Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Seksen İkinci Bölüm - Fıkıh - 4.Cilt - 5. Sayfa

SEKSEN İKİNCİ BÖLÜM... 3

CİHADIN HÜKÜMLERİ. 3

Cihad'ın Hükmü: 3

Cihad İle Harp (Savaş) Arasında Ki Fark: 4

Cihadın Meşruluğu: 4

Cihad'ın Meşru Kılınması: 4

Cihadın Vacip Olmasının Şartları: 5

Savaşta Öldürme Ve Yıkım Yapma: 7

Cihadın Merhaleleri Ve Adabı: 9

1. Esirlik: 9

3. Ganimetler ve Eslab: 11

3. Fey: 11

4. Cizye: 12

Cizyenin Meşruiyetinin Delili: 12

Cizye'nin Sınırları: 13

SEKSEN ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 14

HÜDNE VE ISTİMAN.. 14

(SULH VE EMAN) 14

Hüdnenin Hükmü. 15

Hüdne Ve İstimalim Meşrüieyetinin Şartları: 15

İstimanın Şartları: 16

Hüdne Ve İstimanın Üzerine Terettüb Eden Hükümler: 16

Verilen Eman Üzerine Terettüb Eden Hükümler: 17

Emanın Yeri: 17

SEKSEN DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 18

KAZA.. 18

(YARGI) 18

Kazanın Meşruiyeti: 19

Kazanın Teşri Kılınmasının Hikmeti: 19

Kadılık Görevinin Önemi: 20

Kadının Öncelikle Bakması Gereken Davalar: 23

Tezkiye İçin Tayin Edilecek Kişide Bulunması Gereken Şartlar: 23

Katipte Bulunması Müstehab Olan Şartları Şöyle Sıralayabiliriz: 24

Tercümanda Bulunması Gereken Şartlar: 24

Kadının Hüküm Vermekten Kaçınması Gereken Durumlar 25

Kadının Kendiliğinden Azl Olması Veya Azl Edilmesi: 28

Kadının Halife Tarafından Azl Edilmesi: 28

SEKSEN BEŞİNCİ BÖLÜM... 28

BEYYINELER.. 28

Birinci Kısım: 29

İkininci Kısım: 30

Üçüncü Kısım: 30

Dördüncü Kısım: 30

SEKSEN ALTINCI BÖLÜM... 31

ŞAHİTLİK.. 31

Kulların Hakkı: 32

Şahitliğin Şartları: 33

Gözleri Kör Olanın Şahidliği: 35

Şahitlik Yapılan Yerde Aranan Şart: 36

Şahitlikten Dönmenin Hükmü: 36

SEKSEN YEDİNCİ BOLUM... 37

İMAMETU'L-UZMA.. 37

Seri Delil: 38

Hulefa-İ Raşidin'in Seçilme Yolu: 39

İmamda Aranan Şartlar: 40

Biatin Şartları: 41

Biatin Sonuçları: 42

İmamın Azledilme Sebepleri: 44

SEKSEN SEKİZİNCİ BÖLÜM... 44

HZ. PEYGAMBERİN DOĞUMU.. 44

Rasulullah Efendimizin Son Anları Ve İrtihali: 47

Yurt Dışındaki Vatandaşlarımız Ve Vatan Özlemleri: 47


SEKSEN İKİNCİ BÖLÜM

 

CİHADIN HÜKÜMLERİ

 

Cihad'ın sözlükte manası: Hedefe ulaşmak için bütün gücüyle çalı­şıp her şeyini seferber etmektir. Cihad'ın şer'i manası ise islami bir toplum meydana getirmek, Allah'ın kelimesini yüceltmek, Allah'ın şeriatını hakim kılmak için bütün gücüyle çalışmaktır. Cihadın çeşitleri: Cihad'ın tarifin­den de anlaşıldığı üzere cihadın birkaç çeşidi vardır:

1. Talim yoluyla yapılan cihadı: Yani islami yaymak, imamın yoluna çıkan fikri şüpheleri ortadan kaldırmak, islam'ın anlaşılması için gayret sarf etmek bir cihaddır.

2. Bir islam toplumu kurmak için mal sarf etmek cihaddır.

3. Müslümanları müdafaa etmek bir cihaddır. Yani Müslümanların birlik ve beraberliğini bozmak isteyen müslümanlan parçalayıp perişan et­mek isteyen kişilerle savaşmak cihaddır.

4. Müslümanların fethettiği ülkelerde islamm hükümlerine karşı çı­kanlara karşı hücuma geçmek cihaddır.

5. Umumi seferberliğe katılmak bir cihaddır. Bu da islam düşmanla­rının müslüman memleketlerine saldırmaları halinde meydana gelen bir durumdur. Cihad'ın tüm çeşitlerini içine alan tarif şudur: Cihad, islam'ın yer yüzünde yayılması, Allah'ın kelimesinin en yüce olması için var gücüy­le çalışmak demektir. Cihad'ın övülmesi ve faziletinin beyanı: Kur'an-ı Ke-rim'in bir çok yerinde cihad emir edilmekte, insanlar cihada teşvik edil­mekte, mücahitlerin faziletleri anlatılmakta, şehitlerin Allah katında ki yü­ce derecelerinden bahs edilmektedir.

Cihad'ın önemi hakkında Hz. Peygamber'den de bir çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bu hadis-i şerifler de cihada teşvik etmekte, onun fazile­tinden bahsetmektedir. Bu hadis-i şerifler meseleden daha ayrıntılı bir şe­kilde bahsetmektedir.

Allah Teala şöyle buyuruyor:

Sizinle savaşanlarla Allah yolunda (onun rızası için) siz de sa­vaşın, fakat aşırı gitmeyin (yaşlıları, kadınları, çocukları öldürmeyi­niz) Zira Allah aşın gidenleri sevmez. [1]

Ey iman edenler! Kafirlerden size yakın bulunanlarla savaşın. Onlar sizde şiddet (güç) bulsunlar. Bilin ki Allah takva sahipleriyle be­raberdir. [2]

Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Aksine onlar di­ridirler. Fakat sizler (onların durumunu) idrak edemezsiniz. [3]

Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanmayın! Aksine onlar hep hayattadırlar. Rablerinin katında nzıklandırıhrlar. [4] "Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği mutlulukta sevinç du­yarlar. [5]

(Ey mü'minler!) Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılın­dı. Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlı olabilirken sevip hoşlandığınız bir şey sizin için şer olabilir. (Bunun hikmetini) Allah bilir. Ama sizler bilmezsiniz. [6]

Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: iyi olsun, kötü olsun her emirle birlikte cihad size vaciptir. [7]

maîîannızîa, nefislerinizle ve dillerinizle savaşın. [8]

Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyiniz. Allah'tan afiyet is­teyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da {harbin bütün şiddetlerine karşı) sabrediniz. İyi biliniz ki cennet muhakkak surette kılıçların gölgeleri altın­dadır. [9]

Sabahleyin veya akşamleyin herhangi zamanda Allah yolunda (ci­had için) bir kere yürüyüş hiç şüphesiz dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır. [10]

Ölüp de Allah katında büyük bir hayra malik olan hiçbir kulu tekrar dünyaya dönmesi ve dünya ile dünyadaki her şeyin kendisinin olması sevindirmez. Yalnız şehid müstesnadır. Çünkü o şehid olmanın fazileti nede­niyle görmekte olduğu şeylerden dolayı tekrar dünyaya dönmek ve dünya­da bir defa daha öldürülmek onu sevindirir. [11]

 

Cihad'ın Hükmü:

 

Yukarıda geçtiğimiz cihadın ilk dört nev'i farz-ı kifayedir. Bir kısım yetenekli müslümamn bu tür cihadı yapmasıyla mesuliyet diğer Müslü­manlardan sakıt olur. Onlara karşı hepsi sükut etseler hepsi de mesul­dürler. Bu çeşit cihadlar dine yöneltilen saldın ve itirazlara karşı koymak üzere deliller getirmek emr-i bil maruf ve nehy'i anil-münker yapmak, dini ilimleri neşv etmek gibi faaliyetler yapmak farz kifayedir. Cihadın beşincisi ise yani genel seferberlik bu farz'ı ayndır. Düşman saldırısına uğrayan bir belde halkının her mükellef insanı üzerine bu cihad farzı ayndır. Yani bir müslüman memleketi istilaya uğradığı zaman onların maddi kuvveti oldu­ğu zaman bütün müslümanların gerekirse kadına da seferber olmaları farzı ayndır.

 

Cihad İle Harp (Savaş) Arasında Ki Fark:

 

Harp (savaş} cihadın bir çeşididir. Harp hasdır. Cihad ise ammdır. Ne kadar harb ve savaş meydana gelse aynı zamanda cihaddır. Fakat ci­had savaşa ve harba şamil gelmez. Cihad olunmasına harb ve savaş denil­mez. Mesela saldırganla savaşmak ve hap etmek, dünyevi bir düşmanlığa karşı koymak içindir. Birde canı, malı veya namusu korumak içindir. Bu tür harb ve savaş meşru olmakla beraber Allah yolunda, Allah'ın dinini yüceltmek için yapılan bir cihad değildir. Belki buna savaş ve harp denil­mektedir. Bağilerle savaş devlet içerisindeki başı bozukluğun sebeplerini ortadan kaldırmak, şerrin en korkuncunu (dirliğin bozulmasını) önlemek, İslam birliğinin asilerce bozulmasına karşı koymak, islam devletinin dahi­linde birliği ilan etmek içindir. Bu aslında cihad kavramının manası içine giren genel savunma ile ilgilidir ki bu genel savunmay-ı kelimetullah için­dir. İslam şeriatının yayılması, bu şeriatın bayraklarının yer yüzünde dal­galanması içindir. Şu halde islam düşmanlan bir müslüman diyarına sal-dırsa, müslümanlar da topraklarını ve dinlerini muhafaza etmek için on­larla savaşsa, bu hem cihad hem de saldırgana karşı hem harp hem de hem de savaş sayılır.

 

Cihadın Meşruluğu:

 

Rasülallah (s.a.v.) kendisine risalet geldikten sonra Mekke'de 13 se­ne ikamet etti. Bu arada hep barış yoluyla Allah'a imana davet ediyor, yapılan zulüm ve kötülüklere misliyle onlara karşılık vermiyordu. Medine'ye hicret edince, kendisine cihadın birinci merhalesine, yani savunma yoluy­la savaşa izin verildi. Sonra haram aylar dışında, müşriklerle savaşa izin verildi. Sonra haram aylan dışında, müşriklerle savaşa müsaade edildi. Cihadın ilk merhalesi, saldıranlara karşı koymak, kendini müdafaa et­mekti. Müdafaa harbinin meşruiyeti hakkında şu ayet-i kerime nazil oldu.

Kendilerine savaş açılan mü'minlere zulme uğramaları sebebiy­le (düşmana karşı savaşmaları için) izin verildi. Muhakkak ki Allah onlara zafer vermeye kadirdir. [12]

Haram aylar dışında Hz. Peygamber gerek gördüğü zaman müşrik­lerle savaşırdı. Bu husus da Cenab-ı Hakkın habibi edibine şöyle buyur­muşlardır:

Haram aylarsa sona erince müşrikleri nerede bulursanız öldü­rün. Onları yakalayın. Onları haps edin. Her gözetleme yerine otu­rup onları gözetleyin. Eğer tevbe eder. Namazı kılar. Zekatı verirler­se yollarını serbest bırakın ki Allah çok affeden ve çok bağışlayıcı­dır. [13]

Bu hüküm Hudeybiye sulhundan sonra gelmiştir. Daha sonra Allah Teala hiçbir zaman ve mekan ile kayıtlamaksızın cihad'ı yanı savaşı mut­lak şekilde meşru kıldı. Bu konuda şu ayet'i kerime nazil oldu.

"Müşrikleri nerede bulursanız, öldürün. Onların sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Fitne öldürmekten daha be­terdir. [14]

Bunun için cihad'ın meşru kılınması, tıpkı şarabın haram kılınma­sında olduğu gibi tedricen meşru kılınarak tekamül etmiştir.

 

Cihad'ın Meşru Kılınması:

 

Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesinden sonra ol­muştur. Cihad'ın meşruiyetinin hikmeti: Allah yolunda yapılan savaş Al­lah'ın dinini yüceltmek, yaymak için var güçle çalışmaktan ibaret olan ci­hadın bir dalıdır. Cihadın meşruiyetinin hikmeti, hem müslümanlar hem de kafirler açısındandır. Zira cihad Müslümanların imanlarının doğrulu­ğunu ortaya çıkarır. Kulluğun, ancak meşakkat ve fedakarlıklarla meyda­na gelen hakiki manasını onlara tattırır. Böylece müslümanlar canlarını ve mallarını Allah yolunda sarf ederek kulluğun gerçek manasını idrak ederler. Gelen ayet de buna delalet etmektedir:

Yoksa Allah içinden cihad edenleri ve zorluk zamanında sabre­denleri bilmeden siz cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz? And ol­sun ki siz siz ölümle karşılaşmadan önce, onu temenni edip duruyor­dunuz. İşte (ölümün sebeplerini) gördüğünüz halde ona bakıp duru­yorsunuz." [15]

Kafirlere karşı savaşmak suretiyle cihad yapmak hikmetine gelince, bu savaşta aşağıda zikredilen sebepler muvacehesinde kafirlere yönelik bir cebr bir sıkıştırma onları Allah'ın dininden isteyerek veya istemeyerek mü­kellef tutma söz konusudur.

1. Tüm insanlar diktatörlerin boyunduruğu altında ezilmekten kur­tulup özgürlüğe kavuşmalıdırlar.

Bir Millet Allah'a ibadet etmezse, o memlekette diktatörlerin, güçlü­lerin zayıf insanları ezmesi, kul-köle etmesi kaçınılmaz olur. Fakat zayıfla­rın kalerine iman girdiği zaman kuvvetli olduklarını hisseder. Yalnız Allah Teala karşısında zayıf ve sorumlu olduklarının bilincine vanrlar. Zarar ve zararın ancak Allah'a ait olduğu, Allah'tan başka hiç kimsenin kendilerine bir yarar veya zarar veremeyeceğini idrak edip diktatör ve zalimlere tabi olmaktan kurtulurlar. Onları hiçbir tehdit ve güç korkutamaz. Öylece top­lumun her kesimi birbirine kenetler. Herkes Alah'a kulluk gölgesinde bir­birinin kardeşi olduğunu anlar. İşte cihad, onlann bu duruma gelmelerine en büyük vesile olur.

2. Cihad sayesinde insanlar yer yüzünün Allah'ın olduğunu, orada ancak Allah'ın hükmünün geçerli olacağını idrak ederler.

İsteyerek Allah'ın hükmüne giren bir kimse Rabbini razı eder. Kendişi de mesud ve mutlu olur. Allah'ın hükmüne girmek istemeyenler ise buna zorlanırlar. Bunun da tek yolu cihaddır.

Eğer biri çıkar da, insanlar dilediğini seçme hürriyetine sahiptirler. İstedikleri hükümlerle hükm ederler. İddiasında bulunursa, ona şöyle de­nir, 'yer yüzündeki devletlerin hangisi kendi halkından böyle bir mantığı kabul eder? Halklarını kendi kafalarından çıkardıklan bir takım yasalarla sevk'u idare, etmeye kalkışanlar halkın bu yasalara karşı gelmesine izin veriyorlar mı? Halk onlann bu yasalanna karşı gelsin de onlar buna seyir­ci kalsınlar. Hiç bu mümkün mü? Nitekim bu devletler, kendi çıkardıkları kanunlara karşı gelen insanlan cezalandırmıyorlar mı? Onlann özgürlük­lerini kısıtlamıyorlar mı? Hatta onlardan, beşeri kanunlanna tabi olma­makta ısrar edenleri hak ile yeksan etmiyorlar mı? Bütün bunlardan son­ra insanlan neden alemlerin Rabbi olan Allah'ın kanunlanna uymaya zor­lamak caiz olmasın?

3. Allah'ın kanun ve hükümlerinden yüz çevirmenin neticesi olarak meydana gelen düşmanlık ve mücadeleler, cihad sayesinde ortadan kal­kar. Cihad sayesinde beşeri kanunlann yerine ilahi kanunlar hakim kılı­nır. Çünkü insanlar, kendilerini yoktan var eden Allah'ın kanunlanna uy­ması gerekir. Eğer insanlar beşeri kanunlara itaat ederlerse, toplumda ih­tiraslar, ithamlar, gruplaşmalar birbirini kovalar. Bunlann neticesi olarak da bitmez tükenmez savaşlar meydana gelir. Bütün bu kötülerden kur­tulmanın yolu ilahi kanunlara tabi olmaktır. Bu da genellikle cihad saye­sinde gerçekleşir. Gelecek ayet-i kerime buna delalet etmektedir:

Fitne kalmayıp din sadece Allah'ın oluncaya kadar onlarla sava­şın. Eğer onlar (şirkten) vazgeçerlerse (siz de onlara düşmanlıktan vazgeçin, onlar dinde kardeşiniz olmuştur. Bilin ki kesinlikle düş­manlık ancak (şirk peşinde koşan) zalimlere karşıdır." [16]

 

Cihadın Vacip Olmasının Şartları:

 

Cihad'ın vacib olması için hern mücadelelerde hem de müslümanla-rın savaşacağı kafirlerde bir takım şartların bulunması gerekir. Önce mü­cahitlerde bulunması gereken şartlara bir göz atalım. Zikredilecek olan şu şartlara sahip olan mücahitlere farz-ı kifaye olarak vaciptir:

1. Müslüman olmak. Bir kafirin üzerinde cihad vacib değildir. Zira cihad bir ibadettir. Kafirin ibadeti sahih değildir. Cihad üç yerde farz-ı Ayndır.

a) Kafirler bir beldeye hücum ettikleri takdirde o belde halkı için on­larla savaşmak ve onlara karşı savunmaya katılmak kaçınılmaz olur.

b) İmam (islam devlet başkanı) bir topluluğun savaşa katılmasını is­teyecek olursa, onunla birlikte savaşa katılmak zorundadırlar.

Zira yüce Allah habibi edibine şöyle buyurmuşlardır:

Ey iman edenler! Size ne oldu ki Allah yolunda hep birlikte ci­hada çıkın denildiği zaman yere doğru ağırlaşıp çakılıp kaldınız. [17]

Bir de Buhârî ve Müslim'in ittifakla rivayet ettiği şu hadistir:

Cihada katılmanız istendiği zamancihada çıkın."

c) Her iki ordu karşı karşıya gelir ve saflar karşılıklı durursa, or da hazır olanın geri gitmesi haram olur ve orada kalmak artık taayyün eder.

Zira yüce Allah Hazretleri ve takaddes habibi edibine şöyle buyur­maktadır:

Ey iman edenler! (savaşmak isteyen) bir topluluk gördüğünüz zaman sebat edip yüz çevirmeyin. Allah'ı çok çok anın.. [18]

Bu hüküm ittifaklıdır.

2. Mükellef olmak çocuklara ve delilere cihad farz değildir. Hz.Pey-gamber (s.a.v.)'in 15 yaşından küçük olanları savaşa katılmaktan men et­tiği sabit olmuştur.

Abdullah b. Ömer şöyle rivayet ediyor: 'Uhud günü ben 14 yaşında bulunduğum halde Rasulullah (s.a.v.) beni gözden geçirdi de bana (yaşça baliğ değildir diye savaş için) izin vermedi. Sonra Hendek günü beni göz­den geçirdi. O sırada ben 15 yaşında idim. Bu defa bana (savaşa katılmak üzere) izin verdi. [19]

3. Erkek olmak, cihad savaş için güçsüz olmaları nedeniyle kadınla­ra vacip değildir. Zira cihad farzı kifayedir. Savaşa erkeklerin katılmaları kafidir. Bir erkekler kadınlardan daha çok savaşmaya kudretleri vardır. Bir de Rasûlü Ekrem (s.a.v.) validimiz Hz. Aişe'ye şöyle cevap vermiştir: "Sizin için cihad hacc ve umredir. [20]

Yine Hz. Aişe şöyle rivayet ediyor: Ben Hz. Peygamber'e şöyle sor­dum: Ey Allah'ın Rasûlü! Kadınların üzerine cihad var mıdır? Evet, vardır. Onların cihadı hac ve umredir. [21]

4. Savaşacak güç ve kudrete sahip olmak: Bu güç hem bedevi hem de mali olması gerekir.

Devlet savaşa katılacak olan mücahitlerin bineklerini, silahlarını, yi­yecek veremezse, mücahid bunları kendi malından karşılar. Eğer bunları karşılayacak malı yoksa cihad ona vacib olmaz. Fakat bunları devlet kar­şılarsa cihada katılmak vacibtir. Bu durumda cihad âmâ, topal, hastaya vacip değildir, bu hatta uzun süreli olsun ister uzun süreli olmasın hü­küm aynıdır. Hastalıktan dolayı hareket edemeyen yatalak, ihtiyar, eli ke­sik, harcayacak bir şeyi olmayan, kadın ve kölenin cihad etmeleri vacib değildir. Zira yüce Allah Hazretleri ve tekaddes habib'i edibine şöyle bu­yurmuşlardır:

"Kör olana günah yoktur. Topal olana günah yoktur. Hasta ola­na günah yoktur. [22]

Bu ayet-i kerime, cihaddan geri kalanlar hakkındaki ayetin inmesi üzerine Peygamber (s.a.v.) ile birlikte bu tür özür sahipleri çıkmak isteyin­ce nazil olmuştur.

Ayrıca yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Allah ve Rasûlü için nasihat ettikleri takdirde zayıflara, hasta­lara ve harcayacak bir şey bulunmayanlara (savaşa iştirak edemedik­leri için) her hangi bir günah yoktur. Zira iyiliklerin (muaheze edil­mek için) aleyhine bir yol yoktur. Allah çok bağışlayan, çok esirge­yendir. Kendilerine (savaşa katılmak üzere) binek vermek için sana geldiklerinde 'sizi bindirecek bir şey bulamıyorum' dediğinde harca­yacak bir şey bulamadıklarından dolayı göz yaşları dökerek dönen kimselere de bir sorumluluk yoktur. [23]

5. Anne ve babanın rızasını almak: Kişinin anne ve babası cihad için izin vermezlerse, onlara muhalefet ederek cihada iştirak etmesi caiz olmaz. Zira muhtaç olan anne ve babanın haklan her şeyden daha önce gelir. Zira onlann haklarını yerine getirmek farz-ı ayndır. Cihad ise farz-ı kifayedir.

Abdullah b. Amr'dan şöyle rivayet edilmiş: Bir kişi Peygamber'e gele­rek cihada gitmek için izin istedi. Rasulullah (s.a.v.) ona şöyle dedi: - An-ne-baban sağ mıdırlar? Evet sağdılar -Şu halde sen (önce) onlann rızası hususunda çalış. [24]

Hicret için sana biata geldim. Annem ve babamı ağlar olarak bırakıp geldim. -Onlara dön, onlan ağlattığın gibi onlan güldür.[25] Borçlu olan, borcunu ödeme zamanı geldiği ve ödemeye gücü yettiği halde borcunu ödemeyen kişi de alacaklı izin vermediği takdirde cihada gidemez. Bu hükümler, farzı kifaye olan cihad hususunda varid olmuştur. Cihadın vacib olması için kafirlerle ilgili şartlan şöyledir:

1. Savaşılacak kafirlerin zimmi veya ahidli veya anlaşmalı olmamalan gerekir.

Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Al­lah'ın kelamını dinlesin. Sonra, onu emniyete olacağı yere ulaşır. [26]

Bir kavmin anlaşmayı bozmak hususunda ihanetinden çekinir-sen onların yaptığı gibi sen de antlaşmayı onlara at (antlaşmayı boz­duğunu onlara bildir). Şüphesiz ki Allah hainleri sevmez." [27]

İmam (devlet başkanı) antlaşma yaptığı kafirlerin hiyanet edeceğini sezmezse, antlaşmayı bozma yetkisine sahip değildir. Onlarla savaşması caiz değildir. Zimmiler hakkında da Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Her kim zimmet ehlinden bir kişiyi öldürürse, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu yetmiş yıllık mesafeden hissedilir. [28]

Dikkat! Allah'ın ve Rasûlü'nün ahd-ü emanında bulunan bir mu-ahedeli nefsi (şahsı) her kim öldürürse, muhakkak surette Allah'ın ahdini bozmuş olur ve o kimse cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin koku­su yetmiş yıllık yoldan duyulur.  [29]

2. Savaşa başlamadan önce kafirleri İslama davet etmek, islam hak­kında şüpheleri varsa onları gidermek ve böylece onlann aleyhinde delilleri ikame etmek gerekir. Eğer bunlardan sonra da küfürde İsrar ederlerse, on­larla savaşırlar. Zira Hz. Peygamber dönemin krallıklarına, emirlerine, elçi­lerine elçiler ve mektuplar göndererek onları İslama davet etmiş, kendisi­nin Allah'ın Rasûlü olduğunu tasdik etme davetine çağırmıştır. Hz. Pey-gamber'in böyle yapmaması, onlara karşı savaş açmak için bir mukaddime idi. Zira onlara savaş açmadan önce bunun yapılması gereklidir. Hz. Pey-gamber'in Herakliyus'a yazdığı mektubu şöyleydi: Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle Allah'ın Rasûlü Muhammedi'den Rumun büyüğü Herakli­yus'a! Hidayet yoluna uyanlara selam olsun, imdi (ey Rum milletinin büyü­ğü) ben seni islam ağınyorum. Müslüman ol ki selamette bulunasın. Müs­lüman ol ki Allah senin ecrini iki kat versin. Eğer bu davetimi kabul et­mezsen, Hıristiyan çiftçilerin günahı senin boynundadır. Ey kitabılar! Bi­zimle sizin aranızda Müsavi ve müşterek olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rehber edinmeyelim. Eğer (bu davetten) yüz çevirirlerse siz de onlara 'şahid olun biz muhakkak Müslümanlanz' deyin. [30]

Yukanda zikrettiğimiz iki şart yerine getirildiğinde, müslümanlann halifesi islam davetinin maslahatı için -uygun gördüğü takdirde kafirlere savaş açabilir. Hatta, gerekirse kafirlere haber vermeden de savaş açabilir.

Fakihler davetin tebliğ edilmesinin hükmü için üç farklı görüş orta­ya atmıştır:

a. Savaştan önce mutlak olarak, davet daha önce onlara ister ulaş­mış olsun ister ulaşmamış olsun. İslam davetinin yapılması icap eder. İmam Malik, Hadeviyye ve Zeydiyye bu görüştedir. Zira Cenab'ı Allah haz­retleri ve tekaddes habibi edibine şöyle buyurmuşlardır:

"Siz yakında çetin savaşçı bir kavimle savaşmaya çağırılacaksı­nız veya onlar İslama (savaşsız) gireceklerdir. [31]

b. Böyle bir şey mutlak olarak vacip değildir. Bu da Hanbelilerden bir grubun görüşüdür.

c. Islamın kendilerine ulaşmadığı kimselere davette bulunmak icab eder. Eğer islam yayılır ve tam anlamıyla üstünlük sağlar. İnsanlar neye davet edildiklerini ne için kendileriyle savaşıldığını bilecek olurlarsa bildirmeyi ve uyarmayı pekiştirmek için davette bulunmak müstehaptır. Bu fa-kihlerin cumhurunun, imamiyenin ve ibazilerin görüşüdür.

Tebliğde bulunmayı gerekli gören hadislerin bir kısmı şöyledir:

Rasulullah (s.a.v.) davette bulunmadıkça hiçbir kavim ile çarpışmamıştır. [32]

Müşriklerden düşmanlannla karşılaştığın vakit onlan üç huşa da­vet et. Senden hangilerini kabul ederlerse sen de onlann o kabul ettikleri­ni kabul et ve onlara ilişme. Onlann İslama davet et. Eğer senin bu daveti­ni kabul ederlerse sende onların bu kabullerini kabul et ve onlara ilişme.. şayet kabul etmezlerse şayet onlardan cizye vermelerini iste, senin cizye istediğini kabul ederlerse sen de onlann bu kabullerini kabul et ve onlara ilişme. Şayet kabul etmeyecek olurlarsa Allah'tan yardım iste ve onlara çarpış"... [33]

Tebliği yani islam'a daveti gerektirmeyen hadislerin bir kısmı: Abdurrahman b. Avftan rivayet edildiğine göre;

Abdurrahman b. Avftan rivayet edildiğine göre: "Rasulullah (s.a.v.) Mustalık oğullarına, davarları suların etrafında sulanırken habersiz olarak baskın yaptı. Onların savaşçılarını öldürdü. Kadın ve çocukları da esir aldı.[34]

Üsame b. Zeyd'in rivayet ettiği şu hadis de bunlar arasındadır. Ra-sûlullah (s.a.v.) ona kumandanlık tevdi etmiş ve şöyle demişti: "Übna'ya sabahleyin baskın yap ve (ekinlerini, ağaçlarım yak. [35]

İlk iki hadis ve benzerleri savaşın caiz olması için ıslama daveti bir şart olarak göstermektedir. Son iki hadis ise yeni bir davet olmaksızın düşmana baskın yapmanın caiz olduğunu ifade etmektedir. Burada ise davetin daha önce onlara ulaşmış olduğu nazarı itibara alınmaktadır. Cumhura göre kendisine davetin ulaşmadığı kimselerin İslama çağrılmala­rı gerekir. Eğer davet ulaşmış ise bu müstehap olur.

 

Savaşta Öldürme Ve Yıkım Yapma:

 

Düşman arasından öldürülemeyenler: Görüş belirterek, idare ederek yahut çarpışarak savaşa katkısı olan savaşçıların öldürülmeleri caizdir. Savaşa katkısı olmayan kadın, çocuk deli, pir-i Fani, yatalak, hasta ya da çolak, köle, çaprazlama el ve ayağı kesilmiş veya sağ eli kesilmiş, bunak, manastınna çekilmiş rahip, her hangi bir yer veya kilise de inzivaya çekil­miş rahipler, savaşmaktan aciz olanların ve tarlalarıyla uğraşan çiftçilerin öldürülmesi ise caiz değildir. Ancak bunların söz, fiil, görüş yahut herhan­gi mali yardımla savaşa katılmaları halinde caizdir. Bunun delili ise şu­dur: Rabia b. Rufey es-Sülemi Huneyn, günü Düreyd b. es-Simme'ye ye­tişmiş ve ancak görüşü ile faydalanılabilecek durumda yüz yaşını aşmış bir piri fani olduğu halde onu öldürmüştür. Bu durum Rasulullah (s.a.v.)'a ulaştığı halde, o buna tepki göstermemiştir. [36]

Düşmanların kraliçesi -komutanı- idarecisi olması halinde kadının öldürülmesi caizdir. Çünkü onun öldürülmesi ile toplulukları dağıtılmış olur. Aynı bunun gibi kralları küçük bir çocuk olup savaşta kendileriyle birlikte getirmiş iseler. Öldürülmesi halinde eğer toplulukları dağılacak ise, öldürülmesinde beis yoktur. Savaşa katılmamaları halinde bunlan öl­dürülmenin caiz olmadığının delilleri arasında Hz. Peygamber'in şu buy­ruğu da yer almaktadır.

Sizler hiçbir kadını ve çocuğu öldürmeyin." Rasulullah (s.a.v.)in ka­dınların ve çocukların öldürülmesini nehy ettiği de sabittir. Ashabından birisine de şöyle demiştir: "Halide, yetiş ve ona şöyle de: "Sizler hiçbir ço­cuğu ve hiçbir ırgatı ve işçiyi öldürmeyin.[37] İbni Abbas'tan rivayete göre Peygamber (s.a.v.) savaşmak üzere askerlerini gönderdiğinde şöyle demiş: "Manastırlarına çekilmiş olan kimseleri Öldürmeyiniz" [38] Enes'ten rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın adı ile Allah'ın Rasûlünün dini üzere yola çıkınız. Hiçbir piri faniyi çocuğu, küçüğü ve kadını öldürmeyiniz, ganimetten çalmayınız ganimetleri bir arada toplayınız. İs­lah ediniz ve ihsanda bulunuz. Çünkü Allah ihsan edenleri sever.[39]

Savaş ve çarpışma halinde durum budur. Savaşın bitmesinden sora da öldürülmesi helal değildir. Yani savaş esnasında öldürülmesi helal ol­mayan kim varsa, savaşın bitmesinden sonra da öldürülmesi helal değil­dir. Savaşması halinde savaş esnasında öldürülmesi helal olan herkesin esir olarak yakalanması halinde öldürülmesi de mubahtır. Ancak küçük ve aklı ermeyen bunak bunlardan müstesnadır. Bunlann çarpışmaları ha­linde öldürülmeleri mubah olur. Fakat savaşın sona ermesinden sonra e-sir alındıkları takdirde mubah değildir. Hatta savaş esnasında bir grup müslümanı öldürseler dahi yine hükm öyledir. Çünkü esir alındıktan son­ra öldürülmek bir çeşit cezalandırmadır. Bunlar ise cezalandırılma ehliye­tine sahib kimseler değildir. Müslümanların ahdi bozmaları ganimetten çalmamaları gerekir. Karınlarını yarmak başlarını parçalamak ve buna benzer uygulamalarla düşmanlara müsle yapmak caiz değildir. Hanefilerin bir kısmı şöyle der: "Düşmanlara karşı zafer kazandıktan sonra müsl mekruhtur ondan önce ise müsle yapmakta bir beis yoktur. Hanefi Maliki Hanbeli şuranın Zeydiyye kolu ve iki görüşünden birisinde Şalîi'nin kabul ettiği Cumhura ait görüş budur. Şianın İmamiyye kolu Zahiriyye İbnul-Munzir ve daha zahir görüşünde Şafii kadın ve çocukların dışında kalan­ların öldürülmesi caizdir demektirler. Yıkım yapmak savaşın zorunlu kı­lınması halinde düşman kalelerini ateşe vermekte orayı suyun basmasını sağlamakta kalelerini üzerlerine yıkıp tahrip etmekte ağaçlarını kesip ekinlerini bozmakta kalelerine karşı günümüzün tank ve toplarını andıran mancınık ve benzerlerini kurmakta kalelerini yıkmakta bir beis yoktur. Zi­ra Yüce Allah Hazretleri ve takaddes habibi edibine şöyle buyurmaktadır:

Evlerini kendi elleriyle harab ediyorlardı." (Haşr.l) Birde Peygamber (s.a.v) Medine yakınlarında el-Büveyre diye bilinen yeri ateşe vermiştir. Düşmana ok ve modern kara, deniz, hava silahları ile atış yapmakta aralannda esir ve tüccar müslümanlar bulunsalar bile bir beis yoktur. Yalnız bu atışlarla kafirleri kast etmektedir. Bunun gibi Müs­lüman esir ve çocukların arkalarına sığınacak olsalar kafirleri vurmak ca­izdir. Eğer bu ateş bir müslümana isabet ederse diyet olmadığı gibi kefa­ret te yoktur. Müslümanların kafirlerle savaşmak için için kafirlerden yar­dım almamaları gerekir.

Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v) Bedir günü arkasından gelen bir kafire şöyle demiştir:

Geri dön ben hiçbir müşrikin yardımım almam."

Cumhura göre ise kafirden kafirlere karşı yardımın alınması caiz olarak kabul etmişlerdir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v) SafVan b.Umeyye'nin yardımını almıştır. Birde Huzzalılar Mekke'nin fethinde Peygamber (s.a.v) e yardımcı olmuşlar. Ayrıca Kuzman müşrik ve münafık olduğu halde uhud savaşında ashab-ı kiram ile birlikte savaşa çıkmıştır. Savaşın başla­ması halinde ve savaş boyunca eğer onlara karşı mukavemet müslüman-lara ağır basarsa o zaman sebat göstermeleri lazımdır.

Zira Mevlamız hazretleri ve takaddes şöyle buyurmuştur:

Şimdi Allah zaafınız olduğunu bildiğimden yükünüzü hafiflet­ti. O halde eğer sizden sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiyi yenerler. Eğer sizden bin kişi olursa Allah in izni ile iki bin kişiye galib gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir. [40]

Şayet Müslüman savaşçıların kanaati yenilgiye düşecekleri ve öldü­rüleceklerinden yana ağır basacak olursa müslümanlardan yardım ala­cakları bir grubun yanma doğru düşmanlarının önünden çekilmelerinde bir beis yoktur. Bu hususta sayıya itibar edilmez. Hatta tek bir kişi eğer silahsız ise silahlı iki kişiden yahut silahlı bir kişiden kaçmasında veya hastalık veya acizlik sebebiyle kaçmasında bir beis yoktur.

Nitekim Yüce Allah ve takaddes şöyle buyurmuşlardır:

Ey iman edenler ! Savaş için toplu bir halde kafirlerle karşılaş­tığınız zaman arkanızı onlara dönmeyiniz.O gün kim savaşmak için yahut başka bir fırkaya katılmak veya yer tutmak gayesi olmaksızın arkasını dönüp kaçarsa muhakkak o Allah in gazabına uğramış olur.Onun yeri de cehennemdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.!

îbni Ömer in kaydettiği şu rivayet de bunu desteklemektedir. Rasû-lullah (s.a.v) Neccid taraflarına bir seriyye gönderdi. Aralarında ben de var­dım.

Müslümanlar düşmanlar karşısında bozguna uğradılar. Medine ye ulaştığımızda bizler: "Biz savaş kaçkınlarıyız," dedik.

Peygamber(s.a.v) ise şöyle buyurdu:

Aksine sizler ikinci bir defa daha Allah yolunda cihada katılmak için geri çekilen kimselersiniz. Ben sizin geri dönüp sığındığınız birliğinizim. Benimle tekrar Allah yolunda cihada çıkmak üzere döndünüz.[41]

İşte bu, Rasûlullah (s.a.v) in düşman gücü karşısında henüz onlarla birlikte savaş hali devam etmekle birlikte savaşı sürdürme gücünü bula­mayan bir askeri birliğin yaptığı işi uygun bulması (takriri) demektir. Müslümanların savaş ehline; silah, at ve bunlara benzer düşmanın savaş gücünü artıran demir gibi savaş araçlarını satmaları haramdır. Düşmanla bu gibi şeylerin ticareti yapılmaz. [42]

 

Cihadın Merhaleleri Ve Adabı:

 

1. Davet: Cihad'ın ilk merhalesi kafirleri islam'a davet etmektir. Çünkü kafirlerle savaşmak bir amaç değil, vesiledir. Eğer amaca savaşsız olarak ulaşırsa, savaşa baş vurulmaz. Zira amaç kafirlerin saldırganlıkla­rını önlemek, onları Allah'ın hükmüne baş eğdirmek, insanların özgürce kendi istek ve iradeleriyle karar vermelerini sağlamaktır. Bunun için de ilk yapılacak insanları İslama davet etmek, onlarla karşılıklı konuşarak içle­rindeki gizli bulunan fıtratı harekete geçirmek, içinde bulundukları vaha­metin neticelerinden sakındırmaktır. Eğer insanları İslama davet etmekle, emri bi'1-maruf nehy-i an'il-münker yapmakla amaca ulaşırsa, savaşa ge­rek kalmaz. Bundan sonra mal, mülk, saltanat islam için önemli değildir.

2. Cizye, davet ve tebliğle amaca ulaşılmazsa, kafirler küfürde ısrar ederlerse, davet ve tebliği engellemeye çalışırlarsa, cihadın ikinci merhale­si olan savaş, müslümanlar üzerine vacip olur. Fakat kafirler islam devle­tinin hükmüne girip cizye verirlerse savaşa gerek kalmaz. Kafirler cizye vermeyi kabul ettiklerinde barış antlaşması imzalanır. Kafirler bu cizyeyi müslümanların halifesine verirler. Bu, müslümanlann halifeye verdikleri zekat yerine geçer. Cizye'nin bir takım şartlan vardjr ki bunları biraz ileri­de zikredeceğiz.

3. Kral kafirler islam davetine kulak asmaz, çiziye ödemeyi kabul et­mezlerse, son merhale olarak savaşmaktan başka çare kalmaz. Çünkü Al­lah Teala bunu açık bir şekilde bildirmektedir.

Ehl'i kitab'dan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (islam) din edinmeyen kimselerle, zelil olup elleriyle (her yıl) cizye verinceye ka­dar savaşın. [43]

Birde Rasulullah'ın sünnetide bu şekilde gelmiştir: Rebi b. Amr Fars ordusu baş kumandanına şöyle demiştir: Rasulullah'ın bize sünnet olarak bıraktığı yolu takip ederek sana üç gün mühlet veriyorum. Bu mühlet zar­fında iyice düşün. Müddet bittikten sonra şu üç şeyden birini seç islam'ı kabul ettiğin takdirde, seni bırakırız. Arazin de senin olur. Haraç vermeyi kabul ettiğin takdirde, elimizi sizden çekeriz. Yardıma ihtiyacınız olduğun­da size yardım ederiz.

Savaş (dördüncü günde) cizye vermekle müslüman olmak arasında muhayyer bırakılmak açısından kafirler iki kısma ayrılır:

1.  Ehli kitap ve ehl-i kitab hükmünde olan ehl-i kitab, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Ehl-i kitab hükmünde olanlar ise mecusilerdir. Mecusiler Hz. İbrahim'in sahifelerine Hz. Davud'un Zebur'una tabi oldukların iddia ederler.

2. Bunlardan başka kalan kafirler: Birinci kısım kafirler (Yahudi, Hrisitiyan ve Mecusiler) cizye vermekle müslüman olmak arasında mu­hayyer bırakılır. Çünkü yukarıda zikrettiğimiz ayet-i celile ve Rebi b. Amir'in hadisi buna delalet etmektedir: Hz. Peygamber cizye hususunda mecusilerin de ehl'i kitab gibi olduklarını beyan etmiştir. Zira Ömer b. Hattab sözü Mecusilere getirerek 'onları ne yapacağımı bilmiyorum' dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf "Ben Rasulullah'ın 'onlara ehl'i kitab gibi muamele edin' dediğini bizzat duydum" dedi.[44] Amr b. Avfın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı cizye mallarını getirmek üzere Bahreyn'e göndermiştir.[45]

Yahudi Hristiyan ve Mecusiler dışındaki kafirler, cizye vermekle müslüman olmak arasında muhayyer bırakılmaz. Onlardan sadece müs­lüman olmaları kabul edilir.

Zira Allahu Teala habibi edibine şöyle buyurmuşlar:

Müşrikleri nerede bulursanız öldürün. Onları yakalayın. Onları haps edin. Her gözetleme yerinde oturup onları gözetleyin. Eğer tev­be eder, namazı kılar, zekatı verirlerse yollarını serbest bırakın. Mu­hakkak ki Allah çok af eden ve çok bağışlayandır. [46]

Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Bu hadis-i şerif de onlara uygulanacak bu hükmü tasdik etmektedir. Ehl-i kitab Allah'a ve Peygamberlere iman etmek hususunda müslü-manlarla ortaktırlar. Bunun için onlar müslümanlarla beraber uyum için­de islam devletinin hükmü altında yaşabilirler. Böylece tam bir hürriyet içinde islam'ın hakikatini kavrayıp islam'ın hak din olduğunu idrak eder­ler. Onlardan alman cizye müslümanlardan alınan zekat mukabilidir. Zira zekat müslümanlann zenginlerinden alınır. Fakirlerine dağıtılır. Cizye de o kafirlerin zenginlerinden alınır. Ayrıca cizye alınmasının sebebi, islam dev­letinin onları korumasına karşılıktır. Ehl'i kitab ve Ehl'i kitab hükmünde olan kafirlerin dışındaki kafirlerle müslümanlann hiçbir müşterek noktası yoktur. İşte bu nedenledir ki onlar islam devletinin hükmü altında müslü-manla uyum içinde yaşayamazlar. Çünkü onlar toplumu temelinden yıka­cak fasid ve muzır mikroplar taşımaktadırlar. Onlann fıtrat ve tabiatlan bozulmuş, insanlıktan çıkmışlardır. İşte bu sebeplerden ötürü onlardan islam'dan başka bir şey kabul etmek uygun ve yerinde bir davranıştır. Cihad'm üzerine terettüb eden meseleleri kısaca beyan etmeye çalışalım:

 

1. Esirlik:

 

Cihad'ın en bariz neticelerinden biri esir almaktır. Alınan esirler ço­cuk veya kadın olursa, bunlar hükmen köle olurlar. Alınan esirler baliğ erkekler olursa köle sayılmazlar. Onlar halifenin hükmüne tabidir. Halife köle olmalarına hükmederse köle olurlar. Aksi takdirde hür olurlar. Esir­lerle ilgi hükümler halife, esirlere şu dört husustan birini uygular:

1. Öldürmek.

2. Karşılıksız olarak serbest bırakmak.

3. Fidye karşılığı serbest bırakmak.

4. Köleleştirmek.

Halife, maslahatın gerektirdiği hususlardan birini seçer. Esirlerin karşılıksız veya fidye alınarak serbest bırakılabileceğine şu ayet delalet et­mektedir:  (Savaşta) kafirlerle karşılaştığınızda hemen onlann boyunlarını vu­runuz. Nihayet onlan tamamen (kınp) yendiniz mi (esir edin ve) bağı sıkı tutun. Bundan sonra da (esirleri) ya bir lütuf olarak (karşılık almadan Salı verin) ya da bir fidye (alarak bırakın) Ta ki harbe katılan düşman harb si­lahlan gibi) ağırlıklannı bıraksın. [47] Esirlerin öldürebileceğine delalet eden ayet şudur:

Hiçbir Peygamberin, yer yüzünden ağır basmadıkça (kafirlere karşı ezici bir üstünlük sağlamadıkça) esirlerinin olması doğru değil­dir. Siz dünya varlığını istiyorsunuz. Allah ise ahireti kazanmanızı is­tiyor. Allah, güçlüdür, hikmet sahibidir. [48]

Esirlerin köleleştirilebileceği ise sünnetle sabit olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber Hayber savaşında Kureyza gazvesinde ve Huneyn savaşında al­dığı esirleri köleleştirmiştir.

Abdullah b. Ömer şöyle rivayet ediyor: Abdullah b. Ömer şöyle riva­yet ediyor:

Rasulullah'a karşı (önce) Nadir oğullan, sonra Kurayza oğullan sa­vaş açtılar. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Nadir oğullannı yerlerinden sürüp çıkardı. Kurayza'yı ise yerinde bıraktı ve onlara (bir şey almamak suretiyle) lütfetti. Nihayet bunun ardından Kurayza'da (ahdini bozarak) savaş açtı. Rasulullah da onların erkeklerini öldürdü. Kadınlarını ve çocuk-lannı ve mallarını müslümanlar arasında paylaştırdı. [49]

Rivayet edildiğine göre: Hz. Peygamber, Hevazin kabilesinin erkekle­rini esir aldı. Bunlar taksim edildikten sonra Havazin kabilesinden bir he­yet müslüman olarak Rasulullah'a geldiler. Mallarını ve esirlerini geri al­mak istediler. Rasulullah onlara lütfederek esirlerini karşılıksız olarak geri verdi. [50]

İyas b. Seleme'den onun da babasından şöyle rivayet edilmiştir. Müslümanlar bir grup esir getirdiler. Onlann içinde beni Fezare kabilesin­den bir kadın da vardı. Hz. Peygamber o kadını Mekke ahalisine gönderdi de ona mukabil Mekke'de esir tutulan bir grup müslümanı kurtardı.[51]

Kölelik islam şeriatı ıstılahında nzk kelimesi, hükmen acizlik anla­mına gelir. Kişi aslında küfürden dolayı bu elbiseyi giymiş olur. Kişinin te­mellük ve diğer medeni haklarla ilgili ehliyeti kayb olduktan sonra bu hükmi acizlik ortaya çıkar. Esirlerin köleleştirilmesinin hikmeti ise kafirle­rin elinde bulunan müslüman esirlere karşılık olması şu halde kafirlere kaşı bir silah olmasıdır. O halde müslümanlann bu silaha sahip olmaları gerekir. Kölelerle ilgili olan milletler arası kanun ve kaidelerin misillemeyi kabul edeceği malumdur. Bu silahı ortadan kaldırmak veya kullanmamak müslümanlara zarar verir. Zira kafirler bu silahı kullanmaktadırlar. Müs­lümanlar esirleri köleleştirmezse, bu silah sadece kafirlerin elinde kalırsa, o zaman kafirlerin cesaret ve şecaatlan artar. Aldıkları müslüman esirleri köleleştirerek müslümanlara karşı kullanırlar. Fakat aynı silahın müslümanlarda da bulunduğunu bilirlerse mesele değişir. Savaş esirlerine köle muamelesi yapılması hususunda imam (devlet başkanı) müslümanlann genel maslahatını gözeterek karar verir. Bu, imamın takdirine bırakılan şer'i bir hükümdür. Ancak uzun bir zamandan beri bu hüküm uygulama sahasından çıkarıldığı görülmektedir. Artık bu hükmün uygulanması için bir neden yoktur. Dünya devletleri köleliği kaldırmak hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ittifak, savaş esirlerini köleleştirmeyi maslahat olmaktan çıkarmıştır. Cihad ile ilgili olan şer'i siyaset hükümleri, en fazla olağan za­manlardaki hükümler diye adlandırılan kanunlara benzer. Devlet başkanı bu hususta kanun çıkarabileceği, olağan üstü hal ilan edebileceği gibi, bu unvan altında dilediği kanunu çıkarabilir. İşte tıpkı kanun gibi Müslü­manlar, idareyi de belli bir yetkili meziyete bırakıyor ki -şeriat bunlan o-nun yetkisine bırakmıştır. Zaruret halinde onlardan istifade etsin. Lüzum­lu olduğu kadar meziyete soksun. Esirleri öldürme,- esirleri köleleştirme, kafirlerin ağaçlarını kesme, evlerini yakma ve benzeri hükümlerde imam Müslümanların maslahat ve yarannı gözetir. Bu zimmeten sonra dahi esir düşmeden köleleştirilmez.

Zira yüce Allah hazretleri ve takaddes şöyle buyurmuşlardır:

Eğer tevbe eder, namazı kılar, zekatı verirlerse yollarını ser­best bırakın. [52]

Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekat verirlerse, dinde sizin kar-deşlerinizdir. Bilecek bir topluluk için biz ayetlerimizi daha çok açık­larınız. [53]

Şüphe yok ki kardeşlerinin canlarını, mallarını, çocuklarını muhafaza etmek gerekir. Zira bunlar müslümanlann eline esir düşmeden önce müslüman olmuşlardır. Yukanda geçmiş hadis-i şerif de buna delalet eder. Çocukların, şu üç husus mevcud olduğunda müslüman olursa, çocuk da hükmen müslüman sayılır. Zira çocuk, anne ve babasından din bakımın­dan şerefli olan hangi ise ona tabi olur. Bunun nedeni islamın ağır basma­sı ve çocuğun menfaatinin gözetilmesidir. İki şeyden en yararlısı hangisiyse onun yapılması gerekir. Zira islam kemal, şeref ve yücelik sıfatıdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

İslâm her şeye galiptir. Hiçbir şey İslama galip gelmez.[54] Anne ve babası olmayan ve bir müslüman tarafından yalnız olarak esir edilen çocuk hükmen müslüman edilir. Zira çocuğun tabi olacağı ba­bası ve annesi yoktur ve müslüman tarafından esir alınmıştır. Çocuğun maslahatı, onun hükmen müslüman kabul edilmesindedir.

 

3. Ganimetler ve Eslab:

 

Ganimet: Harp ehlinden zorla alınan-menkul veya gayrı menkul maldır. Bu malın savaş esnasında ve savaştan sonra alınması durumu de­ğiştirmez. Eslab ise, öldürülen adamın yanında bulunan malı, silahı, pa­rası ve bineğidir. Ganimetlerin hükmü, alınan ganimet beş parçaya aynlır. Bunlardan 4/5'ü savaşanlar arasında taksim edilir. Hz. Peygamber zama­nında savaşa yaya olarak katılana 1 pay, savaşa süvari olarak katılmaz, pay verilirdi. Rivayet edildiğine göre bir kişi Hz.Peygambere şöyle sordu: 'Ganimet hakkında ne dersin? Ganimetin 1/5'i Allah'ındır. Geriye kalanlar savaşanlar arasında taksim edilip, İbn Ömer şöyle rivayet ediyor: 'Rasulul-lah (s.a.v.) ata 2 pay sahibine de bir pay verdi. [55]

Yine Abdullah b. Ömer şöyle rivayet ediyor: Hz. Peygamber Hayber günü at için 2 pay atın sahibi için de 1 pay verdi. [56]

Şu şekilde taksim, bizatihi varid değildir. Zira savaş usûlleri, savaş şartlan, savaş araç ve gereçleri değişmiştir. Araçlar ve savaşçılar arasında­ki farklılık dikkate alınmalı ganimet buna göre uygun şekilde dağıtılmalı­dır. Önceki savaşlardaki süvari ile yaya arasındaki fark düşünülmeli ve en düşük derecedekinin aldığının 1/3'i verilmelidir. Her durumda ganimetin 4/5'ünü Rasulullah'ın yaptığı gibi savaşanlara dağıtmak vacibdir. Bunun­la beraber savaş şartları, savaş aletleri ve savaşanlar arasındaki farklılık dikkate alınmalıdır. Savaşanlara, hisselerini ilaveli maaş şeklinde vermekte de hiçbir sakınca ve mani yoktur. Burada önemli olan ganimet malları­nın devlete ait olmadığının bilinmesidir. Ganimet malından pay almak için kişinin şu şartlara sahip olması gerekir.

1. Müslüman olmalı.

2. Baliğ olmab.

3. Akıllı olmalı.

4. Hür olmalı.

5. Erkek olmab.

Bu şartlardan bazılarına sahip olmayan kişi savaşırsa, ona ganimet taksim edilmeden önce bir şeyler verilir. Fakat verilen mal yaya olarak sa­vaşan bir kişiye verilen paya denk olmamalıdır. Zira onlar tıpkı savaşta bulunmanın üzerlerine farz olduğu cihad ehlinden sayılmayan çocuk, ka­dın ve köleler gibidirler. Ganimetin beşte birine gelince, o ayeti kerimede belirtilen yerlere dağıtılır:

İyi bilin ki (kafirlerden) ganimet olarak ele geçirdiğinizin beşte biri Allah'a Rasûlü'ne, Rasül'ün akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. [57]

Ayette geçen Allah'a aittir ibaresinden maksad, Allah'ın onlarda dile­diği şekilde hükmetmesidir! Rasûlüne aittir sözünden maksad, beşte birin taksim ve tevziinin Hz. Peygamber'e ait olmasıdır. Rasül'ün akrabaların­dan maksad, zekat hakkı olmayan beni Haşim ve beni Muttalib'dir. Yetim­lerden maksad, babası ölen ve on beş yaşından küçük olanlardır. Çocuk baliğ olduğunda yetimlik sıfatı kalkar. [58] Yolculardan maksad, malından ve servetinden uzak bulunan ve nafakası tükenenlerdir.

Cübeyr b. Mütim söyle rivayet ediyor:

Osman b. Affan ile birlikte Rasulullah'a gittik ve şöyle dedi: "Ey Al­lah'ın Rasulü! Sen beni Muttalib'e veriyorsun. Oysa onlar ve biz sana ya­kınlıkta aynı derecedeyiz. -Beni Muttalib ve Beni Haşim birdirler. [59]

Her kim bir düşmanı öldürür ve öldürdüğüne dair beyyinesi de olursa, öldürdüğü kimsenin elbise, silah ve diğer eşyaları onundur. [60]

İmam Şafii, eslab'm hükmünün, zikr ettiğimiz tarzda kıyamete ka­dar devam edecektir. Zira bu konuda Rasulullah (s.a.v.)'ın hükmü tebliği bir hüküm olduğu içindir. İmam Malik ve Ebu Hanife'ye göre onu hükmü bu konuda kadının vermiş olduğu bir hükümdür. Şu halde eslab konu­sunda Peygamberlik sıfatıyla değil, kadılık sıfatıyla hüküm vermiştir. Bu­nun için Hz. Peygamber'den sonraki idareciler bu konuda maslahata göre hüküm verebilirler.

 

3. Fey:

 

Fey müslümanlann savaşmaksızm düşmanlardan aldığı -menkul veya gayrı menkul- maldır. Allah Teala beni nadir Yahudilerinin malları hakkında şöyle buyurmuştur:

(Ey Mü'minler!) Onların (Yahudilerin) mallarından Allah'ın Pey­gamberine verdiği fey için siz ne at ne de deve (ye binip) koşturmadı­nız. Lakin Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere karşı musallat eder. (Üstünlük verir) Allah her şeye kadirdir. [61]

Evet, ganimet savaş neticesinde elde edilen mal, fey ise savaşnıaksı-zın müslümanlann eline geçen maldır.

Fey'in hükmü: Fey 5 hisseye taksim edilir. Bu 5 paydan biri, gani­metin 1/5'ini alan kimselere dağıtılır. Ganimet bahsinde geçtiği gibi onlar ganimetin 1/5'ini aldıkları gibi Fey'in de 1/5'ini alırlar. Ganimet ve Fey'in 1/5'ini alacak olan kimseler şunlardır:

1. Hz. Peygamber humusundan nafakasına yetecek kadar alıyor, ar­tanı ise müslümanlann maslahatı için sarf etmek üzere saklıyordu. Hz. Ömer, Fey hususunda Hz. Peygamber'in uygulanmasını şöyle anlatmaktadır: "Beni Nadir malları, Allah'ın kendi Rasûlüne fey olarak tahsis ettiği şeylerdendir. Müslümanlarının at sürerek, deve koşturarak savaş ile elde ettikleri ganimetlerden değildir. Bu cihetle beni Nadir mallan Rasulullah'a mahsus idi. Rasulullah (s.a.v.) ailesinin bir senelik geçim sarfiyatını bun­dan temin ederdi. Bundan geri kalanını da Allah yolunda savaş hazırlığı olarak atlara ve silahlara sarf ederdi. [62]

2. Hz. Peygamber'in akrabaları. Bunlar, Haşim oğullan ve Muttalib oğullarıdır. Rasulullah'ın en yakın akrabaları bunlardı. Bunun delilini da­ha önce zikretmiştik.

3. Yetimler, bunlann, babalan ölmüş ve baliğ olmayan çocuklardır.

4.  Miskinler sınıfına fakirler de dahildir. Zira fakirler, miskinlerden daha aşağı durumdadırlar.

5. Yolcular. Bunlar, memleket ve mallanndan uzakta bulunan, na-fakalan tükenmiş kimselerdir. Fey'in 1/5'inin dağıtılacağı sınıflar bunlar­dır: Fey'in geriye kalan 4/5'ü ise hudutlarda çarpışan mücahitlerin duru­mu iyi ise müslümanlarm umumi menfaatleri için sarf edilir. Hudutlarda çarpışan mücahitlerin durumu iyi değilse, bu mal onlara taksim edilir, Eğer fey malları, menkul (taşınır) mallarda ise bizzat onlara verilir. Fey malları gayr-ı menkul (taşınmaz) mallardansa, beytu'1-mal için vakıf yapı­lır. Ondan gelen gelir. Hudutlan bekleyenlere, yoksullara ve yolculara ait­tir. [63]

Bu ayet, mutlaktır; burada 1/5 zikr edilmiştir.

Nitekim bu durum apaçık görülmektedir. Ancak ayet 1/5 ile mukay­yet olan ganimete tahmil edilir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Allah'ın müslümanlara Fey olarak verdiği maldan benim için beşte bir vardır. Bu da tekrar size iade edilir. [64]

Feyin sarf edileceği yerlerin bazılan şunlardır:

Fey malları Ölen mücahidlerin aile efradına verilir. Bunlara murtezi-ka denir. Bu mücahidlerin savaşta ölmesi şart değildir. Fey mallan Alimle­re ve benzeri kişilere verilir. Zira ümmet bunlann çalışmalanna muhtaçtır. Bunlann hayatta iken nafakalan kendilerine vacib olan yakınlanna da öl­dükten sonra fey malından nafaka verilir.

Vefat eden nıurteziklerin, hayatta iken nafakalan kendisine vacib kişilerin nafakalan, Fey malından verilir. Eğer o kişi geride dört kadın bı­rakarak vefat etmişse dördünün nafakası, kızlan varsa evleninceye kadar onlann da nafakası verilir veya onlar her hangi bir şekilde ihtiyaçtan kurtuluncaya kadar nafakalan verilir. Alimlerin geride bıraktıklan erkeklere onlar çalışacak duruma gelinceye kadar nafakaları verilir. Bu kişilere Fey malından nafaka verilmesinin nedeni, cihaddan geri kalmamalan içindir. Çünkü insanlar, kendilerinden sonra aile efradının perişan olacağını bilir­se, cihadı bırakıp çalışmaya başlarlar. Söz konusu sınıflardan birinin ço­cuğu kötürüm ve aciz olursa, baliğ olsa bile ona fey malından nafaka ve­rilmesi gerekir. Alimlerin geride bıraktıklan evlatlarına kendi nafakalanm kazanacak duruma gelinceye kadar maslahat-ı amme mallarından verilir. Dul kalan hanımlanna, evleninceye kadar maaş verilir. Bunun sebebi ise insanlan ilme teşvik etmektir. [65]

 

4. Cizye:

 

Cizye kelimesi, ceza kökünden gelmektedir. Bu ise hem sevap hem de azap anlamına gelir. Burada söz konusu olan cizyenin şer'i anlamıdır ki bu, Ehl'i kitab ve ehl'i kitab hükmünde olanlann islam devletine verdik­leri maldır. Onlann cizye vermelerinin amacı, müslümanlarla savaşma­mak ve müslümanlann himayesine girmektedir. Bu da belli şartlar, kaide­ler ve kurallar dahilinde olur.

 

Cizyenin Meşruiyetinin Delili:

 

Şu ayet cizye'nin meşruiyetine delalet etmektedir:

Ehl'i kitab'dan Allah'a ve ahiret gününe inanmayan Allah ve Rasûlü'nün haram kılığını haram sayman ve hak dini (islami) din edinmeyen kimselerle zelil olup elleriyle (her sene) cizye verinceye kadar savaşın. [66]

Bu ayet, cizye'nin, sadece savaş ehli mükelleflerden almayacağına delalet eder. Böylece kadınlar cizyeden muaf olurlar. Zira onlar savaş ehli değildir. Köleler de cizyeden muaf oldukları gibi, çocuklar ve deliler de muaftırlar. Zira bunlarda mükellef olmadıklanndandır. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer valilerine, çocuklar ve kadınlardan cizye almayın, diye mektup göndermiştir. [67]

 

Cizye'nin Sınırları:

 

Mali durumunda malın altında olan kişiden, senelik olarak en az 1 dinar cizye alınır. Mali durumu normal kişiden, senelik olarak 2 dinar, mali durumu normalliğin üstünde olan kişiden ise 4 dinar alınır. 1 dinar­dan fazla cizye almak kişi zenginse müstehaptır.

Muaz'dan şöyle rivayet edilmiştir.

Rasulullah (s.a.v.) Muaz'ı Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman her bulûğa ermiş kimseden bir dinar cizye almasını veya bir dinar değerinde muafir bezinden almasını emr etti. [68]

Muafır, Yemen'de dokunan elbiselik bezdir.

Eslem'den şöyle rivayet edilmiştir: 'Ömer b. Hattab, kişi başına se­nelik cizye olarak dört veya kırk dirhem tayin etti. Ayrıca memleketlerine gelen müslümanlan üç gün misafir etmelerini de şart koştu. [69]

Yine rivayet edildiğine göre Hz. Ömer zenginlerden 48 dirhem orta hallilerden 24 dirhem mali durumu normalin altında olanlardan da 12 dirhem cizye alınmasına hükm etti. O dönemde 1 dinar 12 dirhem değe­rindeydi. [70]

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Eyle halkıyla -ki onlar üç yüz kişiydi. 300 dinar cizye vermeleri ve Müslümanları misafir etmeleri şartıy­la sulh yaptı. [71]

Müslümanların haklarından cizye akdine terettüb eden meseleler: Cizye akdi dört şeyi içerir ve cizye ehli onları yerine getirmek mecburiye­tindedir.

1. Cizye ehli cizyeyi, Müslümanların halifesiyle anlaştıkları şekilde bir dinar veya daha fazla ödemelidir.

2. Cizye ehline, müslümanlarla haramhğı hususunda ittifak ettikleri -zina gibi- konularda şer'i kanunlann uygulanması gerekir. Bunun için Hz. Peygamber, Yahudilerden zina eden bir erkek ve kadını recm etmiş­tir.[72]

Yine aynı sebeple cizye ehli faiz alıp vermekten men edilir. Zira onlar bu işi yapmanın hem kendi dinlerinde, hem de islam dininde haram oldu­ğunu bilmektedirler. Fakat cizye ehlinin dinlerinde haram olmayan hu­suslarda mesela içki gibi, onlara islam hükümler tatbik edilmez. Ancak onlar kendi istekleriyle kadıya gelip 'Bizim aramız da islam şartıyla hük­met derlerse, mesele değişir.

3. İslam dinini, ancak hayırla yad etmeleri gerekir. Kur'ana muaraza yapmaya kalkışırlarsa veya Hz. Peygamberi şanına yakışmayan bir şekil­de nitelerlerse veya Allah'ın şeriatına saldınrlarsa tazir cezasına çarptırılır­lar.

Eğer muahade şartlarında böyle şeyler yapabileceklerine dair mad­deler bulunuyorsa, muahadeleri iptal edilir. İslam aleyhine -Fiili veya söz­lü gizli bir takım işlere girdikleri ortaya çıkarsa, onlarla müslümanlar ara­sında bulunan zimmet akdi kalkar. Ancak akidlerini açıklamak niyetiyle söyledikleri sözler bundan müstesnadır. Mesela onlar "Bizim kitaplarımız Kur'amn Allah kelamı olmadığını, Muhammed'in Allah'ın Rasulü olmadığı­nı söylüyor" deseler, onlarla müslümanlar arasındaki zimmet akdi bozul­maz. Zira onlar 'biz böyle diyoruz demiyorlar. Kitaplarının böyle dediğini söylüyorlar. Biz onların bu husustaki inançlarının batıl olduğunu biliyor­sak da bundan ötürü aradaki zimmet akdi bozulmaz.

4. Müslümanların zararına bir şey yapmayacaklar, kafirlerin casu­sunu evlerine almayacaklar. Kafir, savcılara yardım etmeyeceklerdir. Üze­rine ittifak edilen cizyeyi vermemezlik ederlerse ve bu da bir dinardan da­ha fazla ise Allah ve Rasulü hakkında kötü şekilde konuşurlarsa, müslü­manlar aleyhine kafir savaşçılara yardım ederlerse, zimmet akdi ortadan kalkar.

Zimmet akdiyle vacib olan riayet ve himaye'nin beyanı: Müslüman­larla ehl'i kitab arasındaki zimmet akdi dört şeyi içerir ki müslümanlar zimmilere karşı bunları yerine getirmek zorundadır:

1. Onlarla savaşa son vermeleri gerekir. Hz. Peygamber, kafirlerle savaşmak üzere bir kumandan tayin ettiğinde ona şöyle dedi: "Eğer onlar müslüman olma teklifini kabul etmezlerse) onlardan cizye vergisi iste. Şa­yet onlar bu cizyeyi vermek hususunda sana icabet ederlerse, sen onlar­dan bunu kabul et ve onlarla savaşmayı bırak." [73]

2. Müslümanların onları himayelerine alıp korumaları vaciptir. On­ların mallarım, hürmetlerini müslümanlardan veya başkalarından gelen herhangi bir saldırıya karşı korumak, müslümanlar üzerine vaciptir. Hz. Ömer (Ebulu'lu-i Firuz'i tarafından vurulduktan sonra) şöyle demiştir: 'Ben benden sonraki devlet başkanına: Allah'ın zimmetiyle ve Rasûlü'nün zimmetiyle, kitab ehline verilen taahüdlerin onlara tastamam yerine geti­rilmesi, onların önünde haklarının korunması yönünde muharebe edilme­si ve onların ancak takat getirebilecekleri miktar cizye ile mükellef tutul­malarını vasiyet ediyorum. [74]

3. Onların mevcud kiliseleri yıkılmaz. Onların kiliselerinde yaptıkları ayinlere hiçbir şekilde müdahale edilmez Açıktan yapmadıkça ve onlarla gururlanmadıkça içki ve domuzlarına dokunulmaz. Hz. Peygamber Necran Hristiyanlan ile akd ettiği sulh anlaşmasında şu ibareler bulunmaktaydı. Onların mallarına, canların, dini hayat ve tatbikatlarına, ailelerine, ma-bedlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şa­mil olmak üzere Allah'ın himayesi Rasulullah Muhammed'in zimmeti Nec-ranlılar ve onlara bağlı tarafındakiler üzerine bir hakdır. Hiçbir piskopos kendi dini vazife mahalli dışında hiçbir papaz papazlık vazifesini yaptığı kilisenin dışına, hiçbir rahib içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir. Almış oldukları ödünçlerde hiçbir faiz söz konusu olmayacaktır. Bu itaat ediş ve tabi oluşlarından önce cahiliyet dö­nemi deki kan davaları kaldırılmıştır. Onlar ne toplanıp bir araya getirile­cekler ve ne de kendileri öşür vergisine tabi tutulacaklardır. Onların top­raklan üzerine hiçbir askeri birlik ayak basmayacaktır. Onlardan herhan­gi biri alacağını talep ettiğinde onlar arasında bir eşitlik kurulacaktır. On­lar ne zulm edecekler ve ne de kendileri zulme uğrayacaklardır.

4. Yapılan zimmet akdi her müslüman için geçerli ve daimidir. Müs­lümanlardan -halife de dahil- hiç kimse zimmet akdini fesh edemez. Bu akid -zimmiler akdi bozmadıkça veya akde aykırı hareket etmedikçe- ebe­dir. Cihadın asgarisi, Kabeyi ihya etmek gibi senede bir defadır.

Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Onlar her yılda bir veya iki kere denendiklerini görmüyorlar mı?" [75]

Bu ayet-i kerime cihad hakkında nazil olmuştur. Eğer düşmanın bir islam beldesine hücum etmesi halinde ise nefir umumu ise (savaş çağrısı bütün müslümanlara yapılmış ise) cihad gücü yeten her müslüman için farz-ı ayndır.

Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ağırlıklı ve ağırlıksız olarak cihada çıkın. [76]

Bu ayet-i kerime umumu nefir hakkında nazil olmuştur. Nefir umu­mi olursa, kadın kocasının izni olmaksızın savaşa çıkar. Çocuğunda anne babasının izni olmaksızın çıkması caizdir. Cihad üç halde farz-ı ayn olur:

1. Her iki ordu karşı karşıya gelir ve saflar karşılıklı durursa, orada hazır olanın geri gitmesi haram olur ve orada kalmak artık teattün eder. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! (Savaşmak iste­yen) bir topluluk gördüğünüz zaman sebat edin yüz çevirmeyin Al­lah'ı çok çok anın." [77]

2. Kafirler bir beldeye hücum ettikleri takdirde, o belde halkı için onlara savaş açmak kaçınılmaz olur. İslam devlet başkanı bir topluluğun savaşa katılmasını isteyecek olursa onunla birlikte savaşa katılmak zo­rundadırlar.

 

SEKSEN ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

HÜDNE VE ISTİMAN

 

(SULH VE EMAN)

 

Hüdne'nin manası: Hüdne 'müsalaha yapmak1 manasına gelir. Hü-denin ıstılahi manası ise, belli bir müddet için savaşı bırakmak hususun­da sulh yapmaktır. Şu ayet-i kerimeler hüdnenin meşruiyetine delalet et­mektedir.

"Bu antlaşma yaptığınız müşriklere Allah ve Rasûlunden bir ih­tardır.[78] "Eğer onlar barışa meyi ederlerse sen de barışa ya­naş, Allah'a tevekkül et. [79]

Hz. Peygamberin Hudeybiye senesinde Kureyş ile yaptığı müsalaha da bunun meşruiyetine delalet etmektedir.[80]

İstimamn manası ise şöyledir:

İstiman savaş ehlinden birinin her hangi bir müslümandan eman istemesidir. Eğer o müslüman o kişiye eman verirse, müslümanların tü­mü o kişiye eman vermiş sayılır. İster idareci, ister sıradan halk olsun, is­ter kadın, ister erkek olsun eman verilebilecek kimselere eman vermek şartıyla -her müslüman eman verme yetkisine sahiptir. Bir müslüman bir kafire, kanının akıtılamayacağı hususunda eman verdiğinde onun kanını akıtmak müslümanlarm tümüne haram olur. Ona her hangi bir eziyette bulunmak da müslümanlarm tümüne haram olur.

Zira yüce Allah Hazretleri ve takkaddes habibi edibine şöyle buyur­muşlardır:

Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Al­lah'ın kelamını dinlesin. Sonra onu emniyette olacağı yere ulaştır. Zi­ra onlar cahil bir topluluktur. [81]

Hüdne ile istimamn arasındaki farklar şöyledir:

1. Hüdne, toplumlar arasında yapılan bir sulhtur. Bu sulha, rnüslü-manlar tarafından halife veya onun naibi, kafirler adına da baş kuman­danları veya onun naibi temsilci olarak katılır. İstiman ise kafirlerden biri veya bir kaçı ile müslümanlardan her hangi biri arasında olur. İster idare­ci, ister halktan biri olsun, ister erkek, ister kadın olsun müslümanlardan her ferd eman verebilir.

2. Hüdne, müslümanlarla düşmanlar arasındaki savaşı ateşkes ve sona erdirmek için yapılan bir sulhtur. Bunun için hüdne ile savaş bir arada olmaz. Fakat istiman böyle değildir. İstiman savaş esnasında da olabilir. Mesela harbi bir kafir, her hangi bir müslümandan eman isteyebi­lir. O müslüman ona eman verebilir. Eman verdikten sonra onun kanını akıtmak veya ona eziyet etmek -ona eman verildiğini bilen- tüm müslü-manlara haramdır.

 

Hüdnenin Hükmü

 

Hüdne'nin iki durumu vardır:

1. Düşmanın hüdne'yi istemesi düşman barış istediği zaman müslü­manlarm halifesi de ihtiyatlı davranmak şartıyla- barış etmelidir. Ancak Hüdnenin (barış için) dört aydan fazla uzatılması caiz değildir.

2. Müslümanlarm hüdne (barış) istemesi bu, ancak müslümanlarm yararına olursa söz konusu olabilir. Barışta müslümanlarm maslahatı yoksa, müslümanlarm barış istemesi caiz değildir. Eğer müslümanlar ba­rış sayesinde zafiyetten kurtulaeaklarsa ve emniyetleri istikrar bulacaksa, barışı on yıl uzatabilirler. Zira Hz. Peygamber müslünıanlardaki zafiyeti görüp düşmanlann onlara saldırarak zarar vermesinden endişe ettiği için Mekke Müşrikleri ile Hudeybiye'de on yıllık barış antlaşması yapmıştır. Eğer barış zafiyet nedeniyle değil de kafirlerin müslüman olması veya ha­raç vermeye razı olmaları için barış yapılırsa, bu banş dört aydan fazla uzatılamaz.

Zira yüce Allah habibi edibine şöyle buyurmuşlardır:

(Ey Müşrikler!) Yeryüzünde (Şevval'den başlayarak) dört ay da­ha dolaşabilirsiniz. Bilin ki Allah'ı aciz bırakamazsınız ve muhakkak ki Allah kafirleri rezil edicidir. [82]

İstiman'da müslümanlar için bir maslahat varsa veya eman veren müslümanın bir menfaati varsa, eman isteyen kafire eman vermek vacib-dir. Zira yüce Allah habibi edibine şöyle buyurmuştur:

Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa Onu himayene al ki Al­lah'ın kelamını dinlesin. Sonra onu emniyette olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar cahil bir topluluktur. [83]

Bir kafir müslümanlarm idarecisinden veya idarecinin naibinden ve­ya herhangi bir müslümandan istiman (eman) isteyebilir. Eğer eman ver­mekte müslümanlarm maslahatı söz konusu ise eman vermek vaciptir. E-man veren müslüman, ister kadın ister erkek olsun, onun verdiği eman bütün müslümanlan bağlar. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Müslümanların kanlan denktir. Mü'minlerin mevkice en aşağı dere­cede olanı, onlar adına eman verebilir. [84]

Ümmü Hani'den şöyle rivayet edilmiştir. Ben Mekke'nin fethi yılında Rasulullah'ın yanına gittim ve onu yıkanıyor buldu. Kızı Hz. Fatıma'da onu perde ile örtüyordu. Kendisine selam verdim. Rasulullah şöyle soru­yordu: Bu kadın kimdir? - Ben Ebu Talib'in kızı Ümmü Hani'yim. - Hoş geldin, Ümmü Hani Rasulullah yıkanmasını bitirince bir tek elbise içinde (sırtındaki bezi çaprazvari bağlamış olduğu halde) sekiz rekat namaz kıldı. Namaz akabinde ben kendisine şöyle dedim: Ey Allah'ın resulü! Anamın oğlu Ali, benim Ahd ve eman verdiğim Fulanı, İbn Hubeyre'yi öldüreceğini söylüyor. -Ey ümmü Hani! Senin ahd ve eman verdiğin kimseye biz de ahd ve eman verdik. Rasulullah kıldığı bu namaz daha (kuşluk) namazı idi.[85] Hadisteki Fulan'dan maksad, Ümmü Hani'nin kocası Hubeyre b. Ve-hb el Mahzumi'nin başka bir kadından olan oğlu Cade'dir.

 

Hüdne Ve İstimalim Meşrüieyetinin Şartları:

 

1. Hüdne'nin şartlan: imam veya imamın vekili tarafından akd edil­melidir. Müslüman halkın kafirlerle hüdne (banş antlaşması) akd etmesi veya ehli hal ve'1-akd'dan bazı kişilerin kafirlerle hüdne yapması sahih ol­maz. Çünkü hüdne akdi çok önemlidir. Burada tehlike söz konusudur. Bu bakımdan bu sulhu ancak savaşı ilan eden ve savaşı idare eden imam ve onun vekili akd edebilir.

2. Hüdne, düşmanla yapılmalıdır. Hüdne, ancak müslümanların maslahatı söz konusu olduğunda yapılabilir. Müslümanlar için herhangi bir maslahat yoksa hüdne yapmak meşru ve sahih olmaz.

3. Hüdne, on yıldan fazla olmamalıdır. Eğer müslümanlann zafiyeti söz konusu ise hüdne sayesinde müslümanlann zafiyetten kurtulmaları mukadderse, on yıllık banş antlaşması (Hüdne) akdedilebilir. Aksi takdir­de dört aydan fazlası İçin banş yapmak caiz değildir. Halife, mutlak şekil­de hüdne akdi yaparak, bu akid sahih olmaz. Bunun delili Hz. Peygam­berin Hudeybiye'de Kureyş ile yaptığı banş antlaşmasıdır. Bu bansın sü­resi on yıl idi. Aynca Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"(Ey müşrikler!) yer yüzünde dört ay daha dolaşın, bilin ki Al­lah'ı aciz bırakmazsınız ve muhakkak ki Allah kafirleri rezil ve rüsvay edicidir. [86]

4. Kafirler, kendileri lehine ve müslümanlar aleyhine batıl bir şart koşmuş olmamalıdır. Eğer kafirler böyle bir şart koşarlarsa, halife de on-lann şartını kabul ederse, akid fasid olur. Mesela müslümanlar hüdne ile akid yapmak isteseler, kafirler müslüman esirleri ellerinde tutma şartı koşsalar ve müslümanlann ele geçirdiği menkul veya gayri menkul mallan bir kısmının kendilerine iade edilmesini şart koşsalar veya müslüman­lann dini vecibeleri hususunda taviz vermelerini şart koşsalar, akid fasid olur.

 

İstimanın Şartları:

 

Bir kafire verilen emanın sahih olması için şu şartlann mevcud ol­ması gerekir.

1. İster bir cemaat, ister bir ferd olsun eman, kafirin talebi üzerine verilmelidir. Harbi bir kafire, eman istemeden eman verilmesi sahih değil­dir. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Eğer müşriklerden biri sana sı­ğınırsa, onu himayene al. Yani ona eman ver. [87]

2. Eman veren kişinin müslüman olması gerekir. Müslümanların arasında yaşayan zimmilerden biri, harbi bir kafire eman verirse, bu eman geçerli olmaz. Müslümanlann, zimminin verdiği emanı gözetmeleri, ona ri­ayet etmeleri gerekmez. Zira müslümanlan ancak kendilerinden olan bir kişinin verdiği eman bağlar.

3. Verilen emandan, halifenin veya ordu komutanın haberdar olma­sı gerekir. Halife verilen emandan haberdar olup bu emanı kabul ederse, eman geçerli olur. Halife, verilen emandan haberdar olmazsa veya haber­dar olduğu halde verilen emanı kabul edip tasdik etmezse eman geçerli ol­maz. Zira halifenin, verilen emanı iptal etme yetkisi vardır. Mesela Halife, eman verilen bir kişinin casus olduğundan şüphelenirse, ona verilen ema­nı iptal edebilir. Bu takdirde, verilmiş eman o şahıs veya o cemaat için ge­çerli değildir.

 

Hüdne Ve İstimanın Üzerine Terettüb Eden Hükümler:

 

1. Hüdne akdi üzerine terettüb eden hükümler:

A. Kendileriyle hüdne akdi yapılan kişilerden el çekmek gerekir. On­lara bir eziyet, bir kötülük yapmak haram olur. Fakat kendileriyle hüdne akdi yapılan kafirleri diğer kafirlere karşı müdaafa etmek müslümanlar üzerine vacib değildir. Bu hüküm, şu iki şeyden biri tahakkuk edinceye kadar devam eder.

1. Hüdne (banş) müddeti bitinceye kadar.

2. Kafirler, hüdne (barış) akdini bozuncaya kadar veya banş akdini bozuyoruz, deyinceye kadar, banş akdi geçerli olur. Kafirlerin tümünün veya idarecinin bunu söylemesi halinde akid sona erer veya fiilen savaşa başlarlarsa veya müslümanlann gizli durumlannı başka kafirlere haber verirlerse ve müslümanlardan birini öldürürlerse, müslümanlar banş ant­laşmasını bozabilirler. Kafirlerden biri bunlardan birini yaparsa, diğerleri ona katılmazsa veya ona mani olmaya çalışırlarsa veya halifeye, arkadaş-lannm yaptığı işi tasvip etmediklerini söyleyip banş üzerinde olduklannı i-lan ederlerse, hüdne akdi ortadan kalkmaz. Fakat sözleri veya fiilleriyle arkadaşlannın yaptığına karşı çıkmazlarsa ve bildikleri halde susarlarsa, hüdne akdi sona erer. Müslümanlann halifesi kendileriyle banş antlaşma­sı yapılan kafirlerin ihanet edeceğinden endişe ederse, banş akdini sona erdirebilir. Ancak onlara açıkça bildirmeliler.

Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Eğer bir kavmin hiyanetinden endişe edersen, hemen doğrudan doğruya antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hain­leri sevmez. [88]

Onlar size doğru davrandıkça siz de onlara karşı doğru davra­nın muhakkak ki Allah sakınanları sever. [89]

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Kimin bir kavimle arasında antlaşma varsa, antlaşma bitene kadar veya antlaşmayı onlara atıp (harb edeceğini bildirip onlannda) karşılıklı hazırlanmasına kadar bir düğün düğümlemesin ve bir düğüm çözmesin.[90]

B. Haramı helal, helali haram kılacak bir şart olmadıkça, müslü­manlara kabul ettikleri her şartı yerine getirmek vacib olur. Yerine getiril­mesi vacib olan şartlara misal: Kafirler, müslümanlara, sizinle hüdne (ba­rış antlaşması) yaparız. Ancak islamdan dönüp bize katılanları size teslim etmemek, fakat bizden müslüman olup sizin yanınıza kaçanları bize iade etmeniz şartıyla şeklinde bir teklif getirirlerse ve müslümanlar da bu şartı kabul ederlerse hüdne akdi sahih olur. Çünkü Süheyl b. Amr, Hudeybiye sulhunda müslümanlara bu şartı koşmuş. Hz. Peygamber de bunu kabul etmiş yerine getirilmesi batıl olan şartlara misal: Kafirler, içlerinden müs­lüman olup müslümanlara sığınan kadınların kendilerine iade edilmesini şart koşarlarsa, bu şart batıldır. Zira yüce Allah müşriklerden müslüman olup müslümanlara sığınan kadınları teslim etmeyi yasaklamıştır.

Ey iman edenler! Mü'min kadınlar hicret ederek size geldiğin­de onların (gerçekten mü'mine olup olmadıklarını kendilerine yemin verdirerek) imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Onla­rın (samimiyetle) iman ettiklerini anlarsınız. Artık onları kafirlere döndürmeyin. Bu kadınlar onlara (o kafir kocalarına) onlar da kadınla­ra helal değildirler. [91]

Hüdnenin şartları tamam olduktan sonra artık bu akid lüzumlu bir akid olur. Sebepsiz olarak hüdne (barış) akdini bozup kafirlere karşı savaş açamazlar.

 

Verilen Eman Üzerine Terettüb Eden Hükümler:

 

1. Kendisine eman verilen kafire, hiçbir müslümanın eziyet etmesi caiz değildir. İster kadın, ister erkek olsun kendisine eman verilen kafire, hem eman veren müslümanın hem diğer müslümanlann eziyet etmesi ha­ramdır. Ancak kendisine eman verilen kafir, müslümanlarla savaşmaya kalkışırsa veya müslümanlar aleyhine casusluk yaptığı hususunda bazı emareler görülürse, ona verilen eman iptal edilir.

2.  Kafire verilen amanın müddeti bittiğinde veya eman alan kafir emanı iade ettiğinde, onu emniyette olacağı yere götürmek müslümanlann idarecisi veya onun vekilli üzerine vacibdir. Eğer müşriklerden biri sana sığınırsa, onu himayene al ki Allah'ın kelamını dinlesin. Sonra onu emni­yette olacağı yere ulaştır. [92]

3. Harbi bir kafire eman verildiğinde bu yerine getirilmesi gereken bir akid olur. Ona eman veren kişi, emanmdan dönemez. Pişman olup emanmdan dönmek istese dahi buna müsaade edilmez. Ancak kendisine eman verilen kafir, emanı ortadan kaldıran bir hareket yaparsa eman iptal olur.

 

Emanın Yeri:

 

Eğer eman veren kişi imam yahut ordu komutanı ise, darü'l-islam emanın verileceği yerdir. Buna göre müstemen olan kimse, islam toprakla-nnda gidip gelme imkanına sahiptir. Ebu Hanife'nin görüşüne göre kafir olan bir kimsenin darü'l-islam'da her hangi bir yere girmesi caizdir. Hatta Mekke-i Mükerreme'nin haremine, Mescid-i Haram'a dahi girebilir. Yolcu­luk süresi kadar geceli gündüzlü üç gün de kalma imkanına sahiptir. Ha-nefıler, kafir olan kimselerin, aralannda Mescid-i Haramda olmak üzere izinsiz bir şekilde mescidlere girişlerini caiz kabul ederler. Çünkü onlara gö­re: "Müşrikler ancak necistir. O bakımdan bu yıllarından itibaren Mes­cid-i Haram'a yaklaşmasınlar. [93] ayetinde kasıt, Mescid-i Ha­ram'a girişlerini yasaklamak değildir. Aksine bundan kasıt, müşriklerin cahiliye döneminde yaptıklan gibi hac ve umre yapmalannı yasaklamaktır. [94]

Şafii ve Hanbelilere göre maslahat için bile olsa, Mekkenin Haremi­ne kafir olanların girişlerini kabul etmezler. Zira Allah hazretleri ve takad-des habibi edibine şöyle buyurmuşlardır:

Ey iman edenler! Müşrikler ancak necistirler o bakımdan bu yıllarından itibaren Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. [95] Mescid-i Haram'dan kasıt ise müfessirlerin icması ile Mekke'nin ha­remidir. Bunun delili ise hemen onun arkasından yüce Allah şu emridir:

Eğer fakirlikten korkarsanız Allah -dilerse- sizi yakında lütfun-dan zenginleştirir. [96]

Burada sözü geçen fakirlik ise, Mekke'nin haremine girmelerini en­gellemek halinde ticaretin kesilmesi dolayısıyla ortaya çıkacak fakirliktir. Yine bu iki mezhebin görüşüne göre müslüman olmayanlar Hicaz'a gir­mekten ve orayı yurt edinmekten alıkonurlar. Bunun istisnası ise, imamın izin vermesi veya bir mektup göndermek ve müslümanlarm muhtaç ol­dukları ticari malları oraya sokmak gibi müslümanlarm maslahatının bu­nu gerektirmesi halidir.

Bu ise üç günlük bir süre için caizdir. Hadiste delil ise şöyledir:

Müşrikleri Arap yanm adasından çıkartınız" Arap yarım adasında i-ki din bırakılmaz. Arap yarım adasından kasıt ise özellikle hicaz bölgesi­dir. Malikiler ise, eman almak suretiyle Beyt-i haram dışında Mekke'nin haremine müslüman olmayanın girmesinin caiz olduğunu kabul ederler. Bunun süresi ise üç gün veya imam tarafından maslahatına göre tayin edilen ihtiyaca göredir. Ahmed, Müslim ve Tirmizi tarafından Hz. Ömer'­den geldiği kayd edilen şu rivayettir. Eğer ben yaşayacak olursam, Yahu­dileri ve Hristiyanları Arap yarımadasından çıkartırım. Ta ki orada müslü-mandan başkasını bırakmayayım.

"Eğer ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar da dininize saldı-nrlarsa siz de küfrün Önderlerini hemen öldürün. Çünkü onlar yemin tanımayan kişilerdir. Olur ki böylelikle vazgeçerler.[97]

Yine cumhurun buna dair delillerinin bazısı şunlardır: Beyhaki ve başkasının rivayetine göre kureyş Peygamber (s.a.v.) ile yaptıkları antlaşmayı yani Hudeybiye barışını bozunca, o da onların üzeri­ne yürüdü. Onlarla çarpıştı ve Mekke'yi feth etti.

Zira Nadir oğullan Peygamber (s.a.v.)'i üzerine duvar yıkmak sure­tiyle öldürmek isteyince ahitlerini bozmuş oldular.

 

SEKSEN DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

KAZA

 

(YARGI)

 

Kaza sözlükte insanlar arasında hüküm vermek demekdir. Yargıç anlamına gelen kadı ise hakim anlamındadır. Şer'an ise husumetleri çöz­mek ve anlaşmazlıkları kesip sona erdirmek demektir. Bu iş islamda iste­nen bir konudur. Zira yüce Allah Hazretleri ve takaddes habibi edibine şöyle buyurmuşlardır:

Ve onların arasında Allah'ın indirdikleri ile hükmet!" [98]

Aralarında adaletle hüküm ver!" [99]

Şüphe yok ki biz sana kitabı insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin diye hak ile indirdik. [100] Bir de Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Hakim hüküm vermek üzere oturduğunda şanı yüce Allah onu doğ­ruya ileten ve başarılı iki melek gönderir. Adalet yaparsa kalmaya devam ederler. Haksızlık ederse ayrılır ve onu terk ederler. [101]

Şer'an yargının hükmü şudur:

Yargı mezheplerini ittifakıyla farzı kifaye olan muhkem bir farizadır. O bakımdan imam için hakim tayin etmek vaciptir. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Adaleti dimdik ayakta tutanlar olunuz. [102]

Şu halde "yargı dini işlerden bir iştir. Müslümanların maslahatların­dan biridir. Bunun için buna gereken önemi vermek icab eder. Zira insan­ların ona çok büyük ihtiyaçları vardır. [103]

Ayrıca yargı, aziz ve celil olan Allah'a yakınlaştırıcı ibadet türlerin­den birisidir. Bunun için Peygamberler bu işi üstlenmiş bulunuyor, ibn Mesud (r.a.) şöyle demiştir:

İki kişi arasında hakim olarak oturmak, benim için yetmiş yıllık ibadetten daha çok sevimlidir. Rasûlullah (s.a.v.)'da Medine devletinde in­sanlar arasında hüküm vermek işini bizzat üzerine alırdı. Onun dışında Müslümanların hakimleri yoktu. Teşri (yasama) ondan çıkardı, daha son­ra da onun uygulanmasını kontrol ederdi. Bunun için Hz. Peygamber şah­sında teşrii (yasama), yürütme ve yargıyı birleşmiş bulunuyordu. Onun hüküm vermesi, vahiy yoluyla değil içtihad yoluyla olup kararlaştırmış ol­duğu şu ve benzeri ilkelere dayanırdı. "Beyyine (belge, delil) müddeiye (da­vacıya) düşer. Yemin de inkar edene" "Ben zahire göre hükmetmekle emr olundum. Gizliliklerin durumu ise Allah'a aittir." Ben ancak sizin gibi bir insanım. Sizler gelip bana davalaşıyorsanız. [104] Olur ki sizden her hangi bir kimse kendi delilini ötekinden daha iyi bilip ortaya koyabilir.

Devlet genişledikçe Rasûlullah (s.a.v.) Ashab-ı Kiram'ın bazılarına yargıçlık görevini verdi. Hz. Ali'yi insan arasında hüküm vermek üzere Yemen'e gönderdi. Yine oraya Muaz b. Cebel (r.a.)'i de göndermişti. Attab b. Uşeydi ise feth edildikten sonra Mekke'ye emir tayin etmiş ve onu oranın hakimi olarak görevlendirmişti. Hulefa-i Raşidin de aynı yolu izledi. Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'in halifeliği döneminde hakimlik yaptı. İki sene bo­yunca ona birbirinden davacı iki kişi dahi gelmedi. Zira onun ne kadar ka­rarlı ve sert olduğu çok iyi biliniyordu. Hz. Ömer döneminde onun verdiği emir ile yargı, idari valilik ve yönetimden ayrıldı. Medine, Mekke, Basra, Küfe ve Mısır gibi şehir ve bölgelerde islam devletinin çeşitli yerlerine ha­kimler tayin edildi. Bağımsız yargı organın temelini ilk ortaya atan böylece Hz. Ömer oldu. Aynı şekilde önceden de öğrenmiş olduğumuz gibi, divan­ları ilk koyan ve Ebu Musa el-Eş'ari'ye gönderdiği meşhur mektubu ile yargının esaslarını da ilk belirleyen kişi o, oldu. El-Maverdi, 68. Bunun gi­bi ilk hapishaneleri, tutuk evlerini ilk olarak meydana getiren o, idi. Yargı için bağımsız bir daire edinen ilk kişi ise Hz. Osman (r.a.) dır. Daha önce ise yargılamalar mecliste yapılıyordu.

argı iki temel üzerinde yükseliyordu:

1. Tek hakim düzeni.

2. Hakimin kontrolü altında hükümler derhal uygulandığından do­layı hükümlerin özel kayıl defterlerinde toplanmaması. [105]

Hakimler Hz. Ömer döneminden itibaren işlerini güçlerini bırakıp hakimlik yaptıklarından dolayı müslümanlara ait beytü'l-maldan ücret alırlardı. Hüküm verilmesi hakimin içtihadı ve feraseti ile olur. Bu konuda da teşrinin dört kaynağını teşkil eden, Kur'an sünnet, icma ve kıyasa da­yanırdı. Abbasiler döneminde ise ilk olarak Ebu Yusuf un üstlendiği kadı'l Kudat (Baş yargıç) makamı ihdas edildi. Bu dönemde mezhep hakimleri de ortaya çıktı. Her bir bölgede bir mezhep alimi bulundu.

Irak'ta Hanefi mezhebi ile Şam (Suriye) Mağrib (Fas) bölgelerinde ise Maliki Mezhebine, Mısır'da ise Şafii mezhebine göre amel ediliyordu. Ada­letin yerleşmesi, hakkın yerini bulması lazım olur.

1. Temel olarak akide ve ahlakı esas almalıdır. Vicdanın ve insan kalbinin ahlakının eğitiminde, ruhun arındırılıp güzelleştirilmesinde, da­vanın seyrine egemen olan dini ve ahlaki duygunun hazırlanmasında bu­nun önemi açıktır. Hakimin seçilmesinde, davanın mahkemeye iletilme­sinde, hasımlara yapılan muamelede, hükümlerin verilip uygulanmasında şer'i ispat yollarında, şeriatın hükümlerine bağlı kalmak ve benzerleri hu­suslarda, akide ve ahlak özellikleri aranır.

2. Her devlette zorunludur: Yargı her devlet için gereklidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.)'ın bunu bizzat yerine getirmesi, Hulefa'i Raşidinin onun sünnetini izlemeleri ve yargıyı düzenlemeye önem vermeleri bunu gösterir.

O halde yargı, islam devletinde oldukça önemli bir yer tutar. Devletin var­lığı ve kalıcılığı için zorunlu yetki ve organlarından birisidir. Zira adalet mülkün temelidir. Hatta karşılıklı anlaşılmazlıklarda, davalaşmalarda, hü­kümlerin çıkartılmasında ve hakların yerine getirmesinde yargı bütün gü­cünü devletten alır.

3. Yargı organın bağımsızlığı ve organlar arası ayrılık: Rasulullah (s.a.v.)'in dönemi ile Hz. Ebu Bekir'in halifeliği ve Hz. Ömer'in halifeliğinin bir kısımda idari valiler yargı görevini de yerine getiriyorlardı. Daha sonra Hz. Ömer yargı işinin valilerin işinden ayrılmasını emrederek Medine de ve diğer islam şehirlerinde hakimler tayin etti ve yargı organını doğrudan kendisine bağlı kıldı. Böylelikle yargı organının, devletin organlarından ay­rılması gerçekleşmiş oldu.

 

Kazanın Meşruiyeti:

 

İslam'da kaza meşru ve matluptur: Onun meşruiyetine Kur'an, sün­net, icma ve akıl delalet eder. Kazanın meşruiyetine delalet eden ayetler­den birisi budur:

Onların (senden hüküm isteyenlerin) aralarında Allah'ın indir-diğiyle hükmet." [106]

Kaza'nm meşruiyetine delalet eden bir çok hadis vardır. Onlardan bazılarını zikredelim: Hz. Ali'den şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) beni Yemene kadı (hakim) olarak göndermişti. Bunun üzerine dedim ki: -Ey Allah'ın Rasûlü! Beni gönderiyorsun ama benim yaşım küçük ve benim kadılık hakkında bilgim de yoktur. -Allah seni kalbine hidayet eder. Diline sebat verir. Önüne iki hasım oturduğu zaman birini dinlediğin gibi öbürü­nü de dinlemeden hüküm verme. Böyle davranman kadılığın (hükmetme kabiliyetinin) senin için açılıp meleke halinde gelmesine daha uygundur. Hz. Aişe şöyle diyor: 'Kadılığa devam ettim ve bundan sonra hiçbir hü­kümde şüphe etmedim. [107]

Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Bir hakim hüküm vereceği zaman hakkı arayıp hükmeder de sonra bu hükmünde isabet ederse o hakime iki ecir vardır. (Hakkı aramak ve hakki ispat etmek sevapları) Eğer hükmedeceği zaman hakkı arar Fakat hata ederse bu hakime de bir ecir vardır. (Hakkı aramak sevabı)" [108]

(Amr b. As'tan) kazanın meşruiyeti hakkındaki icmaya gelinceye Se­lef ve Halef bu hususta icma etmiş ve kadılık yapmıştır. Hz. Peygamber kadılık yaptığı gibi, kendisinden sonra gelen halifeleri de kadılık yapmıştır. Onlardan sonra gelenlerse bu güne kadar kadılık yapa gelmişlerdir. Bugü­ne kadar hiç kimse kazanın meşrüyetine itiraz etmemiştir. Akl'ın kazanın meşruiyetine delalet etmesine gelince, insanların tabiatlarının değişik ol­duğu, birbirlerine zulm ettiği vakiadır. Hakkından fazlasını almayan in­sanlar çok azdır. Bizzat devlet başkanının (halifenin) bütün ihtilafı hallet­mesi de mümkün değildir. Bu nedenle kadılık müessesesinin ihdas edil­mesi önemli bir ihtiyaçdır. İnsanlar arasında ki ihtilafları gidermek, dava­ları sona erdirmek için kadılar tayin bir zorunluluktur.

 

Kazanın Teşri Kılınmasının Hikmeti:

 

Ona ihtiyaç duyulmasıdır. İnsanların maslahatı, ancak kadıların bulunmasıyla korunur. İnsan tabiatı gereği toplumsal bir varlıktır. Tek ba­şına yaşayamaz. Zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Bir toplumda insan arasında ihtilaflar, an­laşmazlıklar, düşmanlıklar olması, menfaatlerin çatışmasından ötürü ba­zılarının diğerlerine saldırmaları kaçınılmaz. İşte bu sebeplerden Ötürü, ihtilaf ve anlaşmazlık durumunda müracaat etmek üzere insan arasında ki davalan karara bağlamak için bir kaza müessesinin bulunması gerekir. İslam fıtrat dinidir. Fıtratı gözetmeye, onun nezafetini muhafaza etmeye davet eder.

Nitekim Allah Teala ve tekaddes Hazretleri şöyle buyurmuşlardır.

(Ey Rasulüm!) O halde sen yüzünü (eğriyi bırakıp doğruya gi­den) bir muvahhid (Allah'ı birleyici) olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtrata çevir. (Çünkü) Allah'ın yarattığı iş için değişme bahis konusu değildir. (İnsanların onu değiştirmeye yet­kileri yoktur) işte dimdik ayakta duran din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. [109]

 

Kadılık Görevinin Önemi:

 

Kadılık büyük bir vazife ve mertebedir ve aynı zamanda çok önemlidir. İhtiyaç, kadılığı zorunlu kılmıştır. İslam şeriatında kadılığın şerefi ve kıymeti çok büyüktür. Kadılık peygamberlerin, halifelerin ve alimlerin elbi-sesidir.

Allah Teala Peygamberleri Hz. Davud hakkında şöyle buyuruyor:

Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. İnsanlar arasında hak ile hükmet. Sakın Iievana uyma ki aksi takdirde seni Allah yolun­dan saptırır. Hiç şüphesiz ki Allah'ın yolundan sapanlara, hesap günü­nü unutmalarından ötürü şiddetli bir azap vardır. [110]

Kadılık görevine atanan ve adil davranan kişi Allah'ın gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah'ın gölgesinde gölgele­nir. Bu ümmetin seleflerinden olan Hz. Ömer, Hz. Ali, Muaz, Ebu Musa, el-Eş'ari, kadı Şureyh ve Ebu Yusuf gibi büyükler bu görevi yüklenmiş, adalet, takva, ilim ve zekanın en büyük numunelerini ortaya koymuşlar­dır. Hz. Muaz'ın ashabından (Humus halkından) bazı kimselerden rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.) Muaz'ı Yemen'e göndermek istediği za­man şöyle sordu: - Sana bir dava arz edildiğinde ne ile hüküm edeceksin? Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. - Eğer Allah'ın kitabında bulmazsan ne yaparsın? Rasulullah'ın sünneti ile hükmederim. Eğer Rasulullah'm sünnetinde de bulamazsan en ile hükmedersin? Reyimle ictihad da bulu­nurum. Çalışmamda kusur göstermemeye gayret ederim. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Muaz'ın göğsüne vurarak şöyle buyurdu:

Allah'a hamd olsun ki Allah'ın Rasûlünün elçisini Rasulullah'ın ra­zı olacağı şeye muvafık kıldı. [111]

Kadılık görevinin tehlikesi: Kadılık görevi, önemli olduğu, nispette de tehlikelidir. Kadılık görevi çok zordur. İnsanı helake götürecek noktalan vardır. Kadılık yapıp kurtulan az, helak olan çoktur. Kadılık görevinin teh­likelerinden ancak Allah'ın koruduğu kimseler korunabilir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hakimler (kadılar) üçtür: Biri cennette, ikisi ateştedir. Cennette olan kadı, hakkı (ve haklıyı) bilen ve onunla hükmedendir. Hakkı bilen ve hü­kümde zulmeden kadı ateştedir. İnsanlar arasında cahillikle hükmeden kadı da ateştedir. [112]

Kim insanlar arasında kadı (hakim) tayin edilirse, o kişi bıçaksız kesilmiş olur." [113]

Allah Teala, hükümde zulm edenler hakkında şöyle buyurmaktadır:

Zulmedenlere gelince, onlar da cehenneme odun olmuşlardır. [114]

İşte bu nedenlerden dolayı, sahabe ve alimlerden bir çoğu kadılık görevini kabul etmemişlerdir. Kadılığın hükmü insanlar arasındaki ihtilaf­ları kaldırmak, hasımlar arasında hüküm vermek için her nahiye'de bir kadı bulunması gerekir. Allah Teala ve takaddes Hazretleri habibi edibine şöyle emretmektedir:

Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutanlar olun. [115] Kadılık görevi farz-ı kifayedir. Zira kadılık görevi emr-i bi'1-maruf nehyi an'il-münker çerçevesine girer. Şu halde Emr-i bi'1-maruf nehy'i an'il münker ise farz'ı-kifayedir. Mekke Fethinden sonra Attab b. Esid'i Mek­ke'ye vali ve kadı olarak tayin etmiştir. Hz. Ömer de halife olunca Ebu Mu­sa el-Eş'ari'yi Basra kadılığına atamıştır. Eğer kadılık görevi bu işe elverişli olan kişiler için farz-i Ayn olsaydı, her nahiyede bir kadı ile iktifa edil­mezdi. Bu farzı yerine getiren biri olursa bu görev diğer müslümanlann üzerinden düşer. Eğer alimlerin tümü kadılık görevini üstelenmekten imti­na ederse, halife'nin, kadılık yapabilecek birini bu görevi üstlenmeye zor­laması gerekir. Bunun için Şafii alimleri, halifenin, her adva mesafesinde bir kadı tayin etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Nitekim her kasır mesafe­ye bir müftünün tayin edilmesi gerektiği gibi. Adva mesafesinden amaç, kişinin sabahleyin evinden çıkıp işini görüp akşam evine dönebileceği bir mesafedir. Bir kişi hangi bir nahiye'ye kadı tayin edilirse, kadılığa ondan daha uygun bir kimse de yoksa o kişinin kadılık görevini kabul etmesi va­ciptir. O kişi için bu görevi kabul etmek farz-ı ayn'dır. Hatta o kişinin bu göreve talip olması vaciptir. Zira ona ihtiyaç vardır. Böyle bir durumda o kişinin zulüm yaparım korkusuyla kadılık görevini redd etmesi caiz değil­dir. Her halükarda kabul etmesi gerekir. Kabul ettikten sonra da zulmet­mekten kaçınmalıdır. Bir nahiye'de kadılığa elverişli, iki kişi bulunur. Biri diğerinden daha üstün olur. Üstün olan kişi de kadılık görevini reddeder­se, diğer kişinin kadılık görevini kabul etmesi caizdir. Ehil olmakla bera­ber, kendisinden daha üstün bir kişinin bulunması onun kadılık görevini kabul etmesine mani değildir. Zira Hz. Peygamber, Attab b. Esid'i. Mek­ke'ye kadı tayin etti. Oysa o, sahabilerin en üstünü değildi. Kadılık görevi­ne talip olmak -bulunduğu nahiye'de kendisine denk veya kendisinden üstün biri varsa mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber, kadılığa talip olmak­tan sakmdırmıştır:

Bir kimse kadılık görevine talip olur ve kadı olmak için yardım ister­se, kadılıkta kendi başına bırakılır. Kim kadılık istemeden ve aracı koyma­dan kadılık kendisine verilirse, Allah bir melek indirir ve ona doğruyu gös­terir. [116]

Ebu Musa el-Eşari şöyle anlatıyor: Ben bir kere beraberimde amca oğullarımdan iki kişi ile birlikte Peygamber'in huzuruna girdim. Bu iki ki­şiden biri Rasululah'a şöyle dedi: -Ey Allah'ın Rasûlü! Aziz ve Celil olan Al­lah'ın seni tevliye ettiği vazifelerden biri üzerine beni memur tayin et. Di­ğeri de bunun gibi bir memuriyet istedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: - Vallahi biz memuriyet isteyen bir kimseyi ve memuriyet haris olan bir kişiyi bu işler üzerine memur tayin etmeyiz. Şafii alimleri, kadılık istemenin mekruh olması durumundan şu üç hususu istisna et­mişlerdir:

1. Meşhur olmayan bir alimin kadılık görevine talip olmasını kera-hattan istisna tutmuşlardır. Böylece o alim ilmini yarar insanlardan bun­dan faydalanır.

2. Fakir bir alimin kadılık görevine talip olmasını kerahetten istisna etmişlerdir. Zira fakir olduğu için nafakaya ihtiyacı vardır. Kadı olduğu takdirde nafakası Beyt'ul-Mal'dan karşılanır.

3. Kadı'lann acizlikleri nedeniyle zayi olan haklan yerine getirmek için kadılığa talip olmayı kerahatten istisna tutmuşlardır. Nitekim Allah Teala Hz. Yusuf un vazife talep ettiğini bize haber vermektedir. (Yusuf da ona) "Beni arzın (Mısır'ın) hazinelerin (i idareye) e tayin et. Çünkü ben on­ları çok iyi korurum ve bunu çok iyi bilirim' dedi. [117] Eğer kadılığa talip olmanın sebebi, düşmanlarından intikam almak veya rüşvet almak veya zengin olmak veya kadılık mevkisiyle gururlanıp insanlara çalım sat­mak olursa, kadılık zulme ve harama vasıta olur. Malum olduğu üzere hü­küm de maksada göre olur. Ebu Hureyre şöyle rivayet ediyor: 'Rasulullah (s.a.v.) hüküm meselesinde rüşvet verene de alana da lanet etti. [118]

Kadılık görevini üstlenecek kişide bulunması gereken şartlar şöyledir:

1. Müslüman olmak. Bir kafirin kadın olması şer'an caiz değildir. Zi­ra Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

"Allah elbette kafirler için mü'minlerin aleyhine bir yol (fırsat) kılmayacaktir." [119]

Kafirin kadı olması ise, mü'minlerin aleyhine en büyük yoldur. Çün­kü kadılık hüküm, yol ve sultandır. İslam diyarında yaşayan bir zimmi'nin müslümanlar üzerine kadı tayin edilmeyeceği gibi, zimmiler üzerine de ka­dı tayin edilmesi caiz değildir. Zira kadılıktan maksat insanlar arasındaki müşkülleri Kur'an ve sünnet'e göre halletmektir. Oysa kafir Kur'anı ve sünneti bilmez ve zaten bu konuda güvenilir de değildir.

2. Mükellef olmak yani kadı olacak kişinin akil ve baliğ olması gere­kir. Delinin, deliliği zaman zaman depreşse bile ve çocuğun kadılığı, bu ni­teliklerin kendisinde bulunduğu kimsenin eksikliği nedeniyle sahih olmaz.

3. Hür olmak: Kölenin kadılığı sahih olmaz. Bir parçası köle, bir parçası hür olan kölenin de kadılığı sahih olmaz.

4. Erkek olmak: Bir kadın, ne kadar dirayetli olursa olsun kadılık yapması mekruhtur.

Zira Hz.Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İdareci olarak başlarına bir kadını geçiren kavim felah bulmaz. [120]Kadılık görevi, erkeklerle bir arada bulunmayı gerektirir. Kadının er­keklerle bir arada bulunması halinde ise fitneden emin olunmaz. Ayrıca kadını kadılık görevine getirmek onu esas vazifeleriyle; eviyle ve çocukla­rıyla meşgul olmaktan uzaklaştırır. Kadılık güç ve kuvvet ister. İnsanlar kadınların zayıf taraflarından faydalanırlar. Kadın genellikle bu güç ve kuvvetten mahrumdur.

5. Adalet: Bir fasıkın kadılığı sahih olmaz. Zira onun sözüne güveni­lemeyeceği gibi ilminde şüphe vardır. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın" [121]

Adaletten maksad nedir? Adaletten maksad, büyük günahlardan sa­kınmaktır. Büyük günahlar ise haklarında Kur'an ve sünnet'te şiddetli azap tehdidi olan günahlardır. Bu günahlardan birini işlemek din de gev­şekliğe delalet eder. Örneği: İçki içmek veya faizli muamele yapmak bu tür günahlardandır. Adaletten maksad küçük günahlan işlemekte ısrar etme­mektir. Küçük günahlar ise, büyük tarifine girmeyen günahlardır. Mesela harama bakmak veya bir müslümanla üç günden fazla dargın kalmak bunlardandır. Adaletten maksad sağlam akide sahibi olmak, benzerleri­nin mürüvvetini korumaktır. Zira mürüvveti olmayanın utanması olmaz. Utanması olmayan ise dilediğini söyler. Mürüvvetinden amaç da şeriatın her zaman ve mekanda yol ve adabına riayet eden çağdaşlarının ahlakıyla ahlaklanmak demektir. Bu hususta galiben örfe rücü edilir. Şafii alimleri, şahidliği reddedilen bir bidatçının, icmayı hüccet kabul etmeyen bir kişi­nin, ahad haberlerle amel etmenin caiz olmadığını iddia eden bir kişinin, kıyas'ın reddedilmesi gerektiğini söyleyen bir müçtehidin ictihadıyle amel edilmeyeceğini söyleyen bir kişinin kadılık görevine getirilmesinin caiz ol­madığını söylemişler.

6. Kadı tayin edilecek kişi sağır olmamalıdır. İşitme duyusu sağlam olması gerekir. Zira sağır olan kadı, hısımlarının ikrar ve inkarlannı tesbit edemez.

7.  Kadı tayin edilecek kişi kör olmamalıdır. Tamamen kör olan bir kişi, kadı tayin edilemeyeceği gibi, kısmen kör olup suretleri seçmeyen kişi de kadı tayin edilmez. Zira hasımların suretlerini görmediği için onları ayırt edemez. Ayırt edebilse, bile bunu sesleriyle yapabilir ki sesleri de bir­birine karıştırması söz konusudur. Hz. Peygamber, Abdullah b. Ümmi Mektum'u Medine'de yerine bıraktı. Oysa onun gözleri tamamen kördü di­ye itiraz edilemez. Çünkü Hz. Peygamber onu hüküm vermesi için değil, insanlara namaz kıldırması için yerine bırakmıştır.

8.  Kadı tayin edilecek kişi dilsiz olmamalıdır. Dilsiz bir kişinin kadı tayin edilmesi caiz değildir. Onun işaretleri anlaşılsa bile o, hükümleri ye­rine getiremez.

9. Kadı tayin edilecek kişinin kadılık görevlerini yerine getirebilecek yeterlilikte olması gerekir. İhtiyarlık veya hastalık nedeniyle dengesizleşen veya sağlıklı düşünemeyen kişinin kadılık görevine tayin edilmesi caiz de­ğildir. Şu halde kadının hakkı yerine getirecek güçte olması gerekir. Bu­nun için zayıf ve korkak bir kimsenin kadı olması caiz değildir. Çünkü in­san alim ve dindar olabilir. Fakat hakkı yerine getirmek için gerekli güç ve cesareti gösteremeyebilir. Bu durumda bazı kimseler onun bu zayıflığın­dan istifade ederler. İz b. Abdisselam şöyle diyor:

Kadı olacak ki işi de şu iki şartın bulunması gerekir.

1) Ahkam'ı bil­melidir.

2) Velayetin maslahatlarını ve terki halinde ki mefsed etlerini tah­sile kudreti olmalıdır. Bu iki şarta sahib olmayan kişinin kadılık görevini üstlenmesi haramdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ey Ebuzer! Ben seni zayıf (kalpli) görüyorum. Kendim için arzu etti­ğim her hayır ve saadeti senin için de arzu ediyorum. (Bu saygı ve muhab­bet şevkiyle emrediyorum ki sen bu ince kalpliliğinle) sakın iki kişi üzerine olsa bile emir olma. Her hangi bir yetimin malının idaresini de üzerine al­ma. [122] Ebu Zer şöyle rivayet ediyor:

Ey Ebuzer! Sen zayıfsın. Bu emirlik ise muhakkak bir emanettir. Şüphe yok ki bu emanet, kıyamet gününde- hakaret ve nedamet olacaktır. Ancak bu emaneti haklı olarak üzerine alıp da onun gerekli kıldığı vazife­leri yerine getiren müstesnadır. (Onlar hor ve pişman olmayacaktır). [123]

Kadı tayin edilecek kişi, ictihad edebilecek derecede alim olmalı­dır. Bunun için şer'i hükümleri bilmeyen kişinin kadılık görevine getiril­mesi caiz değildir. Bu hususta başkasının taklitçisi olan kişi de kadı ol­maz. Taklitçilikten amaç, her hangi bir imamın mehebeni ezberleyip ona göre hüküm vermektedir. Çünkü böyle bir kimse, imanımın verdiği hü­kümlerin derinliğini bilmez. Delillerin takriri konusunda eksiktir. Müçte-hid, hükümle ilgili ayet ve hadisleri ezbere bilmesi şart değildir. Onların nerede olduğunu bilmesi -ihtiyaç zamanında oraya müracaat etmek için yeterlidir. Delillerin hassını, zammını, mücmeli, mübeyyinini, nasihini, mensuhunu bilmesi, hadislerin mütevatirini, ahadini, muttasılını, mürselini bilmesi, ravilerin kuvvetlilik ve zayıflık derecelerini, Arab dilini bilmesi Kur'an ve sünneti anlaması, ashabı kiramın alimlerinin ve ondaki sonra alimlerin icma ve ihtilaflarını bilmesi, kıyas'm bütün çeşitlerini bilmesi ge­rekir. Bu saydığımız şartlar mutlak müctehid'de aranan şartlardır. Mü-kayyed müctehid ise onun mensub olduğu mezhebin hükümlerini bilmesi gerekir. Alim olmayan bir kişinin hüküm vermesi helal helak değildir. Eğer hüküm verirse, isabet de etse ecir verilmez. Zira onun isabet etmesi bir tesadüftür. Şer'i bir asldan kaynaklanmamaktadır. Bunun için o kişi günahkardır ve verdiği hükümlerin tümü geçersizdir. [124]

Eğer kadı olan bir kişi hazır olmazsa sultan, fasık veya mukallid bir müslümanı kadı tayin ederse, zaruret nedeniyle onun verdiği hükümler geçerli kabul edilir. Sultan veya halife, bir kişiyi kadı tayin etmeden önce onun kadılık görevine uygun olup olmadığını anlamak için araştırma yap­malıdır. Kendisine bir takım sorular sormalıdır. Zira Hz. Peygamber, Mu-az'ı Yemen'e kadı tayin ederken ona bir takım şeyler sormuştur. Kadı'nın takva sahibi, sebatkar, yumuşak huylu, zeki, duyu ve azalarının sağlam olması, kadılık yaptığı memleketin diline vakıf olması, kanaat sahibi olma­sı, cimri olmaması, düzgün konuşması, akıllı ve kârlı, sakin olması rnüs-tehabdır. Müzahim b. Züfer şöyle der: Ömer b. Aziz bize şöyle dedi: Beş şey vardır ki onlardan biri kadıda bulunmazsa, bu onun için bir ayıp sayı­lır: Anlayış, iffet, sebat, ilim ve ilmi meseleleri sorup araştırmak. Buhâri bu sıfatlar, hüküm vermede basireti açar. Halka kadı'yı sevdirir ve güveni­lir yapar. Kadının nasb edildiğinin tesbit: Halife bir kişi kadı tayin ettiğin­de, onun kadıyı nasb ettiği iki şahidin şahadetiyle sabit olur. O iki şahid nasb edilen kadının tayin edildiği yere giderek onun oraya tayin edildiğine şahadet ederler. O kişinin oraya tayin edildiği yaygın bir şekilde biliniyor­sa, bununla da sabit olur. Halife'nin ona kadı tayin edildiğine dair bir mektub vermesi sünnettir. Bu Hz. Peygamber'e intiba etmek içindir. Çün­kü Hz. Peygamber, Amr b. Hazm-ı Yemene vali olarak tayin ettiğinde Amr on yedi yaşında idi. [125]

Hz. Ebu Bekir, Enes'i Bahreyn'e vali tayin ettiğinde bir mektup yazdı ve Rasulullah'ın mührü ile mühürleyerek Enes'e verdi. [126]

İmam'ın kadı tayin ettiği kişiye yazdığı mektupta, ona vecibelerini hatırlatması, nasihat etmesi, ilim erbabiyle müşavere etmeyi, şahitlerin durumlarını araştırmayı, takvayı tavsiye etmesi müstehaptır. Onun için HZ. Muhammed (s.a.v.)'in Muaz'ı Yemen'e gönderirken bunlan yapmamış­tır. Günümüzde ise bir kişinin kadı tayin edildiği bu günkü şartlarla sabit olur. O kişinin kadı tayin edildiği ve tayin kararı gazetede neşr edilir. O-nun bir nüshası da kadı tayin edilen kişiye verilir. Kadı, görevine başladığı andan itibaren maaş almaya hak kazanır. Kadının tayin edildiği yerine pa­zartesi günü girmesi sünnettir. Bu mümkün olmadığı takdirde perşembe günü bu da mümkün olmadığı takdir de cumartesi günü girmesi uygun olur.

Kadının tayin edildiği memleketin alim ve adil kişilerini daha oraya gitmeden sorup araştıması, o memleketin insanlarını tanıması sünnettir. Böylece gideceği memleketin haline vakıf olur. Kadının vazifesi çok önem­lidir.

Kadı, halk arasındaki husumetleri, hükm etmek veya razı etmek yo­luyla halletmekle, had ve tazir cezalarını uygulamakla, velisi olmayan kızı evlendirmekle, çocukların, delilerin, sefihlerin veliliğini üzerine almakla, borçlunun borcunu ödemek için terekeyi satmakla, kayıp olan bir kişinin malını korumakla, kimin olduğu belli olmayan malı satıp parasını muha­faza etmekle ve müslümanların maslahatı için harcamakla mallarına göz, kulak olarak vakıf mahsulünü vakfın masraflarına harcamakla, vasiyetleri yerine getirmekle, aşırılık yapanlara mani olmakla, müftü tayin etmekle, ahlak zabıtaları tayin etmekle, zekat toplamakla mescitlere imam tayin et­mekle ve benzeri şeyleri yapmakla görevlidir.

Kadı'nın tüm bu hususlarda Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sün­netine göre hüküm ve karar vermesi lazımdır.

Allah'ın kitabı ve peygamber'in sünnetinde bulunmayan konularda ise icma ve kıyas ile hüküm vermesi lazımdır. Kadı'ya bir mesele getirildi­ğinde, o meselede Allah'ın kitabının hükmünün ne olduğunu anlamak için bütün gücüyle gayret etmelidir.

Buna delalet eden muaz hadisidir:

Hz.Peygamber (s.a.v.) Muaz'ı Yemen'e göndermek istediği zaman şöyle dedi: -Sana bir dava erz edildiğinde ne ile hükmedeceksin? Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. -Eğer Allah'ın kitabında bulunmazsa ne yapar­sın? Rasulullah'ın sünneti ile hükm ederim. -Eğer Rasulullah'ın sünne­tinde de bulamazsan ne yaparsın? -Reyimle ictihad ederim. Çalışmamda kusur göstermemeye gayet ederim. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Mu-az'm göğsüne vurarak şöyle buyurdu: Allah'a hamd olsun ki Allah'ın Ra-sûlü'nün elçisini Rasulullah'ın razı olacağı şeye muvafık kıldı.[127] Kadı Şureyh şöyle rivayet ediyor: Hz. Ömer'e mektub yazarak bazı meselelerin hükmünü sordum o da bana şöyle yazdı: 'Davaları, Allah'ın kitabındaki hükümlerle hallet Kur'anı Kerimde hükmünü bulamazsan Rasulullah'ın sünnetiyle hüküm ver. Kur'an'da ve sünnette bulunmazsa selef-i salihinin fetvalarıyla ve hükümleriyle amel et. Kur'an da sünnette ve selef-i salihin fetvalarında da bulamazsan istersen ictihad et istersen çekimser kal, çe­kimser kalmanın senin için daha hayırlı olduğunu sanıyorum. Selam üze­rine olsun. [128]

Kadılık makamının bulunması gereken yer şehirin ortasında müsaid bir alan varsa, akdılık makamı için belli bir yer tayin edilmemişse, ka-dı'nın şehirin ortasında oturması müstehabdır. Böylece şehir halkının ona müracaat etmesi kolaylaşır. Kadı'nın tayin edildiği yere gündüz görmesi sünnettir. Kadı ilk önce Cuma namazının kılındığı mescide gidip orada iki rekat namaz kıldıktan sonra kadılık makamına gitmelidir. Kadı, kadılık makamına geldiğinde, bir tellal vasıtasıyla kadının göreve başladığı, ihtiya­cı olanların kadıya müracaat edebilecekleri ilan edilmelidir. Bundan sonra kadı gelen davalara bakmaya başlar. Göreve başladığı andan itibaren ma­aş almaya hak kazanır.

 

Kadının Öncelikle Bakması Gereken Davalar:

 

Kadı önce hapiste olanların davalarına bakmalıdır: Zira hapis bir azaptır. Kadı hapiste yatanlann dosyalarım inceleyip hapiste kalıp kalma­maları gerektiğine karar vermelidir. Eskiden şehirde, kadı, haftanın falan günü hapishanede olanların davalarına bakacaktır. Kimin hapishanede adamı varsa kadıya müracaat etsin' diye ilan eden tellallar bulunurdu. Bu işe kadı iyice bakmalıdır. Örneğin: Ceza verilmesi gerekenlere ceza, tahliye edilmesi gerekenleri tahliye tahliye etmesi gerekir. Ben zulmen hapis edil­dim diyenin hasırnmdan hüccet istemeli, eğer hüccet getirmezse, yeminle beraber haps edilen kişiyi tahliye etmelidir. Daha sonra çocukların delile­rin ve sefihlerin vasisi olan kişileri araştırmalıdır. Onlar, malına sahip ol­makta, hakkını aramaktan aciz olan kimselerin mallarında tasarruf ettik­lerinden davalarının öne alınması gerekir. Onlardan adil ve kuvvetli gör­düğü kimseleri vasilik görevinde bırakır. Fasık gördüğü kişileri ise vasilik­ten azl edip onlann yerine adil ve kuvvetli kişileri vasi tayin etmesi vacib-tir. Adil, fakat zayıf olanı vasileri takviye etmelidir. Sonra umumi vakıfla­rın ve mütevellilerin durumunu incelemeli, sonra özel vakıfların ve müte­vellilerin durumunu araştırmalıdır. Bunlardan sonra da halkın maslahatı ve hakları için bütün gücüyle dürüst ve adil bir şekilde çalışmalıdır. İh­malkarlık ve zulm yapmamalı, halk için kolaylık göstermelidir. Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuştur:

Allah, haksızlık (zulüm) yapmadığı müddetçe kadı ile beraberdir. Haksızlık yaparsa, ondan vazgeçer ve (bu kez) şeytan ondan ayrılmaz. [129]

Bu kul ki Allah onu halkı görüp gözetmek üzere vali kılar da o, ha­yırlı irşadıyla halkı muhafaza etmezse, elbette o kişi cennet kokusu koklamayacaktır. [130]

Kadının tezkiye için iki kişi tayin etmesi gerekir. Kadının halini bilmediği şahitleri ve davacıları kendisine tanıtacak, onların durumunu ken­disine anlatacak iki kişi tayin etmesi mendubdur. Çünkü kadının bizzat onlann durumunu araştırması mümkün değildir. Bunun için kadı, bu hu­susta kendisine yardımcı olacak kişilere muhtaçtır.

 

Tezkiye İçin Tayin Edilecek Kişide Bulunması Gereken Şartlar:

 

Müzekki: (Tezkiye için tayin edilen kişi) cerh ve tadil ilmini bilmelidir ki adili cerh, fasık'ı da tezkiye etmesin, tezkiye ettiği kişinin geçmişini, sohbet veya komşuluk veya alış veriş yapmak suretiyle bilmesi gerekir. Tezkiye için tayin edilecek kişinin sözüne güvenilmesi, itibar edilmesi için onun müslüman, akil, baliğ ve adil olması da şarttır. Kadı'nm katib edin­mesi: Kadı'nm kendisine bir katib edinmesi sünnettir. Çünkü kadı'nm ka­tibe ihtiyacı vardır. Zira kadı hüküm ve ictihad ile meşgul olduğundan bir de yazmakla uğratığmdan işler aksar. Hz. Peygamber'in de katipleri var­dır. Onun için yazılması gereken şeyleri yazarlardı. Bu katibelerin sayısı bazen kırk'a ulaşır. Katipte bulunması gereken şartlar:

1. Katib müslüman, adil, hür ve erkek olmalıdır. Böylece hainlik yapmasından korkulmaz. Yazdığına itimat edilir. Zira kadı bazen gaflet edebilir veya katibin yazdığını okumaz.

2. Katip muhabereleri yazmayı bilmelidir. Muhabere, hüküm mecli­sinde hasımlar arasında geçen konuşmaların yazıldığı defterdir. Bu deftere sicil defteri denilir ki orada her davanın hükmü ve hükmün tenfizi yazılır.

 

Katipte Bulunması Müstehab Olan Şartları Şöyle Sıralayabiliriz:

 

1. Hesap (matematik) bilmelidir.

2. Galat ve yanlışlığa düşmemesi için hattı güzel olmalıdır. Hz. Ali şöyle demiştir: 'Güzel hat, açıklık bakımından hakkı artırır.

3. Aldatılrnaması ve oyuna gelmemesi için akıllı olmalıdır.

4. Cehaletinden ötürü bir tuzağa düşmemesi için fakih olmalıdır.

5. Hasımların dilleri hususunda fasih bir alim olmalıdır. İstedikleri­ni ona dikte ettirebilmesi ve yazdıklarını rahatça görebilmesi için kadının katibi önüne oturması uygun olur. Böylece hakkında bilgi sahibi olur. Ka­dının mütercim tercüman edinmesi mendubdur. Tercüman hasımların sözlerini kadıya tercüme eder. Çünkü genellikle kadı, hasımların sözlerini ve dilini bilmez. Bunun için onların sözlerini kendisine tercüme edecek bir tercümana ihtiyacı vardır. Harice b. Zeyd b. Sabit, babası Zeyd b. Sa­bitten şöyle rivayet ediyor: Peygamber'in onlara gönderdiği mektuplarını yazardım. Onlannda peygamber'e yazıp gönderdikleri mektupları kendisi­ne okurdum. [131]

Ebu Cemre [132] de şöyle demiştir: 'Ben, İbn Abbas ile insanlar arasında tercümanlık yapıyordum. [133]

 

Tercümanda Bulunması Gereken Şartlar:

 

Tercümanın Müslüman, hür ve adil olması şarttır. Ancak bu du­rumda onun yaptığı tercümeye güvenilir.

Kadı'nm kamçı ve hapishane edinmesi: Kadının suçluları terbiye et­mek için bir direre (kamçı) edinmesi gerekir. Kendine ilk defa direre (kam­çı) edinen kişi Hz. Ömer'dir. Sabi şöyle diyor: 'Hz. Ömer'in kamçısı, Haccac-ı zalim'in kılıcından daha korkutucuydu. Kadı'nm, Allah'ın veya kulun hakkını eda etmeyenleri veya tazir cezasına müstahak olanları haps ede­ceği bir hapishane edinmesi gerekir. Hz. Ömer, Mekke'de 4000 dirheme bir en alıp onu hapishane yapmıştır. Beyhaki, Buhan'nm rivayetinde ise 4000 dirhem aldığı söylenmektedir. (11/853) Kadı'nın meclisi (Mahkeme salonu) geniş olması müstehabdır; çünkü meclis dar olursa davacı ve da­valılar eziyet çeker. Meclisin yerli ve yabancılar tarafından kolaylıkla tanı­nıp bulunacak bir yer olması, soğuk ve sıcaktan korunmuş olması gerekir. Yazın yaza uygun, kışın kışa uygun bir bina olması gerekir ki hem kadı, hem de davacı ve davalılar eziyet çekmesin. Hüküm vermek için mescidde oturmak mekruhtur. Zira mescidi bağınp çağırmalardan, tartışmalardan uzak tutmaktır, birde kadı'nm meclisi, bağınp-çağırmadan hali olmaz. Ay­rıca bazen kadı'nın meclisine mescide girmeye ehil olmayan hayızlı kadın­lar, deliller, çocuklar ve kafirler de girerler. Kadının masa gibi yüksek bir yerde oturması adaptandır. Böylece halkı daha iyi görür. Kadının kıbleye yönelerek hüküm vermesi mendubdur. Zira kıble en hayırlı cihettir. Kadı, makamına oturduğunda kendisini muvaffak kılması- verdiği hükümde isabet etmesi için Allah'tan yardım talep etmelidir. Dua ve niyazda bulun­malıdır. Hz. Peygamber evinden çıktığında şöyle dua ediyordu:

Allah'ın adıyla, Allah'a tevekkül ettim. Ey Allah'ım! Dalalete gitmek­ten veya götürülmekten, kaymaktan veya kaydırmaktan zulrn etmekten veya zulme uğramaktan, cahillik etmekten veya bana karşı cahillik edil­mesinden sana sığmıyorum. [134]

Kadı için hacib (kapıcı) edinmek mekruh, Muhaddir edinme caizdir. Hacib, hüküm zamanında halkı içeri sokmayan kapıcıdır. Kadının kapının açık olması, halkın kadıya müracaat edebilmesi için Böyle bir kapıcı edinmesi mekruhtur. Ancak kadı'nın kapısında izdiham söz konusu ise halkın düzgün bir biçimde kadının huzuruna girmesini sağlamak için ka­pıcı edinmesi mekruh değildir. Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

Allah bir kimseyi müslümanlann işleri üzerine vali kılar. Vali de on­ların ihtiyaçları, zaruretleri ve fakirlerinin önüne perde çeker. Dileklerine kulak asmaz ise Allah Teala da kıyamet günü o valinin ihtiyacı, zarureti ve fakirliği önünde perde çeker (dileklerini kabul etmez). [135]

Her hangi bir hükümdar, kapısını muhtaç, yoksul ve düşkünlerin yüzüne kaparsa, Allah'da göklerin kapısını onun hacet, yoksulluk ve düş­künlüğüne karşı kapar. [136]

Muhaddir'e gelince, muhaddir, davacı ve davalıları sıraya sokup on­ların isimlerini teker teker okuyarak kadı'nın huzuruna çağıran kişidir. Buna aynı zamanda nakib de denir. (Bugünkü tabirle mübaşir demektir) Kadının hükümdeki deliller birbirine ters düştüğü zaman, fakihlerle isti­şare etmesi mendub olur.

Kadı'nın üç hususta hasımlar arasında eşit davranması vaciptir:

1. Hasımların huzuruna girmeleri esnasında eşit davranması lazım­dır. Hasımlerden biri için ayağa kalkar da diğeri için kalkmazsa, bunun kalbi kırar. Şu halde her ikisi için de ayağa kalkmalı veya hiçbirisi için kalkmamalıdır.

2. Hasımları dinleme hususunda eşit davranmalıdır. İkisini de aynı gözle bakmalı, ikisinin de selamlarını almalı. Her ikisini de dinlemelidir. Şu halde her ikisini de aynı seviyede tutması gerekir onun aksi ise aksi olur.

3. Hasımların huzurunda oturmaları hususunda önüne oturmalı ve­ya her ikisini de yanına yaklaştırmalı veya hasımlardan birini sağma, digerini de soluna oturtmalıdır ki her ikisinin de kalbi hoş olsun. Zira Rasû­lü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Kim halk arasında hüküm vermekle görevlendirilirse, işaretiyle, mü­lahazasıyla, oturuşuyla onların arasında eşit davranmalıdır. Birine, ba­ğırıp ötekine bağırmasın. [137]

Kadı, önce davacıya, sonra da davalığa söz hakkı vermelidir. Davacı kadı'dan, davalı yemin teklif etmesini talep etmedikçe kadı kendiliğinden davalıdan yemin talep etmemelidir. Çünkü davalıdan yemin etmesini iste­mek davacının hakkıdır. Kadı'nın davalıya yemin teklif etmesi, davacının iznine ve talebine bağlıdır. Kadı hasımlardan her hangi birine delilleri tel­kin etmemeli, nasıl iddia edilmesi veya nasıl inkar edilmesi gerektiğini if­nam ettiren bir söz de sarf etmemelidir. Eğer böyle yaparsa hasımlardan birine meyi etmiş diğerine zarar vermiş olur ki bu haramdır. Kadı şahitleri sıkıştırmamalıdır. Söz veya işaretle onalara eziyet vermemelidir. Yani on­larla muaraza veya istihza etmemelidir. Çünkü böyle yapmak, insanları şahitlikten nefret ettirir. Şahitlik yapmaktan uzaklaştırır. Oysa insanların şahitlere ihtiyacı vardır.

Ne katibe ne de şahide (sakın) zarar vermiyesiniz. Eğer zarar verirseniz, o takdirde doğru yoldan çıkmış olursunuz. [138] Kadı ancak adaletini bildiği veya iki adil tezkiyecinin tezkiye etme­siyle adalet sabit olan kişilerin şahitliğini kabul edebilir. İki düşmanın bir­birleri aleyhindeki şahitliği, babanın evlada evladın babaya karşı şahitliği kabul edilmez. Zira düşmanların birbirlerine iftira atması, babanın evladı­na, evladın babasına müsamahakar davranması söz konusudur. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hain bir erkeğin hain bir kadın için zani bir erkeğin zani bir kadın için şahitliği kabul edilmeyeceği gibi, düşmanın düşman aleyhindeki şa-hidliği de kabul edilemez. [139] Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmekte­dir. Hasımlıkla itham edilenin de şahitliğinin kabul edilmesi caiz değildir. [140]

 

Kadının Hüküm Vermekten Kaçınması Gereken Durumlar

 

Kadı, şu on durumda hüküm vermekten kaçınmalıdır;

1. Öfkeli olduğu zaman

2. Acıktığı zaman.

2. Susadığı zaman.

4. Şiddetli şehvetin tesiri altında olduğu zaman.

5. Aşırı üzgün olduğu zaman.

6. Aşın sevinçli olduğu zaman.

7. Hasta olduğu zaman.

8. Küçük veya büyük abdest için sıkıştığı zaman.

9. Uyukladığı zaman.

10. Aşırı sıcak ve aşın soğuk olduğu zaman. Nefiste sarsıntı ve ızdı-rap meydana getiren benzeri haller de bunlara kıyas edilmiştir. Bunun için kadı, ahlakı kötüleştiği, fikrinde karışıklık meydana geldiği zaman da hüküm vermekten kaçınmalıdır. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hiçbir kimse kendisi öfkeli haldeyken iki kişi arasında hüküm ver­mesin. Buhârî, 6739. Bu hadisteki nehiy, kerahet üzerine hami edilmiştir. Şu halde insan, böyle durumlarda hüküm vermemelidir. Fakat kadı bu durumda hüküm verirse, hükmü geçerli olur. Kadı'nm bizzat alış veriş yapması mendub değildir. Kadı'nın kalbi esas mesleğiyle meşgul olmalıdır. Eğer satıcı veya alıcı kadı'ya suhulet gösterir, sonra da kadı'ya işi düşerse, kadı'nm kalbi ona meyi edebilir.

Kadı'nm kendisi, ortağı, asılları ve ferleri için hüküm vermesi:

1. Kadı'nın kendi nefsi için hüküm vermesi caiz olmadığı gibi, hü­kümde töhmet (itham) söz konusu olduğu için geçerli de sayılmaz. Zira kendi lehine hüküm verme ihtimali vardır.

2. Kadı'nın ortağı için hüküm vermesi de caiz değildir. Kendisinin ortağı olmasından ötürü, onun lehine hüküm vermesi söz konusudur.

3. Kadı'nm asıllan (anası, babası, dedesi, ninesi) veya fer'leri (çocuk­ları ve torunları) hakkında da hüküm vermesi de caiz değildir. Bunlar hakkında verdiği hükümler geçerli kabul edilmez. Çünkü burada itham ve sevgi ihtimali vardır. Ancak kadı, zikrettiğimiz bu kişilerin aleyhine hü­küm verirse, verdiği hüküm geçerli ve caiz olur. Zira burada itham söz ko­nusu değildir.

4. Kadı'nın düşmanı hakkında hüküm vermesi caiz değildir. Çünkü itham edilebilir. Ancak düşmanı lehine hüküm verirse, verdiği hüküm ge­çerli ve caiz olur. Zira burada itham edilme ihtimali yoktur. Kadı'nın bu nedenlerle bu kişiler hakkında hüküm vermesi yasaklandığında, bu kişiler hakkında halife veya başka bir kadı hüküm verir. Böylece hükümdeki it­ham ihtimali ortadan kalkmış olur. Kadı'nm hediye alması: Kadı'nın arala-nndaki ihtilaf ve anlaşmazlıklan halletmesi için kendisine müracaat eden­lerden az veya çok hediye alması caiz değildir. Bu kişilerin, kendisi kadı olmadan önce de kendisine hediye verme alışkanlıklan olsa bile onlardan hediye alması caiz olmaz. Bu kişilerin kadı'nın bulunduğu şehirde oturup oturmamaları da meseleyi değiştirmez. Zira davalılardan hediye kabul et­mek, genellikle tarafgirliğe ve sevgi göstermeye neden olur. Oysa islam, harama götüren her kapının kapatılmasını emretmiştir. Kadı'nm kadı ol­madan önce kendisine hediye verme itiyadında olmayan herkesten -kadı­nın yanında bir davası olmasa bile- hediye kabul etmesi de caiz değildir. Zira bugün olmasa dahi ileride onun davası olma ihtimali vardır. Bir de bu kişi, kadı olmadan önce kendisine hediye vermeyi adet edinmiş bir kişi değildir. Onun kadı'ya hediye vermesi, belki de ileride olabilecek bir davası içindir.

Ebu Humeyd es-Saidi şöyle rivayet ediyor:

Rasulullah (s.a.v.) Abdullah b. Lutbiye el-Ezdi isminde bir adamı zekat toplama memuru tayin etmişti. Bu memur işini bitirdiği zaman Ra-sulullah'a geldi ve şöyle dedi:

Ey Allah'ın Rasulü! Şu sizin zekat malınızdır. Bu da bana hediye verilmiştir. -Sen babanın ve annenin evinde otursaydm da sana hediye ve­rir miydi, vermez miydi baksaydın ya? Akabinde zevalden sonra ki bir na­mazın ardından ayağa kalktı. Kelime-i Şahadet getirdi ve Allah'a layık ol­duğu sıfatlarla sena etti. Amma ba'dü (sözün bundan sonra şudur) deyip şu hutbeyi irad etti: Bu amilin yani bu memurun hali nedir? Ben onu bir işe memur tayin ediyorum. Sonra bana gelip hesap verirken "Şu sizindir, bu bana hediye verildi' diyor. O, babasının ve anasının evinde otursaydı da ona hediye verilir miydi, verilmez miydi baksaydı ya? Muhammed'in nefsi elinde bulunan (Allah)a yemin ederim ki her hangi biriniz devlet-mil-let malından hainlik yapıp haksız bir şey alırsa, muhakkak kıyamet gü­nünde o çaldığı malı boynu üzerinde taşıyarak getirecektir. Öyle bir halde­ki çaldığı şey bir deve ise deve iniltisi olduğu halde bir sığır ise bağırması olduğu halde, bir davar ise melemesi olduğu halde bunların her birini boynunda taşıyarak getirecektir. Ben (emr olunduğum şeyi sizlere) tebliğ ettim. Ondan sonra Rasulullah (s.a.v.) elini, bizim kendisinin koltuk altı beyazlığını göreceğimiz derecede yukarı kaldırdı." Şöyle buyurmuştur:

"Devlet memurunun hediye alması hırsızlıktır. [141]

Bu hükümler kadının yanında davası bulunan kimselerden gelen hediyeler hakkındadır. Fakat kadı'nın yanında davası olmayan ve kadı ol­madan önce de ona hediye verme itiyadında olan bir kişinin verdiği hedi­yeyi kabul etmek kadı için caizdir. Ancak bu hediyenin sayı veya keyfiyet bakımından daha önceki hediyelerden fazla olmaması gerekir. Eğer bu he­diye sayı ve keyfiyed bakımından o kişinin kendisine kadı olmadan önce verdiği hediyelerden fazla ise, o hediyenin kabul edilmesi kadı için caiz ol­maz. Bir de hediye konusundaki bu hüküm veren kişinin belli bir kasdı-nın olmamasıyla kayıtlıdır. Eğer bu hediye ile haksız hüküm vermesi veya gereken hükmü vermekten imtina etmesi amaçlanıyorsa, bu rüşvettir. Rüşvet ise en büyük günahlardandır.

Zira Rasûlü Ekrem (s.a.v.) den Sevban şöyle rivayet ediyor:

Rasulıdlah (S.a.v.) rüşvet verene de rüşvet alana da aralarında elçi­lik yapana da lanet etmiştir. [142]

Kadı kendisine verilen ve haram olan hediyeyi mülk edinemez. Onu derhal sahibine iade etmesi vaciptir. Eğer sahibine iade edilmesi mümkün olmazsa, onu Beyt'ul mal'a vermesi gerekir. Zira bu meşru olmayan bir ka­zançtır. Onu mülk edinmesi haramdır. Kadı'nın hasımlardan herhangi bi­rinin davetine icabet etmesi, dava sona ermeden caiz değildir. Bu ziyafet davetinin, kadı'nın görev yaptığı vilayetin dışında olması da meseleyi de­ğiştirmez. Zira kadı'nın hasımlarından birinin ziyafet davetine katılması, ona meyi etmesine sebep olabilir. Kadı'nın davacı ve davalı olmayan kişile­rin davetine katılması kadı'nın davetlere katılması ister adeti olsun, ister olmasın, caizdir, hatta mendubdur. Zira davetlerin bir kısmı düğün bir kısmı da sünnet gibi genel davetlerdir. Bu devletlerde her davet edinmek­tedir. Kadı'nın hasta ziyaretlerine cenaze merasimlerine katılması da men­dubdur. Zira burada insanların gönüllerini almak, Allah'a yakınlaşmak bahis mevzudur. Kadı, herhangi bir davada karar verir. Sonra bu kararı­nın Kur'ana mütevatir hadise, sahih olan ahad hadise veya asi ile ferd ara­sındaki ayrılığı giderecek kadar kesin olan kıyas-ı celiye muhalif olduğunu görürde kendisinin veya başkasının tashihi ile bu kararından dönüp yeni bir karar verirse, daha önce verdiği hüküm nakz edilir. Kadı'nın daha önce verdiği hüküm üzerine terettüb eden asılların tashih edilmesi vaciptir. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kim bizim şu işimizin (dinimizin) içinde, ondan olmayan bir şeyi ih­das ederse o (ihdası) merduddur. [143]

Hz. Ömer, parmakların yararlarını dikkate alarak diyet hususunda parmaklar arasında farklılık yapmıştır. Kendisine Hz. Peygamber'in par­makların diyeti hususunda eşit hüküm verdiği bildirilince, kendi kararın­dan dönmüştür. El-Hattabi, el-Mealim, Ömer bunu Abdülaziz, bir ayıp (kusur) nedeniyle geri verilen köle ile beraber haraç da verilmesi gerektiği­ne hükmetti ve Hz. Aişe'den Rasulullah'ın 'Haraç kefaletledir' buyurduğu­nu rivayet edince, Ömer b. Abdülaziz kendi görüşünden vaz geçti. İmam Şafii, Müsned, Hz. Ali, Kadı Şureyh'in biri ana bir kardeş olan iki amca oğ­lu ile ilgili olarak 'Mal kardeşe aittir' şeklinde verdiği hükmü nakz etmiştir. Kadı Şureyh bu hükmü "Rahim sahipleri, Allah'ın kitabında birbirleri­ne (mirasçı olma bakımından) daha yakındırlar. [144] ayetinden çıkardığını söyleyince Hz. Ali ona şu ayeti okuyarak cevap vermiştir:

Babası, annesi ve evladı olmadığı halde vefat eden bir erkek ve­ya kadının erkek veya kız kardeşi varsa, vasiyeti ve borcu çıktıktan sonra onların her birine terekenin altıda biri düşer. [145]

Kadı'nın verdiği birinci hüküm içtihada veya gizli kıyasa dayanıyorsa, bu hükümden vazgeçip yine ictihad veya gizli kıyasa dayanarak ikinci bir hüküm daha verirse, birinci hükmü nakz edilmez. Ancak bundan son-1 raki meselelerde ikinci hükmü geçerli olur. Zira her iki hükmü de zan du­rumdadır. Dolayısıyla biri diğerinden daha evla değildir. Eğer zanların bir kısmını diğerini nakz edeceği kabul edilirse, hiçbir hüküm devam etmez. Kanunlar istikrar bulmaz. İşte bu nedenle 'İctihad' ictihad ile nakz edil­mez" kaidesi çıkmıştır. Bu kaideye binaen birinci hüküm, geçerliliğini mu­hafaza eder. Nakz edilmez. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer ölünün ana-baba bir olan kız kardeşini -Feraiz ilminde el-müşterek diye bilinen mese­lede- mirastan mahrum etmiştir.

Bu mesele şu şekildedir:

Ölen bir kişi geride kocasını annesini, ana bir erkek kardeşlerini ve baba bir kardeşlerini bırakıyor. Feraiz kaidelerine göre burada koca, malın yansını alır. (Çünkü ölenin çocuğu yoktur) anne malın altıda birini, ana bir kardeşler malın üçte birini alır. Ana-baba bir kardeşe ise bir şey kal­maz. Çünkü o asabedir. Yani pay sahipleri hisselerini aldıktan sonra geri­ye kalan onundur. Oysa burada geriye bir şey kalmamıştır. İşte bu mese­lede Hz. Ömer önce bu şekilde hükm etmiştir. Sonra bu hükümden vaz­geçmiştir. Ana-baba bir olan kardeşle ana bir olan kardeşleri mirasın üçte birine ortak yapmıştır. Kendisine 'Daha önce neden başka şekilde hük­mettin?' diye sorulunca

Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir:

Önceki hükmümüz de geçerlidir. Şimdi ki hükmümüz de geçerlidir. Kadı'nın hükmü kadılık yönünden mi yoksa diyanet yönünde mi nafizdir? Kadı bir meselede şer'an sahih olan delile dayanarak hüküm verdiğinde o-nun hükmü kaza yönünden de diyanet yönünden de geçerlidir.

Yani kadı, Şer'i bir delile dayanarak hüküm verirse, lehine hüküm verilen kişinin o malı alması zahiren ve batinen helal olur. Eğer davacı da­vasında haksız ise, kadı da onun getirdiği delillere göre hüküm vermişse, bu hüküm her ne kadar zahirde ve kadılık yönünden geçerli ise de diyanet yönünden geçerli değildir. Yani davacının itiraz etmesi gerekir.

Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz ben (de sizin gibi) bir insanım zaman olur ki bana (sizden iki) hasım gelir de bazınız (haksızken) meramını diğerinden daha düzgün ifade etmiş olabilir. Ben de bu düzgün ifadeyi.doğru zan ederek onun lehi­ne hükmedebilirim. Bu bakımdan kimin lehine bir müslimin (ve gayr-i müslimin) hakkı ile hükm ettimse (bilsin ki) bu hak ateşten bir parçadır. [146]

Alimlerin bu hadisten çıkardıktan hükümler şunlardır:

1. Alimler bu hadisten, haksız olduğu halde bir müslürnanla müca­dele edenin günahkar olduğu ve aldığı malın haram olduğu hükmünü çı­karmışlardır.

2.  Bir davayı kazanmak için batıl bir delile baş vuran kişinin -kadı hükmetse bile Allah katında günahkar olduğu, aldığı malın haram olduğu hükmünü çıkarmışlardır.

3. Müçtehidin içtihadında hata etmekle günahkar olmayacağı hata­sına rağmen ecir alacağı bununla beraber müçtehidin hükmünün haramı helal kılmayacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zira Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur:

Bir hakim hüküm vereceği zaman hakkı arayıp da hükmederse ve hükmünde de isabet ederse o hakime iki ecir vardır. (Hakkı aramak ve hakka isabet ecirleri) Eğer hükm edeceği zaman hakkı arar fakat hata ederse bu hakime de bir ecir vardır, (hakkı aramak ecri). [147]

Nesâi, Kadı'nın hükmünün 'kaza yönünden geçerli, diyanet yönün­den geçersiz olması, kaidesinden çıkan meseleler:

1. Bir erkek, yalan yere bir kadının hanımı olduğunu iddia etse ve bu hususta da deliller getirse, kadı da delillere göre de hüküm verse, Ka­dı'nın verdiği hüküm ile o adamın o kadından istifade etmesi helal olmaz. O kadının kendisini o adamın istifadesine sunmaması farz olur.

2. Bir kişi, haksız yere başkasının malında hakkı olduğunu iddia et­se, kadı da onun lehine hüküm verse, kadı'nın hükmüyle o mal o kişiye helal olmaz. O kişi, kadı'nın hükmü ile o malı din yönünden mülk edine­mez. O malı asıl sahibine geri vermesi farzdır.

3. Bir ortak şufa hakkını iskat ettiği halde şufa hakkı iddia eder ve bu hususta delil getirirse, kadı da delile istinaden onun lehine hüküm ve­rirse, o kişi din yönünden şufa hakkına sahip değildir. Şu halde zahiren her ne kadar şufa sahip olsa da, din yönünden (Allah katında) şufa hak­kına sahip değildir.

 

Kadının Kendiliğinden Azl Olması Veya Azl Edilmesi:

 

Kadının halife tarafından azl edilmesi söz konusu değildir. Ancak şu sıfatlardan biri kadıda bulunursa kendiliğinden azl olur.

1. İrtidat ederse (islam dininden çıkarsa) islam dininden çıkan kişi kafir olur. Kafir ise Müslümanlar üzerinde herhangi bir velayeti (hakimiye­ti) yoktur.

Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah elbette kafirler için müminlerin aleyhine bir yol (fırsat) kılmayacaktır. [148]

2.  Ehliyeti yok olursa:

Ehliyet şu durumlarda yok olur. Kadı delirirse veya sürekli baygınlık geçirirse veya iki gözü kör olursa veya dilsiz olursa veya sağır olursa veya ictihad ehliyeti ortadan kalkarsa veya gaflet ve unutkanlığa maruz kalırsa kadının ehliyetlini yok olur. Verdiği hükümler geçersiz olur. Zira kaza yö­nünden ehliyeti kaybetmiştir. Bir de kadılıkta vacib olan bir şeyi yerine ge­tirmekten kendisini aciz bırakan hastalık sebebiyle de kadı kendiliğinden azl olur.

3.  Fasık olursa:

Kadı fasık olduğunda kendiliğinden azl olur. Zira fasıklık, velayete aykırıdır. Bu zaruret kadısı, dışındaki kadılar için geçerlidir. Zaruret kadı­sı, kuvvet sahibi bir sultanın atadığı (zoraki) kadıdır. Bu durumlarda her hangi biri nedeniyle azl olan kadı daha sonra bundan kurtulursa, mesela sağırlığı giderse ve ya hastalıktan iyileşirse veya fasıklıktan kurtulursa, kadılık sıfatı geri gelmez. Çünkü o, mertebesinden düşmüştür. Ancak yeni bir tayin ile o mertebeye gelebilir. Zira bir şey batıl olduğunda kendiliğin­den sahih olmaz.

 

Kadının Halife Tarafından Azl Edilmesi:

 

1. Kadıda kendiliğinden azl olunmasına neden olan sıfatlar bulun­madığı halde halife başka nedenlerden dolayı kadıyı azl edebilir. Mesela pek çok kişinin şikayet etmesi sebebiyle halife kadıyı azledebilir. Rivayet edildiğine göre bir topluluğa namaz kıldıran bir imamı, kıble tarafına tükürdüğü için Hz. Peygamber azl etmiştir.[149] Bir imam, kıble tarafına tükür­düğü için azl edilebiliyorsa, benzer sebeplerden ötürü kadının azl edilmesi daha uygundur.

2. Halife, kadıdan daha üstün birini gördüğünde müslümanlara bu meziyeti kazandırmak için-kadıyı azl edebilir.

3. Kadının azl edilebilmesi müslümanların maslahatına olursa me­sela kadı'nın ayarında veya kadı'mn ayarına yakın bir kişi de bulunursa, imamın kadıyı azl etmesi caizdir.

4. Yukarıda saydığımız sebeplerden biri olmadığı halde halifenin keyfi olarak kadıyı azl etmesi haramdır. Çünkü bu faydasız ve yasaklan­mış bir harekettir. Fakat buna rağmen halife keyfi olarak kadıyı azl ederse azl -onun yerine geçecek kadılığa elverişli birisi varsa- imama itaat ilkesi­ne riayeten geçerli olur. Eğer onun yerine kadılık yapacak uygun birisi yoksa, halifenin kadı'yı azl etmesi geçerli olmaz. Çünkü bunda müslü­manların herhangi bir maslahatı olmadığı gibi aynı zamanda müslüman­ların zararı söz konusudur.

Kadı'mn azli ne zaman tamamlanır? Azl haberi kadı'mn kulağına gelmeden önce kadının azli tamamlanmış sayılmaz. Çünkü kadı azl edildi­ğinden haberdar değildir. Ancak azl haberi kendisine ulaştığında azl edil­miş olur. Yani azl haberi kendisine ulaşmadan önce vermiş olduğu hü­kümler geçerli kabul edilir. Halife, kadıya azledildiğini bildiren bir mektup yazsa, kadı da bunu okursa azledilmiş olur. Hatta bu mektubu kadıya başka birisi okumuş olsa dahi kadı azl olur. Zira her iki durumda da azl haber ilk kadıya ulaşmış sayılır. Bundan sonra kadının hüküm vermesi söz konusu değildir. Verdiği hükümler geçerli sayılmaz. Kadının kendini azletmesi caizdir. Zira kadı imamın vekilidir. Vekil ise kendisini vekaleten azl etme yetkisine sahiptir. Öyleyse kadı da kendini kadılıktan eğer kesin­likle kadılık için tayin edilmişse, yerine geçip kadılık yapacak başka birisi de yoksa, kadının kendini azl etmesi geçerli sayılmaz. Zira böyle bir du­rumda kadılık yapması onun üzerine farzdır.

İmamın ölümüyle kadının azl olunmayacağı:

İmam (halife) ölür veya imamlıktan çekilirse kadı azl olunmaz. Çün­kü yargıyı tatil etmekte müslümanlar için zarar söz konusudur. Hakimin çekilme isteğini başkana iletmesi, başkasında bunu kabulü gerçekleşir. Hakimin "Ben kendimi görevden çektim" demesi ile görevi sona ermez.

 

SEKSEN BEŞİNCİ BÖLÜM

 

BEYYINELER

 

Davanın tarifi: Dava lugatta 'talep etmek' anlamına gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Orada onlar için (her çeşit) meyveler ve taleb ettikleri bütün arzulan bulunur. [150]

Davanın şer'i manası ise manası ise katında başkasının üzerinde bir hakkın vacib olduğunu haber vermektedir. Davanın çoğulu ise, Devi veya devadır.

Beyyinenin tarifi: Beyyine lugatta, apaçık hücceti (delil) anlamına gelir ki bu izah ve keşfetmek demektir. Şahitlere seran beyyine denir. Zira hak onlarla ortaya çıkar. Davaların ve beyyinelerin meşruiyetine hem Kur'an hem de sünnet delalet etmektedir.

Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Aralarında hükm olunmak üzere Allah ve Rasûlü'ne çağırıldık­ları zaman onlardan bir grup derhal dönüp gider.[151]

(Ey Muhammedi) Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlan görmedin mi? Aralarında hükm etsin diye Allah'ın kitabına çağırtıyorlar da onlardan bir grup yüz çevirip dönüyorlar. [152]

Davaların ve beyyinelerin meşruiyetine delalet eden hadisler de şunlardır.

Eğer insanlara (beyyinesiz, şahitsiz) yalnız iddiaları ile haklan verilir olsaydı, bir takım insanlar diğerlerinin kanlarına ve mallarına (sahip çık­mak için) muhakkak iddiaya kalkışırlardı. [153]

Eş-as b. Kays şöyle anlatıyor: Benimle bir kimse arasında Yemen'de münakaşalı bir arazi vardı. Ben o kimseyi Rasulullaha şikayet ettim, Rasulullah bana şöyle sordu: - Bir delilin var mı? Hayır!  Öyleyse onun yemin etmesini iste (ona yemin düşer). Müslim, 138. Başka bir rivayette Hz. Peygamber, Eşab b. Kays'aya iki şahid getirirsin. Yahut da o kişi yemin edip malı alır demiştir.

Müdde ile müddea aleyhin tarifi ve aralarındaki fark: Müdde'i sözü zahire muhalif olan kişidir. Müddea aleyh ise sözü zahire muvafık olan kişidir. İkisi arasındaki fark da şudur: Müddei, müddea aleyh'in üzerinde olan bir hakkı iddia etmektedir ki bu zahire muhaliftir. Zira asi olan zim­metin beraatıdır. Müddea aleyh de kendisi aleyhine yapılan iddiayı inkar eden, redd eden kişidir ki asi olan da budur. Yani beraattır. Beraat, müd­dea aleyhin müddei beyyine ile onu isbat edinceye kadar yanındadır.

Delil getirmenin müddeiye yemininde müddea aleyhe ait olmasının hikmeti: Müddei'nin iddiası zahire muhalif olduğundan onun tarafı zayıf­tır. Bu nedenle kuvvetli hüccet getirmekle mükellef kılınmıştır. O da bey-yinedir. Müddea aleyhin tarafı ise kuvvetlidir. Zira as onun yanındadır ki bu da beraettir. Bu yüzden de ondan gelen zayıf hüccet kabul edilir. Bu zayıf hüccet ise yemindir. Beyyinenin kuvvetli, yeminin zayıf hüccet sayıl­masının nedeni, yemin eden bir kişinin, yalan yere yemin etmekle itham edilebilmesidir. Zira insan nefsine uyup menfaatine meyi edebilir. Fakat şahit böyle değildir. Çünkü şahit itham edilmez. Çünkü kendi nefsi için değil, başkası için şahitlik yapmaktadır. Nitekim bu durum daha önceki bir hadiste geçmişti.

Ben duyduğuma göre hükm ederim. Davanın sahih olması için gereken şartlar:

1. Dava malum olmalıdır. Yani müddei, iddiasını açıklamalıdır. Mesela müddei 'Falan adam benim yakınımı kasden öldürdü' veya 'Falan adam benim yakınımı yanlışlıkla Öldürdü veya falan adam benim yakınımı falan adamla ortaklaşa kasden öldürdü şeklinde açık ifadeler kullan­malıdır. Eğer müddei mutlak şekilde falan adam benim yakınımı öldürdü dese kasden mi öldürdüğünü açıklamazsa davası kabul edilmez.Ancak kadının müddeiden açıklama talep etmesi sünnettir. Müddeinin davayı açıklaması neden vaciptir? diye sorulacak olursa buna şöyle cevap verilir. Çünkü hüküm durumlara göre değişiklik arz eder. Mesela kasten adam öldürmenin hükmü ayrıdır.

2. Dava ilzam edici olmalıdır. Bu bakımdan kabzetmek olmaksızın mutlak hibe etme davasına bakılmaz. Mesela müddei falan adam bana bir mal hibe etti derse bu dinlenilmez; Zira hibe ancak kabzetmekle lazım olur. Fakat müddei bana hibe edenin izniyle kabzettim derse davasına bakılır müddei kimler aleyhine dava açtığını bildirmelidir. Mesela müddei şu üç kişiden biri benim yakınımı öldürdü derse hangisinin öldürdüğünü söyleyinceye kadar kadı onun davasına bakmayı kabul etmez. Zira davasında açıklık yoktur.

3. Müddei kadıdan o üç kişiye yemin ettirmesini isterse kadı bunlar­dan yemin talep edemez. Zira müddeinin davası sahih değildir.

4. Müddei mükellef olmalıdır. Yani akıl-baliğ olmalıdır. Bunu için çocuğun veya delinin davası dinlenilmez.

5. Müddei ve müddea aleyh eman almayan harbi bir kafir ol­mamalıdır. Çünkü harbi bir kafir eman almadan önce ne kısasa ne de baş­ka bir hükme müstehak olur. Zira onun hakları tamamen kıymetsizdir.

6. Dava başka bir dava ile ters düşmemelidir. Mesela müddei falan adam benim yakınımı kasten öldürmüştür dese sonra başkasının ona or­tak olduğunu söylerse veya başka birini öldürmüştür dese ikinci iddiası dinlenilmez; Zira burada birinci davanın yalanlanması söz konusudur .An­cak müddea aleyh onu tasdik ederse durum değişir. Müddea aleyh ikrarı ile muaheze edilir ve dava kabul edilir. Bir davada bu şartlar bulunduğun­da kadının o davaya bakması gerekir. Bundan sonra kadı müddeiden id­diasını isbat edecek beyyine ister. Eğer müddei beyyine getirirse kadı da onun lehine hüküm verir. Mükelleflerin fiilleri seri ahkamın taalluku bakımından dört kısma ayrılır:

 

Birinci Kısım:

 

Teşri kılınan ahkamdan maksad toplumun maslahatıdır. Hükmü Al­lah'a mahsus bir haktır ve mükellefin burada muhayyerliği söz konusu değildir. Bu hükümlerin tenfizi idareciye (Devlet başkanına) aittir. Burada hüküm kadı katında açılacak bir davaya tevakkuf etmez. Bunun misalleri şunlardır:

1. Namaz, oruç, haç gibi katıksız ibadetlerdir. Aynca da iman ve islamdan istinad ettikleri noktalardır. Bu ibadetler sadece dininin ikame edilmesi maksadıyla teşri kılınmışlardır. Dinin ikamesi ve toplumun i-damesi için zaruridir.

2.  Zekat ve fıtır sadakası gibi mali ibadetlerdir. Bunlar Allah'a yak­laştırması yönünden ibadet, başka bir yönden de bir nevi vergi manası manasını taşırlar.

3. Zirai araziler üzerine farz kılan vergiler. Bu araziler ister öşür is­ter haraç arazileri olsun mesele değişmez. Bu vergiler toplumun mas­lahatına sarf edilmek üzere alınır.

4. Cihad nedeniyle elde edilen mallar ve yer altında bulunan hazine ve madenler üzerine farz olan vergiler.

5. Kamil ukubetlerin bazıları bunlar zina haddi, hırsızlık cezası ve y-er yüzünde fesad çıkaran bağıların cezasıdır.

6. Eksik ukubetlerden olan katilin, öldürdüğü yakınının mirasından mahrum kılınması. Buna kasır ukübat denilmiştir. Çünkü bu bedeni ve mali ukubetlerden değildir. Bu kişinin adamı öldürmesiyle müstehak ola­cağı bir haktan (mirastan) men edilmesidir.

7. İbadet manası taşıyan ukubetlerin cezası: Bunlar yemini zıhar ve kazaen öldürmenin kefaretleri gibi cezalardır. Bunlarda ibadet manası vardır. Çünkü ukubetlerin cezası, ibadet olan oruç, sadaka ve köle azad etmek suretiyle eda edilir. Yukarıda saydığımız ukubetler Allah'ın halis haklan olduğundan dolayı bunların meşru (teşri) kılınması, genel olarak insanların maslahatı içindir. Mükellef, bunlardan herhangi birini iskat edemez. Zira mükellef, ancak kendi hakkını iskat edebilir. Bunlar ise mükellefin değil, Allah Teala'nın halis haklarıdır. Kadı'nın bu tür davalar­da hüküm vermesi, mükellefin dava açmasına bağlı değildir. Mükellef da­va açsa da açmasa da kadı bu davalarda hüküm verir.

 

İkininci Kısım:

 

Bunlar hem toplumun, hem de mükellefin maslahatı için teşri kılın­mıştır. Ancak burada toplumun maslahatı daha belirgindir. Bu bakımdan burada Allah'ın hakkı, mükellefin hakkından daha fazladır. Bu kısma dahil olan davalann hükmü de katıksız Allah'ın hakkı olan davaların hük­mü gibidir. Mükellef burada hükmü iskat edemez. Kadı'nın hükmü ver­mesi de mükellefin dava açmasına bağlı değildir.

 

Üçüncü Kısım:

 

Bunlar sadece mükellefin maslahatı için meşru kılınmıştır. Bu kıs­ma giren davalann hükmü katıksız mükellefin hakkı olan bir meselenin hükmü gibidir. Buna şöyle bir misal verelim: Başkasının malını telef eden bir kişi telef ettiği malın mislini veya kıymetini vermekle mükellef kılınır. Bu, mal sahibinin katıksız bir hakkıdır. Rehine olarak verilen malın ise re­hine alanın yanında alı konması rehine alanın hakkıdır. Alacağını istemek de alacaklının katıksız hakkıdır. Hikmet sahibi olan Sari bu haklan sahip­leri için tespit etmiş. Bunlann sahiblerine bu haklar hususunda muhay­yerlik vermiştir.

Kadının bu meselelerde hüküm vermesi, hak sahibinin dava aç­masına bağlıdır. Bu meselelerde kadı kendiliğinden hak sahipleri adına dava açıp hüküm veremez.

 

Dördüncü Kısım:

 

Bunlar, mükellefin ve toplumun maslahatı için meşru kılınmıştır. Ancak bunlarda mükellefin maslahatı daha belirgindir. Bu kısma dahil olan meselelerin hükmü de üçüncü kısımdaki meselelerin hükmü gibidir. Yani mükellefin katıksız hakkı olan meseleleri gibidir. Mükellef burada muhayyerdir. İster hakkını alır. İsterse de hakkından vazgeçer. Buna kasden adam öldürme ve zina iftirası atmayı misal olarak verebiliriz. Kadının bu meselelerde hüküm vermesi için hak sahibinin dava açması gerekir.

İmam Nevevi, el-minhaç isimli eserinde şöyle diyor: Kasden adam öl­dürme ve zina iftirası atma suçları hakkında ceza verilmesi için hak sahibinin kadı katında dava açması şarttır. Zira maktulün velisinin katili affedip kısastan vazgeçme hakkı vardır. Yine kendisine zina iftirası atılan erkek ve kadının da iftiracıyı affetme yetkisi vardır. Bazı alimler, zina if­tirasının cezasında Allah'ın hakkının daha galip olduğunu ve bu nedenle de kadının bu meselede hüküm vermesi için hak sahibinin dava aç­masının şart olmadığını söylemişlerdir. Buna binaen kendisine zina if­tirası atılan erkek veya kadın, kendi hakkından vazgeçemez. Yani iftira atan kişiyi affedemez. İftiracıyı cezalandırması gerekir. Beyyine getirmek Müddei'ye, yemin ise inkar edene aittir.

Şahitlere beyyine dendiğini hakkın onların şehadetiyle sabit ol­duğunu söylemiştik. Başkasının üzerinde hakkı bulunduğunu iddia ettiği için beyyine getirmek müddei'ye aittir. Müddei'den şahid istenmesinin se­bebi, onun tarafının zayıf olmasıdır. Çünkü o, asim hilafını iddia etmek­tedir. Asi ise zimmetlerin, başkasının hakkından beri olmasıdır. Bu bakımdan müddei beyyine getirmek zorundadır. Beyyine getirdiğinde hak­kını isbat etmiş olur. Yemin ise müddea aleyh'e aittir. Yemin, Allah veya Allah'ın sıfatlanndan biriyle yapılır. Müddea aleyh'ın tarafı kuvvetli olduğu için yeminle mükellef kılınmıştır. Müddea aleyh yemin ettiğinde, aleyhine açılan dava düşer. Yemin zayıf bir hüccet olmakla beraber atı-ı asli ile tak­viye edildiğinden, yeterli olur. Müddea aleyhin bir defa yemin etmesi yeter­lidir.

Beyylnnenin müddei'ye yeminin ise müddea aleyh'e ait olduğunun delili şu hadisi şeriftir:

Beyine muddeiye yeminde müddea aleyhe düşer. [154]

Müddei davası ile ilgili beyyine getirdiğinde kendi müddea aleyh'ten yemin talep etmeden onun lehine hüküm verir. Müddet aleyh kadıdan müddeinin yemin etmesini taleb edemez. Zira bir hüccet getiren müd-deiden ikinci bir hüccet istenmez.

Müddei beyyinesi olmadığı veya şahitleri öldüğü için beyyine getir­mekten aciz olduğumda kadı müddea aleyhten müddeinin iddiasının doğ­ru olmadığına dair yemin taleb eder. Eğer yemin ederse kadı onun beraa-tine hüküm verir. Müddeinin beyyinmesi olmazsa müddea aleyhte yemin etmekten kaçınırsa yemin etme hakkı muddeiye geçer. Kadı iddiasmn doğ­ru olduğuna dair müddeiden yemin taleb eder. Müddei yemin ettiğinde kadı onun lehine hüküm verir. Zira Hz. Peygamber şöyle yapmıştır:

İbn Ömer şöyle rivayet ediyor:

Rasûlullah (s.a.v.) (müddea aleyh yemin etmekten imtina edince) yemini muddeiye redd etmiştir, (döndürmüştür). [155] Reddedilen yeminin hükmü ikrar gibidir. Zira müddea aleyhin yemin etmekten imtina etmesinden sonra müddei yemin etmek suretiyle o hakkı elde eder. İşte bu şekilde hasmının o hakkın ona ait olduğunu ikrar etmesi gibi olur. Şu halde müddei yemin ettikten sonra artık o hakim is-batı veya ibra edilmesi hususunda getirilen hüccete itibar edilmez. Eğer müddei de yeminden imtina ederse yeminden imtina etmesi de bir özrü de yoksa hakkı düşer. Eğer müddea aleyh mazereti olmaksızın susarsa yine yemin muddeiye tercih edilir. İki kişiden her biri aynı şeyin kendisine ait olduğunu iddia ederse her ikisi de beyyineleri yoksa fakat o şeyi birinin elindeyse elindeki olan şeyi yemin ederek o şeye sahib olur. Bir de buna ters düşecek bir beyyinede yoktur. Eğer o şey ikisinin elinde bulunuyorsa ve hangisine ait olduğuna beyyine yoksa ikisi de yemin eder ve araziye or­tak olurlar.

 

SEKSEN ALTINCI BÖLÜM

 

ŞAHİTLİK

 

Şahitliğin tarifi: Şahadet kelimesinin çoğuludur. Hazır olmak anla­mına gelen şuhud'dan (şehide) kelimesinin mastarıdır. Lügatta kesin ha­ber, anlamınadır. Şer1 an, kaza, yani yargı meclisinde şahadet lafzını kulla­narak, bir hakkın isbat edilmesi için doğru sözlü şahsın verdiği haberdir.[156]

Rüknü: "eşhedü" şahitlik ederim. 'Tanıklık ederim." lafzından ibaret­tir. Çünkü naslar bu lafzın kullanılmasını şart koşmuştur. Zira bu konu­daki Kur'anı emir, bu lafzı zikrederek varit olmuştur. Ayrıca bu lafzın kul­lanılması ile te'kld dahileri derecede ifade edilmektedir. Şahitlik eden bir kimsenin "Şahadet ederim" lafzı, yemin lafızları arasındadır. Bir de bu la­fız, şahit olmak, yani bir şeye muttalip ve vakıf olmak manasını da ihtiva etmektedir. Eğer şahitlik ettim" diyecek olsa, caiz değildir. Zira bu lafız mazidir. Haber vermek için kullanılır. Şahadetle kasıt ise, hali hazırdaki durumu haber vermektedir. [157] Şahitliğin meşruiyetinin delili Kur'an, Sün­net ve icma'i ümmet ile sabit olmuştur. Ayet ise şöyledir:

Erkeklerinizden iki kişi şahid tutun. [158] "Sakın şahit­liği gizlemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkardır. [159]

Şahitliğin meşru olduğuna delalet eden hadislere misal olarak şu hadis-i şerifi zikredebiliriz:

Eş-as b. Kays şöyle rivayet ediyor:

Benimle bir kişi arasında bir kuyu hakkında anlaşmazlık vardı. Me­seleyi Hz. Peygambere arz ettik. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: 'Ya sen iki şahid getirirsin, yahut o yemin eder. [160]

îcma gelince: Şahitliğin meşru ve aynı zamanda müstehab olduğu hususunda icmaya edilmiştir ve hiçbir alim buna muhalefet etmemiştir. Şahitliğin meşruiyetinin hikmeti: Hakların korunması ve isbat edilmesidir, Eğer şahitlik meşru kıhnmasaydı hakların çoğu zayi olur, isbat edilmesi zorlaşırdı. Böyle bir durum ise İslamm hedefine ters düşer. Zira İslam hakların nizasız ve mücadelesiz bir şekilde sahiplerine tevdi edilmesini is­ter. Bunun için şahitliğin meşru kılınması hem ihtiyaç hem de maslahat gereğidir- Hakkında şahitlik yapılan meseleler Allah'ın hakkı ve kulun hakkı olmak üzere ikiye ayrılır:

1. Allah'ın hakkı hususunda kadınların şahidliği kabul edilmez. An­cak erkeklerin şahitliği kabul edilir. Zira kadınlar genellikle şüpheden unutkanlıktan, hatadan hali değildirler. Oysa bu haklar hususunda ihti­yatlı davranılması gerekir.

2. Allah'ın haklan üç çeşittir:

a. En az dört şahitle sabit olan haklar mesela zina bunlardan biridir ve en az dört şahitle sabit olur.

Allah Teala şöyle buyuruyor:

Namuslu kadınları (zina ile) itham ettikleri halde dört şahid ge­tiremeyen kimselere iftira cezası olarak seksen vurun. [161]

Görüldüğü üzere Allah'ı Teala burada cezayı, dört şahidin şahadeti­ne bağlamıştır. Bu da zinanın anca dört şahitle sabit olacağına delalet eder. (İster kadın, ister erkek olsun, her hangi bir müslümam zina ile itham eden kişi, kendisinden başka üç şahit daha getiremezse ona kazf haddi tabik edilir) Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

Kadınlarınızdan fuhuş (zina) işleyenlerin aleyhinde aranızdan dört şahid tutun. [162]

İlk hadisesi (Hz. Aişe'ye yapılan zina iftirası) hususunda da Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

O (iftirayı ata) nlar bu sözlerine karşı dört şahit getirmeli değil­ler miydi? Madem şahitleri getiremediler. O halde onlar Allah nezdin-de yalancıların ta kendileridir. [163]

İşte bu ayet de zinanın sabit olması için en az dört kişi gerektiğine delalet eder. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de bunu des­teklemektedir. Sad b. Ubade, Hz. Peygambere şöyle dedi:

Ey Allah'ın Rasulü! Şayet ben birini ailem ile birlikte bulmuş olsam artık dört şahit getirinceye kadar ben o adama dokunamayacak mıyım? -Evet! -Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ediyorum ki hayır. Asla! Ben, bundan önce o adamı muhakkak kalıçla vururum -Seyidiniz (Efendiniz) ne diyor. Kulak verin, dinleyin! Muhakkak o çok kıskançtır. Gayurdur. [164]

Rasulullah (s.a.v.) bu sözünü namuslu kadınları (zina ile) itham et­tikleri halde dört şahid getirmeyen kimselere (iftira cezası olarak) seksen değnek vurun. (Nur, 4) ayeti nazil olduktan sonra söyledi. Sonra eşlere genişlik olsun diye Allah Teala Iian ayetlerini indirdi. Zamanın sabit olması için dört şahid istenmesinin hikmeti şudur: Zira iki kişi (erkek ile kadın) arasında olduğundan iki fiil sayılır. Her fiil için de iki şahid gerekir. Böyle­ce toplam dört şahid olur. Ayrıca zina fuhuşun en çirkinlerinden olduğu için, halk için gizli bir fiil olarak kalması için şahitler artırıldı. Sabit olması zorlaştınldı. Zina olayına şahit olan kişilerin şahadeti 'Biz aniden baktık ve ikisini zina halinde gördük' veya 'Biz şahitlik etmek için onlara baktık ve zina ettiklerini gördük demeleridir.

b. En az iki şahitle sabit olan haklar:

Bunlar ise Allah Teala'nm, zina haricindeki haklarıdır. Mesela irti-dad etme yol kesme, bir insanı öldürme hırsızlık yapma, içki içme gibi suçlardır. Bunun delili şu ayetlerdir:

Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. [165]

İçinizden iki adil kimseyi şahid tutun.[166] Şu hadis-i şerif de bunun delilidir:

Ya sen iki şahid getirirsin. Yahut o yemin eder. [167]

Bir de Zühre'nin şu sözü de buna delildir. 'Sünnet, haklar hususun­da kadınların şahitliğinin geçerli olmadığı şeklinde cari olmuştur.

c. Bir kişinin şahitliğiyle sabit olan haklar:

Mesela Ramazan hilalini gördüğünü söyleyen bir kişinin şahadetiy-le, Ramazan'ın girdiği sabit olur, Burada ihtiyat nedeniyle bir kişinin şa­hitliği kabul edilmiştir. Çünkü bir ibadeti yapma hususunda hata etmek, onu terk etmek suretiyle hata etmekten daha az zararlıdır. Bunun için, şevval, yani bayram hilali için en az iki şahit istenmektedir.

İbn Ömer şöyle rivayet ediyor:

Halk hilali görmek için bakıyordu. Ben Rasulullah'a hilali gördüğü­mü haber verdim. Peygamber oruç tuttu ve halka da oruç tutmalarını emr etti. [168]

 

Kulların Hakkı:

 

Kullann hakkı da üç kısma ayrılır:

1. En az iki kişinin şahitliğinin kabul edildiği meseleler: Bu, malı ol­mayan ve erkeklerin muttali olduğu meselelerdir ki talak, ricat, müslüman olma, irtidat etme, cerh (bir ravinin cerh edilmesi), tadil (ravinin adil olduğunu karar verilmesi) vakıf, vasiyet ve benzeri meseleler bu sınıfa gi-rerlera. Bunun delili ise şeriatın, nikah, talak ve vasiyet hususunda iki ki­şinin şahit olmasını emretmesidir. Kulların hakkı olup da kendisinden mal, kasd edilmeyen meseleler de bunlara kıyas edilmiştir. Allah Teala şöyle buyuruyor:

Sonra iddetlerinin sonuna yaklaştıkları zaman onları (ya) gü­zellikle tutun veya güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden iki adil kimseyi şahit tutun. [169]

Ey mü'minler! Herhangi birinize ölümün belirtileri geldiği za­man vasiyet anında aranızda sizden iki adil kimseyi şahitlik için tu­tun. [170]

Hz. Peygamber de nikah hususunda şöyle buyurmaktadır:

Nikah ancak veli ve iki adil şahidle olur. [171]

Zühri de şöyle demiştir: 'Sünnet; cezalar, nikah ve talak hususunda kadınların şahitliğinin geçerli olmadığı yönünde cari olmuştur.

2. İki erkeğin şahitliğinin veya bir erkek iki muddeinin yeminin ka­bul edildiği meselelerdir. Bu da kendisinden ayni borç veya menfaat kasd edilen meselelerdir. Bunlar alışveriş, ikame, havale, daman, icare, rehn, şufa ve benzeri meselelerdir. Bunun delili şu ayettir:

Erkeklerinden iki kişiyi şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şedatlerine razı olacağınız bir erkek ile iki kadın şahid olabilir. Kadınlardan biri unutursa diğeri ona hatırlatır. Şahitler çağırıldıkla­rında (şahitlikten) çekinmesinler. [172] İbn Abbas şöyle rivayet etmektedir. Hz. Peygamber bir şahid ve ye­minle hüküm verdi. [173]

İki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının veya dört kadının şahitliği­nin kabul edildiği meseleler: Bu meseleler genellikle erkeklerin muttali ol­madığı doğum, emzirme, bakirelik ve kadınlarla ilgili diğer meselelerdir. Bunun delili Zeyd'den rivayet edilen şu eserdir: "Sünnet kadınlardan baş­kasının muttali olmadığı doğum ve benzer meselelerde kadınların şahade­tinden başka bir kimsenin şahadetinin kabul edilmeyeceği şeklinde cari olmuştur.[174]

Tabiin-i kiramdan bir kişinin böyle söylemesi hüccet sayılır. Çünkü bu, merfu hadis hükmündedir. Zira böyle bir söz, içtihada binaen söylen­mez. Bu manadaki başka meselelerde, buna kıyas edilmiştir. Şahitlikte adedin şart olması şundandır: Sari iki kadının şahitliğini bir erkeğin şa­hitliğine denk kabul etmiştir. Bazı durumlarda sadece kadınların şahitliği kabul edilebildiğine göre3, bir meselede bir erkek ile iki kadının müştere­ken şahitliği bıtarakı evla kabul edilir. Zira şahitlikte esas erkeklerdir. Alimler; zina, ıŞki ve benzeri konularda şahitliğin kabul edilebilmesi için, kişinin gözüyle görmesinin şart olduğunu, yani fiili failiyle beraber görmek gerektiğini, zina ancak görmekle yakının hasıl olacağını, bu meselelerde işitmenin yeterli olmadığını söylemişlerdir.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

Hakkında bilgin bulunmadığı şeyin ardına düşme!" [175]

Fakat haklarda oluşan zan ile iktifa edilmiştir: Zira haklann tümün­de yakının mümkün olmadığı ortadadır. Bu bakımdan da adalet gibi is-bata davet etmek gereği vardır. Bu haklan kesin bir şekilde bilmek müm­kün olmadığından, burada zan-ı galible hükm etmeye cevaz verilmiş, bu­nunla yetinilmiştir.

 

Şahitliğin Şartları:

 

Şahitlik iki kısma ayrılır:

a) Şahitliği yüklenmenin şartlan:

Şahitliği yüklenen kişi de temyiz (ayırt etme) yeteneği olmalıdır. Zira temyiz yeteneği olursa insan gördüğünü muhafaza eder.

b) Şahitliği eda etmenin şartları şöyledir:

1. Müslüman olmalıdır. Bir kafirin, müslümanın veya başka bir ka­firin aleyhindeki şahitliği kabul edilmez. Bunun delili ise şu ayet-i kerimedir:

Erkeklerinizden iki kişiyi şahid tutun, [176] Kafir ise, müslümanların erkeklerinden biri değildir. Yine Allah Teala şöyle buyuruyor:

İçinizden iki adil kimseyi şahit tutun. [177]

Kafirin yalan söylemeyeceğinden emin olunamaz. Aynca şahitlik bir velayettir. Hükümdür. Kafirin ise mü'min üzerinde velayeti ve hükmü ola­maz.

2. Baliğ olmalıdır. Çocuğun-mümeyiz olsa bile şahadeti kabul edil­mez. Zira Allah Teala-Erkeklerinizden! [178] buyurmuştur. Çocuk ise henüz erkeklik mertebesine gelmemiştir. Aynca çocuğun yalan söyle­meyeceğinden emin olunamaz. Çünkü çocuk mükellef değildir.

3. Akıllı olmalıdır. Delinin şahidliği kabul edilmez. Zira o, ne söyle­diği bilmez. Ayrıca delinin şahitliğinin kabul edilemeyeceği hususunda ulema icma etmiştir.

4. Hür olmalıdır. Kölenin şahitliği kabul edilmez. Zira şahadette ve­layet manası vardır. Köle ise velayet sahibi değildir.

5. Adil olmalıdır. Fasık bir kişinin şehadeti kabul edilmez. Zira Allah Teala şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun iç yüzünü araştırın. [179]

Eğer her ikisi de erkek olamıyorsa o zaman doğruluğuna gü­vendiğiniz bir erkekle iki kadın şahit olsun ki, biri unutunca diğeri hatırlatsın. [180]

Adil olmayan bir kişiden nasıl razı olur? Fasıkın yalan söylemeyece­ğinden emin olunamaz.

6. Şahitliğinde itham edilmemelidir. Zira yüce Allah şöyle buyurmuşlardır:

Bu sizin için Allah katında adalete en uygun, şahitlik için en sağlam ve şüpheye düşmemenize daha yakın bir durumdur. [181]

İtham edilen kişide şüphe asıldır. Her zaman söz konusudur. Bu­nun için iki düşmanın birbiri aleyhindeki şahitliği kabul edilmez. Babanın evladı, evladın babası hakkındaki şahitliği kabul edilmez. Zira birincide düşmanlık nedeniyle, ikincisinde sevgi nedeniyle adaletten sapma söz ko­nusudur.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hain erkek ve kadının zina eden erkek ve kadının ve mü'min karde­şine kin tutan kimsenin şahidliği caiz değildir. [182] Bir aileye hizmet edenin o aile için, azatlığı veya akrabalığı şüpheli olanın şahidliği daiz değildir. [183]

Töhmete uğrayanların ve hasmın, hasmı aleyhindeki şahidliği caiz değildir.

Bir ev hizmetçisinin ev sahiblerine şahadetini kabul etmemiştir. An­cak ev sahiplerinden başkasına hizmetçi de şahadet edebilir.

Ebu Davud'un rivayetinde şu hadis vardır: "Çölde yaşayan göçebe­nin şehirliye şahadet etmesi caiz değildir."

Hz. Peygamber (s.a.v.)in bedevinin şahadetinin kabul edilmeyişini söz konusu etmesinin tek sebebi, onun adaletin gereklerini yerine getire­bilecek durumda olmayışının ihtimal dahilinde bulunmasıdır. Yoksa Hz. Peygamber (s.a.v.) hilal hususunda çölde yaşayan bedevilerin şahadetini kabul etmiştir. [184] (el-Kani) ise ev halkının ihtiyaçlarını karşılayan kimsedir. Şahidliği reddedilecek düşmandan kasıt, dünyevi düşmanlık sahibi olan­dır. Bu da aleyhine şahitlik edilenin sahip olduğu nimetin yok olmasını te­menni edecek, sevinmesiyle üzülecek, musibetiyle sevinecek şekilde hak­kında şahitlik ettiği kişiye buğz eden kimsedir. Onun için müslümanlann şahadeti kafirlerin üzerine vermek caizdir. Zira bu düşmanlık dünya düş­manlığı değildir.

Düşmanların ve töhmetlerin şahadeti kabul edilmez." (el-Hınnetu) Kin beslemek, kardeşin, amcanın, dayının ve benzerlerinin birbirle­rine şahadetinin caiz olduğu üzerinde de ittifak etmişlerdir. Zira orada it­hamı gerektirecek bir sebep yoktur. Zira bunlann her birisinin malı öte­kinden örfen ayrı ve bağımsızdır. Bunun için bunlar yabancılar gibidir. Cumhura göre eşlerden birinin diğeri hakkındaki şahadeti redd etmişler­dir. Çünkü her birisi ötekinin mirasını alır ve adeten malından istifade ed­er. Şafıiler ise böyle bir şahidliğin kabulünü caiz görürüler. Çünkü kan ile koca arasında meydana gelen şey -sonradan ortaya çıkan bir akittir ve bo­zulabilir. Bu ise şahadete mani değildir. Nasıl ki ücretli kimsenin, yanında çalıştığı kimseye şahadet etmesi ve bunun aksinin durumu gibidir. Arka­daşın yani dostların şahadeti birbirlerine vermek fakihlerin ittifakı ile makbuldür.

7. Dilsiz olmamalıdır. Meramını işaretlerle anlatabilse dahi dilsizin şahitliği kabul edilmez. Bunun sebebi ise hakların isbatı hususunda ihti­yatlı davranmaktır.

8. Uyanık olmalıdır. Gafil bir kimsenin şahitliği kabul edilmez. Çün­kü bunda hata ve yanlışlık söz konusudur. Şahitte bulunması gereken adaletin şartlan, şahidin adil olması için şu beş şarta sahib olması gere­kir:

1. Şahit, büyük günahlardan kaçınmalıdır.

2. Şahit, küçük günahlarda az da olsa-ısrar etmemelidir.

3. Şahid kalbi selim olmalıdır.

4. Şahid öfkeli anında emin (güvenilir) olmalıdır.

5. Mislinin mürüvvetini koruyucu olmadır. Büyük günahlar hakla­rında Kur'an ve sünnette şiddetli tehdit varid olan günahlardır. Mesela iç­ki içen faizle muamele yapan iffetli kadınlara zina iftirası atan kişinin di­ninde gevşeklik vardır. Bunun için şahidliği kabul edilmez.

Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır

"Onların şahadetlerini ebediyen kabul etmeyin. Onlar fasık kim­selerdir. [185]

Büyük günahların tarifine dahil olmayan günahlar ise küçük gü­nahlardır. Mesela haram bir bakış bir müslümanla üç günden fazla küs kalmak küçük günahlardandır. Şahidin kalbinin selim olmasından mak­sat akidesinin düzgün olmasıdır. Mesela sahabe'ye şahitliği kabul edilmez. Şahidin öfkeli olduğu zaman (güvenilir) olmasından maksad öfkelendiğin­de tasarrufunda sınırı aşmayacak derecede emin olmasıdır. Mesela öfke­lendiğinde batıla sapmayacak, iftira etmeyecek kadar emin olmalıdır. Mis­linin mürüvvetini koruyucu olmaktan maksad, şeriatın emir ve nehiylerini gözetmek, kendi zamanındaki kendisinin misli (benzeri) olan insanların ahlaklarıyla muttasıf olmaktır. Bu da genellikle memleketin örfüne taalluk eder. Bir kişinin mürüvveti azalırsa hayası da azalır. Hayası azalan bir kişi ise (hak-hukuk tanımadan) dilediğini yapar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Allah'tan utanmadıktan sonra istediğini yap.[186] Şahidliğiyle kendi nefsine bir menfaat sağlayan kişinin şahitliği, şahitliğiyle nefsinden bir za­rarı defeden kişinin şahitliği kabul edilmez. Şahitliğiyle kendi nefsine bir menfaat sağlamaya misal olarak, yaralanıp ölen ve miras bırakan kişinin, diyet almak için yaralanma sebebiyle öldüğüne (yaranın iyileşmeye yüz tutmadığına) şahitlik etmesini gösterebiliriz. Bu durumda kişinin şahitliği kabul edilmez. Şahitliğiyle nefsinden bir zaran defetmeye misal da yanlış­lıkla öldürülen kişinin yakınlarının diyeti ödememek için kazaen öldürül­meye şahadet edenlerin yalan söylediklerine şahitlik etmelerini gösterebili­riz. Bu tür şahitliklerin reddedilmesinin sebebi, ortada da töhmetin bu­lunmasıdır.

 

Gözleri Kör Olanın Şahidliği:

 

Asi olan, gözleri kör olanın şahidliğinin caiz olmamasıdır: Çünkü gözleri görmeyen kişi, hasımları birbirinden ayıracak durumda değildir. Fakat alimler gözleri görmeyen kişinin şahidliğini beş yerde kabul etmiş­lerdir.

1. Ölüm hususunda.

2. Neseb hususunda.

3.  Mutlak mülk hususunda. Mesela bir kişi bir malın kendi mülkü olduğunu iddia etse. Bu hususta hiç kimsede ona muhalefet etmese; göz­leri görmeyen bir kişi de o malı belli bir kişiye nispet etmeden 'O mal biri­nin mülküdür' dese, onun şahitliği kabul edilir. Zira halk arasında nakl edilmek suretiyle bilinen şeyler olmasıdır. Bir de halk bu hususları arala­rında konuşur. Bunun için gözle görülmesine gerek yoktur. Çünkü mülk, uzun müddet önce alınmış olabilir. Onun için alındığına dair şahit getir­mek zor olur. O dönemde yaşayanların çoğu Ölmüş olabilir.

4. Gözleri görmeyen kişinin tercümanlık hususunda şahitliği kabul edilir. Çünkü hasımların ve şahitlerin konuşmalannı tercüme etmek için görmeye gerek yoktur.

5. Zabt hususunda âmânın şahitliği kabul edilir. Mesela birisi ikrar, talak ve benzeri bir hususta âmânın kulağına bir sır söylerse âmâ, bu sö­zü söyleyen kişinin aleyhinde şahitlik yaptığında şahitliği kabul edilir. Başkasının başına gelen bir felaket için ücretli olarak ağıt yakan ağıtçı ka­dının şahitliği, şarkıcı kadının şahadeti-sesini yükseltmesi haram oldu­ğundan dolayı, özellikle şarkı söyleyerek ve söylediği şarkı sırf kendisi için dahi olsa makbul değildir. Eğlenmek kasdı ile içki içenin şahitliği de kabul edilmez. Bu içki haram olduğu için ister şarap olsun, ister başka bir içe­cek olsun. İslami ölçülere göre hepsi haramdır. Güvercinlerle oynayanın şahadeti de kabul edilmez. Zira bunlarla oynamak insana gaflet verir. Bir­de böyle bir kimse güvercinlerini uçurmak için evinin damına çıkmak su­retiyle kadınların avretlerine muttali olabilir. Başkalarına şarkıcılık yapa­nın şahitliği de kabul edilmez. Zira o büyük bir günah işlemek üzere in­sanları bir araya toplar. Zina, hırsızlık ve buna benzer haddi gerektirici büyük günah işleyenin şahadeti kabul edilmez. Zira bunları yasak olduğu için şahadeti kabul olmaz. Zira kişi, başkasına avretini açsa haramdır. Fa­iz yemekle meşhur olanın şahadeti de makbul değildir. Zar atarak, sat­ranç oynayarak kumar oynayanın da durumu böyledir. Zira bunlar büyük günahlardan sayılır. Fakat Şafıiye göre satrancı, kumarsız olarak oynama­sı mekruhtur. Zira büyük günahlardan değildir. Yolda küçük abdest boz­mak yol kenannda yemek gibi çirkin görülen fiilleri işleyenin de şahidliği kabul edilmez. Çünkü bu gibi davranışlar geçmişlerin örfünde insafa sığ­mayan şeylerdir. Yalandan, kendini men etmeyenin durumu da öyledir. O da itham altındadır.

Ashab ve tabiin gibi selefe açıktan açığa söven kimsenin şehadeti de fasıklığınm zahir olması sebebiyle kabul edilmez. Fakat bunu gizleyenin durumu böyle değildir. Zira bu görünmeyen bir fasıktır. Sünnet olmamış kişinin de şahadeti kabul edilir. Dini küçümsememek kasdıyla terk edenin şahitliğinin kabul edilmeyiş sebebi, böyle bir halde onun adil olmayaca-ğındandır. Hadım'ın ve zinadan doğma çocuğunun adil olmaları halinde şahitliği ise kabul edilir. Hünsamn şahitliği ise kadının ki gibi kabul edi­lir.[187] Heva ehlinin yani Cebriye, Kaderiye, Rafıza, Havaric, Müşebbihe ve Muattiyle gibi sahipleri tekfir edilmeyen bid'at sahiplerinin de şahitliği ka­bul edilir. Hanefilerin sonraki alimleri şöyle demiştir: Bu görüş ayrılığı çağ ve zaman aynlığındandır. Bu konudaki hüccet ve burhan ayrılığı için de­ğildir. Çünkü İmam-ı Azamın dönemi bir salah dönemidir. Zira bu tabiin dönemidir. Ebu Yusuf ve Muhammed'in dönemi ise böyle değildir. Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

Ümmetimin en hayırlıları benim zamanımdakilerdir. Sonra onların ardından gelenler, daha sonra onların ardından gelenler. Sonra onların ar­kasından öyle bir topluluk gelecektir ki, şahadet etmeleri istenmediği halde şahitlik edecekler. Hainlik ederler. Onlardan emin olunmaz. Adakta bulu­nurlar. Yerine getirmezler ve aralarında şişmanlık baş gösterecektir." [188]

Muhannes olan bir kimsenin yani adi işler yaparak kadınlar gibi kullanan kimsenin, fasıklığı sebebiyle şahitliği kabul edilmez. Konuştuğu sözlerde yumuşaklık azasında da kırıtma görülen kimsenin ise şahitliği makbuldür. Şafii, Maliki ve Hanbelilere göre: Erkeklerle beraber kadınla­rın şahitliği ancak mal ve ona tabi olan satış icare hibe, vasiyet, rehin ve kefalet gibi hususlarda kabul edilir. Çünkü kadınlarda asi olan duygusal­lığın baskın olması işleri tam anlamıyla tespit edememe ve eşya üzerinde velayetteki kusurları sebebiyle şahitliklerinin kabul olunmamasıdır. Mali olmayan ondan mal maksadı güdülmeyen ve erkeklerin muttali olduğu ni­kah ric'at talak ve kalet, kasden öldürmek zina haddi dışındaki haddler ise ancak iki erkek şahit ile sabit olur. Zira yüce Allah hanımını ric'i telak ile boşamış olan kocanın dönmesi hakkında şöyle buyurmuştur:

Aranızdan adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. [189]Bir de "velisiz ve adil iki şahid olmasızın nikah olmaz"[190] Rasulullah (s.a.v.) 'in döneminde ve ondan sonraki iki halife döne­minde hadlerde ve kan ile ilgili davalarda kadınların şahidliğinin kabul edilmemesi şeklinde sünnet cereyan ede gelmiştir. [191]

Nikah, talak iddet, havale, vakıf, sulh, vasiyet, hibe, ikrar, ibra, vila-det (doğum) neseb gibi bu haklar Hanefılere göre iki erkeğin ve yahut iki kadın ve bir erkeğin şahadeti ile sabit olur. Kadınlardan başkalarının muttali olmayacağı hususlarda ise kadınların şahitliği kabul edilir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ebenin şahadetini kabul ettiği rivayet edilmiştir.[192] Bu hadis aslı bulunmayan batıl bir hadistir. Ebu Hanife'ye göre miras için küçük çocuğun doğum esnasındaki ağlamasına dair kadınların şahadeti kabul edilmez. Çünkü doğum esnasında çocuğun ağlama sesi er­keklerin muttali olduğu şeylerdendir. Fakat doğmuş ve ölmüş çocuk üze­rinde cenaze namazı kılındığına dair şahadetleri kabul edilir. Bir de kadın­ların şahitlikleri Ramazan ayı hilalinin şahitliklerinde olduğu gibi bir hüc­cettir. Şahadet lafzı: Şahidin Şahadet lafzını zikretmesi gerekir. Şayet şa­hit "bilirim" yahut inanırım" diyecek olursa, o olay hakkındaki şahadeti kabul edilmez. Bir de şahadetin davaya uygun olması şarttır. Eğer Şaha­det davadan (iddiadan) farklı olursa kabul edilmez. Şahitlik üzerine şahit­likte iki kişinin diğer iki kişinin şahadetine dayanarak şahadeti caizdir. Zi­ra şahadetin nakl edilmesi haklar cümlesindendir ve bunlar bir hakka da­ir şahitlik etmişlerdir. Sonra bir başka hakka şahitlik etmektedirler. O ba­kımdan kabul edilir. Zira iki ayrı hakka dair yapılan iki şahitliğe şahit ol­mak caizdir. Tek kişinin şahitliği üzerine bir başka tek kişinin şahitliği ka­bul edilmez. Zira tek bir kimsenin şahitliği bir hakkı tespit etmez. Şahadet üzerine şahadetle şahit tutmanın niteliği: Asıl şahid fer'i şahide şöyle der: "Benim şu şehadetime şahit ol" şahitlik ederim ki filan oğlu filan benim yanımda şunu ikrar etti ve beni kendisine şahit kıldı." Zira asıl şahidin fer'i şahidin önünde tıpkı hakimin huzurunda şahitlik ediyormuş gibi, şa­hitlik etmesi gerekir ki, fer'i şahit de bunu yargı meclisine nakl etsin. Şa­yet son ibareyi yani "o beni kendisine şahit tuttu." İfadesini kullanmaya­cak olursa, bu da caizdir. Çünkü başkasının ikrarını işiten bir kimsenin, bu konuda şahidliği helal olur. O na "şahid ol!" demeyecek olsa dahi, böy­ledir. Fer'i şahit ise tahammül ettiği (yüklendiği) şahidliği eda esnasında şöyle der: "Ben şahadet ederim ki, filan kişi kendi şehadetine beni şahit tutarak filanın kendisinin yanında şunu ikrar ettiğine şahitlik etmektedir ve o bana "Bu konuda benim şahidliğime sen de şahid et" demiştir. "Çünkü fer'in şahitlik etmesi ve aslın şahitliğini söz konusu etmesi, bu, şahitli­ği kendisine yüklediğini belirtmesi mutlaka gereklidir.

Bunun daha kısası ed'Dürrü'l-Muhtar'da şöyledir:

Benim şuna şahitlik ettiğime sen de şahid ol!"

Fer'i şahit de şöyle der:

Ben onun şuna şahitlik ettiğine şahitlik ederim."

Bu Serahsi'nin başkalarının ve İbnü'l-Kemal'in verdiği fetvadır. Da­ha sahih olanda budur: Asıl şahidin hazır olması imkansız olmadıkça fer'i şahidin şahitliği kabul edilmez. Mesela, eda esnasında asıl şahitlerin öl­mesi, yahut üç gün ve daha fazla bir yolculuk süresi gaib olmaları veya hakimin meclisinde bulunmalarına imkan vermeyecek şekilde ileri derece­de hasta olmaları gibi çünkü böyle bir şehadetin caiz olması ihtiyaç sebe­biyledir ve ancak aslın aciz olması halinde böyle bir ihtiyaç ortaya çıkar acz de ancak böyle şeylerle tahakkuk eder. Fer'i şahitlerin şehadetiyle asıl şahitlerin tezkiyesi kabul edilir. Çünkü fer'i şahitler tezkiyeye ehil kimse­lerdir. O bakımdan onların, birileri hakkında adil olduklarını söylemeleri sahihtir. Onları tezkiye etmeyecek olurlarsa,

Ebu Yusufun görüşüne göre hakim asıl şahitlerin durumuna bakar: Tıpkı bizzat kendileri hazır olup şahitlik etmişler gibi. Bu görüş esas olan görüştür. Şayet asıl şahitler: Bu olaya dair bizim şahidimiz yoktur. Demek suretiyle şehadeti inkar edecek olurlarsa ve ölür yahut gaib olurlar, sonra­da fer'İ şahitler gelerek onların şahadetlerine şahitlik eder veya asıl şahit­ler "Bizler kendi şahitliğimiz, başkalarını şahit tutmadık" demek suretiyle şehadeti yüklemeyi inkar edecek olurlar ve ölürler yahut gaib olurlarsa fer'i Şahitlerin şehadeti kabul edilmez. Çünkü tahmil (şehadeti yükleme) şarttır ve iki haberin arasındaki çatışma sebebiyle bu şart gerçekleşme­mektedir.[193]

 

Şahitlik Yapılan Yerde Aranan Şart:

 

Şahitliğin kaza yargı meclisinde olması şarttır. [194]

Mahkeme dışındaki yerlerde şahitlikten dönüş sahih olmadığına gö­re aleyhinde şahitlik edilen kişi iki şahidin yaptıkları şahitlikten döndüğü­nü iddia edecek yahut şahadetlerinden dönmediklerine dair yemin etmele­rini isteyecek olurlarsa yemin etmezler. Aynı şekilde aleyhinde şahitlik edilen kişi böyle bir dönüşe dair delil getirecek olursa kabul edilmez. Zira o batıl bir dönüştür. Çünkü bu dönüş, mahkemeden başka bir yerde ya­pılmıştır.

Delilin ortaya konulması ve yeminin yapılmasının istemesi ise ancak sahih bir iddia hakkında kabul edilir.

 

Şahitlikten Dönmenin Hükmü:

 

Eğer doğru söylemişse şahidin şahitlikten dönmesi haramdır. Zira şahidin şahitlikten dönmesi şahitliği ketm etmek anlamına gelir.

Oysa Allah Teala şahitliği ketm etmeyi yasaklayarak şöyle buyur­muştur:

"Sakın şahitliği gizlemeyin kim onu gizlerse şüphesiz onun kal­bi günahkardır. [195]

Yalan söyleyen şahidin şahitlikten dönmesi farzdır. Zira önceki şa­hitliği ile iftira etmiş sayılır. İftira ile şahitlik yapmak ise büyük günahlar­dan biridir.

Şahitlerin şahitlikten dönmeleriyle alakalı hususlar şahitlerin dön­meleri ya hüküm verilmeden önce veya hüküm verildikten sonra olur. Eğer şahitler, kadı'nın hüküm vermesinden sonra şahitlikten dönerlerse bu -ister hak sahibinin lehine ister aleyhine olsun. Ya hak sahibi hakkını almadan önce veya hak sahibi hakkını aldıktan sonra olsun. Bunlar üç durumdur ki onları şöyle sıralayabiliriz:

1. Şahitler hükümden önce şahitlikten dönerlerse ister yeni bir şa­hadette bulunsunlar ister bulunmasınlar. Şahadetleri ister malla ilgili ol­sun ister cezalarla ilgili olsun -onların şahadetlerine binaen hüküm veril­mez. Çünkü hakim onların şahadetlerinde mi yoksa rücülarmda mı veya birinci şahadetlerinde mi yoksa ikinci şahadetlerinde mi doğru olduklarını bilmez. Bu durumda şahadetlerindeki doğruluk zannı ortadan kalkar. Ay­rıca onların yalancı oldukları, yalan yere şahitlik ettikleri kesin olarak or­taya çıkmış olur. Zira ya birinci şahadetlerinde veya ikinci şahadetlerinde yalan söylemektedirler veya ya şahitliklerinde veya şahitlikten dönmelerin­de yalan söylemektedirler. Yalan şahitlik yapan kişilerin şahitliğiyle hü­küm vermek ise caiz değildir. Eğer şahitler zina hususundaki şahitlikten dönerlerse, kendilerine kazf haddi tatbik edilir. Zira onlar zina hususunda aleyhine şahitlikte bulundukları kişiye iftira atmış sayılılar.

2. Şahitlerin, hüküm verildikten ve hak sahibi hakkını almadan ön­ce şahitliklerinden dönmeleri: Şahitler, kadı hüküm verdikten sonra fakat hak sahibi hakkını almadan önce şahitlikten dönerlerse, yapılan şahitlik daman hususunda ise, kadı'nın verdiği hüküm geçerlidir. Mal hususunda verilen hüküm şüphe nedeniyle düşecek hükümlerden değildir. Ancak ya­pılan şahitlik Allah'ın veya kulun hakkı olan bir ceza hususunda ise -me­sela zinada olduğu gibi, şahitler şahitlikten hüküm verdikten sonra bile dönseler ceza tatbik edilmez. Zira şahitler, cezanın tatbik edilmesinden önce şahitlikten dönmüşlerdir. Hadd ve cezalar ise şüphe ile ortadan kal­kar. Şahitlerin şahitlikten dönmesi de bir şüphedir.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Müslümanlardan cezalan mümkün olduğu kadar önlemeye çalışın ve şayet bir çıkış yolu varsa onu serbest bırakın."

3. Şahitler: Kadı hüküm verdikten ve hak sahibi hakkını aldıktan sonra şahitlikten dönerlerse verilen hüküm emrin tenkidi için bozulmaz. Zira şahitler birinci şahadetlerinde doğru söylemiş, şahitlikten rücü etme­lerinde yalan söylemiş olabilirler veya aksi de olabilir. Şahidler bir zina olayı veya bir kati olayına veya bir azanın kesilmesi hususunda şahadette bulunsalar ve kadı da onlann şahadetlerine dayanarak bunlann cezalan tatbik etse, sonra şahitler şahitlikten dönseler onlara kısas cezası uygula­nır veya büyük bir diyet cezasına çaptırılırlar.

 

SEKSEN YEDİNCİ BOLUM

 

İMAMETU'L-UZMA

 

"İmamet'ul-uzma" "halifelik" ve mü'minlerin emirli|i (emirü'l mü'mi-nin) devlet başkanlığı tabirleri aynı anlamı ifade eder ve aynı görevin adı­dır. Bu ise yüksek hükümet [yürütme) organı ve yetkisi demektir. İslam alimleri bu makamı birbirine yakın lafızlarla anlamı birbirine yakın keli­melerle tarif etmişlerdir.. Bununla beraber "halifelik" niteliğinin şart olma­dığı bilinmelidir. Önemli olan işleri üstlenecek, yürütecek ve düşman sal­dırılarına karşı savunacak kişilerle müşahhas ifadesini bulan "davet" in varlığıdır. Dehlevi şöyle der: "Hilafet dini ilimleri ihya etmek, canlandır­mak, islamın rükünlerini uygulamak cihadı yerine getirmek" buna bağlı olarak orduları düzenlemek, askerlerin maaş ve harcamalarını tayin ve tespit etmek, fey (ganimet)'den haklannı vermek, yargıyı yürütmek, hadle­ri uygulamak, zulümleri ortadan kaldırmak, marufu emr edip münkerden sakındırmak suretiyle Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize vekaleten dini uy­gulamak için gerekli olan genel başkanlıktır. [196]

Taftatzam da şöyle demektedir. "Hilafet: Hz. Peygamber (s.a.v.) in vekili olarak, din ve dünya işleri hakkında yapılan genel başkanlıktır, de­mektir. (Reşid, Rıza el-Hilafe): 10. Şu halde halifenin otoriter yetkisi, hem din işlerini hem de dünya siyasetini islamın şer'i hüküm ve öğretilerini e-sas alarak yürütmesini kapsamaktadır. Zira bu öğretiler, dünya ve ahiret-te insanların menfaatlerini gerçekleştirmeyi hedef alır. Zira dünyevi mas­lahat ve menfaatlerinde şer'i görüşün gereğini yerine getirmeye sevz ve mecbur etmektir. Zira Şari'in nazarında dünyevi bütün haller, ahiret men­faatlerine racidir. Buna göre hilafet, hakikatte dinin korunması ve onun gereğince dünyanın yönetilmesi (siyaseti) hususunda şeriat sahibinin ve­kaleti (halifeliği) demektir. [197]

1. Bir de akidevi ve insani unsur yahut ahlaki unsur ve maddi un­sur yan yana yürür ve yeryüzünde izzeti ve fiili egemenliği her iki kanadı ile gerçekleştiren iktidar sahibi müreffeh, istikrarlı ve faziletli toplumu ku­rup gerçekleştirmek için bu iki unsur birbiriyle dayanışma halinde olur. Böyle bir toplumda ilahi hidayet ile beşeri irade ve akli güçlerde icma ve kıyas yoluyla birbirleriyle dayanışma halindedir. Velhasıl devletin kurul­ması akim bir gereği, vakıanın bir zorunluluğu, olayların tabiatının ön gördüğü bir gerçektir. İnsanların işlerinin yönetilmesi, dinin en büyük gö­revleri arasında yer alır. Hatta bu olmaksızın dinin ayakta durması söz konusu değildir. Zira insanların menfaatlerinin tam anlamıyla gerçekleş­mesi ancak birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için bir arada toplanma­ları ile mümkün olur, Bir araya geldikleri zamanda ise mutlaka bir başla­rının olması gerekir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.) de "Üç kişi bir yola çıka­cak olursa mutlaka içlerinden birini başkan tayin etsinler" buyurmakta­dır. Bu hadisi Ebu Davud, Ebu Said ve Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir. Bu noktada islami fırkaların görüşlerini üç grupta toplamak mümkündür: Devletlerin kuruluşunun vacib (farz) olduğunu kabul eden görüş, caiz ol­duğunu kabul eden görüş, bunun vücubunun Allah'a ait olduğunu kabul eden görüş, bu görüşlerin delilleri:

 

Seri Delil:

 

Bu delil icmadır. Zira sahabe ve tabiiler imametin vacip olduğu üze­rinde icma etmişlerdir: Zira ashab-ı kiram Hz. Peygamber (s.a.v.)in vefa­tından hemen ardından teçhiz edilip gömülmesinden önce, Sakıfede (said oğullan gölgeliğinde) toplantı yapma yoluna gitmiştir. Muhacir ile Ensann büyükleri arasındaki danışmadan sonra Ebu Bekir es-Sıdik (r.a.)'nhu biat emişlerdir. Bunu Rasulullah (s.a.v.)ın hastalığı sırasında namazda insan­lara imamlık yapmak üzere Hz. Ebu Bekir'i öne geçirmesine kıyas ederek yapmışlardır. Müslümanlarda ertesi günü mescitte yapılan bir biati aynen kabul etmişlerdir. Bu ise onların bir imam yahut bir halife bulunmasının zaruri zorunlu olduğu üzerinde icma etmiş olduklarını belirtir. İlk asırda (sahabe döneminde) Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra, müslü-manlann hiçbir zamanda ve devrede imamsız bulunmamaları üzerinde ic­ma ettikleri tevatürle sabittir. O kadar ki HZ. Ebu Bekir (r.a.) Hz. Peygam­berin vefatında yaptığı konuşmasında şöyle demiştir: Şunu bilin ki, Mu-hammed ölmüş bulunuyor. Bu dini uygulayıp yürütecek birinin olması ise lazım ve kaçınılmazdı. "Herkes bu sözün gereğini yerine getirmeyen koştu ve bunu yerine getirmek için en önemli iş olan Rasulullah (s.a.v.)ın defnini erteledi. İnsanlar bu zamana kadar her dönemde kendisine uyulacak bir imamın tayini hususunda ittifak etmeye devam ede gelmişlerdir. El-Muva-kıf ve Şerhi 603. Başka bir hadis de ise şöyledir: "Benden sonra başınıza bir takım yöneticiler gelecektir. İyi olan kimse iyilikle sizleri yönetecek fa-cir olan kimse de facirliği ile sizleri idare edecektir. Sizler hakka uygun düşen her hususta onları dinleyip itaat ediniz. Zira güzel şey yaparlarsa hem sizin lehinize hem onların lehine olur. Kötü bir şey yaparlarsa (siz on­lara itaat etmeyeceğiz için) sizin lehinize ise ve onların Aleyhine olacaktır.

2. Akli şer'i delil bu da düzeni sağlamak ve anarşiyi önlemek için böyle bir otoritenin bulunmasına olan ihtiyaçtır. Yani insanlar bir topluma gelmek ve uygar bir hayat yaşamak, insanlığın tabiatı gereğidir. Topluluk halinde yaşayan insanların anlaşmazlıklara, çekişmelere ve ayrılıklara düştükleri her zaman meydana vaki olan bir şeydir. Zira insanlarda hud-binlik hudfuruşluk, aneniyet bencillik vardır ve bencilce menfaatlere tut­kunluk söz konusudur. Kişisel menfaatlerin mümkün olan azami kısmı gerçekleştirilmek istenir. Anlaşmazlıklar ise çoğunlukla düşmanlıklara, çatışmalara karışıklıklara ve anarşiye götürür. Bunlar ise eğer haklar dü­zenlenmeyecek görevler belirlenmeyecek ve belli bir düzene uymak zorun­lu hale getirilmeyecek, haddi aşmayı önleyecek engeller konulmayacak olursa insan türünün yok olup telef olması sonucunu verir. Bütün bunlar da ancak devlet otorite ve ilmiyle gerçekleşir. Şu halde insanların başkan-sız anarşik bir halde olmaları uygun değildir. Cahilleri de baş olursa baş­ları yok demektir.

3. Görev delili yer yüzünde Allah'ın halifesi ve emaneti (Farzların ve dini yükümlülüklerin) taşıyıcısı olması niteliği ile insanın görevini yerine getirmesi bunu en mükemmel bir şekilde sağlama imkanını kendisine ve­recek olan siyasi otoritenin de varlığına bağlıdır. Bu görevler ister namaz, hac ve umre gibi mutlak ibadetler olsun ister ezan, Cuma ve bayram gibi umumi şiarlar olsun, ister türlü çeşitleriyle akitler gibi toplumsal ilişkiler olsun, ister cihad, marufun emr edilip münkerin nehy edilmesi faziletli bir topulumun kurularak hayır yolunda şerrin ortadan kaldırılması ve şahsi çıkarlara karşı savaşılması uğrunda dayanaşma içerisinde bulunulması gibi bütün görevler ancak bir devletin varlığı ve bu devletin himayesi altın­da gerçekleşebilirler... İslam'da yargı olmadığı takdirde, insanlar birbirleri­nin kökünü kurutur ve hep birlikte helak olurlar. Bunun için yargının varlığı bir rahmettir. Onun gereken şekilde düzenlenmesi bir farizadır. Devletin bunu yerine getirmesi ve bunu yerine getirmek için de var olması kesin bir emirdir. Eğer yargı olmadığı takdirde anarşi kullar arasında yay­gınlık kazanır. Fesad yayılır ve zulüm her tarafta kol gezer. Velhasıl islam devleti ve islam dini ile birlikte devletin varlığı, birbirinden aynlması im­kansız şeylerdir. Bu halk, iklim (vatan) siyasi otorite yahut egemenlik diye belirtilen üç esas üzerinde yükselen modern anlamı ile devletin ilk çekirdeği kabul edilmesi gereken Medine'deki peygamber devletinin kuruluşun­dan beri böyledir. (Fıkıh ansiklopedisi) Dört mezhep fakihleri ile başkalan-nm görüşüne göre imam tagallüp ve kahir (güç kullanarak) yoluyla akd olur. Zira mütegalip olan kişinin biat yahut kendisinden önceki imam ta­rafından halife adayı gösterilerek değil de istila (yönetimi ele geçirme) yo­luyla imam olması mümkündür. Kimi zaman tagallüp ile birlikte daha sonraları biat da bulunabilir.

İbni Hacer şöyle der:

Fakihler tagallüp (güç kullanma) yoluyla başa gelen sultana itaatin ve onunla birlikte cihat etmenin vacip olduğu aynı şekilde ona itaat etme­nin ona karşı çıkmaktan daha hayırlı olduğu üzerinde icma etmişlerdir. Böylelikle müslümanlann kanının dökülmesi önlenir ve alenen musibetler dindirilir. Bunun tek istisna ettikleri ise sultanın açık ve sarih şekilde ka­fir olması halidir. O takdirde bu hususta ona itaat caiz olmaz. Aksine gü­cü yeten gücü yeten kimseler için ona karşı cihat etmek vacip olur. Zira Rasûlü Ekrem s.a.v. şöyle buyurmuştur: "Hakkında Allah tarafından eli­nizde kesin delil bulunan apaçık bir küfrü görmeniz hali müstesna" müslü­manlar halife tayinin biat ile yani ümmet ve halifenin kendisi arasında karşılıklı seçim ve ittifak ile gerçekleşeceği üzerinde icma etmişlerdir. (Şî-ilerde imamiye hariç) Biat da rıza temeli üzerinde karşılıklı irade ile ger­çekleşen akitler gibi hakiki bir akittir. İşte bu karşılıklı akitleşme işlemi­nin adı, satan ve satın alanın yaptığı işe benzetilerek" bey'at (biat)" adı ve­rilmiştir. Zira emire bey'at (biat) edip onunla emirlik akdini yaptıklannda, ahirlerini te'kit etmek üzere el ele verirlerdi. [198]

 

Hulefa-İ Raşidin'in Seçilme Yolu:

 

1.  Hz. Ebu Bekir'in seçimi siyasi bir kongrenin en modern en yeni bir şekliyle gerçekleşmiştir. Bu siyasi kongrede Rasulullah (s.a.v.)'m vefatı akabinde ve defn edilmesinden önce, Muhacirler ve Ensar arasında hara­retli bir tartışma cerayan etmiştir. Bu tartışmadan maksatlan ise, islamın maslahatını ve müslümanlann hayrını gerçekleştirmek idi. Hz. Ömer ise Ebu Bekir'i (r.a.) aday gösteren ilk kişi idi. Mal ve akd ehli bu konuda onun görüşünü uygun bölmüş ve bütün müslümanlar tartışma esnasında uygun görenleriyle görmeyenleriyle birlikte topluca ona biat etmişlerdir.[199] Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.)'m vefatı sebebiyle rahatsızlanmış bulunan Hz. Ali (k.v.) iyileştikten sonra Hz. Ebu Bekir'e biatta bulunmuştur.

2.  Hz. Ömer b. el-Hattab (r.a.) Hz. Ömer (r.a.)'in seçimi, Ebu Bekir (r.a.) tarafından müslümanlara ahit (veli ahd) bırakmak suretiyle hal ve akd ehline danıştıktan sonra aday göstermek, arkasından müslümanlann bunu benimseyip biat etmeleri şeklinde gerçekleşmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ecelinin yaklaşmakta olduğunu hissedince, insanlardan kendisi ha­yatta iken başlarına birilerini emir geçirmelerini istemiştir. Böylelikle ken­disinden sonra anlaşmazlığa düşmemiş. Çünkü Bizans ve Farslılarla sava­şa başladıktan sonra Müslümanlann dağılmalanndan korkuyorsa. Onlar ise kendileri hakkında ve din için hayırlı göreceği kimseyi kendileri adına seçmek hususunda işi kendisine havale ettiler. Aradan bir süre geçtikten sonra ashabın büyükleriyle ve görüş sahipleriyle danışmalanna başladı. Bunlara peş peşe sorular sordu. Danışmak üzere çağırdıkları arasında en ünlü olanlarından Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Sald, b. Zeyd, Üseyd b. Hudayr ve bunların dışında Muhacir ve Ensar'ın ileri gelenleri vardı. Hepsi de ondan (Hz. Ömer'den) hayırla söz ettiler. Onlardan birisi (Abdur­rahman b. Avf) Ömer'in sertliğinden korktuğunu belirtti. Hz. Ebu Bekir'de ona şu cevabı verdi: Bunun sebebi benim yumuşak olduğumu görmesidir. Eğer iş ona düşecek olursa bunlann çoğunu bırakır. Hz. Ebu Bekir danış­malarını bitirdikten sonra, Müslümanlara olan tavsiyesini (ahdini) Hz. Os­man'a yazardı. Daha sonra hanımı Esma Binti Umeys'e dayanarak evin penceresinden halka göründü ve şöyle dedi: "Size halife tayin ettiğim kişi­ye razı mısınız? Allah'a yemin ederim ki görüşümü belirtmek için elimden gelen her şeyi yaptım ve yakın akrabamdan kimseyi de başınıza geçirme-dim. Ben, Ömer b. el-Hattabi size halife (adayı) gösteriyorum. Onu dinle­yin ve itaat edin" onlar da "Dinledik ve itaat ettik" dediler. "Daha sonra Hz. Ebu Bekir Hz. Osman'a durumu insanlara bildirmesi ve bidat alması emrini verdi. Hz. Osman beraberinde HZ. Ömer, Useyd b. Said el-Kurazi de olduğu halde gitti. Hz. Osman halka şöyle dedi: "Bu kitapta adı yazılı olan kimseye (yani Ömer'e) biat ediyor musunuz?" Onlar: Evet, dediler. Bi­atin da tamamlanmasından sonra Hz. Ebu Bekir'de: ona bey'atte bulundu ve açıkça maksadının müslümanlann arasını düzeltmekten onlan fitne­den uzak tutmaktan başka bir şey olmadığını ilan etti ve ona hayn tavsiye etti. [200]

3. Hz. Osman b. Affan (r.a.) Hz. Osman'ın seçiminde şura daha açık bir şekilde görülmektedir. Çünkü HZ. Ömer (r.a.} sağlığında iken altı kişi­lik şura heyetini belirlemişti. Bunlar Hz. Ali, Zübeyr, b. el-Awam, Abdur­rahman b. Avf, Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Vakkas'tan ibaretti. Onlara seçimi gerçekleştirmeleri için üç günlük süre verdi ve ço­cuğun görüşünü almak için danışmada izleyecekleri yolu da çizdi. Eğer eşit olacak olurlarsa, oylann eşit olması halinde Abdullah b. Ömer'in bu­lunduğu tarafı tercih etmelerini söyledi. Şayet Abdullah b. Ömer'in hük­müne razı olmayacak olurlarsa bu sefer Abdurrahman b. Avf m bulundu­ğu tarafta olmalannı istedi: Artık bundan sonra muhalefet eden kişinin de boynunun vurulmasını emretti. Şurada bulunan kimselere ise, kavmi olan Ensar'dan elli kişi ile birlikte Ebu Talha'yı vekil bırakarak onlardan birini başkan seçmedikçe üç günün bitiminde onlan terk etmemelerini emretti. Vefatından kısa bir süre önce Hz. Ömer ona: "Allah'ım ben onları sana emanet ediyorum" dedi. Abdurrahman b. Avf, Rasulullah (s.a.v.)'m Ashabı ile Medine'ye gelen ordu komutanlan, insanların ileri gelenleri ile karşıla­şıyor ve görüşlerini alıp danışıyordu. Halkın Hz. Osman yahut Hz. Ali'den birisi üzerinde karar kıldıklarını tespit etti. Ancak müslümanlann çoğun­luğu zorluk ordusu (Teb ordusu) nu kendi servetinden donatıp Rüme ku­yusunu satın alarak Müslümanlara vakf etmek suretiyle olan iyiliğini, yu­muşaklığını, merhamet ve ihsanını bildiklerinden dolayı Hz. Osmanı tercih ettiler. Daha sonra Abdurrahman b. Avf Müslümanları mescitte topladı. Hz. Osman ile Hz. Ali'den Allah'ın kitabı. Rasûlünün sünneti, kendisinden önceki raşit iki halifenin suretine uygun olarak uygulama yapmaları için ikisinden de kesin teminat aldı. Bundan sonra Abdurrahman b. Avf Hz. Osman (r.a.)'e biat etti. Arkasından Müslümanlar da biatta bulundular. Hastalığı sebebiyle bir süre geciktikten sonra biat edenler arasına Ali b. E-bu Talip de katıldı.

4. Hz. Ali b. Ebi Talip (r.a.) Hz. Osman (r.a.)'ın kati edilmesi ile baş gösterenin büyük fitne, Medine'de karışıklıkların meydana gelmesi, islam tarihin oldukça önemli bir takım olayların sebebi olmuştur. Bunlar da ba­şından beri Hz. Ali'nin halifeliğinde büyük ölçüde tesir etmiştir. Kendisin­den önceki halifelerin sahip oldukları şekliyle tam bir ittifak yahut kap­samlı bir icma oldukları şekliyle tam bir ittifak yahut kapsamlı bir icma ile başa geçme imkanını bulamadı. Medine'de bulunan Muhacir ile Ensar'ın büyükleri ile çeşitli şehir halkı ve Mısırlılar ona biat etmekle birlikte, Şam halkı ile Ümeryye oğullan Muaviye b. Ebu Süfyan'm liderliğinde ona biat ettikleri nakl edilmektedir. Daha sonra Medine'ye çıkıp Mekke'ye gittiler. Oradan Hz. Aişe ile birlikte Hz. Osman'ın intikamının alınması talebi ile Basra'ya geçtiler. Hz. Ali (k.v.) onlarla Cemel günü çarpıştı ve bu savaşta her ikisi de şehid oldu. Bununla, birlikte Hz. Ali Efendimiz, Hz. Osman'ın öldürülmesine karşı çıkmış, evinden ayrılmamıştı. Ensar ve Muhacirler ise fitnenin sonunu getirmek ve hicret yurdunu korumak kasdıyla Hz. Ali'ye biat üzerinde ısrar etmişlerdi. Bunun üzerine onlardan açıkça mescitte ve müslümanların rızasıyla kendisine biat akdinde bulunmalarını istedi ve belli bir zorlamadan sonra ve müslümanlann maslahatının bunda olduğu kanaatine varması üzerinde hilafete razı oldu. [201]

İşte Raşit halifeler döneminde insanlann yaptıklan budur. Onlardan sonra gelen Emevi halifeleri döneminde ise Ömer b. Abdülaziz'in (Allah Tela ona rahmet etsin) hilafet hariç Muaviye'nin ortaya çıkardığı yönetimin miras olarak devralınması niteliği ön plana geçti ve bu, şer'an halifede is­tenen şartlara kimi zaman rivayet edilmeksizin takip edile gelen bir yol olarak devam etti.

 

İmamda Aranan Şartlar:

 

1. Müslüman, hür, erkek akıllı ve ergenlik çağma girmiş olmak su­retiyle eksiksiz bir velayet sahibi olmak. Müslüman olmayan bir kişinin imameti sahih olmaz. Zira imamet şer'i işlerdendir. Müslümanların du-rumlannı tanzim etmek, hükme bağlamaktır. Müslümanlann durumlan-nın tanzim edilmesini bu hükümlere iman etmeyen bir kişiye tevdi etmek mümkün değildir.

2.  Erkek olmak: Kadının imameti sahih olamaz. Zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Başlanna emir olarak bir kadını seçen toplum felah bulmaz. Buhârî, 4163. Bir de imam (halife) müslümanlann maruz kaldığı çeşitli müşkülat­lan halletmek zorundadır. Bu rnüşkilatların bazılarını kadının halletmesi mümkün değildir.

3.  Reşid olmak: Çocuğun, sefihin ve delinin imameti sahih olmaz. Çocuğun, sefihinin ve delinin, etrafında binlerce vezir, müsteşar, danış­man olsa dahi imam (halife)olması caiz değildir. Zira Rasülü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Çocukların emir olmasından Allah'a sığının.[202]

4. Adil olmak: Adil olmaktan maksad, kati, zina, faiz gibi büyük gü-nahlan işlememek, küçük günahlarda ısrar etmemektir. Bunun için fasık bir kimsenin halife olması sahih değildir.

5. Dini hükümleri ve delilleri bilmek yeni çıkan meselelerde ictihad yeteneğine sahip olmak. Zira Hz. Peygamber'den sonra meydana gelen bir takım meseleler vardır ki onlar hakkında ancak halife müslümanlann maslahatına göre hüküm verebilir.

6. Kulak, göz, dil gibi azalannın sağlam olması gerekir. Halife olacak kişinin duyu organlan sağlam olmazsa, gerektiği şekilde davranmaktan mahrum olur.

7.  Uyanık ve umumi bir sezgiye sahip olmalıdır. Bu uyanıklık ona idari bir kabiliyet vermeli, devlet ve milleti tehdit eden tehlikeleri sezip on­lardan korunmalıdır. Bu uyanıklığın bulunup bulunmadığına ise şura ehli olan kişiler karar verir.

8. Kureyş kabilesinden olmalıdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur:

"İmamlar (halifeler) Kureyş'tendir.[203] Bu iş (halifelik Kureyş'e aittir.[204]

İnsanlar şu iş (hilalafet) hususunda Kureyş'e tabidirler. Müslim, 1818. Bu nasslar varken artık şüphe olmaz. Şu halde bu nasslara muha­lefet eden bir kişinin sözüne de itibar edilemez. Eğer bu kabilelerinden bir kişi yoksa, hilafet şartlarına sahip olan herhangi bir Müslüman- hangi soydan olursa olsun halife seçilir. Hilafet şartlarının tümüne sahip olan yoksa, yeterli vasıflara sahip olan bir kişi şahsi salaha sahip olan kişi ter­cih edilerek halife seçilir.

Mesela hükümleri bilen, idari kabiliyete sahip olan bir kişi, şahsi bir hatası nedeniyle cerh edilmiş olsada salih ve adil olmakla beraber idari kabiliyete sahip olmayan bir kişiye tercih edilir. Ancak halife seçilecek ki­şinin, her halükarda müslüman olması şarttır. Hiçbir durum bunu ilga edemez.

İmametin akd edilme şekli ikiye ayrılır:

1. Biat yoluyla, ikincisi ise halifenin kendisinden sonra halife olacak kişiyi tayin etmesiyle imamet akd edilmiş olur. Bu yol da şer'i bir yoldur ve bu şekilde halife tayin edilen kişinin hilafeti sahihtir. Ancak şu iki şar­tın mevcud olması gerekir.

a. Veliaht tayin edilen kişi, söz konusu ümmet şartlarına sahip ol­malıdır. Yani imamet şartlarına sahip olması ve bu hususta kendisinden daha üstün bir kişinin bulunmaması gerekir. Eğer öyle olmazsa imamet akdi fesh olur.

b. Veliaht, imameti kabul ettiğini açıkça söylemelidir. En sahih gö­rüşe göre veliah da, imameü kabul etüğini, kendisini tayin eden halife ha­yattayken söylemelidir.

Bu iki şart mevcud olduğunda kendisini veliahd tayin eden halifenin ölümü ile o kişi halife olur. Onun halife olması için ehl'i hal ve'1-akd'ın-ne veliahd tayin eden halifenin yaşadığı sırada ne de öldükten sonra -rızası şart değildir. Bunun delili ise Hz. Ebu Bekir'in Hz. Ömer'i kendisinden sonrası için halife tayin etmesi ve bunun sahih olduğu hususunda bütün müslümanlann icma etmesidir.

Hz. Ebu Bekir, şu meşhur sözleriyle Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini bildirmiştir. İşte bu, Rasulullahin halifesi Ebu Bekir'in dünyadan ayrılıp ahirete varacağı bir anda söylediği sözdür. Bu an öyle bir anki o anda ka­fir müslüman olur. Facir ittika eder. Bundan sonra Hz. Ebu Bekir şöyle devam etmiştir. Ben size Ömer b. Hattab'ı halife seçtim. Eğer doğru söyler, adaletli davranırsa, benim onun hakkındaki kanaatim budur. Eğer zulm eder, islamı tebdil ederse, ben gaybı bilmem. Benim kasdım hayırdır. Bu durum, halifenin tek kişiyi halife seçmesi halindedir. Eğer halife, imamet meselesini bir gruba havale ederse halifenin vefatından sonra onlar kendi aralannda imamet şartlarına sahip olan birini halife seçerler. Bunun delili de Hz. Ömer'in hilafet meselesini altı kişilik bir gruba havale etmesi ve bü­tün müslümanlarm bunun sahih olduğu hususunda ittifak etmeleridir. Hz. Ömer kendisinden sonra bir kişiyi halife tayin etmeyerek, bu meseleyi Hz. Ali, Hz. Osman, Zübeyr b. Avvam, Talhab, Ubeydullah Hz. Abdurrah-man bunu Avf ve Hz. Sa'd b. Ebi vakas'a havale etmiş ve aralarından biri­nin halife seçmelerini tembih etmiştir. Kuvvet yoluyla hilafete gelen kişi­nin hilafetinin sahih olması için şu şartlara sahip olması gerekir.

A. Kuvvet yoluyla hilafet makamına gelen kişi, söz konusu imamet şartlarına sahip olmalıdır veya mevcut insanlar arasında en fazla şarta sa­hip olan kişi olmalıdır. Hilafet makamını kuvvet yoluyla ele geçiren kişide adalet olmaması halinde, o kişinin imametinin sahih olup olmadığı husu­sunda ihtilaf vardır. Ancak doğru olan şudur ki hilafet makamım kuvvet yoluyla ele geçiren kişinin imameti sahihtir. Fakat kendisi asi sayılır.

B. Hilafet makamı halifenin ölümünden veya meşru bir şekilde azl edilmesinden sonra kuvvet yoluyla ele geçirilmiş olmalıdır. Eğer kişi, halife hayatta iken hilafet makamını kuvvet yoluyla ele geçirirse, o halife de hila­fet makamım kuvvet yoluyla ele geçirmişse, galip olan kişinin imameti sa­hih olur. Ancak birinci halife biat veya veliahd tayin edilmek suretiyle ha­life olmuşsa, hilafet makamını kuvvet yoluyla ondan alan kişinin imameti sahih olmaz. Bunun delili şu hadis-i şerifdir:

İki kişiye biat edildiği zaman, ikincisini öldürün. [205]

Siyasi idare işiniz tek bir adam üzerinde birlik ve vahdet halindey­ken, sizlere biri gelirde birliğinizi parçalamak yahut topluluğunuzu fırkalara bölmek isterse onu öldürünüz. [206]

Birat'ın şartları ve keyfiyeti: İmametin akd olunmasında esas yoldur. Halife ile halk arasında yapılan bu ahid, ancak ehl-i hal ve'l akd'ı istişare­sinden sonra olur.

Zira Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"İşleri kendi aralarında istişare iledir. [207]

Hz. Peygamber döneminde bir kişi islam'a girdiğinde Rasulullah'a dinlemek ve itaat üzere biat ederdi. Ayrıca birinci ve ikinci akabe biatlan da bilinmektedir. Ubade b. Samit şöyle rivayet ediyor:

"Biz Rasulullah'a zorlukta, kolaylıkta, neşede, kederde ve başkaları­nın bizim üzerimize tercih edilmesi hallerinde dinlemek, itaat etmek, ema­net sahibi olan kimselerle emirlik hususunda rızalaşmamak, her nerede bulunursak bulunalım muhakkak hakkı söylemek, Allah yolunda hiç kim­senin kınamasından ve kötülemesinden korkmamak üzere biat edip söz verdik. [208]

Hz. Peygamber vefat ettiğinde, bir kişinin onun yerine geçip devletin ve milletin meselelerini halletmesi, idare etmesi gerekmekteydi. Bu ise Peygamberden sonra bir kişiye ve ona gösterilene taatle devam eder.

 

Biatin Şartları:

 

Hilafet ve imamet biat'm akd olunması için şu şartların mevcud ol­ması gerekir.

1. Biat-islam aleminin değişik yörelerinden gelen ehl'i hal ve'l-akd tarafından yapılmalıdır. Ehl'l hal ve'l-Akd; alimler, liderler ve halkın ileri gelenlerdir. Yani bir müşkülat olduğunda veya önemli hususlarda kendile­rine başvurulan kimselerdir. İslam aleminin her köşesinde bulunan ehl'i hal ve'l akd'in tümünün biat merasimine katılması şart olmadığı gibi biat için belli bir sayı da şart değildir. Her beldeden cemaat yeterlidir. Bu hususta erkeklerle kadınlar eşittirler. Ancak kadınların biati erkeklerin bi-atından farklıdır. Yani kadınlar biat ederken el sıkışmadan sadece dilleriy­le biat ederler. Bunun delili, Hz. Peygamber'in Mekke Fethinden sonra bi­at alırken kadınlarla el sıkışmamasıdır. Bunun için Ehl'i hal ve'l-akd veya mahir, imamet şartlarına sahip olan bir kişiye biat ettikleri zaman, o kişi­nin imameti sahih olur. Bütün müslümanlar hakikaten ve hükmen o bi-ata katılmış sayılır. Yani fiilen veya onu dinlemek ve itaat etmek suretiyle hükmen biat ederler. Tüm insanların fiilen halifeye biat etmeleri şart ko­şulmamış, sadece ehl'i hal ve'1-akd'in biati ile iktifa edilmiştir. Çünkü şeri­atın kaynaklarından biri olan icma ehl'i hal ve'l-akd ile meydana gelir. Kendileriyle icma meydana gelen ehl'i hal ve'1-akd'in ittifak ettiği bir konu­da halka düşen onlara ittiba etmektir. Çünkü icma, kesin bir delildir. Ona muhalefet etmek caiz değildir.

2. Ehl'i hal ve'l akd'de şu şartların bulunması lazımdır:

a)  İmametle ilgili hükümlerde ictihad derecesine ulaşmış olmalıdır­lar.

b) Adalet şartına ve şahidlerde bulunması gereken diğer şartlara sa­hip olmaları gerekir. Ehl'i hal ve'1-akd'de bu şartlar mevcud değilse, onla­rın biati geçerli olmaz ve dolaysız imamet akdi olunmaz.

3.  Ehl'i hal ve'1-akd'in biat ettiği kişi, açıkça veya kinaye yoluyla ha­lifeliği kabul ettiğini söylemelidir. Biat edilen kişi halifeliği kabul etmezse, bu hususta zorlanamaz. Çünkü halifelik cebr ve zorlama ile değil, rıza olur.

 

Biatin Sonuçları:

 

İmamet şartlarına sahip olan bir kişi biat veya veliahd tayin edilmek veya kuvvet yoluyla halife olursa, müslümanlarm işlerini idare etme husu­sunda onların velisi olur ve şu vazifeler kendisine vacib olur.

a. Halife olduğunu halka ilan etmelidir. Ümmet toptan imametin ona verildiğini bilmeli, ismini ve kendisini tanımasa da vasıflarını ve mezi­yetlerini bilmelidir.

b. Şu hususlara riayet edip şu vazifeleri yerine getirmesi gerekir.

1) Yani şüpheye düşen veya bid'ata koyulan kişilere doğru yolu de­lilleriyle beraber açıklayıp izah etmeli ve gereken hadler ve cezalarla onlan muakabe etmelidir.

2) Mali medeni, ahval-i şahsiyye, cinayetler ve diğer meselelerle ilgili ilahi hükmleri infaz etmelidir.

3) İslam beldelerinde emniyet ve asayişi sağlamalı islam'ı yaymaya çalışmalı ve müslümanlarm iktisadı, içtimai ve kültürel maslahatlarını gö­zetmelidir.

4)  İslam devletinin sınırlannı sağlamlaştırmak orada düşman saldı-nsını durduracak kadar kuvvet hazırlamalıdır. Sınırlan takviye etmek için gereken her şeyi yapmalıdır.

5) Dünyanın her tarafındaki insanları islam'a davet etmelidir. İslam davetinin önüne çıkan tüm engelleri yıkmak için etmelidir. Halife, yerine getirmek ve tahkik etmek için uygun olan her şeyi yapmalıdır. Her yolu deneyebilir. Mesela gerekli ve uygun görürse vezirler, valiler, kadılar tayin edebilir ya da azl edebilir. Zira tüm bu konulardaki kararlan belirleyicidir. Tüm müslümanlar masiyet olmayan her hususta onun emrine uymak ve ona itaat etmek zorundadır.

Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Ey inananlar! Allah'a itaat edin. Rasulullah'a ve sizden olan idarecilere itaat edin. [209]

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

Müslüman olan kişiye, hoşlandığı ve hoşlanmadığı hususlarda (amirlerini) dinlemek ve itaat etmek vacibdir. Ancak masiyet ile emr edil­mesi hali müstesnadır. Masiyet ile emr olunursa onları dinlemek ve itaat etmek yoktur.[210]

İmam Nevevi şöyle diyor: "Alimler, masiyet olmayan emirlerde ima­ma itaat etmenin ve masiyet olan hususlarda da imama itaat etmemenin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Masiyet hususunda olmamak şartıyla adil de olsa zalim de olsa, imama itaat etmek vacibdir. İmam, bir masiyeti emir ederse, bu hususta ona itaat etmek haramdır ve nerede olursa olsun hakkı açıkça söylemek vaciptir. Fakat imamı halifelik makamından indir­mek veya onunla savaşmak niyetiyle onun emrinden çıkmak, müslüman-lann ittifakıyla caiz değildir. Çünkü burada müslümanlann birlik ve bera­berliğinin bozulup parçalanması bahis mevzudur. İmamın fiilen masiyet işlemesi de masiyeti emretmesi gibidir. Fiilen masiyet işleyen imama karşı müslümanlann yapması gereken şey, onun emrinden çıkmak, onunla sa­vaşmak değil, ona hakkı beyan etmek, onu bu hususta protesto etmektir. Ancak bu durum imamın küfre girmemesi veya küfrü emretmemesi halinde geçerlidir. Eğer imam kafir olursa. İmameti ilga olur. Müslümanlann biatları düşmüş olur. Bunun izahatı İmamın azli bahsinde gelecektir. Şu-ra'nın hükmü ve hangi meselelerde meşru olduğu, şura ve meşveret, haki­kate vasü olmak ve müşkülleri çözmek için başkalannm fikir ve düşünce­lerine baş vurmak demektir.

Şura'nın islami hükümleri iki kısma ayrılır:

1.  Bazı hükümler Kur'an ve sünnet'in açık nassalanna veya icmaya dayanır ki bu hükümler hakkında istişare etmek söz konusu değildir. Zira anne kadar yetkili olursa olsun, ne kadar alim olursa olsun hiçbir kimse bu hükümleri kaldırma veya değiştirme veya tadil etme yetkisine sahip de­ğildir. İdarecinin burada, yani Kur'an ve sünnet'in açık nasslanna veya ic-ma'ya dayanan bu hükümler hususunda yapması gereken şey onlan ko­rumak ve onlara uymaktır.

2. Bunlar bir takım içtihadı hükümlerdir ki kendi aralarında iki gru­ba ayrılar: Birinci grup Allah'ın ilminde takrir bulan hükümlerdir. Kur'an veya sünnet veya icma veya kıyas'm teşri delilleri bu hükümleri zimmen kapsamaktadır. Bu hükümleri Kur'anın veya sünnetin veya icmanm veya kıyasın delililerinden çıkarmak için araştırmaya, cehd ve gayret gösterme­ye ihtiyaç vardır. İşte bu hükümler Allah Teala'dan cümleten ve tafsilen tebliği hükmlerdir. Bunlar hususunda karar vermek -idareci olsun veya olmasın müctehidlerin yetkisi dahilindedir. İkinci grup: Bunlar, Allah Te-ala'nın külli olarak inzal ettiği hükümlerdir ki bu hükümlerin tafsilatı, müslümanlann maslahatlanna uygun olarak nasıl tatbik edileceği, müs­lümanlann gelişen konum ve durumlanmn ve yapmayı gerektirdiği, bütün bunlar Müslüman hakim'in basiretiyle ne müslümanlann hizmetindeki ih-lası vasıtasıyla görüp takdir ettiği yolla ortaya konur. İşte bunlara imamet hükümleri veya şer'İ siyasetin hükümleri. Bu hükümlerde ancak mücte-hid olan imam karar verebilir. Bu bahsin başında bu hükümlerle ilgili mi­salleri zikretmiştik. İkinci kısımda her iki gruba dahil olan meselelerde (hükümlerde) istişare gerekir. Yani imamın bu hükümlerde karar vermesi, ancak salih müçtehitlerin bir kısmıyla istişare ettikten sonra caiz olur. Zi­ra Allah Teala Hz. Peygamber'e şöyle emretmektedir:

"İş hususunda onlarla istişare et. [211] Yine Allah Teala, Müslümanlan meth ederken şöyle buyurmaktadır. İşleri kendi aralarında istişare iledir. Ayrıca Hz. Peygamber'i nass bulun­mayan hususlarda ashab-i kiram ile istişare etmiştir. Buna delildir. Mese­la Hz. Peygamber Bedir, Uhud ve Hendek savaşlannda ve Bedir savaşında alman esirler hususunda ashab-ı kiram ile istişare etmiştir. Bunun pek çok misali vardır. Birinci kısma dahil olan hükümlerde istişare yapılmaya­cağına şu ayet-i kerime delalet etmekteydi.

Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdikleri zaman mü'min erkek­lere mü'min kadınlara kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygam-ber'in hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Re-sülü'ne isyan ederse, şüphesiz o apaçık bir sapıklıkla yollunu sapıtmıştır. [212]

Hz. Peygamber de bu tür hükümler hususunda hiçbir kimseyle isti­şare etmemiş, o hükümlere uyma hususunda hem kendini hem de saha-bileri mecbur tutmuştur. Şunu da belirtelim ki istişare meclisinden çıkan ortak karara veya çoğunluğun kararma imamın demokratik sistemlerde olduğu gibi uyma mecburiyeti yoktur. İmama vacib olan ehl-i ilim ve ehl-i basiretin görüşüne başvurmak, onların fikirlerini dinleyip incelemek, doğ­ru olduğuna ikna olursa ona uymaktır. Beşeri sistemlerdeki meclis ile şu­ra arasındaki farkı kısaca şöyle beyan edebiliriz. Beşeri sistemlerde meclis kanun koyucudur ve çoğunluğun karan bağlıdır. İslam şeriatında ise şu­ra, kanun koyucu değil, Allah'ın hükmünü araştırıcıdır. Bu nedenle de burada azlık ile çokluk eşittir. Zira bazen onların içinden bir kişi Allah'ın hükmüne muttali olabilir. Bu bakımdan hak. hangisinin dilinde meydana gelirse ona tabii olmak, lazım gelir. İmamın onlara üstünlüğüne gelince o-nun üstünlüğü, İnsanları Allah'ın hükmüne götüren basiretinin çokluğu ile sabit olmuş. Bu yüzden kendisine biat edilmiş ve halife seçilmiştir. İmamın, şura üyelerinin görüşlerinden birini seçmesi, o görüşün diğerle­rinden üstün olduğuna delalet eder. Bu nedenle bütün müslümanların ona tabi olması ve onun hükmü altında bir araya gelmeleri vaciptir.

İmam ve Ümmet arasındaki alakayı ortaya koyan esaslar: İmam-imametin hükümlerini ve şartlarını belirtmiştik. Allah'ın hü­kümlerini korumak hususunda değiştirilmesine mani olur. Onların tatbik edilip edilmediğini kontrol eder. Bu hükümlerin doğru bir şekilde tatbik edilmesinin, emniyet ve sükunet için tek garanti olduğunda Ümmmetin hayr ve saadetinin buna bağlı olduğunda hiç şüphe yoktur. İşte bunun için:

1) İmam kendiliğinden herhangi bir kanun koyamaz. Çünkü kanun koyma yetkisi, Allah'a mahsustur. Hatta peygamber bile kanun koyucu değil, Allah'ın kanunlarına uyucu ve onlan tebliğ edicidir. Ancak şu var ki Peygamber bir konuda içtihad edip hüküm verdiğinde, o hükmün tatbika­tının ve meşruiyetinin vahiy yoluyla Allah'ın takririne bağlı olduğu kabul edilir.

2) İmam. İmam olması dolayısıyla herhangi bir imtiyaza sahip değil­dir. Şer'i hükümler karşısında imamın, diğer insanlara hiçbir üstünlüğü yoktur. Mesela her hangi bir meselede imamın şahidliği-başka bir kişinin şahitliğinden üstün değildir. İmam, aynı anda hem hakim, hem de şahit olamaz. İmam hakim olduğunda şahitliği söz konusu olamaz. Şahit oldu­ğunda da hakimliği söz konusu olmaz. Hakim olduğunda, şahitlerin şahit­liğiyle hüküm verir ve sadece şahit olabilir. Hakimlik sıfatı-şahit olduğu esnada kalkar. İmam, tıpkı diğer insanlar gibi kadı huzuruna şahid olarak çıkar. Şahit olarak çıktığında o kadı'yı kendine naib kılmış olur. Bir kişi Hz. Ömer'e davasını arz ederek 'şu adam bana zulm etti' dedi ve adamın yaptığı zulmü anlattıktan sonra 'Ey müminlerin emin! Sen bunu herkes­ten daha iyi biliyorsun' dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: 'Diler­sen aranızda hükm edeyim, dilersen de hükm vermeyip sana şahitlik ya­payım' İmam (halife), kendisini her hangi bir hadden, kısastan veya tazir cezasından kurtaramaz. Yani imam da diğer insanlar gibi işlediği bir suç­tan ötürü cezalandmlır. İmam'a yerine getirmekte olduğu önemli görevler nedeniyle şura meclisi tarafından örfe göre ve meşru ve şerefli bir hayatın gerektirdiği miktarda bir maaş takdir edilir.

1. İmam, halk arasında Peygamber'in veya Peygamberden sonra ge­len halifenin halifesidir. Ancak bir fark vardır ki o da Hz. Peygamber'in va­hiy alması ve içtihadının vahyin tasdikiyle şer'i hüküm olması veya redde-dilmesidir. Halifeye gelince, onun Allah'ın kitabına, Hz.Peygamber'in sün­netine ve müslümanlann icmaina dayanması gerekir. Bunlann dışında bir de ictihad edebilir. Ancak bu içtihadın kur'an ve sünnetin umumi delale­tiyle olması gerekir.

2. İmam, Müslümanlann-insanlann birbirleri üzerindeki velayetini kabul etmeyen, umumi işlerinde onların velisidir. Bu yüzden imamın müslümanlann umumi işlerindeki tasarrufu, maslahatla kayıtlıdır. Yani şer'an geçerli olması için maslahata uygun olması gerekir. Müslümanlann imama itaati, Allah'ın hükümleri diye tabir edilen maslahatın sınırlan da­hilinde söz konusudur. Yoksa imam, imameti vasıtasıyla insanlardan menfaat temin etmek için müslümanlann başına geçmiş değildir. Bilakis o, umumi maslahatlann hayata geçirilmesi ve umumi maslahatlarla fertle­rin maslahatlannm arasını birleştirmek için çalışma imkanına kavuştu­rulmuştur.

3. İmam derece bakımından kendisinden sonra gelen idarecileri ve­zirleri, kadılan, onlara tevdi edilmiş olan ümmetin değişik hizmetleri ko­nusunda kontrol eden kimsedir. O devlet görevlilerinden kaynaklanan herhangi bir şikayet ve haksızlık hususunda ümmetin tek merciidir. İşleri başkalarına havale edip onları kendi hallerine terk edemez ve onlan şahsi çıkarlanyla baş başa bırakamaz. Şu halde imam, ümmetin ve devletin ida­resini ve koruyuculuğunu yapmak için işleri bizzat takip etmeli, lezzet ve ibadetlerle meşgul olup tayin ettiği kişilere güvenmemelidir. Çünkü emin sayılan kişi çoğu kez ihanet eder. Nasihat eden kişi çoğu kez aldatır.

4. Bütün bunlara binaen imam ile ümmetin alakası, hizmet eden ile kendisine hizmet edilen efendinin alakası gibidir. Merhametli bir aile reisi­nin, aile fertleri ile olan alakası gibidir. İmam emniyet ve güveni bütün ül­keye yaymak hususunda her türlü çabayı sarf etmeli, bunu da güç kulla­narak, zorlayarak değil, şefkat ve merhametle yapmalıdır.

 

İmamın Azledilme Sebepleri:

 

İmam, şu sebeplerden biri mevcut olduğunda azl edilir:

1. Kafir olması, bu kafirlik ister açık bir söz veya fiille olsun, isterse de küfrü iltizam eden bir sözle olsun hüküm değişmez. İmam, herhangi bir şekilde kafir olduğunda imameti iptal olunur. Ümmet onun biatından çıkar. Ümmetin isyan edip onu imametten azl etmesi farzdır. Eğer imam fasık olursa, bu fasıkhk gerek mahzurlu şeyleri irtikab etmek suretiyle, ge­rekse kişiyi kafir yapmayan bir takım bid'adlan işlemek suretiyle olsun bu, imamın kafir olmasını gerektirmez ve dolayısıyla da azl edilmesi söz konusu değildir. Velhasıl Ehl-i sünnet alimleri, imamın (sultanın) fasık ol­ması nedeniyle azl edilmeyeceği hususunda icma etmişlerdir. Zira imamın azlinden Ötürü meydana gelen Fitne, imam fasık olduğu halde imamet makamında kalmasının zararından daha fazladır. Fasık bir kişinin imam seçilemeyeceğini daha önce söylemiştik. Ancak kişi İmam seçildikten son­ra fasık olursa bu fasıklık imamın azl edilmesini gerektirmez. Her ne ka­dar fasık haram olsa da yine de imamın azline sebep olmaz.

2. Vücudunun azalarında veya duyu organlarında imamet görevini yerine getirmesine mani olacak derecede bir eksikliğin kusurun meydana gelmesi. Mesela imamın gözü kör olursa veya kulağı sağır olursa veya aya­ğı koparsa imamet görevinden azl edilir. Eğer imamın vücudunda veya du­yu organlarında meydana gelen özür, imamet görevini yürütmesine mani değilse, imamın azl edilmesi vacib olmaz. Delilik veya baygınlığa maruz kalmak imamet görevini yürütmeye mani olacak derecede olursa ve sürek­li olmasa bile imamını azl edilmesini gerektirir.

3. Tasarruf ehliyetini ve imkanını kayb etmesi bu da iki şekilde meydana gelir.

a) Hacr: İmamın yakınlarından biri, ona musallat olup emirlerini in­faz etmek imkanını elinden alsa, bu hacr onun azl edilmesine neden ol­maz. İmametinin devam etmesine zarar getirmez. Musallat olan kişinin hüküm ve siyasetine bakılır. Eğer hüküm ve siyaset dini hükümlere uy­gun ve adaletin gerektiği şekilde ise, asli imamın imamet hükmü devam etmekle beraber onun imamet üzerinde durması vaciptir. Eğer bu şekilde yürütmesine engel olursa, onun orada durması caiz değildir. Bütün müs-lümanların ellerinden geleni yaparak ona karşı çıkmaları ve tagallübü or­tadan kaldırmaları vacibdir.

b) Kahr: Kahrdan maksad, imamın düşman eline esir düşmesi ve onu kurtarma yolunun bulunmamasıdır. İmam düşman eline esir düşerse ve onu kurtarma imkanı da varsa, bütün müslümanların her yolu deneye­rek onu kurtarmaya çalışmaları vacibdir. İmamın kurtarma ümidi bulun­dukça, onun kurtulacağından ümit kesilmedikçe, onun imameti hükmen devam ediyor sayılır. Fakat her yol denendikten sonra imamın kurtulu­şundan ümit kesildikten sonra onun imameti ilga olur. Bu durumda ehl'i-hal ve'l-akd hemen bir imam seçmek zorundadır. İkinci imam seçildikten sonra birinci imam esirlikten kurtulursa, artık imamet görevi ona veril­mez. İkinci imama biat edilmez. Birinci imam, yeni bir biata ihtiyaç olma­dan görevine devam eder.

4. İmamın kendini azl etmesi: Müslümanlar arasında imamet şart­larına sahib olan biri varsa onun derecesinde olmasa bile onun kendini azletmesi olur. Ahlak müslümanlar arasında onun yerini dolduracak birisi yoksa, onun istifası kabul edilmez. Çünkü onun azlini gerektirecek şer'i bir sebep mevcud değildir. Eğer onun azlini gerektirecek şer'i bir sebep ol­saydı müslümanlar onu o makamdan kendisi istese istemese de indirirler­di. Her ne kadar imamet akdi taraflar arasındaki nzaya dayalı akid ise de rızaya dayalı akidler bazen aniden ortaya çıkan istisnai sebeplerden ötürü cebri akidlere dönüşür. İmamın kendini azletme durumu yerine geçebile­cek biri bulunduğu takdirde farz-ı kifayelerin durumu gibidir. Eğer böyle bir kirnse yoksa onun bu vazifeyi kabul etmesi farz-ı ayn olur.İmam saydı­ğımız bu dört sebepten biriyle azledildiği zaman bütün müslümanlar onun taatinden ve biatından çıkmış olurlar. Artık o her hususta müslümanlar-dan herhangi biridir. İmam azli gerektiren bir sebep nedeniyle azledilirse ve ikinci bir imama biat teslim edilirse azli gerektiren sebep ortadan kal­karsa bu durum onun imamet görevine devam etmesini gerektirmez. Ehl-i hal ve vel akdin tekrar ona biat etmesi gerekir. Sonuç Bahsettiğimiz Önemli vazifelerin yapılabilmesi için yukarıda belirttiğimiz şekilde bir i-mam seçmek bütün müslümanlar üzerine bir vecibedir. Eğer müslüman­lar Allah in emri olan bu vecibeyi yerine getirmek için çalışmazlarsa bü­yük günah yüklenmiş olurlar. Çünkü bir imam seçmek dini içtimai ve si­yasi zaruretler açısından vacib olan islami alametlerin en büyüğüdür.Aym zamanda iki imamın bulunması caiz değildir. Zira imametin en Önemli he­deflerinden biri yeryüzündeki bütün müslümanları bir araya getirip birleş­tirmektir. Aynı zamanda birden fazla bir imamın bulunması ise bu hedefe ters düşmektedir. Allah Teala daha iyi bilir.

 

SEKSEN SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

HZ. PEYGAMBERİN DOĞUMU

 

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam, 571 yılı nisan ayının 20 sine rastlayan Rebi'ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha karşı Asya kıtasında dünyanın ortasında. Fil senesinde Mekke'i-Mükerreme'de, Haşi-mi mahallesinde Yusuf konağının ikinci katında dünyaya gelmiştir. Baba­sı Abdullah, annesi Amine'dir. Doğmadan önce babasını kayb etmiştir. Hz. Peygamber doğduğunda evin için nurla dolmuş annesi hiç doğum ağnsı hissetmemiştir. Dedesi Abdulmuttalib Peygamberimize Muhammed ismini vermiş adını ne koydun diye soranlara: "Muhammed koydum" dilerim ki göktekiler ve yerdekiler onu övsün" demiştir. Peygamberimiz adet olduğu üzere küçük yaşta süt annesi Halime'nin yanına gönderilmiş, orada tam 4 yıl kalmıştır. Bu süre içinde bir ara beyazlara bürünmüş iki (Melek) onu, çocuklann arasından alıp, tenha bir yere götürüp, kalbini temizleyip, nü­büvvet nuruyla doldurmuştur. Hz. Peygamber süt annesine hayatı boyun­ca büyük saygı göstermiş ve ona her bakımından yardımcı olmuştur. Pey­gamberimiz altı yaşlarına geldiğinde annesi Amine onu Medine'deki dayı-lanyla tanıştırmak için ve kocasının kabrini ziyaret etmek maksadıyla Me­dine'ye götürmüştür. Mekke'ye dönerken Ebva denilen yerde aniden has­talanmış ve vefat etmiştir. Yetim kalan Hz. Peygamber bundan sonra bir müddet dedesi Abdulmuttalib'in bilahare de amcası Ebu Talib'in himaye­sinde bulunmuştur. Rasulullah (S.a.v.) son derece nezih ve kibardı. Hiçbir şeye bağırıp çağırmazdı. Çarşı ve Pazarda sakindi. Kötülüğe kötülükle kar­şılık vermezdi. Daima aff eder. Müsamahakar davranırdı. Hiçbir şeye eliyle vurduğu görülmemiş, sadece cihad esnasında vurmuştur. Hiçbir kadın ve hizmetçiye vurmamış, hiçbir kimseden intikam aldığı görülmemiştir. Ancak Allah'ın haram kıldığı şeyler müstesna... Allah'ın haram kıldığı şeyler­den biri çiğnendi mi! Ona öfkelenir, adeta aslan kesilirdi. İki şey arasında muhayyer bırakılırsa kolay olanım seçerdi. Halk arasında onlardan biri gi­bi olur. Ev işlerine bakar, yardım ederdi. Kendi işini kendi görür. Koyun sağar. Temizlik yapardı. Dilini gerektiğinde kullanırdı. Boş sözlerle meşgul etmezdi. İnsanları birleştirmeye çalışır. Nefret ettirmezdi. Rasulullah (s.a.v.) kendisini kimseden üstün tutmazdı. Adam oğullarının anne ve ba­ba itibariyle en şereflisi ve en soylusu olan Peygamberimiz, Abdulmuttali-bin oğlu Abdullah sulbünden dünyaya gelmiştir. Onun soyu: Hz, İsmail'in 12 oğlundan en büyüğü olan Nabit (Kaydar)'in soyundan gelen Adnan'a dayanır. Enes b. Malikten nakl edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) "Ben Abdullah, Abdulmuttalib Haşim, Abd'i Menaf, Kusey, Kilab, Mürre, Kab, Lüey, Galib, Fıhr, Malik, Nadr, Kinane, Huzeyme, Müdrike, İl-yas, Mudar, Nizar, Maad ve Adnan oğlu Muhammed'in mensup olduğu topluluk ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allah, beni muhakkak onların hayır­lısı olan tarafında bulundurmuştur. Ben, cahiliyet ahlaksızlıklarından hiç­bir şeye bulaşmaksızın ana ve babandan meydana geldim. Ben, Ademden babama ve Anneme gelinceye kadar, zinadan değil hep nikah mahsulü olarak meydana geldim. Ben ana ve baba soyu itibariyle en hayırlmızım!" buyurmuştur. Peygamberin annesi Hz. Amine zühre oğullan kabilesinden Vehb'ın kızıdır. Vehb'in babası Abdi Menaf Avd'i Menafin babası Zühre, Zühre'nin babası da kilab'dır. Görüldüğü gibi soyu asil ve belli olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in babası ve annesinin soyu Ki-lab'da birleşmektedir. Rasulullah (s.a.v.) çocukları çok sever, gördüğü yer­de onları okşardı. Kudni torunu Hz. Hasan ve Hüseyin'i omzuna alır, do­laştırır, onlarla şakalaşırdı. Eshabı kiram'dan bir çoğu zaman zaman kü­çük çocuklarım alıp o'na getirirlerdi. O'da onları sever. Yanında bir şey varsa verir ve uzun ömürlü iyi insan olmaları için dua ederdi. Bir gün to­runu Hasan'ı bağrına basıp öpüyordu. Orada hazır bulunan Habis b. Akra dedi ki: "Benim on tane çocuğum vardır daha birini alıp Öpmüş değilim!..." Rasulullah (s.a.v.) buna üzüldü ve "Merhamet etmeyene, merhamet olun­maz." demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) dedesi Abdulmuttalib vefat edince sekiz yaşında iken amcası Ebu Talib'in evinde büyümeye başladı. Ebu Ta­lip ona elinden geldiği kadar öksüzlüğünü hissettirmemeye çalışıyordu. Yatarken bile onu yanından ayırmaz. Bir yere gittiğinde onu birlikte götü­rürdü. Ebu Talip ticaretle meşgul idi. Sene de bir defa yazın Suriye'ye yap­tığı bir seferinde yanında onu da götürmüştü. Peygamberimiz henüz 12. yaşında idi. Kafile otuz gün süren yolculuktan sonra Şam'a varmıştı. Şam'ın cünübünde Havran bölgesinde bir Hıristiyan manastırı vardı. Ora­da Bahire Peygamberi görünce, simasından onun son peygamber olacağını sezdi. O'na -Sana bir şeyler soracağım. Lat ve Uzza hakkı için doğru söyle! Dedi: Hz. Muhammed (s.a.v.) de: -Lat ve uzza'ya yemin verme. Zira Benim bu dünyada en nefret ettiğim şeyler putlardır. Dedi ve Allah adına yemin verdi. Bahire bütün sorularına cevap alınca artık hiçbir şüphesi kalma­mıştı. Ebu Talib'e bu kimdir? Dedi. Ebu Talib: Bana Ebu Talib derler, bu da oğlumdur. Dedi. Bahire hayır bu çocuk yetim olmalıdır dedi. Ebu Talib -evet o yetimdir. Kardeşimin oğludur, dedi. Bunun üzerine Bahira Ebu Talibe bu çocuk Hatemül enbiya'dır. Şam da bu çocuğa kötülük yapabilir­ler. Onu tanıyan olabilir, dedi. Ebu Talib bunun üzerine o'nu Şam'a götür-meyip işlerini hemen halletti ve Mekke'ye geri döndü. Ahlakı Rasulullah (s.a.v.) son derece Fesih söz söyler. Gayet açık ve külfetsiz konuşur. Mü-hüm bir söz söylediği zaman iyice anlaşılsın diye onu üç kere tekrar eder­di. İstenirse kelimeler birer birer sayılabilirdi. Herkesin aklına ve idrakına göre söz söyler, dinleyenin idraki karışmazdı. Az kelime ile çok şeyler anla­tırdı. Her işi ve her sözü doğru idi. Bir toplulukta konuşurken ayrı ayrı herkesin yüzüne bakar, herkese iltifat eder, tek tek her kesin nasibini ve­rirdi. Öyle ki, huzurunda bulunanların hepsi Rasulullah (s.a.v.)'ın en çok kendisini sevdiği kanaatine verirsi. Simasmdaki mehabbet herkes üzerin­de büyük bir tesir yapardı. Görenler o cazibe karşısında büyülenirlerdi. İlk görüşlerinde o vakar ve heybet karşısında titreyenler, daha sonra derin bir muhabbet duyarlar ve yanından ayrılmak istemezlerdi. Lüzumsuz yere ko­nuşmaz, söze lüzum görmedikçe sükut eder. Konuştuğu zaman da sözün en güzelini söylerdi. Münakaşadan son derece çekinir, yüksek sesle ko­nuşmaz, kendisini ilgilendirmeyen işlere karışmaz, kimseyi tenkid etmez, azarlamaz, hakarette bulunmaz, onu bunu ayıplamaz, gizli hallerini araş­tırmaz, kötülemez, kötü söz söylemezdi. Kimseye küsmez, insanların bir­birlerine küsmelerini de istemez, dargınları banştınrdı. Başkalarının söz­lerini dikkatle dinler, kimsenin sözünü kesmez, suçluyu utandırmazdı. Gönül yapmaya, hatırları hoş etmeye çok düşkündü. Bir kimseye danlırsa Kur'an danldığı için darılır, beğense Kur'an beğendiği için beğenirdi. Bir şeyden hoşlanmazsa hoşnutsuzluğu yüzlerinde görülüp bilinirdi. Herkes gülerken o tebessüm ederdi. Daima güler yüzlü idi. Ağladığı zaman sadece mübarek gözlerinden yaşlar dökülürdü. Peygamberimiz ahlak yönünden insanların en üstünüydü. Peygamberimizin ahlak anlayışı ve yaşayışı Hz. Aişe'ye sorulunca: "Siz Kur'an-ı Kerim okuyor musunuz? O'nun ahlakı Kur'an'dan ibarettir" [213] diye cevap vermiştir. Rasulullah'm sadece sözleriy­le değil, yaşayışı ve davranışlarıyla da örnek olduğuna yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim şöyle beyan etmektedir:

"Sizin için Allah Rasûlünde en güzel örnek vardır. [214] Peygamberimiz (s.a.v.) bütün insanlara büyük değer verir. Hür ve köle kim olursa olsun herkesin davetine icabet eder. İnsanlar arasında ay­rım yapmazdı. Hiç kimse ile alay etmez ve kimsenin dedikodusunu yapmaz. Suçlarını aff eder. Nazik tabiatlı, güller yüzlü, ince ve hassas ruhlu i-di katı yürekli, sert ve kırıcı değildi. Ağzından sert ve kaba hiç söz çıkmaz­dı, karşılaştığı kimselere selam verir. Ellerini sıkar, hal ve hatırını sorardı. Haya "edeb, sabır" cesaret ve şecaat örneği idi. Yine Kur'an-ı Kerim'de bu konuda: "Allah'ın rahmeti eseri olarak, sen onlara yumuşak davrandm. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi: [215] buyurulmaktadır. Yüce Rabbinizden, o'nun ahlakı ile ah-laklanmayı hepimize nasip etmesini niyaz ediyoruz. Hz. Muhammed (s.a.vj'in Allah'ın kulu ve son elçisi olduğu mukaddes kitabımız Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir. İnsanlığı İki cihan saadetine ulaştıracak tek önder ve örnek olarak gönderilmiştir. Müslüman olabilmemiz için, Hz. Muham-med'e o'nun tebliğ ettiği islam Dini'nin bütün esaslarına inanmak zorun­dayız. Peygamberimize karşı görevlerimiz şunlardır:

1. Onun son ve cihanşümul bir peygamber olduğuna inanmak.

2. Peygamber (s.a.v.)'e itaat ederek Allah'ın rızasını kazanmak.

3. Onun sünnetine uymak. Güzel ahlakını kendimize Örnek edin­mek.

4. Peygamberin adı zikredildiği zaman, selatu-selamda bulunmak ve O'nu her şeyden çok sevmek, dinimize göre, bütün sevgilerin üstünde, Al­lah ve Rasûlü'nün sevgisi vardır. Sevgi dediğimizde, ilk defa aklımıza Allah ve Peygamber sevgisi gelmelidir. Peygamberimize karşı görevlerimiz hak­kında, bazı ayetlerin mealleri şöyledir:

O halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman ed­er, takva sahibi olursanız, sizin için de çok büyük bir ecir vardır. [216]

Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size ne yasakladıysa on­dan da sakının. Allah'tan korkun. Zira Allah'ın azabı çetindir.[217]

Hz. Peygamberin endamı gayet latif, her uzvu tam mütenasib uzuna yakın orta boylu mütadil ve biçimi gayet bir şekilde idi. Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü. Mübarek tenleri beyaz da değil esmerde değil, hafif pembe ile kanşık nurani ve berrak bir beyazlık­taydı. Yüzünde nur parıl parıl parlardı. Batırandaki nur cisminde parlıyor ve nurlu cisminin gölgesi bile yerde görünmüyordu. Ömründe hiç esmedi. Bir yere giderken acelesiz ve gayet telaşsız ve gayet temkinlidir. Sağ, sola, bakmazdı. Pek vakarlı olan yürüyüşü sanki yüksekçe bir yerden aşağıya doğru iniyormuş gibi süratlice idi. Normal bir yürüyüşle yürür gibi görün­mesine rağmen yanında gidenler hızla yürüdükleri halde geri kalırlar ve ona yetişmezlerdi. Gözleri kimsenin göremeyeceği mesafeden görür. Ku­lakları çok uzaklardan ses alırdı. Öndekileri nasıl görürse, arkadakileri de onun gibi görür. Işıkta gördüğü gibi karanlıkta da görürdü. Saçını ve sa­kalını her vakit tarar ve güzel kokular sürünürdü. Sakal-ı şerifleri sıkça i-di ve bir tutam boyunca bulunurdu. Ahirete İrtihalleri sırasında başı ile sakalının beyazlan henüz yirmi kadar bile değildi. Bazen güzel koku sürü­nürse de teninde ve terinde pek güzel fıtri bir koku mevcuttu. Mübarek eli bir çocuğun başını okşasa, o çocuk başka çocuklar arasında belli olurdu. Geçtiği yollar misk gibi kokularla dolar. Geleceği derhal belli olurdu. Onu kimseler tarif edemezdi. O nurun yüksek vasıflarını görüp anlatmak iste­yenler, onun bir benzerlerinin ondan evvel ne de ondan sonra görmedikle­rini bilemediklerini itiraf ederlerdi. Bütün güzellikleri açıkta olmuş olsay­dı. Ashab-ı Kiram (r. anhum)ın ona bakmaya gücü yetmezdi. Alnı açık ve geniş kaşları hilal biçiminde, fakat çatık değildi. Gözleri kara, kirpikleri si­yah ve uzundu. Terlediği zaman mübarek yüzünden inci gibi dökülen teri gül gibi kokardı. Çekme burunlu, boynu uzunca idi. Dişleri ince daneleri gibi düzgün ve parlaktı, konuşurken ön dişleri parlardı. Omuzlarının arası geniş, pazulan ve baldırları kaim, bilekleri ve kollan uzunca elleri ve par­maklan kalınca idi. Göğüsleri geniş olup, şişman olmadığından kannlan ve göğüsleri bir hizada idi. İki omuzu arasında güvercin yumurtası büyük­lüğünde kırmızı renkte ve yumru şeklinde peygamberlik mührü vardı. O-nun simasmdaki mahabbet ve güzellik, gören herkesi etkilerdi. O, insan­ların en güzelli ve en nurlu olanıydı. Onu anlatanlar "Ayın on dördü, gibi güzeldi" demektedirler. Onu suret ve suretine ait bir tarif ve tavsif, insan gönlünün ona bağlamasına, onun hayalinin gözümüzde canlanmasına ve­sile olur."

Gel ey hakkı. Unut halkı, Habib-i hakk'tan al hulku ki hakktan hüsn-i hulk almıştı. Meccan ol kerem kanı, Revze-i mütahharaya karşı Medine'i-Münevver'de 2002 2.4.'te kitabetini yazmıştır.

 

Rasulullah Efendimizin Son Anları Ve İrtihali:

 

Peygamberimiz Veda Haccı'ından bir süre sonra hastalandı. Hicretin on birinci yılı sefer ayının son günleri idi. O, görevinin sona erdiğini anla­mıştı. Miladi tarihle 632 yılının 8 Haziran Pazartesi gününe tesadüf eden Rebiul evvel ayının 12'ünde sıcak bir gün... Medine semalan saf ve ber­rak.. Seher vaktinin tatiı havası esiyordu. İnsan ve cinin Peygamberi, Re-sül-i Zişan (s.a.v.) Efendimiz, hastalığının hafiflediğini hissetti. Sabah na­mazında mescide çıktı yar-ı Gar (mağara arkadaşı)'ı Hz. Bekir (r.a.)'in ar­kasında cemaat oldu. Oturduğu yerde ona uyarak namazını kıldı. Sonra ashabına dönerek şu nasihatlerde bulundu: "Ben, Kur'an'ın helal kıldığını helal kıldım, haram kıldığını da haram kıldım, sizden evvel ki milletler Peygamberlerinin ve evliyanın mezarlannı birer ibadetgah edinmişlerdi. Sizi böyle bir şey yapmaktan men, ederim. Ashab-ı Kiram Rasulullah {s.a.v.)'ın hastalığının hafiflemesine çok sevindiler. Hatta Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) Medine kenannda, Sunh'daki gitmek için müsaade bile aldı. Fakat bu hal, ölümün hemen öncesinde gelen bir hafiflik idi. Hane-i sa­adetlerine dönünce, dermansızlığı daha çok hissetti. Öğleye doğru idi ki nefesi ağırlaşmıştı. Son dakikalar yaklaşıyordu. Mübarek dilleri, gönülleri, sair letaifi şüphesiz ki zikrullah ilke meşguldü. Bir ara "yarab, ölüm şidde­tine karşı bana kolaylık ver. Ruhumu tatlılıkla al" cümleleri döküldü Fem-i saadetlerinden, mübarek başlan, Aişe (r.anlıa) validemizin kucağında, göğsüne dayalı idi. Nefesi darlaşıyor. Ağır soluyordu. Bu son dakikaların­da bile irşad vazifesine devam ediyor ve etrafındakilere şöyle buyuruyordu: "Namazınız ve elinizde bulunan köleler hakkında dikkatli olun." Yanında bir kaba soğuk su koymuşlardı, elini suya batıyor, yüzünü ıslatıyordu. Hava sıcaktı, Haziran ayının hareketli günlerinden biri idi. Dünyaya teşrif­lerinde olduğu gibi, yine saf ve berraktı. Bir ara kendine geldi. Gözlerini tavana dikti. Elini kaldırdı. Parmağıyla semaya işaret ederek "Allahümme Fi'r-Refikı'1-a'la" dedi. Bundan sonra "Ruhu kabz edilmeden önceher pey­gamber mutlaka cennetteki makamını görür. Sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır" hadis'i şerifleri ica-bmca makamını görüp, ahireti tercih ettikleri anlaşıyordu. Nitekim bu ilti­calarından sonra mübarek elleri yana düştü. Artık ne bir ses ne de bir ne­fes... Mübarek ruhları A'la-yi illiyyine Alem-i Akdese Haziretul-Kuds'e uç­muştu. Etrafındakiler de derin bir şişkinlik ve hayret içinde mebhüt bir halde kaldılar. Bunu Beytullaha karşı: 13. 2.2002. Cuma günü müezzinin durduğu yerine kitabeti olmuştur.

 

Yurt Dışındaki Vatandaşlarımız Ve Vatan Özlemleri:

 

Vatanı olmayanın yeri, aklı olmayanın da dini yoktur. İşte vatan in­san için bu kadar önemlidir. Peygamberimiz (s.a.v.) Hicret amacıyla do­ğum yeri olan Mekke'den ayrılırken şu tarihi sözleri söylemekten kendini alamamıştır:

"Ey Mekke! Bütün dünyada en çok sevdiğim yer, senin toprakların­dır. Eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım, senden ayrılmazdım [218]

Görüldüğü gibi Rasulullah'a bile vatandan ayrılmak ağır gelmiştir. Vatan hasreti vatan sevgisi, vatana yardımcı olma duygusu ve misafirper­verliği, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın hepsinde mevcuddur. Bey-tüllaha karşı Müezzinin durduğu yerine 17. 2. 2002. de bunun kitabeti ol­muştur.

Bazıları çıkıp (namaz 3 vakittir. Hayızlı iken Kur'an okunur, namaz kılınız, oruç tutulur, balık ve tavuktan kurban bayramında kurban olur. Tesettür yoktur. Gayr-i Müslimlerle Amentü de ittifakımız var) vs. gibi di­ne imana sığmayan yalanlarla milleti dinsizleştirmeye, bu güzide vatanı parçalayıp bölmeye ve yıkmaya çalışıyorlar. Din yeni çıkmış gibi insanlara göre değişmiş gibi her gün dinin bir meselesi sorgulanıyor. Mesela içkili namaz kılınır mı sorusuna herkes bir şey söylüyor. Kimisi ben bu sözü kabul etmiyorum. Kimisi, bence sakıncası yok diyor. Hiç birisi kitaplarda-ki hükmü bildirmiyor. Halbuki fıkıh kitaplarında, (sarhoş olarak kılman namaz sahih olmaz. Zira sarhoş halinde abdesti yoktur) bu bozuk ve hu-rafat sözler yalnız Kur'an diyerek, Kur'anı Kerimin açıklaması olan hadis'i şeriflere müracaat etmeyerek, gölge düşürüp Allah'ın Rasûlünü (elçisini) İslamiyet'in sahibini devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. İslam alimlerini, mezhep imamlarinı kabul etmiyorlar. Bu şekildeki olan sözler yavaş yavaş anarşi ve fitneyi islam dinine sokarak, milleti parçaladılar. Halki birbirine düşürürler, vehhabiliği kurdular. İbni Sebecileri ve diğer mezhep sizleri destekdiler. Müslümanları birbirine düşman edip, aralarını açtılar. Kötü din adamlarını avlayıp, gruplar kurdular, her gruba başkalarının batıl, hatta kafir olduklarım aşıladılar. Din yeni gelmedi. Hem de kamil olarak geldi. Noksan olarak gelmedi, İslamiyet süzme, saf, berrak bir şekilde gel­miştir. Zamanla din değişmez. Kıyamete kadar bu islam dini devam eder. Zamanla değişen adetlerdir. Tib, teknik, astronomi ve sair gibi fen bilgile­ridir. Fende değişik olur. Din de değişiklik olmaz. Zira din semavi ve ilahi bir kanundur. Bu şekilde devam etmektedir. Bu din de zamanla değişmez. Din düşmanlarının oyunlarına gelmeydim, tuzaklarına düşmeyelim, so­nuç olarak bir insan şehadeti ikrar etmekte islam'a girdikten sonra, müs-lüman olmasının gereği olarak, İslam'ın bütün hükümlerine bağlanmış olur. Bağlılık ise, kitab ve sünnetle sabit olan, sarih ve mükemmel hü­kümlerin, adil ve kutsi olduğuna inanmak, teslim olmak ve gerekleriyle amel etmek demektir. Bu hükümlere karşı herhangi bir müslüman için, reddetme veya kabul etme, alma veya terk etme şeklinde hiçbir muhayyer­lik hakkı yoktur. Aksine onlara, razı olmuş bir müslüman olarak boyun eğmesi, helalini helal ve haramını haram bilmesi vacib olanların vücubu-na, mubah olanların da mubahlığına itikad etmesi gerekir.

Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlüne isyan ederse. Artık gerçekten o, apa­çık bir sapıklıkla sapmıştır. [219]

Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve elçisine çağrıldıkları za­man mü'min olanların sözü sadece "işittik ve itaat ettik" demeleri­dir. İşte felaha kavuşanlar bunlardır.[220]

Hayır öyle değil: Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme içlerinde hiç bir sı­kıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. [221]

Burada bilmemiz gereken önemli hususlardan biri de şudur: Şüphe­siz İslam'ın hükümlerinden kafi olarak sabit olup yakını ahkamdan olan teşriattan vacibler, haramlar, cezalar (ukubet) ve diğer bir çok konu ile il­gili hükümler vardır ki, bunların Allah'ın (c.c.) dininden ve şeriatından ol­duğu hakkında hiçbir şek ve şüphe ihtimali söz konusu değildir, tslam alimleri bunlara "dinen zaruri olduğu bilinenler" ismini takmışlardır. İsla-mın rükünlerinden olan namazın, zekatın ve diğer rükünlerin farziyeti, ke-bairden olan katil, zina faiz yemek, içki içmek ve diğer büyük günahlar ve evlilik, talak, miras, hudud, kısas ve bunlara benzer konularla ilgili hü­kümlerdir. İşte kim bu saydığımız "dinden zaruri olarak bilinen" hüküm­lerden birisini inkar ederse veya istihfaf ederse ve alaya alırsa, hiç şüphe­siz açık bir küfür ile kafir olur ve onun İslam'dan çıkan bir mürtet olduğu­na hükmedilir. Zira bu hükümler sarih olan ayetlerle ve sahih olan hadis­lerle sabittir ve ümmetin nesilleri peyder pey bu hükümler üzerinde icma etmiştir. Bu sebeplerle kim bunları tekzib ederse, şüphesiz Kur'an ve sün­net nasslarını tekzib etmiş olur. Bunu inkar etmekle kesinlikle islam di­ninden çıkmış olur. Hatta ve hattaki bu konu Kur'anda yoktur, dese fakat o konu tevatürle Rasûlü Ekrem (s.a.v.)'in sünnetinde varsa bu sünnete it-tikad etmeyerek söylemezse yine mürtet olur. Onun üzerine cenaze nama­zını da kılmak caiz değildir. Zira Rasûlü Ekreminden emir alması ve ken­disine itaat etmesi kesinlik lazım ve elzemdir.

Bunu bir parçasını Medine'i Münevvere'de ravzai mutehhareye karşı yazmışım 4.2. 2001. bir parçasını da Arafat da yazmışım 18.2.2001.

Bir parçasmnı da mescidi Hife'ye karşı Mina'da yazmışım 19.2.2001.

Zamanın kıymetini bilmek: Zaman su gibi, akıp gidiyor. Güneşi ayı yerinde tutamıyoruz. Takvim yaprakları bir bir uçuyor. Boş vakit, insanla­rın kadirini bilemeyip aldandığı iki büyük nimetten biri... Hasan'ı Besri (k.s.) "Ey adem oğlu! Sen gülersin; halbuki bir gün geçince bir parçan da gidiyor" diyor. Selef alimleri yemek yedikleri vaktin boşa geçmesine üzü­lürlerdi. İbnü Sukeyne evinden sadece cumaları ve cenaze namazlan için çıkardı. İmam cüveyni Hazretleri gezintiye çıktığında bile ilmi müzakere ve mütalaada bulunurdu. Gece veya gündüz ne zaman uykusu gelirse, o za­man uyurdu. Karnı acıkmadan yemezdi. Gezip dinlenmesi de ilim adınay-dı. Yatıp uzanırken tefekkür ederdi. Yolda müzakere ve mutala edenlerden olan Ebu Bekir bin El-Hayyat Hazretlerinin bazen çukura düştüğü rivayet edilir. Maruf-i Kerhi (k.s.) yanına ziyaret için gelip de uzun müddet kalan­lara şöyle demekten bir an geri durmuyor. Siz ne zaman kalacaksınız? "Bu arada Alimlerin zaman israfına karşı olan bu denli müsamahasız oluşlarını normal karşılamak gerektiğini ifade etmekte fayda mülahaza ediyoruz. Zira onlar böyle olmasalardı.

Bugün elimizdeki bu dev eserler nasıl vücud bulup bize ulaşacaktı. Ben bunu 3.2.2002. Ravza'i Mutahharaya karşı Medine'i-Münevvere d e yazdım. On iki imam ve Ehl'i-Beyt: On iki imamın, islam kültüründe önemli bir yeri vardır: On iki imam tabiri, ilki Hz. Ali ve onun soyundan gelen Muhammed b. Hasan el-Mehdi ile nihayete eren imamlar hakkında kullanılmaktadır.

Bunların isimleri şöyledir:

1. İmam Hz. Ali (r.a.).

2. Hz. Hasan.

3. Hz. Hüseyin.

4. Ali Zeynel-Abidin b. El-Hüseyin.

5. Muhammed Bakir.

6. İmam Cafer Sadık.

7. Musa Kazını.

8. İmam Ali Rıza.

9. Muhammed b. Ali Rıza El-Cevad.

10. Ali el-Hadi.

11. Hasan el-Askeri.

12. Muhammed b. Hasan el-Mehdi. Bu yüce şahsiyetler, hem alevi, hem de Sünni çevrelerce saygıyla anılır ve hayatlan örnek alınmaya değer bulunur. Bu saygı ve örnek almanın temelinde de Hz. Ali sevgisi yatmak­tadır. "Ev halkı" anlamına gelen "Ehli Beyt" tabiri islami dönemden itiba­ren günümüze kadar sadece Hz. Peygamberin ailesi ve soyu manasına ge­len bir terim olmuştur. Hz. Peygamberin Ehl-i Beytine kimlerin dahil ol­duğu konusunda farklı görüşler mevcuttur. Şii alimlerine göre: Ehl'i beyt kapsamına; Hz. Peygamber Hz. Ali, Hz. Fatırna, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin girer. Ayrıca imam kabul edilen ve yukarıda isimleri geçen diğer dokuz kişi de Ehl'i Beyte dahildir. Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğunluğuna göre ise: Ehl-i Beyt, Hz. Peygamberin hanımları başta olmak üzere bütün çocukla­rını, kadm-erkek bütün torunlarını, amcalarını ve onlann çocuklarıyla to­runlarını, hatta bütün akrabalarını yani beni Haşimiyi, kapsamına almak­tadır. Ehl-i Beyt sevgisi gerek alevi, gerekse, Sünni olsun milletimiz fertle­rinde, Hz. Peygamber'e muhabbetin bir yansıması olarak yasaya gelmiştir. Yüce Allah'ın bu gençlerimize hak yolunu aydınlatmasını ve onlan düşün­cede ölçüyü kaçırmaktan, kalb kaymasından, kötü amellerden uzaklaştır­masını, yoldan sapmış olanları doğru yola iletmesini ve hidayette olanların hidayetini artırmasını dilerim. Ben bunu: 19.2.2002 Arafat'ta yazmışım. Dört mezhebe göre islam fıkhı ve müctehidlerin farklı görüşleri el-hadi hü-ve'l hadi yazan Camisab Özbek Mine'1-kadı, dördüncü ve son cildin sonu bitiyor. Hamd alemlerin rabbi Allah'a mahsustur. Herkese nasihat edip iyiyi söylemek, kötüden nehy etmek ve şeytanın vesveselerini kalpten çı­karmak, nefsani arzulan yenip ruhu güzel ahlak ile bezemeye çalışmak ve ibadete meşgul olmak aynı zamanda bunlara Cihad-ı Ekber" denildiği gi­bi "Manevi Cihad" da denir. Zira yüce Allah habibi edibine şöyle buyur­maktadır:

Onlarla (Kur'an ile) büyük cihad yap.[222] Peygamberimizin Mekke'de yaptıkları cihad, bu çeşid cihadlardan i-di. Bu cihad müşrikleri kudurtuyordu. Zira onun geceleri namaz kılışı, Kur'an okuyuşu, çok kimseyi kalbinden yakalayıp İslama çekiyor ve bü­tün engellere rağmen İslam'ın yayılışı, putperestleri çileden çıkartıyordu. Bu nedenle bu Ciha'dı Ekber" adını almıştır. Zira bu diğerin temeli ol­muştur. Çağımıza göre cihadların en iyisinden birisi fikri cihaddir. Zira yüce Allah Hazretleri Habibi Edibine şöyle buyurmuşlardır.

Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. [223]

Cephe savaşında bile savaşa başlamadan önce hak yoluna davet, hakkı telkin etmek lazım ve elzemdir. Hatta bazı bilginlere göre davet şar­tına uyulmadan öldürülen kimse için diyet verilmesi lazımdır. Davet so­nunda gerçeği kabul edenlerle savaş yapılmaz. İyice bilelim ki islam, gere­ği gibi anlaşırsa çok insanın kalbi islam nuruyle aydınlanır. Örneği: Çağı­mızda Avrupa, islamm hakikatim ve gerçeği bilmiyor, Hıristiyanlık ise in­sanları huzurlu etmekte, çok uzaktır. Zira Hıristiyanlık çok tarife uğramış bir dindir. Zira yer yüzünde gerçek ve doğru din kabul edilen islam dinin­den başka din yoktur. Bir de islam, fıtri bir dindir. Yani insan yaratılışına uygundur. Bunu Avrupalı misyonerle itiraf ediyorlar. Mesela çoktanberi e-mek sarf edip, para sarf edip bir Afrika köyünü Hıristiyan yaptıklarını, fa­kat oraya gelen bir Mısırlı tüccarın bir iki konuşmasıyla bütün köyün müslüman olduğunu söylüyorlar ve diyorlar ki: "Acaba neden bu adamlar islamiyete bu şekilde şevkleri ve mahabbetleri vardır? Her halde İslamiyet ilk insan olan Adem {a.s.) anlayışına uygun olduğu için, aynı zamanda bu cümle İslama duyulan kinin ve vicdanın ifadesidir. İslamiyet fıtri dindir ve ona karşı meyil duyulmaktadır. Yoksa Hıristiyanlık inancı en önce insanın düşüncesine daha fazla uyar. Zira islam inancının esasını teşkil eden Al­lah inancı soyuttur. Allah hiçbir şekilde insan kafasında şekillendirilemez ve hiç bir şeye benzetilemez. Akla gelen her şeyden zamandan makamdan münezzehtir. Halbuki Hıristiyanlıkta Allah üç varlıktan meydana gelmekte insan şeklinde tasavvur edilmektedir. Zira onlara göre Allah, İsa şekline girerek dünyaya gelmiştir. Yani İsa Allah'tır. Pekala ilk insan için bu daha kolay kavranabilir. Zira puta tapıcılığa yakındır. Onu, bir derece üstünüdür. Puta taban insan için insan şeklinde görünen Allah inancımı yoksa akla gelen her şekilde münezzeh olan Allah inancını daha kolay kavranır? İslam amel yönünden Hıristiyanlıktan çok zorludur. Zira islamda içki ya­sak kumar yasak, domuz eti yasaktır. Daha bir çok yasak vardır ki bu günkü Hıristiyanlıkta bu yasaklar yoktur. O halde neden bu insanlar top­luca İslama koşuyorlar? Bu sorunun tek cevabı vardır." İslam fıtri din in­san tabiatına uygun din oldu ve doğru din olduğu için, İslamiyet kendi enerjisiyle yayılır. Yeter ki önüne çekilen engeller kaldırılsın. Kulaklarına tıkanan pamuklar çıkarılsın o zaman Kur'an Hz. Peygamber (s.a.v.) dev­rinde olduğu gibi, sesini duyanları gönülden yakalayıp hidayet yoluna çe­kecektir. İşte bu ilahi sesi duyurmak, cihadı huruf ile cihad etmek, cihadı suhufu terk etmek, gerçeği insanlığa güzel bir şekilde, fikirle anlatmak bu cihadı ekberdir. Aynı zamanda bu cihad farzdır. Zira HZ. Ali (r.a.) şöyle buyurmaktadır: Bir zaman gelecek cihad hurufle değil, suyufle (kılıçla) olacaktır. Bir islam misyonlar teşkilatının kurulması ve kurulacak bu teş­kilatın çeşitli bağışlar ve özel olarak zekat fonundan yardımda bulunması lazım ve elzemdir. Mesela zekatın sarf yeri sekizdir. Bunlardan birisi de Al­lah yolunda cihad etmek için zekat verilir. Kalpleri islam'a ısındırmak için zekat verilir. Bu toplanan paralarla yabancı ülkelerde islamı anlatacak dil bilir din adamları yetiştirilir. Dünyada konuşulan belli başlı Avrupa dille­rinde eserler yayınlanır. Bu kurallara göre islam dinin neşriyatı meydana gelir. Zira Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz bu teşkilatı kurmuştu. Habe­şistan'a giden müslümanlar bu gaye için gitmişlerdir. Rasûli Ekrem (s.a.v.) bu gruplaşmayı kurmuştu. Habeşistan'a giden müslümanlar aynı zamanda bu gayeyi taşıyorlardı. Kendi hicretinden evvel Mus'ab İbn Umeyr'i islamı öğretmek üzere Medine'ye gönderdi. Orada iki yıl kalan Mus'ab Mekke'ye geldiği zaman Medine'nin durumunu soran Allah elçisi­ne:

Ya Rasulullah, Medine'de bacası tüten hiçbir ev yoktur ki sizin sevginizle kaynaşmasın" dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.) kabileler arasında da islam'ı yayacak ve öğretecek elçiler gönderiyordu. Necran Hristiyanlan-na Ebu Ubeyde'yi göndermişlerdi, aynı zamanda İslamiyet kuvvetli olduk­tan sonra dünyanın devlet başkalarına Necaşi'ye Kayser'e Kisra'ya ve Mu-kavkis'e mektuplar yazdı. Bunları o milletlerin dillerini bilen elçilerle gön­derdi, elçilere dedi ki: "Allah için kullarına öğüt veriniz. Çünkü insanların işleri bir kimseye emanet edilirde o kimse onlara öğüt vermezse Allah o adama cenneti haram kılar. Gidiniz ve Meryem oğlu İsa'nın elçileri gibi yapmayınız. Zira onlar yakma gittiler. Uzağı bıraktılar.[224] Kitabımızı burada bitiriyoruz. Yüce Allah dinimiz ve vatanımız ve milletimiz için göstereceği­miz cehdimizi cihad olarak kabul eylesin. Bizi her hayırlı şeylerde tevfıkini bize arkadaş eylesin. Allah'a hanıd'ü sena Rasûlüne salat ve selam eder. Rasûlü Ekrem'in Hz. Muhammed'in aline, ashabına ve ümmetine Al­lah'tan rahmet dileriz.

7. 3. 2001 tarihinde kitabıma başlamışım,

1. 6. 2002 tarihinde yazmayı bitirmişsim.



[1] Bakara, 190

[2] Tevbe, 123

[3] Bakara, 154

[4] Ali İm-ran, 169

[5] Al-i İmran, 170

[6] Bakara, 216

[7] Ebu Davud, 2533

[8] Ebu Davud, 2504; Nesai, c. 4, s. 8

[9] Buhâri, 2861; Müslim, 1742

[10] Buhâri, 2639; Müslim, 1742

[11] Buhârî, 2642

[12] Hac, 39

[13] Tevbe, 5

[14] Bakara, 191

[15] Al-i İmran, 142-143

[16] Bakara, 193

[17] Tev-be, 38

[18] Enfal, 45

[19] Buhârî, 2521, Müslim, 1868

[20] Buhârî, 1762

[21] İbn Huzeyfe, 3704

[22] Feth, 17

[23] Tevbe, 91-92

[24] Buhârî, 2842; Müslim, 2549

[25] Ebu Davud, 2530. Nesâi, 4/10

[26] Tevbe, 6

[27] Enfal, 58

[28] Ebu Davud, 2760

[29] Tirmizi, 1403; İbn Mace, 2687

[30] Buhârî, 7; Müslim, 1773

[31] Feth,16

[32] Neylül-Evtar, c. 5, s. 230.

[33] Sübülü's-Selam, 4:46

[34] Sübülü's-Selam, c. 4, s. 45

[35] Ebu Davud, c. 1, s. 352

[36] Buhârî ile Müslim, Neylü'l-Evtar, c. 7 S: 232

[37] Nasbu'r-Raye, c. 3, s. 388

[38] Neylü'l-Evtar, c. 3, s. 247

[39] Neylü'l-Evtar, c. 3, s. 246

[40] Enfal. 66

[41] el-Bedayi. c. 7, s. 98

[42] Camiül-usül. 3252

[43] Tevbe, 29

[44] Buharı, 2988, Müslim, 2931

[45] İmam Malik, Muvatta c. 1, s. 278.

[46] Tevbe, 5

[47] Muhammed, 4

[48] Enfal, 67

[49] Buharı, 3804; Müslim, 1766

[50] Buhârî, 2963

[51] Müslim, 1755,1763

[52] Tevbe, 5

[53] Tevbe, 11

[54] Darekutni, sünen, Buhârî

[55] Buhârî, 2708

[56] Buhârî, 3988. Müslim, 1762

[57] Enfal, 41

[58] Ebu Davud, 2873

[59] Buhârî. 2981

[60] Buharı, 2973. Müslim, 1751

[61] Haşr, 6

[62] Buhâri, 2748, Müslim, 1757

[63] Haşr, 7

[64] Beyhaki. Bkz. En-Nihaye, 2/272

[65] en-Nihaye, c. 3, s. 74

[66] Tevbe, 29

[67] Beydaki, c. 9, s. 195

[68] EbuDavud, 338

[69] İmam Malik, Muvatta, 1/379

[70] Beyhaki, c. 9, s. 196

[71] Beyhaki c. 9, s. 195

[72] Buhârî, 6433; Müslim, 1699

[73] Müslim, 1731

[74] Buhâri, 2887

[75] Tevbe, 126

[76] Tevbe, 41

[77] Enfal, 45

[78] Tevbe, 1

[79] Enfal, 61

[80] Buhârî, 3945, Müslim, 1783

[81] Tevbe, 6

[82] Tevbe, 2

[83] Tevbe, 6

[84] Ebu Davud, 4530; îbn Mace, 2683; İmam Ahmed, 1/119

[85] Buhârî, 3000. Müslim, 336

[86] Tevbe. 2

[87] Tevbe, 6

[88] Enfal, 58

[89] Tevbe, 7

[90] Tirmizi, 158; Ebu Davud, 2759

[91] Müntehine, 10

[92] Tevbe, 6

[93] Tevbe, 28

[94] Şerhu's Siyeri'l-Kebir, c. 1, s. 93; el-Cessas, c. 3, s. 88

[95] Tevbe, 28

[96] Tevbe, 28

[97] Tevbe, 12

[98] Maide, 49

[99] Maide, 42

[100] Maide: 105

[101] Neylü'l-Evtar, c. 8, s. 262

[102] Ni­sa, 135

[103] Şerhu'l-Kebir, c. 4, s. 77

[104] Şerh'i-Kebir, 4,129

[105] et-Timavi, 306

[106] Maide, 49

[107] Ebu Davud, 3582

[108] Buhâri, 6919; Müslim, 1716

[109] Rum, 30

[110] Sad, 26

[111] Ebu Davud, 3592; Tirmizi, 1327

[112] Ebu Davud, 3573

[113] Ebu Davud, 3571

[114] Cin, 15

[115] Nisa, 135

[116] Ebu Davud, 3578. Tirmizi, 1324

[117] Yusuf, 55

[118] Tirmizi, 1336

[119] Nisa, 141

[120] Buhâri, 4163

[121] Hucurat, 6

[122] Müslim, 1826

[123] Müslim, 1825

[124] Buhâri, 6919; Müslim, 1716

[125] İmam Malik, Muvatta, 1545

[126] Buhâri,1381

[127] Ebu Davud, 3592, 3593. Tirmizi, 1327

[128] Nesâi. c. 8, s. 231

[129] Tirmizi, 1330

[130] Buhârî, 6731

[131] Buhârî

[132] Nasr b. İmran ed-Dab'i El-Basri

[133] Buhârî

[134] Tirmizi, 3423

[135] EbuDavud, 2948

[136] Tirmizi, 1332.3

[137] Darekutni, c. 4; s. 205

[138] Bakara, 282

[139] Tirmizi, 2299

[140] İmam Malik, Mutavva 11/720

[141] İmam Ahmed, c. 5, s. 424; Buhârî, 6260; Müslim, 1832.

[142] İmam Ahmed, c. 5, s. 3580

[143] Buhârî, 2550. Müslim, 1718

[144] Enfal, 75

[145] Nisa, 12

[146] Buhârî, 6748. Müslim, 1713

[147] Buhârî, 6919. Müslim, 1716. Tirmizi, 1326.

[148] Nisa, 141

[149] EbuDavud

[150] Yasin, 57

[151] Nur, 48

[152] Ali İmran, 23

[153] Buhârî, 4277. Müslim, 1711

[154] Beyhakic. 8, s. 132

[155] Hakim c. 2 s. 100

[156] Muğni'l-Muhtaç c. 4/426

[157] el-Bedayi c. 4, s. 266

[158] Bakara, 282

[159] Bakara, 283

[160] Müslim, 138

[161] Nur, 4

[162] Nisa, 15

[163] Nur, 13

[164] Müslim, 1498

[165] Bakara, 282

[166] Talak. 2

[167] Müslim, 138

[168] Ebu Davud, 2342.2

[169] Talak, 2

[170] Maide, 106

[171] İbn Hibban, 1247

[172] Bakara, 282

[173] Müslim, 1712. İmam Şafii el-Ümm c. 4, s. 156.3

[174] İbn Ebi Şeybe, cel, ikna c. 2, s. 297

[175] İsra, 36

[176] Bakara, 282

[177] Talak, 2

[178] Bakara, 22

[179] Hucurat, 6

[180] Bakra, 282

[181] Bakara, 282

[182] Ebu Davud, 3600

[183] Tirmizi, 2299

[184] Neylü'l-Evtar,ı380

[185] Nur, 4

[186] Buhâri, 3296

[187] El-Kitab ma'ai-Lübab c. 4, s. 63

[188] Sübülu's-Selam, c. 4, s. 126

[189] Talak, 2

[190] el-Camiu's-Sağır, c. 2, s. 204

[191] Nasbu'r-Raye c. 4, s. 79

[192] Mecmau'z-zevaid c. 4, s. 20

[193] Tebyinu'l-Hakaik c. 4, s. 237

[194] el-Bidaye c. 4, s. 379

[195] Bakara, 283

[196] İklilü'l-Kerame, 23

[197] İbn Haldun, 191

[198] İbn Haldun, 174. bölüm

[199] Buhâri, 517

[200] Teberi 4, 51,54

[201] El-Temhid. 227

[202] İmam Ahmed, c. 2, s. 326

[203] İmam Ahmet c. 3, s. 129

[204] Buhârî, 3309

[205] Müslim, 1853

[206] Müslim, 1853

[207] Şura, 38

[208] Müslim, 1709; Buhâri, 6776: Muvatta, 2/445,446; Nesâi: VE/138: İbn Mace, 2866

[209] Nisa, 59

[210] Buhârî, 6725; Müslim, 1839

[211] Ali İmran, 159

[212] Ahzab, 36

[213] Müslim, Hadis No: 746

[214] Ahzab, 21

[215] Al-i İmran,159

[216] Al'iİmran, 179

[217] Haşr, 7

[218] İbnMace, 2/1037

[219] Ahzab:33, 36

[220] Nur, 24, 51

[221] Nisa, 4/65

[222] Furkan, 52

[223] Nahl, 125

[224] Tabakatı Kubra, c. 2, s. 29