Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mülahaza - Fıkıh - 2.Cilt - 3. Sayfa

Mülahaza: 3

Hacda Vekillik ve Başkalarının Yerine Haccetmik: 4

Hacda Vekilliğin Meşruluğu: 4

Hacda Vekaletin Şartları Şunlardır: 5

Hacca Mani Olan Durumlar 7

Hapis: 7

Kölelik: 7

Evlilik: 7

Ebeveyn: 7

Borçluluk: 7

Hacr Altında Bulunmak: 7

İhsar: 7

Haccın Vakti 9

Umre'nin Vakti 10

Arefe Günü. 10

İhram: 12

İhrama Mikatta Veya Kendi Beldesinde Girmek Mi, Daha İyidir?. 13

Hacla Alakadar Olan İşler 13

Bunlar, On Tanedir: 13

1.  İhrama Girmek: 13

2.  Keda: 13

Tavaf: 13

Sefa ve Merve Arasında Sa’y Etmek: 14

5. Arafatta ve Mina'da Vakfe: 14

6.  Müzdelifede Gecelemek: 14

7.  Cemrelerin Atılması veya Şeytan Taşlamak: 14

8. Saçı Tamamen Kesme veya Kısaltma: 14

9. Kurban Kesmek: 14

10.Veda Tavafı: 14

Umre De Yapılan Ameller: 14

Rasulullah'ın Haccı: 14

Hanefîlere Göre Hacın Rüknü: 16

Haccın Vacibleri: 16

Haccın Sünnetleri: 16

Arafattaki Hutbenin Tarifi Şöyledir : 17

Umrede Yapılan İşler: 17

1. Rükünler: 18

1.  Rükünler: 18

2. Vacibler: 18

3. Sünnetler: 18

İhramın Sünnetleri 19

Tavafın Sünnetleri 20

Şa’y’ın Sünnetleri 20

Arafat'a Çıkmanın Sünnetleri 21

Müzdelifede Gecelemenin Sünnetleri 21

Şeytan Taşlamanın Sünnetleri 22

İhrama Girdikten Sonra Yapılacak Hususlar 23

Harem Sınırı: 26

Ziyaret Adabı Ve Hükümleri 28

Hacının Yolculuktar Dönerken Gözeteceği Âdab: 31

Hac Yolculuğu Âdabı: 31

İhramlıya Yasak Olmayan Fiil Ve Hareketler 33

Hacda İslam Ölçülerine Göre Tavaf Çeşidi Üçtür 33

Dönüş Usulü. 35

Tavafın Şartları Veya Vacibleri 35

Hayızh Kadının Haccı: 37

Temettü Haccının Kaidesi 42

Temettü Haccı Nasıl Olur?. 42

Kıranın Usulü Ve Şekli 43

Nafile Hedy: 45

Vacib Olan Hedy İki Çeşittir: 45

ONSEKİZİNCİ BÖLÜM... 48

KURBAN.. 48

Kurban. 48

Kurbanın Tarifi: 48

Kurban Kesmekle Mükellef Olanlar İçin Üç Şart Vardır: 53

Kurban Olmasını Yasaklayan Sıfatlar: 54

Kurbanların Etlerine Göre Hükümleri 55

Kurban İçin Âdab Ve Sünnetler: 57

Akîka Yeni Doğan Çocuğa Dair Hükümler: 57

Bu Fırkada Alamet Nedir?. 60


Mülahaza:

 

1) Ticari bir mala sahib olan kimseye hac ve umre farz oldu­ğunda, onu satıp hac ve umreye gitmesi lazımdır. Yine nafakasını temin ettiği bir arazisi olan ve hac ve umrenin de kendisine vacib, ol­duğu kimseye onu satıp hac ve umreye gimesi farz olur. Zira bir baş­kasına borçlu olduğu ticaret malını veya tarlasını satıp o borcu öde­mesi lazımdır. Hac ve umre de zenginin üzerine borç olduğu için, ma­lını satıp hac ve umreyi eda etmesi lazımdır. Bu görüş (Şafiî mezhe­binin) en sağlam görüşüdür.

Şafiî alimlerinden bazıları, 'ticaret malı ile nafakasını temin et­tiği tarlanın satılması lazım gelmez. Zira bunlar onun geçimini sağla­maktadır, demişlerdir.

2) İçinde oturulan ev ve ev eşyalarının, hac ve umre için satıl­ması vacib değildir. Zira bunlar zaruri ihtiyaçlardır. Bu sebeple bun­ların hac için satılması teklif edilemez.

3) Hac masraflarını karşılayacak mala sahib olan kişi, evlen­mek istediğinde iki durumda olabilir:

a) Evlenmediği taktirde, zina yapmamaktan emin olan kimsenin haccı öne alması gerekir,

b) Ev­lenmediği taktirde zinaya düşmekten korkan kişinin ise evliliği öne alması efdal olandır.

4) Mekke'ye iki konak veya daha az bir mesafede oturan ve yü­rüyebilen bir kişinin, yürüyerek hacca gitmesi vacibtir. İki konak, e-ğer binek kiralayacak parası yoksa yirmi dört saatlik bir mesafedir.

5) Hac ve umrenin kadına farz olması için geçmiş olan şartlara ek olarak aşağıdaki şartlarıda sayabiliriz:

a) Kocasının da kadınla beraber olması veya yanında bir mahreminin olması. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kadın iki günlük yolculuğa ancak ko­cası veya bir mahremiyle çıkabilir. [1] Başka bir hadis de şöyledir: "Kadın ancak mahremiyle beraber sefere çıkabilir. [2]

b) Yanında iffet sahibi güvenilir iki kadın olması. Böyle üç kadın olursa, kocası veya mahremi olmadan yolculuğa çıkabilirler. Zira onların bir araya gel­mesi güvenlik ve emniyet için yeterlidir. Kendisiyle beraber hac ve umreye giden bîr mahremi olmayan kadının, eğer parası varsa onun parasını da ödeyerek mahremiyle gitmesi gerekir. Bu hacca gitmenin vacib olmasının şartıdır. Caiz olmasının şartı ise yanında iki kadının olmasıdır. Yol emniyeti sağlandığı taktirde tek başına hacca gidebi­lir. Ancak bu sadece farz olan hac içindir. Farz olmayan hacda ve başka yolculuklarda kocası veya mahreminin yanında bulunması şarttır.

Kadının tek başına hacca gitmesinin caiz olmasının delili; Hz. Peygamber (sav) 'in Adiy b. Hatem'e söylediği şu sözdür: "Eğer ben­den sonra yaşarsan, bir kadının Allah'dan başka kimseden korkma­dan tek başına Hire'den kalkıp Kâ'be'yi tavaf ettiğini göreceksin." [3]

Kadında bulunması lazım olan şartlar; Kocasının vefatı dolayı­sıyla iddet içinde bulunmamalıdır. "Rabbınız olan Allah'dan korkun (da boşanan kadınların iddetlerini uzatmayın) onları evlerinden çı­karmayın, (iddetleri bitinceye kadar) kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki, açık bir edebsizlik etmiş olsunlar. [4]

Kadın ancak kocasının izniyle hacca gidebilir. Eğer kocası git­mesine izin vermezse, kadının hacca gitmesi caiz olmaz. Kocasının izni olmadan hacca gidemeyen tadın günahkar olmaz. Onun yerine hac yapılır.[5]

Alimlerin çoğuna göre; erkek karısının farz olan haccı yerine getirmesine engel olamaz. Bu görüş İmam Şafıînin görüşüdür. Zira hac farzdır. Ona mani olamaz. Tıpkı ramazan orucundan ve beş va­kit namazdan kişi karısını alı koyamadığı gibi, bu şekilde olan farzı da yerine getirmesine engel olamaz. Binaenaleyh, kadının hac için kocasından izin istemesi uygun olur. Kocasının izni olursa iyi olur. Fakat kocası karısını nafile hacdan menedebilir. Şafîîlere göre koca, sünnet ve farz olan bir hacdan karısını men edebilir. Zira onun haklarını yerine getirmek her şeyden önce gelmektedir. Aynı zamanda hac acele olarak yapması lazım gelmez. Bu haccın farziyyeti daha sonra da yerine getirilebilir. Zira oruç ve namazdan alı koyamaz. Bunların hac ile arasında zaman farkı vardır. Oruç, namaz, hemen vaktinde eda etmeleri farzdır. Fakat hac ise uzun bir zamanda yapıl­mak durumundadır.

Alimlere göre mahrem; neseb, süt emme ve evlilik, meşru bir sebeble evlenilmesi ve ebediyyen haram olan kişilerdir. Ebediyyen kaydı ile, kız kardeşin, halanın kocası, meşru bir sebeble kaydı ile şüpheyle birleşilen kadının annesi ve kızı, haramlığı kaydı ile dena-leşen kadınlar mahrem kelimesinin tarifi dışında kalmaktadır.[6]

Burada tarif ettiğimiz gibi Şafıîlerle, Malikîler ve diğer fakihler arasındaki görüş ayrılığı yalnızca hac yolculuğu dahil bir farzın yeri­ne getirilmesi ile alakadar yolculuk meselesindedir. îcma ile mutlak yolculuk buna kıyas edilmez. Zira bir hadislerinde Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Bir erkek bir kadınla o kadının mahremi yok ise kesinlikle bir arada başbaşa kalmasın. Bir kadın da ancak mah­remi ile yolculuğa çıksın. Bir adam kalktı ve; "Ey Allah'ın Rasulü! Benim karım hacca niyetle yola çıktı. Bende şöyle şöyle bir gazveye yazıldım' dedi. Peygamber (sav); "Git karınla birlikte haccet" buyur­du. [7]

Şu halde kadınlara ait şartlar daha önceki mezheplerin açıkla­malarından daanlaşıldığı gibi iki şıkka ayrılır:

1. Yanında eşinin veya mahreminin bulunması gerekir.

2. Boşanma ve kocasının ölümü sebebiyle iddetini beklemekte olmamalıdır. Böylece her iki durumu bir araya getirmek en iyi yol olarak ortaya çıkar. Hesaba konmalıdır ki, bu ki şart bedenin hastalık ve körlük gibi yolculuğa mani afetlerden, hapis gibi men edici du­rumlardan halı olması ve yol güvenliğine ilişkin şartlarla bir arada hesaba katılmalıdır.

Hanefîlere göre bu şartlar beş taneden ibarettir. Haccın yapıl­ması için gerekli olan haccın şartların dan dır. Farz oluşuna dair şart­lar ise yine Hanefîlere göre sekiz tanedir: müslüman olmak, akıllı olmak, ergenlik çağma girmiş olmak, hürriyet, vakit, Mekke'de dahi olsa yiyecek ve içecek imkanı, zahmetsiz bir şekilde binek temini ol­mak.[8]

 

Hacda Vekillik ve Başkalarının Yerine Haccetmik:

 

Bu meselelerde şu bilgiler gündeme gelmektedir; İbadetlerden vekilliğe elverişli olanlar ve olmayanlar. Bunlar üçtür:

1. Zekat; keffaretlerin ve kurbanların bölüştürülmesi gibi sade­ce mali ibadetler. Bu ibadetlerde zaruret olsun olmasın farketmez. Hacda vekillik ittifakla caizdir. Zira bunlardan maksad, yapanların bu yolda fayda elde etmesidir. Bu iş asıl veya vekil her iki şahıs ara­cılığı ile de temin edilmiş olmaktadır.

2. Namaz ve oruç gibi yalnız bedenî ibadetlerde vekillik caiz de­ğildir. Zira bu tür ibadetlerden maksat, bizzat nefsi kulluk için mey­dana getirmektir. Şu halde bu vekillik ile öyle kulluk meydana gel­mez.

3. Bedenî ve mali olan bir ibadet, hac gibi. Malikîlerden başka cumhura göre; bu şekildeki ibadetlerde acizlik ve zaruret karşısında vekil tayin edilmesi caizdir. Zira böyle olan bir hacda meydana gele­cek zorluk bizzat yapmakla başa geleceği gibi, mebdelun minhunun yani kendisinin malıyla olduğundan başkasının yapmasıyla da mey­dana gelmektedir.

îşte bu ibadet aynı zamanda yolculuklardaki harcamalarla ma­li bir ibadet olması nedeniyle namazdan ayrılır. Malikîlere göre: üc­retli olsun olmasın, hayatta olan bir kişinin yerine farz ve nafile hac­da vekil tayin edilmesi caiz değildir. Bu nedenle yapılan icare batıl­dır. Zira hac bedenle yapılan bir ibadettir. Vekil tayin etmek caiz de­ğildir. Mesela: namaz ve oruç gibi.

Bu ibadetten maksad vatanı ve alışılmış rahat ortamları terke-derek kendi nefsine terbiye vermektir. Kabri, ahireti ve Allah'a dönü­şü hatıra getirmek için, dikişli elbise vb. şeyleri terketmedir. O top­raklarda Allah'ın mukaddesatını yüceltme vardır. İnsan bu ibadette taş atmak, Safa-Merve arasında koşmak gibi hakikatini bilmediği pek çok şeye kayıtsız olarak bağlar. İşte bütün bu güzel hedefler an­cak yapanın kendisi için tahakkuk etmesi gerekir.

Ancak ölmüş biri eğer vasiyyet etmişse onun yerine haccetmek kerahetle sahih olur. Şu halde ölü yerine nafile hac ise mekruhtur.

Amellerin sevabını ölüye hediye etmek: Fakihler dua, sadaka ve kurban sevablarınm ölüye ulaşacağı cihetinde ittifak halindedir­ler. Bunun delili Peygamberimizin (sav) daha evvel de kaydettiğimiz şu hadisidir: "İnsan öldüğü zaman üç şey dışında amali kesilir. A-kan yani devam eden sadaka, faydalanılan ilim ve kendisi için dua eden salih evlat."

Ehli sünnetin cumhuruna göre; bir kimse namaz, oruç, sada­ka, Kur'an tilaveti vs. gibi amellerin sevabını başkasına bağışlaya­bilir. Şöyle der: "Allah'ım yaptığımın sevabını filan şahsa ver." Zira Peygamber (sav) "Biri kendine, diğeri de ümmetinden yüce Allah'ın birliğini ikrar ve kendisinin tebliğine şehadet edenlere olmak üzere iki âlâ koç kurban etmiştir."

Böylece o koçlardan birini de ümmeti için kurban etmiş bulun­maktadır. Ayrıca, "Biri, Peygamber (sav)'e sordu: Anam, babam var­dı ve ben onlara, hayatlarında iyilik ederdim. Şimdi ölümlerinden sonra nasıl iyilik edebilirim?" Peygamber (sav) buyurdu: 'Kendi na­mazınla birlikte onlar için namaz kılman ve yine kendi orucunla bir­likte onlar için oruç tutman, ölümden sonra onlar için yapabileceğin itaatların d andır."

İnsan için ancak çalıştığı vardır..." [9]

Ayette kastedilen anlam, kişinin ancak kendisi için bağışladığı vardır, şeklindedir. Nitekim Kemal b. Numan da aynı sonuca varmışa tır. Şu halde ona verilende adalet değil, aynı zamanda lütuf ölçüsü gözetilir, şeklinde yorumlanmıştır.

Nitekim iman edipte zürriyetleri, nesillerinde iman ile kendilerine tabi olanlar yok mu? Biz onların nesillerini de ken­dilerine teslim ederiz. [10]

İnsan öldüğünde üç şey dışında ameli kesilir..." bu hadisi şe­rifte başkasının amelinin kesileceğine bir işaret yoktur. Kimse baş­kası adına oruç tutamaz ve namaz kılamaz" bu hadisi şerifin sevabla alakası yoktur. Yalnızca mesuliyetinden kurtulmanın mümkün olmayacağını haber vermektedir.

 

Hacda Vekilliğin Meşruluğu:

 

Haccetmeden ölen veya mal varlığı olup da bir özür sebebiyle haccetmekten aciz olan kimse kendi yerine hac yapabilir. Bu me­selede fakihlerin görüşleri şöyledir. Hanelilere göre; yeterli mal varlı­ğına sahib olup da hastalık ve buna benzer sebeblerle bizzat haccet­mesine imkan olmayan bir kimsenin kendi yerine başkasına haccet­tirmesi lazım gelir. Bu şekilde olan haccın yapılması, farz olan hac yerine gelir. Şu halde hacda vekillik ancak acz halindedir. Aczin de ölünceye kadar devam etmesi şarttır. Kuvveti yerinde olduğu halde sağlığında haccetmeyen kimse adına da haccın yapılması caizdir. Hatta bu şekildeki olan kimsenin kendi adına haccedilmesini vasiyet etmesi farzdır. Vekil olan kişinin kendi bölgesinden olması şarttır. Eğer başka bir yer tayini yoksa. Aksi halde yanlış olur. Netice itiba­rıyla hacda vekilliğin iki şekilde olduğu anlaşılmaktadır: Acizlik ve ölümden sonra vasiyyet.[11]

 

Hacda Vekaletin Şartları Şunlardır:

 

1. İhrama girerken vekilin asil yenine niyetini getirmesi.

Aslinin, zengin olduğu halde haccı bizzat ifa etmekten aciz olması.

3. Acz halinin hapis ve hastalık nedeniyle ölünceye kadar de­vam etmesi. Acz hali ölmezden önce sona ererse naibin yani vekilin haccı kafi gelmez. Zira başkasının yerine hac, kıyasın aksine, iyileş­mesi umulmayan acz sebebiyle sabit olmuştur. Bu nedenle cevaz bununla bağlı olmuştur. Bu Hanefî ve Safirlerin görüşüdür. Hanbeli-lere göre ise, başkasına yaptırılan hac, kişi sonra iyileşse bile hac yeterli olur.

Başkasını vekil olarak gönderecek kimsenin hac ile yüküm­lü olması lazımdır.

Özrün,vekil göndermezden önce mevcud olması.

6. Hac masraflarının tamamının veya çoğunun asilin malından verilmesi lazımdır. Bununla beraber varisin sevabta bulunarak mi­rasçısı olduğu kimse için hac yaptırması caizdir.

7. Mikat'ta asilin talimatına uygun olarak ifrat, temettü veya kıran hac çeşitlerinden birisine niyet edilmesi lazımdır. Haccın sahih olması için naibin ehliyet şartlarını taşıması lazımdır.

9. Hanefîlere göre: hac İçin adam kiralama yani icare akdi caiz değildir. Hanefîlere göre daha önce farz haccı eda etmemiş olan kişi­nin başkasının yerine hacca gitmesi mekruhu tahrimiyyedir. Zira "Haş'ameli bir kadın üzerine hac farz olduğu halde, aşırı yaşlılıktan dolayı haccedemeyen babası için hac yapıp yapamayacağını sormuş; Hz.Peygamber de onun yerine hac yap emrini vermiştir." Bu hadisin mutlak anlamına göre Hz. Peygamber (sav) kadının daha önce kendi farz haccını eda edip etmediğini sormamıştır. Malikîlere göre bu şe­kilde olan hac mekruhtur. Şafiî ve Malikîlere göre kendi farz haccını eda etmemiş bir kimsenin başkasının yerine haccetmesi sahih de­ğildir. Zira "Şübrüme'nin yerine telbiye getiren bir adama Rasulullah (sav) "Önce kendi adına hac yap, sonra Şübrüme için hac yaparsın' buyurmuştur." Onlar el-Haşamiyye hadisinin, Hz. Peygamberin, o kadının daha evvelce kendi haccını yerine getirdiğini bildiğine hamlederler.O Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

İslamda saruret yoktur." hadisi de bunu destekler. Saruret kendisi haccetmediği halde başkasının adına hacc yapılmasıdır.

Yerine hac için bir kimsenin tayinini vekil olarak belirlemişse, onun haccı bizat yapması gereklidir. Genel izin olursa, o zaman ve­kilin vekili sahih olur. Vekilin haccı fasit olursa, hac masraflarını a-sile ade etmek zorundadır. Aynı zamanda kendisi kaza ile yükümlü­dür. Vekilin asilin talimatına göre hareket etmesi gerekir. Ve aynı za­manda tam hac için ihrama girmesi şarttır. Yukarıda zikredilen şart­lar Hanefîlere göre farz ve vacib hac içindir. Başkasının yerine nafile hacda müslüman, akıllı, mümeyyiz olma dışında bir şart yoktur. Şa-fîîlere göre: iki durum olduktan sonra başkası onun yerine hacca gitme hakkına sahiptir.

1. Güçsüzlük, kötürümlük ve yahut yaşlılık. Şu veya bu şekil­de kuvvetsizlik nedeniyle binek üzerinde duramayacak halde bulu­nan her hangi kimsenin, kendi adına haccedecek birini bulabildiği taktirde ücret karşılığı bunu yaptırması caizdir.

2. Hac vazifesini yerine getirmemiş ve aynı zamanda ölmek ü-zere bulunan kimsenin hali: Bu kişinin varisleri geride bıraktığı mi­rasından onun adına hac yaptırmaları kesinlikle caizdir. Örneğin: Borçlarının ödenmesinden sorumlu bulundukları gibi. Şu halde hac­ca muktedir olmak iki şekilde olur. Doğrudan doğruya kendisi yap­ması veya onun yerine başkasının yapması. Birinci halde geçmiş olan şartlar geçerlidir. Mekke ile arasında iki konak veya daha çok mesafe bulunan kişi için binek, yiyecek, içecekten sonra hacca ye­tişmeye elverişli bir zamanın bulunması şarttır. İkincisi ise, bir kim­senin ölüm, hastalık veya yaşlılık gibi nedenle haccedememesidir. İyileşme umudu olmayan bir hasta veya binek üzerinde duramaya­cak bir halde olan kimse veya zorluk ile durabilecek bir yaşlı adına başkasının haccetmesi caizdir. Bir kimsenin üzerine haccetmesi vacib olur da, bu vacibiyyetini yerine getirmeden ölürse, eğer geride mal bırakmşsa onun yerine hac yaptırılması lazımdır. Şayet mal ve miras bırakmamışsa varise böyle bir yükümlülük yoktur. Ölen kimsenin ister vasiyeti olsun ister olmasın, yabancı veya varis ölenin yerine haccedebilir. Güçsüz kimsenin İzni olmadıkça, onun yerine haccet­mek caiz değildir. Eğer kendi yerine haccedebilecek birini bulabilirse ve bu şahsa anlaşma günü itibariyle, temel ihtiyaçlarından fazla ola­rak kâfi bir ücret verebilirse onu vekil tayin edebilir. Bu ücret ister binekli ister yaya ücreti olsun. Önemli olan anlaştığı kişinin razı ol­masıdır. Ölü ve güçsüz yerine, en güçlü görüşe göre, nafile hacda vekil tayin edilmesi caizdir. Eğer güçsüz olan kimse, yerine haccet­mesi hususunda birine vekalet verse (en sağlam görüşe göre) iyileş­tikten sonra yapılan haccı kendisinin tekrar etmesi gerekir.[12]

Bir kimsenin üzerine hac vacib olursa, haccetmeden önce ölü­mü halinde bakılır; şayet edasına imkan bulamadan ölmüşse farz onun üzerinden sakıt olur. Eğer edasına fırsat bulduktan sonra öl­müşse hac vazifesi üzerinden sakıt olmaz ve mirastan haccm kazası gerekir. Ayrıca bu haccın kazasına mikattan başlanılması lazımdır. Zira hac mikattan itibaren farz olmaktadır.

Eğer hac borcu ile, bir insana ait borç biraraya gelmişse miras ise her ikisine kifayet etmiyorsa, bu durumda hac borcu öne alınır. Hanbelîler de Şafîîler gibi iki durumdan başkası adına yapılan hac caiz olur. [13]

Alimlerin ittifakı ile kadının kadının vekili erkek olabileceği gi­bi, erkeğin vekili de kadın olabilir. Hanefîlere göre kadının bu şekilde ki haccı bazen noksanlıklarla beraber, sahih olduğu için kerahetle beraber kabul edilmektedir. Hanefîlere göre tavaf, say' sırasında koş­maması ve traş olmaması noksanlık sayılır.[14]

Maliki ve Hanefîlere göre vasiyet etmesi halinde ölü yerine hac yapılabilir ve vasiyyette malın üçte birinden karşılanır. Malikîlerden başka cumhura göre; hastalık ve ona benzer sebelerden dolayı hac-cedemeyen, hayatta olan kişi yerine de hacca gitmek caizdir.

Hanefî ve Malikîlere göre; vekilin haccı kendisine vekil oluna­nın bölgesinden olmalıdır. Şafıîlere göre ise mikattan olmalıdır. Şafiî ve Hanbelîlere göre; vasiyet yalnız olarak mirasın üçte birinden değil, aynı zamanda ana maldan da karşılanır. Vekilin ölü adına yapacağı hac cumhura göre hemen ve derhal yapılmalıdır. Zira ayet-i keri­me'de:

Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.[15] ve "..oraya yol imkanı bulabilen insanlara Kâ'be'yi haccetmek birborçtur  buyurulmaktadır.

Burdaki emir acele ve hemen anlamındadır. Safirlere göre bu e-mir teTıir ve geciktirilmeye müsaittir. Bu nedenle vekilin de te'hir et­me ve erteleme hakkı vardır. Zira Peygamber (sav) Hz. Ebu Bekir'i hacca memur etti ve kendisi Medine'de kaldı. O esnada ne harb ha­linde idi nede herhangi bir engel söz konusu idi. Hacca muktedir ol­duğu halde başka gitmeyenler de vardı. Bu da gösteriyor ki hac he­men yerine getirilmesi gereken bir farz değildir. Geciktirilmeye müsaid bir farzdır.[16]

İlk Hanefî fakihleri hac, ezan, Kur'an ve fıkıh öğretimi ve daha ibadet muhtevalı benzeri işlerden müslümanm bizzat yapması lazım olan fiiller arasına girdiği gerekçesiyle, ücret alınamayacağı görüşün­dedirler. Mesela; biri diğerine 'seni kendi adıma şöyle haccetmen için icare aldım' dese, onun gibi yapılan hac yerini bulmaz, yani caiz ol­maz.

Fakat hangi mezhebe göre bu hac kesin olarak caizdir. Böyle bir anlaşmada ücret zikredilmeden, yani senden adıma haccetmeni istiyorum' der. Tabii ki, anlaştığı kişiye bu ibadetin yapılması için gerekli ve yeterli mâlî yardımı sağlamak mecburiyetindedir. Zira naib olan şahıs, kendisi bütün bu işle uğraşacaktır. Onun için bu hac kesinlikle caizdir. Zira ücret betal olduktan sonra geriye yalnızca hac isteği kalmaktadır.

Bir kimse başkası adına haccetse, kendisine verilen ücrette bir artış sağlansa, bu fazlalık hac yaptırana geri verilmelidir. Fakat va­risler bağışlar veya ölü daha önceden artanın haccedene verilmesini vasiyet ederse o zaman geri alınmaz. İster hac ister başka ibadetler olsun, hiç biri için ücret alınması caiz değildir diyenlerin delili: "Ubeyy b. Kâ'b, bir şahsa Kur'an öğretiyordu. O şahıs kendisine bir yay hediye olarak verdi. Ubeyy bu meselede Rasulullah'm fikrini sordu.

Rasulullah'in cevabı; Eğer ateşten bir yay kuşanmak hoşuna giderse al." oldu.

RasuluUah (sav) Osman b. Ebul-As'a, "Ezanına ücret almaya­cak bir müezzin görevlendirin." buyurmuştur. Bunların hepsi iba­dettir. Her müslümanm zaten yapması gereken birer ibadettir. Na­maz ve oruç için ücret alınmadığı gibi, diğerleri için de alınmaz. Bü­tün fakihler ve son Hanefî fakihleri hac için ücret alınabileceği fik­rindedirler. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Alacağınız en haklı ücret, Allah'ın kitabı için aldığınız ücrettir."

Başka bir hadis ise şöyledir. "Peygamberimiz (sav)'in ashabı Allah'ın kitabını şifa niyetine okumaya ücret almıştır. Aynı zamanda RasuluUah'a haber vermişler ve o da hoş karşılamıştır." Hem aynı za­manda bizzat ilk Hanefî fakihlerinin de belirttiği gibi hac masrafları­nı almak caizdir.

Bunun gibi cami ve köprü yapımında olduğu gibi, hac için de ücret almak caizdir. Netice itibariyle; diyelim ki, hac için ücret al­mak caiz olmazsa o zaman vekilin yaptığı hac yalnız kendisi için o-lur. Vekile verilen mal kendisine yol masrafı olur. Vekil Ölse veya mahsur kalsa hastalansa veya yolu sasırsa kendisine verilmiş olan mali imkan geri iade edilmez. Zira bu mal sahibinin izni ile veril­miştir. Fakat hac yasaklarından birini işlerse gerekli cezayı kendi malından vermesi gerekir. Zira öyle bir yasak işlenmesinde kendisi­ne izin verilmemiştir. Bu sebeble sanki vekil değilmiş gibi cezayı ver­mek mecburiyetindedir- Haccı bozması halinde, aldığını İade edeceği gibi, haccı kaza etmek de kendisine aittir. Zira onun yapmış olduğu hata ve suçlar yüzünden vekil tayin edenden hac sakıt olmuştur, îhmali durumunda ise, hac vakti fevt olursa yine kendisine aittir.

Fakat haccın kaçırılması, elinde olmayan sebeblerden olursa o zaman masraf iadesinden kurtulur. Zira öyle olaylarda gayr-ı ihtiyarı olarak bir şey meydana gelse, mesuliyet kendisine ait değildir. Me­sela öldüğünde yine aynıdır. Vekil yolun her hangi bir kısmında ölse, kaldığı yerde tamamlamak gerekir. Vekilin üzerinde hac masrafların­dan fazlası bulunsa, meydana gelse o şeyleri sahibinin izni olmadık­ça geri vermek zorundadır.

Şayet vekil daha yakın bir yol varken başka bir yol seçerse ara­daki farkı kendine aid olur. Şayet dönüş imkanı varsa Mekke'de ken­disini seferi kılacak bir zaman telıir olursa bu masraf yine kendisine aittir. Diri veya ölü yerine, ücret karşılığı hac caiz ise bu taktirde ücretin belirlenmesi, ücret anlaşması gibi şartlar bunda da sahihtir. Buna göre vekilin aldığı ücret tamamen onun emrinde olduğu için istediği gibi tasarruf yapabilir. Almış olduğu ücretle bütün giderleri­ni yaptıktan sonra, bir miktar fazla kalsa hepsi kendisine ait olur.

Yolu sasırsa, mahsur kalsa veya parasını yitirse bütün sorum­luluğu kendisine aittir. Yani her hangi bir şekilde olursa olsun haccı yerine getirmelidir. Zira onun borcudur. Fakat vekil öldükten sonra anlaşma geçersiz olur. Zira anlaşmanın sahibi yoktur. Onun için söz­leşme de fesh edilmiştir. Bundan sonra yapılacak hac, o vekilin kal­dığı yerden devam edilir. Bu durumda hac yasaklarından yapılan o-lursa vekile aid olur. Zira sorumlusu odur.

Malikîlere göre ücret hac için iki çeşittir.

1. Belli bir ücretle anlaşmak. Bu ücret ilgili kişinin kendine aittir. Aldığı ücret, giderleri karşılamazsa kendinden ekler. Şayet ar­tarsa kendisine geri verilir.

2. Müvekkil, yetecek miktar kendi yerine haccetmesi için gön­dereceği kişiye mali imkan sağlar. Şayet önce verdiği yetmezse, son­radan ihtiyaca göre ek destekde bulunur. Artarsa geri verilir. Ölü e-ğer vasiyet etse ve mali durumu da yerinde olsa, kendiside haccet-memiş olsa o zaman malının üçte birinden yerine getirilir. Eğer vasi­yet etmezse haccedilmez. Ölü adına haccedilebilmesi tüm fakihlerce caizdir.

Fakat Hanefîlere ve Malikîlere göre; ölünün vasiyeti gerekir. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise; muktedir olduğu halde ihmali sebebiy­le, haccedemeden ölmüşse o kişi yerine vasiyeti olmasa da haccet­mek farzdır.

 

Hacca Mani Olan Durumlar

 

Hapis:

 

Haksız olarak veya maddî sıkıntı içinde olduğu halde, bir borç­tan dolayı hapiste bulunmak hacca mani olur.

 

Kölelik:

 

Efendisinin kölesini farz veya nafile hacdan alıkoyma hakkı vardır. Fakat köle onun izniyle ihrama girmişse, o zaman hac ve um­reyi tamamlamasına engel olmaz

 

Evlilik:

 

İslam hukukçularına göre koca karısının farz haccına mani ol­maz. Zira ilk yükümlülük yılında acele ve fevri olarak farz olmuştur. Şafıîlere göre ise koca karısını farz ve sünnet hacdan men edebilir. Zira kocanın hakkı önce gelmektedir. Hac ibadeti ise ömür boyu eda edilebilir.

 

Ebeveyn:

 

Ana ve baba Mekkeli olmayan çocuğunu nafile hac ve umre i-Çİn ihrama girmekten ah koyabilir. Şu halde farz hacda mani ola­mazlar. Zira ana babaya hizmet bir cihaddır. Fakat farz hacda ana babadan izin almak sünnettir.

 

Borçluluk:

 

Vadesi gelen borcu ödemek için başka bir malı olmayan borçlu­nun hac yapmasına alacaklı olan kimse mani olabilir. Vadesi gelme­yen borç hacca mani olmaz.

 

Hacr Altında Bulunmak:

 

Sefih olan kimse için veli veya vasinin izni olmadıkça hacca git­mek caiz değildir.

 

İhsar:

 

Hac veya umre için ihrama girmiş olan kimsenin düşmanının mani olması veya hastalık gibi bir nedenle hac ve umreyi tamamla-yamadan ihramdan çıkmak zorunda kalmasıdır. Böyle bir engelle karşılaşan kimseye de "Muhsar" denir. Ölüm veya malını vermek­ten başka engeli aşmaya gücü yetmeyen hacı engelin kalkması umu­lan bir müddet durduktan sonra ihramdan çıkabilir. Ancak bu du­rumda kurban kesmesi lazımdır.

Bir kişi ihrama girdikten sonra hastalansa, Ebu Hanife'ye göre muhsar sayılır ve ihramdan çıkabilir. Şafiî, Maliki ve Ahmed b. Han-bel'e göre ise ihramda iken hastalanan kimse uzun sürse bile olsa iyileşinceye kadar ihramlı olarak durması lazımdır.

Başkası yerine haccetmenin şartları:

1. Vekilin ihrama girerken adına haccettiği kimse için niyetini getirmesi. Zira vekil kendi adına değil vekili olduğu kişi adına hac et­mektedir. Bunun için diliyle: " Filanca adına ihrama girdim ve filan­ca adına telbiye getirdim." diye söylemesi en iyisidir. Örneğin şöyle söyleyebilir. "Allah için filanca adına hacca niyet ettim ve yine onun yerine ihrama girdim. Filanca adına Lebbeyk..." Nasıl kendi adına haccederken bunları söylemesi gerekiyorsa, bu halde de aynı şeyleri söyleyecektir.

Asil, mal varlığı olduğu halde, bizzat haccetmekten aciz du­rumda bulunmamalıdır.

3. Hapis ve hastalık gibi acizliğe sebeb olan durumların, ölüme kadar devam etmesi. Bu şart Hanefî ve Şafıîlerin ittifakıyla böyledir. Bir adamın yerine haccettiği hasta, sonradan rahat olursa, o adam yeniden bizzat hacetmekle yükümlü olur. Hanbelilere göre yapılan hac yeterlidir.

4. Fakir veya kendine hac farz olmayan kimse, kendi yerine bi­risine haccettirirse o kişinin haccı sahih olmaz. Bu adama sonra hac farz olursa durum değişmez.

5. Bir adama hac farz olduktan sonra, vekili tutmadan önce özrün meydana gelmesi lazımdır. Sağlam olan kimse başkasını ken­di adına haccettirirse ve sonra hastalansa bu hac onu borçtan kur­tarmaz. Dördüncü ve beşinci şartlar kolay anlaşılır şartlardır.

6. Vekilin hacca ehil olması. Yani vekil akıllı, ergenlik çağına girmiş olmalıdır. Sarure; daha evvel kendi adına haccetmemiş kişiye denir. Hanefîler daha evvel kendi adına haccetmemiş kişinin vekil­liğini harama yakın görmüşlerdir. Malikîlere göre ise mekruhtur. Şa-fülere ve Hanbelilere göre, vekil daha önce kendi adına haccetmemiş ise başkasının adına kesinlikle haccedemez. Zira Rasulullah "Kendi adına haccet sonra Şubrume yerine!" buyurmuştur.

7. Hanefî'lere göre; hac için bir adamı kiralamak caiz değildir. Mesela bir adam başka bir adama, 'seni adıma haccetmen için kira­ladım' dese, o kişinin yerine haccetmesi caiz değildir.

8. Asilin istediği şekilde mikattan ihrama girmek. Asil kendisi­ne hac emrettiği halde vekil hac yerine umre yapsa, sonradan Mek­ke'de hacca niyet etse bu kesinlikle caiz değildir. Böyle yapan vekil zamin olur. Hatta asil ona Hacc-ı İfradı emrettiği halde, hacc-ı te­mettü yapsa yapılan hac caiz olmaz. Şafıîlere göre vekilin asilin mi-katından başlaması gerekir. Zira hac ibadetleri mikattan itibaren gerçekleşir. Hanbelilere göre; vekilin hacca asilin ülkesinden başla­ması lazımdır. Zira hacca, gerek acizin gerekse ölünün kendi ülke­sinden başlanması farz olur.

Eğer asilin iki vatanı varsa, bunların en yakınından vekil tayin edilir. Hacca çıkan biri yolda ölürse, öldüğü yerden itibaren hacca devam edilir.

9. Hac giderlerinin hepsini veya Hanefîlere göre büyük bir kıs­mını vekil gönderenin malından karşılanması gerekir. Ancak varisin bu meseledeki durumu farklı olur. Zira varisin, kendi isteğiyle, ölü­nün vasiyeti olmamasına rağmen onun yerine haccederse ölü hac borcundan kurtulur. Vekil bizzat kendi malından ölü adına haccetse ölü adına hac sahih olmaz. Bunun gibi kendi malından haccetmesi için varise vasiyette bulunmuş olsa ölümün hemen akabinde kim kendi malı ile ölü adına haccetse, bu hac da sahih olmaz. Zira farz olan hac ölünün mal varlığı ile alakalıdır. Onun malı ile yapılmayan hac kabule şayan değildir. Ölü ister vasiyet etsin ister etmesin fark yoktur.

Şafiî ve Hanbelîlere göre; isterse varis olsun, ister olmasın bir kişinin başkası adına mutlak anlamda yapacağı nafile haccın sahih olduğudur. Hatta ölü vasiyet etsin etmesin durum değişmez. Onun yerine bunu yapan yabancı olsa ve varis tarafından da izin bulun­mazsa durum yine aynıdır. Zira bu durum, başka birinin borcunu yalnız iyilik olsun diye ödeyen kimsenin durumu gibirdir.

10. Kendisi adına haccetme talebinde bulunmak lazımdır. Ha-nefîlere göre; asilin, adına haccedilmesini istemesi veya bu yolda e-mir vermesi şarttır. Şu halde, başkası adına, izni alınmadan hacce-dilmesi mümkün değildir. Fakat varis bu kararda değildir. Zira vari­sin miras bırakan adına, izin almadan haccetmesi şahindir.

11. Tek hac için ihrama girmek. Asil yerine girerken birde ken­di adına, yani iki hacca birden niyet etmek sahih olmaz. Elbette i-kinciyi terk etmek zorundadır.

12. Emre aykırı fiillerde bulunmamak. Vekil kendisine ifrat haccı emredildiği halde, kıran veya temettü haccı yapsa bu hac, asil yerine geçmez. Asil isterse ölü olsun farkı yoktur. Vekil aldığı masraf bedellerini karşılar. Umre için vekile vazife verilirse, bu emri yerine getirdikten sonra bir de kendi adına haccetse veya hac emrini yerine getirdikten sonra birde kendi adına umre yapsa caiz olur.

13.  14. Vekil de asil de müslüman olmalıdır. Aynı zamanda a-kıl cihetinden de noksansız olmamalı bu sebeble bir müslüman, bir kafir, deli ve akılsız için haccedemeyeceği gibi, bunun aksi de caiz değildir. Fakat delilik halinden evvel bir kimse hac yükümlüsü ol­muşsa, o zaman kesinlikle onun yerine haccedebilir.

Arafat'ta vakfeyi kaçırmamak.

16. Vekil, yaptığı haccı bozmamalıdır. Eğer her hangi bir se­beple bozarsa, asilin haccı sahih olmaz. Hanefîlere göre kaza etse de aynıdın. Zira asil işin başında sıhhatli bir hac istemiştir. Fakat vekil asilin, verilen talimatına aykırı olarak davrandığı için almış olduğu masraf bedellerini karşılayacaktır. Bu şekilde yapılan hac, asil yeri­ne geçmez. Vekil yerine geçmektedir.

17.  Belli birinin vekaleten haccetmesini hususi olarak belli et­mişse,  o kişinin bizzat haccetmesi gerekir.  Mesela "benim adıma Zeyd haccedecektir, başkası değil" diyebilir. O zaman Zeyd'den baş­kasının haccetmesi kesinlikle caiz değildir. Bunu kim yaparsa yap­sın ölü adına haccedilmiş olmaz. Fakat asil daha işin başında, vekile yetki verse ve "dilediğince hareket et" dese, bu durumda vekilin, bir başkasına yol giderlerini karşılayacak meblağı verme hakkı vardır. Böyle yapılan hac caiz olur.

18. Vekil ayrı ayrı iki kişiden hac teklifi almış olsa, bunlardan birini tercih etmek zorundadır. Her ikisi için birden hacca niyet et­mesi halinde tazmin yükümlülüğü altına girer.

19. Vekilin binek üzerinde hac seferine çıkması gerekir. Zira o bu yükümlülüğü binekli olarak yerine getirmek durumundadır. Yü­rüyerek haccettiği taktirde aykırı hareket etmiş olduğu için, yol mas­raflarını karşılaması lazım gelir. Binaenaleyh bir başkasından kendi adına haccetmesini istese ve o kişi yürüyerek hacca gitse, onun gi­derlerini karşılamak mecburiyetindedir. Hanelilere göre; yolun ek­serisi binekli olarak geçirilmelidir. Harcama sıkıntısı söz konusu ol­duğunda, yürüyebilir. Hac seferine binekli olarak çıkılması gereği, Malİkîlerden başka cumhurun görüşüdür.

Bütün bu şartlar Hanefîlere göre farz hac hakkındadır. Başkası yerine nafile hacda müslüman olmak, akıl ve temyiz gücüne sahib olmak kafidir. Bu meseledeki ücretle vekalet şartları da öyledir. Nafi­le konusundaki genişlik, farzda bulunmadığından, bu hususta hoş­görü daha ağır basmaktadır.[17]

 

Haccın Vakti

 

Haccm belirli bir vakti vardır. Kur'an-ı Kerim buna şöyle işaret etmektedir. "Sana hilallerden soruyorlar, de ki; onlar, insanların ve hac vakitlerinin ölçüsüdür.[18]

"Hac bilinen aylardadır. [19] Malikîlere göre hac ayları; Şevval, Zilkade ve Zilhicce olmak üzere üç aylardan ibarettir. Bu ayların hepsi hac aylarıdır. Zira "Hac malum olan aylardadır" ayetinin umumu, bunu göstermektedir. Ve yine buna göre, Zilhicce­nin bütün günlerini hac vakti olarak almak gerekmektedir. Zira a-yette cem' ifadesi kullanılmaktadır. Ve ceminin de en az üç olması gerekir. Şu halde, ay olarak üç aydır.

İhram vakti, Şevval'in ilk gününden, yani ramazan bayramının ilk gecesinden başlar ve kurban bayramı günü fecrine kadar devam eder. Buna göre Arafat'ta bulunur ve kurban baynamı gününün fec­rinden az evvel de ihrama girse, o kişi hacca yetişmiş demektir. Bu kişinin daha sonra, farz tavaf ve sa'y yükümlülüğünü yerine getir­mek lazımdır.

Zira onlara göre; asıl rükün gece Arafat'ta vakfe olduğuna göre, bu da aynı zamanda yerine gelmiş olmaktadır. Şevval ayı girmeden evvel ihrama girmek onlara göre; kerahetle beraber sahihtir. Belirli yerden, yani mikattan önce ihrama girmek, gibi mekruhtur.

Zaman ve mekan itibarıyla, vaktinden evvel ihrama girmenin sahih olmasının sebebi: Esas olarak bu anlamda, malum olan vakit, farz anlamda uyulması lazım gelen bir vakit değildir. Zira kemal ifa­desi de vardır.

Farz tavafını zilhicce aymm sonuna tehir etmek te caizdir. Şev­val başlangıcında kurban bayramı günü fecrinin az öncesine kadar olan müdde hac ihramının başladığını gösteren süredir. Yani bu müdde içinde hac için ihrama girilir. Kurban bayramı fecrinin doğu­şundan zilhicce ayı sonuna kadar ki müddet de hacda çıkma müd­detidir. Fakat Mekkeliler için en sahih olan görüş zilhiccenin başın­da ihrama girmektedir.

Hanefıler ve Hanbelilere göre; hac aylan şevval, zilkade ve zil­hiccenin ilk on günüdür. Bu görüşün dayandığı ashabın meşhur­lardan İbn Mesud, ibn Abbas, ibn.Ömer ve ibn. Zübeyr'den rivayet e-dilen hadisi eriftir. Bir de Rasulullah'ın şu hadisidir: "Hacc-ı Ekber yani en büyük hac günü, kurban günüdür." Hac aylarından olama­yan her hangi bir gün, nasıl Hacc-ı Ekber günü olabilir? Hem, kur­ban günü, ziyaret tavafı gibi önemli bir hac rüknünün yerine getiril­diği gündür.

Ayrıca Akabe cemresi, kurban, traş, tavaf, sa'y ve Mina'ya dö­nüş gibi hacca ilişkin pek çok fiil, bugünde gerçekleştirilir. Belirtil­mesi gereken bir husus da Zilhicce aymm ilk on gününün geçmesiy­le hac müddeti de dolmuş olur. Tabii, eğer bu müddet tam dolmamışsa, hac süresi kaçmamıştır. Bu da gösteriyor ki, "hac belli olan aylardadır." ayetinde kastedilen ilk iki ay ve onu takib eden ayın bir kısmıdır.

Zilhicce'nin onundan sonraki kısım, hac ihramı ve rükünleri için vakit özelliği taşımadığından hac müddetine dahil değildir. Örne­ğin; Muharrem ayı gibi. Cem'i lafzıyla iki şeyi ve üçüncüsünün de bir kısmını ifade etmesi imkansız değildir. Örneğin üç hayız halinde oluğu gibi. Fakat erkeğin eşini boşadığı temizlik hali, buna rağmen söz konusu üç durum içinde sayılır.

Ayrıca, "Onlara da hac farz kılındı." ifadesi de onların çoğuna anlamındadır. Bu aylardan önce ihrama girilmesi durumunda, ih­ram caizdir. Bu şekildeki ihram caiz olur. Umreye dönüşmez. Zira, "Hac ve umreyi Allah için tamamlayın" [20] ayetinin manası, genel bir manadır. Fakat böyle durumlarda, hac ile ilgili işe yalnızca hac aylarında girişilebilir.

İhrama girmesiyle birlikte, gerçek anlamda ihramlı sayılabilir. Artık bundan sonrası ihramına girdiği haccı tamamlamaya kalır. Ha­nefi'lere göre, haccın bir şartı da ihramdır. Bu nedenle vaktinden ev­vel girilen ihram caizdir. Zira abdest gibidir. İhrama girdikten sonra, bazı şeyleri yasak, bazı şeyleri de lazım kılmaktan ibarettir. Bu her zaman mümkün olan bir şeydir. Böylece ihramı, mikatından evvel almak gibi durum meydana gelir. Zira onlara göre, zaman mikatı, mekan mıkatına benzer.

Zira Buharının İbn. Abbas'tan rivayet ettiği; "Hac ihramına an­cak hac aylarında girmek sünnettir." hadisine istinaden hac ayların­dan evvel ihrama girmek mekruhtur. Hac ayları konusunda Şafıîle-rin görüşü de Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü gibidir. Şu halde onlara göre de hac ayları sırasıyla şevval, zilkade ve zilhicce ayının on gecesidir. Bu da kurban günü fecrinin doğuşuna kadardır.

Onların görüşlerindeki bir farkın izahını yapalım: Hac ayların­dan evvel hac ihramına giren kimsenin, söz konusu ihramı umre ih­ramı yerine geçer. Zira hac ibadeti vakitli bir ibadettir. Şayet bu iba­dete vaktinden evvel girişilirse o ibadet kendi cinsinden başka bir i-badete dönüşür. Farz namazları gibi. Mesela öğle vakti gelmeden ön­ce öğle namazını kılan bir kişinin bu ibadeti nafile namazın yerine geçer. Netice itibarıyla haccın vakti gelmeden hac yapmak caiz değil­dir. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. "Hac bilinen aylarda­dır." Buna kıyas olarak haccın vakti ne zaman ise o zamandan önce ihrama girmek caiz değildir. Zira o da namaz vakitleri gibidir.

Bir yıl içinde birden fazla hac yapmak caiz değildir. Çünkü be­lirli olan müddet ancak bir hacca yetecek kadardır. Onun için bir­den fazala hac yapılması kesinlikle caiz değildir.

 

Umre'nin Vakti

 

Fakihlerin ittifakıyla umre, hac aylarıyla beraber yılın bütün günlerinde yapılması caizdir.[21] Şu halde belli olan vakit olmadığı için, bütün yıl umre ihramına girmek sahihtir. Rasulullah (sav) Zilkade ve Şevval aylarında iki kez umre yapmıştır.

Ebu Davud'un Sünen'inde Aişe 'den sahih bir senhedle rivayet ettiği şu hadis-i şerifte de bildirildiği gibi: Rabuluüah (sav) Zilkade ve Şevval aylarında iki defa umre yapmıştır."

Diğer bir Hadis-i Şerifte ise; "Ramazandaki umre, sevap bakı­mından bir hacca eşittir." Ve Müslim'in rivayetine göre de; "Umre hacca dahil oldu -iki defa- hayır aksine ebediyete kadar." Bu hadisle ilgili en doğru yoruma göre; Kıyamete kadar hac aylarında umre yapmak caizdir. Bundan maksad da hac aylarında umre yapılama-yacı yolundaki cahiliyye görüşünü reddetmektir.

Cumhura göre ise, yılda birden fazla umre yapmak mekruh de­ğildir. Bunun için, yılda defalarca umre yapmak caizdir. Hatta kera­hetine dair delil yoktur. Zira Rasulullah (sav) "ŞevvaTin sonları ile Zilkadenin başlarında, buna delil teşkil eden şu hadislere de burada yer vermek lazımdır.

Buhari ve Müslim de yer alan Enes'in (ra) hadisinde; "Rasulul­lah (sav) dört sefer umre yaptı. Bunların tamamı hacca rastlayan Zilkade ayında gerçekleşmiştir. Yine Buharı ve Müslim'deki Ebu Hu-reyre hadisi;

Umre, diğer bir umreye kadar aralarında geçen günahlara keffarettir. [22] İşte bu noktadan hareketle aynı günde olsa bile, çokça umre yapmak Şafıîlere göre sünnet sayılmaktadır. Zira umre en kuv­vetli görüşe göre, tavaftan sevab bakımından daha fazladır. Bu ko­nuda en kuvvetli delil Hz. Aişe'nin hadisidir. Diğer hadislerin bir yıla delaleti açık değildir.

Malikîlere göre, yılda birden fazla umre yapmak mekruhtur. Zi­ra umre tavaf ve sa'yı içine alan bir ibadet olması hasebiyle, tıpkı hac gibi yılda bir kez yapılabilir. Fakat haccm yıl içinde tekrarı mümkün olmayan belirli vakitte yapılan bir ibadet olduğu, lakin buna muka­bil umrenin böyle belirli bir vakti olmadığı için, namazda olduğu gibi tekrar tekrar yapılabileceği ileri sürülerek konu tartışılmıştır.[23]

Hanefîlere göre; Arafatta vakfe günü, kurban bayramı günü ve bayramı izleyen üç teşrik günü umre yapmak tahrimen mekruhtur. Bunun sebebi o günlerin hac günleri oluşudur. Malikîlere göre; Hac ihramınas giren bir kimse bütün bir yılın umre vakti olduğu şeklin­deki keyfıyyetin dışındadır. Bu nedenle tavaf, sa'y ve bütün cemrele­rin atılması gibi, bütün hac görevlerini yerine getirmedikçe, umre ih­ramına girmesi imkansızdır. Tabii dördüncü günü Mina'da kalkıp acele etmemesi halinde öyledir. Yani bu durumda, dördüncü gün ze­valden sonra cemreleri atacak kadar bir zaman geçince, umre ihra­mına girebilir. Tavaf ve sa'y olmak suretiyle acele ettiği taktirde me­sela, atış süresi geçtikten sonra umre ihramına girebilir.

Özet olarak; Hanefî ve Maliki Mezheplerine göre, Umre sünnet-i müekkededir. Ömür boyunca bir defa yapılmasıyla bu sünnet yerine getirilmiş olur. Bir defa tekrarı ise sünnet olur. Şafiî ve Hanbelilere göre, ömürde bir sefer yapılması farz-i aynıdır. Umrenin vakti, beş günden başka senenin hepsidir. İstiyen istediği vakit umre yapabilir. Haccı kıran yapandan başkasına şu beş günde umre yapmak mek­ruhtur.

 

Arefe Günü.

 

2.  Bayramın birinci günü.

3. Teşrik günleri, yani üç gün bayram günleri binaenalehy ha­ccı kıran yapandan başkası da bu beş günden birinde umre yapacak olursa kerahetle sahih ve caizdir. Merginani El-Hidaye isimli kitapta şöyle der: Umrenin rüknü umrenin sadece bir rüknü vardır. O da Allah'ın evi tavaf etmektir. Umrenin vacibleri üçtür: Safa ile Merve a-rasında sayetmek traş olmak veya saçlarını uçlarından kırpmak. Bu bakımdan vacibin üç değil iki olduğunu söylemek daha doğrudur. Vakit müstesna haccm şartları umrenin de şartlarıdır. Kasani, Şa­fıîlere göre umrenin rükünleri beştir, demiştir.

Niyetle ihrama girmek.

Kabeyi muazamayı yedi defa tavaf etmek.

3. Safa ve Merve arasında sa'yetmek.

4. Saçı kısaltmak veya kazımak.

5. Tertİb, umrede vakit diye bir şey yoktur. Şu halde yılın her saatinde umrenin yapılması kesinlikle caizdir. Fakat Hanefîlere göre; Arefe günü ve bayramın dört günü içinde umre yapmak mekruhu tahrimiyle beraber caizdir. Zira bu günlerde daha yapılması lazım o-lan ve yapılması daha önemli olan hac ameliyesi îfa edilmektedir. Şafiî ve Hanbelilere göre; hac ihramından çıktıktan sonra, bayram günleri içinde de yapılması kesinlikle caizdir. Yani Arafat, kurban ve teşrik günlerinde umre ihramına girmek mekruh değildir. Tıpkı, yal­nızca tavaf etmek gibidir. Zira esas olan kerahet durumunun söylen­memesi gerekir. Zira kerahetin herhangi bir delili yoktur.

Hanefîlere göre; Umrenin tek bir rüknü vardır.O da tavafın ek­serisi dört şavttır. Diğer üç şavt ise vacibdir. İhram umrenin şartıdır. Sa'y ve taksir ise umrenin vacibleridir. Maliki ve Hanbelilere göre; umrenin üç rüknü vardır:

a.) İhram

b.) Tavaf

c.) Say

Umrede veda ve kudüm tavafı yoktur. Umrede afakiler için mi-kat yerleri Hacc gibi ise de, Mekke'de ikamet edenler için (ister yerli olsun, ister yerli olmasın) onlar için mikat yerleri Hill yeridir. Şu halde, Mekke'de ikamet edenlerin Hacc için ihrama girecekleri yer Ha­rem yeridir. Umre'de tavafın başlamasıyla telbiyenin sonu gelir. Hacda ise, bayramın birinci günü büyük şeytana taş atmakla, telbiyenin sonu gelir. Ayrıca, Hanefi ve Hanbelilere göre, Tan'im'de Şafiî ve Ma-likîye göre ise Cürane'de umre için ihrama girmek daha iyidir.

Haremde ikamet edenler için, Hill yerlerinin her hangi bir ye­rinde umrenin ihramına girmek caizdir. Hatta Arafat'ta, umrenin ih­ramına girmek caizdir. Zira Arafat, Hill yeridir. Malikîlerden başka cumhura göre, çok umre yapmak mendupdur. Zira Rasulullah (sav) efendimiz, şöyle buyurmuştur;

Kulum nafile ibadetlerle (onu sevinceye kadar) bana yaklaşır. Yani bir kulum nzama göre iyi şeyler yapar. Rızam iyi olanları görür. Eliyle onlarla uğraşır ve ayağıyla nzama layık olan yerlere gider ve öyle şeyleri yapmasıyla bana yaklaşır."

Şu halde nafile ibadetler, farz ibadetlerden noksanlıkları ta­mamlar. Hatta farz namazların da noksanlıkları bu namazların sün­netleri ve nafile ibadetlerle tamamlanacağını ve aynı zamanda bunla­rın farzların yerine ikame edeceğini ifade eden hadisi şerifler vardır. Binaenaleyh, ramazan ayında yapılan umrelerin sünneti müekkede olduğu ve sevab bakımından bir hacca tekabül ettiği, İbn. Abbas ta­rafından rivayet edilmektedir.

Umre için uzak yerlerden masrafları gidererek ve çok zahmet görerek müstakil umre yapanların mükafatı ve sevabı daha fazla o-lur. Bunun için, hac zamanı haricinde yapılan umreler, hacc zamanı esnasında yapılan umrelerden daha efdaldir. Umre veya Hac ibade­tine gidenlere mani olmayanların. Zira öyle şeylerin günahı çok bü­yüktür. Hele günümüzde zevk ve keyif için Avrupa ülkelerine çok pa­ralarla gidenlere, kimse engel olmaz. Aynı zamanda onları teşvik et­mektedirler. Velhasıl birden fazla hac veya umre yapmanın dinimiz­de kesinlikle bir sakıncası yoktur. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyur­muştur:

Her kim bir sefer Hacc yaparsa borcunu ödemiş olur. Haccın farziyyeti üzerinden kalkar. Her kim iki hacc yaparsa Allah'ı borçlandır, yani özel olarak bir mükafat hazırlar. Her kim üç hacc yaparsa Allah o kimsenin cildini külanna vanncaya kadar cehennem ateşine

haram kılar." [24]

Mikat; terim olarak hudud, sınır manasına gelir. Istılahta ise, belirli bir ibadet için belirli zaman ve yer anlamına gelmektedir. Bi­naenaleyh, bir kimse mikatı ancak hac ve umre ihramı ile geçebilir. Eğer ihramsız geçse tekrar dönmesi yada kurban kesmesi lazım ge­lir. Fakat mikata varmadan evvel ihrama girmesi, cumhura göre ca­izdir. Bu konuda ihtilaf yoktur. Hanefîlere göre mikattan önce ihra­ma girmek sevap bakımından daha fazladır. Bunun faziletli oluşu­nun delili, "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayınız." [25] ayetidir.

Haccın ve umrenin tamamlanması; Hz.Ali ve îbni Mes'ud'un da dediği gibi, ihramına kendi evinden girmektir. Hem haccın tamam­lanması ifadesi bu şekilde tefsir ve yorumlanmıştır. Hac'da Mekke'de ikamet edenlerin mikatı, Mekkelilerle dışarıdan Mekke'ye gelmiş, fa­kat orada duran kimselerin mikatı hacda Haremdir. Yani Mekke'nin

kendisidir.

Rasulullah (sav) ashabına hac ihramına girmek için Mekke'nin içinde girmelerini emretmiştir. Hatta Mekkeliler Mekke'den telbiye getirirler. Zira Rasulullah (sav) efendimiz, Haremi geçtiğimizde bize Abtah'tan ihrama girmemizi emretti. Evi Mekke dışında, Harem sı­nırları içinde olan da böyledir. Mescid-i Haramda ihrama girmek

menduptur.

Umre için mikatlar: Bir adımdan az da olsa Harem'in haricin­den yani, Hill ve Harem'e en yakın yerden başlaması gerekir. Bu, Harem'in hangi tarafından olursa olsun farkı yoktur. Haccın yerine getirilmesi işi, Arafat'ta yapılmaktadır. Halbuki Arafat Harem hari­cinde Hill'de bulunmaktadır, ihrama girme işi Harem'den başlamak­tadır.

Umrenin edası Harem'de gerçekleştirilmektedir. Fakat buna karşılık ihram Harem haricinden başlamaktadır. Bunun için, ihra­ma girme işinde Harem ile Harem dışını bir araya getirme gereğidir. Zira bi bütün ihramlarda şarttır. Umre ihramına Haremde girildiği taktirde caizdir. Fakat kurban lazım gelir. Fakat ihrama girdikten sonra Harem dışına çıksa bu cezadan kurtulur.

Umre ihramı için Hilldeki en iyi yer Şafıîlere göre Ci'rane'dir. Hanefîlere göre ise, Ten'imdir. Zira Resulullah, Hz. Aişe'ye buradan umre yapmayı emretmiştir. Ve bunlardan sonra Hudeybiye'dir. Ha­nefî ve Hanbelilere göre, Ten'imdir. Zira Rasulullah (sav) Abdurrah-man b. Ebu Bekr'e kızkardeşi Aişeye Ten'imden umre yaptırmasını emretmiştir.

Bundan sonra sırasıyla; Ci'râne ve Hudeybiye'dir. Malikîlere gö­re, isterse Anden'de, Ten'imde de umre yapmak aynıdır. Farkı yok­tur.

Haremin haricinde oturanlar: Bunlar, Beni Amir bahçelerinde de oturanlar gibi evleri, beş mikat mahalli çevresinde bulunanlardır. Bunlar mikat içinde, fakat Harem dışındadırlar. Malikîlere göre evi, Mekke'ye mikat yerinden daha yakın olanların mikatı Hac ve Um­rede evinden başlar. Şafiî ve Hanbelilere göre; Mikata çıkmayan fa­kat yola devam eden bir kimse için karada da denizde de mikat kar­şısından ihrama girmesi gerekir. Eğer iki mikatın hizası kendine gö­re bir olursa, o zaman kendisine en yakın olanı tercih eder. Eğer ya-kmlakta da bir eşitlik olursa, o zaman Mekke^e en yakın olanı ter­cih etmek gerekir.

Hanefîlere göre: Hill'de yani harem dışında oturanların hac ve umre mikatları oturdukları evleri ve yahut evleriyle harem arasında diledikleri her hangi bir yerdir. Zira ayeti kerimede haccı ve umreyi Allah için tamamlayın buyuruluyor. Hz. Ali ve îbn. Mesud bunu "ki­şinin hac ve umre İhramına oturduğu evden girmesi lazım olan" şek­linde yorumlamışlardır. Bunun için hac ve umre mikatı ancak ve an­cak ihramlı olarak geçilebilir. İhramın mikatları insanın ancak ih-ramlı olarak geçtiği yerlerdir. Mikatlar şunlardır.

1. Zül-Huleyfe: Bu yer Mekke ile Medine arasında olup Medi-ne^e 4 mil (7. 580 km) Mekke'ye ise 200 mile (379 km) yakın mesa­fededir.

Mekke'ye en uzak mesafe mikattır. Rasulullah (sav) Efendimiz, burada ihrama girmişlerdir. Vaktiyle burada bir ağaç olduğu, Rasu­lullah'm orada iki mescid inşa ettirdiği rivayet edilir. Bi'ri Ali diye bi­linen kuyu oradadır. Medine-i Münevvere'den Mekke'ye gelen hacı adaylarının ihrama girdikleri yerdir. Buraya bir rivayete göre de Ebya-ri Ali denilir. En uzak mikat yeri burasıdır.

2. Cuhfe: Mekke ile Mendine arasında, Kızıldenize yakın bir kasabadır. Türkiye, Mısır, Kuzeybatı Afrika ve Suriye tarafından ge­lenlerin ihrama girecekleri yerdir.

Bu yer halen Rabiğ ismi ile tanınır. Yukarıda anılan hacı aday­ları şayet Medine yolu ile gelirlerse, mikatları Cuhfe değil, Zülhuleyfe olur. Fakat Medine'ye uğramadan gelirlerse mikatları Cuhfe'dir. Bu­rası Mekke'ye 187 km. mesafededir. Medine-i Münevvere'ye 8 konak  (363.84 km.) denizde ise 6 mil (11.370 km.) uzaklıktadır. Cuhfe'nin eski adı Mehya'dır.

3. Zat-ı Irk: Mekke'nin kuzeydoğusunda, İrak, İran, Necid ve diğer ülkelerden gelenlerin mikatı Zat-ı Irk'tır.

4. Yelemlem: Yemen'den gelenlerin mikatıdır. Mekke'nin gü­neyinde bulunan Yelemlem bir dağın ismidir. Bu dağ Tihame dağ­larına dahildir. Bu yer Mekke'ye takriben 94 km.dir Hund'dan Ye­men'den gelenlerin mikatıdır.

5.  Kuveyt ve Necib tarafından gelenlerin mikatı, bu gün Es-Seyl denilen, Karnül- Menazildir. Mekke'ye iki konak (90.960m) me­safededir. Diğer bir ismide Karnül- Sealib'dir.

Ci'rane: Taif yolu üzerinde, Mekke'ye altı fersah uzaklıkta bir köydür. Ten'im'de Aişe mescidleri olarak bilinen bir yerdir.

Hudeybiye ise Cidde ile Medine yolu arasında ve Mekke'ye altı fersah uzaklakta bir kuyunun bulunduğu yerin adıdır.

 

İhram:

 

Hac dışında yapılması mubah olan bazı şeyleri, kendisine ha­ram kılmak demektir.

Hanefîlere göre ihram haccm rüknü değil şartıdır. Bu da niyet ve telbiye ile sahih olur. Hac veya umreye veya her ikisine niyet et­mek ve Allah için telbiye getirerek ihrama girmekle hac ibadeti baş­lamış olur. İhrama girme yerlerini Rasulullah belirlediği için, hac, umre, ticaret ve başka bir amaçla gelen her müslümanm buralarda veya daha evvel ihrama girmesi gerekir. Şayet yol bu inikatlardan geçmiyorsa, bu mikatîarın hizasında ihrama girilmesi gerekir. Hac için Mekke'ye doğru yola çıkınca bu mikatlardan ihramsız geçme­mek gerekir.

Mikatlardan içeride olan kimseler, ihramsız Mekke'ye girebilir­ler. Mikat içinde fakat Mekke haricinde bulunan kimseler, durdukla­rı yerlerde ihrama girebilirler. Mekke'nin içinde oturanlar ise, kaldık­ları meskenlerde ihrama girebilirler. Mekke'ye girme niyeti olmazsa mikatı ihramsız olarak geçme nedeniyle kurban kesme gerekmez. Fakat dışarıdan hac ve umre niyetiyle gelenlerin mikatı ihramsız geçmeleri kurban kesmelerini gerektirir. Veya geri dönüp mikatta ih­rama girer.

Şayet Mekke'ye yol kesiciler, isyancılar gibi kendileriyle çarpı­şılması vacib veya mubah olan kimselerle çarpışmak için veya zalim­den, imkansızlığı nedeniyle bir alacaklıdan korktuğu için giriyorsa ve hac ve umre vazifesini yaparken görünme tehlikesi varsa, hiç tar­tışmasız ihramlı bulunmak gerekmez. Zira Rasulullah (sav) Fetih günü Mekke'ye ihramsız olarak girmiştir. Sebebi de harb ortamının e-min bulunmamasıdır.

Bir daha Mekke'ye gidilmesi mecbur olmayan bir iş için veya ihtiyaç için Hareme giren bir kimsenin, Mekke'ye girişinde ihramlı o-larak girmesi müstehabtır. îhramsız olarak girmesi mekruhtur. Tica­ret, ziyaret ve hasta ziyareti gibi tekrar yapılması gerekmeyen ihti­yaçlar sebebiyle Mekke'ye giren bir kimsenin, Şafnlerce en sağlam görüşe göre, ihramlı olması vacib değil, müstehabtır. İmam Malik ve İmam Ahmed, bunun gerekli olduğu görüşünü ileri sürerken, Ebu Hanife de, evi mikatta ise veya Mekke'den daha yakın olursa, o za­man ihramsız girmenin caiz olduğunu aksi halde olamayacağını söy­lemiştir.

Oduncu, yulafçı, avcı, sucu ve postacı gibi Mekke'ye sık sık gir­mesi muhtemel olan kimselerin Mekke'ye ihramsız olarak girmesi caizdir. İbn. Abbas'tan rivayet edilen hadiste, "Hiç kimse Mekke'ye ihramsız giremez. Fakat odunculara izin verilmiştir." Buyurulmuş-tur. Harem'de oturanlara Mekke girişinde ihram lazım değildir. Ör­neğin, caminin bir köşesinden diğer bir köşesine giden birine Tahıy-yat-ül Mescid namazının gerekmeyeceği gibi. Bir kimse Hareme gir­mek istese, fakat Mekke'ye girmek istemese, o kimsenin hükmü Mekke'ye girenin hükmüyle aynıdır. Harem'e girdiği zaman ihramsız girememelidir. Şayet ihramsız girerse günahkar olur.

Safirlerden bazıları, vacib olan her ibadetin yerine getirilmeme­si halinde, kazası veya keffareti lazım iken, Mekke'ye ihramsız giren bir kimse için böyle bir uygulamanın söz konusu olmadığı görüşün­dedirler. Örneğin, şek yani şüphe günü oruç tutmayan bir kimsenin-ki tutması gerekir- aynı şekilde o orucun kazası ve keffareti ile yü­kümlü olmaması gibi.

Ebu Hanîfe'ye göre bütün vaciblerin kazası lazımdır, noktasın­dan hareketle bunun da kazasının gerektiği görüşündedirler.

 

İhrama Mikatta Veya Kendi Beldesinde Girmek Mi, Daha İyidir?

 

Hanefîlere göre, eğer ihrama girmesi hac aylarında olursa ve ay­nı zamanda da kendinden emin ise o zaman kendi beldesinden gir­mesi daha iyidir. Bunun delili ise; "Haccı ve umreyi Allah için ta­mamlayın" ayetidir. Cumhura göre; mikattan ihrama girmenin seva­bı daha fazladır.

Daimel evkat en faziletli olanı yapan bu insanlar, ihrama mi­kattan başlamışlardır. Zira Rasulullah (sav) veda haccında ve Hu-deybiye umresinde ihrama mikattan girmiştir. Bunun için bu konuda ittifak meydana gelmiştir. Mikattan önce, ne kadar caiz olsa da önceye almak kesinlikle zorluklara yol açar.

Rasulullah (sav)'in " Sizden biriniz, ihramsızken gücünün yet­tiğince istifade edebiliyor. Ama ihramlı iken, nelerle karşılaşacağını kesinlikle bilemez." Hadisi de bunu gösteriyor.

Hz. Hasan diyor ki; İmran b. Husayn kendi beldesinden ihra­ma girmişti, bunu duyan Hz. Ömer kızdı ve 'artık insanlar Rasulul-lah'ın ashabından birinin kendi beldesinden ihrama girdiğini duya­cak" dedi." Yine Hz. Hasan; "Abdullah b. Âmir Horasan'dan ihrama dahil olmuştur. Hz. Osman yanma gelen bu zatı kınadı ve beğenme­di." Bunların her ikisinide, Said ve el- Esrem rivayet etmişlerdir.

Buharı ise; "Osman Horasan veya Kirman'dan ihrama dahil olmasını hoş bulmadı demiştir. Zira böylece kişi zorluklara rast gel­mekte ve ihramın yasaklarından kurtulmaktadır. Binaenaleyh Hane-fîlerde kendine güveniyorsa kayrını söylemişlerdir.

Kudüs'ten ihrama girme hadisinde ise, zayıflık vardır. Ömer'­den Dabiye; "Peygamberinin sünnetine tâbi oldun" sözünün asıl an­lamı ise, mikattan önce ihrama girme ile ilgili olmayıp, aksine hac ile umrenin birbirlerine eklemesine, kıran yapılmasına yöneliktir. Çün­kü Peygamber (sav)'in sünneti ihrama mikattan girmeyi gerektirir.[26]

 

Hacla Alakadar Olan İşler

 

Bunlar, On Tanedir:

 

1.  İhrama Girmek:

 

İhramla beraber hac veya umreye veya her ikisine beraber nİ-yet etmek. Bunun için de; "Hac veya umreye ve bu sebeble yüce Al­lah için ihrama girdim." diyecektir. Başkası yerine haccedecekse, ni­yetinde, * Filanca yerine hac ve umreye niyet ve bu sebeble Allah için ihrama girdim" diyecektir. Bunlardan sonra iki rekat ihram na­mazı kılarak, ardından telbiye söylenecektir.

 

2.  Keda:

 

Mekke'nin en yüksek noktası Kedadır ve oradan Mekke'ye giri­lecektir. Bundan sonra Mescid-i Haram'a giriş, Benişe kapısından o-lur. Ondan sonra da Haceru-1 Esved'den başlanarak Kudüm tava­fına başlanır.

 

Tavaf:

 

Bunun üçkısmı vardır: Kudüm, İfade ve Veda'dır.

 

Sefa ve Merve Arasında Sa’y Etmek:

 

Yani koşmak.

 

5. Arafatta ve Mina'da Vakfe:

 

Tevriye günü yani, Zilhiccenin sekizinci günü Mina'ya çıkılır. O-rada öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazları kılınır. Namazlar kılındıktan sonra o gece orada kalınır. Güneş doğduktan sonra Ara­fat'a çıkılır. Nemire camiinde ve başka bir camide imamla beraber, öğle ve ikindi namazları birleştirilir. Bundan sonra herkesle beraber Arafat'ta vakfe yapılır.

 

6.  Müzdelifede Gecelemek:

 

Burası Mina ile Arafat arasıdır. Hacılar bayram gecesi kızıllık kaybolduktan sonra ulaştıklannda Müzdelife'ye akşam ve yatsı na­mazlarını birleştirilerek kılarlar. Sabah namazı da Müzdelife'de Meş'-ar-i Haram da kılınır. Namazdan sonra dua ve niyazda bulunmak a-macıyla biraz daha durulur. Güneş doğmadan evvel Mina'ya gidilir.

 

7.  Cemrelerin Atılması veya Şeytan Taşlamak:

 

Hacılar, bayramın birinci günü, Mina'da birinci akabe cemra-sini yani büyük şeytanı taşlarlar. Yedi tane çakıl taşından ibaret o-lan bu cemre, güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra atılır. Bu günler de, bayramın ikinci,. üçüncü ve dördüncü günleridir. Her cemre yedi çakıl taşından ibarettir. Zeval ile güneşin batışı arasında, önce birinci yani küçük cemrelerden başlanır ki, bu da Arafat ta­rafında, Mescidül Hayf yakınındadır. Ondan sonra orta cemre ve da­ha sonra da Akabe cemresinin taşlan atılır.

 

8. Saçı Tamamen Kesme veya Kısaltma:

 

Traş, erkekler için en faziletli olanıdır. Kadınlar traş olmaz. An­cak biraz kısaltabilirler. Ve bütün saçlarından ayak uçlanna kadar bir bölüm keserler. Traş vaktinde dua edilir. Bu kesmek te Akabe cemresi atıldıktan sonra veya kurban kesildikten sonra, kurban bay­ramı günü gerçekleştirilir. Sonra Mekke'ye gelinir ve böylece farz o-lan ifade tavafı yapılır.

 

9. Kurban Kesmek:

 

Cemre atışından sonra kurban kesilir. Traş, kurbandan evvel olabileceği gibi, kurban cemreden evvel de kesilebilir. Aynı şekilde güneş doğmadan da kurban kesilmesi caizdir.

 

10.Veda Tavafı:

 

Bu tavaf Malikîlere göre müstehap, cumhura göre ise, vacibtir. Mekke'de ikamet edenler, bu tavaftan sorumlu değildirler. İfadan sonra aybaşı olan bir kadın, Malikîlere göre veda tavafından Önce çı­kar.

 

Umre De Yapılan Ameller:

 

Bu ameller dört tanedir. îhram, tavaf, Sefa ile Merve arasında sa'y, saçını traş veya kısaltma. Rasulullah'ın umresi: Buharî, Müs­lim ve Ahmed'in rivayetine göre; Enes (ra) şöyle naklediyor: "Pey­gamber (sav) dört defa umre yaptı. Hac ile birlikte olan dışında, di­ğerleri Zilkade ayma rastlar. Bunlar Hudeybiye'den yaptığı umre. Bir sonraki yılda yaptığı kaza umresi, Huneyn ganimetlerini taksim etti­ği Ci'rane'den yaptığı umre ve veda haccı ile birlikte yaptığı umredir."

Bu dört umre, hicretin altıncı yılında, Beytül-Haram-ı ziyaret maksadıyla yaptığı Hudeybiye umresi, yedinci yılda yaptığı gaza um­resi. Mekke ile Taif arasında bulunan ve Mekke'ye üç gece uzaklıkta­ki Huneyn vadisindeki, Ci'rane mevkiinden sekizinci yılda yaptığı umre ve dokuzuncu yılda hac ile birlikte yaptığı umrelerdir.[27]

 

Rasulullah'ın Haccı:

 

Cabir b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilmiştir: "Peygamber (sav) hac yapmaksızın (Medine'de) tam dokuz sene bekledi. Onuncu yıl Rasulullah hac yapılacak diye halk arasında ilan ettirdi. Bu ilandan sonra Medine'ye çok insan geldi. Tümü de Hz. Peygambere iman et­meyi ve onun ameli gibi amel etmeyi arzu ediyordu. En son bununla beraber yola çıktık. Zul-Huleyfe'ye geldik. Burada Esma binti Umeys, Muhammed b. Ebi Bekr'i doğurdu. Rasulullah'a haber gönde­rerek nasıl hareket etmesi gerektiğini sordu. Hz.Peygamber Yıkan, bir bez tutun ve ihrama gir" diye emir verdi.

Peygamber (sav) Zul Huleyfe mescidinde namaz kıldırdı. Sonra Kusva'ya bindi. Devesi onu Beyda üzerinde yükselttiğinde ben de onun Önünde gidiyordum. Gözümün yetiştiği kadar uzaklara bak­tım (sanki) o geniş saha, atlı ve yaya bir insan ormanı olmuştu. Mev-kibin sağına, soluna, arkasına geçip ayrı ayrı baktım. Her tarafta dal­ga dalga bir insan selinin akıp gittiğini gördüm. Hz. Peygamber ara­mızda gidiyordu.- Zaman zaman ona Kur'an nazil oluyordu ve O da onun tevilini bildiriyordu. O ne yaparsa biz de onu yapıyorduk.

Hz. Peygamber: Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. Lebbeyke Lâ Şe­rike Leke Lebbeyk. Innel Hamde ve Niğmete Leke vel- Mülke Lâ Şeî-ke Leke" (Ya Rab! Davetine sözümle, özümle tekrar, tekrar icabet et­tim. Böylece emrine boyun eğdim. Allah'ım davetine icabet borcum­dur. Senin saltanatında eşin ve ortağın yoktur. Allah'ım bütün varlı­ğımla sana yöneldim. Şüphesiz hamd sana mahsustur.) sözlerini yüksek sesle tekrarladılar.

Rasulullah, onlara hiç bir şeyi reddetmedi. Hz. Peygamber tel-biyesine devam etti. Biz hacdan başka bir şeye niyet etmiyorduk. Zi­ra hac aylarında hacla birlikte umreyi tanımıyorduk. Nihayet onunla birlikte Beyt'e geldik. O Hacer'ül Esved'i istilam etti. Üç sefer koşar adımlarla, dört sefer de orta yürüyüşle tavaf yaptı. Sonra kalabalık arasından geçerek Makam-ı İbrahim'e ulaştı ve hemen "Siz de İbra­him'in makamından bir namazgah edinin.[28] ayetini okudu.

Makamı kendisi ile Beyt arasına alarak iki rek'at namaz kıldı. Birinci rek'atta Fatiha dan sonra İhlas, ikinci rek'atta ise Fatiha'dan sonra Kâfirûn surelerini okudu. Sonra tekrar Hacer'ül Esved'e dön­dü ve onu istilam etti. Sonra (safa kapısından) Safa'ya doğru çıktı. Safa'ya yaklaşınca, "şüphesiz safa ile Merveye Allanın başladığı gibi başlıyorum" dedi ve Safa'dan başyadı. Beyt'i görünceye kadar Safa üzerinde yükseldi. Kıbleye döndü. Hemen sonra şu sözlerle Allah'ı birleyerek tekbir getirdi.

Allah'tan başka ilah yoktur. O, tekdir, O'nun ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd O'nundur. O diriltr ve öldürür. Hayır onun elindedir. O her şeye kadirdir. Allah'tan başka ilah yoktur.O tekdir. Va'dini yerine getirmi, kuluna yardım etmiştir. Tek başına ahzab ordularını mağlub etmiştir."

Sonra bu arada dua etti. Bu sözleri üç defa tekrar etti. Daha sonra Merve'ye doğru indi. Ayakları derenin içinden yukarıya çıkınca yürüdü. Merve'ye geldi. Merve üzerinde safa üzerinde yaptığı gibi yaptı. Nihayet tavafının yani sa'ymm sonu Merve üzerinde tamam ol­duğu zaman eğer ben sonradan yapacağımı önceden bilseydim kur­banlık sevk ettim. Haccımı da umre kılardım (yani hac aylarında um­renin caiz olduğunu bilseydim, kurbanlık sevk etmez, haccımı da umre kılardım) Kimin yanında kurbanı yoksa ihramdan çıksın. Hac-cını da umre kılsın, dedi. Bunun üzerine Süraka b. Malik b.Cu'şum, "Ey Allah'ın Rasulü! Yalnız bu yılımıza mı mahsus? yoksa ebedi ola­rak mı? diye sordu. Hz. Peygamber parmaklarını birbirine geçirerek iki kere hayır ebedi olarak umre hacca dahil olmuştur, buyurdu.

Hz. Ali Yemen'den peygamberin develeri ile gelmişti. Fatıma'yı ihramdan çıkanlar arasında, boyalı elbise giyinmiş ve gözlerine sür­me çekmiş olarak buldu. Hz. Ali, Fatıma'nın ihramdan çıkmasını a-yıpladı. Fatıma, "bunu bana babam emretti" dedi.

Hz. Ali, Irak'ta şöyle anlatırdı: Yaptığı şeyden dolayı Fatıma'yı huzurunda ayıplamak ve Peygamberden naklettiği ihramdan çıkma emri hususunda sormak için Rasulullah'a gittim. Bunu Fatıma'ya karşı inkar ettiğıimi kendisine haber verdim. Bunun üzerine Rasu-lullah "Fatıma doğru söyledi, sen haccı niytle kendine farzettiğin za­man ne diyerek niyet ettin?" buyurdu. Ben de Ya Rab! Ben, Rasulü-nün ihrama girdiği gibi ihramlanmaya niyet ediyorum.' dedim.

Hz. Peygamber "Benim yanımda kurban var (onun için ihram­dan çıkıyorum) Bu bakımdan sen ihramdan çıkma", buyurdu. Hz. Ali'nin Yemenden getirdiği kurbanlarla Peygamberin Medine'den sevk ettiği kurbanların sayısı 100 oldu. Rasulullah ve yanında kurbanı bulunanlar dışında her kes ihramdan çıktılar ve saçlarını kısalttılar.

Nihayet terviye günü (Zilhicce'nin 8. günü) olunca hacca niyet­le ihrama girip telbiye okuyarak Mina'ya yöneldiler. Rasulullah da devesine binip hareket etti. Öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah na­mazlarını Mina'da kıldırdı. Sabah namazından sonra, burada biraz daha bekledi. Nihayet orada iken güneş doğdu.

Sonra Nemire de kendisi için kıldan bir çadır kurulmasını em­retti. Müteakiben Rasulullah da hareket etti. Kureyş kendilerinin ca-hiliyye devrinde yapageldikleri gibi, Peygamberin de Meş'ar'ül Harem yanında vakfe yapacağını (ileriye geçemeyeceğini) düşünüyorlardı. Fakat Rasulullah Müzdelife'yi geçip Arafat'a geldi, çadırını Nemire'de

kurulmuş olarak buldu. Oraya indi, güneş batıya meyledince Kus-va'nm getirilmesini emretti. Kendisi için Kusva'nın üzerine semeri konuldu. Sonra Arafat vadisinin ortasına geldi. Orada insanlara hi-tab ederek şunları söyledi:

Muhakkak ki, kanlarınız ve mallarınız bu beldenizde ve bu a-yınızda gününüzün hürmeti gibi sizlere haramdır. Dikkat ediniz! Cahiliyye işlerinden olan herşey ayaklarımın altındadır, lağvedilmiştir. Cahiliyye devrinde güdülen kan davaları da kaldırılmıştır. Kan dava­larından kaldırdığım ilk kan davası Beni Rabia b. Haris'in kan dava­sıdır. O, Beni Sa'd'dan çocuğu için süt anası aramakta iken Huzeyl onu katletmiştir. Cahiliyye ribası da kaldırılmıştır. Ribalarmızdan kaldırdığım ilk riba da Abbas b. Abdülmuttalib'in libasıdır. O tama­mıyla lağvedilmiştir.

Kadınlar hakkında Allah'tan sakının! Zira sizler onları Allah'ın emanı ile aldınız ve ferclerini Allah'ın kelimesiyle helal kıldınız. Zira onlar üzerinde hakkınız, hoşlanmayacağınız kimselere döşeklerinizi çiğnetmemeleridir. Eğer bunu yaparlarsa onları şiddetli olmayacak şekilde hafıiçe dövünüz.

Onların sizin üzerinizdeki hakları da, maruf veçhile rızıklandırılmaları ve giydirilmeleridir. Ben size öyle bir şey bıraktım ki, eğer ona sıkı tutunursanız, ondan sonra kesin olarak delalete düşmezsi­niz. O, Allah'ın kitabıdır. Sizler benden sorulacaksınız, o zaman ne diyeceksiniz?. "Senin tebliğ ettiğine vazifeni ifa ettiğine ve nasihat verdiğine katiyyetle şehadet ederiz", dediler.

Bunun üzerine Rasululah şehadet parmağını semaya kaldırıp, insanlara işaret ederek, üç defa *Ya Rab,şahid ol!' dedi. Sonra ezan okuttu. Sonra ikamet ettirdi. İkindi namazını kıldırdı. Bu iki farz na­maz arsında başka namaz kılmadı. Sonra Rasulullah devesine bindi, vakfe yerine geldi. Devesi Kusvanm karnına kaya parçaları değene kadar tepenin eteğine yanaştı. Yayalar topluluğunu önüne aldı ve kıbleye döndü. Sonra güneş batıncaya kadar vakfe yapmaya devam etti.

Sarılık biraz gidip güneş kaybolunca Rasulullah Usameyi ter­kisine bindirdi. Yavaş yavaş hareket etti. Kusva'nın dizginini, hay­vanın başı semerin mevrikine isabet edecek şekilde ve elinde kamış olduğu halde, sağ eliyle işaret ederek, "Ey insanlar! Sekinetle" diyor­du. Kum tepeciklerinden her birine uğradıkça oraya çıkması için Kusva'nın dizginini biraz gevşetti.

Nihayet Müzdelife'ye geldi. Orada ikindi ve yatsı namazını tek bir ezan ve iki kametle kıldırdı. Aralarında hiç bir nafile kılmadı. Sonra Rasulullah fecr vaktine kadar yattı. Sabah belli olunca bir ezanla ve bir kametle sabah namazını kıldırdı. Sonra Kusva'ya bindi.

Sonra Meş'ar'ul Haram'a geldi. Kıbleye döndü, Allah'a dua etti, tek­bir, tehlil ve tevhid okudu.

Ortalık tamamen ağarıncaya kadar vakfe yaptı. Sonra güneş doğmadan evvel Müzdelifeden hareket etti. Fadl b. Abbas'ı terkisine bindirdi. Fadl güzel saçlı, beyaz şimali ve güzel bir gençti. Rasulullah deve üzerinde giderken, binekli kadın hacılara rastladılar. Fadl ka­dınlara bakmaya başladı. Bunun üzerine Rasulullah elini Fadl'ın yü­züne koydu. Fadl yüzünü diğer tarafa çevirip bakmaya devam etti. Rasulullah elini Fadl'm yüzüne koyarak baktığı taraftan çeviriyordu.

Nihayet Muassır vadisinin ortasına geldi. Burada bineğini biraz hareket ettirip süratlendirdi. Sonra büyük cemreye çıkan yola girdi. Sonunda ağacın yanındaki cemreye, yani Cemreul-Akabe'ye geldi. Ona yedi küçük taş attı. Attığı her taşla birlikte tekbir getiriyordu. Rasululah bu çakılları vadinin içinden iki parmağıyla atıyordu.

Sonra kurban kesme yerine gitti. Kurban kesilmek üzere hazır­lanan yüz deveden altmış üçtanesini kendi eliyle kesti. Sonra bıçağı Ali'ye verdi. O da geri kalan otuz yedi deveyi kesti. Ali'yi kendi kur­banına ortak etmişti. Sonra her deveden bir parça alıp pişirilmesini emretti. Onlar bir arada pişirildi. Rasulullah ve Ali onların etlerinden yediler, suyundan içtiler. Sonra Hz. Peygamber devesine binerek Mekke'ye geldi.

îfaze tavafı yaptı. Mekke'de öğle namazını kıldırdı. Zmzem suyu dağıtan, Muttaliboğulları'na geldi, ve "Sulaymız Ey Muttaliboğulları! İnsanların (hac mensiklerinden sanarak) sizlere sulamanızdan gale­be etmelerinden korkmasaydım sizinle beraber ben de su çekerdim", buyurdu. O'na bir kova uzattılar, o da kovadan içti.[29]

 

Hanefîlere Göre Hacın Rüknü:

 

Haccın rüknü ikidir: Arafat'ta vakfe ki, bu haccın asli rüknü­dür. İfade,yani ziyaret tavafı. Eğer haccın rüknü yerine getirilmezse, haccın fesadına ve iptaline sebeb olur. Rükün veya farz, kesin delil ile sabit olmuştur. Vacib ise zannî delil ile sabit olur. Şayet mazeret­siz olarak vacibi terk ederse, kurban kesmek lazım olur. Mazeret ha­linde ise kurban gerekmez.

 

Haccın Vacibleri:

 

Beş tanedir. Safa ve Merve arasında sa'y, Müzdelife'de vakfe, cemreleri atmak, saçı traş veya kısaltmak, veda tavafı. Bilindiği gibi, traş ve Kabe'yi tavaf kurbandan sonradır. Kurban kesmek ise kur­ban günlerine mahsustur. Bu günlerden önce kesilmesi caiz değil­dir.

 

Haccın Sünnetleri:

 

İhram için yıkanmak ve kokulanmak. Ayrıca yalnız haccediyor­sa, şöyle niyet etmesi gerekir. "Allah'ım! Hac yapmak istiyorum. O nu bana kolay kıl ve benden onu kabul et." Umre için ise şöyle ni­yetlenilir. "Allah'ım! Umre yapmak istiyorum. Onu bana kolay kıl ve benden onu kabul et." Hac ve umreyi beraber yapan kimse, şöyle ni­yet eder: " Allah'ım! Hac ve umre yapmak istiyorum. Onları benim için kolay kıl ve onları benden kabul et." Haccın sünnetlerinden biri de her farz ve nafile namazından sonra telbiye getirmek ve şöyle de­mek.

Bu Rasulullah'ın telbiyesidir. Mekke'ye gece veya gündüz gir­mek sonra, Mescid-i Haram'a Beni Şeybe kapısından girmek, Kabe'yi gördüğünde gizlice şöyle der:

Mekkenin dışından gelip yalnız haceden, hac ve umreyi birleş­tiren veya kıran hacı yapan kimse Hacer'ül-Esvedi karşısına alır ve kudüm tavafına buradan başlar. Burada tekbir getirir ve namazda olduğu gibi ellerini omuz hizasına kaldırır.

Mümkünse ve hiç kimseye eziyet etmiyorsa Hacer'ül-Esved'i öpmelidir. Böylece Peygamber (sav)'e uymuş olur. Bu şekilde bir im­kanın olmaması halinde Hacer'ül-Esvedi karşısına alır tekbir ve te-hlil getirir, Allah'a hamdeder, O'na senada bulunur. Namazda da ol­duğu gibi Rasulullah'a salat ve selam getirir. Sonra yedi şavt, yani tavafta bulunur.

Tavafta Hacer'ül-Esved'den başlayıp dolanarak, yine aynı yere gelmektedir. Buna devir de denir. Bu tavafın ilk üçünde koşar yani remel yapar. Diğerlerinde ise yani dördünde, normal yürüyüş gibi­dir. Tavaf sırasında kimseye zarar vermemelidir. Eğer Hacer'ül-Es­ved'i takbili imkan olmazsa o zaman selamlar. Fakat rüknü Yemâni'-nin selamlanması, kesinlikle sünnet değildir. Fakat onun selamlanması yine müstehaptır. Aynı zamanda da iyi bir harekettir.

Tavaftan sonra Makamı İbrahim'de olsun veya mescid içinde olsun iki rekat tavaf namazı yalnız Hanefîlere göre vacibtir. Zilhic­cenin yedinci gününde olmak üzere imamın üç yerde hutbe okuması sünnettir.

Bu ise Arefe hutbesi hariç, öğle namazından sonra okunan tek hutbedir. Arefe hutbesi zevalden sonra ve namazdan önce okunan iki hutbe şeklindedir.

 

Arafattaki Hutbenin Tarifi Şöyledir :

 

Evvela Allah'a hamd eder ve Allah'a senada, tekbir ve tehlilde bulunur ve aynı zamanda vaaz eder. Yani hatip, oradaki olan insan­lara emir ve yasakları söyler. Şu halde Arafat'ta vakfe Arafat'tan dönüş, Müzdelife'de vakfe gibi hacda olan ibadetleri öğretir. Ondan sonra imam halka tek ezan ve iki kametle öğle ve ikindiyi yani na­mazlarını kısaltılmış ve cem'i takdimle birleştirilmiş olarak kıldırır. Bu namazların sünnetleri Rasulullah'ın da yaptığı gibi kılınmaz.

îmam, bu iki namazda Cuma ve bayram namazlarının aksine kıraati gizli okur. Bu gibi şeylerde ister Mekkeli olsun isterse olma­sın fark yoktur. Cuma ve bayram namazlarında imamın açık oku­ması gerekir. Ondan sonra imam ve cemaat, Arafata hareket ederler. Arafatta güneş batmcaya kadar vakfe yaparlar. Burada tekbir ve tehlilde bulunurlar. Aynı zamanda Allah'a hamd ve sena ederler. Ra-sulullah (sav)'a salat ve selam okurlar.

Halisane bir şekilde Allah'a dua ve niyazda bulunarak, ihtiyaç­larını ona arzederek, yavarıp yakarırlar. Ondan sonra gün ışıymcaya kadar Müzdelife'de kalmak sünnettir. Arefe gecesi yani Zilhiccenin sekizinci gecesi Mina'da gecelemek de yine sünnettir. Rasulullah'ın veda haccmda yaptığı gibi, orada beş vakit namaz kılmak da yine sünnettir.

Teşrik günlerinden ilk günün gecesi ile cemre atma günlerinin ikinci gününün gecesi Mina'da gecelemek de sünnettir. Mina günle­rinde Mina dışında akşamlamak mekruhtur. Şayet Mina dışında ge­ce olarak kalsa bir şey lazım gelmez. Fakat bu iyi bir hareket değil­dir. Mina'da gecelemek vacib değildir, sünnettir. Zira Rasulullah Ab-bas'a su dağıtmak için Mekke'de geceleme izni vermiştir. [30]

Akabe cemresini yedi çakıl taşı şeklinde, kurban günü güneş doğduktan sonra ve zeval vaktinden evvel atmakta sünnettir. Taşla­rın atış şeklini ise, baş parmak ile şehadet parmağı arasında ayarla­mak daha iyidir. Diğer üç cemrede, ikinci ve üçüncü günlerde, zeval vaktinden sonra başlanır. Her taşın başında tekbir getirilir. Bu defa­da Mescid 'ül-H ay fi izleyen birinci cemreden başlanır. Daha sonra o-rta ve büyük cemre yani akabe cemresi gelir.

Bu arada Akabe'den başka her cemreden sonra durup tekbir ve tehlil getirilir. Yüce Allah'a hamd ve Rasulullah'a salat ve selam e-der Allah'tan isteklerde bulunur. Cemreler yani taşlar ya Müzdelife'den yada yoldan alınır. Zira Rasulullah da öyle yapmıştır. Cem-re'den aldığı taşları atmış olsa da yine de yerini bulur. Fakat kera­hetle beraber caizdir. Netice itibariyle yerini bulur. Zira Rasulullah Buharı ve Müslimde yer alan bir rivayette; "Attınız bir günahı yok.." buyuruyor.

Akabe cemresinde attığı ilk taşta telbiyeyi keser. Zira Rasulul­lah Akabe cemresinde attığı ilk taşta telbiye kesmiştir.

Sünnetlerden birisi de; Muhassab veya Abtah vadisine inmektir. Burası: Mekke ile Mina arasında, iki dağ ortasında Hucun ka­bristanı yakınında Mekke girişinde bir yerdir. İşte burada bir müdde durmak sünnettir. Zira Rasulullah, Ebu Bekr, Ömer, Osman (ra) ve Abtaha inmişlerdir.

 

Umrede Yapılan İşler:

 

Hanefîlere göre, umrenin rüknü tavaftır. Allah (c.c) Kun'an-ı Ke-rim'de şöyle buyurmaktadır:

Kâ'beyi çok çok tavaf etsinler. [31]

Umrenin vacibleri ise ikidir: Safa ve Merve arasında sa'y ve saçı traş veya kısaltma. Umrenin sünneti ise, tavafın birinci şavtmda Ha-cer'ül-Esved'i selamlarken telbiyeyi kesmektir. Malikîlere göre, Hac-cın rükünleri, vacibleri, sünnetleri ve mendubları vardır. Rükün ya da farz haccm ve umrenin şartlarıdır. Vacib ise zaruretsiz ve isteye­rek yapmak haramdır. Bu nedenle vacibin terkedilmesi sebebiyle ibadetin bozulmadığı için kurban kesmeyi gerektirir.

Haccın Rükünleri: Dört tanedir. İhram Sa'y Vakfe Kâ'beyi yedi defa ifade tavafı.

Umrenin Rükünleri: Üç tanedir.

Mikat yerinden veya Hill'den ihrama girmek. Kâ'beyi yedi defa tavaf etmek. Safa ile Merve arasında gidip gelmek.

Başın traş edilmesi ise vacibtir. Bir yılda birden fazla umre yapmak mekruhtur.

İhramın vacibleri: Erkekler içir dikişsiz elbise giymek ve başı açık bulunmak. Bu arada telbiyede bulunmak ve bunu ihramla bir­leştirmek. Bunun bilerek terk edilmesi, veya uzunca bir zaman ih­ramla arasının açılması kurban kesmeyi gerektirir.[32]

Şafiî mezhebine göre; Haccın amelleri üç çeşittir: Rükünler, cibler, sünnetler.

 

1. Rükünler:

 

Yapılan haccın tam olabilmesi için bütün bunların tam olarak noksansız yerine getirilmesi gerekir. Tamamını yerine getirmesine rağmen, yedi tavaftan birini veya sa'ydan birini terk eden birinin hac­cı sahih olmaz. Bununla beraber yine de ihramdan çıkmaz. Saçlarmdan yalnız iki kıl kesmesi halinde, yine haccı noksan olur. Üçün­cü kılı da traş edecek veya kısaltacak olsa, o zaman ihramdan çıka­bilir.

Rükünlerin yeri kesin olarak ne kurbanla ne de başka bir şeyle telafi edilemez. Elbette o zaman rüknün tamamının yerine getirilme­si gerekir. Tavaf, sa'y ve traş zamanı malum veya sınırlı değildir. Ha­yatta olduğu müddetçe bunların müddeti vardır. Traş veya taksir için Mina veya Harem de şart değildir. Zira bunlar her yerde yapabi­lirler. Rükünler arasında tertibin olması vacibtir. Sa'ym sıhhatli bir şekilde yapılan tavaftan sonra yapılması şarttır. İhrama girmek, vak­fe, ifade tavafı ve traş olmak gisbi rükünlerden önce yapılmalıdır. Şu halde sa'ym kudüm tavafından sonra yapılması da gerçek bir usul­dür. Tavaf ve traş sırasında kesinlikle tertib lazım değildir.

Vaciblerden herhangi birini terk eden birinin, haccı fasid ol­maz. Yalnız kendisine kurban kesmek lazım gelir. îsterse kasıtlı ola­rak terk etsin isterse dalgınlık sebebiyle terk etsin fark yoktur. Fakat kasıtlı olarak yaparsa günahkar olur.

Sünnetleri terk eden kimseye ceza lazım gelmez. Aynı zamanda günaha da girmez. Hatta kendisine kurban kesmek ve benzeri ceza­lar da gerekmez. Yalnız böyle kimse sevab ve faziletinden mahrum olur. Bu nedenle daha çok sevab ve fazilet kazanma fırsatını kaçırmış olur. Bunları açıklayacak olursak:

 

1.  Rükünler:

 

Haccın rükünleri beştir: İhram, Araf atta vakfe, tavaf, sa^ ve sa­çı traş veya kısaltma. Traş Şafıilerin en sağlam görüşüne göre, hac­cın rüknü kabul edilir. Örneğin, tavaf gibi terk edilmesi durumunda kurbanla telafisi olmaz.

Umrenin rükünleri ise dörttür. İhram, tavaf, sa'y ve saçı traş ve­ya kısaltma.

 

2. Vacibler:

 

Haccın vacibleri de beştir.

1. Zamana veya mekana dayalı mikatta ihrama girmek. Haccın zamana dayalı mikatı Şevval, Zilkade ve Zilhicenin ilk on günüdür. Umrenin bu anlamdaki mikatı ise senenin hepsidir. Zira senenin hepsinin bütün vakitleri umre ihramının vakti demektir. Haccın me­kana dayalı mikatı ise, şöyle izah dilebilir: İsterse Mekkeli olsun, is­ter olmasın Mekke'de duranlar için mekan mikatı Mekke'dir. Mek­ke'de ikamet etmeyenler için daha evvel bahsi geçen beş mikat mahalinden ihrama girilir. (Medineliler, Zül Huleyfe'de, Şamlılar, Mısır­lılar ve Mağribliler Cuhfe'de, Yemenliler Yelemlem'de, Necidliler Kar-nül Menazilde, doğulular Zat-ı Irkta ihrama girerler.

2. Her üç cemrenin taşlanması, akabe cemresi dışındaki cem­releri teşrik günlerinde yani mescid-i hayfı izleyen cemreden başlar. Sonra orta cemreye ve daha sonra da Akabe cemresine geçer. Akabe cemresini ise yalnızca kurban bayramının birinci günü atar.

3.  Mina'da gecelemek. Kuvvetli görüşe göre vacibtir. Müzdelife de gecelemek. En sahih ve kuvvetli görüşe göre,

vacibtir.

5. Veda tavafı. Mekke'den dışarı yolculuğa çıkmayı irade eden herkese bu tavafın yapılması vacibtir. Öyle kimselerin ister hac ne­deniyle orada dursun ister başka bir nedenle orada dursun kesin­likle fark yoktur. İsterse yolculuğu uzun veya kısa olsun, fark yok­tur. Bu vacibiyet ezher kavle göredir.

 

3. Sünnetler:

 

Haccın sünnetleri sekiz ve başka bir görüşe göre daha fazla olabilir. Sünnetler rükünlerin ve vaciblerin dışında olan bütün amel­lerdir. Buna göre sünnetlerin terkibinin izahı şöyledir.

1.  Hacc-ı ifrad. Haccın umreden önce yapılması gerekir. Bu ne­denle önce ilgili mikat mahalinde hac ihramına girer. Haccı bitirince, Hareme yakın olan verden umre ihramına girer. Daha önce de belirt­tiğimiz gibi en iyi ve faziletli ihram yeri Cirâne'dir. Ondan sonra Te­nim ve ondan sonra da Hudeybiyedir.

2. Telbiye getirmek. Telbiyenin okunması şöyledir.

Bunu Arapça olarak söylemesi caiz olduğu gibi her dille söyle­mesi caizdir. Yani bunun Arapça olarak söylenmesi sünnet olduğu gi­bi başka bir dile tercümesi de caizdir. Hatta ve hatta Arapça biliyor ise de yine kendi diliyle söylemesi de caizdir. İhrama girdikten sonra çokça telbiye getirmek sünnettir. Erkekler seslice telbiye getirirler. Telbıyeyi bitirince peygamber (s.a.v.)'e salat ve selam getirir, Allah'­tan rızasıyla cenneti, cehennemden korumasını ister.

3. Kudüm tavafı: Bu, Arafatta vakfe yapmadan Mekke'ye giren hacılar içindir. Umre yapan kimse için durum değişir. Öyle kimseler için umre tavafı yaptığında, bi daha kudüm tavafı yapması gerek­mez.

4. Tavaftan sonra iki rek'at namaz kılmak: Bu namazı Makam-ı İbrahim'in arkasında kılacaktır. Bu namazda kıraati gündüz ise giz­li, gece ise açık olarak yapar. Bu namazı Makam-ı İbrahim'in arka­sında kılmazsa, Hicr'de burada da imkan bulamazsa, mescidde veya Harem'de veya dışında kılacaktır.

5.  ihrama girmek istediğinde, dikişli ve benzeri elbiseleri çıkar­mak. En sağlam ve tercih edilen görüşe göre, bunun ihramlı halde iken vacip olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda bunun sünnetler içinde zikredilmesi gerekiyor. Ayak parmaklarını örten ayakkabı veya terlik giymemek. Beyaz, yeni veya temiz olan izar ve rida giymek. Zira ha­disi şerifte; "Beyaz elbiseler giyiniz." buyurulmaktadır.  Ebu Avva-ne'nin sahihinde;

Her biriniz, izar, rida ve takunya (veya terlik) ile ihrama gir­sin." buyuruluyor.

Netice itibarıyla erkeğin dikişli elbiselerini çıkarması vacibtir. Onların yerine bir izar ve rida bağlamalıdır. Erkeğin peştemalinin be­yaz olması sünnettir. Kadının ise elbiselerini değiştirmesi gerekmez. Fakat onun yüz ve ellerini açıkta bırakması vacibtir. Bazı sahabele­rin hacda ihramlı iken, yüzün örtülmesinin gerekli olup olmadığını sormaları üzerine, Rasulullah şöyle buyurmuştur:

Kadın ihramlı iken, yüz ve ellerini kapatmaz. [33]

Kadının ihrama girmeden evvel ellerini kınalamaması sünnet­tir. Zira ellerini açık bırakmak mecburiyetindedir.

6. İmamın dört sefer hutbe okuması: Birincisi: Zilhiccenin ye­dinci günü öğleden sonra Kâsenin yanında, ikincisi: Arefe gürü Üre­ne vadisinde ve adet gereği Nemire mescidinde, üçüncüsü: Kurban baynamı günü, dördüncüsü teşrik günlerinin ikincisinde ve öğle na­mazından sonra.

Bu hutbelerde hac, Mekke'ye dönüş, veda tavafı gibi konuları ele alır. Hatib hacıları hakka çağırır. Onları ibadete davet eder. Ve aynı zamanda hacıları en iyi şekilde irşatta bulunur. Fakat Arefe günü hutbesi namazdan öncede okunduğu gibi aynı zamanda iki hutbe şeklinde de okunur.

7. Zemzem suyu istemek: Hac ve umreye gitmeyenler için bu sudan içmek yine sünnettir. Zemzem suyunu kanasıya içmek, içer­ken kıbleye dönmek ve aynı zamanda içmeden evvel " Allah'ım, bana Peygamber'den ulaştığına göre; "Zemzem suyu ne niyetle ve ne mak­satla içilirse onun için olur. Ben de onu dünya ve ahiret saadeti kazanmak için içiyorum.

İbn Abbas'ın zemzem suyu içtiği zaman şu şekilde dua ettiği rivayet edilir:

Alah'ım! Senden menfeatli ilim, geniş bir nzık ve her hastalık­tan şifa istiyorum." Başlangıçta besmele çekmek sonra nefes alarak üç kere de içmek sünnettir. Aynı şekilde zemzem suyunu başına, yüzüne ve göğsüne serpmek sünnettir.

8. Hacda sünnet olan gusüller: Bunlar yedi sefere mahsus olmak üzere aşağıdaki sebeblerden biri için yapılması sünnettir.

a.) İhrama girmek için: Hac ihramına girmek veya umre veya her ikisi için ihrama girmek hem erkekler hem de kadınlar için sün­nettir. Hatta kadınlar hayız ve nifas halinde olsalar bile, gusül alma­ları sünnettir. Şayet su bulamayan veya bulunan suyu özründen do­layı kullanma gücünden mahrum olan kimse teyemmüm ederek ih­rama girer.

b.c.) Hareme ve Mekke'ye girmek isterse ne kadar ihramsız da olsa.

d) Arafatta vakfe yani durmak için,en sevablı yer Nemire'de ya­pılmasıdır.

e)  Bayramın birinci günü, imsaktan sonra Müzdelifede Meş'ar'i Haram da durmak için.

f)  Üç teşrik gününün hepsinde zevalden sonra cemreleri atmak için.

g) Medine'ye girmek için.

 

İhramın Sünnetleri

 

İhrama girmek için gusletmek sünnettir. Gusul sünnet olduğu gibi vücuda güzel kokular sürmek, hatta ve hatta elbiseleri de kokulamak yine sünnettir. Bunlar gibi kadının ellerine kına yaması da böyledir. En iyisi ve en sevabı binek üstünde ise bineği hareket eder etmez, yaya ise yürümeye başlayınca derhal ihrama girmesidir.

Sesini yükselterek çok çok telbiye getirmek. İnmek ve binmek halinde çıkmak ve kafirlerine rast geldiği zaman durumlarda yine devamlı olarak telbiye getirmek de sünnetlerde sayılır. Şafîîlere göre başlarken kıbleye dönmek ve şu duayı okumak sünnettir.

Allah'ım! Senin için saçımı, cildimi, etimi ve kanımı ihrama sokuyorum." demek sünnettir.

 

Tavafın Sünnetleri

 

Erkeğin de kadının da Allah'in muazzam evini tavaf etmesi sün­nettir. Zira Müslim'in yürüyerek de yapıldığına dair rivayeti vardır. Yine Buharı ve Müslim'in rivayetlerine göre, ilk tavafında olduğu gi­bi, tüm tavaflarda Hacer'ül Esved'i sağ eliyle selamlar. Eğer imkan o-lursa onu öper ve alnını onun üzerine bırakır. Eğer bunun imkanı olmazsa eliyle ona işaret eder.

Fakat Rüknü Şamilleri, yani Hacer'ül Esved'in yanında olan iki rükün köşe, selam vermez ve onları öpmez. Zira Rasulullah (sav) bunlara istilam yapmazdı.

Buhari ve Müslim'de yer alan bir rivayette Hz.Ömer (ra): "Pey­gamber (sav) yalnız olarak Hacer'i ve Rüknü Yemani'yi selamlardı." diyor. Bu arada Rüknü Yemani'yi eliyle selamlarken onu öpmez. Zira bu meselede bir rivayet yoktur.

Hacer'ül Esved'in tam mukabelinde tavafa başladığı zaman şu duayı okumak: "Allah'ın adıyla. Allah en büyüktür, Allah'ım sana ina­narak, kitabını tastık ederek, ahdine sadık kalarak ve Peygamberin Muhara-med'in sünnetine uyarak. [34]

Kâ'be'nin kapısı hizasında şu duayı ede: "Allah'ım! Elbette bu beyt senin beytindir. Elbette bu haram senin haramındır. Elbette bu emn senin emnindir. Yine bu cehennemden sana sığındığım makam­dır. Her iki rüknü yemaniler arasında şeylerdir. Allah'ım bize hem dünyada hem de ahirette iyilik ve güzellikler ver. Bizi cehennem aza­bından muhafaza et."

Bütün tavaflarında dilediği gibi dua edebilir. Fakat hadislerde rivayet edilen dualar daha faziletlidir. Kur'an ise en faziletli zikirdir. Ardından sa'y gelen her tavafın ilk üç şavtmda koşar gibi tavaf eder. Kalan dört şavtta normal olarak yürür. Buharı ve Müslim'de yer alan İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre; "Rasulullah (sav) beyti ilk ta­vaflarında üç sefer koşar, dört kez de yürürdü." Aynı zamanda bu koşmalar sırasında; [35]

Allah'ım! Onu makbul hac, affedilmiş günah ve şükürlerden o-lan bir çalışma yap." der.

Erkekler hatta erkek çocuklar, Ebu Davud'un rivayet ettiği gibi tavaf ve sa'yda ridalarını, ortası sağ omuzlarının altına, iki baş ucu da sol omuzlarının üstüne gelecek biçimde örterler. Bu bir sünnet gereği olmakla birlikte sahih olan bir görüştür. Fakat kadının bunu yapmaması gerekir.

Yedi tavafın ara vermeden üst üste yapılması gerekir. Zira bu şekilde olan tavaf bazı mezheplere göre vacibdir. Şu halde tavafların arasını mazeretsiz ayırmak mekruh olur. Cemeate katılmak veya zor olan bir ihtiyacın çıkması gibi durumlar özürden sayılır. Farz olan bir tavafta cenaze veya cemeatle kılman sünnet namazlar nedeniyle ara vermek yine mekruhtur.

Şerefi lmak için Kâseye yakın olmak. Yakınlık selamlama ve öpmek için de bir kolaylıktır. Koşmadan başka ve sıkışıklık durum­da Kâseye yakın olmak yakın olmaktan daha iyi olur. Fakat uzağa koşmak için gitmek Kâsenin yakınından daha faziletli olur. Sıksık Hicr'e gitmek ve orada çokça namaz kılmak ve duada bulunmak. Nafile tavaflarda niyet sünnet iken haccın rüknü olmayan tavafta ve veda tavafında vacibtir.

 

Şa’y’ın Sünnetleri

 

Tavaftan ve her iki rek'at tavaf namazından sonra sa'y edecek kişinin, Hacer'ül Esved'i eliyle selamlaması sünnettir. Ondan sonra Safa ve Merve arasında sa'y etmek üzere safa kapısından çıkar. [36]

Safa kapısı, rüknü yemanîlerin karşısında olan kapıdır. Erkek­lerin mutedil olan bir insan kameti kadar Safa ve Merveye çıkıp, ora­dan Kâbe-i Muazzamaı seyretmesi sünnet veya müstehaptır. Zira Peygamber (sav) Safa ve Merve'yi her birine Kâbeyi görecek şekilde çıkmıştır. Çıktığı zaman şu zikri söyleyecektir:

Daha sonra din ve dünya ile ilgili istediğince duada bulunur. Sa'y'm ihtidasında ve ahirinde orta olarak yürümek sünnettir. Yalnız erkeklerin iki yeşil direk arasında süratli olarak yürümesi sünnettir. Bu sırada;

Rabbim! Mağfiret et. Merhamet et ve bildiklerinden vazgeç. Aziz ve Kerim olan yalnız sensin" diye dua ederler.

Her hangi bir tavaftan sonra sa'y edildiği zaman: Başka bir tavaftan sonra sav etmemek gerekir. Örneğin; sünnet olan kudüm tavafından sonra sa'y yapılmışsa, hacda rükün olan tacafı ifazdan sonra sa'y yapmak mekruhtur.

Hacı hervele yaparak Safa ve Merve tepelerine çıktığında her seferinde kendisine, arkadaşlarına ve mü'minlere dilediği şekilde du-a edebilir. Sa'y yaparken okunması müstehap olan dualardan biri de şöyle dir; "Ey kalpleri evirip çeviren Allah! Kalbimi dinin üzerinde sa­bit kıl. Allah'ım! Senden rahmetini gerektiren şeyleri, mağfiretini, azametini, cennetini istiyorum. Her günahtan selameti istiyorum Ey Allah'ım! Senden takvayı, zenginliği ve namuslu olmayı istiyorum.[37]

İmamın dokuzuncu gün zevalinden yani öğleden sonra iki hut­be okuması sonra da halka öğle ve ikindi namazlarını kısaltarak ve cem-i takdim yoluyla kıldırması sünnettir. Bu şekilde olan uygulama Müslim'in rivayetiyle aynıdır. Bu şekilde yapmak sünnete uymanın gereğidir. Gün batıncaya kadar vakfeye devam etmek sünnettir. En faziletlisi de gün battıktan sonra ve ufuktaki kızıllık biraz kaybol­duktan sonra durmaktır.

Hacıların Allah'a zikir ve duada bulunmaları ve çok çok tehlil getirmeleri sünnettir. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:[38]

Duaların en hayırlısı Arefe günü yapılan duadır. Ben ve ben­den önceki olan Peygamberlerin söylediklerinin en faziletli dua şu­dur. "Allah'tan başka ilah yoktur. O tektir. O nun ortağı yoktur. Mülk yalnız O nun, hamd yalnız O nadir. O nun her şeye kudreti vardır. Beyhaki'nin rivayetinde şu ilave vardır. "Allah'ım! kalbimde nur, ku­lağımda nur ve gözümde nur meydana getir. Allah'ım! Göğsümü be­nim için genişlet ve işimi benim için kolaylaştır."

Peygamber efendimize çokça salavat-ı şerife getirmek sünnet­tir, Kur'an okunması da sünnettir. Arefe günü sıksık Haşr ve îhlas surelerinin okunması da sünnettir. Dua ederken elleri yukarıya kal­dırmak sünnettir.

Yedi yerde eller kaldırılır: Namaza başlarken kıbleye yöneldi­ğinde, Safa ve Merve'de , iki vakfe yerinde ve iki cemrede. Dua ve zi­kirlerde aşırı derecede yüksek sesle dua ve zikir yapmak doğru değil­dir. En faziletlisi, erkeğin binek üzerinde vakfe durmasıdır. Rahmet dağına çıkmakta kesinlikle her hangi bir fazilet yoktur. Arefe dualarından şu dua da önemlidir:

Allah'ım.! Bize bu Dünyada ve Ahirette güzellik ver ve bizi ce­hennem azabından koru. Allah'ım ben nefsime çok zulmettim. Günah­ları ise ancak ve ancak sen mağfiret edersin. O halde tarafından beni tam anlamıyla mağfiret et ve bana merhamet eyle. Elbette sen çok mağfiret ve merhamet edensin. Allah'ım! Beni günah zilletinden taat izzetine götür. Helalin ile beni haramdan halas et. İyilikten beni, ken­dinden başkasına muhtaç eyleme. Kalbimi ve kabrimi nurlandır. Ba­na hidayet et. Beni tüm serlerden muhafaza et. Benim için hayrı cem et, bir yerde topla. Allah'ım senden hidayet, takva, iffet ve zenginlik istiyorum." Ondan sonra da Mü'minler için de dua etmesi gerekir. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur:

Allah'ım hacıyı mağfiret et ve hacının mağfiretini istediği kimse­yi de mağfiret et" diye dua etmiştir.

 

Arafat'a Çıkmanın Sünnetleri

 

Araf atta vakfeye durmanın, haccın en önemli rükünlerinden biri olduğunu söylemiştik. Mekke'den önce Arafata gitmlek te caiz­dir. Fakat sünnet olan şekli şöyledir.

1. Mekke'ye gidip kudüm tavafını yaptıktan sonra, Arafata gi­dilmelidir. Her hangi bir tavaftan sonra sa'y edildiği vakti, başka bir tavaftan sonra sa'y etmemek gerekir. Örneğin, sünnet olan kudüm tavafından sonra sa'y yapılmışsa, hacda rükün olan tavafı ifaza'dan sonra sa'y yapmak mekruhtur.

2. Müslümanların yöneticisi veya ileri gelen birisi, Zilhiccenin yedinci günü öğle namazından sonra bir hutbe okuyarak halkı yarın sabah Mina'ya çıkmaya teşvik etmeli ve Mina'dan sonra neler yapa­caklarını, Arafat'a nasıl gideceklerini onlara beyan etmelidir.

3. Zilhiccenin sekizinci gününün sabahına kadar durulmalıdır. Beş vakit namaz, Mescid-i Hayfda eda edilmelidir. Rasulullah (sav) namazlarını orada kılmıştır.

4. Dokuzuncu günün sabahı, güneş doğduktan sonra Arafat'a doğru yola çıkmalı. Arafat yakınında Nemire denilen yerde durup, güneşin batıya doğru kaymasını beklemelidir. Öğle ve ikindi namazı burada yani Arafat camiinde cem'i takdim ile kılınmalıdır. Sonra Arafata gidilip, güneş batıncaya kadar orada durulmalıdır. Orada dua edip, zikredilmelidir

 

Müzdelifede Gecelemenin Sünnetleri

 

Arafat'ta gecelemek vacibtir. Arefe gününün güneşi battıktan sonra Müzdelife'ye gidip orada gecelemenin sünnetleri şunlardır.

1. Arafat dönüşünde, Müzdelife'de gecelemek gerekir. Eğer fec­re kadar Müzdelife'de gecenin ikinci bölümünde durmazsa kesinlikle kurban kesmesi gerekir. Müzdelife'de akşam ve yatsı namazlarını cem'i tehir ile birleştirerek kılmak sünnettir.

2. Müzdelife'de cemreler için taş toplamak. Bu taşların nohut­tan biraz büyük, bakladan küçük olması gerekir. Fadl b. Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir. "Rasulullah (sav) bayram sabahı bana "Be­nim için taş topla'" dedi. Ben de nohut büyüklüğünde taşlar cem et­tim." [39]

3. Meş'ar'ül Haram'ın yanında vakfe etmek. (Meş'ar'ül Haram, Müzdelifenin ahirinde bulunan küçük bir dağın ismidir.) Burada se­her vaktine kadar durulup, Rabbena âtinâ duası çokça okunmalıdır. Meş'ar'ül Haram (Kuzah dağın) da Allah'ı anın! Onu size nasıl hida­yet ettiyse öyle zikredin. Zira O'nun hidayetinden önce delalette olanlardınız. [40]

Sonra Mina'ya doğru yola devam edilmelidir. Şiarları "La İlahe İllallah" olmalıdır. Yolculuklarını güneş doğduktan sonra Mina'ya va­racak şekilde ayarlamalıdırlar.

 

Şeytan Taşlamanın Sünnetleri

 

Cemretül Akabede şeytan taşlarken dikkat edilmesi lazım ge­len hususlar şunlardır.

1. Mina'da Cemretül Akabe'ye taş atmadan hiç bir şey yap-ma-malıdır. Zira Mina'nın armağanı, hediyesi bayram gününde Cem-retüT Akabe'ye yedi taş atmaktır,

2.  Birinci taşı attıktan sonra her kes Akabe Cemresini (büyük cemre) yedi taş olarak atar. Birinci taşı attıktan sonra telbiyeyi kes-melidir.  Bu taşın atılması Mina'yı selamlamak manasına gelmek­tedir. Zira Hz. Peygamber birinci taşı attıktan sonra telbiye etmeyi terk ederdi. Aynı zamanda onun yerine "Allah'tı Ekber" derdi.

3.  Her taş atılırken Rasulullah'm yaptığı gibi, önce onu karşı­sına, Mekke'yi soluna, Mina'yı sağma almak gerekir. Her taşın ba­şında tekbir getirilir. Usul şöyle olmalıdır:

Allah en büyüktür, (üç defa) Allah'tan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür ve hamd yalnız Allah'adır." Taşları sağ eliyle baş par­makla, işaret parmağı arasına alıp ve koltuk altında ki beyazlık gö­rünecek şekilde kaldırarak atması daha uygundur. En sahih olan budur.[41]

Cemrelere en az beş zira (yaklaşık dört metre) uzakta durup at­mak ta caiz olur. Şu halde tam cemrelerin önünde durup taşlan be­lirli bir yerin üzerine bırakmak yeterli değildir. Biraz geri durmak sünnettir. Taşların üst üste atılması sünnete daha uygun olur. Bir bineğin üzerinde gidip, binek halinde atmakta caizdir. Cemrelere taş atmanın mekruh, mesnun ve mubah olmak üzere üç çeşidi vardır.

a) İmsaktan sonra, güneş doğuncaya kadar geçen zaman için­de cemrelere taş atmak mekruh olur.

b) Güneş doğduktan sonra zevale kadar taş atmak sünnettir.

c) Zevalden güneş doğuncaya kadar olan müddet içinde atmak ise mubahtır. Geceleyin ise, mekruhtur.

Bu üç vakit, bayramın birinci gününe bağlıdır. Bayramın birin­ci, ikinci ve üçüncü günü ise zevalden sonra atmak sünnettir. Zeval­den önce caizdir. Mekruh diyenler de olmuştur. Güneş battıktan son­ra bu günlerde taş atmak mekruhtur. İmsak olmadan taş atmak sa­hih değildir. Bu konuda görüş birliği vardır. Dördüncü gün taş at­manın vakti ise, Ebu Yusufa göre, imsak doğduktan sonra, güneş batıncaya kadar geçen zamandır. Fakat zevalden evvel mekruhtur. Zevalden sonra sünnettir.

Yer yüzü cinsinden olan taş, kireç, arsenik, tuğla, alçı ve bun­lar gibi maddeleri atmak caiz değildir. Şu halde kıymetli taşları at­mak ta olmaz. Zira o şeytanı recm etmek olmaz. Onu taktir etmek manasına gelir. Hatta kıymetli taşlardan başka kaya tuzu, kurumuş çamur, antimon gibi maddeleri de şeytan taşlamada kullanmak caiz­dir. Taşların veya taş cinsi her hangi bir maddenin büyüklüğü, fa­sulye kadar veya ondan biraz büyük., yani fındık veya fıstık tanesi kadar olması uygun olur. Bunlardan daha büyük veya daha küçük taşların atılması da caizdir.[42]

Taşların belli bir yerden toplanması şart değildir. Herhangi bir yerin taşlan da caizdir. Fakat yıkanıp temizlenmesi uygun olur. Ne-cis olan taşların atılması mekruhtur. Cemrelerde daha önceden atıl­mış taşların alınıp tekrar atılması caiz ise de, istihbaba muvafık de­ğildir, cemrelere taş atmak için büyük olan bir taşı parçalamak mek­ruhtur. Rasulullah'm böyle büyükçe bir taşı parçaladığı tesbit edil­memiştir.

Cemreler üç tanedir. Birincisi, Mescid-i Hayfe yakın olandır. İkincisi ki, buna Cemre-i Vüsta yani orta cemre denir. Birincisinden sonra gelir. Üçüncüsü, bundan hemen sonra gelen Cemre-i Aka­be'dir. [43]

Cemrelere Batn-ı Vadi'de durduktan sonra taş atmak daha mü-nasibtir. Bu şekilde olursa, cemreyi sağma aldıktan sonra sağ eliyle daha rahat atılması olur. Cemrelere vadide atması mümkün olmaz­sa, tepeye doğru çıkıp yukarıdan taş atması da caizdir. Fakat vadide ise, sünnete uygun olur. Çok izdiham olursa belirtilen yerde durup atmak mümkün görülmediğinde mümkün olan ne ise o yapılır. Kala­balık olduğu zaman Mina'yı sağına, Kâ'beyi soluna alarak cemreye yüzünü dönerek taş atmak ve attığı taşın nereye düştüğünü göre­bilecek bir yerde durmak en iyisidir.

Atılan taşların cemrelere üç arşın mesafeye düşmesi lazımdır. Daha uzağa düşen taşlar atılmış sayılmaz. Yeniden atılması gerekir. Atılan taşlar öndeki hacıların önünde kalırda cemreye düşmezse o taşlar atılmış sayılmaz, bir daha atılması gerekir. Şu halde hacıların attıkları taşların nereye düştüğüne dikkat etmesi gerekir.

Bir cemreye bir defada yedi taş atmak, yalnız bir defa sayılır. O halde taşları toplu halde atmak caiz değildir. Bir cemreye bir günde yedi taş atılır. Fazla atmakta her ne kadar bir sakınca yok ise de lü­zumsuz görülmüştür. Taşlar atılırken şöyle söylenir:

Bismillâhi Vallahu Ekber Rağmen (veya recmen) Li'ş-Şeytani ve Hizbihi" Taşların atılması bitince şu duanın yapılması tavsiye edilir. "Allah'ım! Haccımı mebrur eyle, Harcadığım gayretimi kabule layık eyle. Günahlarımı bağışla." Birinci cemreye taş atmayıp ikinci ve ü-çüncü cemreye taş atacak olursa, bayramın ikinci ve üçüncü cemre­lere atacak olsa, dönüp birinci cemreye de atması ve mümkün olur­sa ikinci ve üçüncü cemrelere tekrarlaması yani tekrar atması gere­kir. Eğer iade etmezse vacib yine de yerine gelmiş sayılır.

Şiddetli izdiham, kalabalık olduğu zaman, taşlamanın teTıir edilmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü izdiham bir özürdür. Birinci, ikinci ve üçüncü cemreye taş atarken yüzün kıbleye dönük olması ve Allah'u Ekber denilerek atılması gerekir.

Fakat Cemretül Akabe'de şeytan taşlarken de birinci ve ikinci cemrelerde olduğu gibi, taşladıktan sonra orada durulmamalı ve dua edilmemelidir. Bütün bunların delilleri, Rasulullah'm böyle yaptığı anlatılan rivayetlerdir.

Haccı tamamlayıp ihramdan çıkmanın kaidesi: Hacca başlayan kimsenin yapması gereken şeyler üç tanedir.

Cemretül-Akabe'ye taş atmak. Traş olmak. Kâ'be'yi tavaf etmek.

Bu üç kısımdan ikisini yerine getiren kimse hacdan birinci çık­ışa hak kazanmıştır. Buna küçük Tahallül denir. Bu durumda olan hacıya, hacda haram olan her şey helal olur. Anc tk nikahlanmak ve cinsi münasebet yasaktır. Diğer üçüncü kısmı da yerine getirirse, o kimse hacdan tamamen çıkmış olur. Buna da, Tahallül'ü Ekber, ya­ni büyük tahallül denir. Bundan sonra hacda haram olan her şey kendisine helal olur. Rasulullah şöyle buyurmuştur:

Ebu Davud Hz. Aişeden rivayet etmektedir:

Kadınlar da saydığımız, bütün husularda mümkün derecede er­kekler gibi hareket etmeleri gerekir. Yalnız bir fark vardır. Kadınlar başlarını açmazlar yalnız yüzlerini açarlar. Telbiyelerini de gizli ola­rak getirirler. Tavafı remel yani acele yapmazlar. Sa'y ederken iki ye­şil mil arasında acele yani hızlı yapmazlar. Saçlarını traş etmezler. Yalnız uçlarından parmak uçları uzunluğunda keserler. Dikişli elbise giyinirler. Renkli elbiseye itibar etmemek gerekir. Ayaklarına da ayak­kabı ve çorap giyerler. Hah olmadığı taktirde Hacer'ül Esved'i öpmez­ler. Hah olduğu taktirde ise öpmek caizdir. Hünsa (hem erkeklik hem-de kadınlık organı bulunan) her hangi bir kimse de kadınlar gibidir.[44]

Karısıyla beraber sa'y eden erkek de iki mil arasında koşmaz. Karısıyla beraber normal yürür. Telbiye sırasında seslerini kendileri duyacak bir tonta tutmaya dikkat ederler. Mikata yetiştikten sonra, kendisinin baygınlığı devam ederse, adına telbiye getirilip hacca baş­lanmasını tavsiye eden kişinin bu tür tavsiyesi caiz olduğu gibi, arkadaşlarının da onun bu tavsiyesini yerine getirmeleri caizdir. "Uyu­yup kaldığım taktirde benim yerime telbiye getirip başlatın" şeklinde tavsiye ederse, yine caizdir. (Bu fetva İmam Ebu Hanife ye göredir.)

Sırtında taşıdığı bir kimse ile tavaf yapanın tavafı sahihtir. îs-terse biri umre diğeri de hac için niyetlensin. Bu meselede taşıyanın niyeti lazım gelmez. Şu halde taşıyan kişi hacca niyetlenmese bile sahihtir. Zira hastaları, yaşlıları tahtırevanlar üzerinde taşıyanların ekserisi ihramsızdırlar. Cemrelere taş atamayayacak kadar hasta ve halsiz olan kimseler yerlerine vekil tayin edebilirler.

Bir çocuğun velisi yanında taşıdığı çocuğun, hac menasikini yaptırırken cemrelere taş atmayı ve Müzdelife'de vakfeyi terk ederse kendisine bir şey lazım gelmez. Fakat bu vacibleri yerine getirmek gerekir. Çocuğu elbiselerinden sıyırıp dikişsiz bir elbise giydirerek hac meselesinde onun hafızasında güzel bir hatıra bırakmak daha uygun olur.

İhramlı iken yapılması haram olan şeylerden çocuğun da uzak tutulması daha uygun olur. Fakat çocuk yasak olan şeylerden birini işleyecek olursa, bir ceza gerekmez. Çocuk haccı ifsad ederse ken­disine haccın kazası lazım gelmez.

 

İhrama Girdikten Sonra Yapılacak Hususlar

 

1. İlahî yasak sınırlarına tecavüz etmemek, günah işlememek, herhangi bir kimseyi günaha teşvik ve tahrik etmemek. Şayet kim böyle yaparsa haccmın sevabını ve faziletini kaçırmış olur.

2. Cinsel yaklaşmada bulunulmaz. İhram'dan çıkılmcaya ka­dar bu haramdır.

3. Dikişli elbise giymemek başa herhangi bir şey koymamak fes, sarık, külah, takke ve bunlar gibi hiç bir başörtüsü kullanma­mak. Bu erkekler içindir. Kadınlar başlarını'örterler.

4. Başkasıyla sürtüşüp tartışmamak kalb kıracak kötü söz ve davranışlardan kesinlikle sakınmak. [45]

5. Harem topraklarında av avlamamak , avcılık yapanlara yar­dımcı olmamak, hatta ve hatta işarette bile bulunmamak.

6. Yüz kısmını örtmemek, ağız ve burun kısımlarını da kapata­cak şekilde bir şey kullanmamak.

7. Ayakların üst bölümünü kapatacak surette ayakkabı giyme­mek. Topuklardan aşağı ve parmak diplerinden yukarı kısım açık kalmak şartıyla ayakkabı giyilebilir. Mest lastikleri, terlik ve benzeri şeyleri giymekte bir beis yoktur.

8.  Çorap ve benzeri bir giysi giymemek. Ancak soğuk yağmur ve benzeri durumlarda kolları geçirmemek şartıyla ceket veya pardesü gibi bir giysiyi omuz üzerine almakta bir beis ve sakınca yok­tur. Zira haram olanı adet bir şekilde giyinmektir. [46]

Para ve benzeri lüzumlu şeyleri korumak ve belden aşağı ol­mak şartıyla kullanılan peştemalm açılıp düşmesini önlemek için kemer, kuşak ve benzeri bir şey kullanmaya cevaz verilmiştir. Zira buna hacıların ihtiyaçları vardır. îhram olarak örtülen izar ve ridada dikiş veya yama bulunmasında, sökülmemesi için kenarlarının dikil­mesinde kesin olarak bir beis yoktur. Ridanın uçlarını birbirine bağ­lamak veya iğne ile tutturmak belden aşağı olmak üzere caizdir. Bel­den yukarı olursa bir görüşe göre caiz olmasına rağmen mekruhtur.

9.  Koku neşredecek veya rengi bedene geçecek şekilde boyalı peştamal kullanmamak. Bu elbiselerden başka diğer elbiseler dikiş­siz olmak şartıyla giyilebilir. Fakat beyaz olanı daha efdaldir.

10.  Sakal ve saçları traş etmemek, tırnakları kesmemek. Jilet, ustura ve bunlar gibi aletleri kullanarak, vücuddaki kılları kesme­mek, kılları dökücü nitelikte olan arsenik ve benzeri maddeleri kul­lanmamak.

11.  Eliyle her hangi güzel bir koku sürünmemek, yağlı ve ko­kulu merhem ve benzeri maddeleri kullanmamak, kına ve buna ben­zeyen maddeleri hiç bir organına sürmemek.

12. İçine güzel bir koku katılmamış sürme kullanmakta bir be­is yoktur. Zira bu sürme, sıcak ve güneşli bir havada gözleri korur.

13. Kadına şehvetle dokunmamak, öpüp okşamamak.

14. İhramlı kaldığı müddetçe sakal ve saçlarını yıkamamak, kılları dökülecek bir surette kesinlikle kaşınmamak.

15. Çadır ve çadıra benzeyen şeyler altında, gölgelenmekte bir mani beis yoktur. Başına dokundurmamak şartıyla şemsiye ve ben­zeri bir şeyin kullanılması da caizdir. Zira böyle, yapmak güneşin çarpmaması içindir. Kan aldırmak kırılan bir kemiğin, vücudunu al­çı ile sarmakta da bir sakınca yoktur. [47]

16. Mekke haremine ihramsız girilmemesi lazımdır. Zira Şafiîlere göre, sünnettir. Diğer mezheplere göre ise vacibtir.

17. Haremde avlanmak, ihramlı olsun, olmasın fakihlerin ittifakıy­la haramdır. Kendiliğinden zarar ve eza veren muzır hayvanlar bu hükümden müstesnadır. "Haremin avı kovalanmaz" bu hadise göre ise av öldürüldüğünde tazmin olunur.

18. Mekke Haremine ihramsız girilmemesi lazımdır. Şafiî mezhebi­ne göre müstehaptır.diğer mezheplere göre vaciptir.

19. İsterse ihramlı olsun ister olmasın Haremde avlanmak ic-mai ulama ile haramdır.

20. Haremin kendiliğinden biten insanlar tarafından dikilme­miş olan ağaçları kesilmez, diken, yavşan, böğürtlen gibi otları kopa-rılmaz. Fakat zaruret için güzel kokulu ızhır adındaki bitki bundan hariçtir. Malikîlerin izahatları gibi şu altı nevide ızhırm hükmüne bağlıdır. Sinamek (kabızlık için kullanılır.) mihcen ismindeki olan ile kat yani kesilmiş ağaç yaprağı, denek misvak, bulunduğu yere bina ve mesken yapmak veya duvar ve bostan yapmak için kesilecek a-ğaç. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Seksiz olarak Allah Teala yerleri ve gökleri yarattığı gün haram kılmıştır. İşte Allah'ın haram kılmasıyla kıyamet gününe kadar haram olarak kalacaktır. Dikeni kendi yerine koparılmız. Avı kovalanmaz. Yolda bulunan yitiği -sahi­bini bulmak için ilan edecekten başka kimse alamaz. taze otlarıda koparılmaz.

Hz. Abbas (ra) "Ya Rasulullah (sav)! ızhır hariç olsun. Demirci­lere ve evlere lazım oluyor." deyince: Rasulullah, ızhırda hariç" bu­yurdu. Malikîlerden başka cumhur da kesilmesi yasak olan bitkile­rin kesilmesinde tazmin vardır der.

İnsanların yetiştirmiş olduğu ceviz, badem, hurma, bunlara benzeyen erak ağacı (misvak yapılır) nar, kavun buğday gibi bitki ve ağaçların kesilmesi haram değildir. Kuru ot ve ağaçların kesilmesin­de bir sakınca yoktur. Zira bunlar mesabesindedir. Ağaç yapraklan da alınmaz. Haremden ak mantarın alınması caizdir. Zira bitki cin­sinden değildir. Diğer adi mantarlar da böyledir. Kesinlikle kökleri yoktur. Şekilleri aynı meyveler hükmündedir.

Karga, dölengeç, fare, yılan, kudurmuş köpek, sivri sinek, ka­rınca, pire, kene, kaplumbağa ve av olmayan hayvanlar ve zararlı­ların öldürülmesinden dolayı, yukarıdaki, tafsilat ve ihtilaf konula­rına göre kesinlikle bir şey gerekmez.

Taifteki Vecc deresinin avını öldürmek ve ağaçlarını kesmek haramdır, haram kılınmıştır. Hanbelîlere göre Vecc deresinin av ve ağaçları mubahtır ve helaldir. Zira asıl olan helal olmaktır. İmam Ahmed bu hadisin zayıf olduğunu belirtmiştir. Şafiîlere göre de, avdan ve ağaçtan dolayı tazmin lazım gelmez.

Harem toprağının ve taşlarının çıkarılmışını men etmesi gere­kir. Şafiîlerin çoğunluğuna göre en sağlam görüş, çıkarmak mekruh­tur. İmam Nevevî'ye göre en esas kavil haram olduğudur. Hanefilere göre ise, haremin toprak ve taşını çıkarmakta bir beis yoktur. Cum­hura göre, isterse ikamet olsun, isterse geçmek için kafirin Hareme girmesine mani olunur. İmam Ebu Hanife yerleşmek için değilse gi­rebileceğine cevaz vermiştir. Mekke ve Haremindeki, lukata, yani ka­yıp eşyayı mülkiyetine geçirmek kastıyla almak kesinlikle helal değil­dir. Fakat sahibini bulmak için ilan edecekse, o zaman alabilir.

Zira hadiste; "Haremde bulunan kayıp eşyalar alınmaz. İlan e-dip sahibine vermek kastıyla olursa müstesna" buyrulmuştur.

Mekke Hareminde öldürülen adamın diyeti daha ağır olur. Zira ayet-i kerimede;

Mescid-i Haram'ın yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. [48] buyurulmuştur.

Katilin veya maktulün Mekke'nin içinde olması hüküm olarak aynıdır. İmam Şafıîye göre diyetin ağırlaşması sayı ile olmaz. Belki develerin yaşı bakımından olur. Yine bunlara göre, Medine Haremin­de vuku bulan öldürmeden dolayı diyet ağırlaştırılmaz. Cumhura gö­re; Mekke Haremi sınırları içinde, savaştan başka bir yolla isyanla­rından çevrilmeleri mümkün olmayan, asilere karşı savaşmak caiz­dir. Zira asilerle savaşmak Allah'ın hukukuna tealluk eder. Boşa git­mesi kesinlikle caiz değildir. Haremde muhafaza olunması ise daha elzemdir.

Mescid-i Haram'ın yanında onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. [49] ayetine binaen Maliki ve Şa-fıîlere göre; Haremde şer'i hadler ve kısasların uygulanması lazımdır. Zira Rasulü Ekrem (sav)

Kâ'be örtüsüne sarılmış olduğu halde bulunan düşmanlığını zahir eden îbn. Hatal'ın öldürülmesini emretmiştir." Nitekim tabiatıyla beraber en zarar verici olan zararlının (akrep, yılan, fare, kudurmuş köpek, karga) da harem dahilinde ve haricinde öldürülmesini de em­retmiştir.

İmam Ahmed ve İmam Ebi Hanife ile zahirilerden rivayet olun­duğuna göre; bir kimseye had veya kısas olursa Harem'de bulundu­ğu zaman emniyettedir. Onlann delilleri ise; "Kim oraya girerse emniyette olur." ayetidir, bir de hadisi şeriftir. "Allah'a ve Ahiret gününe iman eden kimsenin Harem'de kan dökmesi helal değildir." hadisidir. Haremde müşrikin defnedilmesi ve çıkarılması haramdır.

Hacdaki ceza, kurban ve hedyler Haremde kesilir. Harem yeri­ne yani, mutavattın olanlara temettü ve kıran haccında kurban yok­tur. Şafıîlere göre, sebebsiz olan nafile namazların haremde her han­gi bir vakitte kılınması mekruh değildir.

îster Mekke'de olsun, ister Haremin başka yerlerinde olsun far­kı yoktur. Mescid-i Haram'ı ziyaret etmeyi adayan kimsenin, Şafıîle­re göre hac veya umre yaparak nezrini yerine getirmesi kesinlikle gerekir. "Ancak üç ziyaret için sefere çıkılır." hadisi gereğince, Mes­cid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa da aynı hükümdedir. Adayan kimseler için gitmek gerekir. Başka mescidler ise böyle değildir. Nezir olundu­ğu zaman onlara gitmek lazım gelmez.

Mekke'de yalnız kurban kesmeyi nezir ederse Şafıîlere göre bu adağı yerine getirmek ve bu adağın etini Harem'deki fakirlere vermek gerekir. Başka bir ülkede böyle bir nezirde bulunsa, en sağlam görü­şe göre, bu nezir, adak muteber değildir.

Mescid-i Haramda namaz diğer ibadetlerin mükafatından kat kat fazla olur. İmam Ahmed'e göre, diyetin ağırlaştırılması, sayı cihe­tinde olur. Yani tam diyete ilave olarak üçte bir diyet daha icab eder.

Kadı İyaz ve diğer alimler diyor ki: "Peygamber efendimizin mü­barek cesedini kucaklayan yeryüzünün en üstün ve faziletli parça­landır. Bunun arkasından da Mekke ve Medine'nin yer ypüzünün en faziletli beldeleri olduğu üzerinde ulemanın ittifakları vardır. Mekke ve Medine'den hangisinin daha üstün olduğunda ise ihtilaf vardır.

İmam Malik, Hz. Ömer (ra) ve diğer Medineli sahabeye tabi ola­rak  Medine'nin  daha  eftal  olduğunu   söylemektedir.   Zira  Medine hicret yurdu, Ashab-ı Kiram'm yerleştiği Rasulullah (sav)'in ikamet edip medfun bulunduğu bir yerdir. Fazileti hakkında bir çok sahih hadis vardır. Bu hadislerden biri de şudur:

"Medine Taybedir. Ateş, gümüşün cüruf ve pisliğini attığı gibi Medine de habis insanları atar ve uzaklaştırır.[50]

Diğer üç mezheb imamı da Mekke'nin daha faziletli olduğunu söylemiştir. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur; Vallahi, sen Al­lah'ın yarattığı yerin en hayırlısı ve sevimli olan parçasısm. Senden çıkanlmasaydım, çıkmazdım." [51]Başka bir hadiste şöyledir:

Ey Mekke! Vallahi sen Allah'ın yarattığı yerin en hayırlısı ve Allah'a sevimli olan bir yersin. Senden çıkarılmasaydım, çıkmaz­dım.[52] Rasulullah (sav)'den diğer bir rivayete göre; "Bana ne hoş ve-de ne sevimlisin (Ey Mekke!) Eğer kavmim beni senden çıkarma-saydı, senden başka bir beldede durmazdım. [53]

Mekke'nin Medine'den faziletli olduğu hususunda zikr edilen noktalar şunlardır:

Hac ve umre için, oraya gitmek icab eder. Allahu Teala Meke'yi cahiliyye vaktinde de İslam vaktinde de emin bir harem olarak hazırlamıştır.

Allahu Teala yeri gökleri yarattığı zaman Mekke'yi Harem yeri olarak kılmıştır.

4. Mekke'ye ancak ve ancak ve mendub olarak hac veya umre niyetiyle dahil olur. Mekke'ye dahil olduğunda, Zî Tuvâ ismindeki Mekke'nin aşağı kısmında umre (Hz. Âişe [r.anha]} mescidi yoluna doğrudur. Bu yerde Meke'ye dahil, gusül niyetiyle yıkanır. Eğer baş­ka bir yoldan Mekke'ye dahil olursa, yine o tarafta yıkanır. Bu gusül herkes, yani nifaslı, hayızlı, deli, çocuk dahil herkes için müstehaptır.

Mekke'ye gidilen Kedâ yolu, Mekke'nin üst tarafında kabrista­na doğru inen bir yerdir. Döndüğü zaman da Kudâ yolundan çıkmak sünnettir. Mekke'nin aşağı tarafında, Zit Tuvâ ya doğru Kuaykıan dağı yanındadır. Mekke'ye ilk girdiğinde mümkünse ev kiralama, el­bise değiştirme gibi şeylerden önce, Kudüm tavafını yapmak müste-haptır. Kudüm tavafı Malikîlere göre vacib, cumhura göre sünnettir.

Şafiîlere göre Mekke'ye binekli değil yürüyerek girmelidir. Ge­cede gündüzde dahil olabilir. RasuluUah (sav) hacda gündüz, umre­de ise gece dahil olmuştur. Dahil olduğu zaman insanlara zahmet vermemek, kendine zahmet verenlere çok yumuşak olmak. Gözleri Beytullah'a erişince hemen ellerini kaldırıp dua etmelidir.

Allah'ım! Bu Beytin şeref, kerem ve heybetini fazla yap, onu hacceden veya umre yapanların onu tazim ve tekrim edenlerin de şe­ref, hürmet ve takvasını fazla yap."

Ahiret ve dünya ile ilgili istediği duaları eder. Bu duaların en lazım olanı mağfireti talebetmektir. KâToe'nin karşısında şöyle dua eder.

''Allah'ım Beyt senin Beytin, Harem senin haremin, eman senin emanındır. Bu da cehennemden sana sığınılan makamdır." Beyt-i Ha­rama Ben-i Şeybe kapısından girmek müstehabtır. Girerken sağ a-yağmı atar ve şöyle der: çıktığı zaman da aynı duayı eder ve şunu ekler;

Mescid-i Haram'a dahil olduğu zaman başka bir şeyle meşgul olmayarak doğruca Hacer'ül Esved'e gider. Kudüm tavafına başlar. Zira Mescid-i Haram'm tazimesi yalnız tavaftır. İhramlı veya ihram-sız oraya girildiği zaman tavaf edilmesi müstehaptır.

Fakat farz namazın edası veya kazası, cemeat yada vitir, saba­hın sünneti ve başka farz namazların sünnetinin geçmek durumları ihtimali varsa, o zaman bunların kılınmaları lazımdır. Bundan sonra tavaf eder her hangi bir maniyetinden dolayı tavaf edilmezse, o zaman Tahiyyat'ül-Mescid namazı kılar.[54]

Hac eden kimsenin RasuluUah nasıl yaptıysa Kâseye girip iki rek'at namaz kılması müstehaptır. Kâseye silah ve ayakkabı ile gi­rilmez. Kâ"benin değiştirilen örtüsü tasadduk edilir. Beytullah'ın gü­zel kokusundan bir şey alması caiz olmaz. Harem toprağını dışarı götürrnez. Mekke'nin taş ve toprağım Hill'e çıkarmaz. Hac veya umre için Mekke'ye girenin orada Kur'an-ı hatmetmesi müstehaptır.[55]

 

Harem Sınırı:

 

Haremin sınır çizgilerini şu yerler teşkil eder. Medine yolu tara­fında Nifar oğullarının evleri yakınında, bugün Hz. Aişe mescidi o-larak bilinen ve Mekke'ye üç mil mesafede olan yer, Yemen yolu ta­rafından, Mekke'ye yedi mil mesafede olan Lebin dağı yakınında bu­lunan Adetül Lebin denilen yer, Irak yolu tarafından yine Mekke'ye yedi mil mesafede Munkata ve Makta bölgesindeki dağ yolu, Taif ve Arafat yolu üzerindeki Batn-ı Nemire tarafından Mekke'ye yedi mil uzaklıktaki Arafat yanında kalan yer, Cirâne yolu tarafından Al-i Ab­dullah b. Halid geçidinde Mekke'ye dokuz mil uzaklıktaki yer, Cidde tarafından Mekke'ya on mil mesafedeki otların sona erdiği kısım, Urane vadisi tarafından İse Mekke'ye on millik mesafede kalan yer, Taif tarafındaki Vecc vadisi ise hill sınırları içinde kalır. [56]

Haremin her yanında sınırlarını gösteren malum işaretler ve taşlar vardır. Ezraki ve başka tarihçilerin açıkladığına göre, bu hu-dudlarm yerlerini Cebrail {a.s) İbrahim (a.s)'e göstermiş, o da o yerle­re işaret koymuştur. Rasulullah (sav) da bu işaret ve alametlerin bir daha yenilenmesini emretmiştir. Sonradan Hz. Ömer, Osman, Mua-viye zamanlarında gözden geçirilmiştir.

Bu günde bu yerlerde açıkça görünen, Harem sınır işaret ve levhaları meydanda bulunmaktadır. Medine-i Münevvere'nin hara-miyyeti Rasulullah (sav)'in emriyle meydana gelmiştir, önce öyle bir durum kesinlikle yoktu.

Fakat Mekke Hareminin olması çoktan beri asırlara bağlıdır. Zira Rasulullah (sav) Mekke'nin fethedildiği zaman şöyle demiştir. "Bu belde Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri (içinde bazı şeyleri yapmayı) haram kıldığı bir beldedir. Allah Tealanın bu haram etmesi kıyamete kadar devam etmektedir. [57]

Kâ'be-i Muazzama'nm beş kere binası yapılmıştır. Birincisi Süheyli'nin rivayet ettiğine göre melekler veya Hz. Adem (s.a) veya onun oğlu Şit (a. s) tarafından bina edilmiştir. İkinci defa Hz. İbrahim, bi­rinci binanın temelleri üzerine bina etmiştir. Üçüncüsü Kureyş ka­bilesi tarafından bina edilmiştir. İnşası zamanında, peygamber ol­madan evvel Rasul-ü Ekrem (sav)'in de hazır bulunduğu binadır. Yandıktan sonra dördüncü defa Abdullah b. Zübeyr (ra) tarafından yapılmış ve sonuncusu ise bu güne kadar devam eden şekliyle Haccac b. Yusuf tarafından bina edilmiştir. Mescid-i Harem'in genişlet­me işleri Hz.Ömer (ra) zamanında başlamıştır.

Ondan sonra Hz. Osman, Velid b. Abdülmelik Mehdi, Memluk­lar, Osmanlılar ve Suudiler zamanlarında genişletme ve tamir çalış­maları devam etmiştir.

İmam Şafiî şöyle demiştir. "Kâ'be, olduğu halde kendi yerine terk etmesi, yıkılmamalıdır. Çünkü tamir niyetiyle bile olsa, yıkılma­sıyla beraber tazim ve hürmeti gider." Rasulullah (sav) Kâ'be'yi Ye-men'de dokunmuş örtülerle örtmüş, daha sonrada Ebu Bekr, Ömer, Osman, Muaviye, İbn. Zübeyr ve daha sonradan gelenler çeşitli örtü­lerle örtmüştür.

İslamda ilk defa Beytullah'ı altınla tezyin eden Velid b.Abdülme-lik olmuştur. İmam Gazali, israfa gitmemek şartıyla Kâbeyi altınla süslemek caiz olur, demiştir. Kabe'yi koklamak ta caizdir. Teberrü-ken veya başka bir niyetle Kâ'be'den bir şey koparmak ve almak ke­sinlikle haramdır. Şayet alan olursa geri vermek zorundadır.

Oranın bereketinden faydalanmak isteyen veya Teberrük et­mek isteyen, İmam Nevevî'nin söylediği gibi, kendi kokusunu getirip Kâte'ye sürer. Sonra o kokusunu kendi yanında muhafaza eder. Me­dine Haremi iki lâbe arasında kalan kısımdır. Lâbe, siyah taşlıktan ibaret ve bu gün Harra diye bilinen yerlerdir.

Cumhura göre, gerek ihramlı gerek ihramsız tarafından avlan­manın ağaç kesmenin haram olması, cihetinden Medine de Mekke gi­bidir. Delilleri şu hadistir:[58]

İbrahim (a.s) Mekke'yi haram belledi, bende Medine'yi haram yaptım, iki labesi arasındaki ağaç ve otlar kesilmez. Cumhur ile esas olan kavle göre Şafıîler kıymetin edilmeyeceği hususunda aşağıda gelen Ebu Umeyr hadisini delil olarak söylemişlerdir. Ayrıca Medine de her hangi bir nüsük (hac ile ilgili bir fiil) eda edilmeyecektir. Ebu Hanife ise, "Ey Ebu Umeyr! Kuşcctğız ne yaptı!" hadisiyle istidlal et­miş olabilir.

Medine hareminin Mekke hareminin gibi olmadığı görüşüne İmam-ı Sevri, Abdullah b. Mübarek, Ebu Yusuf ve Muhammed de iş­tirak ederler. Tabarani de el-Kebir de hasen bir senedle Seleme b. Ekva (ra)'dan şöyle naklediyor: "Ben bazı avlar avlıyordum ve etini Rasulullah'a hediye ediyordum, bir keresinde bana dedi ki, 'Akik te avlasaydm, seni giderken uğurlar gelirken de karşılardım. Zira ben akiki severim" [59]

Akik sınırları içinde kalan bir vadinin ismidir. İmam Malik ni­çin Medine de sidr ağacını kesmek yasak? diye sorulduğunda, Me­dine ağaçsız, ıssız kalmasın, oraya göç edenler gölgelenecekleri bir şeyler bulsunlar diye, yasak kılınmıştır. Cevabını vermiştir. [60]

İmam Nevevî'ye göre, Medine hareminin toprak ve taşını dışına çıkarmak haramdır. Hanefîlere göre, kendine güvenen kimse için Mekke ve Medine de ikamet etmek caizdir ve mekruh değildir. Şafiî ve Hanbelilere göre Medine de ikamet etmek müstehaptır. Zira Ra-sul-ü Ekrem şöyle buyurmuştur:

"Medine'nin sıkıntı ve şiddetine kim sabrederse kıyamet günün­de onun hakkında şahid ve şefeatçi olurum." Hadisin ifadesine göre, bu suretle bir çok derece ve sevablar elde etme imkanı olur. Hanefiler-de racih olan enh sahih görüşe göre, kendine güvenen kimse için Mekke ve Medine de ikamet etmek mekruh değildir.

Şafıîlere göre, Medine de oruç tutmak ve orada duran fakirlere iyilik etmek sadaka vermek müstehaptır. Zira onlar Rasul-ü Ekre­m'in (sav) komşusu ve Medine halkı olmuşlardır. Medine evlerini gördüğü zaman Nebiyyi Muhtereme (sav)'e salavat getirmeli ve şöyle dua etmelidir.

Allah'ım işte burası Nebinin haremi. Orayı hakkımda cehen­nemden kurtuluş, azabtan ve kötü sonuçtan eman vesilesi eyle"

Mekke ve Medine haremleri arasında iki fark vardır.

1. Medine hareminin yastık, semer, sedir, gibi şeyler yapmak için ağaçlarından hayvanlara yedirmek için otlardan almak caizdir. Cabir (ra) şöyle anlatıyor:

"Rasul-ü Ekrem (sav) Medine haremini tesbit ettikten sonra sa­habeden bazılarının, "Ya Rasulullah! Bizim işlerimiz, develerimiz var. Bundan başka arazimiz yok. Bize biraz ruhsat ver, demesi üzerine. Şöyle buyurdu; Deve palanının ön ve arka tahtaları, sedir, kuyu çık­rığı, kapı gibi ihtiyaçlarda kullanmak müstesna."

Medine Hareminin ağacı kesilmez, değnekle yaprak çırpılmaz. Mekke'de ki ızhır otu gibi, bunları da müstesna yapmıştır. Hz.Ali'nin rivayeti ise; Medine de aır ile sevr arası haramdır. Otlan koparılmaz.

Avı kovalanmaz. Kişinin devesini otlatması durumu hariç, hiç bir a-ğacı kesilmez." şeklindedir.

Cabir {ra)'den gelen başka bir rivayette, Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor; Allah'ın Rasulünün muhafaza altına aldığı meranın otu koparılmaz, ağacı kesilmez. Fakat ağaçların yaprakları değnekle ha­fifçe vurularak indirilir. (Bu iki Hadisi de Ebu Davud rivayet etmiş­tir.)

Medine ağaçlık ve ekilecek yeri olan bir beldedir. İhtiyaç halin­de, otlarından faydalanmayı men etmek tersine zarara yol açar.

2. Medine dışında avladığı avı hareme sokan kimsenin onu Sa­lıvermesi gerekmez. Zira Rasulullah (sav) Enes'in küçük kardeşine, "Ey Ebu umeyr! Kuşcağız ne yaptı?" diyerek latife yapardı.

Bundan Medine de, kuş tutmanın mubah olduğu tefehhüm e-dilmektedir. Zira Ebu Umeyr'i bundan alıkoymamıştır. Mekke'ye an­cak ihramlı olarak girilmesi göz önüne alınırsa Mekke'nin haramlığının Medine'ninkinden daha büyük olduğu söylenebilir.[61]

Medine hareminin kuzey ve güney ortasındaki hududu ayr veya air sevr arasındaki olan yerdir. Zira Sahihayn'da nakledilen: "Medine, Ayr'dan Sevr'e kadar haremdir." Hadisidir. Ayr veya Air gü­neyde bulunan meşhur olan bir dağdır. Sevr dağı ise kuzeyde, yani Uhud dağının arkasına düşer. Şu halde uhud dağı harem de sayılır. Doğu ile batı arasındaki hududu ise iki labe arasındaki olan yer­lerdir. Zira Rasulullah, iki lâbe arasını harem yapmıştır. Peygamber (sav) Medine'nin çevresini on iki mil olarak tesbitini belli etmiştir.

Medine'nin cahiliye dönemindeki adı olan Yesrib'in kullanıl­maması daha uygundur. Medine-i Münevvere'nin başka isimleri de şunlardır. Teybe, Tâbe, Dâr, Medine, Yesribdir. Rasulullah (sav) ve Ashâb-ı Kiram ile beraber bu mescidi 70x60 arşın genişliğinde inşâ etmiştir. Sonra Hz. Ömer, Osman, Abdülmelik b. Mervan ve oğlu Velid zamanlarında fazlalık yapılmıştır. Memluklar ve Osmanlılar zamanında tamir ve genişletme gibi çalışmalar yapılmıştır. En son ge­nişletme Suudiler zamanında tamir ve genişletme çalışmaları şeklin­de olmuştur.

Doğu, batı ve kuzey tarafından büyük bir alan ve meydan mes­cide ilave edilmiştir. Bu mescidde kılman namaz diğer mescidlerde kılman namazlardan daha faziletlidir. Ebu Hureyre'den Sahihayn da nakledilen şu hadisi şerifte beyan edilmektedir. "Benim şu mesci­dimde kılman bir vakit namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescid­lerde kılman bin namazdan daha faziletlidir."

İmam Nevevî (ra) "Bu fazilet, Mekke de olduğu gibi, farza da na­fileye de şamildir." demektedir. Alimler bu faziletin izahını şöyle yap­mışlardır. " Bu fazilet sevab bakımındandır. Yeterli gelme manasında değildir. Bir kimsenin iki vakit namaz borcu olsa, bu kimse Medine mescidinde bir vakit namaz kılsa, iki namazı da eda etmedikçe bor­cundan kurtulamaz. [62]

Faziletin bu hadiste geçen Esmaul İşare ile, ifadesine göre Pey­gamberimiz zamanında olan mescide hastır. Sonradan ilave olunan kısımlarına şamil gelmemektedir, görüşünü söylemiştir. Diğer alim­lere göre ise, Mescid-i Haram da olduğu gibi, Medine mescidinin faz­la olan kısımları hakkında da bu fazilet söz konusudur.

îbn. Ömer diyorki, "Ömer b. Hattab, Mescid-i Nebevi'yi geniş­lettikten sonra, şöyle dedi; Mescid-i Nebevi'ye ilave yaptıktan sonra, şöyle dedi; "Mescidi genişletsek de Cebbane'ye kadar uzansa bile yi­ne Mescidi-i Nebevi'dir."

Bu mescitte kılman namazın faziletini izah eden bir hadis te şöyledir: 'Bir kimse arada hiç bir vakit kaçırmadan, şu mescidimde kırk vakit namaz kılsa, cehennemden kurtulacağına, kıyamette de halas bulacağına hükm olunur.[63]

Mescid-i Nebevi'yi ziyaret etmek müstehaptır. Zira öncede geç­tiği gibi, sahih hadiste de malum olduğu üzere, özel olarak ziyarete gidilecek üç mescitten biridir. Aynı bunun gibi Rasulullahın, Hz.Ebu Bekr, Ömer'in kabirlerini ziyaret etmek müstehaptır. Zira Rasulul-lah'm kabrinin bulunduğu yer dünyanın en şerefli ve faziletli yeridir.

 

Ziyaret Adabı Ve Hükümleri

 

1. Rasul-ü Ekrem (sav) Efendimizin, kabrini ziyaret etmek sün­nettir. Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur, "Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur." "Kim, başka bir ihtiyaç için değilde kabrimi zi­yaret için gelse, kıyamet günü ona şefeatçi olmam Allah Tealanın ve­receği bir hak olur." Buharînin rivayetine göre ise; "Kabrimin yanın­da bana salavat getiren kimse için Allah Teala onun salavatmı bana ulaştıracak bir melek tayin eder ve dünya ve ahiret işleri hususunda kendisine yeterli olur. Bende o kimseye kıyamet gününde şefeatçi veya şahid olurum.

Hz. Peygamberin kabrini ziyaret sevabların en faziletlisi ve amellerin en hayırlısıdır. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur.

"Onlar kendilerine zulm ettikleri vakit sana gelipte mağfi­ret dilerlerdi. Sende onlara mağfiret ediverseydin muhakkak Al­lah'ı tevbeleri hakkıyla kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı. [64]

Hac ve umre yapan hakkında bu ziyaret iki şıktan ötürü ayrıca bir önem kazanmaktadır. Hacıların ekserisi, uzak ülkelerden gel­mektedirler. Medine-i Münevvere'ye çok yaklaşmışken ziyarette bu­lunmamak kesinlikle kötü bir hareket olur. İbn. Ömer (ra)'den riva­yet edilen başka bir hadis ise; "Haccedip de beni ziyaret etmeyen ba­na cefa etmiş olur." hadisi ile "vefatımdan sonra beni ziyaret eden, hayatımda iken beni ziyaret etmiş gibi olur." bu hadisler de ziyaretin Önemini haber vermektedir. İbn. Hibban ve Bezzar rivayet etmiştir.[65]

2. Hz. Peygamber (sav) Efendimizi ziyaret eden kimsenin onun mescidine varıp orada, namaz kılarak Allah Teala'ya taat ve ibadete de niyet etmesi sünnettir.

3. Bu ziyareti başa getirmek için giderken yolda, Medine hare­minde ve oradaki ağaçlan gördüğünde Peygamber (sav)'e çokça salat ve selam getirmesi müstehaptır.

4. Medine-i Münevvere'ye girmeden evvel gusletmek ve aynı za­manda temiz elbise giymek müstehaptır.

5. O vakitte Medine'nin şerefini Mekke'den sonradünyanm en faziletli ve şerefli yeri olarak tefekkür etmelidir. Mescid-i Nebevi'ye girerken de Mescid-i Haram ve diğer mescidlere girerken yapılması lazım olan erkan ve abad dualar ile dahil olmalıdır giriş sağ ayakla çıkış ise sol ayakla yapılmalıdır. Bundan sonra kabr-i şerifile minber arasında bulunan ravza-i mutahhara'ya yüzünü vermediler. Minbe­rin yanında tahiyyetül- mescit namazını kılmalıdır. Zira bu yer pey­gamber (sav)'in durduğu yerdendir. Şu halde mescidin kıble tarafın­daki daireyi önüne almalıdır.

6. Ravzada veya diğer mescidlerde tahivyetül-mescidi kıldıktan sonra bu nimete vasıl olduğu için, Allah Teala'ya şükretmeli. Ziyaretini tamamlamayı ve kabul etmesini ondan ricada bulunmalıdır. Bundan sonra vakar, edep ve tevazu ile mübarek kabrin karşısında, sırtı kıbleye, yüzü kabri şerife dönük bir surette, dört arşın kadar uzakta durmalıdır. Gözleri yere bakarak kalbini dünya ile alkadar şeylerden uzak tutarak, o yüce peygamberin huzurunda olduğunu düşünmelidir. Bundan sonra sesini yükseltmeyerek şu usule göre selam ve tazimlerini söylemelidir.

Selavat'm kısacası ise şöyledir: "Sana selam olsun ey Allah'ın resulü!" sonra doğuya doğru bir arşın kadar ilerleyerek Hz. Ebu Be­kir'e şu tarzda selam eder:

"Sana selam olsun ey Allah'ın Resulünün dostu, mağara arka­daşı Ebu Bekir-ı Sıddîk! Hak Teala sana Resulünün ümmeti için yap­tıklarından dolayı en hayırlı mükafatları versin. Sonra sağa bir arşın daha yürüyerek Hz. Ömer (ra) 'in mukabiline geldikten sonra ona da:

"Sana selam olsun ey Ömer! Allah seninle İslama izzet verdi. Biz­lere olan iyiliğinden dolayı Allah sana hayırlı mükafatlar versin."der.

İkinize de selam olsun, ey Allah'ın Rasulünün yanında yatan, O'-nun yoldaşı, veziri, müsteşarı, dinde yardımcıları, Rasulullah (sav)'-dan sonra ümmetinin maslahatlarım temin eden, temiz ve muhrerem zatlar! Cenab-ı Hak ikinize de en güzel mükafatları versin!..." ondan sonra Peygamber (sav) efendimizin mübarek başı mukabilinde du­rup, Allah Teala'ya hamd ve senada bulunur. Kendisi, annesi, baba­sı/ akrabaları, hocaları, dostları ve başka mü'minler için duada bu­lunur. Duaya şu şekilde başlar;

Sonra Ravza-ı Mutahhara'ya döner, çok çok dua eder, namaz kılmaya niyet eder. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur;

Kabrim ile minberim arasında, cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim havzımın üstündedir."

Minberin yanında durup dua etmelidir.

Bundan sonrada Ashabı Kiram'dan Ebu Lübabe (ra) Tebük sa­vaşma katılmamış, bundan dolayı pişman olup tevbesinin kabul edi­liş zamanına kadar devam etmek şartıyla, kendisini direğe bağla­mıştı. Tevbesinin kabul edildiği müjdesini alınca, bundan kurtul­muştur.

Ziyaretçi bundan sonra, Mescid-i Saadette de "Üstüvane-i Han-nane" denilen direğin yanına gitmeli, yani Peygamberimizin kendi­sine yaslandığı, kendisini bırakıp ta minbere çıktığında inleyen kü­tüğün geriye kalan kısmının bulunduğu direğin yanına gider. Orada namaz kılıp selat ve selam getirmelidir. Bunu biraz daha açıklayacak olursak:

Rasulullah, Mescid-i Saadette daha minber yapılmadan, mih-rab civarında bulunan bir hurma ağacından bir direğe dayanarak hutbelerini okuyordu. Hicretin sekizinci yılında minber yapılınca, hutbelerini bu minberden söylemeye başladı. RasuluUah'm o direk­ten ayrılmasından dolayı, bu direk bir mucize olarak, inlemiş ve Ra­sulullah (sav) minberden inerek, onu kucaklamış ve sükûnete ka­vuşturmuştu.

Bununla beraber RasuluUah'm emri ile minberin altına gömül­müştür. Uz. Peygamberin kabrini tavaf etmek kesinlikle caiz değil­dir. Kabre el sürmek, öpmek caiz değildir. Edebe uygun olan, Rasu­lullah hayattaymış gibi sevgi ve saygı ile durmaktır.

Medine'den ayrılırken, iki rek'at namaz kılmalı ve şu şekilde dua etmelidir. "Allah'ım! Bunu Rasulünün haremine son gelişim et­me. Her iki hareme de tekrar dönüşümü kolaylaştır. Dünyada ve A-hirette bana afiyet ver. Oraya selametli ve kazançlı olarak dönmeyi nasib et."

Medine'deki önemli tarihi yerleri ziyaret etmek de sünnettir. En önemlileri şunlardır:

Küba Mescidi: Medine'nin kuzeybatısına düşer. Medine'de ilk olarak bina edilen mesciddir. Sevap kazanmak niyetiyle Cumartesi günü oraya gitmelidir.

Küba mescidinde kılınan bir namaz bir umre gibidir. [66]

İbn. Ömer (ra)'in şöyle dediği nakl edilmiştir: Rasulullah (sav) efendimiz bazen yürüyerek, bazende binekle, Küba mescidine gelir ve orada iki rek'at namaz kılardı." Sahih bir rivayette ise; "Her Cu­martesi oraya gelirdi." demiştir.

Ziyaretçi de oraya gelir, Hz. Peygamberin, sıkıntı ve üzüntü­lerinin orada giderilmesi gibi kendisinin de üzüntü va kederlerinin giderilmesi için, Allah Teala'ya dua eder.

Musalla veya Gamame Mescidi: Peygamber (sav)'in bayram na­mazı kıldığı yerdir.

Fetih Mescidi: Sel dağının bir parçası olup, şehrin kuzey batı­sında yer alır. Şu halde Hendek Savaşının olduğu yerdedir.

Kıbleteyn Mescidi: Medine'nin kuzey batısında akik vadisinin kenarmdadır. Daha önce Kudüs'e doğru namaz kılarken, Kabe'ye doğru dönme emri bu camide geldiği için Mescid-i Kıbleteyn yani, iki kıbleli cami demiştir.

Rasulü Ekrem (sav) efendimiz, yakın bir arkadaşı tarafından, Beni Selemeoğlulları yurduna yemeğe davet edilmiştir. Bu davete 'evet' cevabını veren Peygamberimiz (sav) bazı sahabeleri de yanına alarak gitti. Bir öğle namazını, bazı rivayetlere göre de ikindi namazı­nı cemaatle kılmaya başladı. O zamana kadar yani Medine devrinde Mescid-i Aksa kıble olarak 16, 18 ay devam etmiştir.

Kıbleteynde cemeatle kılman namazın üçüncü rek'atmda baş­larken kıblenin tahviliyle yani değişmesiyle ilgili ayetler nazil oldu.

Namazın içinde ayetleri tebellüğ eden Rasulullah (sav) namazını boz­madan cemeatle beraber hiç durmadan Kabe'ye döndü. Kendisi bi­raz ilerledi. Biraz da cemeat geriledi. Bu şekilde Peygamber (sav) e-fendimiz namaza devam ederek böylece namazını tamamladı. Pey­gamber (sav) efendimiz bu mescidde öğle namazını diğer bir rivayete göre de ikindi namazında göğsünü iki kıbleye verdiği için, o mescide kıbleteyn mescidi denildi.

Bir zaman bu mescidin mihrabı iki tane idi. Daha sonra bu mescid Suudi ehli tarafından yıkılarak yerine muazzam bir cami ya­pıldı. Rasulullah (sav) Mirac'tan sonra, Mekke'de iken tüm namaz­larına Makam-ı İbrahim'in arkasında durur. Bu durma ile, hem Ka­be'ye hemde Mescid-i Aksa'ya yönelmiş oluyordu. 622 de hicret e-derken, Allah'ın bir emriyle Mescid-i Aksala göğsünü vererek çok sevdiği Kâ'be'ye sırtını çevirmek zorunda kaldı. Bu şekilde Mescid-i Aksa cihetinde namaz kıldı ve kıldırdı. Kabe'nin değişmesiyle müba­rek yüzü güldü. Zira kıblenin değişmesi için daimel evkat dua ederdi ve Allah'ın vahyini beklerdi. İşte iki kıbleli mescidde namazın ikinci veya üçüncü rek'atında bu ayetler nazil oldu.

"Habibim! Biz senin yüzünü semaya doğru çevirmekte ol­duğunu, aynı zamanda vahy beklediğini görüyoruz. İşte şimdi seni memnun kalacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Yüzünü Mes­cid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun namaz­da yüzlerinizi o tarafa çevirin..[67]

Kıble değiştiği zaman Rasulullah hemen yönüne dönmüş fakat buna rağmen cemeatten bazıları Rasulullah'ın ön tarafında kaldıkları halde namaza devam etmişlerdir. Bunu gören Rasulullah cemaate itirazda bulunmadığından namazları sahihtir. Hatta İmam Malik bunu delil olarak kabul etmiştir. Fakat Hanefi, Şafiî ve Han-belilere göre, imama takaddüm etmek kesinlikle caiz değildir.

îmam Malik'e göre me'mumi imama takaddüm olursa caizdir. Zira Peygamber efendimiz, kıbleli camiideki insanlara itirazda bu­lunmadığına ve her hangi bir şey demediğine göre, bu takaddümün imama sükuti sünnet ile sabit olmuştur.

Mescid-i Seb'a, yani yedi mescidler:  Hicretin beşinci yılında müslümanlarla Mekke müşrikleri ve müttefikleri arasında zahir olan Hendek savaşının yapıldığı bölgede birbirine yakın, küçük yedi mes­cid vardır ki, bunların hepsine birden Fetih Mescidleri denilme­ktedir. Bu mescidlerden başka Medine'de, Mescid-i Nebevinin batı­sında, Mescid-i Musalla veya Gamame Mescidi, Ebu Bekir, Mescid-i Ömer, Mescid-i Ali ve Mescid-i Bilâl gibi küçük mescidler vardır.

Hicret esnasında Rasuîullah on dört gün Küba'da durduktan sonra, bir Cuma günü Medine'ye gitti. Yolda Avfoğlu Salimoğullarına ait Ranüna vadisinde öğle vakti olmuştu. İlk olarak Cum'a namazını cemaatle kıldırdı. Mekke'de müslümanlar daha evvel serbest olma­dıkları için Cum'a namazı kılmamı şiar di. İlk olarak Cum'a namazı­nın kılındığı bu vadiye daha sonradan yapılan mescide 'Mescid-i Cum'a' denilmiştir. Medine-Kuba yolu üzerinde (gidiş istikametine göre sol tarafta) görmektedir.

Cennetü-1 Baki, yani Baki kabristanı Mescid-i Nebevinin doğu tarafmdadır. Rasulullah zamanından beri Medine kabristanıdır. İlk önce, Hz. Peygamberimizin damadı 3. halife Hz. Osman, amcası Hz. Abbas, halası Safıyye, en küçük oğlu Hz. İbrahim, kızları Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma, torunu Hasan ve Hüseyin'in başsız cesedi burada medfundur.

İmam Malik Kur'an Kurralarından imam Nafı, Hz Hasan'in süt kardeşi. Osman b.Maz'ün Hz. Zeynül Abidin ve Muhammed Bakır ile Cafer-i Sadık, Rasulullah'ın süt annesi ve validemiz ezvac-ı tahırat başta olmak üzere on bin civarında sahabe ile tâbiûndan bir çok bü­yük zevat medfun. Eğer kapıları kapalı tutulmuşsa gene dışarıdan ziyaret mümkün olabilir.

Medine'nin dört km. Uzağındaki Uhud dağı da ziyaret edilme­lidir. Uhud'un uzunluğu 6km. Yüksekliği ise 1200m.dir.

Burada hicretin üçüncü yılında (11 Şevval/27 Mart 625 tari­hinde) Rasulullah ile Mekke müşrikleri arasında yapılan savaşta, Ashab-ı Kiramdan 70 kişi ölmüş ve bu dağın eteğine dem edilmiştir. Rasulullah (sav) Uhud dağını sever ve bazı vakitlerde oradaki şehit­leri ziyaret ederdi. Ziyaretin mümkünse Perşembe gününe rastla­ması müstahsendir. Rasulullah (sav) Tebuk seferinden dönerken şöyle buyurmuştur:

"İşte Uhud, o bizi sever bizde onu.[68]

Bir gün Rasulullah (sav) yanında dört halife ile beraber, Uhud dağına çıktılar. Cebeli Uhud'a vecd ve aşk geldiği için, bir nevi salla­ndı kendisine geldi.

Çünkü senin üzerinde bir Peygamber, bir Sıddık ve üç tane şehid vardır." aynı zamanda dağ durdu ve sakinleşti.

Bu mübarek hitabında bir ders vardır. Çünkü daha sonra, Hz. Osman, Ömer, Ali şehid edilmiştir. Ziyaretlerde önemli olan Allah Teala'dan rahmet ve mağfiret talebinde bulunulmasıdır. O zatlara da Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetlerin tilavet edilmesi sünnettir.

Hz. Hamza, Mus'ab b. Umeyr, Abdullah b. Cahş (ra) kabirlerini de ziyaret etmelidir. Medine-i Münevvere'nin çevresinde ziyaret edile­cek başka yerlerde vardır. Ondan sonra Küba mescidine gidip iki re­kat namaz kılmalıdır. Kapısının yanında bulunan Eriş kuyusunun suyundan içmelidir. Rasulullah her Cumartesi Küba mescidine gi­derdi. Bu mübarek mescidin ilk taşlarını önce Allah'ın Rasulü Mu-hammed (sav) sonra da Ebu Bekr, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Os­man koymuştur.

Peygamber (sav) Efendimizin yüzükleri Hz. Osman'ın hilafeti sı­rasında elinden Eriş kuyusuna düşmüş ve bir daha bulunamamış­tır. Medine-i Münevvere'de en az kırk vakit namazı Mescid-i Nebe-vi'de kılmak üzere asgari 8 gün kalınmalıdır. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur; "Kim benim mescidimde fasılasız kırk vakit namaz kı­larsa, onun için ateşten ve azabtan bir berat yazılır ve münafıklıktan beri olur. Şu halde ziyaretçi namazların hepsini anılan meccidde kıl­malıdır. Ve bilhassa cemaatle kılmaya özen göstermelidir. Bunları yapmak müstehab iyi ve güzel görülmüştür. Feyiz ve yardıma niha­yet bulunmayan Allah Teala Hazretlerinden niyaz ederiz. Bu ziyaret şerefine bizleri de kavuştursun. (Amin)

İbni Cuzeyy [69] şöyle diyor; Teberrüken ziyaret edilmesi gereken yerlerin açıklanması şunlardır. Hicr içinde bulunan, Hz. İsmail (a.s) ile annesi Hz. Hacer'İn kabirleri, Ebu Kubeys dağında bulunan Hz. Adem (a.s)'in kabri, Kur'an-ı Kerim de zikredilen Sevr mağarası, Rasulullah (sav) Efendimize vahyin ilk olarak inmeye başladığı yer, Hi-ra mağarası, Mekke ve Medine de yatan sahabe ve tabiin ve imamla­rın kabirleri.

Hira dağı ve Nur dağı: Mekke'nin kuzeyinde beş km. uzaklık­tadır. Arafata hareket ederken solda kalır. Yüksekliği 200 m dir. Peygamber (sav) efendimize Alak suresinin ilk ayetleri ile vahy bura­da inmeye başlamıştır.

Sevr dağı: Mekke'yi kuşatan dağlardan biri de Sevr dağıdır. Yüksekliği 500 metredir. Mekke'nin güneyinde yer alır. Mekke'ye altı mil uzaklıktadır. Hicret zamanında üç gün boyunca Rasulullah (sav) ve Ebu Bekr (ra) orada gizlenmişlerdir.

Dar-ı Erkam: Safa tepesine yakındır. Sahabeden yedinci olarak müslüman olan manzum Erkam'm evidir. İslami davetin gizli yapıl­dığı dönemde, müslümanların merkezi olmuştur. Aynı zaman da Hz. Ömer de orada İslam dinini kabul etmiştir.

Mualla kabristanı yani Hacün: Mekke'nin kuzeydoğusunda yer alır. Cahiliyyet zamanından şimdiye kadar, Mekkelilerin kabristanı olmuştur. Rasulü Ekrem Efendimizin (sav) ecdadından Haşimoğulla-rmın, amcalarının, bir kişi, ashab ve tabiinin kabirleri de buradadır. Rasulullah (sav)'in iki dedesi Abdü-1 Menaf ile Abdulmuttalib, amca­sı Ebu Talib, annesi Amine (bir rivayete göre ebvadadır.) hanımı Mü'minlerin annesi Hz. Hatice orada yatarlar. Abdullah b. Zubeyr ile Ebu Bekr'in kızı Esma da oradadır.

Mina: Mekke'ye yedi km.uzaklıktadır. Büyük, orta ve küçük cemreler oradadır. Hz. İsmail (a.s)'in yerine kurban edilen koçun is­miyle zikr edilen Mescid-i Kebş. Medineli Ensar-ı Kıranın Rasulul-lah'a biat ettikleri yer olan Mescid'ül Bey'at ve büyük Mescid-i Hayf bunlar hepsi Mina'da bulunmaktadır.

Arafat: Deniz seviyesinden yüksekliği 225 m.dir. Mekke'nin gü­ney doğusunda 25 km. uzaklıkta bulunan bir yerdir. Rahmet dağı Mekke'nin Kuzey tarafına düşer. Rasulullah (sav) hicretin dokuzun­cu yılında yaptığı veda haccmda durmayı Rahmet dağının eteğinde yapmıştır. "Bu gün size dininizi kemale erdirdim. Üzerinizde ki rahmetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı verip ondan hoşnud oldum. [70] Bu ayet-i kerime de burada nazil oldu.

 

Hacının Yolculuktar Dönerken Gözeteceği Âdab:

 

1. Yolculuktan dönerken önce İbni Ömer'in hadisinde varid o-lan şu duayı okumak sünnettir. İbni Ömer diyor ki, Rasulullah (sav) bir gazadan, hacdan veya umreden dönerken her yokuşta üç kere tekbir getirir ve şöyle derdi:"

Vatanına yaklaşınca aniden varmış olmamak için gelişini ha­ber vermek, sünnettir.

Beldesini gördüğünde şu duayı okuması uygun olur.

Allah'ım! Senden buranın hayrını, ehlinin hayrım, burada bulu­nan şeylerin hayrını diler, şerrinden ve burada bulunanların şerrin­den sana istiaze ederim."

Bazı alimler şu duanın okunmasını müstehab görmüşlerdir. "Allah'ım! Burada bize istikrar veya güzel bir rızık ver! Buranın mey­velerinden, bizi rızıklandır. Hastalıklardan bizi muhafaza et. Bizi bu­ranın ehline sevdir. Burasının salihlerini de bize sevdir. [71]

Vatanına vardığında, ailesine gece vakti değil, sabah veya ak­şama doğru gelmelidir. Müslim'in Enes'ten rivayet ettiğine göre; "Ra­sulullah (sav) geceleyin ehlinin kapısını çalmaz. Sabah veya akşam gelirdi."

Yurduna geldiği zaman önce mescide gidip, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Daha sonra evine gider. Orada da iki rekat namaz kılmak yine sünnettir. Bu namaz şükür namazıdır. Hacı olan kim­seye şöyle demek sünnettir; "Allah haccını kabul etsin. Günahını ba­ğışlasın. Sarfettiğinin yerine yenisini versin." Zira Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor: "Allah'ım hacıyı ve hacının kendisi için istiğfar etti­ğini bağışla." (Hakim ibn Ömer ve Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.)

Bazı kimselerin yaptığı gibi hacıya tazim maksadıyla kurban kesmek kesinlikle caiz değildir. Aşırı karşılama merasimleri de ke­sinlikle gösteriştir. Aynı zaman da ihlasa zıddır. Evine dahil olduğu zaman Rasulullah Efendimizin (sav)'in söylediğini söylemekte müste-habdır. İbn Abbas'm söylediğini söylemek müstehabdır. ibn. Abbas rivayet ediyor; "Rasulullah seferden dönüp evine vardığı zaman şöyle derdi;

Rabbimiz! Kamil manada olan ve hiç günah bırakmayan bir tevbe dileriz."

Hacının döndükten sonra hali nasıl olur?

Hacca gitmeden evvelkinden daha iyi olmalıdır. Her vakit hayır hasanatmı arttırmaya çalışmalı. Zira bu haccın kabul olduğunun alametidir.

 

Hac Yolculuğu Âdabı:

 

1. Müşavere: Hacca gidecek kimse,  dinine, tecrübesine, hac bilgisine güvendiği kimselerle istişarede bulunmalıdır.

2. Tevbe etmelidir.Yani borçlarını vermeli, başkaların haklarını ödemeli. Kendileriyle muamelede bulunduğu kimselerle helalleşmeli. Vasiyetini yazıp,  ödemediği taktirde borçları için vekil tutmalıdır. Kendi ailesine de nafakalarını, harçlığını bırakmalıdır.

3. İstihare: hacca gidecek kişinin iki rekat namaz kılarak, bi­rinci rekatta Fatiha sonra Kafırun, ikinci rekatında Fatiha sonra îh-las suresini okumak müstehaptır.

4. Babasının, annesinin rızasını almak. Kadın ise kocasının iz­nini almak kadın kocasıyla beraber hacca gitse müstehaptır. Baba oğlunun farz haccına mani olamaz. Nafile hacdan men edebilir. Ko­cada karısını sünnet hacdan men edebilir. Şafıîlerce ezher olan gö­rüşe göre; farz olan hacdan da men edebilir. Zira koca hakkı daha evvel gelir.

5. Azık olsun, binek olsun, nafakasının çekişme ve ihtilaftan kurtulmak için başkalarından ayrı olmasında yarar vardır.

6. Alış verişte çekişmeyi bırakmak. İster hac için ister başka ibadetlere hazırlık için, yapılan muameleler sırasında çekişmemek, müstehaptır.

7.  Haccın nasıl yapılacağını iyi bilen kimselerden öğrenmek, kesinlikle farzdır. Zira bilgisiz olarak ibadet etmek, kesinlikle caiz değildir. Bu sebeble hac menasiki ile ilgili bir kitab okumalıdır.

8. Salih, tâki, nâki ve hayrı seven dengi olan unuttuğunda ha­tırlatan ve ona yardım eden bir arkadaşla beraber gitmekte ve onu seçmek lazımdır. Çünkü Rasulullah şöyle buyurmuştur;

Tek başına yolculuğu iyi görmemiştir ve şöyle buyunmuştur; "Tek kişi tek şeytan, iki kişi iki şeytandır. Üç kişi ise kafiledir ve ker­vandır." Ayrıca "üç kişi olduklarında, birini başkan seçsinler." Hadise göre üç ve daha fazla kafilelerde tecrübeli, arif ve görüşü yerinde bi­rini başkan seçmelidirler.

9. îbadet ve ihlas içinde vaktini değerlendirmelidir. Mümkün olduğu kadar, ticaret ve kalbi meşgul edecek hareketlerden kaçın­malıdır. "Bununla beraber hac zamanında ticaretle rabbinizden rizık istemenizde bir suç yoktur. [72] bu ayete göre, ti­carette yapsa caizdir. Yani hac mevsiminde alış veriş yaparak, Rab-binizin lutfundan dilekte bulunmakta bir suç bir günah yoktur.

Başka bir ayet ise şöyledir;

Halbuki onlar, bütün batıl dinlerden uzaklaşarak ihlas ile Allah'a kulluk etmekten, namazı dosdoğru kılmaktan, zekatı dosdoğru vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Bu ise dosdoğru dinin ta kendisidir. [73] Bu ayeti ve bu hadis ile Ameller niyetlere göredir."

Hadisi gereğince yaptığı amellerde hak rızasını gözetip hedef tutmaktır.

Başkasının yerine yani bedel olarak yapılacak haccı ücretsiz olarak yapmak daha eftaldir. Fakat ücretle yaparsa bu efdaliyet kök­ten gider.

10. Yolculuğa Perşembe günü erkence başlamak müstehaptır. Zira Rasululah (sav) Efendimizin seferi Perşembe günü başlamıştır. Eğer Perşembe olmazsa Pazartesi olmalıdır. Zira Rasulullah hicrete Pazartesi günü çıkmışlardır. Seferde de erken çıkmak müstehaptır. Rasulullah şöyle buyurmuştur. Sahr el-Gamidi (ra)'nin rivayet ettiği gibi,

Allah'ım ümmetimin erken vakitlerini bereketli kıl. [74]

11. Evinden çıkmadan önce iki rekat namaz kılmak müstehap­tır. Fatiha'dan sonra birinci rekatta Kafirün, ikinci rekatta ise İhlas suresi okunur. Rasulullah şöyle buyurmuştur.

Sefere irade eden kimseye iki rekattan başka bırakmasıyla ef-dal bir şey yoktur." Selam verdikten sonra, Ayet'el-Kürsi Kureyş su­resi İhlas ve Muavezeteyn yani Felak ve Nas surelerini okumak. Aya­ğa kalktığında Hz. Enes'in rivayet ettiği duayı okumak müstehaptır.

Allah'ım sana yöneldim. Sana dayandım! beni ilgilendiren ve benim önem vermediğim şeylerde sen bana kafi ol. Beni takva ile n-zıklandır. Günahımı bağışla." Bu hususta seleften gelen bir rivayet te şudur. "Kim evinden çıkarken Ayet'el-Kürsiyi okursa, hacdan dö-nünceye kadar kendisine hoş olmayan bir şey isabet etmez."

12. Vedalaşma: Ailesi, komşuları ve dostlarıyla helalleşmek ve­dalaşmak müstehaptır. Vedalaşırken şöyle denmelidir:

"Dinini, emanetini, işlerin neticesini Allah'a havale edip ısmarlı­yorum. Allah seni takva ile azıklandırsın, günahını bağışlasın, nerede olursan ol hayırları sana kolaylaştırsın."

13. Evden çıkarken dua etmek. Evden çıkmak istediği vakitte sünnet olan Rasulullah'ın yaptığı bu duayı okumak müstehaptır.  

Allah'ım sapmaktan, saptırılmaktan, zulmetmekten, zulme uğ­ramaktan, şaşırmaktan ve şaşkınlığa düşürülmekten, cahilce davra­nıp, cahilliğe maruz kalmaktan sana sığınırım." Hz. Enes'in rivayet ettiğine göre, "bir kimse evden çıkarken" Allah'ım! adıyla Allah'a tev-vekkül ettim. Güç ve kudret sadece ondandır. Derse melekler tarafın­dan kendisine şöyle denilir.

"Hidayet üzerine olup kifayet üzere olacaksın. Şeytandan koru­nacaksın."

14. Bineğe binerken dua etmek. "Bismillah" demek, yerine otur­duğu zaman Elhamdülillah tan sonra şu ayeti okumak müstehaptır.

Bunu bizim emrimize ve hizmetimize ve işimizi kolaylaştırmak için veren Allah'ın şanı ne kadar büyük ve yücedir. Yoksa biz bütün dünya işlerimize kuvvet yetiremezdik. Biz her ân-ı zamanda dönüp gidicileriz. [75]

15. Ehli kanaat ve ehli züdkarlık olmak. Hac yolunda çok çeşit çeşit yemekten çok yemekten zinet ve lüksten sakınmak gerekir. Zira Tirmizî ve îbn. Mâce ibn. Ömer'den şöyle rivayet etmiştir:

"İbn. Ömer'den rivayet edildiğine göre; Bir adam Nebiyyi Ekrem Efendimize (sav) 'Hacı kimdir, nasıl olur?' diye sorunca, Rasululah'ın cevabı şöyle olmuştur. İbadet ve yolculuk nedeniyle saçları dağınık, toz içinde bulunur." Dilini yalan, gıybet küfür, dedikodu gibi bütün menhiyattan ve kötü telaffuzdan korumalıdır. Rasulullah şöyle bu­yurmuştur:

"Kim hacceder ve kötü söz söylemezse, fisıktan kaçınırsa ana­sından doğduğu gibi günahlarından temizlenmiş olarak yurduna dö­ner. "

16. Yanında köpek, çan (zil), zengü bulundurmamak. Zira bun lar mekruhtur. Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

Zil ve çıngırak bulunan kafileye, melekler girmez. Beraberinde köpek ve çıngırak bulunan kafileye melekler katılmaz. [76]

"Zil, çıngırak, zengü şeytanın çalgısıdır. [77]

Yokuşlarda sesini alçak yaparak tekbir getirmek. İnişlerde tes-bihat okumak sünnettir.

18. Bir memleketi gördüğünde dua etmek. Bir belde gözükünce veya bir konaklama yerine giderken bu duayı okumak müstehaptır:

Allah'ım burada ki olan hayrını, ehlinin hayrını ve burada olan­ların hayrını senden isterim. Bu ülkenin şerrinden, ehlinin şerrinden ve buradaki serlerden sana sığınırım."

19. Bir yerde konakladığında,

Yarattıklarının şerrinden Allah Vedianın nakıs olmayan kelime­lerine sığınırım." diye dua etmek.

20. Gece başlarken dua etmek. Ibn. Ömer diyor ki; "Rasulullah seferde iken gecelediğinde şöyle derdi;

'Ey Arz! Benim ve senin Rabbin Allah'tır. Senin ve sende bulu­nan ve senin için yaratılan, üzerinde gezen şeylerin şerrinden Allah'a sığınırım. Aslandan, insandan, yılandan, akrepten ve cinden, ana­sından ve yavrusundan Allah Tealaya sığınırım."

Esved: şahıstır, sakinü-l beled ise; cin demektir. Korku duası; Bir şeyden veya bir kavimden korktuğunda şu duayı okumalıdır:

Allah'ım onların helalini sana havale ediyor. Şerlerinden sana sığınıyoruz/ Ebu Davud, Nesei ve başkalarından rivayet olmuştur. Öyle yerlerde sıkıntı duasını okumak müstehaptır.

Rasulullah efendimiz (sav) bir şeye canı sıkıldığında şu duayı okurdu:

Hayyu Kayyum olan Attanım!'senin rahmetinle yardım bekli­yorum" derdi. [78]

 

İhramlıya Yasak Olmayan Fiil Ve Hareketler

 

Her hangi bir şeyin altında veya gölgesinde oturmak. Şemsi­ye kullanmak.

Yıkanmak, kokusuz sabun kullanmak.

Kıl koparmadan kaşınmak.

Çiçek veya meyve koklamak.

Diş çektirmek, kan aldırmak veya iğne vurunmak.

Kollarını giymeden, palto veya ceket gibi bir şeyi omuzlarına almak.

Beline kemer bağlamak, omuza çanta asmak. Bunların di­kişli veya dikişsiz olması fark etmez.

Güzel koku satanın dükkanında oturmak veya güzel koku satın almak.

Yorgan, battaniye veya herhangi bir örtü ile başı hariç tüm bedenini örtmek. Ayaklara ayakkabı giyilmez fakat bunun yerine bir örtü ile örtülmesinde bir sakınca yoktur.

Deniz avı avlamak.

11. Karga, kelebek, arı, pire, kene, karınca, fare, akrep, yılan, çaylak, kaplumbağa gibi av hayvanı olmayan hayvan ve haşerelerle, saldırıp ısıran köpek, kurt ve kaplan gibi yırtıcı hayvanları öldür­mekte kesinlikle bir beis yoktur. îhramı bir sicimle bir gür sabahtan akşama kadar bağlamak mekruhtur. Cezaya tabi olmaz. Zira bağla­mak dikiş gibi sayılmaz. Hem ihramı sırtında ve göbekten aşağıda tutabilmek için buna ihtiyaç hissedebilir. O taktirde kerahet kalkar.

Testi, leğen, sepet ve bunlara benzeyen şeylerin baş üstünde taşınmasında bir sakınca yoktur. Zira bunlarla başı örtmek adet de­ğildir.

Kadınlar yüzleri dışında başlarını ve vücutlarını dikişli bir elbi­se ile örterler. Kadınların yüzü erkeklerin başı hükmündedir. Dola­yısıyla kadınların ihramı yüzlerindedir. O sebeble ihramlı iken yüzle­rini örtmeleri haramdır. Alimlerin ittifakı ile erkeklerin başlarını ört­melerinin haram olması gibi. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Kadın yüzünü örtmez ve eldiven giymez." Bir de "kadının ihramı yü-zündedir." hadisi vardır. Ayrıca bu hadisler hac dışında kadınların yüzlerinin ve ellerinin örtülmesi gerektiğini göstermektedir, özet ola­rak, erkek için bedeninin hepsini veya avucunu veya bir uzvunu ör­tecek kadar bir şeyle örtünmesi haramdır.

Yüzük saat ve para kesesi olanlar benzeri şeyler hükmünde o-lanlar gibi değildir. Kadın üç hususta erkek gibi değildir: Mest giy­mek, dikişli elbise giymek, başını örtmek.

Şafİîlere göre ridayı düğümlemek, iliklemek, iğnelemek te caiz değildir. Bir ucuna ip bağlayıp diğer ucuna eklemekte caiz değildir. İzan iğnelese veya dikse, bir yasağı işlediğinden fidye vermesi gere­kir. Fakat izar avret yerini örtmek kastıyla düğümlenebilir. Fakat bu ridada yapılamaz. Aynı şekilde ridasmın ucunu izarına geçirebilir.

Hanefîlere göre izan iğne ile tutturmak ve düğümlemek mek­ruhtur. Şafıîlere, Hanbelilere ve Hanefîlere göre, ihtiyaç duyduğunda kılıç kuşanabilir. Beline hımyan yani bele bağlanan para kesesi, mmtaka yani içine para konulan ve kemer işi gören bir tür kemer bağalanabilir. Bunlar dikişli de olsa caizdir. Güzel koku, ihramlmm elbisesi veya vücudunda güzel koku ve zaferarr-sürülü elbiseler ol­mamalıdır. Zira Rasulullah (sav) "Vers yani güzel koku ve zeferan sürülü elbiseler giyemez" buyurmuştur. Şafiîlere göre kadınlar da bu hükme dahildir.

Saçı veya sakalı yağlamak da haramdır. Vers yemende ekilen sarı bir bitkidir. Buyada ve yemeği kokulandırmada kullanılır. Vers, zeferan ve usfur güzel bir kokusu vardır. Bunlarla boyanmış elbise de giyilmez. Güzel kokunun karışım halinde kullanılması, yani ko­kusu tadı ve rengi kaybolmuş bir şekilde ve söz gelimi bir ilaçta kul­lanılmış olsa bu caizdir. Fidye lazım gelmez. Aslında hoş kokusu o-lan portakal, elma gibi meyvelerin yenmesi caizdir. Şu halde kullanı­lan boyanın kokusu, tadı değil de yalnızca rengi vardır. Onun kulla­nılması caizdir.[79]

 

Hacda İslam Ölçülerine Göre Tavaf Çeşidi Üçtür

 

Kudüm tavafı, ifade tavafı {ziyaret veya rükün tavafı) ve Veda tavafı (Seder tavafı)

Veda tavafı: Bu Kabe'de yapılan en son tavaftır. Be nedenle de Beyte veda edilmese sebebiyle bu ismi alır. Bu tavafla birlikte ihram­dan çıkılır. Bunlardan başka olan tavaflar hepsi nafile tavaflardır.

Sa'ym şekli birdir. Şayet yapılması gerekiyorsa tavaftan sonra yapılır. Eğer kudüm tavafı ile birlikte yapılırsa, artık tavaftan sonra sa'y edilmez. Eğer onunla beraber sa'y etmezse o zaman ziyaret tava­fı sırasında sa'y eder.

Fakihler Mekkelilerin ancak ifada tavafı yapabilecekleri husu­sunda ittifak halindedirler. Başka bir ittifakları ise şöyledir; umreye niyet edenin ancak umre tavafı ile yükümlü olduğudur. Ona kudüm tavafı gerekmez. Başka bir ittifakta şöyledir; Temettü haccı yapan kimseye iki tavaf lazım gelir. İhramından çıkabilmesi için umre tava­fı, kurban bayramı günü hac tavafı. İfrad haccı yapan için yalnız kurban bayramı günü tek tavaftan yükümlüdür. Şayet vakti olursa Malikîlere göre, kudüm tavafı da lazımdır. Fakat bu cumhura göre sünnettir.

Kıran haccı yapan kimse, İbn Ömer ve Cabir'in görüşüne göre; tek tavaf ve tek sa'y dan yükümlüdür. Bu cumhura göre o kişiyi yü­kümlülükten kurtarır. Bu meselede Hanefîlere göre, kıran haccı ya­pan kimse, Hz. Ali ve İbni Mes'udün görüşüne göre amel ederek; iki tavaf ve iki sa'y yapar. Her üç tavaftan ifada tavafı farzdır. Her hangi

 bir kimse bu tavafı yapmazsa kesinlikle haccı sahih değildir.  Bu konuda fakihlerin ittifakı vardır. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmuştur.

Kabe'yi çok çok tavaf etsinler. [80]

Bu tavafın yapılmaması yerine kurban olmaz. Malikîlerden bir grubtan başka, fakihlerin ettifakıyla ifada tavafının unutulması ha­linde, kudüm tavafının bu tavaf yerine geçmez demişlerdir. Nedeni ise, tavafın kurban bayramından evvel yapılmasıdır. Fakihlerin itti­fakıyla, herhangi bir kimse ifada tavafını yapmazsa veda tavafının o kimseye ifade tavafının sorumluluğundan kurtaracağını söylemişler­dir. Zira veda tavafı, ifade tavafının vücub vaktinde, Kabe'ye yapıl­mış bir tavaftır. Fakat ifade tavafının vaktinden önce olan kudüm ta­vafı bu şekilde değildir.

Netice olarak umrede kudüm tavafı yoktur. Umrede ancak farz veya rükün tavafı ismi verilen tek taraf vardır. Buna kıyasen, umre için tavafta bulunduğu zaman bu kudüm ve farz yerine yani farz ta­vaf yerine geçer.

Haccı kıranda ve Haccı ifradda üç tavaf vardır. Kudüm tavafı, ifade tavafı, veda tavafı. Burada anılanlardan başka nafile çeşidin­den, dördüncü bir tavaf daha vardır. Hanefîlere göre, kıran haccı ya­pana bir tavaf yetmez. Belki kişi, umre ve hac için iki tavaf sorum­lusudur. Bununla beraber ifrad ve kıran haccı yapanlar Mekke dı­şında ihrama girmişler ve arafatta vakfeden evvel Mekke'ye girmiş­lerse, kudüm tavafı yapması gerekir.

Kudüm tavafı: Bu tavaf, arafatta vakfeden evvel Mekke'ye dahil olan hacılar için fakihlerin cumhuruna göre sünnettir. İfrad veya kı­ran haccı yapması sonucu değiştirmez. Mekkeliler için kudüm tavafı yoktur. Ama Mekkeli olamayanlar için kudüm tavafı yapmak sün­nettir. Fakat Arafat'ta vakfe eden sonra hac ve umre yapan için ku­düm tavafı sünnet değildir. Zira onların farz tavaflarının vakti gir­miştir.

Bu kıyasa göre kudüm tavafı üç kimseden sakıt olur: Mekkeli ve Mekkeli hükmünde olan (mikat bölgesinde ikamet edenler) afaki­de olsa, umre veya temettü haccı yapan ve doğrudan arafette vakfe isteyen kimse. Şafıîlere göre, Mekke'ye giren ihramsız bir kimse için­de kudüm kavafı sünnettir. Bu tavaf bir geliş ve hürmet tavafıdır.

Kudüm Tavafının Hikmeti: Tavaf, Kabe'nin selamlanmasıdır. Mescidi selamlamak değildir. Bunun için Tahıyyatü-1 Mescid ile baş­lanmaz. Bu tavaf ile başlanması gerekir. Zira mescide gelmenin asıl gayesi ve sebebi Kabe'dir. Kabe'nin tahiyyesi ise bu tavaftır.

Şayet farz namazın veya müekked sünnetin kaçmasından kor-kulursa o zaman bu tavafla başlanmaz. Bir farz namazın hatırlan­ması veya cemeatle namaz kılmıyor olması halinde ise gene tavafla başlanmaz. Tavaf sırasında cemeatle namaza başlanmış olsa yine ta­vaf bırakılır ve cemeate katılır. Tavaf nafile olursa, cenaze namazı için de durum böyledir.

Mescid-i Haram'a girdiğinde tavafa bir mani yoksa, o zaman yalnız olarak Tahiyyatü-1 Mescid kılınmalıdır. Kudüm tavafı mescid-de oturmakla batıl olmaz. Fakat o tavaf nedeniyle kaçırılabilir. Ku­düm tavafı ancak Arafat'ta vakfe ile kaçar. Şu halde Mekke'den çık­masıyla kaçmaz. Hanefîîere göre, kıran haccı yapan kimse, umre fiillerini bitirdikten sonra yani umre tavafı ve Safa ile Merve arasında sa'ydan sonra kudüm tavafını yapabilir.

Malikîlere göre; Mescid-i Haram'a giren kimse, kudüm tavafını yapmak zorundadır. Bu mezhebe göre vacib olduğundan, vacibiyye-tine niyet eder. Malikîlere göre kudüm tavafı üç şartla vacib olur:

i. Mekke'de ikamet ediyorsa bile.

ii. İhrama Hil'den giren bir ifrad veya kıran haccmı niyetlense bile

iii. Kudüm tavafı ile uğraşırken, haccm kaçmayacağından en­dişe etmezse.

Bu tavaf o zaman vacibdir. Eğer bu şartlardan biri eksik olursa o zaman, kudüm tavafı vacib olmadığı gibi kurban da gerekmez. [81]

ifade veya Ziyaret Tavafı:  İfade yani dönüş tavafı adının veril­mesi, Mina'dan Mekke'ye dönüşte yapılmasıdır. Ziyaret tavafı denil­mesine de haccm Mina'dan Mekke'ye gelip Kabe'yi ziyaretten sonra yine Mina'da geceleme esnasına dayanır. Fakihlerin ittifakıyla bu bir rükündür. Ancak ve ancak hac bununla tamam olur. Zira "Kabe'yi çok çok tavaf etsinler" hükmü açıktır.

İbn Abdilberr "Bu haccm farzlarından dır, Bu meselede alimler ittifak halindedirler. Hz. Âişe şöyle demiştir: " RasuluUah ile birlik­te haccettik, kurban bayramı günü dönmüştük. Safiye hayz oldu. Rasulullah onunla beraber olmak isteyince, 'Ey Allah'ın Rasulü! O hayzlı' dedim. 'Peki şimdi o bizi durduracak mı?' Diye sordu. Dediler ki, "Ya Rasulullah! Kurban bayramı günü ifade tavafını eda etti.' Ce­vabını alınca, 'çıkınız' buyurdu. [82]

Bu ifadeye göre bu ziyaret tavafı kayıtsız olarak farz olan bir tavaftır. Bu ifade tavafını yapmadan bir yere gitmemek gerekir. Hem hac her iki ibadetten biridir. Örneğin; tavafta umre gibi bir rükün­dür. Ziyaret tavafını kim terkederse en kısa zamanda İhramlı olarak geri dönmelidir. Bundan başka yolu da yoktur. Geçen Safiyye hadi­sinde Rasulullah Safiyye için 'şimdi Safiyye bizi durdurabilirmi?' de­mişti. 'Safiyye kurban bayramı günü ziyaret tavafını yaptı'cevabını a-lınca y°la çıkılsm' emrini vermişti. Buda gösteriyorki, bu tavaf mut­lak yapılması gereken bir tavaftır. Bunu yapmayan bir yere gidemez.

Bu tavafı yapmazsa, bununla beraber ihramı terk etme niyeti varsa bunu yapamaz. Zira ihramdan yalnız çıkmak niyetiyle kesin­likle çıkamaz. Bu kıyasa göre; bir kişi kurban bayramı günleri ifada tava/ı yapmasa, bu ifada tavafı üzerinden sakıt olmaz. Aynı zamanda bu tavafın yerine getirilmesi gerekir. Zira bütün vakitler onun vakti­dir.

Veda tavafı: Kabe'yi haftr etmek olduğundan bu tavafa veda ta­vafı ismi verilmiştir. Başka bir ismi de Sadr'dır, yani dönmek. Ha­cılar Mekke'den çıkıp yurtlarına döndüğü için bu isim verilmiştir. Mekke'den çıkmak isteyen herkes bu tavafı yerine getirilmelidir. Ma-likilere göre; Ehli Mekke'de olan her kim Mekke'den çıkmak isterse bu tavaf menduptur. Fakat hayzlı ve nifaslı olan kadınlar müstesna. Eğer vacib olsaydı, ifada tavafı gibi de kadınlara da vacib olurdu.

Maliki Mezhebinden başka diğer mezheplere göre; Veda tavafı vacibdir. Bu tavafı yerine getirmeyen kimsenin kurban kesme zorun­luluğu vardır. İbn. Abbas diyor ki; "İnsanlara son ahidlerinin Beyt ile olması emredildi. Fakat özürlü kadınlar bundan muaftır. [83]

Müslim'in lafzı şöyledir: "İnsanlar her tarafından dönmekteydi. Rasulullah (sav) efendimiz; "Kimse sakın gitmesin. Taki, Mekke'de son ahidleri beyt ile oluncaya kadar." buyurdu.

Tirmizî'nin Hz. Ömer (ra) den naklen rivayeti ise şöyledir. "Bey­ti hacceden herkesin son ahdi Beyt ile olsun. Hayz olan kadınlar bu hükmün içinde değildir. Zira Rasulullah (sav) öyle kadınlara ruhsat vermiştir. Burada şu noktayı izah etmek lazımdır. Bu tarafın özür sahibinden sakıt, başkasından sakıt olmamasıdır. Demek adetli ka­dından sakıt olurken başkasından sakıt olmamaktadır. Bu kıyasa gö­re söyleyebiliriz ki, veda tavafının yalnız olarak özürlü kadından sakıt olması bu taraf başkalarına vacib olduğunun kaynağıdır. Ör­neğin: hayızlı kadınlara namaz sakıt olduğu gibi. Fakat diğer kadın­lar için namaz farzdır. Demek bu tavaf kesinlikle rükün değildir. Bu­nu terk eden kimseye kurban kesmek lazımdır. Zira bu tavaf vacib olan amellerdendir.

Herhangi bir hacı vacibiyeti bilmeden veya kasıtlı olarak ya da unutarak Mekke'de veya Mina'dan veda tavafı yapmadan çıksa, fa­kat kasr mesafesi kat etmeden Mekke'ye geri dönse ve aynı vakitte ve-da tavafını yapsa Şafiî ve Hanbelilere bu tavafın vücubu sakıt o-lur. Zira kısaltma mesafesinin birisinde bulunan bir kişi seferi sayıl-madığı için namazını tam kılar ve orucunu tutar. Zira manen o kişi, Mescid-i Haram'da bulunan kimse gibidir.

Hz. Ömer "son ahdi Beyt ile olsun diye bir adamı Mekke'ye geri çevirdi." Böyle bir kişi eğer Mekke'ye yakın olsa geri dönmelidir. Ya­kınlık kadarı da Mekke ile kendi arasında, namazı kısaltarak kılacak kadar bir mesafenin olmamasıdır. Şayet uzak ise o zaman bir kurba­nın gönderilmesi gerekir. Uzaklık ölçüsü ise namazın kısaltılarak kılanmasmı gerektiren mesafedir.

 

Dönüş Usulü

 

Şafîîler ve diğer mezheplere göre;

Hatır istedikten sonra kişi sırtını Kabe'ye döner. Ve böylece çı­kar gider. Şu halde yüzünü Kabe'ye dönmez, geri geri çıkmaz. Hatta fakihler böyle yapılmasının mekruh olduğunu söylemişlerdir. Zira bu hususta rivayet edilen ne bir sünnet vardır ne de anlatılan bir e-ser, bir haber vardır. Böylece, bu usulün aslı olmadığı için kesinlikle yapılmaması elzemdir.

Rasulullah hacdan, umreden veya gazadan döndüğü zaman şöyle dua ederdi.

Dönerek, Tevbe ederek, ibadet ederek ve Rabbimize hamd ede­rek (yani böyle yürüyoruz) Allah vadinde doğru çıktı, kuluna yardım etti ve tek başına Kafir topluluklarım yenilgiye uğrattı."

 

Tavafın Şartları Veya Vacibleri

 

Tavaf niyeti

2. Tavafın yeri. Mescid-i Haram'da Kabe'nin çevresinde olmalı­dır. Ayet-i Kerime de "Kabe'yi tavaf etsinler" buyurulmaktadır. Ka­be'yi tavaf etmek çevresini tavaf etmek demektir. Tavaf Hatim'in ha­ricinde gerçekleştirilir. Zira Hatim Rasulullah'm lisanıyla Kabe'den kabul edilmektedir.

3. Gücü yerinde olanın yaya olarak tavaf etmesi. Şayet özürlü olursa o zaman binek üzerinde yapabilir. Özürsüz olarak binek üze­rinde tavaf etmesi caiz değildir.

4. Tavafın zamanı: ifada tavafının vakti, kurban günü fecri sâ­dıktan sonra başlar, fecri sâdıktan evvel caiz değildir. Şu halde baş­langıcı bellidir, fakat sonu için belli bir vakit yoktur. Bütün geceler ve gündüzler onun için farz vakittir. Tavaf kurban bayramı fecrinden evvel caiz değildir.  Çünkü kurban bayramı gecesi başka rüknün, Arafat'ta vakfenin vaktidir. O sebeble bu gece tavaf vakti değildir. Şu halde bir vakit iki rükün vakti olamaz.

5. Tavafın farz olan miktarı; bu miktar şavtların çoğundan iba­rettir. Yani dört şavttır. Şavtları yediye tamamlamak ise farz değil vacibtir. Bir de abdestsizlikten veya cünüblükten, hayz ve nifastan temizlenmek, Hanefîlere göre şart veya farz değildir. Belki vacibtir. Zi­ra "Kabe'ye tavaf etsinler" emri temizlik şartı getirilmeden mutlak o-larak bir emrin ifadesidir. Bunun için bunu mutlak emir, Haber-i Vahid ile belirli şartlara kaydetmesi caiz değildir. Bu da olmaz. "Ta­vaf bir namazdır. Ancak yüce Allah onda konuşmayı helal kılmıştır." Aynı hadisi Tirmizî şöyle rivayet eder. "Kabe'nin çevresini tavaf na­maz gibidir." [84]

"Peygamberin hanımları onların anneleridir" [85] aye­tinde olan mefhum yalnızca benzetme işaretidir. Zira burada ki 'ta-sir' anneleri gibidir, diye tefsir edilmiştir. Şu halde hadiste ki Tsir na­mazdır' ifadesi ya sevab itibariyle, ya da farziyyeti açısından namaz gibidir, şeklinde anlaşılmalıdır.

Şayet temizliğe riayet etmeden yapılan tavafta, Mekke'de kaldı­ğı taktirde bir daha tavaf etmelidir. Zira böyle bir tavafta noksanlık sözkonusudur. O noksanlığı aynı cinsten olan bir tavafla telafi etme­si daha uygun olur. Eğer bu tavafı kurban bayramı günlerinde bir daha yapsa, kesinlikle kendisine bir ceza gelmez.

Ebu Hanife ye göre; eğer bu tavafı kurban bayramından son­raya bırakırsa, kurban kesmesi gerekir. Abdestsizlik halinde bir ko­yun, cünüplük hali için ise bir deve kesmelidir. Zira ikincisinde nok­sanlık fahiştir. Tavafta müvâlat, yani peş peşe yapmak, Hanefîlere göre şart değildir. Tavafa Hacerü-1 Esvedden başlanması da şart de­ğildir. Belki her ikisi de sünnettir. Zira "Kabe'yi tavaf etsinler" aye­tinde tavafın orada olacağına dair bir de Hacerül-Evedden başlan­ması gerektiğine dair bir kayıt yoktur.

Temiz olmak şartıyla takunya, mest veya terlikle tavaf etmek caizdir. Zira Rasulullah takunya ile tavaf etmiştir. Kasani.

Şafıîlere göre namazın şartları gibi avret yerlerinin kapatılması. Zira Buharı ve Müslim de:

Kabe'yi hiç kimse çıplak tavaf edemez" hadisi yer alır.

Buna kuvveti olmayan bir kimse yine namaz gibi çıplak olarak tavaf edebilir. Böyle yaparsa farziyyetinden kurtulur.

2,3, Abdestli olmak. Bedeninin, elbisesinin ve mekanının temiz olması. Zira yukarıda geçen hadiste şöyle idi; "Kabe'yi tavaf bir tür namazdır. Abdesti bozulsa, elbisesi veya vücudu, tavaf ederken veya tavafta bulunduğu yer muaf olan miktarı aşacak şekilde pislense ya da tavaf ederken örtünmeye gücü yetmesine rağmen avret yeri açıl­sa, bütün bunlar için gerekli telafi edici tedbirleri almak zorundadır.

Şu halde temizlenir.

Avret mahalini kapatır. Aynı zamanda tavafa kaldığı yerden de­vam eder. Hatta isteğine rağmen verdiği ara uzasa bile. Zira abdestte olduğu gibi, tavafta peş peşelik şart değildir. Fakat baştan başlamak sünnettir.

Şu halde hac mevsiminde tavaf yerinde olan necaset önü alın­maz bir mesele kaçınılması muafatta sayılır. Eğer o necasetin üze­rinde mahsus olarak yürümezse, birde o necasette yaşlık bulunma­mak şartıyla olsa.

4. Tavaf edenin Kabe'yi soluna alması ve kapı yönüne doğru gitmesi. Bu Müslim'in rivayet ettiği sünnete kıyasen bir usûldür. Bir de Rasulullah'm  "hac menseklerinizi benden alınız" hadisi de bunu gösteriyor. Buna kim aykırı gelse tavafı sahih değildir. Zira islamm bıraktığı temel ölçülere terstir.

Kabe'yi sol tarafına alarak sırt üstü veya yüz üstü tavaf etmek sahihtir.

5. Hacerül-Esved'den başlamak. Müslim'in rivayet ettiği gibi, böyle kim yaparsa sünnete tabi olur. Şu halde bütün vücudu ile Ka­be'yi hizasına almak, şayet tam hizasına almasa veya bütün yanıyla bir tarafını hizaya almasa, örneğin; bir tarafı ile onu kapı yönüne geçmiş olsa tavafı caiz değildir. Hacerü'l-Esved'e gittiğinde yine on­dan başlar. Tavafın Kabe'nin, Hicr-i îsmail ve şazervanın haricinde olması. Bu tarife göre şazervanın üstüne gitse veya mukabilindeki duvara yapışsa veya vücudunun bir kısmını şazervan boşluğuna bıraksa veya hicrin iki boşluğundan birine bıraksa, ötekinden çıksa c tavaf sahih değildir. Şu halde tavafın hicrin dışında olması şarttır. Zira "Kabe'yi tavaf etsinler" ayetinin işaretidir.

Kabe'yi tavafın ancak ve ancak Hicrin dışında olması gerekir. Dışında olursa caiz olmaz.

Müslim'in Aişe'den rivayet ettiğine göre: "Rasulullah'a Hicr de Kabe'den sayılırını? Diye sordum. Evet cevabını aldım. Yine dedim ki, Hicr'i neden Kabe'ye dahil etmemişler. 'Senin kavminin imkanları olmadı' buyurdu. Yine kapısı neden yerden yüksektir ?' dedim. 'Ka­pının yükselmesi işini senin kavmin yaptı. İstediklerini içeri almak İstemediğini almamak içirdir. Eğer senin kavmin cahiliyye devrinden yeni kurtulmuş olmasaydılar, Hicr-i İsmail'in duvarını beyte dahil etmemi, kapısını da zemin kısmına indirmemi birde İbrahim'in ma­kamını biraz duvara yakın bırakmamı, kalblerinin inkar etmesinden korkmasam bunu şartsız olarak yapardım." Bu ifadeden anlaşılan Hz. İsmail'in hicrinin tamamı Kabe'dir.

Rasulullah şöyle buyurmuştur:

Hac ve umre ibadetlerinizi benden alınız."

Bu da gösteriyorki Hicr Kabe'dendir. Fakat Kabe'ye bitişik*olan 6 arşınlık kısmı Kabe'dendir.

Bununla beraber dışının tavafı lazım gelir. Zira hac kitab ve sünnetle gelene göre yapılan bir ibadettir. Şu halde Hacerü-1 Esvedi öpen kimse öpme durumunda olursa kafası Kabe'nin bir cüzünün içinde bulunur. Öpme durumundan çıkıncaya kadar ve doğrulunca-ya kadarayaklarını yerinde iyice sabit tutması gerekir.

Şazervanın duvar genişliği dışında temel genişliğinden bırakı­lan kısımdır. Şu halde bir arşının üzerinde biri kadar yüksekçe bir yer. Başka bir ifadeyle Garbi ve Yemani rükünlerin arasında kısa ve tümsekçe bir duvar. Kabe'nin bir parçası olan bu bölüm maddi yetersizlik nedeniyle bırakılmıştır. Hicri İsmail, bu Hicr kuzeyden rük­nü Şâmiler arasında kalan ve kısa duvarla çevrelenen kendisiyle her iki rüknünün arasında bir açıklık bulunan kısımdır. Şimdi gibi açık­lık kapatılmıştır. Bunun altı arşın kadar olduğu belirtilmektedir.

6. Kabe'yi yedi dönmekle tavaf etmek: Hatta namaz kılınması men olunmuş vakitlerde bile olsa ittiba için gerekli olur. Eğer şavt sayısı yediden az olursa, ne kadar az bir miktar da bırakılmış olsa caiz de­ğildir. Şavtın sayısında şüpheye düşerse namazda olduğu gibi en az saymasıyla beraber devam eder.

7.Tavafın Mescid-i Haram'm içinde yapılması: Buda ittiba içindir. Mescid-i Haram'm etrafında tavafın olamayacağına dair icma vardır. Her ne kadar genişletilmişte olsa, Mescd-i Haram'm içinde olmak şartıyla tavaf olur. Hatta Kabe ile tavaf eden arasında direk cinsin­den bazı maniatlar bile olsa mescid'in tavanının kabe'nin olmasıda tavafın sıhhatine mani değildir. Nasıl ki kabeden yüksekte bulunan Ebu Kubeys dağında namaz kılınabiliyorsa, aynı şekilde ve şartlarda tavaf mümkündür. Mutemet olan görüş budur.

Müstakil olmak şartıyla tavaf niyeti yani nezir etmiş ve nafile çeşidinden tavafta olduğu gibi diğer ibadet türlerini içine alan içine almayan tavafta niyet lazımdır. Hac ve umrede rükün ve kudüm ta­vafları gibi ibadetleri içine alan tavafta söz konusu ibadet zaten onun içinde var olduğundan ayrıca tavaf niyetine gerek yoktur.

Ancak veda tavafında niyet zaruridir. Zira bu ihramdan çıktık­tan sonra almaktadır. Hem bu tavaf Nevevî ve Rafı'ye göre hac iba­detlerinden sayılmamaktadır. Diğer yandan niyette tayin şarttır. İfa­da tavafı ve bunun benzeri gibi Akabe cemresi, kurban ve traşın va­kitleri kurban bayramı gecesinin yarısında başlangıcı olur.

Zira Rasulullah (sav) "Ommü Seleme'yi kurban bayramı gecesi gönderdi ve o da fecirden evvel cemreyi atarak ifade tavafını yaptı.[86] Tavaf Şafiîlere göre şart değildir, sünnettir.

Ayrıca özür olmamak şartıyla çıplak ayakla tavaf sünnettir. Şa-fiilere göre iki rekat tavaf namazı kılması sünnettir. Ondan sonra ta­vaf için dine bağlı vacibleri vardır. Tavaf zamanın da kendini her çe­şit aykırı hareketlerden muhafaza etmeli, etrafındaki kişilere kötü ve hakir bir gözle bakmamalıdır. İslam edeblerine göre onlara mu­amelede bulunmalıdır. Elini ve gözünü günahlardan özenle muhafa­za etmelidir.

Bütün bunları özetleyecek olursak:

1. Malikîlere göre, iki rekat tavaf namazı vacib. Şafiî ve Hanbe-lîlere göre sünnet.  Hanefîlere göre ise kerahet vaktinde olmamak şartıyla vacibtir.

2. Hanefîlere göre abdestli olmak ve aynı zamanda tam temizlik vacibtir. Diğer mezheplere göre şarttır.

3. İfade tavafının vakti: Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre kur­ban bayramı gece yarısından sonrada caizdir. Hanefi ve Malikî mez­hebine göre ise kurban bayramı gününün fecrinden sonradır.

4. Tavafın yedi şavtı olması: Hanefılerden başka cumhura göre vacibtir. Farz olan şavtların ekserisidir.

5. Hanelilere göre: Kabe'yi soluna almak veya tertib yapmak vacibtir. Terki ise kurban gerekir. Cumhura göre şarttır. Zira tavaf e-den kimseye uyan kimse gibidir.

6. Hanbelî ve Malikîlere göre ardarda tavaf yapmak şarttır. Ha-nefîlere ve Şafıîlere göre şart değildir.

Tavafın Mescid-i Haram içinde yapılması ittifakla şarttır.

8. Hanefi ve Malikîlere göre Hacerü-1 Esved'den başlamak şart değil vaciptir. Fakat Şafiî ve Hanbelilere göre şarttır.

9. Kuvveti yerinde olanlar için tavafta yaya olmak, Malikîlere göre vacip Hanefi ve Hanbelilere göre şart iken Şafîüere göre şart de­ğildir. Yalnızca sünnettir.

10. Tavafın niyeti Hanefîlere göre niyetin aslî şarttır.Tayini şart değildir. Malikîlere göre ise niyet şart değildir. Şafıîlere göre tavaf e-ğer diğer ibadetlerde bağımsız ise o zaman tayinli niyet şarttır. Han­belilere göre de niyetin tayini şarttır.[87]

 

Hayızh Kadının Haccı:

 

Bir kadın ihramdan evvel hayızlanırsa veya lohusa olursa, ih­ram için gusül abdesti alır. İhrama girdikten sonra her hacının yap­tığını yapar. Temiz olduktan sonra, Kabe'yi tavaf eder. Şayet kadın ihrama girdikten sonra hayızlanırsa veya nifaslanırsa gusül abdesti almasına gerek lazım gelmez. Fakat kan yerini çok sıkı kontrol etme­si ve dışarı çıkmaması için lazım gelen tedbirleri alması gerekir. On­dan sonra tavaftan başka diğer hac işlerini yerine getirir. Zira Resulü Ekrem efendimiz (sav) Hz. Aişe (ra)'a Kabe'yi tavaf dışında hacmin ibadetlerini yerine getirmesini emretmiştir.

Bir sahih hadiste de "Umeys kızı Esma'ya: 'Kabe'yi tavaf etme­den haccının yaptığını yap.' Emrini vermiştir.[88]

Müslimin Aişe'den rivayetine göre. "Peygamber (s.a v.) ona um­re ibadetlerinden uzak durmasını haccm ihramına dahil olmasını bu şekilde kıran haccı yapmasını ve Arafat'da vakfede durmasını tavaf­tan başka bütün hacının yaptığını yapmasını emretmiştir." [89]

Bu kıyasa göre; böyle olan kadın kudüm tavafından ve onun kazasından sorumlu olmaz. Zira bu tavaf Malikîlerden başka cum­hura göre sünnettir. Temettü haccı yapan bir kadın, umre tavafın­dan evvel hayz olursa, Kabe'yi tavaf etmez. Zira Kabe'nin tavafı bir namazın çeşididir. Bunun için Mescid'de dahil olmaz. Şayet haccm kaçmasından endişe ederse umresi ile beraber hac ihramına girmesi gerekir.

Bu şekildeki olan hac cumhura göre, kıran hacadır. Ebu Hani-feye göre, bu vaziyette olan kadın umreden vazgeçer ve aynı zaman­da hac için telbiye getirir. Bunun nedeni de Hz. Aişe hadisi ile amel etme delilidir. Müslim'in rivayetine göre; "Hz. Peygamber (sav) Hz. Âişe'ye 'saçını boz ve tara; hac için telbiye getir ve umreyi terk et' bu­yurmuştur"

"Ten'im'den yeni baştan umre yaptıktan sonra kendisine işte bu öteki umrenin mekanına yaptığım umredir." buyurmuştur. Bu da haber veriyor ki, o halde iken umreyi terk etmiş ve hac için ihrama girmiştir.

Cumhur'un delili de Cabir'in rivayet ettiği hadistir. Buna göre, Rasulullah (sav) Hz. Âişe'ye hac için telbiye getirmesini emretmiş ve o da böylece kıran haccı yapmıştır. En son temizlenince Kabe'yi ta­vaf etmiş, Safa ile Merve arasında Sa'y etmiştir. Rasulü Ekrem (sav) Efendimiz sonra ona "Hac ve umreyi bitirdin." buyurmuştur. Tenim'den ona umreyi ona emretmiş değildir. O bunu ziyaret olarak yap­mıştır. Öte yandan haccı umreye, dahil etmek eğer kaçırma korkusu yoksa fakihlerin ittifakı ile caizdir. Eğer böyle bir korku varsa önce olarak caizdir.

Çıkmak niyetiyle ihrama girdikten sonra, hac ve umreden çık­mak sıhhatli bir uygulama değildir. Bu şekilde olan çıkmak, ancak ve ancak onu bitirdikten sonra mümkün olur. 'Umreyi terket' sö­zünün anlamı umre ile meşgul olmayı ve onu tamamlamak demek olan tavaf, sa'y ve saçları kısaltma işlerini bırak demektir. Zira bun­ların hepsi hacla ilgili olan fiillerdir.

Kadın Arafatta vakfeden ve ziyaret tavafından sonra adet gö­rürse Mekkeden ülkesine döner. Aynı zamanda veda tavafı için hiç­bir yükümlülük altına dahil olmaz. Bütün hazık fakihlerin ittifakına göre, şayet kadın vadedan önce hayızlanırsa, veda ve fidye mesele­lerinde her hangi bir yükümlülüğün altına girmez. Yukarıda geçen Safıyye hadisi buna delildir. "Ey Allah'ın Rasulü hayızlandı" dedikle­rinde, "o bizi durduracaktandır?" buyurmuştur. Fakat buna karşılık "Ey Allah'ın Rasulü! O kurban günü ifade tavafı yapmıştı" karşılığını almış ve yola çıkma emrini vermişti. Aynı zamanda ne fidye nede baş­ka bir ceza emretmemiştir.

Hüküm cihetiyle loğusa olan bir kadın hayızlı kadın gibidir. Hayz ve nifas süresi dolmadan Mekke'den ayrılması gereken ve ifade tavafını yapamamış bir kadın, gusül abdesti alır ve vücudunu kont­rol ederek lazım olan tedbirlerde gevşeklik yapmaz. Bundan sonra ifade tavafını yapar, Safa ile Merve arasında yedi defa sa'y eder. Bu işlerden sonra bir büyük baş hayvan yani 'bedene' kesmek mecbu­riyetindedir. Bedene: iki yaşını doldurmuş sığır veya beş yaşını dol­durmuş bir devedir.

Fakihlerin üzerinde ittifak ettikleri en efdal yol şudur: Hac veya umreyi eda etmenin veya bunlar için ihrama dahil olmanın üç çeşidi vardır. İfrad , temettü ve kıran yani yalnız haccetmek. Yalnız umre yapmak veya hac ile birlikte umre de yapmak. Buna dahil olan kim­seler de üç kısma ayrılır. Yalnız haccedenler, yalnız umre işini ya­panlar veya her ikisini de bir arada yapanlar. Bu tarife göre birinci­ye: Müfrid, ikinciye; mutemetti, üçüncüye de karin denir.

Müfrid yalnız hac ihramına giren kimsedir. Bir kimse önce hac menseklerini yerine getirir. Ondan sonra umre ihramına dahil olur.

Mutemetti: Hac aylarından evvel umre ihramına dahil olur ve bunu tamam ettikten sonrada yılında veya aylarında hac ihramına dahil olan kimsedir.

Karin: Afaki yani; Mekkeli olmayan ve umrenin rüknü kabul e-dilen tavaftan evvel umre ve hac ihramına dahil olarak, bunları bir­leştiren kimsedir. Bu kişi evvela umre işini yerine getirir. Daha son­ra hac menseklerini yerine getirir. Tabi bu arada traş olarak veya saçlarını kısaltarak ihramdan çıkmaz.

Söz konusu iki ihramın arasını isterse Kelam-ı Mafsul olsun is­terse Mavsul yani her iki ihramın arasında konuşması aralıklı veya aralıksız olsun farkı yoktur. Buna göre, eğer umre ihramına ve umre tavafından (veya Hanefılerce tavafın büyük kısmından) evvel hac ih­ramına dahil olsa karin kısmında olur. Zira her iki ihramın birleş­tirilmesi tam manasıyla meydana gelir. Buna mukabil, şayet ihramı­na umre tavafından veya tavafın ekserisinden sonra dahil olsa ke­sinlikle karin sayılmaz. Bunun aksi olarak mutemetti olur. Zira bu taktirde temettü olmakla yani tavafı umre rüknünün tamamı kabul eden Hanefîlere göre umre rüknünü yerine getirdikten sonra, cum­hura göre tavafın arkasından sa'y yaptıktan sonra, Şafıîlere göre mutemet olan görüş uyarınca traş ve saçların kısaltılması sonrası hac ihramı sahih olmaktadır. Bu üç türden hangisinin daha faziletli olduğu hususunda fakihler farklı görüşler ileri sürmektedirler.

Hanefîlere göre, Kıran yani tek bir yolda umre ve hac ihramını birleştirmek, temettü ve ifraddan daha faziletlidir. Zira bu usule göre sona varıncaya kadar her ikisi için mikata girdiği ihramı devam et­tirmektedir. Bu usul temettuda yoktur. Bunun için kıran temet-tudan daha faziletlidir.

Hem peygamber (sav) efendimiz "Ey Muhâmmed ailesi! Hacda umre için telbiye getirin." buyurmuştur. Enes de şöyle diyor: "Resu-lullah (sav) efendimizin umre ve hacca "lebbeyk" diyerek hac ve um­re telbiyesi getirdiğini duydum. Maliki ve Şafıîlere göre: ifrad haccı ve aynı yıl için umrede yaparsa kıran ve temttudan daha sevabı fazla­dır. Zira bu usule göre kurban lazım gelmez.

Hz. Aişe anlatıyor; "Rasulullah ile veda haccı senesinde birlikte çıktık. Bazı kimseler umre için telbiye getirdi. Bazıları hac ve umre için telbiye getirdi. Rasulullah (sav) ise hac için telbiye getirdi."

Gayetü-1 Münteha'da Mütavatir ve sahih yollar ile Cabir b. Ab­dullah'tan Rasulullah'ın ifrad haccı yaptığı rivayet edilmiştir. Ayrıca bu Ebu Bekr, Osman, Ömer, Aişe ve Cabİr'in görüşüdür.

Malikîlere göre; fazilet cihetinden ifraddan sonra kıran haccı gelir. Bununla beraber kıran haccının iki suret, iki şıkkı vardır.

a) Tek bir niyetle kırana yada umre veya hacca niyet etmek. E-ğer aralarında tertibe göre hareket olursa, niyet ve düşüncede umre­yi öne alması gerekir. Kısaca telaffuz ediyorsa lafızda umreyi öne alaması mendub olur.

b)  Önce umreye sonra derhal hacca niyet etmek. Şu halde um­reyi hacdan sonra zikretmesi doğru değildir. Haccm daha kuvvetli olduğunu düşünerek bunu yapamaz.

Şafıîlere göre ifraddan sonra temettü ve daha sonra kıran haccı gelir. Zira temettü haccı için yola çıkan kişi, her ikisi için de iki ayrı mikattan yola çıkmıyorsa da iki işi aynı zamanda yapmaktadır. Ka­rin ise, tek mikattan tek bir işi yerine getirmektir. Burada dikkat e-dilmesi gereken nokta, Şafiîlerin yapılan işlerin çokluğuna itibar et­tikleridir.

Hanbelilere göre, fazilet cihetinde evvela temettü, daha sonra ifrad, daha sonra da kıran gelir. Temettü, hac aylarında umre ihra­mına girmek ve bu umreyi bitirdikten sonra aynı yılda hac ihramına dahil olmaktır. Delilleri de Rasullulah'm temettü yapmasıdır.

İbni Ömer şöyle anlatıyor; "Rasulullah veda haccı yılında, um­reden hacca geçerek temettü haccı yaptı. Yanında Zûlhuleyfe'den kurban getirdi. [90]

Rasulullah buyurdu ki; "Eğer şimdi ortaya çıkan durumu önce­den büebilseydim, kurban getirmez ve umre yapardım." Fakihlerin bu meselede farklı görüşler ileri sürmelerinin sebebi şudur: Rasulul­lah'ın bu meselede yaptıkları hakkında farklı görüşlere sahib olma­larıdır. Her birinin kendi görüşünü takviye eden sağlam rivayetleri vardır.

Nevevî, El-Mecmu'da şöyle diyor, "Doğrusu şudur ki Rasulul­lah hac ihramına girmiş sonra da buna umreyi katmış ve bu şekilde karin olmuştur. Buna karşılık umreyi hacca katmak bize göre iki görüşten biri itibarıyla caiz. Fakat sağlam görüş itibarıyla da yine bi­ze göre caiz olmamaktadır. O yıl Rasulullah'a caiz olmuş, ama bu durum ihtiyaç sebebiyle ortaya çıkmıştır. Sonuçta "hacda umreye Lebbeyk" hadisi ile bunu emretmiştir.

Hanefîlere göre; Mekkeli ve Mekkeliye benzeyen kişiler için ih­rama eklemek caiz değildir aynı şekilde uzaktakiler, yani Afakiler i-cinde hac ihramına umre ihramı eklemek kurban kesmeyi gerekti­ren bir kusurdur. Haccı umreye eklemek caizdir. Bunun tafsilatı şöyledir:   

1. Haccı umreye eklemek: Afaki olmayan bir kişi umre ihramı­na dahil olduğu halde bununla beraber bir de hac ihramını katmış-sa bu işte üç ihtimal meydana gelir:

a) Eğer bunu tavaftan önce yapmışsa umresi batıldır. Bu işi Mekkeli olmayan, Afaki yaparsa o zaman karin hükmüne dahil olur.

b)  Bu işi tavafta şavtlarm çoğunu yaptıktan sonra yaparsa o-nun haccı ittifak ile fasittir. Şayet bu işi afaki olan bir kimse yapa­rsa, aynı zamanda tavafı da hac aylarında meydana gelmişse o za­man mutemetti olur.

c) Üç şavttan az tavafta bulunursa, Ebu Hanifeye göre, bu du­rumda haccı terk eder. Zira umrenin terk edilmesi işlerin iptalini mecbur kılar. Şu halde ilgili işlerden yani amellerden bir kısmını yapmakla, umre ihramını kuvvetli olduğunda yani kuvvet kazanmış olmakta. Hac ihramı ise, daha kuvvete gelmemiştir. Şu halde kuvvet kazanmayanın terk edilmesi daha rahat olur.

2. Haccı Başka Bir Hacca Eklemek: Mesela, bir kimse hac ih­ramına dahil olsa ondan sonra kurban günü başka bir hac ihramına dahil olsa, bu şöyle olur.

a) Şayet birinci hac için traş vazifesini yapmışsa, diğer hac da ayrıca kendisi için sahih olur. Herhangi bir cezaya da rast gelmez. Zi­ra öyle kimse, birincisi ile ilgili ihramdan çıkmış ve ondan sonra ikincisi için ihrama dahil olmuştur.

b) Şayet birincisi için traş olmamışsa yine ikinci hac kendisi için sahih olur.

c) Umreyi umreye eklemek: bir kişi saçları kısaltmadan başka umreyi bitirmiş olsa ve o şekilde başka bir umreye dahil olsa Hanefî-lerin ittifakıyla kurban kesmek zorundadır.

d) Umreyi hacca eklemek: Hac için telbiye getiren bir kişi ondan sonra, umre ihramına dahil olsa, her ikisini de yerine getirmek mec­buriyetindedir. Zira bunları bir araya getirmek Mekkeli olmayan için rneşru bir kaide ve uygulamadır. O kimse böylece karin tarifine dahil olur. Zira sünnet olan usul ve kaide haccı umreye katmaktır. Aksi değil. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: "Her kim, hacca kadar umreden faydalanırsa, [91] kim haccı iki gayeden en so­nuncu haline getirirse demektir.

Ancak haccı eda etmediği zaman sahih olur. Bir kişi evvela hac sonra da umre ihramına dahil olsa ve daha sonra Mekke'ye dahil ol­madan Arafatta vakfe yapsa, bu meselede vakfe ile umreyi terk etmiş olur. Eğer Arafatta vakfe yapmazsa o zaman hac İle umreyi birleştir­miş olacağından karin sayılır.

Cinsi ilişki ve başlangıçları meselesine gelince. Fakihlerin it­tifakıyla haramdır. Ayrıca kadının kocasına cinsi ilişki kurmasına yardımcı olması da haramdır. Zira bu hamasiyet yani günaha yar­dımcı olmaktır. Bunun gibi ihramsız kocasının ihramlı karısıyla cin­si ilişkide bulunması haramdır. Cinsi ilişkinin başlangıcı sayılan şehvetle dokunma, öpme ve cinsi organdaki başka r ir yere cinsi iliş­kide bulunmak haramdır. Zira Allah (c.c) "Hac bilinen aylardadır." "O aylarda hacca girişen kimse bilmelidir ki, hacda kadına yak­laşmak, öpüşmek, dövüşmek, sövüşmek yoktur. [92] bu ayeti kerime de açıkça belirtilen yasaklardır. Cinsi ilişkiden, dö­vüşmekten ve sövmekten her türlü mücadeleden kaçınmak gerekir.

Rasulullah şöyle buyuruyor: "Kim hac yapar ve çirkinliklerden, kötülüklerden kaçınırsa anasından doğduğu günkü gibi günahların­dan arınır."

Arafat'ta vakfeden evvel cinsel ilişkide bulunan kimsenin haccı fasit olur. Fakat bu fasit haccını tamamlar. Gelecek yılda bunun derhal kazası gerekir. Nafile hac bile olsa kazası gerekir. Bununla birlikte büyük baş hayvan kurban etmelidir. Zira sahabe böyle hü­küm vermiştir.

İki tahallul yani ihramdan çıkma arasında, veya iki tahallülden evvel birinci cinsi ilişkiden sonra ilişkide bulunsa bir koyun kurban etmelidir. Şayet cinsi organ dışında her hangi bir yerle ilişkide bu­lunsa, menisi gelsin gelmesin, ya da şehvetle öpse ve dokunsa veya çıplak halde vücud temasında bulunsa kurban kesmek zorundadır. Ancak bu, onun haccını, Malikîlerden başka cumhura göre bozmaz. İbn Ömer " ihramlı kimse karısına çıplak vücud temasında bulunsa, kurban kesmesi lazımdır." demiştir. Cinsi ilişki ve başlangıcı sayılan hususlarla ilgili olarak yaptıklarında kasıt, unutganlık ve zorlama a-rasında bir fark yoktur.

Şafıîlere göre unutarak cinsi organdan başka bir yere çıplak te­mas sonucu doyuma ulaşsa bir şey lazım gelmez. Eli ile meninin ge­tirilmesi durumunda fidye gerekir. Hanefîlere göre, bakma düşünme sonucu meydana gelse, bir şey lazım gelmez. Zira Resulullah, ih­ramlı iken hanımlarına bakmıştır. Fakat sürekli bakarak neticede meni veya mezi gelse kurban lazım gelir.

Malikîlere göre, meni getirmek mutlak olarak haccı ve umreyi bozar. İhramlı halde ticaret yapabilir. Değişik sanatlarla uğraşabilir. Boşanılmış eşe iddeti bitmeden geri dönülebilir. Bunda ittifak vardır. Allah Teala(c.c) şöyle buyuruyor. "Rabb iniz den lütuf istemenizde size bir günah yoktur. [93]

Cinsi ilişkinin cinsel organ yoluyla meydana gelmesi gerekir. Bu ittifaklıdır. Cinsi organdan başka bir yerden ilişkide bulunsa ve­ya şehvetle dokunsa, kucaklasa öpse yada çıplak halde vücut tema­sında bulunsa haccı fesada götürmez. Fakat Hanefîlere göre, meni gelsin gelmesin keffaret gerekir.

Malikîlere göre, birleşme neticesi veya birleşme olmazsa kendi fiiliyle meni gelse de böyledir. İhtilam olsa kurban lazım gelir. Şafıîle­re göre, eli ile ve cinsi organdan başka, vücut teması ile meni gelme­si haram olmakla birlikte haccı bozmaz. Fakat kurban lazım gelir. İlişkide bulunanın kasten haram işlemesi gerekir. Unutarak haram-lığını bilmeden yapsa veya kadın zorlanmış olsa hac bozulmayacağı gibi esas görüşe göre, fidyede lazım gelmez.

Erkek olsun kadın olsun, yalnızca cima nedeniyle haccı bozu­lur. Şu halde uykudaki erkeğin cinsel organıyla ilişkide bulunan ka­dının haccı ve umresi fesada girer.

İhramlı olan kimse, av sayımladıkları için pire, sivri sinek, kara sinek, karınca, eşek arısı, kene gibi hayvanların öldürülmesinde bir sakınca yoktur. Zira bunlar zarar verme bakımından insanların ya­nında akrep, yılan gibi zarar veren hayvanlardan sayılır. Bu Hanefî­lere göre böyledir. Devamı şöyledir. Evlerde bulunan kaz, tavuk gibi hayvanların kesilmesi kesinlikle haram olmaz. Ehli kedi ve köpekler de av kısmından sayılmaz.

Geçen, ayette faydalandığımız gibi, deniz avı ihramlı olsun ol­masın helaldir. Zira yerleri deniz olduğu için, üreyip çoğaldıkları yer­ler de denizlerdir ve avlanılması caizdir. Kara av sayılmakta olduğu için çekirgenin öldürülmesi caiz değildir. Fakat hamamböceği, pislik böceği, yılan ve akrep gibi yer haşeratınm öldürülmesinde av hay­vanı olmadığı için, onlardan birini öldüren kimseye kesinlikle bir ce­za gerekmez.

Maymun, kertenkele, yaban faresi, tilki, domuz ve fil gibi hay­vanları eğer saldırma için öldürürse caizdir. İhramlı olmayan bir kimsenin avladığı veya şer'i olarak kestiği bir hayvanın etinden ih­ramlı olan kimsenin yemesi helaldir. Şafiîlere göre: İhramlı olan kim­se isterse sahipli olsun isterse sahipsiz olsun vahşi veyahut yenebilir kara hayvanlarını avlaması caiz değildir. Eti haram ve helalden doğ­muş veya vahşi ve ehli hayvandan doğmuş ehli hayvanlar böyledir. Vahşi ve ehli eşek yada koyun ve geyikten doğmuş hayvanlar bunlar gibidir .Çekirge haramdır. Yani çekirge avı haram olurken balık ve deniz avı haram değildir.Fakat hem denizde, hem karada yaşayanlar haramdır. Suya dalıp çıkan su kuşlarıda haramdır.

Şu halde eti yenmeyen hayvanlar haram değildir. Hanbelilere göre de öyledir. Cumhura göre kendisi için avlanan kara av hayvanı­nın etinden ihramlı olan kimse yiyemez. Zira Sab b. Cessame "Pey­gamber (sav)'e Ebva veya Vaddan da bulunduğu bir vakitte vahşi bir eşek hediye etmiş ama O bunu geri vermişti. Onun yüzünde üzün­tüyü görünce de biz onu sana yalnızca İhramlı olduğumuz İçin iade ettik." Buyurmuştur. Bunu nedeni yalnız ve yalnız ihramlılıktan başka bir sebeb yoktur.

Daha evvel tarif ettiğimiz gibi hac ve umrenin yerine vazifeli o-larak yapılmasında üç şekil vardır. İfrad, temettü ve kıran yukarıda hac ve umre rükünlerini tetkik ederken bunların mezheblere göre hangisinin daha faziletli olanını da beyan etmiştik.

îfradın kaidesi: Yalnız olarak haccın ihramına girmek. Hatta bu haccını bitirmeden de umre için ihrama girmemek. Bunu tam olarak yapması şöyle olur. İhramdan evvel abdest alır veya gusleder. Fakat gusül daha efdaldir. Yeni veya yıkanmış iki parçadan ibaret olan izar ve rida giyer koku sürer. İki rekat namaz kılar. Şayet kerahat vakti ise kılmaz. Ve şöyle der: "Allah'ım! Ben haccetmek kastediyorum. Bu işi bana rahat kıl ve bunu benden kabul eyle." Bu şekilde, namazla­rın sonundan çokça telbiye söyler. Bununla hacca niyeti olsun, bü­tün iniş çıkışlarda, bineklerin üzerinde kervanlara rastladığında ve seher zamanlarında aynı surette çok çok telbiye getirir.

Niyetten sonre telbiye getirerek artık ihrama girmiş olur ve aynı zamanda ihram yasakları da başlamış olur. Bundan sonra Allah'ın yasak ettiği kötü sözlerden, cinsi ilişkiden, layık olmayan hareketle­rinden, faydasız tartışma ve münakaşalardan kendini muhafaza e-decektir. Avlanmak bir tarafta dursun, her hangi bir avı gösterme­diği gibi dikişli elbise ve mest giymesi, başını kapatması, koku sü­rünmesi tırnak kesmesi, vücudundan herhangi bir surette kıl kopar­ması ve kesmesi kesinlikle haramdır.

Sabunsuz olarak yıkanmasında bir sakınca yoktur. Mekke'ye vardığı zaman evvela eşyasını münasib bir yere bırakır. Sonra Hane-fîlerin söylemiş olduğu gibi, Babu's-Selam'dan girerek işe Mescid-i Haram'dan başlar. Dahil olduğu sırada çok huşu ve saygılı olarak gi­recektir.

Beytullah'ın şeref ve azametini tefekkür eder ve dikkatinden u-zak tutmaz. Beyt-i gördüğü zaman üç defa tekbir ve tehlilde bulunur. Hangi duayı isterse okuyabilir. Zira o zaman kabule en uygun zamandır. Bundan sonra afakiler kudüm tavafı yaparlar. Zira bu Tahıyyatü-1 Beyt yani, Beytullah'ı selamlama demektir.

Tavafa Hacer*ül~Esved'den yani, yüzünü Hacer'ül-Esvede döne­rek başlar. Tekbir ve tehlil getirir. Namazdaki gibi ellerini kaldırır. Ellerinin içi ile Hacer'ül Esved'i istilam gerekir. Müslümana zahmet vermemek şartıyla bütünüyle ona döner. Sonra Kabe'yi soluna ala­rak tavaf yapmak gerekir. Kabe'yi tam yedi defa tavaf eder. Tavaf de­mek, §avt dönmek demektir. Kabe'yi tavaf ederken Hatim Hicr'in ar­kasından tavaf eder. Yani dolaşır.

Tavafı daimel evkat başladığı zaman her şavtta Rüknü Yema-ni^i ve Hacer'i yanlarından geçerek istilam eder. Tavafı daima baş­larken yaptığı gibi istilam ile bitirir. Sonra Makam-ı ibrahim'de veya mescid'in müsaid bir yerinde mekruh olmayan vakitte namaz kılar. Mekke liler kudüm tavafı yapmazlar.

İhramlı bir kişi Mekke'ye dahil olmadan doğrudan Arafat'a git­se ve orada vakfe yapsa kudüm tavafı kendisinden sakıt olur. Terki için hiç bir şey lazım gelmez. Bundan sonra Safa ile Merve arasında yedi sa'y yapar. Her iki tarafta da en yüksek yere çıkar. Muazzam o-lan Beyt-i karşısına alır. Rasulullah (sav)'e salat ve selam getirir. îs-tediğince dualar yapar. Sa'ya, Safa'da başlar ve Merve'de bitirir. Sa'y da iki yeşil mil arasında süratle gidilir. Bu arada misafir olarak kalır. Fırsat bulduğu her vakit tavaf eder.

Zilhiccenin 8. Günü Minaya çıkar. Orada beş vakit yani öğle, ikindi, akşam, yatsı, sabah namazlarını kılar. Zilhiccenin 9. günü A-rafat'a gitmek gerekir. Orada imamla veya tek olarak Nemire mes­cidinde cem'i takdim yoluyla birleştirerek ve kısaltarak öğle ve ikindi namazlarını tek ezan ve iki kametle kılar. Ondan sonra hutbeyi din­ler. Vakfeden evvel yıkanması müstehab olup, ona an durmak yerine gider ve Cebeli Rahmet Kurbunda durmakta durur.

Arafatm tamamı Urane vadisinden başka durmak yeridir. İma­mın Arafatta bineği üzerinde durması uygundur. îmam bu şekilde dua eder, oradaki insanlara hac ibadetlerini anlatır. Bu vakitte dua­da dikkatli davranması ve titizlikle gayret sarfetmesi gerekir.

Burada önemli bir konuya temas edelim,

Arafatta güneşin zevali ile, kurban bayramı günü fecrin doğuşu arasında durmaya yetişen bir kişi, hacca da yetişmiş sayılır. Şöyle bir örnek verecek olursak, bir kişi Arafatta baygınlık veya uykulu bir vaziyete gelse veya oranın Arafat olduğunu bilmeden gelse, bu Hane-filere göre, vakfe yani durmak olarak kabul edilir,

Güneş kaybolduğu zaman imam hacılarla beraber ve vakar i-çinde Mezemeyn yoluyla rucu eder. Müzdelifeye gelerek buraya inerler. En iyi yer, Kuzah dağının yani Meş'aril Haram yakınma gelmeleri gerekir. İmam burada Hanefi'lere göre tek ezan ve tek kamet ile hacı­lara akşam ve yatsı namazlarım cem-i tehir yolu ile ve yatsı nama­zını da kısaltarak kıldırır. Ebu Hanife ve Muhammed'e göre akşam namazını Müzdelife yolu üzerinde kılmak caiz değildir. Şayet kılsa e-ğer Fecir doğmamış olsa bir daha akşam namazını kılması lazımdır. Kurban bayramı günü fecir doğduktan sonra imam hacılarla beraber Arafat'ta durma sebebiyle sabah namazını alaca karanlıkta kıldırır.

Sonra bir anda olsa Müzdelife'de durmak gerekir. Bu Hanefi'­lere göre vaciptir. Bu durmanın vakti de Fecrin doğuşundan güneşin doğuşuna kadardır. Tabii imamla birlikte diğer hacılarda durmalıdır. Ondan sonra dualar edilir. Tekbir tehlil ve telbiye getirilir. Resulul-lah (sav) efendimize salavat getirilir.

Müzdelifeden yetmiş adet çakıl taşı toplanır. Müzdelifenin ta­mamı Muhassir vadisinden başka Mina ve Müzdelife arasında bir vadidir. Bu vadi durmak vakfe yeridir. Sonra imam hacılarla birlikte güneş doğmadan evvel harekete geçer ve onlarla beraber Mina^a ge­lir. Bu şekil üzere dere içinde yedi çakıl taşı ile Akabe Cemresi atılır. Her taşın atılmasıyla birlikte tekbir getirilir. Sonra da sonunda da durulmaz. Zira ondan başka Cemre yoktur.

Şayet tıraştan evvel atnıışsa ilk taşla birlikte telbiyeyi keser. Bu Cumhur'un görüşüdür. Malikîler arefe günü güneşin zevali ile telbi-yenin kesilmesini söylemektedirler. Eğer taş atmadan evvel traş o-lursa telbiyeyi o zaman kesmek gerekir. Zira telbiyenin ihramdan çıktıktan sonra getirilmesi meşru değildir. Bundan sonra eğer isterse nafile kurban kesilebilir. Zira bu ifrad hacadır. Daha sonra saç traşı olur veya parmak ucu kadar kısaltmak yeterli olur. Fakat saçların tamamının kısaltılması daha eftaldir. Bunu da yaptıktan sonra ha­nımından başka (Malikîlere göre av ve kokudan başka) her şey helal olur.

Bayram veya bayramdan bir veya iki gün sonra Mekke'ye ve yedi şavt olarak ziyaret tavafı yani farz tavafı yapar. Bundan sonra şayet kudüm tavafından sonra say yapılmamışsa bu sefer Safa ile Merve arasında say yapar. Tavafın ilk üç şavtını dönerken erkekler remel yapar. Yani hızlı adımlarla tavaf ederler. Ayrıca say ardından say yapacaksa bu üç şavtta ridasını sağ omzunu açık bırakacak şe­kilde kapatır. Zira adımları hızlı atmak ve sağ omuzu örtmemek son­rasında say olan tavaflar için sağlam bir uygulama olur.

Tavafı üç günden fazla tehir etmek yani bayram günü ile bera­ber ondan sonraki iki günden sonraya tehir etmek mekruhtur. Şayet tehir etse Ebu Hanife'ye göre kurban kesmesi gerekir. Sonra Mina'ya gider ve orada taş atmak gayesiyle yatarlar.

Cemrenin başlangıç vakti ise kurban bayramının ikinci günü-nün zevalinden sonra başlar. Evvela hayf mescidini izleyen Cemre­den işe başlar. Yedi çakıl taşı atmak gerekir. Her bir taşı atmasıyla beraber tekbir getirir ve sonunda durur. Dua eder. Zira bunun so­nunda da yine Cemre vardır. Sonra orta Cemre'ye atar ve durur, dua eder. Bundan sonra Akabe Cemresini atar. Fakat bundan sonra durmaz. Zira Cemre'yi atmak için yoktur. Bayramın üçüncü günün­de ise güneşin zevalinden sonra üç Cemre'yi atar. Bu işi yaptıktan sonra Mekke'ye derhal gideceği gibi orada durup güneşin zevalinden sonra dördüncü günde üç Cemre'yi de atabilir.

Ebu Hanifeye göre dördüncü günü imsakin doğuşundan ve gü­neşin zevalinden evvel Cemreye taş atmak caizdir. Mekke'ye döndü­ğü zaman dönmesi muhassaba iner. Buna abtah denildiği gibi Hayf-ı beni kinanede denir. Hacı Mekkeden ayrılmak istediğinde Beyti veda veya Sadr tavafı olarak ve remelsiz (adımlarını hızlandırmaksızın) bir surette yedi şavt şeklinde tavaf eder bu tavaf Malikîlerden başka Cumhura göre ve afaki olan kimseler için vaciptir. Ondan sonra hac ibadetlerini bitirdikleri için herkes memleketlerine döner. Kadınlarla Hünsa-i Müşkil olanlar bu işlerde haccın fiillerini yaparlar. Fakat onlar başlarını açmazlar. Yüzlerini açarlar. Telbiye getirdiği zaman seslerini yükseltmezler.

Tavafta remi ile yani hızlı adımlarla tavaf yapmazlar. Bunlar gibi say arasında iki yeşil milin arasında da acele adımlarla yürü­mezler. Saçlarını traş etmeyip yalnız kısaltırlar kadın bu ibadetleri yaparken dikişli elbise ve mest gibi ayakkabı giyebilir.

Hayız ve nifas halinde Beyt-in tavafından başka diğer ibadetle­rin hepsini yapar. Fakat tavaf için temizlik halini beklemelidir. Kadın ihram sırasında hayızlansa yıkanır ve ihrama girer. Arafat'ta vakf eder eğer ziyaret tavafını yaptıktan sonra hayızlansa Mekkeden bu şekilde döner. Veda tavafını terkettiği için bir şey lazım gelmez.[94]

 

Temettü Haccının Kaidesi

 

Temettü terim olarak faydalanmak demektir.

Hanefîlere göre şer-i manası umre ihramı ve umre fiillerini veya ek serisini hac ihramı veya fiilleri ile hac aylarında birleştirmektir. Bunların hepsini bir araya birleştirmektir. Ancak bunların arasında hakiki olarak ailesinin yanına dönmüş olmamak şartıyla haccı te­mettü Hanefîlere göre ikiye ayrılır.

Kurban götürmeyenler ikincinin hükmü haccı kıran yapanlar gibidir. Bunun için Mekke'ye girdiğinde tavaf ve say eder. Umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmaz. İhramlı olarak devam eder. Hatta ter-viye günü hac İhramına girinceye kadar ve kurban bayramı günü kurban kesînceye kadar devam eder. Zira geçen Cabir hadisinde "E-ğer sonradan onları tekrar yapacak olsaydım muhakkak kurban gö­türmezdim ve bunu umre haline getirirdim" buyurmuştur. Bunun manası: İhramdan çıkmak, yalnız umre yapmak ve kurban götürme-mekle mümkün olur. Şayet kurbanla beraber ihramdan çıkmak caiz olsaydı Rasulullah "bunu muhakkak umre haline getirirdim" sözüyle yetinir ve bu şekilde ihramdan çıkılacağının izahını yapardı.

Eğer haccı mernettu yapan kimse, kurban götürmek isterse, bu şekilde ihrama dahil olur. Kurbanımda beraberinde götürür.

 

Temettü Haccı Nasıl Olur?

 

Temettü haccına mikattan başlanır. Umre ihramına girerek, Mekke'ye gider. Umre için tavafını yaptıktan sonra saçlarını tama­men halk eder veya kısaltır. Bu şekilde yaptıktan sonra umre ihra­mından çıkar ve tavafa başlar. Başladığı zaman telviyeyi keser. Mek­ke'de ihramsız olarak durur. Terviye vakti geldiğinde yani zilhiccenin sekizinci günü mendup cihetiyle Mescid-i Haram'dan hac ihramına dahil olur. Fakat ihrama Harem bölümünden dahil olması şarttır. Zira temettü yapan Mekke vatandaşı gibi olur.

Mekke'linin hacda mikat yeri Harem'dir. Bundan sonra münferid bir hacının yapması gerekenleri yapar. En faziletli olan ihrama terviye gününden evvel dahil olmaktır. Zira bunda ibadet için acele etmek ve daha çok zorluk görmek vardır. Hacc-ı temettü yapan kim­se kurban kesmekle mükelleftir. Şayet kurban veya bedeli yoksa, o zaman hac günlerinde üç gün, hac zamanı dışındaki günlerde yedi gün oruç tutması gerekir. Bu orucun tutulması için ailesine kavuş­muş olması da gerekmez.

Kurban bayramı günü traş olsa, her iki ihramdan da çıkmış o-lacaktır. Hacda traş olmak namazda selam vermek gibidir. Cumhura göre Mekkelilere haccı temettü ve kıran yoktur. Onlara ifrad haccı vardır. Hanefiler kıran haccını Mekkeliler için mekruh saymışlardır.

Haccı Temettunun İptal edilmesi: Umre sonrası memleketine dönse, şayet kurban götürmemişse temettü haccının söz konusu hacc batıl olur. Zira o bu surette, iki ibadet yani hac ve umre arasın­da hakiki manada ilmamda bulunmuştur. (İlmam; Aile fertlerinin bulunduğu yere kavuşmak, sefer durumunun sona ermiş olması "nanasmda kullanılan tabirdir.)

Fakat kurban götürmüşse, o zaman ailesine hakiki manada lönmüş sayılmaz. Netice olarak Ebu Hanife, ve Ebu Yusufa göre laccı fesada gitmez. Zira traş için Hareme geri dönmek, birincisine göre vacib ikincisine göre mendubtur. Zira traş Haremde durmak gibidir. Hareme geri dönmek mecburiyetinde olsa, hakiki anlamda ilmanın isbatına manidir.

Hacc-ı kıran yapanın, kıranı yurduna dönmekle Hanefılerin it­tifakına göre fesada gitmez. Hanefîlere göre kıran ile temettü arasın­daki fark temettü da hacının yanma hakiki manada rucu olmaması­dır. Bu kesin olarak şarttır.

Fakat aynı şart kıran haccı yapan için söz konusu olmaz. Hac aylarından evvel umre ihramına dahil olan bir kimse için söz ne za­man temettü meydana gelir? Hanefiler şöyle der: Bir kişi hac ayların­dan evvel umre ihramına dahil olsa ve dört şavttan az olmak şartıyla umre tavafı yapsa hac ayları dahil oluncaya kadar noksan tarafları tamamlanmasıda ve bunları hac ayların da tamamlasa tamam ol­duktan sonra hac ihramına dahil olsa. O zaman mütemetli olur.

Hanefîlere göre, ihram rükün değil şarttır. Bu nedenle ihramı daha evvel de tarif ettiğimiz gibi, hac aylarından evvel takdim etmek sahihtir. Netice olarak hac fiillerinin hac aylarında yapılması daha iyi olur. Bu hac fiillerinin ekserisi hac aylarında yerine getirildiğine göre ekserisinin hükmü de hepsinin hükmü gibidir.

Fakat hac aylarından evvel dört şavt veya daha fazla umre ta­vafı yapar. Ondan sonra aynı o yılda hac işlerini yaparsa mütemmeti sayılmaz. Zira bu kişi hac aylarından evvel ekserisini yerine getirmiş olduğu için hac aylarından evvel ihramdan çıkan kimse durumuna gelmiş kimse gibidir.

Sonuç olarak Hanefîlere göre çoğunluğunun hükmü hepsinin hükmü gibidir. Hac aylarından evvel ekseri meydana gelmişse, hepsi meydana getirilmiş sayılır. Mütemmeti; haccı ve umreyi hac ayların­da meydana getirendir.[95]

 

Kıranın Usulü Ve Şekli

 

Kıran terim olarak mutlak iki şeyin arasını birleştirmektir. Şer'i ıstılahta ise, tek yolculukta umre ihramı ile hac ihramını bir araya getirmek ve birleştirmektir.

Kıranın Kaidesi: Kıranın şeklinin nasıl olacağına gelince, umre ve haccm telbiyesini, her ikisini yeterli mikatta beraber getirir. Bu şekilde her ikisine birlikte niyet ederek gerçek manada veya tek ola­rak (Hanefîlere göre) hükmî olarak yapar.

Şu halde evvela umre ihramına girer, sonra da umrenin ekseri­si tavafını getirmeden önce hac ihramına dahil olur. Zira böyle yap­makla, birleştirme meydana gelmektedir. Zira geriye tavafın ekserisi kalmaktadır. Cumhura göre bunun akside sahih olur. Cumhura gö­re Hanefilerden başka haccı umreye dahil edilmesi ihramlmm tavafa başlamasından evvel mümkün olur. Şayet tavafa başlamışsa hatta bir adım atmışsa bu şekilde haccı umreye dahil etmez. Kurban gö­türmesi halinde Hanefîlere göre temettü da kıran gibi caiz olur. Zira bu mesele daha evvel de ele alınmıştı. Bu kıyasa göre temettü yapan kimsenin umreden sonra ihramdan çıkmaması gerekir. Bunun ak­sine kurban bayramı günü kurban kesinceye kadar ihramlı olarak devam etmek gerekir.

Kıran yapan kimse iki rekat ihram namazından sonra şöyle duada bulunur: "Allah'ım! ben hac ve umre yapmak istiyorum, her ikisini de bana rahat ve kolay kıl ve onları benden kabul et. Lebbeyk Allahümme Lebbeyk..."

Kıran haccı yapan kişi Mekke'ye dahil olduğunda, Beytullah'ı yedi şavt olarak tavaf yapar. İlk üç savunda adımlarını acele olarak atar. Yani remi eder. Bundan sonra Safa ile Merve arasında sa'y eder. Şu halde bu işler umre ile alakadar olan ibadetlerdir. Ondan sonra Hanefîlere göre, müfrid yani, ifrad haccı yapan gibi hac işleri­ne başlar. Söz konusu şeyden sonra, kudüm tavafı yapar. Arafattan sonra, hac için ifade tavafını yapacak.

Şu halde müfrid yani ifrad haccı, yapan gibi Safa ile Merve ara­sında sa'y yapar. Zira ayeti kerimede "haccı ve umreyi Allah için ta­mamlayın" buyurulmaktadır. Bunu tamamlaması her ikisini de tam anlamıyla yerine getirmesi gerekir. Hem de bu ayette kıran haccı ya­panlar ve başkaları arasında bir fark ta yoktur.

Bunun bir delili de şudur: "Sabiyye b. Ma'bed, iki sefer tavaf ve iki sefer sa'y edince Ömer kendisine Peygamberin sünnetine uydun dedi." Hz. Ali de kıran haccı yapan kimse hakkında "hac ve umre için telbiye getirdiğin zaman onlar için iki tavaf et ve yine onlar için Safa ile Merve arasında iki sefer sa'y yap" dedi.

Cumhura göre, kıran yapan kimse için tek tavaf ve tek sa'y ka­fidir. Zira Tirmizî'nin rivayet ettiği ve sıhhatine hükmettiği bu hadisi şerifte Peygamber (sav) "Hac ve umre için telbiye getiren bir kimseye tek tavaf ve tek sa'y kafidir." Böylece her ikisinin ihramından çıkmış olur, ancak kıran haccı yapan (karin) müfrid (ifrad yapan) gibi ifade tavafından evvlel kudüm tavafını yapar.

Şayet kudüm tavafının sonunda sa'y etmemişse bundan sonra sa'y yapar. Hz. Aişe diyor ki, "Hac İle umreyi bir arada yapanlar tek tavaf etmişlerdir." Aynı biçimde hac ve umreyi bir arada yapan Aişe'ye Rasulullah (sav) "Yaptığın hac ve umre için, Safa ile Merve'yi ta­vaf etmen yani ikisi arasında sa'y etmen, senin için kafi gelir." bu­yurmuştur.

Temettü ve kıran kurbanı: Bütün alimlerin görüşlerine göre, te­mettü ve kıran eden kişiler hac ihramına dahil olduğundan kendile­rine kurban lazım gelir. Zira ayet-i kerimede "Hacca kadar umre­den yararlanan kimseye, kolayına gelen kurban kesmek gere­kir.[96] da buyuruluyor.

Kıran ve Temettü Kurbanı: Bu bir şükür kurbanıdır. Bunun için Hanefîlere göre, bundan sadece yiyebilir. Şafıîlere göre, vakfe bu kurbandan sahibi de yiyebilir. Şafıîlere göre yiyemez. Kıran eden bir kişi Mekke'ye gitmeyip Arafata gitse su vaziyette Hanefîlere göre, vakfe yapmakla umreyi reddetmiş olduğundan kendisinden kurban sakıt olur.

Fakat umreyi reddetmekle kurban cezası altına girmiş olur. Bu kurban telafi yani cebr kurbanı olduğu için etinden yemesi caiz de­ğildir. Ayrıca kaza etmesi lazım gelir. Zira başlamasıyla bu ibadeti üzerine vacib bir hale getirmiştir. Şayet eda etmezse kazası gerekir.

Şafıîlere göre ise hac ihramı için mikata dönerken temettü kur­banı, üzerine sakıt olur. Cumhura göre, kurban bayramı günlerinde Mina'da bayram günü, Akabe cemresini traştan evvel koyun, sığır, deve veya sığır ve devenin yedide birisini kurban etmek vacibtir. Zira Rasulullah (sav) efendimiz kurbanı bu karara göre kesmiştir.

Şafıîlere göre en iyisi sünnete uymak ve üç imamın muhalefe­tine aykırı kalmamak için, kurban bayramı günü kesmektir. Fakat kurbanın vacib olma zamanı, hac ihramına dahil olan zamandır. Zi­ra kişi bu şekilde hacca kadar umreden faydalanmış olmakta yani diğer ifade ile mutemetti yapmaktadır.

Sağlam olan görüşe göre Umreyi sona getirdikten sonra kur­banı kesmek kesinlikle caiz olur. Kurban kesmek Hareme has oldu­ğu gibi buna muktedir olmak ta gene Harem'e has bir usuldür. Bu kudrete ister kendi memleketinde sahib olsun isterse başka bir yer­de veya sahib olmasın farkı yoktur. Eğer kurbana kuvveti olmazsa o zaman arefe gününe kadar olmak şartıyla hac günlerinde üç gün e-vine döndükten sonra da yedi gün oruç tutar. Haccı bitirdikten son­ra Mekke'de bu orucun tutulması yine caiz olur.

Hanefîlere göre, bu günleri ard arda tutması şart değildir. îbti-dasındaki olan üç günlük orucun vakti, ihrama dahil olduktan son­ra hac aylarında başlar. Zira Ayet-i Kerime de "Hac'da üç gün oruç tutmaktır." buyuruluyor. En iyisi Zilhiccenin 8. Gününden önce bu orucu tutmaktır. Arefe gününden evvel bu üç günün tutulması da caizdir.

Şayet hac gününde üç günlük orucu tutmadı, bundan sonra kurban bayramı günü geldi ise o zaman kurban kesmesi lazımdır. Zira oruç nac yerine geçmektedir. Ayet-i kerime orucun vaktini hac vakti olarak tayin etmiştir. Bu kıyasa göre, kurban bayramı gününe kadar orucu tutmayan kimse ihramdan çıktığı için, iki kurban kes­mekle mükelleftir. Biri temettü, diğeri ise hac kurbanı kesilmeden ihramdan çıkmanın karşılığıdır. Geri kalan yedi günlük orucu teşrik günlerinden başka dilediği yerde yapabilir. Zira ayet-i kerimede "döndüğünüzde yedi gün..." Duyurulmuştur, üç günlük orucun da­ha hac işlerine başlamadan tutulması caizdir. Şafîîlere göre üç gün­lük ve yedi günlük olarak ard arda tutulması mendubtur. Üç günlük orucu hac günlerinde tutamasa kazası lazım gelir. Şafiî mezhebine göre, ifrad haccı diğerlerinden daha efdaldir. Hanelilere göre, kıran daha efdaldir.

Haccı ifrad Şafîîlere göre bayramın üçüncü günü, taşlan attık­tan sonra acele olarak Mekke'ye gitmek isterse, güneş batmazdan evvel Mina sınırından çıkar. Şayet acele etmezse bayramın dördüncü gününe kalır. Zevalden sonra taşları atar ve o zaman Minayı terk eder.

Mekke ile Mina arasındaki Muassab ismindeki yere gelir. Ra-sulullah (sav) Efendimizin orada kaldığı gibi kalır. Sonra Mekke'ye gelir. Bayram günleri geçtikten sonra Ten'im ismindeki yere gelir. Orada guslünü aldıktan sonra umre için niyetini şöyle getirir.

Allah'ım umre yapmak istiyorum. Onu bana rahat eyle ve kabul eyle" ondan sonra Mekke'ye gelir. Umre niyetiyle tavaf ile sa'y eder ve traş olur. Bu şekilde umre mensekleri eda edilmiş olur. Umrenin bayramın dördüncü günü yapılması caiz ise de mekruhtur.

Hanefî'ye göre, dördüncü günü güneş batmadıkça umre yap­mak haramdır. Kim yaparsa kendisine kurban lazım gelir. Hacc-ı te­mettü haccı ifrad gibidir. Ancak mutemetti mikatta ihrama girmek isterken şöyle niyet eder. Allah'ım umre yapmak istiyorum. Onu ba­na rahat et ve kabul eyle."

Mekke-i Mükerremeye gidince, yedi sefer umre için tavaf eder. Safa ve Merve arasında sa'y yapar. Akabinde traş olur. Mutad elbiselerini giyer. Böylece bütün yasak olan şeyler kaldırılmış olur. Zilhic­cenin sekizinci günü yeniden Mekke'yi mükerreme de hac niyetiyle ihrama girerek. Arafata gitmek üzere Mina'ya gider. Arafat ve Müz-delefede ki vazifelerini yapar. Mina'ya gelir orada bulunan Cemret'ül Akabe'yi taşladıktan sonra kurban keser. Traş olur. Kurban traştan sonrada kesilir.  Ondan sonra Mekke'ye gider hac için tavaf,  sa'y eder.

Bu şekildeki, hacc işide tamam olur. Haccı kıran da haccı ifrad gibidir. Haccı kıranın niyeti şöyledir:

Allah'ım hac ve umre yapmak istiyorum. Onları bana kolaylaş-tır. Ve kabul et" Ondan sonra haccı ifradda yapılanların aynısını ye­rine getirir. Umre işleride onunla beraber yerine getirilir. Mina'da bayramın birinci günü, Cemre'ül Akabeye taş attıktan sonra, haccı temettuda olduğu gibi kurban kesmek lazım gelir. Aynı günde, Mek­ke'yi Mükerreme'ye giderek ifade tavafını ifa eder.

Haccı ifrad için kurban kesilmediği halde hem temettü hem de kırandan efdaldir. Bu zamanda elli binlerce kurban kesilir ve onların hepsinden istifade edilmemesi nedeniyle israfa sebeb olduğundan haccı ifrada ehemmiyet vermek daha uygundur.

Terim olarak, ihsar "engel olmak, men etmek" demektir. Şer'i ıstılahta, Hanefîlere göre, ihrama giren kimsenin iki rüknü vardır, (Vakfe ve Kabe'yi tavaf etmektir) Bunları eda etmekten engel edil­mesi. Cumhurun ittifakına göre, ihrama giren olan kimsenin bütün yollardan haccı ve umreyi tamamlamasından men olunması demek­tir. Bu men Hanefîlere göre; hapis, nafakasının tükenmesi, düşman, hastalık, bir uzvunun kırılması, topal gibi ihrama dahil olan kimseyi girdiği ihramı tamamlamaktan hakiki olarak veya şer'i olarak alıko­yan nedenlerden biri olabilir.

Mekke'de bulunup da İki rüknü yani tavaf veya vakfeyi ifa et­mesine engel olunan kişi de muhsar kısmından sayılır. Zira bu rü­künleri eda etmemesinde ve Hill'de (Harem sınırları dışında) muh­sar kalmış gibidir. Eğer bunlardan birini yaparsa muhsar kısmın­dan sayılmaz. Zira tavaf iktidarı olursa, tavaf yaptıktan sonra ihram­dan çıkabilir.

Şayet vakfe yapma imkanı olursa o zaman hac tamamdır. Muh­sar kısmından çıkar. Cumhurun ittifakı ile ihram eden kimsenin muhsar kısmında sayılabilmesi için men eden bir düşmanın olması gerekir. İhrama dahil olduktan sonra bir düşman tarafından yapılan men etme icma ile tahallülü yani ihramdan çıkmayı caiz eder.

Hastalık, ödeyebileceği bir borç için haps olma, nafakasının kaybolması gibi olan özürler nedeniyle ihramdan çıkmak caiz olmaz. Şayet bir kimse hastalanırsa, o kimse rahat oluncaya kadar sabre­der, iyi olduktan sonra ihrama girer. Hac ve umreyi tamamlar.

Borçlu olan kimse borcunu verdikten sonra, hac işlerine de­vam eder. Şayet hapis yüzünden haca kaçırırsa, Mekke'ye gider um­re yaptıktan sorda ihramdan çıkar. Haccı da kaza etmesi gerekir. Nafakasını kaybetmişse, şayet yanında hedy (kurbanlık hayvan) var­sa, o hayvanın kesilmesi ve o hayvanın Mekke'ye gönderilmesi gere­kir. Kendisi de Mekke'ye ulaşıncaya kadar ihramdan çıkmamak şar­tıyla kalır. Velhasıl düşmandan başka hastalık, topallık, nafakasını yitirme, yolunu kaybetme gibi sebeblerle Mekke'ye varmayan kimse­nin ihramdan çıkması caiz değildir. Sabrederek özrün ortadan kalk­ması lazım gelir.

Mekke'de Muhsar Olma Hali: Mekke'de olup düşkün, hastalık, haklı olarak haps olunma gibi bir sebebîe Kabe'yi tavaf etmekle emr olunan kimse hacca ulaşmıştır. Senelerce devam etse bile ifade yani farz tavafını da eda etmeden ihramdan çıkmaz. İhramlı kişi ancak hastalık ihramdan çıkmak şart koşmuşsa o zaman İhramdan çıka­bilir. Zira Sahihayn da bulunan rivayete göre Hz. Aişe şöyle demiştir.

"Rasulullah (sav) Efendimiz Zubeyr kızı Dubaa'nm yanma geldi ve 'hacca gitmek istiyormusun? diye "Vallahi çok sancım var' deyince, Rasulullah şöyle buyurdu;  'haccet ve şart koş ve deki, Allah'ım! İhramdan çıkacağım yer hacca devamdan alıkoyduğun yer olsun." Baş­ka hallerde buna kıyas edilir.

Muhsar olduğu yerde ihramdan çıkmayı şart koşmuşsa Hane-filere ve Şafiîlere göre kurban kesme mecburiyeti sakıt olmaz. Han-belilere göre ne kurban nede kaza hiç bir şey lazım gelmez. Zira çok şart koşmanın ibadetlerde tesiri çoktur. Hanefîlere göre ihsar sebeb-leri umumidir. Zira Allah Teala şöyle buyuruyor:

Bu Ayet-i kerimenin umumiliğinden "Eğer alıkonursanız yani mahsur olursanız. Kolayınıza gelen kurbanı gönderin." [97]

Fakihler bunu umumi olarak çıkarmışlardır. Zira hükme lafzın umumiliğine göre itibar etmişlerdir. Sebebe değil, lafza göre vermiş­lerdir, îbn. Abbas ve İbni Ömer'e göre "ihsar yalnız düşman sebebiy­le olur."

Cumhura göre, ihsar lafzının geçtiği ayet, düşman tarafından men olunan Sahabe-i Kiram hakkındadır. Ayetin sonuda bunu gös­teriyor.

Emin olduğunuz vakit" bu düşmandan emin olmak bağlama­sıyla olur.

Hedy: Lugatta gönderilen, nakledilen şeyin adıdır. Şeriatta ise, Mekke-i Mükerreme Haremine gönderilen (deve. Sığır koyun gibi) kurbanlık hayvandır. Hedy, Dem veya Nüsk de denilebilir.nüsük ve­ya dem denildiği zaman bir koyun kasdedilir. Saç kesme veya tırnak kesme cezası olarak bir koyun kifayet eder. Hedyin en efdali deve, sığır ve sonrakoyun sonra da keçidir.

Kurbanlık olabilecek şartların hedyde de olması gerektiğinde fakihlerin ittifakı vardır. Hedyde erkek dişi farkı yoktur. Zira Hac su­resi, 36. ayette erkek veya dişi ayrımı yoktur. Hedy Şer'an iki türlü­dür.

 

Nafile Hedy:

 

a) Daha önceden vacip kılıcı bir neden olmadan, Allah için ver­diği kurbandır. Cumhura göre en faziletli hedy kendi memleketinden götürülendir.  Bunu yapmazsa yolda, mikatta veya Mekke'de veya Mina'dan alır ve keser.

b)Hedyin hem Hill hem Harem içinde bulunmuş olması veya A-rafatta hacının yanında bulunması şartı yoktur. Fakat bunlar müs-tehaptır.

 

Vacib Olan Hedy İki Çeşittir:

 

a) Birisi mutlak olarak yapılan nezir, adak sebebiyle veya fakir­lere vermek için zimmetinde bulunan hedydir.

b) Nezir, adaktan başka bir nedenle vacib olan hedy ise, temet­tü ve kıran haccı kurbanı ile bir vacibin terki, bir yasağın işlenmesi dolayısıyla vacib olan kurbandır. Bunlar beşe ayrılır:

1.2. Temettü, kıran haccı kurbanı.

3. Cima keffaret kurbanı.

4.5. Şeytan taşlama, Mina ve Müzdelife'de geceleme gibi vacib-lerin terki için gereken telafi kurbanları.

Şafiî ve Hanbelîlere göre; nezirden başka vacib olan hedy ikiye ayrılır: Hakkında nass bulunan hedy dört türlüdür: Temettü kurba­nı, av fidyesi için gereken kurban, bir eza sıkıntıyı gidermekten do­layı gereken, (örneğin; saçını traş etmek zorunda kalmaktan dolayı) kunban, ihsar durumda gereken kurban.

Kur'an-ı Kerim'de nas olarak geçen hedye kıyas edilenler ikiye ayrılır:

a) Bir nüsükün terki nedeniyle terki telafi yani cebr için gere­ken hedy. Bunlar da şunlardır: îhrama mikattan girmeyi, Müzdelife ve Mina'da gecelemeyi ve şeytan taşlamayı terk etme durumlarında temettü kurbanına kıyas olur. Haccı kaçırma da aynı şekildedir. Bu hallerde olanların bir koyun vermesi gerekir. Kurbana gücü yetmez­se o zaman on gün oruç tutması gerekir.

b)  Zevk, keyf ve huzur nedenlerinden biri neticesi lazım olan hedy. Hanımıyla cima, şehvetle dokunma ve öpme, güzel koku sü­rünme, dikişli elbise giyme gibi beş durum da eziyet verici bir şeyden kurtulma fidyesine kıyas olunur. Onun ceszasıda oruç, yiyecek ta-sadduku veya kurbandır.

Hanefîlere göre; Mekke'deki kesim yerine yetişen nafile, temet­tü ve kıran hedylerinin etinden yemek caizdir. Zira bu nüsük yani hac ve umre ibadetleri kurbanıdır. Bayramlarda kesilen kurban gibi olduğundan etinden yemek caizdir. O kurbanın etinden sahibinin caiz olan kurbandan zengin olan bir kimsenin yemesi de caizdir.

Hedy Hareme ulaşmazsa, fakirden başkasının ondan faydalan­ması helal olmadığı gibi, Hareme ulaşma şartı da zikredilmemiştir.

Keffaret, adak kurbanları: İhsar hedyi ve kesilme yerine yetişe-meyen nafile kurbanın etinden sahibinin yemesi caiz olmaz. Kesilme yeri yani mahalli ise Mina veya Mekke'dir. Şafıîlere göre hedyin iki çeşidi vardır. Vacib ve naille.

a) Vacib hedy: Yasak olan bir şeyi yapmak veya hac vaciblerin-den birini terk etmek veya bir nezir sebebiyle vacib olan kurbandır. Sahibinin bundan yemesi caiz olmaz. Fakat bugün Seyyid Ahmed Bedevi ve bunun gibi büyük zatlar için yapılan nezirler sahih değil­dir. Kurban sahibinin bunların etinden yemesi caizdir. Fakat bu nezri adağı o civara yakın olanlara veya oradaki hizmet edenlere ver­mek için de nezretse böyle zatlarda orada var ise, o zaman adak ve nezir caiz olur. Kurban sahibinin yemesi caiz olmaz. Hanefîlere göre, vacib olan kurban etinden sahibi yiyemez. Örneğin; nezir sebebiyle veya 'şu hedydir' diyerek veya işaret ederek, nişan koyarak tesbit e-dilen kurbanlar vacib olduğu için sahibi sahibi böyle kurban etinden yiyemez.

Fakat temettü ve kıran kurbanlarının sahibi bu kurbanların etinden yiyebilir. Zira Rasulullah hanımları adına sığır kurban etmiş ve o kurbanın etinden Rasulullah'in hanımları da yemişlerdir. Zaten temettü ve kıran haccı kurbanları bir nüsük kurbanı olduğu için nafileye benzemektedir. Tatavvu kurbanından azık olarak yemek ca­izdir. Müstehap olan Hz. Peygamber (sav)'in yaptığı gibi yapmaktır. Yani etinden az bir şey yemektir.

Hz. Cabir'in hadisinde belirtildiğine göre, çokça yemek ve bir bölömünü de kaldırmak caizdir. Kurban bayramında kesilen kurban gibi az bir kısmını sadaka olarak dağıtmak yeterlidir. Şayet hepsini yiyecek olursa o zaman sadaka payına düşecek kadarı kurban sahi­bi borçlu olur. Eğer vacib olan kurban etinden yerse veya kurbanın etinden kasabın hakkını verirse veya bir bölümünü satarsa veya te­lef ederse buna göre zamin olur.

Tatavvu kurbanından kurban sahibi bir zengine hediye ve ik­ram şeklinde de yedirmesi caiz olur. Zira öyle kurbandan yeme hak­kı olduğu için hediye vermek hakkı da vardır. Netice olarak fakihle-rin ittifakıyla temettü ve kıran kurbanlarından kurban sahibinin ye­mesi caizdir. Şafiîlere göre caiz değildir.

Adak ve ceza kurbanından yemek ise ittifakla caiz olmaz. Ta­tavvu kurbanından yemek ise ittifakla caiz olur. En iyisi tatavvu kurbanlarından üçte birini kendine, üçte birini zenginlere, üçte biri­ni de fakirlere vermektir. Zira ayette "ondan hem kendiniz yiyin hemde kani olanlara ve fakirlere (Mu'terr) yedirin" [98] ayet­teki kani; elendekine ve dilenmeksizin kendine verilene razı olanı mu'terr de.de denilen kimseye denilmektedir.

Cumhura göre: Deve kesildiği zaman nahr, sığır ve koyun ke­sildiği zaman zebhen efdal boğazlama, en efdal boğazlama şeklidir. Nahr; hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damalarını kes­mektir. Zebh ise, her hangi bir hayvanın boğazına bıçak vurup boğaz damarlarını kesmektir. Fakihlerin ittifakı ile eğer insan güzelce hay­vanı kesebilecekse kurbanını kendisi kesmelidir. Zira kurban ke­silmesi de bir ibadettir.

Hanelilere göre hedyin diyeti, Harem yoksullarına veya başka fakirlere ve yoksullara verilebilir. Fakat Harem yoksullarına vermesi daha efdal olandır. Hedyin çulunu ve yularını da vermek yani fakir­lere vermek gerekir. Kasabın ücreti bu kurbanlardan verilmez. Ra-sulullah (sav) Hz. Ali'ye "Develerin çullarını ve yularını da tasadduk et. Kasap hakkını o kurbanlardan verme." diye ikaz etmişlerdir.

Malikîlerin görüşü de Hanefilerinki gibidir. Şafiîlere göre; av ce­zası, eza sebebiyle traş olma ve tırnak kesme fidyesi.

Temettü ve kıran haccı kurbanları sonra kurban edilecekleri yer: "Beyt-i Atik'a varır [99] ayetine binaen Harem'de kesilir ve oradaki fakirlere verilir. Fakihlerin ittifakıyla Harem'den başka yerlere dağıtılması caiz olan kurban etlerinin zımmi fakirlere veril­mesi caiz olmaz. Zira zımmi de bir kafirdir. Harbi gibi ona da verilme­si caiz olmaz. Hanelilere göre; bayramdaki kurban gibi bu hedy etin­den zımmilere de verilmesi caizdir. Zaruret veya ihtiyaç durumunda hedyden menfeat görmek caizdir. Hanefîlere göre; kurbana zarar ver­meyecek bir şekilde binmek caizdir. Şafiîlere göre, yalnız ihtiyacı o-lursa, kurban sahibi adak kurbanlığa binebilir. Kurban sahibi hedy­in sütünü içebilir. Fakat kurbanın yavrusunun geriye bıraktığını iç-melidir. [100]

Taklid: Kurbanlık olduğunu göstermek için bedene, deve, sığır cinsinden olan hayvanların boynuna takılan urgan, örülmüş İp, na-lin gibi alametlerdir.

İş'ar: Devenin Şafiîlere ve Hanbelilere göre sağ, Malikîlere göre sol hörgücünden kan akıtmak ve ortada "Bismillahi Vallahu Ekber" demektir. Taklid ittifakla müstehaptır. İş'ar hakkında ihtilaf vardır. Hanefîlere göre iş'ar mekruhtur. Bu bir müsle gibidir. (Müsle; el, göz, burun, ayak v.b organları kesmek, yaralamak gibi zararlardır.) Müsle ise caiz olmaz.

Zira Rasulullah (sav) hayvanlara eza, cefa, zorluk etmeyi ya­saklamıştır. İş'arda hayvana eza verip uzvunu kesmek gibidir. Hedy-leri Arafat durmasında hazır etmek demek olan tarif gerekmez. Bu­nunla beraber temettü, kıran ve tatavvu kurbanlarını tarif ederse i-yidir. Zira hedyin kesilme zamanı kurban bayramı günüdür.

Keffaret kurbanları böyle değildir. Onları gizli tutması müste-hap olur. Kurbanlık hayvan koyun cinsinden olursa işaretin takıl­ması gerekmez. Şafiîlere göre, eğer kurbanlık deve ve sığır cinsinden olursa, hayvanı işaretlemesi ve boynuna sadaka edilebilecek kıymet­te iki nalin takması müstehaptır.

Eğer hedy koyun cinsinden olursa o zaman sahibi kulağını de­lerek işaret koyar. Zira Hz. Aişe'nin rivayet ettiğine göre; "Rasulullah Efendimiz bir defasında hedy olarak işaretlenmiş bir koyun gönder­miştir." Zira nalinin taşınması koyuna ağır gelmektedir. Kuyunun iş'arı da caiz değildir. Koyun zayıf olduğu için tahammülü yoktur. Bir de yünü sık olduğu için İş'ar farkı olmaz.

Taklid ve iş'ar yapıldığı zaman kurbanlar kıble tarafına yönelir. Taklid ve iş'ar yapıldığı zaman en meşhur ve sahih görüşe göre bun­lar nedeniyle vacib hedy haline gelmez. Yalnız ve yalnız evinin ka­pısına "vakıftır" yazmasına benzer.

Özet olarak bedene ve sığır cinsinde iş'ar yapmak caizdir. Ha-nefîlere göre iş'ar yapmak mekruhtur. Maliki ve Hanbelîlere göre yal­nız deve ve sığır cinsinde taklid edilir. Şafiîlere ve Hanbelîlere göre hepsinin taklidleri caizdir. Hedy yolda ölecek hale gelse onu kesmek gerekir.

Umrenin bayramın dördüncü günü yapılması caiz ise de Mek­ruhtur. Hanefıye göre, dördüncü günün güneşi batmadıkça umre yapmak haramdır. Hanefi olan kişiye kurban kesmesi lazım gelir. [101]

Basiretli akl-ı selim bir müslüman ve ilahiyyun zümresindeki olanlar gibi propagandalara kanmaz. Evet böyle bir müslüman tabi-un devrinden beri, bu dinin usûl ve fürûunu Rasulullah'tan tevarüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamların etrafından ayrılmaya ça­ğıran bir nare işittiğinde, yahut kulağına mezheblerden birine yö­nelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meş'um sesin çıkış yerini araştırmalı. Bu fitne yuvasını elbette keşfedebilir.

İslami ilimleri hakkıyla okuyan samimi müslümandan bu şe­kilde olan ses duyulmaz. Bu ses olsa olsa islami ilimleri üstün körü başlıklar halinde ve kendi amellerine hizmet edecek kadar öğrenip islam alimleri arasına gizlenmiş sahte bir müslümandan duyulabilir.

Akl-ı selim sahibi bir müslüman kendisinde mevcud basiret nuruyla araştırdığında bu narın çıkış yerinde müslümanların dertle­riyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen binine rastlayacaktır. Öte yandan bu adam müslümanların dertlerine ve sıkıntılarına aldırış etmeyen bir takım insanlarla sarmaş dolaş olduğunu ancak şeref güneşinin batış yerinin (batıdan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir. İmam Ebu İs-hak el İsfer Rayi'nin buyurduğu gibi: Bu işin onu safsata, zındıklık­tır...

Bu Meş'um davet yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprüdür. Böy­le bir davetin istila ettiği diğer ülkeler, küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü'min parmağını bir delikten iki kere ısırtmaz. Akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.

Doğruyu Allah söyler. Doğru yolu gösteren O'dur. Müslüman­larla birlikte olduğu zaman islamcı kesilen onlardan ayrılır. İslam dı­şı hayat süren kimselerle bir araya gelince müslümanların arkasın­dan konuşan, onların taklidini yaparak eğlenen ve onlar, karalayan kimselerde münafık karakterlidirler.

Münafıklığın karakteristîik özelliği iki yüzlülüktür. Günümüz tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için islamî kıyafetlere bürünüp, ölçü ve tartıda adaleti gözetmeyen, in­sanları sömürmek için her yolu meşru gören, yalan söyleyen, alda­tan bazı tüccar ve esnaf münafık karakteridir. Asırların cahiliyet kültürleriyle yozlaşmış kafalarımızı secdeye koyarak, tüm süperler­den, batılardan, tabulardan, kölelikten, uşaklıktan, Amerikacılık ve Rusyacılıktan, kapitalizmden, komünizmden, sosyalizm, faşizmden, ezilmişlikten, hor görülmüşlükten, piramitlere, haç ve put heykelle­rine araç olmaktan bizi dünya için uyandıran çalar saatten, esiri ol­duğumuz fabrika bacalarından, batının fuhuş kokan kavramların­dan, toplumun kirli havasından ...dan...dan bunlardan temiz olalım. Şahsiyetimizi Allah için secdede bulalım.

Ehli Sünnet mensupları hepsi müsamahakardırlar. îtikadlarını zorla kimseye kabul ettirmeye çalışmazlar. Kendilerinden olmayan­ları tekfir etmemeye çalışır. Öldürülmelerini ve esir edilmelerini ke­sinlikle caiz görmez. Ehl-i Bid'at mezhepleri ise, umumiyetle muta-assıbdırlar. Kendi dışındakileri tekfir ederler.

Yabancı din ve felsefelerin tesiri Ehl-i Sünnet mezhebinin gö­rüşlerini temelden değiştirememişlerdir. Onlar bu yabancı düşünce­lerden "Hikmet mü'minin yitiğidir, nerede olursa alır." düsturunca, istifade etme yolunu seçmişlerdir. Ehl-i Bid'at mezheplerinden Haricîler eski Arap telakkilerinin tesirinde kalmış ve bu tesirler altında pek çok Sünni inanca ters düşmüşlerdir.

Ehl-i Sünnet mezhepleri ashaba sövmez, saygısızlık göstermez, kafir edemez, onlara büyük bir saygı besler. Ehl-i Bid'at mezheple­rinden Haricîler, Mu'tezîle ve diğerleri hepsi de Ashab-ı Kiramdan bazılarını tekfir eder, onlara söver, sayar ve lanet eder. Ehl-i Sünnet Rasulullah Efendimizin ve ashabının yoluna bağlıdır. Onların izinde olmayı kendilerine düstur edinmişlerdir.

Bunun için Ehl-i Sünnet veya Sünniler adını almışlardır. Ehl-i Bid'at ise sünnetten çok kendi uydurmaları olan düşünce ve inanç­larına bağlanır. Bid'at; kelime olarak sonradan uydurulan demektir.

Ehl-i Sünnet ayet ve hadisleri kendi şahsi görüşlerine göre te'-vil ve tefsir etmez. Allah ve Rasulünün kastettikleri manaya uymaya çalışırlar. Kısacası Ehl-i Sünnette ibtida değil ittiba esastır. Yani din­de aslı olmayan yeni şeyler icad etmek yerine, Allah'ın Rasulüne uy­ma ve tâbi olma ve onun ashabının gittiği yolu takib etme tarafını seçmişlerdir.

Ehl-i Bid'at ise, ayet ve hadisleri kendilerine göre tefsir ve teVil ederler. Batmiler ve Mu'tezile ayetin zahirini terk ederek, başka ma­nalar ararlar. Bunun için Ehl-i Heva diye isimlendirilirler.

Ehl-i Sünnet zahir-batm dengesini muhafaza etmeye çalışır.

 

ONSEKİZİNCİ BÖLÜM

 

KURBAN

 

Kurban

 

Kurban, Allah Teala'ya manevi yakınlık için vasıfları uygun ol­mak şartıyla, muayyen vakitte kesilen hayvandır. Kendisine sadaka-ı fıtır vacip olan kimseye kurban da vaciptir. Yani nisaba malik olan hür, mukim ve her müslümana vacibdîr.

Kurban kesenin kendisine bedel olarak kesilir. Allah rızası için halisane bir niyetle kesilen kurbanın ilk akan kanı ile birlikte, kur­ban kesen mü'minin günahlarının bağışlanacağı beyan olunmuştur. Kurban kesmenin sebebi vakittir. Vakit tekerrür ettikçe kurban kes­menin vacib oluşu da tekerrür eder. Kurban kesmenin vakti nahr günleridir. Yani Zilhicce ayının 10, 11,12. günleridir. En faziletli olan birinci gün kesmektir.

 

Kurbanın Tarifi:

 

Meşruiyeti ve Tarifi;

Udhiyye terim olarak, kurban bayramı günlerinde kesilen veya kurban olarak kesilen hayvanların adıdır.[102]

Şer'an manası ise; özel olarak bir hayvanı özel bir vakitte Al­lah'a yakın olmak kastıyla boğazlamaktır. Veya; kurban bayramı günlerinde yüce Allah'a yakın olmak kastıyla kesilen hayvanların is­midir. Kurban kesmek, zekat ve bayram namazları gibi hicretin ikin­ci senesinde meşru kılınmıştır. Meşruiyeti kitab, sünnet ve icma ile sabit olmuştur. Kitabdan meşruiyetinin delili:

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.[103]

Başka bir ayette şöyledir.

Kurbanlık,   develeri   de   size   Allah'ın   şearinden   kıldık. [104]

Şeâir'den maksad ise; Allah'ın dininin nişanı olan hususiyettir. Sünnetten meşruiyyetinin delili ise, birkaç tane hadistir ki bunlar­dan biri; Hz. Âişe'nin rivayet ettiği şu hadistir. "Adem oğlu kurban bayramı gününde kan akıtmaktan daha sevimli bir iş ile Cenab-ı Al­lah'a yaklaşabilmiş değildir. Kanını akıttığı hayvan, kıyamet günü boynuzlan, ayakları ve kılları ile gelecektir. Akan kan yere düşme­den evvel Allah Teala yanında yüksek bir makama erişir. Onun için gönül hoşluğu içinde kurbanlarınızı kesin.[105] Tirmizi bu hadis için hasen garib bir hadistir, demiştir.

Bir rivayette de "Allah için kan akıtmaktan daha sevgili bir amel yoktur. Ve kıyamet günü gelecektir.[106]

Başka bir hadis ise şöyledir; Hz. Enes'in rivayet ettiği şu ha­distir: Rasulullah Efendimiz, beyazı siyahından çok, boynuzlu iki koç kurban etti. Onun ayağını hayvanın yanlarına koydu yani ayağını kurbanın boynunun sağ tarafına dayadı. Besmele çekip tekbir getir­diğini ve eliyle onu kestiğini gördüm." Bu hadisi İmam Ahmed ile Kütüb-i Sitte müellifleri rivayet etmiştir. [107]

Hadis-i Şerifte (emlah) kelimesi, hepsi beyaz veya beyazı siya­hından daha fazla olan demektir. Kurban kesmenin meşruiyyeti üze­rinde bütün müslümanîar ittifak etmişlerdir. Hadis-i Şerifler'de kur­ban günü Allah'ın en sevdiği işin olduğuna delalet ve işaret etmek­tedirler. Yine kıyamet günü kurban edilen hayvanın kurban edildiği surette geleceği, onun kanının yere düşmeden önce Allah tarafından kabul edileceğine işaret ve delalet etmektedir.

Allah Teala (c.c)'nm şu buyruğu nedeniyle, kurban Hz. İbra­him'in sünnetidir. "Bizde ona büyük bir kurbanlığı fidye vererek kurtardık" [108]

Kurbanın meşru kılınmasının hikmeti ise sınırsız nimetlere karşı Allah'a şükretmek. İnsan geçen seneden bu seneye kadar hayatta  kaldığına  şükrederek günahlarının  affedilmesinin  ricasında bulunmaktadır.

Kurbanın hükmü: kurban üç mezhebe göre sünnet-i ayn-ı mü-ekkededir. Faili sevap alır, terkedenler için cezaya müstehak olmaz. Müekked bir sünnet olduğu için gücü yeten kimsenin bu kurbanı terketmesi mekruhtur. Şafiilere göre kurban kesmek tek başına olan kimse için Ömründe bir sefer olmak üzere sünnet-i ayn'dır. Şayet ev sahibi, ailesi fazla ise o zaman sünnet-i kifaye hükmüne geçer. Şu halde evdeki olan herhangi birisi bu kurbanı keserse bütün ev halkı için kafi olur. Kurban kesmenin vacip olduğuna dair Hanefi'lerin delili Peygamber (sav) Efendimizin şu hadis-i şerifidir.

Kim. genişlik ve imkan bulur da kurban kesmesse elbette bizim namazgahımıza yaklaşmasın."Ahmed ve İbni Mâce, Ebu Hureyre'den rivayet etmişlerdir. [109]

Hanefi'ler demişlerki, öyle bir tehdit ancak ve ancak vacibin terk edilmesinden dolayı meydana gelmektedir. Bir de kurban kes­mek "kurban günü" denilmek suretiyle udhiye vaktinin ona izafe ol­duğundan Allah'a yakınlaştıran bir ibadettir. Öyle şeyler kurban ver­menin vacip olduğuna işaret eder. Zira buradaki izafe ihtisas içindir, ihtisas ise o günde kurbanın olmasına mensuptur ve ona aittir. Vu-cubiyet ise onun olduğuna götürür. Ebu Hanife ve talebeleri, şehir­lerde duran kimseler için her sene bir sefer kurbanın kesilmesi va­ciptir, demişlerdir. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre sünneti müek-kede demişlerdir.

Cumhur'a göre kuvvetli olan kimseler için kurban kesmeyi sünnet olarak kabul etmişlerdir. Zira Resulullah şöyle buyurmuştur.

Zilhicce'nin hilalini görüp sizden herhangi birisi kurban kes­mek isterse saçlarını ve tırnaklarını kesmesin. Buhariden başka cemeat rivayet etmiştir, [110] Bir başka hadis ise şöyledir

Birinci Hadis-i Şerifte kurban kesmek isteğe bağlı olarak bıra­kılmıştır. Şu halde isteğe bağlı olarak zikir etmek ise kesinlikle kur­banın vacip olmasına aykırı olur. İkinci hadisi şerifin manası ise şöyledir: "Üç şey vardır ki bana farzdır. Sizin için sünnettir: Vitir, kurban kesmek ve kuşluk namazı. Ahmet Müsned'inde Hakim Müs-tedrek de ve Dar'a Kutni rivayet etmiştir. Tirmizi de şunu rivayet et­mektedir: "Ben kurban kesmekle emrolundum." Bu sizin için sün­nettir. Buna kuvvet veren başka bir husus şöyledir. Kurban kesmek, etinin dağıtılması vacip olmayan bir boğazlama işlemi gibidir. Onun için o da akika gibi vacip olmaz. Hanefi'lerin delili olan hadis sahih­leri onu zaif kabul etmiştir. Veya Cuma günü gusletmenin müstehap olduğunu tekit eden şu hadiste olduğu gibi tekidle yorumlanır.

Cuma günü gusletmek, ergenlik çağına gelmiş her kişi için ua-cibtir." Kütüb-i Sitte sahihleri ve Ahmed ebu Said El-Hudri'den riva­yet etmişlerdir.

Eserler bunu gösteriyor.

Ebu Bekr ve Ömer'in kurban kesmediklerine dair haberlerde bunu göstermektedir. Onların kurban kesmemelerinin nedeni, in­sanların bu kurban kesimini görmelerinden korkmalarıdır. Hanefıler'e göre, kurban kesmenin her ev için sünnet-i kifayedir. Rasulul lah (sav) şöyle buyurmuştur.

Mihnef b. Süleym (r.a) şöyle demiştir. "Peygamber (sav) Efendi­mizle birlikte Arafat'ta duruyorduk, kendisini şöyle derken işittim: 'Ey insanlar! Her sene kurban bayramynda her aileye bir kurban ve bir atire vacibtir.' Atire nedir bilir misiniz? Atire, Recebiyye dediğiniz, Receb ayında kesilen kurbandır.[111] Ahmed, îbni Mâce ve Tirmizi ri­vayet etmiş olup, Tirmizi bu hadis hasen, garib bir hadistir demiş­tir.

Başka bir delil ise şöyledir: "Ashab-ı Kiram, Rasulullah'm ya­nında kurbanlarını kesiyorlardı, bunların durumlarını bildiği halde Peygamber reddetmiyordu." Diğer bir delil ise şöyledir:

"Peygamber Efendimiz (sav) semiz, boynuzlu ve siyah renkli iki adet koçu, birini ümmeti adına diğerini de kendisi ve ailesi adına Alah için kesmiştir. [112]

Tek başına olan birinin ömründe bir sefer kurban kesmesi sünnet-i ayndır. Zira Şafîilerin delili, emrin tekrarı yoktur demiş­lerdir. Onlara göre emirde ne tekrar vardır, ne de bir kereyi ifade e-der. Yalnız bu emrin ifade ettiği tekrar veya kaç defa olmasını belli etmeden mahiyetin yapılmasıdır. Bu mahiyetin meydana getirdiği bir seferden daha az mümkün olmaktadır. Bunun için bir sefer yapmak emri yerine getirmek için zaruri olarak lazımdır.

Hanefılere göre, kurban vacip ve nafile olmak üzere ikiye ayrı­lır.

a) Vacib kurbanın birinci çeşidi, nezir kurbanıdır. Örneğin; "bir kimsenin, şu koyunu veya şu deveyi kurban olmak üzere Allah'a karşı üzerime borç olsun. Veya ben bu koyunu Allah için kurbanlık yapacağım' diyerek ister zengin ister fakir olsun kendisine bu kurba­nın vacib kılması.

b)  Satın alan bir fakir. Kurban olmak kastıyla satın alman bir hayvan, bu aldığı hayvan onun için vacib olur. Zira kurban kesmek fakirin üzerine vacib değildir. Böyle bir kimse kurban etmek kastıyla bir hayvanı alırsa kendisine kurbanı vacib kılar. Bu da gelenek ve örfe göre nezr etmektir.

Kurban kesmeyi adamış bir kimseye bu kurbanı kesmek vacibdir. Adak kurbanından adayan kişinin karısı, usul ve fûruû yani babası, annesi, çocukları, torunları, dedesi yiyemez. Bu tür kurban­ların fakirlere sadaka olarak verilmesi elzemdir.

Her kurban bayramında zenginlerin hayat nimetine şükr et­mesi ve Hz. İbrahim'in Allah (c.c.)'a bayram günlerinde oğlunun yerine fidye olmak için kesmesi şeklindeki sünnetini diri tutmak ve günahlarının affolması, hatalarının da bağışlanması maksadıyla ke­silen kurbandır.

Kurban edilmek niyetiyle alman bir hayvan doğuracak olursa annesiyle beraber yavrusu da kesilir. Şayet yavrusu satılırsa bedeli tasadduk edilir.

Kurbanın vacib olması için, müslüman olmak, hür olmak, mu­kim olmak ve şer'an zengin sayılacak derecede servet sahibi olmak lazımdır. Kendisine fitre düşen kimseye kurban kesmek te vacibdir. Zengin olmayan küçük çocuklar için kurban kesmek veli üzerine va­cib değildir.

Kurbanın nisabı fitrenin nisabıyla aynıdır. Bunda nisabın yıl­lanmış büyüyen, artıcı olması diye bir şart yoktur. Bayram sabahı 200 dirhem gümüş, 20 mıskal altın veya bunların karşılığı paraya sahib olan kimseye kurban kesmek vacib oldu.

Oturduğu evden başka evi bulunan kimseye de kurban kes­mek vacib olur. Misafire kurban kesmek gerekmez. Kestikleri kur­ban nafile hükmündedir. Bunun gibi Mekke'nin yerlisi olmayan ha­cıların kestiği kurbanda nafile olur. Şafiiler ve Hanbeliler şöyle der: Eğer kurban kesmek niyetiyle satın almaya niyet ederse, fakat bunu sözlü olarak söylemezse yalnız bu niyet ile o hayvan kurbanlık ol­maz. Zira mülkün Allah'a yaklaşmak için izale edilmesi bu niyetle meydana gelmez. Ancak şu şekilde cümle kurmak gerekiyor. "Bu koyunu kurban yapmak üzerime borç olsun" gibi veya " Kurban kes­mek Allah için üzerime borç olsun." Yada "şu kurbanlıktır" "bunu kurbanlık yapıyorum" gibi belli etmekle vacib olur. Zira bu gibi cüm­lelerin zikredilme siyle, onun üzerindeki mülk zail olur. "Kılmak" ise nezr manasmdadır. Dolayısıyla vacib olur. Bunun için o kurbandan yemek haramdır.

Dilsiz olan kişinin işareti, konuşanın konuşması gibi olur. Zikr olunan kurbanın gelecek seneye tehir edilmesi kesinlikle caiz olmaz. Kurbanın kesilmesi vaktinde boğazlanması taayyün olur.

Tayin olunmuş ve nezr olan doğuracak olursa onun yavrusuda ona tabidir. Onunla beraber yavrusunu da kesmek gerekir. İsterse bu tayini yaptığı zaman anası gebe kalmış olsun, isterse bu tayini yaptıktan sonra gebe kalmış olsun. Hüküm değişmez.

Kurban sahibi, yavrusunun içtiğinden sonra artanından baş­ka, kurbanın sütünden içmez. Şayet sütü artlayacak olsa yavrusuna süt emmekten mani olmak gerekir.

Kurban kesmek, ancak boğazlamakla vacib olur. Adamakla va­cib olmaz. Şu halde kurban edilmek üzere alınmış hayvan. Kesilme­den evvel doğmuş ise yavrusunun da kesilmesi vacib olmaz. Zira kurban kesilmekle vacib olur. Malikilerden ibn. Cüzeyy derki: "Kur­ban boğazlanmak sureti ile ittifakla taayyün etmiş ve vacip olmuş olur."

Boğazlanmasından evvel yalnız niyet ile, kurbanın vacib oldu­ğunda mezhepler arasında fikir ayrılığı vardır. Nezirde bulunmak ni­yetiyle kurban kesmek için tayin ederse, ittifakla taayyün edebilir.

Şayet "ben onu kurbanlık kıldım" diyecek olsa, iki görüşten bi­rine göre kurban olarak taayün eder. Eğer o kurban ölecek olursa her iki görüşe göre üzerine bir şey düşmez. Eğer satarsa bütün be­deli ile başka bir hayvanın alınması lazım gelir.[113]

Hanefılere göre: Kurbanın vacip olması veya diğer imamlara gö­re sünnet olması için kurban boğazlaması için kuvveti olması şarttır. Bunun için kurban günlerinde kurban kesecek kuvveti olmayan ki­şiden kurban kesmesi istenmez.

Hanefılere göre güç olmaktan maksat Fıtır sadakası verebilecek bolluk içinde olmaktır. Bu bolluk ise kişinin mesken ve elbisesinden fazla veya kendisinin ve nafakalarını sağlamak üzerine vacip olan kimselerin ihtiyaç duydukları ve onlar için yeterli miktardan fazla zekat nisabı olan iki yüz dirheme veya bu miktara eşit mala sahip olmaktır. Malikilere göre kurban kesme kuvvetine sahip olmak de­mek: Sene boyunca muhtaç olan herhangi bir şey için onun bedeline yani fiyatına ihtiyaç duymamak demektir.

Bu şekilde olan kimse şayet borç alabilecek ise borç alabilir. Şafıüere göre kurban kesme kuvvetine sahip olmak demek: Kendisi­nin ve ihtiyaçlarını karşılamak durumunda olduğu kimselerin ihtiyacından fazla olarak kurbanın kıymetine bayramın birinci günü veya »teşrik günlerinde sahip olan kişi demektir. Zira bu vakitler kur­ban kesme zamanı örneğin fıtır sadakasında olduğu gibi.

Onlar bu sadaka miktarının kişinin kendinin ve ihtiyaçlarını karşılamak durumunda olduğu kişilerin sadece kurban bayramı gü­nü ve gecesi muhtaç oldukları miktardan fazlasına sahip olmasını şart koşmuşlardır. Hanbelilere göre kurban kesmeye kuvveti yeten kimse şayet ödeyebilecekse borç almak suretiyle bile olsa kurban kıymetini elde edebilen kimsedir.

Kurban kesmenin özel bir vakitte olması, Hanefılere göre; Kur­ban bayramının birinci günün gecesinde, kurban kesmek caiz değil­dir. Şu halde Zilhiccenin onuncu gecesinde kurban kesmek sahih değildir. Bunun gibi, dördüncü günün gecesinde de kurban kesmek sahih değildir. Zira Ashab-ı Kiram'dan bir kaç kişi şöyle demiştir.

"Kurban kesme günleri üç gündür."

Sözlükte "günler" sözü aynı zamanda geceleri de içine alır. Yal­nız gece kurban kesmek mekruhtur.

Malikiye göre; geceleyin kurban kesmek sahih değildir. Gün­düz ise, birinci günden başka imsak yerinin ağarmasından itibaren başlar. Malikilere göre: iki şavt daha vardır.

Birincisi: Kurban kesenin müslüman olması. Bu sebeble kur­ban kesen kimsenin vekil olarak Ehl-i kitabdan bile olsa bir kafirin kurban kesmesi caiz değildir. Malikiden başka, kurbanı müslüman-dan başkasının kesmemesi menduptur kitap ehli zimminin kesmesi mekruhtur.

İkincisi: Kurban bedeline ortak olmamak. Malikilerden başka

bir kurbanlık eğer deve veya sığır olursa o zaman ortaklık kesinlikle sahih olur. Bir sığırda veya bir devede her birisi yedi paydan bir pay alsa kesinlikle sahihtir. Yedi kişiden fazla veya eksik olursa o zaman sahih olmaz.

Hanefılere göre; bir deve veya bir sığırda, her yedi kişi Allah'a yakınlığı isteyerek ortak olsa o kurban sahih olur. Şayet aralarından bir tanesi et yemek masdadıyla ortak olsa o kurban sahih olmaz. Fakat Şafıilere göre o kurban sahihdir.

Malikilere göre; Hacılardan başka kurban kesmek sünnettir. Zira hacının yerine getirmesi gereken sünnet hedydir. Hacılardan başka ister mukim olsun, isterse seferi olsun şartsız olarak kurban kesmek sünnettir.

Şafıilerle Hanbelilere göre; ister misafir, ister hacı veya başka­ları olsun, tüm müslümanlara kurban kesmek sünnettir. Zira, "Rasulullah, hanımları adına inek boğazlayarak kurban kesmiş­tir,"

Buhari ve Müslim'in rivayet ettiğine göre; "Mina'da bulunan hacıya kurban kesmek sünnet değildir ve onun Mina'da kestiği kur­ban değil, hedydir." diyenlerin görüşleri reddedilmiştir.

Özet olarak Hanefılerden başka, kurban kesmek misafir için de, başkaları için de sünnettir. Hanefıler kurban kesme mükellefiyeti yoktur demişlerdir.

Küçük çocuk için velisinin malından kurban kesmek. Hane-filerle Malikilere göre mendubtur. Şafıilerle Hanbelilere göre mendup değildir. Ebu Hanife ile Ebu Yusufun görüşünde, sahih olana göre küçüğün malından kurban kesmek vacibtir. Şu halde, yerine babası veya vasisi kurban keser. Veli fıtır sadakası gibi, küçük çocukların her birisi için bir koyun veya yedi kişi için bir deve veya bir sığır ke­sebilir. Muhammed ve Züfer'e göre; veli çocuğun malından kesmez. Kendi malından kesebilir.

Muftabihi küçük çocuk için kurban kesmek mendubdur. Kur­ban kesmek için niyeti getirmek şarttır. Niyetsiz kurban kesmek, kurban yerine geçmez. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

Ameller ancak niyetlerdir ve her kişi için niyet ettiği vardır." Başka bir hadis ise şöyledir.

"Niyeti olmayanın amelide yoktur." Zira et maksadı ile de hay­van kesilir.

Kurban kesmekten maksat, Allah'a yakın edici bir amel söyle­mektir. Örneğin kurban ancak niyetle taayyün olur. Şafıilerle Han­belilere göre niyetin kurbanın kesilmesi ortasında getirilmesi şarttır. Yalnız kalbi ile niyetini getirmesi yeterlidir. Diliyle niyetini söylemesi şart değildir. Zira niyet kalbe bağlıdır ve onun işleridir. Dil ile söy­lemekte bu niyetin açıklanmasıdır.

Berâ (ra)'dan Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur. "Şu kurban bayramı günümüzde ilk yaptığımız iş namaz kılmak, sonra dönüp kurbanımızı kesmektir. Kim bunu bu tertip üzerine yaparsa sünnetimizi tam olarak yerine getirmiş olur. Namazdan evvel kur­banını kesen kimse ise ailesi için et temin etmekten başka bir şey bir kurbanlık eğer deve veya sığır olursa o zaman ortaklık kesinlikle sahih olur. Bir sığırda veya bir devede her birisi yedi paydan bir pay alsa kesinlikle sahihtir. Yedi kişiden fazla veya eksik olursa o zaman sahih olmaz.

Hanefilere göre; bir deve veya bir sığırda, her yedi kişi Allah'a yakınlığı isteyerek ortak olsa o kurban sahih olur. Şayet aralarından bir tanesi et yemek masdadıyla ortak olsa o kurban sahih olmaz. Fakat Şafiilere göre o kurban sahihdir.

Malikilere göre; Hacılardan başka kurban kesmek sünnettir. Zira hacının yerine getirmesi gereken sünnet hedydir. Hacılardan başka ister mukim olsun, isterse seferi olsun şartsız olarak kurban kesmek sünnettir.

Şafıilerle Hanbelilere göre; ister misafir, ister hacı veya başka­ları olsun, tüm müslümanlara kurban kesmek sünnettir. Zira, Rasulullah, hanımları adına inek boğazlayarak kurban kesmiştir.

Buhari ve Müslim'in rivayet ettiğine göre; "Mina'da bulunan hacıya kurban kesmek sünnet değildir ve onun Mina'da kestiği kur­ban değil, hedydir." diyenlerin görüşleri reddedilmiştir.

Özet olarak Hanefilerden başka, kurban kesmek misafir için de, başkaları için de sünnettir. Hanefiler kurban kesme mükellefiyeti yoktur demişlerdir.

Küçük çocuk için velisinin malından kurban kesmek. Hane-fılerle Malikilere göre mendubtur. Şafıilerle Hanbelilere göre mendup değildir. Ebu Hanife ile Ebu Yusufun görüşünde, sahih olana göre küçüğün malından kurban kesmek vacibtir. Şu halde, yerine babası veya vasisi kurban keser. Veli fıtır sadakası gibi, küçük çocukların her birisi için bir koyun veya yedi kişi için bir deve veya bir sığır ke­sebilir. Muhammed ve Züfer'e göre; veli çocuğun malından kesmez. Kendi malından kesebilir.

Muftabihi küçük çocuk için kurban kesmek mendubdur. Kur­ban kesmek için niyeti getirmek şarttır. Niyetsiz kurban kesmek, kurban yerine geçmez. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

"Ameller ancak niyetlerdir ve her kişi için niyet ettiği vardır." Başka bir hadis ise şöyledir.

"Niyeti olmayanın amelide yoktur." Zira et maksadı ile de hay­van kesilir.

Kurban kesmekten maksat, Allah'a yakın edici bir amel söyle­mektir. Örneğin kurban ancak niyetle taayyün olur. Şafiilerle Han­belilere göre niyetin kurbanın kesilmesi ortasında getirilmesi şarttır. Yalnız kalbi ile niyetini getirmesi yeterlidir. Diliyle niyetini söylemesi şart değildir. Zira niyet kalbe bağlıdır ve onun işleridir. Dil ile söy­lemekte bu niyetin açıklanmasıdır.

Berâ (ra)'dan Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur. "Şu kurban bayramı günümüzde ilk yaptığımız iş namaz kılmak, sonra dönüp kurbanımızı kesmektir. Kim bunu bu tertip üzerine yaparsa sünnetimizi tam olarak yerine getirmiş olur. Namazdan evvel kur­banını kesen kimse ise ailesi için et temin etmekten başka bir şey yapmamıştır. Namazdan evvel kesilen kurbanda ibadet anlamı yok­tur." Berâ devam ederek diyorki: Ebu Bürde (ra) "Namazdan evvel kurbanını kesmiş ve Ve kurban olarak kestiğim musinneden daha değerli bir cezea vardır.' demiştir." Bunun üzerine Peygamber (sav) Efendimiz onu kes ve ancak senin için olur. Başkası için cezea kur­ban olarak kafi değildir, buyurdular.

Cezea altı aylık koyun manasına gelir. Kurban edilmesi caizdir. Bazılarına göre iki yaşına girmiş koyuna, üç yaşına girmiş sığıra ve ata, ve beş yaşma girmiş deveye denir. Müsinne üç yaşma girmiş buzağıya denir. Kurban kesme vakti kurbanın birinci günü imsak yerinin ağarması ile girer. Üçüncü günü güneşin batmasından az öncesine kadar devam eder. Şu halde bayram namazı kılmakla mü­kellef olan şehirlerde duran kimseler, bayramın birinci gününde hutbe okumadan önce bile olsa, yalnız şu var ki, bayram namazının edasından sonra kurban kesebilir. Bir özür nedeniyle namazın ter-kedilmesi durumunda ise bayram namazı kılacak kadar bir zaman geçtikten sonra kesebilir.

Üzerine bayram namazı vacib olmayan köy halkı ise, birinci gün şafak yerinin beyaz olmasından sonra kesebilir. Kurbanlık olan hayvan kaybolursa veya çalınırsa, onun yerine başkasını satın alır ve sonra kaybolanı bulsa efdal olan ikisini de kesmesidir. Eğer ilk koyunu keserse de caiz olur. İkincisinin kıymeti birinciden fazla olsa veya birincinin gibi olsa o zaman ikisinin de kesilmesi caiz olur.

İnsanlar bayram gününün belli olmasında yanılsalar, aynı za­manda namaz kılıp kurban kestikten sonra, o günün arefe yani vak­fe günü olduğu anlaşılsa, kıldıkları namaz ve kestikleri kurban sa­hih olur. Kurban kesme günleri birinci gün (yani Nahr günü) ile on­dan sonraki iki gündür. Vakti geçtikten sonra kurban kesmeyecek olsa, eğer o kurban vacib kıldığı adak kurbanı ise veya kurban kes­mek niyetiyle fakir ya da zengin biri tarafından satın alınmış ise, o-nu tasadduk eder. Zira öyle bir kurban nezr olmuş kurban hükmün­dedir.

Eğer zengin olan bir kimse, kurbanlığını satın almamış ise, sa­hih olan görüşe göre bir kıymetini tasadduk etmek gerekir. Zira zen­gin üzerine vacibtir. Fakir üzerine ancak satın almakla vacib olur. Ebu Hanife ile iki talebesinin görüşüdür, [114]

Hanefılerin delili; el-Bera b. Azib'in rivayet ettiği yukarıda ge­çen hadistir. "Kim namazdan önce kurban keserse bunu kendisi için kesmiş olur. Kim de namazdan sonra keserse onun bu kurbanı ibadet olur. Müslümanların sünnetine tabi olur." Başka bir hadis te şöyledir;

Enes (ra)'in Buhari tarafından rivayet edilen hadisinde şöyle denilmektedir. "Her kim namazdan evvel kurban keserse bunu iade etsin. Her kim namazdan sonra keserse bu ibadet tamam olur ve müslümanîann sünnetine isabet etmiş olur." buna göre, Rasulullah kurban kesmeyi namaza göre ölçü yapmıştır.

Hutbeye bağlı yapmamıştır. Demek şöyle oluyor; kurbanın ke­silmesi hutbeye değil namaza bağlı kılmıştır. Kurban kesmenin üç gün ile mahdutlanmış olmasının delili; Hz. Ömer ve Hz. AH ve İbni Abbas'dan gelen rivayettir. "Kurban kesme günleri üç gündür bu günlerin ilkleri en sevabhlarıdır." İbni Ömer'de şöyle demiştir. "Kur­ban günleri, birinci kurban gününden sonra iki gündür." İmam Malik Muvatta'da rivayet etmiştir.

Malikiler'e göre bayram namazı kıldıran imamın kurban kesme vakti bayram namazından ve hutbeden sonra gelir. Bundan evvel kurban kesmesi caiz olmaz. İmamdan başkaları için, birinci gün ve imamın kesmesinden sonra veya imam kesmiyor ise. İmamın kur­banını kesebileceği bir müddet geçtikten sonra kesmeleri gerekir. Kim olursa olsun, kurbanını imamdan evvel kesecek olsa kurbanı sahih olmaz. Bir daha kesmesi gerekir.

Kurban kesme vakti; Malikiler de Hanefıler gibi sınırlamışlar­dır. Aynı şekilde bu görüş Hanbelilerin görüşüdür. Zira Allah (c.c.) şöyle buyuruyor;

Taki onlar, kendileri için menfeatlere şahit olsunlar. Be­lirli günlerde Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine Allah'ın adını zikretsinler.[115]

"Belirli günler" en meşhur açıklama şöyledir; Kurban bayramı­nın ilk günü ile o günden sonraki iki gün demektir. Her üç mezhebe göre:Birinci günü ikinci güne bağlayan gece olan Zilhicce'nin on birinci gecesi ile ikinci günü üçüncü güne bağlayan Zilhicce'nin on ikinci gecesidir. Kurban bayramı birinci günün gecesinde kurban kesmek sahih olmaz. Yani Zilhicce'nin onuncu gecesidir.

Dördüncü günün gecesinde de kurban kesmek sahih değildir. Zira "kurban kesme günü üç gündür" Şafıilere göre kurban kesme zamanı kurban bayramının birinci günü güneş doğup iki rekat na­maz ve hafif tutulan iki hutbe okunabilecek zamanın geçmesiyle meydana gelir ve aynı zamanda bayramın dördüncü günü güneşin kayp olmasıyla sona erer. Bir kimse bayram günlerinde kurban kes­mezse bayramdan sonra uhdiyye niyetiyle kesmesi caiz olmaz. Şu halde namaz gibi kazası söz konusu olmaz. Fakat bayram günlerin­de nezir adamış ise kaza olarak kesmekle mükellef olur. Şayet yuka­rıda zikr olunan vaktinden önce kesecek olursa kesinlikle kurban yerine geçmez. Zira Buharı ve Müslim, Bera b. Azib'den şöyle rivayet etmiştir.

"Bu günümüzde, ilk yapacağımız iş, önce namaz kılmamız son­ra da dönüp kurban kesmemizdir." Kurban kesme zamanı gece ve gündüz olmak üzere teşrik günlerinin sonuna kadar devam etmek­tedir. Zira Rasulü Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:[116]

Kurban kesme vakti gece olsun gündüz olsun sonuna kadar devam eder ki, bu vakit Zilhiccenin 10. Günü ile 11,12,13. günleri­dir. Kurban kesmek için en makbul vakit, kuşluk vaktinin başlangı­cı olan, ufukta bir mızrak boyu yükselişinden sonra kılınacak iki kısa rekat ile okunacak iki kısa hutbelik zamanın geçmesiyle girer. Eğer bu zamandan evvel kurban kesilirse bu kurban olmaz.

Netice olarak, Şafiiye göre; kurban kesme vakti gece ve gündüz olmak üzre, teşrik günlerinin sonuna kadar devam eder. Zira Pey­gamber (sav) Efendimiz yukarıda geçen hadisi şerifte şöyle bulun­muştur. "Arefe küllüsüyle vakfe yeridir. Ve bütün teşrik günleri de kurban kesme vaktidir."

İbni Hibban'm bir rivayetinden ise; "Bütün teşrik günlerinde kurban kesilir" denilmektedir. Fakat gece vakti kurban kesmek veya bir hayvan boğazlamak bu mesele de nehy olduğu için mekruhtur. Zira bu nehy fakirlerin hazır olmaması içindir veya kesmedeki hata­dan endişe edildiğindendir.

Şafıilere göre kurban kesmek Müekked bir sünnettir. Fakat iki sebeb olduktan sonra vacib olur.

1. Kurban için elverişli olan bir hayvana işaret edilerek, 'bu be­nim kurbanımdır' veya 'bu ineği gelecekte kurban edeceğim' demesi ile vacib olur.

2. Allah'a yaklaşmak maksadıyla 'Allah için kurban kesmek, zimmetime borç olsun' diyerek nezir adayan kimseye kurban kes­mek, adanan herhangi bir ibadet gibi vacib olur.

 

Kurban Kesmekle Mükellef Olanlar İçin Üç Şart Vardır:

 

Müslüman olmak. Akıl ve baliğ olmak.

3. Kurban kesmeye kuvveti olmak kişinin bayram günü ve bay­ramdan sonra teşrik günlerinde yemek, elbise mesken için lazım o-lan kimselerin harçlığından başka kurban fiyatına kimetine sahip olması demektir.[117]

Alimler yalnız hayvanların kurban olarak sahih olacağı üzerin­de ittifak etmişlerdir. Hayvanlardan maksud olunan; deve, inek, ca-mıs ve bunların çeşitleridir. Bunlarla beraber, keçi ve koyundur. Bu hayvanların erkeği ve dişisi idiş edilen ve edilmeyen olanları arasında fark yoktur. Fakat yaban öküzü, gazal, geyik ve buna benzer başka çeşit hayvanlar kurban edilmezler. Zira Allah Teala (c.c) şöyle buyur­maktadır; "Tüm ümmet için, kurban kesecek yer belli ettik. Hat­ta ki,kendilerine rızık verilen davarlar üzerine Allah'ın emrini zikretsinler. [118]

Diğer taraftan Rasulullah (sav)'dan olsun, ashabı kiramdan ol­sun, bunların dışında hayvanların kurban edildiğine dair mukabil bir kaynak gelmiş değildir. İkinci sebebi ise, kurbanın kesilmesi aynı zamanda bir ibadettir. Bunun için zekat gibi, kurban da belli hay­vanlara hastır. Hanefi ve Malikilere göre; davarlardan ve davar olma­yandan doğan yavru, örneğin; birisi vahşi diğeri evcil olan anne ba­badan doğan yavru, babaya değil anaya tabî olur.

Yabani ile ehlî iki hayvan arasından doğan hayvan bu mesele­de anasına tâbidir. Anası ehlî ve belirtilen üç cinsten birisi ise caiz o-lur. Babası ehlî olursa anası yabani ise kurban olmaz. Erkek dağ ke­çisi ile ehlî dişi keçiden doğan hayvan keçi doğarsa caizdir. Dağ keçisi doğarsa kurbanlık olmaz. Bunun gibi vahşi bir sığır yakalanıp eh-lileştirilse bile kurbanlık olmaz. Dağ keçisi de öyledir. Zira aslı vah­şidir.

Şafiilere göre; iki davar çeşidinin çiftleşmesinden dünyaya ge­len yavru kurbanlık için caizdir. Fakat anne babasından daha bü­yük olana kıyas olunur. Örneğin: koyun ile keçi çeşidinden meydana gelen yavrunun şartsız olarak iki yaşına girmiş olması lazımdır.

Hanbelilere göre; Hangisinin eti fazla ise kurban için onun se­vabı daha çok olur. Şayet et ve kıymet itibarıyla denk olurlarsa, han­gisinin eti daha lezzetli ise o daha efdaldir. Buna mukabil şayet et ve kıymette denk ise, o zaman bir koyun bir ineğin yedide birinden ef-taldir. Eğer ineğin yedide birinin eti fazla ise o zaman efdal olur. Şa­yet etleri ve kıymetleri denk ise, o zaman koç koyundan daha iyi o-lur. Bunun aksi ise tam tersi olur.

Keçinin dişisi, etleri eşit olursa ve aynı zamanda burulmamış ise, o zaman erkeğinden daha İyidir. Devenin ve sığırın dişisi et ve değer bakımından denk olurlarsa o zaman erkeğinden efdal olur. Zi­ra dişilerinin eti lezzetli olur. Buna mukabil burulmuş erkek daha iyidir. Zikr olunan şekli de olmazsa dişisi daha iyi olur. Beyaz ve boy­nuzlu olanı diğerlerinden iyidir.

Malikilere göre; en faziletli olan kurbanlık, koyundur. Ondan sonra sığır, ondan sonra da deve türüdür. Koyunun da evvela er­keği, sonra burulumuş olanı, ondan sonra da dişisidir. Koyundan sonra keçi, zira etlerin lezzet sıralaması öyledir. Bunlara göre; er­kekler, dişilerden, beyazlar da siyahlardan, daha iyidir. Beyazının si­yahından daha iyi olduğu görüşünde Şafîilerle, Hanbeliler Malikiler gibi söylemişlerdir.

Şafii ve Hanbelilere göre de; kurbanların en iyisi erkek devedir. Zira devenin eti daha fazla olur. Ondan sonra sığır, ondan sonra ko­yun, ondan sonra keçi cinsi gelir. Zira koyunun eti keçinin etinden lezzetli olur. Keçiden sonra ise bir ineğe veya bir bedeneye ortak ol­maktır. Buna kıyas; yedi tane koyun bir erkek deveden veya bir inek­ten daha iyidir. Zikrettiğimiz gibi koyunun eti daha lezzetlidir.

Şayet miktarları eşit ise bir koyun kesmek bir deveye ortak ol­maktan daha iyidir. Zira bu surette hem tek başına kan akıtmış o-lur. Hem eti daha lezzetli bir hayvan kesmiş olur. Eğer devenin ye­dide birini eti fazla olursa o zaman deve efdaldir. Koç koyundan ef­daldir. Rasulullah'in kurbanlığı da koçtur. Bununla beraber koçun eti daha lezzetlidir.

Ubade b. es-Samit, Rasulullah'm şöyle dediğini rivayet etmek­tedir. "Kurbanın hayırlısı boynuzlu koçtur." Başka bir hadiste ise; "Koyunun ceza'ı ne güzel kurbandır."

Ceza seniyden öncedir. Ceza; Eğer koyun cinsinden olsa iki ya­şında, sığır ve diğer tırnaklardan olsa üç yaşında, deve cinsirden ol­sa beş yaşında olması gerekir. Şafii ve Hambeli mezhebine göre, bu­rulmamış koç Durulmuştan daha iyidir. Şafıiye göre de; erkek kur­ban dişiden daha iyidir. Zira erkeğin eti daha lezzetlidir. Burulmuş koçta Hanbelilere göre daha iyidir.Yağlı olan zayıf olandan sevab ba­kımından daha faziletlidir. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmuştur;

Kim Allah'ın şeairini yani hac menasikini veya kurbanı ta­zim yaparsa, önem verirse o kalplerin takvasındandır.[119]

İbni Abbas şöyle demiştir: Kurbanların tazim edilmesi, onların yağlı ve semiz olanlarının ve güzel olanlarının seçilerek kurban edil­mesi demektir. Bu meselede fakihlerin ittifakı vardır. Rengi beyaz ise mutlak olarak siyah olandan daha faziletlidir. Tüm fakihlerin ittifa-kiyle evvela beyaz olan sonra sarı ondan sonra kirli beyaz sonra kır­mızı sonra ala ondan sonra da siyah gelir.

Kurban edilecek hayvann yaşı: Fakihler seniy'in yani deve'nin beş, sığırın üç, ve koyunların iki yaşında ve daha yukarısını kurban etmesi caizdir demişlerdir. Hanefüer ve Hanbelilere göre: Koyun cin­sinden cüssesi büyük ve semiz bir cez'a altı ayını bitirip yedinci ayı­na basmış olsa kurbanlık için kafidir. Bunu bir kısım Maliki de ka­bul etmiştir.

Hanefılere göre: keçinin bir yaşını bitirip ikinci yaşına girmesi­ni şart koşmuştur. İnek ve camışı ise iki yaşını bitirip üçüncü yaşma girmiş olmasını şart koşmuştur. Deve ise beş yaşını bitirip altı yaşı­na girmiş. Malikilere göre: Keçi bir kameri yaş bitirip ikinci yılma takriben bir ay olarak geçmiş olması gerekir. Koyun ise iki yaşma girmiş ise yeterlidir. Sığır ve camız üç yaşını bitirip yalnız dört yaşı­na girmiş olması kafidir. Deve beş yaşını bitirip altıya girmiş olmalı­dır.

Şafıileri göre: Devenin altı yaşma girmiş olması gerekir. İnek ve keçinin üç yaşma girmiş olması şarttır. Koyunun da iki yaşma gir­miş olması şarttır. Hanbelilere göre ise şöyledir; Keçinin bir yaşını bitirmiş olması yeterlidir. İnek iki yaşını tamamlamış olması yeterli­dir. Devenin ise tam beş yaşını tamamlamış olması şarttır. Şu halde keçi cinsinde görüşler farklıdır. Zira Şafıilere göre tam iki seneyi dol­durmuş olması şarttır. Diğer mezheplere göre; bir yaşını bitirmiş ol­ması şarttır.

Fakihler ittifakıyla; koyun ve keçiyi ancak bir kişi kurban ede­bilir. Deve veya sığırın yedi kişi için yeterli olacağını söylemişlerdir. Zira Hz. Cabir'in rivayeti şöyledir;

Hudeybiye de Rasulullah (sav) ile birlikte kurban kestik deveyi de sığırı da yedi kişi için kestik." (Müslim'in lafzında şöyledir.) "Ra­sulullah (sav) ile berabar hacca niyet ettik ve çıktık. Rasulullah (sav) bizlerden deve ve sığırdan her yedi kişi için bir bedeneye ortak olma­sını emretti." Şafıiler bu hadisin zahirine göre ortak olan kimse evin halkı değildir. O ortaklardan herhangi biri kurban kesmek isterse, bir diğer ortak hediye irade ederse, başka bir ortağı da et niyetiyle ortak istese eti paylaştırmak hakları vardır.

Hanbelilere göre; bir kişinin ev halkı adına bir tek koyun veya bir inek yada bir deve kurban etmesi için caizdir, demişlerdir. Zira "Rasulullah (sav) bir koçu kendisi ile ailesi adına kesmiştir. Boynuz­lu beyaz iki koçun, birisini kendi adına diğerini de ümmeti adına kesmiştir."

Ebu Davud'un başka bir hadisi de şöyledir.

"İnsanlar Peygamber (sav) zamanında bir koyunu hem kendi adına hem aile halkı adına kurban eder. O etten hem kendileri yer hemde başkalarına yedirirlerdi." Malikilere göre de öyledir. Şafiilere göre şöyledir; bir aileden kişinin kurban kesmesi ile sünneti kifaye meydana gelir. İsterse ötekilerin izni bu kurbanlıkta olmasın.

 

Kurban Olmasını Yasaklayan Sıfatlar:

 

Bunlar tüm fakihlerin ittifakı ile dört tanedir: Zira bu konuda delilleri; El- Ber'a b. Azib'in rivayet ettiği şu hadisi şeriftir.

Dört özellik kurbanlıklarda caiz değildir. Açıkça belli olan kör­lük, açıkça belli olan hastalık, açıkça belli olan topallık, iliği kurumuş derecede zayıflık. Fakihler bu dört kusura kıyas ederek başka ku­surları da ilave olarak eklemişlerdir ki, bunlar bu ayarda veya daha kötü olan körlük ayağın kesilmiş olması gibi kusurlardır. Zira bu gi­bi ayıplar da etin azlığı sonunda belli olur. Kurbanlık olacak hayvan­lardaki bu-ayıplar mezheplere göre aşağıda izah olmuştur.

Hanefılere göre; deli ve sersem olan hayvan karnını doyurmu­yorsa kurban için kesilmesi caiz olmaz. Kulağı küçük delik ve dam­galı olursa kurban için caizdir. Kulağının yarısı veya ekserisi gitmiş ise kurbanlık olmaz. Boynuzlu veya boynuzsuz, boynuzunun birazı kırık, husyesinin buruk olması kurban için caizdir. Burnu kesilmiş olan bir hayvan kurbanlık için caiz değildir. Kör, tek gözlü, kulaksız kesim yerine gidemeyecek kadar hasta , cılız, topal, kemikleri içinde iliği kalmamış seviyede zayıf, kulağının veya kuyruğunun ekserisi veya meme başları kopmuş bir hayvanın kurbanlığı caiz değildir. Sa­tın aldığı zaman ayıpları yok iken sonradan bu ayıplar meydana gel­se eğer fakir ise onu kesecek zengin ise onun yerine başka bir hay­van keser.

Fakirlere kurban vacip olmadığı için ayıplı hayvanı da kesse kurban olur. Burnu kesilmiş hayvan kurban için caiz olmaz. Dişleri­nin ekserisi düşmemiş ise kerahetle caiz olur. Hayaları ile birlikte er­keklik organı kesilmiş olan hayvan kurban için caiz değildir. Zaruret halı olmazsa kurbanlık için hazırlanmış deveye binilmez, kurbanlık hayvanın sütü sağılmaz. Şayet kurbanın götürüleceği yer uzak ise, ve sağılması gerekiyorsa sütü sağılıp tasadduk edilir. Götürüleceği yer yakın ise sütü sağılmaz. Hayvanı rahatsız etmemesi için, meme­lerine su verilir.

Ölü için kurban kesmek isteyen kimsenin, bunu bayram gün-lerind.e kurban etmesi vacib olur. Zira kurban, özel vakitte kesilen hayvanın ismidir. Şu halde kurban niyetiyle olmazsa fakirlere dağıt­mak niyetiyle kesecekse istediği zaman kesebilir ve dağıtır.

Şafiilere göre ise meyyitin vasiyyeti olursa kurbanın onun için kesilmesi caiz olur. Vasiyyeti olmazsa kurban kesmek yerine geçmez. Belki sadaka olarak kendisine olur. Şafiilere göre; eti azaltan kusur­lardan ber'i olmasıdır. Kör, topal, uyuzlu, çok az otlayan, çok zayıf ve hasta, dilinin hepsi veya bir kısmı kesik olan, kulağı, memesi, kuyruğu (hepsi veya bir kısmı) kesik olan, dişleri (hepsi veya ekseri) dökülmüş olan hayvan kurbanlık için caiz değildir.

Kulağı yarılmış veya delinmiş, boynuzu olmayan veya kırık o-lan hastalığı az, gece görmeyen, yaradılışça memesi olmayan hayvanın kurban olmasında kesinlikle cevaz vardır. Kulağın felç olması da kurban için caiz değildir. Deli yani otlakta dolaşırken çok az otlayan ve bunun neticesinde zayıflayan hayvan kurban için caiz değildir.

"Boynuzlu olan hayvan, boynuzsuzdan sevab bakımından da­ha hayırlıdır." Zira kurbanın faziletli olanı boynuzlu koçtur. Bu ha­disin senedi de sahihtir. Aynı zamanda da görünüş itibarı ile de öy­ledir. Kulağının yarılmasının ve delinmesinin açık olan görüşe göre zararı yoktur. Fakat bunun sonucunda kulağının bir parçasının düşmüş olmaması gerekir. Kısacası şöyledir. Etin noksanlığına se-beb olan her ayıp caiz değildir. Etin noksanlığına sebeb olmayan ayıplarm ise kurban için zararı yoktur.

Malikilerle Hanefiler, kulağının üçte birden fazlası kesilmiş bir hayvanın kurbanlığı caizdir, demişlerdir. Hanbeliler, organlarının yandan fazlası kesik olan hayvanlar caiz değildir demişlerdir. Şafiiler ise, az bile olsa yine caiz değil, demişlerdir. Örneğin; boynuzu kırıl­mış bir hayvan Hanefılere göre, kırılma kökten olmazsa, kurbanlık için caiz olur.

Malikilere göre ise; kırığı ne kadar az da olsa eğer rahat olursa o zaman kurban olur. Şafiilere göre ise, eti noksan edilmediği sürece kurban için caizdir demişlerdir. Hanbelilere göre; yarısından daha az bir miktar gitmişse kurban için caizdir.

Kurbanlık satın alan bir kimsenin yününü kesmesi, ondan bi­nek veya yük hayvanı olarak, fayda görmesi vaktinden önce kesecek olursa veya yününü kırpacak olursa etini veya kıymetini tasadduk eder. Yün tiftik veya tüyünü de aynı surette sadaka olarak vermek gerekir. Hatta hayvanı satması bazı mezheplerce caiz değildir. Bazı mezheplerde mekruhtur.

Kurban kesmek isteyen kişinin şunları yapması müstehaptır: Şayet gücü yetiyorsa, o kendi kurbanını kesecektir. Kendisi gücü yetmiyorsa başkasına kestirir. Zira bu Allah'a yakınlıktır. Bunu ken­disinin yapması daha elzemdir. Zira "Rasulullah (sav) Haram-ı Şerife Hedy niyetiyle yüz deve götürmüş ve atmış tanesini kendi eliyle bo­ğazladıktan sonra, elindeki bıçağı Hz. Ali (ra)'ye vermiştir. Geri kala­nını Hz. Ali (ra) kesmiştir."

Başkasına kestirecek ise, kesen kimseyi kendi yerine vekil e-dip, başında durması mendubtur. Kurban ehli kitaba, çocuğa ve kör olan birisini vekil tayin etmek mekruhtur. Müslüman bir kimsenin zimmi birisini vekil tayin etmesi caiz olur. Mecusinin hayvan kesme­si ise haramdır. Zira bu işe ehil değildir. Kurbanı keserken hayvana eziyet vermemeli. Kesme yerine incitmeden götürülmelidir. Kesme­den önce hayvana su verilmelidir. Keserken keskin bir bıçak kulîanılmalıdır. Hayvanı sol tarafına yatırıp hazırladıktan sonra henüz e lirfi hayvanın boğazına dokundurmadan;

Yüzümü gökleri ve yeri yaradan Allah'a O'nun birliğine inana­rak çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Benim namazım, ibadetim hayatım ve Ölümüm hep alemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana öyle emrolundu ve ben Allah'a teslim olanların ilkiyim. Allah'ım dostun İbrahim'den sevgilin Muhammed' den kabul buyur­duğun gibi bendende kabul buyur" diye dua etmeli ve kurbanın yü­zünü kıbleye vermeli ve deyip, ondan sonra konuşmadan derhal kesmelidir. Sığır, koyun, keçi kıbleye doğru sol yanı üzerine yatırılarak kesilmelidir.

Şafîilere göre kurban keserken beş şey söylemek müstehaptır;

1. Besmele çekmek,

2. Peygamber (sav)'e salatu selam getirmek.

3. Kurbanlıkla birlikte kıbleye yönelmek.

4. Besmeleden evvel veya sonra tekbir getirmek.

5. Kabul edilmesi için dua etmek.

Bunun için kurban kesen şöyle der:

"Allah'ım bu sendendir ve sanadır." Yani bu nimet senden gel­miştir. Bu nimet ile sana yakınlaşmak istiyorum. Benden kabul eyle kadın için sünnet olan yerine başkasını tayin etmektir. Vekil olan kimsenin kimin adına kurban kestiğini söylemesine gerek yoktur. Zira bu vekalette niyet kafidir. Fakat adına kestiği kimsenin adını söylemesi daha iyi olur. Zira peygamber kurban kesince; "Allah'ım! Sen Muhammed'den aile halkından ve Muhammed'in ümmetinden kabul buyur, dedikten sonra kurbanı kesmiştir.

Bir kişi kurbanlığı tayin ederse, bir başkası onun yerine izin almadan aynı maksadla kurbanı keserse caizdir. Kurban kesildikten sonra hayvanın soğumasını ve tüm organlarının sükun bulmasını beklemek sünnettir.

 

Kurbanların Etlerine Göre Hükümleri

 

Hanefî, Maliki ve Hanbelilere göre; tatavvu olarak kesilen kur­banlardan, etinden yemek caizdir. Adak veya kurban niyetiyle satın almakla vacib kılınan kurbanın etinden yemek Hanefilere göre ha­ram olur. Bunun gibi kurbanın kesilmeden evvel doğurduğu yavru­nun etinden veya birinin zamanı mazide kurbanını kaza etmek kas­tında olduğu yedi kişi arasında kesilen ortak kurbandan da yemek haram olur.

Maliki ve Hanbelilere göre; tatavvu kurbanlarda, yemek caiz ol­duğu gibi adak kurbanlarındana yemek caizdir. Kurbandan yemesi­ni hem sadaka olarak bulunmasını hem hediye vermesini bir arada yapmak caizdir. Kurbanın hepsini de kendi yese veya üçgünden faz­la süre ile zahiri olarak saklasa Hanefi ve Malikilere göre; kerahetle beraber caizdir. Eğer kurbanın tamamını yiyecek olsa, kendisine et söyleyebilecek, -okka gibi- asgari miktarının tazminatını öder.

Hanefi'lerle Hanbelilere göre, üç kısma ayrılır.

a) Kurbanın üçte biri fakirlere tasadduk yoluyla verilebilir. Üç­te biri dostlarına, zenginlere hediye yoluyla verilebilir.Zenginlere te­mellük yoluyla verilmez. Onun için zengin o kurbanın etini satarsa caiz değildir. Zira orada temellük yoktur.

b) Kurbanın üçte birini kendisi yiyebilir. Fakat az kısmını yese fazlaca dağıtsa daha faziletlidir. Bu meselede yemenin delili şudur;

"Onlardan yiyin ve eli dar olana ve fakire ondan yedirin. [120] Etinden yiyin ve ondan dilenen dilenmeyen fakirlere yedirin. [121]

Hanbeliler bu iki ayetle amel ederek, başkalarına kurban etin­den yedirmeyi vacib saymışlardır. Zire emir vacib olmayı meydana getirir. Malikilerden başka diğer mezheplere göre, kurban etinin üçte bir oranla dağıtılmasının delili; İbn. Abbas'm Rasulullah'ın kurban etini nasıl dağıttığını anlatan şu hadisidir; "Aile halkına üçte birini yedirir. Fakir komşularına üçte birisini yedirir. Dilenenlere de üçte birini tasadduk eder.

Etin Dağıtılacağı Cihetler de üçtür; Yemek ve saklamak. Ayeti kerimedeki, yedirmek. Malikilerin delili ise şöyledir;

"Yiyiniz,saklayınız ve tasadduk ediniz." Veya "yediriniz ve sak­layınız [122] başka bir hadis-i şerifte ise şöyledir.

"Ben sezi gezen bedevi Arablar doyısıyla (kurban etinden sak­lamanızı) söylemiştim. Şimdi artık yiyiniz. Saklayınız ve tasadduk ediniz."

Kurbanın derisinin, yağının, etinin, ayaklarının, başının, tüyü­nün, tiftiğinin, kesildikten sonra sütünün satılması caiz değil ve ha­ramdır. İster o kurban tatavvu olsun, isterse vacib olsun fark yok­tur. Zira Rasulullah şöyle buyurmuştur.

Şu halde Rasulullah (sav) Efendimiz, hayvanın derilerinin de paylaştırılmasını emretmiş, satılmalarını yasaklayarak, şöyle buyur­muştur. "Kurbanın derisini satan kimsenin kurbanı olmaz." aynı za­manda hayvanı kesen kasaba derisini veya herhangi bir parçayı kes­me ücreti kesinlikle caiz olmaz. Zira Hz. Ali (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir "Rasulullah (sav)'in {boğazlandıkları zaman) develerin ba­şında durmamı develerini ve sırtlarmdaki çullarını paylaştırmamı, dan kasaba her hangi bir şey vermemi emretti. Ve bana kasaba ücretini biz kendimiz veririz 'dedi. [123]

Şu halde kestiği kimse fakir ise veya hediye olmak üzere kur­bandan herhangi bir pay verecek olursa kesinlikle bir mahsuru yok­tur. Zira o da başkası gibi o kurbandan almak hakkı vardır. Hatta onun hakkı herkesten önce gelmektedir. Zira, o bu kurbanın kesme­sinden zorluk görmüştür. Kurban sahibi kurbanın derisinden tu­lum, kırba, post, kalbur vb gibi şeyler yapmak isterse caizdir.

Hanefilere göre istihsanen kurbanın derisi ile kendi işine lazım olan bir şeyi takas etmek caiz olur. Zira alınan şey verilen derinin yerine geçer. Fakat deri ile içilecek, yenilecek veya postu, dinar dir­hem para veya tüketilen maddeler mukabilinde satması caiz değil­dir. Derisi ile faydalanmasına caiz olmasına delili ise şöyledir;

"Hz. Aişe (r.anhu), kurbanlığının derisini tulum yapmış idi."

Malikilere göre kurban etinden Hristiyana, Yahudilere verilme­si mekruhtur. Hanbelilere göre; tatavvu kurbanlarından kafire hedi­ye vermek caizdir demişlerdir. Vacib kurbanlardan caiz değil demiş­lerdir.

Sonuç olarak kurbanın derisinden sadaka verilir veya deriyi, kalbur, sofra, kırba, dağarcık, tulum, seccade gibi evde kullanılacak bir şey yapar. Fakat satamaz.

Kurbanlık ta zekat gibi bir beldeden başka bir beldeye nakledi-lemez. Mekruhtur. Fakat kurbanın kendi akrabalarına veya kendi beldesi dışındaki daha fakir, muhtaç insanlara götürülmesi caizdir. Bu sebebden başka ise kerahetle kurbanı yerine gelmiş olur.

Namazın kısaltılabileceği kadar veya daha uzak bir mesafeye nakledilmesi caiz olmaz. Fakat buradaki insanlar kurbanın vacib ol­duğu yerdeki insanlardan daha muhtaç ise o zaman kurbanın ek­serisinin onlara gönderilmesinin, azının da kendi beldesindeki in­sanlara verilmesi vacib olur.

Malikilere ve Hanbelilere göre; malın bulunduğu beldeden, na­mazın kısaltılacağı beldeden daha kısa bir yere gönderilmesi caizdir. Namazı kısaltacağı mesafeye kadar gönderilmesi ise kesinlikle ha­ramdır. Eğer nakledecek olsa bununla beraber kurban makbul olur.

Şafİilere göre; eğer kişi 'şu koyunu kurban edeceğim' veya bunu kurbanlık kıldım şeklinde adayarak kendisine vacib kılsa, kesilen kurbandan hem kendisi, hem nafakası üzerine vacib olan aile efradı yiyemez, caiz değildir. Şayet onlardan biri o kurbandan yerse, onun bedelini vermek zorundadır.

Tayin edilmiş kurbanın yavrusu da anası gibi kesilir. Ancak kurban sahibi hayvanının sütüne kıyasen yavrunun tamamını yerse caiz olur. Fakat kurbanın tamamının tasadduk edilmesi vacib olur. Tatavvu kurbanı kesilmişse, sahibi istediği gibi yiyebilir ve çocukla­rına da yedirebilir. Ne kadar isterse sadaka olarak verilebilir. Şu hal­de azının yenerek çoğunun sadaka olarak verilmesi daha uygundur.

Üçte birini fakirlere yedirir, üçte birini zengin komşularına he­diye olarak verir. Fakat zengine verilen kurban eti yenmek üzere he­diye olarak verilir. Zengin o eti satamaz. Zira o etten temellük yok­tur. Fakat fakire verilen onu mülk edinmesi içindir. Fakir istediği gi­bi davranabilir. Fakir ister satar isterse yer. İsterse başkasına hediye eder. Bu konuda ki deliller şu ayettir; "Biz o kurbanlık develeri de size Allah'ın (dininin) işareti yaptık. Onlarda sizin için hayır var­dır. O halde onlar ayakları üzerinde durup kurban edilirken, on­ların üzerine Allah'ın adını zikrediniz, artık kesilip yanlara düş­tükleri zaman, onlardan yiyin. Kanaatkar olana da isteyene de yedirin. İşte böyle onları size müsahhar kıldık. Ola ki şükreder­siniz. [124] Ayetteki, 'el-Bais' kelimesi şiddetli ihtiyaç sahibi fakir kişi demektir.

Kurban sahibi kurbanının derisini sadaka olarak vermelidir. Veya o deriyi kendisi için de kullanabilir. Fakat derinin satılması ve­ya ücret karşılığı kasaba verilmesi kesinlikle caiz değildir. Zira böyle yapmak kurban için büyük noksanlıktır. Bu gibi şeyler kurbanı fe­sada götürür. Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

"Kim kurbanın derisini satarsa onun kurbanı yoktur."

 

Kurban İçin Âdab Ve Sünnetler:

 

1. Zilhicce ayının ilk on gününde kurban kesmeye niyet eden kişinin, bu ay başladığında kurbanı kesinceye kadar kıllarını, tır­naklarını kesmemesi, saçını sakalını düzeltmemesi müstehaptır. Zi­ra Resulullah (sav) efendimiz şöyle buyurmuştur.

Zilhicce hilalini gördüğünüz zaman sizden biriniz kurban kes­mek niyetinde bulunursa kurban kesinceye kadar vücudundaki saç kıl ve tırnaklarını kesmekten durunuz."

2. Kişinin kurbanını dikkatli kesmesi sünnettir. Eğer kişi kur­banını bizzat kesemiyorsa, kesildiği zaman yanında hazır bulunma­lıdır. Hz. Peygamber Hz. Fatıma'ya şöyle dedi; "Kalk senin için kur­banın yanma git. Onu kendi gözünle gör. Onun akan kanından ötü­rü, Allah Teala senin bütün günahlarını affeder. Ey Allah'ın Rasulü bu durum sadece bizim Ehl-i Beyte mi hastır, yoksa bütün müslü-manlar için geçerli mi? "hem bizim hemde bütün müslümanlar için geçerlidir. [125]

3. Müslümanların devlet başkanının veya idarecisinin Bey'ül Mal'dan bütün müslümanlar için kurban kesmesi sünnettir. Hz. Âi-şe (r.anhu)'nin rivayet ettiğine göre; "Hz. Peygamber (sav) bir koç kurban etmek istediğinde koçu yatırıp bıçağı eline alınca, 'Bismillahi Ya Allah!' Muhammed'den  Muhammed  ailesinden ve Muhammed ümmetinden kabul et! deyip kesmiştir." [126]

4. Kurbanın nanazgahda kesilmesi sünnettir. îbn Ömer'in riva­yet ettiğine göre; "Hz. Peygamber kurbanlarını namazgahda keserdi. [127]

Kurbanın bütün etini yemek, bulunduğu köy veya şehirden başka yere götürüp dağıtmak caizdeğildir. Kasab fakir olduğu İçin, ona temlik yoluyla vermek, zengine yedirmek ve kurban etinin hep­sini bir fakire vermek caizdir. Teberruk için bir kaç lokma müstesna adak olmayan hayvanın bütün etini dağıtmak daha hayırlıdır.

Vasiyet etmemiş bir meyyit için kurban kesilmez. Fakat sadaka olarak kesilebilir. Eğer meyyit vasiyet etse kesinlikle o zaman sahih olur. Ve yalnız fakirlere verilir, zenginlere verilmez. Aynı nezir olan kurbanlar gibidir.

Ayetteki 'sevvaf kelimesi, bir ayağı bağlı, üç ayak üzerinde du­ran deve demektir. Şu hadisi şerif onu teyid ediyor. Demek Rasulü Ekrem Efendimiz (sav) ve Ashabı kiram develeri kesildiği zaman sol ayağını bağlayarak üç ayağı üzerinde durarak kesiyorlardı." [128]

Rasulullah (sav) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için birer koç ile a-kika kesmiş ve şöyle demiştir. "Erkek çocuk ile birlikte bir akika var­dır. Onun için bir kan akıtınız ve çocuğun saçlarını traş ediniz."

 

Akîka Yeni Doğan Çocuğa Dair Hükümler:

 

Akikanın hükmü ve manası: Hanefilere göre akika kurbanı kes­mek caizdir. Müstehap değildir. Zira kurban kesme emri ondan evvel bulunan Akika, Recebiy ve Atıra gibi diğer kurban çeşitleri hepsi nesh edilmiştir. Bununla beraber kim isterse yapar kim isterse yap­maz. Neshi Hz. Aişe (r.anhu)'nin "Kendisinden önceki kesmeleri, ya­ni Allah'a yakınlaşmak maksadıyla yapılan kurbanları nesh etmiş­tir." sözüyle neshi meydana gelmiştir.

Akika terim olarak: yeni doğan çocuğun başındaki tüydür. Şe-riatte ise, doğan çocuk için yedinci gün kesilen kurbanın adıdır. Recebiyye ve Atire ikisi de birdir. Zira Kabe'ye gönderilen hediyeler, kurbanlar, akika, atıra ve ondan sonra fera olanlar.

Atira: Arabların İslam'dan evvel Recebin ilk on gününde kestik­lerinin adıdır. Aynı zamanda buna Recebiyye adını verirlerdi.

Fera: hayvanın ilk doğurduğu yavrudur. Bu yavruyu hemen keser ve annesine bereketli olması ümidi ile onu mülk olarak tut­mazlardı. Ancak bu son olarak, Buhari'nin iki çeşit haberi olduğu i-çin mekruhtur. "Ferda da yoktur atire de yoktur." Bunlar nesh edil­diği için, ister adak olsun, ister olmasın kesilmesi caiz değildir.

Şafii, Hanbeli ve Malikilere göre; Atire veya fera sünnet değil­dir. Fakat yeni doğan çocuk için akikanın babanın malından kesil­mesi, sünnettir vacib değildir. Zira Rasulullah (sav) İbni Abbas'tan ri­vayet edilen bir hadise göre şöyle demiştir;

"Rasulullah (sav) kız çocuk için bir koyun, erkek çocuk için de iki koyun kesmemizi emretti." [129]

Başka bir hadis İse şöyledir;

"Her doğan çocuk akikası karşılığında rehinedir yani tutuklu­dur. Yedinci günde çocuk için kurban kesilir o gün de ismi konur. Saç­ları traş edilir, Akika sığır, deve ve koyun cinsinden kesilebilir.

Malikilere göre kız olsun erkek olsun, bir koyundur. Zira da yukarıda geçtiğimiz, îbn Abbas'ın rivayetidir. Şafıilere göre erkek ço­cuk için İki koyun, kız çocuk için bir koyundur. İmam Hanbel'de bu görüşe katılmıştır. Zira Hz. Âişe şöyle rivayet etmiştir;

Erkek çocuk için birbirinin dengi iki koyun, kız çocuk içindi bir koyun kesilir. [130]

Bir devenin veya bir ineğin yedide biri de bir koyun gibidir. Şu halde bir deveyi ve bir ineği yedi çocuk için akika olarak keserse caiz olur. Akika olarak kesilen kurbana ortak olan kimse Şafıilere göre sadece et maksadıyla kesmiş olsa bile, veya iki kişi kurban maksadıy­la, iki kişi de akika maksadıyla üç kişi de maksadıyla bile olsa her ikisinin kurbanlığı caiz olur.

Bu konu ancak kurban günlerinde meydana gelir. Zira kurban bayramnm vakti gelmezse kesilmesi caiz değildir. Akika çocuğun doğduğunun yedinci günü kesilir. Doğduğu gün bu yedi günden sa­yılır. Eğer gece doğsa sabah hesabı yapılır.

Malikilere göre, fecirden evvel veya fecirle beraber doğmuş ise aynı zamanda doğduğu günde hesablanır. Fecirden sorda doğmuş ise o gün hesab edilmez. Şafiilere ve Hanbelire göre yedinci günden sonra ve önce de kesecek olsa kafidir.

Hanbeli ve Malikilere göre; Babadan başkası akika kesemez. Şayet çocuk büyük olursa o çocuk kendi akikasını kesemez. Zira ba­ba için meşrudur. Şafii ve Hanbelilerden bir grubun tercihine göre; her hangi bir kimse kendisi için müstehap olarak akika kesebilir. Zi­ra akika küçüklük zamanına bağlı değildir. Şu halde baba çocuğu­nun akikasını ergenlik çağma girdikten sonra da kesebilir. Zira akik-anın sonu yoktur.

Akikayı kesen kimse besmeleden sonra, "Allah'ım senden ve sa­na filan adına akika olarak" diye niyet eder. Zira Hz Aişe'nin rivaye­tine göre ;

Hz. Peygamber (sav) Hz. Hasan ve Hüseyin için akika kesmiş ve 'Bismillah Allahümme!', 'senin için ve sana filanın akikası olarak' deyiniz [131] buyurmuştur.

Doğan çocuğun başına akikanın kanından sürmek: Cahiliyye döneminde akikanın kanından çocuğun alnına sürmek şeklindeki uygulamaya muhalefet olsun diye, mekruh olarak kabul edilmiştir.

Hz. Âişe şöyle demiştir; "Cahiliyye durumunda akikanın kanı­na bir pamuk parçası batırırlar ve onu doğan çocuğun başının üze­rine bırakırlardı. Rasulullah (sav) kanın yerine zaferan koymalarını emretti." Yine bu şekilde kan sürmenin mekruh olduğunun delili; Hz. Peygamberin şu emridir: "Erkek çocuk ile beraber bir akika ge­rekir. Onun için bir kan akıtınız. Ve onun vücudundaki eziyet veren kılları traş ediniz."

Akikanın derisinin hükmü kurbanlık derisinin hüküm gibidir. Eti ise ondan yenilir. Aynı zamanda ondan bir miktar tasadduk edi­lir. Etinden hiç bir şey satılmaz. Aynı zaman da pişirilmesi sünnet­tir. Malikilere göre ziyafet olarak halkı davet etmek ve yedirmek mek­ruhtur.

Şafii ve Hanbelilere göre; kemikleri kırmak mekruh değildir. Zi­ra bu meselede herhangi bir nehy yoktur. Bu yalnız evla babmdadır. Doğan çocuğunun organlarının selamet bulmasını tefeül ederek or­ganlarının birbirinden ayrılmaması ve kemiklerinin kmrılmaması müstehaptır.

İmam Ahmed akikanın derisinin veya başının satılmasını veya sadaka olarak verilmesini caiz görmüştür. Ebeye akikadan verilmesi iyidir. Zira Peygamber (sav) Hz. Fatıma'nm çocukları Hz. Hasan vec Hz. Hüseyin için kestiği akika ile ilgili olarak ebeye kurbanın bir ayağmm gönderilmesini, yemelerini, yedirmelerini ve onun herhangi bir kemiğini kırmalarını bildirmiştir.

Çocuğun babasının doğumdan hemen sonra, çocuğun sağ ku­lağına ezan ve sol kulağına kamet okuması sünnettir. Zira Rasulü Ekrem şöyle buyurmuştur:

Her kimin bir çocuğu doğar ve sağ kulağına ezan okur ve sol kulağına da kamet getirirse öcü yani, cinin bir çeşidi ona zarar vere­mez." Ebu Yâlâ (Müsned)'inde rivayet etmiştir. Böylece çocuğun duy­duğu ilk söz Tevhid olmuş olur. Nasıl ki dünyadan ayrıldığında ona telkin edilen tevhid olur. Bu tevhid ile şeytan ondan uzaklaştırılmış olur. Zira hadisi şeriflerde belirtildiği gibi şeytan duyduğu zaman ka­çar. Çocuğun sağ kulağına şu duayı okumak sünnettir.

Allah'ın rahmetinden uzaklaşmış ve kovulmuş şeytandan ço­cuğu ve zürriyyetini sana sığındırırım." (Doğan çocuk ne kadar erkek olsa bu ayeti kerime bu şekilde olduğu gibi okunur. Zira ayetin laf­zıyla teberruk meydana gelir.) Eğer doğan çocuk erkek olursa, ayeti kerimedeki zamir dişiye ait ise de doğan çocuk, nısmet yani can teviliyle irade olunur.

Doğan çocuğun sağ kulağına ihlas suresini okumak sünnettir. Zira Resulullah doğan çocuğun sağ kulağına ihlas okumuştur. Bir hurmanın çiğnenerek ağzının içine sürülmesi karnına o hurmadan birşeyler ininceye kadar çocuğun ağzı açılarak çiğnenemesi sünnet­tir.

Eğer hurma yoksa tatlı bir şey ile yapmak sünnet olur. Zira Buhari ve Müslim de Ebu Musa'nın şöyle dediği rivayet edilmektedir.

"Benim bir oğlum oldu. Onu alıp Rasulullah (sav) ıa götürdüm, O çocuğa İbrahim adını verdi güci yani 'tahnik' etti" Buhari bu konuda hadisin tamamına saymıştır. "Onu bereketli olması içir dua edip ba­na verdi." Bu Ebu Musa'nın en büyük oğludur.

Enes şöyle rivayet etmiştir;

"Ümmü Süleym bir çocuk doğurdu. Ebu Talha bana dedi ki; aO-nu peygamber (sav)'e götürene kadar koruyun. Sonra onu peygamber (sau)'e götürdü. (Ümmü Süleym) onunla beraber hurma gönderdi. Pey­gamber (sav) Ebu Talha'nın oğlu Abdullah dünyaya geldiğinde alıp Rasulullah'a götürdü. Bana 'beraberinde hurma varrnı?' diye sordu. Ben evet dedim o hurmaları ağzında çiğnedi sonra çocuğun ağzım açtı ve çiğnediği bu hurmayı onun ağzına bıraktı. Çocuk yalanmaya baş­ladı. Rasulullah (sav) 'esasarın taneli yiyeceği hurmadır' dedi ve ço­cuğun ismini Abdullah koydu. [132]

Çocuğun babasına şöyle söylemek menduptur;

Sana hibe olan bu çocuğu Allah mübarek kılsın. Sende hibe e-dene şükredenlerden olasın. Bu doğan çocuk kuvvetin ve gücüne va­sıl olsun ve sana da onun itaati ve iyiliği nasib olur." Tebrik edenlere çocuğun babası şöyle diyecek: "Allah sana da mübarek etsin, üzeri­ne bereketini ihsan etsin" veya "Allah da senin sevabını fazla fazla arttırsm." Buna benzer dualarda bulunur.

Doğumun yedinci gününde akikasmın verilmesinden sonra saçlarının kesilmesi ve bu günde çocuğa isim verilmesi müstehaptır. Kesilen saçların ağırlığına göre veya altın gümüşe kıyasen tasadduk etmek müstehaptır. Zira Rasulullah Fatıma'ya bunu emrederek şöy­le demiştir:

Hz. Hasan!ı doğurduğu zaman ona şöyle demiştir;

Saçlarını traş et ve saçlarının ağırlığınca gümüş tasadduk et."

Hz. Fatıma Hz. Hüseyin'i doğurduğu zaman da ona şöyle de­miştir. "Hüseyin'in saçlarını tart ve ağırlığınca gümüş tasadduk et ve ona ebelik yapana da akikanm ayaklarını ver. [133]

Altının da gümüşe kıyas edilerek verilebileceği söylenmiştir. Doğduğu gün veya yedinci gün çocuğun sünnet edilmesi mekruhtur. Zira bu Yahudilerin adetidir.

Sünnet olmak: Maliki ve Hanefılere göre sünnet olmak müek-keddir. Dişiler için sünnet yerinin bir miktar kesilmesi onlar için bir ikramdır. Fakat derinin kesilmesinde fazla gidilmemesi-cima esna­sında lezztin tamam olması için müstehaptır-

Şafıilere göre sünnet; erkekler için de dişiler içinde farzdır. Hanbelilere göre, sünnetin çocuğun yedi ilâ on yaşına kadar ertelen­mesi menduptur.

Babanın doğan çocuğuna güzel bir isim koyması sünnettir. Zi­ra Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor;[134]

Sizler kıyamet gününde isimlerinizle ve babalarınızın isimle­riyle çağırılacaksınız. Onun için isimlerinizi güzel seçiniz. İsimlerin en iyisi ve en güzeli Abdullah ile Abdurrahman'dır. Zira Müslim de bu rivayet vardır. Yüce Allah'ın en sevdiği isimler Abdullah ve Abdur-rahmandır. Ebu Davud şunu da eklemektedir. Bu isimlerin (müsem-maya uygunluğu bakımından) en doğru olanı Haris ile Hemmam'dır. En kötü olanları ise, Harb Murre'dir.

Haris: Çiftçi, ekip, biçen

Hemmam: Çalışıp, çabalayan, gayretli demektir.

Diğer Esma-i Hünsa ya izafe edilen isimler ise, Abdüsselam, Abdussettar, Abdulgafur, Abdulmetin ve Abdulhalik gibi isimlerdir.

Harbi çeng: Savaş murre ise, acı yanı tatlı olmayan demektir. İblis mel'unun künyesidir Hz. Peygamber (sav), şöyle buyurmuştur; "Benim ismimi ad olarak kullanınız, fakat künye olarak benim kün­yemi kullanmayınız." Ebu Nuaym rivayet etmiştir.

İmam Malik şöyle demiştir.

Ben Medine ehlinin, şöyle dediklerini dinledim. 'Aralarında Muhammed adı bulunan hiç bir aile halkına kayıtsız olarak hayırlı bir rızık verilir." Bu kıyasen Ebul-Kasım künyesini isim olarak kullanmak kesinlikle ha­ramdır. Şeytan-zalim şehhab (kayan yıldız alev) himar (eşek) Kelb (köpek) gibi çirkin isimlerle, adeten nefyedilmemeleri hoşa gitmeyen, nacih (başarılı) ve bereke (bereket) gibi isimler de mekruhtur. Zira şöyle bir haber gemiştir. "Çocuğuna Eflah, Necih, Yesar ve Rebah di­ye isim verme çünkü sen o burada mıdır? diye sorarsan sana hayır diye cevap verir."

Kötü isimlerden nefy edilmeleri hoşa gitmeyen isimlerin değiş­tirilmesi sünnettir. Zira Müslim'in şöyle bir rivayeti vardır; "Hz. Pey­gamber Asiye (isyankar kadın) ismini 'sen Cemile'sin' diye değiştir­miştir." Buhari ve Müslim de onun Berre adım Zeyneb diye değiştir­diği sabittir ki, bu da Cahş kızı Zeyneb'dir

Birden fazka isim koymak da caizdir. Tek bir isimle yetinmek daha evladır. Zira Rasulullah çocuklarına tek isim koymakla yetin­miştir. Sittü'n-Nas, Sittul-Ulema, Sittul-Kudat veya Sittul-Arab, şeklinde isim koymak yalan olduğundan dolayı kerahati çoktur,

Melik'ül-Emlak (Krallar kralı), Şahen Şah (Şahlar şahı) gibi i-simler koymak da caiz değildir. Zira bu isimler yalnız Allah'a ait olan isimlerdir. Ondan başka kimsenin isimlerinde kullanılmaz. Eğer biz­zat Peygamberin kulu maksadı ile olmazsa sadece isim vermek mak­sadıyla olursa, Abdünnebi ismini vermek caiz olabilir. Fakat cum­hura göre bu isim kesinlikle caiz olmaz. Zira Abd'm hakiki manası itikadında şirk koşma korkusu vardır.

Abdul-Kabe, Abdul-Uzzaya benzeyen isimlerde caiz değildir. Bir kişiyi sevmediği lakablarla kör, topal ve şaşı gibi sözlerle anmak ha­ramdır. Ne kadar bu sıfatlar onda bulunsa da. Fakat bu lakab ile ta­nınmış olursa o zaman bu lakablarm söylenmesi caiz olur. Bir gözü kör olana körün takması veya a'meş yani gözleri kısık olanda a'meş gibi takması. Fakat o kişi ancak o sıfatı ile, tanıyabilen kimseye ta­nıtmak niyetiyle olsa o zaman caiz olur. Ashab-ı Kinamın lakabları gibi, Ömer el- Faruk, Seyfullah, Hamza, Esedullah, Ali, Halid... gibi Kuddus el-Ber, Halik ve Errahman ve Errahim gibi, takmak haram­dır.

Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Al­lah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel birer arkadaş­tırlar. İşte Allah'ın emrini yerine getirenlere yapılan bu ihsan Al­lah'tandır. Her şeyi bilici olarak Allah kafidir." [135]

Biliniz ki kesin olarak biz öyle şeylere kendimizden söylemiyo­ruz. Ancak ve ancak Allah ve Rasulünün izahatlarını size arzediyo-ruz. Emr-i îlahi'yi yerine getirmeyenlerin nereye gittiklerini, nereye göçeceklerini iyice bilmiş olsunlar. Bu itaat ancak ve ancak ilmin ta­lebiyle meydana gelmektedir. Zira Rasul-ü Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: ilim öğrenmek her müslümana farzdır. [136]

"Cinde bile olsa ilim öğreniniz." buyuruyor.) [137] Bu ilmi yalnız zahiri ilme tahsis etmek kesinlikle doğru değildir. Zira Allah'tan korkmasına ve Allah'ı tanımasına beraber olmayan ve aynı zamanda, dünyadan iffetini arttırmayan ilim kesinlikle Allah katında makbul bir ilim sayılmaz. Zira başka bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur;

"O ilmini arttıran fakat dünyaya karşı zühdünü arttırmayan kişi ancak Allah ile arasındaki uzaklığı daha fazla olur." [138] başka bir hadisi şerifti ise şöyledir;

Ümmetim benden sonra, yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bir fırka­dan başka diğer fırkalar hep ateştedir.-onlar kimlerdir ya Rasulullah? benim ve ashabımın yolunda olanlardır." Buyuruyor.[139]

Bu gün herkes haklı olduğunu iddia ediyor. Başkalarının da­lalette olduğunu söylüyor. Halbuki o bir fırka ehlince malumdur.

 

Bu Fırkada Alamet Nedir?

 

Cevab: Onlar Allah ve Rasulüne davet ederler. Kalblerine Allah ve Rasulünün sevgisini sokmaya gayret ederler. İnsanları her şey­den, temizleyip Rıza-i İlahide birleştirmeye çalışırlar. Öyle kimseler hakikaten doğrunun kardeşidirler ve Allah'tan başka kimseye hiz­metleri yoktur. Diğer fırkalar ise şeytan için çalışırlar.

Hizmet hizmet diyorlar, onların bu hizmetleri yalnızca para ve dinardır.

Zira Rasul-ü Ekrem (sav) bunlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Onların dinleri para olacak. Bunlar elbette hizmeti mevki ve maddeye açmışlardır. Her biri kendi dalalet yollarına çağıra ederler,

Rasul-ü Ekrem (sav) efendimiz bir gün yere çizgi çizerek 'bu Al­lah yoludur' buyurdular. Sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdi, bunlarda yollardır, bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birir şeytan bulunur." buyurdular.

İşte o benim dosdoğru yohımdur. Siz ona uyunuz. Başka yollara gidip de onlar sizi Allah'ın yolundan saptırmasın." [140] Bu ayet-i kerimeyi okudular.[141] Bir hadisi kutside de şöyle buyruluyor:

Sen Allah'ım benden başka ilah yoktur. Sizi yönetenlerin ve pa­dişahların padişahıyım. O idare edenlerin kalbleri benim elim­dedir. Eğer kullar benim emrime itaat ederlerse, bende o idare eden­leri o insanlara rahmet olarak kılarım. Merhamet ve şefkatle onların işlerini yaparlar. Şayet kullar bana isyanda bulunursalar, ben de o idarecileri o insanlara bela ederim. Kalblerini buğz ile onları çeviririm. En kötü azab ile ederler. Şu halde sizi yöneten kimselere karşı kötü ahlakla beddua etmekle meşgul olmayınız. Şu halde nefislerinizi beni zikretmekle, bana dua ve huşu ile zikrediniz. Bu şekil de olsa bende onların hakkından gelirim. Sizi onların şerrinden muhafaza ederim.[142]

Şimdi ki müslümanlarm zahmet altında yaşamaları sefahet ve zevke bağlı oldukları içindir. Eğer doğru olarak Allah (c.c)'a bağlı ol­saydık, bu felaketler başımıza gelmezdi ve Allah Teala onlara bu fır­satı vermezdi. Demek biz zevk ve sefahate bağlı olduğumuz için bu haller bizim başımıza geliyor. Bu belaya biz üfürmüştük. Elin yap­mış ve ağzın üfürmüş.

Bu felaketin doğması kendi elimizle hazırladığımızdır.

Her hangi bir insanın benlik, enaniyet, hudbin, hudfuruş ve bencil olursa kendini beğenmesi veya haset etmesi, Cenab-ı Allah'ın emirlerini yerine getirmediği için, her iki dairede de zarar görmekte­dir. Zira Allah Teala (c.c) şöylu buyuruyor:

"İyilik ve takva üzere yardımlasın. Kötülük ve faydası ol­mayan ve kin düşmanlık üzerine yardımlaşmayanız. [143]

Rasul-ü Ekrem efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Bir Mü'min başka Mü'min kardeşi için birbirine kenetlenen taş, beton ve tuğlalar gibidir. Birbirinden kuvvet alır."

Taşların, betonların ve tuğlaların gevşemesi, duvarların düş­mesine neden olacağından müslümanların arasında bölücülük ve fitne dedikodu gibi ahlakı rezileyi çıkarmak İslam binasını temelden yıkmaya sebeb olur. Bunun için Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmak­tadır:

Fitne çıkarmak, adam Öldürmekten daha kötü ve fenadır. [144]

Özenle üzerinde durursa bir şahsın ölümüdür. Fitne ise Alemi İslam'ın yıkılması demektir. Bunun için Rasul-ü Ekrem (sav) şöyle buyurmaktadır.

Bir kimseye şer olarak bir müslüman kardeşine hakaret etmesi yeterlidir." [145]

Mü'min din kardeşinin noksanlarını tamamlayan, kusurlarını örtmeye, imanının kemale yetişmesine, amellerin çoğalmasına, rıza-ı ilahiyi kazanamasına yardımcı olmaya çalışmalıdır. Her kesin ayıp ve kusurlarını meydana çıkarıp rezil etmeye, halk içinde küçük dü­şürmeye kimsenin hakkı yoktur. Zira Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

Bir müslümana eziyet eden bana eziyet etmiş gibi olur. Bana edilen eziyet ise Allah'a edilen eza gibidir. Siz ne halde iseniz. Başını­za o halde yöneticiler getirilir. [146]

Hakiki mü'minler din kardeşlen ile ülfet ederler. Müzminlerle sevgi ve dostluk beağlannı kesenlerde hayır yoktur." buyuruyorlar. [147]

Şu halde Allah ve Rasulünün yolunda kurtuluş vardır. Zira Rasul-ü Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Benim ashabımın yolunda olanlar kurtulacak" Bu noktada buluşmak büyük şereftir. Tefrikada kesinlikle dalalet vardır.

Bugün müslümanlar fırkalara ayrılmış ve her biri başka bir ad altında gidiyorlar. Dünyanın menfeati için birbirlerini sevmezler. Böyle ayrılıklardan Allah ve Rasulü razı değildir.

Şu halde kalbde iki muhabbet olmaz. Zira Allah (c.c) şöyle bu­yuruyor.

"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalb yaratmamıştır. Bi­risini Allah'ın muhabbetine diğerini başka olan muhabbete hasr etsin." [148]

Şu halde kalbe iki sevginin girmesi ve yaşamasına imkan yok­tur. Zira muhabbeti Hakk'a bağlı ise menfıatlidir. Daimel evkat ken­dimizi kontrol edelim halka ve menfeata bağlı olan bir kalbin Allah ile bağlantısı yoktur. Ancak ve ancak müteveccih olan bir kalp kalb-i selim olabilir. Müslüman kalbini Hakka irtibat edecek. Bütün men­feati ve pırtiler için dini istismar yapmayacak. Zira kalbleri öyle şey­lere verip kendini o zaman Hakk'tan çıktıktan sonra, dünya menfe-atleri ve partiye kendini istismar ederek tabi olur. Parti, demek man-feat demektir.

Eğer kendi dinimizi istismar ederse o zaman her iki hastalığa da girebilir. Zira hastalık ikiye ayrılır: Birincisi hakiki, ikincisi ise vehmidir. Birinci kısım için Allah (c.c) ismi Şafii ile Küre-i Arz olan hakiki Eczahane-i kübrasmda ve zehire ve hastalığa karşı panzehir ve şifa hazırlamıştır. O devalar panzehirler ise dertleri ve zehiri ister­ler. Şu halde her derde karşı kesinlikle bir derman yaratmıştır, flaç almak tedavi olmak meşrudur. Tedavi olmamak ve doktara da git­memek de gayr-ı meşru ve caiz de değildir. Fakat şifayı ve te'siri Zat-ı Kibriya'dan bilmek lazım ve elzemdir.

Şöyle demeli Hastalığı o verdiği gibi İsm-i Şafii ile şifayı veren yine O'dur. Mahir müdedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilaçtır. Zira hastalıkların çoğu dikkatsizlikten, hatıat-tan, israftan, perhizsizlikten, su-i istimalattan ve sefahatten gelmek­tedir. Mütedeyyin hekim, muhakkak meşru bir dairede nazıhatı ola­bilir. Aynı zamanda da tavsiyelerde bulunur.

Su-i istimalattan, israfattan men eder. Teselli verir... Hasta o vesaya ve o teselliye itimad edip hastalığı hafıfleşir sıkıntı yerine ne­şe bulur.

İkinci vehmi hastalık ise; onun en müessir ilacı, ehemmiyet vermemektir. Ehemmiyet verdikçe o büyür, şişer ve sahibine de çok zarar verir. Ehemmiyet vermezse küçülür, dağılır bu vehmi hastalı­ğın devamı olsa hakikata inkilab eder. Vehham ve asabi insanlarda fena bir hastalıktır.

(Habbeyi kubbu gibi yapabilir. Kuvve-i Maneviyesi kırıılr. Zen­ginse malı gider. Aklı veya sıhhati gider.)



[1] Buharı, Müslim

[2] Buharı, Müslim

[3] Buharı

[4] Talak, s.l

[5] el-Fıkhul-lslamiyye, c.3, s.35

[6] Buharı, Müslim, Neynül Evtar c.4, s.290

[7] Buharı, Müslim

[8] el-Fıkhul-lslamiyye, c.3, s.39,40 Buharı"

[9] Necm, 39

[10] Tur, 21

[11] el-Fıkhul-îslamiyye, c.3 s.41,42

[12] El-Muhezzeb, c.l, s. 199

[13] Yukarıda geçen l.,2. şıklarda bahsedilen şartlar.

[14] Fıkhul-lslamiyye, c.3, s.45

[15] Bakara, 196

[16] Neynü'l-Evtar, 5/286

[17] El-Fıkhul-îslamiyye, 4/56,66

[18] Bakara, 189

[19] Bakara, 197

[20] Bakara, 195

[21] Muğnil-Muhtac, 1/471

[22] el-Fıkhul-îslamiyye

[23] el-Fıkhul-îslamiyye, 3/67

[24] El-Fukhul-lslamiyyu, c.3, s.71

[25] Bakara,196

[26] el-Fıkhul-İslamiyyu 3/77,78

[27] El-Fıkhul-Menhecî, 1/423,4,5,6,7

[28] Bakara, 125

[29] El-Fıkhul-lslamiyyu 3/88,8,90

[30] Buharı

[31] Hac 29

[32] El-Fıkhul-îslamiyyu, 3/99, 100

[33] Buharı, Müslim

[34] El- Fıkhul-îslamiyyu, 3/104

[35] El-Fıkhul-îslamiyyu, 3/105

[36] Müslim

[37] El-Fıkhul-İslamiyyu, 3/107

[38] EI-Fıkhu'Mslamiyyu, 3/48

[39] Nesaî

[40] Bakara, 198

[41] Fethûl-Kadir

[42] Serhasi 

[43] Kadıhan

[44] Zeylaî

[45] El-Mühit

[46] Kadıhan

[47] El-Fıkhul-İslamiyyu, 3/328,329

[48] Bakara, 191

[49] Bakara, 191

[50] Müslim Zeyd b.Sabit'ten rivayet etmiştir.

[51] Tirmizî

[52] Neseî

[53] Tirmizî

[54] El-Fıkhul-îslamiyyu

[55] El-Fıkhul-îslamiyyu, 4/318,319

[56] Gayetül-Müntehâ 1/390

[57] Buharı, Müslim

[58] El-Fıhhul~îslamiyyu, c.3

[59] et-Terğib, 1/211 

[60] Umdetul-Kâri, 5/136

[61] El-Fıkhul-İslamiyyu, 3/333, 334

[62] îmam Nevevî

[63] El-Fıkhul-İslamiyyu, 4/337,338

[64] Nisa 64

[65] Neynü'l-Evtar, 4/95

[66] Buharı

 

[67] Bakara 144

[68] Tac, 2/187

[69] el-Kavamnül-Fıkhıyye, 143

[70] Maide, 3

[71] El-Fıkhul-İslamiyyu, 3/353,354,355

[72] Bakara 198

[73] Beyyine, 5

[74] Ebu Davud ve Tirmizî rivayet etmiştir. Tirmizî hasen bir hadis demiştir.

[75] Zuhruf, 13-14

[76] Müslim

[77] Ebu Davud ve başka muhaddisler bunları rivayet etmişlerdir.

[78] Tirmizî

[79] El-Fıkhul-lslamiyyu, 3/143,144

[80] Hac, 29

[81] El-Fıkhul~İslamiyyu, 3/146,147

[82] Buharı, Müslim, Neylül-Evtar, 5/88

[83] Buharı ve Müslim

[84] Nasbu'r-Raye, 3/57

[85] Ahzab, 6

[86] Ebu Davud

[87] El-Fıkhul-lslamiyyu, 3/162,163

[88] Buharı ve Müslim Ca-bir'den rivayet etmiştir

[89] Neylül-Evtar, 3/8

[90] Nasbu'r-Raye, 3-113

[91] Bakara, 196

[92] Bakara 197

[93] Bakara, 198

[94] Fıkhul-fslamiyye, 3/220,1,2

[95] El-Fıkhul-İslamiyyu, 3/222,3,4,5

[96] Bakara, 196

[97] Bakara, 196

[98] Hac, 36

[99] Hac, 33

[100] El-Fıkhul-İslamiyyu, 3/310,311,312

[101] El-Fıkhul-îslamiyyu, 3/118,119,120

[102] Bacuri Haşiyesi, 2/304

[103] Kevser, 2

[104] Hac, 36

[105] Hakim, Ibn. Mâce, Tirmizi rivayet etmiştir

[106] Neylü'I-Evtar, 5/108

[107] Neylül-Evtar, 5/119,121

[108] Saffat, 107

[109] NeylÜl-Evtar, 5/123

[110] Neylül-Evtar, 5/127

[111] Neylül-Evtar, 5/157

[112] Îbni Mâce, Hz. Âişe'den ve Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.

[113] El-Fıkhu'1-îslamiyyu, c. 3, s. 600

[114] El-Bedayi

[115] Hac, 28

[116] Buharı, 5225; Müslim, 1961

[117] El-Fıkhu'1-İslamiyyu, 3/611, 612

[118] Hac, 34

[119] Hac, 32

[120] Hac, 28

[121] Hac, 36

[122] Neynü'l-Evtar, 5/143,144

[123] Revahu Ahmed, Neylül-Evtar, 5/147.5

[124] Hacc, 36

[125] Hakim, 4/222-223

[126] Müslim 1967

[127] Buhari, 5232

[128] Neynü'l-Evtar, 5/139

[129] Neynül-Evtar, 5/152 

[130] Neynü-Evtar, 5/149

[131] El-Fıkhu'1-lslamiyyu, 3/639

[132] Ahmed, Buhari ve Müblim'in rivayetidir. Neynül-Evtar, 5/154

[133] Neynül-Evtar, 5/154

[134] El-Fıkhul-îslamiyyu, 3/642-3

[135] Nisa, 69-70

[136] İbn. Mace

[137] Beyhaki

[138] Cami's-Sağir

[139] Ebu Davud 

[140] En' am, 153

[141] Darim-i Sünen

[142] Mişkât'ül-Mesabih, 3721

[143] Mâide, 2

[144] Bakara, 191

[145] Müslim

[146] Deylemi

[147] Sağir

[148] Ahzab, 4