6- Kader Ve Kazaya İman - Islam Ilmihali Marmara - 1 2
İBÂDETLER GİRİŞ İBÂDET KAVRAMI
İbâdetlerin Genel Amaç Ve İlkeleri
İbâdet Biçimlerinin Hikmetleri
İbâdetin Kurbet Ve Tâat Terimleriyle İlişkisi
BİRİNCİ BÖLÜM TEMİZLİK (TAHARET)
2- Hakiki - Hükmî Temizlik Ve Suların Hükmü
3- Hakiki - Hükmî Pislik Ve Temizleme Yolları
1- Kuyu,. Havuz Ve Depoların Temizlenmesi
3- Abdestin Sünnetleri Ve Âdabı
2- Teyemmümün Farzları Ve Şartları
2- Hayizın Başlangıç Ve Bitiş Yaşı
3- Hayızm En Kısa Ve En Uzun Süresi
5- Hayız Kanının İlâçla Önlenmesi Veya Geciktirilmesi
1- Namaz Kavramı Ve İbâdet Değeri
A- Namaz Kavramı, Mahiyeti Ve Önemi
2- Namazın Dünyevi Ve Uhrevı Yönleri
A- Namazın Hikmet Ve Faydaları
B- Namazın Âhiret Hayatı İle İlgili Yönü
1- Namazı Kılmanın Mükâfatı (Ödülü)
2- Namazı Terk Etmenin Âhirete İlişkin Cezası
3- Namazın Çeşitleri, Rekatları Ve Yükümlülüğü
A. Namazın Çeşitleri Ve Rekatları
2- Bulûğ Çağına Ermiş Olmak (Ergenlik)
4- Aşın Derecede Bedensel Engelli Ve Ağır Hasta Olmamak
A- Normal Bölgelerde Namaz Vakitleri
B- Namaz Vakitlerinin Hesapla Belirlenmesi
C- Kutuplara Yakın Bölgelerde Namaz Vakitleri
D- Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler
Namazdan Kendi İrâdesi Ve Fiili İle Çıkmak
6- Namazın Vacipleri, Sünnetleri Ve Âdabı
7- Namazın Mekruhları, Namazı Bozan Durumlar Ve Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller
B- Namazı Bozan Durumlar (Namazın Müfsidleri)
C- Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller
8- Kur'an Okumayı Öğrenme Ve Okuyanın Hataları (Zelletii'ı-Kârî)
B- Okuyanın Hatası (Zelletü'1-Kârî)
2- Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü, Cemaatin En Az Sayısı
3- Cemaate Gitmemeyi Mubah Kılan Mazeretler
5- Namaza Katılacak Kişilerin Saftaki Yerleri
1- Namazda İmam Olmanın Şartları
2- İmamın Namaz Esnasında Dikkat Edeceği Hususlar
3- Cemaatin Namaza Başlarken Uyması Gereken Hususlar
11- Cemaatle Kılınan Namaza Yetişme Halleri
13- Beş Vakit Namazın Kılınış Biçimi
A- Namazların Tek Başına Kılınış Biçimi
A- Cuma Gününün Önemi Ve Fazileti
C- Zuhr-i Âhir Namazı (Son Öğle Namazı)
2- Bayram Namazlarının Hükmü Ve Vakti
3- Bayram Namazlarının Kılmış Biçimi
18- Nafile (Tatavvu') Namazlar, Mübarek Gün Ve Geceler
4- Teheccüd Namazı (Gece Namazı)
9- Küsûf (Güneş Tutulması) Ve Husuf (Ay Tutulması) Namazı
10- Diğer Bazı Nafile Namazlar
19- Hastalık, Yolculuk Ve Korku Hallerinde Namazların Kılınış Biçimleri
1- Yolculuk (Sefer Ve Seferilik) Kavramı Ve Mahiyeti
2- Seferîlik Hükümleri Ve Hikmeti
a- Yolculuk Mesafesi Ve Müddeti
b- Belirli Uzaklıktaki Bir Yere Gitme ve Varılan Yerde Belirli Bir Süre Kalma Niyeti
c- Yerleşim Biriminden Ayrılma
5- Seferîlik Hükümlerinin Son Bulup Bulmaması Durumları
C- Korku Namazı (Salâtül-havf)
20- İki Namazı Bir Vakitte Kılmak (Cem'u's-Salâteyn)
2- Sehiv Secdesini Gerektiren Sebepler
3- Sehiv Secdesinin Yeri Yapılış Biçimi
B- Ölüm Sırasında Yapılacak İşler
C- Cenazenin Yıkanması, Kefenlenmesi
1- Cenazenin Yıkanması (Gasil)
D- Cenaze Namazı Ve Cenazenin Taşınması ve Defnedilmesi
2- Cenazenin Taşınması Ve Defnedilmesi
E- Kur'an Okuma, Telkin, Cenaze Masrafları Ve Ölünün Borçları
4- Cenaze Masrafları Ve Ölünün Borçlan
F- Ölüler İçin Hayır Yapma Ve Kabir Ziyareti "
NAMAZLARDA OKUNAN KISA SURE VE DUALAR
D- Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler
2- Ramazan Orucunun Farz Oluşu Ve Delilleri
4- Orucun Farz Olmasının Şartları
5- Oruç Tutmaya Engel Olan Veya Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
A- Oruç Tutmaya Engel Olan Haller
B- Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
C- Vaktinde Tutulmamış Oruçların Kazası Ve İskât-ı Savm
6- Orucun Farz Olmasının Sebebi Ve Ayın Görülmesi (Rü'yet-i Hilâl) Meselesi
7- Orucun Rüknü, Şartları Ve Mustehapları
C- Orucun Sünnetleri Ve Müstehaplan
8- Orucu Bozup Bozmayan Ve Oruçluya Mekruh Olan Şeyler
A- Orucu Bozup Sadece Kazayı Gerektiren Durumlar
B- Orucu Bozup Hem Kazayı Hem Kefareti Gerektiren Durumlar
C- Orucu Bozmayan Fakat Oruçluya Mekruh Olan Davranışlar
D- Orucun Bozulmadığı Bazı Haller
A- Kavramsal Çerçeve
Kader; sözlükte ölçü, şekillendirme, bir şeyi hesaplı ve ölçülü olarak yapma ve yönetme; din dilinde ise "Allah Teâlâ'nın, varlıkların muayyen şekillerde meydana gelmelerini ezelde bilmesi ve takdir etmesi" anlamına gelmektedir.
Kaza ise; sözlükte emir, hüküm, yaratma anlamlarına gelip Aflah Teâlâ'nın takdir ettiği şeylerin zamanı geldiğinde O'nun ilim, irade ve takdirine uygun biçimde gerçekleşmesi demektir.
Kader ve kaza birbirinden ayrılmaz iki kavramdır. Kader bir binanın plan ve projesinin önceden hazırlanmasına, kaza ise bu plan ve projeye göre binanın yapılmasına benzetilebilir. Nasıl ki bir mühendis binayı yapmadan önce onun bütün hesaplarını yapıp plan ve projesini hazırlar ve işçiler de bu plan ve projelere göre onu yaparlarsa, âlemin yaratıcısı olan Allah da bu âlemi yaratmadan önce onun planını çizmiş, kanun ve usullerini koymuş olup evrende olup biten her şey bu plan ve kanunlara göre olmaktadır. Dolayısıyla ay, güneş ve yıldızlar O'nun koyduğu düzene göre hareket etmekte ve canlılar onun koyduğu kanunlara göre hayatlarını sürdürmekte olup hiçbir şey bu düzen ve kanunların dışına çıkmamaktadır.
B- Naslar Çerçevesinde Kader ve Kaza
1- Kur'ân-ı Kerîm'de
Kader kelimesinin Kur'an'da en yaygın kullanımları Allah'ın takdir etmesi, ölçü ve kanun koyması, belli bir nizam ve düzen içinde yaratması gibi anlamlardadır. Bu anlamlara gelen âyetlere şu örnekleri verebiliriz:
"Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, topraktan yeşil otu çıkarıp sonra da onu kapkara bir sel artığına çeviren Yüce Rab-bi'nin adını teşbih et"."Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını (yazgısını) tayin eden Allah, yüceler yücesidir"."Onun katında her şey bir ölçü iledir"."Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık"."Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz""Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yeryüzünde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter"."Gökten bir ölçüye göre suyu indiren O'dur."Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır"."Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden (sperma) yarattı da ona şekil Verdi". Kaza ise Kur'an'da karar vermek, hükmetmek, bildirmek, yaratmak gibi anlamlara gelmektedir. Bu kullanımlara örnek olarak da şu âyetleri gösterebiliriz:
"Biz kitapta İsrâiloğulları'na: Sizler yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik"."Ona (Lût'a) hükmümüzü vahyettik: "Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır"."Allah adaletle hükmeder. O'nu bırakıp taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler"."Onları iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti"."Sizi ve yapmakta olduğunuz şeyleri (putları) Allah yarattı". Sonuç olarak kader ve kaza meselesi, Kur'an'da iman esasları arasında zikredilmemekle ve onlardan bir iman objesi (mü'menun bih) olarak söz edilmemekle beraber, dolaylı olarak birçok âyette konuya temas edilmekte, insan fiillerinde hem Allah'ın hem de kullarının etkisinin söz konusu olduğu bildirilmektedir. Zaten kader inancının özünü de bu anlayış oluşturmaktadır. Allah'ın yaratıcılığından söz eden âyetler müminin Allah'ın azamet ve kudreti karşısındaki acizlik psikolojisini, kulun yapıcılığından söz eden âyetler ise insanın kendi varlığının farkında olma şuurunu ifade etmektedir.
2- Sünnette
Kader konusu hadis literatüründe daha genişçe ve açık ifadelerle yer almaktadır. Nitekim kadere imanı da içeren altı inanç esasının bir arada ifade edilmesi ilk olarak Cibril hadisinde yer almıştır. Söz konusu hadis Buhârî'nin Safı/h'mde şu şekilde geçmektedir: Bir gün Hz. Peygamber açık bir yerde bir grup sahabi ile beraber oturuyordu. Yanına bir adam gelip "İman nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber de "İman Allah'a, onun meleklerine, sonunda ona varılacağına, onun elçilerine ve ölümden sonraki hayata inanmaktır" dedi. Bu hadis Müslim'de ise üç değişik rivayeti ile yer alır. Birinci ve ikinci rivayetler hemen hemen Buhârî'dekinin aynıdır. Üçüncü rivayetin ise hem râvilerinde hem de metninde değişiklik vardır. Bunda Hz. Peygamberin cevabı şu şekildedir: "Allah'a, onun meleklerine, kitabına, ona kavuşacağına, onun elçilerine, ölümden sonraki hayata ve kadere, kaderin hepsine inanmaktır". Görüldüğü üzere kader konusu üç rivayetten sadece üçüncüsünde iman esaslarına dahil olmaktadır. Müslim'de yer alan bir rivayette de Yahya b Yamer Abdullah b. Ömer'e "kader yoktur, her şey burada başlar ve biter" diyenler hakkındaki görüşünü soruyor ve o da: "İman Allaha, onun meleklerine, kitaplarına, elçilerine ve kıyamet gününe inanmaktır, kadere, hayrına ve şerrine de inanmaktır" diyor. Burada yukarıdaki hadiste yer alan "Allah'a kavuşmak" ifadesi düşerken, bir önceki hadiste geçen kadere, "hayrihî ve şerrihî" ilâve edilmiştir. Görüldüğü üzere hadislerde kadere iman, "onun hepsine", "getireceği hayra ve şerre" inanma şeklinde ortaya konulmakta ve "hepsinin Allah'tan olduğu" bildirilmektedir.
Kadere iman, birçok hadiste altı iman esası şeklinde olmasa da müstakil olarak dile getirilmektedir. Bunlardan biri cenin (rahimdeki çocuk) halindeki çocuğa bir melek gönderilerek onun rızkının, ecelinin, saîd (cennetlik) mi yoksa şakî (cehennemlik) mi olacağının belirlendiğini bildiren "cenin" hadisidir. Bir başkası Hz. Âdem ile Hz. Mûsâ arasında geçen diyalogu konu edinen hadistir. Bu hadiste Hz. Musa'nın Hz. Âdem'e yönelttiği soruya onun verdiği cevap aslî günahı çağrıştırmaktadır. Müşrik çocuklarının âhiret hayatındaki konumu ile ilgili rivayette de benzer bir durum söz konusudur. Burada Hz. Peygamber, kendisine müşrik çocuklarının durumu sorulunca "Onların ne -yapacaklarını Allah gayet iyi bilir" demektedir.Kur'ân-ı Kerîm gibi hadislerde de hem kadercilikten hem de İrade hürriyetinden yana olan rivayetler bulunmaktadır. Söz gelimi "Şakî, anasının karnında şaki olandır. Saîd de kendinden gayrisi ile öğütlenendir, "Allah, cennet için ona layık insanlar yaratmıştır. Onları daha babalarının sulbünde (sperminde) iken cennet için yaratmıştır. Cehennem için de insanlar yaratmıştır. Onları da daha babalarının sulbünde iken cehennem için yaratmıştır", "Kul, başına gelecek bir şeyin gelmemesinin ve başına gelmeyecek bir şeyin de gelmesinin mümkün olmadığını bilmedikçe imanın hakikatine ulaşamaz" (Ebû Dâvud, "Sünnet", 16} gibi hadislerde kulun fiillerinin daha önceden Allah tarafından tesbit ve takdir edildiği, dolayısıyla insanın fiillerinde mecbur olduğu dile getirilmektedir. Buna karşı "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra ana babası onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştınr" hadisinde olduğu gibi bazı rivayetlerde de insanların doğuştan günahsız oldukları sonra kendilerinin günah ve küfre düştükleri bildirilmektedir.
Hadis kitaplarının kader bölümlerinde özellikle Buhârî'nin "Kitâbü'l-Kader"inde yer alan rivayetler incelendiğinde, bunların ahlâk konulan ile iç içe oldukları görülür. Bu da Hz. Peygamber'in kader konusunu felsefî/entellektüel bir problem olarak değil, amelî/ahlâkî bir mesele olarak ele aldığını gösterir. İnsan, bu inanç sayesinde karşılaştığı belâ ve musibetlere karşı koyma, azimli, kararlı ve sabırlı olma şuuru kazanır. Başarıda gurura, başarısızlıkta da ümitsizliğe kapılmaz. Bu yaklaşım Kur'an'la da paralellik arz etmektedir. Nitekim Hadîd sûresinde şöyle buyurulmaktadır: "Yeryüzünde vuku bulan ve başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır. (Allah, bunu) elinizden çıkana tasa-lanmayasınız ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenenleri sevmez". C- Konunun İlâhî Sıfatlarla İlgisi
1- İlâhî Adalet Açısından
Kader ve kazaya iman Allah Teâlâ'nın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatlarına imanın zaruri bir neticesidir. Kemal sıfatlarına sahip olan bir Allah'ın varlığına inanan her müslüman zaten dolaylı olarak bu inancı kabul etmiş olmaktadır.
Kur'an'da Allah Teâlâ'nın ilminin ezelî ve ebedî olduğu, büyük-küçük, uzak-yakın her şeyi bildiği, O'nun bilgisi olmaksızın hiçbir yaprağın kımıldamadığı, hiçbir canlının gebe kalmadığı, kısacası Allah'ın ilminin dışında hiçbir şeyin bulunmadığı bildirilmektedir. Dolayısıyla Allah'ın ilmi ne yer ne de zaman açısından sınırlandırılabilir. Allah'ın ilmi gibi iradesi de mutlaktır ve O'nun iradesi dışında hiçbir şey olmaz. Zaten kader de Allah Teâlâ'nın varlık ve olayları meydana gelmeden önce bilmesi ve takdir etmesi demek değil midir? Allah, insanın bütün fiillerini önceden bilir, fakat insan bu bilgiye önceden vakıf değildir. Meselâ bir katil, yaptığı İşin ilm-i ilâhîde, dolayısıyla kendi kaderinde yazılı olduğunu önceden bilemez. Bundan dolayı insan, yapacağı işi, kaderinde yazılı olanı okuyarak değil, kendi irade ve kararıyla yapar.
Ayrıca Kur'an, Allah Teâlâ'nın sınırsız bir kudrete sahip olduğunu, evrende olup biten herşeyin O'nun kudreti dahilinde bulunduğunu ve ezelde bu ilâhi güç dışında hiçbir şeyin mevcut olmadığını bildirmekte, "ol!" dediği her şeyin hemen olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ'nın kudret ve yaratması ile meydana gelmektedir.
Bazı çevreler Allah Teâlâ'nın insan fiillerini önceden bilmesini insanın hürriyetine, dolayısıyla "sorumlu tutulması" ilkesine aykırı bularak kadere itiraz etmektedirler. Halbuki zaman ve mekân cisimlerin hareket ve yer değiştirmelerine bağlı göreceli kavramlar olup, bu niteliklere sahip olmayan varlıklar için geçerli değildirler. Her türlü sonradan oluştan münezzeh olan Allah için öncelik sonralık söz konusu olmadığından, O'na zaman ve mekân kavramları nisbet edilemez. Dolayısıyla "Allah'ın önceden bilmesi" ifadesindeki "öncelik" bize göre yani nisbî bir anlam taşır. Allah için ise öncelik sonralık söz konusu değildir.
2- Kulun Sorumluluğu Açısından
Kader ve kaza meselesi Allah'ın ilim, irade, kudret ve tekvin sıfatları kadar insanın sorumluluğu ile de ilgili bir konudur. İnsanın, davranışlarında hür olup olmadığını ve sorumluluklarının sınırlarını tartışırken şu iki hususu gözden uzak tutmamak gerekir: Allah, yarattığı varlıkların tümü üzerinde hakimdir ve evrende olup biten her şey O'nun bilgi ve kudreti dahilinde olmaktadır. Allah'ın bilgi ve iradesi dışında bir yaprak bile kımıldayamaz. İkincisi de insana, kendi davranışlarında kısmî bir özgürlük tanınmış olup o, bu sayede diğer varlıklardan ayrılmakta ve sorumlu tutulmaktadır.
Öte yandan Kur'an âyetlerinin bir kısmı İnsanın fiillerinde hür, bir kısmı ise zorlama altında olduğu mesajını vermektedir.
İlk grupta yer alan yani İnsanın fiillerinde hür olduğunu bildiren âyetlere örnek olarak şunları gösterebiliriz:
"Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör". "De ki: hak Rabbiniz'dendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etSİn"."Her nefis kazandığına karşılık bir rehindir". İkinci grupta yer alan yani insanın fiillerinde hür değil, cebir altında bulunduğunu ifade eden âyetlere örnek olarak ise şunlar gösterilebilir:
"Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır"."Sizler, ancak Rabbinizin dilemesi sayesinde bir şeyi dileyebilirsiniz"."Âlemlerin rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz".
Görüldüğü üzere birinci grup âyetlerde insanın yapıp ettiklerinde serbest olduğu, sonucun da onun tercihlerine göre tayin ve tesbit edileceği haber verilmektedir. İkinci grup âyetlerde ise insanın, fiillerinde Allah'ın irade ve takdirine boyun eğmek zorunda olduğu bildirilmektedir. Bu durum yani insan fiillerinde hem Allah'ın yaratıcılığından hem de kulun yapıcılığından söz edilmesi bir çelişki değildir. Çünkü insanın fiillerinde hem Allah'ın hem de kulun rolü vardır ve söz konusu âyetlerin bir kısmı insan fiillerinde Allah'ın, diğer kısmı da insanın rolüne işaret etmektedir.
Kadere iman, insanın iradesini kullanmasına, çalışıp kazanmasına, dolayısıyla yapıp ettiklerinden sorumlu olmasına engel olmaz. Çünkü Allah Teâlâ insana irade ve kudret vermiştir. O, bunları kullanarak işlerini yapar. Allah, onun tercihine katılırsa yapmak istediği iş olur, aksi takdirde ise olmaz. Demek ki, insanın sorumlu tutulacağı bir fiilin meydana gelebilmesi için hem söz konusu eylemin sahibi olan kişinin hem de Allah'ın katkısı olmalıdır. Birincisine "kesb", ikincisine ise "halk" denilir. İnsan, yapmak istediklerinden değil, yaptıklarından sorumludur. İnsanı yapmadığı (kesbetmediği) şeylerden sorumlu tutmayan Allah, onun kesbettiği şeylerden de sadece yarattıklarından sorumlu tutar. Kesb, insanın iradesi dahilinde olan bir durumdur. İnsan, yapmak istediği şeyi Allah Teâlâ'nın yaratıp yaratmayacağını önceden bilemez. Bundan dolayı ona düşen, yapmak istediği işin gerçekleşmesi için gerekli olan sebeplere baş vurmak ve sonucu Allah'tan beklemektir.
İnsanın, isteğe bağlı fiillerinin oluşumunda önemli bir paya sahip olan kesbini görmezlikten gelerek, kendini aciz ve cebir altında kabul etmesi ve yapıp ettiklerinin kendine rağmen planlanıp yaratıldığını ileri sürmesi doğru değildir. Nitekim bu tarz iddialarda bulunan bir kişiye bir tokat atılacak olsa, o insan bunun bir kader olduğunu düşünme yerine hemen karşılık vermeye kalkışır. İnsan, bir kötülük işlediğinde sorumluluk kabul etmemek için bunun bir kader olduğu iddiasında bulunurken, bir iyilik yaptığında düşünce tarzını değiştirerek Allah'tan karşılık bekler.
İnsan fiillerini tümüyle Allah'a veya bütünüyle insana nisbet eden yaklaşımlar isabetli değildir. Çünkü fiillerde bunlardan birinin etkisinin olması, diğerinin hiçbir etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Allah Teâlâ: "Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştır" buyurarak aynı fiil üzerinde hem Allah'ın hem de onu işleyen kişinin etkisinin olduğunu açıklamaktadır. Dolayısıyla insan fiilleri Allah'ın gücüyle kulun kesbinin bir araya gelmesiyle gerçekleşecektir.
İnsanın fiillerinin kesbe bağlı olarak yaratılması, bir yönüyle Allah'ın tabiattaki olayları sebepler üzerinden yaratmasına benzetilebilir. Tabiatta olup bitenleri doğrudan yaratmaya kadir olan yüce yaratıcı, araya sebepler koyarak dolaylı yaratmayı tercih etmekle âciz konuma düşmediği gibi, insan fiillerini kesbe bağlı olarak yaratmakla da beceriksiz konuma düşmez.
D- Mezheplerin Konuyla İlgili Görüşleri
Kader konusu tarihin çok eski devirlerinden beri hem felsefenin hem de dinlerin gündeminde olan bir meseledir. Nitekim ilkçağ filozofları içinde insanın hür olduğunu savunanlar olduğu gibi, onun fiillerinin sebeplerin sonucu olduğunu, dolayısıyla hür olmadığını söyleyenler de olmuştur. Felsefe tarihinde birinci görüşü Epikürcüler, ikincisini de Stoacılar savunmuşlardır. İnsan fiilleri üzerine tartışmalar yeni çağda da devam etmiş ve bazı filozoflar insanın hür olduğunu, bazıları ise onun zorlama altında bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu söz konusu tartışmalar günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır ve bugün de bütün canlılığı İle devam etmektedir.
Kader konusundaki tartışmalar ortaçağ boyunca yahudi ve hıristiyan teolojilerinde de görülmektedir. Söz gelimi Yahudilik'te Karailer cebri, Rabbailer ise insanın hür olduğunu savunurken; Hıristiyanlık'ta genel görüş irade hürriyetinden yana olmakla beraber Ya'kübiler gibi cebri kabul eden heteredoks mezhepler de çıkmıştır.
İslâm âlemine gelince, kader tartışmalarına Hz. Peygamber'in olumlu bakmadığını biliyoruz. Bu durum ilk dönemlerde müslümanların kader üzerinde tartışma yapmaktan uzak durmalarını sağlamıştır. Ancak âyet ve hadislerde her iki şekilde de anlaşılmaya imkân tanıyan ifadelerin yer alması ve bu görüşlerin çevre kültürler tarafından beslenmesi sonucu zamanla müslümanlar arasında da benzer tartışmalar zuhur etmeye başlamış ve onlar içinden de hem cebri hem de irade hürriyetini savunanlar çıkmıştır. Birinci görüşü savunanlara genel ad olarak Cebriyye, ikincisini savunanlara da Kaderİyye denilmektedir.
1- Cebriyye
Ca'd b. Dirhem ve Cehm b. Safvan'ın öncülüğünü yaptıkları bu harekete göre insanın, kendi fiillerinde ne ihtiyarı ne de kudreti söz konusudur. Aksine o cebir altındadır. Çünkü insanın yapıp ettiklerini yaratan Allah'tır. İnsan ise fiillerin gerçek faili değil, sadece onlara konu olan bir figürandır. Fiillerin insana nisbeti "doğma" fiilinin güneşe, "dönme" fiilinin dünyaya nisbeti gibi mecazîdir. İnsanı, fiilleri konusunda edilgen duruma getiren bu yorum şekli, bir sürü zulüm ve haksızlığın faili olan ve yapıp ettiklerinin sorumluluğunu üzerlerinden atmak isteyen Emevî yöneticilerinin işine gelmiş ve Allah'a zulüm isnadına kadar götüren cebir teorisine arka çıkmaya başlamışlardır. Bununla beraber Emevîler cebir inancının gereği olarak dönemlerinde vuku bulan olaylar için "bunlar Allah'ın işleridir" deyip uzak durmamışlar, aksine olaylarda taraftar olarak aktif rol almışlardır.
Cebriyye, cüz'î {insana ait) iradeyi inkâr eden bu tavrıyla tabiatta meydana gelen olaylar gibi insan fiillerinin de belirli sebeplere bağlı olarak zorunlu bir şekilde meydana geldiğini savunmaktadır. Onlara göre insan fiilleri ilâhî iradenin belirlemesi ile tesbit ve tayin olmakta, Allah'ın yaratmasıyla da meydana gelmektedir.
2- Kaderiyye/Mu'tezile
İnsan fiillerinde sadece insanın irade ve kudretinin esas olduğu görüşü ilk önce Mabed el-Cüheni ve Amr b. Ubeyd gibi Kaderîler tarafından ortaya atılmış, daha sonra da başta Vâsıl b. Atâ olmak üzere Mu'tezilî âlimler tarafından ısrarlı bir şekilde işlenmiştir. Bunlar, fiillerin insana nisbetinin, güneşe doğma fiilinin nisbetinde olduğu gibi mecazî değil, gerçek olduğunu, onlar üzerinde Allah'ın ne yaratma ne de yok etme şeklinde bir etkisinin olmadığını savunmakta, Allah Teâlâ'nın ezelî ilmi ile insanların yapıp ettiklerini sadece bildiğini söylemektedirler. Allah, insana iş yapma kudretini önceden vermiştir. İnsan onu dilediği şekilde kullanabilir. Allah, İyilikleri hem İster hem de emreder. Kötülükleri ise ne ister ne de emreder.
Mu'tezile, insanın fiillerinde hür olduğu görüşünü, onun sorumluluğunu temellendirme bağlamında ele almış ve insanı yapıp ettiklerinde özgür kılmadıkça dinî sorumluluğunu temeilendirmenin mümkün olmayacağını düşünmüştür. Bu düşünce, onları Cebriyye'nin karşısında yer almaya sürüklemiş, bu koridora girince de kendi içlerinde tutarlı olabilmek için kader ve kazayı tümden reddetmek gibi radikal bir tavra sapmışlardır.
3- Ehl-i Sünnet
Ehl-i Sünnet kelâmı, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nin öncüsü olduğu Eş'arî mezhebi ile Ebû Mansur el-Matürîdî'nin imamı olduğu Matürîdî mezhebinden oluşmaktadır. Eş'arî başlangıçta Mu'tezilî iken, gördüğü lüzum ve ileri sürdüğü gerekçeler üzerine bu mezhepten ayrılmış ve Ehl-i sünnet kelâmının iki önemli kolundan birini oluşturan Eş'arîyye mezhebini kurmuştur. Dolayısıyla bu mezhebin görüşlerinin oluşumunda hem Mu'tezilî arka plan hem de tepki psikolojisinin etkileri söz konusudur.
Eş'arîler'e göre insan fiilleri istek dışı ve isteğe bağlı olanlar olmak üzere İkiye ayrılır. İstek dışı fiilleri irade de, yaratma da tamamen Allah'a aittir. Onlarda insanın hiçbir rolü yoktur. Dolayısıyla bu tür fiillerden dolayı onun her hangi bir sorumluluğu da söz konusu değildir. İsteğe bağlı fiillere gelince, onları insan istemekte, Allah da yaratmaktadır. Bu işlem şöyle olmaktadır: İnsan bir iş yapmak istediğinde âdetullah (Allah'ın süregelen âdedi) devreye girer ve insanda bir kudret yaratılır. O da bu kudreti ile fiilini yapar. Dolayısıyla fiil, kulun kesbi ile Allah'ın yaratmasının bir araya gelmesi sonucu vuku bulur. İnsanın kudreti ile fiili arasındaki bu ilişki zaruri değil, mümkün türden bir ilişkidir. Allah bu âdeti değiştirmek istediğinde kendisi için bir zorluk söz konusu değildir. Söz gelimi, insan yayını gerip okunu fırlattığı halde, Allah gitme fiilini yaratmadığı takdirde okun hedefine ulaşması, ateş ile pamuk bir araya getirildiği halde Allah yanma fiilini yaratmadığı takdirde ateşin pamuğu yakması, anne baba bir araya geldiği halde Allah yaratmadığı takdirde çocuğun olması mümkün değildir. Bütün bunlar birer vesile (âdet)dir ve Allah dilediği takdirde olmaları mümkündür. Dolayısıyla olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisi bazı filozofların iddia ettiği gibi zaruri değil, itibarîdir.
İnsan, Allah'ın mutlak iradesi ile; kendine ait sınırlı hürriyet arasında bir yerde durmakta olup, fiilleri de bir yönüyle Allah'a bir başka yönüyle de kendine nisbet edilir. O, mutfak cebir özelliği taşıyan tabiatın fiillerine göre hür, mutlak iradeye sahip olan Allah'a göre de cebir altındadır. Fiiller yaratma yönüyle Allah'a, teşebbüs etme ve sebepleri yerine getirme yönüyle de insana nisbet edilir. Sonuç olarak insan fiillerinde ne mutlak cebir, ne de mutlak ihtiyar (serbestlik) söz konusu olup ikisi arasında bir yol esastır.
Eş'arîler gibi Matürîdîler de İsteğe bağlı fiillerin oluşumunda kesb ve halk (yaratma) aşamalarının söz konusu olduğunu kabul etmekte, Allah'ın iradesinin mutlak ve ezelî olduğunu, işi yapma gücünün insana fiille beraber verildiğini söylemektedirler. Bu görüşleri ile de Allah'ın iradesini hadis ve sınırlı kabul eden ve insanda kudretin fiilden önce bulunduğunu savunan Mu'tezile'den ayrılmaktadırlar. Ayrıca Matürîdîler, cüz'î irade ve kesb konularında insana daha fazla etkinlik tanımaları, cüz'î iradenin Allah'ın yarattığı değil, insanın ortaya koyduğu bir şey olarak görmeleri ve İrade ile ilim arasında ayırım yapıp kaderi, Allah'ın her şeyi önceden bilmesi şeklinde yorumlamaları ile de Eş'arîler'den ayrılmaktadır.
Görüldüğü üzere £hl-i sünnet kader konusunda Cebriyye ve Kaderiyye'nin aşırılıklarından uzak olan orta bir yolu izlemeyi tercih etmiştir. İsteğe bağlı fiillerin insanın kesbi ve Allah'ın yaratmasıyla meydana geldiği şeklinde formüle edilen kader inancını öne çıkarmakta, I. (VII.) yüzyılın sonlarında alevlenen ve Cebriyye-Kaderiyye bağlamında tartışılan kader anlayışını reddetmektedir.
E- Kaderle İlgili Bazı Meseleler
1- Hayır ve Şer
Hayır; iyilik, Allah'ın emrettiği ve hoşnut olduğu her türlü davranış, yararlı iş ve nimet anlamlarına gelir. Şer ise; kötülük, musibet, Allah'ın yasak kıldığı ve işlenmesi halinde ceza ve yergiyle karşılanacak olan davranış demektir. Kadere imanı öngören hadiste onun kapsamına giren işler hayır ve şer olmak üzere İkiye ayrılmaktadır. Kur'an'da bu iki kelimenin hep amel ile irtibatlı olarak kullanılması, fiillerin davranışlarla şer niteliği kazandığına işaret sayılmalıdır. Ayrıca Kur'an'da bu fiillerin insanın isteğine bağlı kılınarak onun hayrı istediği kadar şerri de istediğinin, Allah'ın insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de acele vermesi halinde ecellerinin bitirilmiş olacağının haber verilmesi (Yûnus ıo/n) ve herkesin işlediği hayır ve şerrin karşılığını göreceğinin bildirilmesi de insanın hayır ve şer konusundaki merkezî konumuna işaret sayılmalıdır.
Şerrin Allah'a mı yoksa kula mı nisbet edilmesi gerektiği, bir başka ifade ile, onun Allah'ın iradesinden mi yoksa kulun kesbinden mi kaynaklandığı meselesi kelâm mezhepleri arasında tartışılan bir husustur. Mu'tezİle mezhebine göre Allah'ın yarattığı şeylerin tümü hayırdır. Şer nitelemesi ise insanın iradesinin delâleti sebebiyle yapılmaktadır. Dolayısıyla şer kavramı izafî (göreceli) yani insana göredir. Ehl-i sünnet'e göre ise şerri yaratmak değil, kesbetmek çirkindir. Allah şerri yaratır fakat ona rıza göstermez. Anlaşılması zor gibi gözüken bu problem, teşriî (dinî/cüzî) irade ile kevnî (tabiî/fıtrî) irade arasında ayırım yapmakla çözülebilir. Birincisi sadece taatlere taalluk eder. İkincisi ise, haytr-şer her şeyi içine alır. Allah'tan başka yaratıcı olmadığı İçin hayrı da şerri de yaratan O'dur. Bunları insan irade eder. Allah da yaratır. Ancak onun hayra rızası vardır, şerre ise rızası yoktur.
İnsan, bir şeyin kendisi hakkında hayır mı yoksa şer mi olduğunu Önceden bilemeyebilir. Görünür sebeplere dayanarak hayır zannettiği şeyler şer, şer zannettikleri de hayır olabilir. Kur'an'da: "Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır ve yine umulur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için serdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir" buyurularak elden gelen çabayı harcadıktan sonra Allah'a sığınma ve tevekkül etme öğütlenmektedir.
2- Hidayet ve Dalâlet
Hidayet, sözlükte doğru yolu gösterme, istikamete yöneltme, rehberlik etme; dalâlet ise, istikametten ayrılma, yolunu şaşırma, sapıklığa düşme ve haktan uzaklaşma anlamlarına gelmektedir. Dinî literatürde ise Küfür ve şirk gibi inkâr içinde plan bir kişinin bu durumdan kurtarılarak doğru yola yöneltilmesine hidayet, Allah'ın ve peygamberinin gösterdiği yoldan uzaklaşmaya da dalâlet denilmektedir Mu'tezile'ye göre hidayet doğruyu açıklama (beyan), Ehl-i sünnet'e göre ise Allah'ın, dalâlet içinde olan bir kişiyi bu durumdan kurtararak doğru yola ulaştırması demektir. Bu iş hem açıklama, hem de hidayet sonucunu doğuracak eylemlerin yaratılması şeklinde olabilir.
Allah, insanları zorla değil, yol göstererek ve yardımı ve iyiliği ile muamele ederek (başarılı kılarak) hidayete sevk eder; kendi hallerine bırakarak (hızlan) da dalâlete düşmelerine imkân verir. Ama hiçbir za-. man onları zorla hidayete yöneltmez veya yoldan çıkarmaz. Çünkü bu durumda onların irade hürriyeti ortadan kalkar.
Hidayet ve dalâlet bağlamında tartışılan konuların başında "Allah'ın kalpleri mühürlemesi" meselesi gelmektedir. Kur'an'da kâfirlerin kalplerinin mühürlendiği şu şekilde bildirilmektedir:
"Gerçek şu ki: Kâfir olanları korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühür-iemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir"."Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için ya-ratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha da şaşkındırlar"."...Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler". Yüce kitabımızın bildirdiği "kalplerin mühürlenmesi" işi, Allah'ın, kendisinden küfür sadır olan insanın kalbinden gerçeği anlama yeteneğini silmesi demektir. Bu durum, söz konusu kişinin hakikati anlamak için çaba harcaması durumunda Cenâb-ı Hakk'ın ona tevfiki ile muamele ederek hidayete sevk etmesine engel değildie. Nitekim Kur'an'da kalplerin mühürlenmesi yanında Allah yolunda savaşanların hidayete eriştirileceği de haber verilmektedir.Kur'an, inanmayanların "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır" diyerek kalplerin mühürlenmesini kendilerine mazeret olarak gösterdiklerini haber vermektedir. el-Bakara sûresinin 6-7. âyetlerinde mühürlenme ifadesi, "kalpleri katılaşmış ve peygambere kulak asmayan insanlar"dan söz edildikten sonra zikredilmektedir. Bu ifadeler, bazı insanların hakikati kabul etmek için kalplerini açmadıklarını bildirir. Yani kalpleri var fakat onu kullanıp gerçeği anlamazlar. Bunlar, bazan da kendileri ile davet edildikleri hakikat arasında perde olduğunu iddia ederler. Görülüyor ki, kalpleri mühürlü olanlar hep nefsinin arzu ve isteğine uyan, küfür ve inkâra saplanan kötü kimselerdir. Demek ki Allah, kendisinin ve peygamberinin buyruklarına kulak asmayan kişilerin kalplerini, kendi hareketlerinden dolayı mühürlemektedir. Bu işlem Allah'ın, kendiliğinden takdiri değil, insanın hareketlerinin sonucudur. Yüce Allah, Yûnus sûresinin 42-43 âyetlerinde şöyle buyurmaktadır:
"Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele göremiyorlarsa- körleri sen mi doğru yola ileteceksin? Şüphesiz ki, Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler".
Kısacası, insanda küfür sadır olunca Allah onun kalbinden hakikati anlama kabiliyetini siler; gerçeği anlamak için çaba sarfettiğinde ise tevfiki ile muamele ederek onu hidayete sevkeder.
3- Rızık
Allah Teâlâ'nın yiyip içmek ve faydalanmak üzere canlı varlıklara sağladığı İmkânlara rızık denilir. Kur'ân-ı Kerîm'de rızkı verenin Allah olduğu, onu dilediğine verdiği, dilediğinden de kıstığı, insan İçin çalışmasından başka bir şeyin olmadığı ve insanın çalışmalarının karşılığını göreceği bildirilmektedir.
Mu'tezile'ye göre rızık, "kendisi ile yarar sağlanan şey" demektir. Dolayısıyla mülk edinilemeyen haram şeyler rızık da olamazlar. Bunlara göre rızkı veren Allah, haram olan şeyleri yiyenleri yermektedir. Haram olan şeyler rızık olacak olsa Allah kendi verdiği şeyler sebebiyle insanı yermiş olur. Halbuki Allah zulmetmekten ve kötülükleri yaratmaktan uzaktır.
Ehl-i sünnet'e göre ise rızık yenilip içilen şeydir. Dolayısıyla helâl-haram insanın yiyip içtiği şeylerin hepsi rızık kapsamı içindedir. Haram yiyenler, rızıklarını bu yolla kazandıkları için yerilmektedirler. Allah bu kişilerin' kazandıkları şeyleri yaratmakta fakat ona rıza göstermemektedir. Ehl-İ sünnet'e göre rızık kavramı Mu'tezile'nin yaptığı gibi tanımlanacak olursa ömrü boyunca haramla beslenen insanlarla, insan dışındaki canlıların Allah tarafından rızıklandırılmamış olması gerekir. Halbuki Allah, sadece insanların değil, tüm canlıların rızkını vermektedir.
Sonuç olarak Ehl-i sünnetin rızık tanımı, Kur'an'ın beyanına daha uygun ve gerçekçidir.
4- Ecel
Sözlükte 'süre' ve 'müddet' dernek olan ecel, ömrün bittiği ve dünyanın sona erdiği an anlamlarına gelir. Fertlerin ve milletlerin birer eceli vardır ve bunlar Allah tarafından takdir edilmiştir. Kur'an'da bütün canlıların ölümünün Allah'ın iznine bağlı olduğu, Allah'ın insanı yarattıktan sonra ona bir ecel takdir ettiği, bunun belli bir süreye göre yazıldığı, ölümden kurtuluşun mümkün olmadığı, insan nerede olursa olsun ölümün onu yakalayacağı, takdir edilen ecelin ileri alınmayacağı ve geri bırakılmayacağı bildirilerek şöyle buyurulmak-tadır:
"Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler".İslâm mezheplerinde tabiî ölümle ölen kişinin eceliyle öldüğünde görüş birliği olmakla beraber, kaza ya da öldürülmek suretiyle ölen kişinin eceli ile ölüp ölmediği konusunda uyuşmazlık söz konusudur. Ehl-İ sünnet'e göre bu kişi de eceliyle ölmektedir. Çünkü ömrün sona ermesi anı olan ecel değişmez. Katil, bir insanı öldürmekle ecelini öne aldığı için değil, ölümüne sebep olduğu ve Allah Teâlâ'nın "İnsanları haksız yere öldürmeyiniz" yasağını çiğnediği için yerilmekte ve cezaya müstehak görülmektedir. Mu'tezile, Kur'ân-ı Kerîm'deki 'ecel' ve 'ecel-i müsemmâ' tâbirlerine, kaza ile oluşan yani "yer değiştiren ecel" ve Allah'ın ilminde belirlenen yani "tabiî ecel" anlamlarını vermekte ve iki tür ecelin bulunduğunu İddia etmektedir. Ehl-i sünnet ise ecelin tek olduğunu, uzatılıp kısaltılamayacağını savunmakta, sıla-i rahim (memleket ziyareti) ve sadakanın ömrü uzatacağıyla ilgili rivayetleri gerçek anlamı ile değil, bereketi ve hayırlı işleri teşvik çerçevesinde yorumlamaktadır.
5- Tevekkül
Sözlükte 'güvenmek, dayanmak, işi başkasına havale etmek' anlamlarına gelen tevekkül, İlâhî ve tabiî kanunların gereklerini yaptıktan sonra Allah'a güvenerek sonucu O'ndan beklemek demektir. Kur'an ve Sünnet'te bu kavramdan çokça söz edilir. Cenâb-ı Hak: "Eğer Allah'a iman etmiş iseniz, sadece O'na tevekkül ediniz"; "Bir kere kararını verdin mi Artık Allah'a tevekkül et!" buyurmaktadır. Hz. Peygamber ise: "Allah'a hakkıyla tevekkül etseydiniz O, kuşların rızkını verdiği gibi sizin rızkımızı da verirdi. Baksanıza kuşlar sabah yuvalarından aç çıkıyorlar ve akşam tok dönüyorlar" diyerek; ve yanına gelip Allah'a tevekkül ederek devesini salıverdiğini söyleyen bedeviye: "Deveni sağlam kazığa bağladıktan sonra tevekkül et" buyurarak tevekkülün anlamını özlü bir şekilde açıklamıştır.
Allah, çalışıp çaba gösterene verir. Bu, O'nun sünnetidir. Dolayısıyla tevekkül etmeden önce elden gelen çabanın gösterilmesi gerekir. Söz gelimi bir çiftçi önce tarlasını sürmeli, ekmeli, sulamalı ve gübrelemeli, sonra da Allah'a tevekkül etmelidir.
Bir müslüman için Allah'ın emrettiği gibi çalışmak nasıl bir görev ise O'ndan başkasına dayanmamak da bir görevdir. İnsanın gayret ve çalışmasını ortaya koymadan Allah'a güvenmesi tevekkül değildir. Tevekkül, İslâm inancının inananlara bahşettiği ruhî bir kudrettir. Mü'min, Allah'ın vekil olduğunu bilir ve sebeplere baş vurduktan sonra Allah'a tevekkül ettiği takdirde Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için güzel sonuçlar lütfedeciğine inanır.
İKİNCİ KİSİM
İBÂDETLER GİRİŞ İBÂDET KAVRAMI
İbâdetin Mahiyeti ve Önemi
İbâdet, insanın Allah'a gönülden isteyerek yönelmesi, O'na sevgi ve saygı göstermesi, tek kelime ile O'na kullukta bulunması demektir. İbâdet, Allah'a boyun eğmenin en son derecesi, O'na sevgi ve saygının en güzel göstergesi, O'na şükür borcunu ödemenin en mükemmel şeklidir. İslâmî anlayışa göre, Allah'a kulluk ve bağlılık, O'nu anma ve yüceltme, O'na yakınlaşmaya çalışma, hoşnutluğunu kazanma niyet ve arzusu içerisinde gerçekleştirilen her çeşit faaliyet, fert ve toplum yaran düşüncesiyle yapılan her iyi iş veya haramlardan sakınma İbâdet kavramı içinde sayılır. Bu genel anlayışın yanında İslâm fıkıh ilminde ibâdet terimi, daha çok Allah ve Resulü tarafından mükelleften (yükümlüden) yapılması istenen ve şeklî yönü ön planda görünen belirli davranış ve amel biçimlerini ifade etmek için kullanılır.
Saygı, tazim (yüceltme) ve itaatin en yüksek ifadesi olan ibâdet, ancak Allah'ın hakkı olup O'ndan başkası buna lâyık değildir. Zira yaratan, yaşatan ve sonsuz nimetleri veren O'dur. Allah'ın yüceliği karşısında sadece insanoğlu değil kâinatta bulunan her şey, kendi varlık tarz ve şekline göre Allah'ı anmakta, fıtrî ve derûnî bir bağ ile Allah'a yönelmekte, İbâdetle O'na yakınlaşmaya çalışmaktadır. Çünkü Allah, kâinatı ve içindekileri başıboş, sorumsuz, oyun ve eğlence için yaratmamıştır; var oluşun ve yaratılışın bir gayesi ve anlamı vardır; o da Allah'ı tanımak, O'nun emirlerine uyup kulluk etmektir. "Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım" âyetinde de belirtildiği gibi, cin ve insanın yaratılış amacı da aynıdır. Ancak irade ve şuur taşımayan canlı ve cansız varlıkların ibâdeti ile akıl ve irade sahibi insanların ibâdeti farklıdır. Şuurdan yoksun olan yaratıklar, aşağıda meali verilen âyetlerden anlaşılacağı üzere, ilâhî kanunlara tâbi olarak kendi dilleriyle (lisân-ı hâl ile) Allah'a ibâdet etmektedirler: "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu teşbih eder. O'nu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların teşbihlerini anlayamazsınız", "Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor, "Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı teşbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve teşbihini öğrenmiştir. Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilir". Öte yandan akıl ve şuur sahibi olan insanlar ibâdeti, kendi hür iradelerini kullanmak suretiyle Allah'a yaparlar ve yaratılış gayeleri doğrultusunda hareket etmiş olurlar. Allah'a değil de başkalarına kullukta bulunmayı tercih edenler ise, insanlık değerlerini kaybetmiş ve maddiyyâta yönelmiş olurlar.
İbâdetlerin Genel Amaç Ve İlkeleri
Dinin insana hitap eden biri iç, diğeri dış olmak üzere İki yönü vardır. Dinin içe hitap eden yönünü teşkil eden hükümlerine "itikadı hükümler", dışa hitap eden yönünü meydana getiren hükümlerine ise "amelî hükümler" denir. İbâdetler, bu tasnifte dinin amelî hükümlerinin ilk halkasını oluşturur. İbâdetle ilgili hükümler Allah hakkı {hukukullah) olan hükümlerden sayılır. Allah hakkı hükümler, belirli bir ferdin yararına bakılmaksızın, ancak fertler de İhmal edilmeksizin daha çok toplumun faydasını gerçekleştirmeyi ve toplumdaki kamu düzenini korumayı hedef tutan hükümlerdir. Bu yüzden, bu nevi hükümler bütün İnsanların rabbi olan Allah'a nisbet edilmiştir. Çünkü ibâdetler, kul ile Allah arasındaki ilişkiyi sağlaması yanı sıra, fert ve toplum üzerinde pek çok yönden önemli etkiler meydana getiren, ahlâkî seviyeyi yükselten, kötülüklerden uzaklaştıran, ruh ve beden sağlığına yararlar sağlayan, beşerî ilişkilerde kardeşlik, dostluk, dürüstlük, adalet, hakkaniyet, eşitlik ilkelerini benimsetip hâkim kılan, kamu düzeninin bozulmasını önleyen, sosyal bütünleşme, kaynaşma, dayanışma ve yardımlaşma ruhunu kazandırıp geliştiren bir fonksiyona da sahiptir. Şöyle ki, namaz Allah'a kullukta bulunmanın en önemli vasıtası olup, ruhu temizler, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirip insanı kötülük ve ihtiraslardan uzaklaştırır. Cemaatla kılınan beş vakit namaz, bayram ve cuma namazları, müslümanlar arasında dayanışma, tanışma, kardeşlik ve birliği sağlar. Hac ibâdeti, İslâm âleminin her köşesinden nezih bir heyecan ile akın edip gelen binlerce dindaşın mukaddes (kutsal) bir belde olan Mekke'de toplanıp aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini ve din sevgisini canlandırmalarını ve birbirleriyle fikir/ilim alışverişinde bulunmalarını sağlar. Oruç, nefs-i emmâreyi (insanı kötülüğe yönlendiren nefis) terbiye ile insanı nefsine hâkim olmaya ve iradesini kuvvetlendirmeye alıştırır. Zekât, sadaka, fitre gibi malî ibâdetler, fakirlerle zenginler arasında dostluk ve sevginin meydana gelmesine vesile olur, toplumda maddî yönden huzurlu ve güvenli bir hayatın gelişmesini sağlar.
Diğer taraftan, ibâdetlerin kültür ve medeniyet seviyesinin yükselmesine san'at, estetik ve teknolojinin gelişmesine olumlu yönde etki ettiği de inkâr edilemez. Bunlara, ibâdetlerin topluca yapıldığı cami ve mescidlerin birer san'at eseri olarak yapılması, zamanı hesaplamak ve bazı takvim meselelerini belli esasa bağlamak maksadıyla hilâli gözetleme yeri olan rasathaneler kurulması, namaz vakitlerinin tesbiti amacıyla güneşin hareketleri üzerinde gözlemler yapılması, hayırseverler tarafından vakıf olarak medrese binalarının inşası, kamu hizmetlerini yerine getiren şifâhâne (hastane), karakol, köprü, yol, han, hamam gibi sosyal tesislerin yapılması örnek teşkil edebilir.
İbâdet Biçimlerinin Hikmetleri
İbâdetler şekil olarak basit görünseler de yüce yaratanın buyrukları olduğu için güçleri ve sırları bu âlemin ötesine uzanır ve her biri yaratanla bağlantının değişik biçim ve boyutlarda gerçekleşmesini sağlar. Bu sebeple de namaz örneğinde olduğu gibi belli duaların ezberlenmesi ve okunması, belirli davranış biçimleri, hacda olduğu gibi çoğu sembolik nitelik taşıyan bir dizi davranış, ibâdetin bir parçasını veya şekille ilgili öğesini oluşturabilir. Bu tür davranışların ibâdet sayılmasının anlamı ise her zaman zihnen kavranamayabilir. Çünkü ibâdetler, dinin belli ölçüde biçimsellik ve sembolizm içeren bir yönünü temsil eder. İnsan aklı, yüce yaratanına ibâdet edilmesinin önem ve gerekliliğini kavrasa bile bunun nasıl ve ne şekilde yapılacağını bilemez. Yaratıcının ibâdet esnasında ortaya konmasını istediği davranış biçimleri, ibâdetin özüne göre önem bakımından ikinci derecede olup ne gibi hikmetler taşıdığı akılla kısmen anlaşılsa bile yine de aklın kavrayamayacağı bir özelliğe sahiptir. Hz. Ömer'in, hacer-i esved (kutsal kara taş) hakkındaki şu sözü bazı ibâdet biçimlerinin akılla kavranılamayacağını gösteren en güzel bir örnektir: "Vallahi biliyorum ki sen insana ne zarar ve ne de fayda veren bir taşsın. Ancak Resûllullah'ı seni öperken gördüm ve ben de seni öpüyorum". Yine Hz. Ali'nin: "Eğer dinin ibâdet biçimleri, kişisel görüş ile tesbit edilecek olsaydı, bana göre mestin altını meshetmek, onun üstünü meshetmekten daha evlâ olurdu. Ancak ben Resûlullah'ı mestlerinin üstünü meshederken gördüm" sözü de bu konuda örnek olarak verilebilir. Bundan dolayı ibâdetlerin yalnızca Allah'ın emrettiği ve resulünün açıklayıp gösterdiği tarzda yapılması esastır. Peygamberimiz "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi, siz de namazınızı öylece kılın", "Hac ile ilgili hükümleri benden öğrenin" hadisleriyle ibâdet şekillerinin ilâhî bildirimlerle (vahiy ile) belirlendiğini ifade buyurmuştur. Bu yüzden Allah'ın emrettiği ve Peygamber'in de açıklayıp gösterdiği İbâdetler ne artar, ne eksilir ve ne de zamanın değişmesiyle değişir.
İbâdetin Kurbet Ve Tâat Terimleriyle İlişkisi
İbâdet Allah için yapılır ve namaz, oruç, hac, zekât gibi bir ibâdet ancak Allah'ın emrine uygun bir şekilde yapılırsa kabul oiur. Kul, ibâdet ile Allah'ın emrine uymuş, O'na yaklaşmış ve sevap kazanmış olur. Bir kimse Allah'tan başkasına yakın olmak için bir davranış sergileyebilir. Meselâ, bir kimse, ilminden dolayı bir âlime yakın olmak isteyebilir: Kişi böyle bir yakınlaşmada Allah rızasını da amaçlamışsa, o zaman bu davranışından dolayı sevap da kazanmış oiur. Yine bir kişi hem kendisine hem de başkalarına faydası ulaşması için bir amel yapabilir: Meselâ bir kimse Allah'a yakınlaşma gayesi ile Kur'an okuyabilir. Yine bir kimse cami, yol, köprü, okul vb. hayır işleri yapabilir. Bununla Allah'ın rızasını da amaçlamışsa, bu amelinden dolayı sevap kazanır. Bu tür ameller fıkıh literatüründe "kurbet" (yakınlaşma) terimiyle ifade edilir. Bir kimse, Allah'a ve O'ndan başkalarına da İtaat edebilir. Bir âyette şöyle buyurulur: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ulü'l-emre (idarecilere ve âlimlere) de itaat edin". Bu âyet, Allah'ın emirlerine uygun olmak şartıyla idarecilere, âlimlere ve büyüklere itaat edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Buna göre bir kimse, Allah'ın bu emrine uyarak büyüklerine itaat ederse sevap da kazanır. Bu tür ameller fıkıh literatüründe "tâat/itâat" terimiyle ifade edilir. Burada belirtelim ki, ibâdet nevinden olan ameller aynı zamanda hem kurbet hem de tâattır.
İbâdetlerde Kolaylık
Hiç şüphesiz, her bir ibâdet belli bir ölçüde külfet ve meşakkat içerir. Ancak kişi, dinin her bir ibâdetten dolayı kendisi İçin dünya ve âhirette sağlayacağı faydaları düşündüğünde, yapacağı her bir ibâdet sırasında karşılaşacağı güçlüklere kolaylıkla katlanabilir. Kur'an ve hadislerde çeşitli ibâdetlere atıfta bulunularak dinde zorlaştırmanın bulunmadığı, kolaylaştırmanın esas alındığı, her zorluğun beraberinde bir kolaylık ve ferahlığın bulunduğu, insana gücünün üzerinde bir yük yüklenmediği, ibâdet yükümlülüğünün de yapılabilir ve üstesinden gelinebilir olduğu sıkça hatırlatılır. Bu sebepledir ki7 ibâdetlerin yapılmasında herhangi bir sıkıntı ve engelle karşılaşıldığında seçimlik ibâdet biçimleri, telâfi imkânları veya özürden dolayı muafiyetler de söz konusu olmaktadır.
İbâdet Yükümlülüğü
İslâm'da, ibâdet yükümlülüğü akıl şartına bağlı olarak bulûğ (ergenlik) ile başlar ve bu mükellefiyet "Sen şimdi Rabb'ini hamd ile teşbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana yakın (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine ibâdet et" âyetinde belirtildiği gibi insan yaşadığı müddetçe devam eder. Ancak çocuklar bulûğ çağına ulaştıklarında güçlük çekmemeleri için temyiz yaşı olan yedi yaşından İtibaren namaz, oruç gibi bedenî ibadetlere yavaş yavaş alıştırılır.
Hz. Peygamber, 'Allah katında ibâdetlerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır" hadisiyle ibâdetleri yapmada devamlılık ve sürekliliğin önemli bir husus olduğuna işaret etmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de genel olarak ibâdetleri yerine getirmede orta yolun takip edilmesi belirtilmişve Hz. Peygamber: "Dininizin (dinî işlerinizin) en hayırlısı, en kolay olanıdır" buyurmuş, ayrıca ibâdetlerde aşırıya gitmek isteyen bazı sahâbîleri uyararak, onlara dengeli, ölçülü bir dinî hayat tavsiye etmiştir. Kur'an ve Sün-net'te mükellefiyet çağı gelmeden önce çocukların belli bir yaşta ibâdetlere aliştmlmasi İstenir.
İbâdetin Ruhu
İslâm'da ibâdetler, ancak Allah için yapılır, yapılan ibâdetin karşılığı ancak O'ndan beklenir ve O'na ortak koşma (şirk) sayılabilecek davranışlardan sakınılır. Bu yüzden, her gün beş vakit namazlarda okunan Fatiha sûresinde yer alan: "Ancak Sana ibâdet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz" yakarış ifadelerinde ibâdetin Allah'a tahsis edildiği ve yardımın sadece O'ndan beklendiği açıkça vurgulanır.
Kur'ân-ı Kerîm'de genel olarak iyi ve güzel amel işleyenlerin büyük mükâfat alacağı yani ödüllendirileceği, buna karşılık ilâhî emirlere boyun eğmeyenlerin çetin bir azaba uğratılacakları belirtilmiş, özel olarak da namaz, zekât gibi ibâdetlerin yerine getirilmesinin mutlu sonuçları, terk edilmesinin dünyada ve âhirette doğuracağı felâketler vurgulanmıştır.
Bir hadiste "Amellerfin kıymeti) niyetlere göredir" buyrulur. Buna göre farklı derecedeki farz, vacip, nafile ibadetleri birbirinden ayıran ve ayrıca bir eyleme ibâdet niteliği kazandıran kriter niyettir. Her bir ibâdet, kendisi için belirlenen şartlara uygun bir şekilde ifa edilir, böylece mükellefiyet ve dolayısıyla sorumluluk sona erer. Ancak ibâdeti yapmış olmaktan dolayı kişinin Allah katında ne ölçüde sevap elde edeceği hususu, yerine getirilen ibâdetin niteliğine ve kişinin samimiyetine bağlıdır. Zira ibâdetin özünü kişinin niyet ve gösterişten uzak olarak ve içten gelen bir istekle yapması oluşturur. Bu sebeple ibâdetin kabul edilmesinde onu yapan kişinin ihlâs ve samimiyetinin büyük bir önemi vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kurbanlarınızın ne etleri ve ne de kanlan Allah'a ulaşır. Allah'a sadece sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır"; "Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mani olurlar" buyrularak ibâdetin özünü İhlasın oluşturduğu vurgulanmıştır. Peygamberimiz de: "Nice oruç tutan kişi vardır ki, onların orucu açlıktan ibarettir". "Nice gece namaz kılan kişi vardır ki, onların namazı uykusuzluktan ibarettir" anlamlarındaki hadisleriyle hâlis niyet bulunmadan yapılan ibâdetlerin içinin boş ameller olduğunu beyan buyurmuştur.
İbâdet Konuları Ve Çeşitleri
İbâdet konuları fıkıh kitaplarının ilk bölümlerinde yer alır ve bunlar genel olarak temizlik (abdest, teyemmüm, gusül v.b.), namaz, oruç, zekât, hac, kurban, kefaret, adak, nikâh, cihâd gibi başlıklar altında ayrıntılarıyla incelenir. İbadet konularının ele alınıp incelenmesinde mükellefiyetin yaygınlığı esas alınır ve namaz gibi ibâdetlerin ön şartı olan temizlik (abdest, gusül v.b.) konusuna öncelik verilir. Bunu namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler takip eder. Fıkıh kitaplarında nikâha ibâdet değerinin verilmesinde toplumun en küçük birimi olan aileyi korumak, onun sağlam esaslar üzerine kurulmasına ve sağlıklı işleyişine destek olmak gibi amaçların gözetildiği söylenebilir. Farz-ı kifâye olarak kabul edilen cihâda ibâdet değerinin verilmesinde ise hayatın ve toplumun temel değerlerinin savunulabilmesi ve korunabilmesi için bazan zarurî hale gelen düşmanla savaşmayı teşvik etmek gibi amaçların dikkate alındığı ifade edilebilir.
İbâdetler, dinen yapılması kesin ve bağlayıcı bir tarzda istenip istenmemesi bakımından "farz", "vacip" ve "nafile" (sünnet ve mendûp) kısımlarına ayrılır. Beş vakit namaz, ramazan orucu, hac, zekât farz; bayram ve vitir namazları vacip; farz namazlarından önce veya sonra kılınan sünnet namazlar, ramazan ayı dışında tutulan oruçlar ise nafile İbâdetlere örnek teşkil eder. Yerine getirilmesi (edâ) için belirli bir vakit tayin edilen ibâdetlere "vakte bağlı ibâdetler", böyle bir belirlemenin bulunmadığı ibâdetlere ise "vakte bağlı olmayan ibâdetler" denir. Namaz, oruç gibi vakte bağlı ibâdetler, kendilerine tayin edilen vakitlerde yerine getirilir, bir özürden dolayı yapılamayan ibâdetler sonraki bir zamanda kaza edilir. Keffâret, adak gibi ibâdetler ise, istenilen herhangi bir zamanda edâ edilebilir. İbâdetler sorumluluk veya yerine getiren kişinin şahsı veya malı ile olması bakımından, "bedenî", "malî", "hem bedenî hem malî" olmak üzere üç kısma ayrılır. Namaz ve oruç "bedenî ibâdete"; zekât, fitre ve kurban "malî ibâdete"; hac da "hem malî hem de bedenî ibâdete" örnek teşkil eder. İbâdetlerin, kural olarak bizzat mükellefler tarafından yerine getirilmesi asıldır. Ancak malî ibâdetler ile hem bedenî hem de malî ibâdetlerin, belirli şartlar altında niyabet ve vekâlet yoluyla ifası caizdir. Buna göre, mükellef bir kişi, namaz ve orucunu bizzat tutar, bir başkasının yerine ne namaz kılına-bilir, ne de oruç tutulabilir. Ancak, zekât ve fitre gibi "malî" veya hac gibi' "malî-bedenî ibâdetler", bir diğer kimseyi yerine vekil tayin etmek suretiyle yerine getirilebilir.
İbâdet Dili
İbâdetler, kulun Allah ile ilişkisini sağlayan en önemli vasıtalardır. Her bir ibâdetin kendisine özgü şartları ve rükünleri yani farzları vardır. Kul her bir ibâdeti kendisine özgü şartlarına ve rükünlerine uyarak yerine getirirse, o ibâdet Allah katında kabul görür. Dinin direği ve ibâdetlerin başı olan namazın kendisine özgü rükünlerinden (farzlarından) biri de "kıraaf'tir, yani Kur'ân-ı Kerîm'den bir miktar âyet ve sûre okumaktır. Kur'an ise, Peygamber Efendimiz'e Arapça olarak vahyediimiş Allah kelâmıdır ve dolayısıyla namazda geçerli olan dil sadece Arapça'dır. Bu sebeple dili, ırkı ne olursa olsun, bir müminin namazının sahih (geçerli) kılacak kadar Kur'an'dan bir miktar âyet ve sûreyi ezberlemesi farzdır. Bir insan, namazın geçerli olmasını sağlayacak miktar âyet ve sûreyi ve duaları bir iki gün gibi kısa bir zamanda ezberleyebilir. Zira bu miktar âyet, sûre ve duaların metinlerinin tamamı bir sayfanın boyutunu aşmaz; üstelik bu metinler müslüman kitleler tarafından bilinir ve namazlarda da okunur. Diğer taraftan namazın en mükemmel ve faziletli olanı cemaatle kılınanıdır. Ezan ile namaza davet edilen müslümanlar, dilleri ve ırkları ne olursa olsun hep birlikte Kur'an'ın orijinal metnini okuyan İmama uyarak namazlarını topluca kılarlar. İşte, evrensel bir din olan İslâm'ın dindaşlarının arasında asgarî ortak olan noktalarından birini teşkil eden ve dolayısıyla inananlar arasındaki birlik ve beraberliğin oluşmasında önemli bir rol oynayan ezan ile Fatiha sûresi gibi namazda okunması gereken âyet ve sûrelerin asıl metinlerinin ezberlenip anlamlarının kavranılmasına ve ayrıca namazda Arapça metinlerinin okunmasına özen gösterilmelidir. Bir mümin, kendi ana diline çevrilen ve anlamını bildiği Kur'an tercümesiyle ibâdet edip Rabb'ine kendi ana diliyle isteklerini, yakarışlarını sunmak isteyebilir ki, kişinin böyle samimi bir isteği çok normal karşılanır. Ancak burada işaret edilmelidir ki, çevirenin gerek Arapça'ya ve gerekse tercüme edeceği dile hâkimiyeti ne kadar güçlü olursa olsun, Kur'an'ın lafızla-rındaki gizli olan mâna ve özellikleri tamamiyle yansıtamaz, dolayısıyla Kur'an'ın hiçbir tercümesi aslının yerini tutamaz. Sözün özü, Kur'an Allah kelâmıdır; tercümesi ise nasıl olursa olsun yine de her zaman insan sözü olarak kalacaktır ve hiçbir müslüman da Kur'an'ın asıl metnine gösterdiği saygıyı, onun tercümesine göstermeyecektir. Diğer taraftan, Kur'an'ın bir dilde yapılmış pek çok tercümelerinin bulunmasına rağmen, eskilerin büyük bir emek sarf ederek yaptıkları çevirmelerde görülen zaaflar dikkate alınarak yeni yeni tercümelerin yapıldığı da bilinmektedir. Bu da gösteriyor ki, Kur'an'ın aslına tamamen uygun ve mükemmel bir tercümesi yapılamamıştır ve yapılması da çok zordur; hattâ bugüne kadar gösterilen bilimsel gayretlere rağmen bu mümkün olamamıştır. Tercümelerin tabiatı gereği birtakım zaaflar taşımasından ve Kur'an'ın aslının yerini tutamamasından, onlardan yararlanılamayacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bu, ayrı bir konudur ve onunla ibâdetin caiz olup olmadığını söylemek ise başka bir meseledir. Bu durum karşısında tercümenin aslının yerini tutmadığını, Kur'an'ın asıl metninin Allah kelâmı, tercümesinin ise bir bakıma insan sözü derecesinde kaldığını gören ve konunun özünü kavrayan bir mümin, namazda okuduğunda Allah katında kabul edileceğini kesin olarak bildiği bir metin dururken, kabul edilip edilmeyeceği şüpheli olan bir metni yani tercümesini okumayı ister mi? Diğer taraftan Hz. Peygamber'den itibaren günümüze kadar, namazın hep Kur'an'ın orijinal metni ile kılındığı ve dilleri ne olursa olsun müminlerin namazın sahih olmasını sağlayacak miktar Kur'an'dan âyet ve sûreleri ezberlemelerinin kendileri için herhangi bir güçlük meydana getirmediği, Arap olmayan on binlerce hafız ve islâm bilgininin yetiştiği, bunların tarih boyu Arapça eserler telif ettiği de unutulmamalıdır. Bir müminin namaz dışındaki ibâdet, münâcât (yakarış) ve dualarını kendi dilinde yapabilmesinde herhangi bir sakıncanın bulunmadığı da bu vesileyle belirtilmelidir.
Bu konuya son verirken hatırlanmalıdır ki, fıkıh bilginleri de Kur'an'ın tercümesiyle namazın sahih olup olamayacağını uzunca tartışmışlardır." Fıkıh bilginlerinin bu konudaki görüşleri şu şekilde özetlenebilir. Hanefîler'den Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed Arapça'yı okumaktan âciz olan kişilerin, Kur'an'ın tercümesiyle -aslını öğreninceye kadar geçici bir süre- namaz kılabileceklerini, diğer mezhep imamları ve bu mezheplere mensup fıkıh bilginleri ise, Arapça'yı okumaktan âciz olan kişilerin, Kur'an'ın tercümesiyle namaz kılamayacaklarını ve bu kişilerden -aslını öğreninceye kadar geçen sürede- Kur'an okuma şartının düşeceğini ifade etmişlerdir. Ebû Hanîfe ise, önceleri Kur'an'ın muhkem âyetlerinin yani tevil edilemeyen âyetlerinin tercümesiyle namazın sahih olacağını savunmuş ancak, daha sonraları bu görüşünden dönmüştür. Bazı kaynaklarda, Ebû Hanîfe'nin, İranlılar'ın topluca müslümanlığr kabul ettiği ilk günlerde, dilleri Arapça'ya dönmediği için onlara kolaylık olsun diye Kur'an'ın tevil edilemeyen (farklı şekilde yo-rumlanamayan) âyetlerinin Farsça'ya yapılan tercümesiyle namaz kılabileceklerine izin verdiği bu fetvasından dönüşünün gerekçesini "İranlılar'ın Arapça'ya dilleri dönecek ve Kur'an'ı aslından okuyabilecek bir seviyeye ulaşmaları ve ayrıca bid'at hareketlerinin yaygınlaşması" şeklinde gösterilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 15-18 Mayıs 2002 tarihlerinde İstanbul'da "Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-I" adıyla bir bilimsel toplantı tertiplenmiş ve bu toplantıya Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri ile ilahiyat fakültelerinden çok sayıda akademisyen katılmış ve toplantıda ibâdet dili ile ilgili olarak aşağıdaki kararlar kabul edilmiştir:
"Madde 35. Kur'ân-ı Kerîm'in değişik dillere çevrilmesi ve anlaşılır tefsirlerinin yapılmasına büyük ihtiyaç vardır. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, hiçbir tercüme, aslının yerini tutamaz ve her bakımdan aslına tam bir uygunluk arz etmez. Çevirisine Kur'an denilemeyeceği ve o çevirinin Kur'an hükmünde olmadığı konusunda İslâm bilginleri görüş birliği içerisindedir.
Namazda kıraat, hem Kur'an'ın belirlemeleri hem de Hz. Peygamberin açıklama ve örnekleriyle kesin ve sabit bir farz olup, kendi özgün dilinde okunmasıyla yerine getirilebilecek bir rükündür. Herkesin konuştuğu veya dilediği dilde kıraat farzını yerine getirmesi halinde, birçok kargaşanın, çekişmenin ve bölünmenin ortaya çıkacağı açıktır. Böyle bir uygulama, beraberliği zedeleyeceği, toplumsal bütünlüğü bozacağı, ibâdetlerden beklenen asıl amacı ortadan kaldıracağı için de mahzurludur. Fakat namazın ihmal ve tehir edilemeyeceği dikkate alınarak, Kur'an'ın asli lafzını okuyamayanların, öğreninceye kadar tek başına namaz kılarken meâliyle kılması mümkündür.
Dua ise, kulun doğrudan yaratıcısına sığınıp ondan istekte bulunması demek olduğundan, bunun herkesin kendi diliyle yapmasından daha tabiî bir şey olamaz."
"Madde 36. Ezan İslâm'ın değişmez bir simgesidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, müslüman varlığının ve kimliğinin bir göstergesidir. Bu şekliyle özgün dilinde okunması konusunda 15 asırlık bir gelenek ve bir ittifak söz konusudur. Ezanın asıl amacı, vaktin girdiğini bildirip namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bunu teminin yolu da bilinen asli lafızlarıyla okunmasından geçer."
BİRİNCİ BÖLÜM TEMİZLİK (TAHARET)
1- Temizlik Kavramı
Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te temizliğin önemi ve gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuş, namaz gibi ibâdetlerin ön şartı sayılmış ve yüce Allah'a ibâdet ederken beden, elbise ve ibâdet edilen yerin temiz olması emredilmiştir. Hz. Peygamber'e gelen ilk vahiy ile ilmin önemi ve gerekliliği ortaya konmuş, bunu takip eden vahiyle de yine peygambere:
"Ey elbisesine sarılıp örtünen (Resulüm), kalk ve (insanları) uyar; ve sadece Rabb'ini yücelt; elbiseni temiz tut; murdar şeylerden uzak dur; yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma ve Rabb'inin rızasını kazanmak için sabret" şeklinde hitap edilerek maddî ve manevî temizliğin önem ve gerekliliğine işaret edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan:
"Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve temizlenenleri sever" âyetinde maddî ve manevî temizliğe özen gösterenler övülmüş ve Allah'ın sevgisine lâyık oldukları belirtilmiştir. Yine Kur'ân-ı Kerîm'de, Kubâ halkı temizliğe özen gösterdiği için:
"Orada temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever" âyetiyle takdir edilmiştir.
"Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez" âyetinde de ibâdet esnasında temizliğe dikkat edilmesinin ve israfa kaçmamak kaydıyla en güzel ve en temiz elbise giyilmesinin önemi vurgulanmıştır. Ayrıca:
"İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun, diye emretmiştik" âyetinde Beytullah olarak bilinen Kabe'nin temiz tutulması emredilmiştir. Bu âyetin delâlet ve işaretinden, bütün mabetlerin (tapınakların) yani ibâdet edilen yerlerin temiz tutulması gerektiği anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber: "Temizlik İmanın yarısıdır", "Allah temizdir, temizliği sever" buyurmuş, beden ve çevre temizliği ile ilgili pek çok hususta emir, öğüt ve tavsiyelerde bulunmuş ve bu konudaki davranışlarıyla da ashabına ve bütün müslümanlara örnek olmuştur. Fıkıh bilginleri tahareti (temizliği), uzmanlık alanları gereği insanın zahirî (dış) yönünü esas alarak "hakiki pisliklerin (necaset) giderilmesi ve hükmî pisliklerin (hades) kaldırılması * şeklinde tanımlamışlar ve öncelikli olarak beden, elbise ve namaz kılınacak yerlerin temizliğiyle ilgili ilke ve prensipleri ortaya koymuşlardır. Hakiki pisliklerin beden, elbise ve namaz kılınacak yerden giderilmesine "necasetten taharet", abdestsizlik, cünüplük, hayız (aybaşı) ve nifas (loğusalık) hallerinde insanda meydana geldiği var sayılan hükmî pisliklerin kaldırılmasına da "hadesten taharet" adını vermişlerdir.
Bilindiği gibi, insanın bir de kalp ve gönül kelimeleriyle ifade edilen iç yönü vardır ve bu yönünün de temiz olması gerekir. İslâm dini, beden, elbise ve ibâdet yerlerinin temizliği gibi, "kalp ve gönül temiz-liği"ni de emretmiştir. Dış temizlik İle hem beden, elbise ve ibâdet edilecek yerde bulunan hakiki pisliklerin (necaset), hem de insanda var olduğu farzedilen hükmî pisliklerin (hades) temizlenmesi kastedilir. Dinimizin, üzerinde daha önem ve titizlikle durduğu temizlik ise kalp ve gönül temizliği yani iç temizliğidir. Çünkü dışı süslenmiş, ancak iç âlemi kötü ve kirli duygularla dolu bulunan bir kimse imanın hakikatine ulaşamaz. Cenâb-ı Hak, kurtuluşa erenlerin ilk sıfatının kötülüklerden arınıp temizlenme olduğunu şöyle açıklıyor: "Şüphesiz arınıp temizlenen ve Rabb'inin adını zikredip de namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir". Mükemmel bir temizlenme ise dış temizlenmenin yanı sıra, akıl ve kalbin temizliğini de içerir. Aklın temizliği, vahyin irşadıyla aydınlanma şeklinde olur. Kalbin temizliği İnsanın kişisel davranışları itibariyle gösteriş, cimrilik, kibir, gıybet, yalan gibi kötü huy ve hastalıkları terk edip onların yerine kalbini ihlâs, takva, hilim, cömertlik, doğruluk, dürüstlük gibi iyi huylarla doldurması; beşerî ilişkiler boyutunda ise insanın hemcinslerine karşı kin, haset, kötülük gibi olumsuz duygulara kalpte yer vermemesi, aksine iyilik ve hoşgörüyü ilke edinmesi anlamına geli. Buna göre, İslâm'da görünür ve görünmez hakiki pisliklerden (necaset) temizlenme temizliğin ilk kademesini, insanda meydana geldiği var sayılan hükmî kirliliklerden (hades) temizlenme temizliğin ikinci kademesini ve insanın içinde (kalbinde) bulunan kötülük ve kirliliklerden temizlenme de temizliğin üçüncü ve en yüksek kademesini teşkil eder. Müslümanın kademe kademe "hakiki", "hükmî" ve "manevî" pisik/kirliliklerden arınıp temizlenmesi ve bu saflıkla Allah'ın huzuruna çıkması öğütlenir. Kur'ân-ı Kerîm'in: "Allah ancak takva sahiplerinden (ibâdet ve amellerini) kabul eder" âyetinde, ibâdet ve amellerin kabul edilmesinin ancak manevî temizlik ile mümkün olabileceği belirtilmiştir
Diğer yandan fıkıh bilginleri, insanın yaratılış gayesinin Allah'ı tanımak ve O'na kulluk etmek olduğunu, bedenî bir ibâdet olan namazın dinin direği sayıldığını ve bu İbâdetin ön şartının temizlik olduğunu açıklamışlar ve yazdıkları kitaplarının ilk bölümünü abdest, gusül, teyemmüm gibi temizlik konularına ayırmışlardır. Bu bölümde ayrıca temizlikte kullanılabilecek suların nitelik ve şartlarını, dinen pis sayılan maddeler (necis) ve bunların temizlenmesi usulleri gibi konulan, hijyen bilgisi açısından değil, nasların ışığı altında ve kendi tecrübelerini de ilâve ederek ayrıntılarıyla incelemişlerdir. Fıkıh bilginlerinin temizliğe ayırdıkları bu bölümde verdikleri bilgiler, özellikle namazın temizlikle ilgili şartlarını açıklaması yanı sıra, sağlıklı, düzenli, mutlu dünyevî bir hayatın şart ve esaslarını ortaya koyması ve yaşadıkları çağlardaki fert ve toplumların kültür ve medeniyet seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. İnsanların, en azından hayat bilgisi, sağlık bilgisi şeklinde nitelendirebileceğimiz bu tür bilgilere dünya devam ettikçe İhtiyaçları olacaktır. Hattâ teknolojik gelişmelere paralel olarak su kirliliği, hava kirliliği, çevre kirliliği gibi özellikle insan sağlığını olumsuz yönden etkileyen birtakım problemlerin meydana geldiği bu çağda, temizlik kurallarına uymanın eskisinden daha çok önemi ve gerekliliği ortadadır. Bu yüzden, fıkıh ve ilmihal kitaplarında dış ve iç temizlik kurallarına ayrıntılı bir biçimde yer verilerek, fertlerden her vesile ile temiz yiyecek ve içeceklerle beslenmeleri, elbise, beden, ev, işyeri, okul, cami, mahalle, sokak, caddelerin temizliğine özen göstermeleri, ayrıca nehir, göl, deniz gibi su kaynaklarını özellikle sanayi atıklarıyla kirletmemeleri istenir. Böylece her yönüyle tertemiz bir beldede yaşamanın farklı bir hayat tarzı olduğunu kabul eden ve tertemiz elbiseler içinde, nezih bir ortamda ibâdet etmenin önemine ve faziletine inanan ve bu şekilde yaşamayı alışkanlık haline getiren bir toplumun oluşması sağlanır.
2- Hakiki - Hükmî Temizlik Ve Suların Hükmü
A- Hakiki Ve Hükmî Temizlik
İslâm'da, hem genel anlamdaki temizliğe hem de namaz gibi ibâdetlerin ön şartı olarak öngörülen ibâdet amaçlı temizliğe büyük bir önem verilmiş, hakiki, hükmî ve manevî temizlik dinî mükellefiyet kapsamında görülmüştür.
Fıkıh terimi olarak "nezâfet" sadece hakiki pisliklerden temizlenmeyi ifade eder. 'Taharet" terimi ise hem hakiki pisliklerden (necaset) hem de hükmî kirlilik halinden (hades) temizlenmeyi kapsar. Yukarıda geçen paragraflarda ayrıntılarına temas ettiğimiz gibi, beden, elbise ve ibâdet edilecek yerdeki görünür/görünmez ve dinen pis sayılan maddelerin temizliği "hakiki temizliktir. Buna karşılık cünüplük, hayız ve nifas gibi hallerde insanda meydana geldiği var sayılan hükmî/itibarî kirliliklerin temizliği de "hükmî temizlik" olarak adlandırılır. Ancak bazı fıkıh bilginleri, abdest ve gusülü "su" ile yapıldığı için "hakiki temizlik" kapsamında kabul etmişler, buna karşılık "hükmî temizlik" ifadesini, sadece toprakla yapılan "teyemmüm" için kullanmışlardır.
Hem hakiki hem de hükmî temizliğin tabiî yolu "su" ile temizliktir. Suyun bulunmadığı veya temizleyici nitelikte olmadığı durumlarda ise aşağıda açıklanacak olan diğer temizleme araç ve usullerine başvurulur. Bu yüzden fıkıh kitaplarında temizlikte kullanılacak suların nevi, şart ve özellikleri üzerinde öncelikle ve önemle durulur.
Müslümanlar temizlikte kullanmak ve başka ihtiyaçlarını karşılamak üzere yer altı ve yer üstü su kaynaklarından mümkün olduğu kadar yararlanmak üzere faaliyetlerde bulunmuşlar ve suyu, kanal ve şebekelerle yerleşim birimlerine kadar getirmişler, çeşmeler, sebiller yapmışlar, kuyular, havuzlar, sarnıçlar ve depolar edinmişlerdir. Böylece müslüman-lar arasında "su ve temizliğe dayalı bir kültür" oluşmuş ve su ihtiyacını karşılamak üzere yapılan yapıtlar tarihî eserler hüviyetinde İslâm medeniyetinin en önemli unsurlarından birini teşkil etmiştir.
B- Suların Hükmü
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın tüm canlıları sudan yarattığı ve temizleme ile birlikte birçok hikmete bağlı olarak gökten temiz su indirdiği belirtilerek suyun yeryüzündeki varlıkların hayatî açıdan önemine ve asıl temizlik aracı olduğuna işaret edilmiştir. Hz. Peygamber de hadislerinde su ile temizlenmenin önemini sıklıkla vurgulamış, su kaynaklarının korunması, kirletilmemesi, suyun İsraf edilmemesi ve benzeri konularla ilgili olarak pek çok açıklamalara buyrukları arasında yer vermiştir. Diğer yandan fıkıh bilginleri de, hakiki ve hükmî temizlikte kullanılmasının caiz olup olmadığı yönünden suların nevi, nitelik ve hükümlerini ayrıntılı bir biçimde incelemişlerdir.
Hanefî fıkıh bilginleri suları tabiî su özelliğine sahip olup olmaması bakımından mutlak su-mukayyet su, suyun akıp akmaması yönünden de durgun su-akar su kısımlarına ayırmışlar ve her bir kısımla ilgili hükümleri ayrı ayrı açıklamışlardır.
1- Mutlak Su - Mukayyet Su
Tabiî halini koruyan, mahiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış suya "mutlak su" denilir. Yağmur, kar, deniz, göl, nehir, ırmak, çeşme, kaynak ve kuyu suları normalde böyledir. Mutlak suyun üç vasfı ve iki tabiatı vardır. Vasıfları, rengi, kokusu ve tadıdır; tabiatı da inceliği ve akıcılığıdır. Mutlak su, tabiatları değişmedikçe vasıfları değişse de içine düşen veya kendisine karışan "temiz" maddeler sebebiyle mutlak su özelliğini yitirmez. Meselâ, suyun içine sabun düşmesi, klor katılması, suyun uzun süre beklemesi, yosun tutması, içine toprak veya çevresindeki ağaç yapraklarının düşmesi gibi durumlarda suyun vasıflarında değişiklik meydana gelmesi ile temizleyici olmaktan çıkmaz.
Mutlak sular, temiz ve temizleyici olup olmaması yönüyle beş kısma ayrılır. Suyun temizleyici sayılması, abdest ve gusül gibi hükmî temizlik aracı olabilmesinin caiz oluşunu, temiz sayılması ise diğer maddî/hakiki temizlikte kullanılabilmesini ifade eder. Bu taksimatın içmek ve yemek pişirmek gibi hususlarda kullanılacak sularla alakalı olmadığı bilinmelidir. Şöyle ki:
1- Rengi, tadı ve kokusu bozulmamış ve içine pis bir madde karışmamış, maddî ve hükmî temizlikte kullanılması mekruh ve şüpheli hale gelmemiş sular, hem temiz hem de temizleyici sayılır. Tabiatta normal halde bulunan mutlak sular kural olarak böyledir. İnsanın, atın ve deve, sığır, koyun ve keçi gibi eti yenen hayvanların ve kuşların artığı olan sular da kural olarak hem temiz, hem de temizleyicidir.
2- Temiz ve temizleyici olmakla birlikte, kullanılması mekruh olan sular: Tavuk gibi eti yenen, kedi gibi eti yenmeyen evcil hayvanların, çaylak, doğan gibi yırtıcı kuşların artığı sular böyledir. Hz. Peygamber kedi hakkında: "O, pis değildir, çünkü aranızda dolaşıp duran yaratıklardandır" buyurmuş Ve bunlardan sakınmanın mümkün olamayacağına işaret etmiştir. Eti yenmeyen yırtıcı kuşların gagası kemik olduğundan, bunların artığı olan sular aslan, kaplan gibi diğer yırtıcı hayvanlarınkinden farklı görülmüştür. Bu gibi eti yenmeyen gagalı kuşların artığı olan sularla abdest almak veya gusletmek mekruhtur. Ancak normal su bulunmadığı takdirde bunlar, hem abdest ve gusül gibi hükmî temizlikte hem de diğer temizliklerde kullanılabilir.
3- Abdest ve gusül gibi hükmî temizlikte kullanılmış atık sular (mâ-i müsta'mel), maddî bakımdan temiz olsalar bile ikinci defa hükmî temizlikte kullanılamaz. Üzerimize dökülmesi halinde bu tür sular temiz olduğundan namaza mani olmaz.
4- Temiz ve temizleyici olmayan sular, içine pislik düştüğü kesin olarak veya galip zan İle bilinen az miktardaki sular ile içine düşen pislikten dolayı tadı, rengi ve kokusu değişen büyük su birikintileri yani büyük havuzlar ve akar sulardır. Köpeğin, domuzun, yırtıcı hayvanların artığı sular da temiz değildir.
5- Eşek ve eşekten olma katırların artığı sular hükmî temizlikte kullanılıp kullanılmayacağı ise şüphelidir. Temiz su bulunmadığında, bunlarla abdest ve gusül alınır ve arkasından ayrıca teyemmüm yapılır.
İçine temiz bir maddenin katılmasıyla tabiî niteliğini kaybeden mutlak sulara veya tabiî bir oluşumla meydana gelip de özel bir isimle anılan sulara "mukayyet su" adı verilir. Gül suyu, meyve suyu, çiçek suları, üzüm suyu, diğer meşrubat türleri veya içinde nohut, mercimek, bakla vb. temiz şeylerin pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybeden veyahut içine süt, karpuz suyu, gül suyu gibi bir madde karışmasıyla renk, koku veya tat gibi vasıflarından birini veya ikisini kaybeden sular böyledir. "Mutlak sular", temiz ve temizleyicilik özelliğini kaybetmediği sürece hem hakiki pisliklerin temizlenmesinde hem de hükmî pisliklerin temizlenmesinde rahatlıkla kullanılabilir. Ancak "mukayyet sular" normal su bulunmadığında, -temizleyici özelliğe sahip olması kaydıyla- sadece hakiki pisliklerin temizlenmesinde kullanılabilir.
2- Durgun Su Ve Akar Su
Hanefî fıkıh kitaplarında kabul edilen bir ölçüye göre, en az bir saman çöpünü alıp götüren su "akar su", böyle özelliği olmayan sular da "durgun su" olarak nitelendirilir. Durgun bir suyun yüzeyi yaklaşık 50 m2 (8x8 ilâ 20x20 zira, arşın) ise "büyük havuz" adını alır. Bu gibi havuzlarda suyun derinliği önemli olmayıp, avuçlandığında elin dibe değmemiş olması, o su birikintisinin "büyük havuz" sayılması için yeterli bir ölçüdür. Durgun suyun yüzeyi bu Ölçülerden yani 50 m2/den az olunca ona da "küçük havuz" denir. Akar sular ile avuçlandığı takdirde dibe elin değmediği büyük havuzlardaki sular "çok su" sayılır. "Çok su" sayılan bir suyun içine düşen bir pislikten dolayı, üç vasfından biri (tat, koku ve . renk) değişmedikçe temiz ve temizleyicilik özelliğini kaybetmez. Dolayısıyla temiz kalan tarafdaki sudan yararlanılabilir. Buna karşılık "küçük havuzlar" ile, avuçlandığı takdirde dibe elin değmediği büyük havuzlar ve saman çöpünü alıp götüremeyen akar sular "az su" sayılır. "Az su" sayılan bir su, içine düşen pislik ile -suyun tabiî vasıfları değişmese bile- temiz ve temizleyicilik özelliğini yitirir. Şafiî ve Han-belîler, bu konu ile ilgili "kulleteyn" adıyla bilinen hadisi esas alarak yaklaşık 206 litre hacmindeki bir suyu "çok su" saymışlardır. Mâlikîler ise, daha da müsamahalı davranarak normal abdest ve gusül alınabilecek miktardaki suyu içine alabilecek hacme sahip su kabını dolduracak kadar suyu "az su" olarak nitelendirmişlerdir.
Bazı fıkıh bilginleri insanın tiksindiği İçin içmediği bir suyun hakiki ve hükmî temizlikte kullanılmasının caiz olmadığını belirtmişlerdir. Hiç şüphesiz, insan yaratılışı gereği doğal ve tertemiz bir suyu içine sindirerek içmek istediği gibi, hem hakiki hem de hükmî temizliği bu vasıfları taşıyan bir su ile yapmak ister. Su kaynaklarına pek çok sebepten dolayı daima ufak tefek tozların, pis maddelerin karışması söz konusu olabilir. Dolayısıyla temizlik şartına bağlı ibâdetleri yerine getirmekle yükümlü bir insan her yerde ve her zaman hakiki ve hükmî temizlikte kullanmak üzere -içme suyunda aradığı nitelikleri taşıyan- doğal ve tertemiz bir su bulamayabilir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah size kolaylık murat eder, güçlük murat etmez" buyrularak, hadislerde ise: "Kolaylaşırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz", "Din kolaylıktan ibaretttir" denilerek İslâm'da kolaylığın önemli bir prensip olduğu belirtilmiştir. Fıkıh bilginleri bu prensipten yola çıkarak, bir suyun temiz ve temizleyici özelliği ile ilgili bazı ölçüler belirlemişler ve bu ölçülere uyan suların ibâdet temizliğinde kullanılabileceğini caiz görmüşlerdir. Diğer taraftan sağlığı korumak da dinimizin genel prensiplerindendir. Bu yüzden fıkıh bilginleri suları, sadece temiz ve temizleyicilik özelliklerine sahip olup olmadığı yönünden değil, aynı zamanda sağlığa zararlı olup olmaması yönünden de değerlendirmişlerdir. Nitekim bazı fıkıh bilginleri madenî kaplarda güneşte ısınmış su ile abdest almayı -sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle- mekruh saymışlardır. Hiç şüphesiz fıkıh kitaplarında suların temiz ve temizleyici özelliklere sahip olup olmadığı ile ilgili hükümlerin tesbitinde uygulanan ölçüleri, çevre kirliliği oluşmayan yerlerdeki sulara uygulamak mümkün olmakla birlikte, özellikle günümüzde sanayi atıklarıyla kirlenmekte olup insan ve canlıların sağlığını tehdit eden mikroplu sular için uygulamak doğru olmaz. Bir kişi, şahsî tecrübesi ile bir suyun temiz ve temizleyici özelliklere sahip olup olmadığını veya sağlığa zararlı olup olmayacağını anlayabilir. Ancak günümüzde kanalizasyonların bulunduğu, özellikle sanayi bölgelerindeki yer altı ve yer üstü sularının temiz ve temizleyici özelliklere sahip olup olmadıkları veya sağlığa zararlı olup olmadıkları belirlenirken teknik araç ve gereçlerden mutlaka yararlanılması ve uzman kişilerin sağlık ve hijyenik bakımdan açıkladıkları görüş, uyarı ve önerilerine itibar edilmesi şüphesiz daha doğru bir yoldur.
3- Hakiki - Hükmî Pislik Ve Temizleme Yolları
A. Hakiki Ve Hükmî Pislik
Fıkıhta, hakiki/maddî pislik "necaset", hükmî/itibarî pislik ise "hades" terimiyle ifade edilir. Beden, elbise ve namaz kılınacak yerdeki hakiki/maddî pisliklerden temizlenmeye "necasetten taharet", abdestsizlik, cünüplük gibi hükmî pisliklerden temizlenmeye ise "hadesten taharet" denir. Hakiki/maddî ve hükmî/itibarî temizlik namaz gibi ibâdetlerin ön şartıdır.
1- Necaset
Necaset maddî pislik olup pis olan maddeye de "necis" veya "neces" adı verilir. Necasetin karşıtı "taharet" (temizlik), "necis"inki ise "tâhir" (temiz)dir.
Necis maddeler, çeşitli bakış açılarına göre gruplandırılabilir. Necaset, akıcı olup olmaması açısından katı (câmid) necaset, akıcı (mayi) necaset; görülüp görülmemesi açısından belli bir hacmi olup kuruduktan sonra görülen necaset (en-necâsetü'l-mer'iyye), katı bir hacmi olmayan ve kuruduktan sonra da görülmeyen necaset (en-necâset gayrü mer'iyye); namazda hoşgörülen miktar ve niteliği açısından hafîf necaset (en-necâsetü'l-hafîfe), ağır necaset (en-necâsetü'l-ga!îza) kısımlarına ayrılır.
İslâm'da istisnalar dışında her şey temiz sayılır. Bir şeyin dinen ve fıkheri temiz sayılması, daha çok ibâdet temizliğine engel olmadığının belirtilmesi anlamındadır. Fakat bir maddenin ibâdetler açısından temiz sayılması, her halükârda, o nesnenin yenilip içilmesinin helâl olduğu anlamına gelmez. Meselâ, içine ziraî mücadelede kullanılan zehirleyici bir ilâç karıştırılmış bir su veya uyuşturucu özelliği olan bir ot, bu açıdan temiz sayılsa bile, bunların yenilip içilmesi haramdır. Buna karşılık adları aşağıda zikredilen necis maddelerin tamamının yenilip içilmesi haramdır. Fıkıh bilginleri dinen necis sayılan maddeleri saymaya ve bu maddelerin kişinin vücudunda, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde bulunduğu takdirde, müsamaha ve kolaylık gösterilerek namazın sıhhatini engellemeyecek necaset miktarını belirlemeye çalışmışlardır.
Ana hatlarıyla belirtmek gerekirse, etinin yenmesi ister helâl ister haram olsun, akıcı kanı olan kara hayvanlarından, dinî usullere uygun bir biçimde boğazlanmadan ölen veya öldürülen hayvanların etleri necistir. Kan, domuz eti, sarhoş edici içkiler, insanın idrarı, dışkısı, ağız dolusu kusmuğu, etinin yenmesi helâl olmayan hayvanların eti, idrarı ve dışkısı dinen ittifak edilen necislerdir.
Eti yenen hayvanların idrar ve dışkılarını Hanbelî ve Mâlİkîler temiz sayarken Şâfiîler necis sayarlar. Hanefîler'e göre, tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının dışkıları "ağır necaset (en-necâsetü'-l-galîza)", sığır, koyun, geyik gibi eti yenen dört ayaklı hayvanların salya, idrar ve dışkıları "hafif necaset (en-necâsetü'l-hafîfe)" olarak nitelendirilir. Hanefîler'e göre, at, eşek ve katırın idrar ve dışkısı ile, havada pislemeleri sebebiyle sakınılması zor olduğu için, atmaca, kartal, güvercin gibi kuşların dışkıları hafif necaset grubundandır. Domuz ve köpek ihtilaflı olmakla birlikte canlı hayvanların bedenleri necis değil temiz sayılır. Dinî usule göre boğazlanmadan ölen hayvanın derisi tabaklanınca temiz olur. Ölü hayvanın boynuz, kemik, tüy, yün, diş gibi katı cüzleri de Hanefîler'e göre temizdir. Hanefîler'e göre meni necis olmakla birlikte kurumuş ise ovalamakla temizlenmiş sayılır.
Namaz kılmak İsteyen bir kişi, namaza başlamadan önce temizliğe büyük bir önem vererek, vücut, elbise ve namaz kılacağı yerdeki necis maddelerin her bir zerresini en iyi şekilde temizlemek için elinden gelen gayreti sarf eder ve tertemiz bir elbise içinde, nezih bir yerde Allah'ın huzuruna çıkmayı arzu eder. Ancak insanın mesleği veya olumsuz şartlar her zaman ideal anlamda yapmayı düşündüğü bir temizliği gerçekleştirmeye izin vermeyebilir. İşte bu durumları göz önünde bulunduran fıkıh bilginleri Kur'an ve Sünnet'teki kolaylık ve kolaylaştırma ilkesinden yola çıkarak, namaz temizliğinde müsamaha gösterilebilecek necaset miktarının alt sınırını belirlemede bazı ölçüler koymaya çalışmışlar ve bu amaçla necasetleri yukarıda açıkladığımız gibi ağır/hafif şeklinde iki kısma ayırmışlardır.
Dinen temiz sayılan maddeleri kirletmek konusunda ağır necaset ile hafif necaset arasında herhangi bir fark yoktur. Her ikisi de az olan bir xsuya düştüklerinde o suyu pisletirler. Artık o su hakiki ve hükmî temizlikte kullanılamaz. Necasetlerin, hafif/ağır şeklinde ikiye ayrılması, namaz ibâdetinin sıhhatine engel olup olmaması yönündendir. Ağır necaset, eğer katı ise yaklaşık üç buçuk gramı (bir miskal), sıvı ise el ayasını (avuç içini) kapsayacak miktarı vücut, elbise veya namaz kılınacak yerde bulunursa namaza engel olur. Hafif necasetin ise, bir uzvun veya onu örten elbisenin dörtte birinden az miktarına bulaşmış olması, namazın sıhhatine engel olmaz. Temiz olmayan bir maddenin müsamaha sınırını aşmayan miktarı ile namaz kılmak mekruh karşılandığından, namaza başlamadan önce her türlü kir ve pis maddeleri temizlemek gerekir.
Öte yandan, kaçınılması zor olduğu için vücut ve elbiseye sıçrayan idrar serpintileri, sokaklarda yürürken sıçrayan çamur parçaları, kasabın üstüne damlayan kan damlacıkları, sinek ve benzeri haşarattan bulaşan pislikler, necis maddelerin buharı ve tozu gibi nesneler aynı müsamaha sınırı içerisinde değerlendirilmiştir. Bununla birlikte İslâm'da kolaylık ilkesi çerçevesinde belirlenmiş bu tür ruhsat hükümlerinden sadece ihtiyaç ve zaruret halinde yararlanılmalı, imkân ölçüsünde namazda ve genel yaşantıda en ideal şekilde temizliğe özen gösterilmelidir. Zira, temizlik, ibâdetlerin kabulü ve sağlık açısından önemli olduğu gibi, insanın onur ve vakarına yakışır bir hayat tarzının vazgeçilmez bir parçasını teşkil eder.
2- Hades
Hades, fıkıh dilinde abdestsizlik, cünüplük, hayız ve nifas sebebiyle insanda meydana geldiği var sayılan hükmî/itibarî pislik veya hükmî/itibarî pisliğin sebebi anlamlarına gelir. Hades, "büyük hades" ve "küçük hades" şeklinde ikiye ayrılır. Abdestle giderilebilen hükmî pislik "küçük hades", gusülle giderilebilen hades ise "büyük hades" sayılır. Buna bağlı olarak abdeste "küçük temizlik", gusüle ise "büyük temizlik" denir. Zaruret durumunda, abdest ve gusülün alternatifi "teyem-müm"dür. İslâm'da "hükmî temizlik" (abdest, gusül ve teyemmüm), namaz, tilâvet ve şükür secdesi, tavaf gibi ibâdetlerin sahih olmasının ön şartıdır. Cünüp olan veya hayız ve nifas kanları kesilen yükümlünün gusül yapması farzdır. Bu hususlardan ileriki sayfalarda genişçe bahsedilecektir.
B- Temizleme Yolları
Hades terimiyle ifade edilen hükmî/itibarî pislikleri temizlemenin yolu kural olarak su kullanmak, suyun bulunmaması halinde ise temiz toprak veya toprak cinsinden bir madde kullanmaktır. Dinen temiz sayılmayan hakiki/maddî pisliğin (necaset) ise, durum ve niteliklerine göre çeşitli yol ve usullerle giderilmesi mümkündü.
Hiç şüphesiz, temizliğin en genel ve tabiî usulü su ile yıkamaktır. Hades terimiyle ifade edilen hükmî pislik bir kere yıkanmakla temizlenmiş olur. Buna göre abdeste abdest organları, gusülde bütün vücud bir kere yıkanmakla temizlenmiş sayılır. Hakikî pisliklerin temizliği ise necasetin sıvı olup olmamasına, gözle görülüp görülmemesine göre değişebilir. Elbise, sergi ve beden üzerinde gözle görülen maddî pislikler \enk ve kokuları gidinceye kadar su ile yıkanınca temizlenmiş olur. İdrar gibi gözle görülmeyen pisliklerle kirlenmiş elbiseler, sergiler bir akarsuda yıkanınca temizlenmiş olur. Yine böyle bir elbise bir kabın içinde üç defa yıkanıp her defasında sıkılınca, halı, kilim gibi sergiler, üç defa yıkanıp her defasında suyu süzülünce, temizlenmiş olur. Yine ağaç veya topraktan yapılmış kaplar üç defa yıkanıp kurutulunca temizlenmiş olur. Gereken özen gösterilmesine rağmen yıkanan elbise, beden veya kap kaçakta kan, yağlı boya gibi maddelerin hafif leke izlerinin kalması pek önemli değildir.
Pis topraktan yapılan kap kaçak, bardak ve benzeri şeyler ateşte pişirilip kendisinde pislik eseri kalmayınca ve çakı, bıçak, tahta, düz mermer, taş gibi şeyler, yaş veya kuru bir pislik bulaşır ise, temiz bir bez, sünger veya toprak ile pisliğin eseri kalmayıncaya kadar silinirse temizlenmiş olur.
İskarpin, bot, çizme gibi pisliği emmeyen ayakkabı türlerine, hayvan dışkısı gibi görünür bir pislik dokunduğunda, su ile yıkanabileceği gibi, keskin ve sert bir aletle kazımak veya yere sürtmekle de temizlenir. Donmuş bir yağ ve benzeri katı yiyeceklere herhangi bir pislik dokunduğunda, pisliğin dokunduğu yerin çevresiyle birlikte kazınıp atılmasıyla temizlenmiş olur.
Yeryüzü ve yeryüzünde kök salmış ot ve ağaçlar veya yere döşenmiş taş, tuğla, kiremit ve benzeri maddeler pislendiğinde güneş, rüzgâr ve ateşin etkisi ile kuruyup üzerlerinde pisliğin eseri kalmayacak olsa temizlenmiş olurlar.
İçine necis bir madde düşmüş veya karışmış su, havuz veya hamam kurnası, temiz bir suyun gelip oradan akmasıyla temizlenmiş olur. Bunlardan başka, üzerine toprak serme, içindeki suyun bir kısmını veya tamamını boşaltma, tezeğin yanıp kül olması gibi kimyasal değişim, boğazlama ve tabaklama, başlıca diğer temizleme yol ve usulleri olarak zikredilebilir. Bunlar arasında içine necis bir madde düşen kuyuların temizliği ile ileride anlatılacak olan "istibrâ" ve "istincâ" yoluyla yapılan beden temizliği ayrı bir önem taşır.
1- Kuyu,. Havuz Ve Depoların Temizlenmesi
Fıkıh kitaplarında kuyu ve havuzların sağlık kurallarına uygun bir biçimde korunması, kirletilmeyip temiz tutulması, tahrip edilmemesi, içine pislik düşmesi halinde temizlenmesi usulleri üzerinde ayrıntılı bir biçimde durulur.
Hanefîler, suları ne kadar çok olursa olsun yüzeyleri en az 50 m 'ye ulaşmayan veya akıp giden bir su yolu üzerinde bulunmayan kuyuları "küçük havuz" hükmünde değerlendirmişlerdir. Bu yüzden, kuyunun suyu, içine dinen bir pis sayılan (necis) maddenin düşmesi halinde, suyun tat, renk ve kokusunda her hangi bir değişiklik meydana gelmese bile, pislenmiş sayılır. Hiç şüphesiz insan yaratılışı gereği, içine necis sayılan bir maddenin düştüğü kuyunun suyunu hiçbir amaçla kullanmak ve ondan yararlanmak istemez, pisliğin tek bir zerresi bile kalmayıncaya kadar kuyunun suyunu tamamen boşaltmak ister. Ancak imkân ve şartlar her zaman insana böyle bir davranışta bulunmaya izin vermeyebilir. Öte yandan küçücük bir pislik bulaştı diye bir suyu devre dışı bırakıp ondan hiçbir şekilde istifade etmemek israf anlamına geleceği gibi, biraz sonra sözünü edeceğimiz bazı dinî mükellefiyetleri de beraberinde getirir. Fıkıh bilginleri, Kur'an yine Sünnet'teki "kolaylık ve kolaylaştırma" ilkesinden yola çıkararak, kuyuların temizliğinde kuyu İçine düşen necis maddenin büyüklük ve küçüklüğünü, niteliğini, katılık ve sıvılığını ve benzeri hususları, yine bölgede suyun bol veya kıt bulunuşunu dikkate alıp suyun bir kısmının veya tamamının boşaltılması gerektiğini ifade etmişlerdir. Ayrıca bu çeşit kuyu suyuyla alınan abdest ile kılınan namazların iade edileceğini, yapılan guslün tekrarlanacağını ve yıkanan çamaşırların yeniden yıkanacağını ilâve etmişlerdir. Günümüzde binalarda bulunan su depolarının temizliğinde, kuyulara uygulanan hükümler geçerlidir. Kuyu ve su depolarının temizliğinde, fıkıh bilginlerinin müsamahakâr ve kolaylık sağlayan hükümlerinden günümüzde de zaruret ve ihtiyaç halinde yararlanılabilir. Ancak, özellikle Hanefî mezhebi dışındaki mezheplerin küçük ve az bir suyu büyük havuz olarak nitelendirmelerinin, yükümlüler için büyük kolaylıklar sağlayacağı kesindir. Ancak bu derece kolaylık sağlayan hükümlerin, su temininde güçlük çekilmeyen bölgelerde uygulanmasının ne kadar doğru olacağı tartışılabilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, kuyuların temizliğinde, günümüz modern araç ve gereçlerden yararlanılması, suyun temiz olup olmadığı belirlenirken uzman kişilerin hijyenik açıdan görüşlerine başvurulması büyük bir önem arz etmektedir.
2- Istibrâ Ve İstincâ
İslâm dininin kuralları, bütün hayatı kuşatıcı nitelikte olduğu için, bunlar arasında insanın mahrem ve özel durumlarıyla ilgili emir ve tavsiyeler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber, sahâbîlere sadece iman ve ibâdet esaslarını öğretmekle kalmamış, aynı zamanda günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmuş ve bu konularda ashabına emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Ancak bazı müşrikler, Hz. Peygamberin insanların günlük yaşantılarıyla ilgili verdikleri bilgileri akıllarına sığdıramamışiardır. Nitekim, Selmân-ı Fârisî'ye bir müşrik alaylı bir eda ile: "Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hattâ helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor" diyerek Hz. Peygamber'e çok küçük ve basit işlerle meşgul olduğu imasında bulunmuştur. Hiç şüphesiz, tuvalet âdâbıyla ilgili bilgiler, iman ve ibâdet esaslarına göre küçük birer ayrıntı sayılabilir. Ancak Hz. Peygamberin bu tür bilgileri verişinde, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeyecek derecede bir ciddiyet ve insanı bir bütün olarak değerlendirme gibi derin ve anlamlı bir hassasiyet yatmaktadır. Gerçekten de bu tür ayrıntılar ile medeniyet ve gelişmiş kültür arasında sıkı bir bağ ve ilişkinin bulunduğu bilinmektedir. Nitekim, sonraki dönemlerde İslâmiyet'i inceleyen bazı Batılı bilginler, İslâm dininin tuvalet âdabına varıncaya kadar insan yaşantısını düzenlemiş olduğundan hayranlıkla söz etmişlerdir.
Fıkıh dilinde küçük abdest bozduktan sonra idrar yolunda kalabilecek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesini bekleyip, uzvun dışına taşan idrar yaşlığını temizleme İşlemine "istibrâ" denilir. Bu temizlik işlemi, gerek ibâdetlerin sıhhati gerekse ferdin sağlığı, beden ve elbise temizliği açısından önemlidir. Özellikle erkekler açısından istibrâ daha da önemlidir. Şayet özürlülük hali söz konusu değilse, vücuttan idrar sızıntısı olduğu sürece abdest geçerli olmaz. Bunun için de idrarın vücuttan iyice çıkmasını beklemek, bu amaçla biraz hareket etmek, yürümek veya öksürmek gerekebilir. İdrar sonrası abdest alınmayacak olsa bile, yine de idrar sızıntısının elbiseye bulaşmasını önlemek için idrar uzvu üzerindeki idrar yaşlığını iyice temizlemek gerekir. Küçük abdest bozarken idrar serpintilerinin elbise ve bedene sıçramaması için gereken özen gösterilmelidir. Zira Hz. Peygamber idrardan sakınmayı emretmiş, kabir azabının çoğunun idrardan sakınmama sebebiyle olacağını haber vermiştir. Fıkıh dilinde, büyük abdest bozulduktan sonra dışkı ve idrar yollarında kalan dışkı, idrar, meni, kan gibi pislikleri temizleme işlemine "istincâ denilir. Bu temizlik işlemi günlük yaşantının bir parçasını oluşturduğu için, gerek ferdin sağlığı ve beşerî ilişkileri gerekse ibâdet hayatı bakımından büyük bir öneme sahiptir. Aslolan bu temizliğin su ile yapılmasıdır. Ancak her zaman ve her yerde su bulma imkânı olmayabilir. Bu yüzden, fıkıh bilginleri, gerek Hz. Peygamber'İn konuya ilişkin uyarılarını, gerekse İslâm'ın genel ilkelerini dikkate alarak, su dışında istincâda kullanılabilecek maddeleri tesbit etmeye çalışmışlardır. Ayrıca istincâ âdabı üzerinde de genişçe durmuşlardır. Özetlemek gerekirse, fıkıh bilginleri öncelikle temizliğe elverişli su, taş gibi maddelerin istincâda kullanılabileceğini, buna mukabil ekonomik değeri olup israf olacağı için bez, kıymetli taş, pamuk gibi maddelerin, eğitim ve ilim aracı olduğu için kağıdın, sağlığa zararlı olduğu için kemik, tezek, kireç, kömür gibi maddelerin, diğer yandan insan ve canlıların haklarına saygısızlık olacağı İçin yiyecek maddelerinin istincâda kullanılamayacağını ifade etmişlerdir. Fıkıh bilginleri, eğitim ve ilim aracı olduğu için kağıdın bu maksatla kullanılmasını doğru bulmamış iseler de günümüzde iki kağıt türü birbirinden ayrıldığı ve kağıdın imal ve temini kolaylaştığı için özel olarak üretilen tuvalet kağıdının da belirli kurallar dahilinde temizlik aracı olarak kullanılmasının bir sakınca teşkil etmeyeceği söylenebilir. Ancak Batı toplumlarında yaygın olduğu şekliyle sadece tuvalet kâğıdı ile temizlenmenin yetersiz olduğunu da belirtmek gerekir. Zira sadece kâğıt kullanılması halinde az da olsa bir dışkı kalıntısı veya bulaşığının bedende kalacağı düşünülebilir. Büyük veya küçük abdest kapalı, gizli, tenhâ bir yerde yapılmalı, avret mahallen insanlara açık tutulup gösterilmemeli, temizlik sol elle yapılmalı, suyun ve diğer temizlik araçlarının kullanılmasında israftan kaçınılmalı, fakat temizliğin titizlikle yapılmasından da ödün verilmemelidir. Ayrıca su ile temizlik yapıldıktan sonra avret yerinin bez veya tuvalet kâğıdı ile kurulanmasının sağlık ve temizlik açısından önemli olduğu da bilinmelidir.
4- Abdest, Gusül Ve Teyemmüm
A- Abdest
1- Mahiyeti Ve Önemi
Farsça ab (su) ve dest (el) kelimelerinden oluşan ve "el suyu" anlamına gelen abdest, namaz gibi ibâdetlerin ön şartı sayıten ve kendisi de bir nevi ibâdet sayılan hükmî temizliktir. Arapça karşılığı, güzellik ve temizlik anlamına gelen "vudû"dur. Fıkıh terimi olarak abdest, belirli uzuvları usulüne uygun olarak su ile yıkamak ve bazılarını ise eldeki su ıslaklığı ile meshetmekten ibaret hükmî bir temizlik İşlemini ifade eder.
Abdest, gusüf ve teyemmümle ilgili olarak Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklerinize kadar kollarınızı yıkayın, başlarınızı mesnedin ve topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp olduysanız tamamen temizlenin (gusledin). Hasta, yahut yolculuk halinde bulunuyorsanız, yahut biriniz tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsel birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde eğer su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) kollarınızı onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (İhsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz." (el-Mâide 5/6) buyrulur. Bu âyet, Medine'de 6. (627) yılda, Benî Mustalik Gazvesi'nde geceleyin susuz bir yerde kalınıp abdest almak mümkün olmadığından dolayı nazil olmuş ve "teyemmüm" âyeti olarak adlandı-rılmışsa da burada abdestin farzları da açıklanmıştır. Dolayısıyla da aynı zamanda bir abdest âyetidir. Şu var ki, abdest bu âyet ile farz kılınmamıştır. Çünkü abdest Peygamberimiz'in Medine'ye hicretinden önce Mekke'de namaz ile birlikte farz kılınmış ve İslâm'da hiçbir zaman abdestsiz namaz kılınmamıştır. Bu âyet ile, önceden bilinen "abdest" ve "gusüi"ün sebepleri ve yapılış şekilleri toplu olarak açıklanmış ve tereddüde yer bırakmayacak bir şekilde bazı ibâdetlerin ön şartı olduğu teyit edilmiştir. Ayrıca, -sebebi ne olursa olsun- teyemmümün hem abdest hem de gusül yerine geçeceği bildirilmiştir.
Abdest, başlı başına bir maddî temizlik özelliği taşımakla ve sağlık açısından pek çok faydalar içermekle birlikte, temelde bir hükmî temizlik işlemi ve manevî arınma vasıtasıdır. Bu konuda, Peygamberimiz'in, 'Kim emroiunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu şekilde namaz kılarsa geçmiş günahları bağışlanır.", "Bir kimse abdest alıp, yüzünü yıkayınca, yüzündeki âzalarının işlediği bütün günahları su damlalanyla birlikte akıp gider ve kendisi de tertemiz olur." hadisleri örnek olarak gösterilebilir. Abdestin, fıkıh ıstılahında, hakiki pislikten temizlenmeyi ifade eden "necasetten taharetin değil, hükmî pislikten temizlenmeyi ifade eden "hadesten taharetin karşılığı sayılması da, onun bu özelliğini gösterir.
Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te temizlik ve arınmanın önemi üzerinde ısrarla durulması yanı sıra, abdestin dinin direği sayılan ve günün belli vakitlerinde kılınan namazın ön şartı olarak farz kılınmasıyla, müslüman-ların her zaman ve düzenli bir biçimde hakiki ve hükmî temizlik içinde bulunmaları hedeflenmiştir. Vücudun dış tesirlere daha açık ve dolayısıyla kirlenme ihtimali daha çok olan el, kol, yüz, ağız, burun gibi organların sık sık yıkanmasının genel temizlik ve sağlık açısından temin edeceği faydalar, açıklamaya lüzum göstermeyecek kadar çoktur. Ana hatlarıyla söylemek gerekirse, insanın psikolojik yapısının uyarılmasından ayrı olarak, ağız, diş ve vücut sağlığının, vücut doku ve hücrelerinin iyi beslenebilmesi için kan dolaşımını sağlayan damarların tabiî esnekliklerinin korunmasında ve damar sertlikleri ile tıkanmalarının önlenmesinde abdestin çok olumlu bir rolü olduğu bugün bilinmektedir.
Bütün bu maddî yararlarının üstünde olmak üzere, abdest almanın, kendine özgü kuralları içinde namaz kılmak için Yüce Allah'ın huzurunda bulunacak olan müminin gönül ve ruh temizliğine hazırlık yapmasını sağlayıcı, maddî ve manevî temizliği bütünleştirici bir fonksiyona sahip olduğunun dikkatten uzak tutulmaması gerekir.Hz. Peygamber, namazın anahtarının abdest olduğunu ve Allah'ın tahâretsiz (abdestsiz) hiçbir namazı kabul etmeyeceğini buyurmuştur. Buna göre, abdest belli ibâdetlerin ön şartı sayılan ve kulun bu ibâdetlerden sevap kazanmasına yardımcı olan vasıta (vesile) bir ibâdettir. Bazı davranış ve fiiller içinse abdestli olmak farz kılınmamış olsa bile, taşıdığı birçok maddî ve manevî faydalar sebebiyle tavsiye edilmiştir. Bundan dolayı abdestin dinî değer ve bağlayıcılık hükmü "farz", "vacip" ve "mendup" şeklinde üç çeşittir.
Namaz kılmak, tilâvet ve şükür secdesi yapmak, Kur'ân-ı Kerîm'i tutmak veya ona el sürmek için abdest almak farzdır. Kabe'yi tavaf etmek için abdest almak fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre farz olmakla birlikte Hanefîler'e göre vaciptir. Abdestin bu dinî hükmünün sonucu olarak abdestsiz olan kimsenin, namaz kılması, şükür ve tilâvet secdesi yapması, Kabe'yi tavaf etmesi, Kur'an'a dokunması ve onu elle tutması caiz görülmez. Ancak abdestsiz olarak mushafa bakarak veya ezberden Kur'an okumak ise caizdir. Yatmadan önce, vakit namazları İçin ayrı ayrı, Kur'an'ı ezberden okumak, ezan okumak, dinî ve ilmî kitapları okumak ve okutmak için alınan abdestler ise menduptur. Hattâ mümine manevî destek sağladığı, ayrıca Peygamberimiz'in abdestsiz hiçbir iş yapmadığı göz önünde tutularak İslâm âlimleri, müslümanın her işe abdestli olarak başlamasını ve imkân ölçüsünde günlük hayatta dahi abdestli bulunmasını tavsiye etmişlerdir.
2- Abdestin Farzları
Kur'ân-ı Kerîm'de abdestin hükmünü açıklayan âyette:
1- Yüzün yıkanması,
2- Ellerin (kolların) dirseklerle birlikte yıkanması,
3- Başın meshedilmesi ve
4- Ayakların topuklarla birlikte yıkanması istenmektedir.
Yüzün sınırı iki kulak yumuşakları arasındaki alan ile alındaki saç bitim yerinden çene altına kadar olan yer olarak belirlenmiştir. Yüz yıkanırken, sakal, bıyık ve kaşların altına suyun ulaşması gerekir. Ancak sakal sıkı İse üstünü yıkamak yeterlidir. Suyun, el parmakları arasındaki deriye ulaşmasını sağlamak için parmak aralıkları hilâllenir, özellikle sıkı yüzükler oynatılır. Başın dörtte birinin el içi su ıslaklığıyla meshedilmesi Hanefîler'e göre yeterlidir. Şâfiîler'e göre başın mesh miktarı daha az iken, Mâlikî ve Hanbelîler'e göre âdeta başın tamamıdır. Ayaklar topuklarla birlikte yıkanır ve suyun parmaklar arasına ulaşması sağlanır. Abdestli olarak giyilmiş mestlerin üzerine el içi su ıslaklığıyla meshedilmesi yeterlidir. Şîa mezheblerinden İmâmiyye, âyetteki ifade tarzını dikkate alarak, çıplak ayakların yıkanması yerine meshedilmesinin gerektiğini ifade eder. Hz. Peygamber'in uygulamaları ve ayaklarını güzelce yıkamayıp ökçelerinde biraz kuruluk kalmış olanlara: "Vay ateşte yanacak ökçelerin haline" hadisi çıplak ayakların yıkanması gerektiğini ortaya koyar ki günümüze kadar gelen uygulama da böyledir.
Yüz, kollar ve ayakların yıkanması ile başın meshedilmesi abdesti meydana getiren unsurlar (erkân) olup bunlar aynı zamanda abdestin farzlarıdır. Hanefîler'in dışındaki mezhepler, bu dört farza bazı ilâve yapmışlardır. Meselâ Şâfiîler, niyeti ve abdest organlarının âyette belirlenen sıraya göre yıkanmasını (tertîb), Mâlikîler niyeti, yıkanılan organların oğulmasını (tedlîk) ve yıkama ve meshin ara verilmeden yapılmasını (müvâlât) farz olarak kabul etmişlerdir. Abdestin sahih (dinen geçerli) olabilmesi, farzlar dışında bazı şartların da yerine getirilmesine bağlıdır. Şöyle ki, abdestte kullanılan suyun temiz ve temizleyici özelliğe sahip olması, abdest organlarında kuru bir yerin kalmaması, deri üzerinde tabaka teşkil edip suyun temasını engelleyen hamur, boya, yağ, oje gibi bir maddenin bulunmaması ve abdest alırken özürlülük hali müstesna, abdesti bozan bir durumun bulunmaması gerekir. Bir tabaka teşkil etmediği için suyun deriyle temasını engellemeyen yağsız kirler, çamur lekeleri, kına gibi şeyler abdestin sıhhatini engellemez. Aynı şekilde boyacı, marangoz, değirmenci gibi bazı meslek ve sanat sahiplerinin temizleme konusunda aşın derecede itina göstermelerine rağmen tırnak ve derileri üzerinde kalan boya ve benzeri leke gibi maddelerin küçük kalıntıları, zarurete bağlı olarak abdestlerinin sahih olmasını engellemez.
Bir organı yıkamak sağlık açısından zararlı İse, meshedilir, mesh de zararlı ise terk edilir. Abdest organlarından biri veya birkaçı bulunmayan kişi, mevcut organlarını yıkamakla yetinir.
Yukarıda açıklanan farzlar -şartlara uyularak- yerine getirilince abdest sahih olmakla birlikte, abdestin mükemmel olabilmesi için sünnetlerine ve âdabına da riâyet etmek gerekir.
3- Abdestin Sünnetleri Ve Âdabı
Hanefî mezhebine göre, abdestin sünnetleri şunlardır: Abdeste başlarken elleri bileklere kadar üç kere yıkamak, eûzü besmele çekmek, niyet etmek, üç defa ağza bolca su alıp çalkalamak (mazmaza), üç defa burna su çekip (istinşak) sol elle temizlemek (sümkürmek), (oruçlu iken ağza ve burna abartılı su verilmez), abdeste başlamadan önce veya ağıza su alındığı esnada dişleri misvak veya diş fırçası ile yıkamak veya bunlar yoksa parmaklar iie ovmak, abdest organlarını âyetteki sıraya göre yıkayıp meshetımek, yıkamaya sağdan başlamak, abdest organlarını üçer defa yıkamak, el ve ayak parmak aralıklarını ovalamak, sık sakalın altına su geçmesi için çaba sarf etmek, başın tamamını el ıslaklığıyla meshetmek, kulakları meshetmek, abdest organlarını üzerlerine dökülen su ile iyice ovmak, abdest organlarını ara vermeden yıkamak.
Abdestin sünnetlerinden başka pek çok âdabı vardır ve başlıcaları şunlardır: Abdest alırken mümkünse kıbleye yönelmek, abdesti su serpintilerinin elbiseye sıçramayacağı bir konumda almak, suyu organlara hızlı çarpmamak, bir özür bulunmadıkça başkasından yardım istememek, bu sırada başkasıyla konuşmamak, abdestin başlangıcından sonuna kadar abdest aldığını hatırda tutmak ve bildiği duaları okumak, sıkı olmayan yüzükleri oynatmak, ağza ve burna sağ el ile su vermek, sol el ile sümkürmek, suyu ölçülü kullanmak, abdest bitince kelime-i şehâdet getirmek, abdestten sonra bir miktar su içip dua etmek ve Kadir sûresini okumak.
Abdestin sünnetlerinden birini terk etmek ve âdabına aykırı davranışta bulunmak mekruhtur.
4- Abdesti Bozan Durumlar
Aşağıdaki durumlardan biri ile abdest bozulur:
1- İdrar veya dışkı yollarından kan, idrar, meni, mezi, dışkı gibi sıvı veya katı necis bir maddenin çıkması ve yellenmek.
2- Vücdun idrar ve dışkı yollarının dışındaki bir yerden kan, irin veya sarısu gibi bir şeyin çıkması. Ağızdan çıkan akıcı bir kan, tükürükten fazla veya ona eşit ise abdesti bozar. Diğer uzuvlardan çıkan bir kan, çıktığı yerin çevresine dağıtmayacak miktarda olduğu sürece abdesti bozmaz. Yaradan çıkan irin, sarı su da böyledir; yaranın çevresine yayılmadığı takdirde abdesti bozmaz. Şâfiîler'e göre, idrar ve dışkı yollarının dışındaki bir yerden çıkan kan, irin, san su ile abdest bozulmaz. Erkek veya kadının cinsel organları üzerine tampon olarak konmuş bez veya pamuğun dış kısmına idrar ıslaklığının ulaşması veya kendiliğinden çıkan veya çıkarılan bu bez ve pamukta idrar ıslaklığının bulunması abdesti bozar.
3- Ağız dolusu kusmak. Ağız dolusu kusulan şey, ister yemek, ister safra, ister kan olsun, bunlar abdesti bozar. Mâlikî ve Şâfiîler'e göre kusmak ile abdest bozulmaz.
4- Namazda yakınında bulunan şahısların duyabileceği şekilde gülmek (kahkaha). Bununla hem abdest hem de namaz bozulur. Namazın dışında sesli gülmek abdesti bozmaz. Şâfiîler'e göre namazda sesli gülmek namazı bozmakla birlikte abdesti bozmaz
5- Bayılma, delirme, sarhoş olma ve uyuma gibi şuurun kontrolüne engel olan durumlar abdesti bozar. Uykunun dışındaki şuur kaybına yol açan durumların süresi ve o esnada kişinin konumu ne olursa olsun abdest bozulur. Uyku halinde ise, kişinin farkında olmadan abdes-tinin kaçma ihtimali bulunan bir konumda olması ölçü alınır. Buna göre, yatarak, dayanarak derin uykuya dalan kişinin abdesti bozulduğu halde, namaz kılarken ayakta veya rükûda iken uyku ile uyanıklık halinde'bulunan kişinin abdesti bozulmaz. Ancak, hafif uyku halinde iken abdestinin bozulup bozulmadiğı konusunda tereddüde düşen kişinin abdestini yenilemesi tavsiye edilir.
6- Fahiş mübaşeret (aşırı dokunma). Hanefîler'e göre kadına sırf dokunmakla abdest bozulmaz. Ancak kadın ve erkeğin cinsel organlarının çıplak olarak veya ince bir giysi bulunduğu halde birbirlerine temas etmesi sonucunda dokunanların abdesti bozulur. Şehevî duygular kabarık iken çıplak olarak kucaklaşma da fahiş mübaşeret kapsamında sayılmıştır. Şâfiîler'e göre, erkeğin, nesep, süt ve sıhrî hısımlık yoluyla mahremi olanların dışında kalan bir kadının tenine çıplak olarak dokunması sonucu her ikisinin de abdesti bozulur. Mâlikîler ve Hanbelîler, kadının tenine dokunmakla abdestin bozulması hükmünü cinsel haz duyma durumu ile sınırlandırmışlardır.
7- Teyemmüm yapmış olan kimsenin suya ulaşması.
8- Özür sahibi olan kişi için namaz vaktinin çıkması.
Ağlamak, gözden yaş gelmesi, kabuk bağlamış bir yaranın kabuğunun kan çıkmaksızın düşmesi, ışınlan elma gibi sert bir meyve, kullanılan misvak veya fırça üzerinde görülen ve akıcılığı olmayan kan bulaşığı, tırnak kesme, saç traşı olmak kural olarak abdesti bozmaz.
Abdestin bozulup bozulamayacağına dair görüş ayrılığı bulunan konularda ihtiyatlı davranmak uygun olur. Özellikle bir cemaate imam olanların bu hususlara daha fazla özen göstermeleri gerekir.
5- Abdestin Alınış Biçimi
Fıkıh mezheplerinin kabul ettiği bütün farz, vacip ve sünnetleri içeren bir abdest şu şekilde alınır: Abdestin, su damlalarının elbiseye sıçramayacağı temiz bir yerde alınmasına özen gösterilir. Mümkünse kıbleye yönelinir. Önce abdest organlarında suyun temasını engelleyecek hamur, sakız, tabakalı boya, çapak gibi maddeler temizlendikten sonra, abdeste "eûzu besmele" ile başlanır. "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" diye niyet edilerek eller bileklere kadar üç defa yıkanır. Parmak aralarının İyice yıkanmasına özen gösterilir ve .parmakta yüzük varsa ileri geri oynatılır. Ayrıca misvak veya fırça ile bunlar yoksa sağ elin parmaklarıyla dişler ovalanarak temizlendikten sonra, ağız sağ avu-ca alınan su ile üç defa çalkalanır, üç defa da yine sağ elle burna su çekilir ve sol elle temizlenir (sümkürülür). Oruçlu olmayan kimse avucuna bol su alarak suyun ağız ve burnun her yerine ulaşmasını sağlar. Oruçlu olanın İse daha tedbirli davranarak suyun boğaza kaçmamasına dikkat etmesi gerekir. Sonra üç kere yüz yıkanır. Sakallı olan kimse parmaklarını alttan yukarı sakalın arasına geçirerek kıl diplerine suyun ulaşmasını sağlar. Bundan sonra önce sağ kol, sonra da sol kol dirsekler dahil olmak üzere üçer defa yıkanır. Sağ el içi, ayası ıslatılarak başın üstü meshedilir. Bu şekilde başın dörtte birini meshetmek yeterli ise de iki elle tamamının meshedilmesi sünnettir. Eller yine ıslatılarak baş parmakla kulağın dışı, şahadet parmağı veya serçe parmak ile içi meshedildikten sonra her iki elin arkası ile boynun yanlan ve şah damarı üzeri meshedilir. Önce sağ, ardından sol ayak topuklarla birlikte üçer defa yıkanır. Parmak aralarının yıkanmasına ve topukların kuru kalmamasına özel dikkat gösterilir.
Abdeste, "Suyu temiz ve temizleyici ve İslâm'ı insanlar için nur kılan Allha'a hamd olsun" şeklinde temizlenme imkânları bahşetmiş olan Allah'a hamdedilerek başlanır. Ağız yıkanırken, "Allahım! Bana resulünün Kevser havuzundan bir daha sonsuza kadar susamayacağım bir bardak su İhsan buyur", burna su alırken, "Allahım! Bana cennetin kokusunu koklat, cehennemin kokusunu koklatma", yüz yıkanırken: "Allahım! Bazı yüzlerin ağaracağı ve bazı yüzlerin de kararacağı kıyamet gününde benim yüzümü ağart", sağ kol yıkanırken: "Allahım! Âhirette amel defterimi sağ elime ver ve hesabımı kolaylaştır", sol kol yıkanırken: "Allahım! Amel defterimi sol elime verme ve hesap vermemi zorlaştırma", baş meshedilirken, "Allahım! Senin arşının gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı günde beni arşının gölgesinde gölgelendir", kulaklar meshedilirken, "Allahım! Beni hak sözü dinleyip de en güzeline uyan kimselerden kıl" boyun meshedilirken: "Allahım! Benim vücudumu cehennemden azat et", sağ ayak yıkanırken: "Allahım!, Bazı ayakların kayacağı günde ayağımı Sırat köprüsünde sabit kıl", sol ayak yıkanırken: "Allahım! Bazı ayakların kayacağı gün ayağımı Sırat köprüsünden kaydırma" şeklinde dualar veya başka dualar okunur. Abdestten sonra kelime-i şehâdet getirmek, kıbleye yönelerek abdest alınan sudan bir miktar içerken, "Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka tanrı yoktur ve şahitlik ederim {yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür. Allahım! Beni çok tövbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle. Rabbim! Senden affını ve tövbelerimin kabulünü dilerim" şeklinde bir dua ve Kadir sûresini okumak abdestin âdâbındandır.
6- Özürlünün Abdesti
Fıkıh'ta, abdesti bozan ve kısmen süreklilik taşıyan bedenî rahatsızlıklara özür, böyle olan kimselere de özürlü kimse (ma'zûr) denilir. Meselâ, idrarı tutamama, devamlı burun kanaması, devamlı kusmak, yaranın devamlı kanaması, kadından istihâze kanının gelmesi birer özür halidir. Günümüzde tıbbî âletlere bağlı olarak tedavileri yapılan hastalar meselâ böbrek hastalığına duçar olan kimseler de, tedavileri süresince özürlü sayılırlar.
İslâm dininin en önemli ilkelerinden birisinin "kolaylık" ilkesi olduğuna şu âyetler misal olarak gösterilebilir: "Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.", "Âmâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur, "Allah size dinde hiçbir güçlük yüklemedi". Bu dinde, özür sahipleri hakkında da her yönden kolaylık gösterilmiş ve abdestleri var sayılarak ibâdetlerini vaktinde ve kolaylıkla yerine getirmeleri için hafif olan hükümlere yer verilmiştir.
Yukarıda sözü edilen türde olup en az bir namaz vakti süresince devam eden ve ondan sonra da her vakit İçinde en az bir kere nükseden bedenî rahatsızlıklar özür hali sayılır. Böyle olmazsa, özür hali gerçekleşmiş olmaz. Meselâ, burnu kanayan birinin, bir namaz vakti çıkıncaya kadar abdest alıp namaz kılacak kadar bir süre kanı durmazsa bu kimse özürlü sayılır. Özürlü olan kimse her namaz vakti için ayrı abdest alır, o vakit içinde aldığı abdestîe, onu bozan bir durum meydana gelmedikçe vakit namazı ve kaza dahil dilediği kadar farz ve nafile namaz kılabilir. Yani bu abdest ile vaktin farzı ile birlikte kazaya kalmış namazlarını, vitir, bayram ve cenaze namazlarını kılabilir. Özürlü kimselerin abdestleri namaz vaktinin çıkmasına kadar devam eder. x Özürlü, abdestli iken tavaf edebilir, mushafa elle dokunabilir. Şâfiîler'e göre her namaz için ayrı bir abdest almak gerekir. Bu çeşide giren özürlü kimseler, oturarak veya kıyam, rükû, secde yerine başını hafif öne eğip îmâ (işaret) ederek yahut özürlü yerine pamuk ve benzeri şeylerle güçlük çekmeden kapatıp akıntıyı durdurarak özrün kesilmesine engel olabilirse, hem özürlü olmaktan hem de özürlü hükmüne tâbi olmaktan çıkmış sayılır. Özürlünün bu sebeple elbisesine bulaşan kan. İdrar özür devam ettiği sürece, namazın sıhhatine engel değildir.
7- Mest Ve Sargı Üzerine Mesh
Mesh, sözlükte bir şey üzerine eli gezdirmek veya bir şeyi silmek gibi anlamlara gelir. İslâm'da hakiki ve hükmî temizlik, namaz ve benzeri ibâdetlerin ön şartı, anahtarı ve başlangıcıdır. Elbise, beden ve ibâdet edilecek yer temizlenmedikçe bu tür ibâdetler yerine getirilemez. Hakiki ve hükmî temizlikler genellikle su ile yıkanmakla, bazan da mesh ile gerçekleştirilir. İşte fıkıhta bir temizlik işlemi olarak kabul edilen mesh şu yerlerde söz konusu olur:
1- Abdestte baş, kulak ve boyun ile abdestli olarak giyilen mestlerin, yine hem abdestte hem de gusülde yara ve sargıların üzeri el ıslaklığıyla meshedilir.
2- Teyemmümde ise mesh, toprağa vurulmuş/sürülmüş el içi yani ayalarının yüz ve kollar üzerine sürülmesiyle yapılır.
Normal olarak abdest alırken baş, boyun ve kulaklara yapılan mesh ilkten konulmuş genel ve aslî bir hükümdür. Buna karşılık ayaklara giyilen mestler üzerine veya organlarındaki yara ve sargılar üzerine yapılan mesh ise, yıkamaya bedel yani yıkama yerine geçen geçici ve istisnaî bir hükmî temizlik işlemidir. Toprakla yapılan teyemmüm de yine yıkama yerine geçen geçici ve istisnaî bir hükmî temizlik sayılır.
a- Mestler Üzerine Mesh
Ayaklara giyilen meste abdest alırken meshetmek dinen caiz görülmüştür. Bu, İslâm'ın müslümanlar için koyduğu bir kolaylık hükmüdür. Hanefî, Şafiî ve Mâlikîler, mest üzerine meshin caiz olduğunu kabul etmekle birlikte, mestleri çıkarıp ayakları yıkama külfetine katlanan kişinin daha fazla sevap kazanacağını ileri sürmüşlerdir. Hanbelîler ise, diğer konularda olduğu gibi, mesh konusunda da ruhsatla amel etmenin daha çok sevaba vesile olacağı kanaatindedirler.
Mest deri, kalın kumaş (çuha), keçe, keten ve benzeri maddelerden ayaklara giymek için yapılan, ayakları topuklarla birlikte örten, içerisine su geçirmeyen ve yere konduğu zaman kendi kendine dik durabilen bir ayakkabı çeşididir. Ayaklan topuklarıyla birlikte örten çizmeler, potinler, kendileriyle yaklaşık altı kilometre yürünebilecek derecede kuvvetli kalın çoraplar, boğazlı terlikler ve benzerleri, mest hükmünde olup bunlar üzerine de mesh yapılabilir. Ancak devamlı olarak yerle temas halinde olan çizme ve potin türü ayakkabıların üzerlerine meshedile-cekse, bunların altında ve üstünde namaza engel bir pisliğin bulunmaması gerekir.
Abdest alırken mestin üzerinde elin üç parmağı kadar bir yerin elin ıslaklığıyla bir kere meshedilmesi gerekir. Bunun için mestin abdestli olarak giyilmiş, ayağın abdestte yıkanması gereken yerlerini tamamen örtmüş, ayrıca dayanıklı ve sağlam bir maddeden yapılmış olması gerekir. Mest ile yaklaşık 6 kilometre yürünebilmesi veya bırakıldığında dik durabilmesi bu dayanıklılık ve sağlamlığın ölçüsü olarak zikredilir. Mestin topuktan aşağı kısmında, altında veya üstünde ayak parmaklarından üçü girecek şekilde bir deliğin, yarık veya yırtığın bulunmaması ve ayrıca mestin ıslak yerde yürürken içine su sızdırmaması da gerekir.
Abdesti bozan durumlar mest üzerine meshi de bozar. Üzerine nieshedilmiş mestin ayaktan çıkması veya çıkarılması, mestin içine giren suyun bir ayağın yandan fazlasını ıslatması ve mesh süresinin sona ermesi de meshi bozar. Mesh süresi mukimler (yolcu olmayan) için bir gün bir gece (24 saat), yolcular için üç gün üç gece (72 saat)'dir. Mesh süresinin başlangıcı, mestin abdestli olarak giyilmesinden sonra meydana gelen hades yani abdesti bozan durumdan itibaren başlar. Mukim iken yolcu olan kişi, yolcu için belirlenen süreden yararlanabilir. Buna karşılık yolculuğu sona eren bir kimse bu imkândan bir gün bir gecelik süreden fazla yararlanamaz. Ayaklarını yıkamak suretiyle abdestli olan kişinin bu abdesti devam ettiği sürece mestlerini tekrar çıkarıp giymesiyle abdesti bozulmaz. Mestlerinin üzerine meshetmek suretiyle abdestini alan kişi, eğer mestlerini çıkaracak olsa, sadece ayaklarını yıkamak suretiyle abdestini tamamlayabilir,
b- Sargı Üzerine Mesh
Sargı üzerine mesh, İslâm'ın müslümanların sağlığını korumak ve ibâdetlerini aksatmadan yapabilmelerini sağlamak amacıyla koymuş olduğu bir kolaylık hükmüdür. Abdest alırken veya guslederken; kırılan, yaralanan bir abdest veya gusül organmdaki yara ve kırıkların yıkanması sağlığa zararlı İse bunların yanları yıkanır ve özürlü yerin üzerine bir kez meshedilir. Aynı şekilde bunlara sarılan sargı bezi, bant, alçı gibi sargılar -sağlığa zararlı değilse- çözülerek yara ve kırığın etrafı yıkanır ve özürlü yeri meshedilir. Çözülmesi sağlığa zararlı olan sargının üzerine İse bir kez meshedilir. Sargının abdestsiz, cünüp iken sarılması meshe engel değildir. Sargılar üzerine meshîn bir süresi yoktur. Bir sargıyı meshettikten sonra sargı değiştirilse bile buna yeniden meshetmek gerekmez. Sargı üzerine ikinci bir sargı sarılacak olursa, hüküm yine aynıdır. Üzerlerinde ilâç ve merhem bulunan yaraların meshi de sargı üzerine mesh hükmündedir. Yara ve kırıklar tamamen iyileşip sargılar çıkarılınca mesh de bozulur.
Abdest uzuvlarının çoğunda veya yarısında, yanık ve benzeri yara bulunan kimse teyemmüm eder. Yarısından az olan kimse sağlam olan yerlerini yıkar; yaralı uzvunu mesheder, teyemmüm yapamaz. Gusül konusunda ise, sağlam yerler yıkanır, yaralı kısım meshedilir.
B- Gusül (Boy Abdesti)
1- Mahiyeti Ve Önemi
Gusül, sözlükte "yıkanma" anlamına gelir. Fıkıh ilminde ise gusül, bütün vücudu su ile yıkamayı kapsayan hükmî bir temizlik işlemini ifade eder. Fıkıhta abdeste "küçük temizlik", gusüie de "büyük temizlik", abdest almayı gerektiren hallere "küçük hükmî pislik", gusülü gerektiren hallere de "büyük hükmî pislik" adı verilir. Guslü gerektiren sebepler, "cünüplük" hali ile "hayız" ve "nifas" kanlarının kesilmesi durumlarıdır. Türkçe'de gusül için "boy abdesti" terimi kullanılır
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Eğer cünüpseniz iyice temizlenin, gusledin.", "Temizleninceye kadar onlara (hayızlı kadınlara) yaklaşmayın.", "Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilin-ceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- güsul edinceye kadar namaza yaklaşmayın" âyetleri ile Peygamberİmiz'in pek çok hadisi dinen yükümlü olan kimselerin, cünüp olunca veya hayız ve nifas kanları kesilince boy abdesti almalarının farz olduğunu göstermektedir.
Abdest gibi gusül de başlı başına "hükmî bir temizlik" işlemi ve bir arınma vasıtasıdır. Bunun yanı sıra, guslün vücuttaki maddî kirleri temizleyip insan sağlığına pek çok fayda sağladığı da inkâr edilemez. Hayız ve nifas kanlarının kesilmesinden sonra gusleden kadın bir taraftan bedeni üzerindeki kirleri iyice temizlemiş, diğer taraftan üzerindeki manevî ağırlığı atmış ve zindelik kazanmış olur. Böylece bedenen ve ruhen rahatlığa kavuşmuş olur. Cünüplük hali vücut kimyasını değiştirir, damarlarda büyük bir sarsıntı, vücutta bir yorgunluk ve gevşeklik meydana getirir. İşte böylece, gusül ile, cünüplük halinde bir taraftan vücutta kalabilecek kir ve ter kalıntıları giderilmiş, diğer taraftan cünüplük halinin kan dolaşımını sağlayan damarlarda meydana getirdiği sarsıntıyı ve vücutta yol açtığı yorgunluk ile gevşekliği giderip vücuda dinçlik kazandırır.
Hiç şüphesiz mümin, Allah'ın her buyruğunda pek çok hikmetlerin bulunduğuna İnanarak ve elinden gelen gayretleri sarf ederek onları yerine getirmek ister. Şu halde, mümin, Allah'ın her emrinde olduğu gibi gusülde de kullarca bilinen ve bilinmeyen pek çok hikmet ve faydalar bulunduğu inancıyla ve Allah'ın emrine itaat ederek gusül vecîbesini yerine getirmeli ve böylece Allah'ın hoşnutluğunu kazanıp sevap elde etmelidir.
2- Guslü Gerektiren Haller
İslâm'da genel anlamda maddî kirlilik ve pisliklerden temizlenmeye önem verilmiş ve müslümanın hem kendisinin rahat etmesi hem de başkalarını rahatsız etmemesi için vücut temizliğine de özen göstermesi İstenmiştir. Bu genel temizliğe ilâve olarak günde beş defa kılınan namazların ön şartı olarak abdest farz kılınmış ve ayrıca cünüplük hali ile hayız ve nifas kanlarının kesilmesi durumlarında vücudun tepeden tırnağa temiz bir su ile yıkanması emredilmiştir. Hiç şüphesiz, gusül ile cünüplük, hayız ve nifas hallerinde insanda meydana geldiği var sayılan İtibarî pisliklerin giderilmesi söz konusudur. Guslün, fıkıh ıstılahında maddî pislikten temizlenmeyi ifade eden "necasetten tahâref'i değil, hükmî pislikten temizlenmeyi ifade eden "hadesten taharet" sayılması, onun bu özelliğini gösterir. İslâm'da bu üç sebep dışında dahi bazı durumlarda boy abdesti almak farz olmasa da, taşıdığı maddî ve manevî faydaları sebebiyle mendup görülmüş ve tavsiye edilmiştir.
a- Cünüplük
Cünüplük biri cinsel ilişkide bulunmak, diğeri şehvetle meninin gelmesi şeklinde olmak üzere iki sebeple meydana gelir.
1- Cinsel İlişki: Cinsel ilişki halinde, sünnet mahallinin girmesiyle -ister meni gelsin ister gelmesin- cünüplüğün meydana geldiği kabul edilir. Bu durumda hem kadının hem de erkeğin yıkanması gerekir.
2- Şehvetle Meninin Gelmesi: Bir kimseden uykuda İken veya uyanıkken şehvetle yerinden ayrılıp, şehvetle dışarı atılan meni cünüplük halini doğurur. Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvet kesildikten sonra dışarıya çıkan meniden dolayı Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre gusül gerekir. Ebû Yûsuf'a göre ise gerekmez. Özellikle yolculukta veya kış mevsiminde bu görüşe uyulması kolaylık sağlar. Uykudan uyandığı zaman, elbisesinde meni yaşlığı gören bir kişi (erkek veya kadın), rüyasında "ihtilâm" {düş azma) olduğunu hatırlamasa bile, bu durumda cünüp sayıldığı için gusül yapması gerekir. Bunun aksine ihtilâm olduğunu hatırladığı halde elbisesinde meni yaşlığı veya eseri görmeyen bir kimsenin ise gusül yapması gerekmez. Fıkıh literatüründe erkeğin menisinin koyu-beyaz, cinsel haz sonucunda kadından gelen sıvının renginin ise incesarımtrak olduğu kaydedilmiştir. Şehvet ve tazyik söz konusu olmadan, hastalık, ağır bir şeyi kaldırmak veya yüksek bir yerden atlamak gibi bir sebepten dolayı meni çıksa gusül gerekmez. Şâfiîler'e göre, bu durumlarda da boy abdesti almak gerekmektedir.
Cünüplük halinde kişinin farz veya nafile namaz kılması, tilâvet ve şükür secdesinde bulunması, hutbe okuması, Kabe'yi tavaf etmesi caiz değildir. Aynı şekilde mushafa ve üzerinde Kur'an âyetleri bulunan kağıt parçalarına dokunması da caiz görülmemiştir. Bu gibi âyet yazılı metinler zaruret halinde bir kılıf içinde taşınabilir. Ayrıca cünübün ezberden bile olsa Kur'an okuması haramdır. Ancak cünüplük halinde dua ve zikir niyeti ile bazı dua âyetlerini, Âyete'I-kürsî'yi, Fatiha ve İhlâs sûrelerini ezberden okuyabilir. Ayrıca "besmele", "Lâ ilahe illellah", "Sübhânellah", "el-Hamdülillah", "Allahüekber" gibi lafızları söyleyebilir. Cünüp kimsenin bir zaruret bulunmadıkça camiye girmesi ve orada kalması haramdır. Caminin içinden cünüp kimsenin geçmesinin zorunlu olduğu durumlarda ise Hanefî ve Mâlikîler teyemmüm yapmasını gerekli görürken Şâfiîler ile Hanbelîler geçişte bir zaruret bulunmasa bile bunun şart olmadığını belirtmişlerdir. Hanefîler, cünüplük hali süresince yiyip içme, uyuma veya yeniden cinsel ilişkide bulunmanın bir sakıncası olmadığını, ancak bir an önce gusül yapmanın daha faziletli bir davranış olduğunu belirtmişlerdir. Oruçlu bir kimsenin cinsel ilişkide bulunması ve iradî olarak menisini getirmesi halinde orucu bozulur. Ancak rüyada ihtilâm olması orucu bozmaz.
b- Hayız Ve Nifas
Aşağıda genişçe açıklanacağı üzere, kadın hayız ve loğusa olduğu zaman, namaz kılamaz, şükür ve tilâvet secdesinde bulunamaz, oruç tutamaz, eline Kur'ân-ı Kerîm'İ alamaz, Kur'an okuyamaz, camiye giremez, Kabe'yi tavaf edemez, kocası İle cinsel ilişkide bulunamaz. Bunların hepsi haramdır. Hayız ve nifas kanlan kesildikten sonra gusletmesi farzdır. Bu süre zarfında geçirdiği namazları kaza etmez; Allah onları affetmiştir. Fakat oruçları sonradan kaza etmesi farzdır.
Bir müslümanın -şehid değilse- cenazesini yıkamak müslümanlar üzerine farz-ı kifâyedir. Bu insana gösterilen saygının ve onu âhirete tertemiz bir bedenle yolcu etmenin bir ifadesidir. Yeni müslüman olan bir kişinin boy abdesti alması cünüpse farz, değilse mendubtur. Bu önceden İşlediği günahları silip Islâmî hayata tertemiz bir şekilde başlaması anlamına gelir.
Cuma ve bayram namazlarından önce, hac veya umre niyetiyle ihrama girerken ve Arafat'ta vakfeden önce gusül yapmak sünnettir. Kan aldıranın, cenaze yıkayanın, baygınlıktan ayılarım, Berat ve Kadir gecelerini ihya etmek isteyenin, Mekke ve Medine'ye gireceklerin, Müzdeli-fe'de duracakların (vakfe), ziyaret tavafı veya herhangi bir tavafı yapacakların, güneş ve ay tutulması namazlarını kılacakların, yağmur duası yapacakların, bir günahtan tövbe etmek isteyenin, yolculuktan gelen veya yeni elbise giyen kimsenin, bir toplantıya katılacakların ve benzeri durumdaki kimselerin gusletmeleri tavsiye edilmiştir.
3- Guslün Farzları
Hanefîier'e göre guslün farzı üçtür. Bunlar da bir defa ağzı, burnu ve bütün bedeni yıkamaktır. Hanefî ve Hanbelîler'e göre ağız ve burun, gusülde bedenin drş kısmı gibidir. Bu bakımdan gusülde, ağza su almak (mazmaza) ve burna su vermek (istinşak) suretiyle bu uzuvları yıkamak farzdır. Mâliki ve Şâfiîler'e göre ise, ağız ve burnu yıkamak farz değil, abdestte olduğu gibi sünnettir. Bütün vücut, hiçbir yer kuru kalmamak üzere tepeden tırnağa yıkanır. Gusülde, saç, sakal, bıyık ve kaşların yıkanıp diplerinin ıslatılması, saçları örgülü olmayan kadınların saçlarını yıkayıp, diplerine suyu ulaştırmaları gerekir. Saçları örgülü kadınlar ise, örgülerini çözmeden sadece saçlarının diplerini bol su akıtmak suretiyle ıslatmaları yeterlidir. Ayrıca göz pınarı, koltuk altları, göbek çukuru, özellikle küpe deliklerinin de iyice ovalanıp yıkanması gerekir. Bedende tabaka halinde kurumuş boya, hamur ve tırnaklara sürülen oje ve benzeri şeyler, bulundukları yerlerin ıslanmasına engel olduğu için, bunlar temizlenmeden gusül olmaz. Gusülde niyet, Hanefîier'e göre sünnet, diğer mezheplere göre ise farzdır. Vücudu iyice ovalamak Mâlikîler'e göre farzdır.
Bedeninde yarası bulunanlar, abdestte olduğu gibi gusülde de ruhsat hükümlerinden yararlanırlar.
Bir kimse ağzına, burnuna su almak suretiyle deniz, nehir, göl veya havuza girse hem abdest hem de gusül almış sayılır. Bu durumda İken uzuvlarını hareket ettirse veya su içinde abdest ve gusüle elverişli bir süre dursa, sünnete de uymuş olur. Deniz, havuz, hamam gibi halka açık yerlerde yıkanırken avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmesi büyük bir önem arz etmektedir.
4- Guslün Sünnetleri
Guslün başlıca sünnetleri şunlardır: Gusle besmele ve niyet ile başlamak, öncelikle elleri ve avret yerini yıkamak, bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa onu temizlemek, namaz abdesti gibi abdest almak, abdestten sonra sırasıyla üç defa başa, sonra üç defa sağ, üç defa sol omuza su dökerek, her defasında bedeni iyice ovuşturmak, suyu ölçülü kullanmak, kimsenin göremeyeceği bir yerde olsa bile avret yerlerini bir peştamal ile örtmek, gerekmedikçe kimseyle konuşmamak, gusül bitince bedeni bir havlu ile kurulamak ve çabucak giyinmek.
Abdestte mekruh olan şeyler gusülde de mekruhtur. Ayrıca avret yerleri açık olarak kıbleye dönmek, besmelenin dışında dua okumak ve guslün sünnetlerinden birini terk etmek de mekruhtur.
5- Guslün Yapılış Biçimi
Farz ve sünnetlerine uygun bir boy abdesti şöyle alınır: Gusletmek (yıkanmak) isteyen kişi, önce eûzü-besmele çeker ve "Niyet ettim Allah rızası için gusül yapmaya" diye niyet eder. Ellerini bileklerine kadar üç defa yıkar. Sonra avret mahallini yıkar ve bedeninde kurumuş bir pislik veya suyun deriye temasını engelleyen bir şey varsa onu da yıkar, sonra namaz abdesti gibi abdest alır, ancak ağzı bol su ile üç defa yıkar ve onu her defasında çalkalar, sonra üç defa burnuna su çeker, pislik kalmaması için sol eliyle sümkürür ve abdestini tamamlar. Eğer bastığı yerde su toplanırsa, ayaklarını boy abdestini bitirdikten sonra bulunduğu yerden ayrılırken yıkar. Bundan sonra devamla üç defa başına su döker, ayrıca üç defa sağ, sonra üç defa sol omzuna su döker, su döktüğü yerleri ovuşturarak suyun vücuda iyice temasını sağlar. Göz pınarlarını, göbek çukurunu, küpe deliklerini ovalayarak yıkar, saç ve sakal diplerine suyun ulaşmasını sağlar. Vücutta kuru bir yer kalmadığı kanaati meydana gelinceye kadar bedenini yıkar. Yıkandıktan sonra abdesti bozacak bir durum meydana gelirse bu sadece abdesti bozar, tekrar gusletmeyi gerektirmez.
C- Teyemmüm
1- Mahiyeti Ve Önemi
Teyemmüm, sözlükte, kastetmek anlamına gelir. Fıkıhta ise, teyemmüm, su bulunmaması halinde veya kullanma imkânı olmayan durumlarda, hadesi yani büyük ve küçük hükmî pisliği gidermek ve belirli ibâdetleri gerçekleştirmek niyetiyle, temiz toprak veya toprak cinsinden bir maddeye el ayalarını sürüp, onlarla yüzü ve iki kolu meshetmekten ibaret bir hükmî temizlik işlemini ifade eder. Abdest ve gusül normal durumlarda su ile yapılıp hakiki temizliği de içeren hükmî bir temizlik iken teyemmüm istisnaî hallerde başvurulan ve hem gusül hem de abdest yerine geçen sembolik bir temizlik çeşididir. Toprağın hükmî pisliklerin giderilmesinde bir araç olarak kullanılmasının pek çok hikmeti vardır. Günümüzde toprağın insan sağlığı açısından pek çok maddî faydalar sağladığı bilinmektedir. Şöyle ki, havada oiuşan elektriklenme vücudun dış yüzeyinde aşırı elektron artışına sebep olur. Vücuttaki statik elektriğin fazlasını atmanın yollarından biri de su ile yıkamak veya toprağa temas etmektir. Bu durum ise, abdest ile teyemmümün vücudun elektro-statik dengesini korumadaki rolünü açıkça göstermektedir.
Teyemmüm hicretten sonra 6 (627) yılında meşru kılınmıştır. Bu yılda yapılan Benî Mustalik Gazvesi'nde Hz. Peygamber ile bin kadar askeri, susuz bir yerde gecelemişti. Sabah namazını kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sabaha yakın, abdest ve gusül iie ilgili hükümleri de içeren "Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız yahut herhangi biriniz tuvaletten gelirse yahut kadınlarla temasta bulunur da su bulamazsanız, temiz toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinize ve kollarınıza ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki şükredesiniz." âyet indi. Teyemmüm ile namaz kılmalarına izin verilen sahâbîler buna çok sevindiler ve teyemmüm ederek sabah namazlarını kıldılar.
Teyemmüm dinen yükümlülere tanınmış bir kolaylık hükmüdür. Müslümanın abdest veya gusül şartına bağlı olarak yüce rab-bine karşı yapması gereken ibâdetleri güçlük çekmeden ve kesintisiz bir şekilde devam ettirmesini sağlayan ve onun bu hususta duyduğu ruhî ihtiyacını gideren bir fonksiyona sahiptir. Fıkıh bilginleri bu kolaylık hükmünün ruhsat (geçici hüküm) veya azimet (esas hüküm) olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre bu bir ruhsat, diğer kısmına göre ise bu, su bulunmaması halinde azîmet, suyu kullanma imkânı bulunmayan durumlarda ise ruhsattır.
Teyemmüm; abdest ve gusül yerine geçen bir hükmî temizlik olduğu için, ancak belirli bir mazeretin bulunması halinde yapılabilir. Teyemmümü mubah hale getiren mazeretler iki grup halinde toplanabilir:
1- Abdest veya gusüle yetecek kadar suyun bulunmaması ve suyun yürüyerek veya vasıtayla kolayca gidilip dönülecek bir mesafeden daha uzakta bulunması.
2- Suyu kullanmayı engelleyen fiilî bir durumun veya dinen geçerli ,bir mazeretin bulunması. Bunlar hasta olma, hastalığın artması, İyileşmenin gecikmesi, canına, ırzına, yakınlarına, malına zarar gelmesi, suyu elde etmeyi sağlayacak araç ve gerecin bulunmayışı gibi durumlardır. Bir kimse, aşırı fiyat istenmeksizin su satılıyorsa onu satın alması ve teyemmüm etmemesi gerekir. Su bulunduğu halde, abdest veya gusül alındığında cenaze ve bayram namazlarını kaçırmaktan endişe eden kişi bakımından su bulunmamış hükmündedir. Buna karşılık beş vakit namaz, cuma namazı gibi bedeli veya kazası mümkün olan namazlarda, su bulunduğu halde sırf bu namazı kaçırma endişesinden ötürü teyemmüm edilemez.
2- Teyemmümün Farzları Ve Şartları
Teyemmümün niyet, yüzü meshetmek ve kolları dirseklerle birlikte meshetmek şeklinde üç farzı vardır. Teyemmüm hem abdest hem de gusül yerine geçen hükmî temizlik olduğu için, kişinin hangi sebeple teyemmüm ettiğini niyetiyle belirlemesi gerekir. Hanefî mezhebine göre, kişi, ellerini teyemmüm edeceği toprağa koyarken veya yüzünü toprakla meshe başlarken, bu hareketini cünüplükten kurtulmak, hayız ve nifas halinden çıkmak veya namaz kılmak, abdestsiz yapılması caiz olmayan başka bir ibâdeti yerine getirmek maksadıyla yapmalıdır. Abdestsiz olan kimse, yalnız Kur'ân-ı Kerîm'i (mushaf) eline almak veya mescide girmek amacıyla teyemmüm etse, bununla namaz kılamaz. Çünkü, Kur'an'ı elde tutmak, abdest almaya ve teyemmüm etmeye bağlı ise de, asıl ibâdet onu okumaktır. Okumak için taharet (abdest veya teyemmüm) şart değildir. Ezan okumak, kamet (ikâmet) getirmek, kabirleri ziyaret etmek, ölüyü defnetmek, selâm almak, hayırlı işte bulunmak için yapılan teyemmüm ile de namaz kılınmaz.
Temiz, kuru ve tozlu toprak ile teyemmüm edilebileceği gibi, taş, kum, çakıl, kiremit, tuğla gibi maddelerle de yapılabilir.
Hanefîler'e göre, namaz vakti girmeden önce teyemmüm yapılabilir. Fakat namazın müstehap vakti girmeden su bulunmasını galip zanla ümit eden kimsenin, teyemmümü geciktirmesi menduptur. Diğer mezheplere göre ise, namaz vakti girmeden teyemmüm yapılamaz. Çünkü teyemmüm zaruret sebebiyle temizlik sayılmıştır; özürlünün abdesti gibi vaktinden önce teyemmüm edilmesi caiz değildir. Teyemmümü bozan bir şey olmadıkça, abdestte olduğu gibi, onunla birden fazla farz ve nafile namaz kılınabilir. Şâfiıler'e göre bir teyemmüm ile yalnız bir farz ve birden çok nafile namaz kılınabilir.
Hasta veya hapis olup, temiz su veya toprak bulamayan kimse, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre namazı sonraya bırakır. Ebû Yûsuf'a göre ise, namaza niyet etmeden kıbleye döner, namaz kılar gibi yapar, yani ayakta durur, rükûya varır, secdeye gider, teşehhüde oturur ve selâm verir; ancak, ayakta iken Fatiha ve sûre okumaz, rükû ve secdede teşbih getirmez, teşehhüd okumaz. Bu durumda cünüp olanla abdestsiz olan arasında herhangi bir fark yoktur. Böyle bir kişinin yaptığı bu hareketiyle namaz borcu düşmez, onu sonradan kaza etmesi gerekir.
Abdestte olduğu gibi önce besmele çekmek, sıraya dikkat edip, önce yüzünü ve sonra kollarını meshetmek, bunları yaparken ara vermemek, ellerini toprağa vurduğunda ileri geri hareket ettirmek, ellerini kaldırınca parmaklardaki toz ve toprakları silkelemek, toprağın parmak aralarına girmesi için, parmakları iyice aralamak, yüzü ve kolları aşağıda anlatıldığı şekilde meshetmek teyemmümün sünnetlerinden sayılır. Teyemmümün sünnetlerinden birini terk etmek ve birden fazla sayıda mesh yapmak mekruhtur.
3- Teyemmümü Bozan Durumlar
1- Abdesti bozan veya guslü gerektiren haller teyemmümü de bozar. Çünkü teyemmüm bu ikisinin bedelidir. Aslı bozan, onun yerine geçeni de bozar. Cünüp olan kişi, teyemmüm yaptıktan sonra, abdesti bozan bir durum meydana gelince, yalnız abdesti bozulmuş sayılır. Cünüplük hali avdet etmez. Bu durumda yalnız abdeste yetecek kadar su bulursa, abdest alır; bunu da bulamazsa, tekrar teyemmüm eder.
2- Düşman korkusu, hastalık, şiddetli soğuk, kuyudan su çıkaracak aracın bulunmaması gibi, teyemmümü mubah hale getiren mazeretler sona erince veya su bulununca, teyemmüm de sona erer.
3- Namaz kılarken suyu gören kişinin teyemmümü ve dolayısıyla namazı bozulur. Ancak namazı teyemmümle kıldıktan sonra suyu gören bir kimsenin namazını iade etmesi gerekmez. Şâfiîler'e göre vakit içinde görürse tekrar kılar. Suyun, namaz vakti çıktıktan sonra görülmesi halinde, iadenin gerekmeyeceği konusunda görüş birliği vardır.
4- Teyemmümün Yapılış Biçimi
Farz ve şartlarına uygun bir teyemmüm şöyle yapılır: Önce "eûzü besmele" çekilip, hangi maksatla teyemmüm edilecekse ona niyet edilir. Sonra kollar sıvanır, parmaklar açık bir şekilde ikisi birden temiz toprağa vurulur, eller toprak üzerinde ileri geri çekilir. Sonra ellere yapışan toprak parçacıklarını silkmek için eller birbirine hafifçe vurulur ve ellerle yüzün her tarafı meshedilir. Yine ellerin ikisi birden parmaklar açık olarak toprağa vurulur ve ileri geri çekilir. Sonra eller birbirine hafifçe vurularak silkelenir. Bundan sonra sol elin baş parmağını ayırıp, sol elin diğer parmaklarının içi ile sağ elin dış tarafları, baş parmağın ucundan başlayarak dirseğe kadar meshedilip çekilir. Sonra dirsekten sağ kolun İçine dönülür, yani sol elin serçe parmağı ile baş parmağı yarım halka yapılır ve elin ayası ile sağ kolun dirseğinden itibaren İç tarafı bileğe kadar meshedilip, parmak uçlarından çıkılır. Tekrar toprağa vurmadan aynı şekilde sağ elin içi ile, sol elin dışı ve içi -sağ elde olduğu gibi- meshedilir.
5- Kadınlara Mahsus Haller
İslâm'da kadın ve erkek arasında hak ve mükellefiyetler açısından esasta herhangi bir farklılık bulunmamakla birlikte, kadınların fizyolojik yapılarından kaynaklanan özel durumları, temizlenme başta olmak üzere fıkhın çeşitli alanlarını ilgilendiren ayrı hükümlerin konulmasını gerekli kılmıştır. Fıkıh ve İlmihal kitaplarında "kadınlara mahsus haller" denince "hayız", "nifas" ve "istihâze" terimleriyle ifade edilen bu üç hal kastedilir. Yetişkin ve sağlıklı bir kadından iki çeşit kan gelir: Hayız ve nifas kanı. Hayız, bir kadının döl yatağından (rahimden) belirli süreler içinde gelen kanı; nifas İse, doğumdan sonra gelen kanı ifade eder. Hayız ve nifas dışında, rahimden hastalık veya bedenî rahatsızlık sebebiyle gelen kana ise istihâze denir ki, bu bir özür kanı olarak değerlendirilir. Bu üç durum, kadınların abdest ve gusül gibi hükmî temizliğe bağlı birtakım ibâdetler ve dinî yükümlülükler ile ilgili birçok hükümle irtibatlı olduğu için fıkıh kitaplarında ayrıca ele alınır ve ayrıntılı bir biçimde incelenir.
A. Hayız
1- Tanımı Ve Mahiyeti
Hayızın sözlük anlamı 'akmak'tır. Fıkıhta ise hayız, sağlıklı yetişkin bir kadının döl yatağından (rahimden) bir hastalık veya loğusalık dışında belirli aralıklarda ve bir süre kan gelmesi hali demektir. Bu dilimizde, âdet hali, aybaşı hali, âdet kanaması gibi terimlerle ifade edilir. Hayız gören kadına "zâtü'l-hayz", hayız halinde olan kadına "hayız", hayızdan kesilen kadına da "âyise" denir. Kadının hayızlı olmadığı döneme de "tuhr" (temizlik) adı verilir.
Âdet görmeye başlayan kadın artık baliğe (ergin) sayılarak, namaz, oruç. hac gibi bütün şer'î emirleri yerine getirmekle ve yasaklardan kaçınmakla yükümlü olur. Erkek çocuğun ihtilâm olması da aynı sonuçları doğurur. Âdet veya ihtilâm gecikirse fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre on beş yaşın bitmesiyle her iki cins ergenlik çağına girmiş sayılır.
Hz. Peygamber'in "Allah, ergenlik çağındaki bir kızın namazını başörtüsüz kabul etmez" ve "Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışındaki yerlerinin başkalarına görünmesi uygun olmaz" anlamındaki hadisleri hayız görmeye başlayan bir kızın artık dinî hükümlere muhatap olduğunu gösteren bir delildir.
Hayız hali, İslâm dininde bazı ibâdetlerin yapılmasına engel olan hükmî kirlilik (hades) olarak değerlendirilmiş ve bununla ilgili bazı fıkhî hükümler konmuştur. Kur'an'da, hayızın eziyet veren bir hal olduğu, bu dönemde kadınlarla cinsel ilişkiden uzak durulması gerektiği, boşanmış kadınların üç hayız süresi "iddet" bekleyeceği, hayızdan kesilmiş veya henüz hayız görmeyen kadınların iddetinin ise üç ay olduğu, belirtilmiştir. Hz. Peygamber de hadislerinde hayız gören kadınların dinî muafiyet ve yükümlülüklerini ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır.
Tarih boyunca çeşitli toplumlarda âdet kanaması çok ters yorumlanmış, çeşitli kültürlerin etkisiyle âdet gören kadın toplumdan uzak tutulmuş, dışlanmıştı. Nitekim Câhİliye döneminde Araplar ve yahudiler, kadınların hayız gördükleri günlerde onlardan uzak dururlar, aynı sofraya bile oturmazlardı. Hz. Peygamber'e senelerce hizmet etme şerefine nail olan Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatır: "Yahudiler, içlerinde bir kadın hayız gördüğü zaman, o kadınla beraber yemek yemezler ve evlerde onunla bir arada bulunmazlardı. Sahâbîler bu davranışın doğru olup olmadığını Hz. Peygamber'e sordular. Bunun üzerine Allah Teâlâ: "(Ey Muhammedi) Sana kadınların hayız halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır (ezâ). Bu sebeple aybaşı halinde olan kadınlardan uzak durun (onlarla cinsel ilişkide bulunmayın). Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği üzere ve yerden onlara yaklaşın" âyetini indirdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: "Hayız Allah'ın, Adem (a.s.)'in kızlarına yazdığı bir şeydir" (Buhârî, "Hayız", u buyurarak âdet halinin kadınların tabiî ve fıtrî bir özelliği olduğunu ifade etmiştir. Âdet gören kadından tamamen uzak mı kalınacağını soranlara Resûlullah {s.a.v.) şöyle cevap vermiştir: "Cinsel ilişki hariç, (hayızlı kadına tutumunuz) normal zamanlardaki gibi olmalıdır". Hz. Âişe'den şöyle rivayet edilmiştir: "Ben adetli iken Allah elçisi kendi isteği ile kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu". "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra ona verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı ona verirdim. Alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi". Görüldüğü gibi İslâm, beden ve ruh yönünü etkileyip onu rahatsız eden hayız ve loğusalık dönemlerinde, kadını aile ve toplumdan dışlama yerine, ona tabiî, hoş ve yumuşak davranılmasını emretmiş, belli ibâdet hükümleri ve cinsel ilişki yasağı dışında hayızın kadının günlük yaşantısını ve beşerî ilişkilerini etkilememesini esas almıştır.
İlk âdet kanaması genç kızlarda şok etkisi yapabilir. Bazan hayat boyu sürebilecek gerginliğe, sinirliliğe ve huzursuzluğa sebep olabilir. Bu yüzden bilinçli ve anlayışlı anne, gelişmekte olan genç kızına, günün birinde rahminden biraz kan geldiğini göreceğini, bu olayın fizyolojik olduğunu, bundan korkmaması gerektiğini, bunun annelik ve kadınlık sorumluluğunun başlangıcı olduğunu, hayatın en anlamlı ve olgun dönemine geçişi simgelediğini söylemeli ve hayızla ilgili dinî bilgileri anlatmalıdır. Aybaşı hali bir nevi rahatsızlık ve yorgunluk hali olduğundan dolayı, kadınların bu konuda doktorların tavsiye ve uyarılarına dikkat etmeleri ve bunlara tam olarak uymaları gerekir.
2- Hayizın Başlangıç Ve Bitiş Yaşı
Kadınların âdet görmeye başlama ve âdetten kesilme yaşları, bünyeye, iklim ve bölgeye, kalıtıma, beslenmeye ve diğer sebeplere bağlı olarak değişiklikler gösterir. Bu yüzden bu konuda kesin bir yaş sınırı belirlemek pek mümkün olmamakla birlikte fıkıh bilginleri birçok dinî ve hukukî hükmü yakından etkilediği için bu sınırları belirleme yönünde çaba sarf etmişler, bazı ölçüler geliştirmeye çalışmışlardır. Fıkıh bilginlerine göre, kadınlar yaklaşık dokuz yaşlarında hayız görmeye başlar ve belirli bir çağa, meselâ elli, elli beş, almış yaşına gelince âdetten kesilirler. Fıkha göre belirlenen bu yaş sınırları dışında kadının cinsel organından gelecek kan özür kanı (istihâze) sayılır.
Bugünkü tıbbî bilgilere göre, âdet çağının genel olarak on bir -on üç yaşlarında başlayıp kırk beş- elli beş yaşlarında sona erdiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte kadının fizikî bünyesine, psikolojik durumuna, çevre şartlarına vb. sebeplere bağlı olarak âdet çağının başlangıç ve bitiş yaşı farklılık gösterebilmektedir.
3- Hayızm En Kısa Ve En Uzun Süresi
Hanefîler'e göre, hayızm en kısa süresi üç gün, üç gece olup bundan azı özür kanı sayılır; ortası beş gün, en uzun süresi ise on gündür Bu sürede görülen kanlar "hayız-kanı" sayılır. Hanefiler'in dayandıkları delil şu hadistir: "Bekâr veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise, on gündür". Şafiî ve Hanbelîler'e göre ise, hayızm en kısa süresi bir gün bir gece, en uzun süresi on beş gündür. Mâlikîler, en az süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi, yeni âdet görmeye başlamış bir kadın için on beş gün olmak üzere takdir ederler.
Kanın hayız süresince aralıksız olarak gelmesi şart değildir, ara sıra kesilebilir. Meselâ, bir kadın dört gün kan görse de sonra iki gün kan kesilip, bundan sonra iki gün daha devam etse, bu sekiz günün tamamı adet gününü teşkil etmiş olur.
İki âdet arasındaki temizlik haline "tuhr" denir. Hanefî, Şafiî ve Mâ-likî mezheplerine göre, iki âdet arasındaki en kısa temizlik süresi on beş gündür. Hanbelî mezhebine göre, bunun en azı on üç gündür. Fakat mezheplerde, en uzun temizlik süresi için bir rakam verilmemiştir. Temizlik süresi aylarca, yıllarca da devam edebilir. Bu şekilde temizlik hali uzayıp giden kadına "mümteddü't-tuhr" adı verilir. Mâlikî ve Hanbelîler'e göre, bir hayız süresi içinde kanın kesildiği günlere "temizlik günleri" (yevmü'n-nekâ) denir ki, âdet gören kadın bu günlerde temiz sayılır ve diğer temiz kadınların yapacaklarını yapar. Hanefî ve Şâfiîler'e göre, hayız süresi içinde kanın görülmediği günlerde de kadın hayızlı kabul edilir. Meselâ, bir kadın bir gün kan görse, ikinci gün kan kesilmiş olsa ve üçüncü veya dördüncü gün yeniden kan görse, kadın bütün bu süre içinde hayızlı sayılır. Ancak bir hayız süresi içinde kanın kesilmesi on günü aşmamalıdır.
Bazı kadınların aybaşı günleri düzenlidir. Meselâ, her ay beş veya altı yahut dokuz gün âdet görürler. Böyle kadına, âdeti belli anlamında "mu'tâde" denir. Bir aybaşı hali, bir defa ile belirli hale gelebilir Meselâ, henüz âdet görmeye başlayan bir kız, ilk defa olarak sekiz gün kan, bundan sonra yirmi iki gün temizlik görse, bu şekildeki âdeti belirli hale gelmiş olur. Böyle bir kadın, rahatsızlığı sebebiyle ayrıca özür kanı görmeye başlasa, âdeti ve temizlik günleri bu şekilde hesap edilir.
Bazı kadınların da hayız günleri düzensiz olabilir. Bunlar, meselâ, bir ay beş, diğer bir ay altı gün âdet görebilir. Bu durumda, ihtiyatlı olanla amel etmek gerekir. Nitekim böyle bir kadın, altıncı gün olunca yıkanır namazlarını kılar ve Ramazan'da ise orucunu tutar. Çünkü bu altıncı gündeki kanın özür kanı (istihâze) olması akla gelir. Fakat bu altıncı gün çıkmadıkça cinsel ilişkide bulunamaz. Boşanmışsa iddeti bitmiş sayılmaz. Çünkü bu altıncı gündeki kanın hayız kanı olması da muhtemeldir.
Bir aybaşı süresinin değişmiş sayılması için, en az iki defa başka bir sürede cereyan etmesi yeterlidir. Meselâ, bir kadın düzenli olarak her ay beş gün süreyle aybaşı hali görürken, bu süre daha sonra altı güne çıksa, artık bu yeni süreye tâbi olur.
Düzenli süreyi aşan, fakat on günü geçmeyen kanlar aybaşı kanı sayılır. Bu durumda düzenli süre on güne dönüşmüş olur. Meselâ, her ay yedi gün kan gören kadın, daha sonra on gün kan görse, toplam on gün hayızlı sayılır. Bu takdirde âdeti yedi günden on güne çıkmış bulunur. Ancak düzenli olarak görülen kandan sonra, on günden fazla süreyle kan görülmeye başlansa, düzenli süreye itibar edilir, fazlası özür kanı (İstihâze) sayılır. Meselâ, daha önce aybaşı hali düzenli olarak yedi gün süren bir kadın, daha sonra her ay on bir veya on iki gün kan görmeye başlasa, bunun düzenli olan yedi günü hayız, geri kalan dört veya beş günü özür kanı (istihâze) kabul edilir.
Düzenli süreden önce görülmeye başlayan ve toplam on günü aşmayan kan da hayız kanı sayılır. On günü aşarsa düzenli süre kısmı hayız, önceki fazlalık özür kanıdır. Mesalâ, her aybaşından itibaren beş gün âdet gören kadın, daha sonra düzenli süreden önce iki veya üç gün daha kan görmeye başlasa, bunların tamamı olan yedi veya sekiz gün hayız kanı sayılır. Eğer toplam on günü aşarsa, düzenli süre olan yedi gün hayız, fazlalık günler ise özür kanı kabul edilir.
İlk defa hayız görmeye başlayan kıza "mübtedie" denir. Böyle bir kızın âdeti sabit olmaksızın kanı kesilmeyip devam edecek olursa, her aydan on günü hayız, yirmi günü de temizlik günleri sayılır.
Bir hastalık veya dikkatsizlik sonucu, âdet günlerini unutmuş olan bir kadına "mütehayyire" denir. Böyle bir kadından kan, kesilmeksizin devam ederse, hayız konusunda galip zannıyla amel eder. Galip zan da yoksa ihtiyata uyar. Meselâ, hayız süresinin beş gün olduğuna kanaat getirirse buna uyar. İhtiyat uygulanırsa, boşanma iddeti konusunda âdeti on gün, temizlik süresi de altı aydan bir saat eksik olmak üzere takdir edilir. Başka bir görüşe göre ise, temizlik süresi iki ay olarak kabul edilir.
Bugünkü tıbbî bilgilere göre, âdet kanamasının ortalama üç-altı gün sürdüğü kabul edilmektedir. Âdet devresi, yani iki âdet kanaması arasındaki süre ise ortalama yirmi sekiz, asgari yirmi bir gündür. Bununla birlikte kadının fizikî bünyesine, psikolojik durumuna, çevre şartlarına vb. sebeplere bağlı olarak hayız süresi farklılık gösterebilmektedir.
4- Dinî Hükümler
Aybaşı olan kadının namaz kılması ve oruç tutması caiz değildir. Hayızlı olduğu süre zarfında kılmadığı namazları kaza etmez. Namazlar her gün tekrarlandığı için dinimiz ona kolaylık göstermiştir. Fakat tutamadığı farz ve vacip oruçları sonradan kaza eder. Hz. Âişe bu konuda şöyle demiştir: "Biz Resûlullah zamanında âdet görüyorduk. Tutamadığımız oruçları kaza etmekle emrolunduğumuz halde, kılamadığımız namazları kaza etmekle emrolunmuyorduk". Temiz olduğu halde yatıp da uyandığı zaman hayız görmeye başlamış olduğunu anlayan bir kadın, uyandığı andan itibaren âdet görmeye başlamış sayılır. Buna karşılık hayızlı olarak yatıp da uyandığı zaman temiz olmuş olduğunu anlayan bir kadın, ihtiyaten uyuduğu zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Bu iki durumda da eğer yatsı namazını kılmadan yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti geçmiş bulunursa bu namazı kaza etmesi gerekir. Hanım sahâbîlerden biri Hz. Peygamber'e; "Benden devamlı kan geliyor, temizlenemiyorum, namazı bırakayım mı?" diye sormuş. O da: "Hayır, o bir damar (dan gelen) dır, hayız değil, özür kanıdır. Ama sen hayız gördüğün günler sayısınca namazı bırak, bitince yıkan ve namazını kıl" cevabını vermiştir. Bu hadise göre, hayız görüp de hayızı sona eren veya özürlü olup da kanı devam eden kadınların âdet süresinin bitiminde yıkanıp namazlarını kılmaları farzdır.
Âdet gören kadın, hac esnasında Kabe'yi tavaf hariç, hacla ilgili diğer bütün işleri ve ibâdetleri (menâsik) yapabilir. Hz. Peygamber hac esnasında hayızlı olan hanımı Hz. Âişe'ye: "Hacıların yapacakları fiilleri sen de yap; şu kadar var ki temizleninceye kadar Kabe'yi tavaf etme." buyurmuştur.
Cünüp gibi hayızlı olan kadın da Kur'an okuyamaz ve ona el süremez. Bir âyette: "Ona ancak temizlenenler dokunabilir" buyrulmaktadır. Peygamberimiz: "Hayızlı ve cünup olan kimse Kur'an-'dan bir şey okumasın" hadisiyle kadının hayızlı iken Kur'an okuyamayacağını belirtmiştir. Fıkıh bilginlerine göre âdet gören bir kadın ibâdet maksadıyla Kur'an okuyamaz, ancak dua ve zikir (Allah'ı anma) niyetiyle bazı sûre ve âyetleri meselâ Fatiha ve İhlâs sûrelerini, Âyetü'l-Kürsî'yi ezberden okuyabilir. Ayrıca, "besmele", "Lâ ilahe illellah", "Sübhânellah" ve "Allahüekber" gibi cümleleri de söyleyebilir.
Cünüplük halinden kurtulmanın kişinin elinde olduğunu, uzun müddet devam eden hayız ve nifas halinden çıkmanın İse kişinin elinde olmadığını ileri süren Mâlikîler, loğusa ve hayızlı kadının, ezberden Kur'an'ı okumalarında bir sakınca bulunmadığını ifade etmişlerdir. Bazı Hanefî fakihleri, öğretmen olan bir kadının hayızlı iken Kur'an âyetlerini kelime kelime veya yanmşar âyet şeklinde okuyabileceğini ileri sürmüşlerdir.Bir hadiste şöyle buyrulur/ "Hiçbir hayızlı veya cünüp mescide giremez". Bu kişilerin mescidde kalmaları da doğru değildir, haramdır. Ancak mescidden bir şeyi almak veya oraya bir şey koymak gibi zaruret olursa o zaman teyemmüm eder ve mescide girerler. Şafiî ve Hanbelîler, hayızlı ve loğusanın kirletmemek şartıyla mescidden karşıdan karşıya geçmesini caiz görürler. Hz. Peygamber'in Hz. Âişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilir.
Hayızli veya loğusa iken kadınla cinsel ilişkide bulunmak haramdır. Bir âyette: "(Ey Muhammedi) Sana kadınların hayız halini sorarlar. De ki: 0, bir rahatsızlıktır (ezâ). Bu sebeple aybaşı halinde olan kadınlardan uzak durun (onlarla cinsel ilişkide bulunmayın). Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği üzere ve yerden onlara yaklaşın" buyurulmaktadır. Bu hüküm, nifas halindeki kadınlar hakkında da geçerlidir. Hayız veya loğusa kadının ancak göbekle diz kapağı arasının dışındaki yerlerinden cinsel anlamda istifade edilebilir ki, bu şekildeki cinsel istifadeye "İstimtâ"' denilir. "Hanımım hayızlı iken yapabileceğim helâl bir şey var mı?" diye soran bir sahâbîye Hz. Peygamber: "İzârın üstünden yararlanabilirsin" şeklinde cevap ver-miştir. "İzâr", bir kadının göbekle diz kapağı arasını örtmek İçin giydiği kısa etek ve benzen giysi demektir. Bu hadise göre, karısı hayız veya loğusa olan bir erkek, göbekle diz kapağı arası bir giysiyle örtülü olduğu halde ve bu örtülü yerlere dokunmamak şartıyla ondan değişik tarz ve yollarla istimtâ'da bulunabilir, yani zevkini tatmin edebilir. Hayızlı ve loğusa iken kadınla cinsel ilişkide bulunmak büyük günahlardandır. Bu bakımdan tövbe ve istiğfar etmek gerekir. Hanefî ve Hanbelîler ile diğer bazı bilginler, hanımı hayızlı veya loğusa iken cinsel ilişkide bulunan kimsenin yaptığı bu yanlışlığın cezası olarak (keffâret) bir ya da yarım dinar (bir dinar yaklaşık 4 gram altın) değerinde sadaka vermesi gerektiği görüşünü benimsemişlerdir.
Hayızın en uzun süresi olan "on gün" geçince, cinsel ilişkide bulunmak helâl olur. Fakat âdeti bu on günden daha kısa olan meselâ aybaşı süresi beş gün olan bir kadının, âdet gördüğü beş gün bitip kanın kesilmesiyle onunla hemen cinsel İlişkide bulunmak hemen helâl olmaz. Böyle bir durumda cinsel ilişkide bulunmanın helâl olabilmesi için kadının, ya gusletmiş olması veya üzerinden bir namaz vakti geçmiş olması ya da varsa bir özründen dolayı teyemmüm edip onunla nafile de olsa bir namaz kılması gerekir.
Eğer kan, kadının âdeti tam olmadan önce kesilmiş ise, üç günü aşmış ve kadın gusül yapmış olsa dahi, âdeti bitmedikçe koca onunla cinsel ilişkide bulunamaz. Çünkü âdet süresi içinde kanın tekrar gelmesi mümkündür. Ancak kadın, böyle kanın kesilmesi üzerine yıkanmış oîunca ihtiyaten namazlarını kılar ve oruçlarını da tutar.
Hayız ve nifas halleri, guslü gerektirir. Yani aybaşı hali sona erip, kan kesildikten sonra hemen gusül (boy abdesti) yapıp, temizlenmek gerekir. Çünkü daha önce meali verilen âyette temizlenmenin gereğine değinilmiştir. Nifas da hayız gibi olduğundan, bu da aynı hükme tabidir.
Hayız görmekte olan kadını boşamak caiz değildir. Ancak buna rağmen boşama geçerlidir ve "bid'î talâk" adını alır. Konu ile ilgili âyette: "Boşayacağınız zaman, eşlerinizi iddetlerini gözeterek boşayın" buyurulmuştur. Diğer yandan, Hz. Peygamber, hayız halinde iken ric'î talâkla eşini boşayan Abdullah b. Ömer'e, eşine dönüp onu temizlik günlerinde veya hamile iken boşayabileceğini bildirmiştir. Ha-nefîler'e göre iddet müddeti üç hayız, Şâfiîler'e göre ise üç temizlik müddetidir.
5- Hayız Kanının İlâçla Önlenmesi Veya Geciktirilmesi
Önceden de belirtildiği gibi, bir kadından belirli günlerde mutat hayız kanının gelmesi o kadının sağlıklı olduğunun bir işaretidir. Bir kadından hayız kanının hiç gelmemesi veya belirli günlerden daha uzun veya kısa süreli gelmesi, onun hastalığının bir göstergesidir. Fıkıh bilginleri, böyle bir kadının hayızla ilgili hastalığını tedavi ettirmesinin ve hayız görmesi için ilâç kullanmasının caiz olduğu hususunda görüş birliğine sahiptir.
Fıkıh bilginleri, sağlıklı bir kadının, hayız kanının gelmesini önlemek veya onu geciktirmek için ilâç kullanmasının caiz olup olmadığını tartışmışlardır. Hanbeiî fıkıh bilginleri, bir kadının hayız kanının gelmesini önlemek için ilâç kullanmasının caiz olmasını iki şarta bağlamışlardır. Bu şartlardan biri, kadının kullandığı ilâçtan bedeninin zarar görmemesi, ikinci şart ise çocuk olmasını isteyen kocasının iznini almasıdır. Zira devamlı veya sık sık ilâç kullanma sonucunda, rahimde veya bedende meydana gelecek tahribattan dolayı, kadının sağlığı tehlikeye düşebilir. Hayız kanının gelmesini önlemek için kullanılan ilâçların doğum kontrolü görevi yaptığı da bilinmelidir.
İmam Mâlik'e, hac ve umre yapacak bir kadının, hayız kanının erkenden gelmesinden korkup onu geciktirmesi için İlâç kullanmasının caiz olup olmadığı sorulunca, o bu soruya: "Bu doğru değildir" cevabını vermiş ve hayzı geciktirmek için ilâç kullanmayı mekruh görmüştür. İbn Rüşd ise, böyle bir kadının ilâç kullanmasının onun bedenine zarar vereceğinden endişe ettiği için İmam Mâlik'in bunu mekruh gördüğünü bildirir. İmam Mâlik'in bu konudaki görüşünün sebebini bu şekilde açıklayan İbn Rüşd, ilâç kullandığı için hayız kanı kesilen veya geciken kadının hayız değil, temizlik halinde olduğuna da kapalı bir biçimde işaret etmiştir.
Burada işaret edilmelidir ki, sağlıklı bir kadının, hayız kanının gelmesini önlemesi veya geciktirmesi için sık sık ve devamlı ilâç kullanması, onun sağlığını ve bedeninin dengesini zamanla bozacağı kesin veya kesine çok yakındır. Yine unutulmamalıdır ki, Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" buyrula-rak, bizden, Allah'ın bize bir emaneti olan bedenimizi kendi ellerimizle tehlikeye atmadan onu en iyi şekilde korumamız istenmiştir. Bir kadının, hayızlı iken yapılması kendisinden dinen istenmeyen bir ibâdeti yapmak için bile olsa, hayız halini ortadan kaldıracak bir ilâcı kullanması, sağlık açısından tehlike oluşturup onun sağlığını zamanla bozacağından dolayı dinen caiz görülemez. Yukarıda İmam Mâlik'in görüşünün, sadece hac İbadetiyle ilgili olduğu, haccın ise çok fazla tekrarlanan bir ibâdet olmadığı da gözden uzak tutulmamalıdır.
B- Nifas (Loğusalık)
Kadınlara mahsus hallerden biri olan nifas, çocuğun doğumdan hemen sonra gelen kan demektir. Bu aynı zamanda kanın gelmesiyle meydana gelen hades hali yani bazı ibâdetleri yapmaya engel olan hükmî kirlilik durumunu İfade eder. Buna dilimizde loğusalık, böyle kadına da loğusa denilir. Loğusa kadının, hayızlı kadın gibi, bedeni, artığı, teri ve pişirdiği her şey temizdir.
Nifasın en kısa süresi için belli bir sınır yoktur. Bir gün, bir saat bile olabilir. Çünkü bunu belirleyen bir âyet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır.
Hanefî ve Hanbelîler'e göre nifasın en uzun süresi kırk gündür. Bu duruma göre, her kadın için belirli bir loğusalık süresi olabilir. Yani loğusa kadın, çocuk doğurduktan sonra on, on beş, yirmi, yirmi beş, otuz gün veya kırk güne kadar kan görüp, ondan sonra temizlenmiş olabilir. Kırk günden sonra gelen kan, istihâze (özür) kanı sayılır. Nifasın en uzun süresinin kırk gün olduğunu belirten bazı hadisler vardır. Peygamber Efendimİz'in hanımlarından Ümmü Seleme (r.anhâ): "Resûlullah zamanında loğusa kadın kırk gün namaz kılmayıp, otururdu (namaz kılmazdı)" buyurmuştur. Sahâbîlerden Enes b. Mâlik (r.a.) de: "Resûlullah loğusa kadın için kırk günlük bir süre belirlemiştir. Ancak daha önce kanı kesilip, temizlenen bunun dışındadır" demiştir.
El ve ayak gibi organları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle de nifas hali meydana gelir ve bu hal genellikle on-on beş gün kadar devam eder. Fakat henüz organları belirmemiş bir düşüğe nifas hükümleri uygulanmaz.
Hanefîler'e göre nifas süresi içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Meselâ, on gün kan gelip beş gün kesildikten sonra tekrar onnün kan gelecek olursa bu yirmi beş günün tamamı nifas hali sayılır. Şafiî ve Mâlikîler'e göre ise, aradaki temizlik süresi on beş günü geçerse, "temizlik (tuhr)", bundan sonrası "hayız" sayılır. Temizlik hali on beş günden az devam ederse, hepsi loğusalık sayılır. Hanbelîler'e göre de, bu temizlik günleri temizlik hali sayılır. Bu sebeple temiz haldeki kadınlara vacip olan şeyler, nifas gören kadına da bu temizlik günlerinde vacip olur.
İkiz doğumlarda loğusalık süresi, ilk çocuğun doğumu ile başlar. Şâfiîler'e göre ise, bu süre ikinci çocuğun doğumu ile başlar. Birinci çocuğun doğmasından sonra gelen ise, eğer âdet zamanına rastlamış ise hayız kanı, aksi halde özür kanı (istihâze) sayılır.
Bir kadının loğusalıktaki âdeti, önceki doğumunda kan gördüğü günler kadardır. Buna göre meselâ, bir kadın önceki doğumunda yirmi gün kadar kan görse bu, onun loğusalık âdeti sayılacağından ikinci doğumunda kırk günü aşan bir sayıda meselâ kırk iki gün kan görse, yirmi günü aşan bu yirmi iki gününün loğusalık değil özür kanı olduğu anlaşılır ve bu süre zarfında kılınmayan namazlar ve tutulmayan oruçlar kaza edilir.
İkinci doğumda kan kırk günü aşmaz da meselâ otuz dokuz veya kırk gün devam ederse bu defa loğusalıktaki adeti otuz dokuz veya kırk güne intikal etmiş sayılır ve kırk günü aşmadığı için bunların hepsi loğusalık kanı olmuş olur.
Hayız ile ilgili hükümler aynen nifas için de geçerlidir. Ancak, "Gebe olanların iddet süresi, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır" âyetinin hükmünce kadın doğum yapmakla iddeti sona erer.
C- İstihâze
Fıkıh'ta, rahmin iç taraflarında bulunan bir damardan aybaşı (hayız) ve loğusalık (nifas) süreleri dışındaki zamanlarda bir hastalık sebebiyle akan kana istihâze, böyle bir kadına da müstehâza denilir. Hayız görmekte olan bir kadından üç günden az, on günden fazla gelen kan, loğusa bir kadından kırk günün üstünde gelen kan, istihâze kanıdır yani bir özür kanıdır. Yine buluğ (ergenlik) çağına henüz ulaşmadığından dokuz yaşına girmemiş kızdan, gebeden, âdetten kesilmiş kadından gelen kan da istihâze kanıdır.
İstihâze kanı, dinmeyen burun kanaması veya yaradan akan kan gibidir. Bununla yalnız abdest bozulur. Bu kan, en az bir namaz vakti süresince devam ederse, sahibi özürlü (ma'zûre) sayılır. Bu yüzden kendisi hakkında özürlülere ait hükümler uygulanır. Hz. Âişe'den şöyle rivayet edilmiştir: Fâtıma binti Ebî Hubeyş, Hz. Peygamber'e hitaben: "Ya Resûlellah, ben istrhâze kanı gören bir kadınım, bir türlü temizlenemiyorum, namazı bırakayım mı?" diye sordu. Efendimiz şöyle buyurdu: "Bu ancak damar (dan gelen bir kanjdır; hayız değildir. Hayız vakti geldiği zaman, namazı bırak, hayız süresi geçince kanı yıka, guslet ve namaz kıl". Diğer taraftan Hz. Peygamberin Hamne binti Cahş'a istihâze kanı geldiği durumlarda oruç tutmasını ve namaz kılmasını emrettiği nakledilir. Buna göre kendisinden istihâze kanı gelen kadın, namaz ve oruç gibi ibâdetleri yerine getirir. Tavaf yapabilir, Kur'an'a el sürebilir, onu okuyabilir, mescide girebilir. İstihâze kanının süregelmesi, cinsel ilişkiye girmeye dinî bir engel teşkil etmemekle birlikte bu konudaki tıbbî tavsiyelere dikkat edilmesi gerekir. Kendisinden istihâze kanı gelen kadın, abdestten önce avret yerlerini yıkar. Kanı durdurmak veya azaltmak amacıyla pamuk veya sargı ve benzeri tıbbın önerdiği şeyleri kullanarak tedbir almaya çalışır, sonra abdestini alır, namazını kılmaya ve diğer ibâdetlerini yapmaya başlar. Aldığı tedbir sonucunda kendisinden dışarı kan çıkmayan kadın özürlü sayılmaz. Bu yüzden vakit çıkmakla onun abdesti bozulmaz. Ayrıca kan ayakta, rükû ve secde durumlarında geliyorsa oturarak ima ile namaz kılmayı tercih etmesi de bir tedbir olarak tavsiye edilmektedir.
Sir kız ergenlik çağına girince, hayızla birlikte istihâze kanı da görmeye devam ederse, her ayın on günü hayız, yirmi günü temizlik kabul edilir. Bu durumdaki kadının loğusalığı kırk gündür. Düzenli âdet görmekte olan bîr kadın, istihâze kanı görürse, âdet süresinden fazla olarak devam eden kan, İstihâze kanı sayılır. Âdet süresini unutmuş olan kadın ise istihâze kanı görürse, ihtiyata uygun çözümü uygular.
İKİNCİ BÖLÜM NAMAZ
1- Namaz Kavramı Ve İbâdet Değeri
A- Namaz Kavramı, Mahiyeti Ve Önemi
Namaz, Farsça bir kelime olup Arapça karşılığı "salâf'tır. Salât, sözlükte 'dua etmek', 'yalvarmal<', 'rahmet etmek' gibi anlamlara gelir. Dinî bir terim olarak salât (namaz) "tekbir" ile başlayıp "selâm" ile tamamlanan belirli hareket ve sözlerden ibaret bedenî-ruhânî bir ibâdeti ifade eder.
Namaz, Allah'a imandan sonra farzların en büyüğü, imanın dışa yansıyan en büyük göstergesi, İslâm'ın beş şartından biri, dinin direği, kalbin nuru ve müminin mi'racıdır. Namaz, mümini Allah'ın manevî huzuruna yükselten, ruhen arındırıp yücelten, bir taraftan şükretmeye bir taraftan da sabra alıştıran ve kulluk bilincine eriştiren bedenî bir ibâdettir.
Namaz, İslâm'dan önceki ilâhî dinlerde de emredilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde Peygamberimiz'den önceki peygamberlerden söz edilirken, onlara da namazın emredildiği belirtilir ve bazı peygamberlerin namazın öneminden bahseden ifadelerine atıfta bulunulur. Hz. İbrahim'in bu hususla ilgili olarak Kur'an'da yer alan duası şöyledir:
"Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamı kabul buyur". Yine Kur'an'da Hz. Lokman'ın oğluna verdiği öğütlere değinilirken onun şöyle dediği nakledilir:
"Yavrucağızım! Namaz kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Doğrusu bunlar azim, sebat ve kararlılıkla yapılması gereken işlerdir". Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) da peygamber olarak gönderilip vazifelendirilmesinden itibaren namaz kılmakla yükümlü tutulmuştu. Mekke döneminde gerek Peygamberimiz ve gerekse ilk müslümanlar, müşriklerin baskı ve hakaretlerine rağmen Mescid-İ Harâm'da, evlerinde. vadilerde, bahçelerde ve benzeri yerlerde namaz kılıyorlardı. Ayrıca Dârü'l-Erkam adlı bir evi de mescid haline getirmişlerdi. Mekke döneminde inen birçok âyette namazın öneminden bahsedilmekte ve namaz kılanları engelleyenler sert bir dille kınanmaktadır. İslâmiyet'te bugün bilinen şekliyle beş vakit namaz Mi'rac Gecesi'nde farz kılınmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'de yüzden fazla âyette namazdan bahsedilmektedir. Bu durum, İslâm'da namaza büyük bir önem verildiğinin göstergesidir. Bu âyetlerden bazılarının meali şöyledir:
"Resulüm! Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Şüphe yok ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak (zikretmek) elbette (ibâdetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir"."Namazı kılın, zekâtı verin, önceden ne hayır yaparsanız onu Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz, Allah yaptıklarınızı görür"."Evet, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah'a teslim ederse onun mükâfatı Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler"."Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki namazlarında huşu içindedirler... Ve onlar ki namazlarına devam ederler"."Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphesiz narr.az Allah'a huşu ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir". "Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak ve Hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. İşte doğru din de budur" (ei-Beyyine 98/5).
"Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır".Peygamberimiz de namazın İslâm'ın beş şartından biri olduğunu beyan etmiş ve "Namaz dinin direğidir" hadis-i şerifleriyle de namazın dindeki yerini ve önemini ortaya koymuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de bir taraftan "Namaz kılın!" ifadesiyle namaz farz kılınmış, diğer taraftan da "Namaz müminler üzerine vakitleri belli farzdır" buyrularak namazın belli vakitlerde kılınacağı beyan edilmiştir, Kur'ân-ı Kerîm'de beş vakit namaza şu şekilde işaret edilmiştir:
"Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıi; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir". Fıkıh bilginleri ile müfessirlere göre, bu âyet, beş vakit namazı ihtiva etmektedir. Şöyle ki, güneşin öğlen zeval vaktinden sonra batıya dönmesinden sonra öğle (1) ve ikindi (2), güneşin batmasından sonra akşam (3) ve yatsı (4) namazları vardır. Bu âyette sabah (5) namazı ise özelliğinden dolayı ayrıca zikredilmiştir.
"Gündüzün iki tarafında, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) yok eder.
Gündüz, "fecir'in husule gelmeye başladığı yani tan yeri ağarmaya başladığı andan güneşin batmasına kadar geçen süre" demektir. Gece ise, "güneşin battığı andan başlayıp tan yerinin ağarmasına kadar geçen süre"dir. Buna göre, gündüzün iki tarafındaki namazlar sabah (1), öğle (2), ikindi (3) namazları; gecenin ilk saatlerindeki namazlar, akşam (4) ve yatsı (5) namazlarıdır.
"(Resulüm!) Sen, onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile teşbih et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün etrafında {iki ucunda) da teşbih et ki, sen Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden)". Tefsir ve fıkıh bilginleri bu âyetteki "övgü ile tesbih"ten maksadın namaz olduğunu belirtmişlerdir. Zira namaz en kâmil ve en büyük bir zikirdir. Ayrıca:
"Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde), sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah'ı teşbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur". İbn Abbas'tan gelen bir rivayet e göre, bu âyet beş vakit namazı içine almaktadır.
"Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın" âyetinde geçen "orta namaz"dan maksat ikindi namazıdır.
"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın" âyeti cuma namazının farz olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber her gün farz olan beş vakit namazı devamlı olarak kılmış, bu namazları imam olarak cemaate kıldırmış ve ayrıca sözlü olarak da Allah Teâlâ'nın mümin kullarına bir gündüz ve gecede beş vakit namazı farz kılmış bulunduğunu açıklamıştır. Bir köylü kişi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz namaza delildir:
"Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir. Köylü: "Benim üzerimde bunlardan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca, Resûlullah şöyle cevap vermiştir: "Hayfr kendiliğinden ve gönüllü olarak kılarsan bu müstesnadır". Yine, Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel'İ Yemen'e gönderirken şöyle demiştir:
"Sen, Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şehâdet etmeye davet et. Şayet Allah'a iman edip bana itaat ederlerse, Allah'ın kendilerine bir gündüz ve bir gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir". Diğer taraftan İslâm ümmeti, bir gündüz ve bir geceyi içine alan yirmi dört saatlik zaman diliminde beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Kur'ân-ı Kerîm'de bayram namazlarına İşaret edilmiş olmakla birlikte, vacip olan vitir namazı ile nafile (sünnet ve müstehap) namazlar Peygamber Efendimizin uygulamalarıyla sabit olmuştur.
B- Namazın İbâdet Değeri
Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde bütün yaratıkların Allah'a kendi li-sanlarıyla ibâdet ettikleri beyan edilmektedir. İnsan, akılla donanmış bir canh, yaratıklar içinde üstün bir varlık ve Allah'ın yer yüzündeki halife-sidir. Kur'ân-ı Kerîm'de Yüce Allah'ın insana sonsuz lütuf ve ikramlarda bulunduğu, onu en güzel bir biçimde yarattığı şöyle belirtilmiştir:
"Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yaratıklarımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık"; "Biz insanı en güzel biçimde yarattık". Bu yüzden, insandan da şanına yakışan, kendisine en uygun ve bütün yaratıkların ibâdet biçimlerini içeren bir ibâdet istenmektedir. İşte, namaz insanın şanına yakışan, ona en uygun olan, yaratıkların ibâdet şekil ve tarzlarını içeren ve Allah'ına karşı şükrünü en mükemmel şekilde yerine getirebileceği bir ibâdet şeklidir. Zira namaz en büyük zikirdir ve Allah'ı anmanın ve O'na kullukta bulunmanın en mükemmel vasıtasıdır. Namaz, beden, dil ve kalb (gönül) ile yapıldığı için, ona en mükemmel zikir denilmiştir.
Şah Veliyyullah Dihlevî'nin de ifade ettiği gibi, namaz özü bakımından üç unsurdan oluşur: İlk önce Yüce Allah'ın celâl ve azametini (yüceliğini) düşünme sonucunda kalbin huşu ile dolması, ardından dilin bu yüceliği, bu huşûyu en münasip kelimelerle ifade etmesi ve son olarak da organların, kalpteki huşûya uygun düşecek fiil ve davranışlarda bulunmasıdır. Kulun yüzünü ve gönlünü Allah'a yönelterek, O'nun huzurunda yakarış halinde ayakta durması (kıyam), tazim ifade eden bir fiil ve davranıştır. Kulun bundan daha üstün tazim ifade eden fiil ve davranışı, kendi acizliğini, Rabb'inin de izzetini (ululuğunu) benliğinde hissetmesi ve bunun bir göstergesi olarak başını öne eğmesi (rü-kû)'dir. Rükûdan daha üstün saygı ifade eden fiil ve davranış ise, kişinin en şerefli ve duyularının hepsinin bir arada bulunduğu organı olan yüzünü Yüce Allah'ın huzurunda alçaltıp toprak seviyesine indirmesi (secde)'dir. Namazın en güzel bir İbâdet oluşu, onun Allah'ın huzurunda ayakta dik durma (kıyam), tam olarak eğilme (rükû) ve alnı toprağa değdirme (secde) gibi tazim ve saygı ifade eden fiil ve davranışları içermesinden ileri gelmektedir. İşte bu fiil ve davranışlar, Allah'ın huzurunda ilâhî yüceliği ve beşerî aczi hissettiren ve böylece de ruhun gerekli gelişmesini sağlayan aşamalardır. Cenâb-ı Hak kendi egemenlik atmosferini oluşturmak üzere her gün beş vakit namazın kılınmasını emretmiştir: Sabahleyin güneş doğmadan önce, öğleyin, ikindi vaktinde, akşamleyin ve gece yatmadan önce. Bu durum, yaradanımıza saygı ve bağlılığımızın bir göstergesi olarak her namaz için, bütün maddî ve şahsî çıkarlarımızdan, egoizmimizden birkaç dakikalığına vazgeçmemizi gerektirir. Öğle namazı, her hafta cuma günü aynı vakitte, mutlaka cemaatle kılınan bir namaza dönüşür. Cuma namazı olarak kılınan bu namazın farzından önce bir hutbe okunur.
İslâm kutlanması gereken iki bayram belirlemiştir. Biri oruç ayı sonunda ramazan bayramı, diğeri Mekke'ye yapılan hac sırasında kurban bayramıdır. Bu iki bayram beş vakit namaza ilâve olarak özel birer namazla kutlanır. Sabahleyin güneşin doğmasından sonra kuşluk vaktinde cemaatle kılınan bayram namazı için bir araya gelinir, namaz sonrasında imam bir hutbe okur. Bu namazlar, bir mümin için asgarî dinî görevlerdir. Önemli olan, insanın kendisi için ayırdığı zamanların dışında, yirmi dört saat içinde hiç değilse her saat İçin bir dakikaya denk düşecek toplam yirmi dört dakikayı asgarî görevleri olan ve belli vakitlerde kılınan bu namazlar için ayırıp bu vesile ile günde yaklaşık yirmi dört dakikayı da Allah'ın huzurunda harcamasıdır. Fakat insan her zaman; mutlu günlerinde de mutsuz anlarında da, çalışırken de yatarken de başka işlere başlarken de Allah'ı anmak ve düşünmek zorundadır. Kur'an bize bu konuda şöyle seslenir:
"Akıl sahipleri ayakta iken, otururken, yanlan üzere yatarken Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler:
Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın"; "Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın".
2- Namazın Dünyevi Ve Uhrevı Yönleri
A- Namazın Hikmet Ve Faydaları
1- Hikmetleri
Namazın farz kılınmasının pek çok hikmeti vardır89. Bunların en başta geleni, Allah'ın verdiği nimetlere şükretmektir. Her vaktin namazı, o vakitte bulunmanın yani o vakitte hayatta bulunmanın ve ona bağlı olarak Cenâb-ı Hakk'ın verdiği diğer nimetlerin şükrüdür. İnsan, namaz vasıtasıyla, kendisine çeşit çeşit nimetleri veren rabbine şükür borcunu ödemeye, yaratanının lütuf ve ikramlarını güzel bir dille söyleyerek kulluk görevini yerine getirmeye çalışmış olur. Günde beş defa namaz kılarak özellikle "hayat nimeti"ne şükredip bunu alışkanlık haline getiren bir müminin, kendisine verilen her bir nimete, o nimete uygun bir tarz ve şekilde şükürde bulunacağı da rahatlıkla söylenebilir.
Namazın meşru kılınmasının diğer önemli bir hikmeti de, onun müminin bilerek veya bilmeyerek işlediği hata ve günahlarına kefaret olmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de, her namazın, bir önceki namazdan itibaren işlenecek günahlara kefaret olduğu şöylece açıklanmaktadır:
"Gündüzün iki tarafında, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri yok eder". Kötülükleri gideren iyiliklerden biri de beş vakit namazdır. Nitekim Resûlullah (s.a.s) bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
"Ne dersiniz, sizden birisinin kapısının önünde bir ırmak bulunsa da, her gün beş defa onda yıkansa, kendisinde kir namına bir şey kalır mı?. Sahâbîler: "Hayır" dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: İşte beş vakit namaz da bunun gibidir, Allah o sayede bütün hataları (günahları) giderir"Bu hadiste büyük ve küçük günahların ayırımı yapılmamakla birlikte, bir başka hadiste büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde beş vakit namazın küçük günahlara kefaret olacağı bildirilmiştir. Ancak günde beş vakit kıldığı namazlarla, bir gün içindeki hata ve günahlarından temizlenme imkânını bulmuş ve bunun şuuruna ermiş müslümanın, büyük günah işlememe konusunda da oldukça ileri derecede bir irade eğitimi aldığı rahatlıkla söylenebilir.
2- Namazın Faydaları
Namazın maddî ve manevî pek çok faydası vardır. Hakkı verilerek ve içten gelerek sırf Allah rızasını kazanmak için kılınan bir namaz, ruhu yücelten, insanı kötülüklerden alıkoyan, kalbi nurlandıran, mümini Ailah'a yaklaştıran, insanı iyiliğe, alçak gönüllüğe, düzen ve intizama sevkeden güzel bir ibâdettir. Ayrıca, bağışlama, fedakârlık, karşılıklı lütufkârlık gibi faziletlere erebilmek için gerekli bulunan manevî eğitimin en önemli aracıdır.
Daha önce de ifade edildiği gibi beş vakit namaz müslümanlara Hz. Peygamberin Allah'ın katına yükselişi yani Mi'rac Gecesi'nde farz kılınmıştır. Mi'rac, madde âleminden mânâ âlemine yükselme demektir. Peygamberimiz, "namaz müminin mi'racıdır" buyurmuş ve müminin namaz kılarken Allah'ın katına yükseldiğini belirtmiştir. Bu ifade sebepsiz değildir. Nitekim namaz kılan bir müslüman ilk olarak ayağa kalkar, ellerini kaldırır ve "Allahüekber {Allah en büyüktür)" der. O, bu sözle Allah'tan başka her şeyi reddeder ve tek olan rabbinin iradesine boyun eğer. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra, kendisini O'nun huzurunda o kadar âciz hisseder ki, saygıyla eğilir, rükûda başını eğer ve bu sırada "Sübhâne rabbiye'1-azîm" {Ulu Allahım! Seni kendine yakışmayan bütün noksanlıklardan uzak bilir, teşbih ederim) der. Ardından doğrulur ve kendine hidâyet verdiği için Allah'a şükreder. O an düşünür ve Allah'ın azameti karşısında kendinden geçerek secde etmek ve tam bir tevazu içinde başını toprağa koymak gerektiğini hisseder, bu esnada da "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" "Yüce Allahım! Seni kendine yakışmayan bütün noksanlıklardan uzak bilir, teşbih ederim" der. O bu hareketleri bedenini ruhâniyete alıştırmak ve maddî âlemden manevî âleme, Allah'ın huzuruna kendisini götürülmeye giderek daha lâyık hâle getirmek için tekrar tekrar yapar. Bu noktaya eriştiğinde, Allah'a selâm verir ve kendisinden selâm alır. Gerçekten bu selamlaşma için, Hz. Muham-med'in Allah'ın katına yükselişi ve karşılaşması sırasında, yani mi'rac'da kullanılmış olduğu belirtilen şu ifadeleri kullanır: "En içten, en derin saygılar, övgüler ve dualar, beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz!) Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına olsun. Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka tanrı yoktur ve şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür." Mümin böylece ruhanî âlemde bir seyahat yapar ve Allah'ın katına bu şekilde yükselir.Namazı göz aydınlığı olarak nitelendiren Resûlullah üzüntü ve keder zamanlarında huzur ve sükûna kavuşmak İçin; "Ey Bilâl! Kalk, ezan oku da namaz kılalım ve huzura kavuşalım" dediği nakledilir."Şüphe yok ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar" âyetinde belirtildiği gibi, namaz her gün belirli aralıklarla namaza duran mümini her çeşit kötülük ve çirkinlikten alıkoyar ve onu dünyanın hırs ve gösterişlerinden de korumuş olur.
Bunlar namazın manevî yönüdür. Maddî bakımdan da namazın fert ve toplum açısından pek çok faydaları vardır. İnsanın temizliğine, beden ve ruh sağlığına, intizamlı ve programlı hareketlerine sebep olur; namaz kılan kişi, faydalı şeyleri düşünür ve onları yapar, düzenli bir hayat sürer, işlerinde başarılı olur; namaz sayesinde kişi, güzel ahlâk sahibi ve vakarlı olacağı için herkesin sevgi, saygı ve takdirini kazanır, toplumda itibarlı bir kişi olur. Cemaatle kılınan namazın da ırk, renk, dil, sosyal sınıf ve ülke ayırımı gözetmeksizin müminleri aynı safta toplaması ve kollektif şuuru oluşturması, sosyal dayanışmayı gerçekleştirmesi açısından güçlü bir rol üstlendiği şüphesizdir.
Namazın farz kılınmasındaki hikmetler, sağladığı maddî ve manevî faydalar her türlü düşüncenin üstündedir. Ancak bir müslüman namazını yalnız Allah rızasını kazanmak, rabbine şükretmek ve O'nu yüceltmek için kılar. Namazın hiçbir faydasının bulunmadığını düşünse bile, onu yine de Allah emrettiği için kılar ve bu ibâdet için ayırdığı dakikaların hayatının en mutlu zamanı olduğunu kabul eder.
B- Namazın Âhiret Hayatı İle İlgili Yönü
1- Namazı Kılmanın Mükâfatı (Ödülü)
Bir müslüman namaz kılmakla dünyadaki borcunu ödemiş olur. Namazını ihlâs ile yani içtenlikle kılan kişinin âhirete ilişkin mükâfatı (ödülü) da, sevap kazanıp cennete girmektir. Ubâde b. Sâmid'den rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:
"Yüce Allah mümin kullarına bir gündüz ve bir gecede beş vakit namazı farz kılmıştır. Allah, bu beş vakit namazı küçümsemeden hakkım vererek kıian kimseyi cennete sokmaya söz vermiştir. Fakat bu namazları kılmayan kimseler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bağışlar".Yine Resûlullah (s.a.s.) veda hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Rabbiniz Allah'tan korkunuz; beş vakit namazınızı kılınız; oruç ayında (Ramazan'da) oruçlarınızı tutunuz; mallarınızın zekâtını veriniz ve âmirlerinize itaat ediniz ki, Allah'ın cennetine giresiniz".
2- Namazı Terk Etmenin Âhirete İlişkin Cezası
Hz. Peygamber'e, mi'rac gecesinde namazın farz kılınması yanısıra Bakara sûresinin "Âmene'r-resûlü" diye anılan iki âyeti de vasıtasız bir şekilde vahyedildi. Birinci âyette iman esasları tekrarlanır, Son âyetin meali İse şöyledir:
"Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rab-bimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbi-mizi Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de üzerimize yükleme! Bizi affet! Ayıplarımızı ört! Bize rahmetinle muamele eyle! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın. Artık kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!"
Allah nazarında önemli olan, niyet ve iradedir, yapılanın miktarı ve dış şekli değil. Dinine bağlı bir kişi, namazını hiçbir zaman terk etmez ve namazlarını belirlenen vakitlerinde kılar. Darlık zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar vardır; kişi mazereti sebebiyle meselâ hasta olduğu için namazı ayakta kılamıyorsa bu ibâdetini oturarak da yerine getirebilir. Eğer oturarak da kılamıyorsa işaretle (îmâ) kılar. Önemli olan maddî veya dünyevî meşguliyetlerinin ortasında mânevi görevini unutmamaktır. İnsanlık hali, unutursa veya uykudan uyanamazsa veya buna benzer geçerli bir mazereti bulunursa mazeretinin bittiği anda manevî görevi olan namazını kılmalıdır. Hz. Peygamber savaşta da ashabına nöbetleşe korku namazını kıldırmış ve Hendek savaşı sırasında, düşman saldırısı bütün gün namaz kılmak için fırsat vermediği İçin namazlarını daha sonra kılmıştır. Şüphesiz her şey müminin vicdanına kalmıştır. Allah katında şahsen sorumlu olacaktır. Allah ise aldatılamaz ve hiçbir şey O'ndan gizlenemez.
Darlık ve kesin zaruret zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar devreye gireceğinden, aklı eren kimse için namazı terk etmenin hiçbir maze reti yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de, namazı mazeretsiz terk edenler veya gösteriş İçin namaz kılanlar ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
"Günahkârlara: Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik"."Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, buniar namazı terk ettiler, hevâ ve heveslerine uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tövbe eden, iman edip salih amel işleyen bunun dışındadır"."Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler"."Vay o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarından habersizdirler".Peygamberimiz de kıyamet gününde kişinin İlk önce farz namazlardan sorguya çekileceğini belirtmiştir.
3- Namazın Çeşitleri, Rekatları Ve Yükümlülüğü
A. Namazın Çeşitleri Ve Rekatları
Hanefî fıkıh bilginlerine göre, namazlar, şer'î hükmü açısından farz, vacip, sünnet ve nafile olmak üzere dört çeşittir.
1- Farz Namazlar
Farz namazlar farz-ı ayın ve farz-ı kifâye olmak üzere iki kısma ayrılır. Günlük beş vakit namaz ile haftalık cuma namazı farz-ı ayındır. Farz-ı ayın olan günlük beş vakit namaz, yükümlülük çağındaki her müslümana farz olup her biri bunu ayrı ayrı yerine getirmekle mükelleftir. Günlük farz namazlar, sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç ve yatsı dört olmak üzere bir gündüz ve gecede toplam on yedi rekattır. Farz-ı ayın olan haftalık cuma namazı ise cuma günü şartlan gerçekleştiğinde öğle vaktinde öğle namazı yerine iki rekat olarak kılınır. Bu namaz ile mükellef olmayan kişiler {meselâ, hanımlar) de gönüllü olarak cuma namazını kılarlarsa, bu namaz öğle namazı yerine geçer. Dolayısıyla ayrıca öğle namazı kılmalarına gerek kalmaz.
Defin edilmeden önce müslüman ölü için kılınan cenaze namazı İse farz-ı kifâyedir. Bu namaz, içinde ölünün yakın, dost ve tanıdıklarının da bulunduğu bir grup müslüman tarafından kılınınca, diğer müslümanlardan sorumluluk kalkar.
2- Vacip Namazlar
Yatsı namazından sonra kılınan üç rekat vitir namazı ile ramazan ve kurban bayramlarında ikişer rekat olarak kılınan bayram namazları vacip namazlardır. Bu namazlar, Şafiî, Hanbeiî ve Mâlikî mezheplerinde sünnet namazlar arasında yer almakla birlikte, farz-ı kifâye olduğunu söyleyenler de vardır. Bir kimsenin kendi iradesiyle kılmayı adadığı nezir (adak) namazları da vacip hükmündedir. Bu namaz en az iki rekat olur. Yine bir kimsenin başladığı nafile (sünnetler dahil) bir namazı tamamlaması ve bozulduğunda kaza etmesi vaciptir. Bazı Hanefî fıkıh bilginleri güneş tutulması (küsûf) namazının da vacip olduğunu ileri sürmüşlerse de fakihlerin çoğunluğu bu namazın sünnet-i müekkede olduğunu ifade etmişlerdir.
3- Sünnet Namazlar
Bunlar, farz namazlardan önce veya sonra Hz. Peygamber'in sünnetine uyularak kılınan namazlardır. Bazıları sünnet-i müekkede, bazıları da sünnet-i gayr-İ müekkede veya mendup/müstehap olarak isimlendirilir. Hz. Peygamber'in farz ve vacip olmaksızın devamlı olarak kıldıkları namazlara "sünnet-i müekkede", ara sıra terk ettiği namazlara ise "sünnet-i gayr-ı müekkede" veya "mendup/müstehap" denir. Sünnet-i müekkede olan namazları kılan sevabı hak eder, terk eden ise cezayı hak etmemekle birlikte kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olur. Bu bakımdan sünnet-İ müekkedenin hükmü, vacibe yakındır. Sünnet-i gayr-ı -müekkede yani mendup ve müstehap olan namazları kılan kimse sevabı hak eder, terk eden ise kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olmaz.
Sabah namazının farzından önce iki; öğle namazının farzından önce dört, farzından sonra İki; akşam namazının farzından sonra iki; yatsı namazının farzından sonra iki rekat olarak kılınan namazlar sünnet-i müekkededir. Ramazan ayında yatsı namazından sonra yirmi rekat kılınan teravih namazı da sünnet-i müekkede türünden bir namazdır. Yine cuma namazının farzından önce dört, farzından sonra dört rekat olarak kılanan namazlar da sünnet-i müekkede kabul edilir. Ayrıca cuma namazının son sünnetinin arkasından iki rekat "vaktin sünneti" adıyla başka bir sünnet namaz kılınır. İkindi ve yatsı namazlarının farzlarından önce kılınan dörder rekatlık namazlar da sünnet-i gayr-İ müekkede veya mendup/müstehap sayılır. Farz namazlara tâbi olarak belli bir düzen ve devamlılık içinde kılındıkları için, bu namazlara revâtib sünnetler adı da verilir.
4- Nafile Namazlar
Nafile namazlar, farz ve vacip namazların dışında olmak üzere Hz. Peygamber'in uygulamalarına ve teşviklerine dayanılarak belirli zamanlarda veya bazı vesilelerle Allah'a yaklaşmak ve sevap kazanmak amacıyla kılınan namazların genel adıdır. Bu anlamda, "sünnet namazlar" da nafile namazlar kapsamında sayılır. Bu tür nafile namazlar en az İkişer rekat kılınır Bu kapsama giren namazların kılınmaları kesin olarak emredilmedikleri halde gönüllü olarak kılındıkları için, bunlar "tatavvu' namazlar" olarak da isimlendirilir. Bu namazlara, tahiyyetü'l-mescid, kuşluk (duhâ), evvâbîn, teheccüd, husuf (ay tutulması), küsûf (güneş tutulması), istiskâ (yağmur duası), yolculuğa çıkış ve yolculuktan dönüş, tövbe, abdest ve gusül sonrası, tavaf, ihrama girme, teşbih, istihare, hacet namazları örnek olarak gösterilebilir.
Bir hadiste, kulun ilk önce farz namazlardan sorguya çekileceği ve farzların eksik olması halinde bunların sünnet ve nafile namazlarla tamamlanacağı belirtilmiştir. Mümin farz ve vacip namazlara son derece özen göstererek belirlenen vakitlerinde kılmalıdır. Bunun yanı sıra elinden geldiği kadar da sünnet ve nafile namazları kılmalıdır. Böylece âhirete hazırlık yapmalıdır.
B- Namaz Yükümlülüğü
Bir kimseye namazın farz veya vacip olması ve onun namazdan sorumlu tutulması için o kişide şu şartların bulunması aranır:
1- Müslüman Olmak
Müslüman olan her erkek ve kadına namaz farzdır. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğu, müslüman olmayanların namazla yükümlü olmadığı kanaatindedir. Yeni müslüman olmuş bir kimsenin daha önceki namazları kaza etmekle yükümlü olmadığı hususunda dört mezhep görüş birliği içindedir.
"İnkâr edenlere, inkarcılıklarından vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle" mealindeki âyet ve "İslâm, daha öncesini siler" anlamındaki hadis bu hükmün açık delilidir.
2- Bulûğ Çağına Ermiş Olmak (Ergenlik)
Bulûğ, çocukluk çağının son bulup gençlik çağının başlaması demektir. Ergenlik çağına ulaşmamış çocuklar Allah katında namazla yükümlü değildir. Ancak temyiz (iyiyi kötüden ayırabilme) yeteneği gelişmiş çocuk namaz kılarsa bu geçerlidir.
Hz. Peygamber'in, çocukların yükümlülük çağına gelmeden önce namaz disiplinini kazanmış olmalarını sağlamayı hedefleyen hadisi gereğince, ÇOCUk yedi yaşına gelince velisi tarafından yavaş yavaş namaza alıştırılır; on yaşına ulaştığında bunun üzerinde biraz daha fazla durulması, hattâ hafif zorlayıcı ve disiplin sağlayıcı tedbirlere başvurulması gerekir. Pek tabiîdir ki, bu hususta söz konusu görev ve yükümlülük, bulûğ çağına ulaşmamış çocuğa değil, velisine yöneliktir. Nitekim,
"Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et""Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyun" mealindeki âyetler de bu konuda velinin görevli ve yükümlü buiunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
3- Akıllı Olmak
Dinî yükümlülüklerin söz konusu olabilmesi için, kişinin aklî melekelerinin yerinde olması (temyiz gücünden yoksun bulunmaması) şarttır. Aklî melekeleri yerinde olmayan kişiye mecnûn (deli) denir ki, günümüzde bu "akıl hastası" terimi ile ifade edilmektedir. Akıl hastalığı sürekli olduğu gibi kısa süreli de olabilir. Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre akıl hastalığının süresi yirmi dört saati geçtiğinde namaz yükümlülüğü düşer, daha sonra bu sürede geçen namazların kazası gerekmez. Diğer üç mezhebe göre ise, akıl hastalığının namaz vaktinin tamamını kapsaması halinde namaz yükümlülüğü düşer. Aklı zayıf olanlara, bunaklara (ma'tûhlara) namaz farz değildir; fakat namaz kılarlarsa sevap kazanırlar. Kısa süreli baygınlık hali, uyku gibidir; bayılan kişi bu hal geçince kılamadığı namazları kaza eder. Uzun süreli baygınlık hali ise namaz yönünden kısa süreli akıl hastalığı gibidir; Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre yirmi dört saati geçtiğinde namaz yükümlülüğü düşer. Şafiîler'e ve Mâlikîler'e göre bu durum bir namaz vakti ile sınırlıdır. Hanbelîler'e göre ise, baygınlık hali uzun da sürse bu halde kılınmayan namazlar kaza edilir.
Hanefî mezhebindeki bir görüşe göre, başıyla işaret etmek suretiyle (îmâ ile) namaz kılamayan hasta, baygın kişi gibi kabul edilir; bu durum yirmi dört saatten fazla sürerse, bu sürede geçen namazları kaza etmez.
Uyuyan kişiden namaz yükümlülüğü düşmez.
"Bir namazı uyku veya unutma sebebiyle vaktinde kılamayan kimse, onu hatırladığı zaman kılsın" anlamındaki hadis, uyuyan kişinin uykuda geçen namazlarını ve unutanın unuttuğu namazları kaza etmesi gerektiğinin açık bir delilidir.
"Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar-namaza yaklaşmayın" mealindeki âyet sarhoşun namaz yükümlüsü olduğunun açık bir delilidir. Ancak, bir haram maddeyi kullandığı için sarhoş olup namazını zamanında kılamayan kişinin, sonradan kaza etse bile, namazını geciktirdiği için günahkâr olacağı açıktır. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğu, ilâç ve benzeri mubah bir maddeyi kullandığı için sarhoş olup, sarhoşluk süresi yirmi dört saatten fazla süren kişinin, baygın kişi gibi sayılacağı, dolayısıyla sarhoşluk süresi içerisindeki namazlarının düşeceği kanaatindedirler.
4- Aşın Derecede Bedensel Engelli Ve Ağır Hasta Olmamak
Bazı fıkıh bilginleri bir kimsenin namaz yükümlüsü olabilmesi İçin sırf akıllı olmasının yeterli olamayacağını, onun aynı zamanda namazın hiç değilse bazı rükünlerini bedenen yerine getirebilecek güç ve imkâna sahip olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüşte olanlara göre, meselâ ayaklarıyla birlikte iki eli bileklerinden kesik olan bir kişi, aşırı derecede bedensel engelli olduğu için namaz kılmakla yükümlü değildir. Yine, îmâ (işaret) ile bile olsa namazını kılamayan ağır bir hasta da -aklî melekeleri yerinde olsa bile- ağır hastalığı müddetince namaz kılmakla mükellef olmadığı için, iyileştiğinde bu süre zarfındaki namazları .kaza etmez. Buna karşılık, bazı fıkıh bilginleri, elleri ve ayakları kesik kişinin, namaz mükellefi olmakla birlikte abdest alma mecburiyetinde olmadığını yani abdest almaksızın namaz kılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı fıkıh biginleri ise böyle bir kişinin abdest alması mecbur olmasa da imkânların elverdiği ölçüde teyemmüm ederek namaz kılması gerektiğini ve işaretle bile olsa namaz kılamayan hasta kişinin ise bu durumda namazını erteleyerek iyileştikten sonra kaza etmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
Bu şartlar yanında, bütün mezheplere göre, hayız halinde bulunmama ve loğusa olmama da namaz yükümlülüğü şartlarındandır. Buna göre bir hanım âdet halinde veya loğusa iken geçen namazları kaza etmekle yükümlü değildir. Ancak, Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre, namaz vakti girip namaz kılacak kadar bir süre geçtiği halde namazını kılmamış ve vakit çıkmadan önce âdet görmeye başlamış yahut loğusa olmuş bir hanımın, daha sonra bu namazı kaza etmesi gerekir. Hanefî mezhebine göre kaza etmesi gerekmez.
4- Namazların Vakitleri
Vakit, namazın farz/vâcip olmasının "sebeb"i ve edasının (kılınmasının) da "sarfıdır. Bu sebeple, farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir, teravih ve bayram namazları kendileri için belirlenen vakitlerde kılınır. Vakit girmeden kılınacak bir namaz geçerli olmadığı gibi, vaktinden sonra kılınacak namaz da "edâ" değil "kaza" olur. Bir namazın vaktinde kılınmayıp özürsüz olarak terk edilmesi büyük bir günahtır. Diğer taraftan cuma, bayram ve sünnet namazlar, vakitleri çıkınca kaza edilmez.
Günlük farz olan namazlar için, belirlenmiş vakitler beştir. Kur'an'da, beş vakit farz namaza işaret edilmekle birlikte, her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu, yer küresinin her yerinde aynı olmadığı için açıkça belirtilmemiştir. Namazların vakitlerinin başlangıç ve sonu hadîs-i şeriflerle sabit olmuştur. Özellikle "Cibril'in imameti" adıyla meşhur olan hadis İle, her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu güzel bir şekilde açıklanmıştır. Bu hadisi pek çok sahâbî birbirine yakın lafızlarla rivayet etmiştir. Câbir b. Abdullah'ın "İmâmetü Cibril" adıyla rivayet ettiği hadisin anlamı şöyledir:
"Cebrail (a.s.) Hz. Peygamber'e gelerek: "Kalk namaz kıl demiştir. Hz. Peygamber de güneş zevali aşınca öğle namazını kılmıştır. Sonra Cebrail yine ikindi vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Peygamber de her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olduğunda kalkıp ikindi namazını kılmıştır. Sonra akşam vakti gelerek: "Kalk namaz kıl" demiş, o da güneş batınca akşam namazını kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gelip: "Kalk namaz kıl" demiş ve Hz. Peygamber de akşam şafağı kaybolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrail (a.s.) sabah vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Peygamber de sabah vakti tan yeri ağarınca sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiş, Hz. Peygamber de kalkıp öğle namazını her şeyin gölgesi bir misli uzadığı zaman kılmıştır. Sonra İkindi vaktinde gelip: "Kalk namaz kıl" demiş, o da ikindi namazını her şeyin gölgesi kendi boyunun iki misli uzadığı zaman kılmıştır. Sonra akşamleyin aynı vakitte gelmiş ve önceki günün vaktinde kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı geçtikten sonra, yahut gecenin üçte biri geçtikten sonra gelmiş ve Hz. Peygamber yatsı namazını kılmıştır. Sonra sabah ortalık iyice aydınlandığı zaman gelmiş ve: "Kalk namaz kıl" demiş ve o da sabah namazını kılmıştır. Sonra Cebrail (a.s.) şöyle demistir: " İşte bu iki vakit arası, namaz vakitleridir". Fıkıh bilginleri, bu ve diğer hadislerden yola çıkarak namaz vakitlerinin başlangıç ve sonunu tesbit etmeye çalışmışlardır. Ayrıca kutup bölgeleri ile onlara yakın bölgelerde namaz vakitlerinin hangi esaslara göre belirleneceğini ve iki namazın bir vakitte birleştirilerek kılınıp kılınamayacağını tartışmışlardır.
A- Normal Bölgelerde Namaz Vakitleri
Farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. Cuma namazı öğle namazı yerine geçer. Vitir ve bayram namazları vaciptir. Teravih namazı ise sünnet olup ramazan ayında kılınır. Her bir namaz vaktinin başlangıç ve sonu şöyledir:
1- Sabah Namazının Vakti
Sabah namazının vakti, İkinci fecrin meydana gelmesinden, yani tan yerinin ağarmaya başlamasından, güneşin fiilen doğmasına kadar olan sürededir.
İki fecir vardır. Birinci fecir, doğu ufkunda beliren ve ufuktan yukarıya doğru dikey olarak yan daire şeklinde yükselen bir beyazlık/aydınlıktır. Bu beyazlık/aydınlık kısa bir zaman sonra kaybolur ve kendisini normal bir gece karanlığı izler. Bu aydınlık, gecenin bitip sabah vaktinin başladığı izlenimini vermekle beraber, gerçekte böyle olmadığı için buna "fecr-i kâzib" (aldatan fecir, yalancı tan) adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir- Bu yüzden ne yatsı vakti çıkmış, ne de sabah vakti girmiş olur. Hattâ, oruç tutacaklar için bu süre içinde yemek- içmek de haram olmaz.
Sözü edilen karanlıktan sonra "fecr-i sâdık" (gerçek fecir, gerçek tan) diye adlandırılan ikinci fecir meydana gelir ki bu, sabaha karşı doğu ufkuna yayılmaya başlayan bir beyazlık/aydınlıktan ibarettir. Bu iki fecir arası ekvator bölgelerinde üç derecedir. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış ve sabah namazının vakti girmiş olur. Bu aynı zamanda oruç için imsak vaktidir; oruç ibâdetinin yasaklarının başlangıcıdır.
Hanefî mezhebine göre, sabah namazının, camilerde halkın cemaate rahatlıkla katılabilmesi için, ortalık biraz aydınlandıktan sonra (isfâr) kılınması müstehaptır. Bununla birlikte, namaz herhangi bir sebeple bozulduğu takdirde, bozulan bu namazın âdâb ve erkânına uygun bir biçimde yeniden kılınacağı da dikkate alınarak bu namazı güneşin doqum vaktine kadar geciktirmek de doğru değildir. Ancak kurban bayramının ilk günü Müzdelife'de bulunan hacıların sabah namazını henüz ortalık alaca karanlık iken kılmaları daha faziletlidir. Diğer üç mezhebe göre ise, her zaman sabah namazını ortalık henüz alaca karanlık İken (tağlîs) erkenden kılmak daha faziletlidir.
2- Öğle Namazının Vakti
Güneş doğarken cisimlerin gölgesi batı yönünde ve uzun iken, güneş gök yüzünde yükseldikçe gölgeler kısalmaya başlar ve güneş tam tepe noktasına gelince kısa bir süre için gölgelerin uzayıp kısalması durur. İşte bu an zeval vaktidir ki, cisimlerin, bu andaki yere düşen gölgesine "fey-i zeval" denir. Fey-İ zeval, mevsim ve ülkelere göre uzun, kısa ve hiç olmayabilir. Meselâ, fey-i zeval, ekvatordan kuzey ve güneye doğru uzaklaşınca ve yaz mevsimlerinde daha uzun olur. Öğle namazının vaktinin başlangıcı, güneşin zeval anının son bulmasıdır yani güneşin batıya doğru eğilmeye başlamasıdır. Güneş batıya doğru' eğilmeye başladığı andan itibaren de gölgeler doğu yönüne doğru uzamaya başlar. Bir cismin gölgesi, kendi boyu uzunluğuna ulaşınca öğle vakti sona erer ve ikindi vakti başlar. Buna "asr-ı evvel" (birinci ikindi) denir. Bu görüş, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezhebin görüşüdür. Ebû Hanîfe ise, öğle vaktinin sonu için, bir cismin gölgesinin kendi boyunun iki katına ulaşması vaktini ölçü alır. Buna da "asr-ı sânî" (ikinci ikindi) denir. Bir cismin gölgesinin kendi boyuna veya iki katına ulaşıp ulaşmadığı tesbit edilirken, zeval anındaki gölgesi hesaba katılmaz.
Bu konudaki görüş farklılıkları dikkate alınarak, öğle namazının "asr-ı evvel"den önce, ikindi namazının ise, "asr-i sânfden sonra kılınması tavsiye edilmiştir.
Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir.
Yaz mevsiminde öğle namazını, namaz kılanların camiye giderken sıcaktan etkilenmemeleri için biraz geciktirilerek serinde kılınması (ib-râd), diğer mevsimlerde ise hemen vakit girince kılınması müstehaptır.
3- İkindi Namazının Vakti
İkindi namazının vakti, biraz önce belirtildiği üzere öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur.
İkindi namazını, biraz geciktirerek kılmak müstehaptır. Ancak, bu namazın kerahet vakti olarak bilinen güneşin sararıp gözleri kamaştırmayacağı vakte kadar geciktirilmemesine de dikkat edilmelidir.
4- Akşam Namazının Vakti
Akşam namazının vakti, güneşin batmasıyla başlar, batı ufkunda meydana gelen "şafak"ın kaybolmasıyla sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, "şafak" akşamleyin batı ufkundaki kızartı/kızıllıktan sonra meydana gelen beyazlık/aydınlıktır. Bu aydınlık kaybolunca akşam namazının vakti sona erer. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe göre ise, "şafak" ufukta meydana gelen kızıllıktır. Bu kızıllık gidince akşam namazının vakti çıkmış olur. Ebû Hanîfe'nin de bu görüşte olduğuna dair bir rivayet vardır.
Kızıllık ile aydınlık arası üç derecedir yani batı ufkunda kızıllıktan sonra meydana gelen beyazlık/aydınlık, ekvator bölgeleri ile bunlara yakın bölgelerde yaklaşık on iki dakikalık bir süre devam etmektedir. Kızıllık ve beyazlık arasındaki bu süre, ekvatordan güney ve kuzey bölgelere doğru gidildikçe daha da uzamaktadır. Bu durum ise, yaz mevsiminde yatsı namazının geç kılınmasını, hafkın uzun bir süre yatmaksı-zın yatsı namazını beklemelerini ve dolayısıyla erkenden yatıp erkenden İşine gitmek isteyen kişileri sıkıntıya sokmaktadır. Hanefî mezhebinde bu husus da dikkate alınarak, ufuktaki kızıllığın kaybolmasıyla akşam namazının vaktinin çıkıp yatsı namazının vaktinin girdiğine İlişkin Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'in görüşü tercih edilmiş ve fetva da bu görüşe göre verilmiştir. Kutuplara yakın bölgelerde ise, bazı mevsimlerde gece çok kısa sürmekte ve batı ufkundaki kızıllığın kaybolmasından hemen sonra, tan yeri ağanp sabah olmaktadır. Fıkıh bilginlerinin bu bölgelerde, akşam ve yatsı namazlarının vakitlerinin belirlenmesiyle ilgili görüşleri ileride özel bir başlık altında verilecektir.
Akşam namazının vakti çok kısa sürdüğü için ilk vaktinde kılmak müstehaptır.
5- Yatsı Namazının Vakti
Yatsı namazının vakti, yukarıda belirtilen batı ufkunda beliren şafağın kaybolmasından itibaren başlar, ikinci fecrin oluşumuna kadar devam eder, İkinci fecir ortaya çıkınca, yani tan yeri ağarınca yatsı namazının vakti çıkar, sabah namazının vakti başlar. İkinci fecrin meydana gelmesi, ayrıca oruç için imsakin de başlangıcıdır.
Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mubah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.
6- Vitir Namazının Vakti
Vitir namazının vakti yatsı namazının vaktidir. Şu var ki, yatsı namazından sonra kılınır. Vitir namazını, uyanacağından emin olamayan kişi için yatmadan önce kılmak, uyanacağından emin olan kişi için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.
7- Teravih Namazının Vakti
Ramazan ayında kılınan teravih namazının vakti, yatsı namazından sonradır. Vitirden önce veya sonra kılınabilir. Yatsıdan önce kılınırsa iadesi gerekir.
8- Bayram Namazlarının Vakti
Bayram namazlarının vakti, güneş yükselip kerahet vakti yani namaz kılınması mekruh olan vakit çıktıktan sonra başlar, istiva vaktine kadar devam eder. İleride açıklanacağı gibi, kerahet vakti, güneşin doğumundan İtibaren başlar ve kuşluk vaktine kadar devam eder. İstiva vakti ise gündüzün ortası demektir. Normalde gündüz (örfî nehar) güneşin doğumundan batımına kadar olan süredir. Şer'î gündüz (şer'î nehar) ise ikinci fecrin doğumundan (tan yeri ağarmasından) itibaren başlar ve güneşin batımıyla son bulur. Buna göre, sabah, öğle ve İkindi namazları gündüz namazlarıdır. Oruç da şer'î gündüzde ifa edilen bir ibâdettir. Bazı fıkıh bilgileri, şer'î gündüzü esas alarak istiva vaktini, zevalden yaklaşık 40-50 dakika öncesi olarak kabul edip istiva ile zeval s vakti arasını kerahet vakti olarak ifade ederler. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre İse, istiva vakti örfî gündüzün ortası olan zeval vaktidir. Ramazan bayramı namazı bir mazeretten dolayı birinci gün kılına-mazsa, ikinci gün aynı vakitte kılınır. İkinci günde de kılınamazsa bir mazeret olsa da daha sonraki gün kılınamaz. Buna mukabil mazeret sebebiyle bayramın birinci gününde kılınamayan kurban bayramı namazı, İkinci gün aynı vakitte kılınır; ikinci gün de kılınamazsa, bu defa üçüncü gün aynı vakitte kılınır. Bayram namazlarının kazası caiz değildir.
B- Namaz Vakitlerinin Hesapla Belirlenmesi
İslâm, kolaylık dinidir. İbâdet vakitlerini belirleme için müslümanları ince hesaplar yapmak ve hassas âletler kullanmakla yükümlü tutmamıştır. Bu sebepledir ki, müslümanlar ilk devirlerden beri, Peygamberi-miz'in uygulamasıyla sabit olan ve hadisleriyle açıklanan namaz vakitlerini, her hangi bir âlet kullanmadan tecrübelerine dayalı olarak gökyüzünde güneşin seyrine, gece ve gündüzün alâmetlerine bakarak belirleyip namazlarını kılmışlardır. Ancak günümüzde, saat ve takvimle namaz vakitlerinin belirlenmesi daha kolay hale gelmiştir. Burada unutulmamalıdır ki, takvimlerde gösterilen "namaz vakitleri cetveli" teknolojik gelişmeler ışığı altında ve yukarıda açıklanan bilgiler de esas alınarak hazırlanmaktadır. Kandilli Rasathanesi eski müdürü merhum Fatin Gökmen Hoca'nın, namaz vakitleri ve imsak vaktini gösteren cetvellerin hazırlanması hususundaki gayret ve çalışmaları her türlü takdirin üstündedir. Son olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 21.01.1982 tarihli toplantısında, yurtiçi için hazırlanacak "Diyanet Takvi-mi"ne konacak namaz vakitleri ve İmsak vaktinin hesaplanmasında esas alınacak ölçüler ile hangi vakitlere ne kadar temkin (ihtiyat, tedbir) süresi eklenmesinin uygun olacağı hususlarını, bilimsel araştırmalar ve fıkhî ölçüler çerçevesinde görüşüp karara bağlamıştır.
C- Kutuplara Yakın Bölgelerde Namaz Vakitleri
Namaz vakitleri, güneşin hareketleri takip edilerek belirlenir. Ancak kutuplara doğru çıkıldıkça, gece ile gündüz arasındaki süre farkı yazdan kışa öylesine değişir ki, bazı bölgelerde güneşin hareketleri namazların vaktini tayinde çok az yardımcı olur, bazı bölgelerde ise hiç yardımcı olmaz; bu gibi bölgeler, gecenin altı, gündüzün altı ay sürdüğü, diğer bir deyişle güneşin altı ay batmadığı ya da altı ay doğmadığı ve insanların az da olsa yaşadığı istisnaî bölgelerdir. Yine öyle bölgeler vardır ki, buralarda bazı mevsimlerde geceler o kadar kısa sürelidir ki, akşam, yatsı ve sabah namaz vakitlerinin belirlenmesine yardımcı olan ufuktaki kızıllık, beyazlık ve karanlık durumları normal bölgelerdeki gibi meydana gelmez.
45. enlemin kuzeyinde kalan bölgelerin müslümanlar tarafından fethedilmesinden sonra, yaklaşık hicrî VI. (XII.) yüzyılda yaşayan fıkıh bilginleri, özellikle Hanefî fıkıh bilginleri, namaz vakitlerinden birinin veya ikisinin gerçekleşmediği bu bölgelerde yaşayan kişilere, o vakitler için namazın farz olup olmadığını tartışmaya başlamışlardır. Bu fakih-lerden bir kısmı, yılın bir mevsiminde batı ufkundaki akşamın şafağı kaybolup karanlık durumu meydana gelmeden tanyerinin ağardığı bir yerdeki kişiye, vakitleriyle ilgili olark atmosferdeki alâmeti (belirtileri) meydana gelmeyen namazların farz olmadığına fetva vermişlerdir. Bu fetvalarını, abdest organlarından bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organlar, yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas ederek ortaya koymuşlardır Sözünü ettiğimiz asırda yaşayan Hanefi fıkıh bilginlerinin
möunluöu ise bu bölgelerde yaşayan müslümanların da beş vakit namazı kılmakla yükümlü olduklarını ifade etmişlerdir. Bu âlimlere göre, bu bölgelerde yaşayan kişiler, bulundukları yerde bu namazlardan her-hanqi birinin vakti gerçekleşmezse, ya o namazı kaza olarak kılarlar ya da o beldeye en yakın olup, beş vakit namazın vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine göre, takdir ederek namazları kılmaya çalışırlar Çünkü her ne kadar vakit, namazı kılmanın bir şartı ve farz olmasının bir sebebi/belirtisi ise de, namazın farz olmasının asıl sebebi Allah'ın şu hitabıdır:
"Namazı kilin!". İşte bu sebepledir ki, bütün müslümanlar, günlük beş vakit namazı kılmakla yükümlüdürler. Bu görüşü savunan fıkıh bilginleri, ayrıca, "Deccâl hadisi" adıyla bilinen hadisi de delil olarak ileri sürmektedirler. Deccâl'den bahseden ve oldukça uzun olan hadisin, konu ile ilgili kısmı şöyledir: Sahâbîler Peygamberimiz'e:
"Deccâl yeryüzünde ne kadar kalacaktır ey Allah'ın resulü?" diye sorarlar.
Peygamberimiz de:
"Kırk gün. Bu kırk günün bir günü bir yıl gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü Cuma (hafta) gibi, diğer günleri ise normal günleriniz gibidir" cevabını verir.
Sahâbîler: "Ey Allah'ın resulü! Şu bir yıl gibi olan günde bize, normal günlerde kıldığımız bir günlük namaz miktarı kâfi gelecek midir?" diye tekrar sorarlar.
Peygamberimiz de:
"Hayır; onun miktarını siz takdir edeceksiniz" şeklinde cevap verir. Ancak, görüldüğü gibi hadiste takdirin hangi esasa göre yapılacağı açıklanmamıştır.
İmam Şafiî'nin görüşü de bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.
Yine yukarıda sözünü ettiğimiz XI. yüzyıl fıkıh bilginleri ve onlardan sonra gelen fıkıh bilginleri, güneşin uzun zaman doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ile bunlara yakın bölgelerde yaşayanlara beş vakit namazın farz olup olmadığını da tartışmışlardır. Bu bölgelerde vaktin oluşmadığını ileri süren âlimler, buralarda yaşayan kişilerin beş vakit namazla yükümlü olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık, âlimlerin çoğunluğu ise, yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde bu bölgelerde yaşayanların da beş vakit namazla yükümlü bulunduklarını ve vakitleri takdir ederek namaz kılmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Bu bilginler, aynı şekilde bu gibi yerlerde yaşayan müslümanların oruç, zekât, hayız, nifas, iddet ve benzen yükümlülükleri konusunda da bir hesap ve takdirin yapılmasını uygun görmüşlerdir. Böylece bu bölgelerde yaşayan müslümanların da namaz, oruç gibi ibâdetleri yerine getirmek suretiyle bu ibâdetlerin hazzını alma ve Rab'lerine kullukta bulunma imkânına sahip olacaklarını kaydetmişlerdir.
Günümüzün bazı araştırmacıları, konu ile ilgili olarak ilmî ve fıkhî kişisel görüşlerini çeşitli münasebetlerle ortaya koymuşlardır. Bu kişisel görüşlerden ayrı olarak, yakın tarihlerde, Hindistan/Haydarâbât ve Belçika/Brüksel'de sözünü ettiğimiz istisnaî bölgelerdeki namaz vakitlerinin ve imsak vaktinin tayin ve tesbiti meselesini ele almak üzere bilimsel toplantılar yapılmıştır. Bu toplantılarda, bazı araştırmacılar, güney veya kuzey kutbuna yaklaşıldıkça güneşin doğuş ve batışları çok farklı olan bölgelerde, 45. paralel üzerinde geçerli namaz vakitlerinin, 45. paralelden 90. paralele kadar yani kutuplara kadar uzanan bölgelerde dahi geçerli olacağını savunmuşlardır. Bir diğer bilgin grubu ise, bu gibi İstisnaî bölgelerde Mekke'deki namaz vakitlerinin esas alınması gerektiği tezini savunmuşlardır."
D- Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler
Bazı vakitler vardır ki, bu vakitlerde namaz kılmak yasaklanmıştır. Bu vakitlere "mekruh vakitler" veya "kerahet vakti" denir. Bu vakitler şunlardır:
1- Güneşin doğmasından yaklaşık beş, altı derece yükselmesine kadar olan vakit. Bu vakit, güneşin doğuşundan itibaren yaklaşık otuz dakika sürer. 15-20 dakikalık temkin süresi de buna eklenirse, güneşin doğuşundan itibaren yaklaşık 40-50 dakika kadar bir süre namaz kıiın-mamalıdır. Bu süreden sonra kerahet vakti çıkmış olur. Artık istenilen nafile veya kaza namazları kılınabilir. Kerahet vaktinin çıkıp çıkmadığı basit bir usulle de belirlenebilir. Şöyle ki, çeneyi göğse dayayarak güneşe doğru bakılır; eğer güneş ufuktan yükselmiş olduğu için görülmezse, kerahet vakti çıkmış demektir.
2- Güneşin tam tepe noktasında bulunduğu zamandan zevalin bitimi vaktine, yani öğle namazı vakti girdiği zamana kadar olan vakit. Önceden de ifade edildiği gibi, bazı fıkıh bilginleri şer'î gündüzü esas alarak kerahet vaktinin başlangıcını zevalden yaklaşık 40-50 dakika öncesi olarak kabul etmişlerdir.
3- Güneşin sararıp gözleri kamaştırmaz bir hale gelmesinden batmasına kadar olan vakit.
Sahabeden Ukbe b. Âmir el-Cühenî şöyle rivayet etmektedir: "Üç vakit vardır ki, Resûlullah bize bu vakitlerde namaz kılmamızı ve ölülerimizi defnetmemizi yasakladı: Güneş doğduğu zaman yükselinceye kadar, güneş tepe noktasına geldiği zaman zevaline kadar, güneş batmaya meylettiği zaman". Bu sebeple bu üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz veya vacip namazlar, ne de cenaze namazı kılınır. Daha önce okunmuş bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi de yapılamaz. Yapılırsa iade edilir. Bu üç vakitte nafile namaz da kılınamaz. Ancak kılınırsa mekruh olmakla birlikte geçerli olur ve iadesi gerekmez. Tam zeval anına rastlayan bir namaz, farz veya vacip ise fasit (bozulmuş), nafile ise mekruh olur. Ancak Ebû Yûsuf'tan bir rivayete göre cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılmak mekruh değildir. İmam Şafiî de bu görüştedir.
Bu üç vaktin dışında, aşağıda zikredeceğimiz vakitlerde ise sadece nafile (buna sünnetler dahil) namaz kılmak mekruhtur.
1- İkinci fecirden güneşin doğacağı zamana kadar olan vakit. Bu vakitte nafile namaz olarak sadece sabah namazının iki rekat sünneti kılınabilir.
2- İkindi namazının farzı kılındıktan sonra güneşin batımına kadar geçen sürede nafile namaz kılmak mekruhtur.
3- Akşam namazının farzından önce nafile namaz kılmak mekruhtur. Ancak Şafiî mezhebine göre, akşam namazının farzından önce iki rekat namaz kılmak, sünnet-i gayr-i müekkede olup müstehaptır.
4- Bayram namazlarından önce ve sonra nafile namaz kılmak mekruhtur. Ancak Ebû Hanîfe'ye göre bayram namazından sonra evde nafile namaz kılmak mekruh değildir.
5- Farz namaz için kamet getirilirken sabah namazının iki rekathk sünneti dışında nafile namaz kılmak mekruhtur.
6- Hac esnasında Arafat ve Mİizdelife'de namazlar cem' edilirken (birleştirilirken) aradaki sünnetleri kılmak mekruhtur.
7- Hatip hutbeye çıktığı zaman ve hutbe esnasında nafile namaz kılmak mekruhtur. Ancak hatip hutbeye çıkmadan önce başlanılan sünnet tamamlanır.
8- Farz namaz için vakit daraldığı halde nafile namaz kılmak mekruhtur.
5- Namazın Farzları
Bir namazın, -ister farz olsun ister vacip veya nafile olsun- sahih ve geçerli olabilmesi için onda bazı şartların ve rükünlerin bulunması gerekir. Bunlar namazın farzlarını teşkil eder. Bunlar dışında, ayrıca namazların vâcibleri, sünnetleri ve edebleri de vardır.
Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı namaza başlamadan önce bulunması gereken farzlar olup şunlardır:
1- Hadesten taharet,
2- Necasetten taharet,
3- Setr-i avret,
4- İstikbâl-i kıble,
5- Vakit,
6- Niyet.
Bunlara "namazın şartları" da denmektedir.
Diğer altısı da "namazın içindeki" farzlar olup şunlardır:
1- İftitâh tekbiri (Başlama tekbiri),
2- Kıyam,
3- Kıraat,
4- Rükû,
5- Sücûd,
6- Ka'de-i ahîre.
Bunlara "namazın rükünleri" de denmektedir ki, bunlar namazın mahiyetinden birer cüzünü (parçasını) oluştururlar. Yukarıdaki rükünlerin yanı sıra, "ta'dîl-i erkân" da Ebû Yûsuf'a ve diğer üç mezhebe göre, namazdan kendi isteği ile çıkmak (hurûc bi-sun'ihî) da Ebû Hanîfe'ye göre birer rükündür. Yine Mâliki Şafiî ve Hanbelîler'e göre namazın sonunda selâm vermek farzdır. Şimdi namazın şartları ve rükünlerini teşkil eden bütün bu farzları ayrıntılı olarak tek tek ele almak yerinde olacaktır:
A- Namazın Şartları
1- Hadesten Taharet
Hades, abdestsizlik ve guslü gerektiren durumlar (cünüplük âdet halı ve loğusalık hali) demektir. Namaz kılacak kişinin, cünüp ise veya adet hah ve loğusalık hali sona ermişse boy abdesti (gusül) almadan, bu durumlardan biri söz konusu değilse abdest almadan namaz kılması necerli olmaz. Boy abdesti veya abdest alacak su bulamayan veya bulduğu halde kullanma imkânı olmayan kişi teyemmüm eder.
2- Necasetten Taharet
Yukarıda "Temizlik" bölümünde genişçe bilgi verildiği gibi, namaz kılacak kişinin bedeni, elbisesi ve namaz kılacağı yer temiz olmalıdır. Bu sebeple de beden, elbise ve namaz kılınacak yerde dinen pis sayılan ve namazın sıhhatini engelleyecek miktara ulaşan necis (dinen pis sayılan) maddelerin bulunmaması ve bunların temizlenmesi gerekir. Bir kimse, bilmeyerek namazın sıhhatini engelleyen bir miktara ulaşan necaset bulaşmış bir elbise ile kıldığı namazı elbisesini temizledikten sonra yeniden kılar. Hanefî mezhebinde benimsenen görüşe göre namaz kılınacak yerin temizliği ile ilgili asgarî şart, ayakların, ellerin, dizlerin ve alnın konacağı yerlerin temiz olmasıdır. Üzerinde necaset bulunan halı, kilim gibi bir serginin temiz kalan kısmında kılınan namaz geçerlidir. Necaset bulunan bir yerin üzerine, necasetle irtibatı kesecek ve kokusunu dışarı vermeyecek şekilde temiz bir sergi serilirse veya temiz toprak dökülürse bunun üzerinde namaz [alınabilir.
3- Setr-i Avret
Setr kelimesi Örtmek, avret kelimesi ise örtülmesi gereken yer demektir. Dinî terim olarak, örtülmesi farz olan, başkalarının bakması caiz olmayan uzuvlara "avret yeri" denir.
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin" âyetiyle namazda güzel ve temiz elbiselerin giyilmesi bildirilmiştir.
Peygamberimiz de: "Allah, ergenlik çağındaki bir kızın namazını baş kabul etmez" ve "Kadın bulûğ çağına erince elleri ve yüzü dışındaki yerlerinin başkalarına görünmesi uygun olmaz" buyurmuştur.
Fıkıh bilginleri, bu ve benzeri naslara dayanarak namazda avret yerlerinin örtülmesinin farz olduğunu ifade etmişler ve namazda örtülmesi gereken yerlerle ilgili asgarî ölçüleri belirlemişlerdir. Hanefî mezhebinde erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları, göbek altından dizlerin aKına kadar olan kısımdır. Kadınların ise, yüz ile eller hariç, bütün vücudu avrettir. Kadının yüzü ve elleri namazın dışında da avret değildir. Hanefî mezhebinde kadınların ayaklarının avret yeri olup olmadığı tartışmalıdır. Bir görüşe göre ayaklar, namaz bakımından avret sayılmasa da namaz dışında avret yeri sayılır. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre, erkekler için avret yeri göbek ile dizkapakları arası, kadınlar için el ve yüz hariç, bütün bedendir.
Hz. Peygamber namaz için özel bir elbise edinmemiş ve her hangi bir özel bir elbise biçimi de önermemişti; hem kendileri hem de sahâbiier namazlarını genel olarak zamanlarının geleneksel takım elbisesi olarak kabul edilen ridâ ve izâr içinde kılıyorlardı. Ridâ ihram gibi omuza atılır ve bedene sarılırdı. İzâr ise peştemal gibi bele bağlanırdı. Hz. Peygamber Sahâbîler'e giydikleri bu geleneksel elbiselerinin namaz esnasında açılıp avret mahallerinin gözükerek namazlarının bozulmaması için ridâ ve izârlarını usulüne uygun bir biçimde bağlamalarını sıklıkla hatırlatıyordu.Diğer taraftan fıkıh bilginleri de namaz için herhangi bir kıyafet şekli önermemekle birlikte namaz kılmak için giyilen elbisenin vücudun rengini göstermeyecek şekilde olması, yani, tül ve benzeri gibi şeffaf olmaması gerektiğini ifade etmişlerdir. Ancak, vücudun hatlarını (siluetini) belli eden dar ve bedene yapışık elbise ile kılınan namaz -mekruh olmakla birlikte- geçerlidir. Erkeğin, ipek elbise giymesi gibi dinen yasak kıyafet ile kıldığı namaz, Hanefî ve Şafiî mezhebine göre tahrîmen mekruh (harama yakın mekruh), Mâlikîler'e göre haram olmakla birlikte geçerlidir. Hanbelî mezhebine göre ise ipek elbise ile kılınan namaz geçersizdir.
Namaz kılarken avret yerinin/kişinin iradesi dışında aniden açılıver-mesi halinde, Hanefîler'e göre örülmesi gereken uzvun dörtte bir miktarında açılmışsa ve bir rükün edâ edilebilecek kadar süre (meselâ rükû veya secdede kalınacak süre) açık kalırsa namaz bozulur. Kendi iradesi ile olursa hemen bozulur. Şafiî ve Hanbelîler'e göre, hemen kapatılırsa namazı bozulmaz.
4- İstikbâl-i Kıble
İstikbâl-i kıble, kıbleye yönelmek demektir. Müslümanların kıblesi Mekke'de Mescid-i Harâm'ın içinde bulunan Kâbe-i Muazzama'dır. Kıbleye yönelmek namazın şartlarından biridir. Kıbleden başka tarafa bilerek yönelen kişinin namazı, tilâvet secdesi sahih olmaz. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüs'teki Mescid-i Aksa (Beytül-makdis) idi. Şu mealdeki âyet İle kıble Mekke-i Mükerreme'de bulunan Kâbe-i Muazzama'ya çevrildi:
"İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescİd-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü o tarafa çeviriniz". Mescid-i Harâm'da tek başına namaz kılan, Kâbe-i Muazzama binasının her hangi bir cephesine doğru yönelerek namazını kılabilir. Mescid-i Harâm'da cemaatle namazda ise, imamın önüne geçmeyecek şekilde cemaat, Kâbe-i Muazzama binasını merkeze alarak, bu yapı etrafında çember halinde saf tutar ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.
Kâbe-i Muazzama binasını görecek bir yerde bulunan kimselerin, bu binanın bizzat kendine yönelerek namaz kılmaları farzdır. Kabe binasını göremeyecek bir mevkide bulunanların ise, tamı tamına Kabe binasına yönelerek namaz kılmaları farz değildir. Bunların yaklaşık ve tahminî olarak Kabe binası tarafına yönelmeleri farzdır ve namazlarının sahih olması için bu yeterlidir.
Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüde düşen kimse, yanında kıbleyi bilen birisi bulunmazsa, çevre şartlarına göre araştırmasını yapıp kanaat getirdiği tarafa yönelerek namazını kılar. Kıbleyi araştırmanın farz olduğu şu delile dayanır: Âmir b. Rabîa (r.a.) şöyle der:
"Karanlık bir gecede Resûlullah ile birlikte idik. Kıblenin hangi yönde olduğunu tesbit edemedik. Her birimiz bir yöne doğru namazımızı kıldık. Sabah olunca durumu Hz. Peygamber'e haber verdik. Bunun üzerine şu mealdeki âyet nazil oldu: "Doğu da batı da Allah'ındır. Onun için nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır". Hanefîler'e göre, kıble hususunda gerekli araştırmasını yapıp kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa doğru namaz kılan kişi, sonradan yanıldığını anlasa bile artık o namazı yeniden kılması gerekmez. Fakat namaz kılarken kıblenin yanlış olduğunu öğrenen kişi kıbleye dönerek namazını tamamlar. Şâfiîler'e göre ise, kıble yönü konusunda yanıldığını öğrenen kişi, namazı yeniden kılar.
Eskiden bir cami, güneşin hareketleri takip edilerek kıblesi tesbit edilip ona göre inşa edilmekteydi. Günümüzde bazı takvimlerde her bölge (il ve ilçeler) için ayrı ayrı "kıble saati" diye bir kayıt bulunmaktadır. İşte tam o saatte, düz bir yerde doksan derece ile dik duran bir çubuğun gölgesinin güneşe olan uzantısı (yönü) kıbleyi göstermektedir veya tam o saatte ayakta iken yüzü güneşe doğru olan kişi kıbleye dönmüş demektir.
Bir kimse hasta olduğu için veya hasta olmadığı halde bir düşman, yırtıcı hayvan korkusu sebebiyle kıble yönüne dönemediğİ takdirde, gücü yettiği tarafa doğru yönelerek namazını kılar. Yine, yerin çamur olması sebebiyle bineği üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalan bir yolcu, bineğini durdurup kıbleye dönerek namazını îmâ (işaretle) ile kılar. Böyle bir yolcu için arkadaşlarından ayrılma korkusu veya bir düşman korkusu söz konusu ise, bu takdirde gücü yettiği tarafa doğru yönelerek namazını kılar. Zira Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklememiş ve ayrıca: "(Eğer bir şeyden) korkar-sanız (namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş olarak (kılın). Güvene kavuştuğunuz zaman, siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği şekilde) O'nu anın (namaz kılın) buyurmuştur.
Gemi ile yolculuk yapan kişi, gücü yeterse kıbleye dönerek namazını kılar, geminin yönü değiştikçe yönünü kıbleye çevirerek namazını tamamlar. Ancak, geminin hareketlerini izleme imkânına sahip olmayan bir kişi, namaza başlarken kıble olarak belirlediği yöne doğru namazını kılıp tamamlar. Hareket halindeki uçak, otobüs gibi umumî vasıtalar da gemi gibidir. Özel vasıtalarda yolculuk yapan kişinin, aracını hareket ettirmesi ve onu durdurması kendi elindedir. Bu sebeple namaz vakti gelince aracını uygun bir yerde durdurur ve orada kıbleye dönerek namazını ayakta kılar. Ancak güvenli olmadığı için yolda arabasını durduramayan veya durduğu halde yerin çamur, ıslak olması sebebiyle yerde namaz kılması mümkün olmayan bir yolcu, umumî vasıtada yolculuk yapan bir yolcu gibi namazını kılabilir.
Müslümanların namaz kılarken, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kabe'ye yönelmeleri, aralarındaki birliği canlandırmalarının, nizam ve intizamlarını korumalarının, gönüllerini ortak bir ibâdetin ilâhî neşesiyle ve nuruyla aydınlatmalarının bir ifadesidir.
5- Vakit
Farz namazlar, bu namazların sünnetleri, vitir namazı, teravih namazı ve bayram namazları için vaktin girmiş olması şarttır. Farz namazlar: sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da farz olarak öğle namazı yerine geçer. Belirli bir şarta bağlanmış nezir namazı da, bu şart henüz gerçekleşmeden kılınırsa adak vecibesi yerine gelmez. Vakte bağlı bir namaz, vakit daha girmeden kılınınca muteber olmaz, yeniden kılınması gerekir. Bir namaz için belirlenmiş vakitten sonra kılınan namaz da "edâ" olmayıp "kaza" olur. Cuma, bayram ve sünnet namazları, vakitleri çıkınca artık kaza edilmez. Namazların vakitleri önceki sayfalarda ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.
6- Niyet
Namazlarda niyet şarttır. Niyet, kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ve fiilin ne için yapıldığının şuuruna vararak onu bilmesi demektir. Namaz hususunda niyet, sırf Allah rızası için namaz kılmayı istemeyi ve hangi namazı kıldığının bilincine varmayı ifade eder. Amellerin kıymetleri, sevapları niyetlere göredir. İnsanın niyeti içten olmalı, ibâdetini şuurlu bir halde yapmalı, işlerini Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla gerçekleştirmelidir.
Niyetin kalp ile yapılması esastır. Bununla birlikte kalp ile yapılıp, "şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim" şeklinde dil ile söylenmesi daha iyidir. Dil ile bir şey söylenmese, yine de namaz geçerli olur. Kişinin kalbinden geçirdiği ile dilinden söylediği birbirine uymuyorsa, dil ile söylenen geçersizdir.
Farz namazlarda, vitir, bayram ve adak gibi vacip namazlarda, hangi farzın veya vacibin kılındığını belirlemek şarttır. Meselâ: "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim. Vitir namazını kılmaya niyet ettim. Cuma namazını kılmaya niyet ettim. Bayram namazını kılmaya niyet ettim" gibi. Genel anlamda "farz namazı kılmaya niyet ettim, vâcib namazı kılmaya niyet ettim" şeklinde bir niyet yeterli değildir. Çünkü namaz kılan tarafından hangi vakit namazına ait farzın veya vacibin kılınacağı belirlenmemiştir. Ancak vakit içinde, meselâ "sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim" yerine "vaktin farzını kılmaya niyet ettim" denilmesi yeterlidir. Kaza namazı kılarken de hem vaktin hem de günün belirlenmesi (tayin) gerekir. Meselâ " vaktine yetişip de kılamadığım ilk sabah/ilk öğle/ilk ikindi/ilk akşam/ilk yatsı namazını kaza etmeye niyet ettim veya "vaktine yetişipde kılamadığım son sabah/son öğle/son ikindi/son akşam/son yatsı namazını kaza etmeye niyet ettim" gibi. Böylece hangi namazı kaza ettiği bir ölçüde belirli hale gelmiş olur. Cemaat halinde kılınan namazlar da ayrıca imama uyulduğuna dair niyet edilmesi gerekir. Meselâ: "Bugünkü öğle namazının farzını; hazır olan bu imama uyarak kılmaya niyet ettim" denilir. Sadece erkeklerden meydana gelen bir cemaate imam olarak namaz kıldıran kişinin ayrıca imamete niyet etmesi gerekmez. Ancak, cemaat arasında kadınlar bulunuyorsa, bu takdirde imamın "Allah rızası için namaz kılmaya ve bana uyan cemaate imam olmaya niyet ettim" şeklinde imamlık yapmaya da niyet etmesi şarttır.
Sünnet namazlarda, "Bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya niyet ettim. Öğle namazının ilk sünnetini kılmaya niyet ettim. Teravih namazını kılmaya niyet ettim" şekillerinde niyet edilir.
Niyetin iftitah (başlama) tekbirinden hemen önce yapılması daha iyidir, ancak niyet ile tekbir arasında, namaz dışı bir davranış, fiil veya iş bulunmaması kaydıyla biraz fasıla bulunması zarar vermez. Tekbirden sonra yapılacak bir niyet İle namaz sahih olamaz. Tercih edilen görüş budur. Ancak, bir başka görüşe göre ise, Sübhâneke'den veya "eûzü besmele"den önce yapılacak bir niyet ile de namaz geçerli olur. Buradaki niyetten maksat, kişinin, kıldığı namazın nevini meselâ, öğlenin sünneti veya farzı veyahut vitir veya teravih namazı olduğunu kalbinde
belirlemesidir (tayin).
B- Namazın Rükünleri
1- İftitah Tekbiri
İftitah (başlama) tekbiri namaza başlarken aiınan tekbirdir. Bu, kişinin kendi işitebileceği bir sesle "ANahüekber" demesini ifade eder ki, "Allah en büyüktür" anlamına gelir. Bu tekbire, "tahrîme" de denir. Zira bu tekbirle namaza girilmiş, namazla bağdaşmayacak fiiller haram kılınmış ve dış âlemle ilgi kesilmiş olur. İftitah tekbiri, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre şarttır. İmam Muhammed ile diğer üç mezhebe göre ise namazın bir rüknünü teşkil eder.
"Allahü'l-kebîr", "Allah kebîr" gibi Allah'ı yüceltme, ululama anlamı taşıyan başka sözlerle bu farz yerine getirilmiş olursa da, "estağfirullah" (Allah'tan bağışlanmamı istiyorum) veya "bismillah" (Allah'ın adıyla başlıyorum) gibi dua ifadeleri ile bu farz yerine getirilmiş sayılmaz. Tekbir cümlesinde, "Allah" kelimesinin ilk harfini "Allah" şeklinde "elifi uzatarak, yine "ekber" kelimesinin "be" harfini "ekbâr" şeklinde uzatarak okumamaya dikkat edilmelidir. Bu şekilde okuyunca mâna bozulur, dolayısıyla bu farz yerine getirilmemiş yani namaz kılınmamış sayılır.
Ayakta duramayan kişi\ oturarak tekbir alır. Tekbir, gücü yetenler için Arapça'dır. Başka dilde olamaz. Dilsiz veya tekbir getirmekten âciz olan kimseden tekbir vecîbesi düşer. Arkasındaki cemaate duyurabilme-si için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır.
Namazın başlangıcında imama uyan kişi, tekbirini imamdan sonra alır. İmama rükû, secde veya oturma esnasında uyan kişinin, iftitah tekbirinin tamamını ayakta alması şarttır. Bu sebeple, imam rükûda iken imama uyan kişi "Allah" lafzını ayakta "ekber" lafzını rükûda iken söylese imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rükûu kaçırırsa, birinci rekatı kaza eder.
2- Kıyam (Ayakta Durmak)
Namazın bir rüknü olarak "kıyam", iftitah tekbiri ve her rekatta Kur'an'dan okunması gereken âyet veya küçük sûreler boyunca ayakta durmayı ifade eder. Kıyam, namazın bir rüknü olduğu için, ayakta durmaya gücü yeten bir kişinin farz veya vacip bir namazı oturarak kılması geçerli sayılmaz. Namazda ayakta durmanın farz olduğuna dair birçok âyet ve hadis bulunmaktadır. Allah Teâlâ Kur'ân'ı Kerîm'de:
"Allah'a itaat ederek ayakta durun" buyurur. Sahâbîlerden İmrân b. Husayn şu mealdeki hadisi rivayet etmiştir:
"Bende basur hastalığı vardı. Hz. Peygamber'e namazı nasıl kılacağımı sordum. 'Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yaslanarak kıl' buyurdu",
Bazı hadis kitaplarında, bu hadis şu ilâve ile nakledilmiştir: "Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez”. Bu duruma göre hasta, ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü İslâm'ın genel kurallarına göre, zorluk ve ihtiyaç kolaylığı celbeder ve zaruretler kendi miktarla-rınca takdir olunur. Hareket halindeki gemi, uçak, otobüs gibi umumî vasıtada namaz vaktini kapsayacak kadar bir süre yolculuk yapan kişi, bir özrü bulunduğundan farz ve vacip namazları bu araçlarda kılabilir. Ayakta mümkün olmazsa, oturarak veya oturduğu koltukta namazını kılar, rükû ve secdelerini îmâ ile (İşaretle) yapar. Ancak secde İçin rükûdan daha fazla eğilir. Özel vasıtada yolculuk yapan kişi, namaz vakitlerinde aracını durdurup iner ve elverişli bir yerde namazını kılar. Ancak yol güvenli olmadığı için yol kenarında duramaz veya durduğu halde yerin çamur, ıslak olması sebebiyle yerde namaz kılması mümkün olmazsa, o takdirde vasıtada namazını kılabilir.
Sünnet ve nafile namazları, ayakta kılmak daha faziletli olmakla birlikte, bir özür bulunmaması halinde de oturarak kılınabilir. Çünkü nafile namazlar kolaylık ve genişlik esasına dayanır. Bununla birlikte Ebû Ha-nîfe'ye göre, sabah namazının sünneti oturarak kılınamaz. Teravih namazını bir özür bulunmadıkça oturarak kılmak da mekruhtur.
3- Kıraat
Kıraat, sözlükte okumak demektir. Fıkıhta ise, namaz kılan kişinin, Kur'an'ın âyetlerinden bir miktarını okumasını ifade eder. Kıraat namazın bir rüknü olup farzdır. Tek başına kılan kişi, bir miktar Kur'an âyetini ayakta iken kendi işiteceği şekilde ve fakat harflerini belirterek, imam ise, kıraatin açıktan okunduğu (cehrî) namazlarda yakınında bulunanların işiteceği bir ses tonuyla okur.
Kıraatin farz olduğunun delili âyet ve hadislerdir; Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun" buyrulmuş, Peygamberimiz ise şöyle buyurmuştur:
"Kıraatsiz yani Kur'arı okumadan bir namaz geçerli olmaz". Hanefîler'e göre, nafile namazlar ile vitir ve iki rekatlı namazların her rekatında kıraat farzdır. Dört veya üç rekatlı farz namazların ise, iki rekatında farzdır.
Namazda farz olan kıraat (Kur'an okuma) miktarına gelince, bu miktar Ebû Hanîfe'ye göre kıraatin farz olduğu rekatlarda kısa da olsa bir âyettir. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete göre, bu miktar kısa üç âyet veya üç âyet miktarı uzun bir âyettir, İhtiyata uygun olan da budur. Ebû Hanîfe'ye göre, bir âyetten başkasını okumaya gücü yetmeyen kişi, bu âyeti her rekatta bir kere okur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, bu âyeti her rekatta üç kere tekrar eder.
Hanefîler'e göre namazda Fatiha sûresinin okunması vaciptir. Fâti-ha'nın terk edilmesi mekruh olmakla birlikte, onun yerine başka âyetler okunması halinde namaz geçerli olur. Hz. Peygamberin: "Fâtiha'yı okumayanın namazı (geçerli) olmaz" hadisi, Hanefî-ler'ce "Fâtiha'sız namazın fazileti yoktur" anlamında yorumlanmıştır.
Şafiî, Hanbelî ve Mâliki mezheplerinde kıraatin en azı her rekatta Fatiha sûresinin okunmasıdır. İlk iki rekatta Fâtiha'dan sonra zamnvı sûre okunması sünnettirABu üç mezhep, yukarıda meali verilen hadisi ve başka hadisleri delil göstererek namazda Fâtiha'nın okunmasının farz olduğunu ve Fatiha okunmadan kılınan bir namazın geçersiz olduğunu ifade etmişlerdir. Şafiî mezhebine göre, "Besmele", Fatiha sûresinden bir âyet olduğu için, onun da okunması farzdır.
İmama uyan cemaatin Kur'an okuması gerekmez. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Kur'an okunduğunda onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız" buyrulur. Bu âyet, namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak ise hem hafiyyen (gizli), hem de açıktan (cehrî) kıraat yapılan namazları İçine alır. Bu yüzden namazda imama uyan kimsenin sesli namazlarda da, sessiz namazlarda da susması vaciptir.
Bu konuda başka bir delil de: "Bir kimse İmamın arkasında namaz kılarsa, imamın okuyuşu onun da okuyuşudur" mealindeki hadistir.
Diğer üç mezhepte ise kıraat, imam ve yalnız başına kılan için farz olduğu gibi sessiz (hafî, sırrı) namazlarda imama uyan için de farzdır.
Sesli (cehrî) namazlarda da, Şafiî mezhebine göre, imama uyan kişinin Fâtiha'yı okuması farzdır. Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde ise, sesli namazlarda cemaat okumaz, dinler.
Dilsizlerin namazda okunması gereken Kur'an metinlerini telaffuz etmeleri mümkün olmadığı için, onlardan kıraat vecîbesi düşer. İslâm bilginleri, kıraat farîzasının ancak Kur'an'ın asıl metniyle yapılması halinde yerine getirilmiş olacağı hususunda görüş birliği içindedirler. Çünkü Kur'an Arapça olarak inmiştir. Önceden de genişçe açıklandığı gibi kıraatin tek bir lisanla gerçekleşmesi müslümanların birlik ve beraberliğinin bir göstergesidir. Tarih boyunca da uygulama böyle olmuştur. Diğer taraftan kıraatin Arapça olarak yapılması, çok zor da değildir. Hattâ namazın sahih olmasını sağlayacak kıraat miktarı sûre ve âyetleri öğrenip ezberlemek Arapça dilini bilmeyenler için bile bir günlük, hattâ bir iki saatlik bir iştir.
4- Rükû (Eğilmek)
Rükû da namazın bir rüknü olup farzdır. Kıraat bittikten sonra eğilerek rükûa varılır, baş ile sırt düz tutulur ve eller dizlere kadar varır ve dize dayanılır. Ayakta namaz kılan kimse için sadece başını eğmesi yeterli değildir, sırtını da eğerek baş ve sırt tam bir düz satıh meydana getirmelidir. Bu şekil tam bir rükûdur. Ancak namaz kılan, rükûa vardığında tam bu vaziyette bulunmazsa, bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu sahih olmaz, fakat rükû vaziyetine daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, gücü yeterse, normal rükûa göre biraz daha eğilir. Oturduğu halde namaz kılan kimsenin, rükû ederken alnı dizlerine paralel olacak derecede sırtını eğmesi yeterlidir.
Rükûda yukarıda belirtildiği şekilde eğilip bir süre beklemek ve daha sonra doğrulup çok kısa bir süre kıyam vaziyetinde durmak (kaveme) gerekir. Hanefî mezhebinde bu sürenin en azı "sübhâne'llâhi'l-azîm" diyecek kadar bir zaman dilimidir. Hanefîler'e göre bu kadar bir süre beklemek ve durmak vacip, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır.
İmama rükû halinde yetişen kişi, ayakta tekbir alıp, bundan sonra rükûa varır. İmama rükûda iken yetişen kişi, o rekatı imamla kılmış sayılır. İmamdan önce rükûa giden veya rükûdan önce doğrulan kişinin bu rükûu yeterli değildir, yeniden rükû yapması gerekir.
5- Sücûd (Secde)
Secde (yere kapanmak), namazın bir rüknü olup farzdır. Namaz kılan kimse, rükûdan sonra kıyama geçer ve hemen arkasından secdeye varır; alnı yere değdiğinde rükû vaziyetinden daha fazla eğilmiş olur ve sadece alnı ve burnu yere değecek kadar yüzünü ve ayrıca iki ayağının parmakları, iki eli ve iki dizini yere koyar. Böylece Allah'a tazimde bulunur. Bu secde, her rekatta birbiri ardınca iki defa yapılır. Bunlardan birisi kasden terk edilirse namaz bozulur. Ancak yanılarak biri terk edilirse, namazın sonunda dahi hatırlansa secdeye varılır, daha sonra oturulur ve "Tahiyyât", "Salli-Bârik", "Rabbena Âtinâ" duaları okunduktan sonra sehiv secdesi yapılır.
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibâdet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz"; "Haydi Allah'a secde edip O'na kuiluk edin" buyrulur.
Bu âyetler gösteriyor ki, secde, namazın en önemli bir rüknüdür. Allah'a gösterilen saygı, itaat ve teslimiyetin en mükemmel bir şeklidir. Yaradanım yüceltmek üzere ihlâs ve samimiyetle secdeye kapanan kimse, acizliğini kabul etmiş ve kulluk şuuruna ermiş insan demektir. Secde insanı bedenen alçaltan ve fakat ruhen yücelten bir davranıştır, zira secde anı insanı Allah'a en çok yaklaştıran andır. Nitekim bir hadiste şöyie buyrulur:
"Kulun Rabbi'ne en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Şu halde/Secdede duayı (teşbihleri) çokça yapın".Tam ve (mükemmel bir secde yedi âza üzerine yapılan secdedir. Peygamberimiz'den nakledilen bir hadiste, bu azaların yüz {alın ve burun), iki el, iki diz ve iki ayak (iki ayağın parmakları) olduğu belirtilmiştir. Gücü yetmediği İçin oturarak namazını kılıp, bedelsel özründen dolayı veya vasıta içinde namaz kıldığından dolayı secdeye kapanamayan bir kişinin, secdesi rükûundan daha fazla eğik olmalıdır.
Secde edilecek yerin yüksekliği, taban seviyesinden on iki parmaktan (yaklaşık 23 cm.) daha yüksek olmamalıdır. Cemaat kalabalık olunca veya başka bir mazeret bulununca dizler üzerine de secde edilebilir. Yine kalabalık sebebiyle aynı namazı cemaatle kılanların birbirlerinin sırtına secde etmeleri de caizdir. Atılmış yün, pamuk gibi yumuşak bir şey üzerine secde edildiğinde yüz bunların içinde tamamen kaybolu-yorsa ve alın ve burun yerin sertliğini hissetmiyorsa secde caiz olmaz.
Secdede secde denebilecek kadar bir süre durmak ve iki secde arasında bir süre oturmak (celse) gerekir. Hanefî mezhebinde bu sürenin en az "sübhâne'llâhi'1-azîm" diyecek kadar bir zaman olması gerekmektedir. Hanefîler'e göre bu kadar bir süre beklemek vacip, Hane-fîler'den Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır. Fakat rükû ve secdede en az üçer kere teşbih (sübhâne'llâhi'1-azîm gibi) okumak sünnettir. Namazı tek başına kılan kimse, beş, yedi ve daha çok teşbih okuyabilir. Fakat imam olan kimse, cemaatin rızası bulunmadıkça, üçten fazla teşbih okumamalıdır. Çünkü cemaati usandırmak ve namazdan kaçırmak uygun değildir.
Rükûda okunacak teşbih şudur: "Sübhâne rabbiye'l azîm" (Pek büyük olan Rabbim, Seni kendine yakışmayan bütün eksikliklerden uzak bilir, teşbih ederim). Secdedeki teşbih de şöyledir: "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" (Pek yüce olan Rabbim, Seni kendine yakışmayan bütün eksikliklerden uzak bilir, teşbih ederim).
6- Ka'de-i Ahîre (Son Oturuş)
Namazların sonunda teşehhüd miktarı oturmak bir rükün olup farzdır. Buna "ka'de-i ahîre" denir. İki rekatlı namazlarda ikincisinden, üç rekatlı namazlarda üçüncüsünden, dört rekatlı namazlarda dördüncüsünden sonraki oturuşlar son oturuş (ka'de-İ ahîre) sayılır.
Ka'de-i ahîrede oturarak beklenmesi farz olan süre Hanefî mezhebine göre teşehhüd miktarıdı. Teşehhüd miktarı ise tahiyyât okuyacak kadar bir süredir. Tahiyyât: et-Tahiyyâtü lillâhi ve's-salevâtü ve't-tayyibât. es-Selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetu'lllahi ve berakâtuhû. es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâd'illâhi's-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilahe ille'llâh ve eşhedü enne Muhammed'en abduhu ve resûlühü. Anlamı: "En içten, en derin saygılar, övgüler ve dualar, beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz!) Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına olsun. Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür."
Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde farz olan süre, teşehhüd miktarına ilâveten bir de Hz. Peygamber'e salevât getirebilecek ("Allahümme sallı alâ Muhammed" deyip kesecek) kadar bir zaman dilimidir. Mâlikî mezhebinde kabul edilen bir görüşe göre ka'de-i ahîre'de oturulması farz olan, selâm vermeye elverişli bir süre oturmaktır. Hanefîler'e göre, son oturuşta teşehhüd miktarı oturmanın farz oluşu şu hadise dayanır:
'Hz. Peygamber, İbn Mes'ud (r.a)'a teşehhüdü öğrettiği zaman şöyle buyurmuştur: Bunu söylediğin ve yaptığın zaman namazın tamam olmuştur". Yani teşehhüdün okunduğu veya oturma işinin yapıldığı zaman namaz tamamlanmış demektir. Burada Resûlullah (s.a.s), namazın tamamlanmasını bir fiile bağlamıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Peygamber, tahiyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden namazın gerçekten tamam olması oturmaya bağlıdır.
Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre, iki, üç veya dört rekatli farz bir namazın sonunda yanlışlıkla oturmaksızın ayağa kalkılarak bir rekat daha kılınıp secde yapılınca bu namazlar nafileye dönüşmüş olur. Bu durumda, iki ve dört rekatlı bir namaza birer rekat daha ilâve edilerek fazlalık çift rekat haline getirilip, sonunda selâm verilir. Sağlam görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez. Bu şekilde nafileye dönüşen bu farz namazın yeniden kılınması gerekir.
İmam Muhammed'e göre ise, namazda son oturuş yanlışlıkla terk edilerek bir rekat daha secdeleriyle ilâve edilince, bu namaz bozulur. Bu şekilde bozulan bu farz namaz nafileye de dönüşmez. Ona göre de bu namazın yeniden kılınması gerekir.
Ta'dîl-i Erkâna Riâyet Etmek
Namazda /ra'dîl-i erkân", rükû ve secöe gibi rükünlerin hakkının verilerek yapılmasını, rükûdan doğrulurken vücudun dimdik bir hale gelerek en az bir kere; "Sübhâne'llâhi'l-azîm"diyecek kadar bir süre ayakta durulmasını (kaveme) ve ondan sonra secdeye varılmasını ve iki secde arasında en az "Sübhâne'llâhi'l-azîm"diyecek kadar bir süre oturulmasını (celse) ifade eder. İmam Ebû Yûsuf ile Şafiî, Mâlikî ve Hanbe-lî mezhepleri'ne göre ta'dîl-i erkân namazda bir rükün veya rüknün şartıdır ve farzdır. Bunların bu konudaki delilleri şu hadistir:
Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedeviye şöyle buyurmuştur:
"Namaza kalktığın zaman tekbir getir, sonra kolayına gelen Kur'an âyetlerinden bir kısmını oku. Sonra mutmain olacak şekilde secde yap. Sonra bunu bütün namazın süresince böyle yap".Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre ise, ta'dîl-i erkân vaciptir. Birinci görüş sahiplerine göre, ta'dîl-i erkâna riâyet edilmeksizin kılınan bir namazı yeniden kılmak gerekir. İkinci görüşe göre ise, bu durumda yalnız sehiv secdesi yapmak yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece ihtilâftan kurtulunmuş olur." Günlük hayatta en yararlı, en değerli saatler ibâdet ile geçen vakitlerdir Namaz ulvî ve müminin mi'racı olan bir ibâdettir. Bu sebeple namazdan manevî bir feyiz ve zevk alan kimseler acele etmez, her bir rüknün hakkını verirler ve namazı sükûnet içinde kılarlar, acele ederek bir an önce namazdan çıkıp kurtulmayı tazime ve edebe aykırı görürler.
Selâm Vermek
Hz. Peygamber: "Namazın anahtarı temizliktir (abdest). Namaza başlamayı sağlayıp onunla bağdaşmayan fiilleri haram kılan 'tekbir (Alîahuekber)' kelimesinin söylenmesi, onu sona erdirip namaz sırasında yasaklanan fiilleri helâl hale getiren ise 'teslim (selâm verme: es-Selâmü aleyküm)' kelimesinin söylenmesidir" buyurmuştur. Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri başta bu hadis olmak üzere başka hadisleri de delil göstererek namazın selâm vermek suretiyle tamamlanıp sona ereceğini ve dolayısıyla namazın sonunda selâm vermenin farz olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak ŞâfİÎ ve Mâlikîler sadece sağ tarafa, Hanbelîler İse, hem sağa hem de sola selâm vermenin farz olduğunu ileri sürmüşlerdir.Hanefîler ise, yukarıdaki hadisi, "Bir kimse namazın sonunda teşehhüd miktarı oturduğu halde selâm vermeden önce abdesti bozulursa, onun namazı caiz olmuştur” anlamındaki hadis ve diğer delillerle birlikte değerlendirerek namazın sonunda selâm vermenin farz değil, vacip olduğunu belirtmişlerdir. Bu anlayışın sonucu olarak, Hanefîler'e göre bir kimse teşehhüd miktarı oturduktan sonra bir tarafa selâm vermekle namazdan çıkabileceği gibi, konuşmak, gülmek, bir iş yapmak veya bir başka namaza başlamak gibi fiille de namazdan çıkabilir; bunlar tercih edilmemekle birlikte namazı sona erdirmeye yeterli fiillerdir.
Namazdan Kendi İrâdesi Ve Fiili İle Çıkmak
Fıkıhta, namaz kılan kimsenin, namazın sonunda usulüne uygun bir biçimde namazdan kendi isteğine bağlı bir fiil ile çıkmasına "el-hurûc bi-sun'ihi" adı verilir. Bu, Ebû Hanîfe'ye göre bir rükün ve dolayısıyla farzdır. Şöyle ki, namaz kılan bir kişi namazın sonunda normal olarak teşehhüd miktarı oturduktan sonra selâm vermek suretiyle namazını tamamlayıp sona erdirir. Biraz önce de ifade edildiği gibi, Hanefîler'de namazın sonunda selâm verme farz olmayıp vacip olduğu için namaz kılan kişi teşehhüd miktarı oturduktan sonra tercih edilmemekle birlikte selâmdan başka gülmek, konuşmak gibi bir fiil ile de namazdan çıkabilir. Ancak Ebû Hanîfe, bu fiilin namaz kılan kişinin kendi isteği ve iradesi ile olmasının şart olduğunu ileri sürerken Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed söz konusu fiilin namaz kılanın iradesiyle olmasının şart olmadığını ifade etmişlerdir. Bu anlayışın sonucu olarak Ebû Hanîfe'ye göre, bir kimsenin iradesi dışındaki bir fiil ve durum ile meselâ burnu kanaması suretiyle abdestin bozulması, suyu görmekle teyemmümün bozulması, mestler üzerine verdiği meshin süresi sona erdiği için ab-destinin bozulması durumlarında namazı tamam olmuş olmaz. O kişinin hemen abdest alıp, namaza aykırı bir davranışta bulunmaksızın derhal teşehhüde oturarak kendi iradesi ile namazdan çıkması gerekir. Aksi halde namazı geçersiz olur. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu durumlardaki kişinin namazı tamam olmuş olur. Bu anlayışın diğer bir sonucu olarak, bir kimse teşehhüd miktarı oturduktan sonra, henüz kendi iradî fiili ile namazdan çıkmadan, namaz vakti sona erse veya başka bir namaz vakti girse, böyle bir kişinin namazı iki İmama göre tamamdır, Ebû Hanîfe'ye göre ise bozulmuş olur. Çünkü bu namaza kendi iradî fiili ile son vermiş değildir." Dolayısıyla Ebû Hanîfe'ye göre bu kişinin vakit'çıktığı veya başka bir namaz vakti girdiği için bozulan namazını kazâ/e'tmesi gerekir.
6- Namazın Vacipleri, Sünnetleri Ve Âdabı
A- Namazın Vacipleri
Namazın farzları gibi bazı vacipleri de vardır. Bu vacipleri yerine getirmekle namazın farzları tamamlanmış, noksanları telâfi edilmiş olur. Namazın vacipleri şunlardır: 1- Namaza "Allahüekber" gibi tekbir ifade eden bir cümle ile başlamak. Bu, Hanefîlerin dışındaki diğer mezheplerde farzdır.
2- Fatiha sûresini okumak. Diğer üç mezhepte Fâtiha'yı her rekatta okumak farzdır.
3- Farz namazların ilk iki rekatında, vacip ve nafile namazların her rekatında Fâtiha'dan sonra kısa bir sûre veya buna denk miktarda âyet veya âyetler okumak (zamm-ı sûre). Fâtiha'ya kısa bir sûre veya âyet ilâvesi, diğer mezheplerde sünnettir.
4- Farz olan namazlarda farz olan kıraati, ilk iki rekatta yerine getirmek.
5- Tek başına namaz kılarken, öğle ve ikindi namazlarında ve gündüz vakti kılınan nafile namazlarda kıraati gizli yapmak. Sabah, akşam ve yatsı namazlarında ve geceleyin kılınan nafile namazlarda kıraat açıktan veya gizli olarak yapılabilir.
6- İmam olan kimsenin, cemaatle kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram, teravih, vitir namazlarının her rekatında, akşam ve yatsı namazlarının İlk iki rekatında kıraati açıktan yapması, öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatlanyla akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının da son iki rekatında kıraati gizli yapması vaciptir. İmama uyan kişi, okumaz, namaz sesli (cehrî) ise dinler, sessiz (hafî, sırrı) ise susar.
Diğer üç mezhepte ise imama uyan kimse, Kur'an okumanın açıktan yapılmadığı namazlarda içinden okur. Mâliki ve Hanbelî mezheplerinde ise, sesli namazlarda cemaat okumaz, dinler. Şafiî mezhebine göre ise, okumanın açıktan yapıldığı namazlarda da imama uyan kişinin Fâtiha'yı okuması gerekir.
7- Secdede sadece alın ile yetinmeyip alın ile birlikte burnu da yere koymak.
8- Üç ve dört rekatlı namazların ikinci rekatının sonunda oturmak (ka'de-i ûlâ).
9- İlk ve son oturuşlarda Tahiyyât'ı okumak. Şafiî ve Hanbelî mezhebinde Tahiyyât'ı ve onun arkasında peygambere salât okumak farzdır.
10- Namazın farzlarında sıraya (tertib) uymak. Meselâ önce ayakta durmak, ardından Fâtiha'yı ve ondan sonra da zamm-ı sûreyi okumak, ondan sonra rükûa ve secdeye gitmek gibi.
11- Namazın sonunda sağ ve sol taraflara selâm vermek. Ancak, -JHanefiler'de bir görüşe göre, sağ tarafa selâm vermek vacip, sol tarafa selâm vermek ise sünnettir. Buna göre, sağa selâm vermekle namaz bitmiş olur ve son anda cemaat namazına katılmak isteyen bir kişinin, sağ tarafa selâm vermeyi bitirmiş olan bir imama uyması sahih olmaz. Şafiî ve Mâlikîler'e göre, namazın sonunda sağa selâm vermek farzdır ve bununla namaz son bulmuş olur. Hanbeîiler'e göre ise, iki tarafa da selâm vermek farzdır.
12- Ta'dîl-i erkâna uymak. Bu, Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır.
13- Vitir namazında Kunut dualarını okumak ve kunut tekbirini almak.
14- Bayram namazlarına mahsus üçer ilâve tekbir almak.
15- Hatalı olarak, farkında olmadan farzı geri bırakmak ve vacibi terk etmek veya geri bırakmaktan dolayı sehiv secdesi yapmak.
16- Namazda okunan secde âyetlerinden dolayı tilâvet secdesinde bulunmak.
B- Namazın Sünnetleri
Namazın birtakım sünnetleri de vardır ki, bunlardan bir kısmı onun vaciplerini tamamlar ve noksanlarını telâfi eder. Namazın sünnetlerinin başlıcaları şunlardır:
1- Beş vakit farz ve cuma namazında ezan okumak ve kamet getirmek. Bu hüküm erkekler içindir.
2- İftitah tekbirinde elleri yukarı kaldırmak. Erkekler, her iki baş parmağını -parmak aralıkları tabiî açıklıkta olmak üzere ve avuç içleri kıbleye veya birbirine dönük tutularak- kulak yumuşaklarına değecek ölçüde, kadınlar ise ellerinin parmak uçlarını göğüs hizasına kadar kaldırırlar ve bu vaziyette iken "Allahüekber" derler. Şafiî ve Mâlikîler'e göre erkekler de iftitah tekbirinde ellerini omuz hizasına kadar kaldırırlar. Şafiî ve Hanbelîler'e göre rükûa eğilirken ve rükûdan doğrulurken de elleri kaldırmak-sünnettir.
3- Kıyamca sağ eli sol el üzerine koymak. Erkekler sağ elin baş parmağı ile serçe parmağını halka yaparak sol elin bileğinden tutarlar ve diğer parmaklarını sol kolun üzerine uzatırlar. Kadınlar ise halka yapmaksızın sağ ellerini sol elleri üzerine yerleştirerek göğüslerine koyarlar.
4- Namazların başlangıcında Sübhâneke'yi içinden okumak, bundan sonra yine gizlice eûzü-besmele çekmek ve diğer rek'âtlarda Fâtiha'dan önce besmele çekmek ve Fâtiha'dan sonra sessizce "âmin" demek. Bir görüşe göre Fâtiha'dan önce okunan besmele vaciptir. İmama uyan eûzübesmele okumaz. Fâtiha'dan sonra okunacak sûrelerin başındaki besmele okunmaz. Ancak İmam Muhammed'e göre, kıraatin açıktan okunmadığı namazlarda sûre başlarındaki besmele okunur.
5- Rükûa ve secdeye giderken, secdeden kalkarken "Allahüekber" demek ve rükûdan kalkarken "Semiallâhu li-men hamiden" demek. İmama uyan rükûdan kalkarken içinden "Rabbena leke'l-hamd" veya "Allahümme rabbenâ ve leke'l-hamd" der. Yalnız başına kılan bu ikisini yani hem "Semiallâhu li-men hamiden" ve hem de "Rabbenâ leke'l-hamd"i içinden söyler.
6- Rükûda en az üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm" ve secdelerde en az üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" demek.
7- Kıyamda bir özür yoksa iki ayak arasını dört parmak kadar açık bulundurmak.
8- Rükûda incikleri (dizin arkasını) dik ve sırtı yere parelel olarak düz tutmak ve ellerle parmak aralıkları açık olduğu halde dizleri tutmak Kadınlar ise, dizlerini biraz bükerler ve sırtlarını yukarıya doğru meyilli tutarlar ve ellerini parmaklarını açmaksızın dizlerinin üzerine koyarlar.
9- Secdeye giderken önce dizleri, arkasından elleri, sonra da yüzü yere koymak. Secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra elleri, sonra da elleri dizlerin üzerine koyarak kıyama doğrulmak veya oturuşa geçmek. Ayrıca secdeyi, yüz iki el arasına gelecek şekilde yapmak.
10- Secde oturuşları ile teşehhüd oturuşlarında sol ayağı yere yatırıp üzerine oturmak, sağ ayağı ise dikmek ve ayak parmaklarını kıbleye yöneltmek. Kadınlar sağ ve sol ayaklarını sağ taraflarına yatırıp beden sola meyilli bîr biçimde yere otururlar.
11- Ka'de ve celselerde (oturuşlarda) elleri parmaklar az açılarak uyluklar üzerine koymak.
12- Secdede karnı uyluklardan ve dirsekleri yanlardan ve dirsekleri de yerden uzak tutmak. Kadınlar kollarını yanlarına birleştirir ve karınlarını uyluklarına yapıştırırlar.
13- Tahiyyât esnasında "Lâ ilahe" denirken sağ elin şehâdet parmağını kaldırmak; bu halde baş parmak ile orta parmak halka edilir ve diğer iki parmak yumruk halinde bükülür. "İllallah" derken ise, şehâdet parmağı indirilir. Ancak bazı âlimler, bu sünneti yerli yerince yapmak zor olduğu için terk edilmesini uygun görmüşlerdir.
14- Farz, vacip ve müekked sünnetlerin son oturuşu ile gayri müekked sünnet ile nafile namazların her oturuşunda Tahiyyât'tan sonra Hz. Peygamber'e ve âline (ailesine) salât ü selâm okumak. Şafiî ve Hanbelî mezhebine göre namazın sonunda Tahiyyât'ın akabinde Peygamber'e salât okumak farzdır.
15- Her namazın son oturuşunda selâm vermeden önce Kur'an'da bulunan veya hadislerde yer alan dualardan okumak.
16- Namazın sonunda selâm verirken yüzü önce iyice sağ tarafa, sonra da iyice sol tarafa çevirmek.
17- Kur'ârH Kerîm'i namazda sırasıyla okumakta bir sakınca yoktur. Dinen yolcu sayılan kişi (seferi), Fâtiha'dan sonra dilediği sûreyi okuyabilir. Ancak mukim {yolcu olmayan, hazarı) için sünnet olan "mufassal" denilen sûreleri okumaktır. Hücurât sûresinden Kur'an'in sonuna kadar olan sûrelere, bu sûrelerin aralan besmele ile çok fazla ayrıldığı için mufassal adı verilmiştir. Hücurât sûresinden "Bürûc" sûresinin sonuna kadar olan sûreler "tıvâl-i mufassal", "Târik" sûresinden "Beyyine" sûresinin sonuna kadar olan sûreler "evsât-ı mufassal" ve bundan sonraki sûreler ise "kısâr-ı mufassai"dir. Mukim için sünnet olan, sabah ve öğle namazlarında Fâtiha'dan sonra "tıvâl-i mufassal" denilen uzun sûrelerden, ikindi ve yatsı namazlarında "evsât-ı mufassal" denilen orta uzunluktaki sûrelerden, akşam namazlarında ise "kısâr-ı mufassal" denilen kısa sûrelerden bir sûre okumaktır.
18- Önünden geçilmesi ihtimali varsa sütre (siper) koymak.
C- Namazın Âdabı
Namazın bazı âdâb'ı (edepleri) de vardır ki bunlar birer müstehap demektir. Bunları terk etmek, azarlanmayı gerektirmez, fakat bunlara uyulması daha faziletlidir, daha fazla sevap kazanmaya sebeptir. Bilinçli bir müslüman namazın büyük bir ibâdet olduğunu bilir, namaz sayesinde Yaradan Rabbi'nin manevî huzurunda olduğunu anlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini görüp bildiğini düşünerek edebe son derece uygun hareket eder, /görünüş itibariyle pek mütevazı bir vaziyet alır, bâtınen kalbini mümkün mertebede mâsivâdan (Allah'ın dışında olandan), dünyevî ilişkilerden kurtarmaya çalışır. Bu yüzden, "mükemmel bir namaz ancak kalb huzuriyledir" denilmiştir.
Namazın başlıca âdabı şunlardır:
1- Namazda zahiren (görünüşte) ve bâtınen (içten) huşu ve tevâzû (alçak gönüllülük) halinde bulunmak.
2- Ceket, pardesü gibi üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğümlemek ve bütün rükünlerin hakkını verebilmek için uzun ve geniş elbiseler giymek.
3- Kıyamda secde yerine, rükûda ayakların üzerine, secdede burnun iki yanına, ka'dede kucağa, selâm verirken sağ ve sol omuz başlarına bakmak, böylece kendisini sırf ibâdete vermek ve namazın dışındaki meşguliyetten korunmak.
4- Rükû ve secde teşbihlerini tek başına kılan için üçten fazla yapmak.
5- Müezzin kamet getirirken "Hayyele'l-felâh" dediği esnada cemaatin ayağa kalkması ve "Kad kâmeti's-salât" deyince de imamın namaza başlaması. Ebû Yûsuf'a göre ise ancak kamet bittikten sonra imam namaza başlar. Bir başka görüşe göre ise, kamet biter ve imam safları düzelttikten sonra namaza başlar.
6- Namazda esnememeye, öksürmemeye ve geğirmemeye gayret etmek. Bununla birlikte esnemesine hâkim olamayan kişi ağzını fazla açmamalı ve gerekiyorsa elliyle kapamalıdır.
7- Namazın Mekruhları, Namazı Bozan Durumlar Ve Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller
İbâdet, Allah rızasının kazanılması için yapılır. Allah rızasının kazanılması ise, yapılacak ibâdet için belirlenen esaslara uymakla mümkündür. İşte bedenî bir ibâdet olan namaz da böyledir. Bu ibâdet, kendisi için belirlenen esaslar çerçevesinde yerine getirilir. Peygamberimiz: "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi, siz de namazınızı öyle kılın" buyurmuştur. Önceden de ifade edildiği gibi, namazın farzları (şart ve rükünleri), vacipleri, sünnetleri ve âdabı vardır. Onlara tam bir şekilde olarak uyularak kılınan bir namaz mükemmel bir namazdır.
Namazın vaciplerinin bilerek terk edilmesi halinde namaz geçerlidir; ancak eksiklik söz konusudur. Namazın sünnet ve edeplerine aykırı davranışlar namazı geçersiz yapmasa da dinen hoş karşılanmaz. Namaz kılarken, namazı geçersiz yapmamakla birlikte yapılması veya yapılmaması dinen hoş karşılanmayan söz, fiil ve davranışlara "namazın mekruhları" adı verilir.
Namazın şart ve rükünlerinden yani farzlarından birisinin eksik olması halinde namaz geçersizdir; dolaysıyla yeniden kılınması gerekir. Ayrıca, namaz kılarken, namaz ibâdetinin mahiyeti ile bağdaşmayan her söz, fiil ve davranış da namazın bozulmasına sebep olur. Başlanmış bir namazın bozulmasına sebep olan söz, fiil ve davranışlara "namazın müfsidleri (namazı bozanlar)" adı verilir.
A- Namazın Mekruhları
Namazın mekruhları, tahrimî ve tenzihi olmak üzere iki çeşittir. Namazın vaciplerini terk etmek, harama yakın bir davranış olup tahrîmen mekruhtur. Namazın sünnetlerini terk etmek ve edeplerine aykırı davranışlar ise dinen hoş karşılanmaz ve tenzîhen mekruhtur. Namazın başlıca mekruhları şunlardır:
1- İkinci rekattaki kıraati birinci rekattaki kıraatten daha uzun okumak. Uzun okumanın ölçüsü, üç âyet daha fazla okumaktır. Yine kıraatte, Kur'ân-ı Kerîm'deki sıraya uymamak.
2- Namaz kılarken bir özür bulunmaksızın yere, direğe, duvara, değneğe dayanmak; tek ayak üzerine durmak veya bir ayağı yerden kesmek veyahut diğerine dayanmak; bir özür bulunmaksızın bağdaş kurarak oturmak veya dizleri dikip oturmak; namazda gerinmek, esnemek, kendi isteği ile öksürmek. Yine, namazda bir şeyi koklamak, gözleri yummak, sağa sola, arkaya bakmak veya eğilmek. Bir şeye gözü takılarak dikkatin dağılmaması veya namazda daha fazla huşu meydana gelmesi için gözleri yummada bir sakınca yoktur.
3- Namazda bir özür bulunmaksızın birkaç adım yürümek. Fakat yılan, akrep gibi zararlı bir hayvanı uzaklaştırmak veya öldürmek için atılacak birkaç adım mekruh değildir.
4- Namazdan önce veya namaz esnasında erkekler için elbiselerinin kollarını dirseklere doğru toplamak.
5- Namazda secdeye giderken dizleri yere koymadan elleri yere koymak veya secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak; namaz sona ermeden terleri veya yüze dokunmuş tozları silmek.
6- Namazda elbise, beden veya sakalla oynamak, eli ağza koymak; namaz esnasında birinin verdiği selâmı el veya baş işaretiyle almak.
7- Cemaatle kılınan namazda imamdan önce rükûa veya secdeye gitmek veya ondan önce rükû ve secdeden başını kaldırmak.
8- Rükû ve secdede teşbihleri terk etmek veya üçten az söylemek.
9- Kıyamdan rükûa, rükûdan secdeye, secdeden kıyama geçme hallerinde söylenmesi gereken tekbir ve zikirleri yerli yerince okumayıp gecikerek okumak. Kıyamdan rükûa vardıktan sonra "Allahüekber" demek gibi.
10- Başkasına ait bir yerde veya sahibinin iznini almadan onun elbisesiyle namaz kılmak.
11- Namazı, temiz olmayan şeylere karşı veya temiz olmayan şeylerin yakınında kılmak. Mezarlıkta, yol ortasında, mezbahada, hamamda namaz kılmak böyledir. Ancak bu gibi yerlerde namaz için ayrılmış temiz bir yer varsa, orada namaz kılmakta bir sakınca yoktur.
12- Namazı, zihni meşgul edecek, kalbin huzur ve huşûunu kaçıracak şeylerin bulunduğu bir yerde kılmak.
13- Bir kimsenin yüzüne karşı arada perde, duvar, korkuluk gibi bir engel olmaksızın namaz kılmak.
14- Yemek sofrası hazır iken namaza başlamak. Ancak diğer namaz vakti çok yaklaşmış ise bu durumda kılmakta bir sakınca yoktur.
15- Sıkışıp da abdesti bozma İhtiyacı varken bu haldeki abdestle namaz kılmak.
16- Namazı, namazın sıhhatine engel olmayacak miktarda necaset bulaşmış bir elbise ile veya temiz bir elbise varken, dinen necis sayılmasa da kirli bir elbise ile kılmak.
17- Elbiseyi, dizlerinin yıpranmasından veya ütüsünün bozulmasından korumak için rükûa ve secdeye varırken hafifçe yukarı çekmek.
18- Ateşe ve puta tapınmayı çağrıştıracağı sebebiyle kor halindeki ateşe karşı namaz kılmak. Üzerinde insan veya hayvan resimleri bulunan elbise ile veya böyle bir kumaş üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Ancak böyle bir elbisenin üzerine ceket, palto veya cübbe gibi bir şey giyilirse, onunla namaz kılınmasında bir sakınca yoktur. Yine namaz kılanın başı üstünde, ön veya yanlarındaki duvar veya tavan üzerine yapılmış canlı varlıklara ait kabartmalı resimler veya duvarlara asılı fotoğrafların bulunması sakıncalıdır. Fakat namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan bakılınca uzuvları fark edilmeyecek kadar küçük olan resimlerin bulunmasında bir sakınca yoktur. Kimlik kartı, nüfus cüzdanı, pasaport gibi belgeler üzerindeki fotoğraf ve resimler ile, kağıt paraların üstünde bulunan resimler, bu belge ve paralar cüzdan veya çanta veyahut ceplerde kapalı bulundukları için ne namaz içinde ve ne de namaz dışında bir sakınca doğurmaz.
B- Namazı Bozan Durumlar (Namazın Müfsidleri)
Namaza başlayan kişi, artık dünya ile ilgili meşguliyetleri kendisine yasaklamış olur. Namaz ibâdetinin bu özelliği göz önüne alınınca, namazın mahiyeti ile bağdaşmayan ve bu ibâdetin huşûunu ihlâl eden söz, fiil ve davranışların namazı bozacağı açıktır. Başlanmış bir namazı bozan durumların başlıcaları şunlardır:
1- Namazda konuşmak.
Namazda bilerek, yanılarak, namazda olduğunu unutarak kısa da olsa dünya kelâmı söylemek namazı bozar. Sahâbîlerden Zeyd b. Erkam şöyle rivayet ediyor:
"Biz namazda konuşuyorduk, bizden biri yanıbaşındaki arkadaşı ile konuşurdu. "Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun" âyeti nazil olunca, susmakla emrolunduk ve namazda konuşmaktan menedildik".Peygamberimiz şöyle burmuştur: "Namazda insan sözlerinden bir şey konuşmak uygun olmaz. Namaz ancak teşbih, tekbir ve Kur'an okumaktan ibarettir". Buna göre, namazda selâm almak, selâm vermek, aksırana "yerhamukalllah" demek, kötü bir habere "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" demek, iyi bir habere "el-hamdülillâh" diye cevap vermek ve benzeri sözler namazı bozar.
2- Ağlamak, inlemek.
Dünyevî bir sebepten dolayı sesli olarak ağlamak veya ah vah şeklinde inlemek namazı bozar. Ancak Allah korkusundan veya cennet ve cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak veyahut dayanılmaz bir hastalıktan ötürü ağlama veya İnleme namazı bozmaz.
3- Öksürmek.
Namazda bir özür bulunmaksızın öksürmek namazı bozar. Ancak namazda olduğunu bildirmek, uyduğu imamın yanlışını düzeltmek, sesin pürüzlenmesini gidermek gibi maksatlarla öksürmek namazı bozmaz.
4- Yemek, içmek.
Dışardan ağza giren susam tanesi kadar bir şeyi yemek veya bir damla su içmek namazı bozar. Ancak namaz öncesi yediği yemekten dolayı dişleri arasında kalan nohut kadar bir şeyi çiğnemeksizin yutmak namazı bozmaz. Yine ağız dolusu miktarda olmayan bir kusuntu tutu-lamayıp geri gitse, bundan dolayı da namaz bozulmaz.
5- Amel-i kesîr.
Namazın mahiyeti ile bağdaşmayacak ölçüde namazla ilgili olmayan her fiil ve hareket-namazı bozar. Hanefîler'de, bu konuda esas alman ölçü şudur: Yapılan bir fiil, dışardan bakan kimseleri, bunu yapan kimsenin namazda 'olmadığına tereddütsüz hükmettirecek şekilde ise bu fiil amel-i kesîr (çok işjdir; namazda olup olmadığı hususunda tereddüde yol'açacak şekilde olursa, bu fiil de amel-i kaiîi (az, önemsiz işjdir. Meselâ namazda kıyamda iken yerden bir taş alınıp kuşa veya başka bir şeye atılsa bu fiil bir amel-i kesirdir ve bu fiil ile namaz bozulur. Fakat, secde ederken secde edeceği yerde bulunan çakıl taşlarını alnına değmemesi için bir eliyle itse, bu fiil amel-i kalîl olduğu için namaz bozulmaz. Şu var ki, namaz ibâdeti ile bağdaşmayan bir işle meşgul olduğu için mekruh bir iş yapmış olur. Diğer taraftan, namaz esnasında abdesti bozulup hemen abdest alarak namazını tamamlayan bir kişinin bu fiili namazın tamamlanmasını sağladığı için amel-i kesîr kapsamı dışında tutulmuştur. Yine, bir görüşe göre, akrep, yılan gibi zararlı hayvanları öldürmek de amel-i kesîr sayılmamıştır. Yine, namazda bir özür bulunmaksızın peş peşe üç adım yürümek, vücudu bir rekatta peş peşe üç kere kaşımak amel-i kesîre örnek olarak gösterilebilir.
6- Özürsüz olarak kıbleye sırt çevirmek namazı bozar.
7- Kahkaha ile gülmek.
Hanefî mezhebine göre namazda kahkaha ile veya yanındakilerin işiteceği şekilde gülmek hem abdesti hem de namazı bozar. Namaz kılanın kendisinin işiteceği şekilde gülmesi ise sadece namazı bozar. Tebessüm ise sessiz gülme şekli olduğu için bununla namaz bozulmaz.
8- Eğitim niteliğindeki okuma.
Bir kimse, namazda iken gözüne takılan bir kitaba veya yazıya sadece bakmakla namazı bozulmaz. Ebû Hanîfe'ye göre, namaz kılan bir kişinin karşısındaki mushaftan önceden ezberinde olmayan bir âyeti okuması ile namaz bozulur, zira bu öğrenme niteliğindedir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise bu durumda namaz bozulmamakla birlikte böyle bir okuma mekruhtur, zira bunda Ehl-i kitaba benzeyiş vardır.
9- Bayılmak, çıldırmak.
Bu durumlarda irade yok olacağı için namaz bozulur.
10- Erkeğin kadınla aynı hizada namaz kılması.
Arada namaz kılan bir kişinin sığabileceği kadar aralık bulunmaksızın veya perde, duvar, korkuluk ve benzeri bir engel olmaksızın erkeklerin kadınlarla aynı hizada namaz kılmaları, Hanefî mezhebine göre namazı bozan hallerdendir ki, bu konuda ileride genişçe bilgi verilecektir.
C- Namazı Kesmeyi Mubah Kılan Haller
Burada hatırlatmak gerekir ki, başlanılan bir ibâdetin her hangi bir mazeret bulunmaksızın kasten kesilip bozulması büyük bir günahtır. Nitekim, bir âyette, "Amellerinizi iptal etmeyin" (Muhammed 47/33) buyrula-rak geçerli bir mazeret bulunmadıkça başlanılmış bir namazın bozulmasının haram olduğu belirtilmiştir. Ancak, namazı kesmek yani bozmak bazı durumlarda vâcib, bazı durumlarda müstehap, bazı durumlarda da mubah olabilir. Hiç şüphesiz, namaz kılanın kendisi veya başkası için can ve mal kaybının veya tehlikesinin söz konusu olduğu durumlarda başlanılmış bir ibâdetin kesilmesi yani bozulması vacip olur. Meselâ bir yangını söndürmek, kalp krizi geçirmekte olan birini tedavi etmek veya onu hastaneye götürmek, boğulmakta olan birini kurtarmak, yırtıcı bir hayvanı savmak için namazı bozmak gibi. Hattâ bu gibi hallerde namazın kazaya bırakılmasında da bir günah bulunmamaktadır. Tek başına namaz kılan bir kimsenin cemaate katılıp daha fazla sevap kazanmak maksadıyla namazını kesmesi müstehaptır. Yine mal çalmakta olan hırsıza engel olmak ve benzeri durumlarda da namazı kesmek müstehaptır. Namazın kesilip bozulmasının mubah olduğuna, çocuğunun başına bir tehlike gelmesinden endişelenen veya yemeğin yanmasından korkan birisinin namazını kesmesi örnek olarak gösterilebilir.
8- Kur'an Okumayı Öğrenme Ve Okuyanın Hataları (Zelletii'ı-Kârî)
A- Kur'an Okumayı Öğrenme
Kıraatin namazın rükünlerinden biri ve bunun da farz olduğu daha önce ifade edilmişti. Namaz kılan kişinin bazı okuyuş hataları vardır ki, bunlar namazın bozulmasına sebep olur. Bunlara okuyanın hataları "zelletü'l-kâri" denilir. Burada önce, Kur'an'ı okuyup Öğrenmenin ve onu dinlemenin öneminden bahsedilecek, daha sonra okuyuş hataları açıklanacaktır.
Her müslümanın namazı caiz olacak miktarda Kur'ân-ı Kerîm'den âyet ve sûreler ezberlemesi farz-ı ayındır. Fatiha ile birlikte diğer bir sûreyi ezberlemesi ise, vaciptir ki, bununla namazın bir rüknü olan kıraat farzı da yerine getirilmiş olur. Kur'ân-ı Kerîm'in diğer kısımlarını ezberlemek de müslümanlar için bir farz-ı kifâyedir,
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey İnsanlar! Size Rabb'İnizden bir öğüt, gönülle-rindekine bir şifa, müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir";
"Biz, Kur'an'dan öyle.bir şeyi indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa ve rahmettir; zalimlere ise "ziyanı artırır";
"De ki: O, İnananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağrılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar)" buyrulur.
Hiç şüphesiz, mümin Kur'an'dan feyz almasını bildiği ve bu maksatla okuduğu, dinlediği için Kur'an âyetleri kendisine şifadır, rahmettir ve rehberdir. Bu sebeple Kur'an'ı ezbere okumak veya mushafa bakarak yüzünden okumak da bir ibâdettir. Böylece, onu anlar, ondan feyz alır, en önemlisi de onunla amel eder,
Kur'ân-ı Kerîm'i namaz dışında ayakta veya yürüyerek veyahut bir iş yaparken okumak caiz olmakla birlikte, kıbleye yönelerek ve güzel elbiseler giyerek abdestli bir şekilde okumak sünnettir. Kur'ân-ı Kerîm'i ayda bir defa hatmetmek müstehaptır. Yılda bir, kırk günde bir, hafta da bir hatmedilmesini tercih edenler de vardır. Üç günden önce hat-medilmesi müstehap değildir. Çünkü böyle az bir sürede okunacak Kur'an'ın yüksek mânalarını düşünmek mümkün olmaz ve tecvid kurallarına hakkıyla uyulamaz. Kur'ân-ı Kerîm'i dinlemek de bir ibâdet ve farz-ı kifâyedir. Ancak zihnen ve fiilen başka işlerle meşgul olan kimselerin yanında Kur'an âyetlerinin açıktan okunması uygun değildir. Bu durumda dinlemeyenler değil, okuyanlar günaha girmiş olur. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup öğrenmek gibi başkalarına öğretmek de büyük bir ibâdettir. Bir hadiste şöyle buyruluyor: "Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve onu başkalarına öğretenlerinizdir".
B- Okuyanın Hatası (Zelletü'1-Kârî)
Kur'ân-ı Kerîm'i okumadaki bir hataya, okuyanın sürçmesine "zelletü'1-kârî" denir. Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesi kasten değiştirilir ve bununla da anlam değişirse, böyle bir okuyuşla namazın bozulacağı konusunda görüş birliği vardır. Ancak ilk dönem Hanefî fıkıh bilginleri, Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesinin sehven yani yanlışlıkla değiştirilmesinde namazın bozulup bozulmayacağı konusunda bazı ölçüler belirlemişlerdir. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed sehven değiştirilen kelimenin Kur'an'da benzerinin bulunup bulunmadığını değil, anlamın fahiş (aşırı) şekilde bozulup bozulmadığını ölçü almışlardır. Ebû Yûsuf ise, değiştirilen lafzın, Kur'an'ın lafızlarından olup olmadığını ölçü almış ve kelimenin i'rab (hareke dahil) ve harflerin telaffuzuna, anlamın değişip değişmemesine itibar etmemiştir. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'in görüşleri ihtiyata en uygun görüştür. Ebû Yûsuf'un görüşü ise daha müsamahalı bir görüştür. Bu sebeple, XI. yüzyılın ortalarından sonraki dönemlerde yetişen fıkıh bilginleri, Arapça bilmeyen toplumların İslâm'a girmesi sonucunda, harflerin telaffuzu, harekelerin okunması ve benzeri konularla ilgili olarak ortaya çıkan okuyuş problemlerinin çözümünde Ebû Yûsuf'un görüşünden yola çıkarak bazı esaslar belirleyip çözümler üretmişlerdir.
Okuyuşla ilgili olarak yapılacak hatalar, aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
1. Hareke yanlışlığı.
Kelimelerin harekelerinin yanlış okunması, anlamı ters çevirecek tarzda olsa, önceki âlimlere göre namaz bozulur. Ancak sonraki âlimlere göre böyle bir okuma namazı bozmaz. Çünkü insanların çoğu, Kur'an'ın i'rab yönlerini ayıramazlar. Nitekim "Ve izi'btelâ İbrâhîme Rabbuhû: (Rabbi, İbrahim'i denediği zaman" (el-Bakara 2/124) âyetinde İb-râhîm"i ötre, "Rabbuhû"yu üstün okumak gibi. Bu takdirde âyetin anlamı, "İbrahim, Rabbini denediği zaman" şeklini alır ki, böyle bir anlam uygun düşmez.
Şeddeli bir harfi yanlışlıkla şeddesiz, şeddesiz bir harfi şeddeli, uzun okunacak bir harfi kısa, kısa okunacak bir harfi uzun, ince okunacak bir harfi kalın, kalın okunacak olanı ince okumak, idgam edilecek bir harfi idgamsız, idgamsız okunacak olanı idgamlı okumak da böyledir. Çünkü bunlardan sakınmak güçtür. "İyyâke na'budu"daki "iyyâ"yı "iyâ" şeklinde şeddesiz okumak gibi.
2. Vakıf {durma) ve ibtidâ'da (okumaya yeniden başlama) olan yanlışlık.
Namaz kılan kişinin, Kur'ân-ı Kerîm'i okurkan meselâ, öksürmesi gibi bir sebeple nefesi kesildiği için durulmaması gereken bir yerde durduğu zaman, okumaya devam ederken anlamın bozulmayacağı bir yerden okumaya başlaması gerekir. Geçilecek yerde durmak veya durulacak yerde geçmekle anlam bozulmazsa, böyle bir okuyuşla namazın bozulmayacağı konusunda görüş birliği vardır. Anlamın bozulması halinde ise âlimlerin çoğunluğu namazın bozulmayacağı yönünde görüş belirtmişlerdir. Çünkü büyük bir halk kitlesinin bundan kaçınıp sakınması güçtür.
Kelimeyi bölmek de böyledir. Meselâ, "ve'l-âdiyâtı" diyecek iken "ve'l-â" deyip, alt tarafını unutmak, yahut nefesi kesilmek ve sonradan tamamlamak veya okunacak bir kelime hatıra gelmeyip başka bir kelimeye veya âyete geçmek dahi âlimlerin çoğunluğuna göre, anlam değişsin değişmesin namaz bozulmaz. Çünkü bu tür yanlışlıklar namaz kılanların çoğunluğu tarafından sıklıkla yapılabilir ve dolayısıyla bunlardan kaçınıp sakınmak güçtür.
Bir kelimeniry son harfini sonra gelen bir kelimeye birleştirerek okumak da böyledir. Meselâ, "İnnâ a'taynâke'l-kevser"i "innâ a'taynâ ke'l-kevser", "İyyâke na'budü"yü "iyyâ kena'budü" şeklinde okumak gibi.
3- Bir kelimeye bir harfin ilâvesi veya eksilmesi suretiyle olan yanlışlık.
Bir harfin ilâve edilmesiyle veya bir harfin eksik okumasıyla anlam değişmiyorsa namaz bozulmaz. Âyete bir kelime eklemek veya ondan bir kelimeyi eksik okumak veyahut iki kelimenin yerini değiştirerek okumak da böyledir. Anlam değişmediği müddetçe namaz bozulmaz.
4- Harflerin söyleyişindeki yanlışlık.
Bir harfi, ona uygun olmayacak bir tarzda telaffuz ederken, iki harfin mahreçleri yani harflerin çıktığı yer birse veya birbirine yakınsa, böyle bir okuyuşla namaz bozulmaz. Ancak, mahreçleri ayrı ise veya birbirlerine yakın değilse böyle bir okuyuşla namaz bozulur.
Bir kimse namazın bozulmasına sebep olacak şekilde yanlış okuduğu bir yeri, yeniden ve doğrultarak okursa namazı bozulmaz.
Peltek dilli bir kişinin bir harf yerine başka bir harfi telaffuz etmesiyle de namazı bozulmaz. Ancak böyle bir kişinin namaz kılarken söyleyişinde güçlük çektiği harflerin bulunmadığı âyetleri seçip onlardan okuması gerekir. Elinden gelen gayreti sarf ettiği halde, bazı harfleri doğru olarak okuyamayan kişi, peltek ve kekeme dilli kişi gibi kabul edilir.
Şâfiî mezhebi ile Hanbelî mezhebinde Fatiha sûresinin dışındaki okuyuş 'hataları namazı bozmaz. Çünkü bu mezheplerde namazda Fatiha sûresinin okunması farzdır.
9- Ezan Ve Kamet
A- Ezan
Ezan, sözlükte bildirmek demektir. Dinî terim olarak ise ezan, farz namazların vaktinin girdiğini bildirmek için, yüksek sesle okunan, belirli mübarek sözleri ifade eder.
Ezanın sözleri şöyledir:
"Allahüekber, Allahüekber, Allahüekber, Allahüekber;
Eşhedü en lâ ilahe illallah, Eşhedü en lâ iiâhe İllallah;
Eşhedü enne Muhammed'e-r-rasûlullah, Eşhedü enne Muhammed'e-r-rasûlullah;
Hayye ale's-salâh, Hayye ale's-salâh;
Hayye ale'l-felâh, Hayye ale'i-felâh;
Allahüekber, Allahüekber;
Lâ ilahe illallah."
Türkçe anlamı:
"Allah en büyüktür (dört kere).
Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka tanrı yoktur (iki kere).
Şahitlik ederim (yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed Allah'ın elçisidir (iki kere).
Haydi namaza (iki kere).
Haydi kurtuluşa (iki kere).
Allah en büyüktür (iki kere).
Allah'tan başka tanrı yoktur."
Ayrıca sabah namazının ezanında "Hayye ale'l-felâh"tan sonra iki defa okunmak üzere "es-Salâtü hayrün mine'n-nevm" (Namaz uykudan daha hayırlıdır) cümlesi ilâve edilir.
Hz. Peygamber, Medine'ye hicret ettiklerinde yaptığı ilk işlerden biri de sahabe ile birlikte Mescid-i Nebevî'yi yapmak olmuştur. Burada namazlar cemaatle kılınmadan önce Hz. Peygamber'in emri ile Bilâl Habeşî yollarda "es-Salâh! es-Salâh" (Namaza! Namaza!) veya "es-Salâtü câmiatün" (Namaz, bünyesinde hem iyilik ve güzellikleri hem de müminleri birleştirici ve toplayıcıdır!) veyahut "es-Salâte cemâeten" (Cemaatle namaza!) diye sesleniyordu. Mescidin yakınında oturanlar erken gelip namaz vakitlerini bekliyorlar, böylece işlerinden oluyorlardı. Uzakta oturanlar ise, gecikiyorlar veya cemaate (birlikte namaz kılmaya) yeti-şemiyorlardı. Bu durum bir sıkıntıya yol açtığından namaz vakitlerinin hangi usulle duyurulmasının uygun olacağını görüşmek üzere bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda çeşitli görüşler ileri sürüldüyse de hiçbirisi beğenilmedi ve bir karara varılamadan toplantı dağıldı. Konuya çözüm getirilemediği için herkes üzüntülü idi. Yüce Allah, ilâhî hükmün tebliğini bu konudaki beklentilerinin özleme dönüşmesine ertelemeyi murat etmişti. Nitekim bu aşamada, önce Abdullah b. Zeyd ezan sözlerini gönlüne ve zihnine nakşeden bir rüya gördü ve Resûlullah'a bunu haber verdi. Hz. Peygamber: "İnşallah bu hak bir rüyadır. Onu Bilâl'e öğret. O ezanı okusun. Çünkü Bilâl'ın sesi seninkinden gürdür" buyurdu. Bilâl, öğrendiği ezanı yüksek bir yerden gür ve tatlı sesi ile okudu. Aynı rüyayı görmüş olanlardan biri de Hz. Ömer idi. Hz. Ömer, Bİlâl'in ezanını duyunca koşarak Resûlullah'a geldi ve durumu ona heyecanla anlattı. Fakat o sırada ezan ile ilgili vahiy de gelmiş ve böylece ezan vahiy yolu ile dinî bir hüküm olarak sabit olmuştu.
Arkasında anlamlı bir hatıra bırakarak dinî bir hüküm haline gelen ezan," namaz vaktinin girdiğini bildiren bir vasıta, namaza ve cemaate bir çağrıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de ezana şu âyet-i kerîmelerle işaret edilir:
"Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış, onların düşünemeyen bir toplum olmalarındandır"."Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın".Ezan namaza ve cemaate bir çağrı olmakla birlikte, ezan bünyesinde ayrıca İslâm'ın inanç ve ibâdet esaslarını da barındırmaktadır. Çok az sözle pek çok hakikati ihtiva edip günde beş defa yüksek sesle okunan ezan sayesinde, camiye gelsin gelmesin herkese İslâm'ın inanç ve ibâdet esasları hatırlatılmakta, namazın kurtuluşa sebep olacağı bildirilmekte, İslâm dininin temel esasları dünyaya duyurulmakta, toplumun dinî hayatının canlı tutulup güçlenmesi ve devam ettirilmesi sağlanmaktadır". Yeryüzünde namaz vakitleri değişik zamanlara rastladığından, minarelerden yüksek sesle okunan ezan ile, bir an bile kesintiye uğramaksızın sürekli olarak, tüm insanlığa Yüce Allah'ın varlığı, birliği ve büyüklüğü, Hz. Muhammed'in peygamberliği ve namazın kurtuluş vesilesi olduğu güzel bir şekilde dünya döndükçe ilân edilebilmektedir. Bir hadiste şeytanın ezanı duymamak için uzaklara kaçtığı bildirilmiştir. Çünkü şeytan, ezan ile cemaatin namaza davet edilmesinden, İslâm'ın tüm insanlığa ulaştırılmasından, tek kelime Üe ezanın içeriğinden nefret eder ve o sesi duymak istemez. Fıkıh bilginleri, ezanın sözlerinin taşıdığı engin anlamları ve yerine getirdiği görevleri dikkate alarak, bunun İslâm dininin şiarlarından yani İslâm dinini temsil etme ve onu diğer dinlerden ayırma özelliğine sahip önemli ve meşhur hükümlerden biri olduğunu ifade etmişlerdir. Hanefî mezhebindeki yaygın kanaate göre ezan erkekler için vacip derecesinde sünnet-i müekkededir. Diğer mezheplerde farklı görüşler bulunmakla birlikte yaygın kanaat, ezanın farz-ı kifâye olduğudur. Fıkıh bilginleri, ezanın dinî hükmü hakkında sünnet-i müekkede, vacip, farz-ı kifâye gibi farklı görüşler ileri sürmüşlerse de, dinin bir şiarı kabul edilen ezanın topluca terk edilemiyeceği ve topluca terk eden belde halkının bunu yapmaya zorlanacağı konusunda görüş birliğine sahiptirler. Bu sebeple İslâm ülkelerinde on beş asırdan beri minarelerden göklere doğru yükselen ezan sesi hiç eksik olmamıştır. Bundan dolayı İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy da:
"Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli. Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli" mısralarını bu ruh ve anlayış içinde söylemiştir.
Ezan, beş vakit farz namaz ile cuma namazı için okunur. Bunların dışındaki namazlarda ezan yoktur. Beş vakit farz namazlar kaza edilirken de ezan okunur. Ancak birden fazla farz namaz kaza edilirken her biri için ayrı birer ezan okumak ve kamet getirmek müstehap olmakla birlikte hepsi için bir kamet yeterli olmasa da tek ezan yeterlidir.
Ezan okuyan kişiye "müezzin" denir. Müezzinin, müslüman, akıllı, erkek ve baliğ (ergen) olması şarttır. Bu şartları taşımayanların okudukları ezan geçerli değildir. Müezzinlik yapacak kişi, tüm insanlığa Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberin risâletini ilân etme, inananları namaza, inanmayanları kurtuluşa çağırma gibi çok önemli bir görevi yerine getirir. Bu sebeple, böyle kutsal bir görevi ifa edecek kişi, özellikle namaz vakitleri ve ezanla ilgili fıkıh bilgisine sahip, muttaki, gür ve tatlı sesli olmalıdır. Bu nitelikleri taşıyanların ezan okumaları tercih edilir.
Ezan, namaz vakti girdikten sonra okunur; namaz vakti girmeden okunan ezan tekrarlanır. Ancak Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve diğer mezheplere göre sabah namazı ezanı vakit girmeden önce okunabilir.
Ezan, diğer bir yönden de namaz gibi Allah'ı anmak, O'na yakarışta bulunmaktır. Bu yüzden müezzin, ibâdet aşkıyla, abdestli olarak yüksek bir yerde (minarede) ayakta ve kıbleye yönelerek sesinin çıktığı kadar yüksek bir sesle ezanı okur. "Hayye ale's-salât" derken sağ tarafa, "Hay-ye ale'l-felâh" derken sol tarafa döner. Minarede ise, gerektiğinde dolaşarak ezanı okur ve sesinin yükselmesi için parmakların uçları ile kulaklarını tıkar. Peygamberimiz, ezan okuyanın sesini yükseltmesini istemiş ve:
"Çünkü müezzinin sesinin ulaşabildiği yere kadarki alanda olup da onu işiten cin, insan ve her varlık kıyamet gününde ezan okuyanın lehinde şahitlik yaparlar" buyurmuştur.
İlk önceleri ezan en yüksek evlerin damında, Mescid-i Nebevi inşa edildikten sonra onun üstünde okunuyordu. İlk minare'nin Muâviye döneminde ve onun emriyle yapıldığı nakledilmektedir.Fıkıh bilginleri, ezan bittikten sonra namaz için tekrar bir çağrının yapılması {tesvîb) nda bir sakınca görmemişlerdir. Bu sebeple tabiîn döneminden soprâ (II./VIII, yüzyılın sonu) bazı bölgelerde ezanın ardından "Hayye ale's-salât" veya "es-Salâte es-salâte" gibi sözlerle namaza ikinci bir çağrı yapılması âdeti başlatılmıştı. Eyyûbîler döneminde de akşam namazı dışındaki diğer vakitlerde ezanın akabinde Peygamber'e salâtü selâm okuma usulü ihdas edilmiştir ki, bu uygulama bazı bölgelerde hâlâ devam etmektedir. Ezan sesini duyan her müslümanın, ezana uyup her bir cümlesini müezzinin okuması ardından tekrar etmesi müstehaptır. Ancak ezanın "Hayye ale's-salâh", "Hayye ale'l-felâh" sözleri ile, sabah ezanındaki "es-Salâtü hayrun mine'n-nevrn" sözü tekrarlanmaz. "Hayye ale's-salâh" dendiğinde "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" (Günahtan dönmek, ondan sakınmak ancak Allah'ın koruması ile ve itaate güç yetirmek, ancak O'nun yardımıyla olur), "Hayye ale'l-felâh" dendiğinde "Mâ şâailahu kâne ve mâ lem yese' lem yekûn" (Allah'ın dilediği şey olur, dilemediği şey olmaz), "es-Salâtü hayrun mine'n-nevm" dendiğinde "Sadakte ve berirte" (Doğru ve iyi söyledin) denilir. Bunların her biri, ezan cümleleri müezzinin okuması arkasından söylenir.
Ezan bitince şu dua okunur:
"Allahümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't-tâmmeti, ve's-salâti'l-kâimeti, âti Muhmmede'ni'l-vesîlete ve'l-fazîlete, ve'd-dereceti'r-refîate, ve'b'ashü makâmen mahmûdeni'llezî ve'adtehu. İnneke lâ tuhlifü'l-mîâd".
(Allahım! Ey bu eksiksiz davetin (ezanın) ve kılınacak namazın Rabbi: Muhammed'e vesîleyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et! Onu vâdettiğin makâm-ı mahmûda eriştir! Şüphesiz Sen va'dinden dönmezsin). Vesîle ve fazilet, cennette yüce birer makamdır. Makâm-ı mahmûd jse şefaat makamıdır. Hz. Peygamber: "Bu duayı okuyan kişiye şefaatim vaciptir" buyurmuştur.
Ezan ile kamet arasını biraz ayırmak uygun olur. Bu sebeple ezan okununca hemen namaza başlanmaz; cemaatin gelmesi için bir müddet beklenir. Bu müddet akşam namazı için üç kısa âyet okunacak kadarlık bir müddettir. Bunun dışındaki diğer namazlar için ise, her bir rekatında on âyet okunacak iki veya dört rekat namaz kılınacak kadarlık bir süredir. Bazı bölgelerde, farz namaza başlamadan önce, insanların cemaate katılabilmeleri için üç defa İhlâs sûresi okunmaktadır.
Namaz dışında da bazı sebeplerle ezan okumak menduptur. Meselâ, yeni doğan çocuğun sağ kulağına hafif bir ses ile ezan okumak menduptur. Ayrıca, yangın ve savaş esnasında, yolcunun arkasından, çölde yolunu kaybetme halinde ve buna benzer hallerde ezan okumak menduptur.
B- Kamet
Aslı "ikâmet" olan "kamet" ezan ile birlikte teşrî kılınmıştır ve sözleri ezanınki gibidir. Ancak "Hayye a/e'/-fe/âh'\an sonra iki defa "Kad kâmeti's-salâtü kad kâmeti's-salâh" (Namaz başladı, namaz başladı) ilâve edilir. Ezan yavaş, yavaş, kamet ise daha hızlı okunur.
Beş vakit farz namazları ile bunların kazası yalnız veya cemaat halinde kılınırken namaza durmadan önce kamet getirilir. Yine cuma namazının farzı için de kamet vardır. Ezan ile kametin hükmü birdir. Ha-nefîler'e göre, kamet erkekler için sünnettir. Mâlikî ve Şâfiîler, diğer mezhepler gibi ezanı erkeklere ait bir hüküm olarak kabul etmekle birlikte, kametin kadınlar için de bir sünnet (müstehap) olduğunu ifade ederler.
Bir vakit için bir ezan okunur ve bir kamet getirilir. Sadece cuma namazı için iki ezan okunur; cuma günü minareden okunan ezana dış ezan, cami içinde okunana ise iç ezan denir. Bu sebeple, bir cami veya mescidde cemaate yetişemeyenier, namazı cemaat halinde kılacak olsalar, ezan okumaları ve kamet getirmeleri gerekmez.
Bir mahalle veya köyde camiden okunan ezan yeterlidir; bu genel ezanı duyanların evde, iş yerinde ve benzeri yerlerde tek başına namaz kılarken tekrar ezan okumaları gerekmez. Ezan sesinin ulaşmadığı kırlarda ve yerleşim birimlerinin dışında ise, farz namaz kılanların ezan okumaları müstehaptır; terk etmeleri ise mekruh değildir. Ancak bu gibi durumlarda kametin terk edilmesi mekruhtur.
10- Cemaatle Namaz Ve İmamet
İslâmiyet'te birlik ve beraberliğe büyük bir önem verilmiş ve dinin direği olarak kabul edilen namazın cemaatle beraberce kılınması istenmiştir. Sözlükte, "cemaat", İnsan topluluğu demektir. Fıkıhta ise, cemaat, içlerinden birini imam yapıp birlikte namaz kılan topluluğu ifade eder. Cemaatle kılınan namazda kendisine uyulan kişiye "imam" ve bu kişinin görevine de "imamet (imamlık)" denir. İmama uymaya "iktidâ", "ittibâ" adı verilir ki, bu kişiye de "muktedî", "müttebi", "me'mûm" gibi adlar verilir. Tek başına--narnaz kılana da "münferid" denir. Cemaatle namaz kılmak üzere/ özel olarak yapılan yerlere de "mescid " veya "cami" adı verilir.
A- Cemaatle Namaz
1- Cemaatin Önemi Ve Fazileti
Cemaatle namaz kılmak, ezan gibi, İslâm'ın şiar alâmetlerinden biridir. Cemaatle kılınan namaz ile müslümanların birliği, birbirlerine bağlılığı gösterilmiş olur, müslümanlar arasında sevgi ve dayanışma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden istifade eder. Salih kişilerle birlikte kılınacak namazların, yapılacak duaların Allah katında daha çok kabul edileceği ümit edilir.
Kur'ân-i Kerîm'de: "Ve sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir bölümü seninle birlikte namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar" buyrulmuştur.
Bu âyette savaş esnasında bile cemaatle namazın kılınması emredilmiştir. Savaş esnasında cemaatle namaz emredilirse, güven içinde bulunulduğu zaman namazın öncelikle cemaat halinde kılınması gerektiği anlaşılır. Hz. Peygamber cemaatle namazın önemini şu hadis/eriyle ortaya koymuştur:
"Bir köy veya kırda üç kişi bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp yener. Şu halde cemaate devam ediniz Hiç kuşkusuz sürüden ayrılan koyunu kurt kapar"."Canımı, elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum, içimden öyle geçiyor ki, odun toplamayı emredeyim, odun yığılsın. Sonra namazı emredeyim, ezan okunsun. Daha sonra bir adama cemaate imam olmasını emredeyim. En sonunda cemaate gelmeyen adamlara gidip onlar içindeyken evlerini yakayım". Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, insanları yakmak ve evlerini yıkmak için gönderilmemiştir; o bir rahmet peygamberidir. Buradaki ifadesiyle, cemaatle namazın önemini vurgulamıştır.
Hz. Peygamber, cemaatle namazın faziletini de birçok hadisleriyle açıklamışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
"Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir"."İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, sıra ve yer bulamazlar, aralarında kur'a çekmek zorunda kalırlar ve kur'a çekerlerdi. Şayet camide cemaate erken yetişmenin ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, bunun için birbirleriyle yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa, bu namazları kılmaya gelirlerdi"."Her kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış sevabını alır. Her kim sabah namazını cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır".
2- Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü, Cemaatin En Az Sayısı
Beş vakit farz namazlar, cuma ve bayram namazları, teravih namazı, ramazan ayında vitir namazı cemaatle kılınır. Bütün mezheplere göre, gücü yeten akıllı ve baliğ (ergen) erkek müslümanların toplanıp cuma namazını cemaatle kılmaları farzdır. Hanefî ve Mâlikîler'e göre, cuma namazı dışındaki diğer farz namazları cemaatle kılmak, gücü yeten akıllı ve baliğ erkek müslümanlar için vâcib derecesinde sünnet-i müekkededir. Şâfiîler'e göre, farz namazları cemaatle kılmak farz-i kifâyedir. Hanbelîier'e göre ise, cemaatle namaz kılmak farz-ı ayındır; ancak namazın geçerlilik şartı değildir.
Cemaatin en az sayısı, imam ve ona uyan kişi ile birlikte olmak üzere iki kişidir. Hattâ imama uyan kişi, kadın veyahut bir mümeyyiz çocuk yani yedi yaşındaki akıllı bir çocuk da olabilir. Cuma ve bayram namazlarında cemaatin en az sayısı, mezheplere göre değişmektedir. Ancak, cemaat ne kadar fazla olursa, sevabı o derece fazla olur. Bu sebeple, cemaat daha kalabalık olduğu için, şehir, kasaba, köy mescidlerinde cemaatle kılınan namaz ev, iş yeri gibi yerlerde cemaatle kılman namazdan daha faziletlidir.
Hz. Peygamber, kadınların da cemaatle namaz kılmak üzere mescide gidebileceklerini, ancak evdeki ibâdetlerinin daha faziletli olduğunu şu hadisleriyle bildirmiştir:
"Kadınları mescidlere gitmekten alıkoymayın. Evleri ise oniar için daha hayırlıdır”."Kadınların en hayırlısı; mescidi, evlerinin içi olandır". Ayrıca Peygamberimiz:
"Kadınlar cemaate katılmak istedikleri zaman, koku sürünmesinler" buyurarak, kadınların cemaate katılırken dikkat etmeleri gereken en önemli hususlardan birine işaret etmiştir.
3- Cemaate Gitmemeyi Mubah Kılan Mazeretler
İslâm dini kolaylık ve rahmet dinidir. Bu sebepledir ki, dinimizde, kabul edilebilir ve geçerli--bir mazereti bulunan kişiler, cemaate devam etmekle yükümlü tutulmamışlardır. Buna karşılık, devam etmek istedikleri halde, haklı ve geçerli mazeretleri bulunduğu için cemaate gidemeyen kişilerin niyetlerine göre cemaat sevabını elde edecekleri de belirtilmiştir. Cemaate gitmemek için, kabul edilebilen mazeretlerin başlıcaları şunlardır: Hastalık, aşın sıcak ve soğuk, çamur, zifiri karanlık, hapis cezası, kör olmak, felçli olmak, yaşlılık, şiddetli rüzgâr, yoğun kar veya yağmur, hastaya bakmak, can ve mal emniyetinin olmaması, nöbet tutmak, ilimle meşgul olmak ve benzeri sebepler.
4- Saf Düzenin Genel Esasları
Peygamber Efendimiz, namazda safların düzgün ve sık olmasına büyük bir önem vermiş ve müslümanları günde beş defa Allah'ın huzurunda bir araya getiren namazın belirli bir düzen içinde kılınmasının esaslarını bildirmiştir. Hz. Peygamber:
"Safları düz tutunuz. Çünkü safların düz olması namazın tamam olmasını sağlayan hususlardan biridir” anlamındaki hadislerinde safların düzgün olmasının namazın mükemmel bir şekilde kılınmasını sağlayan bir unsur olduğunu ifade etmiştir. Yine Hz. Peygamber:
"Safları düz tutunuz. İleri geri durmayınız. Sonra kalpleriniz birbirinden farklı olur. Bulûğ çağında olup aklı başında ve bilgili olanlarınız benim arkamda, onlardan sonra gelenler daha arkada, daha sonra gelenler de onların arkasında dursunlar" anlamındaki hadislerinde ise, safların düz tutulmamasının müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik bilincinin kaybolmasına, kalp ve gönüllerin birbirinden kopmasına sebep olacağına dikkat çekmiştir. Bununla beraber safların düzgün olmasının da tek başına bir kıymet ifade etmeyeceğine ayrıca ön saflarda bilgili, liyakatli, yaşlı, tecrübeli kişilere yer verilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Hiç şüphesiz düzgün bir saf, aynı zamanda doğruluğun, dürüstlüğün, birliğin bir belirtisi sayılır ve Allah bu nitelikleri sever; eğriliği, yalancılığı, bölünmüşlüğü ve dağınıklığı sevmez. Yine Allah, ilim, irfan, liyakat gibi üstün nitelikleri sever, bunların yaygınlaşmasını emreder; bilgisizlik, kötülük gibi hususların giderilmesini ister ve bunlarla da savaşılmasını emreder. Namazda bilgili, akıllı, liyakatli, tecrübeli ve benzeri üstün niteliklere sahip kişilere ön saflarda yer verilmesinin hikmeti de budur; yani bilgi, liyakat ve tecrübeye öncelik tanınması, asla bir kayrılma ve imtiyaz değil aksine bunların teşvik edilmesi suretiyle cahilliğin ve kötülüğün ortadan kaldırılmasının sağlanması hedeflenmektedir. Diğer taraftan imamın arkasında bulunan kişilere, onun cehrî (sesli) namazlarda okuduğu âyetlerdeki muhtemel yanlışlıklarını düzeltmek, unutması halinde ise okuyacağı âyetleri hatırlatmak, abdesti bozulunca onun yerine geçip namazı kalınan yerden devam ettirmek gibi görevler düşebilir. Bu görevler ise, özellikle namaz konusunda bilgisi ve tecrübesi fazla olan kişilerce yerine getirilebilir. İşte bu nitelikleri taşıyanlara ilk safta yer verilmesinin, diğer önemli bir sebebi de budur.
Peygamber Efendimiz erkek ve kadınlardan oluşan bir topluluğun, cemaatle namaz kılınırken: "Erkeklerin saflarının en hayırlı olanı ilk saf, en şerli (sevabı en az) olanı ise son saftır. Kadınların saflarının en hayırlı olanı son saf, en şerli (sevabı en az) olanı ise ilk saftır" anlamındaki hadislerinde kendilerine özgü güzel bir üslûp içerisinde bu gibi tavsif (mahiyet ve nitelikleriyle etraflıca anlatma), tasvir ve benzetmelerle erkeklerin ön saflarda, kadınların ise son saflarda bulunması gerektiğini ortaya koymuştur.
Erkek ve kadınların ayrı saflarda yer alarak namaz kılmalarının pek çok hikmetleri vardır. Burada işaret edilmelidir ki, erkek olsun kadın olsun bir müminin camiye gelmekten maksadı, Allah'ın rızasını ve O'nun lütfedeceği sevapları kazanmaktır. Namaz hangi safta kılınırsa kılınsın namaz kılan kişi Allah'ın huzurundadır ve kişi kıldığı namazdan niyet ve samimiyetine göre sevap kazanacaktır. Bu sebepledir ki, mümin erkeklerin ön saflarda, mümin kadınların ise arka saflarda namazlarını kılmaları erkeklerin daha çok, kadınların ise daha az sevap kazanacakları anlamına gelmez. Burada dikkate alınması gereken husus, mümin kişilerin namazlarını huşu içinde yani gönlünü Allah'a tam manasıyla vererek kılmalarıdır. İşte bu hadis, hem erkeklere hem de kadınlara gönül huzuruyla namaz kılacakları ve en çok sevap kazanacakları bir ortama işaret etmiş bulunmaktadır.
Sahih ve muteber hadis kaynaklarında Enes b. Mâlik'den saf düzeniyle ilgili şöyle bir rivayet yer almaktadır: "Enes'in ninesi Müleyke hazırladığı yemeğe Hz. Peygamber'i davet etti. Resûlullah (s.a.s.) yemekten sonra: "Kalkın sizinle namaz kılalım" buyurdu... Peygamber kalktı; ben ve orada bulunan bir yetim çocuk O'nun arkasında saf olduk; yaşfı kadın da bizim arkamızda durdu ve Hz. Peygamber bize iki rekat namaz kıldırdı ve 50nra ayrıldı". Bu hadis de
gösteriyor ki, Hz. Peygamber, birkaç kişi ile birlikte kıldığı nafile namazlarda bile erkeklerin kendisinin arkasındaki safta, kadınların ise onların arkasındaki safta durmalarını istemiş ve namazı bu şekildeki bir saf düzenine göre kıldırmıştır.
Bir fakih ve İslâm^fitozofu olarak tanınan İbn Rüşd (öl. 595/1198) namazdaki saf düzenini anlatırken kadının imamdan başka erkek/erkekler varsa onların arkasında, tek İse imamın arkasında duracağını ifade etmiş ve ayrıca bu hususun Enes b. Mâlik'in rivayet ettiği hadisle sabit olduğu için bu konuda muhalif bir görüşün bulunduğunu bilmediğini de açıkça belirtmiştir.
5- Namaza Katılacak Kişilerin Saftaki Yerleri
Fıkıh bilginleri, Hz. Peygamber'in sözlü ve fiilî sünnetlerini, ayrıca zamanlarına kadar ki uygulamaları da göz önünde bulundurarak saf düzenine ilişkin esasları ayrıntılarıyla belirlemişlerdir. Bu husustaki esasları anahatlarıyla belirtmek gerekirse, imama uyan bir kişi erkek ise, imamın sağ tarafında, kadın ise arada bir saflık boşluk bulunacak şekilde arkasında durur. Cemaat İki kişi ve daha fazla ise, imamın arkasında saf tutarlar. Cemaat, erkek, kadın ve çocuklardan oluşuyorsa, imamın arkasında önce erkekler, sonra erkek çocuklar, daha sonra da kadınlar saf tutarlar. Çocukların saf düzeninde bu sıralamaya uyarak erkeklerin arkasında namaz kılmaları sünnet, erkek ve kadınların bu sıralamaya uymaları ise farzdır. Bu yüzden bir kadın bir erkeğin önünde veya onun tam bitişiğinde aynı namazı cemaatle kılacak olsa, erkeğin namazı bozulur. Buna, "muhâzâtü'n-nisâ (kadınların erkeklerle bir hizada bulunması)" adı verilir. Kadınların erkeklerin hizasında cemaatle namaz kılarken erkeğin namazının bozulması, Hanefîler'e ve bazı fakihlere göredir. Buna karşılık Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise kadınların erkeklerin arkasında saf bağlayarak namaz kılmalarının gerektiğini ifade etmekle birlikte, bunu namazı bozan bir sebep olarak değerlendirmemişlerdir.Kısacası fıkıh mezheplerinin safların düzen ve tertibine ilişkin görüşlerinde esas itibariyle herhangi bir farklılık bulunmamaktadır. Bu sebeple hiçbir mezhepte bir kadının -ister yabancı bir kimse (nâmahrem) olsun, ister kendisinin babası, oğlu, kardeşi gibi bir yakını (mahremi) olsun, İster kocası olsun- bir erkeğin yanında veya onun önünde namaz kılması doğru ve güzel (müstahsen) görülmemiştir. Hattâ erkekten ileri veya onun tam bitişiğinde namaz kılan kadının genç veya yaşlı olması arasında hüküm itibariyle herhangi bir ayrım da yapılmamıştır. Şu da bir gerçektir ki Hanefîler ve bazı mezheplere mensup fıkıh bilginleri diğer mezheplerden farklı olarak saf düzenindeki bu sıralamaya uyulmamasını, aynı zamanda özellikle erkeğin namazının fesada uğratılmasının bir sebebi olarak da değerlendirmişlerdir. Ancak bu tertibe uyulmadan kılınan bir namazın bozulabilmesinin belli şartların gerçekleşmesi halleriyle sınırlandırmışlardır. Bu şartlar şunlardır: 1- İmam olan kişinin kadınlar için de niyet etmesi gerekir. İmam namaza başlarken arkasındaki cemaatin erkek veya kadın olmasını dikkate alarak niyet eder. Eğer imam namaza başlarken cemaat içinde kadın bulunmadığı için sadece erkeklere imamlık yapmaya niyet etmişse, böyle bir durumda kadınların ona uymaları sahih (geçerli) olmaz; dolayısıyla kadının hizasındaki erkeğin de namazı bozulmaz. Bu durum cami ve mescidlerde değil özellikle evlerde kılınan namazlar için söz konusudur. Bu sebeple bazı fıkıh bilginleri cenaze, cuma ve bayram namazlarında imamın ayrıca kadınların uyması için niyet etmesinin şart olmadığını ifade etmişlerdir.
2- Hem kadının hem de önünde veya tam bitişiğinde durduğu erkeğin akıllı ve ergen olması gerekir.
3- Kılınan namazın rükû ve secdesinin bulunması gerekir. Cenaze namazı bu şartları taşımadığı ve ölü için duadan ibaret olduğu İçin, bu namazda kadının erkeklerle aynı hizada bulunmasıyla erkeğin namazı bozulmaz. Ancak böyle bir saf tutuş şekli mekruhtur.
4- Erkek ve kadının aynı namazı cemaat halinde kılmaları gerekir. Meselâ, kadının tam bitişiğinde yani hizasında bulunduğu erkeğe uyarak öğle namazını kılması veya kadının aynı hizada durduğu erkekle birlikte aynı imama uyarak öğle namazını kılmaları gibi. Eğer bu namazı cemaatle değil de tek başlarına kılıyorlarsa veya kadın cemaatle, erkek tek başına kılıyorsa veyahut erkek cemaatle kadın tek başına kılıyorsa, bu şekilde namaz kılmaları mekruh olmakla birlikte bu durumlarda bu namazı ortaklaşa kılmadıkları için erkeğin namazı bozulmaz.
5- Namazın bozulması için aynı hizadaki kadın ile erkeğin namaz kıldıkları yerin aynı düzlemde olması gerekir. Bu sebeple bunlardan biri mescidin zemininde diğeri insan boyu yükseklikteki bir mahfilde namaz kılmaları namazı bozmaz. Yine kadın ile erkeğin namaz kıldıkları yerin duvar, korkuluk, kafes, perde, direk ve benzeri bir şeyle ayrılmış olması veya ikisinin arasında en_ az bir adam sığacak kadar bir boşluğun bulunması halinde de/efkeğinTxarnazı bozulmaz.
6- Erkek ile kadının yöneldikleri cihetlerin bir olması gerekir. Ancak, Kabe binası içinde her biri başka bir cihete yönelerek cemaatle namaz kılarken aynı hizada bulunmak veya Kabe dışında çember halinde olma dolaysıyla karşı karşıya gelmek namazı bozmaz.
7- Erkeğin, cemaat namazına başlanmadan önce tam bitişiğine gelip duran kadından bir veya iki adım ileri gitmemiş olması; namaza başlandıktan sonra hizasına gelip durmuş kadına ise geri durması için münasip bir şekilde erkeğin uyarıda bulunmamış olması şarttır. Eğer erkek, namaza başlamadan önce hizasında gelip duran kadından bir veya iki adım ileri gitmemiş ise, namazda durması gereken yerde durmamış ve dolayısıyla üzerine düşen görevi yapmamış olduğu için namazı bozulur. Buna karşılık, erkeğin namaza başlamış olduğu sırada sonradan gelip hizasında duran kadından bir veya iki adım ileri gitmesi söz konusu olamaz. Zira böyle bir davranış yani yürümek namaz ibadetiyle bağdaşmaz. Bu durumda erkeğin yapacağı tek İş, kadına münasip bir şekilde uyarıda bulunmaktır. Bu şekilde uyarıldığı halde geri çekilmeyen kadının üzerine düşen görevi yerine getirmediği için namazı bozulur. Erkeğin namazı ise bozulmaz. Böyle bir durumda erkeğin değil kadının namazının bozulduğu görüşü Iraklı Hanefî fıkıh bilginlerine aittir. Bu görüşü paylaşan başka mezheplere mensup fıkıh bilginleri de vardır.
Kadınlar iştirak haklarını kullanıp cemaate devam edecek olurlarsa, erkek ve kadınların birbirlerinin namazlarını fesada uğratmamaları için herkesin mescidierde kendilerine ayrılan yerlerde namaz kılmaları gerekir. Erkek ve kadınlardan oluşan bir cemaatin daha çok sevap kazanmalarının saf düzeninde bu kurala da riayet etmelerine bağlı olduğu özellikle bilinmelidir.
B- İmamet (İmamlık)
1- Namazda İmam Olmanın Şartları
Namazda imam olmak ve imamlık etmek İçin aranan başlıca şartlar şunlardır: Müslüman olmak, baliğ (ergen) olmak, akıllı olmak, namazın caiz olabileceği kadar sûre ve âyeti ezberden okuyabilmek, erkek olmak ve özürlü olmamak. Buna göre, müslüman olmayanlar, akıl hastası (mecnûn), akıl zayıfı (ma'tûh) olanlar ile ergenlik çağında olmayan çocuklar (mümeyyiz sabi) namazda imam olamazlar. Çünkü bunlar, namaz yükümlüsü değillerdir. Kadınlar, erkeklere imamlık yapamazlar. Ancak kadının, kadınlardan oluşan bir cemaate, imam olup namaz kıldırması mekruh olmakla birlikte caizdir. Bu takdirde, imam olacak kadın, saf önüne çıkmaksızın kadınların arasında birinci saf içinde ortada durarak namazı kıldırır. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde, kadının kadına imam olması mekruh olmayıp doğrudan caizdir.
Namaz caiz olacak kadar sûre ve âyetleri düzgün bir şekilde ezbere okuyan kişinin, namazda ezbere okuyamayan veya peltek, kekeme olduğu için âyetleri tecvit kurallarına uygun bir biçimde okuyamayan bir kişiye uyması caiz değildir. Yine, sağlıklı bir kişinin, abdest alma yönünden özürlü bir kişiye uyarak namaz kılması geçersizdir.
Farklı mezheplere sahip olan kişiler, birbirlerine uyarak cemaatle namaz kılabilirler. Ancak farklı mezheplere mensup kişilerden meydana gelen topluluğa imam olacak kişinin, kendisine uyan diğer mezhep mensuplarının mezheplerindeki namazın şart ve rükünlerine uyması gerekir. Hanefî ve Şafiî mezhebine göre, bir kimse kendi mezhebinde namazı bozan bir şeyin, kendisine uyduğu imamda bulunduğunu görüp bilirse, ona uyması sahih olmaz. Hanefî mezhebine mensup bir kişinin, burnundan kan aktığını görüp bildiği halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafiî'ye veyahut Şafiî mezhebine mensup bir kişinin, kadına dokunduğunu görüp bildiği halde abdestini yenilemeden imamete geçen bir Hanefî'ye uyması gibi. Çünkü, Hanefî mezhebine göre kan, Şafiî mezhebine göre de kadına dokunma abdesti bozar. Mâlikî ve Hanbelîler'e göre ise, namazın sıhhati için şart olan şeylerde yalnız imamın mezhebine itibar olunur, imama uyan kişinin mezhebine bakılmaz. Meselâ, Mâlikî mezhebine göre abdest alırken başın tamamına meshedilmesi farzdır. Bununla birlikte, Mâlikî mezhebine mensup bir kişinin, abdestte başının dörtte birini mesheden Hanefî mezhebine mensup bir imama uyarak kılmış olduğu namazı geçerlidir.
İmamın saygın bir kişi olması, cemaatin çoğalmasına sebep olur. Bu sebeple, insanlar, kendilerine imam olup namaz kıldıracak kişinin bilgin, ağır başlı, liyakatli, güzel ahlâklı, haramlardan sakınan bir kişi olmasını arzu ederler. Görevli bir imamı bulunmayan bir cemaat içinde imamlığa en lâyık kişi, namaz hükümlerini en iyi bilendir. Cemaat içinde bu şartı taşıyan birden fazla kişi varsa, bunlardan kıraati daha güzel olan imamlığa daha uygundur. Bunda da eşitseler, bunlardan daha muttaki olup haramlardan kaçınan kişinin namaz kıldırması tercih edilir. Bunda da eşit iseler, yaşça büyük olan kişinin imam olması tercih edilir. Bununla birlikte evde cemaatle kılınan namazda, imamlıkta aranan niteliklere sahip olması şartıyla ev sahibinin veya onun gösterdiği kişinin imamlık yapması dafia uygundur.
2- İmamın Namaz Esnasında Dikkat Edeceği Hususlar
İmam olan kişinin, cemaat içinde yaşlı, hasta ve ihtiyaç sahiplerinin bulunduğunu dikkate alması ve cemaate ağır gelecek şekilde namazı uzatıp insanları cemaatten uzaklaştıracak davranışlardan kaçınması gerekir. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Sizden biriniz insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif kıldırsın. Çünkü cemaat arasında küçük, hasta ve yaşlı kişiler bulunur. Fakat tek başına kıldığı zaman, dilediği kadar uzatsın".Yine Peygamberimiz bir hadislerinde: "Ben, uzatmayı arzu ederek namaza durduğumda, bir çocuğun ağlamasını işitir, onun annesine güçlük çıkarıp üzülmesine sebep olmasından hoşlanmadığım için, namazı kısa keserim" buyurmuştur.
Diğer taraftan imamın, namazı usul ve âdabına uygun olmayan bir tarzda acele kıldırması da mekruhtur. Yine imamın, namaz kıldırırken kendisine kolay gelen âyet ve sûrelerden okuması vaciptir. Henüz iyice ezberlemediği âyetleri okumamalı,"" bir âyette yanılır, hatırlayamazsa, namazın caiz olacağı kadar okumuşsa, hemen rükûa gitmeli, bu miktarda okumamışsa bir başka âyete geçmelidir.
Cemaat kalabalık olduğu için, imamın aldığı intikal (bir rükünden diğer bir rüküne geçiş) tekbirleri arkada bulunan cemaat tarafından duyulmuyorsa, müezzin aracı olarak bu tekbirleri yüksek sesle tekrar eder. İmam, namaz bittikten sonra yüzü cemaate, karşı gelecek şekilde oturarak sünnet olan dua ve zikirleri yapar.
İmam namaz kıldırdığı sırada abdesti bozulursa cemaatten birini yerine geçirir. İmamın yerine geçen kişi namaza kalan yerden devam eder. Hanefî mezhebine göre, cemaatin namazının sahih ve geçerli olması imamın namazının geçerli olmasına bağlıdır. Buna göre meselâ imam namazı unutarak abdestsiz olarak kıldırdıysa, cemaatin de namazı geçersiz olur. Dolayısıyla cemaatin de durumu öğrenmesi halinde imam gibi namazını yeniden kılması gerekir.
3- Cemaatin Namaza Başlarken Uyması Gereken Hususlar
Cemaatle namaz kılan kişinin, hem namaza hem de imama uyduğuna niyet etmesi gerekir. Yine imama uymanın sahih olabilmesi için, imam ile cemaatin namaz kıldıkları yerin hakikaten veya hükmen bir bütünlük halinde olması gerekir. Bu sebeple, imam ile cemaatin arasında yüksekçe bir duvar olup imamın görülmesi veya sesinin işitilmesi mümkün olmazsa, bu durumda imama uyulmuş olmaz. Yine imam ile ona uyan kişi arasında kayık geçecek genişlikte bir dere, (su yolu, ark) veya ırmak veyahut araba geçecek genişlikte olup üzerinde o namaz için saf tutulmayan insan veya araç trafiğine açık bir yol bulunması durumunda da imama uyma geçerli olmaz.
11- Cemaatle Kılınan Namaza Yetişme Halleri
Önceden de ifade edildiği gibi, tek başına namaz kılana "münferid", imama uyan kişiye de "muktedî" adı verilir. İmama uyan (muktedî) kişi için üç hal söz konusudur: Müdrik, lâhik ve mesbûk.
A- Müdrik
Sözlükte, "yetişen", "kavuşan" anlamına gelen müdrik kelimesi, fıkıh terimi olarak namazın başından sonuna kadar imama uyup bütün rekatları onunla birlikte kılan kimseyi ifade eder. İmama ilk rekatın rükû-unda yetişen kimse de müdrik adını alır.
Namaza imam ile başlamanın fazileti çok büyüktür. En son rekatın teşehhüdünde de olsa, İmama uyan kişi de cemaat sevabını kazanır.
Farz namazları en güzel şekilde yerine getirme şekli, cemaatle kılınan namazdır. Bu şekilde kılınan bir namazın sevabı, bir hadiste belirtildiğine göre tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha fazladır. Cemaate yetişmek için özellikle cami İçinde koşmak hoş karşı-lanmamakla birlikte, acele ile yürünülebilir. Fıkıh bilginleri, farzlara tâbi olan sünnet namazların, farz namazlarının noksanlıklarını telâfi edip onları tamamladıklarını ifade ederek, bu namazların terk edilmesinin doğru olmadığını, ancak vakit daralmış ve cemaati kaçırma endişesi bulunuyorsa bunların sonraya bırakılabileceğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre, farz bir namazın kılındığını gören bir kişi, cemaate katılmak için ilk sünnet namazını kılmaz ve doğrudan cemaate katılıp imama uyar. Ancak, sabah namazının farzının kılındığını görüp cemaati kaçırmayacağını tahmin eden kişi, sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra imama uyar; bu sünneti kılınca cemaati kaçıracağını sanan kişi ise hemen imama uyar. Öğle ve yatsının sünnetini cemaate katılmak için terk eden kişi, farz namaz bittikten sonra bunları kaza edebilir. Sabah ve ikindinin sünnetlerini ise, nafile namazlar bakımından kerahet vakti olduğu için kaza edemez.
"Amellerinizi boşa çıkarmayın" (Muhammed 47/33) mealindeki âyet, başlanmış bir ibâdetin kasten ve özürsüz olarak bozulmasının caiz olmayacağının açık bir delilidir. Fıkıh bilginleri, tek başına başlanılan bir namazın cemaatle daha mükemmel bir şekilde kılınmak üzere bozulmasının caiz olduğunu ifaçle-etm işlerdir. Şöyle ki, tek başına farz bir namazı kılmaya başlayan İDİr kişinirt bulunduğu yerde, o farz namazı kılmak üzere bir cemaat oluşunca, bu kişi, bu namazın bir rekatını henüz secde ederek tamamlamamışsa, cemaate katılmak için namazını keser vef imama uyar. Ancak, başlanılan bu namaz, iki rekatlı sabah veya üç rekatlı akşam namazının farzı ise, bunların ikinci rekatını secdeleriyle tamamlanmamışsa, yine namazı keserek, imama uyar. Sabah ve akşam namazlarının ikinci rekatını secdeleriyle tamamlamış ise, namazı tek başına tamamlar. Öğle, ikindi ve yatsı gibi dört rekatlı bir namazın ilk rekatını secdesiyle birlikte tamamlamışsa, ikinci rekatı da kılarak selâm verir ve imama uyar. Tek başına kıldığı bu iki rekat namaz nafile namaz yerine geçer. Üçüncü rekatta olup secde etmemişse, ayakta veya oturarak yine selâm verir ve cemaate katılır. Ancak, üçüncü rekatın secdesini yapmış ise, namazını tek başına tamamlar.
Nafile kılmakta olan böyle bir kişi, cemaat oluşunca, birinci rekatta ise, bunu iki rekata tamamladıktan sonra selâm vererek imama uyar, üçüncü rekatta ise bunu da dört rekata tamamlayarak selâm verir ve cemaate katılır. Böylece, yukarıda mealini verdiğimiz âyetin hükmüyle amel edilerek, başlanılan bir namaz da boşa çıkarılmamış olur.
B- Lâhik
Namaza imamla birlikte başladığı halde kendisinde uyku, dalgınlık, aşın kalabalıktan dolayı sıkıntı veya abdestin bozulması gibi bir durum meydana gelmesi sebebiyle namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimseye "lâhik" denir.
Lâhik durumuna düşen kişi, kaçırdığı rekatları, sanki imamın arkasında kılıyormuş gibi kılarak namazını tamamlar. Lâhik, mümkün olursa, kaçırdığı rekatları veya rükünleri tek başına ikmal eder ve imama tekrar uyarak onunla birlikte selâm verir. Ancak, kaçırdığı rekatları tamamladığı takdirde imama yetişemeyeceğini bilen lâhik kişi, hemen imama uyar, imam namazdan çıkınca, kaçırmış olduğu rekat ve rükünleri hemen kaza eder.
Dinen yolcu sayılan bir kişiye uyan mukim kimse, dört rekatlı namazda, imam iki rekat kılıp selâm verdikten sonra ayağa kalkar lâhik kişi gibi namazını kıraatsiz olarak dört rekata tamamlar.
Namazda abdesti bozulan ve lâhik olan kişi, bulunduğu saftan ayrılır, namaz ibâdeti ile bağdaşmayacak dünyevî bir işfe uğraşmaksızın hemen abdestini alır, gelir namazına kaldığı yerden devam eder ve namazını imamın arkasında kılıyormuş gibi tamamlar ve cemaat sevabını kazanır. Eğer abdesti bozulan imam ise, namazın cemaatle kılınmasına devam edilebilmesi için, yakınında bulunan bir kişiyi imamlığa geçirir, belli usullere uymak suretiyle alacağı yeni abdest ile namazına kaldığı yerden başlayıp tamamlar. Tek başına namaz kılan kişi de namazda iken abdesti bozulsa, yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde alacağı yeni abdestle namazının kalan kısımlarını tamamlayabilir.
Ancak, her lâhik'in namazını kaldığı yerden başlayıp tamamlaması kolay değildir. Bu sebeple lâhiklerin bu noksan olan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.
C- Mesbûk
İmama namazın başında değil, birinci rekatın rükûundan sonra meselâ, ikinci, üçüncü ve dördüncü rekatlarında uyan kişiye mesbûk denir. Başka bir ifade ile en az bir rekatı kaçıran kişiye mesbûk denir.
Bir rekatın rükûunda yetişen kişi, o rekata yetişmiş sayılır. Buna karşılık, rükûdan sonra meselâ imam secde veya oturma halinde iken ona uyan kişi ise, o rekatı kaçırmış sayılır. Mesbûk, imam kıyam halinde iken "Allahüekber" diyerek namaza başlar ve imamın kıraati sessizce okuduğu rekata yetiştiğinde "Sübhâneke"yi okur, imamın açıktan kıraati okuduğu rekatta ise "Sübhâneke"yi okumaz.
Bir rekatın rükûundan sonra imama uymak isteyen kişi, ayakta "Allahüekber" diyerek namaza başlar ve imam secdede ise secdeye varır, onunla birlikte secde eder, imam oturma halinde ise oturur ve "Tahiyyât"! okur ve yetiştiği rekatları imamla birlikte kılar. Mesbûk, imam selâm verdikten sonra "Allahüekber" diyerek ayağa kalkar ve eksik kalan rekatları münferid gibi kılar; kaza edeceği ilk rekatta Sübhâneke, eûzübesmele, Fatiha ve zamm-ı sûre okur. Burada mes-bûkla ilgili bazı örnekler verelim:
1- Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının ikinci rekatlarında imama uyan kişi, "Allahüekber" diyerek namaza başlar ve onunla birlikte yetiştiği rekat veya rekatları kılar. Namazın son oturuşunda (ka'de-i ahîrede) yalnız "Tahiyyât"! okur, imam selâm verince ayağa kalkar, İmam ile kılmamış olduğu ilk rekatı kılmaya başlar. Sübhâneke, eûzübesmeleden sonra Fatiha sûresi İle bir miktar da Kur'an'dan okur, sonra "Allahüekber" diyerek rükûa ve secdelere varır, daha sonra oturup "Tahiyyât"), "sallibârik" ve "rabbenâ âtinâ" duasını okuyarak selâm verir.
2- Akşam namazının üçüncü rekatında cemaate yetişip imama uyan kişi, Sübhâneke'yi okur. İmamla birlikte o rekatı kılıp oturur ve yalnız Tahiyyât'ı okur. İmam selâm verince ayağa kalkar, Sübhâneke ve eûzübesmeleden sonra Fatiha sûresi ile bir miktar da Kur'an'dan okur, sonra "Allahüekber" diyerek rükûa ve secdelere varır, daha sonra oturup yalnız Tahiyyât'ı okur. Daha sonra ayağa kalkar, besmele ile Fatiha sûresini, bir miktar da âyet okuyup rükû ve secdeye varır, sonra oturup "Tahiyyât", "salli-bârîk" ve\rabbenâ âtinâ" duasını okuyarak selâm verir.
3- Dört rekatlı bir namazın üçüncü rekatında imama uyan kişi, imamla birlikte iki rekat kıldığı için son oturuşta yalnız "Tahiyyât"ı okur ve imam selâm verince ayağa kalkar ve kaçırdığı iki rekatı tek başına nasıl kılıyorsa, o şekilde kılar.
4- Dört rekatlı bir namazın dördüncü rekatında imama uyan kişi, imam ile birlikte teşehhüde oturduktan sonra kalkar Sübhâneke, eûzübesmele, Fatiha ve zamm-ı sûre okuduktan sonra rükû ve secdelere varır. Bundan sonra oturur, yalnız Tahiyyât'ı okur ve ayağa kalkar, besmele ile Fatiha ve bir miktar da âyet okur, rükû ve secdelerden sonra ayağa kalkar, besmele ile Fâtiha'yı okuyup rükû ve secdelere vardıktan sonra oturur, Tahiyyât, saiii-bârik ve "rabbenâ âtinâ" dualarını okuyarak selâm ile namazını bitirir.
5- Bir namazın son rekatının rükûundan sonra cemaate yetişen bir kişi, cemaatle kılınan o namazın bütün rekatlarını kaçırmış sayılır. Ancak böyle bir kimse, cemaat sevabını kazanmak için, imam selâm verip namazı bitirmediği sürece, ona uyabilir Bu takdirde, imam selâm verdikten sonra "Allahüekber" diyerek kalkar, o namaz, tek başına nasıl kılıyorsa, o şekilde kılar.
12- Mescid /Cami
Sözlükte secde edilen yer anlamına gelen "mescid", terim olarak müslümanların ibâdet etmelerine tahsis edilmiş mekânı, Allah'a ibâdet edilen yeri (mâbed'i) ifade eder. Mescidlerin büyüğüne ise "cami" adı verilir. Cami, sözlükte toplayan, bir araya getiren anlamına gelir ki, bu, el-mescidü'l-câmi' (büyük cemaatleri toplayan mescid) tamlamasının kısaltılmış şeklidir.
Kur'ân-ı Kerîm'de, insanlar için yapılan ilk mabedin Mekke'deki Kabe olduğu bildirilmiştir. Bunu ilk defa yapan kişinin Hz. Âdem olduğu ve Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'in de Kabe'yi aynı temelleri üzerine yeniden inşa ettikleri nakledilmiştir. Bir hadiste, yeryüzündeki ilk mescidin Kabe'nin de içinde yer aldığı Mescid-i Haram, ikincisinin de Hz. Süleyman'ın Kudüs'de yaptırdığı Mescid-i Aksa (Beytül-makdis) olduğu rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber, peygamberlik geldikten sonra Kabe'nin de içinde bulunduğu Mescid-i Harâm'da namaz kılmıştır. Müşriklerin baskısı sonucunda Mescid-i Harâm'da namaz kılma imkânı kalmayınca, Hz. Peygamber Dârü'l-Erkam'ı yani Erkam adlı şahsın evini mescid haline getirmiş ve orada cemaatle namaz kılmıştır. Hz. Ömer'in müslüman olmasından sonra müslümanlar yeniden Mescid-i Harâm'da açıkça namaz kılmaya başlamışlar, ayrıca bu dönemde Hz. Ebûbekir gibi bazı müslümanlar da evlerini mescid haline getirmişlerdir, Hz. Peygamber, Medine'ye hicret etmeden önce orada mescidler yapılmaya başlanmıştır. „ Peygamberimiz Medine'ye hicretleri esnasında Kubâ mevkiinde Mescid-i Kubâ adıyla bir mescid yapılmış, Medine'ye hicretinin İlk aylarında da Mescid-i Nebevi adıyla bilinen ulu bir mescid inşa edilmiştir. Ayrıca bu dönemde müslüman olan kişiler, Hz. Pey-gamber'in izniyle kendi mahalle ve köylerinde beş vakit namazı cemaatle kılmak için mescidler edinmişlerdir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra, müslümanlar fethettikleri her bölgede büyük, küçük, sade ya da görkemli mescidler yapmışlardır.
Mescidler, tevhid inancının sembolü olan Kabe'nin bir şubesi olup buralarda yalnız Allah'a ibâdet edilir. Bu yüzden mescidlerin büyük bir şerefi ve fazileti vardır. Bu şerefe işaret için her mescide Allah'ın evi (Beytulllah) denilmekte ve buraların tazime lâyık kutsal mekânlar olduğu vurgulanmaktadır.
Hz. Peygamber, bir hadisinde:
"Bütün yeryüzü bana mescid kılındı" buyurarak İbâdetlerin bazı mekânlara sıkıştırılmış olmadığına dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, Hz. Peygamber, cemaatle namaz kılmanın önemi üzerinde ısrarla durmuş, iki kişi de olsa cemaat olup her hangi bir mekânda birlikte namaz kılabileceklerini, ancak mescidlerde cemaatle namaz kılmanın ecrinin daha fazla olacağını açıklamış, cuma ve bayram namazlarının ise sadece mescid veya namazgahlarda cemaatle kılınabileceğini bildirmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ve âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve sadece Allah'tan korkan kimseler imar ederler” buyrularak cami/mescid yapmanın, onların bakım ve onarımının önemi vurgulanmıştır. Fıkıh bilginleri, cemaate devam ederek camilerde ibâdet etme, ilim öğrenme ve öğretme, Kur'ân-ı Kerîm'i okuma gibi amellerle oraların manevî yönden ihya ve imar edileceğini ifade etmişlerdir. Bir müslümanın cami yaptırması, onun bakım ve onarımını üstlenmesi mendup ve müstehaptır. Ancak, bir beldede, oturanların ihtiyacını karşılayacak kadar cami ve mescid yapımı ise müslümanlar üzerine farz-ı kifâyedir.
Mescid/camiler özeli iki farz namazların kılınması için yapılmıştır. Bu sebeple, farz namazların mescidlerde, nafile namazların ise, ev gibi yerlerde kılınması daha faziletlidir. Peygamberimiz:
"Ey insanlar! Evlerinizde namaz kılın. Çünkü kişinin en faziletli na-maa farzlar dışında evinde kıldığı namazdır” buyurmuştur. Peygamberimiz bir başka hadislerinde:
"Namazlarınızın bir kısmını evlerinizde kılınız da oraları kabirlere çevirmeyin" buyurarak, müslümanların evlerini sırf içinde yatılıp kalkılan birer otel, yiyilip içilen birer lokanta durumuna getirmeyip, oraları aynı zamanda ibâdet edilen, namaz kılınıp Kur'an okunan bir mekân halinde kullanmalarına dikkat çekmiştir. Hattâ bazı fıkıh bilginleri, bu hadisi delil getirerek bir kişinin farz namazları bazan ev halkından camiye gidemeyen kadın ve çocuklara imam olarak evinde kılmasını tavsiye etmişler ve bunun gerekçesini de şöyle açıklamışlardır: Farz namazı evinde ev halkına cemaatle kıldıran kişi, bu vesile ile onlara hem namazın bilmedikleri yanlarını öğretmiş, hem de onların cemaatle namaz kılmanın sevabından faydalanmalarını sağlamış olur.
Namaz kılınacak yerin temiz olması namazın şartlarından biri olduğu için cami ve mescidlerin temiz tutulması müminler üzerine başta gelen bir görevdir. Caminin temiz tutulması yanında camiye girenlerin vücut ve elbise temizliğine de dikkat etmeleri gerekir. Hattâ, cemaatin kalabalık olduğu cuma ve bayram günlerinde boy abdesti alarak camiye gidilmesi sünnettir.
Camiye girecek kimselerin maddî pisliklerden temizlenmiş olması yanında, onların cünüplük gibi hükmî kirliliklerden arınmış olmaları da gerekir. Bu sebeple cünüp, hayız ve nifas halinde bulunan kimselerin camiye girmeleri haramdır. Caminin üstü ile, üst ve alt katları da aynı hükme bağlıdır. Ancak, Hanefi ve Mâlikîier'e göre bu halde bulunan kişilerin zaruret durumunda camiye teyemmümle girmeleri mümkündür. Camilerin avlu, revak gibi sadece cemaatin kalabalık olduğu günlerde namaz kılınan bölümleri ise, bu hükümlere tâbi değildir.
Camiye girerken "Allahım! Bana rahmet kapıların aç", "Allahım! Senin lütuf ve keremini dilerim" şeklinde dua okunması tavsiye edilmiştir. Camiye sağ ayakla girmek, oradan sol ayakla çıkmak sünnettir. Bir camiye herhangi bir maksatla giren kimsenin "Tahiyyetü'l-mescid" niyetiyle iki rekat namaz kılması da sünnettir. Camilerde cemaati rahatsız eden, onların huzurunu bozan, oraların manevî havasıyla bağdaşmayan her türlü davranıştan uzak durulması gerekir. Soğan, sarımsak gibi ağır kokulu yiyecekleri çiğ olarak yiyerek camiye gitmek mekruh sayıldığı gibi başkalarını inciterek ön saflara geçmek, zaruret bulunmadıkça namaz kılanın önünden geçmek de mekruh kabul edilmiştir.
Hz. Peygamber: "Bu mescidler, Allah'ı zikretmek, namaz kılmak ve Kur'an okumak içindir" buyurmuştur.
Bu sebeple, cami içinde yüksek sesle konuşmak, alış veriş yapmak, dilencilik yapmak gibi caminin yapılış amacına aykırı olan davranış ve işlerden son derece sakınılmalı ve imam, müezzin, vaiz gibi camide görev yapan kişilerin-hutbeleri, konuşmaları, nasihatları, okudukları Kur'an âyetleri büyük bir dikkatle ve onlardan yararlanmak maksadıyla dinlenilmelidir.
Bir kişinin kendi mahalle mescidinde namaz kılması, mahalle sakinlerinin birbirleriyle kaynaşmasını sağladığı için başka mescidlerde namaz kılmasından daha faziletlidir, Bununla birlikte, bu kişinin daha bilgili, daha liyakatli imamı bulunan başka bir mescidde namaz kılması bilgisinin artmasını sağlayacağı için daha faziletlidir. Görevli bir imamı ve belirli bir cemaati bulunan mahalle mescidinde cemaatle namaz kılındıktan sonra, aynı mescid içinde cemaat halinde tekrar ezan okunarak ve kamet getirilerek namaz kılınması mekruhtur. Zira, cemaatle namaz kılmaktan maksat, birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunu geliştirmek, pekiştirmek ve beslemektir. Bir vakit namazının böyle bir mescidde ikinci defa cemaatle kılınması ise cemaatin bölünmesi anlamına gelir ki, bu durum sözünü ettiğimiz bu maksadın gerçekleşmesine engel olur. Ancak sırf mazeretleri sebebiyle cemaate yetişemeyen sınırlı sayıdaki kişilerin, tekrar ezan okumaksızın ve kamet getirmeksizin mescidin herhangi bir köşesinde, cemaat halinde namazlarını kılmalarında ise bir sakınca yoktur. Zira böyle bir durum cemaati bölme anlamı taşımadığı gibi, cemaatle namaz kılmadan beklenen maksadın gerçekleşmesini de engellemez. Yol kenarında veya çarşı içinde bulunup sabit ve belirli cemaati bulunmayan mescidlerde de cemaate yetişemeyenler, tekrar ezan okumaksızın ve kamet getirmeksizin cemaat halinde namaz kılabilirler.
13- Beş Vakit Namazın Kılınış Biçimi
A- Namazların Tek Başına Kılınış Biçimi
Namazlar farz, vacip, sünnet ve nafile nevilerine ayrılır ve bunlar ikişer, üçer ve dörder rekatlı olarak kılınır. Bunlar, önceden açıkladığımız farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine ve âdabına uyularak şöyle kılınır:
1- Sabah Namazı
Sabah namazının if<i rekat sünnetini kılmak için, kıbleye dönülerek "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilir, eller baş parmak uçları kulak yumuşaklarına değecek kadar yukarı kaldırılırken "Allahüekber" diye tekbir alınarak namaza başlanır. Bundan sonra sağ elin avucu, sol elin üstüne konur ve sağ elin küçük ve başparmaklarıyla sol elin bileği tutulur ve böylece eller göbek altında bağlanmış olur. Kadınlar ise, tekbir alırken ellerinin parmak uçlarını omuz hizasına gelecek şekilde kaldırırlar ve ellerini halka yapmaksızın göğüslerinin üzerinde tutarlar. Bu durumda İken "Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebâre ke'smük ve teâlâ ceddük ve lâ ilahe gayrük" ile "Eûzü billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm, Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm" ve "el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn er-rahmâni'r-rahîm mâliki yevmi'd-dîn. İyyâke na'budü ve iyyâke nesta'în ihdina's-sırâta'l-müstaklme sırate'llezîne en'amte aleyhim gayri'I-mağdûbi aleyhim ve İa'd-dâllîn" şeklinde Fatiha sûresi okunur. Hemen arkasından sessizce âmin denir ve Kur'an'dan bir miktar okunur. Bir miktardan maksat, en az Kevser, İhlâs sûresi gibi kısa bir sûre veya en az üç kısa âyet veyahut en az üç kısa âyet uzunluğunda bir âyettir. Bundan sonra eller yanlara salıverilip "Allahüekber" denilerek rükûa varılır. Rükûda iken eller ile diz kapakları tutulur, sırt ve bel dümdüz yapılır, topuklar da birbirine yanaştırılır. Kadınlar ise, dizlerini biraz bükük, sırtlarını yukarı doğru meyilli tutarlar, ellerini dizlerinin üzerine koymakla yetinirler. O halde iken en az üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm" denir. "Semi'allâhü li-men hamiden" denerek ayağa kalkılır, ayakta "Allâhümme rabbenâ ve ieke'l-hamd" denir. Secdeye gitmeden önce hiç değilse "Sübhânellâh" denecek kadar bir süre eller yanlara salıverilmiş vaziyette ayakta durulur ki buna kaveme denir. Bundan sonra "Allahüekber" diyerek secdeye varılır. Secdeye inerken yere önce dizler, sonra eller konur, baş da eller arasına alınarak alın ve burun yere dokundurulur. Secdede el ve ayak parmakları kıbleye çevrilir. Dirsekler yanlardan açılıp, uyluklar karından uzakça tutulur, yani karın içeri çekilir, kollar koltuklardan uzak tutulur ve yere yapıştırılmaz, ayak parmaklarının altı kıbleye doğru yere yapıştırılır, yerden kaldırılmaz. Kadınlar ise, kollarını yanlarına birleştirir ve karınlarını uyluklarına yapıştırırlar. Secdede üç defa "Sübhâne rab-biye'l-a'lâ" denir, sonra "Allahüekber" denilerek secdeden kalkılır ve hiç değilse "5übhânellâh" denecek kadar bir süre oturulur ki bu oturuşa celse denir ve tekrar "Allahüekber" denilerek ikinci secdeye varılır, bunda da üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" denir, bununla bir rekat bitmiş olur.
Bu ikinci secdeden sonra "Allahüekber" denilerek İkinci rekat için ayağa kalkılır. Secdeden ayağa kalkarken önce baş, daha sonra dizler kaldırılır. Bir özür bulunmadıkça, eller yere dayandırılarak kalkılmamalı-dır. Ayakta eller bağlanıp, besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an'dan okunur, birinci rekatta olduğu gibi rükû ve secdelere varılır. İkinci secdeden sonra sol ayak yere döşenerek üstüne oturulur ve sağ ayağın parmaklarının altı yere yapıştırılarak dikilir. Bu vaziyette sağ ayağın altı kıbleye çevrilmiş olur. Eller uyluklar üzerine konur. Kadınlar ise, sağ ve sol ayaklarını sağ taraflarına yatırıp beden sola meyilli bir biçimde yere otururlar. Bu oturuş, iki rekatlı bir namazda son oturuştur. Bu oturuşta Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları
okunur. "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh" denerek sağ tarafa yüz çevirerek seiâm verilir, sonra da "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh" denerek sol tarafa yüz çevirerek selâm verilir. Bununla sağ ve sol tarafta bulunan müminlere ve meleklere selâm verilmiş olur. Selâmdan sonra şu dua okunur: "Allahümme ente's-selâmü ve minke's-selâm tebârekte yâ ze'l-celâli ve'i-ikrâm" (Allahım! Sen selâmsın, bütün noksanlıklardan uzaksın. Dünya ve âhiret selâmeti senin yardımınla olur. Ey celâl ve ikram sahibi olan Allahım! Sen mukaddessin, tazime (yüceltil-meye) gerçekten lâyıksın). Böylece iki rekatlı namaz bitmiş olur.
Sabah namazının sünnetinde, kıraat (Kur'an okuma), tekbir, teşbih, tahmîd ve tesmî'ler içinden yani namaz kılanın sadece kendisinin işitebileceği bir ses tonuyla yapılır.
Sabah namazının iki rekat farzına gelince, bunun için önce erkeklere mahsus olmak üzere kamet getirilir ve "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve "Allahüekber" denerek namaza başlanır ve sabah namazının sünnetinde belirtildiği üzere kılınıp tamamlanır. Ancak sabah namazında Fatiha'dan sonra Kur'an'dan biraz fazlaca okunması sünnettir. Bu sünnetin en az miktarı kırk âyettir. Bununla" birjikte üç kısa âyet miktarı veya bir sûre yahut sıraya riâyet edilerek birkaç kısa sûre okumak da caizdir.
Sabah namazının farzını tek başına kılan kişi, tekbirleri, kıraati yani Fatiha ve zamm-ı sûreleri ve tesmî'leri, sadece kendisinin işitebileceği bir ses tonuyla yani İçinden (hafî) okuyabileceği gibi bunları başkalarının işitebileceği hafif bir ses tonuyla açıktan (cehrî) da okuyabilir. Namazın sonunda yapılacak dualar, "namazların cemaatle kılınış biçimi" bahsinde verilecektir.
2- Öğle Namazı
Öğle namazının ilk dört sünnetine, "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü öğle namazının ilk sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve ilk iki rekatı sabah namazının sünneti gibi kılınır. Ancak bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil, ilk oturuş olduğu için bu oturuşta sadece 'Tahiyyât" okunarak "Allahüekber" demek suretiyle üçüncü rekat için ayağa kalkılır. Bu namazın üçüncü ve dördüncü rekatları da yine sabah namazının sünneti gibi kılınır. Sadece üçüncü rekata kalkınca Sübhâneke ve eûzu okunmaz.
Öğle namazının dört rekat farzına gelince, bunun için önce erkeklere mahsus olmak üzere kamet getirilir ve "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü öğle namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve "Allahüekber" denerek namaza başlanır ve ilk iki rekatı sabah namazının farzı gibi kılınır. Ancak bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil ilk oturuş olduğu için bu oturuşta sadece Tahiyyât okunarak "Allahüekber" demek suretiyle üçüncü rekat için ayağa kalkılır. Besmele ve Fatiha okunarak, rükû ve secdelere varılır. Dördüncü rekatta da besmele ve sadece Fatiha okunduktan sonra rükû ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları okunup selâm verilir. Öğle namazında okunacak âyet miktarı, sabah namazında okunacaklardan çoğunlukla az olur.
Öğle namazının son iki sünnetine "Niyet ettim Allah rızası İçin bu günkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekat kılmak müstehaptır. Bu takdirde ya iki rekatta bir selâm verilir veyahut ikindinin sünneti gibi kılınır ve dört rekatın sonunda selâm verilir.
3- İkindi Namazı
İkindi namazının dört rekat sünneti, müekked olmayan sünnettir. Her iki rekatı bağımsız namaz gibidir. Bu yüzden dört rekatın her iki rekatlık bölümü sabah namazının sünneti gibi kılınır. Ancak birinci oturuşta "Rabbenâ âtinâ" duası okunmaz.
İkindi namazının dört rekat farzına kamet getirildikten sonra "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya" diye niyet edilip "Allahüekber" demek suretiyle namaza başlanır ve öğle namazının farzı gibi kılınır.
4- Akşam Namazı
Akşam namazının üç rekat farzına, kamet getirildikten sonra "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü akşam namazının farzını kılmaya" diye niyet edilip "Allahüekber" denerek başlanır, öğle ve ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Ancak üçüncü rekatta Fâtiha'dan sonra zamm-ı sûre okunmaz ve doğrudan rükûa varılıp secdelerin sonunda oturulur, Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları okunup selâm verilir.
Tek başına namaz kılan kişi, akşam namazının farzını sabah namazı gibi açıktan okuyarak da kılabilir. Ancak akşam namazının farzında, vaktin darlığından dolayı kısa sûreler okur.
Akşam namazının İki rekat sünnetine "Niyet ettim Allah rızası için bu günkü akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstehaptır. Bu takdirde ya her iki rekatta bir selâm verilir veyahut son dört rekatı ikindi namazının sünneti gibi kılınır. Altı rekat halinde kılınan bu namaza evvâbîn adı verilir.
Cuma ve beş vakit farz namazlardan önce veya sonra belli bir tertip ve devamlılık İçinde kılınan sünnetlere revâtib sünnet adı verilir. Akşam namazının ardından altı rekat olarak kılınan ve hükmü müstehab/mendub olan evvâbîn namazı da bu anlamda bir râtib sünnet namazdır.
5- Yatsı Namazı
Yatsı namazının ilk cJÜrt rekat sünneti, müekked olmayan sünnettir ve ikindi namazının sünneti gibi kılınır. "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü yatsı namazının farzını kılmaya" şeklinde niyet edilen yatsı namazının dört rekat farzı, öğle ve ikindinin farzları gibi kılınır. Ancak tek başına namaz kılan kişi, kıraati açıktan yapabilir. Yatsı namazının son iki rekat sünneti de sabah ve akşam namazlarının sünnetleri gibi kılınır. Ancak yatsı namazının son sünneti dört rekat olarak da kılmabilir. Bu takdirde yatsının ilk dört sünneti gibi kılınır. Bununla birlikte iki rekatta bir selâm vermek suretiyle de kılmabilir.
B. Namazların Cemaatle Kılınış Biçimi
Cemaatten her biri hem namaza hem de imama uymaya niyet eder. Meselâ, "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya, uydum hazır olan imama" diye niyet eder. İmam ellerini kaldırarak ve açıktan "Allahüekber" diyerek namaza başlar. Cemaat de ellerini kaldırarak içinden "Allahüekber" deyip namaza başlarlar. İmam ve cemaat "Sübhâneke"yi içinden okurlar, sonra cemaat susar. İmam içinden eûzü-besmele'yi okur, kıraatte bulunur. Sabah namazı ile akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekatlarında ve vitir namazının her üç rekatında, cuma ve bayram namazlarının bütün rekatlarında Fatiha ile ilâve edeceği âyetleri hiç değilse yakınında bulunan cemaatin işitebileceği bir sesle açıktan okur, tekbirleri "Allahüekber" tesmi'leri "Se-mi'allâhü li-men hamideh" ve selâmları "es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah" açıktan yapar. Yine imam akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekatlarıyla, öğle, ikindi namazlarının bütün rekatlarında tekbirleri, tesmi'leri ve selâmları açıktan, "Sübhâneke" ve kıraati ise içinden okur.
Cemaat ise tekbirleri içinden alır. İmam rükûdan kalkarken, açıktan "Semi'allâhü li-men hamideh" ve içinden "Rabbenâ ve leke'-l-hamd" deyince cemaat de içinden yalnız "Rabbenâ ve leke'l-hamd" der ve imam ile birlikte rükûda kendisinin işitebileceği bir ses tonuyla üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm", secdelerde de üçer defa "Sübhâne rabbiye'İ-a'lâ" derler.
İmam ve cemaat iki rekatlı bir namazın sonunda Tahiyyât'la birlikte "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" dualarını içlerinden okurlar. İmam ve cemaat üç ve dört rekatlı namazların birinci oturuşlarda yalnız Tahiyyât'ı, ikinci oturuşlarda Tahiyyât'la birlikte "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" dualarını sessizce okurlar. İmam namazın sonunda önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa açıktan cemaat de bu şekilde içlerinden selâm verirler.
İmam selâm verdikten sonra, müezzin açıktan: "Allahümme ente's-selâmü ve minke's-selâm tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm" der. (Allahım! Sen selâmsın (bütün noksanlıklardan uzaksın), dünya ve âhiret selâmeti de senin yardımınla meydana gelir. Sen mukaddessin, ey celâl ve ikram sahibi Allahım).
Namazın son sünneti varsa kılınır, daha sonra imam yüzünü cemaate çevirir, daha sonra müezzin yüksek sesle: ""Alâ resûlinâ salevât" (Peygamberimiz'e selât ve selâm okuyalım) der, müezzin ve cemaat de içlerinden Hz. Peygamber'e salât ü selâm getirirler, Yine müezzin:
"Sübhânellâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilahe illellâhu ve'llâhü ekber ve lâ havle ve lâ kudrete illâ billâhiVaiiyyi'l-azîm" der. (Allah'ı teşbih ederim, Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka tanrı yoktur. Allah en büyüktür. Güç ve kuvvet ancak ulu ve yüce Allah'ın izniyle meydana gelir yani günahtan dönmek, çekinmek, itaate güç yetirmek ancak Allah'ın korumasıyla ve yardımıyla mümkündür). Bundan sonra ya müezzin yüksek sesle veya imam ile cemaatten her biri sessiz bir şekilde "Âyete'l-kür5Î"yi okur. Otuz üçer defa "Sübhânellah", "el-Hamdüllillah", "Allahü-ekber" derler. Bundan sonra müezzin yüksek sesle: "Lâ ilahe illallâhü vahdehu lâ şerîkeleh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr, sübhâne rabbiye'l-'aliyyi'l a'le'l-vehhâb" (Allah'tan başka ilâh yoktur. O, birdir. O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur. Hamd O'na mahsustur. O her şeye kadirdir. Pek yüce, pek bağışlayıcı olan Rabbim, bütün noksanlıklardan uzaktır, kendisini tenzih ve teşbih ederim) der ve eller yukarı kaldırılarak dua yapılır.
Tek başına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün bunlar namazın müstehaplarından olup, bunlara riayet edenler büyük ecir kazanırlar.
Namazların baştan beri açıklandığı şekilde vakit, şart ve rükünlerine uyularak kılınması, Hz. Peygamber'den günümüze kadar kesintisiz bir şekilde nakledilmiş olup, bu.-konuda ayrıca yüzyıllardan beri her asırda ümmetin icmaı (görüş birjigi) meydana gelmiştir. Hz. Peygamber: "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi, siz de namazınızı öylece kılın" buyurmuştur. Bu sebeple, Peygamberimizin kılışına aykırı düşen bir namaz İslâm dininde geçerli bir namaz sayılmaz.
14- Vitir Namazı
Vitir namazı vaciptir. Üç rekat olan vitir namazı şöyle kılınır: Önce "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü vacip olan vitir namazını kılmaya" diye niyet edilir ve "Allahüekber" denilerek namaza başlanır. İlk iki rekatı yatsı namazının farzının ilk iki rekatı gibi kılınır. Üçüncü rekatta besmele, Fatiha ve Kur'an'dan bir miktar okunduktan soma daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahüekber" diye tekbir alınır, tekrar eller bağlanıp ayakta iken "Kunût" duaları okunur, sonra "Allahüekber" denilerek rükû ve secdelere varılır, daha sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bu oturuşta Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları okunup selâm verilerek namaz bitirilmiş olur.
Mâliki ve Hanbelîler'e göre, vitir namazı tek bir rekattır. Ancak, Hanbelîler'e göre üç veya daha çok rekat vitir kılınmasında bir sakınca yoktur. Şâfiîler'e göre ise, vitrin en azı bir rekat, en çoğu on bir rekattır. Bir rekattan fazla kılınacaksa, önce iki rekata niyet edilir ve selâm verilir. Sonra bir rekata niyet edilip selâm verilir. Vitir namazının rekat sayısı ile ilgili bu görüş ayrılıkları, bu konudaki farklı rivayetlerden kaynaklanmaktadır.
Vitir namazı, sadece ramazan ayında cemaatle kılınır ve imam bu namazı açıktan kıldırır. Hem imam hem de cemaat kunut dualarını gizli okur.
Hanefîler'e göre vitirden başka namazlarda kunut duası okunmaz. Yalnız, sıkıntı, fitne ve belâ meydana gelmesi halinde sabah namazlarının farzında kunut duası okunabilir. İmam Mâlik ve Şafiî'ye göre ise, devamlı olarak sabah namazlarının farzında ikinci rekatın rükû'dan sonra ayakta kunut duası okunur. Bu kunut Mâlikîler'e göre müstehap, Şâfiîler'e göre ise sünnettir. Diğer taraftan Şâfiîler'e göre, ramazan'ın ikinci yarısında vitir namazının son rekatında, rükûdan sonra kunut duası okumak menduptur.
Sabah namazında o namaza özgü kunut duasını okuyan Şafiî veya Mâlikî mezhebine mensup bir imama uyan bir Hanefî susar, kunutu okumaz. Eğer okuyacaksa gizli okur.
Vitir namazında okunan kunut duaları şöyledir:
"Allahümme innâ nes'te'înüke ve nes'tağfirüke ve nes'tehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aley-ke'l-hayre küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahieu ve netrükü men yefcürüke".
"Allahümme iyyâke na'budü ve leke nusallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidu nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bi'l-küffâri mülhikun".
{Allahım! Yalnız Senden yardım diler, yalnız Senden bağışlanmamızı ve bizi doğru yola iletmenizi isteriz. Sana iman ederiz. Sana tevbe ve tevekkül ederiz. Seni bütün hayırlar ile överiz. Sana şükrederiz, Sen inkâr etmeyiz. Sana karşı gelenlerle ilişkilerimizi keser ve onları terk ederiz.
Allahim! Biz ancak Sana ibâdet eder, Senin için namaz kılar Sana secde ederiz. Senin rızanı elde etmek için çalışır. Sana koşarız ' Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, Senin azabın kâfirle re ulaşır.)
Kunut duasını bilmeyen sadece "Rabbena âtinâ fî'd-dünya haseneten ve fı'lâhireti haseneten ve kına azabe'n-nâr" âyetini okuyabilir. Uç defa "Ailahümmağfirli" (Allahım beni mağfiret et) de diyebilir Üç defa "Yâ Rab" (Ey Rabbim) demesi de caizdir.
15- Cuma Namazı
A- Cuma Gününün Önemi Ve Fazileti
Cuma günü, müslümanların haftalık bayram günüdür. Bu mübarek günde müslümanlar mâbedleri olan camilerde toplanır, okunacak hutbeleri can kulağıyla dinleyip bbnlardan yararlanır, bilgilerini artırırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar, namazdan sonra birbirlerinin hal ve hatırlarını sorarlar ve tekrar normal günlük işlerine dönerler.
Peygamber Efendimİz'den cuma günü ve cuma namazının fazileti hakkında pek çok hadis nakledilmiştir. Resûlullah (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse, cuma günü boy abdesti alır, elinden geldiği kadar temizlenir, saç ve sakalının bakımını özel yağlarla yağlayıp tarar veya evindeki kokulardan süründükten sonra camiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasını açmaz, sonra Yüce Allah'ın kendisine takdir ettiği kadar namaz kılar, daha sonra imam hutbeye başlayınca onu sessizce dinlerse, o cuma ile öteki cuma arasındaki günahları bağışlanır". Hz. Peygamber, Cuma gününde, duaların geri çevrilmeyeceği bir vaktin bulunduğunu şu hadisleriyle açıklamıştır:
"Cuma gününde bir vakit vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah'tan bir şey isterse, Ailah ona dilediğini mutlaka Verir". Cuma günü, beden temizliği yapmak, boy abdesti almak, güzel ve temiz elbiseler giymek, başka şeylerle uğraşmayıp erkence camiye gitmek. İki rekat Tahiyyetü'l-mescid namazı kılmak, Kehf sûresini okumak veya dinlemek müstehaptır.
B- Cuma Namazı
1- İlk Cuma Namazı
Cuma namazının, Mekke'de iken farz kılındığı, ancak müşriklerin baskısı sebebiyle orada kılınamadığı rivayet edilmekle birlikte bunun pek kuvvetli bir rivayet olmadığı kaydedilmiştir. Hicretten az önce Medine'de ilk cumayı Ensar'dan Es'ad b. Zürâre'nin kıldırmış bulunduğu rivayet edilmiştir. Ancak hadis ve siyer kaynaklarında bu konudaki bilgiler bir araya getirildiğinde görülecektir ki, hicretten önce cuma namazına müslümanları toplayan Es'ad b. Zürâre olduğu halde namazı, Mus'ab b. Umeyr kıldırmıştir. Çünkü Hz. Peygamber, Akabe biatlarından sonra Mus'ab b. Umeyr'i Medine'ye Kur'an'ı ve dinî hükümleri öğretmek için göndermiş ve ona cuma günü toplanarak öğle vaktinde iki rekat namaz kılmalarını yazıyla bildirmiştir.
Hz. Peygamber Efendimiz de, hicret esnasında Medine yakınlarında, Salim b. Avf yurdunda "Rânûnâ" denilen vadi içerisinde bulunan "Benî Salim namazgâhı"nda ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.
2- Cuma Namazının Hükmü
Cuma namazı, ilâve bir namaz olmayıp öğle namazının yerine geçen bir namazdır. Bu namaz şartlarını taşıyan kimselere farz-ı ayındır. Bu namazın farz olduğu Kitap, Sünnet ve icma ile sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya (zikretmeye) koşun ve alış verişi bırakın. Bilesiniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne da-ğılın, Allah'ın lütfundan isteyin, Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz" buyrulur.
Bu âyet, cuma namazının farz olduğunun açık bir delilidir. Peygamber Efendimiz de, pek çok hadislerinde cumanın önem ve faziletini açıklamış, ayrıca bunun farz olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Hz. Peygamber:
"Cuma namazlarını önemsemeyerek üç hafta cuma namazı kılmayan kimsenin kalbini Yüce Allah mühürler"."Bazı kimseler cuma namazlarını terk etmekten ya vazgeçerler veya Allah onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar" anlamındaki hadislerinde hiçbir özrü ve mazereti bulunmadan cuma namazını kılmayan kişinin kalbinin mühürleneceği belirtilmiştir. Böyle bir ceza ancak farzın terkinde söz konusu olabilir.
İslâm bilginleri cuma namazının farz olduğunda görüş birliği içindedirler. Ancak cuma namazının sıhhat/geçerlilik şartları hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
3- Cuma Namazının Şartları
Cuma namazına ait özef şartlar vardır. Bu şartlardan bir kısmı cuma namazının bir kimseye farz olmasının şartlarıdır, diğerleri ise cuma namazının sahih ve muteber olmasının şartlarıdır.
a- Cuma Namazının Farz Olmasının Şartları
Fıkıh bilginleri bir kimseye cuma namazının farz olmasını, o kimsede vakit namazlarının farz olması için aranan müslüman, akıllı ve baliğ olma şartlarından başka şu şartların da bulunmasına bağlı olduğunu ifade etmişlerdir:
1- Erkek olmak. Kur'ân-ı Kerîm'de, cuma namazının farz olduğunu bildiren âyette {el-Cum'a, 62/9) erkeklere hitap edilerek, onların namaz için ezan okunduğunda işlerini bırakıp Allah'ı zikretmeye yani hutbeyi dinlemeye ve namaz kılmaya gitmeleri emredilmiştir. Arap dilinde erkeklere yönelik hitabın kadınları Kapsayıp kapsamayacağı hususu tartışmalıdır. Bu konuyla alakalı olarak bazı fıkıh bilginleri Kur'an'da erkeklere yönelik hitabın -haricî bir karîne \ bulunmadığı müddetçe- kadınları kapsamayacağını söylemişlerdir. Buna karşılık bazı fıkıh bilginleri ise Kur'ân-ı Kerîm'de erkeklere yapılan hitabın içerisine, kadınların da girdiğini, ancak cihad, cuma ve bayram namazları gibi bazı konularda birtakım haricî delil ve karineler ile kadınların hitap kapsamı dışında tutulduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim Hz. Peygamber bir bakıma yukarıda meali verilen Cum'a (62) sûresinin 9. âyetinin tefsiri mahiyetinde olan hadisleriyle içlerinde kadınların da bulunduğu bazı kimselere cuma namazının farz olmadığını açıklamışlardır. Bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Allah'a ve âhiret gününe inananlara, cuma günü cuma namazı farzdır. Ancak, hasta, yolcu, kadın, çocuk ve köle bundan müstesnadır". Şu hadis de bu anlamdadır: "Cuma, cemaat halinde her müslümana Allah'ın hakkı olarak farzdır: Ancak şu dört sınıf müstesna: Köle, kadın, çocuk ve hasta". Kendilerine cuma namazı farz olmayan bazı kadın, çocuk, yolcu, köle ve hastaların da Hz. Pergamber döneminde gönüllü olarak cuma namazına katıldıklarına dair rivayetler bulunmaktadır.
Fıkıh bilginleri bu âyet ve Hz. Peygamber'in sözlü ve fiilî sünnetlerinden ve ayrıca kendi zamanlarına kadarki uygulamalardan yola çıkarak kadınların cuma namazıyla yükümlü olmadığı, ancak gönüllü olarak katıldıkları takdirde kıldıkları cuma namazının o günün öğle namazı yerine geçeceği hususunda görüş birliği etmişlerdir.
2- Hür olmak. Köleye cuma namazı farz değildir, kılarsa öğle namazı yerine geçer.
3- Mukim olmak. Cuma namazı, cuma namazı kılınan yerde (şehirde) ikâmet eden kimselere farzdır. Buna göre, dinen yolcu (müsafir) sayılan kimseye cuma namazı farz değildir, kılarsa sahih olur ve artık öğle namazını kılmaz.
4- Sağlıklı olmak. Camiye gidemeyecek ölçüde hasta olan veya cuma namazına gittiği takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye cuma namazı farz değildir. Camiye gidemeyecek ölçüde yaşlı olan kimse ile hasta bakıcı da böyledir.
Bazı fıkıh bilginlerine göre, kör ve kötürüm kişilere, kendilerini camiye götürecek kimseleri olsa da olmasa da cuma namazı farz değildir.
5- Mazereti olmamak. Cuma namazına gittiği takdirde malı, canı veya namusunun tehlikeye gireceğinden endişe eden kimselere cuma namazı farz değildir. Hapsedilmiş olmak, can, namus ve mal güvenliği için nöbet tutmak, hava ve yol şartlarının sağlığa zarar verecek ölçüde olumsuz olması ve benzeri durumlar, cuma namazına gitmemeyi meşru kılan mazeretlerin başlıcalarını teşkil etmektedir.
Açıkça belirtelim ki, kendilerine cuma namazı farz olmayan kadınlar ile geçerli mazeretleri bulanan kimselerin öğle namazını kılmaları farzdır. Ancak bu kişiler camiye gidip cuma namazını kıldıkları takdirde ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez.
b- Cuma Namazının Sahih (Geçerli) Olmasının Şartları
Kılınan cuma namazının muteber olması ve öğle namazının yerini tutabilmesi için aranan şartlar da şunlardır: 1- Cuma namazını, devlet başkanının veya onun görevlendirdiği bir kişinin kıldırması şarttır. Bu şartı ileri süren Hanefîler gerekçe olarak şunu göstermektedirler: Hutbe, müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliğin pekişip kuvvetlenmesini, birlik bilincinin oluşup gelişmesini sağlamak maksadıyla okunur. Bu bakımdan cuma günü hutbe okumak ve namaz kıldırmak bir şeref sayılır. Pek çok kişi veya grup hutbe okuyup namaz kıldırmak hususunda yarış içerisine girebilir ve her bir kişi veya grup hutbe vesilesiyle kendi görüş ve düşüncelerini halka iletmeyi isteyebilir. Bunun sonucu olarak camiler, birbiriyle çelişen görüş ve düşüncelerin serbestçe açıklandığı ortamlar haline dönüştürülebilir; böylece kişi veya gruplar arasında çatışmaların meydana gelmesine yol açılabilir. Bu durum ise, cumadan beklenen faydalan yok eder. Dolayısıyla cumadan beklenen faydaların meydana gelmesi ancak cumanın, idarenin gözetim ve denetim altında kılınması ile mümkün olabilir. Ancak, müslüman bir ülkede meselâ, ölüm gibi bir sebeple devlet başkanının veya onun vekâleten kıldırması için izin vereceği bir kişinin bulunmadığı bir yerde, müslüman cemaatin içlerinden seçtikleri biri cuma namazını kildırabilir. Yine, müslümanların azınlık halinde yaşadıkları bir gayri müslim ülkede yahut "dârü'l-harb" (düşman ülkesö'nde, müslümanlar aralarından birini imam seçerek arkasında cuma namazını kılabilirler.
2- Genel izin. Cuma namazının, yöneticiler tarafından izin verilen ve halka açık camilerde kılınması gerekir. Cuma namazı için izin verilen camiin kapısı kapatılarak, orada sadece belirli kişilerin cuma namazını kılmaları geçerli değildir.
3- Vakit. Cuma namazAtam öğle namazı vaktinde kılınır. Bu vakitten önce ve sonra cumaJ namazı hiçbir şekilde kılınamaz, kazası da yapılamaz.
4- Cemaat. Fıkıh bilginleri, cuma namazının cemaatle kılınması halinde geçerli olacağını ifade etmişlerdir. Ancak cemaatin ne kadar olabileceği hakkında farklı sayılar ileri sürmüşlerdir. Ebû Hanîfe'ye göre cuma namazı için cemaatin en az imam dışında üç, Ebû Yûsuf'a göre imam dışında iki, İmam Mâlik'den bir görüşe göre otuz, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre kırk kişidir.
5- Hutbe. İki rekatlık farz olan cuma namazından önce hutbe okunması şarttır. Cuma hutbesinin rüknü, Ebû Hanîfe'ye göre "zikrullah (Allah'ı zikir)"tan yani Allah'a hamd ve senada bulunmaktan ibarettir. Bu sebeple hatip hutbe niyetiyle yalnız "el-Hamdülîllah" veya "Sübhânellah" veyahut "Lâ ilahe illallah" deyecek olsa kifayet eder. Dolayısıyla bu cümlelerin okunmasıyla hutbe okunması şartı yerine getirilmiş sayılır. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, hutbenin sadece Alllah'a hamd ve senâ'yı değil bunun yanı sıra Hz. Peygamber'e salât ü selâm'ı ve müslümanlara dua ve öğütleri de içermesi gerekir. Dolayısıyla hatip hutbesinde bu unsurlara yer vermediği sürece hutbe okunması şartını yerine getirmiş sayılmaz.
Hutbenin vacipleri, hatibin hutbeyi abdestli ve ayakta okumasıdır.
Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak, bunların arasında bir teşbih veya üç âyet okunacak kadar oturmaktır. Bu yönüyle buna "iki hutbe" denir. Bu iki hutbeden her biri "hamd"i, "kelime-i şehâdef'i ve "salât ü selâm"i ihtiva etmeli ve birinci hutbe bir âyetin okunması ile bu âyetin anlamı çerçevesinde yapılacak bir nasihati (öğütü), ikinci hutbe de müminler hakkında duayı içermelidir. Her iki hutbeyi de uzatmamak sünnettir. Cemaatin âcil işleri olduğu düşünülerek hutbe kısa tutulmalıdır. Zira, hutbelerin kısa, fakat özlü ve faydalı olması hatibin başarısının bir delilidir. Nitekim, bir hadiste Peygamberimiz:
"Kişinin namazının uzun, hutbesinin kısa olması dini iyi anladığının işaretidir; namazı uzatın, hutbeyi ise kısa tutun, şüphe yok ki, bazı sözler vardır ki, bir sihir gibi kalpleri büyüler" buyurmaktadır.
Sahâbîler, Peygamber Efendimizin namaz ve hutbesinin ne uzun ne de kısa olduğunu, bunların orta halli olduğunu rivayet etmişlerdi. Hatip, İç ezan okununcaya kadar minberde oturur, sonra ayağa kalkar. İçinden eûzübesmele okuyarak, açıktan hamd ü senada bulunur, hutbesini cemaate karşı sunar. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir. Hutbe bitince kamet getirilir. Hatibin hutbenin sünnetlerine riayet etmemesi veya hutbe esnasında hutbe ile alâkası bulunmayan dünya kelâmı konuşması mekruhtur.
6- Şehir. Cuma namazının şehir ve civarında kılınması cumanın sıhhat şartlarından biridir. Bu şartı getiren Hanefıler'e göre, şehir (mısr): "valisi, kadısı bulunan belde", "en büyük camii, cuma kılması gereken kişileri almayacak kadar kalabalık bir nüfusu barındıran mahal", "devletin şehir saydığı yer" ve benzeri şekillerde tanımlanmıştır. "Şehir civarının ölçüsü normal şartlarda ezan sesinin duyulacağı sahadır. Şâfiîler ile Mâlikîler, cumanın halkın devamlı oturduğu köy ve şehirlerde kılınması gerektiği görüşünü savunmuşlar; Hanbelîler ise ancak cuma namazı ile mükellef (yükümlü) en az kırk kişinin oturduğu bir yerleşim bölgesinde kılınabileceğini söylemişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı, bir soru üzerine, 1933 yılında konuyu ele alıp incelemiş, bu konudaki dinî delilleri değerlendirerek köylerde de cuma namazının kılınabileceği cevabını vermiştir.
4- Cuma Namazının Kılınışı
Cuma namazı öğle vaktinde kılınır. Önce minareden ezan (dış ezan) okunur. Cemaat, namazdan alıkoyan her türlü işlerini bırakarak hazırlıklarını tamamlayıp camiye gelerek dört rekatlık cuma namazının sünnetini, öğle namazının sünneti gibi kılar. Cemaattan bir kişi hatip minbere hutbe okumak üzere çıkarken camiye gelmişse artık bu namaza başlamaz. Ancak sünnet kılmaya önceden başlanılmış ise tamamlanır. Hatip minbere çıkmaya başlayınca müezzin ezan (iç ezan) okur, hatip ezanı minbere oturarak dinler. Ezan bittikten sonra, hutbesini ayakta cemaate yönelerek sunar. Hatip hutbesini sunarken cemaat herhangi bir işle meşgul olmaz, konuşmayıp susar ve büyük bir dikkatle hutbeyi dinler. Peygamber Efendimiz, bu konuda şöyle buyurmuşlardır:
"Cuma günü imam hutbe okurken yanındakine "sus" dediğin takdirde cumanın sevabını kaybetmiş olursun". Hatip hutbeyi bitirdikten sonra müezzin kamet getirir. Bu esnada hatip minberden inerek mihraba geçer ve İki rekat cuma namazını, sabah namazının iki rekat farzı gibi kıldırır. Cuma namazının farzı kılındıktan sonra dört rekat cuma namazının son sünneti, öğle namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Bundan sonra isteyen dört rekat "zuhr-i âhir" adıyla son öğle namazını ve bundan sonra da iki rekat "vaktin sünneti" adıyla cuma namazının son sünnetini kılar.
Cuma namazının farzına imam selâm vermeden önce yetişen kişi, imam selâm verdikten spnra ayağa kalkarak cuma namazını tamamlayabilir. Ancak İmam Mühammed'e göre ikinci rekatın rükûundan sonra imama uyan kişi, cuma namazını değil öğle namazını tamamlar. Cuma namazı cemaatle kılındıktan sonra kaza edilemez. Bunun yerine öğle namazı kılınır.
Kur'ân-ı Kerîm'de, cuma namazı için ezan okunduğu zaman alış veriş gibi kişiyi ibâdetten alıkoyan akitlerin yasaklandığı bildirilmiştir. Fıkıh bilginleri, bu yasağın namaz bitinceye kadar devam ettiğini ve bu yasağın yalnız cuma namazını kılmakla yükümlü kişilerle ilgili olduğunu açıklamışlardır. Hanefî ve Şafiî fıkıh bilginleri, cuma namazını kılmakla yükümlü kişilerin yasağa rağmen yaptıkları akitleri mekruh olmakla birlikte caiz olduğunu, Mâliki ve Hanbelî fıkıh bilginleri ise bu tür akitlerin geçersiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.
C- Zuhr-i Âhir Namazı (Son Öğle Namazı)
Resûluilah (s.a.s.) hayatta bulunduğu sürece, cuma namazını Mescid-i Nebevî'de kıldırmış ve Medine'nin çevresinde bulunanlar da gelip namazlarını Peygamberimiz'in arkasında kılmışlardır.
Hz. Peygamber döneminde ve ondan sonra da Hulefâ-yi Râşidîn (dört halife) dönemlerinde fethedilen ülkelerde, cumalar yerleşim merkezlerinde yalnız bir mescidde veya şehirlerin civarlarında açık alanlar ve musalla (namazgah) adıyla anılan geniş düzlüklerde kılınıyordu ve şehirde bulunan ve cuma namazı kılınmayan diğer camiler kapatılıyordu. Cuma namazının, yerleşim bölgesinin tek bir camiinde veya bir musallada kılınmasının, müslümanlar arasındaki birlik ve düzenliliği sağlaması ve onların güçlerini göstermesi bakımından önemi inkâr edilemez. Bu sebeple, Ebû Hanîfe, İmam Şafiî ve diğer mezhep imamları cuma namazının bir yerleşim bölgesinde tek bir yerde kılınması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Ancak zamanla şehirlerin yerleşim alanları genişleyip nüfusları çoğalınca, cuma namazının kılındığı mescidden veya musalladan uzakta oturanların özellikle yaşlı kişilerin cuma namazına gelmeleri zorlaşmıştır. Bu durum karşısında İmam Muhammed ve bir görüşüne göre Ebû Hanîfe ihtiyaç miktarınca birden fazla camide cuma namazının kılınabileceği görüşünü benimsemişlerdir. Sonraki Hanefî fıkıh bilginlerinin çoğunluğu da bu görüşü tercih etmişlerdir. Güçlüğü ortadan kaldırmak için bu görüş fetvaya esas olmuş ve buna göre hareket edilmiştir.
Mâliki mezhebi fakihleri, zaruret bulunmadıkça bir camide namaz kılınması gerektiği, ancak devlet başkanının izin vermesi halinde birden fazla camide kılınmasının da caiz olduğu görüşündedirler. İbn Rüşd, cumanın bir yerleşim merkezinin yalnız bir yerinde kılınması, namazın sahih (geçerli) olmasının şartı olsaydı, Hz. Peygamber'in bu önemli konuda susmaması ve her hangi bir açıklama yapması gerektiğini kaydetmişti. Ebû Yûsuf'a göre, bir şehirde yalnız bir yerde cuma namazı kılına-bilir. Zorunlu durumlarda ise bir beldede iki yerde de kılınabilir. Sonraki Hanefî fıkıh bilginlerinden bir kısmı bu görüşü benimsemişlerdir.
Ancak şu durum gözden kaçırılmamalıdır ki, bir beldede birden fazla camide cuma namazının kılınmasını caiz görmeyen fıkıh bilginleri, belirledikleri ölçüler çerçevesinde cuma namazları sahih olmayan veya geçerli olacağında şüphesi bulunan kişilerin cuma namazının kılınmasının ardından öğle namazlarını kılmalarının vacip olduğunu, bu namazlarının sıhhati konusunda herhangi bir endişe taşımayanların ise öğle namazını kılmalarının mendup olduğunu ifade etmişlerdir.
"Zuhr-i âhır: son öğle namazı" olarak adlandırılan bu namaza şöyle niyet edilir: Vaktine yetiştiğim halde henüz yerine getirmediğim, yahut henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazını kılmaya niyet ettim". Zuhr-i âhir namazı, öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi kılınır. Ancak, dört rekatlı bir sünnet şeklinde kılınması daha evlâdır. Şayet cuma namazı sahih olmuş ise bu dört rekat namaz kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer, kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca da bir nafile namaz olmuş olur.
Hanbelîler'e göre, zaruret yokken cuma namazının birden fazla camide kılınması halinde yalnız devlet başkanının bulunduğu veya kılınmasına izin verdiği camidekilerin namazları sahihtir, diğerlerininki ise değildir. Bu durumda, namazları geçersiz olan kimselerin, öğle namazını kılmaları gerekir.
Şafiî fıkıh bilginleri de, cemaatin tamamını alacak bir cami varken birden fazla camide kılınmasını caiz görmemişlerdir. Cemaatin tamamını alacak büyüklükte bir cami varken birden fazla camide kılınması halinde önce veya devlet başkanıyla birlikte kılanların namazları sahih, di-ğerlerinki ise geçersizdir^ Bu camilerden hangisinde cuma namazının önce kılındığı tesbit ediemediği durumlarda bütün cuma namazları geçersizdir. Cuma namazı geçersiz olanların öğle namazını kılmaları farzdır. Sonraki Şafiî mezhebi bilginleri de camiin cemaatı almaması durumunda birden fazla camide kılınmasını caiz kabul etmişler ve bu kişilerin öğle namazını kılmalarını ise mendup görmüşlerdir.
Burada önemle işaret edilmelidir ki, günümüz büyük şehirlerindeki bütün cemaati bir veya iki camide toplama imkânı kalmamıştır, Dolayısıyla, cuma namazının sahih olması için bunun bir veya iki camide kılınması şart koşulursa, böyle bir şart kesin olarak güçlüğe yol açar. Halbuki Allah, güçlüğü değil, kolaylığı ister. Hanefî fıkıh bilginlerinin, güçlüğü dikkate alarak, birden fazla camide cuma kılınmasının caiz olduğu yönünde verdikleri fetva ile amel edilmesi problemi çözer mahiyettedir.
Sonuç olarak denebilir ki, bu konu yani zuhr-i âhir meselesi içtihadı bir meseledir. Dolayısıyla bu konunun hükmü fıkıh bilginlerinin ictıhâdî görüşleriyle ortaya konmuştur. Bu sebeple kişi bu ictihâdî hükümle amel edip cuma namazından sonra bu namazı kılabilir.
16- Bayram Namazları
A- Bayram Namazı
1- Bayramların Önemi
Bayram, neşe, sevinç ve eğlence günü demektir. Hz. Peygamber, Medine'ye hicret edince, Medineliler'in yılda iki bayram, eğlence ve sevinç günü olduğunu görüp "Yüce Allah size o iki bayram günlerine bedel olarak daha hayırlı iki bayram günleri ihsan buyurmuştur" diye müjdelemiş, o günlerin ramazan bayramı ile kurban bayramı günleri olduğunu haber vermiştir. İşte o tarihten itibaren müslümanlar, bu günleri biri ramazan bayramı, diğeri kurban bayramı olarak kutlamaya devam etmişlerdir. Ramazan bayramı üç, kurban bayramı ise dört gündür. Müslümanların kutladıkları bu bayramlar, hem dinî hem de sosyal yönlüdür. Ramazan ayında zekât ve fitrelerle birbirleriyle yardımlaşıp dostluk ve kardeşliklerini perçinleyen ve her çeşit meşakkatlere J<atlanıp oruçlarını tutan müslümanlar, bir aylık yasaktan sonra yeme içme\serbestliğine ulaşmış ve artık bayram yapmayı hak etmişlerdir. Yine dünyanın dört bir köşesinden gelip Mekke'de buluşarak hac görevini yerine getiren hacılar ile dünyanın her bir köşesinde yaşayan diğer bütün müslümanlar aynı günde kurbanlarını kesip kurban etlerini paylaşarak büyük bir coşkuyla bayramlarını yaparlar.
Bayram günlerinin belli başlı merasimi, bayram namazı ile bayramlaşmadır. Namaz kılınıp bayramlaşma yapıldıktan yani müslümanlar birbirlerinin bayramlarını tebrik ettikten sonra, bu güzel ibâdet ve âdetin dışında herkesin bayramı değerlendirme şekli, zevk alacağı ibâdetleri, davranışları, katılacağı eğlence ve sevinç gösterileri, zevklere, keyiflere ve şahısların kabiliyet ve heveslerine göre farklılık arzeder. Ancak, bu eğlence ve sevinç gösterilerinin, zevk ve keyiflerin, bayramın aslî hüviyetine ve manevî havasına uygun bir biçimde cereyan etmesine ve bayramlara ait güzel örf ve âdetlerin yaşanıp korunmasına önemle dikkat edilmelidir.
2- Bayram Namazlarının Hükmü Ve Vakti
Kendilerine cuma namazı farz olan kişilere, bayram namazları vaciptir. Ancak bayram namazlarında hutbe namazdan sonra okunur ve sünnettir. Hanbelî mezhebinde bir görüşe göre, bayram namazları farz-ı kifâye, Şafiî ve Mâlikî mezheplerine göre ise müekked sünnettir.
Bayram namazlarının ilk vakti, güneşin yaklaşık beş, altı derece yükseldiği zamandır. Bu vakit, güneşin doğuşundan 15 dakikalık temkin süresinin eklenmesiyle birlikte yaklaşık 40-50 dakika sonradır. İşte bayram namazı bu vakitten başlamak üzere istiva vaktine yani gün ortasına kadar kılınabilir.
3- Bayram Namazlarının Kılmış Biçimi
Bayram namazları, ikişer rekattır. Cemaatle kılınır ve kıraat açıktan yapılır. Ezan ve kamet okunmaz. İmam, "Niyet ettim Allah rızası için iki rekat ramazan veya kurban bayram namazını kılmaya" diye niyet eder. Cemaat de, "Niyet ettim Allah rızası için iki rekat ramazan veya kurban bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama" şeklinde niyet eder. Eller yukarı kaldırılarak "Allahüekber" denerek başlama tekbiri alınır. Eiler bağlanır ve gizlice "Sübhâneke" okunur. İmam açıktan, cemaat de sessizce "Allahüekber" diye üç defa tekbir alır. Her defasında eller yukarıya kaldırılıp daha sonra yanlara salıverilir ve her tekbir arasında üç tekbir miktarı durulur. Üçüncü tekbirin ardından yine eller bağlanır, imam içinden "eûzübesme!e"yi okur, sonra açıktan Fatiha ile bir miktar da Kur'an okur, "Allahüekber" diyerek -bilindiği şekilde— rükû ve secdelere gider. Cemaat de içinden tekbir alarak imama tâbi olur. Sonra tekbir alınarak ikinci rekata kalkılır, imam içinden "besmelemi okuduktan sonra açıktan Fatiha ile bir miktar da Kur'an okur, tekrar üç defa eller kaldırılarak, birinci rekatta olduğu gibi üç tekbir alınır, bu üç tekbirden sonra yine imam açıktan cemaat de içinden "Allahüekber" diye tekbir alarak rükû ve secdelere varılır. Daha sonra oturulup Tahiyyât, "salli-bârik" ve "rabbenâ âtinâ" duaları gizlice okunarak sağa sola selâm verilerek namaza son verilir. Bu duruma göre, her bir rekatda üç fazla tekbir-bulunur ki, bunlar da vaciptir.
Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre, bu tekbirler her rekatta kıraattan önce alınır. Mâlikî ve Hanbelîler'e göre, birinci rekatta altı, ikinci rekatta beş tekbir, İmam Şafiî'ye göre ise, birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alınır.
Hatip, bayram namazından sonra minbere çıkar, oturmaksızın hutbeye başlar, cumada olduğu gibi iki hutbe sunar. Ancak, bayram hutbelerine tekbir ile başlanır, cemaat de bu tekbirlere hafifçe katılır. Hatip, ramazan bayramı hutbesinde cemaate özellikle fitre, kurban bayramında ise kurban ile teşrik tekbirleri hakkında bilgi verir. Cuma hutbesinde sünnet olan hususlar bayram hutbesinde de sünnettir, mekruh olan hususlar da mekruhtur.
Bayram namazının birinci rekatının rükûunda iken imama uyan kişi, bu rükûa yetişeceğine kanaat getirirse, ayakta gizlice başlangıç tekbiri ile bayram tekbirlerini alır ve daha sonra rükûa varır. Rükûu kaçıracağından korkarsa, başlangıç tekbirinden sonra rükûa varır. Bayram tekbirlerini rükûda iken ellerini kaldırmaksızin alır, imam rükûdan doğrulunca, bayram tekbirlerini bitirmese bile kendisi de kalkar. Artık bitiremediği tekbirler, onun üzerinden düşer.
Bayram namazının ikinci rekatına yetişen kişi, birinci rekatı kaza etmek üzere kalkınca, önce içinden "besmele" ile Fatiha sûresi ile bir miktar da Kur'an'dan okur, sonra yine sessizce bayram tekbirlerini alır ve namazını tamamlar.
Bayram namazına hiç yetişemeyen kişi, kendi başına bayram namazım kılamaz, dilerse dört rekat nafile namazı kılar, bu bir kuşluk namazı yerine geçer.
Şâfiîler'e göre, bayram namazlarını cemaatle kılmak daha faziletlidir. Ancak bu namaz, onlara göre tek başına hutbesiz de kılınabilir. Bu sebeple, kadıniar ve yolcular da bu namazı kılabilirler. Hanbelî mezhebine göre de, imam ile kılmayan bir kişinin bu namazı tek başına kaza etmesi sünnettir,.
Kurban bayramı^ namazını gecikmeden, ramazan bayramı namazını ise biraz geciktirerek kılmak müstehaptır.
Hz. Peygamber ve ondan sonraki dönemlerde bayram namazları bir cami içinde değil de açıklık alanlarda yani musallalarda kılınırdı. Ancak, zamanla şehirlerin yerleşim alanları genişleyip nüfusları kalabalıklaşınca, musallalarda bayram namazlarının kılınması güçleşmiş ve camilerde kılınmaya başlanmıştır.
Bayram günlerinde, erken kalkmak, boy abdesti almak, güzel hafif kokular sürünmek, elbiselerden en güzelini giyinmek, karşılaştığı mümin kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, fazlaca sadaka vermek, bayram gecelerini ibâdetle geçirmek müstehaptır. En faziletli olan, en az haftada bir defa tırnakları kesmek, bıyıkların fazla kısımlarını kısaltmak, vücutta bulunan fazla tüyleri gidermek ve yıkanmak suretiyle bedenin temizliğine bakmaktır. Bu işler, en geç on beş günde bir yapılmalıdır ve kırk günden fazla geciktirilmemelidir.
Ramazan bayramında namazdan önce elma, üzüm, hurma gibi tatlı bir şeyin yenilmesi, kurban bayramında ise namaz kılınmadikça bir şeyin yenilmemesi güzel görülmüştür. Kurban kesecek kimsenin keseceği kurban etiyle yemeğe başlaması daha uygundur. Bununla birlikte, namazdan önce bir şeyin yenilmesi de mekruh değildir.
Bayram namazına vakar ve sükûnetle gidilmeli, ramazan bayramında gizlice, kurban bayramında açıktan tekbir alınmalıdır.
B- Teşrik Tekbirleri
Kurban bayramın ilk gününe "yevm-i nahr", diğer üç gününe "ey-yâm-ı teşrik" {teşrîk günleri), bu bayramdan önceki güne ise "yevm-i arefe" (arefe günü) denir.
Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç farz vakit namazını müteakip bir defa: "Allahüekber, Allahüekber, lâ Üâhe illallahu vallahüekber, Allahü-ekber ve lillâhilhamd" diye tekbir getirilir ki, buna "teşrîk tekbirleri" denir. Teşrîk tekbirinin anlamı şöyledir: "Allah yücedir, Allah yücedir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah yücedir, Allah yücedir. Hamd Allah'a mahsustur".
Tekbirlerin yirmi üç vakit okunması Ebû Yûsuf ile İmam Muham-med'in görüşüdür. Fetva da buna göre verilmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre teşrîk tekbirleri arefe günü sabah vaktinden bayramın birinci gününün ikindi vaktine kadar olan sekiz vakit farz namazların ardından getirilir.
Teşrik tekbirleri, fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre vaciptir. Buna sünnet diyenler de vardır. Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'e göre, farz namazları kılmakla mükellef olan kimse için bu tekbirler vaciptir. Bu konuda tek başına kılanla, imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile şehirli, erkek ile kadın eşittir. Böylece tek başına kılan da, cemaatle kılan da tekbir getirir. Erkekler tekbiri açıktan, kadınlar ise içlerinden getirir.
Ebû Hanîfe'ye göre, sadece cuma ve bayram namazlarını kılmakla yükümlü olan kişilere, beş vakit farz namazları cemaatle kılmaları halinde teşrîk tekbirleri vacip olur.
Bir kimse, teşrîk tekbirlerinin alındığı gündeki kazaya kalan namazını, bu günler içinde kaza ederse tekbirleri alır, bu günler çıktıktan sonra kaza etse, teşrîk tekbirini almaz.
Bir namazda sehiv secdesiyle teşrîk tekbiri bir araya gelse, önce sehiv secdesi yapılır, sonra teşrîk tekbiri alınır.
Teşrîk tekbirleri, namaz münferiden kılındığında dalgınlıkla unutulabilir; bunu önlemek için cemaate katılmaya ve böylece hep birlikte tekbirleri getirerek, bunun sevabını elde etmeye gayret edilmelidir.
17- Teravih Namazı
Ramazan ayına mahsus teravih namazı bir gece namazıdır; yatsı namazından sonra kurallaştınlmış bir şekilde yirmi rekat olarak kılınır. Teravih Arapça tervîha kelimesinin çoğulu olup rahatlatmak, dinlendirmek gibi anlamlara gelir. Teravih namazının her dört rekatının sonunda bir süre oturularak istirahat edildiği için bu dört rekata bir tervîha adı verilmiştir. Dolayısıyla bir teravih namazında beş tervîha vardır.
Peygamber Efendimiz:
"Her kim ramazan'da faziletine inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek teravih namazı kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır" hadisiyle müslümanları teravih namazını kılmaya özendirmişlerdir. Hz. Peygamber, iki veya üç gece cemaatle kılmış olduğu teravih namazını devamlı olarak tek başlarına kılmışlardır. Hz. Peygamber, cemaatle kılınması farz olur da müslümanlar onu yerine getirmekte güçlük çekerler endişesiyle, cemaatle kıldırmayı terk etmiş ve herkesin evlerinde tek başlarına kılmalarını istemişlerdir.
Hz. Peygamber\tarafından cemaatle kılınan teravih namazının kaç rekat olduğu konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Âişe'den gelen bir rivayette teravih namazını sekiz rekat, İbn Abbas'dan gelen bir rivayette ise yirmi rekat kıldırmıştır.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra da teravih namazı, aynı şekilde Hz. Ebûbekir ve kısmen de Ömer'in halifelik dönemlerinde de tek başına kılınıyordu. Daha sonra cemaatle kılınmaya başlandı. Şöyle ki, bir ramazan gecesi Hz. Ömer, mescidde halktan kiminin tek başına, kiminin ayrı ayrı cemaat halinde teravih namazını kıldıklarını görünce, bunların teravih namazını bir imam arkasında topluca kılmalarının daha hoş olacağını düşündü ve ertesi günü erkek ve kadınlar için teravih namazını ayrı ayrı kıldırmak üzere birer imam görevlendirdi. Bu uygulama Hz. Osman zamanına kadar devam etti. Hz. Osman, erkek ve kadınların ayrı imamlar arkasında teravihi kılmalarına gerek görmedi, tek bir imam arkasında ve fakat kendilerine ayrılmış yerlerde kılmalarını sağladı.
Dört Halife döneminde teravih namazı yirmi rekat olarak kılınıyordu. Bu konuda pek çok rivayet vardır. Ancak, teravihin sekiz rekat kılındığına dair rivayetler de vardır ki, bu da Hz. Ömer'in döneminde teravihin cemaatle kılınmaya başlandığı ilk günlere ait uygulamayı göstermektedir. O günlerden sonra teravih namazları genellikle cemaatle yirmi rekat olarak kılınmıştır. Teravih namazı kılmak nafile bir ibâdet olduğundan ve nafilede de fazlalık için belirli bir sınır bulunmadığından dolayı, bunun yirmi rekattan fazla kılınması da caizdir. Nitekim, bazı sahâbîlerin teravih namazını yirmi rekattan fazla kıldıkları da rivayet edilmektedir.Sahâbîlerden sonra gelen tabiîn döneminde de yirmiden az rekatla teravih kılındığına dair hiçbir haber nakledilmemiştir. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebi imamları da, teravih namazının yirmi rekat olduğu görüşündedirler. Mâlikîler'deki bir uygulamaya göre, teravih namazı otuz altı rekattır. Ebû Yûsuf, hocası Ebû Hanîfe'ye teravih namazının hükmünü ve Hz. Ömer tarafından ne gibi bir delile dayanılarak bu namazın yirmi rekat olarak ve cemaatle kılındığını sormuş ve Ebû Ha-nîfe de bu soruya şöyle cevap vermiştir: Teravih namazı bir müekked sünnettir. Hz. Ömer bu namazın cemaatle ve yirmi rekat kılınmasını, ne kişisel içtihadı (görüşü) ile kendiliğinden çıkarmış, ne de Peygamberimiz döneminde yürürlükte olmayan dinî bir emri ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz Hz. Ömer bunu, kendisince bilinen dinî bir delile ve Hz. Peygamber'in bir vasiyetine dayanarak emretmiştir.
Hanefî ve Hanbelîler'in çoğunluğuna ve Mâlikîler'in azınlığına göre, teravih namazı her erkek ve her kadın için sünnet-i müekkededir. Ancak, Hanefî ve Şafiî mezhebine mensup bazı fıkıh bilginleri, ramazanda üç rekat vitir namazı ile birlikte sekiz rekat teravih namazının toplam on bir rekat olarak cematle kılınmasının Hz. Peygamber'in fiilî sünnetiy-le sabit olduğunu, bu namazın yirmi rekat olarak cemaatle kılınmasının ise Dört Halife'nin sünnetiyle sabit olduğunu ileri sürerek, yirmi rekatlık teravih namazının sekiz rekatının sünnet-i müekkede, geri kalan on iki rekatının ise müstehab olduğunu ifade etmişlerdir. Teravih namazı tek başına kılınabilmekle birlikte cemaatle kılınması daha faziletlidir. Hattâ fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre teravih namazının cemaatle kılınmasının hükmü sünnet-i kifâyedir. Bunun anlamı şudur: Bir belde halkının tamamı olmasa da hiç değilse bir kısmı bu namazı cami/camilerinde cemaatle kılmalıdır; belde halkının topluca camilerde cemaatle teravih namazını kılmayı terkedip onu evlerinde kılmaları doğru değildir.
Teravih vaktin sünneti olduğu için hasta ve yolcu gibi mazeretleri sebebiyle oruç tutmakla yükümlü olmayanlar için de bu namazı kılmak sünnettir.
Teravih namazı, genellikle her iki rekatta bir selâm vererek kılınır. Bu şekilde kılınması daha faziletli olmakla birlikte, dört rekatta bir selâm vererek kılmak da mümkündür. Altı, sekiz, on rekatta selâm vermek suretiyle kılınması ise mekruhtur. İki rekatta bir selâm verildiği takdirde, bu namaz akşam namazının sünneti gibi kılınır. Dört rekatta bir selâm verilmesi halinde ise, yatsı namazının ilk sünneti gibi kılınır.
Teravih namazını bir an önce bitirmek için acelecilik göstermek doğru değildir, imam olan kişi, cemaatin durumunu göz önünde bulundurmak suretiyle onlan yormadan ve bıktırmadan teravih namazını, onun âdâb ve erkânına uygun bir biçimde kıldırmalıdır. Bazı imamların teravihi hatim Jie. kıldırmaları da müstehaptır. Ancak, hatim ile teravih namazrrîf kıldıracak imamların, buna alışık olmayanları güç durumda bırakmamak için önceden caminin herhangi bir yerinde bunu ilân etmeleri uygun olur.
Yatsı namazının kılınması ardından mescide gelen kişi, önce yatsı namazını kılar, daha sonra imamla .birlikte teravih namazını kılmaya başlar, eksik kalan rekatları ya imamla birlikte vitir namazını bitirdikten sonra kılar veya önce teravihten kılamadığı eksik kalan kısımları tamamlar, daha sonra vitir namazını tek başına kılar.
18- Nafile (Tatavvu') Namazlar, Mübarek Gün Ve Geceler
A- Nafile Kavramı Ve Mahiyeti
Nafile Türkçe'de "boş yere, boşuna", Arapça'da "ziyâde" anlamına gelir. Fıkıhta ise nafile, "farz ve vacip olmayan ibâdet" anlamında kullamları bîr terimdir. "Nafile ibâdet" terimi, sadece namaz için değil, hac, zekât (sadaka), oruç için dahi kullanılabilir.
Nafile namazlar, Allah'a yaklaşmak ve sevap kazanmak İçin farz ve vacip namazlardan fazla olarak kılınan namazların genel adıdır. Bu anlamda, "sünnet namazlar" da nafile namazlar kapsamına girer. Nafile namazların kılınması -farz ve vacip namazlar gibi- kesin olarak emre-dilmediği halde gönüllü olarak kılındıkları için, bu namazlara "tatavvu' namazlar" da denir.
Nafile namazlar, edâ edilmesi için belirli bir vakit tayin edilip edilmemesi veya edâ edilmesi bir sebebe bağlı olup olmaması açısından "mukayyed nafile namazlar" ve "mutlak nafile namazlar" olmak üzere iki kısma ayrılır.
1- Mukayyed Nafile Namazlar: "Mukayyed nafile namazlar" kavramı haklarında özel deliller bulunan ve Hz. Peygamber'in belli bir vakitte veya belli bir sebebe bağlı olarak kıldığı ve kılınmasını teşvik ettiği nafile namazları ifade eder. Cuma ve beş vakit farz namazlara tâbi olarak belli bir düzen ve devamlılık İçinde kılınan revâtib sünnet namazlar, teravih, kuşluk (duhâ), evvâbîn, teheccüd namazları bir vakte bağlı olarak edâ edilen nafile namazlardır.
Bir sebebe bağlı olarak edâ edilen mukayyed nafile namazlar ise husuf (ay tutulması), küsûf (güneş tutulması), istiskâ (yağmur duası), yolculuğa çıkış ve yolculuktan dönüş, tövbe, abdest ve gusül sonrası, tavaf, ihrama girme, teşbih, tahiyyetü'l-mescid, istihare, hacet namazlarıdır. Mübarek gün ve gecelerde kılınması tavsiye edilen nafile namazlar da bu grupta gösterilebilir.
Yukarıda isimleri zikredilen nafile namazların bir kısmının hükmü sünnet-i müekkede, diğer kısmının hükmü ise müstehap/menduptur. Hiç şüphesiz sünnet nafile namazlar, müstehap/mendup nafile namazlardan derece bakımından daha üstündür. Önceden de ifade edildiği gibi sünnet-i müekkede olan nafile namazları kılan sevabı hak eder, terk eden ise cezayı hak etmemekle birlikte kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olur. Bu bakımdan sünnet-i müekkedenin hükmü, vacibe yakındır. Mendup/müstehap nafile namazları kılan kimse sevabı hak eder, terk eden ise kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olmaz.
Husuf, küsûf, istiskâ ve teravih namazlarının camaatie kılınması münferiden kılınmasından daha faziletlidir. Tahiyyetü'l-mescid namazı dışındaki münferiden kılınan diğer nafile namazların evlerde kılınması mescidlerde kılınmasından daha iyidir. Nafile namazların edasında farz ve vaciplere nazaran bazı kolaylıklar gösterilmiştir. Meselâ bir özür olmasa da sabah namazının sünneti dışındaki nafile namazlar oturularak kilınabilir.
Hanefîler'e göre vaktinde kılınamayan sabah namazının sünneti, o günün öğle namazı vaktine kadar farzı ile birlikte kaza edilebilir. Şâfiî-ler Hanefîler'in aksine sabah namazının sünneti gibi vaktinde kılınamayan diğer sünnet namazların da kaza edilmesinin müstehap olduğunu ifade etmişlerdir.
2- Mutlak Nafile Namazlar: "Mutfak nafile namazlar" kavramı yukarıda isimlen zikredilen nafile namazların dışında olmak üzere haklarında özel birer delil bulunmamakla birlikte dinin namaz ibâdeti ile ilgili genel teşviklerine dayanılarak kılınan nafile namazları ifade eder. Bu tür nafile namazlar en az ikişer rekat kılınır ve bunların hükmü müste-hap/menduptur. Bu tür nafile namazlar farz ve vâcib namazların gecikmesine yol açmayacak şekilde ve nafile namaz kılmak, mekruh olmayan vakitlerin dışında gece ve gündüz her zaman kılınabilir.
Fıkıh bilginleri, nafile namazların rekat sayısından daha çok kıraatinin uzun olmasının efdal olduğunu ve geceleyin kılınan nafile namazların gündüz vaktinde kılınanlardan derece bakımından daha üstün olduğunu ifade etmişlerdir. Hanefîler, bir selâmla en çok gündüz nafile namazların dört rekat, gece nafile namazlarının ise sekiz rekat kılınabileceğini, Şâfiîler ise bir seJârnla hem gece hem gündüz mutlak nafile namazların ancak ikişer/fekat kılınabileğini ifade etmişlerdir.
Klasik fıkıh literatüründe mümeyyiz çocuğun namaz, hac ve oruç ibadetlerinin nafile olarak değerlendirilmiş olduğu görülür.
Hanefî ve Mâfikî fıkıh bilginleri "Amellerinizi iptal etmeyin" âyetini delil gösterek tıpkı adakta olduğu gibi nâfiie (sünnetler dahil) olarak başlanılan bir namaz ibadetinin edâ veya kaza suretiyle yerine getirilmesi gerektiğini, Şafiî ve Hanbelî fakihler ise, başlanılan nafile bir namazın tamamlanmasının ve bozulduğunda kaza edilmesinin vacip değil müstehab olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hanefî fıkıh bilginleri, kaza namazı kılmanın sadece mutlak nafile namaz kılmadan daha üstün olduğunu ifade etmişlerdir. Şafiî mezhebinde kabul edilen bir görüşe göre her hangi bir özre dayanmaksızın farz bir namazı kazaya kalan kişinin nafile namaz için bir zaman ayırması kaza namazının gecikmesine sebep olduğu gerekçesiyle caiz değildir.
B- Nafile Namazlar
Önceki bahislerde cuma ve beş vakit farz namazlara tâbi olarak belli bir düzen ve devamlılık içinde kılınan revâtib sünnet namazlar ile teravih namazı hakkında genişçe bilgi verilmişti. Burada ise farzlara tâbi sünnetlerle teravih konusu namazları dışında kalan ve çoğunluğunun hükmü müstehap/mendup olan diğer nafile namazlarla ilgili açıklamalar
yapılacaktır.
1- Tahiyyyetü'l-Mescid
Tahiyye, selâm vermek, "Tahiyyetü'l-mescid" ise, mescidin Rabbi'ne selâm vermek, O'na tazimde bulunmak demektir. İbâdet, ziyaret, eğitim, öğretim gibi bir maksatla bir mescide giren bir müslümanın, mescidde Rabbi'ne tazimde bulunmak üzere nafile bir namaz olan iki rekatlık tahiyyetü'l-mescid namazı kılması müstehaptır. Günde birkaç defa mescide giren bir kişinin, bu namazı bir defa kılması yeterlidir. Bu namazın mescide girildiğnde oturulmadan kılınması daha faziletlidir. Bir mescide girip meşguliyetinden veya vaktin keraheti gibi bir sebepten dolayı, bu namazı kılamayan kişinin "Sübhânellâhi ve'i-hamdü lillâhi ve lâ ilahe illallâhu va'llâhu ekber" demesi de müstehap görülmüştür. Diğer taraftan her hangi bir namazı kılmak veya farz namazı cemaatle kılmak niyetiyle bir mescide giren kişinin niyet ettiği bu namazı kılması da tahiyyetü'l-mescid yerine geçer.
2- Kuşluk (Duhâ) Namazı
Güneş doğup kerahet vakti çıktıktan yani güneşin doğumundan yaklaşık 40-50 dakika sonra istiva vaktine kadar iki, dört veya sekiz veyahut on iki rekat namaz kılmak müstehaptır. Bu, Hz. Peygamber'in fiili ile sabittir. Kuşluk namazının sekiz rekat kılınması daha faziletlidir.
3- Evvâbîn Namazı
Evvâbîn evvâb'ın çoğuludur. Evvâb bir günah işlediğinde derhal Allah'a tevbe edip O'na sığınan kimse anlamına gelir. Akşam namazından sonra altı rekat olarak kılınan nafile namaza 'evvâbîn' adı verilir. "Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve temizlenenleri sever"; "Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu iyi bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır" âyetlerinde tevbe edenlerin Allah'ın sevgisine ve affına lâyık oldukları belirtilmiştir. Peygamberimiz, akşam namazından sonra hiç konuşmadan altı rekat namaz kılmanın büyük bir sevabı bulunduğunu ifade buyurmuşlardır. Evvâbîn namazı altı rekattır. Bazı fıkıh bilginleri bunu akşam namazının sünnetiyle birlikte altı, bazıları ise onun dışında altı rekat olarak saymışlardır. Evvâbîn namazı iki rekatta bir veya dört rekatta bir selâm vermek suretiyle kılınabilir.
4- Teheccüd Namazı (Gece Namazı)
Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya biraz uyuduktan sonra kılınacak nafile namazına "gece namazı" denir ki, bunun sevabı çoktur. Bir süre uyuduktan sonra kalkılıp kılınirsa "teheccüd namazı" adını alır. Teheccüd namazı iki rekattan sekiz rekata kadardır. Her iki rekatta bir selâm verilmesi daha faziletlidir, Kur'an'da Hz. Peygamber'e: "Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nafile bir ibâdet olarak da namaz kıl ki, rabbin seni övülmüş makama (makam-ı mahmûd) yükseltsin" şeklinde hitap edilmiştir. Bu âyetin üslûbundan hareket edilerek teheccüd namazının Peygamber Efendimiz İçin farz olduğu İleri sürüldüğü gibi bunun gerek ona ve gerekse diğer müslümanlara, yükümlülük kapsamında olmamak üzere, kılınması istenen bir namaz olduğu da ifade edilmiştir. Yine başka âyet ve hadislerde de müslümanların nafile bir ibâdet olan teheccüd namazını kılmaya teşvik edildiği görülür.
5- İstihare Namazı
İstihare, bir şeyin haylisini istemek anlamına gelir. Hakkında nasıl hareket etmenin doğru olduğu bilinemeyen mubah işlerde, manevî bir işarete nail olmak için kılınan iki rekatlık bir namazdır (bk. ibn Mâce, "ikâme", 188). İlk rekatta Kâfirûn sûresi, ikinci rekatta ise İhlâs sûresi okunur. Ardından istihare duası yapılır. Abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır, rüyada beyaz veya yeşil görülmesi hayır ve iyiliğe; kırmızı ve siyah görülmesi de şerre delâlet eder. İstihare yaptıktan sonra mesele aydınlanmazsa, istihare namazının yedi gece tekrarlanması tavsiye edilmiştir. Hz. Peygamber'in bir sahâbîye öğrettiği istihare duasının anlamı şöyledir:
"Ey Allahım! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlısını bana bildirmeni dilerim. Gücün yettiği için, ben Sen'den güç ve takat isterim. Hayra ermemi, Sen'in büyük fazi ve kereminden niyaz eylerim. Çünkü senin her şeye gücün yeter. Benim ise gücüm yetmez ve Sen her şeyi bilirsin, halbuki ben bilemem. Sen gayb âlemini de bilirsin.
Ey Allahım! Sen bilirsin, eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünya ve âhiretim hakkında hayırlı ise bunu bana nasip ve müyesser eyle. Sonra bunda benim için feyiz ve bereket meydana getir. Eğer bu iş dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünya ve âhiretim hakkında benim için hayırlı değilse, bunu benden çevir, beni de bundan çevir. Benim için gönlümde bir meyi! bırakma ve benim için hayır nerede ise müyesser kıl, sonra da beni bu takdir edilen hayır ile hoşnut kil".Burada belirtilmelidir ki, bir kişi bir işi yapmaya karar vermeden önce onunla ilgili gerekli araştırma ve istişarelerini tamamen yapar ve o işi yapmaya veya yapmamaya karar verir. İstihare İşte böyle bir kararda isabet edip etmediğini test etmek için veya bu hususta içinde meydana gelen bir şüpheyi gidermek amacıyla yapılır. Yoksa sırf istihareye yattıktan sonra görülecek rüya ile amel edilmemelidir.
6- Teşbih Namazı
Teşbih namazı, her rekatında yetmiş beş defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilahe illa'llahu ve'llahü ekber" diye teşbih okunan dört rekatlı bir namazdır ve sevabı pek çoktur. Bu namaz her vakit kılınabilir; hiç değilse haftada, ayda veyahut yılda bir defa kılınmalıdır, bu aralıklarla kılınamazsa hiç olmazsa ömürde bir defa kılınmalıdır. Bu namazın klliniŞl Şöyledir:
Allah rızası için teşbih namazı kılmaya niyet edilerek, "ANahüekber" diye namaza başlanır. Sübhâneke'den sonra on beş defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunur. Sonra eûzubesmele, Fatiha ve bir sûre okunup bu sefer on defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunur. Daha sonra rükûa gidilir, üç defa "Sübhâne rabbiye'l-azîm" den sonra yine on defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi,.." okunarak rükûdan "Semi'allâhu li-men hamideh, Rabbena ve lekelhamd" denilerek kalkılır, yine on defa "Sübhâneilâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunur, ardından secdeye gidilir, üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" dan sonra on defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır, oturuş halinde yine on defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunur, ikinci secdeye tekbir ile gidilip üç defa "Sübhâne rabbiye'l-a'lâ" dan sonra yine on defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdu lillâhi..." okunur ki, bu birinci rekatta fazla teşbihlerin toplamı yetmiş beş olur.
Daha sonra ikinci rekata kalkılır, yine önce on beş defa "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunur, sonra yine birinci rekatta olduğu gibi hareket edilir ve ka'deye varılır. Tahiyyât ve "salli-bârik" duaları okunur. Fazla tekbirlerin toplamı yüz elli etmiş olur. Daha sonra selâm vermeden veya selâmın ardından ayağa kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rekatlar da tam bu anlatılan şekilde kılınır ve böylece her rekatta yetmiş beş "Sübhânellâhi ve'l-hamdü lillâhi..." okunmuş olur ki, dört rekatta okunan fazla teşbihlerin genel toplamı üç yüz eder.
7- Hacet Namazı
Uhrevî veya dünyevî herhangi bir ihtiyacı bulunan bir kişi, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat namaz kılar, ardında da Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senada, Peygamberimiz'e salât ve selâmda bulunur ve daha sonra içinden geldiği gibi bir dua yapar ve ihtiyaç duyduğu işin meydana gelmesini Allah'tan niyaz eder. Hacet namazının ilk rekatında Fâtiha'dan sonra üç defa "Âyete'l-kürsî", diğer rekatlarda Fâtiha'dan sonra birer defa ihlâs ve muavvizeteyn (felak ve nâs) sûreleri okunur.
8- Yağmur Duası
Yağmur kesildiği zaman müslümanlar, yağmur duasına çıkar ve Cenâb-ı Hak'tan yağmur yağdırmasını niyaz ederler. Ebû Hanîfe'ye göre< bu durumda dua edilir, insanlar isterlerse, ayrı ayrı namaz kılabilirler. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, cuma namazını kıldıran imamın, cuma namazı gibi, açıktan iki rekat namaz kıldırması menduptur. Namazın ardından minbere çıkmadan bir hutbe okur. Üç gün yağmur duasına çıkılması müstehaptır.
9- Küsûf (Güneş Tutulması) Ve Husuf (Ay Tutulması) Namazı
Bazı Hanefî fıkıh bilginleri güneş tutulduğu anda kılıanan namazın vacip olduğunu, fıkıh bilginlerinin büyük bir çoğunluğu ise bu namazın sünnet-i müekkede olduğunu söylemişlerdir. Güneş tutulduğu zaman cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kâmetsiz iki rekat namaz kıldırır. Ebû Hanîfe'ye göre, kıraati sessizce, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise açıktan yapar. İmam, namazın ardından dua okur ve cemaat de "âmin" der. Bu namaz, hem camilerde hem de açık alanlar da kılınabilir.
Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, Ahmed b. Hanbel'e göre, küsûf namazında hutbe okunmaz. İmam Şafiî'ye göre, hutbe okunması müstehaptır.
Peygamber Efendimiz'in oğlu İbrahim bir buçuk yaşında iken vefat etti. Onun vefat ettiği gün güneş tutulmuştu. Sahâbîler de güneşin, ma'sum çocuğun vefatından dolayı tutulduğunu zannetmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, insanların bu şekildeki yanlış kanaatlerini değiştirmek için şöyle bir konuşma yapmıştır:
"Güneş ve ay, Allah'ın varlığını gösteren âyetlerdir. Hiçbir kimsenin ölmesinden veya hayat bulmasından dolayı tutulmazlar. Böyle bir tutulma durumu gördüğünüz zaman, ay ve güneş tutulması sona erinceye kadar namaz kılın ve Allah'a dua edin." Ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde tek başlarına iki veya dört rekat namaz kılması menduptur. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre, bu namaz cemaatle kılınır.
10- Diğer Bazı Nafile Namazlar
Bir kimsenin, abdest aldıktan veya gusül yaptıktan sonra daha yaşlık kuruyacak kadar bir süre geçmeden vakit müsait ise İki rekat namaz kılması müstehaptır. Bu, abdest veya gusül yapma nimetine nail olmanın bir şükrüdür. Bununla birlikte, abdest veya gus-lün ardından her hangi bir farz veya sünnet namaz kılınmasıyla da bu şükran görevi yerine getirilmiş olur.
Bir kimsenin yolculuğa çıkışında ve yolculuktan dönüşünde ikişer rekat namaz kılması müstehaptır. Yine hac ve umre yapmak isteyen kişinin ihrama girmek için iki rekat namaz kılması ve tavaf yaptıktan sonra iki rekat namaz kılması müstehaptır.
Günah işledikten sonra pişman olan bir müslümanın, işlediği günahtan tövbe etmesi gerektiği gibi, böyle bir kişinin iki rekat tövbe namazı kılıp o günahtan dolayı Allah'ın kendisini affetmesini dilemesi menduptur.
C- Mübarek Gün Ve Geceler
İslâm'da her gün ve her gece kutsaldır, bir gün veya bir gece diğerinden üstün değildir. Ancak bazı gün ve geceler vardır ki, onlarda meydana gelen olaylar, o gün ve gecenin kıymetini artırır. Cuma günü, bayram günleri, haftanın pazartesi ve cuma günlerine bağlayan geceler, mevlid gecesi, ramazan bayramı gecesi, kurban bayramı geceleri, muharrem ayının ilk gecesi, aşure gecesi, Kadir, Berat, Mi'rac, Regaib geceleri kutsal geceler olarak kabul edilir. Müslümanlar özellikle Mevlid, Kadir, Berat, Mi'rac, Regaib gecelerini öteden beri bir bayram havasında kutlarlar. Eski devirlerde cami görevlileri mevlid-i nebî münasebetiyle ve Regaib, Berat, Mi'rac gecelerinde minareleri kandillerle donatırlar, minare aralarına gecenin anlamını belirten mahyalar (ışıklandırılmış yazı ve şekiller) asarlardı. Günümüzde elektrikle aydınlatma yoluyla bu uygulamalar sürdürülmektedir. Bu mübarek gecelerde minarelerin kandillerle donatılmasından dolayı, halk arasında bu gecelerin "kandil geceleri" şeklinde isimlendirilmesi yaygınlık kazanmıştır.
1- Kadir Gecesi
Kur'ân-ı Kerîm'in doksan yedinci sûresinin adı "Kadir" süresidir. Kadir sûresinde Kur'an'ın bu gecede indirildiği, Bakara sûresinin 185. âyetinde de ramazan ayında indirildiği belirtilir. Buna göre, Kadir gecesinin ramazan ayında olduğu açıktır. İslâm bilginlerinin büyük bir çoğunluğu, Peygamberimiz'in bu konudaki hadislerinde geçen bilgileri dikkate alarak Kadir gecesinin ramazanın yirmi yedinci gecesi olduğu kanaatine varmışlardır. Kadir gecesinin kesin olarak bildirilmemesi, insanların ona güvenip diğer zamanlarda kulluk görevlerini ihmal etmemelerinin hedeflenmesi gibi bazı hikmetlerle açıklanmıştır.
Bu geceye özel bir namaz bulunmamakla birlikte, bir hadiste Kadir gecesinde kalkıp bu geceyi güzelce değerlendiren bir kişinin geçmiş günahlarının bağışlanacağı belirtilmiştir (Buhârî, "iman", 28}. Bir kişi, camiye giderek yatsı, vitir ve teravih namazlarını cemaatle kılmakla, vaaz dinlemekle, tek başına kaza veya nafile namazları kılmakla, Kur'an okumakla, dua ve istiğfarda bulunmakla, Allah'ı anmakla, fakirlere yardım etmekle, yakınlarının ve din kardeşlerinin gönlünü almakla veya bunlara benzer ibâdetlerle bu geceyi güzelce değerlendirebilir.
2- Berat Gecesi
Şaban ayının on beşinci gecesi berat gecesidir. Berat, berâet kelimesinin Türkçe'deki kullanışı olup, berî olma, aklanma, temiz ve suçsuz çıkmak demektir. Berat gecesinde, yaratılmışların bir yıl içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, yaşayıp yaşamayacaklarına, ecellerine ve benzeri hususlardaki bilgilerin Cenâb-ı Hak tarafından uygulanmak üzere meleklere İntikal ettirildiği bildirilmektedir.
Berat gecesine özgü bir namaz bulunmamakla birlikte, bu gecenin manevî değeri sebebiyle namaz, Kur'an okuma, dua ve istğfar ve diğer hayırlı işlerle geçirilmesi müstehaptır.
3- Mi'rac Gecesi
Receb ayının yirmi yedinci gecesi Mi'rac gecesidir. Mi'rac, sözlükte çıkılan yer, ya da çıkma âleti ve merdiven demektir. Dinde, mi'rac, madde âleminden mâna âlemine yükselmeyi ifade eder. Hz. Peygamber, hicretten bir süre önce, Allah'ın emri ile Mescid-i Harâm'dan Kudüs'te bulunan Mescid-İ Aksâ'ya götürüldüğü, oradan semaları katedip Rabbi'ne yükseldiği tarihen sabit gerçek bir olaydır ve buna Mi'rac denir. Müslümamlar, manevî değeri sebebiyle bu geceyi büyük bir coşku ile kutlarlar. Bu geceye özel bir namaz bulunmamakla birlikte, bu gecenin ibâdetlerle geçirilmesi en uygun bir davranış olur.
4- Regaib Gecesi
Receb ayının ilk cuma gecesi, Regaib gecesidir. Regaib, sözlükte, rağbet olunan, bol ihsan ve değerli hediyeler demektir. Bu gecede Peygamber Efendimiz'in, çeşitli tecellilere erişmiş olduğu için şükür maksadıyla on iki rekat namaz kıldığı rivayet edilmiştir. Bazı bilginlere göre, Hz. Âmine, oğlu Muhammed'e hamile olduğunu bu geceden itibaren farketmiştir.
Bu geceye özgü bir namaz bulunmamaktadır. Ancak bu geceyi ibâdetle değerlendirmenin sevabı pek çoktur.
5- Mevlid Kandili
Mevlİd, doğum, doğum zamanı ve günü, mevlid-i nebî İse, Hz. Muhammed'in doğumu veya doğum günü demektir. Peygamber Efendimiz, Rebîu'l-evvel ayının 12. gecesi dünyaya geldi (20 Nisan 571 Pazartesi).
Müslüman toplumlarda, Hz. Muhammed Mustafa'ya duyulan samimi bir sevginin ifadesi olmak üzere mevlid-i nebî münasebetiyle bazı merasimler yapılagelmiştir. Yine bu münasebetle de mevlidler okunmaktadır.
19- Hastalık, Yolculuk Ve Korku Hallerinde Namazların Kılınış Biçimleri
(Salâtü'l-marîz, salâtü'l-müsâfir, salâtü'l-havf)
İnsanın yaratılış amacı Allah'a kulluktur; namaz Allah'a kulluğun benzeri bulunmaz bir aracıdır ve dinin de direğidir. Normal hallerde müminler, farz, vacip ve sünnetlerine riayet ederek namazlarını eksiksiz ve devamlı kılmalıdır. Bilinci yerinde olan her müslüman, hastalık, yolculuk, savaş hallerinde bile, namazı terk etmeyerek imkânların elverdiği ölçüde -bazı rükünleri eksilterek de olsa- bu görevi yerine getirmelidir. Bu bölümde, hastalık, yolculuk ve savaşı da içine alan korkulu/tehlikeli hallerde, namazların kılınışıyla ilgili olarak tanınan kolaylık ve ruhsatlardan bahsedilecektir.
A- Hastaların Namazı
Kur'ân-ı Kerîm'de, Allah'ın her şahsa, ancak gücünün yettiği kadar dinî görevler yüklediği ve sadece onlardan sorumlu tuttuğu, dinde güçlük bulunmadığı, hastalara her konuda kolaylıkların getirildiği ve ibâdetin ayakta, oturarak ve yan yatarak yapılabileceği beyan edilmiştir.
Hz. Peygamber de bedensel hastalığı bulunan bir kişiye: "Ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse yan yatarak kıl" buyurmuştur. Nesaî bu hadise şu ilâvede bulunmuştur; "Buna da gücün yetmezse sırtüstü yatarak kıl. Zira, Allah kimseye gücünün üstünde bir şeyi yükİememiştir". Bu hadisleriyle hastaların güçlerinin yeteceği şekilde namaz kılabilecekleri açıklanmıştır. Fıkıh bilginleri de, İslâm'ın kolaylık ilkesinden hareket ederek, ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması hastalığının uzamasına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan bir hastanın, oturarak namazını kılabileceğini; ... oturmaya da gücü yetmeyenin, yan veya sırt üstü yatarak namazını kılabileceğini ifade etmişlerdir.
"îmâ", namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı öne doğru eğmektir. Bu ayakta yapılabileceği gibi, oturarak, yanı veya sırtüstü yatarak da yapılabilir.
Bir hasta, bir yere dayanarak namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturarak edâ edemez. Yine namazı bir süre ayakta kılabilecek gücü bulunan bir hastanın, o kadar ayakta durur. Meselâ, bir miktar kıraatta bulunur, sonra oturarak namazını tamamlar. Hattâ başlama tekbirini ayakta alabilen bir hasta, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar. Oturarak namaz kılan kişi, rükû için başı ile eğilir ve secdeleri tam yapar. Ancak, böyle bir hasta, bedensel bir özrü bulunduğu veya hastalığı ağır olduğu için secdeye kapanamazsa, o takdirde rükû ve secdeleri îmâ ile yerine getirir, Oturarak namaz kılmaktan da âciz olan bir hasta, yüzü kıbleye gelecek şekilde sırtüstü veya yan yatarak îmâ ile namazını kılar.
Ebû Hanîfe'ye göre, bir hasta başı ile îmâ yapmaya gücü yetmezse, bunu gözü veya kalbi veyahut kaşları ile yapması gerekmez; namazını erteler, iyileşince kaza eder. Ebû Yûsuf'a göre, bu durumda kalbi ile îmâda bulunamazsa da, gözleri ve kaşları ile işarette bulunur. Bir grup fıkıh bilginine göre ise, îmâ ile namaz kılmaya dahi gücü yetmeyen bir hastanın aczi, bir gün ve bir geceden fazla sürerse, bu hastanın –aklı başında olsa bile- bu süreye ait namazlarının tamamen düşeceğini ileri sürmüşlerdir.
Hanefîler'e göre, bir gün ve bir geceden daha kısa süre baygın kalan kişi, bu süreye ait namazları kaza eder. Bir gün ve bir geceden daha uzun süre baygın kalan kişi ise, bu süredeki namazları düşer. Şafiîler'e ve Mâlikîler'e göre bu durum bir namaz vakti ile sınırlıdır. Hanbelîler'e göre ise, baygınlık hali uzun da sürse bu halde kılınmayan namazlar kaza edilir.
B- Yolcuların Namazı
1- Yolculuk (Sefer Ve Seferilik) Kavramı Ve Mahiyeti
Arapça'da "sefer" ve "müsâferet", bir yerden başka bir yere gitmek, yolculuk etmek, yolculuk gibi anlamlara gelir. Bir yerden başka bir yere giden kimseye de "müsâfir" (yolcu) adı verilir. Fıkıh terimi olarak ise sefer, "Oturulan yerden kalkıp belli bir mesafeye gitmek veya özellikle ibâdetler bakımından bazı hükümlerin değişmesine sebep olacak kadar uzak bir yere gitmek" şeklinde tanımlanır. Bu şekilde tanımlanan sefer-'in karşıtı "ikâmet" ve "hazar", müsâfir (yolcu)in karşıtı ise sürekli veya belirli bir süre bir yerde oturan anlamına gelen "mukim" ve "hazarî"dir.
Kur'ân-ı Kerîm'de hac ibâdeti, gücü yeten müslümanlara farz kılınmış, burada seferîlikle ilgili pek çok hüküm yer almış, ders ve ibret alma amacıyla seyahat yapılması teşvik edilmiş ve Kureyş kabilesinin yaz ve kış mevsimlerinde ticaret ve benzeri maksatlarla yaptığı yolculuklardan bahsedilmiştir. İlk müslümanlar Mekke müşriklerinin işkenceleri karşısında Habeşistan'a hicret etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Yine, Hz. Peygamber ve ashabı, siyasî ve dinî baskıdan dolayı Medine'ye hicret etmiş ve kendilerine 'muhacirler' adı verilmiştir. Peygamber (s.a.s.), pek çok gazveye katılmış, hac ve umre için Medine'den Mekke'ye yolculuk etmiştir.
Hadislerde, ilim edinmek için yolculuk teşvik edilmiştir. Bu sebepten ötürü, İslâmiyet'in ilk dönemlerinden itibaren hadis bilginleri hadislerin rivayet hakkı ve iznini almak için belde belde dolaşmışlar ve öğrenciler ilim tahsil etmek üzere oturdukları yerden kalkıp ilim merkezlerine gitmişlerdir. Yalnız dinlenmeye yönelik turistik maksatlı yolculuklar, ancak yirminci yüzyılda tam anlamıyla ortaya çıkmıştır. Çağdaş turizmin doğuşunda, halkın maddî refah seviyesinin yükselmiş olmasının, boş zamanların artmasının, ulaşım araçlarının daha gelişmiş ve daha hızlı bir nitelik kazanmasının ve benzeri hususların katkısı vardır.
İslâm'da kişinin istediği yerde ikâmet (oturma) ve seyahat etme hürriyeti ve hakkı vardır. Ancak seyahat hürriyeti ve hakkı bazı sebeplerden dolayı geçici olarak kısıtlanabilir. Meselâ, bulaşıcı hastalık bulunan bir yere giriş çıkışların yasaklanması veya vâdesi geldiği halde borcunu ödemeyen borçlunun seyahatten men'i gibi.
Idiç şüphesiz kişiler yolculuk sebebiyle pek çok maddî ve manevî faydalar elde ederler. İslâm bilginleri, sağladığı maddî ve manevî faydalar yönünden ikâmet mi yoksa yolculuk (sefer) mu daha üstündür tartışmasını yapmışlardır. Bunlardan hangisinin daha üstün olduğu bakış açısına, algılanış biçimine ve şartlara göre değişebilir.
İkâmet edilen yerdeki kıtlık, pahalılık gibi iktisadî şartların ağırlığı, terör, anarşi, düşmanlık veya benzeri sebeplerle can ve mal güvenliğinin kalmaması, bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması, toplumun dinî ve manevî değerlere sahip çıkmaması (ahlâkî çöküş) ve benzeri durumlarda kişinin başka bir yere yerleşmek üzere göç etmesi farz veya mendup olabilir. Yine, ilim tahsili, hac, cihâd maksadıyla yapılan yolculuklar da duruma göre farz veya mendup olabilir. İslâm'da, Allah'ın çeşit çeşit nimetlerini görmek, gökyüzü ve yeryüzünün sırları hakkında düşünmek ve böylece Allah'ın büyüklüğünü anlamak, akrabaları veya mukaddes yerleri ziyaret etmek, âlimlerle bilgi alışverişinde bulunmak ve benzeri maksatlarla yapılan yolculuklar menduptur. Ticaret, bilgi-görgü, kültür artırmak, avlanma, gezi-eğlence ve benzeri maksatlarla yapılan yolculuklar da mubahtır. Adam öldürmek, yo! kesmek veya herhangi bir haram fiili işlemek maksadıyla yapılan yolculuk da haramdır. Yine, yol güvenliği bulunmayan bir zamanda farz bir ibâdeti yerine getirmek için olsa bile, yolculuğa çıkmak yasaktır. Kolera gibi bulaşıcı hastalık bulunan bir yerden ayrılmak, sırf zevk için avlanma yolculuğu, emniyet bulunmayan bir yolda tek başına yolculuk yapmak da mekruhtur.
Bulunduğu yerde ikâmet etme (oturma) hali insanların tümü bakımından asıl olsa da, arızî ve geçici bir hal olan seferîlik konusu yine insanların tümü bakımından önem arz etmektedir. Önemine binaen Kur'an'da bu konuya yer verilmiş, sünnette konu değişik açılardan değerlendirilmiştir. İslâm bilginleri de çeşitli yönlerden bu konuyu incelemişlerdir.
2- Seferîlik Hükümleri Ve Hikmeti
İslâm'da yolculara özellikle ibâdetler bakımından bazı kolaylıklar gösterilmiş ve onlara bazı ruhsatlar tanınmıştır. Seferîlik hükümleri arasında, dört rekatlı farz namazların ikişer rekat olarak kılınması (kasr-ı salât), iki namazın birleştirilerek bir vakitte kılınması (cem'-i salâteyn), namazların binekte kılınmasının caiz olması, cuma ve bayram namazları ile kurban kesme yükümlülüğünün düşmesi, su bulunmaması halinde teyemmümün caiz olması, mestler üzerine mesh müddetinin üç güne kadar uzatılması, ramazan ayında orucun kaza edilmek üzere sonraya bırakılmasına izin verilmesi (ibâhat-i fıtır) bulunmaktadır. Ayrıca kadının mahremsiz (baba, kardeş, oğul gibi) veya kocası olmadan sefere çıkmasının yasaklanması gibi hükümler de seferîlik hükümleri arasında yer almaktadır. İslâm bilginleri, Kur'an ve Sünnet tarafından yolculara tanınan ruhsatları ve gösterilen kolaylıkların hikmetini "meşakkat (zorluk)" veya "meşakkatin (zorluğun) giderilmesi" şeklinde ifade etmişlerdir. Se-ferîliğin hikmeti olarak gösterilen meşakkat çok izafî (göreceli) bir kavramdır. Bunun maddî veya manevî olarak algılanış biçimi kişiden kişiye değişebilir. Kış mevsiminde yapılan yolculuklar ile, yaz mevsiminde yapılan yolculukların meşakkatleri farklı olabilir. Her ulaşım aracının kendisine özgü rahatlıkları ve zorluklan vardır. Her hangi bir yolda aynı anda ve aynı vasıtayla yolculuk yapan bütün yolcular için meşakkat, aynı ölçüde söz konusu olmayabilir.
Bilindiği gibi eskiden karada yolculuklar yaya olarak veya at, deve gibi hayvanlar sırtında veyahut kağnı gibi vasıtalarla, deniz yolculukları ise, fazla sürati olmayan yelkenli gemilerle yapılıyordu. Teknolojik gelişmeler neticesinde, yolların yapılış biçimi ve ulaşım araçları değişti. Çok modern ve kaliteli kara ve demir yollan yapıldı, hava yolculuğu yapma imkânı sağlandı ve çok uzak mesafeleri kısa bir zamanda alabilen uçak, gemi, otomobil, tren gibi hızlı ve konforlu ulaşım araçları yapıldı. Yolcuların yeme-içme ve geceleme ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla yolların kenarlarında kervansaraylar, hanlar yaptırıldı. Daha sonraları ise, oteller, moteller ve diğer turistik tesisler kuruldu. Ulaşım araçları ne kadar modernize edilirse edilsin, çok uzak mesafelere ne kadar kısa zamanda ulaşılırsa ulaşılsın yine de her yolculuktan şu veya bu şekilde bir zorluk meydana gelebilir ve yolcu da bunu en bariz bir şekilde hissedebilir. Diğer taraftan seferîlikle ilgili hükümlerin, misafir (konuk) olarak kalınan yerde de belirli bir müddet uygulanmasına devam edildiği dikkate alınırsa, meşakkatin sadece yollardan ve ulaşım araçlarından kaynaklanmadığı sonucuna da varılabilir. Peygamberimiz (s.a.s.):
"Sefer ateşten bir parçadır; bu, sizin yemenizin, içmenizin ve uykunuzun tadını kaçırır; intizamınızı bozar. Kişi, işini bitirip maksadına ulaştığı zaman, ailesine dönmede acele etsin" anlamındaki hadisinde yolculuktan kaynaklanan güçlükleri veciz bir biçimde ifade etmiş, evdeki ve ikâmet mahallindeki rahatlık ve huzurun seferîlikte bulunamayacağını vurgulamıştır.
"Sefere çıkınız sıhhat bulunuz" hadisi, yolculuğun faydalarıyla ilgili olup, zorluktan uzak olduğunu ifade etmez. Zira, bir hastanın şifa bulabilmesi ve eski sağlığına ulaşabilmesi için acı ilâç kullanması gibi, yolcu da zorluk çektikten sonra yaptığı bu bedenî hareketler sebebiyle zindeleşir.
Günümüz yolculuklarında meşakkat olmadığı farzedilse bile, yine de seferîlik hükümlerinin devre dışı bırakılması söz konusu olamaz. Fıkıh bilginlerinin de özlü bir şekilde ifade ettikleri gibi, hükümler hikmetler üzerine değil, illetler (sebepler) üzerine kurulur, illet varsa hüküm de vardır, yoksa hüküm de yoktur; seferîlikle ilgili hafifletilmiş hükümlerin illeti (sebebi) "seferîlik" olduğuna göre, dinî bakımından "yolcu (seferi)" olarak nitelendirebileceğimiz herkes, yolculuk ile ilgili olarak tedbir mahiyetinde konmuş kurallara uyar ve -yolculuk esnasında meşakkat bulunsun bulunmasın- bu hükümlerden istifade eder.
Buraya kadar erkek kadın ayırımı yapmadan yolculuklarda devreye giren hükümlerin hikmeti açıklanmaya çalışıldı. Bu paragrafta ise, konunun sadece kadınları ilgilendiren yönü üzerinde durulacaktır. Hiç şüphesiz kadın, İslâm dininin belirlediği sosyal nizam çerçevesinde yüksek bir mevki kazanmıştır. Şöyle ki, İslâm, kadına her sahada her türlü hukukî tasarrufta bulunabilme yetkisi tanımış, medenî haklardan gereği gibi istifade edebilmesini sağlamıştır. Ancak, bünyesi ve fıtratı gereği kadının belirli konulardaki fiil ve eylemlerini kocası veya mahremlerinden bir erkeğin beraberliğinde gerçekleştirmesini hükme bağlamıştır. Nitekim, Hz. Peygamber:
"Bir erkek, yanında mahremi olmayan kadınla
yalnız kalmasın; hiçbir kadın da yanında mahremi bulunmaksızın yolculuğa çıkmasın"
buyurarak, bu hadisiyle kadının ancak mahremlerinden bir erkeğin beraberliğinde
yolculuğa çıkabileceğini belirtmiştir. Temelde kadını koruma, herhangi bir
maddî ve manevî tehlikeye mâruz kalmaması için önceden tedbir alma
niteliğindeki bu kural, tarih boyu değişen şartlara rağmen gerekliliğinden,
tabiîliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Büyük yokluk ve meşakkatlerin söz
konusu olduğu yolculuklarda, yanında bir yakınının bulunmasıyla kadın, son
derece rahat edecek, yolculuğun zorlukları onun için büyük ölçüde
hafifleyecektir. Yolculuk imkânları ve şartları değişebilir ama insanın
yaratılıştan getirdiği duygulan ve ruh hali asla değişmez. Ayrıca kadınların
karşılaşacakları maddî ve manevî tehlikeler son bulmaz. Bu sebeple, kadınlar
için hadislerin belirlediği bu şartı, kadının seyahat hakkına getirilmiş bir
kısıtlama olarak değerlendirmek mümkün değildir. Aksine bu şart, kadının daha
huzurlu bir şekilde seyahat etmesinin gereğidir ve başına gelip kendisini hayat
boyu rahatsız edebilecek musibetlerden
kurtarmanın en güzel önlemidir. Ancak,
istisnaî olarak ve zaruret durumlarına özgü hükümler çerçevesinde kocası ve
mahremlerinden biri olmadan da kadına tek başına yolculuğa çıkabilmesine izin
verilebileceği bilinmelidir. Burada yine hatırlanmalıdır ki, Şafiî ve Mâliki
mezheplerine göre, kadın farz olan hac görevini yerine getirmek üzere güvenilir
kadınların oluşturduğu veya içinde güvenilir kadınların da bulunduğu bir
kafile ile yani bir toplulukla birlikte yolculuk edebilir.
3- Seferîlik Şartları
Fıkıh bilginleri, İslâm'ın ilk devirlerinden itibaren,
Kur'an'ın genel ilkelerini ve Peygamberimizin sözleri ve uygulamalarını
dikkate alarak seferîlik şartlarını belirlemeye çalışmışlar ve seferîlik
hükümlerinin uygulanacağı yolculuklarla ilgili şartları şu şekilde
açıklamışlardır:
Fıkıh bilginleri, seferîlik hükümlerinin uygulanacağı
mesafenin en az miktarını belirlemede farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Hanefîler'e göre, yolculuk hükümleri, en az orta yürüyüşle üç günlük bir
mesafeye gidecek yolcular için sabit ve geçerli olur. "Orta
yürüyüş", karada yaya yürüyüşü ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Çok
yavaş giden kağnı arabası ile çok hızlı giden atın yürüyüşüne itibar edilmez.
Denizlerde ise, bu mesafe yelkenli gemilerin mutedil bir havada üç günde
katettiği mesafedir. Yolculukta gece gündüz yola aralıksız devam edilemez,
yolculuk gündüzleri yapılır, geceleri ise istirahat vakti kabul edilir.
Gündüzleri de yola aralıksız devam edilemez, dinlenmeye de ihtiyaç vardır.
Yolculuk, genellikle sabahleyin erkenden veya güneş doğumuyla başlar,
dinlenmeler için verilen küçük aralıklarla öğlen vakti zevaline kadar devam
eder ve bundan sonra istirahat için yolculuğa ara verilir. Bu yüzden bir günlük
yolculuk süresi güneş doğumundan öğlen vakti zevaline kadar olan müddet kabul
edilir ki, son dönem fıkıh bilginleri, bu süreyi ortalama altı saat (üç günde
toplam on sekiz saat) olarak belirlemişlerdir. Buna göre, on sekiz saatlik bir
süre yolculuk yapan kimse, dinen "yolcu (seferî)" sayılır ve yolculuk
ruhsatlarından yararlanabilir. Sefer süresinin hesaplanmasında, sadece gidiş
veya dönüş süresi dikkate alınır. Bu sebeple gidiş ve dönüş süreleri birleştirilerek
amel edilemez. Hanefîler, seferîlikte "üç günlük bir yolculuğu" ölçü
alırken, büyük ölçüde: "Müsâfir (yolcu), tam üç gün üç gece, mukîm ise
bir gün bir gece mestlerine mesheder" anlamındaki hadise dayanmışlardır.
Hanefî fıkıh bilginlerinden bir kısmı, bir yolcunun
orta yürüyüşle üç günde (ortalama on sekiz saatte) kat edebileceği mesafeyi
-yolun düz veya engebeli olma durumuna göre- on beş, on sekiz ve yirmi bir
fersah olarak takdir etmişler ve bir kimsenin bu kadar fersahlık bir mesafeyi
pek kısa bir zamanda katetmiş olsa bile, o kimsenin dinen yolcu sayılıp
seferîlik hükümlerinden yararlanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bir fersah,
günümüz ölçüleriyle 5544 metredir. Günümüzde ise, sabahtan öğleye kadar geçen
altı saatlik yolculuk süresinde orta yürüyüşle katedilebilecek mesafenin
kilometre olarak karşılığı şöyle tesbit edilmiştir: Bir saatte ortalama beş
kilometrelik bir mesafe katedilebildiği dikkate alınacak olursa, on sekiz saatte
90 kilometrelik yol gidilmiş olur.
Şafiî, Mâliki ve Hanbelî mezheblerine göre, seferîlik
hükümlerinin devreye girebileceği mesafenin en az miktarı dört
"berîd"dir. Bir berîd, dört fersâh'tır. Dört berîdlik bir mesafe,
günümüz ölçüleriyle takriben 89 kilometredir. Bu mezhepler, seferîlikte ölçü
alınacak mesafenin tesbitinde, büyük ölçüde: "Ey Mekke halkı! Mekke'den Usfân'a kadar dört
berîd'den daha az bir mesafede namazlarınızı kısaltmayın"
anlamındaki bir rivayete dayanmaktadır. Bu kadarlık bir mesafe, orta yürüyüş
(yüklü deve yürüyüşü) ile iki günlük bir yoldur. Bu süreye yeme, içme, yatma,
namaz kılma gibi ihtiyaç, İstirahat ve ibâdet molaları da dahildir. Bu
mezheplerde dört berîdlik bir mesafenin iki günde gidilmesi şart değildir. Bu
kadarlık bir mesafe, tren, uçak, otobüs gibi hızlı bir vasıta ile kısa bir
zamanda bile gidilse, yine de yolculuk hükümleri devreye girer,
İbn Kudâme, İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi bazı Hanbelî
fıkıh bilginleri, seferîlik süre ve mesafesi, Kur'an ve Sünnet tarafından
kesin olarak belirlenmediği için, bu konuda örfe göre hüküm verilebileceğini
ileri sürmüşler ve İnsanların sefer (yolculuk) olarak adlandırdıkları her
yolculuk için -bu ister kısa, ister uzun mesafeli olsun- seferîlik hükümlerinin
devreye girip uygulanacağını kaydetmişlerdir.
Burada son olarak belirtmek gerekir ki, azınlıkta
kalan birkaçı dışındaki bütün fıkıh bilginleri, seferîlik hükümlerinin
uygulanabilmesi için mesafe veya zaman bakımından bir sınırlandırma getirmek
taraftarıdırlar. Hanefî fıkıh bilginlerinin büyük bir çoğunluğu, seferîlik
hükümlerinin üç günlük yolculuk yapan kimseler için devreye girebileceği taraftarıdırlar
ve böyle bir hükmü mestler üzerine meshetme süresini bildiren hadisin delâlet
ve işaretinden çıkarmışlardır. Ancak yolculuk hükümlerinin uygulanabilmesi
için en az üç günlük yolculukta bulunma şartı ölçü olarak kabul edilirse,
günümüzde bu şartı taşıyan yolculara çok az rastlanır. Buna karşılık, Hanefî
fıkıh bilgini Kâsânî'nin de belirttiği gibi, seferîlikte on beş fersahlık bir
mesafeyi ölçü kabul eden Hanefi fıkıh bilginlerinin görüşleri ile, Şafiî,
Mâliki ve Hanbelî mezheplerinin görüşleri birbirlerine çok yakındır.
Dolayısıyla fıkıh bilginlerinin büyük bir çoğunluğu, seferîlik hükümlerinin
uygulanabilmesi için mesafe bakımından bir sınırlandırma getirmek
taraftarıdırlar. Günümüz ölçüleriyle takriben 85-90 kilometre arasında değişen
bu mesafenin seferîlikte ölçü kabul edilmesi halinde, halk için uygulanması çok
kolay olan objektif bir ölçü gösterilmiş olur. Bu görüşe göre, tren, otobüs,
uçak gibi bir araçla en az 15-21 fersahlık bir mesafeyi, yani ortalama 90
kilometrelik bir yolu pek kısa bir zamanda gitmiş olsa bile o kimse de dinen
yolcu sayılır ve seferîlik hükümlerinden yararlanabilir
Yolculukla ilgili hükümlerin uygulanmasında niyet
önemli bir etkendir. Şöyle ki, bu niyet ya seferîlik hükümlerinin devreye
girebileceği uzaklıktaki bir yere gitmek üzere yola çıkma konusunda olur, ya da
varılan yerde kalınacak süre ile ilgili bulunur. Dinen yolcu sayılabilmek için
kişinin, seferîlik hükümlerinin devreye girebileceği bir mesafedeki bir yere
gitmeye niyet etmesi gerekir. Dolayısıyla, bu kadarlık bir mesafede bir yere
gitmeye niyet etmeyen kişi için seferîlik hükümleri sabit olmaz. Seferîlik
için fıkıhta belirlenen bir mesafeye gitmek üzere niyeti bulunmayan bir kişi,
çok uzun bir mesafeye yolculuk yapsa bile, hattâ dünyayı dolaşsa bile, yine de
seferi sayılmaz. Meselâ, bir müfettiş, seferîlik hükümlerinin uygulanmayacağı
bir yere teftişe gitse, gittiği yerden ani bir kararla yine seferîlik
hükümlerinin uygulanmayacağı başka bir yere gitse, yine oradan seferîlik
hükümlerinin uygulanmayacağı başka bir yere gitse, bu kişinin yolculukta
geçirdiği toplam süre 18 saatten fazla veya katetttiği toplam mesafe 90
kilometreden fazla olsa bile, o kişi için seferîlik hükümleri devreye girmez.
Çünkü bu kişinin yolculuğa çıktığında bu kadarlık bîr mesafeye gitme niyeti
yoktu. Ancak, böyle bir kişi için, sürekli olarak oturduğu yere, yani evine
dönmeye niyet edince seferîlik hükümleri devreye girip uygulanır. Yine
seferîlik hükümlerinin devreye girdiği bir yere giden ve gittiği yerde de Hanefîler'e
göre on beş günü geçmemek üzere kalmaya niyet eden k'Şi seferi sayılır;
dolaysıyla bu süre içerisinde seferîlik hükümlerinden yararlanmaya devam eder.
Birden fazla kişinin birlikte yaptığı yolculukta,
yolculuk programının belirlenmesinde yetkisi bulunmayan ve bu hususta tek
başına da karar verip hareket edemeyen kişi, birlikte yolculuğa çıkıp bu
hususlarda karar verme yetkisine sahip bulunan kişiye tâbi olarak dinen yolcu
(seferî) veya mukim (hazarî) sayılır. Meselâ bir asker birlikte yolculuğa çıktığı
ve kendisine tâbi olduğu kumandanının, bir öğrenci birlikte yolculuğa çıktığı
öğretmeninin niyetine göre dinen yolcu veya mukim sayılır. Buna göre, askerin
tâbi olduğu kumandan, öğrencinin tâbi olduğu öğretmen seferîlık hükümlerinin
uygulanacağı uzunluktaki bir yola çıkmaya ve yine varılan yerde de söz konusu
hükümlerin uygulanmasına devam edileceği bir süre kalmaya niyet etmişlerse
bunlar da dinen yolcu (seferî) sayılır ve dolayısıyla seferîlik hükmlerinden
yararlanırlar.
Fıkıh bilginlerinin bir kısmı, yolculuk hükümlerinin
kişinin evinden çıkmasıyla başlayacağını söylemekle birlikte, fıkıh
bifginlerinin büyük bir çoğunluğuna göre, yolculuk hükümleri, kişinin, oturduğu
köy, kasaba veya şehrin her hangi bir yolundan o yerleşim biriminin en son
evini arkasında bırakması ile başlar. Şehir veya köyün yerleşim alanı dışında
kalan bağlar, bahçeler, bekçilere ait kulübeler, fabrikalar, organize sanayi
bölgeleri, hayvan çiftlikleri şehirden sayılmaz. Ancak günümüzde büyük
şehirlerin yerleşim alanları çok genişlediği için, yolcunun ikâmet ettiği
ilçenin belediye sınırları veya gemi limanları, otobüs terminalleri, tren
istasyonları gibi ulaşım araçlarının hareket yerleri, seferin başlangıç noktası
olarak kabul edilebilir. Buna göre, İkâmet edilen belediyenin sınırları
aşılınca veya ulaşım aracının hareket etmesiyle yolcu hakkında seferîlik
hükümleri başlamış olur.
Yolcunun sefere çıkış amacına göre yolculuklar,
sefer-i taat (ibâdet amacıyla yapılan yolculuk), sefer-i mubah (mubah-câiz olan
yolculuk) ve sefer-İ ma'siyet (günah olan yolculuk) olmak üzere üç kısma
ayrılır. İbadet maksadıyla yapılan hac gibi bazı yolculuklar farz, nafile hac
veya umre gibi bazıları ise mendubdur. Gösteriş için değil de Allah rızasını
kazanmak maksadıyla yapılan bu tür yolculuklardan büyük sevap elde edilir.
Ticaret, bilgi-görgü, kültür artırmak, avlanma, sportif faaliyetler, turizm,
gezi-eğlence ve benzeri maksatlarla yapılan yolculuklar da mubahtır. Günah
olan yolculuklar da haram veya mekruh olabilir.
Hanefîler'e göre, yolcu yolculuğa hangi amaçla çıkarsa
çıksın seferîlik ruhsatlarından yararlanabilir. Çünkü,
"Yeryüzünde
sefere çıktığınızda sizin için namazları kısaltmanızda bir sakınca yoktur"
âyetinde ve bu konudaki hadislerde ruhsatları (kolaylık sağlayan hükümleri)
kullanma açısından yolcular arasında her hangi bir ayırım yapılmamıştır.
Şafiî, Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre, hac, umre, gibi bir ibâdet,
ticaret, ilim tahsili gibi farz, mendub veya mubah bir iş amacıyla yapılan
yolculuklar için seferîlik ruhsatlan söz konusudur. Bu üç mezhepte, adam
öldürme, yol kesme, haram malların ticaretini yapma, hırsızlık gibi günah bir
işi yani bir ma'siyeti gerçekleştirmek amacıyla yolculuk yapan kişi İse
seferîlik ruhsatlarından yararlanamaz. Çünkü bu gibi kişiler, Allah'a isyan
için yolculuk yapmış sayılır. Ruhsatlar (kolaylık sağlayan hükümler), ma'siyet
ve kötülük işlemeye dayanak yapılamaz. Meselâ, Allah Teâlâ darda kalana ölü
etini yemeyi: "Haddini aşmama ve Allah'a isyanda bulunmama"
şartına bağlamıştır. Kolera gibi bulaşıcı hastalık bulunan bir yerden ayrılmak,
sırf zevk için avlanma yolculuğu, emniyet bulunmayan bir yolda tek başına
yolculuk yapmak da mekruhtur. Hanbelî mezhebine göre, mekruh olan yolculuklar,
seferîlik hükümleri itibariyle ma'siyet yolculukları arasında sayılır. Fıkıh
bilginleri, sırf gezi ve telezzüz (eğlence, zevk) amaçlı seyahatlerde
ruhsatların söz konusu olup olmayacağını tartışmışlardır. Ahmed b. Hanbel'e
göre, sırf gezi-eğlence ve zevk (te-nezzüh ve telezzüz) içerikli turistik
seyahate çıkan kişiler, seferîlik ruhsatlarından istifade edemezler. Ancak, bu
mezhepte tercih edilen bir farklı görüşe göre, bu kişiler de seferîlik
ruhsatlarından istifade edebilirler. Zira, gezip dolaşma için yapılan
yolculuklar da, ticaret gibi mubah olan yolculuklara dahildir.
Yolculukta, dört rekatlı farz namazların kısaltılarak
kılınması şu âyet ile sabittir: "Yer yüzünde yolculuk ettiğinizde kâfirlerin size
kötülük etmelerinden korkarsanız namazı kısaltmaktan dolayı size bir günah
yoktur".
Sahâbîlerden bazıları âyetteki "korkarsanız"
şartına bakarak yalnız korku duyulan sefer hallerinde namazın kısaltılmasını
caiz görmüşlerdir. Ancak, bu âyette namazların kısaltılmasının korku şartına
bağlanması, o günkü durumu tesbit içindir. Çünkü Resûlullah'ın çoğu
yolculukları askerî maksatlı olduğundan korkudan uzak değildi. Sbn Abbas
(r.a.)'m rivayet ettiği şu hadis, namazların kısaltılması için korkunun şart
olmadığını da ayrıca bize göstermektedir: "Resûlullah (s.a.s.) Allah'tan başkasından
korkusu olmadığı halde Medine'den çıkıp Mekke'yi teşrif buyurdu ve namazları
ikişer rekat kıldı".
Ya'lâ b. Ümeyye (r.a.) bu meselenin fıkhı yönünü Hz.
Ömer ile müzakere ederken: "Yüce Allah korkarsanız buyurdu. Şimdi ise
insanlar güven içindedir, niye seferde namazları kısaltarak kılıyoruz?" diye
sorunca, Hz. Ömer bunu şöyle cevaplandırmıştı: "Senin şaştığın bu şeye
vaktiyle ben de şaşmıştım da Resûlullah (s.a.s.)'a sormuştum. Peygamber
(s.a.s.) de cevap olarak, bu Allah'ın size ihsan ettiği bir sadakadır.
Allah'ın sadakasını kabul ediniz,
buyurmuştu".
Hz. Peygamber hac, umre ve savaş için yaptığı
yolculuklarında namazları kısaltarak kıldığı ile ilgili rivayetler kesin haber
derecesindedir. İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'e arkadaşlık ettiğim
yolculuklarında namazları iki rekattan fazla kılmazdı. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer
ve Hz. Osman da böyle yaparlardı".
Hanefî mezhebine göre,
yolculuklarda dört rekatlı farz namazların
kısaltılıp ikişer rekat olarak kılınması vaciptir; yolcunun namazlarını bilerek
(kasden) iki rekattan fazla
kılması mekruhtur. Bununla
birlikte iki rekat kılıp da teşehhütte bulunduktan yani Tahiyyât'i
okuduktan sonra kalkıp iki rekat daha kılacak olsa farzı eda etmiş, son İki
rekat da nafile olmuş olur. Ancak vacip olan kısaltmayı terk etmiş
ve namaz selâmını geciktirmiş olmasından dolayı, günah bir iş yapmış
sayılır. Fakat o kişi, birinci teşehhüdü terk etse veya ilk
iki rekatta kıraatte bulunmamış olsa yani
Fatiha ve zamm-ı sûre okumamış olsa, farzı yerine
getirmiş olmaz. Namazını unutarak tam kılan
yolcunun ise, namaz selâmını
geciktirmiş olmasından dolayı sehiv secdesi
yapması gerekir. Bu mezhepte,
yolculukta dört rekatlı farz
namazların ikişer rekat olarak
kılınmasının vacip olduğunu gösteren
delillerden bazıları şunlardır: Hz. Âişe'den şöyle
rivayet edilmiştir: "Namaz (başlangıçta) ikişer rekat olarak farz
kılındı, sonra hazarda ziyade olundu, seferde ise olduğu gibi bırakıldı".
İbn Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: "Yüce Allah, namazı -Peygamberimizin dili ile-
hazarda dört, seferde ise iki rekat olarak farz kılmıştır".
Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî mezeplerine göre ise, seferde
namazları kısaltmak ruhsattır. Mâlikîler'e göre, namazları kısaltmak sünnet-i
müekkededir. Şafiî ve Hanbelîler'e göre İse yolcu, namazları kısaltıp
kısaltmamakta muhayyerdir; dilerse tam kılar, dilerse kısaltır. Ancak
Şâfi-îler'e ve Hanbelîler'e göre kısaltmak tam kılmaktan daha faziletlidir.
Zira Peygamber (s.a.s.) ile dört halife bu şekilde yapmaya devam etmişlerdir.
Yolcular, farz namazları cemaat halinde de ikişer
rekat olarak kılarlar. Mukim (oturan, hazarî) yolcuya (seferi), yolcu da
mukime uyabilir. Ancak yolcu olan kişi, yolcu olmayan imama uyarsa, imam ile
birlikte dört rekatlı namazı tam kılar. Şayet seferî imama uyan hazarî, imam
iki rekattan sonra selâm verince ayağa kalkıp iki rekat daha kılarak dört
rekatı tamamlar. Böyle bir durumda imamın, kendisinin yolcu (seferî) olduğunu
ve cemaatin de dörde tamamlaması gerektiğini namazdan önce hatırlatması
müstehaptır. Zira, Peygamberimiz, Mekke'de namaz kıldırdığında: "Ey
Mekkeliler! Namazları tam kılınız, çünkü biz seferîyiz" buyurmuştur.
Tercih edilen görüşe göre, "lâhik" olduğu kabul edilerek bu iki
rekatta Fatiha ve zamm-ı sûre okumaz. Kıraat miktarı durup rükû ve secde yapar.
Hanefî ve Mâlikîler'e göre, seferî, yolculuğu
esnasında kazaya kalan namazlarını yolculuktan sonra ikişer rekat, ikâmet
halinde kazaya kalan namazlarını da yolculuk esnasında tam kılar.
Yolcu, cuma ve bayram namazlarını kılmakla mükellef
(yükümlü) değildir. Bunları isterse kılabilir. Kendisine farz olmadığı halde
cumayı kılan bu kimsenin namazı, o günkü Öğle namazı yerine geçer. Kendisine
cuma namazı farz olan kimsenin, zeval vaktinden sonra her hangi bir mazereti
olmaksızın cuma namazını kılmadan yolculuğa çıkması mekruhtur.
Yolcu bulunduğu yerdeki "mahallî (yerel) ibâdet
saat ve takvimi"ne göre namazlarını kılar.
Seferde sünnet namazlar vakit geniş ve imkân olduğu
takdirde kısaltılmadan kılınır. Ancak, darlık ve
güçlük olduğu takdirde sünnetler terk
edilir.
Hanefîler'e göre, hac mevsiminde, Arafat'ta öğle ile
ikindi öğle vaktinde, Müzdelife'de akşam ile yatsı da yatsı vaktinde
birleştirilerek kılınır; bu özellik taşıyan hac ibâdeti ile ilgili iki yer
dışında, yolculukta namazların birleştirilerek (cem' edilerek) kılınması caiz
değildir. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ise, bu iki yerin dışında da
yolculuğu bir mazeret kabul ederek yolculukta öğle ile ikindi, akşam ile yatsı
namazlarının birleştirilerek kılınmasının caiz olduğunu ifade etmişlerdir.
Yolculukta, sabah namazının sünneti hariç, diğer
sünnet ve nafile namazlar binek üzerinde herhangi bir mazeret olmasa da
kılınabilir. Âmir b. Rebîa (r.a.) şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.s.)'ın binek üzerinde, onun
yöneldiği yöne doğru başı ile işaret ederek namaz kıldığını gördüm. Farz
namazlarda bunu yapmazdı".
Siyer kitaplarında, Hz. Peygamberin, bir savaş
yolculuğunda yağmur yağdığında askerlere farz namazları binek üzerinde
kılmalarına izin verdiği kaydedilmiştir. Diğer taraftan fıkıh bilginleri, "Eğer bir
şeyden korkarsanız (namazlarınızı) yaya
veya binek üzerinde kılabilirsiniz"
âyetini delil göstererek farz namazların ancak bir mazerete bağlı olarak
binek üzerinde veya vasıtada kılınabileceğini ifade
etmişlerdir. Deniz kenarında veya
ortasında duran bir gemi yer
hükmünde olup, gemi içinde namaz kılınabilir.
Ancak gemi hareket halinde ise, bir zaruret bulunmadığı
takdirde namazlar ayakta ve
kıbleye yönelmek suretiyle kılınır.
Deniz'in şartlarına bağlı olarak ayakta kılmak mümkün değilse, oturularak
veya îmâ (işaret) ile
kılınır. Otobüs, uçak gibi
günümüz umumî ulaşım araçları için de aynı hükümler geçerlidir.
Özel otomobili ile yolculuk yapan kişi, istediği zaman yolculuğa
devam edebilir, istediği zaman istirahat için durabilir. Bu
sebeple bu tür yolcular, namaz vakitlerinde yol
kenarlarında bulunan konaklama yerlerinde
araçlarını durdurup namazlarını
rahatlıkla kılabilirler. Ancak, namaz
vaktini kapsayacak bir zaman zarfında
yol kenarında konaklama yeri
bulamayan ve yol güvenli olmadığı İçin de yol kenarında her
hangi bir yerde duramayan veyahut durduğu halde yağmur, çamur olması
sebebiyle yerde namaz kılamayan kişi, böyle bir mazereti sebebiyle
farz namazları özel vasıtasında ayakta kılabilir, ayakta kılamazsa
oturarak veya işaretle de kılabilir. .
Hanefî fıkıh bilginleri, İkâmet yeri anlamına gelen
vatan'ı, "vatan-ı aslî", "vatan-ı ikâmet" ve "vatan-ı
süknâ" olmak üzere üç kısma ayırmışlardır.
Bir insanın doğup, büyüdüğü veya evlenip içinde
yaşamak istediği veyahut içinde barınmayı kastedip ondan başka bir yere
taşınmayı istemediği yer, o kimse için vatan-ı aslî sayılır. Bir kimsenin
vatan-ı aslîsi birden fazla olabilir. Meselâ, bir kimsenin bir beldede
kışlığının, başka bir beldede de yazlığının bulunması veya ayrı ayrı beldelerde
evlerinin bulunması ve oralarda aile efradıyla birlikte yaşaması gibi. Şu kadar
var ki, ailesini, doğup büyüdüğü veya evlendiği beldede bırakıp başka bir şehre
veya yabancı bir ülkeye çalışmak, ticaret yapmak ve benzeri bir sebeple giden
bir kimse, ailesine dönünce mukim sayılır. Ancak, ikâmet ilişkisini bir yerden
tamamen kesen kimsenin bu beldede gayri menkul mallarının bulunması, o beldenin
o kişi için artık aslî vatan olduğu anlamına da gelmez. Bir yerin aslî vatan
olmasındaki ölçü, o kişinin o
yerde herhangi bir yeri
(meselâ, evi veya bir otelin bir odasını) oturmak üzere
sürekli olarak hazır tutmasıdır.
Yolcu vatan-ı aslîsine dönünce, ikâmete niyet etsin
etmesin, seferî-iikten çıkar. Ancak, vatan-ı aslîsinden ayrılıp başka bir yeri
vatan-ı aslî edinen kişi, eski vatanına gelmekle mukim sayılmaz. Nitekim Peygamberimiz
ve arkadaşları hicretten sonra Medine'yi aslî vatan edindikleri için Mekke'ye
geldiklerinde seferîlik hükümlerini uyguluyorlardı.
Bir kimsenin, "on beş gün veya daha fazla bir
süre" kalmaya niyet ettiği yer, o kişi için vatan-ı ikâmet sayılır.
Vatan-ı ikâmete, vatan-ı sefer de denir. Bu kişi bu süre zarfında mukim
sayılır. Ancak, ikâmet edilen yerin oturmaya elverişli bir yer olması gerekir.
Buna göre, bir ordunun girip de geri çekilme ihtimali bulunan bir beldede on
beş günden fazla bir müddet kalmaya niyet etmesine itibar edilmez. Böyle bir
durumda, seferîlik hükümleri devam eder. Yine, bir kimsenin açık denizde, insan
yaşamayan ıssız bir adada veya sahrada ikâmete niyet etmesi de geçerli
değildir.
Vatan-ı ikâmet, vatan-ı aslî ile ve diğer bir vatan-ı
ikâmetle ve sefere çıkmakla son bulur. Meselâ, bir kimse, yolculuğu esnasında
bir beldede bir ay ikâmete niyet edip bu kadar kaldıktan sonra tekrar yola
çıksa veya diğer bir beldeye gidip orada da on beş gün oturmaya niyet etse
artık önceki belde vatan-ı ikâmet olmaktan çıkmış olur; oraya tekrar dönmekle
mukim olmuş olmaz. Böyle bir kişinin orada mukim sayılabilmesi için tekrar on
beş veya daha fazla bir süre ikâmete niyet etmesi gerekir. Fakat vatan-ı
ikâmetinden geçici bir iş için ikâmet süresi içinde sefer müddetinden az birkaç
saatlik bir uzaklıktaki bir yere gidip geri dönmekle vatan-ı ikâmet sona ermiş
olmaz.
Bir yolcunun, on beş günden daha az bir müddet kalmak
istediği yere de vatan-ı süknâ adı verilir. Böyle bir kişi, on beş günden az
kalmak istediği yerde seferî sayılır. Bugün yarın çıkıp gideceğim diyerek,
tereddüt içinde uzun bir süre bir yerde kalmaya mecbur olan yolcu, müsafır
olmaktan çıkmaz.
Şafiî ve Mâlikîler'e göre, gidiş ve dönüş günleri
hariç, bir yerde dört gün kalmaya niyet eden yolcu, mukim sayılır. Hanbelîler'e
göre ise dört günden fazla veya yirmi vakitten fazla kalmaya niyet eden kimse
mukim sayılır.
Yolcunun, yolculuğa çıkarken borçlarını Ödemesi,
helâllik alması, iki rekat namaz kılması, dua okuması gibi hususlara riayet
etmesi ve yolculuk esnasında yokluk ve güçlüklerle karşılaşmaması için gerekli
yiye-cek-içeceğini yanında bulundurması gerekir. Yine yolculuk bitip memleketine
dönen kişinin iki rekat namaz kılması da müstehaptır.
Türkçe'ye "korku namazı" veya "korku
halinde namaz" şeklinde tercüme edilen
"salâtü'1-havf", özel bir namaz
olmayıp savaş gibi can kaybı korkusu
bulunan hallerde müslüman askerlerin, kendisine has bir biçimde
kıldıkları her hangi farz bir vakit
namazını ifade eder. Daha açık bir deyişle korku
namazından maksat, düşmanın ani bir baskınına uğrama gibi bir tehlike
karşısında müslüman askerlerin, nöbet ve savaş halinin gereği olan
önlemleri almayı ihmal etmeksizin iki gruba ayrılarak
sırayla askerî birliği sevk ve idare eden baş
komutanın veya ona vekâlet eden imamın arkasında saf tutarak
namazın bir kısmını imamın arkasında, diğer kısmını da kendi başlarına
kıldıkları her hangi bir vakit namazıdır. Haneffler'den Ebû Yûsuf
ve Şâfiîler'den Müzenî'nin dışındaki fıkıh bilginlerine göre,
korku namazının hükmü kıyamete kadar geçerlidir. Bu iki
fıkıh bilginine göre İse, bu namaz
sadece Hz. Peygamber dönemine ait idi ve dolayısıyla da onun
vefatından sonra bu namazın hükmü kalmamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Eğer bir şeyden korkarsanız
(namazlarınızı) yaya veya binek üzerinde kılabilirsiniz. Korkunuz geçip
güvenliğe kavuştuğunuz zaman, Allah'ı, daha önce bilmediğinizi size öğrettiği
gibi anın (namaz kilin}"; "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman
kâfirlerin sizi gafil avlamalarından (size umulmadık
bir zamanda baskın yapmalarından) korkarsanız namazı
kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık
düşmanınızdir. Sen de içlerinde bulunup
onlara namaz kıldırdığın zaman onlardan bir bölük gelip
seninle beraber namaza dursun, silâhlarını da
alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde ötekiler
arkanızda olsunlar, sonra henüz namazlarını kılmamış bulunan bölük gelip
seninle beraber namazlarını kılsınlar ve bunlar da ihtiyat tedbirlerini ve
silâhlarını alsınlar. Kâfirler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan
gafil olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar! Eğer
yağmur yüzünden bir zarar görürseniz veya hasta olursanız
silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de
ihtiyat tedbirlerinizi alın! Allah elbette kâfirler için alçaltıcı
bir azap hazırlamıştır. Namazı
bitirince (veya namazı kılmak
istediğinizde) de ayakta iken, otururken ve yatarken
Allah'ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gereği gibi kılın.
Şüphe yok ki namaz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir
ödevdir"
buyrulmuştur.
Meali verilen birinci âyette korku namazına işaret
edilmiş, ikinci âyette ise, korku namazının ne zaman ve nasıl kılınacağı özlü
bir biçimde belirtilmiş ve ayrıntılar Sünnet'e bırakılmıştır.
Peygamber Efendimiz, "Zâtü'r-rikâ",
"Batnu nahl", "Ufsân", "Zîkared" gazvelerinde
korku namazını kıldırmıştır. Daha sonraları, sahâbîler de yaptıkları savaşlarda
korku namazını kılmışlardır.
Korku namazının kılınış şekli şöyledir: Cephede savaş
hazırlıkları devam ederken veya savaş esnasında fiilî çatışmalara ara
verildiği zaman aralıklarında, düşmanın her an için ani baskınına uğrama gibi
ciddi bir tehlike öngörülüyorsa, vakit namazını kılmak üzere cephede bulunan
müslüman askerler iki bölüğe ayrılarak, bir bölük, cephede nöbet tutar ve diğer
bölük de gelip imama uyar; iki rekatlı bir namazın ilk rekatını, üç veya dört
rekatlı bir namazın ise ilk iki rekatını bu ilk bölük imam ile birlikte kılar,
ikinci secdeden veya birinci oturuşta teşehhüdden sonra safı terk edip cepheye
gider, nöbetteki diğer bölük gelerek imama uyar, onunla birlikte geri kalan
rekatları kılar ve tekrar cepheye gider. İmam kendi başına selâm verir ve namazdan
çıkar. Birinci bölük döner gelir, "lâhik" oldukları için namazlarını
kıraatsız olarak tamamlayıp selâm verir ve yine cepheye giderler. Sonra ikinci
bölük gelir, "mesbûk" oldukları için namazlarını ferdî kıraatla
tamamlayıp tekrar cepheye dönerler. Bununla birlikte bu iki bölük nöbet
tuttukları yerde de kalan rekatları ikmal ederek namazlarını tamamlayabilirler.
Eğer askerler seferi iseler bu durumda dört rekatlı farz namazları ikişer rekat
olarak kılmaları gerekir. Bu halde kılınan namazın geçerli olabilmesi için,
imama uyan bölüklerin cepheye gidip gelirken fiilen çarpışma halinde
olmamaları, bulundukları cephe ve mevzilerini değiştirmemeleri, cepheye gidip
gelirken hayvana binmemeleri kısaca namazla bağdaşmayacak bir harekette
bulunmamaları gerekir. Aksi halde namazları bozulur ve namazlarını yeniden
kılmaları gerekir.
Savaş halinde aslında askerlerin farklı bir psikolojik
yapılarının bulunduğu bilinmektedir ve bu da normaldir. Bundan dolayı
özellikle savaş sırasında bu psikolojik yapıları dikkate alınarak askerlerin
mâkul isteklerinin yerine getirilmesi, onların manevî yönlerinin
kuvvetlenmesini sağlaması bakımından önemli bir husustur. Zira savaş
esnasındaki fiilî çarpışmalarda başarılı olabilmesi ve savaşı kazanabilmesi,
askerin moralinin yüksek olmasına bağlıdır. Askerlerin, birliklerini sevk ve
idare eden baş komutanlarının veya ona vekâlet eden bir imamın arkasında kıldıkları
namazın daha faziletli olacağına ve bu namazdan daha fazla sevap kazanacaklarına
inanıyor ve bu konuda ısrar ediyorlarsa, onların yerine getirilmesini arzu
ettikleri bu mâkul istekleri ancak bir kısmını imamın arkasında, diğer bir
kısmını da kendi başlarına kılacakları böyie bir namaz biçimiyle
karşılanabilir ve dolayısıyla gönülleri de kazanılmış olur. Bununla birlikte,
her bir bölüğün başka bir imamın arkasında normal zamanlardaki gibi namazlarını
kılmaları, nöbetleşe kıldıkları bu namaz biçiminden daha faziletlidir. Burada
belirtilmelidir ki, savaş meydanlarında namazı cemaatle kılmak farz değil,
diğer zamanlarda olduğu gibi sünnettir. Bu gibi hallerde namaz tek başına da
kılınabîlir.
Fıkıh bilginleri, savaşta çarpışma devam ederken namaz
kılınıp kılınamayacağını tartışmışlardır. Hanefîler'e göre, savaş esnasında
çarpışma içinde olan bir kişinin kıldığı namaz geçersizdir. Ancak çarpışmaya
ara veren veya durumu müsait olan bir kişi, imkânların elverdiği ölçüde
namazlarını ayakta veya binek üzerinde kıbleye dönerek ve îmâ (işaret) ile
kılar, kıbleye dönmesi de mümkün değilse, istediği tarafa doğru yönelerek kılar.
Bu şekilde de namaz kılması mümkün olmazsa, namazını erteler ve daha sonra
kaza eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz ve askerleri Hendek savaşında gün boyu
çarpışma devam ettiği için üst üste dört vakit namazını kılamamışlar ve daha
sonra bunları kaza etmişlerdir. Bir grup fıkıh bilginine göre ise, cephede de
olsa namaz terk edilip ertelenemez, imkânlar hangi şekilde kılmaya izin
veriyorsa o şekilde ve vaktinde kılınır.
Önceki bahislerde de yer yer görüldüğü gibi, Hanefî
fıkıh bilginleri, savaş hali için tanınan bu kolaylık ve ruhsatların hastalık,
yolculuk, can ve mal kaybından korkulduğu diğer hallerde de geçerli olduğunu;
bu kolaylık ve ruhsatlardan istifade edilerek, hastalık halinde namazın işaretle
kılınabileceğini; yine yolculuk esnasındaki önemli mazeretler sebebiyle farz
namazların binek üzerinde îmâ ile kılınabileceğini; sel, yangın, vahşi hayvan
saldırısı gibi can ve mal kaybından korkulduğu tabiî âfet hallerinde de
işaretle bile olsa namaz kılma mümkün olamıyorsa namazın ertelenip sonradan kaza
edilebileceğini ifade etmişlerdir.
İçinde yaşadığımız modern çağda, savaş teknolojisi,
silâh çeşitleri, çarpışma ve savaş biçimleri tamamen değiştiği ve eski savaş
stratejisi olan cephe tutma ve saflar halinde savaşma tekniklerinin genellikle
terk edildiği göz önünde bulundurulursa, artık askerlerin görev yaptıkları
yerlerde namazlarını cemaatle kılma imkânları fiilen ortadan kalkmış gibi
görünmektedir. Ancak, günümüzde de eskiden olduğu gibi savaş hali için tanınan
kolaylık ve ruhsatların devam ettiği ve dolayısıyla askerlerin namazlarını
imkânların elverdiği ölçüler dahilinde kılabilecekleri işaretle bile namazını
eda edemeyenlerin ise, namazlarını erteleyip sonradan kaza edebileceği
bilinmelidir. Kur'ân-ı Kerîm'de beş vakit namazdan her birinin
kendine ait vaktinde kılınması gerektiğine işaret edilmiştir. Cebrail (a.s.)
iki gün üst üste gelmiş, Beytullah'da yani Kabe'de Hz. Peygamber'e imamlık yaparak
beş vakit namazı kıldırmış ve ona namaz vakitlerinin başlangıç ve sonunu
bildirmiştir.
Birçok hadiste imandan sonra en faziletli amelin vaktinde kılınan namaz olduğu
belirtilmiş
ve yine hadislerde mazeretsiz olarak namazların geciktirilmemesi konusunda
sıklıkla uyanlarda bulunulmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de namazların birleştirilerek
kılınacağına dair her hangi bir âyet bulunmadığı gibi, Hz. Peygamberin de bu
konuda sözlü bir ifadesine rastlanılmamaktadır. Ancak Hz. Peygamber'in iki
namazı birleştirerek peş peşe kılması gibi bazı "fiilî uygulamaları"
olmuştur. Bu uygulamalara şahit olan sahâbîler de bunları başkalarına anlatmış
ve nakletmişlerdir. Sahâbîlerin, Hz. Peygamber'in bu konudaki uygulamalarıyla
ilgili olarak yaptıkları rivayetler arasında içerik bakımından bazı
farklılıklar bulunmaktadır ki, bu tür farklılıkların bulunması da tabiîdir.
Çünkü, bu tür uygulamalar, istisnaî durumlarda ve özellikle yolculuk esnasında
vuku bulmuştur. Dolayısıyla her bir sahâbî bu konudaki farklı zaman ve yerlerde
meydana gelen bütün uygulamaları görme imkânına sahip olamamıştır. Ayrıca
olaya şahit olan bazı sahâbîler, şahit oldukları olayı her yönüyle ve
ayrıntılarıyla anlatmamışlardır. Daha sonraları fıkıh bilginleri, Hz.
Peygamber'in namazları birleştirerek kıldığına dair yapılan rivayetleri bir
bütün halinde ve ayrıca diğer delilleri de dikkate alıp değerlendirmişler ve bu
konudaki görüşlerini ortaya koymuşlardır.
Şu husus da unutulmamalıdır ki, iki namazın
birleştirilerek bir vakitte kılınması, sadece ve sadece "öğle ile
ikindi", "akşam ile yatsı" namazları için söz konusudur. İki
namazın, bunlardan birincisinin vakti içinde birleştirerek peş peşe kılınmasına
"cem'-i takdim (öne alarak birleştirmek)", bunlardan İkincisinin
vakti içinde birleştirerek peş peşe kılınmasına ise "cem'-i te'hîr (sona
bırakarak birleştirmek)" adı verilmiştir. Meselâ, öğle ile ikindiyi öğle
vaktinde, akşam ile yatsıyı akşam vaktinde birleştirerek peş peşe kılmak
cem'-i takdim olur. Buna karşılık, öğle ile ikindiyi ikindi vaktinde, akşam ile
yatsıyı yatsı vaktinde birleştirerek peş peşe kılmak da cem'-i te'hîr olur.
Bunlardan başka, öğleyi geciktirerek kendine ait son vaktinde kılmak ve
ardından ikindiyi ilk vaktinde kılmak görünüş itibariyle yani şeklen bir
cem' sayılır ki, buna
"cem'-İ sûrî" denir. Yine,
akşamı geciktirerek son vaktinde kılıp ardından da
yatsıyı ilk vaktinde kılmak da böyledir. İbn Mes'ûd bu konuda şöyle bir rivayette bulunmuştur:
"Ben, Resûlullah'ı bir namazı kendi vaktinden
başka bir vakitte kıldığına şahit olmadım. Ancak, iki namaz müstesnadır;
Arafat'ta öğle ile ikindiyi, Müzdelife'de akşam ile yatsıyı birlikte
kılmıştır".
Bütün mezhepler, bu ve
benzeri rivayetleri delil getirerek, hac esnasında arefe
günü Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarının öğle vaktinde, Müzdelife'de de
akşam ile yatsı namazlarının yatsı vaktinde birleştirilerek peş
peşe kılınacağı konusunda görüş birliğine sahiptir. Hanefî mezhebine,
Şafiî mezhebinde de bir görüşe göre, Arafat
ve Müzdelife'de yapılan cem', hac ibâdetine
mahsus bir kolaylık hükmüdür. Bunun dışındaki
durumlarda namazların birleştirilmesi
caiz değildir. Gerçi Pey-gamberimiz'in
yolculuk esnasında bazan İbn Mes'ûd'un yukarıdaki rivayetinde
konu edinilen iki namazı birleştirip
kıldığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Hanefîler bu tür rivayetleri,
"Hz. Peygamber, birinci namazı yani öğle ve akşamı geciktirerek
kendilerine ait vakitlerinin sonlarına doğru kılmış,
ikinci namazı yani ikindi ve yatsıyı da ilk
vaktinde kılmıştır" şeklinde yorumlamışlar ve öğle namazını son
vaktinde, ikindi namazını da ilk vaktinde
kılmak; ve akşam namazını geciktirerek son
vaktinde kılıp ardından da yatsı namazını ilk vaktinde
kılmak suretiyle bu iki namazın görünüşte
birleştirilmesinin (cern'-i sûrî) caiz olduğunu ifade etmişlerdir.
Zahirîlerin, namazların cem'i ile ilgili
görüşü, Hanefî-ler'inki gibidir.
Mâlikîler'e, Şâfiîler'deki tercih edilen görüşe ve
Hanbelîler'e göre, Arafat ve Müzdelife'de yapılan cem', yolculuk sebebiyle
tanınmış bir kolaylık hükmüdür. Gerek Arafat ve Müzdelife'de, gerekse belirli
şartlar dahilinde yapılan diğer yolculuklarda namazlar cem'-i takdim veya
cem'-i te'hîr suretiyle kılınabilir. Bu mezheplere göre, belirli şartlar dahilinde,
yağmur, dolu, kar yağması halinde de namazlar birleştirilebilir. Hanbelî
mezhebine göre hastalar ve geçerli bir htiyaç ve özrü bulunanlar da yukarıda
belirtilen namazları birleştirebilirler.
Bu arada sadece İbn Abbas'dan yapılan bazı rivayetlere
göre, Hz. Peygamber yolcu olmadığı, yağmur yahut korku da bulunmadığı halde
bile öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek kıldığı olmuştur. Hz.
Peygamberin vefat ettiği tarihte on üç yaşında olan İbn Abbas'ın bu
rivayetlerine göre amel eden veya aynı görüşte olan bir sahâbî bilinmemektedir.
Bununla birlikte, Mâlikîler'den Eşheb, Şâfİîler'den İbn Münzir gibi azınlıkta
kalan bazı fakihler, bu uygulamayı "alışkanlık veya devamlılık"
haline getirmemek şartıyla, yukarıda sayılan sebeplerden biri olmaksızın
da gerektiğinde yukarıda belirtilen namazların cem'
edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Diğer yandan Ca'feriye mezhebine göre, namaz vakitleri
beştir. Ancak onlara göre, öğle ile ikindi namazlarının vakitleri, bu iki
namaz için ortak vakitlerdir. Bununla birlikte bu ortak vaktin başlangıcı
sadece öğle namazına, son vakti ise sadece ikindiye aittir. Meselâ, öğle vaktinin
başında dört rekat kılınabilecek kadar bir süre sadece öğle namazının, İkindi
vaktinin sonunda dört rekat kılınabilecek kadar bir süre sadece ikindi
namazının vaktidir. Bu iki vaktin geri kalan kısımları ise öğle ve ikindi
namazlarının ortak vaktidir. Yine bu mezhebe göre, akşam ve yatsı namazlarının
vakitleri de bu iki namaz için ortak vakitlerdir. Bu vaktin başlangıcı sadece
akşama, son kısmı ise sadece yatsı namazına aittir. Bu iki vaktin kalan
kısımları ise bu iki namazın ortak vaktidir. Ca'ferî mezhebinin fıkıh
kitaplarında, aslında namazın beş vakit olarak farz kılındığı belirtilmekle
beraber, bu mezhebin yaygın olduğu bölgelerdeki uygulama, öğle ile ikindi,
akşam ile yatsı, sürekli biçimde cem'-i takdîm yapılarak kılınagelmiş olduğu
için, Ca'ferî çevrelerinde namaz vakitlerinin üç vakit olarak kabul edildiği
gibi bir anlayış ve görünüm ortaya çıkmıştır.
Namazların her gün beş vakitte farz kılınmasının pek
çok hikmetleri vardır. İnsan sabahleyin sanki yeni bir hayat bulmuş,
karanlıktan kurtulup aydınlığa kavuşmuş ve günlük iş hayatına atılmak üzere
hazırlanmış bulunmaktadır. Bu hayatı insana veren ve onu işlerinde başarılı
kılacak olan ise, ancak Cenâb-ı Hak'tır. Bu sebeple, insan, bu hayat nimetine
şükretmek, günlük işlerinde İyilik ve hayrı dilemek ve günlük iş hayatına
mübarek bir ibâdet ile başlamak için sabah namazını kılmakla yükümlü
tutulmuştur.
İnsan sabahtan akşama kadar hayat nimetinden istifade
ederek, dünyevî işler yapmaktadır. İnsan, birkaç dakikalığına da olsa bu işleri
bırakıp kendisini işlerinde başarılı kılan Rabb'ine şükretmek, hayırlar dilemek
ve ruhunu dünyevî işlerden uzaklaştırmak üzere öğle ve ikindi namazlarını
kılar. Akşamın yaklaşmasıyla son bulan bir günlük yaşayış ve dünyevî
meşguliyetlerin mübarek bir ibâdetle bitirilmesi için de akşam namazı kılınır.
İnsan daha sonra da dinlenmek üzere uyku âlemine varacaktır. İşte yatıp
uyumadan önce, bir günlük hayatı mübarek bir ibâdetle noktalayıp Rabb'ine
sığınmak üzere yatsı namazı kılınır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bir günlük
zaman diliminde, maddî hayat ile
manevî hayat
arasında çok güzel bir dengenin
kurulmasını beş vakit namazdan başkaVhiçbir şey sağlayamaz.
Namazların birleştirilerek kılınması konusundaki
rivayetlerden hareketle, bazı fıkıh bilginleri tarafından ihtiyaç üzerine ve
belirli şartlar altında birleştirmeye cevaz verilmekle birlikte, bu ruhsatın
amacı doğrultusunda kullanılması, namazın beş vakit olarak farz kılınmasındaki
hikmetlerden uzaklaştırıcı ve namaz vakitlerini üçe indirici izlenimini verecek
davranışlardan olabildiğince kaçınılması gerektiği üzerinde hassasiyetle
durulmalıdır. Hiç şüphesiz herkes yaptığından şahsen sorumlu olacaktır.
Bir namazı vaktinde kılmaya "edâ", her hangi
bir sebeple bozulan bir namazı yeni baştan kılmaya "iade", vaktinden
sonra kılmaya da "kaza" denir. Vaktinde kılınmayan beş vakit namazın
kazası farzdır. Vitir namazının kazası da vaciptir. Sünnetlere gelince, sabah
namazının farzı sünnetiyle birlikte kılınamamışsa, o günün güneşinin doğup
kerahet vakti çıktıktan sonra istiva vaktine kadar bu sünnet, farz ile birlikte
kaza edilir. Bir de öğlenin ilk sünneti, cemaatle farza yetişmek için terk
edilecek olsa, farzdan sonra kaza edilir. Cuma namazının ilk dört rekat-lık
sünneti de böyledir ve kaza edilebilir. Terk ediîen diğer sünnetlerin kazası
gerekmez. Ancak başlanıldıktan sonra herhangi bir sebeple terkedilip
tamamlanamayan bir sünnet ve nafile namazın kazası gerekir. Meselâ öğle
namazının son sünnetini kılmaya başlayıp da hazır olan cenaze namazını
kaçıracağını anlayan bir kişi, bu namazı yanda keser, cenaze namazını kılar ve
daha sonra başlayıp da tamamlayamadığı bu sünneti kaza eder. Kabul edilebilir bir mazeret sebebiyle namazın kazaya
bırakılmasında bir günah bulunmaz. Meselâ, cephede savaşmak, bir yangını söndürmek,
kalp krizi geçirmekte olan birini ameliyat etmek veya onu hastaneye götürmek,
boğulmakta olan birini kurtarmak, yırtıcı bir hayvanı savmak gibi. Nitekim Hz.
Peygamber ve sahâbîler, Hendek savaşında namazlarını kazaya bırakmışlar ve
kazaya kalan öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını geceleyin cemaatle
kılmışlardır.
Hz. Peygamber: "Her kim bir namazı uyku veya unutma sebebiyle kılamazsa,
onu hatırladığı zaman kılsın" hadisiyle uyku ve unutmanın bu konuda
bir mazeret olduğunu bildirmişlerdir. Ancak, bir namazı özürsüz olarak ve sırf
tembellik yüzünden kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Her ne kadar bu namaz,
kaza edilmekle kişinin namaz borcu ödenmiş olur ise de,
bu namazın geciktirilmesinden dolayı
meydana gelen günahın affedilmesi için
tövbe ve istiğfar
gerekir.
Hanefî ve Mâlikîler'e göre, bir namazın kılınış şekli
nasılsa, kazası da aynı şekilde olur. Meselâ, yolculukta kazaya kalan dört
rekatlı bir namaz, ikâmet halinde de kısaltılır ve iki rekat olarak kılınır.
Mukim iken kazaya kalan dört rekatlı bir namaz yolculukta kısaltılmadan dört
rekat olarak kılınır. Akşam, yatsı ve sabah namazları gündüzleyin cemaatle
kaza edilince kıraat açıktan yapılır. Buna karşılık, öğle ve ikindi namazları
geceleyin cemaatle kılınınca kıraat gizli yapılır. Şafiî ve Han-belîler'e göre
ise, namazları kaza ederken yer ve zamana bakılır. Buna göre, mukim iken kazaya
kalan namazlar yolculukta kaza edilirken kısaltılır; yolculukta kazaya kalan
namazlar, ikâmet halinde kaza edilirken tam olarak kılınır; kazaya kalan namaz
hangi vakte ait olursa olsun, cemaatle geceleyin kılınınca kıraat açıktan,
gündüz vakti kılınınca kıraat gizli olarak yapılır.
Altı vakit namazdan az kazası bulunan kişiye sâhib-i
tertîb adı verilir. Böyle bir kişi önce kazaya kalan namaz/namazlarını
sırasıyla kılar, sonra da vakit namazını edâ eder. Ancak kazaya kalmış namazlar
birden fazla olup zaman da bunlardan yalnız bir kısmı ile vakit namazına
müsait ise, tertibe riayet etmek gerekmez ve vakit namazının kazaya kalmamasına
dikkat edilir. Altı veya daha fazla vakit namazı kazaya kalan kişinin, sâhib-İ
tertîb sayılmayacağı için kazaya kalan namazlar İle vakit namazları arasında
sırayı gözetmesi gerekmez ve dolayısıyla kaçırdığı namazları kaza etmeden de
vakit namazlarını kılabilir. Şafiî mezhebine göre, sâhib-i tertîb adı verilen
kişinin, tertip ve sıraya uyarak namazları kılması müstehaptır.
Birkaç kişi, kazaya kalan aynı namazlarını cemaatle
kılabilirler. Nitekim Hz. Peygamber, Hendek savaşında kazaya kalan namazları
cemaatle kıldırmıştır. Mazeretsiz kılınmayan kazaya kalmış namazların evde kılınması
daha iyidir. Çünkü günahları gizleyip teşhir etmemek ve böylece yaygınlaşmasını
önlemek gerekir.
Kaza namazlarının kılınacağı belli vakit yoktur.
Sadece üç kerahet vaktinde yani güneş doğarken, batarken ve tepede iken kaza
namazı kılınamaz, bunların dışındaki vakitlerde kilınabilir.
Hanefîler'e göre, kazaya kalan namazları kılmak,
nafile namazları kılmaktan daha evlâ ve daha önemlidir. Fakat vakti giren farz
namazların müekkede olsun olmasın sünnetleri bundan müstesnadır. Hattâ
hâmarnlar, aynca bunların telâfisi de mümkün krhnacağ, belirli bir vakit
olmad.ğ£telâfiler farz namaz! kazaya
kalan kişinin
"Secde", sözlükte huşu ve tevâzû ile boyun
eğmek, alnı yere koymak, yere kapanmak gibi anlamlara gelir. Secde Allah'a
saygı ve O'nu yüceltmenin en ileri ifadesidir; kulun Rabb'ine en fazla
yaklaştığı haldir. Cenaze namazının dışındaki bütün namazların her bir
rekatında iki defa yapılan secdelere "namaz secdesi" denir. Bu secde,
namazın bir rüknünü (farzını) teşkil
edip Öneminden dolayı aynı
kökten "secde edilen yer" anlamındaki
"mescid" terimi de "mâbed (ibâdet edilen mekân)" ile eş
anlamlı olarak kullanılmıştır. Namazlarda yanılmalar yoluyla meydana gelen bazı
eksikliklerin telâfi edilmesi (giderilmesi) için namazın sonunda yapılan
secdelere "sehiv secdesi", Kur'ân-ı Kerîm'de secde âyetlerinin
okunması veya işitilmesi sebebiyle yapılan secdeye "tilâvet
secdesi" ve Allah'a şükür için
yapılan secdeye de "şükür
secdesi" denir. Namaz secdesi hakkında önceden
bilgi verildiği için burada yalnız sehiv, tilâvet ve şükür secdeleriyle ilgili
bilgi verilecektir.
"Sehiv" kelimesi sözlükte, "yanılmak, unutmak,
dalgınlık, bir şeyi yanılarak, unutarak veya dalgınlıkla terk etmek" gibi
anlamlara gelir. "Sehiv" yanılarak bir şeyi terk etmeyi, bunun
karşıtı olan "amd" ise, bir şeyi kasten ve bilerek yani bile bile
terk etmeyi ifade eder. Fıkıh terimi olarak "sehiv secdesi",
yanılarak (sehven) farzın tehirinden (geciktirilmesinden) veya vacibin terk ve
tehir edilmesinden dolayı namazda meydana gelen eksiklikleri telâfi etmek ve
namazı tamamlamak için namazın sonunda yapılan secdeleri ifade eder. Mümin bir kişi, farz, vacip ve
sünnetlerine riayet ederek ve huşu içinde yani
gönlünü Allah'a vererek,
namazını mükemmel bir şekilde kılmaya
gayret eder. Ancak namaz kılan kişi, bazan dalgınlıkla,
unutarak veya yanılarak gizli okunacak yerde açıktan okur, açıktan okunacak
yerde gizli okur, oturulacak yerde ayağa kalkar, ayağa kalkılacak yerde
oturur, okunacak yerde okumaz, okunmayacak yerde okur
ve bunlara benzer davranışlarda bulunabilir
veya kaç rekat kıldığında
şüpheye düşmüş olabilir. Hz. Peygamber: "Sizden biri namazında şüpheye
düşerse, doğrusunu içinden araştırsın ve namazını kanaatine göre
tamamlasın, sonra selâm versin ve sehiv secdesi yapsın, yani
yanıldığı için iki secde yapsın" buyurmuştur. Böylece Peygamber Efendimiz
bu ve buna benzer hadisleriyle sehiv secdelerinin namazın eksikliklerini
giderip onu mükemmel hale getiren, namaz kılan kişinin namazını tam
kılıp kılmadığıyla, kabul edilip edilmediğiyle ilgili tereddütlerini
ortadan kaldırıp onu manen
rahatlatan bir görevi yerine
getirdiğini belirtmiş olmaktadır.
Hanefî mezhebine göre, sehiv secdesi, imama ve tek
başına kılana vaciptir. Bir namazda bir veya birden fazla vacibin yanılarak
terk edilmesinden dolayı, sadece bir sehiv secdesi yeterlidir. Kendisine sehiv
secdesi vâcib olup onu yerine getirmeyen bir kişinin namaz borcu düşer. Ancak
kendisine namazının eksikliklerini giderme fırsatı tanınan bu kişi, bu
fırsattan yararlanıp namazının eksikliklerini gidermediği, onu eksik hali üzere
bırakıp vacipleri tamamlamadığı İçin günahkâr olmuş olur. Ancak, sehiv
secdesini yapmayı unutan bir kişinin namazı ise sahihtir, fakat sevabı kısmen
noksandır.
Sehiv secdesi, vakit namazı kılmaya elverişli olduğu zaman
ve durumlarda vaciptir. Meselâ, sabah namazını kılıp selâm verdikten sonra
güneş doğsa, bu kişiden sehiv secdesi düşer. İmama uyan kişi, namazda yanılsa
bile onun üzerine sehiv secdesi vacip olmaz. Cuma ve bayram namazlarında
kalabalık bir cemaat varsa, cemaat arasında karışıklığa yol açmamak için
imamın sehiv secdelerini terk etmesi uygun görülmüştür.
Sehiv secdesi, Mâliki ve Şâfiîler'e göre, sünnet,
Hanbelîler'e göre ise yerine göre vacip, sünnet veya mubahtır.
Önceden de açıklandığı gibi, farz, vacip, sünnet veya
nafile bir namazın kendi içinde kıyam, kıraat, rükû, secde gibi farzları,
Fatiha, zamm-ı sûre, tertibe uymak gibi vacipleri, oturuşlarda
"salli-bârik" gibi sünnetleri vardır ki bunlara, tam bir şekilde
uyularak kılman bir namaz,
mükemmel bir
namazdır. Bir kişinin, namazını
mükemmel bir şekilde kılması ise, onun üzerine vaciptir.
Herhangi bir namazda bir farzın kasten (bilerek)
veya'-sehven (yam-larak) terk edilmesi, o namazın iade edilmesini yani yeniden
kılınmasını gerektirir. Çünkü farz gibi bu önemdeki bir eksikliği telâfi etmek
için sehiv secdesi yeterli olmaz. Bir vacibin kasten yani bilerek terk edilmesi
ise, kötü bir iş ve davranış olup, bundan dolayı sehiv secdesi gerekmezse de,
vakit müsaitse böyle bir namazın yeniden kılınması daha uygundur. Ancak böyle
eksik bir namazı yeni baştan kılmayan kimsenin namaz borcu düşer, ancak
sevapta noksanlık söz konusu olabilir. Bir sünnetin kasten veya yanılarak terk
edilmesi İse, bir kusur olmakla birlikte, bunlar için sehiv secdesi yapmak
gerekmez. Sehiv secdesi sadece bir vacibin yanılarak terk edilmesi halinde
yapılır ve böylece namazda meydana gelen eksiklikler giderilmiş olur.
Bir vacip, tamamen veya kısmen yapılmamak suretiyle terk
edilebilir. Yine bir vacip, tekrarlanmak (tekrar) veya öne alınmak (takdim),
geriye bırakılmak (tehir) veyahut vasfı değiştirilmek (tağyir) suretiyle de
terk edilmiş olabilir. Aynı şekilde bir farzın öne alınıp geriye bırakılması
veya tekrarlanması da bir vacibin terki hükmünde kabul edilir. Çünkü, bir
kişiye farz ve vaciplerinin yerini değiştirmemek, onları öne almamak veya
geriye bırakmamak veyahut vasfını değiştirmemek ve tekrarlamamak suretiyle
namazını kılması emredilmiştir. Emre itaat ise vaciptir. Şu hald,e bir vacip ne
şekilde yanılarak terk edilirse edilsin, onun için sehiv secdesi yapmak
gerekir.
Sehiv secdesini gerektiren durumlara örnekler:
1- Fatiha ve
zamm-ı sûreyi terk etmek. Kıraatin farz olduğu rekatlarda Fâtiha'nın tamamını
veya ekserisini terk etmek, zamm-ı sûreyi terk etmek veya yalnız kısa bir âyet
okumak sehiv secdesini gerektirir. Yine, Fâtiha'yı, zamm-ı sûreyi okumadan
tekrarlamak veyahut önce zamm-ı sûreyi sonra Fâtiha'yı okumak sehiv secdesini
gerektirir. Çünkü, Fâtiha'nın tekrarlanması vacip olan zamm-ı sûrenin
geciktirilmesi, önce zamm-ı sûrenin okunup daha sonra Fâtiha'nın okunması ise
vaciplerin yerlerinin değiştirilmesi demektir. Fatiha ve zamm-ı sûreyi
okumaksızın yanılarak rükûa varan kişi, geri döner bunları okur ve tekrar rükûa
varır ve namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
2- Fatiha ve
zamm-ı sûreyi içinden (hafiyyen) okunacak yerde açıktan veya açıktan okunacak
yerde içinden okumak. Kıraatin gizli okunacak yerde açıktan okunması veya
açıktan okunacak yerde gizli okunması bir vacibin vasfının değiştirilmesi ve
dolayısıyla vacibin terk edilmesi demektir. İmamın gizlice okunacak yerde
Fâtiha'nın tamamını veya çoğunu açıktan okumasından
veya açıktan okunacak yerde Fâtiha'nın tamamını ve çoğunu
gizlice okumasından dolayı sehiv secdesi yapması gerekir. Yine, imamın gizlice
okunacak yerde zamm-ı sûre ve âyetleri namaz sahih olacak miktarda açıktan
okuması veya zamm-ı sûreyi açıktan okunacak yerde bu miktarda gizlice
okumasından dolayı da sehiv secdesi yapması gerekir.
Açıktan okumanın aşağı mertebesi, başkasının işiteceği
miktardır. Gizlice okumanın en aşağı mertebesi İse, yalnız okuyanın kendisinin
işiteceği miktardır.
İmam, gizli okunacak yerde Fâtiha'nın çoğunu açıktan
okusa, geri kalanı gizli okur. Bunun aksine açıktan okunacak yerde Fâtiha'nın
bir kısmını gizlice okusa, bir görüşe göre yeni baştan açıktan okur. Bir başka
görüşe göre ise yeni baştan okumaz, geri kalan kısmı açıktan okur. Fâtiha'yı
gizlice okuyan imam, yanıldığını hatırlasa zamm-ı sûreyi açıktan okur,
Fâtiha'yı yeni baştan okumaz.
İmamın yanılması halinde, erkekler
"Sübhânellâh" diyerek, kadınlar da "el çırparak" imamı
uyarırlar.
Tek başına namaz kılan kişinin içinden ve açıktan okumasından
dolayı sehiv secdesi gerekmez. Ancak gizli okunacak yerde kasten açıktan
okuması kötü bir davranıştır. Yine, tek başına namaz kılanın gündüz vakti edâ
ettiği nafile namazlarda kıraati açıktan yapması mekruhtur.
Namazda, zikirlerin (sübhânellâh gibi), dua ve
Tahiyyât'ın açıktan okunması da sehiv secdesini gerektirmez.
3-
Birinci ve ikinci ka'delerde
(ilk ve son oturuşlarda)
Tahiyyât'ı okumayı terk etmek, sehiv secdesini gerektirir.
4-
Vitir namazında kunut duasını,
kunut tekbirini ve bayram namazlarında
zait tekbirlerinden birini bile
terk etmek, sehiv secdesini gerektirir.
Kunut duasını okumadan rükûa varan kişi, okumak için artık kıyama dönmez.
5-
Oturulmayacak rekatlarda oturmak
veya oturulacak rekatlarda ayağa kalkmak, sehiv
secdesini gerektir. Meselâ, birinci rekat oturulmayacak,
ikinci rekat ise oturulacak
rekatlardır. Birinci rekatta oturmak,
ikinci rekatta oturmamak farzı geciktirmek demektir. Ancak birinci oturuşunu
(ka'de-i ûlâ) ayağa kalkarken
unuttuğunu hatırlayan bir kişi,
oturma haline yakın ise
geri döner ve oturup
Tahiyyât'ı okur. Eğer ayakta durma haline daha yakın
ise geri dönmez ve namazın sonunda sehiv secdesi yapar.
Fakat, namazın farz olan son
oturuşunu (ka'de-i ahîre) yanıiarak terk
edip fazla rekat için ayağa
kalkarken yanıldığını anlayan kişi, tamamen doğrulmuş olsa bile hattâ
fazla olan rekatı rükû ve secdesiyle
tamamlamamış ise geri döner,
oturur, Tahiyyât'ı okur, farz olan ka'de-i ahîre'yi
geciktirdiği için sehiv secdesi yapar. Eğer geri dönmeyip o fazla
rekatı secde ile tamamlarsa, o kişinin farz namazı nafileye dönüşür;
Hanefîler'de tercih edilen görüşe göre bu namaz sabah namazı gibi iki rekatlı
bir namaz ise bir rekat ilâve edilerek dört rekata, öğle namazı gibi dört
rekatlı bir namaz ise yine bir rekat ilâve ile altı rekata tamamlanır; akşam
namazı gibi üç rekatlı bir namaz ise, buna yeni bir rekat ilâvesi yapılmaz. Bu
şekilde kılınan farz bir namaz nafileye dönüşünce, o namazın yeniden kılınması
gerekir. Diğer taraftan yanlışlıkla bir rekat fazla namaz kılınınca farz olan
ka'de-i ahîre çok fazla geciktirilmiş olur. Farzın bu şekilde çok fazla
gecikmesiyle namazda meydana gelen eksiklik ise sehiv secdesiyle giderilmez. Böyle bir kişi, eğer son oturuşta teşehhüd miktarı
oturduktan sonra yanılarak ayağa kalkarsa, fazla olan rekatın secdesini
yapmadığı müddet içinde geri döner ve tekrar oturur. Eğer fazla olan rekatın
secdesini yapmışsa, iki ve dört rekatlı bir namaz ise buna bir rekat daha ilâve
eder. Bu kimsenin kıldığı bu farz namaz tamam olur. Çünkü farz olan son oturuş
(ka'de-i ahîre) zamanında ve kendi yerinde yapılmıştır. Fazladan kılınan iki
rekat ise bu kimse için nafile hükmünde olmuş olur. Bu kişi, vacip olan selâm
vermeyi geciktirdiği için sehiv secdesi yapar.
6-
Dört veya üç rekattı farz veya vitir
namazlarının birinci oturuşunda, Tahiyyât
okunduktan sonra "Allahümme salli aiâ
Muhammedin ve alâ âli Muhammed"e
kadar veya daha fazlasının okunması,
sehiv secdesini gerektirir. Çünkü bu
durumda, üçüncü rekatın farz
olan kıyamı geciktirilmiş olur.
7- Bir
rekatta iki kere rükû, üç kere secde yapmak, sehiv secdesini gerektirir. Çünkü
bu durumlarda farzın geciktirilmesi söz konusudur.
8-
Kıyamda iken dimdik durmayan,
rükûda iken sırtını dümdüz yapmayan,
rükûdan kalkınca belini iyice doğrultmayan ve "Sübhânellâh"
diyecek kadar öylece durmayan ve secdeden başını
kaldırırken de iki secde arasında "Sübhânellâh" diyecek
kadar oturmayan kişi, vacip olan ta'dîl-i erkânı terk ettiğinden dolayı
sehiv secdesi yapar.
9- Her
hangi bir rekatın ikinci
secdesini unutup da namazın sonunda
hatırlayan kişi, bu secdeyi yapar,
son ka'deyi tekrarlar ve farz olan bu secdeyi geciktirdiği
için sehiv secdesinde bulunur.
10- Namaz
esnasında rükû gibi bir rükün edâ edilecek
kadar bir zaman süresi düşünülmesi veya dalgınlık
gösterilmesi sonucunda bir farz
geciktirilirse, Meselâ Fâtiha'dan
sonra hangi sûrenin okunacağı durup
düşünülüp ve bu aralıkta bir rükün edâ edilecek kadar bir süre geçerse, bundan
dolayı sehiv secdesi gerekir.
11- Kıldığı
namazın rekatlarının sayısında şüpheye düşen kişi, bu olay ilk defa başına
gelmiş ise selâm verir ve namazdan çıkar ve namazı yeni baştan kılar. Eğer bu
kişi, namazının rekatları sayısında meselâ ihtiyarlık gibi sebeple çoğu kez
şüpheye düşüyorsa, vardığı kanaate göre namazına devam eder. Yani kıldığı
rekat sayısının hangisi hakkında kanaati ağır basıyorsa, o sayıyı esas alır,
namazını kılar ve bu husustaki tereddüt ve düşüncesinden dolayı sehiv secdesi
yapar. Çünkü bu konuda sık sık şüpheye düşen kimsenin namazını yeniden kılmasında
güçlükler vardır. Ancak namazda şüphelenip kaç rekat kıldığında kesin bir
kanaate varamayan kimse en az rekatı esas alarak namazına devam eder ve namazın
sonunda sehiv secdesi yapar.
Fıkıh bilginleri sehiv secdesinin, namazın son
oturuşunda (ka'de-i ahîre) yapılacağı hususunda görüş birliğine sahiptirler ve
sehiv secdesi son oturuştaki selâm vermeden önce mi yoksa selâm verdikten sonra
mı, Tahiyyât okunduktan sonra mı yoksa salii-bârik duaları okunduktan sonra mı
yapılacağı hususlarında farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Hanefîler, sehiv
secdesinin selâmdan sonra, Şâfiîler selâmdan önce, Mâlikîler ise selâmdan önce
de sonra da yapılabileceğini ifade etmişlerdir. Hanefîler'den bir kısmı, sağ
tarafa selâm verdikten sonra, bir kısmı ise sağ ve sol taraflara selâm
verdikten sonra, yine Hanefîler'den bir kısmı Tahiyyât'tan sonra bir kısmı da
salli-bârîk dualarından sonra yapılacağını kaydetmişlerdir. Son dönem Hanefî
fıkıh bilginleri, bu konuda orta bir yol izleyerek tek başına kılanın
Tahiyyât, salli-bârik dualarını okuyup sağ ve sol taraflara selâm verdikten
sonra, imamın ise -cemaatin karışıklığa uğrayıp dağılmasına yol açmamak için-
Tahiyyât'ı okuyup sağ tarafa selâm verdikten sonra sehiv secdesinin
yapılmasının uygun olacağını ifade etmişlerdir ki, günümüzde aşağı yukarı bu
görüş ile amel edilmektedir.
Sehiv secdesi şöyle yapılır: Namazın son oturuşunda
(ka'de-i ahîre) selâm verilir, daha sonra "Allahüekber" denilerek
secdeye varılıp üç defa "Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" okunur, sonra
"Allahüekber" denilerek secdeden doğrulup oturulur, bir teşbih
miktarı oturuş (celse)tan sonra yeniden "Allahüekber" diye ikinci
secdeye varılır, yine üç defa "Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" okunduktan
sonra "Allahüekber" denilerek doğrulup oturulur. Tahiyyât,
sallİ-sârik ve rabbenâ âtinâ duaları okunduktan sonra önce sağ tarafa, sonra da
sol tarafa selâm verilir.
Selâm verdikten sonra namazda yanıldığın: hatırlayan
bir kimse, yüzünü kıbleden çevirmemiş ve konuşmamış ise yine sehiv secdesi
yapabilir.
"Tilâvet", sözlükte okuma anlamına gelir.
Fıkıhta, secde âyetlerinin okunmasından dolayı yapılan secdeye "tilâvet
secdesi" denir. Kur'ân-ı Kerîm'de ondört secde âyeti vardır ve şunlardır:
el-A'râf 7/206; er-Ra'd 13/15; en-Nahl 16/50; el-İsrâ 17/109; Meryem 19/25;
el-Hâc 22/18; Fur-kân 25/60; en-Neml 27/25; es-Secde 32/15; Sâd 38/24; Fussilet
41/37; en-Necm 53/62; el-İnşikâk 84/20; el-Alak 96/19.
Secde âyetini okuyan ve onu işiten herkes İçin tilâvet
secdesini yapmak vaciptir. Çünkü secde âyetleri üç kısımdır. Bunlardan bir
kısmı, açıkça secde edilmesini emretmektedir, bir kısmı, kâfir ve müşriklerin
secde etmekten yüz çevirdiklerini İçermektedir, diğer bir kısmı ise, peygamberlerin
secde emrine uyup secde ettiklerini anlatmaktadır. Bunlardan her biri yani
gerek emre uymak, gerek peygamberlere tâbi olmak ve gerekse kâfirlere
muhalefet etmek vaciptir.
Arapça aslından veya tercümesinden secde âyetini
okuyan, okuyandan (radyo, teyp, televizyon gibi âletlerden dinleme de buna
dahildir) işiten kişi, namaz kılmakla yükümlü İse veya o esnada durumu eh/eriyorsa,
bu secdeyi yapması gerekir. Hayız ve nifas halinde olan bir kadının, o esnada
namazla yükümlü olmadığı İçin, okumak ve işitmekten dolayı, tilâvet secdesi
yapması gerekmez. Buna karşılık, namaz mükellefi olduğu halde o sırada durumu
uygun değilse meselâ bir kimse namaz kılarken dışardan secde âyetinin
okunduğunu işitecek olsa, o kişi namazda iken tilâvet secdesi yapamaz;
namazdan sonra tilâvet secdesinde bulunması gerekir. Secde âyeti okunur okunmaz veya işitilir işitilmez
hemen secde edilmesi gerekmez. Ancak zaruret bulunmadıkça geciktirilmesi mekruhtur.
Bir kimsenin secde âyetini okuduktan veya işittikten sonra hemen secde etmesi
mümkün değil ise, "Semi'nâ ve ata'nâ gufrâneke Rabbena ve
ileyke'l-masîr" (İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Bizi bağışlamın!
bekliyoruz. Dönüş ancak Sana'dır) âyetini söylemesi müstehabtır. Bir secde
âyetinin, bir mecliste (meselâ bir mescidde, bir odada) tekrar okunmasından ve
İşitilmesinden dolayı, bir defa secde edilmesi yeterlidir. Bu, özellikle Kur'an
öğreticileri ve öğrencileri için bir kolaylıktır. Bir mecliste secde âyetini
işitenler, okuyan kişinin imamlığında tilâvet secdesini yapabilecekleri gibi,
her biri tek başına da secde edebilir.
Secde âyetinin namazda okunması halinde, eğer bundan
sonra üç âyetten fazla okunmazsa, yapılacak rükû ve secde ile tilâvet secdesi
de yerine getirilmiş olur. Ancak üç âyetten fazla okunursa, namazın rükû ve
secdesiyle bu secde yerine getirilmiş olamaz, bu secde âyetinden dolayı ayrıca
bir secde edilmesi gerekir. İmamın cuma ve bayram namazlarında, öğle, ikindi
gibi gizli okunan namazlarda secde âyetini okuması mekruhtur. Çünkü cemaatin
şaşırmasına sebep olabilir. Ancak secde âyeti, kıraatin sonuna rastlarsa, bu
takdirde namazın secdeleriyle tilâvet secdesi birlikte yapılacağından dolayı,
sakınca ortadan kalkar.
Tilâvet secdesini yapacak kimsenin, abdestli, avret
yerleri örtülü ve kıbleye yönelmiş olması şarttır. Tilâvet secdesi şöyle
yapılır: Tilâvet secdesi niyetiyle ve fakat eller kaldırılmaksızın
"Allahüekber" denilerek secdeye varılır, secdede üç defa
"Sübhâne Rabbiye'l-a'lâ" denilir. Daha sonra "Allahüekber"
denilerek secdeden kalkılır. Ayağa kalkarken "Gufrâneke Rabbena ve
ileyke'l-masîr" âyeti dua niyetiyle okunur.
Allah'a şükürden dolayı yapılan secdeye "şükür
secdesi" denir. Bir kişinin, bir nimete nail olmasından veya bir üzüntü,
musibet ve sıkıntıdan kurtulmasından dolayı, kıbleye yönelerek ve tekbir
alarak şükretmek maksadıyla yere kapanıp secde etmesi müstehaptır. Şükür secdesinin
şartları ile yapılış biçimi, tilâvet secdesi gibidir. Bunu halk arasında
"toprağı öpme" biçimiyle anlayıp uygulandığı da görülmektedir ki, bu
yanlıştır, hattâ dinimizin onaylamadığı bir davranıştır. Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz, kendisine
sevindirici bir haber verildiğinde hemen secdeye kapanırdı. Ebû Davud'un
rivayet ettiği bir hadise göre, Peygamberimiz bir isteğinin Cenâb-ı Hak tarafından
kabul edilmes-i üzerine üç kere şükür secdesine kapanmıştır. Yine rivayetlere göre, sahâbîler de
sevindirici haberler karşında şükür secdesinde bulunurlardı.
Her hangi bir nimete nail olmadan veya bir musibete
uğramadan şükür secdesinde bulunmak mekruh olmamakla birlikte müstehap değildir.
Dince doğru olmayan bir davranışa yol açabilecek bir durumda, şükür secdesinin
yapılması ise mekruhtur. Bu sebeple namazların sonunda şükür secdesi yapılması
mekruhtur. Çünkü işin mahiyetini bilmeyenler bunun, namazın vacip veya sünnet
bir parçası olduğunu zannedebilirler. Bu gibi inanışlara yol açabilen her
çeşit mubah iş ise mekruhtur.
Cenaze, "ölü" (mevta, meyyit) veya içinde
ölü bulunan "tabut" demektir. İçinde ölü bulunan tabuta
"naaş" da denir. İnsan en şerefli bir varlıktır (ei-lsrâ ııno). İnsanın
dirisi kadar ölüsü de mükerremdir, dokunulmazdır. Ölen bir müslümanı yıkamak,
kefenlemek, üzerine namaz kılıp bir kabre defnetmek müslümanlar için bir farz-ı
kifâyedir. Ölüm, doğum gibi bir gerçektir. Kur'an'da, "Her
canlı (nefis) ölümü tadacaktır" buyrulmaktadır. İslâm'ın altı temel
iman esaslarından biri de öldükten sonra dirilmeye (ba'sü ba'de'l-mevt) ve
âhirete inanmaktır. Bir müslüman için bu dünya bir misafirhane, kendisi de bu
misafirhanede kalan bir yolcu duumundadır. Yine onun için, ölüm yok olmak
değil, ebedî hayat için yolculuğun bir başlangıcıdır. "Müminlerden en
zeki, en akıllı kişi kimdir, yâ Resûlellah?" diye soran bir kişiye
Peygamber Efendimiz: "Ölümü çok düşünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla
meşgul olan kimsedir; işte onlar en zeki insanlardır" cevabını
vermişlerdir.
Müslüman, kabrin ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından
bir çukur olduğuna, âhirette kurulacak mahkeme-i kübrâda her çeşit işlerinden
sorgulanacağına, kötülerin cehenneme, iyilerin ise cennete gireceklerine
inandığı için, bu dünyayı âhiretin bir tarlası olarak değerlendirip bu dünyanın
geçici zevklerine dalmaz, Allah ve kul haklarına dikkat eder ve ömrünü güzel
işler yapmakla geçirir. Mümin ölüm gerçeğini kavramakla birlikte, ne kadar acılar
çekerse çeksin hastalandığında ölümü temenni etmez, hastalığının tedavisine
gayret eder, hasta olsun olmasın her fırsatta günahları için tövbe ve
istiğfarda bulunur. Müslümanlar birbirlerinin din kardeşleridir,
birbirlerinin sevinç ve üzüntülerini paylaşırlar. Peygamber Efendimiz, hasta
ziyaretini, ölünün yıkanmasını, kefenlenmesini ve cenaze namazı kılınmasını
müslümanla-rın dinî görevleri arasında saymıştır.
Dünyaya gelen her İnsanın Allah Teâlâ tarafından
takdir edilen bir ömrü vardır. Ancak hiçbir insan kendisine ne kadar bir ömür
takdir edildiğini ve dolayısıyla ne zaman öleceğini bilemez. Bu sebeple insan
devamlı olarak âhireti göz önünde bulundurarak güzel işler yapması ve
kötülüklerden uzak durması, kul haklarına dikkat etmesi ve onları ihlâl
etmemesi gerekir. Özellikle ölümcül bir hastalığa yakalandığı İçin ölümün
kendisine yaklaştığını fark eden bir müslüman,
başkalarına olan
borçlarının yerine
getirilmesi için vasiyet etmeli
ve gücü yettiğince tövbe ve İstiğfarda bulunmalıdır.
Ölmek üzere olan bir hastayı -eğer kendisine bîr
sıkıntı vermeyecekse- yüzü kıbleye doğru sağ tarafına çevirmek müstehaptır.
Ayaklan kıbleye doğru olarak ve başı biraz yükseltilerek yüzü kıbleye doğru
gelecek şekilde sırtüstü yatırmak da caizdir.
Ölüm belirtileri bulunan ve henüz bilinci yerinde olan
hastanın yanında, sevdikleri tarafından kelime-i tevhid ve ketime-i şehâdet'in
okunması müstehaptır. Ölmek üzere bulunan bir kişinin yanında onun tekrarlaması
için kelime-i tevhid ve kelime-i şehâdet kelimelerinin okunması işlemine telkin
(telkin) denir. Yine bu telkin tevbeyi İçerecek şekilde şöyle de yapılabilir:
"Estağfirullâhi'l-azîmellezî lâ ilahe illâ hüve'l-hayyü'l-kayyûm ve etûbu
ileyh" (Yüce Allah'tan mağfiret diler ve O'na tövbe ederim ki, ondan başka
ilâh yoktur, O diridir, yarattıklarını daima koruyup gözetendir). Bu kelimeleri,
hastanın da söylemesi beklenir; ancak ona bunları söylemesi için teklif
edilmez. Bu telkinin amacı, hastanın son nefeste son sözünün bu kelimeler
olmasıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz: "Kimin son sözü 'Lâ ilahe illallah' olursa, o
kimse cennete girer"
buyurmuştur. Ayrıca hastanın yanında Yasin ve Ra'd sûrelerinin okunması da
müstehaptır.
Hasta, ruhunu teslim edince vücut sıcaklığı henüz
kaybolmadan ve ceset bulunduğu durumda kaskatı kesilmeden önce bazı tedbirler alınır:
Şöyle ki, ölünün göz kapakları kapatılır ve ağzı kapanacak biçimde, çenesi
enlice bir bez ile çekilip başın tepesinden bağlanır. Ölünün çıkarılması
gereken giysileri çıkarılır, üstüne örtü çekilir, ölü bir tahta, bir sedir
üzerine konur, özellikle sıcak havalarda şişmemesi için karnının üstüne bıçak,
ayna gibi bir demir parçası konur, bacakları uzatılır ve elleri yanına konur.
Bunları yapan kişi, ölü için şöyle bir duada bulunabilir: "Bismillâhi ve
ala milleti Resûlillâh, Allâhümme yessir aleyhi emrehû ve sehhil aleyhi mâ
ba'dehu ve es'idhu bi~likâike vec'al mâ harace ileyhi hayran mimmâ harace
anhu" (Allah'ın adıyla ve Muham-med'in ümmeti olarak ölmüş olsun. Allahım!
Bu ölüye işini kolaylaştır, bundan sonrasını ona kolay et. Sana kavuşmakla onu
mutlu kıl. Ona yöneldiği âlemi, içinden çıktığı âlemden hayırlı kıl).
Varsa ölünün bulunduğu mekânda güzel kokulu bir şey
bulundurulur. Meselâ, öd ağacının yaprakları yakılarak duman ile tütsü
yapılır. Yıkanmadıkça ölünün yanında Kur'ân-ı Kerîm okunmaz, bu mekruhtur.
Başka bir odada Kur'an okunabilir. Ölünün bulunduğu oda geniş olunca, ona uzak
bir köşede de çok alçak sesle (hafiyyen) Kur'an okunabilir. Ölüm haberi, ölüye karşı son görevlerini getirebilmeleri
için komşulara ve yakınlara usulüne uygun bir şekilde duyurulur. Ölüm haberini
duyan kişi "Innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn" (Biz Allah için
varız ve biz sonunda O'na döneceğiz) âyetini okur; bu acı haber karşısında
sabrederek Allah'a sığınır ve ölüye duada bulunur. Burada işaret edilmelidir
ki, dinimizde, ölünün yakınlarının kendilerini parçalar-casına ağlamaları,
yırtınmaları, saç baş yolmaları, bağırıp çağırmaları haramdır. Ancak makul
sınırları aşmadan hüzün içinde ağlayıp göz yaşı dökmekte bir sakınca yoktur.
Cenazenin bir an önce yıkanıp, kefenlenip namazı
kılınarak kabrine konulması müstehaptır. Ölenin velisi orada bulunmuyorsa ve de
cesedin bozulmasından korkulmuyorsa velisinin ve yakınlarının cenazeye
yetişebilmeleri için kısa bir müddet bekletilebilir. Hattâ, günümüz imkânları
çerçevesinde, ölenin akraba ve yakınlarının cenaze namazı ve defin işlerine
katılabilmeleri için cenazenin soğuk hava olan özel bir yerde bekletilmesi daha
uygun olur.
Cenazenin yıkanması farz-ı kifâyedir. Hanefî ve Mâliki
mezheplerine göre, müslüman bir ölünün yıkanabilmesi için vücudunun yarıdan fazlasının
bulunması gerekir. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde ise, mevcut uzuv (el, ayak,
baş gibi) ne olursa olsun yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır. Savaş
şehitleri yıkanmaz, kanlı elbiseleriyle defnedilir. Ebû Hanî-fe'ye göre, ölü
doğan çocuk organları belirgin ise yıkanır, bir beze sarılır, ancak namazı
kılınmaz, organları belirgin değilse yıkanması da gerekmez, bir beze sarılarak
defnedilir.
Kural olarak erkeği erkek, kadını da kadın yıkar
(gasleder). Yıkayıcı (gasil) yoksa, erkeği karısı yıkayabilir, ancak koca
karısını yıkayamaz. Bu takdirde kocası teyemmüm ettirir. Şöyle ki, teyemmüm
ettirecek kişi, ölüye teyemmüm ettirmek niyetiyle ellerini toprağa vurur ve bu
şekilde toprağa sürülen ellerini ölünün yüzüne sürer yani onu mesheder. İkinci
bir kez toprağa koyduğu ellerini ölünün sağ ve sol kollarına sürer. Böylece
yıkama yerine geçecek teyemmüm işlemi bitirilmiş olur. Yine, yolculuk esnasında
erkekler arasında bulunan bir kadın ölünce, kadın yıkayıcı bulunmaz ve kocası
veya mahremi de yoksa bir başka erkek eline bez sararak veya eldiven takarak ve
gözlerini kapatarak kadına teyemmüm ettirir. Yine kadınlar arasında vefat eden
bir erkeği yıkayacak erkek bir kimse bulunmazsa, bir kadın eline bir bez
sararak veya eldiven takarak erkeğe teyemmüm ettirir.
Su bulunmadığı takdirde de teyemmüm ile yetinilir.
Henüz temyiz çağına ulaşmamış kız çocuğu bir erkek, erkek çocuğu da bir kadın
yıkayabilir.
Cenazeyi yıkayanın ve başkalarının ölünün güzel
kokması, yüzünün nurlanmış olması, kolaylıkla çevrilmesi gibi onda gördükleri
olumlu halleri söylemeleri, hem rahmete vesile olması hem de başkalarına iyi
örnek teşkil etmesi düşüncesiyle müstehaptır. Fakat, ölünün kötü kokması,
kararması gibi olumsuz halleri başkalarına anlatmaları haramdır. Bununla
birlikte, sağlığında haramları açıktan işleyen kişilerde görülen bu gibi
olumsuz durumları başkalarına ibret olsun diye söylemeleri caizdir.
Cenazeyi ona en yakın olan kimse veya takva sahibi bir
kişi yıkamalıdır. Bu, dinî bir görev olduğu için ücretsiz yapılması daha uygundur.
Cenazenin üstü kapalı bir yerde yıkanmasına, yıkayıcı
ve ona yardım edenlerden başkasının oraya girmemesine özen gösterilmelidir.
Cenaze, üzerinde gasledildiği teneşire sırt üstü
yatırılır ve mümkünse ayakları kıbleye doğru olarak uzatılır. Ölü göbeğinden
dizine kadar bir bezle örtülür ve üzerinde bulunan giysiler çıkarılır.
Teneşirin bulunduğu mekân öd ağacı gibi güzel kokulu şeylerle tütsülenir.
Yıkayıcı besmele ile başlayıp sonuna kadar "Gufrâneke yâ Rahman"
(Rahmeti bol olan Allahım! Bağışlamanı dilerim) demelidir. Yıkayıcı eline bir
bez sararak veya bir eldiven giyerek önce örtünün altından ölünün avret
yerlerini yıkar. Bundan sonra şu şekilde abdest aldırır. Önce ölünün yüzünü
yıkar, ağzına burnuna su vermez. Ancak parmağa sarılı bir bezle dudakları,
burun delikleri ve göbek çukuru meshedilir. Sonra elleriyle birlikte kollan
yıkanır, baş meshedilir ve ayaklar yıkanır. Henüz temyiz çağına gelmemiş bir
çocuk için bu şekilde bir abdeste gerek yoktur. Abdest aldırdıktan sonra,
cenazenin üstüne ılık su dökülür, saçı, sakalı sabun veya başka bir şey ile
yıkanır. Baş ve bedenin ön kısmı ılık su ile iyice yıkandıktan sonra, ölü sol
tarafa çevrilir ve sağ tarafı yıkanır. Bundan sonra sağ tarafa çevrilir ve sol
tarafı yıkanır. Ölünün her azası üç defadan az yıkanmaz. Ancak şişmiş olup
dağılmak üzere bulunan ve dokunulması mümkün olmayan kokuşmuş ceset üzerine
sadece su dökmek yeterlidir. Ölünün tırnakları, saçı sakalı kesilmez. Yıkama
işi bittikten sonra, cenaze havlu veya bezle kurulanır.
Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre, cenaze yıkayan
kişinin yıkama işini bitirdikten sonra boy abdesti (gusül) alması müstehaptır.
Kefen ölünün bir çeşit elbisesi demektir. Ölünün
kefeni (elbisesi) üç parça bezden ibarettir. Birinci parça bez (kamîs: gömlek,
dış elbisesinin uzunluğu, boyundan ayaklara kadar olur. İkinci parça bez (izâr:
iç ça-maşır)'in uzunluğu ise, baştan ayağa kadar olur. Üçüncü parça bez
(lifâfe: sargı), baş ve ayak taraflarından düğümleneceğinden ikinci parçadan
biraz daha uzun olur. Kadınların kefeni, bu üç parçaya ilâve olarak ayrı bir
baş örtüsü ve bir de göğüs örtüsü olmak üzere beş parça bezdir. Eğer kefenlik
bez bulmakta güçlük çekiliyorsa, iki parça bezle (izâr ve lifâfe) yetinilir. Bu
durumda kadınlara bu iki parça beze ayrı bir baş örtüsü ilâve edilir. Çok
zaruret ve yokluk durumlarında ise, erkek olsun kadın olsun cenaze bir parça
kefen bezi ile sarılır. Henüz ergenlik çağına ulaşmamış çocukların kefenleri,
bir veya iki parça olabilir. Ancak büyükler gibi üç parça olması daha iyidir.
Kefen olarak kullanılacak bezin beyaz olması tercih edilir. Ancak çok üstün
vasıflı, veya çok zayıf ve alelade bir bez de olmamalıdır. Kefenlik bezin
vasıfları, ölünün hayatta iken giydiği elbisenin niteliğine uygun olmalıdır.
Savaş şehitleri kefenlenmez, kefen olmaya elverişli
olmayan elbiseleri çıkarılıp, geri kalan kanlı elbiseleriyle defnedilir. Ancak
cesedi örtmede bu elbiselerin yetersizliği varsa tamamlanır; ceset elbisesiz
ve çıplak olması halinde ise cesedi tamamen örtecek şekilde kefenlenir.
Cenaze namazı, ölü için dua ve istiğfardan ibaret
farz-ı kifâye bir namazdır; ölünün günah ve kusurlarının affolunmasını
Allah'tan istemektir. Cenaze namazı, müslüman, akıllı ve ergen olup ölüm
haberi kendisine ulaşan kişiler tarafından kılınır. Kendilerine ölüm haberi ulaşan
kişilerin bir kısmı bu görevi yerine getirmesiyle, diğerlerinin sorumluluğu
düşer, hiç kimse yerine getirmezse ölüm haberini alıp namazı kılmakla yükümlü
olan herkes günahkâr olur. Ancak cenaze namazı için cemaat şart değildir.
Cenaze namazını bir kişi, hattâ bir kadın bile tek başına kılsa, yeterlidir.
Bununla birlikte cenaze namazının cemaatle kılınması daha faziletlidir.
Cenaze namazını kıldırmaya en lâyık kişi, idarî ve
mülkî âmirlerdir; bundan sonra köy veya mahalle imamı, daha sonra da ölünün
velisi gelir. Namazı kıldırma konusunda öncelik hakkı bulunan kimse bu hakkı
bir başkasına verebilir.
Hanefî ve Mâlikîler'e göre, vücudunun tamamı veya
yansından fazlası olan veyahut başı ile vücudunun yarısı olan bir müslüman
ölünün
namazı kılınır. Şafiî ve Hanbelîler'e göre ise,
vücudunun el, ayak, baş gibi bir uzvu bile olsa namazı kılınır. Yine Hanefî ve
Mâlikîler'e göre, cenaze namazının kılınabilmesi için, ölünün cemaatin önünde
hazır ve mevcut olması gerekir, gıyabî cenaze namazı kılınamaz. Fakat Şafiî ve
Hanbelî mezheplerine göre, gıyabî cenaze namazı kılınabilir.
Diri olarak doğduğu bilinen çocuğun yıkanıp cenazesi
kılınır. Ölü doğan çocuğun ise, namazı kılınmaz, adı konulur, yıkanır ve bir
beze sarılarak defnedilir. Organları belirgin olmayarak dünyaya gelen bir çocuk
yani düşük de yıkanmaksızın bir beze sarılarak defnedilir. Ölen gebe bir
kadının karnındaki çocuğun diri olduğuna uzman kişiler karar verirse, ameliyat
edilerek çocuk kurtarılır.
İntihar etmek büyük bir günah olmakla birlikte, cinnet
getirdiği varsayımından hareket edilerek intihar edenin namazı kılınır. Ana ve
babasından birini haksız yere ve kasten öldürenin kısas hükmü uygulandığında
cenaze namazı kılınmaz. İsyan çıkaran ve yol kesen eşkiyadan (kuttau't-tarîk)
çarpışma esnasında ölenin namazı kılınmaz.
Cenaze namazının, güneş doğarken, gün ortasında ve
batarken kılınması mekruhtur. Mekruh olan bu üç vaktin dışında her zaman kılına
bil ir.
Hanefî mezhebine göre cenaze namazının rükünleri
(farzları) dört tekbir ve kıyam (ayakta durmak)dır. Kur'an okumak (kıraat),
rükû, secde ve teşehhüd yoktur. Cenaze namazında, "Sübhâneke",
"salli-bârik" ve ölü ve dirilere özellikle ölen kişi için
"dua" okumak sünnet, selâm vermek ise vaciptir. Şafiî ve Hanbelîler'e
göre cenaze namazında Fatiha sûresinin okunması bir rükündür ki bu sûre,
birinci tekbirden sonra okunur.
Cenaze namazı şöyle kılınır: İmam, ölünün göğsü
hizasında durur. Cenaze namazında cematin en az üç saf olması müstehap görülmüştür.
Hattâ cemaat altı kişi bile olsa bunlardan üçü imamın arkasında bir saf, ikisi
bir saf, biri de bir saf olarak dururlar. Kadınlar cenaze namazına
katılacaklarsa, erkeklerin arkasında saf bağlarlar. İmam, "Allah rızası
için hazır olan (şu erkeğin/kadının/çocuğun) cenaze namazını kılmaya niyet
ettim" diye kalbinden geçirerek veya bunu dili ile söyleyerek niyet eder.
Cemaat de imam gibi niyet eder ve ayrıca "uydum hazır olan imama"
der. İmam açıktan, cemaat içinden "Allahüekber" diyerek tekbir alır.
Tekbir alırken eller kulak hizasına kadar kaldırılır ve daha sonra indirilerek
göbek altında bağlanır. Kadınlar ise ellerini omuz hizasına kadar kaldırıp,
göğüsleri üzerinde bağlarlar. Ancak bundan sonraki tekbirlerde eller
kaldırılmaz. İmam ve cemaat içinden "Sübhâneke" duasını "vecelle
senâüke" cümlesiyle birlikte okurlar. Yine imam açıktan ve cemaat içinden
"Allahüekber" diyerek ikinci bir tekbir alır. Bu tekbirden
sonra imam ve cemaat içinden "salli-bârik" dualarını okurlar. Yine
imam açıktan ve cemaat içinden "Allahüekber" diyerek üçüncü bir
tekbir alırlar. Bu tekbirden sonra ölüye ve diğer müminlere dua edilir.
Bilenlerin aşağıdaki duayı okuması müstehaptır:
"Allahüme'ğfir li-hayyinâ ve meyyitinâ ve
şâhidinâ ve ğâibinâ ve zekerinâ ve ünsânâ ve sağırına ve kebîrinâ. Allahümme
men ahyeytehû minnâ fe ahyihî ale'l-İslâm ve men teveffeytehû minnâ fe
teveffehû ale'l-îmân".
Ölü erkekse: "Ve hussa hazâ'l-meyyite bi'r-ravhi
ve'r-râhati ve'r-rahmeti ve'l-mağfireti ve'r-ridvâni. Allahümme! İn kâne
mühsinen fe zid fî ihsânihi ve in kâne müsîen fe tecâvez anhu ve lakkihi'l-emne
ve'l-büşrâ ve'l-kerâmete ve'z-zülfâ. Bi rahmetike yâ erhame'r-râhimîn."
Ölü kadınsa: "Ve hussa hâzihi'l-meyyite
bi'r-ravhi ve'r-râhati ve'r-rahmeti ve'l-mağfireti ve'r-ridvâni. Allahümme! İn
kânet mühsineten fe zid fî ihsânihâ ve in kânet müsîeten fe tecâvez anhâ ve
lakkihâ'l-emne ve'l-büşrâ ve'l-kerâmete ve'z-zülfâ. Bi rahmetike yâ
erhame'r-râhimîn."
Ölü çocuksa bu son kısım okunmaz.
(Allahım! Bizim dirilerimizi, ölülerimizi, burada
hazır bulunanlarımızı ve bulunmayanlarımızı, erkeklerimizi kadınlarımızı,
küçüklerimizi büyüklerimizi (yahut küçük ve büyük günahlarımızı) affet.
Allahım! Yaşayanlarımızı İslâm üzere yaşamaya muvaffak kıl, ölülerimize de
iman üzere ölmek nasip eyle. Özellikle bu ölüye cennet kokusu ve huzur ihsan
etmeni, onu affetmeni ve ondan hoşnut olmanı diliyoruz. Allahım! Bu ölü iyilik
etmişse mükâfatını artır, kötülük etmişse onu affet. Ona güvenlikle, değer
verilerek ve yakınlık gösterilerek karşılanmayı nasip eyle. Rahmetinle
dualarımızı kabul et ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım".)
Bu duayı bilmeyen kimse, "Rabbena âtinâ
fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kına azâbe'n-nâr"
(Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver, bizi cehennem
azabından koru) dua âyetini veya şu duayı okur: "Allahümme'ğfir lî ve
li'l-meyyiti ve li-sâiri'l-mü'minîne ve'I-mü'minât" (Allahım! Beni, bu
Ölüyü ve erkek ve kadın tüm müslümanları af ve mağfiret et). Bunları da
bilmeyen Fatiha sûresini dua niyetiyle okuyabilir. Bu dualardan herhangi biri
okunduktan sonra, imam açıktan ve cemaat gizli olarak "Allahüekber"
diyerek dördüncü bir tekbir alır. Bunun ardından önce sağa, sonra sola selâm
verilir ve böylece cenaze namazı bitmiş olur. Cenaze namazına sonradan yetişen
kişi, abdestsiz ise su bulunsa bile, zaman darlığı ve bu namazın kazasının
olmadığı için teyemmüm eder ve gelir derhal tekbir alır,
eksik tekbirleri imam selâm verdikten sonra
tamamlar ve duaları okur, ancak cenaze hemen kabre götürülecekse duaları
okumaz.
Cenaze sayısı birden fazla ise, her birine ayrı ayrı
namaz kılmak tercih edilir. Bununla birlikte hepsine bir namaz da yeterlidir.
Hep birlikte kılınırsa, imamın önüne erkek cenaze konur, diğer ölüler de saf
halinde veya birbiri hizasında göğüsleri imama karşı olarak önce erkekler,
sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar, daha sonra da kız çocuklar sıraya konur.
Şiddetli yağmur gibi bir özür, bir zaruret bulunmadıkça cenazenin cami içine
alınıp orada namazının kılınması mekruhtur.
Cenazenin taşınıp kabre defnedilmesinde acele etmek
müstehaptır. Cenazeyi kabre kadar omuzlarda taşımak büyük bir sevaptır. Hz. Peygamber,
cenazeyi kırk adım taşıyan bir kimsenin, din kardeşine ait hakkını yerine
getirmiş, dinî görevini yapmış olduğunu ve buna karşılık da kendisinin kırk
büyük günahının affolunacağını bildirmiştir. Tabutu, dört taraftan dört kişi
omuzlar. Önce sol baştan tutulur, tabut sağ omuza alınarak mümkünse on adım
götürülür. Sonra sol arka taraftan tutulur ve on adım götürülür. Sağ tarafa
geçildiğinde önce tabutun sağ ön kolu, sonra arka kolu omuzlanıp onar adım
götürülür. Böylece kırk adım tamamlanmış olur. Ancak, günümüzde mezarlıklar şehir
dışında ve çok uzak yerlerde olduğu için cenazeyi artık yol boyunca omuzlarda
taşımak imkânı kalmamıştır Bu sebeple cenaze arabası ile götürülmektedir; bunda
da dinen bir sakınca yoktur. Ölü küçük çocuk ise bunun cenazesini bir kişi
elleri üzerinde götürebilir.
Kural olarak cenazenin önünden değil arkasından
yürünür. Cenaze sükûnet içinde kabre kadar götürülür. Cenazeye katılanlar,
gereksiz yere dünya kelâmı konuşmaz, sadece ölüm ve ölümden sonraki halleri düşünür
ve Allah'ı kalplerinden hatırlarlar. Yüksek sesle ve açıktan Kur'an okunmaz ve
zikir yapılmaz. Cenazeyi gündüzün defnetmek müstehaptır. Cenazeyi kabre birkaç
kişi indirir. Uygun olan yakın akrabalarının indirmesidir. Kabre indiren
kişiler "Bismillâhi ve billahi ve alâ milleti Resûlillah" derler.
Naaş yüzü kıbleye gelecek şekilde kazılmış kabir içine yatırılır. Kabir
toprakla örtülmeden önce, şayet eldeki imkânlar elveri-yorsa, ceset arada
kalacak şekilde üzerine tahtadan lata veya betondan kapak konulur. Bundan sonra
kabir toprakla örtülür. Toprak atılmaya başlandığında "Minhâ halaknâküm ve
fîhâ nuîdüküm ve minhâ nuhricuküm târeten uhrâ" dâhâ 20/55) (Biz sizi
ondan (topraktan) yarattık. Yine O'na döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan
çıkaracağız) âyetinin okunması müstehaptır. Kabrin üzeri toprakla biraz
yükseltilir. Zarurî durumlarda bir kabre birden fazla cenaze defnedilebilir. Bu
takdirde cenazelerin arasına toprak
dökülerek birbirlerinden ayrılırlar. Gemide ölen
kimse, kara uzak ve karaya kadar durduğu takdirde bozulup kokacağından
korkulursa, yıkanır kefene
sarıldıktan sonra namazı kılınıp
denize salınır. Ölüyü, ölümün
vuku bulduğu yerdeki kabristanlardan
birine defnetmek menduptur.
Fıkıh bilginleri, cenazenin,
çok uzakta bulunan başka bir beldenin kabristanına defnetmek
üzere götürülmesinin caiz olup olmadığını tartışmışlar ve farklı
görüşler ortaya koymuşlardır. Müslümanlar, müslüman
mezarlığına, gayri müslimler kendi mezarlıklarına defnedilirler.
Yabancı bir ülkedeki müslümanların kendilerine ait özel bir
mezarlık edinmeleri mümkün olmazsa, bunlar mecburi durumlarda
ölülerini gayri müslim mezarlığına
defnedebilirler. Müslüman olmayan bir yakını ölüp, bu ölünün
yıkama, kefenleme ve defin işlerini yapacak kendisinden başka birisi bulunmayan
bir müslüman, onu yıkar, kefenler ve kabre defneder.
Ancak bu hususta İslâmî usulleri
uygulamaz. Defin işi tamamlandıktan sonra, cemaatin hemen
dağilmayıp kabrin başında bir süre beklemesi ve bu arada Kur'an okunup ölüye
dua edilmesi müstehaptır. Bu sebeple mezarın başında ve etrafında oturularak
genellikle Yasin, Tebâreke, İhlâs, Muavvızeteyn, Fatiha sûreleri okunur -ve
bunlardan meydana gelecek sevaplar, ölüye ve ehl-i îmanın ruhlarına bağışlanır,
af ve mağfireti için ölüye dua edilir. Defin işleminden sonra Kur'an okunması
ve ölüye duada bulunulması Peygam-berimiz'in sünnetine de uygundur. Zira
Peygamberimiz defin işleminden sonra hemen dönmez, bir süre kabrin başında
durur ve cemaate hitaben "Kardeşinize Allah'tan mağfiret dileyiniz, güzel
mekân isteyiniz; çünkü şimdi ona sual sorulmaktadır" buyururdu.
Fıkıh bilginleri tarafından "Ölülerinize 'lâ
ilahe illallah' telkin ediniz" hadisi delil gösterilerek kabre konulan
ve teklif çağındaki ölü hakkında telkin (telkin, talkın) verilmesi müstehap
görülmüştür. Şöyle ki, cenaze kabre konulduktan
ve başında Kur'an okunup dua
yapıldıktan sonra, cemaat kabri terk eder ve kabrin başında sadece bir kişi
kalır ve ölüye yüksek sesle hitap ederek ona iman esaslarını hatırlatır.
Halk arasında talkın şeklinde de telaffuz edilen bu telkin (telkin)
şöyle yapılır: Kabrin başında bulunan kişi, ölünün yüzüne karşı, onu üç defa
anasının ismiyle (meselâ, Yâ Fatma oğlu Ahmed) çağırır ve şöyle telkinde
bulunur:
"Üzkür mâ künte aleyhi min şehâdeti en lâ ilahe
illallah ve enne Muhammeden resûiuilah ve enneke radîte bi'llâhi rabben ve
bi'l-İslâmî dînen ve bi-Muhammedin sallallahu teâlâ aleyhi ve selleme nebiyyen
ve bi'l-Kur'âni imamen" (Ey Fatma oğlu Ahmed! Dünyada iken üzerinde sebat
ettiğin dinini, Allah'ın birliğine ve Muhammed aleyhi's-selâm'ın O'nun hak
peygamberi olduğuna iman ve ikrarını hatırla. (Soru soran meleklere), rabbinin
Allah, dininin İslâm, peygamberinin Muhammed, mürşid ve rehberinin Kur'an
olduğunu söyle).
Bu telkin, ölünün kabirde kendisine sorulan sorulara cevap
vermesine yardımcı olur ümidiyle yapılır. Hanefî fıkıh bilginlerinden rivayet edilen bir görüşe
göre, Kur'an okuma işleminin tamamlanmasının arkasından ölünün kabri başında
böyle bir telkinin yapılması ne emredilir ne de yasaklanır; dileyen yapar, dilemeyen
yapmaz.
Mâliki mezhebine göre ölmek üzere bulunan kişiye
telkin yapılması mendup, defnedildikten sonra yapılması mekruhtur. Şafiî ve
Hanbelîler'e göre ise müstehaptır.
Taziye, ölünün yakınlarını güzel sözlerle teselli
etmek, onların üzüntülerini paylaşmak demektir. Meselâ: "Allah sabır ve
ecir versin, hüküm Allah'ındır. Cennete kavuştursun. Başınız sağ olsun. Allah
bundan başka acılar göstermesin" gibi teselli edici güzel sözler söylenir.
Ülkemizde taziye kelimesi daha çok "baş sağlığı" terimiyle ifade
edilir. Cenaze defnedildikten sonra, ölünün yakınlarına taziye de bulunup
onların güzel sözlerle teselli edilmesi, baş sağlığında bulunulması
müstehaptır. Kural olarak taziye üç gündür. Ancak uzakta olan kişiler bu işi
daha sonra da yapabilirler. Yine Peygamber Efendimiz, özellikle ilk günde cenaze
evine yemek götürülmesini de tavsiye etmiştir. Ölünün yakınlarının gelenlere
-mecburiyet olmadıkça- yemek ikram etmeleri ise mekruhtur.Ana, baba, kardeş gibi yakını ölen bir kadının, bunlar
için üç günden fazla yas tutması (ihdâd) caiz değildir. Ancak kocası ölen
kadın, dört ay on gün gibi bir süre ile yas tutar ki, bu da onun iddet süresidir.
Bu yas süresi içinde kadın süslü elbise giymez, takı takmaz, koku sürünmez.
Ancak siyah matem elbisesi giymesi gerekmez. Yine iddeti dolmadan bir
başkasıyla evlenemez.
Cenazenin yıkanmasından başlayıp defnedilmesine kadar
ölü için yapılacak her çeşit masraf, onun geride bıraktığı mal, paradan vb. karşılanır.
Ancak kardının cenaze masrafları kocasına aittir. Malı olmayan bir kişinin
cenaze masrafları ise beytü'l-mâlden (devlet hazinesi) karşılanır.
Beytü'l-mâlden karşılanması mümkün olmazsa, bu takdirde de müslümanlar
tarafından karşılanır.
Ölünün defin işlemi bittikten sonra, onun borçlarının
ödenmesine sıra gelir. Ölenin öncelikle kullara ait ayn borçları (meselâ, eşya
borçları) yerine getirilir. Bundan sonra para gibi zimmet borçlarına sıra
gelir. Hanefîler'e göre, ölüm ile kişinin zekât, kefaret, adak gibi Allah emri
ile sabit olan malî borçlan düşer. Ancak vasiyet etmiş ise, terekenin
(bıraktıkları malın) üçte birinden ödenir. Bir ölünün terekesi satılıp elde
edilen paralar ile malî borçlarının tamamı kapatılamıyorsa, mirasçıların
kapatılamayan bu borçları ödemek mecburiyeti bulunmamaktadır. Ancak
mirasçılar, bu borçları kendi istekleriyle ödeyebilirler. Yine, malî ve bedenî
bir ibâdet olan hac görevini yerine getirmeden ölen bir kişinin yakını onun
adına hac görevini ifa edebilir. Ölünün namaz, oruç gibi bedenî borçlarının
fidye verilerek düşürülüp düşürülemeyeceğine İlişkin görüşler "iskat-i
salât" başlığı altında açıklanacaktır.
Peygamber Efendimiz: "İnsanoğlu öldüğü zaman
bütün amellerinin sevabı sona erer. Ancak bu üç şey bunun dışındadır: Sadaka-i
câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat" (Müslim,
"Vasiyyet", 14) buyurmuştur. Yine Peygamberimiz pek çok hadislerinde,
müslümanların ölülerini iyilikle anmalarını tavsiye etmiş ve ölünün
yakınlarının sevabını ölüye bağışlamak üzere bazı hayırlarda bulunmalarını teşvik
etmiştir. Ancak, bunları sadece bazı günlerde ve belli merasimlerle yapmalarını
buyurmamışlardır. Ölünün yakınlarının defninden sonra her gün mümkün olanı
vermek üzere yedinci güne kadar sevabını ölünün ruhuna bağışlamak için
tasaddukta bulunmaları müstehap görülmüştür. Hiç şüphesiz, ölünün yakınları,
arkadaş ve dostları, çeşitli vesilelerle verecekleri sadakalardan,
okuyacakları Kur'ân-ı Kerîm'den, yapacakları İbâdetlerden hasıl olacak
sevapları ölülerine bağışlayabilirler.
Ölülerin haklan, dirilerin hakları kadar korunmalıdır.
Kabirleri güzelce muhafaza etmek, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, hayatta
olanlar
için birer görevdir. Kabri çiğnemek, üstünde uyumak,
kirletmek, ağaçlarını kesmek mekruhtur. Ancak kurumuş ot ve ağaçlar
kesilebilir.
Bir Ölünün kabrinin başına ismi yazılı bulunan
mütevazi, gösterişsiz bir taşın dikilmesinde bir mahzur yoktur. Ancak bir kabir
üzerine evi andıracak bir yapının yapılması israftan başka bir şey değildir.
Zaruret hali dışında, bir kabristan yıkılamaz ve ölüler bir başka yere
nakledile-mezler. Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip, gömüldükten sonra
belirli bir sene üzerinden geçmedikçe, aynı kabire başkası defnedileni ez.
Âhireti hatırlattığı için erkek ve kadına kabir
ziyareti menduptur. Kabirde Fatiha ve Yasin okumak müstehaptır. Okumak
niyetiyle kabir üzerine oturmakta bir sakınca yoktur.
Allah yolunda öldürülenlere "şehid" denir.
Şehidlik, yüce bir mertebedir. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah yolunda öldürülenleri ölüler demeyin.
Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız"."Allah yolunda öldürülenlere sakın ölü sanmayın.
Bilakis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri
ile sevinçli bir halde Rabîeri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar..."
buyrulmuştur. Şehidin üzerinde kul haklarından başka, bütün kusurları ve
günahları Allah tarafından affolunur. Şehidler iki kısımdır:
Hükmî şehitler iki kısma ayrılır. Bir kısmı, hem dünya
hem de âhiret itibariyle şehid, diğer bir kısmı ise sadece âhiret itibariyle
şehiddirler. Birinci kısma girenler kâmil anlamda şehiddirler. Bunlar, savaşta
öldürülen yahut eşkiya tarafından öldürülen müslüman kişilerdir. Bu şehidler
kefenlenmez, palto, ceket, silâh, ayakkabı gibi kefen olmaya elverişli olmayan
araç ve giyecekler çıkarılıp, bunun dışında geri kalan kanlı elbiseleriyle
defnedilir. Ancak bu elbiseler cesedi örtmeye yetmezse tamamlanır; tamamen
çıplak olması halinde ise, vücudunu örtecek şekilde kefenlenir. Şehidler,
yıkanmaksızın namazları kılınıp kanlı elbiseleriyle olduğu gibi defnedilirler.
İkinci kısma giren hükmî şehidlere gelince bunlar, savaş
meydanında yaralandıktan veya eşkıya tarafından vurulduktan sonra yiyen, içen,
konuşan, tedavi gören yahut üzerlerinden bir namaz vakti geçip ondan
sonra ölen müslüman
kişilerdir. Bu kişiler
sadece âhiret itibariyle şehiddir
ve orada büyük
sevaba kavuşacaklardır.
Bu kısma giren şehidler yıkanır, kefenlenir
ve namazları kılınarak defnedilirler.
Ateşte yanma, salgın bir hastalıkta ölme, suda
boğulma, doğum, ilim öğrenmek ve nafaka temini İçin yapılan yolculuk sırasında,
deprem, sel baskını gibi doğal âfetler ve benzeri sebeplerle ölen veya haksız
yere öldürülen kimseler ise birer hakikî şehid sayılırlar. Bunlara âhirette
sevap verilmekle birlikte dünyada şehidlik işlemi yapılmaz. Bunlar da yıkanır,
kefenlenir, namazları kılınır ve defnedilirler.
Bir kimse, beş vakit farz namazlar İle vitir
namazlarını işaretle ile bile olsa kılmaya veya kaza etmeye gücü yettiği halde
kılmadan ölebilir. İşte, ölen bu kişinin uhdesinde bulunan yani kılmadığı bu
namazlarının uhrevî (âhiretle ilgili) sorumluluğundan kurtulabilmesi ümidiyle,
onun adına fakirlere bağışta bulunmak suretiyle kazaya kalmış namaz borçlarının
düşürülmesi işlemine "iskât-ı salât" adı verilmektedir. Bir ibâdetin
malî ve parasal karşılığına da "fidye" denir. İskât-ı salât işleminin
yapılabilmesi için, ölen kişinin hayatta iken bu hususu da dikkate alarak
malının üçte birinden bir miktar mal vasiyette bulunmuş olması gerekir.
Bilindiği gibi, "vasiyet", ölüme bağlı malî bir tasarruftur ve kişinin,
hayatta iken malının en çok üçte biri oranındaki kısmını vasiyet etme hakkına
sahiptir. Bu takdirde, terekesinin (bıraktığı mallarının) üçte birinden az önce
sözü edilen kılamadığı namazlar için namaz fidyesi verilerek kendisinin
affedilmesi Cenâb-ı Hak'tan niyaz edilir. İskât-ı salât için bir şey vasiyet
etmemiş bir ölünün velisi, yani mirasçıları tarafından teberru (bağış veya
hediye) olarak verilecek bir mal ile de bu iskât-ı salât işlemi yapılabilir. Bedenî diğer bir ibâdet olan orucu tutma gücüne sahip
olamayan kişi, oruç fidyesi vererek âhirette bunun sorumluluğundan
kurtulabilir. Çünkü bu konuda açık bir nas (âyet) bulunmaktadır.
Halbuki, kazaya kalmış namazların affedilmesi için, "namaz fidyesi"
adıyla bir fidye verileceğine ve bu fidye ile namaz borçlarının ödenmiş olacağına
dair herhangi bir açık nass (âyet ve hadis) yoktur. Ancak Hanefî fakihleri bunu
güzel bir işlem olarak görmüşlerdir. Hiç şüphesiz verilecek fidye, kazaya kalmış
namazın yerine geçmez. Şu var ki, böyle bir namaz fidyesi vasiyeti, bir
pişmanlık eseridir, bir istiğfar nişanesidir, bunun mirasçılar tarafından bağış
olarak yapılması da bir şefkat, bir iyilik severlik
alâmeti/belirtisidir. Böylece Cenâb-ı Hak'tan
ölünün affedilmesi ümit edilmektedir. Nitekim, İmam Muhammed de
"Namaz fidyesi, inşaallah kifayet eder" sözüyle, bunun af ve
mağfirete vesile olacağı ümidiyle yapılan bir işlem olduğunu ifade etmiştir.
Gerçekten de bu çeşit bir fidye ile namaz borçlarının ödendiği iddia edilemez.
Ancak yapılacak her çeşit hayırlı işten dolayı yaşayan ve ölmüş bir müminin
amel defterine daima sevap yazılacağı da unutulmamalıdır.
İşaretle bile olsa namaz kılamayacak kadar hasta olan
bir kişi, hayatta iken namaz için fidye veremez. Çünkü bu kişinin sağlığına
kavuşup namazlarını kaza etmesi ihtimal dahilindedir.
İskât-ı salât için kazaya kalan beş vakit her bir farz
namaz (vitir namazı dahil) için verilecek fidye, bir fitre miktarıdır. Ölünün
kazaya kalan namazları hesaplanır ve vasiyet ettiği mal ve paradan bu namazların
fidyeleri verilir. Ölünün, oruç, yemin, adak gibi diğer dinî borçları için de
bu iskât işlemi yapılır. Ancak Allah hakkı olan dinî borçların ödenmesi için
vasiyet edilen veya ayrılan mal (para) yeterli olmayınca, uygulamada şöyle bir
yönteme başvurulmaktadır: Ölü tarafından vasiyet edilen bu miktar para, on
kadar fakire, ölünün mirasçılarına hibe etmek üzere verilir. Fakirler,
aldıkları parayı geri verirler ve aynı parayı tekrar alırlar. Bu hibeleşme,
yani devir işlemi, ölünün Allah hakkı dinî borçlarının toplam fidye miktarına
ulaşıncaya kadar tekrarlanır. Ölünün mirasçıları ile fakirlerin, fidye için
ayrılan paraları birbirlerine devretmeleri işlemine "devir" adı
verilir. Ancak, şu nokta göz ardı edilmemelidir ki, ölünün dinî borçlarının
kapatılması için başvurulan bu "devir işlemi" yöntem bakımından
anlamsızdır ve samimi niyetten de uzaktır. Bu konuda yapılacak en doğru iş,
ölünün namaz ve diğer borçları için vasiyet ettiği malının (parasının) devir
işlemine başvurmaksızın fakirlere dağıtılması ve ölünün ödenemeyen dinî
borçları için de Cenâb-ı Hak'tan af ve mağfiret diienmesidir.
el-Fâtiha Sûresi
1- Rahman ve
Rahîm Allah'ın adıyla.
2-
Her türlü övgü (hamd)
yalnız bütün âlemlerin rabbi
Allah'a mahsustur.
3- O,
Rahmân'dır ve Rahîm'dir.
4- Din
(hesap) gününün Mâlik'idir.
5- Yalnız
Sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz.
6- Bizi
doğru yola ilet;
7-
Kendilerine lütuf ve nimet bahşettiklerinin yoluna; gazab(ın)a uğrayanların ve
sapıklarınkine değil! (Âmin).
Ayetü'l-kürsî
Allah, -O'ndan başka ilâh yoktur- ölümsüz hayata
sahip, bütün varlıkları ayakta tutan ve onları devamlı gözetip durandır. Ne uyuklar,
ne uyur. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nundur. İzni olmadan kim O'nun
indinde şefaate yeltenebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını
bilir. Kulları ise, O dilemedikçe, O'nun ilminden hiçbir şey kavrayamaziar.
O'nun kürsüsü (sonsuz gücü, hükümranlığı ve yüceliği) gökleri ve yeri
kaplamıştır. Onların korunup gözetlenmesi O'na asla ağır gelmez; O yücedir,
büyüktür.
el-Kadr Sûresi
1- Biz onu
(Kur'an'i) Kadir gecesinde indirdik.
2- Bilir
misin nedir Kadir gecesi?
3- Kadir
gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4- O gece
melekler ve Rûh (Cebrail), rabbinin izniyle her bir iş için inerler.
5- Bir
esenlik (selâmet)tir o gece tâ tan yeri ağanncaya kadar.
el-Asr Sûresi
1- Asra
(zamana) yemin ederim ki,
2- İnsan
gerçekten ziyandadır;
3-
Ancak iman edip iyi iş yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye eden ler ve sabrı
tavsiye edenler müstesnadırlar.
el-Fîl Sûresi
1- Rabbin
fil sahiplerine (Ebrehe'nin ordusuna) ne yaptığını görmedin mi?
2- Onların
hilelerini (kötü planlarını) boşa çıkarmadı mı?
3-4-
Onların üzerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar
yağdıran kalabalık sürüler halinde kuşlar salmadı mı?
5- Sonunda
Allah onları yenilip çiğnenmiş ekin gibi kılıverdi.
Kureyş Sûresi
1- (Bari),
Kureyşliler, (Kutsal Kabe sayesinde diğer kabile ve devletlerle kendi
lehlerine yaptıkları) anlaşmalar,
2- Kış ve
yazın güven içinde (özellikle ticaret kervanlanyla) seyahat edebilmelerine dair
(hükümdarlarla yaptıkları anlaşmalar, onlardan) elde ettikleri fermanlar
sebebiyle,
3-4-
Kendilerini açlıktan kurtarıp
doyuran ve her çeşit korkudan
emin kılan şu Kabe'nin rabbine ibâdet etsinler.
el-Mâûn Sûresi
1- Gördün mü
dini yalanlayanı!
2-3-
İşte odur yetimi itip kakan ve yoksula da
yedirmeyi özendirmeyen.
4- Vay
haline o namaz kılanlara ki,
5- Onlar
namazlarının özünden uzaktırlar.
6- Ve
üstelik onlar hayra da engel olurlar.
el-Kevser Sûresi
1- Biz sana
bol nimetler (Kevser) verdik.
2- O halde
rabbin için namaz kıl, kurban kes.
3- Sana hınç
besleyen (yok mu), işte asıl soyu kesik olan odur.
el-Kâfirûn Sûresi
1- De ki:
"Ey kâfirler!
2- Ben sizin
tapmakta olduklarınıza tapmam.
3- Siz de
benim taptığıma tapıyor değilsiniz.
4- Ben sizin
taptıklarınıza tapıyor değilim.
5- Siz de
benim taptığıma tapıyor değilsiniz.
6-
Sizin dininiz size benim dinim de bana".
Nasr Sûresi
1- Allah'ın
yardımı gelip zafer gerçekleştiğinde;
2- Ve
insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde;
3- Rabbinin
sınırsız şanını yücelt, O'na hamdet ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü
O tevbeleri çok kabul edendir.
Tebbet Sûresi
1- Ebu
Leheb'in iki eli kurusun; zaten kurudu ya.
2- Ne malı,
ne de kazandığı onu kurtaramadı.
3- O, alevli
bir ateşe girecektir.
4- Karısı da
odun hamalı olarak.
5- Boynunda
hurma liflerinden bir ip olacaktır.
el-İhlâs Sûresi
1- De ki:
"O Allah'tır, tektir.
2- Allah
sameddir (Herkesin kendisine ihtiyacını arzettiği, fakat kendisi kimseye
muhtaç olmayandır).
3-
Doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.
4- O'nun
hiçbir dengi yoktur."
el-Felâk Sûresi
1- De ki:
"Sığınırım sabahın rabbine,
2- Yarattığı
şeylerin şerrinden;
3-
Karanlığın çöktüğü zaman gecenin şerrinden;
4- Düğümlere
üfleyen üfürükçülerin şerrinden;
5- Bir de
kıskandığı zaman kıskanç kişinin şerrinden!"
en-Nâs Sûresi
1- De ki:
"Sığınırım insanların rabbine,
2-
İnsanların mâlikine,
3-
İnsanların gerçek ilâhına,
4-6-
Cinlerden olsun insanlardan olsun, insanların kalplerine vesvese sokan sinsi
şeytanın şerrinden!"
Sübhâneke
"En içten, en derin saygılar, övgüler ve dualar,
beden ve mal ile yapılan bütün ibâdetler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey
Peygamber! Sana selâm olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey
Rabbimiz!) Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına olsun. Şahitlik ederim (yani
bilir, tanır ve açıklarım) ki, Allah'tan başka tanrı yoktur ve şahitlik ederim
(yani bilir, tanır ve açıklarım) ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür."
"Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve Muhammed'in
ailesine rahmet et, onların şeref ve kıymetlerini yükselt. İbrahim'e ve
İbrahim'in ailesine rahmet edip şeref ve kıymetlerini yüksettiğin gibi.
Kuşkusuz Övgüye lâyık olan Sen'sin, şanı yüce, İyiliği bol olan Sen'sin."
"Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve Muhammed'in
ailesine feyiz ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ailesine feyiz ve
bereket verdiğin gibi. Kuşkusuz övgüye lâyık olan Sen'sin, şanı yüce olan
Sen'sin."
Rabbena Âtinâ
"Yâ Rab! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de
iyilik ver, bizi cehennem azabından koru. Yâ Rabb! Beni, anne-bababımı ve
bütün müslümanları hesap verileceği gün af ve mağfiret et."
Kunut Duaları
"Allahım! Yalnız Sen'den yardım diier, yalnız
Sen'den bağışlanmamızı ve bizi doğru yoia iletmenizi isteriz. Sana iman
ederiz, Sana tevbe ve tevekkül ederiz. Sen'i bütün hayırlar ile överiz. Sana
şükrederiz, Sen'i inkâr etmeyiz. Sana karşı gelenlerle ilişkilerimizi keser ve
onları terk ederiz.
Allahım! Biz ancak Sana ibâdet eder, Sen'in için namaz
kılar, Sana secde ederiz. Sen'in rızanı elde etmek için çalışır, Sana koşarız.
Sen'in rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, Sen'in azabın kâfirlere
ulaşır."
İmsak vaktinin girdiği andan itibaren güneş batana
kadar geçen süreyi Allah'ın emri olduğu için veya emri olmasa da O'nun tarafından
beğenilen bir davranış olacağı düşüncesiyle yemeden, içmeden ve cinsî ilişkiden
uzak olarak geçirmeye oruç denir. Arapça'da oruç yerine sözlükte "bir
şeyden geri durma, yapmama" anlamına gelen "sıyâm" ve
"savım", oruçlu yerine de
"sâim" kelimeleri kullanılır.
Kur'ân-ı Kerîm'de
oruç anlamında
"siyam"
ve oruçlular anlamında da "sâimîn" ve "sâimât"
kelimeleri geçer.
Takvimlerde imsak olarak belirtilen vakit, fecr-i
sâdığın doğuş vaktidir. İkinci fecir de denen fecr-i sâdık, ufkun altındaki
güneşin ışığının ufukta fark edildiği andan itibaren başlar. Doğu ufkunda
beliren bu beyazlık, zamanla kuvvetlenerek ve alanını genişleterek devam eder
ve sonunda güneş doğar. İmsak ile başlayan oruç yasakları, güneş batana kadar
sürer ve güneşin batımından imsake kadar geçen vakit içinde bu yasaklar tamamen
kalkar.
Zamanı ve mahiyeti farklı da olsa oruç, İslâm'dan
önceki dinlerde de mevcut idi. Müslümanlara farz oluşu ise hicretin ikinci yılı
Şabanında (Şubat 624) bildirilmiş ve bir sonraki ay olan ramazandan itibaren
uygulanmıştır.
Oruç, hükmü itibariyle farz, vacip, sünnet, mendup ve
nafile olmak üzere çeşitlere ayrılır.
Ramazan ayında tutulan oruç olup kazası da farzdır.
İleride açıklanacak özellikleri taşıyan
herkesin bu ayı oruçlu
geçirmesi, eğer ayın
tamamını veya bazı günlerini oruçsuz
geçirmişse onları kaza etmesi gerekir. Ramazan orucunun bu ayda tutulmasına
edâ, daha sonra tutulmasına da kaza denir.
Kefaret oruçları da farzdır. Bunların vacip olduğunu
söyleyen âlimler de vardır. Aslında kefaret oruçlarını ikiye ayırıp Kur'an'ın
açık beyanına dayananları farz diğerlerini vacip saymak daha isabetli olabilir.
Konuyla ilgili bilgiler ileride kefaretler başlığı altında anlatılacaktır.
Adak (nezir) oruçları ve başlanıp bozulan nafile
oruçların kazası olarak tutulacak oruçlar vaciptir. Belli bir vakitte veya vakit
belirtmeksi-zin oruç tutmayı adayan kişi, kendisini oruç borçlusu haline
getirmiş olur; dolayısıyla bunu yerine getirmesi de vaciptir. Nafile oruca
başlayan kimse de bu davranışı ile o günün orucunu kendisine vacip hale
getirmiş sayılır. Bunu bozduğu takdirde daha sonra kaza etmesi vaciptir. Hz. Peygamberin genellikle oruç tutmayı âdet edindiği
veya tavsiye ettiği günlerde oruç tutmak sünnet veya menduptur. Muharrem ayında
zaman zaman veya bilhassa dokuzuncu ve onuncu günü (aşure günü) veya onuncu ve
on birinci günü, recebin birinci, şabanın on beşinci, zilhiccenin ilk dokuz
günü, kamerî takvime göre her ay üç gün ve özellikle de on üç, on dört ve on
beşinci günleri, şevval ayında altı gün, hafta içinde pazartesi, perşembe
günleri tutulan oruç, savm-ı Davud denen ve günaşırı oruçlu olmak şeklindeki
uygulama, (hac İbâdeti ile meşgul olanlar ve oruç tuttukları takdirde sıkıntı
ve zafiyet hali yaşayacaklar hariç) kurban bayramından bir gün önceki (arefe)
gün tutulan Oruç bu tanıma uymaktadır.
Farz, vacip ve mekruh olmayan, hakkında herhangi bir
rivayet de bulunmayan günlerde sevap niyetiyle tutulan oruçlardır. Elimizde Hz.
Peygamberin ramazan dışında bir ayın tamamını oruçlu geçirdiğine ait bir bilgi
yoktur. Hadislerde onun ramazan dışında hiçbir ayın tamamını oruçlu geçirmediği
ve her ay az çok oruç tuttuğu, en fazla oruçlu olduğu ayın şaban ayı olduğu
şeklinde rivayetler vardır.
Niyet, bir işe kesin karar vermektir. Bir fiilin
ibâdet sayılması için o niyetle yapılması şarttır. Belirtilen süre içinde yeme
içme ve cinsî ilişkiden uzak duran müslümanın bu davranışı ancak oruç niyetiyle
olursa oruç kabul edilir. Niyette önemli olan kalben buna karar vermiş olmaktır.
Ayrıca dii ile söylenmesi şart değildir. Buna rağmen genellikle dil ile de
söylenir ve çoğu kere iftar (orucu açma) esnasında dua ile karışık olarak
ifade edilir. Meselâ iftar esnasında yapılan şu duada niyet de geçmektedir.
"Allahım! Sırf senin İçin oruç tuttum. Sadece sana iman ettim ve güvendim.
Senin rızkınla orucumu açtım. Yarınki ramazan orucuna da niyet ettim.
Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan dolayı beni affet".176 Sahur esnasında
benzer dualarla niyet edildiği de görülür.
Dinî günlerin tesbitinde kullanılan takvime göre gün,
güneşin batımı ile başlar ve önce gece sonra gündüz olur. Buna göre güneşin
batması ile iftar (orucu açma) vakti girerken aynı zamanda ertesi gün de
başlamış olur. O andan başlayarak imsak vaktine kadar, o günün orucuna niyet
edilebilir. Yapılan niyetten imsakten önce vazgeçmek de mümkündür.
Niyetin normal ve tavsiye edilen vakti bu olmakla
birlikte bazı oruçlara -imsakten sonra orucu bozan herhangi bir iş yapmamış
olmak şartıyla- günün yarısına kadar niyet edilebilir. Günün yarısından maksat,
imsakten güneşin batımına kadar geçen sürenin yarısıdır. Ramazan orucu, nafile
ve mekruh oruçlarla tutulacağı gün belli edilerek adanan oruçlar günün yarısına
kadar niyet edilebilen oruçlardır. Ayrıca bunlarda hangi oruca niyet
edileceğinin belirlenmesi de şart değildir. Böyle bir belirleme olmaksızın
sadece oruca niyet edilse ramazan ayında ise ramazan orucu, günü belli adak
orucu ise adak orucu ve bunların dışında da nafile oruç olur. Hattâ ramazanda
ve adak orucu için belirlenmiş günde başka bir farz veya vacip oruca da niyet
edilse tutulan oruç, niyet edilen değil o güne ait oruç olarak gerçekleşir.
Ramazan orucunun kazası, günü belli olmayan (mutlak) adak orucu ve kefaret
oruçlarında ise imsakten önce niyet edilmesi şarttır. Ramazan bayramının ilk günü ve kurban bayramının dört
günü oruç tutmak tahrimen mekruhtur. Bu günlerde oruç tutmak bir şekilde müslümaniarın
bayramına katılmamak, karşı çıkmak gibi değerlendirilmiştir.
Bunun dlŞinda bazi
günler
de vardır ki, o günlerde oruç tutmak tenzihen mekruhtur. Bunlardaki
mekruhluğun sebebi bazan müslümanlann sevincine katılmamak bazan da o günlere
kutsallık katmak veya böyle bir görüntü vermektir. Yalnız
cuma veya cumartesi günü
yahut muharrem ayının onunda, nevruz
gününde oruç tutmak mekruh
sayılmıştır.
Peygamberimiz ramazan orucuna bir gün önceden
başlamayı da uygun görmemiş
ancak o günün genelde oruçlu
geçirdiği bir güne tesadüf
etmesini bu hükmün dışında
tutmuştur.
Diğer taraftan iftar etmeden iki veya daha fazla günü aradaki gecesi ile
birlikte oruçlu geçirmek de İslâm'ın oruç anlayışına uymadığı
için mekruhtur. Zaman zaman gündeme gelen ölüm oruçlarının da
İslâm ile alakası yoktur. Zayıflık ve sıkıntı kaynağı
olacaksa hac esnasında arefe günü ve
öncesinde oruç tutulması da mekruh görülmüştür. Hz.
Peygamber'in arefe günü Arafat'ta oruçlu olmadığı rivayet edilir.
Başkasına ait işte çalışanlar da eğer İş veriminin
düşmesine sebep olacaksa ramazan harici günlerde işverenin
izni olmadan oruç tutmamalıdır.
Allah Teâlâ müminlere hitap ederek; "Oruç, sizden
öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı" buyurur. Sonra onun
sayılı günlerde tutulacağını ifade eder ve bir âyet sonra da bizzat zamanını
belirterek şöyle buyurur: "Ramazan, insanlar için bir rehber olan, ayırt
edici ve yol gösterici açık deliller ihtiva eden Kur'ân'in indirildiği aydır. O
aya yetişen onu oruçlu geçirsin".
Hz. Peygamber de birçok hadiste orucun İslâm'ın temel
ibâdetlerinden biri olarak müslümanlara farz olduğunu dile getirir: "İslâm beş şey üzerine kuruldu: Allah'tan başka
tanrı olmadığına ve Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna şahitlik etmek,
namazı kılmak, zekâtı vermek, ramazanı oruçlu geçirmek ve Kabe'yi ziyaret
etmek (hac)".Hz. Peygamber "Allahin bana farz kıldığı orucu
bildir" diyen birisine "Ramazan ayı", diye cevap vermiştir.
Bu ve benzeri delilleri değerlendiren İslâm bilginleri
arasında ramazan ayında oruç tutmanın farz olduğu konusunda ittifak (icmâ,
görüş birliği) vardır. İmanın gereği olarak ve Allah için ramazan ayını
oruçlu geçirenin geçmiş günahları affedilir. Ramazan gelince cennet kapıları
açılır, cehennem kapıları
kapatılır ve şeytanlar
bağlanır, zincire
vurulur.Hz. Peygamber cennete girecek insanların dünyadaki
amellerine göre değişik kapılardan hattâ bazılarının, bu kapıların her
birinden ayrı ayrı davet edileceğini bildirir. O kapılardan biri de oruçluların
girişine ayrılmış olan "reyyân" kapısıdır. "Oruçlular
nerede?" şeklindeki çağrı üzerine onlar bu kapıdan girecekler ve daha
sonra bu kapı kapatılacak, başkaları oradan giremeyecektir.Hz. Peygamber'in bir kudsi hadiste ifade ettiğine göre
Allah "İnsan oğlunun her ameli kendisi içindir fakat oruç bundan hariçtir;
o, benim İçindir ve onun karşılığını ben vereceğim." buyurur. Onun
ifadesiyle "Oruç, kalkandır". Yani insanları kötülüklerden, günahtan
korur. Sözüne devam ederek oruçluya şu tavsiyelerde bulunur: "Oruçlu bir
kişi ahlâk dışı sözler söylemesin, cahilce davranmasın. Birisi onunla kavga
edecek olursa veya ona hakaret ederse iki defa 'ben oruçluyum' desin. Hayatım
elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki oruçlunun ağız kokusu, Allah'ın yanında
misk kokusundan daha hoştur. Çünkü o, benim için yemesini, içmesini ve arzusunu
terk ediyor".Oruçlu için iki sevinç anı vardır: Oruçlu geçirdiği
günün ardından iftar ederken sevindiği gibi âhirette Rabbi'ne kavuşunca da bu
dünyada tuttuğu orucun mükâfatından dolayı sevinecekti. Yalnız oruç, sadece yeme-içmeyi ve
cinsî ilişkiyi terk etmekten ibaret sanılmamalıdır. Genelde serbest olan bu
fiilleri oruçlu olduğu İçin geçici olarak terk eden müslüman, Allah'ın sürekli
yasakladığı fiillerden de uzak durmalıdır. "Yalan söylemeyi ve
sahtekârlığı terk etmeyen oruçlu bilmelidir ki Allah'ın onun yeme ve içmesini
terk etmesine ihtiyacı yoktur".Ramazan dışında da zaman zaman oruç tutmanın fazileti
ve sevabı çoktur. Hz. Peygamber, Allah yolunda bir gün oruç tutmanın, o kişiyi
cehennemden yetmiş yıllık mesafe kadar uzaklaştıracağını bildirir.
Ramazan orucu ergen ve akıllı müslümanlara farzdır.
Onlar eğer oruç tutmalarına mani veya tutmamalarına izin veren herhangi bir mazeret
yoksa her sene ramazan ayının
tamamını oruçlu geçirmelidirler.
Ramazan ayı içinde ergen olanlar veya müslümanlığı
kabul edenler de o anı izleyen ilk imsak vaktinden itibaren oruca başlarlar.
Oruç tutmaya mani veya tutmamaya izin veren durumlar bundan sonra açıklanacaktır.
Böyle bir sebeple veya meşru bir sebep olmadan ramazan orucunu tutmayanların
onu kaza etmeleri yani kaç gün oruç tutmamışlar-sa daha sonra ramazan dışındaki
günlerde aynı sayıda gün, oruç tutmaları gerekir. Kabul edilebilir bir mazereti olmadığı halde orucunu
vaktinde tutmayanların ayrıca bunun büyük bir günah olduğunu bilerek tövbe
etmesi ve Allah'tan af dilemesi de gerekir. Çünkü sonradan kaza edilse bile bir
farz veya vacip ibâdetin, vaktinde yapılmaması günahtır, Hz. Peygamberin
"Bir kimse mazereti olmadan ve hasta da değilken ramazanda bir gün oruç
tutmasa bütün zamanlan oruçlu da geçirse bu, onun yerine geçmez" buyurduğu
rivayet edilir.
Ayrıntıları daha önce açıklanan aybaşı hâli oruç
tutmaya mânidir. Bir kız veya kadın bu hâlde iken oruç tutamaz. Hatta o halde
iken oruç tutsa bile dinen meşru sayılan oruç yerine geçmeyeceği için sonradan
o günlerin yerine kaza orucu tutması gerekir. Hz. Aişe, Hz. Peygamberin, ay
halinden sonra onlara orucu kaza etmelerini emrettiğini, namaz konusunda ise
böyle bir isteğinin olmadığını anlatır. Tirmizî bu rivayetten sonra
"Uygulama da böyledir. Ay halindeki kadının orucu kaza edeceği, namazı
kaza etmeyeceği konusunda ilim ehli arasında bir İhtilâf da bilmiyoruz" der.
Doğum yapan kadın (nüfesâ) da loğusalığı müddetince ay
halindeki kadın gibidir. Onun doğuma bağlı kan olayı devam ettiği müddetçe
geçen süredeki durumuna nifas hali denir. Bu halde iken oruç tutmaz, namaz
kılmaz. Tutamadığı bu orucu daha sonra kaza eder.
Oruçlu olan bir kadın da imsak ile güneş batımı
arasında geçen sürenin herhangi bir anında aybaşı veya nifas hali bulunursa o
günün orucuna başlamış da olsa bu durum orucu geçersiz kılar. Artık oruçlu
olmadığı için kadın kalan süre içinde yiyebilir, içebilir. Gün içinde aybaşı
veya nifas hali sona eren kadının o günün orucunu kaza etmesi gerekirse
de günün kalan kısmını oruçlu gibi
geçirmesi istenir. Buna
rağmen yiyip içmesi halinde bu
durum ona herhangi bir ek yükümlülük getirmez.
İslâm dini, insandan gücünün yetmeyeceği veya onu
önemli sıkıntılara düşürecek görevler istemez. Bu temel ilke ibâdetler için de
geçerlidir. Kur'an'da ramazan ayında oruç tutmayı emreden âyetlerde hasta veya
seferde (yolculukta) olanların orucu o günlerde tutmayıp daha sonra tutacakları
veya tutabilecekleri bildirilir. Bundan dolayı başta hastalık ve sefer olmak
üzere ramazan ayında oruç tutmamayı mubah kılan bazı durumlar vardır.
1- Yaşlılık:
Yaşlanmış, artık açlık ve susuzluğa dayanamayacak hale gelmiş kişiler
oruç tutmak yerine her günün orucuna karşılık bir fakire fidye verirler.
Fidye, bir insanın bir günlük yemek bedelidir ki genellikle ramazan
ayında ilân edilen fitre (fıtır sadakası) ile aynı
miktardadır. Fidye vermek yerine her gün bir fakire en az iki
öğün yemek yedirmek de mümkündür.
Yaşlılık sebebiyle artık oruç
tutamayacak hale gelenlere ilmihal
kitaplarında "pîr-i fânî"
denir. Kendisini bu grupta gördüğü için
oruç tutmayıp fidye veren kimse daha sonra oruç tutacak hale
gelse bundan sonra orucunu
tutmaya başlayacağı gibi önceki
değerlendirmesinin isabetsiz olduğu
anlaşılmış olacağından tutmayıp fidye verdiği o
oruçlardan da sorumlu olur. Çok yaşlı olmasa da tedavisi mümkün olmayan ve
oruç tutmaya engel teşkil eden bir hastalığı olan kimse de "pîr-i
fânî" gibi fidye verebilir.
2-
Hastalık: Kur'ân-ı Kerîm'deki
ilgili âyetlerde (el-Bakara
2/184, ıss) herhangi bir
sınırlama getirilmeksizin hasta
olanların oruçlarını daha sonraki
günlerde tutacağı belirtilir.
Fıkıhçılar buradaki hastalığı "oruç
tutulduğu takdirde artacak veya iyileşmesi gecikecek yahut bir organın
zarar görmesi neticesini doğuracak olan hastalık" şeklinde anlarlar. Hasta
bu konuda işinin ehli, güvenilir bir doktorun sözüne itimat edebileceği
gibi daha önceki tecrübelerine ve bilinen bazı işaretlere de itimat
edebilir. Bu ve benzeri
sebeplerle oruç tuttuğu
takdirde hastalığının artacağı veya
tedavisinin gecikeceği kanaatinde
olan insan orucunu bugünlerde tutmayıp daha
sonra iyileşince geciktirmeksizin kaza eder.
İyileşme olmaksızın hastalık
hali ölümle sonuçlanırsa bu
günler için herhangi bir sorumluluk da yoktur. İyileştiği ve kaza
etme imkânı bulduğu halde kaza
etmeden ölmüşse o günlerin
orucundan sorumlu olarak ölmüş sayılır. Bu durumda her günün orucu
için bir fitre verilir.
Burada anlatıldığı şekilde hasta olan birisi oruca hiç
niyet etmeyebileceği gibi oruca başladıktan sonra gün içinde hasta olmuşsa da
orucunu bozabilir ve daha sonra sadece kaza eder.
3- Aşırı
Açlık veya Susuzluk: Oruca başlamış bir insan akıl veya vücut sağlığına zarar
verecek derecede açlık veya susuzluk hali ile karşılaşırsa orucunu açar ve
daha sonra kaza eder. Böyle ciddi bir tehlike karşısında orucunu bozduğu için
günahkâr olmaz. Açlık veya susuzluğun sağlığına bu derecede zarar vereceği
güvenilir bir doktor tarafından söylenmişse o zaman oruca hiç başlamaz ve
ileride bu durum geçince onu kaza eder.
4- Hamilelik
veya Emzirme: Oruç, hamilenin kendisine veya karnındaki çocuğa
zarar verecekse o da hasta gibi kabul edilir ve ramazanda oruç tutmayıp
sonra kaza eder. Kendi çocuğunu veya süt anne olarak başkasının
çocuğunu emziren kadın, eğer oruç tuttuğu takdirde çocuk bundan zarar
görecekse orucu tehir eder ve sonra bu durum ortadan
kalkınca
kaza eder.
5- Sefer
(Yolculuk): Hastalık sebebiyle oruç tutulmayacağını bildiren âyetlerde
"sefer" de oruç tutmama mazereti olarak zikredilmiştir. Hangi yolculukların
bazı dinî hükümlerde değişikliğe sebep olan "sefer"
kapsamında olacağı âlimler
arasında tartışmalı bir
konudur. Daha önce namaz
konusunda geçen açıklamalara göre
"sefer" sayılan yolculuk, oruç
tutmamak için de bir
mazerettir. Bunlar oruçlarını
daha sonra kaza ederler. Peygamberimiz ve ashabının seferlerde oruç tuttukları
da tutmadıkları da olmuştur. Tutanlar da tutmayanlar da diğerlerini anlayışla
ve saygıyla karşılamışlardır. Diğer taraftan oruç, seferdeki insana çok sıkıntı
verecekse bu durumda oruç tutmamak tercih edilmelidir. Hz. Peygamber bir sefer
sırasında arkadaşlarının başına toplanarak, gölge altına alındıkları adamı
görünce "Bu ne?" diye sormuş ve "oruçlu" cevabını
alınca "Seferde oruç tutmak bir fazilet
değildir" demiştir.
6-
Savaş: Ramazanda düşman
karşısında savaşan bir müslüman eğer oruç
tuttuğu takdirde zayıf düşecekse o günlerde oruç tutmayıp sonra kaza
edebilir. Fiilen savaş başlamamış da olsa o gün
başlayacağını biliyorsa bu durumda da oruç tutmayıp sonra kaza edebilir.
7- Tehdit:
Oruçludan, ölüm tehdidi veya vücut organlarından birine ciddi
manada zarar verme tehdidi
altında orucunu bozması istenirse orucunu
bozar ve sonra kaza eder.
Farz veya vacip oruca başlayan birisinin ziyafet
sebebiyle orucunu bozmasına izin verilmez. Sünnet, mendup veya nafile oruca
başlayan birisinin sonra kaza etmek üzere orucunu açmasının mubah olup olmadığı
ise Hanefî mezhebi içinde ihtilaflı bir konudur. Bir görüşe göre böyle bir
oruca başlayan kişi herhangi bir mazereti
olmasa da sonradan kaza etmek üzere orucunu bozabilir. Fakat mezhep
içinde daha yaygın görüş, bir mazereti olmadan orucunu bozmaması yönündedir. Bu
görüşe göre ziyafete davet edilmiş olmanın mazeret sayılıp sayılamayacağı da
ayrıca tartışmalıdır. Kimine göre bu, uygun bir mazeret iken kimine göre
değildir. Kimine göre günün ilk yarısında (zevalden önce) mazeret sayılırsa da
daha sonra mazeret sayılmaz. Bir kısım âlim davet sahibinin üzülecek olmasını
dikkate alır ve oruca devam edip ziyafete katılmamak onu rahatsız edecekse bunu
bir mazeret olarak kabul eder. Oruca devam etmek anne ve babadan herhangi
birini üze-cekse bu da nafile orucu bozmak için bir mazeret kabul edilir.
Yukarıda açıklanan mazeretler dolayısıyla veya
herhangi bir mazerete bağlı olmaksızın vaktinde tutulamayan, başlanıp da bozulan
oruçlar daha sonra kaza edilir. Kaza orucu için belli bir vakit yoktur. Ramazan
bayramının ilk ve kurban bayramının ilk üç günü dışında senenin herhangi bir
gününde kaza edilebilir. Hiçbir mazereti olmadığı halde orucu vaktinde
tutmamış olanlar hem kaza etmeli hem de tövbe ve istiğfar edip Allah'tan af
dilemelidir. Çünkü onlar orucu vaktinde tutmamakla günah işlemişlerdir.
Bir mazeretten dolayı orucu vaktinde tutamamış bir
insan söz konusu mazereti sona erip onu kaza fırsatı bulamadan ölmüşse oruç
borçlusu olarak ölmüş sayılmaz ve bundan dolayı günahkâr olmaz. Ama kaza için
fırsat bulduğu halde yapmamışsa oruç borçlusu olarak ölmüş olur. Kaza
oruçlarını, nasıl olsa vakti geçti deyip günlerin kısa, havaların serin olduğu
mevsimlere bırakmak doğru ve dürüstçe bir davranış değildir. Bir insan, kaza etmesi gereken oruçlarını kaza etmeden
yukarıda açıkladığımız mazeretler arasında sayılan "yaşlılık"
dönemine girmiş olabilir. Bu durumda orada anlatılan bilgilere göre hareket
eder ve her gün için bir fidye verir. Bu, oruç tutacak gücü olmayanlarla ilgili
âyetin
açık hükmü olarak kabul edilir. İnsanların Allah'a karşı borçlan olan
ibâdetleri sağlıklarında bizzat ve istendiği şekilde yapmaları esastır. Buna
rağmen onların bir kısmını vaktinde yapamadan ölme-ieri de mümkündür. Bu
ihtimale karşı tedbir olarak bu kişilerin, borçlu öldükleri takdirde bunların
gereğinin, bırakacağı mirastan karşılanmasını vasiyet etmeleri gerekir. Böyle
bir vasiyeti olduğu takdirde, -ileride açıklanacağı gibi- bıraktığı malın,
öncelikli harcama ve ödemelerden sonra kalan kısmının üçte birinden, bu ve
diğer vasiyetleri yerine getirilir. Bazı âiimlerce böyle bir vasiyeti olmasa
da eda/tasarruf ehliyetine sahip mirasçıların, onun bıraktığı
mirastan veya kendi mallarından, bu tur
borçlarının gerektirdiği ödemeleri
yapmaları halinde bunun da kendi
vasiyeti üzerine yapılmış ifa yerine geçebileceği şeklinde bir qö' ruş
geliştirilmiştir. Fakat Hanefî mezhebinde daha kuvvetli sayılan görü şe
göre ibâdetlerde, yükümlünün kasıt ve tercihi esas
olduğundan ve bu konuda vasiyeti olmayanın bir
tercihinden de söz edilemeyeceğin den vârislerin ödemesi, o insanı
sorumluluktan kurtarmaz. Ölünün oruç borcunun bu şekilde düşürülmesi işlemine
"iskât-i savm" (orucu düşürmek) denir.
Diğer ibâdetler gibi oruç da Allah'ın emri olduğu için
farzdır. Bu mânada ramazan orucunun farz olmasının sebebi, Allah'ın onu emretmiş
olmasıdır. Fakat fıkıh usulünde "sebep" kelimesinin özel bir anlamı
vardır. Meselâ sabah namazının farz olmasının sebebi, vaktinin girmesidir.
Bunun gibi ramazan orucunun farz olmasının sebebi de ramazan ayının başlaması
ve her günkü orucun vaktinin girmesidir. Belirtilen vakit girince oruç tutmak
farz hale gelir. Ramazan ayının başlaması, hilâlin doğması ile belli olur. Dinî
günlerin tesbitinde gökyüzündeki ayın hareketleri esas alınır. İlk gün güneş
battıktan sonra küçük bir hilâl şeklinde kısa bir süre görülen ay, günden güne
büyüyerek ve görülme süresi de uzayarak ayın ortasında dolunay halini alır.
Bundan sonra tekrar küçülmeye başlar ve bazan yirmi dokuz, bazan da otuz gününü
tamamlayınca yeni hilâl görülür.
Hz. Peygamber zamanında ayın bu hareketi gözle izlenir
ve buna göre ramazan ayı başlayınca oruç tutulur ve şevval ayı başlayınca da
oruca son verilip bayram yapılırdı.
Onun zamanındaki bu uygulama yine onun hadislerine ve
uygulamalarına bağlı olarak ve benzer ortamda oluşan Hanefî fıkhına şöyle
yansımıştır: Müslümanlar ramazandan önceki ay olan şaban ayının 29. gününü
takip eden akşam yeni ayı gözlerler. Eğer yeni ay görülürse ramazan ayı girmiş
olduğundan o gece teravih namazına başlarlar ve ertesi gün de oruç tutarlar.
Yeni ay görülmezse ertesi günü, şaban ayının otuzuncu günü kabul ederler ve
ondan sonra oruca başlarlar. Ramazanın 29. gününü takip eden akşam da aynı
şekilde yeni ay gözlenir. Eğer görülürse ramazan sona ermiş olduğundan ertesi
gün bayram yapılır. Yeni ay görülmezse ertesi gün ramazanın otuzuncu günü
sayılır ve ondan sonraki gün bayram olur. Ramazanın başlangıcı ve sonu ile
İlgili bu tesbit, müslüman toplumun en üst temsilcisinin (günümüz
Türkiye'sinde Diyanet İşleri Başkanlığı) onayı ile
yapılır. Böylece müsiümaniar ramazana birlikte başlarlar ve yine
birlikte bayram yaparlar. Bu onay için gökyüzünün berrak olduğu zamanlarda bir
iki kişinin görmesi yeterli sayılmaz, çok sayıda kişinin görmesi şartı aranır.
Hava bulutlu ise ramazanın başlangıcında İslâm dininin emir ve yasaklarına
uymada hassasiyet sahibi (âdil) bir müslümanın yeni ayı gördüğüne dair
şahitliği kabul edilerek ramazanın başladığı ilân edilir. Fakat ramazanın
sonunda hava bulutlu ise en az iki kişinin şahitliği aranır.
Uzun yıllardır ayın hareketleri, uzman kişiler
tarafından ve teknolojiden yararlanılarak önceden tespit ve ilân edilmektedir.
Hattâ yeni ayın fiilen doğuş zamanı (kavuşum anı) ile gözle görülebilecek hale
geleceği zaman ayrı ayrı tesbit edilebilmektedir. Müslümanların bu tesbit karşısındaki
tutumlarının ne olacağı meselesi son zamanlarda fıkıh bilginleri arasında
tartışılmaktadır. Kimi ülkelerde uzmanların raporlarına dayanan takvimlere kimi
ülkelerde ise gözle görmeye itibar edilmektedir. Türkiye'deki takvimler yeni
ayın çıplak gözle görülebilecek hale geleceği an esas alınarak
hazırlanmaktadır. Bu durumda takvime esas alınan ölçüm ve hesaplamalar doğru
olduğu takdirde yeni ayın belirtilen zamandan önce doğmaması gerekir.
Müslümanların çoğunluk teşkil ettiği ülkelerde, ramazana birlikte başlamak ve
hep beraber bayram yapmak için devlet tarafından ilân edilen ve halk tarafından
kabul gören günlerin esas alınması, ferdî tercihlerin müsiümaniar arasında
huzursuzluk vesilesi yapılmaması tavsiye edilir.
Her ülke veya şehrin kendi görmesine mi itibar
edeceği, yoksa bir yerde görülmüşse bundan haberdar olan başka şehir ve ülke
müslümanlarının da ona göre hareket etmesi gerekip gerekmeyeceği İslâm
hukukçuları arasında eskiden beri tartışılan bir konudur. Fıkıh kitaplarında
"ihtilâf-ı metâli'a itibar edilip edilmeyeceği" şeklinde tartışılan
bu konu, zamanımızdaki iletişim imkânlarının ve teknolojilerinin gelişmişliği,
dünya müslümanlarının ortak heyecan ihtiyacı, "dünyanın küçük bir
köye" dönüştüğü gerçeği karşısında uygulamada eski önemini kaybetmiştir.
Orucun rüknü, oruç için belirlenen süre içinde
oruçlunun cinsî ilişkiden uzak durması ve vücudunun içi hükmünde sayılan kısmına
herhangi bir şey girmemesidir. Vücuda giren şeyin tabiî kanallardan
(menfezlerden) girmesi esas alınır, derinin gözeneklerinden girenler orucu
bozmaz. Boğaz tabii giriş kanalıdır. Burun, kulak vs. gibi vücudun içine açılan
bazı kanallar da fukaha tarafından aynı hükme tâbi tutulmuş ve buralardan
girecek maddelerin de orucu bozacağı kabul edilmiştir. Ayrıca tabiî kanalların
haricinden meselâ, vücutta açılan bir yaradan içeriye giren veya iğne
vasıtasıyla vücuda verilen İlâçların yahut başka maddelerin rüknüne aykırı
olduğu için orucu bozup bozmayacağı tartışılmıştır. Bu konular ileride
"Oruç ve Tedavi" başlığı altında ele alınacaktır. Fıkıh kitaplarının tesbitine göre orucun bozulması
için bir şeyin vücuda şeklen veya manen girmesi yeterlidir. Şeklen girme boğaz
yoluyla olur ve boğazdan giren her şey orucu bozar. Manen girme ise vücuda
yararı olan, gıda veya tedavi maddesi
olarak kullanılan bir şeyin herhangi bir yerden vücut
içine girmesidir. Buna göre meselâ, bir demir
parçasının veya kurşunun vücuda saplanıp
içeride kalmasının, taharetlenirken aşırı titizlikten dolayı anüsten bir
miktar su girmesinin, kadının cinsel organına koyacağı bir bez parçasının içeri
gitmesinin vücuda bir yararı olmayacağı
için orucu bozmaması gerekir.
Fakat buna rağmen Hanefî mezhebi âlimleri vücuda tamamen
girip içeride kalan bir demir parçasının orucu
bozup bozmayacağı konusunda farklı
görüşler ileri sürerken diğer
maddelerin girmesinde genellikle
orucun bozulacağını savunurlar. Ayrıca cinsel tatmini sağlayan veya
keyif veren maddeler, vücuda bir yararları olmasa hattâ zararları
bile olsa orucun bozulmasına sebep olurlar.
Orucun şartları deyince farz olmasının şartlan,
edasının (yerine getirilmesinin) farz olmasının şartları ve geçerli (sahih)
olmasının şartları ayrı ayrı ele alınır.
1- Ramazan
orucunun farz olmasının şartları; akıllı, baliğ (ergen) ve müslüman olmaktır.
Bu konuda "Orucun Farz Olmasının Şartları" başlığı
altında bilgi verilmiştir.
İslâm dünyasında yaşamayan ve
sonradan müslüman olan şahsa ramazan orucunun farz olması
İçin onun ayrıca orucun farz olduğunu da
bilmesi gerekir. Eğer orucun farz olduğunu
bilmiyorsa müslüman olduktan
sonraki ramazan ayından başlayarak değil
bunu öğrendiği anı izleyen ramazan ayından itibaren oruç mükellefi olur ve
geçen günlerin orucunu kaza etmez. Ama İslâm dünyasında yaşarken
müslüman olmuşsa ramazan orucunun farz olduğunu bilmemesi bir
mazeret sayılmaz ve bilmese bile müslüman olduktan sonraki tutmadığı ramazan
oruçlarını kaza eder.
2-
Edasının farz olmasının şartlan; sağlıklı ve
mukim (yolcu olmayan) olmaktır. Ramazan orucu hasta
veya sefer halinde olanlar için de farz ise de onun içinde bulunulan gün edâ
edilmesi farz değildir. Bunlar, gününde tutamadıkları oruçları daha sonra kaza
ederler.
3- Orucun
geçerli (sahih) olmasının şartları da niyet etmek ve kadınlar
hakkında ay halinde ve loğusalık halinde olmamaktır. Sahur yemeği yemek ve bunu imsak vaktine yakın
zamanlarda yapmak, akşam olunca da orucu vaktinde açıp iftarı geciktirmemek
sünnet ve müstehaptır. Hz. Peygamber "Sahur yeyin; sahurda bereket
vardır"
buyurur ve Ehl-i kitabın orucu ile bizim orucumuz arasındaki önemli farkın
sahur yemeği olduğunu söyler.
İnsanların iftarda acele ettikleri müddetçe hayır üzere olacaklarını açıklar.
Sahur yemeği doktorlar ve beslenme uzmanları tarafından da tavsiye edilir. Ramazan ayında toplumun yoksul kesimiyle ilgilenmek,
onların İhtiyaçlarını gidermek de ayrıca sevaptır. Yoksul olsun olmasın
oruçlulara İftar yemeği vermek tavsiye edilir. Hz. Peygamber "Kim bir
oruçluyu iftar ettirirse ona o oruçlunun sevabı kadar sevap olur. Bu, oruçlunun
sevabından hiçbir şey de eksiltmez" buyurur. İhtiyaç sahiplerine ulaşmak ve
onlara iftar vermek daha da faziletlidir. Bir sıkıntıya sebep olmayacaksa iftarın hurma ve
benzeri yiyeceklerle veya su ile yapılması, bu esnada dua edilmesi sünnettir.
Hz. Peygamber, varsa yaş hurma (rutab), yoksa hurma (temr), o da yoksa su ile
iftar ederdi
ve "Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşallah sevap da oldu",
"Allah'ım! Senin için oruç tuttum ve senin rızkınla iftar ettim"
derdi. Bu gibi konularda ısrarcı olarak ev halkına veya başkalarına sıkıntı
vermek ise doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in süt-su karışımı veya şekerli
un özemesi gibi şeylerle iftar ettiği de bilinmektedi ve Buhârî'nin bab başlıklarından biri
("Savm" 44) "Kolay gelen şeylerle, su vb. ile iftar etmek"
şeklindedir. Ramazanda Kur'an ile meşgul olmanın, onu okumanın, ezberlemenin,
mânasını anlama hususunda çaba harcamanın, ilim ehlinin bu hususta müzakerede
bulunmasının da ayrı bir sevabı vardır. Hz. Peygamber'in her sene ramazan
ayında Cebrail ile buluşup Kur'an'ı ona arz ettiği, onun üzerinde bir nevi ders
yaptıkları bilinmektedir.
Günümüzdeki mukabele geleneğinin esasını da bu uygulama oluşturur.
Ramazanın bilhassa
son on gününde itikâfa
girmek de orucun sünnetierindendir.
Ayrıca orucun mekruhlarından kaçınmak da sünnettir.
Orucun rüknü, oruç için belirlenen süre içinde
oruçlunun cinsî ilişkiden uzak durması ve vücudunun içi hükmünde sayılan
kısmına herhangi bir şey girmemesi şeklinde açıklanmıştı. Orucun rüknünün
ihlâl edilmesi orucu bozar ve bozulan orucun daha sonra kaza edilmesi gerekir.
Bu rüknün meşru bir mazeret olmadan ihlâl edilmesi günahtır ve bundan dolayı
tövbe edip Allah'tan af dilemek de icap eder. İhlâl gayet açık ve net ise o
zaman tövbe ve orucun kaza edilmesi yanında kefaret de gerekir. Yapılan fiil,
rüknün ihlâli sayıimadığı halde oruçluya yakışmayan veya onu ihlâl ortamına
çekebilecek türden ise o da mekruhtur.
Orucu bozup sadece kazayı gerektiren hususlar; yeme
içme ile ilgili olanlar, cinsel hayatla ilgili olanlar ve diğerleri diye üçe
ayrılabilir.
Yeme İçme ile İlgili Olanlar: Beslenmede veya tedavide
kullanılması âdet olmayan bir şeyin yenilmesi, içilmesi veya yutulması sadece
kaza gerektirir. Bu mânada misal olarak zikredilen bazı maddeler şunlardır;
Kabuklu fındık ve badem, çekirdek, taş, toprak, çamur, un, hamur, pirinç, tuz,
kağıt, pamuk. Eğer bir kişi bunlardan birini yemeyi adet haline getirmişse ve
bunları zevkle yiyorsa o zaman bunların yenmesi de kefaret sebebi olur.
İmsak vakti girmedi veya iftar vakti girdi kanaatiyle
yiyip içen ve daha sonra da bu konuda yanıldığı anlaşılan insan orucuna devam
eder ve aynı zamanda o orucu kaza eder.
Oruca imsakten sonra günün yarısına kadar geçen süre
içinde niyet eden birisi, daha sonra orucunu normal hallerde kefareti
gerektirecek şekilde de bozsa kefaret değil kaza gerekir.
Unutarak yiyen veya içen ve bununla orucunun
bozulduğunu zannederek daha sonra bile bile yiyip içenin o günün orucunu kaza
etmesi gerekir.
Hata ile bir şey yiyenin veya içenin orucu bozulur.
Hata ile unutmanın hükmü farklıdır. Meselâ abdest esnasında ağzını çalkalarken
istemediği halde boğazına su kaçan kimse -eğer o sırada oruçlu olduğu
hatırında ise- hata iie su içmiş gibi sayılır ve orucu bozulur. Oruçlu olduğu
hatırında olmaksızın su içenin veya yemek yiyenin durumu bundan farklıdır. O
kana kana su içse de, doyuncaya kadar yemek yese de orucu bozuimaz.
Boğazına kar veya yağmur tanesi kaçan oruçlu bunu
istemeye istemeye yutmak zorunda kalsa eğer o esnada oruçlu olduğunun bilincinde
ise orucu bozulur ve bunun yerine de kaza etmesi gerekir. Oruçlu olduğunun
bilincinde olmadan yutmuşsa bu, unutarak yeme sayılacağından orucu bozulmaz.
Dişler arasında kalmış az miktardaki artığın yutulması
halinde orucun bozulmayacağı kabul edilmiştir. Fıkıhçılar bu konuda nohut
tanesini öiçü alırlar ve bu kadar olan kalıntıyı çok, ondan az olanları da az
sayarlar. Ağza dışarıdan alınarak yutulacak bir madde ise susam tanesi kadar
olursa orucu bozar. Susam tanesinin, buğday tanesinin veya nohut tanesinden
küçük bir şeyin yutulmayıp ağızda çiğnenmesi halinde dağılıp yok olacağı için
orucu bozmayacağı şeklindeki görüşe bazı kitaplarda sınırlama getirilerek bu
hükmün, susamın tadının boğazda hissedilmemesi halinde böyle olacağı ifade
edilir ve İbnü'l-Hümâm da bu görüşü benimser.
Tozlu, dumanlı bir ortamda bulunduğu için istemeyerek
duman veya toz yutan, boğazına sinek kaçan insanın orucu bozulmaz,
Cinsel Hayatla İlgili Olanlar: Cinsel ilişki
olmaksızın öpüşme, sevişme gibi durumlarda boşalma (inzal) olması halinde oruç
bozulur ve kazası gerekir. Aslında bu gibi fiiller oruçlu için mekruhtur ve
bunlardan uzak durulması tavsiye edilir. İstimna (el iie tatmin sonucu boşalma)
da orucu bozar ve kazayı gerektirir.
Uykuda iken ihtilâm olan insanın orucu bozulmaz.
Dokunma olmaksızın karşı cinse şehvetle bakmak haram ise de, bu bakma veya bu
esnada boşalma orucu bozmaz.
Orucu Bozan Diğer Şeyler: İsteyerek ağız dolusu kusmak
orucu bozar. Eğer oruçlu kendi müdahalesi olmadan kusmak zorunda kalmışsa
bunun miktarı ne kadar çok da olsa hattâ ağzına kadar gelenlerin bir kısmı yine
onun isteği dışında geri gidecek de olsa orucu bozulmaz.
Herhangi bir dumanı içine çekmek veya kaçınması mümkün
olduğu halde kaçınmayarak solumak orucu bozar. Bunlar bir çiçeği koklamak gibi
değildir.
Vücuda ağız dışı yollardan besleyici veya keyif verici
mahiyette ilâç yahut herhangi bir madde verilmesi halinde oruç bozulur, kazası
gerekir.
Orucunu, dînen geçerli bir tehdit sebebiyle bozmak
zorunda kalan kimse bozmanın şekli ne olursa olsun onun kazası ile yükümlü
olur, bu durumda kefaret gerekmez.
Vücuda parfüm veya krem, yağ vb. sürmek, göze sürme
çekmek, saç boyamak orucu bozmaz.
Ramazan ayında, günün orucuna imsakten önce niyet
ederek oruca başlamış olan erkek veya kadın oruçlu olduğunu bile bile cinsel
ilişkide bulunursa orucu bozulur ve kaza yanında kefaret ile de mükellef olur.
Aynı şartlar altında gıda veya tedavi amacıyla
kullanılması âdet olan bir şeyi yiyen veya içene de kaza ve kefaret gerekir.
Sigara, nargile, enfiye gibi keyif verici maddelerin
bile bile kullanılması da kefaret sebebi olarak kabul edilmiştir. Uyuşturucu
ve diğer keyif verici maddeler de bu grupta mütalaa edilir.
Ramazan ayı dışındaki orucun bozulması kefaret sebebi
değildir.
Aynı senenin ramazan ayında birden çok günde kefaret
gerektirecek .şekilde orucunu bozan bir insana her gün için bir kefaret mi gerekeceği
yoksa (daha önce kefareti yerine getirilmemişse) hepsi için bir kefaretin
yeterli mi olacağı tartışmalı bir konudur. Hanefî mezhebinde daha doğru kabul
edilen görüşe göre kefaretin gereği yapılmadan aynı ramazanın bir başka
gününde, kefaret gerektirecek şekilde oruç tekrar bozulmuşsa bu durumda bir
kefaret yeterlidir.
Orucunu kefaret gerektirecek şekilde bozan birisi aynı
gün, oruç tutmamaya engel olan veya ona izin veren ve elinde olmayan bir mazeret
ile karşı karşıya kalsa kefaret düşer. Meselâ o gün iftardan önce orucunu
bozmasına izin verecek derecede hastalansa, bir kadın normal seyri içinde âdet
görse veya doğum yapsa kefaret düşer. Fakat kendi kendini yaralaması, hasta
etmesi, yolculuğa çıkması kefareti düşürmez. Kefaretin çeşitleri ve uygulanması
hakkında İleride "Kefaretler" konusunda bilgi verilecektir.
Orucu, bozulma tehlikesi ile karşı karşıya
getirebilecek davranışlar mekruhtur. Meselâ abdest veya gusül için ağız
çalkalanırken boğaz kısmının da iyice ıslanması için aşın hassasiyet
gösterilmesi böyledir. Bu
esnada boğaza su kaçarsa oruç bozulur.
Buruna su çekmedeki aşın hassasiyet de aynıdır. Genç oruçlunun eşini öpmesi, kucaklaması, ona
sarılması mekruh sayılmıştır. Çünkü bu davranış orucun bozulmasına sebep
olabilecek neticelere doğru gidebilir. Hz. Peygamberin oruçlu iken eşini öptüğüne,
öpmenin oruca zarar vermeyeceğini söylediğine dair rivayetler yanında genç
birisinin, oruçlu İken eşine sarılma ile ilgili sorusuna bunu yasaklayıcı
mahiyette cevap verdiğine dair rivayetler de
vardır.
Genç olmasa bile
nefsine hakim olamayacak kişiler bu
bakımdan genç hükmünde sayılır ve aynı fiiller onlar için de mekruh olur. Eğer
insan, orucun bozulmasına vesile olacak kadar ileri gitmeme hususunda kendine
ve eşine güveniyorsa o zaman eşini öpmesinin mekruh olmayacağı kabul edilmiştir.
Bu konuda daha ileri gidilerek çıplak halde sevişmek veya dudak dudağa öpüşmek
ise yaşlı ve kendine güvenen kimseler için de mekruhtur.
Şekersiz ve ağızda dağılmayan sakız çiğnemek
mekruhtur. Ama sakız, çiğneniyorken parçalanıyor ve bir kısmı boğazdan içeri
gidiyorsa o zaman oruç bozulur.
Annenin, katı bir yiyeceği ağzında çiğneyerek küçük
çocuğu tarafından yenebilecek hale getirmesi eğer buna mecbur değilse mekruhtur.
Anne başka çare bulamadığı için mecburen bunu yaparsa mekruh da olmaz. Çünkü
çocuğun beslenmesi önemlidir. Yalnız bu sırada o yiyecekten herhangi bir şey
yememiş olmalıdır. Eğer yerse orucu bozulur.
Yemeğin yutmadan sadece tadına bakmak, eğer bir
mazerete dayanmıyorsa mekruhtur. Kadının, kocası geçimsiz ve bu bakımdan anlayışsız
ise onun, yutmaksızın yemeğin sadece tadına, tuzuna bakması mekruh
sayılmamıştır. Satın alınacak yiyecek maddelerinin yutulmaksızm tadına
bakılması da eğer aldanma endişesi varsa mekruh sayılmamıştır.
Oruçlunun sağlığını bozacak veya kendisini zayıf
düşürecek işler yapması mekruhtur. Sağlığını tehdit edecek ağır işler yapmak ve
eğer vücudu zayıf düşecekse kan aldırmak da böyledir. Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içen veya cinsî
ilişkide bulunanın orucu bozulmaz. Hz. Peygamber "Unutup da yer içerse
orucunu tamamlasın. Şüphesiz ona Allah yedirmiş ve içirmiştir"
buyurmuştur.
Unutarak yemek yiyen bir oruçluyu görenin onu uyarması gerekir. Eğer oruçlu
küçük veya yaşlı olup oruca
zor katlanan birisi İse onun
uyarılmaması, yemesine veya içmesine imkân sağlanması da tavsiye edilir. Oruçlunun gündüz uyuyup ihtilâm olması (rüyasında
boşalması) orucunu bozmaz. İmsakten önce cünüp olan birisinin o haliyle oruca
başlaması da orucunu bozmaz. Hz. Peygamberin eşi ile ilişkisinden dolayı cünüp
olarak imsak vaktine girdiğini ve oruca başladığını, sonra gusül ettiğini ifade
eden hadisler vardır.
Oruçlunun gusül maksadıyla veya başka sebeple
yıkanması orucunu bozmaz. Boğazından su kaçmadığı takdirde denize veya havuza
girmesi, yüzmesi de böyledir. Serinlemek maksadıyla ağzına, burnuna su alması,
soğuk su ile yıkanması Ebû Hanîfe'ye göre mekruh sayılırsa da Ebû Yûsuf bunun
mekruh olmadığı kanaatindedir ve fetva da Ebû Yûsuf'un görüşüne göredir.
Ağza, dişe konan ilâcın kendisi boğazdan geçmedikten
sonra sırf tadının boğazda hissedilmesi orucu bozmaz. Meselâ ağrıyan dişe konan
karanfilin tadı boğazda hissedilse bile kendisi boğazdan geçmezse oruç
bozulmaz. Diş kanamasından dolayı tükürük ile boğaza giden kan, eğer tükürükten
az ise bundan dolayı oruç bozulmaz.
Dişleri fırçalamak, misvak kullanmak orucu bozmaz ve
mekruh da değildir. Boğazdan gitmemek şartıyla macun da kullanılabilir. Aslında
temizlik amaçlı bu işlem, peygamberimizin genel olarak üzerinde titizlikle
durduğu ve tavsiye ettiği bir husustur. Hastalık halinde oruç tutmamaya izin verilmiştir.
Hattâ hastalığın durumuna göre bu, iznin ötesinde bir mecburiyet halini de
alabilir. Serahsî "Orucunu bozmadığı takdirde gözündeki ağrının
artacağından veya ateşinin şiddetleneceğinden korkan oruçlunun orucunu bozması
. (veya oruç tutmaması) gerekir" der. Oruç tuttuğu takdirde sağlığı
zarar görecek kimselerin bir an önce tedavileri ile meşgul olup sağlıklarına
kavuştuktan sonra oruç tutmaları uygun olur. Diğer taraftan bazan oruç,
uygulanan tedavi programını aksatmayabilir veya oruç dikkate alınarak
yapılacak bir tedavi programı ile de hasta, sağlığına kavuşabilir. Bu durumda
kullanılacak ilâçların oruca etkisinin bilinmesi gerekir. Boğazdan geçen gıda maddeleri gibi ilâçlar da orucun
bozulmasına sebep olur. Buna göre katı veya sıvı ilâçların yutulması halinde
oruç Dozulur. Ancak ağız içerisine az miktarda ilâç damlatılması
veya sıkılması, meselâ dil veya damakta oluşan yaralara İlâç sürülmesi, dişe
ilâç konulması, dişin doldurulması veya kaplanması orucu bozmaz. Çünkü bu
uygulamalarda boğazdan herhangi bir madde ya hiç gitmez veya dikkate alınacak
kadar bir miktar gitmez. Ağza konulan ilâcın kendisi boğazdan geçmediği
takdirde sırf tadının boğazda hissedilmesi orucu bozmaz.Diğer taraftan astım hastalarının ve benzerlerinin
kullandıkları spreylerde de ağza sıkılan ilâcın bir kısmı ağız cidarı
tarafından emilirken bir kısmı da boğazdan nefes borusu yoluyla bronşlara ve
akciğere gider. Boğazdan geçse bile mideye gitmediği bilinen bu tür ilâçların
kullanılmasının orucu bozmaması gerekir. Bu konuda farklı görüşler varsa da
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu tür spreylerin orucu
bozmayacağı görüşünü benimsemiştir.
Fıkıh kitaplarında buruna damlatılan ilâcın orucu
bozacağı söylenir ve delil olarak da Ebû Ya'lâ el-Mevsılî'nin Müsnecfdç (VIII,
75, 365, nr: 4602, 4954) anlattığı şu olay zikredilin
Hz. Peygamber bir gün Hz. Âişe'nin yanına gelir. "Ya Âişe! Bir parça
(ekmek) var mı?", diye sorar. O da bir yuvarlak (küçük ekmek) getirir. Onu
ağzına koyar ve "Ya Âişe! Karnıma ondan bir şey girdi mi?", diye
sorduktan sonra "Oruçlunun öpmesi de böyle. Orucun bozulması, sadece
giren şeylerdendir, çıkanlardan değil", der.
Kulak, burun ve boğaz uzmanı doktorların bildirdiğine
göre buruna damlatılan ilâç veya sprey burun içinde isabet ettiği noktalarda
etkisini gösterir ve burun akıntısı ile birlikte o ilâcın tadı veya kendinden
az bir miktarı boğaza ulaşır. Boğaza ulaşan bu miktar da genelde oruçlunun
açlık veya susuzluğunun giderilmesine katkıda bulunmaz. Benim bu konudaki
kanaatim şudur ki, burun spreylerinin ve buruna damlatılan az miktarda ilâcın
orucu bozmayacağını söylemek mümkündür. Orucun bozulacağına dair hükmün delili
olarak anlatılan olay ve bu konuyla ilgili olarak söylenen "Orucun
bozulması, sadece giren şeylerdendir, çıkanlardan değil" cümlesinden
kasdın "boğazdan geçen şeyler" olması kuvvetle muhtemeldir, en
azından bunun buruna damlatılan ilâçları da kapsadığı kesin değildir.
Kulağa damlatılacak yağ gibi sirayet edici (sızıcı)
maddelerin de zamanla boğaza ulaşabileceği için orucu bozacağı ama kulağa su
girmesinin veya damlatılmasının İse orucu bozmayacağı söylenmiştir. Aslında
kulak, burun, boğaz uzmanı doktorların bildirdiğine
göre kulağa
damlatılan ilâç veya başka bir madde kulak zarında
yırtık olmadığı takdirde boğaza geçmez. Bu bilgiye göre zan sağlam kulaklı
kişiye damlatılan ilâcın onun orucunu bozmaması gerekir. Bu konuda farklı
görüşler varsa da Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bu yönde
görüş belirtmiştir.
Göze ilâç damlatılmasının orucu bozmayacağı
söylenirken, bir taraftan Hz. Peygamber'in oruçlu
için göze sürme çekilmesine izin verdiği şeklinde ve genelde
zayıf bulunan rivayetlere, diğer taraftan da göz ile boğaz arasında irtibat
olmadığı veya olsa bile bunun derideki gözenekler gibi dar
kanallar yoluyla olduğu bilgisine
dayanılır. Her ne kadar göz ile burun arasında ve burun
ile de boğaz arasında irtibat varsa da normal hallerde
göze damlatılan bir ilâcın
kendisinin boğaza gitmesi ve bunun, oruçlunun açlık
veya susuzluğunu etkileyecek boyutta olması mümkün görülmemektedir. Bazı
hallerde göze konulan ilâcın tadının boğazda hissedilmesine
de itibar edilmez ve bundan dolayı oruç bozulmaz.
Mâliki ve Hanbelî mezhepleri ise göze sürülen sürmenin veya
damlatılan ilâcın tadı boğazda hissedildiği takdirde orucun bozulacağını kabul
eder.
Cilt üzerine veya ciltteki yüzeysel yaralara ilâç
konulması oruca zarar vermez. Fakat Ebû Hanîfe bazı derin yaraları bunlardan
farklı kabul eder. Arapça'da karın boşluğuna (cevf) kadar varan derin yaraya
"câife", baş bölgesinde de beyne
(dimağ) kadar varan yaraya "âmme"
denir. Böyle derin bir yaraya konulan
ilâç Ebû Hanîfe'ye göre orucu bozar,
Ebü Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre bozmaz.
Yara o kadar derin olmasa bile
konulan ilâç, karın boşluğuna
yahut beyne ulaşırsa yine oruç bozulur. Ebû
Hanîfe, nereden girdiğine bakmaksızın vücudun içine bir maddenin girmesini,
diğerleri ise onun doğal menfezlerden (kanal, delik) girmesini oruca
aykırı bulurlar.
Derin yaralara konulan ilâçla ilgili
olarak Ebû Hanîfe ve İmâmeyne (Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed) nisbet edilen
görüşleri iğne meselesine uygulayanlar,
iğnenin Ebû Hanîfe'ye
göre orucu bozacağı, İmâmeyne göre
bozmayacağı sonucuna varırlar. Vücuda girip dışarısı ile irtibatı
kesilen herhangi bir maddenin,
meselâ bir yaydan atılan ve madenî kısmı
vücuda tamamen girip dışarıdan görülmez olan ok temreninin bile orucu
bozacağını söyleyenlerin iğne ile de orucun bozulacağını
söylemeleri gayet doğaldır. Fakat bu
konunun da yeniden ele alınıp
değerlendirilmesinde fayda vardır.
Nitekim Fetvâhâne-i âlî ve Mısır'daki Ezher
Üniversitesi Fetva Komisyonu (1948 yılı) doğal menfezler
dışından vücuda giren bir
şeyin orucu bozmayacağına dair fetva
vermiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun
deri altına yahut adaleye zerkedilen veya damardan yapılan iğnenin orucu bozup
bozmaması hususuna ilişkin 9.11.1956 tarih ve 630 sayılı kararı şöyledir:
Muhtelif hastalıkların tedavisinde doktorlarca oruç
halindeki hastanın vücuduna zerk olunan iğnenin içindeki madde dimağa (beyin)
dahil olduğu veyahut cevf-i batna (karın boşluğuna) giderek karaciğer ve
böbrekler ve mesane (idrar organı) vasıtasıyla bedenden çıktığı takdirde bu
iğneyi yaptıran oruçlu şahsın orucu bozulup yalnız kaza lâzım geldiğinin;
"İğne içindeki maddenin tesiri (etkisi) yalnız
vücut derisinin altında kalıpta dimağa veya cevf-i batna vâsıl olmadığı surette
o oruçlu şahsın orucuna bir gûna (hiçbir şekilde) zarar vermeyeceği..."
IX. İTİKÂF Arapça bir kelime olan itikaf, '"akefe"
fiilinden türetilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu fiilin çeşitli türevleri
kullanılır.
İslâmî
literatürde itikâf, "Bir mescitte Allah'ın
rızâsını kazanma niyetiyle bir süre kalmak" anlamında kullanılır ve farklı
görüşlere göre bu tarife, kalınacak sürenin miktarı, caminin durumu ve orada
kalan kişinin oruçlu olması gibi diğer unsurlar ilâve edilir. İslâm öncesi Mekke toplumunca da bilinen itikâf, Hz.
Peygamber'in uygulamalarıyla sünnet vasfı kazanmıştır. O, zaman zaman ve çoğunlukla
da ramazan ayının son on gününde Mescid-i Nebevî'de itikâfa girer, yani günün
bütün saatlerini orada geçirirdi, Kendisine bu maksatla mescid içinde bir
çadır kurulduğu, zorunlu ihtiyaçları dışında mescidden çıkmadığı bilinmektedir.Kur'ân-ı Kerîm'de itikâfi doğrudan teşvik eden bir
âyet yoktur. Allah'ın Hz. İbrahim'e ve oğlu Hz. İsmail'e hitap ederek
"Tavaf edenler, itikâf edenler (el-âkifîne=orada kalanlar, ikamet edenler)
ve rukû-secde edenler için beytimi temizleyin" demesi, camilerde itikâfta olan
müslümaniarın eşleri ile temasta bulunmamalarını istemesi ve Hz. Peygamber'in uygulamaları onun
meşru olduğunu göstermektedir.
İtikâf niyetiyle bir camide bulunan kimse, oradan
ancak tuvalet, abdest, gusül gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için çıkar
ve bu ihtiyaçlarını giderince derhal geri döner. İtikâftaki kişiyle kesinlikle
yasak olan cinsel ilişki itikâfı iptal eder. Yeme, içme, uyku gibi
ihtiyaçlarını caminin içinde uygun bir yerde giderir. Bu esnada temizlik
kurallarına riâyet etmesi ve namaz kılanlara mâni olmaması tavsiye edilir.
Konuşmak serbesttir, hatta ibâdet telakkisi ile susmak mekruh sayılmıştır.
Yine de lüzumsuz konuşma ve gevezelikten uzak durmaya, günah olacak şeyler
konuşmamaya her zamankinden daha fazla özen gösterir. Zamanını daha çok
ibâdetle geçirir; namaz kılar, Kur'ân-ı Kerîm okur, dua ve istiğfarda bulunur,
Allah'ı hatırından çıkarmamaya çalışır.
İslâm âlimleri itikâfın hükmünü sünnet olarak tesbit
ederler. Bir müslümanin adak yoluyla onu kendisi için vacip hale getirmesi de
mümkündür. Ramazan ayının son on gününde sünnet (bazılarına göre sünnet-i
kifâye), diğer günlerde müstehap diyenler de vardır. İ'tİkâfın en az süresi,
itikâf esnasında oruçlu olmanın gerekliliği, kadınların nerede itikâfa
girecekleri gibi konularda farklı görüşler vardır.
Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde tercih edilen
görüşe göre camide kalmanın itikâf sayılması için herhangi bir süre yoktur ve
bu sırada oruçlu olunmak şart değildir. Dolayısıyla itikâfa niyet ederek kısa
bir an camide kalmak da bu sünnetin yerine gelmesi için yeterlidir. Hanefîler
adak yoluyla vacip olan itikâfı sünnet olanından ayırırlar. Onlara göre itikâf
adayan bir insanın en az bir gün oruçlu olarak camide kalması gerekir.
İtikâfın sahih olması için ona niyet edilmesi ve guslü
gerektirecek bir halin olmaması şarttır. İtikâfa girilecek cami, en azından
içinde vakit namazları cemaatle kılınan bir yer olmalıdır. Cuma namazı
kılınmayan bir mescitte itikâfa giren kişi, cuma namazı için en yakın camiye
gider ve bu durum itikâfa zarar vermez. Çoğunluğa göre itikâf
konusunda erkeklerle kadınlar arasında önemli bir fark yoktur. Yalnız
kadınların, özel hallerinde camiden ayrılmaları gerekir. Hanefîler'e göre ise
kadınların, kendi evlerinde namaz için tahsis ettikleri yerler varsa orada
itikâfa girmeleri daha iyi olup camide itikâfa girmeleri mekruhtur.
a- Yolculuk Mesafesi Ve Müddeti
b- Belirli Uzaklıktaki Bir Yere
Gitme ve Varılan Yerde Belirli Bir Süre Kalma Niyeti
c- Yerleşim Biriminden Ayrılma
d- Sefere Çıkış Amacı
4- Yolcu Namazı
5- Seferîlik Hükümlerinin Son Bulup
Bulmaması Durumları
a. Vatan-ı Aslî
b. Vatan-ı İkâmet
c- Vatan-ı Süknâ
6- Yolculuk Âdabı
C- Korku Namazı (Salâtül-havf)
20-
İki Namazı
Bir Vakitte Kılmak (Cem'u's-Salâteyn)
21-
Namazların
Kazası
22-
Secdeler
A- Sehiv Secdesi
1- Tanımı, Önemi ve Hükmü
2- Sehiv Secdesini Gerektiren Sebepler
3- Sehiv Secdesinin Yeri Yapılış
Biçimi
B- Tilâvet Secdesi
C- Şükür Secdesi
13-
Cenaze
Namazı
A- Ölüm Ve Mahiyeti
B- Ölüm Sırasında Yapılacak İşler
C- Cenazenin Yıkanması, Kefenlenmesi
1- Cenazenin Yıkanması (Gasil)
2- Ölünün Kefenlenmesi
D- Cenaze Namazı Ve Cenazenin
Taşınması ve Defnedilmesi
1- Cenaze Namazı
2- Cenazenin Taşınması Ve
Defnedilmesi
E- Kur'an Okuma, Telkin, Cenaze
Masrafları Ve Ölünün Borçları
1- Kur'an Okuma
2- Telkin (Telkin, Talkın)
3- Taziye
4- Cenaze Masrafları Ve Ölünün
Borçlan
F- Ölüler İçin Hayır Yapma Ve Kabir
Ziyareti "
1- Ölüler İçin Hayır Yapma
2- Kabir Ziyareti
24-
Şehidlik
1- Hükmî Şehid
2- Hakikî Şehid
25-
Iskât-ı
Salat
NAMAZLARDA OKUNAN KISA SURE VE
DUALAR
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ORUÇ
1-
Orucun
Tanımı Ve Çeşitleri
A. Tanımı
B- Orucun Çeşitleri
1- Farz Oruç
2- Vacip Oruç
3- Sünnet Ve mendûb Oruç
4- Nafile Oruç
C- Oruca Niyet
D- Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler
2-
Ramazan
Orucunun Farz Oluşu Ve Delilleri
3-
Orucun
Fazileti
4-
Orucun
Farz Olmasının Şartları
5-
Oruç
Tutmaya Engel Olan Veya Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler
A- Oruç Tutmaya Engel Olan Haller
B- Oruç Tutmamayı Mubah Kılan
Mazeretler
C- Vaktinde Tutulmamış Oruçların
Kazası Ve İskât-ı Savm
6-
Orucun
Farz Olmasının Sebebi Ve Ayın Görülmesi (Rü'yet-i Hilâl) Meselesi
7-
Orucun
Rüknü, Şartları Ve Mustehapları
A- Orucun Rüknü
B- Orucun Şartları
C- Orucun Sünnetleri Ve Müstehaplan
8-
Orucu
Bozup Bozmayan Ve Oruçluya Mekruh Olan Şeyler
A- Orucu Bozup Sadece Kazayı
Gerektiren Durumlar
B- Orucu Bozup Hem Kazayı Hem
Kefareti Gerektiren Durumlar
C- Orucu Bozmayan Fakat Oruçluya
Mekruh Olan Davranışlar
D- Orucun Bozulmadığı Bazı Haller
E- Oruç Ve Tedavi
[1] ei-A'lâ 87/1-5
[2] Furkan 25/2
[3] er-Ra'd 13/8
[4] ei-Kamer 54/49
[5] ei-Hicr 15/21
[6] el-Mü'minûn 23/18
[7] ez-Zuhmf 43/n
[8] ei-Müzemmü 73/20
[9] Abese 80/18-19
[10] el-İsrâ 17/4
[11] el-Hicr 15/66
[12] Gâfir 40/20
[13] Fussıiet 41/12
[14] es-5âffât 37/96
[15] Buhârî, "iman", 37
[16] Müslim "iman", 1
[17] Müslim "iman", i
[18] Buhârî bu rivayeti Sahih'ine almazken, Müslim birinci sıraya koyarak kendi tercihi olduğunu ortaya koymuştur
[19] Buhârî, "Kader", i
[20] Halbuki Kur'an, Hz. Âdem'in çocuklarının yaşadıklarının, babaları yüzünden olmadığını ve Hz. Âdem'in hatasının affedildiğini bildirir, bk. el-Bakara 2/37; Tâhâ 20/122
[21] Buhârî, "Kader", 3.Müşriklerin çocuklarını yaşamadıkları bir hayattan sorumlu tutan bu rivayet Buhârî, "Kİtâbü't-Ta'bîr" 48'deki İbrahim ve etrafındaki çocuklarla ilgili hadise uygun düşmemektedir
[22] Müslim, "Kader, 3
[23] Müslim, "Kader", 31
[24] Buhârî, -cenâiz", 92; Müslim, "Kader", 25
[25] el-Hadid 57/22-23
[26] el-İnsan 76/3
[27] el-Kehf 18/29
[28] ei-Müddessir 74/38
[29] el-A'râf 7/178
[30] el-İnsan 76/30
[31] et-Tekvîr 81/29. Bu anlamdaki diğer âyetler için bk. el-En'âm 6/148; et-Tevbe 9/51- es-Secde 32/13; ez-Zümer 39/62
[32] es-Saf 61/5
[33] ei-isrâ 17/n
[34] ez-züzâi 99/7-8
[35] el-Bakara 2/216
[36] el-Bakara 2/6-7
[37] el-A'râf 7/179
[38] ei-AVâf 7/101
[39] el-Ankebût 29/69
[40] Fussıiet 41/5
[41] el-A'râf 7/79
[42] fussılet 41/5
[43] Gâfir 40/35; Muhammed 47/16
[44] Hûd n/6; er-Rûm 30/40
[45] eş-şûrâ 42/12
[46] en-Necm 53/39-41
[47] ei-Enrâm 6/2
[48] Âl-i imrân 3/145
[49] en-Nisâ 4/78
[50] ei-A'râf 7/34; Yûnus 10/49; ei-Münafıkûn 63/11; Nûh 71/4
[51] en-Nahi 16/61
[52] ei-En'âm 6/2
[53] Beyhâkî, Şuabü'i-îmân, Beyrut 1990, III, 244-245; Aclûnî, Keşfü'i-hafâ, Haleb ts., II, 28-29
[54] Yûnus 10/84
[55] âi-i imrân 3/159
[56] ibn Mâce, "Zühd", 14; Tirmizî, "Zühd", 33; Ahmed b. Hanbel, Müsned, ı, 30, 52
[57] Tirmizî, "Sıfatü'i-münafıkin", 60
[58] ez-zâriyât 51/56
[59] el-isrâ 17/44
[60] el-Hâc 22/18
[61] en-Nûr 24/41
[62] Beyhakî, es-sünenü'l-kübrâ, v, 82
[63] Ebû Dâvud, Taharet", 62
[64] Buhârî, "Ezan" 18
[65] Nesâî, "Menâsik", 220
[66] en-Nisâ 4/59
[67] Semerkandî, Mîzânu'l-usûl, Katar 1997, s. 35-36.
[68] el-Hicr 15/98-99
[69] Buhârî, "iman", 32; Müsüm, "Müsâfirîn", 215
[70] Bk. el-Bakara 2/68; el-İsrâ 17/110; el-Furkân 25/67
[71] Ahmed b. Hanbel, Müsned, v, 32
[72] Buhârî, "Nikâh", i; Müslim, "Nikâh", 5
[73] Tâhâ 20/132; Lokman 31/17; Ebû Dâvud, "Salât", 26; Tirmizî, "Mevâkît", 182
[74] el-Hâc 22/37
[75] ef-Mâûn 107/4-7
[76] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11, 373, 441
[77] ibn Mâce, "Sıyâm", 21
[78] Serahsî, Mebsût, I, 36-37; İbn Kudâme, Muğnî, I, 486; Ferhat Koca, "İbadet" D/A, XIX, 245-246.
[79] Ali Hasebullah, Usûiü't-teşriî'l-İslâmî, Kahire 1982, s. 106.
[80] Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-I, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları Ankara 2004, s. 786.
[81] el-Müddessir 74/1-7
[82] el-Bakara 2/222
[83] et-Tevbe 9/108
[84] el-A'râf 7/31
[85] el-Bakara 2/125
[86] Müslim, 'Taharet",
[87] Tirmizî, "Edeb", 41
[88] el-A'iâ 87/14-15
[89] Bk. Kâsânî, Bedâyi', I, 114-115.
[90] el-Mâide 5/27
[91] Bk. ef-Bakara 2/22, 164; ei-Enfâi 8/ıi; el-Enbiyâ 21/30; en-Nûr 24/45; el-Furkân 25/48, 54
[92] Bk.Müsüm, "Taharet", 94
[93] Ebû Dâvud, 'Taharet", 38; Tirmizî, 'Taharet", 69
[94] Ebû Dâvud, 'Taharet", 50
[95] el-Bakara 2/185
[96] Buhârî, "iman", 29
[97] Kâsânî, a.g.e., I, 83-87.
[98] Müslim, 'Taharet", 57-58
[99] Buhârî, "Vudû", 55; Müslim, 'Taharet", 34; İbn Mâce, 'Taharet", 26
[100] Buhârî, "Vudû", 28
[101] Müslim, 'Taharet", 32
[102] Kâsânî, Bedâyi', 114-115.
[103] Buhârî, "Vudû", 2
[104] el-Mâide 5/6
[105] Buhârî, "Vudû"' 27
[106] Şirbînî, Muğnî'l-muhtâc, I, 47.
[107] İbn Rüşd, Bidâyeîü'i-müctehid, I, 7-17.
[108] Bk. Molla Husrev, Dürer, Fazilet Neşriyat, İstanbul 1976, I, 12.
[109] el-Bakara 2/286
[110] en-Nûr 24/6
[111] el-Hâc 22/78
[112] el-Mâide 5/6
[113] el-Bakara 2/222
[114] en-Nisâ 4/43
[115] Bk. Buhârî, "Gusüi", 28; Müslim, "Hayız", 87, 88
[116] Bk. Buhârî, "ilim", 50; Müslim "Hayız" 32; Tirmizî, 'Taharet", 82
[117] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, I, 51-52.
[118] Ebû Dâvud, 'Taharet", 77
[119] el-Mâide 5/6
[120] en-Nisâ 4/43
[121] Ebû Dâvud, "Salât", 85; Tirmizî, "Salât", 277; Ibn Mâce, 'Taharet", 132
[122] Ebû Dâvud, "Libâs", 31
[123] el-Bakara 2/222
[124] el-Bakara 2/228
[125] et-Talâk 65/4
[126] el-Bakara 2/222
[127] Müslim, "Hayız", 16
[128] Buhârî, "Hayız", 2
[129] Müslim, "Hayız", 14
[130] Zeylaî, Nasbü'r-râye, I, 191
[131] Serahsî, ei-Mebsût, III, 152; fbn Kudâme, Muğnî, I, 306.
[132] Ebû Dâvud, 'Taharet", 105; krş., Buhârî, "Hayız", 20; Müslim, "Hayız", 69
[133] Buhârî, "Hayız", 24
[134] Buhârî, "Hayız", 1, 7; Müslim, "Hac", 120
[135] el-Vâkıa 56/79
[136] Tirmizî, 'Taharet", 98; ibn Mâce, 'Taharet", 105
[137] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, I, 52; Karâfî, Zahîre, Beyrut 1994, I, 315
[138] İbn Âbidîn, Reddü'i-muhtâr, I, 172 ve devamı.
[139] ibn Mâce, 'Taharet", 92
[140] el-Bakara 2/222
[141] Ebû Dâvud, "Taharet", 18; krş, Buhârî, "Hayız", 5
[142] el-Bakara 2/222
[143] el-Bakara 2/195
[144] İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 368; el-Mevsûatü'l-fıkhiyye, XVIII, 327
[145] ibn Mâce, Taharet", 128
[146] İbn Mâce, 'Taharet", 128
[147] et-Talâk 65/4
[148] İddet için bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku fslâmiyye, İstanbul 1968, II, 371.
[149] Buhârî, "Hayız", 8, 25; krş., Müslim, "Hayız", 63
[150] Tirmizî, 'Taharet", 95
[151] İbrahim 14/40
[152] Lokman 31/17
[153] el-Ankebût 29/45
[154] el-Bakara 2/110
[155] el-Bakara 2/112
[156] el-Mü'minûn 23/1, 2, 9
[157] el-Bakara 2/45
[158] el-Hac 22/78
[159] Buhârî, "îmân", 1, 2
[160] Tirmizî, "iman", 8
[161] en-Nisâ 4/103
[162] el-İsra 17/78
[163] Tâhâ 20/130
[164] er-Rûm 30/17-18
[165] el-Bakara 2/238
[166] el-Cum'a 62/9
[167] Buharı, "imarı", 34; Müslim, "İman", 2
[168] Buhârî, "Zekât", 1, 41, 63; Müslim, "İman", 7
[169] el-isrâ 17/70
[170] et-Tîn 95/4
[171] Hüccetü'llâhi'l-bâliğa, (trc. M. Erdoğan), I, 268.
[172] Al-i imrân 3/190-191
[173] en-Nîsâ, 4/103
[174] Hûd 11/114
[175] Buhârî, "Mevâkît", 6
[176] Müslim, "Taharet", 6
[177] Ekmeleddin Bâbertî, İnâye, I, 221; İbn Nüceym, el-Bahrü'r-râik, I, 343; Dâmâd, Mecma'u'l-enhur, I, 97.
[178] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, (trc. S. Tuğ), I, 135-138; a. mlf., İslâm'a Giriş, (trc. C. Aydın), Ankara 1996. s. 87-88.
[179] Nesâî, "Mevâklt", 46
[180] ei-Ankebût 29/45
[181] Ebû Dâvud, "Vitir", 2; Nesâî, "Salât", 6
[182] Tirmizî, "Cum'a", so; bk., Kâsânî, Bedâyi', I, 90
[183] el-Bakara 2/285-286
[184] Bk. el-Bakara 2/238-239; en-Nisâ 4/101-103
[185] en-Nisâ, 4/102-103
[186] el-Müddessir 74/40-43
[187] Meryem 19/59-60
[188] en-Nisâ 4/142
[189] el-Mâûn 107/4, 5
[190] Buhârî, "Salât", 188
[191] bk. Debûsî, Esrar, (thk. S. Özer), Kayseri, 1997, I, 1, 151, 156; Akseki, İslâm Dini, s, 135.
[192] Buhârî, "Salât", 188
[193] el-Enfâl 8/38
[194] Ahmed b. Hanbel, Müsned, iv, 199, 204
[195] Ebû Dâvud, "Salât", 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 180, 187
[196] Tâhâ 20/132
[197] et-Tahrîm 66/6
[198] Ebû Dâvud, "Salât", 11
[199] en-Nisâ 4/43
[200] Kâsânî, Bedâyı", I, 245-246; Zeylaî, Tebyîn, I, 201-204; Şirbînî, Muğnî'l-muhtâc, I, 130-131; İbn Âbidîn, Heddü'i-muhtâr, II, 102-103; el-Mevsû'atü'l-fıkhiyye, XVII, 56-59.
[201] Şevkânî, Neylüi-evtâr ı, 351; bk. Buhârî, "Bed'ü'l-halk", 6; Müslim," Mesâcid", 166; Ebû Dâvud, "Salâî", 2; Tirmizî, "Mevâkît", 1
[202] Meydânı, Lübâb, Kahire 1961, s. 60.
[203] Meydânı, a.g.e., aynı yer.
[204] el-Mevsûatü'l-fıkhiyye, VII, 175.
[205] Serhsi,Mebsutl, I, 145, Meydânı, Lübâb, aynı yer.
[206] İbn Âbidîn, Reddü'I-muhtâr, I, 362-365; Muhammed Hamidullah, "Kâtib Çelebi, el-İlhâm'ul-mukaddes min'el-Feydil-Akdes", İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, istanbul 1971, sayı 3-4, s. 153 ve dev.
[207] el-Bakara 2/110
[208] Müslim, "Fiten", 110
[209] Muhammed Hamîdullah, İslâm'a Giriş, s.90-91, 296-299; a. mlf. İslâm Peygamberi, (trc. S. Tuğ), Ankara 2003, II, 795-800; Hayreddin Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, I, 95-103
[210] Müslim, "Salâtü'l-müsâfirîn", 293; Tirmizî, "Mevâkît", 31, 34
[211] el-A'râf 7/31
[212] Ebû Dâvud, "Salât", 85; Tirmizî, "Salât", 277; İbn Mâce, 'Taharet", 132
[213] Ebû Dâvud, "Libâs", 31
[214] Ahmed Naim, Tecrîd-i Sarih,II,234-238
[215] Buhârî, "Salât", 3-9
[216] Serahsî, Mebsût, I, ,33-34
[217] el-Bakara 2/144
[218] el-Bakara 2/115
[219] el-Bakara 2/286
[220] el-Bakara 2/239
[221] el-Bakara 2/238
[222] Buhâri, 'Taksir", 19; Ebû Dâvud, "Salât", 175; Zeylaî, Nasbü'-r-râye, 11, 175
[223] Kâsânî, Bedâyi', I, 105-107.
[224] el-Müzzemmil 73/20
[225] Müslim, Salar, 42
[226] Tirmizî, "Mevâkît", 69
[227] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, I, 124-125; İbn Kudâme, Muğnî, I, 476; Şirbînî, Muğni'l-muhtâc, I, 155.
[228] el-A'râf 7/204
[229] İbn Mâce, "ikame", 18
[230] el-Hâc 22/77
[231] en-Necm, 53/62
[232] Müslim, "Salar, 215
[233] Buharı, "Ezan", 133-137
[234] Serahsî, Mebsût, I, 27.
[235] İbn Kudâme, Muğnî, I, 540-541; Şirbînî, Muğni'I-muhîâc, I, 173-175.
[236] İbn Rüşd, Bidâyetü'i-müctehid, I, 138-140; bk. Kâsânî, Bedâyi', 1, 213.
[237] Ebû Dâvud, "Salât", 178
[238] Serahsî, Mebsût, I, 227; Zeylaî, Tebyîn, I, 196.
[239] Buhârî, "Ezan", 95, 122,Müslim, "Salât", 45; Ebû Dâvud, "Salât", 164; Tirmizî, "Mevâkıt", 110
[240] Halebî, Gunyetü'l-mütemeili, İstanbul 1281, s. 160; bk. Kâsânî, Bedâyi', I, 162.
[241] Ebû Dâvud, "Salât", 73
[242] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, I, 140; İbn Kudâme, Muğnî, I, 551-552.
[243] Tirmizî, "Salât", 298
[244] Halebî, Gunyetü'l-mütemellî, s. 158; bk. Serahsî, Mebsût, I, 125.
[245] Bk. Kâsânî, Bedâyı", I, 160-163; İbn Rüşd, Bidâyetü'i-müctehid, I, 130 ve dev.
[246] Kâsânî, a.g.e., I, 213.
[247] el-Bakara 2/238
[248] Buharı, "el-'Amel fi's-salât", 2; Müslim, "Mesâcid", 35
[249] Şevkânî, Neyim-evtâr, II, 374
[250] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 52; M. Zihni Efendi, Ni'met-İ islâm, s. 385-387.
[251] İbrahim Halebi,Gunye,s.250-252; Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 205.
[252] Yûnus 10/57
[253] el-isrâ 17/82
[254] Fussüet 41/44
[255] Buhârî, "Fezâilü'l-Kur'ân", 21
[256] el-Mâide 5/58
[257] el-Cum'a 62/9
[258] İbn Nüceym, el-Bahrü'r-râik, I, 279.
[259] Buhârî, "Ezan", 4; Müslim, "Salât", 19
[260] Kâsânî, Bedâyi', I, 146.
[261] Buhârî, "Ezan", 5
[262] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, I, 389.
[263] bk. a.g.e., I, 390
[264] Buhârî, "Ezan", 8
[265] Zeylaî, Tebyîn, I, 92
[266] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, I, 385.
[267] en-Nisâ 4/102
[268] Ebû Dâvud, "Salât", 46
[269] Buhârî, "Ezan", 29
[270] Buhârî, "Ezan", 30; Müslim, "Mesâcid", 345
[271] Buhârî, "Ezan, 9, 32; Müslim, "Salât", 129, 131
[272] Buhârî, "Ezan", 34; Müslim, "Mesâctd", 260
[273] Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, III, 131; Şevkânî, Neylü'I-evtâr, III, 148
[274] Ahmed b, Hanbel, Müsned vı, 297, 301
[275] Müslim, "Salât", 141-142
[276] Buhârî, "Ezan", 74
[277] Müslim, "Saiât", 122
[278] Nevevî, Riyâzü's-Sâlihîn Peygamberimizden Hayat Ölçüleri, trc. ve şerh. M.Y. Kandemir ve diğerleri, İstanbul 1998, V, 270-279.
[279] Müslim, "Salât", 132
[280] Buhârî, "Salât", 20, "Ezan", 161; Müslim, "Mesâcid", 266; Tirmizî, "Salât", 59; Muvatta', "Sefer", 31; Zeylaî, Nasbü'-r-râye, II, 35
[281] Bidâyetü'l-müctehid, I, 159.
[282] İbn Rüşd, a.g.e., I, 158-159; Kâsânî, Bedâyi', I, 158-160; Şirbînî, Muğnî'1-muhtâc, I, 246-247.
[283] İbrahim Halebî, Gunyetü'l-mütemellî, s. 259.
[284] İbn Kudâme, Muğnî, II, 203-204.
[285] Bâbertî, İnâye, I, 256; İbn Nüceym, el-Bahrü'r-râik, I, 377; Şirbinî, ag.e., I, 246.
[286] Molla Husrev, Dürer, I, 90; Haddâdî, Cevheretü'n-neyyire, I, 78
[287] Zeylaî, Teybîn, I, 136-137, İbrahim Halebî, a.g.e., s. 259.
[288] İbnü'l-Hümâm, Feîhü'i-kadîr, I, 256; İbn Nüceym, a.g.e., I, 375-376; Ahmed Şelebî, Hâşiyetü Zeyiaî (Tebyînü'l-hakâik'in kenarında), I, 137.
[289] Buhârî, "Ezan", 62-63; Müslim, "Salât", 183-186
[290] Buhârî, "Ezan", 61, 163
[291] el'Fetâva'l-Hindiyye, I, 90-91.
[292] Al-i imrân 3/96
[293] Euhârî, 'Teyemmüm", 1
[294] et-Tevbe 9/15
[295] Buhâri, "Ezan", 108; Müslim, "Müsâfirîn", 213; Tirmizî, "Salât", 203
[296] Buhâri, "Salât", 52
[297] Ebû Dâvud, 'Taharet", 93
[298] Müslim, 'Taharet",100
[299] "Allahım! Seni kendine lâyık olmayan noksanlıklardan uzak bilir, teşbih eder ve Seni Övgüyle yüceltirim. Senin adın mübarektir. Senin şanın çok yücedir. Senin ululuğun çok muhteşemdir {vecelle senâüke). Senden başka tanrı yoktur." "Vecelle senâüke" cümlesi sadece cenaze namazında okunur.
[300] "Allâhümme salli 'alâ Muhammed'in ve 'ala âli Muhammed kemâ salleyte 'alâ İbrahim'e ve 'alâ âli İbrahim. İnneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik 'alâ Muhammed'in ve 'alâ âli Muhammed kemâ bârekte 'alâ İbrahim'e ve 'alâ âli İbrahim. İnneke hamîdün mecîd." (Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve Muhammed'in ailesine rahmet et, onların şeref ve kıymetlerini yükselt. İbrahim'e ve İbrahim'in ailesine rahmet edip şeref ve kıymetlerini yüksettiğin gibi. Kuş kuşuz övgüye lâyık olan Sensin, şanı yüce, iyiliği bol olan Sensin. Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve Muhammed'in ailesine feyiz ve bereket ver. İbrahim'e ve İbrahim'in ailesine feyiz ve bereket verdiğin gibi. Kuşkusuz övgüye lâyık olan Sensin, şanı yüce olan Sensin.)
[301] "Rabbena âtina fî'd-dünyâ haseneten ve fî'l-âhireti haseneten ve kına azâbe'n-nâr. Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve li'l-mü'minîne yevme yekümu'l-hisâb." (Yâ Rabb! Bize dünyada da İyilik ver, âhirette de iyilik ver, bizi cehennem azabından koru. Yâ Rabb! Beni, anne-bababımı ve bütün müslümanları hesap verileceği gün af ve mağfiret et),
[302] Tekbir "Aflahüekber", teşbih "Sübhâne rabbiye'l-azîm" ile "Sübhâne rabbîye'l-a'lâ", tesmi' "Semi'allâhü li-men hamiden", tahmîd "Rabbena leke'l-hamd" demektir.
[303] Zeylaî, Tebyîn, I, 172.
[304] Seransı, Mebsut, 1,32; Namaz kılan kişi, namazın oturuşlarında (ka'delerinde) "salli-bârik" duasıyla Hz. Peygamber'e, "rabbenâ âtinâ" duasıyla kendisine, ailesine ve bütün müminlere duada bulunmuş olur. İmam Şafiî'ye göre, teşehhüdden sonra Peygamber'e salât okumak farzdır (İbn Rüşd, Bidâyetü'S-müctehid, I, 139-140)
[305] Kasanı, Bedâyİ', I, 159. i3a R...
[306] Bilindiği gibi, müslümanlar Hz. Peygamber'in ismini duydukları zaman ona
salât u selâm getirirler. Bir âyette: "Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimi yetle selâm verin" {el-Ahzâb 33/56) buyrulmaktadır. Allah'ın salâtı rahmet etmek ve kulun şanını yüceltmektir. Meleklerin salevâtı peygamberin şanını yüceltmek ve müminlere bağış dilemektir. Müminlerin salâtı ise dua anlamına gelmektedir. Yani "salât". Peygamberimiz için hayır duada bulunmak ve ona saygı ve bağlılığı göstermek amacıyla söylenen söz demektir. "Allahümme sallı alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed" gibi. "es-Selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü" vb. sözleri söylemek de selâmdır.
[307] Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, III, 239
[308] Dâmâd, Mecma'u'l-enhur, I, 129; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, III, 239; IV, 494.
[309] Buhârî, "Cum'a", 6, 19
[310] Buhârî, "Cum'a", 3; Müslim, "Cum'a", 15
[311] el-Cum'a 62/9-10
[312] Ebû Dâvud, "Salar, 204; Tirmizî, "Cum'a", 4
[313] Müslim, "Cum'a", 40
[314] Serahsî, Mebsût, II, 22; İbn Rüşd, Bidâyetü'I-müctehid, I, 168; İbn Kudâme, Muğnî, II, 327; Şİrbînî, Muğnî'l-muhtâc, f, 276; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 153.
[315] Dârekutnî, Sünen,III, 3
[316] Ebû Dâvud, "Salât", 209
[317] Serahsî, a.g.e., II, 23.
[318] Kâsânî, Bedâyi', I, 262.
[319] Müslim, "Cum'a", 47
[320] Müslim, "Cum'a", 41-42
[321] A. Hamdi Akseki, İslâm Dîni, Ankara 1970, s. 173.
[322] Tecrîd-i Sarih, III, 101
[323] el-Cum'a 62/9
[324] a.g.e., III, 65.
[325] Mevsılî, İhtiyar, I, 84.
[326] İbn Rüşd, Bidâyetü'I-müctehid, I, 172.
[327] İbrahim Halebî, Gunyetül-müteme/iî, s. 269; İbn Âbidîn, a.g.e., II, 145-146; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 150; bkz. Nuh b. Mustafa, el-Lum'a fî âhiri zühri'I-cum'a fnşr. Ali Kaya), Bursa 2005.
[328] Nesâî, ideyn",1
[329] Serahsî, Mebsût, II, 37.
[330] Serahsî, Mebsût, II, 144.
[331] Buhârî, "iman", 37
[332] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, I, 333-334.
[333] Tecnd-i Sarih, IV, 70-96.
[334] Mekkeliler Harem-i Şerîfte teravih namazı kılarken teravihin her dört rekatından sonra bir defa tavaf etmeyi ve arkasından da iki rekat tavaf namazı kılmayı âdet haline getirmişlerdi. Mekkeliler'in bu faziletli amellerine gıpta eden Medineliler de Mekkeliler'in tavaflarına ve tavaf namazlarına denk olmak üzere teravihin her dört rekatından sonra tek başlarına dörder rekat nafile namazı kılmayı âdet haline getirmişlerdir. Ancak Mekkeliler teravihin beşinci dört rekattan sonra yani teravihin sonu ile vitir namazı arasında tavaf etmediklerinden dolayı Medineliler de teravihin sonunda nafile namaz kılmamışlardır. Böylece on altı rekat nafile, yirmi rekatlık asıl teravihe eklenince otuz altı rekata^ ulaşır ve üç rekat vitirle birlikte otuz dokuz rekat eder (İbnü'l-Hümâm, Fethu'I-kadîr, I, 334; Tecnd-i Sarih, IV, 96).
[335] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, I, 333-334
[336] Merğlnânî, Hidâye, I, 335.
[337] Buhârî, "Ezan", 8i, 108; Müslim, "Müsâfirîn", 213
[338] Muhammed 47/33; krş. Nahi 16/92
[339] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, 11, 18-19.
[340] bk. ibn Mâce, "ikâme", 187
[341] a.g.e., II, 22-23.
[342] el-Bakara 2/222
[343] el-isrâ 17/25
[344] Tirmizî, "Salât", 202
[345] el-lsrâ 17/79
[346] bk. el-Müzzemmil 73/20; es~Secde 32/16; Furkân 25/63-64; ez-Zâriyât 51/17-18; Âl-i İmrân 3/16-17; Müslim, "Siyam", 202; Tirmizî, "Mevâkft", 207, Da'avâî, 101
[347] a-g.e., II, 26-27.
[348] bk. İbn Mâce, "İkâme", 187
[349] bk. Tecrîd-i Sarîh, IV, 132-133, 139-142.
[350] İbn Âbidîn, Reddü'i-muhtâr, W, 27; el-Mevsû'atü'I-fıkhiyye, XXVII, 150 ve dev.
[351] Ebû Dâvud, "Tatavvu"', 14; İbn Mâce, "İkâme", 190
[352] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, 11, 28
[353] Kâsânî, Bedâyi', I, 282 ve devamı.
[354] a.g.e., I, 283.
[355] Buharı, "Küsûf", 1
[356] Buhâri, "Vudû", 14
[357] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 25-26; Faruk Beşer, "Mübarek Geceler", İslâm'da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, III, 356.
[358] el-lsrâ 17/1
[359] Hüseyin Algül, "Mevlid-i Nebî", İslâm'da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, III, 228-230.
[360] el-Bakara 2/286
[361] el-Hâc 22/78
[362] en-Nûr 24/61
[363] Al-i imrân 3/191
[364] Buhârî, Taksir", 19; bk., Ebû Dâvud, "Salât", 175; Zeyiaî, Nasbü'r-râye, ıı, 175
[365] Zeylaî, Tebyîn, I, 199-200; İbn Âbidîn, Reddü'i-muhtâr, II, 202.
[366] Buhârî, "Umre", 19
[367] Ahmed b. Hanfaei, Müsned, II, 380
[368] Buharı, "Nikâh"; Müslim, "Hac", 424
[369] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, I, 348; Şirbînî, Muğni'l-muhtâc, I, 467; Fazla bilgi için bk., Fahrettin Atar, "Genel Olarak Seferîlik ve Hükümleri", Seferîlik ve Hükümleri, (İSAV), İstanbul 1997, s. 29.
[370] Müslim, "Taharet", 24
[371] Dârekutnî, Sünen, I, 387
[372] en-Nisâ 4/101
[373] el-Bakara 2/173
[374] en-Nisâ, 4/101
[375] İbn Kesîr, Tefsir, I, 545
[376] Müslim, "SaIâtü'l-mü safirin", 4
[377] İbn Mâce, "İkâmetü's-salât", 75
[378] Buhârî, "Salât",1
[379] Müslim, "Salâtü'l-müsâfirîn", 1
[380] Müslim, "Salâtü'l-müsafirîn", 39
[381] el-Bakara 2/239
[382] el-Bakara 2/239
[383] en-Nisi 4/101-104
[384] Buhârî, "Bed'ü'l-haik", 6
[385] Buhârî, "Mevâkîîü's-saiât", 5
[386] Buhârî, "Hac" 99
[387] Beşir Gözübenli, "Cem", İslâm'da, İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, I, 280-281.
[388] Tirmizî, "Mevâkît", 18
[389] Tirmizî, "Mevâkit", 16
[390] İbn Âbidîn, Reddül Muhtar, II, 77
[391] Buhârî, "Salât", 31
[392] Zeylaî, Tebyîn, I, 196.
[393] el-Bakara 2/285
[394] Ebû Dâvud, "Ghâd", 152
[395] el-Ankebût 29/57
[396] ibn Mâce, "zühd", 31
[397] Buharî, "Cenâiz", 2
[398] Ebû Dâvud, "Cenâiz", 16
[399] el-Bakara 2/156
[400] Ebû Davud, "Cenâiz", 73
[401] Müslim, "Cenâiz", 1
[402] el-Mevsû'atü'l-fıkhiyye, XIII, 295
[403] İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 240.
[404] Buhâri, "Cenâiz", 31
[405] el-Bakara 2/154
[406] Âl-i imrân 3/169-170
[407] el-Bakara 2/184
[408] el-Bakara 2/183, 187, 196; en-Nisâ 4/92; el-Mâide 5/89, 95; ei-Mücâdele 58/4
[409] el-Ahzâb 33/35
[410] Bazısı sadece mubahlığa delâlet eden bu rivayetler için bk. Buhârî, "Savm", 60, 69; Müslim, "Siyam", 113-137, 194-204. Ayrıca bk. İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, II, 234-235, 271-272.
[411] bk. Buhârî, "Savm", 52, 53; Müslim, "Sıyâm", 172-180
[412] bk. Buhârî, "Savm", 67-68; Müslim, "Sıyâm", 138-145
[413] bk. Buhârî, "Savm", 63; Müslim, "Sıyâm", 146-148
[414] Tirmizî, "Savm", 2-3; Nesâî, "Sıyâm", 37-38
[415] Buhârî, "Savm", 65; Müslim, "Sıyâm", ııo-m
[416] Buhârî, İman", 1; Müslim, "îman", 19-22
[417] Buhârî, "Savm", 1
[418] Nesâî, "Sıyâm", 38
[419] Müslim, "Sıyâm", 1, 2
[420] Buhârî, "Savm", 4
[421] Buhârî, "Savm", 2, 9
[422] Buhârî, "Savm", 9
[423] Buhârî, "Savm", 8
[424] Nesâî, Sıyâm", 44
[425] Buhârî, "Savm", 29; "Savm", 27
[426] Tirmizî, "Savm", 68; ayrıca bk. Buhârî, "Savm", 40
[427] bk. Ebû Dâvud, "Savm", 43; Tirmizî, "Savm", 21; Nesâî, "Sıyâm", 51, 62
[428] Buhârî, "Savm", 36
[429] el-Bakara 2/184
[430] Merginani, el-Hidaye,I, 119-122
[431] Ibnü'l-Hümâm, Fethu'I-kadîr, II, 260, 266.
[432] Buhârî, "Savm", 20; Müslim, "Sıyâm", 45
[433] Müslim, "Sıyâm", 46
[434] Buhârî, "Savm", 45; Müslim, "Sıyâm", 48
[435] Tirmizî, "Savm", 82; ibn Mâce "Sıyâm", 45
[436] Ebû Dâvud, "Savm", 21
[437] Ebû Dâvud "Savm", 22
[438] Ebû Dâvud, "Savm", 22
[439] Buhârî, "Savm", 33, 43-45; Müslim, "Sıyâm", 52-53
[440] Buhârî, "Bed'üivahy", I, "Savm", 7; Müslim, "Fezâü", 50
[441] Müslim, "Sıyâm", 62-74; Ebû Dâvud, "Sıyâm", 32-35; Tirmizî, "Savm", 31-32
[442] Buhârî, "Savm", 26; Müslim, "Sıyâm", 171
[443] bk. Buhârî, "Savm", 22, 25; Müslim, "Sıyâm", 75-80
[444] Serahsî, el-Mebsût, III, 127.
[445] Zeylaî, Tebyînü'l-hakâik, I, 323; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 396.
[446] www.diyanet.gov.tr/turksh/default.asp (27.09.2005).
[447] Merğlnânî, el-Hidâye, !, 125; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II, 266.
[448] Akseki, İslâm Dini, s. 208.
[449] el-Bakara 2/125, 187; el-A'râf 7/138; Tâhâ 20/91, 97; el-Enbiyâ 21/52; el-Hac 22/25; eş-Şuarâ 26/71; ei-Feth 48/25
[450] el-Muvatta', ttikâf", 7, 9; Buhârî, "İtikat", ı, 6-9; Müslim, 'Ttikâf, 1-6; Ebû Dâvud, "Savm", 77-78; Tirmİzî, "Savm", 79; İbn Mâce, "Sıyâm", 58-59, 61, 65
[451] el-Bakara 2/125
[452] el-Bakara 2/187
İslami Okul Okulların En Önemlisi