Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Dokuzuncu Bölüm - Fıkıh - 2.Cilt - 4. Sayfa

DOKUZUNCU BÖLÜM... 2

AV BOĞAZLAMA VE HARAM OLANLAR.. 2

Av Boğazlama Ve Haram Olanlar 2

Avın Mahiyeti Ve Caiz Oluşu. 18

ONUNCU BÖLÜM... 27

İÇKİ VE CEZASI. 27

İçki Ve Cezası 27

ONBIRİNCİ BÖLÜM... 37

SURET YAPMAI. 37

Suret Yapmak. 37

ONÎKİNCİ BÖLÜM... 38

ELBİSELER VE ZİNETLER.. 38

Elbiseler Ve Zinetler 38

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 44

ŞARKI DİNLEMEK.. 44

Şarkı Dinlemek. 44

Televizyon Seyretmek. 48

Sonuç. 50

Bu Eserin Başlıca Kaynakları: 52

Hadis Kitaplarından, 52

Fıkıh Kitaplarından, 52


DOKUZUNCU B
ÖLÜM

 

AV BOĞAZLAMA VE HARAM OLANLAR

 

Av Boğazlama Ve Haram Olanlar

 

Zebh: Terim olarak kesmek, koparmak, şak etmek ve ruh çı­karmaktır. Aynı zamanda buna tezkiye ve zekatta denir.[1]

Şeriaata ise; her bir mezhebte hayvanın kesilmesi için vacib olan görüşlere göre muhtelif tarifleri vardır. Hanefilerle Malikilere gö­re: Hayvanın damarlarını koparmaktır. Kesim vaktinde hayvanın kesimlesi lazım olan damar ve azalar dörttür.

Holkum: Yani boğaz

Meri: Yani yemek borusu ve cedec olan iki kalın damardır. Hay­vanın boynunun sağ ve solundaki iki kalın damarlarıdır. (Kesim ma­kam lebbe olan boynun alt bölümü ile çene ortasıdır.) Zira Rasulullah efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kesme lebbe ile lihye ortasındadır."

Şu halde zebh yani kesim yeri lebb ile iki çene arasındaki yer­dir. Lebbe boynun alt kısmını lihye ise sakal demek olur. Nahr, evdac boyundaki kalın damarların kesilmesi demektir. Şu halde nahr boynun en alt kısmıdır. Dolayısıyla hayvanın boğazının en alt nokta­sından kesmek nahr olur. Boğazının dibindedir. Zaruri kesim ise akr ile meydana gelmektedir. Hayvanın herhangi bir yerinde ok veya benzeri bir aletle yara açmak demektir. Bunun delili şu hadistir:[2]

Vahşi hayvanların firarileri olduğu gibi evcil hayvanların da el­bette firar edip kaçanları olur. Bunlardan birisi böyle yaparsa siz de öyle hayvana şöylece muamele ediniz: Çok veya buna benzeyen bir alet ile akr yapın yani kanını akıtınız. Şu halde özet olarak mezheplerin ittifakıyle zekat yani kesim, yenilmesi mubah olan herhangi bir hayvanın boynunun kesilmesine denir. Yaralanmasına akr denir. Zebaih, zebh'in cemidir. Zebiha ise, boğazlanmış hayvan demektir. Tezkiye ise hayvanı boğazından ve boğazının altından kesmektir. Buna göre zebh tezkiyenin bir çeşidi olmaktadır. Tezkiye hem zebhi hem de diğer şekillere de şamil gelmektedir, yani şer'i şartlara uygun olarak boğazlanan her çeşit boğazlamaya tezkiye denir. Hayvanın te­miz helal olması için tezkiyenin emredilmiş olmasının asıl nedeni ta-abûudidir. Bundan başka da hikmetleri de şöyledir:

1. Bütün dinler murdar hayvanın yani leşin pis necis olduğu­nu bildirmiştir. Ölüsü haram olan ve olmayan hayvanların orasını ayırmak lazım gelir. İşte tezkiye şeriata göre öyle şeyleri belirleyen bir İslam ölçüsüdür.

2. İslam şeriatı kanın haram olduğuna ve ondan sakmılmasma hükmetli. Zira kanda çok mikrop ve vücuda zararı veren hastalıklar vardır. Kesmek ise bu zararlı kanı dışarı aarak hayvaın etinin temiz­lemektedir. Şu halde şer-i bir şekilde boğazlanmayan eti yenir. Hay­vanın hiçbir tarafı helal olmaz. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

Size, ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş olan bir şeyle vurulmuş, yüksek bir yerden yuvarlan­mış susulmuş, yırtıcı bir hayvan tarafından yenilmiş hayvanlar kestiklerinizden başka haram kılındı.[3] Buradaki olan hayvanın helal olmasına Ayetin işareti yalnız kesilmiş olmasına bağ­lıdır. Diğerleri tümü haramdır.

Başka tarafta İse Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

Kanı akıtan bir şey ile kesilen ve üzerine Allah'ın adı anılan hayvanın etinden yeyin. İmam Ahmed ve Kütüb-i Sitte sahipleri Rafı b. Hadic'den rivayet etmişlerdir. [4] Bunun sebebi açıklayalım. Diş bir kemiktir, tırnak ise Habeşilerin bıçağıdır. Şu halde diş veya tırnakla kesilen hayvanın kanı hepsi de aksa bile gene eti haramdır. Zira Hz. Peygamber (sav) efendimiz diş ve tırnağı kesim aletlerinden sayma­mıştır. Diş ve tırnağın hükmüne insanın ve diğer canlıların kemikleri de dahildir. Bu kemik isterse ayrı olsun isterse bitişik olsun cumhu­ra göre farkı yoktur. Hanefiye göre ayrı olsa helaldir. Bu istisnanın nedeni Hz. Peygamberin (sav) Efendimizin böyle emretmiş olmasıdır. Zira bu taabbudi bir ibadettir. Bunun için neden ve niçinini sor­madan emirlere uymak mecburiyetindedir. Bunun için bu istisnanın sebebini araştırmamak daha uygun olmaktadır. Allah (c.c) bütün şeylerin hakikatini daha iyi bilir. Hayvanın kesilme sindeki olan hik­met, tüm insanların sıhhatine fayda vermek içindir. Vücuda bir has­talık vermemek içindir. Bu da ancak ve ancak kanın etten ayrılma­sıyla meydana gelmektedir. Zira akıtılmış olan kanın insana zararlı olduğu için kullanılması kesinlikle haramdır. Zira bu kan mikrop ve birçok bakterinin yatağıdır. Bunun için insanları bu kandan uzak tutmak için haram olmuştur. Şu halde necis olan kanın temiz ve he­lal olan et ve yağdan ayrılması ancak ve ancak şer-i bir kesim ile meydana gelebilir.[5]

a- Fakihlerm ittifakiyle kesilmesi haram olan.

b- İttifakla kesmesi helal olan

c- Kesmesinde ihtilaf bulunan kısımlardan birisinin dahil ola­caktır. Birinci kısımdan olan kimseler, müşrik veya putlara tapanlar hiçbir dine bağlı olmayan ve kitap ehline ne kadar girmiş ise yani onların dinine ne kadar girmiş olmuş ise murted olan azınlıklar gibi zmdıkın çoğulu zenadik ve zenadiketun zedüşt dinine inananlardan dünyanın ebedi olduğunu iddia eden kişi bunlar ve bunlar gibi de kitap ehlinden olmayan kafir olan kişilerdir. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

"Allah'tan başkası adına kesilen hayvan, putlar ve putlar üzerinde kesilen hayvanlar haramdır."

Zira hayvan keserken Allah'tan başkasına yönelmesi hayvanın etini haram eder. Mürted olan kimse hangi dine dahil olursa olsun o din üzerine bırakılmaz. Buna göre Japonya gibi putperest, Rusya ve Çin gibi Komünist veya Hindistan gibi Allah tarafından bir dini ka­bul etmeyen memleketlerden ithal edilen etlerin kesinlikle yenilmesi haramdır. Batınilerin kestikleri haram olduğu gibi zikr olunmuş olan kestikleri de haramdır? Fakat bunlar, imanını İslama tabi ettik­ten sonra ve batıl inancını terkederek o zaman kestikleri de helal olur. Kestiği kabul olan kimseler: Fakihlerin ittifakiyle kestiği helal kabul edilen kişiler: Bunlar namazına devam edenler. Akıllı, ergen, erkek ve Müslüman kişidir. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmak­tadır: "Kestikleriniz müstesna" buradaki olan hitap Müslümanlara işarettir. Fakihler arasında kestiğinin yenmesi ihtilaflı olan kişiler şunlardır: Kitap ehli, Mecusiler, serhoş, hırsız, gasıp, sabii, kadın, deli ve buluğ çağma girmemiş çocuklardır.

1. Ehli kitapların kestiklerinin Fakihlerin ittifakıyla olarak ca­izdir. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

Ehli kitabın yiyeceği yani kestikleridir. Size helaldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. [6] ayetteki taamdan yani yiyecekten maksat kestikleridir. Zira bütün insanların ekmeği, pey­niri, çorbası, helvası yenir. Yahudiler ve Hıristiyanlardan başka ka­firlerin kestiklerinin helal olmadığının delili ise şu hadisi şerifdir:

Hz. Peygamber (sav) Efendimizin Hacer mecusilerine yazdığı mektuptur. Bu mektupta onlara İslam arzedilmiş, Müslüman olan­larının İslammın kabul edileceği, Müslüman olmayanlarından cizye alınacağı, onlara kız verilmeyeceği ve kestiklerinin yenmeyeceği be­lirtilmiştir. [7] Bu hadis mürseldir. Fakat ümmetin ekserisi bunu delil olarak kabul etmektedir, demiştir. Vaktaki bu hüküm Mecusilerle alakadar olursa müşrik mürted ve mülhidler için bıttankı evla sabit lazım olur. Zira bunların küfrü daha mesuliyeti derindir. Ehl-i kitab'dan maksat, kendisi veya atalarından birisi tahrif ve nesh'ten sonra ehl-i kitap olmayandır. Şu halde Hıristiyanlaşan Yahudi süla­lesinden olması lazımdır. Zira Hıristiyan ve Yahudilerin bir kısmı İs­rail milletindendir bir kısmı da başka milletlerdedir. İsrail ise Hz. İb­rahim'in oğlu Hz. İshak'm oğlu Yakup'tur. Bir Müslüman erkeğin Hı­ristiyan veya Yahudi dinine mensup İsrail milletinden bir kadınla ev­lenebilmesi için kadının baba veya anne tarafından sülalesinin ön­ceki olan dedelerinden birisinin adına mensup iken daha sonra ge­len hak bir din ile daha neshedilmemiş ise girdiğinin o dine bilinme­si veya zanna yakın bir ihtimal ile umulması şarttır. Şu halde kadın

Yahudi ise önceki olan dedelerinden birisinin İncil inmeden evvel Hz. Musa (a.s.)'m dinine bağlı olmasının bilinmesi veya şüpheli olması lazım gelir. Kadın, Hıristiyan ise ilk dedelerinden birisinin Kur'an-ı Kerim nazil olmadan evvel Hz. İsa'nın dinine bağlı olması veya şüp­heli olması lazımdır. Eğer atalarının bu dinin neshinden sonra dahil olmaları veya Hz. Musa ile İsa arasındaki yani fetret zamandaki gibi öncekini neshetmeyen bir peygamberin gelmesinden sonra girdik­lerinin bilinmesi halinde de kestikleri helal olur. Onların kadınları ile evlenip Şia'nın imamiye kolu, kitap ehli kimsenin kestiğini haramdır demişlerdir.[8]

Bildiğime göre Şafiilerin bu şartı koşmalarında bir delilleri yok­tur. Zira Sahabei gûzın (R. anhum) ehli kitabının kestiğini yemişler, kadınlarıyla nikahlanmışlardır. Bu şartada araştırmaları olmamıştır. Hanefilere göre ehli kitabının kestiklerinden caiz olan ise kendi şeri-atlerinde kendileri için helal olmasına inandıkları ve bizim yani İs­lam ölçülerinde -domuz eti gibi haram olmayan şeylerdir. İsterse on­ların Allah'ın ismini zikretmeleri bilinmesin isterse de deve gibi ha­ram olan inandıkları bir hayvan olsun. Bunların arasında hiç fark yoktur.

İbni Abbas şöyle buyurmuştur:

Yahudi ve Hıristiyanların kestiklerinin helal kılınması için yal­nız ve yalnız onların Tevrat ve încil'e inanmış olmaları nedeniyledir. Hakim rivayet etmiş ve hadisin tashihi söylemiştir. Malikilere göre ise ehl-i kitaplar için haram kılınmış olan kesimleri Müslüman için de mekruhtur. Deve eti ve katkısız iç yağı gibidir. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

Yahudi olan kimselere bütün tırnaklıları haram kıldık. Tır­naklı olan hayvanlar şunlardır: Deve, deve kuşu,Ördek, kaz ve bunlara benzeyen parmakları birbirinden yarılarak ayrılmamış olan tüm hayvanlardır. Sığır ve koyunun iç yağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarındaki ve karınlarındaki yağlar ve bağırsak­larına yapışan ve kemiklerine karı şanyağlar müstesna.[9] Cumhura göre bunların yenmesini caiz görmüşlerdir. Zira bi­zim şeriatimizde bunlar için hiçbir şeyin izahatı olmamıştır. Bunla­rın yenmesi ibahanm aslı üzerine kalmıştır.

Malikilerle Şafıilere ve İmam Ahmed'e göre tapınakları veya Hut Bayramları için kesmiş olan hayvanları mekruhtur. Zira öyle şeylerle şirklerini ileriye götürmektedirler. Bu niyetle hayvanı kesen kimse, kalbinden Allah'tan başkası olduğu için mekruhtur saymışlardır. En doğru görüş de budur. Cumhura göre: Hıristiyanm mesih, Yahudi-nin de Üzeyr ismine kesmesi halinde meydana gelse o zaman kesme­leri kesinlikle haram olur. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah'tan başkası adına boğazlanan..[10] "Üzerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin." [11]

Bu görüş sıhhat tarafı çok yakındır. Zira onların kestiklerinin helal olması için Müslümanın kestiği gibi şartına bağlı olarak kestikleridir. Malikiler bunu haram değil mekruhtur demiştir. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

Kitap verilmiş kimselerin yiyecekleri sizin için helaldir.[12]

ayeti umumidir. Allah (c.c) ve her yüceliği meşhur olan öy­le bir Zat ki, onların kestikleri hayvanlar üzerinde olan sözlerini söy­leyeceklerini bilmiştir. Bununla beraber bir de ilah adını vermeleri ibadet niyeti ile değildir.

2- Mecusinin kestiği hayvanı ve avı haramdır. Zira Mecusiler ehl-i kitapdan olmayan müşriklerdir. Çünkü onlar iki ilahın varlığı­na kabul etmektedir. Onlar biri hayrın diğeri şerrin olmak üzere iki halikın olmasına inanır. Bir de Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Onlara ehl-i kitaba yaptığınız uygulamayı yapınız.  Şu kadar var ki kadınları ile evlenmeyiniz. Kestiklerini de yemeyiniz."

Resulullah (sav) Efendimiz buyurdu ki: "Sizler Nabatlılardan olan Fars topraklarına ineceksiniz oradan et satın aldığınız takdirde eğer Yahudi veya Hıristiyandan alırsanız yeyiniz. Şayet Mecusinin kestiğinden olursa yemeyiniz". Sabiilerin kestikleri: Eğer onlar ehli kitaplara inançları uygun olursa kestikleri helal olur. Şayet aksi olursa aksi olur. Yani dinleri Mecusilik ve Hıristiyanlık arasında olur­sa veya yıldızların tesirine inanıyorlarsa kestikleri kesinlikle haram olur. Bu İrnam-ı Şafii'ye göredir. Ebu Hanife'ye göre sabiilerin kestik­leri helaldir. Maliki'ye göre kaydsız şartsız olarak haramdır.

3-  Kadın ve çocuğun kestikleri: Aybaşı dahi olsa kadının kesti­ği ve mümeyyiz olan çocuğun kestiği yenilir. Fakat erkeğin kesmesi müstehaptır. Zira işlerde onun gücü kadmınkinden fazladır. Şafıilere göre mümeyyiz olmayan çocuğun kestiği de kerahetle beraber sahih olur. Zira kendi maksat ve iradesi de söz konusudur. Fakat Cumhu­ra göre kestiği haram olur. Zira mümeyyiz olmayan çocuğun maksa­dının olması kesinlikle sözkonusu değildir. Zira heyvanın tutmayı bilmez. Besmeleyi anlamaz, damarların kopartılmasını bilmez.

4- Deli ve sarhoşun cumhura göre kestiği haramdır. Zira bun­ların maksadının olması söz konusu değildir.  Şafiilere göre ezher kevline göre deli ile sarhoşun kestikleri kerahetle beraber caizdir. Zi­ra Şafiilere göre deli ile serhoşun genelde maksat ve iradesi vardır.

5- Hırsız ve gâsıpların kestikleri: Fakihlerin İttifakiyle zorlan­mış olan kimsenin kesmesi ve hırsız ile gasbedici kimsenin kestiği­nin yenmesini caizdir demişlerdir. Zira bunların maksad ve iradesi vardır ve aynı zamanda kesilen hayvanın kesenin mülkü olması şart değildir. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Sahibinin izni olmadan kızartılan ya da pişirilen koyundan söz eden Hadis-i Şeriftir. O yerde Resulullah (sav) cevabı şöyle olmuştur: "Bunu esirlere yediriniz.[13] Cumhura göre: Hıristiyan veya Yahudi'­nin fasık veya namazı terkedenin kestiğinin helal olmasıdır. Fakat Cumhura göre: Bunların kestiklerini mekruhtur. Kesen mümeyyiz, Müslüman, akıllı veya ehl-i kitap olmasıdır. Bu ehl-i kitabının zimmi veya harbi veya Tağlib oğullarından olmaları arasında fark yoktur. Ne kadar kesen kişi mükreh yani kesmek için zorlanmış ise gene kesmesi caizdir. Kesen kimse isterse erkek olsun isterse kadın olsun farkı yoktur. Yalnız kesen kişi kesmek maksadıyla bu kesmeyi yap­sın. Adetli, temiz veya cünüp, lal, gözü kör veya fasık da olsa gene kesimleri caiz olur. Buna mukabil Şafiilere göre: Delinin mümeyyiz olmayan çocuğun ve sarhoşun kesimi helaldir. Cumhura göre bun­ların kesimi haramdır. Müşrik, Mecusi, Mürted ve Putperestin kestiği haramdır. Şafiilere göre: mümeyyiz olmayan âmânın delinin ve serhoşun kestiği kerahetle beraber helaldir. Kadının kestiğinin helal olduğunun delili şöyledir:

"Ka'b b. Malik'in cariyesi sel dağında koyun otlatırdı. Bir tane o koyunlardan yaralanınca koşup o koyuna yetişti bir taş parçasıyla o koyunu kesti. Ka'b Peygamber (sav) Efendimize durumu sorunca, O da, "Ondan yiyiniz" cevabını almıştır.

Fakihlerin ittifakiyle yemek [14] borusunun hayvanın sağ ve sol­daki her iki boğanın yanındaki vedec denen kalın damarları (yemek borusu)nu ve hulkum yani nefes borusunun keserek yapılan kesim ile hayvanın etinin yenmesi helal olur. Bu cümlenin Özetlenmesi şöy­le olur: Yemek borusu il enefes borusunun ve bunların yanlarında bulunan iki damarı kesmekle yapılan kesim hayvanın etinin yenme­sinin helal olacağı üzerinde fakihlarm tümü ittifak etmişlerdir. Fakat kesilmesi lazım gelen en az miktarın ne kadar olacağı meselelerinde farklı görüşler vardır: Hanefi'lere göre: Bu dört organdan çoğunun yani üçünün kesilmesi lazımdır ki bunlar nefes ve yemek borusu ve iki damardır. Şayet zâbih yani kesen kimse bunlardan birisini bıra­kacak olursa yine hayvanın eti helaldir. Zira "Evdacı (damarları) is­tediğin herhangi bir şey ile kopar" hadisi buna delildir. Evdac cem­dir. Yani çoğuldur. Çoğulun en azı üçtür. Ebu Yusuf a göre: Nefes borusu ile yemek borusunun ve sağ ve solundaki iki damardan biri­sinin kesilmesi gerekir. İmam Muhammed'e göre herdört organdan herbirisinin çoğunluğu kesilmezse o etin yenmesi helal olmaz. Mali-kilere göre her iki damarın hepsinin ve Hulkum yani nefes borusu­nun kesilmesi gerekir. Onlara göre yemek borusunun kesilmesi la­zım gelmez hemen hemen onların görüşleri Hanefi Mezhebine yakın­dır. Zira Resul-i Muhterem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Kanı akıtılan üzerine Allah'ın adının anıldığı hayvandan ye."

Başka bir hadiste ise şöyledir:

Birinci hadis Rafı b. Hadic. İkincisi ise Ebu Ümame rivayet et­miştir. İkincinin manası ise şöyledir: "Evdacı kesen bir diş sıkıştır­ması ve tırnağın kesmesi ile olmadıkça o eti yeyiniz. Birinci hadis, yalnız evdacın bazısını kesmeyi istemektedir ki o da kanın akıtması-dır. İkincisi ise tüm evdacı kesmeyi istemektedir. Zira her iki kalın damarın kesilmesi hulkum yani boğaz ile kesilmeden meydana gel­mektedir. Zira vedecler yani her iki kalmdamarlar onun etrafmdadır-lar en sahih ve en iyi bu görüştür. Şafıiler ve Hanbelilere göre boğa­zın yani nefes borusunun ve yemek borusunun tümünün kesilmesi gerekir. Zira bunların kesilmesiyle hayvanın hayatı sona erer. Bun­lara göre boynun her iki taraftaki kaim damarların kesilmesi şart değil müstehaptır. Zira hilaftan kurtarmak içindir. Bir de hayvan kesmesi güzel etmektir. Hayvanda hayatı müstakırre denilen canlılık halinin bulunması lazımdır. Hayvan bu halde olursa görebilir. Kendi istediğine göre hareket edebilir. Başka bir ifade ile hayvan o anda boğazlanmazsa da ölmez. Şu halde Şafii ve Hanbelilere göre bu gibi hallerde üç çeşit hayatın hayvanda olması şarttır.

a- Hayatı müstemire: Tabii hayat.

b- Hayatı müstakirre: Zann-ı galiple ve alametlere dayanarak varlığına hükmedilen hayattır.

d- Kesilmiş hayvanın hayatı: Hareketi ihtiyarı duymanın, gör­menin söz konusu olmadığı kesimden biraz sonraki hayattır.

Hayat-ı müstakirrenin iki alameti vardır:

a- Kesildiği zaman hayvan kuvvetlice çırpımr.

b- Kanı fışkırır. Şu halde her iki harekette biri olmazsa hay­vanda o zaman hayat-ı müstakırre olmadığı için şayet kesilse de ge­ne hayvanın eti haram ve murdardır. Zira iki hareketten birisinin ol­ması şarttır. Fakat hastalık veya açlık nedeniyle ölmek üzerine olu­nan hayvan canlı halinde iken boğazlanırsa aynı zamanda hayat-ı müstakırre alametleri bile görülmese o hayvanın eti helaldir. Bir hayvan eğer zararlı bitki yese bir cismin vurulması, eğitilmemiş bir hayvanın yaralaması enkaz altında kalması gibi ölüme sebebiyet ve­rebilen birnedenle ölmek üzere olan bir hayvanda da hayat-ı müsta­kirrenin bulunması kesinlikle şarttır. Şu halde o anda boğazlanma­dığı takdirde derhal ölecek bir durumda ise o zaman hayvanın eti haramdır. Öyle hayvanın boğazlamasıyla eti helal olmaz. Cumhura göre gırtlakta bulunan ve adem elması denilen veya bazılara göre bo­ğazın üst kısmında bulunan cevzet yani döğüm denilen boğaz çıkın­tısının ortadan kesilip o çıkıntısının bir kısmı gövde tarafında bir kısmı da baş tarafında veya az bir parçasının kelle yani baş tarafın­da olması şarttır. Bu itibarla en iyisi anılan çıkıntının tamamının baştarafmda olması daha uygundur. Bununla beraber çıkıntının bir kısmının vücud tarafında kaldığı takdirde bir sakıncası yoktur. Neti­ce itibariyle o çıkıntının en az bir parçasının yani yüzüke kadar da olursa baş tarafında kalmasında bir sakınca yoktur. Boğaz çıkıntısı­nın uç tarafı kesilecek olursa o takdirde nefes borusu kesilmemiş meydana gelmektedir. Bunun için boğaz çıkıntısından bir tanesi alt diğeri de üst tarafta gelmek üzere noksansız iki dairevi suretin geri­de kalması lazımdır. Şayet bu şekilde olmazsa hayvanın eti helal de­ğildir. Zira o zaman bunu ismi zebh olmaz yani mezen değil belki is­mi parçalamaktır. Hanefılerle bazı Malikilere göre bu şekilde kesilen hayvanın eti helaldir demişlerdir. Zira bu çıkıntının aynısının kesil­mesi şart değildir. Eğer çıkıntının üstünü kesecek olursa gene hay­vanın eti helaldir. Zira kesilecek bu organdan yani dört organdan ço­ğunluğunun kesilmesi ile gerçekleşmiş olur. Hanefılere göre: Hayatta olduğu kesinlikle bilinirse bir de o hayvanın eti yenen cinsten olur­sa, o zaman boğazlanan hayvanın eti helaldir. Boğazlandıktan sonra bu gibi alametler dikkate alınmaz. El-Muhit'de bu görüş en sahih görüştür. Fetva da buna göredir. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmakta­dır:

"Kestikleriniz müstesna." [15]

Bu meseleden başka bu konuda detaylı bir açıklama yapılma­mıştır. Hasta olan bir hayvan kesilmesiyle bir hareket göstermez, yalnız ağzını yumarsa eti helaldir. Ağzını açarsa eti haramdır. Yalnız gözlerini açarsa eti haramdır. Gözlerini kaparsa eti helal olur.Yalnız ayaklarını uzatsa yenilmez, toplarsa eti helal olur. Kesildikten sonra tüyleri olduğu gibi kalır, başka hiçir hareketi olmazsa eti haramdır. Tüyleri kalkarsa sağ olduğuna hükmedilerek eti helaldir. Bunlar bü­tün kesilirken ölü veya diri olduğu kesinlikle bilinmeyen hayvanlar içindir. Boğazlanan hayvanın etinin helal olabilmesi için bir de o hay­vanın eti yenen cinsten olması şarttır. Eğer eti helal olmayan hay­vanlardan birisi boğazlanırsa Hanefilere göre yalnız derisi helaldir. Şafıilere göre kesinlikle birşeyi helal olmaz. Herhangi bir kimse iki üç hayvanı üstüste yerde sererek elindeki olan keskin bir bıçakla bir kere besmele çekip üçünü birden boğazlarsa, onların etleri helaldir.[16] Şu halde buna kıyasen fenni kesimlerde bir sıra halinde ol­duğu zaman kesici bir aletin otomatik şekilde tümünü birkaç sani­yede kesilmesi bir besmele ile söylemesi kesinlikle helal olur. Şayet otomatik pala her birini ayrı ayrı kesilip arada bir duraklama oluyor­sa o zaman bu boğazlama işine bakan kimsenin her hayvan için bir besmeleyi söylemesi lazımdır. Şafii mezhebine göre, kesen müslüman olduktan sonra besmele söylemese de yeterlidir. Kesimin çabuk yapılması:[17]

Fakihlerin cumhuruna göre kesmenin devam etmesinde hemen kesmek veya acele etmek şarttır. Eğer kesme işi tamam olmadan ev­vel elini durduracak olursa bundan sonra derhal kesim işine devam ederse o hayvanın etini helaldir. Eğer orada uzun zaman geçerse o hayvanın eti haramdır. (Zira kesme işi tamam olmadan evvel o hayvanda öldürücü tesiri olan yerlerde meydana gelmiş artık o hayvan kesimden evvel kuşkusuz olarak öldüğü kanaatine düşünen, o hay­vanın hayatından umutsuz olur.) Hanefılere göre hayvanın kesim damarlarının kesilmesinde mühlet vermeden hemen elin acele ya­pılması müstehaptır. Çabuk yapmaması mekruhtur. Zira Resul-i Muhterem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Allah her şeyde ihsani (yani her şeyi iyi ve güzel yapmayı) farz kılmıştır. Cihad esna­sında birini öldürdüğünüz zaman bile iyi bir surette öldürün. Bir hayvanı keserken de iyi bir surette kesin. Kesen adam, kesme aletini iyice bilesin. Keseceği hayvanı da önce dinlendirsin.[18] Cumhura gö­re: Boynun arka veya yan tarafından kesilmiş olan hayvanın eti ke­rahetle beraber helaldir. (Şu halde bu kesme işi bu şekilde ne kadar çabucak olursa da ve bıçak hayvanm kesim yerine yetişirsede fakat o esnada hayvanın vücudunda bütün damarlar kesüinceye kadar.) Şafıilerle Hanbelilere göre de: Boğaz ile yemek borusu kesüinceye kadar müstakir bir hayat bulunursa o zaman eti helal olur. Malikile-re göre bu şekildeki olan kesim, eğer normal kesim işlerinde o hay­vanın kesilmesi lazım olan organlara kadar ulaşacak olursa o hayva­nın eti yenilmez. Zira bu durumda kesilen hayvan "meyte" ölmüş olur. Bundan sonra kesmenin o hayvana faydası yoktur. Şu halde da­ha evvel öldürücü yeri yara almış bir hayvan kesilmiş olur. Şer-i kesme işlerinden birisi de niyet veya azm (kasıt) etmektir. Şu halde kesme işlerinin yalnız olarak hayvanın öldürülmesi niyeti veya mak­sadı değil belki o hayvanın etinin yenmesi niyeti ve maksadı ile ya­pılması lazımdır. Zira Fakihlerin ittifakiyle kesme işlerinde fiilen ke­silen hayvanın bizzat kendisinin niyet veya kasdedilmesi şarttır. (Eğer zanında hata edecek ve cinsi niyet veya kastedecek olurda isabe­te yanlışlık olursa bakılır:) Şayet kesme kasdı olmadan damarların kesilmesi gerçekleşmiş olsa hiçbir kimse hayvanın kesme niyetini getirmediği için o hayvanın eti haram olur. Örneği: Etini helal olan bir hayvana bir alet ile vurduğundan sonra o alet onun kesildiği yere değse ya da vurduğu bu alet bir eti yenen olan bir hayvana rastgelse veya o hayvanı şer-i kanuna göre kesmek niyeti olmazsa belki Öldür­mek niyetiyle olursa o hayvanın eti haramdır. Bir kişinin elinde bir bıçak olursa onun elinden bir bıçak bir an hayvanın üzerine düşse o hayvan yaralansa veya bu bıçağa bir inek gelip sürtünse o hayvanın boğazı ve yemek borusu kesilse buna kıyasen bir köpek kendi ken­dine ava doğru koşarken köpek sahibi köpeğini kışkırtsa ve o köpe­ğin koşmasını sağlasa her üç yerde de esah olan görüşe göre o hay­vanın eti haramdır. Zira kesmede veya avın yakalamasından fiilen kesilen ve kışkırtma hayvanın bizzat kendisinin niyet ve kasdedil­mesi şarttır. Cumhura göre: Hayvan kesen kişi iliği kesinceye kadar kesme işine devam etse veya hayvanın başı vücudundan ayınncaya kadar bu kesmeyi sürdürse bu şekildeki olan kesim mekruhtur. Zira Hz. Ömer {ra)in bunu neyh etmiştir. Çünkü hayvana daha fazla zah­met edilir. Bununla beraber hayvanın etiharam olmaz.zira iliğin ke­silmesi hayvanın kesilmesinden sonra meydana gelir. Hanbelilere göre bir hayvan kesildiği zaman veya pala ile eti yenen hayvanın başını gövdesinden ayrıldığında kaytsız ve şartsız olarak helaldir. Zira bu meselede Hz. Ali (ra) ile îmran b. Husayn (r.anhuna)m helal ola­cağına dair fetvaları vardır. İlik (£_î*âi) beyinden başlayan ve boyun o-murlarının dahilinden kuyruk sokumuna kadar giden beyaz bir da­mardır. Hayvan boğazlandığı zaman ancak ve ancak Yüce Allah'ın ismiyle kesilir. Şu halde başkası ismine kesilen hayvanın eti haram­dır, yenilmez. Aynı zamanda kesen adam da günahkar olur. Bunun için kıymetli bir misafir veya bir devlet adamı için bir hayvanın kesil­mesi kesinlikle caiz değildir. Kesilen hayvanın eti haramdır. Kesen de günahkar olur. Fakat misafiri karşılarken değil, yalnız onu ağırla­mak için kendi evinde bir hayvan keserse kesinlikle hayvanın eti he­laldir. Kesen de günahkar olmaz. Yatırlara, ziyan ellere götürülüp onların yanında kesilen kurbanlar da haram olur. O et de yenilmez. Zira ancak hayvan Yüce Allah'ın adıyla kesilir. Kesinlikle kişinin a-dına kesilen kurbanlar Allah'a ortak koşulmuş olur. Bunun için do­laylı olarak kesen kimse küfre girer. Bunun için İslamî ölçülere ve prensiplerine göre başta Peygamber (sav) Efendimiz için veya diğer fani olan kimselere kurban kesmek kesinlikle caiz değil ve aynı za­manda büyük günahlardandır. İslam dininin prensiplerini bilmeyen bazı müslümanların ziyaretlerde kabristanlara kurban nezir etmesi yani adaması veya ziyaretlerinin yerine hayvanı götürüp kurban için kesmesi veyahut küçükbaş hayvan gibi, hindi, tavuk gibi bir hayva­nın kanını akıttığı görülmektedir, öyle şeylerin yapılması kesinlikle haramdır ve aynı zamanda Kur'an ve sünnete zıd ve aykırıdır. Eğer ziyarette kesen kimse meded beklerse kafir olur. O et de haramdır. Zira Yüce Allah (c.c) kesinlikle yaptığımız işlerimizde ortak kabul et­mez. Hatta ve hatta ki bir hayvanı boğazlarken Allah ve Muhammed adına söylenmesi bile caiz olmaz. Nasıl oluyor ki ziyaretlere ve yatır­lara caiz olsun. Bir de Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyur­maktadır:

îslamiyette, yatırlara hayvanın kesilmesi caiz değildir. Şer-i öl­çülere göre kesilmiş olan hayvanların eti bir yıl soğuk hava depola­rında dayanabilir. Fakat İslam Ölçüleri olmayan devletlerin boğazla­dığı hayvanların eti ancak dört ay dayanabilir. Zira îslamî ölçülere göre şer'i boğazlamada hayvanın vücudundaki olan kan dışarı ak­maktadır ve et kandan mümkününce arınmaktadır. Bunun için ette fazla bir kan kalmadığı İçin çabuk bozulma ortadan kalkmaktadır, îmam-ı Azam'a göre: Gebeli olan bir hayvanın doğum günleri yakın olsa o hayvanın boğazlamamak daha iyi olur. Zira ona göre yavrusu ölü çıkarsa eti haramdır. Eğer diri çıkarsa o yavrunun kesilmesiyle eti helal olur. Cumhura göre ve Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre: Ö-lü çıkarsa anasıyla beraber boğazlanmış kabul olmaktadır. Şayet di­ri çıkarsa boğazlama ile eti helal olur. Fetva, İmameynin içtihadına göredir. Zira aksi ise et kaybına neden olur. Cumhura göre boğazlar­ken veya akr iken avcı hayvanın salınması zamanında besmelenin söylenmesi şarttır. İsterse bu hayvan kurban için olsun isterse baş­ka birşey için olsun eğer kasten besmele terkedilecek olursa hayva­nın eti haramdır. Aynı zamanda leş hükmündedir. Unutarak terke-derse veyahut hayvan kesen kimse mükreh yani zorlanmış veya Müslüman lal (dilsiz) biri olursa o hayvanın eti helaldir. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

"Üzerinde Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Zira o bir fısktır. [19]

Hanbelilere göre: Avın üzerine kasdı olsun veya unutarak ol­sun besmeleyi söylemeyi terk eden kimsenin avının eti haramdır. Fakat onlara göre boğazlanan hayvan üzerine besmeleyi unutarak söylemezse o hayvanın eti helaldir. Zahirilere göre kaydsız, şartsız o-larak besmele çekmek şarttır. Şafiilere göre: Besmelenin çekilmesi sünnettir. Terkedilmesi mekruhtur. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle bu­yurmaktadır:

Üzerinde Allah'ın adı anılanlardan yiyin.[20] Şayet unutarak ve kasden besmeleyi çekmeyi terkedecek olur­sa o hayvanın eti helaldir.

Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

Kestikleriniz müstesna" [21]

Yüce Allah, boğazlanmış olan hayvanın etini helal etmiş ve bes­meleyi çekmesi de şart koşmamıştır. Bir de Yüce Allah, kitap ehlinin boğazladıklarını helal kılmıştır. Onların ekserisi Besmele çekmezler. Bunun için besmelenin çekilmesi hayvanı keserken sünnettir, vacip değildir.

Üzerinde Allah'tan başkasının adı anılmış olan hayvandır. Öyle hayvanın eti haramdır. Bu ise vaktiyle putlara kesilen hay­vandır. [22] "Üzerinde Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyiniz" işte ayetin anlamı budur. Vaktiyle putlar için kesilen hayvan­ların eti haramdır. Şafii mezhebinin delili hadis-i şerifler de şöyledir:

Hz. Aişe (r.anha)den rivayet edilmiştir. Ashabdan bir kısmı: Ya Resülallah yeni Müslüman olmuş olanlardan bazı kimseler bize et getiriyorlar. Fakat biz onların (yeni Müslüman olmaları sebebi ile belki haberleri yoktur diye) besmele çekip çekmediklerini haberimiz yoktur. Getirdikleri eti yiyebilir miyiz?" diye Peygamber (sav)'e sor­dular. O da, "Besmele çekin ve yiyin!" buyurdu.[23] îmam Malik'in ri­vayetinde ise "O kavim henüz küfürden yeni kurtulmuşlardı, ilavesi vardır. Şu halde besmele vacip olsaydı şüpheyle beraber o etten ye­meği haram ederdi.[24] Adiyy b. Hatim'in hadisi: Adiyy diyor ki: Ben Peygamber (sav) efendimize av için sordum. Şöyle şekilde cevabı oldu: "Okunu attığın zaman üzerine Allah'ın ismini söyle" Kütübi sitte sahipleri rivayetleri olmuştur. Es-Salt es-sedüsi'nin hadisi: "Müslümanın kestiği, Al­lah'ın ismini zikretsin veya zikretmesin helaldir." Ebu Davud, "Müs­lüman besmele söylesin veya söylemesin o zaten Allah'ın admadır." Adamın birisi Peygamber (sav) Efendimize şu şekilde sordu: Bizden bir adam hayvan keser ve Allah'ın adını anmayı unutursa? Peygam­berin (sav) cevabı şöyle oldu: "Yüce Allah'ın ismi her müslümanın ağzmdadır" Başka bir hadiste ise şöyledir: Yüce Allah'ın ismi her Müslümanın kalbindedir" suretinde gelmiştir. Ebu Sa'lebe'nin: "O-kun ile avladığının üzerine Allah'ın ismini söyle, sonra ye..." gibi bes­melenin çekmesi isteyen başka hadisi şerifler besmelenin mendup olduğuna işaret edilir. Bu görüş, diğer görüşlerden daha evla olmak­la beraber, fakat Cumhurun hadisleri daha sıhhatli olduğu için da­ha umumidirler. Şafiilere göre besmele söylemek ve tekbir getirmek yani "Bismillahi vallahü ekber söylemek sünnettir" Hayvan kestiği zaman Peygamber (sav) Efendimize salatu selam getirmek sünnettir. Zira bu bir itaat yeridir. Şafiilere göre kasden besmeleyi terk etmek mekruhtur. Hanefîlere göre geceleyin hayvanı boğazlamak makruhtur, tenzihi olur. Zira bu mesele kurbana kıyas olmuştur. Bir de gece boğazlamada yanlışlık korkusu olabilir. Bir de; Beyhakide Hasan'den:

Peygamber (sav) Efendimiz geceleyin hayvan kesmekten, ekin biçmekden ve kurban kesmekten yasaklamıştır. Bu hadisi Mürsel olarak Neylü'l-Evtar'da zikr olmuştur. Kesenin ve kesilen hayvanın her ikisinin yüzlerini kıble tarafına yönelmesi sünnettir. Zira kıble ta­rafı daima evkat tazim edilen bir makamdır. Zaten hayvan kesmekte de bir ibadettir. Zira Peygamber (sav) de kurbanını kestiği zaman kurbanı kıbleye yönelmiştir: Aynı zamanda veccehtü vechi" oku­muştur.

Peygamber (sav) Efendimiz kurbanını kestiği zaman kurbanını kıbleye yüzünü yöneltip "veccehtü vechiye" söylemesiyle başlayan [25] kadar ayetlerini okudu. Kesen kimse de yüzünü kıb­leye vermek keza sünnettir. Bunun için sahabe-i kiram hayvan ke­serlerken kendi yüzlerini ve hayvanların yüzlerini kıbleye yönelirler­di. Eğer özür ve unutmak nedeniyle kıbleye yönelmeyecek olursa ge­ne hayvanın eti helaldir. Zira sünnetin terketmesiyle hayvanın eti haram olmaz. Hayvanı kesen kimse rıfk ile başı üstte tutularak sol tarafı üzerine yatırarak alt çenesinde başlıyarak boğazı üzerindeki deriyi alıp cildi görünceye kadar açtıktan sonra boğazın çıkıntısının altında boynundaki kemikte duruncaya kadar kesilen aletini götü­rüp getirir. Kesen kimse solak ise hayvanı sağ tarafa yatırması caiz­dir. Bununla beraber solağın kesmesi mekruhtur. Onun yerinde başkasına vekalet tayin etmesi daha uygun olur. Deve sol dizi bağlı olarak ayakta kesilir. Koyun ve sığır sol tarafı üzerinde yatırılmış olarak boğazlanır. Deveden başka olan hayvanlar sağ ayağı serbest bırakılır. Diğer ayakları ise birşey ile bağlanır. Zira Cenab-ı Allah (c.c) develer hakkında şöyle buyurmaktadır:

Onlar ayakları üzere iken Allah'ın ismini üzerlerine zikre­derek kesin. [26] İbni Abbas bunun tefsirinde şöyle buyur­maktadır: "Onlar ayakları üzere iken Allah'ın adını üzerlerine zikrederek-boğazlayın. Koyun hakkında ise Buhari ve Müslimde: "Resu-lullah (sav) Efendimizin koyunu yatırarak boğazladığını" rivayet edil­miştir. Zira bıçağın sağ ele tutulması sol elde başının alınması ke­sene çok kolay gelmektedir. Devenin nahr suretiyle ayakta kesilmesi diğer hayvanların da tarif edilen şekilde boğazlamasının müstehap olduğuna Fakihlerin ittifakları vardır. Bu konuda ihtilafları yoktur. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: vana göstermemesi sünnettir. Zira hayvanı yere bıraktıktan sonra bileyecek olursa hayvanın acısı daha fazla olacaktır. Zira Resul-i muhterem şöyle buyurmaktadır. Kestiğiniz zaman güzel kesiniz ve sizden herhangi biriniz (hayvan keseceği zaman) bıçağını bilesin ve boğazlayıcı dahayvanı rahatlatsın. [27] Bir de Hz. Ömer (ra)'in birisini hayvanı yatırıp ayağını hayvanın yüzüne koymuş ve bıçağını bile­mekte iken elindeki kamçıyla o adama vurduğu olarak rivayet edil­mektedir.

"Namaz kıl ve kurban kes" yani nahret. Nahr'ın manası, ölümü meydana getiren bir alet veya ona benzer herhangi bir şeyi boynu­nun bir tarafı ile göğsü arasında bulunan çukur yerine vurulmak demektir. Bir de şu Ayet-i Kerime'de Cenab-ı Allah, şöyle buyurmak­tadır: "Muhakkak Allah size bir inek kesmenizi emretmektedir."[28] Resul-i zişan (sav) Efendimiz bir deveyi "nahr" ettiği ve kendi eliyle boynuzlu iki koçu keserek kurban ettiği rivayetle sabit­tir.

Hayvanı yatırmadan evvel kesici bıçağı bilemek ve keskin bir vaziyete getirmek sünnettir. Bıçağı da hayvandan saklamalıdır. Zira hayvan tehlikeli şeyleri iyice bildiği için kesici aletleri de kesilen hay- İbn'i Abbas'tan da şöylece bir rivayet gelmiştir: "Resulullah (sav) ayağını koyunun boynuna koyup bıçağını bileyen bir adamın yanından geçerken hayvan da gözünü adama dikmiş bakıyormuş. Bunu gören Resul-i muhterem (sav) şöyle buyurdu. "Bu adam öldü-rülseydi ya bu hayvanı iki sefer mi öldürmek istiyor?" Teberani, el-Kebip ve el-Evsattan rivayet etmiştir. Senedi de şahindir. Bir hayva­nı başka bir hayvanın yanında kesmemesi de müstehaptır. Zira îbn'i Ömer'den şöylece bir rivayet gelmiştir:

Resulullah (sav) bıçakların bilenmesini ve hayvanların göz ö-nünden uzak tutulmasını emretmiştir. Bir de hayvana zahmet ver­memelidir. Zira hayvanı hızlıca vurmak veya kesileceği yere ayakla­rından çekilerek götürmek mekruhtur. Zira bunu yaparak hayvana fazladan zahmet yapmalıdır. Besmeleyi boğazlarken söylemesi: Besmeleden kasd olunan bunlardır. Allah'ın herhangi bir isim veya sıfa­tını anmaktır.

Şu halde Allah'ın herhangi bir İsim veya sıfatını anmak caizdir. İster Allah'ın ismiyle sıfat beraber olsun olmasın farkı yoktur. Örne­ği: Bismillah-AIlahu Ekber-Allahu Ecellu-Allahu A'zam-Allahu-r-Rah-man -Allah -u'r- Rahim demek bu cümledendir. Ayrıca, Tehlil^lailahe illellah-Tahmid el-hamdulillah-Tesbih^Sübhanellah da demek caizdir ve kafidir. Bununla beraber Allah'ın adını tüm millet kendi dilin­de Allah'ın isimlerinden birini söylemek boğazlayabilir. İsterse Arap-çayı bilsin isterse bilmesin fark olmaz. [29]

[30]Namazın tekbîri yabancı lisanla söylemek caiz değildir. Zira Re-sul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Kişinin namazı an­cak ve ancak şu şekilde kabul olur. Tekbir-i taharrumda Allahu Ek-ber lafzı söylemek, kıbleye yönelmek ve temiz su abdesin yerine koy­mak. Şu halde tekbiri taharrum Arapça getirmeyen kimsenin nama­zı sahih değildir. Zira onun mübarek ağzından tekbiri taharrum'u Arapça olarak çıktığı için yabancı lisanla söylemek caiz değildir. Şa­yet Arapçayı beceremezse öğreninceye kadar yabancı lisanla söyle­mek caiz olur. Zebihatin şartlarından birisi zabihadan yani kesen kimsenin bismillah çekmeksidir. Eğer başkaları besmeleyi çekse besmeleyi çekmeyen kimse hayvanı boğazlarsa o zaman hayvanın eti haram olur. Kesen kimse dursa onun hatırına besmele geldiği halde söylemezse, o hayvanın eti haram olur. Zira Yüce Allah şöyle buyumaktadır: "Bir hayvanı boğazlarken besmele söylenmezse o hayvanın etini yemeyin." Bir de hayvanı kesen onun için besmeleyi çekmesi gerekir. Zira kendi işleri için besmeleyi çekerse, kesmek için çek­mezse o hayvanın eti haramdır. Zira Yüce Allah şöyle buyurmakta­dır: Boğazlamış olan hayvanın üzerine besmeleyi çekiniz. Bunun için bir kişi el-harndulillah dese, fakat bu hamd ile şükrün kastı olmazsa o hayvanın eti haramdır. Bunun gibi teşbih, tehlil veya tekbir gelirse fakat hayvanın üzerine kasti olmaza o et yenilmez, haramdır. Zebi-helerinin bir şartı da başkalarının isminden Allah'ın ismini tecrid et­mek gerekir. Başka olan isim isterse nebinin (sav)'m ismi olsun, hat­ta bir kimse besmeleye beraber Resulin ismini söylese o et helal ol­maz. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bir hayvanın boğazlan­ması Allah'ın ismiyle başka bir isim ile olursa o et haramdır. Bir de Resul-i zişan (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: îki yerde ben zikr olunmam. Biri hayvanı boğazlarken, ikincisi ise aksırırken. Bir de Abdullah İbni Masud (ra)'un sözüdür: Boğazladığınız zaman besmele ile beraber bir şey söylemeyin. Zira müşrikler Allah'ım ismiyle bera­ber, diğer isimleri söylüyorlar. Onlara muhalefet etmek gerekir. Eğer Allah'ın ismi ile beraber Muhammed'in ismini söylerse cer ile yani esre ile söylerse o et helal olmaz. Zira Allah ismi ile beraber bir isim ortak yapmıştır. Şayet Muhammedun yani ötür ile dese o zaman et helal olur. Zira ismin üzerin bağlı değil belki istinafı olur. Zira Al­lah'ın ismiyle beraber ortak olmaz. Fakat mekruhtur. Zira zahiren vasıl olduğu için yani vavi atife olduğu için haram suretine girmiştir. Eğer Muhammeden yani üstün ile söylese o zaman Fakihler ihtilaf etmiştir. Bazıları helal demiştir. Zira o zaman istinafı olur. Fakat Muhammeden i Rabinda yanlışlık meydana gelmiştir. Bazıları da ha­ram demiştir. Zira onun üstünü yani nasbi harfi cerrin kaldırma-sıyle meydana gelmiştir. Yani Muhammeden Muhammedin söyle­mesi gibi oluyor ve Allah'ın ismiyle ortak olduğu için eti haram olur. Bu örneklerde vav harfi olursa öyle şeyler meydana gelir. Eğer vavı atif olmazsa o zaman hangi iraf ile Muhammed okursa okusun o za­man kaydsız olarak et helaldir. Zira ortaklık yoktur. O şartlardan bi­risi halisan ve tazim için Allah'ın ismini zikretmesidir. O isimde du­anın manasının kokusu gelmemesi geekir. Eğer Allarrummeğfir li de­se bu besmele sayılmaz. Zira o zaman o duadır. Dua ile tazim olmaz. Bu tekbir olmadığı gibi tesmiyye de olmaz. Zabihin sözündeki olan Allahümme meşahığler tekbirde olduğu gibi ihtilaf etmiştir. Tesmiy-yenin vakti: İh'tiyarriyyedeki olan tesmiyenin vakti kesmenin vakti­dir. Az bir zamanda başka besmelenin kesmeye başlamadan önce söylemek caiz değildir. Örneği hayvanı boğazlama başlarken veya çukura düşerken hayvanı yaralamak isterken besmele çeker. Eğer bu arada birisiyle konuşur su içen ya da ekmek ve ona benzer bir şey yerse bu kısa bir zamanda oluyorsa ilk besmeleyle iktifa edip hayvanı boğazlarsa helal olur. Fakat bu süre uzun olsa besmeleyi bir daha çekmeden keserse Hanefıye göre eti haram olur. Fakat bu gibi konularda Şafii mezhebine göre fetva vermek caiz olur. Zira bu mezhebe göre kasden olarak besmeleyi terk etse caizdir. Idtırarıyye-tinin boğazlamanın vakti ise hayvanın gönderme ve okun atma vak­tidir. Hayvana vurmak, vakti değil, zira Nebiyyi Zişan (sav) Efendimi­ze vaktaki adıy bunu Hatem köpeğin avcılığından sual etti, kendisi­ne cevabı şöyle oldu: Okla attığınız zaman ve onun üzerine Allah'ın adını söylersen onu ye. Muallem olan köpeğini avcılığa gönderdiğin zaman onun üzerine Allah'ın adını söylersen onu ye. Eğer bir koyu­nu bir kişi kesmek için yere koyarsa ondan sonra besmeleyi çekerse ondan sonra o bıçağı bırakarak başka bir bıçağı alırsa o hayvanı son alan bıçak ile o hayvanı keserse o hayvanın eti helal olur. Zira ihti-yarrıyyetinin kesmesinde besmelenin vaki olmasını ancak ve ancak kesilenin üzerine olması lazımdır. Aletin üzerine besmelenin çekmesi gerekmez. Burdaki olan kesilen birdir. Aletin değişmesine itibar ol­maz. Fakat bir okun üzerine besmele çekse bu ok atmasa başka bir ok atsa o hayvanın eti haramdır. Zira ıztırabı kesmede besmelenin çekmesi okun üzerine olması gerekir. Atılana besmelenin çekmesi la-zım değildir. Eğer bir kişi oku bir şeyde atsa ve tesmiyye etse son­ra yanlışlık etse başka bir şeyde oku isabet etse o. Şeydi öldürse o. Şeydin eti helaldir. Eğer bir kimse bir koyunu kesmek için yere serse ondan sonra o koyunu bıraksa başka bir koyunu keserse eti haram olur. Zira son koyunun üzerine besmele çekmemiştir. Hanefi'lere gö­re boğazlayan kimsenin kestiği zaman: "Allah'ım! filandan kabul bu­yur" sÖ3'lemesi mekruhtur. Eğer kesmeden önce besmele söylerse mekruh değildir. Yatırmadan evvel ya da kestikten sonra söylerse gene mekruh değildir. Hayvanı kıbleden başka bir mekana çevirmek sünnete aykırı olur. Hanefilere göre koyunların nahr edilmesi yani a-yakta ve göğse yakın olan bir yerden kesilmesi buna göre de devele­rin kesilmesi yani çekmeye yakın yerden yatırılarak kesilmesi gene sünnete aykırı olur. Fakat Şafii ve Hanbelilere göre sünnete aykırı değildir. Zira bunların nehiy hakkında bir hadis varid olmamıştır. Malikilere göre deve ve zurafaların nehredilmesi diğer hayvanların zebh edilmesi vaciptir. Bunun için zaruret olmadığı takdirde sehven de olsa yani nahr zabh ve zabh nahr olursa kesilen bu hayvanın eti yenilmez. Bu mezhebe göre de çekirgeler kesilmeden eti yenilmez. Bunlara göre çekirgelerin zebhi şöyle olur: Başlarının kesilmesi veya başka herhangi bir şekilde olursa olsun öldürülmemeleridir. Fakat zaruret nedeniyle olursa mesela hayvanın bir çukura düşmesi ya da kesici veya nahredici aletin olmaması gibi olursa o zaman deve ve zurafaların zabh ve diğer hayvanların nehr edilmesi caizdir. Özetle evcil hayvanlar eğer yabani olursa Malikilere göre avlanmakla eti ha­ram olur. Eğer yabani bir hayvan evcilleşirden sonra kaçacak olursa ve güvercin gibi hayvanlar yabanileşecek olursa avlanamak ile eti helal olur. Cumhura göre: Hayvanın kesmesi iki çeşiddir: Birincisi ihtiyari, ikincisi ise av hükmündeki olan zarurete bağlı zabihdir. İh­tiyari kesme: Bu hayvana kudreti olduğu halde boynun alt tarafı ile çene arasında olan boğaz kısmında yara açmak suretiyle meydana gelir. Evcil hayvanın kesilmesi lazımdır. Zira ihtiyri kesmeden aciz olduktan sonra ıztırari kesmeye gidir. Iztırarı kesme hayvanı kes­mekten aciz olunması takdirde o hayvanın bedenini herhangi bir u-duundan yara açmaktır. O hayvanı bîr av gibi bir yerinden yara aç­maktır. Malikilerden başka evcil olmayan hayvanda veya kaçtığı ha­linde şayet ele geçirilmesi zor ise o zaman evcil hayvanda yabani hayvan olduğu gibi bu yola gidilir bu yol ise el Akr ismi vermektedir ki bu yara hayvanın herhangi bedenin neresinden olursa olsun ca­nın çıkmasını meydana getirmektedir. Akr veya zaruret hali kesimi yara açan bir alet ile lazımdır. Şu halde taş veya ağır bir şey ile ol­maması gerekir. Şu halde hayvanın bedeni herhangi bir yerinde ka­nını akıtacak suretinde yara açmakla o hayvana bir şey saplamakla veya da kanını akıtmakla meydana getirmek gerekir. Hatta ve hatta­ki Şafiilere göre bu yaranın açılması ölüm ile sonuçlanacak bir sıfat­ta olması da şarttır. Malikiîere göre hayvan evcil davarlardan olsa zaruret halindeki olan kesim ile eti haramdır. Bunların delilleri yok­tur. Cumhurların delili ise şöyledir: Resulullah (sav) şöyle buyurdu "Bu gibi hayvanların yabani hayvanlar gibi vahşilikleri ürküp kaçmaları davardır. Hayvanlardan böyle yapanı olursa ona şu şekil­deki olan yarayı yapınız. En sağlam olan görüş budur:

Hanefılere göre: Yenilen hayvanın yedi kısmı yenilmez. Bunlar akmış olan kan, erkeklere has olan zeker taşaklar, kadınlara has olan dişilik organı, gudde, herhangi bir hastalık sebebiyle deri ve et arasında sertleşmiş olan et parçasıdır. Mesane yani sidik torbası ve öd. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Onlara hoş ve temiz olan şeyleri helal kılar. Murdar şeyle­ri de onlara haram kılar. [31]

Bu yedi şey ise tabiatın iğrendiği şeylerden sayılmaktadır. Bir de mücahidden şöyle rivayet edilmektedir: Koyun cinsinden şunları Resul-i Ekrem (sav) kerih olarak görmüştür: "Erkeklik organı taşak gudde, dişilik organı, öd, mesane ve kan. Bu kerahet ise tahrimidir. Zira burada altı şeyle beraber kanın da kerahet hükmünde zikredil­miştir. Herhalde akıtılmış olan kan delili kati ile kılınmıştır. İmam-ı Azam'a göre de "Kan haramdır. Diğer kalan altısı ise kerihdir. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

De ki: Bana vahyedilenler arasında ancak şunlann haram olduğunu görüyorum"... veya akıtılmış kan. [32] Bu altı şeyler Ebu Hanife^e göre mekruhtur. Zira bunların haram olduğuna dair delili zanni vardır. Besmele vacip ve şart olmayan mezhepler i-çin Şafii ve Malikilerin bir kısmı için terkedilmesi yahud da Allah'ın adı ile beraber Muhammed veya başka ismini mukaffa gibi söylemek mekruhtur. Hz. Muhammed (sav) Efendimizin İncil'deki sıfat şöyle­dir: "O İsmail'in soyundandır. îsmi Ahmed'dir." Hz. Amine hamile kal­dığında kendisini doğuracağı çocuğa Ahmed ismini vermesi emredil­miştir. Efendimiz kendisi için: "Ben Ahmed'im. Ahmed diye isimlen­dirildim" derdi. Ebû Musa el-Eş'ari'den rivayet edilir: Efendimiz bize isimlerinisaydı biz de ezberledik. Bize şu isimleri saymıştı: "Ben Mu-hammed'im, Ahmed'im, Mukaffayım, Haşir'im, Rahmet ve Tevbe Pey­gamberiyim. Ben Melhameyim." Yine Efendimiz'in kendisi isimleri hakkında şöyle buyurmuştur. "Ben Muhammed'im, Ben Ahmed'im, Ben Mani'yim: Allah küfrü benimle mahvedecektir." Ben Haşir'im. İnsanlar kıyamet günü benim izim üzere haşrolunacaktır."

Ben Akib'im, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber yoktur. Bu istidrarı olarak zikr olmuştur. Şu halde Al­lah'ın ismi ile birlikte peygamberin herhangi bir ismi zikr olursa ol­sun mekruhtur, (O da hayvanın kesme zemanı söylemek bu iki mez­hebe göre mekruhtur.) Diğer mezheplere göre hayvanın eti haram olur. Bir eve haram girdi mi artık orada feyiz ve bereket eseri kalmaz. Bir mideye haram girdi mi artık onda rahmet ve fazilet kalmaz. Ha­ram ile beslenen bir neslin feyiz damarları kurur. Rahmet kapıları kapanır. Bunun için Resülûllah (sav) Efendimizin yüksek terbiye­sinde yetişen Ashab-ı Kiram sofraya oturduklarında yemeğin cinsi­ne, çeşidine bakmadan hangi yoldan elde edildiğine dikkat eder. Ha­ram ve şüpheli ise elini dokundurmadan kalkardı. Haramın en kötü­sü ve azab bakımından en şiddetlisi başkasına aid bir malı dolaylı ve dolaysız yollardan aşırıp yemektir. Buna dinimizde "Kul hakkı" de­nir. Ödenmedikçe ve helalleşme meydana gelmedikçe hiçbir dua, i-badet, hac ve tevbe ile affolunmaz. Denizde Allah için şehid olmak müstesna. Her şerefli insan, vicdanını yitirmektense şerefini yitir­meyi yeğ görür. Bismillah her hayrın başıdır, önümüzde kabir var bu kabri kimse inkar etmez. Ömrünüz çok kıymetlidir. Bakide bu ömür ile çok iyi ve güzel şeyleri göreceğiz. Kabir, Mü'min için zindan­dan bir kedersiz mekana açılan bir kapıdır. Zira bu dünya geçidir. En büyük şeref, kıymet, ancak ve ancak Ahireti ve ukbayı kazan­maktır. Şu halde muddeinin davası doğru ve sağlam olmazsa kesin­likle dava bertaraf olur. Ey dünya ve ahiretin yaratıcısı ve hakimi! Senin rahmin ve lûtfuna düştüm, Sana kendimi bırakıyorum ve sa­na iltica ediyorum. Eğer sen beni affetmezsen daha başka bir umu­dum yoktur. Zira bütün kainat da sizin emrinizin altındadır. Amin amin, amin. Bi Cahi, Taha ve Yasin ve selamun al'el murselin vel-hamdü lillahı rabbil âlemin.) [33]

Bir Kurt İbn-i Abbas'a sormuştur: O koyunun bağırsakları çı­karmıştır ve karnmıyarmıştır ona hücum etmiştir. Fakat o halde o koyun kesilmiştir. Hz. Abbas'ın cevabı şöyle olmuştur. O koyunun eti ve dışarıya çıkmış olan bağırsakları yeme. Kesici olan kimse kesilme işini tamam etmeden ondan başka bir adam o hayvanın kar­nını deşer veya gövdesinin bir bölümünü keserse o hayvanın eti ha­ram olur. Bunun için boğazlama işi bitmeden başkasını kesme, yüz­me gibi bile olsa karışmaması lazım gelir. Boğazlamada kullanılan bıçak, kılıç, hançer gibi keskin bir alet, keskin kamış kabuğu, çelik, demir, kurşun, bakır, tunç, altun, gümüş, taş, alimyon, ahşaptan mamul keskin bıçak olabilir. Fakat tırnak, diş ve kemikten mamul olan bir alet ne kadar keskin olursa olsun onunla bir hayvanı kes­mek kesinlikle caiz değil ve eti haramdır. Hanefîlere göre mekruhtur. Sopa, taş gibi bir cisimle öldürülen bir hayvanın eti haramdır. Şafi-ilere göre: Herhangi bir hayvan (ehli olsun vahşi olsun) ateşli bir si­lah ile öldürülürse, eti haramdır. Bununla beraber maalesef Türki­ye'nin her yerde avcılar ateşli silahlarıyla öldürdükleri hayvanların etlerini yedirmek ve yemektedirler.[34]

Eti helal olan hayvanı boğmak, vurmak veya kurt gibi vahşi bir hayvanın yaralaması çeşidinden bir hücum olursa, sahibi bu hayva­na yetiştikten sonra keserse veya yetişmeden ölürse böyle bir hay­vanın dört tarafı vardır:

1- Boğazlamadan o hayvan ölecek olursa Fakihların ittifakiyle o et haramdır. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: "Ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilen boğulmuş, vurulmuş» yüksek bir yerden yuvarlanmış, susulmuş, yırtıcı bir hay­van tarafından parçalanmış hayvanlar -kestikleriniz hariç olmak üzere- üzerinize haram kılındı. [35] O, beş çeşit hayvanı canlı olarak yetiştirdiğiniz ve İslam ölçülere göre kestiğiniz takdirde o zaman eti helal olur. Bu hayvanlar vurulmuş, yüksekten yuvarlan­mış, boğulmuş, canlı hayvanların bir bölümünü yemiş ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olanlardır. Eğer bu yara almış olan hayvanlar gözünü kırpması, ön veya arka ayağını kıpırdatması gibi hayat ala­meti bulunsa ve aynı zamanda kesilse o hayvanın eti helal olur.

2- Öldürücü bir yerden yara almakla beraber zannı kuvvetiyle yaşadığı ümidini gördükten  sonra keserse  Fakihlerin ittifakiyle o hayvanın eti helal olur. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Kes­tikleriniz ayrıdır."

3- Hayvan öldürücü ve ağır bir yara almışsa üzerinde icma e-dilmiş beş yerden olan birisi ile yara almış olarak öldürülmüş hay­vandır. Beynin dağılması, bağırsakların parçalanması ve boyun ile kafayı birbirine bitiştiren omurun kesilmesi yerleridir. Böyle hayvan öldürücü yerlerine yara almış ve ölümü kuşkusuz olan hayvandır. Öyle hayvan, Malikilere göre eti haramdır. Şafıilere ve Hanbelilere göre hayatı bilinsin isterse bilinmesin hareket eden veya ondan kan çıkarsa o zaman boğazlamak ile eti helal olur. Böyle durumlar ancak kurdun hücumuna uğrayıp kanı deşilmiş, boğulmuş, yüksek yerden yuvarlanmış ve susulmuş olan hayvanlara aittir. Zira Allah (c.c) şöy­le buyurmaktadır. "Kestikleriniz ayrıdır." ayeti geneldir.

4-  Öldürücü yerleri isabet almamış ise aynı zamanda hayatın­dan umudunu tehlikeye düşmüş veya hakkında şüphe edilen hay­van Hanefîlere göre etinin helal olmasına bağlamanın tesiri vardır. Malikilere göre de öyledir. Eğer hayvanın hayatını katı olarak bilin­diği takdirde, bazı Malikilere göre "Böyle bir hayvanın boğazlamanın tesiri olmaz ve eti de haramdır." Şafıilere ve Hanbelilere göre canı çıkmamış müstakir hayatı olan bir hayvanın fakat hayatta kalaca­ğından umudu yok iken o hayvanın boğazlaması caizdir. Eti de he­laldir. Durumunda şüphe olursa eti haramdır. Buna kıyasen saldırı­ya uğramış olan hayvanın öldürücü yere veya öldürücü olmayan ye­re yara almak nedeniyle o yara alan hayvanın öleceği tahmin edilirse Hanefîlere ve Şafıilere göre öyle hayvanda boğazlamanın tesiri vardır. Bir grup da boğazlamanın tesiri yoktur demişlerdir. İmam Malik her iki görüşte söylemiştir. İbnül Asım'e göre boğazlanır ve eti de helal o-lur. Hayatta kalacağından umudu yokmuş ve öldürücü yerleri yara almış olan hayvan hakkında görüş ayrılığının kaynağı bu ayet-i ke­rime de:

"Kestikleriniz müstesna" bu istisna amdır ya da hasdır. Yani bütün hayvanlara şamil gelse o zaman istisnai muttasiledir. Bu durumda ise boğazlamanın etkisi kesinlikle olur demişlerdir.

Şayet bu istisnai munkatie olsa yani bunların dışındaki hayvanlar­dan kestikleriniz anlamında olursa o zaman boğazlamanın etkisi yoktur, demişlerdir. Hanefılere ve Malikilere göre böyle bu şekildeki olan hayattan maksad, ayağın kıpırdaması, nefes alıp vermesi gibi hayata delalet belirtileridir. Bu gibi bir halde hayatta kalmasının mümkün olup olmaması arasında kesinlikle fark yoktur. Bu vazi­yette uzun bir müddet veya kısa bir müddet kalması da durumu de­ğiştirmez. Sonuç olarak, hayvanın boğazladıktan sonraki hayatı ka­dar bir can kendisine olması gerekir ki bu hayatta oluşun en az hu­dududur. Şafii ve Hanbelilere göre kesilen hayvandan bir müstakir hayatın kalması şarttır. Öyle bir hayat ki kesildiği zaman hayvanın hareketinden daha fazla olması gerekir. Bu vaziyetteki olan hayva­nın hayatta kalması veya kalmaması mevzubahis değildir. Ölmek ü-zere olmayan bir hayvanın boğazlamasın d e etkili olduğu ve hayvanın eti helal olduğunda Fakihlerin ittifakı vardır. Fakat bir hayvanın öl­mek üzere iken boğazalamamn etkisi meselesinde de Fakihların ihti­lafları vardır her dört mezhebe göre böyle bir hayvanda kesinlikle bo­ğazlamanın etkisi mutaberdir ve eti de helal olur. Bir başka bir kıs­mi ise öyle hayvana kesmenin etkisi yoktur söylemişlerdir. Bu mese­ledeki olan ihtilaf, ancak ve ancak kıyas ile rivayetin rekabet ve karşılaştırmasıdır. Zira Cumhura göre biraz önce geçen (ka'bbunu) Ma­likin hadisini sened olarak kabul etmişlerdir.

"Onun bir cariyesi sel-tepesinde koyun otlatırmış bir koyunun öl­mek üzere olduğunu görmüş o koyuna yetişip bir taş ile kesmişti. Re-sulullah (sav) Efendimize o koyunun durumunu sorunca o da "Onu ye-yiniz" diye cevap vermiştir. [36] Fakihlerin bir kısmı bu meselede kıyası delil olarak kabul etmişlerdir. Bunlara göre boğazlamak ancak ha­yatta olan hayvanda geçerlidir. Ölü hükmündeki olan hayvana ge­çersizdir ve eti de yenilmez. Cumhur Fakihlerden destek alan Hanefi alimlerin fetvaya esas olan kanaatine göre hasta olan bir hayvan boğulmuş, yüksek yerden düşmüş ve susulmuş hayvanın en son çare­nin boğazlamasmdaki olan etkisi şu şekilde söylemişlerdir:

1- Eğer boğazlama vaktinde hayvanın hayatta olduğu belli o-lursa, o zaman hayvanın hayatı ne kadar hafif de olsa şartsız olarak eti helal olur. Kesildikten sonra isterse hareket etmesin ve aynı za­manda kan da akmasın az veya hafif hayat kesilen hayvanda kesim­den sonra belli olduğu kadarınca o hayvanın hayatından bir eser bulunmasıdır.

2- Eğer hayatta olduğunu bilinmezse fakat hareketi vardır veya kanı çıkarsa o hayvanın eti helaldir. Hareketi olmazsa veya kan çık­mazsa o zaman eti haramdır. Hayatın ve ölümün alametleri ise aşa­ğıdaki şekillerde belli olur. Ayağını uzatması, gözünü veya ağzını aç­ması, bir çeşid gevşeme olduğu için tüylerinin yatışması ölümün ala­metidir. Zira hayvan öldükten sonra gevşer hayatın alametleri ağzın ve gözün kapalı olması, tüylerin dik durması, ayağın çekilmesi haya­tın alametleridir. Malikilere göre hayatın alametleri şunlardır: "Az ol­mamak şartıyla kanın akması, ayağın oynatılması, gözün kırpılması, kuyruğun sallanması, soluk alması, eğer hareket etse ve kan akmaz­sa eti helal olur. Eğer kanı aksa ve hareket olmazsa eti haram olur. Zira hareket kanın akmasından daha o hayvanın hayatında olduğu­nu belirtir. Hafif bir seyirme ve çırpıntı ise hayatın belirtisi değildir. Zira hayvanın vücudu derinin yüzülmesinden sonra az olan bir çır­pıntı gösterebilir. Şafıilerle Hanbelilere göre hayatın üç çeşidi vardır:

1- Sürekli hayat yani hayatı müstemire: Kesilerek veya bunun gibi bir yolla çıkana kadar duran doğal hayattır ki, kesim bu du­rumdaki hayvanın eti helal kılmak suretiyle etkileyicisi olur.

2- Hayatı müstakire: Canlılığın ihtimalini daha çok kuvvetli olan birkaç tane alamet ve karineler ile beraber bir de ihtiyari hareke­tin de birlikte var olduğu hayattır. Nefes ve yemek borusunun kesil­mesinden sonra kanın fışkırmasını bu alamet ve karinelerden say­maktadır en sahih olan görüşe göre şiddetli hareket yeterlidir. Bo­ğazlama vaktinda hayatı müstekirenin olmasının bilinmesi şart de­ğildir. Kanın fışkırması ve şiddetli hareket gibi bir alamet ile o hay­vanın canlı olduğunu bildirmek kafidir. Bu durum hayvanın eti helal olmasına dalalet eder. O hayvanın hayatından bir şüpheye düşerse artık o et haram olur.

3- Boğazlanmış hayvanın hayatı görenin işitmenin ve ihtiyari hareketin birlikte bulunmadığı canlılıktır.

Böyle bir canlılığın herhangi bir nedeni var ise helaka gitmek. O sebebe bağlı olarak kabul olur. Örneğin hayvan zararlı bir ot yiye­rek hasar olursa ve can çekişecek bir noktaya kadar gelse en sahih olan görüşe göre o hayvanın eti haramdır. Fakat helak olma noktasına gelişinin bir nedeni olmazsa örneğin; hayvan ölüm halinden ön­ce hasta olursa veya aç kalır bundan sonra kesecek olursa eti helal olur. Eti haram olan hayvanların boğazlanmasının bir etkisi var mı­dır? Bu meselede Fakihlerin iki görüşü vardır: Hanefîlerle ve meşhur görüşlerinde Malikilere göre: Yabani olan benzeri eti yenilmeyen hay­vanlar boğazlaması olsa, eti yağı ve derisi temiz olur. Fakat insanın domuz bu karara dahil değildir. Domuzun necis olduğu içindir. At, katır, eşek, köpek ve domuz gibi eti haram olan şeyleri boğazlamak onları eti temiz ve helal yapmaz. Evcil olmayan hayvanların yırtıcıları ile kuşların yırtıcıları meşhur olan sahih görüşe göre boğazlanmak suretiyle tahir ve temiz olur. Hanefılerde fetvaya en kuvvetli görüş şudur: Et ve yağ boğazlamak ile tahir olmaz. Deri ise temiz olur. Hanefîlerin delilleri şudur: Boğazlamak, necis olan sıvılar ile akan kan­ların götürmesinde etkili olur. Bu pislikler gittiği zaman hayvan te­miz olur. Et ve deri ise kan veya sıvı kısmında değildir. Fakat öyle hayvanın eti haram olduğuna göre o hayvanın diğer kısmı ise kendi asıl üzere kalır ki o da tahir olur. Zira boğazlamanın etkinliği geri ka­lan kısma vardır. Mesela derinin tahirlenmesinde tabaklamanın et­kisinin gösterdiğidir. O deri az bir miktar suya düşerse o suyu haram etmez. Yemekten başka o deriden faydalanmak caizdir. Fakat Hane­fılerde bir başka görüşe göre bu deriyi yemeye kıyas ederek kul­lanılması haram olarak kabul etmiştir. Şafii, Hanbeli ve Maliki'nin bir kısmına göre: Eti haram olan hayvanın hiçbir kısmında boğazlama­nın etkisi yoktur. O hayvanın eti ise helal olduğu gibi derisi de ete ta­bi olduğu için helaldir. Eğer boğazlama eti helal kılmıyorsa etden başkası da helal olmaz. Örneğin meşru olmayan boğazlamada veya kitabsızın boğazlamasında olduğu gibi. Zira boğazlama tabaklama­ya kıyas edilmez. Şu halde tabaklama rutubet ve pisliği götürmek­tedir. Kesmek ise kesinlikle bunu meydana getiremez. Zira bir hay­van kesildiği zaman gene deri ihtiyacı tabaklamada vardır. Sonuç olarak eti haram olan hayvanı boğazlamanın onu rahatlatmak için de bile olsa haramdır. Kötürüm halinde kalmış olan bir eşeği kesmek de haramdır. Zira kesmek kendisine daha çok eziyet vermektedir.

Peygamber (sav) Efendimiz köpeklerin öldürülmesini yasak et­miştir. Fakat simsiyah köpek bundan istisna etmiştir. Onun öldürül­mesini emretmiştir." [37]

Kör bir bıçakla boğazlanan hayvanın Şafıilere göre iki şartla eti helal olur. Birincisi kesen kimsenin gücüyle değil de aletin kesmesiyle kesmek gerekir, ikincisi ise yemek borusunun ve boğazın hayvanın kesilmiş bir hayvan hareketi gibi harekete varmadan evvel kesilmiş olması lazımdır.) Hanbelilerin görüşü de bu görüşe yakındır. Şayet kesme aleti kör olursa hayvanın boğazlanması gecikirse ve hayvana azab ve zahmet verilirse eti helal olmaz. Zira böyle hayvanın boğaz­lamasında helal kılacak şeyin olmasında kuşkulu ve şüphe vardır. Özet olarak Cumhura göre kemik ile kesmek caizdir. Fakat Şafıiler kemik ile bir hayvanı kesmek haramdır demişler. (Tırnak ve dişlerin ise Hanefılere göre kendi yerinden kopartılmış ve ayrılmış olan tır­nak ve dişlerin kesimi caiz olarak kabul etmişlerdir.) Şafıiler ve Han-beliler bunlarla bir hayvanı kesmek haram kabul etmişlerdir. îsterse bunlar vücuda bitişik olsunlar veya olmasınlar her halükarda bun­larla bir hayvanı kesmeyi haram görmüşler. Malikiler de Hanefıler gibi kabul etmişlerdir.[38]

Faydasız olan çok acı bir eziyet hayvana vermek başı kesmek, boynu kırmak, boyundaki iliğe yani beyaz iliğe kadar yetişmek, boy­nun arka tarafından boğazlamak eğer damarları kesilinceye kadar hayatta kalırsa mekruhtur. Değilse kesme gerçekleşmeden ölüm söz konusu olacağından helal olmaz. Hayvanı ayaklarından kesim yerine sürülemek yere bıraktıktan sonra gözünün karşısında bıçağı bile­mek bir başka hayvanın gözü karşısında kesmek de böyledir. Zira böyle hareketler hadiste sabit olanlara aykırı hareketlerdir. Hayvan soğumadan evvel derisini yüzmeye çalışmak veya boyundaki beyaz iliği kesmek aynı böyledir. Zira rivayete [39] göre: Hz. Ömer (ra) şöyle söylemiş: "Siz bir şey yiyorsunuz ki biz onu yemiyoruz." Hz. Ömer ona "Ey Hassan'ın babası! Bu nedir?" deyince şöyle demiş: "Sizler can çıkmadan evvel onların acele ölümlerine sebep oluyorsunuz. Bunun üzerine Ömer (ra) bir çağırıcıya şöyle çağırmayı emretti: "Kesim gücü yeten kimse için boğaz ile lebbe yani boynun göğüse yakın yeri tara-findadır. Canlar yani ruhlar kendileri çıkmadan evvel onların tez çık­ması için acele etmeyiniz. Avrupa'da hayvanlar, başlarına vurulan bir iğne ile uyuşturulduktan sonra kesilir. Şu halde bu hayvanlar iğ­neyi yaptıktan sonra uyuşur. Fakat ayılmadan evvel kesilirlerse etle­ri helal olur. Zira hayvanda nefes alması, kalbinin atması canlı oldu­ğuna işaret eder. Öyle hayvanların etleri helaldir, yenilir. Sebepsiz olarak ölmüş olan hayvana meyte yani leş denir. O et haramdır. Başı koparılmak, kulak tozuna şiş saplamak, başına tokmakla vurulmak suretiyle öldürülen hayvan da "meyt" gibidir. Başka bir hayvanın vurmasıyla taş veya kereste parçasının çarpmasıyla yırtıcı hayvanın parçalamasıyla ölmüş olan hayvanın da eti haramdır. Bu şekildeki olan canlı hayvan yani eti yenilen bir hayvan, canlı iken kesilirse eti helal olur. Gebe hayvanın karnında bir cisim ve tekme gibi bir şey vurulup bunun üzerine yavru hareketsiz kalır, sonra hayvan boğaz­lanır da yavusu ölü olarak çıkarılırsa o yavru meyt, yani leş sayılır. Diri bir hayvandan kesilen parça onun ölüsü gibidir, insan, çekirge ve balığın ölüsü temiz olduğu gibi dirisinden kesilen parça da tahir ve temizdir. Koyun ve merkebin ölüsü necis ve haram olduğu gibi di­risinden kesilen parça da necis ve haramdır. Eti helal olan hayvan diri iken ondan kesilen, kırkılan yün, kıl, tüy temiz ve tahirdir. Fa­kat bu çeşit hayvanlar diri iken ondan kesilen parça haram ve necis olduğu gibi o parçanın üstünde olan kıl, tüy ve yün de haram ve ne-cisdir. Pislik gibi temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sı­ğır ve deve gibi hayvanların etleri, bu hayvanlar bir müddet hapse­dilmeden kesildikleri takdirde mekruhtur. Zira bu halde etleri fena bir kokudan kurtulmuş olmaz. Bunların hapsedilme müddeti üç gün, koyunlar için dört gün, sığırlar ve develer için de on gündür. Böyle pislik yiyen hayvana celale denir. Bu hayvanlar etleri kokma­yacak şekilde pis şeylerden yiyecek olsalar, hapsedilmeleri lazım gel­mez. Etleri kerahetsiz olarak helaldir. Domuz veya köpek sütü ile beslenmiş kuzuların eti helaldir. Zira süt tüketilerek eseri kalmaz. Şafii mezhebine göre haramdır. Eti yenilir bir hayvan şarap içip de arkasından kesilecek olsa bunun eti kerahatle helal olur. Yalnız süt emip de başka bir şey yiyemeyen küçük kuzuların öldükten sonra karınlarından çıkarılan peynir mayaları temizdir. Aynı şekilde koyun ve deve gibi ölmüş hayvanların memelerinden çıkacak sütler de Ha-nefı'e Regâne tahir ve temizdir. Şafi'ye göre böyle sütler haramdır. Her iki imama göre de yani Eba Yusuf ve Muhammed'e göre de mek­ruhtur. Domuzun her şeyi haramdır. Yalnızca kılından faydalanıp faydalanamayacağı hususunda ihtilaf vardır. İmam Ebü Yûsuf imam Muhammed ve İmam Şafii'ye göre domuzun kıllarından badana fırç­ası yapılması ve ayakkabı dikilmesi caizdir. Domuzların darası har­be götürülüp satılması da caizdir. Kurban yalnız ve yalnız Allah için kesilir. Herhangi bir şahsa tazim için kesilen hayvanların eti haram­dır, yenilmez. Ölüye hürmet için kabri başında kesilen hayvanların eti de helal olmaz. Fakat hayvanı Allah rızası için kesip sevabını iste­nilen bir Müslümana bağışlamak caizdir. Eşyada yenip içilme bakı­mından asıl olan mubah olmaktır. Bütün eşya aslında insanların faydalanmaları için yaratılmıştır. Onun için aslında temiz olan akla ve sağlığa zarar vermeyen bir kısım hayvan etleri ve buğday, arpa, pirinç gibi ürünler, sebzeler meyveler ve sıvılar helaldir. Fakat bazı şeylerin yemeleri veya içmeleri zararlı olduğu için İslam dininde ha­ramdır. Haramı işleyen kimse dünyada şer'i cezalara Ahirat'te azaba çarptırılır. Zira Allah tarafından kesin emriyle yasaklanan şeydir zannı ile sabit ise mekruhtur.[40]

Tayyib olan şeylerden maksad akl-ı selimin güzel ve temiz ka­bul ettiği şeylerdir.

Yiyeceklerin helal ve haram olmasındaki asıl baş sahifedeki olan ayetlerdir. De ki; Bana inen vahiyde yani Kur'an'da yiyeni bir kimse için yiyeceği şeyden -leş, kan, domuz eti veya Allah'tan baş­kasının ismine bir fısk olarak boğazlanan müstesna (sizin haram kıldıklarınızdan) haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Bununla be­raber kim mecbur ve çaresiz kalırsa (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve zaruret miktarını aşmamak şartıyla (bu istisna edi­len haramlardan da yiyebilir). Şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayıcı­dır, çok merhametlidir. [41] onlara tayyibatı yani temiz şeyleri helal, habis şeyleri de haram kılar. [42] (Ey Muham­medi) sana kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar, onlara de ki; Bütün tayyibler yani temiz şeyler size helal kılındı. [43] İslami ölçülere göre kesim üç çeşittir. Vatanı suda yaşayan, vatanı karada yaşayan ve hem su hem de karada yaşayan hayvan. Zira bu hayvanlardan kimisi kesimsiz yenir. Kimisi kesilerek yenilir. Kimisi de kesilecek bile olsa yenilmez. Vatanı suda olan yani suda 3'aşayan başka yerde yaşamayan hayvanlar bunların yemekiçin helal konu­sunda bütün Fakıhlerin iki görüşü vardır. Hanefîlere göre sadece ba­lık çeşidinden başka suda yaşayan bütün hayvanların yenilmesi ha­ramdır. Balığın kesilmeden eti helaldir. Ölüp de suyun üzerine çı­kanlar yani tafz bundan müstesnadır. Zira o sebebsiz olarak ölmüş.

Tafi kendiliğinden ölmüş suyun yüzüne çıkmış olsun isterse çıkmış olmasın farkı yoktur. Sebebsiz olarak öldükten sonra eti ye­nilmez. Bir görüşe göre de: Tafı su yüzüne çıkmış kendiliğinden öl­müş ve karnı ters dönüp de çıkmış hayvandır. Şayet sırtı üste ise bu Tafi olmaz. Eti o zaman helaldir. Bunun için oun karnında bulunup ölen bir balığın eti de helaldir. Eğer hangi bir sebeple ölmüşse eti he­laldir. Fakat sebebsiz ölmüşse eti haramdır. Tafi gibi.[44]

Suyun bulanığın soğuk veya sıcaklığı nedeniyle ölmüş ise bu konuda iki rivayet vardır. Birincisi; bunlar ölümün sebebi zahir ol­madığı için eti haramdır. Diğeri ise şöyledir ve rivayeti de sahihdir. Suyun bulanığı, soğuk veya sıcaklığı nedeniyle suyun açılıp kuru­masından ölen kuşların tarafından öldürülen, buz arasında sıkışa­rak yahut su içinde bağlı tutularak ölen balıklar ya da orada bağ­landığı yahut oraya bir şey bırakıldığı için ölmüş bulunan. Göle veya denize atılan balık otunu yiyerek göl veya denizde ölen, avlanıp da sudan çıkarılmadan evvel onların başlarına herhangi bir alet ile vu­rulup öldürülen ve ağ içinden kurtulamayıp ölen balıklar, hepsi he­laldir. Hatta ve hatta ki balıklar temiz olmayan suda bulunsalar bile gene etleri helaldir. Yalnız Tafi olan balıklar eti haramdır. Hanefılerin delilleri pek çoktur. Zira Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "Size mey-te yani Ölü haram kılındı. [45] ve Onların üzerine leş ve murdar olan şeyleri haram kılar." Bir de Hz. Cabir'in rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir:

Deniz attığı veya geriye çekildiği için karada kalan hayvanları yiyiniz. Onda ölüp de suyun üzerine çıkanları ise yemeyiniz." Bu ha­dis zayıftır. Bir de Hz. Ali (ra)'den rivayet edilmiştir:

Tafi olan balıkları pazarımızda satmayınız. Balıklardan başka bütün deniz hayvanları naramdır. Zira Hanefılere göre bütün balık­ların çeşitleri helaldir. Fakat deniz hayvanlarından yengeçler, midye­ler, istiridyeler,İstakozlar, su aygırları, deniz domuzu gibi balık sure­tinde olmayan deniz hayvanları haramdır.

Abdurrahman b. Osman (ra)'dan rivayet edilmiştir: "Doktorun biri, bir ilaçta kullanmak üzere kurbağanın öldürülmesi hakkında sordu. Resulullah (sav) kurbağanın öldürülmesini yasak etti." [46]

Bu hadisin nehyetmesi aynı zamanda onların yenilmesi de neh-yetmek demektir. Zira bir hayvanın öldürülmesini nehyetmesi ya in­san gibi saygı değer olduğu içindir, yahut da yenilmesinin haram ol­duğu içindir. Göçegen kuşu ve Hüdhüd gibi. Diğer taraftan hürmete layık olmadığı için kurbağanın öldürülmesi, etinin haram olması ne­deniyle nehy olmuştur. Cumhura göre: Suda yaşayan ve vatanı orası olan balık ve balığa benzeyen şu halde suda yaşayıp başka yerde ya­şayamayan yengeç, su yılanı, köpek balığı vb. hayvanlar boğazla­madan eti helaldir. Hangi sebeple olursa ölsün, ister bir avcının dar­besi, bir taşın çarpması, suyun çekilmesi nedeniyle ölsün, isterse suda yüzerken ölsün, isterse de ölüp suyun üstüne çıksın, öyle hay­vanın yakalanması kesmek yerine geçer. Eğer ölüp de suyun üstüne çıkmış ve şişmiş ise o zaman hastalık getireceği için eti haramdır. İmam Malik'e göre, su domuzu (Su aygırı) mekruhtur. Zira "Sizler kendisine domuz ismini kullanıyorsunuz" demiştir. Cumhurun delil leri şu ayet-i kerime'dir:

Sizin için deniz avı yani seyd mesid manaya geldiği için balığın dışında kalan denizde olan bütün hayvanlara şamil geldiği için tü­münü helal olması lazımdır. Ayetin manası şöyle olmaktadır: "Sizin için deniz avı yapmak ve o avı yemek size de yolcuya da faydalı olmak üzere helal kılındı. [47] bir de Ebu Hüreyre'den şöy­le rivayet edilmiştir: Bir adam, Rasulüllah'a rEy Allah'ın Resulü! Biz deniz yolculuğu yaparız ve beraberimizde az su taşırız, onunla ab-dest alsak susuz kalırız. Bu durumda deniz suyundan abdest alabi­lir miyiz?' dedi. Hz. Peygamber (sav) Efendimizin cevabı şu şekilde oldu:

Denizin suyu temiz. Ölüsü helaldir buyurdu. [48] Denizde yaşa­yan tüm hayvanların çeşitlerini, isimleri ne olursa olsun hepsi helal­dir. Zira İslam'ın geldiği zamanda Araplar hepsi balık çeşitlerini te­miz olarak kabul ediyorlardı. Şeriat da bunu tekid ederek balıkların yenilmesini helal kabul etmiştir. Etteki deniz avından maksat, deniz­de avlanan balıklar ve diğer deniz mahluklarıdır. Bir de bu Hadis-i Şerif ile delil olaak kabul etmişlerdir.

Denize iki ölü ile, iki kan helal kılındı. İki ölü; balık ile çekirge, iki kan da; ciğerle dalaktır. Hakim bu hadisi sahihlemiştir. İbni Hace Hakim başka bir hadiste şöyledir: "Denizde bulunanları Allah insan için kesmiştir." Bu hadisi Buhari mavkut olara zikretmiştir. Diğer başka cumhurun delilleri amber balığıdır." Ebu Übeyde ve arkadaş­ları bu balığı deniz kıyısında ölü olarak bulmuş ve bir ay süreyle şiş­manlayacak kadar yemişlerdir ve onun içi yağından vücudlarına ya­ğını sürmüşlerdir. Peygamber (sav)e de bu balıktan bir parça götür­müşler, o da o parçadan yemiştir. [49] Başka bir delilleri ise suda yaşa­yan hayvanın kanının olmamasıdır. Karadan başka yerde yaşama­yan hayvana kara hayvanı denilir.

Karadan başka yerde yaşamayan olan hayvanların üç çeşidi vardır:

a- Kanı olmayan sinek, arı, kurt, karınca, eşekarısı, örümcek, surgan böceği, hamam böceği, kurtçuklar, sivrisinek, sunsun. Çe­kirgenin bütün çeşitleri, iğneli ve zehirli hayvanlar, bal arısı, eşek a-rısı, akrep ve benzeri hayvanlardır. Çekirge ne kadar kansız ise de onun eti helaldir. Diğerin yenilmeleri haramdır. Zira Yüce Allah, şöy­le buyurmaktadır:

Ve onlara pis ve murdar olan şeyleri haram kılar." Aklı se­limin bu hayvanların tümünü güzel ve temiz kabul etmiyen ve insan bunlardan midesi bulandıran pis şeylerden kabul olmuştur. Fakat çekirge ve ona benzeyen tüm çeşitlerinin eti helaldir. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Bize iki meyte yani ölü helal kılındı."

Hadiste geçen iki ölüden maksat ise balık ve çekirgedir. Mali-kilere göre çekirgelerin boğazlarını veya sebebsiz olarak ölmemelerini kabul etmişlerlerdir. Örneğin: Sıcak suya konulması veya yakılması, bir organın kesilmesi gibi. Hanbeliler'e göre: Canlı olarak çekirgeyi yutmak mekruhtur. Zira hayvana zahmet vermek oluyor. Balığı canlı olarak yutmak ise haramdır.

b- Akan kanı olmayan tüm yılanların çeşitleri. Kertenkeleler ve bunların büyükleri olan kelerler. Vaziğ denilen sam-ı ebreski derisi kurbağaya benzemektedir. Fakat kuyruğu uzunca bir sürüngen çe­şididir. Ve zehirlidir. Bunların büyüklerine de Arap lisanıyla (Sam-ı ebres) denir. Bu hayvan zehirlidir. Yerde yaşayan tüm haşereler, yer fareleri, canlılar, gelincik, kurt, keneler, kelepcerboğa, kirpiler ve bunlara benzeyen tüm çeşidleri haramdır. Bunların vücuda zarar vermesi sözkonusu olduğu gibi,insan nefsi de bunlardan tiksinir, aynı zamanda bunlardan bazıları zehirlidirler. Hatta ve hatta ki Pey­gamber (sav) Efendimiz bunların öldürülmelerini emretmiştir.

Peygamber (sav) şöyle buyurdu "Beş zararlı hayvan vardır ki ih-ramlı iken de ihramsız iken de öldürülürler: Yılan ve ceset yiyen ala karga yani saksağan. Fare, kuduz köpek ve çaylak." Bir başka riva­yette karga yerine akrep de sayılmıştır.[50]

Resulûllah  (sav)  şöyle buyurmuştur:  İsrail oğullarından bir kavim, insan suretinden çıkarılıp başka bir mahluk suretine çevrilmiş olmak suretiyle ortadan kaybolmuşlardır. Bunların ne gibi şey­leri yaptıkları bilinmemektedir. Bu kavim sıçandan başka bir mah­lûka çevrilmiş olmasını sanmam. Zira sıçan (içsin diye) bir yere deve sütü konulduğu vakit içmez de, koyun sütü konulursa içer. (Bilin­diği gibi Beni israil'e deve eti ve sütü haram kılınmıştı.) [51] Peygamber (sav) Efendimiz nelerin öldürülmesini emrettiği ve ona fasıkçık dediği rivayet edilmiştir. [52]

îbn-i Ömer (ra): Ben Peygamber (sav)'i minberde hutbe okur­ken ve söylerken işittiği rivayet edilmiştir. Yılanları öldürün, bahu-susen belinde iki siyah hat olan yılanla kısa kuyruklu yılan öldürün. Zira onlar gözü kör eder. Hamile kadının karnındaki çocuğu düşür­meye sebeb olurlar. Ben bir yılanı öldürmek için arkasından koşup kovalarken, Ebülübabe: Onu öldürme! diyebağırdı, dedim ki: (Resu­lûllah (sav) kesin olarak yılanları öldürmeyi emretmiştir.) Lûbabe "öyle fakat bundan sonra ev yılanları öldürmeyi yasakladı ve "Zira onlar ev sakinlerindendir" dedi.[53]

Bir rivayette: Köpekler Allah'ın mahlukatmdan bir nev-i yani çeşidi olmasaydı, öldürülmelerini emredecektim. Fakat onlardan sim­siyah olan cinsini Öldürün. Kim bir keleri ilk vuruşta öldürürse ona şöyle şöyle ödül vardır... Hanefiler ve Malikilere göre: Keler haram­dır. Zira Resül-i Ekrem (sav) bu meselede kendisine soru sorduğu zaman Hz. Aişe'ye onu yemeyi yasaklamıştı. (ed-dab) kuyruğunda çok boğumlar vardır. Ve kubur faresine benzemektedir. Sürüngenler cinsindedir. Şu halde Hanefiler ile Ma-likilerden gelen bir görüşe göre, keler haramdır. Cumhure göre kele­rin etini helal kabul etmişlerdir. Zira Peygamber (sav) önünde kele­rin yenilmesine itiraz etmemiştir.

Halid b. Velid r.a.'den rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) ile be­raber Meymüne'nin evine girmişler, önlerine bir pişmiş kertenkele getirmişler, Peygamber (sav) yemek üzere elini uzatınca, orada bulunan kadınlardan biri (yemek istediği şeyin ne olduğunu Hz. Peygam­bere anlatın) demiş. Onlar da: (Bu kertenkeledir, Ya Resülallah) de­yince, Resülüllah (sav) elini çekmiş. Halid diyor ki; bunun üzerine: (Kertenkele haram mıdır Ya Resülallah?' dedim. Peygamber (sav): (Haram değildir. Fakat aralarında yetiştiğim halkın memleketinde yani Mekke ve çevresinde yoktu da bunun için yiyemiyorum) buyur­dular. Halid diyor ki: Bunun üzerine kertenkeleyi önüme çekip ye­dim. Peygamber (sav) de bakıyordu, bana yasak da demiyordu.[54]

Resülullah'dan kellerden sorurdu: Resül-i Ekrem (sav) cevabı şöyle oldu. Ben yemiyorum haramdır de söylemiyorum. Başka bir ri­vayete ise: O halaldir. Fakat benim yemeğim değildir. [55]

Malikiler haşlandığı ve kızartıldığı takdirde sümüklü böceğin yenilmesini helal olarak kabul etmişlerdir. Fakat kendi başına ölen salyangozu haram kabul etmişlerdir. Malikilere göre diğer mezheple­re göre muhalif olarak tiksinti veren çeşitli haşaratın yenilmesinin helal olduğunu söylemişlerdir. Zira diğer mezheplere göre tiksinti verdikleri için haram kabul etmişlerdir.

Şafıiler, kirpi, gelincik, cerboğa, tilki, kursak, samur hayvan­larını helal olarak söylemişlerdir. Samur: Kediye benzeyen bir hay­vandır. Tilkinin bir çeşididir. Vatanı da Maveraunnehir'dir. Fenek ise: yumuşaklığı için derisi kürk olarak kulanılmaktadır. Zira çöl Arapları bu hayvanların tiksinmeksizin yerler. Arapların yani Hicaz ehlinin asr-ı saadette ve zenginlik halinde hoş ve güzel kabul ettik­leri her şey helaldir. "Pis" dediği şey ise haram kılınmıştır. Zira Pey­gamber (sav)'e Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: "Onlara hoş ve temiz olan şeyleri helal, pis ve leş olan şeyleri de haram kı­lar. [56]

d- Akan kanı olan hayvanlar ki, bunlar ya evcildir, ya da yaba­nidirler. Evcil olan hayvanlar "el En'am" diye bilmen deve, sığır ve koyun olup, bunlar icma ile helaldir. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyur­muştur:

"En'am'ı da sizin için yarattı ki bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu maddeler vardır. Onlardan yersiniz de.[57] "Allah onların bazısını binesiniz, bazısını da yiyesiniz diye en'amı (da­var ve diğer hayvanı) sizin için yaratandır. [58] "Size okunacak olanlar hariç olmak üzere anam helal kılındı. [59] En'amda maksad manda, keçi, deve, koyun, sığır, beygir, ceylan, ya­bani sığır, geyik, yabani eşek, vahşi sığır, sıtram, tilki, tavşan, Arap tavşanı kirpi, ada tavşanı, samur, sincab, zürafa ve Arapların temiz ve hoş kabul ettikleri ve şeriatında helal olduğunu söylediği tüm hayvanlardır. Fakat katır veya evil merkep gibi şeriatın haram kabul et­tiği hayvanlar en'am'dan istisna edilmiştir. Zira Cabir'den şöyle riva­yet edilmiştir:

Hz. Peygamber (sav) Hayber günü evcil merkeblerin etini ha­ram kıldı. Atların etinin yenmesine ruhsat verdi. Yine Cabir'den şöy­le rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Hayber günü evcil merkep­lerin etini haram kıldı. Atların etinin yenmesine ruhsat verdi. Yine Cabir'den şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (sav) bize at eti ye­dirdi, evcil ve evcil merkep etini yasakladı. Esma'dan şöyle rivayet e-dilmiştir: Resulullah zamanında Medine-i Münevvere'de iken bir at kestik ve yedik. [60] Katırlarda evcil merkeplere dahildir. Zira katır eti haram olan bir hayvanla, eti helal olan bir hayvandan meydana gel­miştir. Bunun için merkebin haram olması atın helal olmasına ağır basar. Şu halde katırlar ise eşeklerden doğar. Bir hayvandan doğan hayvanın haramlığı konusundaki hükmü anasının hükmüne göre­dir. Bunun için Şafıiler, Hanefilerle, Hanbelilere aykırı olarak biri ev­cil biri yabani hayvanlardan doğan tüm hayvanları haram olarak ka­bul etmişlerdir. Hanefi, ve Hanbelilere göre bir kavide, Malikilere göre de katır eti mekruhtur, yenilmez. Şu şartla ki babasının at olması gerekir. Babası merkep, anası at olursa bazı ilim adamlarına o zaman mekruh değildir. Ez-zahire at eti İmam Ebû Hanife'ye göre mekruhtur. İmameyne göre mekruh değildir. Kerahatten maksud tahrimİdir. Atın üstü ise, eti gibi mekruhtur. Türkçemizde buna kı­mız denilir. Yabani bir merkeb evcilleştirilse evcil olan bir merkeb yabineleşse yine aslı gibi helal helaldir. Haramda haramdır. Her üç imama göre biri evcil bir yabani hayvanlardan doğan bütün hayvan­lar helal olmak geçerlidir. Zira tüm şeylerde mübahlık asıldır. Zira aslolan odur ve onların delilleri umumi ifadesi bunu göstermektedir" diyorlar. Ebu Hanife'ye göre at etinin mekruh olmasındaki sebep hayvanın binek olarak bir de cihatta kullanılmasıdır.

Ehli eşek, katır ve atın yenilmesinden Resulullah (sav) nehyet-miştir. "Size at ve ehli eşekin eti haram olmuştur." Resulullah'dan şöyle rivayet edilmiştir: "At üç kişi içindir. Birisi için vızrdır. Birisi i-çin ecr içindir. Birisi için de örtü içindir." Eğer atın eti helal olsaydı Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyordu: "At dört kişi içindir, dördü­ncüsü ise yemek içindir."

Evcil olup pençesi bulunmayan tavuk, güvercin, kaz, turna ve ördek gibi hayvanda boğazlanmak şartiyle helal oldukları Fakihlann ittifakıyle kabul edilmiştir. [61]

Kuşlardan bütün halkalı sahiplerinin eti yenilir. Güvercinin ismi bütün kuşlara şamildir. Resulullah'dan (sav) şöyle rivayet ol­muştur. Bir seviyede uçuş yapan kuşlarının eti terket yani eti yeme defe çalmak gibi uçuşundan her iki kanatlan hareket etmek. Eti ye, serçenin şeklindeki olan bütün kuşların eti helaldir. Zira Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: Hiçbir insan yoktur ki bir serçe veya ondan daha büyüğünü hakkını vermeden haksız yere öldürsün de Allah onu sorguya çekmesin. (Haklı olarak öldürmek nasıldır Ya Resülallah?) diye sorduk. Peygamber (sav) "Hakkı, boğazlayıp yemektir. Fa­kat başı kesilip atılmaz" buyurdular. Suyu insan gibi içen ve öten kuşların hepsi helaldir: Turna, tokul, kaz, tavuk, kuta, çeklic gibi. Andeli b. Zerzuh bülbül ve benzeri kuşlar helaldir. Bir tarife göre, kuşların etinin yiyilmesİnin nişanı, tane toplayıp yemlerinin yiyilme-mesinin nişani de dişlerinin kenarları veya tümüyle et ve kokmuş bozulmuş yeyler yemeleridir.

Yabani hayvanlar İmam Malik'den başka cumhura göre azı diş­leri bulunan yırtıcı ve dişlerini silah yerine kullanan tüm yırtıcı hay­vanların yenilmesi haramdır. Aynı şekilde pençesi olan yırtıcı kuşlar da böyledir. Zira bu gibi hayvanlar leş yer. Azı dişi kuvvetli, yırtıcı bulunan yabani yırtıcılar, aslan, kurt, sırtlan, kaplan, pars, tilki, ka­ra kedisi, sincap, kursak, samur ayı, maymun, sansar ve tilkiden büyük köpekten küçük pençe tırnakları uzun çakal gibi yırtıcı ve ev­cil olmayan hayvanlar da aynı şekilde haramdır. Kuşlar arasında pençesi olan doğan, kartal, kırlangıç, yarasa, çaylak, şahin, çakır, baykuş, karga yavrusu değişik çeşitleriyle karga, kerkenez kuşu, akbaba, papağan ve diğer yırtıcı kuşlardır. Şafîilere göre etlerinin kö­tü olduğu için tavus ve papağan kuşunu haram kabul ederler. Onla­ra göre (serçeden büyük serçeleri avlayan) göçeğen kuşuna da ha­ram diyorlar. Keza onların yanında hüdhüd eti de haramdır. Hanbe-lilere göre bunların hakkında iki rivayet vardır. Birincisine göre her iki kuşun eti helaldir. Zira her ikisinin kuvvetli pençeleri yoktur. Bir de bunların yenilmelerinde tiksinti yoktur. İkincisi ise Peygamber (sav)'in karınca arıyı ve göçeğen kuşuyu öldürmeyi nehy eden hadisi nedeniyle haram olarak kabul etmişlerdir. Azı dişileri ve pençeleri o-lan hayvanlardan haramlığm delili ise Peygamberin (sav) Hayber gü­nü yırtıcı hayvanlardan azı dişi olan tüm hayvanı kuşlardan da pen­çesi olan tüm kuşu yemeyi nehy ettiğine dair Kütüb-i Sitte sahipleri ibni Abbas'tan rivayet etmişlerdir. (İmam Malik'e göre dört ayaklı yır­tıcı hayvanların tercih edilen görüşe göre bunların tümü haram ola­rak kabul etmiştir.) Malikilere göre pençeli olan olmayan tüm kuşla­rın eti helaldir. Zira Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

De ki: Buna vahy olunanlar arasında yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde ölü eti, kan... Başka haram kılınmış bir şey bil­miyorum. [62]

Bu Ayet-i Kerime'de zikredilenlerinden başka helaldir. Hadis-i Şerifteki olan nehiy ise kerahete hami olmuştur. [63]

Ön dişleri zaif olan, bunlarla herhangi birşeyi parçalama im­kanı olmayan hayvanın eti haram değildir. Bunun için sırtlan, tilki, kursak, samur ve cerboğa gibi azı dişleri zaif olan hayvanların yen­mesini helal saymışlardır. Şafîilere göre ekin kargası helaldir. Bunun ismi kargadır. Hanbelilerin görüşleri de aynıdır. Onun yanında da sırtlanın yenilmesine ruhsat vermişlerdir. Zira Hz. Cabir'in şöyle de­diği rivayet edilmektedir: "Sırtlan av hayvanı mıdır?" - Evet. "Onun etini yiyebilir miyim?" - Evet. "Buna Hz. Peygamber mi müsaade et­ti?" - Evet.[64] Bir başka lafzında ise şöyle denilmektedir: "Resulul-lah (sav) sırtlan hakkında sordum. Bana "O bir av hayvanıdır" dedi. İhramlı bir kişi onu avlayacak olursa, onun karşılığında bir kaç fıyde verir. Tavşanın eti de helaldir. Zira Muhammed b. Safvan'dan şöyle rivayet edilmiştir:

O iki tavşan avlamış ve bunları iki keskin taş ile kesmiş. Re sulullah (sav)'a gelmiş o da onları yemesini emretmiştir." Bunu Ahmet Nesai ve İbni Mace rivayet etmiştir.

Enes'ten rivayetlerine göre bir tavşan yakalamış. Ebu Talha o tavşanı kesmiş ve Enes ile o tavşanın uyluğunu Resulullah (sav)'a göndermiş. Resulullah da bunu kabul etmiştir.[65] Evcil olmayan hay­vanlardan azı dişi ve pençesi bulunan hayvanların dışındakilerin tümünün etleri helaldir. Zira ser-i şerif bazı hayvanların etini insan­lara nimet olarak helal kılmıştır. Bunların bir kısmı şunlardır: Deve, koyun, sığır, keçi, manda, beygir, geyik, ceylan, yabani sığır, değişik cinsleriyle yaban eşeği, sırtlan, tilki, tavşan, arap tavşanı, kirpi, oda tavşanı, samur, sincap, zürafa, deve kuşu, tavuk, kaz, tokui, ördek, hindi, turna, bülbül, kumru, güvercin, üveyit kuşu, bağırtlan, kek­lik, sığırcak kuşu, bıldırcın, çil kuşu, arı kuşu, tüm serçelerin çeşit­leri, ekin kargası, su kuşlarının tüm çeşitleri, yalnız leylek bu hük­münden değildir. Eti haramdır. Hanefılere göre: Tilki, kirpi, yenilme­si kabul etmişlerdir. Hanefılere göre saksağan kuşunun eti helaldir. Bu kuş beyaz ve siyah renkli, kuyruğu uzun, kanadı kısa, gözleri civaya benzeyen bir hayvandır. (Araplar o saksağanın sesini yumsuz olarak sayarlardı.) Bu aynı zamanda hem tane hem de leş yer. Şafiilere göre bunun eti haramdır. Bunun gibi dağlarda yaşayan büyük kuzgunu da haram olarak kabul etmişlerdir. Zira bu hayvanlar tik­sinti veren hayvanlardandır. Safirlere göre küçük kuzgun haram ol­duğunu kabul etmişlerdir. Bu kuzgun kuşu siyaha yakın kül renkli­dir. Hanbelilere göre saksağan kuşu yemeyi haram olarak kabul et­mişlerdir. Zira bu kuş leş yer. Sonuç olarak Hanifelere göre karganın üç çeşidi vardır. Birisi yalnız tane yer, leş yemez. Bunun ismi ezzardır. Bunun eti helaldir. Mekruh değildir. İkincisi yalnız leş yer bu­nun etini yemek mekruh değildir. Bunun ismi de leş kargasıdır. Üçüncüsü ise bazı zamanda tane, bazı zamanda leş yer. Bunların eti yemek ise Ebu Hanife'ye göre mekruh değildir. Ebu Yusufa göre mekruhtur.

Ibn-i Abbas r.a.'den: Peygamber (sav) dört hayvanın yani ka­rınca, arı, hüdhüd kuşu ve göçeğen kuşunun öldürülmesini yasak etmiştir. [66]

Cabir r.a şöyle demiştir: Peygamber (sav) kediyi yemeyi ve satıp parasından faydalanmayı yasak etti.[67] Pençesi bulunmayan evcil olmayan toy kuşu tavuktan büyük ve boynu uzundur. Serçe çeşitle­ri, turna kuşu aynı şekilde, ekin ve tane yiyen karga, bülbül, keklik, sığırcık kuşu, kaya kuşu gibi kuşlar da helaldir. Yani etleri yenilir.

Hem suda hem de karada yaşayan kurbağa, kaplumbağa, yen­geç, yılan, timsah, su aygırı ve benzeri hem karada hem de suda ya­şayan hayvanlardır. Bu meselede üç görüş vardır. Hanefılere ve Şafı-ilere göre; Bu hayvanların etleri haramdır. Zira bu hayvanlar tiksinti veren olan hayvanlardandır. Başka bir tarafından da ise yılan da ze­hirlidir. Bir de Peygamberin (sav) kurbağanın öldürülmesinin hak­kında nehyi vardır. Eğer eti helal olsaydı onun öldürülmesini yasak etmezdi. Malikilere göre: Kaplumbağa, yengenç, haşaratlar ve kur­bağanın etlerini yemek helaldir. Zira onlara göre ne kadar bunlar tiksinti veren hayvanlarda ise de fakat bunların hakkında tiksinti veren bir delil olmadığı için bunların yenilmesi helal kabul ederler. Hanbelilere göre: Deniz hayvanları arasında karada da yaşayan bü­tün çeşidiyle hayvan örneği: su kuşları, su aygırı, kaplumbağa gibi hayvanların boğazlamak şartıyla yenilmesini helal olur. Yalnız yen­geç kesilmeksizin eti helaldir. En sahih olan görüş ise yengeci de ke­silmeden yemek haramdır. Kurbağanın yenilmesi haramdır. Zira Re-sul-i Ekrem (sav) öldürülmesini yasak etmiştir.

Abdurrahman b. Osman r.a.'dan rivayet edilmiştir: Doktorun biri, bir ilaçta kullanmak üzere kurbağanın öldürülmesi hakkında sordu. Resulullah (sav) kurbağanın öldürülmesini yasak etti.[68] Aynı şekilde timsahın yenilmesi de haramdır. Malikilerden başka diğer mezheplere göre boynu arka tarafından kesmek bir sakınca yoktur. Yalnız bir kerahet vardır. Bir alet ile hayvana zahmet vermeden di­rencini azalttıktan sonra da kesilmesi caizdir. Eğer bir alet ile kan a-kıtılıp bundan sonra da kalıcı hayatı olduğu da bilinmeden evvel ke­silirse, o zaman yenilmesi haram olur. Şu halde tabii hayatı bulun­duğu zaman kesildiği takdirde yenilmesi helal olur. Buna göre îslam-da boğazlamadan evvel öldürücü olmamak şartıyla uyuşturma ilaç­larının kullanılması helaldir. Hayvan kesildiği zaman karbondioksit kullanmak gibi. Eğer bu gibi ilaçlar kullanıldığı zaman, boğazlamak vaktinde hayatın olmasını galip bir zann-ı ile olursa o et yenilir. Zira bu durumda hayvana zahmet vermek söz konusu olmaz. Fakat ke­ser, sopa, balta, odun gibi bir ağırlıkla yahut silah ile bayıltıp yere düşürmek veya elektrik akımı ve bunun gibi her çeşid uyuşturucu bir şey kullanmak kesinlikle haramdır. Zira bu gibi şeyleri hayvana zahmet verdiği için haramdır. Şayet öyle şeylerin kullanılmasını o-lursa da tabii hayatı kesim esnasında yaşamaya devam etmekte ise boğazlamadan sonra eti helaldir. Vurmak ile hayvanın beyindeki si­nirleri hepsi kaybetmek durumunda Malikilere göre o hayvanın eti­nin yenmesini haramdır. Zira o hayvan öldürücü yerlerinden birisine darbe almıştır. Şu halde darbe alan hayvanın hayatta olduğu kesin olarak bilinirse ve ondan sonra kesim işlerine başlanırsa Malikilere göre helaldir. Şafii ve Hanbelilere göre bu durumdaki olan hayvanlar boğazlandığı zaman onlarda müstakar bir hayat yani kanın fışkır­ması veya şiddetli derecedeki kıvırmalık gibi bir hareket bulunduğu takdirde o hayvanın eti helaldir. Hanefi'lere göre ise eğer hayvan ke­sen kimse acele olaak damarlarını keserse eti helal olur. Bu zamana göre mezbahalarda süratli ve keskin aletlerle kesim yapılmaktadır. Bu boğazlama işleminin uyuşturma veya bayıtma işleminden hemen birkaç saniye sonra yapılması gerekir. Şu halde öyle kesimler şer-i uygulamaya uygun olduğu için caizdir. Hıristiyan ülkelerden ithal edilen kesilmiş hayvanların etlerinin, üzerine besmele çekilmemiş bi­le olsa yenilmesinde bir sakınca yoktur, öyle hayvanların kesilmiş olmasının şartları ise boynunun dağıtılmamış olması bir de boğul­muş olmaması lazımdır. Hindistan, Japonya, putperest veya dinsiz ülkelerden ithal edilen etlerin yenilmesi kesinlikle haramdır. Hıristi-yanın kestiği hayvanın üzerine, Allah'tan başkasının ismini anmışlar

ise Malikilere göre o kesilmiş olan hayvanın üzerine tekbir getirerek ehli kitabına kestiklerinden yemek kerahetle beraber helaldir. Şafii ve Hanbelilere göre bu gibi etlerin yenilmesini haram olarak kabul et­mişlerdir. Şiiler de bu görüşü kabul etmektedirler. Hangi ülkede o-lursa olsun kesinlikle domuz eti haramdır. Hatta ve hatta ki zarure­tin olduğu iddia edilse dahi gene haramdır. Zira domuzun eti her za­man haramdır. Komünist ülkelerde eğitim gören öğrencinin et ihtiva eden yemekleri yemekten sakınması lazımdır. Aynı zamanda Avru­pa'dan ithal edilmiş konserveler ve sebzeler, gıdalarla, bitkisel yiye­ceklerle yetinilmesi kesinlikle vaciptir. Yenilmesi haram olan bu gibi etlerin hiçbir zaman yenilmesi helal olmaz. Zira bu mesele de zaru­retin manası yoktur. Hatta ve hatta ki şer'an helal olan yiyecekler ile kişi telef olmaktan kendisini muhafaza edebilir. Fakat domuz eti ve bunun gibi olan etler şer'an yasak olan etler ve yiyeceklerdir. Kişi te­lef olmaktan kendisini koruyamaz. Bizlere çok sık söylenilen bir söz vardır: "Zaman sana uymazsa sen zamana uy." Kimler söylüyor bu sözü? Nefsini, şehvetini putlaştıranlar, zaman zamanda Müslüman görünmeyi ihmal etmeyenler. Kur'an-ı Kerim'de böyle bir söz ve hü­küm kesinlikle yoktur, Hz. Muhammed (sav) Efendimiz söylememiş. Böyle bir söz ne imam-ı Azam, ne İmam Şafii, ne İmam Malik, ne İmam Hanbeli, ne İmam Gazali, ne Muhyiddin-i Arabi, ne Abdül-kadir Geylani... Hazerat hiç biri kesinlikle hiçbiri böyle bir söz söyle­memiş. Bu sözü emperyalist kafirler, söylemişler. Sonra da altına şöyle yorum koymuşlar: Sen artiste uyacaksın, şantöze uyacaksın, arsıza, hırsıza, içkiciye, kumarcıya, çıplaklığa, zinacıya uyacaksın... Peki zamana uyulacaksa sabah vaktinde sabah namazını, öğle za­manı öğle namazını... kılacaksın. Ramazan zamanı oruç tutacaksın.. Müslümanm görevi zamanı ve hayatı Hakk'a uydurmaktır.

 

Avın Mahiyeti Ve Caiz Oluşu

 

1- Avın tarifi: Arapçada (sayd) av veya avlanmak (sa'de) madı-nın masdarıdır. Anlamı ise "almak" demektir. Said ise îsmu-1 Faildir. Avcıya denir (Mesid) ise ismul mefuldur. Avlanılana denilir. Bir de şeydin nefsina da denilir. Cem-i ise (suyüd) gelir. Avlanılan hayvan yaratılıştan vahşi olup insandan kaçman eti yensin yenmesin her­hangi bir hayvandır ki, ele geçirilmesi ancak bir hile ile mümkün o-labilir. Avlamak (istıyad) ise evcil olmayan kimsenin mülkü olmayan böyle bir vahşi hayvanını kaçamaz bir hale getirip elde etmeye de­mektir. Avlamak caizdir. Fakat ifrata götürmeme şarüyle caiz olur. Hele faydalanmak ve yemek niyeti olmazsa sırf keyf ve zevk için hayvanı öldürmek kesinlikle caiz değildir. Aynı zamanda mesuliyeti var­dır. Zira bir kuşu boşuna öldürenler için kıyamet gününde o kuş bağıracak ya Rabbi, falan yemek niyeti olmadan beni boşuna öldür­dü diye şikayet edecektir. Buhari, Müslim, Sayd. Avın Hükmü: Mek­ke ve Medine Haremininden başka bir de hac ve umre maksadı ile ihrama girmemiş olan avlamak niyetiyle bunu yapan kimse için fa-kihlerin ittifakıyla mubahtır. Şayet şer'an yenilen bir hayvan olursa kesinlikle eti helaldir, Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

İhramdan çıktığınız zaman avlanınız.[69] başka bir ayet-i kerimelerde ise Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

İhram bulunduğunuz müddetçe kara avı sîze haram kılın­dı." [70]

Ey iman edenler. İhramlı olduğunuz takdirde avları öldür­meyiniz. [71]

De ki; Bütün temiz şeyler size helal kılındı. Onları alıştı­rarak ve Allah'ın size öğretilerinden öğreterekyetiştirdiğiniz av­cı hayvanlarında size tu tu verdikle rinde n yiyin. [72]

Sünnet-i seniyyede de Peygamber (sav)'in Adiyy b.Hatime şöyle dediği sabittir:

Adiyy b. Hatim (ra) şöyle demiştir: Dedim ki (Ya Resulallah, ben talim ve terbiye görmüş köpek salıveririm. Onlar benim için avlar­lar, besmele de çekerim. Peygamber (sav) o talim ve terbiye gören kö­peğini saldığın ve besmele çektiğin takdirde o da yakaladığı senin i-çin tutsa ye. Dedim ki yakaladığı tutup öldürürse. Dedi ki o köpekle beraber başka bir köpek yakalandığında taktik yapmamak şartıyla yalnız olarak o. Yakaladığını tutup öldürürse, ondan ye. Dedim ki: (Ben ucu sivri veya demirden bir sopa atar ve avı vururum) Resulullah (sav): "Ucu sivri bir şeyle attığın zaman avı yaralarsan, yiyebilir­sin, uzunluğunda vurursan yiyemezsin.)

Köpeğini saldığın ve besmele çektiğin takdirde, o da yakaladığı senin için tutsa, sen de yakaladığına diri olarak yani sende henüz ha­yatta iken ona yetişirsen onu kes, ona Öldürürmüş bir vaziyette yeti­şirsen aynı zamanda ondan kendisi için bir şey yememiş ise, ondan ye. Zira köpeğin yakaladığım şer-i kesimdir."

Ebu sa'lebe el'Huşeni'den gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Yayın ile avlayıp üzerine Allah'ın adını zikretti­ğinden ye. Eğitilmiş köpeğinle yakalayıp üzerine Allah'ın adını zikret­tiğinden ye. Eğitilmemiş köpeğin ile avlayıp da ölmeden önce yetişip kestiğin avdan da ye. [73]

Adiyy b-Hatim (ra) şöyle demiştir: Peygamber (sav)'e doğanın av ladığı av hakkında sordum. "Senin için avladığını yiyebilirsin" [74] bu yurdular.

Eğer avı avlar ve bir veya iki gün sonra bulduğun zaman ese­rinden başka birşey görmezsen o avı yiyebilirsin. Av suya düşmüşse yeme! [75]

Bir adam okla avını vurup ve iki ve üç gün izini takip ettikten sonra attığı ok avın üzerinde olduğu halde ölü olarak avı bulursa inşaallah-tabii kokmamışsa- yiyebilir. [76]

Avını üç gün sonra bulan adam hakkında" kokmuş olmadığı müddetçe onu yiyebilirsin" şeklinde gelmiştir.[77]

Abdullah b. Muğaffer (ra) bir adamı çakıl taşı ile avlanırken gör­dü ve kendisine: "Çakıl taşı ile avlanma. Zira Resûlüllah (sav) bunu yasaklamıştır. Yahud çakıltaşı ile avlanmayı hoşgörmezdi" ve ilave ederek: "Çakıl taşı ile avlanılmaz" dedi. "Düşmana da onunla eziyet edilmez. Çakıl taşı dişi kırar, gözü kör eder, dedi. Bunu söyledikten bir zaman sonra aynı adamı yine çakıl taşı atarak avlanırken gördü. Bu sefer şöyle dedi: "Sana Peygamber (sav)'in çakıl taşı ile avlanmayı yasakladığını anlattığım halde, sen yine aynı şeyi yapıyorsun. Bu yüzden seninle şu kadar zaman konuşmayacağım." [78]

Ebu Katade'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir:

Kendisi Resulullah (sav) İle birlikte iken bir yaban eşeği gördü. Atının üzerine bindi, mızrağını aldı. Sonra da eşeğe bir hamle yapa­rak onu öldürdü. Resulullah (sav)'a yetiştiklerinde bunun hükmünü sordular. O da: "O Allah Teala'nm size vermiş olduğu bir yiyecektir" Buyurdu. Ahmed, Buhari ve Müslim, tüm Fakihlerin ittifakıyla av­lanmanın ve avdan yemenin helal olduğu bir yiyecektir demişlerdir. Fakat vakit geçirmek ve eğlenmek maksadıyla avlamak kesinlikle ca­iz değildir. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Can taşıyan kesinlikle bir şeyi hedef yani nişangah edinmeyi­niz. [79] Diğer hadislerde de şöyledir:

Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Sahrada yaşayan kaba olur. Av peşinde koşan gafil olur. Sultana yaklaşan da dininde fitneye uğrar." (Sünen sahibi eğer mallara, ekinlere, avcılıı nedeniylebir za­rar olursa o zaman avlanmak kesinlikle haramdır.) Zira kul hakkı hiçbir zaman helal olmaz. Avın helalliğinde hiçbir şüphe olmadığı i-çin yenilenlerin en faziletli sidir. Ziraat de en iyi ve şerefli bir kazanç­tır. Zira iraate el emeği olduğu gibi tevekkülde de başka işlerden da­ha zahirdir. Herşeyden helal olduğu bilinmektedir. İnsanlar için ol­sun hayvanlar için olsun, umumi menfaatlar önemlidir. Avın helal olmasının sebeplerden birisi de onun bir çeşit kazanç ve insan için yaratılmış nimetlerden birisi olduğudur. Bir de şer'i hükümleri mey­dana çıkarmak için insanların bu nimetlerden yararlanmasıdır. Ma-liki'lere göre: Avlamanın hükümleri beş kısımdır:

a- Geçim için helaldir.

b- Çoluk çocuğun yiyeceğini temin etmek için övülen bir iştir.

c- Oyalanmak için mekruhtur.

d- Zaruret mukabilinden hayatı kurtarmak için vaciptir.

e- Eğlenmek zamanı geçirmek ve niyetsiz olarak ise haramdır.

2- Hanefîlere göre avlanmanın helal olması için beş şart, Mali-kilere göre on altı şart olması lazımdır. Şafii ve Hanbeli'ye göre ise ye­di şart demişlerdir. Bu şartlar avlanan hayvanda, av aletinde, avcıda bulunmalıdır. Bu şartların hepsini canlı olarak yetişilemeyen av hakkındadır. Şayet avına diri iken ulaşacak olursa o zaman o hayva­nı kesmesi derhal vacip olur. Aynı zamanda bu şartlar kara avı hak­kındadır. Deniz avı ise kayıtsız ve şartsız olarak caizdir. Zira Müslü­man olsun veya kafir olsun veya her ne şekilde avlarsa avlasın ke­sinlikle caizdir. Avcıda aranan şartlar Hanefîlere göre beş, Malikilere göre bu şartlardan iki fazladır.

1. Avcının kesimi şeriata göre kabul edilebilecek kişilerden ol­ması lazımdır. Bu şartın üzerinde tüm fakihlerinin ittifakı vardır. Batini, Mürted. Putperest ve Mecusi'nin avı Fakihlarm ittifakıyle caiz değildir. Fakat Müslümanm avı ise ittifaken caizdir. Zira avlanma kesme gibidir. Yara yapan alet de bıçak gibidir. Avcının hayvanı ya­ralaması ise damarların kesilmesi yerine geçmek gibidir. Cumhura göre delinin avı kesmesi gibi caiz değildir. Fakat Şafii'ye göre her iki­si de caizdir. Kitap ehline mensup olan (Yahudi ve Hıristiyan) kimse­nin avı dört mezhebe göre kestikleri caizdir. Faat Şafıilere göre kim­senin avlanmasının da hayvan kesmenin helal olması için, o kimse­nin) atalarının Yahudiliği ibtal eden Islamın gelişinden sonra Yahu­diliğe girdiğinin bilinmemesi ve Hıristiyan kimsenin atalarmmda İslamdan evvel Hıristİ3^anlığa dahil olduklarının bilinmesi durumuna bağlı görmüşlerdir. Eğer kitap ehline mensup kişinin babası Mecusi, annesi kitap ehli yahut da bunun aksi ise İmam Malik'e göre, baba­ya, Şafii'ye göre anneye tabi olur. Ebu Hanife'ye göre hanginin kesi­mi caiz ise ona tabi olur. Çünkü öyle yapmak ağır değildir. İmam Ahmed'e göre kitap ehli ve müşrik birisinden doğan anneyi babası kitap ehli, annesi de Mecusi olan bir çocuğu müşrik gibi değerlendi­rir. Ona göre böyle olanın avı helal değildir.

2- Fakihlerin ittifakiyle avcıya kendisiyle beraber avı helal ol­mayan kimsenin ortak olmaması lazımdır. Örneği: Bir Mecusi, ke­simde veyahut avlanmada Müslümanla birlikte ortaklık etse veya her ikisi de köpek gönderseler veya her ikisi de beraber ok atsalar, Müslümanın köpeği veya da onun okundan evvel Mecusininkiler avı yaralasa veyahut da hangisinin yaraladığı bilinmese, kesilen veya avlanan hayvanın eti haramdır. Zira bu meselede helal kılan ve ha­ram kılan bir yer de bulunduğu için ihtiyat olarak haram tarafının ağır olduğu için haram olur. Bu konuda Fakihlerin ittifakiyle yiye­cekler konusunda böyle bir meselede kabuledilen kural İse haram tarafının ağır gelmesidir.

3- Avlanmaya niyet etmesi veyahut da bilfiil olarak av yapan kimsenin hayvanı avın üzerine iğra yani salması lazımdır. Bu mese­lede ittifakla kabul olmuş bir şarttır. Zira avlayıcı bir hayvan kendi başına gitse ve aynı zamanda onu öldürse eti helal olmaz. Zira avla­yıcı bir hayvanın göndermesi kesim yerine lazım gelmektedir. Bunun için göndermekle beraber besmelenin çekilmesi gerekir. Eğer avlayıcı köpek vb. kendi başına gitse, sahibi besmele çekse ve onu kovalasa da bunun üzerine o köpek koşmasını daha fazla yapsa o zaman Ha-nefılere ve Hanbelilere göre o yakalamış olan hayvanın eti helal olur. Zira kovalamak aynı zamanda göndermek gibidir. Maliki ve Şafıüere göre o hayvanın eti helal olmaz. Zira kendi başına gitmek ile kış­kırtmak bir yerde bulunduğu için yasak tarafının ağır geldiği için eti helal olmaz. Tercih edilen birinci görüştür.

4. Şaflilere göre besmeleyi kasden terk etmenin bir sakıncası yoktur. Fakat çekmesi sünnettir. Cumhura göre besmeleyi çekmesi şarttır. Avcının avlayıcıyı gönderdiğinde yahut da avcının silahını at­tığında besmelenin çekmesi şarttır. Örneğin, kesen kişinin kesim es­nasında "Bismillah" diyerek yahut da buna "Vallahu ekber" sözünü de ilave ederek besmele çekmesi gibi. Eğer avcı mahsus olarak bes­meleyi terkedecek olursa o zaman Cumhura göre avlanılan hayvanın eti haram olur. Zira Yüce Allah, şöyle buyurmuştur:

"Üzerine Allah'ın adı anılmayan şeylerden yemeyiniz. [80] Ve "Sizin için yakaladıklarınızdan yiyiniz ve üzerlerine de Allah'ın adını anınız. [81] buyurmuştur. Eğer sahven besmele çekmeyi unutursa Maliki ve Hanefılere göre avlanılan et he­laldir. Hanbelilere göre eti yenilmez. Fakat kesimde Hanbelilere göre: Sehven besmeleyi unutursa avlanılan eti helaldir. Zira İbni Abbas "Besmele çekilmeden unutarak olursa mahzuru yoktur" buyurmuş­tur. Bir de Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Müslümanın kestiği kasten olmadığı sürece- besmele çekmese bile helaldir." Üzerine Allah anılmayan şeylerden yemeyiniz." Ayeti ise besmelenin unutmayarak yani kasten terk edilmesi haline ham-ledilmiştir. Bunun delili ise Cenab-ı Allah'ın ayetin başında haram­larla ilgili olarak zikrettiği "Zira o bir fısktir, kavidir. Şu halde üzeri­ne besmelenin anılmadığı şeyden yemek ise fısk değildir. Hanbelilere göre avlanılan hayvan kesinlikle kesilen hayvan gibi değildir. Zira a-vm kesilmesi kesilme yerinden olmadığı için avlanırken Besmele çekmek ona bir kuvvet yardımlaşmak olarak kabul edilmiştir. Bir de kayıtsız olarak besmele çekmenin lazım olduğunu Adiy b. Hatim'in şu hadisidir:

"Ey Allah'ın Resulü! dedim ben köpeğimi gönderiyorum ve bes­mele de çekiyorum. Şöyle buyurdu: "Şayet köpeğini gönderir, bes­mele çeker ve o av yakalar ve öldürürse ondan ye. Şayet avdan ye­miş ise sen ondan yeme. Zira o kendisi için tutmuş demektir." Yine sordum: Köpeğimi gönderiyorum, onunla beraber bir başka köpek bulu veriyorum, hangisinin onu yakaladığını da bilemiyorum? Şöyle buyurdu: O zaman yeme. Zira sen kendi köpeğini gönderirken bes­mele çektin, başka köpek için çekmedin. [82] Şaflilere göre avlanmada da kesim esnasında da kasten veya sehven besmele çekilmeden ke­silen hayvanın eti helaldir. Zira Ebu Davud es-salt essedüsi'den şöy­le bir rivayeti vardır: "Müslmanm kestiği helaldir. Allah'ın adını zik­retmiş olsun veya olmasın bu hadis mürsel olarak rivayet olmuştur.

Müslüman besmele çeksin veya çekmesin o (her yaptığı işte) Allah adına keser. "Ebu Hureyre (ra)'den de şöyle demiştir: "Hz. Pey­gamber (sav)'e şöyle soruldu: Bizden herhangi birisi hayvan keser­ken Allah adını anmayı unutursa durum ne olur? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ın adı her Müslümamn kalbindedir."

5- Avlayanın gönderme ile avın yakalanması arasında her işi­nin bırakması lazımdır. Zira avcının avım gerektiğince takip etmesi lazım gelir ki: Hayatta olursa ona yetişsin ki onu kesin. Şu halde onun kusuru olsa ve hayvana yetişmeden ölse eti haramdır. Zira o, ihtiyari olarak kesme imkanını elde etmiştir. Buradaki zaruret olmadığı için ıztırari kesim kafi değildir. (Hanefilere göre avına yetiş­tikten sonra kesilen hayvandan daha fazlabir hayatı olursa.) Örneği: Bir gün veya yarım gün bir müddet kesilmiş hayvandan daha fazla bir derece yaşayabilecek olursa bununla beraber olduğu halde ölün­ceye kadar taksiratı yaparak kesmeyi terk ederse kesinlikle o avın eti haramdır. Zira kesüebilme imkanı olduğu halde onu kesmediği için o avı meyte gibidir. Yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır.

Kestikleriniz müstesnadır." Peygamber (sav) de Adiyy b. Hatim'e: "Köpeğini gönderdiğinde üzerine Allah'ın adını zikret eğer onu senin için yakalarsa ve sende henüz hayatta iken ona yetişirsen onu kes" buyurmuştur. {Şu halde kesilmiş hayvanın hayatına olduğu gi­bi bir hayatı kendisi iken ona yetişecek olursa o zaman kesilmesi kesinlikle lazım gelmez.) Zira o şar-i olarak ölmüştür. Bunun için bu haletde suya düşse ve ölse, yenmesi helaldir. Fakat avına yetiştiğin­de kesilmiş hayvandan daha fazla derecede bir hayatı bulunursa ve herhangi bir kesici aleti olmazsa veya vakit dar olduğu için onu kesmek imkanını bulunmazsa o zaman zahir rivayete göre o hayva­nın eti haramdır. Hanefi mezhebinin her üç imamından gelen rivaye­te göre ise istihsanen avlanılan hayvanın eti helaldir. Eğer o avlanı­lan hayvanı ele geçirmediği için kesme imkanını bulamaz ve ölse, o zaman o hayvanın eti helaldir. Malikilere göre: Avcı köpeğini bırakır­ken veya atışını yaptıktan sonra avlanılan hayvana öldürücü yerle­rinden darbe almadığını gördüğünde hemen kesmek gerekir. Eğer öl­dürücü yerlerinden darbe almış ise o zaman avcı da ona yetiştiği tak­dirde o hayvanın eti haramdır. Fakat avın öldürücü yerlerinin kullandığı herhangi alet tarafından dağıtıldığından emin olması hali bu kuraldan ayrılmıştır. Şafii ve Hanbelilere göre eğer avlanılan hayva­nın canlılığı kesilen hayvanın canlılığı gibi olur ve aynı zamanda o hayvan da müstakir bir hayatı kalmazsa örneğin: Köpek onu öldürü­cü bir yerden yaralamış veya karnı yarılmış ve içindekiler dışarı çık­mışsa o zaman İttifak olarak kesmeden öyle avlanılan hayvanın eti helaldir. Zira öyle durumda. Kesimin kesinlikle faydası yoktur. Fa­kat Şafıilere göre en iyi hayvanı rahatlatmak için kesim aletiyle ke­silmesidir. Şayet bunu yapmazsa da gene eti helaldir. Zira o av üze­rine göndermiş olduğu köpeğin doğan kuşunun veya kılıç, ok, vb. bir alet gibi vurularak yaralaması, bu hayvanı kesme yerine geçer. Eğer avcı avlanılan hayvana yetişirse hayvanda mütakip bir hayat bulu­nuyor ise o zaman duruma bakılır: Şayet kesmek için bıçağı hazır­lar, fakat vakit dar olduğu için hayvan ölünceye kadar kesecek za­man bulamazsa veya koşmadan normal bir yürüyüşle giderse ya da kıbleye hayvanın yüzünü vermek için uğraşırsa veya kesmek için bir yer arar ya da bıçağı alamaz veya yırtıcı bir hayvan kendisine yak­laşmasına yer vermez, bu nedenle kesme fırsatını bulamadığı için ö-lürse ve hayvanın tabiatı yüzünden kesemez de sonra kesme imkanı bulamadan ölürse bütün bu hallerde avlanan hayvanın eti helaldir. Kendisinde bıçak olmaması veya bıçağın keskin olmaması yahut da yanlış yaparak bıçağın sırtı ile kesmeye kalkışması ya da zorla bir kimsenin o bıçağı kendisinden alması veyahut da kınından çıkart­makta zahmet çekmesi gibi, kendi taksiratı nedeniyle bir kusur se­bebiyle yetişemeyip avlanılan hayvan ölürse o zaman kusurlu oldu­ğu için avlanılan hayvanın eti haram olur. Zira, Resul-i Ekrem (sav), şöyle buyurmaktadır:

Alıştırılmış köpeğinin sana getirdiği senin de üzerine Allah'ın adını anarak kesme imkanını bulabildiğini kes ve ondan ye. Eğer onu kesmeyecek olursan ondan yeme"...

Bir de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Sana kendilerine neyin helal kıldığını sorarlar. Onlara de ki: "Bütün temiz şeyler size helal kılındı. Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanların yakalayıp öldürdük­lerinden de üzerlerine Allah'ın adını anarak yeyin. [83]

Ayette geçen mükellibine kelimesi teklib kökünden gelmekte­dir. Ve bir hayvanı avcılığa alıştırmak demektir. İmam Şafii bu keli­menin anlamını şöyle izah etmektedir: "Emir verildiğinde emri yerine getiren ve yasaklanan şeye riayet eden köpek veya av için yetiştiril­miş başka bir hayvan, tamanlamıyla eğitilmiş demektedir. Ayette ge­çen avcı hayvanların sizin için yakaladıklarından ibaresinden mak­sat da avladığı hayvana dokunmamasıdır. Ayetin mefhumu muha­lifinden anlaşıldığı üzere sahibi için avlanmamış ise.. Yani avladığın­dan yemiş ise o avın helal olmadığını ve böyle hayvanın avcılığına şer'an itibar edilmeyeceğini gösterir.

6- Kara avında avcının hac veya umre için ihrama girmemiş olması lazımdır. Deniz avı ihramlı için de helaldir. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

Sizin için denilseydi ve onu yemek size de yolcuya da men­faat vermek için mubahtır. İhramda bulunduğunuz müddetçe kara avını yemek üzerinize haram kılındı. [84]

Sağlam bir hadis-i şerifde ise şöyle denilmiştir:

Sizler ihramlı olduğunuz takdirde, kendiniz avlamadığınız ve­ya sizin için avlamadığı takdirde kara avı helaldir.[85] Ayeti kerimede iki av türü arasında fark görmenin hikmeti yolcuların ve denizden u-zak kimselerin azıklarının fazla olmasıdır. Başka bir tarafta da kara avı bir çeşid lüks yani tereffühtür. Bir de ihramda olan kimseyi için­de bulunduğu ibadetten uzaklaştırabilecek birtakım zorluk ve kova­lama gibi işleri meydana getirmektedir.

7- Avcının avını görmesi, lahmin etmesi veya yerini tespit et­mesi ve avın üzerine eğitilmiş köpeğini göndermesi lazımdır. Bu şart Maliki, Şafii, Hanbelilere göredir. Eğer avcı, avın varlığını bilirse şa­yet kor değilse ve muallem köpeğini veya doğanını gönderirse o avı öl­dürürse o avın eti helaldir. Maliki ve Hanbelilere göre kör olan kim­senin avı helaldir. Eğer bir şey görmezse veya tahmin edemezse kö­peği ve sairen bir av üzerine gönderirse o da birisini yakalamak ile meydana çıksa Fakihlerin çoğuna göre o et yenilmez. Zira avcı olan hayvan kendi başına gitmiştir. Eğer bir hedefe vurmak için veya kuvvetini denemek için bir ok atsa ve bu ok bir ava isabet etse veya okunu doğru havaya atıp bir ava değip onu öldürse bu helal olmaz. Zira bu kimse belli olan bir avı vurmak niyetinde değildir. Örneği: Bir bıçağı dikip onunla bir ineğin kendi başına gelip ona çarpmakla kesilmesi gibi. Avcı muallam olan hayvanını bir ağaçlık ve bir mağa­raya gönderse ve orada av olduğunu bilmezse. (Fakat orda bulaca­ğını saran kesmeye niyet etse, yahut da orada av olduğunu bilmekle birlikte gözleriyle göre bilmese bir av bulup onu öldürse, Malikilerin açıkladığına göre o hayvanın eti helaldir. Zanni galip ile bilinen bir şeyi malum gibi kabul edilir.) Şafîilere göre avcının gözlerinin görme­si şarttır. Şu halde kör olan kimsenin avı helal değildir. Eğer av olarak görmediği bir şeyin üzerine bir muallam bir köpek ve sairen bir carıh gönderse ve o da bir ava isabet etse mubah değildir. Avcı av hayvanına atış yapar ve gözün den kaybolursa, hayvanı bir yerde ölü olarak ve kendi okundan başka da onda bir izi ve darblı bir şekilde bulursa Hanefi'lere ve Hanbelilere göre: O avın eti helaldir. Eğer bu onu aramaya devam etmiş ve aynı zamanda onu araştırma yoluna koyulmuş veya da avından başka bir şey ile uğraşmamışsa öyle olur. Şayet uğraşır ve ondan sonra bulursa veya o hayvanda bir başka okun da izi var ise veya okun kendisinin olup olmadığından şüpheye düşerse kesinlikle yenilmesi haramdır. Zira bir başka nedenden do­layı ölmesi olabilir. Bunun için İbn-i Abbas da şöyle rivayet edilmiş­tir.[86]

Gördüğünü ye, görmeyip senden gizleneni yeme!" İmam Şafii şu şekilde tefsiri yapmıştır: Gördüğün halde senin köpeğin veya o-kun onu öldürürse ye. Düşüp öldüğü yeri bilinmese yeme. Zira olur ki başka bir sebeb ile öldürmüştür" Şafıiler ezher olan görüşlerinde şöyle açıklama yapmışlardır: Eğer ölümüne sebep olan zahir olarak kabul edilmesi mümkün bir surete avı yaralayacak olup da hayvan ondan sonra kaybolursa, bundan sonra ölmüş olarak onubulur. Fa­kat kendi oku ile ölmediğini kesinlikle anlarsa o zaman haramdır. Zira Adiyy b. Hatim şöyle rivayet etmiştir: "Avına okunu atar, bir ve­ya iki gün sonra onu bulur ve onda yalnız senin onun izi var ise on­dan ye. Şayet suya düşmüş ise ondan yeme." Başka bir hadiste ise şöyledir: "Biz avcı kimseleriz. Bizden herhangi bir kişi ava atış yapar iki veya üç gece onu görmez. Ondan sonra da Ölü olarak bulursa, hükmü nedir? Şöyle buyurdu: "Şayet o avda okunun izini görüp ve yırtıcı bir hayvanın izi bulunmazsa ve senin okunun onu öldürdü­ğünü bilirsen ondan yiyebilirsin." Malikiler en meşhur olan görüşleri şöyledir: Bir veya iki gün sonra öldürücü yerleri dağılmış bir şekilde ölü olarak bulursa o zaman yenilmez. Zira Peygamber (sav) avcının gözünden kayb olduğu takdirde avlanan hayvanı yemeyi mekruh görmüş ve: "Olur ki yerdeki olan haşarelerden birisi onu öldürmüş­tür" buyurmuştur." Gördüğünüz bir avı: Ismadır, görmediğiniz bir avı ise ınmadır. Bu ise avın gözden kaybolması halinde haram oldu­ğunun delilidir. Sonuç olarak atış yapıldıktan sonra av gözden kay­bolursa ve aynı zamanda kendi vurması ile öldüğü kesinlikle veya zannı da olmazsa tüm mezheplere göre böyle bir avın eti haramdır, Eğer avcı bir atış yaptıktan sonra av suya veya çatı, dağ gibi, yüksek bir yerden düşerse ya da bir şey onu çiğnedikten sonra ölürse Fa-kihlerin ittifakı ile o avın eti haramdır. Fakat havadan doğru olarak yere düşerse onun eti helaldir. Ancak bu kural, atılan ok hayvanın düşmesinden evvel öldürücü yerine isabet etmememişse öyledir. Eğer bu ok öldürücü bir yerine rastlamışsa o zaman suya düşmenin veya yüksekçe bir yerden yuvarlanması onun etiniharam etmez. Av aletinin çeşitleri ikiye ayrılır:

1. Silah: Silahın ok, mızrak, kılıç gibi sivriltilmiş veya barut vb. olması şarttır. Cumhura göre: Ava ok ya da başka bir şey attıktan sonra kafasını kopar veya iki parça yaparsa o avın tümü yenir. Fa­kat hayvanda müstakir bir hayat var ise o hayvandan ayrılan parça kesinlikle haramdır. Zira "Canlı hayvandan kesilen parça onun mey-tesi gibidir" Eğer o hayvanda müstakir bir hayat olmazsa ve aynı za­manda da yara sebebiyle ölürse ondan kopan parça da helaldir. Ha-nefılere göre: Avcı olan kimse ava atış yaptıktan sonra ondan bir pa­ça kopacak olursa o zaman yaranın varlığı halinde olduğu gibi avın eti helaldir. Fakat herhangi bir şekilde olursa olsun kesilen parça haramdır. Zira "Canlı bir hayvandan kopartılan parça, meyı.edir. Ondan ayrılan parça ise hayatın varlığı sebebiyle gerçekten canlıdır. Eğer atıcı acizliği için bunu üç veya daha fazla parçalara hazırlar ve­ya başının çogusunu veya yarasını kopartır veya onun hepsini ikiye bölerse o zaman hepsi helaldir. Zira böyle gibi hallerde kesinlikle ke­silmiş olan hayvanın hayatından daha ileri derecede bir hayatın var­lığına imkan olmaz. Geçmiş olan hadis ise bunlara şamil gelmez. E-ğer ekseri baş tarafa olursa o zaman ekseri yer. Az kalanı yemez. Zi­ra az olan kısım canlıdan ayrılmış parça gibidir. O büyük parçada da kesilmiş hayvanın hayatından ileri derecede bir hayatın olması mümkündür. Diş, tırnak, kemik ile avcılığı yapmak caiz değildir. Taş ve çamurdan yuvarlatılarak atılan topak gibi ağır olan şeylerle av­lanmak da caiz değildir. Eğer tüysüz ve uçsuz bir ok veya ucu siv-ritilmiş bir sopa enine ava isabet ederse yine öyle şeylerle avlanmak caiz değildir. Keskinliğinin bulunması ve bu keskin kısmının ona i-sabet ettiğinin, ezilerek ölmediğinin bilinmesi konusu bundan ayrıl­mıştır. Zira keskin ve sivritilmiş yanı ile öldürülen mızrak veya ok ile vurulan hayvan hümündedir. Fakat yan tarafı ile öldürülen hayvan bunun ağırlığı ile yani darbe ile öldürülmüş buna (mavkuze) demek­tir. Mevkuze olduktan sonra haramdır. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöy­le buyurmaktadır:

Ben mi'rad-ı ava atar ve isabet ettiririm" sen bu şekildeki sopanı yani o mi'radı atıp da avı delersen ondan ye: Eğer yanı ile yani keskin olmayan tarafı ile ona isabet ederse ondan yeme. Başka bir hadisde ise şöyle buyurmaktadır:

Resulullah (sav) küçük taşlar atmayı mehyetti ve şöyle bu­yurdu: Bu ne avı öldürür ne de düşmanı yaralar. Olsa olsa gözü çı­kartır ve dişi kırar.[87] El-Mirad arka tarafı sopa ve ucu sivriltilmiş ağır bir tahta parçasıdır. Ucu bazen sivriltilmeyebilir de. Veya avcı­nın attığı bir tarafında demir bulunan sırıktır. Netice olarak kılıç, mızrak, ok ve bunlar gibi sivriltilmiş bir alet ile vurularak avlanılan hayvanın eti yenilir. Zira Kur'an'a ve Hadise göre denktir. Aynı şe­kilde ağır bir şeyin sivri tarafıyla avın vücudunda delip öldürürse o hayvanın eti helaldir. Faat yalnız ağırlık ile öldürür ve vücudunda delik bulunmazsa yine haramdır. Zira Peygamber (sav) "Hayvanın vücudu delinmişse ye." Buna göre avcı veya kesim yapan kimse hay­vanı ağır bir şey ile öldürürse yahut da yuvarlatılmış çamur, topak ve kamçı gibi bir ağırlıkla ya da sivri ucu ve keskin bir tarafı olma­yan bir okla yahut da hem topak hem de okla birlikte öldürürse veya ucu olmayan okun sap tarafı onu yara ederse ve okunyan kısmı ge­çerken ona etki yapıp bunların vasıtasıyla o av ölürse veya da bir kaç yerde ip ve ağa bırakarak av hayvanı bunlara takılarak boğulursa böyle bir av Fakihlerin ittifakiyle haramdır. Zira öyle avı kes­kinliği olmayan bir vasıta ile öldürmüştür. Aynı zamanda ağ olsun ve ip olsun bunlardan ucu olmayan ok gibi olduğu için yenilmez: Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

"Sen sapanı (elmi'radi) atıp da avı delersen ondanye. Eğer düz tarafı ileyanikeskin tarafı bulunmayan ona isabet ederse ondan ye­me. Yara yapan av hayvanı muallem olması halinde ve yırtıcı hayvan ve kuşlarla av yapmak caizdir. Cumhura göre: Bu ava hayvanların yakaladığı avdanyememesi lazımdır. Yaralayıcı hayvanlardan köpek, kaplan, pars, aslan, kedi, kuşlardan da doğan, şahin, atmaca ak­baba, kartal, karakuş ve bunlar gibi muallam olan her çeşid hayvan olabilir. Zira Cenab-ı Allah, şöyle buyurmaktadır:

Bütün pak ve temiz şeyler size helal kılındı" Onları alış­tırarak ve Allah'ın size öğrettiklerinden Öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarında size tutuverdiklerinden helal kılındı. [88] Bu hayvanlar eğitilmiş köpekler ile avlamayı öğrenen tüm kuş ile pars, kartal ve diğer hayvanlardır. Malikilere göre bu avcı hayvanla­rın avdan yemesi bir sakıncası yoktur. Bu hayvan avcılıkta kulla­nılan ve muallam olan bilmen yaralayıcı bir kuştur. Bunun için kö­pek gibi olabilir. Aslan dahil her çeşit yaralayıcı hayvan da onun gi­bidir. Domuz talime kabiliyeti olmadığı için onunla av yapmak caiz değildir. Bir de necis olduğu içindir. Ebu Yusuf a göre aslan ile ayıy­la avcılık yapmak caiz değildir. Zira her ikisi de başkalar için çalış­mazlar. Aslanın özelliği, büyüklük ve bencilliğidirr. Ayı da pespaya yani alçak soysuz olduğu içindir, bu tabiat çaylağa da varolduğu için. Bazı kimselere göre de onunla da avcılık yapmak caiz değildir. İmam Ahmed'e göre: simsiyah köpeği ile avcılık yapmak caiz değildir. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:

"Gözlerinin çevresinde iki siyah çizgi bulunan simsiyah köpeğe dikkat ediniz: Zira o şeytandır." Peygamberin emriyle onu öldürmek sünnettir. Onun avı da helal değildir. Bir de Peygamber (sav) ona "şeytan" ismini vermiştir. Müslim sahih'inde merfu olaak rivayet edilmiştir. "Gözünün üstünde iki beyaz çizgi anlamında gelen şeklin­de rivayet etmiştir ki bu da siyahtaki beyaz nokta yahut da beyaz­daki siyah nokta anlamına gelen iki noktacık demektir. Avcılığı yap­mak bir ruhsattır. Fakat haram olan bir şeyi işleyerek ondan fayda görmemek gerekir. Siyah köpeke avcılık yapmak gibi, geçmiş olan ayet-i kerime, bu hadis ile tahsis olmuştur. Yine Hanbelilere göre:

Domuzun öldürülmesi sünnet, ondan fayda görmek haramdır. Muallem olmayan kuduz köpeğin de öldürülmesi de vaciptir. Eziyet vere­ceği için öyle birköpeği edinmek haramdır. Vahşi hayvanları avla­mak caizdir. Zira bunlar insanların faydaları için yara ıslardır. Fakat bu avlamak keyfiyet ve eğlence için olmamalıdır.[89]

Said ile av yapılacak olan hayvanda altı şartı vardır:

1- Av yapılacak olan hayvan, kendisi için avlamıyacak avcının gösterdiği gibi bir alet şekline gelinceye kadar tabiamdan olan ye­meyi bırakacak suretinde muallam olması. Muallam olmasının şartı icmai ulama ile ittifak edilmiştir. Hanefilere göre köpeğin eğitilmesi gerektiği için üç sefer avdan yememesi gerekir. Doğan ve bunun gibi diğer kuşların eğitilmesi çağrıldığı vakit sahibine uyması yani geri dönmesi lazımdır. Bunlar için avdan yememe şartı yoktur. Bu me­selede ibn-i Abbas'tan rivayet olmuştur. Zira bunların muallam be­lirtisi umumi olarak adeti olan yemeyi terketmesidir. Köpek ve köpek gibi yırtıcı hayvanlar, yakaladıkları şeylerden yemeyi ve aynı zaman­da onlardan bir şeyleri almayı terketmek gerekir. Uçan kuş da çağ­rıldığı vakit sahibine uyması veya geri dönmeyi kabul eder ve bu ku­rala alışmak gerekir. Ebu Hanife'nin başka bir rivayeti ise üç sefer avladıkları şeylerden yemeyi terketmek eğitilmişlik için ölçü olarak kabul edilmemiştir. Bu meselede onu eğitenin görüşüne göre havale olunur. Ebu Hanife'ye göre köpeğin üçüncü defada avladığı helaldir.

Fakat Ebu Yusuf ile Muhamraed'e göre helal değildir. Zira onun eği­tilmiş olması üç seferin tamam olduktan sonra meydana gelmesi ge­rekir. Avcı hayvanın gönderilmesi, salıverilmesi gerekir. Fakat köpe­ğin kovalanması ve kışkırtılması gerekmez. Şafıilerle Hanbelilerde e-ğitimde üç şart veya üç sıfatın bulunması gerekir: Avcı tarafından gönderildiği vakit gidecek avı yakaladığı zaman da o avdan yememesi gerekir. Örfün hükmüne göre yaralayıcı hayvanın eğitilmiş olması için kanaati meydana gelinceye kadar bu işlerin tekrarı gerekir. Ma-liküerle Şafiiler, bu tekrar için belirli bir şeyi yoktur. Tekrar konu­sunda avda kullanılan hayvanlara dair tecrübe sahibi olanların bil­gisine havale edilir, derler. Bununla beraber Hanbelilere göre bunun en az miktarı üç seferdir. Zira tekrarın en muteberi "Üç" sayısı esas olarak kabul edilmiştir. Örneği; Taşla istinca halinde ve abdest or­ganının tekrar yıkanmasında üç defanın muteber olarak kabul edil­mesi gibi. Av hayvanın eğitilmiş olduğu belli ve malum olsa, ondan sonra avlanan hayvanın etinden bir sefer yese Cumhurun Esah olan kavline göre o avın eti helal değildir. Bununla beraber avlanan hay­vandan yememek hem eğitimin ihtidasında hem de devamında şart­tır. Şayet yiyecek olursa yeniden eğitmek gene şarttır. Hanefilerle Malikilere göre doğan kuşunun yediğindenyemeyi caizdir demişler­dir. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: "Sizin için ya­kaladıklarından yiyiniz" ayetin ifadesi umumidir. Başka bir hadiste ise şöyledir: "Yayınla avladığın üzerine Allah'ın adını andığından ye. Eğitilmiş köpeğin vasıtasıyla avladığım ölmeden önce yetişip kesebilir-sen ondan da ye. Eğitilmemiş köpeğin vasıtasıyla avladığını ölmeden önce yetişip kesebilirsen ondan da ye. [90] Ebu Salebe el-Hüşeni'den rivayet edilmiştir. Zira hayvanın ondan yemesinin sebebi çok açlığın­dan veya ava aşırı kızgınlığından olabilir. Hanbelilere göre avdan ye­meye başladığından önce avladıkları helal olduğu gibi, kendisinden yediği avdan sonra köpeğin diğer avladıkları da helal olur. Şafiilere ve Hanbelilerin bir görüşüne göre köpeğin ısırdığı yer haramdır. Zira necis ve haram olduğu kesindir. Bunun için köpeğin dişlediği yerin yıkanması idrarının yıkanması gibi vaciptir. Biri toprak ile yedidefa yıkaması lazımdır. Malikilerle Hanbelilerdeki diğer kavline göre yı­kanması vacip olmaz. Zira Ceab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: "Sizin için yakaladıklarından yiyiniz." Allah ve Resulü avının ye­nilmesini helal etmişlerdir. Yıkanmak konusunda bir emirleri yok­tur. Malikilere göre köpek necis değildir. Onun dişlediği yer de necis değildir. Yıkamadan helaldir.

2- Hanbeliler, Malikiler ve Şafiilere göre avcının avı görüp tayin etikten sonrakendi eliyle av köpeğini veya herhangi bir av hayvaım avın üzerine gnödermesi kesin olaak şarttır. Şayet av hayvanıkendi başına gidecek olursa bunların ittifakı ile avladığı haramdır. Hanefı-lere göre av hayvanın göndermesi yeterlidir. Avcının avı görüp tayin ettikten sonra avın üzerine göndermesi şart değildir. Şu halde bir şey görmeden yalnız bir ses işitip av sesi sandıktan sonra ona köpe­ğini veya av hayvanını gönderse, yahut ona okunu atsa ve aynı za­manda ava isabet ettikten sonra da o ses de av olduğu meydana çık­sa Hanefîlere göre o av hayvanı yenilir. Zira bunlarda avlanma kasdı vardır. Avcı hayvanını belli olan bir avın üzerine gönderse av hayvanı ise ondan başkasını avlasa Hanefîlere göre yenilir. Cumhura göre ye­nilmez. Şafîilerle Hanbelilere göre malum bir avı kastetmesi şarttır. Eğer kuvvetini tecrübe etmek için veya bir hedefe doğru ok atarsa bununla bir hayvanı öldürürse onun yenmesi haramdır. Zira bu işte avı görüp tayin etmek kesinlikle yoktur.

3- Eğitilmemiş yaralayıcı gibi avı helal olmayan bir başka hay­van avı yakalamakta eğitilmiş hayvanla ortak olmamalıdır. Bu konu ittifaklıdır.

4- Av hayvanı cerh yaparak öldürmüş olması şarttır. Eğer av hayvanı boğarak veya vurmak ile öldürmüşse Şafiilerden başka yani diğer üç mezhebe göre avın yenmesi haramdır. Zira yara almadan öl­dürmesi taş ve çamur, toprak ile öldürülmesi gibidir. Başka bir delil ise Cenab-ı Allah (c.c) çarpma sonucu öleni haram kılmıştır. Şu hal­de kanı akıtılmadığı müddetçe helal olmayacağının belirtisidir. So­nuç olarak yaralamak kesinlikle şarttır. Zira herhangi bir yerinden cerh yapmak avın kesilmiş olmasına delalet eder. Şafîiler ise eğer ya­ralayıcı hayvan avın üzerine hücum ederse onu öldürürse ezher olan görüşe göre o avın eti helaldir. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır.

Onların sizin için yakaladıklarından yiyiniz."

Bu emir umumidir. Başka bir delil ise şöyledir: Hayvanın an­cak cerh yaparak öldürmesi için talimi ve eğitilmesi çok zordur.

5- Avdan yemeyi terketmek gerekir. Yiyecek olursa yenilmez. Bu şartı birincisi ile beraber dahil etmek olur. Malikilerin dışında ka­lan her üç mezhebe göre şarttır.

Bunun için Resul-İ Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmakta­dır. "Eğer yerse sen ondan yeme. Zira ben o takdirde kendisi için yakalamış olduğundan endişe ediyorum."

6- Malikilere göre yaralayıcı hayvanın avdan dönmemesi ge­rekir. Şayet geri dönerse o avın eti haram olur. Bunun gibi bir şey ile yemekle meşgul olursa veya başka avla uğraşması olursa o avın eti haramdır. Bu şartlar hepsi avcı hayvanın avı öldürmüş olmasına bağlıdır. Zira onu öldürmezse ve aynı zamanda avcı ava ölmeden ev­vel yetişirse onun kesmesiyle helal olur. Avlanan hayvanda aranan şartlar şöyledir:

1- Şafii ve Hanbelilere göre avlanılan hayvanın şer'an yenilme­sinin helal olmasıdır.  Zira haram olan hayvanın avlanmasının ve kesiminin şer-i kurallara göreyapılması lazım gelmez. Hanefîlere göre avlanılan hayvanın pençesi ile veya azı dişi ile güç kananlardan, ha-şerattan ve balık ve balık dışında suda hayat eden hayvanlardan ol­maması gerekir. Zira Hanefi mezhebine göre balık veya balığın şek­lindeki olan suda yaşayan hayvanlardan başkasının eti haramdır. Bir de Hanefîlere göre eti yenen hayvanın avlanılması caiz olduğu gi­bi, eti yenilmeyen hayvanın avlanılması da caizdir. Zira eti yenilme­yen hayvan boynuzundan,  tüyünden ve derisinden fayda görmek için ya da tehlikesinden muhafaza etmek niyeti ile avlanılabilir.

2- Hayvan vahşi olması. Yani o hayvanın hulkiyeti insanlardan uzak durmasıdır. Onun yakalanmasından insan aciz olmasıdır. Ör­neği: Evcil olmayan hayvanlar ve kuşlar gibi eğer koyun, inek ve de­ve gibi evcil olduğu halde sonra vahşileşirse Cumhura göre ıztırari kesim olduğu için böyle bir durumda iken avlaması caiz olur. Maliki­lere göre avlamak ile eti haram olur. Kendi aslından yabani ise sonra evcilleştirilse ve sonra da vahşileşirse, Malikilere göre avlanarak eti helal olur. Bunun gibi güvercin ve güvercine benzer hayvanlar vah-şileştikleri zaman yaralamak sureti ile avlansa eti helalolur.  Zira hepsi av hayvanı gibidir. Hanefîlere göre öyle hayvanların şartları şöyledir. Kanatlan yahut ayaklan ile kendisini yakalamaktan men ve muhafaza etmeleridir.

3- Cumhura göre yaralayıcı hayvanın korkusundan veya çar­pmasından dolayı olmamak şartıyla ölmesi meydana gelmesidir. Ya­ni yalnız olarak yara aldığı için ölümü meydana gelmesidir. Şafiilere göre yaralayıcı hayvanın ağırlığı ile öldürdüğü avı meydana gelse yenilmesi helaldir, örneği: Dizi, alnı veya göğsü ile çarpıp öldürür ve yarası belli olmazsa öyle avın yenilmesi helaldir.

4- Gözünden av kaybolduktan sonra o avından kuşkulu şekil olmaması gerekir. Örneği: Aletinin bu avı öldürüp öldürmediğinde veya bu av mıdır ya da bu değil midir diye şüpheye girse o zaman o avın eti haramdır. Eğer gece geçtikten sonra avı görmezse fakat er­tesi gün ölü olarak avı bulursa Malikilerin en meşhur kavline göre haramdır. Şayet o avından başka bir şeyle uğraşısı olmazsa aynı za­manda aramasını sürdürürse ve o avında da odur diye kesin olarak şüpheye girmezse Malikilerden başka diğer mezheplere göre yenil­mesi helaldir.

5- Avlanan hayvandan kesmek imkanını gördüğü takdirde onun yenilmesi ancak kesmesiyle meydana gelmektedir. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz Adiyy b. Hatım'in hadisinde şöyle demiştir:

"Ona canlı olarak yetişirsen onu kes. Eğer yanma gitse o ölü ise veya öldürücü yerleri dağılmış olursa yahut da hayvandaki hayat kesilmiş hayvanın hayatı gibi olursa veya ölünceye kadar o hayvana karşı uğraşması nedeniyle kesilmezse o şekilde bırakırsa fakihlerin icmasıyla kesmeksizin onun eti helaldir. Yani o halinde ölürse yeni­lir. Hanefilere göre, yenilmesi helal olsun veya helal olmasın bütün hayvanların denizde, karada avlanması caizdir. Şu fark vardır ki, eti helal olanhayvanlar etinden ve diğer organlardan menfaat görmek için avlanır. Eti helal olmayanlar da kemiğinde derisinden ve kılın­dan menfaat görmek veya onun verebileceği zarar ve zahmetini en­gellemek için avlanır. Malikilerin görüşü de öyledir. Ancak (Mekke ve Medine'de) harem bölgesi dahilinde avlanmak caiz değildir. Bu me­selede Fakihlerin icmai vardır. Aynı zamanda bu hükümden yalnız olarak zarar ve zahmet verici hayvanların üstesnasi olmuştur. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

"Biz emniyetli bir harem kılmış olduğumuzu görmüyorlar mı?" [91] Hz. Peygamber (sav) Efendimizde Mekke Hareminin av hayvanı hakkında şöyle buyurmuştur: "Ve onun av hay­vanı ürkütülmez."

Medine hareminin avı hakkında da şöyle buyurmuştur:

Oranın av hayvanı ürkütülmez. Başka bir hadisde ise şöyledir:

Allah (c.c) şu beldeyi, yani Mekkeyi harem kılmıştır. Onun di­keni ve otlan koparılmaz. Orada bulunan av hayvanı rahatsız edil­mez ve avlanmaz. Taze otlan da koparılmaz." Hz. Abbas (ra): "Ya Re-sulullah! izhır hariç olsun, demircilere ve evlere lazımdır" deyince, Resul-i Ekrem (sav) izhırda da müstesna olsun" buyurdu. Kuru ot ve ağaçların kesilmesi caizdir. Zira bunlar artık ölmüştür. Fakat insa­nın yetiştirdiği hurma, badem, misvak ağacı, nar, ceviz, marul, ka­vun, karpuz ve buğday gibi bitki ve ağaçların kesilmesi caizdir. Ağaç yaprakları alınmaz. Haremdeki olan ak mantarın alınması da caiz­dir. Diğer adi mantarlar gibi. Zira bunların şekli meyvelerin şekli gi­bidir. Yani kökleri yoktur. Karga, dölengeç, fare, yılan veya akrep, kudurmuş köpek, karınca, sivrisinek, kene pire, kaplumbağa ve av olmayan hayvan ve zararlıların öldürülmesinden dolayı geçmiş olan detaylı ve ihtilaflı noktalardan bir ceza lazım gelmez. Fakat taifdeki Vecc vadisinin avını öldürmek ve ağaçlarını kesmek caiz değil, ha­ramdır. Zira vecc de dikkat etmek gerekir ki Hadis onu haram kılın­mıştır. İhramlı olsun, ihramlı olmasın, denizde avlanması caizdir. Fakat ihramlı için karada avlanması haramdır.

Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

Sizin için deniz avı ve onu yemek size de yolcuya da men­faat olmak üzere helal kılındı. İhramda bulunduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı." [92]

Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz de şöyle buyurmuştur: îhramlı olduğunuz takdirde kendiniz avlamadığınız veya sizin için avlanılmadığı müddetçe (başkasının avlamış olduğu) kara avı si­zin için helaldir." Resulullah (sav)'a veddan veya Ebva'da (Mekke ile Medine arası bir yerdir) bir yaban eşeği hediye etti. Resul-i Ekrem (sav) onu kabul etmedi. Fakat onun bu kabul etmemesinde üzüldü­ğünü görünce şöyle buyurdu: "Biz bu hediyeni ihramda olduğumuz nedeniyle kabul etmedik. [93] Şu halde onu kabul etmediği sebebi ise Resul-i Ekrem (sav)'in onun için bu avı yakalamasını biliyordu. Ess-ceb bunu cessame'den rivayet edilmiştir. Mülkiyyetin üç yolu vardır: Hibede ve satışta başkasına eşyanın mülkiyeti geçtiği gibi bir malın mülkü bir sahipten bir başka kimsenin olması. Örneği: Mirasta ol­duğu gibi bir mal sahibinden hilafet tarikiyle sahip olmak ve bu asa­leten sahip olmak. Bu Malik bu mala el koyduğu için buna Hakiki istila denilir. Örneği: Ölü arazilerin kullanması gibi. Bir de hükmi is­tiladır ki bir kimsenin malik olmadığı helal bir av için uzak kur­maktır. Fakat av olsun veya helal olan şey başkasının mülkü ise o-nun mülkiyetine geçmez. Zira bir arazinin mülkiyeti bir şahsa ait ol­sa onun içindeki olan bir odunu ile istila etse onu mülk etmez. Hük­mi istilai avlanma nedeniyle yapılmış konu olan şeyi kullanmasıyla meydana gelir. Örneğin: Bir kişi tuzağını kursa, o tuzağa bir av gelip düşse bu kişinin niyeti isterse avlanmak için olsun isterse olmasın aynı zamanda o ava sahip olur. Fakat tuzağını kurmuş olmak için açmış olsa, ona sahip olmaz. Zira bu avlanmaya aykırı olan bir olay­dır. Şu halde çadır kursa bundan maksadı avlanmak için bırakırıl-ması olsa o zaman o ava sahip olur. Maksadı öyle olmazsa ona sahip olmaz. Bir an hayvanı bir kişinin dükkanına veya evine girse, onu gördüğü takdirde üzerine kapı veya penceresini kapatsa ve bununla beraber de ok veya ağ vasıtasıyla onu yakalayabilecek bir durumu yok ise o ava sahip olur. Eğer kapıyı kendi yerinde bilmediği halde kapatsa ona sahip olmaz. Bir kişi avağını kursa, ağa av hayvanı düşse aynı zamanda av bu ağı kaldırıp oradan kaçsa ondan sonra da ondan başkası o avı yaklaşan o av hayvanına sahip olur. Ağını kuran kimse avı yakalamak üzere gelse ve onu tutabilecek surette ona yakın olsa da o zaman av kaçsa onu kimin elinde düşse ona sa­hip olmaz. Belki ağın sahibi o ava sahip olur, bunun gibi sudan çı­karılmadan evvel ağdan kurtulan avı başkası tutulacak olursa ona sahip olamaz. Ağın sahibi o ava sahip olur. Fakat ağın Maliki o avı suyun dışına tutabileceği bir yere bırakırsa av suya düşse de diğer bir kişi onu yakalasa, o zaman yakalayan kimse o ava sahib olur. Zira bütün işler niyetlere göredir. Bir kişi ava ucu sivri bir şey atsa fa­kat iyi ve ağır bir şekilde o avı yaralayamasa av da o halde kaçmaya devam etse bir başkası da o ava ok atıp öldürse yahut da ölüme ya­kın bir hale düşürse bu ava ikincisine ait olur yani onun malı olur. Zira asıl yakalayan ikincisidir. Bir de Resul-i Ekrem (sav) de: "Av onu yakalayana aittir" buyurmuştur. Eğer birinci atıcı avı ağır bir şe­kilde yaralamış ise bir başkası da o ava bir sivri bir şey atıp öldürür­se o avın eti haramdır. Zira ikincinin atması ile ölmüş diye ihtimali vardır. Aynı zamanda ikincinin fiili şer-i bir fiil sayılmaz. Zira ihtiyari haldeki kesim gerçekleştirilebilirdi. Şu halde ikinci şahıs o avın kıy­metini birincisine tazminat olarak vermek zorundadır. Telef edilenin kıymeti de telef edildiği günün kıymeti ile hesab edilir. Şafüler ve Malikilere göre de onlardan Hanefıler gibi söylemişlerdir. Bir kişi av hayvanını kovalarken o av bir şahsa ait olan evine girse eğer avı o e-ve girmek zorunda kalsa onun sahibi o kişiye it olur. Bu şekildeki o-lan zorlama olmazsa o zaman o av hayvanı ev sahibibine ait olur. Bu üç mezhebe göre av hayvanı ona el koymak ile veya tutmak ile mülk edinilir. İsterse onun mülkiyeti kasd edilmesin durumu öyledir. Eğer onu eliyle yakaladıktan sonra o av hayvanın üzerinde başkasına ait olduğunu mülkiyeti gösteren bir nişanı çıksa. Örneğin: Kanatlarının kesilmesi, kınalanması veya küpe takılması gibi bir işaret olmazsa ve o av hayvanı avlayan kişi de mürted ve ihramlı olmadığı takdirde o zaman onun tutması mülkiyetin sebebi olur. İsterse kasdı onun mülkiyeti olmasın bir av hayvana bakmak için tutsa ona sahip olur. Zira o helaldir. Diğer helal gibi yani diğer helal olan şeyler gibi el koymak şartıyla sahip olur. Bir kişi avlamak suretiyle av hayvanına sahip olur. Örneğin: Kısa bir zaman içinde ölecek bir surete av hay­vanı yaralamak o hayvanı koruyamamayacak bir şekilde yara almak eğer bu şekilde kendisini koruyor ise o zaman hem koşmaktan hem uçmaktan iktidarı olmadan bir surete kanadını kırmak ile olur. Şu halde deve kuşu gibi olmazsa yani deve kuşu hem uçmakta hem de koşmaktan aciz olmadığı için ancak kanadını kırmak ile acizliği meydana gelebilir. Eğer ne kaçmak ile ne de uçmak ile kendisini ko­ruyan bir hayvan olmazsa o zaman her ikisinin birisi ile yara almak suretiyle meydana gelmesi kafidir. İşte bunların işlemesiyle av hay­vana sahip olur. İsterse o ava elini üzerine koyarak tutmasın isterse avın yanında isterse yanında olmasın o avın mülkiyetinden fark yok­tur. Aynı geçtiğimiz gibi avlanmak niyetiyle bırakmış ve kurmuş olan tuzağa düşmesiyle de o ava sahip olur. O avın üzerinde elini koymuş olsun isterse olmasın o av hayvanı tuzağa doğru çalışsın isterse ça­lışmasın, kurulmuş olan tuzağı da çalmış malı olsun isterse helal ol­sun. Zira istilasiyle o av hayvana sahip olur. Bunun gibi gasbedilmiş bile olsa, bi dar yere sıkışmak mecburiyetinde kalan ve kurtulması mümkün olmayan bir av hayvana sahip olur. Bir kişi bir av hayvanı görse, bir kişi bir şeyi görse, onu taş veya hayvanın dışından bir şey sansa ondan sonra o şeye atış etse ve onu öldürse o helal olduktan sonra da ona sahip olur. Zira onun hakikatini ne kadar bilememiş ise. Fakat onu avlamak maksadıyla gözeterek onu öldürmüştür. Bir av hayvanı tehlikeli bir yere düşmüş veya çamura düşmüş mülkiyeti edinmek bir kişi ona atış yapsa en esseh kavline göre ona sahip ol­maz. Zira o hayvanın mülkiyeti zaruridir. Öyle hayvanlarda atış et­mek olmamak gerekir. Av hayvana sahip olduktan sonra elinden ka-çırsa o avın üzerindeki olan sahibin mülkiyeti kalkmaz. Kim onu ya­kalasa ilk sahibine bir daha verilmesi gerekir. Aynı zamanda ona sa­hip olanın o avı salıvermesi ile de mülkiyeti kalkmaz. Zira onun üze­rinden elini kaldırması mülkiyetin izalesinden delaleti yoktur. Örne­ğin: Bir hayvanım serbest bırakan bir kimsenin bırakmasında oldu­ğu gibi. Şayet ilk sahibi tanıdığı takdirde onu avlama hakkına sahip olmaz. Bir avı üstüste iki kişi yaralasa fakat birincinin ateşiyle değil, belki ikincinin atışıyla ölse veya kendisini koruyamayacak bir hale düşse o zaman avın sahibi ikincisine aittir. Zira İkincisinin yarasının nedeniyle bu hale gelmiştir. Bununla beraber birincisinin onu yara­laması nedeniyle ondan alacak bir şeyi gerekmez. Zira o zaman av mubah idi. Eğer avı kendisini koruyamaz hale getiren birincisinin yarası ise o zaman av hayvanı yara gibi onundur. Bununla beraber ikinci avcı boğazını veya yemek borusunu da keserse o avın eti gene helal olur. Zira o hayvanın ölümü şer-i bir kesim ile meydana gel­miştir.  Kesim sebebiyle av hayvanının kıymetinden noksan olmuş kıymetini de birincisine Ödemesi lazımdır. Şayet ikinci avcı yemek ve boğaz borusunu kesmeden hayvanı kuvvetsiz bir hale getirirse yahut yara nedeniyle ölürse kesinlikle haram olur. Zira hayvanı ele geçtik­ten sonra kesmemede taksiratı var idi. Şu halde ele geçirmek imkanı olduktan sonra ancak o avın eti kesilmek ile helal olur. İkinci du­rumda (yani zayıf ve kuvvetsiz bir halinde) düşüremez de yalnız iki yaranın nedeniyle ölürse o zaman kesinlikle haram olur. Bu ikinci kısımdan helal yapıcı, diğer kısımdan da haram yapıcı iki sebep bir yerde gelmesinden her an yapıcı sebep üstün geldiği için ikinci avcı da birincisine avın kıymetini vermek zorunda da kalır. Zira birin­cinin mülkü olan bir şeyi haramlığa götürmüştür. Hanbelilerin gele­cek konularda görüşleri budur. Eğer iki avı beraber bir avı yaralasa ve aynı zamanda her iki yara ile beraber kendisini koruyamayacak bir hale gelse, veyahut da çabucak ölecek bir seviyeye düşse o za­man av her ikisine aid olur. Zira her ikisi de mülkün sebebinde or­tak olmuşlardır. Eğer ölmek noktasında her ikisinin mi veya onlardan birisine aid olduğu bilinmezse tercih delilleri meydanda olmadığı için av ikisinin malı olur. Kesim yerinden bir başka yerde iki kişiden birisi av hayvanını koruyamayacak bir noktaya düşürse diğer avcı ise av hayvanını derhal ölme halene getirse, bu atış da tertibe göre değil, belki vurmak tertibine göre olsa ancak her ikisinden hangisi­nin bu yarayı önce yaptığını bilinemezse mezhep görüşe göre o av haram olur. Zira helallik ve haramlık bir yerde toplandığı için ha-ramlığm galibiyeti vardır. Şafıiler gibi de Hanbeliler söylerler: Av hay­vanına el koymakla yani yakalamak ve almakla yahut da avlanmak niyeti ile avlamakla sahip olunur. Bunun için bir kişi başkalara ait olan bir ağacın üzerindeki kuşa ok atsa ve kuş ev sahibine olan evi­ne düşse kuş oku atana aittir. Zira o kuşu kendisini çabucak helak olmak noktasına getiren odur. Aynı zamanda ona malik de od ar. Av­lamak niyetiyle tuzak, ağ veya çadır kursa ve onlara av hayvanı düş­se el koymuş olacağından o ava malik olur. Bunun gibi av hay­vanını kendisinden kurtulamayacağı bir yere düşse veya av hay­vanının üzerine kapısını kapatsa yani evinin kapısını kapatsa, bunu yapmakla da o ava sahip olur.. İsterse bunların yapmasıyla mülk e-dinmek niyetinde olmasın. Zira o avı koruyamayacak duruma getir­diği için malik olmuştur.[94]

Balık avlamak için bir kişi bir havuz yapsa o havuza gelen ba­lıklar, ağ ile yakalamaya malik olduğu gibi, o balıklara da malik olur. Eğer bu havuzu balık avlamak niyetiyle yapmamışsa, o havuzun içine balığın gelmeleri ile o balıklara malik olmaz. Bir kişi geminin i~ cinde iken bir balık denizden atlayıp onun kucağına düşse, gemi sa­hibinin değil belki balık onundur. Zira balık mubah olan avın çeşidindedir. Kim onu evvela yakalasa onun maliki olur. Avlamak niyeti ile kullanılan kayıtlarda zil veya ışık gibi aletlerle avlanan kimseler bu alet ve vasıtalarla ele geçirdiği ava malik olur. Eğer avlamak ni­yeti ile herhangi bir fiil yapmazsa ve avcılığa katılan bir yolcunun kucağına bir balık düşerse bu balık yolcuya aittir. Zira helal olan bir şeyi ele geçirmiştir. Eğer kayığa düşecek olursa o zaman kayık sa­hibine ait olur. Herhangi bir av hayvanı bir kişinin ağına düşse ve aynı zamanda o avı bağlasa ağ sahibinden başka bir kişi o avı alsaf o hayvanı sahibine geri vermek zorundadır. Zira ağın sahibi o avı a-raç vasıtasıyla bağlamıştır. Eğer o ağ, o hayvanı yakalamazsa o za­man o av hayvanı o ağda kurtulsa veyahut ağı deldikten sonra kaçsa ve bu delmede ne kadar bir müddet sonra da bile olsa o zaman ağ sahibi o av hayvana sahip olamaz. Zira onu bağlamamıştır. Başka bir kişi o avı yakalayacaksa o kişi o ava sahip olur. Eğer av hayvanı ağa beraber gitse ve kendisini koruyabilecek bir vaziyette de olsa, o anda başkası da onu yakalasa, o zaman onun sahibi ikincisi olur. Ağı da sahibine vermek zorundadır. Zira birincisi ona sahip olma­mıştır. Eğer bunun aksi ise aksi olur. Zira o zaman av ağın sahibine ait olur. Zira bu av hayvanının kendisini koruyamaz bir hale gelmiş­tir. Örneği: Av hayvanının onun elinden kaçıp kurtulma durumunda düştüğü gibi bir mecusi, putperest veya mürtedin avladığı hayvanın eti haramdır. Pars gibi öğretilmiş bir hayvanın salıverildikten sonra dinlemek için olmazsa yalnız avını yakalamak için plan olarak bir yere gizlenip durursa bir sakınca olmaz. Avlanacak birçok hayvan için bir besmele kafidir. Bir kişi belli bir av hayvanına besmele ile at­tığı kurşun veya ok başka bir avı isabet ederek öldürse onun eti helaldir. Fakat bir kişi bir alet üzerine besmele çekse, başka bir aleti atsa o avın eti haramdır. Bir av köpeğinin sadece çarpmasından ve­ya boğazlamasından dolayı ölen bir av eti haramdır. Zira yaralama, hükmi bir boğazlamaktır. Av hayvanının helal olması için yalnız ya­ralama kafi değildir. Bununla birlikte kanın akması lazımdır. Fakat bazı Fakihlere göre kanın akması şart değildir. Bazılarda yara bü­yükse, kanın çıkması lazım değildir. Aksi ise aksi olur. İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafii'ye göre aslında yara gerekli değildir. Zira yara öğretilmiş hayvanların öldürdükleri hayvanların etleri helaldir. Dişli öğretilmiş hayvanlar yakaladıkları avların kanlarını içseler veya sa­hiplerinin kendilerine atacağı et parçalarını yeseler veya sahipleri avı elde ettikten sonra bunun etinden yiyecek olsalar da bu işler avlan­mış olan hayvanın etinin helal olmasına bir sakınca olamaz. Öğre­tilmiş bir av hayvanı avladığı avı yaraladıktan sonra yere çarpıp bir daha yaralayarak öldürse eti helaldir. Avcı tarafından atılan bir şeyle yaralanan bir av ilk önce yere düşüp de hemen ölse eti helaldir. Zira bundan kaçınmak mümkünata değildir. Fakat suya dam üzerine veya bir ağaç üzerine oradan da yere düşerek ölse o zaman eti haram­dır. Zira ağaca çarpmakla su ile veya dama düşmekle ölmüş olması olabilir. Bir kişi öğretilmiş bir hayvanı besmeleyle bir ava gönderdiği halde o av hayvanı arka arkaya birçok av hayvanlarını avlayarak olsa hepsinin eti helaldir. Yine bunun gibi gene helaldir. Bir ava at­tığı ok veya kurşun birkaç av hayvanına isabet ederek bunları yara-lasa ve öldürse bunların eti helaldir. Avcı hayvanın yakaladığı avın tüylerini yolması ve yakalama esnasında öfkesi tamamen geçip ora­dan bir süre geçtikten sonra avdan bir şey yemesi bir sakıncası yok­tur. Şafiilere göre; avlamak, ok, köpek, kartal, şahin gibi eğitilmiş yırtıcı hayvanlarla eti yenen hayvanı öldürmektir. Diş, kemik veya tırnak ile bir avı öldürülürse helal değildir. Avlamak ile elde edilen av hayvanın helal olması için dokuz şarta bağlıdır.

1-  Avcılık yapan kimsenin bulunması: Avcı yok iken avcılık ya­pan hayvan. Kendi başına giderse bir avı öldürürse haramdır. Aynı zamanda avcının iki şartı vardır: Avcının ehli kitab veya müslüman olması ve ihramda olmaması lazımdır.

2- Avın eti yenilen bir hayvanlar da olması gerekir.

3- Yara yapıcı bir alet atmak, ya da avcı yapan olan kimse av hayvanı göndermek

4- Yaranın olması geekir. Avı tuzaklarda boğulur veya kesici bir aletle değil, ok ve taşın sivri ucu ile değil enlemesiyle yara mey­dana gelmeden avı öldürür veya ok ve sairen o ava değdikten sonar bir dağdan düşüp ölürse helal olmaz. Fakat havada olsa ok ona de­ğdikten sonra yere düşüp ölürse yenilir.

5- Yaranın sebebi ile ölmesi şayet yarası hafif olsa onu yaka­larsa kesilmesi lazım gelir.

6- Köpek veya kartal gibi bir hayvan ile avcılık yapılırsa öğretil­miş olması gerekir. Yani avcı o av hayvana (Git) dediği zaman gider. (Gitme) dediği zaman gitmez. Ve aynı zamanda avdan da yenmez ve avı da bırakmaz bu usulün kaç defa tekerrür etmesi lazımdır. Şu şartlar olduktan sonra av ölse de yenilir. Köpekin ağzının yeri bir defa toprak ile altı defa da su ile yani yedi defa yıkanması lazımdır. Öğretilmiş köpek bir avı yakalayarak üstüne çöker öldürürse o avın eti helaldir.

7-  Bir kişi okunu ava attıktan sonra o avı ikiye bölerse o avın eti helaldir. Eğer bir alet ile avcılık yapıldığı takdirde o zaman han­çer, ok gibi kesici bir alet ile olmalıdır. Eğer ateşli bir silah ile değnek veya taş ile öldürülen av hayvanın eti haramdır. Fakat bunlarla yara aldıktan sonra diri olarak yakalar ve boğazlarsa o zaman eti helal olur.

8- Avın vahşi veya aslında ehli olsa sonra vahşileşmiş olması gerekir. Şayet ehli bir hayvana köpeği saldırıp veya ok atıp onu öldürt­mekle eti helal değildir. Fakat çukura veya kuyuya düştükten sonra onu olduğu yerde keskin bir kama ile boğazlamak veya çıkarmak zor olursa, eti helal olur.

9- Avın kaybolmaması gerekir. Örneğin; bir avı bir ok ile yara­larsa sonra gözönünden o av hayvanı veya köpek ile av hayvanın her ikisi kaybolduktan sonra avı ölmüş olarak görse o zaman haramdır. Ahmet b. Hanbel'in kavli de böyledir. Ebu Hanife'ye göre atıştan son­ra avı takip edip sonra ölü bulursa helal, avın peşinden gitmeyi erte­lerse helal değildir. Maliki'ye göre avı aynı günde görürse helal. Fa­kat ertesi gün görürse haramdır. Bir kişi karada yaşayan bir kuş ya­kalasa o kuşu kendi evinin damına bıraksa kuş başkasının damına uçmakla ilk defa tutanın mülkünden çıkmaz. Malike göre "İlk tuta­nın damında uzun birmüddet kalmasıyla beraber oraya alışmamış ise geçtiği damın sahibinin mülkü olur. Tekrar dönse gene eskisinin mülküne dönmüş olur."

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

ONUNCU BÖLÜM

 

İÇKİ VE CEZASI

 

İçki Ve Cezası

 

İçki nedir, tatbik edilen cezası nedir?

Bütün mezheplere göre şarabın çoğunu da azını da içene had cezasını tatbik edilir. Şarap içmek helaldir diyen kafir olur. Üzümün sıkılan suyu keskinlemiş olduktan sonra köpüğünün atmasıyla şa­rap olur. Eğer üzüm suyu sıkıldıktan sonra üç gün geçmesiyle kes-kinleşmese ve onunla sarhoşluk meydana gelmezse bunda fakihlerin ihtilafı vardır. Cumhura göre üzüm suyu keskinleştikten sonra kö­püğü atılmazsa ve aynı zamanda sarhoşluğu da olmazsa o zaman şarap değildir. Hanbelilere göre ise üzüm suyu sıkıldıktan sonra üç gün geçerse şarap olur. Aynı zamanda haram olur, ne kadar keskinleşmese de sarhoş etmese de durum değişmez. Sarhoş eden her iç­kinin çoğu da azı da haramdır. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Sarhoş eden her içkinin çoğu da azı da haramdır. Böylesi bir İç­kinin adı şarap olup içilmesinde had cezası lazımdır. Üzümden, süt­ten, hurmadan, buğdaydan, arpadan, darıdan, pirinçten, kuru ü-zümden, baldan veya bir başka şeyden yapılmasında kesinlikle fark yoktur. Bütün mezheplerin ittifakıyle kaynatılması veya kaynatıl-mamasmda da fark yoktur. Ebu Hanife'ye göre hurma ve kuru üzüm suyu ıslatılarak keskin hale gelirse bunlarda da şarap meydana gel­diği için azı da çoğu da haramdır. Bunun ismi de nakidır, şarap de­ğildir. Öyle bir içki sarhoş edici olursa kesinlikle haramdır. İçilme­sinde had cezası vardır. Bunların az bir miktar da olsa kaynatılırsa, içene kanaatine göre zevk ve keyf vermezse bir de sarhoş etmeyecek durumda olmazsa kesinlikle içilmesinde bir sakınca yoktur. Eğer keskinleşirse o zaman sarhoşluk yapan haramdır. Bunlar ne kadar kaynatılırsa kaynatılsın da hatta ve hatta ki üçte iki oranında kayıp verecek olursa gene haramdır. Ebu Hanife'ye göre arpa, darı, buğ­day, pirinç ve bal suya bırakılmış olsun veya kaynatılmış olsun sar­hoşluk vermemek şartıyla helaldir. Üzüm şırası kaynatılır ve aynı za­manda üçte birinden azı gier. Yani halinde giderse haramdır. Eğer üçte ikisi gitse bir de sarhoşluk vermezse helaldir. Sarhoşluk verdik­ten sonra azı da çoğu da haram olur.[95]

Hanefılere göre içeceklerden haram olan şeylerden iki çeşid had itibar etmişlerdir:

a-  Şûrb haddi, b- Şükr haddi.

Şurb haddi: Özel olarak hamr yani şarabın içilmesiyle meydana gelen haddir. İsterse içmesi az olsun isterse çok olsun farkı yoktur. Zira haddin vacip olması sarhoşluğa bağlı değildir. Zira Resul-i Zişan (sav) şöyle buyurmaktadır: "Hamr yani şarap içeni sopa veya kamçıyla vurunuz." Bu hadis 12 sahabeden rivayet edilmiştir. Gele­cekte açıklanacağı gibi hamr sarhoşluk seviyesine gelip kuvvetlenip bir hale gelen ve ateşin üzerine koymayan üzüm suyundan meydana gelmektedir. Hamr'a bu adı verilmesi ya aklı karma karışık yapması ya aklı götürmesi yahut da içine onu teğayyur edecek bir şey düşme­mesi için kendini gizlemesinden ötürüdür.

Sükr haddi: Hamrden başka sarhoşluk veren içkileri içme so­nunda meydana gelen sarhoşluk nedeniyle vacip olan haddir. Şu halde şarap ile başkasını içmek arasında kesinlikle had için fark yoktur. Çoğu sarhoşluk veren isterse hamrden başkası olsun azı da haramdır,

Zira Resul-i Kibriya (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Her sarhoşluk verici hamrdır. Her hamr da haramdır. Sarhoşluğun tarifi: Ebu Hanife'ye göre: Had icap etme ve haramlık hükmünün sarhoş o-lana bağlı olduğu sarhoşluk miktarı göğü yerden, kadını erkekten a-yırmayan ve hiçbir şeyi anlayamayacak derecede sarhoş olan kişinin aklını başından almayan kişidir. Diğer imamlara göre: Sarhoş nor­mal zamanlarda konuştuğunun aksine, konuşurken sözü karıştıran kimsedir. Sabuk abuk konuşan kimseye sarhoş denildiği gibi, insan­ların örf ve adetlerine görede sarhoş deyince anlaşılan budur. İnsan­lar sarhoş kelimesini çoğu sözü saçmalayan ceketini ve ayakkabısını başkasınmkilerden fark edemeyen olan kimseler hakkında söylemiş­lerdir. İmamların ekserisi diğer imamlara göre hüküm etmişler. Fet­va da bunlara göre verilmiştir. Sarhoşluk veren içkilerde sekiz şartı vardır.

1- İçen kimse akıllı olmalıdır. Deli için hadd yoktur.

2- Müslüman olmalıdır. Zira kafir olan kimseye serhoşluğun cezası olmadığı gibi içmesine de yasaklık yoktur.

3- Baliğ, ergenlik çağında olmalıdır. Küçük olan kimseye hadd yoktur.

4- Boğazına yemek tıkanıp da su da bulunmazsa o zaman za­ruret dolayısıyla içkiyi içmek zorunda kalmış olan kimsenin duru­munda olmamalıdır.

5- îçen kimse kendi isteğiyle ve İhtiyariyle içmelidir. Zorla ve baskıyla içmemelidir.

6- Hamnn yani şarabın haram olduğunu bilmelidir. Eğer içen kimse hamrın  haram  olduğunu bilmiyorum  derse  cumhura göre müslümanlar arasında olan kimseler için sözü kabul olunmaz. Bir rivayete göre Müslümanlardan olan onun gibi yetmiş bir kişinin hamrın haram olduğunu bilmediği söylemeleriyle beraber onun sözü kabul edilir.

7- İçtiğinin hamr yani şarap olduğunu bilmelidir. Şayet başka bir içecek sanarak içmiş ise kesinlikle cezaya duçar ve dahil olmaz.

8- Kendi mezhebine göre içtiği şeyin haram olması lazımdır. İçil­mesi helal diyen kimse için örneği: Nebiz yani kabarmış hale gelen şurup içtiği zaman kendisine had lazım gelmez. Zira bu konuda Fa-kihlerin görüşleri farklıdır. Hanbelilere göre sarhoşluk verici bir içe­ceği, çoğunun sarhoşluk verdiğini bildikten sonra içse sekr haddi ona lazım gelir. Ondan başkasına had lazım gelmez. Çünkü içtiğini haram olduğunu bilmemekte olduğu gibi, onu içerek günah işleme için bir niyeti de yoktur. Örneği: Karısı zannederek başka bir kadı­nın yanma zifafa sokulan kimsenin yaptığı gibi. Faihlerin bütün gö­rüşleri öyledir. İçkilerin türleri:

1- Hamr: Kendi kendine yani ateşin üzerine koymadan veyahut da ateşe değmeden kendi kendine kaynayıp kabaran, şiddetli olduk­tan sonra köpüğünü atarak durulup saf bir vaziyete gelen üzüm su­yuna denir. Bu hamrın tarifi imam Ebu Hanife'ye göredir. Zira ona göre köpüğünü attıktan sonra hamr meydana gelir. Cumhura ve imameyne göre ise kaynayıp kabardıktan sonra hamr olur. İsterse kaynaması devam etsin yine hamrdır. Zira iskar yani sarhoş etme manası köpüğünü atmadanda yine hamrla meydana gelir. Hane-filerin en açık görüşleri öyledir. Zira halk arasında bu görüş ile fesa­dı kapanır. Kaynattıktan sonra üzerinden geceleriyle beraber üç gün geçse o zaman üzüm suyu necis ve haram olur. Hamrın haram ol­duğuna kitap, sünnet, içmai ümmettir vardır. Zira Allah u Teala (c.c) şöyle buyurmaktadır:

Ey iman edenler! (Aklı gideren her) içki, kumar, (ibadet ve saygı duruşu için) dikilen taş (ve benzeri şeylerden yapılan put)lar ve kısmet okları ancak pis, necistirler ve şeytanın (süslü göster­diği) işlerdendir. Bunlardan sakının. Olaki muradına eresiniz. [96]

Nehiyde, içtinab kelimesi kullanmak, haram kelimesin­den daha beliğ ve daha manası fazladır. Çünkü içkiyi haram etmek, onu almayı, hamallık yapmayı, satmayı yapmayı kapsamaz. Sakının (=ictinab edin) kelimesi ise, almaktan hamallık etmekten, satmak­tan, yapmaktan kaçınılmasını da içine almaktadır. Yani hepsine şa­mil gelmektedir. Bu ayet-i kerime üzümden yapılan içkinin (=şera-bın) haram olması hususunda nass olmakla beraber sarhoşluk ve­ren herşeyi de şamil gelmektedir. Zira Resul-i Zişan (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Serhoşîuk veren herşey Hamr'dır. Her hamr da haramdır. [97]

"Serhoşîuk veren her içki haramdır. [98] Hamrın haram olması­nın sebebinin sarhoşluk verici olmasıdır. Bu konuda tüm Fakihlerin ittifakları olmuştur. Bunun için içkilerin isimleri ne olursa olsun ve hangi maddelerden yapılmış olursa olsun sarhoşluk verici olduktan sonra haramdır. Zira Resul-i Kibriya şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden birtakım kimseler içkinin ismini değiştererek onu mutlaka içecekler." Ebu Davud, Ibn-i Mace h.k. örneği de zira bir habdır şıraya bıraktıktan sonra onu katılaştırıp sarhoşluk haline derhal getirir, böyle içkinin bile bir damlası da haramdır. Zira Fakih-ler bu hadisten bu kuralı meydana getirmişlerdir.

"Sarhoş eden her içecek haramdır. Bir Fereki sarhoş eden içe­ceğin bir avucu da haramdır. Tirmizi, Ebu Davud, Şafii mezhebin­den, sarhoşluk veren her sıvı necistir ve bunun delili de şu ayettir: Ey iman edenler! (aklı gideren her) içki, kumar (ibadet ve saygı du­ruşu için) dikilen taş (ve benzeri şeyden yapılan put)lar ve kısmet okları pistir ve şeytanın (süslü gösterdiği) işlerdendir. Bunlardan sa­kının. Ola ki felaha ereceksiniz. [99] Zira Cenab-ı Allah (c.c) tüm insanlara çok nimetler vermiştir. Fakat bu nimetlerin başında akıl nimeti gelmektedir. Zira akıl kötüyü iyiliğinden ayırd edici bir büyük nimettir. İnsan akıl ile saygıdeğer ve aynı zamanda da hay­vandan da üstün olmuştur. Bu nimetin izalesi ile insanın bireysel ve toplumsal hayatı kökden gider ve hayvandan da daha aşağı olur. A-kıl gittikten sonra fonksiyonu çalışmaz bir seviyeye gelir. Nefsin ah­maklığı meydana gelir. Akıl şehvetin emir altına girer. O zaman onun içinde kibir, gurur için nefret düşünceleri başlar. Kardeşlik duy­guları kesilir ve müslümanlar arasında düşmanlık yayılır. Bir de içki insanı Allah'ın zikrinden ve rahmetinden de uzak eder. îşte öyle şey­lere bu ayet-i kerimenin işareti vardır: "Şeytan ancak içki ve ku­marla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ın zikrinden ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık vazgeçecek misiniz?" [100] Bir de Resul-i Elşem (sav) şöyle buyurmuştur:

İçkiden sakının, zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek) "Hamr'den sakının, şüphesiz o bütün kötülüklerin anasıdır. Yani bütün kötülük ve fesadın kaynağıdır. [101] Bu ayeti Kerime içki hakkında gelen hükümlerin tarihi seyrinde­ki dördüncü merhalede nazil olmuştur. Zira birinci merhalede: "Hur­ma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden de içki ve güzel bir rızık elde edebilirsiniz. [102] ayeti ikinci merhalede: "Sana iç­kiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onları da hem büyük günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür. [103] ayeti. Üçüncüsünde ise: "Ey iman eden­ler! Siz sarhoş iken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" [104] ayeti nazil olmuştur, islam, insanlara: Üze­rinde yaşadıkları dünyayı daha iyi yaşanır hale getirmek görevini vermiştir. Bu da meşru yollarla, çok çalışıp üreterek mümkün olur. Bu sebeple dinimiz emek harcayarak üretimde bulunmaya çok önem verir. Emeği temel kazanç yolu olarak görür. Emek, üretimden, ha­yatın kolaylaşmasına gerçekçi katkılarda bulunmayan kazanç yolla­rını meşru görmediği gibi, elde edilen servetin de değer üretmeyen yerlere s arfe dilme sini yasaklar. îşte her türlü kumar ve şans oyunla­rı, dinimizde yasaklanan bu uygulamalar arasında yer alır. Ferd, aile ve toplum üzerinde son derece olumsuz etkileri olan kumar ve şans oyunları içki ve puta tapıcılıkla birlikte "şeytanın kirli işleri olarak nitelenmektedir: "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlaı (putlar, fal ve şans okları) bir şeytan işi pisliktir.

2- Seker ateşte pişirilmemiş olan hurma suyudur. İmam Ebu Hanife'ye göre kendi başına kaynayıp şiddetlenen, kabaran köpü­ğünü atarak durulan yaş hurma (rutab) suyudur. Kadızade'ye göre: Pişirilmemiş kuru hurma nebizi yani suyu ismi sekerdir. Misbahü'l-Münür'e göre "Büsr" zehv denen san ve kırmızı şekli alıp daha tam olarak olgunlaşmamış hurmanın ismidir." "Temr" ise; bir cins ismi olduğu için hurmanın yaşını ve kurusuna da şamil gelmektedir. "Tal" belal, büsr, halal, rutab ve temin olan isimle şamil gelmektedir. Yani hurma meyvesi meydana geliş sırasına göre: Taldan temreye kadar gelişmesi vardır. "Belah" ise rutabın ilk zamanlardaki şekli ned enir.

3- Tila veya müsellesi: Üzüm suyu pişirilerek yapılır. Pişirme zamsanmda üçte biri kalır. İkisi gider, sarhoşluk verici bir vaziyete gelir. Ebu Muhammed ve diğer imamlara göre bunun içilmesi kayıt­sız şartsız haramdır. Fakat Ebu Hanife ile Ebu Yusuf a göre bunu keyif ve zevk maksadıyla içmek haramdır. Fakat sarhoşluk verme­yecek bir miktarı bedene göc vermek ve tedavi niyetiyle içmek helal­dir.

4- Fadih: Büsr ismi verilen kuru hurma suyunun pişirilmemiş, kendi başına kaynayıp kabarana denir. İsterse köpüğünü atmış ol­sun isterse atmış olmasın. Hurmanın kırılan, ufalanan kabuğu so­yulan adı konulmuştur.

5- Kuru üzüm şırası yani nakiu'z-zebib: Su içine atılarak tat­lılığı çıkan. Pişirmeden kabaran kuru üzüm suyudur. İsterse köpü­ğünü atsın isterse atmasın farklı görüş yukarıda geçmiştir.

6- Bazik veya munassaf: Azıcık ateşte pişirilip üçte ikisinden eksik miktarı giden ve sarhoş edecek bir hale gelen üzüm suyuna denir. Noksan miktar yarıdan az olmak veya üçte birden az olsa da değişmesi olmaz. Eğer üçte birden fazla olsa o zaman haram olur.

7- Cumhuri: Üzerine su bırakıp karışan ve gene asıl yani eski miktarına dönen az bir şey pişirilip sarhoş verici bir hale gelen üzüm suyuna denir. Ebu Hanife ve Ebu Yûsufa' göre keyfetmek ve zevk almak için içilmesi haramdır. İmam Muhammed ve diğer imamlara göre kesinlikle haramdır. Dört çeşit içecek vardır ki onları tedavi, be­dene kuvvet vermesi veya yemeği hazmetmek için içmek caizdir.

1- Üzümden yapılmış olan tıla yahut da müselle: Pişirilmiş ü-züm suyudur. Eğer üçte biri kalsa üçte ikisi gitse tedavi ve sairen gi­bi için içilmesi imam Ebu Hanife ve İmam Ebu Yusuf a göre caizdir.

2- Halitan: Birbirine karışık olarak biraz pişirilmiş kuru hurma ve kuru üzüm suyundan meydana gelir. Tedavi ve sairen gibi içilme­si caizdir. Zevk ve eğlence için içmemek şartıyla olsa caizdir. Ne ka­dar kabarmış olsa da gene içilmesi caiz olur.

3- Az olarak pişirilmiş kuru üzüm ve kuru hurma şurubu yani nebiz-i zebib, nebiz-i temr. Eğer bunun içilmesi eğlenmek ve zevk maksadıyla olmazsa ne kadar kabarsa da caizdir. Bir de sarhoşluk vermemek şartıyla olsa caiz olur. Şayet aksi olsa aksi olur.

4- Arpa, buğday, incir, bal ve mısır şurubunun da zevk, eğle­nce için olmamak şartıyla içilmesi helaldir. İsterse pişirilsin isterse pişirilmesin helaldir. Eğer sarhoşluk dercesine yetişirse o zaman ha­ramdır, "cia" yani buğday ve arpa şurubu "biti" yani bal şurubu. "Mizr" mısır suyu eğer bunlardan sarhoşluk meydana gelse kesinlik­le haramdır. Eğer gelmezse o zaman Ebu Hanifeye göre helaldir. Fuk-ka ismi verilen arpadan elde edilen içki helaldir. İçilmesi de helaldir. "El-kafî sahibi yani ibn-i kudame şöyle diyor: "Fukka gibi sarhoş et­meyeceği bilinen içeceğin bir sakıncası yoktur. İsterse köpüklenip kaynıyor olsun. Fakat üzümün şırasının üzerinden üç gün geçerse bir de köpüklenip kanamasa da bile mezhebimiz alimleri haram ola­rak kabul etmişlerdir. Bu zikrolunan dört çeşit içeceği içmenin Ha-nefılere göre en sağlam görüşe göre imam Muhammed'in görüşü ile amel etmek gerekir. Zira imam Muhammed'in görüşü tercih edilmiş­tir. Bu görüşe göre her dört çeşidi de haramdır.

îçki içmenin hali ikiye ayrılır.

a- Biri kazai,

b- diğeri dinidir.

Kazai hüküm, içki içen kimseye had cezasının vurulmasıdır. Dini hükmü ise öteki dünyada azap görmeyi gerektiren bir günah yü­zündendir. Ahiretteki hükmünden uzun olarak bir açıklamak getir­meyeceğiz. Zira öyle şeyler Allah (c.c) ve kul ve Rabbi arasında bir hakdır. Bu hüküm dünyevi cezalar gibi hakimlerle alakadar değildir. Bu yalnız olarak Allah Teala'nın hükmüne kaza ve kaderine aittir. Fakihlerin ittifakiyle kazden içki içmenin en büyük günahlardan bi­ridir. Bu günahın cezası ahirette en çirkin ve şiddetli bir azabtır. Fa­kat Allah'ın affetmesi de umulur. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöy­le buyurmuştur: Dünyada iken sarhoş edici içki içene ahirette tinmetul habal'dan içirmesi, Aziz ve Celil olan Allah üzerinde bir söz­dür. Ya Resulellah! Timetul-Habal da nedir? O cehennem ehlinin vücudlarından çıkan ter veya irindir. Şu halde ister şarap, ister diğer içkiler olsun. Sarhoşluk veren bir içkiyi içmenin cezası 40 sopadır. Faat amir olan kimse isterse 80 sopaya kadar yapabilir.

Enes r.a.dan rivayet edilmiştir. Peygamber (sav) Efendimiz içki içme suçunda, sopa yerine takunya ile vurma cezası yerine icra etti. Sonra Ebubekir bu cezayı kırk defa vurmak için tatbik eyledi. Ömer, Halife olunca köylü, kasabalı kaynaşması oldu. İçki kullanma işi fazlalaştı. Ömer (ra) istişare Meclisine: îçki kullanmanın cezası hak­kında ne dersiniz? diye istişare etti. Abdurrahman bunu Avf: Nass ile tesbit edilmiş olan cezalarınen hafifini tatbik etmenin uygun ola­cağı kanaatindeyim dedi. Hz. Ömer de bundan sonra içki cezasını seksen sopaya çıkardı. [105]

Başka bir rivayete göre şöyle gelmiştir: İçki kullanmış olan bir kimseyi Peygamber (sav) yapraklan soyulmuş iki hurma dalı ile kırk defa kadar kendisine vurulmasını emretti. Tirmizi'de hadisin lafzı şöyledir: Peygamber (sav) iki takunya ile kırk defa vurulmasını em­retti. Bu madde şarap, rakı ve emsali alkollü içkiler gibi akıcı olur. Haşiş, kokain ve emsali gibi akıcı olmayan bir madde de olabilir. Şu halde bütün bu uyuşturucu maddelerde aynı ceza tatbik edilir.

Peygamber zamanında Abdullah adında bir adam vardı. Bu a-dam eşek lakab-ı ile de zikrolurdu. Bu adam, Peygamber (sav) mi bazı söz ve davranışları ile güldürürdü. Peygamber bir defa kendisini içki kullanması sebebiyle cezalandırmıştı. Yine ikinci bir defa içki kullanması nedeniyle bunu peygamber (sav) Efendimizin huzuruna getirdiler. Peygamber Efendimizin emri üzerine cezalandırdılar. Bu­nun üzerine bazı kimseler, Yarabbi lanet olsun bu adama. Ne de sık olarak Peygambeinhuzuruna getiriyorlar! diye konuşma yaptılar. Bunun üzerine Peygamber (sav) ona lanet etmeyin; o Allah'ı ve Resu­lünü sever, buyurdular. Buharı, şu halde Allah'ı ve Resulünü seven insanlarında günah işleyebilir ve aynı zamanda onlara lanet okuma­malıdır. Belki öyle kimselere günahlardan kurtulmaları için duada bulunmalandır.

îbni Abbas r.a'den:

Şöyle buyurmuştur: Peygamber (sav) ekeklerden kadınlara ben zeyenlere ve erkeklere benzeyen kadınlara lanet etmiş ve onları evle rinizden kovunuz, buyurmuştur. Hatta ve hatta ki kendisi bizzat fi lanı kovmuş, Ömer (ra)'da filanı kovmuştur.

Peygamber (sav) Efendimize el-ayak parmaklarını kınalamış olan bir erkek getirdiler, Resulüllah (sav) bu ne olmuş böyle diye sordu. Ya Resulallah, bu adam kadınlara benzemeye heves ediyor, dediler. Bu nedenle Resûlûllah (sav) bu adamın Neki'e sürgün edil­mesini emretti. Ashabın bazıları: Ya Resulallah bunu öldürelim mi? dediler. Peygamber (sav) namaz kılanları öldürmek bana yasak edil­di, buyurdular.

İbn-i Ömer (ra)'dan şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) dayak cezası yapmıştır. Sürgün cezası da tatbik etmiştir. Ebubekir ve Ömer de r.a., onları yani her ikisi de tatbik etmişlerdir. Tirmizî, Hakim, İbni Huzeyme ve bu hadisi de tashih etmiştir.

Peygamber (sav) bir töhmet neticesinde bir adamı bir zaman hapsetti daha sonra bıraktı. [106] Uz. Peygamberin vurduğu 40 sopa, içki içmenin esas cezasıdır. Hz. Ömer'in 80 değnek vurması ise tazir cezasıyla beraberdir, İftira, yalan söylemek: Zina isnadında bulun­maktır. İçki içmenin cezası, Şafii mezhebinde 40 sopadır bu ceza da sarhoşken tatbik edilmez. Zira sarhoş halinden hiçbir fayda mey­dana gelmez. İçkinin cezası ikişart ilemeydana gelmektedir:

1- Tamdelil/iki adil şahid. Bir erkek iki kadının şehadetiyle had cezasıtatbik edilmez. Hakimin bilmesiyle de had cezası uygulan­maz.

2- İçki içen kimsenin itira ve ikrar etmesidir. Eğer içkinin sar­hoşluk edici olduğunu bilmeyerek veya istemeyerek veya unutarak içtiğini meydana gelse o zaman had cezası uygulanmaz. Zira Resul-i Kibriya (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Allah Teala benim ümmetimden hata, unutkanlık ve zorlanma­nın cezasını kaldırmıştır.[107] İçkinin cezası kusmak ile ve ağzından iç­ki kokusu gelmesiyle tatbik edilmez. Yalnız iki erkeğin şehadetiyle veya içki içenin itirafıyla had cezası uygulanır.

Gücünüz yettiğince müslümanlara had cezası tatbik etmeyiniz. Eğer bir çıkış yolu varsa, onu serbest bırakın. Zira imamın affetmede yanlış yapması, ceza vermede hata yapmasından daha hayırlıdır.[108] İçki içme cezası ve diğer cezalar Hakim tarafından tesbit olduktan sonra tatbik edilir. Halkın kendi başına ceza tatbik etmesi kesinlikle caiz olmaz.

Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Fitne uykudadır. Kim fitneyi kaldırılsa Allah'ın laneti onun üze­rine gelir. Şu halde fitne kapısını kapatmak için suç işleyen kimse-nincezaları hakime bırakmasıdır. İçki içen veya onun gibi bir suç iş­leyen kimse suçun ukimseye söylememek ve aynı zamanda samimi bir şekilde terketmek daha layıktır. Zira Hz. Ömer bir kişiye: "Allah senin taksiratını affetmiştir. Sen de onu teşhir etme demiştir. Hz. Ömer bu sözü Hz. Peygamberin huzurunda söylemiştir. Hz. Peygam­ber hiçbir şey dememiştir. Şu halde Hz.Peygamberin sükut etmesi insanın suçunu teşhir etmeyip tevbe etmesinin daha iyi ve güzel olduğuna işareti vardır. Aklı fikri gevşekleştiren dalgın lık veren her-şeyi haramdır. Zira Ümmü Seleme'den şöyle rivayet edilmiştir.

"Resulüüah sarhoşluk ve dalgınlık veren herşeyi (yemek ve iç­mekten) nehyetti. [109] Şu halde aklı fikri ağırlaştıran ve tembelleştiren, insanları muaffal hale getiren benç, haşhaş ve afyon maddelerinin hepsi uyuşturucu kapsamına girdikten sonra kullanılması haram­dır. Kullanma şekli isterse ine iğne enjektör, ağızdan veya başka bir yolla alınması sakıncalıdır. Haramdır. Zira her durumda akla zarar vermesi vardır. Bir de bununla beraber birçok hastalıklar meydana getirebilir. Ve pis sonuçlar doğurur. Bunların zararları herkese açık­tır. Bunun için uyuşturucular yasak olmak bakımından sarhoşluk veren içkilerin hükmüne dahildir. Bir de İslam'da başkasına zarar vermek olmadığı gibi zarara zararla karşılık vermek de caiz değildir.

Fakat bu gibi maddelerin kullanılmasından dolayı had cezası yoktur. Zira bunlarda keyf ve lezzet gibi bir tarafı yoktur. Yalnız bun­ların kullanmasından dolayı tazir cezası vermek gerekir. Tazir ise kı­nama, hapis ve dövme gibi cezalardır ki suçun cinsine ve şiddetine ve adil İslam kadısına hükmüne göre hüküm edilir. Ancak üzerinde (dövme) cezası şer-i hadlerden herhangi bir haddin en alt sınırını geç­memelidir. Eğer bir doktor sarhoşluk verici bir ilacı başka bir madde ile verir de bu ilaç sarhoşluk verici özelliğini kaybederse ve tedavi için o ilaç da mutlaka gerekli olursa hastanın öyle ilacı alması caiz­dir.

Fakat başka bir maddeyle karıştırıldığı halde sarhoşluk verici özelliğini kaybetmemiş olan bir ilacı tedavi maksadıyla bile olsa yine almak caiz değildir. Zira sarhoşluk verici bir maddenin şifa vermesi mümkün değildir. Öyle ilaçların zararı umulan faydadan daha fazla­dır. Zira Tarık bunu suveyd el-Hadremi'den şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygambere şöyle sordum: -Ey Allah'ın Resulü! Bizim yörede ü-züm bağlan bulunmaktadır. Biz onları sıkıyoruz ve içiyoruz (Bu işe ne dersin?). Hayır onu içmek caiz değildir. -Biz onu hastaları tedavi etmede de kullanırız.- O şifa değil hastalıktır bir de ibn Mes'ud'dan şöyle rivayet edilmiştir:

"Allah hastalıklarınızın şifasını size haram kıldğı şeylerde kılmamıştır.[110] Ameliyat olacak kişi uyuşturulmadan ameliyata taham­mül edemeyecek ise doktorun uyuşturucu bir maddenin kullanması caiz olur. Zira şiddetli elem ve acılar zaruretler gibidir. Bunun için böyle bir durumda uyuşturucudan fayda görmek caizdir. İsterse o u-yuşturucu şurup olsun veya tablet olsun veyahut da iğne yani en­jektör olsun hepsinin kullanması caizdir. Şu halde insan şu dün­yaya insanlığını anlamak ve şuurlu olarak Allah'ı bilmek, O'na kul­luk etmek için gelmiştir. Ebediyen mutlu olabilmesi ve hayat süre­bilmesi için geliş sebebi bilmesi lazımdır. Ebedi saadet yurdu insanl­arın arzu ve isteklerine en doyurucu ölçüde cevap verecek şekilde yaratılmıştır. İnsan tekamül etmedikçe nefsini yendikçe ebedi karar­gaha daha iyi hazırlanmış olur. Zira Resul-i zişan (sav) şöyle buyur­muştur:

"İnsanları bırakın en güzel işlerde ve en uygun ibadetlerde bu­lunsunlar! Zira cennetin yüz derecesi vardır her iki derecesi arası, yer­le gök arası kadardır. Firdevs ise en büyük derecesidir. Onun üstünde Rahman'ın arşı bulunuyor. Cennet nehirleri Firdevs cennetini isteyin!"

Gençlik kesinlikle gidecek. Yaz güce ve kışa gündüz de akşama değişmesi gibi. Gençlikle ihtiyarlığa ve ölüme tahvil olacak. Eğer bu gençliğin dünyanın zevkine ve garı meşru şeylerle sarfetsen ölümden sonra büyük bir azab ve nikala müstahak olacaksan o azabda da kurtulmak da yoktur. Şu halde dünyadaki meşru şeylerle uğraşmak bize kafidir. Zira gayrı meşru şeylerle meşgul olmak bir saat keyf, lezzet bazı evkata bir sene veya beş sene takıf cezasını çektirin ey a-kıllı olan insan o. Gençlik nimeti meşru şeylerle sarfetmesi lazımdır. Zira insan yaratılış itibariyle hayvanla melek arasında yeralan bir varlıktır. Nefsi onu aşağıya doğru, iman ile cilalanmış ruhu onu yu­karıya doğru çekmeye çalışır. Zira nefs aşağılık alemine, ruh yüce aleme bakar. Melek ruha yardımcı olduğu gibi, şeytan da nefse yar­dımcı olur. Bu nedenle içimizde sürtüşme halinde olan bu iki karşıt kuvvetten hangisi üstünlük sağlarsa, insanı bakıp yöneldiği aleme doğru çeker. Nefs de hudbinlik ve bincülik mayası bulunduğu için her zaman kendini haklı göstermeye gayret eder. Ruhu zayıflatınca da aşağı alemle ilgili olan hisleri gelişip tuğyan eder. Bunun için her insana gözündeki gözlükle baktığı için sadece kusur görebilir. Al­lah'ın insanlara kendi katından sunduğu iman cevherine sahip olan­lardır ki nefsin bu tuğyanını durdurabilirler. Sevgili Peygamberimiz nefis gözlüğüyle bakanlara şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz kar­deşinin gözündeki arpacık seması çöpünü götür de kendi gözündeki hurma dalını unutur." Resul-i Zişan nedemiş ise hepsi de meydana çıkmıştır. Örneğin: Resul-i Ekrem (sav) efendimiz gaybden verdiği haberlerin birkaç misali: Nakli sahih-i kat ile ashabına haber vermiş ki: "Siz umum düşmanlarınıza galeb edeceksiniz; hem fethi Mekke, hem fethi Hayber, hem Fethi Şam, hem Feth-i Irak, hem Feth~i İran, hem Feth-i Beytül Makdis'e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanınen büyük devletleri olan İran ve Rum padişahlarının hazinelerini aranız­dan taksim edeceksiniz!.." Haber vermiş hem "tahminim böyle ve zannederim" dememiş. Belki görür gibi kat-i ihbar etmiş; haber ver­diği gibi çıkmıştır. Hz. Fatıma'ya (R.anha) ferman etmiş ki... "Al-i beytimden herkesten önce vefat edip bana iltihak edeceksin" diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhur etmiş. İstan­bul'un İslam eliyle fetholunacağmı ve Hz. Sultan Muhammed Fa­tih'in yüksek bir mertebe sahibi olduğunu haber vermiş. Haber ver­diği gibi çıkmış. Sahabe-i Kiram'da (ra) bu mübarek ve mukaddes sözlerine, inanarak ve cüz-i iradeyi doğru yolda sarfederek ve çalışa­rak bu yurtlara sahip olmuşlardır. Zira Cenab-ı Hak iradeyi ya­ratmış: Bir külli irade diğeri cüz-i irade insan kullandığı bu iradeden dolayı da mesul olacak. Cüz irade insanda vadır. Allahu Teala'da ise irade-i külliyesi vardır ki beşerin fevkinde ve cüz-i iradede onun al­tında bir iradedir. Yani insana yetecek derecede bir irade istediği şeyleri yapabilir. O zaman insanın yapabileceği şeyler iki çeşittir. Bi­rincisi insanın kendi iradesinde hiçbir tesiri yoktur. Doğması, ölmesi, yaşaması, fakir mi zengin mi? v.b. İşte bunlar külli iradenin elinde olan şeyler bunların hiçbirinde insanın kendi iradesinin hiçbir tesiri yoktur. Sadece külli iradenin dahilindedir. İkincisi ise kendi iradesinde olan şeyler: Onlar da Allah'ın emir ve yasaklarına uymak­tan ibarettir... Mesela bir tüccar cüz-i iradeyi inkar ediyor. Diyorsun ki sen market mi açacaksın, o da evet diyor. Sen de o zaman Toros dağlarının önünde bir market aç diyorsun, o da olur mu diyor. Kim gelir oradan alışveriş yapar? Sen de ona yahu senin kadere imanın var mıdır? Evet, vardır. Ne kadar rızık yazılmışsa o gelir seni bulur dediğin zaman adamın Cenab-ı ama esbaba tevessül de lazım ve el­zemdir diye cevap veriyor. Zira orada para var. Menfaat var. Menfaat olunca cüz-i irade var. İbadete gelince yok. İşte şeytan insanı böyle kandırıyor. Allah ümmeti Muhammedi (sav) muhafaza etsin. Eğer bir hayvan şarap içse ondan sonra kesilmiş olsa, bakılır, eğer içirildiği saatte kesilmişse yenmesi helaldir. Mekruh de değildir. Zira şarab hayvanın vücudundadır. Dahadağılmamıştır. Şayet içtikten sonra bir gün veya daha fazla bir müddet geçmişse hanefılere göre kera­hetle beraber helaldir. Eğer buğday şarabın içine düşse, yıkandıktan sonra şarabın kokusu ve tadı kalmazsa yenmesi helaldir. Eğer tadı ve kokusu kalmış ise haramdır. Şarabın azı için ve çoğu için had ce­zası vardır. Şarap kendi kendine sirkeye dönse Fakihlerin ittifakıyle o sirke helaldir. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Sirke ne güzel katıktır."

Şarabın sirkeye dönmesi imam Ebu Hanİfe göre: Acılıktan hiç­bir hamrm tadı kalmıyacak bir şekilde tadının ekşi bir hale gelmesi­dir. Şarap sirke haline döndüğü zaman kaptaki şarabın değdiği yer­ler de helal olur. Eğer kabın üst kısmı sirke ile yıkandığı takdirde tahir olur. Sahibi, hamrın içine tuz, sirke ve bunlar gibi bir madde attıktan sonra o hamr sirkeye dönse ve ekşi hale dönse içilmesi he­laldir. Zira serabın sirke haline getirilmesi cumhura göre caizdir. Bu hüküm de bağ olunan derinin tahir olması hükmüne kıyas edilmiş­tir. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Sirkenizin en iyisi şarabınızın sirkesidir." ve: "Sirke ne güzel ka­tıktır. " şarabın kendi kendine sirkeleşmesi ile (yani tahalul) başkası tarafından sirkeye dönüştürülmesi arasında yani tahlil arasında ay­rıntı zikretmemiştir. Zira bir şeyi İslah etmek için uygun hale getir­mek ise mubahtır. İmam Şafii'ye göre sirke, tuz gibi bir madde ile şarabı sirke haline dönüştürmek helal değildir. Şarap gölgeden gü­neşe çıkarılarak veya tersi yapılarak sirkeleşirse, Cumhura göre ve esah olan görüşlerinde Şafıilere göre, haram değildir. Şarapdan başka sarhoşluk verici içeceklerin hükümleri üç kısımdır:

a- Birinci kısım pişirilmerniş kuru üzüm ve kuru hurma suyu. Bunlar, kendi kendine kuvvetlenip kabararak, köpüğünü atsa veya üzüm suyu azıcık pişirilir. Üçte ikiden daha az bir ölçüde gitse ve kuru üzüm suyu kendikendine kuvvetlenip kabarsa Fakihlerin ittifa-kiyle içmesi haramdır. İsterse miktarı az olsun, ikinci kısımiçecekler pişirilmiş olan nevlerdir. Üzümsuyu pişirilip üçte ikisi giderse kuru üzüm ve kuru hurma suyu üçte iki gitmemiş dahi olsa pişirilirse bu kısımdaki içeceklere dahil olurlar. Bunların isimleri şöyledir. Müsel­les, tıla ve cumhuridir. Bunları az miktar içmek helaldir. Sarhoş hale getiren son kadehi içmek kesinlikle haramdır. Eğer bunu kim içerse kendisine had lazım gelir. Üçüncü kısım ise, zayıf bir kavle gö­re helaldir. Bunlar kuru üzüm, kuruhurma suyu ile veyahut üzüm ve hurmadan başka şeylerden yapılan kısımlardır. Asarın bazıları şöyledir: Hz. Ömer (ra) şiddetli hale geldiği zaman nebizi içerdi. Hz. Ali kendisine misafir gelen bir cemiyete hurma şurubu ikram etmiş. Fakat o cemaatten biri sarhoş olmuştu. Hz. Ali o adama had uygu­layınca adam: "Hem bana ikramda bulunuyorsun hem de bana had uyguluyorsun?" demiş. Hz. Ali de: "Ben sana sarhoşluğun nedeniyle had uyguladım." Bu haber zayıftır. Sarhoşluk veren içkilerin tümünün dinimizde yasak olduğunu bildirmektedir. Zira dünya ve ahiret mutluluğunu engelleyen ferdi, ailevi ve toplumal huzursuzluklara yolaçan alkol uyuşturucular için anne babalara ve ilgililere büyük gö­rev düşmektedir. Alkollü içkilerin çoğu da ve azı da zararlı ve haram­dır. İslam dini, Allah'ın en şerefli yarattığı insanı bu alçaltıcı, kemiri­ci, öldürücü, beladan korunmak için sadece alkollü maddeleri ha­ram kılmakla kalmamış, buna vasıta ve vesile olan bütün şeyleri de yasaklamıştır. İçki mübtelasını toplum arasında yalnızlığa itmek için onun içki sofrasına oturulmasını günah saymış ve böylece bütün a-raçlarm önüne bir sed çekmiştir. Ne yazık ki ülkemizde içinde % 6.7 nisbetinde alkol bulunan bira, meşrubat sınıfına sokularak, yeni ku­şakların alkollü maddelere daha kısa yoldan alışmalarına imkan sağ­lanmışlardır. Bu bakımdan içki konusudaki bütün uyarılar ve mü­cadele istenilen sonucu vermemiş, bilakis her geçen gün çok yaygın­laşmıştır. Bunu ben Mekke-i Mükerreme'de yazdım. 25 No.l 4.1999. İçki cemiyet hayatımızı çökerten, aile hayatımızı felce uğratan ahlaki değerlerimizi günden güne zayıflatan insanlar arasına düşmanlık ve lan sokan insanların sağlığını olumsuz şekilde etkileyen büyük bir afet haline gelmiştir. Her şeyin başı sıhhattir. Onu korumalı zararlı olan şeylerden kesinlikle sakınmalıdır. Müslümanlıkta sıhhatin ve akim kıymeti o kadar büyük olduğu için zararlı olan her şeyi dini­mizde haram kılmıştır. İşte içki de bunlardan biridir. İçildiği zaman azı ve çoğu sarhoş eden her içki mutlak olaak haramdır. Bunu da ben Arafat Dağı'nda yazdım.

Ruhi yapısı itibariyle çocuk kalmış kimselere dikkat edin onlar daha çok alkol mübtelalarının, frengilerin, zihnen geri kalmışların ya da ahleken sükût etmiş olanların torunlarıdır. Dünya üzerinde hiç­bir hareket yoktur ki tesadüf olsun. Her şey Allah'ın ezeli takdir ne­ticesinde cerayan eder. Kesinlikle hiçbir şey tesadüf değildir. Şu hal­de tesadüf yok, takdir vardır. Allah'ın takdiri... Yağmur yağmasın­dan, güneşin doğmasına, yıldızların görünmesinden batmasına, gece ile gündüzün birbirlerini takib etmesine, insanların tartışıp konuş­masına, rastlaşmasına, kuşların uçup konuşmasına velhasıl herşe-yin olmasından veya olmamasından Allah'ın takdiri kuşkusuz olarak vardır. Herşey o takdire göre cerayan eder. Allah'ın takdiri olmasaydı horoz öter miydi, sen adım atabilir miydin, senin dünyaya gelişin tesatüf müdür? Bunun hepsini kabul ederek ve düşünerek tesadüf diye bir şeye inanma. Her şeyi Allah'ın takdiri ile bilmeniz lazım ve el­zemdir. İzni olmadan hiçbir şeyin olmayacağını ikrar et. Zira Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Akıllı kişi, nefsine ha­kim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de nefsinin heva ve heveslerine uyan ve Allah'tan dileklerde bulunup duran kimsedır." Bu hadis-i şerifi açıklayıcı mahiyette Hz. Ömer (ra) Efendimiz de şöyle buyurur: "Hesaba çekilmeden önce, kendi kendinizi hesaba çekin. Büyük duruşma günü için hazırlık yapın. Ahiret günü hesap ancak dünyada nefsini hesaba çekmiş olanlar içindir. Ben bunu Mina'da yazdım. 26.3.1999.

Haram; Dinî yönden yapılması yiyilip içilmesi kesin olarak ya­saklanmış şeye denir. Allah, iyi temiz insan sağlığı için faydalı şeyleri helal, kötü, pis ve zararlı olan şeyleri de haram kılmıştır. İşte bu se­beple içki, kumar, adam öldürme, zina etme, v.s. haram olduğu gibi uyuşturucu madde kullanmak da haram saymıştır. Zira uyuşturu­cu, insanın ruhu ve bedeni yapısını harap etmekte. Kişiyi yavaş ya­vaş öldürmektedir. Uyuşturucu maddelerin kullanılması haram ol­duğu gibi, alınıp satılmaları da caiz değildir. Denemek için bile olsa bir defa kullanmak alışkanlık yapabilmektedir. Üzülerek ifade ede­lim ki, bu çok tehlikeli alışkanlık gün geçtikçe yaygınlaşmakta. Bu yüzden gencecik yavrularımız ölmektedir. Bu tür kötü alışkanlıklar beraberinde ailevi sosyal pek çok problemin doğmasına sebep olmak­tadır. Onun için yavrularımızı iyi takip etmeli. Bu bataklığa düşme­mesi için elimizden geleni yapmalıyız. Çocuklarımıza içki, kumar gibi kötü alışkanlıklarla birlikte uyuşturucunun zararlarını da anlatmalı­yız. Arkadaş çevrelerini iyi seçmelerini tenbih etmeliyiz. Kadınların kaş almaları, kıl yolmaları ve saçlarını boyatmaları caiz midir? Ce­vap: Erkeğinin zevkine göre yine aşırılığa kaçmamak şartıyla bir de dışarıda kapatmak şartıyla öyle şartların dahilinde olmak üzere caiz görülmüştür. Bu konuda bazı kadınlar çok aşırı davranıyorlar. Gü­zel olacağım derken kendilerini bir şebek durumuna sokuyorlar. Ta­bii ki bu durum hoş karşılanmaz. Kadınların saçlarını her renge boyatmaları hususunda hiçbir sakınca yoktur. Erkeklerin saçlarını siyaha boyatmaları haramdır veya hoşgörülmemiştir. Onlar da saç­larını kına rengine ve siyahdan başka hangi renk olursa olsun boya-yabilirler. Ve aynı zamanda bir sakıncası da yoktur. Kadınların saç­larını kestirmeleri caiz midir? Kendilerini erkek şekline koymamak şartıyla zevcenin zevkine göre kadın bir bayan kuaföre saç yaptıra­bilir. Ve saçlarını kestirebilir. Burada asıl olan kocasının istek ve ar­zusudur. Kadın, kocasına göre hareket etmelidir. Allah katında her iyiliğin mükafatı, her kötülüğün de cezası vardır. Kur'an-ı Kerim'de Allah: Kim yararlı bir iş yaparsa kendi lehine. Kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına karşı zalim değildir. (Fussilet: 4-6) buyurmaktadır. Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuştur: "Ben ancak güzel ahlak tamamlamak için gönderildim." Bakınız, Allah el­çisi iyilik hususunda bizlere neler buyuruyor: "Her iyi şey sadaka­dır." İyiliğe kılavuzluk yapan kimseye o iyiliği edenlerin ecri gibidir.

Sevabı vardır. Ben bunu da Ravza-i Mutahhar ile minber-i Resulul-lah arasında yazmışdım 12.4.1999. Bu mukaddes ve mübarek yer­lerde bu konuları Allah tarafından bana yazması nasip olduğu için, Allah'a hadsiz ve nihayetsiz hamd u senalar olsun. Ey bedbaht ve hudbin olan nefis! Sen dünyanın keyfi zevkini daimu-1 evkat istiyor­san eğer bu gökün nazmı ve intizamı gibi bunu başka bir şekle bıra-kabiliyorsan veyahut güneşin ve diğer yıldızların parlak oluşlarını tebdil edebiliyorsan veya hidrojeni, oksijeni ve mikrobu kaldırabili-yorsan o zaman Allah'ı unut, iman etme ve itaatta bulunma. Aynı zamanda da kafir ol. Eğer şunu yapabilmiyorsan, aklını başına al, imana gel, ölünceye kadar iyi şeylerle uğraş, yoksa sen çok zayıfsın, ölüm sana geldiği zaman onu çeviremezsen ölürsün. Cehenneme gi­receksin.

Elhadı hüvel hadi kitabını yazan kişi Resul-i Ekrem'in (sav) is­tikbalden verdiği haberlerden bir kaçını nakli sahih-i kati ile ferman etmiş ki: "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti: O vakit bela­nız, fitneniz içinize girecek.. Harbiniz dahili olacak; Şerirleriniz başa gelip hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermiş, otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış. Hem -nakli sahih-i kati ile- Fer­man etmiş ki: "Hayber kalasının fethi Ali'nin eliyle olacak" Me'mü-lün pek fevkinde ikinci gün bir mucize-i Nebeviyye olarak Hayber kalasının kapısını Hz. Ali çekip kalkan gibi istimal ederek fethe mu­vaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış: Sekiz kuvvetli adam, o ka­pıyı yerden kaldıramamış; bir rivayete göre de kırk adam kaldıra­mamış. Hem Ferman etmiş ki: "Hz. Ömer, sağ kaldıkça içinizde fit­neler zuhur etmez." haber vermiş öyle de olmuş. Hem Suraka'ya fer­man etmiş ki: "Kisra'nın iki bileziğini giyeceksin!" Hz. Ömer zama­nında Kisra mahvedildi: Zinetleri ve şâhâne bilezikleri geldi. Hz. Ömer Suraka'ya giydirdi. Hem Kisra elçisi süre demiş: "Şimdi Kis­ra'nın oğlu Şirveye Perviz Kisra'yı öldürdü. O elçi tahkik etmiş aynı vakitte öyle olmuş: o da îslam olmuş. Bazı hadiste, o elçinin adı Fi-ruz'dır.

Şarabın kokusunun olmasıyla kişinin şarap içtiğinin isbat edil­mesi için Fakihler arasında görüş ihtilafları vardır. Malikilere göre, iki Müslüman şahit o adamın ağzını koklayarak hamrm kokusu var olduğuna veya hamrı kustuğuna hakimin yanında şahidlik ettikleri zaman o adama had cezası gerekir. Zira Abdullah b. Mesud bir ada­ma şarap kokusu hissederek bu kokuyu, sened ederek ve şahidlik gibi kabul ederek, sopa ile cezalandırmıştır. Cumhura göre bir ada­ma şarap kokusu gelse ve şarap kusan bir şahsa had yoktur. Zira elmasuyu içmiş olan kimsenin durumu ağzından şarap kokusu gibi koku olabilir. Veya şarapla ağzını çalkalamış veya su sanarak yan­lışlıkla içmiş olma ihtimali de olur. Yahut da başkasının zorlaması gibi meydana gelmiş veya sarhoşluk vermediğini sanmış gibi durum­larda da bu gibi ihtimaller olduktan sonra had yoktur. Zira şüphe haddi sakıt eder. Hakim de kendi durumuna göre had cezası uygula­maz. Fakihlerin ittifakiyle sarhoşluk halinde had vurulmaz. Ayrıldık­tan sonra had vurulur. Zira hadden beklenen pişmanlık ancak ve ancak ayıldıktan sonra meydana gelir. Hasta bir kimse had cezası uygulanacak olsa ceza ertelenir mi? Ebu Hanife'ye göre ceza recm (taşlanarak öldürme) ise cezanın uygulanacağı kimse gebe kadın ol­madıkça ceza ertelenmez, uygulanacak ceza sopa vurmak ise hasta­lığın iyileşmesi ümit edilir olması halinde ise o zaman ceza tehirle-nir. Maliki ve Şafıiye göre ölüm gibi ceza ise; gebe kadın doğum ya­pana kadar cezası tehir edilir. Bunun haricinde tehir edilmez. Ahmet b. Hanbel'e göre durum nasıl olursa olsun cezanın tehiri caiz değil­dir. Sopa cezası İse hastalığın rahatlığı ümiti varsa o zaman ertele­nir. Aksi ise aksi olur. Sopa cezası 100 sopa olursa bunun yapmasın­da öleceğinden endişeli olursa o zaman çubuk bulunan bir demetle ve bir giysinin ucu ile had cezası yapılır, ölme endişesi olmadığı tak­dirde hasta suçlunun ölmeyeceği güvence altında olacak şekilde 100 sopa kadarı vücudun çeşitli yerlerine ayrı ayrı cezası verilir. Zayıflar için de öyledir. Malikilere göre sopa cezası olduktan sonra sopadan başka ceza yoktur. Vurma ayrı olabilir. Fakat demetle vurmak caiz değildir. Malik'e göre suçlu olan kimseye oturtulmuş vaziyette ceza tatbik edilir. Ebu Hanife ve Şafii'ye göre ayakta iken tatbik edilir. İmam Ahmed'e göre her iki rivayet vardır. Ebu Hanife'ye göre ve Şa­fii'ye göre kazif ise çıkarılmaz. Başkası ise çıkartılır. Malik'e göre tüm cezaların tatbikinde cezalı olan kimselerin giysileri çıkartılır. Ahmet b. Hanbel'e göre çıkartılmaz. Bir ya da iki gömlek gibi vurmanın acı­sını duymayı engellemeyecek bir giysi giymiş vaziyette ceza tatbik edilir. Ebu Hanife'ye ve Ahmed b. Hanbel'e göre yüz, baş ve üreme organı dışında vücudun her kısmına vurmak caizdir. Şafii'ye göre özellikle yüz, üreme organı, böğür ve zarar korkusu olan organlara vurmaktan kaçmak gerekir. Malike göre sırta ve ön taraftan sırtın kar­şılığı olan bölgeye vurmak gerekir. Recim cezası erkekler için yerde kazılmış bir çukura bir miktar gömülmeden cezası tatbik edilir. Ka­dın cezası ise Cumhura göre işlediği zina suçu delil ile sabit olmuşsa bir çukura (bir miktar beline kadar gömülerek cezası tatbik edilir. Fakat itirafıyla sabit olura o zaman çukur kazılmaz. Ebu Hanife'ye göre devlet başkanın görüşüne havale edilir. Ebu Hanife'ye göre sopa vurma cezasının en şiddetlisi tazir. Sonra zina, sonra içki içme ce­zası, sonra iftira cezasıdır. Malik'e göre sopa vurmanın tümü aynı derecededir. Hanbel'e göre, şiddet tertibi şöyledir: Zina, kazif. Sonra içki içme cezası. Temiz olan içilecek bir sıvı, bedene zarar verecek bir sıfata gelmezse bozulması ile haram olmaz. Eğer etler kokarsa o za­man yenmesi haramdır. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz yiyecekler ise bunlar bozulursa ve keskinleşirse temizliklerini yitirir. Onun için yenmeleri haramdır. Hamamların ve benzeri yer­lerin pis sularına sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi necis sularla sulanan bostanların sebzelerini yenilmesi haram değildir. Birçok Fakihlere göre mekruh da değildir. İnsan recii yani pisliğini satmak mekruhtur. Fakat başka maddelerle karıştırılmış ol­mak pislikleri ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir. Pis olan, kokmuş olan et gibi şeyleri yiyebilecek olan hay­vanlara yedirmek kesinlikle caiz değildir. Bütün eşyalarda yenip ye­nip içilme bakımında nasıl olan rnübah olmaktır. Zira bütün eşya aslında insanların faydaları için yaratılmıştır. Onun için kendi aslın­da tahir olan akla ve sağlığa zararlı olmayan bir kısım hayvan etleri ve buğday arpa, pirinç gibi ürünler, meyveler, sebzeler ve sıvılar he­laldir. Bunlar yenip içilebilir. Fakat sağlığa veya akla zarar veren toprak, çamur, taş, uyuşturucu maddeler ve tüm zehir çeşitleri ile şarap gibi içkilerin bütün çeşitleri haramdır. Hayvanlardan yaratılış gereği acaip olanların dişleri veya tırnakları ile kendilerini savunup başkalarına saldıranların etleri haramdır. Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gidiren, sağlığı zehirleyen veya herhangi bir şekilde sağ­lığa zararlı olan şeyleri yemek haramdır. Örneğin, afyon, haşhaş, penç gibi sarhoşluk veren ve aklı bozan şeyleri yemek haramdır. Bun­lardan sarhoş olanlar için İslam ahkamına göre tazir vardır. Tazir ise yetkili hakim tarafından tatbik edilecek döğme, hapis azarlama ve uyarı gibi cezalardır.[111]

Bir kişinin üzerinde birden fazla had cezası cem olursa bu haklar yalnız Allah Teala'ya ait olacak haklardır. Veyahut da kullara ait olan haklardır veyahut da hem Allah Teala'nm hem de kulların haklarından olan haklardır: Birinci şık had cezaları ikiye ayrılır.

1. Arasında öldürülme haddi vardır, örneğin: Bir kişi muhsan iken zina yapıp hem de hırsızlık etmesi yahutda hem yol keserek a-dam öldürmesi hem de şarap içmiş durumlarında hangi şekilde had cezası olacağına Fakihlerin ihtilafları değişiktir. Cumhura göre had cezası birbirine girer, sonra suçlu kişi öldürülür. Diğer hadler ise sa­kıt olur. Zira ibni Mes'ud: "iki had cezası bir yere gelirse birisi öldür­me ise öldürme cezası ötekini ihate eder." buyurmuştur. İbrahim En-Nehei diyor ki: "Onun öldürülmesi yeterlidir. Zira onlar Allah Te­ala'ya ait suçtan vazgeçirmek maksadıyla yapılmış haddi mahdır. Yani bu hadle men etmek gerekir. Fakat katle beraber manİyete ha­cet yoktur. Şafıiye göre ise bütün hadler tatbik edilir. Zira gayn katle hangi ceza lazım gelse, o ceza katle beraberde lazım gelir. Bunların sebepleri olduğu için birbirine giremezler.

2. Arasında öldürülme cezası olmamak. Örneğin: Bir kişi hırsızlık yapsa, zina yapsa, şarap içse hadlerin birbirine girmez, de dahul et­mez. Tümünü de tam olarak, ifa edilir. Bu konuda Fakihlerin ittifakı vardır. Şafii ve Hanbelilere göre en hafif olan cezanın tatbik edil­mesinden başlanır. Evvela şarap içme haddi, sonra zina cezası, daha sonra hırsızlık nedeniyle lazım gelen el kesme cezası tatbik edilir. Hırsızlık sebebiyle lazım gelen el kesme hadi ile yol kesme dolayı la­zım gelen el kesme cezası birbirine tedahül eder. Zira kesilecek yer yani el birdir. Malikilere göre evvela el kesilir, sonra celde yani sopa­lama haddi verilir. Hanefilere göre Müslümanların imamı veya ha­kim istediği haddi evvela tatbik etmesinde istediği gibi serbesttir. İs­terse evvela zina cezasını, İsterse hırsızlık cezasını tatbik edebilir ve şarap içme haddim onlardan sonra uygular. Zira zina ve hırsızlık ile alakadar olan cezalar, Kur'an-ı Kerim kati ile şarap içme cezası ise içtihad ile sabittir. Suçlu olan kimsenin tehlikeye girmemek için evvela cezanın yarısını iyi olduktan sonra öteki ceza tatbik edebilir. İkinci şık olan hadler. Kullara ait olan haklardır. Kısas ile kazf had-didir. Hanefilere göre: Kazf haddinde Allahu Teala'nm hakkı da kul hakkı da vardır. Aynı zamanda kul hakkına da şamil geldiği için başka hadlerden evvel tatbik edilir. Malikilere göre kazfden başka kı­sas olsun yol kesme dinden çıkma gibi tüm hadler öldürülme cezası haddına girer. Kazf haddinde ise evvela o tatbik edilir. Ondan sonra lazım gelen öldürme cezası kabul edilir. Zina, şarap içme ve hırsızlık hadleri bir araya gelse, tüm bu cezalar sakit olur. Ve öldürülme ce­zasına dahil olmaktadır. Şafii ve Hanbelilere göre tüm hadlar en ha­fifinden başlanaraktan olarak uygulanır. Evvela kazf cezası vurulur. Sonra el kesilir. Sonra da ölü cezası tatbik edilir. Zira bunlar aynı zamanda kulların haklarıdır. Tahsil edilme olduğu için diğer kul hakları gibi tam olarak alınır. Öldürülme cezasından aşağı derecede olanlar kula ait bir haktır. Öldürme nedeniyle cezası sakit olmaz. Hanefilere göre yukarıda geçen İbni Mesud'un Ravlı delil yaparak ve Allah Teala'ya ait halis haklara kıyas ederek daha aşağı olan had-ların öldürme cezası dahil olacağını öldürme hadının tümünü yerine geçeceğini demişlerdir. Üçüncü şık hadlar se Allah Teala'nm hakkı olan ile kullara ait hak olan hadlerin bir araya geldiği cezalardır ki: Üç sınıftır:

1.  Arasında öldürülme haddi olmayan hadlar. Cumhura göre tümünü tamamen tatbik edilir. Malikilere göre şarap içme haddi ile kazf haddi cem olunur. Zira her iki ceza da birdir. Yani iftiraya mani olmaktır.

2. Arasında öldürülme haddi olan cezalarda Cumhura göre Al­lah Teala'ya bağlı olan cezalar da Öldürülme haddine girer. Fakat kul hakkı olanların hepsi tatbik edilir. İmam Şafii'ye göre tüm hadlar ek­siksiz olarak tatbik edilir. Zira hepsinin nedenleri vardır. Onun için nedenlere göre cezaları tatbik edilir. Birbirine girmez.

3- İki hakkın yalnız bir yerde bir araya meydana gelmesi. Birisi Allah Teala'ya gireği kula bağlı olan örneği: Kısas ile zina gibi. Bu iki hak tek bir yerde bir araya gelse Fakihlara göre kısas ötekinden ön­ce tatbik edilir. Zira kul hakkının kazanması daha kesindir. O yere geldikten sonra onunla beraber Allah'a ait hak da meydana gelmek­tedir.

4- Tevbe nedeniyle hadlerin sakıt olması yol kesicilerden başka zina etmiş, şarap içmiş hırsızlık yapmış olan suçlular tevbe etse Ha­nefi, Maliki kavli ezhere Şafıilere göre cezaları sakıt olmaz. Bu du­rumda ister iş hakime intikal etmeden evvel olsun isterse sonra ol­sun farkı yoktur. Zira Resul-i Ekrem (sav) yanına gelip zina yaptığını itiraf eden Maiz'den recm cezasını sakit etmemiştir. Maizde kendi suçunda tevbe ederek gelmiş olduğunda da kesinlikle şek yoktur. Başka hadlarda da durum öyledir. Zira tevbe sebebiyle haddin sakıt olmasına elimizde bir delil yoktur. Yol kesme haddi ise evvela tevbe eerlerse onlardan haddin sakıt olma hususunda Fakihlerin ihtilafları yoktur. Zira Cenab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır.

Kendilerini ele geçirmeden önce tevbe edenler bundan ha­riçtir. Biliniz ki Allah Teala çok yargılayıcı ve çok merhametli­dir. [112] İmam Şafii dünyada hadler tatbik edilirse ahirette tekrar ceza verilmeyeceği fikrindedir. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Allah Teala kulu üzerine Ahirette iki defa ceza vermekten daha adıldır, Yani iki defa ceza vermez. İmam Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve Hakim, Hz. Ali'den nakletmişlerdir: "Hadler, sahipleri için kefaret­tir. Kimde haddi gerektiren bir suç işlerde Allah Teala onun kabaha­tini örter ve affederse artık Cenab-ı Hak affettiği bir şeye tekrar dönmekten daha kerim ve yücedir." Kim bir günah işler ve kendisine o günahın cezası verilirse o ceza o günahın kefareti olur. İmam Ah­med; en zahir olan kavline göre şöyle demiştir: Zaman geçme şartı olmamakla beraber, tevbe suçludan haddi sakıt eder. Zira Peygam­ber (sav) şöyle buyurmuştur:

Günahtan tevbe eden kimse günahı olmayan gibidir" Tevbe da­ha öncekileri günahları silip atar. Aynı zamanda haddin sakıt olma­sında tevbeye teşvik vardır. Fakat kul hakkı var olduğu için kazifde had sakıt olmaz. Bu cümlenin neticesinde şöylece bir mefhum mey­dana gelmektedir. Bazılarına göre tevbenin dünyada had cezasını sa­kıt olmamasına meydana gelmiş icma vardır. Cumhura göre kazf ne­deniyle kendisine had vurulmuş kimseye tevbe edecek olursa o za­man şahitliği kabul edilir. Zira kazifin tevbesi kendisini yalanlaması şekliyle meydana gelir. Tevbe kısas ve diyeti sakıt yapabilir mi? Öl­dürme meydana geldikten sonra katil hakkında ya kısas yani katilin öldürülmesi ya da diyet cezası vacip olur. Kısas cezası, öldürülen kimsenin velilerin diyet karşılığı veya hiçbir şey olmadan affetmeleri için sakit olur. Şu halde öldürülenin velilerine ait şahsi bir hak ile il­gili olduğu için kısas ve diyet tövbe sebebiyle sakit olmaz. Buna göre katilin tevbesi, kısas için kendisini teslim etmedikçe, affedilmesi ya­hut hata yoluyla öldürmesi vaziyete de diyeti vermedikçe caiz değil­dir. Katilin tevbesi yalnız istiğfar etmek ve işlediği suçdan pişman ol­mak yeterli değildir. Aynı zamanda Öldürülenin velilerini hoşnut et­mesine aittir. Öldürme vakiası kasten meydana gelmişse ise o za­man katilin kısas yapılmak üzere ancak ve ancak maktulünün veli­lerine teslim etmesi gerekir. Öldürülenin velilerini isterlerse katili öl­dürürler. İsterlerse birşey almadan vazgeçerler. Şayet affedecek olur­larsa o zaman katilin tevbesi yeterlidir. Af nedeniyle artık dünyada artık serbest olur. Büyük zatların cevapları şöyledir: Daha evvel işle­nen bir zulmün tevbe ile skit olmadığının tarafı daha kuvvetli ol­duğuna tesbit etmekteyiz. Zira bunun gibi olan zulüm kul hakkı ile alakadarı vardır. Fakat katilin kendini günaha bırakılması nedeniyle kendi aleyhinde istediği zulüm ise tevbe ile sakit olur. İmam Nevevi ile ve diğer çok alime göre şeriatin zahiri delilleri tevbe ettiği zaman ahirette katile ceza sakit olur. Zira çeşitli hadis-i şerifler bunu te'yİd etmektedirler. Bunların en meşhuru Bulhari ve Müslimde zikredilen eski devirlerde yüz adamı öldürmüş bir katilin tevbesi Allah (c.c) onun tevbesini kabul etmesiyle ilgili olan hadis-i şerif mevcudtur. Ne kadar bu hadisler eski insanlara aid ise inşaallah müslümanlar da bu hadislere dahildir. Tazirin tevbe sebebi ile sakit olması.

Tevbe nedeniyle hadların sakıt olması hususunda Fakihlerin zikrettikleri haklardan Allah Teala'ya (bağlı haklar ile kişilere bağlı haklar arasında ta'zir cezalan mukabelinden fark olduğuna zaruri olarak mecuddur.) Zira tazir, İslamî ölçülere göre görülen bir şeyi meydana getiren veya bir sözle bir fiil ya da işaret ile diğerine eziyet veren kimseye ceza vermektir. Tazir cezası, bazan Allah'ın hakkı ba-zan kulun hakkı bazande her ikisi arasında ortak olmakla birlikte bir tarafa daha ağır gelen bir hakkın ihlalinden dolayı meydana gel­dikten sonra verilir. Eğer tazir, sövme, kötü söz sarfetme haksız yere vurma dövme, sahtekarlık yapma yalancı şahitlikte bulunma gibi bir şahsa aid olsa o zaman tevbe ile aff olmadığı gibi hakimin afvı ile de aff olmaz. Ancak ve ancak hangi şahsa hakaret etmiş ise onunla avf olur. Tazir, eğer Ramazan ayında Özürsüz olarak kasden oruç yese, namazı kılmasa, açıkça faiz yese, içkili yerlerde fısk ve günah işle­nen cemaatlara gitmek gibi yani Allah Teala'ya ait halis olan haklar da olsa veya yabancı bir kadınla cinsi ilişkiden başka kucaklama, öpme, yabancı kadınla yalnız durma gibi. Burada Allah hakkının da­ha fazla bastığı için, hakimin affı nedeniyle bu ceza sakıt olduğu gi­bi, tevbe ile de sakıt olur. Bu ayrıntılı olan konular Hanefiler ile Şafi-ilerin görüşüdür. Bazı Faihlere göre tazirin kayıtsız ve şartsız olarak tevbe ile sakit olmasını ifade etmektedir. Örneğin: Malikilerden el~ Kurâfı: "Tazir tevbe nedeniyle sakit olur." Bunun açıklamasında bîr görüş ihtilafı bilmiyorum." söylemektedir. Herhalde bu fetva ancak ve ancak Allah teala'ya ait olan farz hükmündeki olan tazirdir. Kul haklarını sahiplerine vermedikçe tevbe ile sakit olmaz. Şu halde Al­lah Teala'mn affı da ancak hak sahibinin vazgeçmesi veya hakkı dü­şürmesi ile olur. Hakkında had bulunan kavgaların adedi beştir:

1- Vücud. Can ve organlara ait işlenen cinayetler. Bunlar öl­dürme veya yaralamadır.

2- Ferce yani cinsi uzva karşı işlenen cinayetler yani suç onun ismi de zina ve fuhuştur.

3- Namusa karşı işlenen cinayet de kazftir.

4- Mallara karşı işlenen cinayetler. Bu cinayetler herhangi bir tevile yani yoruma dayanmaksızın  savaş açmak şeklinde olanına hırabe yani yol kesme, bir yoruma dayanarak yapılanma beyğ yani isyan etme ismi verilir.

5- Haddinden geçtikten sonra şeriatın haram kıldığı içecek ve yiyeceklerin mubah kabul edilmesine yönelik işlenen cinayetler. Bun­lardan sadece hamr yani şerab içmek ile ilgili olarak şeriatimizde had bulunmaktadır ki bu had üzerinde şeriatin sahibi olan Hz. Pey­gamber (sav) Efendimizden sonra ittifak alimler tarafından olmuştur. Hanefilere göre had ve tazir cezaları zecri, suç işlenmesini men et­mek için varid olmuştur. Gaye, günahkar ve suçluları tazviclik iliş­kilerini bozmaktan, neseblerin karma karışıp kaybetmesinden, ırz, akıl, can ve malı itlaf etmekten menetmekir. Ahirette suçtan kurtar­mak ancak ve ancak günahkar olan kimsenin tevbe etmesiyle olur. Bu konudaki Hanefılerin delilleri ayeti kerimelerdeki umumu mana­dır.

Örneği: "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde e-bedi kalıcı olmak üzere cehennemdir. [113]

Bu onların dünyada gördükleri rüsvaylık ve rezilliktir. Ahi­rette ise onlara (başkaca) pek büyük bir azap vardır.[114] Şu halde Allah Teala (c.c) onlara hem dünyada hem de ahirette ceza verileceğini haber vermektedir. Tevbe ile de kişiden öteki dünyadaki cezanın sakıt olmasını haber vermektedir. Alimlerin çoğuna göre ise şer'i cezalar asıl olarak dünyada suçun karşılığına durmak için ne kadar vazi olmuşsa da, dünyada da cezasını çeken bir Müslüman

hakkında da aynı zamanda bir cabirdir. Yani ahirette görmesi lazım iken cezayı telafi edip onun yerine geçmektedir. Kafirler hakkındaki olan cezalar ise zevacir içindir. Zevacir yani suçu önlemek İçin ko­nulmuştur. Vücuda alkol girince: Sindirim kanalından emilen alkol kana geçer. Kana geçmiş olan alkolün % 10'u bronşlardan % 10'u böbreklerden çıkar. % 80'de vücuda yok olur. Alkol kanın santimetre küpünde 1-2 miligram çevreye uyma bozukları yapar. Sözlerde, ha­reketlerde kontrolsüzlük olur. 2-4 miligram olunca zehirleme belir­tileri başlar. Bu durumda ki bîr kimse söz ve hareketlerinde kont­rolü tamamıyla kaybederse de gene az-çok kendini bilir. 5 miligrama yükselince insan komaya girer. Hareket, söz kalmadığı gibi artık kendinden iyice geçmiştir. Bu durumda kan iyice zehirlenmiş beyin üzerinde kötü tesirler meydana gelmiştir. Alkol, kalb içinde bir zehir­dir. Solunumu yavaşlatır. Böbreklerde idrarlaştırır. Bu nedenle Pey­gamber (sav) Efendimiz "içki kötülüklerin anasıdır" buyurmuştur. Sarhoş olan kimsenin vicdanları kökten yanılabilir. "Vicdanen raha­tım, vicdanen huzurluyum" gibi tabirler her zaman geçerli birer akçe midir? Cevabı ise kesinlikle "Hayır". Vicdanlar yanılabilir. Vicdanla­rın her zaman doğru karar vermeleri imkansızdır. Neden? Bir insan aldığı terbiye, edindiği dini tecrübe, yaşadığı toplumun lanse ettiği ahlak kuralları v.b. her zaman dört dörtlük olmayabilir. İnsan de­vamlı aynı hataları yaparsa, vicdanı da aynı şekilde temayül gösterir. Artık böyle bir vicdanın "Farklı bir ses" çıkarması imkansızdır. Hz. Peygamber (sav): "Hiç şüphe yok ki kul bir hata yani günah işlediği zaman kalbinde kara bir leke oluşur. Eğer sahibi onlardan vazgeçer, af diler ve pişman olup tevbe ederse kalbi parlar. (Tekrar parlatılır). Tevbe etmez de onu ederse kalbindeki (o kara lekeler) artar. Öyle ki giderek bu leke kalbini tamamen kaplar. İşte Allah: "... Hayır! Hayır! (hiç onların iddia ettikleri gibi değil) tam aksine onların eskiden beri kötülükleri kalblerini tamamen kuşatmıştır." buyurmuştur.

 

ONBIRİNCİ BÖLÜM

 

SURET YAPMAI

 

Suret Yapmak

 

İnsan olsun, hayvan olsun, ruh sahibi canlıların suretini yap­mak haramdır. Bu büyük günahlardandır. Zira hadislerde böyle ya­pan kişilere şiddetli bir azap olduğu söylenmiştir. Ruh sahibi olan canlının kıymeti veya kıymetsiz olması hükmü aynıdır. Yani hepsi haramdır. Ayrıca bu suretleri: Yaygı, elbise, dirhem, dinar, kap, ka­ğıt ve bunlar gibi başka şeylerin üzerine yapmak haramdır. Heykel yapmak veya yaptırmak da haramdır. Fakat heykel yapanın günahı daha fazladır. Ağaç, bitki gibi ruhsuz şeylerin resmini yapmak caiz­dir. Bir şeyin üzerinde insan veya hayvan resmi olan birşeyi eğer bu insanların gözünde değersiz değilse almak haramdır. Eğer bu resim ayak altında olan bir kilim veya yaslanmakiçin bir yastık olsa, onu almak veya kullanmak caizdir. Küçük kızların oyuncak bebekleri ha­ram değildir. Zira Hz. Aişe'den şöyle rivayet edilmiştir:

Bir takım kız arkadaşlarım benim yanıma gelirlerdi de Resu-lullah'tan utandıklarından ötürü her biri bir tarafa saklanırdı. Resu-lullah da onları tekrar benim yanıma yollardı. Ravi Hz. Aişe'nin Re-sulullah'm yanında birçok kızlarla oynadığını söylemiştir. Şu halde yeni eğitim anlayışlarının öncüsü sayılan Jan Jack Rousseau, çocu­ğun hareket etmesine, 030ın oynamasına izin verilmesini ister. Ona göre oyun oynamasına izin verilmesini sağlayan bir ön çalışmadır. Çocuk uzuvlarını hareket ettirmek mutlu olmak için sıçramak, oy­namak ihtiyacındadır. Bu yazardan çok önce imam Gazali, çocukta oyun ihtiyacının psikolojik gerekçeleri üzerinde durmuş, oyun ve ders vakitlerinin düzenlenmesi gerektiğini şöyle ifade etmiştir: "Çocuk okuldan döndükten sonra dinlenmesi için çok yorulmamak şartıyla, onun güzel oyunlar oynamasına izin verilmelidir. Oyunun yasaklanması, çocuğun devamlı öğretime zorlanması, onun kalbini öldürür. Zekasını köreltir, hayatını zehir eder. Neticede çocuk bun­dan kurtulmak için hileye başvurur. [115] zamanımıza göre bir aletle tesbit edilen fotoğraf ise Hz. Peygamber devrinde yoktu. Olayların canlı bir şekilde tesbitinde, kimliklerin bilinmesinde ve daha birçok hususlarda faydalı olan fotoğrafın haram olduğu denilmez. Zira bu­nu elle yapılan resme kıyas edilmez. Bir de tapılmak niyetiyle yapıl­mamışsa aynı zamanda ihtiyaç ve zaruret için yapılmışsa haram de­ğildir. Canlıların suretini yapmanın haramdır. İsterse gülgeli isterse gülgesiz olsun farkı yoktur ve haramdır. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur;

Kuşkusuz ki kıyamet gününde insanların en çok azaba uğra­yan suret yapanlardır.[116]

Bir de Cabir'den şöyle rivayet edilmiştir: Resulüllah, evde suret bulundurmaktan ve suret yapmaktan men etti.[117]

Şu suretleri yapanlar kıyamet gününde azap olunurlar. Onlara haydi yaptığınız suretlere ruh verin denilir.[118] dünyada canlı birşeyin resmini yaparsa, kendisine kıya­met gününde o surete can vermesi teklif olunur. Halbuki o hayat ver­mek kudretine haiz değildir.[119]

İyi dinle. Ben Resulullah'tan işittiğim bir hadisi haber verece­ğim. "Her musavvir cehennemdedir. Musavvirin tasvir ettiği her su­ret kıyamet güünde (Allah) hayat verir. O canlı suret de kendini ya­pan sahibine azap eder buyuruyordu" dedi. Bunun ardından İbn-i Abbas, ressama karşı devamla: "Eğer sen sanatına devam etmek mecburiyetindeysen ağaç resmi ve hayat sahibi olmayan vücu kısım­larının resmini yap [120] dedi.

içinde köpek ve canlı hayvan sureti bulunan eve melekler gir­mez. [121] Köpek beslemek: nakledilen hadislerde, ihtiyaç yok iken ev­de köpek beslemek kesinlikle caiz değildir. Fakat bahçeyi, tarlayı, evi beklemek, avcılık yapmak gayesiyle köpek beslemek caizdir. Köpeği ihtiyaç olmadan beslememek lazım gelir. Zira onun insanlara kuduz v.s. gibi bazı hastalıkları aşılmasından ve daha bilmediğimiz bazı manevi nedenlerden dolayıdır. Köpekin mikrobi o kadar galizdir ki Şafıilere göre ancak ve ancak bir sefer toprak ile altı sefer de su ile tahir olabilir. Suret yapmanın yasaklığınm sebebi taabbuudidir. Al­lah, bu suret ile kullarına, iaat ve ibadeti yüklemiştir. Eğe kullar kendileri için hayır istiyorlarsa dinledik ve itaat ettik. rEy Rabbimiz! Senin affını diliyoruz. Dönüş sanadır' demelidirler. Mea haza suret yapmanın haram kılınmasından birtakım hikmetler vardır.

1- Suret yapan kişi kendini yaratma açısından Allah'a ben­zetmiş olur. Bu sebeble ona 'yaptığını dirilt' denir.

2- Yapılan heykel ve putlara tapınıldığı için, İslam her çeşid şirk kapısını kapatmak için bunu haram etmiştir. Zira İslam, her çe­şit şirki yasak kılmak ve onunla mücadele etmek için gelmiştir. Bu­nun için mü'minlerin kalbinde Allah'tanbaşka büyük ve hürmete layık bir şey olmamasını istemiştir.

3- Melekler, içinde heykel ve resim bulunan bir meskene gir­mezler" hadisinde gördüğümüz gibi ve aynı zamanda öyle mesken­lerde dua ve istiğfar de etmezler. Bu da insan için en büyük hüsran­dır. Fotoğraf yapmanın ve bulundurmanın yasak kılınması için bu kafi bir nedendir. Bununla beraber ne yazık ki bugün müslümanlar bu harama dalmış, girmiş, İslam'ın kanunlarına kulak tıkamışlardır. Bu haramı yapanlara va'dedilen şiddeti azaba esefle beraber düşün­memektedirler. Nevevinin sözü şöyledir:. "Bazı alimler, döşek, yatak ve yemek takımı gibi ta'zime delalet etmeyecek şekildeki olan ev eş­yası üzerinde resim bulunmasında, tam yaratılışlı olsa bile haram değildir. İsterse tam olsun, eksik olsun kaydsız olarak helaldir. So­nuç olarak: Bu konuda alimlerin iki noktada ittifak ve bir noktada ihtilaf ettiklerini meydana çıkartırabiliriz. İttifak ettikleri noktalar­dan birisi dağ, taş, ağaç gibi eşya ve manzara suretleri şartsız olarak mübahdır. Diğeri de vesikalık fotoğraflar gibi yaratılışı eksik olan ör­neğin: Belden yukarı çekilen veya bedenin bir bölümüne aid olan canlı resimlerinin yapılmasının ve kullanılmasının caiz olaak kabul etmişlerdir. Tam yaratılışlı canlı resimleri hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazı alimler, saygı ve hürmet edilmedikten sonra bunların kullanıl­masının da kerahetle beraber caizdir, demişlerdir. Bu konuyu ce uzun bi tahkik zemini yapışımız, resim yapmanın ve kullanmanın kayıtsız olarak haram zannedilmesine bağlıdır. Zira bir sefer Cebrail (as)'den izin istemiştir. Resul-i Ekrem de (sav) ona müsaade etmiştir. Fakat Cebrail: "Şimdi ben sizin evinize nasıl girebilirim? Zira eviniz­de birtakım at ve insan resimlerini ihtiva eden bir perde asılıdır. Ya bu resimlerin başlarını koparmalısınız, yahut bu perdeyi indirip yere sermelisiniz. Biz melekler topluluğu içinde resim olan eve girmeyiz demiştir." Tahavinin sözü şöyledir: Bu hadisin ifadesine göre bir res­min baş -ki o resmin temsil ettiği canlının, başsız hayat etmesine imkansızdır. Bu -koparılınca resim ve timsal yani heykel helal olur. Hadisin zahirine göre bir canlının bir insan olsun ve hayvan olsun onsuz yaşaması mümkün olmayan bir kısmı hariç olmak üzere res­minin yapılmasının helal olduğunu delalet eder. Netice olarak şöyle­dir: Cansız olan eşya ve manzaraların resmi veya benzerinin yaşa­ması mümkün olmayan bedeninin bir kısmının resmi helaldir. Her iki çeşid resim hakkında gelen hadislerin delalet ettiği nehiy hük­münden hariç olduğuna delalet eder. Karşısında resim bulunmama­sına dikkat etmesi lazım ve elzemdir. Hz. Aişe'nin astığı bir perde hakkında Resul-i Ekrem (sav) "Namazda beni meşgul ediyor, kaldırı­nız!" buyurmuştur. Herhangi bir eve veya dükkana dahil olursan o-rada bir resim görmezsen nadirdir. Bunların genel olarak dostların veya akrabaların resimleridir. Bu resim evlerin baş köşelerine asıl­mıştır. Bu aykırı olan usul zengin-fakir, kadın-erkek herkeste gör­mektedir. Muhafazakâr diyenlerin yanında da başkaların yanında da bu resimleri görmekteyiz. Bu haram resimlerden ancak ve ancak Rabbimiz'in rahmetine mazhar olan kimseler kurtulmaktadır. Onlar da pek azdır. Müslümanlar yapmış oldukları bu harama sağda sol­dan, fetva almak hilesine başvurmaktadır. Bununla beraber Allah indinde böyle fetvalar yoktur.

 

ONÎKİNCİ BÖLÜM

 

ELBİSELER VE ZİNETLER

 

Elbiseler Ve Zinetler

 

Elbise ve zinetlerde asıl olan ibahe kısımdadır. Çünkü Allah Te-ala (c.c)nın dünyada faydalanılması için yarattığı, zinet ve elbise gibi tüm şeyler hakkındaki hükümler umumidir.[122]

Allah yeryüzünde bulunanların tümünü sizin yararlanma­nız için yarattı. [123]

O size istediğiniz herşeyden verdi. Eğer Allah'ın nimetleri­ni sayacak olasınız bitiremezsiniz. [124]

"De ki: 'Allah'ın kulları için yarattığı zinet ve temiz rızıkla-rı haram kılan kimdir: Bunlar, dünya hayatında iman edenlerin­dir. Kıyamet günü ise (kafirler için değil) yalnız onlar içindir. Bilen kimseler için ayetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz." [125]

Ey Adem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi ve zinetlenecek elbise indirdik yani yarattık. Takva elbisesi ise, o daha hayırlıdır. Bu (ihsan) Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki hatırlamış olsunlar da inanırlar." [126]

Ayetin metninde geçen sev'at kelimesindenmaksad, avret yerle­ridir. Zinet kelimesinden maksat da ibn Abbas'm tefsirine göre elbise ve maların açıkta olanlarıdır. Allah (cc) yarattığı nimetleri kullara kar­şı minnet ederek şöylece buyuruyor:

Allah, evlerinizi sizin için huzur ve sükûn (yeri) yaptı. Hay­vanların derilerinden gerek göç zamanı, gerekse konaklama zamanında sizin için taşınması kolay evler yani çadırlar kıldı. On­ların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) ev eşyaları ve ticaret metaı var etti. Allah ya­rattıklarından sizin için gölgelikler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan ve soğuktan kuruyacak elbise­ler, savaşta sizi koruyacak zırhlar varetti. İşte böylece (Allah) O'na teslim olmanız için üzerindeki nimetini tamamlamaktadır.[127]

Eknan kelimesi kinninin çoğuludur. İnsanın sıcak ve soğuğun şiddetinden sığındığı mağara manasına gelmektedir, Serabil kelimesi sırbal'ın çoğuludur. Ve elbise demektir. "Sizi koruyacak serabil'den maksad da zırhtır. Altın ve gümüşü alışverişden başka yerlerde kul­lanmak haramdır. Bunun için altın ve gümüşten kap kaçakları yazı aletleri, sürme aletleri ve benzeri eşyaları istimal etmek haramdır. Evlerin olsun, mescidlerin olsun, dükkanların ve benzeyen yerlerin altun ve gümüşle süslemesi de caiz değildir. Haramdır. Bunlar da al­tın veya gümüşün az kullanılması hükmü değiştirmez. Şu halde al­tın veya gümüşten yapılmış kalem, bıçak, düğme kap gibi şeyleri, istimal etmeden bir yerde de saklanması yine haramdır. Zira istimal edilmesinin bir şeyi haram olursa, edinmesi de haram olur. Erkek ve kadın için burnun altundan veya gümüşten edinilmesi caizdir. Bu­nun gibi dişleri düşmüş olan kimsenin onun yerine altun veya gü­müşten edinmesi helaldir. Parmak uçlarını altundan edinmek de he­laldir. Erkek ve kadın için mushafı gümüş ile süslemek caizdir. Al-tunla süslenmesi ise olursa ancak kadın için helal olur. Süslemek ince bir parçayı koymak demektir. Altun ve gümüşle kaplamak ise haramdır. Kaplamak altun ve gümüşle bunları erittikten sonra mey­dana gelmektedir. Mushafı şerifi altun ve gümüşle yazmak en sahih görüşe göre erkek ve kadın için caizdir. Horb aletim erkek için gü­müşle süslemek caizdir. Bakır ve bunun gibi ateşe bırakıldığı zaman kendisinden bir şey hasıl olursa kalın bir kaplama ile kaplanmış ci­lan altun ve gümüş kabları kullanması caizdir. Harb aletinin gü­müşle kaplanması da helaldir. Kapları gümüş zincir ve levhası ile ıs­lah etmek büyük olmamak şartıyla olursa caizdir. Eğer büyük olsa kullanılması mekruhtur. Buna zaruret olursa mekruhtur. Eğer zaru­ret yok ise istimali haramdır. Küçüklük, büyüklükte merci örftür. Öyle ise kabları altun ve gümüşten edinmek haram olur. Erkek için kadın için öyle kaplarda yemek veya içmek haramdır.

Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

Kim altın veya gümüşten yapılmış bir kap tan su içerse karnına cehennem ateşi dolduruyor demektir. [128]

Altun ve gümüş kaplarda bir şey içme yiniz. Onların taslarında da yemeyiniz ki, onlar dünyada onlar içindir. Ahirette ise sizin için­dir." [129]

İster az isterse çok olsun, altın ile yamalanan kapların kulla­nılması da haramdır. Gümüş ile yamalanan kaplardaki yama kap­lardaki yama, fazla olursa haramdır. Küçük ise veya ihtiyaca kadar olursa o zaman caizdir. Bunun delili, Asım el-Ehvel'den rivayet edi­len şu haberdir:

Ben Enes b. Malik'in yanında Hz. Peygamberin bardağını gör­düm. Bard'ağı çatlamış ve gümüşle yamalanmıştı. Bu bardak nuddar denilen ağaçtan yapılmış, güzel ve enli bir bardaktı. Enes, bana şöy­le dedi: "Hz. Peygamberin bu bardak ile şu kadar defa su içtiğini gör­düm. Buhari eşribe konusu, evin tavanını duvarlarını altın veya gü­müşle boyamakda ne kadar az olursa olsun haramdır. Altın ve gü­müşten başka olması inci, mercan, yakut, zümrüt ve bunlar gibi o-lan kaplarda yemek içmek helaldir. Zira bunların hakkında kesin­likle bir nass yoktur. Aynı zamanda asıl olan bunlarda ibah edip, bunları altun ve gümüşle kıyas etmek kesinlikle caiz değildir. Altun ve gümüşün içinden güzel koku sürünmek ve yağ sürmek ve bun­ların başkası da haramdır ve bunların kullanılması haram olduğu gibi yığmak da haramdır. Bir kadının zinetleri kendisi için helal ol­duğu gibi yığmak da haramdır. Bir kadının zinetleri kendisi için he­lal olduğu gibi kiraya da vermek caizdir. Altun ve gümüş kaşıkla ye­mek yemek ve sürme kabının milini aynayı divit kalemi, tarağı bu­hurdanlığı ibriki altun ve gümüşten edinmek de haramdır. Ve böyle­ce kahve fincaını altun ve gümüşten edinmek saatin kabını tenbeki-nin çömleğini ve benzerlerini de onlardan edinmek haramdır. Altın ve gümüşten başka elmas, yakut, zümrüt, inci ve bunlara benzeyen şeylerden yapılmış kapların istimali kesinlikle haram değildir. Bun­ların hakkında bir delil yktur. Zira bu eşyalarda asıl olan ibahadır. Altın ve gümüşten yapılan kapların istimal edilmesinin nedeni ise şöyle sıralamak mümkün olur:

1- Zenginlerin altın ve gümüşten kaplar meydana gösterdikleri ve bunlarla gururlandıklarını gören fakirlerin morali bozulur.

2- Allah (cc) altın ve gümüşü insanlar için alışveriş nedeni yap­mış, insanlar arasındaki alış-veişlerin rahat olmasını bunlara bağla­mıştır. İşte bunun için altun ve gümüşün asıl vazifesinde men etmek başka şeylerden kullanmak caiz değildir. Onları kapkaç ve zinet için kullanmak aynı zamanda onları öyle şeylere çevirmek alış verişin a-zalmasına neden olur.

3- Yasak edilmesinin hikmeti biri de kafirlere muhalefet etmek­tir. Zira kafirlerin alameti ahiretten yüz çevirip dünyaya ve dünya zevkine teslim olmaktır. Zira Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edil­miştir:[130]

[131]Üç şey bu haramdan ayrılmıştır:

1-  Kadınların altın ve gümüşten zinet edinmeleri mubahtır. îs-ter kadın evli olsun isterse bekar olsun, ister küçük ister büyük, is­ter zengin, ister fakir olsun tüm kadınlar israfa kaçmamak şartıyla altın ve gümüşten zinet eşyası edinebilir. Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur: Altın ve ipek ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helal kılınmıştır. Alimler, Bayram ve benzeri günlerde çocuklara al­tın ve gümüş takıların takılabileceğini söylemişlerdir. Zira küçüklere haddi teklif olmadıkları da celil olarak göstermişlerdir.

2- Gümüş yüzük takmak caizdir. Zira Resul-i Ekrem (sav)'in gümüş bir yüzük taktığı sahih hadislerle sabittir. Enes b. Malik'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber'in yüzüğü gümüştendi. O, yüzüğün taşı ise Habeşistan'dan getirilmişti. [132] Yine Enes'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber'in yüzüğü gümüştendi. Onun taşı da gümüştendi. [133] Yine Enes b.Malik'ten şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber gümüşten bir yüzük edindi. Onun kaşına Muhammedun Rasülullah ibaresini nakşettirdi ve "sakın hiçkimse yüzüğünün üze­rine böyle yazdırmasın" buyurdu. Yine şöyle rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber'in yüzüğünün kaşında üç satır (kelime) bulunmaktaydı: Muhammed Resûlullah [134] Altın yüzük, erkeklere haramdır.

3- Zaruret halinde bunları kullanmak helaldir. Eğer birkimse altın veya gümüşten yapılmış bir kaptan başka bir kapı olmazsa o zaman bunları kullanması helaldir. Örneğin burnu kesilen kimsenin altından burun yaptırması caizdir. Veyahut dişlerini altınla kaplat­maya mecbur kalan kimsenin altın kullanması caizdir.

Arfece b. Esad'den şöyle rivayet edilmiştir:

Cahiliyye (döneminde vuku bulan) kûlab vakasında burnum­dan isabet almıştım (burnum kesilmişti) sonra gümüşten bir burun yaptırdım Fakat fena koktu. Bunun üzerine Resûlullah bana altın­dan burun taktırmamı emretti". [135]

Allah'ın hükmünde tembellik göstermek: Birçok müslüman al­tın ve gümüş hususunda tembellik ve gevşeklik meydana getirmek­tedir. Kendilerine haram olan öyle şeyleri helal olarak kabul ediyor­lar. Öyle kimselerden bir çoğunun parmağından altın yüzük, boy­nunda altın zincir helal olarak göstermektedir. Ateşten bir koru par­maklarına ve boyunlarına taktıklarının ve bu yüzden Allah'ın azabını davet ettiklerinin haberlerini de bilmemektedirler. Bu kör ve becerik­siz taklidin kurbanları kendilerini kafirlere benzettiklerini de bile far­kında değillerdir. Nişanlık ve evlilik alameti olarak altmyüzük taktıklarmı konusuna gelince bu dava eden boş ve batıl birşeydir. İslam ve din ölçüsü kesinlikle bunu kabul etmez. Bunu iddia edenlerin yüzü­ne çarpılacaktır. Allah'ın hududunda bu iddiayı doğrulayıp helal kıldıkları bir delilleri de yoktur. Bunu körü körüne yapan kişilerin taklitçi ve akılsız olduklarında da şüphemiz kesinlikle yoktur. Zen­ginlerden birçok kimsenin manasız olan bu zinetîere köle olmaktan başka niyetleri yoktur. Bunların yaptıkları israftan ve Allah'ın buğ-zuna uğramaktan başka birşey değildir. Bununla beraber bu kişiler, Allah'ın onlara haram ettiğini unutarak çağırdıkları ziyafetlerde yap­tıkları toplantılarda altın ve gümüş kaplar istimal etmektedirler. Altunla yüzüklenmeyi diyecek olursak bu kaydsız ve şartsız olarak haramdır. Fakat demir, bakır ve kurşun ve bunlara benzeyen diğer maddeleri ise esah görüşe göre helaldir. Erkeklerin ipekli elbise giy­meleri veya herhangi bir şekilde kullanmaları haramdır. Kadınlar ve küçük çocuklar için ise helaldir. Zira Hz. Ali'den rivayet edilen şu hadis vardır:

Resulüllah bir ipek alıp onu sağına bir de altın alıp onu da so­luna koydu. Sonra şöyle buyurdu: Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haramdır, [136]

Altın ve ipek ümmetimin erkekleri için haram, kadınları içinhelal kılınmıştır.[137] İpeğin haram kılınmasının hikmet taabbudiden başka bir nedeni de şöyledir: ipekli giymek, erkeği erkekliğin sıfatla­rından tebid etmektedir. Zira erkek, süslenmek ve bunlarla takeb-bür etmek, zevk içinde hayat etmek kadınlara benzemek için değil, belki zorlukları aşmak, önemli ve şerefli işler yapmak için yaratıl­mıştır. Bunları yapmasıyla ancak ve ancak lüks ve refahtan, kadına benzemekten ve gevşeklikten tebid etmekle mümkün olur. îki yerde erkeklerin ipek kullanmasına izin verilmiştir.

1- Zaruret hali; eğer avret yerlerini örtmek sıcak veya soğuktan muhafaza için başka bir şey olmamak şartıyla ipek elbise giymek he­lal olur. Zira zaruretler haramları helal eder. Fakat helal etmek an­cak zaruretin durumuna göredir.

2- İpekli giymeye muhtaç olunması. Eğer bir hastalık olur ve bu hastalıkta ipekli giymekle iyileşir ve hastalığı hafifletiyorsa ipekli giymek helal olur. Zira Resulüllah, Abdurrahman b. Avf ile Zübeyr b. Avvama bir seferde kendilerinde meydana gelen uyuz illetinden ya­hut kendilerindeki bir hastalıktan dolayı ipekli gömlekler giymele­rine ruhsat vermiştir, [138] ipek ve başka bir maddenin karışımından meydana gelmiş elbisenin ipeği daha fazla olursa erkeklerin istimal etmesi haramdır. Eğer ipekli kısmı az olursa o zaman kullanması he­lal olur. Zira hüküm fazla olan kısmına verilir. Eğer her iki madde eşit olursa o zaman kullanması gene helaldir. Zira eşyada aslolan helal olmaktır. Bunun için helal tarafı tercih edilir. Elbisenin kenar­larını sökülmemesi için ipek ile çevirip dikmek caiz olur, ancak bu­nun elbiseyi yamamada caiz olan mutad miktarı geçmemesi lazım­dır. Dört parmak genişliğinden fazla olmamak şartıyla elbiseyi ipek ile çevirmek caizdir. Bunun delili, Esma binti Ebubekir'in azatlısı, Abdullah'tan rivayet edilen şu haberdir: Esma binti Ebubekir işte Re-sûlullah'm cübbesi şudur, dedi ve İran hükümdarlarının elbise yap­tırıp giydikleri taylasan kumaşından yapılmış bir cübbe çıkardı. Cüb-benin yakasında dibacdan bir parça vardı. Eteğinin ön ve arkada bulunan iki açık tarafında (ve yenleri üzerinde de) yine dibacdan bi­rer çevre kıvrıntısı yapılmış gördüm. Bu cübbe, vefat edinceye kadar Aişe'nin yanındaydı. Aişe vefat edince cübbeyi ben aldım. Bunu Pey­gamber giyerdi. Şimdi biz onu hastalar için yıkıyoruz da onunla şifa talep olunuyor, dedi. [139]

Suveyd b. Gafele'den de şöyle rivayet edilmiştir: Ömer b. Hat-tab Şam'daki Cabiye beldesinde halka hitap edip: Allah'ın peygamberi iki yahut üç yahut dört parmak kadar yer müstesna halis ipek elbise giymekten nehyetti"[140] dedi. Kapı, duvar ve benzeri yerlere ipek perde asmak haramdır. Bu hükümde isterse kadın olsun ister­se erkek olsun fark yoktur. Zira burada gurur ve kibir vardır. Alim­ler Kabe'yi bu hükümden istisna etmişlerdir. Zira Kabe'ye ipek ör­tüler asılabilir. Zira selef ve halef bunu yapmış ve kimsenin itirazı da buna olmamıştır. Fakat hiçbir mescid ve bina buna kıyas edilmesi caiz değildir. Hanefıler: İpeğin ekeklere, beden üzerine bir aracı ko­yarak giysiler bile haramdır. Fakat Ebu Hanife'ye göre bedene tema­sı olursa haramdır. Fakat araya birşey konulursa o zaman helaldir. Bu büyük bir ruhsattır. Erkekler için ipekten cibinlik yapılırsa helal­dir. İpekten bir kalensûve yani başa giyilen şey takye ve külah gibi koymak mekruhtur. Aynı zamanda üzerine dört parmaktan daha fazla dibacdan yani halis ipeğe dibac adı verilir. Nakışlanmış olan bu giysiler, mekruhtur. Halis ipekin içinde uyumak bir sakınca yoktur. Paraların keselerini ipekten yapmak helaldir. Muska ve bunun gibi erkek boynundan asılması ise mekruhtur. Donun uçkurluğu da ipekten yapılırsa ve dört parmak miktarından fazla olmamak şartıyla olsa helal olur. İpekten gömlek çarşaf yapıldığı zaman helaldir. Eğer astar yapılırsa mekruhtur. Erkekler üzerine ipek böceğinden alınmış olan ipeği giymek haramdır. Eğer zaruret ise helaldir. Şu halde ipe­ğin yatak yapılması ve ipek üzerinde yatması onu herhangi bir şekil­de yastık edinmesini meşhur olan görüşe göre helaldir. Dört parmak kadar kullanmak, her ne kadar bu parmaklardan daha uzun olsa bi­le caiz olur. Elbisenin nakışlarının ipekten olursa ve külah düğmesi­nin genişliği dört parmak üzerine fazla olmadığı zaman caizdir. Cüb-benin yani pardesünün yakalarına veya kaftanın eteklerine verilen ipek de caizdir. Erkek için evini altun ve gümüş kaplarla onları isti­mal etmemek şartıyla bir de övünmenin olmaması şartıyla süslemesi caiz olur. Yemek ve benzeri altun ve gümüş kaplara konduğu zaman yiyen kimsenin elini doğrudan veya kaşık ile lokmayı ve benzerini almak için ona koymasında bir sakınca yoktur. Örneğin: Hamamda gümüşten yapılmış bir tası o tasla su alıp başına dökmesi suretiyle kullandığı zaman tahrimen mekruh olur. Altunla tezyin edilmiş yani yıldızlanmış bir kaptan veya aynı şeyin gümüşle yapıldığı bir kaptan yemekte ve içmekte kendisinden altun veya gümüş bulunan cüzünü ağzı üzerine koymaması şartıyla bir sakıncası yoktur. Bunun gibi kaplardan, sandalyalardan ve karyola ve benzerlerinden altunla ve gümüşle kırıkları bağlanmış olanlarını kullanmakta bir sakınca yok­tur. Ayna ve benzerlerinin halkalarının altun ve gümüşten edinilmesinde de bir sakınca yine yoktur. Atın yularında ve bunun gibi eğe­rinde gümüş veya altunun konulması kendisinde altun ve gümüşün bulunduğu cüze oturmamak şartıyla yine sakınca yoktur. Altunla ve gümüşle nakışlanmış elbiseyi giymek caizdir. Eritildikten sonra ken­disi için kıymet olan bir şey çıkmadığı zaman caiz olur. Altunu ve gümüşü bıçağın demirine veya kılıcın kabzesine koymak kullanma esasında altun ve gümüşün mevziine elini koymaması şartıyla mek­ruh olmaz. Kılıcın ve onun kendisiyle asıldığı kayışının süslemesinde bir kerahet yoktur. Kemer de aynı bunun gibidir. Fakat kemeri al­tunla süslemek mekruh-ı tahrimidir. Bıçağın, kalem kabının ve ma­kasın, okkanın ve aynanın altunla zinetlenmesini diyecek olursak bu da mekruh-ı tahrimidir. Saatin, kapının ve bunlara benzerlerinin çivilerinin altun ve gümüşten yapılmasında bir sakınca yoktur. Şu halde kapının ahundan veya gümüşten edinilmesi mekruh-i tahrimi­dir. Altunun ve gülüşün harb aletine konulmasında hiçbir sakınca­sı yoktur. Altunla ve gümüşle kaplanmış kaplarla intifa etmekte de bir sakıncası yoktur. Kapıların akikten, billurdan, camdan, zeber-cedden ve kurşundan yapılmasında hiçbir sakınca yoktur. Bunların kullanılmasında yine sakıncası yoktur. Erkek için gümüşten yüzük takmak yüzüğün erkeklerin takmasını adet edindikleri sıfat üzere yapmak şartıyla olursa caizdir. Fakat yüzüğün bir kaç kaşı ve ben­zeri olması gibi kadınların yüzüklerinin sıfatı üzerine yapılmış oldu­ğu zaman mekruhı tanrımı olur. Demir, bakır ve kurşun gibi yüzük­lerini takması mekruhtur. Erkekler için kadınlar için de mekruhtur. Akikdeki olan yüzük ise en sahih görüşe göre caizdir. Gümüşten yü­züğün bir mıskal üzerine fazla olması sahih değildir. Miskalı yüz ar­pa ağırlığı demektir. Gümüşten yüzük takınmak erkek için kadı ve hakim olması gibi ismi yani mühür gibi yüzüğünde bulunması ihti­yaç meydana geldiği zaman sünnet olur. Yüzüğünü sol elinin küçük parmağının yanındaki (yüzük) parmağına takar, sağ eline de takma­sı caiz olur. Fakihlerin ittifakıyla dişleri gümüş ile bağlamak caizdir. Altunla bağlamakda bir beis yoktur. Malikilere göre dişleri düşen kimsenin bunların yerine altun ve gümüşten diş edinmesi caizdir. Bunun gibi burnu kesilen kimsenin burnu yerine gümüşten ve al-tundan burun edinmesi caizdir. Erkek için gümüşten iki dirhem a-ğırlığında bir yüzük takması da caizdir. Hanbeliler: Kabların temiz madenlerden edinilmesinin mubah olduğunu, demişlerdir. Zümrüt, cevher, yakut ve billur gibi kıymetli olan madenlerde de olsa caizdir. Bunun gibi demirden ağaçtan da olsalar yine caiz olur. Az da olsa altunun elbiselerde ve başkasında kullanmak haramdır. Altundan yüzük kaşı olursa caizdir. Sigara alışkanlığı toplum sağlığını tehdit eden Önemli sorunlardan biridir. Kişinin sigaraya başlaması ve bunu bir alışkanlık olarak sürdürmesi, çeşitli psikolojik etkenlere bağlıdır. Sigara alışkanlığı her ne kadar kişiden kişiye değişen farklı nedenle­re bağlı olarak gelişiyorsa da yarattığı sorunlar ve riskler sigara için herkes için aynıdır. Akciğer kanseri, kalp ve damar hastalıkları üze­rindeki sigaranın olumsuz etkileri, artık tartışmasız kabul edilmek­tedir. Sigara ve ülser hastalığı arasındaki ilişki 50 yılı aşkın bir za­mandan beri bilinmektedir. Sigara içenlerde içmeyenlere göre yakla­şık iki misli fazla oranda mide ve onikiparmak bağırsağı ülseri görü­lebilmektedir. Sigaranın tek başına kalp hastalıklarının % 30'undan kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin % 33'ünden sorumlu olduğu ve ani ölüm riskinin ortalama 5-6 kat arttığı ispatlanmıştır. Sigara du­manında bulunan katran, birçok kanser yapıcı ve kanseri kolay­laştırıcı madde içerir. Nitekim özellikle sinir sistemi üzerinde etkili­dir. Kalp atışlarının hızlanmasına kan damarlarının daralmasına, kan basıncının yükselmesine ve kalbin çalışma yükünün, artmasına neden olur. Sigara dumanında çeşitli zehirli gazlar bulunur. Bunlar içinde karbonmonoksit en önemlisidir. Karbonmonoksit alyuvarlar-daki hemoglabine bağlanarak karbominohemoglabin oluştururlar. Hemoglabinin bu şekli alyuvarların oksijen taşıma özelliklerini azal­tır. (Şu halde sigara kullanmaktan zarar gören kimse sigara yerine bal da olsa zarar veriyorsa o bile haram olacak idiyse, aynı şekilde sigara kullanması .da haramdır.) Tam tersine eğer sigara bir hastalı­ğın yok olmasına sebepse onu kullanmak vacip olur. Asrımızda ya­şayan alimlerimizin görüşlerine baktığımız zaman sigara için konu­lacak hükümde alimlerimizin de görüş farklılıkları içerisinde olduk­larını görüyoruz. Diğer bir kısım ulemamız da sigaranın kesinlikle haram olduğuna hükmetmiş ve bu konuda çeşitli kitapçıklar yazmış­lardır. Necd ulemasının çoğu sigara haramdır demişlerdir. Bahusu-sen din aliminin meslektaşından sigara alıp içmesi olayına çok hu­zursuz olmuşlardır. Mearifı Suudiyye'nin müdürü Katar ulemasının büyüğü: Allame Şeyh Muhammed İbni Mani "(Sigaranın mubah ol­duğuna hüküm vermek boş boş konuşmaktır. Bir defa görülen za­rarı hissedilen tehlikesi, çirkin kokusu nedeniyle ve yerde harcanıla­cak paraya acınarak ondankaçmak lazımdır.) Zinhar, sigara helaldir diyenlerin sözlerine aldırma. Zira Resulullah'tan başka herkesin sö­züyle ameledilebilir de edilmeyebilir de. Sigara hakkında tarif edilen görüşlerin en sağlamı ve delillerin en doğrusu Mısır'ın eski şeyhi bü­yük allame Mahmut Şaltut'un fetvaları arasında zikrettiği şu cümle­lerin içerisinde olacak: "Sigaranın tütünü sarhoşluk getirmezse bile aklı bozmasa bile onun zarar veren eserlerini içen de içmeyen de has­ta değilken bile hissetmektedir. Bununla beraber doktorlar sigaranın maddesini tahlil etmişken insan sağlığını tahdit eden ölüm mikrobunu bulmuşlardır. Şu halde sigaranın zarar ve zahmet verici olduğu­nu kuşkusuz olarak kabul etmek gerekir. Bir başkasına zarar ve zahmet vermek ise İslam düşüncesinde içinde bulunduğu şeyin pis ve kötü olmasını meydana getirir. Bir de paraya muhtaçken veya da­ha önemli yerlerde lazım iken insanın sigaraya verdiği paraları dü­şündüğümüz zaman işte bu yüzünü de incelediğimiz zaman mubah olmadığını gösteren deliller vardır. Zira sigara ve bunun gibi içilen maddelerde zararın olup olmamasını meydana getirmek Fakihlerin işi değildir. Bunun tersine tıp ve laboratuvarcılann işidir. Bu madde­de zarar var mı, yok mu onlara aittir. Zira bu konuda alim ve bilirki­şi onlardır. "Onu bilir kişiye sor".

O sana bilir kişi gibi haber veremez. [141]

(Hakkıyla) haberdar olan (Allah) gibi, sana haber veren ol­maz. [142]

Tıp bilginleri ise bu meselede üzerlerine gelen sorularını yapa­rak sigaranın zararlarını ciğer ve solunum başta olmak üzere genel olaak açıklamak suretiyle meydana göstermişlerdir. Son zamanlar onun neden olduğu akciğer kanseri de onun haram olduğunu tesbit etmektedir. Şu halde Kaylubi'nin dediği gibi sigaranın haram oldu­ğun gerçek olarak kabul etmiştir. Zira bugün sigaranın zararlarını bilmeyen kimseyoktur. İsterse kültürlü olsun isterse kültürlü olma­sın onun zararlı olduğunu herkes bilmektedir. Şu halde uzman dok­torun veya kimyevi tahlilcinin yani laborant isbatma neredeyse ih­tiyaç yoktur. Yukarıda ulemadan naklettiğimiz bir kuralı burada zik­retmek yerindedir. Derhal olan bir zararla, zamanla olan zarar ara­sında kesinlikle fark yoktur. Zira her ikisi de haramı meydana getir­mektedir. Bunun için kalbe derhal tesir edecek olan zehirle geç tesir edecek olan zehirin eşit seviyede haram oldukları kuşkusuzdur. Ba­zılarının "sigaranın hakkında hadis ve ayet olmadan kafanıza göre bu gibi bitkileri nasıl haram kılarsınız?" sorusuna ise şöyle cevap ve­ririz: Sari'i şöyle demiştir: "Allah (c.c.)'m her haram için ayrı ayrı hü­küm belirtmesi lazım gelmez. Lazım gelen, birçok ferdi meseleyi ve cüzi hükümleri içerisine alacak şekilde genel kaideler belirtmesidir. Kurallar, kaideler sayması mümkün olur. Fakat bunlar için her cü­zü meseleyi belirtmesi mümkün olmaz. Örneği: Zarar veren ve necis olan herşey haramdır. Bu bir kural ve kaidedir.

Pis ve necis ve zararlı olan içecek ve yiyeceklerin her çeşidinin haram mefhumu altına girmesi için yeterli bir kaide ve kuraldır. İşte bu kaideye ve bu kurala kıyas ederek haşhaş ve tüm uyuşturucu maddelerin haram olduğuna ayet ve hadis bulunmamasına rağmen, Fakihler ittifak etmişlerdir. Zahiri mezhebine bağlı imam Muham-med İbn Hazm'ın ayet ve hadislerin zahirleriyle delil getirdiğini görü­yoruz. Fakat buna rağmen ayet ve hadislerin geneline bakarak ye­nildiği takdirde zarar getirecek olan yiyeceklerin haram olduğunu ka­bul etmektedir. Nitekim şöyle der: "Zararlı yiyecekleri yemek haram­dır. Zira Peygamber, bu konuda şöyle buyurmuştur: "Allah her şeye iyilik yapmayı farz yapmıştır." O halde kim kendine ya da başkasına zarar verirse iyilik yapmamış olur. Dolayısıyla Allah'ın herkese farz kıldığı iyiliğe muhalefet etmiş olur ki bu da haramdır. Bu hükme ye­tişmek için Peygamber (sav)'in şu hadisiyle de delil gösterebilir:

Ne kendine ne de başkasına zarar vermek yoktur."

Bunun gibi Allah Teala'nın şu sözüyle de delil gösterebiliyoruz:

Kendi kendinizi öldürmeyiniz şüphesiz ki Allah size çok acıyandır. [143]

İmam Nevevi'nin zarar veren yiyeceklerin haram olması mese­lesinde, Ravza isimli kitabında şöyle açıklamıştır: Taş, cam ve zehir gibi yendiği zanan zarar verecek her şeyin yenmesi haramdır. Şu hal­de yendiği zaman zaman olmazsa her şeyin yenmesi haramdır. Buna göre yendiği zaman temiz olan ve zarar vermeyen her şeyin yenmesi de helaldir. Fakat insanların pis kabul ettikleri şeylerin yenmeleri sahih olan kavle göre haramdır. "İçinde zehiri az olan fakat çoğu pan­zehiri ilacın içilmesi tedavi için olursa o zaman içilmesi caizdir." Ba­zılarına göre şari'in haram olduğunu haber verdikten sonra diğer eş­yalarda asıl olan ibahedir." Bu kurala göre sigaranın helal olduğunu savunmaktadır. Bunların görüşü şu şekilde red olabilir. Zira usulcu-ların bazısı şöyle de söylüyorlar: Şâri'nin mubah kıldığı şeylerden başka eşyada asıl olan yasak olmasıdır. Netice itibanyla iyi şeylerde asıl olan ibahedir. Zira Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

O yer yüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratmıştır. [144]

Allah Teala, haram olan şeyleri o nimetlerin içinde saymamış­tır. Yararlı olan şeyleri ise insanın vücuduna, cana veyahut vücudu­na birden zahmet veren şeylerdir ki, bunlardan asıl olan haram ol­malarıdır. Bir de sigarada malum olan başka zararlar vardır. Örne­ğin: Ekonomik bakımdan da zararı vardır. Zira öyle bir para sigaraya veriyorsan ne dünyada ne ahirette o parada bir fayda görmüyorsan aynı zamanda içilirken bir kısmını atıyorsan, sigaraların fiyatları da yüksektir. Hatta bazılarının bir ev masrafına yeterli olarak para har­camalarını da hesaba katacak olursan o büyük israfta sayıldığı için haramdır. Bazı kimselerin sigara içiyorum huzurlu oluyorum ve ra­hat oluyorum. Bu söylenti onun için de vücuda yarayan bir fayda bulunmasını getirmez. Bu söylenti olsa olsa içenlerin bir alışkanlık hali onlara vardır ki vücutlarını ona alıştırdıklarının belirtisidir. Bu alışkanlık da sigaraya has değildir. Her şeyde bu alışkanlık olabilir. Zira zarar ve zahmeti ne kadar fazla olursa olsun kişinin alışkanlık haline getirdiği herşeyde durum aynı vaziyette olabilir. Bir kişi siga­radan hiçbir şekilde zarardan başka fayda görmemişim dese yani iti­raf ederse o zaman sigaranın ona haram olması gerekir. Zira o za­man sigara içmesi onun hakkında malı zayi etmektir. O adam malı denize atarsa zayi oluyor. Malı yakarsa yine zayi oluyor. Bunların arasında bu malı telef etmek arasında hiçbir fark yoktur. Bununla beraber bir kimsenin hem malı, hem de canı aynı anda zarara uğra­sa o zaman kesinlikle haramdır. Zira israfda azlık ve çokluk yoktur. İsterse israf az olsun isterse çok olsun, hatta ve hatta ki sivri sineğin kanadı kadar da olsa yine haramdır. Şu halde Allah (c.c)'m haram kıldığı şeylere para harcamamak lazımdır. Bir kişinin parası vardır o da ihtiyacı olmadan sigaraya parasını saçıp savurması da haramdır. Az da olsa paraya önem vermemek boş boşa malı zayi etmek psikolo­jik bakımdan kendini sigaraya teslim etmiş olan insan adeta onun kölesi yani ebna ı sigara olmuş ve aynı zamanda sigaraya esir olmuş durumda elin serbestliği kalmamış. Kişi kolay kolay bu belada kur­tarma ebna-i sigara yani sigaranın kölesi olmuş kimsenin çoğunu bunun için çocuklarının rızıklarma zulmederek zaruri olan ihtiyaçla­rım kısarken herkesin gözünün önünde görmektedir.) Tarihte Hicre­tin birinci yıllarında bu bitkinin ilk meydana çıkışında alimler ara­sında bu sigaranın zararı var diye birşey meydana çıkmamışken o zamana göre helalliğin bir derecesi olabilirdi. Fakat şimdi ise ilmi ve tıbbi olarak tüm insanlara sigaranın zararlarını vardır. Kültürlü kül­türsüz herkesin bu zararları bildiği istatistik rakamların da bu rea-liyeti teyid ettiği günümüzde, sigaranın helal olması için kesin bir delil elimizde yoktur. Helal için bir delil olmadığı için yalnız sigara i-çin iki şıkkı kalmaktadır. Sadece haram veya mekruh tarafı kalmış­tır. Fakat haram olması, mekruh olmasından daha kuvvetlidir. Şu halde küçük günahlar büyük günahları meydana getirebilir. Bunun için mekruhta ısrar etmek harama girmek demektir. Sigara kullanmanın haram olduğu görüşüne tarafdarlığımız onun içki kumar ve zina gibi anlamına gelmemektedir. Zira İslamî ölçülere göre haramın dereceleri vardır. Bazıları büyük bazıları da küçüktür. Haramın kar­şısında kendi derecesine göre günah vardır. Günah-ı Kebâir yalnız nasuh ve kati üzere tevbe etmekle zail olur. Fakat küçük olan gü­nahların keffareti, ancak ve ancak beş vakit namazın hakkıyla eda edilmesi bunun gibi Cuma namazı, Ramazan orucunu tutmak ve ge­celeri ibadet etmek ve bunlar gibi geceleri ibadet etmek, hatta güna­hı kebainden kaçınmakla hasıl olur. Ayrıca zengin malını istediği gi­bi istediği yerde kaybetme hakkına sahip değildir. Zira önce mal, Al­lah'ın sonra da toplumun malıdır. "Din alimlerinden bazıları sigara­ya müptela olmuşlardır. Bunların mübtelaları fetvaya bir delil teşkil etmez. Bir de onların sözleri de delil olmaz. Zira onlar günahlardan masum olmadıkları gibi aynı zamanda da bunlar hastalığa delikanlı­lık ve gençlik yıllarında yakalamışlardır, daha sonra da bunların i-radeleri kesinlikle çok zayıfladı ki hatta bu zıkkımdan nasıl yaptılar bir kurtulamadılar. Bu alimler arasında kendisi kullanmasına rağ­men sigaranın haram diyenler de vardır. Doktorlar arasında da siga­ranın zararlı olduğuna İnanan, bu meselede konferans veren, maka­le yazan ancak kendisini kullanmaktan bir çeşit koparamayan in­sanlar vardır. Sigara kullanmak erkekler hakkında o kadar pistir ki kadınlara gelince daha da fazla pis ve kötüdür. Zira sigara kadının güzelliğini kaldırmakta dişlerinin rengini değiştirmekte ağzının ko­kusunu arttırmaktadır. Herhalde kadının kendisine çok bakarak bü­tün vücudunu güzelleştirmesi lazım ve elzemdir. Sigara içen kimseye hitabetim şöyledir: Bu kötü belaya düşen kimse derhal ve kuvvetli bir istekle söküp atsın. Zira böyle şeylerde yavaş yavaş hareket et­mek kesinlikle yeterli değildir. Bunu da iyice bildirmek zorundayız. Bununla beraber tüketilen sigaralar diğer memleketlerden ithal e-dilmiş ise ve aynı zamanda bu paraların müslümanlara tecavüz ve işkence eden memleketlere güç takviyesi cihetiyle gitmesi ise yine şer'i ulul Emrin sigara içilmesini men etmesi durumunda, Zira Al­lah'a isyan olmadığı ülkede ululemre (İslami devlet idarecileri) itaat etmek kesinlikle lazım ve elzemdir. Şu halde sigara için Hassa i-mam, din ve ilimde insanlara örnek olan kimselerden olursa o za­man bu zekumun terketmesi gerekir. İslamiyet, insan sağlığına bü­yük önem vermektedir. Beden ve ruh sağlığına zarar veren şeylerin hangi yollarla olursa olsun vücuda alınmasını ve ticaretinin yapıl­masını haram kılmıştır. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Resulullah (sav) içki hakkında on kişiye lanet etmiştir. Onu sı­kana, sıktırana (imal ettirene, imal edene), içen kimseye, taşıyana, kendisine taşındığı kimseye, içirene, satıcısına, onun bahasını yiyene. Onu satın alan kimseye ve kendisine satın alman kimseye." En sahih kavle göre onunla tedavi olunmakta haramdır. Zira peygamber (sav) içkinin ilaç olduğunu söyleyen kimseye şöyle buyurmuştur. "Bir ilaç değildir o. Ancak bir hastalıktır."

Şüphesiz ki Allah (cc) hastalığı ve onun ilacını indirmiş ve herbir hastalık için bir ilaç kılmıştır. Haram şeylerle tedavi olunmayınız." Şa-fıilere göre ilaç için onun yerine geçecek temiz şeylerden bir şeyin bu­lunmaması şartıyla onunla tedaviin mercuh iye tiyle yani tercihe şa­yan olmamasıyla birlikte caiz olur. Bu ise adil müslüman doktorun tavsiyesi ile olması şartıyladır. Bu şartlar olduktan sonra içkiden başka bir necis ile onun makamına geçecek başka temiz bir sey bu­lunmadığı takdirde caiz olur.

"Şüphesiz ki içilmesi haram kılınan şeyin satılması da haram kı­lınmıştır. "

Hal böyle iken ülkemizde uyuşturucu kullanımının artması ve bu zehiri kullananların gün geçtikçe çoğalması özellikle bu belanın ilim ve irfan yuvaları olan okullarımıza kadar sirayet etmesi hepimizi ciddi olarak düşündürmelidir. İnsanın akli dengesini ve sinir siste­mini bozan, vücudumuzu tahrip ederek mutlak ölüme götüren u-yuşturucu maddelerin zararlarına karşı insanlarımız sık sık uyarıl­malıdır. Gençlerimiz ve çocuklarımızın uyuşturucu şebekelerinin ve kötü arkadaşlarının tuzağına düşmemesi için başta anne ve babalar olmak üzere toplumun bütün kesimlerinin özellikle eğitimcilerin, ba-sın-yayın kuruluşlarının üzerlerine düşen sorumluluklarını yerine getirmeleri ve gerekli önlemleri almaları zaruridir. Bütün bunlara rağmen, son zamanlarda gençliğin üzerinde yoğunlaşan uyuşturucu tehlikesinin ciddi boyutlarda bütün insanlığı tehdit ettiği görülmek­tedir. Gençlik bir milletin istikbalinin hazinesidir. Gençliğine gereken ilgi ve ihtimamı göstermeyen toplumların geleceğine güvenle bak­ması mümkün değildir. Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'de, içki ve ku­marı ferdi ve içtimai zararları yüzünden kesinlikle yasaklıyor. Ku­mar: Para ve menfaat karşılığında oynanan her türlü şans oyunu demektir. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurulmuştur:

"Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (Putlar), fal ve şans okları birer şeytan işidir. Bunlardan uzakdurun ki kurtulu­şa eresiniz. [145] lslamın tanıdığı meşru kazanç yollarında mutlaka karşılıklıfayda vardır. İnsan, alış-veriş yaptığı zaman bir ta­raf malını alır, diğer taraf ise parasını alır. Halbuki kumarda bir ta­raf sadece kazanır. Diğer taraf ise kaybeder. Kumarda bir şey üretil­mez. Kalblerde üreyen yalnız düşmanlık ve nefrettir. Kumar; insan­lar arasındaki yardımlaşmayı kökünden sarsar. Toplumu sefalet ve perişanlığa sevkeden, aile ocaklarını söndüren dostu dosta düşman eden akrabaların arasını açan, insanları tembelliğe, durgunluğa ve işsizliğe alıştıran en büyük musibettir. Dinimiz, bu kumar belasını yasaklamakla toplumlar üzerine çöken bu kabusu defetmiştir. Rüş­vet: Yaptırılmak istenilen meşru olmayan bir iş için görevli olan kim­seye para veya mal olarak menfaat sağlamak demektir.Rüşvet, ge­nellikle kanunlara uymayan işleri yaptırmak, bazen de normal bir işi zamanından önceye aldırmak için verilir. Rüşvet: Adaleti ortadan kaldırır. Hakların çiğnenmesine sebep olur.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu konuda şöyle buyurulmuştur:

"Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollar­dan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme hakimlerine} vermeyin. [146]

Rüşvet alan insanlar bir kişinin değil, bir toplumun hakkına el uzatmakta olup onların hakkını çalmaktadırlar. Rüşvetin yaygın ol­duğu cemiyetlerde Allah'ın emirlerine karşı gelinir. Haksızlıklar ço­ğalır, toplumun düzeni bozulur. Adalet mekanizması alt-üst olur.

Zira Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

"Rüşveti alan da veren de cehennemdedir. [147]

 

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

ŞARKI DİNLEMEK

 

Şarkı Dinlemek

 

Şarkı konusu, müzikli olsun veya müziksiz olsun eski zaman-danberi İslam ulemalasımn tartıştığı konulardan olmuştur. Bu ko­nunun bazı yerlerinde birlik, bazı yerlerde de ihtilaf olmuştur. Alim­ler; kötülüğü, fuhuşu ve günah işlemeyi teşvike sevk eden şarkıların haram olduğu görüşünde ittifak halindedirler. Eğer sözler kötü ise şarkı da kötü olaak kabul edilir. İslam ölçülere göre edebe aykırı o-lan tüm sözler haramdır. İsterse şarkının bestesinin, namesinin veya icrasının güzel ise de gene haramdır. Bunlardan başka meşru olan keyf, zevk, eğlence günlerinde müzik dinlemenin haram olmadığında da birlik içindedirler. (Mesela, düğün töreni, bayram günleri, kaybo­lan birinin gelmesi gibi bunlar hepsi meşrudur.) Hatta bunların hak­kında hadisler vardır. Bazı alimlere göre şarkı dinleme isterse mü­zikli olsun isterse müziksiz olsun caizdir, söylemektedir. Bazı alimler de hangi kısımda olursa olsun kesinlikle haramdır, demiştir. Zira bir şeyin aksine kesin ayet ve hadis bulunmadıkça tüm eşyalarda asıl olan mübahlıktır. Şarkının haramlığı hakkında zikrolunan deliller a-çıktır. Fakat sahih değildir. Ya sahihdir, ama açık değildir. Birinci a-yete gelince.

"İnsanlardan bazıları bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve alay edinmek için boş haberleri satın alıyorlar. [148]

bazılarına göre bu ayette geçen lehve'l-hadis" kelimelerinin şarkı" o larak tefsir ettiğini söylüyorlar. Ayrıca onlar

Boş sözler işittiklerinde ondan yüz çevirirler." (Kasas, 55) ikinci ayete gelince, bazılarına göre delil olarak kabul ediyorlar. On­lara göre "Şarkı" da bir çeşit boş sözdür. Her iki ayet sahihtir. Açık net değildir. Bir kaç sebebi olduğu için bu ayetle kimse delil getir­mez. Zira Resulullah'tan başka hiç kimse bu ayetle delil getiremez. (Delil getirenlere getirmeyen olan sahibi ve tabiin ihtilaları olmuş­tur.) Ayetin kesin iadesi onların delillerini iptal etmiştir. Zira ayetleri Allah'ın yolundan saptırma ve ayetlerini hafife almak amacıyla bilgi­sizce boş şeyler satılanlar anlatılıyor. "Gerçekte bu işin içine düşe-nenler şartsız olaak küfürlerine sarahaten ayet haber vermektedir ve bunların küfürlerinde şek ve şüphe kimsenin yanında da yoktur.) Şu halde bir kişi Allah (c.c)'ın ayetleriyle dalga geçmek ve aynı za­manda Allah (c.c)'ın yolundan saptırması olmazsa, yalnız olarak nef­sini oynamak ve eğlendirmek için olursa, öyle kimselere Allah (c.c)'ın kesinlikle tenkidini olmamıştır. Bir de bunun gibi adam mahsus ola­rak namazı geçirmek için ne gibi şeyler yaparsa yapsın o adam Kur'-an okusun, isterse hadis okusun, ister vaaz versin, ister müzik din­lesin. Yaptığı olduğu bu işlerde fasık olur ve Allah'a karşı da mesul­dür. İkinci ayete gelince: Bu ayetin şarkıya delil göstermesi de kabul olmuyor. Zira ayetin zahiri "lağv"un anlamı küfür, sövmek demektir. Zaten ayetin sonu da buna delalet ediyor. "Onlar boş sözler dinlediği zaman ondan yüz çevirirler ve sizin işleriniz sizin, bizim cahillerle i-şimiz yok" derken eğer lağvın anlamı şartı olarak kabul etsek o za­man ayetin şarkıdan yüz çevirmeyi müstehab olmaktadır. "Lağv" ke­limesi batıl kelimesi gibi faydasız şeyler demektir. Faydasız şeyleri dinlemek kesinlikle bir hakkı kaybetmediği ve bir farzdan geri kal­madıkça kesinlikle haram değildir. Rivayete göre ibni Cerih, şarkı dinlemeye izin vermiş ve aynı zamanda da şöyle de demiştir: Şarkı­nın dinlemesinde "Ne iyilik tarafına konacak, ne de kötülük tarafına. Zira şarkı da boşa yemin gibidir." Allah Teala, buyuruyor: "Allah siz­leri boş yeminlerinizden yargılamayacaktır. [149] İmam Gazali şöyle demiştir: "Yeminde Allah'ın adını boş yere yani faydasız ve şeriata muhalif olarak zikreden kişi mesuliyete girmez de şiir ve şarkı dinleyen mi mesuliyete girecektir: Şu halde her müzikte fayda vardır. Müziğin boş olması sahibinin niyetine bağlıdır. Zira iyi niyet eğlenceyi ibadet, türküyü, yakınlık yapar. Fakat kötü niyet, ibadeti isyan yapar. İbadet de riya getirdiği gibi, içi gösteriş dışı ibadetten ibarettir. Zira kuşkusuz Allah, suret ve şekillerinize bakmaz, aksine kalblerinize bakar." Şu halde;

Ameller ancak niyete bağlıdır. Herkes için niyet ettiği şey var­dır" buyuruyor. Şu halde şarkıyı Allah'a isyan amacı ile dinleyen fa­sık olur. Fakat vücudu Allah'a ibadete hazırlamak niyeti ile dinle­mek için dinlerse bu kişi itaatkar ve iyilik sahibi olur. Ve onun yap­tığı bu işi de haktan sayılır. Bir kişi ne günah ne de ibadete kas-detmek için dinlemiyorsa bu da lağv kısmında olur ve aynı zamanda Allah (c.c) affetmiştir. Mesela adamın keyf yapmak için bahçesine gitmek, hava almak için gezmeye gitmek, elbiseleri türlü boyalarla boyaması vs. Diğer hareketler gibi kadı İbni Ebu Bekir Arabi şöyle diyor: Müziği haram eden hadislere gelince: "Bu hadislerin bir tanesi de sahih değildir." Gazali ve İbnu Nahvi de umdesinde şöyle izah et­miştir. İbn Hazım bu konuda rivayet edilen hadislerin hepsi uydur­madır, söylüyor. Netice itibariyle haramı meydana getiren delilleri zayıf olunca geride asıl mübahlılık kalıyor. Zira çalgının helal olma­sına delalet eden bir sürü hadisler vardır. Buhari ve Müslim'in riva­yet ettiği bir hadisi bize yeterli ve kafidir. Hz. Ebu Bekir, bir gün Peygamberimiz Hz. Aişe'nin odasmdayken yanında iki cariye şarkı söylüyorlardı. Bu işe aciz olan Ebu Bekir, "Peygamberin evinde ne­den şeytanın mızmızını çalıyorsunuz?" diye aciz oldu. Buna mukabil Resulullah (sav) "Bırak ey Ebu Bekir, bu günler bayram günleridir" diye karşılık vredi. Bu bayram günlerinin haricinde haramdır, ma­naya gelinmez. Şu anlam kesinlikle bize ulaşmamıştır. Fakat bu fet­vayı verirken İslamî ölçülere uymak gerekir. Söylenen şarkıların ko­nusunun İslam adabı ve terbiyesiyle beraber olması şarttır, örneği mahrem tanımayan kadının gözlerini öven şarkılar da haramdır. Zi­ra Cenab-ı Allah, şöyle buyurmaktadır: "Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan korusunlar, namuslarını muhafaza etsinler.[150] "Mümine hanımlara da söyle gözlerini haramdan koru­sunlar.[151] Bir de Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Ey Ali, ikinci defa namahreme bakma. Zira ikinci bak­mak senin aleyhinde olur. İslam dinine olursa olsun hatta ki ibadet bile olsa aşırısını ve israfını haram kılmıştır. Eğer şarkının söylen­mesi mubah olsa bile bütün vakitlerini eğlence ile geçirmeye haram olur. Zira şarkı veya bunun gibi diğer şeyler insanı fitneye teşvik edi­yor ve insanı aynı zamanda nefsin bataklıklarında yüzdürüyor. Şu halde bundan kaçınması lazımdır. Bu yüzden dinine bağlı Müslümana yakışan odur ki, daimel evkat şüphelerden kaçınarak azimetle amel edecek, haram olan herşeyden nefsini uzak tutacaktır. Bu teh­likeler ekekler içindir. Kadına gelince: Onun için bu iş çok daha teh­likeli ve endişelidir. Bunun için Allahu Teala (cc) kadınlara kuşam-larıyla, giyimleriyle, gezişleriyle, konuşmalarıyla erkeklerden sakın­malarını emrediyor ki erkeklerin kötü bakışlarından eziyetlerinden sakınmış olsunlar. Hususi olarak kalblerinde hastalık bulunan er­keklerden böylelikle korunmuş olsunlar.

Allah Teala, şöyle buyurmaktadır: "İşte böylece onlar çok zor tanınacak dolayısıyla da eziyet edilmeyecekler." Başka bir ayette de: "Seslerini inceltmesinler. Zira kalbinde hastalık bulunan kim­se onları tama eder.[152] kadının yabancı erkeklerle bera­ber durması kesinlikle haramdır. Kadının şarkıcı olması onun fitne­ye düşmesine veya düşürülmesine ve erkeklerden ayrılması müm­kün olmayan haliyle gayrı meşru fiillere düşmesine yol açar. Zira mesleği protokol, konser vs. işler için yabancı erkeklerle beraber ol­ması lazım gelmektedir. Bu gibi şeyler Allah'ın emrine aykırı olduğu için kesinlikle caiz değildir. îmam-ı Rabbani müceddid-i Elfı sani Ahmed el Faruki es Serhendi (k.s.) hazretlerinden: "Raks, (musiki re­fakatinde yapılan düzenli haeket) ve sema (dönme) hakikatte oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah Teala, şu ayet-i kerime'yi teganniden men için inzal buyurmuştur. "İnsanlar arasında (bilgisizce Allah yo­lundan saptırmak ve bir eğlence için) boş lafa müşteri çıkan adam vardır. [153]"Ibn-i Abbas (ra)'ın talebesi ve tabiinin büyükle­rinden mücahid (rh) şöyle dedi: Bu ayet-i kerime'de geçen lehvel-hadis, yani boş laf, teganni (şarkı, türkü söylemek)tir. Medarikte ise 'lehvel-hadis' kıssa, hikaye, yatsıdan sonraki konuşma ve şarkı, tür­kü söylemektedir. İbn-i Abbas ve İbn-i Mesud (r.anhûm) bunun ma­nasının teğanni olduğuna yemin etmişlerdir. "O kimseler ki, yalan­cı şahitlik etmezler. [154] ayeti kerimesini izah ederken mücahid (r.h) şöyle demiştir: Yani şarkı ve türkü söylenen yerlerde bulunmazlar. İmami Hûda Ebu Mansür-i Matûridi (r.h.)'den nakle­dildiğine göre şöyle demiştir. "Zamanımız kurralarından birine teğanni ile Kur'an okurken, güzel okudun diyen kimse kafir olur... "Ebû Nasriddebbûsi'nin bildirdiğine göre, kaadı Zahireddin-i Harzemi (r.h.) şöyle buyurmuştur: "Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden şarkı veya benzeri bir şey dinleyen veya başka bir haram iş gören kimse; bunu inanarak veya inanmayarak güzel kabul etse derhal mürted olu. Zira dinin hükmünü batıl saymış olur. Dinin hükmünü batıl sayan bir kimsenin mü'min olmadığında bütün müctehidler it­tifak etmişlerdir. Cenab-ı Hakk, bu gibi şeylerden bizleri muhafaza eylesin." Teğanninin haram olduğuna dair ayetler, hadisler ve fıkhi rivayetler o kadar çoktur ki, saymak zordur. Vaziyet anı, anlatıldığı gibi olunca, birşahsın, teğanninin mubah olduğuna göre nakledeceği mensuh yani hükmü kalkmış bir hadis veya şaz yani hükümsüz bir rivayete itibar edilmez. Zira hiçbir Fakih, hiçbir vakit teğaninin mu­bah olduğu hakkında fetva vermemiştir. Raks edip yasakları vurma­yı caiz görmemiştir. Nitekim bunlar İmam-ı Hümam Ziyaeddin-i Sa­mi'nin mültakıyt isimli risalesinde anlatılmıştır. "Safiyyenin (tasav­vuf erkanının) amelleri helal ve haram mevzuunda sened değildir. Fakat onları ayıramayız da. Maruz görürüz. İşlerini Allah'a bırakı­nız." Helal veya haram anlamakta İmam Ebû Hanife, imam Ebû Yu­suf ve İmam Muhammed Rahmetullahı aleyhim) kavilleri muteber­dir. Şibli'nin ve Ebû Hüseyin Nuri (k.s.)'mn amellerine bakılmaz." Bugün şeyhlerinin amellerinden başka başka bir şeye bakmayan ve kulak asmayan safiyye. Raks ve sema-i dinleri ve şeriatlari haline ge­tirmişlerdir. Şeyhlerinin amellerine istinad edip, onu taatları ve iba­detleri olarak kabul etmişlerdir. Onlar öyle kimselerdir ki, dinlerini bir oyun ve eğlence haline getirmişlerdir..[155]yukarıdaki rivayetlerden anlaşılmış oluyor ki: Bir kimse haram bir fiili güzel ka­bul ederse İslam zümresinden çıkar. Mürted olur. Bunun üzerine se­ma ve raks meclisine ta'zim etmenin, hatta onu ibadet ve taat haline getirmenin şenaetini (fenalığını) düşünmek lazımdır!.[156]

Sema'mn manası ve dine göre yeri: Terim olarak sema, işitme aleti olan kulak ile gelen sesleri algılama fiilidir. Şafiilere göre semai ilahi ve şiirleri dinlemekten meydana gelen vecd ile kendini kaybe­den öne, arkaya, sağa sola doğru hareketler yapmak, kalkıp nara veya raksetmek, garip sesler çıkarmak gibi hallerdir. Kalbde vecd denilen bir hareket doğurur. Vecdde ölçüsüz karışık hareketler veya el çırpma, dans gibi ölçülü hareketler olur. İmam Şafii (rh) şöyle di­yor ki: Şarkı, mekruh bir eğlencedir. Batıl şeylere benzer çok söyle­yen sefih olur, aynı zamanda şahidliği dekabul olmaz. Ebu Talibel-Mekki bir cemaatten, Sema'nm mubah olduğunu naklederek söyle­miştir ki: Muğire ibn Şu'be, Abdullah ibn ez-Zübeyr, Abdullah b. Ca­fer, Muaviye ve diğerleri (şarkı) dinlemiştir. Dinleyenler sahabi de ol­muşlardır ve tabiilerden çok selefi salahinde de olmuşlardır. Mek­ke'de teşrik günlerinde de Allah'ın kullarına kendisini anmayı em­rettiği senenin belli günlerinde sema yaparlar, yani şarkı, ilahi din­lemektedirler. Şafiiler, her zaman neyi isterlerse erbainde kırk gün­lük halvette onu isterler. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor:

Kim kırk sabah Allah'a kulluk ederse kalbinden diline hikmet gözeleri fışkırır." Kudai ibn Abbas'tan merfu olarak ibn Harun ve E-bu Muaviye de rivayet etmişlerdir. Musa (as)'ın Allah'ın konuşmasını işitmeden önce halvete çekildiğini bildiren ayette kırk gecelik halvet belirtilmiştir. Bunun için Şafîiler da başlangıçta böyle bir halveti ha­kiki olarak görmüşlerdir. Şu halde bütün gönlüyle nefsini ibadete a-lıştıran kimseye Hadiste belli ettiği gibi ilmi ledünni kendisine gel­mektedir. Bu müddeti kırk gece ile tayin etmesinde çok hikmetli şey­ler meydana gelmektedir ki bunun hikmeti ancak ve ancak Peygam­ber, yahut Allah'ın bildireceği başka kimseler yani veliler bilebilirler. Kul geçim sıkıntısı, dünya uğraşlarını terkettikten sonra Allah'a yü­zünü yönelince her an kalbine bir perde kalkar. Allah (cc)'e daha çok yaklaşır. Kırk gece bittikten sonra perdelerin hepsi gider. O zaman i-limler ve marifetler kalbinde doğar. Şu halde ilim ve marifetler yüce Tanrılık Nuru iksirinin vuruşuyla nurlara dönüşen o yönden mey­dana gelmektedir. Tanrı nurunun yanmasıyla yaratıklar nura dönü­şebilir. Tanrısal nûr ile nefsin konuşması ilham ilimlerine dönüşür. Bilinçaltı ululuk nurlarını almaya elverişli hale gelir. Bilinçaltı olma­saydı, tanrısal ilimler nefiste görünmezdi. Zira bilinçaltı, nurları ola­cak kab gibi olur.. Kalbin kendisi, ilmi kabul edecek yani olacak du­rumda değildir. Kalb, nefis konuşmasıyla (bilinçaltı ile) ilmi alır.

Hikmet gözleri, kalbinden diline çıkar. Sözü, kalbin hareketine göre işareti vardır. Çünkü kalbini kitarafı vardır. Biri şehadet alemi­ne, diğeri ise gayb alemine bakar. Şehadet alemine bakan tarafı nef­se dönüktür; gayb alemine bakan tarafı nura dönüktür. Bunun için kalb, nefiste saklı ilimleri alır. Tercümanlık görevi yapan dile çıkarır. İlimlerin temeli kalbdedir. Kalbe de ilim mertebesine göre ilham yo­luyla Allah'tan gelir. Kul, dünya işlerinden vazgeçmek, Allah'a ibade­te varınca ve Allah'tan başka yüzünü herşeyden boşaltınca beden boyutlarını aşar, ruh madeninden ilim cevherlerini alır. Zira Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyuruyor: "İnsanlar, altun ve gümüş madenleri­ne benzer madenlerdir. Cahiliyye çağında iyi olanları: Dinde bilgili, anlayışlı oldukları zaman İslam çağında da hayırlıdırlar.[157] Bir şeyi helal veya haram kılmak ya Allah'ın kitabı veya Peygamberin (sav)'in kesin sünnetiyle olur. Semanın haram olduğunu bildiren hiçbir delil yoktur. Fakat mubah olduğunu gösteren deliller çoktur. O deliller­den birisi Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

İnanıp iyi işler yapanlar bir bahçe içinde keyf ve zevk edi­lirler. [158] ayetindeki olan ihbar, sema olarak tefsir edilmiş­tir, îbni Ebi Kesir, ayetin tefsirinde habrenin cennette şarkı dinle­mek olduğunu söylemiştir. Şu halde Habre: Lezzet ve sema demek­tir. Müfessirlerden bir taife, inandıktan sonra iyi şeyler yapanların, cennette sema ve gina yani şarkı ile ağırlanacaklarını söylemişledir. Câimul-Beyan sahibi bu ayetin tefsirinde şöyle söylemiştir:

Biz Ebede-l abidin ölümsüz kızlarız. Biz daime-l evkat kedersiz ve güler yüzlüyüz. Somurtmayız." Bir Arabi: "Ya Resulallah, cennette sema yani şarkı dinleme var mıdır? diye sordu. Peygamber (sav) "Ey arabi, cennette bir nehir vardır, her iki kenarında beyaz tenli derin bakışlı kızlar yaratıkların hiç işitmediği güzel seslerle şarkı söylerler ki bu cennet nimetlerin en üstünüdür" demiştir. Şu halde mubah sevinç zamanlarında (şenliklerde) dinlenen şarkılar mubahtır. Dü­ğünlerde, bayramlarda, gurbetçinin eve döndüğünde, doğumlarda, akikada, sünnetlerde ve Kur'an ezberlemeyi bitirmede ve benzeri münasebetlerde söylenen şarkıları dinlemek mubahtır. Bunun caiz olması sevinç gösterisi içindir. Zira melodiler arasında ferah, sevinç neşe veren melodiler vardır. Sevgi gösteren herşeyde sevinç yapmak caizdir. Zira Peygamber (sav) Medine'ye geldiklerinde kadınların def çalıp, "veda" geçitlerinden üstümüze dolunay doğdu". Bütün dualar­da Allah'a yalvardıkça bizim şükretmemiz (Yeryüzünde Allah'a yalva­ranlar sayısınca teşekkür etmemiz) gerekir. Peygamber (sav): Kur'an-ı seslerinizle güzelleştiriniz. Zira güzel ses, Kur'an'ın güzelliğini arttı­rır. Ebû Musa-i Eş'ari-yi: "Ona Davud soyu mizmarlarından bir miz-mar verilmiş" diyerek medhetmiştir.[159] Bu ayetler ve hadisler, güzel sesi övmektedir. Bu seslerin çıkması isterse hayvan boğazından ister insan boğazından, isterse müzik aletleri gibi cemaatten çıksın, Öyle sesler kesinlikle haram değildir. Zira güzel ses, Allah'ın nimetlerin-dendir. Boğazdan boğaza fark olmadığı gibi, canlı ve cansızdan çık­ması arasında da fark yoktur. İnsanın kendi isteğiyle hançeresinden yahut herhangi bir aletten örneğin teften, davuldan, neyden vs.'den çıkardığı sesler, bülbül sesine kıyas edilebilir. (Bülbül sesi nasıl sevi­len bir ses ise aynı zamanda herhangi bir aletten çıkan her güzel ses de öyledir. Düğünlerimiz, dini milli geleneklerimizdendir. Herkesin hali vakti bir değildir. İsraf etmemek, masrafa boğulmamak ve lü­zumsuz fazla borca girmeden içkisiz, meşru olan eğlenceli düğün yapmak, yakın akraba, komşu ve dostları, fakirleri davet ettiğinde düğün ziyafeti vermek Peygamber Efendimizin sünnetidir. Peygam­ber Efendimiz (sav) gerek kendi evliliklerinde gerekse kızı Fatıma (R.anha)'ın Ali (ra) ile evlenmelerinde Ashab-ı Kiramı davet etmiş ve ziyafet vermiştir. Ashab-ı Kiram'dan ve Aşere-i Mübeşşere'den Abdurrahman ibn Avf (ra) Hazretlerine hitaben Peygamber Efendimiz: "Bir koyun kesmek suretiyle olsun evlenme ziyafeti ver.[160] buyur­muştur. Bu sebeple düğünde az veya çok yemek vermek, ziyafette bulunmak, menduptur. Gösterişe kapılarak israf edip aşırı borca gi­rerek düğün ziyafeti vermek, İslamiyette haramdır. Her hususta ol­duğu gibi bu gibi adetlerde de her müslüman hali vaktine ve dini öl­çülere göre hareket etmelidir. Allah'ın rızasını kastederek mü'minler arasında ünsiyet, dayanışma meydana geleceği düşüncesiyle ziyafet vermelidir. İslam ölçülere göre birşey, aykırı olursa kesinlikle haram­dır ve caiz de değildir. Örneğin Namazda kıraati Arapça okumak Al­lah'ın emridir. Kur'an-ı Kerim'in tercümesini Kur'an hükmünde tut­manın ve namazda okumanın asla caiz olmadığını bütün İslam alim­leri bildirmektedir. Kur'an-ı Kerim, Arapça olarak indirilmiştir. Allahu Teala, (Benim kitabım Arapçadır) buyuruyor. Başka dille, hatta A-rapçaya çevrilirse yine Kur'an olmaz. Büyük îslam Alimi İbni Hacer-i Mekki Hazretleri buyurdu ki: (Kur'an-ı Kerim'i Arapça'dan başka harf ile yazmak ve Kurran-ı Kerim yerine tercümesini okumak ha­ramdır. Kur'an-ı Kerimi tercüme etmek başka yapılan tercümeyi Kur'an yerine koymak başkadır.) (Kur'an'dan kolayınıza geleni oku­yun!) ayetinde olduğu gibi, Peygamber Efendimiz de namaz kılmayı tarif ederken, (Kur'an'dan hafızandakilerden kolayına geleni oku!) buyurmuştur. Bu itibarla namazda Kur'an-ı Kerim okumak; kitap sünnet ve icma ile sabit olan bir farzdır. Kur'an sadece mana olarak değil, Resulullahın kalbine elfazı yani sözleri ile indirilmiştir. Bu el-fazdan başka lafızlarla ifade edilen mana Kur'an değildir. Zira indirildiği elfazm dışında hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edi­len mana, Kur'an değildir. Bunun için tercümesine Kur'an demle­meyeceği konusunda İslam alimleri görüş birliği içindedir. Haram ve bid'at karıştırmadan mevlid okutmak ve dinlemek çok faydalıdır. Bu faydalardan bazıları:

1-  Mevlid için toplanmak. Resulullah Efendimizin dünyaya teş­rif etmeleri sebebiyle sevincin ifadesidir. Bu sevinç kıymetlidir. Ha-dis-i Şerifte: "Kişi sevdiğiyle beraberdir" Duyuruldu.

2- Resulullah Efendimiz doğum günlerine kıymet verir. Allahü Teala'nm, kendilerini yaratıp var etmesini metine şükrederlerdi. Ra-sulullah Efendimizin doğumu sebebiyle sevinmek, Allahu Teala'nm emridir. Mevlid kasidelerinde: Peygamberimizin nuru, dünyaya teş­rifleri, mucizeleri, hayatı ve başka kıymetli halleri anlatılmaktadır. Rasulullah Efendimiz, asr-ı saadetlerinde kendilerini şiirlerle med-heden şairleri mükafatlandırırlardı. Resulullah Efendimiz, bundan razı olunca, Şemail-i şeriflerini, güzel ahlakını mucizelerini, hayatını yazanlardan, okuyanlardan elbette razı olurlar.

3- Resulullah Efendimizin şemail-i şeriflerini, mucizelerini, pey­gamberliği bildirilmeden önce kendisinden meydana gelen harikula­de halleri bilmek, dinlemek ve okumak, Muhammed Aleyhisselama olan imanı ve muhabbeti fazlalaştırır.

4- Resulullah Efendimize ta'zim ve hürmet, dinimizin emridir. Mevlid zamanı ve sevinci göstermek, ziyafetler vermek, toplamak, fa­kirlere ikram etmek, sevinip neş'elenmek, Resululah'a ta'zim ve hür­met olup, Allahü Tealaya şükür ifadesidir. Mevlid toplantılarını îs­lam alimleri müslümanlar güzel görmüş, her yerde haram karışma­yan mevlid okunmuştur. Bir adam, Allahu Teala görünecek ama şu şekilde insan suretinde veyahut şu şekilde ve özellikte olacak derse o zaman müşebbihe'den olur. (Aklıyla onu izaha çalışıyorsa, o da yanlış aklının ermediği birşey çıkarsa onu hemen te'vil ediyor yani yorumluyor.) Halbuki bunun te'vil olamaz. (Zira ehli sünneti bunlar müteşabihattandır.) Zahirde, görünürde, geldiği gibi değildir.  Eğer böyle zahirine göre kabul edilirse sapmalar olur. Eğer zahirde geldiği gibi olsa, Allah (cc) bir şeye benzeteceği zaman Allah (c.c) ise bunlar­dan münezzeh inkar etsek küfre giderik. Zira ayettir, hadistir. Hadi­sin vûrudu haktır. Fakat manasını biz bilmiyoruz. Manasını Allah (c.c)'a havale ediyoruz. Ru'yetin te'vilini nasıl yapacağız? Veya Allah (c.c) izafe olunan vecihleri olan gelmiştir, gitmiştir, gibi bu manaların te'vilini terkedeceksin.. Teslim olacaksın. Allah (c.c) bunları buyur­muştur ve bunlar haktır. Te'viline girmiyoruz. Teslim olacağız, o da Allah (c.c} nasıl murad etmişse öyle inanacağız. Zahirdeki durumu­na manasına göre değil, işte İslam dini bunun üzerinedir. Te'vili terk edeceksin, kim bundan columsuzluk ve benzetmeden) sakınmaz ise o adamın ayağı kayar, tenzihe de Allah (c.c) yaratılanlara benzet­mekten sakınmak derecesine ulaşmaz.

 

Televizyon Seyretmek

 

Televizyon gazete, radyo, dergi gibidir. Bunların hepsi iletişim ve yayın araçlarıdır ve aynı zamanda insanların ağızlarından çıkan konuşmaları gibidir. Yani bunlardan helali de haramı da kötüsü de iyiside vardır. Örneğin: Televizyonu ya da radyosunu açtığı zaman e-ğer İslamî ölçülere göre uygun program varsa, seyredebilir. Eğer ay­kırı olsa kapatır, haberleri dinler, kültürel, dini, bilimsel programlan seyredebilir. Zira bu araçlarının için diğer meşru yolunda sarfiyatı o-lursa çok büyük nimeti uzma ve kübrası vardır. İşte insanın ağzın­daki çıkan konuşmalar gibidir. Konuşmalar da iki kısma ayrılır. Kö­tüsü de vardır, iyisi de vardır. Helali de vardır. Haramı da vardır. Fakat bizatihi televizyon ve benzerlerinin toplumsal yapılanma, fikri, ruhi, ahlaki ve içtimai olgunlaşma amacıyla kullanılması lazım ve el­zemdir. Zira aynı zamanda radyo, gazete ve dergilerde de kullanılabi­lir. Aynı şekilde ahlakı rezile de toplumsal bozulma, fesad vs. açısın­dan televizyon ve onda gösterilen programların olumsuz etkilerinin olduğu da herkesçe bilinmektedir. Demek oluyor ki, bu araçların iyi tarafı vardır. Kötü tarafı da vardır. Haram tarafı da vardır, helal ta­rafı da vardır. Fakat Müslümanm nefsini kontrol altına alması gere­kir. Mesela televizyonu ya da radyoyu açtığı zaman eğer İslama uy­gun program ve iyi şeyler varsa seyretmek caizdir. Yoksa hemen ka­patmak lazım ve elzemdir. Haberleri dinler, kültürel, dini ve bilimsel programlan seyreder.

Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kişi sevdikleriyle beraber haşrolunur" Ashab-ı Kiram'dan bir zat kalkarak "Ya Resulallah! Onun yaptığı işleri yapmasa da mı o-nunla haşrolunacak?" diye sordu "Evet" buyurdu. Şu halde Allah'ın ve Allanın resulünün rızaları nerede ise onları yapmamız gerekir. Bunun aksini ise yapmamak gerekir. Bazı kimseler îsra süresindeki "De ki, Hakk geldi batıl gitti."

Ayet-i Kerimesini tekrar ederler. Bir müslümanın bunu söyle­yebilmesi için "Nefsi emmare"den "Levvame", levvameden "Muinime", Mülhümeden "Mütmainne" Mütminneden "Raziye" Rayziyeden "Mar-diyye" makamına geçmesi lazım ve elzemdir. Nefsi emmarede bulu­nan bir kimse için öyle şeyleri söylemesi kesinlikle uygun olmaz. Zi­ra bir insan bilmediği bir şeyle sükut etmesi tercih etmelidir.

Zira Resul-i Zişan (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Sizden Cehennem ateşine en fazla cesaretli olan kimse alim ol-madiği halde dini konularda fetva vermeye cür'et eden kimsedir.[161] bu sözün hakiki manası şu kudsi Hadis-i Şerifte zahir olmuştur:

Velilerden birisine düşmanlık eden kimseye ben savaş ilan e-derim. Kulumu bana ençok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibadetleri yapmasıdır. Nafile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum. O benimle işitir, gören gözü olurum. O benimle görür, eli olurum. O benimle dokunur, ayağı olurum. O benimle yürür (kalbi olurum. O benimle anlar, söyleyen dili olurum. O benimle konuşur) ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim. [162] Bu söz zahiri ilim ehlinin sözü değil, ancak manevi terakkinin son noktasına çıkanlar, bu tecelliyata mazhar olanlar Hakk konuşur. Hakk'tan yardım gören halktan birşey talep etmez. Kesinlikle kimseden meded beklemez. Diğerlerinde ise Hakk namına nefis konuşur. Ahirete Allah'ın huzuruna çıktıklarında büyük günah altında durup şiddetli azab göreceklerinden vicdanımız­dan ve insafımızdan ayrılıp gelen azimlerimizi ve iç güdülerimizi be­yan ediyoruz. Zaten malumdur ki bizde hiçbir maksat, gaye ve istis­mar yoktur. Bu sözler Allah'ın nezdinde büyük mesuliyetten kurtul­mak gayesiyle söyleniyor. Mü'min kardeşlerimize sevgi, saygı, hür­met ve muhabbenden başka kesinlikle bir diyeceğimiz yoktur. Sözü­müz ancak ve ancak islam birliğini ve güzel vatanımızı tehlikeye sokmak isteyenlere fırsat vermemelidir. Zira öyle kimseler doğru şey­leri ve hakikati kökünden ve temelinden söktürüp dalalet yollarına götürmek isteyenlerdir.  Bu zaman Müslümanların her zamandan çok fazla özenle ve uyanık bulunmaları lazım ve elzemdir. Zira ha­ram lokma insanın içini bazdırabildiği gibi her kötü şeylere onu gö­türebilir. Bu nedenle, bu sebeple her kötülük meydana gelebilir. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır.

"Ümmetimden çok yalancılar, deccaller çıkacaktır.[163] bu iki züm­reden kasdolunan budur. Öyle kimselerin zahirde insanları İslah ve îrşad etmek hitabıyle görünüp, haddizatında onlar îslamiyeti temel­den çıkarıp dalalet yollarına saptırmaktadırlar. Onlar insanları Al­lah'ın emirlerine uymaktan men etmektedirler. Öyle kimseler yapıcı değildirler, yıkıcı, tahrikçidirler. Bunların bazıları İslam'ın yetiştirmiş olduğu en büyük hakiki alimler tarafından yüzlerce yıl önce telif edil­miş en sahih yollan cehaletleri nedeniyle tahrib istemekte ve müm­kün kısmında olmayan mezhepsizlik düşüncesini neşir etmeye ça­lışmaktadırlar. Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır.

Ümmetimin ihtilafi rahmettir. [164] Yani Fakih ve müctehidlerin alimlerinin arasındaki ihtilaf şeriat dairesini genişlettiği ve ümmet-i Muhammed'in bütün işlerini rahatlaştırmaya sebep olduğundan rah­mete vesile olur. Şu halde kendilerini alim zanneden bilgisizlerin ih­tilafı kesinlikle nifaktan başka birşey meydana gelmez. Şu halde öyle bilgisiz niyetleri ittihad. İttifak değil nifaktır. Bunların bütün iş icra­atları hepsi kötülüktür. Zira bunların gururları bunları aldatmıştır. Bunun için Ceab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

O çok aldatıcı şeytan sizi Allah'a karşı aldatmasın. [165] Bunlar huzur-u îlahi'ye nasıl çıkacaklar: Zira Resul-i Ek­rem (sav) Efendimiz bu gibi bölücüleri çok iyi bildiği halde ve gele­ceklerini gördüğü için bu gibi şeyleri ümmetine bildirmiştir. Zira bir "Lailahe illallah" diyen kimseye her ne surette olursa olsun sataş­mak haramdır. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Müslüman dilinden ve elinden Müslümanların selamette olduğu kimsedir.[166] Başka bir hadis-i Şeriflerinde:

Ben La İlahe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Kelime-i Tevhid-i söyleyen malım canını benden koru­muş olur." buyurmuşlardır. [167] şu halde bu kelime-i tevhidi söyleyip namaz, oruç gibi İslam'ın emirlerini yerine getiren kimseyi bir başka müminle cihada teşvik etmek katle teşvik etmek demektir. Zira Mik-dat bin Amr (ra) "Ya Resulallah! Ben bir kafirle karşılaşıp vuruşsam, o benim iki elimden birisini kılıcı ile vurup koparsa, sonra Kelime-i Tevhid-i getirirse ben onu öldürebilir miyim? dedi.

Resul-i Ekrem (sav): "Hayır, Öldüremezsin!" cevabını aldı. Mü'­min haram olan kanı akıtmadıkça dinin geniş alanında kalır. Bir Mü'min günahlar işlese de tevbe eder, kul haklarını öderse, Cenab-ı Zülcelalin affına yetişebilir ve dinin geniş meydanında kalır. Fakat kendisine mümin kardeşinin kanı bulaşan kimse aff-ı ilahiden ümit­siz olarak yaşadığından o adamın dini de hayatı da onu sıkar. Artık dünyada huzursuz yaşar. Başkasını öldürülmesi haram olduğu gibi kendini de intihar etmek kesinlikle haramdır. Zira bu canı veren an­cak ve ancak Allah'tır. Onun malıdır ve aynı zamanda emanetidir.

Onu alma hakkı ancak ve ancak kendisine bağlıdır. Velhasıl müslü-man İslam'ın eğilmez kolu ve bükülmez bileğidir. Müslüman, derin­liğine gayet derin, yüksekliğine gayet yüksek, genişliğine, gayet ge­niş, son derece ergin ve olgun, ilahi bir iman ve irfan şuurunun öl­mez ve sönmez bir misali ve timsalidir. Müslüman: Her işinde ayarlı, kararlı ve vakarlıdır. Müslüman: İslam'ın meftunu, İslam'ın meclubu ve İslam'ın aşıkıdır. Müslüman, İslam'ın hizmetçisi İslam'ın hasretli­si ve İslam'ın isteklisidir. Müslüman: Taklid etmez. Taklid edilir. Müs­lüman: Çaresi bulunan şeyde acze; çaresi bulunmayan şeyde acize iltica etmez. Müslüman: Daima doğrudur ve Müslüman, mesleğinde daima ön saftadır. Müslüman: Muvakkat lezzetten ziyade muvakkat edene tebessüm eder. îstidradı olarak küfrün tanımını da açıklaya­lım: Dil yönünden KFR kökünden masdar olan küfr kelimesinin te­mel anlamı örtmektir. Geceye insanları bürüyüp örttüğü için "örtüp bürüyen" anlamında "Kafir vasfı verilir. Karanlık geceye, denize ve büyük nehre de bu kökten türeyen "Küffar" adı verilir ve yine aynı kelime karanlık, büyük vadi, zırh, karanlık bulut, ekin eken kimse, bitki, tam silahlı kişi, çiçek tomurcuğu yuvası anlamlarında da kul­lanılır. Bütün bu kullanılanlarda ortak mana "örtmek bürümek ve gizlemektir." Dini yönde küfür ise bir kaç anlama gelir.

1- Büyüklü taslayarak, kendini yeterli ve ihtiyaçsız görüp Allah korkusundan uzak olmaktır. Bu özellikleri taşıyan kimseye de kafir denir.

2- Allah ve O'nun elçinin getirdiği İlahi habere iftira ederek, ya­lanlamak.

3- Küfür ele geçen menfaatları bilmezden gelmek ve bu suretle nankör olmaktır.

4- Allah'ın nimetlerine mazhar olduktan sonra davranışında hiçbir minnettarlık ifadesi taşımayan ve hatta bunları lütfedene kar­şı isyankar davranan kimsenin halidir. Kitabımızın burada ondör-düncü bölümünü bitiriyoruz on onbeşinci bölümüne de çalışacağız. Yüce Allah dinimiz ve milletimiz için çalıştığımızı sayenizde bşa say­masın, yani cehdimizi tam olarak cihad saysın. Başarıyı bize arka­daş yapsın o büyük ve en son kıymetli Peygambere ümmet olduğu­muzdan dolayı ne kadar sevinsek, ne kadar medhetsek, zatı anha-mu-r rahimine ne kadar hamd, şükür etsek gene az olur. Ya İlahi sen bizi o kutsal peygamberin muhafazasından uzak düşürme. Sen o mübarek Peygamberin ve diğer saygıdeğer Peygamberlerine ve hep­sinin muhterem soyuna ve ashabına hesapsız salat ve selam olsun, âmin... Ey Alemlerin Rabbi! Hamd sana mahsustur..

 

Sonuç

 

Müslüman sağlam düzenli iradeli etraflıca araştırıcıdır. Düş­meden, akıl ve iman terazisinde tartmadan ne başkasına uyar, ne de kendisi bir haksızlık yapar. Sevgili Peygamberimiz bizleri bu hususta uyararak şöyle buyurmuştur: "Sakın iradesini kaybetmiş, başkasına uydu olmuş kimselerden olmayın. İnsanlar bize iyilik ederlerse biz de iyilik ederiz. Onlar haksızlık ve kötülük ederlerse, siz haksızlık etme­yin.[168] însanın dış organları daha çok dile bağlıdır. Dilini aklına, ak­lını da imanına bağlamayan kimse, Allah'ın sunmuş olduğu bu araç­ları en kötü yolda kullanma felaketine düşebilir. Bunun için İslam ahlakçıları diyor ki: Hakiki imanın dayanağı Allah'tır. Aklın dayandı­ğı ve güç kaynağı, imandır. Dilin dayanağı ve yol göstericisi ise akıl­dır. Bu tertip ve düzen bozulduğu takdirde, beden makinası ölçüsü­nü kaybeder. Ondaki düzen altüst olur. Buna işaretle, sevgili Pey­gamberimiz (sav) ümmetine şu önemli hususu hatırlatmak istemiş­tir: "Ademoğlu sabahladığında organlarının hemen hepsi dile baş eğip şu istekte bulunurlar: Bizim hakkımızda Allah'tan kork. Çünkü biz sa­na bağlıyız. Sen doğrulursan biz de doğruluruz. Sen eğirilirsen biz de eğiliriz. [169] Bir müslüman kardeşin hata edip isyana kaçınca ona da­rılma... Darılacağın şey sadece ameldir. O, isyanı bırakınca yine kardeşindir.[170] En iyi bilen Allah'tır.

Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Kişi sevdikleriyle beraber haşrolunur,"

Ashıb-ı Kiram'dan bir zat kalkar; "Ya Resulullah! Onun yaptığı işleri yapmasa da mı onunla haşrolunacak?" diye sordu. "Evet" bu­yurdu. Şu halde Allah'ın ve Allah'ın resulünün rızaları nerelerde ise onları yapmamız gerekir. Bunun aksi ise yapmamak gerekir. Bazı kimseler Isra süresindeki;

De ki Hak geldi batıl gitti." ayet-i kerimesini tekrar ederler.

Bir müslümanm bunu söyleyebilmesi için "nefs-i emmareMen, "Raziye" rayziyeden "mardiyye" makamına geçmesi lazım ve elzem­dir. Nefsi emmarede bulunan bir kimse için öyleşeyleri söylemesi kesinlikle uygun olmaz. Zira bir inan bilmediği bir şeyde sükut etmesi tercih etmelidir. Zira Resul-i Zişan (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

Sizden cehennem ateşine en fazla cesaretli olan kimse, alim olmadığı halde dini konularda fetva vermeye cüret eden kimsedir.[171] bu sözün hakiki manası şu kudsi hadis-i şerifte zahir olmuştur.

Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben savaş ilan ederim. Kulumu bana en çok yaklaştıran şey farz kıldığım ibadetleri yapmasıdır. Nafile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum. O benimle işitir, gören gözü olurum. O benimle görür, eli olurum. O benimle dokunur, o benimle işitir. Gören gözü olurum. O benimle görür. Eli olurum. O benimle dokunur, ayağı olurum. O benimle yü­rür. Kalbi olurum o benimle anlar. Söyliyen dili olurum. O benimle konuşur.) ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim." [172]

Bu söz zahiri ilim ehlinin sözü değil. Ancak manevi terakkinin son noktasına çıkanlar. Bu tecelliyata mazhar olan da Hakk konu­şur. Hakk'tan yardım gören halka bir şey talep etmez. Kesinlikle kim­seden medet beklemez. Diğerlerinde ise Hakk namına nefis konuşur. Ahirette Allah'ın huzuruna çıktıklarında büyük günah altında durup şiddetli azap göreceklerinden, vicdanımızdan ve insafımızdan ayrılıp gelen azimlerimizi ve iç güdülerimizi beyan ediyoruz. Zaten malum­dur ki bizde hiçbir maksat, gaye ve istismar yoktur. Bu sözler Allan'm nezdinde büyük mesuliyetten kurtarmak ve muhabbenen baş­ka kesinlikle bir diyeceğimiz yoktur. Sözümüz ancak ve ancak ve an­cak İslam birliğini ve güzel vatanımızı tehlikeye sokmak istiyenlere fırsat vermemelidir. Zira öyle kimseler doğru şeyleri ve hakikati kö­künden ve temelinden söktürüp dalalet yollarına götürmek isteyen­lerdir. Bu zaman müslümanların her zamandan çok fazla özenle ve uyanık bulunmaları lazım ve elzemdir. Zira haram lokma insanın içini bozdurabildiği gibi her kötü şeylere onu götürebilir. Bu nedenle, bu sebeple her kötülük meydana gelebilir. Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Ümmetimden çok yalancılar, deccalîar meydana gelir.[173] Bu iki zümreden kast olunan budur. Öyle kimselerin zahirde İnsanları İslah ve İrşad etmek hîtabıyla görünüp, hattızatmda onlar İslamiyeti temelden çıkarıp dalalet yollarına saptırmaktadırlar. Onlar insanları Allah'ın emirlerine uymaktan men etmektedirler. Öyle kim­seler yapıcı değildirler, yıkıcı, tahripçidirler. Bunların bazıları İslam'­ın yetiştirmiş olduğu en büyük hakiki alimler tarafından yüzlerce yıl önce hazır olmuş talif edilmiş en sahih yolları cehaletleri nedeniyle tahrib istemekte ve mümkün kısmında olmayan mezhepsizlik dü­şüncesini neşir etmeye çalışmaktadırlar.

Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Ümetimİn ihtilafı rahmettir.[174] Yani fakih ve müctehidlerin a-limlerinin arasındaki ihtilaf şeriat dairesini genişlettiği ve ümmet-i Muhammed'in bütü nişlerini rahatlaştırmaya sebeb olduğundan rah­mete vesile olur. Şu halde kendilerini alim zanneden bilgisizlerin ih­tilafı kesinlikle nifaktan başka bir şey meydana gelmez. Şu halde öy­le bilgisiz niyetleri ittihad, ittifak değil nifaktır. Bunların bütün iş ic­raatları hepsi kötülüktür. Zira bunların gururları bunları aldatmış­tır. Bunun için Cenab-ı Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:

Çok aldatıcı şeytan sizi Allah'a karşı aldatmasın. [175]

Bunları huzuru ilahie nasıl çıkacaklar? Zira Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz bu gibi bölücüleri çok iyi bildiği halde ve geleceklerini gör­düğü için bu gibi şeyleri ümmetine bildirmiştir. Zira bir müslüman "La ilahe illallah" diyen kimseye her ne suretle olursa olsun sataş­ması haramdır. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Müslüman dilinden ve elinden müslümanların selamette oldu­ğu kimsedir.[176] Başka birhadis-i şeriflerinde:

"Ben la ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Kelime-i tevhid-i söyleyen malını, canisi benden koru­muş olur.[177] buyurmaktadır. Şu halde bu kelime-i tevhid'i söyleyip namaz, oruç gibi İslam'ın emirlerini yerine getiren kimseyi bir başka mü'minle cihada teşvik etmek katle teşvik etmek demektir. Zira Mik-dad bin Amr (ra); "Ya Resulallah! Ben bir kafirle karşılaşıp vuruşsam, o benim iki elimden birisini kılıcı ile vurup koparsa sonra ke­lime-i tevhid-i getirirse ben onu öldürebilir miyim? dedi.

Resul-i Ekrem (sav):

Hayır. Öldüremezsin!" cevabını aldı. Mü'min haram olan kanı akıtmadıkça dinin geniş alanında kalır. Bir mü'min günahlar işlese de tevbe eder. Kul haklarını öderse cenab-ı zülcelalin affına yetişe­bilir ve dinin geniş meydanının da kalır. Fakat kendisine mü'min kardeşinin kanı bulaşan kimse affı ilahiden ümitsiz olarak yaşadı­ğından o adamın dinini de hayatı da onu sıkar. Artık dünyada hu­zursuz yaşar. Başkasının öldürmesi haram olduğu gibi kendini de ihtar etmek kesinlikle haram. Zira bu can veren ancak ve ancak Al­lah'tır. Onun malıdır ve aynı zamanda emanetidir. Onu almak hakkı ancak ve ancak kendisine bağlıdır. Ve halis müslümanı İslam'ın eğilmez kolu ve bükülmez bileğidir. Müslüman: Derinliğin gayet derin, yüksekliğine gayet yüksek, genişliğine gayet geniş son derece ergin ve olgun ilahi bir iman ve irfan şuurunun ölmez ve sönmez bir misa­li ve timsalidir. Müslüman Her işinde ayarlı-kararlı ve vakarlıdır. Müslüman: İslam'ın meftuna, İslam'ın medubu ve İslam'ın aşkıdır. Müslüman İslam'ın hizmetçisi İslam'ın hasretlisi ve İslam'ın isteklisi-dir. Müslüman; taklit edemez, taklid edilir. Müslüman; çaresi bulu­nan şeyde aczei çaresi bulunmayan şeyde acize iltica etmez. Müs­lüman; daima doğrudur ve doğruyu sever. Müslüman; kudreti ilahi­den başka hiçbir kuvvete ram olmaz. Müslüman; mesleğinde daima ön saftadır.Müslüman; muvakkat lezzetten ziyade muvakkat edene tebessüm eder. İstidratı olarak küfrün tanımı da açıklayalım: Dil yö­nünden KFR kökünden masdar olan küfr kelimesinin temel anlamı örtmektir, geceye insanları bürüyüp örttüğü için "örtüp bürüyen" anlamında "kafir" vasfı verilir. Karanlık geceye denize ve büyük neh­re de bu kökten türeyen" küff Ar" adı verilir. Ve yine aynı kelime ka­ranlık, büyük vadi, zırh, karanlık bulut, ekin, eken kimse, bitki, tam silahlı kişi, çiçek tomurcuğu yuvası anlamlarında da kullanılır. Bü­tün bu kullanılmalar da ortak mana "örtmek, bürümek ve gizlemek­tir." Dİnİ yönde küfür ise, birkaç anlama gelir.

1- Büyülük taslayarak, kendini yeterli ve ihtiyaçsız görüp Allah korkusundan uzak olmaktır. Bu özellikleri taşıyan kimseye de kafir denir.

2- Allah ve onun elçisini getirdiği ilahi habere iftira ederek ya­lanlamak.

3- Küfr ele geçen menfaatleri bilmeden gelmek ve bu suretle nankör olmaktır.

4- Allah'ın nimetlerine mazhar olduktan sonra davranışında hiçbir minnettarlık ifadesi taşımayan ve hatta bunları lütfedene kar­şı isyankar davranan kimsenin halidir.

Kitabımız burada (onyedinci bölümde) bitiriyoruz onsekizinci bölümüne de çalışacağız. Yüce Allah dinimiz ve milletimiz için çalış­tığımızı sayenizde boşa saymasın, yani cehdimizi tam olarak cihad saysın, başarıyı bize arkadaş yapsın. O, büyük ve en son kıymetli peygambere ümmet olduğumuzdan dolayı ne kadar sevinsek, ne ka­dar medh etsek, zatı an Hamü'r-Rahim'ine ne kadar hamd, şükür etsek gene az olur. Ya ilahi Sen bizi o kutsal peygamberin muhafaza­sından uzak düşürme. Sen o mübarek peygamberine ve diğer saygı­değer peygamberlerine ve hepsinin muhterem soyuna ve ashabına hesapsız salat ve selam olsun. Amin...

Ey Al emirlerin Rabbi! Hamd sana mahsustur.

 

Bu Eserin Başlıca Kaynakları:

 

Tefsir kitaplarından,

1- Kurtubi.

2- Tefsir-i Kebir.

3- Alusi, yani Ruhul-Maani.

4-  El-Bahrul el-Muhit.

5- Taberi.

6- Ebu Suud.

7- İmam Beğevi. 8,9- İbn-i Kesir.

 

Hadis Kitaplarından,

 

1- El-Muvatta (İbn-i Malik)

2- El-Kütüb-ü Sitte.

3- Tacül Usul.

4- Neylül-Evtar.

5- Kitabu'l-Terğib vel-Terhib.

6- Nasbu'r-Raye.

7- Şemail-i Tirmizi.

8-  Şifa-i Şerif.

 

Fıkıh Kitaplarından,

 

1- el-Fukhu'1-İslami ve Edillet-i, (Vehbe Zuhayli)

2- El-Cezeri, (El-Fıkhu Mezheb-i Ala Arbaa)

3- Tuhfetul Muhtaç (îbn-i Hacer)

4- el-Buğyetul-Müsterşidin.

5- El-Muğml Muhtaç,

6- Mmhacu't-Talibin.

7,8- Ravde.

9- İkna.

9-  Süleyman Cemel.

10- Buceyremi Alel Hatip.

11- Kavanini Fıkhiye.

12- îbni Abidin.

13- Fethul Kadir.

14- El-Mabsut-i.

15- Kasanı.

16- Şerhi Makasıd, Şerh-i Merakif.

17- Kevanini Fıkhiye.

18- El-Bidaye.

19- Ed-Dürer vel-Gurer.

20- Fetevayı Hindiye.

21- Feyziyye.

22- Netice.

23- Tehzib.

24- Maverdi.

25- Mecmu-i İmam Nevevi.

26- Maverdi.

27- Aziziye.

28- Haşiye-i Tahtavi.

29- El-Mizanül-Kübra.

Müslüman, sağlam, düzenli, iradeli, etraflıca araştırıcıdır. Dü­şünmeden, akıl ve iman terazisinde tartmadan ne başkasına uyar ne de kendisi bir haksızlık yapar. Sevgili peygamberimiz bizleri bu hu­susta uyararak şöyle buyurmuştur: "Sakın iradesini kaybetmiş, baş­kasına uydu olmuş kimselerden olmayın, İnsanlar bize iyilik eder­lerse biz de iyilik ederiz. Onlar bize haksızlık ederlerse biz de haksız­lık ederiz' demeyin. Ama siz kendinize ciddi biçimde sahip olun: İn­sanlar size iyilik ederse siz de iyilik edersiniz. Onlar haksızlık ve kö­tülük ederlerse. Siz haksızlık etmeyin." [178]

însanların dış organları daha çok dile bağlıdır, dilini aklına, ak­lını da imanına bağlamayan kimse Allah'ın sunmuş olduğu bu araç­ları en kötü yolda kullanma felaketine düşebilir. Bunun için İslâm ahlakçıları diyor ki: Hakiki imanın dayanağı Allah'tır. Aklın dayan­dığı ve güç kaynağı, imandır. Dilin dayanağı ve yol göstericisi ise a-kıldır. Bu tertip ve düzen bozulduğu takdirde, beden makinası ölçü­sünü kaybeder. Ondaki düzen alt-üst olur buna işaretle sevgili pey­gamberimiz (sav) ümmetine şu önemli hususu hatırlatmak istemiş­tir: Âdemoğlu sabahladığında organlarının hemen hepsi dile baş eğip şu istekte bulunurlar: Bizim hakkımızda Allah'tan kork. Çünkü biz sana bağlıyız. Sen doğrulursan biz de doğruluruz. Sen eğrilirsen biz de eğriliriz." [179]

"Bir müslüman kardeşin hata edip isyana kaçınca ona darıl­ma... darılacağm şey sadece ameldir. O isyanı bırakınca yine karde­şindir.[180]

En iyi bilen Allah'tır.



[1] Fıkhul-lslamiyyu, 3/649

[2] Buhari, 5190; Müslim, 1968

[3] Maide, 3

[4] Neylül-Evtar, c.9, s. 159

[5] El-Fıkhul-lslamiyyu, c. 3, s. 649-50

[6] Maide, 5

[7] Beyhakı, 9/295

[8] El-Fıkhul-îslamiyyu, c.3. s. 652

[9] Enam, 146

[10] Maide, 3

[11] Enam, 121

[12] Maide, 5

[13] Buharİ

[14] El-Fıkhul îslamiyyu, c. 3, s.: 654-5-6

[15] Maide, 3

[16] Fetavayi Hindiye

[17] El-Fıkhul îslamiyyu, c. 3, s. 658

[18] Buhari, Müslim, Ebû Davud, Tirmizi, Nesai,

[19] Enam, 121

[20] Enam, 119

[21] Maide, 3

[22] En'am, 121

[23] Ebu Davud, Buharı, Nesei, et-Tezhip, c. 3, s. 10

[24] El-Fıkhu'1-İslamıyyu, c. 3, s. 660

[25] En'am, 76-80

[26] Hac, 36

[27] Buhari, Müslim

[28] Bakara, 67

[29] El-Bedayi Kasani, c. 4, s. 169

[30] El-Bedar-ı Kasani, c. 4, s. 1701

[31] Araf, 157

[32] En'am, 145

[33] Fukhu'l-Sünen, c. 2, s. 22

[34] El-Fukhu-i İslamiyyu c. 3, s. 669-70

[35] Maide 3

[36] Ahmed, Buhari rivayet etmiştir

[37] Neylü'l-Evtar, Ahmet ve Sünen rivayet etmiştir

[38] -Fukhul İslamiy>Tu, c. 3, s. 677-8

[39] El-Fena Fısa

[40] El-Fukhul İslamiyyu, c.3, sahife 678, Bedaiu's-Sanai, c. 4, s. 144

[41] Enam, 145

[42] Araf, 157

[43] Maid, 4

[44] Kasanı, c. 4, s. 145

[45] Maide, 3

[46] Neyül-Evtan, c. 6, s, 141

[47] Maide, 96

[48] Tirmizi, 89

[49] Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei, Ahmed

[50] Neylül-Evtar, c. 7, s. 140

[51] Neylül-Evtar, c. 7, s. 140

[52] Buhari, Müslim'den

[53] Buhari, Müslim, Ebû Davud, Tirmizi

[54] Neylül-Evtar, c.7, s. 133 

[55] Neylül-Evtar, c.7, s. 134

[56] Araf, 157

[57] Nahl, 5

[58] Mü'min, 79

[59] Maide, 1

[60] Neylül-Evtar, c. 7, s. 125 Kasanı-Bedaiu's-Sanaı, cild: 4, s- 150

[61] el-Fukhul-İslamiyyu

[62] En'am, 145

[63] Neylü-1-Evtar, c.8, s. 137

[64] Buharİ, 5216

[65] Neylü'l-Evtar, c.8, s. 137

[66] Ebu Daud, Ahmet

[67] Müslim, Ebu Davud. Tirmizi, İbni Mace, Nesai

[68] Ebû Davud, Nesei, Ahmet

[69] Maide, 2

[70] Maide, 95

[71] Maide, 95

[72] Maide, 4

[73] Neylül-Evtar, c. 8, s. 147

[74] Tirmizi

[75] Buhari, Tirmizi

[76] Buhari, Ebu Davud

[77] Müslim, Ebu Davud, Nesei, Ahmed, Neylü'l-Evtar, c. 8, s. 153

[78] Buhari, Müslim, Ebu Davud,

[79] Müslim, Nesei, îbni Mace

[80] En­am, 121

[81] Maide, 4

[82] Buhari, Müslim ve Ahmed rivayet etmişlerdir. Neylü'l-Evtar, c. 8, s. 147

[83] Maide, 4

[84] Maide, 96

[85] Ebu Davud, Tirmizi ve Nesei

[86] Eş-şerhu'1-Kebir, c. 12, s. 35

[87] Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Nesei rivayet etmişlerdir

[88] Maide, 4

[89] El-Fıkhu'1-lslamiyyu, c. 3, s. 705

[90] Neylül-Evtar, c. 9, s. 147

[91] Ankebut, 67

[92] Maide, 96

[93] Buhari

[94] El-Fıkhu'1-İslamıyyu

[95] El-Fıkhul-Islamıyyu, c. 6, s. 148-9

[96] Maide, 90

[97] Müslim, 3

[98] Buhari, Müslim

[99] Maide, 190

[100] Ma­ide, 91

[101] Maide, 90-91

[102] Nahl. 67

[103] Bakara, 219

[104] Nisa, 43

[105] Buharı, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi

[106] Ebu Davud, Tirmizi, Nesai

[107] Müslim

[108] Müslim, 707

[109] Müslim, Buhari

[110] Buhari, el-Müsned, c.4, s.311, c.5, s.293

[111] El-Fukhul-lslamiyyu, c. 6, s. 168

[112] Maide, 33

[113] Nisa, 93

[114] Maide, 33

[115] Îhya'ul-Ulumiddin, c. 3, s. 73

[116] Buhari/5606

[117] Tirmizi

[118] Buhari

[119] Buhari

[120] Buhari

[121] Buhari

[122] El-Fukhul-Menheci, c. 1

[123] Bakara, 29

[124] İbrahim/34

[125] Araf, 32

[126] Araf, 26

[127] Nahl, 80-81

[128] Müslim, 2065 

[129] Müslim, 2067

[130] Müslim, 2069

[131] El-Fukhu'1-Menheci, c. 1, s. 521

[132] Müslim/2094

[133] Buhari

[134] Buhari, 15539

[135] Tirmizi, 11770 

[136] îbni Mace, 3595

[137] Tirmizi 1720

[138] Buhari/5501

[139] Müslim, 2069; El-Fıkhul-Menheci, c.l, s. 526-7

[140] Müslim, 2609

[141] Furkan, 59.

[142] Fatır, 14

[143] Nisa 129

[144] Bakara, 29

[145] Maide, 90

[146] Bakara, 188

[147] Zevaid, c. 4

[148] Lokman. 6

[149] Bakara, 225

[150] Nur, 30

[151] Nur, 31

[152] Ahzab, 32

[153] Lokman, 6

[154] Furkan, 72

[155] Araf, 51

[156] Mektubat, 1, 266

[157] Buharı

[158] Rûm, 15

[159] Buhari

[160] Buhari, Tecrid Trc, c.6, s.407

[161] C. Sağır

[162] Buharı

[163] Münavi

[164] Nevadir*ül-Usül

[165] Lok­man, 33

[166] Buhari

[167] Buhari

[168] Ebu Davud, Nesai

[169] Tirmizİ

[170] Ebu Derda Uveymir b. Zeyd

[171] C. Sağır 

[172] Buhari

[173] Münavi

[174] Nevadir'ül-Usül

[175] Lok­man, 33

[176] Buhari

[177] Buhari

[178] Ebu Davud, Nesai

[179] Tirmizi

[180] Ebu Derda Ureymİr b. Zeyd