Fikih - 1 4 - Islam Ilmihali Marmara
EVLİLİĞİN KURULUŞU VE AKDİN SONUÇLARI
1- İslâm'ın Evlilik Kurumuna Bakışı
A- Eş Seçimi Ve Evlilik Teklifi
4- Evlilik Akdinin Mahiyeti Ve Akdin Rüknü
A- Evlilik Akdinin Geçerli Olmasının Şartlan
2- Delâleti Açık Lafızlar ve İcab-Kabul Uyumu
4- Akit Esnasında Şahitlerin Bulunması
6- Ta'lîkî, İzafî Veya İnfisah! Şartların Bulunmaması
7- Akdin Belli Bir Süre İçin Olmaması
8- Akdin Tehdit/İkrah Altında Yapılmaması
B- Evlilik Akdinin Bağlayıcı Vasfı Ve Bazı Muhayyerlikler
1- Kefâet (Denklik) Şartına Uyulm Ayışından Doğan Muhayyerlik
2- Emsal Mehir Şartına Uyulmayışmdan Doğan Muhayyerlik
3- Ergenlik (Buluğ) Muhayyerliği
1- Kan Hısımlığından Doğan Engeller
2- Sıhrî Hısımlıktan Doğan Engeller
3- Süt Hısımlığından Doğan Engeller
3- Yakın Akraba Kadınların Aynı Kişinin Nikâhında Olması
7- Evlilik Akdinin Hukukî Sonuçları
A- Geçerli (Sahih ve Nafiz) Evlilik Akdinin Sonuçları
1- Taraflar Birbirine Helâl Olur
3- Kadının Mehirde Hakkı Doğar
4- Halvet-i Sahîha, Zifaf (Duhul) Yerine Geçer
5- Doğacak Çocuğun Nesebi Tanınmış Olur
6- Evlenen Kişi ile Eşinin Akrabalan Arasında Sihri Hısımlık Doğar
7- Ölüm Halinde Taraflar Arasında Miras Hükümleri Uygulanır
B- Sahih Olmayan Evlilik Akitlerinin Sonuçlan
8- Anne-Baba Ve Çocukların Birbirlerine Karşı Görevleri
A- Anne-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
B- Çocukların Anne Babalarına Karşı Görevleri
EVLİLİK BİRLİĞİNİN SONA ERMESİ VE BUNUN HUKUKÎ SONUÇLARI
1- Evlilik Birliğinin Sona Erdirilmesi
1- Sünnete Uygunluğuna Göre: Sünnî Talâk, Bid'î Talâk
2- Kocanın Geriye Dönme Hakkının Bulunup Bulunmamasına Göre: Ric’î Talâk, Bâin Talâk
3- Bedel Alarak Boşanma (HuI', Muhâlea)
a- Kocada Bazı Kusurların Bulunması
c- Kötü Muamele (Kadının Evliliğin Devamından Zarar Görmesi)
5- Liân (Lanetleşme Sonucu Boşanma)
6- Îlâ (Yeminin Boşanma ile Sonuçlanması)
2- Evlilik Birliğinin Sona Ermesinin Sonuçları
3- Fâsid Nikâh Akdi Veya Şüphe İle Gerçekleşen Cinsel İlişki Sonrası İddet
AİLE HUKUKU İLE İLGİLİ BAZI MESELELER
7- Tüp Bebek Ve Doğum Kontrolü
GENEL OLARAK HARAMLAR VE HELÂLLER
2- Haramların Sınıflandırılması
3- Haramlık Hükmünün Sonuçları, Haramlıkla İlgili Genel İlkeler
B- Haramlik-Helâllik Konusunda İlkeler Ve Genel Kurallar
GÜNLÜK YAŞANTIMIZDA HARAMLAR VE HELÂLLER
1- Yeme Ve İçme Konusunda Haramlar
A. Kur'an'a Göre Yenilmesi Hafam Olan Şeyler
A- İçilerek Tüketilen Şeyler Ve Hükümleri
A- Genel Olarak Örtünme Ve Giyinme
B- Giyilmesi Haram Olan Elbiseler
3- Tıp Alanında Ortaya Çıkan Yeni Sorunlar
C- Klonlama: Genetik Kopyalama
B- Kumar, Milli Piyango Ve Şans Oyunları
A- İktisadî Ve Ticarî Alanda Geçerli Olan İlke Ve Esaslar
C- İktisadî Alanda Haram Olan Bazı Tasarruflar
G- Borsa Ve Hisse Senedi, Tahvil
7- Kadın Erkek İlişkileri Ve Cinsellik
A. İslâm Dininde Kadın Ve Erkeğin Yeri
B- Cinsellik Konusunda Önemli İlke ve Hükümler
3- Hep Allah'la Beraber Olabilmek
8- Günahlardan Sakınma Ve Tövbe
12- İnsan Olarak Temel Vazifemiz
13- Allah'a Karşı Olan Vazifelerimiz
14- Peygamberimize Karşı Vazifelerimiz
15- Kendi Özümüze Karşı Vazifelerimiz
16- Anne Ve Babaya Saygı Ve Sevgi
18- Çocuklara Karşı Görevlerimiz
19- İnsan Olma Ve Çevre Bilinci
21- Barış, Sevgi, Kardeşlik Ve Diğerkâmlık
22- Kötülüklere Karşı Toplumsal Duyarlılık
23- İş Bölümü Ve Çalışmanın Önemi
Rezîletler: Ahlâka Uygun Olmayan Bazı Huy Ve Davranışlar
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED'İN HAYATI VE ÖRNEK YÜCE AHLÂKI
A- Dinî Merkez Olarak Mekke'nin Seçimi
B- Hz. Peygamberin Nübüvveti Öncesi Olaylar Ve Gelişmeler
2- Hz. Peygamberin Doğumu Ve Çocukluğu
C- Vahye Hazırlık Safhası Ve İlk Vahiy Tecrübesi
D- İslâm'a Çağrı Ve İlk Müslümanlar
E- Kureyş'in İnananlara Baskı Ve İşkence Yapması
G- Hz. Hamza Ve Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu
1- Akabe Biatlan: Medine'nin Yeni Yurt Olarak Belirlenmesi Ve Hazırlıklar
2- Hz. Peygamber'i (s.a.v.) Öldürme Planı ve Hicret: Yeni Bir Tarih Başlangıcı
3- Mescidin İnşası Ve İslâm Toplumundaki İşlevi
5- Medine'nin Toplumsal Yapısı
10- Kaynukahlar'm Medine'den Sürülmesi
16- Umre Yolculuğu Ve Hudeybiye Barışı
17- Davet Elçilerinin Gönderilmesi
19- Habeşistan Muhacirlerinin Dönüşü
20- Kaza Umresi Ve Mekke'yi Ziyareti
21- Hâlid b. Velîd'in Müslüman Oluşu ve Mûte Savaşı (8/629)
25- Hz. Ebû Bekir'in Emirliğinde İlk Hac
26- Hz. Feygamber'in İlk Ve Son Haccı Ve Evrensel Veda Hutbesi
M. Hz. Peygamber'in Öğretisinin Temel Esasları Ve Amacı
O. Hz. Peygamber'in Aile Hayatı
2- Hz. Peygamber'in Örnek Yüce Ahlâkı
SEKİZİNCİ BÖLÜM
DUA
Dua, Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesidir. Duanın dindeki yeri çok büyüktür. Sevgili Peygamberimiz, birçok vesile ile ve yaptığı benzetmelerle duanın önemini belirtmiştir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:
"Dua, ibâdettir"."Dua, ibâdetin özüdür"."Dua, müminin silahıdır"."Dua, belâyı defeder". Duanın belli bir zamanı yoktur, her vesile ile yapılabilir. Hiçbir sebebin olmaması da duaya bir vesile yapılabilir. Ancak, çoğu kez insanın tabiatında bolluk ve refah anlarında bir anlamda Allah'ı unuttuğu, ancak darlık içine düştüğü ve başı sıkıştığı zaman Allah'ı hatırladığı da bir gerçektir. Nitekim şu âyet bu gerçeği dile getirmektedir:
"O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah'a has kılarak 'Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şük-redenlerden olacağız' diye Allah'a yalvarırlar". Yüce Allah'ın bizden istediği, her an O'nun rabbimiz olduğu bilincini korumamızdır. Eğer biz bolluk anlarında Allah'a yönelirsek, darlık anlarında O bizi asla unutmaz, bizi kendi halimize terk etmez.
Dua etmenin belli bir şekli yoktur. Ancak İslâm geleneğinde ellerin L/ukarı doğru -ayaları duanın kıblesi olan göğe bakacak şekilde- açılacak yapılması yaygın bir şekildir.
Sevgili Peygamberimiz tarafından "ibâdetin özü, iliği" olarak nitelenen dua, insanın halini Allah'a arz etmesi ve O'na ni-'azda bulunması demek olduğundan, bir anlamda kul ile Allah arasın-tia bağlantı kurmak demektir. "Bana dua edin ki kabul edeyim..." âyeti bu anlama işaret etmektedir.
Bir tarafta kulun acizliği ve bunun bilincinde olma ruh haleti, öbür anda Allah Teâlâ'nın sınırsız ve sonsuz kudreti, esirgeyici ve bağışlayı-ılığı, sınırsız lütuf ve keremi arasında bir bağ kurma çabası duanın (sasını oluşturur. Kulun acziyet içerisinde Allah Teâlâ'ya yönelmesi ve [akarması, niyaz ve tazarruda bulunması Allah nazarında çok makbul-lür. Hattâ o kadar ki Kur'an'da "De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne liye değer versin?" buyrulmuştur. Buna göre bizi O'nun atında değerli hale getiren en önemli özelliğimiz O'nun yüce katına ğan dualar yapabiliyor olmamızdır.
Duanın en makbul şekli kulun gizlilik içerisinde yalvarıp yakarması eklinde olanıdır. "Rabbinize alçak gönüllüce ve içten gelerek dua edin. unkü O, haddi aşanları sevmez". Buna göre dua, benlik avasıyla ve laubali bir şekilde yapılmaz. Duada içtenlik esastır, "bey-e'l-havfi ve'r-recâ" yani korku ile karışık bir umut içinde yapılmalıdır: 3'na korkarak ve umarak dua edin!".Dua, şükür ve hamdetme, teşbih ve tenzihte bulunma şeklinde de apılır. Duada, Yüce Allah'tan neyi istediğimizin bilincinde olmak, hayırlı îyler istemek gerekir: "İnsan hayra dua eder gibi şerre de dua eder. san çok acelecidir".Dua ederken aşırılıktan, zorakiiikten, tantanalı deyiş ve gösterişli üs-plardan kaçınmak gerekir. Duanın makbul olması için "En güzel isim-r Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin!" âyetinin de ifa-3 ettiği gibi, O'nu en güzel isimleriyle anmak ve yakarmamızı bu kilde yapmak uygun olur. Bu halde yapılan duaların kabul edileceği s Hz. Peygamberin diliyle "Allah'ı güzel isimleriyle anan kimsenin jnahlarının deniz köpüğü kadar çok da olsa yine affedileceği" belirtilir.
İnsan, iç huzuru ve özgüven arar. Bunun için her an güçlü, kudret-yaratıcısına sığınmak ister. Fıtratındaki yaratıcısına doğru bir meyil, jınma, onu tanıma arayışı İçinde bulunduğunun belki bilincinde ol-adan, eşini kaybeden bir güvercinin çırpınışı, sıla özlemiyle yanan yin inleyişi, ya da sahibinin ıslığına şahinin gelişi gibi dua ve daha geniş anlamda ibâdet tecrübesiyle rabbini arar, O'na ermeye çalışır, kendi benliğinde yok olup olup, O'nda baki olmayı arzu eder. Huzur ve güveni ancak böyle elde eder.
"Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden Olsunlar".Hz. Peygamber, bazı duaların özelliğine işaret etmiştir. Buna göre, bazı zamanlarda yapılan dualar çok makbuldür. Ezan ile kamet arasında, kulun Allah'a en çok yakın olduğu secde halinde, her gecenin son üçte biri içinde. Ramazan, arefe, bayram, cuma gibi kutlu anlarda, tabiatın uyandığı seher vakitlerinde edilen dualar kabul edilir.Duanın kabulünün eden ya da edilen ile de yakın ilgisi olduğuna dikkat çekilmiştir: Buna göre: "Babanın çocuğuna olan duası, peygamberin ümmeti için dua etmesi gibidir"; "Kardeşin, kardeşi için gıyabında yaptığı dua kabul görür"; "Mazlumun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur". Misafirin, kendisini ağırlayanlar için yaptığı dua da aynı şekilde kabul edilir. [17]
Kul hakkı ve haram lokma, umutsuzluk, içtensizlik duaların kabul edilmesine engeldir.
Kur'an'da, çoğu peygamberlerin dilinden bizlere öğretilen pek çok dua bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı aşağıda takdim edilmiştir:
"Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil".
"Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni sâlih kimseler arasına kat"."Rabbim! İlmimi artır"."Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır"."Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet". "(Kulların) diriltilecekleri gün beni utandırma!". "Rabbİmiz! Bize dünyada da, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin indan koru". "Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rab-bimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlârmzsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize fardım et"."Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükret-meye ve razı olacağın güzel işler yapmaya yönlendir ve beni rahmetinle sâlih kullarının arasına kat". Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme.
3ize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin"."Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve âhirette sen benim velim-;in. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat"."Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle"."Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü ;enin her şeye hakkıyla gücün yeter"."Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duayı lakkıyla işitensin"."Ey" mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Di-ediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini elil kılarsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü etensin. Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden liriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık erirsin"."Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları ağışla"."Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de nne babama acı"."Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı lacağın güzel iş işlememi bana İlham et. Neslimi de sâlih kimseler ap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olan-ırdanım"."Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi ağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rab-imiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin"."Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru"."Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!"."Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin"."Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir. Peygamberlere selam olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur". Sevgili peygamberimiz'den de değişik vesilelerle yapmış olduğu pek çok dua nakledilmiştir. Bu dualar, genelde dua mecmualarında toplanmıştır. Her makamda edilecek dua ayrıdır. Bu itibarla, Kur'an'da yer alan ve Hz. Peygamber'den gelen bütün duaları bir araya getirip, onları baştan sona okumak yerine, her makama uygun düşecek duayı, bir ilâç gibi ölçüşünce okumak, dualarımızı anlayarak ve duyarak yapmak, çok daha uygun olacaktır.
Sevgili peygamberimizin yaptığı dualardan iki örnek:
"Allah'ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle!"."Rabbim! Seni anmada, sana şükretmede ve sana güzelce ibâdet etmede bana yardım eyle!".
Yemek Duası
Yemekten önce ellerin yıkanması sünnettir. Sofra adabına uygun olarak yemek yendikten sonra dua etmek ve Rabbimiz'e karşı şükretmek bir kulluk borcudur.
Sevgili Peygamberimiz, yemeklerden sonra değişik dualar yapmıştır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:
"Bize yediren, içeren, müslüman olmayı nasib eden Allah'a hamdolsun". "Allah'ım! Bize bu yediğimiz yemek sebebiyle bereket ver, hakkımızda bu yemeği mübarek kıl. Bize bu yemekten daha hayırlı olanını yedir".Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber, "Yemeğini yedikten sonra şu şekilde dua eden kimsenin geçmiş günahları bağışlanır: "Sarfedilen güç ve kuvvet bana ait olmadığı halde bu nimeti bana yediren, bana rızık olarak veren Allah'a hamd olsun" buyurdu. Hz. Peygamber iftar davetinde şöyle dua ederdi: "Sofranızda oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, üzerinize melekler insin, size hayır dua etSİn!".
Arapça Yemek Duası (Örnek)
"Eûzu billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm,
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Külü ve'şrabû velâ tüsrifû İnnehû lâ yuhibbü'l-müsrifîn;
el-Hamdü lillâhillezî et'amenâ ve sekânâ ve cealenâ mine'l-müslimîn;
Ve rahmetullâhi ve berekâtuhû alâ sahibi hâze't-taâmi ve'l-âkilîn;
Allahümme nevvir kulûbenâ bi-envâri mehabbetike ve zikrike yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm;
Allahümme ahyinâ hayâten tayyibeten bl's-sıhhati ve's-selâmeti ve'l-afiye;
Allahümme zid velâ tenkus bi-hürmeti'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ve bİ-hurmeti'l-Fâtiha."
Türkçe Yemek Duası
Andık Allah adını, bulduk tadını Andımız daim yüceltmektir adını
"Yiyin için, israf etmeyin" buyurdun Yedirdin karnımızı doyurdun İçirdin özümüzü kandırdın Rızana da erdir yâ Rabbi Cemalini de göster yâ Rabbi
"Şükredin, artırayım" buyurdun Hamdi şükrü bildik sana Taatlerimizi kıldık sana Nimetlerini artır yâ Rabbi Sevdiklerini sevdir yâ Rabbi
Soframızı kuranları Mutfakta hizmet sunanları Bizleri davet kılanları
Lütfü keremine erdir yâ Rabbi Günahların bir bir sildir yâ Rabbi
Yiyenlere afiyet eyle Sunanlara mağfiret eyle Hem ölenlere rahmet eyle Cennette güller derdir yâ Rabbi Cemalini seyre erdir yâ Rabbi
Sağlığımızı dâim eyle Çocuklarımızı âlim eyle Türlü belâdan salim eyle Topluca huzura erdir yâ Rabbi Birbirimizi hep sevdir yâ Rabbi
Hastalarımıza şifâ ver Dertlerimize deva ver Borca eda, gönle safa ver Yüzlerimizi karartma güldür yâ Rabbi İçimizi huzurla doldur yâ Rabbi
Devamı devlet nasibi cennet Üzerimize hep yağdır rahmet Âsân eyle işimiz, gösterme zahmet Günahkârız, sana yüzümüz yoktur yâ Rabbi Çevirme, başka kapımız yoktur yâ Rabbi
Özümüzü dingin, aklımızı aydın eyle Kalbimizi doygun, gönlümüzü zengin eyle Peygamberimize salat, bize imdat eyle Rızana her dem erdir yâ Rabbi Cennette cemâlini göster yâ Rabbi
Yüzümüz Allah'a, özümüz Allah'a Son sözümüz lillâhi teâle'l-Fâtiha
Hatim Duası
Kur'ân-ı Kerîm başından sonuna kadar okunup, bitirildikten sonra yapılan duaya "hatim duası" adı verilir.
Sevgili Peygamberimizin, Kur'an'ı hatmetmeye teşvik ettiğini biliyoruz. Konuyla ilgili hadislerden birinde Hz. Peygamber; "Kim Kur'an'ı hatmederse, onun kabul olunmuş bir duası vardır" buyurmuş, böylece gerek ezberden, gerekse yüzünden Kur'an'ı hatmeden kişinin, duasının Allah katında makbul olduğunu bildirmiştir.
Hz. Peygamber, hatim duası yapacağı zaman ehl-i beytini toplar ve duaya onları da katardı. Yaptığı duaya onlar da "âmin" derlerdi. Sahabe her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamberi kendisine örnek almıştır. Enes b. Mâlik Kur'an'ı hatmedeceği zaman, ailesini, çocuklarını ve komşularını toplar ve hatmin sevabını umarak hep birlikte dua ederlerdi. Sahabe hatim duasına iştirak etmeye özel bir önem verir, ilâhî rahmet iner diye hatim esnasında hazır bulunurlardı.
Hz. Peygamber Kur'an'ı hatmettikten sonra, bitirilmiş ve terkedilmiş gibi olmaması için baş tarafından beş âyet kadar okur ve böylece Kur'an'a yeni bir başlangıç yapmış olurdu. Onun bu sünneti, gelenek halinde günümüze kadar gelmiştir. Hatim duası yapılmadan önce üç İhlas ile Felak ve Nâs sûreleri okunur, ardından Fatiha ve Bakara'nın ilk beş âyeti kıraat olunur ve ondan sonra dua edilir.
Hatim için belli bir dua şekfi yoktur. Meselâ şöyle bir dua yapılabilir:
"Bismillâhirrahmânirrahîm;
Allahümme Rabbena yâ Rabbena, tekabbel rninnâ, inneke entessemîu'l-alîm. Ve tüb aleynâ yâ Mevlânâ, inneke ente't-tevvâbü'r-rahîm. Vehdinâ ve veffiknâ ile'l-hakki ve ilâ sıratin müştekim. Bi-bereketi hatmi'l-kur'âni'l-azîm. Va'fü annâ yâ Kerîm, va'fü annâ yâ Ra-hîm. Vağfir lenâ zünûbenâ bi-fadlike ve keramike yâ ekrame'l-ekramîn ve yâ erhame'r-râhimîn.
Yâ Rabbi! Dualarımızı kabul buyur. Şüphesiz sen, her şeyi işiten ve bilensin. Bize hakkı ve doğru yolu göster. Sıratı müstakim (doğru yol) üzere olmayı nasip eyle yâ Rabbi! Hidâyet verdikten sonra bir daha şaşırtma, doğru yoldan ayırma yâ Rabbi. Bize dünyada iyilik ve güzellik, dirlik ve düzenlik, âhirette esenlik ver yâ Rabbii
Ey rahmeti bol, mağfiret ve ihsanı sonsuz olan Rabbimiz, bizi İnsan ve müslüman kıldın. Bize İslâm gibi bir din, Kur'an gibi bir kitap İhsan ettin. Sana sonsuz şükürler olsun. Bizi hidâyetinden ve inayetinden ayırma yâ Rabbi! Okumuş olduğumuz Kur'ân-ı Kerîm'in hatmini yüce katında en güzel şekilde kabul eyle yâ Rabbi!
Hasıl olan sevabı evvelâ sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizin mübarek ruh-ı şeriflerine hediye eyledik, sen vâsıl eyle ya Rabbi! Onun şefaatine bizleri nail eyle yâ Rabbi! Hasıl olan sevabı peygamberimizin ailesine, ashabına, Kur'an'a ve İslâm'a hizmet eden âlimlerimize, senin yolunda canlarını feda eden aziz şehitlerimize hediye eyledik, sen onların ruhlarını şad eyle, onlara ikram eyle yâ Rabbi!
Hasıl olan sevabı anne, baba, hısım akrabadan, üzerimizde hakkı olanlardan âhirete iman ile göç eden bütün geçmişlerimizin ruhlarına da hediye eyledik haberdar eyle yâ Rabbi! Okunmuş olan Kur'ân-ı Kerîm'in nuru ile kabirlerini pür nûr, makamlarını cennet eyle yâ Rabbi!
Biz hayatta olanlara da sağlık, sıhhat ve afiyetler ihsan eyle ya Rabbi! Yavrularımızı koru, onları bize hayırlı halef eyle yâ Rabbi!
Yâ Rabbe'l-âlemîn! Bizi gaflet uykusundan uyandır, günahla kararmış kalplerimizi İmanla aydınlat, Kur'an nuru ile içimizi nurlandır ya Rabbi!
Görünür görünmez kazadan, belâdan, her türlü musibetlerden sana sığınıyoruz, bütün ümmet-i Muhammedi sen koru ya Rabbi!
Hasta kullarına şifalar, dertli kullarına devalar, borçlu kullarına edalar ihsan eyle ya Rabbi!
Bizi kendine lâyık kul, habîbine lâyık ümmet eyle. Evlerimize huzur, bedenlerimize sağlık, rızıklarımıza bolluk ve bereket ver, iki cihanda bize saadet ihsan eyle yâ Rabbi!"
Sübhane rabbike rabbi'l-izzeti amma yesıfûn. Ve selâmün ale'l-mürselîn. Ve'l-hamdülillahİ rabbi'l-âlemîn."
ÜÇÜNCÜ KISIM
AİLE HAYATI
BİRİNCİ BÖLÜM
EVLİLİĞİN KURULUŞU VE AKDİN SONUÇLARI
1- İslâm'ın Evlilik Kurumuna Bakışı
İslâm dini, hayat dinidir. İnsanın her türlü ihtiyaçlarının karşılanmasını ve hayatının mutluluk içinde sürmesini hedefler. İnsan neslinin devamına da büyük önem verir. İslâm âlimlerince dinî hükümlerin ana hedefleri beş maddede toplanmış ve bunlardan birisinin de "neslin" devamı olduğu tesbit edilmiştir. Yüce Allah bunu temin maksadıyla insanlara sırf sorumluluk yüklemekle kalmamış, aynı zamanda bu hedefin gerçekleşmesini onlar İçin doğal bir ihtiyaç haline getirmiş, yapılarına; karşı cinse ilgi duyma, ondan hoşlanma özelliğini yerleştirmiştir. Sağlıklı her insan için karşı cinsle beraber olmak bir ihtiyaçtır. Yalnız her ihtiyaç gibi bunun giderilmesinde de başıboşluk, kanunsuzluk düşünülemez. Meşru sınırlarını Allah'ın çizmiş olduğu bu birlikteliğe "evlilik" diyoruz.
İnsan, sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşayamaz, huzurlu olamaz. Yanında rahat edeceği, huzur bulacağı, aynı zamanda hayatı paylaşacağı, ihtiyaçlarının giderilmesinde kendine yardımcı olacak bir eş ve arkadaşla, bir dostla beraber olmak ister. İnsanları yaratan Allah, yanında rahat etmeleri, sükûnet ve huzur bulmaları için onlara kendi cinslerinden eşler yaratmış, aralarında sevgi ve merhamet tesis etmiştir. Kadın ve erkeğin birbirleri ile alâkasını mecazî bir anlatımla dile getirirken "elbise" anlamındaki "libâs" kelimesini tercih etmiş, onlardan her birinin diğeri için bir nevi elbise durumunda olduğunu ifade etmiş, böylece birbirlerinden vazgeçemeyeceklerine, birbirleri için gerekli olduklarına dikkat çekmiştir. Evlilik, Allah'ın insanlara bir lütfudur. Hayatın en mutlu oiduğu anlar, belki de aralarında karşılıklı sevgi ve saygı bulunan eşlerin birlikte geçirdikleri anlardır. Uz. Peygamber, dünyada insana huzur veren en hayırlı varlığın iyi (sâliha) kadın olduğunu söylemiştir. Olaya kadın tarafından bakarsak şüphesiz onun için en hayırlı şey de iyi bir kocadır.
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de "İçinizden evli olmayanları evlendirin" buyurmaktadır.
Hz. Peygamber imkânı olan gençlerin evlenmesini istemiş, bunun huzurlu ve günahsız bir hayata katkı sağlayacağını belirtmiş, İmkânı olmayanlara da kendilerini günahtan koruması için oruç tutmayı tavsiye etmiştir.
Dinimiz evliliği teşvik etmiş, Hz. Peygamber ümmetinin çok olması için, onların evlenip çoğalmalarını istemiştir. İslâm dini evliliğin, insanın fizikî ve ruhî ihtiyaçlarının giderilmesi için önemli ve etkili olduğunu kabul eder. Fakat bunu tek başına birinci gaye olarak almaz. O, evliliğe bu şahsî yararı yanında insan neslinin huzurlu ve mutlu bir şekilde devamını sağlayan kurum olarak bakar. Onun için Hz. Peygamber; güzel, soylu ve zengin fakat doğurgan olmayan bir kadınla evlenme hususunda görüşüne başvuran bir kişiye olumsuz cevap vermiştir. Aynı kişi ikinci defa gelip görüş sormuş yine olumsuz cevap almıştır. Üçüncü gelişinde ise Hz. Peygamber şöyle demiştir:
"Sevecen doğurgan (kadın)la evlenin. Ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla öğüneceğim". Buna göre çocuk sahibi olmak ve neslin devamına, müslümanların sayısının artmasına katkıda bulunmak, evliliğin önemli hedeflerinden birisi, beiki de en önemlisidir. Dolayısıyla, müslümanlar toplum olarak evlilik kurumunu tamamen dışlama hakkına sahip olmadıkları gibi çocuksuz bir evliliği de toplumsal bir davranış biçimi haline getirmemelidirler. Hz. Peygamber, fert planında da olsa evlilikten uzak kalmak karan alan ve bunu bir nevi "dindarlık" sayanlara karşı çıkmış, bu davranışlarının yanlış olduğunu bildirmiştir. Hanımlarından, onun İbâdet hayatı hakkında bilgi alan bazı sahâbîler; günah açısından Hz. Peygamber ile kendileri arasında bir karşılaştırma yapıp, kendilerinin daha çok ibâdet etmeleri, daha dindar olmaları gerektiği sonucuna varmışlar ve bu maksatla her biri geceyi hep namaz kılarak geçirme, sürekli oruç tutma, evlenmeyip kadınlardan uzak durma gibi farklı kararlar almışlardı. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber onlara şöyle demiştir:
"Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Vallahi Allah'tan en çok çekineniz ve O'ndan en çok sakınanız benim. Ama benim oruç tuttuğum da oluyor, tutmadığım da. Hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir".Hz. Peygamber evlilik, hayatından uzaklaşıp kendini İbâdete verme (tebettüi) kararı alan Osman b. Maz'un'un bu davranışını yasaklamıştır.İslâm dini, evlilik hayatını tamamen terk edip kendini ibâdete vermeyi uygun görmediği gibi nikâhsız birliktelikleri de tasvip etmez. Kur'an, ahlâksızlık olarak nitelediği zinayı şiddetle yasaklar ve ondan uzak durulmasını ister. Mümin erkeklerin ve kadınların, ırz ve namuslarını korumalarını, karşı cinse bakışlarının bile ölçülü olmasını, kadınların, çok yakın akrabaları dışındaki erkeklerin yanında örtülü olmalarını emreder. Peygamber Efendimiz zinanın çoğalmasını, kıyamet alâmetleri arasında sayar. Günlük hayatta yakın akraba olmayan kadın erkek ilişkilerinin belli bir disiplin altında kalmasını, bunun dışına çıkılmamasını özellikle vurgulayarak "Bir erkek, yanında evlenmesi haram olan bir yakını bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın" buyurur. Böylece o, hem kadını hem de erkeği, toplumda yanlış anlamalara sebep olabilecek davranışlardan kaçınmaya davet eder. Çoğu kere "arkadaşlık" olarak nitelenen aynı evde yaşama olayı da, bu boyuta varmayan ama İslâmî ölçülerin hiçe sayıldığı diğer beraberlikler de İslâm'a uymaz.
Aslında müslüman olsun veya olmasın bütün toplumlar aileye büyük önem verirler. Aileyi özenle korumayan toplumlar er geç çökmeye ve dağılmaya mahkûmdurlar. Bir toplumda gerileme ve çökme belirtileri önce aile ocağında görülür. Ailede başlayan çatlamalar, düzensizlikler yavaş yavaş bütün topluma yayılır ve toplumu da devleti de çökertir. Aile yapısı zayıflamış veya bozulmuş toplumları ayakta tutmak ve tekrar birbirine sahip çıkar hale getirmek uzun emek ve zaman ister. Aile-siz büyüyen, sevgiden mahrum çocuklar, bir gün gelir içinde yaşadığı toplumdan nefret eder ve öç almaya kalkışır, en yakınları da dahil çevresindeki herkesi düşman olarak algılamaya başlar. Batı toplumunda kısmen numunesi görülen bu durum, iyi değerlendirilmeli, iş işten geçmeden tedbiri alınmalıdır. Bu arada çocuğun ve gencin manevî dünyası, ruhî İhtiyaçları ve dinî eğitimi de ihmal edilmemelidir.
2- Evlenmenin Hükmü
Evlenmenin hükmü, normal şartlar altında fert açısından "sünnet-i müekkede"dir. Yani evliliğin gereklerini yerine getirme imkânı olan, fakat evlenmediği takdirde zina vb. günahlara düşme endişesi de bulunmayan bir kişi için evlenmek sünnettir. Fakat evlenmenin toptan terk edilmesi caiz değildir. Bu bakımdan evlilik hakkında farz-ı kifâye veya vâcib-i kifâye, hattâ vâcib-i ayn diyenler olmuştur. Diğer taraftan kişilerin özel durumları İtibariyle de evlilik hakkında farzdan harama, mükelleflerin fiillerine ait bütün hükümler söz konusu olabilir.
Eşine zulmetmeksizin evliliğin gereklerini yerine getirme imkânına sahip ve evlenmediği takdirde zinaya düşeceği kesin olan bir müslümanın evlenmesi farzdır. Aynı kişinin zina durumu ile karşı karşıya kalması kesin olmayıp kuvvetle muhtemel ise, o zaman onun evlenmesi vacip olur. Evliliğin gereklerini yerine getirme imkânına sahip olmayan veya evlendiği takdirde eşine zulmedeceği kesin olan birisinin evlenmesi haramdır. Eşine zulmetmesi kesin olmayıp kuvvetle muhtemel ise o zaman mekruh olur.
Evliliğin normal şartlarda mubah ve farz-ı ayn olduğunu söyleyenler de vardır.
3- Evliliğe Hazırlık Ve Düğün
A- Eş Seçimi Ve Evlilik Teklifi
Evlilik, bir erkekle kadının meşru birlikteliği olduğuna göre bu ikisi arasındaki uyumun, kurulacak yuvanın mutluluğu üzerinde etkili olacağı açıktır. Evlenecek kişi, evlilikten ve eşinden beklediklerini ve ona verebileceklerini; eşinin onun bu beklentilerini ne ölçüde karşılayabileceğini ve kendisinin de onun beklentilerine ne kadar cevap verebileceğini düşünmeli, bunları bir süre zihninde tartıp düşüncelerini olgunlaştırdıktan ve başta ana babası olmak üzere gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra karar vermeli, uygun bulduğu adaya çevre kültür ve şartlarını da dikkate alarak bizzat veya münasip biri vasıtasıyla evlilik teklif etmelidir. Evlilik teklifi alan da aynı hususları değerlendirmeli ve ona göre karar vermelidir.
Çiftler prensip olarak anlaşabileceklerini düşünüyorlarsa bundan sonra da her biri uygun bir üslup içerisinde ve dürüstçe bir taraftan kendini daha ayrıntılı olarak tanıtmalı, diğer taraftan da eş adayını tanımaya çalışmalıdır. Bütün bunları yaparken kişi gerçekçi olmalı, eş adayında olağanüstü özellikler arayarak mutlaka olumsuz kararla sonuçlanacak bir yol izlememelidir. Öte yandan, bazan birilerine kızarak bazan da başka sebeplerle bir evlilik olsun da kiminle ve hangi şartlarda olursa olsun anlayışı içinde de olunmamalidır.
Hz. Peygamber, evlenecek kişilerin daha önce birbirini görmesini tavsiye etmiş, bunun eşler arasında kaynaşma ve anlaşmaya katkısı olacağına dikkat çekmiştir. Bu görme olayı karşı tarafa bilgi verilerek veya ondan habersiz de olabilir. Görmekle yetinmeyip uygun ortamda konuşmalarında, ilerideki hayatları ve düşünce dünyaları konusunda birbirlerini bilgilendirmelerinde, ondan sonra evlilik karan almalarında çok büyük faydalar vardır. Yalnız bütün bunları yaparken onlar henüz aralarında nikâh bağı olmayan iki kişi olduklarını unutmamalıdırlar.
Peygamber Efendimiz erkeklerin evlenmek istedikleri kadında aradıkları özellikleri; zenginlik, asalet, güzellik ve dindarlık olarak tesbit ettikten sonra "Sen dindar olanını elde et" buyurmuştur.Yine Hz. Peygamber "Kadınların hangisi daha hayırlıdır?" sorusuna "Baktığında onu (kocasını) sevindiren, bir şey istediğinde isteğini yerine getiren, kendisi ve (kocasının) malı hakkında ona hoşlanmayacağı şekilde muhalefet etmeyen", diye cevap vermiştir. Bir başka hadiste de Peygamberimiz dünyada insana keyif ve huzur veren en iyi dünya nimetinin, "sâliha (iyi, elverişli, uygun, uyumlu) kadın" Olduğunu bildirir.Bu hadislerde kadınlar hakkında sözü edilen hususlar aynı zamanda erkekler için de geçerli olmalıdır. Damat adayları için de dindarlık ve ahlâklılık önde tutulması gereken bir haslettir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde "Dininden ve ahlâkından memnun olduğunuz biri evlenme talebiyle size gelirse onu evlendirin. Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve büyük fesat olur" buyurur. Ayrıca damadın kurulacak yuvanın geçimini sağlayacak malî imkâna sahip olması da gözden uzak tutulmaması gereken bir husustur.
Bu sayılanlar yanında beden ve ruh sağlığı, karakter uyuşması gibi hususlar da huzurlu bir yuva kurulurken dikkate alınmalı, bu konularda ne kadar fedakârlık yapılabileceği ve nereye kadar tahammül edilebileceği iyi hesaplanmalıdır. Çoğu kere karşı tarafı değiştirebileceği varsayımı ile önemsenmeyen bazı ayrıntılar -bilhassa karşı taraf da aynı beklenti içinde ise- ileride mutsuzluk sebebi olabilmektedir. Alkol veya uyuşturucu bağımlılığı, sigara alışkanlığı, kumar düşkünlüğü, geç vakitlere kadar kahve ve benzeri yerlerde vakit geçirme âdeti, hattâ ağız veya vücut kokusu, örf ve âdet farklılıkları evlilikleri tehdit eden hususlar olarak görülmektedir.
Evlenecek kişiler arasında ileride açıklanacak evlilik engellerinden birinin olmaması gerekir. Bu bakımdan geçici evlilik engellerinden iddet hali özel bir durum arz eder. Boşandığı için iddet beklemekte olan kadına üstü kapalı ifadelerle de olsa evlilik teklifi yapılmaz. Kocası öldüğü için iddet beklemekte olan bir kadına ise gene açıkça evlilik teklif edilemez.
Kendisine evlenme teklifi yapılmış bir kız veya kadına henüz o teklife olumsuz cevap verilmeden başka birisi tarafından evlenme teklifi yapılması hoş karşılanmaz. Hz. Peygamber bir erkeğin, başka birisinin evlilik teklifi üzerine evlilik teklifinde bulunmasını yasaklamış ve ilk teklifi yapanın, teklifinden vazgeçmesini veya sonrakinin de teklifte bulunmasına izin vermesini bu yasağın kapsamı dışında tutmuştur. İslâm hukukçularının bu konudaki görüşü ise şöyledir: Eğer evlilik teklifi alan kız veya kadın buna olumlu cevap vermişse artık bundan sonra ona evlilik teklif edilmesi haram veya en azından mekruhtur. Ama ilk teklifi reddetmişse veya reddetmese bile o teklife olumlu cevap verme kararı almamışsa, bu mânada bir beyanda bu-lunmamışsa ona evlenme teklifi yapılması caizdir. Çünkü sahabeden Fâtıma bint Kays, Hz. Peygamber'e gelerek Muâviye ve Ebû Cehm'in kendisi ile evlenmek İstediklerini söylemiş, o da ona Üsâme b. Zeyd ile evlenmesini tavsiye etmiştir.
B- Nişanlanma
Nişanlanma, tarafların, birbirlerine evlenme sözü verdiklerini etrafa duyurmaları ve bu arada birbirlerini daha yakından tanıyabilmeleri için çoğu kez ihtiyaç duyulan bir törendir. Mutlaka yapılması da gerekli değildir.
Nişanlanma, evlilik veya nikâh değildir. Dolayısıyla nişanlanma ile taraflar arasında evli kişilerde olduğu gibi bir ilişki serbestliği doğmaz. Helâl-haram bakımından aralarındaki durum, nişanlanma öncesi ile aynıdır. Bu bakımdan zaman zaman bir araya gelip konuşma arzusu veya ihtiyacı duyarlarsa bu esnada henüz evli olmadıklarının bilinci içinde olmalı, özellikle de hadislerde dikkat çekilen ve yasaklanan "halvet" . halinde kalmamalıdırlar. Bu hadislerde Hz. Peygamber, aralarında sürekli 1 evlenme engeli bulunmayan bir erkek ve kadının gözlerden uzak, baş başa bir halde kalmasını yasaklamıştır. Nişanlanma, bir evlilik vaadi olduğu için haklı bir sebebe dayanmaksızın nişanın bozulması ahlaken İyi bir davranış değildir. Çünkü İslâm, müslümanın vaadine sâdık olmasını ister. Buna rağmen tarafların her biri, herhangi bîr sebep açıklamadan tek taraflı olarak bu vaadinden dönme hakkına sahiptir.
Nişan bozulduğu takdirde bu esnada tarafların birbirlerine vermiş oldukları hediyelerin durumu veriliş maksadına göre değişir. Her ne kadar nişan ile mehir borcu doğmuyorsa da ilende mehîr yerine geçmek üzere kıza verilmiş olan altın ve benzeri hediyelerin İade edilmesi gerekir. Bu konuda anlaşmazlık çıkarsa örfe ve âdete göre çözülür.
C- Düğün
Evliliklerin düğün töreni ile duyurulması, bu vesileyle akraba ve dostların bir araya gelmesi, onlara ikramda bulunulması, eğlenilmesi âdet olmuştur. Düğünlerin en önemli işlevi, evliliği duyurma vesilesi oluşudur. Hz. Peygamber, evliliğin ilân edilmesini, duyurulmasını ister ve kadın erkek birlikteliğinde helâl olanı, haram olandan ayıran şeyin def ve ses olduğunu ifade eder. Hz. Peygamberin, evliliklerinde yemek ikram ettiği bilinmektedir. Hadislerden anladığımız kadarıyla onun bu ikramları bugünkü düğün yemekleri havasında olmaktan çok, zifafı takip eden günde kimi zaman birisi ile haber göndererek çevrede bulunan insanları o anda yemeğe davet etmek şeklinde oluyordu. Bazan sahâbî kadınların bu maksatla yemek hazırlayıp ona gönderdikleri de görülüyordu. Onun bu uygulamaları yanında ensardan bir kadınla evlendiğini söyleyen Abdurrahman b. Avf'a "Bir koyunla da olsa ziyafet ver" dediği de bilinmektedir. Bu ziyafetin hükmü hakkında farklı görüşler olmakla birlikte hâkim görüş onun sünnet olduğu şeklindedir. Ziyafetin zamanı hakkında da zifaftan önce, zifaftan sonra, nikâh akdi sırasında, veya sonrasında gibi değişik görüşler ortaya atılmışsa da bu, örfe bağlı olarak değişebilecek bir durumdur. Düğün yemeğine davet edilen kişinin buna katılması esas itibariyle vaciptir. Ancak, makul mazereti olanlardan bu hüküm düşer. Hasta olunması, aynı gün ve saatte birden fazla davetin bulunması, düğün mahallinin meşakkat doğuracak şekilde uzak olması gibi.
Düğün eğlenceleri toplumların örfüne göre değişiklik arz eder. Hz. Peygamber'in kendi evliliklerinde eğlence yapıldığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hz. Âişe, ensardan bir kadını damadın evine götürdüğünü ve Hz. Peygamber'in de kendisine "Yâ Âişe! Beraberinizde lehv (eğlence, oyun) yok (mu)? Ensar, lehivden hoşlanır" dediğini rivayet eder. Diğer taraftan Muavviz b. Afrâ'nın kızı Rubeyyi', zifafa girdiğinin sabahı Hz. Peygamber'in, kendisinin bulunduğu odaya girdiğini, bu sırada küçük cariyelerinin veya kızlarının (cüveyriyât) def çalıp gelinin Bedir'de şehit düşen atalarını dile getirdiklerini, içlerinden birinin onlara "İçimizde yarın ne olacağını bilen peygamber var" dediğini, Hz. Peygamber'in de "Onu bırak Söylemekte olduğun şeyi söyle" dediğini anlatır. Âmir b. Sa'd da bir düğün esnasında Kuraza b. Ka'b ve Ebû Mes'ûd el-Ensârî'nin bulunduğu yerde cariyelerin şarkı söylediğini görünce onlara "Siz Resûlullah'ın sahâbîsisiniz ve Bedir ehlindensiniz. Yanınızda da bu yapılıyor?" diyerek hayretini ifade etmiş ve "İstersen otur, bizimle dinle. İstersen git. Bize düğün sırasında eğlenme hususunda izin verildi" cevabınt almıştır. Bu durum, düğünde öiçülü eğlenceye izin verildiğini ancak sahabe arasında bunu hoş karşılamayan kişilerin de bulunduğunu göstermektedir.
Müslümanın genei hayatında olduğu gibi düğününde de İslâm'a yakışmayan her şeyden ve bu arada israftan kaçınılmalıdır. Düğünlerde sadelik özendirilmelidir. Sünnete uygun düğün yapmak için zannedildiği gibi ihtişamlı salonlara büyük ücretler ödeme, davetlilere verilmek üzere lüks nikâh hediyeleri ve yemekler hazırlama zorunluluğu yoktur. Maksat sünnete uygun düğün yapmak ise bu, sade bir nikâh ve sınırlı sayıda kişinin davet edildiği bir yemek ikramı ile de mümkündür. Bir taraftan maddî İmkânsızlık yüzünden evlenemeyen gençler varken diğer taraftan düğünlerde astronomik harcamalar yapılmamalı, bunun yerine imkânı olanlar, mutlu yuvaların artması için de fedakârlıkta bulunmalıdır. Unutulmamalıdır ki toplumun huzuru ve mutluluğu, içindeki huzurlu ve mutlu ailelerin çokluğu ile mümkündür.
D- Nikâh Merasimi Ve Duası
Fıkıh literatüründe, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla erkeğin, evlenme iradelerini, şahitler huzurunda açık ve net bir şekilde ortaya koymaları nikâh akdinin oluşması için yeterli olacağı belirtilir.
Mânası: "Allahım! Bu akdi uğurlu ve mübarek eyle. Onların arasında uyum, sevgi ve istikrar meydana getir. Onların arasında nefret, fitne ve birbirinden kaçış hali yaratma. . .
Allahım! Âdem ile Havva arasında, Muhammed ile Hatice-İ Kübrâ arasında ve Ali ile Fâtımetü'z-Zehrâ arasında uyum meydana getirdiğin gibi bunların arasında da öyle uyum meydana getir.
Allahım! Onlara iyi çocuklar, bol rızık ve uzun ömür İhsan eyle.
Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatan eşler ve nesiller ihsan et, bizi müttekîlerin önderi eyle.
Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru."
4- Evlilik Akdinin Mahiyeti Ve Akdin Rüknü
İslâm hukukçuları evlilik akdini "muâvaza akdi" yani karşılıklı edimleri içeren bir akit olarak değerlendirirler. Aslında o, kendine mahsus ve şartlarının büyük çoğunluğu sâri (Allah, Peygamber) tarafından tesbit edilen, tarafların irade hürriyeti büyük ölçüde dar tutulan özel bir akit kabul edilmelidir. Taraflar bu şekilde, şartları önceden kendi katkıları olmaksızın tesbit edilmiş olan bir akdi aynen kabul etmekte ve böylece oluşturulan bir müesseseye girmektedirler.
Hanefîler'e göre birçok akit gibi nikâh akdinin de rüknü 'îcab ve kabuldür'. Bir akitte önce akdin taraflarından biri o akdi yapmak istediğine dair irade açıklamasında bulunur, sonra da diğeri aynı yönde irade açıklamasında bulunur ve böylece akit tamamlanmış olur. Yapılan irade beyanı açıklamalarından birincisine 'îcab', İkincisine de 'kabul' denir. Meselâ, evlilik akdinde önce hangi taraf irade beyanında bulunmuşsa yani karşı tarafla evlenmeyi kabul ettiğini açıklamışsa onun beyanı îcab, karşı tarafın aynı istikametteki beyanı da kabul sayılır. Bu bakımdan erkek ile kadın arasında fark yoktur. Diğer mezhepler bunlardan başka evlenecek kadın ve erkek ile veliyi de akdin rüknü sayarlar. Ayrıca kimine göre mehir kimine göre ise şahitler de akdin rüknüdür.
5- Evlilik Akdinin Şartları
A- Evlilik Akdinin Geçerli Olmasının Şartlan
İslâm hukuk literatüründe akdin şartlarından söz edilirken kuruluş (in'ikâd), sahih olma ve geçerlilik (nefaz) şartlan ayrı ayrı açıklanır. Burada ayrıntıya girilmeden bunların hepsi bir arada anlatılmaya çalışılacaktır. Ayrıntılar için fıkıh kitaplarına bakılmalıdır.
1- Yetki
Evlenme akdinde irade beyanında bulunanlar bu konuda yetkili olmalıdırlar. Bunun için irade beyanı; aklî melekeleri yerinde ergen (baliğ) şahıslar veya bunların vekilleri tarafından yapılmalıdır.
2- Delâleti Açık Lafızlar ve İcab-Kabul Uyumu
Akit esnasında kullanılan kelimelerin evlenme iradesini açık ve kesin bir şekilde ortaya koyacak türden olması gerekir. Ayrıca îcab ve kabul beyanları birbiri ile uyumlu olmalıdır. Meselâ, belli bir mehir zikredilerek yapılan îcab açıklamasına, o miktarın altında bir miktar mehirle kabul açıklaması yapılması halinde, îcab ile kabul arasında uyum olmayacağından akit meydana gelmez.
3- Meclis Birliği
îcab ve kabul aynı mecliste yani aynı anda, aynı oturumda olmalıdır. Bunun için de îcab ile kabul arasına başka meşguliyetler girmemelidir. Bu bakımdan "meclis birliği"nden maksat ilk anda akla geldiği gibi îcab ve kabulün aynı mekânda olmasından biraz farklıdır. Taraflar aynı mekânda olmaya devam etseler bile îcabdan sonra kabul ifadesi kullanılmamış, arada başka işlerle meşgul olunmuş ve daha sonra kabul ifadesi kullanılmışsa bu ifade kabul değil, yeni bir îcab olarak değerlendirilir ve bunun peşinden karşı taraf, ona razı olduğu, onu kabul ettiği anlamında bir ifade kullanırsa akit o zaman tamam olur. îcabda bulunanın bundan dönmesi veya karşı tarafın îcabı reddetmesi halinde bu îcab geçersiz olur, artık onu kabul anlamındaki ifadeler hukukî anlamda kabul sayılmaz, ancak yeni bir îcab olabilir.
İslâm hukukçuları ayrıca yazışma ve risalet (haberci gönderme) yoluyla akit yapılmasını kabul ederler ve bunların da taraflar arasında yapılan sözlü akit gibi olduğunu söylerler.
4- Akit Esnasında Şahitlerin Bulunması
Nikâhın alenen yapılması ve ilan edilmesi şarttır. Bu sebeple bir hikâh akdinin sahih olması için şahitler huzurunda olması gerekir. İslâm hukukçularının çoğunluğu akdin sıhhati için şahitliği şart koşarlar. Dolayısıyla taraflar birbirlerine karşı, yanlarında bu beyanlarını duyacak şahitler olmadan evlilik iradesi beyan etseler bu şekilde yapılan akit fasittir. Şahitlerin görevi, şahit oldukları nikâhı gizlemek değil, onu uygun bir biçimde başkalarına duyurmaktır.
Şahitlerin akıllı, baliğ, hür olmaları gerekir. Sayı itibariyle iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahitliği yeterlidir. Ayrıca evlenen eşlerin her ikisi de müslüman ise bu akdin şahitlerinin de müslüman olmaları gerekir. Nikâh şahitlerinin "âdil" olmaları, başka bir ifade ile fâsik olmamaları İyi ise de şart değildir. Fakat diğer mezhepler nikâh şahitlerinin âdil olması şartı üzerinde hassasiyet gösterirler. Kişinin adalet vasfını zedeleyen hususlar hakkında farklı ama birbirinden çok da uzak olmayan görüşler vardır.
1917 tarihli Osmanlı Hukuk-i Aile Kararnamesi, nikâhın sıhhati için şahitlerin mevcudiyetini yeterli görmemiş, ayrıca özellikle kadının, doğacak çocukların hak ve hukuklarının korunması için tescil edilmesini de şart koşmuştur.
5- Evlilik Engelinin Olmaması
Evlilik engelleri, ileride sürekli ve geçici engeller olarak iki ayrı başlık altında incelenecektir. Sürekli engeller, daha ziyade yakın akrabalıktan doğan evlilik engelleridir. Geçici olanlar ise ortadan kalkması muhtemel engellerdir. Meselâ, evli bir kadınla evlenilmez. Ama evlilik hali herhangi bir sebeple ortadan kalkarsa ve iddet de sona ererse artık evlilik engelinden söz edilmez.
Evlenecek erkek ile kadın arasında herhangi bir evlilik engeli bulunmamalıdır. Buna rağmen bir evlilik akdi yapılmışsa bu akit, o engelin mahiyetine göre bâtıl veya fâsiddir. Eğer söz konusu engel, bütün müctehidler tarafından evlilik engeli sayılıyorsa yani bu konuda icma (fikir birliği) varsa ve sürekli engellerdense akit bâtıldır, yani yok hükmündedir. Eğer onun evlilik engeli oluşu hakkında icma yoksa veya icma olsa bile sürekli evlilik engellerinden değilse o zaman bu akit fâsiddir. Fâsid akitte de, taraflar arasında evlilikle ilgili haklar doğmaz, böyle bir evliliğe derhal son verilmesi gerekir. Buna rağmen taraflar fiilen evli gibi yaşamışlarsa bâtıl evlilikten farklı olarak bunda bazı hükümler doğar.
Evlilik erkek ile kadın arasında olur; iki erkeğin veya iki kadının kendi aralarında evlenmesi düşünülemez. Buna rağmen günümüzde bazı devletlerin bu tür bir hayatı da evlilik olarak hukuk içine aldığı görülmektedir. Bunlar kanunla serbest bırakılsa bile müslümanın hayatında hiçbir anlamı olmayan ahlâk dışı davranışlardır ve İslâm hukuku açısından da yok (bâtıl) hükmündedir.
6- Ta'lîkî, İzafî Veya İnfisah! Şartların Bulunmaması
Evlilik akdi talik ve izafe tarzında yapılamaz. Yani herhangi bir şartın gerçekleşmesi halinde, ona bağlı olarak vücut bulmak üzere bir evlilik akdi yapılamaz. Meselâ "Babam izin verirse seninle evlendim" ifadesinde akit, babanın iznine ta'lik edilmiş yani bağlanmıştır ve bu ifade -baba daha sonra izin verse bile- evlilik akdinin doğması için yeterli değildir. Ancak baba da orada mevcut ise ve îcab-kabul beyanının olduğu mecliste o da rızasını bildirirse bu akit geçerlidir.
Gelecek bir tarihten itibaren meselâ "bir sene sonra" geçerli olmak üzere yapılacak akit de izafe şeklinde akittir ve geçerli değildir.
Taraflar bu şart gerçekleşince veya belirtilen tarih gelince evlenmek isterlerse yeni bir akit yapmaları gerekir.
İleride bazı olaylara bağlı olarak kendiliğinden sona ermek {infisah etmek) üzere yapılan şartlı evlilik akdi de geçersizdir.
7- Akdin Belli Bir Süre İçin Olmaması
Evlilik akdi, belli bîr süre İçin kurulamaz. Taraflar ayrılmamak üzere evlenirler. En azından evlendikleri sırada böyle bir şey düşünmezler veya bunu akde dahil edemezler. Bu şekilde yapılacak bir evlilik caiz değildir. İslâm hukukçuları genellikle belli bir süre için yapılan evlilik akdi esnasında müt'a kelimesi veya bundan türeyen Arapça kelimeler kullanılırsa buna müt'a nikâhı, böyle bir kelime kullanılmadan yapılan süreli evliliğe ise muvakkat (süreli) nikâh diyorlar. Her ikisi de bâtıldır, yok hükmündedir. Hattâ belirlenen sürenin normal insan ömrünü aşması bile bu hükmü değiştirmez.
8- Akdin Tehdit/İkrah Altında Yapılmaması
İkrah, insanın istemediği bir şeyi yapması için zor kullanılması, tehdit edilmesi, korkutulmasıdır. Bir erkek veya kadının böyle bir tehdit altında evliliği kabul etmesi ve akit esnasında bu şekilde irade beyanında bulunması halinde bu akdin hükmünün ne olacağı tartışmalı bir konudur. Hanefîler rıza ile ihtiyarı farklı değerlendirerek bu şekilde İrade beyanında bulunan kişinin o akde rızası yoksa da ihtiyarı vardır, o akdi kendi ihtiyarı ile kabul etmiştir (mâruz kaldığı tehdidin gerçekleşmesi ile evliliğin gerçekleşmesi arasında seçim yapmış ve tercihini evlilik yönünde kullanmıştır) derler ve yapılan akdi sahih sayarlardı. Bu durum, zaman içinde uygulamada problemler yaşanmasına sebep olmuş, özellikle kadınların istemedikleri evliliklere zorlanması sonucunu doğurmuştur. Bunu gören İslâm hukukçuları Osmanlı Hukuk-ı Aile Ka-rarnâmesi'nde diğer mezheplerin görüşünü tercih ederek ikrah altında yapılan evlilikleri fasit (geçersiz) saymıştır (md. 57).
B- Evlilik Akdinin Bağlayıcı Vasfı Ve Bazı Muhayyerlikler
Evlilik akdi esas itibariyle lâzım (bağlayıcı) bir akittir. Fakat çok özel bazı durumlarda taraflara veya veliye akdi feshetme hakkı da doğmaktadır. Bu hakka sahip olan kişi akdi feshedip etmemekte serbest (muhayyer) olduğu için bu haklara muhayyerlik hakkı denmektedir. Bunlar kısaca şunlardır:
1- Kefâet (Denklik) Şartına Uyulm Ayışından Doğan Muhayyerlik
Hanefîler, baliğ olmuş (ergen) bir kadın veya kızın, velisinin izni olmadan evlenebileceğini söylerler. Yapılan evlilik Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre nafizdir (ilgililerin itiraz hakkı saklı olmak üzere geçerli). Yalnız bu hakkını kullanan kadın, en azından kendine denk (küf) biri ile evlenmelidir. Mevki itibariyle daha aşağı birisi ile evlenirse velinin bu evliliğe itiraz etme ve mahkemeye müracaat ederek evliliği feshettirme hakkı vardır. Nikâh velinin izni ile bile olsa eğer veli, bu akde denklik (kefâet) şartı ile razı olmuşsa veya bu şart açıkça geçmese de damat adayının beyanına göre denkliğin bulunduğunu düşünerek razı olmuşsa ve daha sonra da denkliğin bulunmadığı ortaya çıkmışsa bu durumda da velinin yapılan akde itiraz etme hakkı olur.
Veliye tanınan denklik şartına uymamazlık sebebiyle akdi feshettirme yetkisi, kadının bu evlilikten doğum yapması ile sona erer. Bazı fıkıh âlimleri kadının hamileliğinin belli olması halinde bunun da velinin akdi feshettirme hakkını sona erdireceği görüşündedirler.
2- Emsal Mehir Şartına Uyulmayışmdan Doğan Muhayyerlik
Bir kız veya kadın, velisinin izni olmadan evlendiği takdirde tesbit edilen mehir Ebû Hanîfe'ye göre benzerlerinden az olmamalıdır. Buna uyulmadığı takdirde velinin, yapılan akde itiraz etme hakkı vardır. Mehrİn miktarı benzerlerinin seviyesine yükseltildiği takdirde velinin itiraz hakkı düşer. Daha sonra kadının, hakkı olan bu mehrin bir kısmını veya tamamını kocasına bağışlaması veli için yeni bir hak doğurmaz. Ebû Hanîfe, mehrin yüksekliğinin veliler için iftihar vesilesi olacağı sosyal gerçeğinden hareketle miktarın düşük tesbiti halinde veliye akde itiraz hakkı tanırken Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, en düşük miktara uyulmak şartıyla mehrin kadının hakkı olduğunu düşündükleri için velinin bu gerekçeyle itiraz etme hakkı olmadığı kanaatini benimserler.
3- Ergenlik (Buluğ) Muhayyerliği
Daha sonraları -Hukuk-ı Aile Kararnâmesi'nde de yer aldığı gibi-bazı sınırlamalar getirilmişse de İslâm fıkhının klasik yorumunda küçüklerin, velileri tarafından evlendirilmeleri caiz görülmüştür. Velilik babadan başlayarak bir sıra dahilinde diğer akrabalara doğru uzanan bir yetkidir. Bir küçük, babası veya onun olmaması durumunda babasının babası (dede) tarafından evlendirilmişse büyüdüğünde bu evliliğe itiraz edemez. Fakat bunların dışındaki velileri tarafından evlendirilen küçükler ergen olduklarında bu nikâhı devam ettirmekte veya mahkemenin onayıyla sona erdirmede serbesttirler. Buna buluğ muhayyerliği (hıyârü'l-büluğ) denir. Nikâhın bu işlemle sona erdirilmesi boşanma sayılmaz.
4- Aldanma Muhayyerliği
Evlilik akdi esnasında veya daha önce taraflardan biri diğerine, kendi kimliği hakkında yanlış bilgi vermişse; bu bilginin konusuna bağlı olarak bazı durumlarda Mâlikî mezhebine göre konu açıklığa kavuşunca mağdur durumdaki tarafın akdi feshetme hakkı doğar. Meselâ, kadın kendini müslüman olarak tanıtmış veya velisi öyle söylemiş, daha sonra hıristiyan veya yahudi olduğu anlaşılmışsa erkek bu akdi feshetme hakkına sahiptir. Şafiî mezhebine göre bu gibi durumların muhayyerlik sebebi olması için akit anında şart koşulması gerekir. Akitte şart olarak yer alan bir hususun daha sonra öyle olmadığı anlaşılırsa ve bu son durum, akitte şart koşulana nisbetle daha olumsuz İse o zaman karşı tarafın muhayyerlik hakkı vardır. Ama akitte böyle bir şart yer almamışsa muhayyerlik hakkı doğmaz.
5- Ayıp (Kusur) Muhayyerliği
Evlilikte ayıp muhayyerliğinden maksat, taraflardan birinin, diğerinde evlilikten beklenen gayenin gerçekleşmesine önemli ölçüde engel teşkil eden bir kusurun varlığını öğrenmesi ve bunu ileri sürerek evlilik akdini sona erdirme, feshetme hakkına sahip olmasıdır.
Hanefîler, erkeğin boşama hakkını kullanabileceğini gerekçe göstererek ona ayrıca ayıp muhayyerliği hakkı tanımazlar. Buna karşılık kadın, kocasının cinsel ilişkide başarısız olduğunu ileri sürerek evliliğin sona erdirilmesini talep edebilir. Bu konu ile ilgili olarak fıkıh kitaplarında; kocanın cinsî organının kesik olması yani bir operasyonla veya herhangi bir sebeple erkeklik organının kesilmesi, hadım edilmesi, cinsî organında fizikî bir kusur olmamasına rağmen karısı ile cinsel ilişki kura-maınası ve çift cinsiyetli olması halleri sayılır ki Arapça fıkıh kitapları birinci durumdaki koca için 'mecbûb' veya 'mecbûbu'z-zeker', ikinci durumdaki için 'hasiyy', üçüncü durumdaki için 'ınnîn' veya 'müehhaz' (bağlanmış yani psikolojik vb. etkiler sonucu karısı ile ilişki kuramayan kişi) ve dördüncü durumdaki kişi için de 'hünsâ' kelimelerini kullanır. Kocasının bu halini bilmeden evlenme akdi yapan kadın bu durumda muhayyerlik hakkını kullanarak evliliğin sona erdirilmesi (tefrik) talebinde bulunabilir.
Hanefîler'den İmam Muhammed'e göre kadın, kocasının akıl hastası, cüzzamlı veya alaca (baras) hastalığına müptelâ olması gibi evlilik hayatının devamı halinde zararla karşı karşıya kalacağı hallerde de mahkemeye başvurarak ayrılık talebinde bulunabilir. Fakat Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre bunlar, kadına ayrılık isteme hakkı sağlayan ayıplar (kusurlar) değildir. Bu konuda diğer mezhepler de İmam Muhammed'in görüşüne yakındır. Mâlikî mezhebine göre cinsel ilişkiye dair problemler yanında akıl hastalığı, cüzzam ve alaca hastalığı her iki tarafa da muhayyerlik hakkı sağlar. Cinsel ilişkide problem kadından kaynaklanıyorsa erkek boşama hakkını kullanmayıp muhayyerlik hakkını kullanarak evliliğe son verebilir. Yalnız bu kusurlar sebebiyle, muhayyerlik hakkı olması için bunların akit anında mevcut olmaları gerekir. Evlilik içinde sonradan meydana gelen ve cinsel ilişki açısından problem doğuran kusurlar taraflara muhayyerlik hakkı vermez. Ama koca, evlilik akdinden sonra da akıl hastalığı, cüzam veya alaca hastalığı ile müptelâ olsa kadın, evliliği sona erdirmede muhayyerdir. Bu sayılan hastalıklar ve cinsel ilişki problemleri Şâfiîler'de ve Hanbelîler'de hem kadına, hem de erkeğe muhayyerlik hakkı sağlar.
6- Evlenme Engelleri
Evlilik engelleri sürekli ve geçici engeller olarak iki başlık altında incelenecektir. Sürekli engeller hiçbir zaman ortadan kalkmayacak olan evlilik engelleridir. Geçici engeller ise zamanla ortadan kalkması muhtemel evlilik engelleridir. Meselâ, evli bir kadınla evlenilmez. Ama evlilik hali herhangi bir sebeple ortadan kalkar ve iddet de sona ererse artık evlilik engelinden söz edilmez.
A- Sürekli (Ebedî) Engeller
Kan hısımlığı, sıhrî hısımlık ve süt hısımlığından doğan bu evlilik engelleri Kur'ân-ı Kerîm'de tek tek sayılmıştır:
"Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan sizin himayenizdeki üvey kızlarınız -eğer onlarla zifafa girmemişseniz bu durumda size bir vebal yoktur-, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi bir arada bulundurmanız -daha önce geçenler hariç- size haram kılındı. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir" (en-Nisâ 4/23).
1- Kan Hısımlığından Doğan Engeller
a- Usûl-Fürû Akrabalığı: Bir kişinin anne ve babası ile onların anne babaları yani büyük anneleri ve dedeleri, daha sonra da onların anne babaları ve bu şekilde uzayıp giden akrabaları onun usulüdür. Başka bir deyişle kişinin, soyundan geldiği kişilerin tamamı onun usulüdür. Diğer taraftan bir kişinin oğlu ve kızı ile onların oğullan ve kızları ve bu şekilde uzayıp giden nesli onun fürûudur. Yukarıdaki âyette geçen "anneleriniz", "kızlarınız" ifadeleri sadece insanın kendi annesi veya kendi kızı ile sınırlı kabul edilmemiş, âyetin maksadının usul ve fürû içinde mütalaa edilen bütün kadınlar olduğu benimsenmiştir.
b- Kardeşlik: Kardeşler arası evlilik yasaklanmıştır. Bu hususta öz-üvey ayırımı da yapılmaz. Buradaki kardeş kavramı, anne ve babaları bir olan veya sadece anneleri yahut sadece babaları bir olan kardeşleri içerir. Süt kardeşliği ayrıca ele alınacaktır.
c- Amca, Dayı, Hala, Teyze ile Yeğenler Arasındaki Akrabalık ilişkisi:
Bir erkeğin, halası veya teyzesi ile evlenmesi caiz değildir. Bu kendi halası ve teyzesi açısından böyle olduğu gibi anne ve babasının veya daha yukarı derecedeki usûlünün halası ve teyzesi açısından da böyledir. Yine bir erkek, kardeşinin çocukları veya torunları ile evlenemez. Olaya kadın açısından bakıldığında ise bir kadın, amcası veya dayısı ile, kardeşinin çocukları veya torunları ile evlenemez.
2- Sıhrî Hısımlıktan Doğan Engeller
Sıhrî hısımlıktan maksat evlilik sonucu eşlerden biri ile, diğer eşin akrabaları arasında doğan hısımlıktır. Bazı mezhepler zina eden erkek ile kadın arasında da evliliktekine benzer bir sıhrî evlilik engelinin doğacağı görüşündedir. Hattâ taraflar arasında cinsel ilişki olmasa bile birbirlerine şehvetle dokunma veya bazı hallerde bakma ile de evlilik engellerinin doğacağını söyleyenler vardır.
Sıhrî hısımlıktan doğan evlilik engelleri de şunlardır:
a- Usul-Fürû Akrabalığı: Bir kişi, eşinin usulünü teşkil eden akrabaları ile evlenemez. Yani eşinin anne veya babası ile yahut bunların anne veya babaları ile evlenmesi caiz değildir. Eşler arasında nikâh akdi yapılmış olması bu evlilik engelinin doğması için yeterlidir. Ayrıca zifaf şartı yoktur. Buna göre iki kişi arasında nikâh akdi yapılsa ve bunlar bir araya gelmeden, zifaf olmadan ayrılsalar her biri, diğerinin usulü ile evlenemez.
Bir kişi, eşinin fürûu ile de yani başka bir evlilikten olma çocukları veya torunları ile de evlenemez. Yalnız burada bir erkek ile karısının başka evlilikten olma kızı arasındaki evlilik engeli sadece nikâh akdi ile doğmaz, ayrıca zifaf da olmuşsa o zaman doğar. Bu husus yukarıdaki âyet-i kerîmede özellikle belirtilmiştir.
b- Usulün veya Fürûun Eşi Olma: Bir kişi usulünü teşkil eden anne ve babasının veya bunların anne ve babalarının evlendikleri kişilerle evlenemez. Burada meselâ bir erkek babasının eşi ile evlenemez derken, o kişinin kendi annesi değil de, babasının evlenmiş olabileceği başka kadınlar kastedilmektedir. Aynı husus, o kişiye uzaklığı hangi derecede olursa olsun onun bütün dedeleri için de geçerlidir. Kadın da annesinin veya büyük annelerinin evlenmiş olduğu erkeklerle evlenemez.
Bir kişi fürûunu teşkil eden çocuklarının veya torunlarının eşleri ile evlenemez. Yani bir erkek, daha sonra ayrılmış bile olsa oğlu veya torunu ile evlilik akdi yapmış bir kadınla, bir kadın da kızı ile veya torunu ile evlilik akdi yapmış bir erkekle evlenemez.
3- Süt Hısımlığından Doğan Engeller
İslâm hukukunda bir çocuğun, annesi dışında bir kadının sütünü emmesi ile doğan ayrı bir hısımlık ilişkisi ve bundan kaynaklanan evlilik engeli vardır. Süt annelerle ve süt kardeşlerle evlenilemeyeceği yukarıda verilen âyet-i kerîmede açıkça belirtilmiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber buradaki evlilik yasağının daha genel olduğunu İfade etmiştir: "Nesep sebebiyle haram olanlar emme sebebiyle de haram olurlar". Buna göre süt emme sebebiyle gelen evlilik engelleri aynen nesep sebebiyle var olan evlilik engelleri gibidir. Bir çocuğun, süt emdiği kadın onun süt annesi, o kadının kocası süt babası, onların çocukları süt kardeşi olur. Bu şekilde süt amcalar, halalar, dayılar, teyzeler vb. şeklinde süt akrabaları oluşur. Süt akrabalığından doğan evlilik engellerinin sınırını tesbit etme işi çoğu kere karmaşık bir şekilde takdim edilmektedir. Konuyu daha rahat kavrayabilmek için şöyle bir yol izlenir: Süt emen çocuk için annesi, süt emdiği kadın, babası da o sütün teşekkülünde etkili olan kocası olmak üzere ikinci bir kimlik düşünülür. Çocuk bu ikinci kimliği İle o ailenin de çocuğu kabul edilir ve buna göre gerek kan hısımlığından gerek sıhrî hısımlıktan kaynaklanan hangi evlilik engelleri söz konusu İse onların hepsi sütten doğan evlilik engelleri olarak değerlendirilir. Süt emen çocuğun nesep yönünden kardeşleri bundan etkilenmezler.
Diğer taraftan şu konularda İslâm hukukçuları arasında farklı değerlendirmeler vardır: Bir çocuk, kaç yaşına kadar süt emerse bu emmeden süt akrabalığı doğar? Az bir miktar emme ile çok emme arasında fark var mıdır? İki veya daha çok kadının sütü karıştırılıp çocuğa içiri-lirse veya kadının sütüne su, ilâç veya hayvan sütü kanştırılsa bunun hükmü nedir? Bu gibi ayrıntılı konular için fıkıh kitaplarına bakılmalıdır.
B- Geçici Engeller
Geçici evlilik engellerinden maksat, süreklilik arz etmeyen, ortadan kalkması mümkün olan evlilik engellendir. Tarafların, mevcut şartlar dolayısıyla evlenmeleri caiz değilse de bu şartların her an değişmesi mümkündür ve bu takdirde evlenmelerinde bir sakınca olmaz. Geçici evlilik engelleri şunlardır:
1- Din Ayrılığı
Müslüman bir kadının, müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi
yasaklanmıştır. Müslüman erkeklerden de evlilikte müslüman kadınları tercih etmeleri istenmiş, fakat bir istisna olarak Ehl-i kitap (yahudi ve hıristiyan) kadınlarla da evlenebilecekleri bildirilmiştir.
2- Evlilik Ve İddet
Evli kadınlar kocalarından ayrılmadan bir başkası ile evlenemezler. Boşanma veya kocalarının ölümü sebebiyle evlilikleri sona ermiş kadınlar da iddet müddeti içinde yine herhangi bir evlilik akdi yapamazlar. İddetleri bittikten sonra bundan kaynaklanan evlilik manisi ortadan kalkar. Ayrıca bazan bir kadın sahih bir evlilik akdi olmadan da iddet bekleme durumunda olabilir ve bu durumlarda da onunla evlilik akdi yapılması caiz değildir.
3- Yakın Akraba Kadınların Aynı Kişinin Nikâhında Olması
'İslâm hukukunda bir erkeğin dörde kadar kadınla aynı anda evli olmasına -teşvik edilmemekle birlikte- müsaade edildiği bilinmektedir. Yalnız bu kadınların kardeş olmaları veya aralarında hala-teyze, yeğen ilişkisinin bulunması bunun dışında tutulmuştur. Yukarıda meali verilen ve evlilik manilerinin sayıldığı âyette "ve iki kız kardeşi bir arada bulundurmanız" denmek suretiyle iki kardeşin aynı anda bir kişinin nikâhında olması yasaklanmıştır. Bu konuda hadîs-i şerîf de vardır. Ayrıca diğer yakın akrabalar hakkında da Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Kadın, halasının veya teyzesinin veya erkek kardeşinin kızının veya kız kardeşinin kızının üzerine nikahlanmaz". İslâm hukukçuları bunu "iki kadından biri erkek farz edildiği takdirde aralarında evlenmeleri uygun görülmemişse bu iki kadının aynı anda bir kişinin nikâhında olması da caiz değildir" şeklinde kural haline getirmişlerdir. Buna göre süt kardeşlerin veya bu ölçüde yakın süt akrabası iki kadının da aynı anda bir kişinin nikâhında olması caiz değildir.
4- Üç Defa Boşanma
Bir erkek üç defa boşamış olduğu bir kadın ile o kadın, bir başkası ile sahih bir evlilik yapmadan evlenemez. İslâm'da evliliklerin ömür boyu sürmesi esas olmakla birlikte boşanma da meşru sayılmıştır. Bir evliliğin boşanma ile neticelenmesi halinde taraflar istedikleri takdirde yeniden evlenebilirler. Fakat buna da bir sınır getirilmiş ve üç defa boşandıktan sonra artık bu kişilerin sağlıklı bir evlilik hayatını sürdürmekte zorlandıkları kabul edilmiş olacak ki bir daha evlilik denemesine kalkışmaları yasaklanmıştır. Ancak bu da geçici bir evlilik engelidir. Çünkü aynı kadın başka birisi ile evlenip ayrılırsa eski kocası ile olan evlenme yasağı kalkar ve onunla tekrar evlenmesi caiz olur.
Üç defa boşanan kadının, eski kocası ile evlenmesinin caiz olması için bu üç boşamadan sonra yapacağı evliliğin sahih bir evlilik olması ve ayrıca aralarında zifafın gerçekleşmesi, bundan sonra da bu evliliğin boşanma veya ölüm ile sona ermesi şarttır. Bunun halk arasında "hülle" olarak bilinen şekliyle uygulanması son derece kabadır ve İslâm'la bağdaştırılması ve hele ona mal edilmesi asla caiz değildir.
7- Evlilik Akdinin Hukukî Sonuçları
Evlilik akdi ile akdin tarafını teşkil eden erkek ve kadın yeni bir durum kazanır ve artık bir ailenin temelini atmış olurlar. Bu olayın birtakım hukukî sonuçlarının olması gerekir. Genelde evlilik akitleri, şartlarına riâyet edilerek yapılır ve bu durumda da "sahih ve nafiz" (geçerli) akit olarak karşımıza çıkarlar. Diğer taraftan kuruluş veya sıhhat şartlarındaki eksiklik dolayısıyla "sahih" olmayan akitler de söz konusu olabilir. Kuruluş (in'ikat) şartlarını taşımayan akit bâtıl (yok hükmünde), sıhhat şartlarını taşımayan akit de fâsiddir. Burada önce sahih ve nafiz evlilik akdinin sonuçlarından, daha sonra da diğerlerinin sonuçlarından bahsedilecektir.
A- Geçerli (Sahih ve Nafiz) Evlilik Akdinin Sonuçları
1- Taraflar Birbirine Helâl Olur
İslâm dini, kadın erkek ilişkilerini belli bir disiplin altında tutmaya özen gösterir ve "zina" olarak nitelendirdiği evlilik dışı cinsel ilişkiden kaçınılmasını hattâ ona yaklaşılmamasını emrede. Hz. Peygamber de yabancı kadınlarla halvet olmayı, aynı mekânda yalnız kalmayı yasaklar. Nikâh akdinden sonra bu yasaklar ortadan kalkar. Artık -düğün yapılmasa bile- hukuken evli bir çift vardır ve onlar karı-kocadırlar. İstedikleri zaman bir ve beraber olabilirler.
2- Nafaka Hakkı Doğar
İslâm aile hukukuna göre evin geçimini sağlamak kocanın ödevidir. Kocanın fakir olması veya kadının zengin olması bu hükmü değiştirmez. Koca, evlendikleri günden başlayarak evlilik hayatını sürdürecekleri bir evle karısının nafakasını temin etmek durumundadır. Gerek ev gerekse nafaka konusunda her iki tarafın da sosyal ve malî durumları dikkate alınır. Bu konuda özellikle kocanın veya kadının malî durumunun esas alınacağı şeklinde görüşler de vardır.
Evlilik, karşılıklı anlayış ve fedakârlıkla yürüyen önemli bir kurumdur. Bununla birlikte hukukçular karı kocanın hak ve ödevlerini ayrıca belirlemişlerdir. Buna göre evlilik için temin edilen ev, evli çiftin beraber yaşayacağı müstakil bir ev olmalıdır. Kadın rıza göstermediği takdirde koca aynı evde anne babasını veya başka evlilikten olma çocuklarını barındıramaz. Buna karşılık koca da istemediği şahısların oraya gelmelerini yasaklayabilir. Bu yasak kadının yakın akrabaları hakkında bir ölçüde yumuşatılmıştır.
Evlilik akdinden sonra haklı bir gerekçeye dayanmaksızın kocanın temin ettiği eve gelmeyen veya bu evi terk eden kadın "nâşize" (dik kafalı, hak-hukuk tanımaz) sayılır ve bu hali sürdüğü müddetçe nafaka hakkına sahip olamaz. Fakat kadın, hukuken haklı bir sebeple evi terk ederse bu terk, kocanın nafaka yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz ve kadını "nâşize" durumuna düşürmez.
Eğer kadının ayrıca bir hizmetçisi varsa İslâm hukukçuları kocayı, onun nafakasını da temin etmekle yükümlü saymışlardır.
Normal hayatta devlet ve mahkemeler aile içi olaylara müdahale etmez. Ama koca, karısının nafakasını sağlamada kusurlu davranır ve kadının şikâyeti üzerine durum mahkemeye intikal ederse hâkim o zaman nafaka için miktar tesbiti yapar.
3- Kadının Mehirde Hakkı Doğar
Evlilik akdi ile birlikte kadın mehirde hak sahibi olur. Fakat bu, daha sonraki durumlara bağlı olarak farklılık arz edecek bir haktır. Akit sırasında miktarı belirtilse de belirtilmese de kadının mehir hakkı vardır. Bu hak, eğer miktarı belirtilmişse mehr-i müsemmâ (belirlenip adlandırılmış mehir), miktarı belirtilmemişse mehr-İ misildir (emsal mehir). Fakat kadının, mehrin tamamını hak etmesi, evlilik akdinin zifaf İle sonuçlanmasına bağlıdır. Ayrıca zifaftan önce taraflardan birinin ölmesi halinde de kadın, mehrin tamamını hak eder ve ölen erkek ise bu borç, terekesinden ödenir. Kadının ölmesi halinde de erkek bu borcu kadının mirasçılarına öder.
Hakikaten veya hükmen zifaf olmadan boşanma söz konusu olursa bu durumda mehirde yapılacak indirimle ilgili özel hükümler vardır. Evlilik, zifaftan önce kadından kaynaklanan bir sebeple sonlandırılırsa bu durumda mehir hakkının tamamı düşer.
4- Halvet-i Sahîha, Zifaf (Duhul) Yerine Geçer
Evlilik hükümleri genelde akit ile başlamakla birlikte zifafa bağlanan hükümler de vardır. Fıkıh kitaplarında bu mânada duhul (zifaf) kelimesi kullanılır. Meselâ; ayrılık halinde kadının iddet beklemesi, mehir hakkı bu ayrılığın zifaftan önce veya sonra olmasına göre farklılık gösterir. Sahih nikâh akdinden sonra taraflar arasında halvet-i sahîha bulunursa bu, zifaf ile ortaya çıkan sonuçların doğmasına sebep olur. Aralarında sahih nikâh akdi bulunan bir erkek ile kadın veya kızın; gözlerden uzak, başkalarına kapalı bir mekânda, cinsî ilişkide bulunmaları için şer'î veya fizikî bir engel bulunmaksızın başbaşa kalmaları halvet-i sahîhadır.
5- Doğacak Çocuğun Nesebi Tanınmış Olur
İslâm hukukuna göre, çocuğun nesebinin sahih olması için evlilik kurumu içinde doğmuş olması gerekir. Nikâhlı olmayan erkek ile kadının cinsel ilişkisi zina olarak değerlendirildiği İçin bu ilişkiden doğacak çocuğun nesebi de tanınmaz. Buna bağlı olarak nikâh ile doğum arasında en kısa hamilelik süresinin geçmiş olması da gerekir. En kısa hamilelik süresiyle ilgili net ve kesin bir dinî metin yoksa da İslâm hukukçuları onu Ahkâf (46/15) ve Lokman (31/14) sûrelerindeki âyetlerin değerlendirilmesi sonucu altı ay olarak tesbit ederler. Bu konuda tıbbın yaptığı ve yapacağı tesbitlere de açık olmak gerekir. Bu süre dolduktan sonra doğacak çocuklar nesebi sahih olarak doğarlar. Nesebin sahih olması için babanın kabulü şart olmayıp doğumdan haberdar olduğu anda nesebi reddetmemiş olması yeterlidir. Nesebi reddetmesi halinde ise nesep hemen gayri sahih olmaz ve bu durum, "Mân" denilen başka bir prosedürü başlatır.
Nesebin sahih olmasının tek yolu sahih nikâh değildir. Ayrıca fâsid nikâh veya "şüphe ile birleşme" sonucu doğan çocuklar da sahih nesepli olarak doğarlar. Nesep, babanın ikrarı ile de sabit olur.
6- Evlenen Kişi ile Eşinin Akrabalan Arasında Sihri Hısımlık Doğar
Evlilik engellerinden birinin de sıhrî hısımlık olduğu daha önce belirtilmişti. Zifaf olmasa bile evlilik akdi ile orada anlatılanlar çerçevesinde bu çeşit bir hısımlık meydana gelir.
7- Ölüm Halinde Taraflar Arasında Miras Hükümleri Uygulanır
İslâm miras hukukuna göre ölüm halinde eşler birbirine mirasçı olurlar. Bu durum Kur'an'da belirtilmiştir. Evlilik akdi ile taraflar eş sayıldıkları için zifaf olmasa bile eşlerden biri ölünce diğeri ona mirasçı olur.
B- Sahih Olmayan Evlilik Akitlerinin Sonuçlan
Burada bâtıl, fâsid, mevkuf ve gayri lâzım evlilik akitlerinin sonuçlarına kısaca temas edilecektir.
Bâtıl evlilik akdi yok hükmündedir. Dolayısıyla böyle bir evlilik akdi ile taraflar için bir hak da Ödev de doğmaz. Tarafların kendiliklerinden !derhal ayrılmaları, onlar buna yanaşmazlarsa yetkili kişi ve kuruluşların bu birlikteliğe mani olmaları gerekir. Bu şekildeki birliktelikte cinsel ilişki olması halinde bu, evlilik dışı bir ilişki hükmündedir ve doğacak çocuk da baba tarafından nesepsiz olur.
Fâsid nikâh akdi de taraflara birlikte yaşama hakkı vermez. Derhal hyrılmaları gerekir. Buna rağmen ayrılmazlarsa durumdan haberdar olan lerkes mahkemeye başvurarak bu birlikteliğin sona erdirilmesini isteye-Dilir. Eğer zifaf olmadan ayrılmışlarsa bu akitten dolayı herhangi bir lüküm doğmaz. Fakat ayrılık, zifaftan sonra olmuşsa bu durumda dört lüküm doğar: Kadın için iddet gerekir. Bu zifaf bir çocuğun doğması le sonuçlanırsa o, nesebi sahih bir çocuk olur. Taraflar arasında sıhrî Ikrabalık doğar. Kadın -sahih nikâhtakinden kısmen farklı da olsa-nehir alacaklısı olur.
Sahih fakat mevkuf nikâh akdi, akdi onaylama yetkisi olan kişi tarandan onaylanmadıkça taraflar arasında zifafa imkân sağlamaz. Buna ağmen zifaf olmuşsa bu durumda fâsid nikâh akdi sonrası zifafa ait ükümler uygulanır. Mevkuf nikâh akdinde zifaf olmadan önce akit naylanmayıp reddedilirse sanki hiç yapılmamış hükmünde olur.
Sahih fakat gayri lâzım akitten sonra fesih hakkı olan kişi bu hak-nı düşürmeden taraflar arasında zifaf olmamalıdır. Buna rağmen zifafursa bu, sahih ve lâzım nikâh akdine dayalı zifaf ile doğan sonuçları ^ğurur.
8- Anne-Baba Ve Çocukların Birbirlerine Karşı Görevleri
A- Anne-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri
1- Ad Koyma
Anne baba çocuklarına güzel ad koymalıdır. Hz. Peygamber insanların kıyamet gününde kendilerinin ve babalarının isimleri ile çağrılacaklarını belirtir ve isimlerin iyi olmasını ister. Onun bazı isimleri anlamlarındaki olumsuzluktan, bazılarını da anlamlarını fazla iddialı ve övücü bulduğundan veya başka maksatlarla değiştirdiği yahut bunların isim olarak alınmasını istemediği rivayet edilir. Değiştirdiği isimlerden bazıları şunlardır: Hazn (sarp, sert), Asram (keskin, katı), Harb (savaş), Âsiye (âsi, isyankâr), Berra (iyi). Hz. Peygamber'in özellikle tavsiye ettiği veya başkalarının çocuklarına verdiği isimler olarak da Abdullah, Abdurrahman, İbrahim, Haris ve Hemmâm nakledilir. Hadis kitaplarındaki bu rivayetlere paralel olarak fıkıh kitaplarında da Abdullah ve Abdurrahman, en iyi isimler olarak zikredilir. Diğer taraftan toplumun bazı kesimlerinin bu isimlere bakışındaki değişimi gerekçe göstererek çocuklara bunların dışında isimlerin verilmesinin daha iyi olacağını söyleyenler de vardır.
Bazı rivayetlerle desteklenen fıkhr ictihadlara bağlı olarak peygamber ve sahâbî isimlerinin bütün dünya müslümanları arasında yaygın olduğu görülmektedir. Esmâ-i hüsnâ olarak bilinen ve Allah hakkında kullanılan Rahman, Rahîm, Azız gibi isimler insanlara genellikle başına "kul" anlamındaki "abd" kelimesi eklenerek Abdurrahman (Rahmân'ın kulu), Abdülaziz (Azîz'in kulu) şeklinde verilir. Bununla birlikte esmâ-i hüsnâdan olan isimlerden bir çoğunun isim veya sıfat olarak insanlar hakkında kullanılmaları da caiz görülmüştür. Bunlardan bazıları ise sadece Allah hakkında kullanılır ki onların İnsanlara isim olarak verilmesi doğru değildir. Abdülkâhir el-Bağdâdî'ye göre bu açıdan insanlara verilmesi caiz olmayan isimler şunlardır: Allah, İlâh, Rahman, Halik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü'l-mülk, Zü'l-celâli ve'l-ikrâm.Doğan çocuğun sağ kulağına ezan ve sol kulağına kamet okumak da Hz. Peygamber'den nakledilen bir uygulamadır, meselâ, onun, torunu Hz. Hasan'ın kulağına ezan okuduğu rivayet edilir. Bu uygulama, fıkıh kitaplarında sünnet veya müstehap olarak değerlendirilir.
2- Emzirme
Kur'ân-ı Kerîm'de "Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirirler" (ei-Bakara 2/233) denir. Çocuğu emzirmenin anne için bir hak mı yoksa görev mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Hanefî mezhebine göre çocuğunu emzirmek anne için kazâî (yargısal) bir görev değilse de diyânî (dinî-ahlâkî) bir görevdir. Çocuğunu emzirmek istemeyen annenin, emzirme gücü olmadığı için böyle davrandığı kabul edilir. Anneye yargı kararıyla çocuğunu emzirme görevi verilemez fakat sütüne ihtiyacı olan çocuğunu emzirmekten kaçınması doğru değildir.
3- Nafaka
Yetişkinler gibi malî imkânı olan çocuklar da öncelikle kendi nafakalarından sorumludurlar. Malî imkâna sahip olmayan küçük çocukların nafakasından ise öncelikle babaları sorumludur. Baba, fakir olduğu için bu yükümlülüğünü yerine getiremezse anne, o da fakir ise diğer akrabalar babanın nafaka yükümlülüğünü yerine getirirler ve daha sonra babaya dönerek (rücû) verdiklerini ondan geri alırlar. Hanbelî mezhebine göre baba fakir, anne zengin ise anne, doğrudan nafaka yükümlüsü olur ve daha sonra babaya dönemez.
Kız çocukları, ergen olduktan sonra sağlıklı ve kazanabilecek durumda bile olsalar eğer malî varlıkları yoksa nafakaları babalarına veya babaları ile birlikte annelerine aittir. Onlar, çalışıp hayatlarını kazanmak zorunda bırakılamazlar. Fakat kazanç temin ettikleri takdirde kendi nafakalarından sorumludurlar.
4- Eğitim
Anne babanın ve bunların hayatta olmaması halinde diğer velilerin önemli görevlerinden biri de çocukların, yaşayacakları çağa uygun eğitim almalarını sağlamak olmalıdır. Çocukların dinî, millî ve meslekî eğitimleri ihmal edilmemeli, iyi bir insan ve iyi bir meslek sahibi olmaları sağlanmalıdır.
Hz. Peygamber çocukların daha yedi yaşından itibaren namaza alış-tırılmalarını ve on yaşından itibaren de namaz kılmalarının sağlanmasını tavsiye eder. Günümüzde anne karnında bile eğitimden söz edilirken çocuğun dinî eğitiminin geciktirilmesinin ileride karşılanması güç birtakım sakıncaları olabilir. Bu amaç-a uygun yaşta çocuğa bazı dinî pratikler kazandırılmalı, gerek bu eğitimin başlama yaşı, gerekse şekli ve aşamaları konusunda uzman, işinin ehli eğitimcilerden de yararlanılmalıdır.
İnsanın içinde yaşayacağı toplum ile uyumu ve kendine orada itibarlı bir yer edinmesi onun eğitim ve öğrenimi ile yakından ilgilidir. Anne baba bu hususta üzerine düşeni yapmalı, kendi imkânları, çocuğun yetenek ve istekleri doğrultusunda onu yönlendirmeli, ona destek olmalıdır.
5- Sünnet Ettirme
Sünnet, penisin üst derisinin uzman bir kişi tarafından kesilip alınmasına denilmektedir. Arapça'sı "hıtân" kelimesi ile ifade edilen bu işlem, Hz. İbrahim'den beri devam etmektedir. Aslında bu işlemin dinî hükmü olan sünnet, memleketimizde işlemin kendisine ad olarak verilmiştir. Peygamber efendimiz, vücudun bazı bölgelerindeki kılların giderilmesi gibi sünneti de, fıtrattan (insanın doğasına uygun) saymıştır. Onun için bazi sünnet karşıtı söylemlerde ifade edilmeye başlandığı gibi bu işlem, insanın doğasına veya Allah'ın yarattığına bir müdahale olarak değerlendirilemez.
Çocuk, ergen olmadan sünnet edilmelidir. Kimi onun daha yedi günlükken sünnet edilmesini uygun görürken kimi yedi yaş ve sonrasını tavsiye eder. Bu konuda fıkıh kitaplarında başka görüşler de yer almakla birlikte daha uygun zaman konusunun, çocuktan çocuğa değişebileceği, bu konuda uzman kişilerin dinlenmesinin yerinde olacağı belirtilmektedir. Bazı çocukların, birtakım rahatsızlıklara veya özel durumlara bağlı olarak doğumun hemen arkasından veya ilk günlerde sünnet edilmesi, bazılarının ise bünyenin güçlenmesi İçin belli bir yaşa kadar beklenilmesi daha uygun olabilir. Çocuk sağlığı uzmanları, çocuğun ruhsal ve duygusal gelişimini de dikkate alarak bazı yaşlan sakıncalı bulabilirler. Hattâ fıkıh bilginleri gibi onlar arasında da görüş ayrılıkları olabilir. Karar, aslında çocuğun velisine aittir.
B- Çocukların Anne Babalarına Karşı Görevleri
1- Saygı Ve İtaat
Anne ve babaya iyi davranılması, saygı gösterilmesi, meşru isteklerinin yerine getirilmesi dinimizin önem verdiği hususlardandır. Kur'ân-ı Kerîm çeşitli âyetlerde buna dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber de anne babaya iyi davranılmasını hep teşvik eder ve onlara isyanı büyük günahlardan sayar.Cihada katılmak istediğini beyan eden bir şahsa Hz. Peygamber önce anne babasından birisinin hayatta olup olmadığını sorar ve "Evet. Hatta ikisi de" cevabını alınca "Allah'tan sevap istiyor musun?" diye ikinci sorusunu sorar ve ona da "Evet" cevabı alınca "Anne babana dön, onlarla iyi geçin" der.Hadislerde anne baba hakkına dikkat çekilerek bu ikisi arasında anneye öncelik verilmesi istenirken rnrmizî, babanın hakkı da özel olarak vurgulanmış, bu hakkın ancak onu kölelik gibi çok sıkıntılı hallerden kurtarmakla ödenebileceği, babanın bedduasının kesinlikle kabul olacağı dile getirilmiş, böylece anne babanın dualarının ve beddualarının önemi ortaya konmuştur.
Anne babaya saygı ve itaat bu kadar önemli olmakla birlikte, eğer çocuklarından Allah'a şirk koşma veya O'na itaatsizlik sayılacak bir davranışı isterlerse bu durumda onlara itaat edilmez, fakat yine de gönüllerinin İnCİtİlmemesİne çalışılır. Bu konu ilerde "Ahlâk" bölümünde daha geniş olarak ele alınacaktır.
2- Nafaka
Çocuklar, fakir olan anne ve babalarının nafakasından sorumludurlar. Hanefî mezhebinde kabul edilen görüşe göre bu hususta erkek ile kız arasında bir fark da yoktur. Zengin oldukları takdirde her ikisi de anne ve/veya babalarının nafakasına eşit olarak katkıda bulunurlar. Başka bir görüşe göre ise çocuklar nafaka borçlusu olduklarında da anne ve/veya babalarının nafakasına mirastaki hisseleri oranında katkıda bulunurlar.
Mâlikîler'e göre nafaka alacaklısı usul akrabaları anne ve baba ile sınırlı İken diğer mezheplere göre fürûun, anne veya baba tarafından olduklarına bakılmaksızın büyük anne ve büyük babalar ile onların anne ve babalarına karşı da nafaka yükümlülüğü vardır.
İKİNCİ BÖLÜM
EVLİLİK BİRLİĞİNİN SONA ERMESİ VE BUNUN HUKUKÎ SONUÇLARI
1- Evlilik Birliğinin Sona Erdirilmesi
Aileler kurulurken çoğu kere eşlere "Allah bir yastıkta kocatsın" diye dua edilir. Tarafların aile birliğini hayat boyu devam ettirmesi istenir. Buna rağmen bazan evlilikler ölüm dışı sebeplerle de sona erer.
Evlilik birliği genellikle boşanma yoluyla sona ererse de bazan daha akit kurulurken mevcut bir eksiklik sebebiyle veya sonradan ortaya çıkan ve evliliğin devamını imkânsız kılan bir sebepten dolayı akdin feshedilmesi suretiyle de sona erer.
A- Akdin Feshi
Evlilik, aslında taraflarca feshedilemeyen bir akittir. Ancak bazan daha kurulurken var olan bir eksiklikten dolayı, bazan da devamı için engel teşkil eden yeni bir durumun ortaya çıkması sebebiyle akit fes-hedilebilir. Fesih, boşamadan farklı hükümlere tâbi olduğu İçin ayrılığın fesih mi, boşanma mı olduğunun tesbit edilmesi önem arz etmektedir. İslâm hukukunda Bakara sûresinin 229-230'uncu âyetlerine de bağlı olarak eşler arasında en fazla üç defa boşanma (talak) olabileceği kabul edilir. Fesih sebebiyle gerçekleşen ayrılıklar bu sayıya dahil edilmez.
Fesih sebeplerinin bir kısmı takdiridir. Olayın, fesih sebebi olarak kabul edilmesinde farklı değerlendirmeler mümkündür. Meselâ kızın, velisinin izni olmadan yaptığı evlilik akdinde veli, denklik şartının bulunmadığını veya mehrin, benzerlerinden az olduğunu ileri sürerek kendisinin akdi feshetme hakkı doğduğunu iddia edebilir. Bu gibi takdirî konuların fesih sebebi olup olamayacağı hususunun tesbiti için mahkeme kararı şart kabul edilmiştir. Buna karşılık eski evliliği tamamen sona ermemiş bir kadının başka birisi ile evlilik yapması örneğinde olduğu gibi fesih sebebi sayılması takdire bağlı olmayan konularda mahkeme kararı gerekmeksizin tarafların bu akdi feshetme hattâ bundan haberdar olan üçüncü şahısların bile durumu mahkemeye götürme mecburiyetinde oldukları kabul edilmiştir.
Mahkeme kararı ile feshedilebilen evlilikler, karar çıkana kadar meşru sayılırlar ve dolayısıyla bu esnada gerçekleşen olaylarda akdin sonuçları da doğar. Meselâ veli, izin almadan evlenen kızının evliliğine denklik gerekçesiyle itiraz etse ve henüz mahkeme sonuçlanmadan eşlerden biri ölse geride kalan eş meşru eş olarak mirasçı olur. Buna karşılık bir kadının henüz eski evliliği tamamen sona ermeden başka birisi ile evlilik akdi yapması halinde sona erdirmeleri gereken bu evliliği feshetmemiş olsalar bile aralarında meşru bir evlilik yoktur, ölüm halinde sağ kalan taraf mirasçı olamaz.
B- Boşama Ve Çeşitleri
Boşama, Arapça'da "talâk" kelimesi ile ifade edilir ve Türkçe yazılmış birçok kitapta da bu şekli ile yer alır. "Talâk", fıkıh kitaplarında doğrudan veya dolaylı yoldan (kinaye) boşama manası taşıyan kelimelerle nikâh bağını ortadan kaldırmak, nikâhı sona erdirmek anlamında kullanılır.
Klasik fıkıh kitaplarında genellikle koca tarafından açıklanan irade beyanı ile gerçekleştiği belirtilen talâk, sünnete uygun olup olmayışına, kocanın tek taraflı irade beyanı ile geriye dönme hakkının bulunup bulunmamasına, boşama hükmünün derhal veya daha sonraki bir tarihte yahut bir olayın gerçekleşmesine bağlı olarak yürürlüğe girmesine göre çeşitli isimlerle anılır.
Koca tarafından gerçekleştirilen boşama yanında kadın tarafından ödenen bir bedel karşılığında karşılıklı rıza ile gerçekleşen (hul', muhâlea) veya kadının başvurusu ile hâkim tarafından karara bağlanan boşamalar da vardır.
1- Sünnete Uygunluğuna Göre: Sünnî Talâk, Bid'î Talâk
Sünnî talâk, sünnete uygun olan, bid'î talâk da sünnete uygun olmayan boşama demektir. İslâm'ın belirlediği ilke ve kurallara uymayan tarzdaki boşamalar bid'îdir.
Hanefîler, sünnî boşamayı da hasen (iyi) ve ahsen (daha iyi) diye ikiye ayırırlar. Ahsen talâkta erkek, karısını ay halinde değilken ve o dönemde hiç cinsel ilişkide bulunmadan bir ric'î talâk ile boşar. İddeti bitene kadar onunla ilişkiyi keser ve bu arada yeni bir boşama iradesi açıklamaz. Hasen talâkta ise koca, ikinci ve üçüncü temizlik dönemlerinde ric'î talâkla boşama iradesini tekrarlar. Böylece üç temizlik döneminde üç boşama gerçekleştirmiş olur. Hanefîler'in hasen dedikleri ve sünnete uygun buldukları bu şekil boşamayı diğerleri bid'î sayarlar.
Bid'î talak, yukarıdaki ölçülere uymayan talâktır. Buna göre karısını ay halinde iken boşayan, cinsel ilişkide bulunduğu temizlik halinde iken boşayan, bir temizlik halinde birden fazla boşama iradesi açıklayan veya bâin talâkla boşayan birisinin boşaması bid'î talaktır.
Boşamanın sünnî veya bid'î olması helâl-haram bakımından bir anlam ifade ederse de fıkhî/kazâî sonuç bakımından büyük çoğunluğa göre ikisi arasında fark yoktur. Buna rağmen bilhassa ay halindeki boşama hakkında farklı düşünen âlimler de vardır.
2- Kocanın Geriye Dönme Hakkının Bulunup Bulunmamasına Göre: Ric’î Talâk, Bâin Talâk
Kocaya, iddet bitmeden tek taraflı İrade beyanı ile boşamadan vazgeçme ve eşine geri dönme hakkı sağlayan boşama şekline ric'î talâk denir. Ric'î, dönmek anlamındaki ric'at kelimesinden türetilmiştir
Zifaf sonrası eşler için söz konusu olan ric'î talâkta boşama, delâleti açık (sarîh) olan kelimeler kullanılarak yapılır ve ayrıca bu kelimelerle birlikte boşamanın kesinliğini ifade eden lafızların kullanılmaması, sayının üçe ulaşmaması ve bir bedel karşılığı olmaması gerekir. Koca, iddet bitene kadar bu kararından tek taraflı olarak dönebilir ve bu dönmesi, yeni bir sözlü irade beyanı ile olabileceği gibi evlilik hayatına fiilen dönmesi (öpme, sarılma, cinsel ilişki vb.) suretiyle de olur.
Bazı mezhepler kocanın dönme iradesini en az iki şahit huzurunda sözlü olarak açıklamasını şart koşarlar. Hanefî mezhebinin de dahil olduğu bir kesime göre ise olayı şahitlendirme tavsiye edilir (müstehap) ise de şart değildir.
Bâin talâkta koca, tek taraflı irade beyanı ile eski nikâhı devam ettiremez. Taraflar ancak karşılıklı rıza ile ve yeni bir akitle evliliklerini sürdürebilirler.
Zifaf gerçekleşmeden yapılan boşamalar bâin olur. Ayrıca şiddet ve mübalağa içeren, bir bedel karşılığı olan ve üç sayısına ulaşmış bulunan boşamalar da bâin olur.
Ric'î talâk da iddetin bitmesi ile bâin hâle gelir.
Arapça fıkıh kitaplarında ilk veya ikinci boşama ile meydana gelen bâin talâk hali için beynûnet-i suğrâ, üçüncü boşama ile meydana geleni için de beynûnet-i kübrâ ifadeleri kullanılır. Bu sonuncu halde, eşlerin yeni bir akitle de olsa artık bir araya gelmeleri mümkün değildir. Başka bir evlilik tecrübeleri sonrası durum bunun dışındadır.
3- Bedel Alarak Boşanma (HuI', Muhâlea)
İslâm hukukunda boşama hakkının erkeğe ait olduğu kabul edilmiştir. Bunun için özellikle Hanefî mezhebinde kadının, kocasının rızası olmadan boşanma imkânı bir hayli sınırlıdır. Kadın kocasını boşanmaya razı etmek için gerekirse ona bir miktar ödemede bulunur. Geçimsizlikle süren evliliklerin boşama ile sonuçlandırılmak istenmesi halinde ortaya çıkan bu çözüm şekli Bakara sûresinin 229'uncu âyetine dayandırılır. Verilen bu malın, bir ölçüde nikâh esnasında erkeğin vermiş olduğu mehir ile dengelendiği kabul edilir ve dolayısıyla da kocanın, eğer anlaşmazlıkta kusurlu taraf kendisi ise boşama bedeli olarak herhangi bir mal istemesi, kusurlu taraf kadın ise de verdiği mehirden daha fazlasını istemesi mekruh kabul edilir. Muhâlea, bâİn talâk sayılır.
Taraflar muhâlea yerine karşılıklı olarak haklarından vazgeçme şartıyla da boşanmayı kararlaştırmış olabilirler. "Mübâree" denilen bu şekil de Ebû Hanîfe'ye göre muhâlea gibidir ve her ikisinin sonucunda da eşlerin birbirine olan evlilikle ilgili borç ve alacakları (mehir, geçmiş günler nafakası vb.) düşer.
4- Mahkeme Karan İle Boşanma
İslâm hukukunda kadına, evliliği tek başına sona erdirme hakkı tanınmaz. Buna karşılık evliliğin sona ermesini isteyen kadın, mahkemeye başvurabilir.
İslâm hukuk mezhepleri içinde Hanefîler mahkemelerin evliliğe son verme yetkisini çok sınırlı tutarken Mâlikîler ve Hanbelîler bu konuda daha geniş düşünürler ve bazı sebeplere bağlı olarak kadının mahkemeye başvurması durumunda hâkime evliliği sona erdirme yetkisi tanırlar. 'Günümüzde aile hukukunda İslâm hukukuna bağlı kalan devletler de kanunî düzenlemelerinde daha çok mahkemenin yetkisini genişleten görüşleri esas alırlar.
Kadına hâkim kararı ile evlilik birliğini sona erdirme imkânı sağlayan durumlar şöyle sıralanabilir:
a- Kocada Bazı Kusurların Bulunması
Başta cinsel birleşmeye engel teşkil eden kusurlar olmak üzere erkekte mevcut olan bazı kusurların kadın tarafından boşanma sebebi olarak ileri sürülüp sürülemeyeceği İslâm hukukçularınca inceleme konusu yapılmış ve cinsel birleşmeye engel teşkil eden kusurlar çoğunlukla boşanma sebebi olarak kabul edilmiştir. Klasik fıkıh kitaplarının bu durumda geçerli saydıkları kusurlar şunlardır: İktidarsızlık (inîn: erkeklik organı sağlıklı göründüğü halde cinsel birleşmede başarısız olan erkek), hadımlık fhasıy: erkeklik organı mevcut fakat testisleri alınmış veya işlevsiz hale getirilmiş erkek), mecbûbluk (erkeklik organı kesilmiş olmak).
Hanefîler'den İmam Muhammed'e göre kocanın akıl hastası (mecnûn: deli) veya cüzzamlı olması yahut alaca (baras, abraş) hastalığına müptelâ olması da kadın için boşanma isteği ile mahkemeye başvurma sebebidir.
Diğer mezheplerde kadına mahkemeye başvurarak boşanma hakkı sağlayan bu kusurları daha da genişleten ve ayrıca benzer kusurlar sebebiyle erkeğe de nikâh akdini feshetme hakkı tanıyan görüşler vardır.
b- Nafakayı Temin Edememe
Hanefîler'in dışındaki mezheplere göre erkek karısına karşı nafaka yükümlülüğünü yerine getirmekten âciz olduğu takdirde bu durum, kadın için evlilik birliğini sona erdirme talebiyle mahkemeye başvurma sebebidir.
Hanbelî mezhebinde kocasının, mehir borcunu ödemekten acze düştüğünü ileri sürerek nikâhın feshini talep eden kadının bu talebi hakkında üç farklı görüş vardır. Bu görüşlerden birine göre mahkeme bu isteği zifaftan önce ise kabul, zifaftan sonra ise reddeder.
c- Kötü Muamele (Kadının Evliliğin Devamından Zarar Görmesi)
Bazan evliliğin devamı eşlerden birisi için zararlı hale gelebilir. Bu durumda kadının evliliği sona erdirmek maksadıyla mahkemeye başvurması durumunda hâkimin, o zararın ortadan kaldırılması için gerekli tedbirleri alması ortak kabul görmekle birlikte ayrılık isteğini yerine getirip getiremeyeceği İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bilhassa Maliki ve Hanbelî mezhebi hukukçuları karı koca arasında geçimsizlik olması ve durumun mahkemeye intikali halinde hâkimin, geçimsizliğin ortadan kalkması için alacağı tedbirler, bu arada Nisa (4/35) süresindeki ilgili âyet çerçevesinde iki hakem vasıtasıyla durumun araştırılması, bu hakemlerin mümkünse taraflar arasında anlaşma zemini bulunması için gayret göstermeleri, bunda başarılı olamazlarsa evliliği sona erdirme yetkileri olup olmadığı konularında geniş açıklamalar yaparlar.
Kocanın, haklı bir sebebi olmaksızın karısından uzakta yaşaması da (terk) kadın için zarar verici bir davranış olabilir. Hattâ bazan kocanın hayatta olup olmadığı da bilinmeyebilir (mefkûd). Meselâ memleketinden ayrılıp senelerdir evine dönmeyen veya gece evinden çıkan yahut götürülen ve bir daha kendisinden haber alınamayan, bir deniz kazasında kaybolan vb. kişilerin eşlerinin durumu tartışılmış bilhassa Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde bu gibi hallerde kadına mahkemeye başvurarak hâkim kararıyla birtakım şartlara göre evliliği sona erdirme hakkı sağlayan görüşler geliştirilmiştir.
5- Liân (Lanetleşme Sonucu Boşanma)
Sözlük anlamı "lanetleşme" olan liân, karısını zina ile itham eden ve bunu İsbat edemeyen koca ile karısı arasında başvurulan bir özel yöntemdir. Zina iie itham doğrudan olabileceği gibi evlilik içinde doğan çocuğun nesebini reddetmek suretiyle de olur.
Nûr (24/6-9) süresindeki âyetlerde açıklanan liân uygulamasından sonra hâkim, eşler arasındaki evliliğin sona ermesine hükmeder ve bu ayrılık bir bâin talâk sayılır.
6- Îlâ (Yeminin Boşanma ile Sonuçlanması)
Sözlük anlamı "yemin etmek" olan îlâ, İslâm hukukunda, evli bir erkeğin, en az dört ay içinde veya herhangi bir süreye bağlı olmaksızın mutlak olarak karısı ile cinsel ilişki kurmamak üzere yemin etmesi anlamında kullanılır.
Bakara sûresinde (2/226-227) sözü edilen îla, İslâm hukukçularına göre Allah adına yapılan yeminle gerçekleştiği gibi kocanın, cinsel ilişkide bulunduğu takdirde kendisine ağır gelecek herhangi bir sorumluluğu üstlenmesiyle de olur.
Buna göre hanımına karşı "Vallahi seninle cinsel ilişkide bulunmayacağım" veya "Vallahi seninle dört ay (dört ayı geçen süreler de böyledir) cinsel İlişkide bulunmayacağım" yahut "Seninle cinsel ilişkide bulunursam haccetmek boynuma borç olsun" gibi bir ifade kullanan kişi îlâ yapmış olur.
îlâ yapan kişi, eğer evliliğinin devamını istiyorsa yemin anından itibaren dört kamerî ay geçmeden hanımı ile cinsel ilişkide bulunmak suretiyle yeminini bozmalıdır. Dört ay içinde yeminini bozmazsa evlilik kendiliğinden sona erer ve bu, bir bâin talak sayılır. Dört ay içinde yeminini bozduğu takdirde evliliği devam eder fakat bu durumda da yeminini bozduğu için yemin kefareti Ödemesi gerekir.
C- Boşanma Ve Hakem Kurumu
"Eğer onların arasının açılmasından korkarsanız bir hakem onun (kocanın) ailesinden, bir hakem de onun (kadının) ailesinden gönderiniz. O ikisi ıslah etmek isterlerse Allah aralarını düzeltir".İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre bu âyette yönetimdeki kişilere hitap edilmektedir. Buna göre evliliklerde doğabilecek ihtilâf ve anlaşmazlıkları çözmek için kamu velayetinin devreye girmesi ve bunun için özel kurumlar oluşturulması gerekir. Evliliklerinde problem yaşayan kişilerin başvurması halinde veya âyetin zahirine bakılırsa onların müracaatı olmasa bile böyle bir problemden haberdar olduğu takdirde bu kurum problemi çözmek üzere devreye girer. Bünyesinde bulunduracağı uzman kişiler vasıtasıyla gerekli ön hazırlıkları yaptıktan sonra eşlerden her birinin yakın çevresinden birer kişiyi arabulucu (hakem) tayin eder ve bunlar, o evliliğin huzur içinde yürümesi, bu mümkün olmayacaksa sona ermesi için gerekli görüşmeleri yaparlar.
Hanefîler'e göre hakemlerin boşama yetkisi yoktur. Mâlikîler'e göre hakemler boşama kararı verebilirler ve bunun için eşlerin veya hâkimin onayına da ihtiyaç yoktur. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde hakemlerin eşler tarafından veya onların rızasına bakılmaksızın hâkim tarafından görevlendirileceği şeklinde iki farklı görüş olmakla birlikte her ikisine göre de hakemler evliliği sona erdirebilirler.
Genelde Hanefî mezhebini esas almasına rağmen Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (md. 130), bu konuda Mâliki mezhebinin görüşünü benimsemiş, aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı eşlerden birinin başvurması halinde hâkimin eşlerin ailesinden ve bu mümkün olmazsa dışarıdan birer hakem tayin etmesi esasını kabul etmiştir. Buna göre hakem meclisi durumu inceleyip ailenin devam etmesi için eşlerin arasını bulmaya çalışacak, bunda başarılı olamazsa kusurlu tarafı tesbit edip erkek kusurlu ise bedelsiz olarak, kadın kusurlu ise belli bir bedel karşılığında evliliğin sona ermesine hükmedecek ve hakemlerin verdiği karar itirazsız yürürlüğe girecektir.
2- Evlilik Birliğinin Sona Ermesinin Sonuçları
Evlilik birliği sona erince taraflar ayrılırlar. Kadın İçin yeni bir evlilik yapmasına engel olan bir süre başlar ve buna iddet denir. İddet süresi bazı özel durumlarda erkek için de birtakım kısıtlamalara sebep olabilir. Burada iddetin süresi, bu arada kadının bir tür yas tutma hali (hıdâd) ve nafaka durumu ele alınacaktır.
A- İddet Ve Süresi
Kocanın ölümü, boşanma veya fesih ile evlilik sona ermişse yahut taraflar arasında fâsid bir nikâh akdi yapılmış ve buna bağlı olarak beraber olmuşlarsa veya şüphe ile cinsel ilişki olmuşsa kadın açısından yeni bir evlilik yapamayacağı belli bir süre söz konusudur ki buna iddet denir. Kadın, iddet süresince yeni bir evlilik yapamaz ve eğer bu süre içinde doğum yaparsa çocuğunun nesebi sahih olur.
İddet, bir taraftan kadının hamile olup olmadığının şüphe ve dedikoduya meydan bırakmayacak şekilde anlaşılmasını sağladığı gibi bir taraftan da ayrılan eşlere yeniden bir araya gelme hususunda düşünme ve durum değerlendirmesi yapma fırsatı sağlar. Ölüm halinde de bir nevi ölen eşin yasını tutma söz konusudur.
1- Ölüm İddeti
Sahih nikâh akdi ile evlendiği kocası ölen ve hamile olmayan kadının iddeti dört ay on gündür. O, bu süre dolmadan bir başkasıyla evlenemez. Kocası ölen hamile bir kadının iddeti ise belli bir süreye bağlı olmaksızın doğumun gerçekleşmesi ile sona erer.
2- Boşanma İddeti
Hamile olmayan sağlıklı kadınlar boşanma iddeti bakımından ay hali görenler ve ay halinden kesilmiş olanlar diye ikiye ayrılır. Herhangi bir hastalık sebebiyle düzensiz âdet görenler veya iki âdet arasındaki müddet uzun sürenler için de özel açıklamalar vardır.
Kadın, zifaf gerçekleştikten veya halvet olduktan sonra boşandığı takdirde iddeti, eğer hamile değilse ve âdet görüyorsa üç âdet halinin, âdetten kesilmişse üç ayın bitimi ile sona erer. Kadın, âdet halinde iken boşanmışsa içinde olduğu o âdet sayıya dahil değildir. Boşanan kadın eğer hamile ise iddeti doğum ile sona erer. Halvet olmadan gerçekleşen boşanmalarda iddet yoktur.
3- Fâsid Nikâh Akdi Veya Şüphe İle Gerçekleşen Cinsel İlişki Sonrası İddet
Fâsid nikâh akdi, beraber yaşama hakkı vermediği halde taraflar bir süre beraber yaşamış olabilirler. Bunların hemen ayrılması gerekir. Diğer taraftan -çok az da olsa- şüphe ile gerçekleşen cinsel ilişki bulunmuş olabilir. Her iki durumda da kadın boşanma iddeti gibi iddet bekler.
Bazı hukukçular zina eden kadının bu ilişkiden hamile kalabileceği iddet beklemeden evlendiği takdirde nesepte karışıklık olacağı gekçesiyle onun da şüphe ile cinsel ilişkide bulunmuş kadın gibi boyanma iddeti bekleyeceği görüşündedirler.
B- İddet Ve Hıdâd (Yas Tutma)
Kocası Ölen kadın iddeti bitene kadar süslenmez, makyaj yapmaz, ;ına dahii parfüm ve benzerlerini kullanmaz, saçını boyamaz, süslü ve lösterişli kıyafetler giymez. Fıkıh kitapları kocanın ölümü ile duyulan ızüntünün bir nevi dışa yansıması olan bu hal için hıdâd veya ihdâd erimini kullanırlar. Hanefî mezhebine göre kocasından bâin talâkla oşanan kadın için de ihdâd yükümlülüğü vardır. Ric'î talâkla boşanmış kadının ise boşayan kocasını cezp etmek maksadıyla süslenmesi ve uğraş vermesi tavsiye olunur.
Ölüm iddeti veya boşanma iddeti bekleyen kadın, bu süre içinde kocası ile ölüm veya boşanma öncesi ikamet etmekte olduğu evinde ikamet eder. Özellikle geceyi başka yerlerde geçirmez.
C- İddet Ve Nafaka
Kocanın, karısına karşı olan nafaka ve oturacakları bir ev sağlama yükümlülüğünün iddet içinde de devam edip etmediği tartışmalı bir konudur.
Ölüm iddeti bekleyen kadının nafaka ve ikametgâh hakkı yoktur. İddet süresini kocası ölmeden önce ikamet ettiği evde geçirme yükümlülüğü de o evin hiç değilse ikamet etmesine yetecek kadar bir kısmının miras olarak ona kalması veya mirasçıların onun orada kalmasına rıza göstermeleri hali İle sınırlıdır. Mâlikîler diğerlerinden ayrılarak ölüm öncesindeki ikametgâh kocanın mülkü ise veya onun tarafından kirası ödenmişse kadının iddet süresince orada oturmaya devam edeceğini söylerler. Hanbelî mezhebinde hamile kadının ikametgâh hakkı ile ilgili iki ayrı görüş vardır.
Hanefî mezhebine göre ric'î veya bâin talak sonrası boşanma iddeti bekleyen kadının nafaka ve ikametgâh hakkı vardır. İddet süresince boşanma öncesi yaşadığı evinde ikamete devam eder ve nafaka yükümlülüğü de evlilik esnasında olduğu gibi yine kocasına aittir. Diğer mezheplerde kimi kadının hamile olup olmadığına kimi de boşamanın ric'î veya bâin oluşuna göre değişen farklı görüşler vardır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
AİLE HUKUKU İLE İLGİLİ BAZI MESELELER
1- Evlilik Yaşı
Osman el-Bettî, İbn Şübrüme ve Ebû Bekir b. el-Esamm'a göre erkek olsun kız olsun çocukların evlendirilmeleri caiz değildir. Çünkü çocukların evlenme ihtiyacından söz edilemez. Ayrıca Nisa sûresinde (4/6) yetimlerden söz edilirken "Yetimleri, nikâha (evlilik çağına) erişinceye kadar deneyin. Eğer onlarda bir rüşd görürseniz, mallarını kendilerine veriniz..." denmektedir. Buna göre çocukların, ulaşacakları bir nikâh (evlenme çağı veya yaşı) söz konusudur.
İslâm hukukçularının çoğunluğu ise evlilik için en düşük veya en yüksek bir yaş tesbiti yapmamışlardır. Görüşlerine delil olarak, Talâk sûresinin dördüncü âyetini ve başta Hz. Âişe'nin evliliği olmak üzere bazı uygulamaları gösterirler ve ayrıca çocukların da -cinsellik anlamında olmasa da- evlenmeye ihtiyaçları olabileceğinden, her zaman iyi bir adayın çıkmayabüeceğinden, bu bakımdan fırsatların değerlendirilmesinden söz ederler.
Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnâmesi'nin yedinci maddesinde kadın ve erkek için ergenliğin muhtemel en erken yaşı esas alınarak bazı düzenlemeler yapılmıştır.
Gençlerin, cinsel gelişme tamamlandıktan ve bir ailenin sorumluluğunu taşıyacak olgunluğa erdikten sonra evlenmelerinde fayda vardır. Müslüman toplumlar bu konuda bilinçlendirilmelidir.
2- Velayet
İslâm Aile Hukukunda, kısıtlının (mahcurun) şahsını veya maİmı ilgilendiren hususlarda karar verme yetkisine sahip yakını anlamında veli, bu yetkiyi ifade etmek üzere de "velayet" kelimeleri kullanılır.
Küçükler ve diğer kısıtlılar üzerindeki velayet ikiye ayrılır: Onların mal varlığı üzerindeki velayete 'velâye ale'l-mâl' ve şahsı üzerindeki velayete de Velâye ale'n-nefs' denir. Mal varlığı üzerinde velayet sahibi olan kişi fveliy ale'l-mâl) o kişiye ait malların idaresinde söz sahibidir, bu konuda yetkili ve sorumludur. Bu yetkisine dayanarak birtakım hukukî tasarruflarda bulunma hakkına sahiptir. Kısıtlının şahsı üzerinde velayet sahibi olan kişi (veliy ale'n-nefs} ise onun; bakımından, eğitiminden, iyi bir insan olarak yetiştirilmesinden sorumlu ve bu hususta yetkili kişidir. Bu yetkilen arasında onu evlendirmek de vardır. Kısıtlının hem malı hem de şahsı üzerindeki velayet aynı kişi üzerinde olabileceği gibi, her biri ayrı kişilere ait de olabilir.
Hanefî mezhebine göre akıllı ve ergen bir kadın, bakire de olsa, dul da olsa, mehir ve denklikle (küfüv) ilgili şartlara riâyet ettiği takdirde velisinin rızası olmadan da evlenebilir. Yalnız bu evliliğin velinin de rızası ile olması tavsiye edilir. Hattâ kız veya erkek evlenecek gençlerin, karar aşamasına gelmeden önce anne ve babalarının rızalarını almaları, anne ve babanın da onların arzularına saygı duyup düşüncelerini İfadeden öte geçen sert tepkiler vermemeleri en uygunudur. Mâ-likî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise kadınlar velilerinin rızası olmadan evlenemezler.
Bir kimsenin velisi, İslâm miras hukukunda "asabe" olarak ifade edilen erkek yakınlarıdır. Bunlar kısıtlıya yakınlıklarına göre belli bir sıra dahilinde velilik yetkisini kullanırlar. Onların veli olması için akıllı ve ergen olmaları gerekir, Velayet altındaki kişi müslüman İse ayrıca onun velisi de ancak müslüman birisi olabilir.
Velinin adaletli (dini bütün) ve reşit olması şartlan İslâm hukukçuları arasında tartışmalı bir konudur. Burada adaletli, fâsık; reşit de sefih karşıtı olarak kullanılır. Velilerin hepsi aynı derecede yetkiye sahip değildir ve bu durum mezheplere göre farklılık arz eder.
3- Mehir
Evlilik akdi sonucu erkeğin, kadına ödeme durumunda olduğu be-ie\e mehir denir.
Mehir, evlilik akdinin hükümlerindendir. Dolayısıyla akdin vücut lulmasıyla birlikte, onun ardından mehir de vücut bulur yani erkeğin orcu olur.
Evlilik akdinin sahih ve geçerli olması için akit anında mehrin îsbit edilmesi şart değildir. Eğer mehir akit anında tesbit edilmişse jna "mehr-i müsemmâ" denir. Akit anında mehir tesbit edilmese de Faf halinde kadının mehir alacağı doğar ve bu durumda o kadının ehri, baba tarafından akraba olan emsali kadınların mehri esas alınarak tesbit edifir. Bu şekilde tesbit edilen mehre de "mehr-i misil" denir. Mehir, peşinen ödenmesi veya borç olarak kalması açısından da "mehr-i muaccel" ve "mehr-i müeccel" diye isimlendirilir. Müeccel (vadesi belirsiz) mehir, ölüm ve boşanma anında kendiliğinde muacceliyet kazanır.
4- Kefâet
Kefâet, İslâm aile hukukunda, "evlenecek erkeğin, kadına denk olması, ondan daha aşağı durumda bulunmaması" anlamına gelir. Eşler arasında gerek maddî imkânlar gerekse sosyal statü açısından büyük uçurumlar olması bazan onların mutlu ve huzurlu bir hayat sürmelerine mani olabilir veya bu durum bilhassa kızın ailesinde rahatsızlık doğurabilir. Dinî açıdan herkes eşit olmakla birlikte, sosyal telakkilerde durumun farklı olması, fıkhın bu konuda mevcut sosyal olgu doğrultusunda düzenlemeye gitmesine sebep olmuştur.
İslâm hukukunun kendi yapısı içinde kızların genelde velisi tarafından veya onun izni ile evlendirilmeleri yahut evlenmeleri kimine göre şart görüldüğü, kimine göre tavsiye edildiği için evlilikte birinci derecede yetkili kişinin, ikinci derecede yetkili kişinin onayını almadan yapacağı akitlerde denkliğe riâyet etmesi, buna riayetsizliğin diğer tarafa itiraz hakkı doğuracağı kabul edilmiştir. Buna göre evlilikte denklik mutlaka bulunması gereken bir şart değil, hak sahiplerinden akde iştirak etmeyen tarafın itirazını önlemek için gerekli bir şarttır.
Bu denkliğin, bulunup bulunmamasının akdi ne şekilde etkileyeceği yanında, hangi alanlarda denklik aranacağı konusu da değişik mezheplerde ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Hz. Peygamber'e nisbet edilen bazı sözlere ve uygulamalara bakılınca denkliğin lehinde ve aleyhinde sayılabilecek genel ifadelere rastlamak mümkündür. Ancak bu ifadelerde denkliğin ne anlama geldiği ve hangi alanlarda aranacağı yönünde açıklamalar yer almaz. Bu durumda İslâm hukukçuları da eşler arasında denkliğin önemi bakımından ikiye ayrılırlar. Kimine göre bütün insanlar eşittir ve dolayısıyla bir evliliğe eşler arasında denklik şartına uymama gerekçesiyle itiraz edilemez. Kimine göre ise bazı durumlarda denklik şartına riayetsizlik, rızası alınmayan taraf için bir itiraz sebebidir.
Kızlara, velisinin iznini almadan evlenme hakkı tanıyan Hanefî mezhebi bu şekilde yapılan evlilik akdinde erkeğin, kadına denk veya ondan daha iyi durumda olmasını şart koşar. Bu şarta riâyet edilmemişse veli o evliliği bozmak için mahkemeye başvurup dava açabilir. Burada denklik veli lehinde bir hak gibi görünmektedir. Diğer taraftan denkliğin kadın lehine tanınmış bir hak olduğu İzlenimini veren bazı özel durumlar da vardır. Hanefî fıkhına dair kitaplar denkliğin; dindarlık, soy ve zenginlik alanlarında aranacağını söyler. Buna göre fâsık bir erkek, dindar bir adamın dindar kızının dengi değildir. Soyca denklikteki ölçü bir hayli tartışmalıdır. Kimi bunu Araplar'a ait bir olgu olarak kabul ederken kimi de onlar gibi soy ile övünme âdeti olan milletlerin de aynı durumda olacağını söyler. Zenginlik konusunda iki taraf arasında bir kıyaslama yapmaktan çok erkeğin mehri ödeyecek ve karısının nafakasını temin edecek maddî imkâna sahip olması şartı aranır. Bununla birlikte tarafların sahip oldukları maddî varlık bakımından birbirine yakın olmasının şart olduğunu söyleyenler de vardır. Ebû Yûsuf ve İmam Mu-hammed erkeğin mesleğinin, kızın babasının mesleğine denk olmasını veya hiç değilse toplum tarafından itibar edilmeyen bir meslek olmamasını da şart koşarlar. ,
| Veliye, velayeti altındaki kızı onun rızası olmadan evlendirme hakkı |tanıyan Şafiî mezhebi de denklik şartı ile velinin bu yetkisini kısıtlamakta ve denklik şartına uyulmadığı takdirde yapacağı akdin bâtıl (yok hükmünde) olacağını söylemektedir. Bu mezhebin esas aldığı denklik konuları Hanefî mezhebininkilere yakın görülmektedir. Mâliki mezhebi, dindarlık dışındaki konularda denklik aramazken Hanbelî mezhebinde farklı rivayetlerin olduğu görülür.
5- Hısımlık Nafakası
Kocanın, karısının nafakasını temin etme yükümlülüğünden daha önce söz edilmişti. Burada kısaca çocuklarla ana baba ve diğer akrabalar arasındaki nafaka yükümlülüğünü ele alacağız.
Hanefî mezhebinin bu konudaki tesbitleri şöyledir:
Küçük veya büyük herkes öncelikle kendi nafakasından bizzat sorumludur. Mal varlığı olan küçüklerin İhtiyaçları velileri tarafından kendi fallarından karşılanır. Mal varlığı olmayan küçük (ergen olmayan) çocukların nafakasını temin etmek ise babanın görevidir. Bu görev çocuk-ar ergen olana kadar devam eder.
Ergen erkek çocuklar, eğer engelli değillerse kendi nafakalarını tenin etmekle sorumlu sayılırlar, Kız çocukları ve engelli erkek çocuklar ığer fakir iseler ergenlik döneminde de kendi nafakalarını bizzat sağ-amakla yükümlü sayılmazlar ve bunlara karşı kimin nafaka yükümlüsü olduğu hususunda iki görüş vardır: Bir görüşe göre yine baba tek başına nafaka yükümlüsü iken, diğer görüşe göre baba üçte iki oranında, anne de üçte bir oranında nafaka yükümlüsü olur. Yalnız fakir olan baba ve/veya annenin ergen çocuklarına karşı nafaka yükümlülüğü yoktur. Bu durumda baba ve anneden hangisi zengin İse o tek başına nafaka yükümlüsü olur. Her ikisi de fakir ise o zaman nafaka ile ilgili hükümler çerçevesinde diğer akrabalar devreye girer.
Fakir olan anne babaya veya büyük anne, büyük babaya karşı varlıklı olan çocuklar ve torunlar nafaka yükümlüsüdür. Aynı şekilde varlıklı büyük anne ve büyük baba da torunlarına karşı nafaka yükümlüsüdür.
Erkek ve kız çocuklarının anne babalarına karşı nafaka yükümlülüklerinin eşit olup olmayacağı hususunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre aralarında fark olmaksızın eşit şekilde nafaka yükümlüsüdürler diğerine göre ise İslâm miras hukukundakine benzer şekilde erkek çocuk, kızın iki katı oranında nafaka yükümlüsüdür.
Bir kimsenin hısımlık nafakası alacaklısı olması için fakir olması şarttır. Kadınlar için bunun dışında bir şart aranmazken erkeklerin ayrıca kazanma gücüne sahip olmaması da gerekir. Meselâ geçimini sağlayamayacak derecede engelliler böyle sayılır.
Hanefî mezhebine göre usul ve fürû dışında kalıp aralarında evlilik engeli oluşacak derecede yakın kan hısımları da birbirlerine karşı nafaka alacaklısı ve borçlusu olurlar. Bunlar arasındaki nafaka sorumluluğu İslâm miras hukukuna göre tesbit edilen oranlara göredir. Bir kişi miras hukukuna göre mirastan hangi oranda istifade edecekse aynı nisbette de nafaka yükümlüsü olur. Burada nimet-külfet dengesi gözetilmiştir.
Mâlikî mezhebinde sadece anne, baba ve evlât arasında, Şafiî mezhebinde usul ve fürû hısımları arasında, Hanbelî mezhebinde ise miras hukukuna göre birbirine mirasçı olan bütün akrabalar arasında nafaka yükümlülüğü vardır.
6- Evlât Edinme
Çocuk, neslin devamını sağlayan ve aile bireylerini hem birbirine hem de hayata daha çok bağlayan bir unsurdur. İnsanlar eskiden beri genellikle çocuk sahibi olmak istemişlerdir. İnsanın tabiatında çocuk sevgisi ve çocuklu bir ortamda yaşama ihtiyacı vardır. Ayrıca çocuk zaman zaman yaşlılık ve hastalık hallerine karşı bir nevi güvence olarak görülmüştür. Buna karşılık sayıları az da olsa bazı insanlar, çocuk sahibi olma imkânından yoksundurlar. Tarihte ve günümüzde bu gibi insanların, başta çocuktan beklenen fıtrî ve sosyal ihtiyaçlarını tatmin etmek olmak üzere değişik maksatlarla, başkalarına ait çocukları evlât edindikleri ve bu işlemi düzenlemek üzere birtakım hukuk kuralları tesbit edildiği görülmektedir.
İnsan ve çocuk sevgisine büyük önem veren, yetim çocuklarla ilgilenmeyi özel olarak teşvik eden İslâm dini, bu insanî görevin çocukla onu büyüten aile arasında birtakım hukukî sonuçlar doğurmasını kabul etmez. Başka bir ifade ile, çocukların bakım ve gözetimini teşvik ederken buna karşılık çocukla bakıcı kişi veya aile arasında ebeveyn (anne ve baba)-evlât ilişkisi doğmasına karşı çıkar. Ona göre hiç kimsenin doğal anne veya babasından başka anne ve babası yine doğal çocuğundan başka çocuğu yoktur. Evlâtlık gibi yapay bir işlem ile gerek evlilik engellen (süt akrabalığı hariç), gerekse miras hukuku ve nafaka sorumluluğu ile ilgili hükümlerde bir değişiklik meydana getirilemez. Bir insan ile babası dışında birisi arasında yapay bir nesep bağı kurulamaz ve hiç kimse gerçek babasından başka birinin çocuğu olarak takdim edilemez. Esasen kimsesiz çocuklarda dahil, toplumdaki hertürlü desteğe muhtaç ve güçsüz insanlarla ilgilenmek ve onların iyi birer vatandaş olarak yetişmelerini ve gelişmelerini sağlamak hem bireysel hem de toplumsal bir görevdir. Bu maksatla tarihimizde de Çocuk Esirgeme Kurumu ve benzeri kurumlar tesis edilmiştir.
7- Tüp Bebek Ve Doğum Kontrolü
Günümüz İslâm hukukçuları doğal yollarla çocuk sahibi olamayan evli erkek ile kadının tüp bebek yöntemi ile ve kendi sperm ve yumurtaları kullanılarak çocuk sahibi olmalarını caiz görürler. Nikâha ve meşru birlikteliklere özel önem veren İslâm dininin, aralarında nikâh bağı bulunmayan kişiler arasında tüp bebek yöntemine baş vurulmasını onaylaması ise mümkün görülmez. Bu, aslında yöntemin değii evlilik dışı birlikteliklerin onaylanmamasıdır. (Bu konuda ayrıca "Tıp Alanında Ortaya Çıkan Yeni Sorunlar" bölümüne bakınız).
İslâm'da evlenmenin amaçları arasında çocuk sahibi olmak ve nesli sürdürme bulunmaktadır. Bu amacın yok edilmesi caiz değildir.
Hz. Peygamber'in evliliği ve bu arada müslüman nüfusun artmasını teşvik ettiği bilinmektedir. Diğer taraftan genelde müslümanın güçlü olması da vurgulanmakta, kuvvetli müslümanın zayıf müslümandan daha iyi olduğu belirtilmektedir müslüman toplumun güçlü olabilmesi için de bedenen ve ruhen sağlıklı nesillerin yetişmesine ihtiyaç vardır.
Bu genel tesbit esas alınarak müslümanların bir toplumsal harekete dönüştürmeksizin ferdî planda hamileliği önleyici tedbirlere başvurmalarının müsamaha ile karşılandığı görülmektedir.
İslam Fıkıh Akademi Meclisi 10-15 Aralık 1988 tarihleri arasında Kuveyt'te gerçekleştirdiği toplantısında, eşlerin çocuk sahibi olma hürriyetlerinin sınırlandırılmayacağım kararlaştırmış ve doğum kontrolü ile İlgili olarak da aşağıdaki kararlan almıştır:
Şer'î kıstaslara göre zaruret bulunmadıkça, kısırlaştırma olarak bilinen erkek veya kadının üreme gücünün kökünden yok edilmesi haramdır.
Gebelik periyotlarını geniş tutma maksadıyla geçici olarak doğum kontrolüne gitmek veya şer'an geçerli bir ihtiyaca binaen, eşlerin danışarak veya anlaşarak belirleyecekleri belli bir süre gebeliği durdurmak, bir zarara sebep olmaması, yöntemin meşru olması ve bu yöntemin mevcut gebeliğe bir zarar vermemesi şartıyla caizdir. Burada hatırlatalım ki, hamileliği önleyici yöntemler bencil duyguların tesiriyle insan yetiştirme sorumluluğundan kaçma aracı olmamalıdır. İnsanlar, daha mutlu ve huzurlu toplumlar istiyorlarsa daha çok sayıda sağlıklı, iyi evlât yetiştirmenin yollarını aramalıdırlar.
8- Hamileliği Sona Erdirme
Dinimizin önem verdiği beş ana konu arasında insan neslinin ve canının korunması da vardır. Bunun için evlilik teşvik edilmiş ve insan öldürmek haram kılınmıştır.
Anne karnındaki çocuğa cenin denir. Anne veya başka biri tarafından, ceninin düşmesine veya ölü doğmasına sebep olacak tarzda herhangi bir müdahale, hem caiz olup olmama açısından hem de bu fiilin müdahale sahibi veya onun yakın çevresine getireceği hukukî sorumluluk açısından ele alınmıştır. Biz burada hukukî sorumluluk konusunu daha geniş fıkıh kitaplarına bırakıp sadece hamileliği sona erdirmek amacıyla yapılacak işlemin dinî hükmü ile ilgileneceğiz.
Bazı İslâm âlimlerine göre başlamış bir hamileliği sona erdirmek caiz değildir. Mâliki mezhebi fakihlerinden İbn Cüzey, sperm rahim tarafından kabul edildikten sonra ona müdahale etmenin caiz olmadığını, şekillenince yapılacak müdahalede hükmün bundan daha ağır, ruh üflendikten sonra ise ondan da şiddetli olacağını belirtir ve bu son durumda müdahalenin adam öldürmek sayıldığı hususunda görüş birliği olduğunu ilave eder. Şafiî mezhebi âlimlerinden sayılan Gazzalî de aynı kanaattedir.
Şafiî mezhebine göre hamileliğin, ilk kırk gün içinde eşlerin rızası ile ve iki güvenilir doktor tarafından anneye zararı olmayacağı belirtilen bir yöntemle sona erdirilmesi haram değil, tenzihen mekruhtur. Kırk günden sonra ise haramdır. Bu süre arttıkça haramlık da şiddetlenir. Onlara göre çocuğun şekillenmesi (tahalluk) kırk günden sonra başlar.
Hanbelîler'den bazıları Şâfiîler'le aynı görüştedir ve onlara göre henüz şekillenme (tahalluk) başlamadan yani ilk kırk gün içinde, hamileliğin sona erdirilmesi caizdir. Çocuğun bundan sonra düşürülmesi haramdır. Bazılarına göre İse çocuğun, canlılık alâmetleri görüldükten yani dört ay dolduktan sonra düşürülmesi haramdır.
Bu konuda Hanefî mezhebi fakihleri arasında farklı görüşler vardır. Kimine göre henüz şekillenmemiş, organları tamamlanmamış haldeki ceninin düşürülmesi caizdir ve bunun da süresi ilk yüz yirmi gündür. Çocuğun şekillenme (tahalluk) süresi ile ilgili bu tesbite ve bu süreden önce çocuğun düşürülmesinin caiz sayılmasına yine bazı Hanefî fakihler karşı çıkarlar. Onlara göre anne karnında henüz dört ayını tamamlamamış da olsa ceninin mazeretsiz düşürülmesi caiz olamaz. Onu düşüren, adam öldürme kadar ağır olmasa da gene bir cinayet işlemiş sayılır. Çocuğun şekillenmesinin de bu süreden önce gerçekleştiğini belirten bazı İslâm hukukçuları burada şekillenmenin, ruh üflenmesi anlamında kullanılmış olabileceğine dikkat çekerler. Çünkü yüz yirmi gün bir hadiste çocuğa ruh üflenme zamanı olarak zikredilir (Buharı, "Bed'ü'l-haik", 6; Müslim, "Kader", i). Yine Hanefî hukukçular şekli bir miktar da olsa belirginleşmiş, meselâ, parmağı fark edilebilen bir düşüğün çocuk sayılacağını ve böylece o olayın doğum hükmünde olacağını, bununla doğuma bağlı hukukî sonuçların doğacağını söylerler. Bu durumda onların çabalarının, zamanlarının bilgileri ışığında anneden ayrılan parçanın mahiyetini tesbit çabası olarak değerlendirilmesi, günümüzde gelişen tıbbî imkânlarla ehil kişilerce yapılacak tesbitlerin daha önemli olduğu, zorunlu sebepler dışında hamileliğin müdahale ile sonlandırılma-sının uygun olmadığı, çocuk anne karnında büyüdükçe bunun sorumluluğunun da ona göre büyüyeceği söylenebilir.
9- Ölenin Malları Ve Miras
A. Ölenin Malları
İnsanın mallan üzerindeki mülkiyeti ölüm ile birlikte sona erer. Eğer ölümden önce hastalanmış veya yaralanmış ve tekrar sağlığına kavuşamadan ölmüşse buna ölüm hastalığı (marazu'l-mevt) denir ve bu esnada malları üzerindeki mülkiyeti İlke olarak devam etse de bilhassa birilerini kayırma veya mahrum etme ihtimali olan beyanları bakımından bazı kısıtlamalar veya özel hükümler söz konusu olur. Ölünün geride bıraktığı mal varlığına tereke denir. Ölümü takiben tereke denilen bu mallar üzerinde aşağıdaki sıra dahilinde birtakım haklar doğar:
Terekedeki belli bir maila ilintili olan borçların ödenmesi. Meselâ terekedeki mallardan biri veya birkaçı rehin durumundaysa o mal üzerinde, onunla ilgili alacaklıların öncelik hakkı vardır. Terekede başka mal yoksa veya var fakat borcu ancak karşılıyorsa o mal satılır ve bedeli ile bu borç ödenir. Rehinin satışından elde edilen miktar, borcu karşılamazsa o alacaklı, alacağının kalan kısmında normal alacaklılar ile aynı durumda olur. Elde edilen miktar, borcu aşarsa fazla olan kısmı terekeye katılır.
Cenaze giderleri. Ölünün yıkanması, kefenlenmesi, defnedilmesi vb. hizmetler, onun terekesinden karşılanır. Bunda İslâm'ın ölçülerine de riâyet edilerek orta yol İzlenir, israftan da cimrilikten de kaçınılır. Bilhassa tereke, borcu karşılamıyorsa veya mirasçılar arasında çocuk varsa israftan ve gereksiz harcamalardan kaçınma hususunda daha da dikkatli olunur. Aksi takdirde bu harcamalar, terekeden karşılanmaz, harcamayı yapan bundan şahsen sorumlu olur.
Birinci madde dışındaki borçların ödenmesi. Eğer tereke borçların tamamına yetmezse ölüm hastalığı sırasında ikrar ettiği ve herhangi bir belgeye veya isbat vasıtasına dayanmayan borçları" ikinci sıraya bırakılır, diğerlerine öncelik verilir. Tereke aynı derecedeki borçların tamamına yetmediği takdirde o derecedeki bütün borçlar, aynı oranda indirim yapılarak ödenir ve ödenmeyen kısım alacaklılar tarafından helâl edilmezse, ölen insanın borcu olarak âhirete kalır. Tereke, borçların ödenmesine yetmediği takdirde mirasçılar onun borcunu, ödemek zorunda olmamakla birlikte isterlerse ödeyebilirler. Zekât, hac gibi alacaklı sıfatıyla herhangi bir İnsan tarafından talep edilemeyen dinî borçlar (Allah borcu, deynüllah), Hanefî mezhebine göre burada anlatılan borçların dışındadır. İnsanın, aslında bu tür borçlarının ödenmesini vasiyet etmesi vaciptir. Buna rağmen vasiyet etmemişse mirasçıların onları ödeme vazifesi yoktur. Vasiyet etmişse o zaman bunlar, dördüncü sırada ve oradaki vasiyet hükümlerine göre ödenir.
Vasiyetlerin yerine getirilmesi. Ölenin, İslâm'a uygun vasiyetleri, yukarıdaki maddelere ait harcama ve ödemelerden sonra kalan malının üçte birinden yerine getirilir. Üçte biri aşan miktar mirasçıların rızasına bağlıdır. Vasiyet, mirasçılardan birine mal transferini içeriyorsa miktarı üçte birden az da olsa bu istek, Hz. Peygamberin bir hadisine aykırı sayıldığından diğer vârislerin rızâsı olmadıkça yerine getirilmez.
Kalan malın vârisler arasında taksimi.
B- Miras Ve Taksimi
Terekeden yukarıda sayılan ilk dört madde ile ilgili harcama ve ödemeler yapıldıktan sonra kalan kısım, mirasçılar arasında taksim edilir.
Miras taksimi ile ilgili bazı ilkeler:
1- Miras, ölenin ölüm anında hayatta olan yakınları ve eşi arasında taksim edilir. Buna göre ölenin, kendinden önce ölmüş yakınları veya eşi ona mirasçı olamazlar. Ölümden sonra makûl süre içinde doğan ve bunun için ölüm anında anne karnında var olduğu kabul edilen çocuklar, canlı doğdukları takdirde mirasçı olurlar.
2- Ölüm bir öldürme sonucu olmuşsa ve öldüren de mirasçı olabilecekler arasında ise ona mirastan pay verilmez ve miras, o sanki hiç yokmuş gibi kabul edilerek taksim edilir.
3- Miras bırakan ile mirasçı arasında din birliği şartı aranır. Ölen müsiüman ise gayrimüslim yakınlarına veya eşine; gayrimüslim ise müslüman yakınlarına veya eşine mirastan pay verilmez.
Miras taksimi ile ilgili hükümler büyük ölçüde Kur'ân-ı Kerîm'e dayanır (bk. en-Nisâ 4/11 -12, 176). Bu konudaki bilgiler fıkıh kitaplarında "ferâiz" başlığı altında veya sadece bu konuya ayrılmış, adında genellikle "ferâiz" veya "miras" kelimeleri bulunan kitaplarda anlatılır. Burada tafsilata girilmeden bilhassa Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan ve çokça karşılaşılabilecek bazı esas meselelere değinilecek ve diğerleri fıkıh kitaplarına havale edilecektir.
Miras taksiminde, hayatta oldukları takdirde mirastan mutlaka pay alan mirasçılar üç gruptur:
a- Eş,
b- Anne, baba,
c- Çocuklar (kız ve/veya erkek). Ölenin babası hayatta değilse ve sağ oğlu yoksa kardeşlere de miras kalabilir.
Eş. Hayatta kalan eş, ölen eşin sağ çocuğu olup olmamasına göre iki farklı pay alır. Koca ölmüşse ve sağ çocuğu varsa karısı, mirasın sekizde birini, sağ çocuğu yoksa dörtte birini alır. Kadın ölmüşse ve sağ çocuğu varsa kocası, mirasın dörtte birini, sağ çocuğu yoksa yarısını alır.Anne, baba. Ölenin sağ çocuğu veya kardeşleri varsa ve anne babası da hayatta ise anne babadan her biri mirasın altıda birini alır. Ölenin çocuğu veya kardeşleri yoksa ve mirasçı olarak anne babası kalmışsa annenin payı üçte birdir. Bu durumda kalan üçte iki babanın olacaktır. Anne baba ile birlikte eş de varsa, eş hissesini aldıktan sonra kalanın üçte biri annenin, ikisi babanın olur.
Çocuklar. Ölenin oğlu yok ve sadece bir kızı varsa kız, mirasın yarısını alır. Aynı durumda kızların sayısı iki veya daha çoksa mirasın üçte ikisini eşit olarak paylaşırlar. Ölenin hem kızı/kızları hem de oğlu/oğulları varsa eş ve anne babanın paylan verildikten sonra kalanı aralarında bir erkeğe iki kız hissesi verilecek şekilde taksim edilirler. Sadece oğlu veya oğulları varsa kalan miras, aralarında eşit olarak bölüştürülür.
Kardeşler. Ölenin oğlu veya babası hayatta ise kardeşler mirastan pay alamaz. Oğul yoksa oğlun oğlu, baba yoksa babanın babası onların yerine geçer. Oğul/oğlun oğlu ve baba/babanın babası yoksa kardeşler, cinsiyetlerine ve sayılarına göre üçüncü maddedekine benzer şekilde mirasçı olurlar. Öz kardeşlere ait bu hükümler üvey kardeşler hakkında değişebilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamberin bir hadisine bağlı olarak anne olmadığı takdirde nineye (anne anne, baba anne) altıda bir pay verilir. İki nine de hayatta ise bu payı aralarında eşit olarak bölüşürler. Ölünün sağ oğlu yoksa oğul çocukları da mirastan pay alırlar ve diğer akrabaların paylarını etkileme bakımından, ölünün kendi çocuğu gibi kabul edilirler. Baba hayatta değil onun babası hayatta ise o da bazı farklarla baba yerine geçer.
Fıkıh bilginleri halefiyet prensibini benimsemedikleri ve âyette de torunların miras haklarından söz edilmediği için ölenin sağ çocuğu var ise anne veya babası ölmüş torunların, eğer hayatta olsalardı anne babalarının hakkı olacak olan miras payını almasını kabul etmezler. Bu durumda memleketimizde "dede yetimi" de denen bu torunlara dedeleri veya nineleri daha kendileri hayatta iken bağış yoluyla uygun gördükleri kadar mal verebilirler veya öldüklerinde yerine getirilmek üzere bu istikamette vasiyette bulunabilirler. Torunlar mirasçı sayılmadığından bu vasiyet, mirasçıya yapılmış sayılmaz ve yukarıda anlatılan vasiyet hükümleri çerçevesinde yerine getirilir. Fakİhlerin çoğunluğuna göre ancak vasiyete bağlı olarak gerçekleşebilecek bu mal transferi, İbn Hazm'ın mirasçı olmayan yakınlara vasiyetin farz olduğu ve ölenin vasiyeti olmasa da bu durumdakilere vasiyet faslından bir miktar mal verilmesi gerektiği şeklindeki görüşü de kısmen esas alınarak ve aslında yeni sayılacak bir İçtihatla bazı İslâm ülkelerince kanun hükmü haline getirilmiştir. Buna göre ebeveynleri (anne-babaları) hayatta olsalardı mirastan ne kadar pay alacaklarsa -bazı şartlarla ve ülkeler arasında farklı ayrıntılarla- o miktar, torunlara geçirilir.
DÖRDÜNCÜ KıSıM
HARAMLAR VE HELALLER
BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL OLARAK HARAMLAR VE HELÂLLER
1- Giriş
Dinimizde haram maddeler ve fiiller belirlenmiştir ve onlardan öncelikle uzak durulması istenilmiştir. Haram, dinen kesin tarzda yasaklanmış olan şeylerdir. Ancak bir şeyin kesin "haram" olarak nitelene-bilmesi için onu haram kılan delillerin hem sübut açısı hem de delâlet açısından kesinlik arz etmesi gerekir. Başka bir deyişle bir şeyin haram olduğunun söylenebilmesi için o konuda Allah'ın muradının kesin bir tarzda bizce bilinir olması gereği vardır. Bu da ancak mânaya delâleti açık olan Kur'an âyetleri ve Hz. Peygamber'e nisbeti kesin (mütevatir) olan sünnet ile sabit olabilir.
Delâleti açık olmayan Kur'an âyetlerinin, delâleti açık olan ancak mütevatir derecesine ulaşmamış olan sünnetin yasaklık alanında getireceği hükme haram yerine "mekruh" denilir.
Mekruh da iki düzeydedir. Bir şeyden uzak durulması talebi kesin bir üslupla olur, ancak delilin sübutu aynı şekilde kesin olmazsa, o şeyin işlenmesi harama yakın mekruh anlamında "tahrîmen mekruh"tur. Kaçınma talebinin yumuşak bir üslupla istenmesi, bir şeyin "bunu yapmanız uygun düşmez", "hoş görülmez", "yakışık almaz", "ondan uzak durursanız iyi olur" gibi ifadelerle terkinin istenmiş olması gibi durumlarda ise söz konusu yasaklık hükmüne "tenzîhen mekruh" adı verilir.
2- Haramların Sınıflandırılması
Dinen tesbit edilmiş olan haramlar hep aynı düzeyde değildir. Dolayısıyla bunların değişik kategorilerde ele alınması mümkündür:
1- Kimlik Oluşturma Amaçlı Haramlar: İslâm'a aidiyeti gösterme ve müslüman kimliğini oluşturma amacına yönelik konulmuş yasaklar bu cümledendir. Bunlardan bir kısmı Allah'tan başkasına kutsallık nisbet edilmesi anlayışını ortadan kaldırmaya yöneliktir. Putların ve onlara sunulan kurbanların "rics" yani murdar olarak nitelenmesi Allah'tan başkasının adına kesilmiş olan hayvan etlerinin haram kılınması bu şekildedir.
Bir kısmı da domuz etinin haram kılınması örneğinde olduğu gibi İslâm'a aidiyeti sembolize eden bir yasaktır. Kanaatime göre Adem peygambere falanca ağacın meyvesinin yasaklanması, yahudilere cumartesi günü etkinliğinin yasaklanması ne için ise, müslümanların domuz etini yemelerinin yasak kılınması da onun içindir.
Bu anlamda haramlar, Allah Teâlâ tarafından çizilmiş bir sınır çizgisi gibidir, kimin orada durup yasağa riayet ederek içeride kalacağı, kimin de durmayıp dışarı çıkacağı bununla belli olacaktır. Müslümanlar olarak Avrupa'da yaşayanlarımızın dahi içki gibi diğer haramlara nisbetle domuz ürünleri karşısında son derece hassas olmamızı, maşerî vicdanımızda bunun böyle algılandığını ifadeyle ancak açıklayabiliriz. Bu itibarla, esasen pis olan ve birçok mikrobu bünyesinde taşıyan bu hayvanın etinin, modern teknoloji ile sakıncalarının bertaraf edilmesi halinde helâl sayılabileceği şeklindeki bir izahı kabul etmek mümkün değildir. Zira bunun haram kılınmasındaki maksat, salt olarak inananları domuzun zararlarından korumak değil, yeni bir dinî kimlik oluşturmaktır.
2- Zararlı Olması Sebebiyle Haram Kılınan Nesneler: Dünyada hiçbir şey ne tamamen yararlı ne de tamamen zararlıdır. Nice faydalı şeyin zararı, zararlı şeyin de faydası vardır. Bu konuda dinî ölçü şudur: Bir şeyin zararı yararından çok ise o şeyin haram kılınması uygundur. Nitekim' yüce Allah "Sana içki ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda büyük bir günah {zarar) ve birtakım faydalar vardır. Ancak günahı daha büyüktür..." buyurmak ve ileriki aşamada içki ve kumarı kesin tarzda yasaklamak suretiyle bu konuda bize bir ilke vermiş olmaktadır. Bir şeyin zararı, umulan yararından fazla ise, din o şeyi yasaklamayı İlke olarak benimsemektedir.
Kur'an'da haramlar arasında sayılan örneklerdeki içki, kumar ve faizi bu tür haramlardan saymamız mümkündür. Bu ilkeden hareketle uyuşturucu kullanmanın haramlığı öncelikli olarak anlaşılmış olur. Bunların zararının ortadan kaldırılması mümkün olduğunda, helâle dönüşmesi söz konusu olabilir. İçkinin, kimyasal bir tepkime sonucu içerdiği sarhoşluk verici unsurun ortadan kaldırılması halinde olduğu gibi.
3- Pis ve İğrenç Olan Şeylerin Haram Kılınması: Yüce Allah, peygamberimizden bahsederken onun, "tayyib = güzel, hoş" olan şeylerin helâl, "habis = iğrenç, çirkin, kötü" olan şeylerin de haramlığıni açıklamakla görevlendirilmiş olduğunu belirtmektedir.
Buna göre dinimizde haram kılınan nesnelerin bir kısmı da pis ve iğrenç olan, tiksinti veren şeylerdir. Bunlar, kan, leş, dışkı gibi şeylerdir.
Ayrıca leş ve pislik yiyen hayvanlar da pis sayılmaktadır. Bunların dışında yılan, akrep, sümüklü böcek, fare, kurbağa, kaplumbağa gibi tiksinti verici bulunan şeylerin yenmesinin haramlığı da söz konusudur.
Ancak bir şeyin iğrenç bulunması farklı kültürlere göre değişebilmektedir. Kanaatime göre meselâ çekirgenin Arap dünyasında lezzetli bulunması ve yenilir kabul edilmesine karşılık, Türk kültüründe genelde tiksinti verici bulunması ve dolayısıyla yenmemesi söz konusu olabilmektedir. Hele balık dışındaki deniz ürünlerinin iğrenç ya da lezzetli bulunması ve yenilmesi, deniz sahillerinde yaşayan toplumlarla karasal iklimlerde yaşayan insanlara göre oldukça farklı olabilmektedir. Bazı yörelerce iğrenç bulunup da yenmeyen şeyler hakkında da haram yerine "mekruh" tabiri kullanmak daha uygun düşecektir.
Aslan, kaplan, kurt gibi yırtıcı olanlar, avını pençesi ile yakalayıp köpek dişi ile parçalayan kara hayvanları ile, avını pençesiyle kapan yırtıcı ve alıcı kuşların dışında kalan diğer hayvanlardan hangilerinin yenilip yenilmeyeceği konusunda da naslarda bir bilgi bulunmazsa gene örf ve âdetin hakem kılınması uygun olacaktır.
4- Sosyo-Ekonomik Yapının Dikkate Alınması Sonucu Yasaklanan Nesneler: Bunların tipik örneği altın, gümüş ve ipeğin değişik alanlarda ve biçimlerde kullanımının yasaklanmasıdır. Sosyal güvenceyi kendisine amaç edinen bir dinin, komşusu açken tok yatanları bizden değil diye dışlayan bir peygamberin, toplumda aç ve açıkta olan nice insan varken, diğer bir kesimin fıtrî bir ihtiyaç olmayan süslenme türünden davranışlar içine girmelerini yasaklaması çok anlaşılır bir şey olmalıdır. Kanaatimce Hz. Peygamberin erkeklere altın ve gümüş kullanımını yasaklamasını, kadınlara ise serbest kılmasını bu şekilde izah etmek en uygunudur.
Altın ve gümüşün bir ihtiyaçtan ötürü ziynet ve takı dışında kullanılmasının caiz görülmesi, bunların özü itibariyle haram olmadıklarının bir belirtisidir.
5- Saygınlık Sebebiyle Haramlık Hükmünün Konulması: Allah insanı saygın yaratmıştır. Bu itibarla insana ve onun manevî şahsına yönelik her türlü saldırı haram kılınmıştır. Temel insan haklan bu saygınlığın bir sonucudur. Bunlar Allah Teâlâ'nın lütfü olarak doğuştan vardır. Gerek hayatta iken ve gerekse öldükten sonra insanın vücuduna, organlarına yönelik bir saldırı uygun görülmemiş, hiçbir organından bir şekilde yararlanmanın caiz olamayacağı sonucuna varılmıştır. Etinin haramlığı, derisinin işlenemeyeceği, kan ve benzeri organlarının, hattâ saç ve tırnaklarının bile satılamayacağı... gibi hükümler hep insanın saygın yara-tılmışlığı ile ilişkilendirilmiştir.
6- Harama Bulaşma Yüzünden Getirilen Yasaklık Hükümleri: Bir diğer açıdan haram, "haram li-aynihî" ve "haram li-gayrihî" diye ikiye ayrılır. Haramiık hükmü, haram kılınan şeyin özünde bulunan bir kötülükten dolayı ise, o şeye haram li-aynihî denilir. Yukarıda örnekleri verilen İçki, kumar vb. gibi haramlar genelde bu kabildendir.
Bazı yasaklamalar da vardır ki bunlar özü bakımından haram değildir. Ancak o şeyin yapılması bir şekilde harama bulaşmayı gerektirmektedir. Bu da o şeyin haram bir fiile bitişik olması, ya da harama sebebiyet vermesi, yasaklanmaması durumunda haram olan fiili zımnen onaylamak anlamına gelmesi gibi düşüncelerle olmaktadır. Bu şekilde /asaklanan şeylere haram li-gayrihî denilir. Cuma namazına gitmeyi engelleyeceği için, ezan okunduktan sonra alış veriş yapmanın, gasp edilmiş bir arazide namaz kılmanın, yabancı bir kadınla halvet olma-ıın... haramlığı bu kabilden olmaktadır.
3- Haramlık Hükmünün Sonuçları, Haramlıkla İlgili Genel İlkeler
A- Haramiık Hükmünün Sonuçlan
Bir şeyin haram olması başka bir ifade ile bir şeyin kesin bir dille e sabit bir delille yasaklanmış olması hem amel bakımından hem de nan bakımından önem arz eder. Amel bakımından o şeyden kesinlikle zak durulması gerekir, Bir zaruret olmaksızın herhangi bir haramın ilenmesi günahtır. Böyle bir durumda çok geçmeden o şeyi işlemiş Imaktan dolayı pişmanlık duyup tövbe etmek, birinin hakkını yeme arsa onu yerine ulaştırmak, helâllik almak ve o şeyi bir daha işleme-lek üzere Allah'a söz vermek gerekir.
İman bakımından da o şeyin haramlıgına ayrıca İnanılması ve onun inin bir parçası olduğunun kabul edilmesi gerekir. Hai böyle olunca ıkâr edilmesi yahut hafife alınıp alay konusu yapılması inanan kimseyi, iandan çıkarır.
Dinî söylemde haram olan bir şeyi işlemek günah sayılır ve yaptı-tiı, -eğer hukukça aynı zamanda suç da sayılmıyorsa- âhiret hayatın-i azap görmektir. Aynı zamanda suç da sayılan haramların işlenmesi ilinde İse dünyada da öngörülen bir yaptırım söz konusu olur; cina-ıt zina, iffete iftira, hırsızlık, soygunculuk gibi haramlar bu türdendir.
Namaz, oruç gibi yapılması kesin olarak emredilen vazifelerin terk lilmesi günahtır. Gıybetin, kovuculuk yapmanın, kıskançlığın, çekemediğin haram olması gibi günahlar ise karşılığında dünyevî bir yaptı-n önerilmeyen dolayısıyla sadece "günah" olarak değerlendirilen hanlardır.
B- Haramlik-Helâllik Konusunda İlkeler Ve Genel Kurallar
1- Eşyada Asıl Olan İbâhadır: Bunun anlamı şudur: Evrende yaratılmış ne varsa hepsi insanın emrine bir nimet olarak sunulmuştur. Yüce Allah'ın, bunları bir nimet olarak insanlığa sunduğunu bildirmesi, kullanmak, tüketmek vb. bİr yolla bunlardan yararlanmanın -belirtilen Ölçüler dahilinde- helâl olmasını gerektirir.
Ayrıca insanın, çalışması sonucunda geliştireceği yöntem ve tekniklerle doğada bulunan ve şu haliyle insanın kullanımına hazır halde bulunmayan şeyleri kendi istifadesine sokmak ve onları nimet haline dönüştürmek üzere çalışıp çabalaması da helâl olacaktır.
Bu ilkeden hareketle bir şeyin helâlliğini İspat edici delil arayışına gidilmez. Sadece haramiık için delil aranır.
2- Haram ve Helâl Kılma Yetkisi Ancak Yüce Allah'a Aittir: Allah'tan başka hiçbir merci, helâl olan şeyi haram, haram olan şeyi de heiâl kılamaz.
Bu hükme peygamberler ve daha sonra onların yerini tutan ülülemr (âlimler ve yöneticiler) de dahildir. Peygamberler, sadece neyin haram neyin helâl olduğunu açıklarlar, kendiliklerinden bir şeyi haram ya da helâl kılamazlar. Bunlar için eğer helâl ya da haram kılma ifadesi kullanılmışsa, bu, beyan etme anlamında mecazî bir kullanış biçimidir. Yüce Allah, dolaylı olarak bu yetkinin kullanımına kalkışmayı "rab-lik" iddiasında bulunma olarak nitelemiş ve peygamberimiz de öyle açıklamıştır.Aynı şekilde Allah Teâlâ, dayanıksız olarak -olur olmaz şekilde- 'şu helâldir bu haramdır' şeklindeki söylemleri "Allah'a iftira, yalan uydurma" olarak nitelemiştir. "Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü 'şu helâldir, şu haramdır' demeyin. Sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmaz". Selef âlimlerinin bu inceliğe uyarak hakkında kesin delil bulunmayan şeyler hakkında "haram" tabiri kullanmaktan son derece kaçınıp, bunun yerine "mekruh, hoş değil, uygun değil, şık olmaz..." gibi ifadeleri yeğlemeleri bu anlayışın bir sonucudur.
3- Haramlara Riayet Önce Gelir: Haramlar arınmayı, erdemler bezenmeyi amaçlar. Bu itibarla öncelikli olarak öne alınması gereken şey arınmayı sağlayıcı olan haramlardan kaçınmaktır. İnsanlar tarlaya tohum ekecekleri zaman önce orayı ayıklarlar, temizlerler ekilebilecek duruma getirirler, ondan sonra tohumlan ekerler. Eve oturmadan önce temizlik yapılır. Mümkün olduğunca yasaklardan kaçınmak, elden geldiğince emirlere yapışmak işin temelidir. Dinin çokça vurgu yaptığı "takva"nın özü de budur.
4- Haramlar Sınırlıdır: Haramlar, sınırlıdır. Helâller ise sınırsızdır ve
harama ihtiyaç duyurmayacak kadar çoktur. Getirilen hudutlar özgürlüğü sınırlayıcı boyutta değildir, kaldı ki bir şeyin haram kılınması, sonuç .bakımından insanın kendi yararı içindir. Bunca içeceğe rağmen insanın 'alkollü içki alması gerçekçi bir İhtiyaca dayalı olmayacak ve yasağa rağmen almada ısrar ederse sonucuna katlanacaktır.
Diğer taraftan bir şeyin haram kılınması, o şeyin belli bir amaçla kullanımına yönelik olur. Örnek olarak alkolün haramlığı ele alındığında, bunun anlamı alkolün içiminin haram olmasıdır. Alkolün İçme dışında başka amaçlarla kullanımı söz konusu olduğunda aceleci davranarak hemen onların da haram olduğunu söylemek, bu ilkeye ters düşer. Bu bakımından meselâ, alkolün temizlikte, ilâç ve kozmetik sanayiinde kullanılması, aynen içilmesi gibi haram sayılmaz.
5- Harama Yol Açacak Şeyler de Haramdır: Zina haram olduğu için, zinaya götüren yolların da -özü bakımdan helâl de olsa- haram kılınması bu anlayışın sonucudur. Adam öldürmek haram olduğu için anarşi ve terör ortamlarında silâh satışının, masum insanları zehirleyeceği için uyuşturucu satışının haram sayılması bu anlayışın sonucudur.
6- Harama Hileli Yollarla Ulaşmak da Haramdır: İçki firmalarının alkollü içki reklam yasağını aşmak için, alkolsüz bira ürettikleri iddiasıyla ortaya çıkmaları, amaçlarına hileli bir yolla ulaşma çabalarına güzel bir örnek olabilir. Her türlü fuhşun, sanat gibi adlar altında işlenmesi, faizin örtülü işlemlerle alınması ve rüşvetin hediye adı altında verilmesi iaramlık sonucunu değiştirmez.
7- İyi Niyetli Olmak Haram Hükmünü Ortadan Kaldırmaz: Güzel amaçlar için haram yollar kullanılamaz. Yoksullara dağıtmak için, zenginlerin mallarını yağmalamak doğru değildir. Kumar oynamak, uyuştuucu ticareti yapmak, beyaz kadın ticareti yapmak gibi çok para geti-;en kirli işlere girişip, buradan elde edilecek kara paraların ak işlerde kullanılacağını söylemek dinin haram-helâl anlayışına uymaz.
8- Haramlar, Zaruretler Karşısında Geçici Olarak Mubaha Dönüşebi-ir: İslâm, hayatı kolaylaştırmak için vardır. Bir haram hükmünün dahi layatı durdurmasına göz yumulmaz, geçici olarak o kapı açılır ve in-;an, hayatına devam eder. Ancak bu kapı ne sonuna kadar açılmalı ne Je kalıcı kılınmalıdır. Hiçbir zaman ruhsatlar, kalıcı biçimde kullanılma-nahdır. Bu aynen heyelan gibi yolu tıkayan bir engel karşısında geçici ervis yolu açmaya benzer. Asıl amaç bir an evvel o zaruret halinin »itadan kaldırılması ve asıl yolun tekrar işler hale getirilmesi olmalıdır.
Deyim yerinde ise, haramların ruhsat olarak kullanılması diken üzerinde oturmak gibi anlaşılmalı ve o çaresizlik halinden anında kurtulmak için ne gerekli ise o yapılmalı ve dinin aslî hükmü doğrultusunda hayatımızı devam ettirebilir hale gelmek için özel çaba gösterilmelidir.
9- Haram Her Yerde Haramdır: Dinin haram kıldığı şeylere uymak için İslâm ülkesinde olmak gibi bir şart yoktur. Kanaatime göre vaktiyle bazı fıkıh bilginlerinin bu konudaki görüşleri, kendi dönemlerindeki İslâmî hükümlerin uygulanması ile devlet arasındaki birebir ilişkinin göz önüne alınması temeline göre yorumlanmalıdır. Riba ve kumar haramsa her yerde haram olmalıdır. Bunların İslâm diyarında haram, başka diyarlarda helâl olduğunu söylemek, zannımca dinin haramlarda gözettiği amaçlarla bağdaşmamaktadır.
10- Haram Olup Olmadığı Şüpheli Olan Şeyler Hakkında İhtiyatlı Davramlmalıdır: Ancak burada iki yönü ayırmak gerekir. Birincisi kişi, kendisi açısından şüpheli şeylerden uzak durmayı ilke olarak benimsemeli ve o tür işlerden uzak durmalıdır. Buna karşılık başkaları konusunda ihtiyatlı olmak, bu kez onları hoşgörü ile karşılamak ve o şeyi işleyenler hakkında hemen itham yoluna gitmemek şeklinde olmalıdır. Ola ki o işi işleyenler, kendilerince sağlam bir delile ya da gerekçeye sahiptirler. Böyle bir yaklaşım, dinin ruhuna daha uygun olacaktır.
11- Günah İşlemede İsrarlı Olunmaz: Her ne kadar "kebâir"-"sağâir" yani "büyük günahlar/küçük günahlar" şeklinde bir ayırım varsa ve bunların işlenmesi halinde sonuçları farklı ise de, küçük de olsa günah işlemede ısrarlı olmamak İlke olmalı, günahlar asla bilinçli olarak değil, bir hata, yanılgı, yenilgi sonucu işlenmiş olmalı ve hemen pişmanlık duyularak tövbe yoluna gidilmelidir.
12- İslâm, Arınmaya Çok Önem Verir: İnanan bir kimsenin umduğuna ermesi ve korktuğundan emin olması, dinî terminolojide "Felah" olarak isimlendirilir ve buna ancak arınan kimselerin ulaşacağı vurgulanır "Kad efleha men tezekkâ = (Elbet arınan felaha ermiştir)". Arınmak, öncelikle maddî pisliklerden ve kirliliklerden temizlenme ile başlar ve asıl manevî yönden insan özünün durulması ve safiyete erişmesi ile tamam olur. Bu bağlamda kalp temizliğine büyük önem verilir. İşlenen her günahın, kalp safiyetine düşen kara bir leke olduğu, derhal temizlenip giderilmedikçe zaman içerisinde orada kalıcı izler oluşturacağı, özellikle ısrarlı şekilde sürdürülmesi halinde bu lekelerin orada yer edeceği ve bir müddet sonra kalbin tamamen kararacağı kabul edilir. Arınma işi, öncelikli olarak kalbe bu tür lekelerin düşmesine engel olma ve buna rağmen düşmüş olanlarını temizleme şeklinde görülür.
Günahsızlık iddiası hoş karşılanmaz, insan fıtratına aykırı bulunur. Ancak günahkârlık da hoş olmayan, mutlaka bir an evvel kurtulmak gereken bir durumdur. Yüce Allah, bunun için imkânlar lütfetmiş ve hiçbir günahkâra umut kapısını kapatmamıştır: "De ki: Ey kendi özlerine karşı ölçüyü kaçırmış, günaha batmış kullarım! Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Kuşkusuz Allah, bütün günahları bağışlar...". Evet, Allah Teâlâ bütün günahları affeder, ancak müminler de bile bile günah işlemezler, eğer işlemişlerse hemen tövbe ederler:
"Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden günah işleyip de sonra hemen pişman olup tez elden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbesini kabul eder. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa günahları işleyip işleyip de içlerinden birine ölüm gelip çatınca 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. Onlar için acıklı bir azap hazırlanmıştır".
İKİNCİ BÖLÜM
GÜNLÜK YAŞANTIMIZDA HARAMLAR VE HELÂLLER
1- Yeme Ve İçme Konusunda Haramlar
A. Kur'an'a Göre Yenilmesi Hafam Olan Şeyler
İslâm dini, bu konuda her şeyi mubah gören veya çok şeyi haram sayan aşırı uç anlayışların aksine orta yollu bir yaklaşım göstermiş ve çok az şeyin yenilmesini haram kılmıştır. Bunlar şu âyet-i kerîmede sayılmış olan nesnelerdir:
"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yardan düşüp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz dışında- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı, bunlar fâsikllktir". Bu âyette, haram kılınan maddelerin hepsi bir arada bildirilmiştir. Bunlar aşağıda teker teker anlatılacaktır:
1- Leş/Lâşe: Murdar Hayvan Eti: Murdar hayvan, âyette "meyte" olarak geçmektedir. Kendiliğinden ölmüş hayvan demektir. Türkçe'mizde "murdar" kelimesi ile de karşılanır. İnsanlar öteden beri murdar ölmüş hayvanların etlerini yemez. Din de fıtrî olma özelliğinin bir gereği olarak bunu yasaklamıştır. Burada murdar hayvandan maksat kara hayvanlarıdır. Deniz ürünleri bu hükme dahil değildir.
Ayrıca murdar bir hayvanın haram oluşu etinin yenmesi itibariyledir. Yoksa kılı/yünü/tüyü, boynuzu, kemiği, tırnağı gibi kısımlarından yararlanmak mümkündür. Aynı şekilde derisinin işlenerek kullanılmasında dinen bir sakınca yoktur. Nitekim Peygamber efendimiz, bir koyun leşi gördüğünde "Derisini tabaklayıp da kullansaydınız ya!" buyurmuşlar, kendisine onun murdar öldüğünü söylediklerinde de "Yalnızca yemesi haram kılındı" diyerek haramlık sınırının sadece yenmesine hasredilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Ayrica "tabaklanan her derinin temiz olacağı"nı buyurması da bu hükmü desteklemektedir.
a- Murdar Hükmünde Olan Hayvanlar: Yukarıda Türkçe karşılığı verilen âyette anılan; boğularak ölen ya da öldürülen, sopa, tokmak gibi küt bir âletle başına vurularak Öldürülen, yardan yahut yüksek bir yerden düşüp yahut yuvarlanıp ölen, bir başka hayvanın toslaması sonucu ölen, canavar tarafından parçalanmak suretiyle ölen hayvanlar da eğer, henüz ölmeden yetişilip usulünce kesilmemişlerse, murdar olmakta ve meyte (lâşe) hükmünde sayılmaktadır. Bunların etlerinin de yenilmesi haram olmaktadır.
Canlı hayvanın usulünce boğazlanmadan etinin alınması halinde koparılan parçalar da murdardır, yenilmesi haramdır.
b- Boğazlama İşlemi ve Kimin Yapacağı: Eti yenilen bir hayvan, Allah'ın adı anılarak kesici bir aletle, hemen çenesinin altından boğazının kesilmesi ile usulünce boğazlanmış olur. Devenin kesilmesi, boynun göğse bitiştiği yerden yapılır. Nefes borusu ile bunun yanındaki iki atar damarın ve yemek borusunun (yada Hanefîler'e göre bunlardan en az üçünün) kesilmesi halinde -hayvanın kafası tamamen bedeninden ayrılmasa da- kesim işi tamamlanmış sayılır.
Kesim sırasında "Bismillah" diyerek Allah'ın adını anmak gerekir. Kasten terk edilmemesi halinde kesilen hayvan yenir. Çünkü müslüman, içselleştirmiş olduğu imanı ile yaptığı her şeyi zaten Allah adına yapar. Ama bunu dil ile ifade etmesi daha güzel olur.
Kesim işini, peygamberimizin tavsiyesi üzerine hayvana fazla eziyet vermeden yapmak gerekir. Bu yüzden kesim işinin, kesimhanelerde ve ehlince yapılması tavsiye edilmelidir.
Boğazlama işini yapan kişinin müslüman ya da Ehl-i kitap yani semavî bir dine mensup olması şarttır. İbn Hazm Mecusîlerî, İmam Ebû Hanîfe Sâbiîler'i Ehl-i kitap saymışlardır. Günümüzde Güney Asya'dakİ bazı dinlere müntesip olanları da Ehl-i kitap saymak mümkündür. Dünyanın küçülmesi ve müslümanların her yerde değişik din müntesip-leriyle bir arada yaşamak zorunda kalışı, bu kabil yaklaşımları rahmete dönüştürecek bir durum arzetmektedir.
"Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir". 2- Kan: Yukarıdaki âyette geçen "kan", Enam süresindeki âyette (6/145) "akıtılan kan" olarak kayıtlanmıştır. Buna göre haram olan kan, usulünce de olsa boğazlanmış bir hayvandan akan kan olmaktadır. Damarlar, yürek, ciğer, dalak vb. gibi organlar içinde kalan ya da ete bulaşmış olan kanın yenmesinde bir sakınca yoktur. Kaldı ki bundan sakınmak da hemen hemen imkânsızdır.
3- Domuz Eti: Kur'an'da kayıtlı olarak "domuz eti" şeklinde zikredilmiş olmakla birlikte müslümanların geneli, bu hayvanın haram kılını-şındaki hikmeti maşerî vicdanında kavramış olmalı ki, aynı zamanda necisü'l-ayn (özü itibariyle pis ve murdar) da sayarak her şeyini haram ve pis kabul etmişlerdir. Buna göre eti dışında yağı, kılı, derisi... her şeyi görüş birliği ile haram sayılmıştır. Daha önce de değinildiği gibi domuzun haram kılınmasında gözetilen asıl maksat, zaten pis olan bu hayvanın yenilmesinin yasaklanması ile İslâm kimliğinin oluşturulmasına çalışmak ve domuz yememeyi müslüman olmanın bir şiarı haline getirmektir. Dünyadaki tüm müslümanların haramlar içerisinde en fazla bu konuda duyarlılık göstermeleri, bu hayvanın ismini dahi ağza almanın günah olduğunu düşünmeleri başka türlü açıklanamaz.
4- Allah'tan Başkası Adına Kesilen Hayvanlar: Bütün varlıkları var eden de yok eden de Allah'tır. Canlılara hayat veren ve onları öldüren de ancak Allah'tır. O, evreni ve bu arada diğer canlıları insanlar için yaratmıştır. Ancak bunun istifadesi, O'nun izni ve adıyla olmalıdır. O'nun adına kesilmeyen hayvanların yenilmesi haramdır. Bu haramlık, Allah'tan başka kutsalların bulunmadığının ve bir canlının uğrunda feda edilecek başka hiçbir güç ve kudret kaynağının olmadığının ifadesi olmaktadır. Buna göre putlar ve diğer kutsanmış kişi ve mekânlar (veliler ve yatırlar gibi) için sunulan kurbanların eti dinimizde haram olmaktadır.
Buna karşılık bir hayvanın kesilmesi anında "Besmele" çekmenin unutulması, o hayvanın etini haram kılmaz. Çünkü sevgili peygamberimizin de ifade ettiği üzere "Bir müslüman, bir hayvanı keseceği zaman, onu zaten Allah adına keser, besmele çekse de çekmese de". Bunun anlamı şudur, müslüman içselleştirdiği imanla her işini Allah ile, O'nun izniyle ve O'nun adına/adıyla yapar, bunu dil ile ifade etmesi her ne kadar daha güzel ise de şart değildir. Önemli olan onun niyeti ve Allah ile her an birlikte olma bilincidir.
5- Yenilmesi Haram Olan Diğer Hayvanlar: Yukarıda geçen âyette sayılan haramların dışında da yenilmesi haram olan hayvanlar bulunmaktadır. Bunlar ya sünnetle ya da din bilginlerinin ictihadlarıyla sabit olmaktadır.
Hz. Peygamber'in belirttiği üzere yırtıcı hayvanlar ile alıcı kuşların yenilmesi haram olmaktadır. Eşek ve katır eti haram kılınmıştır. At eti, İmam Ebû Hanîfe'ye göre helâl değil, Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed (İmâmeyn'e) ve Şafiî'ye göre helâldir. Bazı Türk boylarınca yenildiği ve sütünün de içildiği bilinmektedir.
Etleri yenilmekte olan davar ya da sığır cinsine benzeyen av hayvanları da yenilebilmektedir. Davara benzeyen geyik, ceylan, dağ keçisi ve sığıra benzeyen yaban öküzü (buffalo, bizon) gibi.
Kara hayvanlarından etleri yenilip yenilmeyenler konusunda mezheplerin farklı yaklaşımları bulunmaktadır. Bunlar içerisinde bazı Mâlikî bilginlerinin yaklaşımı en geniş olanıdır. Onlara göre domuz haricindeki bütün kara hayvanları yenilebilir; aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvan, şahin, kartal gibi alıcı kuş olmaları fark etmez. Hattâ pislikle beslenen kuşlar ile yiyene zararının olmaması halinde haşarat bile haram değildir281.
6- Deniz Ürünleri: Hanefî âlimleri, deniz hayvanlarından sadece balık suretinde olanların helâl olduğu görüşündedirler. Balıkların boğazlanması gerekmez, ancak kendiliğinden ölenler de yenmez. Buna karşılık âlimlerin çoğunluğu balık dışındaki deniz ürünlerinin de helâl olduğu kanaatindedirler. Bu konuda gene en geniş kabul Mâlikîler'e aittir. Sadece deniz domuzu gibi, yenmesi haram olan hayvanların ismiyle anılan deniz hayvanlarının helâl olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda delil olarak şu âyeti kullanmışlardır "Taze et yemeniz... için denizi emrinize veren odur". 7- Av: Avcılık, mevsiminde ve bir ihtiyaca dayalı olmak şartıyla helâldir. Yumurtlama ya da yavrulama mevsiminde iken avlanmak, henüz yeterince büyütmemiş yavruları beslemek amacıyla değil de öldürerek avlamak uygun olmaz.
Besmele çekilerek atılan silahla vurulan yahut av hayvanıyla yakalanan av hayvanlarının eti yenilir. Burada önemli olan kullanılan âletlerin delici/kesici olması, köpek ya da doğan, şahin gibi avcı hayvanların sahibi adına tutacak şekilde eğitilmiş olmasıdır. Yakalanan av, henüz canlı İse gene usulünce boğazlanır. Silâhın etkisiyle ya da av hayvanının yaralaması ile ölmüşse o haliyle de yenilebilir. Küt aletle vurulup öldürülen, yahut kaçarken düşüp ölen ve ölmeden önce de yetişilip kesilemeyen av yenilmez.
A- İçilerek Tüketilen Şeyler Ve Hükümleri
1- İçki: "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan kuşkusuz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçmektesiniz değil mi".Bu âyette adı konularak haram kılınan İçki "hamr"dır. Bu, üzüm, hurma, şeker kamışı gibi maddelerden elde edilen şıranın, kaynatılmadan mayalanması, ekşiyip köpük atması sonucu elde edilen "şarap" hakkında kullanılan bir kelime olmaktadır. Bu kelimenin kök anlamında "örtme" manası vardır. İçimi sonucunda aklı örtmesi yahut attığı köpüğün, yüzeyini örtmesi gibi ortak bir noktadan hareketle şarabın bu isimle anılması söz konusu olmuştur. Ayrıca hamur vb. şeylerin mayalanması ve kabarması hakkında da gene bu kökten türetilen kelimeler kullanılmaktadır. Hal böyle olunca içimi sonucunda beyni sulandıran ve aklı örterek onu faaliyetten çıkaran her türlü içki Kur'an'da bizzat yasaklanmış olan "hamr" kapsamına girecek demektir. Nitekim bu mânada olmak üzere Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her hamr da haramdır" buyurduğu rivayet edilir. Bu kelimenin sadece şarap anlamında kullanıldığının söylenmesi halinde de, bunun yasaklanmasının gerekçesi (illeti) olarak tesbit edilen "sarhoşluk verme özelliği"nden hareketle, diğer sarhoş edici (alkollü) içecekler de kıyas yoluyla şarabın hükmüne katılacak ve onların da haram olduğu sonucuna varılacaktır.
Günümüzde hukuk sistemleri içki içmeyi genellikle suç saymamakla birlikte, içkili bazı davranışları suç sayabilmektedir. İçkili araba kullanmanın suç sayılması gibi. Oysa İslâm dininde doğrudan içki içmek günah sayılmıştır. Günahın oluşması için sarhoş olma şartı aranmamaktadır. Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır. Sigara, alkol ve diğer madde bağımlılıklarının hep az ile başladığı ve zaman içinde kontrolün kaçtığı gerçeği göz önüne alındığında, dinimizin bu konudaki duyarlılığı takdir edilmelidir. Ayrıca bütün dünyada yeşilay, yeşilhaç gibi örgütlerin sarhoşluk veren nesnelere karşı savaş açmış olmaları, sağduyu sahibi insanların dindar olmasalar bile içkiden uzak durmaları dikkate alındığında, dinin bu tavrını aşırılıkla nitelemek uygun olmayacaktır.
a- Alkol ve Türevleri: Meyve, şekerpancarı, şekerkamışı vb. şıraları gibi glikoz içeren özsular mayalandırıldıktan sonra damıtılarak elde edilen ve temel maddesi etanol olan sıvıya yahut damıtma yöntemiyle elde edilen her türlü içkiye alkol denilmektedir. İçkilerde değişik nisbetlerde bulunan alkol, asıl sarhoşluk veren madde olmaktadır. Ancak içki dışında üretilen saf alkol, ya da alkollü başka sıvılar da bulunmaktadır.
Yukarıda geçen âyette içki hakkında "rics" yani pislik tabiri kullanılmıştı. Buradaki pislik nitelemesi birçok insanın içmeye meyyal olduğu, hakkında nice, övgülerin dizildiği İçkiye karşı, içten gelen bir tiksinme duygusu uyandırmak amacıyladır ve "murdarlık" anlamındadır; dışkı, sidik gibi gerçek anlamda pislik demek değildir. Hal böyle olunca özellikle saf alkolün içme dışında başka amaçlarla kullanımında dinen herhangi bir sakınca bulunmamalıdır. Nitekim tıpta dezenfekte aracı olarak çok yaygın şekilde kullanılmaktadır. Aynı şekilde ilâç ve kozmetik sanayii gibi değişik alanlarda da kullanıldığı bilinmektedir. Hammaddesinde az miktarda alkol bulunan bir ilâcın içilmesi, belli bir oranda alkol içeren içkinin içilmesi gibi değildir. Helal ilaçlarla tedavi mümkün iken şarabın, rakının ilâç olarak içilmesi elbette haramdır. Ancak alkol içeren ilâcın durumu Öyle değildir. Nitekim zehirlerin İçimi de haramdır. Bununla birlikte belli oranlarda ilâç hammaddesi olarak kullanılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.
İçki konusundaki duyarlılığın bir sonucu olarak içki yapımı, alım-satımı, içki nakliyatı, içki ikramı hepsi yasaklanmış ve peygamberimiz tarafından içki içmeye götürecek, katkı sağlayacak her türlü davranış lanetlenmiştir. Hz. Peygamber içki sofrasına oturulmasını da aynı şekilde uygun görmemiştir. Fıkıh bilginleri içki fabrikasına üzüm ve şıra satmanın ve geçerli olup olmadığını tartışmışlar; Hanefîler, günah olmakla birlikte böyle bir satımın geçerli olduğunu söylemişlerdir282. Ancak diğerleri, günah ve zararlı olan bir şeyin yapımına katkı ve yardım olacağı gerekçesiyle bunu da caiz görmezler.
2- Uyuşturucu ve Kullanımı: Doğada öteden beri uyuşturucu olan ve bu özelliği ile bilinen maddeler vardır. Ancak günümüzde uyuşturucu çok çeşitlenmiş, kimi doğal kimi sentetik değişik uyuşturucu türü ortaya çıkmış, ayrıca bunların kullanımı amaç ve boyut değiştirmiş, modern insanın bir tür intihar sığınağı halini almıştır. Yani insanlarımız, bunalımdan kaçmak için çok daha tehlikeli olan uyuşturucu uçurumuna yuvarlanmaktadırlar.
Uyuşturucu maddelerin ilâç yapımında, tıpta ve insanlığa hizmet amaçlı benzeri alanlarda kullanımında herhangi bir sakınca yoktur.
Uyuşturucunun keyif verici bir madde olarak insan vücudunda kullanılması ise, içkiden daha büyük zararlara sebebiyet vermekte ve bağımlılığa sebep olmaktadır. Gözlemler, nice değerli insanın uyuşturucunun avucuna düşmekle her şeyini yitirdiğini, sonunda ziyan olup gittiğini, uyuşturucu krizlerinde hayatını kaybettiğini göstermektedir.
Bu bakımından, dinin uyuşturucu karşısındaki hassasiyetinin, alkollü içkilere göre daha fazla olması doğal olacak ve her türlü uyuşturucu maddenin insan vücudunda kullanımını yasaklayacak, sedd-i zerâi' yani kötülüğe götüren kapıları kapatmak ilkesi gereği uyuşturucu ticareti yapmayı, dağıtmayı, aracı olmayı vb. hep yasaklayacak, bu yoldan elde edilen kazançları haram sayacaktır.
Bu ve benzeri dinen haram olan yolların kullanılması ve büyük paralar kazanılması, bu paraları sözde İslâm'a hizmet yolunda kullanmak gibi amaçlarla dahi olsa asla caiz görülemez. "Müslüman olmayan özellikle Batı medeniyetine mensup, sömürgeci insanları bu yolla uyuşturuyoruz" gibi gerekçeler, yaratılış bakımından saygın olan insanı uyuşturucunun kucağına atmayı temize çıkaramaz. Uyuşturucu kullanımına şöyle ya da böyle katkıda bulunmak, bir insanlık suçu olarak bilinmelidir.
3- Sigara: Tütün ve türevlerinin içimi belki de dünyanın en kötü alışkanlığıdır. En kötü olması yaygınlığında ve sürekliliğindedir. Ülkemizde sigaraya başlama yaşının 10-13 arasına düştüğü söylenmektedir. Sigaranın sebebiyet verdiği zararlar dikkate alındığında onun masum bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir.
Geçmişte âlimlerimiz sigara hakkında "eğer zararlı ise..." diye başlayarak hakkında haramdan mubaha kadar değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bugün bu konuda söz tıbbındır ve tıp bize sigaranın zararlarını saymakla bitirememektedir, hemen her ülkede yetkililer bu konuda duyarlılık göstermekte ve sigara paketlerine "Sağlığa zararlıdır" yazısını zorunlu olarak koydurmaktadırlar. Buna rağmen sigara içimi korkunç boyuttadır. Bu öyle bir nesnedir ki tiryakileri neşelenince neşelerinden, üzülünce de üzüntülerinden içmektedirler. Üstelik korkunç bir çevre kirlenmesine, pis izmarit görüntü ve kokularına ve nice yangınlara sebebiyet vermektedir. Kapalı mekânlarda duman altı olanların gördüğü zarar en az içenler kadardır. Halk arasında "Dumanını yel, parasını el alır, sana da zararı kalır" şeklinde hikmetli bir tarifi de bulunan sigaranın bir müslümanın keyfince içebileceği mubah/helâl türünden bir nesne olmadığı açıktır. En hafifiyîe kerahetten başlayarak haramlığa kadar giden bir hüküm yelpazesi vardır.
İslâm, zarar vermeyi -kişi, kendi özüne de olsa- haram sayar, israfı ve malı boşa harcamayı yasaklar. Kul hakkına son derece önem verir.
Hele kendi çoluk çocuğunun nafakasından keserek sigara içmek daha çok zararlar ortaya çıkarmaktadır.
Sigarayla mücadele etmenin yolu yasaklamak değil, eğitim olmalıdır, çoğu kez büyüklere özentiyle başladığı için, ailedeki büyüklerin, okuldaki Öğretmenlerin ve her alanda önde olanların çocuklara bu konuda güze! örnek olmaları gerekmektedir.
4- Meşrubat: Adı "içki" olmayan ve deneysel olarak da içildiği zaman sarhoş etmeyen her türlü içecek yani "meşrubat" helâldir. Örnek olarak her türlü meyve suları, ayran, kola, gazoz, boza gibi içecekler gösterilebilir. Bunların çok az miktarda alkol, kokain vb. gibi maddeler içerdiği şeklindeki iddialara -kesinlik kazanmadıkça- itibar etmemek gerekir. "Eşyada asıl olan ibahadır" ilkesi ve haram dairesinin mümkün mertebe sınırlı olması gerektiği ilkeleri bu konuda yol gösterici olabilir.
Tarih boyunca Orta Asya'da Moğollar'ın ve Türklerin çok düşkünlük gösterdikleri kısrak sütünün mayalanması (fermantasyon) ile elde edilen kımız içeceği, çok düşük oranda (% 1-3°) da olsa alkol içermektedir. Bu itibarla kımızın içki kapsamına girdiğini belirtmek gerekir.
2- Giyim-Kuşam Ve Süslenme
A- Genel Olarak Örtünme Ve Giyinme
"Ey âdemoğulları! 5ize çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Korunma giysisi ise en iyisidir..." âyeti, giyim kuşam ile ilgili en genel ve temel düzenlemeyi göstermektedir.
Buna göre İslâm'ın giyim kuşamda aradığı temel şartlar şu şekilde sıralanabilir:
1- Elbisenin Helâl Olması: Giysi olarak bazı şeylerin kullanılması Allah (kamu) hakkına binaen, bazıları da kul hakları (özel hukuk) sebebiyle haram olmaktadır. Gerek Allah hakkına saygısızlık ederek ve gerekse gasp, yağma, hırsızlık, kumar gibi rneşrû olmayan yollara başvurarak elde edilen mallarla alınan elbisenin giyilmesi haramdır.
2- Elbisenin Temiz Olması: İslâm'ın genel temizlik hükmü, giyim kuşam konusunda da aranılacak ve giyeceğimiz elbiselerin, din ve örf nazarında pis kabul edilen şeylerden uzak tutulması, her halde temiz olması gerekecektir.
3- Elbisenin Örtücü Olması: Sözü edilen âyetin getirmiş olduğu giyim kuşam ile ilgili özel şartlara gelince bunlardan ilki, örtücü olmasıdır. Âyette "sev'e" kelimesi geçmektedir. Bu kelime, açılması çirkin olan kaba avret yerlerini ifade edeceği gibi, Mâide süresindeki âyette de (5/31) "toprakla örtülmesi gereken ceset" anlamında kullanıldığına bakarsak tüm bedeni de İfade edebilir. O takdirde bu âyette söz konusu edilen, elbisenin örtücü özelliğidir, yoksa nerelerin örtülmesi gerektiği bu âyette ifade edilmemiştir. Aşağıdaki âyetler örtünme ile alakalıdır:
"Ey Muhammedi Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, edep yerlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, edep yerlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı dışında, açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğullan veya kız kardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey İnananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tövbe ederek Allah'ın hükmüne dönün"."Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üzerlerine cilbâblarını almalarını söyle; bu, onların tanınmalarını ve incitilmemelerini daha iyi sağlar".Hadislerde "giyinik çıplaklar" ifadesi geçer ve böyle olanlar lanetlenir. Sünnetin, Kur'an'ı açıklayıcı özelliği de dikkate alındığında elbisenin örtücü olma özelliğinin, vücut hatlarını aşırı derecede belirtecek kadar dar ve içindekini gösterecek kadar şeffaf olmaması gerektiği anlaşılır.
4- Elbisenin Vücuda Uygun Olması: Hiç şüphesiz insanların ev ve dış kıyafetleri farklıdır. Yine insanların iş elbiseleri, günlük giydikleri elbiseleriyle bayram, toplantı, tören vb. yerlerde giydikleri elbiseler de farklıdır. Yukarıdaki âyetten hareketle özellikle toplantı, tören ve bayramlarda giyilecek elbisede aranılacak bir diğer şart da elbisenin yakışıyor olması, vücut üzerine oturması ve eğreti halde durmamasıdır.
İnsanların elbiseye iki açıdan ihtiyaçları vardır: Birincisi örtünmedir. İnsanın "yüzü kızaran tek canlı" olması onu örtünmeye zorlamış ve ilk insanlardan beri insanlar örtünmüşlerdir. Âdem babamızla Havva validemiz ilk çıplak kaldıklarında hemen "cennet yapraklarıyla örtünmeye" çalışmışlardı. Mağaralardaki eski devirlere ait resimler, o zamanlarda da insanların örtünmekte olduklarını göstermektedir. Şu halde örtünme temel insanî bir ihtiyaçtır. Bu bakımdan dinlerin örtünme konusunda ilgisiz kalmamaları da anlaşılabilecek bir şeydir.
İnsanlar, sahip oldukları üstün insanî meziyetler sebebiyle örtünmenin aynı zamanda giyinme şeklinde olmasını, sanat, estetik ve güzellik duygularını da tatmin etmesini istemektedir. Yüce Allah, "Ey Âdemoğul-iarı! Her mescide gidişinizde/namaz kılışınızda ziynetinizi alınız" buyurmakla, elbiseden "ziynet" olarak bahsetmiştir. Gerek "rîş" kuş tüyü benzetmesi ve gerekse "ziynet" nitelemesi, elbisede aranması gereken dördüncü şartı yani elbisenin örtünmenin ötesinde giyinme ihtiyacını da karşılıyor olmasını ifade eder.
Bu dört şarta uyulduktan sonra elbisenin hammaddesinin ne olacağını, neden yapılacağını, renginin, deseninin, şeklinin ne olacağını şüphesiz ki iklim şartları, insanların refah düzeyleri, teknolojik imkânları ve moda belirleyecektir. Durum böyle iken bütün bu ayrıntılara dînin karıştırılması, onu evrensellikten uzaklaştırır ve bütün insanları belli bir kalıba sokma gibi anlamsız bir çabaya maruz bırakır.
B- Giyilmesi Haram Olan Elbiseler
1- İpek: Halis ipekten yapılmış elbise giyilmesi Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından erkekler için yasaklanmıştır. Sevgili peygamberimiz sağ eline ipek, sol eline de altın alarak "bu ikisinin ümmetinin erkeklerine haram olduğu"nu İfade etmişlerdir. Buradaki yasak, ipeğin elbise olarak kullanılmasına yöneliktir. Arma, alem gibi sembolik bir değer İfade etmek üzere kullanımında bir sakınca yoktur. Aynı şekilde altın nişan yüzüğü (alyans) kullanma hakkında cevaz veren âlimlerimiz bulunmaktadır. Altın ve ipeğin erkeklere yasaklanmış olmasının gerekçesi anlaşılabilir bir durumdur. Kanaatime göre İslâm, erkeklerden ziynete değil, meziyete düşkün olmalarını istemekte ve onlar İçin süslenmenin doğuştan ; gelen bir ihtiyaç olmadığını öngörmektedir. Kaldı ki bunların kullanımı, iktisadî açıdan gereksiz bir harcamaya sebebiyet vermektedir. Toplumda nice aç ve açıkta insan varken, diğer bazılarının takılara bürünüp, ipek ^elbiseler içinde arzı endam etmelerinin sosyal adaletin zedelenmesinde 'olumsuz etki yapması göz ardı edilemeyecek kadar açıktır. İslâm dininin böyle bir konuda sözü edilen altın ve ipeği erkeklere yasaklarken, kadınlara mubah görmesi, hem doğuştan gelen ihtiyaçların hem de toplumsal beklentilerin dikkate alınmasında önemli bir denge unsuru olmaktadır.
2- Dar ya da Şeffaf Giysiler; Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Cehennemliklerden kendilerini henüz dünyada görmediğim iki grup cardır: Biri sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla insanları döven bir topluluk.
Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen, erkek özentili ve görünüşleriyle de erkeğimsi olmaya çalışan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden hissedilen kokusunu bile alamazlar". Giysilerin, vücut hatlarını kalıba koyar gibi belli etmemesi ve altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olmaması gerekir. Özellikle günümüzde bazı kadınların bu tür giysilere özenti duydukları bilinmektedir. Bu tür giyim tarzının modacıların öncülüğünde, medyanın da teşvik ve tahriki ile giderek çok yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Bu hem sağlık bakımından uygun değildir hem de bir tür teşhircilik olmaktadır. İnsanlar, kendi bedenlerinin sahipleri değillerdir. Bu itibarla "mal benim değil mi, istediğim gibi pazarlarım, hattâ satarım..." mantığı ile hareket edemezler. İnanan kullar, Allah Teâlâ bedenimizi bize bir emanet olarak lütfettiği bilinciyle, emanete hıyanet etmeyerek hareket ederler ve kendi nazlarını da ancak onun meşru kıldığı çerçeve İçerisinde ararlar.
3- Karşı Cinse Özgü Elbiseler: Hz. Peygamber, kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lanet etmiştir. Aynı şekilde erkek gibi giyinen kadınlara, kadın gibi giyinen erkeklere de lanet etmiştir. Laneti gerektiren muhannes tavır, yaratılışında olmadığı halde kişinin karşı cinse özenti içinde olması, erkeğin kadın gibi işve ve naz yapması, kırıtarak yürümeye çalışması vb. gibi sağduyu sahiplerince hoş karşılanmayacak olan tutumlardır.
Kadının erkeksi tavırlara girişmesi de aynıdır. Ama kadının sesinin erkek sesi gibi kalın, erkeğinkinin kadın sesi gibi ince olması gibi kişinin yaratılışında olan bir durum ise, o takdirde laneti gerektirici bir husus söz konusu olmaz. Burada yasak kılınan şey, kişiliği zedeleyici bir şekilde karşı cinse olan özentidir.
Bu özenti elbiselere indirgendiğinde uzak durulması istenen, cinsler arasında ortaklaşa giyilmeyip, karşı cinse özgü kabul edilen elbiseler şeklinde anlaşılmalıdır. Kaldı ki bunlar da örf ve âdetle ilgilidir. Vaktiyle kadınlara mahsus olan bir kıyafet zamanla her iki cinsin giydiği bir elbise halini alabilmekte, tersi de mümkün olabilmektedir. Aynı şekilde İrlandalı erkeklerin etek giymeleri gibi, bir yerde kadınlara ait bir elbise şekli başka yerde erkekler için de geçerli olabilmektedir. Bu itibarla müslüman toplumun İslâm'a uygun örf ve âdetlerini ve genel kabullerini dikkate almak ve aykırı davranışlar içine girmemek uygun olacaktır.
C- Süslenme
Müslüman bir kişi önce içini, sonra da dışını süslemelidir. Çünkü Allah insanların şekillerine değil kalplerine ve amellerine bakar. Buna göre insan kafasını faydalı bilgilerle süslemeli, güzel ahlâk sahibi olmalı, dış süsleri iç süslerle uyumlu olmalıdır. İnsanların kendilerine bakmaları, üstlerine başlarına özen göstermeleri, saçlarını başlarını taramaları, ayakkabılarını parlatmaları, ütülü elbiseler giymeleri insanlığımıza yakışan ve bizi diğerleri nazarında daha saygın kılacak olan davranışlardır. Bu bakımdan dinimizin de bizden bunları isteyeceği bellidir, Kur'an'ın ebise için "ziynet" nitelemesi yaptığı hepimizin malumudur. "Allah, güzeldir, güzelliği sever" hadisince insanların süslenme ve güzel görünme çabalan aslından helâl çerçevesinde kabul ve hattâ teşvik edilir. Ancak bu aşırılığa dönüşür ve insan kişiliğini zedeleyici hal alır ve yaratılışı değiştirme noktasına ulaşırsa bunun da şiddetine göre haram ya da mekruh olacağı açıktır.
İnsanlar süslenmek için değişik usul ve yollara başvururlar. Bunlardan bir kısmı aşağıda tek tek ele alınacaktır:
1- Yüzden Tüy Alma, Estetik Ameliyet ve Protez: Kadınların güzel görünme arzuları, yaratılışlarında mevcut olan bir tutkudur. Erkekler meziyete, kadınlar da ziynete düşkünlükleriyle bilinirler. Bu itibarla onarın bu yaratılış özelliğini görmemek ya da onlardan buna aykırı bir Javranış beklemek yanlış olur.
Hz, Peygamber (s.a.v.), "tüylerini alan ve aldıran kadınlara lanet itmiştir". Âlimlerin çoğu, söz konusu laneti gerektirici iili, kadının kendi yakınları dışında yabancı kimseler için kaşını aldırma-ı, İnceltmesi vb. şeklinde yorumlamışlardır. Buna göre kadının kocası e yakınları için yüzünde biten tüyleri aldırması, kaşını düzeltmesi, in-eltmesi, makyaj yapması caiz olacaktır.
Kadınların dışarı çıkarken aşırılığa kaçmayacak şekilde süslenmele-nde de bir sakınca yoktur. Yüz ve ellerdeki ziynetlerin, kadınların ya-ancı erkeklere göstermeleri caiz olan "illâ mâ zahera minhâ (süslerin-en kendiliğinden görülenler dışında)" kısmından sayılacağııktır.
Buna rağmen bu konuda kadınlarımızın duyarlı olmaları ve Câhiiiye Snemi kadınları gibi açılıp saçılma (teberrüc) haline düşmemeleri için :en göstermeleri yerinde bir tavır olur.
Bir insanın kırılan ya da düşen dişinin yerine yapay olarak diş yapması bir tedavi şeklidir ve gereklidir. Sevgili peygamberimiz, bizden davi olmamızı istemiştir. Sonradan ortaya çıkmış olan ur ve benzeri natsızlik verici hususların alınması yerine göre gerekli bile olur.
Urfece adlı bir sahabînin savaş esnasında burnu isabet almış ve yerine gümüşten bir burun taktırmış, koku yapması üzerine sevgili peygamberimiz onun altından bir burun yaptırmasına izin vermiştir.
Demek bu türden protezlerin yaptırılması da aynı şekilde tedavi sayılmakta ve teknolojik imkân bulunması halinde uygulanmasında bir sakınca olmamaktadır. Gözü bir kaza sonucu çıkarılmış bir kimsenin, görme imkânı tamamen ortadan kalksa bile çirkin olan görüntüsünden kurtulmak için yapay göz taktırması gibi çabalar caiz olmaktadır. Bir kimsenin büyüme çağındaki düzensizlikler sonucu burun şeklinin değişmesi gibi durumlarda, bunların düzeltilmesinde de bir sakınca bulunmayacaktır. Düzensiz olarak gelen dişlerin düzeltilmesi, ya da aldı-rılmasında fayda görülen artık dişlerin çekilmesi, doğuştan sarkık vaziyette bulunan parmakların kesilmesi -eğer bir zarar vermeyecekse- caiz kabul edilir.
İnsanları olduğu halleriyle kabullenmek ve hoşgörü ile karşılamak bir erdem olmakla beraber bu gibi durumda bulunanların bazı girişimlerde bulunmasında yadırganmamalıdır. Çünkü bu kabil teşebbüsler Allah Teâlâ'ın yaratmış olduğu fıtratı değiştirmek kapsamında değerlendirilemez. Aynı şekilde fonksiyon bozukluğu ya da eksikliği olmasa bile bir kimsenin toplum içinde kendisini rahatsız hissetmesine sebebiyet veren, aşağılık kompleksine iten, insanlar tarafından horlanma ve aşağılanma, lakap takma, hakarete maruz kalma gibi durumlara sebep olan bazı organlarındaki ölçüsüzlükler, tıbbın imkânları içinde bir zarar görmeden giderilebilirse, bu tür estetik müdahalelere de müsaade edilebilir. Doğum sırasında veya daha sonra yüzde meydana gelmiş yara, yanık vb. gibi kalıcı izlerin, gözdeki şaşılık ve benzeri şekil bozukluklarının giderilmesi bu türdendir.
Ancak günümüzde daha çok genç, güzel ve çekici görünmek gibi kaygılarla yapılan estetik ameliyatları aynı kategoride düşünmek yanlış olur. Yaşlanma sonucu ciltte meydana gelen kırışıklıkların gerdirilerek giderilmesi, aşırı ve dengesiz beslenme sonucu meydana gelmiş fazla kilolardan kurtulmak ve ideal bir yapıya sahip olmak İçin vücut yağlarının ameliyatla aldırılması, burun, çene, kulak, göğüs, bacak gibi organların daha güzel ve çekici görünmesi için kesilip biçilmesi gerçek anlamda bir tedavi amacı taşımadığı sürece kolayca kabul edilebilecek durum değildir. Bu gibi fiillerin, fıtratı değiştirme çabası içinde olduğu açıktır. Bu ise, helâl değildir.
2- Saç Ekme, Ekletme, Boyama: Hz. Peygamber (s.a.v.), "Eğreti saç takana da taktırana da Allah lanet etmiştir" buyurmuştur.Bu ve benzeri hadisler ilk bakışta mutlak olarak anlaşılabilir ve saç ektiren veya eklettiren kimse sözü edilen laneti hak etmiş sayılabilir. Ancak bu fiillerin, Hz. Peygamber döneminde genelde gizli fuhuş ya-'panlarca bir tür işaret olmak üzere yapıldığı öğrenilince, lanetin gerekçeli olduğu ve bunu fuhşa âlet etmek isteyenlerle kayıtlı olduğu anlaşılacaktır. Böyle bir durumun söz konusu olmaması halinde bu tür fiillerde bir sakınca olmayacaktır. Vaktiyle Anadolu'da kızların saçları gür ve uzun görünsün diye yapay belik (saç örgüsü) takarlardı. Günümüzde saç dikiminin de mümkün hale geldiği bilinmektedir. Kanaatime göre özellikle dazlak erkeklerin kendi görüntülerinden ve kellikle ilgili takıntılarından kurtulmaları için saç ektirme yoluna gitmeleri bir tür tedavi ve psikolojik rahatlama sebebi sayılabilir. Saçların ağarması halinde beyaz kılların alınması pek hoş karşılanmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.), "Ak saçla--ınızı yolmayınız, saçını sakalını müslüman olarak ağartan kimse İçin 3nlar kıyamet gününde nur olacaktır" bir başka nakilde "Yüce Allah, ağarmış her bir kıl için bir hasene yazacak, bir hatayı silecek" buyurmuştur.Saçların boyanması konusunda ruhsat olduğu anlaşılmaktadır. Ancak ;iyah renkten kaçınılmalıdır. Kişi kendi yaşını başını gösterecek bir gö-ünümde olmalıdır. Yahudilerin saçlarını boyamadıkları, onlara muhalefet îtmek için Hz. Peygamber'in müslümanlara saçlarını boyayabileceklerini söylemesi, kalıcı bir emir mahiyetinde anlaşılma-nalıdır. Öyle gözüküyor ki bu konuda, bir serbestlik vardır. Ancak bu, raşlı bir erkeğin genç bir kızla evlenmek istemesi ve kendisini genç löstermek amacıyla saçını siyaha boyatması gibi başkalarını aldatmaya önelik olmamalıdır.
3- Peruk Takma ve Dövme: Peruk değişik amaçlarla takılabilir ve ükmü de ona göre değişik olur. Hz. Peygamber'in laneti meşru olmayan bir amaca yönelik peruk takılması haline yorulur.
Dövme yaptırma da aynı şekilde lanet ile anılan bir fiildir. Bu gibi davranışlar Allah'ın yaratmış olduğu fıtratı bozmak ibi kabul edilmektedir. Bu işlere genelde kişilik zaafı olan kimseler onelmektedir. Bir müslümanın bu gibi fiillerden uzak durması en uyun davranış biçimi olmalıdır. Dövme de, ancak bir zaruret ya da ciddî ilamda ihtiyaç halinde caiz olur.
4- Kulakların Delinmesi ve Küpe Takılması: Kadınların süslenme "nacıyla vücutlarına takı takabilmek için kulak, burun gibi bazı organ-rını deldirdikleri öteden beri bilinen bir husustur. Genelde İslâm âlim-ri bu tür fiilleri caiz görmüşler, fıtratı değiştirme çabası olarak değerlendirmemişlerdir. Zamanımızda aynı şeyleri erkeklerin de yapmaya başladığı görülmektedir. Meziyet sahibi olması beklenen insanların ziynete düşkünlük göstermeleri, fıtratta bir sapma işareti görülebilir. Ancak bu fiilleri kesin haram diye nitelemek de uygun olmaz.. Bunlar daha çok mürüvvetle, kişilikle ilgili şeylerdir ve bu gibi konularda İnsanların genel anlayışları çok önemlidir. Buna göre erkeklerin küpeleri de zaman içinde normalleşirse, hüküm de ona göre değişir. Kaldı ki eskiden meselâ, kölelerin kulaklarında küpe olduğu, Yavuz Sultan Selim'in de kendisinin Hakk'ın kölesi olduğunu göstermenin bir işareti olmak üzere kulağına küpe taktırdığı bilinir. Buna göre bu gibi fiillerde amaç da önemlidir.
3- Tıp Alanında Ortaya Çıkan Yeni Sorunlar
A- Organ Nakli Ve Satışı
1- Organ Nakli: Organ nakli konusunda İslâm bilginleri genellikle belli bir çizgiye ulaşmış durumdadır. Kan nakli gibi şu anda çok yaygın olarak kullanılan uygulamadan, doku ve organ nakli aşamasına gelinmiştir.
Makinelerin yedek parçası olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bozulan ya da randımanı düşük olarak çalışan parçanın yenisiyle değiştirilmesi halinde makinenin eskisi gibi tıkır tıkır çalışmaya başladığı da bir gerçektir. Ancak yedek parçanın, uyduruk, adi ve taklit olması halinde daha büyük sorunlar çıktığı da bilinmektedir. İnsan bedeni için henüz doku ve yedek parça üretimine ulaşılabilmiş değildir. Ancak bu alanda çaba gösterildiği hattâ klonlama yönteminin temel amacının da bu olduğu bilinmektedir.
Sorunlar bir tarafa, tıbbın şöyle ya da böyle bu konudaki engellen aşarak, organ naklini başardığını kabul ettiğimizde bunun hükmü ne olacaktır?
Organ naklinin, ölüden diriye, diriden diriye ve kişinin kendisinden kendisine olmak üzere çeşitli şekilleri bulunmaktadır. Vücudun bir yerinden alınan derinin, meselâ yanmış olan başka bir yerine dikilmesi gibi kişinin kendi vücudundan alınıp yine kendisine nakledilmesi hali, genelde bir sorun olarak görülmemektedir.
Bir başkasından alınıp başkasına nakledilme hali de ölüden ve diriden olabilir. Her iki halde de bunun mutlak bir şekilde caiz olması mümkün değildir. Çünkü sonuç bakımından ne insanın kendisi, ne de ölümünden sonra mirasçıları, kişinin bedeni ve organları üzerinde mâlikdirler. Bu bakımdan insan, keyfî olarak "organlarımı şöyle yaparım, böyle ederim, keserim, satarım, başkasına bağışlarım." diyemez. Can da ten de emanettir ve Allah Teâlâ, bir emanet olarak bunları bizim korumamızı İstemektedir. Hayvan da olsa cana kıymak, ancak o canı veren Allah'ın adıyla/ ladına olabilmektedir, aksi halde yapılan murdar bir İş kabul edilmekte-idir. İfahî yasada "Haksız yere bir cana kıymak, bütün insanlığı öldürmek gibi, bir can bağışlamak da bütün insanlığı diriltmek gibidir" (el-Mâide 5/32). Öyleyse mutlaka organ naklinde de, gerçek sahip olan Al-ilah'in rızasının aranması gerekmektedir.
Değişik İslâm bilginleri çeşitli toplantılarda bu konuyu ele almış ve caiz olması durumunu sıkı şartlar altına almışlardır. Meselâ İslâm Konferansı Teşkilatına bağlı İslâm Fıkıh Akademisi'nin bu konudaki şartları şu şekildedir:
1- Organ naklinde zaruretin bulunması ve başka bir alternatifinin olmaması,
2- Bu yolla hastanın iyileşme ümidinin güçlü olması,
3- Organ nakline, kişinin kendisinin ve eğer ölmüşse mirasçılarının ızasınin olması,
4- Organı alınan kişinin tıbbî ve hukukî ölümünün kesinleşmiş ol-nası,
5- Organın herhangi bir şekilde ücret ve menfaat karşılığı verilme-niş olması,
6- Alıcının da buna razı olması.
2. Organ Satışı: İnsan, yaratıklar içerisinde eşsiz bir yere sahiptir. O, 'aratılışı itibariyle çok saygındır, hürmete layıktır. Bu bakımdan onun itinin yenilmesi, derisinin ya da bir başka organının bir şekilde eşya libi kullanılması asla helâl olamaz. İnsan ve bedeni metalaştırılıp bir lal gibi satış akdi konusu yapılamaz. Bu, büyük bir cinayettir. Ne var i insanların organlarının bir başka insana nakledilebilmesinin tıbben lümkün olması, insan ve organlarının satımını da maalesef gündeme etirmiştir. Organ mafyaları türemiş ve masum insanlar kaçırılarak oranlarının pazarlanması gibi iğrençlikler yapılmıştır. Bütün bunlar İnsan-ğımızla asla bağdaşmayacak şeylerdir. Hiçbir insanın -kan da dahil Imak üzere- organı para ile satılamaz.
Organ bağışı, yukarıda anılan şartlar çerçevesinde caiz görülebilir î hattâ teşvik de edilebilir.
Böbrek, göz gibi çift olan organlardan birinin, hayatî ihtiyacı olan sanlara kişinin kendisi tarafından bağışlanmasının caiz olup olmaması tartışılabilir. İnsan vücuduna ait kan, ilik gibi hayatî önemi bulunan ve vücudun zaman içinde sürekli üretimde bulunduğu ve eksilen kısmı telâfi ettiği ürünler, tek ve yenilenmesi imkânı olmayan organlardan farklı değerlendirilmelidir.
Bunlar, karşılanması mümkün olmayan acil durumlarda -başka çare bulunmaması halinde- satın alma yoluyla da temin edilebilir ve bu zarurete bağlı olarak da caiz görülebilir. Organı satan için ise, haramlık hükmü her türlü durumda devam eder.
B- Sunî Dölleme Ve Tüp Bebek
Normal yoldan gebe kalamayan çiftlerin çocuk sahibi olabilmesi için başvurulan yöntemlerden biri de sunî döllemedir. Kocanın spermi ile kadının yumurtasının normal şartlar altında içeride döllenememesi halinde gerek iç gerekse dış dölleme yollarına başvurulabilmektedir. Tıp, bunu başarı ile uygulamıştır.
Kocanın sperminin zayıf olması ve yumurtaya ulaşamaması, aşıla-yamaması gibi sebepler koca açısından, kadının yumurtasının sağlıklı bulunmasına rağmen yumurta kanallarının hastalıklı olması yahut döllenme gerçekleştiği halde embriyonun rahim cidarına tutunamaması gibi sebepler de kadın açısından hamile kalmayı engelleyici sağlık sorunları olabilmektedir. İşte bu engellen aşmanın bir yolu olarak sunî dölleme teknikleri geliştirilmiş ve gerek rahim içinde ve gerekse dışarıda bir tüp içerisinde döllenmeyi gerçekleştirmenin yolları bulunmuştur. Bu yollarla oluşan embriyon rahme yerleştirilmekte ve bu yolla nice çocuksuz aile çocuk sahibi olabilmektedir.
Burada gene bazı sağlık sorunlarından dolayı embriyonun yabancı bir kadının rahmine taşıyıcı anne olmak üzere yerleştirilmesi de çokça söz konusu olmaktadır.
Tüp bebek uygulamasında başvurulan çeşitli usuller vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
1- Kocanın sperminin alınıp, karısının döl yatağı ya da rahminde uygun bir bölgeye bırakılarak iç döllenmenin sağlanması.
2- Kocanın spermi ile karısının yumurtası alınarak dışarıda döllenmesi ve oluşan embriyonun aynı kadının rahmine yerleştirilmesi.
3- Kocanın spermi ile karısının yumurtasının dışarıda döllenmesiyle oluşan embriyonun kocanın diğer bir karısının rahmine yerleştirilmesi.
4- Eşlerden alınan yumurta ve sperm hücrelerinin dışarıda döllenmesi ile oluşan embriyonun çocuğa hamile kalmaya gönüllü bir yabancı kadının rahmine yerleştirilmesi.
5- Kocanın sperminin, yabancı bir kadından alınan yumurta hücresiyle döllendirilmesi ve oluşan embriyonun kendi karısının rahmine yerleştirilmesi.
6- Bir kadının yumurta hücresinin yabancı bir erkeğin spermi ile döllendirilmesiyle oluşan embriyonun bu kadının rahmine yerleştirilmesi.
7- Yabancı bir erkeğin spermi ile yabancı bir kadının yumurtasının dışarıda döllendirilmesiyle oluşan embriyonun karının rahmine yerleştirilmesi.
11-16 Ekim 1986 tarihlerinde Amman'da toplanmış olan İslâm Fıkıh Akademi Meclisi bu yollardan son beşinin özü bakımından dinî esaslara aykırılığı ya da nesep karışıklığına, annenin kim olduğunun belirlene-memesine yol açması vb. gibi sakıncaları dolayısıyla kesin olarak haram olduğu kararını vermiş, gerekli tüm önlemlerin alınması şartıyla ihtiyaç olduğu durumlarda birinci ve ikinci metotlara başvurulmasında bir sakınca olmadığını bildirmiştir.
C- Klonlama: Genetik Kopyalama
Bilim ve teknolojinin gelişmesi sonucu klonlama adı verilen genetik kopyalama bir dizi sorunu beraberinde tartışmaya açmıştır, Klonlama konusunda seslendirilen amaçlar şunlardır:
1- Tür Islah Çalışmaları: Gen transfer yöntemi ve ıslah çalışmaları sonucu elde edilen verimli hayvansal ürünün, niteliği değişmeksizin seri olarak üretilmesi amaçlanıyor.
2- Tedavi Amacı: İnsanlar söz konusu olduğunda hastalıkların ve özellikle kısırlığın tedavisinde kullanım amacı daha belirgin bir hal almaktadır. Bu yolla hiç spermi olmayan bir erkeğin bile çocuk sahibi olmasının mümkün olacağı iddia edilmektedir.
3- İlaç ve Özellikle Doku Üretimi: Günümüzde ilim çevrelerince tartışılan klonlamanın, tedavisi mümkün olmayan hastalıklarla mücadelede ve özellikle doku üretiminde bir devrim başlatacağı İddiası ileri sürülmektedir.
Korkular ve Tepkiler: Umut verici bu gelişmelere karşılık duyulan ciddî endişe ve sakıncalar vardır.
Bazıları klonlamanın yaratılışa müdahale olduğu iddiasını gündeme getirmektedirler, Bu yaklaşım yeterince güçlü gözükmüyor. Hayat iksiri, sncak Hayy olandan gelir. Bu bakımdan bir canlıyı yaratma her zaman çin Yüce Kudret'e mahsus kalacaktır. Burada yapılanın yaratılış sırrının ;ebeplerini hazırlamak olduğu söylenebilir.
Duyulan endişelerden biri de her şeyden önce genetik müdahalenin, ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağının yeterince bilinememesidir. Klonlama sonucu anomalili, eksik organlı insanların ve ne olduğu belli olmayan canlıların meydana gelmesi çok muhtemel gözükmektedir.
Öbür taraftan çok pahalı ve riskli bir yöntem olmasına karşılık başarısı çok düşüktür. Yüzlerce deneyden ancak bir ikisi başarılı olmakta, onlar da ya sakat doğumla ya da doğumdan hemen sonra ölümle neticelenmektedir. İstenilen amaca ulaşılamayacağının anlaşılması ve sakat olma ihtimalinin bulunması halinde yüzlerce ceninin çöpe atılması söz konusu olmaktadır. Durum böyle olunca, daha başta kürtaj karşıtlarının klonlamaya olumlu bakmalarının imkânı bulunmamaktadır.
Kopyalamayla sosyal yönü ağır basan sorunlar da ortaya çıkacaktır. Akrabalık ilişkileri ve buna bağlı olarak velayet miras ve benzeri hükümler nasıl düzenlenecektir?!
Kopyalama sonucu doğan çocuğun anne ve babasının kim olduğunun tesbiti ciddî bir sorun olacaktır. Çünkü yetişkin bir kimseden alınan hücre İle klonlamanın yapılması halinde ortaya çıkacak çocuk o hücre sahibinin çocuğu değil, genetik ikizi olmaktadır. Aktarılan genetik özellikler ise, hücre sahibinin anne ve babasına ait bulunmaktadır. Diğer yandan uygulamada, klonun taşıyıcı annenin rahmine konulması halinde iki tane annesinin olması söz konusu olacaktır. Bu durumda, çocuk ile bu kadınlar arasındaki ilişkiler nasıl bir hukukî zemine oturtulacaktır?
Bu ve benzen sorunlar ve endişeler yeterince cevap bulmuş değildir. O yüzden konunun fıkhî açıdan ele alınabilmesinin şartları henüz yeterince oluşmamıştır. Bu konuda ileri sürülen görüşler sadece sesli düşünmek ve nazarî fıkıh kabilindendir.
D- Öteııazi
Şiddetli acılara ya da sıkıntılara maruz kalan hastaların, kendilerini öldürmeleri için doktorlardan yardım istemelerinin, son zamanlarda bir insan hakkı olup olmadığı tartışılmaktadır. Ötenazi, dışarıdan ilâç zerki gibi bir müdahale ile olursa aktif, tedaviyi durdurma, tedavide kullanılan makinenin fişinin çekilerek hastanın ölüme terk edilmesi şeklinde ise pasif olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Türk Ceza Hukuk sistemi ötenazinin her iki çeşidini de ayırt etmeksizin cinayet olarak görmektedir. Hollanda gibi bazı ülkelerde ise aktif Ötenazi bile yasal hale getirilmiştir.
Bu konudaki değerlendirmeler, insana bakışla ilgilidir. Kimileri, insanı özerk görmekte ve bunun sonucu olarak kendi canı ve bedeni üzerinde mutlak söz sahibi olduğu düşüncesini benimsemekte, dolayısıyla da ötenazi istemesinin doğal bir hakkı olduğu sonucuna varmaktadırlar. Genelde dinlerin de taraf olduğu yaklaşıma göre ise, insan ne bedeninin ne de canının malikidir. Ten de, tendeki can da emanettir. İnsana düşen emanetin gereklerini yerine getirmektir. Bu durumda tedavi bir tercih değil, zorunluluktur. Tedavi için, tıbba yeterince önem vermek ve uzman doktorlar yetiştirmek de farz-i kifâyedir yani toplumsal bir ödevdir.
İnsan dünyaya ölmek için değil, yaşamak için gelir. Her ne kadar kaçınılmaz son ölüm ise de o hiçbir şekilde bizim isteyeceğimiz bir şey olamaz. Yaşamak için uğraş vermek, hem bize, hem de bu iş için yetiştirilmiş hekimlerimize bir vazifedir.
İntihar etmek nasıl bir tür cinayet ise, aktif ötenazi de aynı şekilde bir cinayettir. Hem burada cinayetin, hastayı iyileştirmek, daha uzun süre yaşatmak için var olan doktoru tarafından işlenmesi, cinayeti daha da ağırlaştırıcı bir husus olarak değerlendirilebilir.
Ancak, bütün yöntemler denendiği halde, hasta tedaviye olumlu cevap vermez ve doktorlar gerçek anlamda ümitlerini keserlerse bu durumda tedaviyi kesmiş olmaları, cinayet olarak değerlendirilmeyebilir. Şu kadar var ki bu durumda dahi doktorların hastaya karşı gerekli şefkati göstermeleri, onun acısını azaltıcı/ dindirici ilâçlar vermeleri ve ölümü esnasında yalnız bırakmayıp psikolojik destek vermeleri ahlâkî bir borç olacaktır.
Eskiden bu vazifeyi hocalar yaparlar, ölüye Yasın okurlardı. Sevenleri başına toplanır, telkinde bulunulur ve manevî destek verilirdi. Şimdi modern tıp bu vazifeyi kendi üzerine almış gözükmektedir. Tabiî gereğini de yerine getirmesi ve bu özel hizmet için uygun vasıfta insanlar yetiştirmesi özellikle inançlı insanlar tarafından haklı olarak beklenecektir. Tıp fakülteleriyle ilahiyat fakültelerinin işbirliği halinde, hastanelerimizde ölümü bekleyen hastalara bu kabil özel hizmet verecek elemanların yetiştirilmesi bir ihtiyaç halini almıştır.
4- Kötü Alışkanlıklar
A- Genel Olarak
İnsanlar, gündelik hayatlarında bir şeyi devamlı yaparak, onu bir alışkanlık haline getirebilirler. Bunlar hem iyi hem de kötü olabilir. Meselâ erken kalkmak, düzenli olmak, yemeklerden sonra dişleri fırçalamak, spor yapmak gibi alışkanlıklar yararlı olanlardandır. Bu tür güzel alışkanlıkların kazanılması ve sürdürülmesi için insanların teşvik edilmesi, özellikle çocukların bu doğrultuda eğitilmeleri yerinde bir tedbj, olur. İslâmiyet de bunları teşvik eder, bu gibi güzel alışkanlıklar sebebiyle sevap vadeder. Çünkü bu tür güzel alışkanlıklar, sonuçlan bakımından insanın kendisine, diğer insanlara ve çevresine faydalı şeylerdir. Erken kalkıp, işe erken başlamanın bereketi herkesçe bilinir. Düzenli olmanın, temizliği alışkanlık haline getirmenin, spor yapmanın faydası inkâr edilemez.
Ne var ki alışkanlıklar hep iyi değildir. Kötü ve zararlı şeyleri itiyat edinme, onları alışkanlık haline getirme de söz konusu olmaktadır. Tabiî özünde kötü olan bir şeyin bir defa işlenmesi ile kahnmayıp, sürekli tekrarlanmış olması son derece zararlı sonuçlar doğurmaktadır.
Bu tür kötü alışkanlıkların başında sigara, uyuşturucu, son zamanlarda sokak çocukları arasında yaygınlaşan tiner -balİy çekme alışkanlığı sayılabilir. Bu alışkanlıklardan bir kısmı, kullanılan maddelerin özelliği dolayısıyla zamanla daha da kötü bir hal almakta ve bağımlılık doğurabilmektedir. İşin bu noktaya gelmesi halinde, bağımlılık yapan nesneleri bırakıverme öyle kolay olmamakta, kişinin (belki hasta denilmeli) profesyonel yardım alması gerekmektedir. Bu yüzden, zamanla alışkanlık ve bağımlılık yapan bu tür maddelerin hiç kullanılmaması, bunlara hiç başlangıç yapılmaması için önlemler alınmalı, özellikle körpe yavrularımız bu konuda eğitilmeli, insan avcılarına fırsat verilmemeli, gerekli kesin tedbirler alınmalı, bunlarla mücadele elbirliği ve işbirliği içinde yürütülmeli, bu iş sadece yetkili makamlara bırakılmamalıdır.
Kötü alışkanlığa dönüşmeyen, kumar halini almayan oyunların arada sırada oynanmasında bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak bunlara düşkünlük gösterilir ve bir alışkanlık haline getirilirse, hele hele bunlar ayrıca kumara alet edilirse o zaman helâl olmaktan çıkacağı apaçıktır. Üç taş, dokuz taş, dama, domino, langırt, bilardo, satranç, vb. oyunları bu şekilde değerlendirmek gerekir.
B- Kumar, Milli Piyango Ve Şans Oyunları
Kötü alışkanlıklardan biri de kumardır. Kumar, oyunların zamanla aslî amacından çıkarılması ve işin içine şansın, bazen kurnazlıkla hilenin de katılarak emeksiz ve haksız kazanç elde etmenin bir yolu haline getirilmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?". Bu âyet, kumarı içki İle birlikte zikretmiş, onların zararlı olduğunu açıklamış, İnsanlar arasına kin ve düşmanlık sokacağına, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmeye engel olacağına dikkat çekmiştir. Gerçekten de içki ve kumar ikiz kardeş gibidirler ve çoğunlukla da bir arada bulunurlar. Şimdiye kadar nice ocağın sönmesinin, nice canların yanmasının, kavgaların, öldürmelerin, intiharların sebebi bunlar olmuştur. Filimler, içki ve kumar yüzünden kendisini, ailesini, çocuklarını, haysiyet ve namusunu satanların ibret verici öyküleriyle doludur.
Kumarın bir kazanç kapısı olarak görülmesi hem kişinin kendisi hem de ülke ekonomisi bakımından son derece zararlıdır. Kendisini kumara angaje eden kişi üreticiliğini yitirmektedir, Yüce Allah, "İnsan için ancak emeğinin karşılığı vardır" buyurur. Yani bir emek ortaya koyan insan, onun iktisadî karşılığını almayı elbette hak eder. Emekle yaratılan değerin paylaşılması esas kabul edilir ve herkesin buna katkıda bulunması istenir.
Emeğinin karşılığını alamayan yahut emeğini ortaya koyabilmenin imkân ve araçlarını bulamayan kimselerin, şans oyunları ve kumar gibi yollarla sömürülmesi çok kolay olmaktadır. Normal yollardan, çalışarak, emeğini ortaya koyarak kazanamayacağına, zengin olamayacağına inanan bir kimsenin tek umut yolu olarak şans oyunlarını ve kumarı görmesi kaçınılmaz olur. Bu durum, o ülkedeki iktisadî dengelerin bozuk olduğunun, gelir ve servet dağılımı adaletsizliklerinin önemli göstergelerinden biridir. Ülkemizde çarkı felek gibi şanslı izleyicilerine büyük hediyeler dağıtan televizyon programlarının reytinglerinin çok yüksek, millî piyango, kazı kazan, at yarışları gibi oyunların olabildiğince yaygın olması bu anlamda hayra alâmet gözükmemektedir.
Bu konuda millî piyango ve benzeri şekilde yapılan çekilişlerin de kumar türünden olduğu anlaşılmaktadır.Millî piyangoda da insanlar müşterek bahis oynamakta ve şans kime çıkarsa o kazanmaktadır. Böylece birileri hak edilmemiş, haksız bir kazanç elde etmektedir. Bilindiği gibi bâtıl yollarla mal edinme haramdır (en-Nisâ 4/29). Buna bizzat yetkili kuruluşun aracılık etmesi ve elde edilen hasılattan önemli bir kısmının hayır hizmetlerinde harcanması sonucu değiştirmemektedir. Meşru bir amaca ulaştıracak sebeplerin de meşru olması gerekir. Kur'an'ın yasaklamış olduğu ezlâm yani fal okları ile oynanan kumar da bir tür çekiliş idi ve sonunda bu iş için kesilen deve fakirler arasında dağıtılırdı. Hayra hizmet kumara âlet ediliyordu. Burada da durum benzer şekildedir. İnsanların çaresizlikleri bu tür çekilişlerle sömürülmekte ve her çekiliş yeni bir umut haline getirilmektedir. Kazanan birkaç kişiye rağmen birazcık daha yoksullaşan yüz binler, milyonlar son umutlarını da yıkılan hayalleriyle birlikte yitirmektedirler.
Ülkemizde bu tür şans oyunlarının giderek artması tam bir sosyal boşvermişlik görüntüsü verebilir ve sanki işin şansa havale edildiği anlamına gelebilir.
5- İktisadî Hayat
A- İktisadî Ve Ticarî Alanda Geçerli Olan İlke Ve Esaslar
Yüce Allah, âlemlerin Rabbidir; bu bakımdan siyasî, iktisadî, toplumsal ne kadar alan varsa rab olarak hepsine müdahildir. Bu anlamda yaratmada yüce kudretin, yönetmede ilahî iradenin tecellî etmediği hiçbir alan yoktur. Ancak hidayet iki ayaklıdır. Bunlardan birincisi, belki de daha öncelikli ve önemfisi yaratılış sırasında insanların özüne konulan donanımların hidayetidir ve bu, onların insanı gitmesi gereken istikamete yöneltmesi şeklinde gerçekleşir. Bunların başında da, duyular, deneyim ve bunların verilerini değerlendirip yeni çıkarımlar yapabilen akıl gelmektedir. İnsan bu nimet sayesinde çok önemli bir ölçme ve değerlendirme aracına sahip olmakta ve hidayetin ikinci ayağı teşrî (ilahî kelâmın indirilmesi) vasıtasıyla ortaya konulan ölçülerin ışığında çok başarılı bir faaliyet göstermekte ve sonunda Allah'ın hoşnut ve razı olacağı neticelere ulaşabilmektedir.
Yüce Allah, insan akıl ve tecrübesine açık olan alanlara teşrî aşamasında fazla müdahil olmamıştır. Bu gibi konularda genel kural ve ilkelerin konulması, amacın net bir biçimde belirlenmesi ile yetinilmiş, çerçeve boşluğuna yer verilmemiş olmakla birlikte içinin doldurulması insan akıl ve tecrübesinin fonksiyonelliğine, insanlığın ortak birikiminin değerlendirilmesine bırakılmıştır.
Kur'an ve Sünnet'teki naslar incelendiğinde muamelât (günlük yaşayış) alanında özellikle iktisat, siyaset gibi insanlık akıl ve deneyimine bırakılmış alanlarda ayrıntılı biçimde düzenlemelere gidilmediği, teşrî aşamasında yeni usuller ihdası yerine var olan iktisadî ve ticarî usullere atıflarla yetinildiği, ancak bu alanlara ilkesel bazda müdahalelerde bulunulduğu görülecektir. Hz. Peygamberin bir münasebetle "Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz" buyurması teşrîde tutulan bu tavrın sözel bir ifadesi olmaktadır.
İşte bu ilkelerden bazıları şunlardır:
1- Ataletin yani her türlü kapasitenin atıl tutulmasının kınanması, her çeşit iktisadî faaliyetin teşvik edilmesi, müteşebbislerin ödüllendirilmesi, spekülatörlerin lanetlenmesi.
Emek âdeta kutsanmış ve Kur'an'da "insanoğlu için ancak emeğinin karşılığı vardır" buyurulmuştur. Hz. Peygamber ise "Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir" buyurmuştur. Bir defasında Hz. Peygamber, Sa'd b. Muaz'ın, çalışmaktan nasır tutmuş elini Öpmüş ve "İşte bu eller, Allah'ı sevdiği ellerdir" buyurmuştur. "Güçlü müminin, zayıf müminden hayırlı olduğu" vurgulanmıştır. "İki günü eşit olanın aldanmışlığı" belirtilmiştir. Ticaret rızkın onda dokuzu olarak takdim edilmiş ve risk alarak pazara mal getiren böylece insanların rızıklarının kendilerine ulaşmasına aracılık eden teşebbüs sahibi övülürken, spekülasyonla üretime katkıda bulunmadan sömürü yoluna başvuranlar lanetlenmiştir. Her türlü tembellik, asalaklık ve yüz suyu dökerek dilenmek verilmiştir. "Fakirliğin neredeyse küfür olacağını" beyan buyuran Hz. Peygamber, bu sözünde dinî esasları iyice özümsememiş kişiler için fakirliğin pek çok huzursuzluğun temel kaynağı olacağına işaret buyurmuş olmaktadır. Yoksulluk ve fakirlikten kurtulmak ve güçlü ve zengin mümin olmak iç'n var gücümüzle çalışmak müslümaniık gereğidir.
2- Sözleşmelere Uyulması: İnsan, "elest bezmi"ndeki Allah Teâlâ'ya verdiği İlk söz ile birlikte sorumluluk altına girmiş ve gereğini yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur. Bu sorumluluk benzer şekilde diğer insanlara karşı da mevcuttur. Eğer bir kimse, bir başkasına söz vermiş-se, bir ahitte bulunmuşsa, karşılıklı bir akit yapmışlarsa, elbette ki onun gereğini yerine getirecektir; bu öncelikli olarak bir insanlık gereğidir. İslâm bunu ayrıca vurgulamış ve "Ey İnananlar! Yaptığınız sözleşmelere uyup gereğini yerine getirin" buyurmuştur.
3- Haksız Kazanç Yollarının Haram Kılınması: "Mallarınızı aranızda haksız yollarla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayanan ticaret yolu başka"; "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" gibi naslar, iktisadî alanda da her şeyi mubah gören bir anlayışın (ibâhîlik) değil, bir nizamın varlığını ortaya koymaktadır. İslâm, kazanç elde etmenin meşru yollarını belirlemiştir. Hırsızlık, gasp, zimmet, rüşvet, emanete hıyanet... gibi haram yollarla elde edilen mallar haramdır. Bir kazancın meşru olabilmesi için sermaye, emek, risk alma gibi sebeplerinin bulunması291, ihraz {denizden balık tutma gibi sahipsiz olan bir mala el koyma), alış veriş gibi akit, miras gibi halefiyet (ardıllık) ya da haksız fiil sonucu eline geçen malın karşılığının tazmin edilmiş olması gerekmektedir.
4- İş Bölümüne Uyulması: "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini kimine üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördü-rebilsin. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır". 5- Birer Emanet Olan İşlerin Ehline Verilmesi: "Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder". 6- "İyi ve Güzel Olan Her Şeyde Dayanışma ve Yardımlaşma İçinde Olunması: "İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah'tan korkun!". 7- Üretim Aşamasında Malın Standartlara Uygun Üretilmesi, Kaliteden Ödün Verilmemesi: Sevgili Peygamberimiz bunu, "itkan" ve "ihsan" tabirleriyle açıklamışlardır. Yine o insanın yaptığı işin hakkını vermesini, onu sağlam ve güzel yapmasını istemiştir. 8- Pazarlama Sırasında Müşterinin Aldatılmamasr: Ölçü ve tartıda hileye başvurulması yalan dolan, asılsız ve abartılı reklamlar yoluyla müşterinin aldatılması helâl olmaz. Hele malın tervici için Allah adına yemin ve kutsal değerlerin âlet edilmesi müslümanlıkla bağdaşabilecek bir şey değildir, Peygamber "doğru sözlü ve güven veren tacirin, kıyamet gününde peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraber olacağı" müjdesini vermiş, "Bizi aldatanın bizden olamayacağını" ilân etmiştir.
9- Spekülatif Faaliyetlerden Kaçınılması: Arz ve talep dengesiyle oynayarak malın pahalanması sonucunu doğuracak ve haksız kârlar sağlayacak her türlü faaliyet ahlâk dışı kabul edilmiş ve yasaklanmıştır. Üretici olmayan insanların tekel oluşturup stratejik malları kapatmaları, bu yolla arz daralması oluşturmaları ve arkasından yüksek kârlar elde etmeleri ihtikâr olarak anılmakta ve bunu yapanlar Hz. Peygamber'in dilinden lânetlenmektedirler.Hz. Peygamber, fiyatlara müdahale edilmesi şeklindeki bir talebe olumlu bakmamış ve "Fiyatları belirleyenin (bolluk ve darlığı yaratan) Allah olduğunu..." ifade etmiştir. Bu sözler şu şekilde yorumlanmalıdır: Devlet, tekellerin oluşmasının, piyasalara yönelik spekülatif faaliyetlerin ve dışarıdan yapılacak müdahalelerin önlenmesi şeklinde duruma el atmalı, fiyatların oluşmasına karışmamalıdır. Çünkü hem üreticinin hem de tüketicinin zarar görmeyeceği âdil bir fiyatın oluşması ancak bu tür serbest piyasalarda olacaktır. Bolluk olunca ucuzluk, darlık, kıtlık ve yokluk olunca da pahalılık olacaktır. Fiyatları belirleyenin Allah olmasının anlamı bu şekilde açıklanabilir.
Hz. Peygamberin, tüccarın, üretici henüz pazara girip piyasaları görmeden elindeki malı alıp kapatmasını yasaklaması, şehirlinin köylü adına satış yapmasını (simsarlık) onaylamaması bu ilkeden hareketle olmalıdır.
10- İş Ahlâkını Özümsemek, Kanaatkar Davranmak, Müşteriyi Velinimet Görmek ve İyi Davranmak: Hz. Peygamber, "satarken, alırken, borcunu isterken ve ödeme yaparken kolaylık gösteren kimseye Allah merhamet eylesin" buyurmuştur. Yüce Allah da "Borçlunun elinin darda olması halinde, ona mühlet verilmesini" emir buyurmuştur.
Allah, kullarının rrzıklannı birbirine sebep kılarak vermektedir. Alıcının satıcıya, satıcının da diğerine ihtiyacı vardır. Bu bakımdan biri diğerini sömürmek değil, birlikte yarar görmek ilkesini benimsemeleri, tarafların birbirlerini aldatmamaları, hakkaniyetli davranmaları, karşılıklı zarar görmemeleri kuralından hareket etmeleri gerekir.
"Lâ zarara velâ zırâr (zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur)".Pazarlık kızıştırmak, pişmiş aşa su katmak kabilinden bitirilmiş ya da sonuna yaklaşılmış bir pazarlığı bozmaya yönelik bir harekette bu-ilunmak Hz. Peygamber tarafından yasaklanmış, İslâm kardeşliği ile bağdaştırılamaz bulunmuştur. Bu deyiş iktisadî davranışlarda işin bir de sosyal boyutu olduğunun ayrıca ifadesidir. 11- İşlemlerin Kayıt Altına Alınması: "Ey insanlar! Belli bir süreye kadar insanlara borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı onu adaletle yazsın. Yazıcı Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın...". Yüce Allah henüz yazının yaygın olmadığı, okur-yazar sayısının son derece düşük olduğu bir ortamda, borç işlemlerinin doğru ve dürüst bir kâtip tarafından yazılmasını tavsiye buyurmuştur. Hak ve hukukun korunması için bu son derece önemlidir. Öbür taraftan ekonominin kayıt altına alınmış olmasının, maliye açısından son derece önemi bulunmaktadır. Kanaatimce her türlü hırsızlığın, yolsuzluğun, kaçakçılığın önüne geçilme yollarının başında borç ilişkilerinin kayıt altına alınması, sağlıklı denetiminin yapılması ve her şeyin şeffaf olması gelir.
B. Kazanç Yollan
Eşyada asıl olan ibahadır. Bunun anlamı şudur: Allah, yeryüzünde, göklerde ve ikisi arasında her ne yaratmışsa, bunları bir nimet olarak yarattığından karşılığında da bizden şükretmemizi istemektedir. Demek ki her şey biz İnsanlar için yaratılmıştır. Ancak, bazı nimetler hava, güneş ışığı gibi; elde edilmesi bir zahmeti gerektirmekte, aynı anda ve yerde herkese yetecek kadar da bulunmamaktadır. O durumda da 'bir nimet üzerinde birden fazla insanın talebi olunca işin içinden nasıl çıkılacaktır?' sorusu gündeme gelmektedir.
İslâm âlimleri, yeryüzünü mescide benzetirler. Kim erken davranır da mescide girer ve bir yere oturursa, artık oradan yararlanma hakkı, ayrılıncaya kadar ona aittir, bir başkası gelerek onu oradan kaldırıp da kendisi onun yerine geçemez. Mülkiyet hakkının anlamı da budur. Kim, önce davranır ve kimsenin mülkü olmayan bir nimeti elde ederse, artık ondan yararlanma, kendi iradesiyle vazgeçinceye kadar o kimseye aittir. Bir başkası zorla onu elinden alamaz. Öyle ise mülkiyetin anlamı, öncelikli olarak yararlanma hakkının bulunması demektir, yoksa mutlak anlamda mülkiyet ancak Allah için söz konusudur, her şeyin gerçek mâliki de zaten Allah'tır, diğer mâlikiyetler mecazî olmakta ve ondan yararlanmakta öncelik sahibi olma anlamı taşımaktadır.
Aslında bütün insanlar için olan, yani doğada mevcut bulunan ve belli bir kimseye aidiyeti bulunmayan bir malı, bir insanın kendi mülkiyeti altına geçirmesinin asıl yolu, bir emek sarf ederek onu ihraz etmesi yani eli altına almasıdır. Sudaki balığın avlanarak, dağdaki odunun kesilerek toplanması ve tasarruf altına alınması, devletin izin verdiği ölü bir toprağın ayıklanıp, sürülerek tarıma elverişli duruma getirilmesi ihraz {el altına almak) için verilecek örneklerdir.
İlk elde edilişin ardından insanlar, daha önceden kazanmış oldukları malları çoğu kez emeklerini de katarak üretim için devreye sokarlar ve böylece mallarını çoğaltırlar. Bir ölçek tohum ekip, on ölçek mahsul elde etmek, bir fidanı dikip, sulayıp, bakıp şu kadar meyve elde etmek, bir koyunu besleyip, kuzusunu, sütünü, yününü almak bu kabildendir.
Sonra insanlar elde ettikleri malları, ihtiyaçlarına göre değiş tokuş yaparlar ve zamanla değiştirme aracı olarak para ve benzeri araçları kullanırlar. Ellerindeki mallar için uygun pazarlar ararlar, arz ve talebe uygun olarak malın akışını sağlarlar, bu yolda risk alırlar, zahmete katlanırlar ve doğal olarak karşılığını da görürler. Ellerindeki mallar giderek ihtiyaçlarını aşar ve zengin olurlar.
Zenginleşmeyle birlikte insanların onlara yönelik beklentisi de artar, bunu da onların karşılamaları gerekir. Şöyle düşünülür: Bu insan, aslında bütün insanlığa ait olan bu nimetleri bir şekilde elinde toplamayı başarmışsa, bunda elbette kendisi başta olmak üzere eli altındakilerin, yardımcılarının, işçilerinin, pazarı oluşturan şehir halkının, güvenliği sağ-ayanların, alt yapı hizmetlerini görenlerin vb. katkıları ve buna mukabil de hakları olmalıdır. Eğer o kişi, tek başına bir adada yaşasaydı bu <adar mal biriktirmesinin ne imkânı, ne de mânası olacaktı. Öyle ise, cinde bulunduğu toplumun bir anlamda o malda hakkının olması tabiî görülmelidir. İşte bu hakkın yerine getirilmesi bir Ödev olmaktadır. Bu-ıa zekât, vergi vb. gibi adlar konulmakta ve toplanan bu vergiler sa-'esinde servetin yeniden bölüştürülmesinin, gerekli hizmetlerin görül-nesinin ve gerçekten kazanma durumu bulunmayan insanların İhtiyaç-arının karşılanmasının imkânı hazırlanmış olmaktadır.
O kişinin ölmesi halinde, elinde biriktirmiş olduğu malların haklı )larak onun soyundan gelen insanlar arasında dağıtılması yerinde ola-:aktır (veraset). Bunu en çok da malın sahibi olarak insan isteyecek ve junun meşru bir düzen olarak kabul edilmesi, insanın özünde mevcut »ulunan mal kazanma ve biriktirme tutkusunu gemlemeyecek, insanlar (ütün hırslarıyla çalışarak daha çok kazanmak isteyecekler ve böylece laha çok iş, daha çok iş alanı, dolayısıyla da daha çok bayındırlık sağ-inmış olacaktır.
Aslında insanların mal mülk kazanmaya karşı yaratılış bakımından ırslı olmaları, esasen kötü bir şey değildir; kötü olan bu amacı hiçbir mek ortaya koymadan, meşru yollara başvurmadan, işin çilesini çek-leden gerçekleştirme çabası içinde olunmasıdır.
C- İktisadî Alanda Haram Olan Bazı Tasarruflar
1- Hırsızlık: Bir kimseye ait bir malın, korunduğu yerden başka biri-tarafından gizlice alınmasına hırsızlık denilmektedir. i İslâm, meşru yoldan kazanılmış malların korunması gerektiğini bil-rmekte ve mala karşı işlenen suçları cezalandırma yoluna gitmektedir. ı cezalandırma hem dünya da hem de âhirette vardır. Buna göre rsızlık hem maddî yaptırımı olan bir suç, hem de âhirette azabı ge-ktiren büyük bir günah olmaktadır. Yüce Allah, "Hırsızlık eden erkek kadının, yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin" Mâide 5/38) buyurmaktadır.
İslâm'ın, hırsızlığı suç sayıp şiddetli bir şekilde cezalandırdığı doğdur. Ancak onun asıl amacı hırsızların ellerini kollarını kesmek değil, sızlığa engel olacak bir İman ve ahlâkî düzlemin oluşturulmasıdır. anlar aç ve açıkta bırakılmaz, her türlü ihtiyaçları en düşük düzeyde de olsa karşılanır ve buna rağmen hırsızlık yapılırsa, o zaman o kişi başkalarına da İbret olacak şekilde cezalandırılır. Suç sabit olduktan sonra, belirlenmiş cezaların uygulanmaması, toplumda daha büyük yaraların açılmasına, suçluların ve suçu işlemek üzere fırsat kollayanların cesaretlendirilmesine sebep olur. O yüzden Hz. Peygamber "Kızım Fâtıma da olsa, eğer hırsızlık yapmışsa elbet cezasını verirdim" buyurmuş, bu konuda kararlılık göstermiş, ve benzeri durumlarda aracılık yapmanın hoş karşılanamayacağını belirtmiştir.
2- Gasp: Mülkiyet hakkına karşı yapılan tecavüzlerden bir diğeri de "Bir kimsenin malını, izni olmaksızın alıp zaptetmek" (Mecelle, md. asi) demek olan gasptır. Bu hırsızlıktan farklı olarak açıkça ve zor kullanılarak yapılır. Mülkiyet hakkının korunması dinin en esaslı kurallarından biridir. Bu uğurda karşı koymak ve gerekirse saldırganı etkisiz hale getirmek meşru savunma hakkı olarak tesbit edilmiş ve "Malı uğruna ölenin şehit olduğu" hükmü getirilmiştir.
Gasbın dünyadaki hükmü, malın aynen geri verilmesidir. Mal geri verme imkânı kalmayacak şekilde telef edilmiş yahut kusurlu hale getirilmiş, eksiltilmiş ise bu durumda gasp edildiği yer ve zamandaki kıymetinin ödenmesi gerekmektedir. Bu durum, hukuk düzeni içinde ayrıca gasp edene bir ceza verilmesine engel değildir.
Âhiretteki günahı ise pek büyük olacak, yapılan haksızlık kimsenin yanına kalmayacaktır. Hz. Peygamber, bir karış bile olsa bir toprak parçasını gasp eden biri hakkında, yarın kıyamet gününde "orasının yedi kat yerin dibine kadar o kimsenin boynuna geçirilmiş olacağını" buyurmuş ve bu gibi tecavüzkâr fiillerden sakindır-mıştır. Bu bakımdan bu gibi fiillerden sakınılmalı, eğer vaktiyle böyle bir şey işlenilmişse tövbe edip hak, sahibine ulaştırılıp ondan helâllik alınmalıdır.
3- İtlaf: İtlaf, başkasının canına ve malına haksız olarak ve tazmin sorumluluğu doğuracak şekilde zarar vermektir. Dinimiz, bir başkasına haksız yere zarar vermeyi asla onaylamaz. Sevgili Peygamberimiz müslümanı "elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kimse" olarak tanımlamıştır. Bir başkasına kötülük yapmak, verilen zarara gene zararla mukabele etmek ilke olarak yasak kabul edilmiştir.
İtlaftan söz edilebilmesi için fiilin işlenmiş olması, hukuka aykırı olması, herhangi bir zararın meydana gelmesi, fiille zarar arasında illiyet rabıtasının bulunması gibi şartlar aranır.
Mübaşereten (doğrudan bir fiil ile) itlaflarda zararın ödenmesi için kusurlu olma şartı aranmaz. Meselâ bir kimse bir başkasının malını kırarak, yırtarak, ateşe atarak, suda boğarak, uçurumdan yuvarlayarak zarar verse değerini ödemek zorunda kalır.
Belediyenin yolda açmış olduğu çukura bir arabanın düşmesi ve zarar görmesi ise tesebbüben (dolaylı olarak) verilen bir zarardır. Bu durumda zararın ödenmesi için kusurlu (kasıt, ihmal ve tedbirsizlik) olma şartı aranır. Meselâ o çukuru yetkisiz birisinin açmış olması, yetkili olsa bile çevresine uyarıcı işaretler koymaması bir tür ihmal sayılır ve bu kusur sebebiyle zararın tazmini gerekir. Buna karşılık bir kimse bahçesine bir kuyu kazmış olsa, bir hırsız da geceleyin bahçe duvarından atlayarak içeri girse ve kuyuya düşse ölse, ev sahibinin herhangi bir kusuru bulunmadığı için tazmin sorumluluğu olmaz (bk. Mecelle, md. ssı vd.).
Akıl hastası, küçük çocuk gibi eda (fiil) ehliyeti olmayanların da doğrudan itlafa yol açan fiilleri sebebiyle tazmin sorumlulukları bulunur. Meselâ bir çocuk, bir arabanın camını kırsa, zararın (malından) tazmin edilmesi gerekir.
4- İhtikâr: Karaborsacılık: İktisadî hayatta temel gıda maddesi, İlaç, temizlik ürünleri, yahut sanayi ham maddesi vb. olma gibi özel bir değeri olan herhangi bir malın fiyatını sunî olarak artırmayı amaçlayan, tüketicinin haksız yere zarar görmesi sonucunu doğuran her türlü stoklama ve karaborsacılık faaliyetine "ihtikâr" adı verilmektedir.
Hz. Peygamber "Ancak günahkâr kişi ihtikâr yapar" hadisi ile ihtikârın ahlâkî bir davranış olmadığını ifade etmiş, "Bir gıda maddesini kırk gece tezgah altında tutup da satışa sunmayan kişi Allah'tan, Allah da ondan uzaktır" buyurmuştur.
Bu, müslümanlıkta mülkiyet hakkının mutlak olmadığını, depomuzda da olsa her türlü malda, ihtiyaç duyan insanların -rayiç fiyattan bede-i lini ödeme koşuluyla- haklan bulunduğunu ifade etmektedir. İslâmiyet'te başkalarına zarar vermek kesinlikle yasaklanmıştır. Eğer depolama ve talebe rağmen -sırf fiyatlar daha da yükselsin diye- satışa sunmama, ihtiyaç sahiplerine zarar veriyorsa, bu fiil meşruluktan çıkar ve haram olur. Bu gibi durumlarda özel mülkiyete müdahale edilmesi söz konusu olur ve o kişinin de zarar görmesine izin verilmeden, diğer insanların ihtiyaçlarının karşılanması yoluna gidilir.
İhtikâr, İnsanların ihtiyaç duyduğu ve yokluğu halinde zarar görecekleri malların, sunî arz daraltılmasıyla yapay olarak fiyatların yükseltilmesini amaçlamaktır. Meselâ bir fındık üreticisinin, fiyatların istikrar bulması için ürününü belli bir süre depoda tutması, meyvelerin soğuk hava depolarında saklanması ve mevsim boyunca geçerli fiyattan satılması, ticaret hayatının gereklerinden olan toptan alım, depolama ve perakende satış, İhtikâr sayılmaz.
5- Narh: Eşya fiyatlarının yetkili makamlarca belirlenmesi, esnaf ve tüccarın bu fiyatların dışına çıkmasının yasaklanmasına narh (tes'îr) denilir. Narh tek fiyat olarak belirlenebileceği gibi en yüksek ya da en düşük satış fiyatlarının belirlenmesi biçiminde de olur.
Bazı âlimler, Hz. Peygamberin kendi döneminde narh uygulamadığından da hareketle fiyatların yetkili makamlarca sınırlandırılmasına sıcak bakmazlar. Bir kimse kendi malı üzerinde, başkalarına zarar vermemek kaydı ile dilediği gibi tasarruf edebilmelidir. Hile, yalan ve aldatmanın olmayacağı bir pazar öngörüsü içinde, ahlâk ölçüleri çerçevesinde, arz ve talebin karşılaşması sonucunda oluşacak piyasa fiyatları geçerli olmalıdır. Piyasalara denetleme dışında fiyatları belirleme şeklinde dışarıdan müdahaleler uygun değildir. Hz. Peygamberin de belirttiği gibi fiyatları belirleyen, bolluğu ve arkasından ucuzluğu, kıtlığı ve ona bağlı olarak da pahalılığı getiren Allah Teâlâ'dır.
Öbür taraftan insanların kendi haklarını kullanmada her zaman iyi niyetli olmadıkları, açgözlülükle, piyasalarda vurgunculuk yaptıkları ve fiyatlarla istedikleri gibi oynadıkları bilinmektedir. Genel ahlâkın bozulması sonucunda yaygınlaşan bu gibi durumlara el konulmaması halinde, kişisel çıkarların korunmasına karşılık toplumun zararına bir sonucun doğması kaçınılmaz olmaktadır. İşte bu düşüncelerle ilk zamanlar da çoğunlukla serbestlik yanlısı olan âlimlerimiz giderek narh siyasetinden yana tavır koymaya başlamışlar ve birçoğu devletin fiyatlarla yakından ilgilenmesinin gereğine inanmışlardır. Bunun sonucunda da devletler ve özellikle Osmanlı Devleti narh siyasetini yaygın ve sıkı bir şekilde takip etmiştir.
Temel ihtiyaç maddelerinin sıkı bir denetime tabi tutulması ve fiyatlarının -çok gerekli durumlarda- bizzat yetkili makamlarca belirlenme yoluna gidilmesi, buna karşılık diğer malların ticaretinin -tröst ve kartel benzeri tekelciliklerin oluşumuna fırsat verilmeksizin- sadece denetimi ile yetinilmesi, bu yolda orta yollu ve dengeli bir yaklaşım olur. Nitekim günümüzde de petrol, tüp gaz, kömür, şeker, ilâç... gibi bazı temel ihtiyaç maddelerinin, noter, avukat, doktor gibi hizmet sektöründe çalışanların ücretlerinin hükümetlerce belirlenmesi yoluna gidildiği görülmektedir.
6- Tağrîr (Aldatma): Tağrîr âkit yapılırken, taraflardan birinin söz veya davranışı ile karşı tarafı aldatmasıdır.
Akit sırasında tarafların özgür bir şekilde İradelerini ortaya koymaları önemlidir. Yapılan bir anlaşmanın taraflar açısından bağlayıcı olması ise, hukukta istikrar ve güven ortamının oluşması açısından gereklidir. Fakat hata, hile ve ikrah (tehdit) gibi tarafların gerçek iradelerini sakatlayan geçici durumların varlığı halinde bile akdin bağlayıcılığını savunmak, tarafların iradelerini hiçe saymak olur. Bu bakımdan, istikrar ve güven ortamını zedeleyeceği düşüncesiyle tarafların iradelerinin gerçek anlamda gerçekleşmediği durumlarda anlaşmanın gene de bağlayıcı olacağını savunmak hakkaniyetli olmaz.
Tağrîr, yani aldatma sonucu karşı taraf, fazla bir ödemede bulunmuşsa yahut ucuza satmışsa, aldanma miktarı da gabn-i fahiş adı verilen miktara ulaşıyorsa, sadece bu durum o akdin bozulmasını mümkün kılar.
Gabn-İ fahiş nisbetleri akarda %20, hayvanda %10, uruz yani ticaret mallarında %5'dir. Bu nispetlerin üzerinde olan aldanmalar sözleşmeyi fasit kılar. Fasit akitler ise riba hükmündedir; düzeltilmesi mümkün değilse derhal ortadan kaldırılması gerekir.
Meselâ satıcının malın değerini yüksek göstererek veya "daha önce şu fiyatı verdiler, vermedim" şeklinde yalan beyanda bulunarak kendisine güvenen veya akit konusu hakkında fazla bilgisi olmayan alıcıyı etkilemesi, sattığı malın kalitesi, özellikleri hakkında yanlış bilgi vermesi, malda akit sırasında mevcut bulunan ayıp ve kusurları saklaması, hayvanı uzun bir süre sağmayıp sütlü göstermesi, mostranın asıl maldan farklı olması, emanet akitleri adı verilen ve maliyet hesapları esas alınarak yapılan alış verişlerde, maliyeti etkileyen hususlarda yanlış be-! yanda bulunması, yahut söylemesi gereken şeyleri söylememesi vb. tağrîre verilebilecek örneklerdendir.
İlişkilerini kardeşlik temeli üzerinde tutması gereken bir jmüslümanın, basit çıkar hesapları uğruna kardeşini aldatması, üç beş kuruşa tamah etmesi helâl olmaz. Bu gibi durumlarda görme muhay-jyerliği, şart muhayyerliği, ayıp muhayyerliği, fesih muhayyerliği gibi yollarla mağdur olan tarafın hukuku korunmaktadır. Ancak herkesin hakkını koruması, mahkemeye baş vurup davacı olması, deliller ikame etmesi zordur, birçok kimse bunu yapamaz, kimisi de yapmaz. Bu bakımdan asıl yaptırımın insanların özünde olması, hak ve hukuka uygun-!uk içinde her türlü işlemin yapılması asıl olmalıdır. Müslümanlar olarak <ul hakkının ne kadar büyük bir vebal olduğu bilinci ile hareket etme-iyiz ve Allah'ın huzuruna, boynumuzda kimsenin hakkı olmadan var-naya çalışmalıyız.
7- Rİba (Faiz): "İvazlı akitlerde şart koşulmuş karşılığı bulunmayan )ir fazlalık" demek olan riba, yaygın şekliyle borç veya kredi alıp verme (karz) işleminde olur ve meselâ, yüz altın borç alınır, belli bir vade sonrasında yüz on altın ödenmesi şart koşulursa bu fazlalık riba olur.
Ancak özellikle sünnete ve ondan hareketle de fıkıh kitaplarımıza baktığımızda riba kavramı sadece sözü edilen örneğe mahsus değildir. Aynı cins mislî (standart) malların -ki bunlar altın gümüş gibi tartılan, buğday arpa gibi ölçülen, piyasada benzeri kolaylıkla bulunabilen mallardır- değiştirilmesi durumunda her iki tarafın da peşin ve eşit olması gereği şart koşulmaktadır. Eğer bedellerden biri eşit olmazsa, yahut eşit olsalar bile biri vadeli olursa, bu halde de ribadan söz edilmektedir. Meselâ yüz gram altını, yüz on gram altınla değiştirmek durumunda ribadan söz edilir. Yüz gram altını, gene yüz gram vadeli altınla değiştirmek de riba sayılmaktadır. Buna karşılık yüz ölçek buğdayı, iki yüz ölçek arpa ile, TL'yi dolar iie değiştirmekte her iki tarafın da peşin olması şartıyla riba gerçekleşmez. Ama bunlardan birisi vadeli olursa gene riba söz konusu olur. Hanefî imamları, uygunsuz bir şart ile fâsid hale gelen akitleri dahi riba hükmünde sayarlar. Buna göre riba, ivazlı akitlerde olur, karşılığı bulunmayan bir fazlalık içerir, taraflarca şarta bağlanır.
Rİba aslında Câhİliye Arapları nezdinde de helâl bir kazanç yolu değildi ve bu yüzden de Kabe'nin onarımı sırasında açılan yardım kampanyasında faiz ve fuhuştan elde edilen kazançlardan yapılacak yardımları kabul etmemişlerdi.
Kur'an, riba yasağına önemle yer verir. Konuyla ilgili ilk âyet Mekke döneminde iner ve ribanın, görünürde malın artışına sebep olsa da Allah katında böyle olmadığını, ribanın değil asıl sadakanın/zekâtın gerçekte artışa/berekete sebep olacağını açıklar. Medine döneminde inen Nisa süresindeki âyetler (4/160-161) "ribanın vaktiyle yahudilere haram kılındığını, fakat onların bunu helâl sayıp alıp vermeye devam ettiklerini, birçok ceza ve azaba uğramalarının bir sebebinin de bu olduğunu" ifade eder.
Üçüncü aşamada inen Âl-İ İmrân süresindeki âyette ise (3/130), ribanın kat kat olması halinde yenmesinin haramlığı belirtilir.
Dördüncü aşamada ise riba kesin bir dille ve herhangi bir kaytt taşımaksızın haram kılınır: "Riba yiyen kimseler, tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi kalkarlar. Bu onların 'Alış-veriş de riba gibidir' demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alış-verişi helâl ribayı haram kılmıştır. ...Allah, ribayı mahveder, sadakaları artırır. Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez. ...Ey İnananlar, Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanını bırakın. Eğer böyle yapmazsanız Allah'a ve resulüne karşı savaş açmış olacağınızı bilin. Tövbe ederseniz, anamalınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız". Hz. Peygamberin, Veda haccında önemle üzerinde durmuş olduğu hususlardan biri de Câhiliye ribasının kaldırılmasıdır. İlk kaldırmış olduğu riba da amcası Hz. Abbâs'ınki olmuştur.
Bazıları günümüzdeki banka faizlerinin haram olan riba olmadığını, ribanın bir tür tefecilik olduğunu, düşük miktarda alınan faizin ise yatırılan paranın bir ücreti, yapılan tasarrufa bir prim değerinde olduğunu söylerler. Bazı iktisatçılar ise asıl suçlunun bu masum faiz olduğunu iddia ederler. Çünkü faiz üzerine kurulu ekonomik sistemler, sonuç itibariyle İslâm'ın nihaî amaçlarının gerçekleşmesini engellemekte ya da zorlaştırmaktadır.
İslâm kişisel ilişki olarak kardeşliği amaçlar; müminler kardeş olmalıdırlar der. İktisadî yapı olarak da vasat ümmeti amaçlar; bu dengeli bir toplum yapısının hedeflenmesi demektir. İktisadî açıdan toplumlar, günümüzdeki yapılanmalara baktığımızda genelde piramidi andırırlar. Piramidin tepesinde çok az sayıda zengin, nisbeten biraz fazla orta tabaka vardır. Ancak bunun karşılığında da yığınlarla ifade edilen fakir ve yoksul tabaka bulunmaktadır. Kapitalist ekonomiler ne yazık ki toplumları bu hale getirmişlerdir. Günümüzde dünya servetinin % 80'ini, nüfusun sadece % 20'si kontrol etmektedir. Bir umut olarak görülen küreselleşme, bu makası giderek daha fazla açmakta, aradaki uçurum her geçen gün daha da artmaktadır.
İslâm'ın amaçladığı iktisadî toplum modeli ise iki ucu basık, ortası şişkin yumurta (beyzî, yahut küp) modelidir. Az sayıda zengin, gene az sayıda fakir bulunmalı, bunu karşılık da olabildiğince çok kendi kendine yeterli sayılabilecek orta tabaka olmalıdır. İşte denge toplumu ancak bu şekilde oluşur. Toplumda az sayıda zengin ve onlara karşı gelecek kadar az fakir bulunur, sayıca da en büyük kesimi orta tabaka oluşturursa, o toplum iktisadî açıdan sağlıklı bir toplum demektir.
Masum diye nitelendirilen faizin en büyük suçu işte bu yapıyı engellemesi ve piramide dönüştürmede etkin rol üstlenmesidir. Şöyle ki, faizin en önemli fonksiyonu, parayı sahibinden koparması ve onu serbest dolaşır hale getirmesidir. Sahibinden serbest hale getirilen para, tabiatı itibariyle büyük balığın küçük balığı yutması gibi belirli ellerde toplanmakta ve büyük teşebbüs sahiplerinin kullanacağı kredilere dönüşmektedir. Teşebbüs sahibi, aslında küçük tasarruflardan oluşan bu büyük meblağlarla yatırım yapmakta ve böylece iş alanları doğmaktadır. Bu talep, ellerindeki küçük meblağları, faiz karşılığında bankalara bırakan mudiler arasından karşılanmaktadır. Sonuçta kişi, kendi parasının da içinde bulunduğu sermâye ile finanse edilen bir fabrikada işçi olmaktadır. Müteşebbis patron, kendisi işçi olmuştur. Aralarında statü farkı olan bu insanlar arasında kardeşliğin tesis edilmesi imkânsızdır. Oysa para sahibinden koparılmadan hareket etmiş olsaydı, bugün işçi olan bu kimsenin parasıyla birlikte müteşebbisin yanında yer alması imkânı doğacak ve onunla ortak olacaklardı. Ortaklar arasında kardeşlik kurmak ise mümkündür.
Risksiz küçücük bir dilim karşılığında banka havuzlarına terk edilen paraların, müteşebbisin elinde büyük kârlı yatırımlara dönüşmesi tabiî olacağından, krediyi kullananlar giderek daha çok büyüyecek, buna karşılık, piramidin alt kısmı giderek daha da çok genişleyecektir. Sonuçta masum görülen faiz, iktisadî dengeleri, zenginlerin lehine daha çok bozmuş olmaktan başka bir iş görmeyecektir.
Bütün dünya ülkeleri, aslında faizin ne denli bir belâ olduğunu tecrübe etmişlerdir. Ülkemiz, faiz sarmalından bir türlü kurtulamamakta, sırf faiz ödemelerini karşılayabilmek için yeni yeni ve giderek yükselen oranda faizli borçlar altına girmekte ve bu sarmal tam bir kısır döngüye dönmektedir.
Allah gerçekten zekâtı (vergiyi, infakı, sadakayı) bereketlendirmekte, faizi ise bir zulüm ve kan emiciliği olarak göstermekte ve ondan uzak durmamızı aksi takdirde bizi şeytan çarpmıştan daha kötü edeceğini açıklamaktadır.
8- İyne Satışları (Örtülü Riba İşlemleri): İslâm bilginleri, riba şüphesini de riba hükmünde saymışlar ve uzak durulması konusunda titizlik göstermişlerdir.
Riba ile ilişkin görülen bir kavram da "İyne" yahut "âcâl" satışları denilen işlemlerdir. Bunların değişik şekillerde uygulamaları olmaktadır. Bunlara "örtülü riba İşlemleri" ortak adı verilebilir.
İynenin en yaygın şekli, bir malın belli bir fiyat karşılığında vadeli olarak satılıp, daha düşük bir fiyatla peşin olarak geri satın alınmasıdır. Bu iş meselâ şöyle olur: Beyaz eşya ticareti yapan A'nın kredi ihtiyacı vardır. Emekliye yeni ayrılmış B'de para olduğunu bilir. Her ikisi de ribanın haram olduğuna inandığı için, faizli borç para teklifi uygun düşmez. Kredi şöyle bir formülle elde edilir: Dükkândaki şu kadar buz dolabı, B'ye peşin olarak meselâ on milyara satılır. A, B'den on milyarı alır ve buzdolapları B'nin olur. Sonra A, B'ye "Buzdolaplarını bana bir yıl vade ile on iki milyara sat der, o da kabul eder. Böylece dükkândan ayrılıp giderken, bu iki alış verişi görmezsek sonuçta şu olur: A, B'den on milyar peşin para almıştır ve ona bir yıl sonra on iki milyar ödeyecektir.
İşte bu sonuç, görüldüğü gibi riba olmaktadır. Ancak iki tane işlemin arkasına saklanılmıştır.
9- Rüşvet: Haksız kazanç yollarından biri de rüşvettir. Bir hakkın iptali ya da bir bâtılın gerçekleştirilmesi için verilen şeye rüşvet denmektedir. Yetki sahibi olan ya da kamu görevi yapan bir kimseye, haksız yere kendisine bir çıkar sağlaması ya da bir haksızlığa göz yumması için mal vermek veya bir menfaat sağlamak esasına dayanmaktadır.
Rüşvet sadece dinimizde haram değildir, mevcut hukuk sistemlerinde de bir suç olmaktadır. Rüşvetin tarafları vardır. Bunlar veren, alan ve aracı olan olmak üzere genelde üç kişiden oluşur.
Bir kimsenin, ifasıyla yükümlü olduğu bir hakkı sahibine vermesi veya yapmak zorunda olduğu kamu görevini yerine getirmesi ya da işlemekte olduğu zulüm ve haksızlığı durdurması karşılığında almış olduğu rüşvet (mal ya da sağladığı çıkar) her türlü durumda büyük günahtır. Kamuya ait bir hakkın, rüşvet mukabilinde ehil olmayan kimselere verilmesi ise gene aynı şekilde büyük bir vebaldir.
Rüşvet veren kişi, hakkı olmayan bir şeyi bu yolla elde etmek istiyorsa, yaptığı işin büyük bir günah olduğu açıktır. Bir başkasına ait olan hakkın, rüşvet yoluyla kendisine verilmesini sağlamaya çalışıyorsa, bunun günahı daha da büyüktür. Ancak ilgili makamın kendisine haksızlık ve zulüm yapmasını engellemek amacıyla rüşvet veriyorsa o takdirde hüküm farklı olur. Ayrıca kendi hakkını, her yolu denemesine rağmen bir türlü elde edemiyor ve rüşvet vermekten başka çare de göremiyorsa, bu takdirde bazı âlimler o kişinin rüşvet vermesinin helâl olacağını, ama alan açısından gene büyük bir günah sayılacağını belirtmişlerdir. Rüşvete aracı olanın durumu da aynıdır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını yalan yemin ve şehadetle yemeniz için o malları hâkimlere el altından aktarmayin".ı Hz. Peygamber de rüşveti alana, verene lanet etmiş ve rüşvetin yaygın hale geldiği toplumlarda ru'b yani korku, endişe, tedirginlik, güvensizlik ve huzursuzluk gibi toplumu içten içe kemiren ve rahatsız eden duyguların yer edeceğini bildirmişlerdir. Rüşvetin avanta, hediye, komisyon, iş takibi gibi adlar altında alınması hükmü değiştirmez. Diğer haram kazançlar gibi rüşvetten de kurtulmanın yolu, alınan malları iade edip, hakkı sahibine vermek ve sıkı bir tövbe etmektir. Rüşvet, günah olması yanında İslâm hukukunda ayrıca suç sayılmış, rüşvetle verilen/alınan hükümler geçersiz kılınmış ve İlgililerin ta'zîr cezasıyla cezalandırılması yoluna gidilmiştir. İslâm tarihinde, önemli makamlara getirilen kimselerin mal varlıklarında aşırı bir artış görülmesi halinde onun yarısına ve hattâ tamamına el konulması (müşâtara, müsadere} gibi maddî yaptırımlar da uygulanmıştır.
Şu nokta belirtilmelidir ki, adalet, hakseverlik, güven duygusu gibi yüce değerler bir topluma tepeden başlayarak dalga dalga yayılır. Memurlarımızın dürüst ve hak sever olmasını istiyorsak, önce onları ahlaken donatmalıyız, bir insan olarak ihtiyaçlarını karşılamalı, ondan sonra da onlara güzel örnek olmalıyız. Hz. Ömer, savaş sonrası ganimet malları arasında Kisrâ'nın çok değerli mücevherlerle işlenmiş altın kemerini (veya tacını) eline almış, evirip çevirdikten sonra "Vallahi bunu teslim eden kimseler gerçekten emanet sahibi kimselermiş" diye hayretini ifade etmişti. Yanında bulunan Hz. Ali'nin bu olaya tepkisi şöyle olmuştur: "Kendinde ara! Sen güven verdiğin için onlar güvenilir oldular. Eğer sen tırtıklasaydın, onlar da hamuduyla götürürlerdi". İnsanlara helâl ve haramı öğretmek, kamu hizmetlerini ahlâklı ve liyakatli olanlara, hırsla talep edenlere değil Allah rızası için yapanlara vermek, yukarıdan aşağı sorumluluk, doğruluk, dürüstlük ve adalet gibi yüce değerleri toplumda yaymak, onlara mal etmek ve egemen kılmak; giderek toplumda yaygınlaşan köşe dönmece edebiyatı, bal tutan parmağını yalar, devletin malı deniz vb. teraneleri ile ciddî anlamda mücadele edip, toplumun ufkuna yeniden yüce değerlerin yerleştirilmesine çalışmak gerekmektedir. Tabiî bütün bunların yanında tüm kamu hizmetlerinin herkesin gözü önünde (şeffaf) cereyan etmesinin, objektif kriterlere bağlanmasının esaslarını ortaya koymak ve güçlü bir denetleme ve öz denetim sistemi oluşturmak lâzımdır. Bunlar olmadan, rüşvetin yalnızca ceza yasasında mahkum edilmesiyle önlenmesi mümkün değildir. Konuya şu tablo gerçekten güzel bir örnektir: Hayber fethedilmiş ve toprakları yahudi sakinlerinin elinde bırakılmış, buna karşılık da çıkacak ürünün yarısının müslümanlara verilmesi kararlaştırılmıştı. Hz. Peygamber, ürünler toplanmadan önce Abdullah b. Revâha'yı oraya gönderir ve elde edilecek ürünün muhammen miktarını tayin ve tesbit ettirirdi. Abdullah b. Revâha ilk varışında yahudiler, kadınlarından topladıkları mücevherlerle yanına geldiler ve "Bunlar senin, buna karşılık sen de bizim yükümüzü hafiflet, taksimatta bizi kolla!" dediler. Abdullah onlara şöyle cevap verdi: "Ey yahudi topluluğu! Doğrusu sizi zerre kadar sevmem. Fakat bu, beni size zulmetmeye sevketmez. Hak ne ise o yerini bulur. Teklif ettiğiniz rüşvete gelince, biz müslümanlar haram yemeyiz". Oradaki yahudiler onun bu asil tavrını gördükten sonra. "Yer-gök işte bu adalet ve hakkaniyetle ayakta duruyor" dediler. 10- Hz. Peygamber'in Yasakladığı Diğer Bazı İşlemler: Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine pazarını ve kendi içinde bulunduğu şartları dikkate alarak, insanların zarar görmemesi için bazı tasarrufları yasaklamıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
a- Şehirlinin Köylü Adına Satış Yapması: Tarımla uğraşıp da ürününü pazara getiren üreticinin zarar görmemesi, aynı şekilde tüketicilerin de zarar görmeden ihtiyaç duydukları ürünleri gerçek diğeri üzerinden elde edebilmeleri için Hz. Peygamber (s.a.v.), kendi döneminin şartları içerisinde şehirlinin köylünün mallarını satmasını bir anlamda tekel oluşturacağı ve tüketicilerin bundan zarar göreceği gerekçesiyle yasaklamıştır. "Şehirli köylü adına satış yapamaz. İnsanları kendi haline bırakınız. Allah, onlardan bir bölümünü diğerleri sebebiyle rızıklandınr".Hadiste geçen köylü (bâdî) kelimesi, ürettiği malın fiyatını bilmeyen kimse olarak yorumlanmıştır. Bu durumda, fiyattan haberi olan kimsenin malını, şehirliye devretmesi ve satışı onun yapmasında -eğer genel tüketici zarar görmüyorsa- bir sakınca olmayacaktır. b- Telakki'r-rükbân Yasağı: Hz. Peygamber, pazara mal getiren kafileyi, daha şehre girmeden karşılamayı ve ellerindeki malı almayı yasaklamıştır. Çünkü dışarıdan gelmekte olan kimseler, henüz pazara İnmemiş ve mallarının gerçek fiyatlarını Öğrenememişlerdir. Bu bakımdan daha şehir girişinde ellerindeki malların alınması, belki zarar görmelerine sebep olacaktır. Kaldı ki tüccarın bu şekilde üreticinin yolunu kesip elindeki bütün malı kapatmış olması, pazarda mal bekleyen tüketiciler açısından da zararlı bir tasarruf olmaktadır. Bu yüzden de sevgili peygamberimiz bu işlemi yasaklamıştır.
c- Neceş ve Pazarlıkta Araya Girme Yasağı: Neceş, pazarlık kızıştırmak demektir. Hz. Peygamber bu işlemi de yasaklanmıştır. Alıcı olmadığı halde, sanki malı alacakmış gibi davranıp malın fiyatını sunî olarak yükseltme, gerçek alıcıya zarar vereceğinden yasaklanmıştır. Bu durumda hem satıcı hem de ona âlet olan alıcı rolündeki kızıştırıcı günahkâr olur. Hz. Peygamber bu konuda "Müşteri kızıştırmayın" buyurmuştur. "Bey'u rnen yezîd" denilen "açık artırma" ya da "açık eksiltme" şeklinde yapılan ihaleler/ pazarlıklar İse, mahiyet itibariyle farklı olup, Hz. peygamber'in hadislerinde sözünü etmiş olduğu yasak (neceş) kapsamına girmez.
Hz. Peygamber, satıcı ve alıcının pazarlıkları arasına -pişmiş aşa su katma kabilinden- girilmesini hoş görmemiştir. Ancak bu, tarafların akit yapmaya karşılıklı eğilimli olmaları halinde olur. Meselâ bir kimse birisinin malına talip olsa ve bir fiyat verse, satıcı olmaz dese, buna rağmen alıcı yeni bir fiyat vermese pazarlık bitmiş olur. Dolayısıyla bu arada bir başkasının araya girip talepte bulunmasında bir günah olmaz. Aynı durum dünürlükte de söz konusudur. Sevgili Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Biriniz, diğerinin satışı üzerine satış yapmasın. Ve biriniz diğerinin dünürlüğü üzerine dünür göndermesin!" (Müslim, "Nikâh", 49). Hadisin değişik rivayetlerinde "diğeri" tabiri yerine "kardeşi" ifadesi kullanılmaktadır. Bu da aradaki ilişkinin kardeşlik boyutunda olduğuna ve bundan dolayı daha bir özen içinde hareket edilmesi gerektiğine işaret olur. Bir insanın, kardeşinin bitmek üzere olan pazarlığını araya girerek bozmaya kalkışması, dünürlüğü üzerine dünürlükte bulunması yakışık almaz. Bu tür davranışlar aradaki sevgi ve saygı bağlarının koparılmasına, bunun yerine kin ve düşmanlık tohumlarının ekilmesine sebep olur. Kin ve düşmanlık üzerine kurulu ilişkiler içinde de insanların mutlu olması mümkün olamaz. İnsanın kendi çıkarını, kendi mutluluğunu bir başkasının zararında ve mutsuzluğunda araması ahlâk dışı bir davranış olur. İslâm'ın en son amacı ise, topluma ahlâkî esasların hâkim olması, erdemli İnsanlardan oluşan dengeli, huzurlu, güvenli bir toplum inşasıdır.
11- Cuma Namazı Sırasında Alış-Veriş Yasağı: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman, hemen Allah'ı anmak üzere namaza koşun; aliş-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılıp Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah'ı çokça anın ki kurtuluşa eresiniz". Cuma, müslümanların haftalık kongresi gibidir; mülkî âmirin ya da onun görevlendirdiği bir kimsenin imamlığında bir araya gelirler, işlerini aralarında görüşürler, geçen bir haftanın muhasebesini yapar, gelecek hafta için de hareket tarzını belirlerler. Cuma, herkesin katıldığı bir birlik gösterisi şeklinde ve büyük bir coşkuyla yapılması istenen bir ibâdettir. İsminin büyük toplantı anlamına gelen "cuma" olması da bu anlama işaret etmektedir. İşte böylesine önemli olan bir ibâdete gitmeyi engelleyen ya da geciktiren alış-veriş ve benzeri tasarruflar yasaklanmış bulunmaktadır. Burada yasak, işlemlerin kendisine değil, işlenmiş oldukları zamana yöneliktir. Bu yüzden de o alış-veriş aslında geçerlidir, ancak bu bir günah olduğundan uzak durulması ve Allah'ın emrine bir an evvel koşulması gerekmektedir.
Bazı Değişik Meseleler
a- Şarap Fabrikasına Üzüm Satmak: Şarap üretmek, içmek, taşımak vb. fiillerin hepsi de haramdır. Ancak şarap üreticisine üzüm satmak, depolanması için yer, taşınması için araç kiraya vermek vb. gibi tasarruflara gelince, bunların aslında helâl olması gerekmektedir. Çünkü bir kimsenin üzümünü satması, binasını veya aracını kiraya vermesi gayet tabiîdir ve bunu haram kılıcı bir sebep yoktur. Nitekim Hanefî ve Şafiî imamları bu açıdan bakarak bu tür tasarrufların hukukî sonuç doğuracağını ifade etmişlerdir.
Ancak burada bir başka durum vardır; bu meşru fiillerle, haram olan bir duruma yardımcı olunması, haramın kolaylaştırılması ve yaygınlaştırılması söz konusudur. İşte bu noktadan bakıldığında yukarda sözü edilen türden tasarrufları aynı imamlar mekruh görmüşlerdir. Mâliki ve Hanbelî mezhebi imamlarına göre ise, harama giden yolların kesin olarak kapatılması gerekir. Dolayısıyla onlara göre sedd-i zerâi' İlkesine göre bu gibi satışlar zaten geçersiz kabul edilmiştir.
b- Kehanet (Falcı, Bakıcı, Afsuncu, Üfürükçü vb.) Ücreti: Gelecekte olacak işleri bildiğini iddia eden, gizli ve görünmeyen âlemden haberi olduğunu söyleyen, insanların kaderlerini, yazgılarını okudukları iddiasıyla umutlarını sömüren insanlar hep var olagelmiştir.
İslâm öncesinde Araplar önemli işlerde söz gelimi savaş ilân etme, yitik eşyayı bulma, rüya yorma, anlaşmazlıkları çözme, hastalıklara şifa verme gibi her türlü probleme çare bulma konusunda kâhinlere başvururlar ve karşılığında da "hulvan" adı verilen bir ücret öderlerdi. Bu ücret taraflarca açıkça belirlenmezdi, ancak az olması halinde kâhinin asıl bağlı olduğu kaynağın (cin) doğru haber vermeyeceği, ya da yaraya merhem olmayacağı inancı taşınırdı. Bu bakımdan da mutlaka hatırı sayılır bir ücret ödenirdi. Kâhinler problemleri remil atarak, ipe düğümler atıp üzerine üfleyerek çözer, uyuşmazlıkları fal oklarına bakarak halleder, hırsızları kumkuma adını verdikleri kabın içine üfürerek keşfeder, düşüncelerini seçili ve kafiyeli sözlerle bildirirlerdi.
Kur'an ve sünnefte, kehanet yasaklanmış, kâhinler yerilmiş, onları tasdik edenin Hz. Peygamber'e indirileni inkâr etmiş olacağı, cennete giremeyeceği, kırk gün namazının kabul olmayacağı ifade edilmiştir.
Günümüzde, dinde yasak olmasına rağmen bu gibi falcılardan, kâhinlerden hâlâ medet umanlar vardır. Ne din, ne de bilim bir prim vermediği halde, falcılık, bakıcılık, medyumluk gibi çağdaş adlar altında toplumda geçerlidir. Bu durum, İnsanların zaaflarından yararlanmasını ve her türlü imkânı paraya çevirmesini fırsat bilen kimseler için bulunmaz bir fırsattır. Çağın sözde aydınlığına rağmen pek çok şarlatan bunu hâlâ bir meslek (ekmek teknesi) olarak sürdürebilmektedir. Hattâ medyumluğun itibarlı bir meslek olduğu, pek çok ünlünün bu gibi insanlardan medet umduğu gözlenmektedir.
Daha düne kadar toplumumuzda muskacılık oldukça yaygındı. Tıp, fazla ileri ve yaygın değildi. İnsanlar fakirdi. Hastalar doktora değil, daha çok hocalara giderlerdi. Ölenin başucunda doktor değil, sevenleri ve çeşitli dualar okuyan hocalar bulunurdu. Cinci hocalar, her şeye ait muska yazarlardı. Kızın gönlü muska ile edilir, ineğin buzağısını almaması muska ile halledilir, kurdun ağzı muska ile bağlanırdı. Ocaklar vardı ve bunlar afsunculuk yaparlardı. Kuduz bir köpeğin daladığı kişi, ocağa gider ve orada afsunlanırdı. Tabii bütün bunlar karşısında bir ücret alınırdı.
İşte bu gibi, dinde ve bilimde bir yeri olmayan kazançların helâl olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü Allah Teâlâ, "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" buyurmaktadır. Kehanetin, falcılığın, bakıcılığın, üfürükçülüğün, afsunculuğun, medyumluğun dinde bir yeri olmadığına göre, bunların birer kazanç aracı yapılması helâl olmayacaktır. Kutsal değerlerin istismar edilerek ranta dönüştürülmesi sonucu elde edilen kazançlar da aynı hükümdedir.
c- Hava Parası (Tahliye Bedeli): Kiracının, kiralanan taşınmazı boşaltması veya devretmesi karşılığında yeni kiracıdan -bir karşılığı olmaksızın- istemiş olduğu paraya hava parası denmektedir.
Bilindiği gibi haksız ve meşru bir sebebe dayanmaksızın elde edilen kazançlar haramdır. Kiracı, henüz sözleşme müddeti bitmeden çıkarılmak isteniyorsa, bu durumda hakkından vaz geçmesi karşılığında kiralayandan veya ikinci kiracıdan bir bedel alması caiz olur. Ancak sözleşme biter ve yenilenmezse bu durumda kiracının işyerini tahliye etmesi gerekir. Buna rağmen o kişi, tahliyeye yanaşmaz ve hava parası namında bir bedel almak isterse, o zaman bu aldığı para caiz olmaz. İslâm Fıkıh Akademisi'nin görüşleri de bu doğrultudadır. Ancak bir kimse kira ile bir işyeri açar ve yıllar içinde müşteri tutar, önemli bir ticarî çevre oluşturur ve daha sonra da burasını, ismi ve içindeki demirbaşlarıyla birlikte bir başkasına devrederse bu kişinin, devir esnasında, bir anlamda geçmişe dönük emeğine karşılık bir bedel alması -telif hakkı, patent ve isim hakkı gibi manevî hakların satışını caiz görenlere göre- caiz olabilir. Bu durumda bu kişinin aldığı bedel, haram olan hava parası kabilinden sayılmaz.
d- Manevî Haklar: Ticarî isim, unvan, marka ile telif ve patent, insanların mal olarak değerlendirmeleri sebebiyle çağımız örfünde malî değere sahip haklar haline gelmiştir. Bunlar sahiplerine özgü haklar kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu haklar şer'an geçerlidir ve ihlâl edilmeleri caiz değildir.
Malî birer hak olduklarına göre bunlar üzerinde tasarrufta bulunmak ve malî bir bedel karşılığında devretmek garar (belirsizlik), hile ve aldatma bulunmamak şartıyla caizdir. Bu tür haklar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı sahiplerine aittir. Başkalarının izinsiz olarak bu haklardan yararlanmaya kalkışmaları caiz değildir.
İslâm Fıkıh Akademisi'ne ait bu görüşler, ülkemiz âlimlerinin çoğu tarafından paylaşılmaktadır. e- Pey Akçesi (Kaparolu Satış): Bir alış-verişte alıcının satıcıya, malı aldığı takdirde bedelinden düşülmesi, caydığı takdirde yanması kaydı ile önceden bir miktar para (ya da mal) vermesi halinde buna kaparolu satış, verilen paraya da kaparo ya da pey akçesi denmektedir. Satıcının cayması halinde ise, alıcıya aldığı paranın iki katını iade etmesi âdettir. Böylece taraflar cayma halinde karşısındakine bir miktar tazminat vermiş olmaktadırlar. Kaparoya, akdin yürürlüğe konulması durumunda bedele mahsup edilen "pey akçesi" veya cayma halinde yanması durumunda da "pişmanlık akçesi" de denilmektedir.
İslâm âlimlerinin çoğunluğu "Hz. Peygamber'in kaparolu (bey bi'l-urbÛn) satIŞI yasaklamış olduğu" şeklinde rivayet edilen bir hadise de dayanarak, böyle bir satış akdinin garar (bilinmezlik) içerdiği ve akdin gerçekleşmeme riski taşıdığı, cayma halinde başkasının malını haksız ve bedelsiz yeme kabilinden olduğu vb. gibi gerekçelerle pey akçesinin caiz olmayacağı sonucuna varmışlardır. Akitler ve ileri sürülen şartlar konusundaki esnek tutumlarıyla bilinen Hanbelî âlimleri ise, sözü edilen hadisin de zayıflığından bahisle, uygulamaya da atıfla bu şekilde yapılan alım satım akdini caiz görmüşlerdir.
Günümüzde ticaret işlemlerinde zaman kazanma, düşünme, piyasa araştırması yapma, malın kapatılarak başkasına satılmasını engelleme gibi ticarî hayatın gerekleri dikkate alındığında İslâm hukukunun genel ilkeleri ışığında böyle bir akdin caiz kabul edilmesinde genel bir yarar olduğu söylenebilir. Bu durumda pey akçesinin satıcı açısından daha iyi bir satım imkânını kaçırma riski karşılığı almış olduğu bir tür tazminat olarak kabul edilmesi gerekir, Alıcı açısından da karşılıklı edimlerin yerine getirilmemesi halinde, kusurlu olanın bir tür tazminat ödemesini gerekli kılan cezaî şartın gereğinin yerine getirilmesi kabilinden sayılması mümkün gözükmektedir. Buna rağmen görüş birliğinin bulunmadığı konularda ihtiyatlı olmak gerektiği dikkate alınarak, alıcının cayması halinde satıcının elindeki kaparoyu iade etmesi daha uygun ve teşvik edilmesi gereken bir davranış olacaktır.
f- Mevcut Olmayan Malların Satışı: Hukukî işlemlerde karşılıklı olarak haksızlığa uğramamak ve zarar görmemek esastır. Bu yüzden İslâm âlimleri taraflardan birinin zarar görmesi kaçınılmaz olan ya da muhtemel bulunan işlemleri yasaklamışlardır. Bu cümleden olmak üzere anlaşma anında mevcut olmayan malların satımını da ayrıntılı olarak ele almışlardır.
Mevcut olmayan mallar değişik durumlarda olabilir:
1- Henüz varlığı ortada olmayan, varlığının garantisi de bulunmayan türden mallar olur. Söz gelimi bir ineğin ileride yavrulayacağı buzağısı gibi. Bu türden malların konu edilmesi halinde mevcudiyetinde garar (bilinmezlik ve risk) taşıdığı için, anlaşma geçersiz (bâtıl) olur. Dolayısıyla karşılığında alınacak mal da haram olur, geri verilmesi gerekir. Sevgili Peygamberimiz, mevcut olmayan malların satımının yasak olması ilkesinden hareketle "erkek devenin erlik suyunu, dişi devenin karnındaki dölünü, doğacak dölün dölünü... satmayı yasaklamıştır". Boğalarla ilgili yasak, kesin döl alınması şartına bağlıdır. Böyle olmaksızın bir ücret karşılığında, damızlık erkek hayvanların belli bir süre için kiralanmış olması ve bu zaman içinde belli sayıdaki dişilere çekilmesi bu kabilden değildir. 2- Çalınan, nerede ve ne halde olduğu bilinmeyen araba gibi mallar türünden olabilir. Bunların anlaşma konusu edilmesi de aynı şekilde hükümsüzdür. Çünkü bir kere o araba bulunamayabilir, bulunsa bile özelliklerini kaybetmiş, yanmış, kaza yapmış, hurdaya çıkmış ve parçalarına ayrılmış vb. durumlarda olabilir. Bütün bu ihtimaller, anlaşma konusundaki garar sebebiyle akdi geçersiz kılar.
3- Çalınan ve şu anda durumu, nerede ve kimde olduğu bilinen bir arabanın satımı, bazı özel şartlarla mümkün olabilir. Bu satımda alıcı, önce arabayı teslim almak üzere vekil, sonra da müşteri olarak kabza yetkili kılınmış olur.
4- Bir fabrikanın üretmekte olduğu mal cinsinden henüz mevcut olmayan malların satımı ise, caizdir. Bu hadislerde yasaklanan "yanında (mevcut) olmayan malın satımının yasaklanması" gibi değildir.
Selem yani paranın peşin, malın veresiye olması hali, yasak satışlar kabilinden değildir. Çünkü selemin şartlarından biri, benzeri çarşı pazarda her zaman için uygun bir fiyatla bulunabilen mallar hakkında olmasıdır. Bir mandıra sahibinin imal edeceği peynirleri şu anda satmış olması -ihtiyaçtan dolayı- caizdir. Çünkü her ne kadar satılan mal şu anda yok ise de üretilecektir, üretilmese bile, akit konusu kalite ve miktarda peynirin piyasadan bulunması mümkündür. Dolayısıyla tarafları zarara sokacak bir bilinmezlik içermemektedir. Üstelik her iki tarafın da böyle bir işlemin caiz olmasına ihtiyaçları vardır. Bu yolla hem üretici faize bulaşmadan kredi bulabilecek, hem de alıcı ihtiyaçlarını daha ucuza gidermiş olacaktır. Bu durum, bu akdin genel kuralın dışında tutulmasını (istihsan) gerektirmiştir.
Devamlı olarak hep aynı üretimi yapabilen fabrikaların malları hakkında da durum böyledir. Bunlar, üretecekleri malları şu anda pazarla-yabilirler. Meselâ bir halı fabrikası sahibi şu kalitede, şu kadar metrekare halıyı henüz ortada yokken satabilir. Ancak el tezgâhında dokunan halılar için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü elde dokunan halılarının hepsi aynı olmayabilir, dokuyana, tezgâha göre değişir, bu durumda da aralarında kalite ve fiyat farkı olur. Bu sebepten halının henüz ortaya çıkmadan satılması caiz değildir.
5- Bazı mallar da vardır ki, bunlar peyderpey ortaya çıkar. Meselâ kavun, karpuz, salatalık, domates gibi ürünler böyledir. Bunların kökleri üzerinde mevcutlarına tabi olarak henüz olgunlaşmamış halde olanlarını satmak caiz görülmüştür. Meyve ve ekinlerin, belli bir olgunluğa gelmiş olmaları halinde henüz hasat edilme zamanı gelmese de tarlada ya da ağaç üzerinde satılmaları caiz olmaktadır. Ancak henüz ortaya çıkmamış, muhtemel âfetlerden kendisini kurtarmamış, durumunu göstermemiş meyve ve sebzenin satımı Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Buna göre henüz çiçek halinde ya da çağla halinde iken ağaç üzerinde meyve satışı caiz değildir.
6- Senet Kırdırmak: Bir kimsenin vadeli alacağını nakde çevirmek amacıyla daha az bir bedel karşılığında bir başkasına devretmesine "senet kırdırma" denilir. Bu işlem, alacaklı ile borçlu arasında olursa bunda bir sakınca görülmez. Ama üçüncü bir şahıs ya da kurum ile olursa, üçüncü şahıs ya da kurum şu anda meselâ yüz verip, vade bitiminde yüz elli alacağı için, aradaki bu fark vade karşılığı olacak ve faiz sayılacaktır. h- Kâr Haddi: "Karşılıklı rızaya dayanan ticaret yolu dışında, mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin"; "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin gibi âyetlerde haksız kazancın haram kılındığı belirtilmektedir.
Hile, aldatma, karşı taraftakinin saflığından ve tecrübesizliğinden, piyasa fiyatları hakkındaki bilgisizliğinden yararlanma ve buna bağlı olarak fahiş (çok yüksek) denilebilecek bir fiyatla satma, görünürde rıza ile de olsa caiz değildir. Buna karşılık, maliyeti her ne olursa olsun, bir malın rayiç (geçerli) bedelle satılması caizdir ve bu konuda herhangi bir sınırlama yoktur. Bir tüccar, elindeki malın şu andaki rayiç bedeli yerine, aldığı fiyatın üzerine koyacağı az bir kârla satmaya kalkışsa, hepsini ilk gelen alıcı alır ve kendisi, sattığı fiyattan o malın yerine yenisini koyamaz. Bu bakımdan belirli bir kâr payı yerine, sağlıklı işleyen piyasada, sunî müdahalelerden uzak olarak arz ve talebin oluşturduğu fiyatlar esas alınarak karşılıklı rıza ile alış veriş yapılırsa bu helâl olur.
Rayiç fiyat üzerinden gabn-i fahiş oranlarını bulan aldatmalar İse hukuken de o akdin iptali için geçerli bir sebep sayılır.
Burada şunu da belirtelim: Bazı akitler vardır ki maliyet hesabı esas alınarak yapılır. Maliyet artı yüzde şu kadar kâr şeklinde olursa buna "murabaha", maliyet eksi yüzde şu kadar indirim şeklinde olursa "va-dî'a" (zararına satış), tam maliyeti üzerinden olursa ona da "tevliye" adı verilir. Maliyet hesabı yapılmadan tarafların pazarlık usulü yaptıkları muamelelere de "müsâveme" denilir. Maliyet hesabı üzerinden yapılan satım akitlerinde, satıcının maliyeti etkileyici beyanlarda bulunması, yahut beyan etmesi gereken hususları söylemeyip susması, hıyanet kabul edilmekte ve bunlar akdin sıhhatini de engelleyici sebep sayılmaktadır. Bu bakımdan alıcının "Benim aklım ermez, maliyetini söyle, sana % 20 kâr vereyim" demesi halinde satıcının tam bir emanet sorumluluğu içinde hareket etmesi dinî bir görev olmaktadır.
İslâm Fıkıh Akademisi de bu konuda şöyle bir karar almıştır: "Tüccarların ticarî muamelelerinde, bağlı kalmaları gereken belirli bir kâr haddi yoktur. Bu husus orta yol, kanaat, hoşgörü ve kolaylık gösterme gibi dinî âdabın gereklerine uyulması şartıyla, ticaretin genel şartlarına ve tüccar ile söz konusu malın özel durumuna bırakılmıştır". i- Eski Malların Zamlı Fiyattan Satılması: Satış bedelinin belirlenmesi
için maliyetin esas alınması diye bir şart yoktur. Önemli olan malın geçerli fiyattan satılmasıdır. Bu itibarla bir kimse zamanla piyasa fiyatlarının değişmesi halinde eski fiyattan almış olduğu elindeki malları yeni fiyat üzerinden satabilir. Bunda dinî açıdan bir sakınca yoktur.
j- Döviz Satışı: Para, riba cereyan eden mallardandır. Bu bakımdan paranın para ile mübadelesinde bazı ek şartlar aranmaktadır. Bunlardan biri her iki tarafın peşin olmasıdır yani akit meclisinde bedeller karşı tarafa teslim edilmek zorundadır. Ayrıca aynı cins olmaları halinde her iki taraf eşit olmalıdır. Buna göre yüz doların, vadeli yuz dolar karşılığında satımı, yüz doların yüz on dolar karşılığında peşin satımı (ki bunu aklı olan zaten yapmaz), yüz elli doların, yüz euro karşılığında vadeli satışı... haram olmaktadır. Ancak borç verme (karz) akdi, satım gibi değerlendirilmez. Akit meclisinde teslim tesellüm şartıyla bir para cinsi karşılığında başka bir paranın satımı caizdir. Klasik İslâm alimleri, altın ve gümüşü asıl (hilkaten) para sayarlar. Bu anlayışa göre altının da döviz gibi vadeli ödeme araçları (kredi kartı gibi) ile alınıp satılması caiz olmayacaktır. Ancak, piyasanın işleyişi ve bu kıymetli madenlerin değerinin de artık para ile ölçüldüğü dikkate alındığında, bunların diğer mallar gibi kabul edilmesi gerektiği kanaati ağır basmaktadır.
k- Teminat Mektubu: Günümüzde birçok taahhüt işlerinde ya bankalarda belli bir miktar paranın tutulması ya da bir bankanın belli bir miktarı içeren teminat mektubu vermesi İstenmektedir. Teminat mektubu aslında, bankanın müşterisine kefil olması demektir. Kefil olmak ise, bir teberru akdidir. Teberru karşılığında ücret alınamaz. Bu açıdan bakıldığında teminat mektupları karşılığında ücret ya da belli bir komisyon almanın helâl olmayacağı söylenebilir.
Bugün bu tür kefil olma işlemleri artık kurumlar üzerinden gerçekleşmektedir. Eskiden olduğu gibi kişilerle sınırlı olmaktan çıkmıştır ve buna ihtiyaç bulunmaktadır. Bu işlerin bir bedel karşılığı olmaksızın yürütülmesi de mümkün değildir. Müteahhidin elinde hiç parası olmadan işi alabilmesi, ancak bankanın vereceği güvence ile mümkün olabilmektedir. Durum böyle olunca bankanın bu hizmeti kurumsal olarak sürdürebilmesi için maktu ya da komisyon biçiminde bir ücret alması caiz görülebilir.
D. Özel Finans Kurumları ve Fon Kullandırma Yöntemleri Bunlar, faiz ile çalışan bankalara alternatif olmak üzere kurulmuş müesseselerdir. Ülkemizde faizden kaçan ve yastık altında bulunan önemli miktardaki tasarrufun, ülke ekonomisine katkısının sağlanabilmesi için bu kurumlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. Bu kurumlar kâr-zarar esası üzere çalışmaktadırlar. Sistemin esası, "emek-sermaye" ortaklığı olan mudârabe akdidir. Bu akitte, ana para birinden, emek diğerinden olur ve oluşacak kâr da aralarında belirli nisbetlerde bölüşülür. İşte bu geleneksel akit, bu kurumların ilham kaynağı olmuştur. Mûdi-lerden (para yatıran) kâr-zarar ortaklığı ile alınan paralar bir havuzda toplanır. Özel finans kurumu da toplanan bu parayı çalıştırır. Mûdiler, sermayedar, kurum emek sahibi olur. Havuzda biriken paralan üçüncü şahıslara kullandırma da ise bu kez kurum sermayedar, müteşebbisler de emek sahibi oiur. Elde edilen kârlar da belirli nisbetlerle bölüşülür. Özel finans kurumlarının fon kullandırma yöntemleri şunlardır:
1- Kâr ve Zarara Katılma Yöntemi: Kurum topladığı fonları, uzman birimlerinin yapacağı inceleme ve değerlendirmeler sonucunda, gerçek veya tüzel kişilere "Kâr ve Zarara Katılma Yatırım Akdi" çerçevesinde kullandırır. Kâra belirlenen oranda ortak olur. Zararı ise, en fazla o işe ayırdığı sermaye kadar olur.
2- Üretim Desteği Sağlama Yöntemi: Bu yönteme, işletmeler için gayrimenkul, ham ve yarı mamul maddeler, teçhizat ve makine temini amacıyla başvurulur. Kurum, bu mallan üçüncü kişilerden peşin fiyatla ucuza alır ve üzerine koyacağı kârla vadeli olarak destek sağlanan kişiye satar. Aradaki fark da kurumun kârı olur.
3- Kiralama (Leasing) Yöntemi: Mal ve hizmet üretiminde kullanılacak araç ve gerecin, mülkiyeti kurumda kalmak şartıyla işletmelere kiralanması şeklinde uygulanan bir yöntemdir. Sürenin bitiminde ise mülkiyet kiracıya devredilir.
4- Mal Karşılığı Olan Vesaikin Alım-Satımı Yoluyla Fon Kullandırma: Bu tür fon kullandırma dış ticaret rejimi ile izin verilen hususlar için söz konusudur. Kurum'la, fon kullanan arasında, mal karşılığı vesaikin, kurumca peşin satın alınması ve vadeli olarak fon kullanana daha yüksek bir fiyattan geri satılmasını düzenleyen bir akit imzalanır.
Bu kurumlar, fon kullandırma dışında döviz alım satımı, poliçe, muharrer senet, temettü belgesi, çek, konşimento, tahvil ve diğer vesikaları keşide etmek, akreditif açmak, teyit etmek, gelen akreditiflerin uygulanmasını sağlamak ve benzeri banka faaliyetlerini de yürütmektedir. Mûdilerin genelde paralarını kısa dönem için yatırmış olmaları, bir yatırımın en erken üç beş sene sonra kâra geçebilmesi gibi şartlar, bu kurumlardaki fonların daha çok üretim desteği sağlamada başvurulan murabaha yöntemiyle kullandırıldığını ortaya koymaktadır. Bu ise, bu kurumların "İslâm ülkelerindeki kaynaklan tümüyle harekete geçirmek, İslâm ülkelerindeki tabii kaynak, insan gücü, tecrübe, teknik ve finans imkânlarının adaletli bir yapı içinde birleşerek büyük bir ekonomik dinamizm kazanmasını sağlamak, faizin olumsuz etkilerini yok etmek, müslüman ülkeler arasında ekonomik işbirliği sağlamak" şeklinde ifade edilen asıl amacı gerçekleştirmekten uzaktır.
Bu yüzden İslâm Fıkıh Akademisi bu noktaya dikkat çekmiş ve bu kurumların faaliyetlerini başkalarıyla gerçekleştirecekleri müşâreke (sermaye ortaklığı) ve mudârabe ortaklıklarına yönlendirmelerini tavsiye etmiştir.
E- Sigorta
Belli bir teknik ve sistem içerisinde, olabilirlik hesaplarına dayalı olarak kaza ve kayıpların zararını maddî olarak karşılamayı amaçlayan ve karşılıklı ödeme esasına dayanan bir güvence akdidir.
Sözleşme gereği sigortalı prim ödemeyi, sigorta eden de güvence verilen konuda, sözleşmede belirlenen şartların meydana gelmesi halinde zararı maddî olarak karşılamayı taahhüt eder.
Sistem, yangın, deprem, sel baskını, trafik kazası, yaşlanma gibi belirli risk alanlarında ben2er durumda olanların bir araya getirilmesi ve onlardan toplanacak primlerin belli bir havuzda toplanması, içlerinden birinin başına bir kaza ya da zarar gelmesi halinde o zararın o havuzdan karşılanması, arta kalanın da sigortacının kârı olması şeklinde düşünülmüş ve hayata geçirilmiştir. Bu yapılırken olabilirlik hesapları yapıldığından, ayrıca sigorta eden de kendisini bir başkasına sigorta ettirdiğinden (mükerrer sigorta) ucu uluslararası boyuta varan oldukça güçlü bir güvence zinciri oluşmaktadır.
Sigorta akdi ilk kez deniz taşımacılığında ortaya çıkmış ve Osmanlılar döneminde ilk defa bu konuya İbn Âbidîn temas etmiş ve sonuç olarak İslâm ülkesinde değil, ancak ecnebi ülkesinde caiz olabileceğini söylemiştir. İslâm âlimleri devletin tesis ettiği sosyal sigorta veya "karşılıklı üyelik sigortasını genellikle caiz görmektedirler. Tartışmalar ve İslâm'a aykırılık iddiaları daha çok belirli bir prim ödeme esasına dayalı "ücretli sigorta" sistemi ile ilgilidir.
İslâm Fıkıh Akademisi'nin sigorta konusundaki kararı şöyledir:
1- Ticarî sigorta şirketleriyle yapılan sabit primli ticarî sigorta sözleşmesi, bu sözleşmeyi geçersiz (fâsid) kılacak oranda büyük bir belirsizlik (garar) unsuru içerdiğinden dinen haram bir işlemdir.
2- İslâm'daki muamelât ilkelerine uygun alternatif sigorta sözleşmesi ise, bağış ve karşılıklı yardım esasına dayalı yardımlaşma sigortası akdidir. Bu esasa dayalı reasürans için de durum aynıdır.
3- İslâm iktisadının Allah'ın bu ümmet için hoşnut olduğu sisteme aykırılıktan ve sömürüden kurtarılması amacıyla İslâm ülkelerine yardımlaşma esasına dayalı sigorta ve reasürans kurumlarının oluşturulması çağrısı yapılmalıdır. Bu kararda da görüldüğü gibi ticari sigortaya olumlu bakmayan âlimler haramlık hükmüne şu gerekçelen göstermişlerdir:
1- Sigorta akdi belirsizlik (garar) İçermektedir. Çünkü iki taraf da ne verip ne alacağını tam bilmemektedir.
2- Sigorta bir çeşit kumar anlamı taşımaktadır.
3- Sigorta faiz içermektedir.
4- Sigorta, karşılıksız olarak bir başkasının malını almak demektir. Bu ise yasaktır. Muhammed Abduh, Reşid Rıza, M. Yûsuf Mûsâ, Muhammed el-Behiy, M.A. Mennân, Mustafa Ahmed ez-Zerkâ, Hayreddin Karaman gibi âlimler ise bazı kayıt ve şartlar ileri sürmekle birlikte kural olarak sigorta akdini caiz görmektedirler.
Kanaatimce yukarıdaki gerekçeler, haramlık hükmünü doğuracak kadar yeterince güçlü değildir. Sigortanın garar içerdiği iddiası doğru değildir. Bir kere her akdin konusu kendi durumuna göredir. Satım akdinin konusu, kira akdinden, kefalet akdininki vekâlet akdinden... farklı olur. Bu işin tabiatında böyledir. Sigorta akdinde asıl mevzu, verilen teminattır. Karşılığı ise ödenen primlerdir. Her iki taraf için de durum gayet açıktır ve tartışmaya mahal verecek bir durum yoktur.
Kumar olduğu iddiası da yerinde değildir. Sigorta yaptıran kişi kumar oynayan gibi kendisini riske atmıyor, aksine kendisini, işini, iş makinesini vb. muhtemel risklere karşı güvence altına alıyor.
Riba içerdiği iddiasını şöyle açıklamaktadırlar: Meselâ bir kasko sigortası yaptıran kişi yüz lira prim ödemiş olsun. Kaza sonucu sigorta edenin ödediği hasar bedeli ise beş yüz lira olsun. Yüz vermiş, beş yüz almış. Aradaki fark ribadır, deniyor.
Bu sonuç da gene, her akdin kendi doğası içinde ele alınmamasının bir sonucudur. İslâm hukukunda tartışılan ve bazı âlimlerce caiz kabul edilen bazı akitler vardır. Meselâ muvâlât akdi. Bu akit şöyle yapılır: Kimsesiz biri (azadlı köle gibi) gelir ve birine der ki: "Sen bana arka çık (velim ol), hata yoluyla birini öldürürsem diyetimi öde, buna karşılık öldüğümde de mirasçım ol, ne mal bırakırsam senin olsun." Yukarıdaki yaklaşıma göre bu akdin caiz olmaması lâzımdır. Çünkü bir kere içerdiği garar, sigorta akdi ile kıyaslanamayacak kadar fazladır. İkincisi, diyet olarak ödenen ile, mirasçı olarak alınan arasında eşitlik nasıl (faiz olmaması için) ve ne şekilde sağlanacaktır. Eşitlik sağlansa bile, arada zaman farkı olacağı için, gene nesîe ribası (vade karşılığı olan riba) söz konusu olacaktır.
Gene bazı âlimlerce caiz görülen bey' bi'l-vefâ uygulaması vardır. A tarlasını yüz liraya B'ye satar. Ancak parayı geri ödemesi halinde B tarlayı kendisine iade edecektir. Aslında bu işlemde olan şudur: A, B'deh yüz lira almıştır. Faiz vermemiştir, ancak tarlasını satım adı altında ona bir anlamda rehin bırakmıştır. Parayı veren, geri ödeme yapılıncaya kadar tarlayı ekip biçmiş veya icara vermiş ve ondan gelir elde etmiştir. Geri ödeme ile de verdiği yüz liraya kavuşmuştur. Sonuca bakıldığında burada bir kredi işlemi vardır, yüz lira verilmiş, karşılığında da yüz lira alınmış ilâve olarak da o süre içinde tarladan yararlanılmıştır. Menfaat getiren her karz işlemi, ribadır. Öyle ise bu işlem de riba olmalıdır. Oysa, insanların krediye olan ihtiyaçları, fıkıh bilginlerini arayış içine itmiş ve sonunda bulunan vefaen satış formülü caiz görülmüştür.
Sigortayı doğuran ihtiyaç ise, günümüz şartlan içinde gerçekten giderek mübrem bir hal almaktadır. Meselâ trafik gibi bunca risk ortamında insanların sigortasız yapabilmeleri nerdeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu yüzden de trafik sigortalan zorunlu hale getirilmiştir.
Bir başkasının malının bedelsiz alındığı iddiası ise isabetli değildir. Hiç hasarın olmaması halinde de, sigortalının aldığı bir karşılık vardır. O da kendisini güvencede hissetmesidir. Akit tabiatı itibariyle, böyle bir mevzu üzerine kurulmaktadır.
Sonuç olarak, devlet eliyle kotarılan sigortaların caiz olması ve teşvik edilmesi gerektiği, meslekî kuruluşlar ve üyeler (âkile) arasında karşılıklı bağış esasına dayalı sigortaların aynı şekilde caiz ve ideal olduğu, ücretli primli sigortanın günümüz şartları içinde giderek bir zaruret halini aldığı ve ihtiyaç duyanların bunu da yaptırabileceği kanaati hâkim olmaktadır. Örnek vermek gerekirse, belli bir meslek sahibi herkesin, kendi aralarında bir âkile (dayanışma ünitesi) sistemleri olmalı, mensuplardan birinin hata yoluyla bir zararla karşılaşması yahut tazminat ödemesi gerektiği durumda da, söz konusu zarar bütün üyelerden toplanmakta olan aidatlardan karşılanmalıdır. Böylece "kasâme" örneğinde de olduğu gibi hem özdenetim, hem de karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma gerçekleşmiş, mağdurun zararı maddî olarak karşılanmış ve zararı veren meslek erbabı da ödediği yüklü tazminat altında ezilmekten kurtulmuş olur. Buna imkânın bulunmadığı yerlerde kişiler bireysel olarak aynı sonucu sigorta şirketleriyle karşılamaya çalışacaklardır. Sigortanın zayıf gerekçelerle haram olduğunu söylemek ne hayatın içinden çıkarılmış bir sonuçtur ne de duyulan ihtiyacı karşılamaya bir alternatiftir. Âlimler arasında konuya olumlu bakanların giderek çoğalması, bu konuda dikkate alınması gereken gerçek bir ihtiyacın bulunduğunun bir göstergesidir.
F- Enflasyon
Bir ülkede tedavülde bulunan bütün mallara karşı para arzında olan artışa enflasyon denilmektedir. Malların artışına oranla para arzın-daki artış enflasyon değildir.
Mallar sabit iken, onlara mukabil arza sunulan paranın hacmindeki artış, adı konulmamış bir vergi olarak devletin kasasına girmekte ve o oranda da paranın alım gücünde düşüş meydana gelmektedir. Gücü olanlar bunun etkisini tüketicilere yansıtırken, zayıf olanlar okkanın altında kalmaktadırlar. Enflasyon, ülkelerin iktisadî ve sosyal hayatında önemli tahribatlara yol açmakta, özellikle borç ilişkilerinde taraflardan birinin aleyhine, diğerinin lehine büyük haksızlıkların olmasına sebebiyet vermektedir. Yüksek enflasyon ortamında vadesinde ödenmeyen bir borcun altı ay bir sene gibi bir süre sonra aynı miktarda ödendiğini düşündüğümüzde borcunu geciktiren haksız bir kazanç elde etmekte, alacaklı olan ise zarara uğramaktadır.
Bu konuya, fıkıh kitaplarımızda pek rastlanmaz. Çünkü onların döneminde altın ve gümüş paralar (dinar ve dirhem) kullanılmakta ve diğer madenlerden yapılmış mangırlar sadece küsuratın ödenmesinde işe yaramaktaydı. Altın ve gümüşün kullanım değeri ile, öz maden değeri arasında da dikkate değer bir fark olmazdı. Zamanla altına bağlı kaimeler (kâğıt paralar) çıkarıldı. Arkasından da kağıt paralar tamamen altın ve gümüşten bağımsız olarak basılmaya ve itibarî değer taşımaya başladı. Aynı ebattaki iki kupür, birbirinin binlerce katı farklı değer ifade edebilir oldu. Bu durum, karşılıksız olduğu için para basımını kolaylaştırdı ve hükümetler bütçe açıklarını kapatmada enflasyonu da bir yol olarak kullanmaya başladılar. Enflasyon, açığı daha da büyüttü, açık büyüyünce hükümetler daha çok para bastılar. Sonunda ezilenler daha çok ezildi, büyüyenler daha çok büyüdü.
Ebû Yûsuf, altın ve gümüş dışındaki madenî paralarla (o zaman kağıt para yoktu) yapılan işlem ve borçlanmalarda, para değerinde düşme ve yükselme olması halinde, ödemenin akdin yapıldığı günkü altın ve gümüşün değeri üzerinden olması gerektiğini söyler. Hanefî mezhebinde benimsenen ve fetvaya esas olan görüş de bu olmuştur.
Yüce Allah, riba ile ilgili âyetin sonunda "ne zâlim olun ne de zulme uğrayın" buyuruyor. Yani haksızlık etmek, başkasına zarar vermek yok, ama haksızlığa uğramak, zarar görmek de yoktur. Bu bakımdan özellikle borç ilişkilerinde -Ebû Yûsuf'un da görüşünden ilhamla- enflasyon farkının ödemelerde dikkate alınması bir hak ve ödev olmaktadır. Hz. Peygamber, "varlıklı olduğu halde borcunu ödemeye yanaşmayanın zulüm işlediğini" buyurmuştu (Buhârî, "Havâlât", i). Bu buyruk, enflasyon nedir bilmeyen bir toplumdaki fırsatçıların, sırf zamandan çalma kaygılarıyla yapmış oldukları ahlâksızlığa karşı söylenmişti. Enflasyon ortamında borcun bile bile geciktirilmesi, hakkın canavara kemirtilmesi, döküntüsünün de borçlunun eteğine toplanması demek oluyor. Acaba böyle bir durum için sevgili peygamberimiz ne buyururlardı.
G- Borsa Ve Hisse Senedi, Tahvil
Menkul (taşınır) kıymetlerin alınıp satıldığı piyasaya "borsa" denir. Ortaklık senedi ve değişken gelirli senet mahiyetinde olan hisse senetleri anonim ve paylı komandit şirketlerde payları temsil eden bir kıymetli evraktır. En önemli işlevi payı temsil etmesidir. Bir başka özelliği de payı tedavül ettirebilmesidir. Sermaye piyasasının en önemli aracıdır. Borsada alınıp satılabilir. Hisse senetleri nama veya hamiline yazılı olur. Sahibine malî ve yönetime ilişkin haklar sağlar.
Hisse senetlerinin serî hükmü konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Bir kısım İslâm âlimleri Batı'dan alınan çağdaş şirketlerin ve özellikle sermaye şirketlerinin, Batının kapitalist ve sömürgeci karakterini ve değerlerini yansıttığı, İslâm hukukunun şirketlerle ilgili geleneksel şekil ve kurallarına uymadığı gerekçesiyle bu şirketlerle yapılacak muamelelerin geçerli olmayacağı, dolayısıyla kârının da helâl olmayacağı görüşünü taşımaktadırlar. Bunlar özellikle anonim şirketlerin çoğunluk paya sahip ortakların azınlığın haklarını çiğnemesine imkân veren yapısına, itibarî kıymetinden daha düşük bedelle hisse senedi ihracı, imtiyazlı hisse senetlerinin olması gibi bazı mağduriyetlere sebep olmaları gibi işleyi-sindeki aksaklıklara dikkat çekmektedirler. Bu görüşü benimseyenler tabiî olarak hisse senetlerini de caiz görmemektedirler. Çoğunluğa göre ise hisse senedi, kâr ve zararı ile birlikte şirketin mal varlığına ortaklığı temsil eder. Bu düşünceden hareketle kural olarak hisse senedi alım satımı caiz görülür. Ancak şirketin dinen caiz olmayan alanda faaliyet göstermemesi gerektiği kaydı da düşülür.
Tahvil: Anonim şirketlerin ve kamu hükmî şahıslarının ödünç para bulmak için İtibarî kıymetleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkarmış oldukları borç senetlerine "tahvil" denir. Bunlar sahibine önceden belirlenen oranda sabit bir faiz geliri temin eden bir borç işlemidir. Bu itibarla da helâl değildir.
H- Lukata (Buluntu Mal)
Mülkiyet, aynî bir haktır. Bu bakımdan bir kimse, kendisine ait olan bir malı kaybetmekle, onun üzerindeki mülkiyet hakkı yok olmaz. Dolayısıyla onu bulan kimse, üzerinde bir başkasına ait mülkiyet hakkı bulunan bir malı bulmuş olur. Konuyu kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür: Bir kimse, yitik bir mal bulduğunda onu alması mendup, kaybolacağından korkması halinde de vacip olur. Sahibine vermek amacıyla alınan buluntu mal, o kişinin elinde emanet hükmündedir; dolayısıyla kusur ya da ihmali olmaksızın telef olması halinde kendisine bir sorumluluk gelmez. Sahiplenmek amacıyla yerden kaldırmışsa, o takdirde her türlü telef ve zarardan sorumlu olur. Günümüzde buluntu malların kişilerce değil de, belediye, emniyet gibi kurumlar tarafından korunması ve ilanının yapılması uygundur. Geleneksel fıkhımızda bu konu özetle şöyledir:
Buluntu mal, bulan tarafından malın durumuna uygun düşecek bir süre ile ilân edilir. Değeri yüksek mallar için bunun bir yıl kadar olduğu söylenir. İlk hafta her gün, daha sonra haftada bir kez ilân yeterli görülür. Mal sahibi çıkar gelir ve kendisinin olduğu da anlaşılırsa buluntu kendisine geri verilir. İlân süresi geçtiği halde sahibi çıkmazsa o takdirde ister mala dokunmadan elinde bekletir, ister bir fakire verir, ihtiyacı varsa kendisi kullanır. Eğer fakire vermişse, daha sonra sahibinin çıkması halinde değerini ödemeyebilir. Şafiî ve Hanbelîler'e göre ilân yapıldığı halde sahibi çıkmayan buluntu mallar, bulanın mülkü olur. Yitik mal hayvan da olabilir. Yolunu kaybetmiş, sürüsünden ayrılmış, ziraata zarar vereceğinden yahut canavar tehlikesinden, aç susuz kalmasından endişe edilen hayvanlar kendi hallerine bırakılmaz ve koruma altına alınırlar. Bu durumda bulan kişinin yapacağı masraflar, daha sonra mal sahibinden alınır. Yaylak gibi uygun ortamlarda kendi haline terk edilen deve, sığır gibi başıboş büyükbaş hayvanlara yitik mal muamelesi yapılmaz. Çünkü örfe göre bunlar, kendi başlarına yayılırlar ve ara sıra da sahiplen tarafından kontrol edilirler.
Yitik malı bulana ödül fcuale) vaadinde bulunulması, bulan kişinin, bu durumda vadedilen ödülü alması caizdir.
6- Sanat, Eğlence, Spor
A- Sanat
Sanatı, bir işi, bir zevki, üstün bir estetik duyguyu yansıtacak biçimde gerçekleştirme biçimi şeklinde tarif etmek mümkündür.
Yüce Allah, güzeldir, güzelliği sever. Bu itibarla kullar olarak bizim yaptığımız her işi, bir zevk ile, estetik bir duygu ile yapmış olmamız, Allah'ın güzel isimlerinin kendinde tecelli etmesi için çaba sarf etmesi gereken insandan beklenen bir şey olmalıdır. Sevgili peygamberimiz de,- insanın yaptığı işi güzel yapmasını, Allah'ın seveceğini ifade etmişlerdir. Sanatlardan bir kısmı maddî ihtiyaçlarımızı karşılamayı amaçlar. Bunlara zanaat da denilir. Bizim kültürümüzde her zanaatın bir piri ve kendine göre uyulması gereken ahlâkî kuralları vardır. Bunlar ustalık-çıraklık ilişkisi içerisinde öğrenilir ve bu anlamda "dört atanın hakkı birdir" denilir ve ustalar da ata kabul edilir.
Bir de insan olarak ruhî-mânevî ihtiyaçlarımızı karşılamayı amaç edinen sanatlar vardır. Musiki, şiir, mimarlık, resim... gibi.
İslâm'ın özü bakımından sanatı destekleyeceği açıktır. Ancak sanatın bir amaç mı yoksa bir araç mı olduğu konusu üzerinde durulabilir. İnsanın varlık amacı, sanatı da aracı kılarak Allah'a ulaşmak, O'nda beka bulmaktır. Hal böyle olunca sanatın içeriği bir anlamda önem kazanacaktır. Meselâ şiir konusunda lehte olduğu gibi aleyhte nitelemeler de vardır. Eğer şiirin içeriği, müstehcenlik, düşmanlık, kin ve nefret gibi insanlığımıza uygun düşmeyecek şeylerden oluşmuşsa, bu şiirlerin tasvip edilmeyeceği açıktır. Buna karşılık şiir, büyüleyici bir etkiye sahiptir. Bu bakımdan öteden beri İslâm kültür ve medeniyeti içerisinde önemli bir yer tutmuştur. Hele Hz. Peygamber ile ilgili yazılmış kasidelerin, na'M şeriflerin edebiyat içinde önemli bir yeri bulunmaktadır.
Mûsikinin güzelliği, yakaladığı evrensel dili, insan ruhu üzerindeki etkisi nasıl görmezlikten gelinebilir. Ezanın, Kur'an'ın, mevlidin, tekbir ve tehlillerin içinde bulunulan hallere uygun olarak çeşit çeşit makamlarla okunuyor olması, bu idrakin bir sonucu olmuştur.
İslâm geldiği zaman Câhiliye toplumunun şirke ve putperestliğe ne kadar gömülmüş olduğunu biliyoruz. Dolasıyla bu dinin, putperestliğe ve onun araçlarına karşı top yekun bir savaş açması ve bundan resim yapmanın da nasibini alması doğaldır. Kanaatimce bütün bunlar, resim ve heykel gibi sanatların özü bakımından yapılmasına değil, alet edilişine yönelik bir uyarı şeklinde anlaşılmalıdır. Durum böyle iken İslâm medeniyetinde bu sanatlar yeterince ilgi görmemiştir. Buna karşılık yazı sanatı (hüsn-i hat) ebru, tezhip, mimarlık, çinicilik gibi sanatlar olağanüstü bir biçimde gelişmiş ve her türlü mimari yapılar, seçkin eserler en güzel hat örnekleriyle süslenmiştir. Bu süslemelerde, hattın içerdiği mâna ile sanat eseri arasında her zaman zarif bir alâka da kurulmuştur.
Sonuç oiarak söylemek gerekirse, sanat, bütün güzellikleri kendisinde toplamış olan Yüce Allah'ın cemal sıfatlarından bir tecelli olarak özümüze yerleştirdiği güzelliklerin, ince zevkin ve estetik duyguların, tutulan bir ayna sebebiyle dışa vurması ve musiki, şiir, mimari, resim, yazı vb. bir yolla tecessüm etmesi, görünür kılınmasıdır.
Hiçbir edebî zevk taşımayan, estetikten yoksun, kaba ve düşük arzulara hitap eden, bayağı ve çoğu müstehcen, cinselliği istismar eden, İnsanların zaaflarını sömürmeyi amaçlayan düzenbazlıkların çoğu kez sanat olarak nitelenmesi, yukarıda kısaca sözünü etmiş olduğumuz gerçek sanatı mahkum etmemize sebep olmamalıdır.
B. Eğlence ve Kutlamalar
Kur'an dünya hayatının aslında bir oyun ve eğlence olduğunu bildirir. Bununla birlikte Allah'a ulaşmanın yolu da bu hayatın içinden geçer. Allah katında olan şeyler, dünyaya ait her şeyden daha değerlidir. Yaratılış, bakımından İnsanın her zaman ciddî konularla uğraşması mümkün değildir. Gönül bazan eğlenmek de ister. Sinirlerin gergin ve yorgun olduğu bir ortamda, yerinde yapılan bir latife havayı yumuşatır, İnsanın enerjisinin yenilenmesine katkı sağlar. Ancak latife de latif olsa gerektir. Gün boyu çalışmaktan yorgun düşmüş bir bedenin dinlenmeye ve eğlenmeye ihtiyacı olur. Bunu kimse inkâr edemez. İnsanın doğasını dikkate alan dinimiz de, böyle bir ihtiyacı toptan yasaklamayı düşünmez. Aksine, her alanda olduğu gibi eğlencenin de yerinde, ilkeli ve ölçülü olmasını arar.
Eğlence İçin başvurulan yollar, her zaman için ölçünün kolayca tut-turulamayacağı şeylerdir. O yüzden bu konudaki genel uyarıcı vurgu, sanki din, eğlencenin karşısında imiş gibi algılanabilmekte, eğlence ve dinlencenin her türlüsünün toptan yasaklanması gibi aşırı bir tavır içine girilebilmektedir. Meselâ, fıkıh kitaplarında "Eğlencenin tümü haramdır, bir çubukla vurarak ahenkli sesler çıkarmak bile..." şeklindeki ifadeler, bu tür bir tepkinin sonucu olmalıdır. Temel kaynaklara ve uygulamaya bakıldığında, eğlencenin kesin bir dil ve tavırla haram kılındığını söylemek mümkün değildir. Ancak eğlence hakkında hep uyarıcı bir dil kullanıldığı da doğrudur. Bunun anlamı, ölçülü, yerinde ve tadında olduğu sürece eğlencenin meşru, bunun dışında ise haram olacağıdır. Eğlencenin bizzat kendisi mubah olmakla birlikte çoğu kez ona eşlik eden haram fiiller, İslâm âlimlerinin eğlenceye bakışında da etkili olmuştur. Söz gelimi eğlence meclislerinin içkili olması, özellikle cinsellikle ilgili kurallara uyulmaması, bu gibi yerlerde fuhuş zemininin oluşturulması, oyunların dozunun kaçırılarak kumara dönüştürülmesi, tembelliğe ve sefalete kapı aralanması gibi aşırılıklara kaçılması âlimlerin yasaklayıcı bakışına zemin hazırlamıştır.
Sözü edilen sakıncaların bulunmaması halinde insanların devamlı olmaksızın zaman zaman bir araya gelerek samimi bir hava oluşsun diye.satranç, dama, dokuztaş, domino... gibi oyunlar oynamalarında bir sakınca yoktur. Bu gibi oyunların eğlenme yanında zihin jimnastiği olması sebebiyle zekâ ve muhakemenin gelişmesinde faydası da bulunmaktadır. Kumara ve tam bir tembelliğe dönüştürülmemesi şartıyla diğer oyunları ve bunların çağdaş versiyonlarını da aynı şekilde düşünmek mümkündür. Bu arada İslâm âlimlerinin zar ile oynanan oyunlara -şans oyunlarında olduğu gibi- sıcak bakmadıklarını da söylemek gerekir.
1- Mûsiki: Bülbülün şakıması, kuşların cıvıldaması, suyun şırıltısı, böceklerin vızıltısı, tınlaması vb. zaten doğada bulunan ahengin notalarda da yakalanması ve bir sanat eserinin ortaya konulması ve onun dinlenerek ruh yüksekliğinin kazanılması neden haram olsun? Ama mûsiki, eğer harama alet edilmekteyse o zaman hükmü elbette ki başka olacaktır. Bütün araçlar gibi mûsiki de iyiye kullanıldığında iyi, kötüye kullanıldığında kötü olur. Bıçakla ekmek kesersek iyi, adam kesersek kötü olması gibi. Bu bakımdan musikinin bizzat kendisinin haram diye nitelendirilmesi doğru olmaz. Nerede ve nasıl kullanıldığı, neye hizmet ettiği önemlidir. Durum böyle olunca bu konuda rivayet edilen yasaklayıcı hadislerin gerekçelerini araştırıp ona göre yorumlamak gerekecektir. Kaldı ki, musikinin öteden beri dinî alanda kullanıldığı da herkesin bildiği bir durumdur. Hz. Davud'un mizmarlarından bahsedildiği, Hz. Peygamber'in, yanık sesli müezzini Bilâl-İ Habeşî'ye, "Haydi Bilâl, bizi şöyle bir dinlendir" dediği, onu ezanı nağmeli şekilde okumaya teşvik ettiği bilinmektedir. Kur'an'ın okunuşu da bilindiği gibi öteden beri belli bir nağme iledir. Hz. Peygamber, "Kur'an'ı seslerinizle güzelleştirin" buyurmuş ve Kur'an'ın nağmesiz düz okunmasını istememiştir. Çünkü herkes bilir ki, mûsikinin insan üzerinde derin bir etkisi vardır.
2- Toplu Eğlenme; Bayram, Düğün vs.: Eğlencenin en önemli araçlarından biri, toplanma, bir araya gelmedir. İnsanlar, hemcinsleriyle bir araya geldikleri zaman neşelenmekte, eğlenmekte ve pek çok şeyi unutmaktadırlar. Dinimizin bu vesile ile özel bayramlar oluşturduğu, cuma ve bayram namazlarını teşvik ettiği bilinmektedir. Hele bayram namazlarında sevgili Peygamberimiz'in kadın, kız herkesi namazgahta toplaması, elbisesi olmayanların ödünç alacakları elbiselerle katılmalarını istemesi (Buhârî, "îdeyn", 20) ve mahşerî kalabalıklarla bir etkinlik göstermesi bu konuda dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.
Demek oluyor ki, toplanmak eğlenmenin en kestirme yoludur. Bir araya gelen insanların, taziye meclislerini bile, cenaze sahiplerini de aralarına alarak kısa zamanda sevgi ve neşe meclislerine dönüştürdükleri herkesin bildiği bir durumdur. Dinimizin, her vesile ile bir araya gelmeyi teşvik etmesi, Allah Teâlâ'nın topluluk ile birlikte olduğunu bildirmesi bu konuda hatırlanmalıdır.
İnsanlar öteden beri düğün ve derneklerde eğlenirler. Çocuklarının sünnet ve mürüvvetlerini görmek, onların en mutlu anlarıdır. Bu mutluluklarını başkalarıyla da paylaşarak çoğaltmak isterler. Hz. Peygamber (s.a.v.), düğün evlerinde özellikle şarkı söyleyenlerin ve def çalanların bulunmasını isterdi, bizzat kendileri de katılarak muhabbetin artmasını sağlardı. Gelinin başına saçılan hurma, üzüm gibi şeylerin kapışılmasında bizzat kendisi de yer alır, insanların eğlencesine bir şekilde renk katardı.Sevgili eşinin başını kolu altına almış bir vaziyette, mescitte oynanmakta olan bir oyunu -hem de eşi doyasıya kadar- birlikte izlemişlerdi. Hattâ kendisi oyuncuları teşvik ederdi ve dinimiz-dekî bu hoşgörünün yahudilerce de görülmesini İsterdi.Bir bayram günü Hz. Âişe'nin odasında şarkı söyleyen cariyelerin yanına Hz. Ebû Bekir girmiş ve onları "Hz. Peygamber'in evinde şeytan düttürüsü ha!" diye azarlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir'e "Onlara dokunma, çünkü bugün müslümanların bayramıdır" demişti.O, heybetinden karşılaşmaları halinde şeytanın bile yolunu değiştireceği Hz. Ömer, bir şamata bir gürültü duyduğunda sorardı, neyin nesi diye. Sünnet ya da düğün merasimi denildiği zaman hiç ses çıkarmazdı. Çünkü bilirdi ki insanların bu tür eğlencelere ihtiyacı vardır. O zaman bu hususta yanlış olan ölçüyü kaçırmak ve yerli yersiz kutlamalara kalkışmaktır. Giderek geleneksel yapıdan uzaklaşılmakta buna mukabil bunların yerine örnek uygumlalar koymamanın sancıları yaşanmaktadır. Hiç şüphesiz günümüzde öncü durumda olan insanlar, sanatçılar ve ilgili kimseler elbirliği ile eğlenceli ancak ölçülü bir şekilde düğünler yapabilmenin İmkânlarını hazırlamaları gerekmektedir. Düğünlerin neşeli bir havada geçmesi için doğrudan sevgili peygamberimizin uygulamalarının örnek alınması gerekmektedir.
3- Bayramlar ve Kutlamalar: Peygamberimiz ve ona inanan Mekkeli müslümanlar, Medine'ye hicret ettiklerinde oradaki insanların İran kültürünün etkisinde Nevruz ve Mihrican günlerinde kutlamalar yaptıklarını görmüşlerdi. Hz. Peygamber, bu iki gün yerine ramazan ve kurban bayramlarının kutlanmasını istemiş ve o günden bu zamana kadar bütün müslümanlarca bu iki bayram birlikte kutlanagelmiştir.
Din açısından insanların bir araya gelmeleri ve ortak dinî duygu oluşturmaları çok önemlidir. Bazılarının sandığının aksine din, salt bilgiden çok, herkesçe tecrübe edilmesini istediği dinî duyguyu önemser. Hele bunun maşerî bir hal alması, dinin güç bulması açısından son derece önemlidir. Duygu ise, sirayet edici özelliği ile paylaşılabilen ve paylaşıldıkça çoğalan bir özellik arz eder. Bunun sonucunda müslümanlar ortak düşüncelere, ortak tavırlara ulaşırlar ve bu inananların birliğini güçlendirir, toplum nizam ve ahengini sağlar ve uzun vadede korur.
Bu kutlamalarda, dikkat edilirse merkezde ortak dinî değerler vardır. Herkes o merkez etrafında pervaneleşir ve tek parça, bölünmemiş bir İslâm dünyası ortaya çıkar.
Mevlid ve diğer kandil kutlamaları da benzer şekilde maşerî bir duygunun oluşmasına ve korunmasına önemli katkı sağlamaktadır.
4- Doğum Günü Kutlamaları: Yukarıda sözü edilen bayramların yerini başka kutlamaların alması, söz konusu maşerî duygunun oluşması ve korunması amacının gerçekleşmesi önünde bir engel olabilir. Doğum günü kutlamaları bu bağlamda ele alınabilir. Meselâ herkesin birlikte kutladıkları bayram yerine kişinin kendi yaş gününü kutlaması halinde, kişi diğer insanlarla olan ilişkilerinde mihver olarak kendisini koymuş olacak ve ortak bir cazibe merkezi yerine, kişisel bir çekim alanı oluşturmaya çalışacaktır. Bu durum, dünyanın etrafındaki uydusu ile birlikte, güneşin etrafında dönmesi gibi aslî amacı engellemiyorsa, sistem açısından bir zarar oluşturmaz. Ancak, dünya kendi uydularını peşine takarak başka bir yöne doğru kaymaya başlarsa, işte o zaman tehlike çanları çalıyor demektir.
Dinimizin, bu gibi kişisel kutlamaları en azından tasvip ve teşvik etmemesinin sebeplerini işte burada aramak gerekir. Yoksa, bir insan pekâlâ eşi ve dostlarıyla beraber çeşitli münasebetlerle bir araya gelebilir ve ölçüsünde eğlenebilirler. Bunda dinî açıdan herhangi bir sakınca yoktur. Önemli olan bu gibi kutlamaların, herkesin katılması gereken büyük kutlamalara alternatif hale getirilmemesi, bireye verilen değerin onun toplumsallığını göz ardı etmemesidir.
5- Yılbaşı Kutlaması: Yılbaşı kutlamalarını daha değişik bir şekilde ele almak gerekmektedir. Müslümanlar ibadetlerine esas olmak üzere ay takvimini kullanmaktadırlar. 1 Muharrem ile başlayan bu takvime göre her yıl on gün önce gelmektedir. Başlangıç olarak da Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği sene kabul edilmiştir. Bir de güneş takvimi vardır ve bu takvime göre ayların yeri sabittir. Osmanlılar takvimle ilgili ıslahatlarında önce !. Sultan Mahmut zamanında hicret takvimi yanında, genellikle malî ve resmî işlerde kullanılmak üzere başlangıcı gene hicret olan ancak 1 Mart yılbaşı olan Julius takvimine dayanan rumî (malî) sene esaslı takvimi kabul etmişlerdir. 1917 yılında da Gregorius takvimi ve yılı kabul edilmiş ve yılbaşı 1 Ocak olmuştur. 1 Ocak 1926'da da takvim başlangıcı Hicret olmaktan çıkarılmış ve Batı dünyasıyla uyum sağlayabilmek için Hz. îsâ'nın doğumu (milad) esas alınmıştır.
Demek oluyor ki Türkler, 1917 yılından itibaren yılbaşı olarak 1 Ocak'ı esas almışlardır. Dünyanın pek çok ülkesi, ayrıca yerel takvimleri kullanmakla birlikte esas olarak miladî takvimi benimsemiş durumdadır.
Bu arada yılbaşı kutlamaları televizyonlar aracılığı ile canlı olarak yayınlanmaktadır. Tâ uzak doğudan başlayarak dalga dalga gelen ve Batı'ya doğru devam eden kutlama manzaraları görülmektedir. Bu insanlık coşkusunu ve heyecanını belli bir dine bağlamanın imkânı gözükmemektedir. Kanaatime göre yılbaşı kutlamaları belli bir dine ve kültüre aidiyet içermekten çıkmış, bütün İnsanlığa mal olmuş durumdadır. Bu yüzden yılbaşı kutlamalarının dinî bir söylem içerisinde kalınarak eleştirilmesi isabetli olmayabilir.
Karşı konulamayan bu insanlık coşkusuna direnmek yerine, hayırlı bir şekilde olması için kanalize edilmesi daha hikmetli bir davranış olacaktır. Müslümanlar yeni bir yıla girerken ne yapmalıdır, kutlamaları gereken bir durum varsa nasıl kutlamalı, ne gibi alternatifler geliştirmelidirler... İşte bu vesileyle, bu gibi sorulara cevap aramak için daha fazla düşünmek gerekmektedir.
C- Spor
Fizik kondisyonu iyileştirmeyi amaçlayan, oyun, yarışma ve mücadele anlayışıyla yapılan fiziksel etkinliklere spor denmektedir. Eski çağlardan beri spor, bir eğitim ve eğlence unsuru olarak var olagelmiştir. Günümüzde ise birçok dalda ulusal ve uluslararası düzlemlerde bireysel ve kollektif oyunlar biçiminde gerçekleştirilmekte, hem profesyonel hem de amatör olarak hemen her alanda bu tür etkinlikler yapılmaktadır.
Sevgili peygamberimiz de, kendi döneminde geçerli olan bazı spor ve eğlence şekillerini tasvip ve teşvik etmiştir. Bizzat kendisinin, eşi Hz. Âişe ile birlikte koşuda yarıştığı bilinmektedir. Bunların ilkinde Hz. Âişe peygamberimizi geçmiş, birkaç sene sonra kendisinin kilo alması sonucunda da Peygamberimiz onu geçmiş ve "Bu, onun rövanşıdır" buyurmuşlar, latife ederek, eğlenmişlerdir.İslâmiyet'in ilk günlerinde Araplar arasında güreş hayli yaygındı. Hz. Peygamber de bizzat güreş yapardı. Peygamberimiz bir keresinde Rükâne ile güreş tutmuş ve onu yenmişti.İslâmiyet'te okçuluk, "güçlü olmanın" vazgeçilmez şartı olarak teşvik edilmiştir. Binicilik de aynı şekilde teşvik görmüş, at eğitimi için özel alanlar tahsisine gidilmiştir. Yüzme de mutlaka öğrenilmesi gereken bir spor sayılmaktadır. Sevgili Peygamberimiz, bir babanın çocuklarına karşı vazifelen arasında onları helâl rızıkla besleme yanında, onlara yazı yazmayı, atıcılığı ve yüzmeyi öğretmeyi de saymıştır. Yapılan at ve deve yarışlarına bizzat kendisi de katılmıştır. Günümüzde ise spor çok daha önem kazanmış bulunmaktadır. Çalışma biçiminin çoğu kez masa başında olması, vücut sağlığı açısından spor yapmayı gerekli hale getirmiştir.
Ayrıca profesyonelce yapılması sonucunda spor önemli bir sektör halini almıştır. Bunlardan bir kısmı atletizm, güreş, okçuluk, yüzme vb. gibi faydalı sporlardır. Bunların ülke tanıtımında da önemli paylan bulunmaktadır. Buna mukabil pankras, boks gibi şiddet içeren sporlar da bulunmaktadır. Bu gibi şiddet ve vahşet İçeren sözde sporların insanî olmadığını dolayısıyla dinimizce de hoş karşılanmayacağını söylemek gerekmektedir. Aynı şekilde köpek boğuşturmak, horoz dövüştürmek, boğa güreştirmek gibi hayvanlara karşı şiddet ve vahşet uygulanan etkinliklerin de dinimizce hoş karşılanmayacağı açıktır.
Medyanın da rolü ile günümüzde bazı spor etkinlikleri çok büyük İlgi alanı haline gelmiştir. Özellikle futbol gibi oyunlar, gösterilen aşırı ilgi sonucu milyonları hattâ milyarları kendisine çekmektedir. Bu durumuyla futbolun, kitlelerin afyonu olduğundan bile bahsedilmektedir. Birkaç elin parmakları kadar kişiden oluşan iki takım sahada oynarken, binlerce, milyonlarca İnsan onları seyretmektedir. Bu büyük bir coşku yaratsa da, sonunda oyunun fiziksel faydası sadece oyuncularla sınırlı kalmaktadır.
Spor faaliyetlerinden başka herkesin hem bedenen, hem zihnen ve hem de ruhen katılabileceği veya istifade edeceği amatör jimnastik hareketleri, halk koşuları, yüzme, yürüyüş gibi topluca yapılabilen spor etkinlikleri teşvik edilmelidir.
Asrımızın özellikle zengin kuzey ülkeleri için en önemli hastalıklarından biri şişmanlıktır. Amerika gibi ülkelerde en çok tüketilen ilâçların kalp, damar ve aşırı yağlanmaya karşı kullanılanlar olduğu bilinmekte ve bu ülkelerde insanlar, beslenmek için harcadıklarından daha fazlasını kendilerini formda tutabilmek için harcamaktadırlar. Yani insanlar, ihtiyaçlarından çok fazla yemekte ve sonra onu eritebilmek için spor veya benzeri değişik etkinliklerde bulunmaktadırlar.
Böyle bir zihniyet ve hayat tarzını, "ölçülü olma"yı ilke edinmiş olan İslâm'ın kabul etmesi mümkün değildir. Spor, elbette çok faydalı bir faaliyettir ve yapılmalıdır. Vücudun güçlü olması, idmanlı olması ile olur. Ama, fazla kilolardan kurtulmak için spor yapmak gibi bir amaç, uygun değildir. Devamlı surette aşın denecek miktarda yemek yedikten sonra da spor yapıp yediklerini eritmeye kalkışmak, şeklindeki bir anlayış hiçbir şekilde müslümana yakışmaz. Önemli olan yeterince gıda almak ve vücuda ilâve yük getirecek besinlerden uzak durmaktır. Unutulmamalıdır ki, vücuda yağ olarak sıkıntı veren o fazlalıklar, nice aç insanlar için hâlâ hayatî önem taşıyan besin değeri taşımaktadır.
7- Kadın Erkek İlişkileri Ve Cinsellik
A. İslâm Dininde Kadın Ve Erkeğin Yeri
Yüce Allah, insanı çok saygın yaratmıştır. Bu özelliği ile o, Allah Teâlâ'ya gösterilecek saygının kendi üzerinden gerçekleştirilmesine lâyık olmuştur. İnsana saygı göstermeyen de İblis gibi lanetlenmiştir.
Yüce Allah, bütün varlıkları erkek ve dişi yarattığı gibi insanı da erkek ve dişi olarak yaratmıştır. Bu farklılık, varlık âleminin mevcudiyeti ve devamlılığı için zorunludur. Bu zaruret erkek ve dişilerin kendilerine biçilen rollere uygun olarak farklı beden, duygu, düşünce ve davranış biçimi sahibi kılınmasını gerektirmiştir. Bu bakımdan söz konusu cinsiyet farklılıklarının göz ardı edilmesi, yaratılış amacının dikkate alınmaması demek olur.
Yüce Allah erkek ve kadını insan olmada eşit kılmıştır. Bu anlamda üstünlük ancak Allah'a olan yakınlıktadır. Bu ise kulların iman düzeyi, bilgi birikimi ve kulluk bilinçleriyle (takva) olmaktadır.Allah, erkek ve kadını hukuk ve sorumlulukları açısından da eşit tutmuştur; erkek-kadın herkes kendi yaptığından sorumludur: "Hiçbir taşıyıcı, başkasının yükünü taşımaz". "Ben, sizden erkek kadın,- hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim".O, erkek ve kadını birbiriyle mücadele etsinler diye değil, birbirlerine yardımcı olsunlar diye yaratmıştır. "İnanan erkekler ve kadınlar birbirlerinin velileridir". Yalnız ve yalın halleriyle her iki cins de eksiktir, bu anlamda kadınlar bir elmanın yansı gibi, "erkeklerin diğer yanlarıdır", erkeklere olan nisbetleri, aynen erkeklerin kadınlara olan nisbeti gibidir, yani hem erkek hem kadın "zevç (eş)" olarak "birbirlerinin elbisesi"dir, biri olmadan diğeri çıplaktır.
Yaratıcı tarafından eşleştirilmelerinin amacı birbirleriyle ünsiyet etmeleridir. "Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da ünsiyet etmesi için eşini var eden O'dur"; "Onun âyetlerinden biri de, size nefislerinizden, kendileriyle sükun bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve acıma koymasıdır". İşte bu sevgi, rahmet ve merhametin bir sonucu olarak insanlar birbirlerine ünsiyet etmişler ve günümüze kadar yeryüzünde insan olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Cinsiyet farkı, karşı cinsten insanların birbirlerine alâka duymaları sonucunu doğurmuştur. Hayatı birlikte yaşama zorunluluğu rollerin dağılımı sorununu gündeme getirmiştir. Erkek ya da kadın, bir kimsenin karşı cinse ilgi ve alâka duyması sapıklığının değil, yaratılışının bir gereğidir. Sapıklık olan, bu ilgi ve alâkanın meşruiyetten uzak olması ve doğal bulunmamasıdır.
B- Cinsellik Konusunda Önemli İlke ve Hükümler
Yüce dinimiz her alanda olduğu gibi, cinsellik konusunda da önemli ilke ve hükümler koymuştur.
Her şeyden önce şu husus belirtilmelidir ki, eşyada asıl olan ibâha olmasına rağmen cinsellik konusunda asıl olan haram ve saygınlıktır (hazr). Bu ilke ile cinsellik, metalaştırma aracı olmaktan çıkarılmıştır. Yani her insan, karşı cinsine saygı göstermek ve onu bir şekilde kullanmak kabilinden sayılacak davranış içine girmemek zorundadır. Bir insandan cinsel anlamda yararlanma, ancak meşruiyet çerçevesinde ve usulünce olacaktır. Yani taraflar karşılıklı rıza ile bir akit yaparak, meşru bir kurum içinde ancak cinsel olarak birbirlerinden yararlanabileceklerdir. Bu anlamda cinsel özgürlük ve özellikle kadının metalaştırılması İslâm'ın asla kabul edebileceği bir tutum ve anlayış değildir. Karşılıklı rıza ile de olsa, ilişkilerini meşru hale getirici bir akit ve kurum olmaksızın yapılan her türlü cinsel ilişki ve alâka kesin bir şekilde haram kılınmış ve bunlar "fuhuş" olarak nitelenmiştir: "Gizli aşikar, fuhuş namına ne varsa hiçbirine yaklaşmayın".Bu meyanda zina en büyük günahlardan sayılmış ve uzak durulması istenmiştir. Zina, kadınlar için olduğu kadar erkekler için de çok çirkin bir iştir. İslâm hukukunda zina günah olmasının yanında ayrıca bir suçtur ve işleyenler, suçun sabit olması halinde ağır bir şekilde cezalandırma yoluna gidilir. Eşcinsel eğilimler (lîvata ve sevicilik) haram kılınmıştır. Hayvanlarla cinsel İlişkiye girmek, insaniyetimize yakıştı-rılamamış ve iğrenç bulunmuştur. El ile cinsel tatmin yoluna gitmek de hem sağlık hem de dinî yönden pek uygun görülmemiştir.
Aralarında ebedî olarak evlenme engeli bulunmayan erkek ve kadınların, izinsiz girilemeyecek şekilde kapalı mekânlarda baş başa kalmaları da, bir ihtiyat tedbiri olarak iyi görülmemiştir. Buna halvet denilmektedir. Sevgili Peygamberimiz, bu gibi durumlarda üçüncünün şeytan olacağına dikkat çekmişti. Bu yasaklık hükmü, tarafların töhmet altında kalmamaları için de önemlidir.
Evlilik-içi cinsel ilişkilerde oldukça geniş bir serbestlik vardır. Bu konuda eşlerin hareketlerini sınırlayıcı birkaç husus vardır:
"Sana âdet görmeyi soruyorlar. De ki: O eziyettir. Âdet halindeki kadınlardan uzak durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, onlara Allah'ın emrettiği yerden yanaşın. Allah, tövbe edenleri ve temizlenenleri sever"."Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde varın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin. Allah'a karşı gelmekten sakının ve her hâlde onun huzuruna varacağınızı bilin. (Ey Muhammedi) Mü'minler'i müjdele!".Bu âyetler, cinsellik konusunda bir çerçeve çizmektedir. Buna göre hayız halinde bulunan eşe yanaşmak haramdır. Loğusa kadının durumu da öncelikli olarak aynı hükümdedir. Kadınlara, ancak vajinadan yanaşı-labileceği açıklanmaktadır. Bu meyanda sevgili peygamberimizin de, bir erkeğin, hanımına arka uzvundan yanaşmasını, "bir tür livata" olarak nitelendirdiği bilinmektedir. Buna göre, bu İki yasak dışında evlilik içi her türlü cinsel ilişki ve alâka serbest bırakılmaktadır.
Cinsel ilişki sonrasında eşlerin boy abdesti (gusül) almaları ve bu şekilde cünüplük adı verilen manevî kirlilikten arınmış olmaları gerekmektedir. Cünüp halde insanlar, ibâdetleri yerine getiremezler. Ancak bu durum, onların maddî olarak necis (pis) oldukları anlamına da gelmez. Boy abdesti yapılmadan birden fazla cinsel ilişkiye girilmesi halinde, sadece cinsel organların yıkanması ile yetinilebilir. Namaz abdesti gibi abdest de alınabilir. Bu durumda en sonunda yapılacak olan gusül, hepsi için yeterli olur.
Cinsellikte mahremiyetin önemi büyüktür. Ancak hastalık, rahatsızlık, tatminsizlik gibi durumlarda, mahremiyetin gerekli tedavi yollarına başvurmayı engellememesi gerekir.
Kötülüklerin şüyuu vukuundan (duyulması meydana gelmesinden) beterdir, denilir. Özellikle bu söz cinsel alanda çok daha doğrudur. Her çeşidiyle fuhuş toplumun içten içe çürümesine ve çalkalanmasına sebep olur. Bu yüzden olabildiğince önlenmesi, önüne geçilememesi durumunda da gizli kalması için çalışılması ve bu konuda önlemler alınması gerekir.
Bu konuda alınacak önlemler arasında şunlar sayılabilir: Cinsel özgürlük anlayışı kabul edilmemiştir. Bunun bir sonucu olarak da kontrolsüz bir karışık hayat (ihtilât), halvet ve evlilik dışı her türlü cinsel ilişki yasak sayılmıştır.
İnsanların dışarı çıktıklarında şer'an örtülü olması gereken yerlerini örtmüş olmaları istenmiş, karşı cinse bakarken gözlerin indirilmesi ve şehvetle bakılmaması emredilmiş, Câhiliye (ve günümüz bazı) kadınlarının yaptığı gibi açılıp saçılma yasaklanmış, yürürken kırıtarak işveli tavırlar sergilenmesi, ziynet eşyalarının ve bedenî güzelliklerin sergilenmesi, teşhircilikte bulunulması yasaklanmış, karşı cinse benzeme özentisine girilmesi lanetlenmiştir. İnsanda bulunan şehvet, kontrolü gerekli bir güçtür. İnsana nisbetle şehvet, arabaya nisbetle motoru gibidir. Motorsuz araba olmaz. Ancak, bu motorun ondan daha güçlü bir fren mekanizmasıyla daima kontrol altında tutulabilmesinin şartlarının da hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde arabanın uçuruma yuvarlanması, başkalarına çarpması gibi, insanın da dizginleyemediği cinsel arzuları yüzünden felâkete maruz kalması kaçınılmaz olur.
Evliliğin kolaylaştınlarak teşvik edilmesi, evlenemeyecek durumda olan gençlere de oruç tutmalarını tavsiye edilmesi gerekmektedir.
Birinci Bölüm Güzel Ahlâk
Ahlâk, "huluk" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime "seciye, karakter, huy, tabiat" gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak ahlâk, insanın iyi veya kötü olarak vasiflandırılmasına yol açan manevî nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü demektir. Ahlâk terimi temel İslâm kaynaklarında iyi ve kötü huyları, fazilet ve rezîletleri ifade etmek üzere kullanılır ve "güzel ahlâk", "kötü ahlâk" şeklinde nitelenir.
Ahlâk alanında genel olarak insanların doğuştan iyiye de kötüye de yatkın oldukları kabul edilir. Eğitimin amacı, bu yatkınlığı iyiye doğru yönlendirmek ve insanın yetkinliğe ulaşmasını sağlamaktır. Dinlerin nihaî amacı budur.
İslâm, kabile asabiyeti ve soy sop (hasep nesep) anlayışına dayalı bir ahlâk anlayışını tamamen değiştirmiş ve yerine takvaya dayalı bir ahlâk anlayışı ortaya koymuştur. İslâm'ın getirmiş olduğu en büyük inkılap bu alanda olmuştur. Bunun sonucunda insanlar, yaratıcıya itaatin yanında yaratılmışlara şefkati insanlığın bir gereği olarak öğrenmiş, bütün yaratıklara karşı merhametli olmayı, insanî ilişkilerde dürüstlük ve güvenilirliği, karşılıklı saygı, sevgi ve fedakârlığı, samimiyet ve iyi niyeti, kısaca ilâhî ahlâkla ahlâklanmayı, hak, adalet, eşitlik gibi evrensel değerlere yönelmeyi, her türlü rezîletlerden uzak durmayı, olumsuz eğilimlerin bastırılmasını insanlığının ve müslümanlığının bir gereği olarak öğrenmiş ve bu özelliklerin kendisinde bir meleke halinde kalıcı Özellik olması için çaba gösterir olmuştur. Buna göre İslâm ahlâkının temel kaynağı bizzat Kur'an ve onun açılımı ve örnekliği olan sünnet olmaktadır. Kur'an, bir hidâyet olarak hayata cevap olması hasebiyle hiçbir konuyu özel olarak ve bir plan dahilinde açıklamamıştır. Bu sebeple ahlâk konulan da Kur'an'da bir ahlâk kitabının konuyu ele alışı gibi işlenmemiştir. Ancak insanlığın bu alanda da duyacağı her türlü nazarî prensipler ve amelî kurallar Kur'an'da yeterince mevcuttur. İşte bu en temel kaynağımızdan hareketle zaman içinde ahlâka dair özel literatür de oluşmaya başlamış ve günümüze kadar önemli bir birikim oluşmuştur. Bunlar içerisinde Buhârî'nin el-Edebü'l-müfred\, Maverdî'nin Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn"\, Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlâk-ı Alâîs\ gibi hem Arapça'da hem de Türkçe'de değişik türden pek çok klasikleşmiş eser insanlığa kazandırılmıştır. Bu arada ahlâkî konuların özetle de olsa ele alınması ilmihal geleneğimizin de vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Klasik anlatımda genelde ahlâk, nazarî ahlâk ve amelî ahlâk şeklinde iki kısma ayrılır. Nazarî ahlâkta; ahlâk felsefesine dair konular, bu konuda ileri sürülen nazariyeler, değerlendirmeler yer alır. Amelî ahlâkta ise ahlâkî vazifelerin neler olduğu üzerinde durulur. Bu arada faziletler ile rezîletler ortaya konur. Bizim bu ilmihalde bu konuya yer vermemizin amacı insanların yaşantılarında ihtiyaç duydukları amelî ahlâka dair özet bilgi vermektir.
1- İslam Ve Ahlakılık
İslâm ahlâkı, peygamber ahlâkı demektir. Ahlâkî değerler onun şahsında örnekliğini bulur. Yüce Allah sevgili peygamberimiz hakkında "Şüphesiz sen, yüce bir ahlâk üzeresin" (ei-Kalem 68/4) buyurur. Onun övgüsü, yüce değerleri sadece getirmesi ve duyurmasında değil, bizzat kendi üzerinde gerçekleştirmesinde ve bu şekilde "üsve-i hasene = en güzel örnek" oluşundadır. Yani erdemli olmak isteyen her müslüman, en güzel örnek olarak onu kendisine model almak durumundadır. İslâm'ın temel kavramlarından birincisi Kitab'a bağlılıksa, ikincisi de Sünnet'e uymaktır. Bunun anlamı da, hal ve gidişatta, yaşam biçiminde peygambere benzemeye çalışmaktır. Birincisi yani Kitap, mücerret aşkın değerler dizisini, ikincisi (Sünnet) de bu değerlerin yeryüzünde ete kemiğe bürünüp görünmesini temsil eder. Hz. Peygamberin asıl yüceliği, gerçekleştirdiği işte bu örneklikte olmuştur. O, öylesine yüce bir ahlâkî mevkidedir ki, kendisinden onu anlatmasını İsteyenlere Hz. Aişe validemiz: "Siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı, Kur'an'dı" demiş ve böylece onun hayatını "yaşanan Kur'an"a irca etmişti.
Sevgili Peygamberimiz, İslâm dininin üç ana esasının olduğunu belirtmiştir. Bunlar önce inançlardır. İnançların kalbe iyice yerleştirilmesi ve içselleştirilmesi gerekir. Sonra içselleştirilmiş bu iman ve inançtan kaynaklanan davranışlarımız gelir. Bunlar gerek Allah Teâlâ'ya karşı, gerek kendi özümüze, ailemize ve sırasıyla yakın çevremizden başlayarak tüm insanlığa kadar uzanan geniş bir yelpazede yerine getirilmesi gereken insanî vazifelerimizdir. Üçüncüsü ise imandan kaynaklanan davranışlarımızın, yapıp ettiklerimizin içini dolduran ruhtur. Elde edilmek istenen semere işte budur. İman ve İslâm'ın hem gayesi hem de sonucu insanımızı bu mertebeye eriştirmek, onun ruh halini olgunlaştırmak ve kendisine derinlik kazandırmaktır. Hadiste "ihsan" olarak nitelenen ve "Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk etmendir, her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor" şeklinde tarif de edilen bu özellik bizim ahlâk anlayışımızın özünü ve esasını teşkil eder. Risâletin yani Hz. Peygamberin gönderilmesindeki en son amacın bu olduğunu bilmekteyiz. Sevgili Peygamberimiz "Ben sadece ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim” buyurmuş ve kendisinin peygamber olarak gönderilişini "ahlâkîlik" ilkesine özgülemiştir.
Öyle ise imanımız bizi salih amele yani gerek kendi özümüz ve gerekse insanlar için yararlı olan davranışlara itmeli, ama bu davranışlarımızın içini de güzel ahlâk doldurmalıdır. İçimiz arınmış olmalı ki, güzelliklere yer açılsın. Bir şeyi süslemeden önce temizleme ameliyesi yapılır. Tarlaya tohumlar serpilmeden önce güzelce ayıklanması gerekir. Aynı şekilde bizim de güzelliklere ulaşabilmemiz, erdemli olabilmemiz için önce kötülüklerden arınma yolu ile işe başlamamız, bütün fiiliyatımızda sırf Allah'ın rızasını gözetmemiz gerekmektedir. O'nun ahlâkı ile ahlâklanmak varlık gayemiz olmalıdır. O seviyorsa, sevgi bizim de gönlümüzü doldurmalıdır. O affedici İse, hoşgörülü ve affedici olma bizim de meziyetimiz olmalıdır. O settâr sıfatıyla, gecenin karanlığı ile her şeyi Örtüyorsa, bizim de aynı şekilde hem kendi kusurlarımızı hem de başkalarının kusurlarını, mahrem sırları örtmemiz, teşhircilik yapmamamız gerekir. Allah rahman sıfatıyla mü'min kâfir ayırmıyor ve rezzâk olarak herkesin rızkını veriyorsa biz de aynı şekilde herkese karşı ayırım yapmadan hak ve hukuku gözetmek, herkese lâyıkı olan değeri vermek, kimsenin rızkı ile oynamamak, aksine insanların geçimlerini kolay-laştırabilmeleri için onlara yardımcı olmak, işsizlere iş imkânı bulmaya çalışmak zorundayız. O rahîm olarak, özelde müminlerine inayet ve ikramda bulunuyorsa, biz de müminleri kardeş bilip, onların olması gereken özel hukukuna riayetkar olmalıyız.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, dinin hem amacı hem de sonucu ahlâkî güzelliklere sahip olgun insanlar yetiştirmek ve bunlardan oluşan erdemli bir toplum (medîne-i fâzıla) inşa etmektir. Böylece içinde yaşadığımız dünyayı cennete çevirmek ve huzur devşirmek, onun izdüşümü olan gerçek cenneti ve ebedî mutluluğu kazanmak mümkün olacaktır.
2- Güzel Ahlâk
Güzel ahlâk, insanın kendisinde mevcut bulunan özelliklerin itidal hallerine sahip olması ve bunların gereği doğrultusunda hareket etmesidir. Cimrilik ve savurganlık arasında cömertlik itidal halidir. Korkaklık ve saldırganlık arasında vakar sahibi olmak, ar duygusundan uzaklık ile lüzumsuz utangaçlık arasında yer alan iffetli olmak, yersiz öfke ile hakarete varan hareketlere bile tepkisiz kalma arasında hilim sahibi olmak ve teenni ile hareket etmek, insanlarla olan ilişkileri bir denge üzerine oturtabilmek ve onlarla iyi geçinebilmek güzel huyun görüntülerinden sadece birkaçıdır.
İslâm âlimleri güzel ahlâk için çeşitli tarifler yapmışlardır. Bunların çoğu bizim yaptığımız gibi örnekler üzerinden yapılan tariflerdir. Meselâ Hasan Basrî şöyle demiştir: "Güzel ahlâk, güler yüzlülük, tatlı dillilik-tir, iyilik yapmak, kötülük etmemektir", bir başkası "İyi günde kötü günde halkı memnun edebilmektir" demiştir. Hz. Ali de şöyle bir izah getirmiştir; "Ahlâk şu üç haslette aranır: Haramdan uzak durmak, her şeyin helâlini elde etmeye çalışmak, ev halkına mümkün mertebe genişlik göstermek".
Halkımızın son derece veciz ve hikmetli bir şekilde "Eline, beline, diline sahip olacaksın" şeklindeki formülü, ahlâk için yapılabilecek en güzel tarif denilebilir. Buna göre insan ne kadar eline, ne kadar beline ve ne kadar diline sahip olabiliyorsa, işte o kadar güzel ahlâk sahibidir, o kadar iyi insandır ve Allah katındaki yeri de o kadar muteberdir. "Müslümanların güzel bulduğu, Allah katında da güzeldir" şeklinde bir söz vardır. Güzel ahlâk sebebiyle insanlar arasında önemli bir mevki sahibi olan kimselerin, elbette Allah katında da çok önemli yerleri olacaktır.
Sevgili peygamberimizin yanında bir kadın anıldı ve gündüzleri hep oruçlu olduğu, geceleri de ibâdetle geçirdiği ve hep fakirlere yardım ettiği söylendi. Ne var ki bu kadın komşuları ile iyi geçinmezdi, onlara çirkin ve kötü sözler söyler, eziyet ederdi. Huysuzluğu ile insanları rahatsız ederdi. Peygamberimiz kadın hakkında konuşulanları dinledikten sonra, "Öyle bir kadında hayır yoktur, o cehennemliktir" buyurdu.
Bizim ibâdetlerimiz, tâatlerimiz hep daha iyi insan olabilmemiz, ahlâkımızı güzelleştirebilmemiz içindir ve güzel huylu olmak bizim için bir amaçtır. Eğer biz güzel huylu olursak, insanlarla iyi ilişkiler içinde bulunursak, herkesle güzel geçinebilirsek, bu iyi huylarımız yarın kıyamet gününde amel terazisine konulacak en önemli sevabımız olacaktır. Sev-gili^ peygamberimiz, güzel ahlâkı, "hesap gününde mizanda akıbetimizi belirleyici en faziletli amel" olarak nitelemiştir. Şu hadise kulak verelim: Adamın biri bir gün geldi ve sevgili peygamberimize: "Ya Resûlallah! Bana bir öğüt ver" dedi. Peygamberimiz ona: "Her nerede olursan ol, Allah'tan kork, kulluk bilincini unutma!" buyurdu. Adam, "Biraz daha öğüt ver" dedi. Peygamberimiz: "Bir kötülük işlediysen, hemen ardından bir iyilik yap ki, o kötülüğün eserini ortadan kaldırsın, hatanı telâfi etmiş olasın" buyurdu. Adam: "Biraz daha" deyince, Peygamberimiz: "Ahlâklı ol, insanlarla iyi geçin" buyurdu. Bizler bu dünyada yalnız yapamayız, mecburen insanlarla birlikte yaşamak zorundayız. Karun kadar zengin olsak, bütün insanlara malımızla yetişemeyiz. Ama gülümseyen bir yüzümüz, tatlı konuşan bir dilimiz ve hiç kimseye kötülük beslemeyen bir kalbimiz varsa, o zaman bütün insanların hoşnutluğunu kazanabilmemiz mümkündür. Zaten peygamberimiz de böyle öğütlemiş ve herkese karşı hasbî olmamızı, sırf insan olması hasebiyle insanlara değer vermemizi bizden istemiştir.
İnsan yaratılmışların en güzeli ve üstünüdür. O'nun bu üstünlüğü Yaratıcının ruhundan bir soluk (nefha) taşıması sebebiyledir. Yüce Allah insanı saygın yaratmıştır. O, bu saygınlığı ile melekleri kendisine hayran kılabilmekte, fakat aynı insan hayvanlardan da daha aşağı bir duruma düşebilmektedir.
Her türlü güzelliğin, değerin kaynağı Yüce Allah'tır. İnsanın yücelmesi ise Allah'a olan yakınlığı ile doğru orantılı olmaktadır. Allah'a ne kadar yakınsa o kadar yüce, O'ndan ne kadar uzaksa, o kadar alçalmış olacaktır. İş dönüp dolaşıp ahlâklı olmaya ve Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmaya gelmektedir. Bunun en sağlıklı yolu da, örnekliği önümüzde mevcut olan sevgili peygamberimizi kendi yaşantımızda model almak ve onun hal ve gidişatını kendi hayatımızda özümsemektir.
3- Hep Allah'la Beraber Olabilmek
"Nerede olursanız olun, Allah sizinledir". Yüce kudret, her şeyi ve bu arada biz insanları yaratmış, bir nizam içinde yerli yerince koymuştur. Evrende, çok ince bir nizam bulunmaktadır. Özellikle dünya, insanın yaşayabilmesi için özel bir itina ile donatılmış, ince bir ayarla ölçülü olarak yaratılmıştır. Varlık âlemine çıkabilmemiz o kadar büyük riskler altında olmuştur ki, bütün bunlar gizli bir elin özel koruması altında olduğumuzu göstermektedir. Havanın ve suyun bulunması, güneşin belli bir mesafede olması, dünyanın eğikliği ve basıklığı, atmosfer tabakasıyla korunuşu gibi pek çok husus, dünyada insanın varlık düzlemine çıkarılması için özenle yapılmış hazırlıkların sadece birkaçı olmaktadır. Bu dengelerde hafif bir bozulma, gezegenimizde insan hayatını imkânsız kılacak boyuttadır.
Öyle anlaşılıyor ki, bizi yaratan Allah, bizi sahipsiz ve kimsesiz bırakmıyor. Koruyucu eli her zaman üzerimizde bulunuyor. O, yaratıp da, yarattıklarını başıboş bırakıp, kendisi uzağa çekilip onları seyreden, hiç karışmayan bir rab değil, yarattıklarına her an müdahil olan etkin bir Allah'tır. O, her an bizimledir; yücelerde olduğu kadar içimizdedir de.
Onun bizimle olması, varlığımızın O'nun irade ve kudretiyle olması ve devam etmesi anlamına gelir. Bu, bizim yaratılış olarak O'nun kulu oluşumuz demektir. Yani biz istesek de istemesek de O'nun kulu oluşumuz, O'nun yaratmasıyla var oluşumuz, O'nun yarattığı yasalar içinde soluk alışımız, kan dolaşımımızın sağlanması, beslenmemiz, büyümemiz her şey O'nun iradesi ve kudreti ile gerçekleşmektedir. Bu konuda inanan inanmayan arasında da fark yoktur.
Allah'ın bizimle olmasının diğer anlamı ise, bizim O'nu tanımamız ve her an O'nun varlık ve kudretini benliğimizde hissetmemiz, O'na büyük bir saygı ile bağlanmamız ve kulluk etmemizdir. Dinin amacı da zaten bu inanç ve bilince ulaşmamızdır. Din, insanları zoraki kulluktan, gönüllü kulluğa yüceltmek için gelmiştir. Bu bir bilinç halidir, imanın içselleştirilmiş şekli olmaktadır. Bu bilinç düzeyine ulaşan kul, artık hep Allah iledir; O'nunla yer, O'nunla içer, O'nunla yürür, her şeyi O'nunla yapar, eder.
O'ndan gelen ve O'na dönecek olan insanın, burada da O'nunla olması, bu şuur üzere hayatını sürdürmesi hadiste "İhsan" olarak isimlendirilen kulluk bilincinin en üst düzeyini oluşturur,
"Yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine asla gizli kalmayacağı" Yüce Allah ile birlik ve beraberlik olmak, her adımımızda, her işimizde O'nu kendimize "Şah damarımızdan daha yakın" hissetmek, bizlere neler kazandırmaz ki? Eğer biz bunu yapabilirsek yüceliriz, aşağılık duygulardan ve bayağı davranışlardan sıyrılırız, melekler bile bize gıpta eder. Özümüz, sözümüz doğru olur, yaptığımız her işimizin hakkını veririz.
"Allah, gözlerin sinsi bakışlarını ve kalplerin gizlemeye çalıştığı sırları bilir". O'ndan hiçbir şeyimizi gizlemek, saklamak mümkün değildir. Öyle ise yarın utanacağımız hiçbir şey yapmayalım, sözümüz özümüze uygun, dışımız içimize ayna olsun.
İslâm'ın bir din olarak hayat felsefesi Allah'tan gelip Allah'a dönmekten ibarettir. Ünlü halk ozanı Âşık Veysel'in "İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece" dizelerinde kastettiği doğumla başlayan, ülümle biten dünya serüvenimiz, bu gelişle gidiş arasında da bütün /aşantımız boyunca Allah ile hemdem olmak inancı her an diri tutuiaçaktır. O her an bizimledir. Zihnimizde, kalbimizde, gönlümüzdedir. Sevgi şairi Yunus ne güzel söyler:
Sensin bize bizden yakın Görünmezsin hicap nedir.
Çün aybın yok gökçen yüzün Yüzündeki nikap nedir.
4- Allah Kimleri Sever
"Hükmettiğinde aralarında adaletle hüküm ver. Allah âdil olanları sever". Allah ile kulları arasında özel bir ilişki vardır. İnsanın yeryüzündeki konumu halife sıfatıyla Allah adına hareket etmektir. O yüzden, insanın davranışlarını Allah'ın hoşnut ve razı olacağı şekilde ayarlaması, yaptıklarında, ettiklerinde Allah'ın emir ve yasaklarını gözetmesi gerekmektedir.
Yüce kitabımız Kur'an'da ve sevgili peygamberimizin hadislerinde Allah'ın hangi türden davranışlarımızdan hoşnut ve razı olduğu ve kimleri sevip kimlere buğzettiği noktasında bir dizi açıklama vardır. Bunlardan bir kısmını burada belirtmek yerinde olacaktır.
Yüce Allah affedicidir, affetmeyi sever. Tövbe edip de Allah'a yönelen, pişmanlık duyarak O'na sığınan ve her türlü maddî ve manevî pisliklerden arınanları sever.
Yukarıdaki âyette, Allah adaletle hükmetmeyi emrediyor ve âdil olanları sevdiğini belirtiyor. Yer gök adalet üzeredir, derler. Her şey denge noktasında ve ince bir nizam üzeredir. Bir şey lâyık olduğu yere konulmazsa orada haksızlık ve zulüm vardır. Ülkeler küfür ile âbâd olabilir, ama zulüm ile asla. O yüzden Allah Teâlâ adalete ayrı bir önem vermekte ve "Adi" sıfatının tecellisinin bizim üzerimizden gerçekleşmesini istemekte, buna aracı olanları sevmekte, haksızlık ve zulüm edenlere buğz etmekte, onları mutlaka cezalandıracağını, mazlumun ânının yerde, zâlimin zulmünün yanına kâr kalmayacağını buyurmaktadır.
Allah, iyileri ve iyilik yapmayı kendilerine kalıcı bir özellik haline getirmiş olanları sever. Onlar öyle insanlardır ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcamaktan kaçınmazlar, geleceklerini tehlikeye atıp günün peşin hazları uğrunda ömür tüketmezler. Onlar kin ve öfkelerini yutarlar, insanları bağışlarlar. Sevgili peygamberimin "Allah'a en sevimli din, hoşgörü ve kolaylık üzerine kurulu olan dindir" buyruğu üzere bağışlamayı, hoş görmeyi kendilerine şiar edinirler. Etrafındaki insanlara karşı yumuşak davranır, kaba ve katı kalpli olmazlar, bağışlamasını, hattâ onlar için Allah'tan af dilemesini bilirler, onlara danışırlar, işbirliğinden geri durmazlar. Bütün bunlara karşılık bir konuda azmettiklerinde de tam bir kararlılık gösterirler, sabır ve tahammülle sonuç alıncaya kadar gevşeklik göstermezler. Kendi üzerine düşen vazifeyi eksiksiz yaptıktan sonra tam bir imanla Allah'a güvenir ve ona tevekkül ederler. Bilirler ki ancak bu durumda Allah tevekkül edenleri sever.
Allah'ın haya edilmeye en lâyık olduğunu, her türlü kusur ve ayıbı örtücü olduğunu, O'nun hayayı ve örtmeyi sevdiğini bilirler ve O'nun ahlakıyla ahlâklanarak kendileri de hayayı bir meziyet, örtücü olmayı bir erdem görürler ve ona göre davranırlar.
Onlar, "elest bezmi"nde verdikleri yaratıcıya kulluk sözleri başta olmak üzere, her türlü vaadi yerine getirirler.
Mahşer günü sevgili peygamberimize en yakın olacaklar kimlerdir? Zenginler, güçlüler, krallar mı? Hayır. Elbetteki, "Ahlâkça en güzel olanlarınız" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, iv, 193). Ondan en uzak olacaklar ise kötü huylular, insanlarla geçimsiz olup başkalarını rahatsız edenlerdir. Kimi boşboğazlık eder, kimi insanlara tepeden bakar, gurur ve kibir gösterir, ^kimi konuşurken alaycı ve aşağılayıcı bir tavır takınır, kaş göz işaretiyle insanları incitir, ona buna lakap takar, gıybet eder arkasından çekiştirir, laf taşır, bozgunculuk eder. Allah hiç böylelerini sever mi?
Allah güzeldir, güzelliği sever. Allah üstümüzün başımızın, evimizin, sokağımızın, çevremizin tertemiz olmasını, aklımızın, zihnimizin, gönlümüzün; kalbimizin her türlü kötülüklerden arınmış olmasını ister. Allah elbiselerimizi "ziynet" diye adlandırmış ve kuşa nisbetle tüyü nasılsa, elbiselerimizin de bedenimize nisbetle öyle uyumlu ve güzel olmasını istemiştir. İnsanın elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını istemesi ve bundan hoşlanması kibir değildir. Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir. Allah güzeli ve her şeyi güzel yapanı sever. Peygamberimiz insanların yanına çıkacağı zaman üstüne başına çeki düzen /erir, hattâ kaptaki suyu ayna olarak kullanarak, saçını sakalını kontrol îderdi. Allah düzenli olanları sever.
Allah, davranışlarımızda ifrat ve tefrite düşmemizi yani aşırılıklara açmamızı yasaklar. İtidal noktasını tavsiye eder. İbâdetlerimizde, duala-ımızda bile ölçülü olmamızı ister, haddi aşanları sevmez.
Helâlinden yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Biliniz ki Allah israf denleri sevmez. Yüce Allah infak etmeyi teşvik etmiş, ancak tutumlu-jğu hiçbir zaman elden bırakmamayı İstemiştir. Ne cimrilik edeceksin, e de yoksul düşecek şekilde elindekini hayır yolda da olsa harcaya-aksın. İkisinin ortası bir yol Allah'ın sevdiği yoldur. Ne cimrilik, ne savurganlık, tutumluluk. Sevgili peygamberimiz 'Tutumlu olan yoksulluk görmez" buyurmuştur.
Allah doğruları sever ve onlarla beraberdir. O, yalancıları, hâinleri, emânete hıyanet edenleri sevmez. Allah, halkını düşünen devlet adamlarını sever, kendi çıkarı için çalışanları sevmez. Allah iffetine düşkün gençleri sever, zinakâr yaşlılara buğzeder. Allah, kendisine kavuşmayı isteyenleri sever. Mevlâna'nın ölüm gecesine "düğün gecesi" anlamında "Şeb-i Arûs" derler. Sevgili peygamberimizin son sözü de "ile'r-refîki'l-a'lâ = En Yüce dosta..." olmuştu.
Bizler de inşallah aynı şekilde sevgi dolu olarak, O'nun tarafından da sevilerek huzura çıkar, rızasına erer, iyilerle, doğrularla, peygamberlerle, şehitlerle birlikte oluruz.
5- Takva
Dinimizde temel kavramlardan biri "takvâ"dır. İyi bir müslüman olmamız, dinî yaşantımızda yol alabilmemiz, inancımızı ve Müslümanlığımızı sağlam bir zemine oturtabilmemiz, dinî kaynaklardan yararlanabilmemiz bizzat Kur'an'ın ifadesiyle müttakî yani takva sahibi olmamıza bağlıdır.
Takva, sakınmak, korunmak anlamına gelen "vikaye" kökünden gelmektedir. Tırnağı incelmiş hayvanın yürürken ayağını taştan sakınması anlamında kullanılmaktadır. Daha sonra bu kelime Kur'an terminolojisi içinde, kök ile irtibatı sürdürülmekle birlikte yeni anlam kazanmış ve Allah'ın haram ve yasaklarından sakınma, emirlerine yapışma ve bu yolla elde edilen saf, temiz dindarlık, dinî bütünlük, her an huzurda olma düşüncesinin kazandırdığı ilâhî sorumluluk bilinci anlamına gelir olmuştur.
Hz. Ömer, Übeyy'e "Takva nedir?" diye sorar. Übey: "Sen hiç dikenli yolda yürüdün mü?" der. O da: "Evet!" cevabını verir. "Peki ne yapardın?" diye sorar. "Eteğimi çemrer ve dikkat ede ede yürürdüm" cevabını alınca, "İşte takva budur" der ve bu benzetme ile takva terimini açıklamak ister.
Kur'an'da takva üç anlamda kullanılmıştır: Birincisi ebedî azaptan korunmak için şirkten kaçınma, ikincisi büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrarlı olmaktan sakınma ve üçüncüsü de "İttekullâhe hakka tükâtihî" âyetinde olduğu gibi kalbi meşgul edici her şeyden uzak durarak, kalbi tamamen Allah'a teslim etme, orada O'ndan başkasına yer vermeme.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere takvanın iki boyutu vardır:
Birincisi, Allah'ın emirlerini mümkün mertebe yaparak onun rızasını kaybetmekten sakınmak, ikincisi de O'nun yasaklarından mutlak anlamda kaçınarak O'nun gazabına uğramaktan sakınmak.
Buna göre takva bir yönüyle cemal tutkusu, öbür yönüyle de celâl korkusudur. Bu itibarla, takvanın her ne kadar bazan "haşyetullah" yani Allah korkusu anlamında tefsir edildiği olmuşsa da, onu sırf korku boyutu İle ele almak ve sevgi boyutunu göz ardı etmek eksik bir tanımlama olur. Nitekim bu iki boyut müttakîler için sonuç olarak belirtilen "felah yani kurtuluş" kavramı için de aynısıyla geçerlidir; hem umulana nail olma hem de korkulandan emin olma söz konusu olmadıkça gerçek anlamda "felah" olmaz. Takvanın cemal boyutunda, her türlü güzellik işlenerek umulanlara erme; celâl boyutunda ise her türlü kötülüklerden uzak durularak korkulanlardan emin olma tecellî etmelidir. İşte o zaman gerçek anlamda kurtuluş ve saadet olacaktır.
Bu, kuşun uçmasına benzer; nasıl ki tek kanatlı kuş uçamazsa sadece korku boyutu ile ya da sadece sevgi boyutu ile ilâhî sorumluluk bilincine de erişilemez, dengeli biçimde ikisi bir arada olmalıdır. Nefsin her türlü çirkefliklerden arındırılması sağlanırken, ruhun her türlü güzelliklerle bezenmesine çalışılmalıdır.
"Tırnağımıza taş değmesin" anlamında ilâhî azaptan korunma olarak aldığımızda takva, nihâî amaç olmayıp, kurtuluş ve saadetimize vesile olur. Bu vesileyi elde edebilme hem âhiret hem de dünya için bir dizi önlem almayı gerektirir.
Âhiret için ele aldığımızda takva, tevhit üzerine kurulu bir inanca sahip olma, imanı koruyucu ve derinleştirici ibâdetler ve salih amellerde bulunma ve her türlü güzel ahlâkla bezenmeye çalışma gibi fiil şeklinde; şirkten, küfürden, her türlü ahlâksızlıktan uzak durma gibi terk biçiminde bir hayat çizgisini sürdürmeyi gerektirir.
Takvanın yani kulluk bilincinin bir de davranışlarımızın dünyevî sonuçlarına dönük yönü vardır. Bu önemli kavramın bir veçhesini de ilâhî dünya azabından sakınma çabası oluşturmaktadır.
Böyle bir sonuçtan kurtulma, her şeyden önce doğal ve sosyal ni-Izamda geçerli olan ilâhî yasaları (sünnetullah) tesbit etmeyi, kurulu dengelerin bozulmaması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılar. Bu ise bütünüyle ihtisas İlimlerinin en üst düzeyde tahsil edilmesini, çevre, sağlık, güvenlik gibi her alanda yeterli bilinç ve donanıma ulaşmayı gerekli kılar. İşte o zaman insanlar top yekun ilâhî dünyevî azaptan korunmuş ve sonuçta da kurtulmuş olurlar. Aksi takdirde ozon tabakalının delinmesi, dünyanın giderek ısınması, buzulların eriyip suların /ükselmesi, ağaçlardan yoksun kalmış mümbit toprakları yel süpürü sel alması, dünyanın her gün biraz daha çölleşmesi gibi çevre; bulaşıcı, tedavisi imkânsız hastalıklar gibi sağlık; uyuşturucu bağımlılığı, terör, bir yanda açlık ve yetersiz beslenme, öbür tarafta aşırı tıkınma ve şişmanlık gibi insanlık adına utanç verici manzaralar, sosyal yaralar, renk, ırk, dil, coğrafya vb. ayrımlar, masum insanların kıyımına sebep olan dünya savaşları, milletleri sömürüp yok eden emperyalizm ve daha nice belâlar dünyevî anlamda takvâsızlığımızın sonucu olmaktadır. Şu halde takva, dünya^ ve âhiret saadetinin, gerçek kurtuluşun (felah) zorunlu şartı olmakta ve en üst bilinç düzeyi olarak mü'minlerden istenmektedir.
6- Niyet Ve İhlâs
"Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emr olunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur". Din, Allah ile kul arasıdaki ilişkiler bütünüdür. Tam bir samimiyetle, hiçbir dünyevî çıkar beklemeksizin Allah'a kulluk etmek, O'na yalvarmak, O'nunla olmaktır. Hattâ bazı İslâm büyükleri, Allah'a tapınma sâikinin cennet olmasını bile hoş görmezler. Yunus diyor ki:
Cennet cennet dedikleri, Birkaç köşk ile birkaç huri.
İsteyenlere ver sen anı, Bana Sen'i gerek Sen'i.
Dini Allah'a has kılmanın anlamı herhalde Allah'a sırf rabbimiz olduğu için kulluk edip ibâdette bulunmak olmalıdır. O'nun yaptığımız güzel işlere sayısız sevap vermesi, O'nun lütuf ve kereminin bir sonucudur. Ama kullukta bizim böyle bir beklentimiz bile olmamalıdır. İlk İslâm mutasavvıflarından Rabia Hatun şöyle dermiş: "Allahım! Eğer ben sana cennet umuduyla tapıyorsam, beni cennetinden mahrum bırak, cehennem korkusundan tapıyorsam beni cehennemine at. Ey Allahım, sırf senin rızanı kazanmak için, sana olan sevgimden dolayı kullukta bulunuyorsam, ne olur, beni sevginden mahrum bırakma!"
İyi niyet sahibi olmak, bizim en büyük meziyetimiz olmalıdır. Yapamadığımız nice hayırlı amellerin sevabını Yüce Allah sırf niyetimizden ötürü bize bahşetmektedir. Sevgili peygamberimizin bu konuda açıklamaları vardır: "Ameller, ancak niyete göredir. Herkesin niyeti ne ise, onun karşılığı verilecektir. Kim Allah ve rasûlü için hicret etmişse hicreti Allah'a ve Rasûlünedir, ona göre sevabını alacaktır. Kim de dünyevî bir çıkar elde etmek yahut evlenmek istediği bir kadına erişmek İçin hicret ederse, onun hicreti de o şeyedir. Onun hicret sevabı alması mümkün değildir". "Her kim, geceleyin teheccüde kalkmak niyetiyle yatağına girer, fakat uykuya yenik düşerek kalkamaz ve o şekilde sabahlarsa, o kişiye sanki kalkmış da ibâdetini yapmış gibi sevap yazılır, uykusu da ona rabbinden bir sadaka olur"."İnsanların niyetleri üzerine haşrolunacaklarını" ifade buyuran sevgili peygamberimiz, bu zikretmiş olduğumuz hadislerinde niyetin ne kadar önemli olduğunu açıklamışlardır.
Yüce Allah, ne mallarımıza, ne yüzlerimize bakacak, sadece ve sadece kalplerimize bakacaktır. Allah'ın nazargâhı olan kalplerimizi, nasıl kötü düşüncelere açabiliriz. Her türlü iyilik ve iyi niyet varken, başta Allah hakkında suizan beslemek olmak üzere, diğer insanların aleyhine düşüncelere kapılmak, kalbimizi karartmaktan, içimizi daraltmaktan başka neye yarar. O yüzden herkese karşı dürüst, herkese karşı iyi niyetli olalım. Herkesin iyiliğini isteyelim. Kimseye yaltaklık, yalakalık yapmayalım, doğru ne ise onun peşinde olalım, bütün davranışlarımızın saiki Allah ve O'na ait yüce değerler olsun. Ölümümüz de, yaşantımız da sırf O'nun için olmalı, varlığımızı bizi var edene adamalıyız. Allah, mutlak iyidir, mutlak hakikattir. İyiyi, güzeli, doğruyu, hakikati başka yerde aramanın hüsrandan başka getirişi olmayacaktır. Din gününün yegâne sahibi Allah'ın huzuruna çıkacağız ve geleceğimizi, ebedî saadetimizi O'ndan bekleyeceğiz. Öyle İse burada O'nun hesabına çalışalım, Ali'nin yanında çalışıp da ücretini Veli'den bekleyenin durumuna düşmeyelim. İçi çürük ceviz gibi, içine kurt düşmüş yemiş gibi meyvelerin görünüş-ı ferine aldanıp da onlara bel bağlamayalım. Yapacağımız iş sağlam olsun, Allah için olsun ki yarın kıyamet gününde bir işe yarasın.
"Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi? de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. Bunlar, rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr 1 edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz".
7- Doğruluk
Doğruluk; gerçeğe uygunluk, için ve dışın, özün ve sözün bir ol-1 ması, istikamet üzere olma, hak ve hakikatten ayrılmama, ahlâklı, namuslu ve dürüst olma demektir.
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd n/112).
Yüce Allah, bu âyetinde istikamet üzere doğru olmayı, doğru kalmayı emrediyor. Bu ilâhî emir öncelikle sevgili peygamberimize yönelik bir hitaptı. Bu emir, son derece ağır bir sorumluluk bilinci ve yaşantımızı dosdoğru bir çizgi üzerine oturtabilmemizi gerektirir. Ciddiyet, hassasiyet ve gayret olmadan bunu başarabilmek çok .zordur. Sevgili peygamberimizin bu âyetten ötürü "Beni Hûd sûresi kocattı" buyurmasını da dikkate aldığımızda doğruluk emrinin gereğinin ne kadar zor olduğu kolayca anlaşılabilir.
Herkes kendince doğru olabilir, ancak istenilen o değildir. Yüce Allah bizden "emrolunduğumuz gibi doğru olmamızı" istemektedir. Öyle ise doğrunun ölçüsü biz değiliz, onun bizim dışımızda mutlak hakikate uygunluk biçiminde bir ilkesi bulunmalıdır. İşte doğruluğu zor kılan da budur. Yoksa herkes kendince zaten doğru yaptığını, doğru söz söylediğini, doğru iş işlediğini düşünür. Bu yanlışlığın sebebi, kendimizi hakikate giden yolda bir ölçü olarak görmemizdir. Oysa bizler insan olarak salt iyi değil, salt kötü de değil, ancak her ikisine de yatkın varlıklarız. İyilik de kötülük de yapabilmekteyiz. Akıl ve tecrübelerimize güvenebildiğimiz gibi, heva ve heveslerimizin peşine de düşebilmekteyiz. Seçkin önderlerin peşinde doğru yolda ilerleyebildiğimiz gibi, cerbezesine kapıldığımız şeytanî önderlerin peşinde helake doğru da sürükle-nebilmekteyiz. İşte bundan dolayı yüce Allah bizden "emrolunduğumuz gibi doğru olmamız"ı istemiştir.
Doğruluk her şeyden önce özümüzde olmalıdır. Özümüz doğru olmadan, dışımız doğru olmaz. İçinde katran olan küp dışına bal sızdırmaz. Ne yapıp edip işe içimizden, özümüzden başlamalı ve kalbimizi, aklımızı her türlü kötülüklerden, yanlışlıklardan arındırmalıyız. Herkese karşı dürüst olmalıyız, hiçbir kimseye karşı hesaplı davranmamalı, hasbî olmalıyız. Sevdiklerimizi bir çıkar için değil, Allah için sevmeliyiz. Kendi yakınlarımız da olsa haksızlıklarına karşı kalbimizde bir aklama işine girmemeliyiz.
Sözümüz doğru olmalıdır. Dil, kalbin tercümanıdır; içimizi dışa vurur. Hal böyle olunca dilimizi de aynı şekilde doğru kılmalıyız. Halk arasında "Dilin kemiği yok" diye bir deyim vardır. Bu insanın isterse yalan söyleyebileceği anlamına gelir. Bu doğrudur, insan isterse yalan söyleyebilir. Ama herkes bilir ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bir kez yalan söyleyenler, zamanla bunu alışkanlık edinirler ve çok sürmeden insanlar onların sözlerine güvenmez olur. İçi ve dışı doğru olan insanlar toplumda büyük güven kazanırlar. Sevgili peygamberimiz gençlik çağında öyle doğru, öyle dürüst bir hayat yaşamıştı ki herkes ona Muhammed el-Emîn der, bununla onun güvenilir biri olduğunu İfade ederlerdi. İnsanlar kıymetli eşyalarını emanet olmak üzere saklaması için kendisine verirler, ona son derece güven duyarlardı. Kabe'nin tamiri sırasında Hacer-i Esved'in yerine konulması anında bu şerefli vazifeyi kimin yerine getireceği konusunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış ve işi hakeme bırakmışlardı. Hakem olarak Hz. Muhammed'in seçilmesi halinde hiç kimse buna itiraz etmemiş, herkes sevinmişti. Çünkü o, dost düşman herkesin güvenini kazanmıştı. O da bu güvene lâyık bir şekilde hareket etmiş, çıkardığı hırkasına Hacer-i Esved'i koymuş, herkesin hırkanın bir ucundan tutarak taşı taşımalarını sağlamış ve yakına getirilince de kendi elleriyle alarak yerine koymuştu. Böylece büyük bir anlaşmazlık önlenmiş, bu şerefli görev onun önderliğinde herkesin elbirliği İle yerine getirilmişti. Peygamberimiz, o kadar güvenilir biri idi ki, hicret esnasında kendisini öldürmek için komplo kurulduğunu öğrendiği bir hengâmede yerine Hz. Ali'yi bırakmış ve kendisindeki emanetleri teker teker sahiplerine vermesini sıkı sıkıya tembih etmişti. Onunla mücadele eden, onunla savaşan, her türlü iftirayı yapmadan çekinmeyen İslâm düşmanları, Hz. Peygamber'e hiçbir zaman "Sen yalancının birisin, senin sözüne inanmayız" dememişler, "Evet sen doğru sözlüsün, ama biz senin sözlerini inkâr ediyoruz" demişlerdir.
En büyük erdem düşmanın itiraf ettiği erdemdir. Sevgili peygamberimiz durup dururken büyük olmadı. Dosdoğru bir çizgisi vardı ve hayatında hiçbir zaman o çizgiden sapmadı. Özü de, sözü de, bütün yaptıkları da doğru oldu. Doğruluktan ayrılmadı. Doğrularla beraber oldu.
Bize de aynı çizgi gerektir. Özümüzde, sözümüzde ve bütün davranışlarımızda doğru olmak, dürüst olmak ve mutlaka doğrularla beraber olmak şiarımız olmalıdır.
8- Günahlardan Sakınma Ve Tövbe
Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
"Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onun sevabını görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onun cezasını görecek"."Yoksa o kötülük İşleyenler, bizden kurtulacaklarını mı sandılar. Ne de fena hüküm veriyorlar"."Hayır (iş öyle değil)! Kim bir kötülük (günah) kazanır da suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar". Sevgili peygamberimizin de tanımladığı üzere günah, kişinin vicdanını rahatsız eden, iç huzurunu gideren şeylerdir. Müftüler fetva verse bile içimizi kemiren şeylerden uzak durmamız bizim yararımızadır.
Rabbimizin de ifade buyurduğu üzere eğer biz yasak edildiğimiz günahların büyüklerinden sakınırsak, diğer kabahatlerimizi rabbimiz örtecek ve bizi cennetine koyacaktı. Biz nefsimizi temize çıkaramayız. Çünkü nefis, gerçekten hep kötülüğü emreder. Rabbimiz esirgerse ancak o zaman korunabiliriz.
Bizler "mütekebbir, kaba, sokaklarda bağırıp çağıran, şamata çıkaranlardan, dünya işinde âlim, âhiret işinde câhil olanlardan olamayız."
Mümin olarak mutlaka dünya ve âhiret dengesini İyi kurmamız gerekir. Dengeyi bunlardan biri lehine bozmak müminin basiret ve ferasetine yakışmaz. Hem dünyamızı hem de âhiretimizi mamur etmek, her ikisine de gereği kadar değer ve önem vermemiz gerekir.
"Size isabet eden her bir musibet ellerinizle işlediğiniz sebebiyledir. Allah, çoğunu da affediyor" ilâhî buyruğunca başımıza gelenlerin kusurunu hep kendimizde arar, başkalarını suçlama ucuzluğunda bulunmayız.
"Allah'ı diliyle çokça zikredip ameliyle Allah'a isyan eden kimseye yazıklar olsun!" buyuran Sevgili peygamberimizin sözünü hiç aklımızdan çıkarmayız. Kalbimizdeki imanın, dilimizdeki zikrin gereğinin mutlaka fiillerimize yansıması gayreti içinde oluruz. Başkalarını eleştirmeden çok özeleştiride bulunuruz. Bu konuda bakınız rasûlullah (s.a.v.) efendimiz ne güzel buyurmuşlardır:
"Günah, işleyenden başkası hakkında uğursuzluktur. Eğer kişi onu işleyeni ayıplarsa, o günah kendi başına da gelir, gıybetini ederse günahkâr olur, eğer razı olur ise o (günahta) ona ortak olmuş olur". Dinimiz İslâm, hiç suç işlenmeyen, günah irtikâb edilmeyen bir toplumu gerçekçi bulmaz ve öngörmez. Müslüman toplum içerisinde de günahlar işlenebilir. İslâm'ın müntesiplerinden istediği şey, işlenilen bu kötülüklerin düzeltilmesi ve mümkün mertebe örtülmesidir. Gücü yettiğince her müslüman kötülüklerin önünü almaya çalışacak ve bu uğurda bir katkısı olacaktır. Ancak gücü yetmemesi ve değiştirme imkânının ortadan kalkması halinde ise, o günahı teşhir etmeyecek, mümkün mertebe örtecektir. Zira kötülükler sâri hastalıklar gibi yayılma temayülündedir. Ne kadar çok yayılırsa o kadar çok işlenmekte, şüyuu vukuundan beter olmaktadır.
İşte bu noktadan hareketle hadiste, müslüman toplum içerisinde işlenen suçların diğer insanlar için bir deneme unsuru olduğu belirtilmekte, düzeltme amacı olmaksızın yalnızca teşhir İçin o kişinin kınanmaması istenilmektedir. Atalarımız "Gülme komşuna gelir başına" demişlerdir. Bu durumda yapılacak şey, o kişinin o günahı işlemesinin sebeplerini, arka plânını araştırmak ve onları gidermenin yollarına bakmaktır. Günah işleyene lanet okumak hiçbir zaman çözüm olmayacaktır. Müslümanın işlemiş olduğu günahlar için her zaman telâfi imkânı vardır. İlahî rahmete açılan ve hiç kapanmayan bu telâfi kapısı tövbedir.
"Hepiniz Allah'a tövbe edin, ey rnü'minler! Belki böylece korktuğunuzdan kurtulur, umduğunuza nail olursunuz". Kul ve insan olarak bizim en önemli özelliklerimizden biri yaptığımız kötülüklerden pişmanlık duyup, vazgeçebilmemiz ve özür dileye-bilmemizdir. İslâmî terminolojide bunun adı tövbedir. Tövbe, işlediğimiz günahların, kötü bir şey olduğuna inanıp, hemen pişmanlık duyup onu bir daha işlememek üzere vazgeçmek demektir.
İnsanlığın ilk atası Hz. Âdem, ilk günahı işlediğinde hemen pişmanlık duymuş ve kendisini kınayarak Allah Teâlâ'dan özür dilemiş, tövbe etmişti. Buna mukabil İblis de aynı şekilde ilk isyanını gerçekleştirdiğinde pişman olmak şöyle dursun, küstahça davranarak kendi kusurunu Allah'a yıkmaya çalışmış ve kendince Yüce Rabbi suçlamıştı. Sonuçta Âdem babamız affedildi ve halife olarak yeryüzünü yurt edinmesi ve buradan ebedî hayatı kazanabilmesi için kendisine fırsat verildi. İblis ise İlâhî rahmetten kovuldu ve ebedî azaba müstahak oldu.
Şimdi bize yakışan atamız Âdem'in peşinden gitmek mi, yoksa ilâhî rahmetten kovulmuş, taşlanmış, lanetlenmiş şeytanın peşinden giderek insanlığımızdan uzaklaşmak, İblisleşmek mi? Elbette ki biz atamız Âdem'in peşinden gideceğiz. Yaptığımız hatalarımızı, işlediğimiz günahlarımızı kabul etmeyi ve bunlardan dönmeyi, bir daha asla işlememeyi, bu yüzden başkalarına verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemeyi büyük bir erdem, bilecek ve insaniyetimize yaraşır şekilde davranacağız. Bu bizi alçaltmayacak, aksine daha da yüceltecektir.
Hatasız kul olmaz, insan ne kadar çabalasa da günahsız edemez. Hata etmek, kusur işlemek, günaha düşmek biz insanların özelliklerin-dendir. Biz melek değiliz ki özel korunma zırhı içinde rahat edelim. Bizim insan olarak yapımızda İyiliklere olduğu kadar kötülüklere de yatkınlığımız vardır. Ancak Allah Teâlâ bize İrade ve akıl vermiş, peygamberler göndererek yolumuzu belirlemiş, önümüzü aydınlatmıştır. Hal böyle iken bizim bir kötülük işlememiz halinde derhal ondan pişmanlık duyup, vazgeçmemiz ve şayet içinde kul hakkı bulunuyorsa, ilgili kimselerden helâllik dilememiz bir İnsanlık ve müslümanlık gereği olmaktadır. Eğer biz bunu yapabilirsek o zaman, yaptığımız hatalar bize zarar vermez, İnsanlık yolunda ilerlemeye devam ederiz. Eğer bunu yapmaz ve işlediğimiz hatalarda ısrar etmeye, yanlışları sürdürmeye, başkalarına verdiğimiz rahatsızlığı giderek artırmaya devam edersek o zaman insanlıktan adım adım uzaklaşır, şeytanın arkasına düşer ve İblisleşme yolunda ilerlemeye başlarız.
Şunu da belirtelim ki inanan bir insan, hiçbir zaman bile bile kötülük işleyemez. Onu ancak ya bilgisizlikten, ya bir anlık gafletten, ya arzularına yenilmekten dolayı işleyebilir. Ancak onun sahip olduğu donanımları derhal onu uyarır ve pişmanlık duygusunu Öne çıkarır, vicdanı sızlamaya başlar. Bize düşen böylesi bir durumda derhal vicdanımızın sesine kulak vermek ve Allah Teâlâ'nın arzusu doğrultusunda tövbe ederek kendimize çeki düzen vermek ve yaptığımız kötülüğün mümkünse sonuçlarını da ortadan kaldıracak şekilde harekete geçmektir.
Sevgili peygamberimiz "Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” buyururlar. Ancak tövbe geciktirilmemelidir, sıcağı sıcağına yapılmalıdır. Günah, kalbimiz üzerinde aynanın üzerindeki pus gibi etki eder, hemen silinirse aynaya pek zararı olmaz, ama uzun süre kalırsa ayna bozulur, sadeliğini, parlaklığını kaybeder. O yüzden, her nasılsa işlemiş bulunduğumuz bir günah sebebiyle derhal harekete geçmeli ve onun eserinin kalıcı olmasına meydan vermemeliyiz.
Burada önemine binâen bir şeyin üzerinde özel olarak durmamız gerekiyor: O da tövbenin başkalarının hakkına ilişkin olan boyutudur. Hatanın telâfi edilebilmesi, ancak sonuçlarının ortadan kaldırılması ile mümkün olabilir. Eğer biz işlediğimiz hata ile başkalarına da zarar vermişsek, bunun tövbesi sadece Allah'a yönelip, "Ya rabbi beni affet!" demekle olmaz. Bu durumda öncelikli olarak kime zarar vermişsek, eğer maddî bir zarar ise onun zararını karşılamak ve ayrıca özür dilemek, manevî bir zarar ise onun rızasını almak ve helâllik dilemek zorundayız. Yüce Allah, kendi hakkına ilişkin alanda her türlü günahlarımızı dilerse affedebilir ve bu konuda bizzat kendisi umutsuz olmamamızı buyurmaktadır. Onun kapısı umutsuzluk kapısı değildir. Ancak işin ucunda kul hakkı varsa, Yüce Allah, tövbenin kabulü için, hak sahibinin rızasını aramaktadır. Kul hakkı ile Allah'ın huzuruna varmamak için elimizden gelen her şeyi yapmaya çalışmamız gerekecektir. Yoksa burada yaptığımız nice ibâdetlerimiz, nice iyiliklerimiz, yarın hak sahiplerine verilir de elimiz boş kalabilir, iflas etmiş tüccarın durumuna düşeriz. Elimizde malımız var, ama onların değerinden çok borcumuz olduğunda, hak sahipleri gelip birer birer haklarını istediklerinde, vermeye yanaşmadığımız zaman nasıl haciz yoluyla zorla da olsa elimizden alınıyorsa, aynı duruma öbür dünyada da düşebiliriz. Sevgili peygamberimiz bu konuda bizi uyarmış ve iflas etmiş tüccarın durumuna düşmememiz için, kul haklarına aşırı bir özen göstermemizi emir buyurmuştur.
9- Tevekkül: Allah'a Güven
"Allah bize yeter, ne güzel vekildir O". Dinimizin önem verdiği insanî özelliklerden biri de Allah'a güven duygusudur. Bu, hiçbir ortamda, şartlar ne kadar kötü olursa olsun umut ve güveni yitirmemek demektir. İnsanın en kötü anında sığınabileceği güçlü bir kuvvetin bilincinde olması ve O'nu kendisine yakın hissetmesi kadar güzel bir şey olamaz.
İnsanlar sınırlıdır; güçleri, kuvvetleri bir noktaya kadar erişebilir. Oysa onları kuşatan şartlar, içinde bulunduğu ortam, coğrafi özellikler, fizik kuralları insanları aşan, onların güç ve kudreti altına her zaman girmeyen şeylerdir. Böyle bir ortamda insanın kendisini yalnız hissetmesi, onun psikolojisi açısından önemli bir zaaftır. Tevekkül işte bu yalnızlığı, bu çaresizliği ortadan kaldırmaya yönelik bir inanç halidir.
Ancak "neden Allah'a tevekkül ediyoruz ve bu nasıl olmalı?" sorusu ! üzerinde önemle durmamız gerekmektedir. Allah'a tevekkül ediyoruz, .yalnızca O'na sığınıp, O'ndan yardım umuyoruz. Çünkü O'nun dışında hiçbir sığınak, hiçbir korunak mutlak değildir. Nice güçlü, kudretli kimseler, makamlar, mevkiler, kuruluşlar zaman içinde yıkılmaya, yok olmaya mahkûmdurlar. Mutlak güç ve kudret ancak Allah'a aittir. Öyle ise biz mutlak olana, sonsuz kudret sahibine sığınmadan başka bir yolu denememiz yarı yolda kalmamız demektir. Nice yardakçı, nice yalaka belli bir süre sonra yüz üstü kalakalmalardır. İkbali, insanların gölgesine sığınarak aramaya çalışan zavallılar, onların yıkılmasıyla açıkta kalmışlar, jçaresiz duruma düşmüşlerdir.
Önemli olan bir husus da tevekkülden ne anlayacağımız ve bunu nasıl yapacağımızdır. Tevekkül "Bir lokma bir hırka" demek değildir. Tevekkül Allah'a dayanmak, O'na güvenmek demektir. Allah'a dayanmak, atâletle, tembellikle hiç olur mu? Allah'a dayanmak, O'nun ahlakıyla ahlâklanmaktan geçer. Yüce Kudret sahibi, her an bir oluşta, bir iştedir; her an yaratmadadır, her an faaldir. O'nun ahlakıyla ahlâklan-mak, bizim de her an faal olmamızı gerektirir. Yüce Allah, hakimdir, hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerince yaratır. Öyle ise bizim de hikmetli olmamız ve her yaptığımızı yerli yerince yapmamız gerekir. Yüce Allah'ın bir sünnetullahı vardır; her şeyi belli bir yasa çerçevesinde /ürütür, evrendeki düzen, bu yasaların işlemesiyle vücut bulur. Hiçbir >ey tesadüfi değildir. Ay, güneş, zerreden kürreye her şey ince bir he-;aba bağlıdır. Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmak bizim de her şeyimizin lesaplı ve Allah'ın ortaya koyduğu yasalar doğrultusunda olması denektir. Yüce Allah bu yasalardan olmak üzere "İnsan için ancak emecinin karşılığı vardır" buyurur. Emek yoksa, zahmet yoksa ahmet de yoktur. Bu bir yasadır. İlâhî hikmet bu yasaya göre tecellî etmektedir. Armudun pişmiş olarak ağzımıza düşmemesi işte bu yasanın bir gereğidir. İnsanlar dünyada huzur arıyorlarsa, bunun için gerekli şartları hazırlamak zorundadırlar. İnsanlar dünya hayatlarında öbür dünya saadetini de birlikte kazanmak istiyorlarsa, onun için gerekli şartlar neyse onları yerine getirmek durumundadırlar. Yoksa sadece "Ben Allah'a tevekkül ettim, Allah büyüktür, Allah rezzâktır, rızkımı nasıl olsa verir" demekle bu işler olmamakta, sonuçta kendi hatalı anlayışımızla Allah'ı suçlama noktasına varmış olmaktayız.
Şu halde sağlıklı bir tevekkül anlayışı için bizim sahih bir Allah inancına sahip olmamız, O'nun sünnetullahını çok iyi kavramamız ve onun gereği doğrultusunda yaşantımızı sürdürmemiz gerekmektedir. Devemizi sağlam kazığa bağlamadan Allah'a tevekkül etmek, Allah'ı suçlamaktan başka bir şey değildir. Allah'ı suçlamak İse, sonuçta bizim kayıplarımızı telâfi etmeyecek aksine daha da çok artıracaktır.
10- Dilin Afetleri
"Ey inananlar! Zandan çok sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah'tan sakının, şüphesiz Allah tövbeleri daima kabul edendir, acıyandır". Yüce Allah bize bir kalp, bir de ona tercüman olmak üzere dil vermiştir. Bu ikisini tutabilmek çok zor, ama meyvesi çok tatlıdır. Rivayete göre Hz. Davut, Lokman Hekim'e "Git bir koyun kes ve en tatlı iki uzvunu al getir" demiş. Lokman gitmiş ve hayvanın kalbi ile dilini getirmiş. Bir başka seferinde "Git ve bu kez de en kötü iki uzvunu al getir" demiş. Lokman yine kalbi ile dilini kesmiş getirmiş ve: "Efendim, eğer bu iki uzuv, iyi olursa onlara doyum olmaz, yok kötü olursa, bunlardan daha kötü başka bir şey bulunmaz" diye izahta bulunmuş.
Yüce Allah bize her şeyden önce yerinde ve yeterince konuşmamıza işaret olmak üzere iki kulak bir kalp vermiş. Yani iki dinle bir konuş demeye getirmiş. Dilini, kalbinin arkasına koy, düşün taşın ondan sonra konuş. Eline, beline, diline sahip olma erenlerin yaşam felsefesidir. Her türlü erdem, bununladır.
Dilin nice afeti vardır. Dili tutmak çok zordur. Konu başına alınan âyette, Yüce Allah başkalarına karşı kötü zan beslemeyi ve hemen akabinde de insanları arkalarından hoşlanmayacakları şekilde anmayı yasaklıyor. Buna dinî terminolojide gıybet denmektedir. Sevgili peygamberimiz, "Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sormuş, oradakilerin, "Allah ve rasûlü daha iyi bilir" diye mukabele etmeleri üzerine de "Gıybet, kardeşini hoşlanmayacağı şekilde anmandır" buyurmuştur. "Eğer söylediğim, kardeşimde varsa?" diye birisi sorunca, "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun, yok onda mevcut olmayan bir şey söyiüyorsan o zaman iftira etmiş olursun" şeklinde açıklama getirmiştir. Hadiste de belirtildiği üzere bir insanın kanı, ırzı ve malı başkalarına haramdır. Hiç kimse başkalarının şeref ve haysiyetiyle oynayamaz. Yüce Allah, iffetli insanlara iftira atmayı, suçsuz kimselere zina isnadında bulunmayı en büyük günahlardan biri saymış ve hem dünyada, hem de âhirette cezalandırılması gerekli bir suç kabul etmiştir.
Dilin en büyük âfetlerinden biri de yalan söylemesidir. Yalan ve hıyanet ile iman bir arada bulunmaz, derler. Sevgili peygamberimiz, bir insanın emanete hıyanetlik etmesini, verdiği sözde durmamasını, konuştuğu zaman yalan söylemesini kişinin münafıklığının alâmeti saymıştır.
Yalanın içine bir de yemin girer ve bununla başkasının hakkı da yenirse, bunun vebalinin katmerleneceği açıktır. Mahkemelerde yalan yere şahitlik yapmanın ne kadar büyük günah olacağını söylemeye gerek yoktur.
Boşboğazlık hiç hoş bir şey değildir. Bazı insanlar görürüz, hiç olmadık yer ve zamanlarda patavatsızlık ederler, onu bunu güldürmek için olmadık şaklabanlık yaparlar, müstehcen şeyler anlatırlar üstelik bunu • da yarenlik adına yaparlar. Cenaze evinde kahkaha ile gülen kimseler çıkar. Bütün bunlar, dilimize sahip olamayışımızdandır.
Dilin önemli afetlerinden bir başkası da kovuculuk etmek, laf götürüp getirmektir. Bu şekilde nice dostların arası açılmış, nice aileler yıkılmış, nice ocaklar sönmüş, nice masum kanların dökülmesine sebep olunmuştur. Sevgili peygamberimiz "Bir kişinin yalancı olması için her duyduğunu söylemiş olması yeterlidir" buyurmuş ve duyduğumuz sözlerin çoğunu içimize gömmemiz ve hiç duymamış gibi davranmamız gerektiğini belirtmiştir. Bırakın ara açmak için doğru da olsa laf taşımayı, ara bulmak İçin yerine göre yalan söylemeyi caiz görmüştür. Demek oluyor ki, halk arasındaki tabiri ile "Doğrucu Davut" olmanın anlamı yok, her söylediğimiz söz doğru olmalı, ama her doğruyu da her yerde söylememeliyiz. Ölçüp, biçip, uygun ve gerekli gördüğümüz zamanlarda konuşmak, uygunsuz zamanlarda ise susmak zorundayız.
Zaten hikmet de, insanın ne zaman konuşacağını, ne zaman susması gerektiğini bilmesidir.
Yüce Allah buyuruyor ki "Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz". Kovuculuk eden, jurnalde bulunan herkesi dinleyip, sözlerine itimat ederek harekete geçmemiz, âyetin de işaret buyurduğu gibi çok kötü sonuçlara sebebiyet verecek, sonunda pişmanlık duyacağız ama iş işten geçmiş olacaktır.
Bu sebepten önce başkalarına karşı iyi niyetli olmalı, onlara hüsnüzan beslemeli, sonra başkalarını bizlere gammazlayan, kovuculuk eden kimselere itibar etmemeli, onları dinlemeyerek heveslerini kursaklarında bırakmalı, buna rağmen bir harekette bulunacaksak, mutlaka araştırmalı ve iyice emin olmadan herhangi yanlış bir davranış içine girmemeliyiz. İşte o zaman pişman olmayız ve insanlığımıza yakışan bir davranış içinde olmuş oluruz.
11- İnsan Olmanın Gerekleri
İnsan olarak bizler, tabir caizse Allah'ın özene bezene yarattığı varlıklarız. Doğuştan saygın yaratı İm iş izdir. Daha baştan akıllı, bilgili ve kabiliyetli kılınmışızdır.
Ölçme ve değerlendirme aracı olarak akla sahibiz. Eşyayı tanıma ve onlara isim verme, onları kullanma yeteneğimiz vardır. Bugün sözü edilen ve üzülerek belirtelim ki dünyanın çok yerinde tam olarak uygulama alanı hâlâ bulunamayan temel hak ve özgürlükler, bizim insan olarak yaratılmamızın doğal sonucudur. Bu haklar insan olarak doğamızda vardır; dolayısıyla bunları bize bahşettiği iddiasında bulunan hiçbir güce, hiçbir kuruma insan olarak borcumuz yoktur. Biz sadece ve sadece bizi insan olarak yaratan ve bizi bin bir nimetlerle donatan, dünyanın bayındır kılınması, düzen ve intizamın sağlanması ve böylece bütün insanlığın huzur içinde yaşaması göreviyle görevlendiren Rabbi-mize karşı kendimize borçlu hissederiz.
İçinde bulunduğumuz nimetleri sayma imkânına bile sahip değiliz. Bedenimizdeki organların çalıştığından bile haberimiz olmamakta, ancak acıdığı, ağrı verdiği, hasta olduğu zaman organlarımızın varlığından haberdar olmaktayız.
İnsan olmamızın gereği her iyiliğe bir teşekkür borcumuz olmalıdır. Bize basit bir iyilik yapan insanların bizden nasıl teşekkür beklediklerini hep biliriz ve minnet altında kalmak asla istemeyiz. Bir de Rabbimiz'in nimetlerini düşünelim. Hangi nimetin şükrünü yerine getirebiliriz?! Bir nefeste iki can bahşeden Allah'a hakkıyla şükretmek ne mümkün? Hoş, Allah'ın da bizim şükrümüze ihtiyacı yoktur. Ama O'nun istediği şekilde bir hayat sürmek bizim hem birey olarak, hem de toplum olarak huzurlu olmamız arzusuna uygun düşecektir.
Sevgili peygamberimiz bu konularda her insanın, bedenindeki her bir eklemine karşı bir sadaka borcu olduğu beyanında bulunur. Sonra bunun nasıl ödeneceğinin yolunu gösterir: "Her teşbih bir sadakadır, her övgü (hamd) bir sadakadır, her lâ İlahe illallah demek bir sadakadır, her tekbir bir sadakadır, iyi ve güzel olan şeylerin yerleşmesi, kötü ve çirkin olan şeylerin ortadan kaldırılması için uğraş vermek bir sadakadır..." Başka bir hadiste ise Rasûlullah (s.a.v.) "Her müslümanın sadaka vermesi gerekir" buyurur. Bunun üzerine ashabdan biri ile aralarında şu konuşma geçer:
—Ya bulamazsa ne buyurursun?
—Elleri ile çalışır, hem kendisi yararlanır hem de başkalarına İyilik yapar.
—Ya buna güç yetiremezse?
—Çaresiz durumda olan ve ihtiyacı bulunan birine yardım eder.
—Buna da İmkân bulamazsa?
—İyi ve güzel olan şeylerin yerleşmesi için çaba harcar.
—Onu da yapamazsa?
—O zaman kötülüklerden uzak durur, o da bir sadakadır". Bu iki hadis gösteriyor ki insan olarak bizlerin sürekli kendimizi geliştirmek, Allah'ı anarak, sadece O'nu yüce bilerek, sadece O'nu övgüye lâyık görerek, O'ndan başkasının övgüsüne ihtiyaç duymayarak iç dünyamızı geliştirmek ve zenginleştirmek, bunun yanısıra da dış dünyamızda insanlarımıza yararlı hizmetler üretmek, onların yanında yer almak, iyi ve güzel olan şeylerde onlarla dayanışma içinde olmak, güzelliklere jöncülük etmek, zayıflara, düşkünlere yardımcı olmak, basit de görülse, 'önemsenmese de iyilik yapmadan geri kalmamak, çevremize yararlı olmak; eğer bunu yapamıyorsak hiç olmazsa kimseye zarar vermemek ve böylece toplum huzurunun sağlanmasına bu yoldan olsun bir katkıda bulunmak vazifemiz olmaktadır.
Yapacağımız katkıları önemsememek yanlış olur. Bazan küçük bir katkı, çok faydalı sonuçlar doğurabilir. Bizim o küçücük katkımız başkaları için örnek olabilir ve onların çok büyük hayırlar işlemesine, yararlı hizmetler vermelerine zemin hazırlamış olabilir. Bu takdirde onların sevabı kadar bizim de sevap alacağımız, buna karşılık onların sevaplarının azalmayacağını bilmemiz rabbimizin bizi ödüllendirme konusunda ne kadar arzulu olduğunun delili olur.
12- İnsan Olarak Temel Vazifemiz
"Doğrusu biz, emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir". Bu âyette "emanet" diye çok önemli bir kavram vardır. Bu, kısaca yeryüzünde Allah adına hareket etme yetki ve sorumluluğu demektir. Yüce Allah, bunu önce başkalarına arz etmiş, fakat onlar bunu yapamayacaklarını, çünkü bu ağır sorumluluk için yetkin olmadıklarını ileri sürmüşler. İnsan ise bu sorumluluğun altına girmiştir. Çünkü insan buna ehil olan yegâne varlıktır. Zaten âyetin sonunda da bu sorumluluğu insanın neden yüklendiğinin ipuçları bulunmaktadır. İnsan, bilgilenmesi mümkün olan, ama cahil de kalabilen, adaletle davranabilen ama zulüm de yapabilen bir özelliktedir. İşte bu kıvama sahip olmasıdır ki, onu emaneti yüklenmeye ehil kılmış ve yeryüzünde halife olma yani Allah adına burasını bayındır kılma ve yaşanabilir bir yurt haline getirme yetki ve sorumluluğunu üstlenmeye hak kazandırmıştır.
İnsanın vazifesi işte bu önemli mevkiinden kaynaklanmaktadır. Öyle ise insan bir başka âyette de ifade edildiği gibi yeryüzüne başıboş hareket etsin, hiçbir sorumluluk almasın, hiçbir görev yerine getirmesin, keyfince gezsin, tozsun, yesin, içsin ve şehvetlerinin peşinde koşsun diye gönderilmemiştir. Elbette bunları da yapacaktır, ama insan bunları yapmak için yaratılmamıştır.
İnsanın bu önemli konumu ona bir dizi sorumluluk yüklemektedir. Her şeyden önce o, kendisini yaratan, bu vazife İçin donatan ve dünya hayatını cennete çevirebilme için etkin ve olgun kılan rabbine karşı sorumlulukları vardır. İnsan, Yüce Allah'ı Rab olarak görmek ve O'na karşı kullukta bulunmak, O'nu saygı ile anmak ve sadece O'na tapınmak durumundadır. Çünkü her şeyin başı burasıdır. İkinci aşamada vazifesi Allah'a ait olan değerleri yüceltmek ve onun din olarak gönderdiği kurallara saygı duymak ve onların gereklerini yerine getirmektir. Bu bağlamda, Allah ile kullar arasındaki özel ilişkiyi sağlayan aracı kurum olarak peygamberliği tanımak ve gönderilen peygamberlerin tümünü saygı ile anmak, özellikle son peygamber olarak gönderilmiş bulunan sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed'in peygamberliğini ve getirdiklerini tam bir iman ile kabul etmek, gereklerini mümkün mertebe yerine getirmeye çalışmak durumundadır.
Allah'a ve O'ndan gelen her şeye, peygambere ve onun Allah'tan getirmiş olduğu her şeye inanmak bu anlamda insan olarak en başta gelen vazifemiz olmaktadır.
Gene bununla bağlantılı olarak kendi özümüze karşı vazifelerimiz vardır. Kendimizi tanımak ve özümüze saygılı olmak, mevcut konumumuza uygun düşecek davranışlar içinde bulunmak durumundayız. Kendimizi yeterince tanımadan bizim Allah'ı da tanımamız mümkün olmaz. Bir öz deyiş vardır "Kendini tanıyan, rabbini tanır" diye. Ben kimim, neyim, burası neresi, buradaki yetki ve sorumluluklarım nedir? Bugünün yarını ne olacaktır? Bu ve benzeri sorularla insan olarak kendi konumumuzu çok iyi tesbit etmek ve bize yüklenen emanetin gerektirdiği şekilde davranmak ve yeryüzünü, bu geçici mekânımızı, ebedî yurdumuzu kazanabilmenin tarlası haline dönüştürebilmek zorundayız.
İnsan şüphesiz kendisini, yeteneklerini ve zaaflarını tanıyarak işe başlamak zorundadır. İnsan olmamın anlamı, iyiye de kötüye de yatkın olmam, adaletle hareket edebildiğim gibi zulüm de yapabilmem, ilim sahibi olabileceğim gibi cahil de kalabilmem İse ve sorumluluğu yüklenmeye ehil kılan donanımlarım arasında bulunan aklımla, tecrübemle, insanlık sezgilerimle, insanlık birikiminden İstifade yeteneğimle iyiye, güzele, bilgili olmaya, adalete, doğruya ulaşabilmem mümkünse ve Yüce Allah'ın benden isteği de zaten bunu başarabilmem ise, o zaman benim özümdeki kabiliyetleri bu doğrultuda kullanmam en büyük vazifem olacaktır. Tabiî bunun için Ön hazırlık olmak üzere, bedenimi, aklımı, ruhumu geliştirmiş olmam, her türlü zararlı şeylere karşı onları korumuş olmam kendiliğinden anlaşılacak olan bir husus olacaktır.
Sonra sorumluluk halkası elbette bir insan olarak kendimden, yakın "evreme doğru dalga dalga genişleyecek ve önce ailemden başlayarak cinde yaşamış olduğum kendi toplumuma, aynı inançları paylaşmış jlduğum kardeşlerime, huzur ve güven İçinde hayatımı geçirdiğim ül-teme, kendi bağrından kopmuş olduğum milletime, ve nihayet dünya layatını birlikte paylaşmakta olduğumuz diğer insanlara, inançları, milli-retleri, ırkları, renklen ne olursa olsun, onların hepsini insan olarak, endime eş görmek ve hepsine kendi özüme gösterdiğim saygının bir lenzerini göstermek olacaktır. Tabiî buna mukabil, haklı olarak ben de erkesten aynı saygıyı bekleyeceğim.
İş bununla da kalmayıp etrafımızı kuşatan fizik çevreye karşı da ynr şekilde vazifelerimiz olacak, bize bahşedilen doğanın en güzel ?kilde kullanılmasına çalışacak, doğal kaynaklan kullanmada israfa dü-?rek, çevremizi kirletmek, tüketmek gibi bir duruma düşmeyeceğiz.
Unutmayalım ki çevremize vereceğimiz zararın cezasını gene biz çekeriz. Hâlihazırda bir sürü çevre problemi yaşıyorsak, bunun sorumluları elbette ki insanlardır. Doğadan ihtiyacımız ölçüsünde yararlanmayı Allah bize bir lütuf olarak bahsetmiştir. Ama onu kirletmek, tüketmek bize ait olmayan emanete hıyanet sayılmaktadır. Sevgili peygamberimiz, nehir kenarında olsak bile abdest alırken ihtiyaçtan fazla suyun kullanılmasını israf bilmiş, yolda insanlara rahatsızlık veren şeyleri gidermeyi imandan bir şube saymış, yeşili korumayı, çevreyi kirletmemeyi her vesile ile salık vermişlerdir.
Hayvanlara karşı merhametli davranmamız da gene çevre bilincimizin bir parçası olmaktadır.
İşte, eğer biz bu halkayı oluşturabilirsek, yani Allah Teâlâ'dan başlayarak, özümüze ve oradan diğer insanlara ve çevremize uzanan bir sorumluluk çemberi geliştirebilirsek, o zaman bizden beklenen aslî görevi layıkı ile yerine getirebiliriz demektir.
13- Allah'a Karşı Olan Vazifelerimiz
"De ki: Namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin rabbi Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim". Yüce Allah'a karşı olan vazifelerimiz vardır.
Allah, bizim yaratıcımızdır ve var oluşumuz ve varlığımızın devamı O'nun irade ve kudretiyle olmaktadır. Dalından düşen bir yaprak dahi, Allah'ın ilmi, iradesi ve kudreti dahilindedir. Buna tam bir imanımız vardır. O, bizim rabbimizdir; bizi esirger, korur, her şeyimizi görür, gözetir, yaptıklarımızdan bizi sorguya çeker, kötülüklerimizi dilerse bağışlar ve dilerse adl-i ilâhî ile bire bir karşılığı ile cezalandırır, iyiliklerimizi ise lütf-ı ilâhî ile en az bire on ile, isterse bire yedi yüz ve dilerse daha da fazlasıyla ödüllendirir. Mülk O'nundur. Bizim mülk sahibi oluşumuz mecazî anlam taşır ve sadece niyabet suretinde, O'nun izin verdiği şekil ve ölçüde cereyan eder. Bedenimiz, ruhumuz hep O'na aittir. Can da, ten de bize emanettir. Bu itibarla yaşamımız da, ölümümüz de ancak O'nun irade ve kudretiyledir. Kendi kendimizi öldürmenin büyük günah oluşu da gene bu gerçeğin bir uzantısıdır. Dünyadaki yaşantımız, ebedî hayatımızın kazanılması içindir. Yüce Allah, öbür hayatımızı bu hayatımızın izdüşümü kılmıştır. Bu, dünyamızın mamur olması için çalışmamız, aynı zamanda âhiretimiz için de çalışmak anlamına gelmektedir.
O Rezzâk'tır, rızkımızı verir. Ancak, bunu sebeplere bağlamıştır. Bize düşen sebeplere yapışmak, Allah'a düşen de sonuçlan yaratmaktır. O, gökte ve yerde her ne varsa bizim emrimize âmâde kılmış, dünyayı rızkımızı çıkarabileceğimiz nimetlerle donatmıştır. Bunlardan kimileri hazır vaziyette, kimisi de bizim katkımızı, bizim emeğimizi beklemektedir. Yüce Allah, insanoğlu olarak hayatî ihtiyaç duyduğumuz hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır.
Yüce Allah'ın isimlerini ve onların tecellîlerini anlatmakla bitiremeyiz. O, ne kadar güzel sıfatlar varsa hepsini zatında toplamıştır, ne kadar kusur varsa hepsinden uzaktır, yerde ve gökte olan her şey hal diliyle onu teşbih eder.
Peki biz insanlara düşen vazife ne olmalıdır? Biz en başta O'nun ahlakıyla ahlâklanmalı ve O'nun isimlerinin tecellîsine vasıta olmalıyız. Madem ki Allah rezzâktır; öyle ise bu sıfat bir insan olarak benim üzerimden gerçekleşecek ve ben başta kendim olmak üzere, bakmakla yükümlü olduğum kimselerin rızkını kazanmak için var gücümle uğraşacağım, ayrıca toplumda zayıf olan ve kazanma imkânı bulamayan kimselerin de rızkının kendilerine ulaştırılmasında gene aracı olacağım. Bu bir örnek, Allah'ın bütün sıfatlarının bizde tecellî etmesi gerekiyor. O esirgiyor ve merhamet ediyorsa, bizim de esirgeyici ve merhamet edici olmamız, O seviyorsa bizim de sevmemiz, O, ayıpları örtüyor, kusurları bağışlıyorsa, bizim de örtücü ve bağışlayıcı olmamız gibi. Allah'ın .ahlakıyla ahlâklanmaktan kastedilen şey işte budur.
Bunların dışında hepinizin bildiği görevlerimiz vardır ve bunları da kısa kısa sıralamamız güzel olacaktır.
Başta tabii ki Allah Teâlâ'yı tanımak, O'na kalbî bir imanla bağlanmak, O'nu her türlü noksanlıklardan tenzih edip, her türlü kemal sıfatlarıyla takdis etmek ve O'na asla ortak koşmamak gelecektir. Buna dinî terminolojide "tevhid" denmektedir ve dinimizin esasını "tevhid inancı" oluşturur. Bu, varlık âleminde ve zihin dünyamızda alan ayırımını İmkânsız kılar ve mülkün maliki olarak her yerde O'nun iradesini esas almayı, mutlak anlamda O'na teslim olmayı ve O'na kulluk etmeyi ifade eder.
Bu inancın uzantısı olarak sadece O'na ibâdet edip, sadece O'ndan yardım istememiz gerekecektir. Madem ki mutlak güç ve kudret O'na aittir, öyle ise başkalarına kulluk etmenin, başkalarından yardım İstemenin ne mantığı'ne de imkânı vardır. Hal böyle iken, pek çok müslümanın yatırlardan, türbelerden, şeyhlerden medet umması, halimize acınacak bir durumdur.
Vazifelerimizi saymaya devam edelim:
Her an Yüce Allah İle olmak, yaptığımız her şeyi O'nun adıyla ve O'nun rızası için yapmak. Her an O'nun huzurunda olduğumuz bilinciyle kullukta bulunmak, tam bir ihlâs ile İbâdetlerimizi yerine getirmek.
Allah'a, O'nun isimlerine ve O'na nisbet edilen Kur'an, Kabe, mabet gibi kutsal değerlere saygılı olmak. O'nun emir ve yasaklarına uymak, her zaman için korku ve umut arasında olmak. O'nun azabından emin olmak da, rahmetinden ümit kesmek de yanlıştır. Üzerimizdeki nimetlerine karşı sonsuz şükür duygusu içinde olmak ve bunu elimizden geldiği kadar dışa da vurmak. Her nimetin şükrünün kendi cinsinden olduğu da unutulmamalıdır; malın şükrü mal vermekle, dilin şükrü zikir ve hamdle, aklın şükrü, başkalarına öğüt vermek ve yol göstermekle olur. Kısaca bizden istenilen sadece Allah'a kul olmak ve O'na kullukla, her türlü kölelikten, bağımlılıktan âzâd olmaktır.
14- Peygamberimize Karşı Vazifelerimiz
"...O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve fenalıktan men eder, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini İndirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar kurtuluşa erenlerdir". Yüce Allah bu âyet-i kerîmede sevgili peygamberimizin özelliklerinden söz etmekte ve müminlerin ona inanmalarını ebedî kurtuluşları için şart kılmaktadır.
Yüce Allah, insanlığı başıboş, kimsesiz, sahipsiz bırakmamış, ilk insanların ortaya çıkmasıyla başlayan bir süreç halinde onlara yol gösterici, Allah'ı tanıtıcı, nasıl kulluk edeceklerini Öğretici peygamberler göndermiştir. Bizim peygamberimiz bu zincirin son halkasıdır. Bütün peygamberler aynı yolun yokuşudurlar ve bir önceki bir sonrakini müjdeler, bir sonraki de öncekilerini tasdik eder.
Sevgili peygamberimiz, kendisini görkemli İslâm binasının son yapı taşı olarak tanıtır. Onunla artık din tamamlanmış, insanlık düze çıkmış ve kıyamete kadar sapmadan gidebileceği doğru yola ermiştir.
Yirmi üç yıl süren peygamberliği boyunca İnen Kur'an'ı insanlara duyurmuş, açıklamış ve bizzat kendi hayatında yaşayarak, inananlara örneklik etmiş, böylece Kur'an, sevgili peygamberimizin üzerinden gerçekleşmiş, diğer müslümanlar da ona uyarak yeni hayatlarını yaşamaya başlamışlar ve çok kısa bir zaman dilimi içinde üç kıtaya uzanan ve oradan da tüm dünyaya yayılan yepyeni bir medeniyet vücut bulmuştur. Bu medeniyetin esasını Allah ve peygamber inancı oluşturmaktadır.
Bu elbette kolay olmamıştır. Sevgili peygamberimiz, Allah'ın dinini öğretme ve yayma uğrunda çok büyük çileler çekmiştir. Düne kadar kendisini güvenilir bulanlar, bugün yalanlıyorlar, dinlemiyorlar, gürültüye boğuyorlar ve giderek artan bir şekilde ezâ ve işkence etmeye koyuluyorlardı. Getirdiği din, bütün insanları eşit görmekteydi ve kölelerin dahi insan olduğunu haykırmaktaydı. Irk, renk ayırımına karşı çıkıyor, insan olarak herkesin eşit olduğunu ilan ediyordu. Bu itibarla ilk etapta daha çok köleler, kimsesizler arasında yayılmaya başlamıştı. Kureyş'in ileri gelenleri, bu yeni din yüzünden itibarlarının sarsılacağını düşünerek önlem almaya başlamışlar ve kimsesiz zayıf insanları, sırf müslüman oldukları ve Rabbimiz Allah'tır dedikleri için ağır işkencelere maruz bırakmışlardı. Bu yolda şehitler verilmişti. Peygamberimiz, birbiri ardı sıra hamilerini kaybetmesi sonucu Mekke'yi terk etmek ve kendisine güçlü bir sığınak aramak zorunda kalmıştı. Ne yazık ki gittiği her yerden kovulmakta ve ayak takımına taşlatılmakta idi. Kabilesi ve inananlarla birlikte yıllar süren boykota maruz bırakılmış, aç ve susuz kalmışlardı. Sonunda Medine'ye göçmek zorunda kalmışlar ve İslâm'ı oradan yaymaya başlamışlardı. Bu defa sistemli savaş yılları başlamıştı. Kâh kazanıyor, kâh kaybediyordu. Ama o hiçbir zaman yılmıyor ve umutsuzluğa düşmüyordu. Nihayet sekiz yıl sonra, ayrılmak zorunda kaldığı Mekke'yi fethetmiş ve kısa zamanda İslâm bütün Arap yarımadasında yayılmıştı. Vefatının ardından, bayrağı değerli ashabı devralmış ve baş döndürücü bir hızla fetihler başlamış, koca koca medeniyetlerin hüküm sürdüğü yerleri İslâm'ın nuru aydınlatmaya başlamıştı.
Bu başarı sevgili peygamberimizin başarısıydı, çektiği acı ve ıstırapların bir karşılığı idi. Sabırla mücadele sonunda elbette hak galip gelecek, bâtıl yok olup gidecekti. Tevhidin sembolü olarak Kabe kıble edinilecek ve bütün putlar birer birer yıkılacaktı.
Bize dinimizi miras bırakan, tevhidi öğreten, putlara kul olmaktan kurtaran, her türlü tabuyu yıkan, büyü, tılsım, yıldıza bakma, uğursuzluğa inanma gibi her türlü anlamsız inançları, hurafeleri yok eden, her türlü erdemi bize öğreten, kötülüklere savaş açan, her türlü kan davalarını, töre cinayetlerini ayaklan altına alan sevgili peygamberimize karşı elbette yerine getirmemiz gereken vazifelerimiz vardır. Şüphesiz bunların başında ona olan inancımız ve onun bize Allah'tan getirdiklerine sıkı sıkıya bağlanmamız gelecek, onun bize miras bıraktığı emanete cân ü gönülden sahip çıkacağız. Onu canımızdan çok sevecek, adını saygı ile anacak, onun güzel adlarını çocuklarımızda yaşatacağız.
Ancak ona olan sevgimiz bir İnsan peygambere olmalı, onu hâşâ hiçbir zaman tanrılaştırma noktasına ulaşmamalıdır. Unutmayalım ki, o da bizim gibi insandı, yaşadı, yedi içti, evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu ve sonunda öldü. Bütün insanlar gibi, o da fâni idi. O ölürken "Allahım, kabrimi tapınılan bir put yapma!" diye dua etmişti. Ona en güzel yakışan sıfat, kendisinin de çok sevdiği "kul peygamber"di.
15- Kendi Özümüze Karşı Vazifelerimiz
"İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?". İnsan olarak sorumluluklarımız vardır. Büyük bir iman ile bağlandığımız Allah'a karşı sorumluluğumuz, sorumluluk anlayışımızın odak noktasını oluşturur ve buradan dalga dalga etrafa yayılır.
Hemen sonra insan olarak kendi özümüze karşı olan vazifelerimiz vardır. İnsan, ruh ve bedenden yaratılmıştır. Öyleyse hem bedenimizi hem de ruhumuzu geliştirmeyi amaçlayan bir dizi görevimiz olacak demektir. İnsanın, bir canlı olarak bedeninin temiz tutulması ve her türlü ihtiyacının karşılanması gerekir. İnsanı insan yapan aklımızın da aynı şekilde korunması ve geliştirilmesi gerekir. Öbür taraftan insanın bir de kalbi vardır. Kalp, inançlarımızın ve duygularımızın merkezidir.
Beslenmemiz ölçülü olacaktır. Bedenimizin ihtiyacı neye ve ne miktarda ise o kadar alınacak, abur cubur şeyler yenilmeyecek, israfa ka-çılmayacaktır. Yiyeceklerimizin başta temiz ve helâl olmasına son derece özen göstermemiz gerekecektir. Az beslenme zayıf düşmemize, aşırı beslenme gereksiz kilo almamıza ve ömür boyu hamallık yapmamıza, vücudumuzun hantallaşmasına, pek çok derde davetiye çıkarmamıza sebep olur. Hele hele açlıktan ölen insanların milyonlarla ifade edildiği dünyamızda lüzumundan fazla yemek, içmek ve sonra da onları hazmedebilmek için olmadık hareketler yapmak, akıl ve insanlıkla izah edilebilecek bir şey değildir. Sözde gelişmiş ülkelerde, insanların vücutlarını formda tutabilmek İçin harcadıkları miktarın, beslenmeleri için harcadıklarından fazla olması, dünyamızın hastalıklı bir ruh hali içinde olduğunun bir ifadesi olmalıdır.
Aklımız, Allah'ın bize en önemli hediyesidir. Diğer canlılardan aklımızla ayrılırız ve sorumluluğumuzun esasını da akıllı oluşumuz oluşturur. Aklı eksik olan çocukların ve akıl hastalarının dinde muhatap kabul edilmemesi, din nazarında aklın ne kadar önemli olduğunun açık göstergesidir.
Dinlerin getirdikleri hükümler arasında hatırı sayılır bir kısmı aklı korumak içindir. Aklı korumak iki şekilde olur. Birincisi ve öncelikli olanı aklı ortaya çıkarmak, geliştirmek, aklın fonksiyonlarını eğitim yo\uy\a güçlendirmek ve işlevsel hale getirmektir. Çalışmayan akılda hayır yoktur. Nice akıllı insan biliriz, aklını kullanmadıkları için bir varlık gösteremezler. İşin zor olan kısmı aklı geliştirme ve işlevsel kılmadır. Bunun için daha küçük yaştan itibaren ciddî anlamda bir eğitim sürecinden geçirilmesi ve aynen bedenin maddî gıdalarla beslenmesi gibi, aklın da bilgi ile beslenmesi ve katma değer üretebilecek bir düzeye gelinceye kadar düzenli ya da örgün eğitime devam edilmesi gerekecektir. Burada verilecek bilgilerin önemi, öncelik sırası ve hazmedilerek götürülüşü Önemlidir.
Aklın korunmasının ikinci aşaması -ki bu çoğu zaman eş zamanlı da olur-, onu her türlü dışarıdan gelecek zararlardan korumak için önlemler alınmasıdır. Bunların bir kısmı kötü fikirler, yanlış düşünceler, kapalı ideolojiler, satanizm gibi tehlikeli akımlar olabilir. Körpe beyinler, bu gibi zararlı fikirlerden, sapık ideolojilerden korunmalı, bunun için yetkililer ve özellikle de aile büyükleri önlemler almalıdırlar.
Aklın korunmasına yönelik önlemlerden biri de, onu saf dışı bırakacak olan her türlü alkol ve bağımlılık yapan maddelerin kullanımından uzak tutmak, bu tür zararlı maddelere karşı mücadele etmektir. Dinimiz, bilindiği üzere alkol ve uyuşturucu kullanmayı haram kılmakta, bunların alınmasını, satılmasını, taşınmasını, aracı olunmasını hep bir tutmaktadır. Ülkemizdeki Yeşilay gibi sivil kuruluşların bu tür zararlı maddelerin kullanımına karşı mücadelesini elbirliği ile desteklememiz gerekmektedir. 1920'de TBMM hükümetince çıkarılan ilk yasanın "Men~i müskirat (yani alkollü içkilerin yasaklanması) Yasası" olduğunu ve bu yasanın dört yıl yürürlükte kaldığı bilinmektedir. ABD alkol kullanımını yasaklamış ve bunun için çok büyük miktarda harcamalar yapmış olmasına rağmen sonuç alamamış ve sonunda vazgeçmişti. Osmanlı padişahlarının da bu konuda yasaklar getirdiği biliyoruz. Bu demek oluyor ki, bunları yasa ile yasaklamak çözüm olmuyor. Tümden serbest bırakmak da özellikle körpe dimağların zehirlenmesine yol açmaktadır. Öyle ise bu gibi zararlı maddelere karşı eğitim yoluyla karşı koymalı ve insanlarımızı bilinçlendirmeliyiz.
Cinsiyet ayırımı yapmadan beşikten mezara kadar yaygın bir eğitim ve öğretim anlayışı, ancak aklımızı geliştirme ve korumada çıkar bir yol olabilir.
İnsan olarak bizim üçüncü yönümüzü ise kalbimiz oluşturur. Kalp, duygu ve inançlarımızın merkezidir. Kalbimiz, boş olamaz, oraya öyle bir inanç yerleştirmeliyiz ki, ruhumuzu yüceltsin, gözümüzü aydın eylesin, korkularımızı bitirsin, umutlarımızı gerçekleştirsin. Ancak burada bir nokta önemlidir. Kalbe herhangi bir inanç girip de yerleşirse oradan kolay kolay sökülüp atılamaz. Bu itibarla, inanacağımız şeylerin önce akıl ve ilim süzgecinden geçirilerek kalbimize indirilmesi ve ondan sonra inanç haline dönüştürülmesi bir gereklilik olmalıdır. Akıl ile iman arasında bir çelişki yaşanmayacaksa, öncelikli olarak bu yapılmalıdır. Dinin, muhatap olarak öncelikle aklı seçmesi de işte bu espriden kaynaklanmaktadır.
Demek oluyor ki, kendi başımıza sağlıklı olabilmemiz, bedenimizi, aklımızı ve kalbimizi diri tutmakla mümkündür. Bu yetmemekte, sağlıklı bir fizik çevre, aynı şekilde gene sağlıklı bir sosyal çevre de insan olarak varlığımızı sürdürebilmemiz için gerekli olmaktadır. İnsanlık, şimdilerde vaktiyle kendi eliyle tahrip ettiği doğal çevrenin intikam almasına mâni olamamakta ve atomize edilmiş bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmuş kalabalıkların içinde yalnızlık çekmektedir.
Ruh ve beden sağlığımız yerinde, elverişli doğal bir iklimde, içinde huzur ve güven duyduğumuz sağlıklı bir sosyal çevrede aklı aydın, gönlü zengin, kalbi doygun bir hayat sürmek varken, bazan özgürlük adına, bazan hevâ ve heveslerin baskısı altında kalarak akıl almaz maceralara kalkışmakta ve tabiî bundan dolayı da ağır bedeller ödemekteyiz.
16- Anne Ve Babaya Saygı Ve Sevgi
"Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmenizi emir buyurmuştur. Eğer onlardan biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, sakın onlara karşı "Üf!" deme, onları azarlama. İkisine de hep güzel söz söyle. Onlara acıyarak merhamet kanatlarını üzerlerine indir ve: 'Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!' de". Yüce Allah, yukarıdaki âyette anne babaya saygılı olmayı, onların hizmetinde kusur etmemeyi, kendisine itaatle birlikte anmıştır. Bu şu demektir: Bizi yoktan var eden Allah'tır. Bu itibarla yaratıcımıza sonsuz minnet ve şükran duygusuyla en içten gelen sevgiyle bağlanmamız bir insan olarak varlık borcumuzdur. Anne ve babamız da bizim varlık sahnesine çıkmamızın sebepleri olmuşlardır. Bizim yaratılışımıza sebep onlar kılınmışlardır. Öyle ise bu açıdan onlara karşı da saygı ve sevgiyle bağlılık göstermemiz gene insanlık borcumuz olacaktır.
Ne var ki insanoğlu unutkandır, daha kötüsü nankördür. Nimete karşı her zaman şükretmesini, o nimetin bize ulaştırılmasında emeği geçenlere teşekkür etmesini her zaman bilmez; bilse de gereğini lâyıkı şekilde yerine getirmez. O yüzden özel bir uyarıya ihtiyacı vardır. İşte Allah Teâlâ, bu özel uyarıyı yaparak bizim hayata gelmemize sebep olan aziz varlıklarımızı saygı ve sevgiyle anmamızı, onlara karşı vefalı olmamızı, nankörlük etmememizi istemekte bunu da kendisine itaatle birlikte aynı âyette anmaktadır.
İnsanlığın ilk atası Hz. Âdem'in anne ve babası yoktu. Belki bu yüzdendir insanlığın ilgi ve sevgisi, kendiliğinden aşağı doğru akarken, çocuklara ve torunlara yönelik çok güçlü bir muhabbet varken, babalara ve annelere karşı aynı güçlü duygu hissedilememektedir. Yüce Allah "Çocuklarınızı sevin" deme ihtiyacını duymamıştır. Çünkü çocuk sevgisi çok güçlü bir motif olarak içimizde bulunmaktadır. Aksine çocukların ve malların bir imtihan vesilesi olduğunu belirterek uyanlarda bulunmaktadır. Buna karşılık anne ve baba hukukuna karşı ilgisiz kalınmama-sı için çok güçlü uyanlar gelmiştir. Bunlardan bir tanesi de yukarıda geçen âyettir. Bu konuda benzer pek çok âyet ve hadis bulunmaktadır. Allah, bunu içinizden gelmese bile insanlığınızı hatırlayarak, onların vaktiyle size yaptıkları hizmetleri anarak, hayatlarını tehlikeye atarak, her türlü zorluğa katlanarak sizi nasıl doğurup, büyütüp, yetiştirdilerse ve şimdi de ilâhî yasa gereği onlar zayıf düştü ve siz güçlü kuvvetli İseniz, bu kez onların dün size yaptıkları iyilikleri, bugün siz onlara yapmaya çalışın. Her ne kadar siz bu konuda onlar kadar olamasanız bile, hiç olmazsa onları incitmeyin, gerekli hizmetlerini görün, gücendirmeyin. Diyelim ki yanınızda yaşlandılar, varsın yaşlılıklarını sizin yanınızda torunlarıyla oynayarak geçirsinler. Ne olur onları yalnızlığın acımasız kucağına atmayın. Siz vaktiyle yalnızlığa terk edilseydiniz, bugün hayatta olamazdınız. Onlar sevgileriyle, şefkatleriyle üzerinize titrediler, uykularından oldular, kendi dertlerini unuttular sizi büyüttüler, adam ettiler. İnsanlık sırası şimdi sizde. Öyle ise ey insanlar, Haydin anne babanıza karşı hayırlı evlatlar olun; onlara şefkat ve merhamet kanatlarınızı gerin ve yorgun gönüllerini yıkmayın, kırılgan kalplerini üzmeyin. Belki şu anda onlar çocuk gibi davranmakta ve çocuksu hareketlerde bulunmaktadırlar. Unutmayın ki sizin çocukluğunuz onların elinde geçmişti. Biz, günümüzü yaşıyoruz. Onlar dünümüz, çocuklarımız ise yarınımız olacak. Çocuklarımız kendi günlerini yaşamaya başladıklarında biz de bugünkü anne babalarımız gibi, onların dününü temsil ediyor olacağız. Öyle İse geleceğimizin nasıl olacağı bugün bizim elimizde. Eğer onlara iyi bakar ve iyi davranırsak, onları değerli varlıklarımız bilir, tecrübelerine kulak verirsek, bu aynı zamanda bizim kendi geleceğimizi de inşa etmek demek olur. Etme bulma dünyasında, herkes ettiğinin karşılığını bulmakta iyiler, iyilik, kötüler de kötülük görmektedirler. Hiçbir şey karşılıksız kalmamaktadır. Ahiret de bunun üstü ve elbette çok daha önemlisidir. Çünkü oradaki hayatımız ebedî olacak, saadetimiz de bedbahtlığımız da sonsuz olacaktır.
Bu itibarla anne ve babalarımızın hayır dualarını alalım. Onların hukukunu gözetelim. Onları incitmeyelim, gücendirmeyelim. Huzur evleri de olsa, onları aile ortamından uzak yerlere terk etmeyelim. Huzuru, kendi ailelerinde bulsunlar. Bu belki bize dünyada sıkıntı verebilir, işlerimiz aksayabilir, belki bizi bazı zevklerden mahrum bırakabilir. Ama bütün bunlar, onları razı etmemiz karşılığında elde edeceğimiz huzur için değer ve artar bile. Öbür taraftan Allah'ın rızası da işte buradadır. Allah bizi boşa uyarmamaktadır. Unutmayalım ki iyi bir kul olmanın yolu, iyi bir evlât olmaktan da geçmektedir.
Bir adam peygamberimize gelerek dedi ki: "Ya Resûlallah! Annem babam öldükten sonra da onlara iyilik adına yapacağım bir vazifem var mıdır?" Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Evet, dört şey yapmalısın: Onların arkasından hayır dualar etmeli, günahlarının affı için istiğfarda bulunmalısın, verilmiş sözlerini yerine getirmelisin, dostlarına İkramda bulunmalısın ve onlar vasıtasıyla olan akrabalık ilişkilerini sürdürmelisin . Yüce Allah'tan hayatta olan anne ve babalarımıza sağlık, sıhhat ve afiyet diler, ölmüş olanlarını da rahmetle anarız.
17- Anne Sevgisi
"Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Bana'dır". Bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, bizi dünyaya getiren anne ve babalarımıza iyi davranmamızı emretmektedir. Ancak burada annenin ayrıca önemine de vurgu yapmaktadır.
Annelerimiz, ne kadar cefakâr, ne kadar müşfiktirler. Rahimlerine düştüğümüz andan itibaren onlara yük oluruz, ama onlar bunu hiç önemsemezler. Âyetin de İfade buyurduğu üzere zorluk üstüne zorluk, sıkıntı üstüne sıkıntı çekerler. Ağızlarının tadı bozulur, bir gariplik hissederler. Bunu canlarından yeni bir can doğacağına İşaret sayıp mutlu olurlar. Aylar geçer, ağırlık artar. Onlar bu kadar ağır yükü seve seve taşırlar. Sonra sancılar başlar, can pazarına düşerler, ölümün soğuk nefesini yüzlerinde hisseder, soğuk terler dökerler. Sonunda başarılı bir doğum bütün sancıları, bütün ağrıları, yorgunlukları unutturur. Kucağına bastığı yavrucuğu ile avunur. Memesinden emzirir ve bunu iki yıl boyunca yapar. Bebeği altına yapar, o yüzünü buruşturmadan temizler ve bunu aylarca sürdürürler. Üstünü başını giydirir, yıkar, bakar, her şeyiyle o ilgilenir. Şu söz onun durumunu çok güzel anlatır: "Çocuk dokuz ay annenin karnında, iki yıl kucağında, ömür boyu da kalbinde olurmuş". Ayağımıza diken batsa, acısını annelerimiz yüreklerinde duyar, ciğerleri sızlar. Annelik öyle bir güdü ki, etrafımızdaki diğer canlılarda bile bunu açık seçik gözleriz. Nice kedi köpek kovalayan anaç tavuk görmüşüzdür, yavrusuna bir kötülükleri dokunmasın diye. Nice anneler biliriz, yavrusu için akıl ile izah edilemez ne büyük fedakârlıklar yapmışlardır. İşte annelik budur, annelik şefkattir, sabırdır, dayanmadır, özveridir. Nice gencecik kadın kendi arzu ve İsteklerini bebeğinin huzuru ve rahatı için feda eder, kendisini eve hapseder, hep onunla ilgilenir. Bir anneden başka hangi insan yorgun gecelerin tatlı ve derin uykusundan sızlanmadan kalkıp da bir açı doyurabilir, altı ıslak birinin altını değiştirebilir.
İşte bu yüzden Allah Teâlâ, cenneti bir halı gibi annelerin ayaklan altına sermiştir. Anneler adeta kutsanmıştır. Sevgili peygamberimiz, annenin ayağına kapanmayı, cennetin eşiğini öpmek gibi nitelemiştir. Şu unutulmamalıdır ki "Cennet annelerin ayakları altındadır" hadisinin muhatabı biz evlâtlardır. Bu şu demektir: Ey çocuklar! Eğer Allah'ın rızasını kazanmak ve cennete girmek istiyorsanız, bunun yolu annelerinizi razı etmekten geçer. Anneleriniz sizden hoşnut ve razı olmadan siz cennete gidemezsiniz. Madem öyle, annelerimize özel ilgi gösterelim. Onları saygı ve sevgiyle yüceltelim. Annelerimizi, evlerimizde birer hizmetçi gibi görmeyelim. Sevgili peygamberimiz kendisine "Ya Resûlallah! Kime iyilik edeyim?" diye soran bir kimseye "Annene" buyurmuş, sonra kime sorusuna iki defa gene "Annene" diye cevap verdikten sonra dördüncüsünde "Babana" buyurmuştur. Demek ki kendisine iyi davranmada anne, anne, gene anne, sonra da baba gelecek ve iyiliğimiz daha sonra diğer insanlara uzanacaktır. Çünkü anne hem hamilelik, hem doğum sancısı ve hem de süt emzirme noktasında çocuğun yükünü tek başına üstlenmekte, diğer konularda ise gene yükün büyük kısmı annenin nahif omuzlarında olmaktadır. İlâhî rahmet, âdeta çocuğu annenin müşfik ellerine emanet etmiş gibidir. Üç kere anne, ondan sonra babanın gelişi, bu hikmetten dolayı olmalıdır.
Hal böyle iken bir de başkalarına İyi davrandığı halde annelerine karşı kırıcı olan, onları üzen, onları aşağılayan, hele onların bedduasını alan kimselere ne demeli? Bunlar, kendilerine yazık etmiş kimselerdir.
Cebrail, anne babası yanında ihtiyarlamış olduğu halde onların duasını alamayan, onları hoşnut ve razı edemeyen kimselerin burnu yerde sürtülsün diye beddua etmiş, peygamberimiz de ona âmin diyerek katılmıştır.
18- Çocuklara Karşı Görevlerimiz
"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah'ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir". Bu âyette, sorumluluğumuzun sadece bizde kalmadığına, özellikle ailemize, çoluk çocuğumuza karşı da önemli vazifelerimiz olduğuna işaret edilmektedir.
Çocuklar, Allah'ın bize en büyük lütfü, en büyük nimetidirler. Her nimetin bir külfeti olması ise doğaldır. Çocuklarımıza karşı daha ana rahmine düşmeden önce başlayan görevlerimiz vardır. Her şeyden önce sahip olmayı amaçladığımız çocukların doğup büyümesi ve eğitimlerinin verilmesi aşamasında bize ihtiyaç duyacakları açıktır. Acaba, biz tüm bu vazifeler için hazır mıyız? Kendimizi babalık ya da annelik için hazırlayabilmiş miyiz? Bunun için gerekli donanıma sahip miyiz? İşe bu sorularla başlamalı ve çocuk ana rahminde iken özellikle anne bu konuda son derece dikkatli olmalı, bebeğe zarar verecek davranışlardan, sigara ve alkol gibi kötü alışkanlıklardan kesinlikle kaçınmalıdır.
Baba, bu aşamada her an anneye destek olmalı, onun yükünü manevî olarak paylaşmalıdır.
Çocuk doğduğu zaman, ona dinimize, örf ve âdetimize uygun bir şekilde, güzel bir isim verilmelidir. Bazı anne babalar, kendi ideolojik kimliklerini çocuklarına verdikleri isimler üzerinden gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu uygun bir davranış değildir. Vereceğimiz isimler güzel olmalı, millî kimliğimizi yansıtmalıdır. Hz. Ömer şöyle dermiş: "Biz, sizi görmeden isminize bakarız. Görünce simanıza, tanıyınca da illâ ki huyunuza" Çok hikmetli bir sözdür bu, ilk etapta isimlerimiz, sonra yüzümüz, dış görünüşümüz, bir arada yaşam tecrübesinden sonra da elbette huyumuz bizim hakkımızda başkaları üzerinde önemli intibalar bırakacaktır. Bu itibarla isim seçimi konusunda dikkatli olunmalı, olur olmaz isimler, yahut ideolojik isimler konulmamalıdır.
Çocuklarımızın bize verilmiş birer emanet olduğu bilincinden hiçbir zaman ayrılmayalım. Bunun için sorumluluğumuzun idraki içinde onları güzel bir şekilde eğitip, topluma yararlı bir üye haline getirmeye çalışalım. Bunun ilk adımının aile içerisinde atılacağı ve ailenin etkisinin çocuk üzerinde ömür boyu devam edeceği gerçeğinden hareketle, çocuklara karşı iyi örnek olalım. Çocuğun kişiliği çok erken yaşlarda oluşmaya başlıyor ve ailede başlayan eğitimin okulda da aynı şekilde olumlu yönde devam etmesi lazım geliyor. Ailede verilen terbiye ile okulda verilmeye çalışılan eğitimin birbiriyle çelişmemesi, aksine birbirini tamamlaması gerekmektedir. Aksi takdirde kişilik problemi olan çocuklar yetişiyor ve bunlar kendi yaşamlarında bocaladıkları gibi, başkalarıyla birlikte paylaşmak zorunda oldukları toplumsal alanda da problemli olabiliyorlar.
Bazı ilkel toplumlarda görülen kız erkek ayrımı maalesef yer yer toplumumuzda da görülebiliyor. Bunlar Câhiliye devrinden kalma anlayışların birer uzantısı olarak tarihe gömülmeli, kesinlikle kız ve erkek çocuklar arasında bir ayrım yapılmamalı, özellikle babalar böyle bir hataya düşmemelidirler. Çocuklarımızın cinsiyetlerini belirlemek bizim elimizde olmadığı gibi, üstünlük de cinsiyetle değildir. Allah katında üstünlük kulluk bilincinin, insanlık anlayış ve erdeminin yüksekliği, bilgi ve salih amel iledir. Bu itibarla kız erkek ayrımı yapmadan bütün çocuklarımızı mümkün olduğu yere kadar okutmaya, onlara bu yolda her çeşit desteği vermeye çalışalım.
Çocuklarımıza vereceğimiz en büyük hediye, para, mal mülkten önce güzel bir terbiye olmalıdır. Bencil olarak yetiştireceğimiz çocuğumuza dünya kadar mal bıraksak, gözü doyacak mı? Bunun İçin sakın ola <i, gayri meşru kazanç yollarına düşmeyelim, çocuğumuzun istikbali için diyerek rüşvet, irtikap, hırsızlık, dolandırıcılık gibi haram yollara tevessül etmeyelim. Unutmayalım ki onlar için en hayırlı şey, onların güzel huy-u ve iyi bir eğitim görmüş olmalarıdır. En büyük zenginlik de gönül zenginliğidir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Ey inananlar! Allah'a, peygambere ve sizin emanetinize bırakılan eylere bile bile hıyanet etmeyin. Mallarınızın ve çocuklarınızın, aslında )ir sınama olduğunu ve büyük ecrin Allah katında bulunduğunu bilin"
19- İnsan Olma Ve Çevre Bilinci
Resûlullah'a (s.a.v.) ümmetin iyi kötü bütün amelleri arz olunur. İyi :1er arasında "gelip geçenlere eza veren şeylerin yollardan kaldırılması" da bulunur.
Düşünün tertemiz bir çevre, kendi mutluluğumuz için ne kadar gereklidir. Bunu temin İçin yolda ayağımıza takılan bir taş parçasını uzaklaştırmamız bile, sevgili peygamberimizin diliyle bize sevap kazandıran hayırlı bir iş olmaktadır. Buna karşılık İnsanların gelip geçecekleri yollara, toplu halde bulunacakları okul, mabed, hastane vb. yerlere, park ve bahçelere, insanların gölgesinde oturup dinlenecekleri ağaç diplerine, dere kenarlarına, sahillere, mesire yerlerine gelişi güzel tükürmek, süm-kürmek, pislemek, çer çöp atmak da ümmetin kötü işleri arasında sayılmıştır.
Sağlıklı bir çevre her şeyden önce onu korumakla elde edilebilir. İnsan olarak şunu unutmamalıyız ki tükettiğimiz çevre kendi öz mülkümüz değildir; o da tenimiz gibi, tendeki canımız gibi Allah'ın bize emanetidir, bütün insanlığın ortak kullanımına sunulmuş bir nimettir. Çevreyi gereğince kullanmayan, aksine onu saygısızca tüketmeye çalışanlar, kendilerini doğanın mutlak sahibi olarak görmektedirler. Bu düşünce onları hoyratça hareket etmeye doğru sevk etmektedir. Bunlar, bindiği dalı kesen kimsenin durumundan farksız halde olduklarını da bir türlü görememektedirler.
Çevre temizliği iç dünyamızdan başlayarak dış dünyamıza dalga dalga yayılarak genişler. Her şeyden önce düşüncelerimizi, inançlarımızı çöplük olmaktan arındırmak, insanlığımıza yaraşır inanç ve düşüncelerle aklımızı, kalbimizi ve gönlümüzü bezememiz gerekir. Nice düşünce vardır ki, onu öğrenen insanların midesini bulandırır. Yapacağımız ibâdetler büyük ölçüde özümüzü arındırmayı, iç dünyamızı temizlemeyi amaçlar.
Sonra beden temizliği gelir. Bir müslümanın günlük, haftalık ve aylık olarak muntazaman yapacağı görevler onun bedenen de temiz olmasını sağlamayı amaçlar. Eğer bugün müslüman denince temiz insan imajı doğmuyorsa, yaşantımızda yanlışlıklar var demektir.
Beden temizliği, üst baş temizliği ile tamamlanır. Kur'an, insanın kıyafetini "kuşa nisbetle tüyü" gibi olmakla niteler, toplum içine çıkacak insanın elbisesinden de "ziynet" şeklinde söz eder. Bunun anlamı giyeceğimiz elbisenin, iklim şartlarına uygun, kuşun tüyleri kadar güzel, uyumlu ve örtücü olmasıdır. Ziynet gibi üzerimize yakışmasıdır. İslâmlık adına pejmürde bir hayatı kim ve niçin öngörür, bilinmez. Bu ancak İslâm'a karşı olanların destek vereceği bir anlayış olabilir. "Allah'ın güzel olduğu ve güzelliği sevdiği"; "her şeyi güzel yapmamızı istediği" bilincinde olan müslümanların üst başlarına riâyet etmeleri, tertemiz ve şık olmaları arzulanır.
Ancak temiz İnsanlar, temiz çevre isterler. Kirli insanlar ise sadece kirletirler ve onların temiz bir eve, temiz bir çevreye İhtiyaçları olmaz.
İşte bu gerçekten hareketle İslâm çevre temizliğine insandan başlamıştır. Artık onun dünyası dalga dalga genişleyecektir. Onun için yeryüzü tümüyle mescit kılınmıştır; öyleyse her yer ibâdet edilecek kadar temiz olmalıdır. O, yaratılışta ilkenin "ölçü" ile olduğunun bilincindedir; öyleyse onun bütün hareketleri, doğa ile olan ilişkisi ölçülü olacaktır; ölçü ile yiyecek, ölçü ile içecek, ölçü ile tüketecektir. O bir ırmak kenarında olsa bile suyu ölçülü kullanacaktır. Küçücük bir moloz taş, eğer bir duvarda bir oyuk dolduracaksa ve o yerini bulmamışsa ölçünün kaçırılmış olduğu, israfa gidildiği düşüncesini taşıyacaktır. Her bir şeyin, yerinde kullanılması halinde nimet olduğu bilinciyle hareket edecek ve kendisini asla doğanın sahibi görmeyecek, emanetçi gibi davranacaktır. Bütün bunların sonucunda doğal dengeler bozulmayacak, çevre alabildiğine tükenmeyecektir.
20- Birlik Ve Beraberlik
"Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar". Yüce Allah bu âyet-i kerîmesinde bizden birlik ve beraberlik olmamızı .istemektedir.
Yüce Allah, biz insanları bir erkekten ve dişiden yaratmış, sonra da büyük boylara ve kabilelere ayırmıştır. Bunlar bizim tanışabilmemiz içindir ve birbirimizle bir arada yaşamamıza asla mâni değildir, olmamalıdır. İnsanlar arasında ister istemez bir iş bölümü vardır ve görünmez bir el, her şeyi düzenlemektedir. Herkes kendisi olduğu kadar, aynı zamanda başkaları için de yaşamak durumundadır. Kendi yaşamı da aynı şekilde başkalarının yaşamına bağlıdır. Bu itibarla bir arada kardeşçe yaşamanın yollarını aramak zorundayız. Başka çâremiz bulunmamaktadır.
Dinimiz, inananların kardeş olduğunu ilan eder. Bütün müminler din kardeşidir. Bu anlayışla birbirimizin arkasından konuşmak, onları hoşnut olmayacakları şekilde anmak bile büyük bir haram kabul edilmiş ve bu, ölü kardeş etinin yenilmesi gibi iğrenç görülmüştür. İnsanları birbirlerine karşı düşmanca davranışa itecek her türlü saik dinimizce yasaklanmıştır. Çekememezlik etmek, kin gütmek, birbirine sırt çevirmek, tecessüste bulunup onun bunun ayıplarını araştırmak, başkalarının pişmiş aşına su katmak kabilinden sayılabilecek alış veriş arasına girmek, dünürlük üstüne dünürlük yapmak gibi hareketlerin tümü sevgili peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. Çünkü bu gibi davranışlar, ilişkilerimizi bozar ve bizi düşmanlığa iter. Oysa Allah Teâlâ bizden birlik ve beraberlik istemektedir. Bir başka âyette ise "Allah'a ve peygamberine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir" buyurulmak suretiyle, aramıza kin ve nifak düşmesi, birbirimizle kavgalı olmamız halinde rüzgârımızın kesileceği, güç ve kuvvetimizin yok olacağı ve haliyle başarısızlığa düşeceğimiz gayet açık bir dille ortaya konulmaktadır.
Gelin hep birlikte Allah'a ve onun sevgili peygamberine İtaat ede-lim, kardeşlik esasında birleşelim. Hiç kimseyi hor görmeyelim, kin gütmeyelim. Aynı dini paylaşmadığımız diğer insanlara karşı da insanca davranalım. Hz. Ali'nin de dediği gibi müminler kardeşimiz ise, onlar da bizim yaratılışta eşimiz olmaktadırlar. Herkese, insan muamelesi yapalım ki, herkes de bize aynısını yapsın. Aramızda saygı ve sevgi doğsun, birlik ve beraberlik oluşsun.
Şu şehit ve gazilerimizden bizlere miras kalan aziz vatanımızda, semalarımızda dalgalanan şühedâ kanıyla boyanmış hür bayrağımızın ve göklere ağan tevhid nişanesi ezanlarımızın altında, el ele vererek yapamayacağımız hiçbir iş, altından kalkamayacağımız hiçbir zorluk olamaz. Ama, ayrı ayrı baş çekersek, her birimiz merkeze kendisini koyar ve diğerlerimiz için en ufak fedakârlıkta bulunmaya yanaşmazsa, o zaman adım adım yokluğa sürükleniriz. Tarihimiz, birlik ve beraberlik olduğumuzda kazandığımız başarılarla, ayrılığa düştüğümüzde başımıza gelen hezimetlerle doludur.
21- Barış, Sevgi, Kardeşlik Ve Diğerkâmlık
Herkesle barışık olmak, huzur içinde bir arada yaşamayı mümkün kılar. Sevgi ise, sevdirir ve kolaylaştırır. Nice çekilmez işler, durumlar vardır ki, sevgi sayesinde zevke dönüşür. Meselâ, bir insanın başka birisine hizmet etmesi, bir ücret vb. karşılığı olmaksızın işlerini görmesi bir nevi köleliktir ve tahammülü çok zordur. Hele bu ömür boyu sürecek bir şey ise. Ama birbirine sevgi ve muhabbetle bağlı olan aile efradı arasında bu tür hizmetler ömür boyu yapılır ve bu fertler asla tahammülsüzlük göstermezler. Kadın kocasına zevkle hizmet eder; koca da aynı şekilde onun ihtiyaçlarını karşılamak için bin bir zorluğa katlanır ve hiçbir zaman bunu bir angarya kabul etmez. Hele anne, yavrusuna olan sevgisi ve annelik şefkati sayesinde hiçbir kimsenin yapamayacağı fedakârlıkları yapar. Hiçbir anne yavrusunun altını temizlerken burnunu çevirip, yüzünü buruşturmaz. Ama aynı kadın bir başkasının çocuğuna karşı bu ilgi ve tahammülü gösteremez. Yapılan iş aynı olmakla birlikte, farklı tepkilerin ortaya çıkması sevgiye bağlıdır.
İşte sevginin kolaylaştırıcı olan bu özelliği sebebiyledir ki, İslâm, müminlerinden Allah'ı (c.c.) ve peygamberi (s.a.v.) kendi özlerinden daha çok sevmeyi istemektedir. İmanın kemâli buna bağlıdır.
Sevgili peygamberimiz müslümanlann bir sevgi toplumu oluşturmasını arzulamakta ve sevgiyi imanın önşartı kılmakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) iman etmiş olmazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi, onu yaparsanız birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayın!". Selâm vermek, insanın karşı taraftakini tanımasının ve ona değer vermesinin bir tezahürüdür. Kendisine selâm verilen kimse de benzer bir şekilde mukabelede bulunmakla, kendisine selâm veren kimseye değer verdiğini, onu kendisi gibi bir insan olarak tanıdığını belirtmiş •e ona teşekkür etmiş olur. Birbirini tanıyan bu iki insanın anlaşması artık çok kolaydır. Birbirini anlayan insanların, birbirine sevgi ve saygı duymamaları için de hiçbir sebep yoktur.
Cenneti dünyada iken yaşamaya başlayabileceğimiz bir sevgi topumu oluşturmak için sevgili peygamberimizin bu öğüdü hepimizin iüsturu olmalıdır.
Sevgiyle "insanları yaratılışta eşimiz ve ayrıca müminleri kardeş bilnemiz" gerekiyor. Genel huzurumuz için aramızda sevgiye dayalı karleşiik ve diğerkâmlık tesisi gerekiyor, elimizdeki imkânları paylaşabilnemiz lazım geliyor.
Yüce Allah şöyle buyurur:
"Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yediririr".Bu âyet, bazılarına göre Ensâr'dan Ebü'd-Dahdâh (r.a.) hakkında ımiştir. Bu zat bir gün oruç tutmuştu. İftar zamanında bir yoksul, bir etim ve bir esir geldi. Dört ekmeğinden üçünü onlara yedirdi. Kendisi e ailesi için ancak bir ekmek kalmıştı. Bu âyetin Hz. Ali ve ailesi hak-ında indiği de söylenir. Yüce Allah Ensâr hakkında da şöyle buyuruyor: "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine İmanı yerleş-rmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir". Nadîr Oğullan, ihanetleri yüzünden Medine'den sürülmüşlerdi. Sevgili peygamberimiz, onlara ait toprakların, her şeylerini Mekke'de bırakarak hicret etmiş olan muhacirlere verilmesi ve bu şekilde onların durumlarının bir nebze olsun iyileştirilmesini arzuluyordu. Bunun için peygamberimiz Medine'nin yerlisi ve muhacirlere evlerini, işlerini ve aşlarını ortak eden Ensârâ danışmıştı. Onlar peygamberimizin bu arzusunu gönül hoşnutluğu ile kabul ettiler. Âyet, işte bu yüzden inmiş ve Ensârâ övgüde bulunmuştu.
Peygamberimiz, Mekke'den Medine'ye hicret eden müslümanları, Medineli müslümanlarla kardeş ilan ederek onlara geçici olarak bir sığınak sağlamış ve kura ile 186 aile bu şekilde yerleştirilmişti. Daha sonra kendilerine yardımcılar anlamında Ensâr adı verilecek olan Medineli müslümanlar, her şeylerini muhacir kardeşleriyle paylaşmışlar, Mek-keliler de onlara yardımcı olmuşlar, bir an evvel kendi ayaklan üzerinde durabilmek için canla başla çalışmışlardı. Muhacirler ticareti iyi bildikleri için, kısa zamanda içlerinden zenginleşenler olmuştu.
Kardeşlik işte bu gibi günler için vardır. Her insan, yardıma muhtaç olması halinde diğerine yardım elini uzatmalıdır. Bu bir insanlık ve müslümanlık borcudur. Sevgili peygamberimiz, "kendimiz için istediğimiz şeyi, kardeşimiz için de isteme"yi iman şartı olarak belirlemiştir.Kardeşler arasında dargınlık, kırgınlık olamaz. Müslüman, herkesle ülfet edebilen, herkesle güzel geçinen, kimsenin malında, ırzında, canında gözü olmayan kimsedir. Gene peygamberimizin tarifiyle "Müslüman, kimsenin elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir". Aramızdaki ülfet ve muhabbetin oluşması ve devamının sağlanabilmesi İçin bazı basit şartlara dikkat etmemiz gene sevgili peygamberimizin bizden arzu buyurdukları şeyler olmaktadır. Bunların başında selâmın yayılması ve tanıdığımız tanımadığımız herkese selâm vermemiz gelmektedir.
Kardeşler arasındaki kavga halinin, diğer müslümanlar tarafından ortadan kaldırılması bir emir olmakta, nemelâzımcılık asla kabul edilmemektedir. İyilikte, güzellikte yardımlaşma ve dayanışma içinde olmamız da gene aynı şekilde Allah Teâiâ'nın bizlere emridir. Sevgili peygamberimiz, darda kalanın imdadına yetişmeyi hep teşvik etmiş ve şöyle buvurmuşlardır: "Zorda kalanın işini kolaylaştıran, ona yardım elini uzatan kişinin dünyada ve âhirette Allah işini kolaylaştırır. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da o kulunun yardımındadır". Dinimizce bir insanın işine yardımcı olmak için bir süre koşuşturan kimse, o işi yapamamış da olsa, nafile ibâdetle meşgul olmaktan daha hayırlı iş yapmış sayılmaktadır.
Kardeşlik hukukundan olmak üzere gene sevgili peygamberimiz uyarılarda bulunmuş ve bir müslümanın diğerine silâh çekmesini asla kabul edilemez bulmuş, mümine sövmeyi nifak, öldürmeyi kâfirlik kabul etmiş, bizi aldatanı bizden saymamıştır.
Yine kardeşlik hukukundan olmak üzere şunlar sayılmıştır: Davet ettiğinde katılmak, öğüt İstediğinde akıl vermek, hastalanınca yoklamak ve gerekli hizmetlerini görmek, öldüğü zaman ölüsüne sahip çıkmak...
Bütün bunlar, hepimiz İçin gerekli olan şeylerdir. Bugün biz yaparız, yarın aynısı bizim için yapılır.
Selamlaşma ve davete icabette bulunma, karşımızdakine değer verdiğimizi, onu kendimiz gibi insan gördüğümüzü ifade eder. Attığımız her adım, bizleri birbirimize yaklaştırır. Gerektiğinde başkalarına öğüt vermemiz, tecrübe ve birikimimizi ortaya koymamız, hayırhahlığımızı gösterir. Hasta sayrı olanları ziyaretimiz, insanlarımızın yalnızlık duygusuna kapılmalarını önler. Ölen insanlarımızın naaşının yerde kalmaması, insana saygımızın bir İfadesi oiur. Bütün bu davranışlar, insanlarımızı birbirine bağlar ve kardeşlik duygusunu geliştirir, dostlukları pekiştirir.
Böyle bir toplumda hepimiz güven duyar, huzur İçinde yaşarız. Üretimine katkıda bulunduğumuz değerler, hepimize mal olur ve toplumumuzun daha güçlü bir şekilde kenetlenmesini sağlar.
22- Kötülüklere Karşı Toplumsal Duyarlılık
Hepimiz aynı ülkede yaşamaktayız. Birimizin huzuru hepimizin huzuruna bağlıdır. Bütün dünya milletleri olarak da aynı gezegende yaşıyoruz. Bir milletin başına gelen felâket, sonuç itibariyle bütün gezegenimizi etkilemektedir. Bu eskiden de böyle idi. Ama kitle iletişim araçları yeterli ve yaygın olmadığı için bu etkileşim yavaş seyrediyor ve geç haberdar olunuyordu. Ama günümüzde artık durum çok farklı, ölçekler çok büyük. Gezegenimizin doğusundaki bir ülkede olan bir gelişme, anında en batıdaki ülkeleri etkiliyor. Nasıl ki beden bütünlüğü içinde başımızın sağlıklı olması bütün organların sağlıklı olmasına bağlı ise, dünya ölçeğinde bütün insanlığın huzuru, milletlerin huzuruna, ülkeler düzeyinde milletlerin huzuru da, tüm halkının huzuruna bağlı olmaktadır. Halka rağmen devletlerin, fakirlere rağmen zenginlerin, zayıflara rağmen güçlülerin huzura ermeleri hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Öyle ise en azından kendi huzurumuz için dahi olsa herkesin huzurunu istemek ve bunun için bir katkıda bulunmak gerekmektedir.
Millî huzurumuzu kemiren toplumsal yaralarımız karşısında el birliği İle duyarlı olmalıyız. İçki, uyuşturucu, tiner ve benzeri bağımlılık yapan maddelerin kucağına her gün biraz daha çok yuvarlanan körpe dimağların varlığına rağmen, kendimize bir huzur geleceği inşa edemeyiz. Âdi hırsızlıkların, ırza tasallutların, zevk için adam öldürmelerin yaygınlaştığı bir ortamda can, mal ve ırz güvenliğinden söz edemeyiz ve bunlar olmadan aradığımız huzuru bulamayız.
Çetelerin, yeraltı dünyasının, uluslararası cinayet şebekelerinin büyük örgütlenmeler gerçekleştirip, silâh ve uyuşturucu kaçakçılığı, beyaz kadın ticareti, işadamlarını haraca bağlama gibi yollarla elde ettikleri korkunç paralarla devletleri dahi sarmalına aldığı ülkelerde ulusal bağımsızlıktan söz edemeyiz. Küresel bir tehdit halini alan terör belâsı ile baş etmeden huzur ve sükuna eremeyiz.
İnsanlık olarak insan haysiyet ve şerefi ile bağdaşacak onurlu bir hayat yaşamak istiyorsak, bütün bu şer güçleri karşısında duyarsız kalamayız. "Bana değmeyen yılan bin yaşasın" diyemeyiz. Yılanın bin yaşaması halinde ejderha olacağını ve artık önüne atılan ufak tefek yemlerle yetinmeyeceğini, önüne gelen ne varsa yutmaya başlayacağını hatırımızdan uzak tutamayız. Nemelâzımcılığın ortak bilinç, vurdumduymazlığın ortak tavır haline gelmesi durumunda sonucun nereye varacağını görmek durumundayız. Sırasını bekleyen kurbanlık koyunların tavrını insan olarak gösteremeyiz. O halde bu gibi kötülükler ve şer güçleri karşısında şu anda bize zarar vermese bile, geleceğimiz için, yarınımız için, çocuklarımız için, onların yarınları için karşı durmamız, ufkumuzun karartılmasına izin vermememiz gerekir. Bizden çalınan güneşimizi geri yerine taşımamız, yaşadığımız yerleri huzur ülkesine çevirmemiz, bunun mücadelesini vermemiz gerekir.
İşte bu konuda Resûlullah (s.a.v.) efendimiz "Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et" buyurur. Birisi "Mazluma yardım etmeyi anlıyoruz, ama zalime nasıl yardım ederiz?" diye sorar, Resûlullah (s.a.v.) da ona: "Onu zulümden, kötülükten alı koyarsın, bu da ona yardım olur" buyurur.
Millî huzurumuza, ortak insanlık değerlerimize zarar verenler iyi niyetli ancak bilinçsiz kişiler de olabilir. Onların iyi niyetli olmaları sonucu değiştirmez. Bu itibarla onlar karşısında da tavrımızı göstermemiz, verecekleri zararlara karşı kayıtsız kalmamamız, onlara şefkatle, güzellikle yaklaşarak onları eğitmemiz, yoksun oldukları evrensel insanlık değerlerine ortak oldukları bilincine onları da erdirmemiz gerekir. Bu durumu peygamberimiz bir gemi benzetmesi ile ne güzel açıklamışlardır: Birtakım yolcular bir gemi İle yolculuğa çıkarlar. Kura çekilir ve bir kısmı geminin alt katına, bir kısmı da üst katına düşer. Alt katta olanlar ihtiyaçlarını görmek için güvertedekilerin yanından geçerek gelip giderler. Sonra kendi aralarında "su ihtiyacımızı karşılamak için geminin alt katından bir delik açsak da yukarıdaki kardeşlerimize gelip geçerken zarar vermesek" derler. Bu durumda eğer üst kattakiler, alt kattakilerin yaptıklarına mani olmazlarsa, hem onlar hem de kendileri helak olurlar. Eğer onlara bu imkânı vermezlerse, hem onlar hem de kendileri kurtulmuş olurlar. Evet aynı ülkede, aynı gezegende yaşıyoruz. İçimizden kimileri kötü niyetli, kimi ise iyi niyetli ama bilinçsiz. Bunlar gemimizde delik açmaya çalışıyor. Kimi kötü niyetli ormanlarımızı kundaklıyor, her tarafı cayır cayır yakıyor, kimi İyi niyetli evine odun götürmek için yaş ağacı kesiyor. Ama sonunda netice değişmiyor; dağlarımız rüzgâra, yağmura açık hale geliyor, o güzelim mümbit topraklarımızı yel savuruyor, arta kalanını da sel süpürüyor ve denizlere götürüyor, gezegenimiz her gün biraz daha çölleşiyor, bilinçsiz atıklarla denizlerimiz ölüyor, atmosferimiz biraz daha inceliyor ve yer küre biraz daha ısınıyor, kutuplarda buzullar erimeye, sular yükselmeye başlıyor, felaketin başlaması halinde ardı arkası kesilmiyor.
.Çevre alanında durum böyle olduğu gibi diğer alanlarda da benzerlik arz ediyor. O yüzden bütün insanlık olarak, ülke düzeyinde bütün millet olarak, sahip olduğumuz ortak değerlerimizi ortak payda yaparak el ele vermeli ve "takvada ve iyilikte birbirimizle dayanışma içinde olmalıyız", kötülüklere ve kötülere karşı ortak savaş açmalıyız.
23- İş Bölümü Ve Çalışmanın Önemi
"Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine İş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir". Bizler, insanlar olarak bir arada toplu yaşamak zorundayız. Aramızda ister istemez bir iş bölümünün olması gerekmektedir. İşlerimizin tıkır tıkır yürüyebilmesi için bir saatin dişlileri gibi herkesin kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi gerekir.
Yüce Allah yukarıdaki âyet-i kerîmede ne güzel buyurmuştur. O, yüce kudretiyle herkesi bir istikamete yöneltmiş, bir işi sevdirmiş, herkeşi biri birine muhtaç kılmış ve bunun sonucunda herkes bir arada yaşamak ve birbirine katlanmak zorunda olduğunu görmüş, böylece yerleşim birimleri, büyük büyük şehirler meydana gelmiş, medeniyet ilerlemiştir.
Eskiden dünyanın düz olduğuna inanılır ve onun da. san öküzün boynuzu üzerinde olduğu düşünülürdü. Aslında bu bir sembolik anlatımdı ve bununla hayatın ziraat üzerine kurulu olduğu ifade edilirdi. Gerçekten o zaman tarıma dayalı bir ekonomi vardı ve askerî sistem de ona göre toprağa bağlı idi. Zamanla sanayi gelişti, milletler kalkınmalarını sanayi ile gerçekleştirdiler. Şimdilerde ise sanayi ötesine geçilmiş durumda ve artık bilgi ve yüksek teknoloji belirleyici olmaktadır. Ne yazık ki İslâm ülkelerinin çoğu hâlâ kalkınabilmiş değildir. Ülkemiz ise kalkınma yolunda önemli adımlar atmış olmasına rağmen, henüz gelişmiş ülkeler ile boy ölçüşebilecek durumda değildir.
Ülkelerin kalkınmaları sağlıklı bünyenin gelişmesi gibi dengeli olmalıdır. Vücut büyüse fakat baş küçücük kalsa, burada sağlıklı bir büyümeden bahsedilemez. Aynen toplumların yapısı da öyledir, top yekun, her alanda aynı oranda kalkınma ve yükselme çabası içinde olmamız gerekir. Bunun için de herkesin kendi bulunduğu yerde, kendisine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirmesi bir vazife olmaktadır. Burada hiçbir kimse önemsiz değildir. Herkesin çalışması ve" millî ekonomimize katkıda bulunması gerekmektedir. Güç ve kudret sahibi kimselerin tembellik edip asalak gibi yaşaması ve toplumumuza ~yük! olması" hiçbir şekilde mazur görülemez. Ne insanlık adınas ne^^-^rritslümanlik âdına tembellik hoş görülebilecek birşey değildir.
Dinimiz dilenciliği yasaklamaktadır. Sevgili'peygamberimiz, ailencilîft yapan kimselere hiç hoş bakmazdı. Gitsin hamallık etsin, yüz suyu dökmesin derdi.
Sevgili peygamberimiz emeği son derece yüceltmiş ve tiıç kimse elinin emeğinden daha hayırlı- bir kazanç 'yernerniştir buyurmuş, peygamberlerin de kendi geçimlerini keh'dP'eT^mekleriyle çıkardıklarına vurgu yapmıştır323. Bir kimse çalışamayacak derecede küçük, hasta ya da yaşlı değilse oriun tembel "tembel oturup, rızkının ayağına gelmesini beklemesi yanlış bir tevekkül inancının sonucudur. ." Hayırda ve iyilikte dayanışma ve yardımlaşma'içinde olmamızı emreden yüce dinimiz, bir insanın başkalarına yardımcı olmasını' son derece övgü ile karşılamıs!..ve sevgili ^peygamberimiz buyurmuştur. Buna göre bir müteşebbisin iş kurup, yanında başka insanlara iş imkânı sunması ve onların çoluk çocuğunun helâl yoldan nafakalarını kazanmalarına yardımcı olması ne kadar büyük sevap olacaktır.
Ticaret teşvik edilmiş ve rızkın onda dokuzunun ticarette olduğu belirtilmiştir. Hilekâr, malın kötüsünü satan, insanları aldatan, dini istismar ederek haksız kazanç elde etmeye çalışan tacirler verilirken, güven veren, hilesiz hurdasız mal satan, haksız kazanç peşinde olmayan dürüst tüccarların, peygamberlerle, sıddıklarla ve şehitlerle birlikte haşrolunacağı beyan buyrulmuştur.
Kıtlık olan bölgelere başka yerlerden mal getirip, insanların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan tüccarlar övülürken, karaborsacılık yapanlar lanetlenmişlerdir.
Ebû Hüreyre anlatıyor: "Peygamberimizle birlikte iken bir genç çı-kageldi. Dedik ki: "Keşke şu genç, gençliğini, zindeliğini, güç ve kuvvetini Allah yoluna adasaydı". Resûlullah (s.a.v.) konuştuğumuzu duydu ve: "Siz, Allah yolunda olmayı sadece savaşta öldürülmek mi zannediyorsunuz? Her kim anne babası için çalışırsa, o Allah yolundadır. Ailesini geçindirmek için çalışıp çabalayan Allah yolundadır. Hattâ kim, kendisini başkalarına muhtaç kılmamak için çalışırsa o Allah yolundadır" buyurdu".
Görüldüğü üzere öyle bir dinimiz var ki, kendimiz için çalışıyoruz, Allah bize sevap yazıyor. Eşimiz ve çocuklarımıza helâlinden yedirdiğimiz lokmayı, Allah bizim sevap hanemize sadaka olarak yazıyor. Böyle bir dinin mensubuna tembellik yakışır mı?
24- Helâl Kazanç
'Ey İnananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder". İnsan olarak elbette çalışmak ve başta kendimiz olmak üzere bakmakla yükümlü olduğumuz kimselerin nafakasını kazanmak zorundayız. Ancak bunu çalarak, çırparak, tırtıklayarak, götürerek, hortumlayarak değil, helâl yoldan yapmak zorundayız. Allah, bize haram yememizi ve yerdirmemizi yasaklamıştır. "Üzümünü ye, bağını sorma!" anlayışı yanlıştır. Evimize getirdiğimiz şeyler, emeğimizin, alın terimizin, ürettiğimiz katma değerin, altına girdiğimiz sorumluluğun, üzerimize aldığımız riskin bir karşılığı mı, yoksa gözü yaşlı bir yetimin malı mı, tüyü bitmemiş öksüzlerin hakkı bulunan devletin malı mı, hesapsız millet malı mı? Bunun muhasebesini yapmadan, götürdüğümüzü midemize indirirsek, o lokmadan hayır gelmez, o haram lokma ile beslenen çocuklarımızdan hayır gelmez. Bunu çok iyi bilmeli ve ona göre davranmalı, helâl ve harama çok dikkat etmeliyiz.
Bırakınız haramı götürmeyi, helâl mi haram mı olduğu şüpheli konularda bile titiz davranmalı, harama götürecek, harama düşürecek fiil ve davranışlardan uzak durmalıyız. Bakınız sevgili peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: "Helâl bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında öyle şüpheli şeyler vardır ki çokları bunları bilemez. Her kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve şerefini korumuş olur. Şüpheli şeylere dalan sonunda harama düşer. Aynen bir koruluk etrafında hayvanını otlatan çobanın yasak bölgeye girmesinin an meselesi olması gibi. Dikkat edin, her hükümdarın bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Dikkat edin, bedende bir et parçası vardır ki, eğer o güzel olursa bütün beden güzel olur, o bozuk olursa, bütün beden bozulur. Bilin ki o kalptir".Şüpheli mallar karşısındaki tavrımız böyle olması gerekirken, bile bile haramı nasıl yiyebiliriz?! Yüce Allah yukarıdaki âyet-i kerîmede meşru olmayan yollarla mal kazanmayı yasaklamış, ancak gönül rızasıyla başkalarının elindeki malı alabileceğimizi beyan buyurmuştur. Bunun da tabiî ki alış veriş gibi, bağış gibi değişik yolları vardır. Ama hiçbir zaman hile ile alacağımız mal helâl olmayacaktır. Kimileri inanç sömürüsü yapar, dindar insanları kandırabilmek için Yüce Allah'ın kutlu isimlerini alet eder ve yeminle malına sürüm kazandırmak ister. O, bu haliyle malına haram katar, bereketini yitirir. Nitekim sevgili peygamberimiz "Yemin, malın sürümünü artırır ama, bereketini de götürür" buyurmuşlardır. Bir de yalan yere yemin ile malını satmak isteyenlerin durumunu düşünelim.
Kendimize ait olmayan, hak etmediğimiz malların peşine düşmeyelim. Onlar bizim için hayır değil, serdir. Hele hele başkalarının hakkını rüşvet gibi yollarla zimmetimize geçirmek gibi bir duruma asla düşmeyelim. Bakınız bu konuda Yüce Allah ne buyurmaktadır: "Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin; bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hakimlere aktarmayın!" Bilelim ki hak etmediğimiz, haram lokmalar bir de esasen kollamakla görevli olduğumuz kimsesiz, düşkün kimselere ait ise, o zaman vebal daha da ağırlaşmakta ve o mallar tıkınacağımız ateş olmaktadır. Yüce Allah bunu açıkça belirtiyor ve şöyle buyuruyor: "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır".
bizler her ne verecek olursak olalım, Allah Teâlâ'nın bize lütfettiği ni metlerden vermiş olacağız. Yüce Rabbimiz bize nasıl vermişse, biz d< başkalarına dağıtmak durumundayız. Hem iyiliklerin bizce değerli, olar bir nitelikte olması ve gönlümüzden koparak yapılması gerekir. Bir de ğer taşımadığı ve İşe yaramadığı için veya gönülsüz verilen sadakalar pek makbul değildir.
Nitekim bir âyette bu mâna şöyle ifade buyrulmaktadır:
"Siz sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça asla iyiliğe nai olamazsınız. Sadaka namına ne verirseniz şüphesiz Allah, onu çok iy bilir". Bu âyet inince Ebû Talha en değerli bahçesini tasadduk etmiş, Hz Ömer en sevgili cariyesini âzâd etmiş, Zeyd b. Harise, Seyl adındak meşhur atını bağışlamıştır.
Hasan el-Basrî şöyle der:
"Bir kimse, sevdiği bir tek hurmayı bile Allah rızası için verirse bu âyette söz konusu edilen iyiliğe mazhar olmuş olur."
Sahabenin bu örnek tavrı, Kur'an'ın inen âyetleri karşısındaki tutumlarını açıkça göstermektedir. Yani Kur'an, okunmuş olmak İçin değil, yaşanmak için geliyordu ve sahabe onu böyle anlıyorlardı.
İnfak, konusunda kendi nefsimizi de ihmal etmeden, önce en yakınlarımızdan başlamamız gerekir. Kendi ailemiz ve yakınlarımız şiddetli ihtiyaç içerisindeyken, başkalarına yardım eli uzatma gayretleri yersizdir. Her birimiz, önce hiç kimseye yük olmadan kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek, sonra da yakınlarımızdan başlayarak giderek genişleyen bir çerçeve içerisinde infakta bulunabilmek için iktisaden güçlü olmaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki veren el, alan elden üstündür. Bugün alan durumda olanlarımızın, yarın veren.-durumda olmak için çalışması gerekir. Verenlerimiz de, verdiklerinin aslında gerçek sahibi olmadıklarını, kendilerinin bir vekil olduğunu, malın da mülkün de gerçek sahibinin, âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ olduğunu unutmamalıdır.
Bu konuda Resûlullah (s.a.v.) efendimiz de şöyle buyurmuştur: "Ey Âdemoğlu! Senin fazla malını sadaka olarak vermen kendin için hayır, vermemen ise serdir. (Ama) kendine yetecek kadar elinde mal bulundurduğundan dolayı kınanmazsın. Hem (sadakaya), bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla. Üstteki (veren el), alttaki (alan) elden daha hayırlıdır" İslâm'ın mülkiyet anlayışında, mal sahibi daha çok naibe benzemektedir. Dolayısıyla kişi, ihtiyacı kadarını kullandıktan sonra geri kalan kısmını mülkün gerçek mâlikinin arzu ve isteği doğrultusunda kullanması gerekir. Eğer Allah Teâlâ'nın kullan muhtaç iken, kişi kendi eli altında bulunan ve yine Allah'a ait olan mülkü tutar ve onların istifadesine sunmazsa hatalı bir tasarrufta bulunmuş olur. Tasaddukta bulunması halinde ise, belki mal verdiği için değil de, asıl mâlikin istediği şekilde davrandığı için takdir kazanır ve bu yüzden de ödüllendirilir.
25- Cömertlik
Sevgili peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Cömertlik Allah'ın cömertliğindendir. Siz cömertlik yapın ki Allah da size cömertlik yapsın. Dikkat edin! Cömertlik cennette bir ağaçtır; o ağacın dalları dünyaya sarkmıştır. Kim o ağacın bir dalından tutunursa Allah o kimseyi cennete sokar. Dikkat edin! Şüphesiz cömertlik imandandır. İman ise cennettedir". Hz. Âişe (r.a.) validemiz anlatır:
"Hz. Peygamberin ev halkı bir koyun kesmişler, hepsini tasadduk etmişler sadece küreği kalmıştı". Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Ondan ne kaldı?" diye sordu. Hz. Âişe:
"Yalnız küreği" diye cevap verdi. Resûlullah {s.a.v.):
"Küreğinden başka hepsi kaldı, (desene!)" buyurdu. Bu hadis, kişinin gerçek malının önceden gönderdiği şeyler olduğunu göstermektedir.
Abdullah b. Mesûd (r.a.) da şöyle anlatır: Resûlullah (s.a.v.):
"Hanginize mirasçısının malı, kendi malından daha çok sevimlidir?" diye sordu. (Sahabîler):
"Yâ Resûlallah! Bizden her bir kişiye muhakkak kendi malı daha sevimlidir!" dediler. Resûlullah (s.a.v.):
"Çünkü kişinin kendi malı, ölmeden hayır yoluna sarfedip önden gönderdiği malıdır. Mirasçının malı da kişinin hayra sarfetmeyip arkasından bıraktığı malıdır" buyurdu. Eğer insanlar bu gerçeği gözardı etmeseler ve iyi düşünselerdi, kendi hayatlarını ve gerçek istikballerini ihmal pahasına bu kadar hırs ile mal biriktirmeye çalışmazlar, ellerindeki malların yerli yerince harcanması için akıl ve imkân ararlardı.
26- İsraf
Çok hassas bir dengeyi temsil eden yüce dinimiz, infakla ilgili teşvikkâr ifadeleri kullanırken, insan doğasında mevcut bulunan mal tutkusu gibi cibillî olan motifleri göz önünde bulundurur. Aşırılıkları her alanda yasakladığı gibi, bu konuda da yasaklar ve sevgili peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Cömertliğin âfeti, savurganlıktır"."Kim savurganlık yaparsa, Allah onu yoksul bırakır". Her güzel huy gibi, cömertliğin de bir itidal hali vardır. Bunu öteye aştığı zaman artık o bir meziyet olmaktan çıkar, kötü bir huy halini alır. Dolayısıyla savurganlık da, cimrilik ve pintilik gibi hoş bir şey değildir. Zira savurganlık sonucunda kişi elinde avucunda ne varsa çok kısa zamanda tüketir ve başta kendisi olmak üzere bakmakla yükümlü olduğu insanlar toplum üzerinde birer yük haline gelirler.
Yüce rabbimiz bakınız ne buyuruyor:
"...Yiyin için, fakat israf etmeyin. Çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez"."...Hepinizin dönüşü Allah'adır. (Kalbini inkârla, bedenini isyanla harcayıp) israf edenlerin hepsi cehennemliktir"."Büsbütün saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridirler"."Onlar harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar ve (harcamaları) bu ikisi arasında olur". İsraf, ölçüsüzlüğün, aşırılığın tezahür şeklidir. Hemen her alanda israftan bahsedilebilir. Zaman israfı, mal israfı, emek İsrafı, kaynakların israfı, kabiliyetlerin israfı gibi.
Tüketim esasına dayalı Batı ülkelerinde ve oradan sirayet eden bir hastalık olarak ülkemizde de gün be gün israf alabildiğine artmaktadır.
Doğal kaynaklar pervasızca kullanılmakta, üretim yerine âdeta sömürülmektedir. Bunun sonucunda da yer altı ve yer üstü zenginlikler birer birer tükenmekte, çoğu kez yerine bir başkasını ikamesi de mümkün olmadığı için tabiî dengeler bozulmakta ve büyük tehlikelerle karşı karşıya kalınmaktadır.
İnsanlarımız yeterince bilgilendirilmiş ve eğitilmiş değildir. Birçok kırsal yörelerimizde, XX. asrın başlarındaki şartlar gereği erkeği cephede olduğu için tarlasında çalışmak zorunda kalan kadın, hâlâ aynı durumda bulunmakta, fakat şimdi cephede olmayan erkeği kahve köşelerinde pineklemektedir. Böylece kadın, evi ve çocuklarıyla yeteri kadar ilgile-nememekte, erkek de şurada burada zamanını öldürmekte, faal ve üretken olması gereken bu insanlar âtıl ve tüketici bir mahiyet almaktadırlar. Bu durum, her iki taraf için de israftır.
Yine cahilliğin bir sonucu olarak Anadolu insanımız sokakta gördüğü bir ekmek parçasını Öpüp başına koyup, sonra onu yüksekçe bir yere koyarken, aynı insan şimdi pek çok nimeti değerlendirmeden çöpe dökebilmektedir. Bu haliyle o, israfın sadece ekmekte söz konusu olduğuna inandığı izlenimini vermektedir. Halbuki, yerini bulmayan bir tuğla parçası da, geri dönmemek üzere yırtılıp atılan bir kağıt parçası da, bir hayvanın yemesi imkânı olan bir karpuz kabuğunun heder edilmesi de israftır. Abdest alınırken, diş fırçalanırken musluktan boşa akıtılan su da israftır.
Allah Teâlâ geceyi istirahat, gündüzü de dinlenme vakti olarak yaratmıştır. Bunurî için de güneşi ayarlamış, güneşin doğmasından evvel kalkılmasını ve böylece günün ucu ile hayata başlanılmasını temin için de sabah namazını farz kılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de yatsı namazından sonra hemen yatılmasını ve erken kalkılmasını öğütlemiştir. Eğer biz İslâm'ın bu tavsiyesini benimsersek günlük hayatımız fecirle, iş hayatımız da güneşin doğmasıyla başlayacaktır. Güneşin batması ile iş hayatımız, yatsı namazı ile de günlük hayatımız sona erecek, uyku ve dinlenme dönemi başlayacaktır. Böylece korkunç bir enerji israfına meydan verilmemiş olacaktır.
Belirli yeteneklere sahip insanların kabiliyetlerini değerlendirmemek ve köreltmek, onları verimli olmayacakları sahalarda kullanmak da israftır. Yeteneği olmayan insanları, belirli meslek ve sanatlar için zorlamak da israftır.
İnsana, insanüstü bir değer atfedip onu hâk ettiğinden fazla yü-:eltmek de, onun kadrini bilmemek de israftır. Çocuklara önem vere-:eğiz diye, büyükleri ihmal etmek, yarının büyüklerine önem verelim derken bugünün büyüklerini horlamak ve onlara gerekli saygıyı gös-:ermemek de böyledir.
Hayvana hayvan muamelesi yapmak gerekirken, itidal noktasını aş-nak ve onlara pek çok insana gösterilmeyen İlgiyi göstermek de israf-:ır. Bugün bazı insanlar çocuğa bakmayı bir yük sayarken, hayvanlarla Erlikte yaşamayı, hayatlarının bir parçası haline getirmişlerdir. Bunlar çin harcanan meblağlar dünyanın ne tezatlara sahne olduğunu gösterecek düzeydedir. Meselâ sadece Fransa'da kediler ve köpekler, bütün Somali halkının tükettiği miktarın on katı daha fazlasını tüketmektedir.
Kurdukları düzenle dünyayı sömüren kalkınmış ülkelerdeki pek çok insan, beslenmesi için harcadığı miktardan daha çoğunu zayıflamak, kendilerini formda tutmak için harcamaktadır. Oysa ki, dünyanın pek çok yerinde açlıktan ölen insanlar milyonlarla ifade edilmektedir. Bu İsraf değil de nedir?
Kısaca orta yolu yitirmek, normal sınırı aşmak, ölçüsüz hareket etmek hangi konuda olursa olsun israftır ve bunun örneklerini çoğaltmak mümkündür. İsraf ise, her ne şekilde olursa olsun haramdır; müslümanın ondan kaçınması gerekir.
Bu gerçeği şu hadis ne güzel ifade etmektedir:
"Hz. Peygamber (s.a.v.), Sa'd'e (r.a.) abdest alırken uğramıştı. Ona: "Yâ Sa'd! Bu israf nedir?" dedi. Sa'd: "Abdestte israf olur mu?" diye karşılık verdi. Hz. Peygamber (s.a.v.): "Evet! Akan nehir kenarında da olsan (normal bir miktarın üzerinde su kullanman halinde israf olur)" buyurdu"
28- Adalet
Yüce dinimiz nazarında herkes eşittir. Hiçbir kimsenin diğeri karşısında üstünlüğü yoktur. Ne yönetici yönetilenden, ne de zengin fakirden üstündür. Rengi beyaz olanın, sarı olana, sarı olanın siyah olana hiçbir üstünlüğü bulunmamaktadır. Hukuk önünde herkes eşittir ve hiçbir ayırımcılık yoktur. Aksi durumu haklı çıkaracak hiçbir gerekçe yoktur.
Sevgili peygamberimiz başta kendisi Allah'tan getirdiği emirlere İnanır ve uyardı. Kendisini ve yakınlarını hiçbir zaman hukukun üstünde görmezdi. Canı kadar sevdiği sevgili kızı Hz. Fatıma'yı bile, Medineli diğer müslümanlardan ayrıcalıklı görmez, kamu alanında onu ancak diğerlerini gözettiği ölçüde gözetirdi.
Onun getirdiği İlâhî prensipler arasında "adalet emri" vardır. İnananlar olarak adaleti ayakta tutma temel görevlerimizden biridir. O kadar ki, bir kavme olan düşmanlığımız bile bizi haktan ve hakikatten, adaletten ayırmamalıdır. Takva, temel üstünlük ölçüsüdür, takvaya ulaşabilmenin yolu da adaletten geçer. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur:
"Ey inananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şâhid olarak adaleti gözetin; karşınızdakiler ister zengin, ister fakir olsun adaletten ayrılmayın, Allah onlara daha yakındır. Adaleti yerine getirirken heva ve heveslerinize uymayın. Eğer yan çizerseniz, ya da doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir". Adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi/ her şeyden önce hiçbir ayrım yapmadan herkese fırsat eşitliği tanımakla mümkündür. İkinci aşamada ise herkese, katkısı ve emeği karşılığı olarak hakkının eksiksiz olarak verilmesi gerekir. Herkes aynı hukuk kurallarına eşit biçimde tabi olmalıdır. Suç ve ceza kişiden kişiye değişmez, yasaların herkese eşit biçimde uygulanması konusunda tam bir özen gösterilir.
Bu konuda Resûlullah'ın (s.a.v.) ve ashabın hayatı ibret alınacak örneklerle doludur. Birinde Mahzumoğulları kabilesinden bir kadın, bir ziynet eşyası çalmıştı. Durum Resûlullah'a (s.a.v.) intikal ettirildi ve cezalandırılması istendi. Kadın suçunu itiraf etmişti. Resûlullah'ın {s.a.v.) kadına hırsızlık suçu cezasını uygulaması halinde rezil rüsvay olacaklarını düşündüler ve hemen Üsâme b. Zeyd'e koştular. Üsâme ve babası Zeyd, Resûlullah'ın (s.a.v,) çok sevdiği kimselerdi. Onun gidip Resûlullah (s.a.v.) ile konuşmasını ve bu kadın hakkında cezayı uygulamaması ricasında bulunmasını istediler, onu affetmesi için aracı kıldılar. Üsame gitti ve bu konuyu Resûlullah'a (s.a.v.) açtı. Sevgili peygamberimiz bu sevdiği insana çok kızdı ve ona: "Allah'ın koymuş olduğu bir cezanın uygulanmaması için aracılık mı yapıyorsun?! Bu yaptığın doğru mu?!" diye çıkıştı. Sonra insanları topladı ve onlara şöyle seslendi: "Ey insanlar! Sizden öncekilerin helak edilmelerinin sebebi şudur: Onlar İçlerinden ileri gelen biri suç işlediği zaman ona dokunmazlardı; fakat kimsesiz zayıf bir kimse suç işlediği zaman ise onu cezalandırırlardı. Allah'a /emin ederim ki kendi öz kızım Fatıma da hırsızlık etse, elbette ona da gerekli cezayı uygularım". Bu hadis açıkça gösteriyor ki, hukuk önünde herkes eşittir, yöneti-n'ler ve yakınları da olsa bir suç işledikleri zaman, herkese uygulanan :eza onlar için de uygulanacak, suçun sübut bulmasından sonra belir-enmiş cezaların uygulanması noktasında tarn bir kararlılık gösterilecek-ir. Aksi takdirde hukuktan ve adaletten bahsedilemez.
Sevgili Peygamberimizin giriştiği önemli hamlelerde önce kendi aile e yakınlarından başladığını hepimiz biliriz. Meselâ "Veda Hutbesi"nde 'ütün dünyaya kan davalarının geçersiz olduğunu, hepsinin ayaklarının Itında olduğunu, kaldırdığı ilk kan davasının da kendi akrabasına ait ulunduğunu bildirmiştir. Kaldırdığı ilk faiz de Amcası Abbas'a ait bu-ınuyordu.
Arkasından halife seçilen Hz. Ebû Bekir, yaptığı ilk konuşmasında çinizde zayıf olanınız, hakkını alıp kendisine teslim edinceye kadar enim yanımda güçlü olacaktır, güçlü olan kişi de kendisinden başkasına ait olan hakkı alıncaya kadar benim yanımda zayıf olacaktır..." diyerek adaleti ayakta tutacağına dair kararlılığını göstermişti.
Faruk lakabıyla ünlü olan Hz. Ömer'in adalet anlayışı ise herkes tarafından bilinmektedir. Onun nazarında bir vali ile sıradan bir kimsenin hiçbir farkı yoktur. Herkes neyi hak etmişse, onu elde etmelidir; övgü ve ceza hak edene verilmelidir. Mısır valisi Amr b. Âs'ın oğlu, haksız yere Mısırlı bir delikanlıyı döver.
Mısırlı da onu Hz. Ömer'e şikâyet eder. Hz. Ömer, valiye oğlunu ve şikâyetçiyi de alarak hac mevsiminde Medine'ye gelmesi emrini verir. Orada dövülene, onu dövmesi ve hakkını alması imkânını verdikten sonra şu tarihî sözü söyler: "Analarının hür doğurduğu bu insanları siz ne zamandan beri köle olarak görür, onlara insanlıklarının gerektirdiği şekilde davranmazsınız?"
İslâm tarihinde, hükümdarla gayr-i müslim tebâdan olanların mahkeme huzuruna çıktıkları ve bu mahkemelerde haksız görülmeleri halinde hükümdar aleyhine hükümlerin verildiği bilinmektedir.
Bugün zulmedenler, yarın mazlum duruma düşebilirler. Adalet ise, herkese, her yerde ve her zaman gereklidir.
29- Sosyal Adalet
Bütün insanlar Hz. Ali'nin de ifade ettiği gibi ya yaratılışta eşimiz ya da dinde kardeşimizdir. Bu itibarla insan olma ve insanca yaşama açısından hiçbir kimsenin bir başkasına üstünlüğü yoktur.
Bununla birlikte Allah Teâlâ insanları farklı kabiliyetlerde yaratmış, onları değişik özelliklerle donatmıştır. Bunun tabiî sonucu olarak da toplumda farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşmalar insanlık için rahmettir. Zira tek başına yeterli olmayan insan, üstün özelliği ile eksik yönlerini kapatabilme imkânına sahip olmaktadır. Bu durum insanlar arasında bir iş bölümünü ortaya çıkarmakta ve bunun sonucunda da herkes birbirine muhtaç olmakta, toplumsal yaşama zarureti ortaya çıkmaktadır. İnsanoğlu bu doğası gereği ilk yaratıldığı andan itibaren toplumsal hayatını hep sürdüregelmiştir ve bundan sonra da bu hep böyle devam edecektir.
İnsanların ortaklaşa ürettiği değerler de gene topluma aittir. Hiçbir dâhi tek başına bir değer üretemez. Bu itibarla üretilen değerlerin en âdil bir biçimde paylaşılması zarureti vardır, Bu aşamada uygulanacak' ölçü, insanca yaşamanın asgarî düzeyinde herkesin eşitçe, daha üst düzeylerde ise herkesin katkısınca pay alması ilkesi olmalıdır.
Bu ilkenin hakim olduğu bir ülkede hiçbir insanın açlıktan ölmesi söz konusu olamaz. Zira tek bir kimsenin açlıktan ölmesi, tüm insanların ihtiyaç fazlası olarak ellerinde, tuttukları artık malların meşruiyetini ortadan kaldırır. Dünyada asırlar boyu sömürülen ülkelerde açlıktan ölen insanların sayısının yüz binlerle, milyonlarla ifade edilmesi, bu İlkenin ne kadar önemli olduğunu ve insanların bu düzeyden ne kadar aşağıda olduklarını çok acı bir şekilde gösterir.
Yüce dinimize göre çalışabilir olan herkes çalışacak ve üretime katkıda bulunacaktır. Resûlullah (s.a.v.) efendimizin de ifadesiyle, kişinin odun toplayarak, sırtında pazara taşıması ve bu şekilde geçimini sağlaması yani en zor ve en olmaz bir işi yapması işsiz, başıboş gezmek-j ten, başkalarına yük olmaktan, hele hele dilenmekten çok daha hayırlıdır. Diğer insanların ise bu tür insanlara yardımcı olmaları, dilenmesine imkân vermemeleri, bir, iş. tutmasına ya da kurmasına yardımcı olmaları gerekir.
Bu yardımın belirli bir şekil ve nisbeti yoktur. Gerektiği zaman ve gerektiği kadar olacaktır. Buna göre zaman gelir -"Sana ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: Fazlasını" (ei-Bakara 2/219) âyetinde de ifade edildiği gibi- İhtiyaç fazlası malların tümünün harcanması söz konusu olabilir. Ancak normal hallerde buna gerek yoktur ve ihtiyaç fazlası malvarlığının küçük bir nisbeti duyulan ihtiyacı karşılamaya yeter. Zira genelde I ve sağlıklı toplumlarda insanların büyük çoğunluğu orta düzeyde bir hayat yaşarlar ve kendi kendilerine yeterli olurlar. Bu büyük çoğunluğu : oluşturan toplum katmanının üzerinde üst refah düzeyini tutturmuş az sayıda insanlar yani zenginler bulunur. Ortalama refah düzeyinin altında da gene az sayıda alt gelir grupları yani fakirler olur. İşte üst gelir grupları, bu alt gelir gruplarına mecburen ihtiyacı karşılayacak kadar bir değer aktarımında bulunurlar. Böylece alt ve üst tabakalar geniş orta tabakadan kopmaz ve orta tabaka gittikçe daha çok büyür. Bu görünüm sağlıklı toplumların en belirgin özelliği olmaktadır.
İhtiyaç fazlası değerlerin yeniden bölüşümüne ve dengelerin sağlanmasına yardım edecek bu uygulamalar sayesinde herkes huzurlu ve güven İçerisinde olurlar, hayattan bir haz alırlar. Unutulmamalıdır ki hepimiz aynı gemide yolculuk yapmaktayız. Kimimiz alt, kimimiz orta, kimimiz de üst kattayız. Hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Eğer alt kattakiler çoğu kez üsttekilerin tavrı yüzünden insan onur ve haysiyetine yaraşır biçimde bir yolculuk yapma şansına sahip olmazlarsa, orta ^e üst kattakiler onlara bu imkânı vermezlerse, bunun sonucu olarak da alt kattakiler böyle bir hayatı yaşamaktansa gemiyi delerek intihar etmeye karar verirlerse, kendileri ile birlikte orta ve üst kattakiler de ıelâk olurlar.
İşte bu sosyal hakikati dikkate almanın bir sonucu olmak üzere yüce dinimiz birçok malî yükümlüğü dinî bir vecibe olarak benimsemiş ve inananlarına emir buyurmuş, hattâ İslâm'ın temel şartlarından biri kılmıştır. Nafaka mükellefiyeti, zekât ve sadakalar, çaresiz kimselere yardım mecburiyeti gibi yükümlülükler bunlardandır.
Bütün katmanlarıyla sağlıklı ve huzur dolu bir hayat yaşamamıza imkân verecek bir toplum inşası için hepimizin katkısı gerekmektedir.
Resûlullah (s.a.v.), müslümanları kardeş ilan ediyor, inananlar toplumunu bir bedene benzetiyor ve bir organın rahatsızlığından bütün bedenin rahatsızlık duyacağından söz ediyor ve dolayısıyla komşusu aç iken tok yatanın mü'min olamayacağını ifade ediyordu. Fazla azığı olan olmayana, fazla vasıtası olan olmayana vermeliydi. Hattâ öyle ki Resûlullah'ın (s.a.v.) bu tavrından sahabe, İhtiyaç fazlası hiçbir malda sahibinin diğerlerinden daha çok hak sahibi olmadığı sonucunu çıkarmıştı.
Bir gün Medine'ye ganimet malları gelmişti ve aralarında köleler de vardı. Bunu duyan canı kadar çok sevdiği kızı Hz. Fatıma babasına koşmuş, el değirmeni ile un öğütmekten kabarmış ellerini göstererek kendisine bir hizmetçi vermesi talebinde bulunmuştu. Resûlullah onun bu talebine olumlu cevap verebilirdi ve bundan müşfik bir baba olarak büyük bir haz da duyardı. Fakat o, "açlıktan iki büklüm olmuş ashâb-ı suffe" gibi evsiz barksız aç ve açıkta insanlar varken sevgili kızının bu haklı talebini karşılayamayacağını ifade etmişti.
O, bir baş olarak, huzuru bütün bedenin huzur ve1 sükununda arıyordu. İslâm'ın ve onun aziz peygamberinin başan&P' işte bu ruhta yatmaktadır. Eğer aynrruhu biz de İçimizde taşırsak^föizim de başarılı olmamamız için hiçbir sebep yoktur.
Rezîletlerden Uzak Durmak
Huyların iyi olanına fazilet (erdem) kötü olanlarına çla.,rezîlet; denir.
İslâm ahlâkının kâmil anlamda tecelli edebilmesi İçin her türlü kötü huylardan da arınmak gerekir. Araplar'da "et-Tahliye kable't-tahliye" diye bir söz vardır. . Buradaki birinci tahliye (hı harfiyle) boşaltmak, arındırmak, temizleme'k gibi anlamlara gelir. İkinci tahliye ise (ha ile) süslemek, bezemek anlamındadır. Buna göre deyişin anlamı, tahliye yani boşaltma, temizleme, arındırma işi, süsleme ve bezeme' işinden önce gelir demektir. Meselâ bir binanın içini önce boşaltırlar (tahliye); ufak tefek ,her türlü çöpü dışarı atarlar, süpürürler, gerekli görülen yerleri zımparalarlar. Bütün bu işlemler yapıldıktan sonra boyamaya, en sonunda da cilalama işine başlarlar.., Evin oturulabilir hale gelmesi: için sırasıyla bu işlerin yapılması gerekir.
İnsan kalbine de hakkın tecelli edebilmesi için, gönül sarayının, içinde oturulabilir hale getirilmesi gerekir. Bunun için her şeyden önce kalbimizde ne kadar kötülük varsa, gönül aynamızı karartan ne kadar kötü huy, düşünce ve duygu varsa bunları birer birer söküp atmak ve ondan sonra onların yerlerine iyi olanları dikmek, yeşerebilmesi ve zamanla meyveye durabilmesi için itina ile ilgi ve alâkayı sürdürmek gerekir.
Burada, konuyu bitirirken bir kısmına yukarıda zıddı ile birlikte değinilen rezîletleri, güzel ahlâka sığmayan huy ve davranışları başlıklar halinde (alfabetik sırayla) vermek uygun olacaktır:
Rezîletler: Ahlâka Uygun Olmayan Bazı Huy Ve Davranışlar
Ağzr bozukluk: Başkalarını rahatsız edici şekilde konuşmak, küfürbaz olmak, müstehcen şeyler konuşmayı âdet edinmek. Ahde vefasızlık: Verilen söze uymamak.
Bencillik: Her konuda kişinin kendi çıkarlarını öne çıkarması, hak hukuka saygılı olmaması.
Cimrilik: İktisatlı olunması gereken yerde gereken harcamayı yapmamak.
Emanete hıyanetlik: İnsanlığımıza, din ve diyanetimize güvenilerek bize teslim edilmiş olan şeylere hakkıyla riâyet etmemek, onları kendi çıkarlarımıza olacak şekilde kullanmak.
Geçimsiz olmak: Yaşanılan ortamda diğer insanlarla iyi ilişkiler içinde olmamak, başkalarını rahatsız edici söz ve davranışlarda bulunmak.
Gıybet: Bir kimseyi, gıyabında duyduğu zaman hoşlanmayacağı bir özelliği İle anmak.
Gurur: Hak edilmedik bir biçimde kişinin övünmesi.
Haset etmek: Başkalarını çekememek, elindeki nimetin yok olmasını istemek. Ondakinin mevcudiyetine rağmen aynısını kendisi için istemesine haset değil "gıpta" denir.
Hırs: Bir şeyi isteme ve elde etmede aşırılığa kaçma, ölçülü olamama.
Hicvetmek: İnsanlarla alay etmeyi sanat haline getirmek ve onları
küçük düşürmek.
İftira: Bir kimseye, -küçük düşürmek İçin- kendisinde olmayan (çoğu kez iffetle ilgili) yalan yere olumsuz bir isnatta bulunmak.
İnatçılık: Sabır ve tahammülden farklı olarak, bir şey karşısında sabit fikirlilik göstermek, gerekli esnekliliği göstermemek.
İsraf: İktisatlı olmayıp, savurganlık yapmak, tutumlu olmamak.
İstihza: Başkalarıyla gerek sözle, gerek el, kaş göz işareti gibi bir yolla alay etme.
Kibir: Hak ve hakikat karşısında tavır alma. Kişinin başkalarını küçük
görerek kendini beğenmesi.
Korkaklık: Şecaat göstermek gerekli yerlerde acziyet göstermek, zillete katlanmak.
Nankörlük: Nimetin hakkını vermemek, nimetin sahibine karşı minnet duymamak.
Nemîme: Kovuculuk. Bir kimsenin aleyhine olacak şekilde laf götürüp getirme.
Öfke (Gazap): Hoşnutsuzluğun ölçüsüz bir şekilde dışa vurması. Riya: Yapılan hayır işlerini gösteriş için yapmak. Saldırganlık: Yersiz ve haksız saldırılarda bulunmak.
Sebatsızlık ve İstikrarsızlık: Başarı için gerekli olan sebat ve istikrarı gösterememek ve kararsız olmak.
Suizan: Başkaları hakkında hep olumsuz düşünmek. Tecessüs: İnsanların ayıp ve.kusurlarını araştırma.
Yalan: Asılsız, gerçeğe aykırı bildirimde bulunmak. Sözle başkalarını aldatmak.
Yalan yere şahitlik ve yemin: Haksız çıkar uğruna asılsız yere şahitlik ya da yemin ederek kutsal değerleri âlet etmek.
Zulüm: Haksızlık yapmak, insafı elden bırakmak.
Huyumuzun iyi, insanlığımızın kâmil olabilmesi için bütün bu kötü huy ve davranışlardan kendimizi arındırmamız ve peygamberin şahsında tecessüm eden Kur'an ahlâkı ile ahlâklanmamız gerekmektedir. İnsan olarak kemal halimiz işte buna bağlıdır. Konuyu bitirirken bu vesile ile "Ben sadece ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim" (ei-Muvatta', "Hüsnü'i-huiuk", 8) buyuran ve risâletin nihâî amacını güzel ahlâk olarak belirleyen eşsiz yüce ahlâk peygamberine sonsuz safât ve selâm ediyor, bizi onun ahlakıyla ahlâklandırmasını Allah Teâlâ'dan niyaz ediyoruz.
İKİNCİ BÖLÜM
PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED'İN HAYATI VE ÖRNEK YÜCE AHLÂKI
1- Hz. Muhammed'in Hayatı
A- Dinî Merkez Olarak Mekke'nin Seçimi
İslâm'ın yüce peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.), eski dünyanın merkezinde ancak gelişmelere doğrudan ve fazla açık olmayan Arabistan'ın kalbi Mekke'de doğmuş, Tâif ve Medine üçgeni arasında hayatını geçirmiştir. Afrika'yı ve çöl iklimlerini temsil eden Mekke, serin havasıyla Avrupa'yı andıran Tâif, Asya memleketlerinin en mutedilinden daha az verimli olmayan Medine, o günkü bilinen bütün dünyanın minyatür bir örneğini teşkil edebilecek bir özelliktedir. Eğer iklimin insan karakterine etkisi varsa bu, böylesine bir minyatür dünyada yaşamış ve Babilli İbrahim İle Mısırlı Hacer'in neslinden gelmiş, Mekkeli olmakla birlikte nesebi hem Tâif hem de Medine'ye uzanmış bir insan olan Hz. Muhammed'in şahsında bütün dünyaya nisbetle en güzel şekilde terkibini bulmuş olmalıdır.
Mekke, Arap Yarımadası'nın Hicaz bölgesinde Kızıl Deniz sahilinden 80 km. içeride, Yemen'den Şam'a uzanan ticaret yolu üzerinde ziraatın olmadığı bir çöl kentidir. Vaktiyle Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından inşa edilen Kabe, bu şehirdedir. Zamanla Ibrâhimî gelenekte büyük bir sapma olmuş, şehirde putperestlik hâkim hale geçmişti. Buna rağmen Kabe, Beytullah (Tanrı evi) olma sembolik değerini hâlâ sürdürmekteydi. Mekke, bu kutlu ev sebebiyle ticarî öneminden daha çok civar kabileler için dinî merkez olma özelliği arz etmekteydi. Yılın belli mevsimlerinde panayırlar kurulur ve özellikle hac ibâdetini îfa etmek için insanlar bu şehri ziyaret ederler, Kabe'yi tavafla birlikte taptıkları putlara da kurbanlar ve hediyeler sunarlardı.
Kent yönetimi, hizmetlerin belli başlı kabileler arasında pay edilmesi esasına dayalı oligarşik bir yapıyla kotarılmaktaydı. Vazifeleri babadan oğula intikal eden on reisten meydana gelmiş bir vekiller meclisi bilfiil idareyi ellerinde bulundururlardı. Bu hizmetlerden bir kısmı Kabe'nin muhafazası, hacıların ağırlanması, su ihtiyaçlarının karşılanması, fal oklarına nezaret edilmesi, putlara sunulan hediyelerin korunması gibi dinî mâhiyetli idi.
B- Hz. Peygamberin Nübüvveti Öncesi Olaylar Ve Gelişmeler
1- Fil Olayı
"Mutlu Arabistan" anlamındaki Yemen elbette daha müreffehti. Habeşistan valisi Ebrehe burada hükmediyor ve San'a'yı tüm Arabistan'ın cazibe merkezi haline getirmek istiyordu. Görkemli bir mabed (kilise) de yapmış ve insanların burayı ziyaret yeri yapmalarını amaçlamıştı. Ne var ki Mekke, dinî alanda Sana'ya rakip gözüküyordu. Ebrehe, insanları oraya çeken sebebin Kabe olduğunu öğrenmiş ve sorunu temelden çözmek istemişti. Bunun için fille güçlendirilmiş muazzam bir ordu ile Mekke üzerine yürümüş ve Kabe'yi yıkmayı aklına koymuştu. Ancak kutsala saldırısı cezasız kalmamış, Ebrehe ve ordusu Kur'an'daki Fil sûresinde (105/1-5) de anlatıldığı gibi ebabil kuşlarının attığı koriu toprak saçmalarla durdurulmuş, isabet alanların etleri lime lime dökülmüş, bir kısmı daha oracıkta, bir kısmı yolda can vermiş, koskoca ordu yenik ekin gibi telef olmuştu.
2- Hz. Peygamberin Doğumu Ve Çocukluğu
"Fil Vak'ası" adıyla meşhur olan bu olay, 571 yılında gerçekleşmiş ve tarih için bir milât olmuştu. Ebrehe ve ordusunun görülmedik bir şekilde kırılması, Kureyş'in itibarını bütün Araplar nezdinde çok artırmıştı. İşte bu olaydan elli gün kadar sonra Hz. Peygamber doğmuştur (12 Rebîülevvel/ 20 Nisan 571). Annesi Zühre oğullan reisinin kızı Âmine idi. Babası Abdullah, doğumundan birkaç hafta önce vefat etmiş, onu büyük babası Abdülmuttalip himayesine almıştı. Mekke'nin havasının yeni doğmuş çocuklara iyi gelmemesi sebebiyle oluşmuş bir âdete uyularak, Halime adında bedevî bir sütanneye teslim edildi. Bâdiyede birkaç yıl geçirdi. Annesi Âmine, yavrusunu süt anneden teslim aldıktan birkaç sene sonra, (altı yaşında iken) hem babasının kabrini, hem de oradaki dayılarını ziyaret için Medine'ye götürdü. Babadan yetim olan küçük yavru annesi dönüş esnasında yolda âni bir hastalıkla vefat etmesi üzerine anneden de öksüz kalarak, büyümesinde hadsiz emek ve şefkatini gördüğü cariyeleri Ümmü Eymen'in elinde Mekke'ye dönmüştü. Yetim ve öksüz kalan peygamberimizi sevgili dedesi Abdülmuttalib yanına almış ve bakımını üstlenmişti. Seksen iki yaşına gelmiş ihtiyar dedesini de sekiz yaşında iken kaybedecekti. Onun yerini artık amcalarından biri alacak, bundan böyle eli dar ama gönlü zengin amcası Ebû Tâlib'in müşfik himayesinde büyüyecekti. Onun daha sonraları söyleyeceği "Beni Rabbim eğitti ve terbiyemi güzei etti" buyruğu bu şekilde gerçekleşmekteydi.
Daha çocuk yaşta geçim derdine düşmüş, komşularının hayvanlarını gütmüş, çobanlık yapmıştı. Ticaretle uğraşmakta olan amcasına yardım ederdi. On yaşında iken Şam'a gitmekte olan bir kervanda amcası Ebû Tâlib'e o da refakat etmişti. Bu sefer esnasında Busra kasabasında Bahîra isminde bir rahip, onun "gölgesi üstümüze düşmüş peygamber" olduğunu anlamış ve Ebû Tâlib'e, Şam yahudilerinin onu tanıyacaklarını ve kendisine bir kötülük etmelerinden endişe ettiğini, bu yüzden ileri gitmeden oracıktan geri dönmesini tavsiye etmişti.
On yedi yaşında iken amcalarından Zübeyr ile Yemen'e gidip gelmişti.
3- Hz. Hatice İle Evlenmesi
Zaman geçmiş ve gençlik çağına ulaşmış, güzel ahlâkı, dürüstlüğü,
güvenilirliği ve temiz karakteri ile tanınmıştı. Tek başına ticaret yapabilecek tecrübe sahibi olmuştu. Kureyş'ten Hatice adında zengin bir dul kadın onu hizmetine almış ve ticaret yapması için Suriye'ye göndermişti. Dönüşte, daha önce hiç görmediği şekilde yüksek kâr edilmiş olduğunu gören Hatice onun dürüstlüğüne, güvenilirliğine, ticarî ahlâkına hayran kalmıştı. Bir İnsan olarak da onu çok beğenmiş ve kendisine evlenme teklifinde bulunmuştu. O sırada Hz. Muhammed yirmi beş yaşına ulaşmıştı, Hz. Hatice ise, muhtemelen yirmi sekiz yaşındaydı. Bu evlilik içerisinde altı tane çocuk doğurmuş olduğu dikkate alındığında, onun yeterince genç olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Hz. Hatice ile mutlu bir evlilik hayatı yaşadılar. Hz. Muhammed, ticaret gereği zaman zaman değişik panayırlara katılırdı; Yemen'de Hubaşa, Bahreyn-Uman panayırları bu kabildendir. Kendisinin Mekke'de Sâib adında bir ticaret ortağının olduğundan da bahsedilir. Ticarete dayalı bir ekonomide, dürüstlük ve güvenilirlik son derece önemlidir. O, öyle güzel bir hayat çizgisi ortaya koymuştu ki, herkes ona "Muhammed el-Emîn" (Güvenilir Muhammed) adını vermişti, birçok kimse değerli eşyalarını ona emanet eder ve kendisi adına onları saklamasını isterdi.
Zayıfların ezildiği, hak ölçüsünün güç sayıldığı bir toplumsal yapılanma vardı. Böyle bir ortamda, (peygamberlikten yirmi yıl kadar önce) Mekke'deki kimsesizlerin ve dışarıdan gelen yabancıların, hamisiz insanların hak ve hukukunu koruma amacıyla bir araya gelen bahadırlarca kurulan bir teşkilât görülmektedir. Hz. Muhammed'in amcası Zübeyr b. Abdülınuttalib'in öncülüğünde bir araya gelen bu insanlar her kim olursa olsun mazlumun hakkını savunacaklarına, zuime ve haksızlığa karşı koyacaklarına dair and içmişler ve böylece bir bahadırlar teşkilâtı kurmuşlardı. Kureyş bu oluşuma "Hilfü'l-fudûl" (erdemliler paktı) adını vermişti. Hz. Muhammed'in gençlik yıllarıydı ve bu pakta büyük bir coşku ile o da katılmıştı. Peygamberimiz daha sonraları, bu üyeliği hakkında "onu hiçbir dünyevî fayda İle değişmeyeceği ve bugün bile böyle bir pakta çağırılsa, seve seve katılacağı" değerlendirmesini yapmıştır. Toplumun güvenini kazanmış genç Muhammed, haksızlık ve zulüm karşısında mücadelenin bilfiil içinde yer alıyordu.
4- Kabe'nin Tamiri
Onun hakkında olgunluk yıllarına ait bildiğimiz önemli bir başka olay da hakem oluşu ile ilgilidir. Sel ve yangına maruz kalan Kabe, M. 605 yılında yıkılmış ve yeniden inşa edilmişti. Bunun için yardım kampanyası açılmış, fuhuş, faiz gibi haram yollarla kazanılmış kirli kazançlar kabul edilmemişti. Kızıldeniz sahiline vurmuş bir geminin satın alınan enkazı, malzeme konusunda işlerini kolaylaştırmıştı. İmece usulü çalışılmış, her aile kendilerine düşen vazifeyi yerine getirmiş ve inşaat bu şekilde tamamlanmıştı. Hatîm adı verilen kısım, aslında Kabe'ye dahil olmasına rağmen malzeme yetersizliğinden yine binaya İlave edilememiş, hariçte kalmıştı. Etrafı basit bir duvarla çevrilerek ileride Kabe'ye ilâvesi düşünülmüştü. (Günümüzde de aynı durumdadır). O sırada otuz beş yaşında olan Hz. Muhammed'in taş taşımaktan omuzu yara olmuştu. Amcası Abbas, ona ihramını çıkarıp omzuna alması ve taşı üzerine koyarak taşıması önerisinde bulunmuştu. O da bunu yapmayı denemişti. Ancak ihramını toplayarak omzuna koyduğunda vücudunun açılmasıyla kendinden geçip düşmesi bir olmuştu. Daha sonra amcasına o halde iken, gaipten "kendisinin sıradan bir kimse olmadığını ve vücudunu örtmesi gerektiğini" belirten sesler duyduğunu ifade etmişti Peygamberimizin gaipten duyduğu ilk ses bu idi.
Kabe'nin tavafı sırasında başlangıç noktasını belirlemede kullanılan ve hacıların sembolik biçimde "Allah'ın eli" olarak gördükleri, imkân halinde ona el-yüz sürüp Allah ile olan ahitlerini yeniledikleri, imkân bulamadıklarında uzaktan saygı ile selâmladıkları kara bir taş vardır. Bizzat Hz. İbrahim'in inşasından kalma olan bu kara taşın -ki "Hacerü'l-esved"diye bilinir- yerine konulması büyük bir şeref payesi idi ve hiçbir kabile bu şerefi kaçırmak istemiyordu. Bu yüzden aralarında anlaşmazlık çıkmış ve savaşmalarına ramak kalmıştı. Sonra, işin Allah'a havale edilmesi ve ertesi sabah Safa kapısından mescide ilk girecek kimsenin hakemliğine razı olunması konusunda anlaşmışlardı. Kapıdan giren ilk kişinin Muhammed el-Emîn olması herkesi sevindirmişti. Peygamberimiz güvenilirliği yanında bir o kadar da hikmetli bir tavır göstererek, getirttiği bir yaygıyı serip bizzat kendi elleriyle taşı alıp üzerine koydu, isteği üzere her kabileyi temsilen bir kişi yaygının bir ucundan tutarak birlikte konulacak yere kadar taşıdılar. Peygamberimiz yine kendi elleriyle taşı yaygının üzerinden aldı ve yerine koydu. Hacerü'l-esved'i taşıma şerefine bütün kabile temsilcilerini ortak eden bu uygulama, herkes tarafından büyük bir hoşnutlukla karşılanmış ve böylece huzur tekrar avdet etmiş, kan dökülmesinin önü alınmıştı.
C- Vahye Hazırlık Safhası Ve İlk Vahiy Tecrübesi
Otuz beş yaşını geride bırakmanın olgunluğu ile Hz. Muhammed, giderek daha vakur, daha düşünceli bir hal alıyordu. İçinde yaşadığı toplumun ahlaken kokuşmuşluğunu, onların puta tapıcılığını kendisine dert ediniyor, uzun uzun tefekküre dalıyor, uzleti seviyordu, hallerinde bir değişiklik oluyordu. Bunun için kendisine özel bir yer de seçmişti. Mekke'nin yaklaşık beş km. kuzey doğusunda olan Hira dağındaki bir mağara bu iş için çok uygundu. Sık sık oraya çekiliyor ve tefekküre dalıyordu. Özellikle ramazan aylarında, azığını alıyor ve uzun süre orada duruyordu. Kendisinde meydana gelen ruhî değişiklikleri o da farkediyordu. Kulağına gaipten sesler geliyor ve kendisinin peygamber olduğu söyleniyordu. 610 yılı Ramazan ayı geldiğinde kırk yaşına ermiş bir halde gene Hira dağının yolunu tutmuş ve inzivaya çekilmiş, kendisini ibâdet ve tefekküre vermişti. Ramazan ayı sonlarına doğru gece vakti gene öylesine bir murakabe esnasında ilk kez kendisine melek göründü ve "Oku!" dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.), "Ben okuma bilmem" karşılığını verdi. Melek peygamberimizi tuttu ve öyle bir sıktı ki, neredeyse takati kesilecekti ve yine "Oku!" dedi. Hz. Peygamber yine aynı şekilde okuma bilmediğini söyledi. Melek tekrar sıktı ve yine okumasını istedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), titrek bir sesle yalvarır gibi "Ne okuyayım" deyince, Melek, ötelerin ötesinden gelen lâhûtî bir sesie şunları okudu: "Oku, yaratan Rabbinin adıyla, O, insanı bir alaktan (embriyon) yarattı. Oku. Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti". Hz. Peygamber (s.a.v.), bu okunanları kalbine nakşedilmiş buldu. Melek ona nasıl ibâdet edileceğini, namazın nasıl kılınacağını öğretti, sonra kayboldu. Gaipten sesler duyma, gördüğü rüyaların aynen ortaya çıkması gibi yollarla bir süredir vahiy almaya hazırlanmakta olan Hz. Peygamber'in ilk vahiy tecrübesi bu şekilde gerçekleşmişti. Her ne kadar hazırlanmış idiyse de gene korkuya kapıldı ve endişe içinde hemen evinin yolunu tuttu. Varınca uzandı ve eşi Hz. Hatice'den üzerini örtmesini istedi. Kendisini toparladığında olup bitenleri sevgili eşine açtı, endişelerini dile getirdi. Hz. Hatice, akıllı olduğu kadar yüksek ruhlu bir kadındı da. Kocasını sevgi ve şefkatle karşıladı ve yeminle kendisinin bu ümmetin peygamberi olacağı müjdesini verdi, onun gibi akraba hukukunu gözeten, yakınlara bakan, doğru sözlü ve güvenilir olan, zorluklara karşı göğüs geren, misafirleri ağırlayan, çaresizlerin yardımına koşan bir kulu Allah'ın asla bırakmayacağını ifade ederek onu teselli etti. Hz. Hatice, ayrıca yakın akrabası olan Varaka b. Nevfel'e giderek onun görüşünü de aldı. Hıristiyan, Tevrat ve İncil'den haberdar olan yaşı ilerlemiş Varaka, onu dinledikten sonra, endişeye hiç gerek olmadığını, ona görünenin, Musa'ya gelen Nâmûs-ı Ekber (büyük melek) olduğunu, kendisinin bu ümmetin peygamberi olacağını, eğer ömrü i/efa ederse, karşılaşacağı sıkıntılara karşı ona destek vereceğini söyledi.
Hz. Peygamber (s.a.v.), artık sükunete ermiş ve özel ilâhî terbiyeden geçirilmiş olmasının semeresi olarak peygamber seçildiğini ve insanları dine davetle görevlendirilmiş olduğunu anlamıştı. Ancak bu kez de /ahiy kesilmiş, melek bir daha gözükmemişti. Bu hal bir müddet de-/am etti ve giderek artan bir iştiyakla meleği tekrar görme arzusu Hz. Peygamberi (s.a.v.) kapladı. Fetret adı verilen bu dönemin süresi hakanda kırk günden üç seneye kadar çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Corku ve endişenin yerini arzu alınca nihayet Müddessir sûresinin 74/1-5) ilk âyetleri geldi. Artık "örtüye bürünüp yatma döneminin bitiğini, kalkıp uyarıya başlaması, Rabbi yüceltmesi, üstünü başını temiz utması ve her türlü murdarlıktan uzak durması" gerektiğini belirten bir nesaj ile, peygamberlik tecrübesinin kendisiyle sınırlı kalmayacağını ve çılmasr gerektiğini anladı. Hele Varaka'nın kendisine bu yolda insanla-;n çok zorluk çıkaracaklarını, hattâ yurdundan bile kovacaklarını, kendi-iyle savaşacaklarını söylediğini öğrendiğinde, omzuna binen yükün ğırlığını bir kere daha derinden hissetmişti. Ne var ki, bu genelde eygamberlerin ortak kaderiydi.
D- İslâm'a Çağrı Ve İlk Müslümanlar
Artık davet başlamıştı. Bu kutlu çağrıya ilk icabet eden hiç kuşkusuz sevgili eşi Hz. Hatice validemizdi. Vaktiyle himayesinde büyümüş olduğu Ebû Tâlib'İn hem çocuğu çok, hem de eli dardı. Bu yüzden çocuklarından Ali'yi, peygamberimiz kendi yanına almış, bakımını üstlenmişti. Haliyle birlikte kalıyorlardı. Bir gün Ali, peygamberimizi ve eşi Hatice validemizi namaz kılarlarken görmüş ve bunun ne olduğunu sormuştu. Peygamberimiz de onu yeni dine davet etmişti. Ali, önce babasına danışmayı tasarlamıştı ama sonra buna ihtiyaç duymadan hemen müslüman olmuş ve böylece çocuklardan ilk müslüman olma payesini kazanmıştı.
Ailede Zeyd adında bir kişi daha vardı. Bu, Hz. Hatice validemizin evlendikten sonra eşi için almış olduğu çok değerli bir köle idi. Efendimiz onu azad etmişti, ancak o faziletine, şefkat ve merhametine hayran olduğu yeni sahibinden ayrılmak istememiş, peygamberimiz de onu kendisine evlâtlık edinmişti. Dolayısıyla ailedendi ve peygamberimizin çok sadık adamıydı. Hiç tereddüt etmeden o da bu yeni dine girivermişti. Böylece yeni müslümanların sayısı hepsi de aynı kutlu haneden olmak üzere üç kişi olmuştu.
Hane halkı dışından ilk müslüman, peygamberimizin çok samimi olduğu kadim dostu Hz. Ebû Bekir olmuştur. Mekkeiiler arasında kişisel itibarı yüksek, nisbeten zengin bir tüccar olan ve peygamberimizden sadece iki yaş küçük olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Muhammed'in kendisine açılıp bu yeni dine davette bulunduğunda hiçbir tereddüt göstermeden müslüman oluvermişti. Çünkü, hayatta en ufak yalanına şahit olmamış, ona hiçbir zaman güvensizlik duymamıştı. Böylece önceki dostlukları daha da pekişmiş ve beraberlikleri hayat boyu sürmüştü. İslâm'ın yayılması için her şeyini fedaya hazır olan bu değerli insan hayatının hiçbir alanında onu yalnız bırakmayacak, Ölümünün ardından da iik halifesi olacaktı.
Hz. Ebû Bekir'in Kureyş içerisindeki yüksek itibarı sayesinde bizzat onun himmet ve gayretiyle birçok kimse müslüman olmuş ve yeni müslüman olanların halkası giderek genişlemeye başlamıştı. Osman b. Affân, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Zübeyr b. Avvârrt, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Said b. Zeyd, Habbâb b. Eret, Abdullah b. Mes'ûd, Osman b. Maz'un, Suheyb-i Rûmî, Erkam gibi ashap arasında çok seçkin yeri bulunan zatlar, hep onun marifetiyle müslüman olmuşlardı.
İslâm dininin yayılmasında Hz. Peygamber'in yüksek şahsiyeti çok büyük rol oynuyordu. Onun herkesçe malum çok nezih bir hayatı vardı. Herkes onun güvenilirliğinde hemfikirdi. Hayır severliği, merhameti ve şefkati, tevazuu, adalet severliği, hak ve hukuka riâyeti, zayıf ve âcizleri koruması, kimsesizleri, öksüzleri himaye etmesi, servet ve mevkie düşkün olmayışı... herkesçe kabul edilirdi. Kendisinin örnek ahlâkı yanında davette bulunduğu yeni dinin yüceliği davete icabet edenlerin sayısını yavaş yavaş artırıyor, bu yüce dinin yeni mensupları hiçbir dünyevî çıkar beklemeden büyük bir samimiyetle ona bağlanıyorlar ve canla başla çalışıyorlar, Allah'ın dininin halkasının yeni müminlerin katılımıyla genişlemesi için ellerinden gelen her türlü fedakârlığı yapıyorlardı.
İlk müslümanlar arasında her sınıftan İnsanlar bulunuyordu. Mekke'nin tüccar ve eşrafından iman edenler olduğu gibi, yoksullar ve fakirlerden, kölelerden de iman edenler vardı.
İlk zamanlar davet açıkça yapılmıyor, ibâdetler ve toplantılar gizli tutuluyordu. Çünkü Kureyş'in baskı ve muhalefetinden endişe ediliyordu. Bu hal üç yıl sürmüştü. "Yakın akrabalarını uyar...", "Sana emrolunanı açıktan açığa beyan et" (ei-Hia 15/94) gibi âyetlerle birlikte artık açıktan davette bulunulmasının zamanı gelmişti. Önce işe yakın akrabalardan başlanması istenmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), amcaları Ebû Tâlib, Abbâs, Hamza ve Ebû Leheb'den oluşan Abdülmuttalib ailesini evine yemeğe davet etti. Yemekten sonra sözü açtı ve kendisinin İslâm dini ile gönderilmiş peygamber olduğunu belirtti, onları bu yeni dine girmeye davet etti. Ebû Leheb, hemen ortaya atıldı ye ilk muhalefeti başlattı, anlamsız şekilde peygamberimizi susturdu 've topluluğu dağıttı. Bu ilk davet, Ebû Leheb'in karşı çıkmasıyla başarısız olmuştu. Ama artık davet başlamış, İslâm meşalesi yakılmıştı. Ebû Leheb ve benzerlerinin muhalefeti, karşı durması, söndürmeye çalışmaları, zaman zaman maruz kalınan başarısızlıklar Hz. Peygamberi ve onun etrafında toplanan müslümanları yıldıramayacak, azimlerini yenemeyecekti.
Tıknaz, öfkelenince yüzü kıpkızıl kesilen, boyun damarları şişen Ebû Leheb'in bu ilk muhalefeti, yıllarca sürecek çileli, fedakârlıklarla dolu zor bir yolculuğun habercisi olmuştu. Bundan böyle bir yanda Ebû Leheb, Ebû Cehil, etraflarına topladıkları konumlarını korumaya çalışan tutucu çevreler, Kabe'nin kutsiyetini kendi çıkarları için kullanan menfaat şebekeleri, dünyevî ikbal peşinde koşanlar ile birlikte İslâm'ı daha Deşiğinde iken boğmaya ve yok etmeye azmetmiş ve bu yolda ellerinden gelen her türlü düşmanlığı yapmaktan geri durmamış bir şer ortaklığı, diğer yanda ise Hak ve hakikati temsil eden, herkesi insan ola-ak eşit gören, üstünlüğü ahlâkî erdemlerde, ilimde ve irfanda, hayırlı ş yapmada arayan yüce bir dinin sembol ismi Hz. Muhammed ve >nun yoluna başlarını koymuş, hiçbir fedakârlıktan sakınmayan bir avuç İnançlı insan vardı ve tarih, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da bu iki zümrenin mücadelesinin tarihi olacaktı.
Bu ilk davetteki başarısızlık, yılgınlık sebebi olmayacaktı. Bundan sonra, gerçeğe davet binlerce kere daha devam edecekti. Bununla birlikte ilk müslümanlar davalarına öyle inanmışlardı ki bu yolda her türlü fedakârlığa hazırdılar.
Hz. Peygamber (s.a.v.), yakın akrabalarını defalarca davet etmişti. Şimdi sıra bütün Mekke halkına yönelik duyuruya gelmişti. Bir gün onları Safa tepesinde topladı ve kendisinin apaçık bir uyarıcı olduğunu söyleyerek, İslâm'a davet etti. Gene Ebû Leheb öne atılarak, toplantıyı bozdu ve oradakileri dağıttı. Kendisi peygamberimizin öz amcası ve Hâşimoğulları'nın reisi konumunda olmasına rağmen, en şiddetli düşmanlık yapanların âdeta başını çekiyordu, yeğenini kollayacağı yerde, her türlü ezâ ve cefayı ona ve diğer müslümanara layık görüyordu. Düşmanlığı o kadar ileriydi ki, onun şahsında bütün benzerleri, inen bir sûre ile lanetlenmişlerdi.
E- Kureyş'in İnananlara Baskı Ve İşkence Yapması
Davetin artık açıktan yapılması ve müslümanların sayısının her gün artması karşısında Kureyş'in elebaşılarını bir telâş almış, bu yeni dine karşı takibe koyulmuşlardı. Bu takip işi zamanla baskı ve işkence halini almış ve giderek Mekke, müslümanlar için yaşanılamaz bir hal almaya başlamıştı.
Kureyş'in ileri gelenlerini tedirgin eden hususların başında, bu dinin yayılmasıyla kendi mevki ve nüfuzlarını kaybedecekleri korkusu geliyordu. Çünkü Hz. Muhammed, sınıf farkını ortadan kaldırıyor, üstünlüğü Arap" geleneğine dayalı olarak mal ve evlât çokluğu ile sağlanan nüfuz sahibi olmaya bağlamıyor, ahlâkî erdemlerde arıyordu. Kureyş'in sözde ulularının birçoğu zaten ahlâksız kişilerdi. Düşmanlıkta başı çekenlerden Ebû Leheb, bizzat Kabe'nin emanethanesinden altın geyik heykelini çalıp da satmıştı. Kureyş reislerinden sayılan Ahnes b. Şerîk ve Nadr b. Haris yalancılıklarıyia bilinirlerdi. Kureyş reisi Velîd b. Muğîre gurur ve kibire kapılmış, muannit biriydi. Oysa Kur'an, bunlara karşı bir ahlâk mücadelesi veriyor ve İslâm'a amansız düşmanlık eden küfrün önderlerinin hep birden cehennem odunu olduklarını haykırıyordu. İkinci bir endişe kaynağı Mekke'nin geleceği ile ilgiliydi. Mekke, putperest Araplar'ca kutsal sayılmakta, her kabileye ait putlar burada korunmaktaydı. Buranın dinî merkez görülmesi, inanç turizmi, ticareti tetikliyor ve Mekke böylece önemli bir ticaret merkezi halini alıyordu. İslâmiyet tevhide dayalı dinî inancı yerleştirip putları kaldırınca, Mekke'nin ticarî merkez olma özelliğini kaybedeceği, bunun da Kureyş'in geçimine büyük bir darbe vuracağı, işlerinin kesat gideceği endişesi vardı. Diğer taraftan bu dinin peygamberliğine soyunan kişiye bakıyorlar ve onu güçsüz görüyorlardı. Ne malı vardı ne de yeterince nüfuzu. Peygamber olacaksa Velîd b. Muğîre, Ümeyye b. Halef, Ebû Mes'ud es-Sakafî gibiler olmalıydı. Mezardaki ölülerinin çokluğu ile bile öğünen Araplar'ın, Hz. Munammed gibi bir yetimin peşinden gitmeleri onların akıllarını zorluyordu. Diğer bir sebep de kabilecilik yarışı ile ilgili idi. Hâşimî ve Emevî rekabeti at başı giderken, Hâşimoğulları şimdi içlerinden bir peygamber çıkarmışlardı. Bunun kabulü, yarışı baştan kaybetmek anlamına gelirdi. Öyleyse mukavemet edilmeliydi. Bedir hariç müslümanlara karşı verilen bütün savaşların, Emevîler'e mensup Ebû Süfyan tarafından düzenlenmiş olması, bu anlamda bir tesadüf olmamalıdır. Tabiî kökleşmiş bir dinî yaşantının, sökülüp atılması kolay değildi. İnsanlar, Öteden beri atalarının dinini sürdürmeyi bir erdem bilmişlerdir. Direncin bir kaynağı da bu oluyordu. Hattâ, bizzat Kur'an'da İslâm'ın kabulünü kolaylaştırmak için "Ataları İbrahim'in dini" temasına yer verilmiş olması, bu anlamda manidar olmalıdır.
Bu sayılanlardan dolayı İslâm dinine karşı gösterilen muhalefet giderek' dozunu artırmış, şiddet ve işkenceye başvurmaya başlamıştır. Önce Ebû Tâlib'e giderek yeğeni Muhammed'i himaye etmekten vazgeçmesini istemişler ve ona bu yolda baskı yapmışlardır. O da, bunu çok sevdiği yeğenine açmış ve kendisinin Kureyş ile başedemeyeceğini ve dolayısıyla çaresizliğini ifade İle bu sevdadan vazgeçmesi îmâsında bulunmuştu. İşte o zaman Hz. Peygamber (s.a.v.), tek ve son dayanağını da kaybetmek üzere olduğunu anlamasına rağmen, bütün inkılapçılara örnek olacak tarihî sözünü söylemiş ve "Bir eline güneşi, öbürüne ayı koysalar, peygamberlik görevinden zerre kadar ayrılamayacağını" çünkü kendisinin bu yolda görevlendirilmiş olduğunu buğulanmış gözlerle, müşfik amcasına ifade etmişti. Müslüman olmamasına rağmen Ebû Tâlib duygulanmış ve kendisi hayatta oldukça hiç kimsenin onun kılına bile dokunamayacağı taahhüdü ile yeğenine yol vermiş ve peygamberlik davasında ona yardımcı olmuştu. Ama giderek Mekke, müslümanlar İçin çekilmez olmaya başlamıştı. Hele Bilâl-i Habeşî, Ammâr b. Yâsir, Suheyb-i Rûmî, Habbâb b. Eret, Ebû Fükeyhe, Lübeyne, Zinnîre gibi köle ve cariyeler ya da arkası olmayan müslümanlar korkunç işkencelere maruz kalmaya başlamışlardı. İşkencecilerin başını ise Ebû Leheb, Ebû Cehil, Velîd b. Muğîre, Âs. b. Vâil, Utbe b, Rebîa, Ümeyye b. Halef ve kardeşi Übey, Nadr b. Haris, Ukbe b. Ebû Muayt gibi küfrün elebaşıları çekmekteydi.
İşkenceye bizzat sevgili peygamberimizin de maruz kaldığı oluyordu. Bir defasında o, namazda secde halinde iken Ebû Cehil, kesilmiş bir devenin karnından çıkardığı işkembe ve bağırsakları üzerine atmıştı. Hz. Peygamber kızının da yardımıyla doğrulduğunda nefesi neredeyse kesilecek haldeydi. Bir başka seferinde Ukbe b. Ebû Muayt, abasını boynuna dolamış ve boğmaya çalışmıştı.
F- Habeşistan'a Hicret
Müslümanlar serbestçe İbâdet edemiyorlar, namazlarında Kur'an'ı aşikâre okuyamıyorlardı. Hz. Ebû Bekir gibi belli bir nüfuz ve mevki sahipleri bile yüksek sesle Kur'an okuyamıyorlar, şiddetli takibe maruz kalıyorlardı. Bu hal, müslümanların çok ağırına gidiyordu. Bu durumda müslümanlar arayış içine girdiler ve Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, adaletiyle meşhur olan Hristiyan Necaşî'nin ülkesi Habeşistan'a hicret etmelerini işaret buyurdu. Böylece bir yıl ara ile iki kafileden oluşan ilk hicret başlamış oldu. Birinci kafile on bir erkek ve dört kadından oluşuyordu. Bunlar arasında Hz. Osman ve eşi -peygamberimizin kızı— Rukiyye, Kureyş'in ulularından ve İslâm'ın amansız düşmanlarından Utbe'nin oğlu Ebû Huzeyfe, cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olan Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz'ûn (kafile reisi), Abdullah b. Mes'ûd da vardı. Bir yıl sonra yola çıkan ikinci kafile ise Ebû Tâlib'in oğlu Ca'fer'in (Tayyar) başkanlığında seksen kişi kadardı ve bunlar sadece zayıf ve kimsesizlerden oluşmuyor, aralarında her kesimden insan bulunuyordu. Bu da Mekke'deki işkencenin planlı bir şekilde yürütüldüğünü ve boyutunu gösteriyordu.
Kureyş'in eli uzundu ve onlara Habeşistan'da da yetişmişti. Bu ülkeye İltica eden müslümanlan geri almak için hediyelerle Necaşi'ye başvurmuşlar, binbir çeşit karalamayla sonuç almaya çalışmışlardı. Ancak o, müslümanları dinlemeyi tercih etmişti. Sonunda müslümanlara tam bir güvence verdi ve ülkesinde onları ağırladı. Bunların büyük bir kısmı, seneler sonra Hayber'in fethi sırasında Medine'ye dönecekler ve Hz. Peygamber'e çifte sevinç yaşatacaklardır. Habeşistan'a hicret, bi'setin beşinci ve altıncı yıllarında gerçekleşmişti.
G- Hz. Hamza Ve Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu
Altıncı yılın önemli olayları arasında hiç kuşkusuz Hz. Hamza ile Hz. Ömer'in müslüman oluşları vardır. Ebû Cehil'in, Hz. Peygamber'e hakaretlerine tahammül edemeyen bahadır Hamza, akrabalık gayretiyle Ebû Cehil'in kafasını kırmış, akabinde de hemen müslüman olmuştu.
Otuz üç yaşında olan Ömer'in müslüman oluşu ise, Erkam'ın evinde müslümanlarla birlikte bulunan Hz. Peygamber'i Öldürmek üzere güpegündüz yola çıkışının arkasından gerçekleşmişti. Giderken yolda kız kardeşi Fatma ile eniştesi Said b. Zeyd'in müslüman olduklarını öğrenmiş, beynine kan fışkırmasıyla yolunu onlara çevirmişti. İçende Habbab b. Eret ev halkına yeni inmiş Kur'an âyetlerini öğretiyordu. Kapıdan onları dinledi, hışımla kapıyı çaldı ve içeri daldı. Kısa bir boğuşmadan sonra yediği tokatla yere yuvarlanan kız kardeşinin haykırışı ile kendisine geldi ve okumakta oldukları Kur'an âyetlerini istedi. Habbab saklandığı yerden çıktı. Ömer, Tâhâ sûresinin başındaki âyetlerden oluşan sayfayı eline aldı ve okudukça Kur'an karşısında eridikçe, eridi; vücut kimyası değişmiş, basireti açılmış, imana ermişti. Az önce öldürmek için gittiği Muhammed'e bu kez teslim olmak için gidiyordu. Onunla müslümanlar büyük bir kuvvet kazanmıştı. Sayıları kırka ulaşan müslümanlar, Ömer'den aldıkları büyük cesaretle yüksek sesle tekbirler alarak açıktan Kabe'yi ziyarete gelmişlerdi. Darünnedve azaları (Mekke senatosu üyeleri), peygamberi öldürme doğrultusunda aldıkları kararı uygulamak üzere gönderdikleri Ömer'in, müslümanların önüne düşmüş tekbir getirerek Kabe'yi ziyarete gelmesi karşısında dehşete düşmüşler ve ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Ömer ve onun gibileri teslim alan güç, Hz. Peygamber'in yüksek şahsiyeti, fazileti ve Kur'an'ın icazkâr tesirinden başka bir şey değildi. Müşrikler, Kur'an'ın büyüleyici etkisini gördüklerinden ona karşı özel savaş açmışlar ve onu okutmamak, dinletmemek, gürültüye boğmak gibi yöntemlerle mücadele başlatmışlardı. Buna rağmen, kendileri bile Dnu dinlemekten geri duramıyor, birbirinden habersiz gizlice onu din-emeye gidiyorlar hattâ yolda birbirleriyle karşılaşıyorlar, kendilerini kınıyorlar ve bir daha aynı şeyi yapmamak üzere sözleşip, ayrılıyorlar, ama /ine aynı şeyi yapıyorlardı. Bu, Kur'an'ın yüksek icazının bir sonucu idi. 3u yüzden ne kadar çok mücadele etmişlerse, onun kehanet, şiir, bü-fü... olduğu şeklinde aleyhte propagandalara girişmişlerse de, Kur'an'ın ;endilerine meydan okuması karşısında bunlar hiçbir fayda vermiyor ve nüslümanlık gün be gün yayılıyordu.
Hz. Peygamber (s.a.v.), Hac mevsimi Kabe'ye gelen kabilelerle te-nasa geçer ve onlara Kur'an okur, bu şekilde onları İslâm'a davet ederdi. İslâm'ın yayılışı bazılarının iddia ettiği gibi kılıç zoruyla değil,
hep bu şekilde gerçekleşmiştir.
I- Boykot Ve Acı Kayıplar
Kureyş, müslümanların çoğalmasını işkence ve ezâ yoluyla önleyememişti. Kan dökerek temizliğe gitmek ise çok vahim sonuçlara gebe idi. Bu arayış içinde onlara boykot uygulama akıllarına geldi ve derhal buna başladılar. Hâşim oğulları, müslümanlarla birlikte yakınlardaki bir vadide (Şi'b-i Ebû Tâlib) abluka altına alındı; görüşmek, kız alıp vermek, mal alıp satmak... gibi her türlü ticarî ve insanî ilişki yasaklanmıştı. Dışarıdan gelen kervanlar da aynı şekilde Kureyş'in yönlendirmesiyle oraya uğratılmıyordu. Üç sene süren bu abluka sırasında müslümanlar çok büyük sıkıntılar çektiler, açlıktan zayıf düştüler, zayiatlar verdiler. Gizlice yapılan bazı yardımlar olmasaydı, sonuç çok daha vahim olabilirdi. Sonunda bazı gayretli insanların müdahalesiyle bu insanlık dışı muameleye son verilmiş ve müslümanlar rahat nefes almaya başlamışlar, Hz. Peygamber yeniden insanlarla temas kurabilme ve onlara İslâm'ı tebliğ etme imkânına kavuşmuştu.
Ne var ki olumsuzluklar bitmek bilmiyordu. Hz. Peygamber ablukadan kurtulduktan iki ay geçmeden birkaç gün ara ile en büyük hamisi amcası Ebû Tâlib ile, en büyük tesellî kaynağı, sevgili eşi, can yoldaşı, başından beri davasında koruyucu meleği gibi en büyük manevî destekçisi Hz^ Hatice validemizi kaybetmişti. Bu iki ölüm peygamberimizi o kadar üzmüştü ki, bu yüzden bu seneye "Hüzün yılı" adı verildi.
J- Tâif Seferi
Bu acı kayıplarının ardından Kureyş'in ezâ ve cefası daha ziyade artmıştı. Ebû Tâlib ölünceye kadar Kureyş kendisine pek dokunamamıştı ama şimdi meydan iyice boş kalmıştı, yapmadık eziyet bırakmıyorlardı. İşte böyle bir ortamda sadık kölesi Zeyd b. Hârise'yi yanına alarak destek arayışına çıktı ve bu amaçla Taife gitti. Onlara İslâm'ı anlattı ve kurtuluşa davet etti. Tâif eşrafı, Hz. Peygamber efendimizle alay ettiler, ona olmadık sözlerle mukabele ettiler. Bunlarla yetinmeyip çocukları ve ayak takımını üzerine sürerek onu taşlattılar. Ayakkabısı kan dolacak kadar işi ileri götürdüler. Hz. Peygamber (s.a.v.), hayatının en zor anlarını yaşıyordu, Zeyd kendisini siper ediyor, atılan taşların peygamberimize değmemesİ için büyük çapa sarfediyordu. Kendilerini bir bağ evine atarak takipten kurtulabildiler. O hengâmede bile o rahmet peygamberi, lanet edip, beddua etmemiş, şanının yüceliğine yaraşır şekilde onların bu yanlış davranışlarını cehaletlerine bağlamış ve hidâyete ermeleri için duada bulunmuştur. Kendisine İkram ettiği üzüm salkımını "Bismillah" diyerek yemeye başladığını gören Addâs adlı aslen Ninovalı bir kölenin müslüman oluşu, bir anda olanları unutturmuş ve ye's, yerini umuda bırakmıştı.
Tâif dönüşü birkaç gün Nahle'de kalan Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke'ye ancak Mut'im b. Adiyy'in himayesini alarak girebilmişti.
Kureyş'in kötü muamelesinin giderek artması sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v,), daha çok civar kabilelere yönelmiş, müslümanlığı onlara anlatmaya çabalamıştır. Ukâz, Zü'l-Mecaz, Mecenne gibi panayırları gezer ve her vesile ile insanlara İslâm'ı anlatırdı. Onun tebliğ çabasına karşılık, başta amcası Ebû Leheb olmak üzere müşrikler de aleyhte kampanyalar düzenlerler ve onun başarısız kalması için ellerinden gelen her şeyi yapmaktan geri durmazlardı.
Bis'setin onuncu yılı, hüzün yılı olarak tarihe geçmiş oluyordu. Hz. Peygamber {s.a.v.), Hz. Hatice'nin ölümüyle aile hayatındaki boşluğu doldurmak için, Habeş muhaciri kocasının ölümü ardından dul kalmış olan Şevde İle evlenmişti. Nisbeten yaşlı olan bu hanımla evlenmesinde, muhtemelen çocuklarına annelik edebileceği düşüncesi de vardı. Hz. Ebû Bekir'in kızı Âişe ile nişanlanması da gene bu yılda gerçekleşmiştir.
K- Mi'rac
Hz. Peygamber (s.a.v.), olumsuzlukların üst üste geldiği, başarısızlıkların birbirini izlediği bu yılda bir insan olarak bunalmıştı ki, Hak'tan yüce huzura kabul çıktı; İsrâ ve Mi'rac dediğimiz olaylar gerçekleşti. Bir gece vakti, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürüldü (ei-lsrâ 17/u, oradan da göklere çıkarıldı, meleklerin bile giremediği yerlerden geçirilerek Hakk'ın huzuruna erdi. Pek çok ilginç olaylara şahit oldu, birçok müjde ve hüküm ile geri döndü. Aynı hâlet-i rûhiyeyi yaşayabilme imkânı bahşeden namaz ibâdeti de artık günde beş vakit olarak bu gecede getirilen İslâm'ın en büyük umdesi ve şiarı oldu. Ayrıca çok önemli hükümler bu gecede teşrî kılındı.
L- Medine Dönemi Ve Olayları
1- Akabe Biatlan: Medine'nin Yeni Yurt Olarak Belirlenmesi Ve Hazırlıklar
Peygamberliğin başlangıcından beri yıllar geçmiş, Hz. Peygamber bir an durmadan insanları İslâm'a davet etmişti. Ne var ki başta Kureyş olmak üzere davette bulunduğu kabileler İslâm'a yanaşmamış, kimi uzak durmuş, kimi de özellikle düşmanlık yaparak, daha beşiğinde iken İslâm'ı yok etmek istemişlerdir. Bu muhalefetin başını çeken Kureyş, etraftaki kabileler üzerinde de baskı kuruyor ve onların müslüman ol-Ttalanni engellemeye çalışıyorlardı. Kureyş'in Hz. Peygamber'e ve müslümanlara karşı yürüttükleri amansız takip, ezâ ve işkence, Hz. Pey-gamber'in azmini kırmamış, onu umutsuzluğa düşürmemişti. Geçirmekte olduğu zor günlerden birinde gene kabileler arasında dolaşıp İslâm'ı anlatmaya çalışıyorken bu kez karşısına Yesrib'den (Medine'nin eski adı) bazı insanlar çıkmıştı. Evs ve Hazrec adında iki kardeş kabileye mensup bu insanlar, bir türlü anlaşamıyorlar ve birbirleriyle devamlı kavga ediyorlardı. Bu itibarla kendilerini bir araya getirecek bir öndere ihtiyaçları vardı. Hem sonra komşuları yahudilerden, bir peygamberin gölgesinin üzerlerinde olduğuna dair duyumları vardı. İşte hac mevsiminde karşılaştıkları insan, o peygamberdi ve bunlar tereddüt etmeden inandılar. Sayıları altı kadar olan bu ilk Medineli müslümanlar memleketlerine döndüler, aralarında Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib'in dayıları olan Neccâr oğullarından da iki kişi vardı. Bunlar Medine'de canla başla hızlı bir İslâmlaştırma faaliyeti içine girdiler ve bunda büyük başarı gösterdiler. Ertesi sene hacca Medineli bir grup müslüman gitti, başlarında Es'ad b. Zürâre vardı. Bunlardan on iki kişi Akabe denilen mevkide Hz. Peygamber ile gizli bir toplantı yaptılar ve "Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, ırza geçmemek, çocukları öldürmemek, bühtan ve iftirada bulunmamak, doğru bir işte Hz. Peygamber'e karşı gelmemek" üzere biat ettiler, bağlılık andı içtiler.
Dönüşleriyle birlikte, öğretmen olarak gönderilen Mus'ab b. Umeyr'in fedakârane çalışmaları ve müslüman olan kabile reislerinin gayretleriyle İslâm Medine'de hızla yayılmaya başladı. Yıllar sonra nihayet beklenen gerçekleşiyor, ilk defa bu şekilde insanlar topluca bu yüce dine giriyorlardı. Ertesi sene hac mevsiminde bu kez kalabalık bir grup Mekke'ye gelmiş ve gene Akabe mevkiinde Hz. Peygamber ile gizlice görüşme yapılmış ve onun Medine'ye hicretinin ve böylece orasının müslümanların merkezi haline getirilmesinin kararları alınmış, birliğin sağlanması ve inşa edilecek İslâm toplumunun bir anlamda temelleri atılmıştı. Biatta ikisi kadın olmak üzere yetmiş beş kişi yer almıştı. Hz. Peygamber bunlar arasından, kollarıyla birlikte Evs ve Hazrec'in tümünü temsil etmek üzere on iki nakîb (delege) seçilmesini istedi. Dokuzu Hazrec, üçü Evs'ten olmak üzere bunlar seçildi ve böylece siyasî-ictimaî anlamda İslâm binasının temeli de atılmış oldu.
Aslında bu toplantı gizli yapılmıştı, buna rağmen Kureyş, casusları vasıtasıyla bir şeyler döndüğünün farkına varmıştı. İşin içyüzünü öğrendiklerinde ise, Medineli müslümanlar Mekke'den çoktan ayrılmışlardı. Bu yüzden de takipleri sonuçsuz kaldı.
2- Hz. Peygamber'i (s.a.v.) Öldürme Planı ve Hicret: Yeni Bir Tarih Başlangıcı
Bu yeni ve beklenmedik durum Kureyş'i telaşlandırmıştı. On üç yıldır bin bir işkenceyi reva gördükleri müslümanlar şimdi teker teker Mekke'yi terkederek Medine'nin yolunu tutacak ve yeni müslüman olan yerli halkıyla birlikte el ele omuz omuza verecekler, tam da Şam'a giden ticaret yolunun üzerinde bulunan Medine'de İslâm umulmadık şekilde güç kazanacaktı. Bu durum kim bilir nelere gebe idi. Bunca zulüm ettikleri müslümanların bir gün gelip kendilerinden hesap soracaklarının korkusunu şimdiden yaşamaya başlamışlardı. Ellerinde son çare vardı. O da tam bir gözü dönmüşlükle aldıkları karar gereği Hz. Peygamber'i öldürmekti. Eğer bunu yapamazlarsa, artık ipin ucu ellerinden tamamen kaçmış olacaktı.
Hz. Peygamber (s.a.v.), öncelikle müslümanların hicret etmesini bekledi. Kimisi gizlice, Hz. Ömer gibi yiğitler ise açıkça meydan okuyarak göç ettiler. Mal, mülk ne varsa her şeylerini geride bırakıp gidiyorlardı. Hicret için yol tedariki bulamayacak kadar yoksul, düşkün kişiler hariç herkesin hicret etmesini temin eden Hz. Peygamber (s.a.v.), nihayet Kureyş'in kendisini topluca öldürme kararlarını uygulayacakları gece, yatağına Hz. Ali'yi yatırmış, kendisinde bulunan emanetlerin dökümünü yapıp, ondan sahiplerine teslimini istemiş, abluka altına alınmış evinden Allah'ın yardımıyla hiç kimseye görünmeden çıkmış ve kendisine eşlik etmek üzere bekleyen Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine'ye gitmek üzere yola koyulmuştur, Tarihin yönünü değiştirecek, yeni bir tarihe başlangıç olacak çileli hareket böylece başlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), yoğun bir takibe rağmen şaşırtıcı, taktik dolu, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Medine'ye yakın bir yerleşim birimi olan Küba'ya erişmiş, on üç yıllık ızdırap arkada kalmıştı (20 Eylül 622, pazartesi günü). İlk iş olarak burada hemen bir mescid inşasına koyulmuş, bu maksatla on günden fazla bir müddet burada kalmışlardı. Bir cuma günü Küba'dan Medine'ye doğru yola çıktıklarında Rânûna vadisinde iken öğle vakti girmiş ve burada cuma namazı farz kılınmıştı. Böylece Benî Salim yurdunda ilk cuma namazını kılmışlardı. Artık müşriklerin baskısından uzaktılar, namaz kılmak, ibâdet etmek, seslice Kur'an okumak için tenha yerler aramak zorunda değildiler, bir araya gelerek istedikleri gibi cemaat olmak ve ibâdetlerini göğüslerini gere gere açıktan yapmak artık bir düş değil, yaşadıkları bir gerçekti. Coşku ile kılınan ilk cuma namazının ardından yola koyuldular. Medine ufuklarında Veda yokuşunda dolunay gibi doğduğunda, ellerini güneşe siper etmiş, ufka bakan, yürekleri umut dolu, sevgi dolu bir yığın insan yol boyunca karşılıklı dizilmişler, coşkulu nağmelerle onu karşılıyorlardı. Ne Kureyş'in on üç yıl süren baskısı, ne Tâif seferinde yaşanan korkunç
zulüm, ne nefeslerini enselerinde hissettikleri düşmanın amansız takibi... her şey, bu nağmeler arasında unutulmuş, Mekke rahim hayatı, sancılı bir doğumla Medine'nin aydınlık dünyasında yepyeni bir hayata evrilmişti. Artık İslâm'ın tarihi dünya ölçeğinde başlıyordu.
3- Mescidin İnşası Ve İslâm Toplumundaki İşlevi
Bir sevgi çemberiyle kuşatılmış olan peygamberimiz paylaşılamıyor, herkes onun kendi konuğu olmasını istiyordu. Hiç kimsenin kalbini kırmak istemeyen Hz. Peygamber (s.a.v.), devesinin Allah tarafından yönlendirilmekte olduğunu ve o nereye çökerse orasını mescid ve kendisine mekân edineceğini söyledi. Öyle de yaptılar. Devenin çöktüğü iki yetime ait boş arsa satın alındı ve Medine'de ilk İş olarak derhal, bundan böyle yeni hayatın merkezi olacak olan mescidin inşasına başlandı. Hz. Peygamber (s.a.v.), geçici olarak oraya en yakın ev sahibi olan dayıları Neccâr Oğullarından Ebû Hâlid Eyyûb el-Ensârî'nin (İstanbul'da Eyyûb Camisi hazîresinde medfun olan değerli sahabî) misafiri oldu ve birkaç ay onun evinde kaldı.
İnşa edilen mescidde bilfiil kendisi de çalışmıştı. Mescid son derece sade idi; duvarları kerpiçten örülmüş, hurma ağacından yapılmış direkler üzerine bir tavan çatışmıştı; mescidin büyük bir kısmının üzeri açıktı. Zemin topraktı. Aydınlatma yoktu. Bazen yatsı namazı için kandil yakıldığı olurdu. Kendisi için de, zamanla zevceleri adedince mescide bitişik tek gözlü odalar (hucurât) yapıldı, bunlar da kerpiçten, bir adam boyu yüksekliğinde basit meskenlerdi, kapı yerine girişe çul vb. gibi bir örtü gerilirdi.
Mescid maddî olarak sade olsa da bundan böyle Hz. Peygamber'in oluşturduğu dinî, siyasî ve içtimaî topluluğun bütün işlerinin görüldüğü bir merkez olacaktı. İbâdet yeri olma yanında, hükümet konağını andıran bir görevi de üstlenecekti. Hemen bir tarafı çardakla (suffe) kaplanmış ve kimsesiz müslümanların barınağı haline getirilmişti. Burasına nisbetle ashâb-ı suffe diye anılan bu insanlar, el emekleriyle geçinmeye çalışırlar ve Hz. Peygamber ile olan sürekli beraberliklerini değerlendirirler, burasını bir üniversite havasına sokarlardı. Yeni müslüman olan kabilelere, İslâm'ı öğretmek için çoğunlukla burada yetişmiş sahabîlerin gönderilişine bakılırsa, mescid gerçekten ibâdetlerin yerine getirildiği mekân olmanın yanında en önemli eğitim ve öğretim yuvası olarak da görev yapmıştı. Yargı faaliyeti burada yürütülür, savaş gibi önemli konular burada müzakere edilir ve karara bağlanırdı. Yardım kampanyaları burada açılırdı. Savaşta yaralı düşenler buraya kaldırılır ve tedavileri burada yapılırdı. Elçiler burada kabul edilirdi. Nikâh merasimleri, folklor gösterileri vb. burada yapılırdı. Hattâ evinde eşiyle kavga edenlerin geceyi geçirmek için sığındıkları mekân gene mesciddi.
Mescid erkeklere olduğu gibi kadınlara da aynı şekilde açıktı, istedikleri kapıdan girebilirlerdi. Kadınlar gece namazlarına da katılırlardı. Safları arkada idi ama arada bir perde bulunmazdı. Bazan onlar için ayrıca tahsis edilmiş özel programlar uygulanırdı.
Bu mescid, merkezî görevini sürdürmüş, zamanla mahalle mescidleri de açılmıştı. Hz. Peygamber hayatta iken Medine'de dokuz tane mescid bulunmaktaydı, buralar aynı zamanda ilk mektep gibi hizmet verirdi. Buna karşılık, müslüman cemaati bölmeyi amaçlayan münafıkların yuvalandığı Dırâr mescidi de yıkılmıştı.
4- Ezan
Mescid inşası tamamlanınca namaz vakitlerinin nasıl duyurulacağı konusu müzakere edildi. Öneriler uygun bulunmadı. Sonunda vahyin öğretisiyle EZAN İslâm dininin evrensel çağrısı olarak kabul edildi ve Bilâl'ın yanık ve gür sesiyle başlattığı Allahu Ekber! Allahu Ekber!... nidaları bütün zamanları, bütün ufukları kaplayacak şekilde bütün dünyaya yayıldı. Çok geçmedi İslâm mimari sanatı, kulaklarımızı okşayan, gönlümüze su serpen ezan seslerine mekân olacak, dinin sembolü hilâli tepesinde taşıyan zarif minareleri şehadet parmağı gibi göğe yükseltti ve gözler de ezandan böylece nasibini almış oldu.
5- Medine'nin Toplumsal Yapısı
Hicret sonrası Medine'nin toplumsal yapısı şöyleydi: Her şeylerini arkalarında bırakarak hicret etmiş Mekkeli müslümanlar vardı; bunlara Muhacirler .deniyordu. Bunları bağırlarına basan, Medineli müslümanlar vardı. Bunlara "yardımcılar" anlamına gelen "Ensar" deniyordu. Arap olduğu halde henüz müslüman olmamış müşrikler vardı. Bunların bir kısmı zaman içerisinde içten müslüman olurken bir kısmı da müslüman olduklarını söyleyecekler ama içten içe muhalefette bulunacaklardır. Bunlara da "münafıklar" denilecektir. Ayrıca Medine'de Kaynuka, Nadîr ve Kureyza oğulları olmak üzere üç ayrı yahudi kabilesi vardı ve bunlar Medine etrafında güçlü kalelerde yaşarlardı. Toplam nüfus o sırada on bin olarak tahmin edilmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine'ye yeni bir şekil vermek istedi ve hemen müslüman olmayan kabile ve yahudileri de toplayarak, yazılı bir metin (dünyada ilk yazılı anayasa) etrafında onları birleştirdi ve Medine'nin düşmana karşı ortaklaşa savunulmasını, aralarında dayanışma ihdas edilmesini prensibe bağladı. Nihaî merci ise kendisi idi. Böylece Medine'de Hz. Peygamber (s.a.v.), daha önceden atılan nakîblik adımıyla gerçekleştirilen örgütlenme ve muhacirlerle Ensar arasında tesis edilen kardeşlik sayesinde müslümanları etkin bir şekilde etrafında toplamış ve bu güçle insiyatifi ele almıştı. İlk zamanlar, doğrusu yahudiler Hz. Peygamberin Medine'ye gelişine iyi gözle bakmışlar ve bu birliktelikte gönüllü yer almışlardı. Ama zamanla hiyanetleri görülecek ve ilişkiler hasmane ilişkilere dönüşecekti.
Muhacirler açısından önemli bir sorun vardı. Bunlar, Mekke'den ancak canlarını kurtarabilmişler, bütün mal varlıklarını İslâm uğrunda arkalarında bırakmışlardı. Ziraat! pek bilmezler, ticaretten ise iyi anlarlardı. Medine'de bunlara sığınacakları bir yer, karınlarını doyuracak bir aş, kendilerini meşgul edecekleri bir iş bulunması zarureti vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), hayranlık verici büyük bir başarıyla bu sorunu kardeşlik tesisi (muâhât) ile çözdü. Buna göre Medineli müslümanlardan bir aile ile, muhacirlerden bir aile kardeş yapılmış ve Medineli müslümanlar her şeylerini muhacir kardeşleriyle paylaşmışlardı. Böylece onlar, Ensarlık (yardımcılık) payesini hakkıyla kazanmışlardı. Muhacirlerden birçoğu, hemen ticarete başlamış ve bu işi iyi bildiklerinden de kısa zamanda kendi kendilerine yeterli hale gelmişlerdi. Onlar içerisinden zamanla Abdurrahman b. Avf gibi büyük zenginler bile çıkmıştır.
6- Hz. Âişe İle Evlilik
Medine'ye hicretin üzerinden yedi sekiz ay geçmiş, mescid inşa edilmiş, ezan meşru kılınmış, yahudilerle birliktelik antlaşması yapılmış, kardeşlik akdi ile muhacirlerin durumuna geçici de olsa bir çözüm bulunmuş, kimsesizler suffede barınır^hale gelmiş, işler nisbeten yoluna girmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu aşamada daha önce nişanlanmış olduğu en büyük dava arkadaşı ve dostu Hz. Ebû Bekir'in kızı Hz. Âişe ile evlendi. Hz. Âişe ablası Esma'dan on yaş küçüktü. Esma yüz yaşında iken Hicri 73 (692) yılında vefat ettiğine göre hicrette 27 yaşındaydı. Buna göre Hz. Âişe validemiz evlendiklerinde on yedi yaşlarında olmalıdır. Dokuz yaşında olduğuna dair yaygın rivayet isabetli gözükmemektedir.
Hz. Âişe, güzel yüzlü, tatlı sözlü genç bir kızdı. Çok iyi yetişmişti. Son derecede de zeki idi. Peygamberimiz, onu çok sever, onunla birlikte olmaktan, sorularına cevap vermekten hoşlanırdı. Peygamberimizin eşleri arasında hiç şüphesiz Hz. Hatice annemizin çok önemli bir yeri vardı. O yüzden, Hz. Âişe, kendisine sadece onu rakip görür ve ölü olmasına rağmen onu kıskanırdı. Peygamberimize nazlanmaktan hoşlanırdı. Aralarındaki yaş farkını da dikkate alan Hz. Peygamber (s.a.v.), onu hep hoş tutar, onunla oynar, zaman zaman aralarında yarış bile yaparlardı. Hz. Âişe'nin çocuğu olmamıştır.
Zekası ve peygamberimizin vefatından sonra uzun süre yaşaması (ö. 58/678) İslâm dininin öğretilerini sonraki nesillere aktarmada önemli rol oynadı. Verdiği fetvalar ve rivayet ettiği 2210 hadisle ün saldı. İlmî tenkit zihniyetinin örnek simalarından oldu, Hz. Peygamber'i yanlış anlayan sahabîleri uyarmaktan çekinmedi.
7- Yahudiler Ve Münafıklar
Medine'ye hicretin üzerinden bir yıl kadar geçmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), müslümanlara başkanlık yapıyor, Medine halkını kenetlemek ve tek vücut haline getirmek için çalışıyordu. Bunun için de müminlerin kardeş olduğu inancını yerleştiriyor ve aradaki eski kırgınlıkları ortadan kaldırmaya, eski yaraların acısını unutturmaya çalışıyordu. Bu birlik ve beraberlik görüntüsü yahudileri endişelendirmeye başlamıştı. Aslında yahudiler Hz. Peygamberin Medine'ye gelişini ilk etapta olumlu karşılamışlar ve onu kendi yanlarına alarak Medine'de çoğunluğu teşkil eden Arap rakiplerine karşı üstünlük kazanabileceklerinin hesabını yapmışlardı. Çok geçmeden gelişmelerin onların hesaplarına uymadığını, aksine bir seyir izlediğini- görmüşler ve bu yüzden de dostane İlişkileri sürdürmemişlerdi. Yahudiler, Hz. Peygamber'in Medine'ye gelmesiyle birlikte birbiriyle kaynaşmakta oian eski düşman kabilelere mensup gençleri kışkırtır, sık sık eski yaraları deşip onları yeniden birbirlerine düşürmek için fırsat kollarlardı. Hz. Peygamber'in ferasetli tavrı, acil müdahaleleri ve olaylara vaziyet etmesi olmasa eski savaş günlerine dönmeleri hiç de zor değildi.
Bu arada Arap olduğu halde müslüman olmayan kişiler de vardı. Hz. Peygamber'in gelmesiyle ikballeri bozulan, kral olma hayali sönen Abdullah b. Übey gibi çıkarları zedelenen kimseler vardı. Gerek bunlardan ve gerekse yahudilerden bir kısım, zahiri kurtarmak, sureta Haktan görünmek üzere müslüman olduklarını açıklamışlar, ancak içten içe düşmanlık yapmışlardır. Bunlara yeni bir statü olarak "münafıklar" denilmiş ve mertebece açıkça inkârda bulunan kâfirlerden daha aşağıda sayılmışlardır. Bunlar isim olarak değil ama özellikleri itibariyle bilinen kimselerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.), bundan böyle bunları da idare etmek, gizli muhalefetlerine büyük bir dirayet ve ferasetle karşı koymak zorundaydı. Bunlar, en zor zamanlarda müslümanları düşmanlarıyla cedelleşmede yardımsız bırakmışlar, dahası düşmanlarla işbirliği yapmışlar, gizliden gizliye hıyanette bulunmuşlardır.
8- Bedir Savaşı
Müslümanların Mekke'deki can düşmanları müşrikler, hicret sonrasında Hz. Peygamber'i bağırlarına basan Medineliler'i tehdit etmişler ve daha sonra münafıkların reisi de olacak olan Abdullah b. Übey'e gönderdikleri mektupta, Hz, Muhammed'i teslim etmelerini aksi takdirde Medine üzerine yürüyeceklerini ve eli silâh tutan erkeklerini öldürüp, kadınlarının ırzına geçeceklerini söylemişler, sürekli takip halinde olmuşlardı. Kureyş müşriklerinin bir açmazı daha vardı: Hz. Peygamber'in üs olarak Medine'yi seçmesiyle yılda biri Mekke -Yemen, ikincisi Mekke-Şam arasında olmak üzere iki defa gerçekleştiren ticaret kervanlarından birinin transit yolu tehlikeye girmişti. Çünkü Şam'a giden yol, ister istemez Medine yakınlarından geçecekti. Orada güçlü bir düşmanın bulunması, transit ticaret yolunun tehlikeye girmesi ve Kureyş'in iki can damarından birinin kesilmesi demekti.
Kureyş'in korktuğu başına gelmişti. Ebû Süfyan'ın komuta etmekte olduğu bir ticaret kervanı Medine yakınlarından geçerken, müslüman-ların baskın vereceği istihbaratı alınmıştı. Bu haber, Mekke'den bin kişilik bir ordunun Medine üzerine yürümesine sebep oldu. Kervan aslında kurtarılmıştı. Ancak Kureşliler, yola çıkmış ve Medine'ye varmışken müslümanların işini bitirmek ve bu korkuyu kesin olarak sona erdirmek istediler ve müslümanların üzerine yürüdüler. Ayrıca Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen askerî bir müfreze (Abdullah b. Cahş seriy-yesi) tarafından öldürülmüş bulunan Amr b. Hadramî'nin ve iki esirin intikamı da hazır elde böyle bir fırsat varken alınmış olacaktı. İlk etapta kervanı amaçlayan müslümanlar, kaderin de cilvesiyle Bedir'de müşriklerin ordusuyla karşılaştılar. Bunca zulüm ve baskı karşısında suskun kalmayı, görmezden gelmeyi, yüz çevirmeyi emreden Allah Teâlâ, müslümanların savaşmaları için artık izin vermişti. Kureyşliler'le hesaplaşma mukadderdi ve kaçınılması mümkün değildi. İşte o gün, o an gelmişti. Müslümanların Bedir'de stratejik yerleri tutmaları, yeterli su aldıktan sonra kuyuları kapatmaları ve Allah'ın yardımı, buna olan imanları ve yüksek maneviyatları sonucunda, çıkan savaşta, üç yüz beş müslümana karşı bin kişilik sayısal üstünlüklerine rağmen müşrikler ağır yenilgiye uğradılar, bir çoğu ileri gelenleri olmak üzere yetmiş ölü verdiler. Azılı İslâm düşmanlarından Ebû Cehil ve Ukbe b. Ebû Muayt da öldürülenler arasındaydı. Bir o kadar müşrik de esir düştü. Müslümanlar ise on dört şehit vermişlerdi (17 Ramazan 2). Elde edilen ganimet eşit olarak paylaştırılmıştı. Medine'ye getirilen esirlere iyi muamele edilmesi emredilmişti. Bunlardan bir kısmı karşılıksız, bir kısmı fidye mukabilinde, bir kısmı da on müslüman çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmışlardır.
Bedir zaferi, müslümanları büyük bir sevince boğmuştu. Eğer kay-betselerdi, belki de İslâm yayılma imkânını sonsuza kadar bulamayacaktı. Ama dünyanın ve insanlığın İslâm'a ihtiyacı vardı ve Hakk'ın galebesi mukadderdi. Mekke halkı ise büyük bir yasa boğulmuş ve hiç gecikmeden bunun rövanşını alma hazırlıklarına girişmişlerdi.
Medine'deki yahudi ve münafıklara gelince onlar, bu zamansız ve beklenmedik zaferden dolayı hem üzülmüşler hem de kendi gelecekleri hakkında büyük endişe duymuşlardı.
9- Yeni Kıble: Kabe
Müslümanların Medine'ye hicret etmeleri ve orayı kendilerine yurt tutmalarının üzerinden iki yıl geçmişti. Bu ikinci yıl önemli olaylara şahit olmuştu. Müslümanlar namazlarını kılarken Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya yönelmekteydiler. Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke'de iken, araya Kabe'yi alarak Mescİd-i Aksâ'ya doğru yönelirdi. Medine'ye geldiklerinde biraz da yahudileri kazanmak siyasetinin bir parçası olarak aynı şekilde gene orasını kıble edinerek namazlarını kılmayı sürdürdüler. Ancak, Medine'de araya Kabe'yi alma imkânı yoktu ve Kabe yön olarak arka tarafta kalıyordu. Hanifliğin atası Hz. İbrahim'in bizzat elleri ile inşa ettiği kutlu Kabe öteden beri Araplar arasında Allah'ın evi olarak bilinir ve kutsanırdı. Kabe'nin bu özelliği ve biraz da sıla özleminin ateşi müslümanları yeni kıbleleri olarak oraya yönelme beklentisi içine sokmuştu. Geçen süre içinde yahudilerin gönlünü hoşnut etme, onlara yakın durma siyasetinin de bir semere vermeyeceği görülmüştü. Nihayet Bakara süresindeki âyet (2/144} beklenti doğrultusunda inmiş, bundan böyle müslümanların ibâdetleri esnasında kıbie olarak Kabe'yi içinde barındıran Mescid-i Harâm'a yönelmeleri emredilmişti. Doğu da batı da Allah'ındı, her nereye dönerseniz Allah oradaydı ama normal şartlarda namazda Kabe'ye dönmek artık müslümanlığın bir sembolü ve gereği olmuştu. Bundan böyle İsİâm'ın kalbi Mekke'de kutlu Kabe'de tecessüm edecek ve orada atacaktı. Bütün müslümanlar oraya yönelecekti.
Hicretin bu ikinci yılında cihada izin verilmesi ve arkasından Bedir zaferinin kazanılması, kıblenin tahvili dışında ayrıca oruç farz kılınmış, zekât ve sadaka-i fıtır emredilmiş, bayram namazı kılınmış, peygamberimizin sevgili kızı Hz. Fâtıma ile amcasının oğlu Hz. Ali evlenmişti.
10- Kaynukahlar'm Medine'den Sürülmesi
Arap yarımadasının değişik bölgelerinde yahudilere rastlanırdı, Ancak daha çok Hayber bölgesinde kümelenmişlerdi. Medine'de ise, asıl yerlileri olan Evs ve Hazrec'in müsamahalarıyla üç yahudi kabilesi yaşamaktaydı: Kaynuka oğullan, Nadîr oğullan ve Kureyza oğulları. Kendi aralarında bir birlik yoktu. Hz. Peygamber (s.a.v.), ilk başta bunlarla iyi geçinmek ve onları kazanabilmek için özel çaba harcamıştı. Ancak umulan olmadı. Çok geçmeden ilişkiler düşmanlığa dönüştü. Kaynukalılar'dan bir kuyumcu, müslüman bir hanıma bir oyun oynamış ve kadıncağızın elbisesi üzerinden düşerek çırılçıplak kalmıştı. Bu büyük bir arbede ve çatışmaya sebep olmuştu. Sonunda bu olaya iştirak eden kişinin yakınlarıyla birlikte Medine'yi terk etmesi istenmiş, bunlar da Suriye'ye göçüp gitmişlerdi.
11- Uhud Savaşı
Medine'de giderek güçlenen ve Bedir'de önemli bir zafer kazanan, arkasından Kaynukalılar'ı Medine'den atan müslümanlar Mekkeli müşrikler için mutlaka halledilmesi gereken en temel sorun halini almıştı. Şam ticaret yolu, değişik alternatif denemelerine karşı Mekkeliler için artık kapanmıştı. Bu, Mekke iktisadî ve ticarî hayatının sona ermesi demekti. Bedir'de özlerine düşen intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlar, bu duruma bir hal çaresi arıyorlardı. Ebû Süfyan, iki yüz kişilik bir süvari alayı ile Bedir'in ertesi yılı Medine yakınlarına kadar sokulmuş ve tarlalarında çalışmakta olan birkaç kişiyi öldürmüş, hurma bahçelerini ve evleri yakmış, Hz. Peygamber'in haber alıp derhal karşı taarruza geçmesi üzerine de onların üzerine yürümeye cesaret edemeden kaçmış, yanlarındaki kavrulmuş undan ibaret (sevik) erzaklarını da ağırlık yapmasın diye atmışlardı. Bu yüzden bu sefere "sevik" gazvesi denilmiştir.
Ebû Süfyan'ın bu sözde baskını müşriklerin İntikam ateşini söndürmeye yetmemiş, işin vahameti sona ermemişti. Bunun için büyük bir savaş hazırlığına giriştiler. Civar kabilelerden topladıkları paralı askerlerle birlikte Mekkeliler üç bin kişilik bir ordu kurmuşlardı. Erkeklerini teşvik ve cesaretlendirmek- üzere çoğu Bedir'de yakınlarını kaybetmiş olan kadınlar da orduya katılmıştı. İçlerinde Ebû Süfyan'ın karısı Hind de vardı. Bunun hem babası, hem kardeşi, hem de amcası Bedir'de öldürülmüştü. Kin ve intikam ateşiyle yanıyor ve müşrikleri tahrik ve teşvik ediyordu. Savaş, Uhud dağı eteğinde oldu. Müşriklerin sayısı, müslü-manlarınkinden dört kat fazla idi. İman gücü, iyi bir yer tutma ve taktikle müslümanlar zaferi kazanmak üzere idiler ki, stratejik bir mevzii tutmakta olan ve düşman süvari birliklerinin geçişine izin vermeyen okçuların, ganimet toplamaya koyulan diğer müslümanlara eşlik etmek üzere izinsiz yerlerinden ayrılması, pusuda bekleyen Hâlid b. Velîd komutasındaki düşman süvari birliklerinin hiç beklenmedik bir şekilde müslümanları arkadan kuşatmasına imkân verdi. Kaçmaya başlamış olan müşrik askerleri, süvari birliklerinin arkadan kuşattığını görünce tekrar toparlanmışlar ve müslümanlar iki ateş arasında kalmıştı. Müslümanlar neye uğradıklarını şaşırmışlar, bir kısmı silahlarını bile ellerinden bırakmışlardı. Savaşta dengeler bir anda değişmiş, müslümanlar sonuçta büyük zayiat vermişti. Cesaretiyle ün salan ve Allah'ın arslanı olarak nam yapmış olan peygamberimizin amcası Hz. Hamza, Hind'in özel olarak tutmuş olduğu maharetli bir kölenin mızrağı ile şehit edilmiş, gözü dönmüş Hind tarafından da karnı deşilerek ciğeri sökülmüş, organları kesilmişti. Müslümanlar dağa yukarı çekilerek kurtulmaya çalışmışlardı. Bu arada Hz. Peygamber (s.a.v.), etrafında bir avuç bahadırın savunmasıyla çok zor anlar geçirmişti. Bir ara müşriklerden biri Mus'ab b. Umeyr'i öldürmüş ve zırh içinde olduğundan Hz. Peygamber'e benzettiği için Muhammed'i öldürdüm diye nidada bulunmuştu. Bu haber bir anda yayılmış ve müslümanlar büyük bir panik içine düşmüşler, Hz. Ömer gibiler bile ne yapacağını bilemez hale gelmiş, büyük bir şaşkınlıkla içine düşmüşlerdi. Neyse ki sonradan Hz, Peygamber'in hayatta olduğunu öğrenmişler ve bunun sevinciyle etrafında yeniden toparlanmaya çalışmışlar ve dağın yükseklerine çekilerek daha fazla zayiat vermekten kurtulmuşlardı. Hz. Peygamber yaralanmış, atılan bir taşla dudağı yarılmış, aldığı bir kılıç darbesi, miğferini ikiye bölmüş, halkalarının yanağına batmasına ve dişlerinin kırılmasına sebep olmuştu. Müşrikler Bedir'in rövanşının alındığı naraları atmışlardı. Nihayet savaş alanını terk ederek Mekke'nin yolunu tutmuşlardı. Yolda neden bu işi tamamen bitirmediklerini tartışmışlar ve Medine üzerine yürümeyi tasarlamışlardı. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v.), ferasetiyle yenilgiye rağmen ordusunu derhal yeniden toparlamış ve onları takibe koyulmuş, büyük bir kararlılıkla onların Medine üzerine yürümelerine imkân vermeyeceğini onlara göstermişti. Onlar da bu kararlılık karşısında, ellerindeki mevcut başarıyla yetinmek zorunda kalmışlar ve Mekke'ye dönmüşlerdi.
BCı savaşta bazı müslüman kadınların da yardıma koştukları görülmüştür.
Müslümanlar Uhud'da yetmiş kadar şehit vermişlerdi. Uhud, hicretin üçüncü yılı (625) içinde olmuştu.
Miras hükümleri bu sene nazil olmuş, müşrik kadınlarla evlenmek yasaklanmıştı.
Uhud savaşının akabinde genel duruma baktığımızda bütün Arap kabileleri birkaçı müstesna İslâm'a düşman haldeydiler. Mekke müşrikleri, ağır bir yenilginin ardından bir anlamda Uhud'da rövanşı almış, ancak işi bir türlü bitirememişlerdi. Bu yüzden onların yeniden Medine üzerine saldırması beklenti halinde İdi. Diğer Arap kabileleri ise, âdetleri üzere hep fırsat kollarlar, çapul ve yağma ile işi götürürlerdi. Hal böyle iken, onların bir araya gelmelerine fırsat vermeden, daha yurtlarından ayrılmadan onlar üzerine baskınlar yapıp, yıldırma faaliyetine girmek akıllıca bir siyaset idi. Hz. Peygamber bunu yapmak üzere çeşitli seriyyeler/ müfrezeler çıkarır ve yapılan baskınlar ile kötü niyetli kabileler derhal saf dışı edilirlerdi. Benî Esed'den Huveylid oğulları, Lihyan kabilesinden Hâlid b. Süfyân üzerine gönderilen müfrezeler bu kabildendi.
Bu arada (IV. yıl) talep üzerine gönderilen müslüman irşad heyetlerinin gerek Racî' vakasında ve gerekse Bi'r-i Maûne faciasında hunharca saldırılara maruz kaldıkları görülmüştür. Bunlardan İlkinde altı, ikincisinde 40 ilâ 70 arasında müslüman hayatını kaybetmişti. Böylece müslümanlar gadirlik ve hıyanetle de tanışmışlardı.
12- Nadîr Oğulları
Uhud yenilgisi arkasından bu tür felâketlerin de müslümanları bulması, yahudi ve münafıkları sevindiriyor ve müslümanların tutunamaya-caklarına dair beklentileri güç kazanıyordu. Yahudiler bu mülahazalarla olmalı ki antlaşmalar gereği bazı yükümlüklerini yerine getirmiyorlardı. Durumu yerinde incelemek ve tavırlarını tesbit etmek için Hz. Peygamber (s.a.v.), yanında bazı ashabı ile Medine'ye iki mil mesafede bulunan Nadîr Oğulları'nın yurduna gitmişti. Burada Hz. Peygamber'in hayatına kasdeden bir suikast teşebbüsü gerçekleşti. Bunun üzerine onlara bozdukları antlaşmayı yenilemeleri ya da on gün içinde Medine'yi terkedip bir başka yere göç etmeleri talimatı verilmişti. Reisleri Huyey b. Ahtab'ın biraz da münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy'in dolduruşuna gelerek teklifi geri çevirmesi ve müslümanları küçümsemesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v,), onları kuşattı, yirmi gün süren bir kuşatmaya rag-( men savaş meydanına çıkmayacakları anlaşılınca hurmalıkları tahrip edilmeye başlandı. Bunun üzerine aman dileyip teslim oldular. Kimsenin canına dokunulmadı. Silâh hariç mallarını develerine yükleyip gitmelerine izin verildi, ayrıca can ve mal güvenlikleri temin edildi. 50 zırh, 50 miğfer ve 340 kılıç müslümanlara kalmıştı. Bunların bir kısmı Hayber'e gitmiş, bir kısmı da Şam bölgesine göçmüştü.
Nadîr Oğulları'ndan kalan arazileri Hz. Peygamber (s.a.v.), Ensar kardeşlerine yük olmaktan bir an evvel kurtarılmaları için muhacirler arasında dağıtmış, ihtiyaç içinde bulunan iki Medİneli müslümanı da ayrıca kollamıştı.
Yahudilerle ilişkilerdeki güvensizlik, Hz. Peygamber'i arayış içine itmiş ve Zeyd b. Sâbit'e derhal İbranice'yi öğrenmesini emretmişti.
İçki içmenin haram kılınışı da gene hicri 4. (626) yılın önemli olayları arasında bulunmaktadır.
13- Benî Mustalîk Gazvesi
Küçük çapta gazveler ve seriyyeler devam etmekteydi. Bazı Gatafan kabileleri üzerine düzenlenen gazve bu kabildendi. Dûmetü'l-cendel gazvesi de böyledir. Hele Benî Mustalik gazvesi çok daha önemli sonuçlar doğurmuştu. Medine'ye baskın yapma planlarını boşa çıkarmayı ve kendilerini yurtlarında vurmayı amaçlayan bu gazve sonucunda on kişi öldürülmüş, altı yüz kişi esir alınmış, çok miktarda ganimet ele geçirilmişti.
Esirler arasında kabile şefinin kızı Cüveyriye de vardı. Cüveyriye, fidyesi ödenerek serbest bırakılmış ve Hz. Peygamber ile de evlenmişti. Ashab, ellerindeki esirleri Hz. Peygamber'in hanımının akrabaları olmaları hasebiyle serbest bırakmışlardı. Böylece bir anda altı yüz esir esaretten kurtulmuştu. Bu olay, müslümanların Arap kabileleri arasında büyük saygı kazanmalarına sebep olmuştu.
Hz. Peygamber'in (s.a.v.) eşi Hz. Âişe validemize yapılan iftira hadisesi de bu gazve dönüşünde gerçekleşmişti.
14- Hendek Savaşı
Medine'den çıkarılan ve Hayber'e yerleşen yahudıler, müslümanlara karşı olan hınçlarını alabilmek için büyük bir iş birliğine giriştiler. Mek-keli müşriklerle anlaşıp, çevre kabilelerle de işbirliğine gittiler; Hayber mahsulünün yarısını vermeyi taahhüd ederek Gatafan Arapları'yla da birleştijer ve böylece büyük bir ordu hazırlayıp Medine üzerine yürümeyi ve mü5İümanların işini tamamen bitirmeyi tasarladılar. Yahudiler ve müşrikler müslümanların aleyhine birleşmişler, el birliği ile hareket etmekteydiler. Şimdiye kadar Araplar için görülmedik bir güç topladılar ve Medine üzerine yürüdüler. Durumu haber alan Hz. Peygamber (s.a.v.), ashabıyla görüştü ve sonuçta şehirde kalarak savunma savaşı yapma kararı aldı. İranlı Selman tarafından Medine'nin açık alanlarına hendek kazılması teklif edilmiş ve öneri yerinde bulunmuştu. Hemen işe koyuldular ve atlı askerlerin atlayamayacağı şekilde hendek kazdılar. 3unun için Medine'de kalan son yahudi grubu ve müslümanların hâlâ nüttefiki olan Kureyza oğullarından da araç-gereç açısından yardım ve Jestek aldılar. Altı gün içinde hendek kazım işi tamamlanmıştı. Çıkan nalzemeleri hendeğin öbür tarafına yığıp, arkasına sipere yatacaklar ve jelen düşman askerlerini yaklaştırmayacaklar, atlamaya çalışanı anında haklayacaklardı. Plan başarılı olursa şayet varlıklarına nihayet vermek üzere organize edilmiş şer ittifakı akamete uğratılmış olacaktı.
Düşman ordusu hiç beklenmedik ve alışık olmadıkları bir biçimde hendek ile karşılaşınca hayal kırıklığına uğradılar. Hendeği aşma çabaları başarısız kaldı. Kuşatma uzamaya başladı. Araplar, uzun süreli savaşlara hiç alışık değillerdi. Onlar Bedir'deki, Uhud'daki gibi bir anda birbirine gireceklerini ve en geç günün sonuna kadar İşin biteceğini hesap etmişlerdi. Havalar çok soğuk gidiyordu. Böyle uzun süreli bir muhasara için hazırlık da görmemişlerdi. Gatafanlılar'dan başlayarak düşman askerleri içinde sızlanmalar başladı, Birlikteliklerinin çok sürmeyeceği anlaşılıyordu. Ne var ki Huyey b. Ahtab devreye girmiş, müslümanların müttefiki olan ve ahidlerine şu ana kadar sadık kalan Kureyza oğulları yahudilerini ayartmış ve zaferin kesin kendilerinden yana olduğuna onları ikna ederek, Hz. Peygamber'e karşı onları da kendi yanlarına almayı başarmıştı. Bunun üzerine savaş yeni bir şekil almış ve müslümanlar iki ateş arasında kalmanın zor anlarını yaşamışlardı. Günler geçiyordu ama şer ittifakı sonuç alamıyordu. Müslümanlar ise, bu ittifakın dağılmasını ve bir an önce muhasaranın sona ermesini bekliyorlar ama bu bir türlü gerçekleşmiyordu. Allah'ın yardımı müslü-manlardan yana idi. Mevsimin kış olması, sert ve soğuk rüzgarlı gecelerin düşman askerlerinin morallerini sıfıra indirmesi kuşatmanın her an kalkabileceğinin işaretleriydi. Bu arada yeni müslüman olmuş ama henüz açıklamamış, gerek Kureyş ve gerekse yahudiler nezdinde itibarı bulunan Nuaym b. Mesûd es-Sekafî adında bir zat, yahudiler ve Kureyş arasında güven bunalımı doğuracak temaslarda bulundu. Onun bu faaliyeti, bardağı taşıran son damla olmuştu. Kureyş ve diğer Araplar sonuç alamayacaklarına inandıkları muhasarayı kaldırarak evlerinin yolunu tuttular. Böylece müslümanlar yahudilerle baş başa kalmış oldular.
Bu savaşta dört kişi Kureyş'ten, beş kişi de müslümanlardan ölmüştü.
15- Kureyza Oğulları
Hz. Peygamber (s.a.v.), askerlerinin doğru Kureyza oğulları yurduna yürümelerini emretti. Sancağı Hz. Ali'ye vermişti. Yahudiler, özür dilemek yerine kötü sözler söyleyerek kalelerine kapanmışlar, düşmanca tavırlarını sürdürmüşlerdi. Tabiî olarak muhasara başlamıştı. Yirmi beş gün süren kuşatmanın ardından müttefikleri olan Hazrec'den Sa'd. b. Muâz'ın hakemliğine razı olarak kalelerinden indiler. Sa'd, onlar hakkında Tevrat'taki hükme {Tesniye 20/10-15) uygun görüşte bulundu. Eli silâh tutan dört yüz kadar erkekleri öldürüldü, kadınları ve çocukları esir edildi.
Bunlardan geriye kalan araziler, gene Muhacirler arasında dağıtılmış ve böylece onlar, artık Ensar'a yük olmaktan kurtarılmıştı.
Son yahudi kabilesinin de Medine'deki varlığına son verilmesiyle artık iç güvenlik tamamen sağlanmış, Medine bir bütün halinde İslâm'ın siyasî merkezi halini almıştı.
16- Umre Yolculuğu Ve Hudeybiye Barışı
Hendek'te de bir başarı elde edemeyen müşrikler ordusu müslü-manlar karşısında artık bir daha toparlanamayacak şekilde dağılmış, yıldırma amaçlı âni baskınlarla bedevî Arap kabilelere karşı yapılan baskınlardaki başarı ile müslümanların üstünlüğü Arap kabileleri arasında artık kabul edilmeye başlamıştı. Müzen kabilesi gibi topluca gelip müslüman olan kabileler ortaya çıkıyordu. Müslümanlar için artık korku ve sıkıntı dönemleri bitmiş, yavaş yavaş ikbal dönemleri başlamıştı. Barış ve esenlik içinde geçirilecek zamanlara hasret kalmış müslümanlar Hendek sonrasında asıl yapılması amaçlanan sosyal hayat alanındaki düzenlemelere fırsat bulabileceklerdi. Aile hayatı, evlenme, boşanma, kadın erkek hukukî ilişkileri... gibi alanlarda düzenlemelere gidildi. Tesettür, iffete iftira cezası, zıhara yeni bir şekil verilmesi, korku 'namazının kılınması, teyemmümün meşru kılınması gibi önemli hükümler bu beşinci sene içinde meşru kılınmıştı.
Hz. Peygamber ve Mekkelİ diğer müslümanların Medine'ye hicret etmelerinin üzerinden altı yıl geçmişti. Vatan hasreti hiçbir zaman sönmemiş, özlemleri artmıştı. Hac aylan da yaklaşmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), hiç akılda olmadık bir şekilde ashabıyla birlikte Mekke'ye gidip Kabe'yi ziyaret edeceği duyurusunda bulundu. Asla savaş olmayacak, Mekke'ye silahsız gireceklerdi. Yanlarına yetmiş kadar kurbanlık deve almışlar ve onları da İşaretlemişlerdi. Niyetlerinin halis olduğu her hallerinden belli idi. Kureyş, bu haberi duyunca şaşırmış, ne yapacaklarını, nasıl mukabele edeceklerini bilememişlerdi. Sonunda onları Mekke'ye sokmama kararı almışlar, Halid b. Velîd ve İkrime b. Ebû Cehil komutasında oluşturdukları süvari birlikleriyle müslümanların yolunu kesmeyi ve her halükârda onları Mekke'ye sokmamayı tasarlamışlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), her türlü tahrik ve yıldırma taktiğine karşı aldırmadı, asla savaşa girmedi, süvarilerle karşılaşmamak için güzergâhını değiştirdi, zor yolları aştı ve nihayet Hudeybiye'de konakladı. Mekke elçileri geliyor, kendisi elçi gönderiyor ve niyetinin sadece Kabe'yi ziyaret etmek olduğunu söylüyordu. Gelip de müslümanların hallerini, kurbanlıkları, üzerinde yolcu silahı kılıçtan başka herhangi bir silah taşımadıklarını görenler ikna oluyorlardı ama, Kureyş bunu bir onur meselesi yapmış, eğer Muhammed dediğini kendilerine yaptıracak olursa, itibarlarının yok olacağını düşünmüşlerdi, Bir ara Hz. Peygamber'in elçi olarak göndermiş olduğu Hz. Osman'ın Kureyş tarafından öldürüldüğü şayiası çıkmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber orada bulunan -kadın erkek- bin dört yüz kadar müslümandan İslâm davası uğrunda canlarını feda edeceklerine dair biat aldı. Buna Rıdvan biati denildi. Daha sonra şayia asılsız çıktı ve Hz. Osman görevinden döndü. Ama bir sonuç elde edilememişti. Nihayet Kureyş murahhası Süheyl b. Amr ile yapılan müzakereler sonunda bir anlaşmaya varıldı ve yazıya döküldü.
Antlaşma maddeleri ilk bakışta tamamen müslümanların aleyhinde gözüküyordu. O yüzden ashap önce direndi, ancak Hz. Peygamber'in ısrarlı tavrı sonrasında Kureyş'in istekleri doğrultusunda antlaşma yazılı hale getirildi ve uygulamaya konuldu. Buna göre bu yıl müslümanlar Mekke'yi ziyaret etmeksizin Medine'ye geri dönecekler, ertesi yıl sadece üç gün içinde Mekke'yi ziyaret edebileceklerdi. Yanlarında -kınında kılıç hariç- silah bulundurmayacaklardı. Mekke'de bulunan müslümanlan, yanlarında götürmek gibi bir teşebbüse girmeyeceklerdi. Sulh esnasında Kureyş'ten biri müslüman olarak Medine'ye iltica ederse, iade edilecek ama tersi durumda iade edilmeyecekti. Barış sırasında her iki taraf diledikleri Arap kabİleleriyle ittifak içine girebileceklerdi.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bu antlaşmayı "büyük fetih" olarak nitelemişti. İlk bakışta aleyhte gibi gözüken maddeler teker teker müslümanların lehine dönmüştü. İlk kez Kureyş bu antlaşma ile müslümanlan bir devlet olarak tanımış oluyordu. Barış ortamı, İslâm'ın tebliği ve yayılması için çok elverişli bir zemin olacaktı. İltica ile ilgili madde gereğince Medine'ye kabul edilmeyen sığınmacılar Ebû Basîr adındaki bir müs-lümanın etrafında toplanarak güçlü bir çete oluşturmuşlar ve lys mevkiine yerleşerek Kureyş'in Suriye ticaret yolunu tehlikeye sokmuşlardı. Çok geçmeden Kureyşliler bizzat kendileri Hz. Peygamber'e müracaat ederek sığınmacıları kabul etmesini istemişler ve aleyhde gözüken en önemli maddeyi bizzat kendileri iptal etmişlerdi. Bu barış ortamında müslümanların sayısı hızla artmaya başlamıştı. Şimdi Hudeybiye'de bin dört yüz kişi olan müslümanlar, bundan hemen iki yıl sonra gerçekleşecek olan Mekke'nin fethine tam on bin askerle katılmış olacaklardı. Bütün bunlar, gerçekten görünüşte aleyhte gibi gözüken bu barış antlaşmasının aslında "büyük bir zafer" olduğunun göstergeleri idi.
Mültecilerin iadesi ile ilgili uygulamada kadınların durumu ayrı bir sorun olmuş, ancak Hz. Peygamber (s.a.v.), antlaşma şartlarının kadınları kapsamadığını İleri sürerek onların iadesine yanaşmamıştır.
17- Davet Elçilerinin Gönderilmesi
Hudeybiye'de 628 yılı Mart ayı içinde yapılan antlaşmadan üç hafta sonra müslümanlar Medine'ye gelmişlerdi. Artık ne Medine içinde ne de dışında müslümanları ciddî anlamda tehdit edecek bir güç kalmıştı. Hayber'de kümelenen yahudiler bunun bir istisnası sayılırdı. İşte böylesi barış ve huzur ortamında Hz. Peygamber İslâm'ın her tarafa tebliğ edilmesi ve yayılması için bir açılım başlattı ve uzak yakın pek çok ülke yöneticisine tebliğ elçileri ve mektuplar gönderdi. Bizans İmparatoru Hırakl, İran Kisrası Hüsrev Perviz, Habeş Necâşî'si, Mısır Mukavkısı gibi hükümdarlara, Umman, Yemâme, Bahreyn, Yemen gibi bölge emirliklerine, Suriye bölgesinde yaşayan Gassan halkına ashaptan bu işe ehil görülen kişiler seçilmiş ve elçi olarak gönderilmişti.
Elçiler gönderildikleri yerlere ulaşmışlar, verilen tebliğ ve İslâm'a davet mektuplarını hükümdar ve emirlere ulaştırmışlardı. Ağır bir yenilginin ardından İranlılar'ı mağlup eden ve büyük bir şaşaa ile Kudüs'e giren Bizans imparatoru mektubu orada almış ve Hz. Peygamber hakkında bilgi edinmek istemişti. 0 sırada ticarî bir kervana komuta etmekte olan Ebû Süfyan ile aralarında Hz. Peygamber'e dair bir konuşma geçmiş, sonunda Hz. Muhammed'in peygamber olduğuna kani olmuş ve güzel sözler söylemişti. Ancak ruhban sınıfının bundan rahatsız olması işin daha ileri gitmesine mani olmuştu. Mukavkıs da güzel karşılamış ve elçiyi hediyeler ile göndermişti. İran hükümdarı Hüsrev ise bu teşebbüsü çok küstahça bir tavır olarak görmüş ve kendisine bağlı olan Yemen valisine yazarak Muhammed'in ölüsünü ya da dirisini kendisine getirmesini emretmişti. Ancak çok sürmeden Kisra, oğlu tarafından devrilmiş, Yemen valisi de Hz. Peygamber'e iman etmiş ve böylece bütünüyle Yemen İslâm devletinin bir bölgesi halini almış, vali de yönetimdeki yerini korumuştur. Zaten Peygamberimiz, müslüman olmaları halinde yöneticileri yörenin kendi halkından atamaktaydı. Müslüman olan, kavmi içindeki yerini koruyordu. Bu siyaset de, memleketlerin topluca müslüman olmalarını kolaylaştırıyor, iktidar hırsıyla gösterilecek dirençlere imkân bırakmıyordu.
Suriye'deki Gassan Arapları'nın reisi olan Haris, merkezi Busra (Havran) şehrinde gelen davet mektubunu alınca hiddetlenmiş ve o da Hüsrev gibi bunu bir küstahlık saymıştı. Kendisi Bizans'a bağlı idi. Onların da desteğini alarak Hz. Peygamber ve müslümanların üzerine yürümek istiyordu. Müslümanlar Kuzeyde böyle bir tehlikenin varlığından hep rahatsız olmuşlar ve ileride düzenleyecekleri Mûte ve Tebük seferleriyle işte bu kuzey tehlikesini etkisiz kılmayı amaçlamışlardır.
18- Hayber'in Fethi
Müslümanlar açısından Medine içinde yahudi tehlikesi bitmiş olmakla birlikte, buradan tehcir edilen bazı yahudiler, zaten bir yahudi koloni merkezi olan ve yedi hisardan oluşan Hayber'e yerleşmişler ve burası tam anlamıyla bir yahudi üssü olmuştu. Yahudiler, Gatafanlılar gibi müttefikleri Arap kabilelerini de yanlarına alarak müslümanlar üzerine yürümek üzere planlar yapıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) gönderdiği vurucu timlerle bu tür faaliyetlere öncülük eden Sellâm b. Ebi'l-Hukayk, Yesîr b. Rezzâm gibi bazı yahudi elebaşılarını saf dışı etmişse de tehlike bitmemişti. Aralarında sağlam bir antlaşma olmasını arzu ediyordu. Teşebbüslerin akim kalması bir tarafa Hayber'in mahsullerinin yarısı vaadiyle yanlarına aldıkları Gatafanlılar'la birlikte Medine meralarına hücum etmişler ve müslümanlara ait develeri sürüp götürmüşlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), ilk kez savunma amaçlı olmaksızın kendisi hücumu başlatan bir sefer düzenledi ve yahudi yerleşim merkezi olan Hayber üzerine yürüdü. Medine'den yüz elli kilometre kadar Kuzey'de bulunan Hayber, muhkem kalelerden müteşekkildi ve çok verimli toprakları vardı. Hurma bahçeleri çok ünlüydü.
Yahudiler zengindi, her türlü savaş araç gereci bol miktarda mevcuttu. Gatafan'dan yardım almaları da söz konusu idi. Sefer çok gizli tutulmuş ve üç gün içinde Hayber'e varılmıştı. Sabahleyin bağ bahçede işine gücüne gitmek üzere çıkmış olan yahudiler ansızın müslümanları görünce şaşırmışlar ve kalelerine koşuşmuşlar, kapıları kapatmışlardı. Yahudiler sulha yanaşmamış ve savaş kararı almışlardı. Çetin muhasara savaşları yapıldı. Bu savaşta özellikle Hz. Ali, gerek ikili çarpışmalarda ve gerekse kalelerin düşürülmesi İle ilgili manevralarda çok önemli kahramanlıklar göstermiştir. O kadar ki, daha sonraları bu kahramanlıklar etrafında pek çok mübalağalı anlatımlar oluşmuş ve neredeyse Hz. Ali insan olmaktan çıkarılıp, devleştirilmiştir. Kalelerin birer ikişer düşmekte olduğunu gören yahudiler sonunda Hayber mahsullerinin yarısını müslümanlara vermek üzere yurtlarında kalmak şartıyla anlaşmaya razı oldular.
Hz. Peygamber burada vaktiyle öldürülmüş olan yahudi reisi Huyey b. Ahtab'ın kızı Safİyye ile de evlenmiş, yahudilerle olan ilişkiyi sıhriyet akrabalığı ile de güçlendirmek istemiştir. Safiyye validemiz, iyi bir müslüman ve vefalı bir eş olmuştur.
Dönüşte Fedek, Vadil Kura ve Teymâ yahudileri de aynı şartlar altında barış yapmayı kabul etmişlerdi. Böylece ilk kez müslümanların İdaresi altına gayri müslim unsurlar da girmiş bulunuyordu.
19- Habeşistan Muhacirlerinin Dönüşü
Müslümanlar muzaffer bir şekilde Medine'ye döndüklerinde vaktiyle Habeşistan'a hicret eden müslüman kafilesinin başında bulunan Ca'fer b. Ebû Tâlib ve beraberindekiler de Medine'ye dönmüşlerdi. Bir zamanlar üzüntü üzerine üzüntü yaşayan Hz. Peygamber (s.a.v.), şimdi mutluluk üzerine mutluluk yaşıyor ve Allah'a sonsuz hamdü senada bulunuyordu.
Hicretin altıncı ve yedinci (627-628) yılları arasına tekabül eden Hayber fethi sırasında ve sonrasında çok önemli hükümler teşrî' kılınmıştı. Avını pençesiyle yakalayan yırtıcı kuşlar ile köpek dişli vahşî hayvanlar ve ehlî eşek ile katır etlerinin yenmesi haram kılınmıştı. Altın ve gümüşü kıymetinden fazlasıyla alıp satmak yasaklanmış, sahih rivayete göre müt'a nikâhı da gene bu olay dolayısıyla haram kılınmıştı.
20- Kaza Umresi Ve Mekke'yi Ziyareti
Hudeybiye antlaşmasının üzerinden bir sene geçmişti. Hz. Peygamber müslümanlara, anlaşma gereği o yıl yapamadıkları umrenin bu yıl içinde kaza edileceğini ve bunun için hazırlık yapmalarını duyurdu. Özellikle muhacirler, yedi yıl önce her şeylerini bırakarak göç etmek zorunda kaldıkları özyurtlarını görecekler, her gün biraz daha artan özlemlerini bir nebze olsun giderebilme imkânına kavuşacaklardı. Ensar da Muhacir kardeşlerine eşlik etmeyi ve kıbleleri olan Mekke'nin ziyaretini çok arzu ediyorlardı. Yanlarına kurbanlıklarını aldılar ve Mekke'nin yolunu tuttular. İkibin kişiydiler. Önlerinde Hz. Peygamber her zaman olduğu gibi Kasva adlı devesine binmiş, kafilenin önünden gidiyordu. Kureyş, müslümanların geldiğini öğrenince şehri tahliye ettiler, etraftaki tepelere, düzlüklere çadırlar kurarak, kendilerine oraları mesken tuttular. Neredeyse dün Darü'n-nedve'de toplanıp oybirliği ile ölümüne ferman çıkardıkları insan ve beraberindekiler, bugün Allah'ın teyit ve inayetine mazhar olmuş bir halde Kabe'yi ziyarete geliyorlar ve Kureyş çaresiz onlara engel olmak şöyle dursun, ister istemez yol açıyor, şehri onlar için tahliye edip, kendileri dağlara çekiliyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), doğru Mescİd-i Harâm'a girdi ve Kabe'yi tavaf eyledi. Kureyş yüksek yerlerden müslümanlan şaşkın şaşkın -bir o kadar da merakla- seyrediyorlardı. Medine humması müslümanları zayıf düşürmüş söylentilerini haksız çıkarmak için Hz. Peygamber {s.a.v.), beraberindekilerle birlikte tavafın ilk üç şavtını başlar dik, göğüs ilerde, koşar vaziyette tamamladı. (Bu harekete "remel" denir ve bugün de hacılar o hatırayı yaşatmak üzere aynı hareketi yaparlar.) Hz. Peygamber ve arkadaşları, tavaftan sonra Safa ve Merve arasında sa'y ettiler ve arkasından da kurbanlarını <esip ihramdan çıktılar. Ertesi gün Hz. Peygamber Kabe'nin içine girdi, 5utlar her şeyden habersiz öyle duruyordu. Öğle vaktiydi. Bilâl, yanık 'e gür sesiyle ezan okudu ve iki bin müslüman cemaat halinde na-nazlarını kıldılar. Muazzam bir manzara vardı. Nihayet üç gün dolmuş-u. Hiçbir üzücü olay yaşanmamıştı. Hz. Peygamber'in bir yıl önce ver-liği haber gerçekleşmiş, müslümanlar Kabe'yi ziyaret etmişlerdi. Bu kısa üre içinde, Mekkeliler'in hayret ve merak dolu bakışları arasında müslümanlık, onların kalbine yol bulabilmenin tohumlarını da ekmişti. Kureyş, gerçekten etkilenmişti. Bu haliyle Mekke, sanki fethe hazırlanıyordu.
21- Hâlid b. Velîd'in Müslüman Oluşu ve Mûte Savaşı (8/629)
Müslümanların Medine'ye dönüşlerinin üzerinden fazla geçmemişti ki, bu ziyaretin etkisi kendisini göstermeye başlamış ve Kureyş'in en önemli kumandanı Hâlid b. Velîd ile Arap dâhilerinden biri olan Amr b. el-Âs müslüman olmak üzere Medine'nin yolunu tutmuşlar ve İslâm'la şereflenmişlerdi. Hz. Peygamber de onlara iltifat buyurmuş ve Hâlid'i, "Allah'ın kılıcı" olarak nice hizmetlere nail olacağının müjdesiyle onurlandırmıştı. Hz. Hâlid, müslüman olduktan sonra gerçekten üstün hizmetlerde bulunmuş, pek çok yararlılık göstermiş, çok zor anlarda İslâm ordularına komuta etmiş, Suriye'nin fethi onun komutasında gerçekleşmiş ve Hz. Peygamber'in kendisine verdiği bu unvana bihakkın lâyık olmuştu. Amr b. el-Âs da, Mısır fâtihi olarak tarihe geçecekti.
Hz. Peygamber'in göndermiş olduğu İslâm'a davet mektuplarından birinin adresi de Busrâ'dakİ Gassânlı Haris idi. Bu, daha önce de belirtildiği üzere hiddetlenmiş ve elçiyi öldürmüştü. Daha sonraları gene davet amacıyla Zâtü't-talh'a gönderilmiş olan on beş kişilik bir irşad heyeti de gadre uğramış, reisleri hariç hepsi katledilmişti. Kuzey, bölge olarak güven vermiyordu. İşte bu yüzden kuzeye bir ordu çıkarılmasının gereği vardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), üç bin kişilik bir ordu oluşturdu ve âzadlı kölesi olan Zeyd b. Hârİs'in kumandasında kuzeye doğru gönderdi. Bu sefere gönüllü olarak yeni müslüman olmuş olan Hâlid b. Velîd de bir er—olarak katılmıştı. Kuzey'de Bizans imparatorunun da destek verdiği çok kalabalık bir orduyla Mûte'de karşılaştılar. Komutan şehit düştü. Onun arkasından sırayla Hz. Peygamber'in talimatına uygun olarak komutan olan Ca'fer b. Ebû Tâlib, Abdullah b. Revâha da şehit düştüler. İşte bu zor zamanda Hâlid b. Velîd devreye girdi ve komutanlık dehası ve tecrübesiyle bazı manevralar yaparak, İslâm ordusunu tamamen yok olmaktan kurtardı.
Bu savaşta ilginç anlar yaşandı. Komutan Ca'fer'in sağ eli kesilmişti. Sancağı hemen sol eliyle kavramıştı. Sol elini de kestiler, vücuduyla onu tutmaya, sancağı yere düşürmemeye çalıştı. Nihayet şehit düşmüştü. Hz. Peygamber {s.a.v.), onun kaybettiği kollarına nisbet verilen iki kanatla cennette uçmakta olduğunu haber vermişti. Bu müjdeye nisbetle ona "Ca'fer-i Tayyar" denilmiş ve bir ufuk insan olarak müslümanların belleğinde yerini almıştır.
Mûte harbinden müslümanların zayiat vererek dönmüş olmaları, civardaki bazı Arap kabilelerine cesaret vermiş, Medine otlaklarına hücum ederek yağmalama girişiminde bulunma yolunda duyumlar alınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), hem Mûte'nin bıraktığı izleri silmek, hem de bir araya gelmiş düşman askerlerini dağıtmak üzere Amr b. el-Âs komutasında Suriye hudutlarına bir birlik göndermişti. Amr, bu seferden sayıca kendisinden üstün olan düşmanı bozguna uğratarak dönmüştü.
Mûte'nin hatıralara bıraktığı kötü iz böylece silinmişti. İslâm, her yerde yayılmaya başlamıştı; Irak ve Suriye'ye komşu olan Necid kabileleri arasında artık İslâm yayılıyordu. Süleym, Eşca, Gatafan, Zübyan, Fezâre ve diğer kabileler arasında İslâm giderek benimsenmeye başlamıştı.
22- Mekke'nin Fethi
Mûte seferinin Mekke halkı üzerindeki etkisi son derece olumsuz olmuştu. Kureyş, müslümanları yeniden küçümsemeye, onlarla olan barış sözleşmesinin gereklerini hafife almaya kalkıştılar. Hattâ sözleşmeye rağmen müttefikleri Benî Bekir İle birlikte olup, müslümanların müttefiki olan Huzâalılar'ı öldürmeye koyuldular. Huzâalılar, Harem-i Şerife sığınmışlardı. Buna rağmen Kureyş ile birlik olan Benî Bekir tarafından saldırıya maruz kalıyorlardı. Bunun üzerine Huzâalılar'dan bir heyet doğruca Medine'ye gitti ve vahim durumu Hz. Peygamber'e anlatarak ondan yardım istedi. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu üzücü olayı öğrenince Kureyş'e bir elçi göndererek öldürülenlerin diyetini ödemelerini, Benî Bekir ile ittifaktan vazgeçmelerini istedi. Aksi halde Hudeybiye barış antlaşmasının sona ermiş sayılacağı ültimatomunu verdi. Onlar bu sonuncu şıkkı seçmişlerdi. Ancak çok geçmeden, Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamberin elçisini geri çevirmekle hata ettiklerini anladılar ve derhal arkasından Ebû Süfyan'ı arayı düzeltmek İçin Medine'ye gönderdiler. Ebû Süfyan, Medine'de iyi karşılanmadı. Kimi aracı koymaya çalıştıysa fayda vermedi ve eli boş geri dönmek zorunda kaldı. Vaktiyle hep inisiyatifi elinde bulunduran ve baskı uygulayan Ebû Süfyan, şimdi müslümanların arkasından koşturuyor, fakat bir türlü amacına ulaşamı-yordu.
Hz. Peygamber (s.a.v.), Huzâalılar'a yardım etmeyi vaad etmişti. Derhal sefer hazırlığı emri verdi. Hazırlıklar yine de gizli tutuldu. Hicretin sekizinci yılı 13 Ramazan'da (4 Ocak 630) Medine'den on bin kişilik İslâm ordusu Mekke'ye doğru yola çıktı. Yol boyunca katılanlarla sayı daha da artıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), hiç kan dökülmeden, barış yoluyla Mekke'nin fethedilmesini amaçlıyordu. Bunun için herkese sıkı sıkıya tembihte bulunmuştu. Müslüman olarak Medine'ye hicret etmek üzere yola çıkan Hz. Peygamberin amcası Abbas, bir süre sonra İslâm ordusuyla karşılaşmış ve son muhacir olarak ailesini Medine'ye gönderirken kendisi orduya katılmıştı. Kureyş reisi Ebû Süfyan'ı bir telaş, bir kaygı almıştı. Gece vakti olup bitenleri öğrenmek saikıyla çıkmış ve Hz. Abbas'la karşılaşmıştı. Hz. Abbas ona olanları ve Mekke'nin barış içinde teslim olmasından başka bir çaresinin olmadığını, silâha sarılmalarının bir felâket olacağını anlattı. Onun da müslüman olmasını istedi. O da Hz. Peygamber ile görüştü ve müslüman oldu. Hz. Peygamber onu onurlandırmak üzere, kendilerine eman verilenler listesine Ebû Süfyan'ın evine girenleri de ekleyerek, "Kim Ebû Süfyan'ın evine girerse, o emniyettedir, kim evine kapanır, dışarı çıkmaz ise o emniyettedir, kim Mescid-i Haram'a girerse o emniyettedir..." şeklinde bir ilan çıkardı ve askerlerine duyurdu. Dört kola ayırdığı askerlerine mecbur kalmadıkça silâh kullanmamalarını tenbih etti. Mekke'nin alt tarafından giren Hâlid b. Velîd, Ebû Cehil'in oğlu İkrime'nin başını çektiği bir direnişle karşılaştı. Kısa bir çatışmadan sonra dağıtıldılar. İki kişi müslümanlardan, on üç kişi de müşriklerden öldürülmüştü. 20 Ramazan 8'de (11 Ocak 630) Hz. Peygamber (s.a.v.), muhacirlerin başında yüksek bir tepeden Mekke'ye inmişti. Ebû Tâlib'in ve Hz. Hatice'nin mezarlarına yakın bir yere karargah çadırını kurdu, gözleriyle Mekke'yi süzdü. Bir zamanlar kendisini kovan şehir, şimdi ayaklarının altına serilmiş, ona teslim olmuştu. Vaktiyle varlığına kastedenler, Kabe'yi ziyaretine engel olanlar, Harem-i Şerifte bir namaz kılmasına izin vermeyenler, her türlü işkenceyi reva görenler şimdi boyunlarını bükmüşler, ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorlardı. Kaderleri iki dudağının arasındaydı. O da, oradaki dost düşman herkes de bunun farkındaydı. Tabiî önce Kabe'yi tavaf etti. Sonra orayı hıncahınç doldurmuş olan halka karşı fetih hutbesini irad etti. Hutbesinde Allah'tan başka tanrı olmadığını, Allah'ın kuluna yardım ettiğini ve kendisine karşı birleşen bütün düşmanları hezimete uğrattığını, bütün kibir ve gururların kırıldığını, her türlü cahiliyet kan ve mal davalarının kaldırıldığını ve bunların ayakları altında olduğunu, bütün insanların Âdem'den, Âdem'in de topraktan olduğunu, üstünlüğün ancak takvada (kulluk bilincinde) aranacağını herkese ilan ettikten sonra onlara kendisinden nasıl muamele beklediklerini sordu. Onlar "Sen cömert ve civanmerd bir kardeşsin. Asil ve âlicenap bir kardeş oğlusun" dediler. Sevgili peygamberimiz işte o anda, orada bulunanlara, daha dün canına kastedenlere, özvatanını kendisine dar edenlere: "Bugün siz sorguya çekilecek değilsiniz. Haydi gidin, hepiniz serbestsiniz!" buyurdu.
Vaktiyle müşrikler, müslümanların hicretlerinin ardından evlerine, mülklerine hep el koymuşlardı. Şimdi ise Müslümanlar kendi öz mülkleri de dahil olmak üzere hiçbir şeye müdahale etmediler, müşriklere hiç dokunmadılar, hepsini serbest bıraktılar. Bu yüce ve soylu davranış karşısında, zaten umre kazası sırasında gönüllerindeki kin ve nefretin sempatiye dönüşmüş olduğu Mekke halkı büyük çoğunluk itibariyle müslüman olmakta tereddüt etmedi.
Bundan sonra yapılacak iş belliydi. Kabe ve etrafı, doldurulmuş bir dizi puttan temizlendi. Hak gelmiş, bâtıl zail olmuştu. Yeni müslüman olanlardan ve ayrıca kadınlardan "Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık ve zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira ve bühtandan sakınmak, Hak olan her şeyde Hz. Peygamber'e itaat etmek, iyi ve kötü anlarda ona sadakatten ayrılmamak" üzere söz alındı. Daha sonra da genel af ilan edildi. Yalnız vaktiyle vahiy kâtipliği yapan mürted (dönek) ve hain bir propagandacı Abdullah b. Şerh, Ebû Cehl'in oğlu İkrime, Safvân b. Ümeyye gibi haklarında görüldükleri yerde öldürülmelerine izin verilen birkaç kişi hariç tutulmuştu. Bunlar içinden de -Abdullah b. Hatal, Mikyes b. Sübâbe, rakkase Fertenâ hariç- hepsi zamanla affedilmişlerdir. Hz. Hamza'nın katili Vahşî, onun karnını deşen ve ciğerini söken Hind bile affedilmişti. İslâm'ın büyüklüğü, İslâm peygamberinin âlemlere rahmet oluşu, en azılı İslâm düşmanları için de tecellî etmişti. Onun bu âlicenap tavrı, Mekke'li müşriklerin bölük bölük İslâm'a girmesini kolaylaştırmıştı.
Hz. Peygamber Mekke'de on beş gün kaldı. Bu arada çok kalabalık olan Hevâzin ve Sakif kabilesi Mâlik b. Avf'ın kışkırtmasıyla toplanmış ve erken davranıp hücum etmezlerse sıranın kendilerine geleceğini düşünmüşlerdi. Yirmi bin kişilik bir ordu Huneyn'de toplanmıştı. Bütün mallarını, kadın ve çocuklarını da savaş alanına getirmişlerdi. Bunu haber alan Hz. Peygamber (s.a.v.), fetih ordusunu buraya yönlendirdi. İkibin kişi de Mekke'den katılmış, on iki bin kişilik bir ordu oluşturulmuştu. İslâm Ordusu Huneyn vadisinde alaca karanlıkta pusuya düşürüldü ve büyük bir bozgun yaşandı. Her şey, bir anda bitecek gibiydi.
Hz. Peygamber (s.a.v.), büyük bir kararlılık gösterdi ve günün de ağarmasıyla kendisine iyi anda da zor zamanda da sadık kalacaklarına dair beyat etmiş olan Muhacir ve Ensar'ı etrafında yeniden toplamayı başardı. Şiddetli bir savaştan sonra Hevazin ordusu dağılarak, kaçmaya başladı. Beraberinde getirdikleri bütün mallar, kadın ve çocuklar müslümanların eline geçti. Şimdiye dek görülmedik büyüklükte ganimet elde edilmişti. Kaçan Hevâzin ordusu takip edildi. Elebaşılarının sığındığı Tâif kalesi kuşatıldı. Şirkin, putperestliğin son yuvası Tâif, müstahkem bir kale idi. İçinde yeterli miktarda yiyecek ve savaş için araç gereç vardı. Müslümanlar bu muhasarada mancınık ve ağaçtan tankvari araçlar kullanmalarına rağmen bir netice alamadılar. Bir ay süren muhasara kaldırıldı ve müslümanlar geri döndüler. Dönüşte elde edilen kadın ve çocuklardan oluşan esirler, Hevazin heyetinin talebi üzerine serbest bırakıldı. Ganimet malları paylaştırıldı. Kalpleri kazanmak ve İslâm'a ısındırılmak İstenen yeni müslüman olmuş ya da henüz müslüman olmamış Kureyş eşrafından olan bazı kimselere yüksek miktarlarda bağışlarda bulunuldu. Çok sürmeden Taife sığınmış olan Hevâzin reisi Mâlik b. Avf da geldi ve müslüman oldu, malı ve ailesi kendisine iade edildi. Sakif, daha sonra Medine'ye gönderdikleri bir heyetle bazı özel şartlar ileri sürerek müslümanlığı kendiliğinden kabul etmek zorunda kalmışlardı.
23- Medine'ye Dönüş
Ensar, Hz. Peygamberin Mekke'nin fethinden sonra artık kendilerine itibar etmeyebileceği şeklinde bir endişe taşıyordu. Peygamberimiz, bunu hissetti ve bir vefa örneği olarak kendisinin asla onları bırakmayacağını, yolunun onlarla bir olduğunu, birlikte Medine'ye döneceğini duyurdu ve onları da hoşnut etti. Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.), merkez olarak hep Medine'yi bildi, orada vefat etti ve oraya gömüldü.
Hz. Peygamber ve ashabı Medine'ye dönmüştü. Müslümanlık artık hızla yayılıyordu. Her taraftan heyetler geliyor İslâm'ı öğreniyor ve sonra da tekrar kabilelerine dönerek onlara öğretiyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Arap kabile reislerine, etraftaki emirlere mektuplar yazıyor ve onları İslâm'a davet ediyordu. Yemen, Umman, Bahreyn halkı da müslümanlığı kabul etmişti.
24- Tebük Seferi
Hz. Peygamber döneminde sonuncu sefer Tebük'e düzenlenmişti. Bizans'ın İran'a karşı zafer kazanması daha geniş bir fütuhat hevesini kabartmış, kendisine tabi derebeylerine, hıristiyan Araplar'a emir vererek müslüman Araplar'a karşı bir ordu hazırlamalarını istemişti. Kuzey bölgesi emniyetli değildi ve her an oradan gelebilecek bir baskın endişesi yaşanmaktaydı. İşte bu hale bir son verebilmek amacıyla Hz. Peygamber büyük bir ordu hazırlamaya başladı. Kıtlık vardı, zor bir seneydi. O yüzden bu orduya "ceyşü'l-usre" (zor şartların ordusu) denmişti. Yol uzak olduğu için, gidilecek yer alenen söylenmiş ve herkesin hazırlığını ona göre yapması istenmişti. Zor şartlara ve münafıkların düzen bozan-Irklarına rağmen otuz bin kişilik muazzam bir ordu toplandı ve Kuzey'e doğru yola çıkıldı. Tebük'e kadar gidildi, karşılarına kimse çıkmayınca da geri dönüldü. Bizans'a meydan okurcasına yürütülen bu sefer, etraftaki kabile şeflerini, hudut beylerini telâşa düşürdü; Eyle, Cerbâ, Ezruh halkları Hz. Peygamber ile anlaşma yaptılar, cizye (vergi) vermeyi kabul ettiler. Hz. Peygamber de buna karşılık onlara ahitnameler verdi. Buna göre verdikleri cizye karşılığında her türlü iç ve dış güvenlikleri müslümanlarca sağlanacak, karada ve denizde serbestçe ticaret yapabilme hakları olacak, dinî inançlarına ve günlük hayatlarına karışılmayacaktı.
Tebük'te yirmi gün kalınmış ve Medine'ye dönülmüştü. Sefer öncesi yoğunluk kazanan münafıkların hareketleri yakın takibe alınmış ve bölücülük maksadıyla kurmuş oldukları mescid (Mescid-i Dırâr) yakılıp yıkılmıştı. Bu şekilde münafıklar da sindirilmiş ve kontrol altına alınmıştı.
Artık dahilde yapılması gereken işlere daha çok eğilme fırsatı doğmuştu. Etraf kabile ve yerleşim merkezlerine irşat heyetleri gönderiliyor, bunlar İslâm'ı oradaki insanlara öğretiyor ve örnek oluyorlardı. Gönderilen zekât memurları, belirli nisbetlerde topladıkları zekât mallarını, oranın yerli halkıyla işbirliği içinde yoksullara dağıtıyor, gerek duyulmadıkça merkeze mal transferinde bulunulmuyordu.
Mekke'nin fethi İslâm'ın en şerefli zaferi olmuştu. Bu müslümanlara büyük bir prestij kazandırmıştı. Kureyş ile müslümanlar arasındaki mücadelenin sonucunu bekleyen Arap kabileleri müslümanların kesin zaferini gördükten sonra artık daha fazla ayak sürümemişler ve nerede olurlarsa olsunlar bölük bölük gelerek müslüman olmaya başlamışlardı. Kuşatmaya direnen Tâif (Sakif) heyeti bile gelmiş bazı şartlar ileri sürerek taviz koparmaya çalışmışlardı. Ama dinden taviz verilemezdi. Çaresiz onlar da İslâm'ı kabul ettiler. Putları Lât'ın da yıkılmasıyla Arabistan putperestlikten artık temizlenmişti.
25- Hz. Ebû Bekir'in Emirliğinde İlk Hac
Hicretin dokuzuncu (631) yılı hac mevsimi gelmişti. Hz. Peygamber bu sene hacca kendisi gitmedi. Hz. Ebû Bekir'in hac emirliğinde müslümanlar hac ibâdetlerini yaptılar. Hz. Ali ise, peygamber adına bütün insanlara duyurmak üzere görevlendirilmiş ve Berae sûresinin baş tarafını okuyarak, müşriklere ültimatom vermişti. Bundan böyle hiçbir müşrik tevhid dininin merkezi ve Allah'ın evi olma gibi bir sembol değeri olan Kabe'yi ziyaret edemeyecekti.
Dokuzuncu (631) sene boyunca gelen heyetler daha da artmıştı. Bu yüzden bu yıla "senetü'l-vüfûd" (heyetler yılı) denilmiştir. Tüm Arap yarımadasında ve Araplar arasında yükselen değer İslâm'dı ve peygamberlik en yüce paye olmuştu. Her fırsatta kendilerine bir pay çıkarmaya çalışan bazı gözü açıklar kendilerinin de peygamber olduğunu iddia etmeye başladılar. Böylece yalancı Peygamberler furyası da başlamış oldu. Yemâmeli Müseylimetü'l-kezzâb bunlardan biriydi ve daha sonraki dönemlerde müslümanların başına gaileler açmış, birçok savaşa sebebiyet vermişti.
26- Hz. Feygamber'in İlk Ve Son Haccı Ve Evrensel Veda Hutbesi
Hicretin onuncu (632) yılı olmuş, hac mevsimi yine gelmişti. Hz. Peygamberin hacca gideceği ilan edilmişti. Bu haber her tarafta duyulmuş ve insanlar akın akın Mekke'nin yolunu tutmuşlardı. Muazzam bir kalabalık ile birlikte Hz. Peygamber ilk (ve son) haccını yapıyordu. Arafat'ta vakfe sırasında devesi Kasva üzerinden meşhur hutbesini (Veda Hutbesi) irad buyurmuştu. Yüz bini aşkın müslüman can kulağı ile onu dinlemekteydi. Bu hutbe, bir insanlık bildirgesi gibiydi. Daha sonrakiler tarafından da gereken ilgiyi görmüş, nesilden nesile günümüze kadar aktarılmış, insanlar çerçeveleterek evlerini onunla süslemişlerdi. Hutbe özetle şu ilke ve esasları içeriyordu:
"Her türlü övgü, ibâdet, şükür... Allah'a aittir. O'nun ortağı yoktur. Kuluna yardım etmiş, İslâm düşmanlarını bozguna uğratmıştır.
Bütün câhiliye davaları kaldırılmıştır.
Bütün İnsanlar eşittir; üstünlük ırkla, cinsiyetle değil, takva (kulluk bilinci) ve ortaya konulan hayırlı iş iledir.
Bütün müminler kardeştir; herkesin mal ve can güvenliği esastır.
Kölelere insanca muamele etmek esastır.
Kan davası gütmek, tefecilik yapmak (riba) kaldırılmıştır.
Kadınların vazifeleri kadar haklan da vardır, onlara iyi davranmak esastır.
Hak hukuka dikkat edilmeli, başkasının malı, izni olmadan alınmamalıdır.
Doğru yoldan sapmamak, haktan ve hakikatten ayrılmamak için Kitap ve Sünnet'e sarılmak gerekir.
Her konuda ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) sakınılmalı, orta yol tutulmalı, itidal ile hareket edilmelidir.
Hak ve hakikatin herkese ulaştırılması, İslâm'ın herkese öğretilmesi bir vazife bilinmelidir."
27- Hz. Peygamber'in Vefatı
Veda haccı da yapılmış, İslâm'ın evrensel mesajı aynı anda yüzbinlere duyurulmuştu. Artık din kemâle ermiş, Hz. Âdem ile başlayan ve peygamberlerle tuğla tuğla inşa edilen İslâm binası, son yapı taşıyla tamamlanmış ve çileli, yorucu bir hayat boyunca ortaya konan çabalarla tüm insanlığa mal edilmişti.
Nasr (zafer) sûresi gelince kimi müsiüman sevinmiş, İleri görüşlü olanlar ise bunun artık Hz. Peygamber'in vazifesinin sona erdiğinin bir belirtisi olduğunu düşünerek, Hz. Peygamber'in vefatının da yaklaştığına bir İşaret saymışlardı. Endişe ile beklenen de oldu. Hz. Peygamber hastalandı ve yatağa düştü. Hastalığına rağmen Mescide gidiyor ve namaza katılıyordu. Bir süre sonra yerine Hz. Ebû Bekir'i namaz kıldırması için görevlendirmişti. Bu hal üç gün daha devam etti. Bir sabah çok hafiflemiş ve mescide çıkmış, Hz. Ebû Bekir'in arkasında oturarak namazını kılmıştı. Ashabına gene öğüt ve nasihattâ bulundu. Onlardan helallik diledi. Evine döndü, ağırlaştı, mecali tükenmişti. Öğle vakti olmuştu. Çok sıcak bir pazartesi günüydü (8 Haziran 632). Başı sevgili eşi Hz. Âİşe'nin göğsüne dayalı halde, "Refîk-i âlâ'ya!" (Yüce Dosta!...) diyerek ruhunu teslim etti, Hz. Peygamber belli ki Hakk'a yürümüştü. Allah'ın binlerce salât ve selâmı üzerine olsun!
Acı haber duyulmuş, Medine yasa boğulmuştu. Hz. Ömer gibi İlk etapta onun ölümünü kabullenemeyenler çıkmıştı. Ama Hz. Ebû Bekir'in "Kim Muhammed'e tapıyorsa bilsin ki Muhammed Ölmüştür, kim de Allah'a tapıyorsa bilsin ki, Allah dâim ve bakidir" sözü, kabulü zor da olsa, Hz. Peygamber'in de ölümlü bir İnsan olduğu gerçeğini ortaya koymuştu.
Aynı gün, Ensar (sadece Hazrecliler) toplantı mahallerinde (Sakîfetü Benî Sâ'ide) toplanmışlar ve bir oldu bitti ile Sa'd b. Ubade'yi Hz. Peygamber'in yerine reis seçmek istemişlerdi. Bunu haber alan Hz. Ömer yanına derhal Hz. Ebû Bekir'i alarak oraya koşmuş ve duruma vaziyet ederek yapılacak bir yanlışı Önlemişler, müzakereler sonucunda bu işin ancak Kureyş'ten biri ile olacağı kararına varmışlar ve bu işe en layık olanın da Hz. Ebû Bekir olduğu prensip anlaşmasıyla oradan dönmüşlerdi. Ertesi gün halk Hz. Ebû Bekir'e beyat etmiş ve böylece Hz. Peygamber'in arkasından doğacak en önemli kriz de başarıyla atlatılmıştır.
Bu arada Hz. Peygamber'in cenazesi ile ilgili işlemler de özellikle yakın akrabaları tarafından yürütülmekteydi. Salı günü boyunca defnedileceği yerde, Hz. Âİşe'nin odasında herkes (imamsız tek başına olarak) peyder pey gelerek namazını kılmış ve geceleyin de toprağa verilmişti.
Altmış üç (hicrî) yıllık hayatın ardından geriye ne mal bırakmıştı, ne de mülk. Ondan tüm insanlığa miras kalan âlemlere rahmet olan bir dindi, ilimdi, irfandı, her türlü insanlık değerleri ve erdemleriydi.
Binlerce salât ve selâm olsun. Allah'ın rahmeti, bereketi onun, ailesi ve ashabının ve onun yolundan giden müminlerin üzerine olsun!
M. Hz. Peygamber'in Öğretisinin Temel Esasları Ve Amacı
Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Âdem'den başlayarak bütün peygamberlerin ortaklaşa davette bulunduğu bir dine çağrıda bulunmuştu. Bu anlamda İslâm, bir sürecin adı idi. İnsanlığın genel seyriyle birlikte gelişme göstermiş ve Hz. Peygamber'in elinde kemâle ermişti. Hz. Muhammed, İslâm binasının son kilit yapı taşı idi, peygamberler zincirinin son toka halkası oluyordu. Birbirinin tasdikçisi olan peygamberler, bay-
rak yarışına katılan sporcular gibidirler; bir öncekinin elindeki bayrağı bir sonraki alır ve daha ilerilere taşır. Bir sonraki koşucu, bir öncekini devre dışı bırakır. Son koşucu ile de etkinlik biter. Dinin artık kemale ermesi, tüm insanlığa mal edilmesi anlamına gelir. İnsanlık ulaştığı kemal haline mütenasip olarak, dinin esaslarından hareketle, ilkeleri ışığında, onun belirlediği amaca ulaşabilmek için yeterli ve gerekli donanıma sahiptir. Bu itibarla, artık yeni peygamberlere ihtiyaç kalmamıştır. Onların bize bıraktığı mirasın değerlendirilmesi İhtiyaçlarımızın karşılanmasında yeterli olmaktadır.
İslâm, hayatı parçalara ayrılamaz bir bütün olarak görür. Bunu bir benzetmeyle de şöyle ortaya koyar: Kökleriyle sımsıkı yere tutunmuş, her türlü besin maddesi ve gereksinimini oradan alan; gövdesiyle, dal ve yapraklanyla göğe doğru ağmış, topraktan aldıklarıyla güneşten aldıklarının fotosentezini yapıp hayatiyet kazanan ve dallarının ucunda meyveye duran ulu güzel bir ağaç (bk. ibrahim 14/24). Bu benzetmede kökler imana; gövde, dal ve yapraklar İslâm'a; meyveler de İhsan'a (zühd ve ahlâka) tekabül etmektedir. Bu üç kavram bizzat Hz. Peygamber tarafından İstâmiyeti tanımlamak üzere kullanılmıştır. Bu, şu anlama gelmektedir: Aynen ağacın görünmez bir şekilde kökleriyle toprağa tutunup, her türlü enerjisini oradan alması gibi, müslüman da imanı ile Allah'a bağlı olur; hiçbir an ve halde O'nunla olan bağını koparamaz, bütün hayat enerjisini O'ndan alır. İkinci aşamada bütün iradî fiillerini, yapıp ettiklerini bu İnanç üzerine bina eder. Gerek Allah ile olan doğrudan münasebetini ve gerekse, diğer insanlar ve doğa ile olan ilişkilerini bu inanç üzerine kurar. Her şey O'nun adına, O'nun adıyla ve O'nunladır. Ve tabiî bütün bu yapıp ettiklerinde de ağacın meyveye durmasıyla, gölgesiyle, özüyle... faydalı olması gibi, insanlığa faydalı olmayı amaçlar. Bunun için de-başta içtenlik ve iyi niyet olmak üzere her türlü güzelliklerle bezenmeye, her türlü rezilliklerden uzak durmaya çalışır. Özü, sözü doğru olur; eline, diline beline sahip bulunur, helal lokma yer.
Bize bizden daha yakın ve her an müdahil olan, yapıp ettiklerimizi bilen, bunlara mukabil sorguya çeken, mükâfat ve ceza veren, bizden kendi ahlakıyla ahlâklanmamızı isteyen bir rab inancı. O'nun isimlerinin kendisinde tecellî edeceğine inanan ve bunun için önce özünü her türlü kötülükten arındırarak işe başlayıp, arkasından gerekli güzelliklerle bezenmeye bütün gücüyle çabalayan ve bu yolla O'na yakın olmaya çalışan bir kul. Yeryüzü de dahil, mülkün mâliki değil, halife olarak niyabet usulüyle Allah'ın lütfettiği her türlü nimeti aşırılığa kaçmadan kullanan ve Allah'ın ne kadar cemal ve celâl ismi varsa, tecellisi için gereğini kendi özünde ihmal etmeyen, esirgeyen, bağışlayan, affeden, adaletle hükmeden, zalimlerin cezasını veren, çizgiyi aşanlara haddini bildiren, gerektiğinde yumuşak huylu, gerektiğinde sert olan, canlıların rızkını elde etmesinde kendisini vazifeli bilen, varlıkları koruyan, hayır ve şerrin ölçü ilkesini O'ndan bilen ve hayra destek, şerre köstek olan, yaptığı hiçbir şeyin yanına kâr kalmayacağına, her şeyin karşılığını mutlaka göreceğine inanan, bunun için de öldükten sonra dirilerek yeni bir hayatın başlayacağına, hesaba, mizana, cennet ve cehenneme inanan bir insan.
Arzu ve isteklerin boyunduruğundan kurtularak, şaşmaz yüce ilkeler ışığında her şeyi aklı ile ölçüp doğruyu arayan, işlerinde doğrunun peşinde olan; yapıp ettikleriyle kendisi başta olmak üzere yakın ve uzak çevresine yararlı olmayı amaçlayan, müftüden fetva alsa bile her konuda ayrıca vicdanının sesine kulak veren, dünya ve âhireti, ruh ve bedeni, madde ve manayı birlikte ele alabilen, bütün varlık âlemini Yüce Yaratıcı'nın yaratması İle ve O'nun mülkü bilen, O'nun mülkünü yönetme iradesine boyun eğen, kendisine verilen insanlık rolünü çok iyi oynayan, bu uğurda gerekirse her türlü fedakârlıktan çekinmeyen bir insan. Böylece dengeli, kalıcı âhiret mutluluğunu henüz dünyada iken yakalayabilmiş, cenneti yeryüzüne indirebilmiş, korktuklarından emin olmuş, umduklarına nail olmuş bir insan.
Bütün insanları yaratılışta kendisine eş ama inananları ayrıca kardeş gören, ümmet fikrine sahip olmakla birlikte bütün insanlığa açık olan, ırka, renge, soy ve sopa bakmaksızın hak, adalet, eşitlik... gibi evrensel değerlere yönelik bulunan, insanlık değerlerine önem vermekle birlikte, bunların üstünde aşkın değerlerin varlığına inanan ve temel tercihlerini ona göre yapan, iktisadî alanda haksız kazancın haramlığıni ilke edinen, rüşvet, irtikap, hırsızlık, gasp, tefecilik, karaborsacılık, kaçakçılık gibi yolları meşru görmeyen, siyasette işleri aşağıdan yukarıya doğru danışma ile götüren, adaletten ayrılmayıp işleri ehline bir emanet olarak tevdi eden, emir bilmaruf ve nehiy anil münkeri kendisi için bir ilke edinen ve bunun gereği olarak iyilikler (maruf) karşısında ilgisiz, kötülükler karşısında tepkisiz olmayan insanların oluşturduğu ahlâkî ve dinî bir birliği, huzur ve güvenin devşirildiği bir denge toplumu inşasını, erdemli şehirler kurmayı amaçlayan bir insan.
İşte dinin son amacı kişisel bazda böyle insân-ı kâmilleri yetiştirmek, toplumsal bazda da onlardan oluşan vasat ümmetin (her alanda denge toplumunun), siyasette erdemli yönetimin imkânını hazırlamaktır.
Dinin amacını bütün bunların ötesinde bir noktaya toplamak gerekirse, bunu Hz. Peygamber'in şu hadisleriyle çok net olarak ifade etmek mümkündür: "Ben ancak ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim".
N. Hz. Peygamber'in Yaşantısı
Hz. Muhammed (s.a.v.), bir peygamber olarak inananların doğal dinî önderiydi. Oluşturduğu sosyal yapı ve siyasî birlik itibariyle de toplumun reisi bulunuyordu. Hiç şüphesiz bir insan olarak kendi özel hayatı da vardı. Bir kul olarak Allah'ın huzurunda olmayı ve O'na İbâdet etmeyi severdi. Ancak o, her alanda olduğu gibi özel dinî yaşantısında da ölçülü hareket ederdi. Gündüzün bazı vakitlerinde fazladan namaz kılardı. Geceleyin kalkar ve teheccüd adı verilen bir namazı edâ ederdi. Buna karşılık dinlenmekten de geri kalmazdı. "Bedenimizin de bizim üzerimizde hakkı olduğunu" söylerdi. Ramazan ayı dışında bazan oruç tutardı. Evlilik hayatı yaşar, eşleriyle bir olur, cinsel yönden ihtiyacını diğer insanlar gibi o da giderirdi. Hayatı boyunca bir kez hac yapmıştı. Her alanda olduğu gibi dinî alanda da aşırılığa kaçan sahabîlerini uyarır ve sünnet olanın kendi orta çizgisini korumak olduğunu, şöyle ya da böyle aşırılıklara kaçanların helak olacağını söylerdi.
O. Hz. Peygamber'in Aile Hayatı
Hz. Peygamber (s.a.v.), ilk eşi Hz. Hatice ölünceye kadar tek eşli yaşadı. Arkasından çocuklarına analık da etmesi için yaşlı bir kadın olan Şevde ile evlenmeyi tercih etti. Can dostu Hz. Ebû Bekir'in kızı Hz. Âişe ile evliliği ile birlikte çok eşlilik hayatı da başlamış oldu. Hz. Âişe, çok zeki idi; kızdı, aralarında önemli yaş farkı vardı. Onun zekâsı ve gençliği, İslâm'ın öğretilmesinde ve hizmetinde kullanılmak İstenmişti. Sahip olduğu meziyetler sebebiyle Hz. Peygamber'in sevgisini de kazanmıştı. Nitekim hicri 57 (677) yılında vefat edinceye kadar özellikle fıkıh alanında büyük hizmetler vermiş, hadis rivayeti alanında eleştirel zihniyetin başlatıcısı olmuştur.
Hz. Ömer'in kızı olan Hz. Hafsa yirmi iki yaşında dul kalmış akıllı, okuma yazma bilen bir kadındı, O zamanki toplum yapısı ve genel anlayışlar dikkate alındığında, Hz. Peygamber'in yaptığı bu evlilikleri daha iyi bir şekilde değerlendirmek mümkündür. Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisinden sonraki dört halifeden ikisine damat olmuş, ikisini de kendisine damat yapmıştır. Öyle anlaşılıyor ki İslâm davasındaki yakınlıkları, aile ilişkileriyle de desteklenmiş, perçinlenmiş oluyordu.
Diğer evliliklerine baktığımızda bunlardan her birinin de bir amacı gerçekleştirmeye yönelik olduğu görülmektedir. Necd'in büyük kabilesi Âmir b. Sa'saa'ya mensup Huzeyme'nİn kızı Zeyneb, onun ölümünün ardından üvey kızkardeşi Meymûne, Mustalik kabilesi ulusu el-Hâris'in kızı Cüveyriye, yahudi reisi Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiyye ile evlilikleri hep bu kabilelerin dostluğunu kazanmak ve onların İslâm'a girmelerini sağlamak amacına yönelik olmuş, bu tavır olumlu semerelerini de vermistir. Mahzûm kabilesinden Hâlid b. Velîd'in yakın akrabası Ümmü Seleme Hind ve Kureyş'İn reisi Ebû Süfyan'ın kızı Ümmü Habîbe ile evlenmesi, ilk müslümanlardan olan ve kocalarını kaybederek dul kalan bu kadınların hem onurlandırılması hem de kavimlerinin bu yolla sempatilerinin kazanılması gibi bir amaç taşımaktadır. Bir aristokrat olan halasının kızı Zeyneb, bizzat Hz. Peygamber'in direktifiyle azadlı kölesi Zeyd ile evlendirilmişti. Ama yürümedi. Boşandılar. Hz. Peygamber (s.a.v.), onun kırılan onurunu tamir etmek için onunla evlenmişti. Evlâtlıkların gerçek evlat gibi sayılarak, onların boşamış oldukları eşleriyle evlenememe şeklindeki bir anlayışlar da bu uygulama ile kaldırılmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.v.), eşleri arasında elinden geldiği kadar adalete riâyet eder, bu konuda Allah'ın yardımını dilerdi. Çok sade bir hayatı vardı. Eşlerinden de aynı sade hayatı sürdürmelerini istemişti. Yeni müslüman olan ülke ve kabilelerden Medine'ye mal akışı başladığını gören eşleri kendisinden geçim düzeylerini yükseltmesini, nafakalarını artırmasını istemişler ve bu konuda ısrarcı da olmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine'de henüz başlarını sokabilecekleri evleri, karınlarını doyurabilecek aşları ve işleri olmayan bunca insan varken, kendisinin ve ailesinin müreffeh bir hayat yaşamasına razı olamayacağını belirterek, onlara bir ay süre ile mühlet vermiş, gerekirse hepsini boşayabile-ceğini kendilerine kararlı bir şekilde ifade etmişti. Sonunda hepsi de, Hz. Peygamber ile birlikte bu sade hayata razı olduklarını söyleyerek özür dilemişlerdi.
Hz. Peygamber (s.a.v.), çok sayıda hanımı olmasına, hizmetine can atan müminlerin varlığına rağmen birçok şahsî hizmetini kendisi görürdü, kimseye yük olmak istemezdi. Ayakkabılarını tamir eder, söküklerini kendisi diker, varsa sağmal hayvanların sağılmasına katkıda bulunurdu. Bir yolculuk esnasında ortaklaşa yemek hazırlanacaksa, hizmetin bir ucundan da kendisi tutar, oturup da beklemezdi.
Temizliğe son derece önem verir, temizlik imandandır buyururdu. Zaman zaman saçlarını uzatır kesmez, onları tarar, tertemiz tutardı. İnsanların yanına çıkacağı zaman, yahut yanına birileri gireceği zaman kendilerine çeki düzen verirler, üst-başlarını düzeltirlerdi.
Giyim kuşamına dikkat eder, dağınıklığı sevmezdi. "Allah, verdiği nimetlerin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever" buyururdu.
Küçük çocukları çok sever, onlara takılmaktan hoşlanırdı. Torunları Hasan ve Hüseyin'e olan sevgisi doyumsuzdu; onları kucağına alır, sırtına bindirir, namaz kılarken onların kendisiyle oynamasına, bacaklarının arasından sağa sola geçmelerine izin verirdi.
Şakalaşmayı, latife yapmayı severdi, İnsanlara katlanır, kaba da olsalar onlara tahammül gösterirdi. Bedevinin biri hırkasını hızla çekmiş, boynu kanayacak hale gelmişti. Bir başkası evinde misafir olmuş ve kasten yatağa işemişti. Başka biri gelmiş mescide idrarını boşaltmıştı. Bu gibi kaba hareketlere bile hep yumuşak bir şekilde yaklaşmış, hoşgörü ile davranmıştı.
F- Hz. Peygamber'in Çocuklan
Hz. Peygamber'in üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu olmuş, bunlardan biri hariç hepsi Hz. Hatice'den doğmuştur.
Erkek çocuklarının isimleri Kasım, Abdullah ve Mâriye'den doğma İbrahim İdi. Hepsi de küçükken ölmüşlerdir.
Kız çocukları Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma'dır. Zeyneb, Ebü'l-Âs b. Rebîa ile evlendi. Rukiyye ve Ümmü Gülsüm ilkin Ebû Leheb'in oğullarıyla evlenmişlerdi. İslâmiyet'ten sonra bunlar müşrik olan eşlerinden ayrılmışlar ve önce Rukiyye, onun ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm Hz. Osman ile evlenmiştir. Hz. Osman'a "Zinnûreyn" (İki nur sahibi) denmesinin sebebi budur. Üçü de Hz. Peygamber hayatta iken vefat etmişlerdir. Fatıma, Hz. Ali ile evliydi, Hasan ve Hüseyin'in anneleri idi. Sevgili babasının arkasından altı ay sonra o da vefat etmiştir. Hz. Peygamber'in Âl-i beyt'i (sülâlesi) onun neslinden gelmektedir.
2- Hz. Peygamber'in Örnek Yüce Ahlâkı
Hz. Peygamber'in ahlâkı, tamamen Kur'an ahlâkıydı. O, Kur'ân-ı Ke-rîm'in gösterdiği güzel huyların mükemmel bir mecmuundan ibaret bulunuyordu. Özünde, sözünde doğruydu. Düşmanları ona her kulpu takmışlardı; ama asla yalancı olduğunu söyleyememişlerdi. Daha peygamber olmadan herkes ona Muhammed el-Emîn derler, onun ne kadar güvenilir biri olduğunu, kıymetli eşyalarını saklamak üzere kendisine vermeleriyle fiilî olarak da ortaya koyarlardı.
Doğruluk, hele "emrolunduğu gibi doğruluk" (Hûd n/n2) zor da olsa, saçını sakalını da ağartsa, onun şiarıydı. Doğru olmak ve doğrularla birlikte olmak onun temel öğretilerindendi.
Maddî ve manevî temizliğe çok önem verir, kurtuluşu nefsin arındırılmasında bilirdi. Son derece cömertti. İsteyen hiçbir kimseye "yok" diye cevap vermezdi. Bir şekilde insanların gönlünü almaya çalışırdı. Şecaat sahibiydi; onlarca savaşa bilfiil komuta etmiş, en korkulu zamanlarda, herkesin kaçmaya, başının çaresine bakmaya çalıştığı anlarda savaş yerinde sebat etmiş ve gösterdiği metanet ve kahramanlıkla birçok kez dağılan ordusunu yeniden toparlayabilmişti.
Yüksek hilmi, bağışlayıcılığı, hoşgörüsü herkesçe kabul edilirdi. Uhud savaşında bir dişi kırılmış, yüzü yaralanmış, kanlar içinde kalmıştı. Bu halde bile kavmine asla beddua etmemiş, aksine onların hidâyetini İstemiş, taşkınlıklarını cehaletlerine vermişti. İslâm düşmanlarına neden lanet etmediği sorulduğunda "Ben lanet etmek için değil, insanları Hak yolunda Allah'ın rahmetine davet için gönderildim!" cevabını verirdi. Mekke'nin fethinde genel af çıkarmış, ölüme mahkûm edilen azılı İslâm düşmanlarını bile zamanla atfetmişti.
Onun hayası, gerek yaratılışı gerekse terbiyesi bakımından herkesin-kinden üstündü. Kimsenin sözünü kesmez, karşısındakinin yüzüne uzun uzun bakmazdı. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz, gördüğü hataları üçüncü şahıslardan bahsediyormuş gibi düzeltme yoluna giderdi. Hayanın insan için bir ziynet olduğunu söylerdi.
O bir vefa örneği idi, ashabını, akrabasını, aile mensuplarını ihmal etmez, onların hallerini sorar, iltifat eder, ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Ensar, Mekke'nin fethinde "Hz. Peygamber öz memleketine döndü, artık bizi unutur" gibi bir vehme kapılmıştı. Oysa onun vefası buna müsait değildi. O, sıla özlemi de olsa muzaffer bir komutan olarak dünkü yardımcılarıyla Medine'ye dönmeyi tercih etti. Habeş elçilerine bizzat hizmet etmiş, bunu vaktiyle oraya hicret eden müslümanlara onların göstermiş olduğu misafirperverliğe karşı bir vefa borcu olarak yapmak istediğini ifade buyurmuştu. Sevgili rahmetli eşi Hz. Hatice'ye olan vefası çok aşikârdı; onu hiçbir zaman unutmaz, her vesile ile anar, dostlarına ikramda bulunurdu. Huneyn sonrası esir düşenler arasında Hz. Peygamberin süt annesi Halime'nin mensup olduğu Benî Sa'd kabilesi de vardı. Huzuruna çıkan süt kız kardeşi Şeymâ'yı tanıması, hırkasını yere serip, üzerine oturtması, serbest bırakıp iltifat ve ikramda bulunması gene onun eşsiz vefa duygusunun birer tezahürleri idi.
O, genelde bütün insanlık için, özelde de ümmeti için bir rahmetti; getirdiği yükümlülükler hep güç dahilinde idi ve iki şey arasında seçim yapması gerekirse mutlaka kolay olanı seçerdi. "Kolaylaştırın, zorlaştır-mayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!" buyururdu. Birlikte namaz kıldıklarında arkasındaki cemaati kollar, hastaların, zayıfların, çocukların ve iş-güç sahibi olanların bulunacağını dikkate alarak namazı hafif tutardı. Namaz kılarken bir çocuğun ağladığını duysa, onu bir an evvel tamamlayarak yavrunun avutulmasını isterdi. Hak ve hakikatten kaçanların, davete icabet etmeyenlerin haline acır, onların ıslahı için dualar ederdi.
Kölelik, bir insanlık olgusu olarak çok yaygındı. Hz. Peygamber bu konuda gerçekçi davrandı ve köleliği kaldırma gibi bir teşebbüse girişmedi. Ancak onların da birer insan olduğunu ve elimizin altındaki insanlara, aynen ailemizin birer üyesi gibi bakmamız, onlara yediğimizden yedirmemiz, giydiğimizden giydirmemiz gerektiğini emir buyururdu. Allah katında üstünlüğün takvada (kulluk bilinci ve hayırlı iş işlemede) olduğunu ilke olarak haykırırdı. Bir kimse, kasten bir köleyi öldürürse, kısas yoluyla onun da öldürüleceğini ilan etmişti. Kölelerin özgürlüğe kavuşturulması için teşvikte bulunurdu. Bu süreci hızlandırmak üzere birçok hüküm teşri kılmış, bazı hatalı davranışların telâfisi için köle azadını kefaret olarak şart koşmuştu. Her sene belli sayıda kölenin özgürlüğe kavuşturulması için devlet bütçesinden özel bir fon tahsis ederdi.
O, uğrunda canların ve malların feda edilebileceği yüce değerler dizisiyle gelmişti. Canlarını ve mallarını, Allah yolunda cennet karşılığında satan erler yetiştirmişti. Savaş, ancak Allah yolunda olursa caiz olabilirdi ve aslında savaş, istenilen bir şey değildi ama iş başa gelince de kararlı olunmasını isterdi. Düşmanlara karşı da dürüst olunmalıydı. Dünyadan el etek çekmiş rahiplerin, kadınların, çocukların, savaşma gücünü yitirmiş yaşlıların öldürülmemesini, meyve ağaçlarının kesilmemesini, evlerin yakılıp yıkılmamasını savaş talimatı olarak ümmetine öğretmişti.
Medine'de münafıklar vardı ve her fırsatta fitne ve fesat çıkarmayı, huzuru bozmayı kendilerine iş edinmişlerdi. Onları bile idare eder, isim olarak ifşa etmez, yaptıklarını yüzlerine vurmazdı.
Ona göre her şey güzel olmalı ve hakkı verilerek yapılmalı idi. Hayvan boğazlarken bile incitmeden, işkence vermeden en güzel şekilde kesilmeli, mümkün mertebe az acı çektirilmeli idi.
Çevreye karşı çok duyarlıydı. Irmak kenarında da olunsa, abdest alırken suyu kullanmada israf edilmemesini isterdi. Yol gibi insanların gelip geçeceği, ağaç dibi, su kenarı gibi insanların istifadelerinin olacağı yerleri kirletmemelerini özellikle tembih buyurmuştur. Kıyamet kopu-yorken bile, elinde bir fidan bulunan kimsenin onu dikmesini istemesi çevre duyarlılığına örnek olarak yeterlidir.
Hayvanlara karşı son derece ince ve hassas davranırdı. Çok sofu bir kadın bir kediyi hapsetmiş ne yiyecek vermiş ne de kendi karnını doyurması için serbest bırakmış, hayvan açlıktan ölmüştü. O, böyle bir kadının cehennemlik olduğunu, öbür taraftan, susuzluktan dili bir karış sarkmış bir köpeği, tehlikeyi göze alarak kuyuya inip, ayakkabısını su ile doldurup ağzında çıkararak sulayan fahişe bir kadını da cennetle müjdelemiştir. İş göremez hale gelmiş yaşlı hayvanlar bile onun âlemlere rahmet oluşundan yararlanıp, ahir ömürlerinde sahiplerinin bakımına mazhar olmuşlardır.
Kısaca o ilâhî rahmetin ete kemiğe bürünüp tecessüm ettiği yüce bir şahsiyetti.
İnsanlarla İyi geçinir, onlara İyi davranırdı. Güler yüz gösterir, sohbet esnasında kimsenin sözünü kesmezdi. Aklı yeterlere, büyüklere ikram eder, kavmin ileri gelenlerinin sürçmelerinin bağışlanmasını isterdi. Karşılıklı iyi ilişkiler içinde olur, verilen hediyeleri kabul eder, onlara mukabelede bulunur, ashabına karşı çok hatırnaz davranır, onlarla karşılaştığında selâm verir, ellerini tutar, hal ve hatırlarını sorardı. Görünmeyenleri araştırır, hasta olanlarını ziyaret eder, hatırlarını alır, ihtiyaç içinde olanların ihtiyacını elbirliği İle gidermeye çalışırdı. Düğün dernek gibi toplantılara katılır, yerine göre havayı bizzat neşelendirmeye çalışırdı.
İnsanlara karşı son derece tevazu sahibi idi. Fakirleri, zayıfları kollar, onların gönüllerini alır, misafirlerine özel ikramda bulunur, altlarına kendi hırkasını serecek kadar hürmet gösterirdi. Bir meclise girdiğinde, herkesin ayağa kalkmasını beklemez, hemen boş bulduğu yere ilişive-rirdi. Mecliste vakarını korur, lüzum görmedikçe konuşmazdı. Konuşurken seslerini yükseltmez, gülmesi tebessüm şeklinde olurdu. Yerine göre makamının gerektirdiği izzet ve şerefini korumaktan da geri durmazdı. Hükümdar ve emirlere gönderdiği mektuplarda önce kendi ismini yazmış olması peygamberlik makamının yüceliğini onlara bildirmek içindi.
Mevkiinin bunca yüceliğine ve Allah katındaki değerine rağmen kullukta en ufak bir fütur göstermezdi. "Allah'a şükreden bir kul olabilmek" için uğraşır, ihmalkâr bir tavır göstermezdi. Sevgili kızını uyarmış ve ona Peygamber kızıyım diye güvenmemesini tembih etmiş, Allah katında fayda verecek şeyin ancak kalb-i seiîm ve amel~i sâlih olduğunu ifade etmişti.
Ömrünün son senelerinde civar kabileler müslüman olmuş, bazı ülke halklarıyla anlaşmalar yapılmış, zekât tahsildarları gönderilmiş... Bütün bunların sonucunda merkez Medine'ye giderek artan bir mal akışı başlamıştı. Buna rağmen Hz. Peygamberin hayatında bir değişiklik refah düzeyinde herhangi bir yükselme olmuyordu. Sevgili kızı Fatıma'nın un değirmeni çevirmekten, kuyudan su çekmekten eli patlamış, babacığından hizmetçi istemişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), ciğerparesinin kabarmış ellerini görünce yüreği yanmıştı elbette, ama isteğini geri çevirmişti. Çünkü o bir peygamberdi ve Medine'de hâlâ karınlarını doyurmakta zorluk çektiği, kendilerine başlarını sokacak bir barınak bulamadığı bunca insan varken ev halkının genel refah düzeyinin üzerinde bir hayat sürmeleri olamazdı. Hanımları da benzer talepte bulunmuşlar ve aynı cevabı almışlardı. Hz. Ömer, bir vesileyle huzuruna girdiğinde, onu bir hasır üzerine uzanmış buldu. Böğrüne hasırın izi çıkmıştı. Hz. Ömer, bu durum karşısında duygulandı ve kendini tutamayarak ağladı. Ama Hz. Peygamber bunları hiç dert etmiyordu. Çünkü o, dünyada devlet sürmek için değil, insanların gönlüne taht kurmak için gelmişti. Sevgisi bütün gönüllerde, adı hep dillerde olacaktı. Ona "ebter" (soyu kesik) diyenlerin kökü kuruyacak, ama onun adı kıyamete kadar hem de Allah'ın adıyla birlikte iman şartı olarak yaşayacak, minarelerden dünyanın her bucağında ve her an göklere onun adı yükselecekti. Dünyada şu anda en çok kullanılan isim onun ismidir. İşte asıl devlet budur.
Binlerce salât ve selâm ona olsun.
[1] DİA, IX, 529
[2] Keşfü'l-hafâ, I, 485
[3] Tirmizî, "Da'avât", 1
[4] Keşfüİ-hafâ, I, 485
[5] Keşfü'l-hafâ, I, 485
[6] Yûnus 10/22
[7] el-tâfir 40/60
[8] ei-Furkan 25/77
[9] ei-A'râf 7/55
[10] el-A'râf 7/56
[11] el-isrâ 17/11
[12] ei-A'râf 7/180
[13] Buhârî, a'avât", 65
[14] el-Bakara 2/186
[15] Keşfü'l-hafâ, I, 487
[16] Süleyman Ateş, Büyük Dua Mecmuası, Ankara, ty., s. 10.
[17] Keşfü'l-hafâ, I, 487
[18] eş-Şuarâ 26/83
[19] Tâhâ 20/114
[20] el-Kehf 18/10
[21] el-A'râf 7/23
[22] el-Kasas 28/16
[23] eş-şuarâ 26/87
[24] el-Bakara 2/201
[25] el-Bakara 2/286
[26] en-Nemi 27/19
[27] Al-ı İmrân 3/8
[28] Yûsuf 12/101
[29] ibrahim 14/40
[30] et-Tahrim 66/8
[31] Âl-i imrân 3/38
[32] Âl-i imrân 3/26-27
[33] ibrahim 14/41
[34] el-isrâ 17/24
[35] el-Ahkâf 46/15
[36] el-Haşr 59/10
[37] el-Mü'min 40/7
[38] Yûnus 10/85
[39] el-Bakara 2/127
[40] es-sâffât 37/180-182
[41] Tirmizî, "Da'avât", 84
[42] Nesâî, "Sehv", 61
[43] Ebû Dâvud, "At'ıme", 52
[44] Tirmizî, "Da'avat", 55
[45] Tirmizî, "Da'avât", 56
[46] Beyhakî, Sünen, III, 240
[47] Suyûtî, Câmiu's-sağîr, II, 175
[48] Sehavi, Cemaiü'l kurrâ, vd. 34
[49] Kurtubî, Tefsir, I, 30
[50] en-Nûr 24/32
[51] Ebû Dâvud, "Nikâh", 4; Nesâî, "Nikâh", 11
[52] Buharı, "Nikâh", 1
[53] Buhârî, "Nikâh", 8; Müslim, "Nikâh", 6,7,8
[54] el-îsrâ 17/32
[55] en-Nûr 24/30-31
[56] Buhârî, "Hm", 21, "Nikâh", 10; Müslim, "ilm", 8
[57] Buhârî, "Nikâh", 111; Müslim, "Hac", 424
[58] Nesâî, "Nikâh", 17
[59] Buhârî, "Nikâh", 15; Müslim, "Radâ"', 53
[60] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11, 251
[61] Müslim, "Radâ"', 59; Nesâî, "Nikâh", 16
[62] İbn Mâce, "Nikâh", 46
[63] Buhârî, "Nikâh", 45
[64] Müslim, 'Talak", 36, 47, 48
[65] Buhârî, "Ghâd", 140, "Nikâh", ni; Müslim, "Hac", 424
[66] Tirmizî, "Nikâh", 6; Nesâî, "Nikâh", 72
[67] Buhârî, "Nikâh", 67-71; Müslim, "Nikâh", 90, 91, 93-95
[68] Buhârî, "Nikâh", 63
[69] Buhârî, "Nikâh", 48
[70] Nesâî, "Nikâh", 80
[71] Müslim, "Radâ"', 9
[72] Bk. MerğTnâni, ei-Hidâye, I, 223 vd; İbn Kudâme, el-Muğnî, IX, 191 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, III, 304 vd.; Şirbinî, Muğni'l-muhtâc, III, 414 vd.
[73] bk. ei-Bakara 2/221,- ei-Mâide 5/5; el-Mümtehine 60/10
[74] Buhârî, "Nikâh", 27; Müslim, "Nikâh", 33-39
[75] el-isrâ 17/32
[76] Buhârî, "Ghâd", 140, "Nikâh",
[77] en-Nisâ 4/12
[78] Ebû Dâvud, "Edeb", 69
[79] Firavun'un, Hz. Musa'yı büyüten ve sonra ona iman eden karısının adı olan Âsiye Arapça'da hem yazılış hem de söyleniş bakımından bundan farklıdır.
[80] Buhârî, "Edeb", 107-ıos; Müslim, "Âdâb", 14-19; Ebû Dâvud, "Edeb", 70; Tirmizî, "Edeb", 66
[81] Buhârî, "Edeb", 105-106; Müslim, "Âdâb", 2, 7, 22-25; Ebû Dâvud, "Edeb", 69; Tirmizî, "Edeb", 64
[82] Topaloğlu, Bekir, "Esmâ-i hünsâ", D/A, XI, 412.
[83] Ebû Dâvud, "Edeb", 107; Tirmizî, "Edeb", 16
[84] Ebû Dâvud, "Salât", 26; Tirmizî, "Mevâkıt", î82
[85] Buhârî, "Libâs", 63, 64, "İsti'zân", 51; Müslim, "Taharet", 49, 50
[86] el-Bakara 2/83; en-Nisâ 4/36;
el-En'âm 6/151; el-İsrâ 17/23; el-Ankebût 29/8; Lokman 31/14; ei-Ahkâf 46/15
[87] Buhârî, "MevâkTtü's-salât", 5, "Cihad", 1, "Edeb", 1, "Tevhîd", 48; Müslim, 'İman", 137, "Bİrr", 1-2
[88] Buhârî, "Edeb", 6, "İsti'zân", 35, "Eymân", 16, "istitâbe", 1; Müslim, "İman", 143, 144
[89] Müslim, "Bin-", 5-6
[90] Müslim, "itk", 25; Tirmizî, "Birr", 8
[91] Tirmizî, "Birr", 7
[92] el-Ankebût 29/8; Lokman 31/14
[93] en-Nisâ, 4/35
[94] Kurtubî, el-Câmı" Ihahkâmi'l-Kur'ân, V, 175; Şirbînî, Muğni'l-muhtâc, III, 261.
[95] el-Bakara 2/234
[96] et-Talâk 65/4
[97] el-Bakara 2/228; et-Talâk 65/4
[98] et-Talâk 65/4
[99] el-Ahzâb 33/49
[100] bk. Kâsânî, el-Bedâi',I 372, 375.
[101] el-Ahzâb 33/4-5
[102] Müslim, "Nikâh", 1
[103] Müslim, "Kader", 34
[104] Kararlar ve Tavsiyeler, s. 95
[105] Kadîhân, ei-Fetâvâ, III, 410; Zeylaî, et-Tebyîn, II,166
[106] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, III, 274.
[107] a.g.e., I, 165.
[108] en-Nisâ 4/12
[109] en-Nisâ 4/11
[110] en-Nisâ 4/11
[111] Bu hükümler hakkında bk. en-Nisâ 4/12, 176
[112] el-Bakara 2/219
[113] el-A'râf 7/1
[114] el-Bakara 2/29; el-Câsiye 45/13; Lokman 31/20
[115] bk. et-Tevbe 9/31; Tirmizî, 'Tefsir, 9/10
[116] bk. en-Nahi 16/116
[117] el-A'lâ 87/14
[118] ez-zümer 39/53
[119] en-Nisâ 4/17-18
[120] el-Mâide 5/3; ayrıca bk. el-Bakara 2/173, en-Nahl 16/15
[121] Müslim, "Hayz", 10, 102; Ebû Dâvud, "Libâs", 37
[122] Müslim, "Hayz", 25
[123] Müslim, "Sayd", 57
[124] bk. İslâm Peygamberi, İstanbul 1991, I, 649.
[125] bk. Kardavî, s. 56, Karaman, Helâller, 43.
[126] el-Mâide 5/5
[127] bk. Beyhakî, Sünen, IX, 239
[128] Fıkıh usulüne göre mekruh denilmesi gereği daha önce geçmişti.
[129] en-Nahl 16/14; ayrıca bk. el-Mâide 5/96; el-Fâtır 35/12
[130] el-Mâide 5/4
[131] el-Mâide 5/90-91
[132] Müslim, "Eşribe", 73-75
[133] bk. Müslim, "Eşribe", 12
[134] Ebû Dâvud, "Eşribe", 5; Tirmizî, "Eşribe", 25
[135] Tirmizî, "Edeb", 43
[136] el-A'râf 7/26
[137] en-Nûr 24/30-31
[138] el-Ahzâb 33/59
[139] Müslim, "Libâs", 125
[140] el-A'râf 7/2
[141] Ebû Dâvud, "Libâs", 4, 9
[142] bk. Kamil Miras, Tecrid, IV, 278, XII, 108.
[143] Müslim, "Cennet", 52;Riyâzu's-sâlihtn, VII, 98
[144] bk. Buhârî, "Libâs", 62, Riyâzu's-sâlihîn, VII, 97
[145] Ebû Dâvud, "Libâs", 28
[146] el-A'râf 7/31
[147] Müslim, "îmân", 147
[148] Buhârî, "Libâs", 84
[149] en-Nûr 24/31
[150] Buhârî, "Libâs", 85
[151] bk. Ibn Aşûr, Makâsidu'ş-şeriati'l-islamiyye, Tunus, 1973, s. 91.
[152] Ebû Dâvud, "Tereccül", 16
[153] Ebû Dâvud, 'Tereccül", 17
[154] Buhârî, "Libâs", 3
[155] Buhârî, .ibâs", 82-87
[156] et-Tahrîm 66/6
[157] bk. Kararlar ve Tavsiye/er, İstanbul 1995, s. 59-62.
[158] Karar/ar ve Tavsiye/er, İstanbul 1995, s. 34.
[159] el-Mâide 5/90-91
[160] bk. el-Mâide 5/90-91
[161] Müslim, "rezâü", 139
[162] en-Necm 53/39
[163] Buharı, "Büyü", 15
[164] Serahsî, Mebsut, XXX, 245
[165] Müslim, "Kader", 34.
[166] Keşfü'l-hafâ, II, 323
[167] Buharı, "Zekât", 50
[168] Keşfü'l-hafâ, II, 159.
[169] el-Mâide 5/1
[170] en-Nisâ 4/29
[171] el-Bakara 2/188
[172] ez-Zuhruf 43/32
[173] en-Nisâ 4/58
[174] el-Mâide 5/2
[175] Bir örnek için bk. Müslim, "Sayd", 57.
[176] bk. el-En'âm 6/152; el-İsrâ 17/35; eş-Şuarâ 26/181-183; el-Mutaffifîn 83/1-3
[177] bk. Müslim, "iman", 171
[178] Tirmizî, "Büyü", 4
[179] Ebû Dâvud, "Büyü", 50
[180] ibn Mâce, "Ticârât", 6
[181] Tirmizî, "Büyü", 73
[182] Buhârî, "Büyü", 16
[183] el-Bakara 2/280
[184] Mecelle, md. 19
[185] bk. Buhârî, "Büyü", 58, 64; Müslim, "Büyü", 11
[186] el-Bakara 2/282
[187] Buhâri, "Hudûd", 12
[188] Mansur Ali Nâsıf, Tâc, II, 238
[189] Müslim, Müsâkât, 30
[190] Buhârî, imân", 4
[191] Müslim, "Müsâkat", 26
[192] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 11, 33
[193] er-Rûm 30/39
[194] el-Bakara 2/275-279
[195] Meselâ bk. tck. 221-227
[196] el-Bakara 2/188
[197] Ebû Dâvud, "Akziye", 4
[198] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 205
[199] İbnü'l-Cevzî, Menâkıbu Ömer, s. 91, 163.
[200] el-Muvatta; 'Müsâkât", 2
[201] bk. Müslim, "Büyü", 11
[202] Zuhaylî, ei~F,khu'i-İsiâmî ve edilletüh, IV, 509, Döndüren, Ticaret İlmihali, s. 229.
[203] Buhârî, "Büyü", 58, 64, 70
[204] el-cuma 62/9-10
[205] Ahmed b. Hanbei, Ebû Dâvud, "Tıb", 2
[206] Müsned, II, 408
[207] Müslim, "Selâm", 33
[208] el-Bakara 2/1
[209] bk. Kararlar ve Tavsiyeler, s. 74-75.
[210] bk. Kararlar ve Tavsiyeler, s. 99.
[211] el-Muvatta', "Büyü", 1; Ebû Dâvud, "Büyü", 67
[212] Buhârî, "Büyü", 61
[213] İmam Mâlik'in bu doğrultudaki görüşü için bk. İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 187.
[214] Ebû Dâvud, "Büyü", 68
[215] Buhârî, "Büyû", 87
[216] bk. Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve edilletüh, IV, 435; Döndüren, Ticaret İlmihali, s. 163
[217] en-Nisâ 4/29
[218] el-Bakara 2/188
[219] Kararlar ve Tavsiyeler, s. 102.
[220] Konu ile İlgili düzenleme için bk. 25.2.1984 tarih ve 18323 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Özel Finans Kurumları Kurulması Hakkında 83/7506 Sayılı Kararname Eki Karara ilişkin Tebliğ. Ayrıca bk. Döndüren, Ticaret İlmihali, s, 435.
[221] bk. Reddü'l-Muhtâr, Kahire 1966, IV, 169-173
[222] Bk. Kararlar ve Tavsiyeler, s. 20
[223] bk. en-Nisâ 4/29
[224] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, IV, 242; el-Fetâvâ el-Bezzâziyye, I, 537.
[225] el-Bakara 2/279
[226] bk, Nebhânî, en-Nizâmü'l-iktisâdî fi'l-İslâm, s. 133 vd.
[227] bk. el-Enâm 6/32; el-Ankebût 29/64; Muhammed 47/36; Mücâdele 57/20.
[228] Merğlnânî, Hidâye, IV, 80.
[229] DİA, X, 487.
[230] Ebû Dâvud, "Edeb", 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 364
[231] BeyhakT, II, 53
[232] Buhârî, 'Tevhîd", 32, 44
[233] Kettânî, Terâtîb, II, 372.
[234] Buhârî, "ideyn", 2
[235] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Vİ, 116
[236] Buhârî; İdeyn", 3
[237] İbnü'l-Cevzî, Menâkıbu Ömer, s. 203, 208.
[238] bk. Ebû Dâvud, "Cihâd", 68
[239] ibn Hişâm, Siyer, I, 390-391
[240] Buhârî, "Cihâd", 78
[241] Nesâî, "Hayi", 16
[242] Münavî, Feyzü'l-kadîr, III, 393
[243] bk. Ebû Dâvud, "Cihâd", 67
[244] bk. er-Ra:d 13/3; Tâhâ 20/53...
[245] el-Fâtır 35/11; eş-şûrâ 42/11
[246] ei-Hucurât 49/13; ez- Zümer 39/9
[247] eî-isrâ 17/15
[248] Âl-i imrân 3/195; ayrıca bk. en-Nisâ 4/124; el-Gâfir 40/40
[249] et-Tevbe 9/71
[250] Ebû Dâvud, Taharet", 94; Tirmizî, 'Taharet", 82; Ahmed b. Hanbel, Müsned, vı, 256, 377
[251] en-Necm 53/45; en-Nisâ 4/1
[252] el-Bakara 2/18
[253] el-A'râf 7/189
[254] er-Rûm 30/21
[255] e!-En'âm 6/151; ayrıca bk. el-A'râf 7/133; el-İsrâ 17/3
[256] el-isrâ 17/32
[257] en-Nisâ 4/15-16; el-A'râf 7/80; eş-Şuarâ 26/161-166; el-Ankebût 29/28-29
[258] Ebû Dâvud, "Hudûd", 30
[259] Müslim, "Hac", 74
[260] el-Bakara 2/222
[261] el-Bakara 2/223
[262] Ebû Dâvud, "Nikâh", 45
[263] bk. en-Nûr 24/31,- el-Ahzâb 33/32
[264] el-Ahzâb 33/21
[265] Müslim, "Müsâfirîn", 139
[266] Müslim, iman", I, 5
[267] el-Muvatta1, "Hüsnü'l-huluk", 8; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 381
[268] Ahmed b. Hanbel, Müsned, ı, 379
[269] bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, W, 440
[270] bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 442; Tirmizî, "Birr", 61
[271] Tirmizî, "Sirr", 55; Dârimî, "Rikâk", 74
[272] el-Hadîd 57/4
[273] Müslim, iman", I, 5
[274] ÂI-i imrân 3/5
[275] Kâf 50/16
[276] el-Mü'min 40/19
[277] el-Mâide 5/42
[278] Buhârî, "îman", 29
[279] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 447
[280] Al-i imrân 3/102
[281] el-Beyyine 98/5
[282] ibn Mace, "Zühd", 21
[283] Munziri, et-Tergib,I,60
[284] Buhârî, "Savm", 6
[285] Tirmizi, -Tefsir" 56/6
[286] ez-zizâl 99/7, 8
[287] el-Ankebût 29/4
[288] el-Bakara 2/81
[289] en-Nisâ 4/31
[290] eş-şurâ 42/30
[291] Kenzü'l-ummâl, 43738
[292] a.g.e., 43738
[293] en-Nûr 24/ 31
[294] ibn Mâce, "Zuhd", 30
[295] Âl-i Imrân 3/173
[296] en-Necm 53/39
[297] el-Hucurât 49/12
[298] Müslim, "Birr", 70.
[299] Keşfu'l-Hafâ, II, 165
[300] el-Hucurât 49/6
[301] Müslim, "Müsafİrîn", 84
[302] Buhârî, "Edeb", 33; Riyâzu's-sâlihîn, 131
[303] el-Ahzâb 33/72
[304] el-Enâm 6/162-163
[305] el-A'râf 7/157
[306] el-Muvattd, "Sefer", 85; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 246
[307] el-Kıyâme 75/36
[308] el-isrâ 17/23-24
[309] Edebü'I-müfred, 1, 46
[310] Lokman 31/14
[311] Aclûnî, Keşfü'i-hafâ, I, 401
[312] Tirmizî, "Birr", v, Buhârî, "Edeb", 2; Müslim, "Birr", i
[313] et-Tahrim 66/6
[314] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 180
[315] el-A'râf 7/26
[316] el-A'râf 7/31
[317] Âl-i İmrân 3/103
[318] el-Enfâi 8/46
[319] Müslim, "îman", 94; Ebû Dâvud, "Edeb"
[320] el-Insân 76/8
[321] bkz. Hasan Basri Çantay, Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, III, 1124
[322] el-Haşr 59/9
[323] Buharı, "îmân", 7
[324] Buhârî, "îman", 4, 5
[325] Ahmed b. Hanbel, Müsned ıı, 274
[326] Buhârî, "Mezâlim", 4
[327] Buhâri, "Şirket", 6
[328] ez-Zuhmf 43/32
[329] en-Nisâ 4/29
[330] Riyâzü's-sâlihîn II, 24.
[331] Buhârî, "Büyü", 26
[332] ei-Bakara 2/188
[333] en-Nisâ 4/10
[334] Al-i İmrân 3/92
[335] Müslim, "Zekât", 97 (5/436); Tirmizî, "Zekât", 32; Ahmed^, Hanbel, Müsned, 5/262
[336] lîhâfü's-sâde, 8/195; Kenzü'i-ummâl, 16217
[337] Tirmizî, "Sıfâtü'i-kıyâme", 34
[338] Buhân, "Rikâk", 12
[339] Şihâb, Müsned, 14; İthâfü's-sâde, 6/364.
[340] Mecmau'z-zevâid, 10/253; khâfü's-sâde, 8/166, 351.
[341] el-A'râf 7/31
[342] el-Mü'min 40/43
[343] el-İsrâ 17/26-27
[344] el-Furkân 25/67
[345] İbn Mâce, 'Taharet", 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, /221
[346] el-Mâide 5/8
[347] en-Nisâ 4/135
[348] bk. Buharı, "Hudûd", 12; fbn Mâce, "Hudûd", 6
[349] bk. M. Hamidullah, İslâm'a Giriş, Ankara, tarih yok., s. 16.
[350] İbn Hişâm, es-Sîretü'n-nebeviyye, Mısır 1936, I, 79
[351] a.g.e., I, 59
[352] Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I, 72
[353] Rivayetler ağırlıklı olarak 40 yaşında olduğunu söyler. Kaynaklar ve rivayetlerin değerlendirilmesi için bk. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, trc. Salih Tuğ, İstanbul 1990, I, 60 vd.
[354] İbn Hişâm, Sîre, \, 141
[355] a.g.e., I, 206
[356] a.g.e., I, 204.
[357] el-Alak 96/1-5
[358] eş-Şuarâ 26/214-216
[359] Tebbet [Mesed] 111/1-5
[360] Bunlar hakkında inen bazı âyetler için bk. el-Kalem 68/10-14; el-Alak 96/15-19; el-Müddessir 74/11-16.
[361] el-Enbiyâ 21/98
[362] bk. ez-Zuhruf 43/31
[363] Bu yarışın izleri, ilerki yıllarda hilafet mücadelelerinde de kendisini gösterecektir.
[364] Her ikisi de daha sonra Bedir savaşında öldürülmüştür.
[365] bk. el-lsrâ 17/23-39
[366] Bizzat Hz. Peygamber'in katılmış olduğu askerî harekata "gazve", kendisinin katılmadığı ve başkalarını görevlendirdiği küçük müfrezelere (tim) de "seriyye" denir.
[367] el-Muvatta', "Hüsnü'l-huluk", 8
[368] bk. Ebû Dâvûd, "Libâs",14, Tirmizî, "Edeb", 5
[369] Müslim, "Birr", 87
[370] Keşfü'I-hafâ, II, 557
İslami Okul Okulların En Önemlisi