdeki kıymetlerine göre hesablanır. Zira Peygamber Efendimiz (sav) bu konuda şöyle buyurmuştur.

Senin 200 dirhemin olurda üzerinden sene geçerse ona beş dirhem zekât verilmesi lazımdır. 20 miskal olmadıkça altından zekât gerekmez. Senin 20 miskal altının olursa ve üzerinden sene geçerse yarım dinar zekât vermek gerekir. Bundan fazlasının hesabına dü­şen verilir. [13]

"5 ukiyedin eksik olan gümüşke zekât yoktur." hadisin metnin­deki Verik1 kelimesi gümüş demektir. 'Evak' ise evkiye'nin çoğulu­dur ve kırk dirhem demektir. [14]

Ticaret malının zekâtı ile ilgili deliller:

Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın helal ve temiz olanlarından Allah için harca­yın. [15]

Bu ayet-i kerime ticaret hakkında nazil olmuştur. Bunun an­lamı ticaret yoluyla kazandıklarınızdan zekât verindir. Bu konuda Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:

Deveden zekât vardır sığırdan zekât vardır, bezden zekât var­dır. Bez dokumacıların ticaret için hazırladıkları elbiselik kumaştır."

Semure b. Cündüb şöyle demiştir;

Rasulullah (sav) bize satış için hazırladığımız mallardan sada­ka yani zekât vermemizi emrediyordu. [16]

Ebû Amr b. Hammas'm babasından rivayet ettiğine göre şöyle demiştir; "Ömer bana malının zekâtını öde! diye emir verdi. Ben de­dim ki; benim sadece ok torbam ve derilerim vardır. Bana onların değerini hesabla ve zekâtını öde, dedi" Ebü Davud hasen isnatla, Semüre'den rivayet etmiştir. [17]

İbn Kudame ticaret mallarına zekât uygulanması ile ilgili ola­rak şöyle demiştir: "Bu yaygın bir olaydır. Ashabı kiramdan hiç kim­se buna karşı çıkmadığı için icma meydana gelmiştir.[18]

Rivayet edilen ticaret mallarından zekât olmadığı görüşü 'atlar­la kölelerin zekâtından sizi affettim' hadisine isnad etmektedir. [19]

Ancak hadiste bahsedilen bu malların kendilerinden zekât ve­rilmeyeceğidir. Ticaret maksadıyla elde bulunduruldukları taktirde kıymetleri üzerinden zekât vermeye bu hadis mani değildir. Zira yu­karıda bahsettiğimiz hadisler bunun delillerini teşkil eder. Birde bu hadis genel olarak zikredilmiştir, zikredilen haberler ise hassdır. Hassın umumi olana takdim edilmesi lazımdır. Malikîler katında tespit edilen görüş ticaret mallarında zekâtın farz olmasıdır.

2. Ticari malın üzerinden bir sene geçmesi lazımdır. Şu halde ticaret malına sahip olunan zamanın kıymeti üzerinden bir sene geç­mesi şarttır. Malın aynı üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Ha­nefi ve Malikılere göre bu meselede kuvvetli olan görüş senenin sonu ile başıdır. Ortası şart değildir. Senenin başında veya sonunda nisab miktarına bir ticari malı eksik olursa o maldan zekât gerekmez. Şa-fıîlere göre: zekatta şart olan yıl sonunda nisab miktarına ulaşması­dır. Hanbelilere göre ise; ticaret malının yıl boyunca nisab miktannın altına düşmemesi gerekir. Yarım gün gibi kısa bir zaman olursa zararı yoktur.

3. Ticari malları satın alırken bunlarla ticaret yapmaya niyet etmek lazımdır. Şayet bu mallara sahip olduktan sonra niyet edilirse niyetin ticaret işine yakın olması lazım gelir. Satışa çıkartmak satış için ilan yapmak veya satış için başkasına izin vermek gibi bir fiil ol­mazsa yalnız bir niyetle bir mal ticaret malına dönüşmüş olmaz. Bir kimse bir malı aldığı zaman ticaret niyetiyle satın alınmamış ise ör­neğin bir arsa bir takım eşya halı veya bir miktar zahire ileride satıl­mak üzerine saklansa öyle mallar ticaret malı sayılmaz. Bu nedenle Öyle malların üzerinde bir yılın geçmesiyle zekat vacip olmaz.

Bir kimse şehir merkezindeki bir gayrı menkulünü zira ürün­leri yetiştirmek veya başka bir iş yaptırmak için kullanılmak üzere kiraya vermekte ise bu yer geliri üzerinden zekâta bağlı olur. Fakat böyle yerler belediyenin imalatına girse parsellendikten sonra satışa ilan olursa ilandan sonra artık ticaret malına tahvil olur değerine gö­re zekatın kırkta biri verilir. Hanefi'lere göre: Ticaret için bir mal alır­ken ticarete niyet edilmeye elverişli bir mal olması lazımdır. Haracı bir toprağı ticaret için satın alırsa o zaman zekat vermez. Haraç ve­rilmesi lazımdır. Öşür de haraç gibidir.

Şafiîlere göre akit yapıldığı zaman veya akit yapılırken alış veriş ortasında böyle eşyalara ticaret yapmaya niyet etmeyi şart etmişler­dir. Bu kurala göre niyet etmeyen kimseye zekât vermek farz değil­dir. Tüm alışveriş akdinde o mal ile ticaret niyetine yenilmesi de şart koşmuşlardır.

4. Hanefılerden başka Cumhura göre ticari eşyaya alış veriş ki­ra gibi ivazlı olarak yani karşılıklı alıp verme ile sahip olmayı şart olarak söylemişlerdir. Miras, hul yani boşanma karşılığı mal hibesi, sadaka gibi yollarla. Örneğin bir kimsenin evlatlarına ticaret için olan bir malı miras bırakması gibi. Öyle mallarda ticaret niyetiyle kul­lanılmadıkça zekâta tabi olmaz. Malikilere göre: ticari bir mal başka bir ticari ile mübadele olursa o zaman bunların değiştirilmesinden bir nakit para elde etmezse zekâtın verilmesi lazım gelmez.

Diğer mezheplere göre bu konuda zekât vermek lazımdır. Mâ­liki, Şafiî, Hanbelilere göre: Bir kimse ticaret için değil kendi istifa­desi için bir malı alırsa ve ticaret etmemeye niyet ederse öyle mallar­dan zekâtın verilmesi gerekmez. Eğer ticari bir malı kişi kendi için kullanmaya niyet ederse, o zaman yıl geçme müddeti biter. Eğer bir daha ticaret yapmak isterse yeniden ticaret niyetinin yerine getiril­mesi gerekir. Şafiîlere göre değerlendirilmesi vacip olan ticari malla­ra evin eşyası bunun gibi olan tüm eşyalar ticaret malına dahil de­ğildir.

Fabrika ve iş yerinde bulunan aletler de dahil değildir. Zira bunlar ticaret için alınmamıştır. Bu malların kıymetleri ne kadar olursa olsun zekât öyle mallardan yoktur. Yılın sonunda kıymetlen­dirilmesi lazım gelen mallara sermaye kârla beraber girer. Yani her i-kisi de hesaplanarak zekâtı ödenir.

Tüm ticari mallar yıl boyunca, nisabdan daha noksan bir halde nakde dönmemesi lazımdır. Bu şart yalnız Şâfıîlerin şartıdır. Eğer bütün ticari mallar nisaptan noksan bir nakde çevrilirse yıl kesilir. Eğer malın kıymeti nisap miktarına ulaşmışsa %2.5 zekât vermek gerekir.

Ticari malların zekatının mallardan verilmesi lazımdır veya kıy­meti olan paradan verilmesi lazımdır. Bu hususta Şâfıîlere göre üç görüş vardır:

1. Ticari malların zekâtını kendisine göre değerlendirilen para­dan altın veya gümüşten vermek gerekir. Buna göre ticari malların bir kısmını zekât olarak vermek yeterli değildir. Zira ticari malların bizzat kendileri zekâta bağlı olan mallar değildir. Onlara zekât farz olması ancak ve ancak ticaret nedeniyle olmuştur. Zekâtta mal han­gi paraya göre değerlendirilmişse o parayla vermek gerekir. Bu görüş makbul olan bir görüştür.

2.  Zekatın vacip olan nedeni mal olduğu için ticari malların bizzat kendilerinden zekat verilir. Malın değerini zekat olarak vermek kâfi değildir.

3. Kişi ister maldan, isterse de malın kıymetinden verebilir. Zi­ra zekatın farz olması hem mala hem de paraya bağlıdır. Onun için her ikisi de zekatın farz olmasının nedenidir. Layık olan budur ki e-ğer ticari malların bizzat kendilerinden zekat verilmesi caiz görül­düğü taktirde elde bulunan ticari malların zekatının %2,5 verilmesi gerekir.

Şu halde değer cihetinden düşük ayıplı veya pazarı olmayan malları zekat olarak vermek kâfi değildir. Hanefilere göre ticaret ma­lının zekatı kırkta bir olarak kendi cinsinden verebileceği gibi malın değerinin kırkta biri de verilebilir. Zekat yükümlüsü bu konuda ter­cih hakkına sahiptir. Zira ticaret malı zekatı farz olduğu bir maldır. Hayvan olsun, tarım ürünleri olsun zekat onun cinslerinden verile­bildiğine göre öyle malların zekatını da kendi cinsinden vermek caiz­dir.

Fakihlerin çoğunluğuna göre ise ticaret mallarının zekatını de­ğer olarak vermek lazımdır. Zira nisap, değer üzerinden hesaplan­maktadır. Bu nedenle zekat malın aynısında değil belki diğerinde farz olmuştur. Hanefilere göre ticaret malının zekatının kendi cinsin­den verilebilmesi uygulamada büyük kolaylıklar getirmektedir.

Özellikle yoksulların ihtiyacı olan gıda malları yani maddeleri yakacak, giyecek inşaat malzemesi ve benzerlerini kendi cinsinden zekatı fakirlerin doğrudan faydalanmasını sağlar. Çok zengin olan tüccarın zekatını sene sonunda nakit olarak ayırıp ödemesi zor olur. Zira bu meydanda zekatın az verilmesi veya geç verilmesi ve yahut kökten verilmemesine bir yol açabilir. Şu halde bir toptancının gı­dası bir tüccarın kumaşı veya bir konfeksiyoncunun sayım yaparak ticaret malının kırkta birini ayırarak fakirlere verilmesi veya bu ze­katın verilmesi aşırı ise devr-i saadetteki olan usule göre tek elden yapılması islam yoksulların ihtiyaçlarını kökten silmeye daha uygun olur.

Zira zekat yani bu sosyal yardımlaşma kurumunun büyük bir kazanç ve ekonomik bir yaşayış ve güç oluşturacağı ve bu yolla fa­kirlerin ihtiyaçlarını üzüntülerinin izale edilebileceği ortaya konul­muştur. Ticaret esnasında elde edilen kârlar ile hayvanlardan mey­dana gelen yavrular, bağış miras gibi ticari olmayan yollardan elde edilen mallar, sermayeye eklenir. Yıl sonunda bunlar hepsi kıymet­lendirilerek zekat için sayılır. Fakat yılın sonu bittikten sonra fakih­lerin ittifakiyle elde edilen karlar ile hayvanlardan doğan yavrular ve  Sermayeye eklenmez.

 

Şirketlerin Zekatı:

 

İslami ölçülere göre meydana gelen ortaklıklarda her ortak ken­di payından zekatın verilmesinden yükümlüdür. Ortaklar yalnız ve yalnız ticaretin gerektirdiği alışverişlerde birbirlerinin vekili olabilir.

Zekat bir ibadet olduğu için niyetin getirilmesi lazımdır. Bunun için şirket adına zekat verilebilmesi için ortakların birbirine hususi olarak yetki vermeleri lazımdır. Örneği: İki veya daha çok kimsenin sermayelerini birleştirmek şartıyla meydana getirdikleri ortaklık çe­şididir. Sermayeler isterse eşit olsun isterse farklı olsun caizdir.

Kârın paylaşma şekli serbest sözleşme ile tarif edilirken kanuni ise sermaye miktarına göre hesaplanır. Bu tür ortaklıklar isterse ti­caret şirketi olsun isterse üretim yapan sanayi şirketi çeşidinde ol­sun. Ticaret şirketinde zekat dışı olan eşyalar örneği: Depo, dükkan servis aracı gibi bundan sabit sermaye daha az olur. Gıda maddeleri ticareti yapan bir şirketin yılın sonunda hesaplanarak borçlar dü-Şüldükten sonra zekatın verilmesi gerekir. Örneği: Yıl sonunda 180 milyar lira nakit parası, kırk ton toz şekeri, kırk ton pirinci, kırk ton da kuru fasulyesi bulunsa eşit hisseli dört ortak varsa her birinin zekatın verilmesi dörtte bir üzerinden olur. Her bir ortağın başka ö-zel bir borcu veya zekâttan başka bir malı olmazsa, o zaman şirketten zekât borcu: Bir milyar lira ile 250 gr. toz şeker, 250 gr. Pirinç, 250 gr. Kuru fasulye olur. Ortak bu gıdanın aynısından vermek caiz olduğu gibi, bu gıdanın kıymetini de ödeyebilir.

Sanayi şirketlerinde ise artıcı olmayan sabit serbest sermaye daha büyük olur. Fabrikanın binası, depoları, makineleri, servis araçları, lojmanları ve ticaret malı olmayan diğer gayr-ı menkulleri ze­kâta tâbi değildir. Borçlar düşüldükten sonra geride kalan nakit pa­ra, döviz, hammadde, mamul veya gayr-ı mamul bütün ekonomik değerler yıl sonu kıymeti üzerinden kırkta bir zekâta tâbi olur.

Kâr ortaklığı: bir tarafın sermaye diğer tarafın çalışmayı ortaya koyarak, çalış-sermaye ortaklığı kurulabilir. Fakihler buna mudara-be demişlerdir. Kârın paylaşılması sermaye sahibi ile işletmeci ara­sında, kayıtsız ve serbest olarak aralarında olan sözleşmeye bağlıdır. Zarara işletmecinin kusur, kasıt veya ihmali bulunmadıkça yalnız sermaye sahibine aittir. İşletmecinin zarardan payı çalışmanın boşa gitmesi olur. Bu mudarabe islam bankacılığının da şeklini meydana getirir.

Şu halde emek-sermaye ortaklığında, ortaklığın hesaplanması yıl sonunda sermaye sahibi için sermaye ve kârdan payına düşenin, işletmeci için ise yalnız kârdan payına düşenin zekâtını ödeme mü­kellefiyeti vardır.

Şâfıîlere göre ortak malın zekâtı; şirket veya bunun gibi bir yol­la birbirine karışan ve iki kişiye ait olan mallar iki kısma ayrılır:

1. Bizzat malların birbirine karışmış olması. Bundan maksu­dumuz; nisap miktarına ulaşan veya daha fazla olan aynı zamanda iki kişiye ait olan maldır. Bu malın üzerinden bir yıl geçmiştir. Satın almak, miras veya başka yollarla elde edilen mallar tek cinstir. Ör­neğin: Bu iki mal ayrılamayacak kadar birbirine karışmıştır; baba­larından iki kardeşe miras olarak 40 koyun kalır veya iki kişi ortak olarak 40 koyun satın almışlardır. Her iki kişinin de koyunların yarı­sında payları vardır. Öyle ortaklıklar vardır ki, bu koyun sunundur veya şu buna aittir denemez.

Böylece her biri miras nedeniyle olsun, satın alma nedeniyle olsun eşya , mal veya arazinin yarısına aittir. [20]

2.  Komşuluk veya sıfatların karışması; Zekâtta müşterek iki kimsenin malda müşterek olmayan bir nisabları vardır. Aralarında sadece komşuluk vardır. Böyle olan iki malnv birbirine karışmadığı, birbirinden ayrı olduğu ve aynı zamanda belli okluğu kabul edilmek­tedir.

Birbirine karışmış iki malı hangi cinsten olursa olsun bir kişinin malı olarak kabul etmek ve zekât vermek gerekir. Yani her ikisi­nin mallan nisab miktarını aşıp üzerinden bir yıl geçmesi halinde zekât verilmesi gerekir.

Her iki mal sahibinin malları ayrı ayrı olduğunda nisab mikta­rına ulaşmasa da karışık malda zekât, malın hepsi hesaplanarak verilir. Şayet malın hepsi nisab miktarına ulaşırsa zekât vermek ge­rekir. Zira Rasulullah ( s.a.v) şöyle buyurmuştur.

Ayrı olan mallar zekât korkusuyla cem edilemez. Cem olmuş mallarda ayrılamaz." [21]

 

Karışan İki Malın Tek Mal Gibi Kabul Edilmesinin Şartları:

 

1. İki malın cinsi aynı olmalıdır. Eğer malın yansı koyun yarısı sığır olsa ne şekilde ve nasıl karışmış olursa olsun ayrı ayrı kabul et­mek gerekir.

2. Malın tamamının nisab miktarına ulaşması gerekir.  Eğer malın toplamı 35 koyun olursa o koyunlara zekât gerekmez. Ortak­lardan birinin veya ikisinin de bunlardan başka koyunlan olsa ve onlar da getirilip nisabı tamamlamak için 35'e katılsa yine zekât ge­rekmez.

3. Karışık olan mallar bu şekilde üzerinden bir yıl geçmesi ge­reken sınıftan ise kalmalıdır. Eğer ortaklardan her biri Muharrem ayının başında 40 koyuna sahip olur ve koyunların sefer ayının ba­şında birbirine karıştırırlarsa, sene geçip tekrar Muharrem ayı geldi­ğinde her birinin ayn ayrı birer koyunu zekât olarak vermeleri gere­kir.

Bu şekilde olan karıştırmaların semeresi meydana gelmez. Zi­rai mahsuller ve meyveler gibi üzerinden sene geçmesi gereken mal­lardan değilse, karıştırmanın meyve veya mahsulün olgunlaşma za­manına kadar kalınması şarttır. Karışık iki ayrı malı bir kişinin ma­lıymış gibi kabul ederek zekât alınması için iki şart vardır.

Birinci şartı yukarıda geçti, ikinci şartı ise; komşuluk karış­masına mahsus olan şartlardır ki aşağıda zikredilmiştir.

1. Deve, koyun ve sığırlar birbirinden ayrı olmamalı. İstirahat, toplanma, otlak ve sağım yerleri bir olmalıdır. Eğer bu şartlar oluşturulmazsa o zaman karıştırmanın hükmüne aykırı olur.

2. Karıştırılan sürünün çobanı ve koçu bir olmalıdır. Şayet böy­le olmazsa karıştırılmış mal hükmüne dahil olmaz.

3. Mal, mahsuller gibi zekât düşen mallardan olduğunda bek­çisi, kurutulduğu yer ayrı olmamalıdır. Eğer ticari mal ise dükkanla­rı, depoları, alış veriş aletleri ayrı olmamalıdır.

Bu şartlar meydana geldikten sonra artık komşuluk şekli de yeterlidir. Bu şartların birisi olmazsa artık mal sahibi kendi malını hesabını yaparak zekâtını öder. Mal sahiplerinin malları miktarı so­rumlulukları lazım gelir.

Karıştırılmış mal 100 koyun ise ona 1 koyun zekat düşer. Eğer bu yüz koyun üç kişiye ait olursa ellisi birine ellisi diğer iki ortağa ait olursa, elli koyuna sahip olana bir koyunun yansı, yirmi beşer koyun sahibi olan iki kişiye de bir koyundo.nl/4zekat olarak düşer."

Yukarıdaki hükümlerin delilleri:

Enes'ten bu konuyla ilgili olarak rivayet edilen hadiste Rasulullah şöyle buyurmaktadır:

Mallarını karıştıran iki ortak zekâtı eşit şekilde öderler." Zekat farz olduktan sonra mal sahibinin zekatı derhal vermesi gerekir. Bu da iki şarta bağlıdır.

1. Zekatı verebilecek imkana sahip olmak. Şayet malı kendisi­nin bulunduğu memlekette değilse veya borç olarak başkalarına ve­rilmişse o zaman mal sahibi malın zekatını derhal vermekle yüküm­lü değildir. Eğer elinde olan mal başkalarına borç verdiği paranın ze­katına kafi dereceye kadar yetecek olursa o zaman hemen zekatını vermesi gerekir.

2. Zekata müstehak olan sınıfların idareci veya zekat memuru­nun hazır bulunması. Kur'an'da zikredilen sekiz sınıf veya onların vekili hazır olmazsa o zaman zekatın tehiri caizdir.

Şartlar mevcut olduktan sonra zekatını vermeyen kişi günah­kar olur. Zira hiç bir sebep olmadığı halde fakirin malını vermemek haramdır. Fakat fakir bir akrabanın veya fakir bir komşusunun ve­ya muhtaç birisinin gelmesini beklemek niyetiyle zekâtını tehir etmek caizdir. Fakat orada olanları mağdur etmemek lazımdır. Hazır olanla­rı perişan etmekte vebal vardır.

Zira zekâtı tehir eden kişi borçlu olur. Şu halde fakirin hakkı olan zekât o maldan çıktıktan sonra zimmetine geçmiş olur. O mal helak olsa da o zekât borcu ödenmek zorundadır. Zira zekâtı tehir et­mekle kusurlu davranmıştır. O kusurun mesuliyetini vermek gere­kir. Hatta zekatın tehir edilmesi daha önce sözü geçen kimseler için olsa dahi bu hüküm mal sahibi hakkında yine geçerlidir. Vekilin ze­katı tehir etmesi geçen hükümlerden anlaşıldığı gibi mal sahibi biri­sini vekil tayin eder ve zekat miktarını da teslim ederse vekilin hak sahiplerine derhal vermesi gerekir. Tehir etmeye hakkı yoktur. Şayet bu vekil o zekatı tehir ederse kesin olarak hem borçlu hem de gü­nahkar olur. Binaen aleyh hayır cemiyetlerine başkan olan kimsele­rin, zekat olarak verilen paranın bir kısmını cemiyetin hesaplarına göre sermaye gibi durdurarak, aylık taksitler gibi yavaş vermesi ke­sinlikle caiz değildir. Zira Allah'ın hududuna göre haykırıdır. Hak sa­hiplerine derhal vermek usulüne aykırıdır. Fakirlerin kendilerine kıy­metli bir çalışma zemini hazırlamak için hedeflerine yetişmek mak­sadıyla verilen zekatın hedefine ters düşmektedir. Eğer zekât vaktin­de fakirlere teslim edilirse, o zaman fakir olan iş yaparak fakirler zümresinden silinir. Allah yolunda infak edenler ve sadaka verenler taifesine dahil olur. Biz hak sahibinin adına tasarrufta bulunamayız. Hak sahipleri adına alman zekât akıl baliğ olduğunda, derhal kendi­sine sahibine teslim edilmelidir.

Hayır cemiyetlerini idare eden ihlaslı kimselere tavsiyemiz şu­dur. Allah'ın şeriatine aykırı davranmayın ki, çalışmalarınızın ecrini alabilesiniz. Çalışmalarınız ve çabalarınız heba olmasın ki kurtulabilesiniz.[22]

Ebû Hanife'ye göre toprağın çıkardığı ürünlerin azından olsun çoğundan olsun zekât vermek lazımdır. Fakat fârisi kamışı yani ka­lem yapılan kamışlar, ot, odundan zekât yoktur. Şeker kamışından zekât vardır. Hurma dalları ve samanla birlikte yerden çıkan yani kendi kendine meydana gelen bütün bitkilerden zekât verilmesi la­zım değildir.

Şu halde eğer bir kişi toprağını ağaçlık, kamışlık, otlak yeri ya­parsa ve aynı zamanda bunların büyümesi için o toprağa lazım olan suyu verirse ve o arazi mukayyet olursa o zaman öşür vermek gere­kir. Ebû Hanife'ye göre topraktan çıkan kayıtsız olarak her şeyden ö-şür verilmesini demiştir. Zira bunlardan yılın geçmesi şart değildir. Bu gibi mallardan alman öşür ise bir çeşit vergidir. Bu nedenle dev­let başkanı bu öşür zekâtını zorla alabilir.

Ölünün terkesi olan zirai ürünlerden bu öşür zekâtı vermek ge­rekir. Delilerin ve çocukların toprakları ve vakıf topraklarından öşür vermek gerekir. Toprağın çıkardığı ürünlerin zekâtını vermek meselelerinde Ebü Hanife'nin dayandığı delil şudur. Toprağın çıkardığı ü-rünlerden öşür vermek gerekir. Bu manayı, Buharî'nin îbn Ömer'­den rivayet ettiği hadisten çıkarmak mümkündür.

Yağmurun ve kaynaklarının suladıklarından öşür vermek ge­rekir. Su taşınarak sulanan mahsullerde ise 1/20 zekât vardır. [23]

Suyu kökleriyle kendiliğinden çeken mahsuller için 1/10 nisbetinde vergi vardır.[24]

Hanefi'lere göre doğru olan görüş İmam-ı Azam'ın görüşüdür. Bütün mezhepler onun delilini kabul etmişlerdir. Ona göre tarım ü-rünlerinin zekâtında nisab şart değildir. Pirinç, buğday, darı, arpa tüm hububat çeşitleri, baklagiller, şeker kamışı, gül, kokulu bitkiler, şeker pancarı, kavun, karpuz, patlıcan salatalık, hurma, domates, üzüm ve benzeri gibi yeşilliklerin bir yıl boyunca dayanabilecek nite­likte olması şart değildir.

Ekin ve meyvelerde nisab ve aradan yıl geçmesi şart değildir. Bir yıl boyuncu bir kaç kez ürün alınsa da her seferinde zekât ver­mek zorundadır.

Keten, keten tohumu, badem ve ceviz, kimyon ve kişniş gibi dağ ağaçları, kır bitkilerinden toplanan şeylerin zekâtını da vermek gerekir. Eğer ticaret olmamak şartıyla ve ekilmekten başka bir şeye faydası olmayan karpuz ve kına tohumu, patlıcan tohumu, buğday tohumu gibi tohumların zekâtı yoktur. Ağaçtan çıkarılan zamk, sa­kız gibi şeylere, pamuk sapına ve bu gibi şeylere zekât vacip değildir. Tarım masrafları, işçi ve amele haklarını, ailenin ihtiyacı ve idare masrafı kesinlikle ürünlerden hesap olunmaz. Öyle masraflar hesap edilmeden zekât ürünün tamamından verilir.

Eğer ekinin zamanı gelmeden satılması söz konusu olursa o zaman zekât satın alana aittir. Şayet ekinin vakti geldikten sonra sa­tılması olursa o zaman zekât satana aittir.

Hudravatları zekatının farz olma zamanı, meyvelerin çıktığı ve­ya bozulmadan kurutulup devşirilecek duruma geldiği zamandır. Mahsul devşirildikten sonra zekâtı verilir.

Ekinin mahsullerinin zekâtının zamanı tartılıp ayıklanma işle­minden sonradır. O vakit zekâtın verilmesi lazım olur. Ekin sahibinin taksiratı olmadan ekin yok olursa o zaman zekât kalkar. Eğer bir kısmı kurtarılırsa o zaman o kalan kısmın zekâtı verilir. Ekin ve mey­velerin zekâtının verilmesinden önce verilmesi doğru değildir. Fakat zekâtı ayrıldıktan sonra istifade edilmesinde bir sakınca yoktur.

Ekin ve meyvelerde zekâtın farz olması için arazinin öşri olması gerekir. Haraç arazisi mahsulüne zekat farz olmadığı gibi ot ve ka­mış için de farz değildir. Fakat bunları kesip satarsa o zaman zekât farz olur.

Ebû Yusuf ve Muhammed'e göre tarım ürünlerinin nisabı beş vesaktir. Zira Rasûlullah şöyle buyurmuştur. "Beş vaşaktan az mah­sule zekât yoktur. Beş okiyye yani 200 dirhemden az gümüşe zekât yoktur." [25]

Demek mahsul yarım tondan fazla olsa zekât verilmesi gerek­lidir. Beş vesak yaklaşık olarak 628.640 kg'dir. Başka bir şartı ise tarım ürünlerinin bir yıl kadar dayanabilecek nitelikte olmasıdır. Bunun için yaş sebze ve meyveler için öşür vacib olmaz. Armut, el­ma, şeftali, kayısı, biber, kereviz, domates ve pırasa gibi. Zira daya­nıksız ürünlerdir. Eğer öşür arazisi yağmur, çay veya ırmak sularıyla sulanırsa ondan dolap, su motoru, satın alınacak su ile bütün yıl ve yılın yarısından fazla sulanırsa yirmide bir nisbetinde ' öşür' alındığı taktirde daha sonra yağlarından öşür alınmaz.

Malikîlere göre topraktan çıkan mahsullerin isterse hububat­tan olsun meyvelerden olsun, yani hurma, kuru üzüm, zeytin gibi kalıcı olmayan meyvelerle sebzeler ve bakliyattan zekât yoktur. Top­raktan çıkan mahsul nisaba ulaşması gerekir. Nisab beş vesaktir. Ağırlık ölçüleri ise 653 kg olmalıdır.

Şâfıîlere göre ise toprağın çıkardığı mahsul kalabilecek yiyecek maddesi olmalı ve aynı zamanda insanlar ekmelidir. Hububattan ya­ni buğday, arpa, darı, mısır, pirinç ve benzeri maddeler olmalıdır.

Rasûlullah (sav) Ebû Musa el-Eş'ari ile Muaz b. Cebeli islamı öğretmek üzere Yemen'e gönderirken şöyle buyurdu;

Zekâtı ancak arpa, buğday, kuru üzüm ve kuru hurmadan alın.[26] Genellikle azık denilen yiyecekler arpa ve buğdaya nisbet edil­miştir. Zira azık edinmek insan için zaruridir.  Bu sebeple ihtiyaç sahipleri için bu yiyeceklerden bir hak ayrılması vacip olmuştur, zi­râi mahsullerin ve meyvelerin halkın normal durumda çürümeden azık edinebilecekleri kısımlarına zekât düşer. Meyvelerden yaş hur­ma ile yaş üzüm. Zirai mahsullerden buğday, arpa, pirinç, merci­mek nohut ve mısır gibi yiyecekler bu kısma dahildir. Sadece kıtlık vakitlerinde azık edilecek yiyecekler zekat hususunda dikkate alın­mazlar.

Topraktan çıkan ürünler tam nisap miktarı yani beş vesak mik­tarı 633gr. olmalıdır. Vesk bir ölçü birimidir. Rasûlullah (sav) onu kendi devrinde Medine salarından 60 sa' ile taktir etmiştir. îbn. Hib-ban'ın rivayet ettiği; "vesk 6 sa', sa' ise 4 müd'dür." Hadisine göre 1 sa' 3 litre olarak taktir edilmiştir. Buna göre: 1 vesk, 180 litre olur. Zirâi meyve ve mahsullerin nisabı 900 litre olur.

Zirai mahsul ve meyveler kabukları ayrıldıktan, toprak ve ça­murlardan arındırıldıktan sonra takriben beş vesk gelmelidir ki ze­kât vacip olsun. Eğer meyve kurutuluyorsa kurutulduktan sonra beş ve altı veske ulaşıyorsa zekât vacip olur.

Rasûlullah bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

Beş veskten aşağı zekât yoktur.[27]

Beş veske ulaşmayan dane ve hurmada zekât yoktur. [28]

Belli olan bir kişinin mülkü gerekir. Zira vakıflar gibi âmmeye ait olan toprakların ürününden zekât yoktur. Zira bu gibi malların belli bir sahibi yoktur. Açık arazide sahipsiz olan hurmalardan zekât yoktur.

Hanbelilere göre, kuru hububat ve meyvelerde, ölçekle ölçülen dayanıklı ve insanların topraklarında ektikleri maddelerden olma gi­bi vasıflara sahip olduktan sonra, aynı zamanda bu ürünlerin uzun süre kalabilen maddeler olması gerekir.

Bu maddeler ister hububat kısmından olsun ister nohut, mer­cimek, bakla kısmından olsun, ister kimyon, hıyar, gravya türlünün çekirdekleri olsun, ister susam, acı bakla, kuşburnu, turp çekirdeği gibi olsun bu saydığımız çekirdeklere zekât farzdır.

Fakihlerin zekât verilecek ziraî ürünlerde iki görüş vardır:

1.Yalnız yiyecek olduktan sonra, yani yiyecek maddesi olduk­tan sonra birde saklanabilen maddelere zekât farzdır.

2. Zekât topraktan çıkan her çeşit ürüne farz olur. Zeytinde Şâfiîlere göre: cedid kavline zekât vacib değildir. İmam Âzam, Malikiler ve Hanbelilere göre; zekât vermek farzdır. Bal bir sıvı madde olup ve hayvanlardan çıktığı için süte benzemektedir.

Fakihlerin ittifakıyla sütten zekât farz olmadığına göre balda da zekât yoktur. Fakihler hububat ve meyvelerde başka bir cinsin diğer cinsine ilave edilemeyeceği hususunda ihtilafa girmemişlerdir. Zira hayvanlar üç çeşittir. Cinsleri de bellidir ki, koyun, sığır ve de­vedir.

Bu cinsler nisabın tamamlanması için hesap edilmezler. Bir cins meyve başka bir cins meyveye eklenemez. Örneğin; badem, ku­ru üzüm, kuru hurma, fıstığa ilave edilmez. Cinsleri bir olduktan sonra birbirine ilave edilebileceği hususunda kesinlikle ihtilaf yok­tur.

Malikîlerden başka bütün mezheplerde buğdaylar alese ilave edilir. Zira ales buğdayın bir çeşididir. Bu buğday süite benzer. Nasıl ki, süit arpaya ilave oluyor ise aleste buğdaya ilave olur. Zira süit ar­panın bir çeşididir. Şâfiîlere göre süit arpaya ilave edilmez.

Vakfedilmiş meyvelerin zekâtı:

Haneiîlere göre mülkiyet şarttır. Yani topraktaki mahsule sahip olunması şarttır. Sahipsiz ve vakfedilen topraklardan elde edilen mahsul için zekât vermek şarttır. Malikîler de Hanefîler gibi demiş­lerdir. Şâfiîlere göre mescitlere, fakir ve miskinlere, köprülere, ribat-lara ve vakfedilen köy gelirleri ve bostanlarına zekât vermek farz de­ğildir. Zira bunların belli bir sahibi yoktur.

Hanbelilere göre belli olmayan kimselere veya mescitlere vak­fedilmiş şeylerde zekat yoktur. Belli kimselere veya belli yerlere vak­fedilen otlak hayvanlarından, toprak ve ağaç gelirlerinden zekâtın farziyeti kaydedilmiştir.[29]

Hayvanların zekatının farziyeti sünnette sahih veya hasen ha­dislerle sabit olmuştur. Bunların en meşhuru şu iki hadistir.

1. Enes ( r.a)'den rivayet edildiğine göre; Ebû Bekr (ra) kendisi­ni Bahreyn'e vali olarak gönderdiği zaman şu dersi vermiştir. "Ra-sullah (s.a.v )'ın müslümanlara farz kıldığı ve Allah'ın Rasûlüne em­rettiği zekât farizasıdır. Tespit edildiği miktarda zekât kendisinden istenilen kimse onu versin bu miktardan fazlası isteniyorsa verme­sin. [30]

Zekât deveden 25, beşten eksik ve daha azında koyundur. Yanı her beş devede bir koyun verilir. Develerin sayısı 36 olursa 45 'e ka­dar iki yaşını bitirmiş dişi bir deve yavrusu. Develerin sayısı 46 olur­sa 60'a kadar, üç yaşını aşmış boğa altı bir deve düvesi. Develerin sayısı 76 olursa 90'a kadar iki yaşını aşmış iki deve yavrusu. Deve­lerin sayısı 91 olursa 120'e kadar üç yaşını tamamlamış iki boğa altı deve yavrusu verilir. Develerin sayısı 121'i geçerse o zaman her kırk devede iki yaşını tamamlamış bir dişi deve yavrusu, her ellide üç ya­şını tamamlamış bir dişi deve yavrusu verilir. Yalnız dört devesi ola­na o develerden zekât farz değildir. Develerin sayısı beş olursa bir ko­yun zekât verilir.

Merada beslenen koyunların sayısı kırk olursa, yüz yirmiye ka­dar bir koyun. Yüz yirmiden fazla olursa, iki yüze kadar iki koyun. İki yüzden fazla olursa, üç yüze kadar üç koyun. Üç yüzden fazla olursa her yüz koyunda bir koyun zekât verilmelidir.

Bir adamın merada beslenen koyunlarının sayısı kırktan az o-lursa zekât yoktur. Koyun sahibi isterse verebilir.[31]

Ebü Bekir'in (ra) kendisine Allah Rasülunun zekât hakkında şöyle emrettiğini yazdığı rivayet edilir: "Dişleri düşmüş ihtiyar ko­yun, sakat koyun ve teke zekât olarak verilmez. Ancak zekât memu­ru veya zekât verilen kabul ederse verilebilir. [32]

Musaddık kelimesini ravilerin hepsi amil manasında kabul et­mişlerdir. Fakat Ebü Ubeyde'ye göre; malın sahibidir.

Birinci hadiste; develerin nisabı, zekatı, koyunların zekat mik­tarı, karışık hayvanların zekat keyfiyeti koyunlardan verilecek zeka­tın vasat olması, ikinci hadiste ise; Kör ve erkek hayvanların alınma­ması gerektiğini, yani zekât veren kimsenin yani musaddık dilediği taktirde bunları verebileceğini, develerde birinin diğerinin yerine ve­rilebileceğini açıklamaktadır.

Muaz (ra)'dan "Rasûlullah beni Yemen'e gönderdi ve her otuz sı­ğır başında bir erkek veya dişi dana almamı, her kırk sığırda ise iki yaşını aşmış bir dana almamı emretti.[33] (Hakim, hadisin sahih ol­duğunu söylemiştir.)

Fakihler hayvanlardan zekâtın farziyetinde ittifak etmişlerdi. Bunlar; koyun, sığır ve develerdir. Katır, eşek, at ve geyiklerden ze­kât vermek farz değildir. Ebu Hanife atlar için zekât verilmesini farz olarak kabul etmiştir. İmam Ebu Yusuf ve Muhammed, atlardan ze­kât vermek gerekmez diyerek bu görüşe karşı çıkmışlardır.

İmameynin görüşü ile fetva verilmiştir. Alimler hayvanların ze­kâtının farziyeti için beş şartın gerekliliğini belirtmişlerdir:

1. Deve, koyun ve sığır gibi hayvanlar, evcil olmalı, yabani hay­van olmamalıdır. Evcil ile yabani hayvanlardan dünyaya gelen ko­yun ile geyikten, yabani inek ile evcil geyikten meydana gelen hay­vanlardan, Şâfiîlerde ve Malikîlerde zekât vermek farz değildir.

Zira bunlarda zekâtın farziyeti yoktur. Bu konuda nass yoktur. Ayrıca icma da yoktur. Zira yabaniden doğana inek ismi verilmez.

Hanbelilere göre otlak hayvanları ile besi hayvanlarının ara­sından doğan hayvanlardan zekât vermek gerekmez. Hanefîlere göre, eğer ana evcil olsa doğan sebebiyle nisab tamam olsa zekât verilme­lidir. Eğer ana evcil olmasa zekât lazım değildir. Zira hayvanların yav­ruları analarına tabi olur.

2. Hayvanlar, sünnette açıklandığı gibi şer'i nisaba ulaşmalıdır.

3,4. Sahibinin mülkiyetinde, otlak hayvanlarının üzerinden bir yıl geçmelidir. Şayet kişinin mülkiyetinde bir yıl geçmezse zekât ge­rekmez.

Tirmizî İbn Ömer'den şöyle rivayet etmiştir;

Bir mal elde eden kişiye üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât ge­rekmez. "

Bunun için sene tamam olmazsa malın büyümesi de gerçek­leşmez. Büyüme de ancak doğurmakla olur. Bu nedenle hayvanlar seneyi tamamlamada analarına tabidirler. Senenin içinde hayvanla­rın nisabından veya bazısından satmak veya başka bir yolla mülkiyeti giderse ondan sonra tekrar alırsa veya yollarla elde edilse veya ticari olmamak şartıyla, misli ile sahih bir şekilde takas edilse örne­ğin, koyunu koyun ile yahut başka bir yolla bir cinsi başka bir cins ile takas edilse örneğin, deve ile sığırın takası gibi bu muamele ge­reği birinci yıl kesilir.

5. Yılın muzamı yani senenin büyük bölümünde hayvanlar sa-ime yani otlak hayvanı olmalı. Evde yulaf, yem ve sair ile beslenen hayvanlardan olmamalıdır. Ziraatta veya başka işlerde kullanılan hayvanlar da olmamalıdır. Bu şartı Malikîler dışında hepsi ittifakla kabul etmişlerdir. Zira konuyla ilgili olarak şöyle Duyurulmuştur: " Otlakta yayılan her kırk tanesinde üç yaşma girmiş dişi bir deve ver­mek lazımdır."

Koyunlar kırk tane olunca yüz yirmiye kadar bir koyun vermek lazımdır. Sığırlar develere ve koyunlara kıyas olunur. Eğer bu hay­vanlar kesmek için veya binmek için yada binmek veya ziraatte kul­lanılmak için yetiştiriliyorsa Hanefi ve Hanbelilere göre, böyle otlakta olanlar için zekât vermek farz değildir. Eğer ticaret için otlatılırsa o zaman ticaret zekâtı vermek gerekir. Senenin yarısından az bir za­manda yem verilmiş olması zekâta engel değildir. Eğer hayvanlar mal sahibinin kasdı, niyeti olmadan kendiliklerinden meralarında otlu-yorlarsa Hanefîlere göre öyle hayvanlarda zekât yoktur. Hanbelilere göre, zekât vermek gerekir.

Şâfıîlere göre saime otlak hayvanı sahibinin senenin çoğunda veya tamamında mubah olan bir otlakta otlamak üzere salıverdiği hayvardır. Bir veya birkaç gün, az bir müddet yem ile beslenmesinin zekâtın farziyetine engeli olmaz.

Zira umumi olarak hayvanlar iki gün sabredebilir. Şu halde üç güne sabırları yoktur. Eğer hayvanlar senenin çoğunda yem ile bes­lenirse veya yemsiz yaşayamayacağı bir zamanda alaf, saman v.b ile beslenirse, veya yem verildiği zaman zarfında zahiri olarak zarar gö­rerek yaşayabilirse bu nedenle zekât vermek lazım gelmez. Zira böyle hayvanlara masraf ve zorluk vardır.

Hayvanların kendi kendine veya onları zorla çalan birinin veya fasit bir bey ile satın alan kişinin bakması ile otlarsa veya ziraata ve­ya tarla sulamak için su taşıma veya buna benzeyen işlerde çalıştırıyorsa, malın sahibine için nedeniyle öyle hayvanlarda zekât ver­mek farz değildir. Zira hayvanların kendi otlaması muteber değildir. Mal sahibinin kastı ve muradı hayvanların otlamasında muteberdir. Zira otlak hayvanı olmak zekâtın farziyetine mani olur.

Zekât mallannda değiştirmek veya onlardan tasarrufta bulun­mak: Paranın zekâtının para olarak verilmesi lazımdır. Bu konuda ittifak vardır. Mükellef, zekâtını idareciye veya vekiline verir. Onlar bu zekâtı hak sahiplerine vermeden evvel değiştirmeye yetkili değil­dirler. Yani para olarak aldıkları zekâtları yine para olarak dağıtmak zorundadırlar.

Zira İmam Nevevî şöyle der;

Arkadaşlarımız, ne idarecinin nede zekât memurlarının zekât mallarından her hangi bir şeyi ortada bir zaruret olmadıkça satma yetkisi yoktur. Alınan zekâtı hak sahiplerine aldığı gibi teslim etmek mecburiyetindedirler. Zira verilen kişiler vasi ve veliye ihtiyaçları ol­mayan aklı başında olan kişilerdir. Bunun için onların hakkı olan bir şeyde onların izni olmaksızın değiştirmek veya satmak olmaz. [34]

Nevevî'nin kastettiği zaruret durumu şöyledir: Alman zekâtın telef olmasından veya hak sahiplerine ulaşana kadar bozulmasmdan korkulursa, veya hak sahiplerine ulaşıncaya kadar paraya ihtiyacı o-lursa, idareci bu nedenle malların bir kısmını satar, gerisini götürür. Bu nedenle zekât malı değiştirilir veya satılır. Bu fetvaya göre hayır cemiyetleri yöneten kişilerin, zekat olarak aldıkları paralan talebele­rin ihtiyaçlarına daha uygun olur, diye gıda maddeleriyle veya başka maddelerle takas etmeleri kesinlikle doğru olmaz. Ancak o zekât hak sahiplerine verildikten sonra onda tasarruf edilebilir. Bu zekât, ken­dileri için caiz olmadığı gibi, aileleri için de kullanamazlar. Şârî'nin emrettiği gibi, tasarruftan kaçmalıdırlar. Allah'ın şeriatinde zan ve hurafelere düşmemelidirler. Kendilerine Allah'ın veli kılmadığı kim­seleri veli yapmamalıdırlar. Zira onların izni olmadan onların malla­rından tasarrufta bulunmak kesinlikle kabule şayan değildir.

Eğer zekât deve, sığır ve koyun olursa mal sahibi onu satarak parasını zekât olarak veremez. Bu konuda kesinlikle ihtilaf yoktur. Binaenaleyh hak sahiplerini bir araya toplayıp zekâtı onlara teslim etmek gerekir. Onlar isterse zekât malını satarak parasını paylaşır­lar. Cumhura göre İmamın hükmü de böyledir.[35]

Şunu hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız ki zekât bir ibadettir. İbadette reyin hükmü yoktur. İctihad ancak dar sınırlar içinde olur. Bu nedenle fakihler burada nasslara muhalefette bir maslahat olduğu vehmine bağlı olarak kalmışlardır.

Zekât insanları Allah'a yaklaştıran malî bir ibadettir. Böyle olan her şeyde Allah'ın emrine tabi olmak gerekir. Bir kişi vekiline falan kimseye elbise almasını emretse, vekil müvekkilinin faydasına da olsa başka bir elbise alamaz. Onun için Allah'ın emriyle vacib olan bir emre ittiba evladır.

Senenin çoğunu yemle beslenerek geçiren bir hayvana 'alufe' denir. Senenin yarısından çoğunu mubah meralarda otlayarak geçi­ren hayvana ' saime' denir. Bunların nisab miktarının altında olan miktarları zekâttan muaf tutulmuştur.

Fakihler daha önce geçen, farzlardan ikisi arasında bulunan 'Evkas' denilen iki nisap arasındaki miktardan zekat vermek gerek­mediği konusunda ittifak etmişlerdir. Örneğin; beş deveden dokuz deveye kadar bir koyun vermek gerekmektedir. Saime hayvanlardan zekat düşenler, deve, sığır, manda, ğanem (koyun ve keçij'dir.

 

a. Saime Develerin Beşten Azına Zekat Yoktur:

 

5-9 bir şat (koyun,keçi), 10-14 iki şat, 15-19 üç şat, 20-24 dört şat, 25-35 bir bint-i mehad (iki yaşma girmiş dişi deve) 36-45 bir bint-i lebün (üç yaşma girmiş dişi deve) 46-60 bir hikka {dört yaşına girmiş dişi deve), 61-75 ceze'a (beş yaşma girmiş bir dişi deve), 76-90 iki deve (iki bint-i lebün) 91-120 iki hikka, 121-125 iki hikka bir şat, 126-130 iki hikka iki şat, 131-135 iki hikka üç şat, 251-255 beş hikka ber şat. Bundan sonraki artışlar 50'den sonraki ilaveler gibi yapılır. Bazılarına göre 120 den sonra fazlalaşan her 40 devede üç yaşma basmış bir dişi deve, her 50 deve için dört yaşına basmış bir deve verilir.Eğer deve sayısı 170'e ulaşırsa üzerinden bir yıl geçtikten sonra, iki yaşını doldurmuş üç dişi deve ve üç yaşını doldurmuş bir dişi deve zekat olarak verilir. 170 devede üç tane 40, bir tane de 50 vardır.

Bu hükümlerin delili; Hz. Ebû Bekir'in Enes'i zekat toplamak için Bahreyn'e gönderirken geçmiş olan mektuptur.

 

b. Sığırın Nisabı;

 

Sığırın nisabında otuzdan azma zekat yoktur. Otuz sığırı olana zekat farzdır. Bu otuz sığırın üzerinden bir yıl geçerse bir tane tebi (bir yaşında erkek buzağı) veya tebia (bir yaşında dişi buzağı) verilir. Şu halde 30-39 için bir tebi veya tebia, 40-59 için iki yaşında bir dişi buzağı, 60-69'a bir yaşında iki buzağı, 70-79'a iki yaşında bir dişi buzağı ve bir yaşında bir erkek buzağı, 80-89'a iki yaşında iki dişi buzağı, 90-99'a bir yaşında üç erkek buzağı, 100-109'a iki yaşında bir dişi buzağı ve bir yaşında iki erkek buzağı, 110-119'a iki yaşında bir erkek buzağı ve iki yaşında iki dişi buzağı zekat olarak verilir. Sığırların sayısı arttıkça her otuz sığırda bir yaşında bir erkek buza­ğı, her kırk sığırda iki yaşında bir dişi buzağı verilir. Bu hükümlerin delili Muaz'ın şu hadisidir:

Rasûlullah (sav) beni Yemen'e gönderdi. Bana her otuz sığır­dan, bir yaşında bir erkek veya dişi bir sığır, kırk sığırdan iki yaşında bir dişi sığır almamı emretti. [36]

Zekatta manda ile sığır arasında fark yoktur. Bunlar karışık olursa birbirine eklenip, hangisi fazla ise zekatın fazla olandan veril­mesi iyidir. Sığır ve manda eşit sayıda karışık İseler o zaman zekat iyilerin adisinden adilerin iyisinden verilir, örneğin: sığır ve manda eşit sayıda ve karışık ve manda kıymetli ise mandanın ucuzundan sığırın iyisinden verilir.

40-60 arasındaki sayılar için Hanefi'lere göre her fazla sığıra bir müsinne (iki yaşını aşmış dişi dana) nın kırkta bir değeri verilir ve her iki fazla sığır kırktan atmışa kadar olan sığıra mahsustur. Bu sayılar arasındaki farktan başkası affedilmiştir.

 

Koyun Ve Keçilerin Zekatı:

 

Saime olan koyun ve keçi sürüsünün kırktan azma zekat yok­tur. Koyun ve keçi sayısı kırk olur ve bunların üzerinden bir sene ge­çerse o zaman zekat farz olur. 40-120'e kadar bir koyun ve keçi. 120-200'e kadar iki koyun veya keçi, 201-399'a kadar üç koyun ve­ya keçi, 400 için dört koyun veya keçi, bu şekilde her yüz başında bir koyun veya keçi arttırılır. Keçi de koyun gibidir. Sürüde bulunan keçiler koyunlara eklenir. Örneğin: 25 koyun 15 keçi için bir koyun veya keçi zekat olarak verilir. Bir yaşından küçük kuzular için zekat yoktur. Fakat bunlar sürü içinde koyunlarla beraber bulunuyorsa o zaman zekata dahil olurlar. Sırf kuzulardan müteşekkil bir sürüde sadece bir tane koyun olsa ve bu sayı nisaba ulaşsa zekat farz olur.

Zekat olarak o büyük koyun verilir. Bunların delili, Ebu Bekir'in Enes'i gönderirken verdiği mektuptur.

Otlatılan koyunlar 40'a ulaştığında, 120'ye kadar bir koyun, 120-200'a kadar ulaştığında iki koyun, 300'den fazla koyunda her 100 koyun için bir koyun zekat vermek gerekir. Eğer otlatılan ko­yunlar 40'dan az ise 39 bile olsa onlara zekat vermek gerekmez. An­cak mal sahibi isterse verebilir." [37]

 

Dört Mezhebe Göre:

 

Hayvanların yavrularının zekatında bir yıl geçmesinde anala­rına tabi olduğunda görüş birliği içindedirler. Doğduktan ve asli nisab yılının tamamlanmasından bir an önce bile ayrılmış olsa anasın­dan ayrılan yavru yılı tamamlamış sayılır.

Zira Hz. Ömer (ra) zekat memuruna şöyle demiştir.

Çobanın önünde otlamaya giden kuzu veya oğlağı da zekat o-larak say fakat zekat olarak alma."

Şu halde meydana gelen nema yani üremenin tamamlanması şart kılınmıştır. Yavrunun bizzat üremesi şarttır. Bu nedenle ticaret mallarında olduğu gibi anasıyla beraber hesab edilmesi lazımdır. Sa-ime olup da henüz birer yaşını doldurmamış olan kuzulardan ve sı­ğır, manda ve deve yavrularından da zekat vermek gerekmez. Bu İmam-ı Âzam ve İmam-ı Muhammed'e göredir. İsterse sayıları nisab miktarından çok fazla olsun. Fakat bu yavrular arasında kendi cins­lerinden olan büyük hayvanlar bulunursa, o büyüklere bağlı olarak onlara da zekat gerekir. Örneğin sene başından sene sonuna bir koyun ile otuz dokuz kuzu bulunsa, sene sonunda koyun zekat ola­rak verilir. Bunlardan bir kuzu verilmesi yeterli olmaz. Yine yirmi dokuz sığır yavrusu bir tane de sığır bulunsa iki yaşma girmiş bir buzağı vermek gerekir. Yine dört deve yavrusu ile bir tane de iki veya üç yaşma girmiş deve bulunsa bir koyun verilmesi gerekir.

Eğer sene içinde veya sene çıktıktan sonra bu yaşlı hayvanlar ölecek olsa geride kalan kuzu ve yavrular için yine zekat vermek ge­rekmez. Saime bulunan hayvanlar arasındaki kör, topal ve zayıf hay­vanlar da nisap miktarına katılır. Fakat bunlar zekat olarak veril­mez. Sene başında nisap miktarında bulunan saime hayvanlara se­ne içinde bağış, miras ve satın alma gibi yollarla aynı cinsten saime hayvanlar eklenecek olsa sene sonunda bunların tümünden zekat vermek gerekir.

îmam Şafii'ye, göre bu eklenen kısım nisap miktarına ulaşsın veya ulaşmasın mülkiyete geçme tarihinden itibaren bir yıl geçme­dikçe zekata tabi olmaz. Üzerinden bir yıl geçmiş olan nisabın yavru­ları üzerinden bir sene geçmese de zekatı vermek gerekir. Örneğin: Birisinin yüz koyunu vardır, üzerinden bir sene geçmesine bir kaç gün kala koyunlar doğum yapıp yavrularıyla beraber yüz yirmi bir olursa iki koyun zekat vermek gerekir.

Hayvanları nema, üreme veya süt almak için edinmek: Buna göre çiftlikte, yük işlerinde veya her hangi bir işte çalıştırılan hay­vanlarda zekat vermek farz değildir. Zira bu konuyla ilgili olarak Ra-sûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Çalışan hayvanlarda bir şey yoktur.  Çalışan sığırlarda zekat yoktur. [38]

Ebu Hanife, Şâfıî ve Ebu Sevrî'ye göre, yavru anasından nisap yılı dolduktan sonra ayrılsa veya yıl dolmasına yakın bir zamanda doğum olsa, örneğin: Ceninin yarısı yıl içinde yarısı da ne kadar bir an olsa da yıl dolduktan sonra anasından ayrılsa, anasının zekat yılı yavru için geçerli olmaz. Yavru gelecek senenin nisabına katılır. On­lara göre büyükleri yani anaları nisaba ulaştıktan sonra, yavruları zekat hesabına katılır. Küçükler nisaba katılır isterse nisab zamanı doğursun, isterse alınsın nisabın havliyle zekat verilir.

Hanefîlere göre zekat memurunun malın en iyisini almaya hak­kı olmadığı gibi kötüsünü de alamaz. Bunun gibi yeni doğmuş hay­vanlar ve beslenmek için bulundurulan hayvanlar da alınmaz. Şâfıî-lere göre; ayıplı, hasta ve kusurlu hayvanlar zekat için kabul olmaz. Eğer bütün hayvanlar kusurlu olursa, bir kusurlu vermek caizdir.

Veledi beslenen, doğumu yakın olan, çok yiyen hayvanlar da zekat için seçilmez. [39]

 

Bina Ve Sanayi Tesislerinin Zekatı

 

Günümüzde sermaye, toprak ve ticaretten başka gelir sağla­mak amacıyla daha başka yollara yönelmiştir. Kira geliri sağlamak için iş yeri, han, dükkan, depo, apartman ile üretim için fabrikalar, nakliye için otobüs, tren, uçak, tır, gemi ve bunlara benzeyen vası­talar. Sığır ve tavuk çiftlikleri de bunlar içinde sayılabilir. Bunların tümü kendisinde büyüme ve gelişme olmaksızın geliri için yapılan yatırımlardır. Bu nedenle gelirinden ve kârından zekat verilmesi farz­dır.

Bazı kişilerde ticaret malı ve kira geliri bir malda toplanabilir. Örneğin bir müteahhit, satacağı bazı daireleri geçici olarak kiraya verebilir. Bu, o dairelerin ticaret malı olma sıfatını değiştirmez.

On tane yolcu otobüsü olan kimsenin gelirinden zekat vermesi gerekir. Şu halde sene içinde üç tanesini satmaya niyetlense, alıcı buluncaya dek sefere çıkması ticaret malı sayılmalarına engel olmaz.

Sanayi tesislerinin, üreme ve çoğalma sıfatı bulunmayan fabri­ka binası, araçlar, makineler, lojmanlar, servis araçları, depolar ve bu tesislerin üzerinde kurulduğu gayr-ı menkuller kıymeti üzerinden zekat için hesaba katılmaz. Belki bu kuruluşun döner sermayesin­den, sene sonunda borçlar düşüldükten sonra geride kalan nakit para, sağlam alacaklar, hammadde ve mamul maddeler, gelişme ve artma sıfatı bulunan ekonomik değerler zekata tabi olur. Eğer şirket, ticaret kastıyla veya gerektiğinde nakde çevirmek için bir takım gayr-ı menkullere yatırım yapmışsa bunlar kıymeti üzerinden zekata girer.

 

Serbest Sanatkârlar Ve İş Sahiplerinin Zekatı:

 

İş ya devletle irtibatı olmayıp doktor, avukat, mühendis, terzi, marangoz, diğer iş sahiplerinde ve sanatkârlarda olduğu gibi, ser­best veya devlete umumi ve özel bazı şirketlerde olduğu gibi benzeri müesseselere bağlı bir çalışma olur. Bu gibi çalışmalarda çalışan gö­revlilere bir aylık ücret verilir. Serbest iş sahipleri ile görevli ve ba­ğımlı kişilerin kazançları fıkhı 'kazanılmış mallar' sıfatına uymak­tadır. Üzerinden bir sene geçmese de elde edilen kazanılmış bir malı sadece teslim almakla ondan zekat vermenin farz olduğunu karara bağlamak caiz olur.

Zira ibni Abbas, ibni Mes'ud ve Muaviye gibi bazı tabiinden kimselerin görüşleri ile Ömer b. Abdil Aziz, Bakir, Sadık, Nesir, Da-vut-i Zahirî gibi alimlerin görüşleridir. Bir kimsenin bütün malı ha­ram olsa öyle mallarda zekat yoktur. Eğer bir malı helali de haramı da var ve birbirine karışmış ise o malda zekat farzdır.

Zekatın sarf edileceği yerler zekata müstehak olanlar: Allah Te-ala zekat verilecek kimseleri şu ayette zikretmiştir.

Fakirlere, miskinlere, zekatın toplanması için çalışan me­murlara, müellefeti kulübe, borçlulara, efendisine belli bir mik­tar para vermek üzere azat edilmesini isteyen kölelere, Allah yo­lunda gönüllü olarak cihat edenlere, yolcu ve misafirlere. Allah tarafından farz kılınmış bir borç olarak verilir. Allah bilendir; hikmet sahibidir." (Tevbe, 60)

Bu ayeti celile zekatın kimlere verileceğini kesin olarak tespit etmiştir. Bunlar sekiz sınıftır.

 

1.  Fakirler:

 

Fıkha göre kimin fakir olduğu ihtilaflıdır. Hanefîlere göre, nisa­ba sahip olmayan kimse fakirdir. Şafiî ve İmam Ahmed'e göre: Asla malı ve kazancı olmayan ve yahut ortalama altmış üç yıl itibar edilen ömrünün yarısı için yetecek kadar varlığı olmayan kimseye denir ve yahut yemek, elbise ve mesken bakımından yeterli malı olmayan kimsedir. Söz gelişi on ihtiyacı vardır. Fakat ancak üçünü elde ede­bilmektedir. Malikîlere göre, nisaptan fazla bile olsa, senelik ihtiya­cım giderecek kadar malı olmayan kimse fakirdir.

 

2.  Miskin:

 

Hanefîlere göre ve Malikîlere göre, hiç bir şeye malik olmayan kimsedir. Şafıîlere göre, ortalama ömrün yarısına yetecek kadar mülkü olmayan kimsedir ve yahut miskin ihtiyaçlarını nispeten kar-şılayabilen kimsedir. Ancak elinde bulunanlar ihtiyacına yeterli ol­maz. Örneğin: On şeye ihtiyacı vardır, ancak sekizini elde etmiştir.

İşte bunlara ve bunlardan öncekilere en sahih kavle göre kâfî gele­cek kadar zekat verilmelidir. Dikkat edilmesi lazım gelen bir husus ta evlenme ihtiyacının olup olmamasıdır. Hanefilerce; miskin fakir­den daha aşağıdır. Şafıîlere göre bunun aksidir. Yani Şafiî ve Hanbe-lilere* göre fakir, miskinden daha kötü durumda bulunan kimsedir. Lügatta fakir ısmul fail ısmul meful yani meful manasmdadır. Meş­kur, omurga kemiklerinden biri çıkarılmış olan kişidir. Dolayısıyla bu kişinin beli kırılmış olur. Hanefîlerle Malikîlere göre miskinin du­rumu fakirden daha pistir. Zira bazı alimler şu şekilde yorum yap­mışlardır.

Yahut toprağa yapışmış miskin."

Yani derisini toprakla örtmek için derisi toprağa yapışan kişi demektir. Bu ayet miskinin son derece kederli olması manasına de­lalet etmektedir. Miskin kalacak bir yeri olmayıp indiği yerde yatıp kalkan, konaklayan kişidir. Fakirin miskinden daha kötü durumda olan kimse olduğu hususundaki delil, Allah Teâle'nın ayette ilk ola­rak fakirleri zikretmesidir. Çoğu zaman önemli olan şeyler sıraya gö­redir. Allah (c.c) bir ayette şöyle buyuruyor:

Gemiye gelince, denizde çalışan miskinlerin idi." Bu ayette Al­lah (c.c.) onların içinde çalışmakta oldukları gemilerinin olduğunu bildirmiştir.

Rasülullah (sav) miskinlik isteyip fakirlikten Allah'a sığınmış, şu şekilde dua etmiştir; "Allah'ım! Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve miskinler zümresi içinde hasret." Rasülullah'm şid­detli bir ihtiyaç durumunu istemesi ve bundan daha iyi bir durum­dan Allah'a sığınması düşünülmez.

 

Zekat Amilleri:

 

Zekat toplama işinde çalışanlar, devlet tarafından tayin edilen memurlardır. Bunlara sadece çalışmalarının karşılığı nispetinde ze­kat mallarından verilir. Onlara topladıkları zekatın muayyen bir kıs­mının verilmesi caiz değildir. Zira Allah'ın şeriatinde bunun için delil yoktur. Bunlar ancak ücretle çalışan kimselerdir. Bunlara sadece çalışmalarının karşılığı verilmelidir, başka bir şey verilmemelidir. Bu manaya öşür toplayan memurlar, katipler, zekat dağıtanlar, topla­nan mallan koruyanlar,malları toplayan tahsildarlar ve benzeri kim­seler dahildir

Bunlara benzeyen zekata müstahak olan kimseleri tespit eden kimseler, hayvanları sayanlar, ürünleri ölçüp tartanlar, çobanlar. Netice itibariyle ayette geçen amilin manasına giren her türlü görev­liler de buna girer. Fakat kadılar ve valiler bu tarife girmezler. Bunlar devlet bütçesinden maaş aldıkları için zekattan maaş almaya ih­tiyaçları yoktur.

Zekatı teslim sırasındaki tartma ve ölçme masrafları ve zekatı vermek için yapılan masraflara gelince malın sahibine aittir. Zira zekatı teslim etmek mal sahibinin görevidir. Onun için masrafı da o-na aittir. Fakat toplanan zekatları müstahak olanlara teslim etme sı­rasındaki masraflar ise amiller payından alınır. Zekat işlerinde çalı­şanlara verilecek olan miktar çalışma karşılığında bir ücret yerin­dedir. Bu çalışan olan kimse zengin de olmaya itiraf etse gene bun­dan ücret verilebilir. Şu halde öyle zengin zekat olarak kabul etse bu zengine haramdır.

 

4. Müellefe-i Kulub:

 

Yani kalpleri İslam'a ısındırılmak istenen kimselerdir. Bunların bir kısmı Müslüman'dır. Bununla beraber imanlan zayıftır. Müslü­manlıklarını ve imanlarını takviye için onlara zekat verilir. Bunlar iki kısımdır. Müslüman olanlar, kafir olanlar. Kafirler ise iki kısma ayrı­lır.

a) Hayrının dokunması umulur.

b) Mötülüğünden korkulur. Hz. Peygamber (sav) 'in kafirlerden bir cemaate kalpleri ısınsın, İslam'a girsinler diye zekat verdiği sabit­tir.

Hz. Peygamber (sav) Ebu Süfyan b. Harb, Safvan b. Ümeyye, Uyeyne b. Hıns, Ekra b. Habis ve Abbasi b. Mirdas gibi kimselerden her birine ilk zamanlardan yüzer deve vermiştir. Yine Alkame b. Ulase'ye Huneyn ganimetlerinden mal vermiştir. Hanbelîlerle Maliküere islam'a girmelerim teşvik etmek için kendilerine zekat tam verilir. Zi­ra Hz. Peygamber (sav) Müslümanlardan ve müşriklerden olan müel­lefe-i kuluba zekat vermiştir. Hanefîlere ve Malikîlere göre, hangi amaçla olursa olsun gayr-ı müslime zekat verilmez. Rasülullah (sav) islam'ın ilk dönemlerinde müslümanlarm sayısı az, düşmanın sayısı ve kuvveti çok olduğu için müellefe-i kuluba zekat vermiştir. Daha sonra Allah (c.c) müslümanları üstün kılarak gayr-ı müslimlere ze­kat vermekten onları müstağni kılmıştır.

 

5. Köleler:

 

Zekatın verileceği sınıfların beşincisi kölelerdir. Cumhura göre; bunlar kuvvet ve kazançları ile de olsa ödeyecek para bulamayan mükateb (sözleşmeli kolejdir. Hürriyetini para ile satın almak isteyen kimselere de zekat verilir. Günümüzde kölelik devletler tarafından kaldırıldığı için, bu sınıf fiilen bulunmamaktadır. Şu halde mukateb, belirtilen malı taksitlerle verildiği taktirde hürriyete kavuşur. Köleler ile sözleşme yapmak menduptur, zira Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

Hayır görürseniz köleleriniz ile sözleşme yapın. [40]

 

6. Garim [Borçlular]:

 

Zekatın verileceği sınıfların altıncısı borçlular sınıfıdır. Bunlar borçlanmış kimselerdir. Şafiî ve Hanbelîlere göre, ister kendi şahsı için, ister başkası için borçlanmış olsun fark etmez. Borç alan kimse isterse ibadet için borçlansın, isterse günah yolunda borçlanmış ol­sun farkı yoktur. Eğer borçlu olan kimse kendisi için borçlanmış ise fakir olmadıkça ona zekattan pay verilmez. Gayr-ı meşru bir şey için borçlanmış kişiye zekat verilmez. Şu halde günahtan tevbe ettiği taktirde verilebilir. Sulhiyet için borçlanan kimselere zekat verilir. Ne kadar bunlar zimmilerden olsun iki kişinin arasını bulmak, can, mal ve yağmalama olaylarında olduğu gibi halkın çıkarı için borçlanırsa bu kişi ne kadar zenginde olsa borçlular kısmına girer pay olarak ze­kat verilir. Bu konuyla ilgili olarak Rasülullah (sav) şöyle buyurmuş­tur.

Ebu Said el-Hudrî (ra)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav) buyurmuştur ki;

Beş kişiden başka, zengine zekat helal değildir. Zekat işinde çalışan, Allah yolunda savaşan, zekat malını parasıyla satın alan zengin, fakir komusuna zekat verilen şeyin kendisine hediye edildiği zengin ve borçlu kimseler. [41]

 

7. Allah Yolunda Cihad Edenler:

 

Bunlar maaşlı asker değil Allah yolunda savaş edenlerdir.

Devletten maaş almadan Allah rızası için savaşan kimseler, zengin de olsalar savaşa devam ettikleri müddetçe evlerine dönünceye kadar kendilerinin ve ailelerinin nafakasını, elbise ve diğer ih­tiyaçlarını temin edebilmeleri için kendilerine zekat verilir. Allah yo­lu, mutlak olarak kullanılınca savaş demektir. Hanbeliler ve bazı Hanefîlere göre hac da Allah yolunda olmak demektir. Bu nedenle hac etmek isteyen kişilere de zekat verilir. Ebu Davud'un İbn. Abbas'tan rivayet ettiğine göre:

"Bir kimse devesini Allah yolunda vakfetmiş, karısı ile hac et­mek istemişti. Rasûlullah (sav) kadına; "O deveye binerek haccet, zira hac da Allah yolunun bir çeşididir," buyurmuştur."'

Bunun için fakir olan kimse hac etmek isterse, kendisine hac veya umre farzını yerine getirecek veya yerine getirmede lazımiyetine göre zekat vermek caizdir. Zira haccın farziyeti üzerinden sakıt olur. Fakat nafile hac böyle değildir. Bir kimse kendi malının zekatı ile hacca giderse olmaz. Bunun gibi kendi malının zekatı ile savaş et­memesi lazımdır. Yine kendi malının zekatı ile kişiler adına hac yap­tırılmaz. Aynı bunun gibi malının zekatı ile cihada mücahit gönde-rilmez. Ebu Hanifeye göre, Allah yolunda savaşanlara ancak fakir ol­maları durumunda zekattan pay verilir. Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyuruyor:

Şüphesiz Allah kendi yolunda saf bağlayarak savaşan kim­seleri sever."

Cumhura göre mücahitler ne kadar zengin de olsalar zekattan kesinlikle pay verilir. Hanefî mezhebine bağlı büyük hukukçu el-Kasani şu şekilde "Allah yolunda" tefsir etmiştir:

"Allah yolunda" tabirinin tefsiri, "Allah'a yaklaştıran bütün iş­ler" [42] olarak izahı yapılmıştır. Bu nedenle Allah'a itaat ve hayır yo­lunda bulunan her kes ihtiyaç sahibi ise bu manaya dahildir. Zira 'Fi sebilillah' ifadesi mescit inşasını, tamirini ve benzerini de içine a-lır. Hatta ve hatta ilim öğrenmek manasında almışlardır. Bu nedenle ilim öğrenen kişi ne kadar zengin de olsa bu sınıfa dahil olur.

 

8. Yolcu:

 

Sefere çıkan veya iyilik ve yararlı bir iş için yolculuk yapan ve gittiği yere kendisine yardım etmeden maksuduna ulaşmayan kim­sedir. Hac, cihad mendup ziyaretler veya ticaret için yapılan yolcu­luklar. Yolcular her ne kadar kendi ülkesinde zengin de olsalar sefer. halinde muhtaç duruma düşebilirler. Bu nedenle gideceği yere va­rıncaya kadar kendisine zekattan hisse verilir. Böyle kimseler müm­kün olursa zekat yerine borç edinse daha hayırlı olur.

Kendi beldesinde malını kaybetmiş, borçlarını alamamış ve ay­nı zamanda düşük bir vaziyete gelebilecek olan kimse de yolcu hük­mündedir. Öyle kimseler ancak ihtiyaçları kadar zekat alabilirler. Al­mış oldukları zekat fazla gelirse fakirlere geri vermek lazım değildir.

Bir kimse kendi zekatını sekiz sınıfa verebileceği gibi, onlardan birine, ikisine, üçüne de verebilir. Diğer yandan nisap miktarına u-laşmayan zekatın bu zikredilen sınıflar için bir tek sınıf için veril­mesi de olur. Zira ayet-i kerimede "el- fukara [fakirler]" kelimesinin elif lam ile marife kılınması mecaz anlamında cins bil­dirir.

Böylece bu cinslerin içinden bir kimseye vermekle cins vermek sahih olur.

Buradaki elif lam takısı hakikat olan anlamı istiğraktır, kap­samdır. Yani tam cinsini kapsar.

Şu halde bir ülkedeki zekat üzerinde o ülkedeki her fakirin hakkı olur. Bu zor olur, akla uygun değildir. Şafıîlere göre zekatın bir beldedeki sekiz sınıfa verilmesi lazımdır. Delilleri de zekatlar yal­nız fakirlerin ve miskinlerin hakkıdır. Zira anlamındaki ayetin temlik lam-ı ile zekatı bu sınıflara tahsis etmesi ve vavı atıf ile hükmün hepsini kapsamasıdır. Şayet zekat İslam devleti eliyle dağıtılıyorsa bu sekiz sınıfa ayrılmalıdır. Bunların içinden biri de zekat memuru­dur. Zekatı eğer mal sahibi veya vekil dağıtırsa o zekat memurlarının hissesi sakıt olur. Eğer kan olursa zekatın tüm sınıflara verilmesi iyidir. Zekatın her sınıftan en az üç kişiden azma verilmesi usulüne göre caiz değildir. Şafıîlerden bir kısmı fitre zekatının üç fakir veya miskine verilmesi caizdir demişlerdir. Bu zamana göre dördünün umumi olarak bulunması olabilir. Bunlar da fakirler, miskinler, borç­lular ve yolculardır.

Dört mezhep müctehitlerinin ekserilerine göre, Allah Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de zikrettiği yerlerden başka yerlere zekatın verilmesi kesinlikle caiz değildir. Bu nedenle mescid yapımı, yol, köprü, çeşme yaptırma, nehir kanalları açma, ölü kefenlenmesi ölen kimsenin bor­cunun ödenmesi, sur, kale yapımı savaş malzemesi hazırlamak, sa­vaş gemileri inşa ettirmek, silah satın almak ve benzeri "temlik" söz konusu olmayan ibadetlerle ve Allah'a yaklaştırıcı yollara harcanma­sı caiz değildir. Zira zekatlar ancak fakirlerin, miskinlerin hakkıdır. Ayetinde "innema" kelimesi hasr içindir. Fukaranın üzerindeki olan lam da lami temlikiyedir ve istiğrak içindir. Diğer lamlar da öyledir. Şu halde zekatlar ancak ve ancak fakirlerin, miskinlerin hakkıdır. Zira innema kelimesi isbat ve hasr manası meydana getirdiği için bu cümledeki zikredileni sabit kılmak, bunlardan başka bu hükümden çıkartmaktır. Bu nedenle zekatların bu sayılanlardan başkasına ve­rilmesi kesinlikle caiz değildir. Zira bunlarda temlik manası vardır. Bir âhız, kabul edici bir şahıs olması farzdır. Eğer bu sekiz kısımdan başkasına verilirse, temlik yani bir şahsı sahip kılmak meydana gel­mez bu nedenle zekat malını onun mülkiyetine geçirme olmaz.

Bir adam peygamber (sav)'e geldi. Ona zekatın bir miktar veril­mesini istedi. Peygamber (sav)'de şöyle buyurdular: Allah zekatların taksimi hususunda peygamberin de başka birinin de hükmüne razı olmamış, hükmünü kendisi vermiştir ve verilen bakımından zekatı sekiz kısma ayırmıştır. Eğer bu kısımlardan birine giriyorsan sana hakkını veririm."

Ebu Said (ra)'dan: «Peygamber (sav)'in zamanında bir adam sa­tın aldığı meyvelerde büyük bir zarara uğramış ve çok borcu ol­muştu. Bu nedenle peygamber (sav) bu adama zekat verin buyurdu insanların da bir kısmı zekatlarını buna verdiler. Fakat bütün bun­lar borcuna yetmedi. Bu nedenle peygamber (sav) alacaklılarına, bulduklarınızı alınız. Bundan başka bir hakkınız yoktur." (yani gen kalan alacağınızı affediniz)" buyurmuştur.

Kabisa b. Muharik (ra)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Üze­rime bir kefalet işi almıştım. Bunu yerine getirmek için Rasûlul-lah'tan bir şey istemeye geldim. Rasulullah (sav) de; Dur, bekle! Ze­kat gelince sana ondan verilmesini emrederim. [43] buyurdular ve sonra ilave ettiler, "Ey Kabisa! Dilenmek ancak şu üç kişiye caizdir:

a) Kefil olan kimsedir ki, kefalet görevini yerine getirene kadar dilenebilir. Sonra kimseden bir şey istemez.

b) Başına bir bela gelip malı helak olan kimsedir. Buna da ma­işetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar dilenmek helaldir.

c) Zengin olupta fakir düşen kimsedir ki, mensub olduğu top­luluktan üç akıllı kişinin "Evet, bu adam fakrü zarurete uğradı", di­ye şehadet ettiği halde buna da maişetine yetecek miktarı elde edin­ceye kadar dilenmek caizdir.[44] buyurdu.

Zenginlere ve azalan sağlam olan kuvvetlilere zekat helal ol­maz. [45]

Zenginin ve kazanabilen güçlü kuvvetli kimselerin zekatta hak­kı yoktur.

Abdullah (ra)'dan Rasulullah şöyle buyurdu: "Kendisini dilen­mekten müstağni kılacak kadar varlığa sahip halde dilenen kimse, kıyamet gününde dilenciliğinin derecesine göre yüzünde bulunduğu halde gelir. Ya Rasulullah (sav) müstağni kılan miktar nedir? diye sordular. Rasulullah (sav) "elli dirhem veya o değerde altın" buyur­dular."

Enes (ra)'in rivayet ettiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyur­du: "Dilenmek üç kişiden başkasına layık değildir,

a) Açlıktan ölecek kadar fakire,

b) Borca boğulmuş kişiye,

c) Diyet vermek zorunda olana.

Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre: "Hasan b. Ali (ra) zekat hurmalarından bir hurma alıp ağzına koymuştu. Rasulullah (sav) 'sakın, sakın at' buyurdular, sonra, "bizim zekat malından ye­mediğimizin farkına varmadın mı? Bunu bilmiyor musun?" dediler. Müslim'in rivayetinde; "Bize zekatın helal olmadığını bilmiyor mu­sun?" şeklindedir.

Aişe(ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasulullah'â bir parça et getirdiler de, "bu, Berire'ye verilen zekattır dedim." Bunun üzerine Rasulullah (sav) "bu onun için sadaka,yani zekat ise de bizim için onun tarafından verilmiş bir hediyedir" buyurdu.

Enes (ra)'den Rasulullah (sav)'m, yolda bir kuru hurmaya'rastladığı ve şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. "Zekat malından olmak ihtimali olmasa idi bu kuru hurmayı (alıp) yerdim."

Abdullah b el-Haris el-Haşimî (ra)'m bir hadis nakledip hadisin sonunda şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Şu sadakalar insanların kirlerinden başka bir şey değildir. Onlar Muhammed (sav) ile Ehli beytine helal olmaz.[46] Haşimoğullarına da zekat vermek caiz değil­dir. Onlar; Ali (ra), Abbas (ra), Cafer (ra), Akil (ra), Haris b. Abdul-muttalib (ra) sülalesidir. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Ey Haşimoğulları! şüphesiz yüce Allah insanların mallarının kirini ve onların pisliklerini size haram kıldı. Haşimoğulîarınm azat­lılarına, da zekat vermek caiz değildir. Fakat vakıfların ve sadakala­rın nafileleri, Haşimoğulları ve azatlıları için caizdir. Zira zekatta o-lan illet nafile olan sadakalar da ve evkafta kesinlikle yoktur. Zeka­tın zimmiye verilmesi de caiz değildir. Zira Resulullah (sav): Muaz (ra)'a şöyle buyurmuştur:

"Ey Muaz! Sen zekatı onların zenginlerinden alıp (Müslüman­ların) fakirlerine ver." Fakat zimmiye zekattan başka caizdir. Zim­miye öşür ve haraç da caiz değildir. Eğer zekat verdiği kimsenin zen­gin veya fakir olduğu veya babası olduğu, oğlu veya Haşimî olduğu anlaşılsa o zekatı iade etmez.[47]

Vergiyi ebette zekat yerine vermek yeterli değildir. Zira zekat müslümana, Allah'a şükür borcu olarak vermek ve yaklaşmak için, Allah'a ibadet etmek İçin farz olmuştur. Vergi öyle değildir. İbadet manası yoktur. Aynı zamanda mali bir vazifedir. Bu nedenle zekatta niyet etmek şart olmuştur. Vergide niyet etmek şart değildir. Zekat şer'an malum olmuş bir haktır. Vergi öyle değildir. Vergi yönetimin taktirine kalmış bir ödevdir. Zekat daima zekat sabit olan bir haktır. Vergi ise luzumiyete göre malum olmuş belli vakitlerde ödenen bir vazife ve vecibedir. Zekatın verileceği yerler sekiz sınıftır. Bunlar; 'fa­kirler, miskinler..[48] Vergi ise devletin genel masraflarını karşılamak için harcanan bir maldır. Zekatın ruhanî, bedenî, sosyal, insanî bir çok hedefi vardır. Vergide bu hedeflerin ekserisi yoktur.

Zekatı kabul eden kişi zekatı veren kişinin üzerine nafakasını vermekle yükümlü olduğu kimse olmamalıdır. Zekatı kabul eden kişi akraba, iddet içindeki olan zevce gibi nafakası zekat veren kimseye borç olan kimselerden olmamalıdır. Zira bu durum her yerden zeka­tın fakire mülk edilmesi yolu ile edasına mani olur. Bu vaziyette ze­kat veren bir bakımdan kendisi için kendisine harcama yapmış gibi olur. Zekat usullere yani ana-babaya, ne kadar yukarı çıkarsa çıksın verilmez, ne kadar aşağı inerse insin evlatlara da verilmez. Zevcelere, fakir yahut miskin de olsalar verilmez. Zira onların nafakası zekat verenin üzerine vacip olur. Zekat ihtiyacı karşılamak içindir.

Şu halde bir kimse başkasından harçlık alıyorsa aynı şahıstan zekat alamaz. Zira karı koca, ana baba evlat birbirinin mallarından manfiat alırlar. Şafiîlere göre: Nafakası zekat veren olan kişiye ait ol­mayıp başkasına ait olan kimselerin de zekatın verilmesi caiz değil­dir. Zira nafakası başkasına ait olan kimselere ihtiyacı yoktur. Her gün ihtiyacını gören kimselere benzemektedir. Hanefîlere göre:zengin olan bir kocanın fakir olan karısına zekat vermesi caizdir. Zira kadın kocasından ancak ve ancak harçlığı kadar hakkını alabilir. Bu şekil­de olan bir kadın şer'i bir zengin sayılmaz. Bunun gibi zina eden bir kişinin zinadan meydana gelen çocuğuna zekat vermesi caiz değildir. Fakat sonra çocuğun malum olan bir kocadan meydana gelmesi bel­li olursa o zaman kendisine zekatın verilmesi caiz olur. Fakat yuka­rıdaki meselelerde eğer kişiler borçlular sınıfından olsalar veya Allah yolunda cihat etseler bu nedenle yani borçları ve savaşta olmaları nedeniyle zekat verilmesi caiz olur.

Ebu Hanife ile Hanbelilerde kuvvetli görüşe göre zevcenin zeka­tını kocasına vermesi caiz görülmemiştir. Zira zekat kocanın harca­masıyla kadına geri döner.

İmameyn, İmam Şafiî ve îmam Malik'e göre kadının kocasına zekat vermesi caizdir. Dayandıkları delil ise İbn Mes'ud'un hanımı Zeyneb'den rivayet edilen şu hadisi şeriftir.

"Kocan ve çocuğun sadaka vermeye en layık olan kimselerdir.[49] Bunlardan başka, kardeş, kız kardeş, hala, teyze, amca, dayı, bunların evlatları gibi akrabalara zekat vermek daha uygun olur. Zi­ra, Tabarani'nin Selman b. Amir'den rivayet ettiğine göre; " Fakirlere verilen sadaka bir sadakadır. Akrabaya verilen sadaka iki sadakadır. Biri sadaka diğeri iyiliktir." Şu halde akrabanın hakkı daha fazladır.

İmam Malik şöyle demiştir: Zekatını verdiğin iyi kimseler geçi­mini sağlamak zorunda olmadığın yakınlarındır. Nafile sadakalara gelince; bunların usul ve furu'a, karı kocaya verilmesi caizdir. Hatta bunlara verilmesi daha uygun olur. Zira bunları yapmakta iki çeşit sevap vardır. Birincisi, sadaka sevabı, diğeri akrabalık sevgisidir.

Nafile sadakaların zenginlere ve kafirlere verilmesi caizdir. Bun­larında o verilenleri almaları caizdir. Bu sebeple de sevap vardır. Zi­ra Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Onlar Allah sevgisiyle miskin ye­tim ve esirlere yemek verdiler." O zamanda esirlerden başkası yoktu. Hz. Ömer, müşrik olan dayısına Hz. Peygamberin de giydir­diği hülle elbisesini giydirdi. Rasulullah (sav) Ebu Bekir'in kızı Esma'ya, müşrike olan annesine iyilik yapma konusunda kendisine so­ru sorunca, ona "anana iyilik et" buyurdu.

Yalnız zengin olan kimselerin sadaka almamaları müstehaptır.

Zengin ne sadaka almalı ne de elini sadakaya sürmelidir. Zira ihti­yaç halinde bile Alalh Teala istemekten çekinenleri övmüş ve şöyle buyurmuştur: "Tanımayan onları iffetlerinden dolayı zanneder."

Eğer zengin kişi ihtiyaç belirterek sadakayı alırsa bu sadaka alana haram olur. Şayet o sadaka nafile de olsa hüküm aynıdır. Zira bu olayda aldatma ve yalan vardır. Şafiîlere göre, zekatı, vacib oldu­ğu memleketten başka bir memlekete nakletmek caiz değildir. Zira genellikle o malın bulunduğu yerde, zekata hak sahibi olanlar da o-lur. Götürülen yer çok yakın olsa da zekat malını nakletmek caiz ol­maz. Zira öyle nakiller zekatları o ülkesinin fakirlerinin çaresiz bıra­kılması demektir. Zira zekat yerinde olan insanlar zekat beklemek­tedirler ve onların umudu ve gözleri zekata bağlıdır. Onun için, zekat bazı şartlar hariç başka ülkelere gönderilmesi tüm mezheplere göre haram veya mekruhtur.

Zekatın vacib olduğu memleketlerde sınıflardan biri olmazsa veya onların ihtiyaçlarından fazla mal olursa o sınıfın hissesi veya fazla kalan mal o memlekete en yakın olan bir yere götürülerek, aynı sınıftan olan kişilere verilir. Zekat alan kişinin nafakası zekat veren kişinin üzerine farz olmamalıdır. Nafakası zekat verenin üzerine farz olan kişi o nafaka dolayısıyla zengin sayılmaktadır.

Zekat verenin, ona zekat vermesi kendi kendine zekat vermesi gibidir. Zira o malın faydası zekat veren kimseye aittir. Üstelik üze­rine vacib olan nafaka yükü de hafiflemiş olur. Bu nedenle kişi zeka­tını babasına, annesine, dedesine ve ninesine veremez. Zira onların nafakaları çocuklarının üzerindedir. Kişi zekatını küçük çocuklarına ve küçük torunlarına veremediği gibi, büyük olmasına rağmen, deli ve hastalıklı olan yakınlarına da veremez. Zira bunların nafakaları akrabalarına aittir.

Kişi zekatını karısına da veremez. Zira karısının nafakası ken­disi üzerine vacibtir. Ancak ve ancak burada bir husus vardır. Öyle kimselere fakirlik ve miskinlik nedeniyle zekat verilmez. Şu halde bunlar borçlu iseler veya Allah yolunda cihada gidiyorlarsa nafaka­ları kendisine vacib olan kişi bu vaziyette onlara zekat verebilir. Kendisine zekat vacib olan kişinin zekatını nafakasını temin etmek zo­runda olduğu kimselere (hanımına, çocuklarına, babasına, anasına v.s) zekat veremeyeceğini belirtmiştik.

Fakat nafakası vacib olmayan, nafakası başkası tarafından ve­rilen kimselere verilebilir mi? Eğer o şahsa verilen nafaka kifayet ediyorsa, o zaman zekat verilmez. Zira o kişi verilen nafaka ile zengin sayılır. Ancak verilen nafakanın yeterli olmaması halinde zekat veril­mesi caiz olur. Zira o, bu haliyle fakir veya miskin sıfatını almakta­dır.

Eğer kadın zengin olsa, malının zekatını fakir kocasına verebi­lir. Hatta zekatını kocasına vermesi sünnettir. Kadının zekatını ço­cuklarına infak etmesi müstehaptır. Zira hem kocasının hem de ço­cuklarının nafakası kadının üzerine vacib değildir. "...Ben kocama ve akrabalarıma infak edersem bu sadaka yerine geçer, ve kafi gelir mi? Evet, onun iki ecri vardır. Biri akrabalık ve sılayı rahim yani akraba­lara iyilik ecri, diğeri sadaka ecri. [50]

Ümmü Seleme şöyle naklediyor: "Bir kere, Ey Allah'ın Rasulü! (ölen eşim) Ebu Seleme'nin oğullarına infak ettiğimden dolayı bana bir ecir varmıdır? Ben onlara infak ediyorum, onları şöyle, böyle muhtaç kimseler olarak kendi hallerine terk ediyorum. Onlar da benim çocuklarımdır! dedim. Rasulullah (sav) 'evet bunlar hakkında sana, onlara yaptığın infakın sevabı vardır." buyurdu. [51]

Nafakası vacib olmayan, kardeşleri, amcaları, halaları, dayıları, teyzeleri ve bunların çocukları bulunursa ve bunlar da kendisine ze­kat verilebilecek sekiz sınıfa dahilse, zekatını vermesi caizdir. Hatta bunlara verilmesi daha evladır. Zira Rasulullah (sav) bu konuyla ilgi­li olarak şöyle buyurmuştur:

"Miskine verilen zekat sadece zekattır. Akrabaya verilen zekat ise hem zekat, hem de sıla-i rahimdir, yani akrabalara iyiliktir. [52]

 

Zekat ve Dindeki Yeri:

 

Zekat bir bakıma da dini bir vazifedir ve çok önemlidir. Müslü­man topluluğu arasında sosyal adaleti kurmaya sevgi, saygı ve kar­deşlik bağlarını pekiştirmeye kötülükleri giderme ve sınıf farkını kal­dırmaya, zenginle fakir arasındaki farkı kaldırmaya yönelik mali bir ibadettir. Dindeki yeri bedendeki omurga mesabesindedir. Zekatın sağlıklı işlemesi sağlam bir imana dayanır. îslam devleti zekat ver­meyenleri tesbit ettiği taktirde gerekli müdahaleyi yapar. Böylece fa­kirlerin hakkını koruma cihetine gider.

Zekat dağıtılırken kimlere verilir? Önce fakir olan erkek ve kız kardeşlere, Bunların çocuklarına,

Fakir hala ve amcalara, Bunların fakir olan çocuklarına, Dayılara ve teyzelere, Bunların çocuklarına.

Özet olarak; zekatı ana, baba, çocuklara ve torunlara vermek caiz değildir. Zira zekat Kur'an'da belirtildiği gibi ancak sekiz sınıfa verilebilir. Hadislerde ise bu sekiz sınıf açıklanırken usul ve füru'un (yani baba ve dedelerin, ninelerin, evlad ve torunların) bunların dı­şında olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle kişinin usûl ve füru, muhtaç dahi olsalar kendi zekatından onlara vermesi caiz olmaz. Zira zaten müslüman bunlara bakmakla yükümlüdür. Karı koca birbirine ze­kat verebilir mi? Kişi kendi eşine zekat veremez. Zira örf ve adet ba­kımından karı koca menfaate ortak sayılırlar. Bu sebeble İmam Ebu Hanife'ye göre kadm da zekatını kocasına veremez. İmameyne ve İmam Şafiîye göre verebilir. El-Hidaye; böylece islami aile yuvasında, aynı çatı altında yaşayanları her bakımından birbirine bağlamış ve aralarında zengin olanın diğerine yardımcı olmasını ön görmüştür.

Üç şey mekarimi ahlaktandır.

a) Sana zulmedeni affetmen,

b) Seni mahrum edene vermen,

c) Senden ilgisini kesen akrabalarına gitmendir.

 

Zekat Borcu İle Ölen Müslümanların Hükmü veya Zekatın Ölüm İle Ölen Kimsenin Üzerinden Sakıt Olması:

 

Bu konuda fakihlerin ihtilafı olmuştur.

Maliki, Şafiî ve Hanbelîlere göre, bir kimseye zekat farz olursa aynı zamanda ödeme imkanı olduğu halde ölürse günahkar olur. Bu borç farz olan bir borç olduğundan vasiyet edilmesi gerekir. Fakat geriye bıraktığı maldan vasiyet etmese dahi bu zekat ödenmelidir. Ö-lüm, borcun ölen kimseden sakıt olması demek değildir. Hatta mal sahibi hayatta olsa kendisine ait bir malın hakkı olduğu için iptal edilmez. Aynı borcunun verilmesi gibidir.

Fakat ölmüş olan kimsenin geriye bırakmış olduğu malın üçte birinden vasiyet etmiş gibi ödenir. Malikîlere göre sahih olan bu gö­rüştür. Şafiî ve Hanbelilere göre ise kalan malın tamamından ödenir.

Ölünün terk etmiş olduğu malda, kulun Allah'a olan borcu ile kullara olan borcu birleşerek cem olursa, örneğin; zekat, keffaretler, adak ihramı, kişinin avlanma cezası ve benzeri borçlar, ikisi de bir araya gelirse, Şafiîlerin esas görüşüne göre; Allah hakkının önce ödenmesi gerekir.

Ebu Hanifeye göre ölüm ile kişinin zekat borcu sakıt olur. Zira niyet edilmesi şarttır. Niyet edilmesi ibadet için şarttır. Örneğin; oruçta, orucun borcunun ölmekle sakıt olması gibi.

Hanefîlere göre üç şeyde zekat borcu sakıt olur;

1. Zekat borcu olan kimsenin vasiyeti olmadan ölmesi,

2. Dinden çıkmak,

3. Yıl tamam olduktan sonra, ödeme imkanı bulamadan malın ak olması.

Borcu ıskat etmek zekatın yerine geçmez. Bu konu zekatın fa­kir olan kimselerin bizzat mülküne geçirilmesi şartına bağlanmakta­dır. Hanefîlere göre alacağın bağışlanması zekat yerine geçmez. Ze­katın fakirlere bizzat verilmesi lazımdır. Kişinin fakirin üzerindeki alacağım zekatını verdikten sonra kesinlikle sahihtir. Önce zekatın verilmesi lazımdır. Sonra alacağını ister. Hanbelîlere göre böyle ya­pılması caiz değildir, dememişlerdir; fakat bunu bir hile olarak gör­müşlerdir. [53]

Şu halde alacaklı, borçluya vermiş olduğu zekatı kendisi satın alıp bundan sabah, akşam fakirlere yemek verse ve malın kendisini onlara vermese bu zekat yerine geçmez. Zira bunda temlik yoktur. Bir kişi zekatını yoksula verse bizzat yoksul onu teslim almadıktan sonra veya veli veya vekili teslim almadıktan sonra zekat verme işi tamamlanamaz. Bir kişi yoksul bir ölünün borcunu zekat niyetiyle ödeyecek olsa zekat yerine geçmez. Zira yoksula temlik edilmemiş olur. Zira ölü malı teslim almış sayılmaz. Şu halde hayatta bulunan bir yoksulun borcunu onun emriyle ödese zekat yerine geçer. Bunda temlik vardır. Zira yoksul o kişiye bunu emredince mal sahibi teslim alma hususunda fakirin vekili olur. Örneğin; fakir zekatı kendi eliyle alıp alacaklısına temlik ve teslim etmiş gibi olmaktadır. İbn Cuzeyy el-Malikîye göre:

 

Zekatın Memuuat Ve Yasakları Üçtür:

 

1. Zekatın başa kakma ve eziyet etmekle iptal edilmesi. Zira sadaka sebebiyle başa kakma olursa bu durum sadakanın faziletini noksan eder veya kökten yok eder. Zira Allah (cc) bir ayette şöyle bu­yurmuştur:

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve eziyet ver­me suretiyle iptal etmeyin." [54]

Verdiğimiz sadakaların ayette anlatılan sadakalardan büyük görmemek elzemdir. Zira yapılan bir iyiliğin büyük görülmesi, o iyili­ğin sevabını kökte imha edebilir.

Kişinin kendi verdiği sadakayı satın alması.

3. Zekat memurunun zekat vereceği kişileri, zekat olarak veri­lecek malların başına toplaması da yasaktır. Zira zekatlar her kesin bulunduğu yere getirilmelidir.

İkinci yasak konusunda Hanbelîlerin fikri Malikîler gibidir. Ze­kat veren, zekatını verdiği kişiden geri satın almamalıdır.

Ömer (ra)'den rivayet edildiğine göre; "Allah yolunda bir deveyi sadaka olarak verdim. Verdiğim kimse deveyi kaybetti. O deveyi ucuz fiyata diğerlerine satacağını zannedip ben ondan satın almak istedim ve Rasulullah'a sordum, şöyle buyurdu: Sana bir dirhem geri verse de sadakanı geri alma. Zira sadakanın geri alınanı, kustuğunu yiyen köpeğin misali gibidir."

İmam Şafiî ve diğer müctehidler şu şekilde izah etmişlerdir:

Satın almak usulüyle zekatı geri almak caizdir. Zira daha önce zikrettiğimiz bir hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur:

Beş kişi dışında zekat zenginlere helal olmaz; bunlardan biri, zekatını kendi malıyla satın alan zengin kişidir..."

Nevevî, Hz. Ömer'in hadisi hakkında şöyle demiştir: Bu ten-zihen bir yasaklama olup, tahrimen bir yasaklama değildir. Bir şeyi sadaka olarak veren veya zekat olarak malından çıkaran veya kef-faret, adak yada başka bir şey olarak ibadet kastıyla çıkaran kimse­nin bunları verdiği yahut hibe ettiği kimseden satın alması veya ve­rilin kimsenin kendi isteğiyle sahib olması mekruhtur. Yalnız buna varis olursa keraheti yoktur.

İbn Cuzeyy el-Malikî, zekatın adabının altı olduğunu izaha ça­lışmıştır.

Gönül hoşluğu için de ayırıp ödemek,

Kazancının en hayırlısından ödemek,

Zekat memuru malın orta olanını almasıdır,

4. Hanefîlere göre zekatı gizli olarak çıkarıp vermek daha fazi­letlidir. Zira bu durum gösterişten daha uzaktır. Şafiî ve Hanbelîlere göre; zekatta en faziletli olan zahiren verilendir. Başkalarının da ze­kat vermesine vesile olması söz konusu olabilir.

Nafile sadakayı ise gizli vermek daha uygundur. Bu, cumhu­run görüşüdür. Delili ise, arşın gölgesinde gölgelenecek yedi kişiden bahseden hadis-i şeriftir. "...Bunlardan biride sağ elinin verdiği sa­dakayı sol eli bilmeyecek kadar gizli veren..."kimsedir. Şafıîler şöyle demişlerdir: Şayet kişi sadakayı başkalarına örnek olmak için açık­tan verirse, bunu gösteriş yapmak, şöhret kazanmak için yapmazsa ve bundan dolayı küçük düşürülmezse açıktan verilebilir.

Kendisine övgü yapılır korku ile zekat için bir vekil tayin et­mek.

6. Zekatı veren kimsenin kendisi için dua etmesi. "Allah'ım bu zekatımı ganimet kıl, zarar ve ziyan kılma" alan kişide, "Allah sana verdiğin bu sadaka nedeniyle muvaffakiyet versin. Geride bıraktık­larında bereket kılsın. Bu malı senin için temizleyici kılsın."

7. Zekatı verirken takva, ilim, fakirliğini gizleme, akraba olma gibi vasıfları olanı tercih etmek. Çünkü malı vermekte Allah'a taata ve ehline, namuslu olmayı gerçekleştirmeye yardım etmektir.

8. Hanefîlere göre; fakirlere, kendilerine ve aile fertlerinin bir günlük muhtaç olduğu şeyleri istemeden, zengin kılacak kadar ver­mek sünnettir.

9. Fakire verilen şeyin zekat olduğunu bildirmeye ihtiyaç yok­tur. Zira bu konuyu daha önce de açıklamıştır.

10.  Zekatı ödemede acele etmek lazımdır. Zira Allah'ın emir­lerini yerine getirmesi elzemdir. Her hangi bir' kimse zekatını daha layığıyla veya akraba veya sahibi olan kimseyi bulmak için geciktirirse, Hanbelilere göre caizdir.[55]

 

Sadaka-ı Fıtırda Beş Konu Vardır:

 

Fıtırın meşruiyyeti, hükmü ve hangi kişiye sadaka ile emrolunur.

Sadakanın te'cili, ta'cili ve ne vakit fıtır sadakası vacib olur.

Miktarı, sıfatı ve vacibin cinsi,

Sadakanın caizi ve menduplan,

Sadakayı kimler alacak ve kimlere verilecek.

Fitre: Hicretin ikinci yılında Ramazan orucunun farz olduğu s-ene zekattan önce meşru kılınmıştır. Farz olmasının delilleri bazı hadislerde vardır. O hadislerden bazısı şöyledir.

a) İbn Ömer'in hadisi. "Rasulullah (sav) Ramazanda fitreyi, ze­katı hurmadan bir sa' arpadan, bir sa' olmak üzere, müslüman olan hür erkek, köle veya kadınlara farz kılmıştır. [56]

Bir sa' şimdiki mısır ölçekîeriyle 1/3 kadehtir. Eski ölçülerle iki kadehtir. Yani Şam müddü ile 1/8 müddür. Bu ölçek bu gün sümniye (2751 gr.) olarak tarif edilmiştir. Hanefilere göre (3800 gr.) dır. Bu hadis fitrenin vacib olmasında müslüman olmanın şart olduğuna delildir. Şu halde fitre kafirlere vacib değildir. Müslüman halkımız arasmda bu vecibeye sadece fıtir denilmektedir. Bu da zekat gibi sos­yal dengeyi sağlamaya yönelik mali bir ibadettir.

Buharı ve Müslim'in tesbitine göre, Ashabdan İbn Ömer (ra) di-yorki; "Rasulullah (sav) ramazana sadaka-ı fıtırı farz kıldı. İsteyen hurmadan bir sa', isteyen arpadan bir sa' ayırıp verir."

Bu hür, köle, erkek, kadın, küçük, büyük her Müslümana va-cibtir. Bir sa' yaklaşık olarak üç yüz gram eder. Buğdaydan veya buğday unundan ise bunun yarısı verilir. İsteyen bunları aynen ve­rir. İsteyen paraya çevirip nakit olarak öder. Fitre, asıl ihtiyacından fazla elinde nisab miktarı mal veya parası bulunan her Müslüman'a vaciptir. Nisap miktarı yaklaşık olarak 86 gramdır. Yani 86 gram al­tındır.

Fitir, bayramın birinci günü fecir doğunca vacip olur. Bununla beraber Ramazan günlerinden herhangi bir günde verilmesinde bir sakınca kesinlikle yoktur. Halkımızın fitre dediği sadaka: Fıtır: ra­mazan bayramını geçirmeden verilmesi gereken bir vacip sadakadır. Bundan dolayıdır ki bayram gecesi güneş doğmadan önce doğan ço­cuk için de fitre verilir.

Zekatın farz oluşunda aranan şartlar, kişiye fitre vermesi için aranan şartlarla aynı olmasına rağmen, malın ticaret malı olması, ü-zerinden tam bir yıl geçmesi ve artıcı bir mal olması gibi şartlar aranmaz.

Hür, dinen zengin sayılan her müslümana oruç tutsun tutma­sın fıtır sadakası vermesi vaciptir. Fıtır sadakasını ramazan gün­lerinde, bayramdan önce vermek fakirler için daha faydalıdır. Fıtır sadakası ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarının dışın­da en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Fıtır sadakası hicretin ikinci se­nesi şaban ayında meşru kılınmış olup oruçlu kimseyi yapacağı muhtemel kötülüklerden, boş sözlerden de korur. Bu şekilde olan zengin, fakir ve muhtaçları gözetmiş olur. Fıtır sadakası ramazan a-yının birinci günü sabah vaktinin girmesi ile vacip olursa da bundan birkaç gün Önce hatta birkaç ay veya yıl önce de, sonra da verilebilir. Fakihler fıtır sadakasının bayram günü sabah vakti girdikten sonra ve namaz kılınmadan önce verilmesinin müstehap olduğu hususun­da ittifak etmişlerdir.

Fıtır sadakasını, mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere ver­mesi en uygunudur. Kişi fıtır sadakasını anasına, babasına, çocuk ve torunlarına da veremez. Bir kimse fıtır sadakasını bir veya birkaç kişiye verebilir.

2. Ebu Said el-Hudrî (ra)'den rivayet edilen bir hadiste, fitre ve­rilebilecek maddeler ve miktarları şöyle tarif edilir; "Biz fitre mik­tarını Allah Rasulü aramızda iken yiyecek maddelerinden bir sa', ve­ya hurmadan bir sa', veya arpadan bir sa', veya kuru üzümden bir sa', veya keşden yine bir sa' olarak veriyorduk. Ben yaşayacağım sü­rece vermeye devam edeceğim. [57]

Burada yiyecek maddesinden kastedilen buğdaydır. Keş ise; yağı alınmamış sütle karıştırılmış un demektir. Yukarıdaki hadis-i şerifler fitre miktarının buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden bir sa' olduğuna delalet etmektedir.

Ancak buğday cinsinin miktarı İbn. Abbas ve Amr b. Şuayb'ın babası ve dedesi yoluyla merfu olarak rivayet ettikleri hadislerde ya­rım sa' olarak tahsis edilmiştir.

İbn Abbas'dan rivayet edilen hadis şöyledir: "Fitre sadakası buğdaydan iki müddür. [58]

3. İbn Abbas (raj'ın rivayet ettiğine göre bir hudis-i şerifte şöyle buyuruluyor: "Rasulullah (sav) oruçluları kötü sözlerden ve davra­nışlardan arındırmak ve yoksullara yiyecek sağlamak için fitreyi farz kılmıştır. Fitreyi kim namazdan önce öderse, o makbul bir zekat, kim de namazdan sonra öderse her hangi bir sadaka olur. [59]

4. Abdullah b. Salebe (ra) şöyle nakletmiştir:

Rasulullah (sav) Ramazan bayramından bir veya iki gün Önce bir konuşma yaparak: "Buğdaydan, arpadan ve hurmadan bir sa'mı hür, köle, küçük, büyük her kes için sadaka olarak veriniz/ buyur­du. [60]

Yukarıdaki hadis-i şerifler buğday, arpa ve kuru üzümden fitre miktarını bir sa' olarak bildirilmektedir. Ancak buğday cinsinin mik­tarı İbn. Abbas'ın ve Amr b. Şuayb'ın babası ve dedesi yoluyla merfu olarak naklettiği hadislerde yanm sa' olarak tahdis edilmiştir. îbn Abbas'ın rivayet ettiği hadis şöyledir.

Fitre sadakası buğdaydan iki müddür. [61]

Netice olarak;

a. Arpa, hurma ve kuru üzüm litre miktarı ölçü birimine göre takriben 3 kg., örfi ölçüye göre ise 3.33 kg. olur.

b. Buğday ve aynı hükümde olan buğday unu ve kavut için ise şer'i ölçüye göre; takriben 1.5 kg, örfi ölçüye göre ise 1.66 kg. olur. Bu iki ölçekten birini tercih etmek mümkündür. Fakat örfi ölçü fa­kirler için daha iyidir. Aynı zamanda da sevap bakımından fakirler için daha faydalıdır. Cumhura göre; fitre buğdaydan da bir sa'dır. Hanefîlere göre fitre, dört şeyden verilir. Buğday, arpa hurma ve ku­ru üzüm. Fitrenin miktarı buğdaydan yarım sa' arpadan, hurmadan ve kuru üzümden bir sa'dır.

İmam Ebu Hanife ile İmam Muhammed'e göre; fitre Irak ölçü­lerine göre sekiz rıtıldır. Bir Irak nth yüz otuz dirhemdir. Bu hemen, hemen üç bin yüz grama tekabül etmektedir.

Fitre sadakası; ramazan ayının sonuna yetişen ve temel ihti­yaçlarından başka en az nisab miktarı bir mala sahib olan her müs-lüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Bunun bir ismi de fitredir. Fitre sadakası, sevab için verilen yaradılış ikramı demekdir.

Fıtır sadakasının vacib olması, zekatın farz kılınmasından ön­cedir. Orucun farz kılındığı yıla rastlar. Bu bir yardımlaşmadır. Oru­cun kabulüne, can çekişmeye ve kabir azabından kurtuluşa bir ve­siledir. Fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesine, bayram gününün se­vinç ve refahına onların da katılmalarına bir yardımdır. Bu yönüyle fıtır sadakası İnsanlık için bir fazilet ve sevabdır.[62]

Hanefîlere göre fitre, bayramın birinci günü sabah vaktinin duhulüyle vacib olması meydana gelir. Zira sadaka bayrama izafelidir. İzafet ve nisbette tahsisi meydana getirir. Bu nedenle tahsis yani nisbet bayram gününe olup, gecesine değildir. Zira maksat orucun zıddı olan iftar etmektir. Bu iş de gece olmaz, ancak ve ancak gün­düz olur. Zira bayram günü oruç haramdır.

Bayram günü fecir doğmadan önce ölen kişiye fitre vacib ol­maz. Fecir doğduktan sonra müslüman olan veya dünyaya gelen bir Çocuk için fitre vermek gerekmez. Fitrenin önce yani erken verilmesi sahih olduğu gibi sonra verilmesi de sahih olur. Ramazan ayı gir­dikten sonra fitrenin vacib olma vakti olan bayram gününden önce verilmesi de caiz olur. Bayram gününe de tehir edilebilir. Önce ve­rilmesinin caiz olması vacib olması nedeniyledir. Bunun için nisab miktan meydana geldikten sonra zekatın vacibiyeti gibi olur. Fitre­nin verilmesi bir ibadet kabul edildiğinden bayram gününden sonra da verilebilir. Bu nedenle fitre vacib olduktan sonra zekat gibidir. Verilmedikçe sakıt olmaz.

Özet olarak; fitreyi bayram gününden evvel hatta ramazan a-yuıdan evvel vermek caizdir. Eğer bayram gününden sonraya terk edilirse fitre sakıt olmaz. Fitrenin verilmesi gereklidir. Ramazan ayın­dan evvel fitrenin verilmesi zaruri rivayetle sabittir. Fakat fetvaya esas olan kavle göre; Ramazandan evvel fitrenin verilmesi caiz değil­dir. Cumhura göre; bayram gecesi güneşin kaybolmasıyla vacib olur.

Zira fitre daha evvel geçen hadislerde Ramazan orucunun açıl­masına izafet edilmişti. Bu nedenle vacib olmuştur. Zira izafet bir şeye taalluka ve bağlılığı meydana getirir. Bayram gününün ihtidası bayram gecesi güneşin kaybolmasıyla başlar. Orucun sonu da yine güneşin batmasıyla başlar.

Hanefiler ve cumhur arasındaki ihtilafın nedeni, ramazan ayı­nın çıkmasına mı veya fitrenin bayram gününe mi ait bir ibadet ol­duğudur. Zira bayram gecesi ramazan ayından sayılmaz. Güneş bat­tıktan sonra hayatını kaybeden kimse üzerine fitre vacib olmaz. Fa­kat güneş battıktan sonra doğan veya müslüman olan kimse veya fitrenin vacib olduğu vakit de fakir olsa, sonra zengin olursa, cum­hura göre;bu kişilere fitre vacib değildir, cumhura göre fitre ölüm ve benzeri sebeblerle sakıt olmaz. Ödeninceye kadar zimmetinde borç olarak kalır.[63]

Fıtır sadakası; maldan belli olan bir miktarın verilmesidir. Fıtır sadakasının verilme vakti ise Ramazan ayının son günü güneş kay­bolduktan sonra başlar. Her mükellefin ve nafakası üzerine vacib olan kişilerin fitrelerini vermesi vacibtir. Zira Rasulullah (sav) Ramazan'm farz olduğu hicretin ikinci yılında fıtır sadakası verilmesini emretmiştir. Bu konu ile ilgili olarak, Ibn Ömer'den rivayet edilen şu hadis zikredilebilir:

"Rasulullah (sav) Ramazan'da fıtır zekatını, hür, köle, erkek, kadın tüm müslümanlara hurmadan veya arpadan bir sa' olarak farz kıldı." [64]

 

Fıtır Zekatı Üç Şartla Farz Olur:

 

1. Müslüman olmakla. Kafire dünyada cezayı gerektirecek şe­kilde vacib değildir. Bu hususla ilgili olan İbn. Ömer'den rivayet edi­len hadis daha önce geçmişti.

2. Ramazan'ın son gününde güneşin batmasıyla. Buna göre Ramazan'ın son günü güneş battıktan sonra ölen kimseye fıtır sa­dakası vacibtir. Ölen kimse ister fıtır sadakayı vermeye imkan bul­sun, ister imkan bulmasın fark yoktur. Fakat güneş battıktan sonra dünyaya gelen çocuk için fıtır sadakası vacib değildir. Ramazan'ın son günü güneş kaybolmadan önce ölen kimseye de vacib değildir. Ramazanın son günü güneş kaybolmadan önce doğan çocuk için fı­tır sadakası vacibtir.

3. Kişinin hem kendisine hem de çoluk çocuğuna bayram günü ve gecesinde, yeterli nafakası olmayan kimseye fıtır sadakası vacib olmaz.

 

Mükellefin, Fıtır Sadakasını Ödemekle Yükümlü Olan Kimseler:

 

Sözü geçen üç şarta cami olan her kese, kendisi ve nafakası kendisine vacib olan babası, annesi, dedeleri, nineleri, çocukları ve eşi için fıtır sadakası vermek vacibtir. Fakat buluğa eren ve çalışma­ya gücü yeten çocuğu için fıtır sadakası vermesi kesinlikle vacib de­ğildir. Nafakasını karşılamakla yükümlü olmadığı akrabası için de fıtır sadakası vermesi vacib olmaz. Bir kişinin malı, nafakası onun için vacib olan kişilerin sadakasını vermeye yetecek kadar değilse, evvela kendisinin, sonra eşinin, daha sonra küçük çocuğunun, son­ra babasının annesinin, sonra çalışmaktan aciz büyük oğlunun fıtır sadakasını vermelidir.

Fıtır sadakasının en çok yenen gıdalardan verilmesi lazımdır. Ancak o zaman bu konuda İmam Ebu Hanifenin mezhebine uyarak, bedelini yani nakit para vermek daha kolay olur. Zira gıdanın bede­lini vermek fakirler için buğday vermekten daha faydalıdır. Hedefin tesbiti için daha yakındır.

Fıtır sadakasının vakti daha önce de belirttiğimiz gibi, Ramaza­nın son günü güneşin kaybolmasıyla başlar. Fıtır sadakasını çıkar­manın caiz olduğu zaman ise Ramazanın başından başlayıp bayra­mın birinci günü güneş batışıyla sona erer. Fitreyi baynamın birinci günü sabah namazı İle bayram namazı arasında vermek sünnettir. Zira daha evvel kaydettiğimiz İbni Ömer hadisi buna delalet ettiği gi­bi; "Halk bayram namazına çıkmadan evvel fıtır sadakasını verin.[65] hadisi de buna delalet etmektedir

Kişinin akrabaları içinde zekat verebileceği kimselere fitre ver-meside caizdir. Fitreyi zengin olan kimselere veremez. Aynı bunun gi­bi nafakası kendisine farz olan akrabasına vermesi de caiz değildir. Ayrıca zekat almış bir kimseye de verilmez. Fitrenin zekatın verilebi­leceği sekiz sınıfa verilmesi caizdir. Zira fitre de malın zekatı gibidir.

Şafiîlerden bazıları, fitrenin bir kişiye verilmesi görüşünü ter­cih etmişlerdir. Yaşadığımız bu ortamda bu görüşü taklit etmemizin kesinlikle bir mahzuru yoktur. Zira Bacuri de böyle söylemiştir. Fa-kihler bir sa'nın bir kaç yoksula birden verilmesini ve aralarında paylaştırılmasını caiz görmüşlerdir. Bir topluluğun fitresini bir kişiye vermeye gelince: imam Şafiî sadakanın altı sınıf arasında paylaştırıl­masını vacib kabul etmiştir. Bunun gibi her sınıfın hissesinin üçer kişiye vermesini vacib kabul etmiştir. Şafıîlere göre bayram günü ve gecesi kendisinin ve ihtiyaçlarını karşılamakla mükellef olduğu kim­selerin nafakaları, meskenleri, elbiseleri ve sair ihtiyaçlarından baş­ka bir şeye sahib olan kimse hem kendisi hem kendilerine bakmaya mecbur olduğu kimseler için fıtır zekatını vermekle mükelleftir. Kendilerine bakılmakla mükellef olunan kimseler:

a) Naşize: Yani kötü olmayan, zenginde olsa zevce

b) Usûlü: Yani ana ve babalar

c) Füruu: Yani çocuk ve torunlar.

d) Köle ve Cariyesi:

Baliğ olan füruu ve usûlden herhangi birisi için, ancak fakir ol­dukları zaman onların fıtır sadakası verilir. Üvey annenin muhtaç da olsa fitresi vermek lazım gelmez. Nafakasını vermeye mecbur olma­dığı kimsenin fıtır sadakasını çıkarmak ancak oğlu da olsa izin alın­masına bağlıdır. Eğer izin alınmazsa caiz değildir. Bir fitrenin iki cinsten verilmesi caiz olmaz.

Bir kimse bir fakirden bir miktar para veya buğday alacağı olsa ondan istihsal etmeden onu zekat sayamaz. Ancak alacağını aldık­tan sonra kendisine zekat olarak onu verebilir. Veya kendi malından o fakire zekat verir. Fakirde borcunu ödeyebilir. Fakat verirken şart koşmak caiz olmaz.

Fitre verilecek maddelerin ölçü ile mi, tartı ile mi verilmesi ge­rekir?

İmam Ebu Hanife'nin İmam Yusuftan yaptığı rivayete göre; bunlar ölçü ile değil de tartı ile hesaplanır verilir.

 

Sadaka-ı Fıtır Vücubunun Vakti:

 

Bu konuyla ilgili olarak îbn. Ömer (ra) diyor ki: "Rasulullah (sav) bize insanlar namaza gitmeden sadaka-ı fitin vermemizi em­retti." Bunun için, İbn. Ömer her sene bayramdan bir kaç gün önce fitresini verirdi.

İmam Ebu Hanife'ye göre; bunu ramazan ayı girmeden daha önce yapmak caizdir. İmam Şafiî'ye göre; ramazan ayı girince verile­bilir. Fitre oruçluyu manen temizleyen bir vecibedir. Fakat oruç tut­maya bağlı değildir. Daha çok fakir ve muhtaçları korumaya yöne­liktir. Bu bakımdan yaşlılığı veya hastalığı nedeniyle oruç tutmayan kişiler de fitre verirler.

Hanbelîler bu konuda Şafıüer gibi düşünmüşlerdir. Onlara gö­re; fitrenin son ödeme zamanı, bayram günü güneşin batma zama­nıdır. Dayandıkları delil ise daha önce de geçen şu hadistir: "Bayram gününde fakirlerin ihtiyaçlarını giderin. [66]

Eğer kişi fitrenin verilmesini bayram gününden sonraya bırakırsa, vacib olan bîr ibadeti vaktinden sonraya bıraktığı ve emre ay­kırı davrandığı için günahkar olur. Bu kimselerin fitreyi kaza etmele­ri gerekir.

Kendisine fitre vermek vacib olan kişi; fitreyi küçük çocukları, bakmakla yükümlü olduğu bunak, fakir ve deliler için de verir. Bu­nun gibi hizmet için kullandığı köleleri için de öder. Ticaret için olan kölelere fıtır verilmez. Fitre vermek konusunda bunak ve deli çocuk gibidirler. Bu delilik ister doğuştan ister yeni meydana gelsin, fark etmez. Bir kimse babası veya annesi adına fitre ödemek zorunda değildir. Zira kişinin anne babası üzerine velayeti yoktur.

Bir kimse küçük kardeşi için de fitre vermek zorunda değildir. Kendi ailesinden bile olsa yine mecbur değildir. Fakat bunlar adına veya hanımı adına onların izni olmadan öderse istihsanen caiz olur. Kişinin hanımı için fitre vermesinin vacib olmaması, velayet ve yü­kümlülükteki eksiklikten ötürüdür. Zira erkek karısı üzerinde evlilik hakkından başka velayet sahibi olamaz, tedavi gibi. Nafaka masraf­larından başka velayet sahibi değildir. Zira bu konuda genel kaide şudur: Nafakası ve bakımı kendisine gereken kimselerin fitresini de ödemesi gerekir.[67]

Kadın fakir, kocası zengin ise kocanın karısının fitresini verme­mesi vebal gerektirmez. Büyük çocuklar hakkındaki hüküm de ay­nıdır. Bir zengin ailesinden başkası adına yani hısım akrabalarının veya komşularının yerine fıtır sadakası verecek olsa, bu iş için onlar­dan izin alması gerekir.[68]

Dede ve nineleri ne kadar fakir olursa olsun, torunlarının onlar adına fitre vermesi emredilmemiştir. Fakat izinleri alınarak fitreleri verilirse caiz olur. Bir kaç kişinin fitresini bir tek fakire vermek caiz­dir. Bir mü'min üzerine fitre, keffaret, adak, zekat ve benzeri vacibler varsa, bunları ödemeden ölürse bıraktığı maldan bunlar çıkarılıp ve­rilmez. Zira şahsın ölmesiyle mal varislere intikal etmiştir. Yalnız kul hakkı müstesnadır. İnsanlara olan borçlar kul hakkına girdiğinden derhal o maldan ödenmesi gerekir. Bunun için ölenin varisleri (yetim değillerse), murisleri üzerinde kalan fitre, zekat, kurban, adak ve benzeri vacibleri yerine getirmekle zorlanamaz. İsterlerse kendilerine düşen hisseden bunu ödeyebilirler.

Ölen kimse, üzerindeki bu gibi vaciblerin Ödenmesi için vasi­yette bulunmuşsa, o zaman geriye bıraktığı malının üçte birinden çıkarılıp verilmesi gerekir. Üçte birini aşarsa, aşan kısmı ödenmez. Fakir bir çocuğun babası ölmüş veya fakir düşmüş olursa babasının babası nisaba malik ise, babası yerine geçerek fitre verir. Fakat zahir rivayete göre bu durumda dedenin torunlarının fitresini vermesi ge­rekmez.

 

Gayr-ı Müslim Vatandaşlara Bey'tül Maldan Yardım Yapabilirmi?

 

Geçim sıkıntısı çeken, geliri olmayan ve bu nedenle yaşlılıktan dolayı çalışmayan yoksul gayr-ı müslim vatandaşlara beyt'ül malda­ki haraç, cizye ve benzeri vergilerden yardım yapılabilir.[69]

İslam'ın mali yapısı ve vergi sistemi 12 kısma ayrılır, bu önemli konunun izahını şu şekilde tavzii özetle söylenebilir;

1. Zekat sadece zengin müslümanlardan alınır ve Kur'an'da belirtilen yerlere sarf edilir.

2. Öşür, araziyi öşriyye adı verilen arazilerde yetiştirilen ürü-lerden alınan verginin adıdır. Yağmurla sulanıyorsa 1/10, dolap ve benzeri şeylerle sulanıyorsa 1/20 alınır.

3. Haraç, toprak vergisi demektir. Gayr-ı müslimlerin sahib ol­dukları topraklar, kim tarafından fethedildiğinde vergi karşılığında kendilerine bırakılan arazilerden alman vergi.

4. Cizye,  gayr-ı müslim vatandaşlardan alınan vergidir.  Bu harcama daha çok ülke savunmasına harcanır.

5. Amme arazisi gelirleri.

6.  Mer'alar

7. Gümrük ve geçiş rüsumu. Bu, ikinci halife Ömer (ra) zama­nında uygulanmıştır

8. Yer altı madenleri ve yer üstü madenleri.

9. Varis bırakmadan ölen kimsenin mirası.

10. Savaşlarda elde edilen ganimet.

11. Gayr-ı müslimlere ait olduğu tesbit edilen defineler.

12. Müslümanlar tarafından yapılan vakıflar. (Mebsut)

 

Nafile Sadakalar

 

1. Naille Sadakaların Hükmü:

 

Bütün zaman ve evkatlarda nafile sadakalar müstehaptır. Zira Allah Teala (cc) şöyle buyurmuştur:

Kimdir o kimse ki, Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah'da onu kat kat arttırsın.[70]

Allahu Teâlâ bir çok ayette sadaka verilmesini emretmiştir. Sünnette de sadaka verilmesine dair sahih hadisler varid olmuştur. Bunlara örnek olarak;

Her kim aç bir kimseyi doyurursa, Allah ona cennet meyveleri yedirir. Her kim susuz bir mü'mine su verirse Allah ona ağzı kapalı saf bir içecekten içirir. Her kim çıplak bir kimseyi giydirirse, Allah ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir.

Hadisin metninde geçen "hudrul-cennet" cennetin yeşil elbi­seleri demektir. Her kim çıplak bir mü'mini giydirirse Allah ona cen­netin yeşil elbiselerinden giydirir. Başka bir hadisi şerifte ise, Rasu-lullah şöyle buyuruyor: "Kul helal kazancından sadaka verirse, Allah bu sadakayı o kişi için kabul eder. O sağ eli ile alır. Sizden birinin ku­zusu veya tayım büyüttüğü gibi büyütür. Bir kişi bir lokmayı sadaka olarak verirse, bu lokma Allah katında büyür. Son olarak dağ gibi olur. O halde sadaka verin."

Başka bir hadis ise şöyledir: Her kim helal kazancından bir tek kuru hurma verirse ki Allah helal olmayanı kabul etmez. Allah onu sağ eli ile kabul eder. Sonra bunu sahibi adına, sizden birinin kuzuyu veya tayını büyüttüğü gibi büyütür. Sonuç olarak dağ gibi olur."

Bazen sadaka vermek haram olur. Örneğin; sadakayı alan ki­şinin bunu kötü yolda harcayacağı bilinirse, buna sadaka vermek kesinlikle haramdır. Bazen sadaka vermek vaciptir, Örneğin; sıkıntı­da bulunan birini görüp de yanında ihtiyacından fazla olarak bu ki­şiye verebileceği madde veya para bulunması gibi.

 

2. Sadakanın Gizli Ve Ramazanda Verilmesi:

 

Gizli olarak verilen sadaka,açıktan verilen sadakadan daha fa­ziletlidir. Zekattan farklı olarak, açıktan verilen sadakalardan daha faziletlidir. Zira Allah (cc) bir ayette buyuruyor ki;

"Eğer sadakaları açıktan verirseniz güzeldir. Eğer gizleyip fakirlere öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Bu nedenle Allah sizin günahlarınızdan bir kısmını Örter. [71]

Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor:

Allah yedi kişiyi, kendi gölgesinden başka gölge olmayan Kıya­met gününde, gölgesi altında gölgelendirir.

1. Adaletle hükmeden ima­mı, yani devlet başkanını.

2. Allah'a ibadetle yetişen genci.

3. Gönlü mescitlere bağlı kişiyi

4. Allah için sevişen, o noktada birleşen ve biri diğerinden ayrılırken o nokta yüzünden ayrılan iki dostu.

5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının kendisini davet ettiğinde "ben Allah'tan kor­karım diye" red cevabı veren adamı.

6. Sadaka veripte sağ elinin ver­diğini sol eline duyurmayan kimseyi

7. Bir tenhada Allah'ı zikreder­ken gözleri yaşla dolan kişiyi" [72]

Enes (ra)'dan Rasulullah'm şöyle buyurduğu nakledilir: "Sada­ka, elbette Allah'ın sadaka verene karşı olan öfkesini yatıştırır. Sa­daka sahibini (yangın, boğulma, hayvan tarafından parçalanma gibi) kötü ölümden korur. [73]

Ebu Davud'un rivayetinde pu hadis vardır. "İsteyenin hakkı vardır at üstünde gelse dahi istedimi red edilmemelidir." Şu halde el açıp isteyene hüsnü zan etmek lazımdır. At üstünde gelse dahi veril­melidir. Zira atın kendisinin olduğu belli değildir. Muhtaç olmayan biri olarak bilinirse verilmez.

Tabaranî Sağır'in de şöylece bir hadis mevcuttur: "Gizli olarak verilen sadaka rabbin gazabını söndürür." Ramazanı şerifteki olan sadakanin verilmesi Ramazandan bapka verilmesinden kat kat fazilet cihetinde daha hayırlıdır. Zira bu konuyla ilgili olarak Resul-i Ekrem (sav) Efendimize hangi sadakanın daha faziletli olduğu sorul­du. O da Ramazanda verilen sadakadyr buyurmuptur. Zira fakirler oruç nedeniyle zayıf düşerler ve çalışıp kazanma imkanın dan mah­rum kalırlar.

Ramazanda yapılan iyilikler kat kat olur Zilhiccenin ilk on gü­nü, bayram günleri gibi faziletli günlerde, Mekke Medine gibi kıy­metli ve perefli mekanlarda sadaka vermek sevab bakımından daha kuvvetli olur. Cihatta, hacda güneş ve ay tutulması gibi olaylarda, hastalık ve sefer durumlarında da sadaka vermenin sevabı daha çok olur. Şayet ihtiyaç çok olursa su tasadduk etmek, yiyecek tasadduk etmekten daha hayırlıdır. Zira bu konuyla ilgili olarak Resul-i Ekrem (sav) Efendimize hangi sadakanyn daha hayırlı olduğu sorulmuş, Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: "Gayet yiyeceğe ihtiyaç daha fazla ise yiyecek vermek daha sevaptır."

Süt veren koyunu tasadduk etmekteki sevab daha kuvvetlidir. Zira bu koyunu verdiği ihtiyaç sahibi kimse, süt verdiği müddetçe bu hayvanın sütünü sağarak içer. Sonra geri verir. Zira bundan daha çok iyilik severlik ve ihsan söz konusudur. İhtiyaç bulunduğu vakitlerde sadakayı çok vermek müstehabür. Zira Allahu Teâlâ bir ayette şöyle buyuruyor. "Yahut salgın bir açlık gününde yemek yedirmektir. [74] Her kötülük işlemenin akabinde sadaka vermek sadaka verirken besmele çekmek müstehabür. Zira sadaka vermek ibadettir. [75]

 

3- Bütün Malı Sadaka Olarak Vermek

 

Eğer büyük kimse yalnız yaşıyorsa yahut geçimini sağladığı kimselerle beraber olup büyük kazanç sahibi olduğu halde fakirliğe karşı sabredeceği konusunda kendine güveniyorsa, dilencilik yap­maktan kaçınır ve bu konularda kendisinden emin olursa bütün malını sadaka olarak vermesi güzeldir. Eğer böyle olmazsa caiz de­ğildir. Bilakis mekruhtur. [76]

Zira Rasulullah (sav)'e "Hangi sadaka daha faziletlidir?" diye sorulunca şöyle cevap verdi: "Yoksula gizli olarak verilen veya malı az olmasına rağmen kendini zorlayarak verilen sadakadır. [77]

Hz. Ömer (ra)'den şöyle rivayet edilmiştir: "Rasulullah bize sa­daka vermemizi emretti. Bu emir malının olduğu bir zamana rast gelmişti. Eğer bir gün Ebu Bekir (ra)'i malımı tasadduk etmekte geçeceksem bu gün geçerim, dedim ve malımın nısfısını Rasulullah'a götürdüm. Rasulullah (sav), "ailene ne bıraktın?" diye sordu. Bir mislini aileme bıraktım cevabını verdim. Ebu Bekir ise malının ta­mamını Rasulullah'a götürdü. Ona da "ailene ne bıraktın?" diye sor­du. "Allah ve Rasulünü bıraktım" cevabını verdi. Bunun üzerine, "Bundan sonra ebediyyen seninle yarışmaya niyet etmem" dedim."

Bu durum Ebu Bekir (ra)'e has bir durumdur. Zira onun imanı kesin ve çok sağlam bir iman idi. O ticaret ile uğraşarak elde ettiği kazancını islam yolunda harcıyordu. En iyi olan bir insan önce ge­çim sıkıntısını sağladığı taktirde ondan sonra, artanı sadaka olarak muhtaç olan kimselere verebilir. Netice itibarıyla, bir kimse kendi­sinin ve geçimini sağlamakla yükümlü olduğu kimselerin malını sadaka olarak verirse kesinlikle günahkar olur. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Sadakanın en hayırlısı zengin olarak verilendir. Vermeye önce ailenden başla."

Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyuruluyor:[78]

Kişinin geçimini temin etmesi gerekenlere bakmaması, günah, suç olarak yeter."Kişinin kendisine gerekli nafakasından fazlasını sa­daka olarak vermesi müstehaptır.

Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Kişi dinarlarından ve dirhemlerinden, buğdayından ve hurma­sından sadaka versin. [79]

 

4. Kişinin Sadakayı Zorlanmadan İmkanlarına Göre Vermesi:

 

Az olsun, çok olsun sadaka vermekten kaçınmamak lazımdır. Zira Allah nezdinde sevabın azı olsun çoğu olsun kabul edilir. Şu halde Allah'ın kabul ettiği ve mübarek kıldığı sadaka az değildir. Zira Allahu Teâlâ bir ayette şöyle buyuruyor:

Zerre kadar hayır işleyen onu görecektir."

Başka bir hadiste de şöyle buyuruluyor: "Yarım hurma da olsa sadaka vererek cehennem atisinden korunun." Bu konuyla ilgili ola­rak başka bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır:

Buharı ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir ha­diste: "Ey müslüman hanımları! Bir hanım komşu hanıma koyun pa-çasıda olsa ikramda bulunmayı küçük görmesin."

Neseî ile İbn. Huzeyme'nin ve İbn. Hibban (ra)'dan rivayet ettik­lerine göre; Rasulullah (sav); "Bir dirhem yüz bin dirhemi geçmiştir/' buyurdu. Bir adam: Ya Rasulullah! Bu nasıl olur? dedi. Rasulullah şöyle buyurdu: "Çok malı bulunan bir kenarından yüz bin dirhemi sa­daka verir. Bir adam da ancak iki dirhemi bulunur ve bir dirhemini sadaka olarak verir." Yani bu bir dirhem çok malın bir bölümü olan yüz bin dirhemden daha da çok olur.

 

İyi Kişilere Sadaka Vermek:

 

Bir müslümanm sadakasını iyi, safî, salih kullara, hayır ve ki­şilik sahibi ihtiyaç sahibi kimselere vermesi müstehaptır.

 

Akrabalar:

 

En faziletlisi sadakayı en yakın akrabaya sonra komşulara ver­mektir. Netice itibarıyla akraba yabancıdan daha iyidir. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:  Akraba olan yetime ver.. [80]

Rasulullah (sav) Abdullah îbn. Mes'ud'un hanımı Zeyneb'e şöy­le buyurmuştur: "Kocan ve çocuğun sadaka vermek için en layık olan kimselerdir." Bu hadisi şerif sadakanın kocaya ve yetim olan ye­ğenlere verilmesi konusunda bir cevabtır. evet akrabaya sadaka vermede kişi için iki sevab vardır. Biri yakınlık sevabı diğeri de sada­ka sevabıdır.[81]

Yine Ahmed b.Mâce ve Tirmizî, hasen olarak rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Yoksula verilen sadaka bir sadaka­dır. Akrabanın yoksuluna verilen sadaka ise iki sadakadır. Birincisi sadaka ikincisi ise akrabaya iyiliktir."

Yine Buharîde nakledilen bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Benim iki komşum var. Bunlardan hangisine hediye vereyim? Rasulullah şöyle cevap vermiştir. Kapısı sana en yakın olana ver."

Zekatlar, adaklar, kefaretler, vasiyetler, vakıflar ve diğer iyiliklerde de hüküm yine böyledir.

Bunlar arasında akrabayı en öne almak, o akrabalar da buna layıksalar müstehaptır. Kişinin sadakasını akrabaları arasında düş­manlığı en şiddetli olana vermesi müstehaptır. Zira bu kişinin kal­bini mulayeme etmek ve aynı zamanda düşmanlığını sevgi ve dostlu­ğa çevirmektir.

Şiddetli ihtiyaç sahipleri:

Sadakanın şiddetli ihtiyaç sahiplerine verilmesi müsteheptır. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: "...Yahut toprakta sürünen bir yoksula..[82]

 

7- Zengin Haşimi Kabilesine Mensub Kafir ve Fasık Kişi:

 

Nafile sadaka akrabadan da olsa zengine verilebilir. Ca'fer b. Muhammed, babasından şöyle rivayet etmiştir: Ca'fer'in babası Mekke ve Medine arasındaki sadaka olarak yaptırılan çeşmelerden su içerdi. Kendisine; sadaka olan sudan mı içiyorsun? denilince şöy­le cevab verdi. Allah bize sadece farz olan sadakadan verilmesini ha­ram kılmıştır." Şafiî ve Beyhakî rivayet etmişlerdir.

Buharı ve Müslim'de yer alan, Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadiste; "Rasulullah (sav) hırsızlık yapan bir erkek ile zina eden bir kadına ve zengin birine verilen sadakayı kabul etmiş, buna karşı çıkmamıştır." Bu hadiste şu işaret vardır. Senin hırsıza ve zina eden kadına verdiğin sadaka olaki hırsızın hırsızlığına kadının da zina et­mesine mani olacaktır. Zengine verdiğin sadaka ola ki hikmet için­dir. O zaman o da kendisine Allah'ın verdiklerinden verecektir. Şu halde zenginin kendisine verilecek sadakayı kabul etmemesi elzem­dir. Haşimî kabilesine mensub olan kişilere zekat vermek caizdir Nafile sadakaların ise Rasulullah'dan başka Haşimîlere verilmesi ha­ram değildir. Bunun gibi fasıklara verilen sadakalar helaldir. Yine bunun gibi Yahudi, Hristiyan, Mecusi ve Zımmilere verilen sadaka­lar helaldir. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Onlar, Allah sevgisi ile yoksullara, yetimlere ve esirlere yemek yedirirler.[83]

Malumdur ki, esir harbidir. Buharı ve Müslim'in Ebu Hurey-re'den rivayet ettikleri bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Canlı olan her varlığa yapılan iyilikten dolayı hayır vardır," "Senin yemeğini yal­nız takva sahibi kimseler yesin" hadisinde kastedilen mana en iyisi demektir.

Ölü için sadaka vermek: Daha önce de cenaze bahsinde açıkla­dığımız gibi, ölü için yemek yedirmek, su içirmek, giydirmek, para verme türünden sadaka verme ölüye fayda verir. Bunun gibi dua et­mek de ölüye yarar ve fayda verir. Bu dua da "Allah'ım ona rahmet et, Allah'ım onun günahlarını bağışla" tarzındaki ifadelerdir. Öyle zikir olunanlar için icma ile ölülere fayda verir.

Bedenle yapılan ibadetlerle, örneğin; namaz kılıp, oruç tutmak suretiyle ölü için sadaka verilmez. Fatiha okumak gibi Kur'an ayet­lerini okumaya gelince; îmam Malik, imam Şafüye göre ölü bunlar­dan menfaatlanmaz. Cumhura Fatiha okumak gibi Kur'an ayetlerini okumak sevabı ölüye vermek kesinlikle ölü faydalanır.

8. Borçlu olan kimse veya ailesinin ve aile efradının nafakası­nın temin etmekle yükümlü solan kimselerin yükümlü olduğu kim­selerin üzerindeki vecibeyi yerine getirmedikçe sadaka vermemeleri iyidir. Şafulerin en sağlam kavline göre, borcunu ödeyecek kadar ma­li durumu olmayan borçlu kişinin sadaka vermesi haram olur. Bu­nun gibi kendisi ve yirmi dört saatlik nafakasını temin etmekle yü­kümlü olan kimselerin sadaka vermeleri de haramdır. Zira zikir olan şeylerin verilmesi vacibtir. Nafile sadakanın verilmesi sünnettir. Şu halde önce borcun ödenmesi lazımdır. Vacib nafile sadakaya takdim edilmiş olur. Eğer borçlu olan kişi başka bir yönden açık bir karara göre ödeme imkanı bulursa o zaman sadaka vermesine bir mani yoktur. En ekmel vacib olan, istenen veya istenmeyen borç ve nafa­kasının ödenmesidir. Fakat nafaka için ihtiyaç duyulan malın veril­mesinin delili, daha önce geçen hadistir.[84]

Kişinin geçimini temin etmesi gerekenlere bakmaması, ona gü­nah ve suç olarak yeter. Harcamadan, ailenden başka bu hadisin ışığı altında, aile fertlerine yetecek kadar nafaka sağlamak farzdır. Bu farz nafileden öncedir. Şu halde ziyafet de sadaka gibidir. Evine misafir gelen kimseye kendisinin ve aile efradının yiyeceğini yediren Ensar ile ilgi haber çocukların, yemeğe şiddetli ihtiyaçları olmadığı manasına tefsir edilmiştir. Evin erkeği ile hanımı ise haklarını misa­fire ikram etmişlerdir. Zira onlar sabredenlerden oldular. Ev sahibi karısına, "çocukların ihtiyaç olmasa da yemek istemek adetleri oldu­ğundan onları uyutmalarını söylemişlerdir.

 

Haram Olan Bir Malın Sadaka Olarak Verimesi:

 

Hanefîlere göre; bir kimsenin seksiz olarak haram olan bir malı sadaka olarak vermesi veya bizatihi haram olan bir malı ile mescit yaptırması veya bunun gibi bir hayır kurumu için bir bina yap­tırması kesinlikle caiz değildir. Bunu kendi kalbinde helal kabul e-dip sevabını ummak küfürdür. Zira aslı haramdır. Haramda sevab yoktur. Bir kimse bir insandan zulmen bir miktar malı alır, kendi helal malından bir miktar buna katarsa ve sadaka olarak verirse bu kişi kafir olmaz. Zira bu mal kesin olarak haram değildir. Karıştır­makla haram ortadan kalkmış olur. Bununla beraber kişi iki malı karıştırmakla o mala sahib olmuş olur. Ondan sonra zulmen almış olduğunu tazmin eder. Netice itibariyle; küfrün iki şartı vardır:

a) Delili kesin olan, ölü eti gibi kendisine kesin haram olan mal. Baş­kasının malı ise başkasının olduğu için haramdır. Bizzat kendisi ha­ram değildir. Dolayısıyla, Hanefîlere göre; bunu almak halis olarak haram olmaz. Her ne kadar bedelini ödemeden ondan faydalanmak helal olmasa da, onu almak haram değildir.

 

10. Sadaka da Haram, Mekruh ve Müstehab Olan Hususlar:

 

Kazancı veya malı bulunan, zengin olan bir kimsenin, sadaka istemesi kesinlikle haramdır. İstemese bile zenginin ihtiyaç belirtme­si yine haramdır. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

"Suffe ehlinden ölüp te iki dinar bırakan ve hakkında Rasulul-lah'ın "üzerinde dağlanacağı iki ateş parçası' buyurduğu," sahabe ile ilgili haberi alimler bu son manada tefsir etmişlerdir.

Sadakayı başa kakmak sadakanın sevabını yok eder. Zira Al-lahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Ey İman edenler! Sadakalarınızı başa kakarak ve eziyette bu­lunarak iptal etmeyin. *

Bilindiği halde sadakanın fiyat bakımından ucuzundan veril­mesi mekruhtur. Malumunuz olduğu halde sadakanın kötü maldan verilmesi mekruhtur.

Zira Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor;

İğrenmeden alamayacağınız pis ve kötü şeyleri vermeye kastetmeye kalkmayınız." Zira bir insanın en sevdiği malı çıkarıp vermesi müstehaptır. Allahu Teala başka bir ayette şöyle buyuruyor;

Sevdiklerinizden harcamadıkça iyilik sever olamazsınız. [85]

Kişinin haramdan ve şüpheden en çok uzak olan malını seç­mesi daha iyidir. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Helal kazançtan her kim bir hurma danesi tasadduk ederse ki, Allah helal hoş olandan başkasını kabul etmez. Allah onu sağ eli ile kabul eder. Sonra onu sahibi için, sizden birinizin tayını büyüttüğü gibi büyütür. Nihayet dağ gibi olur. [86]

Sadakanın gönül hoşluğu içinde verilmesi müstehaptır. Zira bunda sevabın çok olma ve gönül almak mevzu bahistir. Sadakayı verirken besmele çekmek sünnettir. Zira sadaka bir ibadettir. İbade­tin yanında besmele çekmek sünnettir. Veya besmele çekmek sünnettir. Zira besmelenin çekilmesi bizatihi sünnettir. Aynı zamanda çekilmesi ibadet olur, sadakanın sevabının eksik olmaması için, sa­daka veren kişinin sadaka verdiği kişiden dua konusunda bir şeyler ümid etmemelidir.

Eğer sadaka verilen kişi sadaka veren kişiye dua ederse, sa­dakanın sağlam olması için benzer bir dua ile mukabele edilmesi müs­tehaptır. Zira aynı dua ile mutesaddik ona dua etmesi sadakanın tüm şeylerden salim olması içindir.

Birine sadaka, zekat veya keffaret parası veren veya adak ve benzeri ibadetlerin nakit karşılığını veren kimsenin, verdiği sadakayı geri alması veya satın alması suretiyle veya onun mukabilinde bir şey vermek, hibe etmek veya değişik yollarla geri alması ve kendi mülküne geçirmesi mekruhtur. Sadakanın miras yoluyla veya başka birinden intikal etmesi nedeniyle alınması kesin olarak mekruh de­ğildir.

Zira Ömer (ra): "Allah yolunda bir atı vakfettim, atı alan kimse onu zaif etti. Onu kendisinden satın almak istedim. Zira bu hayvanı ucuz bir fiyata satacağını zannetmiştim. Durumu Rasulullah'a sor­dum, Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: Atı bir dirheme de satacak olsa satın alma. Zira verdiği sadakayı geri alan kustuğunu yiyen gibidir."

Vekiline, çocuğuna, kölesine veya başkalarına isteyen birine veya nafile sadaka olarak vermesi için, bir şey veren kimse. Bu mal kendisine teslim edilmesi gerekenlere teslim edilene kadar, verenin mülkiyetinde kalır. Eğer vekil olan kişi, bu malı müvekkilin belirle­diği kişilere vermezse, başka kimseler için tasadduk ederse sahibi­nin onu reddetmesi daha iyi olur. O mal kendi mülkünde durduğu için, geri aldıktan sonra başkasına verirse caizdir.

Bir kimsenin Allah rızası için cennetten başkasını istemesi. Al­lah adına bir şey isteyene vermemesi, yine Allah adına şefaat isteye­ne şefaat etmemesi mekruhtur. Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur. "Allah rızası için cennetten başkası istenmez. [87]

Başka bir hadiste şöyledir: "Allah adına sığınanın sığınmasını kabul edin. Allah için isteyene verin. Allah için kurtarılmak isteyenleri kurtarın. Size bir hasenatta bulunana karşılık verin. Eğer bir şey bu­lamazsanız dua ediniz ki ona karşıllıkta bulunduğunuzu bilesiniz." hadisleridir.

En büyük sadaka yetimi korumaktır. "Biri Rasulullah'a geldi ve sordu: Yanımda bir yetim var. Hangi sebeplerden dolayı onu dövebili­rim? Rasulullah şöyle buyurdu: Kendi çocuğunu hangi sebeplerden dolayı dövüyorsan onu da o sebepler için dövebilirsin." Yani yetimi terbiye için dövmekte bir mahzur yoktur. Ama fazla değil. İnsan öz çocuğunu ne kadar döverse onu da o kadar dövebilir.

Bu konuda Fudayl b. İyaz der ki; "Nice tokat var ki yetim için helvadan daha tatlıdır." Fakih der ki, eğer yetimin terbiyesi dövmek­le mümkün olsa öyle yapmamalıdır, yani dövmemelidir. Zira yetimi dövmek tehlikeli bir iştir. Bu hususta Said b. Müseyyib'in, Ömer b. Hattab'dan şu rivayeti önemlidir. "Yetim dövüldüğü zaman, ağlama­sından dolayı arş titrer.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

HAC

 

1. Hac ve Umrenin Tarifi:[88]

 

Hac sözlükte, mutlak kasıt manasındadır. "Halil ise; yücelttiği­ne ulaşmayı çok isternendir, der." Şeriatta ise belirli fiilleri yerine ge­tirmek için, Kabe'ye varmayı kastetmektir. Şu halde hac sözlükte, tazim edilecek yer ve makamlara ziyarette bulunmaktır. İbadet mak­sadıyla Arafatta belirli bir vakitte, bir süre durmaktan, daha sonra Beytullah'ı usulüne göre ziyaret etmekten ibaret olan ve islam'ın şartlarından birisini teşkil eden mali ve bedeni bir ibadettir.

Hac ibadetinin, ümmet bilinci için, mükemmel birlik için çok önemli olduğunu göstermektedir. Hac ibadeti dünyanın çeşitli yerlerinden renk, dil, ırk ayrımı gözetilmeksizin binlerce müslümanı bir araya getirmeye vesile olur. Oluşturulan bu ortamı müslümanlar olarak en iyi biçimde değerlendirmezsek, hac ibadetimiz hedefine ulaşmaz.

Tanıştığımız, görüştüğümüz, bir çok şeyi paylaştığımız insan­larla olan birlikteliğimizi, evimize dönerken getireceğimiz hediyelerin en üstüne koymalıyız. Allah'ın misafirleri olarak gittiğimiz Kabe'de, tek yürek tek yumruk olmanın pratiğini yaparız. İnsanlar eşittir, müslümanlar kardeştir. Onlar tek yumruk deyip haccda bunu bece-remiyorsak, kalplerimizi birleştiremiyorsak hacc ibadetimiz nasıl he­define ulaşır.

Sadece tavaf, sadece zemzem içme, sadece say etmekten ibaret bir hacc anlayışı bir hüsrandır. Bunlarla beraber, ümmet bilincini ve islam birliğini yaşamak gerekir. Hacca gitmeye niyetlenen bir mü'min evvela ön hazırlıklarını yapar. Borçlarını öder, kul hakkından kur­tulmak için akrabaları ve komşuları ile helalleşir. îslamın hacc dı­şındaki emirlerini tam olarak yapmaya çalışır. Ahlakını güzelleşti­recek davranışlarda bulunur. Ruhen ve bedenen kendini hacc etme­ye hazırlar. Hacc konusundaki bilgilerini arttırır. Yol arkadaşlarını belirler, gerekli tedbirleri alır. Bu hazırlıklardan sonra kişi artık hacc vazifesini yapmaya hazırdır.

Bundan sonrası için Rasulullah şöyle buyuruyor: "Bir kimse hacc eder ve hacc sırasında kötü bir söz sarfetmezse, büyük günah­lardan çekinir, küçük günahları işlemekte ısrar etmezse, o kimse günahlarından arınarak anasından doğduğu günkü gibi haccdan döner." (Kul hakkına ait günahlar af olunmaz)  [89]

Hacc yolculuğuna niyetlenen bir kimsenin yapması gereken bazı önemli şeyleri maddeler halinde sıralayacak olursak: Tevbe ve istiğfarda bulunmak.

Halisane olarak niyetlenip samimi olarak hacc için hazırlan­mak.

İstiharede bulunmak, yani iki rekat namaz kılıp dua etmek. Kimin hakkına tecavüz etti ise helallik dileyip hakkını vermek. Eğer bir kimsenin parasını veya malını çalmış veya gizli olarak bir eşyasını almış ise, onu sahibine iade etmek ve açıklayarak af dile­mek. Açıklamadan helalleşmek, hak sahibi hakkını helal etse bile helal olmaz .hak sahibi hakkını bilmek zorundadır. Bilmeden helal ettim dese olmaz.

Salih kişilerle meşverette bulunmak, ne ile, ne zaman, kim­lerle gideceği gibi konularda görüşmek fikir almak. Zira Cenab-ı Allah (c.c. ) şöyle buyurmuştur: "Onların işleri kendi aralarında istişa­re iledir.

İşleri de hep aralarında danışmadır. [90]

6.  Hacca kast ettiği zaman borçlu olan kimsenin borcun za­manı gelmiş olmamalıdır. Eğer borcun zamanı geldiyse ve karşılığı da olmazsa alacaklı ile anlaşmadan hacca gitmesi caiz değildir. Bir kimsenin hazır parası olmasa fakat ticari mal ve gayri menkul malı olan kimselerin akraba, dost veya başka kimselerden borç para ala­rak hac yapmaları caiz olur. Fakat bu borcunu noter senedi veya va­siyet ile teyid etmek lazımdır.

7.  Tabiatına denk olan alim veya salih olan bir kimseyi hacca gitmek için seçmek uygun olur. Zira sıkıntıya girdiği zaman kendi­sine nasihat etsin ve kızdığı zaman da teselli versin, takattan düş­tüğü yerde kendisine yardımda bulunsun.

8.  Ahlaksız gurur, gösteriş, hodbin, bencillik, hudfuruş, men­faatperest, kibir gibi kötü sıfatlardan temiz olmak.

9.  Helal mal ile hacca gitmek gerekir. Rasulullah şöyle buyur­muştur.

"Gerçekte elbette Allah çok temiz ve paktır." Bu nedenle onun yanında sadaka vermek veya onun yolunda her hangi bir farz veya keffaret için infak edilen malın helal ve temiz olanını kabul eder. He­lal para ile azık hazırlamada çok titiz davranması gerekir. Şüpheli ve haram para ile hacca gitmemesi lazımdır.[91]

Şayet biriktirdiği parada veya ayırdığı parada haram şüphesi hissediyorsa, o parayı bırakarak helal olan bir malın satılarak hacc için sarfedilmesi gerekir. Ailesinin nafakasını da temin etmesi gere­kir.

10- Hacca gittiği zaman, vasiyet etmek, İslami ölçülere göre sün­nettir. Zira tehlike dolu, şerefli bir yolculuk öncesi bunun yapılması önemlidir. Fakat bazı imanlı kimselerin bu vasiyeti gafil olarak yerine getirmemesi ve öleceklerini hatırlamaksızın yolculuğa çıkması ha­talı bir davranıştır. Aynı zamanda hac yolunda kim ölürse büyük bir mertebe almaktadır. [92] Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:

Rasulullah (sav) Arafatta bir sahabenin attan düşerek hayatını kaybetmesi üzerine, şöyle buyurmuştur: "Onu temiz su ile yıkayınız ihramlığı ile kefenleyiniz. Sakın onun başını ve yüzünü örtmeyiniz. Güzel kokuda sürmeyiniz. Zira o ihramdadır, kıyamet günü 'lebbeyk' okuyarak Allah'ın huzuruna varacaktır." Diğer bir hadisi şerifte ise şöyle buyurmuştur:

Tüm insanlar hangi hal üzere ölmüşse o hal üzere haşrolunur."

11. Evinden çıkmadan önce iki rekat yolculuk namazı kılmak. Birinci rekatta Fatihadan sonra Kâfırun suresi, ikinci rekatta ise İhlas suresini okumak.

12. Yolda giderken ve gelirken kendine, anne ve babasına, dost ve akrabalarına ve vatanına çokça dua etmek gerekir. Kur'an-ı Ke­rim okur ve Allah'ı çokça zikreder. Bilgisi az olan kimselere Haccın farz, vacib, sünnet ve yasaklarını ders vermek.

Hacca giderken Perşembe veya Pazartesi günlerinde bırak­mak daha uygun olur.

14. Hacca gitmeden evvel haccın farz, vacib, sünnet ve yasak­larını iyice öğrenmek ve bir hac rehberi yanında bulundurmak gere­kir.

15. Yiyeceği, içeceği, giyeceği ve beraberinde götüreceği para­nın helal olmasına çok dikkat etmelidir. Haram ve şüpheli olursa her ne kadar zahiren o para ile hacca gitmek, sahih olsa da, Allah katın­da makbul değildir. Allah mükafatını vermez. Hanbelî mezhebine göre bu caiz değildir. Bir daha helal para ile hacca gitmek farzdır.

16. Hacc yolculuğunda ve hacc farizasını İfâ ederken, ticaretle fazlaca meşgul olmaması gerekir. Ticaret ne kadar meşru bir mua­mele olsa da, ticareti orada terk ederek yalnız hac işleriyle meşgul o-lunması gerekir.

17. Eğer uçakla kendi yerini ayırdıktan sonra direk olarak Mekke'ye gitse, o zaman hacı adayları kendi ihramlarını yanlarında ve önünde bulunmalıdır. Zira ihramlar valize bırakılmış olursa, va­lizler uçağa daha önceden yerleştirildiğinden, bu yanlışlığa düşen bazı hacı adayları, hava alanında niyet edip ihrama girilirken o za­man ihramsız olarak kalmaktadırlar.

18. Evinden çıkınca da şu duayı okumak: Allah'ın ismiyle yola çıkıyorum, kötülüklerden kaçıp kurtulmaya, iyilik ve ibadetleri ye­rine getirmeye hiç bir kuvvet ve gücümüz yoktur. Ancak ve ancak Allah ile vardır.

19. Duadan sonra Ayete!-Kürsî, İhlas ve Muavezeteyn sureleri­ni birer kez okunması uygundur. Haccın sosyal yönü itibarıyla bü­yük önemi vardır. Hac mevsiminde Arafatta toplanan yüz binlerce müslüman bir araya gelir ve böylece kardeşliğini gözler önüne serer. Irk, dil, doğum, yer, sınıf v.b farkları gözetmeksizin çöl üzerinde bir­likte çadır kurup, dini vazifelerini hep beraber yürüten, emsalsiz bir­lik ve kardeşlik ruhu İslam'ın topluma kazandırdığı büyük bir ni­mettir.

Yukarıdaki sosyal maksadına uygun olarak yerine getirilen hac ibadetinin mükafatını Rasulullah (sav) şöyle bildiriyor: "İki Umre arasmda işlenen günahlara (son umre) keffarettir, makbul bir haccın mükafatı ise ancak cennettir. [93]

Önemli olan hem ruhen, hem de bedenen hac olayını top ye­kun yaşayabilmek, haccı yaradana kullukta önemli bir dönem nok­tası kılmaktır.

Adem peygamber'in aldığı emir üzerine ilk hareketi hac için Hindistan'dan oldu. Yolda uğradığı her konakta yedi, içti, dinlendi. Konakladığı her yer sonraları bayındır hale geldi. Mekke'ye yaklaştı­ğında melekler onu karşıladı ve "Selam sana ey Adem! Haccın mak­bul ve mebrur olsun. Bizler senden iki bin sene önce burayı tavaf ettik." Adem (a.s) hac menasıkini bitirdikten sonra, Allah ona "Ya Adem! Bir arzun varsa söyle yerine getireyim" buyurdu. Adem (a. s) dedi ki: "İhtiyacım hayli büyüktür. Benim ve oğlumun günahının ba­ğışlanmanı istiyorum." Allah buyurdu ki; "Senin günahını bağışla­dım, oğlunun günahına gelince; kim beni tanır, iman eder, peygam­berlerimi tastik eder, kitaplarımı doğrularsa onun günahını bağışla­rız."

 

Hacer'ül Esved Hakkındaki Hadisler Nelerdir?

 

Allah'a and olsun ki, o bu taşı kıyamet günü kaldırıp haşr ala­nına getirecektir. Bu taşın gören iki gözü, konuşan dili olacaktır. Dünyada kim ona el sürmüş veya onu selamlamış ve bunun hakkını vermişse her halde o kıyamet günü onun lehine tanıklık yapacaktır.[94]

Allah (c.c.) kıyamet günü hem hacerul esvedi hem de rüknü yemeniyi kaldırıp haşır alanına getirecektir. Bunların iki gözü iki dili ve iki dudağı bulunacak, onunla kendilerini selamlayan hacıların le­hinde tanıklıkta bulunacaklardır."

Muhammed'ül Emin 35 yaşlarında iken Mekkeliler Kabe'yi ta­mir etmeye karar verdiler. İbrahim peygamberden beri geçen zaman içersinde Kabe tamire muhtaç bir duruma gelmişti. Gerek sel su-larmm ve gerekse yağmurların tahribatı duvarların çatlamasına se­bep olmuştu. Bir kadının dikkatsizliğinden Kabe'nin örtüsü ve kapı­sı yanmış; bu durumdan faydalanan hırsızlar, Kabe'nin içinde bir kuyuda bulunan Kabe hazinesini çalmışlardı.

İşte bu yüzden, Kureyşliler Cidde sahilinde karaya vuran bir gemi-enkazını satın alarak Kabe'yi tamir ettiler. Fakat Hacer'ül Es-ved'in yerine konmasına sıra gelince kabileler arasında büyük bir münakaşa anlaşmazlık çıktı. Nerede İse tüm kabileler birbirine gire­ceklerdi. Sonunda hakem olarak seçilen Muhammed'ül Emin, bütün kabileleri memnun eden en iyi hal çaresini buldu. Onun adalet an­layışı halkı cenkten ve anlaşmazlıktan men etti. Zira Hacer'ül Esvedi yine evvelki yerine koyacaklarken bu dört kabile Kureyşle niza et­tiler. Bu kabilelerden her bir reis Hacer'ül Esvedi ben yerine ko­yayım, taki şeref, fahr bize ola, diyerek nizaya başladılar. Ondan sonra Velid b. Muğire ara yerde kan dökülür diye halkı cenkten men etti. Sabredin, şimdi mescide kim evvel girerse onu hakem yapalım. Hepimiz onun hikmetine itaat edelim, dedi. Bu meselede hepsi itti­fak ettiler.

Bu ittifakta iken Rasulullah görünür. Hepsi, işte Muham-med'ül-Emin geliyor Bizim hükmümüzü o verir, dediler. Rasulullah (sav) gelip oturunca, vakıayı haber verdiler. Sen neye hükmedersen biz onu kabul ederiz, dediler. Rasululîah ridasmı omzundan çıkardı ve yere serdi. Hacer'ül Esvedi ridasmın üzerine koydu. Dört kabileye de bu ridayı getirin ve beyte iletin ki hepiniz götürmüş olasınız. Bu şerefe hepiniz ortak olunuz, dedi. Tüm kabileler bu işe çok sevindi. Dört kabile bu ridayı taş üzerinde olarak götürdüler. Beyt'in duvarına ilettiler. Daha sonra "bu taşı kim alarak beyt'in köşesine koya­cak" sorusu soruldu. Rasulullah oradaki insanlara hepiniz bir kişi için ittifak edin taşı alıp yerine koysun. Dört kabile de taşı getirmek şerefine nail olunca, hepsi birden taşı yerine koyma şefme nail olan kişi, bizi bu zahmetten kurtaran kişi olmalıdır, diyerek Muham­med'ül Emin'i seçtiler. Bundan sonra Rasulullah taşı ridanın orta­sından aldı ve eliyle eski yerine yerleştirdi. Beyt'in yapısı taman ol­du.

Hacer'ül-Esved: Kâbe-i Muazzamanın doğusunda ve kapısının yanındaki köşededir.

 

Kâ'be-İ Muazzamanın Dört Rüknü Vardır:

 

Hacer'ül Esved'in bulunduğu köşeye rüknü esved.

2. Ondan sonraki rükne, Rüknü Yemanî denir. Bu iki rükne Yemaniyyen de denir. Diğer iki rükne ise Şamiyan denir. Rüknü Es-ved'de; kurulmuş bulunması sebebiyle iki fazilet vardır. Rüknü Ye-manide ise İbrahim (a. s) attığı temeller üzerine kurulmuş bulunması sebebiyle iki fazilet vardır. Şâmi rükünlerde ise bu faziletler yoktur. Bu nedenle Rüknü Esved, öpmek veya sopa ile istilam olunmak su­retiyle iki sünnetle hususiyet kazanmıştır. Rüknü Yemani ise; fazi­leti bir olduğu için yalnız el ile istilam edilir, öpülmez.[95]

Umre’nin Manası: Terim olarak umre ziyaret demektir. Bazıla­rına göre: Mamur olan bir yeri kastedip oraya gitmek doğruydu, demişlerdir. Umrenin şer'i, yani ıstılahı manası ise; özel şartlan ile özel bir takım ibadetleri yerine getirmek için hac vaktinden başka bir zamanda Kâ'be'yi ziyaret etmeye kast etmektir.[96]

Zaman cihetiyle ve bazı hükümleriyle hac, umre'den tefrik ol­muştur. Zira hac yalnız belirli aylarda yapılır. Bu aylar: Şevval, Zil­kade ve Zilhicce'nin ilk on günüdür. Umre ise hac zamanından baş­ka zamanlarda yapılır. Yani bütün aylarda yapılabilir.

Hac, ahkam bakımından da umreden ayrılır. Zira hacda, Ara­fat'ta vakfeye durmak, geceleyin Müzdelife'de, Mina'da bulunmak ve Mina'da cemrelere taş atmak gerekir. Bunlar umrede yoktur. Umre­de lazım olan şeyler şunlardır: Niyet, tavaf, saçın tamamını veya bir kısmını kesmektir. Bununla beraber hac, fakihlerin ittifakıyla farzdır. Umrenin vacibiyetinde ihtilaf vardır.

Hanbelîler ve ezher olan görüşlerine göre Şafıîler diyor ki;

Umre de hac gibi farzdır."

Zira Allah Teala şöyle buyuruyor:

Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. [97] Şu halde her ikisinide eksiksiz bir şekilde yerine getirin. Zira emir farz ifade etmektedir. Hz.Aişe'den rivayet edilen hadiste:

Ya Rasulullah! Cihadın en faziletli iş olduğunu görüyoruz. Biz kadınlar cihada katılmayalım mı? Rasulullah (sav), hayır. Cihad en faziletli iştir. Fakat, siz kadınlar için en faziletli cihad kabul olan hac­dır." buyurdular. Buharı, Nesei'de hadisin lafzı şöyledir: "Lakin ciha­dın en iyisi ve en güzeli Kâbe-i Muazzamayı haccetmektir.[98]

Hac ve umrenin meşruiyyetinin zamanı hakkında açıklanan sözlerin en güçlüsü, (bunun delili de) hicretin dokuzuncu yılında vacib kılındığını söyleyenlerin görüşüdür. Bunun delili; hicretin doku­zuncu senesinde Rasulullah (sav)'a gelip yapmakla yükümlü olduk­ları vacibleri soran Abdulkays heyetine söyledikleridir. "Evvela Al­lah'a iman etmenizi, sonra namaz kılmanızı, zekat vermenizi rama­zan orucunu tutmanızı ve ganimetlerin beşte birini vermenizi emredi­yorum. "

Ona bir yol bulabilenlerin yani gücü yetenlerin Beyt'i hac ve ziyaret etmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. [99] Bu ayet nazil olduğu zaman Resul-ü Ekrem (sav) efendi­miz şöyle buyurmuştur.

"Ey insanlar! Allah üzerinize haca. farz kılmıştır. Şu halde haca. ifa edin. Dinleyenlerden biri: "Her sene mi ya Resûlallâh?" diye sordu. Peygamber(sav) adam sualini üç defa tekrar edinceye kadar sustu. Sonra: "Evet dersem her sene hacc etmek mutlaka vacip olur. Siz de bunu yapamazdınız. Siz söylediklerim kadan ile beni bırakın.[100] dedi.

Başka bir ayet ise şöyledir:

Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. [101] "İnsanları hacca çağır. Yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan gelsinler taki kendi menfaatlarine şahit olsunlar. Allah'ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kur­ban ederken onun adını ansınlar.[102] Sünnetten delil ise şu hadistir.

îslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilah olma­dığına, Muhammed'in Allah'ın resulü bulunduğuna inanmak, namazı tadili erkan ile kılmak, zekatı titizlikle vermek, Beyt-i yani Kabe'yi haccetmek ve ramazan orucunu tutmak. [103] İcmaya gelince Müslü­manların tümü haccm farziyetinde ittifak içindedir. Bunlardan kesin olarak hiç kimse haccın farz olmadığını hükümde söylememiştir. Bu yüzden haccın farziyetini kabul etmeyen kimse kafir olduğuna hük-medilmiştir. Zira bu kitap, sünnet ve icma ile sabit olan bir hükmü inkar etmektir.

İbni Abbas (ra)'dan; Ekra b.Habis (ra), Rasulullah (sav)'a şöyle sordu: "Ya Rasulullah! Hacc her sene midir? Yoksa bir defa mı? Pey­gamber (sav): Yalnız bir defadır. Fazla yapan için o nafiledir. [104]

Bu görüşü kuvvetlendiren bir özelliği de, emrin tekrarı gerek­tirmeyeceği husustur. O halde Kur'an'm buradaki emri de haccın tekrarını ifade etmemektedir. Ancak Beyhaki ve İbn. Hibban'ın riva­yet ettikleri, "Her beş yılda bir haccedilmesini emreden hadisler mendub anlamında alınmaktadır. Said el-Hudrî'den rivayet edilen hadisin metni şu şekildedir: Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "A-ziz ve Celil olan Allah şöyle buyurdu:

"Eğer benim bedenini sağlıklı kıldığım, geçimini geniş tuttuğum bir kul, beş yıl geçer de bana gelmezse elbette ki mahrumdur."

Netice itibarıyla her beş yılda bir haccetmesi mendubtur. Tüm fakihler, haccın ancak ömürde bir sefer farz kılındığı hususunda it­tifak etmişlerdir. Eğer birden fazla hac olursa nafile yerine geçecek­tir. Rasulullah (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Hac ve umreyi sık olarak yapın. Zira haclar fakirliği ve günah­ları giderir." Örneğin: körüğün demir, altın ve gümüşün pisliğini götür­düğü gibi makbul haccın sevabı ise ancak cennettir. [105]

Adak niyetiyle birden fazala haccetmek de farz olabilir. Örne­ğin: 'Allah için haccetmek bana borç olsun' diyen birinin, birden faz­la haccetmesi gerekir. Veya 'Allah için haccetmek bana borç olsun' derse, bu sözün söylenmesiyle hac yükümlülüğü altına girmiş de­mektir. Zira adak, ibadetler için, vacib olma nedenlerindendir.

Bunun gibi -bir nafile ibadetin her hangi bir nedenle bozulması halinde o ibadetin kazası vacib olur. Malikîler, Şafıîler ve Hanefi'lere göre haram mal ile yapılan hac, ister farz olsun, ister nafile olsun haccı sahih olur. Örneğin zorla el konulmuş bir arazi parçası üze­rinde kılman namaza benzetilerek sahih kabul edilir. Bu şekildeki hac o kişinin üzerinden, farz veya nafile, sakıt olur. Zira bu durum­da hacı günah içindedir. Bununla beraber bu haccın sıhhatine mani değildir.

Fakat Hanbelîlere göre; helal olmayan bir malla hacca gidilmesi caiz değildir. Zira onlara göre zorla el konulmuş bir toprak parçası üzerinde kılman namaz batıldır. Şu halde haram mal ile haccetmek kesinlikle haramdır. îzin alınması gereken birinin izni alınmadan, hacca gitmek ne kadar hac için ise de mekruhtur. Örneğin: Hizmete ihtiyacı olan anası veya babası bulunan kimse veya bunlar yok ise nine veya deden biri bulunan kimse veya borçluya kefil olan bir kişi gibi kişilerden biri olsa bile izin almadan hacca gitmek mekruhtur. Hanefîlerce harama yakın olan bir mekruh kısmmdadır.[106]

Haccın farziyeti, hacca gidenlere göre değişebilmektedir. Hiç haccetmemiş olan kimseler için farz-ı ayın, her yıl Kabe'yi hac ve umre ile ihya etmekte olan kimseler için de farz-ı kifayedir. Diğer bir bölüm ise nafile hacdır. Bu da köle ve çocuklar hakkındadır. Şafiî ve Hanbelîlere göre; yılda bir kezden fazla umre yapan kimseler için bir sakınca yoktur. Zira Aişe (ra) Rasulullah'ın emri ile bir ay içinde iki sefer umre yapmıştır. Bu ikisinden birini hac sırasında ve kıran yolu ile diğerini de hacdan sonra yapmıştır. Peygamber (sav) şöyle buyur­muştur: "Bir umre ile diğer umre arasında geçenlere keffarettir." Ma­likîler; yıl içinde iki kere umre yapmak mekruhtur, demişlerdir.

 

Haccın Geciktirilmesi veya Acelesi Mümkün Olur mu?

 

 Ebû Hanife, Ebu Yusuf, Malikîlerin iki görüşünden en kuvvetli­sine ve Hanbelüere göre; haccın şartlan meydana geldikten sonra, ilk yılda haccetmek kesinlikle farzdır. Bunlara göre, kuvvet ve im­kanlar var olduğu halde ilk dönemde hacca gitmek farzdır. Bir kaç yıl bu farz haccı tehir etmesi nedeniyle onun şahitliği kabul edilmez. Haccı telıir etmesi her ne kadar küçük günahlardan sayılsa da bu­nun ısrarla işlenmesi fısktır. Bu nedenle haccın hem derhal farz ol­masına delili zannî olduğunda, ifade ettiğinde bundan çıkan hüküm de zan ifade etmektedir. Bu nedenle teıir ve gecikmeli olarak haccın yerine getirilmesinin yine normal bir eda olması olarak, keyfîyyetinde olur.

Bir kişi bu farzı yerine getirmeden ölmüş olsa, günahkar ol­makla beraber durum yine değişmemektedir. Zira Hanefîlere göre; haccetme güç ve imkanına sahib olan biri, sonradan mali gücünü kaybetse aynı zamanda borçlanma ile o farz olan haccını eda etmek­tedir. Hatta borcunu vermek niyetinde bulunursa fakat ödemeyecek durumda olsa bile Allah'ın kendisini yalnız bu konuda hesaba çek­meyeceği umulur. Hanbelîler hac farzını yerine getirmede ihmal ya­pan, sonunda ölen kimsenin tüm varlığından bir hac ve birde umre masrafı çıkarılacağı görüşündedirler. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyur­muştur.

Oraya yol imkanı bulunabilenlere Kabe'yi hac etmek Al­lah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. [107]

Başka bir ayette ise, "Hacıcı ve umreyi Allah için tamamla­yın.[108] Burada olan emir acele içindir. Onların delili hadiste ise şöyledir:

Haccın mahkemesinden girmeden önce haccediniz. Bu sahih hadisi Hakim ve Beyhakî Hz. Ali'den rivayet etmişlerdir. "Hac farazi­sini yerine getirmede acele ediniz. Zira hiç biriniz ileride ne ile karşıla­şacağını bilemez." Bu hadis zayıf olabilir. "Bir kimse her hangi bir hastalık veya şiddetli bir ihtiyaç yada bir zorluk yahut da zalim bir sultan tarafından engellenmediği halde haccetmezse ister Yahudi olarak ölsün isterse Hıristiyan olarak." Bu hadisi merfu olarak rivayet etmişlerdir. Fakat rivayet silsilesinde zayıf Leys b. Yala ve Beyhaki Ebu Ümame'den değil, zayıf Leys b. Salim vardır.

Tirmizî'nin bir rivayetine göre: "Bir kimse Allah'ın evine götü­recek yeterli azık ve bineğe sahib olduğu halde, haccetmezse onun Yahudi ve Hıristiyan olarak ölmesi fark etmez." Bu nedenle Allah Teala şöyle buyurmuştur: Oraya yol imkanı bulabilen insanlara Kabe'yi haccetmek bir borçtur.[109]

Bu hadis zayıf seviyesinden öteye geçmediği söylemiştir. Bun­lar gibi daha pek çok örnek haccın hemen farz olduğuna delildir. Aynı zamanda Allah Rasulü (sav) hac yükümlülüğünü acele yerine getirmeyen ve te'hir eden kimselerin, bu taksimatları mukabilinde, kesinlikle hoş olmayan neticelerle yüz yüze gelmelerini bize haber veriyor: Zira O: "Kim yeterli imkanlara sahib olur ve haccetmezse..." buyuruyor. Metinde geçen T harfi takib içindir. Yani haccını derhal ve acele olarak eda olmasına çalışın.

Şafiîler ve Hanefüerden İmam Ebu Muhammed diyor ki: "Hac te'hir edilebilen bir farzdır," [110]

Fakat bu elbette te'hir manasında alınmamalı. Bunun aksine derhal ve acele olarak yerine getirilmesi suretinde bir zorunluğun bulunmadığı anlamına alınmalıdır. O kendisi için olsun, başkası için olsun, hac veya umre borçlusu olan birinin, bu farziyetini, imkan olduğu yıldan te'hir etmesi sünnete aykırıdır. Zira haccm te'hir edilmemesi zimmetini bir borçtan kurtarır. Ve aynı zamanda ayetin işaret ettiği gibi hareket eder. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

Artık hayırda yarışın, hepinizin dönüşü Allah'a dır. Hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri (hakikatini) O size haber verecektir."

İmam Şafiînin mezhebine göre: Hac ve umrenin vacib olduğu kimselere derhal, hemen yapması vacib değildir. İsterse ertelenebilir. Zira hac ve umrenin zamanı tüm hayat boyudur. Cabir b. Sürâka "Ey Allah'ın Rasulüî Bu umre bu sene için mi, yoksa ebediyen geçer­li mi?" diye sordu. Rasul-ü Ekrem (sav) şöyle buyurdu:

Şafıîlere göre, yani en sağlam kavle göre: Hicretin altıncı yılın­da farz kılınmış, en sağlam kavle göre de ayet te bu yıl inmiştir. Hz. Peygamber (sav) mazeretsiz olarak onuncu yıla ertelemiş tir. Bu ne­denle haccın te'hir edilmesinde bir beis yoktur. Bu kavi en sahih o-lan kavidir. Zira insanlar için bir kolaylıktır. Aynı zamanda bu görüş günaha hükmetmiyor. Bu konuda geçen cumhurun delil olarak gös­terdiği bütün hadisler zayıftır. En doğrusu hicretin altıncı yılında, Âl-i İmran suresinin nüzul etmesiyle farz olmuştur. Şafiîlerin tahkik ettiği gibi, haccın hicretin onuncu yılında farz kılındığını ileri süren görüş kesinlikle hatalıdır.

Zira bu konuyla ilgili olarak sure daha evvel inmiştir. Bununla beraber hacc farziyyeti yerine getirmede tehir etmemek için yine bir zarurettir. Zira Rasul-ü Ekrem (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Hac yapmakta acele ediniz. Sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez. [111]

Haccı ekber yani en büyük hacc ne demektir? Bu konuda gö­rüşler muhteliftir.

a) Kurban bayramının ilk günü Cuma gününe rastlarsa aynı zamanda o hac, Hacc-ı Ekberdir.

b) Arefe günü, Cuma gününe rastlarsa cumhura göre; o hac, hacc-ı ekberdir.

c) Her umre hacc-ı asgardır ve her hac da hacc-ı ekberdir.

d) Rasul-ü Ekrem (sav)'in yaptığı hac, hacc-ı ekberdir. Hatta bu görüşe Kur'an'da işaret vardır.

"Umre haccın içine girmiştir. Fakat hac ve umre hangi kişiye farz olursa hemen, derhal eda etmeye söz vermelidir. Zira acele olarak hacca veya umreye gitmek, zimmetini bir borçtan kurtarır. Aynı zamanda ibadeti derhal eda et­mesi sünnete uygun olur. "İyiliklere koşuşun..." ayetine uyarak, iba­detler konusunda gerekli hareketi göstermiş olur.

Ve (bu) hacc-ı ekber günü Allah (c.c) ve Rasulünden, bütün insanlara Allah'ın ve Rasulünün bütün müşriklerden ber'i oldu­ğuna dair bir ilandır. [112]

Bu yapmış olduğu hac kesinlikle hacc-ı ekberdir. Zira bu hac ibadetinde türlü türlü hikmetler mevcuttur. Bu hacda Rasulullah (sav) bol miktarda kurban kesmiştir. Allah'ın Rasulü hacc seferinde

Mina'ya yüz deve göndermiştir. Bu develerden altmış üçünü kendi elleriyle kesmiştir. Kalan develer için Hz. Ali'yi vekil tayin etmiştir. [113] Hz. Muhammed (sav)'in kendi eli ile altmış üç deve kesmesi hikmete kesinlikle hali değildir. Zira bununla kendi ümmetine bü­yük bir ders ve mesaj vermekteydi. Her kes gibi vefat edeceğim ve alt­mış üç seneye yetişeceğim, işareti vardı.

Rasulullah (sav)'m yaptığı hac ve umrelerin sayısı hakkında Katade'nin rivayeti şöyledir: "Enes (raye "Rasulullah kaç kere hac yaptı?" diye sordum. Enes şöyle cevap verdi; "Rasulullah bir hac dört umre yapmıştır. Umrelerden birini Zilkade, birini Hudeybiye'yi takib e-den sene, birini yaptığı hac ile beraber,dördüncü umreyi de Cirane denilen yerde ihrama girerek yapmıştır."

Zira Huneyn Gazvesinde elde edilen ganimetleri orada taksim etmişlerdir.[114]

Nevevî, Şerh-i Müslim'de şöyle demektedir:

"Rasulullah'm yaptığı umrelerin biri, Hudeybiye senesinin Zil­kade ayında idi. Fakat o sene Mekke'ye girmeleri engellendiği için kurbanlarını orada kestikten sonra ihramdan çıktılar. Fakat bu um­re olarak sayıldı. İkinci umre, hicretin yedinci senesinde Zilkade ayında yaptığı umredir. Bu "gelecek sene umre yapacaksınız" diye va ad edilen umredir. Üçüncü umre hicretin sekizinci yılında Zilkade a-ymda yaptığı umredir. Bu da Fetih senesi yaptığı umredir. Dördüncü umre ise Rasulullah'm farz olan hac ile yaptığı umredir. Rasulul­lah *ın hicretten evvel yaptığı hac ve umreler bu sayıya dahil edilme­miştir. Zira esas olan hac ve umrenin farz olduktan sonra yaptığı hac ve umrelerdir.

Hac ve umrenin hikmet ve faydaları için Allah şeriatlar koy­muştur. Onların din ve dünyaları için ahkam ve maslahatlarını izah etmiştir. Zira Allah Teala şöyle buyurmuştur:

Gelsinler kendilerine ait olan, bir takım menfaatlere şahit olsunlar. Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği (deve,sığır, ko­yun gibi) dört ayaklı (kurbanlık) hayvanlar üzerine bilinen (teşrik) günlerde, Allah'ın ismini zikrederek onları kessinler. O hayvan­ların etinden yiyin ve ihtiyaç içindeki yoksulları da doyurun. [115]

İbn. Abbas bu ayet hakkında şunları söylemiştir: "Bu ayetteki menfaatlerden murad, dünya ve ahiret menfaatleridir. Ahiret men-feati, Allah'ın rızasıdir. Dünya menfeatleri ise, insanların kurban­lıklardan faydalanmaları ve alış veriş yapmalarıdır." İbni Abbas'm bahsettiği dini ve dünyevi menfeatlerin ayrıntılarına girecek olursak; onları şöyle sıralayabiliriz:

1. Müslümanların bir araya gelmesi. Zira Allah'ın teşri kıldığı ibadetlerin en faziletlisi müslümanlar arasında birliği temin eden i-badetlerdir. Bu nedenle müslümanların bir yerde bir araya gelmele­ri için beş vakit namazı cemaatle kılmayı teşri kılmıştır. Müslüman­ların  haftada bir,  bir yerde toplanmalarını  sağlamak için,  Cuma namazını teşri kılmıştır. Bunlar gibi senede bir defa müslümanlarm bir araya gelmelerini sağlamak için Kabe'yi haccetmeyi emredip teşri kılmıştır.

2. İslam kardeşliğini ihya etmek, onu göstererek meydana çı­karmak, bir şekilde değişik memleketlerin birbirine uzak olmasına rağmen hiç bir farkı olmadığını göstermek için Kâ'be'yi tavaf etmele­rini, birtek Allah'a yöneldiklerinin dersini vermek için hac ibadetini teşri kılıp tertib etmiştir.

3. Ülkeleri ne kadar uzakta ve ne kadar muhtelif olursa olsun, müslümanlarm islamm merkezi ve tevhid nurunun fışkırrp tüm dün­yaya yayıldığı Mekke'ye teveccühlerini, bu müslümanlarm ittifakları­nın, manevi varlıklarının cismani olarak görünmesi için tertib edil­miştir.

4. Hac insanların hepsinin bir olduğunun dersini veren bir iba­dettir. Öyle bir ibadettir ki, üstünlük taslamalarını ortadan kaldır­maktadır. Şu halde Kabe'yi tavaf etmekte, Mina'da, Arafat'ta, Cem­relere taş atmakta zenginlik ve fakirlik ortadan kalkar. Seyyidler ve köleler hepsi bir olur. Tüm müslümanlarm üzerine manevi hava gel­ir. Her kes Rabbine yakın olur, onun rızasını neredeyse elle tutulur derecede hisseder, başka bir aleme girerler. Bu usul fevkalade bir halet meydana getirmektedir. Zira insanlara, annelerinden eşit ola­rak doğdukları ve hiç bir şahsın başka bir şahıstan üstün olmadığı, o anda bütün insanların Allah'a hesap vermek üzere, çıplak, yalın a-yak, aslın ve soyun olmadığı günü hatırlatır.

5.  Müslümanlara, atalarının ve peygamberlerinin halleri onla­rın hatırına gelerek en büyük dersi vermektedir. Zira haccın, her işi-ninin yapılması bir olaya bağlıdır ki, hacıların şuurunda bir çok ha­tıraları canlandırır. Örneğin; Hacı Hz. İbrahim ile İsmail'in Beyt'i atiki yaparken zahmetlerini hatırlar. Hacer'ül Esvedi öptüğü zaman şu­urunda Rasul-ü Ekrem'in sureti, elinde sopa olduğu halde putları devirmesi hatırına gelmektedir.  Safa ile Merve'ye çıkınca, Hz. Ha-cer'in oğlu İsmail'e su bulmak için iki tepe arasında nasıl koştuğu hatırına gelmektedir. Mina'da cemrelere taş atarken Hz. İbrahim'in şeytanın vesveselerine nasıl karşı koyduğunu ve onu nasıl taşladığı­nı ve rüyasında gördüğü kurban olayını ve Hz. İsmail'i kurban etme­ye çalışarak Allah'ın emrini nasıl yerine getirmeye çalıştığını hatıra getirmektedir. Arafatta Allah'ın rahmet ve mağfiretine olan ümidi ar­tar. Rasulullah (sav) Veda haccmda devesinin sırtında müslüman-lara okuduğu şu hutbe hatırına gelir:

"Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Hepiniz Adem'densiniz. Adem de topraktandır. Arabın Aceme üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak ve an­cak takva iledir. Dikkat edin! Benden sonra kafir olup ta birbirinizin boynunu vurmayın."

6. O mübarek mevsimde o memleketin yoksulluları kendilerine bir yıl yetecek kadar rıziklarını alırlar. Bu, Hz. İbrahim'in kabul olan duasıdır. Zira Allah (c.c) Hz. İbrahim'im şöyle dua ettiğini bildiriyor:

Rabbimiz! Ben, çocuklarımdan bir kısmım senin Beyt-i Haram'ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (bunu yaptım) yerleştirdim. İn­sanlara, onlara sevgiyle meyleden bir kalb ver; onları şükretsin­ler diye çeşitli meyvelerle nzıklandır. Umulur ki, şükredersi­niz. [116]

Hac, bedenî meşakkatlere, hoşa gitmeyen şeylere karşı teham-mül etmeyi kolaylaştırır. İnsanlara tevazu göstermeyi, güzel müna­sebeti, eski şeylerle 3'etinmeyi öğretir. Kurban kesmeye, sadaka ver­meye, ihsanda bulunmaya, kalbi temizleyip, Allah'ı murakabe etme­ye sevk eder.

"Hac bilinen aylar (da)dır. O aylarda (ihrama girmekle) haccı kendisine farz kılan kimse için (hacda iken) kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Allah işlediğiniz her hay­rı bilir. Kendinize azık hazırlayın, şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahihleri benden korkun. [117]

 

Aşağıdaki Şartların Kendinde Bulunduğu Kimseye Hac ve Umre Farzdır

 

1. Müslüman Olmak:

 

Bu nedenle müslüman olmayan kimseye hac farz değildir. Zira hac ve umre yalnızca müslümanlardan istenilen bir ibadettir. Şayet kişi küfür halinde haccetse bile haccı sahih olmaz. Zira ibadetin sıh­hati için müslüman olmak gereklidir. Eğer kafir olan kimse haccetse ve daha sonra müslüman olsa, haccı sayılmayıp tekrar haccetmesi gerekir.

Hanefîlere göre; kafir olan kimse ahiretle ilgili hükümlerden so­rumlu değildir. Zira kafir olan kimse ibadetle ilgili hükümlere muhatab olmamaktadır.

Cumhura göre; bütün ibadetlerden sorumludur. Malikîlere gö­re ise; müslüman olmak haccın sıhhatinin şartı içindir. Haccın farzı için değildir. Bu nedenle hac kafire de farzdır. Müslüman olmadıkça bu ibadeti yerine getirmesi, sahih değildir. Bir anlam semeresi yok­tur. Şafıîlere göre ise hacc mürted için de farzdır. Fakat İslama dön­medikçe bu ibadeti yerine getirmeyeceği görüşündedirler.

 

2. Akıllı Olmak:

 

Hac ve umre deliye farz değildir. Zira delide, iyi ve kötüyü ayı racak akıl yoktur. Zira sorumluluk ancak ve ancak akıl iledir.

 

3. Baliğ Olmak:

 

Baliğ olmayan kişiye hac farz değildir. Zira baliğ olmayan mü­kellef değildir. Sorumluluk ancak ve ancak buluğ ile meydana gel­mektedir. Zira bu konuyla ilgili olarak Rasulullah şöyle buyurmuş­tur:

"Bir de elbette Allah (cc) deliye hibe etmiş olan aklı almışy onun üzerindeki vacibi sakıt etmiştir. Her, halükarda ancak şer'i tak-lif akıl ile olur. Zira deli, helal ve haram farkı bilmez."

Kalem üç kişiden kaldırılmıştır; baliğ oluncaya kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan, akıllanıncaya kadar deliden. [118]

Yine başka bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki; " Her hangi bir çocuk ailesi tarafından hacca götürülür, sonrada ölürse bu farziy-yetinden kurtulmuş olur. Şayet ergenlik yaşma gelse hac borçlusu olur. Köle için de durum aynıdır. Delilik, bayılma, ölüm, sarhoşluk ve uyku ihramı iptal etmez. Çocuk haccetmiş olsa haccı yerini bulur. Fakat ergenlik çağına eriştitikten sonra yapması lazım olan hacdan, kendisini kurtaramaz. Deli ve aklı ermeyen yani mümeyyiz olmayan bir çocuk haccetse, bunların ibadetleri eda etmeleri sahih değildir. Zira bunun edası, akim varlığı esasına bağlıdır.

Cumhura göre; yani Maliki ve Şafiî ve Hanbelîlere göre; baba, dede gibi olan bir veli, ihramlı olsun, isterse ihramsız olsun, isterse kendi adına hacetmiş olsun veya olmasın mümeyyiz olan veya olma­yan çocuk ve deli adına ihrama girdim diyerek, her kişinin adına ih­rama girebilir. Bu şekilde olan veli kalbi ile niyet ederek, yada onun için ihrama girdim diyerek, her ikisinin de ihrama girmiş olmasını sağlar. O sırada bunların orda bulunmaları veya ihramla birlikte ol­maları şart değildir. Veli de bu şekilde ihramlı sayılmaz. Ancak bayı­lan ve hasta olan adına ihrama girilmeyeceğini belirtmeliyiz. Çocuk ve deli adına ihrama girmenin caiz olduğuna, bu konuyla ilgili hadis-i şerif vardır:

Rasulullah (sav) Revhada binekli bir yolcu grubu ile karşılaştı ve sordu:

Bu topluluk, kimlerdir? Orada bulunanlar; "Müslümanlar, ce­vabını verdiler. Kalabalıktan biri; "sen kimsin?" diye sordu. "Allah'ın elçisiyim" diye cevab verdi. Bunun üzerine; çocuğunu kaldırarak gösteren bir kadın, "Buna hac var mı?" diye sordu. Allah'ın Rasulü cevab verdi; "Evet, senin için de sevab vardır." [119]

Mümeyyiz olan bir çocuk velisinin izni olmadan hac için ihra­ma giremez. Çocuğun velisi ise babası, babası yok ise dedesidir. Şa-fiîlire göre en sağlam görüş; vasi veya babanın vekili kayyim kimse babasının yerine geçer. Eğer vasiyet veya hakim tarafından velayet yetkisi olmazsa. Bu konuda çocuğun annesi, amcası, kardeşi kesin­likle vekalette bulunamazlar, bu caiz değildir. Şayet çocuk yerine ih­rama bir başkası girerse, o kişiye velisinin izin verme yetkisi vardır.

Deli veya çocuk ihramh olursa, yine onların yapamadığını veli, yerine getirebilir. Fakat onları da kendi yanma alması ve onlarla be­raber ta'vaf ve sa'y etmesi lazım gelir. Şu halde iki rek'at ihram ve tavaf namazını onlar yerine kılar. Eğer velisi onları tavaf ve sa'y esnasında bir bineğe bindirse, hayvanı veya arabayı sevk ve idare et­mesi lazım gelir. Öyle olmazsa tavafı fasid olur. Tavaf sırasında ço­cuğun her türlü pislikten tahir olması ve avret yerlerinin de kapalı olması gereklidir. Fakat abdestli olması gerekmez. Veli, çocuğu veya deliyi ister vacib hacda ister sünnet hacda olsun, ibadet yerlerinde bulundurması lazımdır. Deli ve çocuğun taş atmaya kuvveti olmaz­sa, velinin taş atması vacibtir. Eğer taşları toplamaya iktidarı olmaz­sa, bu işi onun yerine velisinin yapması gerekir. Şayet atamayacak bir durumda olsa, velisinin taşı eline alması, önce kendi taşlarını at­tıktan sonra onun adına da taşları atması müstehap olur. Şayet kendi adına atmamışsa, yaptığı atış çocuğunun adına niyetlenerek atmış olsa bile, kendi adına atmış sayılır.

Netice itibarıyla, çocuk yapabildiği her şeyi bizzat yapmalıdır. Kesinlikle bu hususta hiç bir kimse onun yerine geçmez. Mesela; Müzdellife ve Vakfede geceleme gibi. Onun adına velisi yapar. Mü­meyyiz olan çocuk, hac ile ilgili amellerden birinde hata yaparsa, bu durumda kurban borçlusu olur ve velisinin bu kurbanı kesmesi ge­rekir. Veya velinin bu ihram yasaklarından engellemesi gerekir.

Şayet çocuk mümeyyiz olmazsa o zaman ne gibi bir yasak iş­lerse hiç kimseye bir fidye gerekmez. Sefer nedeniyle fazla harçlık yi­ne velinin mal varlığına yüklenir. Çocuk hac sırasında cinsi münase­bette bulunsa, haccı fesada girer. Çocukluk döneminde de ölse kaza etmesi gerekir. Bu ergenlik dönemine girmiş birinin, nafile hac sıra­sında böyle bir hataya düşmesine benzemeketedir. Zira o da bilerek ve isteyerek ve aynı zamanda ihramdan henüz çıkmadan bu hatayı işlemektedir.

Çocuğa işlediği bütün ibadetlerin sevabı yazılır. Buna karşılık günahlarının kaydedilmediğine dair fakihlerin ittifakı vardır. Hane­lilere göre: Ebu Hanifenin bu meseledeki meşhur görüşü, çocuğun haccı yerini bulmaz. Zira hadis-i şerifte: "Üç kişiden kalem (sorum­luluk) kaldırılmıştır. Ergenlik çağma girinceyedek çocuktan..." bu­yurmaktadır.

Çocuğun haccı adak konusuna kıyas edilir. Çocuğun adağı sa­hih değildir. Hac nasıl çocuk için farz olur? Aynı şekilde yaptığı sa­hih değildir. Sahih olsaydı bozulması durumunda tekrar etmesi ge­rekirdi. Bununla beraber hac, bedenle yapılan bir ibadet olduğun­dan, velisinin onun yerine yapması sahih değildir. Namazda olama­yacağı gibi.

4. Hac ve umre, köleye farz değildir. Zira kölenin malı yoktur. Bununla beraber hac, uzun yollar aşması ve uzun yollar kat etmesi gereken uzun bir zamanı göze almayı gerektiren bir ibadettir.

Hacca giden kimsenin maddi olanaklara sahib olması, binek, yiyecek ve içecek gibi şartların da olması lazımdır. Kölenin böyle bir ibadeti yerine getirmeye girişmesi, efendisinin haklarının ihlaline yol açacağından, aynen cihadda olduğu gibi, köleye farz değildir.

Ergenlik çağına girmiş kimse haccetse ve vakfettikten sonra baliğ olsa bunun gibide bir köle haccetse aynı zamanda vakfettikten sonra azad edilse her ikisine de daha evvel belirttiğimiz gibi haccet­mek borç olur.

Eğer Anafatta vakfeden evvel çocuk ergenlik çağına girse ve köle azad edilse bu şekilde ihrama girip Arafat'ta vakveye dursalar, hacla alakadar bütün ibadetleri yerine getirselerse, ihtilafsız olarak haccın farziyyeti yerine getir. Şayet ihramlı olarak Arafatta vakfeden evvel veya vakfe zamanında, çocuk baliğ olursa ve kölede azad olursa, Şafiî ve Hanbelilere göre: Her ikisi de haccın farziyyeti yerine geçer. Zira onlardan her biri vakfe sırasında hür ve baliğ bir durum­dadırlar.

Malikîlere ve Hanefîlere göre; bu şekilde olan hac yerine geç­mez. Zira haccın farziyyeti yerine geçmesi için ihramlının ihram vak­tinde hür, baliğ ve akîl olması şarttır. Zira onların ihramı bir nafile­nin edası için yerine gelmiştir. Böyle bir ihram farz yerine geçmez.

Hanefîlere göre; bir çocuk vakfetmeden evvel, telbiye getirerek ve aynı zamanda farz hacca niyet ederek ihramı yenilese vakfe, ziya­ret tavafı, sa'y ve bunlar gibi hac işlemini tamamlasa, bu hac sahih olur. Fakat bunu yapan bir köle ise bu hac sahih olmaz. Çocuğun haccı sahihdir. Çünkü çocuk bu emre, ehliyetsizlik nedeniyle muhatab değildir. Bu şekilde ihramı bozulmaya elverişli olmakta ve bu va­ziyette çocuk ihramı bozulmaya elverişli hale gelmektedir. Bu vazi­yetteki çocuk ihramı, farz olan hac ile yenilendiğinde ihramın evvelki şekli bozulmaktadır.

Fakat kölenin durumu bu şekilde değildir. Zira köle muhatab-lık özelliğini koruduğundan onun ihram hali nafile olarak gerçekle­şir. Bu nedenle ikinci ihramın sahih olması için, birinci ihramın fes­hi lazımdır.

Bu tafsilata göre, çocuk ve kölenin ihramı kafir ve delinin ihra­mından ayrı olarak kabul etmektedir. Zira kafir ve delinin ihramı eh­liyetsizlik nedeniyle kesin olarak sahih değildir.

Çocuğa, eşe, köleye izin: Mümeyyiz çocuk ancak velisinin izni alınarak ihrama girebilir. Eğer izin almadan ihrama girerse haccı sa­hih olmaz. Zira bu lazım olmayan bir lazımı meydana getirir. Hanefi'­lerden başkalarına göre; satış gibi kendi nesiyle Mün'akid olmaz. Kö­le ihtilafsız olarak efendisinin izni olmadan, ihrama giremez. Zira bu vaziyette köle, yükümlü olmadığı yüzünden efendisine karşı yerine getirmesi lazım olan yükümlülüklerini ihmal etmektedir. Eğer köle izin almadan ihrama girerse ihramı sahih olur. Zira bu ibadet be­denle yapılan bir ibadettir. Böyle bir ibadete köle tarafından efendisi­nin izni olmadan da girebilir. Örneğin: Namaz ve oruç gibi.

Fakat Şafii ve Hanbelilere göre: Efendisi köleyi ihramdan çıka­rabilir. Zira onun ihramda kalması nedeniyle efendisinin hakkı var­dır. Yani haklarına helal gelen efendidir. Bunun için bedeni güçsüz kılan nafile oruç gibi. Bu durumda efendisini bağlamaz. Kölede muh-sar, yani bir mani nedeniyle ihramdan çıkan kimse durumuna dü­şer.

Kadın da ancak kocasının izni alınarak nafile ihrama girebilir. Zira kocasının haklarını kaybetmesi vardır. Eğer kadın kocasından izin almadan ihrama girerse, kocasının onu ihramdan çıkarma hak­kı vardır. İtikafta olduğu gibi, bu halde de ihramlüığına son verebilir. Bu şekilde olan kadın muhsar kabul edilir. Zira bu kadın o mana­dadır.

Ana-baba farz ve nezir, yani adak haclardan çocuklarını men edemesler. Onların izni olmadan çocuklar ihrama girse, ana baba onları ihramran çıkaramazlar. Çocuğun da farz ve vacib haccı terk etme hususunda ana babasına itaati farz değildir. İhramdan çık­mada ve hatta tüm vaciblerde böyle olur. Cemaat namazı, cumalar ve farz olan ilme talib olarak sefere çıkmaları namaz kılmaları gibi. Bu konularda ana babanın izni muteber değildir.

5. Yol emin olmalıdır. Can ve mal güvenliği yoksa veya yolda savaş tehlikesi varsa, hac ve umre vacib olmaz. Zira insanların zarar görmesi söz konusudur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Sakın kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın..[120]

 

6. İstidaat (Güç Yetirme):

 

"Oraya (gitmeye) yol bulabilen kimseye Allah İçin Kâ'be'yİ ziyaret etmek farzdır. [121]

Ibn. Ömer'den şöyle rivayet edilmektedir. "Bir kişi Rasulullah'a "Ey Allah'ın Rasulü! Haccı vacib kılan nedir?" dedi.Rasulullah (sav) "azık ve binektir" dedi.[122]

Kur'an-ı Kerim de 'istitaat' şeklinde varid olan kelime, azık ve binek ile tefsir edilmiştir. İstitaat, güç yetirmek, hac ve umreyi yeri­ne getirmek için, binek ücretine ve kendisine lazım olan, gidiş geliş harçlığına, binaenaleyh, bugün pasaport ve toprak bastı parası ve benzeri masraflar gibi kendisine lazım olan mala sahib olmaktır. Ay­nı zamanda hacca giden kimsenin malının borcundan fazla olması gerekir. Kendisinin gidiş, geliş masrafını karşıladığı gibi ailesinin na­fakasını da karşılayacak yeterlilikte olmalıdır.[123]

Güç yeterliliğinin üç çeşidi vardır; Beden, mal ve güvenlik.

 

1. Bedeni Yeterlilik:

 

Vücudun sağlığıdır. Bu nedenle hastayai yatalağa, kötürüme, îelçlı ve kendine rehber bulsa bile âmâya, hac farz değildir. Binek ü-zennde kendi kendine duramayan yaşlı, mahpus ve yönetimce hak­sız bir men etme ile hacca gitmesine müsaade edilmeyen kimse de aynı hükme tabi olup, bunlara da hac farz değildir. Zira Allahu Teâlâ haccın farz olması için güç ve imkan yeterliliğini şart koşmuştur. Bundan maksad şöyle tasavvur olunmuştur. Bir şeyin yükümlülük için belli bir yeterliliğin var olması gerekir. O da bunun için gerekli sebep ve ulaşım vasıtalarının istenen şekilde varlığıdır. Vücudun hacca gidip gelecek şekilde her türlü hastalık ve özürlerden uzak ol­ması bu sebebler cümlesindendir.

İbn. Abbas; "...ona yol imkanı bulabilene..." ayet-i kerime­sinde geçen yolu; vücut sağlığı, binek yol azığı ve maniyetler, bunlar için olmamasında tefsir etmiştir.

 

2. Mâli İstitaa:

 

Gidiş ve dönüşlerinde kâfi olacak yiyecek ve içeceğe, sağlam bîr bineğe sahib olmasıdır. Bununla beraber olarak, lazım bir mesken ve o mesken için lazım olan eşya, elbise, hizmetçi, bunlarla beraber dönüşüne kadar geride bıraktığı aile fertlerine kafi miktarda yiyecek ve içeceğe sahib olması lazımdır. Mali istitaatm manası budur. Bi­nek imkanı ile alakadar olan şartları ise şunlardır:

a.) Bineğin kendi namına kaydedilmesi lazımdır. Bunun için başkaları ile nöbetleşe binilecek bir bineğe sahib olması kafi değildir. Bu gün ise bu husustaki güç otomobillere, vapur ve uçaklara bine­bilmekle meydana gelmektedir.

b.) Bineğin her şahsa göre, uygun durumunun olması lazımdır. Örneğin: devenin üzerindeki bir kaç şahsın, ayrı ayrı binmesine mahsus yerlerden birine binemeyen her hangi bîr şahıs, hörgüç gibi daha geniş ve elverişli bir yer olmazsa o zaman hac bonçlusu olmaz.

c.) Malum olan bir mesafenin uzaklığının olması. Binaenaleyh bir kimse Mekke'ye üç günlük veya daha fazla mesafede bulunma­lıdır. Fakat Mekkeli veya Mekke'ye üç günden az bir mesafede bulu­nan kimse yürüyebildiği sürece hac yapmak mecburiyetindedir.

 

Emniyet Bakımından Yeterlilik:

 

Bu, yolun güvenli olmasından meydana gelir. Güvenlik rüşvet­le sağlanmış olsa bile. Zira emniyetsizlikte hac mümkün olmaz. Ebu Hanifeye göre; haccın farziyyeti yol emniyyetinin olmasına bağlıdır. Bazılarına göre emniyet, edasının şartıdır.

 

Kadının Güvenliği:

 

Kadının beraberinde, kocasının veya akıllı, ergenlik çağma gir­miş, güvenilir, fasık olmayan bir mahremi, bir akrabası olmalı. Mah-remsiz veya yanında kocası olmaksızın haccetmesi harama yakm bir kerahetle mekruh olur. Bu, kadınla Mekke arasında üç gün üç gece­lik veya daha fazla mesafede bir yol bulunması durumunda şarttır. Eğer bir kadın mahremsiz haccederse kerahetle beraber caizdir. Bu­rada malumdur ki, mahreminin olmaması halinde kadının, mutlaka evlenmesi kesinlikle lazım gelmez. Mahremin bulunması haccın far-ziyyetinin şartıdır.

Bazılarına göre, edasının şartıdır. Kadının süt kardeşiyle yolcu­luğa çıkması caiz değildir. Zira bu zamanda fitne ortamı çok tehlike­lidir. Zira genç yakınların, biriyle yalnız kalmasının keraheti vardır. [124]

Kemal b.Humam'ın Fethul-Kadir adlı eserinde tercih ettiği gö­rüş, sağlık ve yol emniyetinin yanı sıra, mahreminin de bulunması haccın vacib olmasının şartı olur. Binaenaleyh, hastalık, yol tehlike­si veya kocasının veya mahreminin yanında olmadığı zamanlarda vasiyet şart olur. Sonra yiyecek, içecek ve binek gibi, haccın vacibi-yeti için lazım olan şartların varlığına belde halkının çıkacağı zaman itibar edilir. Eğer çıkış vakti gelirse ve aynı zamanda, mal da elinde o-lursa bu malı hac yolundan başka bir yerde sarfetmesi caiz değildir.

Malikîlere göre güç yeterliliği, günün şartlarına göre, yaya ve binekli olarak Mekke'ye yetişebilmesidir. Bu da yalnız gidişiyle ala­kalıdır. Dönüş şartı ise ancak Mekke'de veya oraya en yakın bir yer­de konaklama ve yaşama imkanının olmaması şarttır. Şu halde yal­nızca kendi ülkesine dönmesi lazım gelmez.

 

Güç Üç Şekilde Olur:

 

a) Beden gücü

b) Kişilerin durumları ve seviyeleri ölçüsünde yetecek yiyecek, içeceğin bulunması.

c) Yol imkanı: Kara veya deniz yolu olabilir. Birinin tercih edil­mesi güvenliğin daha çok olmasına aittir.

Şafıîlere göre: Mekke'den kasr mesafesi (89 km) uzaklıkta bu­lunan bir kimsenin bulunması lazımdır. Öyle kimsesinin hac ve um­re yapma gücünde olabilmesi daha önceki üç şıkkı da içine alan yedi şarta bağlıdır.

 

İstitaat İki Çeşittir:

 

1. Bir fiilî istitaat: Kişinin hac ve umreyi bizzat yapabilmesidir.

2. Dolaylı istitaat. Yaşlılık, hastalık ve benzeri şeylerden dolayı kişinin kendi yerine vekil göndermesidir. îbn Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir. "Cüheyne kabilesinden bir kadın Rasul-ü Ekrem (sav)'e gelerek şöyle sordu. Ey Allah'ın Rasulü! Annem hacca gitmeyi nezir etmişti, fakat haccetmeden öldü. Onun yerine ben hac yapabilir miyim? Evet sen onun yerine haccet. Acaba annenin bir borcu olsa sen onu ödermiydin? Evet öderdim.  Öyleyse Allah'ın borcu ödenmeye daha layıktır." [125]

3. Neseİ'nin rivayetinde ise şöyledir: "Bir kişi Hz. Peygamber (sav)'e şöyle sordu. "Ey! Allah'ın Rasulü! Babam hacetmeden öldü, ben onun yerine haccedebilir miyim?" "Eğer babanın bir borcu ol­saydı, sen onu öder miydin? Evet!. Allah'a olan borç ödenmeye daha layıktır."

Buharı ve Müslim'in rivayet ettikleri başka bir hadis-i şerifte ise; "Husam kabilesinden bir kadın Rasulullah (sav)'a şöyle sordu: 'Ey Allah'ın Rasulü! Allah'ın kullarına farz kıldığı hac çok yaşlı olan babama dafarz oldu. Babam binek üzerinde duramıyor. Ben onun yerine haccedebilir miyim?' Rasulullah, evet yapabilirsin." buyurdu.



[1] El Fukhul-îslamiyyu, 2/772

[2] el-Fıkhu'1-İslamiyyu, c.2, s.7686

[3] İmam Malik, Muvatta, 1/253

[4] Buharı z.k

[5] el-Fıkhul İslamİyyu, c.2, s.776

[6] Enfal, 41

[7] Fıkhul-İslamiyyu, 2/777

[8] Fıkhul-lslamiyyu, c.2, s.820; Kâsâni, c.2, s.232

[9] Tirmizî

[10] el-Fıkhul-îslamiyyu

[11] El-Fıkhul îslâmiyyu, c.2, s.284

[12] El-Fıkhul-îslâmİyyu c.2, s.787

[13] Ebü Davüd, 1573

[14] Buharı, 1413 , Müslim 980

[15] Bakara, 267

[16] Tirmizî, c.2, s.357, Ebü Davud, 1562

[17] Şafiî el-Ümm, c.2, s. 38

[18] Maliki ve Davud, ez-Zahiri'den el-Fıkhul-îslamiyyu, c,2 s.793

[19] Tirmizi, Zekât, 3; Dârimi, Zekât, 7

[20] îbn Hacer Zekât

[21] Buharı

[22] El-Fıkhul îslamiyyu, c.2, s.805; Tehzib, s.3, s.77; el-Fıkhul îslamiyyu, c.2, s.801; el-Fıkhul Îslamiyyu, c.2, s.803

[23] Buharı, 1412

[24] Müslim 981 Cabir b. Abdullah'tan

[25] Buharı, 1340; Müslim, 979

[26] Hakim Ebû Musa el-Eş'ari'den sahih bir isnadla nakletmiş tir.

[27] Buharı, 134; Müslim, 979

[28] Müslim, 979

[29] El-Fıkhul İslamiyyu, c.2, s.833

[30] Neynül-Evtar, c.4, s. 142

[31] Buharı, Ebû Davud, Buharı Kutni, Nesâi, Ahmed, Davud ve Tirmizî, Zühri'den Neynü'l-Evtar, c.4 s. 142

[32] Buharı, Ebû Davud, Tirmizî, Neseî

[33] Ebû Davud, Tirmizî, Neseî, Hakim

[34] Nevevî, el-Mecmü, c.4/178

[35] Nevevî, el-Mecmu, c. 4; s. 178

[36] Tirmizî, 623; Ebu Davud, 1576

[37] Buharı, 1386

[38] Fıkhus Sünen, c.l, s.351

[39] El-Fıkhul-îslamiyyu, c.4, s.861

[40] Nur, 33

[41] Neynül-Evtar, c.4, s. 190

[42] Kasani, c.2, s.154

[43] Neynül-Evtar, c.4, s. 1 

[44] EbuDavud, 1634 

[45] Ebu Davud, 1633

[46] Müslim Nesaî

[47] Fıkhul-Zekat, Yusuf Kardavî, 997-1003

[48] Fıkhu's-Sünne, c.l, s.375

[49] Buharı, Müslim

[50] Buharı, 1397; Müslim, 1000

[51] Buharı, 1398

[52] Tirmizî, 658

[53] Fıkhul-İslamiyye, c.2, s.8989

[54] Bakara, 264

[55] Fıkhu'l-lslamiyye, c.2, s.901

[56] Neynül-Evtar, c.4, s, 179

[57] Ahmed b. Hanbel, c.3, s. 552

[58] Neylül-Evtar, c.4, s. 183

[59] Buharı, Zekat, 70

[60] Ahmed b. Hanbel, c.4, s.432

[61] Neylül-Evtar, c.4, s. 183

[62] Fıkhul-îslamiyye, c.2, s.907

[63] El-Fikhul-Menhecî, c.l, s.229.30

[64] Buharı, 1433; Müslim, 984

[65] Buharı, 1432

[66] Fıkhul-îslamiyye, c.2, s.903

[67] Fetavay-ı Hindiyye

[68] El-Mebsut

[69] Kasanı, Serhasi

[70] Bakara, 245

[71] Bakara, 272

[72] Buharı, Müslim, Tirmizî, Neseî

[73] Tirmizî

[74] Beled, 14

[75] El-Mecmu'ul, 258. 60

[76] El-Mugni, c. 3, s. 83

[77] et-Terğİb ve Terhib

[78] El- Mühezzeb, c.l, s.175

[79] Bu hadis sahih olup, Müslim Cerir b. Abdullah'tan rivayet etmiştir.

[80] Beled, 15

[81] Neynül-Evtar, 4/ 176

[82] Beled, 16

[83] Dehr, s.8

[84] el-Fıkhul-îslamiyye

[85] Al-i İmran 92

[86] Buharı, Müslim

[87] Ebû Davud, Ziya el-Muhtar, Ede Cabir b. Abdullah'dan rivayet etmiştir.

[88] Fıkhul-îslamiyyu, c.3, s.8

[89] Buharı, Müslim, Riyâzu's-sâlihin, c.2, Hadis, 1279

[90] Şura, 38

[91] Şerhi tahavi

[92] Neynul-Evtar, c.4, s.46

[93] B. Sal, c.ll, hadis!280

[94] Tirmizi

[95] el-Fıkh'ul-Menheci

[96] Fıkhul-Menheci, c.l, s.369

[97] Bakara/196

[98] el-Fıkhul-Menhecî, c.l, s.370

[99] Al i İmran, 97

[100] Müslim, Nesai, Tirmizî

[101] Bakara, 196

[102] Hac, 27-28

[103] Buharı ve Müslim

[104] Ebû Davud, Nesaî, Ahmed Hakim bu hasisi sahih dedi

[105] Tirmizî, Nesei ve Ibn Mâce rivayet etmişlerdir

[106] el-Fıkhul-İslamiyye, c.3, s. 16

[107] Ali îmran, 97

[108] Bakara, 196

[109] Âli İmran, 97

[110] Muğni'l-Muhtac, c.l, s.460-407

[111] Müslim, 1218

[112] Tevbe, 13.

[113] Sünen-i İbn Mâceh, c.2, Sİ060

[114] Buharı, Müslim, Tirmizî, Tirmizî hadisin hasen, sahih olduğunu söylemiştir.

[115] Hac, 28

[116] İbrahim, 37

[117] Bakara, 197

[118] îbni Hibban ve Hakim

[119] Müslim, Ahmed, Ebu Davud ve Neseî îbn. Abbas'dan rivayet etmişlerdir. Neynül-Evtar, 4./293

[120] Ba­kara, 195

[121] Al-i İmran, 179

[122] el-Fıkhu'1-Menheci, c.l, s.379

[123] el-Fıkhu-1 İslamiyye, c.3, s25, 26, 27

[124] el-Fıkhu'1-İslamiyye, c.3, s. 27

[125] Buhari