ON Altıncı Bölüm - Fıkıh - 3.Cilt - 2. Sayfa
Malın Tarifi ve Miras Olarak İntikali
2- Menkul Ve Gayri Menkul Yani Akar:
1- Hiç Bir Surette Temliki Ve Temellükü Kabul Etmeyen Mal:
2- Meşru Bir Sebeple Temellükü Kabul Eden Mal:
3- Hiç Bir Şart Koşmadan Temliki Ve Temellükü Caiz Olan Mal:
Mubaha El Koymanın Dört Çeşidi Vardır:
İki Bedel Mukabilinden Satış Dörte Ayrılır:
Semen Mukabilinden Satış Da Yine Dörde Ayrılır:
ON ALTINCI BÖLÜM
MALLAR
Kendi haliyle mal her hangi bir engel olmamak şartiyle mülkiyetin mahalli ve yeridir. Aynı zamanda vasiyet, şirket, icare ve alış-veriş gibi medeni muamelelerin mahalli ve yeri olur. Şu halde hayatın veya tüm insanların ihtiyaçları bu malda var olduğu için, maişetleri için bu mal zaruri bir asıl ve elementdir.
Malın Tarifi ve Miras Olarak İntikali [1]
Malın Tarifi:
Sözlükte kelime olarak manası: "Cem ettirilen ve insanın bilfiil emri altında durdurabildiği şeydir."
İsterse bu şey eşyanın aynısı olsun, isterse eşyanın menfaati olsun farketmez. Örneğin; altın, gümüş, hayvan, at gibi eşyanın aynısıdır. Arabaya binmek, kira ile oturmak ve elbiseyi giymek eşyanın menfaatidir. Fakat havadaki kuş, suyun içinde olan balık, ormanda olan ağaç, toprağın altında olan maden gibi insanın eli altında olmayan tüm şeylere kelime manasıyle mal denilmez. İstilahı olarak malın manası ise cumhura göre: Hanefıler'den başka mal, kıymetli olan hhelâk edene tazmini lazım gelen her şey maldır. Hanefîlere göre; mal koruması mümkün olup yani elle tutulup koruması edilebilen bir şeydir. Şu halde bir şeyin mal sayılması için iki aslın ve unsurun olması gerekir.
a) Korunma ve muhafaza, edebilme imkanı; zeka, şeref, ilim, sıhhat gibi maddi olmayan manevi şeyler, hava, güneşin sıcaklığı, ayın ışığı gibi bunlar mal sayılmaz. Zira bunlara tahakkümü ve teorisi yoktur. Fakat şişenin içinde olan hava ise, bu bir muharraz yani muhafaza olmuş bir maldır.
b) Örfe göre faydası, menfaati mümkün olmak, kokmuş yemek, zehirli veya mundar et gibi zaten faydalanması mümkün olmayan veya bir damla su, bir buğday tanesi bir avuç toprak gibi faydalanması mümkün olan, fakat insanların yanında örfen fayda ve menfaat sayılmayan şeyler mal değildir. Zira tek başına bunlardan menfaat beklenilmez. Adet, normal hallerde "bir şeyden yararlanma" da devamlılık anlamı arar. Fakat zaruret zamanında örneğin; zorluk, açlık zaman da murdar ölmüş hayvan eti yiyerek faydalanmanın caiz olması bu kural istisnai bir hal olduğu için bu şeyi mal yapmaz.
Mal olma vasfı insanların bazısı veya tümünün mal kabul etmeleriyle sabit olur. Örneğin; domuz ve şarap övledir. Zira gayrimüslimler bunları kullanıp fayda gördükleri için majM&ılır. Eski elbise gibi, bazı insanların mal kısmında saymadığı eşyadaHkuyasıf kaybolmaz. Fakat bütün insanlar bunu terk ederse o zaman ma^H^asfı kalkar.
Mal, menkul mal olsun ister gayri insan tabiatının istediği ve ihtiyaç zamanında hıyazet ve tehakkülBB|mümkün olan şeydir Fakat bu tarif etraflara şamil gelmez. Örneğin; sebze ve yaş meyve-r mal olduğu halde, hıyazet ve ihraz imkanı yoktur. Yani tez bozuldu-öu için biriktirilmesi zordur. Bunun gibi insan tabiatının esas alınması hatalıdır. Zira bu yerinde değildir. Bunun için bazı mallar vardır insanın tabiatı istemediği halde örneğin; zehirler, acı ilaçlar, mal olduğu halde insan tabiatı onları istemez. Yine vahşi hayvanlar, avlar, ormandaki ağaçlar gibi biriktirmeden önce doğuştan mubah olan şeyler, biriktirmeden veya sahipleri meydana gelmeden önce de bile olsa yine mal kısmdadır.[2]
Hanefıler, "mal"ın manasını eşyaya ve elle tutulup gözle görülür cismi ve maddesi olan somut ve yeni şeylere ait kılıp başka şeylerden kaldırmıştır. Onlara göre menfaat ve haklar mal değildir. Onlara göre bunlar mülktür. Hanefılerden başka diğer mezheplere göre; menfaat ve hakları da mal olarak kabul etmişlerdir. Zira eşyadan kast olunan faydalandır. Onların zatı değildir. En sahih görüş de budur. Örfte, konumda ve muamelatta amel edilen budur. Bunun üzerine ihraz ve hıyazet carî olur. Menfaatten maksadımız o şeylerden meydana gelen faydadır. Bir bineğe binmek, elbiseyi giymek, evde durmak vb. şeyler. Hak ise şeriatın her hangi bir kimse için kabul ettiği bir özellikdir ki, onu belli olan salahiyeti kullanmaya veya bir şeyle mükellef olmaya veya bir şeyle layık olmaya ehil yapar. Bu, mülkiyet hakkı, komşu gayrı menkullerin yolundan, su yolundan terasından menfaat görmek surette mala ait bir hak olduğu gibi, hedane hakkı, tasarruftan iktidarı olmayan bir kimse üzerinde sabit velayet hakkı gibi mala bağlı olmayan bir hak da olur.
Faydalar, mala bağlı ve müteallik haklar, davacının hasmına yemin ettirme hakkı gibi mücerret haklar bizzat koruma ve ihraz imkanı sabit olmadığı dolayısıyle Hanefılere göre mal kısmından değildir. İhraz ve koruma imkanı da olsa manevi olmak sebebiyle devamlı ve kalıcı olmaz. Zira azar azar biter ve yok olur. Cumhura göre bunlar, hepsi maldır. Zira faydası olmasa da yine kaynağının ve aslının korunması ve ihrazi mümkün olur. Zira ayni mallardan murad onlann faydalandır. Bunun için faydası olmasa kesinlikle kimsenin yanında malın kıymeti kalmaz. Şu halde mirasta, icarede ve gaspta ihtilaflı görüşler meydana gelir. Örneğin; birisi bir şey gasp etse ve bir müddet o gasbettiği şeyden menfaat ve fayda gördükten sonra sahibine geri verse cumhura göre bu faydalanmanın kıymetini vermek zorundadır. Hanefilere göre ise tazminatı yoktur. Zira onların yanında menfaat sağlayan mal değildir. Fakat gasb edilen şey, vakıf veya bir öksüzün ve yetimin mülkü olsa yahut otel, lokanta gibi kiralanmış isegelirinden menfaat etmek için hazırlanmış bir akar olsa tazminatı lazım gelir. Zira öyle mülklerin hiyazeten ve korunmaya çok ihtiyacı vardır. Bu tazminat tüm fayda ve menfaatlerde vardır. En sağlam görüş zorla ve gasbedilen bütün eşyada tazmin gerektirir diye fetva vermek daha geçerli olur. Cumhur'a göre kira akti, kiracının ölümüyle sonu gelmez. Kiranın müddeti sona erinceye kadar devamı vardır. Hanefılere göre kira, kiracının ölümüyle sonu gelir. Zira onların yanında fayda ve menfaat mal değildir ki hatta, miras olarak intikal etsin, malın taksimatı:
a) Menfaat ve faydalanılması mubah ve haram olmasına göre mü-tekavvim ve mütekavvim olmayan diye ikiye ayrılır.
b) Yerinde ve mahallinde istikrar edip etmemesine göre, menkul ve menkul olmayan (gayri menkul) akar diye ikiye taksimlenir.
c) Benzerinin bulunup bulunmasına göre misli ve kıyemi diye ikiye ayrılır.
d) Kullanma sonunda o şeyin aynısı durup durmamasına göre isti'mali ve istihlâki diye ikiye ayrılır.[3]
1- Mütekavvim Mal:
Bilfiil ihraz ve korunma edilmiş olan ve şeriatın kendisinden faydalanmayı mubah kıldığı her şey mütekavvim maldır. Tüm neviyle menkul ve menkul olmayan eşya, yenilebilen şeyler ve sairen. Gayr-i mütekavvim mal ise bil fiil ihraz edilmeyen veya zaruret halinden başka faydalanılması şer'an helal olamayan şeydir. Birinci örneği; sudaki balık, havadaki kuş, yer altındaki madenler ve benzerleri. Av ve otlar gibi mubah ve helal olan şeylerdir. Örfi olarak bunlar mütekavvim değildir. İkinci örneği; içki ve domuz gibi şeylerdir. Bunlar müslümanın faydası olmadığı için şer'an gayr-i mütekavvimdir. Fakat zaruret halinde ihtiyaca göre helal olur. Örneğin; İnsanın tehlikeye ve ölüme götürecek şiddetli açlık ve susuzluk halinde, bunlardan başkada bir şey olmazsa bu ikisinden birisiyle ölüm tehlikesini ortadan kaldıracak kadar onlardan fayda görmek helal olur. Fakat bu iki şey, Hanefilere göre gayr-i müs-limler için mal-ı mütekavvim kısnıındandır. Zira biz onları dinleriyle başbaşa terketmekle emrolunduk. Bunun için bir müslüman veya müs-lüman olmayan bunları itlaf etse bunun tazminatı lazım gelir. Başka fakihlara göre ise bunlar mal-ı mütekavvim değildir. Zira bizim ülkemizde oturan müslüman olmayan kimselerin bütün işlerde İslâmî ölçülere tabi olmakla mükelleftirler. Bunun için müslümanlar için ne gibi şeyler caizse onlar için de caizdir. Müslümanlara ne haram ise onlara da haramdır. Bu taksimin iki misalde faydası ortaya çıkabilir.
Birinci misal aktin sahih olup olmamasında: Mütekavvim malın kira hibe, satış, şirket, vasiyet, rehin ve iare (binmek içinbir kişiye mukabelesiz olarak bir hayvan vermek bir hayvanı sağmak için mukabele-siz olarak bir kişiye vermek) bunlar gibi mal üzerine yapılan bütün akitlerde mekan ve mahal olması sahihdir. Gayr-i mütekawim malın bu akitlerden hiç birisine mekan ve mahal olması sahih değildir. Bunun için bir müslümanm domuz veya şarap satışı batıldır. Fakat domuz veya şarap verdikten sonra bunların mukabilinde bir mal, alsa bu alış fa-sitdir. Bu her iki alış-verişin farklı olmasının nedeni satın alman şeyin o satışta asli gaye olmasıdır. Bunun için mütekawim olması aktin meydana gelmesi için şarttır. Mukabilinde verilen para ve semen ise vesiledir. O semenin zatı gaye değildir. Mütekavvim olması aktin sıhhatinin şartıdır. Yani meydana gelmesinin şartı değildir. Örneğin; domuz veya şarap bedelinde semen olarak para olsa o zaman akit sahihdir. İkincisi, telef olduğu zaman tazmininde: Bir insan bir kişiye ait olan mütekavvim bir malı hilakete götürse, eğer o misli mallardan olsa mislini, eğer kıymetli mallardan olsa kıymetini vermek mecburiyetindedir. Fakat gayr-i mütekavvim olsa, o zaman müslümana ait domuzu öldürmüşse veya şarabı dökmüş İse telef eden kimse buna zamin olmaz. Eğer zimmiye ait olsa, o zaman kıymetini vermek zorundadır. Zira onlara göre o: Zimmüerin yanında mütekavvim bir mal kısmmdadır.
2- Menkul Ve Gayri Menkul Yani Akar:
Hanefilere göre, menkul: Bir mekandan başka bir mekana nakl edilebilen şeydir. Nakil sebebiyle isterse değişikliğe uğrasın, isterse uğramasın farkı yoktur. Bu tarif ölçülen ve tartılan, ticari eşyaya, hayvan nevlerine ve paralara tüm eşyayı kapsamaktadır. Gayri menkul yani akar: Bir mekandan başka mekana nakli kesinlikle mümkün olmayan sabit eşyadır. Ev ve arazi gibi Hanefilere göre "akar" yalnız araziye şamil gelir. Menkul ise araziden başka tüm eşyaya şamil gelir. [4] Şu halde topraktaki ziraat, ağaç, bina Hanefilere göre kendi başına olarak akar kısmından değildir. Ancak ve ancak toprağa tabi olarak sayılır. Örneğin; üzerinde ağaç, bina veya ekin ekilmiş olan bir arazi satılmış olsa bunlar toprağa bağlı veya tabi olduğu için akar kısmından sayılır. Fakat yalnız bina veya yalnız ağaç satılırsa bunlar o zaman akar kısmından sayılmaz.
Malikilere göre menkul: "Şekli ve aslı gitmeden bir mekandan başka bir mekana nakli mümkün olan şeydir. Araba, kitab, elbise vb. eşya. Gayri menkul yani akar: "Arazi gibi nakli kesinlikle mümkün olmayan veya bina ve ağaç gibi ancak asli görünüşü ve şekli bozulduğu takdirde nakli mümkün olan şeydir. Örneğin; bina bozulduktan sonra enkaz olur. Ağaç kesildikten sonra odun olur, malın menkul ve gayri menkul diye iki kısma ayrılmasının faydası aşağıdaki zikredilecek fıkhi konularda meydana gelmektedir.
1) Şufa: Satılan gayri menkulde sabit olur. Gayri menkulden ayrı satıldığı zaman o takdirde menkulde sabit olmaz. Menkul gayri menkule tabi olmak şartiyle satılırsa o zaman ikisinde de şufa hakkı sabit olur. Şufa nedir. Alıcıdan, satılan gayr-i menkulü satın aldığı fiyatla cebren alarak temelllük edinme hakkıdır. O zaman simsar ücreti ve sair masraflar da üzerine eklenir. Şufa hakkı Hanefilere göre, ortaklık ve komşuluk nedeniyle meydana gelir. Onlardan başka diğer fakihlere göre ise yalnız ve yalnız ortaklık nedeniyle meydana gelir. "Vefa satışı" da öyledir. Bu da gayri menkulde olur. Menkulde ise olmaz.
2) Vakıf: Cumhura göre menkul ve gayri menkulde geçerlidir. Fakat Hanefilere göre ancak menkul olmayanda yani gayri menkulde geçerlidir. Menkul vakfı ise ancak gayri menkule tabi olarak sahihdir. Bir araziyi üzerindeki olan hayvan ve aletleriyle birlikte vakfetmek veya at ve silah vakfetmek gibi veyahut selef-i salihinden vakfının sahih olduğuna dair eser varit olmuşsa veya mushaf, cenaze teçhizi ve tekfini için kullanılan edavat vakfetmekte olduğu gibi veya kitap gibi örf haline gelmiş ise yine menkulün vakfı sahihdir.
3) Komşuluk ve irtifak haklan gayri menkulde olur. Menkulde bu hak olmaz.
4) Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a göre akarın gasbedilmesi kesinlikle tasavvur edilmez. Zira nakli ve tahvil edilmesini mümkün değildir. İmam Muhammed ve diğer fakihler ise akann gasbedilmesinin mümkü-natdan olduğunu kabul etmişlerdir. Fakat fakihlerin ittifakıyle menkulün gasbı mümkün olduğu görüşündedirler.
5) Cumhura göre gayri menkulün kabz etmeden önce satılması sahih değildir. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a göre alıcının akan kabzetme-den evvel satması sahihdir. Menkulün kabzden ve teslimden önce satılması caiz değildir. Zira menkul - gayri menkul tersine helake hedefdir.
6) Vasinin kâsınn akannı satması sahih değildir. Fakat, kasır yani tasarruftan aciz olan kimsenin.mahnm vasi tarafından satılması caizdir. Örneğin; zaruri bir ihtiyacı izale etmek veya önemli bir maslahatı başa gerçekleştirmek için veya borcunu ödemek gibi satılmasını caiz kılan şer'i bir sebeple olsa o zaman vasi tarafından satılması caizdir.
3- Misli Ve Kiyemi Mallar: [5]
Misli mal:
Pazarda örfi olarak fiyat farklılığına sebep verecek bir farklılık meydana gelmeden misli bulunabilen maldır. Misli mallar dört çeşittir: Buğday, arpa gibi ölçü ile satılan; pamuk ve demir gibi tartı ile satılan, ceviz ve yumurta gibi taneleri birbirine yakın olan adedi mallar ve metre ve zira ile ölçülenler işte bunlar yani zikr olunan bir farklılık meydana gelmeden bütün parçaları bir olan mallar bu son çeşittendir. Örneğin; Çuha yani ince ve sık dokunmuş yün kumaş, pamuk ve ipekten dokunmuş kumaş, billur levhalar yani standart kereste. Fakat arazi ve her parçası farklılık olan kumaş gibi yani her bir parçası farklı olarak ölçülen mallar ise kıyemi mal sayılır. Misli malın kısmında değil, yine tanelerden tabi olarak cisimleri birbirine yakın olanlar da misli mal olarak sayılır. Yine aynı şekilde standart olarak aynı maddeden meydana gelen, sayı ile muamelesi olan, birbirine misli sanayi mallar da misli mallardır. Mutfak eşyaları aynı marka ve model arabalar,. Bunlara bağlı parçalı, taba vurulmuş yeni kitaplar bunlar da hepsi misli mallardan sayılır. Kıyemi mal: Pazar ve çarşıda onun gibi olmayan veya onun gibi varsa da farklılığı nedeniyle örfi olarak fiyatta farklılık olan mallardır. Örneğin; hayvanlar, arazi, ağaçlar, evler hah seccade nevleri, yakut, elmas gibi kıymetli taşlar. Yazma eserler ve kullanılmış kitaplar, karpuz, elma ve portakal gibi cisimleri ve çeşitleri ne kadar değişirse de tanesinde farklı fiyat uygulanan adedi mallar da kıyemi mallara dahildir. Misli mal kıyemi mala, kıyemi mal da misli mala çevirebilir.
i) Piyasadan kalkması halinde: Misli mal piyasadan kalktığı takdirde kıyemi mala tebdil olunur.
ii) Tehlikeye maruz kalması halinde: Sel felaketi, yangın gibi tehlikelere karşı maruz kaldığı zaman, misli mal için özel olarak bir kıymet takdir olunur.
iii) İhtilaf halinde: Buğday ve arpa gibi birbirine karışırsa o zaman bu karışık olan mahsul kıyemi mal olur,
iiii) Kusurlu olması veya kullanılmış olması halinde: Misli mal ku-surlandığı veya kullanıldığı zaman onun için özel bir kıymet olur. Müte-kavvim mal olduğu için kıyeme de misliye de şamil gelir. Kıyemi mal ve misli mal olarak taksimin netice ve sonuçları:
1) Kıyemi mallarda faiz yoktur. Bir koyuna karşılık iki koyun satılabilir. Şu halde aynı cinsten olan koyunların azı çoğu ile satılabilir. Misli mallarda ise faiz cereyan eder. Zira her iki ivaz (karşılık) da aynı cins olursa eşit miktarda ve yeden biyedin yani bir birinden ayrılmadan kabul etmeleri lazımdır. Buna göre bir kilo buğdayla bir buçuk kilo buğdayın (takas yoluyla) satışı caiz değildir. Zira bu satıştan "riba el-Fed" denilen faiz vardır. Bu faiz şeriata göre yalnız ve yalnız tartı ve ölçek ile satılan misli mallara hastır.
2) Taksimde ve payının alınmasında yine farklıdır. Cebri taksim ortaklı ve misli mala dahildir. Ortaklardan her biri, diğer ortaklığı bulunmadan ve ondan izin almadan kendi hissesini alabilir. Kıyemi mal ise cebri taksime dahil değildir. Zira bir ortağın, diğeri hazır olmazsa ve aynı zamanda izni de olmazsa o zaman kendi payını alması caiz olmaz. Zira taksimde ifraz ve mübadele vardır. Misli olursa tüm parçalan arasında benzerlik olacağı için öyle taksimin ifraz tarafı galip olur. Kıyemi mal olursa parçaları arasında benzerlik olmayacağı dolayısiyle mübadele tarafı ağır olur. Bunun için sanki ortak olan kimse hakkının aynını değil de bedelini almış gibi olur.
3) Zimmette sabit olma şekli farklı olur. Satışta semen olması cihetinde cinsi ve sıfatı belli edilmek şartiyle zimmette sabit olur. Bunun için misli mallar arasında, borcu alacağa karşı tutmak sahihtir. Kiyemi mallar ise semen olmadığı için zimmette borç olarak sabit olmaz. Kıyemi mallar arasında borcu alacağa karşı tutmak sahih değildir. Bir sığır veya koyun gibi kıyemi bir mala bir hak taalluk ettiği zaman vasfını belli etmek şartiyle değil de belki tek başına kendisine işaret etmek şartiyle onun zatını belli etmek diğerlerinden ayırmak gerekir. Zira kıyemi malların ne kadar cinsleri birde olsa yine birbirlerine benzemez. Bunun için kıyemi malın tümünün belirli bir kıymeti ve hususiyetleri vardır.
4) Bir telef veya tecavüz etme meydana gelse tazmin etme şekli farklı olur: Örneğin; bir kişi misli bir malı telef etse buğday veya şeker gibi olsa, aynı onun gibi bir mislini yerine bırakmak gerekir. Karşılığı verildiği zaman en iyi şekliyle vermek gerekir. Telef edilen şeye manen ve sureten yakın olanıdır. Kıyemi ise telef olmuş olsa kıymetini ödemek gerekir. Onun gibi mislini vermek kesinlikle mümkün olmaz. Eğer mali olarak mislini ödemesi olursa yine o da kıymettir.[6]
Kişi meşru bir yolla bir malı sahipliğine aldığı vakit artık ondan sonra o mal ona ait olur. Fakat cinnet, bunaklık, savurganlık, küçüklük veya bunlara benzeri şer'i bir engel bulunmadığı takdirde o malda tasarruf etmesine ve o maldan menfaat görmesine imkan vardır. Bu ihtisas başkasını o maldan tasarruftan veyahut fayda görmekten meneder. Ancak velayet vesayet veya keafalet gibi bu tasarrufu ve fayda görmeyi mubah kılacak şer'i bir neden bulunursa başkası o malda (vekil olarak) tasarrufta bulunabilir. Mülk ister menfaat olsun ister ayn olsun aynıdır. Zira Hanefilere göre "Menafi ve hukuk mülk kısmmdadır. Mal kısmında değildir. Buna göre "mülk"mal"dan umumidir. Mülk terim olarak "insanın malı inhisarına alması ve onda tek başına tasarrufda bulunması" demektir. Mülkiyet hakkı ve başka haklar ancak ve ancak dinin ikrarı ve itirafîyle meydana gelir. Başka yollarla meydana gelmez. Zira din; hukukun kökü ve esasıdır. Şeriatte hak doğuştan ve fîtraten bir hak değildir. O ancak ve ancak Allah (c.c.)'ın toplum huzuruna muvafık olarak fertlere bahşettiği ilahi bir hediye ve ihsandır. Velinin yahut vasinin ilim ve tasarruflan kendileri için doğrudan meydana gelmez. Ancak ve ancak başkasının yerine şer'i vekalet tarikiyle meydana gelebilir. Bunun için asıl sahip tasarruf ehliyeti yok iken yani kasır veya deli veya onlara benzeyen kişilerdir. Bunlar ehliyetlerinin noksanlığı ve olmayışı nedeniyle tasarruftan menedilmişlerdir. Bu sebepler ne zaman onlar giderse yine haklarına sahiptirler.[7]
Aslında mal tabii olarak temellüke kabildir. Fakat bazen kendisine arız olabilecek bir şey onu daimel evkat ve bazı evkalarda temellükü mümkün olmayan bir hale bırakır. Temellüke muvafık olup olmaması mukabilinden mal üç kısma ayrılır:
1- Hiç Bir Surette Temliki Ve Temellükü Kabul Etmeyen Mal:
Bu, yollar, köprüler, kaleler, tren yolları, nehirler, müzeler, umumi kütüphaneler, parklar vb. umumun menfaatine ayrılan şeylerdir. Bunlar toplumun genel faydalarına ayrıldığı için temellüke uygun değildir. Bunların hangisinde bu vasıf kaybolursa o zaman asli vaziyetine rucu ederler ki bu da temellüke uygun olmalarıdır. Örneğin; yolun ihtiyacı kalmadığı zaman veya iptal edildiği zaman temellüke uygun olur.
2- Meşru Bir Sebeple Temellükü Kabul Eden Mal:
Bunlar vakıf mallan. Hazine mallan yani konulann yanında hür mallardır. Örneğin; vakıf malı satılmaz, hibe ve bağış edilmez. Fakat yıkılırsa veya gideri gelirinden fazla olursa o zaman mahkemenin bunun bir başkasıyle değiştirilmesine izin vermesi caizdir. Hanefilere göre maslahat veya ihtiyaç zamanında vakfın arazisinin bir başka bir arazi ile değiştirilmesi caizdir. Yani adil ve zeki bir hakimin şu şartlarla vakfın değiştirilmesine izin vermesi caizdir.
1) Parayla satılması yine bir gayri menkul ile değiştirilmesi.
2) Tamamen faydalanmaz hale gelmesi.
3) Vakfı imar edecek bir gelirin olmaması.
4) Gabn-i fahişle satılmaması.
3- Hiç Bir Şart Koşmadan Temliki Ve Temellükü Caiz Olan Mal:
Bu yukarda geçen iki nevden başka kalan maldır.
Mülk iki kısma ayrılır: Tam mülk vardır ve nakıs mülk vardır.
a) Tam mülk: Mülkün sahibi için tüm şeriata uygun hakları meydana gelecek bir şekilde, eşyanın kendisine ve faydasına birlikte sahip ve malik olmaktır. O kişinin kendi mülkünden vazgeçmek veya iskat etmek veya muayyen bir müdet ile kayd etmek caiz değildir. Örneğin, bir kişi başka birinin mülkü olan ayni olan bir malı gasp etse yani zorla alsa, mal sahibi de "ben mülkümden vazgeçtim ve iskat ettim" dese o kişinin mülkiyeti gitmez ve aynı eskisi gibi sakıt olmaz yine kendisine bağlı olarak kalır. Zira malın sahipsiz meydanda kalması caiz değildir. Fakat bu, nakli kabul eder. Çünkü malın maliksiz olması caiz olmaz. Nakil yolu da satış gibi mülkiyeti nakleden akittir yahut vasiyet veya mirastır. Tam mülk, malikine sahip olduğu şeyde düzen, kusursuz menfaat, işletme, kullanma ve tasarruf hüriyeti kazandırır. O malı hibe ve bağış edebildiği gibi, vakıf edip vasiyet edebilir. Onu satabildiği gibi kiraya ve emanete de verebilir. Zira, malik mala ve menfaatine birlikte sahiptir. O malın zatında ve menfaatinde tasarrufu olduğu gibi yalnız olarak menfaatinde de tasarrufu olabilir. Malın sahibi kendi malını telef ederse za-min olaz. Zira bir kişinin hakkında hem zamin olması hem de sahip olması tasavvur olunmaz. Fakat diyaneten yani dini bakımından mukabele olunur. Zira kendi malını telef etmek haramdır. Bazen; hukuki bakımdan da ikaba müstahak olunabilir. Örneğin; sefihliği meydana çıksa üzerinde hacir oluşur.
b) Nakıs mülk: Bu yalnız olarak malın zatına, aynına veya yalnız olarak menfaatine sahip olmaktır, enfaat mülküne intifa hakkı denilir. Menfaat mülkü bazı evkatta muntefı için şahsı bir hak olur. Yani şahsa bağlıdır, memlükünün zatına ve aynın bağlı değildir. Bazı evkatta ayni bir hak oluyor daimel evkat memlükün aynına bağlıdır. Bu ikinci kısım munferi şahsına bağlı değildir. Bunun ismine irtifak hakkı denilirki ancak gayri menkulde olur. Yalnız ayn'a malik olmak: Bu aynın bir şahsın mülkü, menfaatin de bir başka şahsın olmasıdır. Bir şahsın evini bir başkasının oturması için vasiyet etmesi veya hayatı boyunca yahut üç sene müddetince arazisini ekmesi için vasiyet etmesi gibi. Eğer vasiyet eden ölürse, vasiyet edilen de bu vasiyeti kabul ederse evin veya tarlanın kendisi vasiyet edenin mirasçılarının mülkü olur. Menfaatinin mülkü de hayatta kalınca ve tayin edilen süre içinde vasiyet edilenin olur. Süre bittikten sonra menfaati de vasiyet edenin varislerinin mülkü olur. O zaman mülkiyetler noksansız olarak geri gelir. Şu halde akarın yalnız aynına malik olan ondan yararlanmaz akarın kendisi veya menfaatinde tasarrufta bulunmaz. Onun üzerine menfaatlerinin hakkını tam alması için -ayni fayda görecek olana teslim etmesi vacip olur. Bunu kabul etmezse aynı zamanda icbar olacak. Şu halde ayn'ın mülkiyeti daimidir. Daimul evkatda mülkiyet ile sonu gelir. Menfaatlerin mülkiyeti ise muv-vekket ve geçicidir. Zira Hanefilere göre menfaatiar miras olarak intikal olmaz. Menfaat mülkü için beş sebep vardır. Bunlar: İare, icare, vakıf, vasiyet,ve ibahedir.[8]
İare: Hanefi ve Malikilere göre; menfaati mukabelesiz olarak temlik etmektir. İare alan kendisi menfaat görür. Başkasına da bu menfaati verebilir. Kesinlikle o iareyi kiraya veremez. Zira iarenin akdi, lazım olan akdin kısmından değildir. Yani iarenin sahibi ne zaman isterse onu derhal bozdurmaya muktedirdir. İcare ise lazım olan akdin kısmındandır. Zayıf olan iarenin kendinden daha kuvvetli olan icareye tahammülü yoktur. Emanet ve iare olan bir şeyin icaresi sahibine zarar vermektedir. Şafii ve Hanbelilere göre ise iare başkasının ihtiyacını karşılamak için rnuvkaten bir şeyi kullanmak gayesiyle vermektir. İslâm'ın başında iare
iare gibi olsa o zaman masraflar ona aittir. Fakat o şey icare ile intifa etse, o zaman ayn'a yapılacak masrafın hepsi mal sahibine aittir. Ayn'dan bir kişi intifa ettikten sonra mal sahibi kendi malını isterse, aynı'ı mal sahibine teslim etmek lazımdır. Fakat teslimde zaran olursa o zaman teslim etmez, belki biraz tehir etmek caizdir. Örneğin; bir kişi bir tarlayı iare olarak ve icare olarak almış ise o tarlaya da yapılan ziraatın hasat vakti gelmemişse, hasat zamanına kadar tarlayı elinden vermeyebilir. Fakat ecr-i mislini vermek zorundadır. Menfaat hakkı geçici bir hak olduğu için gelecek sebeplerden biri ile sonu gelir.
i) İntifa edilen ayn'ın yok olmasıyle veya menfaat edilemeyecek bir duruma gelmesiyle örneğin> zirai bir arazinin çoraklaşması, evin yıkılması veya zirai bir arazinin tuzlanması, eğer bunlar mal sahibinin taksi-ratiyle meydana gelmiş ise onun yerine başkasını vermek zorundadır. Örneğin; bir kişi arabasına ücretle binsin diye bir kişiye söylüyor, daha sonra o araba bozuluyor, onun bedelinde başka bir araba getirip vermek zorundadır.
ii) Tayin olunmuş intifa zamanının sona ermesiyle.
iii) Hanefilere göre; intifa edenin ölmesiyle. Zira Hanefilere göre; İntifa mal olmadığı için, miras olarak intikali olmaz.
iiii) Eğer intifa iare veya icare yoluyla ise mal sahibinin ölmesiyle sona erer. Zira iare sevap bir akittir. Onun için teberru edenin vefatiyle sona varır. Hanefilere göre kiralanan malın mülkiyeti mucirin yani kiralayanın varislerine gider. Şafii ve Hanbelilere göre; iare gayrı lazım bir akit olduğu için iareye verenin veya varislerinin bundan rucu etmeleri caizdir. İsterse müddeti belli olsun isterse olmasın aynıdır. Malikilere göre: İarenin müddeti belli olmuş ise o zaman iare lazım bir akittir. Malikilere göre kim bir hayvanı veya arabayı tayin edilmiş bir yere kadar iare ederse o yere yetişmeden evvel çevirmesi caiz değildir. Yoksa onu iare edilen şeyden mutad şekilde intifa edilecek kadar durması lazım gelmezdi. Cumhura göre; iare, iare edenin veya iare alanın ölümüyle sona ermez. Aynı bu tarzda da icare de akti yapanlardan birinin vefatiyle sonu gelmez. Zira icare satış akdi gibi lazım olan bir akittir. Fakat intifa vasiyet veya vakıf usuliyle bir usul yoluyla olsa o zaman vasinin vefatiyle intifa hakkı sona gelmez. Zira vasiyetin zamanı vefatından sonra başlar. Aynı tarzda, vakfedenin ölümüyle de sona varmaz. Zira vakıf ya müebbettir veya muvakkattir. Yani müddetin sona varmasıyle mukayyettir.
İrtifak hakkv Bir akarın (gayri menkul) üzerinde başka bir şahsın mülkü olan birdiğer akarın menfaati için sabit olan haktır. Bu hak da devamlı olarak devam eder. Bu her iki akarın sahiplerine bakmayarak hatta ki bu iki akarın devamı olsa bu hak da kesin olarak devam eder. Bu haklar komşuluk hakkı, kat çıkma hakkı, saçaklık, kanalizasyon hakkı, geçiş ve sulama hakkı gibi haklardır.
Sulama hakkv Araziye su vermek için belirli olan bir fayda görme sırasıdır. Veya ağacı, ekinleri su vermek için hak edil hakla: Buna bağlıdır. Şefeh hakkı insan ve hayvanlar için veya ev ihtiyacı için kullanma hakkıdır. Şefe: Cemisi şıfah kenar ve tir Burdaki şefeh ise dudak demektir. Bu hak bu isimle fcme hakkı olsun veya sulama hakkı olsun dörde ayrılır: ve tanker gibi şahsi kaplarda saklanan
Rasûlullah (s.a.v.) su satışını nehyetti. Fakat taşınan ve saklanabilen kadarı ayrılmıştır. Yani onun satışını caiz etmiştir. Fakat bir kişinin bu suya ihtiyacı çok olsa ve susuzluktan telef olacağından korksa, ölüm tehlikesinden kendini kurtarmak için, zoraki de olsa o suyun kıymetini vermek suretiyle ihtiyacı kadar alabilir. Zira mecburiyet başkasının hakkını iptal etmez.
2) Kaynak, Havuz, kuyu gibi bir şahsın tabusu olan sular: Öyle sulardan da herkesin kendileri için ve hayvanlarına içirme hakkı vardır. Fakat onlar için sulama hakkı yoktur. Eğer su sahibi onları bu sudan men ederse, onlar da kendilerine yakın olan bir su bulamadıkları takdirde öyle kimselerle muradlarma yetişinceye kadar münakaşa ve mücadele edebilirler.
3) Nil, Dicle, Fırat ve bunlar gibi büyük nehir sulan: Öyle nehirlerden kimseye zarar vermemek şartiyle umumi olarak herkesin hakkı vardır. Kendisi için, hayvanı ve arazisi için fayda, yararlanma ve intifa hakkı vardır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar şu üç şeyde ortaktır: Su, otlaklar ve ateş." Başka bir hadiste ise "zarar vermek ve zaran misli bir zararla karşılamak yok."
4) Sulama kanalları ve bir kişinin mülkü olan çay ve dere sulan; bunda tüm insanların, ve onların hayvanlan için içme hakkı vardır. Fakat sulama hakkı yoktur. Eğer sulama, sahibinin izni olursa o zaman o sudan arazisine su vermek için, hakkı vardır.[9]
Su yolu hakkı:
Bu, suyun kendi yerinden yani aktığı yerinden uzak olan arazi malikinin, arazisine su vermek için komşusunun mülkünden kendi arazisine su bırakmak hakkıdır. Komşusunun suyun geçmesine engel olmasına hakkı yoktur. Eğer engel olursa kendi zararını defetmek o suyu zor kullanarak oradan icra ve akıtmak için onun hakkı vardır.
Kanalizasyon yolu hakkı:
Bu yer üstünde veya borular halinde ihtiyaç fazlası veya kullanmaya elverişli olmayan suları ana kanala veya depoya icra etmek için i-cad edilen kanaldır. Örneğin; evlerde kullanılan sular, yağmur sularını veya ekilecek tarladan fazla suyu atmak için meydana getirilen kanallar gibi. Bununla su yolu hakkı arasındaki fark şudur. Su yolu, tarlaya lazım olan suyu getirmek için yapılır. Diğeri yani meskil ise kullanmaya elverişsiz olan suyu araziden veya evden atmak içindir. Bunun hükmü de su yolu hakkının hükmü gibidir. Hiç kimsenin men etmek için hakkı yoktur. Fakat açık olarak bir zararı olursa engel olabilir.
Geçiş hakkı:
Bu, dahili kısımlardaki gayri menkul malikinin mülküne yetişebilmesi için geçeceği yol hakkıdır. Bu, isterse umumu yol olsun isterse hususi bir yol olsun aynıdır. Fakat umumi yoldan tüm insanın geçme hakkı vardır. Hususi yol ise maliklerinin buradan geçmeye bir de kapılarını ve pencerelerini bu tarafa açmaya hakkı vardır. Buradan geçmek isteyenlere karşı bunu kapatmaya hakkı vardır. Zira hususi yol demek onun adiyle tapusu vardır ve onun mülküdür. Umumi ise onun aksidir. Umumu yoldan geçmek isteyenlere karşı yolu kapatmaya kimsenin hakkı yoktur.[10]
Komşu hakkı:
Komşu iki nevidir. Yan komşu bir de üst komşu, vardır. Bunlara göre iki hak vardır:
1) Üstün hakkı: Üst kat sahibinin her alt kat sahibi üzerinde sabit v olan haktır.
2) Yan komşuluk haktır. Bu her iki komşudan her birinin diğeri üzerinde sabit olan haktır. Üsttte oturanın alt taban üzerinde oturma hakkı vardır. Bu hak daimel evkat devam etmektedir. Zira alt katın veya akarın tamamının yıkılmasıyle yine o hak kayb olmaz. O şahıs veya varisleri irade ettikleri zaman, o hakkı meydana tekrar getirebilirler. Üst kat veya alt kat sahiplerinin, dairelerinde diğerine zarar verecek bir surete aykırı bir harekete bulunmamaları gerekir. Alt kat yıkılırsa sahibinin bir daha yapması gerekir, yapılmadığı takdirde mahkeme icbar eder. Mahkeme karan reddederse üst kat sahibi yapar, şayet mahkemenin veya alt kat sahibinin müsadesiyle yapmış ise harç etmiş olan masrafları alt kat sahibinden alır. Eğer müsadesiz yapmış İse gitmiş olan masrafları almaz. Fakat tamam olduğu takdirde binanın kıymetini alır. Zira harcama yapmak için onun vekili değildi. Yani komşuların birbirlerine karşı yalnız olarak bir hakları vardır. Bu hak da birinin diğer komşusuna zahir bir fahişe ve hesabına gelmeyen bir kötü şey vermemesidir. Bu binadan intizar olunan menfaatin aksi olduktan sonra her şey zarardır. Örneğin, oturulmaz hal alması veyahut binanın yıkılmasına veya zayıflamasına neden olan bir zarar gibi, tüm komşuluklarda zarar verme caiz değildir.
Alt-üst komşuluktaki zarar verip vermeyeceği bilinmeyen, durumu kuşkulu tasarruflara gelince; örneğin; alt kattaki kişinin dairesinde bir pencere ve kapı açması veyahut üst kattaki kişinin tavana zarar vermesi, ihtimal olan ağır bir şey koyması, bu gibi tasarruflar cihetinde görüşler muhteliftir: Ebu Hanifeye göre, komşunun müsaadesi yoksa şahıs bu tasarruftan menedilir. Zira mal sahibinin kendi mülkündeki başkalarının hakkını da alakadar tasarruflarında aslolan haram ve yasaktır. Zira bu mülk yalnız olarak onun değildir. Onun için kesinlikle zarar olmayacağı bilinmedikçe öyle şeylere karışmaması gerekir.
İmam Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre mülk sahibi başkasına zarar vermemek şartıyle mülkünde tasarruf etmekte serbesttir. Örneğin; üst kat sahibi kendi mülkünde tasarrufu caizdir. Fakat zarar olacağı muhakkak olarak bilinirse yalnız bundan men edilir. Fakat bundan başkasına men olunmaz. Bu görüş umumlu ve iyi bir görüştür. Zira bu uyum yan komşuluk ile üst komşuluğun her ikisinin hükmü de bir olur. Bu da açık bir zarar olmadıkça mülkte tasarrufun mubah olmasıdır. Eğer bir zarar meydana gelirse bu zararın ödenmesi gerekir. Bu zarar ister bir sebebe bağlı olsun isterse sebebe bağlı olmasın aynıdır. Bu görüş bütün mezheplerin görüşüdür. İrtifak hukukuna bağlı üç husus:
1- İrtifak hakkı ile şahsa bagh olan intifa haki arasındaki olan fark:
a) İntifa hakkı amdır yani menkulde olduğu gibi akarda da yani gayrı menkulde de olur. Örneğin; kitap iare etmek, araba kiralamak gibi bu menkulün misalidir. Gayri menkulün örneği ise akan vakfetmek veyahut vasiyet etmek, icar veya iare vermek gibi irtifak hakkı ise daimel evkattır ve gayrı menkule bağlıdır.
b) İntifa hakkı şartsız olarak vasfı adına veya şahsı adına veyahut muayyen bir şahıs için vardır. İrtifak hakkı ise akar için vardır. Komşuluk hakkı ise akar için olduğu gibi bir şahıs için de olabilir.
c) İntifa hakkı şahsa bağlı olsa geçicidir. Biraz önce geçtiği gibi muayyen hallerde son bulur. İrtifak hakkı ise sahipleri birden fazla olsa bile, akara tabi olarak devamlı olarak bir haktır.
d) İntifa hakkının miras olması, daha önce açıkladığımız gibi fa-kihler arasında ihtilaflı bir konudur. İrtifak haki ise miras olarak onu mal saymayan Hanefilere göre dahi, intikal eder. Zira o akara tabidir.
2- İrtifak hakinin hususiyetleri:
Şu halde irtifa haklannm hükmüne göre ikiye ayrılır:
a) Umumi hükümler: Bu haklar sabit olduktan sonra varlığı bir kimseye zarar vermedikçe baki kalır. Varlığı bir zarar ve eza getirirse giderilmesi lazım ve elzem olur. Örneğin; kirli sulan atmakta kullanılan ana yoldaki kanal kaldırılır. Su yolu hakkı -eğer intifa edenlere zarar verirse engel olunur araba ters olarak gitmek veya aşın hız yapmak gibi-başkalanna zarar verecek bir şekilde kullanılacak olursa o zaman ana yolda hızına mani olunur. Zira hadis-i şerifte "zarar misli bir zararla izale olunmaz." buyurulmaktadır. Bir de ana yoldan geçmek, yapılmaması mümkün olan hususlarda başkasına zarar vermemek şartına bağlıdır.
b) Hususi hükümler: Bunlan ileride zikredeceğiz.
3- İrtifak haklarının nedenleri:
İrtifak haklan türlü nedenlerden meydana gelir. Bunlann açıklaması şöyledir:
i) Mürur-ı zaman: Bu, insanlann sübut bir vaktini bilmediği geçmiş zamandan beri bir akann irtifak hakkının mevcud olması demektir. Örneğin; başka bir arazi üzerinden suyu ondan başka bir araziye geçirme veya ondan fazla suyu atma hakkı olan zirai bir arazinin miras olarak intikali gibi. Zira eskisi gibi görünen odur ki, bu hak meşru bir nedenle meydana gelmiştir. Aksi sabit olmadıkça insanlann hallerini iyiye hamletmek esastır.
ii) Akitlerdeki şartlar: (Akan satarken) satıcının alıcıya kendisinin or-dan geçme hakkı bir de kendisinin mülkü olan bir başka araziye oradan su geçirme hakkını şart koşması gibi, bununla her iki hak da meydana gelir.
iii) Umumi ortaklık: Ana kanalizasyon şebekesindeki, nehirlerdeki ve yollardaki irtifak haklan gibi. Bu yerlere yakın olan her akarın buralardan geçmek, sulamak ve ihtiyaç fazlası sulan atmak gibi haklan vardır. Zira öyle menfaatler insanlar arasında ortaktır. Diğerlerine zarar olmamak şartıyle öyle yerlerden fayda görmek caizdir.
Tam Mülkiyetin Nedenleri
Şeriatte tam mülkiyetin kaynaklan veya nedenleri dörttür. Bunlar; mubah bir şeye el koymak, halefiyye yani (geriye miras bırakmak gibi) akitler veya malik olunan bir şeyden tevellüd (meydana gelmektir). Bu sebepler tekadüm yani başkasına bağlı bir mülkü uzun bir müddet elde bulundurma ve hıyazet yani bir şeye sahib olmak bu ikisinden başka diğer dört sebepler şer'i sebeplerden sayılmıştır. Zira Islâmî ölçülere göre hıyazet ve tekadüm mülkiyeti kazandıran şer'i bir sebeplerden değildir. Yalnız bu, hakimlerin vaktini almamak ortaya gelecek isabet zorluklandan kaçınmak için ve hakkın aslı üzerindeki şüpheden dolayı, onun üzerinden belli bir zaman geçmiş hakkı elde etme yolunda meydana gelen davanın mahkemece dinlenmesine bir mani teşkil eder. Belli olan zamanın takdiri ise: Fakihler bunun miri arazilerde on sene, vakıflar ve hazine mallannda otuz altı sene ile belli etmişlerdir. Sahibi lehine bu hakkın ikrar edilmesi ve aynı zamanda kendisine teslim edilmesi diyaneten vacip olur. Zira kim başkasının malına el koyarsa şer'an hiç bir şekilde o mala sahip olamaz. Bir de aynı bunun gibi, İslâm hak sahibinin uzun bir zaman dava açmamasının hakkı iskat edeceğini de kabul etmez. Zira "tekadüm ve hıyazet nedeniyle haklar kazanılması veya sakıt olması insafa, adalete ve ahlaka aykın olan bir prensip ve hükümdür. Gasıbm gasb ettiğine, hırsızın çaldığına sahib olması bu prensibin asılsız bir delil olduğuna yeterli bir örnektir. Fakat İmam Malik el-Mudevvenede şöyle demiştir: Hıyazet nedeniyle mülkiyetin kökten gitmesi kanaatini izah etmiştir. Bunlarla beraber hiyazete bir müddet belli etmemekte ve bunun tayinini hakime bırakmıştır. Fakat bu müddetin tayini ve belirlenmesini mürsel bir hadisle amel ederek bir sınır getirmek mümkündür.[11]
Kim bir şeyi hasmına rağmen yirmi sene elinde bulundurursa o, o şeyde hasmından dahafazla hak sahibidir."
Mubaha el koyma:
Mubah: Belli bir kişinin mülküne dahil olmamış ve temellüküne de İslâm ölçülerine göre bir engel bulunmayan maldır. Kara ve deniz av hayvanlan, otlak, odun, kayanağındaki su, sahradaki ağaç gibi.
a) Bu daha önce kimsenin mülkü değilken esnada bir şeyin üzerinde mülkiyet meydana getiren sebeptir. Örneğin; miras, akit vb. başka mülkiyet sebeplerinden bir mülkiyyetin sebeplerinden olan bir sebep bulunmamaktadır.
b) Bu fiili bir sebeptir. Kavli değil. Şu halde bil fiil veya el koyma suretiyle meydana gelir. Bunu yapan isterse deli, çocuk veya onun üzerine hacir konulmuş olan kişiler gibi olsun fark yoktur, hepsi aynıdır. Fakat bunların alışverişleri sahih değildir. Fakat başkalan bunlara vekil olursa bunların alış-verişleri sahih olur ki bu da fiili bir sebep değildir.
Mubahı elde bulundurmak ve sahip olmanın iki şartı vardır: Birincisi, hiç bir kimse o şeye sahib olmamıştır. Zira Rasûlü Zişan (s.a.v.) Efendimiş şöyle buyurmuştur:
Kim erken gitse daha evvel bir müslümanın el koymadığı şeye el koyarsa o onundur."
İkincisi, mülkiyetin istemesi olmalıdır. Zira insanın istemesi ve kasdı olmadan mülküne bir şey dahil olsa ona sahip olmaz. Örneğin; insanın kucağına bir kuş düşse onun maliki olmaz. Bir insan avı yakalamak için ağını koyarsa ağa düşene sahip olur. Fakat ağını kurutmak için serse ona düşen şeye sahip olmaz. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır.
Zira tüm işler niyetlere göredir."
Mubaha El Koymanın Dört Çeşidi Vardır:
Ölü bir araziyi ihya etmek suretiyle:
Şu halde ihya, harabe olan bir araziyi ıslah etmektir. Ölü arazi kimsenin mülkü değildir olmayan, beldenin haricinde kalan ve kesin bir surette istifade edilmeyen bir arazidir. Bir insanın mülkü olan veyahut beldenin içinde yahut beldenin dışında olan, fakat belde halkının davarlarını otlattığı veya odun topladığı bir yer ölü arazi değildir. İhyadan mülkiyet meydana gelmektedir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
Kim ölü bir araziyi ihya ederse artık o arazi onundur." Cumhura göre bu ihya ister devletin izniyle olsun ister olmasın fark yoktuf. Fakat Ebu Hanife ve Malik'e göre şartsız olarak devletin izni lazım ve elzemdir. Ölü araziyi ihya, onu intifaya müsait bir hale getirmektir, örneğin; ağaç dikmek, ekmek, bina yapmak, sürmek, kuyu açmak gibi. Araziyi ıslah edeceğini meydana getirme işlerine fıkha göre buna "tahcir yani taşla çevirme" denilir. Üç sene müddeti vardır. Zira Hz.Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur:
Taşla çevirenin üç seneden sonra (o arazide) hiç bir hakkı yoktur. İnsan hakları ve İslâm, insanın doğuştan elde ettiği haklan tarih boyunca hep tartışıla gelmiştir. Bu konuda deklarasyonlar ve hukuki metinler kayıt altına alınmıştır. Batılılar; insan hakları konusunda öncülüğün kendilerine ait olduğunu iddia ederler, gerçek de ise hürriyet, eşitlik, yaşama hakkı, yargılanma hakkı, ırz namus ve özel hayatın masumiyeti şeref, kıymet ve haysiyetin korunması İslâm'ın bin dört yüz yıl Önce garanti altına aldığı haklardan bazılarıdır. Bu haklar günümüz batı dünyasında olduğu gibi kağıt üzerinde kalmamış uygulamaya da konularak her din ve ırktan insanın arasına sunulmuştur. İslâm'da insan haklarından bahsedildiği zaman Allah tarafından garanti altına alman haklar anlaşılır. Bu anlayış çerçevesinde hiç bir fert veya kuruluş Allah tarafından verilmiş olan bu haklan geri alma yetkisine sahip değildir. Birleşmiş Milletler ya da diğer milletler arası kuruluşlann tüzükleri, yönetmelikleri veya deklerasyonlan Allah tarafından dokunulmaz kılman haklarla, katiyyen mukayese edilmez. Zira onların herhangi bir zorlayıcılığı bulunmazken İslâm'ın belirlediği haklar, İslâm inancının bir parçasını teşkil eder. Dolayısıyle bütün müslümanlar bu haklan kabul etmeyi ve uygulamayı bir sorumluluk olarak görürler. Zira Kur'an'm belirlediği bir hususun inkân küfür, ihmali ise zulümdür. Hz. Peygamber devrinde bulunmayan bazı meseleler sonradan ortaya atılmıştır.
ON YEDİNCİ BÖLÜM
EHLİYET
[12] Ehliyet: Terim olarak ehliyet "münasip, mutabık, uygun ve layık demektir. Şeriatte ise kişinin, kendisi için şeriata uygun olan haklarının olması ve bunların kişi üzerine vucubu ve tasarruflarının sıhhati için münasip olmasıdır.
Ehliyetin iki nevi vardır:
Vücup ehliyeti, Eda ehliyeti.
Vücup ehliyeti: Bu şahsın ilzam ve iltizama denk ve münasip olmasıdır. Yahut şahsın, malından telef edilenin kıymetini almayı hak etmesi gibi onun lehine olan hukukun subutu veya satılan malın bedeli ve semenini ve borcun bedelini vermeyi iltizam etmesi gibi hakların üzerine vacip olması için münasip ve denk olmasıdır. Şu halde bu ehliyetin iki şıkkı vardır.
a) İcabi unsur. Bu, kişinin hukuk kazanmaya münasipliğidir. Örneğin; alacaklı durumunda olması gibi. Bu ilzam veya alacaklı olma unsurudur.
b) Selbi unsur: Bu, kişinin bir takım sorumluluklar ve iltizamat yüklenmesidir, örneğin; borçlu durumunda olması gibi. Bu, iltizam veya borçluluk unsurudur. Bu ehliyetin varlığının esası hayat yahut insan olmadır. Bütün insanın hatta ve hattaki ana karnındaki ceninin bile vücup ehliyeti vardır.
Fıkıhta ehliyet şahsiyetle beraber başlar. Şahsiyetlen ayrı olmaz. Onun vasıflarından bir vasıftır. Şahsiyet İslâm fıkhında ceninin ana rahminde oluşmaya başlamasıyle başlar ve şahsın ölmesiyle sonu gelir. Ehliyetin selbi unsuru yani borçluluk, şahsiyette başka bir şeyin varlığını da gerektirir ki, o da zimmettir. Zimmet, var farzedilen şer'i bir vasıftır. Mesela kişide içinde borçların ve şahsın üzerine tertiple gelen iltiza-matın cem edildiği itibarı bir kap gibi olur. Bunun için, kişi için hakkın sübutu onda ehliyetin bulunmasına bağlıdır. Üzerinde borçların sabit olması ise her şahısta bulunması farzedilen itibari kabın bulunmasına bağlıdır ki. O da zimmettir. Örneğin; istiare şeklinde şöyle denilir. Filancanın filancanın zimmetinde kesin şu kadar borcu veya parası vardır. Vücup ehliyeti iki nevidir: Nakıs ve kamil.
1- Nakıs Vücup Ehliyeti:
Kişinin yalnız lehindeki birtakım hakların sabit olması için münasip olmasıdır. Şu halde bu ehliyet onu borçlu değil de alacaklı olması için, ilzama ehil yapar. Bu ehliyet cenin İçin daha dünyaya gelmeden önce ananın döl yatağmdayken hasıl olur. Bu ehliyetin noksaniyetinin sebebi ikidir.
a) Çocuk, bir taraftan annesinin bir parçası diğer tarafta da annesinden ayrıldıktan sonra bir insan sayılır. Bunun için çocuğun lehine olan bazı zaruri haklar, çocuk için meydana gelir. Aynı zamanda kabule ihtiyacı yok olan haklardır. Bunlar da dört nevi'ye ayrılır:
1) Ana-babasmdan sülalesi sabit olur.
2) Kendisine vasiyet edilen haklar sabit olur.
3) Kendisine vakfedilen vakfın gelirinden hissesini hak eder.
4) Miras bırakan akrabasından miras sabit olur.
Miras, cenin erkek ve kız farzedilerek iki diye taksim edilir ve aynı zamanda en büyük pay bekletilir. Fakat ceninin mülkiyeti yoktur. Zira ceninin mülkiyeti ancak ve ancak sağ olarak dünyaya gelirse o zaman çocuğun hak üzerinde mülkiyeti sabit olur. Eğer ölü olarak dünyaya gelirse o zaman onun payı diğer hak sahiplerine verilir. Örneğin; vasiyet edilen mal vasiyet edenin veresesine dağıtılır. Vakfm geliri başkası olan hak sahiplerine verilir. Cenin için miras hissesi başka veresesine verilir. Velhasıl ceninin zimmeti nakıstır. Tüm haklarının sübutu kendisine iltizam etmeye kuvvetli yapacak kamil bir zimmeti yoktur. Vakıfta ceninin hakkının sabit olması Hanefi ve Malikilerin görüşüdür. Şafii ve Hanbelilerin görüşüne göre ise ceninin mülk edinme hakkı yoktur. Ancak ve ancak vasiyet ve miras yoluyla mülk edinebilir. Şafii ve Hanbelilere göre vakıfta derhal temellük etme olması şarttır. Ceninin ise temellük etmesi yoktur. Satın alma ve hibe gibi kabule lazım olan haklara velisi yani babası veya dedesi onun yerine el atsa da sabit olmaz. Zira öyle şeylere zaruret olmaz. Zira eğer öyle olursa o zaman ilzam meydana gelir ki halbuki cenin iltizama ehil değildir. Başkası için olan vacipler ve iltizamat ise onu ilzam etmez. Örneğin, muhtaç olan akrabasının nafakası gibi. Hanbeli fakihleri ceninin akrabanın nafakasının onun malından verilmesi vacip olduğu kanaatindeler.
2- Kamil Vücup Ehliyeti:
Bu şahsın kendisi lehinde haklar sabit olması ve mükellefiyetler veya iltizamat yüklenmesi için uygun ve münasip olmasıdır. Bu ehliyet, ceninin sağ olarak doğduğu zamandan itibaren hayatının tüm zamanlarında vardır. Bu şekilde epey haklar ve mükellefiyetler vacip olmaya münasip ve mutabık olur. Bu şekildeki olan ehliyete sahip olmayan bir insan yoktur. Doğumun meydana gelmesini sınırlamak hususunda mezhepler iki görüşe ayrılmıştır.
Cumhura göre ehliyet ancak ve ancak çocuğun sağ olarak meydana gelmesiyledir. Hanefilere göre vücup ehliyeti ceninin sağ olarak meydana geldiğinin belirtilerinin açıkça ortaya çıkması ile olur. Çocuk doğduktan sonra kendisiyle beraber haklan da meydana gelir. Bu haklar Veliye veya vasiye çocuk namına başlamak imkanı veren tasarruf neticesinde çocuk için meydana gelen haklardır. Çocuk lehine hibe edilen veya onun için satılan şeyi temellük etmek gibi, eğer çocuk üzerine vacip olan şeyler olursa: Bu, ister Allah'ın hakları olsun ister kul hakları olsun, çocuk adına kendi malından ödenilebilen bütün haklardır.
a) Toplumlardaki olan mali bedeller: Örneğin; kiralık evin ücreti, satın alman eşyanın semeni gibi, veya da cinayetle ilgili fiillerindeki malî bedeller. Örneğin; telef olunan başkasına ait olan eşyanın bedeli gibi.[13]
b) Devlete vereceği mali bedeller: Örneğin; öşür. Zira; arazinin vergisi gümrük, bina gelir vergisi vb.
c) Zenginliğe bağlı içtimai münasebetler, örneğin: Akrabasının nafakası, Ebu Hanife ve Ebu Yusufa göre; sadaka-i fıtr, Cumhura göre malın zekatı. Bu zekatta muhtaç fakirlerin genel vasfıyla da toplumun maslahatının muhafazası vardır. Bu, hususi olarak devrimizde mevcut şartlar dolayısıyle en iyi ve aynı zamanda amel edilmesi en mutabık ve münasip olan fikirdir. Hanefiler ise çocuğun malından zekat farz değil demişlerdir. Zira onlara göre zekat bir mali ibadettir. Halbuki çocuk ancak ve ancak bulûğdan sonra dini hükümlerle mükellef olur. Bu konuda şunu da hatırlayalım: Vücup ehliyeti nakıs olmazsa bile yine çocuğun akitleri meydana getirmesinde kesinlikle bir tesiri yoktur. Şu halde mümeyyiz olmayan bir çocuktan meydana gelen bütün tasarruf, vasiyet veya bağış gibi ne kadar çocuğun lehinde de olsa bile batıl sayılır. Zira bir sefer onun sözü kabule şayan değildir. Aynı bunun gibi mümeyyiz olmayan bir çocuğun üzerine namaz, oruç, hac gibi dine bağlı olan ibadetler farz değildir. Mali zimmet ise doğumuyla çocuk üzerinde mükemmel bir surette başlar ve ölünceye kadar ondan ayrılmaz.[14]
Eda ehliyeti:
Bu, şahsın kendisinden türlü tasarruflar şer'an itibarlı yani makbul olacak bir surette meydana gelmesine münasip olmasıdır. Bu sorumlukla aynı zamanda muradiftir. Yani eş anlamlıdır. Namaz, oruç, hac ve diğer başka Allah haklarına ve kişilerden meydana gelen kavli ve fiili tasarruflara şamil gelmektedir. Namaz ve insanın eda ettiği diğer başka ibadetler insandan farzı iskatden eder. Başkasının malından zarar vermek ise sorumluluğu meydana getirir. Bu ehliyetin hasıl olma temeli ise ayırmak yahut akıl ve idraktir. Her hangi bir şahsın eda ehliyeti varsa, oruç gibi dini ibadetleri ve akitler gibi medeni tasarrufları sahih olarak kabul edilir. Cenin için bu ehliyet temelden yoktur.
Temyiz yaşından evvel çocuk için de yine ehliyet yoktur. Temyiz yaşı yediyi bitirdikten sonra başlar, şu halde yedi senesi bitmeden evvel bu ehliyet onun için yoktur. Deli de temyiz yaşından evvel çocuk gibidir. Tasarrufları üzerine şer'i hükümlerin terettüpü yoktur. Deli ve çocukların akitleri de batıldır. Fakat onlar bir cinayet işlerlerse veya başkasının malına ve canına cinayet işlerlerse mali olarak onlara ceza verilir. Velisi yani babası veya dedesi veyahut vasisi yedi yaşını bitirmeyen çocuğun veya delinin ihtiyacı olan tasarrufları ve akitleri yapmak zorundadırlar. Eda ehliyeti ikiye ayrılır:
a) Kamil eda ehliyeti: Bu bir şahsın hiç kimsenin reyine bağlı olmadan İslâmî ölçülere göre geçerli sayılacak bir surette bizzat tasarruflarda bulunmaya mutabık ve münasip olması demektir. Bu akıllı olan ve baliğ olan kimseden meydana gelir. Bu şekildeki olan kimse, hiç kimsenin iznine ihtiyacı kalmadan tüm akitleri yapabilir.
b) Nakıs eda ehliyeti: Kişinin yalnız bazı tasarruflara ehil olmasıdır. Bunlar geçerliliği başkasının reyine bağlı olan tasarruflardır. Bu, ehliyet: Çocuğun yedi yaşı bitiminde buluğa kadar devam eden ve temyiz zamanında meydana gelir. Yalnız, temyiz ve idrak zayıflığı olan matuh yani bunak da mümeyyiz çocuk gibidir. Mümeyyizle matuh arasında kul haklarıyle Allah haklarını eda etmesinde fark vardır. Mümeyyiz çocuk iman, küfür, namaz, oruç, hac gibi Allah haklarını eda ederse sahih olur. Fakat öyle ibadetleri yapması için zorlanmaz. Fakat alıştırmak ve tedip için hükmedilir. Onun fiili zimmetine bir itab getiremez, örneğin: Namaza başlasa devam etmesi lazım değildir. Bunun gibi namazını bozsa da kaza lazım olmaz. Fakat kul haklarında imam Şafii ve Ahmed'e göre; çocuğun tasarrufları ve akitleri batıldır. Hanefılere göre ise çocuğun mali tasarrufları üçe ayrılmıştır. Üçü de yukarıda izahı olmuştur. Cumhur'a göre erkek olsun kız olsun onbeş yaşını tamamlamasıyle baliğ olur. Buluğ ya erkek çocuğun ihtilam olması, kız çocuğun adetini görmesi gibi fıtri alametlerinden birinin nin görülmesiyle olur. Fetva ve muteber olan görüş buna göredir.
Ebu Hanife bulûğ yaşını kızlarda onbeş, erkeklerde onsekiz olarak takdir etmiştir. İmam Malik her ikisi için de on sekiz yaşın bitimi ile hüküm etmiştir. Bulûğ aklın belirtisi olduğu için, bu ehliyetin bulûğ ile bağlantısı olmuştur. Zira bulüğden önce aklın noksanlığı bulunmaktadır. Bunun için bir kişi yalnızca bulûğa ermesiyle akıllı hükmünü alır. O zaman ehliyete arız olan şeylerden biri arız olmadığı zaman da onun eda ehliyeti kamil olarak meydana gelir. Bunun için insan bütün şer'i emir ve haramlara ehil olur. Yani emri yerine getirmek haramı da yapmamak gerekir. Öyle yapmasa kesinlikle günahkar olur ve Allah'ın azabına duçar ve müstahak olur. Çocuk üzerine bunun muhtelif yaptıkları terettüp olur. Şer'an bütün yaptıkları veya kendisinden meydana gelen cinayi suçlarından yargılanır. Bütün fakihlere göre, çocuktan sadır olan küfrü muteber olarak kabul etmişlerdir. Fakat dünyada kendisinden sadır olan küfrün hükmü bakımından sahih olup olmayacağında ihtilafları vardır. Ebu Hanife ve Muhammed'e göre çocuğun mürtedliği muteberdir ve aynı zamanda o sebebi dolayısryle mirastan sakıt olur. Kendi hanımı da boş olur. İmam Şafii ve Ebu Yusuf a göre dünyevi hükümlerde çocuğun irtadına hükmedilmez. Mirastan mahrum olmaz. Riddet nedeniyle onun hanımı da boş olmaz. Zira mürtedliğin mutlak olarak zararı vardır. Onun için çocuğun mürtedliği de sahih olmaz. [15]
Ehliyetin kısımları:
Geçmişten anlaşılan şudur: İnsanın ehliyeti ana batınında hayatının başlamasından, kişiliği tam kemale yetişen bir zamana kadar beş devirden veya beş kısımdan geçer. Cenin devri yani temyizin yetişmediği devir. Çocukluk devri, temyiz devri, bulûğ devri ve rüşt kısmı.
Birinci devir cenin devrû Gebeliğin ibtidasıyle başlar. Doğum ile sonu gelir. Bu devirde cenin için daha evvel geçtiğimiz zaruri cihetiyle dört hukukun hasıl olmasına imkan veren nakıs vücup ehliyeti medana gelir. Çocuğun bu devirde eda ehliyeti ve mali zimmeti yoktur.
İkincisi çocukluk devri: Doğum ile başlar temyiz zamanına kadar devam eder. Bu ise çocuğun yedi yaşına basmasıdır. Bu devirde mümeyyiz olmayan bu çocuk için vücup ehliyeti kendiside kamil olarak sabit olur. Bunun için bütün hakları yapabilir. Çocuğun velisinin onun namma yapmış olduğu bazı tasarrufların neticesi olan sorumlulukları iltizam edebilir. O çocuk için bir şey satın alınsa veya bağış edilse o şeye sahib olur. Ve mali karşısında bedeli vermesi çocuğun üzerine vacip olur. Kamil bir zimmete sahiptir. Fakat eda ehliyeti yoktur. Bütün sözleri geçersizdir. Akitleri batıldır. Hibeyi veya vasiyeti kabullenmek gibi hepsi kendi menfaati için olsa bile yine akitleri hükümsüzdür. Şu halde velisi kendisine musade etse de mümeyyiz olmayan küçüğün tasarrufları yine hükümsüzdür. Bütün fiilleri de geçersizdir. İsterse fiilleri, namaz, oruç gibi dini, isterse satılan malı vediayı veya ödünç parayı teslim almak gibi medeni olsun, yine geçersizdir. Vurma, kesme, öldürme cinayetleri ise kısas ve tevkif gibi bedene bağlı cezaların yerine getirilmesini gerektirmez. Kendine miras bırakacak bir kimseyi öldürse kendisine ceza lazım olmadığı gibi mirastan da mahrum olmaz. Fakat telef ettiği canların ve malların muhafazası için, telef ettiği o şeyin kıymeti mümeyyiz olmayan çocuğun malından verilmesi gerekir.[16]
Üçüncü devir, temyiz devri: Bu yedinci yaşın bitiminde başlar, akıllı olarak bulûğa yetişinceye kadar devam eder. Temyizin manası, çocuğun iyiyi, kötüsü, menfaati, zararı bir birinden tefrik edilecek bir vaziyete gelmesi, lafızların manalarım umum olarak anlaması. Örneğin; satışın malı kaldıracağım, alışın da malın mülkiyetini getireceğini bilecek bir vaziyete gelmesidir. Bu konuda mümeyyiz olan çocuğun -dini ve dünyevi nakıs olarak eda ehliyeti vardır. Namaz, oruç gibi bedeni ibadetleri sahih olur. Ne kadar üzerine farz olmasada yine sevabını alır. Namaz, oruç gibi bedeni ibadetleri sahih olur. Aynı şekilde mali tasarruflarda bulunması da sahihtir. Örneğin; hibe yahut sadaka kabul etmesi. Hiç kimseden izin almadan sahih olur. Alış-verişte ancak ve ancak velinin izniyle sahih olur. Yukanda geçtiğimiz gibi çocuğun malından bir şey teberru vermesi suretindeki, maslahatına zararı olan bir tasarrufu sahih değildir.
Dördüncü devir, bulûğ zamanı: Bulûğdan başlayıp, rüştüne kadar devam eder. Örneği şu ayet-i kerimelerde:
Evlenme zamanı gelinceye kadar yetimleri imtihan edin."
Örneği; şu hadis-i şerifte: "Üç kişiden kalem yani teklif kalkmıştır: İyileşinceye kadar deliden, uyanmcaya kadar uyuyandan, bulûğa erinceye kadar çocuktan." İmam Ahmed, Müsned'inde rivayet etmiştir.
Ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerle amel ederek bütün fakihlerin bulûğa yetişen kimsenin her çeşid şer'i hükümlerle mükellef olduğuna ittifakları olmuştur. Bulûğa eren kimsede dini eda ehliyeti kamilen var olduğu için imanın altı temeli olan Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayra ve şerre iman etmesi, islâm'ın beş rüknü olan kelime-i şehadeti telaffuz etmek şartıyle, namazı kılması, zekatını vermesi, ramazan orucunu tutması, gücü olursa haccetmesi üzerine farz olur. Mala, cana, namusa saygı göstermek, iyi şeyleri emredip kötülüklerden kaçmak, Allah yolunda cihad etmek, ferde ve toplum huzurlarına zarar olan kötülükler, suçlar ve şer-i haramlardan kaçınmak gibi şeriatın emirleri kendisine farz olur. Dünyevi eda ehliyeti ise: Bu da fakihlere göre: Çocuk reşit olarak ererse bulûğ yaşıyle beraber ikmal olur. Bunun için mali tasarrufları sahih olur. O zaman kendi malı kendisine teslim edilir. Eğer bulûğla beraber rüşt meydana gelmezse o zaman tasarrufları geçersizdir. Onun malı da kendisine teslim edilmez. Zira din, bulüğü, aklın mükemmel olarak kemale yetişmesinin bir alameti kabul etmiştir. Eğer onunla beraber rüşt meydana gelmezse, yani aksi sabit olursa o zaman onunla amel edilir.
Beşinci devir, rüşt ehliyet zamanının ekmelidir: Hanefi ve Maliki-ler'e göre; dünyevi için malda güzel bir biçimde tasarruf etmektir. İmam Şafii'ye göre de rüşt; çocuğun bulûğa ermesi dinine ve malına iyi davranmasıdır. İsterse (o kişi) Şafii hariç diğer mezheplere göre dini bakımından fasık olsun. Zira kendi malını kullanmak ve dünyevi cihetinden malda tasarrufu ve tecrübesi olduktan sonra rüşt de mükemmeliyet meydana gelir. Öyle güzel şeylerin meydana gelmesi için gerekli bilgileri edinerek beğeni, elişterme ve değerlendirme, yeteneklerini geliştirmiş olma durumu bazı şahıslara değişiklik gösterir. Bu rüşt bulûğla var olduğu gibi bulûğdan evvel de bulunabilir. Bu rüşt bulûğla beraber geldiği gibi gecikebilir de. Fakat bulûğdan evvel olan rüşt İslâm ölçülere göre geçersizdir. Rüştün mercii geçmiş olan ayet-i kerime ile tesbit olmuştur. Zira Allah Teâlâ (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
"Yetimleri nikah çağına erdikleri zamana kadar gözetip deneyin, o vakit kendilerinde bir akıl ve salah hali gördünüz mü mallarını onlara teslim edin." [17]
Bunun için kişi reşit olarak bulûğa ermişse ehliyeti tamam olur. Üzerinden başkasının velayeti kalkar. Malları kendisine teslim edilir. Tasarrufları ve ikrarları geçerli olur. Çocuk baliğ olduktan sonra reşitliği meydana gelmezse o zaman eda ehliyeti nakıs olarak devam eder. Cumhura göre üzerindeki mali velayet devam eder. Onun için tasarrufları sahih değildir. Aynı zamanda öyle çocuğun, malları kendisine teslim edilmez. Eğitimi, terbiyesi, tedavisi, evlendirilmesi gibi şahsı üzerindeki velayet ise yalnızca aklı başında bulûğa ermesiyle kalkar. Şu halde ruşdün şart koşulması yalnız ve yalnız mali tasarruflardadır. Bundan başka evlenme, boşanma gibi tasarrufları ise yalnızca aklı başında olarak ergenlik çağına ermesiyle sahih olur. Ebu Hanife'ye göre "kişi reşit olmadan erginlik çağma ererse o zaman ehliyeti nakıs değil kamil olar, insanlığına saygınlığı ve şahsına da şeref vermek için velayet kalkar. Fakat üzerine hacir olarak değil de insaniyeten malı kendisine teslim edilmez. Zira Ebu Hanife sefih yani müsrifin üzerine hacir konulmaz, kanaatindedir. Malının menedilmesi durumu ise ya fiilen rüşdüne ermesiyle yahut da yirmibeş yaşına dahil olmasıyle sonu gelir. Cumhura göre rüştün bir belirli yaşı yoktur. Örneğin; yaratılıştan gelen ya da sonradan edinilmiş yeteneğe ve çevresine bırakılmıştır. Aynı zamanda şer'i naslar-da da bunun için bir hudud yoktur.
Ehliyete Mani Olan Haller
Eda ehliyeti: Bu muamelatın ve akitlerin şartlarmdadır. Fakat bu ehliyet bazı şeyler arız ve peyda olursa o zaman ehliyetinin hepsini veya bu bir kısmını götürebilir. Bu da fıkıh usulü alimlerine göre iki şıkka ayrılır:
a) Semavi ve manevi avariz: Bu meydana geldiği zaman kişinin kesbiyle ve ihtiyariyle meydana gelmez.
b) Müktesebe mevâni veya avarız. Bu meydana geldiği zaman kişinin ihtiyari ve rolüyle meydana gelir. Semavi avariz-ı: En çok ehliyete tesir eden ve değiştiren budur, örneğin; ölümcül hastalık, uyku, baygınlık, bunalım ve cinnet gibi. Müktesebe avariz: Borç, savurganlık ve sarhoşluk gibi.
Ölümcül hastalık ve borçtan başka burada avarız hakkında kısaca izahat olacaktır. Zira borç ve ölümcül hastalık ise tafsilatlı olarak izahata muhtaçtır:
1- Cinnet: Akılda anzalık meydana gelmesidir ki, sıçraması, ayaklanmasına sebep olur. Bunun hükmü. İster devamlı olarak olsun isterse bazı evkatta olsun aynıdır. Geldiği zaman da ehliyeti yok edicidir. Bunun için delilin sözlü ve fıilli tasarrufları mümeyyiz olmayan çocuğun tasarrufları gibi sahih değil, batıldır. Etkisi de yoktur. Fakat cana veya mala karşı yaptığı cinayetlerin tazminatı lazımdır. Mecele'nin 979. maddesinde şöyle vardır: "Devamlı olan kimsenin deliliğinin hükmü mümeyyiz olmayan çocuğun hükmü gibidir."
2- Ateh. Yani bunaklık: Bu akılda mevcud olan bir zayıflık demektir ki, kavrama ve idrakte zayıflığa. Bunun için matuhun sözleri birbirini tutmaz. Bazı evkatan akıllı insanlar gibi konuşuyor. Bazı evkat deliller gibi konuşur. Kendi sözünde tutarsız olur. Fakat matuh, vaziyetinin sükû-netiyle mecnundan ayrılır. Mecnun gibi insanları rahatsız etmez, kimseye sövüp vurmaz, velhasıl matuh; aklı yetersiz, sözü birbirini tutmaz, tedbiri bozuk olan kimsedir. Bunun hükmü yukarda geçtiğiniz mümeyyiz olan çocuğun hükmü gibidir. Yani eda ehliyeti nakıs olan kişidir.
3- Bayılma: Beyne veya kalbe arız bir hastalık nedeniyle idrak kuvvetinin boşa gitmesidir. Bu, aklı boşa bırakma ve gitmesi bakımından uykuya dalması gibidir ki, ikisinin de tasarruflarda hükümleri birdir ki, bu da olmadığı için her şeyi batıl ve hükümsüzdür. Fakat uyku tabii, bayılma ise tabii değildir, belki bir arızdır.
4- Uyku: Düzenli olsun isterse düzensiz olsun aralıklarla insana gelen tabii bir haldir. İnsanın aklını götürmez. Fakat çalışmasına engel olur, duyuları götürmez. Fakat çalışmasını engeller. Uyuyanın sözleri bayılan kişide olduğu gibi kesin olarak kabul olmaz.
5- Sarhoşluk: Alkolün tesiriyle, insan beynine peyda olan bir haldir. Sarhoşluk halinde akıl iyi ve kötüyü temyiz görevlerini kaybeder. Sarhoşluk ikiye ayrılır:
a) Mubah olan bir şeyle meydana gelen sarhoşluk. Örneğin; ilaç veya bene istimal etmekten veya zaruret yahut tehdit su bulunmadığı taktirde tıkanan lokmayı götürmek sebebiyle bir yudum içki almak gibi.
b) Haram yolla sarhoşluk ise örneği; içki ve bira dahil olmak üzere diğer başka sarhoş edici şeyler kullanarak sarhoş olmak gibidir. Bu her iki sarhoşluk da aklı götürmez yalnız ve yalnız bir süre onu sersem bırakır. İsteği ve kastı götürür.
Bene: Tıpta uyuşturmak için istimal edilen acı bir bitkidir. Maliki-lere ve Hanbeliler'den İbni Teymiye ve İbni el-Kayıme göre bunun hükmü: Sarhoşluk sarhoşun sözünü hükümsüz yapar. Üzerine hiç bir hüküm gelmez. İsteği ve kastının selameti olmadığı için akitleri ve tasarrufları batıldır. Bu sarhoşluk isterse haram yolla olsun, isterse helal yolla olsun farketmez. Bunun için, talakı, ikrarı, yemini, alış-verişi, hibesi ve diğer sözleri geçersizdir ve kabul olmaz. Fakat Malikiler; "yalnız haram bir şeyle sarhoş olursa talakı geçerli olur. Fakat temyiz gücünün hepsini kaybetmişse yine vaki olmaz. Zira deli gibi olmuştur" diyorlar.
Cumhura göre: Haramla sarhoş olursa onun akimi sersem bir hale getirdiği için kendisine ceza olmak üzere bütün sözleri geçerli saymışlardır. Buna kıyasen sözlü olsun ister fiili olsun tasarrufları o kişiyi ve onun gibi olan kişileri engel etmek için ceza olarak vermek geçerli ve sahih olur, bağış, talak, kefaret, rehin, kira, ahş-veriş, evlenme ve diğer akitler bu konuda aynıdır.
6- Sefih: Bu insana peyda olan bir sersemliktir. Onu hakikaten aklı başında olduğu halde akim ve dininin hilafına götürür. Maksudumuz bundan rüşdün karşılığıdır ve sebepsiz bir surette malın harca-nmasıdır. Hanefılere göre isterse hayır işlerinde harcasın yine aynıdır. Cami yapmak, okul ve yurt gibi "mecelle, 946. mad" şafıilere göre ise hayırda sarfederse onu sefilik kısmında saymamıştır.[18]
Şefihliğin ehliyete tesiri yoktur. Fakat bazı tasarruflarda engel olabilir. Çocuk sefih olarak bulûğa ererse malının kendisine teslim etdilme-mesi ve çocuğun velisinin velayeti altmda durması üzerinde fakihlerin ittifakları olmuştur. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın yaşayışınızın nedeni kıldığı mallarınızı sefihlere vermeyin. Ancak ve ancak onları o mallardan yedirin ve giydirin."
Fakihlerin Cumhuruna ve Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre bu yasak edilebilir, rüşdü tesbit edinceye kadar devam eder. Zira Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Eğer rüşde erdiklerini görürseniz mallarını kendilerine verin." Özet olarak bir çocuk reşitsiz olarak ergenlik çağma ererse rüşdü tamamen meydana gelmezse onun malı kendisine verilmez.
Ebu Hanife: "Malım kendisine vermeye yirmi beş yaşının sona ermesiyle hüküm etmiştir. Zira ekseriyetle bu yaşta rüşt meydana gelir. Bu yaşta da rüşt meydana gelmezse artık daha kendisinde rüşt meydana gelmez. Bu müddet esnasındaki tasarrufları kabul olmaz. Fakat lehine olan bir tasarrufsa veya malının üçte birini geçmemek şartıyle bir vasiyet ise veya evlenme, boşanma, riç'at ve yemin gibi ibtali kabil olmayan bir tasarrufsa sahih olur. Diğer tasarruflardan men olunur. Eğer reşid olarak bulûğa varırsa sonra sefilik meydana gelir. Gafil ise idraki zayıftır. Hatası aklının, hayrı ve şerri idrakinin zayıflığından meydana gelir.
7- Borç veya borçluluk: Hacir bırakıp bırakmaması açısından gaflet ve sefirlikte açıkladığımız ihtilaf muteberdir. Ebu Hanife borçlu üzerine hacir koymak caiz değildir, demiş. Ne kadar borcu malından fazla olsa, zira aklı olduğu için ehliyeti tamamdır. Bunun için insaniyetini ve hürriyetini korumak için üzerine hacir konulmaz. Fakat kendisine borçlarını ödemesi için hükmedilir. Eğer emre uymazsa o zaman malını bizzat satması ve borçları ödemesini sağlama almak için tevkif edilir. Ebu Yusuf, Muhammed ve diğer üç imama göre "üzerinde vakti gelmiş borçlar bulunan, borçları malını geçmiş olan ve alacaklıların hacir istediği borçlu olan kimsenin üzerine hakim hacir koyar." diye hükm etmişlerdir. "Borçlunun kudreti vardır. Fakat borcunun edasını tehir ederse, hakimin yanında zahir olup da alacaklıları bile malı satılarak borcunun verilmesini hakimden istediklerin de hakim onu hacreder. Ve kendisi malını satıp da borcunu ifadan imtina ettiği zaman da hakim onun malını satıp borcunu verir. Eğer borcu malına denk veya daha fazla olan borçlu müflisin üzerine hakimin hacir bırakmasının caiz olmasına ifadesi vardır. [19] Buna göre müflis budur. Müflis terim olarak hiç malı yoktur, demektir. Şeriata göre ise, borcu malından fazla olan kimsedir.
Malikilere göre, müflis borçlu üzerine bir mahkeme kararına ihtiyaç olmadan hacir bırakılması caizdir, demişlerdir. İsterse malı da kapsayan bu borcun daha ödeme zamanı gelmemiş olsun. Borçlu üzerine hacir bı-rakmasıyle ehliyetin noksaniyeti meydana gelir. O zaman, mümeyyiz çocuku gibi olur. Hacir konulan kimsenin alacaklılarına zarar veren mali tasarrufları onların yani dainlerin iznine bağlı olur. Bu tasarruflar isterse vakıf ve bağış gibi sırf sevap veya da kıymetinden daha az fiyatla satış yapmak veya kıymetinden daha yukarı satın almak gibi semende kolaylık gösteren muavazat akdi olsun. Şayet alacaklılar izin verirse tasarruf ta sahih olur. Kabul etmezlerse akit batıl olur. Hanefllere göre ise, borçlu üzerine hacir sahih ise hacir konulan, üzerinde sağ olarak kalma borcu olan hasta gibidir. Hacir alacaklıların hakkını kaybetme meydana getiren tüm tasarrufta Örneği; hibe ve sadaka da, müessir olur. Mahcurun satışı ise, eğer malında değeri meydana gelirse o zaman satışı caiz olur. Şayet aldan-mışsa caiz değildir. Aynı müşteri, hastanın yaptığı satış gibi, muhayyerdir. O kendi keyfinde olur. İsterse fesh eder isterse aldanmanın yerini doldurur. Mahcurun bağış ve teberru etmesi caiz olduğu gibi, evlenmesi, talakı, mehr-i misli, hul-u ve bunun gibi tasarrufları da caizdir.
8- Ölümcül hastalık: Bu konu ölümcül hastalığın tarifi ve kendisine lazım olan malumatı, buna bağlı olan hukuku, bizzat hasta olanın hukukunu ve alacaklıların, vasiyet ettiği kişilerin ve varislerin haklarını, hastanın bütün tasarruflarını ve ikrarın.[20]
Tarifi: Bu, kadın veya erkeği mutad olan işlerini yapmaktan aciz bırakan, artma veya bir değişme belli etmeden, ihtidasından başlamakla busene geçmeden ölümle sonu gelen hastalıktır. Artarsa, meredul mevt olarak, şiddetlendiği veya değiştiği tarihten hesabı olur. İster devamı bir seneden fazla devamı olsun, öyle kimseye "hasta" denilir. Bunun karşılığına "sağlam" veya "iyi" denilir. "Hasta" kelimesi mukayyedsiz olarak söylendiği vakit Hanefi fakihlerin maksudlan budur. Yani meredul mevt, ölümcül hasta olan kimsedir: Sağlam, iyi kelimesi kayıtsız söylendiği vakit de meredul met yani ölümcül hasta olmayan kastları olmuştur. Ne kadar başka bir hastalıktan hasta olsun. Meredul mevt manasının tam belli olması için şu iki şeyin meydana çıkması gerekir: Normal olarak çoğunlukla o hastalıkta ölüm olması ve cinayet, boğulma, yanma ve bunlara benzeyen başka bir olaydan dahi olsa hastalığın fiilen ölümle neticelenmesi. Bunun için fakihler şu halleri de ilave etmişlerdir. Şiddetli bir tufana tutulup da ölümleri geldiğini sanan geminin yolcuları, esirleri öldürmeyi alışkanlık edinen devletin eline düşen şahıslar, din ve vatan için kendini vakfeden düşmanla karşılaşmak üzere sefere gitmiş mücahid.
a) Ölümcül hastalığın hükmü ve buna bağlı haklar:
Bu hastalık şer'i olan ehliyete mani olmaz. İsterse Allah'ın hakları olsun, ibadet ehliyeti ve kul haklan olsun aynıdır. Zira bunun, akla ve konuşmaya tesiri olmadığı gibi zimmete de tesiri yoktur. Bunun gibi eda ehliyetine de engel olmaz. Sağlam kişi üzerine vacip olduğu gibi bu hasta üzerine de başkasının hakları vacip olur, boşanma, evlenme, icare, bağış, satış ve diğer tasarruflar gibi sözleri ve ibareleri kabul olur. Fakat borçluda olduğu gibi üzerine hacir konulur ve bazı tasarruflardan menedilir. Daha evvel yalnız zimmetine müteallik iken şimdi malına taalluk olan alacaklıların hakkını muhafaza etmek için bu da Ebu Hanifenin görüşüne göre, -Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre değil- terekenin aynısına yani mallarının aynısına taalluk eden varislerin haklarını muhafaza olmak ci-hetiyle hacir konulur ve aynı zamanda bazı tasarruflardan menedilir.
b) Hastaya bağlı olan özel haklar:
Hastanın zaruri olarak kendi şahsına ve ailesine bağlı olan tasarrufların şahindir. Kesinlikle kimsenin iznine bağlı değildir. Örneğin; onun ve ona bağlı nafakası üzerine vacip olanın yemesi, giymesi ve oturması için lazım olan zaruri harcamalar, yahut doktor masrafı, ilaç masrafı, ameliyat harcamaları gibi tedaviye lazım olan harcamalar. Evlenme: Hastanın evlenme akdi yapması caizdir. Zira belki kendisine hizmet edecek veya yalnızlığını munis olacak birisine ihtiyacı olabilir. Fakat belli ettiği mehrin diğer mehr-i mislinden fazla olmaması lazımdır. Şayet fazla olursa yani terekenin üçte birinden fazla olsa varislerin üzerine bağlıdır. Eğer üçten eksik olursa o zaman varislerin iznine bağlı olmadan sahih olur. Talak, fakihle-rin ittifakıyle ölümcül hastalığı esnasında boşama geçerli olur. Fakat talakı baine olsa yani dönüşü olmazsa aynı zamanda adam iddet esnasında ölürse kadın onun mirasından alır. Zira o, kadını boşayarak mirastan sakıt olmak istemiştir. Bu, Ebu Hanifenin görüşüdür. Maliküere göre ölümden evvel başkasıyle evlense bile yine mirasa hakkı vardır. Safilere göre: Kesin olarak mirasda hakkı yoktur. İsterse kocası iddet içinde olsun. Han-belilere göre ise o kadın kocası ölmeden başkasıyle evlenmedikçe iddeti bitmiş de olsa yine mirasçı olur. Hul'da talak gibi geçerlidir. Fakat kadın iddet içinde ölürse, onun kocası kadının vereceği hul, bedelini alamaz. Fakat şu üç şeyden en az hangisi ise onu alabilir: Hul bedeli, hanımın terekesinin üçte biri veya kocanın hanımının mirasından nasibi. İddetinden sonra ölürse koca şu iki şeyden hangisi az ise onu alabilir: Hul bedeli, terekenin üçte biri, Hanefilere göre menafi bir mal olmadığı için onun üzerine yaptığı akitler kesin olarak sahihdir. O akitler isterse bedelli olsun isterse bedelsiz olsun aynıdır. Örneğin; müsakat, Müzaraa, iare, icare ve bunlar gibi. Hastanın şahsı bu akitleri yapabilir. Eğer akit mislinin bedelinden ne kadar azıyla yapılmış olsa da yine geçerlidir. Zira buna itirazda-hulunmaya kimsenin hakkı yoktur. İsterse itirazda bulunan varisler olsun isterse alacaklılarından olsun fark yoktur. Zira menafide kimsenin hakkı taalluk etmez. Zira menafide tasarruf yalnız ve yalnız akit yapanlardan birisinin ölmesiyle sona erer. Bunun için kimsenin itirazına ihtiyaç yoktur. Cumhura göre menfaat bir mal olduğu için Hasta olan kimsenin menfaat üzerinde yaptığı tasarruf hak sahiplerinin müsadesiyle geçerli olur.[21]
Kâr ile mutallık olursa sermayeye dokunmayan akitler: Örneğin; hasta olan kimse şirket ve mudarebe akdi isterse ne kadar aldanma bile olsa yine sahih olur. Zira kâr da menfaat gibidir. Kimsenin onda hakkı yoktur. Bir de şirketin hastanın ölümüyle hükmü kalmaz. Bunun için kimsenin öyle akitde zararı yoktur. Çünkü alacaklıların ve mirasçıların haklan terekenin aynına veya maliyetine taalluk eder. Velhasıl, hastanın mecbur kaldığı veya alacaklılann yahut mirasçılann haklarına karışmayan bütün tasarruflan sahih ve geçerlidir.
c) Alacaklılann haklan:
Bu hak ise ancak ve ancak hasta olan kimsenin hususi haklann-dan sonra gelir. Eğer hasta borçlu ise alacaklılann menfaatına zaran bulunan tasarruflardan men edilir. Buna kıyasen hasta olan kimse borcu malını götürecek kadar borçlu olsa teberru veya teberru hükmünde olan şeyleri yapmaktan menedilir. Örneğin vakıf, hibe, malının bir parçasını vasiyet etmesi, kolaylık gösteren alış-veriş gibi, tasarrufu hasta olduktan sonra alacaklıların müsadesi ile bağlı kalır. Hasta, borcu malını götürecek kadar borçlu olmazsa mirasçısından başka bir kişjyle yaptığı tasarrufu, şayet çok aldanma olmazsa o zaman geçerli olur. Borçlar verildikten sonra malın üçte biri sahih olur. Üçte birinden fazla kısmı olsa varislerin müsadesine bağlı olur.
d) Vasiyet yapanın haklan:
Hasta olan kimse, terekenin üçte biri miktarını vasiyet yapabilir. Eğer hasta terekeyi götürecek kadar borçlu olarak vefat ederse o zaman vasiyeti hükümsüz kalır. Ancak ve ancak alacaklılar müsaade verirlerse sahih olur. Eğer hasta borçlu olmazsa yahut borcu terekeyi götürecek bir durumda olmazsa o zaman terekenin üçte birine kadar bir garip için yapmış olduğu vasiyeti sahih olur. Vasiyeti bir mirasçıya olsa, o vasiyet edilen şey ne olursa olsun diğer mirasçıların müsadesine bağlı olur. Zira Rasûlü Zişan (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Mirasçıya vasiyet yoktur."
Mirasçıların hakları: Borçlar verildikten sonra yani meyitin borçlan ve vasiyetleri yerine getirildikten sonra terekenin üçte ikisine taalluk eder. Borç veya vasiyet olmazsa o zaman terekenin hepsinde haklan vardır. Şu halde varislerin haklan vasiyet edilenlerin ve alacaklılann haklanndan sonrra gelmektedir. Bunun için hasta olan kimsenin varislerin haklanna zaran olmadıktan sonra tüm tasarruflan geçerlidir. Şayet hastanın tasarrufunun onların hakkında zaran olursa ne kadar hastanın hayatında sahih ise bir de teberrular gibi feshi mümkün olan bir cinsten olsa, hastanın ölmesiyle onu iptal etmeye haklan vardır. Varislerin terekedeki hakkı ne çeşid bir haktır: Şahsi bir hak mıdır, yahut ayni bir hak mıdır? Şahsi hak: iki kişi arasında gönülden aynlmayan bir sevgi ve bağdır. Biri diğer başkaya karşı bir iş yapmak ile veya yapmamak ile mükellef olur. Örneğin; alacaklının borçlunun zimmetindeki hakkı yahut emanet koyan kişinin emanet eşyayı kulanmaması cihetinde emanet bırakılan kişi üzerindeki hakkı gibi. Ayni hak ise, bir kişi ile belli bir eşya arasında doğrudan bir alaka ve sadakadır. Örneğin; mallar üzerindeki mülkiyet hakkı, geçiş hakkı, su yolu hakkı gibi belli bir akar üzerindeki sabit olan irtifak hakkı.
Ebu Hanife'ye göre: Hasta olan kimse varislerden başka bir yabancı için tasarrufta bulunmuş ise o zaman varislerin hakkı terekenin oluşuna taalluk eder. Eğer varis için tasarrufta bulunmuşsa o zaman varislerin hakkı terekenin ayn'ına taalluk eder. Şu halde birinci misalde şahsi bir haktır. İkinci misalde ise varislerin haklan ayni bir hak olur.
Bunun için hastanın varislerinden başka birisi için tereke mallarının bir kısmında kıymetini meydana gelmek şartıyle tasarrufu sahih olur. O zaman varislerin itirazlarıda caiz değildir. Bununla beraber bir varis için hiç bir gabn ve aldanma bile olmazsa kıymeti meydana gelmiş ise, tereke mallarının bir kısmında tasarrufta bulunması geçersizdir. Hatta ve hattaki diğer varislerin menfaatlerine zaran olduğu için bu tasarrufu iptal etmek haklarıdır. Zira varislerin hakkı terekenin bizzat ayn'ına taalluk eder. Bir de varislerin bazısını bazısına tercih etmek kesinlikle aykı-ndır. Fakat terekenin kıymetine yahut oluşuna varislerin hakkı taalluk ettiği için hastanın varislerden başkası için tasarrufu geçerlidir.
Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre: Varislerin hakkı normal olarak alacaklılann haklan gibi terekenin kıymetine taalluku olur, terekenin ayn'ına değil. Bu konuda hastanın tasarrufu bir varisle olsun isterse başkasıyle olsun farketmez. Bunun için hastanın mali tasarrufu, şayet ğabnı fahiş olmazsa kiminle olursa olsun kayıtsız olarak geçerlidir. Zira bunda diğer varislere bir zarar olmaz. Zira varislerin haklan yalnız olarak mal olma cihetiyle ilgilidir. Velhasıl Ebu Hanife'ye göre ise varislerin hakkıyle alacaklıların hakkı arasında fark vardır. O da alacaklıların hakkı borçlunun yalnız olarak malının zatına taalluk eder. Bizzat terekenin kendisine taalluku yoktur. Bu nedenle hastanın alacaklının izni-ne ihtiyaç olmadan alışveriş yapması gibi, varislerin de alacaklıya borcunu peşin Ödeyip sonra terekenin aynısında istedikleri gibi tasarrufta bulunmaları kesin olarak caiz olur.
e) Hastanın tasarruflan: Hastadan meydana gelen tasarrufu: Affetmek, ricat, talak ve nikah gibi iptali ve feshi kabul etmeyen bir tasarruf olsa ölümünden sonra terekenin üçte birini geçir emek şartıyle sahih olur. Tasarruf iptali mümkün olan cisten olsa şayet hak sahiplerinin menfaatine zararı olursa o zaman öldükten sonra onların müsaadesine bağlı olur. Örneğin; vakıf, bağış, aldanılarak yapılan satış, teberru ve müsamahalı yapılan satış gibi. Eğer tasarruf varis olmayan yabancı birisiyle yapılmış ise veya aldanma yoksa o zaman tasarrufu sahih olur. Kimsenin müsaadesine bağıl değildir.
f) Hastanın ikrarı: Hasta bir varisine veya yabancı birisine borcu olduğunu söyleyebilir. Bu borcunu varise söylemezse yabancı bir kimseye söylerse varislerinin müsaadelerini almadan bu söylemesi geçerlidir. İsterse söylenen bü borç hastanın bütün malı değerinde olsun yerine getirilmesi lazımdır. Fakat daha evvel de geçtiği gibi Hanefilere göre sağlığında yaptığı borçlan üzerine vaciptir. Sağlığmdaki borçlar: Bunlar me-redul mevten önce yapılan borçlardır. İsterse onun ikranyle sabit olsun.
Hanefîlerden başkasına göre ise hastalığı zamanında yapılan borç ile sıhhatinde yapılan borç aynıdır. Zira her ikisi de sabit olan hakdır. Birbirine tercih hakkı yoktur.[22]
Eğer ikrar bir varis için olsa ancak ve ancak diğer varislerin müsaadesiyle sahih olur. Zira varislerin izinleri olmazsa kesinlikle o ikraı hükümsüzdür.[23]
Fakat istisna olarak varis için yapmış olduğu ikrarı da sahihdir. Örneğin; varisin yanındaki emanetini teslim aldığını veyahut yanında mevcud olan varisin emanetini kaybettiğini ikrar etmesi gibi. Velayet, lugatta "işi üzerine almak ve yerine getirmek ve hakim olmak" olmaktır. Şeriatta ise sahibine akit yapma, tasarruflarda bulunma ve bunlan ten-fîz etme yani geçmek ve imza etmek demektir. Fakihlere göre ise aktin izne ve müsaadeye bağlı olmamak şartıyle sahih olması manasına gelmektedir. Kasır üzerine veli olmak demek, reşit olan kimsenin kasır olan başka bir kimsenin şahsi ve mali işlerini yürütmesi ve yapması demektir. Velayetin akitle alakadan ve ehliyetle arasındaki fark: Aktin var olabilmesi sahih sayılması ve aynı zamanda üzerine şer-i hükümlerin sahih o bilmesi için akit yapan kimse eda ehliyetine ve akit yapma velayetine sahip olması gerekir. Akit yapma velayetine sahip olması ya onun bizzat kendisi namına asaleten akit yapması veyahut diğerlerin vasisi veya velisi olmasıyle olabilir. Eğer veli, asil veya vasiden başkasıyle akit olursa kesinlikle sahih değildir. Eda ehliyeti, akitin meydana gelmesi ve yapılmasının şartıdır. Bu şart olmazsa akit sahih olmaz. Velayet ise akdin sahih olması, şer-i hükümlere muhatap olabilmesi için şarttır. Bu da eda ehliyeti tam olanda bulunur. Eda ehliyeti noksan olanın ise ne kendi üzerinde ne de başkası üzerinde velayet sahih değildir. Eda ehliyeti, kişinin bizzat akit yapmaya sahip olmasıdır. Velayeti ise kişinin akitleri başkası yerine meydana getirmek için salahiyet sahibi olmasıdır. Bunun için ehliyet ve velayet bakımından akdin üç şıkkı vardır:
a) Akit yapan tam bir ehliyet ve velayet sahibi ise yapılan akit geçerli ve sahih olarak kabul edilir. Fakat akitte başkasına bir zarar olursa o zaman onlann müsaadesine bağlıdır. Örneğin; borç ödenmeden Önce rehinde, kira müddeti bitmeden kiralanan şeyde tasarrufta bulunmak gibi. Borçlunun, alacaklılarına zarar verecek bir şekilde tasarrufu, ölümcül hastanın tasarrufu da böyledir.
b) Akit; deli, mümeyyiz olmayan çocuk gibi ehliyeti ve velayeti olmayan biriyle yapılırsa hükümsüz olur. Akü yapan mümeyyiz olan çocukta olduğu gibi ehliyeti noksan olan birisiyle olursa bakılır: Şayet satış akdi gibi hem kâr hem de zarar ihümali olan bir akid olsa daha evvel de açıkladığımız gibi velisinin veya vasisinin müsaadesine bağlıdır.
c) Akit; eda ehliyeti tam, fakat velayet olmayan birisiyle yapılmışsa buna fuzuli denilir- sahih olması kendisi için yapılanın müsadesine
bağlı olur.
Velayetin nevileri: Velayet ya asaleten meydana gelir. Örneğin; eda ehliyeti tanı olan yani akıllı, ergenlik çağma ermiş bir kişinin kendisi için bir sözleşmeyi veya bir tasarrufu bizzat yapması gibi ve vekil olarak bir kişinin bir başkasının işlerini üzerine alması şeklinde olur. Niyabe-ten veli olmak veya başkası adına şer'i niyabet ya isteyerek ya da zorunlu olur. İsteyerek olanı vekalettir. Zorunlu ise kasır olandır.
ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
IKALE
[24] İkale'nin tarifi: İkale lugatta "kaldırmak" demektir. Şer'i bir terim olarak, onun akidlerde kullanılması akdin hükümlerini ve asarlarını ortadan kaldırması demektir. Şu halde fakihlerin ıstılahında ikale'nin manası, akid yapan iki kişinin akdi fesh etme hususuna karar vermeleridir. Tariften anlaşılıyor ki ikale, ancak rükün ve şartları tahakkuk edip kesinleşen akidlerde söz konusu olur. Yani bu çeşid akidde, akdi yapan kişilerden birinin diğerinin muvafakatini almadan akdi fesh etmesi mümkün değildir. Taraflardan biri razı olmasa dahi feshedilebilen akidde ikale'ye ihtiyaç yoktur. Yine tariften anlaşıldığına göre ikale, ancak feshi kabul eden alış-veriş, icare ve benzeri akidlerde söz konusu olur. Feshi kabul etmeyen nikah gibi akidlerde ise ikale yoktur.
İkale menduptur. Zira peygamber (s.a.v.) Ebu Hureyre'den gelen rivayete göre şöyle buyurmuştur:
Her kim pişman olan bir kimsenin satış ikaleîesini geri çevirmesini kabul ederse, yüce Allah da kıyamet günü onun zahmetini ve zorluğunu giderir."
Bu bu hadis Beyhaki'ninrivayetidir. Ebu Davud'un rivayeti ise şöyledir:
Her kim bir müslümamn ikalesini yani aktini geri çevirmesini kabul ederse, Allah da onun hatasını, sürçmesini ve tökezlemesini affeder. Yani bağışlar. [25]
Başka bir bir rivayette ise şöyledir:
Kim alış-verişinden pişman olan bir mûslümanın pişmanlığını hoş karşılarsa, Allah da kıyamet günü, onun ayağı kayıp (hataya) düşmesin-deki pişmanlığını kabul eder.[26]
İkale'nin rüknü: akit taraflarından birisinden icap ötekinden de kabuldür. Akit sığası: Akit taraflarından herhangi birinin mazi yani dili geçmiş lafzı ile "ikale ettim" ötekinin de "kabul ettim. Razı oldum" vb. söylemesiyle meydana gelmektedir. İkale; terk, kaldırma ve fesh lafızla-nyle sahih olur. İkalede diğer akidler gibi icab ve kabulün aynı mecliste söylenmesi gerekir. İkalenin şartları iki tanedir: Birincisi ikale, iki tarafın rızası ile olmalıdır. Eğer taraflardan biri istemezse o zaman ikale geçerli olmaz. Zira başkasıyla yaptırılan ikale rıza olmadığı için geçersizdir. Zira ikale akdi akdi kaldırmak ve fesi haketmektir. Nasıl ki akidde rıza şarttır. Akdi feshetmede de rıza yine şarttır. İkincisi ise ikale'de ak-din aslında artmak veya noksanlık yapılmamalıdır. Şu halde alış-verişte üzerinde daha evvel ittifak edilmiş para ve malda noksanlık veya artırma yapılmamalıdır. Bunun için satılmış olan bir malda artırma olması halinde, örneğin; satılan koyun yavrularsa ikale bunda yapılmaz. Fakat İmam Malik gibi, ikale'nin yeni bir akid olduğunu, rıza olsa da olmasa da malın diğerine intikal edeceğini kabul etmişlerdir ki buna kıyasen satılan malda bir artmak ve noksanlık olsa bile rıza olduktan sonra ikale sahih olur. Bu zamana göre de halkın ekserisi bu şekilde yapmaktadır. Zira onlar. İkale yapılmasını talep eden kişi, hakkının bir kısmından vazgeçmedikçe ikaleye razı göstermemektedirler.
Hanefi, Şafii ve Hanbelilere göre noksanlık ve artırmak ikalede caiz değildir. Zira ikale daimel evkat bir fesihtir. İmam Malik'e göre ikale bir satış olduğu için ikalede artırmak yahut da noksanlık caizdir, mesela yüzmilyon liraya bir şey satsa sonra satıcı bu satışta pişma olsan, alıcıdan satılan şeyi geri vermesini talep etse, örneğin; on milyon lira vermek şartı koşsa yani on milyon lira vermek şartıyle isteyecek olsa, o zaman sahih olur. Zira böyle bir şekilde ikale yeniden bir satış akdi olur. Fakat İmam Malik'e göre bir şeyi yüz milyon liraya satın alır. Sonra alıcı pişman olup satıcıdan peşin veya belli bir süreye kadar ona on milyon lira vermek şartı ile ikalesini isterse kesinlikle caiz değildir. Zira bu satış ve borç vermeye giden bir yol ve vesiledir. Sanki alıcı o şeyi doksana satmış ve satıcıya da on milyon borç vermiş gibi olur. Eğer birinci satış nakten olursa, bunun caiz olduğunda ayrılmak görüşü kalmazdı. Ebu Yusuf görüşüne göre ikale, tarafların semenden zikredip şart koştukları fazlalık, noksanlık veyahut vade ile şahindir. Zira yeni bir satıştır.[27]
Ebu Hanife -Hanefilerce sahih kabul edilen görüşünde- ikalesi ister kabzdan evvel olsun, isterse kabzdan sonra olsun, aktin iki tarafı için bir fesih, ikisinden başkası için üçüncüsü için ise yeni bir satıştır. Fakat ikalenin feshi imkanı olmazsa o zaman batıl olur. Örneğin; satılmış olan bir hayvanın, kabzedildikten sonra doğurması böyledir. Zira hayvanın kendisinden ayrılan fazlalık nedeniyle feshe imkanı yoktur. İkalenin bir fesih olarak kabul edilen delili ise budur: İkale hem terim olarak manası hem de şer-i manası da bir şeyi kaldırmak demektir. Onun bir satışı olduktan sonra akit taraflarından her birisi bir bedel karşılığında sermayesini alır. Bu da satış demektir. Fakat satış ile ikale isim olarak birbirine farklı olur. Zira satış bir ispattır. İkale ise nef yani kaldırmaktır. Kaldırmak ise isbatm zıddı refdir. Şu halde her ikisinin arasında zıd ve çelişki vardır. Bu kıyasa göre bir kişi bir daire satın alsa ve bu dairede bir şefîi yani şuf a cihetinde sahip olan bir kişi varisse, satışı öğrendikten sonrada şufa hakkını talebesinde bulunsa, satışın haberini aldıktan sonra şu-fa talebinden vazgeçse, ondan sonra aktin tarafları satışta ikalede bulunsalar, o şefi olan kişinin ikinci olarak şufa talebinde bulunma hakkı vardır. Zira ikale onun hakkında yeni bir satıştır.
Ebu Yusuf a göre ikale alıcı için ve satıcı için aynı zamanda başkaları için yeni bir satıştır. Fakat ikaleyi bir satış olarak kabulün imkanı olmazsa o zaman fesih yerine geçer. Örneğin; ikale, taşınabilir yani menkul bir satılan da olsa o zaman kabz edilmeden evvel olursa durum öyle olur. Zira kabzedilmeden evvel menkul bir şeyin satılması caiz değildir. Gayrı menkulde ise bunun aksidir. Akarın Ebu Yusuf a göre de Ebu Hanife'ye görede kabzedilmesinden evvel satışı caiz olur. Bunun için akarın ikale edilmesi bir satıştır.[28]
İki Bedel Mukabilinden Satış Dörte Ayrılır:
1- Mukayaza yani takas etmek ve tırampa etme satışı:
Ayn'ın ayn karşılığında satılması demektir. Malların misilliyle örneğin; kumaşın buğdaya mukabil veya onun gibi şeylerle satılması gibi.
2- Mutlak satış:
Bu da ayn'ın deyne karşı satılmasıdır. Ticari malların mutlak paralarla satılması gibi. Mutlak paralar ise dinarlar ve dirhemlerdir. Alışverişteki olan felselerle satış da onun gibidir. Fels: İnsanların karşılıklı alış-verişlerde kullanılabilir diye kabul ettikleri madeni paraların ismidir. Yine zimmette vasıflan tesbit edilen ölçülebilir ve tartılabilir şeylerle aynı şekilde zimmette vasıfları belli birbirine yakın adedi malların satılması da bu nevidedir.
3-Sarf:
Deynin deyn karşılığı satılmasıdır. Yani mutlak olan paranın mutlak olan para ile satılması demektir. Bunlar da dinarlar ve dirhemler yahut piyasada alış-verişte bulunan tüm paralardır.
4- Selem:
Bu da deynin ayn mukabilinde satılmasıdır. "Müslemünflh" deyn diye bilinen mebi yerinde "re'sûlmal" semen yerindedir. Bazan ayn ba-zan da deyn olabilir. Fakat alıcı satıcı meclisten ayrılmadan evvel kabze-dilmesi şartı gerekir. Bu ise o bir ayn olur. İlk iki nevde kabz şart değildir. Şu halde mukayaza tırampa satışı ile mutlak satış çoğunlukla kullanılan normal satıştır. Son iki bedelden ise birisinin kabzedilmesi gerekir ki bu da az evvel de tarif ettiğimiz gibi. "Re'sûlmal"dır.
Semen Mukabilinden Satış Da Yine Dörde Ayrılır:
1- Murabaha satışı:
Bu da satılan şeyin ilk semenin misli ve belli olan bir kâr fazlalığı ile takas ve değiştirme edilmesidir.
2- Tevliye satış:
Bu her hangi bir fazlalık ve noksanlık olmayarak birinci paranın misli ile yani sermayesine mukabele etmektir.
3- Vazia satışı:
Bu da paradan bir miktar noksanlığa yani belli olan bir zarar ile paranın misli ile mukabelede bulunmaktadır.
4- Musaveme satışı:
Bu da satılan şeyin akit taraflarının karşılıklı ile kabul edecekleri şekilde mukabele edilmesidir.
ON DOKUZUNCU BÖLÜM
SELEM AKTI
1- Selemin Meşruluğu
Selem, kitab, sünnet ve ümmetin icmasıyle meşru olmuştur. Kitaptan meşru olmasının kaynağı: Borçlanma ayeti, selem ile tefsir edilmiştir. Zira Cenab-i Allah şöyle buyurmuştur:
Ey iman edenler! Müddeti muayyen bir zamana kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın." (Bakara, 282)
İbni Abbas: "Ben şahitlik ederim ki, belli bir müddete kadar tazminat altındaki selefi yani selemi Cenab-ı Hak kitabında helal kılmış ve aynı zamanda ona izin de vermiştir." Bu sözü söyledikten sonra bu ayet-i kerimeyi okumuştur.
Sünnetten meşru olduğunun kaynağı ise, İbni Abbas'm rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) Medine'ye yöneldiğinde Medine'nin insanı bir, iki ve üç seneliğine meyvelerde selem akdi yaparlardı. Bu usule göre Rasû-Iü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "Her kim herhangi bir şeyde selem yaparsa, tartısı belli olsun, ölçüsü belli olsun, vadesi belli olsun.
Bu hadisi altı hadis imamı kitaplarında İbni Abbas'tan rivayet. İc-madan meşru olduğunun kaynağı ise: İbnü'l-Mûnzir şöyle demiştir; "Kendisinden ilim aldığmız herkes, selemin caiz olduğu üzerinde icma etmiştir. Zira insanların bu ahş-verişe ihtiyaçlan vardır. Çünkü ekin, meyve ve ticaret sahipleri bazı evkatta kendilerine ekin ve onun gibi mahsullerine olgunlaşincaya, masraf yapmak ihtiyacını duyabilirler. İşte İhtiyaçlannı görmek için onlara selem akdi caiz kılınmıştır. Selem, meydanda olmayan şeyin satışının caiz olmaması kuralından aynlmış-tır. Zira bu satışta insanların maslahatı ve iktisadı meydana gelmektedir. Bunun için hem insanlar için ucuzluk ve ruhsat, hem de bir bir huzur ve kolaylık meydana gelmektedir.
2- Selemin Tarifi Ve Rüknü
Tarifi: Selem olsun isterse selef olsun zira birincisi hicaz lügatidir. İkincisi ise Irak lügatidir. Vadeli olan bir şeyi peşin olan bir semene satmaktır. Veyahut zimmette vasfı muayyen olan bir şeyin satılması demektir. Şu halde bu satışta "re'sülmal" yani selemin parasını önceden vermek gerekir. O paranın mukabelesi ise muayyen bir vadeye tehir edilir. Başka bir ifade ise şöyledir. Peşin bir semenin, vadesi belli, zimmette vasıflan belirlenen bir semen karşılığında teslim olunması demektir. Şafii ve Hanbelilere göre selemin tarifi ise şöyledir: Selem, lugatta 'takdim etmek' anlamına gelir. İstılahta ise "selem, akit meclisinde kabzedilen bir semen karşılığında" zimetle vasıflandırılmış bir şeyi selem veya selef lafzı ile satmak' demektir. Selem bir satış nevidir. Kişinin olmayan veya yanında bulunmayan bir şeyi satması batıldır. Fakat selem akdi bundan istisna edilmiştir.
Malikilere göre ise, selem re'sülmalin peşin verildiği, müsemmenin yani paranın bir müddete kadar tehir edildiği satıştır. Bey'in şartları selemde de şarttır. Selem'in rüknü ise icap ve kabuldür.
Hanefi, Maliki ve Hanbelilere göre selem, selef ve bey (satış) lafızları ile yapılır. Rabbu's-selem'in yani müşterinin "ben seninle şu işte selem veyahut selef yaptım" demesi. Ötekinin de: "Kabul ettim" söylemesi ile veyahut da müslemün ileyhin (satıcının) 'ben sana bunlan satıyoT rum" deyip selemin şartlannı belirtmesi rabu's-selem'in de buna mukabil olarak: "Kabul ettim" söylemesi suretinde meydana gelir.
Şafii ve İmam Züfere göre: Selem akdi ancak ve ancak "selem" veyahut "selef lafzıyle sahih olur. Zira kıyasa göre; böyle bir akdin elbette sahih olmaması lazımdır. Zira meydanda olmayan bir şeyin satışı sahih değildir. Fakat şeriatte bu iki lafız ile öyle satış caiz olarak varit olmuştur. Şafiilerin satış lafzı konusunda iki görüşü vardır. Bazılanna göre: Selem akdi satış yani bey lafzı ile akd olmaz. Eğer akdi olursa da satış olur selem akdi olmaz. Zira selem akdi satış akdi değildir. Onun için bey yani satış lafzı ile selem olmaz. Başkalara göre ise satış lafzı ise selem akdi olur. Zira selem de mecliste kabzı lazım olan bir nevi satıştır. Onun için sarf gibi satış yani bey lafzı ile akdolur. Müşteriye veya alıcıya "rab-bu's-selem" veyahut "müslim" denir. Bayia yani satıcıya da "müslemün-ileyhi" denilir. Satılan şeye yani mebie: "Müslemünfihi" söylenirken se-menede de: "Re'sumalis-selem" ismi söylenir. Hanefilerden başka diğer mezheplere göre: Selemin satış gibi üç rüknü vardır: Akit, yani müslim ve müslemün ileyhi, ma'kudun aleyh (selemin ra'sulmali ile müslemü fihi) diğeri ise siğa yani icap ve kabuldür.
3- Selemin Şartlan:
Selemde bir kaç şartlar aranır. Bu şartlann bazılan müslemünfih-de bazılan da re'sülmaldadır. Bütün mezheplere selemin altı şartı üzerinde ittifak etmişlerdir. Selemin malum olan bir sıfatı, müddeti-miktarı, vasıflan belli, re'sülmalin miktarının malum olması ve şayet yüklenip getirilmesinin harcama ve masraflan varsa o zaman teslim yerinin muayyen edilmesi. Yine bunun gibi bütün mezhepler mevzunat yani tartılan, mekîlat yani ölçülen, mezruat, uzunluk .ölçüsü ile ölçülen badem, yumurta, ceviz vb. taneleri birbirine yakın şeylerde selemin caiz olduğu üzerinde de ittifak etmişlerdir. Fakat müslemünfihe, re'sülmale, selemin bir kısmı ikale edilmesine taalluk eden bir takım şartlarda ihtilaflan vardır. Hanefilere göre re'sülmalde yani semende altı şart vardır:
1) Nevin belli edilmesi, yani bu türk parası veya dirhem mi olacak, buğday veya dan gibi ölçülen şeylerden mi olacak yoksa pamuk, bakır gibi tartılan şeylerden mi olacak, açıklanması lazımdır.
2) Sıfatın bilinmesi: Şayet bir beldede Nişabür dinarları veyahut Gıtrifi dirhemler. (Harun er-Reşid zamanında Horasanemirliği yapan Gatrif b. Ata el-Kindi'ye nispettir) veya çeşitli türde buğdaylar bulunuyorsa bunların açıklanması lazımdır. Şayet o beldede yalnız bir para olursa o zaman tek olarak sıfatının söylenmesi kafidir. Zira örfen teay-yüne bağlı olduğu için o kabul edilir.
3) Niteliğin bilinmesi: Malın ortamı, adi mi, kaliteli mi olacağının tafsilatı ve açıklanması lazımdır. Eğer bunların yani cins, tür ve niteliklerin açıklanması olmazsa o zaman anlaşmazlık meydana geldikten sonra satışı fesada götürür.
4) Ölçülen, tartılan ve taneleri takriben aynı büyüklükte olanlarda akitte miktar bağlı olduğu selemin parası yani re'sulmalin kaderinin belli edilmesi gerekir. O re'sulmala işaret etmek kaii değildir. Zikir olunan şart Ebu Hanîfe ile Süfyan-ı Sevri'ye bağlıdır. Örneğin; Müşteri "bu buğday" ile seninle selem yaptım" söylerse fakat o buğdayın ölçüsünün ne kadar olduğu bilinmezse bu şekildeki olan selem akdi olmaz. Bunun gibi rebbu's-seîem yani müşteri" bu para veya dolarlar ile seninle selem yaptım" dese ve bu paralara işaret etmekle beraber fakat sayılan belli olmazsa yine selem akdi sahih olmaz. Zira eğer paranın re'sulmalin belli olmaması müslemünfîhin yani malın miktarının belli olması sonucuna verir. İşte müslemunfihin yani malın miktarının belli olmaması ise akdi selemi fesada götürür. Kavun ve nar gibi birbirine farklı tane ile satılan ve akdin kederine bağlı olmadığı şeylerde selemin akdi yapılacak olursa, örneğin; zer'iyat gibi yani yaygi hasır ve kumaş gibi uzunluk ölçüsü ile ölçülen şeylerde kederi yani miktarının belli edilmesi ve kıymetinin açıklanması kesinlikle şart değildir. Hanefi fakihlerinin görüşbirliği ile bunların tayini ve işareti kafidir. Bunun gibi yine onların ittifakıyle mutat olan aynının satışında semeninin miktarının belli edilmesi, şayet işaret olursa belli edilmesi şart değildir. Ebu Yusuf, Muhammed, Şafıiler ve e-sah olan kavle göre Hanbelilere göre Resulmalın miktarının belli edilmesi şart değildir. Görülmesi kafidir. Zira bu semen ve muayyen mebi gibi gözünün önünde meydanda duran bir bedeldir. İmam Malik'e göre: Çok fazla olması gibi ğarar büyük olmamak şartıyle meydana gelmezse o zaman cüzaf yani tahminen yolu ile (götürü) satış caiz olur.
5) Ebu Hanifeye göre dinar ve dirhemlerin kalite veya kalitesizliği de belli edilmelidir. Zira bu meseledeki bilgisizlik anlaşmazlığa varır. Bu da aktin fasit olması sonucunu verir. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre bu şart değildir.
6) Re'sulmalin peşin verilmesi ve akdin ayn mecliste fiilen kabze-dilmesi, re'sulmalin ayn veya deyn olması arasında, fark yoktur. Eğer akdi yapan kimseler kabzden evvel ayrılacak olurlarsa o zaman akit fesh edilir. Zira bu şekilde selemden beklenen maksad ortadan yok olur.
Rasûlü Ekrem (s.a.v.} Efendimiz şöyle buyurmuştur:
Her kim bir şeyde selem yapacak olursa ölçüsü belli olsun. Tartısı belli olsun; vadesi belli olsun."
Bu hadisi altı hadis imamı kitaplarında Ibni Abbas'tan rivayet etmişlerdir.
Demek selemin akdi meydana gelmesi için, re sulmalı peşin vermek lazım gelir. Zira bu akde "selem adının verilmesi re'sulmalin teslim edilmesi içindir. Eğer bu re'sülmalin gecikeceği meydana gelirse o zaman "selem" akdi olmaz onun için sahih de olmaz. İşte bunun için "sek" isminin anlamının meydana gelmesi için iki bedelden birisinin kabzedilmesi mecburidir.[29]
Eğer semen zimmette deyn olursa, örneğin; para olursa, bunun da teslim edilmesi lazım olurdu ki hatta selem deynin deyn ile yani borcun borç mukabelesi satılması meydana gelmesin. Zira müslümünfih zaten zimmette bir deyndir. Şayet re'sülmalin teslimi akit meclisinde tehir olursa o zaman deynin dey karşılığı satılması meydana gelir. Bu da caiz değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz borcun borç karşılığı satılmasını yasaklamıştır. Garar; kişinin yanında olmayan bir şeyi satması hazır olanın vadeli ve veresiyeye satılması da yasaklanmıştır. Örneğin; Birisinin senin üzerinde vadeli bin dirhemi var ise, sen onu peşin olarak beşyüze verirsen bu vadeli olanın peşine satılması olur. Şu halde borcun borca mukabil satılmasının kesinlikle caiz olmadığını fakihler icma yolu ile kabul etmişlerdir. Bu şart Hanefîler, Şafîiler ve Hanbelilere göredir. İmam Malik'e göre ise re'sülmalin üç gün veya üçten daha az bir süreye kadar tehir edilmesi caizdir. Eğer re'sülmali üç günden fazlasına bırakacak olursa ve bu tehir de bir şarta bağlı olursa fakihlerin ittifakıy-le selem akdi batıl olur.[30]
Abdurrahman b. Ebza ve Abdullah b. Ebi Evfa şöyle rivayet ediyorlar; Hz. Peygamber ile beraber elde ettiğimiz ganimet mallarını Şam köylülerinden gelen kimselerle buğdayı, arpa, zeytin yağı gibi yiyecek maddeleri mukabilinde belli bir vade ile selem akdi yapıyorduk. Onlara, o malların köylülerde olup olmadığını soruyor muydunuz denilince onlar "Hayır. Biz onlara sormuyorduk' dedi.[31]
Başka bir rivayette ise şöyledir:
Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebubekir ve Ömer zamanında buğdaya, arpaya, zeytine ve hurmaya selem yapıyorduk, her halükarda onların yanında bunlar bulunmazdı. [32]
Müslemuileyhin yanında mal olmazsa başkanın yanında mal olsa o zaman selem akdi ittifak ile caizdir. Bir de rivayet şöyledir: "Evet selem satışı yapardık ve onlara kendi ekinleri olup olmadığını sormazdık."
"Kim bir şeyden selem yaparsa, artık selem yaptığı şeyden başka bir mah aramasın." İbn Mac.e Ebu Davud rivayet etmişlerdir. [33] Hanefilere göre müslemünfihin şartları on tanedir:
1) Buğday, arpa vb. bir emsinin belli edilmesi.
2) Sulama veya dağ yahut da ova buğdayı söylenmesi gibi sıfatının belli olması.
3) Kaliteli buğday ve normal gibi söyleyerek vasıflarının beli edilmesi, şu halde cinsi, nevi ve vasfının izahısı kafidir. Fakat daha meydana gelmemiş akitte yeni meydana gelcek müslemünfihin zikredilmesi sahih değildir. Zira bu şekilde olursa o zaman açık olarak meydanda olmayan bir şeyin satılması oluyor ki, bu kesinlikle caiz değildir.
4) Tartı, Ölçü, miktarı, sayı veyahxut uzunluk ve ölçüsünün belli olması, zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[34]
Sizden kim selem yapacak olursa ölçüsü belli, tartısı belli, vadesi belli olmak üzere yapsm. [35]
5) Selemde riba el-fazl illetinin iki sıfatlığından her hangi birinin olmaması şarttır. Bu da ya tartı ve ölçü veya cins olur. Çünkü ribael-fazl illetinin iki sıfatlarından birisi riba en-nesîenin illeti olur. Selemin iki bedelinde bu iki sıfatlarından biri meydana gelecekse, riba en-nesie meydana gelir. Şayet müslemünfıhi ve selemin re-sulmali buğdayın nakit ile veyahut safran'ın dinar veya dirhemler ile satılması şeklinde olduğu gibi, onların arasında farklılık olmak şekliyle üzerinde ittifak edilen miktar meydana gelmezse, riba en-nesîenirı illeti meydana gelmediği için, selem sahihdir. Bu da ittifak edilen miktar yahut cinstir. Aynı cinsten olmalarının kabul edilmeyişinin sebebi gayet zahirdir. İttifak edilen miktarda ise semenin vezni müsemmenin vezninden ve ağırlığından değişiktir. Zira nakitler miskal-lerle tartılırken, safran vb. şeyler, ntıl ile veya baskül ile tartılır. Buğday ise keyli yani ölçek ile ölçülendir. Nakitler ise tartılır. Malikiler ise bu konuyu şu şekilde açıklanmıştır: Selemin re'sülmali, ile müslemünfıhin aralarında nesie (tecil)'nin olması için ancak farklı cinslerden meydana gelmesi lazımdır. Altın ve gümüş ile mukabel olarak selem akdi yapmak caiz değildir. Zira bu şekildeki olan selem faiz olur. Bunun gibi yiyeceğin bir kısmını bir kısmı mukabilinde teslim etmek, mutlak olarak caiz olmaz ve ribadır. Ticari mal, hayvan ve yiyecekte, altın veya gümüş ile selem ve selef yapmak caizdir. Ticaret mallarından birbirleriyle selem veya selef yapmak caizdir.
6) Müslemünfıhin tayin ile belli olunan şeylerden olması lazımdır. Şayet dinar ve dirhemler gibi tayin ile belirlenmeyen şeylerden olursa, öyle şeylerden selem caiz değildir. Zira müslemünfih mebîdir. Mebîin satılması için belli edilmesi lazımdır. Dinar ve dirhem ise bedelli akitlerin-de belli etmezler. Onun için bunlar mebî olamazlar. Bunun için bunlar selem olmazlar. Parça halindeki olan altın ve gümüşte seleme dair iki rivayet gelmiştir:
a) Caiz değildir: Zira bu biçimden olanlar sikke dirhem durumundadır.
b) Caizdir: Zira bu biçimde onlar ticaret malıdır. Bu kıyasa göre: Felslerde sayılı olarak selemin caiz olup olmadığı meydana çıkar.
Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a göre selemin akdi caizdir. Zira onlara göre fetsler mutlak olarak semen değildir. Aynı zamanda felsler umumi olarak sayı ile alış-veriş yapılan ile mallar gibi olur. İmam Muhammed'e göre felslerde selem caiz değildir. Zira ona göre felsler de semen kısmındadır.[36]
7) Müslemünfîhin borçlu bırakması lazımdır. Fakihler bu şartta ihtilaf etmişlerdir. Bu şartla selemin hükmü anlaşılmış olur. Hanefi, Maliki ve Hanbeliler şöyle söylemektedirler: Selemin sahih olması için borçla verilmesi şarttır: Peşin vermek selemde caiz değildir. Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir şeyde selem yapacak olursa ölçüsü belli, ağırlığı belli, vadesi belli olarak selem yapsın, bu ha-dis-i şerifte vaade emri vermektir. Emir ise vacibdir. Bu müslemünfîhin ölçü veya tartı ile miktarının belli edilmesini de vacip kılmıştır. Bir de selem insanlara kolay olsun diye bir ruhsat diye caiz kılınmıştır. Vade meydana gelmeden onlara hafiflik olmaz, ayet vade ortadan yani selemden kaldırılacak olursa hafiflik de kalkar. Onun için selem de meydana gelmez. Bu ruhsat olarak kabul edilirse ancak bu ruhsatın varit olması halinde söz konusu olur.
İmam Şafîiye göre ise, selemin akdi vadeli sahih olduğu gibi, peşin olarak da sahihdir. Şayet vadeli mi peşin mi olduğunu belli etmiyerek mutlak sözler kullanılır ve aynı zamanda müslemünfîhinin mevcudiyeti de olursa o zaman peşin olarak akit sahih olur. Zira selem akdi vadeli olarak caiz olduktan sonra, peşin olarak bittankı evla caizdir. Zira peşin olarak ğarardan kesin olarak uzaktır. Bir de hadis-i şerifteki olan anlamı şöyledir: "Vadesinin belirtilmesi" vadenin bilinmesidir. Deynın zatı değildir. Şu halde peşin selemin akdi sahih olmasının faydası ise satılan şeyin hazır olmaması ile beraber akdin sahih olmasıdır. Zira satılan şey (mebi) şayet hazır ve gözünün karşısında olmazsa, Şafülere göre o şeyin satışı sahih değildir. O şeyi getirmek için akdi tehir olursa selemin akdi olması ihtimali olduğu gibi, alıcı o şeyi çok seferce kaybedebilir. Veyahut akdinin feshi o zaman alıcıya imkan olmadığı gibi, o şeyin üzerine de müşterinin imkanı yoktur. Zira akit zimmete taalluk etmiştir. Akid olan kimse ise zimmette hasıl olanı yerine getirmek zorundadır. Hanefi ve Hanbelilere göre: Selemin müddeti bir ay veya buna yakın bir süre ile takdir edilmiştir. Zira bu müde vadenin en azı peşinin de en fazlasıdır. Malikilere göre ise vadenin en azı onbeş gündür. Zira bu müddet ekseri olarak pazarın farklılık süresidir. Fakihlerin ittifakıyle vadenin mutlak olarak belli edilmesi gerekir. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:
Tayin edilmiş bir süreye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. [37]
Bir de Peygamber {s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
Vadesi belli olsun." Zira. vadesi belli olmazsa, o zaman rabbü's-Se-lemin ğarar ile karşı karşıya kalacak.
Hanefi, Hanbeli ve Şafıilere göre: Hiç bir ihtilaf olmadan belli edilmiş bir müddetin söylenmesi gerekir. Hasada kadar veyahut ekinlerin dövülmesine kadar veya baharın başlangıcı olarak malum olan kipti senenin birinci günü olan Nevruz'a kadar tehir etmesi, hnstiyanların bayramına, sonbaharın başlangıcı olan mihricana, hacıların gelişine, yaza, kışa vb. vakitlere kadar tehir edilmesi sahih değildir. Zira Rasülü Zişan (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Vadesi belli olsun" diye emri olmuştur. Öyle vakitlerin tümü meçhul olduğu için, anlaşmazlığa neden olduğu için sahih değildir. Bunlar belli olan sürelerin kısmından olmadığı için, öne de alınabildiği gibi sonraya da kalabilirler. Aynı zamanda yakmlaşabildiği gibi, uzaklaşa da bilir. Bir de İbni Abbas'tan rivayet edilen şu sözde bunu desteklemektedir:
Ekinlerin biçim vaktine veya dövülme vakitlerine diye vade belirterek alış-veriş yapmayınız. Ancak ve ancak belli olan bir aya kadar vade tespit ederek alış-veriş yapınız. Başka bir rivayet ise şöyledir: "Maaşların verileceği vakte, biçim vaktine ve ekinlerin dövülme vaktine" diyerek alış-veriş yapınız. [38]
Malikilere göre: Bu vakitleri vade olarak tespit edilip ona göre selem akdi caiz olur. Bu şekildeki olan vade örfî olarak malum olunan vakte talluk eder. Onun için bu suretteki olan süre belli olunan "yıl başı" gibidir.[39]
8) Müslemünfihin yani satılan şeyin cinsinin türü ve niteliği ile akit zamanından teslim vadesinin geleceği vakte kadar meydanda mev-cud olması ve insanların elinde tamamiyle yok olmayacağının zannedil-memesi. Tahıllar gibi akit esnasında yahut vade zamanında mevcut olmazsa veya bu müddet esnasında insanların elinde mevcudu olmazsa mahsul, meyve, süt ve benzeri şeylerde olduğu gibi selemin akdi caiz değildir. Zira teslime kuvvet ancak halihazırda olur. Vadenin gelmesi ortasında bunun varolacağı ise şüphelidir. Zira telef olma ihtimali vardır. Şayet müslemünfîh tayin edilen müddete kadar ortada kalabilirse teslim edebilme kuvveti de sabit olur. Daha evvel telef edecek olursa sabit olmaz. Bu kıyasa göre şayet müslemünfih belli bir yere bağlı olunan bir şey olursa örneğin; şu belli olan bu köyün buğdayı gibi, veyahut belli olan arazinin buğdayı gibi afet ile kökünün kesilmesi ihtimali varsa selem akdi caiz olmaz. Zira teslim edebilme kudreti tahakkuk etmemektedir ve aynı zamanda bu da lazım olmayan bir yerde garar ve hile yapmaktır. Bunun için aktin sahih olmasına engeldir. Irak, Ceyran pınar veyahut Horasan gibi büyük bir bölgenin veya Semerkant, Buhara ve Harran beldesi gibi büyük bir beldenin buğdayı hususunda selem yapma şekilde olduğu gibi, pazardan çekilme ihtimali olmazsa selem akdi caizdir. Zira bu şekilde bir buğdayın kesilme ihtimali kimsenin fikrine gelmez, aynı zamanda çoğunlukla görülen bir durum, şer'i hükümler bakımından kesin olan durumlar gibi intaç edilir. Yani değerlendirilir, meselâ: Eğer güneş çıksa, gündüz olacak. Müsbet netice için deniliyor: Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki; güneş çıkmamış, "mantıkça, bu müsbet ve menfîi iki netice katidirler. Aynen öyle de: Şu âyet-i kerime der ki: "Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, Habibullah'a ittiba edilecek." İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhammedullah varsa, netice verir ki: Habibullah'm sünnet-i sen iyye-sine ittibaı intaç eder. Evet Cenab-ı Hakka iman eden, elbette ona itaat edecek ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstahkimi ve en kısası, seksiz olarak Habibullah'm gösterdiği yoldur.
Maliki, Şafii ve Hanbelilere göre: Akit ortasında müslemünfihin bulunması şart değildir. Fakat vadenin geldiği zamanda çoğunlukla bulunma ve aynı zamanda kesilmeyeceğinden emin olunması şarttır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) selem akdi ortasında müslemünfihin var olacağı şartını söylememiştir. Bir de iki yıl süre ile selem yapmalarını yasak ederdi. Zira bu şekildeki olan sürenin için müslemünfih, senenin ortasında kesilir. Eğer bunlar şart olsaydı elbette zikr edilirdi.[40]
Fakat Malikiler'e göre müslemünfıh şartsız olarak zimmette taalluk ettiği için, muayyen bir köyün ekini gibi belli olan bir şeyde selem akdi caiz değildir. Bu kıyasa göre akarda selem akdi fakihlerin ittifakiyle caiz değildir. Hanefilerden başka bu konudaki içtihad daha faydalı ve geniştir. Aynı zamanda Hanefılerin içtihadında şunu da unutmamak gerekir: Müslemünfıhin teslim edilme vakti gelip de saülan şeyin teslimine imkan olmayacak şekilde varlığı kesilecek olursa, müşteri meydana gelmesini beklemekle, akdi feshetmek ve semeni geri almak arasında kendi keyfînde olur.
9) Akit kesinleşmiş olmalıdır. Aktin her iki tarafında veya biri tarafında serbestlik (muhayyerlik) bulunmamalıdır. Zira serbestlik zaruret karşısında meydana gelmektedir. Kıyasa muhaliftir. Bunun için selemde serbestliğe zaruret yoktur. Bir de selem ğabna ve semenin eksikliği esasına bina olmuştur. Çünkü selem akdi denildiği gibi müflislerin de alışverişleridir. Bunun için, serbestliği ruhsat yapan nassın kapsamına dahil olmaz. Bu selem akdi meşruiyeti olmakla beraber kötü sonuçların meydana gelmesine sebep olmaktadır. Zira günümüzde bazı selem akdi malın daha evvel eksik fiyatla satılmasına ve hususi olarak tarım işleriyle uğraşanlar için, zarara dahil olmalarına neden olmaktadır. Bir de aldığı bu parayı faydalı bir yere sarfiyatı olmadığı için veya ürün helak olduğu için, tarlasını satarak peşin aldığı paraları geri vermek zorundadır. Eğer müslemünileyh yani satıcı ile rabbusselem yani alıcı meclisten ayrılmadan önce serbestliği iptal etmek için ittifakları olursa, aynı zamanda re'sülmal, müslemünileyhin elinde ise Züfer'den başka Hanefılerin ittifakiyle akld caiz olur. Eğer re'sülmal telefe giderse o zaman akid caiz değildir. Zira re'sülmal bu konuda müslemünileyh üzerinde deyn-dir. Selem ise, deyne karşı olmaz. Re'sülmal yani semen eğer kıyemi veya misli bir ayn olursa, ayb serbestliğini ve görme serbestliğini şart et-jnek, selemi ifsad etmez. Zira bu iki serbestlik, bedele sahip olmaya engel değildir. Müslemünfıh de ittifakla, görme serbestliği (muhayyerliği) sabit değildir. Zira bu şekildeki olan serbestlik insanın zimmete değin olarak sahip olduğu şeyde cereyan etmez. Zira bu şekildeki olan serbestliği öngörmenin faydası yoktur. Asıl itibariyle bunun faydası müşteri tarafından beğenilmeyecek olursa görülmesi esnasında hazır olmayan mebiin geri verilmesidir. Müslemünfih olan mebi ise, muayyen bir ayn değildir. Aksine misilleriyle ödenen bir deyndir. Görülmesi halinde görme serbestliğiyle geri verilebilecek olursa, eskisi gibi bir daha deyn olur ve bir başka mislin ödenmesi gerekir. Bunun reddi de muhayyerlik reddi ile olur. Bunun için selemin akdi sahih olması için, satılan şeyin niteliklerinin belli edilmesi yeterlidir. Niteliklerin açıklanması, gözle görmenin yerini tutabilir. Müslemünfihte kusurun serbestliği yoktur. Zira böyle bir şey, aktin kendisi ile tamamladığı kabzın meydana gelmesine engeldir.
10) Ebu Hanife'ye göre buğday ve arpa gibi masraf ve harcamaların ve teslim yerinin açıklanması selem akdinin caiz olmasında şarttır. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre şart değildir. Eğer akit yeri taşımayı ve masrafı gerektiren şeylerin verilmesi için, anlaşmazlığa götürürse o zaman onların ittifakiyle öyle şartların açıklanması lazım gelir. Ebu Hani-feye göre akit yeri müslemünfih için, belli olmaz. Zira selem akdi mutlak olarak yapılacak olursa, o zaman aktin yeri teslim için yer olarak olmayacağı gibi, aktin yapıldığı yer müslemünfıh için de bir yer olarak taayyün olmaz. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre akit yeri teslim için yer olarak taayyün olur. O zaman tartışma ortadan kalkar ve selem de sahih olur. Bunlara göre teslimin vacip olur şekli akittir. Aynı zamanda akit de o yerde meydana gelmiştir. Fakat bunların cevabı şöyledir: Akit, her iki taraflarla bağlıdır. Akdin yerine kaim ve bağlı değildir. Şu halde akit o yerde meydana gelmiş değildir. Belki o yerde var olmuş, sonuç olarak Ebu Hanife'ye göre ücretin ödenme yeri tayin olmadığı takdirde akit sahih değildir. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre sahihdir. Şayet kiralanan Şey araba veya ev olursa o zaman bunların ücretleri o arazilerinin ve o evinin bulunduğu yerde teslim edilir. Eğer o şey hayvan gibi ise yürü-rneye başladığı yerde ücret alınır. Şayet boya yerine götürülen bir kumaş olursa ücreti kumaşın teslim edildiği yerde verilir. Eğer o şeyin teslimiyeti zor bir yerde ise denizde veya dağın tepesinde olursa o zaman aktin yapıldığı yere en yakın yerde ücret ödenir. Eğer müslemünfih inci, mücevherat vb. gibi olursa aynı zamanda masrafı da olmazsa bu mese-!ede Hanefilerinin iki görüşü vardır. Birincisi: Ebu Yusuf ve Muham-ined'in görüşleri gibidir. Yani akit yeri teslim yeri taayyün olur. îkincisi ise rabbu's-selem ve müslemü iley nerede birbiriyle karşılaşırsa o şeyin orada teslimi gerekir. Bu rivayet diğer rivayete göre daha sahihdir. Malikilere göre: Ödeme yerinin taayyün edilmesi gerekir. Şafıilere göre: Müs-lemünfîh teslime elverişli olmayan yerde teslim edilirse veyahut elverişlidir fakat götürmesi masraflıdır. O zaman müslemünfihin, yerinin taayyün edilmesi gerekir. Örfe göre akit yeri teslimin yeri olarak kabul edilir. Hanbelilere göre: Şayet akit yeri gemi veyahut geniş ova gibi bir yerde olmazsa teslim yerinin söylenmesi gerekmez. Eğer anlaşmazlık hali olursa o zaman akdin yapıldığı yer, teslim için belli eder.[41]
11) Satılan şeyin, zimmette sabit olması, imkan olan mallardan olması lazımdır. Onlar da misliyattır. Satılan şeyin, mekilat yani ölçülebilir veya mevzunat yani tartılabilir veyahut zer'iyyat yani uzunluk ölçüsü ile ölçülebilir, yahut da mütekari a'dad: Yani birbirine yakın sayıyle alınıp satılan şeylerden olması lazımdır. Tahıllar, meyveler, un, kumaş, pamuk, keten, demir kurşun, ilaç, ceviz ve yumurta gibi.. Zira mekilat ve muvzunatın miktar yahut da sıfatlan cihetiyle -pek az farklılıklarından başka- hiç bir fark yoktur. Zira bunların misilleri olabilir. Uzunluk ölçüsü ve sayı ile alınıp satılması birbirine yakın şeyler de, onlarda bilgisizlik az olduğu için, onlarda anlaşmazlık meydana gelmez. Eğer birbirinden farklı sayıyla ve uzunluk ölçüsüyle satılan şeyler gibi sıfatla belli edilemeyen bir sıfattan olursa yani kavun, karpuz, nar, ayva, keller, paçalar, keresteler, inciler, deriler, mücevhereler, akarlar ve evler gibi olursa bunlarda selem akdi caiz değildir. Zira bunların sıfatları belli edilemeyen sıfatlardandır. Örneğin; bir inci başka bir inci ile, bir hayvan başka bir hayvan ile, bir akar başka bir akar ile arasında çok derece bir farklılık vardır. Zira bunlann arasındaki olan küçüklük, büyüklük, yuvarlaklıklarının güzellikleri çok fazla farklar vardır. Aynı zamanda farklılık sebebiyle fiyatları da farklı olur. Bu nedenle öyle satışlardaki satışlar belli olmayan satış gibi olduğu için caiz değildir. Hanefılere göre öyledir. Malikilere göre ise Rabbu's-Selem eğer cinsi, miktarı ve sıfatı bilinen bir şeyi şart koşarsa, ölçülen şeylerde ölçü ile tartılan şeylerde tartı ile, uzunluk ölçüsü ile ölçülenlerde ve sayılmayan şeylerde de sıfat ile cinsi, sıfat ve kederi bilinen bir şey olması halinde; nitelik ile tespit edilen şeylerde de edilemeyen şeylerde de selem akdi sahihdir. Hanbelilere göre: Niteliği ile tespit edilebilen şeylerde selemin akdi sahih olduğu gibi, tartılan ve ölçülen şeylerde de selem akdi sahihdir. Fakat belli edilmeyen şeylerde selem akdi sahih değildir. Adedi birbirine yakın olan tüm şeylerde selem akdi sahihdir. Fakat farklı olan adedi şeylerde iki görüş vardır. Birinci görüş sayı ile selem akdi sahih olur. İkincisi ise ancak ve ancak tartı ile selem akdi sahih olur. Buna kıyasen Şafii ve Hanbeli görüşleri Hanefi görüşüne yakındır. Malikilere göre ise sıfat ile tespit olmayan şeylerde selem akdi sahihdir.[42]
Hayvanlarda Selem
Cumhura göre kuyruk yağlarında, iç yağlarında tartı ile selem akdi ihtilafsız olarak caizdir. Hayvanların zatında ise selem akdi ihtilaflıdır. Hangi şekilde olursa olsun hayvanda selem akdi caiz değildir. Zira İbni Abbas'tan gelen rivayete göre Peygamber (s.a.v.) hayvanda selem akdini yasaklamıştır. Başka bir cihette de ise hayvanların maliyetinin meydana gelmesinde yine farklılıklar vardır. Bunun tesbitine çare yoktur. Semende farklılığa neden olan sıfatları, hepsini birbirleriyle incelemek suretiyle dahi meydana konulsa yine böyle olur. Bu meseledeki olan farklılıklar ve ayrılıklar ise birbirinden farklı diğer adedi şeylerde olduğu gibi ihtilafa götürür, bu kıyasa göre bazı kimselerin yaptığı gibi kuzularda selem akdi de sahih değildir. Zira bunun mislini tespit mümkün değildir. Maliki, Şafii ve Hanbeliler'e göre: Hayvanlarda karz caiz olduğuna göre selem akdi de caizdir. Müslim tarafından Peygamber (s.a.v.)'in altı yaşında bir deve borç aldığı rivayet edilmiştir. [43]
Ebu Davud da Peygamber (s.a.v.)'in Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.)'a vadeli olarak iki deve mukabilinde bir deve satın almasını emretmiştir. Bu ise bir karz değil, bir selemdir. Zira bunda hem fazlalık, hem de vade vardır. Hayvanda selem yapılmasını yasaklayan hadis-i şerif ise şöyledir: İbn'us-Sam'ani el-İstilam adlı eserinde onun hakkında şöyle demektedir: "hakim tarafından tahric edilmiş olmakla birlikte sabit demidir. "Ancak bu mezheplere göre hayvanda selem akdinin yapılmasının şartı şöyledir: Hayvanın sıfatı, yaşı, erkek veya dişi olduğu, rengi, yaklaşık olarak eninin boyunun da tesbiti lazımdır.
Ebu Hanifeye göre kemikli ette selem akdi caiz değildir. Zira öyle etlerde semizlik, zayıflık, kemiğin azlığı ve çokluğu vardır. Bunun için anlaşmazlık ve bilgisizlik meydana geldiği için öyle ette selem akdi caiz değildir. Bunun gibi yine Ebu Hanife'ye göre kemiğinden ayrılmış ette de selem akdi caiz değildir. Zira bu ette de semizlik ve zayıflık vardır. Zira öyle ette de tartışma söz konusudur. Ebu Yusuf, Muhammed, Maliki Safıiler ve Hanbelilere göre: Ette selem akdi sahihtir. Fakat sıfatlarının açıklanması şarttır. Etin cinsi tesbit edilirken koyun mu inek eti mi olacağının; nev'i tespit edilirken erkek mi dişi mi, burulmuş mu burulmamış mı, besi mi yoksa otlak hayvanı mı olacağının belirtilmesi, yaşı tespit edilirken, yaşında mı olacağının söylenilmesi; niteliği tespit edilirken semiz mi, zayıf mı, orta mı olacağının söylenmesi; etin buttan mı, koldan mı veyahut kaburgalardan mı olacağı söylenirken yerinin belli edilmesi örneği sekiz ntıl gibi kederininde belli edilmesi lazımdır. Zira Rasû-lü Zi'şan ve Fahri kainat (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
Her kim selem yaparsa miktarı belli olsun, ağırlığı belli olsun." hadisin zahirine bakılırsa tartılabilir her şeyde selemin sahih olmasına delalet eder. Bir de hayvanda selem akdi sahih olduktan sonra ette bittarı-ki evla şahindir.
Cumhura göre balıklarda selem akdi sahihdir. Ebu Hanife'ye göre küçük balıklarda ölçü ile ve tartı ile selem akdi sahihtir. İster tuzlanmış olsun isterse olmamış olsun farkı yoktur. Zira küçük balıklarda semizlik veya zayıflık farkı yoktur. Birde kemiğinde de fark olmaz. Bu mezhebe göre büyük balıklarda ise zahir rivayete göre nasıl olursa olsun tartıldıktan sonra selem akdi sahihdir. Hanefilere göre kumaşta selem akdi caiz değildir. Zira kumaşlar misli şeylerden değildir. Fakat eğer niteliği, cinsi, kalınlığı ve türü, eni, boyunun ve dokumasının sıklığının açıklanması olursa o zaman istihsani olarak kumaşlarda selem akdi sahih Olur. Çünkü insanların ihtiyaçları öyle kumaşlarda olduğu için misli Şeylerden sayılmaktadır. Şayet kumaş ipek olursa o zaman esas olan görüşe göre: "Ağırlığının belirtilmesi kayıtsız olarak lazımdır. Farklılığına göre de fiyata hükmedilir. Cumhura göre kumaşlarda selem akdi caizdir.
Hanefîlere göre: Samanda yük belirtilerek selem akdi caiz değildir. Zira iki yük arasında ğabni fahiş vardır. Fakat belli edilen kantarlarla tartılması caizdir. O zaman farklılık kalmaz, hüküm odunda da aynıdır. Bağ olarak caiz değildir; fakat belli edilen kantarlarla caizdir. Ekmekte ittifak ile selem akdi sahih değildir. Zira küçüklük ve büyüklükte ekmekler arasında pek olarak farklılık vardır. Ekseriyete göre ne kadar tartı ile de olsa yine selem akdi ekmek de sahih değildir. Zira pişme cihetinde ekmekler arasında farklılık olduğu için selem akdi sahih olmaz, bunun için bu meselede cehalet anlaşmazlığı meydana getirir. Bu görüş Ebu Hanife, Muhammed ve Şafiiye göre böyledir. Ebu Yusuf a göre ise belli olunan bir türü, belli olunan bir ağırlık kaderi belli olunan bir süre şart yapılırsa o zaman caizdir. Malikilere ve Hanbelilere göre ölçeği belli olsun, ağırlığı belli olsun" hadisinin zahirine göre bu şekildeki olan tespiti mümkün olduktan sonra ateşin üzerine bıraktıktan sonra ekmek olsun veya benzeri olsun selem akdi sahihdir. Zira ateş bu gibi şeyler üzerindeki etkisi örfî olarak belli olunan bir şeydir. Bir de kuruluğu ve rutubetinin belli edilmesi mümkün olur.
Ebu Hanife'ye göre: İster sayı ile olsun ister tartı ile olsun selem caiz olmadığı gibi ekmek de borç alınması da caiz değildir. Ebu Yusuf a göre sayı olmamak şartıyle, ağırlık ile ekmeğin borç alınmasını caiz olarak kabul etmiştir. Muhammed'e göre ise insanların adeti ve ihtiyaç konusu olduğu için, ister ağırlık ile ister sayı ile olsun, ekmeğin borç alınması caizdir. Ekmek gibi misli şeylerde yine kabul etmiştir. Hanefılerde fetva bu görüşe göredir. Malikilere göre: İnsanların bu işe ihtiyaçları olduğu için, ne kadar tanelerinde fark var ise de misli şeylerden olduğu için, ister sayı ile olsun, ister tartı ile olsun ekmeğin borç alınması caizdir. Şaftinin en asah kavline göre ve Hanbelilere göre ekmeğin borç alınması caizdir. İster ağırlık ile olsun, ister sayı ile olsun farkı yoktur. Çünkü çağlar boyunca tüm belde halkı bu meselede icma etmiş ve aynı z£ manda kimse tarafından itiraz edilmemiştir. Bir de Hz. Aişe validemizin de şöyle dediğini rivayet etmektedir:
Ey Allah'ın Rasûlü" dedim. "Komşular bizden ekmek ve hamur mayası borç istiyorlar: Bazıları fazla bazıları da noksan olarak geri veriyorlar?" Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bunda bir itiraz yoktur. Bu gibi şeyler insanların birbirine ihtiyaçlarıdır. Bunların borç alınıp verilmesi de fazla alıp noksan verme maksatları yoktur." Yine orda isnadi ile Muaz b. Cebel'den şu rivayet gelmektedir: "Muaz b. Cebel'e ekmek mayasının borç alınıp verilmesi hakkında soru sorulmuş, o da şöyle demiştir. Fesubhanallah! Böylesi güzel ahlaktandır. Büyüğünü al, küçüğü ver, küçüğü al, büyüğünü ver! Sizin en hayırlınız ödemesi en iyi olandır. Ben Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyururken dinlendim.[44]
Şafülere göre selemin rükünleri yedi tanedir:
1- Sığadır. Bu da müslimin icabı sana şu kadar parayı şu kadar buğdayı üzerine selem olarak verdim. Ve müslemün ileyhin kabul ettim demesidir.
2- Alıcı ve satıcıdır. Bunların şartları erginlik çağına girmek ve kendi, rızası ile bu akdi yapmak ve üzerine haciz konulmamış olmak.
3- Sermayedir; bunun şartları şöyledir:
a) Kendisinden menfaat verecek bir şey olmak.
b) Temiz ve tahir olmak.
c) Onda tasarruf etme salahiyetine sahip olmak.
d) Teslim edilebilecek bir vaziyette olmak.
e) Akit zamanında hazır olmadığı takdirde mikdannı söylenmesi.
f) Akit meclisinde teslim edilmesi, eğer teslimden evvel müşteri ile satıcı birbirinden aynlırsa o zaman akit fasid olur.
4- Müslemün fih, bunun da şartlan vardır:
a) Peşin olmaması.
b) Akit yapılan yerde müslemünfîhin teslim edilmesi (taşıması masraflı olmazsa).
c) Taşıması masraflı olursa üzerine akit yapılan şeyin teslim edileceği mahallin beyan edilmesi, üzerine para verilen şey peşin de caiz olduğu gibi borç ile de olabilir. Borçlu olursa hem müşteri hem de satıcı tarafından vaktinin belirlenmesi gerekir.
5- Selemin vadesi geldiği vakit satıcının onu teslim edecekbir iktidara sahip olması. Örneği; bir kimse hurma bulamıyacağını bildiği halde hurma üzerine selem akdini icra ederse yapılan akit batıldır. Ancak ve ancak normal olursa zamanında bulunan bir şey üzerine selem akdi yapılması caiz olur. Bir kimse buğday gibi tahıllar üzerine para verir. Fakat vadesi geldiği vakit, kuraklık nedeniyle hiç bir yerde bunlar bulunmazsa isterse akdini fesh edip parasını geri alabilir. İsterse buluncaya kadar bekler.
6- Müslemünfihin ölçü veya tartıyîe veyahut sayı ile miktarının belli edilmesi gerekir.
7- Sıfatların bilinmesi. Bu vasıfların her ikisinin ve iki adil şahidin bildikleri bir dil söylemesi gerekir. Bir kişi başkasıyle selem akdini icra ederek parasını vermeyip bir başkasına havale ederse parasını aynı yerde teslim ederse yine caiz değildir. Müslemünileyh, yani satıcı teslim aldığı parayı müsleme, yani müşteriye geri verip emanet ederse caizdir. Semen para olacağı gibi menfaat da olabilir. Örneğin; bir yıla kadar oturmak hakkı verildiği gibi bir miktar buğday karşısın da caizdir.[45]
Selemin hükmü budur: Müslemünfîhte borç ile vermek üzere rab-bü's-selemin yani müşterinin mülkiyeti sabit olur. Buna kıyasen muayyen veyahut zimmette sıfatı tespit edilen re'sülmalda yani semende de müslemünileyhin yani satıcının mülkiyeti sabit olur. İnsanların ihtiyaçlarını yerine getirmesi için ruhsat olarak selemin hükmü kabul edilmiştir. Fakat satış akdinde şart olmayan bazı özelliğiyle beraber sahih olur. Selem akdinin özel şartlan olduğu için, selem akdi bey akdinden ayrılmıştır:
1- Kişinin selemin re'sülmali ile cinsinden olmayan bir şeyi satın almasıdır. Bunu Hanefİler şöyle izah etmişlerdir. Kabzdan evvel selemin re'sülmalinin değiştirilmesi caiz değildir. Paranın değiştirilmesi ise borç olarak caizdir. Zira selemde re'sülmalin kabzedilmesi şarttır. Değiştirilmesi gerçek olarak kabzın kısmından değildir. Zira müslemünileyh yani satan o zaman re'sülmalin aynısını almaz belki bedelini almaktadır. Bedeli ise o değil başkasıdır. Satışta ise paranın kabzedilmesi şart değildir. Aynı zamanda bedel de onun yerine geçer. Onun gibi sarfın iki bedelinin, selemin bedeli gibi değiştirilmesi caiz değildir. Zira her iki bedelin de sarfta kabz edilmesi şarttır. Müslemünfihin kabzden evvel değiştirilmesi, belli olan satılan şeyin değiştirilmesi gibi caiz değildir. Zira o, taşınabilir bir mebidir, ne kadar deyn olsa yine öyledir. Kabzdan evvel taşınabilir mebinin satılması caiz ol: madiği gibi, kabzden evvel de müslemünfihinin satılması ve veya değiştirilmesi de caiz değildir. Selem akdi fesh olur veya akit tarafları ikale yapacak olurlarsa hali hazırdaki olan selemin re'sülmalinin müslemünileyh ile değiştirilmesi yine caiz değildir. Şu halde müslemin yani müşterinin müslemünileyh yani satıcıdan malın hepsini kabzetmeden önce re'sülmal ile bir şey alması caiz değildir. Bu görüş istihsanı olarak Hanefî mezhebinin üç ilim adamının ittifaklarıdır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[46]
Selem yaptığın şeyi veyahut verdiği semeni al" Şu şekilde fesh halidir. İbni Ömer'in rivayeti şöyledir: "Her kim her hangi bir şeyde selem akdi yapacak olursa ancak selem yaptığı şeyi veyahut re'sulmalini alsın."
İbrahim b. Said el-Cevheri dedi ki: 'Ya Selem yaptığı şeyi veya re'sulmalini alsın. [47]
Ebu Davud'un da Sünenin'de şu rivayeti vardır: "her kim bir şeyde selem yapacak olursa, ondan başkasına gözü olmasın." Zira ikale yani fesh, aktin tarafları dışında kalan üçüncü bir kişi hakkında yeni bir satıştır. Buradaki olan üçüncü şahıs ise şeriattır. Zira re'sülmal mebî olarak kabul edilir. Bu meydana geldiği vakit, re'sülmal ile mebî arasında bir birine benzerlik meydana gelir. Kabzden evvel mebî de tasarruf caiz olmadığı gibi, onun gibi şeylerde de tasarruf caiz değildir. Sarf bedellerinin ikaleden sonra ve kabzden evvel değiştirilmeleri fakihlerin ittifakıyle caizdir. Zira sarfın bedeli belli edilmek ile belli olmaz. Şayet dirhemlere karşı dinar satılacak olursa kabzden evvel bunların değiştirilmesi caizdir. Bu da ikale meclisinden ayrılmadan evvel bunların bedellerinin verilmelerinin meydana gelmesiyle olur. Selemde ikaleden sonra, ikale meclisinde re'sülmalin kabzedilmesinin ikalenin caiz olması için şart olmadığı üzerinde de fakihlerin ittifakları vardır. Zira ikale akdi, her bakımdan selem akdini yeniden yapmak hükmünde değildir. Zira akit meclisinde selem akdinde kabzın şartı ne kadar olursa da, borca karşılık borcun satışından korunmak içindir. Aynı zamanda müslemünfıh ikale ile sakıt olmuştur. Birde müslemin ileyh hakkında bu, bağlayıcı bir şart değildir. Bunun için borcun borç ile satışı tahakkuk olmamaktadır. Bunun için ondan kabz şart değildir. Sarfta ise ikalenin sahih olması ancak ve ancak kabz ile meydana gelir. Zira eğer ikale Ebu Yusuf gibi, yeni bir satış olarak kabul olursa o zaman nedeni zahirdir. Eğer bizler ikaleyi Ebu Hanife'nin görüşü gibi, -akit tarafları hakkında bir fesih olarak kabul edecek olursak, o zaman bu ikale şeriata göre bir satış olur. Zira Ebu Hanife'ye göre bu ikale, akdi yapanlarından başka yeni bir satıştır. Bu halde ikale bir satış olduğu için, borcun borç ile satılmaması için, her iki bedelin de kabzedilmesi gerekir. Selemin akdi fasit oldukttan sonra bir de kabzden evvel değiştirilmesi ittifakla caizdir. Zira böyle bir aktin selem hükmüne girmediği için, başka deynlerde olduğu gibi değiştirilmesi caiz olur. İmam Malik, müslemünfihin yiyecek olduktan sonra bunun caiz olmadığını söylemiştir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) yiyeceklerin hepsini el altına kabz edilmeden satılmasını yasak etmiştir. İmam Şafii ve İmam Ahmed'den bir rivayete göre ise böyle bir satış caizdir. Zira mal sahibi ikale sebebiyle re'sulmaline sahip olmuş ve bu müslemünfihi teslim etmekten ibra edilen müslemünileyhin zimmetinde bir deyn olmuştur. O-nun için bununla dilediği şeyi istediği kimseden .satın alması caizdir. [48]
2- Selemin sahibi re'sülmalinin yani semenin ve müslemünfihin yani malın bazı kısmında vadesinden evvel veya sonra öteki tarafın nza-sıyle alacak olursa, bu caizdir. Bu şekildeki aldığı re'sülmal de ikale olarak kabul edilir. Geri kalanlarda ise selem devam eder. Cumhurun görüşü bu şekilde kabul olmuştur. Zira re'sülmalin alınması aynı zamanda ikaledır. Şayet tümünde ikale yapacak olsa ittifakla caizdir. Bir kısmında ikale yapması halinde de caiz olur. Örneğin aynların satışında ikale caizdir. Zira ikale akdin feshedilmesi ve aynı zamanda da kökten iptal edilmesidir. Şu halde tercih edilen görüş, satış değildir. İmam Malik ve Kadı Ibnu Ebi Leyla'ya göre ise bu şekildeki olan ikale caiz değildir ve fasid olarak kabul etmişlerdir. Zira rabbü's-selem, re'sülmalin geri kalan kısmını da geri alır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Sen ya selem yaptığı şeyi yahut re'sülmalini al" her birinden bir parça alan, ne bunu ne ötekini almış olur. Bir de re'sülmalin bir parçasını alırsan aktin fesh edilmesini tercih ediyorsan, onun için akit hepsinde fesh olur. Şu halde ya hepsinde ikale yapar veyahut hepsim alır. Buna göre Cumhurun cevabı şöyledir: Hadis-i şerifteki olan murad re'sülmal ile müslemünfihten başka bir şeyin alınmasını nehy etmiştir. Satışta ise." akit tarafları mebiin bir kısmında ikale yapacak olurlarsa fakihlerin ittifakıyle caiz olur.[49]
Yine şayet ra'bbü's-selem re'sülmalin hepsini, karşı tarafın rızasıyle alacak olsa veyahut selemin hepsine ikale yapacak olsa, yahut re'sülmal üzerinde sulh yapacak olsa, ittifakla bu sahih bir ikaledir. Selem de fesh olur. Rabbü's-selem yani müşteri selemin geri kalan kısmında acele etmek için vadesi daha gelmeden re'sülmalin bir parçasını alacak olsa, bu şart caiz değildir. Ebu Hanife ve Muhamrned'e göre de bu sahih bir ikaledir. Zira bu şart vade mukabilinde bir bedel manasına gelmektedir. İkale fasitı şartlarla batıl olmaz. Zira onlara göre ikale bir fesihtir. Satışın aksine ikale sahih, şart ise batıldır. Zira satış yani bey fasid şartlardan tesirlenir. Zira bey'de fasid şartlar ribaya götürür. İkale ise satışın kökten kaldırılması olduğu için, ribanın olması tasavvur olunmaz. Ebu Yusuf a göre bu fasid şart ile ikale batıl olur. Aynı zamanda selemin hepsi vadesine kadar, olduğu gibi kalmak şekliyle devam eder. Zira onun yanında ikale yeni bir satıştır, satış ise onda ribanın mümkün olması için fasit şart sebebiyle batıl olur.
3- Müslemünileyh'in (yani satıcı) rabbü's-selemi, kabul ve rızası olmaksızın rabbü's-selemde ibra etmesi caiz değildir. Eğer Rabbü's-selem kabul edecek olursa, o zaman kesinlikle vazgeçmek sahih olur. Bununla beraber de selem akdi de batıl olur. Zira semende vazgeçmek sebebiyle kabz edilmemesi meydana çıkar. Rabbü's-selem vazgeçmeyi kabul etmezse o zaman selemin akdi devam eder. Şu halde satış akdi öyle değildir. Zira satıcı müşteriyi satılmış olan o şeyin semeninden vazgeçi-recek olursa sahih olur. İster müşteri kabul etsin ister etmesin farkı yoktur. Fakat müşterinin reddetmesiyle yalnız ibra ve vazgeçme reddolur. Zira vazgeçmekte, sevap yoluyla mülkiyetine vermek manası vardır. Bu da minneti kabul etmemek için kabul edilmemiştir.[50]
Selem ve bey'in arasındaki olan fark şudur: Bey'in yani satışın sahih olması için semenin kabzedilmesi şart değildir. Selem akdinin sahih olması için mecliste re'sülmalin kabzedilmesi şarttır. Şayet karşı tarafın kabulü olmazsa İbra ve vazgeçmek sahih olacak olursa, selem akdi sahibinin rızası olmazsa da fesh olmuş olur. Bu da caiz değildir. Zira akidler-den birisi yalnız olarak akdi fesh edebilmez bunun için öyle bir ibra ve vazgeçmek de sahih değildir. Semende İbra durumu ayrıdır. Semenin ibra edilmesi satışın feshini meydana getirmez. Zira satışda semenin kabzedilmesi şart değildir. Şayet rabbü's-selem yani müşteri müslemünfih'ten vazgeçecek olursa müslemünileyhin yani satıcının kabulü olmazsa da yine bu vazgeçmek şahindir. Zira müslemünfihin kabzedilmesi şart değildir. Onun için bu kabulsüz olarak sahih olur. Zira Şer'i olarak kabul edilmesi vacip olmayan bir bortan vazgeçilmesi, sadece vazgeçmenin hakkını ortadan kaldırmaktır. Bunun için o vazgeçme imkanına sahiptir. Mebide ibra ve vazgeçme sahih değildir. Şu halde aynların mülkiyetine ibra ve vazgeçmesine yol yoktur. Fakat aynlann mülkiyetinin nakledilmesi caizdir. Örneğin; bir kişi kendi mülkünün mülkiyetinde olan bir şeyin mülkiyetini iskat yani düşürme edecek olursa, onun mülkiyetini yine düşür-mez yani ona mülk olmaya devam eder. Eğer her hangi bir kimse başka bir kişide çalınmış veya emanet olarak bırakılmış bir şeyi varsa, ondan sonra o şeyi ibra ve düşürme edecek olursa, bu ibra ve düşürme sahih olnız. Yine eskisi gibi malı sahibine mülk olarak devam eder,
4- Satışta havale, kefalet ve rehin, hem semen hem de mebide caiz olduğu gibi, selemin re'sülmalini hazırlardan bir kimseye kefalet, re'sülmalin mukabilinde havale ve rehin de caizdir. Hanefilerin tümüne göre müslemünfihte de aynı şekilde caizdir. Zira bu akitlerin şarüanyle beraber rüknü de vardır. İmam Züfer'e göre bunların tümü müslemünfihte caizdir. Fakat bunlar re'sülmalde caiz değildir. Zira havale, kefalet ve rehin akitleri, meclisten sonra kalması caiz olduğu için, aynı zamanda da teşvik yani belgelendirilmesi için meşruiyeti olmuştur. Re'sülmal ise tehir olmaz.
Selem akdinde: Müslemünileyh'in re'sülmali muhalünaleyh yani kendine havale olunandan veya kefilden veyahut selem sahibinden kab-zetmesi vacipdir. Aynı zamanda rehinin, akdi yapan tarafların meclisten birbirinden ayrılmadan evvel telef olması lazımdır. Bunun şartı da reh-nin kıymetinin, re'sülmala denk veya daha fazla olmasıdır. Zira müslemünileyhin hakkı, şu şekilde, rehnin kıymetine nakli olur. Şayet bu kıymet, re'sülmale denkse veyahut daha fazla ise re'sülmalin kabzden sonra akdi yapan tarafların ayrılması meydana gelir. Zira rehnin kabziyeti aynı zamanda hakkını almaktır. Çünkü bu, mürtehinin aleyhine tazminat altında meydana gelen bir şeyin kabzedilmesidir. İster bu meselede haddi aşsın, isterse ayıplı olsun ister haddi aşmasın ve her halükarda bir aybı olmasın telef olmasıyle beraber onun hakkında tazminat kesinleşmiş olur. Bu şekilde mürtehin ile rahin arasında bir değişine meydana gelir. Yani bu meselede müslemünileyh ile selem sahibi arasında değiştirme meydana gelir. Bu ise re'sülmalin kabzedilmesinden sonra birbirlerinden ayrılmalarını intaç eder.[51]
Eğer rehinin kıymeti re'sülmaldan az ise akit rehin miktarınca gerçekleşir, diğer geri kalan payında da batıl olur. Şayet rabbü's-selem ve müslemünileyh kabz olunmadan evvel birbirinden ayrılacak olurlarsa, selem batıl olur. Hata muhalünaleyh yani kendisine havale edilen ve kefil, müslernünileyhiyle kalsa bile, durum yine öyledir. Fakat müslemünileyh rabbü's-selem ile beraber kalır, muhalünaleyh ile kefil gidecek olursa, selemin akdi fasada gitmez. Zira muteber olan akdi yapan tarafların kalmaları ve birbirinden ayrılmamalarıdır. Çünkü kabz aktin hakları arasında yer almaktadır. Akdin temeli ise akdi yapan taraflardır. Bunun gibi rehinde de aynı şekildedir. Şayet rehin her iki tarafın ayrılıncaya kadar hilaketi olmazsa, re'sülmalin kabziyeti olmadığı için selem akdi fesada gider. Müslemünileyh o rehni sahibine geri vermek için yükumludur. Burada selem hakkında söylediğimiz bütün özellikler sarf akdinde de geçerli olur. Bu hükümlerin hepsi re'sülmalla ilgilidir. Müs-lemünfih ile ilgili hükümler ise: Havaleyi yapan kimse, bizzat havale akdi ile o hakdan vaz geçer, bu işde müslemünfihin vadesi gelse teslim edilmesi muhalünaleyhe vacip olur. O zaman rabbü's-selem yani müşteri muhalünaleyhten re'sülmaim teslimiyetini istecektir. Muhilden yani havale edenden istemez. Kefalette rabbü's-selem kendi keyfindedir. İsterse asıl kişiden, isterse kefil olan kimseden, isteyebilir. Rehinde rabbü's-selem müslemünfihi kendine mülk edininceye kadar rehni yanında bırakabilir. Geçmiş olan konular Hanefilerden başka Cumhura göre re'sülmal mukabilinde havale, kefalet, ibra ve rehin caiz değildir. Zira re'sülmalin hakikaten kabzedilmesi selemin sıhhati için, prensip ve temel olarak bir gerçektir. Fakat Malikiler malumumuz gibi, kabzın üçgün müddet ile tehir edilmesini caiz olarak kabul ederler.
5- Karma karışık olan re'sülmalin kabz edilmesi: Eğer müslemünileyh, re'sülmali kabzedip onun nebehrec veya züyuf olduğunu veyahut onda başkasının hakkı bulunduğunu yani müstehak veyahut suttuka veya da ayıplı olduğunu görecek olursa, rabbü's-selem yani müşteri bunu ya kabul eder veya kabul etmez. Birinci hipotez: Rabbü's-selem onu doğru olarak kabul ederse: Onu iade etmede serbesttir. Başka taraftan ise re'sülmal ya bir ayn olur o zaman tayin ile belirlenmiştir. Veyahut bir deyn olur, deyn olsa tayin ile belli olmamış demektir. Eğer bir ayn olursa: Müslemün ileyh de onda başkasının hakkı vardır dese yani satılan şeyin tümünü veya bir payının satıcıdan başkasının mülkiyeti altında olduğunu meydana çıkmasıdır. Örneğin; satılan şey bir vakıf malı olarak meydana çıksa, re'sülmalin başkasına ait olması da bunun gibidir. Müslemün ileyh re'sülmalda bir kusur olduğunu görürse, şayet hak eden kişi bunu geçerli kabul ederse o zaman akid sahih olur. Onu kabul etmezse batıl olur. Eğer müslemüileyh kusurla beraber kabul ederse o zaman akid geçerli olur. Şayet kabul etmezse selem batıl olur. Bu aybın ortaya çıkartılması ister taraflarının ayrılmasından evvel olması ile sonra olması arasında fark yoktur. Eğer re'sülmal deyn olursa; müslemünileyh yani satıcı bunu kabzedip karışık olduğunu görürse onun karışık olduğunu ya selem meclisinde veya ayrıldıktan sonra tesbiti meydana gelir. Eğer bunun karışıklığını selem yerinde görürse, eğer hak edilmiş yani müstehak olarak meydana çıksa, kabzın sahih olması için, hak sahibinin geçerli kabul etmesine bağlıdır. Şayet geçerli kabul ederse caizdir. Onun aksi ise aksi olur. Dirhemler dörde ayrılır:
a) Ceyyid dirhemler: Kalitesi tam gümüş olup ticari işlerde kulladır. Beytulmale bırakılır.
b) Züyûf ise beytül malin kabul etmeyip aynı zamanda da reddettiği paradır. Lakin bu züyuflarla tacirler ticaretlerinde bununla alış-veriş yaparlar. Şu halde satıcıya bunların züyuf olduğunu söylenmesi gerekir.
c) Nebehrec İse tacirlerin kabul etmediği paradır.
d) Suttuka üst ve alt katı gümüş, aralan bakır olan paradır. Bunlar dirhem hükmünde değildir.[52]
Eğer re'sülmali suttuka veya kurşun olarak müslemünileyh onu görürse, selem akdi batıl olur. Zira suttuka, dirhem cinsinden değildir. Zira insanlar arasındaki olan alış-verişlerinde kullanılmaz. Bunun için bu suttuka vasfı cihetinde ve aslı cihetinde hakkının cinsinden değildir.
Bu şekil meydana geldikten sonra, meclisten re'sülmalin kabzından evvel iftırak meydana geldikten sonra selem akdi batıl olur. Meclisten sonra da bir daha selem caiz olmaz. Eğer re'sülmalî züyuf yahut ne-behrece olarak tesbit ederse: Şayet müslemünileyh kabul edecek olursa, selem sahih olarak geçmektedir. Zira züyuf hakkının cinsindedir. Zira züyuf da dirhemdirler. Lakin züyuf olma aynı zamanda kalitelik sıfatında sahip olmama kusuru ile kusurludurlar. Bu şekilde kabul ederse, müslemünileyh kendi hakkını noksanlıkla beraber kabz etmeye razı olmuş oluyor. Eğer bunları kabul etmeyip geri verirse, Hanefi fakihlerinin ittifakıyla, şayet geri verme meclisinde onlardan başkası ile takas olmazsa, reddettiği miktarına göre selem batıldır. Diğer kısmına göre sahihdir.[53]
Eğer geri verme meclisinde bunların yerine yenilerini kabz etmiş olursa o zaman kıyasa göre iade olunan az veya çok olsun, reddedilen kadannca selem akdi batıl olur. Ebu Hanife ve Züfer bunu kabul etmişlerdir. Zira züyuf vasıf cihetiyle olmasa bile, asıl cihetiyle müslemüniley-hin cinsindendir. Bunun için, nitelikteki hakkının kaybolmak nedeniyle, birdaha verme hakkı onun lehine hasıl olmuştur. Kendi hakkı ise hem aslında, hem de vasfında vardır. Eğer bu ikisi bulunmazsa kabz ettiği şeylere de rızası olmazsa, kendinin hakkını kabzetmediği meydana zahir olursa; bunun için, selem akdi batıl olur. Ebu Yusuf ve Muharnmed'e göre: İstihsanı olarak selem akdi batıl değildir. Zira zûyufun kabziyeti sahih olarak kabul edilmiştir. Rabbü's-selem yani müşterinin kabziye-tinden sonra müslemünfihte bir kusuru olursa, bunun için kusur serbestliği vardır. İsterse kusurla beraber kabul eder, isterse kabul etmez, geri verir. Zira rabb'üs-selemin hakkı kusursuzdur. Fakat görme muhayyerliği yani serbestliği ile şart muhayyerliği selemde yoktur. Ey be-dayin nefsim bahtiyar ol bedahlak olma vicdanı ol. Zira vicdan ahlak kitaplarının en iyisi ve özüdür. Daimul evkat ona müracaat etmeliyiz. İşte bu da ihyai dini İslam ile olur. Şu vatanın ve milletin ayakta tutması. Zira İslâm dini ve hududu yaşamanın yaşaması, hem özü, hem aydınlığı, hem de temelidir. İşte bu şekildeki olan bir vatanın ve milletin uygulanması, sermedi olarak Allah'ın ihsanında ve ikramında hali olmaz. Fakat insan tarafında layık olmayan bir insana ihsan ve ikramda bulunmak kesin olarak zulümdür. Zira akıllı insan başkasının kusurunu görmez, kendisininkini düzeltir. Bir de ey hudbin, hudfuruş ve bencil nefsim iyice kanaat etki sende öleceksin, zira ölümden kurtulmak yoktur. Sen görevlisin bu fani dünyada da sende fani olacaksın, enaniyeti ve benliği bırak. Seni bu dünyaya getiren zata itaat et, alemu'l barzaha gideceğini unutma, onun tedarikini yap. Zira vücudun fenasiyle vücudun sermediyetini gördükten sonra neşeli olacaksın.
YİRMİNCİ BÖLÜM
İSTİSNA
[54] İstisna akdi. Bir sanatkâra birşey yapması mukabilinde para vermektir. Burada yapılacak her şeyin parçaları sanatkâra bağlıdır. Bu akid zamanımızda alış-veriş cihetinde çok yaygındır. Bunun için, bu akdin hakiketinin açık olarak söylenmesi lazımdır. Bu istisnanın hukmunü açıklamadan evvel bir kaç örneği vermek istiyoruz.
1- Her hangi bir kunduracıya veya ayakkabıcılara, bütün malzemeleri ona ait olmak şartıyle bir kundura veya bir ayakkabı veyahut onlardan bir kaç tane ısmarlayıp parasını vermek.
2- Günümüzdeki olan tüm marangozların sanatları da bu istisna akdinin içindedir. Şu halde bir bina sahibinin marangoza tahta veya alüminyumdan pencere, kapı, kilit ve sürgü siparişi bu akde dahildir.
3- Mobilyacıların bütün sanatları da bu akdin içindedir. Fakihler bu istisna akdinde ihtilaf etmişlerdir. Fakat selem akdinin şartları istisna akdinde olduktan sonra o zaman tüm mezheplere göre selem akdi olarak gerçekleşir.
Her ne kadar bu akid alış-veriş lafızlarıyle meydana gelse de yine selem akdinden sayılmaz. Zira akitlerde muteber olan ibare ve lafızlar değil, belki akdin manasıdır. Eğer selem akdinin şartları bulunmazsa o zaman selem akdi olmaz, selem akdi olmayınca şafiilere göre akidler sahih değildir. Fakat Hanefî mezhebine göre bütün bu akidler sahihdir. Örneğin; günümüzde sipariş yapılan malların parası aynı mecliste tesli-m edilmez. Bazı zaman da bir payı ödenir. Bazı zaman da hiç ödenmez. Veya bazı evkatta da taksitle Ödenir. Bu suretteki olan akid ise selem akdinden sayılmaz. Fakat akid yapanlar arasında bir ihtilaf meydana gelmemesi için, izah edilmesi lazımdır. Örneğin; mobilyanın hangi ağaçtan hangi ebatlarda yapılacağı yani Ankara veya İstanbul mobilyası olacağı belirtilmelidir. Bir de Şafii olan kimsenin, Hanefi mezhebini taklid etmelerinde her hangi bir sakınca yoktur. Zira bu şekildeki olan akidle-re bütün halkın ihtiyacı vardır. Zira bugün milletin ekserisi bu şekildeki olan akidleri yapmaktadır. İstisna akidlerine harita üzerindeki ev ve dairelerin satılması da girer. Bu kısmına girmek istiyoruz. Şayet bu ev ve dairelerin nitelikleri belli, onların içindeki malzemeleri malum, aynı zamanda demiri ve çimentosu, alıcı ve satıcı tarafından belli olursa ve parası da akid ortasında ödeniyorsa, bu selem akdinden sayılır. Eğer paranın hepsi akid ortasında ödenmezse, bir de ne kadar malzeme kullanıldığı malum olmazsa, bu sanatkar ile yapılan akid hükmünde olup tüm halkın öyle akidlere ihtiyaçları olduğu için, sahih olarak kabul edilmiştir. Fakat binanın niteliklerinin müşteriye açıklanması gerekir. Bir de şeriata aykırı şartların söylememesi lazımdır. Çünkü şeriata aykırı şartlar akdi iptal eder.
İstisna akti: İcap ve kabul ile sahih olur. Müşteriye "müstasni" yani bir işin yapılmasını isteyen denildiği gibi, satıcıya da "sâni" denilir. Meydana getirilen şeye de "masnü" ismi verilmektedir. İstisna akdi selem akdi gibidir. Zira o da meydanda olmayan bir şeyin satışıdır. O şey de sanatkarın zimmetinde sabit olur. Fakat istisnada paranın peşin olarak verilmesi gerekmez, bir de o işin yapılmasının müddeti ile teslim edilme müddetinin belirlenmesi lazım gelmez. Ayrıca o şeyin pazarda bulunması da gerekmez. Aynı zamanda istisna akdi icare akdi gibidir. Fakat sanatkarın o emekte kullanacağı malzeme kendi kısmında olduğu için, icareden ayrılmıştır.[55]
Hanefîlerce en gerçek kabul edilen görüşe göre istisna bir satıştır. Satış vaadi ve icare değildir. Makudun aleyhi şey ise yapılması sipariş edilen ayn olup sanatkarın işi değildir. Şu halde istisna bir işi işlemek üzere bir icare değildir. Şayet sanatkar bizzat kendisinin meydana getirmediği bir şeyi getirse veya akidden evvel meydana getirmiş olduğu bir Şeyi getirse ve bu şart koşulan vasıflara denk olsa, bu da caizdir. Meşriiluğu, kıyasa göre istisnanın caiz olmaması lazımdır. Zira istisna da selem akdi gibi meydanda olmayan bir şeyin satışıdır. Şu halde meydanda olmayan bir şeyin satışı da caiz değildir. Zira Rasûlü Ekrem is.a.v.) Efendimiz insanın yanında olmayan bir şeyin satışını da nehy etmistir. Fakat bu akid Hanefllere göre istihsam olarak caizdir. Bu akti yapmak konusunda insanların alış-verişleri gelenek ve görenekleri olduğu gibi, diğer çağlarda da bu akit ile alış-veriş yapmak adet ve örf olarak meydana gelmiş ve bir yöne bu usulün reddi olmamıştır. Bunun için bu akid Haneliler tarafından icma olarak caiz olmaktadır. Bu meselede de kıyas ile hüküm edilmez. Bir de Peygamber (s.a.v.) de "Ümmetim dalalet üzere birleşmez." buyurmuştur.
Başka bir hadiste ise şöyledir:
Ben Rabbtmden ümmetimin dalalet üzere birleşmemesini diledim, O da bana bunu verdi 'Muhakkak benim ümmetim bir dalalet üzere birleşmez.'"
İbn Mes'ud da şöyle demiştir:
Müslümanların güzel gördükleri bir şey Allah katında da güzeldir."
Malikilere, Şafii ve Hanbelilere göre istisna akdi, insanların gelenek ve göreneklerine bir de selem akdi şartına göre şahindir. O şartlardan birisi de akit meclisinde paranın hepsinin teslim edilmesidir. Şafl-ilere göre istisna aktinde sipariş edilen şeyin teslimi için, süre belli olsun, ister derhal olsun fark yoktur. Her ikisi de şahindir.
İstisna aktinin bazı şartları şunlardır:
a) Masnû olan şeyin; nevi, niteliği, miktarı ve cinsini izah etmelidir. Zira masnü bir mebîdir. Onun için bilinmesi gerekir.
b) Vade olmamalıdır. Şayet masnû'un yapılmasının teslimi için bir zaman belli edilecek olursa, o zaman Ebu Hanife'ye göre istisna akdinden selem akdine dönüşür. Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre şöyledir: Bu şart değildir. İster müddet belli edilsin ister edilmesin, her halükârda istisna akdi olur. Zira istisna aktinde müddetin belli edilmesi Örfe göre uygundur. Ebu Yusuf ile Muhammed'in görüşü tatbikat ve pratik olarak hayatın şartlarına göre daha beşeridir. Günümüze göre de bunların görüşü de kabule pek uygundur.
c) İnsanlar arasında kullanılmış olan şeylerden olmasıdır. Örneğin; ayakabı hayvan, binek ve kapkacak gibi olması gerekir. Bunun için insanların bu meselede alış-verişleri olmadığı için kumaşlarda istisna akdi de caiz değildir.
d) Bu akit, işin meydana gelmeden evvel de işin meydana geldikten sonra da lazım olmayan bir akittir. Bunun için sani olsun ister mustasni olsun yapılan akti devam ettirmekte ve iptal etmekte ve aynı zamanda sipariş veren mustasni meydana gelen şeyi görmeden evvel vazgeçmekte kendi keyfmdedir. Şayet sani, sipariş veren masnu tarafından görülmeden evvel meydana gelen şeyi başkalarına satacak olursa, caizdir. Zira istisna bağlayıcı bir akit değlidir. Bir de ma'kudun aleyh ise bizzat onun aynısı değildir. Ancak ve ancak onun zimmetteki olan mislidir. Eğer satkar meydana getirdiği siparişi müstasniye getirecek olursa artık serbestliği sakıt olur. Zira o şeyin, siparişi verene aid olduğa kendi rızasını göstermiştir. Bu şekildeki mustasni sipariş yaptığı şeyi gördükten sonra kendi keyfindedir. İsterse onu kabul eder, isterse kabul etmez, fesheder. Bu görüş Ebu Hanife ile Muhammed'in görüşüdür. Zira mustasni görmediği bir şeyi satın almıştı, onun için görme serbestliği vardır. Sanatkar olan kimse için bu serbestlik yoktur. Zira o görmediği bir şeyi satmıştır. Bu konu Ebu Yusuf a göre şöyledir. Mustasni yani sipariş veren masnüyu yani yapılması istenen işi gördüğü zaman o akit lazım olur ve aynı zamanda onun için serbestlik (muhayyerlik) yoktur. Fakat meydana gelen işin isteğe ve şartlara denk olması lazımdır. Zira bu müslemünfıh şeklinde bir mebîdir. Onuni çin görme serbestliği yoktur. Bundan kasıt ise sanatkara gelebilecek zararları defetmektir. Fakat Ebu Yusuf un sözü şu şekilde reddolmuştur. Zira müstasninin serbestliğini fesh etmek sanatkarın başına geleceği zarardan daha fazladır. Zira mustasni hiç bir surette sipariş yapmış olduğu şeyi satamaz. Bu görüş pratik olarak çağımıza göre uygun bir görüştür. Zira derece bakımından pahalı olan uçak ve gemi gibi sanatları meydana getirmek şartıyle anlaşılan bir de istisna aktinin öyle şeylerde lazım gelmemesi uyum halinde değildir. Akıl da bunu kabul etmez. İstisnanın hükmü; eğer sanatkâr şarta göre uygun olarak o işi yaptıktan sonra getirirse, müstasniye mülkiyetin hakkı yoktur. Zira onun için görme serbestliği vardır. İsterse alır, isterse de terkeder. Sanatkârın hakkındaki olan hüküm; eğer mustasni o sanatı gördükten sonra beğenirse, artık onun için o şeyin mülkiyeti sabit olur. Artık mustasni için de serbestlik (muhayyerlik) kalkar. Zahir rivayete göre öyledir. Selem ile istisna arasındaki olan fark:[56]
a) Selemde mebî zimmette olabilen bir deyndir. Bu mebî ya mekil yani ölçülen veyahut mevzun yani tartılan yahut mezru yani uzunluk ölçüsü ile ölçülen veya da mütekarib adedi yani taneleri birbirine yakın, taneleriyle sayılan şeylerdir. İstisnada ise mebî bir ayndır. Deyn ve borç değildir. Bir kaç tane mefruşatın veyahut ayakkabının meydana getirilmesini ısmarlamak veyahut bir elbisenin dikilmesini istemek gibi.
b) Selemde malum bir vadenin varlığı şarttır. Her halükarda beyan ettiğimiz gibi. Ebu Hanife'nin söylediği gibi istisnada durum onun tersidir.
c) Selem akdi gerçek ve lazımdır. İstisna akdi ise bağlayıcı ve lazım değildir.
d) Selemde selemin re'sülmalinin akit meclisinde kabziyeti şarttır. İstisnada kabziyet şart değildir.
İstisnai olarak bunun zikri gelmiştir: İlim yolu kurtuluş yoludur. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz her fırsatta: Savaşa giderken, istirahat ederken, yemek yerken, ibadette meşgul olurken, ilim ve ahlakın kapısını açık tutmuş, her olayı onun için bir ders verme başlangıcı saymıştır. Böylece onun etrafında toplanan fakihler, çobanlar ve köleler kısa zamanda dünyayı ilim ve medeniyet ruhuyla aydınlatacak düzeye gelmişti. Beceriksiz sayılan bir köle onun mektebinde büyük bir devlet adamı olmuştur. Bunun için ilmin yeri büyüktür.
YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM
SARF
Sarfın tarifi: Sarf terim olarak "fazlalık'tır. Bunun için sünnet ve nafile olan ibadetlere de "sarf ismi verilmiştir. Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim kendisim babasından başkasına nisbet ederse Allah (c.c.) ondan ne bir harcama yani sarf ne de birjidye kabul eder. [57]
Yani onun ne bir nafilesi ne de bir farzını kabul eder. Kamus sahibi şöyle açıklamıştır: Hadiste olan "sarf" tevbe, adi de fidye manasında-dır. Şeriatça "sarf' naktin nakit mukabilinde onun aynı ve gayrı cinslerle satılmasıdır. Yani altının altın ile veya gümüşün gümüş ile veyahut altının gümüş ile işlenmiş veya nakit olarak satılmasıdır. Hanbelilere göre sarf: Naktin nakit karşılığı satılmasıdır. Özet olarak sarfın şartları dörttür: Aktin taraflarının ayrılmadan evvel karşılıklı kabzlan, temasül (yani eşitliğin) serbestliğin (muhayyerliğin) ve te'cilin olmamasıdır.
a) Akit taraflarının bedenleriyle ayrılmasından evvel, her iki bedelin de tamamıyle kabzedilmesi kesin olarak gerekir. Zira Nesîe libasının meydana gelmemesi içindir. Bir de Rasûlü Zişan (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Altını altın ile ancak misli misline satınız. Birinin diğerinden fazla olmamasına bakınız. Gümüşü gümüş ile ancak misli misline satınız. Birinin diğerinden fazla olmamasına bakınız. Onlardan birinin peşin diğerini veresiye satmayınız. [58]
Başka bir hadiste de şöyledir:
Altın altın ile, gümüş gümüş ile, buğday buğday ile, arpa arpa ile , hurma hurma ile ve tuz tuz ile misli misline ve peşin olarak satılırlar. Fakat kimfazla yaparsa veya fazlasını talep ederse o faiz yapar. Bufaizde alıcı, verici eşittir. Şu halde altın, gümüş, buğday ve arpa gibi standart bir maddeyi kendi cinsiyle fazla olarak satarsa bu fazlalık ribayı getirir. Zira
İslâm'ın amacı hileyi ve aldanmayı kökten kaldırmaktır. Şu halde sarfin yapılması şu şekilde meydana gelir."
Altın, altın ile misli misline yeden biyedin, yani peşinen gümüş, gümüş ile misli misline ve peşinen olması gerekir. Şayet bunlar, birbirinden farkları olursa elden ele olması halinde istediğiniz gibi alıp veririz. Bunun için peşin olmayanı peşin ile satmayınız. Şu halde her iki bedelin veya her ikisinin birinden kabziyetinden evvel akit taraflarının ayrılması halinde olursa kabzıyetin şartı meydana gelmediği için bu akit batıldır. Bir de öyle akitte kâli'in kâli' mukabelesi, yani deynin deyn mukabelesi satılarak faizin meydana gelmemesi için mecliste kabziyet şarttır. Karşılıklı kabziyet de cinsler ister bir olsun ister bir olmasın, şarttır. Bedenin ayrılması şu şekilde meydana gelmektedir: Akit tarafları bedenleri ile akit meclisinden ayrıldıktan sonra birinin bir tarafa diğerin diğer tarafa hareket etmesi veyahut birinin gidip diğerinin durması demektir. Onların her ikisi mecliste bayılır yahut uyur veya her ikisi beraber meclisten kalkıp her ikisi beraber aynı bir yere gider ve ne kadar uzun bir mesafe yürürse fakat biri diğerinden ayrılmazsa, öyle şekildeki olan hareket ayrılmak sayılmaz. Zira makbul olan bedenin ayrılmasıdır.[59]
b) Temasül: Temasül, gümüşe gümüş, altına altın gibi aynı cinsler satılırsa, ancak ağırlık olarak mislin misline olması halinde caizdir. Birisi diğerinden daha kaliteli yahut birinin yapılması diğerinden güzellik kakımında daha güzel ve farklı olsa bile, yine aynıdır. Zira biraz evvel gördüğümüz hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
"Altına altın ile misli misline" buyurmuştur. Şu halde altın altın mukabilinde satılacak olursa sıfatta değil, miktara göre aynı misli olmalıdır. Zira şer-i kaideye göre: Bunların kaliteleri olsun veya kalitesizleri olsun farkları olmaz. Her ikisi de birdir.
c) Sarf aktinde, aktin bir tarafı olsun veya her iki tarafı olsun onlar için serbestlik şartı yoktur. Zira Sarfiyette meclisin kabziyetl şarttır. Muhayyerlik ise yani serbestlik şartı meydana geldikten sonra o zaman akit fesada gider. Sarfdaki olan muhayyerlik, görme ve ayb yani kusur muhayyerliği gibi değildir. Zira bunların her birisi satılan şeyde yani mebide mülkiyetin meydana getirmesine engel değildir. Bunun için kab-zıyete de mani olmaz. Hatta ve hattaki akit tarafları sarfta görme muhayyerliği veya kusur muhayyerliği meydanda olduğu halde birbirinden ayrılırsa, o sarfiyet akdi yine caiz olur. Fakat nakit satışta veya sair deynlerde görme muhayyerliği düşünülemez. Zira onlarda akit ayn'ına değil, sadece onların misilleri üzerine meydana gelir.[60]
d) Sarf da vade olmaması gerekir. Sarf aktinde her iki taraf için olsun ve bir taraf için olsun, vadenin olmaması şarttır. Eğer vade olursa sarf akdi fasid olur Zira bildiğimiz gibi birbirinden ayrılmadan evvel her iki bedelin kabziyeti sabit olur. Vade ise kabzı tehir eder. Bunun için akit fasid olur. Eğer vade sahibi ayrılmadan evvel vadeyi bozar ve aynı zamanda üzerindeki olan borcunu verir. Ondan sonra taraflar kabze-tmiş olarak birbirinden iftirakları olurlarsa, Züfer'den başkasına göre akit caizdir. Bu son iki şartının üzerinde özenle durulsa her ikisi de k-abz şartının birer dallarından meydana gelmiştir.
İbra yahut hibe: İki şahıs birer dinarlarını karşılıklı olarak sarfet seler, onlardan birisi kendi dinarını hakeden tarafa teslim etse, sonra öteki tarafda kendisinin alması lazım iken dinardan ibra (vazgeçmek) etse veyahut ona hibe (bağış)etse veya kendisine sadaka olarak tasadduk etse, karşı taraf eğer kendisinden ibra edildiği şeyi yahut kendisine hibe edileni kabul edecek olursa borcu ödeme mecbururiyetinden kurtarır. Fakat sarf akdi batıl olur. Zira borcun ibra edilmesi kabzın meydana gelmesine manidir. İşte kabzzın tahakkuk tesbiti meydana gelmediği için sarf akdi batıl olur. Eğer ibra edilen şahıs, ibrayı kabul etmezse o zaman ibra batıl olur, sarf akdi sahih olur. Zira bedelin kabz edilmesi hak olmuştur. Deynin vazgeçmesi ise onun iskat edilmesidir. Deyn sakıt olduktan sonra sarfîyetin kabzı tasavvur olmaz. Şu halde ibra bu şekildeki sonucu meydana getirirse o zaman akit fesh manasında olur. Fesih olduktan sonra, ancak ve ancak her iki akit taraflarının mukabeleleri olarak rızaları ile sahih olur. Eğer ibra eden veyahut tasadduk eden yahut hibede bulunan, ibra, tasadduk yahut da hibe ettiği şeyi almaktan kaçınırsa o zaman bunlar kabzetmeye zorunlu olur. Zira kabz engel olmak akdi fesada veya fesha götürür. Fakat akü her ikisi fesh veya iptal edebilir. Bir taraf tek başına onu fesh ve iptal etmez.[61]
Sarf bedeliyle başka bir şey tebdil etmek:
Sarf taraflarından birisi sarf bedelini bir diğer şeyle tebdil etmesi
Örneği; vermesi lazım olan dinar bedeline cinsi ayrı bir şey verecek olsa, bu şekildeki olan tebdil etme caiz değildir. Sarf akdi kendi halinde kalır. Zira sarfın bedelinin kabzedilmesi aktin sıhhati için şer'i bir şarttır. Bir şeyin bedeli o şeyden başkası olduğu için kabzetme imkanını gerçek olarak ortadan kaldırır. Yani şer'an matlup olunan kabzın meydana gelmemesine neden olur. Böyle bir tebdil etme sahih olmadığı için, sarf akdi kendi haline kalır. Şayet iki bedelden birisi kaybolmuş ise, diğer bedelinin aynısı kabzedilmesi lazımdır. Her iki aktin taraflarından birisi ötekinden daha iyisini ve kalitelisini verecek olursa veya ondan daha kötüsü ve adisini verirse, fakat bunlar da hakkının cinsinden olduktan sonra kabz eden kişi de buna razı olsa caizdir. Böyle bir ödeme değiştirmek kısmında değildir. Zira kabz olunan şey hakkının cinsinden sayılır. Ancak ve ancak vasıf itibariyle farklıdır. Bir de ribevi mallarda kaliteli olsun kaliteli olmasın aynıdır.Başka bir görüşe göre ise razı olduğu için kalitedeki olan hakkından vazgeçmek istemiş, buna kıyasen bir kişi hakettiği dinardan daha züyüf yahut kötü, kalitesiz bir dinar almasına razı olursa sahih olur. Bu şekildeki olan bütün alış-verişlerde karşılıklı bedellerde aslında ittifak eden ve kabz edilen her şeyde de durum aynıdır. Sarf bedelinin havale edilmesi veya bedele kefil olmak ve ona karşılık rehin:[62]
Sarf aktini yapanlardan her ikisinden birinin ötekine karşı hakkını kabzetmek için onlardan başka bir kimseye havale etmesi caizdir. Fakat üzerine havale yapılanın (muhalünaleyhin) akit meclisinden bir yere gitmemesi şarttır. Yine bunun gibi sarf bedeli mukabilinde öteki tarafa rehin yapması da caizdir. Aynı şekilde hakkın verilmesi için ona kefil olmuş veya olacak bir kefili de kendi yerinde göstermesi de sahihtir. Ancak bu durumlarda sarf akü meclisinde hakkın başkalara havalesinde ve kefil tutmakta ya fiili teslimiyle istifa edilmesi veyahut da rehin bırakılan mürtehinin elinde helak olacak olursa, helak olmanın tazminatını yüklenmesi suretinde de şart koşması gerekir. Bu Hanefi fakihlerinin izahatlarıdır. Zira onlann açıklamaları şu şekilde olmuştur. Kişi kendi hakkım ona havale olunandan veyahut kefilden kabzetmesi veya rehin sarf akti meclisinde mürtehinin yanında hilakete giderse, sarf akti sahih olarak devam etmektedir. Şayet kabzın tamam olmadan evvel sarf akti yapanlar birbirinden ayrılırlar veyahut rehin hilakete gitmezse, o zaman sarf akti batıl olur. Zira hakkın kabziyeti aktin haklarından sayılır, bu da akit yapanlara bağlı olduğu için onların aynı mecliste kabzedilmesi kesinlikle şarttır. Şayet sarfdaki olan akideyn her birisi kendi akitlerin-de başka bir kişiye vekalet verecek olurlarsa müvekkillerin aynı mecliste kalmaları ve ayrılmaları muteberdir. Vekilin meclisi muteber değildir. Zira kabzetmek aktin haklarına bağlıdır. Sarf semeninde takas: Terim olarak mukassa veya takas eşitlik ve mumaselet'tir. Aynı zamanda kısas bu kökten gelmektedir. Zira kısas cinayet meydana getiren kişiye cinayetin misliyle ceza vermek demektir. Fakihlere göre bu kelime belli olmuş kayıtlarla beraber terim manasıyle kabul edilmiştir. Malikilerin bazısı da bu kelimeyi şöyle tarif etmiştir: "Mukassa senin alacaklından alacağını o kişinin sendeki alacağı mukabilinde iskat etmendir." İbni Cüzey'ye göre: "Mukassa borçtan borcun kesilmesi yani indirilmesi demektir."
Takas ikiye ayrılır:
Mecburi takas ve ittifaklı veya ihtiyarlı yapılan takas. Mecburi takasın örneği: Bir borçlu olan kişinin kendisinden alacaklı olandan üzerindeki borcun sıfat, cins ve vade bakımında onun gibi bir alacağının olması. Bu şekilde takas olursa ve miktarları birbirine eşit olduktan sonra, her ikisinin üzerine borç kalmaz. Eğer her iki borç eşit olmazsa o zaman borcun kadarına göre düşer fazla olanı kalır. Mecburi takasın şartı dört tanedir:
1) Bir kişinin ötekine karşı hem alacaklı hem de borçlu olması.
2) Her iki deynin birbirinin aynısı olması, şu halde kalitesiz, kaliteli, vade, vadesinin gelmesi, cins ve nev açısından ve benzeri sıfatlar açısından benzer olması.
3) Bu işten bir zararın meydana gelmemesi, şu halde borçlu olsun mürtehin (rehin alan) veya başka alacaklılardan olsun bunlara zarar gelmemesi gerekir.
4) Selemin re'sulmalinin kabzından evvel ayrılma, kabz etmeden evvel müslemünfihde harcama yapmak, sarfta ve peşinen lazım gelen ribevi şeylerde kabziyeti olmamak gibi şer'i bir mahzurun meydana gelmemesi, şayet bu şartlar meydana geldikten sonra, cumhura göre bu mecburi takas sahih olur. Fakat Malikiler bunu kabul etmemektedirler. İttifakı takasın örneği ise şöyledir:[63] ittifakı takas hak sahiplerinin karşılıklı olarak her ikisinin nzasıyle tamam olur. Bir kişinin deyni ötekinin de ayn'ı gibi bulunursa, her iki taraflar da hakkını diğer taraftan istememek cihetiyle sözlerinde birledi şirlerse o zaman ittifakı takas meydana gelir. Malikiler ise cinsin ayrı olması veya sıfatlarının ayrı ayrı olması halinde ittifakla takası kabul ederler. Ancak ve ancak bunun şer'i bir yasak meydana getirmemesi lazımdır. Fakihler malum olduğu gibi dört mezheplere göre nakdeyni yani altın ve gümüş ile ve bunlar gibi dinarlar ve dirhemleri ayrı olarak iki cins kabul etmişlerdir. Bunun için Malikiler bunlar arasında ittifaklı olarak takas, caiz olarak kabul etmişlerdir. Günümüzdeki kullanılan nakitler ise bunlar ister karışmamış ve halis altın veya gümüşten sikkeler olsun, isterse karışmış sikkeler olsun, ister fülüs gibi diğer şeylerden sikkeler olsun, aynı zamanda bunlar bir cins olarak kabul edilirler. O-nun için takasları da caizdir. Şu halde örfe göre ve îbni Ebu Leyla'nın görüşü ile amel edilmiş olur. Bazı Hanefilere göre en kuvvetli görüş budur.[64]
İbni Abidin, ittifakiyle takas yapılan bir taife konulardan zikrederek şöyle izah eder: "Eğer vedinin katında vedia bulunan kişinin vedia sahibi üzerinde aynı cinsinden bir deyni yani alacağı varsa, onun mu-kabalinde vedia, taraflar üzerinde ittifak olmadıkça ve vedinin elinde de olmazsa o zaman takas olmaz. Aynı zamanda gasb de vedia gibidir. Şayet iki deyn (alacak) birbirinden ayrı cinslerden olursa veya vasıflan ayrı olursa, veya her ikisi müeccel olursa veyahut birisinin vadesi dolmuş diğeri müeccel yani vadeli bulunursa, iki deyn arasında takas, taraflar takası kabul etmedikçe olmaz. Şayet cinsler birbirinden ayrı olursa, ve aynı zamanda takas yaparlarsa örneğin; yüz dirhem alacağı olan kimsenin de kendisinden yüz dinar alacağı varsa, takas yaptıkları zaman, dirhemler dinarların kimetinden yüz dirhem kadar takas olur. Dinar alacağı olan kimsenin dirhem alacağı olan kimseden de geriye kalan kadar alacağı kalır. Hanıma verilmesi gereken nafaka borcu, kocanın hanımından alacağı olan borç mukabilinde öteki borçlardan farklı olarak ancak ve ancak mukabeleli birbirine nzası ile takas olur. Zira nafaka borcu nun seviyesi aşağı olarak kabul edilmiştir: [65]
Bu mukaddimeden sonra, selem, sarf akdinde takasın konusunu izahatı yaparız: Sarfın akdi şöyledir: İki kişiden biri diğerine on dirhem mukabilinde bir dinar satarak yani sarf ve değişim yapsalar ve ona dinarı verirse, fakat on dirhemi kabzetmese dinarı satın alanın da satıcıdan on dirhem deyni var ise ve aynı zamanda değişim yapılmasını istese bu takas sahih olur mu? Bu meselede üç durum vardır:
1) Deynin, sarf aktinin meydana gelmeden evvel her hangi bir nedenle meydana gelmesi; örneğin bu on dirhemin sarf akdinin meydana gelmeden evvel karz, gasp, satın almak, yani satılan bir şeyin semeni olmak gibi ödeme yükümlülüğünün kaynaklarından kabul edilen her hangi bir nedenle satıcının üzerinde bulunan ödenmesi lazım gelen borç olması, şayet sarf akdini yapan şahıslar bu on dirhemin bir dinar mukabilinde sarfı yapan satıcının zimmetinde bulunan borca karşı değişik edilmesini isteyecek olsalar, aynı zamanda mutasarrıfeyn yani her ikisi de bu takasa razı olurlarsa istihsanı olarak bu caiz olur. Şu halde irtifa-ki takas haliyle meydana gelmektedir. Bu konu kıyasa göre caiz değildir. Züfer'e göre böyledir. Şayet onlardan birinin rızası olmazsa Hannefilerin ittifakıyle takas sahih değildir. Zira sarf akdinde istenen şey, sarfın bedelinin aynısıyle verilmesidir. Değişim ise aynısını vermemektir. Sarfın bedelinden ibra caiz olmadığı gibi bedelin karşılığında da başka bir ivaz ödenmesi de kıyasa göre aykırıdır. Bir de neden istihsanı olarak caizdir. Zira bunun semeni daha evvel belli olmuş on dirhemdir. Buna göre Ödenmesi olmazsa takas yapınca bu takas birinci sarf akdinin feshini zımnma almaktadır. Birde bu işlem bin dirhem mukabilinde iki kişinin satış yapması gibi, sonrada akdi binbeşyüz dirhem mukabilinde yenilemesi gibi olur. Bu ikinci satış yeni bir satış olduğu için, birinciyi iktızal olarak ve zımni olarak fesh eder.[66]
2) Deynin, sarf akdinin daha meydana gelmesinden evvel, tazmi-natlı olarak bir kabz ile sabit olması. Örneğin; dinarı satan kişi alıcısından on dirhem borç olarak alır. Ve aynı zamanda fiili olarak da bunları teslim eder veyahut ondan on dirhem gasbedecek olursa, bu konuda sarf yapan kişi için sarf semeni mukabilinde mecburi olarak takas sahih olur. Onlar ne kadar takas istemesede yine takas haliyle meydana gelir. Bir rızaya ihtiyaç gerekmez. Zira sarf yapan kişilerden fiilen kabz meyz meydana gelmiştir.
3) Deynin sarf akünden meydana geldikten sonraki bir akid ile sabit olması durumudur. Örneğin; on dirhem kıymetinden bir kumaş alması durumu gibi bir alış-verişte şayet taraflar değişim yapmıyacak olurlarsa, değişim meydana gelmeyeceğine dair kesinlikle bir ihtilaflı rivayetler yoktur. Örneğin; akit meclisinde on dirhem mukabilinde on dirhem ile değişim yapmak üzere ittifak etmeleri hakkında iki rivayet gelmiştir. Serahsi'nin tercih ettiği olduğu bir rivayete göre caiz değildir. Zira Peygamber (s.a.v.) İbni Ömer'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifinde şöyledir:
Daha evvelki bir deynde değişimi caiz görmüştür. Daha sonra meydana gelen deynde caiz değildir."
Sahih olan bir rivayete göre de bu konuda takas sahihdir. Zira takas meydana geldikten sonra o zaman sarf akü iptal olur. Sonra yeni bir akit yapmış gibi olur. Zira paralar, ister borç olsun, ister ayn olsunlar, tüm akiüer ve fesihlerde tayin ile teayyun etmezler. Özet olarak birinci ve üçüncü durumda ihtiyari olarak takas sahihdir. İkinci durumda ise mecburi olarak takas sahih olur.[67]
Müslemünileyh üzerindeki var olan bir başka borç mukabilinde selem re'sulmali ile takas yapmaya gelince: Örneğin; müslemünileyh üzerinde rabbü's-selemin yani müşterinin selemin re'sülmali gibi bir deyni vacip olursa, acaba bu re'sulmal ile bu borç arasında takas caiz mi? Bu konuda üç durum vardır:
1) Bu borç selemden evvel bir akid ile meydana gelmişse, örneğin; rabbü's-selem yani alıcı daha evvel müslemünileyhe yani saücıya, on dirhem mukabilinde bir elbise satmış ise ve aynı zamanda on dirhemi kabzetmiş ise daha sonra aralarında selem akdi meydana gelmişse,-rabbü's-selemin müslemünileyhe bir ölçek buğday mukabilinde on dirhem ile selem yapması durumunda olduğu gibi şayet her iki borç mukabilinde yani satılan şeyin parası olan önceki borç ile selemin re'sulmali olan sonra meydana gelen deyn mukabilinde takas yapmak üzere rızaları olurlarsa, bu şekildeki olan takas istihsanı olarak sahih olur. Onlardan birisinin rızaları olmazsa takas sahih olmaz. Züfer'e göre ise kıyas, takasın meydana gelmemesini gerektirir.
2) Şayet borç gasp ve karz gibi selem akünden sonra meydana gelen ve tazminat altında bir şeyin kabzı ile icab etmiş ise, bu meselede takas, rabbü's-selem ve müslemünileyh için, sarfta meydana geldiği gibi mecburen meydana gelir. Zira gasp ve karz kabz hakikaten bir kabzdır. Bu meselede her iki borç birbirine eşit oldukları zaman selemin re'sul-malinin kabzı yerine kabul edilmesi gerekir.
3) Eğer borç selemden sonra başka bir akid ile meydana gelse Örneğin; müslemünileyhten her hangi bir şeyin rabbü's-selem tarafından kabz edilmesi gibi, tarafların ittifakları bile olsa yine takas sahih değildir. Zira borcu vardır. Bunun için selem akdinin gerçek olarak bir kabzı ortaya çıkmaktadır. Fakat takas, değişim ile meydana gelen kabz ise bu şekilde değildir. Ebu Yusuf bunu istisnai bir rivayette belirterek sahih olarak kabul etmiştir. Bu zikir olunan el-Bedayi kitabında yazılıdır. O-nun yazan Kasâni selemin re'sulmali ile sarf bedeli arasında takasta bir ayrınm görmemektedir. Fakat imam Muhammed'in el-Camiu's-Sağir'in-de ve başka Hanefî kitaplarından en sahih kavle göre sarf bedeli ile selemin re'sulmalini birbirinden ayırırlar. Şu halde borç ister önceki olan bir akid ile meydana gelsin ister selem aktinden sonra bir akid ile meydana gelsin, fark yoktur. Bu konuda bir başka borç ile birlikte selemin ve re'sulmalinin değişimi kayıtsız olarak caiz değildir. Zira müslemün-flh, müslemünileyhin yani satıcının zimmetinde bir deyndir. Şayet selemin re'sulmali ile müslemünileyh üzerindeki bir deyn arasında bu borç selemin re'sulmali olacak şekilde değişim sahih olsa, o zaman akü yapan taraflar şer'i bir yasak, meydana getiriyorlar ki, bu da deynin deyn ile mübadele edilmesidir. Veya da birbirlerinden deyn karşılığında kabul ederek ayrılmasıdır. Zira re'sulmal takas, değişim ile belirlenmiş olmaz.[68]
Bu mesele, örneğin; bir saüş akti ile meydana gelmiş daha evvelki veya daha sonraki bir borç ile sarf bedelini değişim yapmaktan farklı bir haldir. Zira borca yani semene mukabil olan mebı bir ayndır. Borç ve deyn değildir. Şu halde akid meclisinde kabzedilmesi şart değildir. Sarf bedeli ile mebînin karşılığında değişim yapmak, bir ayn'm bir borç ile mübadele edilmesi veya da deyn mukabelinde aynı kabul edilerek ayrılma sonucunu verir ki bu da malum olduğu gibi, şer'an caizdir. Ve bu selemin re'sulmali ile değişim yapma durumunun doğurduğu ve şer'an yasaklanmış bulunan borcun borç ile mübadelesinden farklı bir haldir. İnsanın Allah'a karşı emri bilma'rufı yapması, şeytana karşı ise cihaddır. Zira bununla, ataletten kurtarır.
[1] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.40
[2] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.42
[3] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.44
[4] Reddü'1-Muh-tar, c.3, sh.408
[5] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.49
[6] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.57
[7] el-F1kh'ul-îslami c.4, s.57
[8] el-Fıkh'ul-İslamİ c.4, s.60
[9] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.65
[10] el-Fıkh'ul-İslaml c.4, s.66
[11] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.69
[12] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.117
[13] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s. 120
[14] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s. 121
[15] el-Fıkh'ul-îslami c.4, s. 123
[16] el-Fikh'ul-İslami c.4, s.124
[17] Nisa, 6
[18] Muğnfl-Muhtac, c.2, s. 168
[19] Mecele, 998-999
[20] el-Fikh'ul-İslami c.4, s. 133-5
[21] el^Fıkh'ul-İslami c.4, s. 136
[22] Mecelle, 1601
[23] Mecelle, 1598
[24] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.43
[25] İbni Mace rivayet etmiştir
[26] Ebu Davud, 3460
[27] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.715
[28] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.595
[29] el-F^ıkh'ul-İslami c.4, s.602
[30] Neylu'l-Evtar, c.5, s.256
[31] Ahmed ve Buharı rivayet etmiştir. Neylu'l-Evtar, c.5, s.256
[32] Tirmiziden başka Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei ve İbn Mace, Neyl'ul-Evtar, c.4, s.256
[33] Neylul-Evtar, c.5, s.257
[34] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.4, s.604
[35] Buharı, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei. Neylu'l-Evtar, c.5, s.255
[36] el-Flkh'ul-îslaml c.4, s.605
[37] Bakara, 282
[38] Nasbu'r-Raye, IV, 21
[39] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.608
[40] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.609
[41] el-Fıkh'ul-İslamuyyu, c.4, s.613
[42] el-Fıkh'ul-İsIamuyyu, c.4, s.615
[43] el-Mebsüt, 12, s.131
[44] el-Mebsüt, 12, s.131
[45] el-Fıkhul-İsIami, c.4, s.619
[46] el-Fıkh'ul-İslamuyyu, c.4, s.620
[47] Neyl'ul-Evtar, c.5, s.227
[48] El-Ümm, c.3, s. 117
[49] ei-Fıkh'ul-İslami, c.4, s.622
[50] el-Fıkh'uI-İslamuyyu, c.4, s.623
[51] el-Fıkh'uI-İslamuyyu, c.4, s.624
[52] el-Fıkh'ul-îslami, c.4, s.627-8
[53] el-Fıkh'ul-İslami. c.4, s.628
[54] el-Fıkh'ul-Menheci, c.4, s.53
[55] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.632
[56] el-Fıkh'ul-îslami c.4, s.635
[57] el-Fıkh'ul-Menheci, c.4, s.636
[58] Neylu'I-Evtar, c.5, s.215
[59] el-Fıkh'ul-îslami, c.4, s.638
[60] el-Fikh'ul-İslalmiyyu, c.4, s.638-9
[61] el-Fıkh'ul-İslami, c.4, s.640
[62] el-Fıkh'ul-İslami, c.4, s.640
[63] el-Fıkh'ul-İslami, c.4, s.642-3
[64] el-Fıkh'ul-İslami, c.4, s.25
[65] el-Fıkh'ul-İslami, c.4, s.643
[66] el-Fıkh'ul-İsIami, c.4, s.644
[67] el-Fıkh'ul-îslami c.4, s.645
[68] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.647
İslami Okul Okulların En Önemlisi