Yirmi Dokuzuncu Bölüm - Fıkıh - 3.Cilt - 4. Sayfa
Günah Ve Düşmanlık Üzere Yardımlaşmayınız.
Vediaya Bağlı Bazı Teferruatlar
Tazminatı Lazım Olup, Olmadğı Bakımından Lukatamn Hükmü:
Lukatayı Mülk Edinmenin Hükmü:
YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM
CEALE
[1] Ceale'nin tarifi: Lugatta ceale, cu'i, yahut ciale, kişinin her hangi bir şeyi yapma mukabilinde her hangi bir kişi olursa olsun, belli ettiği maldır. Ceale'nin şer'i manası ise kişinin, belli bir çalışma mukabilinde belli olan bir parayı vermeyi kendisine vacip kılmasıdır. Bu say ve çalışma bir kişi tarafından meydana gelmektedir. O kişi isterse belli olsun, isterse belli olmasın, gelecekte ceale'nin rükünlerinden izahatı yaparken bunların daha geniş bir surette izahatı olacakür. Ceale'nin meşruiyeti; ceale meşrudur.
Ebu Said el-Hudri'nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de buna işaret etmektedir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ashabından bir kafile sefere çıktılar. Bir Arap kabilesinin yanında gecelediler. O kabileden misafir olarak kalmalarını istediler. Fakat onlar misafir olarak bunları kabul etmedi. O gece kabilenin efendisini yılan ısırdı ve akrep soktu. Her ne yap-tılarsa bir faydası olmadı. Onlardan bazıları dediler ki: Yakınımızda gece-leyen şu gruba gidelim, belki onların bildiği bir tedavi yolu olacakür. Bunun üzerine ashabın yanma gelerek "aranızda okuyarak tedavi eden var mı?" diye sordular. Ashab: "Bizi misafir etmediniz. Bunun için sizi tedavi etmeyiz. Yahut bu tedavi karşılığında bize bir şey verirsiniz." dediler. Bunun üzerine onlara bir koyun sürüsü tayin ettiler. Birisi Faühayı okumaya ve tükürüğünü toplayıp tükürmeye başladı yani yılanın ısırdığı veya akrebin soktuğu yere tükürdü o kişi, sanki bağlı bulunduğu ipten kurtulmuş gibi sapasağlam oldu. Hiç bir acısı kalmadığı halde yürüyüp gitti. O kişiler, üzerinde anlaşılan koyunları (cealerini) verdiler. Sahabile-rin bazısı dedi ki: Bunu aramızda taksim yapalım. Bu işi yapan kişi ise şöyle dedi: "Hayır Peygambere gidip Rasûlüllah (s.a.v.)'e sormadan sürüyü almayız" dediler. Rasûlüllah (s.a.v.)'e durumu sordular. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle dedi: "Fatihanın böyle bir faydası olduğunu nereden örğen-din?" Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: "İsabet etmişsin, koyunları aranızda taksim edin. Bana da bir pay ayırın. [2]
Hz. Peygamberin bu sözü, onların yaptıklarını kabul ettiğine ve cealenin meşruiyetine büyük bir kaynak ve delildir. Maliki, Şafii ve Han-belilere göre ceale şer'an caizdir. Bunun delili ise, Hz. Yusufun kardeşleri ile olan kıssasında yer alan yüce Allah'ın şu emridir:
Dediler ki: Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü var: Ben de buna kefilim. [3]
Bir de getirdiğimiz hadiste ceale'nin kaynağı ve delili vardır. Zira Fatiha suresi ile okuyup tedavi etmek karşılığında ücret alındığına dair rivayet meydana gelmiştir.
İmam Ahmed ile Nesei hariç Kütüb-i Sitte musannifleri rivayet etmişlerdir. Her ne kadar bu hükmün bizden önceki şeriatlarda zikri olmuşsa da bizim şeriatımızda bunu kuvvetlendiren deliller mevcuttur. Zira geçmiş olan hadisten bu mana meydana gelmektedir.
Hanefi mezhebinde ciale, içinde ğarar olduğu için caiz değildir. Zira cialede işin ve müddetin bilinmemesi söz konusudur. Bu işin taşındığı için caiz değildir. Ceale'nin meşru kılınmasının nedeni, insanların zor durumda kaldıklarında ona ihtiyaç duymalarıdır. Çünkü kişi bazı ev-katta bir şeyini kaybeder ve kendiliğinden onu arayıp bulup kendisine getirecek kimseye de rastlamaz. Şu halde insanlar mecbur kalmasıyle ve üstesinden gelmedikleri öyle işler karşısında durabilirler. Öyle işin üstesinden gelmeleri muhtemel kişilerin ise paraya ve mala ihtiyaçlarının olması ise gayet güzel bir şeydir. Zira bu ihtiyaç ve maslahat nedeniyle ceale meşru kılmıştır. Cealenin rükünleri dörttür.
1) Akid yapanlar.
2) Siga.
3) Çalışma.
4) Çalışmanın karşılığı olarak verilen para veya mal.
1- Akid: Akid yapan iki kişi o iki kişiden biri, çalışma mukabilinde cealeyi zatına vacib yapan kişidir. O kişinin erginlik çağma girmesi şarttır. Öteki kişi ise, işi yani çalışmayı yapacak olan kişidir. O kişi işi yaptığında cealeyi haketmiş olur. Bu kişinin tanınmış olanlardan olması şart değildir. Örneğin malı çalınan kişi "çalınan arabamı getirene şu kadar mal vereceğim, söylediğinde, arabayı hangi kişinin getireceği belli değildir. Şu halde arabayı kim getirirse meçhul de olsa yine cealeyi hakeder.
2- Siğa: Para karşılığı yapılması istenen işe izin verilmesine işaret ve delalet eden lafızdır. Örneğin; kişinin çalınmış olan arabamı veya hayvanımı geri getir ve şu kadar mal veya para vereceğim, demesi. Veya bir öğretmene oğluma okumayı ve yazmayı öğretirsen sana şu kadar mal veya para vereceğim. Veya kişinin bir doktora hastamı tedavi edip sağlığına ka-vuşturursan şu kadar mal veya para vereceğim gibi lafızlar kullanması si-gadir. İşi yapan kişi tanınmış olan kimselerden olmasa da yine cealet sahih olur. İşin yapılması, ceale'nin geçerli olması için kafidir.
3- Çalışma: Mal sahibinin cealeye hak kazanmak için şart koştuğu çalışmadır ki bu da yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çalman malı geri getirmek veya çocuğa okuma-yazmayı öğretmek veya hastayı tedavi edip sağlığına götürmektir. Fakat bu cialede icaredeki faydalar gibi işlerin belli olması şart değildir. Ve hatta ki işler belirsiz bile olsa da yani zamanın çalışması sınırlanması belli olmasa bile yine ceale sahih olur. Şu halde ceâle, bir iş veya bir zamanla sınırı belli olmasında ve olmamasında müsavidir. Sahihtir. Çünkü çocuğa okuma-yazmayı öğretmek, çalınan malı geri getirmek bazı evkatta kısa, bazen uzun, bazen meşakkatli ve zor, bazen rahat olabilir. Tüm bu işler, meydana gelen kıymeti için belirsiz olabilir. Lakin ihtiyaç sebebiyle iyi görülmüştür.
4- Çalışmanın karşılığı olarak verilen para veya mal: Mal sahibinin, çalışmanın karşılığı olarak üstüne vacib kıldığı mal veya para çalışmanın karşılığı meydana gelen paranın veya malın belli olması şarttır. Zira bu akid, mukabeleli ivaz akdi olur. Eğer böyle bir akid belirsiz olsa caiz olmaz. Hatta ve hattaki öyle bir akid mal sahibi, kaybolan malını kendisine getiren her hangi bir kişi için belirsiz bir ivazla şart koşarsa, akid fasid olur. Eğer bu vaziyette bir kişi iş yaparsa malı geri getirirse o zaman ücretin mislini hak etmiş olur. Zira her akdin, fasid olması için ücret'ül-misil vacip olur.[4]
Ceale'nin Hükümleri:
1. Bu akid, caiz olmakla beraber lazım değildir. Zira hem mal sahibi, hem de işi elinde alacak olan kişi istediği zaman öteki taraf ister razı olsun, ister razı olmasın, haberi olsun veya olmasın, bu akdi feshedebilir. İvaz nedeniyle akid belirsiz bir amel üzerinedir. Bunun için taraflardan her biri için akdin feshi caizdir. Şayet o işi yapan akdi feshederse -bir şey yapmış olsa da- hakkını kaybetmiş olur. Zira ceâle iş bitirildiğinde hake-debilir. İşi yanda bıraktığı için hakkı sakıt olmuştur. Zira kişi, ancak ve ancak işi yaptıktan sonra cealeyi haketmiş olur. Eğer iş sahibi -işe başlamadan önce akdi feshederse, bir şey vermesi lazım gelmez. Zira fesh çalışanın menfaatına zarar vermeden önce meydana gelmiştir. Fakat işe başladıktan sonra feshederse, yapılan işe mukabil ücret-i misil vermesi lazım gelir. Zira şart-ı ivaz nedeniyle çalışanın menfaatinin bir bölümüne zarar vermiştir. Aynı zamanda da ücret-i mislini de vermek gerekir.
2. Kişi, ceale'yi ancak mal sahibinin izninden sonra hakeder. Örneğin; mal sahibi kaybolan falan malımı kim bulursa bana getirirse şu kadar para vereceğim, dese, her hangi bir kişi, mal sahibinin izini olmadan onun malını bulup getirse, cealeyi hak etmiş değildir. Zira kayıp bir malı bularak sahibine teslim etmek veya birisinin çocuğuna fahri olarak okumayı ve yazmayı öğreten kişinin hiç bir ücret almasına hakkı yoktur. Zira menfaatini bir bedel almayarak bağışlamış olacağından bir hakkı yoktur. Şu halde mal sahibinden izin almadan bir kişi halk arasında böyle işleri yapmakla ne kadar meşhur olsa da bile, kesinlikle hiç bir karşılık talep edemez. Zira mal sahibi o kişiye her hangi bir ivaz veya para vermeyi vaad etmemiştir. O malı getirende her hangi bir şey bana verin dememiştir. Bunun için onun işi bağış kısmında sayılır.
3. Çalışan kişi, ceale tarikiyle tayin edilen ücrete ancak işi bitirdikten sonra müstahak olur. Örneğin; bulup sahibine teslim etmeye bağlı olan celae, kişinin malı bulup sahibine teslim etmesinden sonra veya bir çocuğa okuma-yazmayı Öğretmeye bağlı olan ceâle, kişinin çocuğa okuma-yazmayı öğretmesinden sonra hak edilir. Bir de hastalığından rahat olduğu gibi eğer ceâle şifanın üzerine şart koşmuşsa, güzel yazmayı kıraatin güzel okumasından sonra hak olur. Eğer öğretmesinden sonra şart olmuş olsa, çalışmaya birden fazla kişi katılırsa, bazıları ötekilerden daha fazla çalışmış olsa da yine ücret onların arasında eşit bir şekilde verilir. Çünkü her birinin yaptığı işe göre ceâle tevzi edilen kadar, çalışmak hesap edilmez.
4. Çalışmanın sonu gelmeden evvel ceâlede fazlalık ve noksanlık yapmak caizdir.[5]
Örneğin; mal sahibi, bir kişiye; "şöyle, şöyle yaptığın takdirde sana on dinar vereceğim" söyledikten sonra "bu işi yap sana 20 dinar vereyim" veya "bu işi yaparsan da sana 5 dinar vereceğim" derse, yaptığı noksanlık ve fazlalık geçerli olur. Fakat bu noksanın ve fazlalığın, kişi çalışmaya başlamadan evvel yapılması şarttır. Şayet mal sahibi, amil çalışmaya başladıktan sonra noksanlık veya artırma yaparsa, o zaman çalışan kişiye ücret-i misil verilir. Zira ikinci birincisini feshetmiştir. Çalışma esnasında ceâle akdi fesholduktan sonra o zaman ücret-i misil'e rucu olur, mal sahibi, işe başlamadan evvel noksanlık veya artma yaparsa, çalışacak muayyen kişi de bundan haberdar olmazsa veya ilgili kişiye haber vermemiş ise, en sağlam kavle göre çalışan kişiye ücret-i misil vermek gerekir.[6]
5. Mal sahibi ile çalışan kişinin ihtilafları: Çalışan kişi ile mal sahibi ceâle'nin şartında ihtilafları olurlarsa, örneğin; çalışan kişi 'şu iş karşılığı şu kadar parayı ceale olarak vereceğinde ittifaklarımız olmuştur, derse, mal sahibi de "ben bu şekilde şart yapmamış, derse, bu konuda yeminle beraber mal sahibinin sözüne göre muamele edilir. Zira aslolan şartın koşmamaktır. Çünkü çalışan kişi, hem tazminat istiyor, hem de ihtilaf ediyor. Asıl ise mal sahibinin yanındadır. Onun için, yeminle beraber onun sözüne iltifat ve kabul edilir. Ceâle'nin şart olduğu bir çalışmada ihülaf meydana geldiği takdirde de yine durum öyledir.
Örneğin; mal sahibi, "ben ücreti, çalınmış olan otomobilimin geri getirilmesi şartıyle kefil oldum" dese, çalışan kişi de "Hayır, sen zayi olan falan malının geri getirilmesi şartıyle ücreti kefil oldun" dese veya kişi "Bu işi ben yaptım" dese, mal sahibi de "Hayır, sen yapmadın,, falan kişi yaptı" dese, her iki şekilde de yeminle beraber mal sahibinin sözü kabul edilir. Zira çalışan kişi, aslı meydanda olmayan bir şey üzerine yapılan akidde ceâle'nin şart koşuldugunu, kişinin zimmetinin bu şartla meşgul olduğunu istemektedir. Şu halde aslolan beraat-ı zimme'dir. Mal sahibi ile çalışan kişinin ceâle'nin miktarında veya cinsinde ihtilafları olursa, örneğin; çalışan kişi "bana İOOO dirhem vermeyi şart koştun" dese mal sahibi de "ben 50 dirhem vermeyi şart koşmuştum" derse, veya çalışan kişi "10 türk milyon lirayı şart koştun" derse, mal sahibi de "10 mark şart koştum" dese, her ikisi de yemin ederler, yemin ettiklerinde ikisinin sözü de sakit olur. Mal sahibi ile çalışan kişinin, çalışma cihetinde ihtilafları olurlarsa, örneğin; çalışan kişi 'yalnız çalışma karşılığı olarak bana şunu şart koştun" derse, mal sahibi de "bu çalışma karşılığında şu şartı koşmuştum" derse, bu konuda aynı geçtiğimiz konu gibidir.
Malikilere göre: Ceale; gerçekleşmesi ihtimal içinde bulunan bir menfaate mukabil bir icaredir. Örneğin; evvela başarı sağlayan kimseler için, yahut malum sayılarda uçak düşüren kimseler için ganimetten ayırmayı sözleme ettiği belli bir miktar yahut pay olarak belli edilen mükafattır. Bunlar gibi cialenin bir kısmı, belli bir hastalıktan bir hastayı şifaya yetiştirecek olan doktora yahut oğluna Kur'an'ı ezberletcek öğretmene mali bir meblağı yüklenmekle de olur.
Hanefılere göre cialenin içinde garar olduğu için caiz değildir. Zira cialede müddetin ve işin belli olmaması sözkonusudur. Bunu caiz kabul etmemeleri, cialeyi yapılacak işin, kiraya verilen şeyin, ücretin ve müddetin bilinmesinin şart olduğu diğer icarelere kıyaslamaları dolayısıyla-dır. Hanefîler yalnız kaçmış köleyi geri çeviren kimseye istihsanen mükafat verilmesini caiz kabul ederler. Şart koşulmasa da bile gene bu öyledir. Bu geri çevirmenin ise üç günlük müddet kadar bir uzaklıktan veya daha fazlasından olması gerekir.[7]
Ceale bir kaç cihette icare'den ayrılır.
1- Ceale'de, belli olmayan bir çalışma caizdir. İcarede ise çalışmanın malum olması şarttır.
2- Cealede belli olmayan işçiyle çalışma caizken, icarede caiz değildir.
3- Ücretle çalışan kişinin işi kabul etmesi lazımdır. Fakat cealede
çalışanın kabul etmesi şart değildir.
4- Kişi, ancak işi bitirdikten sonra cealeyi hak eder. Cealentn iş bitmeden evvel verilmesi şart koşulursa, akid fasid olur. İcarede ise, ücretin iş bitmeden evvel verilmesini şart koşmak caizdir.
5- Ceale, yukarıda da belli ettiğimiz gibi caiz olan bir akiddir. Yani taraflardan biri istediği zaman da ötekinin rızası almadan akdi feshedemez.[8]
Eğer belli olan ücret, şarap yahut gasbedilmiş mal gibi haram bir şey olursa, şarabın ayn'ı ile necis olması dolayısıyle gasbedilmiş olan şeyin de teslim edilmesi dolayısıyle akid fasittir.
3- Menfaatin hakikaten malum olması ve şer'an kendisinden fayda görmenin mubah olması lazımdır. Bunun için bir kişideki cinlerin çıkartılması için ciale, örneğin; bir büyüyü çözmek için ciale caiz değildir. Zira cinin çıkıp çıkmadığının bilinmesi sihrin çözülüp çözülmediğinin bilinmesi mümkün değildir. Bunun gibi şarkı söylemek, çalgı çalmak, ölü için matem ve ağıt yakmak ve başka haram şeyler nevinden olan menfaati haram için de ceale caiz değilidir. Bunun usulü şöyledir: İcare-de mukabilinde ivaz alınması caiz olan bütün işler karşılığında cealede de ivaz almak caizdir. îcarede ivaz almanın caiz olmadığı işlerde de mükafatı almak caiz değildir.
Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
Günah Ve Düşmanlık Üzere Yardımlaşmayınız.
Namaz, oruç ve buna benzer Allah'a yaklaştıncı ve menfaati onları işleyenden diğerine gitmeyen dini amellerde ise bunlar için cealet ve mükafat almak caiz değildir.
Ezan, fıkıh öğretmek, Kur'an öğretmek, hakimlik ve fetva vermek gibi faydası başkalarına da giden işler için ise mükafat ve ivaz almak caizdir. Zira az önce gördüğümüz Fatiha süresi okuyarak tedaviye dair E-bu Saîd el-Hudrî'nin rivayet ettiği hadis bunu gerektirmektedir. Ci-ale'nin caiz olduğunu kabul eden fakihler, ittifakla ciale'yi icare akdinin aksine bağlayıcı olmayan caiz akit olarak kabul etmişlerdir. Buna göre Malik de amil de icareyi fesh etme imkanına sahiptir. Fakat fakihlerin feshin ne zaman caiz olacağına ihtilafları vardır.
OTUZUNCU BÖLÜM
KUR'AN-I KERİMİN TİLAVETİ
Kur'an, sözlükte okumak demektir. Özel bir terim olarak ise; son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'e Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla nazil olmuş, peygamberimizden itibaren de tevatür yoluyla nakledilmiş olan ilahi bir kitaptır.
Kur'an-ı Kerim; Hz. Peygambere toptan nazil olmamıştır. Ayet ayet, sûre sûre, bölümler halinde inerek 23 yıl içinde tamamlanmıştır. Kur'an-ı Kerim'in sûre ve ayetleri nazil oldukça peygamberimiz vahiy katiplerine emreder, hangi sûrenin neresine yazılacağını bildirirdi. Onlar da bildirilen emre uygun olarak yazarlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), ahirete intikal buyurdukları zaman, Kur'an-ı Kerim'in tamamı yazılmış ve hafızlar tarafından ezberlenmiştir. Ancak ayrı ayrı sahifeler halinde bulunuyordu. Hz. Ebu Bekir'in halifeliği zamanında Yemame Muharebesinde yetmiş kadar hafız şehit düşmüştü. Hz. Ömer (r.a.)'in hatırlatması üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a.)'in emri ile. Zeyd b. Sabitin başkanlığında vahy katiplerinden bir komisyon teşkil edildi, dağınık halde bulunan sahifeler büyük bir dikkat ve titizlikle bir araya getirildi.
Kur'an-ı Kerim'in yazılı sahifelerinin bir araya getirilmiş olan şekline mushaf adı verildi. Bu mushaf, asıl olarak Hz. Ebubekir (r.a.)'in yanında kalmış ve korunmuştur. Hz. Osman (r.a.)'m halifeliği zamanında Hz. Ömer'in kızı Hz. Hafsa'nın yanında bulunan asıl mushafdan yedi (7) nüsha çoğaltılarak muhtelif İslâm merkezlerine gönderilmiştir. Kur'an-ı Kerim peygamberimize vahyolunduğu gibi yazılmış, mushaf haline getirilmiş, yüzbinlerce insan tarafından ezberlenmiş ve günümüze kadar hiç bir değişikliğe uğramadan devam etmiştir.
Kur'an-i Kerim her yönü ile Hz. Peygamber (s.a.v.)'in en büük mu-cizesidir. Bu konu ile ilgili Kur'an-ı Kerim'de şöye bııyurulmuştur:
Eğer kulumuza indirdiklerimizden her hangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) çağırın. [9]
Kur'an-ı Kerim yeryüzünde en çok okunan kitaptır. O manalar hazinesidir. Hafızlar onu ezberleyip tatlı seda, hoş eda ile okurlar. Müfessir-ler O'nun ayetlerini açıklamak için mânâ hazinesine dalarlar. Alimler, O'nda ilim ve fen definesi ararlar. Fakihler O'ndan en güzel hükümleri çıkarırlar. Kelamcılar O'nun delilleriyle Allah'ın varlığını, birliğini ispat ederler. Vaizler O'nun ibret verici kıssalarından örnekler göstererek insanları irşada uğraşırlar. Ahlakçılar O'ndan fazilet dersi vererek en güzel ahlâkı anatırlar. Edebiyatçılar O'nun belagat ve fesahat çağlayanından ilham alırlar. Hattatlar O'nu en güzel yazmak için bütün sanat hünerlerini göstererek birbirleriyle ustalık yarışına girerler. Şu halde Kur'an-ı Kerim insanlığın dünya ve ahiret mutluluğu için eşsiz bir yol göstericidir. Kur'an-ı Kerim, insanları karanlıklardan, sapıklıklardan çıkarıp hidayete götürmek için indirilmiştir. O'nun yüce emirleriyle insanlık, adalet, emanet, hüriyet, eşitlik, doğruluk, fazilet, ihsan, yardımlaşma, işte ve sözde sadakat gibi güzel ahlak yollarında koşar. Kutsal duygularla yüklenip kardeşlik içinde yaşar, sevgi, saygı, birlik beraberlik içinde üstün ahlaklı bir toplum olmanın zevkini tadar. İnsan düşünen, muhakeme ve mukayese eden, gördükleri duydukları arasında ilişkiler kurarak, onlardan birer sonuç çıkaran akıl, zeka ve irade sahibi şerefli bir varlıktır.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Biz hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık onlar
(çeşitli nakil vasıtaları ile) kara ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel nzıklar verdik, yine onları, yaratıklarımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık. [10]
İşte bunun içindir ki, insan kainata hayvanlar gibi bakmaz. Kainatta olan olayların niçin ve nedenlerini araştırıp onların aslını, esasını ve yaratılışta sebebini öğrenmek, zihninde beliren sorulara cevap bulmak, böylece kalbini, vicdanını rahatlatmak için tatmin etmek ister.
İnsan; akıl, zeka, muhakeme, irade ve idrak gibi melekelerle donanmış ve böylece manen diğer yaratıklardan üstün tutulmuştur. Bu üstünlük ona aynı zamanda kuvvetlilik kazandırmıştır. İnsanın bu bütün yaratılışına rağmen gücü çok sınırlıdır. Bu dünyada çoğu zaman öyle olaylar olur ki, onlara karşı koymak, yaklaşan ve kendini tehdit eden bu olayları durdurmak bakımından gücü yetmez aciz kalır. İşte bunun için insan; gücü, kudreti, rahmeti, merhameti sonsuz bir yaratıcıya inanmak, sığınmak ve güvende olmak zorunluluğunu hisseder. Bugün, dünyayı dolduran me-deni-gayri medeni bir çok milletler, ilmin ve teknolojinin büyük bir hızla geliştiği çağımızda bile halen insan adına, insanlık adına bir takım akıl dışı, mantık dışı olayların peşinde gitmekte ve bu uğurda canlarını bile vermektedirler. Bu toplumsal olaylar karşısında insana, insanlık vasfmı kazandıran değerlerin hatırlatılması, anlatılması yaşatılması gerekir.
Ey mü'mirder. Hatta ve hattaki ey insanlar! Kur'an okunduğu vakit namazda, hutbede veya her hangi bir yerde ve mecliste hemen kulak verip onu dinleyin ve ağzınızı tutup susun ki rahmete erdirilesiniz."
Rahmete erdirilmeniz arzu edilsin,. Zira susmak iyice dinlemeye, iyi dinlemek de basirete, o da iman ve salih amellere, iman ve ameller de ilahi rahmete ve nimete ermeye sebep ve yoldur. Görülüyor ki. Buradaki "dinleme ve susma" ile ilgili emirler okunmaya bağlı olarak şart kılınmıştır. Kıraat (okumak) ise bir ihtiyari iştir ki, akıllı ve konuşan bir insanın ağzından çıkanı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir maksat taşıyan sesli olarak okumak demektir. Nitekim vahiy meleği olan Cebrail'in işi bile aslında bir kıraat (okuma) değil bir ikra, yani okutmaktır. Allah'ın yaptığı iş ise, vahiy yoluyla indirmek ve kıraati meydana getirmektir. Bunun için akıllı olmayandan ve cansız varlıklardan meydana gelen şeylere kıraat demlemeyeceği gibi, sesin aksetmesi ile meydana gelen işe de kıraat denmez. Bu nedenle fakihler bir kıraatin yankılanmasından meydana gelen yankıya, kıraat ve tilavet hükmü tertip etmi-yeceğini ve mesela tilavet secdesi lazım gelmeyeceğini beyan etmişlerdir.
Bir kitabı sessiz olarak okumaya kıraat denilemiyeceği gibi, çalan veya çınlayan yankı yapan bir sesi dinlemek de kıraat dinlemek değildir. Bir çınlamayı dinlemektir. Şu halde Kur'an okuyan bir okuyucunun sesini, aksettiren gramafondan veya radyodan gelen sese de kıraat denilmez. Bu gibi sesler bir kıraat değil, bir kıraatin yankısı ve yansımasıdır. Bunlara dinleme ve susma emrinin hükmü terettün etmez. Fakat Kur'an okuyan gramafondan veya radyodan dinlemesi ne kadar vacip olmasa da, yine kıraat gibi bir şey olduğu için onu dinlemek caizdir. Evladır ve hatta ona saygısızlık etmek caiz değlidir. Öyle bir hal karşısında bulunan bir müslüman, layık olmayan yere konmuş bir Kur'an sahifesi karşısında bulunuyormuş gibidir ki, ona karşı laubalilik etmemesi ve elinden geldiği kadar onu oradan alıp layık olduğu yere kaldırması dindarlığının gereğidir. Hamamda Kur'an okuyan günaha girer de onu dinleyen günaha girmez. Nerede olursa olsun okunan Kur'an'ı dinlemek sevaptır, dinlememe sevap değildir. Kur'an'ı dinlemek, okumaktan daha sevaplıdır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kur'an okuyan için bir sevap, dinleyen için iki sevap vardır."
"Kim Allah'ın kitabından bir ayeti can kulağıyla dinlerse, onun için iki kat sevap yazılır."
Demek ki Kur'an-ı Kerim'i dinlemek, onu okumaktan daha sevaplıdır. Kur'an'ı dinleyen kimse onu dinleme sevabını aldığı gibi, tamamını dinleyen de aynı sevabı kat kat almaktadır. Kur'an'ı bizzat okuyandan dinleyenin durumu böyle olduğu gibi, teyp, video gibi aletlerden dinleyenler de aynı sevabı alırlar. Zira bu aletler aksı seda olmayıp okuyanın sesinin aynısıdır. Kur'an'ı dinlemek suretiyle Kur'an sevabını alan kimse, aynı zamanda hatim kadar olmasa da, hatim sevabını alır.
Biraz daha izahatı yapalım: Banttan Kur'an dinlemek ve izlemek mukabele yerine geçer. Ancak hatim olmaz. Hatim olabilmesi için, Kur'an-ı Kerim'in baştan sona en az duyacağımız bir sesle okunarak bitirilmesi gerekir. Mukabele okuyan bir kimseyi izlemek de de çok sevaplı bir iştir. Ancak şunu da ifade edelim ki hatim olmaz, sevap olmaz demek değildir. Mukabelenin sevabı haktimden az değildir. Ancak her biri ayn bir şeydir. Birbirine kanştırmıyalım, ismini doğru söyleyelim.
Adet gören Kur'an öğretmenlerinin ve öğrencilerinin Kur'an-ı Kerim'i okumaları caiz midir?
Cevap: Hanefi ve Şafii mezhebinde adet gören ve doğum yapan kadınlar cünüp hükmünde sayıldıklarından bu durumlarda Kur'an-ı Kerim'e çıplak elle dokunamaz. Ezbere ve yüzünden okuyamaz, ancak besmele ile zikir ve dua anlamı taşıyan ayetleri, okumak niyetiyle değil de, dua niyetiyle okuyabilirler. Gerekirse harf harf ve hece hece okuyup başkalarına da öğretebilirler. Hanbeli ve Maliki mezhebinde ise hayızlı ve nifaslı kadınların Kur'an'a çıplak elle dokunmadan, ezbere ve yüzünden Kur'an-ı Kerim okumaları caiz görülmüştür. Hatta İmam-ı Malik, hayızlı ve nifaslı, Kur'an öğreticisi ve öğrencilerinin Kur'an-ı Kerim'e el sürmelerini de zarurete binaen caiz görmüştür. Bu bir kolaylıktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kur'an dinlemekten büyük bir memnuniyet duyardı. Kur'an'ı güzel sesle duygulu bir şekilde okuyanlardan dinlemeyi çok severdi. Rasûlüllah (s.a.v.) bir gece Aişe validemiz (r.a.)'i bekliyordu. Fakat Hz. Aişe'nin gelmesi gecikmişti. Aişe validemiz Rasû-lüllah'ın huzuruna girdiklerinde: "Seni geciktiren nedir?" diye sordular. Hz. Aişe; 'Ya Rasûlüllah! Ben birinin Kur'an okuyuşunu dinlemeye takıldım ki ondan daha güzelini hiç duymadım" dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah Hz. Aişe ile birlikte kalkıp gitti. O zatı uzun uzun dinledi. Sonra memnun ve mesrur bir şekilde döndüğünde "bu okuyan Ebu Huzafa'nın azatlısı, Salim'dir. Ümmetimden bunun gibilerini yaratan Allah'a hamd olsun" diye buyurdu.
Bir kimse öldükten sonra, ruhuna bağışlanmak üzere 7. gecesine, 40. gecesine, 52. gecesine rastlatılarak hatim ve mevlüt gibi toplantılar yapmanın, özellikle de bu gecelerde hayır ve tasaddukta bulunmanın dini hiç bir dayanağı yoktur. Yani ölen bir kimse için hayır ve tasaddukta bulunmanın mevlüt ve hatim okutmanın belirli gün ve gecesi yoktur. İsteyen istediği günde ve gecede hatim ve mevlit okutur. Hayır ve hasa-natta bulunur. Özellikle güney illerimizde uygulanan cenaze sahibinin 40 kişiye yemek vermesinin de dinimizde bir delili yoktur. Aslında komşuların cenaze evine yemek götürmesi daha uygun bir davranıştır. Kur'an'm manası nasıl Allah'tan gelmişse, lafzı ve ifadesi bakımından da ilahîdir.
Kur'an dendiği zaman hem onun arapça olarak okunan lafzı ve kelimeleri, hem de anlaşılan manası akla gelir ve hakikatta da öyledir. Bu iki hususiyeti birbirinden ayırmak, farklı mütaala etmek mümkün değildir. Kur'an ancak kendi lisanı üzerine okunabileceği için, sadece o lisanın kendi harfleriyle yazılır. O harflerle okunur. Kur'an'ı başka bir dille yazmak mümkün olmadığı gibi, doğru olarak okumak da mümkün değildir. Zira Kur'an harflerinin kendisine has özellikleri vardır. Bu harflerin birçoğunun karşılığı ve okunuş şekli başka bir dilin alfabelerinde mevcut değildir. "Kur'an üzerinde gönülleriniz birleştikçe Kur'an okuyan, ihtilaf ettiğiniz zaman da kalkıp dağılın. [11] Hadis-i şerif meali:
Kişi evinde Kur'an okursa, ev, ehline karşı genişler ve melekler de orada hazır olur. Şeytanlar kaçar, hayır artar."
Kur'an bu dünyada, öyle nurani ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber insanların hem nefislerinde, hem kalplerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsi-yelerinde, hem hayat-ı ictimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılap yapmış ve idame etmişki ondört asır müddetinde her dakikada, altıbin altı yüz altmış altı ayetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalplerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur, hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur. Harikadır, fevkaladedir, mucizedir. Şu, 134, Kur'an kalplere kuvvet ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdamın tekrarı kuvveti artırır. Tekrar etmekle daha meluf ve me'nus olduğundan lezzeti artar. Kur'an-ı Kerim-i tilavet etmek çok büyük bir sevaptır. Hatta ve hattaki Kur'an'ın ifadesiyle ve ehadis-i şerifenin ifadesiyle buna büyük yer vermişlerdir.
Hadis-i şerifte sabit olduğu gibi Kur'an-ı Kerim'den okunan her harfin mükafatı on hasenedir. Bu nedenle her gün kim Kur'an-ı kerim'i okursa ahiret ve Alah'ın rızasını kazanmak talep eder. Zira Kur'an'm tilaveti tehlil, tekbir, teşbih ve diğer zikirlerden sevap bakımından daha fazileti çoktur. Kur'an-ı Kerim'in okumasına daha başlamadan evvel ab-dest alınıp huşu ve sütkunetle temiz bir yere oturularak kıbleye yüzünü verir. Ağzını misvaklar, ondan sonra euzü besmele çekilir. Kur'an-ı Kerim'i okurken sesin güzelleştirilmesi için zevkle ve iştiyak ile ehemmiyet göstermek gerekir. Zira hadis-i şerifin izah ettiği gibi, Kur'an okurken ağlamalı ve ağlamak için hareket etmelidir. Eğer secde ayeti geldiği takdirde hemen secdeye gitmelidir. Kur'an,ı Kerime bakarak okumak ezbere okumaktan daha fazileti vardır. Okumak para veya bir menfaat mukabilinde olmamalıdır. Sırf Allah rızası için okumalıdır. Kur'an-ı Kerim'î bitirdiğinde hatim duasını yapmak müstehabdır. Cemaat halinde Kur'an-ı Kerim okumakta hiç bir engel yoktur. Zira Allah'ın rahmeti cemaatin üzerindedir.
Kur'an-ı Kerim'i okutmak, belli olan eşhaslara dini dersleri vermek, meyyiti tezhiz etmek, ezan okumak gibi farz-ı kifaye olan ve niyeti vacip olmayan şeyler için isticar etmek caizdir. Fakat bir memlekette kur'an.ı Kerim'i ders vermek için veya dini dersleri verebilecek bir kişiden başka her hangi bir kişi bulunmazsa, o zaman o tek kişiye öyle dersleri vermek farz-ı ayn olduğundan para karşılığında ders vermesi caiz değildir. Örneğin; Amerika, Avrupa ve beşinci kıtanın bir çok yerinde olduğu gibi, böyle bir memlekette Kur'an-ı Kerim'i ücretsiz olarak okutmak gerekir. Muayyen kimselere Kur'an-ı Kerim'i ve dini dersleri ücret karşılığında ders vermek caizdir. Sağ olan kimse, Kur'an-ı Kerim okur veya onu dinlerse Kur'an-i Kerim'in feyzinden ve oraya nazil olan rahmetten menfaatlendiği gibi vefat eden kimsenin mezarı başında Kur'an-ı Kerim okunsa veya Kur'an-ı Kerim okunurken kalpte hastalanırsa veya dua edilirse feyiz ve nazil olan ralmetten menfaat görür. Bunun için ücret ile Kur'an-ı Kerim okunsa caizdir. Fakat bazı yerlerde Kur'an-ı Kerim, bir veya bir kaç sefer hatmedilip ondan sonra birisine rastgeldikten sonra yanında hazır hatim vardır. Ücret mukabilinde sana veya ölülerine bağışlarım dese, öteki de kabul etse, öyle şeyler kesinlikle caiz değildir. Bu ücreti almak haramdır, verene de sevap yoktur.[12]
Şafiiler şöyle demektedir: Belli olan bir müddet yahut belli olan bir miktar mezar başında okunmak üzere Kur'an-ı Kerim için icare caizdir. Bundan kasıt ise, Kur'an'ın okunduğu yerde rahmetin nüzulünden istifade etmektir. Ölü kişi de orada hazır bulunan biri gibi olur. Kur'an'm akabinde ister dua okunsun, ister kıraatin ecri ona tahsis edilsin veya edilmesin farketmez, daimel evkat bu hususta okunan Kur'an'ın faydası ölüye raci olur. Zira duada ölüye yetişir. Kur'an-ı Kerim duadan sonra icabete yakın olandır. Bereketi de en fazla olandır. İmam Şafii'nin; "böyle bir bereket hasıl olmaz" şeklindeki sözü ise, başka şekilde yorumlanmalıdır. [13]
Bir nebze: Allah (c.c.)'a: Mahlukatı yaratmadan evvel halik (yaratan) deniyordu da yarattıktan sonra denmeye başlandı demek küfürdür. Onları yaratmadan önce de Allah (c.c.) halik sıatma sahipti. Şimdi ve her zaman da sahiptir.
OTUZ BİRİNCİ BOLUM
HİBE
Hibe'nin tarifi: Hibe lügat manası, herhangi bir istihkak yok iken verilen hediye ve atiyedir. Hibe'de alan kişi için bir fayda ve menfaat vardır. İşte bunun için bizzat malların kendisi hibe edilebildiği gibi, bizzat mal olmayan şeylerde, hibe edilebilir. Malların bizzat kendilerinin hibe edilebileceğine delâlet eden ayetler şunlardır:
(Allah) dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları hibe ve bahşeder. [14]
İhtiyarlığına rağmen bana İsmail ve İshak'ı bağışlayan Allah'a hamd olsun, şüphesiz ki Rabbim duayı işitendir.[15]
Mal olmayan şeylerin hibe edilebileceğine delâlet eden ayetler de şunlardır:
Hibeye karşılık vermemek müstehabdır. Zira Hz. Aişe (r.a.)'dan;
Ey Rabbimiz! Katından bize rahmet ihsan et!" [16]
"Kendini peygambere hibe eden ve peygamberin de kendisini almak İstediği mü'min kadını (ona helak kıldık).[17]
Yani kendini mehirsiz olarak Hz. Peygamber'e hibe eden bir kadın Hz. Peygamber'e helâldir. Hibe kelimesinin manası, rüzgarın esmesini ifade eden hubub'ur-rih manasından gelmektedir. Zira burada da ata ve bahşiş vardır. Bazıları hibe kelimesinin hebbe fiilinden geldiğini, bunun da uykudan uyanmak anlamında olduğunu söylemişlerdir. Buna göre hibe yapan kişi sanki hibede bulunmak için uykudan kaldırılmıştır. Hibenin şer'i manası ise bir şeyi mukabelesiz olarak başkasının mülkiyetine bahşiş olarak kendi nzasıyle vermektir. Hibe: İcab ve kabulden meydana gelen bir akiddir. Hibe, mukabelesiz olduğu için alış-verişten, hayattayken yapılması cihetinden de vasiyyetten ayrılır. Çünkü hibe ölümden sonra olmak üzere mukabelesiz bir temliktir. Hibe, üzerine vacip olan zekat, başkasına temlik etmekten ibaret olan zekattan da ayrı bir şeydir. Zira hibe, malı meccanen teberru niyetiyle başkasına mülk etmektir. Hibe bu manaya göre hediye ve sadakaya şamil gelmektedir. Zira hediye ve sadakada mukabelesiz olarak, hayat halinden başkalarına mülk etmektir. Fakat bunlann arasında mana ve hüküm cihetinde ayrı ayrı farkları vardır. Bir de hibe bu manaya göre umumidir. Yani fakirin fakire, fakirin zengine, zenginin zengine, zenginin fakire sevap niyetiyle olsun veya olmasın bir şey vermesi hibedir. Sadaka ise malı, Allah'a yaklaşmak ve sevap kazanmak niyetiyle muhtaç kimselere temlik etmektir. Hediye ise zahiren sevgi ve saygı maksadiyle bir şeyi başka kimselere mülk etmektir. Sadaka ile hediye arasındaki fark Hz. Peygamberin şu sözünde ortaya çıkmaktadır. Hz. Aişe'den şu şekilde rivayet edilmiştir:[18]
Sadaka ile hediye arasındaki fark, Hz. Peygamber'e bir sığır eti getirildi de, bu berire'ye sadaka olarak verilen ettir, denildi. Bunun üzerine Rasûlullah 'Bu, berire'ye sadakadır. Bize de hediyedir, buyurdu. [19]
Şu halde hediyenin, hibenin ve sadakanın veriliş maksatları ayrı ayrıdır. Bunun için isim ve hükümleri değişik olmuştur. Buna binâen Hz. Peygamber hediye kabul eder ve yerdi. Fakat sadaka malını yemezdi.
Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmiştir:
"Peygamber (s.a.v.)'e ailesinden başka bir yiyecek getirildiğinde: "Bu hediye midir, yoksa sadaka mıdır?" diye onun mahiyetinden sormak itiyadında idi. "Hediyedir" denilirse, kendisi ondan yer, "sadakadır" denilirse ondan yemezdi. [20]
Bir de hibede icap ve kabul şarttır. Hediye ve sadaka da ise icap ve kabul şart değildir.Hz. Peygamber ve ashabı sadaka verirlerdi; fakat icab ve kabul olmazdı.
Sahabiler Hz. Peygamber'e hediye vermek için Hz. Aişe'nin nöbet gününü beklerlerdi. Fakat bu hediyelerde icap ve kabul olduğu nakledilmiştir.
Hibenin Meşruiyeti:
Hibe; kitap, sünnet ve icma ile meşruiyeti meydana gelmiştir. Kitap:
Kadınlara nikah bedellerini (mehirlerini) müşkilat çıkarmamak için (isteyerek verin! Eğer onlar mehirlerinden bir kısmım kendiliklerinden size hibe ve bağış ederlerse, onu afiyetle ve güzelce yeyin.[21] olan ve olmayanlara şamil gelmektedir. Fakat muhtaçlara verilen mal, sadaka yani zekat, muhtaç olmayanlara verilen mal ise hibe kısmında olur. İcma-i ulema ile bütün hibenin mûstehab olduğuna ve yardımlaşma olduğuna bu ayet-i kerime delalet etmektedir.
İyilik etmek ve (fenalıktan) sakınmak hususunda birbirinizle yardımlasın. [22]
Akrabalara yapılan hibe mendub olduğuna göre, onlara hibe etmenin sevabı daha çok olur. Zira bunda hem yardımlaşma hem de sıla-i rahim vardır. Onun için Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:
Onun adiyle birbirinizden dilekte bulunduğunuz, Allahın azabın)dan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.[23] Rasülü Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
Her kim ki rızkının bollaştınlması yahut ecelinin gen bırakılması kendisini sevindirirse, sıla-i rahim yapsın."'" Hibeye karşılık vermek müstehabtır.
Yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz birr değildir. Fakat (asıl) birr; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman edenin; akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve kölelere Allah'ın hoşnutluğu (nu kazanmak) için mal verenin, namazı kılanın, zekatı verenin, söz verdiklerinde sözlerini yerine getirenlerin, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenlerin birr'dir. [24]
Ayette olan vermek hibe etmek demektir. Hibenin manası umumi olduğu için mendup ve müstehaptır. Bu hibe aynı zamanda muhtaç Zira Hz. Aişe (r.anha)rdan; "Peygamber (s.a.v.) hediyeyi, kabul eder ve hediye edene hediyesi karşılığında da bir şey verirdi. [25]
Kendisine her hangi bir şey hibe edilen kişinin, eğer imkanı varsa
Hz. Peygambere uyarak hibe eden kişiye karşılık vermesi müstehaptır. Hibenin meşruiyetinin hikmeti İslâm'ın hedefi, sevgi ve sıla-i rahim temelleri üzerine bina edilen örnek bir toplum meydana getirmektir. Bunun için fertler arasındaki sevgi ve saygıyı artırmak için hibe meşru kılınmıştır. Çünkü hibede ikram, sevgi, yardımlaşma ve muhabbet vardır. İnsan da fıtri olarak kendisine ihsan ve ikram eden, sevgi ve kıymet gösteren bir kimseyi sevmek üzerinde yaratılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buurmuştur:
"Hediyeleşiniz, böylece birbirinizi seversiniz."[26]
Hediyeleşiniz, elbette hediye kini götürür, hediye ne kadar az olursa olsun reddedilmemesini tavsiye etmiştir. Zira hediyeye göre vermek, hediye vereni küçük düşürmek, ona kıymet vermemek aynı zamanda ona zahmet etmek anlamına gelir ki bu hareket onu çok üzer. Bunun için Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyrumuştur:
"Ey müslüman hanımlar! Komşu bir kadın, bir koyun paçası bile olsa komşusunun hediyesini sakın küçük görmesin. [27]
Hz. Peygamber, ne kadar değersiz olursa olsun komşudan gelen hediyeyi küçümsememeyi, onu kabul etmeyi emretmiştir. Yani az-çok komşudan ne gelirse kabul etsin. Komşunun komşuya vereceği sadaka, zekat gibi yardımlardan başka hediye ve yemek yollamak da müslümanlann güzel ve bırakılmayacak adetlerindendir. Her kime müslüman kardeşinden bir hediye gelirse onu kabul etsin. Zira o Allah'ın kendisine gönderdiği bir nzıktır. [28]
Eğer hibeyi kabul etmemek için bir şer'i sebep olursa, hibe edenin kalbinde kin ve benzeri duyguların oluşmaması için bu sebep açıklanmalıdır. Zira Hz. Peygambere ihramlıyken yabani bir merkep hediye edildiğinde böyle yapmıştır.
"Sa'b b. Cessame el-Leysi'den şöyle rivayet edilmiştir: "Rasûlûllah'a Ebva'da (Yahut Veddan'da) bulunduğu sırada bir yaban eşeği hediye etmiştim. Fakat Rasûlüllah bunu (kabul etmeyip) reddetmişti. Rasûlüllah benim yüzümde teessür alametini görünce (gönlümü hoş etmek için) şöyle buyurmuştur:
Biz hediyeni reddetmiyoruz, ne çare ki biz ihramlı bulunuyoruz." Hibenin meşruiyetine delâlet eden bunlar ve gelecek çok hadis va rid olmuştur. Ebu Hureyre (r.a.)'dan Rasûlüllah (s.a.v.):
Sadece bir kol kemiğine ve paça yemeğine çağrûsam yine giderim. Bana bir kol kemiği veya paça hediye edilse onu kabul ederim." buyurdular.
Peygamberimiz işte böyle alçak gönüllü ve gönül alıcı idi. Ümmetinin de böyle olmasını istiyordu.
İbni Abbas (r.a.)'dan: "Bağışından dönen; kusan sonra kusmuğunu yiyen köpeğe benzer."
Meymune (r.a.)'den: (Haris kızı) Meyraune validemiz peygamber (s.a.v.)'den izin almaksızın cariyesini azat etmişti. Nöbetinde durumu Rasûlü Ekreme arzedince; "gerçekten bunu yaptın mı?" dedi. Meymune: "Evet" deyince, Peygamber (s.a.v.): "Sen onu dayılarına verseydin senin için daha çok sevap olurdu!" buyurdu.
Hibe'nin meşruiyetine delâlet eden daha bir çok hadis varid olmakla beraber bununla iktifa etmek yeterlidir. Bütün nevîleriyle hibenin müstehap olduğu üzerinde icma edilmiştir. Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:
İyilik (birr) ve takva üzere birbirinize yardımcı olunuz. [29]
Hibenin akrabaya yapılmasının daha sevabı fazladır. Zira akrabaya hibe etmekle sıla-i rahimde de bulunulmuş olur. Bütün mezheplere göre hibenin icap, kabul ve kabz şartıyle ittifak olduğu gibi, hayırlı konulara da verilmiş sözleri yerine getirmenin matlup, istenen bir şey olduğu, Özel olarak bazı çocuklara hibede bulunmanın ve birini diğerine üstün tutmanın mekruh olduğu üzerinde de icmaaları olmuşlardır.
Hanefilere göre: Hibenin şartı kıyasa göre icap ve kabuldür. Hibe, icap ve kabul ile bağlanır ve kabz ile de tamamlanır, hibenin hibe eden kişi cihetinden icap ile tamamlanacağı, kendisine hibe edilen kişi cihetinden ise icap ve kabul ile tamamlanacağı kabul etmektedirler.[30]
Cumhura göre: Hibenin rükünleri dörttür. Bunlar:
Vâhib (hibeden).
Mevhübünleh (kendisine hibe edilen).
Mevhup (bağışlanan, bağış).
Siğa (ifade şekli).
1- Vahib: Vahip kişi; sağlıklı ve kendi nefsinin maliki olması halinde malik kimsedir. Eğer hasta olan kimse bağışta bulunursa, sonra ölürse Cumhura göre onun yapmış olduğu bağışı terekesinin üçte birinde sahih olur.
2- Mevhübünleh: Mevhubunleh ise; her insandır. İttifakla bir insanın yabancı bir kimseye bütün malını hibe etmesi caizdir. Ancak çocuklarından bir kısmını bırakıp bir kısmına malının tümünü hibe etmesi yahut da hibede bazısını bazısına üstün tutması, Cumhura göre mekruhtur. Fakat öyle bir şey yapılacak olursa caizdir.
3- Mevhup: Mevhup (bağış, malik olunan her şeydir).
4- Sığa: Siğa ise; hediye, hibe, atiye, bağış ve buna benzer her türlü lafız, söz veya fiildir.[31]
İcap yani hibede bulunan kimsenin o sözü ya sarih olacak, örneğin; "Bu şeyi sana bağış ettim, yahut da; "bu mal senin mülkündür. Onu sana verdim. O senindir. Onu sana veriyorum. Hibe ediyorum, hediye ediyorum, sana bu yemeği ikram ediyorum, bu binek senin olsun" deyip bunu bağıışda bulunmak maksadiyle söylemesi gibi sözlerle olur. Zira ayn'ın hemen temliki yahut da bedelsiz olarak ona verilmesi bağış ve hibe demektir. Başka taraftan öteki lafızlar da insanların örfünde veya kullanmaları zamanında temlik ifade eder. Bu mutlak icap halindedir. Şayşet icap bir karine ile birlikte olursa, bu karine ya bir vakit, ya bir şart ya da bir menfaat olur. Hediye sahibi demiştir ki: "İtam, eğer kendisi yedirilen şeye izafe edilirse, onunla ayn'ın temliki murad edilir. Eğer ben sana bu yeri itam ettim!" dese, bunun hilafına olur ki, o zaman ariyet olur. Zira yerin kendisi yedirilmez.
Muhit sahibi demiştir ki; Yiyeceğin ayn'ı itam edilen şeye izafe edilmesi, ivazsız temlike ve ibahaya muhtemeldir. (Teslimal) dediği vakit; bu, muradın temlik olduğuna delalet eder. Bunun için musannif, burada (onu teslim al) sözünü eklemiştir.
Şafiilere göre: Hibenin üç rüknü vardır.
1. Hibe eden ve hibe edilen kişi.
2. Siğa.
3. Hibe edilen mal.
Bu rükünlerin her birinin de şartlan vardır. Bunları şöyle izahat yapabiliyoruz: Hibe eden kişinin, hibe etiği malın sahibi olması ve malında tasarruf etme yetkisine sahip olması şarttır. Bunun için kendi malı olmayan bir şeyi hibe etmek sahih değildir. Çocuğun ve delinin de hibesi geçersizdir. Zira bunlar teberru ehliyetine sahip değillerdir. Bunların velileri de onların malından hibe edemez. Zira hibe teberrüdür. Bunun mal sahibine maddi bir faydası yoktur. Veli ise, velayeti altında bulunan kimselerin maddi yararları için çalışmak mecburiyetindedir. Sefillik veya iflas sebebiyle hacr altında bulunan kişinin de hibesi geçersizdir. Kendisine hibe yapılan kişide bulunması gereken şarttır. Kendisine hibe yapılan kişi, hibe edilen malı mülk edinme ehliyetine sahip olmalıdır. Bunun için, doğmamış bir kişiye hibe geçerli değildir. Fakat çocuk ve deliye yapılan hibe geçerli olur. Fakat onların velisi, yapılan hibeyi
onlar adma kabul eder.
Siga, icap ve kabul demektir. Hibe eden kişinin sana verdim veya şu elbiseyi senin için kıldım veya sana hibe ettim veya sana mülk ettim demesi icaptır. Bu lafızların bazıları hibe hususunda sarihtir. Zira bunlar hibe'den başka bir manaya gelmezler. Hatta ve hattaki bir kişi bu lafızla hibeyi kast etmedim' dese bile onun sözü kabul edilmez. Fakat hibe için sarih olmayan bazı lafızlar hibe niyetiyle söylenirse hibe olur. Fakat kişi, ben bu lafızla hibeyi niyet etmedim derse, onun sözüne itibar edilir. Şu halde verdiği mal hibe değil, emanet olarak kabul edilir. Zira bu söz emanet vermeye delalet eder. Bu kinaye sözler bunlardır. Örneğin; kişinin sana şu elbiseyi giydirdim veya seni şu bineğe bindirdim demesi niyete muhtaçtır. Fakat kişi, "ben bu malı sana verdim" veya "bu mal senindir" derse, bu hibe olur. Zira bu lafızlar sarih olarak hibe kullanılır. Kabule gelince, kendisine hibe yapılan kişinin "ben kabul ettim" veya "razı oldum" veya "hibe olarak onu aldım" demesi kabuldür.
Siganın Şartları:
1. İcab ile kabul peyde pey, peşpeşe olmalıdır. Şu halde icab ile kabul arasına örfî olarak fasıla sayılan bir ara girmemelidir.
2. Sigada şart bulunmamalıdır. Örneğin; hibe eden kişi, eğer Zeyd gelse, ben şu elbiseyi sana hibe ettim, derse, hibe sahih olmaz. Zira hibe mülk etmektir. Mülk etmek ise, şart kabul etmez.
3. Hibe bir vakte bağlanmamalıdır. Örneğin; hibe eden kişi "bu kitabı bir ay veya bir sene hibe ettim" derse, hibe sahih olmaz. Zira bu şart akdin gerçeklerine ters düşer. Zira akdin gereği derhal ve şartsız olarak temliktir.[32]
El-Umra: Umra emir kelimesinden alınmıştır. Ve hibe eden kişinin "ben bu evi hayatım boyunca sana verdim" veya "bu evi hayatım boyunca senin için kıldım" veya "senin ve benim hayatım boyunca kıldım. İkimiz de öldüğümüz zaman, o benim varislerime intikal edecektir, diyerek bir malı hibe etmesidir. Görüldüğü gibi bu lafızlar hibenin lafızlarıdır. Fakat bir şarta, hibe edenin veya kendisine hibe yapılanın hayatına bağlanmıştır. Şu halde hibenin şartlarından biri, bir vakte bağlamamaktır. Bunun beraber hibe sahih, şart batıl kabul edilir. Bu daha önce geçen hükümden istisna edilmiştir. Zira bu hususta Rasûlü Ekrem'den (s.a.v.) bir çok hadis rivayet edilmiştir. Umra (cehli için-nıkba da ehli için) caizdir. [33]
Umra kimin için hibe edilmişse mal onundur."
(Mallarınızı elinizde tutun!) "Ömür boyu" kaydıyle başkasına vermeyin. Zira kim bir şeyi "öbür boyu" kaydıyle başkasına verirse artık o şey onundur. Yani kim Umra işlerini yaparsa, ölü olsun diri olsun, kime hibe etmişse o mal ona ve onun zürriyetine aittir. [34]
Her kime Umra yoluyla hibe yapılırsa, hibe edilen malın onun olacaını ve o malın hiç bir zaman hibe edene dönmeyeceğini bildirmektedir.
Cabir (r.a.)'dan: Rasûlüllah (s.a.v.)'in müsaade buyurduğu umra, bir adamın şöyle demesidir: "Bu mal sana ve senin ardından gelen mirasçılarına aittir." Fakat bu mal hayatta bulunduğun müddetçe senindir." dedi mi. (Kendisine verilen adam ölünce) mal ilk sahibine döner. Zühri (r.a.) de bu şekilde fetva verirdi. [35]
Rasûlüllah (s.a.v.) Ensar'dan biri hakkında şöyle bir hüküm vermişti. Bu kadının oğlu, annesine bir hurma bahçesi vermişti, kadın ölünce, oğlu: "Ben anneme bu bahçeyi hayatta olduğu müddetçe vermiştim" dedi. Bu çocuğun kardeşleri de vardı. (Biz bu bahçede eşit hak sahibiyiz) dediler. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) "Bu bahçe, hayatında da ölümünde de bu kadınındır" buyurdular. Bahçeyi veren çocuk: (Ben bunu ona tasadduk etmiştim) dedi. Peygamber (s.a.v.): "bundan, yani bu sadakadan dönmen mümkün değildir, (zira sadaka teslim alındıktan sonra teslim alanın malı olur ve sadakayı veren dönmez.) buyurdular." [36]
Umra bir çeşit hibe demektir. Bu kelime "ömür'den alınmıştır. Cahiliye döneminde böyle yapıyorlardı. Ancak şeriat bunu iptal etmiştir. Fakat hediyeleri şeriat kabul etmiştir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Ebu Hureyre (r.a.)'dan, şöyle buyurdu:
"Birbirinize hedye veriniz, zira hediye kalpteki kini ve kırgınlığı giderir. Hiçbir kadın komşu kadının verdiği hediyeyi, bir koyun tırnağının yansı olsa bile, asla küçümsememelidir. [37]
Ebu Hureyre (r.a.)'dan: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bir aileye, sabah-akşam birer tas süt veren bir deve ihsan eden bir kimse yok mudur? Böyle bir iyilikte bulunmanın fazileti ve sevabı büyüktür."
Buradaki verilen hayvanın zatı ve şahsı değildir. Zira koyun, inek, deve veya diğer sütlü hayvan verilir. Bir müddet bunların sütünden menfaat gören adam bunu yine sahibine iade eder. Bir ağaç da meyvesinden menfaat gören birine terk edilebilir. Fakat ağaç yine verenin mülkiyetinden çıkmaz. Bu şekildeki olan iyilik ve ihsana (meniha) denir. Zira Ebu Hureyre'nin rivayetiyle, Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Sabah-Akşam bir kap süt veren deve ve koyun ne güzel bir meni-hadır: [38]
er-Rukba: Rukba, kişinin "benim evim sana rukba olsun" veya "seni şu eve rakib tayin ettim" veya "seni rukba olarak kıldım" diyerek, malımı rukba yoluyla hibe etmesidir ki bunun anlamı şudur; ben senden önce ölürsem mal senin, fakat sen benden önce ölürsen mal tekrar bana iade edilecektir. Bu, rükba kelimesinden ve terakub kökünden gelmektedir ve beklemek anlamındadır. Zira hibe edenle kendisine hibe yapılan kişi birbirinin ölümünü beklerler. Bu siğa da hibenin muteber sığalarından biridir. Bir vakte, bir şarta bağlandığı halde hibe sahih şart geçersiz olarak kabul edilir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Umra, hibe edilen kimse için caizdir. Rukba da hibe edilen kimse için caizdir.[39]
Umra ve rukba yoluyla yapılan hibe, şarta bağlanmış hibenin batıl olmasından istisna edilmiştir.
İmam Sübki Muğni'l-Muhtaç'ta şöyle diyor:
Umra ve rukba kıyasa göre caiz değildir. Caiz olmasında uzaktır. Fakat hadis, kıyasa takdim edilmiştir.[40]
Rukba şartı ile birlikte yapılan icabın misali; kişinin: "bu ev senin için rukbâdır" veya "senin için alıkonulmuştur" vs. Demesidir. Bu misalde o mal onun elinde bir ödün olur. Ebu Hanife ve Muhammed'e göre ne vakit isterse ondan evini alabilir. Resulullah (s.a.v.)'dan yapılan, onun umra-yı geçerli, rukbayı da geçersiz olur, diye rivayeti delil olarak göstermişlerdir. Başka taraftan bu şekildeki olan bir hibede bulunan kimsenin söylemiş olduğu bu söz, temliki, var olmak veya olmamak gibi bir tehlikeye dayanarak ta'lik etmiştir. Bunun için böyle bir hibe sahih değildir. Ödünç olanlar geçerli olur. Zira bu şekilde o evi bu kişiye teslim etmiş ve o evden-den menfaat görmek için kendi keyfinde serbest bırakmıştır. Ödüncün manası da budur. Şafii, Hanbeli ve Hanefîlereden Ebu Yusuf a göre: Eğer kendisine bağış yapılan kişi onu kabz edecek olursa, bu bir hibe olur, diğerinin "bu senin için rukbâdır ve alıkonulmuştur." sözleri ise geçerli değildir. Buna göre delil olarak Rasulullah (s.a.v.)'tan rivayet olunan onun umra ve rukbayı caiz olarak belirten hadisleri göstermektedirler. Bir de bir kişi "evim senindir" dese, onun aynını temlik etmektedir. Faydasını temlik etmemektir. Diğer taraftan; "bu ev ömür boyunca (umra) senindir..." sözüne kıyasen de bunun için verilen hüküm ancak ve ancak bundan başka olmaz. Özet olarak fakihlerinin çoğuna göre umrayı ve rukbayı ikisi de caiz görmüşlerdir. Fakat bunlann ihtiyaçları, icap, kabul, kabze bağlıdır. Hanefıler ve Malikilere göre ise umrayı kabul, kabze bağlıdır. Hanefiler ve Malikilere göre ise umrayı kabul etmiş rukbayı caiz görmemişlerdir.
Menfaatla beraber (minha) yapılan icaba misal, kişinin: "Bu evin durmak faydasını yani sükna veya bu koyun yahut bu araziyi sana minha olarak bağışlıyorum söylemesi gibidir. Hanefilere göre bu bir ödünçtür. Zira kişinin bu evde sakin olmaktan söz etmesi onun bu evin faydalamı temlik etmek istediğine delildir. Bir de "minha" faydaların hibe etmesinden ibarettir. Bu şekildeki olan söz, aslının kalmasıyle beraber kendisinden menfaat görebilecek bir ayn'a izafe edilirse bu sözün gerçekliği ile amel edilir. Şu halde kendisinin tüketilmesi bir vaziyette kendisinden faydanıla-bilecek bir şeye izafe edilirse, örneğin; ona bir yiyecek süt gibi bir şey hibe edilirse, bu, hibe olur. Zira aynının olması bir vaziyette onun bir menfaati olmaz. Bu şekilde bir ayırımdan hareketle gelecek şekilde söylemişlerdir. Aynların ariye (ödünç) olarak verilmesi, faydalarının temlik edilmesidir. Ölçülen ve tartılan dirhem ve dinarlar da bunlar gibidir. Şeylerin (ödünç) olarak verilmesi ise bir karz işlemidir. Bu vaziyette ayn temlik edilir. O halde bu ödünç kullanmakla, karz ise tüketmekle ilgilidir.[41]
Geçmiş gibi: "Sükna bağışı" veya "bağış süknası" derse yine bu bir Ödünçtür. Zira bu sözü söyleyen kişi "hibe" lafzından sonra "sûkna"yı zikretmekle hibeyi açıklamış olur. Zira hibede hem aynın verilmesi hem de menfaatlerin verilmesine ihtimali vardır. "Sûkna" diyecek olursa, böylelikle menfaatini hibe etiğini tayin etmiş olur. Zira bu kelime kendisinden önceki kelimenin sıfatı olur. Sıfat ise nitelenen şeyi bir kayıtlayı-cılık özelliği taşır. Eğer "bu ev ömür boyunca sakin olman için (umra) senindir" veya "onda durmak için bir sadakadır" derse bu hem bağış nede sadaka olur. Zira bu misalde; hibe, sıfat ile tesir olmamıştır. Onun tersine bu evi önce hibe etmiş, daha sonra da kendisine bağlı olan bu mülkte ne yapacağını belirtmiştir. Başkasının mülkündeki bir istişare ve görüş belirtme ise batıldır. Şayet böyle bir işaret olursa fasit olur. Hibe ise, fasit şartlan ile batıl olmaz. Bu hüküm alış-verişteki hüküm gibi değildir. Zira alış-veriş bu konudaki yasaklama nedeniyle fasid şart ile fasid olur. Fakat hibe hakkında bu şekildeki yasaklama yoktur. Hata ve hattaki bunun tersine fasid şart ile beraber hibenin fasid olmayacağına delil olan rivayetler vardır. Zira peygamber (s.a.v.) umrayı caiz kabul etmiş ve umra yapan kimsenin şartını kabul etmemiştir.
3- Hibenin rükunlanndan üçüncüsü de hibe edilen malın meydanda bulunmasıdır.
Satılması caiz olan her malın, hibe edilmesi de caizdir. Hibe edilen malın şartlan da bunlardır:
1. Akid vaktinde hazır olmayan malın hibesi sahih değildir. Zira hükmi olmayan, hakikaten yok olandır. Ve garantisi de yoktur.
2. Hibe edilen malın kıymeti olmalıdır. Bunun için içkiyi ve ölmüş, murdar hayvanı, domuzu, kanı, ihramlı kişinin avladığını veya haremde avlanan bir şeyi hibeleri sahih değildir. Zira bunlann kıymeti şeriatın yanında yoktur.
3. Hibe edilen mal, hibe edenin mülkü olmalıdır. Bunun için kişinin, mülkü olmayan bir malı hibe etmesi sahih değildir. Kanşık veya bitişik olan bir malın hibe edilmesi bu mallarda satılması caiz olan mallarda olsa ve zarar vermeden ayrılması mümkünse ve ayırmada da aldatma bulunmazsa, öyle malların hibesi sahihtir. Örneğin; kişinin arazisinde 1 zira ve elbisesinde 1 metre hibe, bağış etmesi sahihtir. Fakat ayırması zor olursa caiz değildir, örneğin; bir koyunun sırtındaki yünü veya bir kılıcın yansını hibe etmek caiz değildir. Zira koyunun üzerinde bulunan yünle, yeni çıkan yünü birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Bunun gibi ağaçtan bulunan meyvelerin de hibesi sahih değildir. Zira ağacın üzerinde bulunan meyveleri ile yeni çıkan meyveleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bu hüküm bitişik olan mal hakkındadır. Ortak olan bir malı hibe etmek caizdir. Örneğin; bir malda belli olmayan bir hissesi olan kişinin, hissesini hibe etmesi veya sahibi olduğu bir malı iki veya daha fazla kişiye hibe etmesi sahihtir. Zira ortaklık olan bir malın satılması caiz olduğu gibi hibesi de caizdir. Hibe edilen malın hepsini alınıp mal, kendisine hibe yapılana teslim edilir ve kişi payını ondan alır. Hibe edilenin dışındaki kısım, hibeyi alanın elinde emanet durumdadır. Nitekim Ebu Katade şöyle rivayet ediyor:[42]
Mekke yolunda bir me'zilde Rasûlüllah (s.a.v.)'in arkadaşları ile beraber oturuyordum. Bizden kimimiz ihramlı, kimimiz de ihramsızdı. Bu arada arkadaşlarımızın birbirlerine bir şey göstermeye çalıştıklarını gördüm. Onlar yaban eşeği gördüler. Fakat ben ayakkabımla meşguldüm. Herhalde onların haberleri de yoktu. O eşeği gördüklerinden dolayı onlar seviniyorlardı. Derhal ben o tarafa baktım bir yaban eşeği gördüm. Süratle atımı eğerleyip mızrağımı da aldıktan sonra atıma bindim. Tam bu sırada kamçım yere düştü, arkadaşlarıma hitaben, "kamçımı bana uzatın" dedim. Bu arkadaşlar ihramlı idiler. Bana "vallahi bu av hususunda sana hiç bir surette yardım etmeyeceğiz" dediler. Bunun üzerine hayvandan inerek kamçımı aldım ve yine bindim, en son o hayvanın arkasından koşturarak öldürdüm. Müteakiben onu arkadaşlarımın yanma getirdim. Bir kısmı "ondan yeyin" derken, bir kısmı da "ondan yemeyin" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) önümüzde idi. Hemen derhal atımı sürate geçirdim ve kendisine yetiştim; onun hükmünü sordum. Hz. Peygamber "o helaldir. Onu yeyiniz" buyurdu. [43]
Bu hadis, ortak bir malın hibe edilmesinin caiz olduğuna delildir. Zira Ebu Katade'nin avladığı hayvan onun mülkü idi. Ve arkadaşlarına hisseleri belli olmadan hibe etti. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz de bunu tasdik etti.
Behşi şöyle anlatıyor:
"Rasûlüllah (s.a.v.) Mekke'ye doğru yola çıktı. İhramlı idi. Revhaya gelince yaralı bir eşeği görüp Rasûlüllah (s.a.v.)'e haber verdiler. Rasûlüllah (s.a.v.) "dokunmayın, neredeyse sahibi gelir" buyurdu. Bu arada yaban eşeğinin sahibi olan Behri geldi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'e; "ey Allah'ın Rasûlü! İstersen bu hayvanı size vereyim" dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebubekir (r.aj'e hayvanı oradakiler arasında taksim etmesini emretti."
İmam malik, Muvatta ve Nesei bu haber ortak bir maldaki hissenin hibe edilmesinin caiz olduğuna delalet etmektedir. Zira bu rivayette av'm sahibi, hayvanı arkadaşlarının hepsine hibe etmiştir. Hibe'den maksat, başkasına mülk etmektir. Bu da ortak bir malda, tıpkı taksim edilmiş bir malda olduğu gibi, sabit olur. Zira ortak bir malın satılması caizdir.[44]
Hibe edilen mal, hibe edilen kişinin kabzetmesiyle onun malı olur. Hibe akdi, yalnız icap ve kabul ile sahih olmaz. Zira hibe eden kişi hibe etmekten cayabilir. Bunun için hibe akdi hibe edilen kişinin malı kabzetmesiyle (teslim almasıyle) sahih olur.
1. Hibenin ancak ve ancak kabzetmekle mülkün sahih olduğunu kaynağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir kaç. okka misk ile bir hülle gönderdim. Fakat Necaşi öldüğüne göre hediyeler geri gelecektir. O hediyeler bana geldiği zaman senin (veya siz hanımların) olsun." Durum Rasû-lüllah'ın dediği gibi zahir oldu. Gelen hediyelerden bir okka dışındaki miskten fazlasını ve hülleyi Ümmü Seleme'ye verdi. [45]
Hibe kabzedilmediği halde geri dönmemek bir akid olsaydı, Rasû-lüllah (s.a.v.) o hediyelerin geri gelmesini kabul etmez, onları Necaşi'nin mirasçılarına gönderirdi. Zira Necaşi onları kabzetmese de hibe edilmekle onun mülkü olurdu. Kabz edilmeyen hediyenin kişinin mülküne geçmeyeceğine delalet ve işaret eder.[46]
2. Hz. Aişe'den şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Ebubekir, Aişe'ye Kabe'deki malından 20 veski dolduracak kadar bir sahayı hibe etti. Ebubekir vefat edeceği zaman "Ey kızım! Allah'a yemin ederim ki benden sonra senin zenginliğin kadar hiçbir kimsenin zenginliğine sevinmem, benden sonra senin fakir olman da hiç kimsenin fakir olması gibi bana ağır gelmez. Ben sana yirmi vesk mahsul verecek kadar bir arazi hibe etmiştim, eğer sen onu kabzetmişsen o senin, fakat kabzetmemişsen erkek ve kızkardeşlerinle ortaksınız. Onu Allah'ın kitabına göre aranızda taksim edin, dedi. Aişe şöyle deHi: "Babacığım! Allah'a yemin ederim ki verdiğin arazi daha büyük olsaydı bile yine onu terkederdim, fakat diğer kızkar-deşim kimdir? Ebubekir şöyle dedi: Zevcem binti Harice hamiledir ve sanıyorum bir kız doğuracaktır."
İmam Malik Hz. Ebubekir'in bu sözü, hibenin ancak kabzetmekle mülk olacağına delalet etmektedir.
3. Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Bazı kişilere ne oluyor ki çockularına hibe yoluyla bir takım şeyler veriyorlar: Sonra da çocukları öldüğünde "Bu benim malımdır, kimseye vermedim" diyorlar ve fakat kendileri ölüm hastalığına yakalandıklarında da, "bunu oğluma hibe ettim" diyorlar. Sakın böyle yapmayın, kim birisine bir mal hibe ederse, o malı hibe ettiği kişinin mülküne geçirsin ki o mal; hüküm, hibeden dönmenin haram olduğudur. İkinci hadiste köpeğin zikredilmesi, hibeden dönmenin çirkinliğini, yasaklığını mübalağalı bir şekilde ifade etmektedir. Bu tasarruf müslümanlann şanına yakışamaz, böyle bir tasarruf haramdır. Hz. Peygamber (s.a.v.} şöyle buyurmuştur:
Bir kimsenin bir ikramda bulunup veya hibe edip sonra ondan dönmesi helal olmaz. Ancak baba çocuğuna yaptığı hibeden dönebilir. [47]
Dede ve dedenin babası gibi asıllar babaya, diğer fertler de çocuklara kıyas edilmiştir. Fakat aslın (baba-ana-dede). Fer'ine (çocuklarına, torunlarına) hibe ettiği mal, fer'in elinden çıkmışsa veya zayi olmuşsa veya o da başkasına hibe veya rehin vermişse, o kişi de malı kabzetmiş-se, asi (baba-dede) hibesinden dönemez. Fakat fer'in (çocuğun) hibe veya rehin olarak verdiği kişi malı kabzetmemişse, asi (ana-baba-dede) hibesinden dönebilir. Zira hibe edilen mal hâla fer'in mülkünde bulunmaktadır. Fer'e hibe edilen mal, mala bitişik veya maldan ayn bir fazlalık kaydetmişse bile bu, asl'ın (ana-baba-dede) hibesinden dönmesine mani olmaz. Hibe ettiği malı kaydettiği artışla beraber geri alabilir. Örneğin; aslın fer'ine hibe ettiği hayvan etlenmişse veya hibe ettiği arazi sürülmüşse hibe ettiği maldaki, maldan ayrı olan artış hibe ederken mevcutsa, örneğin; hibe edilen cariye hamile ise ve hibe edilen ağaç meyveli olsa bile, bunlarla beraber hibe ettiği malı geri alabilir. Ancak maldan ayrı olan artışlar, hibe edildikten sonra meydana gelmişse, bu fazlalıklar hibe edilen kişiye ait olur. Örneğin; gebe olmayan bir hayvan hibe edilir veya meyvesiz bir ağaç hibe edilir de hibe edildikten sonra hayvan gebe kalıp yavrularsa, meyvesiz ağaç meyve verirse, bu artışlar; hibe yapılan kişiye ait olur. Aslın ferine hibe ettiği mal, herhangi bir sebeple fer'in elinden çıkar sonra o malı tekrar alırsa veya fer'in elinden çıkan o hibe, tekrar fer'e hibe edilirse veya miras olarak kalırsa, artık baba onu geri alamaz. Zira mülk edinme sebebinin değişmesi, malın da değişmesi gibidir. Bu mal sanki babanın çocuğuna hibe ettiği mal değildir. Bunun için de baba yaptığı hibeyi geri alamaz.[48]
Mutlak Ve Şartlı Hibe:
Hibe eden kişi, karşılığında herhangi bir bedel veya şart koşmamış-sa, kendisine hibe yapılan kişi hibeye hiç bir ivaz, bedel vermez. Zira hibe kayıtsızdır. Kayıtsız olan hibe ise, her hangi bir ivaz ve bedel istemez. Fakat yapılan hibe, bir bedel karşılığında yapılmışsa, örneğin; hibe edilen kişi, hibe yaptığı kişiye "şu malı sana falan şeyi bana vermen şartiyle hibe ettim" veya "şu kitabı sana şu elbiseyi vermen şartiyle hibe ettim" derse, şart koşulan ivaz da malum ise akid sahih olur ve sahih kavle göre bu alış-veriş sayılır. Zira bu malum olan bir mal mukabilinde yapılan bir akiddir. Yani kişi "şu malı sana şu mal mukabilinde sattım" demiş oluyor. Bunun için bu akid, alış-veriş kısmmdadır. Aynı zamanda da alış-veriş akdinin şartlan ile sahih olur.
Eğer şart koşulan ivaz belirsiz olsa örneğin; kişi, şu kitabı sana herhangi bir elbise vermen şartiyle hibe ettim" veya "bu kitabı bana herhangi bir şey vermen şartiyle sana hibe ettim" derse, ivaz belirsiz olduğu için akid geçerli değildir. Zira ivaz, bedel belirsiz olduğu için, akid ne alış-veriş kıs-mındandır ne de hibe kısmındandır. Hibe ve atiyyelerde çocuklar arasında eşit davranmak; vacip olan nafaka, hibe ve atiyyeden başka bir şeydir.
Baba çocuklarına bir hediye vermek, bir hibede bulunmak istediği zaman, çocuklar ister erkek ister kız, isterse de büyük olsun aralarında eşit davranmalıdır. Eğer bu şekilde davranırsa, onlar arasındaki sevmeyi artırır. Çocuklar arasında ayırım yapmak kesinlikle mekruhtur. Zira çocuklar arasında farklı ayırım yapmak, onların arasına kin, buğz ve hasedin girmesine, aile bağlarının çözülmesine neden olur.
Numan b. Beşir şöyle rivayet ediyor:
"Babam (anamın zoru ile) malının bir kısmım bana tasadduk etti, annem Amre binti Ravaha, babama "sen bu hibeye Rasûlüllah (s.a.v.)'i şahit kılmadıkça kani olmam, yani inanmam" dedi. Bunun için "babam beni, bana yaptığı sadaka üzerine şahit tutmak için peygamberin yanına götürdü. Rasûlüllah (s.a.v.) ona "Numan'a yaptığın bu hibe gibi bütün çocuklarına da yaptın mı? diye sordu. Babam, "Hayır" dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) "Allah'tan korkunuz da çocuklarınız arasında eşit olarak yapınız" buyurdu. Ondan sonra babam döndü ve bu sadakayı benden geri aldı. [49]
Şafii ve Haneiîlerin cumhuru, eşit davranmaktan maksadın, kız çocuklarına da erkek çocuklara verilen kadar verilmesi olduğunu söylemişlerdir. Zira hadisin zahirinden anlaşılan budur. Hanefilerden İmam Muhammed'in "eşitlik, mirastaki taksim gibidir" dediği nakledilmiştir.
Her ne kadar Bedayi Sahibi, İmam Muhammed'in bu hususta Cumhura muvafakat ettiğini rivayet etmişse de sahih olan imam Muhammed'in mirastaki taksimi eşitlik kabul ettiğidir. Zayıf olmasına rağmen, insanlar keşke bu görüşle amel etseydiler, o zaman biraz daha insaflı davranmış olur. Topukları üzerine cahiliyye adetlerine dönmezler. Kız çocuklarını her şeyden mahrum etmezlerdi. Kız çocuklarını maldan mahrum edenler, erkeklerin kendileriyle beraber çalıştıklarını, kız çocuklarına verilen malların yabancılara yani kocasına ve evladına gittiğini, bu davranışlarının doğruluğuna delil göstererek ileri sürmektedirler.
Evet. Çocuklara tasadduk, hibe veya hediyede eşit davranmak, ihtiyaçta eşit oldukları zaman veya birine fazla verilmesine nza gösterdikleri zaman olur. Fakat çocuklardan biri diğerlerinden daha muhtaçsa ona fazla vermekte sakınca yoktur. İhtiyaçları aynı olursa çocuklarından birine daha fazla verilirse, yapılan hibe, atiyye sahihtir. Fakat bu hareket mendubden aykırıdır.
İhsan cihetinde ana-babaya eşit hareket etmek; çocuğun ana-ba-basma güzel davranıp onlara ihsan etmesi vaciptir.
Allah'a kulluk edin. Hiç bir şeyi O'na ortak koşmayın, ana-babaya iyilik yani ihsan edin. [50]
Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babaya ihsanda bulunmanızı emretti." [51]
Bu meselede daha çok ayet ve hadis vardır. Ana-babaya nafaka vermek de onlara iyilik ve ihsan etmektir. Aynı zamanda onlara hibe ve hediyeler götürmek, her fırsatta özellikle de ramazan ve kurban bayramlarında ikramda bulunmak da iyiliktir. İhtiyaçta eşit olduklarında çocuklara eşit hareket etme sünnet olduğu gibi, ana-babaya da eşit hareket etmek de sünnettir. Fakat anneye, bazı evkatta babadan daha fazla tutulup daha fazla hürmet ve ikramda bulunmak evladır. Bir kişi Ra-sûlullah'a gelerek şöyle dedi: Benim güzel hizmet ve ülfet etmeme insanlar içinde en layık ve en haklı olan kimdir? "Annendir!" Sonra kimdir? "Annendir!" Sonra kimdir? "Annendir!" Sonra kimdir? "Babandır!" [52]
Hibe hususunda kardeşlere eşit davranmak: Müslüman kardeşlerine iyi davranıp ihsanda bulunması vaciptir. Bu hususta erkek ve kız kardeşler arasında fark yoktur. Allahu Teâlâ akrabalara ihsanda bulunmayı emretmektedir.
(Asıl iyilik) akrabalara, öksüzlere, biçarelere, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için mal vermektir. [53]
İnsana çocuklarından, ana ve babasından sonra en yakın olanlar kardeşlerdir. Kardeşlere çeşitli münasebetlerle özellikle de bayramlarda hediyeler vermek. İyilikte ve ikramda bulunmak çok sevaptır.
Kardeşler hediye verildiği, ikramda bulunulduğu zaman eğer ihtiyaç bakımından aynı derecede iseler, aralarında eşit davranmak müste-haptır. Onlardan birine hediye vermek veya ikramdabulunulmak istediğinde en büyük kardeş tercih edilmelidir. Çünkü Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Büyük kardeşin, küçük kardeşler üzerindeki hakkı, babanın çocukları üzerindeki hakkı gibidir. Büyük kardeş baba yerindedir." [54]
Yüce Allah'tan sevap: Fakire yapılan hibede, onun tarafından kab-zediltikten sonra dönüş, vazgeçme artık yoktur. Zira bu fakire yapılan bir sadakadır. Yaptığı bu hibe dolayısıyle Allah'tan sevabını diler. Sadakadan dönmez de söz konusu yaptığı bu hibe dolayısıyle Allah'tan sevabı talep eder. Sadakada rücu da söz konusu değildir.
Sıla-i rahim, Muharrem olan akrabalara yapılan bağış ve hibeden vazgeçme ve dönüş geçerli değildir. Zira sıla,i rahimde bulunmak, manevi bir bedeldir. Çünkü bu surette iyilik ve sıla yapmak, dünya hayatında danışma ve yardımlaşma nedenidir. Bunun için bu, yardım yapmanın bir yolu göstermektir. Aynı zamanda bu şekildeki hibe ahirette sevap almak nedenidir. Bunu yapmak hibe olarak verilen maldan daha efdaldir.
Evlilik Bağı:
Karı-kocanın hibesinde dönüş ve rücu sahih değildir. Zira bu şekildeki olan sıla, kamil bir akrabalık bağı ile bağlı kimseler arasında görülen sıla hükmündedir. Onun delili ise bütün hallerde evlilik bağı sebebiyle mukabeleli mirasçı olunmasıdır. Bir kimse bir evi veyahut bir ölçek arpayı, bin dirhemi ya da bunun gibi paylaştırılabilen şeyleri iki kişiye hibe etse, Ebu Hanife'ye göre bu sahih değildir. Ebu Yusuf ve Mu-hammed'e göre bu hibe sahihtir. Bir kişi iki adama bir ev bahşiş ve hibe edip: "Bu evi ben ikinize bahşiş ve hibe ettim. Sana bu evin yansı, sana da kalan yarısı" söylerse yine aynı ihtilaf meydana gelir. Zira Ebu Hanife kabz vaktindeki payları hibenin sıhhatine mani olarak kabul eder. Yusuf ve Muhammed ise hibe paylan kabza mani değildir, diyorlar. Zira akit vaktinde şüyu, pay bulunmakla beraber kabz vaktinde şüyu, pay yoktur. Ebu Hanife'ye göre kabz vaktinde şüyu pay vardır. Bir kişi "sana bu evin yansını, bana da diğer yarasını hibe ettim" derse bu hibe ve bağış ittifakla caiz olmaz. Zira bizzat akid vaktinde şüyu ve payın sözü meydana gelmiştir. Bir kişi "ben ikinize bu evi bağış ve hibe ediyorum" derse, birinize üçte biri diğerinize de üçte ikisi" derse Ebu Hanife ile E-bu Yusuf a göre caiz değildir. Muhammed'e göre ise caizdir. Velhasıl kabzetme vaktinde şüyu, pay, hibenin sıhhatine mani olur. Fakat akit halinde şüyu beni sıhhatine engel olmaz. Bir de sonradan meydana gelen şüyu da hibeye mani değildir.[55]
Vel hasıl, başkasının hakkıyla meşgul olan şeyin hibe edilmesini işgal eden istemiyorsa sahih olmaz. Aynlması mümkün olmakla beraber yaratılışta başka bir şeye bitişik olan malın hibesi caiz değildir. Karındakinin istisna edilmesi örnekleri; biraz önce kaydedilen şartta kıyas gereğince bir takım fer-i örnekler ortaya gelmektedir: Bir kimse bir bineği karnındakini ayırarak hibe edecek isterse caiz değildir. Zira bu, başkası ile meşgul olan bir şeyin hibesidir. İstihsan deliline göre ise bu şekildeki olan hibe hem anne, hem de karnındaki yavrusu hakkında caizdir. Ayrılmak ise batıl olur. Bu örneklerde akitler umumi olarak üç nevidir.
1. Bir kısmında akit fasid olur. Şu halde tasarrufun aslı bunda caiz değildir. Bunlar alış-veriş, icare ve rehindir.
2. Bir kısımda da akid sahih, şart veya istisnada batıl olur. Bu da nikah hul-kasden öldürmenin diyeti üzerine sulh ve hibe akidleridir. Zira gereği hükmün bunların hepsinde sabit olmasıdır. Bu konudaki kaide şudur: Fasid şart, teberru, rehin ve evlilik gibi akitleri iptal etmez.
3. Bir kısım akitlerde ise hem akit, hem istisna caizdir. Bu da va-siyyette söz konusudur. Karnındaki değil, bir atı vasiyyet etmesi gibidir.
OTUZ İKİNCİ BÖLÜM
İDA
(EMANET BIRAKMA)
Vedia vadia'nın tarifi: Vedia Iugatta, bir şeyi korumak için başkasına vermek manasına gelir. Terk eden bir şeye de vedia denir. Vedia: Ter-ketmek manasına gelen vedi kökünden gelmektedir. Nasıl ki şu hadiste de vedi kelimesi terketmek (veda) anlamında istimal edilmiştir. Bir taife insanlar cuma namazlarını terketmekten ya vazgeçerler veyahut da Allah onlann kalplerini elbette mühürler. Sonra da kendileri muhakkak surette gafillerden olurlar. [56]
Vedia kelimesi, şer'i bakımdan korumak için başkasının yanma koyduğu malın adı olduğu gibi, iyda akdinin de adıdır. Fakat "vedia bir akittir" demek yerine "ida bir akittir" denilmesi daha uygundur. Zira tercih edilen görüşe göre ida bir akittir.
Hanefi sarihlerinden bir kaç kimselere göre idanın tarifi şu şekilde söylenmektedir: Açık olarak ve bir işaret vasıtasıyle başkasını kendi malını muhafaza etmek için yetkili kılmaktır. Mudi (ida eden, vedia bırakan) kimsenin başkasına: "Bunu sana tevdi ettim" deyip ötekinin kabul etmesi buna misaldir. İda o zamanda zahir olarak sahih olur. Bir kişinin bir elbiseyi birisinin yanma götürüp önüne bırakması ve: "Bu senin yanında bir vediadır" dediği halde, diğerinin susması ve benzeri hallerde de delaleten olur. Bu şekildeki bırakılan bu elbise delaleten ve işareten tevdi edilmiş yani muda olur. Anne ve babanın atiyye (bağış, hediye ve infak-harca-ma)larda çocuklar arasında mümkün olduğunca ve ellerinden gelidği ka-darıyle eşitlik sağlamaları vaciptir. Konu ile ilgili eşitliği emreden gördüğümüz hadis-i şeriflerle amel etmek içinde ileride belirtilecek olan haklı sebeplerden biri olmadıkça bu asıl kaidenin dışına çıkmak caiz değildir.
Anne-babadan birisi çocuklardan birisine, tıpkı evlendirmek veya zevcesinin mehrini ödemek veya da kendisini ihtiyaçtan kurtaracak bir vazife elde edinceye kadar onun öğretim masraflarını karşılamak veya kızlardan birisine çeyiz hazırlamak suretiyle herhangi bir harcama yapacak olursa ilk çocuğuna yaptığı harcama miktarınca diğer çocuklarına da yapması gerekir. Buna göre vedia, muhterem ve hususi bir malı özel bir şekilde muhafaza etmek için birini vekil tutmak ve kılmaktır. Temlikten maksat, temiz ve kullanılması mubah olan mallar gibi, mülk edinmesi şer'an olan şeylerdir. Muhterem ve hususi olmaktan maksat, temellük edilmesi şer'an sahih olmayan, fakat kendisine mahsus olan av köpeği gibi şeylerdir. "Muhterem olmasının manası, telef edilmesi emredilmemiş söylerdir. Vedia'nm rükünlerinden bahsederken bunu izah edeceğiz, vedia'nin meşruiyeti: Kur'an, sünnet ve icma vedia'nm meşruiyetine delalet etmektedir:
Şüphesiz ki Allah, sizlere emanetleri sahiplerine teslim, etmeyi emrediyor. [57]
Eğer birbirinize güvenirseniz, güvenilen kimse emaneti (aldığı borcu) iade etsin. [58]
Emanet kelimesi âm olduğu için borca ve muhafaza olmak için teslim edilen her şeye şamil gelmektedir. Bir malı emanet bırakmak, vediadır. O malı sahibine geri vermek lazım gelir. Kendisine emanet bırakılan kişi, emanet bırakanın hakkında hüsnü zan beslediği bir kimsedir. Bunun için emin olması ve emaneti sahibine teslim etmesi lazım gelir. Emanetlerin muhafaza edilmesi ve emaneti sahibine geri verilmesini emretmek ise; bunun meşruiyyetini ilan etmek demektir. Vedia'nm meşruiyetine delalet eden hadisler ise şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
(Herhangi bir şeyi) sana emanet olarak bırakana, emanetini iade et, sana hıyanet edene sen hıyanet etme. [59]
Şöyle rivayet edilmiştir: "Mekkelilerin Hz. Peygamberin yanında emanetleri vardı. Hz. Peygamber hicret etmek istediğinde kendisinde bulunan emanetleri Ümmü Eymen isimli cariyesine teslim etti. Hz. Ali'ye de o emanetleri sahiplerine teslim etmesini emretti."
Bu husustaki icmaa gelince, her asırdaki İslâm alimleri, sahabile-rden bu güne kadar vedianın caiz ve meşru olduğunda ittifak etmişlerdir.[60]
Vedia'nın meşruiyetinin hikmeti ve nedeni:
Vedia'nm müslümanlara kolaylık olması, maslahatlannm gözetilmesi, sıkıntı ve zararlarının defedilmesi için meşru kılındığı açıktır. Böylece müslümanlarm birbirine yardım etme yolları açılmış olur. Zira insan, bazen mallarını koruyacak bir kişiye muhtaç olur. Örneğin; malını koyacak emin bir yeri bulunmaz veya malını saldırganlardan korumaktan aciz olur.
Başka bir tarafta ise o malı evine koyacak ve koruyacak emin bir kişi olur. Hiç bir saldırgan onun evine yaklaşmaya, malına el uzatmaya cesaret edemez. Bu durumda malını koyacak yeri olmayan veya malını korumaktan aciz olan müslüman, malını bu müslümana koruması için emanet bırakır veya sefere çıkmak isteyen bir müslüman mallarını koruması için, mallarını, onları koruyacak birine emanet bırakma ihtiyacı duyar veya pazardan çeşitli yerlerden çeşitli mallar olan bir kişi, bunları taşıyamadığı için orada bulunan bir esnafa emanet bırakma durumunda kalabilir veya kişi ileride ihtiyaç duyacağı bir takım eşyalar alır fakat onları koyacak bir yeri olmayabilir. İşte bütün bu durumlarda ihtiyaç, o malların bir yere emanet olarak bırakılmasını gerektirir.
Allah sizin için kolaylık, diler, zorluk dilemez. [61] Şu halde emanetin meşru kılınması, müslümanlar için bir kolaylıktır, mümkün olduğu halde emanet kabul etmemek zorluktur.
İyilik etme, fenalık ve kötülükten sakınmak hususunda birbirinizle yardımlasın, günah işlemek ve haddi aşmak (yani düşmanlık) hususunda birbirinizle yardımlaşmayın. [62]
Emanetin meşru kılınmasında, insanların iyilikte yardımlaşmalarına teşvik, günah ve düşmanlıktan men etmek vardır.
Vedia'nın hükümleri beştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Müstehab olması, aslında vedia'nın müstehab ve mendup olmasıdır. Fakat vedia'nın müstehab olması, malın kendisine emanet bırakıldığı kişinin emin ve onu korumaya muktedir olmasına bağlıdır. Zira men-dub olmasının sebebi, emaneti kabul etmekle müslüman bir kardeşine yardım ediyor olmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Müsiüman bir kul, din kardeşinin yardımında bulundukça Allah da onun yardımında bulunur. [63]
2. Vacib olması bazı evkatta vediaya kabul etmek, kendisine müracaat edilen kişi için vacip olur. Örneğin; emin olan, emaneti korumaya muktedir olan bir kişiye emanet arzedilirse, ondan daha emin olan, malı korumaya ondan daha emin kimse yoksa, o zaman emaneti kabul etmesi o kişiye vacip olur. Zira emaneti kabul etmediği takdirde mal zayi olur.
"Hz. Peygamber (s.a.v.) malın zayi ve kaybedilmesini nehyetmiş [64] Mü'min malının hürmeti, kanın hürmeti gibidir. [65]
Bir müslüman nasıl din kardeşini müdafaa etmek, kanının dökülmesinden onu muhafaza etmek mecburiyetinde ise, onun malını da zayi olmaması için korumak, zorundadır.
3. Mekruh olması bazı evkatta emaneti kabul etmek mekruhtur. Örneğin; kendisine emanet bir mal bırakılmak istenen kişi kendine güvenemiyorsa o mala gözünü dikmekten korkuyorsa, o zaman emaneti kabul etmesi mekruhtur. Zira emanete hıyanet ve göz dikmek, mal sahibinin malının zayi olması meydana gelmektedir.
4. Haram olması kendisine emanet bir mal bırakılmak istenen kişi, onu muhafaza etmiyeceğini biliyorsa, o zaman kişinin emaneti kabul etmesi haramdır. Zira burada malın kayıp ve zayi olması vardır. Malın zayiatı da yasaklanmıştır.
5. Mubah olması kendisine emanet bir mal bırakılmak istenen kişinin, onu kabul etmesi de, etmemesi de müsavi olduğunda, o zaman emaneti kabul etmek mubahtır. Örneğin; kişi mala göz dikmesine emin olmazsa veya emaneti muhafaza etmemesine ihtimali varsa mal sahibinin de bundan haberi ve ilmiyeti varsa, o zaman malını ona emanet bırakmaya yanlı olursa, emaneti kabul etmesi mubahtır.
Hanefılere göre ida'nın rüknü icap ve kabuldür. Bu da bir kimsenin diğerine: "Ben bunu sana bıraktım" ya da "bunu benim namıma koru" veyahut "şunu al, senin yanında muvvakat olarak eıîıanet olsun" vb. sözler söylemesi, diğerini de bunu kabul etmesi ile meydana gelir. Cumhura göre idanın rükünleri dörttür: Akit bağlıyacak iki kişi, (Mudi ve vedi) vedia (emanet bırakılan şey) ve siğa (icab ve kabul) kabul ya da "kabul ettim" sözlerle olur veya bir kimsenin malım bir başkasının yanında bırakması ve onun da susması bir vaziyete olduğu gibi delaleten olur. Böyle susmak alış-verişte karşılıklı olarak alıp vermekte olduğu gibi kabul yerine geçer.
Şafii'lere göre esas görüşe göre vedinin sözle kabul edilmesi şart ed-ğildir. Vekalette olduğu gibi, vedinamn kabz edilmesi kafidir. Hata ve hattaki vekaletten daha öncelikle bunun kâfi olması söz konusudur. Vedianın akan veya belirsiz olması da farkı yoktur. Hanefılere göre akti yapanların da şartlan şunlardır: Akıl: Aklı tamam olmayan küçük ve delinin bir şeyi bir kişinin yanında emanet olarak bırakmaları caiz değildir. Aynı bunun gibi küçüğün aklı ermeyen ve delinin vediasını kabul etmeleri de caiz değildir. Fakat buluğ şart değildir. Ticaret yapmak için izin verilmiş küçüğün idası caizdir. Bunun gibi ticaret yapmasına izin verilmiş küçüğün vedia kabul etmesi de caizdir. Zira o (malı korumaya ehil kimselerdendir. Hacir altındaki küçüğün ise vedia kabul etmesi caiz olmaz. Zira bu şekildeki olan kimse umumi olarak malı korumayı yapmaz. Cumhura göre idada vekalette olduğu gibi erginlik, rüşt ve akıl şartları gerekir.
Vedia'da ise, malın elde bulundurulabilmesi imkanı şarttır. Şayet kaçmış köle veya haradaki kuşu yahut denize düşmüş malı vedia olarak bırakacak olursa tazminatı söz konusu değildir. İda aktinin hükmü, malikin lehine muhafazanın lüzumudur. Zira mal sahibi tarafından meydana gelen ida, o malın koruma altına alınmasını istemek ve bunun emanet olarak kabul edilmesini sağlam olarak istemektir. Vediayı kabul eden kişi tarafından ise, korumayı kabul etmek olduğundan bunu koruma etmesi lazımdır. Zira Peygamber (s.a.v.) "Müslüman şartlarının üzerindedirler. [66] buyurmuştur. Yani müslümanlar kabul ettikleri şartlara riayet etmek mecburiyetindedirler.[67]
Sahih olan vedia akdi üzerine terettüb eden hükümleri şöyle sıralayabiliriz.
1. Malı emanet olarak alan kişinin onu muhafaza etmesi vacip olur. Zira mal sahibinin malını her hangi bir kişiye vedia olarak bırakmasının maksadı, onun muhafaza etmesidir. Malı vedia olarak kabul e-den de onu korumayı kendime vacip kılıyorum demiş olmaktadır.
2. Malı vedia olarak kabul eden kişi onu hazır-ı misil'de muhafaza etmelidir. Şu halde o malı, o cins malların koruma edildiği bir yerde, bizzat korumalıdır. O malı çocuğuna, hanımına veya hizmetçisine emanet olarak bırakamaz. Zira mal sahibi, onlara rıza göstermemiştir. Kendisine rıza göstermiştir. Fakat mal sahibi, vedia bu tarzda izin vermişse veya vedinin bir özrü varsa, örneğin; sefere çıkası lüzumlu olsa veya da poşu yanarsa veya emaneti sahibine vekiline veya kadıya teslim edemeyecek bir durumda ise, malın muhafazasını diğer birine havale edebilir. Akid yapan taralardan biri istediği vakit akdi iptal edebilir. Bu konuda öteki tarafın iznini almadan feshedebilir. Mal sahibi malını istediği zaman, emanetçinin mümkün olduğu kadar derhal malı teslim etmesi gerekir. Zira Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz ki Allah sizlere, emanetleri sahiplerine teslim etmeyi emrediyor. [68]
Emaneti sahibine geri vermek, onu yüklenip sahibine götürmek demek değildir. Emaneti sahibine teslim etmek, emanet sahibi emanetini istediğinde, onunla malı arasından çekilmek, onun malı almasına izin vermektir. Malı vedia olarak alan kişinin mal üzerindeki eli emanet elidir. Şu halde o mal telef olduğu zaman zamin olmaz. Fakat malın telef olmasına sebep olursa, veya malı korumada taksiratı olursa, o zaman onu ödemek zorundadır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Emaneti kabul eden vediaya herhangi bir tazminat yoktur. Ancak gafil olan bir kimse zamin olur. [69]
Şayet vedi zamin olursa, insanlar emanet kabul etmekten mani olurlar. Bu iş de İslâm cemaatına zorluk ve sıkıntı getirir. Bir de vedi emaneti korumayı bir iyilik olmak üzere ve Allah rızası kazanmak için yapılmaktadır. Allah Teala şöyle buyuruyor:
Zira ihsan edenlerin (muahaza edilmeki çin) aleyhine bir yol yoktur. [70]
Bir de vedinin eli, vedianın üzerinde mal sahibinin elinin yerine gider. O mal sahibinin elinde telef olduğu zaman nasıl tazminat yoktur. Bunun için mal sahibi, malı emanet olarak kabul eden kişiye, "bu mal helak olduğu için ödeyeceksin veya bu mal telef olduğu için, ne şekilde telef olursa olsun zamin değilsin dese, o zaman vedia akdi sahih olmaz. Vedi şu şekilde zamin olur.
1. Vedi, malı -sahibinin iznini almadan veya geçerli mazereti olmadan- bir başkasına teslim eder. Mal da helak olursa o zaman malın tazmin edilmesi lazımdır. Mal sahibi isterse birinci vediden, isterse de ikinci vediden malının bedelini alır. Fakat ikinci vedi, kendisine bırakılan malın, bırakan kişiye teslim edilmiş bir emanet olduğunu bilmiyorsa, mal sahibi verdiği bedeli birinci emanetçiden alır. Fakat kendisine bırakılan malın, bırakan kişinin malı olmadığını ve sahibinin izni olna-dan kendine teslim edildiğini biliyorsa, ödediği bedeli birinci emanetçiden alamaz. Çünkü kendisi gasib durumundadır.
2. Emanetçi korumayı bıraktığında zamin olur. Şu halde vedi, emanetçi malı muhafa olarak bırakır. O esnada da mal telef olursa, malı ödemek mecburiyetindedir. Bunun usulü ve keyfiyetini şu şekilde izahatı yapabiliyoruz:
a) Vedi, hıfzetmek üzere aldığı maldan, o mala zarar verecek, malı telef edecek tehlikeleri uzaklaştırmaz, mal da telef olursa o zaman zamin olur. Örneğin; emanet olarak bırakılan bir hayvana, susuzluk ve açlıktan ölecek kadar bir müddet su veya yem verilmezse, hayvan da ölürse, o zaman hayvanın bedelini ödemek mecburiyetindedir. Fakat mal sahibi, emanetçiyi, malı telef edecek tehlikelerin maldan uzaklaştırılmasından nehyederse, mal da telef olursa emanetçi zamin olmaz. Zira mal sahibi malın tehlikelerden korunmasını menederek malı helak etmiş sayılır. Ancak emanet bırakılan bir hayvan olursa, sahibi, onu telef et dese de telef etmekle emanetçi günah işlemiş olur. Fakat zamin olmaz.
b) Emanet aldığı malı, emniyetli olan ilk yerden, emniyeti daha az veya emniyetsiz bir yerle nakletmek, malı korumayı bırakmak anlamına gelir ve malı telef olduğunda ödenmesi lazım gelir. Malın nakledildiği ikinci yer, emniyet cihetinde birinci yerle eşit olursa veya birinci yerden daha emniyetli olursa, malın telef olması cihetinde tazmin edilmez. Ancak mal sahibi vedia akdi yaparken malın bir yerde durmasını, yerinin değiştiril-memesini şart koşarsa, mal birinci yerden daha emniyetli bir mekana taşınmış olsa da telef olması halinde tazmin edilmesi lazım gelir. Malın birinci yerden ikinci yere tehlikesi olsa, taşınırken mal da telef olursa yine tazmin lazım gelir. Zira mal, vedinin taksiratı sebebiyle telef olmuştur.
3. Emanet bırakılan mal kullanılırsa, helak olduğu zaman ödenmesi lazım gelir. Zira malı sahibinden izin almadan kullanmıştır. Bu hareket saldırganlık kısmında sayıldığı için vedia akdini iptal ederiz. Zira o mal emanet olmaktan çıkar. Bunun için helak olan mal ödenmek mecburiyetindedir. Eğer yeniden vedia yapılırsa, ondan sonra mal helak olursa o zaman emanetçi zamin olmaz.
4. Eğer emanetçi kendiyle beraber o malı sefere götürürse mal helak olursa, ödemekle yükümlü olur. Zira emanetçi, emanet verilmiş olan malı başka bir memlekete götürmesi yasaktır. Zira emanet olarak alman mal o tür, cins malların muhafaza edildiği yerde korunmak mecburiyetindedir. Şu halde sefer hırz-ı misil'den sayılmaz. Eğer emanetçi sefere gitmek isterse o zaman emanet olarak aldığı malı sahibine veya onun vekiline vermelidir. Bunlar meydanda bulunmazsa o zaman adil bir hakime teslim etmek lazım gelir. Eğer hakim de bulunmazsa o zaman adil bir kişiye teslim etmek gerekir. Eğer öyle kişiler de bulunmazsa o zaman kendiyle beraberinde götürmekte mazurludur. Bu hükümler ağır hastalığa tutulan kişiler için de geçerlidir. Öyle hastalar şöyle demelidir: "Falan adamın şu malı benim yanımda emanettir' aksi taktirde zamin olur. Emanet mal, emanetçinin ölümünden sonra helak olursa, vasiyet de etmemiş ise, o zaman mal, mirasından almak lazım gelir.[71]
5. Herhangi bir neden olmazsa emaneti inkar eden, emanetçi zamin olur. Mal sahibi malını istediğinde emanetçi inkar ederse, -sonra itiraf etse bile inkarından sonra mal helak olursa, emaneti ödemek zorundadır. Zira inkar etmesiyle elindeki malı gasp etmiş oluyor. Gasibin eli de tazminat elidir. Mal ne şekilde helak olursa olsun, emanetçi onu ödemekle zorunludur. Zira vedia akdi, inkar sebebiyle ortadan kalkmıştır. Ancak ve ancak yeni bir akidle yine meydana gelir. Şayet emanetçi, hakiki bir özür nedeniyle emaneti inkar ederse, mal helak olduğunda ödenmesi lazım gelmez. Bunun örneğin şöyledir: Birisi mal sahibine emanet verdiği malı alması için cebir yaparsa, bu adam da gasıb zorbalık ve zalim olsa, emanetçi de malı sahibine teslim ettiği takdirde o gasb, zorbalık veya zalimin mala el koyacağından haberi olursa, bu nedenle emaneti inkar ederse, sonra mal kendi elinde iken helak olursa zamin olmaz. Zira burada emanetçinin her hangi bir saldırganlığı yoktur.[72]
6. Mal sahibi, emanet verdiği malı istediği halde vedi, emanetçi vermezse zamin olur. Emanet yani vedia akdinin caiz bir akid olduğunu, dolayısıyle taraflardan her hangi birinin istediğinde fesh edebileceğini, emanetçinin, mal sahibi emanetini istediğinde o malı teslim etmesinin vacip olduğunu söylemiştik. Şayet özrü olmazsa emaneti sahibine vermekten kaçınırsa, zamin olur. Bir özür nedeniyle malı sahibine vermeyi tehir ederse, örneği: Tehir edilmesi mümkünattan olmayan bir vakitte istediği için veremezse, veya verdiği takdirde gasp veya zalimlerin el koyacağını düşünerek vermezse, zamin olmaz.
7. Emanetçi, almış olduğu emanet malı diğer mallarla kanştırırsa, zamin olur. Şu halde o malı hırz-ı misil'de muhafazası vaciptir. O emanet malı kendi malına kanştırmamalıdır. Fakat emanetçi, o malı kasten kendi malına karıştırdığı zaman zamin olduğu gibi, kendiliğinden karışsa yine zamin olur.Zira bu konuda emanetçinin taksiratı meydana gelmektedir. Diğer bir mala kasdı olarak kanştınlan vaya kendiliğinden kansan mal o maldan aynlabiliyorsa, emanetçi zamin olmaz. Fakat karıştınldığında aynlması zor olan mallan birbirine kanştırmak örneği: Buğday ile arpayı birbirine kanş-tırmak emanetçiyi zamin yapar. Çünkü aynlmanın zor olması, sanki olmaması gibidir. Fakat dinarlar, dirhemlere türk parası Suriye parasına kanş-tınrsa bunlan ayırmak kolay olduğundan, emanetçi zamin olmaz. Tazmin edilmesi gereken emanet mal, misli olan mallardansa emanetçi onun mislini vermek, tazmin edilmesi gereken emanet mal, bedelli mallardansa emanetçi onun bedelini ödemek zorundadır. Telef olan malın kıymeti (bedeli) emanet verildiği günden telef olduğu güne kadarki süre içindeki en yüksek bedelden tıpki gaspedilen malda olduğu gibi, ödenir. Emanet malın, misli veya bedeli Ödendiğinde, emanet mal, emanetçinin mülkü olur.[73]
8. Mal sahibinin, emanet cihetindeki şartına riayet etmemek, emanetçinin zamin olmasını meydana getirir. Örneğin; mal sahibi, emanet olarak bıraktığı malın bir yerde korunmasını veya belli bir şekilde muhafaza edilmesini şart koşarsa emanetçi de başka bir yerde ve başka bir şekilde muhafaza ederse, malda zayi olursa emanetçi malı ödemek zorundadır. Zira vedia akdinin şartlarına riayet etmemiştir.
Malın muhafaza edilmesi adet olan şekli bırakıp, başka bir tarzda muhafaza etmeye çalışmak da aynen öyledir. Yani mal telef olduğunda emanetçi zamin olur. Örneğin; malın korunduğu sandığa, her zaman bir kilit vurulurken iki kilit vurulursa, bu hırsızların dikkatini çeker, sandıkta kıymetli bir mal olduğunu düşündürür ve bu hırsızları kışkırtır. Bu nedenle de sandığa iki kilit vuran emanetçi, mal helak olduğunda ödemek zorundadır. Şekilde zayıf bir görüş vardır. En sahih görüş, bu durumdaki emanetçinin zamin olmamasıdır. Zira emanetçinin yaptığı şey korumayı artırmaktadır.
Yün gibi arasıra açık havaya çıkarılması, güneşte bekletilmesi lazım olursa ve ilaçlanması lazım olursa, emanetçide bunları yapmazsa, mal telef oldğunda bedelini ödemek zorundadır. Bu sözü söyleyenler için zayıf bir görüştür. En sağlam görüş bu şekildeki emanetçinin zamin olmamasıdır. Zira emanetçinin yaptığı şey muhafazayı artırmaktır. Emanetçinin evinde yangın çıkıp da emaneti komşusuna teslim etmesi veyahut da emanetçi bir gemide veya diğer araçlarda iken fırtına çıkıp da devirmekten veya batmaktan korkacak noktaya varınca onu başka bir gemiye veya araca atarsa, o zaman emanete herhangi bir tehlike gelirse, emaneti zamin olmaz.
Hanefilerle hanbelilere göre, emanetçi bu korumaya bizzat kendi vasıtasıyle yahut da koruyup gözettiği ve naafakalannı sağlamak durumunda olduğu kimselerin vasıtasıyle yapar. Örneğin; hanımı kölesi, hizmetçisi ve çocuğu gibi. Zira bunlar gibi kimseler vasıtası ile emaneti koruması, malını koruması gibidir. Fakat gündelikli, ücretle çalıştırdığı kimsenin yanında çalıştırdığı kimsenin yanında muhafaza etmez. Şayet vedia bu gibi kimselerin dışında kalanların yanında koruma edilirken helak olursa emanetçi bunu tazmin eder. Zira vedianın sahibi, onun tarafından koruma edilmesi, o şekilde istemiştir, diğeri tarafından koruma edilmesini Kabul etmemiştir.
Malikilere göre; emanetçinin hanımı, oğlu tve hizmetçisi gibi bakımı altında bulunan ve tecrübe ile kendilerine güven kazandığı kimselerin yanında muhafaza edebilir. Fakat yeni çalıştırmaya başladığı ve bu konuda itimad hasıl olmamış kimselerin ve yeni evlendiği hanımının durumu ise böyle değildir. Bütün fakihlere göre: Vedianın teşvik edilmiş (mendup) bir ibadet olduğu, onu muhafaza etmekte sevap bulunduğu ve onun kayıtsız olarak bir emanet olup haksızlık veya taksirat olmadıkça vedinin üzerine tazminatın gerekmediği üzerine ittifak etmişlerdir. Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle byurmuştur:
Hainlik etmeyen vedi (yanında emanet bırakılan) kimsenin üzerinde tazminat yoktur."
Diğer taraftan Hz. Peygamber: "Kendisine emanet edilip güvenilen kimsenin üzerine tazminat gerekmez." buyurmuştur.
Emin kimseye tazminat şartını koşmak batıldır. Mal sahibi emanetçiden emaneti isteyecek olsa ve o da: "sen bana bir şey emanet etmedin" dese daha sonra da: "Kayboldu" diyecek olsa, tazmin eder. Zira bu takdirde o emanetin sınırlan dışına çıkmış olur. Eğer; "senin berden alacak bir hakkın yoktur" dedikten sonra, "kayboldu" diyecek olursa yemin ile birlikte sözü kabul edilir. Eğer emaneti mal sahibinin evine onun hazır olmadığı bir zamanda geri götürse veya mal sahibinin aile fertlerinden birine verse de sonra mal helak olsa emanetçi zamin olur. Zira mal sahibi baktığı kimselerin eline geçmesini istemediğinden dolayı başkalarının yanında emanet bırakmıştır. Ariyet ile icarede ki olan durum bundan ayrıdır. Zira bunlarda örf ve adetlere göre hangi aile fertlerine verilmiş olursa caizdir. Şu var ki ariye alman şey mücevher bir gerdanlık, kolye gibi kıymetli bir şey olursa o zaman tazmin eder. Zira ayete muhalif olur.[74]
Mudi, vedi, mude yani emanetçi ile ihtilaf etse ve vedi: "Vedia benim yanımda iken kendi kendine helak oldu" veya "onu ben sana geri verdim" deyip mudi bunu kabul etmeyerek: "hayır tersine onu sen helak ettin" diyecek olursa, vedinin sözüne itibar edilir. Zira o koruma konusunda emanetçi kabul edilmiş bir kimsedir. Fakat daha evvelden de açıkladığınız gibi sözü yemin ile beraber kabul edilir.
Mudi, telef edildiğine dair delil getirecek olursa vedi emaneti tazmin eder. Aynı şekilde vediden helak konusunda yemin etmesini istese, o da kabul etmese, yine hüküm öyledir. Vedinin aleyhine vediayı helak ettiğine dair delil getirse, vedi de kendiliğinde telef olduğuna dair beyyi-ne getirse mudinin beyyinesinin kabul edilmesi evladır. Zira o daha bir ispat edici bir delildir. Çünkü onun getirdiği beyyinede helakin isbatıyle beraber taksirat gibi bir fazlalığın da ispatı söz konusudur. Eğer vedi müdinin vedianın telef olduğunu ikra ettiğini bir beyylne ile meydana bırakılabilirse onun bu delili kabul edilir. Böyle bir ispat, mudinin beyyinesinin yalanlanması demek olur.
Malın iki kişiye emanet bırakılması, mal sahibi kendi malını iki kişiye emanet olarak bırakırsa, bu emanet de para gibi ikiye bölünebilen cinsten ise, vediler malı ikiye bölerek her biri yarısını muhafaza eder. Şayet biri koruması gereken payı diğerine teslim ederse, mal da helak olursa malın yansını ödemek zorundadır. Zira mal sahibi malını onlardan birine eamnet etmemiştir. Bazıları bu halindeki kişinin kişinin za-min olmayacağını, zira mal sahibinin ikisinin de malı muhafazasına razı olduğunu, bu sebeple de onlardan birinin o malı muhafaza için diğerine verebileceğini söylemişlerdir:[75]
iki kişinin, ortak oldukları malı başkasına emanet bırakması: İki kişi, ortak oldukları bir malı birkişiye emanet bıraksa, ondan sonra onlardan biri gelip emanet bırakılan malın hepsini veya kendi hissesini istese, vedi diğer şerik gelmeden emaneti teslim etmez. Zira emanetin öteki sahibinin bu malla rızası olup olmadığı belli değildir. Ancak ve ancak emanet sahiplerinden biri yalnız kendi hissesini istiyorsa, mesele Kadıya götülür. Kadı emaneti bölerek onun payını verir. Vedia akdinin sona ermesi, emanet sahibi emanetini geri alırsa veya emanetçi emaneti sahibine teslim ederse vedia akdi sona erer, emanetin muhafazasının vacip olduğu bir halde, emanet sahibine -sahibi istemediği halde- iade etmek haramdır. Emanetin muhafazasının edep olduğu bir halinde, emaneti sahibine ,sahib istemediği halde- iade etmek de mekruhtur. Vedia akdi, emanet veren ve emaneti kabul eden kişilerden birinin ölümü ile sona erer. Zira akid bu kişiler arasında yapılmıştır. Vedia akdi, akdi yapan taraflardan birinin delirmesi, sürekli baygınlık geçirmesi, sefîhlik veya iflas sebebiyle veya hacr altına alınmasıyle sona erer, mal sahibinin mülkünü satması, bağış veya bunun gibi bir muamele yapmasıyla da vedia akdi sona erer. Vedia akdi, iade veya istirdadın başka-sıyle sona ererse, mal emanetçinin elinde kaybolan bir mal gibi seri bir emanete dönüşür. Bu vaziyette emanetçinin o malı sahbine veya velisine mal sahibi malını istememiş bile olsa, iade etmesi lazım gelir.[76]
Vedianın sahibi vediye: "Hanımına bu emaneti teslim etme" dese o da bunu hanıma teslim etse ve helak olsa, Hanelilere göre tazmin etmez. Zira teslim etmemesine imkan yoktur. Çünkü o evin dışına çıktığı takdirde evde olanlarda, evin kendisi de zevcesine teslim edilir. Bunun için faydalı ve yerinde olsa dahi böyle bir şarta riayet etmekle birlikte o emaneti korumasına imkan yoktur.
Vediaya Bağlı Bazı Teferruatlar
Malilikilerden İbni Çezey, vediaya dair fer-i bir taife hükümler zikretmiştir. Bu taifeler şöyledir:
1- Vedia ile ticaret: Vedia malı ile ticaret eden kimseye bundan dolayı sağladığı kar helaldir. Ebu Hanife; "bu kâr sadakadır" derken, bazı kişiler de; "bu kâr mal sahibine aittir" demişlerdir.
2- Vedianın borç verilmesi: Vediayı borç veren kişi eğer bu ayn ise mekruh olur. İmam Eşheb onun karşılığını ödeyebilecek ise, caiz olarak kabul etmiştir. Eğer mal ise, caiz değildir. Yiyecek şeyler gibi ölçülen veya tartılan nevinden olursa, "acaba yiyecekler naMtler gibi mi değerlendirilir, inallar gibi mi değerlendirilir" konusunun teferruatı ile ilgili hükümler cihetinden iki görüş vardır.
3- Vedia meselede ihtilaf: Eğer vediden vedia istenir o da helak olduğunu ileri sürerse, yemini ile beraber de sözü kabul edilir. İade ettiğini söylerse, yine öyledir. Fakat vediayı bir belge ile kabzetmiş ise o-nun, geri ödediğine bağlı iddiası beyyine olmadıkça kabul edilmez.
İbn'ul-Kasım, Ebu Hanife ve Şafii; "isterse delil ile kabzetmiş olsun, onun sözüne itibar edilir" demişlerdir.
4- Vediayı muhafaza karşılığında ücret istemek: Eğer emanetçi vediayı muhafaza karşılığında ücret isteyecek olursa, onun böyle hakkı söz konusu olmaz. Fakat evini işgal edecek nevinden bir emanet olursa, kirasını alabilir, eğer muhafaza etmek, bir kilit gibi olsa bunları getirmek mal sahibine aittir.
5- Emanetinin inkâr edilmesi nedeniyle onun da kendisindeki benzer başka bir emaneti inkar etmesi.
OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
LUKATA
Lukata: Lugatta, yerden alınan mal, anlamına gelir, Kur'an-ı Ke-rim'de Hz. Musa hakkında şöyle buyurulmuştur:
"Firavun'un adamları onu yitik olarak (denizden) aldılar. [77]
Lukata'nın ıstılahi anlamı ise, her hangi bir kişiye ait olmayan bir mekanda bulunup sahibinin kim olduğu bilinmeyen ve korunma altında olmayan mal veya muhterem bir istihsasdır. Burada ihtisas kelimesiyle, şer'an mülk edinilmeyen ve fakat kişinin elinin altına dahil olmasının ve kendisine ait olmasının mümkün olduğu, örneğin; köpek gibi şeyler kastedilmektedir.
'Muhterem' kelimesiyle de malın ve ihtisasın vasfı sözkonusu edilmektedir. Yani bir malın muhterem olması demek. "Şer'an muteber olması demektedir. Bunun için oyun eğlence aletleri, içki, domuz, harbi kafirin malı gibi şer'an mal sayılmayan şeyler muhterem değildir. Şu halde av köpeği muhterem bir ihtisastır. Böyle olmazsa muhterem sayılmaz. Korunma altında ojmayan maldan maksat da, malın muhafazayı temine yönelik alametler taşımaması ve çevrili bir yerde veya binada olmamasıdır.
Lukata kelimesi, lukta olarak da okunur. İbn Malik, bu kelimenin dört luğatı vardır, demiştir. Lukatat, lukta, lukata ve leket şeklinde. el-Halil b. Ahmed de şöyle diyor:
Kafin fethası ile bu kelime fail isminin mübalağasıdır ki, bu kişide mültakit olur. Humeze ve lümeze gibi, kafin sükunu ile ise ism-i mefulun mübalağa sıfatıdır. Kendisinden dolayı görünen şeye duhke denilmesi, alay edilene de hüz'e denilmesi gibi. Yolda bulunup alınan bir şeye lukta denilmesinin nedeni ise, çoğunlukta tabiat olarak insanların onu yerden almakta ellerini çabuk tutmalarıdır. Zira o yolda bulunan şey bir maldır. Hanbelilere göre lukata şer'an: Sahibinin kaybettiği ve başkası tarafından bulumup alman maldır.
Maliki ve Hanbelilere göre; "kayıp hayvanı almak mekruhtur. Kaybolan malı almak da, aynı şekildedir."
Zira İbn Ömer ile Abbas'm sözleri bunu delil olarak göstermektedir. Bu konuda bizim için önemli olan Hanefi ve Şafii fakihlerin açıklamalarıdır. Onlara göre sahibi bilinmeyen kaybolmuş bir malı yerden almak meşrudur. Zira Rasûlullah (s.a.v.)'a altın ve gümüş lukatası hakkında soru soruldu. O da şöyle buyurdu:
"Onun içinde bulunduğu torbasını ve bağını kendin iyi belle ve bir sene boyunca bunu etrafa yayınla, eğer ona sahip çıkan kimse olmazsa sen de onu istinfa et. Senin yanında bir vedia olarak kalsın, her hangi btrgûn sahibi gelip isteyecek olursa da ona ver ve öde."
İstinfak'ya onu kendisi tüketip bedelini borçlanması yahut da yanında vedia (emanet) olarak alıkoyması ve sahibi gelinceye kadar tutması, sahibi gelince de ona ödemesi demektir. Adamın birisi de kaybolmuş develer hakkında soru sordu: Hz. Peygamber (s.a.v.j şöyle buyurdu:
Ondan sonra ne, onu bırak! Onun ayakları da içecek suyu da onunla beraberdir. Yani korunmaya ihtiyacı yoktur. Suya kendisi gider ve ağaç yapraklarını yer, bu durumu sahibi tarafından bulununcaya kadar devam et."
Hz. Peygambere kaybolmuş koyun hakkında da soru sokrulunca şö-ye buyurdu:"Sen onu al, zira o ya senindir, ya kardeşinindir ya da kurdun. [78]
Ebu davud, Ahmed ve İbn Mace, Cerir b. Abdullah'tan şunu rivayet etmektedirler: "O, kendi inekleri arasına karışmış bir ineğin görün-meyecek kadar uzaklara gidinceye kadar kovulmasını emretmiş, sonra da şöyle demişti. Ben Rasûlüllah (s.a.v.)'i şöyle buyururken dinledim:
"Kaybolmuş olan bir hayvanı ancak sabık olan bir kimse yanında barındırır. [79]
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöye buyurmuştur: "Yitik mal müslüma ateşe doğru götürür." Yani onu mülk edinmesi halinde ateşe gitmesine sebep teşkil eder.
Müslim, Ahmed ve Tirmizi, Ubeyy b. Ka'b'dan lukta ile ilgili hadiste Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler:
"Sen onu ilan et, eğer birkişi gelip sana sayısını, torbasını ve bağını bildirecek olursa onu ona ver, değilse sen ondan fayda gör. [80]
Bütün bunlar hacdaki lukatamn dışındaki şeyler hakkındadır. Ulema, hacdaki olan luktayı almanın caiz olmadığı konusunda icma etmişlerdir. Zira Peygamber (s.a.v.) bunu nehyetmiştir. Mekke'deki lukatamn hükmü aynı şekilde caiz değildir. Zira Peygamber (s.a.v.) Fetih günü Mekke'de şöye buyurmuştur:
Onun lukatasını almak, sahibini bulmak üzere ilan vermiş olan ki-menin dışındakine helal değildir."
Bir başka lafızda da şöyle buyurulmuştur:
Mekke'de yola düşürülen bir şeyin alınması, onu ilan edecek kimse dışında hiç bir kişiye, helal olmaz."
Adamın birisi Rasûlüllah (s.a.v.)'e lukata hakkında soru sordu. O da: "bir sene boyunca bunu ilan et" diye buyurdu.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Lukata helal değildir. Her kim (lukta olarak) bir şey alacak olursa, bir sene süreyle onu ilan etmelidir."
Abdurrahman b. Osman et-Teymi (r.a.)'dan:
Rasûlüllah (s.a.v.)'in hacıların kayıp eşyasını almaktan yasak ettiği rivayet edilmiştir. [81]
İbn-i Ömer (r.a.)'dan: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kimse başka birisinin hayvanını izinsiz sağmasın. Sizden biriniz, yemek tası kendisine getirilsin de, getirilirken kırılıp içindeki yiyeceğin başka yere dağılmasını hiç arzu eder mi? Hayvanların yeleleri sahiplerinin yiyeceklerini taşımaktadırlar. Bunun için kimse başka birisinin hayvanını, sahibinin izni olmadan, asla sağmasın. [82]
Tirmizf de hadis'in lafzı şöyledir:
"Sizden biriniz bir hayvana rastladığı zaman, hayvanın sahibi orada ise, kendisinden izin istesin, verirse hayvanı sağıp, sütünden içtiği kadar içsin, ayrıca alıp götürmesin, sahibi orada değilse üç defa seslenip çağırsın, biri çıkarsa ondan izin istesin, çıkmadığı takdirde sağsın. İçsin, fakat beraberinde süt alıp götürmesin. [83]
İslâm fıkhında sahibi veya yakını tarafından terkedilmiş bir çocuğa lakit denildiği gibi, yitirilmiş, sahibi tarafından düşürülüp kaybedilmiş bir mala da lukata denilir. Bu iki terim aynı kökten türetilmedin Aralarında görüldüğü gibi nüans farkı vardır. Hükümleri:
Hanefılere göre: Böyle bir çocuğu almak menduptur. En hayırlı işlerden birisidir. Zira bunun sonucunda insan bir canın hayatta kalmasını sağlamış olur. Çocuğun mağara ve buna benzer tehlikeli bir mekanda bulunması halinde olduğu gibi, almadığı takdirde öleceğini tahmin ettiği halde, o şahsın çocuğu alması farzı kifaye olur. Zira bir kişinin alması ile çocuğun korunması maksadı hasıl olur.
Diğer mezhep imamları da şöyle demektedir: Çocuğu almak farz-ı ki-fayedir. Ancak helak olacağından korkulursa farzı ayn olur. Bir de lakit ile alakalı diğer bir taife fer'i hükümlerde vardır. Bunların bir kısmı şöyledir:
1. Lakiti alan kimse, çocuğa sahip olmaya başkalarından daha haklı olur. Multekit isterse teberru olarak çocuğun terbiyesini ve harcamalarım kendi üstüne alır. Beytü-1 maldan masrafları karşılanmak üzere tebiye edip büyütmesi için birisine vermek isterse, çocuğun işini hakime bildirir. Zira beytü-1 mal müslümanlann ihtiyaçları içindir. Lakitin bir herhangi bir malının olmaması durumudur. Eğer çocuğun bir malı varsa -örneğin; Lakiti alan onun yanında bir mal da varsa o zaman lakitin malından masrafı olur. Zira beytü-1 mala ihtiyacı yoktur. Bunun için beytü-1 malden hakkı sabit olmaz. Bu hüküm fakihler arasında ittifak ile kabul edilmiştir. Şayet lakiti alan kişi kendi malından harçlığını yaparsa, eğer hakimin izni ile harcamalannı yapmış ise, lakitin ergenlik çağma ermesinden sonra ona başvurarak hare ettiği masraflarını ondan alabilir. Şayet hakimin izni olmadan masrafta bulunmuşsa, o masraf teberru olur. Çocuğun ergenlik çağına erdikten sonra ona yaptığı masrafları lakitten alamaz, lakit de lukatada olduğu gibi multakitin (lakiti bulanın elinde) bir emanettir.
2. Lakitin can ve malı üzerindeki velayet yetkisi hakime bağlıdır. Şu halde onu korumak, evlendirmek, eğitimini gerçekleştirmek, malında tasarruf etmek gibi konularda hakim yetkilidir. Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Sultan (devlet yetkilisi) velisi olmayanın velisidir." MültaMtin evlendirme ve malda tasarruf yetkisi (velayeti) yoktur. Şaiîi ve Ahmed şu lafızları rivayet etmişlerdir. Velisiz nikah yoktur. Herhangi bir kadın velisinin izni olmaksızın nikahlanacak olursa, onun nikahı batıldır. Şayet velisi yoksa sultan (devlet yetkilisi) velisi olmayanın velisidir. Eğer hakim lakiti evlendirecek olursa mehir beytü-1 malden ödenir. Eğer lakitin malı varsa o zaman lakitin malından ödenir. Aynı bu şekilde lakitin beytülmalden masraf; ilaç, giyim ve sairen ihtiyaçları da ödenir. Bu rivayet Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin (r.anhuma) rivayetleridir. Hanefilere göre müslüman bir kimse, lakiti İslâm memlekette bulursa mekana lakit tabidir ve müslümandır. Kafir olan bir kişi onu dar-ı İslâm'da bulursa yine müslümandır. Eğer müslüman veya zimmi, lakiti kilisede bulursa, o zaman lakit zimmi olur. Şu halde bu meselede üç görüş meydana gelir.
a) Mekana ya da bulana itibar edilir.
b) Bulana itibar edilir.
c) Mekana itibar edilir.
Hanefilere göre birinci görüş daha sahihtir.[84]
Lakit, hür ve müslümandır: Zira insanda asi olan hürriyettir ve bir şeyin lakiti tebdil edecek başka bir sıfata götürmediği sürece, kendi sıfatında kalmasıdır. Bir de diğer taraftan lakitin bulunduğu mekan Dar'ul-İslâm'dır. Hürriyet memleketidir. O yerde bulunan kimse genel aslın gereğince hür olur. Zira ekseri olarak rastlanılan hüküm budur. Aynı zamanda da zahiren görülen de budur. Dar'ul-İslâm'a tabi olarak da müslüman itibar edilir. Bu kıyasa göre lakit, bir İslâm ülkesinde bulunacak olursa müslüman olur. Öldüğü takdirde gusledilir ve namazı da kılınır. Müslümanların mezarlığna defnedilir. Eğer bir zimmi veyahut bir müslüman, lakiti hristiyanlara bağlı bir kilisede veya yahudilerin havrasında veyahut hiç bir müslümanm bulunmadığı bir kasabada, bir köyde bulacak olursa, zahire göre hüküm edilerek lakit bir zimmi olur. Şayet bir zimmi, lakiti bir İslâm memleketinde bulursa, müslüman olur. Yani bu durumda mekana bağlı olur.
İbn Sema'nın en-Nevadir'deki rivayetinde yere dikkat edilmez. Zira elde bulundurmak, yerden daha güçlü ve kuvvetlidir. Bunun delili anne ve babaya tabi olmak, dar'a tabi olmaktan daha üstündür.
Başkabir rivayete göre ise lakit, bulanın veya mekanın durumuna göre müslüman kabul edilir.
Şafiilerle Hanbeliler de şöyle demektedir: "Lakit, Dar'ul,İslâm'da bulunursa müslümandır. Dar'ul-Küfürde bulunursa -eğer esir ve tacir gibi-bir müslüman orda sakin olmuyor ise kafirdir. Şayet orada müslümanlar oturuyorsa -İslâm'ın üstünlüğü ve yüceliği ile, daha sahih görülen görüşe göre o müslümandır. Bunun delili ise Ahmed ve Darekutni'nin şu hadisidir: "İslâm daimel evkat üstündür ve ona üstün olunmaz. Lakitin, nesebi belirsiz olarak kabul edilir. Her hangi bir kişi, lakitin kendisine nisbetini iddia edecek olursa, onun iddiası sahih olur. Aynı zamanda da ondan ne-seb hasıl olur. Şu halde multakit olsun veya bir başkası olsun lakitin kendisinin oğlu olarak iddiasında bulunacak olursa, her harigi bir beyyi-ne (delil) olmazsa bile iddiası kabul edilir. Fakat kıyasa göre böyle olmaması gerekir. Zira kıyasa göre delil olmazsa iddiası kabul edilmemelidir. İşte kıyasa göre böyle olması gerektiği gayet zahirdir. Zira o varlığı da, yokluğu da muhtemel bir iddiada bulunmaktadır. Tercih edici bir beyyine olursa öteki de tercih olabilir. Burada o beyyine yoktur. İstihsani olarak beyyinesiz olarak bunların iddiaları kabul edilir. Zira bu iddia ile lakit nesep sahibi olmak şerefine vasıl olur. Bu olmazsa toplumda ayıplanır. Bu şekilde iddiada bulunanın tasdik edilmesi beyyinesiz olarak daha faydası vardır. Zimmi, bir lakitin nesebini iddia etse, yine onun iddiası kabul edilir. Aynı zamanda zimmiden nesebi sabit olur. Fakat bu lakit müslümandır. Zira nesep iddiası lakite fayda verecek cihetinde kabul edilir. Zira cihetinde kabul edilmez. Annesinin İslâm'a girmesi durumunda olduğu gibi, bir de onun oğlunun olması kafir olmasını gerektirmez. Böyle bu şekilde çocuğun din cihetinde ebeveynden (anne-babadan) hangisinin hayırlı ise ona tabi edileceği bilinen bir özellikdir.[85]
İki şahıs o çocuğun kendi çocukları diye iddiada bulunacak olsa ve her ikisinin zahir olarak delili olmazsa onlardan birisi müslüman öteki zimmi olsa, o çocuğun nesebinin müslümandan meydana geldiğinin sabit olması daha evladır. Zira bu durumun lakite menfaati vardır. Eğer, iddiada oluna iki kişinin ikisi de hem hür, hem de müslüman olsa onlardan bir tanesi, çocuğun vücudunda kendisine ait olduğuna bir işaret vardır diye söyleyecek olursa, Hanefi'lere göre bunu söyleyen kişi nesebine girmeye daha ötekinden haklıdır. Zira bu işaret sebebiyle o tercih edilir. Zira Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: [86]
Yüce Allah'ın Mısır Azizi'nin karısı hakkında yakınlarından birisinin yaptığı tanıklığını bize haber verip anlatması bunun delilidir. Onun yakınlarından bir şahid de şöyle hakemlik yaptı: Eğer Yusuf un gömleği önden yırtıldıysa o kadın doğru söylemiştir. Bu ise yalancılardandır... Yok, eğer gömleği arkadan yırtıldıysa, kadın yalan söylemiştir. Yusuf doğru söyleyenlerdendir. [87]
Onlardan her ikisi de bir nişan ve işaret söyleyemeyecek olursa, veya her ikisi de bu meselede delil getirirse her ikisinin de çocuğu olduğuna hüküm verilir. Zira biri diğerinden evla değildir.
Hz. Ömer (r.a.) Efendimizden bu misale benzer bir durumda şöyle dediği rivayet edilmiştir:
O bu ikisinin de oğludur. O da ikisine mirasçı olur; ikisi de ona mirasçı olur."
Onlardan birisi bir açık delil, diğeri de bir nişan ve alamet söyleyecek olursa, delil sahibi tercih edilir. Zira tercih edici bir sebep olduğu için onun tarafı ağır basmıştır. Şafîiler de şöyle demektedir: İki kişi bir lakitin kendilerinin olduğu iddiasında bulunsalar ve her ikisinin beyyi-neleri yoksa, lakit hakim arzedilir. Kime benzerse ona ait olduğu hükmüne bağlı olur. Zira şüpheye düşülmesi halinde hakimin lakit hakkındaki fikri, onun sulalmden meydana geldiğine dair bir rivayete dayanmaktadır. Zevcesi olmayan bir kadın, lakitin kendi oğlu olduğunu iddiada bulunsa, o kadının iddiası kabul olmaz. Zira bu konuda bir kişinin nesebini başka bir kocaya insad etmek meydana gelmektedir. Ki bu da caiz değildir. Eğer kocası var ise aynı zamanda da kocası da onun iddiasını tasdik etse veyahut ebe o kadının lehine şahitlik ederse veya iki kişi o kadının lehine şahitlikte bulunursa, sülale o kadından meydana gelir. İki kadın bu şekilde bir iddiada bulunup onlardan birisi de beyyine (açık delil) getirirse delil sahibi tercih edilir. Eğer her iki kadın da beyyine getirecek olursa, Ebu Hanife'ye göre her ikisinin çocuğudur. Ebu Yusufa göre hiç birinin çocuğu değildir. Muhammed'den ise iki rivayet gelmiştir: "Birisine göre her ikisinin de çocuğu kabul edilir, diğerine göre ise onlardan birisinin oğlu kabul edilmez.
Hakim lakiti evlendirecek olursa, mehir beytü malden ödenir. Fakat lakitin malı varsa onun malından ödemek gerekir. Aynı bunun gibi lakitin beytü malden gereken masraf; ilaç, giyim, harçlık ve diğer ihtiyaçlar da karşılanır. Bu görüş Hz. Ömer ve Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edilmiştir. Nasıl ki beytü mal, onun gibi muhtaç kimselere gerekli harcamaları yapmak üzere vardır. Zira beytü mal malı bulunmayanı, kötürüm ve yatalakta olduğu gibi ihtiyaç sahiplerine masraf etmekte bulunmak içindir, eğer diğer taraftan bu şekildeki olan bir kimsenin mirası da beytü-1 mala aittir. Zira nimet külfete karşılıktır. Yani beytü mal lakitin hem mirasını alır, hem diyetini alır. Onun gerektireceği masraftan da o karşılar. (Haraç-daman karşılığı yani gelir tazminat ödemenin mukabelesi kabul edilmiştir.)
Malikiler, Şafliler ve Hanbelilere göre: Lukata bir emanettir. Luka-ta için şahid tutma şart değildir. Yalnız olarak şahit tutmak müstaha-ptır. Lukata alan kişi şahid tutmayacak olursa, onlara ve Ebu Yusufa göre tazminatı yoktur. Bunun delili ise - Süleyman b. Bilal ve başkalarının şu hadisidir: "Sahibi gelirse (ona verirsin), gelmezse senin yanında bir emanet olsun." [88]
Şahit tutmanın şart olmasının sebebi ise, Rasûlüllah (s.a.v.)'in Zeyd b. Halid ve Ubeyy b. Ka'ba şahit tutmaksızın sadece lukatayı tarif etmelerini emretmesidir. Şu halde hanefilerin delil göstermiş olduğu iyazm şahit tutmaya dair rivayet ettiği hadisteki emrin, sadece mendup oluşa ve müstehaplığa hamledilmesi anlaşılmış olur. Ebu Hanife ile Muhammed'e göre: Bir kişi lukatayı alsa, sonra onu aldığı yere geri götürse, kendisine tazminat lazım gelmez. Zira o teberru cihetiyle ve Allah'tan karşılığını ümid ederek almıştır. Eğer geri götürmüş ise, bu teberrusunu iptal etmiş olur.[89]
Tazminatı Lazım Olup, Olmadğı Bakımından Lukatamn Hükmü:
Hanefılere göre; lukata, multakitin (onu alanın) elinde bir emanettir. Ona her hangi bir taarruzda bulunmadığı veya istenmesi halinde sahibine teslimi engellemediği sürece, tazminatını ödemesi gerekmemektedir. Bu ise lukatayı alanın yanında korumak ve sahibine geri vermek üzere aldığına dair şahit tutması ile olur. Zira şer'an bu surette almaya izin verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim bir lukata bulursa adil kimseleri şahit tutsun."
Burada emir vücubu gerektirmektedir. Zira şahid tutmayacak olursa, zahire göre o, lukatayı kendisi almaktadır. Şahid tutmak için de: "Herhangi bir şeyini kaybettiğini işittiğiniz kişiyi bana gönderiniz." demesi kafidir. Aynı bunun gibi, lukatayı alan kimseyi lukata sahibi, malik adına muhafaza etmek için aldığı konusunda tasdik etse yine lukata emanet hükmüne tabi olur. Şayet multakit şahit tutmaz ve lukata sahibi ile birbirlerini bu konuda tasdik etmezler. Aksine lukatayı alan kişi: "Ben bunu malikin namına aldım" deyip malik de onun yalan söyediğini söylerse, Ebu Hanife ile Muhammed'e göre lukatanın tazminatını öder. Zira zahire göre o, o lukatayı malik için değil, kendisi İçin almıştır. Lukatayı tanıtmak, örneğin; günümüzde olduğu gibi gazetelerde ilan vermek gibi bir takım masraftan gerektirecek olursa, hanefî ve Hanbelilere göre bu gibi harcamaların, lukatayı bulana ait olacağını söylemişlerdir. Zira bu bizzat tanıtana düşen, onun tarafından verilmesini gerektiren bir haktır. Bunun için lukatayı mülk edinmeyi kastettiği gibi, bu harcamayı da vermek ona ait olur. Başka taraftan lukatayı bulan tanıtmayı bizzat kendisi yapacak olsaydı, sahibinden ayrıca alacak bir ücreti söz konusu olmazdı. Bunun gibi tanıtmak İçin ücretle başkasını tutacak olursa lukatanın aslı sahibinin her hangi bir şey verilmesi gerekmez.
Malikilere göre lukatayı gören kişi, lukataya kendinden masrafları yapacak olursa, lukatanın sahibi, yapılmış olan harçlığı ona verip lukatayı almak veya masraf mukabilinde onu görene teslim etmek arasında serbestlik bırakılır.
Şafıilere göre lukatanın tanıtılması: Eğer multakit lukatayı sahibi namına korumak niyetiyle aldığı takdirde, tanıtım harcamalarını vermek mecburiyetinde değildir. Hakim bunları beytü-1 maldan öder ya da malikin adına bu harcamaları borç alır. Eğer lakiti gören kimse mülk yapmak için almış ise, ister o lakiti mülkiyetine geçirsin isterse geçirmesin tanıtmanın harçlığını kendi bizzat vermesi gerekir. En makbul fikir budur. Malikilere göre multakit lukatanın asıl sahibine giderek yaptığı harcamaları alabilir. Şaflilere ve Hanbelilere göre lukatayı yerden alan multakit, lakiti muhafaza etmeyi bedelsiz ile üstlenmiş olur. Bunun için lukata malikinden her hangi bir masraf olursa olsun kesin olarak bir şey alamaz. Şayet yapacağı masrafları malikinden almak istiyorsa, o zaman masraf yapmak için hakimden izin almak gerekir. Eğer hakim hazır olmazsa o zaman yaptığı masraflara şahit tutmak lazımdır. Hanefıle-re göre ise, şayet multakit, hakimin izni almazsa o zaman lukataya masrafı olursa, o teberru olarak oluyor. Zira o malikin emri olmadan o-nun zimmetini borç ile meşgul etmek kabiliyetine sahip değildir. Bir de şafıiler şöye derler: Şayet yapacağı harcamaları malikinden almak istiyorsa harcama yapmak için hakimden izin almalıdır. Hakimin izni olmadan lukataya masrafı olursa, o zaman asrafı teberru olarak oluyor. Zira o, sahibin emri olmadan onun zimmetine borç bırakmak velayetine sahip değlidir. Eğer harcamada hakimden izinli olarak yapacak olursa, o zaman bu masraf sahibin borcu olur. Zira gaib kimsenin malı üzerinde velayet yetkisi vardır. Eğer bu lakit bir hayvan ise, aynı zamanda faydası olup burada onu ücretle tutacak bir adamda var ise, o hayvanı kiraya verir ve masrafı kiradan çıkartilabilir. Zira bu hayvanın ücretle kiralanmasında malikin faydası ve maslahatı vardır. Eğer icare vermesinden bir fayda ve menfaat çıkartılamıyorsa, o zaman masrafın kıymetini çıkartmak için, hakim mültakite o hayvanı satıp bedelini muhafazasını emreder.[90]
Eğer icare yoluyla hayvandan bir fayda gelmiyorsa ve yapılan masrafın, kıymetinden fazla olmasına korkuluyorsa, hakim mütakite o hayvanı satıp bedelini korumasını emreder. Eğer o hayvanı satmamanın daha uygun olacağı görüşünde olur ve aksine masraf yapmanın yerinde olacağı kanaati ağır basarsa, ona masraflarım karşılamasına izin verir ve yapılan bu masrafları sahibin üzerine borç olarak kabul eder. Sahib bulunduğu takdirde multakit yaptığı masrafları getirinceye kadar lukatayı teslim etmemek hakkına sahiptir. Eğer yapılan masrafları vermek istemiyecek olursa, hakim lukatayı satar ve mültakite yapmış olduğu masraf ne ise verir, lukatanın sahibine iade edilmesi için onu başkasından ayırd edecek bir işaretini söylemesi, yahut beyyine yani açık delil ile onun kendisine ait olduğunu ispat etmesi, eğer o lukatanın kendisine ait olduğunu ispat eder veya başkasından ayırd edecek bir alametini zikredecek olursa, örneğin; içinde bulunduğu kabı yahut bağı, niteliklerini, ağırlığını, sayısını zikredecek olursa, o zaman mülakatın onu sahibine teslim etmesi helal olur. İsterse kefil de olabilir. Zira o lukatayı o kişiye alamet ve ayına özelliği sebebiyle geri vermesi hakkında şer-i delil varid olmuştur. Bu meselede fakih-lerin ittifaklan vardır. Ancak ve ancak multakidin, mahkeme yoluyla mücerret ayırıcı niteliklerini söylediği zaman lukatayı malikine vermek için zorlanıp zorlanmıyacağı veyahut sahibin bu meselede bir açık delil getirmesinin lazım olup olmadığı cihetinde fakihler arasında ihtilaf vardır.[91]
Hanefilere ve Şafiilerce en iyi görüşe göre, mültakit, lukatanın kendisine ait olduğunu beyyinesiz olarak iddia eden kişiye teslim etmeye zorlanmaz. Zira o kişi iddia sahibidir .Aynı zamanda bu iddia da öteki iddialar gibi beyyineye ihtiyacı vardır. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Eğer insanlara iddiaları üzerine (istedikleri) verilecek olursa, bir çok insanlar kalkıp başkalarının mallarını ve kanlarını iddia edeceklerdir. Fakat öyle olmaz, beyyine yani delil getirmek iddiada bulunan kimseye, yemin de bu iddiayı inkar eden kişiye düşer."
Bir de lukata başkasına ait olan bir maldır. Niteliğini belirterek bu malın teslim edilmesi -vediada olduğu gibi- icap etmez. Ancak ve ancak mültakitin bu lukatayı söylediği işaretlerin doğru olması durumunda iddia eden kişiye vermesi hanefilere göre helaldir. Yahut da mültakit iddia sahibinin doğru olduğuna zannı galibi ile kanaat getirirse, şafülere göre teslim etmesi helaldir. Burak da Rasûlullah (s.a.v.)'in şu emri ile amel etmemiz lazımdır. "Eğer sahibi gelir ve onun torbasını ve bağnı tarif ederse, sayısını belli etse onu ona ver; değilse o senindir."
Malikiler ve Hanbelilere göre eğer lukatanın sahibi belirtilen sıfat-larıyle onu sıfatlandırabilecek olursa, mültakit sahibine teslim etmesi için zorlanır. Zann-i galibi ile onun doğru söylediğine kanaat getirmesi ile getirmemesi arasında fark yoktur. Beyyinenin getirilmesine de ihtiyaç yoktur. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimizin şu emrinin zahiri bu şekilde amel etmeyi lazım gelir. "Bir kişi gelip sana onu sayısını, kabım ve bağını haber verecek olursa, sen onu ona teslim et. [92]
Lukatayı Mülk Edinmenin Hükmü:
Lukatanm bir sene müddet ile tanıtıldıktan sonra ne yapılacağı konusundaki hüküm hakkında fakihler farklı iki görüş beyan etmişlerdir. Birinci görüş lukatanm zengin tarafından değil, fakir tarafından mülk edinilmesini, ikincisi ise mutlak olarak mülk edinilmesini caiz kabul eden görüştür.
Hanefilere göre: Eğer lukatayı bulan zengin bir kişi ise lukatadan menfaat görülmesi caiz değlidir. fakir veyahut akraba olan bir fakire sadaka eder. Bunlar anne-babası, hanımı yahut çocuğu bile olabilir. Zira bu başkasına bağlı bir maldır. Onun rızası olmazsa o maldan menfaat görmek caiz değildir. Zira Kur'an ve sünnette bu meselede kayıtsız nas-lar vardır. Örneğin; Yüce Allah'ın şu emirleri bunlara misaldir:
Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. [93]
Ve haddi aşmayın. Zira Allah haddi aşanları sevmez. [94]
Hz. Peygamberin şu emri de bunu açıklamaktadır:
Müslüman bir kişinin malı onun rızası, gönül hoşluğu ile olmadıkça (bir başka müslümana) helal olmaz."
Başka bir sahih hadiste de şöyledir:
Lukata helal değildir. Her kim bir şey bulacak olursa bir sene süreyle onu tanıtsın. Sahibi çıkacak olursa ona geri versin. Çıkmazsa tasadduk etsin."
Başka bir hadiste ise şöyledir:
Her kim bir lukata bulursa, ona bir veya iki adil kimseyi şahit tutsun. Hiç bir şey değilse o Alah'ın bir malıdır. Onu dilediğine verir."
Eğer lukatayı alan kişi fakirlerin zümresinde olsa, o zaman tasadduk yoluyla o lukatadan menfaatlaması caizdir. Zira Rasûlü Kibriya (s.a.v.) Efendimiz: "Onu tasadduk etsin." buyurmuştur. Şayet lukatayı tasadduk ettikten veya ondan fayda gördükten sonra sahibi zahir olursa
artık sahibi serbesttir. Zira sahibi isterse bu sadakayı sahih olarak kabul eder ve sevabı ona ait olur, isterse de mültakite tazminat ödettirir. İsterse bu lukatanm kendisine sadaka olarak verildiği fakirden onu alır. Onlardan hangisine tazminatı ödetirse o, ötekine başvurup bir şey alamaz.[95]
Fakihlerin Cumhuruna göre: multakitin lukatayı mülk edinmesi caizdir. Ve bu da ister zengin olsun, ister fakir olsun,öteki malları gibi olur. Zira Ömer İbn Mesud, Aişe ve İbn Ömer (r.anhum) gibi bir grup sahabeden rivayet edilmiştir. Zeydd b. Halid'in hadisinde Hz. Peygambe-r'in (s.a.v.) şu sözlerinde de sabit olmuştur:
Eğer o, lukatayı tanıyan çıkmazsa, sen onu harca!" Bir başka lafızda da şöyle denilmektedir: "Değilse, o lukatanm durumu, senin malın durumu gibidir." Başka bir lafızda ise: "Sonra onu yiyebilirsin." Bir diğer lafızda: "Ondan menfaat görebilirsin." Diğer başka lafızda ise: "Ona istediğini yapabilirsin" diye buyurulmuştur.
Ubeyy b. Ka'b'm rivayet ettiği hadisde ise;
Sen onu harca", bir diğirinde ise: "Sen ondan yararlan" demiştir ki bu sahih bir hadistir.
Hanbeliler der ki: Lukata tanıtmanın tamamlanması ile, mirasta olduğu gibi, mültakitin altına hükmen girmiş olur. Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Sahibi geldiği zaman (ona ver), değilse, onun durumu senin malının durumu gibi olur."
Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v.):
Onu harca demiştir."
Eğer lukatanın mülk edinilmesi temellüküne bağlı olsaydı, ona bunun için gerekli olan yollan da açıklardı.
Malikiler şöyle demektedir; mültakit mülk edinmeye niyet etmekle ona sahip olur. Yani mülk edinmek kastını yeniler. Zira başkası tarafından satış akdindeki gibi yapılacak icap ortada yoktur.
Şafıiler de şöyle demektedirler: Mültakit konuşanlarda ise, mülke delalet edecek bir lafız ile ve mülk edinmeyi dilemek şekliyle sahip olur. Örneğin; "lukata olarak gördüğümü mülk edindim" söylemesine delalet eden bir lafızdır. Zira mütakit bu lukatayı bir bedel mukabilinde mülk edinmiş olur.
Zahirilerden başka fakihlere göre: Mültakid lukatayı yediği zaman, sahibine zamin olur. Bu konuda ittifak etmişlerdir.
Lukata Mekke'de olsun veya başka şehirlerde olsun aynı zamanda bir emanettir, onun hükmü emanet gibi hill ve hareme göre değişmez. Demek lukata hakkında varid olmuş hadis-i şerifler, hill ile harem arasında fark yoktur. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.)'in şu emri buna misaldir:
"Sen onun torbasını ve bağını bir sene süre ile tarif et..."
Başka hadislerde de durum aynıdır.
Şafîilere göre: Harem lukatasmm tarifi daimel evkat vaciptir. Zira harem bölgesinin lukatası mülk yapmak için helal olmaz, daimel evkat onu korumak için olabilir. Onun lukatasım ilan edecek kimse hariç, diğerleri alamaz." bu tanıtmada bir sene veya başka bir süre ile de vakit belli etmemiştir. Şu halde bu, tanıtmanın daimel evkat olacağının delilidir. Bunun tersi hususu olarak bir vakitin tayin etmenin faydası yoktur. Velhasıl bu mukaddes yerde diyetin ağırlaştırıldığı gibi, adeta kişinin malı da koruma altına alınmış gibidir.[96]
Kıymetsiz şeyler hakkında fakihler şöyle demektedirler:
Az miktardaki şeylerin mubah olduğunda ve bunlardan ilan edilmeksizin menfaat görmelerinde fikir ayrılığı yoktur. Bir hurma tanesi, bir ekmek ve bez parçasında olduğu gibi. Zira Peygamber (s.a.v.) bir hurma bulup onu yiyen kimsenin durumunu kınamayıp tersine şöyle demiştir:
Eğer sen ona gitmeseydin o sana gelirdi."
Bir de Peygamber (s.a.v.) bir hurma bulmuş ve şöyle demiştir:
Ben bunun zekat malından olacağından korkmasaydım yiyivere-cektim" (Buhari ve Müslim Enes'ten rivayet etmişlerdir.)
Dikkat edilecek olursa tanıtma ilan müddetinin tamamlanması, lukatanın çabukça bozulup çürüyen cinsten olmayan şeylerden olması hali ile ilgilidir. Şayet çabuk bozulup çürüyen nevinden ise, onu ya ta-sadduk eder veya kendisi harcar.
Hanefîlere göre hüküm öyledir. Şafîilere göre ise o lukatayı bulan kişi serbesttir. İsterse satar ve tanıtmadan sonra bedeline sahib olur, dilerse derhal ona sahib olur yer ve (sahibinin ortaya çıkması halinde) kıymetinin bedelini öder. Tanıtma mahalli: Lukata çarşı pazarlarda, insanların toplanma yerlerinde tanıtılır. Tanıtmadan maksad onun duyurulması ve açığa vurulmasıdır. Bu şekilde sahibinin bundan haberdar olması sağlanmış olacaktır. Bir şey kaybeden kişi bunu mescitte ilan etmez. Zira mescit bunun için yapılmış bir yer değildir. Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[97]
Her kim bir kişinin mescitte yitik ilan ettiğini işitirse ona: 'Allah yitiğini ona geri çevirmesin!' desin. Zira mescitler böyle bir iş için yapılmış değildir. [98]
Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz de lukata bulan kimsenin mescid kapısında onu tanıtmasını emretmiştir. Şafiiler sene içerisinde tanıtma yolunu da açıklayarak şöyle demiştir: Senenin başında sabah akşam olmak üzere günde iki defa tanıtır. Daha sonra günde bir defa, daha sonra haftada bir veya iki defa, ondan sonra da yaklaşık her ay birer defa tanıtmak kaii gelir.
Sokağa terk edilmiş sahipsiz çocuğa rastlayan kimse onu himayeye ehil bile olsa, bu vaziyetteki olan bir çocuk bulduğunu yetkili olan kimselere haber verip şehadette bulunmalıdır. Zira ileride bunu kendi öz evladı diye tanıtabilir. Bu ise dinimizce aykırıdır. İşi iyi olursa okutup evlendirir. Kur'an-ı Kerim'de "onları babalarına nisbetle çağırın" buyurulmuştur. Başka bir ayette de şöyledir: "Onlar sizin dinde kardeşinizdir."
Sahibi tarafından bırakılmış bir çocuğa iki ve üç kişi birden o çocuğa rastlasalar, bunlardan mali imkanları daha fazla ve ahlakı daha geniş olup güvenilir kişi tercih edilir. Hepsi aynı seviyede iseler o zaman hakimin vereceği kararla belli olur. Hangi sebeple olursa olsun çocuğunu bir yere götürüp terkeden kişi günahkar olur. Bir insanı himayesinden çıkarıp sokağa atmakla günahı kebair sayılır. Bu şekildeki olan bir çocuğu alıp himaye etmek ise fakihlerin çoğuna göre; farz-ı kifaye kıs-mındadır. Diğer bir kısmına göre müstehaptır. Fakat farz-ı kifaye diyenler görüşünde daha isabetli olur. Zira bir insanı kurtarmak sevapların en büyüğüdür. Bir insanın zayi olmasına göz kapatmak veya ilgisiz kalmak merhametsizliğinden kötüsüdür.
Diğer bazı mezheplere göre: Rastlayan eğer ehil olsa o zaman çocuğun himayesi farz-ı ayn olur. İslâmî ölçülere göre: Himayesine aldığı çocuğu başkası ondan alamaz. Ne kadar başkası hakime bile başvursa (ben daha ehilim) diyerek çocuğu ondan almaya hakkı yoktur. Zira hakim, bu meselede davayı kesinlikle reddetmelidir. Fakat çocuğu evvela bulan kişi ehil kişilerden olursa, sonra kendi nzasıyle çocuğu yine ehil bir kimseye verir. Sonradan pişman bile olsa geri almaya hakkı yoktur. Çocuğun vela-sini isteyen kimse bir süre sonra hakime başvurup, hakim de onun durumunu iyice araştırıp amacını tespit ettikten ve bunda yarar gördükten sonra böyle bir kadar verir. O zaman o kişi çocuğun velisi olur. Aynı zamanda çocuk ileride bir cinayet yaparsa, onun diyeti adama ödetilir. Çocuğun malı varsa da ölürse, çocuğa bakan kimse ona varis olur.
Lukat (Yitik Mal) Nelerdir:
Giyim, para, süs eşyası, altın, el aletleri, mücevherat, gıda maddesi ve canlı hayvan bu cümledendir. Buna göre rastlanılan bir yitiği bulunduğu yerden almanın hükümleri farklıdır.
a) Alınması haramdır.
b) Alınması vaciptir.
c) Alınması menduptur.
d) Alınması mubahtır.
1- Bahçe ve tarlada bilinerek yerde bırakılan tahıl ve meyve gibi bir şey değil de sahibi tarafından ya unutularak, ya da düşürülerek yitirilen bir mal ise, bunu alıp ondan menfaat beklemek haramdır. Şu halde kendine güveni olmayan veya itikadı zayıf bulunan kimselerin rastladıkları yitikleri almasındansa almamaları daha uygun olur. Zira alıp kendi zimmetine geçirir ve yararlanıp malikini araştırmazsa, aynı zamanda harama girmiş olur. Fakat kendinden emin ve i'tikadı yerinde bir kişinin rastladığı yitiği alıp koruması daha sevaplı olur. Ve hasıl alman yitiğin haram ve mubah olması alanın niyetine bağlıdır.
2- Rastlanıldığı yerde terkedildiği takdirde zayi olacağı kesin olarak bilinen bir yitiği alıp sahibini buluncaya kadar alıp muhafaza etmek vaciptir. İmam Safiye göre; kaybolmasından korkulan bir yitiği alıp muhafaza etmek vaciptir.
3- Terk edildiği zaman kaybolacağı tehlikesi var ise o zaman alınması menduptur. Bu şekildeki sahibinin aradığı yitik malın helal-haram hudutlarını bilmeyen bir kimsenin eline geçmesi önlenmiş olur.
4- Rastlandığı bir malı almayıp kendi halinde bırakarak daha güvenilir kişiler tarafından alınıp korunacağı biliniyorsa onu alıp korumak mubahtır. Terk edildiği takdirde bir vebal ve günah yoktur.
Ahmed bin Hanbel'e göre rastlanılan bir yitiği olmaktansa kendi haline bırakmak daha iyi olur. Zira nefs kötü şeylere çokça emredendir. Mal tatlı gelir de onu harama itebilir. Hatta ve hattaki azçok Hanbeli mezhebiyle birleşen Suidi Arabistan'da yitikleri almak yasak etmişlerdir. Bazı evkatlarda rastlanılan yitikleri köylerin civarında yalnız başına dolaşan bir koyun veya keçi ya da sığır olabilir. Bunların kendi haline bırakılması daha uygun olur. Zira sahibi mutlaka onu aramaya çıkar ihtimali de çok kuvvetlidir. İnşaat yakınlarında rastlanılan tahta, çivi, demir ve benzeri malzeme de bu kısmındadır. Bunların yitik diye alınması caiz değildir. Zira sahibi bunları muhakkak toplamaya gelir kanaati vardır. Yitik malı alıp kullanırsa, örneği rast geldi taksiyi veya aracı alıp ona bir müddet biner. Bulduğu taksisi veya aracı götürüp kendi işini görüp de daha sonra götürüp yerine bırakır ve o mal orada kaybolursa zamin olur.
OTUZ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
MÜSABAKA
Müsabakanın tarifi: Lugatta müsabaka, başkasını geride bırakmak manasına gelir. Bu müsabakadan maksad; iki veya daha fazla kişinin, at ya da deve gbi yanş yapabilen hayvanlara binip koşu yapmalarıdır. Fakat hayvanların bir cinsten olmaları şarttır. Müsabakanın hükmü ve meşruiyetinin delili ise ayet, hadis ve icma ile sabittir. Ayet ise: Alla-hu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
düşmana karşı gücünüzün yettiği kadar, kuvvet ve savaş atları hazırlayın, bununla Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı. Korkutursunuz. [99]
Sünnet ise, İbn Ömer şöyle rivayet ediyor:
Rasûlüllah (s.a.v.) idmana çekip zayıflatılmış atlar arasında Hayfa'da başlayıp Seniyet'ul-Veda'da sona ermek üzere, bir idmana çekilip zayıflatılmamış atlar arasında da Seniye'den ta Benü Zurayk mescidine kadar diğer bir yarış tertip etti. [100]
Tüm müslamanm icmal müsabakanın cevazı üzere ittifakları olmuştur. Şu halde bu hüküm hayvanları cihada teşvik etmek için müsabaka yapmak sünnettir. Fakat kibirlenmek, iftihar etmek için müsabaka yapmak haramdır. Zira ameller gayelerine göre belli olur. Şu halde müsabakadan ne savaşa niyet ve ne de iftihar kastedilmezse bile yine mubah kısmından sayılır. Zira vücuda yararlı fiziksel yapıyı geliştirici ve cesareti artırıcı bir çeşit spor ve jimnastiktir.
Müsabaka iki kısma ayrılır: Birinci ivazlı ikincisi ise ivazsızdır.
Birinci kısım mutlak olarak caizdir. Kuşlarla, katırlarla, eşeklerle, fillerle ve gemilerle veya koşarak gibi bununla beraberdaha kuvvetli olanın meydana çıkması için güreşmek ve taş gibi ağırlıklar kaldırmak da caizdir. Bunun delili ise Aişe (r.anha)'nın şu sözleridir:
Rasûlüllah (s.a.v.) benimle yarıştı, ben onu yarışta geçtim. Bir süre böylece kaldık, en son ben biraz şişmanlayınca benimle tekrar ya-nştı bu sefer beni geride bıraktı. Bunun üzerine bunu ötekinin yerine say" buyurdu. [101]
Selem b. El-Ekva; "Ensar'dan bir kişi ile Peygamber (s.a.v.)'in huzurunda yarıştı Seleme onu geçti." Müslim ve Ahmed. [102]
Peygamber de (s.a.v.) Rukane ile güreşmiş ve onun sırtını yere getirmiştir. [103]
Rasûlüllah (s.a.v.) hangilerinin daha kuvvetli oldğunun ortaya çıkması için bir taş kaldıran grubun yanından geçmiş onların bu durumunu tepki ile karşüamamıştır."
Diğer müsabakalar da buna kıyas edilmiştir. Hanefilere göre ivaz karşısında yapılan müsabakalar dört şeyden başka caiz değlidir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Nası (demir ucu bulunan ok veya mızrak), hafir (at, eşek ve katır) huf (deve, inek ve benzeri) ile ayak (yürümek veya koşmak) zira ilk üç şekil öğrenilmesi emredilmiş savaş araçlarıdır. Zira Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Onlara gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayınız. [104]
Peygamber (s.a.v.) de ayet-i kerimede geçen "kuwet-i ateş ile tefsir etmiştir. Başka bir hadiste de peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Üç şey lehiv değildir: Adamın atını eğitmesi, hanımı ile oynaşması, ok ve yayı ile atış yapması, bunlar hak cümlesindendir."
Atışın içine bütün fenni silahlar girmiştir. Ayaklar ile yarış yapmanın ve güreşmenin delili ise, sözünü ettiğimiz Peygamber (s.a.v.)'in Hz. Aişe ile yarışması ve Rükane ile güreşmesidir. Aynı zamanda yürüyerek ve koşarak yarış yapmak cihette düşmanı mağlup etmek için yarar vardır. Cumhura göre ok, mızrak deve, inek, at, eşek ve katır dışında yani silah taşımak ve binicilik gibi eğitimlerin dışında kalan hususlarda, ivazlı yarışmak caiz değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.v.) "Huf, hafır veya nasl'ın dışında müsabaka yoktur" diye buyurmuştur.
Müsabaka nevleri: Deve veya at yansının çeşitli hükümleri ve şekilleri vardır. Bunlardan bir kısmı helal bir kısmı da haramdır. Yarış kumar şekline girmezse helaldir. Bu meselede tespit edilen temelleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Yarışa katılan iki kişiden; devlet veya müsabakaya katılmayan üçüncü bir şahıs tarafından, bu yarışı kazanana belirli bir mal ya da para vereceğim der. Bu şekilde yarışma caizdir. Zira bunda kumarın bir şekli yoktur. Bu şekildeki olan müsabakaya ikiden fazla yarışmacı katılabilir.
2- Yarışa katılanlardan birinin diğerine bir mal veya para söz vermesiyle yapılan yarıştır. Örneğin; müsabakaya katılanlardan biri diğerine "eğer beni müsabakada geçersen sana bu kadar mal veya para vereceğim. Fakat ben seni geçersem sen bana hiç bir şey vermeyeceksin, der bu şekilde yapılacak olan müsabaka caizdir. Zira tek taraftan ortaya bırakılır ki kumar kapsamına dahil olmaz.
3- Bu şekildeki müsabakada, müsabıklardan her bir yarışı kazanana belli bir mal vermeyi kabul eder. Yani müsabıklardan hangisi yenilirse, ötekine muayyen bir mal vermek üzere müsabaka yaparlar. Bu kısım kumar kısmına girdiği için haramdır.
4- Bu şekildeki olan müsabakada, üçüncü şekli gibidir. Fakat burada atı, birinci ve ikinci yarışçının atma eşit olan üçüncü bir yarışçı daha müsabakaya katılır. Bu üçüncü yarışçı onları geçerse, ikisinde ortaya koyduğu malı alır. Fakat onlar üçüncü yarışçıyı geçerlerse, ondan hiç bir şey almazlar. Bu kısım kumar kısımda olmadığı için üçüncü kısımda ayrılmış ve helaldir.
Görülüyor ki şimdiki olan yarışlarda tek taraftan veya üçüncü bir şahıs tarafından muayyen bir meblağ ortaya konulması ve yarışmayı kazanacak olanın ödüllendirilmesi ya da yarışmayı tamamen mukabele-siz yapılması caizdir.Fakat günümüzde yapılan at yanşmalan caiz olan 1. ve 2. maddelerine uygun düşmediği ve kumar kapsamına girdiği için haramdır. Zira örneğin; spor toto ve milli piyango biletlerinde olduğu gibi bir çok kimselerden para toplanır ve kazananlara belli bir meblağ verilmektedir. Çünkü üçüncü şahıs veya bir kuruluş araya girip yarışanlardan para toplaması ve kazananları mükafatlandırması, dinen haramdır. Kumar ve onun gibi tüm oyunların haram kılınmasının bir nedeni de toplumu hazıra konmaya heveslendirmesi çalışma aşkını kırıp tembelleştirme ve daimel evkat bir tarafı zarara bırakmasıdır. Müsabakanın şartlan: Müsabakanın her hangi bir şekilde olursa olsun belli bir takım şartlan vardır. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Yanşan kişinin yarışın nerede başlayıp nerede sona varacağını bilmesidir.
2- Müsabakaya yani yanşa girecek atlar veya develer belli olmalıdır. Ondan sona, onlann değiştirilmesi caiz değildir. Şayet bir değişme olursa yarışma fesada gider.
3- Yanşa girecek atlar eşit olmalıdır. Şu halde yanşa katılacak atların kazanma ve kaybetme ihtimali olmalıdır. Eğer içinde kuşkusuz olarak yansı kazanamayacak bir at varsa veya kesin olarak kazanacak bir at varsa, o zaman yarış caiz değildir.
4- Yanşa katılan yanşçılar, kazananlara ne kadar mükafat verileceğini bilmelidirler, verilecek mükafatın cinsini de bilmelidirler.
5- Kazanan yarışçılara verilecek olan mükafat (para veya mal) yanşçılar tarafından ortaya konulmamalıdır. Kazanan yanşçılara verilecek olan para veya malı, devlet veya zenginlerden biri vermelidir. Şu halde mükafatın, yanşmaya katılanlardan biri tarafından veya yanşmaya iştirak etmeyen devlet veya kurum ya da zenginlerden biri yani üçüncü bir şahıs tarafından verilecek olması.[105]
Müsabaka, savaşa elverişli olan, hücum edebilen, geri dönebilen at, katır, deve gibi her hayvanla yapılabilir. Bunlara elverişli olamayan öküz, inek, kuş vb. hayvanlarla müsabaka yapılması ciz olmaz. Bunun delili geçmiş olan hadisi şerifdir.
Münadele, atmak anlamına gelen medl kökünden gelmektedir. Mükafaha ve mukaveme kelimeleri de aynı manadadır. Ok ve silahlarla atma yanşlara denir, bu yarışmanın maksadı savaşta kullanıldığı şekilde eğitim yapmaktır. Şer'i manası ise, iki veya daha fazla kişinin, ortaya konulan muayyen bir ödül için silahlarla atış yapmasıdır. Savaşa kuvvet hazırlığı maksadryle yapılırsa sünnettir. Zira meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Şu ayet-i kerimeden, münadelenin meşru olduğu ve teşvik edildiği istidlal edilmiştir.
Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlardan hazırlayın. [106]
Hz. Peygamber (s.a.v.) ayette geçen güç ve kuvveti ok, mızrak gibi silahları atmak şeklinde tefsir ederek şöyle buyurmuştur:
"İgah olun kuvvet, ancak atmaktır. [107]
İcma ise tüm müslümanlann ittifakı bu eğitim üzere devarn etmişlerdir.
Seleme b. el-Ekva'dan şöyle rivayet ediliştir:
Hz. Peygamber, Eşlem kabilesinden ok atan bir kaç kişininyanın-dan geçerken şöyle dedi: 'Ey İsmailoğluları! Atınız! Şüphesiz sizin babanız atıcı idi. Atınız, ben de filan kabileyle beraberim." Bunun üzerine, oradaki diğer kabileden olanlar ok atmayı terk ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle sordu: "Neden atmıyorsunuz?" Onlar da; "Sen onlarla beraber olduğun halde biz nasıl atarız!", "O halde ben hepinizle beraberim, atınız."
Müsabaka deve, at gibi hayvanlarla, ok, kargı gibi aletlerle yapılır. Mükafat da bunlarla yapılan müsabakalar için söz konusudur. Eğer ek müsabakanın ve gerekse münadelenin araçlarını peygamberimiz (s.a.v.) şöyle açıklamıştır:
Yarışlar ancak deve ya da at veya ok ile olur. [108]
Tüm silahların nevi ok hükmündedir. At gibi yapılan müsabakanın dört şekli olduğu gibi, silahla münadele yapmanın da dört kaidesi vardır. Burada da üçüncü şekli batıldır. Üçüncü şekli ise, şöyledir: Münadele yapan kişiler, ortaya muayyen bir miktar para koyar, munadılayı kazanan o parayı alıp diğerleri kaybeder. Bu şekildeki münadıla yapmak kumar şekline girdiği için haramdır. Zira Allah Teâlâ bunun bir pislik olduğunu haber vererek men etmiştir.
Münadıl'in şartları: Münadıla'nın sahih olması için şu şartlara riayet edilmesi lazım ve elzemdir.
1- Atış yapılacak hedef, münadele yapanlar tarafından bilinmelidir. Eğer silahla atılacak olursa, o zaman kaç merminin atılacağının belirlenmesi, eğer hedef noktası belli olmazsa münadıle sahih değildir. O zaman sadece atış hedefi vurmaya hamledilir.
2- Atış yapılacak silahların aynı cins olması lazımdır. Ne kadar rızaları da olsa yine caiz değildir.
3- Atıcıların kaç atış yapacakları belli olmalıdır. Yani atıcıların kaç kişi olduğu, her birinin kaç atış yapacağı ve atış yapılacak mesafenin ne kadar olduğu münadele yapanlar tarafından bilinmelidir.
4- Mahn cinsi ve miktarı belli olmalıdır. Münadele yapan kişiler tarafından, kazanacak kişiye verilecek mükafatın ne olduğu ve ne kadar olduğu bilinmelidir. Eğer yapılan münadelenin haram olan üçüncü kaidesi olsa, o zaman bir muhallin bulunması gerekir. Kendisiyle münadele apıl-ması caiz olan aletlerin tesbitlnde usul ve kaide şudur: Şu halde savaşta işe fayda olmayan veya faydası az olan aletlerle münadele yapmak caiz değlidir. Bunun için top oyunun her çeşidinde satrançta, yüzmede, tek ayak üzerinde durmada, küçük kayıklarla müsabakada ve bunlar gibi şeylerde münadele yapmak caiz değildir. Zira bunların hiç birinin savaşta faydası yoktur. Fakat bunlar caiz olan oyunlardandır. Bunların bazıları mendup ve müstahap da olabilir. Örneğin; para ve mal mukabelesi olmaksızın yüzmek müstehaptır. Fakat para ve mal için yüzmek caiz değildir. Müsabaka ve münadele akdi lüzumlu bir akiddir. Taraflardan biri tek başına bu akdi iptal etmez veya göstermeye sokmaktan kaçamaz. Alış-ve-riş ve icare gibi nasıl taraflardan biri tek başına fesh ve iptal edemez. Bu akid de öyledir. Fakat yapılacak müsabaka ve münadele için ortaya bir mal veya para konmamışsa, o zaman bu akid taraflar için caiz olan bir akiddir, taraflardan biri tek başına fesh edebilir. Eğlence ve oyun; caiz ve haram olan lehvin kısımları: Lehvin manası: İnsanı düşünmekten, aki-betten korkmaktan, ibret almaktan, tefekkürden, insanın uykusunu kaçıran hakikatlerden uzaklaştıran,alıkoyan, insanı faydasız şeylerle meşgul eden bu tür şeylere verilen isimdir. Mizah, oyun, hikaye, şarkı-türkü, tiyatro ve müsamere gibi olan şeylerdir. Lehv ve eğlence kısımları ise, hüküm itibariyle üç kısmı vardır:
1. Kısım
Bu faydası ve zararı olmayan eğlence ve levh'drir. Şu şekildeki olan levh ise mekruhtur. Örneğin; faydasız şaka ve mizahın yapıldığı meclislerinde, hikaye toplantılarında bulunmak. Çünkü bu şekildeki olan lehvlerle zamanı boşa geçirilmiş olduğu içinmekruhtur.
2. Kısım
Haram: Bu tip lehv şahsiyete ve cemiyete kötü bir etki bırakan eğlencelerdir. Şu şekildeki olan lehv ve eğlenceleri düzenlemek ve o yerde de bulunmak haramdır. Birinci kısım lehvlerde, eğer insanı farz olan ibadetlerden veya geçim işinden meniyeti olursa ya da yalan gibi kötü bir huya alıştırmaya neden olursa haramdır. Bir de lehvin ikinci sınıf ve kısmı için şunu da örnek verebiliriz: Haram olan sazlı ve çalgılı, pavyon, gazino ve düğün gbi lehv ve eğlence yerlerinde veya kadınların sahneye çıkarılarak, türkü-şarkı söyletildiği yerlerde eğlenmek haramdır.
3. Kısım
Bu nefis için, toplum için faydalı olan lehv ve oyunlardır. Bu tür oyunlar, faydanın ehemmiyet neticesine göre çıktığı için yani meydana geldiği için müstahap kısmına girer. Bu kısım kişi ve toplum için faydalı oyunlardır. Halk arasında yaygın olan oyunlar umumi olarak haram veya mubahtır. Fakat mubah kısmı da sının aşarsa mekruh ve haram derecesine ulaşabilir. Bunların izahatı şöyledir:
1- Satranç ve dama gibi oyunlardan hangisi düşünmeye, tedebbü-re, neticelere bakmaya dayalı ise o dinen caizdir. Fakat caz olmakla beraber bu faydayı aşarak fazla bir bağımlılık meydana getirirse o zaman mekruh olur. Fazla meşguliyetten dolayı bir takım farzlar terkedilirse veya evinin yönetimine sebep olursa o zaman satranç veya dama oynamak haram olur. Tavla, üç taş, zar ve her türlü iskambil oyunları ve bunlar gibi diğer oyunlar dinen haramdır. Zira bu gibi oyunlar, nefsi, u-mur ve ahvaldeki değişimlerde tesadüfün etkisi üzerinde durmaya alıştırır. Artık insanın aklı oluş ve hareketlerde ilk amilin tesadüf olduğunu tahayyül etmeye başlar. İnsanın düşünme kabiliyetini körleştiren bu oyunlar ve diğer şansa bağlı olan öteki oyunlar hepsi haramdır. Zira bu tip oyunlar çeşitli iş ve hailede insanı şans olmasına sevkeder ve alıştırır. Artık kainat ve düzenin birinci etkeninin şans olduğunu akla hayal ettirir. Bu oyunlar şahsiyete zararlı izler bırakan oyunlar olur ki, harama dahil olur. Zira Rasûlü kibriya (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Ne ben oyundanım ne oyun bendendir. [109]
Ondörtlü ile oynamak haramdır. Zira bu oyun tavla ve falolya benzemektedir. Aynı zamanda bu oyunda esas zarlardır. Satranç; cumhura göre haramdır. Zira Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: "Satranç da kumar tü-ründedir." Yine Hz. Ali (r.a.) satranç oynayan bir grup yanından geçmiş ve şöyle demiştir: "Şu önlerinde eğildiğiniz putlar da ne oluyor."
Şafiilere göre satranç oynamak mekruhtur. Haram değildir.Zira Ibni Abbas, İbni Zübeyr, Ebu Hureyre ve Said bin el-Müseyyeb (r.a.)'in satranç oynadıkları rivayet edilmektedir. Haram olduğuna dair bir nas varid olmamıştır. Hanefi ve Hanbelilere göre zevk 'keyf verici çalgı aleti olmazsa bile şarkı söylemek, dinlemek haramdır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Şarkı kalpte münafıklığı yeşertir. [110]
Malikilerin bazılarına göre çalgısız şarkı söylemek mubahtır. Şafiilere göre çalgısız şarkı söylemek ve dinlemek mekruhtur. Zira Hz. Aişe (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:
Yanımda şarkı söyleyen iki cariye vardı. Ebu Bekir (r.a.) gördü ve şöyle dedi: Rasûlüllah (s.a.v.)'in evinde şeytan kavalımı çalıyor? Bunun üzerine Rasûlüllah şöyle buyurdu: Bırak onları, zira bugün onların bayram günleridir."
Bu hadis müttefakun aleyhtir. Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Şarkı yolcunun azığıdır."
Velhasıl Gazali, bazı eserlerinde çalgı aleti olmazsa yalnız şarkı söylemek helaldir. Bu helalin üzerinde ittifakın bulunduğunu söylemiştir. Eğer çalgı ile şarkı olursa her dört mezheplerinin meşhur olan görüşlerine göre davul, zurna, saz, tanbur, ud, zurna, (kaval ve benzerleri), rebab ve buna benzer telli, ney ve bütün üflemeli sazları kullanmak haramdır. Bunları dinlemeye devam edenin şahadeti reddedilir.
Zira peygamber (s.a.v.) şöye buyurmuştur:
"Ümmetimden şarabı, domuzları, ipeği ve çalgıları helal kabul eden kimseler olacaktır. [111]
Başka bir hadiste ise şöyledir: "Ümmetimden bazı kimseler şarabı başka isimler vererek içeceklerdir. Onların tepelerinde çalgılar çalınacak, şarkıcı kadınlar şarkı söyleyecektir. Allah (c.c.) onları yerin dibine geçirecek, onlardan domuzlar ve maymunlar kılacaktır. [112]
Bir de çalgı aletlerinin haram kılındığına dair Kur'an-ı Kerim'den yüce Allah'ın şu emrini delil olarak göstermişlerdir:
İnsanlardan öylesi vardır ki, halkı fark ettirmeden ve hiç bir bilgiye dayanmaksızın Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak için boş söz ve eğlencelere müşteri çıkar. İşte onlar için hor ve hakir edici bir azap vardır. [113]
İbni Abas: "Bunlar oyalayıcı, eğlendirici şeylerdir" demiştir. Kendisine ayetlerimiz okunduğunda, hiç işitmemişcesine, sanki kulağında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak arkasını döner. Onu pek acı bir azapla müjdele, bu zatlar aklen de bunu delil olarak göstermişlerdir. Zira bu gibi aletler keyf, zevk ve şehvet verir ve aynı zamanda Cenab-ı Allah'ı zikretmekten, namaz kılmaktan meneder, malın kaybolmasına sebep olur. Bunun için bunlar da şarap gibi haramdır.
Şafiiler ve Hanbeliler tek başına kullanıldığı zaman neşe vermeyen, ancak şarkının neşesini arttıran çubuğun mekruh olduğunu söylemişlerdir. Zira o, bu durumda şarkıya bağlı olur. Onun için şarkının hükmü onun hükmü olur. Çalgı, şarkı, raks, alkış ve benzeri ile birlikte olursa, bunların hükmünü alır, bunlardan birisi olmazsa mekruh olmaz. Zira çalgı tek başına bir çalgı aleti değildir. Aynı zamanda da neş'e de vermez. Diğer eğlendirici araçların hilafına da tek başına dinlenilmez.
İmam Malik, zahiriler ve bir grup Sufi, ud ve kamış eşliğinde bile olsa semayı {şarkı dinlemeyi) mubah görmüşlerdir. Bu aynı zamanda (İbni Ömer, Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Zübeyr, Muaviye, Amr b. el-As ve buna benzer) bir grup ashabın ve Said b. el-Müseyyeb gibi bir grup tabiinin de görüşüdür. Kırılma, dökülme, eğilme, bükülme, eğilip kalkma gibi ölçülü bir takım hareketleri kapsayan raks (oyun, dans) kesinlikle haramdır. Bunu helal gören fasık olur. Düğün ve sünnet esnasında mubah şarkı söylemek ve def çalmak caizdir.
Zira Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Nikahı ilan ediniz ve nikah için def çatınız. [114]
Düğün ve başka toplantılarda güzelliği anlatan, ahlaksızlığa ve şarap içmeye teşvik gibi bir takım kötülüklere karşı arzu uyandıran şarkılar, düğün ve başka toplantılarda haramdır.Aynı zamanda haram kılınmış bütün oyalayıcı şeyler de haramdır.
er-Ru'yani, el-Kaffal'dan Malik b. Enes'in görüşüne göre; çalgı aletleri ile birlikte şarkının mubah olduğunu zikretmektedir. Ki zahiri mezhebinin görüşü de öyledir.
Medine alimleri arasında Ud'un mubah olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu görüş bazı Şafîilerin yanında da vardır. Bunun mü-bahiyetinki olan deliller ise, Ud'u men edici hadislerin kendilerine göre sahih olmamasıdır.
El-Fakihani şöyle demektedir: "Ne Allah'ın kitabında, ne de sünnetinde açık ve sahih bir hadiste oyalayıcı şeylerin haram olduğuna dair bir şey bilmiyorum, burada söyleyenler olsa olsa kafi olmayan, ancak ışık tutucu özelliği bulunan bir takım zahiri deliller ile genel ifadeleridir." [115]
Şunu iyice bilelim ki, iyiliği veya cihadı teşvik eden marşların ihtilafı olmazsa, bir de kadınların tesettüre riayet etmesi şartıyle haram değildir. Fakat kötü şeylere teşvik edici tüm şarkıların haram olduğu kesinlikle doğrudur. Hatta- ve hattaki şarkının helal olduğunu söyleyenler dahi, onu haram olarak kabul etmişlerdir. Çağımızdaki olan radyo ve televizyonun çokça görülen münkerleri kesin olarak haramdır. Zira insanları kötüye teşvik etmektedir. Şu halde çağımızda şarkı dinlemekten uzak olmak daha evla ve iyidir. Özellikle şarkıların içinde naz, pos, boy, mukbile, açza, ayrılık, visal, içki içmek gibi şeylerden söz ediliyorsa, öyle şeylerden uzak durmak lazım ve elzemdir. Asabi veya psikolojik bazı hastalıkların tedavisi için müzik dinlemek te haram değildir. Develeri yürütmek için şarkı söylemek yani hiuda söylemek helaldir. Bunu söylemesi de dinlemesi de sakıncalı değildir. Zira Peygamber (s.a.v.) bunu bildiği halde sükûtu olmuştur.
Bir de bedevi araplarm nağmeli şiir okumalarına da ses çıkarmamıştır. Buna kıyas şarkı hududuna gelmediği zaman çeşitli şekillerde şiir okuma türleri de caizdir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) de şiir dinler ve bunu sakıncalı görmemiştir. [116]
Bir de Rasûlü Ekrem (s.a.v.)in Hassn, Ka'b b. Malik, Abdullah b. Ravaha gibi şairleri vardı ve bunlar onu övücü şiirler söylemişlerdir. Hatta ve hattaki rasûlü Ekrem (s.a.v.) Banet Suâd diye bilinen kaside-i lamiyesini okuyunca Ka'b b. Zübeyr'e üzerindeki cübbesini ona hediye etmiştir. Bunun için Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Gerçek şu ki; sözün bazısı sihirdir, sihrin bazısı da hikmettir.
Şiirin güzeli normal sözün güzeli gibi, çirkini de normal sözün çirgini gibi hükme tabidir.
Yine bir hadiste şöyle buyurmuştur:
"Şar söz ayanndadır. Şiirin güzeli sözün güzeli gibi, çirkini de sözün çirkini gibidir."
2- Hayvanlarla oynamak; örneğin horoz döğüştürmek, hayvanları toslaştırmak,develeri güreştirmek kesinlikle haramdır. Zira öyle oyunlar hayvanlara zarar verir. İnsanlar üzerine kötü iz ve etki bırakır.
3- Musaraa (güreş) bunu çeşitleri vardır: Vücuda zarar vermiyen, insana kuvvet veren, insana savaş taktiklerini öğreten güreşler mubahtır. Hattaki bazıları da müstahapdır. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) Rükane isminde bir kişiyle güreş yapmış ve onu mağlup etmiştir. Kemik kırmaya, yaralamaya ya da bir tarafı çirkinleştirmeye sebebiyet verip, vücuda zararlı izler bırakan her çeşit güreş oyunu haramdır. Örneğin, tekvando ve boks oyunları gibi... Mal ve para üzerine şart koşulursa caiz değildir. Bu mal ister tek taraftan isterse her iki taraftan ya da üçüncü şahıs tarafından olursa kumar hükmüne girer. Haramdır.
[1] el-Fıkh'ul-Meheci, c.3, s. 143
[2] Buhari, 2156; Müslim, 2201
[3] Yusuf, 72
[4] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 146
[5] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s.147
[6] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 147
[7] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 148
[8] el-Fıkh'ul-İslami c.4, s.788
[9] Bakara, 23
[10] İsra, 70
[11] M. Nuriye, 127
[12] el-Fıkh'ul-İslami c.4, sh.747
[13] Muğni'l-Muhtac, 2/341
[14] Şura, 49
[15] İbrahim, 39
[16] Ali İmran, 8
[17] Ahzab, 50
[18] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 102-3
[19] Buhari, 1424; Müslim, 1074
[20] Buhari, 2437; Müslim, 1077
[21] Nisa, 4
[22] Maide, 2
[23] Nisa, 1
[24] Bakara, 177
[25] Ebu Davud, Tirmizi
[26] Buharı, 1961; Müslim, 2557
[27] Buharı. 2428
[28] İmam Ahmed, Müsned, 1193
[29] Ma-ide, 2
[30] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.8
[31] el-Fıkh'ul-İslami c.5.s.8
[32] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 108
[33] Buhari ve Müslim
[34] Buhari ve Müslim
[35] Müslim, Ebu Davud
[36] Ebu Davud, Ahmet
[37] Buhari, Tirmizi
[38] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 109
[39] İbni Mace, 2383; Tirmizi, 1351
[40] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s. 10
[41] el-Fikh'ul-İslami c.5, s. 11
[42] el-Fıkh'ul-Menhec, c.3, s.lll
[43] Buharı, 2431; Müslim, 1197
[44] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 112
[45] Hakim, Müstedrek, 11/188
[46] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s. 113
[47] Ebu Davud, 339; Tirmizi. 2133
[48] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3. s. 116
[49] Buhari, 2447; Müslim, 1623
[50] Nisa, 36
[51] İsra, 23
[52] Buharl, 5626; Müslim, 2548
[53] Bakara, 177
[54] Beyhaki, Şuabul İman
[55] El-Fıkh'ul-îslâmi, c.5, s. 18
[56] Müslim, 865
[57] Nisa, 58
[58] Bakara, 283
[59] Ebu Davud, 3535; Tirmizi, 1264
[60] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s.242
[61] Bakara, 185
[62] Maide, 2
[63] Müslim, 2699
[64] Buhari, 1407
[65] Müsned, 1/446
[66] Tirmizi, 1352
[67] el-Fıkh'ul-Menheci, c-3, s.246
[68] Nisa, 58
[69] Darekutni, 167
[70] Tevbe, 91
[71] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s.245
[72] el-Fıkh'ul-İslami c.3, s.250
[73] el-Fıkh'ul-Menheci, c.3, s.250
[74] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.44
[75] el-Fıkh'uI-Menheci, c.3,s.251
[76] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.53
[77] Kasas, 8
[78] el-Fikh'ul-İslami c.5, s.774
[79] Neyl'ul-Evtar, c.5, s.338
[80] Neyl'ul-Evtar, c.5, s.367
[81] et-Tac, el, s.464
[82] Buhari, Müslim, Tirmizi
[83] el-Flkh'ul-İslami c.5, s.764
[84] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.766-7
[85] el-Fıkh'ul-lslami c.5, s.767
[86] el-Fikh'uUslami c.5, s-768
[87] Yusuf, 26-27
[88] c.5, s.766 s.341
[89] el-Fıkh'ul-İsIami c.5, s.770
[90] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.779
[91] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.780
[92] el-Fıkh'uI-İslami c.5, s.781
[93] Bakara, 188
[94] Bakara, 190
[95] el-Fıkh'ul-İslami c.5, s.782
[96] el-Fıkh'uI-İslami c.5, s.777
[97] el-Fıkh'ul-İsIami c.5, s.778
[98] Müslim, Ebu Davud
[99] Tevbe, 60
[100] Buhari, 410; müslim, 1870
[101] Ahmed, Ebu Davud, Nesai, İbn Mace, Şafii, Beyhaki, Urve'den o babasından o da Hz. Aişe'den rivayet etmiştir. Neyl'ul-Evtar, c.8, s.91
[102] Neyl'ul-Evtar
[103] Ebu Davud
[104] Enfal, 60
[105] el-Fıkh'ul-Menheci
[106] Enfal, 60
[107] Müslim, 1917
[108] Tirmizi, 1700; Ebu Davud, 2574
[109] Buhari, Taberani Tufet'ul-Fukaha, c.3, s.497
[110] el-Muğni, c.9, s. 175
[111] Buhari
[112] İbni Mace rivayet etmiştir. Neyl'ul-Evtar, c.8, s.96
[113] Lokman, 6-7
[114] İbni Mace Hz. Aişe'den rivayet etmiştir. Neyl'uI,Evtar, c.4, s. 187
[115] Neyl'ul-Evtar, c.4, s. 188
[116] el-Muğni, c.9, s.176
İslami Okul Okulların En Önemlisi